Issuu on Google+

Margaret Weis _ Silah Kardeşliği Ejderha Mızrağı Cilt2 Raistlin Tarihceleri

1. KİTAP "Adın umurumda değil, Kırmızı. Adını bilmek istemiyorum. Eğer en az ilk üç savaşından sağ kurtulursan, belki o zaman adını öğrenirim. Daha önce değil. Eskiden isimleri öğrenirdim, ama bu kahrolası bir zaman kaybıydı. Bir baş belasını tam tanımaya başladığımda kalkar ölürdü. Bu günlerde zahmet etmiyorum. " —Horkin, Büyücülük Ustası I Sis, Wayreth'teki Yüksek Büyücülük Kulesi'ni kapladı ve hafif bir yağmur yağmaya başladı. Yağmur, kalın tirizlerle bölünmüş pencerelerin üzerinde titrek bir şekilde ışıldadı. Damlalar pencerelerin kalın taş çıkıntılarından süzülüp taşarak, yağmur damlalarının avluda oluşturduğu gölcüklere u-laşmak için Kule'nin siyah obsidiyen1 duvarlarından aktı. Avluda bir eşek ve iki at, battaniyeler ve eyerlerle yüklenmiş, yolculuğa hazır bir şekilde duruyordu. Eşeğin başı öne eğilmiş, sırtı bükülmüş ve kulakları sarkmıştı. O şımarık bir eşekti, kuru yulafı, rahat ve sıcak ahırı, güneşli yolu ve yavaş ve kolay yürüyüşü severdi. Jenny efendisinin böylesine yağmurlu bir havada neden yolculuk yapması gerektiğini anlayamıyordu ve onu ahırdan çıkartmak için yapılan bütün girişimlere inatla karşı koymuştu. Bunu yapmaya çalışan iriyarı insan şu anda ezilmiş uyluğunu tedavi etmeye çalışıyordu. Eşek hâlâ sıcak ahırında olacaktı, ancak o iri insan tarafından kendisine oynanan bir oyunun, pis bir hilenin kurbanı olmuştu. Havucun güzel kokusu, elmanın zengin esansı—bunlar onun ayartılmasına ve çöküşüne neden olmuştu. Şimdi yağmurun altında duruyor, kendini sömürülmüş hissediyordu ve o iri insana, hepsine çektirmeye karar vermişti. Meclis'in başı, Wayreth Kulesi'nin efendisi, Par-Salian, 1 Obsidiyen: Koyu renkli bir tür camsı kaya. Volkanik cam (çn.) maRQARet wets ve öon peRRin Kuzey Kulesi'ndeki odasının penceresinden eşeğe baktı. Eşeğin kulaklarının seğirdiğini gördü ve eşek eyerine bir çantayı bağlamaya çalışan Caramon Majere'yi sol arka ayağıyla teperken istemsiz olarak yüzünü buruşturdu. Caramon bugün eşeğe bir kez kurban olmuştu ve dikkatliydi. O da kulağın seğirdiğini görmüştü, belirtiyi anladı ve tekmeden kurtulmayı başardı. Eşeğin boynunu okşadı ve başka bir elma verdi, ancak eşek kafasını öne eğdi. Görünüşünden, Par-Salian huysuz hayvanın yere yuvarlanmayı düşündüğünü anladı—çok az kişinin buna inanacak olmasına rağmen, eşekler hakkında biraz bilgisi vardı. Dikkatle yerleştirdiği bütün eşyaların yere atılmak ve e-zilmek, su birikintisinin içine düşüp sırılsıklam olmak üzere bulunduğunun farkında olmayan Caramon, iki atı yüklemeye başladı. Eşeğin tersine, atlar ahırların kendilerini sınırlamasından ve sıkıcılığından kurtulmaktan memnunlardı, canlı bir yürüyüşe ve kaslarım esnetme fırsatına, yeni manzaralar görmeye can atıyorlardı. Atlar yağmurda soluyarak ve burunlarını çekerek kapıların ötesinde uzanan yola hevesle baktılar. Taşların üzerinde neşeyle sıçrıyor, ayaklarını yere vuruyor ve dans ediyorlardı. Par-Salian da ileride uzanan yola baktı. Nereye gittiğini o sırada Krynn'de yaşayanlardan çok daha açıkça görebiliyordu. Dertleri ve zorlukları gördü, tehlikeyi gördü. Aynı zamanda umudu da gördü, genç bir büyücünün asasının üstünde bulunan kristalden yayılan büyülü bir ışık gibi soluk ve titrek olmasına rağmen hem de. Par-Salian bu umudu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


satın almıştı, ancak bunun için korkunç bir bedel ödemişti ve şu anda u-mudun ışığı ona daha çok tehlike göstermekten fazlasını pek yapmıyordu. Yine de inancının olması gerekiyordu. Tanrılara inanması, kendisine inanması, kendisine savaş kılıcı olarak seçmiş olduğu kişiye inanması. "Savaş kılıcı" avluda duruyordu, yağmurdan keyfi kaçmış, 4 silâh kARdesliqi kesik kesik öksürüyor, kardeşinin yolculukları için atları— ezilmiş uyluğu yüzünden hafifçe topallayarak—hazırlamasını izlerken titriyor ve üşüyordu. Kardeşi gibi bir savaşçı böylesine bir kılıcı derhal reddederdi, çünkü görünüşe göre zayıf ve narindi, ilk darbede kırılabilirdi. Par-Salian kılıç hakkında, muhtemelen, kılıcın kendisi hakkında bildiğinden daha çok şey biliyordu. Genç büyücünün demirden iradesinin kanla su verilmiş, ateşle ısıtılmış, kendi göz yaşlarıyla soğutulmuş ve artık en iyi kalite, güçlü ve keskin çelikten olduğunu biliyordu. Par-Salian iyi bilenmiş bir silah yaratmıştı, ancak bütün silahlar gibi onun da iki keskin tarafı vardı. Zayıfları ve masumları savunmak için kullanılabilirdi, ya da onlara saldırmak için. Henüz kılıcın hangi tarafı keseceğini bilmiyordu. Kılıcın bildiğinden de kuşkuluydu. Genç büyücü, yeni kırmızı cübbesini—süsleri olmayan, basit, sade bir cübbeydi, çünkü daha iyisini alabilecek parası yoktu—giymiş, avluda bulunan çiçek açmış bir gül ağacının altında dikiliyor ve yağmurdan korunmak için kendine bir sığınak arıyordu. Genç adamın ince omuzları ara sıra titriyor, bir mendilin içine öksürüyordu. Her öksürükte sağlam ve güçlü kardeşi endişeyle güçsüz ikizine bakmak için yaptığı işe ara veriyordu. Par-Salian genç adamın sinirden gerildiğini, dudaklarının hareket ettiğini görebiliyor ve kardeşine işine devam etmesini ve kendisini rahat bırakmasını tersçe tembihlediğini neredeyse duyabiliyordu. Başka biri, eşeğin yüklerini yere dökmesini engellemek i-çin tam zamanında avluya girdi. Gri bir cübbe—yolculuğun lekeleriyle beyaz cübbesini kirletmezdi—ve başlıklı bir pelerin giyen temiz ve şık, orta yaşlarında bir adam olan Antimodes'i görmek güzeldi. Eşeği azarlarken takındığı neşeli tavırları günün kasvetini dağıtmış gibiydi, ellerini sallamasına ve hareketlerine bakılırsa aynı zamanda eşeğin kulaklarını okşuyor ve gürbüz ikize eşyaları yerleştirmekle ilgili yol gösteriyordu. ^ rruRQARet weis ve don peRRin Antimodes genç büyücü için eski bir dost, akıl hocası ve hamiydi. Antimodes başını kaldırdı ve Kuzey Kulesi'ne göz attı, a-şağıyı izleyen Par-Salian'a bakıyordu. Avluda durduğu yerden Tarikatın Başı'nı göremeyecek olmasına rağmen, Antimodes, Par-Salian'ın kesinlikle orada olduğunu ve izlediğini biliyordu. Antimodes kaşlarını çattı ve ters ters baktı, öfkelendiğinin ve onaylamadığının Par-Salian tarafından bilinmesini sağladı. Yağmur ve sis elbette ParSalian'ın işiydi. Yüksek Büyücülük Kulesi'nin etrafındaki havayı Meclis'in Başı kontrol ederdi. Eğer dilemiş olsaydı, misafirlerini güneş ışığı altında ve ilkbaharda gönderebilirdi. Aslında Antimodes hava yüzünden o kadar da sinirlen-memişti. Bu sadece bir bahaneydi. Antimodes'in öfkesinin asıl nedeni ParSalian'ın genç büyücünün Yüksek Büyücülük Ku-lesi'ndeki Sınav'ını ele alma şeklini onaylamıyor olmasıydı. Antimodes o kadar çok tepki göstermişti ki, durum iki adamın uzun arkadaşlığı üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü. Yağmur Par-Salian'ın, "Endişelerini anlıyorum, dostum, ancak bütün

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hayatımızı güneş ışığı altında yaşayamayız. Gül ağacının hayatta kalmak için en az güneşe olduğu kadar yağmura da ihtiyacı var. Ve bu karanlık, bu kasvetli karanlık, gelecek olanla karşılaştırıldığında hiçbir şey değil, dostum!" deme şekliydi. Antimodes sanki Par-Salian'ın düşüncelerini işitmiş gibi kafasını salladı ve hırçın bir şekilde arkasını döndü. Pratik ve pragmatik bir adamdı, simgeciliği anlamazdı ve kemiklerine kadar ıslanmış olarak yolculuğa çıkmak zorunda olmaya içerliyordu. Genç büyücü, Antimodes'i yakından izliyordu. Antimodes arkasını dönüp kızgın eşeğini yatıştırmaya gittiğinde, Raistlin Majere kendi bakışlarını Kuzey Kulesi'ne çevirdi, Par-Salian'ın durduğu pencereye. Başbüyücü o gözlerin—bebekleri 6 silah kaRöeşliÇi kum saati şeklinde olan altın gözler—kendisine değdiğini, etine battığını hissetti; sanki bir kılıcın ucu tenini kesmiş gibi. Lanetlenmiş bir görüşe sahip olan altın gözler arkalarında saklanan düşüncelere dair hiçbir ipucu vermiyordu. Raistlin başına gelenleri tam olarak anlamıyordu. Par-Salian Raistlin'in olanları anlayacağı günden korkuyordu. Ancak bu da ödenen bedellerden biriydi. Genç büyücü üzgün müydü, içerlemiş miydi? Par-Salian merak etti. Vücudu iflas etmiş, sağlığı bozulmuştu. Bundan sonra hastalıklı olacak, hemen yorulacak, acı içinde kıvrana-cak ve daha güçlü olan kardeşine dayanacaktı, içerleme doğal olurdu, anlaşılırdı. Yoksa Raistlin kabulleniyor muydu? Kılıcının keskin çeliğinin ödediği bedele değdiğine inanıyor muydu? Muhtemelen hayır. Daha kendi gücünün bilincinde değildi. Tanrıların isteğiyle, öğrenmek için zamanı vardı. İlk dersini almak üzereydi. Meclis'teki bütün başbüyücüler ya Raistlin'in Sınav'ında bulunmuşlar, ya da Sınav'da olanları meslektaşlarından duymuşlardı1. Hiçbiri onu çırak olarak kabul etmezdi. Siyah Cübbeliler'den Ladonna, "Onun ruhu kendisinin değil," dedi, "ve kim bilir satın alan, malının üzerinde hak talep etmek için ne zaman gelir." Genç büyücünün hem büyü hem de hayat hakkında eğitilmeye ihtiyacı vardı. Par-Salian farklı bir araştırma yapmış ve uygun bir şekilde ders verebileceğini umduğu bir öğretmen bulmuştu. Biraz garip bir eğitmendi, ancak, eğitmen bunu duymuş olsa şoka girecek olmasına rağmen, Par-Salian'ın çok güvendiği biriydi. Par-Salian'ın talimatları doğrultusunda hareket eden Antimodes, genç büyücü ve kardeşine meşhur Baron Ivor Raistlin'in Yüksek Büyücülük Kulesi'nde girdiği Sınav'ın hikayesi Ruhdöveni isimli kitapta anlatılmaktadır, Ankira Yayıncılık, 2002. (çn) 7 ----rtuRQARet wets^e öon peRRin Langtree'nin ordusunda asker olarak eğitilmek üzere, baharda doğuya doğru bir yolculuğa çıkmakla ilgilenip ilgilenmeyeceklerini sordu. Böylesine bir eğitim, ekmeklerini kazanmak zorunda olan genç büyücü ve savaşçı kardeşi için idealdi, hem aynı zamanda askerî becerilerini de bileyeceklerdi. Eğer Par-Salian yanılmıyorsa, ilerde ihtiyaç duyacakları becerilerdi bunlar. Aceleye gerek yoktu. Sonbaharın ilk günlerindelerdi, savaşçıların silahlarını bir kenara bırakmayı düşündüğü, soğuk kışı ateşin başında geçirmek ve kendi yiğitlikleriyle ilgili hikayeler anlatmak için rahat bir yer aramaya başladığı mevsimdi bu. Yaz savaş mevsimiydi, ilkbahar da savaşa hazırlanma mevsimi, iyileşmek için genç adamın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


önünde bütün bir kış vardı. Aslında daha çok bu engeline alışmak için zamanı vardı, keza asla iyileşmeyecekti. Böylesine uygun bir iş Raistlin'in yeteneklerini para karşılığı yerel panayırlarda sergilemesini engellerdi, ki bu Meclis'i son derece şaşırtmış olmasına rağmen geçmişte yapmış olduğu bir şeydi. İllüzyonistlerin ya da sanatı uygulamaya çalışan yeteneksizlerin kendilerini halkın önünde rezil etmeleri normaldi, ancak Meclis'e kabul edilenler için bu uygun değildi. Par-Salian'ın Raistlin'i barona göndermek için bir nedeni daha vardı, genç adamın—eğer şanslıysa—asla öğrenmeyeceği bir neden. Antimodes'in şüpheleri vardı. Eski dostu Par-Salian hiçbir şeyi sadece yapmış olmak için yapmaz, her şeyi belli bir amaca ulaşmak için planlardı. Antimodes bunu bulmak için epey çabalamıştı, çünkü sırları tıpkı bir cimrinin paralarını sevdiği gibi sever, onları geceleri saymaktan, okşamaktan hoşlanır ve onlara bakmaktan zevk alırdı. Ancak ParSalian'ın ağzı sıkıydı, en kurnazlıkla kurulmuş tuzağa bile kurban olmazdı. En sonunda küçük grup yola çıkmak için hazırlanmıştı. Antimodes eşeğinin üzerine çıktı. Raistlin kardeşinin yardı8 silâh kâRöeşli^i mıyla atına bindi, görünüşe göre bu yardımı kaba bir şekilde ve ters bir tavırla kabul etmişti. Caramon, örnek bir sabır göstererek, kardeşinin yerleştiğinden ve rahat olduğundan emin oldu, sonra da kolaylıkla iri kemikli atının üzerine atladı. Antimodes başı çekti. Üçü kapıya doğru ilerlediler. Caramon kamçılayan yağmura karşı başını öne eğmiş olarak ilerledi. Antimodes ardından Kuzey Kulesi'ndeki pencereye baktı, son derece rahatsız olduğunu ve sinirlendiğini belirten bir bakıştı bu. Raistlin son anda atını durdurdu, Yüksek Büyücülük Kulesi'ne bakmak için eyerin üstünde döndü. Par-Salian genç adamın aklından geçenleri tahmin edebiliyordu. Hemen hemen aynı düşünceler gençken kendisinin aklından geçmişti. Sadece birkaç kısa gün içinde hayatım nasıl da değişti! Buraya güçlü ve kendimden emin olarak girdim. Zayıf ve paramparça olmuş, görüşüm lanetlenmiş, vücudum güçsüz olarak terk ediyorum. Yine de, burayı zaferle terk ediyorum. Büyüyle birlikte gidiyorum. Bunu kazanmak için kendi ruhumu bile verirdim... Par-Salian sessizce, "Evet," dedi, üçü büyülü Wayreth Ormanı'nın içine doğru atlarını sürerken. Sonra da kendi fâni görüş sahasından çıktılar. Ancak aklının gözü onları görüş alanında çok daha uzun süre tuttu. "Evet verirdin. Verdin. Fakat bunu henüz bilmiyorsun." Yağmur daha da şiddetlendi. Antimodes şu anda arkadaşına içten lanet okuyor olmalıydı. Par-Salian gülümsedi. Ormandan çıktıklarında güneş ışığına kavuşacaklardı. Güneşin sıcaklığı onları kavuracak, ıslak giysiler içinde uzun süre gitmek zorunda kalmayacaklardı. Antimodes zengin bir adamdı, rahatına düşkündü. Saygın bir handa bulunan bir yatakta yatmalarını sağlayacaktı. Aynı zamanda parasını da ödeyecekti, eğer bunu yapmanın ikizleri kırmayacak bir yolunu bulabilirse; çünkü ikizlerin keselerinde çok az para bulunmasına rağmen gururları Palanthas'ın kraliyet hazinesini doldu9 mâRgaRet weis ve öon peRRin rabilirdi. Par-Salian pencereden ayrıldı. Burada durup yağmur perdesine bakmaktan başka yapacak birçok işi vardı. Kapıya bir büyücü-kilidi büyüsü yaptı. Bu, Siyah Cübbeliler'den Ladonna gibi en güçlü büyücülerin bile içeri girmesini engelleyebilecek kadar sağlam bir büyüydü. İtiraf etmek gerekirse Ladonna uzun, çok uzun bir süredir Kule'ye gelmemişti, ancak beklenmedik bir anda ve en uygunsuz

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zamanlarda gelmekten zevk alırdı. Kendisini bu özel çalışmalarla ilgilenirken bulması hiç iyi olmazdı. Kule'de yaşayan ya da sık sık ziyaret eden hiçbir büyücünün de ne yaptığını öğrenmesine izin veremezdi. Zaman zaten çok az olan bildiklerini açığa çıkarmak için doğru değildi. Halen yeteri kadar bilmiyordu. Şüphelenmeye başladığı şeylerin doğru olup olmadığını ortaya çıkarmak için daha fazlasını öğrenmesi gerekiyordu. Daha fazlasını öğrenmeliydi ki, casuslarından edindiği bilgilerin doğruluğundan emin olabilsin. Solinari'den, Beyaz Büyünün Tanrısı'ndan daha alt seviyede birinin kapıya yaptığı büyüyü bozamayacağından emin olduktan sonra, ParSalian masasına yerleşti. Masasında—cüce işiydi, yapılan iyilikler karşısında Thorbardin'deki klanlardan biri tarafından verilmiş bir hediyeydi—bir kitap duruyordu. Kitap eskiydi, çok eski. Eski ve unutulmuş. Par-Salian kitabı başka metinlerde ona yapılan göndermeler sayesinde bulmuştu, diğer türlü kendisi de onun varlığından haberdar olmayacaktı. Bunun üzerine uzun saatler boyunca onu aramak zorunda kalmıştı, Referans kitapları, büyü kitapları ve parşömenler içeren ve bu büyüklüğü nedeniyle Yüksek Büyücülük Kulesi'nin hiçbir zaman bir dökümü yapılmamış devasa kütüphanesinde saatler süren, zorlu bir araştırma. Kütüphane asla kataloglanmamıştı ve Par-Salian'ın zihni hariç, hiçbir zaman da kataloglanmayacaktı. Çünkü, orada tehlikeli metinler ıo silAh laRöeşlicSi vardı; varlığı özenle korunması gereken ve sadece üç Tari-kat'ın başları ve kulenin efendisi varlığı bilinen bazı metinler. Öyle metinler vardı ki, varlığından kendisinin bile haberi yoktu, ki bu durum önündeki kitap tarafından kanıtlanmıştı. Kitabı depo odasının bir köşesinde duran ve yanlışlıkla ya da özellikle "Çocuk Oyuncağı" olarak etiketlenmiş bir kutunun içinde bulmuştu. Kutunun içindeki diğer eşyalara bakılırsa, kutu Palanthas'taki Yüksek Büyücülük Kulesi'nden gelmişti ve tarihi Huma'nın zamanına kadar uzanıyordu. Kutu, hiç kuşkusuz büyücüler Ansalon'da yaşayan herkese topyekûn bir savaş açmaktansa gururlarını bir kenara bırakıp Kulelerini terk e-derlerken aceleyle topladıkları eşyalar arasındaydı. "Çocuk Oyuncağı" olarak işaretlenmiş kutu bir köşeye atılmış ve A-fet'i izleyen günlerdeki karmaşa içinde unutulmuştu. Par-Salian elini kutudaki tek kitap olan bu eski kitabın deri cildi üzerinde nazikçe gezdirdi. Kitabın kabartılarak yazılmış olan adını kısmen kapatan tozu, fare pisliklerini ve örümcek ağlarını temizledi; kitabın adının harflerini parmak uçlarının altında hissedebiliyordu. Kitabın adı tüylerini diken diken etti. EJDERHALAR KİTABI 11 2 Wayreth Ormanı'nın ağaçları, Yüksek Büyücülük Ku-lesi'nin inatçı ve büyülü muhafızları, geçit törenindeki askerler gibi dizilmiş, alçalan bulutların altında dik, sessiz ve sert bir şekilde duruyorlardı. Raistlin, "Şeref alayı," dedi. "Bir cenaze için," diye homurdandı Caramon. Doğal olmayan ve sabit bir yeri bulunmayan, beklenmedik bir anda ortaya çıkan bu ormanı sevmemişti; öyle bir ormandı ki bu, gündüz görüş alanında olmazdı ve gece etrafınızı sarardı. Farkında olmadan içine girenler için tehlikeli bir ormandı. Nihayet ormanı terk ediyor olmalarından memnundu, ya da belki de nihayet onları terk eden ormandı. Hangisi olursa olsun, ağaçlar bulutları da beraberlerinde götürmüştü. Caramon şapkasını çıkarttı ve yüzünü güneşe doğru kaldırarak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sıcaklığının ve parlaklığının tadını çıkarttı. Artık ıslak, siyah gövdeleriyle aşılmaz bir duvar oluşturan, gri sisin içinde gizlenen Wayreth Ormanı'na doğru dönüp, nefretle bakarak, "Sanki güneşi aylardır görmemiş gibiyim," dedi kısık bir sesle. "Oradan uzakta olmak güzel. Yaşadığım sürece oraya asla geri dönmek istemiyorum." Raistlin, "Geri dönmen için hiçbir sebep yok, Caramon," dedi. "Bana inan, geri davet edilmeyeceksin. Asla—" kardeşine baktı, sert ifadesini gördü. Caramon'un gözleri parlıyordu, tereddütle ekledi—"asla.. . yani... sana yaptıklarından sonra." siUh kâRÖeşliOi Caramon'un Yüksek Büyücülük Kulesi'nde ezilmiş olan cesareti sıcak gün ışığı altında, gözleyen, güvenilmez ağaçların gölgelerinden uzaklaştıkça yeniden canlanıyordu. "O büyücülerin sana yaptıkları doğru değildi, Raist! Artık o korkunç yerden uzakta olduğumuza göre bunu söyleyebilirim. Şimdi sadece aklımdakileri söylediğim için kimsenin beni bir böceğe ya da karıncaya ya da öyle bir şeye dönüştürmeyeceğine eminim. "Sizi gücendirmek istemiyorum, efendim," diye ekledi Caramon, dikkatini yol arkadaşlarına, beyaz cübbeli başbüyü-cüye, Antimodes'e çevirerek. "Geçmişte kardeşim için yaptığınız şeylerin değerinin farkındayım, efendim, ama arkadaşlarınızın ona eziyet etmesini engelleyebilirdiniz diye düşünüyorum. Buna hiç gerek yoktu. Raistlin ölebilirdi. Neredeyse ölecekti. Ve siz hiçbir şey yapmadınız. Lanet olasıca hiçbir şey!" "Yeter, Caramon!" diye çıkıştı Raistlin, sarsılarak. Endişeyle Antimodes'e baktı, şans eseri Caramon'un pervasız sözlerinden hiç alınmamış gibi gözüküyordu. Hatta başbüyücü neredeyse söylenmiş olanlara katılıyor gibiydi. Yine de, Caramon her zamanki gibi bir soytarı gibi davranıyordu. Raistlin sinirle, "Kendini kaybettin, kardeşim!" dedi. "Ö-zür dile—" Raistlin'in boğazı sıkıştı, nefes alamadı. Eyerin önüne tutunmak için dizginleri bıraktı, o kadar zayıf ve sersemlemişti ki attan düşeceğinden korktu. Eyerin üzerine eğilerek umutsuzca boğazını temizlemeye çabaladı. Ciğerleri yanıyordu, tıpkı yıllar önce o çok hasta olduğu zamanlardaki gibi, annesinin mezarına düştüğü zamandaki gibi. Öksürdü, öksürdü, ancak nefes alamadı. Gözlerinin önünde mavi alevler titredi. Bitti! diye düşündü dehşet içinde. Bundan sağ kurtulamayacağım! Spazm aniden geçti ve Raistlin titreyen bir nefes aldı, bir rruRçaRet weis ve öon peucin tane daha ve sonra bir tane daha. Görüşü açıldı. Yanan acı dindi. Dik oturabilmeyi başardı. Bir mendil ararken balgam ve kan tükürdü, mendili dudaklarını silmek için kullandı. Elleri hızla mendilin üzerinde kapandı, onu beline taktığı ipek iplikten kemerin içine tıkıştırdı ve lekeli bezi Caramon'un " görememesi için kırmızı cübbesinin kıvrımlarının arasına soktu. Caramon atından aşağıya inmiş, Raistlin'in yanında duruyor, düşmesi durumunda onu yakalamaya hazır bir şekilde kollarını uzatmış, onu kaygıyla izliyordu. Raistlin Caramon'a kızgındı, ama kendisine daha çok kızgındı, bir an için kendine acıyıp, "Neden bunu bana yaptılar? Neden?" diyerek hıçkırmak istemesinden dolayı kızgındı. Kardeşine sertçe baktı. "Bir atın üstünde yardım olmadan oturabilirim, kardeşim," dedi iğneleyici bir şekilde. "Başbüyü-cüden özür dile ve bırak ilerleyelim. Ve şapkanı da geri tak! Güneş azıcık beyninden ne kalmışsa onu da haşlayacak." Antimodes yumuşakça, "Özür dilemene gerek yok, Caramon," dedi, ancak bakışları Raistlin'e döndüğünde sertti. "I-çinden gelenleri söyledin. Bunda bir kötülük yok. Kardeşin için kaygılanman ve endişelenmen

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kesinlikle doğal. Övgüye değer, aslında." Ve bunun amacı bana haddimi bildirmekti, dedi Raistlin kendi kendine. Bunu biliyorsun, değil mi, Antimodes Usta? Senin izlemene izin verdiler mi? Beni ikizimi öldürürken izledin mi? Ya da ikizimin yanılsaması olduğu ortaya çıkan şeyi? Böylesine iğrenç bir davranışın gerçekten onu öldürmekle aynı şey olduğunu biliyorum. Seni korkutuyorum, değil mi? Bana eskisi gibi davranmıyorsun. Artık senin paha biçilmez keşfin, sergilemekten gurur duyduğun genç ve yetenekli öğrencin değilim. Bana hayransın—istemeyerek de olsa. Bana acıyorsun. Ancak beni sevmiyorsun. Bunların hiçbirini yüksek sesle söylemedi. Caramon atına 14 silâh kâRöeşliOi sessizce bindi ve üçü sessizlik içinde ilerlediler. Daha yirmi kilometre bile gitmemişlerdi ki, tahmin ettiğinden daha zayıf olan Raistlin daha fazla ilerleyemeyeceğini belirtti. Kendisini ne kadar zorladığını sadece tanrılar bilirdi, o kadar güçsüzdü ki Caramon'un eyerden inmesine yardım etmesine ve kendisini neredeyse taşıyarak içeri götürmesine izin vermek zorunda kaldı. Caramon salonun ikisine de yeteceğini defalarca söylemesine rağmen Antimodes handaki en iyi odayı tutmuş ve midesini yatıştırmak için tavuk çorbası isteyerek Raistlin'e aşırı ilgi göstermişti. Caramon Raistlin'in yatağının yanına oturdu, tahammülünün ötesinde sinirlenmiş olan Raistlin ikizine kendi işine bakması ve dinlenmesi için kendisini rahat bırakmasını söyleyene kadar çaresizce ona baktı. Ancak dinlenemiyordu. Uykulu değildi, bedeni olmasa bile aklı faaldi. Caramon'u düşündü—aşağıda garsonlarla kırıştırıyor ve çok fazla bira içiyordu. Antimodes de orada olmalıydı, konuşmalara kulak kabartıp bilgi topluyordu. Beyaz cübbeli büyücünün Par-Salian'ın casuslarından biri olduğu, Kule'de kalanlar arasında bilinen bir sırdı, anlaşılması pek zor olmayan bir sır. Birkaç büyülü kelimeyle kendini bir yerden başka bir yere götürebilecek güçlü bir başbüyücü, Ansalon'un tozlu yollarında bir eşeğin sırtında yolculuk yapmazdı, tabi eğer hanlarda oyalanmak ve hancılarla dedikodu yapmak ve bütün bu süre içinde de kimin girip kimin çıktığına dikkat etmek için iyi bir sebebi yoksa. Raistlin pencerenin yanındaki küçük bir masanın başına oturmak için yatağını terk etti; pencere bir buğday tarlasına bakıyordu, güneşle dolmuş mavi gökyüzünün altındaki ağaçların yeşiline karşı parlak bir altın rengi. Gözlerinde—ilk olarak küstah ve tehlikeli dönek büyücü Relanna'ya bir ders vermek için yaratılmış, lanetli, kum saati gözleri—Raistlin if rruRQARet weis ve öon peRRin buğdayların sonbaharın gelmesiyle kahverengiye döndüğünü, kuruduğunu, sert ve kırılgan saplarının kar altında parçalandığım gördü. Ağaçlardaki yaprakların solduğunu ve öldüğünü, soğuk kış rüzgarlarıyla savrulana kadar tozun içinde yatmak için düştüklerini gördü. Bakışlarını kasvetli görüntüden çevirdi. Bu değerli zamanı, tek başına kaldığı zamanı, çalışarak geçirebilirdi. Par-Salian tarafından kendisine verilen büyülü bir eşya olan Magius'un Asası ile ilgili bilgiler içeren küçük kitabı açtı ve masanın üzerine koydu. Asa ona neden verilmişti? Tazminat olarak mı? Raistlin nedeninin bu olmadığını biliyordu. Sınav'a girmek kendi seçimiydi. Sınav'a girerken bunun kendisini değiştireceğini biliyordu. Bütün adaylara bu uyarı yapılmıştı. Raistlin öksürük nöbeti onu kavramadan ve bir köpeğin düğüm atılmış bir havluyu kuvvetle ısırması gibi sarmalamadan önce, Caramon'a bunu söyleyecekti. Büyücüler bundan önce de Sınav sırasında ölmüşlerdi ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ailelerinin aldığı tek tazminat, büyücünün giysilerinin düzenli bir bohça halinde, Meclis'in Başı'ndan bir başsağlığı mektubuyla birlikte evlerine gönderilmesiydi. Raistlin şanslı olanlardan biriydi. Sağlıklı olmasa bile, sağ kurtulmuştu. Aklı başında kurtulmuştu, ancak bazen onun da pek sağlam olmadığını düşünüyordu. Asla erişemeyeceği bir yerde durmayan asasına dokunmak için uzandı. Kule'deki günlerinde Caramon asayı at sırtında taşımak için bir yol bulmuştu, asayı eyerin arkasına bağlamış, her zaman Raistlin'in elinin altında bulunmasını sağlamıştı. Parmaklarının altındaki pürüzsüz ahşap, büyünün yıldırım hissiyle kendisini ürpertti, bir ilaç gibi etkileyerek ağrılarını geçirdi—bedeninin ağrısını, zihninin ağrısını, ruhunun ağrısını. Kitabı okumaya niyetliydi, ancak dikkatinin başka tarafta olduğunu fark etti, başına belâ olan bu garip güçsüzlüğü düşünüyordu. Hiçbir zaman sapasağlam, gürbüz ikizi gibi güçlü 16 silah kapöeşLiOi olmamıştı. Kader ona zalim bir oyun oynamıştı, ikizine sağlık, güzellik ve saflık, hoş bir huy vermişti; Raistlin'e düşen ise zayıf bir beden, sıradan bir görünüş, içten gelen bir kurnazlık, çabuk kavrayan bir akıl ve güvenmez bir tabiattı. Ancak bunun karşılığında Kader—ya da tanrılar—ona büyüyü vermişti. Büyülü asanın ürperten hissi kanına sızdı, onu hoş bir biçimde ısıttı ve Caramon'un birasını ya da garson kadınlarını kıskanmadı. Ancak bu zayıflık, vücudunda yanan bu ateş, bu sürekli öksürükler, sanki ciğerleri tozla dolmuşçasına nefes almaktaki bu yetersizlik, mendildeki kan. Güçsüzlük onu öldürmezdi, en azından Par-Salian onu bu konuda temin etmişti. Raistlin Par-Salian'ın kendisine söylediği her şeye inanmıyordu—beyaz cübbeli büyücüler yalan söylemezdi, ancak her zaman size doğruyu da söylemezlerdi. Konu Raistlin'in sorununun tam olarak ne olduğunu, Sınav'da ne olup da onu böylesine güçsüz ve acınası bir halde bıraktığını söylemeye gelince Par-Salian son derece belirsiz konuşmuştu. Raistlin Sınav'ı net olarak hatırlıyordu, büyük bir kısmını en azından. Büyülü Sınavlar büyücüye kendisiyle ilgili bir şeyler öğretmek için tasarlanırdı, aynı zamanda giyeceği cübbenin rengini, bağlılığını büyünün tanrılarından hangisine sunacağını belirlemek için. Raistlin Sınav'a hamisini, Anti-modes'i şereflendirmek için beyaz cübbeyle girmişti. Raistlin, tanrıça Lunitari'yi şereflendirerek, kırmızı giyerek çıkmıştı, tarafsızlığın cübbesini. Raistlin ışığın yolundan yürümüyordu, yürüdüğü karanlığın gölgeli yollan da değildi: Kendi yolunda yürüyordu, kendi tarzında, kendi seçimiyle. Raistlin bir kara elfle dövüştüğünü hatırladı. Elfin kendisine zehirli bir hançer sapladığını hatırladı—korkunç bir anı. Raistlin acıyı hatırladı, gücünün çekildiğini hatırladı. Öldüğünü hatırladı, ölmekten memnun olduğunu hatırladı. Ve sonra Caramon onu kurtarmaya gelmişti. Caramon ikizini, 17 maRQARet weis ve öon peRRin ikizinin tek yeteneğini—büyüyü—kullanarak kurtarmıştı. İşte o zaman, kıskançlıktan doğan bir hırsla Raistlin kardeşini öldürmüştü. Aslında öldürdüğü sadece Caramon'un bir yanıl-samasıydı. Ve Caramon da kardeşinin kendisini öldürdüğünü görmüştü. Par-Salian Sınav'ın bu kısmını, son kısmını izlemesi için Caramon'a izin vermişti. Caramon artık ikizinin ruhunda bükülen ve kıvranan karanlığı biliyordu. Caramon, haklı olarak, kendisine yaptığı için ikizinden nefret etmeliydi. Raistlin Caramon'un kendisinden nefret etmesini diledi. Kardeşinin acımasına katlanmaktansa nefretini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yaşamak daha kolaydı. Ancak Caramon Raistlin'den nefret etmedi. Caramon "anlamıştı," ya da öyle diyordu. Raistlin, "Keşke ben de anlayabilsem," dedi acı bir şekilde. Sınav'ı hatırlıyordu, ama tamamını değil. Bir kısmı kayıptı. Sınav'ı düşündüğünde, birinin özellikle bozduğu bir resme bakıyormuş gibi hissediyordu. Birilerini görüyordu, ancak yüzleri silinmiş, siyah mürekkeple karalanmıştı. Ve Sı-nav'dan beri içinde garip bir his vardı; sanki birisi kendisini izliyormuş gibiydi. Omzuna dokunmak üzere olan bir eli, ensesinde soğuk bir nefesin esintisini neredeyse hissedebiliyordu. Raistlin'e öyle geliyordu ki, eğer yeteri kadar hızlı dönebilirse ardında gizlenen her neyse onu görebilecekti. Birçok kez hızla başını arkasına çevirdiğini, omzunun üstünden baktığını biliyordu. Fakat orada hiçbir zaman biri yoktu. Üzgün ve endişeli gözleriyle Caramon dışında. Raistlin içini çekti ve soruları kovaladı, ona hiçbir yarar sağlamıyorlardı, çünkü onu hiçbir yere ulaştırmıyorlardı. Kendini kitabı okumaya verdi, Huma'nın ordusunda bulunan ve ara sıra Magius'tan ve harikulade asasından bahseden bir kâtip tarafından yazılmıştı. Magius—şimdiye kadar yaşamış en büyük büyücülerden biri, efsanevi Şövalye Huma'nın arka18 silah JaRöeşLi§i daşı—Huma'ya Karanlıklar Kraliçesi ve onun şeytanî ejderhalarına karşı olan savaşında yardım etmişti. Magius asanın üzerine bir sürü büyü yerleştirmişti, ancak bunlarla ilgili hiçbir kayıt bırakmamıştı, ki bu da büyücüler arasında sıkça yapılırdı, özellikle de eğer eşya son derece güçlüyse ve yanlış ellere düşebileceğinden korkuluyorsa. Genellikle usta eşyayı ve gücüyle ilgili bilgileri güvenilir bir çırağına verirdi, o da zamanı gelince kendinden bir sonrakine. Ancak Magius asayı veremeden ölmüştü. Şimdi asayı kullanacak olan her kimse, onun yapabileceklerini kendi başına çözmek zorundaydı. Sadece birkaç günlük bir çalışma sonucunda Raistlin okuduklarından asanın sahibine havada bir tüy gibi süzülme yeteneğini verdiğini ve eğer sopa olarak kullanılırsa, büyüsünün vuruşun gücünü arttırdığını, bu sayede Raistlin kadar güçsüz birinin bile düşmanına hatırı sayılır derecede zarar verebileceğini öğrenmişti. Bunlar yararlı işlevlerdi, ancak Raistlin asanın çok daha güçlü olduğundan emindi. Okuması yavaş ilerliyordu, çünkü dili, arkadaşı Sturm Brightblade'den öğrendiği Solamnca, Ortak dil ve askerler arasında kullanılan bir argonun karışımıydı. Çoğu kez sadece bir sayfanın anlamını çözmek bile Raistlin'in saatlerini alıyordu. Bir paragrafı tekrar okudu, önemli olduğuna emindi, ancak henüz anlamını kavrayamamıştı. Siyah ejderhanın yakında olduğunu biliyorduk, çünkü iğrenç ejderin tükürüğünün ölümcül asidinde çözünen sert kayaların tıslamasını duyabiliyorduk. O bizi bulmak için kale duvarlarına tırmanırken kanatlarının çatırdadığını ve pençelerinin duvarlara sürtündüğünü işitiyorduk. Lâkin hiçbir şey göremiyorduk, keza ejderha üzerimize bir tür şeytanî büyü yapmıştı, gün ışığını söndürmüş ve ejderin kendi kalbi kadar karanlık eylemişti. Ejderhanın planı bu karanlıkta üzerimize saldırmak ve savaşama-dan bizi öldürmekti. 19 rruRQARet weis ve öon peRRtn Huma bir meşale istedi, ama ejderhanın ölümcül nefesinden çıkan dumanlarla zehirlenmiş olan ağır havada ateş yakamadık. Her şeyin bittiğinden ve bu korkunç karanlıkta öleceğimizden korktuk. Ama Magius öne çıktı, elinde ışık taşıyordu! Nasıl başardığını bilmiyorum, ama taşıdığı asanın kristali karanlığı kovdu ve korkunç

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


canavarı görmemizi sağladı. Oklarımız için bir hedefimiz vardı ve, Huma'nm emriyle, saldırdık... Ejderhanın öldürülmesi birkaç sayfa boyunca detaylı olarak anlatılıyordu; Raistlin, bilmesine herhalde hiçbir zaman gerek olmayan bilgileri sabırsızca geçti. Huma'nın döneminden beri Krynn'de hiç ejderha görülmemişti, hatta onların sadece efsanevî yaratıklar olduğunu söyleyenler bile vardı. Huma bunları sadece kendini yüceltmek için uydurmuştu, ilgiyi üzerine çekmek isteyen, kendini büyük göstermeye çalışan bir yalancıdan başka bir şey değildi. Bir dostuma Magius'un asasını öylesine kutsal bir ışıkla nasıl parlatmayı başardığını sordum. O sırada büyücünün yanında duran dostum, Magius'un tek kelimelik bir emir verdiğini söyledi. Kelimenin ne olduğunu sordum, çünkü bize yararlı olabileceğini düşünmüştüm. Kelimenin "çırak" olduğunu iddia etti. Haklı olduğunu düşünmüyorum, çünkü kelimeyi denedim, gizlice, bir gece Magius asasını bir köşeye yaslayıp bıraktığında, ancak kristalin yanmasını sağlayamadım. Sadece kelimenin yabancı bir dilde olduğunu sanıyorum, belki de elf dilinde, keza Magius'un onlarla ilişkisinin olduğu bilinen bir şeydi. Çırak! Raistlin burun kıvırdı. Elfçe! Amma da salak! Kelimenin büyü dilinde söylendiği belliydi. Raistlin Kule'de sinir bozucu bir saatini gizemli dilde düşünebildiği ve "çırak"a uzak da olsa benzeyen bütün deyimleri, bütün kelimeleri deneyerek geçirmişti. Asanın üstündeki kristal küreyi yakmakta, ancak uzun süre önce ölmüş ve kim olduğu bilinmeyen asker kadar şanslıydı. Alt kattan kahkahalar yükseldi. Raistlin Caramon'un 20 silâh kâRöeşliOi günıbürdeyen kahkahasını kadınların daha tiz seslerinden a-yırt edebildi. En azından kardeşi hâlinden memnun bir şekilde meşguldü ve burnunu yaptığı işe sokup kendisini rahatsız edecek gibi durmuyordu. Raistlin asaya bakmak için döndü. "Elem shardisb," dedi, bir sürü büyülü eşyanın içindeki büyüyü faal hale getirmek için kullanılan standart bir cümleydi bu. "Emrediyorum." Ama bunda değil. Altından bir ejderha pençesi içinde duran kristal, karanlık kaldı. Suratını asan Raistlin listesindeki diğer cümleye baktı. Sharcum pas edistus, sıkça kullanılan başka bir büyülü emir, kabaca, "Dediğimi yap," anlamına geliyordu. Bu emir de işe yaramadı. Kristal parıldadı, ama sadece yansıyan gün ışığı yüzünden. Listeden devam etti. Liste, Omus sharpuk derli, "Böyle olmasını istiyorum"dan, shirkit muan, "Bana uy"a kadar türlü emirler içeriyordu. Raistlin sabrını yitirdi. "Uh, Lunitari's idish, shirak, damen dut' Asanın üstündeki kristal göz alıcı, parlak bir ışığa boğuldu. Raistlin bakakaldı, şaşırmıştı ve ne dediğini kelimesi kelimesine hatırlamaya çalıştı. Elleri titreyip, bakışları o harika, büyülü ışık ve yaptığı iş arasında bölünmüşken cümleyi yazdı, Uh, Lunitari's idish, shirak, damen du! ve tercümesi, Ah, Lunitari askına, ışık, lanet olsun sana! Ve işte cevap buradaydı. Raistlin teninin utançla yandığını hissetti ve bu sorunundan hiç kimseye bahsetmemiş olmasından minnet duydu, ö-zellikle de Antimodes'e, ki bunu yapmayı düşünmüştü. "Ben salağım," dedi kendi kendine. "Basit bir şeyi zorlaştı-rıyorum. 'Çırak.' 'Shirak.' 'Işık.' Emir bu. Ve ışığı söndürmek için, 'Dulak. "Karanlık."' Kristalin içindeki büyülü ışık söndü. 21 nuRQARet weis ve öon peRRfn Başarılı olan Raistlin, yazma malzemelerini çıkarttı, kesilmiş kaz

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tüyünden yapılmış küçük bir kalem ve bir şişe mürekkep. Buluşunu kendi ufak günlüğüne yazıyordu ki boğazı kalınlaşır ve şişer gibi oldu, nefes borusunu tıkadı. Tüy kalemini düşürdü, o da günlüğünün üzerinde bir mürekkep lekesi bıraktı. Arka arkaya öksürdü ve nefes almaya çabaladı. Spazm geçtiğinde tükenmişti. Tüy kalemi kaldırmaya gücü yoktu. Yatağına sürünmeyi zar zor başardı, başının dönmesinin, güçsüzlüğün geçmesini minnettarlıkla, içerleyerek beklemek için yattı. Aşağıdan, kahkahalardan oluşan bir gürleme daha geldi. Görünüşe göre Caramon formundaydı. Raistlin koridorda iki çift ayağın ve Antimodes'in sesini duydu. "Odamda bir harita var, dostum. Şu goblin ordusunun yerini bana gösterebilirsen çok memnun olurum. Katlandığın eziyet için al, sana birkaç çelik. .. " Hayat etrafında dönerken, Raistlin yattı ve nefes almak i-çin çabaladı. Güneş gökyüzünde diğer tarafa geçti, pencere pervazının gölgeleri tavanda kaydı. Raistlin onları izledi ve sinirli bir şekilde bir şeye ihtiyacı olup olmadığını görmek için Caramon'un kendisini kontrol etmeye gelmediğini düşündü. Ancak Caramon akşamüstüne doğru geldiğinde, hiç ses çıkartmadan odaya süzülmek için elinden gelenin en iyisini yapmasına rağmen, bir çantayı devirdi ve Raistlin'i günlerdir uyuduğu ilk huzurlu uykudan uyandırdı. Bu hatası sonucunda da Caramon acı bir dille azarlandı ve odadan çıkması emredildi. Tek bir gün içinde yirmi kilometre. Hedeflerine ulaşmak için daha gidilecek yüzlerce kilometre. Yolculuk çok uzun olacaktı. 22 3 Raistlin sonraki birkaç gün kendini daha iyi, daha güçlü hissetti. Bir gün içinde daha uzun yolculuk yapabiliyordu. Qualinesti'nin dış sınırlarına iyi bir zamanda ulaştılar. |> Antimodes onları acele etmelerine gerek olmadığı konusunda temin etti, baron ordusunu bahara kadar toplamayacaktı, ancak ikizler baronun Solace'ın epey doğusundaki karargâhına, Yeni Deniz'e açılan bir körfezde inşa edilmiş kalesine kış bastırmadan varmak istiyorlardı. En azından isimlerinin listeye girmesini sağlamayı ve belki de baronun hizmetinde para kazanmanın bir yolunu bulmayı umuyorlardı, çünkü artık ikizlerin parası suyunu çekmişti. Ancak planlan ters gitti. Bir nehri geçmeye çalışmaları felâketle sonuçlandı. Raistlin'in atı bir kayanın üzerinden kaydığında ve sahibini de suya atarak düştüğünde Elfderesi'nden geçiyorlardı. Şanslarına, baharda karların erimesiyle şiddetlenen nehir, sonbaharın ortalarında olduklarından yavaş akıyordu ve durgundu. Su, düşüşünü yumuşattı ve Raistlin vakarını yitirmekten ve sırılsıklam olmaktan daha büyük bir zarar almadı. Ancak, o gece onları iliklerine kadar ıslatan bir yağmur fırtınası kurumasına engel oldu. Soğuk bastırdı ve kemiklerine kadar işledi. Ertesi gün sıcak güneşin altında atını titreyerek sürdü ve gece yüksek ateşten sayıkladı. Hayatı boyunca pek nadir hastalanmış olan Antimodes, hastalıkları iyileştirmek konusunda nuRqaRet weis ve don peRRin hiçbir şey bilmiyordu. Eğer Raistlin kendinde olsaydı, kendi kendine yardım edebilirdi, çünkü yetenekli bir otacıydı, ancak çığlıklarından ve iniltilerinden anlaşıldığı üzere karanlık rüyaların, korkunç rüyaların pençesindeydi. İkizi için duyduğu endişeden dolayı her şeyi göze alan Caramon, Qualinesti ciflerinin ormanına girmeyi göze aldı, aralarından birinin kardeşinin yardımına gelebileceğini umuyordu. Buğday sapları kadar çok ok ayaklarının dibine düştü, ancak bu onu caydırmadı. Görünmeyen okçulara, "İzin verin Tanis Yarı-Elf le

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


konuşayım! Ben Tanis'in bir dostuyum! Bize kefil olacaktır! Kardeşim ölüyor! Yardımınıza ihtiyacım var!" diye bağırdı. Ne yazık ki Tanis'in adından bahsetmesi işleri iyileştirmekten ziyade daha da kötüleştirmiş gibiydi, çünkü sonraki ok Caramon'un şapkasını deldi ve diğeri de kolunu kanatarak sıyırıp geçti. Yenilgisini kabul ederek bütün elflere lanet etti (kısık bir sesle de olsa) ve ormandan çıktı. Ertesi sabah Raistlin'in ateşi biraz düştü, mantıklı bir şekilde konuşabilmesine izin verecek kadar. Raistlin Caramon'un kolunu kavrayarak fısıldadı, "Liman! Beni Liman'a götür! Dostumuz, Lemuel, benim için ne yapacağını bilir!" Hızla Liman'a gittiler; Caramon önüne oturttuğu hasta kardeşini kollarında tutuyor, Antimodes de Raistlin'in atını dizginlerinden tutmuş, arkalarından takip ediyordu. Lemuel bir büyücüydü. Beceriksiz bir büyücü, gönülsüz bir büyücü, ama yine de bir büyücüydü ve, o ve Raistlin, Liman'a daha önceden yaptıkları talihsiz bir gezi sonucunda garip bir arkadaşlık kurmuşlardı. Lemuel hâlâ Raistlin'e düşkündü ve onu, kardeşini ve başbüyücüyü evine seve seve kabul etti. Raistlin'e en iyi yatak odasını veren Lemuel, Antimodes ve Caramon'un büyük evin diğer odalarında rahat etmelerini sağladıktan sonra, son derece hasta olan genç adam için elinden gelen her şeyi yapmaya koyuldu. 24 siUh kâRdeşliÇi Lemuel, endişeden çılgına dönmüş olan Caramon'a, "O çok hasta, buna hiç şüphe yok," dedi, "ama paniğe kapılmak için bir neden olduğunu da sanmıyorum. Göğsüne inen bir soğuk algınlığı. Burada ihtiyacım olan bazı şifalı otların bir listesi var. Aktarları nerede bulacağını biliyor musun? Mükemmel. Koş. Ve ipekakı1 unutma." Caramon çıktı, bitkinlikten neredeyse sendeliyordu, ancak ikizinin tedavi edildiğinden emin olana kadar ne uyuyabilirdi, ne de dinlenebilirdi. Lemuel, Raistlin'in olabildiğince rahat bir şekilde dinlendiğinden emin oldu, sonra da genç adamın alev alev yanan bedenini serinletmek, ateşini düşürmeye çalışmak için soğuk su almaya mutfağa gitti. Bir bardak çay içen Antimodes'e rastladı. Antimodes orta yaşlı bir insandı, kıyafeti şıktı, kaliteli, pahalı bir cübbe giyiyordu. Güçlü bir büyücüydü, ancak gücünü iktisatlı kullanırdı. Tabiri caizse, giysilerinin toprağa bulanmasını istemezdi. Lemuel, tam tersine, kısa boylu ve şişmandı, neşeli bir mizacı vardı. Hiçbir şeyi bahçesinde çalışmaktan daha çok sevmezdi. Büyüye gelince, ancak su kaynatmaya yetecek kadarına sahipti. "Bu şahane bir karışım," dedi başbüyücü, içeceğini kendisi kaynatmış olmasına rağmen. "Nedir bu?" Lemuel, "Papatya, içinde bir parça da nane var," dedi. "Naneyi bu sabah topladım." "Genç adam nasıl?" diye sordu Antimodes. "İyi değil," dedi Lemuel içini çekerek. "Kardeşi buralardayken bir şey söylemek istemedim, ama zatürreeye yakalanmış. Her iki ciğeri de dolu." "Ona yardım edebilir misin?" "Onun için elimden geleni yapacağım. Ama çok hasta. Ipekak (Cephaelis ipecacuanha) Güney Amerika'da yetişen bir bitki türü. (çn) 2^ nuRQARet weis ve öon peRRin Korkarım. . . " Lemuel'in sesi gitti. Kafasını tekrar salladı. Antimodes çayını yudumlayıp kızgınlıkla demliğe bakarak bir an sessiz kaldı. "Aslında, belki de böylesi daha iyi," dedi sonunda.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Aziz efendim!" diye bağırdı Lemuel, dehşete kapılarak. "Bunu demek istemiş olamazsınız! O çok genç!" "Nasıl değişmiş olduğunu gördün. Sınav'a girmiş olduğunu biliyorsun." "Evet, Başbüyücü. Kardeşi bana söyledi. Değişim, yani. . . epey. . .dikkat çekiyor." Lemuel titredi. Gözünün kenarından başbüyücüye baktı. "Yine de, Tarikat'ın ne yaptığını bildiğini düşünüyorum." Kulağını kabartıp koridorun sonunda yatan, düzensiz, sıkıntılı bir uykuda bıraktığı hastasını dinledi. Antimodes kasvetle, "Öyle olduğunu düşünmek istiyorsun, değil mi?" diye mırıldandı. Lemuel bundan rahatsız oldu, nasıl cevap vereceğini bilemedi. Leğenini suyla doldurarak gitmeye yeltendi. Antimodes aniden, "Sanıyorum Raistlin'i önceden tanıyordun," diye belirtti. Misafirine doğru dönen Lemuel, "Evet, Başbüyücü," dedi. "Beni birkaç kez ziyaret etmişti." "Onun hakkında ne düşünüyorsun?" Lemuel, "Benim için çok büyük bir iyilik yaptı, efendim," diye yanıtladı kızararak. "Ona borçluyum. Belki de o hikayeyi duymamışsınızdır. Yılan tanrıya tapınan bir grup fanatik tarafından evimden sürülüyordum. Sanırım adı Belzor'du, ya da öyle bir şey. Raistlin, tanrılardan geldiğini söyledikleri büyünün aslında sıradan, alelade büyü olduğunu kanıtladı. Neredeyse ölecekti—" Antimodes ölümü ve minnettarlığı kovalamak için şeker kaşığını kullandı. "Biliyorum. Duydum. Bunun dışında onun hakkında ne düşünüyorsun?" 26 silah kâRöeşliQi "Ondan hoşlanıyorum," dedi Lemuel. "Ah, onun hataları var. Bunu kabul ediyorum. Ama, hangimizin yok ki? O tutkulu. Onun yaşlarındayken ben de tutkuluydum. Kendini tamamen sanata adamış—" "Bazıları bunu bir saplantı olarak nitelendirebilir," diye belirtti Antimodes, karamsar bir şekilde. "Ancak benim babam da öyleydi. Onu tanıyorsunuz herhalde, efendim." Antimodes başını eğerek selam verdi. "O şerefe nail oldum. İyi bir adam ve mükemmel bir büyücü." "Teşekkür ederim. Tahmin edebileceğiniz üzere, ben babam için üzücü bir hayal kırıklığıydım," dedi Lemuel kendini onaylamadığını belirtir bir gülümsemeyle. "Raistlin'e ilk rastladığımda, kendi kendime dedim ki, 'Bu babamın istediği o-ğul.' O sanki kardeşimmiş gibi hissettim." "Kardeş! Onun kardeşi olmadığın için minnettar olmalısın!" dedi Antimodes sertçe. Başbüyücü yüzünü öylesine kötü asmış, öylesine ciddi bir ses tonuyla konuşmuştu ki, bu garip cümleden hiçbir anlam çıkartamayan Lemuel, hastasını kontrol etmesi gerektiğini söyleyerek izin istedi ve hızla mutfağı terk etti. Antimodes masada kaldı, düşüncelerine dalarak bardağın-daki çayı unuttu. "Ölüme yakın ha, öyle mi? İddiaya girerim ki ölmeyecek. Sen"— bir parça yukarıya, sanki vücutsuz bir ruh orada duruyormuşçasına baktı—"sen onun ölmesine izin vermezsin, değil mi? Çünkü eğer o ölürse, sen de ölürsün. Hem ben kimim ki onu yargılayayım? Hızla yaklaşan o korkunç günlerde oynaması kaderine yazılmış olan rolü kim gördü? Ben değil, bu kesin. Ve Par-Salian da değil, bizim öyle düşünmemizi çok istemesine rağmen hem de!" Antimodes hüzünle çay bardağına bakt��, sanki yapraklardan geleceği okuyabilirmiş gibiydi. "Evet, evet, genç Raistlin," dedi kısa bir süre sonra, "Senin 27 rruRQaRet weis ve don peRRin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


için üzgünüm, bu kadarını söyleyebilirim. Senin için ve kardeşin için üzgünüm. Tanrılar—eğer tanrılar varsa—ikinizin de yardımcısı olsun. Sağlığına içiyorum." Antimodes çay bardağını kaldırdı ve bir yudum aldı. Çayı soğuk bularak anında tükürdü. * X si- * * Raistlin ölmedi. Onu kurtaran Lemuel'in şifalı otları mı, Caramon'un sabırlı hasta bakıcılığı mı, Antimodes'in duası mı, yoksa başka bir varlık düzleminde olan, yaşam gücü ayrılmaz bir biçimde genç büyücünün hayatıyla bağlanmış bulunan birinin dikkatli bakımı mı, yoksa bunların hiçbiri değil de sadece Raistlin'in kendi iradesi miydi, bunun cevabını kimse veremezdi. Bir gece, yaşam ve ölüm arasındaki tehlikeli bölgede dolanarak geçirdiği bir haftadan sonra, yaşam savaşı kazandı. Ateş düştü, daha kolay nefes aldı ve huzurlu bir uykuya daldı. Güçsüzdü—inanılmaz derece güçsüz, o kadar güçsüzdü ki kardeşinin kendisini destekleyen güçlü kolu olmadan başını yastıktan kaldıramıyordu bile. Antimodes kendi yolcuğunu erteledi, genç adamın kurtulduğunu görecek kadar uzun bir süre Liman'da oyalandı. Raistlin'in yaşayacağından emin olduktan sonra, başbüyücü kendi evine gitmek için yola çıktı, yollar kar fırtınaları yüzünden kapanmadan önce Balifor'a ulaşmayı umuyordu. Antimodes, yokluğunda Baron İvor'a vermesi için Caramon'a bir referans mektubu yazdı. Antimodes ayrılacağı gün, "Oraya giderken kendinizi öl-dürtmeyin," dedi. "Size önceden söylemeye çalıştığım gibiv baron sizi şimdi görmekten memnun olmayacaktır. O ve askerleri kış boyunca işsiz oturacaklar ve siz ikiniz sadece beslenmesi gereken fazladan iki ağız olacaksınız. Baharda ordusu için teklifler almaya başlayacak. İşsiz kalacağınızdan asla 28 siUh kâRöeşliOi korkmayın! Langtree Baronu ve onun askerleri Ansalon'un bu kısmında iyi bilinirler ve çok saygı görürler. O ve askerleri epey istenirler." Caramon minnettarlıkla, "Size çok teşekkür ederim, efendim," dedi. LemuePin tatlı elmalarını sevmiş ve yeniden yolculuğa çıkmakta hiç acele etmeyen inatçı Jenny'ye binmesi için Antimodes'e yardım etti. "Size bu ve bizim için yapmış olduğunuz her şey için teşekkür ederim." Caramon kızardı. "Orada, ormandan çıkarken söylediğim şey. Üzgünüm. Öyle demek istemedim. Eğer siz olmasaydınız, efendim, Raist hayaline asla ulaşamayacaktı." Antimodes içini çekerek, "Ah, acı bana, genç dostum," dedi, elini Caramon'un omzuna koyarak. "O yükü de benim omuzlarıma yükleme." Jenny'nin geniş sağrısına binici kırbacıyla vurdu—ki bu da eşeğin moralini iyileştirmedi—ve eşek, Caramon'u yolun ortasında başını kaşırken bırakarak, hızla ilerlemeye başladı. Raistlin'in sağlığı yavaş yavaş düzeldi. Caramon Lemuel'e yük olduklarından endişeleniyordu ve birçok kez kardeşinin Solace'taki evlerine kadar yolculuk yapabileceğini düşündüğünü ima etti. Ancak Raistlin eve dönmeyi istemiyordu, henüz değil. Hâlâ güçsüzken, görünüşü bu kadar korkunç derecede değişmişken değil. Dostlarından herhangi birinin kendisini bu şekilde görmesi düşüncesine katlanamıyordu. Tanis'in endişesini, Flint'in şokunu, Tasslehoff'un her şeye burnunu sokan sorularını, Sturm'un hor görmesini kafasında canlandırdı. Düşünceden dolayı kıvrandı ve büyünün tanrıları, büyünün her üç tanrısı adına, gurur duyacağı bir şey yapmadan ve güce sahip olmadan Solace'a geri dönmeyeceğine dair yemin etti. Caramon'un endişelerine cevap olarak, Lemuel iki genç adama ihtiyaç

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duydukları kadar kalmaları, eğer isterlerse bütün kış boyunca kalmalarını önerdi. Utangaç ve sıkılgan bü29 nuRQARet weis ve öon pecRin yücü, bu iki genç adamın arkadaşlığından hoşlanıyordu. O ve Raistlin'in şifalı otlara ve bitki bilimine yönelik ortak bir ilgi alanı vardı ve Raistlin biraz daha güçlendiğinde ikisi günleri yaprakları havanda döverek, çeşitli merhemler ve kremlerle deneyler yaparak, ya da krizantemleri peynir kurdundan ve gülleri yaprak bitinden en iyi koruma yolları gibi konularda bilgilerini paylaşarak geçirdiler. Raistlin genelde Lemuel'le birlikteyken daha iyi huyluydu. Lemuel varken iğneleyici diline hakim oluyor, Lemuel'e kardeşine davrandığından daha sevecen ve daha sabırlı davranıyordu. Kendini çözümlemeye yatkın olan Raistlin, bunun nedenini merak etti. Bariz nedenlerden biri, bu neşeli ve alçakgönüllü büyücüden gerçekten hoşlanıyor olmasıydı. Ne yazık ki, sevecenliğinin bir kısmının Lemuel'e karşı hissettiği belli belirsiz bir suçluluk duygusundan kaynaklandığını fark etmişti. Raistlin ne bu suçluluk duygusunu tanımlayabiliyor, ne de nedenini anlayabiliyordu. Hatırlayabildiği kadarıyla Lemuel'den özür dilemesini gerektirecek bir şey ne yapmış, ne de söylemişti. Bencilce hiçbir davranışta bulunmamıştı. Ama sanki böyle bir şey olmuş gibi hissediyor ve bu his canını sıkıyordu. Aynı derecede garip olan başka bir şey de, Raistlin'in Lemuel'in mutfağına korkmadan giremediğini fark etmiş olmasıydı; bu, aklına daima bir kara elfin hayalini getiriyordu. Raistlin sadece Lemuel'in bir şekilde Sınav'ına karıştığını düşündü, ancak nasıl ve neden olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu ve bunun cevabını aklında aramasına rağmen anıyı ortaya çıkartamıyordu. Raistlin'in tehlikeden kurtulduğundan ve Lemuel'in kalmalarını gerçekten istediğinden emin olduktan sonra, Caramon Liman'da kışın zevkini çıkartmaya koyuldu. İnsanlar için garip işler yaparak birkaç kuruş kazandı—odun kesmek, yağan yağmurlardan hasar görmüş çatıları onarmak, hasadı toplamaya yardım etmek gibi; çünkü o ve Raistlin Lemuel'in 30 silâh kâRdeşLi^i ev giderlerine katkıda bulunmakta ısrar etmişlerdi. Bu sayede Caramon kasabada yaşayanların büyük bir kısmını tanıdı ve kısa bir sürede Liman'da popüler ve sevilen biri oldu, tıpkı Solace'ta olduğu gibi. Caramon'un çok sayıda kız arkadaşı oldu. Haftada birkaç kez aşık oldu ve hep biriyle evlenmek üzereydi, ama asla yapmadı. Kızlar sonunda hep bir başkasıyla evlendiler, daha zengin, kardeşi büyücü olmayan biriyle. Caramon'un kalbi hiçbir zaman gerçekten kırılmadı, ama bunun olduğuna yemin eder ve öğleden sonrasını Lemuel'e artık kadınlarla bütün işinin bittiğini anlatarak geçirir ve o gece de bir çift yumuşak, sıcak kola sarılırdı. Caramon Liman'ın Kolları adında bir meyhane keşfetti ve orayı ikinci evi yaptı. Bira neredeyse Otik'inki kadar güzeldi ve una bulanarak hafif ateşte kaynatıldıktan sonra üstü hamurla kaplanan domuz eti parçalarından yapılan börek Otik'inkinden çok daha iyiydi. Ancak Caramon bunu itiraf etmektense una bulanarak kaynatılmayı tercih ederdi. Caramon kardeşi için yapabileceği başka bir şey olmadığından emin olmadan hiç meyhaneye gitmedi, işe çıkmadı, evi terk etmedi. ikisinin Kule'deki korkunç olaydan sonra neredeyse kopma noktasına gelmiş olan ilişkileri kış ilerledikçe düzeldi. Raistlin Caramon'un olanlardan bahsetmesini yasaklamıştı ve ikisi bu konuda asla konuşmadılar. Yavaş yavaş, üstünde düşündükçe, Caramon ikizinin ellerinde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


öldürülmesinin kendi suçu olduğuna inandı, Raistlin de bunu hiç tartışmadı. Caramon'un aklının bir yerlerinde gizlenen düşünce, 'kardeşimin ellerinde öldürülmeyi hak ettim'di. Kardeşini azıcık bile suçlamıyordu. Eğer içinde, derinlerde bir yerde, Caramon'un bir kısmı üzüntülü ve mutlu değilse bile, o kısmın hakkından onu ruhunun toprağına karışana kadar ayak31 mARQARet weis ve öon peRRin lan altında ezerek geldi, suçlulukla örttü ve bol miktarda cüce içkisiyle suladı. Her şeye rağmen, o güçlü olan ikizdi. Kardeşi zayıftı ve korunmaya ihtiyacı vardı. İçinin derinliklerinde, Raistlin, kıskançlığı ve öfkesi yüzünden utanıyordu, içinde kardeşini öldürme yetisine sahip olduğunu öğrenmekten dolayı dehşete düşmüştü. O da duyguları üzerinde tepindi, toprağı düzledi, bu sayede hiç kimse—en çok da kendisi—oraya gömülü olan şeyi bulamayacaktı. Raistlin kendini, aslında başından beri Caramon'un görüntüsünün gerçek olmadığını bildiği fikriyle rahatlattı, bir hayalden başka bir şeyi öldürmemişti. Güz dönümü zamanında ikizlerin ilişkisi neredeyse o korkunç Sınav'dan önceki haline döndü. Raistlin soğuğu ve karı sevmiyordu. Asla Lemuel'in konforlu evinden dışarı çıkmaya hiç kalkışmadı ve Caramon'un dedikodularını dinlemekten zevk aldı. Raistlin fâni insanların aptal ve ahmak olduğunu kendine kanıtlamaktan zevk aldı. Bu sırada Caramon da ikizinin dudaklarına, sık sık kanla lekelenen dudaklarına, bir gülümseme—alaylı bir gülümseme de olsa—getirmiş olmaktan dolayı sınırsız derecede memnun oldu. Raistlin kışı çalışarak geçirdi. Şimdi, en azından, Ma-gius'un asanın içine sakladığı büyülerin bir kısmını biliyordu ve bilmediği, bekli de asla öğrenemeyeceği daha birçok büyünün olduğu bilmek sinir bozucu olsa da, kendisinin asaya sahip olduğu ve diğerlerinin olmadığı bilgisinden zevk aldı. Aynı zamanda, kendisi ve Caramon'un paralı askerlerden oluşan orduya katılacakları ve orada bir servet yapacakları—ki bundan iki genç adam da kesinlikle emindi—güne hazırlık olarak, savaş büyücüsü büyüleri üzerinde de çalıştı. Raistlin konuyla ilgili çeşitli yazılar okudu—birçoğu Lemuel'in babası tarafından arkada bırakılmıştı—ve büyüsünü Caramon'un silahşorluğuyla birleştirmek için egzersizler yaptı, ikisi çok sayıda hayalî düşman ve bir ya da iki ağaç öl32 silah kARÖeşli$i dürdüler (Raistlin'in ateş temelli ilk büyüleri ters gitmişti) ve kısa bir süre içinde şimdiden en az profesyoneller kadar iyi olduklarına inandılar. Yeteneklerinden dolayı birbirlerini tebrik ederek, sadece kendi başlarına bir hobgoblin ordusunu yenebilecekleri konusunda anlaştılar. Neredeyse böyle bir ordunun kışın Liman'a saldırmasını umuyorlardı ve hiçbir hobgoblin yakınlarına gelmeyince, ikizler bütün hobgoblin ırkına içerlediklerini belirttiler, yumuşak bir ırklardı, görünüşe göre savaşa gitmek yerine sıcak mağaralarında saklanmayı tercih ediyorlardı. ***** Bahar kızılgerdanlar, kenderler ve diğer yolcularla birlikte dönüp, yolların açık olduğunun ve yolculuk mevsiminin başladığının kanıtını getirerek Liman'a geldi, ikizlerin doğuya gitmelerinin, kendilerini Langtree Baronluğu'nun en büyük şehri olan Yeşil'deki Langtree kasabasında bulunan Langtree Malikanesi'ne götürecek bir gemi bulmalarının zamanıydı. Caramon yolculuk için giysiler ve yiyecek paketledi. Raistlin büyü malzemelerini topladı ve ikisi gitmek için hazırlandılar. Onların

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gittiğini görmek Lemuel'i gerçekten üzülmüştü ve, eğer Raistlin izin vermiş olsaydı, Raistlin'e bahçesindeki her bitkiden oluşan bir hediye verecekti. Caramon'un sık sık gittiği meyhane kederden neredeyse kapanmıştı ve ağlayan kadınlar Liman'dan çıkan yolda gerçekten de sıralanmışlardı, ya da Raistlin'e öyle geldi. Sağlığı kış boyunca iyileşmişti, ya da bunun üstesinden gelmeyi öğrenmişti. Atına kendine güvenerek ve rahatlıkla bindi, ciğerlerine kışın keskin, soğuk havasını çekmekten daha iyi geliyormuş gibi gözüken yumuşak bahar havasının keyfini Çıkarttı. Caramon'un gözünü ikizinin üzerinde tuttuğu bilgisi, Raistlin'in hissettiği bütün güçsüzlüğün geçmesini sağladı. 33 jmRQAuet weis ve öon peRRin Kendini o kadar iyi hissediyordu ki, kısa bir süre içinde günde neredeyse elli kilometre gitmeye başladılar. Caramon'un korktuğu gibi, çocukken keşfettikleri az bilinen bir patikayı kullanarak Solace'ın dışından geçtiler. Havayı koklayarak eyerinde oturan Caramon, özlemle, "Otik'in patateslerinin kokusunu alabiliyorum," dedi. "Akşam yemeği için handa durabiliriz." Raistlin de patateslerin kokusunu alabiliyordu—en azından alabildiğini hayal ediyordu—ve bir anda sıla hasreti bütün benliğini kapladı. Geri dönmek ne kolay olurdu! Bir kere daha o rahat yaşama dönmek ne kolaydı, karın sancısı çeken bebeklere bakarak ve yaşlı adamların romatizmalarını tedavi ederek hayatını kazanmak. . . Hayatın o rahat, sıcacık tüy yatağına yatmak ne kolaydı. Tereddüt etti. Binicisinin kararsızlığını hisseden atı adımlarını yavaşlattı. Caramon umutla ikizine baktı. "Geceyi handa geçirebiliriz," diye bastırdı. Son Yuva Hanı. Raistlin'in Antimodes'e ilk rastladığı yer. Büyücünün ruhun dövende işlenmesinden kendisine bahsettiğini ilk duyduğu yer. Son Yuva Hanı. İnsanların gözlerini dikip kendisine bakacağı, fısıldayarak kendisi hakkında konuşacağı yer. . . Raistlin çizmelerinin topuklarını sertçe atın böğrüne vurarak böyle bir davranışa alışık olmayan—hayvanın hızla harekete geçmesine neden oldu. Onu yakalamak için atını dörtnala koşturan Caramon, "Raist? Patatesler?" diye bağırdı. Raistlin soğuk bir şekilde, "Paramız yok," diye kısaca yanıtladı. "Kristalmir Gölü'ndeki balıkları yemek bedava. Orman, içinde uyumamız karşılığında bize hesap kesmiyor." Caramon Otik'in onlardan para ödemelerini istemeyeceğini çok iyi biliyordu ve derinden bir iç çekti. Atını durdurdu ve Solace'a özlemle bakmak için döndü. Ağaçların arasında 54 siUh kâRöeşli$i gizlenmiş olan kasabayı göremese de aklında canlandırabili-yordu. Aklındaki görüntü çok canlıydı. Raistlin atını durdurdu. "Caramon, eğer Solace'a şimdi dönersek, asla terk edemeyiz. Bunu en az benim kadar iyi biliyorsun." Caramon yanıt vermedi. Atı sinirle ayaklarını sürüdü. "İstediğin hayat bu mu?" diye ısrar etti Raistlin, sesini yükselterek. "Bütün hayatın boyunca çiftçiler için çalışmak mı istiyorsun? Saçında samanla ve ellerin inek pisliğine bulanmış olarak? Yoksa Solace'a ceplerin çelikle dolu, dudaklarında yiğitliklerinle ilgili hikayelerle dönmek, sana hayran olan garson kadınlara savaş yaralarını gösterebilmek mi istiyorsun?" Caramon atının kafasını döndürerek, "Haklısın, Raist," dedi. "İstediğim bu elbette. Beni çeken bir duygu hissettim, hepsi bu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sanki geri sürükleniyormuşum gibi. Ama bu aptal-caydı. Solace'ta artık kimse kalmadı. Yani, eski dostlarımızdan hiçbiri demek istiyorum. Sturm kuzeye gitti. Tanis elflerle birlikte, Flint de cücelerle. Ve kim bilir Tasslehoff nerede. . . " Raistlin iğnelercesine, "Ya da kimin umurunda," dedi. "Yine de, bir kişi orada olabilir," dedi Caramon. Yan yan ikizine baktı. Raistlin dile getirilmeyen düşünceyi anladı. "Hayır," dedi Raistlin. "Kitiara Solace'ta değil." Caramon şaşırarak, "Nasıl biliyorsun?" diye sordu. Kardeşi sarsılmaz bir inançla konuşmuştu. "Sen. . . sen hayaller görmüyorsun, değil mi? Sanki.. . yani... annem gibi." "Altıncı hissim yok, kardeşim. Ne belirtiler görüyorum, ne de önsezilerim var. Bunu ablamızı tanıdığım kadarıyla söyledim. Solace'a asla geri dönmeyecek," dedi Raistlin kendinden emin bir şekilde. "Onun artık daha önemli dostları var. Daha önemli ilgi alanları." Ağaçların arasındaki patika daraldı, ikisini tek sıra halinde 3S1 maRQARet weis ve öon peRRln ilerlemeye zorladı. Caramon öne geçti, Raistlin arkada kaldı. İkisi sessizlik içinde ilerlediler. Gün ışığı ağaç dallarının arasından süzüldü, Caramon'un geniş sırtından gölgeler yarattı, gün ışığına girip çıkarken üzerinden kayan gölgeler. Çam kokusu keskin ve tazeydi. Yol yavaş ilerliyordu, patika uzadıkça uzadı. Caramon, çok uzun bir sessizlikten sonra, "Belki de bunu düşünmek yanlış, Raist," dedi. "Yani demek istiyorum ki, Kit bizim ablamız. Ama. . . onu bir daha görmek pek de umurumda değil." Raistlin, "Bir daha göreceğimizden kuşkuluyum, Caramon," diye yanıtladı. "Yollarımızın kesişmesi için hiçbir neden yok." "Evet, sanırım haklısın. Yine de, bazen onunla ilgili komik şeyler hissediyorum." "Çeken' bir his mi?" diye sordu Raistlin. "Hayır, daha çok dürtme gibi," dedi Caramön titreyerek. "Sanki beni bir bıçakla dürtüyormuş gibi." Raistlin hırıldadı. "Herhalde sadece acıkmışsındır." "Elbette açım," diye yanıtladı halinden memnun olan Caramon. "Akşam yemeği vakti neredeyse geldi. Ama demek istediğim öyle bir his değil. Açlık, midenin dibinde hissettiğin bir boşluktur. Sanki seni kemirir. Diğer his ise sanki kolundaki bütün tüyler havaya kalktığındaki gibi—" Raistlin, tanıdıkları biriyle karşılaşma ihtimaline karşı kafasına geçirdiği kırmızı başlığının altından bakarak, "Dalga geçiyordum!" diye tersledi. "Ah," diye yanıtladı Caramon uysalca. Kardeşini daha fazla rahatsız etmekten korkarak bir an sessiz kaldı. Yemeğin düşüncesi çok fazla gelmişti. "Söylesene, bu gece balığı nasıl pişireceksin, Raist? Benim en sevdiğim şekil, üstüne soğan ve tereyağı koyup marul yapraklarına sararak çok sıcak bir kayanın üstüne koyman... " 36 silah kAROesliQi Raistlin ikizinin balık pişirmeyle ilgili değişik yöntemler hakkında konuşmasına izin verdi. Sessiz, düşünceliydi ve Caramon düşüncelerini engellemedi. İkisi Kristalmir Gö-lü'nün kıyısında kamp kurdular. Caramon balıkları yakaladı, on dört civarında küçük, göl levreği. Raistlin levrekleri pişirdi—marul yapraklarıyla değil, çünkü yılın bu zamanında marul genelde toprağın altında olurdu. Yaygılarını silktiler. Midesi dolmuş olan Caramon kısa bir süre içinde uyuyakaldı; yüzü, kırmızı ayın, Lunitari'nin sıcak, gülen ışığıyla yıkanıyordu. Raistlin uyumadan yattı, ayın kırmızı ışığının suyun üstünde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


oynamasını, küçük dalgalarda dans etmesini, eğlencelerine katılması için alay ederek ona sataşmasını izledi. Onları görmekten dolayı gülümsedi, ama battaniyesinin sağladığı rahatlık içinde kaldı. Caramon'a söylemiş olduklarına gönülden inanıyordu. Kitiara'yi bir daha asla görmeyecekti. Hayatlarının iplikleri bir zamanlar bir kumaş oluşturuyordu, ancak gençliklerinin dokuması yıpranmış, sökülmüştü. Şimdi kendi hayatının ipliğinin önünde açıldığını, dümdüz ve sapmadan amaçlarına doğru ilerlediğini görüyordu. Şu anda kendininkine doğru dik bir açıyla ilerleyen ablasının hayat atkılarının kendisinin ve kardeşinin hayatının çözgülerini keseceği, garip ve ölümcül bir ağ oluşturacağı aklına bile gelmedi. 37 4 Sanction'da bahar vaktiydi. Aslında, Ansalon'un geri kalanında bahar vaktiydi; yolarkadaşlarının birbirlerine veda etmek ve beş yıl sonra sonbaharda buluşmak için söz vermek için Son Yuva Hanı'nda bir araya gelmelerinin üstünden neredeyse bir yıl geçmişti. Sanction'a bahar gelmedi. Bahar Sanc-tion'a ne tomurcuklanan ağaçlar, ne eriyen karda açan sarı nergisler, ne tatlı meltemler, ne de kuş cıvıltıları getirdi. Ağaçlar Sanction'daki demirci ateşlerini beslemek için kesilmiş, nergisler Kıyamet Lordları olarak bilinen tüten dağların zehirli dumanlarından ölmüşlerdi. Eğer bir zamanlar kuşlar vardıysa bile, çok uzun zaman önce öldürülmüş, kesilmiş ve yenilmişlerdi. Bahar Sanction için Seferberlik Zamanı'ydı, yollar artık açık ve ilerlemeye müsait olduğu için kutlanırdı. General Ariakas'in komutasındaki birlikler Sanction'da kışı çadırlarda itiş tıkış, yarı donmuş bir şekilde, ince ve aç bir ordu isteyen komutanlarının kendilerine attığı yiyecek parçaları için birbirleriyle kavga ederek geçirmişlerdi. Askerler için bahar akın yapmak, yağmalamak ve öldürmek, açlıktan büzüşmüş midelerini doldurmaya yetecek kadar yemek çalmak ve adi işleri yaptırmak ve yataklarını ısıtmak için yeteri kadar köle edinmek için bir şans anlamına geliyordu. Savaşçılar, Sanction nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyorlardı ve kasabayı dolaşarak, yerli halka dayılanarak iyi vakit silAh kARöeşLi$i geçiriyorlardı. Halk öcünü malları için fahiş fiyatlar isteyerek alıyordu, neredeyse işkence gören hancı da berbat bir şarap, sulandırılmış bira ve zehirli mantardan yapılan cüce içkileri veriyordu. Kalabalık, pislik içindeki caddelerden ilerlerken, "Ne korkunç bir yer burası," dedi Kitiara yanındakine. "Ama sanki insanı gittikçe sarıyormuş gibi." Balif gülerek, "Göletteki bir pislik gibi," dedi. Kitiara sırıttı. Daha sevimli yerlerde de bulunmuştu, ancak söylediği kesinlikle doğruydu—Sanction'dan hoşlanmaya başlamıştı. Kaba, adi ve bayağı, aynı zamanda heyecan verici, ilginç ve eğlenceliydi. Eğlence Kit'in hoşuna gitti, son birkaç ay boyunca yatmıştı, yatmak zorunda kalmış ve büyük olayların şekillendiğiyle ilgili dedikoduları dinlemekten ve bunun bir parçası olamadığından dolayı kötü şansına sinirlenmek, öfkelenmek ve lanet etmekten başka hiçbir şey yapamamıştı. Kendisini geçici bir süre için güçsüz düşüren ufak terslikten o sırada kurtulmuştu. Kendisine engel olan şeyden kurtulduktan sonra, amaçlarını gerçekleştirmekte özgürdü. Kit daha loğusa yatağından kalkmadan, Solace'ta kötü bir üne sahip olan Yalak isimli hana bir mesaj göndermişti. Mesaj ara sıra kasabadan geçen ve aylardır Kit'ten bir haber bekleyen Balif isimli bir adamaydı. Mektubu kısaydı: Senin şu generalinle nasıl tanışırım?

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Adamın cevabı aynı ölçüde kısa ve netti. Sanction'a gel. Yolculuk yapabilecek duruma geldiğinde Kitiara da aynen bunu yaptı. Burnunu kırıştırarak, "Bu berbat koku da ne?" diye sordu. "Çürük yumurtaya benziyor!" Balif, "Kükürt çukurları. Alışırsın," diye yanıtlayarak omuzlarını silkti. "Bir iki gün sonra fark etmezsin bile. Sanc-tion'ın en iyi tarafı, buraya ait olmayan hiç kimsenin buraya gelmemesi. Gelseler bile uzun süre kalmazlar. Sanction güven39 fruRQaRet weis ve öon pecRtn li ve gizli. Generalin burayı seçmesinin nedeni bu." "Şenrin adı akıllıca seçilmiş ama1. Sanction—burada yaşamak bir ceza!" Yaptığı küçük espri Kit'in hoşuna gitmişti. Balif saygılı bir biçimde güldü, dar sokaklarda yanında yürürken kadına hayranlıkla baktı. Bir yıldan daha uzun bir süre önce gördüğünden daha zayıftı, ama siyah gözleri hâlâ parlak, dudakları hâlâ dolgun, vücudu hâlâ kıvrak ve zarifti. Yolculuk giysilerini giyiyordu, çünkü Sanction'a daha yeni gelmişti—kalçalarına kadar gelen kahverengi bir tuniğin üzerinde kaliteli deri bir zırh, düzgün bacaklarını gösteren yeşil çoraplar, dizlerine kadar gelen deri çizmeler. Kitiara Balif'in bakışını gördü, teklifi anladı ve—kısa, siyah, kıvırcık saçlarını sallayarak—gözlerinde üstü kapalı bir bakışla yanıtladı. Kendini oyalayacak, eğlendirecek bir şeyler arıyordu ve Balif'in farklı, soğuk bir cazibesi vardı. En az bunun kadar önemli olan, General Ariakas'ın yeni ordusunda yüksek seviyeli bir subay oluşuydu, en güvenilen casus ve suikastçı. General Ariakas onun sözüne değer verirdi ve onunla görüşmeye izni vardı. Kit'in kendi başına elde etmeyi uma-mayacağı bir onur. Buna ulaşabilmek için Kitiara'nın değerli zamanını ve elinde olmayan başka kaynakları harcaması gerekirdi: Kitiara beş parasızdı. Sanction'a yolculuk etmekte gereken parayı edinmek için kılıcını satmıştı ve o paranın büyük bir kısmım da Yeni De-niz'i geçmek için bindiği gemiye vermişti. Şu anda hiç parası yoktu ve geceyi nerede geçireceğini düşünüyordu. Bu herhalde şimdi çözülmüştü. Çok çekici yapabildiği o çarpık gülümsemesi yüzüne yayıldı. Balif'in cevabı hazırdı. Dudaklarını yaladı ve bir adım yaklaştı, caddede sendeleyen sarhoş bir goblinin etrafından 1 Sanction: Bir yasa çiğnendiğinde öngörülen ceza. (çn) AO silAh kâRöeşliQi geçirmek için elini kadının koluna koydu. "Seni kaldığım hana götüreceğim," dedi Balif, kadını daha sıkı tutmaya başlamış, nefes alıp vermesi hızlanmıştı. "Sanction'dakilerin en iyisi, ama çok da iyi olmadığını itiraf etmem gerek. Yine de, yaln—" "Hey, Balif!" Siyah deri zırh giyen bir adam, çatlak ve bozuk yolda ilerlemelerini engelleyerek, önlerinde durdu. Kitiara'yı süzerek yan gözle baktı. "Burada neyimiz varmış böyle? Güzel bir kadın. Herhalde arkadaşlarınla paylaşmak istersin diye düşünüyorum." Kitiara'yı sıkıca tutmak için u-zandı. "Buraya gel, tatlım. Bize bir öpücük ver. Balif umursamaz. O ve ben daha önce üçlü takıldık—ugh!" Adam inleyerek ve kasıklarını tutarak iki büklüm oldu, ateşi Kitiara'nın çizmesinin ucuyla söndürülmüştü. Ensesine gelen bir darbe ile caddenin kırık taşlan üzerine düştü, hiç hareket etmeden yattı. Kit kesilmiş eline pansuman yaptı— alçak herif boynuna çivili deri tasma takmıştı—ve hızla çizmesinden bıçağını çıkarttı. "Haydi!" dedi adamı desteklemek üzere olan, ancak şimdi seçeneklerini tekrar değerlendiren iki arkadaşına. "Haydi. Başka kim benimle üçlü

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


takılmak ister?" Kit'i iş üzerinde daha önceden görmüş olan Balif, olaya burnunu sokmaması gerektiğini biliyordu. Kırık dökük bir duvara yaslanarak kollarını önünde birleştirdi ve eğlenerek izledi. Kitiara topukları üstünde dengesini sağladı. Bıçağı rahatlıkla, alışkanlık haline gelmiş bir ustalıkla tuttu. Ona bakan iki adam, önlerinde korkudan ve dehşetten büzüşen kadınlardan hoşlanıyorlardı. Bu her hareketlerini izleyen siyah gözlerde hiç korku yoktu. Bu gözler dövüşmeye can atan bir u-mutla parlıyordu. Kit sert bir hareketle bıçakla birlikte ileri atıldı, o kadar hızlı hareket ediyordu ki bıçağı dumanla kaplı havadan süzülmeyi başaran zayıf gün ışığı altında çakan bula41 rruRÇARet weis ve öon peRRin __________ nık bir şekildi. Adamlardan biri kolunun üst kısmındaki kanayan kesiğe salakça baktı. "Bir akreple yatmayı tercih ederim," dedi ve kan akmasını engellemeye çalışmak için elini kesiğin üzerine koyup Kit'e pis pis bakarak arkadaşıyla birlikte uzaklaştı. Üçüncü arkadaşlarını yolda yatar bir halde bıraktılar, baygın adam da anında goblinler tarafından sarılıp değerli her eşyasından arındırıldı. Kit bıçağını çizmesine koydu ve Balif'e dönerek ona onaylayarak baktı. "Yardım' etmediğin için sağ ol." Adam alkışladı. "Seni izlemek bir keyif, Kit. Bunu bir kese çeliğe bile değişmezdim." Kit yaralı elini ağzına götürdü. Gözleri Balif'in üzerinde, kesikten akan kanı yavaşça e-merken, "Şu senin han nerede?" diye sordu. "Yakında," diye yanıtladı adam boğuk bir sesle. "İyi. Bana akşam yemeği ısmarlayacaksın." Kit elini adamın kolunun üzerine kaydırdı, daha da yakınlaştı. "Ve sonra da bana General Ariakas hakkında her şeyi anlatacaksın." si- Ü- * s!- * Balif, "Bütün bu süre içinde nerelerdeydin?" diye sordu. Tatmin olmuş, kadının yanında yatıyor, elini kadının çıplak göğsündeki savaş yaralarının üstünde dolaştırıyordu. "Senden geçen kış ya da en azından sonbaharda haber almayı ummuştum. Hiçbir şey gelmedi. Bir kelime bile yoktu." "Yapmam gereken şeyler vardı," dedi Kit tembelce. "Önemli şeyler." "Genç bir şövalyeyle kuzeye, Solamniya'ya doğru gittiğini söylediler. Adı Brightsword'mus1, ya da öyle bir şey." "Brightblade. Evet." Kit omuzlarını silkti. "Aynı yolda i1 Bright: Parlak, Sword: Kılıç; Blade: Bıçak ağzı. (çn) 42 silâh laRdeşLiği lerledik, ama kısa bir süre sonra ayrıldık. Dualarına ve ibadetlerine ve dindarlık taslayan gevezeliklerine dayanamadım." Balif müstehcen bir ifadeyle göz kırparak, "O yolculuğa bir delikanlı olarak başlamış olabilir, ama iddiaya girerim ki onuna işin bittiğinde bir erkekti," dedi. "Peki ondan sonra nereye gittin?" "Bir süre Solamniya'da dolandım, babamın ailesini aradım. Arazisi olan asilzadelermiş, ya da en azından hep öyle derdi. Uzun süredir ayrı kaldıkları torunlarını görmekten memnun olacaklarını düşünmüştüm. O kadar memnun kalacaklardı ki, birkaç aile yadigârı mücevher ve bir sandık dolusu çelik vereceklerdi. Ama onları bulamadım." "Senin küflenmiş birkaç yaşlı mavi kanlının parasına ihtiyacın yok, Kit. Kendi servetini kendin kazanacaksın. Hem zekân, hem de yeteneğin var. General Ariakas ikisini de arıyor. Kim bilir, belki bir gün

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ansalon'u yönetirsin." Kadının sağ göğsündeki yara izlerini okşadı. "Yani en sonunda o çok etkilendiğin yarı-elf sevgilini terk ettin." Kitiara, "Evet, onu terk ettim," dedi sessizce. Örtüyü üzerine çekerek, yatağın diğer tarafına yuvarlandı. "Uykum var," dedi, buz gibi bir sesle. "Mumu söndür." Balif omuzlarını silkti ve kendisine söyleneni yaptı. Kadının vücuduna sahip olmuştu, kalbiyle ne yaptığı adamı ilgilendirmiyordu. Kısa bir süre sonra uykuya daldı. Kitiara sırtını s.iama dönmüş olarak yattı, karanlığa bakıyordu. O anda Balif ten nefret etti, kendisine Tanis'i hatırlattığı için. Yarı-elfi aklından çıkartmak için çok uğraşmıştı ve neredeyse bunu başarmıştı. Artık geceleri onun dokunuşunu arzulamıyordu. Başka erkeklerin dokunuşu özlemini hafifletiyordu, ancak kendisiyle sevişen her adamda onun suratını görüyordu. Delikanlı Brightblade'i baştan çıkartmasının nedeni, kendisini terk ettiği için Tanis'e kırılmış ve kızmış olmasıydı; a-damın arkadaşını aşığı yaparak onu cezalandırmak istemişti. 43 rmftQARet weis ve don peRRin Ve oğlana güldüğünde, onunla dalga geçtiğinde, ona eziyet ettiğinde, aslında, aklının içinde, Tanis'e eziyet ediyordu. Ancak sonunda cezalandırılan kendisi olmuştu. Brightblade'le olan ilişkisinin sonucunda hamile kalmıştı ve bu istenmeyen hamilelikten kurtulmak için çok hasta ve güçsüzdü. İş çok zordu, neredeyse ölüyordu. Acı içinde sayıklarken rüyasında sadece Tanis'i görmüştü, sürünerek ona gittiğini, affetmesi için yalvardığını, karısı olmayı kabul ettiğini, kollarında huzur ve rahatlık bulduğunu görmüştü. Keşke o sırada yanına gelmiş olsaydı! Birçok kez neredeyse ona bir mesaj gönderecekti! Neredeyse. Ve o zaman hep kendine adamın onu reddettiğini hatırlatmıştı, "hayattan ne istediğini bilen ve ona sahip olmaktan korkmayan belli kişiler"e katılmak için kendisiyle birlikte kuzeye gelmesi teklifini geri çevirmişti. İşin aslı, kendisini başından atmıştı. Onu asla affetmeyecekti. Zayıf ve morali bozukken Tanis'e duyduğu aşk güçlüydü. Öfke, gücüyle birlikte döndü. Öfke ve karar. Ona hiçbir şekilde sürünerek gitmeyecekti. Bırak o sivri kulaklı akrabalarıyla kalsın. Bırak onu küçümsesinler ve onunla alay etsinler ve ardından dudak büksünler. Bırak küçük bir elf fahişesiyle sevişsin. Qualinesti'de bir kızdan bahsetmişti. Kit adını hatır-layamıyordu, ama o dişi elf ona uygundu. Kitiara karanlıkta sırtı Balif'e dönük olarak yattı, yataktan düşmeden adamdan mümkün olduğunca uzağa kaçmıştı ve uyuyakalana kadar acı ve hiddetle Tanis Yarı-Elf'e lanet etti. Ama sabah, sadece yarı uyanıkken, uykudan dolayı sersemle-mişken, okşadığı Tanis'in omzuydu. 44 5 Kit, "Bana General Ariakas'tan bahsedecektin," diye hatırlattı Balif'e. İkisi sabaha kadar yatakta oyalanmışlardı. Şimdi ise Sanction'ın sokaklarında yürüyorlar, generalin karargâhını kurduğu kasabanın kuzeyinde yer alan askeri kampa ilerliyorlardı. Balif, "Sana dün gece anlatmayı düşünmüştüm," dedi. "Bana düşünmem için başka şeyler verdin." General Ariakas asla Kit'in aklından çıkmamıştı, ancak işle keyfi sadece kesinlikle gerekli olduğunda birbirine karıştırırdı. Dün gece zevkti. Bugün ise iş. Balif kabul edilebilir bir yoldaştı, yetenekli bir sevgili ve, şükürler olsun, kendi malı olduğunu belirtmek için kolunu ona dolayarak ya da el ele tutuşarak yürümek isteyerek başına belâ olmuyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ama Kitiara ağına düşen küçük balıkla doyamayacak kadar açtı. Doğru zaman geldiğinde onu atacak ve daha büyük bir av bekleyecekti. Balif'in duygularını incitmekten dolayı endişeli değildi. Birincisi, adamın incitebilecek duyguları yoktu, ikincisi, hayallere kapılmamıştı. Kadın için yerinin ne olduğunu biliyordu. Adamı çabalan için ödüllendirmişti ve a-damın General Ariakas'tan daha değerli bir ödül almak için kendisini kullanacağını biliyordu. Kit, Balif'i iyi kalpli biri olduğundan dolayı izini sürdüğüne inanmayacak kadar çok tanıyordu. nuRQaRet weis ve öon peRRin ------------— "Sana Ariakas hakkında bildiklerimi mi anlatayım, yoksa onun hakkında söylenenleri mi?" diye sordu Balif kadınla konuşup ona bakmadan. Tetikte ve kimseye güvenmeyen bakışları ona doğru gelen her adamın üzerine odaklanıyor, yanlarından geçtikten sonra da izlemeyi sürdürüyordu. Sanction'da önüne ve arkana dikkat etmek zorundaydın. Aynısını yaparak, "İkisini de," dedi Kit. Rastladıkları askerler, geçmesi için yol açmak amacıyla bir adım geri çekilerek ve hayranlıkla bakarak, kadına saygılı dav» randılar. Balif, "Kasabanın diline düşmüşsün gibi gözüküyor," diye gözlemini belirtti. Kitiara bu sabah kendini son derece iyi hissediyordu ve kendine hayranlıkla bakanlara o yamuk gülümsemesiyle ve lülelerini sallayarak karşılık verdi. "Gerçek et ise, dedikodu onun sosudur," diyerek eski bir sözü tekrarladı. "Şu Ariakas kaç yaşında?" "Ah, ona gelince, kim bilir?" Balif omuzlarını silkti. "Genç değil, bu kesin, ancak bir büyükbaba da değil. Ortalarda bir yerde. O vahşi bir adam. Bir keresinde kağıt oynari larken bir minotor, General Ariakas'ı hile yapmakla suçlamış. Ariakas minotoru çıplak elleriyle boğmuş." Kitiara siyah kaşını inanmayarak kaldırdı. Bu olayda, dedikodu yutulamayacak kadar sertti. | "Gerçek! Karanlık Majeste'nin adına yemin ederim!" Balif İ doğru söylediğini göstermek için elini kaldırarak yemin etti. I "Bir dostum oradaymış ve kavgayı görmüş. Majestelerinden İ söz açılmışken, Kraliçemizin onu sevdiği söyleniyor." Sesini î alçaktı. "Bazıları da onun aşığı olduğunu söylüyor." Kit alayla, "Peki bunu nasıl başarmış?" diye sordu. "Bu randevu için Cehennem'e mi gitmiş? Onun beş başından hangisini öpmüş?" "Sus!" Balif utanmış, azarlıyordu. "Böyle şeyler söyleme, 46 silah kâRöeşUOi Kit. Şaka olarak bile. Karanlık Majeste her yerdedir. O olmasa bile, rahipleri," diye ekledi kalabalığın içinde dolanan kara cübbeli şekle uğursuzca bakarak. "Kraliçemizin bir sürü şekli vardır. Ona uykusunda gelmiş." Kit bu türden karşılaşmalarla ilgili farklı hikayeler duymuştu, ancak onlardan bahsetmekten çekindi. Genelde diğer kadınlarla pek işi olmazdı ve buna sözde Karanlıklar Kraliçesi de dahildi. Kitiara tanrıların olmadığı bir dünyada yetişmişti, bir adamın kendi başına olduğu, kendi yönünü çizebildiği bir dünyada. Yeni ortaya çıkan bu Karanlıklar Kraliçesi ile ilgili ilk dedikoduları seneler önce duymuştu, Ansalon boyunca yaptığı sayısız yolculuklar sırasında. Bu Karanlık Kraliçe'nin saf olanları dolandırmak için şarlatan bir rahip tarafından yaratıldığına inandığından, böylesi dedikoduları önemsememişti. Aynı sahte yılan tanrı Belzor'un iğrenç rahibesi gibi— Kit'in eliyle, Kit'in bıçağı boğazındayken ölen o rahibe. Karanlıklar Kraliçesi'ne tapınma, Kitiara'yı şaşırtarak, son bulmamıştı. Kültü

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kalabalıklaşmış ve gücü artmıştı ve şimdi de bu Takhisis'in uzun süredir hapsedildiği Cehennem'den kaçmaya, dünyayı fethetmek için geri dönmeye çalıştığı söyleniyordu. Kit de dünyayı fethetmek istiyordu, ancak bunu kendi a-dma yapmaya niyetliydi. "Bu Ariakas yakışıklı bir adam mı?" diye sordu. Balif, "Ne dedin?" diye cevapladı. Köle pazarından geçiyorlardı ve ikisi de pis kokuyu almamak için burunlarını tıkadı. Konuşmalarına kaldıkları yerden başlamak için alandan iyice uzaklaşmayı beklediler. "Pöh!" dedi Kit. "Ve ben de çürük yumurta kokusunun kötü olduğunu düşünmüştüm. Ariakas'ın yakışıklı bir adam olup olmadığını sormuştum." Balif bıkkın gözüküyordu. "Böyle bir soruyu ancak bir Kadın sorabilir. Ben nereden bileyim? Benim tipim değil, bu 47 ^BARQARet weis ve öon peRRin kesin. O bir büyü-kullanıcısı," diye ekledi, sanki ikisi aynı anlama gelirmişçesine. Kit'in yüzü asıldı. Onun halkı Solamniya'dandı, babası yaptıkları yüzünden dışlanmadan önce bir Solamniya Şöval-yesi'ydi. Kitiara ailesinin büyücülere karşı olan güvensizliğini ve hoşnutsuzluğunu miras almıştı. Kısaca, "Bu bir övgü değil," dedi. "Büyücü olmasında ne sorun var?" diye ısrar etti Balif. "Senin kendi bebek kardeşin de sanatla uğraşıyor. Hatırladığım kadarıyla, başlamasını sağlayan sendin." Kit, "Raistlin başka bir şey yapamayacak kadar güçsüzdü," diye yanıtladı. "Bu dünyada hayatta kalabilmesi için bir yola ihtiyacı vardı. Bunun kılıçla olmayacağını biliyordum. Bana söylediklerine göre, bu General Ariakas'ın böyle bir mazereti yok." Savunurcasına, "Büyüsünü o kadar sık kullanmıyor," dedi Balif. "O sapına kadar bir savaşçı. Ama elinde bir silahının daha olmasından bir zarar gelmez. Senin çizmende bir bıçak saklaman gibi." Kit, "Sanırım," dedi istemeyerek. Şimdiye kadar, şu General Ariakas hakkında duyduklarından pek etkilenmemişti. Balif bunu gördü, anladı ve hayran olduğu generali hakkında yeni bir hikayeye başlamak üzereydi; Kit'in beğeneceğinden emin olduğu bir hikaye—Ariakas'ın kendi öz babasını öldürerek güce kavuşması. Ancak Kit'in ilgisini kaybetti. Kadın bir demirci dükkanının önünde durmuş, dükkanın dışındaki tahta rafta sergilenen parlak kılıca kendinden geçmiş bir şekilde, büyük bir dikkatle bakıyordu. Elini uzatarak, "Şuna bak!" dedi. Kılıç bir battal kılıçtı1. Battal Kılıç: Geniş, uzun, iki elle kullanmaya daha yatkın, herhangi bir özel kullanım yeri olmayan ve her yerde, her şekilde kullanılabilen; normal kılıçlara göre çok daha dayanıklı bir kılıç türü. ing. Bastard Sword, (çn) 48 silah kARÖeşli<$l Bir buçuk kılıç olarak da bilinirdi, çünkü ağzı geleneksel battal kılıçtan daha uzun ve dardı—Kit'in beğendiği bir özellik, çünkü erkeklerin kolları genelde daha uzundu. Böylesine bir kılıç, daha kısa olan uzanma mesafesini kapatıyordu. Kitiara hiç bu kadar harika bir kılıca rastlamamıştı, sadece ve sadece kendisi için yapılmış gibi gözüküyordu. Dikkatlice durduğu yerden aldı, neredeyse onu test etmekten, bir kusur bulmaktan korkuyordu. Deri sarılı kabzasını tuttu. Çoğu battal kılıcın kabzası bir erkeğin eli için yapıldığından, kendisi için çok kalın olurdu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Parmakları bu kabzayı sevgiyle kavradı. Kabza eline tam oturmuştu. Dengesini kontrol etti, kılıcın çok ağır—bu dirseğinin ağrımasına neden olurdu—ya da çok hafif olmadığından emin oldu, kabzasının kılıcın ağırlığını dengeleyip dengelemediğine baktı. Dengesi idealdi; kılıç vücudunun bir uzantısı gibiydi. Bu kılıca aşık oluyordu, ama çok dikkatli ve soğukkanlı olması, üzerine körlemesine atlamaması gerekiyordu. Kılıcı ışığa tuttu, her parçasını—kuvvetle çekerek, sallayarak—inceledi, hiçbir şeyin takırdamadığından ya da oynamadığından emin olmak istiyordu. Bu testten de geçince, kabzasının eline nasıl oturduğuna baktı. Bileğiyle ufak deneme hareketleA yaparak koruyucu ile tutma yeri arasındaki açıklığı kontrol etti. Koruyucular oymalarla süslenmiş ve güzel gözüküyorlardı, ancak eğer koruyucular elinize ya da kolunuza batıyorlarsa görüntünün hiçbir önemi olmazdı. Kadın caddeye çıktı, savaş pozisyonunu aldı. Kılıcı önünde tuttu, uzatıldığında kılıcın uzunluğuna ve hissine dikkat etti. Birkaç deneme vuruşu yaptı, momentini belirlemek ve bir harekete bir kere başlanınca kolaylıkla değiştirilip değiştirilemeyeceğini anlamak için onları tam ortasında aniden durdurdu. Son olarak, kılıcın ucunu yere dayadı. Kılıcı iki eliyle birden kabzasından tutarak, kılıcın ağzı dar bir yay şeklinde kıv49 maRQARet weis ve öon peRRln rılana kadar basınç uyguladı. Bir kılıcın kırılacak kadar esnek olmasını ya da eğilip o şekilde kalmasını istemezdin. Kılıç, bir sevgilinin okşaması kadar yumuşaktı. Demirci, dükkanının içinde gürültülü bir şekilde işleriyle uğraşıyordu. Muhtemel müşterileri yakalamak ve kenderleri kovmak için gözü dışarıda olan yardımcısı aceleyle kapıya çıktı. işgüzar bir şekilde eğilerek selam verip, sıcak ve dumanlı olan dükkanın içini işaret ederek, "Dükkanda çok daha kaliteli kılıçlarımız var, bayım," dedi. "Eğer içeri girerseniz, bayım—özür dilerim, bayan—size ustanın işlerini gösterebilirim." Kit kılıcı sıkıca tutarak, "Bu senin ustanın işlerinden biri mi?" diye sordu. "Hayır, hayır, bayan," dedi yardımcı, küçümser gibi gözüküyordu. "Diğer kılıçlara bakın. Bunlar ustanın işleri. Şimdi, eğer sadece içeri gelirseniz. . . " Onu dükkanın içine çekmek için bir girişimde daha bulundu, orada kendi ellerinde olacaktı. Kitiara, "Bu kılıcı kim yaptı?" diye sordu, diğer kılıçları görmüştü, çeliğin kötü kaliteden olduğunu ve vasıfsız işçiliği fark etmişti. "Adı neydi?" Yardımcı kaşlarını çattı, böylesine önemsiz bir detayı hatırlamaya çalışıyordu. "İronfeld sanırım. Theros İronfeld." "Onun dükkanı nerede?" diye sordu Kitiara. Yardımcı gözlerini yuvarlayarak, "Yandı," dedi. "Kaza değildi, ne demek istediğimi anlarsınız. Sanction'daki bazı kişiler için fazla kibirli ve mükemmeldi. Kendisinin çok iyi olduğunu düşünüyordu. Ona bir ders verilmesi gerekiyordu. Normalde böylesi adı bir malı bulundurmayız, ancak bunu bize satan adam meteliksizdi ve usta çok cömert bir adamdır. Zevk sahibi bir bayana benziyorsunuz. Sizin için çok daha ?o silah kâRÖeşliÇi iyisini yapabiliriz. Şimdi, eğer sadece içeri gelirseniz... " Kit, "Bu kılıcı istiyorum," dedi. "Ne kadar?" Yardımcı kınayarak dudaklarım büzdü, kadını caydırmak için birkaç saniye daha harcadı, sonra da fiyatı söyledi. Kit kaşlarını kaldırdı. "Bu böylesine düşük kalitede bir kılıç için çok fazla," dedi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yardımcı öfkeyle, "Rafta yer tutuyordu," dedi. "Onun i-çin çok fazla ödedik, ama zavallı adam—" "Meteliksizdi. Evet, bunu söylemiştin." Kitiara adamla sıkı bir pazarlık etti. Sonunda adamın istediği parayı ödemeye razı oldu, eğer yanında bedavadan deri bir kın ve kemer verirse. "Öde ona," dedi Balif'e. "Param olduğunda sana veririm." Balif cüzdanını çıkarttı ve metal paraları birer birer saydı, hepsi çelikti ve General Ariakas'ın suretiyle damgalanmıştı. Kit, kemeri beline bağlayıp rahat olması için ayarlarken, "Ne pazarlık!" dedi, artık kılıç kalçasında, kolaylıkla erişebileceği bir şekilde duruyordu. Eğer iki santim daha kısa olsaydı, uzun kılıç yere sürünecekti. "Bu kılıç o salağın istediğinden en az on kat daha fazla eder! Sana geri ödeyeceğim," diye ekledi. "Gerek yok," dedi Balif. "Bu günlerde iyi kazanıyorum." Kitiara, kara gözlerinde çakan bir şimşekle, "Hiçbir erkeğe borçlu olmayacağım," dedi. "Kendi paramı kendim öderim. Ya kabul edersin, ya da kılıcı geri alırsın." Elini kemerinin tokasına koydu, sanki o anda çıkartacak gibiydi. "Pekâlâ!" Balif omuzlarını silkti. "İstediğin gibi olsun. İşte, Şu tarafa gideceğiz, lav akıntısının karşı tarafına. Generalin karargâhı, Kara Kraliçe'nin onuruna yapılmış büyük bir tapınağın içinde. Luerkhisis Tapınağı. Çok etkileyici." Granitten yapılmış uzun, doğal bir köprü, Kara Kraliçe'nin güçlerinin gelmesinden sonra Sanction'da kalan birkaç yerlinin bildiği adıyla Lav Nehri'nin üzerinden geçiyordu. Nehir, Sanction'ı üç tarafından çevreleyen Khalkist Dağfi maRQARet weis ve öon peRRin ları'nın Kıyamet sıralarından akıyor, tıslayarak Yeni Deniz'e dökülüyordu. Şehir tecrit edilmişti, iyi korunuyordu, çünkü dağlardan geçişi sağlayan sadece iki geçit vardı ve bunlar da çok iyi denetleniyordu. O yollarda yürürken yakalanan herkes tutuklanıp Sanction'a, Kara Kraliçe ve onun şeytanî yandaşlarının şerefine inşa edilmiş diğer tapınağa, Huerzyd Tapı-nağı'na, getirilirdi. Burada Sanction'a giren herkes sorgulanır ve sadece doğru yanıtları verenler serbest bırakılırdı. Doğru yanıtları veremeyenler için morgdan sadece bir 'hoplama, zıplama ve sıçrama mesafesi'nde—bir kenderin son sözleri—ihtiyaca uygun şekilde yakın inşa edilmiş işkence odaları da bulunan hücreler vardı. Sanction'ı daha hoş bir şekilde ve geçici bir süre için terk edecek olanların General Ariakas'ın kendisi tarafından imzalanmış bir izin belgesine ihtiyacı vardı. Diğer herkes alıkonu-luyordu ve, ya Sanction'da kalmaları için zorlanıyor, ya da korkunç Huerzyd Tapınağı'na kadar onlara eşlik ediliyordu. Balif Kitiara'ya bir güvenli geçiş belgesi ve parola sağlamıştı, böylece kadın gizlice Sanction'a girmekten kurtulmuştu. Sanction'a girmek ve çıkmak için tek diğer yol olan gemiyle gelmişti. Sanction limanı, yüzeyi gözetim altında tutan Ariakas'ın ordusuna ait gemiler ve derinleri koruyan korkunç deniz canavarları tarafından ablukaya alınmıştı. Sanction'ın yerli halkına ait bütün gemiler ve küçük balıkçı tekneleri, insanlar onları gizlice ablukayı yarmak için kullanmasın diye gasp e-dilmiş ve yakılmıştı. Böylece General Ariakas birliklerini An-salon'un geri kalanından gizli tutabiliyordu, zaten bilselerdi de herhalde inanmazlardı. Şu anda, ileride Mızrak Savaşı olarak bilinecek olayların başlamasından neredeyse dört yıl önce, General Ariakas güçlerini toplamaya daha yeni başlamıştı. Balif gibi bütünüyle $2 silah kâRöeşUOi sadık ve kendini tamamen adamış ajanlar gizlice Ansalon'da dolaşıyor,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


karanlığın yollarında yürümeye meyilli olanlarla temasa geçiyor, onların hırslarına, kinlerine sesleniyor, eğer hayatlarını Ariakas'a ve ruhlarını Kraliçe Takhisis'e verirlerse onlara ganimet, yağma ve düşmanlarının mahvını vaat ediyorlardı. Seneler boyunca Solamniya Şövalyeleri tarafından saldırıya uğrayan goblinler ve hobgoblinlerden oluşan gruplar, intikam yemini ederek Sanction'a geldiler. Ogreler dağlardaki kalelerinden katliam vaadiyle indiler. Minotorlar savaşla şan ve şeref kazanmak için geldiler, insanlar ve elfler kadim ana vatanlarından kovuldukları ve Ansalon'un geri kalanı da General Ariakas'ın ayaklarının altında ezildiği zaman kazanılacak servetten bir pay almak umuduyla geldiler. Kara din adamları, yeni kazandıkları dini güçlerinden zevk aldılar— Ansalon'da başka hiç kimseye verilmemiş bir güç, çünkü Kraliçe Takhisis dünyaya dönüşünü diğer tanrılardan gizli tutuyordu, sadece biri dışında, oğlu, Nuitari, kara büyünün tanrısı. Onun adına, kara cübbeli büyücüler gizemli sanatlarını gizlilik içinde çalışıyorlar ve Kraliçeleri'nin dünyaya muhteşem dönüşü için hazırlanıyorlardı. Nuitari'nin iki kuzeni vardı, Solinari, tanrı Paladine ve tanrıça Mishakal'ın oğlu ve Lunitari, tanrı Gilean'ın kızı. Solinari beyaz büyünün tanrısıydı, Lunitari de kırmızı veya tarafsız büyünün kızı. Büyünün üç tanrısı birbirlerine çok yakınlardı, büyüye olan sevgileriyle bağlanmışlardı. Onların üç ayı—beyaz, kırmızı ve siyah— Krynn'in etrafında dönüyordu, bu yüzden de birinin bir şeyi diğerlerinden gizli tutması zordu, Nuitari kadar soğuk, karanlık ve gizli olsa bile. Ve bu sayede, Ansalon'da kara kanatlar tarafından oluşturulan gölgeleri görenler ve kendi hazırlıklarına başlayanlar vardı. Kara Kraliçe en sonunda saldırdığında, bundan dört yıl sonra, iyinin güçleri tamamen gafil avlanmayacaktı. $3 maRQaRet w€is ve öon peRRin O gün daha gelmemişti, sadece önceden seziliyordu. Taş köprü Lav Nehri'nin üzerinden geçiyor, Luerkhisis Tapınağı'nın arazisine çıkıyordu. Köprü Ariakas'ın şahsî birlikleri tarafından korunuyordu—o sırada, Sanction'da bulunan iyi eğitimli tek güç. Kitiara ve Balif, General Ariakas'la konuşması gerektiği konusunda ısrar eden zavallı bir tüccarın arkasında sıralarım beklediler. Adam ellerini sıkarak, "Adamları dükkanımı mahvettiler," dedi. "Mobilyalarımı kırdılar ve en iyi şarabımdan içtiler. Karımı rahatsız ettiler ve gitmelerini söylediğimde beni hanımı yakmakla tehdit ettiler! General Ariakas'ın hasan ödeyeceğini söylediler. Buraya onu görmeye geldim." Bunun üzerine muhafızlar yüksek sesle güldüler. Biri, "Elbette, General Ariakas ödeyecektir," dedi. Cüzdanından bir para çıkartarak yere fırlattı. "Bu ödemen. Onu al." Tüccar tereddüt etti. "Bu yetmez. General Ariakas'ı görmek istiyorum." Muhafız kaşlarını çattı, ters ters, "Onu al!" dedi. Tüccar yutkundu, sonra da çelik parayı almak için eğildi. Muhafız tüccarı arkasından tekmeledi, adamı çamurun içine düşürdü. "Paranı al ve git. General Ariakas'ın senin birkaç kırık mobilyan hakkında sızlanmanı dinlemek yerine yapacak daha iyi işleri var." Diğer muhafız, kendisi de bir tekme atarak, "Senden biraz daha şikayet duyarsak," dedi, "kendimize içmek için başka bir yer buluruz." Tüccar parayı sıkıca tutarak ayağa kalkmaya çabaladı, sonra da topallayarak kasabaya doğru ilerledi. "Senin için çok iyi bir gün, Teğmen Lugash," dedi Balif, muhafız karakoluna doğru yaklaşırken. "Seni tekrar görmek güzel."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Yüzbaşı Balif." Teğmen selam verdi, Kitiara'ya sertçe *4 silâh laRöeşLIÇi baktı. "Arkadaşım ve ben bu öğleden sonra General Ariakas'la görüşeceğiz, Teğmen." Lugash, "Arkadaşınızın adı ne?" diye sordu. "Kitiara uth Matar," diye yanıtladı Kit. "Ve eğer bir sorun varsa, bana sor. Kendi adıma konuşabilirim." Lugash homurdandı, tartarak kadına baktı. "Uth Matar. Solamnca'ya benziyor." Kitiara, "Babam bir Solamniya Şövalyesi'ydi," dedi çenesini kaldırarak, "ama bir salak değildi, eğer ima ettiğin buysa." Balif kısık bir sesle, "Şövalyelikten atılmış," dedi. "Kumarbazlık, yanlış kişiler için çalışmak." "Size söylediği bu, efendim." Lugash dudağını büktü. "Bir Solamn'ın kızı. Casus olabilir." Balif, yeni kılıcını yarısına kadar kınından çekmiş olan Kitiara'yla teğmenin arasına girdi. Dizginlemek için elini kadının koluna koyarak, "Sakin ol, Kit," dedi Balif. "Bunlar Ariakas'ın şahsî birlikleri. Dün seni hırpalamaya çalışan bebeklere benzemezler. Onlar savaşta kendilerini kanıtlamış, onun saygısını kazanmış eski askerler. Senin de bunu yapman gerekecek, Kit." Balif gözünün kenarıyla kadına baktı. "Kolay olmayacak." Teğmene geri döndü. "Generale Qualinesti hakkında verdiğim bilgiyi biliyorsun. Ona anlattığımda oradaydın." Lugash, "Evet, efendim," dedi, eli kılıcında. Karanlık bakışları Kit'in üzerindeydi. "N'olmuş?" Balif, başıyla Kit'in olduğu yönü işaret ederek, "Getiren oydu," dedi. "General çok etkilendi. Onunla tanışmak istedi. Dediğim gibi, Teğmen, onunla bir görüşmemiz var. Geçmemize izin ver—ikimizin de—ya da bunu üstüne bildireceğim." Teğmen geri çekilmedi. "Bana verilen emirler var, Yüzbaşı. Emirlere göre bugün ordudan olmayan hiç kimsenin köprüden geçmesine izin verilmeyecek. Siz geçebilirsiniz, e^ rruRQARet weis ve öon peRRin fendim, ancak arkadaşınızı alıkoymak zorundayım." "Gözlerine lanet olsun," diye sövdü Balif, sinirlenmişti. Teğmen amansız, hareketsizdi. Balif Kit'e döndü. "Sen burada bekle. Ben gidip generali bulayım." Kit askerlere ters ters bakarak, "Buna değmediğini düşünmeye başlıyorum," dedi. "Buna değer, Kit," dedi Balif sessizce. "Sabırlı ol. Ortada sadece bir tür anlaşmazlık var. Kısa bir süre içinde dönmüş olurum." Hızla köprüden geçti. Muhafızlar nöbet yerlerine döndüler, ikisinin de gözü Kitiara'nın üzerindeydi. Umursamaz gibi gözükmeye dikkat ederek, kadın köprünün kenarına doğru gitti, Lav Nehri'nin ardındaki muazzam Luerkhisis Tapı-nağı'na baktı. Balif tapınağı etkileyici olarak nitelendirmişti. Kitiara o-nunla hemfikir olmak zorunda kaldı. Dağın bir yanı devasa bir ejderha kafası şeklinde oyulmuştu. Ejderhanın burun delikleri tapınağın girişini oluşturuyordu. İki dev kesici diş gözetleme kuleleriydi, en azından Balif öyle söylemişti. Büyük kabul salonu ejderhanın ağzının içindeydi. Eskiden Kra-liçe'nin kara ermişleri burada kalıyorlardı, ancak ordunun gelmesiyle yerlerinden çıkartılmışlardı. General Ariakas tapınaktaki odaları kendisine ayırmış ve şahsi korumaları için de bir baraka kurmuştu. Kara ermişler kaldılar, ancak daha az

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


görkemli kısımlarla yetinmek zorundalardı. Acaba böyle büyük bir gücü elinde tutmak nasıl bir şey? diye düşündü Kitiara. Taş köprünün korkuluğuna yaslanarak tapınaktaki lavdan kabarmış kırmızı nehre baktı, nehirden yayılan sıcaklığı hissetti. Kara ermişler sıcağı dağıtmak için ellerinden gelenin en iyisin yapmışlardı, ancak tamamen soğu-tamamışlardı. Hem Ariakas onun soğumasını istemiyordu. Sıcak, askerlerinin kanına girecek, onların Ansalon üzerine S6 silAh kâRöeşliği dökülmesini sağlayacaktı, kızıl nehirden bir ölüm. Kitiara'nın elleri özlemle kenetlendi. Bir gün, cevabı bileceğim, diyerek sessizce kendine söz verdi. Bir gün böyle büyük bir güç benim olacak. Tapınağa taşrada doğmuş bir hödük gibi ağzı açık baktığını fark ederek, Kitiara aşağında akan lava taş atarak oyalanmaya başladı. Nehir köprünün epey aşağısında olmasına rağmen, kısa bir süre içinde terden sırılsıklam oldu. Ancak Balif haklıydı. İnsan kokuya alışıyordu. Balif döndü, yanında Ariakas'ın yardımcılarından birini de getirmişti. Yardımcı, "General, Uth Matar'm geçmesine izin verilmesini söylüyor," dedi. "Ve general neden bununla rahatsız edildiğini bilmek istiyor." Teğmen Lugash sarardı, ancak cesurca cevap verdi, "Düşündüm ki—" "Bu senin ilk hatandı," dedi yüzbaşı sertçe. "Uth Matar, seni General Ariakas adına selamlıyorum. Bugün general tapınağa ziyaretçi almıyor. Bu öğleden sonra eğitimle meşgul. Size onun komuta çadırına kadar eşlik etmemi istedi." Kitiara, "Teşekkür ederim, Yüzbaşı," dedi çekici bir gülümsemeyle. Yardımcı ve Balif'e köprüden geçerken eşlik ederek, teğmene baktı, çirkin yüzündeki her hattı ezberledi. Bir gün bu küçümsemenin hesabını verecekti. S7 6 Bin adam, Luerkhisis Tapınağı'nın önündeki idman alanında, her biri dörder kişilik iki yüz elli sıra oluşturacak şekilde toplanmışlardı. Savunma pozisyonunda duruyorlardı— sol ayak önde, sağ ayak geride, kalkan yukarıda ve kılıç saldırıya hazır. Güneş, açık, mavi bir gökyüzünden birliklerin ü-zerine parladı. Lav Nehri'nden yükselen sıcaklık vücutlarını kaplıyordu. Ter, ağır çelik miğferlerinin altında toplandı, yüzlerinden aşağıya süzüldü. Koruma ve idman zırhlarıyla kaplı vücutları sırılsıklamdı. Sıranın önünde bir subay vardı, gösterişli bronz bir zırh, parlak bronz bir miğfer ve omuzlarından altın kopçalarla bağlanmış mavi bir pelerin giymişti. Pelerin geri atılmıştı, kaslı kollarını açıkta bırakıyordu. İri, kalın kemikli, kaslı bir a-damdı. Terden ıslanmış siyah saçları miğferinin altından sarkıyordu. Belinde bir kılıcı vardı, ama çekmedi. "Saplamaya hazırlan," diye emretti. "Sapla!" Bütün askerler öne bir adım atıp kılıçlarıyla öne doğru hamle yaptılar; sonra da o pozisyonda kaldılar. Bin ses kısa hücum narasını attı. Rahatsız bir sessizlik çöktü. Subay yüzünü asmıştı, kaşları bronz miğferinin altından gözüküyordu. Adamlar yandan birbirlerine baktılar ve parlak güneşin altında soludular. General Ariakas ön sıradaki birkaç adamın, heyecandan ya da memnun etme hevesinden, emir vermeden önce fırladısiUh lURöeşliOi gnu, kılıçlarıyla çok ileri saldırdıklarını fark etmişti. Sadece

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


birkaç saniye, ancak bu disiplinsizliği gösteriyordu. Ariakas hatalı davranan askerlerden birini işaret etti. "Bölük Ustası Kholos, ön sıradaki şu adamı al ve kırbaçlat. Asla emir verilmeden tahminde bulunup, harekete geçme-yın. Sarımsı teni ve çenesinin kenarından akan tükürüğü ataları arasında bir goblin olduğuna işaret eden bir insan—alayın arkasında duran dört subaydan biri—talim alanının kenarına kadar hatalı askere eşlik etti. Bölük ustası, "Zırhını çıkart," diye emretti. Asker idman zırhını ve altındaki ağır dolguyu çıkartarak söyleneni yaptı. "Esas duruş." Asker, ifadesiz bir yüzle, kaskatı ve dimdik durdu. Bölük ustası başını salladı. Çavuşlar kamçılarını kaldırdılar ve adamın çıplak sırtına sırayla üçer kez vurdular. Asker çığlıklarını bastırmaya çalıştı, ancak altıncıda, kan sırtından aşağı süzülürken, boğuk bir çığlık attı. Çavuşlar, vazifelerini tamamladıklarından, kamçılarını sardılar ve sıraların yanlarına gerilediler. Asker, tuzlu teri yeni açılmış yaralarının üstüne akarken, acıya dayandı. Ariakas'ın kötü bakışları altında elinden geldiğince hızlı bir şekilde hareket ederek, dolguyu tekrar yerine yerleştirdi ve onun üstüne de zırhını giydi. Dolgu akan kanla kıpkırmızı olmuştu. Bölük ustası tekrar başını salladı ve asker sıradaki yerine dönmek için hızlandı, en sonunda hâlâ saldırı duruşunda olan diğer askerlerle aynı pozisyonu aldı. "Çekmeye hazırlan," diye emretti Ariakas. "Çek!" Her adam kendi kılıcını geri çekti, sanki hayali bir düşmanın karnından çekermiş gibi, savunma pozisyonuna döndü, dinlenerek, gergin bir şekilde diğer emri beklediler. Ariakas, "Daha iyi," dedi yavan bir şekilde. "Saplamaya ^9 maRQARet weis ve öon peRRin hazırlan. Sapla! Çekmeye hazırlan. Çek!" Talim bir saat kadar devam etti. Ariakas iki kere daha a-damların kamçılanması için ara verdi. Bu sefer arka sıralardan birini seçti— sadece ön sırayı izlemediğinin bir işareti. Bir saatin sonunda neredeyse tatmin olmuştu. Askerler tek bir birim gibi hareket ediyorlardı, her adamın ayağı doğru yerde, her kalkan doğru pozisyonda, her kılıç kesinlikle olması gereken yerdeydi. Ariakas, "Saldırmaya hazırlan—" diye başladı, sonra durdu. Kelimeler sıcak havada asılı kaldı. Askerlerden biri itaat etmemişti. İlk sıradaki askerlerden bir tanesi kendi yerini terk ederek öne çıktı ve kılıcını çamura attı. Daha sonra da miğferini çıkartarak yere fırlattı. "Ben bu pislik için yazılmadım," dedi herkesin duyabileceği kadar yüksek bir sesle. "Vazgeçtim." Diğer askerlerden hiçbiri tek kelime bile etmedi. Çabuk bir bakıştan sonra, suç ortağı olarak kabul edilmekten korkarak, gözlerini uzaklara diktiler. Yüzleri duygusuzdu, gözleri ilerideydi. Ariakas ilgisizce bir kez başım salladı. Asi askerin arkadaşlarım işaret ederek, "Ön sıra, dördüncü bölük," dedi. "O adamı öldürün." Ölüme mahkum edilen adam arkadaşlarına döndü, ellerini havaya kaldırdı. "Çocuklar, bu benim! Haydi!" Ona baktılar, bakışları adamın içinden geçti. Adam kaçmak için döndü, ancak kendi zırhına takıldı, yere düştü. Altmış bir adam aynı anda hareket ettiler. Üçü, ö-lüme mahkum edilen adama en yakın üçü, aynı talimlerindeki gibi hareket etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Saplamaya hazırlan. Sapla. Üç kılıç vücudunu delerken adam çığlık attı. Çekmeye hazırlan. Çek. 60 silah kaRöeşllOi Askerler silahlarını kanlı cesetten çektiler, eski duruşlarını aldılar. Adamın çığlıkları bir anda kesildi. Lord Ariakas, "Çok iyi," dedi. "İlk defa sizlerden disiplinli bir hareket işareti gördüm. Bölük Ustaları, bölüklerinize yirmi dakika ara verin ve bütün adamlara su verildiğinden emin olun." General Ariakas artık bir izleyicisinin olduğunun farkındaydı—talim alanının kenarında durmuş izleyen genç bir kadın. Elleri kalçasındaydı, başı hafifçe yana doğru eğilmişti, dudaklarında çarpık bir gülümseme vardı. Miğferini çıkartıp yüzünden teri silerken, Ariakas alandan komuta çadırına doğru ilerledi. Üzerinde kanatlarını açmış kara bir kartal olan bayrağının üstünde sallandığı, büyük bir çadırdı bu. Bölük ustaları, adamlara mola vermelerini emrederek, alanda hızla hareket ettiler. Adamlar ellerini ılık, kükürtlü suya batırarak onu içtiler ve sonra da vücutlarına çarptılar. Yorgun bir biçimde yere oturarak çavuşların cesedi kampın başka bir kısmına taşımasını izlediler. Kamp köpekleri bu gece iyi besleneceklerdi. Komuta çadırının içinde Ariakas pelerinini çıkartıp, bir köşeye fırlattı. Bir yardımcı ağır bronz göğüs zırhını çıkartması için yardım etti. "Kahretsin, bu sıcak bir çalışmaydı!" diye inledi Ariakas ve gerilmiş sırt kaslarını esnetti. Bir köle suyla dolu, büyük bir kap getirdi. Ariakas suyu içti, köleyi tekrar getirmesi için gönderdi, yeni gelenin de bir kısmını içti ve geri kalanını da başından aşağı döktü. Yatağına yattı ve kölesine çizmelerini çıkartmasını emretti. Dört bölük ustası çadıra geldiler, ana direğe vurdular. "Gir." Ariakas rahat yatağında yatmaya devam ediyordu. Bölük subayları miğferlerini çıkarttılar, selam verdiler ve esas duruşta kalarak beklediler. Gergin ve ihtiyatlıydılar. ilk olarak Kholos, Dördüncü Bölük Ustası, konuştu. 6x rmRQARet weis ve öon peRRin "Lord Ariakas, baş kaldırma için özür diliyorum—" Ariakas elini salladı. "Hayır, onun için endişelenme. Soytarıları ve kabadayıları düzgün bir savaş gücüne benzetmeye çalışıyoruz. Bazı aksaklıkların olmasını beklemeliyiz. Aslında, seni kutluyorum, Bölük Ustası. Adamların çok iyi hareket etti. Bütün adamlar umduğumdan daha iyi şekle girdiler. Ama bunu bilmeyecekler. Adamlar onlardan bezdiğimi sanmalı. On beş dakika içinde geri gidin ve talime başlayın. Aynı şey— sok ve çıkar. Bunu kusursuz yaptıklarında her şeyi öğrenebilirler." "Efendim," dedi İkinci Bölük Ustası. "Gerektiğinde adamları kırbaçlamaları için çavuşlara emir verelim mi?" Ariakas kafasını salladı. "Hayır, Beren, kırbaçlamak benim aracım. Benden korkmalarını istiyorum. Korkuyla birlikte saygı gelir." Sırıttı. "Kendinizi nefret edilmeyle tatmin edin, beyler. Sert bakışlarla ve birkaç özel kelimeyle yetinin. Eğer adamlardan herhangi biri itaat etmezse bana gönderin, ben ilgilenirim." "Emredersiniz, efendim. Başka bir emriniz var mı, efendim?" "Evet. En azından bir buçuk saat daha talime devam edin, sonra da akşam yemeği için bırakın, izin verin adamlar gece için yatsın. Hava iyice karardığında ve adamlar uykuya daldığında onları yataklarından kaldırın ve çadırlarını kampın kuzeyinden güneyine kaydırmalarını sağlayın. Alarm verildiğinde hemen uyanmayı öğrenmeliler, karanlıkta

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çalışmayı ve organize olmayı öğrenmeliler, bu sayede her zaman her hava koşulunda kamplarını toparlayabilirler." Dört subay çıkmak için döndü. Ariakas, "Bir şey daha var," diye seslendi arkalarından. "Kholos, iki hafta içinde bu alayın komutasını sen alacaksın. O zaman ben yeni askerlerle yeni bir alay kuruyor olacağım. Beren, sen benim kıdemli bölük ustam olarak benimle kala6st silah kâ»öeşliQi çaksın ve siz ikiniz Kholos'la gideceksiniz. Boş kalan mevkiler için yeni subaylar atayacağım. Anlaşıldı mı?" Dördü de selam verdiler ve bölüklerine döndüler. Kholos özellikle memnun olmuş gözüküyordu. Bu iyi bir terfiydi ve o talihsiz olaydan sonra, Ariakas'ın ona hâlâ güvendiğini gösteriyordu. Ariakas yatış şeklini değiştirdi, sırtındaki kasları gevşetmeye çalışırken tekrar inledi. Gençlik günlerini hatırladı; o zamanlar on kiloluk bir zincir zırh ve üstünde de ağır bir çelik göğüs zırhı giyip on mil yürüyebilirdi ve savaşın zevkini çıkartmak için hâlâ enerjisi kalırdı—sadece hayatını kaybetme ihtimalin olduğunda hissettiğin keyifli yaşama sevgisinden zevk almak, ön sıralar karşılaştığında çıkan gümbürtülü çarpışmayı tekrar duymak, kimin yaşayıp kimin öleceğini belirlemek için verilen vahşi mücadeleyi anımsamak. . . "Efendim. Uyanık mısınız, efendim?" Yardımcısı çadır direğinin etrafında dolandı. "Ben yaşlı bir adam mıyım ki öğleden sonra şekerlemesine teslim olayım?" Ariakas fırlayarak dikleşti, ters ters yardımcısına baktı. "Pekâlâ, ne var?" "Yüzbaşı Balif burada, efendim. İstediğiniz üzere. Bir de ziyaretçi getirmiş." "Ah, evet." Ariakas talim alanının kenarında dikilen alımlı genç kadını hatırladı. Tanrılar adına, onu unuttuğuna göre gerçekten yaşlanıyor olmalıydı! Üzerinde sadece çizmeleri ve zincir zırhının altına giydiği deri şeritlerden yapılmış kısa gömlek vardı, ancak bu kadın hakkında duyduğu hikayeler eğer doğruysa, yarı çıplak bir adamın görüntüsünden rahatsız olmayacaktı. "Onları içeri gönder." Çadıra önce kadın girdi, sonra da selam veren ve esas duruşa geçen Balif. Kadın etrafına göz gezdirdi, sonra bakışları Ariakas'ın üzerine odaklandı. Kirpikleri namuslu bir şekilde ^ağrya yönelmiş utangaç bir genç kız değildi. Titreyen kirpik63 mARQARet weis ve öon peRRin leri hırsın sert pırıltısını gizleyen utanmaz bir fahişe de değildi. Bu kadının bakışları cesur, istifini bozmayan, delip geçen ve korkusuzdu. Hüküm verecek olanın—doğal olarak— kendisi olmasını bekleyen Ariakas, kendisi hakkında hüküm verildiğini gördü. Kadın kendisini tartıyor, adama değer biçiyordu; eğer gördüğünden hoşlanmazsa gidecekti. Başka bir zaman olsa Ariakas buna kızabilir, hatta hakarete uğradığım düşünebilirdi. Ancak birliklerinin bugünkü hareketlerinden ve bu kıvırcık saçlı, biçimli bir vücuda sahip kadından memnun kalmıştı ve kadının kara gözleri ilgisini çekiyordu. Balif, "Efendim," dedi, "Size Kitiara uth Matar'ı takdim ederim." Solamn. Demek o gururlu, meydan okuyan havası oradan geliyor, sanki dünyaya elinden geleni ardına koymamasını söyler gibi. Biri ona kılıç kuşanmayı, kılıcı vücudunun bir parçası gibi rahatlıkla taşımayı öğretmişti ve çok da güzel bir vücuttu bu. Yine de bu Kitiara ile ilgili deli dolu bir şeyler var. Bu çarpık gülümseme kendini üstün gören bir şövalyeye ait değil.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ellerini deri gömleğinin kemeri üzerinde tutarak, "Kitiara uth Matar," dedi Ariakas, "Sanction'a hoş geldin." Gözleri kısıldı. "Sanırım seninle daha önce karşılaştım." Kitiara, "O onura ulaştığımı iddia edemem, efendim," dedi. Çarpık gülümsemesi hafifçe genişledi. Dumanlı gözleri karanlıkta titreyen bir alev gibiydi. "Mutlaka hatırlardım." Varlığını Ariakas'ın neredeyse unutmuş olduğu Balif, "O-nu gördünüz, efendim," diyerek araya girdi. "Siz ikiniz tanışmadınız. Neraka'daydı. Geçen yıl, büyük tapınağın inşasını yönetmek için orada bulunduğunuzda." "Evet! Şimdi hatırladım. Anımsadığıma göre Qualinesti'yi keşfe çıkmıştın. Komutan Kholos raporundan epey memnun olmuştu. Bize verdiğin bilgileri kâfir elflere karşı kullanmak 64 siLah kâRöeşliOi niyetinde olduğumuz bilmekten memnun olacaksın." Çarpık gülümseme bir an için gerildi, sonra sertleşti. Kara gözlerdeki ateş alevlendi, sonra hızla söndü. Ariakas böyle bir kıvılcım çakmak için çakmaktaşını hangi kayaya çarptığını merak etti. Ancak kadın sadece, "Size hizmet edebilmiş olmaktan mutlu oldum, efendim," dedi, sakin ve saygı dolu bir ses tonuyla. "Lütfen, oturun. Andros!" Ariakas ellerini çırparak kölelerden birini çağırdı. Talihsiz bir kasabaya yapılan baskın sonunda tutsak edilmiş, zor hayatının ve kötü davranışların izlerini yara bere içindeki yüzünde taşıyan, on altı yaşlarında bir oğlan. "Misafirlerimiz için şarap ve et getir. Akşam yemeğimi paylaşırsınız, değil mi?" Kitiara, "Memnuniyetle, efendim," dedi. Başka bir köle, katlanabilen kamp iskemlelerinden bulması için gönderildi. Ariakas masadaki Abanasinya haritasını yere itti ve üçü yerlerini aldılar. "Yemeği mazur görün." Ariakas iki misafirine de konuşmuştu, ancak gözleri sadece birinin üzerindeydi. "Benim karargahımda beni ziyarete geldiğinizde, size Ansalon'daki en iyi yemeklerden birini sunacağım. Kölelerimden biri mükemmel bir aşçı. Yemek yapması hayatını kurtardı, o yüzden içine kalbini koyuyor." "Dört gözle bekliyorum, efendim," dedi Kitiara. Ariakas kölelerin cızırdayan bir tabakta getirdiği ve masaya koyduğu yeni pişmiş geyik buduna doğru elini sallayarak, "Yiyin! Yiyin!" dedi. Kemerinden bıçağını çıkartıp büyük bir parça et kesti. "Resmiyete gerek yok. Karanlık Majesteleri adına, açım! Bugün sıcakta çalıştık." Ne diyeceğini görmek için kadına baktı. Kitiara, elinde kendi bıçağı, kendisine bir parça et kesti. Yağlı eti, bir sonraki yemeğini ne zaman ya da nerede yi6? rruRQARet weis ve öon peRRin yeceğinden asla emin olmayan eski bir askerin aldığı zevkle yerken, "Katı bir disiplinin gerekli olduğuna inanıyorsunuz, efendim," diyerek görüşünü bildirdi. "Ve görünüşe göre rahat rahat feda edebilecek kadar çok adamınız var. Ya da bir de ölülerden oluşan bir ordu kurmayı düşünüyorsunuz." Ariakas, "Bana katılanlar iyi para kazanır," diye yanıtladı. "Ve zamanında öderim. Bazı komutanların aksine birliklerimin yansını gidip topraklarını eksinler diye baharda kaybetmiyorum. Benim askerlerim ele geçirip yağmaladıkları şehirlerden geçinmek zorunda değiller—bu bir ikramiye. Düzenli ödeme erkeğe gurur verir; bu iyi yapılmış bir işin ödülüdür. Ama o zaman bile—" heybetli omuzlarını silkti—"benim de her komutan gibi durumdan hoşnut olmayan adamlarım oluyor. En iyisi onlardan derhal kurtulmak. Eğer onları şımartırsam,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


istediklerini verirsem, diğerleri gevşer. Bana ve subaylarıma duydukları saygıyı kaybederler; ertesi gün de kendilerine duydukları saygıyı yitirirler. Ve bir ordu kendisine duyduğu saygıyı yitirdiğinde, bitmiş demektir." Kitiara onu dinlemek için yemeye ara vermişti, bütün dikkatini ona vererek iltifat ediyordu. Adamın konuşması bittiğinde söyledikleri üzerinde düşünerek daha da iltifat etti, sonra aniden hemfikir olduğunu belirtircesine bir kez başını salladı. Ariakas köleye şarap bardaklarını tekrar doldurmasını işaret ederek, "Bana kendinden bahset, Kitiara uth Matar," dedi. Kitiara'nın içkisini sek içtiğini ve tadını çıkarttığını fark etti, ancak bardağını bir kenara bırakabilirdi. Birinci kadehini bitirmiş, ikincisini yutmuş ve şimdi de üçüncüsünü boşaltmakta olan Balif gibi değildi. "Anlatacak çok bir şey yok, efendim," dedi kadın. "Aba-nasinya'da bulunan Solace'ta doğup büyüdüm. Babam Gregor uth Matar'dı, asil kanlı bir Solamn, bir Şövalye. Onların en iyi savaşçılarından biriydi," diye ekledi, övünmekten çok bir 66 silah kâRöeşliği gerçeği dile getirdiği açıkça belli olan bir ses tonuyla. "Ama onların bir erkeğin hayatını yöneten bayağı, küçük kurallarına dayanamadı. Kılıcını ve yeteneklerini kendisinin seçtiği yerlere sattı. Beş yaşımdayken beni ilk savaşımı izlemeye götürdü ve bana kılıç kullanmayı ve nasıl dövüşüleceğim öğretti. Ben gençken evi terk etti. Onu bir daha görmedim." Ariakas, "Ya sen?" diye sordu. Kitiara çenesini kaldırdı. "Ben babamın kızıyım, efendim." "Bu kuraları sevmediğin anlamına mı geliyor?" Kaşlarını çattı. "Emirlere uymaktan hoşlanmıyor musun?" Kadın duraksadı, söyleyeceği kelimeleri dikkatle düşündü, geleceğinin onlara bağlı olduğunu bilecek kadar kurnaz, ama gerçeği söyleyecek kadar da güçlü, gururlu ve kendinden e-mindi. "Eğer takdir ettiğim bir komutan bulursam, güvenebileceğim ve saygı duyabileceğim bir komutan, hem sağduyulu hem de akıllı bir komutan, o zaman böyle bir komutan tarafından verilen emirlere uyarım. Ve... " Tereddüt etti. "Ve?" Ariakas tekrarladı, bir gülümsemeyle kadını devam etmeye teşvik ederek. Kadın kara kirpiklerini indirdi, gözleri kirpiklerinin altından parladı. "Ve, elbette, böylesi bir komutan benim harcadığım zamanın karşılığını verebilmeli." Ariakas gövdesini arkaya atarak bir kahkaha patlattı. Barda ğını masaya vurarak uzun süre ve yüksek sesle güldü, ta ki yardımcılarından biri—emirlere aykırı bir şekilde—lordunun bu kadar hoşuna giden şeyin ne olduğunu görmek için içeri gizlice bir göz atana kadar. Ariakas genelde iyi huylu olmakla meşhur değildi. "Sanırım sana bütün ihtiyaçlarını tatmin edebilecek bir komutan vaat edebilirim, Kitiara uth Matar. Birkaç subaya daha ihtiyacım var. Sanırım sen bu işe uygunsun. Kendini ka67 rruRQARet weis ve öon peRRin nıtlamalısın, elbette. Cesaretini, yeteneğini, becerikliliğini kanıtla." Kitiara soğukkanlılıkla, "Ben hazırım, efendim," dedi. "Görevi söyleyin." "Yüzbaşı Balif, iyi bir iş becerdin," dedi Lord Ariakas. "Ödüllendirileceksin." Küçük bir kağıt parçasına bir şeyler yazan Ariakas, yardımcısına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


seslendi, adam da çevik bir biçimde çadıra girdi. "Yüzbaşı Balif'i hazine odasına götür. Oradaki görevliye bunu ver." Pusulayı verdi. "Yarın beni görmeye gel, Yüzbaşı. Sana yeni bir görev vereceğim." Balif titrer gibi ayağa kalktı. Pusulaya yazılan miktarı gördüğünden kovulmayı uysallıkla kabullenmişti. Kitiara'yı kaybetmiş olduğunu çok iyi biliyordu, kadın daha yüksek bir seviyeye çıkmıştı, kendisinin takip edemeyeceği bir seviye. Ayrıca onu, ileride kendisi için bir şey yapmayacağını tahmin edebilecek kadar iyi tanıyordu. Kendisi ödülünü almıştı. Geçerken elini kadının omzuna koydu. Kadın adamın dokunuşu karşısında omuzlarını silkti ve böylece ayrıldılar. Ariakas yardımcısından ve Yüzbaşı Balif'ten kurtulunca çadırın kapısını kapattı. Kitiara'nın arkasına geldi, kara, kıvırcık saçlarını yakaladı, kadının kafasını geri çekti ve sert, kaba bir şekilde kadını dudaklarından öptü. Tutkusu geri dönmüştü, kendisini irkilten bir güçle hem de. Kadın adamı ateşle öptü, tırnakları adamın kollarına batıyordu. Ve sonra, adam daha fazlasını istediğinde, kendini a-damdan kurtardı. "Kendimi size bu şekilde mi kanıtlayacağım, efendim?" diye sordu. "Yatağınızda mı?" Sert bir şekilde, "Hayır, kahretsin! Elbette hayır," dedi a-dam. Kadının belini kavrayarak kendine doğru çekti. "Ama yine de eğlenebiliriz!" Kadın sırtını eğip, ellerini adamın göğsüne koyarak ken68 silah kâRdeşli^i dini ondan uzaklaştırdı. Cilve yapmıyor, adamla savaşmıyordu. Aslında, parıldayan gözlerinden ve hızlanan soluğundan anlaşıldığı üzere, savaştığı kendi arzularıydı. "Bir düşünün, efendim! Beni subay mı yapmak istiyorsu-nuz.'' "Evet. Yapacağım!" "O zaman eğer beni şimdi yatağa götürürseniz, askerler arasında oyuncağınızı subay yaptığınız dedikodusu dolaşacaktır. Siz kendiniz adamların subaylara saygı duyması gerektiğini söylediniz. Bana saygı duyacaklar mı?" Ariakas kadını hiç ses çıkarmadan dinledi. Daha önce hiç böyle bir kadınla karşılaşmamıştı, kendi sahasında kendisine karşı koyabilecek— ve kendisini yenebilecek—bir kadın. Yine de kadını bırakmadı. Daha önce kendisini bu kadar tahrik eden bir kadına asla rastlamamıştı. Kitiara, "Bırakın kendimi size kanıtlayayım, efendim," diye devam etti. Adamdan uzaklaşmamış, aksine daha da sokulmuştu. Hatta o kadar sokulmuştu ki adam kadının sıcaklığını, vücudunda titreyen gerilimi hissedebiliyordu. "İzin verin ordunuzda kendime bir ün kazanayım. Askerleriniz savaştaki cesaretimden konuşsunlar. O zaman Lord Ariakas'in yatağına bir savaşçı aldığını söyleyeceklerdir, bir fahişe değil." Ariakas elini kadının, parmaklarına dolaşan, kıvırcık saçlarında gezdirdi. Eli kadının buklelerini tuttu, acı vererek saçını çekti. İstemsiz gözyaşlarının kadının gözlerinde oluştuğunu gördü. "Daha önce hiçbir kadın bana 'hayır' diyecek ve bunu başkalarına anlatacak kadar yaşamadı," dedi. Kadına uzun uzun baktı, o kara gözlerde bir korku belirtisi görmeyi bekliyordu. Eğer görseydi, kadının boynunu kırardı. Kadın adama sakince, gözlerini kaçırmadan, dudaklarına yayılan o çarpık gülümsemesiyle baktı. Ariakas bir parça pişmanlık yansıtan bir ifadeyle güldü ve 69 nuRQARet weis ve öon peRRin kadını bıraktı. "Pekâlâ, Kitiara uth Matar. Söylediklerin mantıklı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sana kendini kanıtlaman için bir fırsat vereceğim. Bir ulağa ihtiyacım var." "Yeterince ulağınızın olduğunu düşünüyorum," dedi Kitiara. Durumdan pek hoşnut gözükmüyordu. "Ben savaşta ün kazanmak istiyorum." Ariakas tatsız bir gülümsemeyle, "Yeterince ulağım vardı diyelim," dedi. Doyurulmamış arzularının kenarlarını köreltmek için iki bardak şarap doldurdu. "Sayıları azalıyor. Bundan önce dört tane gönderdim ama hiç biri dönmedi." Kitiara'mn keyfi yerine geldi. "Bu kulağa daha umut verici gibi geliyor, efendim. Mesaj nedir ve kime verilecek?" Ariakas'ın kalın, siyah kaşları çatıldı; yüzünde sert ve katı bir ifade vardı. Elindeki tahta şarap kadehini sıkıca kavradı. "Mesaj şu. Diyeceksin ki ben, Ariakas, Karanlık Majeste'nin ordularının generali, ona, Karanlık Majeste adına, Sanction'a gelmesini emrediyorum. Benim ona ihtiyacım olduğunu, Karanlık Majeste'nin ona ihtiyacının olduğunu söyleyeceksin. Diyeceksin ki, eğer bana—ve Kraliçesine—karşı gelirse başına geleceklerden kendisi sorumlu olacak." "Mesajınızı taşıyacağım, efendim," dedi Kitiara. Bir kaşını kaldırdı. "Ancak adamın ikna edilmeye ihtiyacı olabilir. Boyun eğmesini sağlamak için yapmam gereken her şeyi yapmama izin veriyor musunuz?" Ariakas sinsice gülümsedi. "Bana itaat etmesini sağlayabilmek için güç kullanmayı denemene izin veriyorum, Kitiara uth Matar. Ancak bunun pek de kolay bir görev olmadığını görebilirsin." Kitiara kafasını salladı. "Daha önce bana 'hayır' diyecek ve bunu başkalarına anlatacak kadar yaşayan bir erkekle hiç karşılaşmadım, efendim. Adı ne? Ve onu nerede bulacağım?" "Neraka yakınlarındaki dağlardaki bir mağarada yaşıyor. Adı İmmolatus." 70 silâh kARöeşliÇi Kitiara kaşlarını çattı. "İmmolatus. Bir erkek için garip bir ısım. Ariakas, "Bir erkek için, evet," dedi bir bardak daha şarap doldururken. Kadının buna ihtiyacı olacağını hissediyordu. "Ancak bir ejderha için değil." 71 7 Kitiara battaniyelerinin altında, kollarını kafasının altına koymuş yatıyor, ters ters kırmızı aya bakıyordu, kahkahalar atan kırmızı aya. Kit ayın neden güldüğünü çok iyi biliyordu. Dişleriyle kelimeleri saldırganca ısırarak, "Çulluk avı," diye öfkeyle söylendi Kitiara. "Bu kahrolası bir çulluk avı." Battaniyeleri üstünden atarak—uyuyamıyordu—sert adımlarla ufak ateşin etrafında dolandı, biraz su içti ve kor halin-----deki kömürleşmiş odunları bir dalla dürtmek için sıkılmış ve öfkeli bir şekilde geri oturdu. Geceye kıvılcımlar göndererek, " küçük ateşten geri kalanı da yanlışlıkla söndürdü. Kitiara bir çulluk avım hatırlıyordu, saf Caramon'a oynadıkları oyunu. Bütün arkadaşlar oyuna katılmıştı, eğer bahsedilseydi onlara bitmez tükenmez bir vaaz çekecek ve oyunu bozarak bütün eğlencelerini mahvedecek olan Sturm Brightblade dışında. O, çulluğu çantadan çıkartır, serbest bırakırdı. Arkadaşlar ne zaman bir araya gelseler, Kitiara, Tanis, Raistlin, Tasslehoff ve Flint, çulluk avının övünçlerinden, takibin heyecanından, köşeye sıkıştırılan çulluğun vahşiliğinden, tadının tavuktan daha iyi olduğu söylenen çulluk etinin yumuşaklığından bahsediyorlardı. Caramon gözleri dönmüş, ağzı açılmış bir şekilde ve guruldayan bir mideyle onları dinliyordu. Tanis, "Çulluk sadece Solinari'nin ışığında yakalanabilir," dedi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


silAh laRöeşli^i "Ormanda elinde bir çantayla beklemelisin, uyurgezer bir elf kadar sessiz bir şekilde," diye tavsiye verdi Flint. "Ve, 'Yemek için çantaya gel, çulluk! Yemek için çantaya gel!' diye seslenmelisin." Kitiara kardeşine, "Görüyorsun, Caramon," dedi, "çulluklar o kadar kolay kandırılabilirler ki bu kelimeleri duyduklarında koşarak sana gelecekler ve doğrudan çantanın içine gireceklerdir." "O noktada, çuvalın ağzını hızlıca bağlamaksın," diye yol gösterdi Raistlin, "ve çantayı sıkıca tutmalısın, çünkü çulluk kandırıldığını anladığında kaçmaya çalışacaktır ve eğer bunu yaparsa, kendisini yakalayanı parçalar." Caramon, "Ne kadar büyükler?" diye sordu. Biraz gözü korkmuş gibi gözüküyordu. "Ah, bir sincaptan daha büyük değil," diye temin etti Tasslehoff. "Ama bir kurdunki kadar keskin dişleri ve bir zombininki kadar keskin pençeleri ve bir akrep gibi sivri uçlu kuyrukları vardır." Flint, "Sağlam bir çuval aldığından emin ol, delikanlı," diye önerdi ve sonra da aniden kıkırdama krizine tutulan kenderi susturmak zorunda kaldı. Caramon, "Ama sizler gelmiyor musunuz?" diye sordu, şaşırarak. Tanis, "Çulluk elfler için kutsaldır," dedi ciddiyetle. "Benim birini öldürmem yasak." içini çeken Flint, "Ben çok yaşlıyım," dedi. "Benim çulluk avlama günlerim geride kaldı. Solace'ın onurunu yüceltmek artık senin görevin." "Ben çulluğumu on iki yaşımda öldürdüm," dedi Kitiara gururla. "Yaa!" Caramon etkilenmişti, ancak bir yandan da morali bozulmuştu. Neredeyse on sekiz olmuştu ve daha önce çulluk ayını hiç duymamıştı. Kafasını kaldırdı. "Sizleri hayal kırıklı73 nuRQaRet weis ve öon pecctn gına uğratmayacağım!" Raistlin elini ikizinin geniş omzuna koyarak, "Uğratmayacağını biliyoruz, kardeşim," dedi. "Hepimiz seninle gurulf; duyuyoruz." jj O gece nasıl da gülmüşlerdi, hepsi Flint'in evinde, Cara-mon'u bütün gece dışarıda dururken gözlerinin önünde canlandırmışlardı: Karanlıkta sararmış ve titriyor, "Yemek için çantama gel, çulluk!" diye sesleniyordu. Ve sabah Caramon heyecandan nefesi kesilmiş bir şekilde, yakalanması zor çulluğun içinde mütemadiyen kıpırdandığı bir çanta taşıyarak geldiğinde daha da çok güldüler. Caramon çuvala bakarak, "Niye kıkırdıyor?" diye sordu. "Bu bütün yakalanan çulluklar tarafından çıkarılan bir sestir," dedi Raistlin, bastırdığı kahkahasından dolayı zorlukla konuşarak. "Bize avını anlat, kardeşim." Caramon onlara nasıl seslendiğini ve çulluğun koşarak karanlıktan nasıl geldiğini ve çantasına girdiğini, kendisinin— Caramon'un— cesaretle çuvalın ağzını nasıl kapattığını ve mücadele ettikten sonra bu tehlikeli çulluğu nasıl kontrol altına aldığını anlattı. "Onu dışarı çıkarmadan önce başına vurmalı mıyız?" diye sordu Caramon elinde bir dal sallayarak. "Hayır!" diye öttü çulluk. Flint, "Evet," diye gürleyerek dalı Caramon'un elinden almak için başarısız bir girişimde bulundu. Bu noktada, Tanis, oyunun çok uzadığını düşünerek, çulluğu saldı, çulluk Tasslehoff Burrfoot'a çok benziyordu. Şaka açıklandığında kimse Caramon'dan daha çok gülmedi, hepsi daha önce kendilerinin de bu oyunun kurbanları oldukları konusunda onu temin ettiler. Kit dışında hepsi, o, bir çulluk avına gidecek kadar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ahmak olmadığını söylemişti. En azından şimdiye kadar. "Şu kavrulmuş dağlarda elimde bir çuvalla 'Buraya gel, ej74 silâh laRöeşli^i derha, buraya! Senin için bir yemeğim var!' diye bağırsam daha iyiydi!" Bıkkınlıkla küfretti, odunlardan geri kalan kömürleşmiş parçalan sinirle tekmeledi ve son yedi gündür— Sanction'dan ayrıldığından beri—düşündüğü gibi General Ariakas'ın kendisini neden bu saçma göreve gönderdiğini merak etti. Kitiara ejderhalara ancak çulluklara inandığı kadar inanıyordu. Ejderhalar! Bezginlikle homurdandı. Sanction'da yaşayanlar ejderhalar dışında hiçbir şeyden konuşmuyorlardı. Ejderhalara taptıklarını iddia ediyorlardı, Kara Kraliçe'nin tapınağı ejderha şeklinde yapılmıştı. Balif bir keresinde Kit'e bir ejderhayla karşılaşmaktan korkup korkmayacağını sormuştu. Yine de, Kitiara'nın bildiği kadarıyla, bu insanlardan hiçbiri bir ejderha görmüş değildi. Ateş kusan, ateştaşı yiyen gerçek bir ejderha. Bildikleri tek ejderha, dağın soğuk taşından oyulmuş olan ejderhaydı. Ariakas ona bir ejderhayla karşılaşacağını ilk söylediğinde Kit gülmüştü. "Bu bir şaka değil, uth Matar," demişti General Ariakas. Ancak kadın, adamın gözlerindeki parıltıyı görmüştü. Sonra, hâlâ bunun bir şaka olduğunu ve adamın kendisiyle dalga geçtiğini düşünerek sinirlenmişti. Generalin gözlerindeki parlama kaybolmuştu; bakışları soğuk, zalim ve boştu. General Ariakas, "Sana bir görev verdim, uth Matar," demişti, en az bakışları kadar soğuk ve duygusuz bir ses tonuyla. "Kabul et ya da reddet." Kabul etmişti—başka ne seçeneği vardı ki? Bir grup askerin kendisine eşlik etmesini istemişti. General Ariakas bu isteği sertçe reddetmişti. Bu görev için daha fazla adam kaybedemeyeceğini söylemişti. Acaba uth Matar kendini bu görevi tek başına halledemeyecek kadar güçsüz mü görüyordu? Belki de başkasını bulmalıydı. Beğenisini kazanmakla daha çok ilgilenen birini. 7S if rraRQaRet weis ven&on peRRin Kitiara, General Ariakas'ın Immolatus adındaki ejderhanın yaşadığını iddia ettiği Khalkist Dağları'na gitmesi için kendisine yaptığı teklifi kabul etmişti. Ejderha, Karanlıklar Kraliçesi tarafından uyandırılmadan önce yüzyıllardır buradaydı, en azından Ariakas öyle söylemişti. Kitiara'nın kabul etmekten başka bir seçeneği yoktu. Sanction'dan ayrıldıktan sonraki ilk üç gün Kitiara tetikteydi, kurulduğuna emin olduğu pusuya bakmıyordu, Ariakas tarafından düzenlenen pusu, dövüş yeteneklerini sınamak için hazırlanan pusu. Çantayı tutanın kendisi olmayacağına dair yemin etti; öyle olsa bile, içinde kafalar olacaktı. Ancak üç gün sessizce geçti. Hiç kimse karanlıktan üstüne atlamadı, hiç kimse bir çalılığın arkasından saldırmadı—bahar zamanı kendine yiyecek arayan bir sincap dışında. Ariakas gideceği yeri gösteren bir harita vermişti, Luerk-hisis Tapınağı'nın rahiplerinden geldiğini söylediği bir harita, var olduğu söylenen ejderhanın mağarasının yerini gösteren bir harita. Kadın hedefine yaklaştıkça, etraf daha da ıs-sızlaşıyordu ve Kitiara tedirgin olmaya başlamıştı. Eğer bir ejderhanın bulunabileceği bir yer seçecek olsaydı, kesinlikle burayı seçerdi. Dördüncü gün, Sanction'ı terk ettiğinden beri Kitiara'yı takip eden aç ve en hevesli akbabalar bile, kendisi dağın yamacından tırmanırken netameli

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sesleriyle birlikte çekip gittiler. Kit beşinci gününde ne bir kuş, ne bir hayvan, ne de bir böcek gördü. Kurutulmuş etten oluşan yemeğinin etrafında hiç sinek vızıldamadı. Ekmeğinin kırıntılarını sürüklemek için hiç karınca gelmedi. Süratli bir biçimde ilerlemişti. Sanction ikinci dağın zirvelerinin gerisinde gözden kaybolmuştu, onun zirvesi de Kıyamet Lordları'nın üzerinde devamlı olarak asılı duran buhar bulutu tarafından saklanıyordu. Kadın bazen yerin ayaklarının altında titrediğini hissedebiliyordu. Bunun nedeninin hareketli dağların gümbürdemesi 76 silah laRöeşliÇi olduğunu düşünmüştü, ancak artık bundan şüpheliydi. Bu belki de dev bir ejderin gümbürdemesiydi, hazinelerle, ölümle ilgili rüyalar görürken yattığı yerde dönüyordu. Altıncı gün Kitiara kendini gerçekten tehlikede hissetmeye başladı. Üstünde yürüdüğü zemin hayattan yoksundu, çoraktı. Doğru, son ağaçları ve baharın ılık havasını geride bırakmıştı. Ancak güneş alan yerlerde kayaların üzerine nazikçe tutunmuş birkaç cılız çalı ya da gölge yerlerde kalan karları görmeliydi. Oysa etrafta hiç kar yoktu, erimelerine neyin neden olduğunu merak etti. Patikada rastladığı tek çalı kararmıştı, kayalar kavrulmuştu, sanki bir orman yangını dağın bu tarafının üzerinden geçmişti. Ama hiç ağaç olmayan bir yerde orman yangını da olamazdı. Bu durumu çözmeye çalışıp, tam nedeninin bir şimşek çarpması olduğuna karar vermişti ki, granitten devasa bir kayanın etrafından dolandı ve yerde yatan bir cesede ayağı takıldı. Kit irkildi ve geriye doğru sıçradı. Daha önce bir sürü ölü adam görmüştü, ancak hiçbiri buna benzemiyordu. Vücut bir ateş içinde tamamen yanmıştı, o kadar sıcak bir ateş ki geride sadece kafatası ve kaburgalar, omurga ve bacaklar gibi vücudun iri kemikleri kalmıştı. Daha küçük kemikler, ayak ve el parmakları, kül olmuştu. Ceset yüzüstü yatıyordu. Ateş onu kavurduğunda, etini kızarttığında düşmanından kaçıyor olmalıydı. Kitiara adamın halâ başında olan kararmış miğferinin üzerindeki amblemi tanıdı. Aynı amblem adamın birkaç adım gerisinde yatan kılıcının üzerinde de vardı. Eğer içinde kemikleri duran, metal bir tabaktaki kaburga kızartmasına benzeyen, göğüs zırhına bakmak için cesedi çevirirse aynı amblemi göreceğini tahmin etti—kanatlarını açmış siyah tüylü kartal, General Ariakas'ın amblemi. Kitiara inanmaya başladı. 77 nuRQâR€t weis ve öon peRRin — Hazinle, "Yine de son gülen sen olabilirsin, Caramon," dedi dağın tepesine bakmak için güneşten gözlerini kısarak. Mavi gökyüzü dışında hiçbir şey göremedi, ancak dağın dik olan bu kısmında kendini ortada ve tehlikeye açık hissediyordu, granit kayanın arkasına çömeldi ve bu sırada kayanın da alevlerden nasibini aldığını, erimiş olduğunu fark etti. Kayanın gölgesinde yere otururken, "Hepsinin Cehen-nem'e kadar yolu var," dedi Kit kendi kendine, kavrulmuş cesedin arkadaşlığında. "Bir ejderha. Lanetleneceğim. Gerçek, canlı bir ejderha. "Ah, kes artık, Kit," diye azarladı kendini. "Bu olanaksız. Bundan sonra da gulyabanîlere inanırsın artık. Zavallı herife şimşek çarpmış." Ancak kendi kendine yalan söylüyordu. Adamın halini kolayca hayal edebiliyordu: Takipten kaçıyor, panik içinde kaçarken de bir yandan kılıcını savuruyordu. Kılıç kaliteli çelikten yapılmış olmasına karşın böylesine korkunç bir düşman karşısında hiçbir işe yaramazdı. Kitiara siyah kartal amblemiyle damgalanmış deri keseye elini uzattı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve küçük bir parşömen çıkarttı—sıkıca sarılmış ve bir yüzüğün içine sokulmuş, deriden bir parşömen. Alt dudağını ısırarak düşünceli bir şekilde kaşlarını çattı ve parşömene baktı. General Ariakas ona parşömeni vermiş, onu İmmola-tus'a teslim etmesini söylemişti. Aldatıldığı için öfkeli bir biçimde, Kit parşömeni hiç bakmadan almış, sinirle kesesine koymuştu. Ariakas'ın ejderhalar hakkında bildiklerini kendisine anlatmasını zor gizlenen bir küçümsemeyle dinlemişti, tıpkı kendisinin Caramon'a çulluklar hakkında bildiklerini anlatması gibi. Kitiara yüzüğü dikkatle inceledi. Bu bir mühür yüzüğüydü. Beş başlı bir ejderha şeklinde bir mühür. "Of," dedi Kitiara, alnındaki teri silerek. Beş başlı ejderha, Kraliçe Takhisis'in antik sembolü. Kit bir an tereddüt etti, 79 silah kâRÖeşlı'Oi sonra parşömeni yüzükten çıkardı. Büyük bir dikkatle parşömeni açtı, üstünde yazanlara hızla göz attı. îmmolatus, bu haberciyle sana gönderdiğim emirlere uymanı emrediyorum. Dört defa emrimi reddettin. Beşinci olmayacak. Sabrımı kaybediyorum. İnsan biçimini al ve yüzüğümü taşıyanla hirlikte Sanction a gel, orada yakında ejderbaordulanmın komutanı olacak olan General Ariakas'tan emirlerini alacaksın. Bu emir Karanlıklar Kraliçesi, Beş Ejderha'nın Kraliçesi, Cebennem'in Kraliçesi olan ve yakında da Krynn'in Kraliçesi olacak Takbisis adına Kara Cübbeliler'in Yüksek Ermişi, Wyrllish tarafından yazılmıştır. Kitiara, "Ah, kahretsin!" dedi. "Ah, hepsini kahretsin." Dirseklerini kıvrılmış dizlerinin üzerine koyarak başını ellerinin arasına aldı. "Ben bir budalayım! Bir ahmak! Ama kim düşünebilirdi ki? Ben ne yaptım? Kendimi bunun içine nasıl soktum?" Başını cesede bakmak için kaldırırken, "Bu kadar," diye ekledi, çarpık gülümsemesi düz, sert ve acı doluydu. "Bütün ümitlerim, bütün amaçlarım. Burada sona eriyor. Bir dağda, kemiklerim eriyerek bir kayaya kaynamış şekilde. Ama Ariakas'ın doğruyu söylediğini kim tahmin edebilirdi ki? Bir ejderha. Ve ben de onun kahrolası habercisiyim!" Çok yakın gözüken boş mavi gökyüzüne bakarak hiçbir canlının olmadığı dağın tepesinde uzun bir süre oturdu, güneşin gökyüzünden kaymasını izledi, sanki kendi bulunduğu yerin altına batıyor gibiydi, gökyüzüyle yerin birleşiminden o kadar yüksekteydi. Hava hızla soğumaya başlamıştı. Titredi, zincir zırhının altına giydiği sıkı örülmüş yün tuniğinin altında kollarındaki tüyler diken diken oldu. Yanında yün bir pelerin getirmişti, kaba yünden örülmüş bir pelerin, ancak Çantasından çıkartmadı. 'Hava kısa bir süre sonra ısınacak gibi," dedi kendi kendine ve o çarpık gülümsemesi hafifçe belirdi. "Kısa bir süre 79 maRQaRet weis ve öon peRRin —içinde rahat edemeyecek kadar çok sıcak olacak gibi." Uyuşukluğundan silkinerek kurtuldu, pelerini çantasından çıkarttı ve koyun derisini omuzlarına sararak, General Ariakas'ın kendisine verdiği haritaları—daha fazla dikkat ederek—incelemeye koyuldu. Bütün nirengi noktalarının yerini belirledi: Dağın zirvesi, ikiye ayrılmış, sanki devasa bir baltanın vuruşuyla olmuş gibi; dağın kenarından ileri doğru uzanan, kanca buruna benzeyen sarp kayalık. Artık nereye bakması gerektiğini biliyordu, zorlanmadan mağaranın yerini buldu. Ejderhanın ininin girişi çıkıntının altında gizlenmişti, kadının oturduğu yerden pek uzakta değildi. Hafif bozuk bir arazide kısa bir yürüyüş, ama ulaşması zor değil. Solinari bu gece solgundu, ancak kadına kayaların arasından yolunu bulmasına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yetecek kadar ışık sağlıyordu. Kit ayağa kalktı ve dağın kenarından aşağıya baktı. Kolay yolu seçmeyi düşünmüştü, sadece kenardan, aşağıdaki boşluğa doğru bir adım atmak. Kolay yol. .. fakat korkakların yolu. "Yalan söyle, hile yap, çal—dünya böylesi kusurlara göz yumar," demişti babası bir keresinde. "Ama dünya bir korkağı adam yerine koymaz." Bu son savaşı olabilirdi, ama kadın bunun muhteşem olmasına karar vermişti. Güneşe sırtım döndü ve ileri, toplanan karanlığa baktı. Hiçbir saldırı planı yoktu; bir planın çok işe yarayacağına inanmıyordu. Ön kapıdan içeri süzülmek dışında yapacak bir şey yok. Elini kılıcının kabzasına yerleştirerek çenesini yukarı kaldırdı, dişini sıktı ve öne doğru kararlı bir adım attı. Çıkıntının altındaki ucun kenarında çok büyük bir hayvan belirdi. Kanatlarını—heybetli kanatlar, bir kartalı cüceleş-tiren kanatlar— açan hayvan havaya doğru hızla yükselerek uçmaya başladı. Kızıl pullar güneşin son ışıklarını yakaladı, alev alev yanan bir kütükten çıkan kıvılcımlar gibi veya bir hanımın güneşe tuttuğu yakutları gibi, ya da kan damlaları 80 silah kARöeşliOi gibi parıldadı. Bir burun; uzun ve fesat bir kuyruk; sanki kanatlar tarafından kaldırılması imkansız gibi gözüken hantal ve 3ğır bir beden; parlak, solan ışığın karşısında siyah dikenli bir yele; devasa, güçlü bacaklar ve uzun, keskin pençelere sahip ayaklar; araştıran, alevden bir göz. Kit, yirmi sekiz yıllık hayatında ilk defa korktu. Midesi kuru ağzına sıcak safra göndererek düğümlendi. Bacak kasları tutuldu; neredeyse yere düşüyordu. Kılıcının kabzasında duran eli terledi ve hissizleşti. Beyninin düşünebildiği tek şey, "koş, saklan, kaç!"tı. Eğer yakınlarda bir delik olsaydı, sürünerek içine girerdi. O anda dağın kenarından boşluğa atlamak bile akıllıca ve makul bir davranışmış gibi gözüktü kadına. Kitiara kayanın gölgesine çömeldi ve titreyerek oraya sığındı, soğuk terler alnından aşağıya süzülüyordu. Göğsü sıkışmıştı, kalbi deli gibi atıyordu, nefes almakta zorlandı. Gözlerini ejderhadan alamıyordu; korkunç, güzel, çekici bir görüntüsü vardı. En azından on metre uzunluğundaydı. Gerindiğinde bütün talim alanını kaplayabilirdi ve tapınağın üstünü de kapatırdı. Kadın ejderhanın kendisini görmüş olmasından korktu. immolatus kadının orada olduğunun farkında değildi. Bütün bildiği ya da umursadığı, kadının kayaya yapışmış bir tatarcık olabileceğiydi. Gecenin içine avlanmak için uçuyordu. Son yemeğini yemesinin üstünden birkaç gün geçmişti, büyük bir şans eseri kendisine gelmiş olan bir yemek. Haberciyi yedikten sonra, İmmolatus açlık kendisini güzel rüyalarından, yağma ve yangın ve ölümle ilgili rüyalarından uyandırana dek daha fazla yemek arayamayacak kadar tembeldi. Büzüşmüş midesinin kaburgalarına vurduğunu hissederek, başka bir lezzetli lokmanın mağarasına girmesini umutla beklemişti. Hiçbir şey gelmedi. İmmolatus biraz sinirlendi, askerlerin biriyle oyun oynamış olmasından dolayı pişman oldu, dehşete kapılmış adamı uçuruma kadar kovalamış, canlı bir 81 ^riARQARet weis^ve öon peRRin ______ _ meşale gibi yanmasını izlemişti. Eğer ejderha ileriyi düşünüt yor olsaydı, tekrar yemek yemeye hazır olana kadar esirim canlı tutardı. Ah, neyse, diye aksi aksi düşündü ejderha. Dökülmüş k&-na ağlamanın bir faydası yok. Havalandı, her şeyin iyi olduğundan emin olmak için tepenin üzerinde bir kez döndü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kitiara hiç kıpırdamadan durdu, köpekleri gören bir tavşan gibi donmuştu. Nefes almayı bıraktı, kalbinin bu kadar gürültüyle çarpmamasını istedi, çünkü etrafında şimşek gibi yankılanıyor gibiydi. Kit ejderhanın uçup gitmesini, uçup u-zaklara gitmesini diledi. Bunu yapacak gibiydi, çünkü dağın kenarından yükselen sıcak hava akımlarını yakalamak ister gibi dönmüştü. Kit rahatlayarak ağlamak üzereydi ki, boğazı bir anda sıkıştı. Ejderha uçuş yönünü değiştirdi. Havayı kokladı, kızıl gözlere sahip kocaman kafası bir o yöne bir bu yöne dönüyor, ağzının sulanmasına neden olan kokunun nereden geldiğini bulmaya çalışıyordu. Koyun! Kahrolası koyun derisi pelerin! Kitiara sanki ejderhanın omuzlarında oturuyormuş gibi hayvanın koyun kokusunu aldığını biliyordu, yaratık aperatif olarak bir koyun yiyebilirdi, ancak hatasını anladığında da pek hayal kırıklığına uğramazdı—koyun derisi içinde bir insan. Büyük burun kadının olduğu yöne döndü ve Kitiara ağız beklentiyle açılırken keskin pençeleri görebildi. Kit, "Karanlıklar Kraliçesi," diye dua etti, hayatında ilk defa yardım istiyordu, "senin emrin üzerine buradayım. Senin hizmetçinim. Bu görevin başarıya ulaşmasını istiyorsan, kahrolası bir şeyler yapsan çok iyi olur!" Ejderha yaklaştı. Geceden daha karanlıktı ve devasa kanatlarıyla gecenin ilk, solgun yıldızlarını kapatıyordu. Karanlık daha da derinleşti, meşum gözleri daha da kızardı. Savunmasız, hareket edemez, kılıcını çıkartmaktan bile aciz bir halde, 82 silâh kâRÖeşUOi Kitiara ölümün uçarak yaklaşmasını izledi. Çılgına dönmüş bir meleme geldi, toynaklar kayaları dövdü. Ejderha pike yaptı. Geçişinin rüzgarı Kit'i kayaya yapıştırdı. Kanatlar bir kez çırpıldı, ölümcül bir çığlık kayaların arasından yankılandı. Ejderhanın kuyruğu haşin bir memnuniyetle ileri geri seğirdi. Ejderha havada döndü, kadının üzerine uçtu. Kitiara'nın yukarı bakan suratına sıcak kan damladı. Yeni öldürülmüş bir dağ keçisi ejderhanın pençeleri arasında sallanıyordu. İmmolatus avından ve şansından memnundu—daha önce hiçbir dağ keçisinin mağarasının bu kadar yakınlarına geldiği olmamıştı. Boş zamanında yemek için kanayan leşi mağarasına taşıdı. Dağ kenarında duyduğu güçlü koyun kokusu hakkında biraz düşündü, garip bir kokuydu, insan kokusuyla karışmıştı, ancak keçi etini koyun etine tercih ederdi. Hatta insana bile. İnsan kemiklerinde genelde az et olurdu ve ona u-laşmak için de çok uğraşması gerekirdi. Zırhı parçalamalıydı, bu da her seferinde ağzında metal tadı kalmasına neden olurdu. İnine geri dönünce büyük gövdesini kayaların üzerine yerleştirdi, orada hazine olması gerekirdi—hep içerleyerek düşünürdü—ve keçiye saldırdı. O an için Kitiara güvendeydi. Rahatlayarak yorgun düşen kadın kayanın altına sıkıştı, hareket edemiyordu. Adrenalinden gerilmiş kasları kasılı kaldı. Elini kılıcının kabzasından ayıramıyordu. Tamamen irade gücüyle kendini gevşemek için zorladı, deliler gibi çarpan kalbini sakinleştirdi, kesilmiş soluğunu düzenledi. ilk olarak, ödemesi gereken bir borcu vardı. Tanrıça için kutsal olan geceye bakarak alçakgönüllülükle, "Kraliçe Takhi-sıs," dedi, "teşekkür ederim! Benimle kal, seni hayal kırıklığına uğratmayacağım!" Borcunu ödemiş olarak Kitiara koyun derisine daha sıkı sarındı ve yıldızsız karanlıkta yatarak, General Ariakas'la yap85 nuRQARet weis ve öon peRRln tığı konuşmayı düşündü. O sırada konuyla pek ilgilenmemişti. Adamın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kendisine ejderhalarla ilgili söylediklerini hatırlamak için kendini zorladı. 84 8 Semiz, lezzetli bir keçiydi. Yemeğinden ve onu yakalamak için yorulmak zorunda kalmamış olmaktan memnun bir şekilde, Immolatus kayalık yatağına yerleşti. Kayalarının hazine yığınları olduğunu düşünerek tekrar uyudu, bir kere daha rüyalarına sığındı. Kendilerini Karanlıklar Kraliçesi'ne hizmet etmeye adamış diğer ejderhaların çoğu, Takhisis kendilerini uzun, zorunlu uykularından uyandırdığında memnun olmuşlardı. Immolatus memnun değildi. Geçen yüzyılla ilgili rüyaları ateşle, bahtsız insanları ve elfleri, cüceleri ve kenderleri önünde koşturmakla, sefil evlerini çıra gibi yakmakla, çocuklarını büyük ağzına almak ve yumuşak etlerini hatur hutur yemekle, kalelerin üstüne çıkmak ve en sert zırhı bile yırtabilecek keskin pençelerini çığlıklar atan şövalyelere batırmakla ilgili rüyalardı. Soğuduktan sonra molozları araştırmak, parıldayan mücevherleri ve gümüş kadehleri, büyülü kılıçları ve altın bileklikleri almakla, onları ateşe vermemeye dikkat ettiği birkaç yük arabasına doldurmakla ve sonra da arabaları pençelerinde inine taşımakla ilgili rüyalar. Mağarası bir zamanlar hazinelerle doluydu, o kadar doluydu ki kendi bedenini içeri zorlukla sokabiliyordu. Huma— 0 kötü ruhlu, şeytanîŞövalye Huma ve onun lanet olası büyücüsü Magius—Immolatus'un bütün eğlencesine bir son rruRQARet weis ve öon pe»Rin vermişti. Neredeyse İmmolatus'u öldüreceklerdi. Kara Kraliçe, kara kalbine lanet olsun, İmmolatus'u bütün savaşlara son verecek savaş olması gereken şey için kendisine katılmaya çağırmıştı. Sinir bozucu Solamniya Şövalyeleri belasının yok edileceği, onların iğrenç türlerinin uzun süredir acı çeken dünyanın yüzünden silineceği bir savaş. Kara Kraliçe kaybedemeyecekleri, yenilmez oldukları konusunda ejderhalarını temin etmişti. İmmolatus bunun kulağa eğlenceli geldiğini düşünmüştü—o zamanlar genç bir ejderhaydı. Hazinelerini terk etmiş ve kardeşlerine katılmaya gitmişti: mavi ejderhalar, kızıl ve yeşil, karla kaplı güneyin beyaz ejderhaları, gölgelerin siyah ejderhaları. Savaş planlandığı gibi gitmemişti. Kurnaz insanlar bir silah icat etmişlerdi, parlak ve büyülü gümüş metali ejderhanın gözlerine acı verdiği kadar keskin ucu ejderhanın kalbi için ölümcül olan bir mızrak. İğrenç şövalyeler bu korkunç silahı savaşta taşımışlardı. İmmolatus ve kendi türü cesurca savaşmışlardı, ama sonunda, Huma ve onun ejderhamızrağı, Kraliçe Takhisis'i bu varlık düzleminden çekilmeye, umutsuz bir anlaşma yapmaya zorlamıştı. Ejderhaları öldürmeyecek ancak uyutulacaklardı. Dünyanın dengesini bozmamak için, aynı şekilde, iyi ejderhalar olan gümüş ve altınlar da uykuya dalacaklardı. İmmolatus'un sağ kanadı zalim mızrakla yırtılmıştı, sol arka bacağı korkunç mızrakla yarılmıştı, midesi rezil mızrakla kesilmişti. Ejderha topallayarak mağarasına dönmüştü, kanı yere yağmur gibi akıyordu ve yokluğunda hırsızların hazinesini çaldığını görmüştü! Öfkeli bağırtıları dağın tepesini ikiye ayırdı. Uykuya dalmadan önce, bir daha asla insanlarla ilgili—kafalarını koparmak ve kemiklerini parçalamak dışında—bir şey yapmayacağına dair yemin etti. Ayrıca Karanlıklar Kraliçesi ile de hiç işi olmayacaktı. O Kraliçe ki hizmetindekilere ihanet etmişti. Yüzyıllar süren uykusu boyunca yaraları iyileşti. Bedeni 86 siUh kaRöeşliÇi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gücünü geri kazandı. Yeminini unutmadı. Yedi yıl önce, şu anda Cehennem'de hapsedilmiş olan Kraliçe Takhisis'in ruhu ejderhalarına gelmiş, İmmolatus'u uzun uykusundan uyandırmak ve yine bütün savaşlara son verecek bir başka savaş için kendisine katılmasını istemek için ejderhayı çağırmıştı. Kraliçe Takhisis'in ruhu mağarasında, acınacak kadar boş mağarasında durmuş ve taleplerini sıralamıştı. immolatus onu ısırmaya çalışmış. Başarısız olunca (birinin dişlerini bir ruha saplaması zordur), ejderha tekrar yatmış ve yeniden uykuya, parçalanmış insanlar ve altınla ve incilerle ve safirlerle dolu bir mağara gördüğü güzel rüyalarına dönmüştü. Ancak uykusu gelmiyordu, geldiğinde bile bunun zevkini çıkartmaya izni yoktu. Takhisis daima etraftaydı; kendisini rahatsız ediyor, emirler ve mesajlar taşıyan haberciler gönderiyordu. Bu kadın neden onu rahat bırakmıyordu ki? Onun amaçlan için yeteri kadar şey feda etmemiş miydi? Derdini anlatmak için kadının daha kaç habercisini yakması gerekiyordu? Yanıp kül olan son insanı sevgiyle düşünüyor, kızaran insan eti kokusunun hatırasıyla gülümsüyordu ki, İmmola-tus'un tatlı rüyası değişti. Rüyasında pireleri görmeye başladı. Ejderhalar pireler tarafından rahatsız edilmezler. Daha düşük seviyeli hayvanlar pireler tarafından rahatsız edilirler, pullarla kutsanmamış hayvanlar, derisi ve kürkü olan hayvanlar. Jıne de İmmolatus rüyasında pireleri gördü, bir pirenin kendisini ısırdığını gördü. Isırık acı vermiyordu, ancak rahatsız ediciydi, yakıcıydı. Ejderha rüyasında pireyi ve onu kaşıdığını gordu. Bu maksatla uykulu bir şekilde arka bacağım kaldırdı. « ısırmayı kesti ve ejderha yatıştı, tekrar huzur içindeydi. °nra o kahrolası ısırma tekrar başladı, bu sefer başka bir tadaydı. Bit bir yerden başka bir yere zıplamıştı-nid Altlk Cİddİ Cİddİ ranatsız olan İmmolatus uykusundan a-1 en ve sinirle kalktı. Dağın yan tarafına açılan bir hava boş37 imRQARet welS ve ÖOn peRRİn otluğundan içeri süzülen güneşin ilk ışıkları mağarasını aydınlatıyordu. İmmolatus büyük başını büktü, gözleri sol omzunda bir yerlerde olan böceği bulmak için bakmıyor, pençeleri bu işi kısa kesmek için açılıp kapanıyordu, immolatus omzunda bir bitin değil de bir insanın durduğunu görünce çok şaşırdı. • "Ha?" diye kükredi, gafil avlanmıştı. ?; İnsan bir zırh ve koyun derisinden bir pelerin giymişti ve İmmolatus'un büyük omzunun üstüne tünemişti. Savaş atlarının üzerine binmiş o tanrının belâsı şövalyeler kadar sakince oturuyordu orada, immolatus ters ters baktı, böylesine bir küstahlık karşısında akıl almaz derecede şaşırmıştı ve insan, kılıcının ucunu ejderhanın etine batırarak canını yaktı. İnsan, "Burada gevşek bir pulunuz var, ejderha lordum," dedi, yollara döşenen taşlar kadar büyük ve neredeyse onun kadar ağır bir pulu kaldırırken. "Bunu biliyor muydunuz?" Ejderhanın zihni gördüğü rüya ve keçi etinin uyku veren etkisiyle bulanmıştı; İmmolatus derin bir nefes aldı, bu sinir bozucu yaratığı yakarak diğer yokluk düzlemine göndermeye hazırlandı. Kükürtlü nefesi boğazında toplandı, ancak zihni biraz daha açıldığında eğer bunu yaparsa sadece bu davetsiz misafiri değil, aynı zamanda sol omzunu da yakacağını fark etti. İmmolatus bir süre boğazını temizledi, midesinde kaynamakta olan ateşi yuttu. Başka silahları da vardı, epey bir sayıda büyüsü, ancak bunları kullanmak için ejderhanın çaba harcaması gerekiyordu ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


onları yapmak için gereken karmaşık kelimeleri hatırlayamayacak kadar uyuşuktu. En iyi ve en etkili silahı korkuydu. Devasa kızıl gözlerini—göz bebekleri bir insanın kafasından büyüktü—insanın kara gözlerine dikti ve o ufak aklına kadının kendi ölümüyle ilgili görüntüler soktu. Yanarak ölmek, dişler ve pençeler arasında ölmek, ya da üzerinde bir ejderhanın yuvarlanışıyla ve kanlı bir pelteye do98 silah laRöeştiCji nüşerek ölmek. İnsan bu saldırı karşısında sendeledi, titredi ve yüzü soldu, ancak aynı zamanda kılıç daha derine battı. "Daha önce hiç bir tavuğu yahni yapmak için kestiğinizi zannetmiyorum, lordum," dedi insan. Sesinde hafif bir titreme vardı, kontrol ettiği ve bastırdığı bir titreme. "Haksız mıyım? Ben de öyle düşünmüştüm. Ne yazık. Çünkü eğer bir tavuğu kesmiş olsaydınız, lordum, o zaman tam buradan ilerleyen şu tendonun"—kılıcını batırdı, batırdı, dürttü, dürttü—"kanadınızı kontrol ettiğini bilirdiniz. Eğer bu tendonu kesersem"— kılıç biraz daha derine battı—"uçamazsınız." İmmolatus daha önce hiç tavuk kesmemişti—genelde onları bütün olarak yerdi, bir anda birkaç düzinesini birden— ancak kendi bedeninin yapısını iyi biliyordu. Ayrıca kanatlarının hasar görmesine de aşinaydı, onu mağarasına hapseden yaralar, uçamaz ve avlanamaz bir halde açlık ve susuzluktan şiddetli ağrılar çekmek. "Siz güçlüsünüz, lordum," dedi insan. "Büyü konusunda yeteneklisiniz. Pençelerinizin bir hareketiyle beni öldürebilirsiniz. Ancak ben size önemli ölçüde zarar vermeden önce deP." ......... Artık immolatus sinirli değildi. Öfkesini yenmişti. Aç da değildi, keçi bu sorunu çözmüştü. Ejderha ilgilenmeye başlıyordu. insan saygılıydı, kendisine "lordum" diye hitap ediyordu. En uygun ve münasip şekilde. İnsan korkmuştu, ancak korkusunu yenmişti. İmmolatus böylesine bir cesareti takdir etti. Kadının zekâsından, yaratıcılığından etkilenmişti. Konuşmaların sürdürmek istiyordu, ilginç bulmuştu. Nasıl olsa kadını daha sonra da öldürebilirdi. 'Omzumdan aşağı in," dedi. "Seni görmeye çalışırken boynum tutulacak." insan, "Bunun için üzgünüm, lordum," dedi. "Ancak ha89 rtiARQARet weis ve öon peRRin reket etmenin benim ciddi derecede zararıma olacağını görüyor olmalısınız. Mesajımı buradan vereceğim." "Sana zarar vermeyeceğim. En azından şimdilik." "Neden benim canımı bağışlayasınız ki, lordum?" "Diyelim ki meraklandım. Neden burada olduğunu bilmek istiyorum, Kaypak Kraliçemiz adına! Benden ne istiyorsun? Benimle konuşmak için ölümü göze almanı gerektirecek kadar önemli olan şey nedir?" "Bunların hepsini size oturduğum yerden de anlatabilirim, lordum," dedi insan. Ejderha, "Kahretsin!" diye kükredi. "Göz seviyesine in! Eğer seni öldürmeye karar verirsem, önceden seni adil bir şekilde uyarırım. Acınası savunmanı yapman için sana izin veririm, hiçbir şey için olmasa bile kendi eğlencem için. Anlaştık mı?" İnsan bu öneriyi düşündü, kabul etmeye karar verdi. Ejderhanın omzundan mağaranın zeminine kolaylıkla atladı— ah, mağarasının bomboş, taş zeminine. Immolatus boşluğa kasvetli bir melankoliyle baktı. "Seni hazinemin cazibesi getirmiş olamaz. Tabi eğer kayaları toplamak için alev alev yanan bir arzun yoksa." Derince içini çekerek dev kafasını taştan bir yastığın üzerine koydu, insanın gözlerinin seviyesine gelmesini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sağladı. "Bu daha iyi. Daha rahat. Şimdi, sen kimsin ve neden geldin?" Kadın, "Adım Kitiara uth Matar—" diye başladı. Immolatus gürledi. "Uth Matar. Solamnca gibi geliyor." Ters ters baktı, kadını şimdi öldürmektense sonra öldürmek konusundaki düşüncesini tekrar gözden geçirdi. "Solamnları pek sevmem." Kitiara, "Yine de bize saygı duyuyorsunuz," dedi gururla. "Ve biz de size saygı duyuyoruz, lordum." Başını eğerek selâm verdi. "Laf ejderhalardan açıldığında gülen ve onların kender masallarından başka bir şey olmadığı söyleyen dünyadaki di90 silâh kARöeşliCji ğer budalalar gibi değiliz." "Kender masalları!" İmmolatus başını kaldırdı. "Bizim hakkımızda söyledikleri bu mu?" "Gerçekten bu, lordum." "Yangılar, katliamlarla ilgili şarkılar yok mu? Yanan şehirler ve kavrulmuş bedenlerle ilgili hikayeler, katledilmiş bebekler ve çalınmış hazinelerle ilgili öyküler? Biz. . . " immolatus öfkesinden zorlukla konuşabiliyordu. "Biz kender masalları-yız! Kitiara, "Ne yazık ki, şimdilerde böyle anılıyorsunuz, lordum," diye ekledi. immolatus kendisinin ve kardeşlerinin ve kuzenlerinin yıllar, hatta yüzyıllardır uyuduğunu biliyordu. Ancak ejderhaların yarattığı dehşetin, yaptıkları görkemli işleriyle ilgili hikayelerin, saldıkları korku ve nefretin nesilden nesile aktarılmış olacağını düşünmüştü. "Eski günleri düşünün," diyerek devam etti Kitiara. "Gençlik günlerinizi düşünün. Kaç kere şövalye grupları öldürmek için sizi aradı?" immolatus, "Birçok kez," dedi. "Bir seferde on ya da yirmi kişi, yılda en azından iki kere." "Ve kaç kere hırsızlar hazinenizi çalmak için ininize girdi, lordum?" "Her ay," dedi ejderha, kuyruğu hatıralarla kıpırdayarak. "Eğer etrafta cüceler varsa daha sık. Sinir bozucu yaratıklar, cüceler." "Peki bugün ve bu çağda hırsızlar mağaranıza girmeye ve hazinenizi çalmaya çalıştılar mı?" immolatus acıyla bağırdı, "Çalınacak hiç hazinem yok!" Kitiara, "Ama hırsızlar bunu bilmiyorlar," diye karşı çık-llMağaranızda kaç kere saldırıya uğradınız? Bunun cevabının hiç olduğunu tahmin edebilirim, lordum. Ve bunun ne-enı ne? Çünkü artık kimse size inanmıyor. Kimse sizin var 91 maRQaRet weis ve öon peRRin — olduğunuzu bilmiyor. Bir mit, bir efsane, bir maşrapa soğuk bira içerken anlatılıp gülünecek bir masaldan başka bir şey değilsiniz." İmmolatus duvarları sallayan ve tavandan kaya tozundan oluşan nehirler akmasına yol açan bir sesle kükreyerek, mağa, ranm titremesine neden oldu. "Bu doğru!" Ejderha vahşice dişlerini gıcırdattı. "Söylediklerin doğru! Bunu daha önce hiç bu şekilde düşünmemiştim. Bazen merak ediyordum, ancak onları uzak tutanın hep korku olduğunu tahmin etmiştim. Unutkanlık değil!" "Kraliçe Takhisis onların hatırlamasını sağlamak niyetinde, lordum," dedi Kitiara soğukkanlılıkla. immolatus, "Öyle mi?" diye mırıldandı ve koca gövdesini kaldırdı. Pençelerini taş zemine sürttü, kayayı oyarak izler bıraktı. "Belki de onu yanlış değerlendirmişimdir. Ben düşündüm ki. . . neyse, boş ver. Önemli değil. Ve bu yüzden seni bana bir mesaj vermen için mi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gönderdi?" Kitiara selam verdi. "Kraliçe Takhisis'in Ordusu'nun başı, General Ariakas tarafından, Majestelerinin en ulu ve en güçlü ejderhası, Immolatus'a bir mesaj vermek üzere gönderildim." Kitiara parşömeni uzattı. "Lordum bunu okumak isterler mi?" immolatus bir tırnağını salladı. "Onu bana sen oku. İnsanların tavuksu karalamalarını çözmekte zorlanıyorum." Kitiara tekrar selâmladı, parşömeni açtı ve kelimeleri o-kudu. "Dört defa emrimi reddettin. Beşinci olmayacak. Sabrımı kaybediyorum," kısmına geldiğinde İmmolatus, tüm ihtişamına rağmen, hafifçe sinmişti. Kraliçe'nin kelimelerin ardındaki öfkeli sesini epey açıkça duyabiliyordu. İmmolatus kendi kendine, "Ama dünyanın böyle bir hale geldiğini nereden bilebilirdim ki?" diye mırıldandı. "Ejderhalar unutulmuş! Daha da kötüsü—gülünüyor, küçümseniyor!" "insan biçimini al ve yüzüğümü taşıyanla birlikte Sanction'^-gel, orada yakında ejderhaordulanmın komutanı olacak General 92 siUtı kâRÖeşliği jiriakas'tan emirlerini alacaksın." "İnsan biçimi!" İmmolatus burun deliklerinden bir damla alev çıkarttı. Sertçe, "Almayacağım," dedi. "Dünya ejderhaları unutmuş, öyle mi? Kısa bir süre içinde hatalarını anlayacaklar. Beni öldürürken görecekler. Üzerlerine bir şimşek gibi ineceğim! O zaman ejderhaları tanıyacaklar, Kara Kraliçemiz adına! Onun ateşten güneşi gökyüzünden kopardığını ve tam ortalarına attığını düşünecekler!" Kitiara dudaklarını birbirine bastırdı. İmmolatus kadına baktı. "Ne var? Eğer Takhisis'in emirlerine uymamak konusunda endişelendiğimi düşünüyorsan, yanılıyorsun," dedi huysuzca. "Kendini bizim Kraliçemiz olarak ilân etmeye ne hakkı var? Dünya istediğimizi yapmamız için bize verildi. Ve sonra o aramıza gelerek bize sözler verdi, beş ağzının her biriyle farklı sözler. Peki o sözler bizi nereye götürdü? Bir şövalyenin mızrağının sivri ucuna! Daha da kötüsü—tanrının cezası altın ejderhalar tarafından parçalanmaya! Kitiara, "Ve eğer kendi planınıza göre ilerlerseniz başınıza gelecek olan şey kesinlikle bu, lordum," dedi. immolatus hırladı ve dağ çatırdadı. Burun deliklerinden duman çıktı, dudakları gerildi. "Beni sıkmaya başlıyorsun, insan. Dikkat et. Acıkmaya başladığımı hissediyorum." Kitiara eliyle ejderhanın mağarasının çıkış deliğini işaret ederek, "Diyelim ki dışarıya çıktınız, sonra ne yapacaksınız?" diye sordu. "Birkaç ev yok edin, birkaç ahır yakın. Belki bir iki kaleyi bile yıkabilirsiniz. Birkaç yüz insan ölür." Kadın omuzlarını silkti. "Ve sonra ne olacak? Herkesi öldüremezsi-mz. Kurtulanlar bir araya toplanırlar. Sizi ararlar ve bulurlar—yalnız, destekten yoksun, kardeşleriniz tarafından terk edilmiş, Kraliçeniz tarafından unutulmuş bir halde. Altın ejderhalar da gelirler. Ve gümüşler. Çünkü onları durduracak hiçbir şey yok. Siz kudretlisiniz, Lord İmmolatus, ancak tek 93 — m*RQAR€t W€4S^V€-Ouı ı pv,^^„. __ _________________ basmasınız ve onlar çok fazla. Kurtulamazsınız." İmmolatus kuyruğunu şiddetle yere vurdu ve dağı titretti. İnsanın gözü korkmamıştı. Kadın bir adım ilerledi, ejderhanın çenesinin tek bir hareketiyle kendisini ikiye ayırabilecek olan iri dişlere yaklaştı. Öfke bağırsaklarında kükürt gibi yanıyor olmasına rağmen, immolatus insanın cesaretinden etkilenme-mezlik edemedi. "Ulu lordum, beni dinleyin. Majesteleri'nin bir planı var." Kitiara

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


açıkladı, "Ejderhalarını uyandırdı—bütün ejderhalarını. Doğru zaman geldiğinde bütün ejderhalarını savaşa çağıracak. Krynn üzerindeki hiçbir şey onun gazabına karşı koyamayacak. Siz ve kardeşleriniz dünyayı Kraliçe'nin adına yöneteceksiniz." immolatus, "Peki o muhteşem an ne zaman gelecek?" diye sordu. Kitiara alçakgönüllülükle, "Bilmiyorum, lordum," dedi. "Ben sadece bir haberciyim ve bu yüzden komutanımın sırlarını bilmiyorum. Ancak eğer benimle birlikte General Aria-kas'ın kampına insan şeklinde gelirseniz, Majestelerinin önerdiği gibi—çünkü sizin dönüşünüzle ilgili bütün bilgileri gizli tutmamız gerekiyor—bilinmesi gereken her şeyi kesinlikle öğreneceksiniz." immolatus, "Bana bir bak!" diye hırladı. "Benim ihtişamıma bir bak! Ve benden seninki gibi zayıf, yumuşak, gevşek, çelimsiz, paytak paytak yürüyen bir bedene sıkışarak kendimi küçültmemi ve alçaltmamı istemek cüretinde mi bulunuyor-sunr Selam vererek, "Böylesi bir fedakarlığı sizden ben istemiyorum, lordum," dedi Kitiara. "Bunu kraliçeniz istiyor sizden. Size şunu söyleyebilirim, lordum immolatus—siz Majesteleri'nin seçilmişisiniz. Bu dönemde böylesi zor bir görevi kabul etmek için dünyaya çıkmak sadece sizden istendi. Diğerlerinden hiçbiri böyle onurlandırılmadı. Majestelerinin en iyi94 silAh kâRöeşliOi sine ihtiyacı vardı, ve size geldi." "Diğerlerinden hiçbiri mi?" diye sordu İmmolatus, şaşırarak. "Hiçbiri, lordum. Siz, onun ejderhaları arasında bu önemli görevin emanet edilebileceği tek varlıksınız." İmmolatus derin derin içini çekti, yüzyıllar boyunca birikmiş kaya tozu kaldıran, insanın dumanla kaplanmasına ve kadını öksürmesine neden olan bir iç çekişti bu. Kabul etmesi istenen biçimin acınası doğasına bir örnek daha. "Pekâlâ," dedi immolatus. "İnsan biçimi alacağım. Sana şu komutanının kampına kadar eşlik edeceğim. Onun söyleyeceklerini dinleyeceğim. Sonra da devam edip etmemeye karar vereceğim." İnsan bir cevap vermeye çalıştı, ama nefes almakta zorluk çekiyordu. Ejderha, "Beni rahat bırak," dedi. "Beni dışarıda bekle. Şekil değiştirmek sen orada durup aval aval bana bakmazken de yeterince küçültücü bir şey." İnsan başını eğerek tekrar selâm verdi. "Elbette, lordum." Kadın hava deliğinden aşağı sarkan bir ipin ucunu yakaladı—ejderhanın şu ana kadar hiç fark etmemiş olduğu bir ip. Sıkıca tutunarak, çevik bir şekilde mağaranın tavanına kadar tırmandı ve sürünerek hava boşluğunun içine girdi, ipi de ardından yukarı çekti. İmmolatus bunu tatsızca izledi. İnsan kaybolduğunda kızıl pençesine iri bir kaya aldı ve onu hava deliğine soktu, bir daha hiçbir davetsiz misafirin içeri gizlice girmemesi için deliğe sıkıştırdı. Mağara artık hoşlandığından daha karanlık ve daha havasızdı; kendi kükürtlü nefesi ortamı pis pis kokutmaya başlıyordu. Başka bir hava deliği açması gerekecekti, bu da kendisine epey pahalıya patlayacak ve zahmete sokacaktı. İnsanlar! hepsini yakmalı! Baş belâları. Yakılmayı hak ediyorlardı. 9^ maRQARet weis ve öon peRRin Hepsi. Bununla daha sonra ilgilenecekti. Bu arada, Kraliçe Takhisis'in yardım için onu istemesi kesinlikle doğru ve doğaldı. Onu bencil ve entrikacı, küstah ve ısrarcı bulmasına rağmen, İmmolatus Majestelerinin zekâsında kusur bulamadı. Kitiara dağın kenarında ejderhanın kendisine katılmasını bekledi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Zorlu bir deneyim olmuştu; yaşadığı sürece buna benzer başka bir görev üstlenmek istemediğini kendine itiraf etti. Tükenmişti; korkusunu kontrol etmek için kendisini zorlaması, hızlı düşünen yaratığı alt etmek için çabalaması neredeyse bütün dayanma gücünü bitirmişti. Tam teçhizatlı olarak yüz kilometre yürümüş ve bu sırada uzun süre savaşmış kadar güçsüz hissediyordu kendini. Kayaların arasında yere çökerek, matarasından su içti, sonra ağzını çalkaladı, alev tadından kurtulmaya çalışıyordu. Yorgun olduğu kadar da kendinden memnundu, planının başarısından memnun olmuştu. Memnun, ama şaşkın değil. Kitiara, hangi ırktan olursa olsun, pohpohlanmaya dayanıklı hiçbir erkekle karşılaşmamıştı, ejderha ya da başka bir şey. Ve Sanction'a dönüş yolunda küstah ve potansiyel olarak öldürücü olan yol arkadaşını uysal tutmak için onu doldurmaya devam etmesi gerekiyordu. Kitiara iri bir kayanın üzerine yattı, başını kollarının üstüne koydu. Zırhlı bir adam koşarak ona geldi. Adamın ağzı açıktı, çığlık atıyordu, yüzü korku ve acıyla çarpılmıştı, ama kadın onu tanıdı. "Baba!" Kitiara ayağa fırladı. Adam hızla kadına doğru ilerledi. Alevler içindeydi, giysileri yanıyordu, saçları yanıyordu. Canlı canlı yanıyordu. Eti cızırdıyor ve kabarıyordu... 96 silah kARöeşliOi Kitiara çığlık attı, "Baba!" Bir elin dokunuşu kadını uyandırdı. Kulak tırmalayıcı bir ses, "İlerle, solucan," dedi. Kitiara gözlerini ovuşturarak uykuyu gözlerinden sildi. Aynısını beynine yapabilmeyi de isterdi. Yanından geçerken cesede yakından baktı. Adamın Gregor uth Matar'dan otuz santim kadar daha kısa olduğunu görünce rahatladı. Yine de, Kit titremesini bastıramadı. Rüya çok gerçekçiydi. Ejderha uzun, sivri tırnağıyla kadını sırtından dürttü. "Hareket etmeye devam et, sümüklü böcek! Bu eziyetli işi çabucak bitirmek istiyorum." Kitiara bıkkınca yürüyüş hızını arttırdı. Bu beş gün çok uzun olacaktı. Hem de çok uzun. 97 9 Langtree'li Ivor, civar yerleşimlerde Deli Baron olarak bilinirdi. Komşuları ve kiracıları onun gerçekten kaçık olduğuna inanıyorlardı. Onu severlerdi, ona neredeyse taparlardı ama ne zaman köylerinde atını dörtnala sürdüğünü, saman arabalarının üzerinden atladığını ve tavukları dağıttığını, hızla geçerken tüylü şapkasını salladığını görseler, o gittikten sonra kafalarını sallayıp döküntüleri toplarlar ve kendi kendilerine, "Evet, o kafadan kontak, kesinlikle," derlerdi. Ivor Langtree otuzlarının sonlarındaydı, bir Solamniya Şövalyesi'nin soyundandı, Afet'i izleyen kargaşa sırasında ev halkını toplayacak ve sessizce Solamniya'yı terk edecek, ailesiyle Yeni Deniz'deki bir koya ulaşana kadar güneye yolculuk edecek kadar sağduyulu bir adam olan Langtree'li Sör John'un soyundan. Adam, gözlerden uzak bir vadi bulunca tahtadan bir duvar inşa etmiş ve evini kurmuştu. Karısı ateşli dağ Krynn üzerine düşünce anayurtlarından uzaklaşmak zorunda kalmış zavallı sürgünleri eve kabul edip, doyurur ve giydirirken, adam araziyi işledi. Çok sayıda sürgün de kazık duvarın yakınında yaşamayı seçti ve onu çapulculuk yapan goblinlere ve vahşi ogrelere karşı korumak için yardım etti. Yıllar geçti. En büyük Langtree evlâdı babasının yerini aldı; daha genç erkek evlâtlar savaşmaya gittiler, adil ve onurlu amaçlar için savaştılar. Bu amaçların getirişi tatminkar olduğunda, oğullar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kazandıklarını eve, aile kasasına getirdiler. Eğer ------------— siUh kaRöeşliOi değilse, oğulların asilce davrandıklarını bilmekten kaynaklanan tatminleri vardı ve eve döndüklerinde, aile kasası onları destekledi. Kızlar halkın arasında çalıştılar, fakirliğin sıkıntısını hafifletmek ve hastalara yardım etmek için; evlendiklerinde de leydi annelerinin başlatmış olduğu hayır işlerini yaymaya gittiler. Toprak zenginleşti. Hisar küçük bir şehirle çevrili bir kale oldu: Langtree şehri. Geniş vadide birkaç kasaba ve köy kuruldu, daha fazlası da komşu vadide; hepsinin halkı da Langtree ailesine bağlılık yemini etti. Langtreeler o kadar zenginleşti ki John III kendini baron ilan etmeye ve topraklarını da baronluğu olarak kabul etmeye karar verdi. Köylüler ve şehirde yaşayanlar bir baronluğa ait olduklarını düşünmekten gururluydular ve öyle davranarak lordlarım mutlu etmeye istekliydiler. Langtree'nin ilk baronundan sonra oğullar geldiler ve o-ğullar gittiler—çoğunlukla gittiler, çünkü Langtreeler güm-bürdeyen iyi bir savaştan daha çok hiçbir şeyi sevmezlerdi ve hep ölmek üzere ya da ölü olarak, yaslı arkadaşları tarafından kalelerine getirilirlerdi. Şimdiki baron ikinci oğuldu. Baron olacağını ummamıştı, ancak ağabeyinin dış yerleşimlerden birini bir hobgoblin grubuna karşı savunurken meydana gelen zamansız ölümü sonucunda bu unvanı almıştı. Küçük oğul olarak, İvor'un hayatını kılıcıyla kazanması bekleniyordu. O da bunu yapmıştı, ancak o zamanlarda yapıldığı gibi değil. Kabiliyetlerini ve doğal yeteneklerini değerlendirerek, Ivor kendisini başka adamlara kiralamaktansa başka adamları kendisiyle beraber savaşmaları için kiralamanın daha iyi olacağı sonucuna varmıştı. Ivor mükemmel bir lider, iyi bir strateji uzmanıydı; cesurdu ama gereksiz tehlikelere atılmazdı ve Yasa'nın ezici ve bağlayıcı kurallarına olmasa bile, Şövalye'nin Yemini'ne gönülden bağlıydı: "Onurum hayatımdır." Ufak tefek bir adam 99 rruRQaRet weis ve öon peRRln — olan Ivor—bazdan onu kender sanırdı, bir kereden fazla yapmadıkları bir hata—narin ve esmerdi. Uzun, siyah saçları ve iri kahverengi gözleri vardı. Adamları, Ivor'un boyunun sadece bir atmış olmasına rağmen cesaretinin bir doksan olduğunu söylerlerdi. Ivor incecikti ancak dayanıklıydı, savaş konusunda ze- ._. kiydi ve aldatıcı bir gücü vardı. Dökme zırhı ve zincir elbisesi bazı yetişkin erkeklerden daha ağırdı. Baronluğun ya da onu çevreleyen toprakların en büyük atlarından birine binerdi ve iyi sürerdi. Savaşmayı ve kumar oynamayı severdi; birayı ve kadınları severdi. Genellikle de tercihlerini bu sırayla kulla- * nırdı ve bu yüzden de Deli Baron takma adını almıştı. i ! Ağabeyinin ölümü sonucunda istemeyerek baron olduj ğundan, Ivor baronluğun günlük işleriyle uğraşan görevlilerle 1"i ve sekreterlerle görüşmüş ve, işlerinde güvenilir ve emin ol\ duklarını anlayarak, sorumluluğu onlara verip en sevdiği şey- ~~r~" leri yapmaya devam etmişti—savaş için adam eğitmek ve sonra j onlara dövüşecekleri savaşlar bulmak. j Böylece baronluğun işleri yolunda gitti, Ivor'un da; kahramanlıkları efsanelere konu olmuştu ve askerleri büyük rağ-__^ bet görüyordu. Adamın paraya ihtiyacı yoktu, kabul edebilei ! ceğinden daha fazla iş teklifi alıyor ve sadece kendine uyanları j j seçiyordu. Çeliğin onun üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Eğer ' i; davayı haksız bulursa, başka bir kale yapmasına yetecek mikj;; tarda paraya sırtını dönerdi. Sadece minnettar hayırdualarıyla ödeme

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yapabilecek olanlar uğruna savaşmak için parasını ya da kendi kanını tereddüt etmeden harcayabilirdi. Deli olarak nitelendirilmesinin başka bir nedeni de buydu. Üçüncü bir neden daha vardı. Ivor, Langtree Baronu, eski bir tanrıya tapıyordu, uzun süre önce Krynn'i terk ettiği bilinen bir tanrıya. Bu tanrı Kiri-Jolith'ti, Solamniya Şövalye-leri'nin tanrısı. Langtree'li Sör John, Kiri-Jolith'e olan inancını asla kaybetmemişti. Şövalye, inancını Solamniya'dan taıoo silAh kâRÖeşliQi sımış, o ve ailesi bu inancı ayakta tutmuşlardı; kalplerinde yanan kutsal bir alevdi bu, sönmesine asla izin verilmeyen bir alev. Ivor, bunun yüzünden sık sık alay konusu olmasına rağmen, inancını asla gizlemezdi. İyi huylulukla güler ve—aynı iyi huylulukla—şakayı yapanın kafasına bir tane geçirirdi. Ivor sonra adamı kaldırır, silkeler ve şakacının kulaklarının çınlaması kesildiğinde, adama başkalarının inançlarına katılmasa da onlara saygı duymasını öğütlerdi. Adamları Kiri-Jolith'e inanmıyor olabilirlerdi, ancak İvor'a inanıyorlardı. Savaşırken ölümden kıl payı kurtulduğuna sayamayacakları kadar çok şahit olduklarından, onun şanslı olduğunu biliyorlardı. Deli Baronlarının savaşa girmeden önce açık açık KiriJolith'e dua ettiğini görmüşlerdi, hem de tanrının bu dualara yanıt verdiğine dair hiçbir işaret ya da bir kelime almamasına rağmen. "Lanet olası piyadelerine savaşta yapmayı tasarladıklarını açıklamak için zaman ayırmak bir generalin işi değildir," derdi Deli Baron, bir kahkaha atarak. "Ben de Ölümsüz General'in plânlarını bana açıklamasını beklemiyorum, ha, ha ha!" Askerler çok batıl itikatlıdır—ölümle her gün kumar oynayan herkes, tavşan ayağı, büyülü madalyonlar ve bir leydinin saçından bir tutam gibi şans getiren eşyalara inanmaya meyillidir. Bu yüzen birden fazlası saldırıdan önce Kiri-Jolith'e küçük bir dua fısıldardı, birden fazlası dövüşe yanında bir parça bizon kürküyle girerdi—bizon Kiri-Jolith'in kutsal hayvanıdır. Yardım etmese bile, zararı da dokunmazdı. Deli Baron, Raistlin ve Caramon'un kendilerini takdim edecekleri asilzadeydi. Caramon giysisinin altındaki küçük, deri bir kesenin içinde Antimodes tarafından Langtree Baronu ivor'a verilmek üzere yazılmış tanıtım ve tavsiye mektubunu aşıyordu. Kardeşler için çelikten daha değerli olan bu mektup, ikizlerin umutlarının ve planlarının sembolüydü. Bu ıoı nuRQARet weis ve öon peRRln mektup onların geleceğiydi. Antimodes onlara Langtree'li İvor hakkında pek bir şey söylememişti (huzurlarını kaçıracağını düşünerek adamın lâkabından bahsetmemişti). Bu yüzden de ikizler gemiden inip Langtree'li İvor'un baronluğuna giden yolu sorduklarında oldukça endişelenmişlerdi. Büyük sırıtmalar, sallanan kafalar, bilmiş gözler ve, "Ah, işte Deli Baron'a katılmaya gelmiş bir çift kaçık daha," sözleriyle karşılaşmışlardı. Raistlin bir gece, "Bunu sevmedim, Caramon," dedi, baronun kalesine, köylülerden birine göre Deli Baron'un "resim geçidi" yaptığı yere iki günlük mesafedelerdi. "O adamın 'resim geçidi' demek istediğini sanmıyorum, Raist", dedi Caramon. "Bence 'resmi geçit' demeye çalıştı. Hani şu askerleri eğitip—" Raistlin sabırsızlıkla sözünü kesti. "O salağın ne demek istediğini biliyorum!" Bütün dikkatini pişmekte olan tavşana vermek için bir anlığına durdu. "Ve bu da benim bahsettiğim şey değil. Hoşuma

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gitmeyen, Langtree'li Ivor'dan ne zaman bahsetsek göz kırpmalar ve alaylarla karşılaşmamız. Kasabada onun hakkında ne duydun?" Raistlin bütün şaşkın bakışları üzerine çekeceğinden, parmakların kendisine doğrultulacağından, çocukların yuhalayacağından ve köpeklerin havlayacağından emin olduğu için kasabalara girmeyi sevmezdi, ikizler geceleyin kamplarını yoldan açıkta, kasabaların dışında kurmaya alışmışlardı; Raistlin ya yaptıkları yolculuk sonunda dinlenir, ya da eğer kendini yeterince iyi hissediyorsa tarlalarda ve ağaçlıklarda dolanır, büyü malzemesi olarak veya iyileştirmek ve yemek yapmak için kullandığı otları arardı. Caramon da haber almak, ihtiyaçlarını karşılamak ve doğru yönde ilerlediklerinden emin olmak için kasabaya inerdi. İlk başta Caramon ikizini yalnız bırakmakta isteksizdi, ancak Raistlin kendisi için çok az bir tehlike bulunduğu ko102 _____ silAh kâRöeşliCji nusunda onu temin etti, ki bu da doğruydu. Raistlin'in altın teninde ve bir büyücü asası olduğu açıkça belli olan sopasının üstündeki kristal topta parlayan güneşi gören birden çok olası haydut, şansını başka bir yerde denemek için gizlice uzaklaşmıştı. Aslında ikizler yeni keşfettikleri yeteneklerini yolculuk boyunca hiç kimse üzerinde deneyememiş olmalarından ötürü bir parça hayal kırıklığına uğramışlardı. Caramon açlıkla tavşanı kokladı. Paraları azalmış olan i-kizler, yemeklerini günde bir öğüne düşürmüşlerdi ve onu da yakalamaları gerekiyordu. "Daha olmadı mı? Açlıktan ölüyorum. Bana pişmiş gibi gözüküyor." Raistlin, "Kaya üzerinde güneşlenen bir tavşan bile sana pişmiş gözükür," diye yanıtladı. "Patatesler ve soğanlar hâlâ çiğ ve etin de en az bir yarım saat daha pişmesi gerekiyor." Caramon içini çekti ve kardeşinin daha önce sorduğu soruya cevap vererek midesindeki gurultuları unutmaya çalıştı. "Biraz garip," diye itiraf etti. "Ne zaman Langtree'li Ivor hakkında soru sorsam herkes gülüyor ve Deli Baron'la ilgili şakalar yapıyorlar, ama kötü bir şekilde konuşmuyorlar, anlıyor musun?" Raistlin ters ters bakarak, "Hayır, anlamıyorum," dedi. Kardeşinin gözlem yetenekleri hakkında pek iyi bir düşüncesi yoktu. "Erkekler gülümsüyor ve kadınlar içlerini çekip onun sevimli bir beyefendi olduğunu söylüyor. Ve eğer deliyse, o zaman Ansalon'un daha önce geçtiğimiz bazı kısımlarının o-nunki gibi bir deliliğe ihtiyacı var. Buradaki yollar bakımlı, insanlar iyi besleniyor, evleri sağlam yapılmış ve tamir ediliyor. Sokaklarda dilenciler yok. Ana yollarda haydutlar yok. Tarlalar ekili. Düşünüyorum da—" Raistlin küçümseyerek, "Sen! Düşünüyorsun!" dedi. Caramon duymadı. Tencere üzerinde yoğunlaşmış, tavşa-üln pişmesini hızlandırmaya çalışıyordu. 103 rruRQARet wels ve öon petmin Raistlin en sonunda, "Ne düşünüyordun?" diye sordu. "Ha? Bilmem. Bir bakayım. . . Hah, hatırladım. Düşünül yordum da, belki de bizim Tuhaf Meggin'e Tuhaf Meggin a-dım taktığımız gibi onlar da İvor'a Deli Baron adını takmışlardır. Yani demek istiyorum ki, ben hep o kadının çatlak olduğunu düşünürdüm, ama sen öyle olmadığını ve ona iltifat edildiğini söyledin." Raistlin kardeşine sertçe bakarak, "İftira," diye düzeltti. "Tamam işte!" diye yanıtladı Caramon kafasını bilgece sallayarak. "Demek istediğim de buydu. İkisi de aynı anlama gelmiyor mu?" Raistlin, baronun eğitim alanının bulunduğu Langtree Kalesi'ne doğru durmadan akan bir nehir gibi ilerleyen genç ve yaşlı erkeklerin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yürüdüğü ya da at sürdüğü yola baktı. Erkeklerin çoğunun eski asker olduğu belliydi, Raistlin'in şu anda izlediği iki kişi gibi. İkisi de, uçları deri şeritlerle bezeli kısa bir etek gibi duran deri gömleklerinin üzerine zincir zırh giymişti. Kılıçları kalçalarında şangırdıyordu; kollan, yüzleri ve—tuniklerinin altında çıplak olan— bacakları iri ve çirkin izlerle damgalanmıştı. Görünüşe göre iki eski asker, bir arkadaşlarına rastlamışlardı, keza üç adam kollarını birbirlerine doladılar ve birbirlerinin sırtlarına vurdular. Caramon özlemle içini çekti. "Şu savaş yaralarına bir bakar mısın! Bir gün—" Raistlin, kesin bir şekilde, "Sus!" diye emretti. "Ne konuştuklarını dinlemek istiyorum." Daha iyi duyabilmek için başlığını çıkarttı. Adamlardan biri arkadaşının iri karnına bakarak, "Ee, görünüşe göre kışın kendine epey iyi bakmışsın," dedi. "Çok iyi!" dedi diğeri inleyerek. Güneşin batıyor olmasına ve gece havasının serinliğine rağmen alnında biriken teri sildi. "Maria'nm yemekleri ve meyhanenin birası arasında"-' hüzünle başını salladı—"ve zincir zırhım çektiği için—" 104 silah kARöeşliği "Çekmiş!" Arkadaşları alayla güldüler. Diğeri, "Öyle oldu," dedi, kırılmıştı. "Munston kuşatmasında yağmur altında nöbet tutmak zorunda olduğum zamanı hatırlıyor musunuz? Lanet olası zincir zırh o günden beri beni sıkıyordu. Kayınbiraderim demirci ve ıslanınca çekmiş bir sürü zırh gördüğünü söyledi. Neden demircilerin döverken kılıçlarını suya batırdığını sanıyorsunuz, cevap verin hadi." Arkadaşlarına bir göz attı. "Metali sıkıştırmak için, nedeni bu." Adamlardan biri, "Anlıyorum," dedi diğerine göz kırparak. "Ve iddiaya girerim ki sana eski zincir zırhını atmanı ve yeni bir takım almanı da söylemiştir." "Elbette," dedi tombul asker. "Deli Baron'a çekmiş bir zincir zırh giyerek katılamazdım, değil mi?" Gözlerini yuvarlayan ve gizli gizli sırıtan arkadaşları, "Hayır, hayır," dedi. "Ayrıca," dedi diğeri, "güve delikleri de vardı." Biri, "Güve delikleri!" dedi, bastırdığı kahkahası artık patlamak üzereydi. "Zırhında güve delikleri mi?" Asker ciddi ciddi, "Demir güveleri," dedi. "Zırhımdaki delikleri keşfettiğimde hatalı bağlantılardan olduğunu düşündüm, ama kayınbiraderim hayır dedi, bağlantılar iyiymiş. Bunu nedeni sadece demir yiyen güvelermiş. .. " Bu çok fazlaydı. Adamlardan biri yola düşerek akan gözyaşlarını silmeye başladı. Diğeri gücünü yitirerek bir ağaca yaslandı. Caramon, "Demir güveleri," dedi, çok etkilenmişti. Endişeyle Liman'ı terk etmeden hemen önce aldığı ve çok gurur duyduğu yepyeni, parlak zincir zırhına baktı. "Raist, bir bak, n'olursun. Hiç—" Sus!" Raistlin kardeşine öfkeyle baktı ve Caramon uysal-ukla boyun eğdi. Adamlardan biri şişman arkadaşının sırtına vurarak, lOi1 maRQARet weis ve öon peRRin — "Neyse, endişelenme," dedi. "Quesnelle Usta kısa bir sürede yağlarını senden alacaktır." "Sanki bilmiyorum!" Adam derinden bir iç çekti. "Bu yaz bizim için ne var? Herhangi bir iş teklifi var mı? Herhangi bir şey duydunuz mu?" "Yok." Adamlardan biri omuzlarını silkti. "Kimin umurunda? Deli Baron savaşlarım iyi seçiyor. Ödemesi iyi olduğu sürece hiç sorun yok." "Ne olursa olsun," dedi diğeri. "Adam başı haftada beş çelik."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Caramon ve Raistlin birbirlerine baktılar. "Beş çelik!" dedi Caramon, şaşırmıştı. "Bir hafta için, çiftlikte aylarca çalışarak kazanacağımdan daha çok!" Raistlin sessizce, "Haklı olduğunu düşünmeye başlıyorum, kardeşim," dedi. "Eğer bu baron deliyse, onun gibi daha çok delinin olması gerekir." Raistlin eski askerleri izlemeye devam etti. Bütün bu zaman boyunca yolda durmuşlar, gülmüşler ve en son dedikoduları birbirlerine anlatmışlardı. Sonunda tekrar yürümeye başladılar—alışkanlıktan—ve yoldan aşağı ilerlediler. Bu adamlar için açık havada uyumak yok, diye düşündü Raistlin. Cılız bir tavşan ve ikizlerin kalan son paralarıyla bir çiftçinin karısından almış oldukları, tohuma kaçmış patatesleri yemek yok. Bu adamların cüzdanlarında çelik var, geceyi rahat bir handa geçirecekler. "Raist. . . artık yiyebilir miyiz?" diye sordu Caramon. "Eğer az pişmiş tavşan istersen, sanırım yiyebiliriz. Dikkat et! Kepçeyi—" "Of!" Caramon yanmış parmaklarını hızla geri çekti, ağzına soktu. Parmaklarını emerken, "Sıcak," diye mırıldandı. Raistlin iğneleyici bir şekilde, "Bu kaynar suyun özelliklerinden biridir," dedi. "Al! Kepçeyi kullan! Hayır, ben et istemiyorum. Sadece suyundan bir parça ve biraz patates. Ve işin 106 silâh kâRöeşliOi bittiğinde bana çayımı yap." "Elbette, Raist," dedi Caramon iki lokma arasında. "Ama biraz et yemen lazım. Güç kazanman için. Sıra savaşmaya geldiğinde ihtiyacın olacak." "Ben fiziksel eylem gerektiren bir savaşa girmeyeceğim, Caramon." Raistlin, küçümseyerek, kardeşinin cehaleti karşısında gülümsedi. "Okuduklarıma göre savaş büyücüsü ön saflarda değil, savaşın olduğu yerden güvenli bir uzaklıkta, kendisini korumak için çevresini sarmış askerlerin arasında duruyor. Bu da büyülerini yapması için ona göreceli bir güvenlik sağlıyor. Büyü yapmak keskin bir konsantrasyon gerektirdiğinden, büyücü dikkatinin dağıtılmasını göze alamaz." Caramon ağzına bütün bir patates tıkarak nefessiz kaldığı bir andan sonra tekrar konuşabildiğinde, "Ben seni kollamak için orada olacağım, Raist," dedi. Raistlin içini çekti ve zatürreeden ciddî olarak hastalanmış olduğu o zamanı düşündü, ikizinin gece parmak uçlarında odasına girdiğini, battaniyeleri omuzlarına sardığını hatırladı. Raistlin'in soğuktan titrediği zamanlar olmuştu, bu ilginin memnuniyetle karşılandığı zamanlar. Ama başka zamanlar da olmuştu, ateşten sıcak bastığı, Raistlin'in battaniyelerin onu boğmak için konduğunu düşündüğü zamanlar. Hastalığını düşünürken öksürmeye başladı, kaburgaları sızlayana ve gözyaşları gözlerine dolana kadar öksürdü. Caramon endişelenmişti, onu kaygıyla izliyordu. Raistlin içinde yemediği et suyunun bulunduğu kaseyi kenara koydu ve titreyerek pelerinine sarıldı. "Çayım!" diye hırladı. Caramon tahta kasesini düşürüp akşam yemeğinin artakalanını yere dökerek ayağa fırladı ve berbat bir tadı olan, bir o kadar da kötü kokan, ama ikizinin öksürüğünü geçiren, boğa-Zlnı yumuşatan ve sonsuz acısını hafifleten çayı hazırlamak ^ın aceleyle davrandı. 107 maRqaRetwets ve öon peRRin ___ Battaniyesine sarılmış olan Raistlin içinde çayı olan tahta kupayı tuttu, içindekini yavaş yavaş yudumladı. Caramon endişeyle kardeşine bakarak, "Senin için yapabileceğim başka

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir şey var mı, Raist?" diye sordu. "Kendini yararlı yap," diye emretti Raistlin huysuzlana-rak. "Beni ölümüne sinir ediyorsun! Beni rahat bırak, ve izin ver de biraz dinleneyim." "Elbette, Raist," dedi Caramon yumuşak bir şekilde cevaplayarak. "Ben. .. ben tabakları temizleyeceğim... " "İyi!" dedi Raistlin, sessizce. Gözlerini kapattı. i Caramon'un adımları etrafında yankılandı. Tencere tan-gırdadı, tahta kâseler takırdadı. Ateşe atılan ıslak odun tısladı. Raistlin yattı, battaniyesini başının üstüne çekti. Caramon sessiz olmak için canla başla çalışıyordu. Caramon da aynı bu çay gibi, diye düşündü Raistlin, uykuya dalarken. Ona karşı duygularım suçlulukla karışık, kıs- — kançlıkla lekeli. Tadı acı, yutması zor. Ancak bir kere alındığında hoş bir sıcaklık içime yayılıyor, ağrım rahatlıyor ve gece onun yanımda olduğunu, beni kolladığını bilerek uyuyabiliyorum. 108 IO Langtree şehri, şehirde yaşayanlar için koruma sağlayan ve aynı zamanda, eski günlerde, mallar ve sunulacak hizmetler için iyi bir pazar olan baronun kalesinin etrafında gelişmişti. Hem kendileri, hem de kale ve orada yaşayanlar için çeşitli eşyalar üreten, küçük ancak hızla artan şehir nüfusu için işler iyi gidiyordu. Havada heyecan ve telâş vardı, çünkü bahar içtiması zamanıydı ve şehrin nüfusu geri dönen askerler ve yeni gönüllülerin varışıyla artıyordu. Langtree, kışın soğuk rüzgarlar uzaklardaki dağlardan yağmur ve kar getirerek estiğinde sakin bir şehir olurdu. Sakin bir şehir, ama hareketsiz değil. Demirci ve yardımcıları bütün kışı ocakta çalışarak, askerler baharda geri geldiklerinde rağbet görecek kılıçlar, kamalar, zincir ve levha zırhlar, mahmuzlar, araba tekerlekleri ve nallar yaparak geçirdiler. Karla kaplı olduğundan tarlalarıyla ilgilenemeyen çiftçiler, ikinci bir zanaata yönelmişlerdi. Kış onlar için ince deri işleme zamanıydı ve yazın çapa tutan eller, kemerler, eldivenler ve gömlekler, kılıçlar ve bıçaklar için son moda kınlar dikti. Çoğu sade ve dayanıklıydı, ama yüksek fiyatlara satılacak olan bazıları karmaşık, el işi desenlerle bezenmişti. Çiftçilerin karıları pazarda satmak için salamura yumurtalar, domuz butları ve reçeller, jöleler ve kavanozlar dolusu bal peteği hazırladı. Değirmenciler ekmek yapmak için un ve mısır öğüttü. Dokumacılar tezgâhlarında çalıştı, battaniye, pelerin ve gömlek maaqaRet weis^ve öon peKKin ___ _____ yapmak için kumaş üretti, hepsinin üzerine baronun arması işlenmişti— bizon. Meyhane sahipleri ve hancılar sıkıcı kış aylarında temizlik ve tamirat yaptılar, birlikler şehre geldiğinde her zaman biten bira, şarap ve baldan yaptıkları içkilerini, mayalanmış likörlerini depoladılar ve uykularını aldılar. Kuyumcularla altın ve gümüş işlemecileri, askerleri çeliklerini harcamaları için kandıracak güzellikte eşyalar yaptılar. Şehirdeki herkes bahar iç-timasını ve yaz seferberlik sezonunu dört gözle bekledi. Bu çılgın, heyecanlı zaman süresince yılın geri kalanında yaşamaya yetecek kadar para kazanacaklardı. Caramon ve Raistlin, Liman'da her sene yapılan Hasat Sonu Şenliği'nde bulunmuşlardı—insanların bir araya toplandığı, ikisinin de etkileyici bulduğu bir olaydı bu. Ancak Langtree'deki bu bahar içtiması gibi bir şeye ikisi de hazırlıklı değildi. Şehrin nüfusu dörde katlanmıştı. Askerler şehri doldurmuşlardı—birbirlerini sokaklarda arkadaşça

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


itekliyorlar, meyhanelerde kahkahaları ve şarkılarıyla gürültü yapıyorlar, Kılıçlar Sokağı'nda izdiham yaratıyorlar, demircilerle uzun uzun konuşuyorlar, garson kadınlara sataşıyorlar, satıcılarla pazarlık ediyorlar ya da ait olmadıkları her yerde bulunan kenderlere küfrediyorlardı. Baronun muhafızları sokaklarda devriye gezerek gözlerini askerlerin üzerinde tutuyorlardı, herhangi bir sorun çıkması durumunda müdahale etmeye hazırlardı. Nadiren sorun çıkardı. Her zaman baronun ihtiyaç duyduğundan daha fazla gönüllü olurdu. Yanlış bir adım atan, onun gözünden düşerdi. Askerler sarhoş arkadaşlarını arka kapıdan aceleyle çıkararak, sokağa dökülmeden önce kavgaları ayırarak ve meyhane sahiplerinin hasarlarının karşılandığından emin olarak birbirlerine göz kulak olurlardı. Arkadaşların yeniden bir araya gelmesi her köşe başında olan bir olaydı, kahkahalar ve eski anıları yâd etmeler ve sık ııo silah lURöeşliOi sık üzüntüyle baş sallayarak "kendi payına düşeni yiyen"in hatırlandığı olaylar. İkizler, bunun kahvaltıda çelik paralar yutmak değil, bağırsaklarına bir çelik kılıç yemek olduğunu keşfettiler. Askerlerin konuştuğu dil, Ortak lisanın, kendi argolarının, biraz Solamnca'nın (öyle korkunç bir aksanla konuşuluyordu ki, Solamniya'da yaşayan birinin anlaması imkânsızdı), biraz cüce dilinin-özellikle silahlarla ilgili olarak-ve hatta konu okçuluk olduğunda biraz da elf dilinin karışımıydı. İkizler her beş kelimeden ancak birini anlayabildiler; o kelimenin de pek anlamı yoktu. İkizler şehre fark edilmeden, dikkat çekmekten sakınarak girmeyi ummuşlardı. Bunun düşündüklerinden daha zor olduğu ortaya çıktı. Caramon, Langtree'de yaşayanların çoğundan bir baş daha uzundu; Raistlin'in kırmızı cübbesi de yolculuktan dolayı kirlenmiş olmasına rağmen daha ağırbaşlı giyinmiş halk içinde, serçeler arasında bir kardinal kuşu gibi göze batmasına neden oluyordu. Caramon parlak yeni zincir zırhından, yeni kılıcından ve yeni kınından gurur duyuyordu. Onları gösterişli bir biçimde takmış ve kendine hayran kaldıklarını düşündüğü seyircilerine göstermekten hiç çekinmemişti. Ancak şimdi gerçekten sıkılarak o çok gurur duyduğu yeniliğin aslında kendisini toy gösterdiğini fark etti. Eski askerlerin rahatlıkla giydiği hırpalanmış zincir zırhlarına kıskanarak baktı; kendi yeni kılıcını, ü-zermdeki çentikleri bir sürü sıkı dövüş geçirdiğini gösteren bir kılıca şimdiye kadar yedi kere satardı. Onun bulunduğu tarafa doğru yapılan ve genellikle 'kusma ile ılgiü yorumların büyük çoğunluğunu anlayamamasına «gmen Caramon bunların pek de övgü dolu sözler olmadığının farkındaydı. Kendisi bunları umursamazdı-o dalga gedmeye alışkındı ve alayları iyi huylu bir şekilde karşılardı-ancak ikizi hakkında söylenenlere kızmaya başlıyordu. 111 tmRQARet weis ve öon peRRin Raistlin insanların kendisine şüpheyle yaklaşmasına ve kendisinden hoşlanmamalarına alışmıştı—insanlar bu günlerde ve bu çağda büyücülere hâlâ güvenmiyorlardı—ancak eskiden en azından kendisine saygı gösterilirdi. Langtree'de değil. Askerler onun gibileri en az herkes kadar sevmiyor gözüküyorlardı ve ona azıcık bile saygı duymuyorlardı. Kendilerine atılan lâflara bakılırsa, ondan kesinlikle korkmuyorlardı da. "Hey, cadı oğlan, o süslü kırmızı cübbenin altında ne var?" diye seslendi saçları kırlaşmış bir asker. "Görünüşüne bakılırsa pek bir şey yok!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Cadı oğlan annesinin giysilerini çalmış. Kadın belki de onları geri almak için para öder!" "Elbiseler, belki. Oğlan için değil." "Ooh, dikkat et, Bücür. Cadı oğlanı delirteceksin. Seni bir kurbağaya çevirecek." "Hayır, bir gerzeğe. Yanındaki koca adamın basma da o gelmiş." Askerler gülüp yuhaladılar. Caramon rahatsız olmuş bir şekilde kardeşine göz attı. Raistlin'in yüzü ifadesiz ve sertti, yanaklarında kan toplanırken altın teni kırmızı kırmızı parlıyordu. Caramon dalga geçenlere ters bir şekilde bakarak kısık bir sesle, "Onları dövmemi ister misin, Raist?" diye sordu. "Yürümeye devam et, Caramon," dedi Raistlin. "Yürümeye devam et ve onları umursama." "Ama Raist, dediler ki—" Raistlin, "Ne dediklerini biliyorum!" diye tersledi. "Bizi kavga çıkartmamız için kışkırtmaya çalışıyorlar. O zaman baronun muhafızlarıyla başı belaya giren biz olacağız." Mutsuz bir şekilde, "Evet, sanırım haklısın," dedi Caramon. Artık alaylardan uzaklaşmışlardı, askerler kendilerini eğlendirecek başka bir şey bulmuştu. Ancak daha fazla asker sokakları doldurdu, alkollü olduklarından kendilerini 112 757122 silah lURöeşliği eğlendirecek bir şeyler arıyorlardı ve genç adamlar da kolay hedeflerdi. Her köşe başında alaylara ve aşağılayıcı sözlere katlanmak zorunda kaldılar. Caramon, "Belki de buradan gitmeliyiz, Raist," dedi. Şehire gururla, heyecanla girmişti. Ama şimdi tamamen ezilmişti; başını eğmiş, sırtını kamburlaştırmış, kendini olabildiğince küçültmeye çalışıyordu. "Bizi burada kimse istemiyor." Raistlin hissettiğinden daha fazla bir güvenle, "Bu kadar uzağa daha başlamadan pes etmek için gelmedik," diye yanıtladı. "Bak, kardeşim," diye ekledi sessizce. "Yalnız değiliz." Yaşı belli olmayan, on beş ile yirmi arasında genç bir a-dam yolun diğer tarafında yürüyordu. Dağınık ve düz turuncu saçları, omuzlarına dökülüyordu. Giysileri yamalı ve kendisi için çok küçüktü; o giysileri giymek için fazla büyüktü ama muhtemelen yenisini almak için parası yoktu. İkizlerin yanına yaklaştıkça dikkati Raistlin üzerinde yoğunlaştı. Oğlan büyücüye içtenlikle ve bariz bir merakla bakıyordu. Meyhanelerin birinden bir asker çıktı, yüzü içkiden kıpkırmızıydı. Bu uzun turuncu saçlı oğlan insanı ayartıyordu. Asker uzandı, bir tutam saç yakaladı ve bükerek genç adamı geriye çekti. Oğlan kısa bir çığlık attı ve kafasını tuttu. Saçları kökünden sökülüyormuş gibi hissetmiş olmalıydı. Kıkırdayarak, "Burada neyimiz var böyle?" diye sordu asker. Cevap yaban kedisiydi. Olağanüstü bir çeviklikle hareket eden oğlan, adamın kavrayışı altında döndü ve tükürerek, tırmıklayarak ve tekmeleyerek canını acıtan adama saldırdı. Saldırı o kadar vahşi ve ani, ° kadar beklenmedikti ki, adam kendisine neyin çarptığını anlamadan oğlan askerin yüzüne dört yumruk ve iki de tek-ttie—-bir tane incik kemiğine, bir tane dizine—attı. Sarhoş destekçileri, "Şuna bir bak!" diye bağırdı. "Rogar 113 rruRQARet weis ve öon peRRin bir bebek tarafından dövülüyor."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gözü dönmüş, kırılan burnundan kan damlayan asker, genç oğlana bir yumruk atarak yolun kenarındaki su kanalına kafa üstü düşmesine neden oldu. Kurbanının üstüne oturan öfkeli asker, oğlanın gömleğini yakaladı, yırttı ve onu kuvvetle, sersemlemiş ve kan kaybeder bir halde su kanalından dışarıya çekti. Asker dolgun yumruğunu kaldırdı—bir sonraki vuruşu genç adamı pekâlâ öldürebilirdi. Caramon sertçe, "Bunu sevmedim, Raist," dedi. "Bence bir şeyler yapmamız lazım." "Bu sefer sana katılıyorum, kardeşim." Raistlin kemerinde asılı duran, içinde büyü malzemelerinin durduğu keselerden birini açmaya başlamıştı bile. "Sen şu zorbanın işini bitir. Ben arkadaşlarıyla ilgileneceğim." Rogar avına odaklanmıştı, arkadaşları da eğlencelerine dalmışlardı. Rogar arkasından dolanan, iri gölgesi güneşi örten fırtına bulutları gibi üstüne düşen, yumruğu gökyüzünden çakan bir şimşek gibi çarpan Caramon'u hiç görmedi. Sonradan kulakları çınlayarak uyandığında kendisine şimşek çarptığına yemin edecekti. Rogar'ın iki arkadaşı ağızları bir karış açılmış, gülüyorlardı. Raistlin yüzlerine bir avuç kum attı, büyünün kelimelerini söyledi. Askerler yola yığılıp kaldılar ve yüksek sesle horlamaya başladılar. Bir tepsi kupayla kapıya gelen bir garson kadın, "Dövüş!" diye çığlık attı ve tepsiyi gürültüyle yere düşürdü. Askerler ayaklandılar, kavgaya katılmak için hevesle birbirlerini ittirerek, kapıdan ilk çıkan olmaya çalıştılar. Sokağın aşağısından ıslıklar ve bağırışlar yankılandı ve biri muhafızların gelmekte olduğunu haykırdı. Raistlin kardeşine, "Haydi gidelim!" diye bağırdı. "Of, hadi, Raist! Bu piçlerle başa çıkabiliriz!" Caramon'un 114 silâh laRöeşliÇi yüzü zevkten kızarmıştı. Yumrukları sıkmış, bütün gelenleri karşılamaya hazırdı. "Sana gidiyoruz dedim, Caramon!" Raistlin keskin ve bir buz kütlesi kadar soğuk olan bu ses tonuyla konuştuğunda, Caramon itaat etmesi gerektiğini çok iyi bilirdi. Uzanarak ayaklarının üzerinde sallanan oğlanı yakaladı ve sanki genç adam bir patates çuvalıymış gibi kolaylıkla kaldırdı. Raistlin, Magius'un Asası'nı sıkıca tutarak sokağın aşağısına doğru fırladı, kırmızı cübbesi ayak bileklerinin etrafında dalgalanıyordu. Caramon'un arkasından ilerleyen sert ayak seslerini ve peşlerinden koşan bir yığın sarhoş askeri duyabiliyordu. "Bu taraftan!" diye bağırdı ve aniden dönerek sertçe sağa saptı, gölgeler içindeki ara sokağa girdi. Caramon takip etti. Sokak başka bir işlek caddeye açılıyordu, ancak Raistlin yolun yarısında, tahtadan yapılmış bir duvarın önünde durdu. At ve saman kokusu güçlüydü. Raistlin, Magius'un Asası'nı duvarın öbür tarafına attı. Ardından da Caramon, kolları ve bacaklarını uçurarak, genç a-damı fırlattı. Raistlin duvarın tepesini yakalamak için ellerini uzatırken, "Bana destek ver!" diye emretti. Caramon ikizini belinden tuttu ve öyle bir güçle kaldırdı ki, Raistlin tutunamadı ve hızla duvarı aşarak saman balyasının içine kafa üstü düştü. Caramon kendini elleriyle yukarı çekti, duvarın üstünden baktı. "Sen iyi misin, Raist?" "Evet! Evet! Onlar seni görmeden acele et!" Caramon kendini yukarı çekerek duvarı aştı, samanın içine yuvarlandı. "Sokaktan aşağı gittiler!" diye bağırdı bir ses.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yaygara bulundukları tarafa geldi, ikizler iyice samanın iııs rruRQARet weis ve don pemîin cine gömüldüler. Raistlin sessiz kalmalarını öğütlemek için parmağını dudaklarına koydu. Caramon'un kurtarmış olduğu genç adam samanın üstünde, yanlarında yatıyor, sessizce soluklanmaya çalışıyor ve parlak, kara gözleriyle ikisini izliyordu. Çizmeli ayaklar ahırın yanından geçti. Takipçileri koşarak ilerlerdiler, sokağın sonundaki caddeye daldılar, biri üçünün şehir kapısına doğru koşarken görüldüğünü haykırıyordu. Raistlin gevşedi. Askerler avlarını kaybettiklerini anladıklarında başka bir meyhane bulacaklardı. Muhafızlara gelince, onların tek önemsediği düzenin sağlanmasıydı, tutuklamak değil. Zamanlarını bir meyhane kavgasına karışanları aramakla harcamayacaklardı. Raistlin, "Artık güvendeyiz," diyecekti ki, kuru samandan kalkan toz ağzına doldu ve öksürmesine yol açtı. Spazm epey kötüydü ve Raistlin'in acıyla iki büklüm olmasına yol açtı. Krizin kaçtıkları sırada gelmemesinden müteşekkir bir şekilde, nasıl da böylesine kolaylıkla, hastalığını aklına bile getirmeden koşabilmiş olduğunu belli belirsiz merak etti. Caramon ve kurtarmış oldukları genç adam, Raistlin'i endişeyle izlediler. Raistlin soluk soluğa, "Ben iyiyim!" diyerek kardeşinin kaygılı elini sertçe ittirdi. "Bu lanet olası saman yüzünden! Asam nerede?" diye aniden sordu, onu arıyor ancak bulamıyordu. Mantıksız bir korku sancısı kalbini sıkıştırdı. Genç adam kıpırdanarak ve altında olan bir şeyi yakalamaya çalışarak, "İşte burada," dedi. "Sanırım onun üzerinde oturuyorum." Raistlin yarı tıkanmış bir sesle, "Ona dokunma!" dedi ve öne doğru hamle yaparak elini uzattı. irkilerek, büyücüden sanki üstüne saldıran bir yılanmış gibi geri çekilen genç adam—gözleri fal taşı gibi açılmış ola116 siUh kâRöeşliği rak—elini asadan uzaklaştırdı. Raistlin asayı sıkıca tuttu ve ancak asa elinde güvende olduğunda rahatladı. Raistlin boğazını temizleyerek sevimsizce, "Seni irkilttiy-sem özür dilerim," dedi. Terslenerek, "Asa epey değerli. Birisi gelmeden önce burayı terk etmemiz lazım. Sen iyi misin?" diye sordu genç adama. Genç adam bacaklarına ve kollarında bir göz attı, el ve çıplak ayak parmaklarını oynattı. Ağzındaki kam silerken, "Hiçbir yer kırılmamış. Sadece yarılmış bir dudak. Benim peder daha kötüsünü yapmıştı," diye neşeyle ekledi. Caramon ahırın bölmesinin önünden dışarı baktı. Uzun bir bölmeler dizisi iki tarafa doğru uzanıyordu, karşılarında bir sıra daha vardı. Bölmelerin neredeyse yarısı doluydu. Atlar gürültüyle soluyor, kesik kesik havayı kokluyor ve saman yerken ayaklarım sürüyorlardı. Karşılarındaki bölmede iri bir doru at, kestane renkli başka bir tanesine arkadaşça başını sürtüyordu. Saçakların altından serçeler uçuyor, yuvalarını o-narmak için bir parça saman çalmak amacıyla ahır bölmelerine girip çıkıyorlardı. Caramon, "Etrafta kimse yok," diye haber verdi. "Mükemmel. Caramon, saçmdaki samanları temizle." Raistlin cübbesini silkeledi, genç adam da ona yardımcı oldu. Kısa bir kontrolden sonra, Raistlin çıkabileceklerini bildirdi. Caramon bir kez daha baktı, sonra da üçü birden bölmeden çıkarak atların oluşturduğu iki sıranın arasında ilerlemeye başladılar. Caramon içini çekerek, "Geceseması'nı gerçekten özlüyorum," dedi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Atların görüntüsü ve kokusu özlemini anımsat-mıştı. "O harika bir attı." Genç adam anlayışlı bir ses tonuyla, "Nasıl öldü?" diye sordu. "Ölmedi," dedi Raistlin. "Yeni Deniz'i geçmek için gere117 nuRQARet weis ve öon peRRin — ken para uğruna atlarımızı sattık. Ah," diye yüksek sesle ekledi, "etrafa bakmamıza izin verdiğiniz için teşekkür ederiz, efendim!'' Deri pantolon ve basit bir gömlek giymiş bir seyis, eyerlenmiş ve başlıkları takılmış iki atı bölmelerinden çıkartıyordu. İyi giyimli iki adam ahırın avlusunda bekliyordu. Seyis----bu garip görünüşlü üçlüyü görünce bir anda durdu. "Hey, siz ne—" "Hoşumuza giden bir şey göremedik," dedi Raistlin elini sallayarak. "Yine de size teşekkür ediyorum. Caramon, verdiğimiz zahmetler için bir şeyler ver." Nazikçe başıyla selâm veren Raistlin, ağzı açık bir şekilde kendilerini izleyen seyisin yanından geçti. Caramon, "Al, arkadaş," diyerek değerli paralarından birini, sanki her gün yollarda altın saçarmış gibi, kayıtsızca a-dama verdi. Üçü yavaş yavaş ahırın dışına çıktılar. Seyis şüpheyle pa^__ raya baktı ve kaliteli olduğuna karar verip, sırıtarak cebine sokuşturdu. "Tekrar gelin!" diye bağırdı. "Her zaman!" ______. Caramon hüzünle, "Bir gecelik yatak parası da böylece gitti," dedi. "Her kuruşuna değdi, kardeşim," diye yanıtladı Raistlin. "Yoksa baronun zindanlarında yatabilirdik." Başlığının kenarından yanlarında yürüyen genç adama bir göz attı. Raistlin'in lanetlenmiş bakışlarında, genç adam Raistlin izlerken soluyor, yaşlanıyor ve ölüyor gibiydi. Ancak et kemiklerin üzerinden eriyip, deri gerilince, Raistlin genç adamın suratında bazı ilginç hatlar fark etti. İnce bir surattı, oğlanın yaşadığı yıllara nazaran çok ince ve daha yaşlı bir surat, ki Raistlin oğlanın on beş civarında olduğunu tahmin ediyordu. İnce bir vücudu vardı, yapısı garip olan bir vücut. Genç adam kısaydı, Raistlin'in omuzlarına geliyordu. İnce, kemikli elleri 119 siLAh kâRÖeşli^i kalın bileklerinden uzanıyordu, çıplak ayakları boyuna göre küçüktü. Giysileri yıpranmış ve uyumsuzdu, ancak temizlerdi—en azından su kanalının içine düşmeden ve ahırda saklanmadan önce öyleydi. Şimdi dikkat edince, Raistlin hepsinin üzerinde keskin bir dışkı ve at sidiği kokusunun olduğunu fark etti. Muhtemelen bir meyhaneye ait bir kapının önünde duran Raistlin, "Caramon," diye seslendi, "bu alışkın olmadığım egzersiz beni acıktırdı. Akşam yemeği için durmayı Öneriyorum." Caramon hayret içinde kardeşine bakakaldı. Birlikte geçirdikleri yirmi bir yıl boyunca—büyük bir cırcır böceğini canlı tutmaya yetecek kadar bile yemek yemeyen—kardeşinin aç olduğunu söylediğini asla duymamıştı. İtiraf etmek gerekirse, Caramon ikizinin böyle koştuğunu görmeyeli de uzun zaman olmuştu, aslında Raistlin'in bir yere koştuğunu gördüğünü hiç hatırlamıyordu. Caramon tam şaşkınlığını belirtecek bir şeyler söyleyecekti ki, Raistlin'in gözlerinin kısılarak, sinirlendiğini belirten çizginin ikizinin alnında oluştuğunu gördü. Caramon bir şeyin, kendi anlayışının ötesinde bir şeyin olduğunu ve durumu tehlikeye atacak bir şey yapmaması ya da söylememesi gerektiğini anında anladı. Caramon, "Ah, elbette, Raist," dedi yutkunarak ve zayıfça ekledi,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"burası yeterince iyi bir yer gibi gözüküyor." Genç adam, "Sanırım bu bir veda o zaman. Yardım için sağ olun," diyerek, ince elini her birine uzattı. Meyhaneye özlemle bir göz attı. Taze pişmiş ekmek ve tütsülenmiş etin kokusu havayı dolduruyordu. "Buraya orduya katılmak için geldim. Belki birbirimizi yine görürüz." Ellerini ceplerine, boş ceplerine sokarak gözlerini ayaklarına dikti. "Neyse, güle güle- Tekrar teşekkürler." "Biz de buraya baronun ordusuna katılmaya geldik," dedi 119 mARQARet weis ve öon peRRin __ Raistlin. "Hepimiz şehrin yabancısı olduğumuza göre birlikte yemek yiyebiliriz." "Hayır, sağ olun, ama yapamam," dedi genç adam. Kafasını sertçe kaldırmış, dik duruyordu. Zayıf yanakları gururla kızardı. Raistlin, "Kardeşime ve bana büyük bir iyilik yapmış o-lursun," dedi. "Uzun bir yoldan geldik ve birbirimizin arkadaşlığından sıkıldık." Heyecanla, "Bu gerçekten doğru!" dedi Caramon. Hatta biraz fazla heyecanla söylemişti bunu. "Raist ve ben, birbirimizle konuşmaktan gerçekten de sıkıldık. Aslında, daha sadece geçen gün—" "Bu kadarı yeterli, kardeşim," dedi Raistlin soğuk bir şekilde. Caramon kolunu genç adamın omuzlarına dolayarak, ki iri adamın kolu onu gerçekten de tamamen sarıyordu, "Hadi," dedi. "Parayı dert etme. Bizim misafirimiz olacaksın." "Hayır, lütfen, gerçekten—" Genç adam inat ederek yerinde kaldı. "Sadaka istemiyorum. . . " Caramon bu anlamsız fikirden şaşkına dönmüş bir şekilde bakarak, "Bu sadaka değil!" dedi. "Biz artık silah kardeşleriyiz. Birlikte kan döken erkekler her şeyi paylaşırlar. Bunu bilmiyor muydun? Eski bir Solamn geleneği. Kim bilir? Belki gelecek sefer Raist ve benim param olmaz ve o da zaman senin bize yardım etme vaktin gelir." Genç adamın yüzü tekrar kızardı, ancak bu seferkinin nedeni utanmayla karışmış bir memnuniyetti. "Bunu gerçekten mi söylüyorsun? Biz gerçekten kardeş miyiz?" "Elbette öyleyiz. Yemin edeceğiz. Adın ne?" Genç adam, "Otlakçı," dedi. "Bu garip bir isim," dedi Caramon. "Yine de benim adım," diye neşeyle yanıtladı genç adam. "Ah, tamam. Herkesinki kendine." Caramon kılıcını çek120 silah laRöeşlicJi ti, kabzası yukarı gelecek şekilde ciddiyetle kaldırdı. Sesi derinden ve saygı doluydu. "Birlikte kan döktük. Solamn geleneğine göre, kardeşten daha yakınız. Senin olan her şey benim. Benim olan her şey senin." Otlakçı önde, üçü meyhaneye girerken Raistlin Caramon'un kolunu çekiştirdi ve ekşi bir suratla, "Bu düşündüğünden daha doğru olabilir, kardeşim," dedi. "Eğer fark etmedıysen, yeni genç arkadaşımız bir yarı-kender." II Ara sokaklardan birinde bulunan meyhanenin adı Şişkin Jambon'du ve tabelasında pembe ve çok öfkeli görünen bir domuz vardı. Kokuya bakılırsa, Şişkin Jambon'un önerebileceği tek bir şeyi vardı ve bu da camda asılı bir tabelaya yazılmış ucuz fiyatlardı. Şişkin Jambon, ana cadde üzerindeki kazancı bol meyhanelere göre daha fakir bir kesime hitap ediyordu. Çok az asker—ki onlar da kazandıklarını harcamış olanlardı—ama bir çok aç ama umutlu insan vardı. Caramon girmeden önce kalabalığı bir taradı, tanıdık gözüken kimseyi görmeyince içeri girmenin güvenli olduğunu bildirdi. Üçü kirli bir masada yer buldular. Caramon uykuya dalmış bir sarhoşu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


itekleyip yere atarak kendine bir iskemle ayarlamak zorunda kaldı. Meşgul ve dikkati dağılmış garson kadınlar sarhoşu yatar halde bıraktılar, üstünden atlayarak ya da üstüne basarak geçtiler. Garsonlardan biri onlara üç tabak jambon ve fasulye getirdi; masalarına Caramon ve Otlakçı için bira, Raistlin içinse bir bardak şarap bıraktı. Otlakçı beyaz fasulye, jambon ve mısır ekmeğinden oluşan iki lokma arasında, "Annem bir kenderdi," dedi rahatsızlık çekmeden. "Ya da en çok kenderdi. İçinde bir yerlerde insan kanı olduğunu düşünüyorum, çünkü benim gibiydi, bir kenderden daha çok bir insana benziyordu, içinde insan kanı vardıysa bile, onun kendisini engellemesine izin vermedi. O silâh kâRöeşlicSi baştan aşağı bir kenderdi. Hayatındaki diğer her şey gibi, benim nasıl olduğum konusunda hiçbir fikri yoktu. Bunun tadı gerçekten güzel." Boş tabağını üzüntüyle kenara itti. Raistlin hâlâ dolu olan tabağını genç adama uzattı. "Hayır, sağ ol." Otlakçı başını salladı. "Al. Ben bitirdim," dedi Raistlin. Sadece üç lokma yemişti. "Yoksa çöpe gidecek." "Tamam, eğer daha fazla istemediğinden eminsen. . . " Otlakçı tabağı tuttu, büyük bir kaşık dolusu fasulye aldı ve memnuniyetle içini çekerek çiğnemeye başladı. "Tadı bu kadar iyi olan bir şeyi en son ne zaman yediğimi hatırlamıyorum bile." Fasulyeler az pişmiş, jambon kokmuş, ekmek küflüydü. Raistlin yemeğini en az Otlakçı kadar zevkle yiyen Caramon'a anlamlı anlamlı baktı. Caramon kaşığı ağzındayken durdu. Raistlin kafasıyla genç adamı işaret etti. Caramon yıldırım çarpmış gibi kaldı. "Ah, ama, Raist... " Raistlin'in gözleri kısıldı. Caramon içini çekti. Yarı dolu tabağını genç adama uzatırken, "İşte," dedi. "Öğleyin çok yemiştim." "Emin misin?" Caramon üzgün bir şekilde tabağa baktı. "Evet, eminim." "Hey, sağ ol!" Otlakçı üçüncü tabağına başlamıştı. "Neden bahsediyorduk?" Raistlin şarabını yudumlarken, "Annenden," diye hatırlattı. "Oh, evet. Annemin kendisine iyi davranan bir insanla ilgili belli belirsiz bir anısı vardı, ama nerede veya ne zaman olduğunu, adını bile hatırlamıyordu. Bir gün bir anda dışarı fırlayana kadar benim varlığımı da bilmiyormuş. Hayatında hiÇ o kadar şaşırmamış. Ama bunun—bir bebeğinin olmasının—çok eğlenceli olduğunu düşünmüş ve beni yanına almış, badece bazen beni unutur ve geride bırakırdı. Ama insanlar 123 mARQARet wets ve öon peRRin beni hep bulurdu ve ona geri vermek için ardından koşarlardı. Beni geri alınca mutlu olurdu, ama bazen benim kim olduğumu pek de hatırlamadığını düşünüyorum. Büyüdükçe kendim dönmeye alıştım, ki bu da gayet iyi işledi. "Sonra bir gün, sekiz yaşındaydım sanırım, bulduğumuz mantarları aktara satmak için bir dükkana girerken beni dışarıda bırakarak onu beklememi söyledi. O gün çok uzun bir yol yürümüştük. Dükkanın dışı sıcak ve güneşliydi, ve ben uyuyakaldım. Sonra bildiğim ilk şey annemin dükkandan koşarak kaçıyor, dükkan sahibinin de getirdiklerimizin yenebilir değil zehirli mantar olduğunu ve kendisini neredeyse zehirleyeceğini söyleyerek bağırıyor olduğuydu. "Ona yetişmeye çalıştım, ama annem avantajlıydı ve ben onu gözden kaybettim. Dükkanın sahibi kovalamayı bıraktı ve küfrederek geri

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


döndü, görünüşe göre annem mantarların karşılığında aldığı bir kavanoz tarçın çubuğuyla birlikte gitmişti. Onu takip edecektim, ama adam o kadar kızgındı ki, beni gördüğünde bana bir tane geçirdi. Kafamı sahanlığa vurdum, ayıklığımda geceydi ve annem gideli çok olmuştu. Onu bütün yol boyunca aradım, ama bulamadım." "Bu çok kötü," dedi Caramon anlayışla. "Biz de annemizi kaybettik." "Öyle mi?" Otlakçı ilgilenmişti. "Sizi arkasında mı bıraktı?" Raistlin ikizine sinirle bakarak, "Lâfın gelişi," dedi. Caramon daha fazla konuşmadan, "Pederinden bahsetmiştin," diye ekledi. "Sonra babanı mı buldun?" "Oh, hayır." Otlakçı üçüncü boş tabağı ittirdi. İskemlesinde geriye yaslanarak mutlulukla geğirdi. "Bu sadece onun söylememizi istediği şeydi. O dükkanında çalıştırmak için kaybolmuş çocukları alan bir değirmenciydi. Adam kirala-maktansa bizi beslemenin daha ucuza geldiğini söylerdi. Ortalıkta dolaşmaktan yorulmuştum, o da en azından günde bir 124 silâh kaRöeşLı'Oi kez bana iyi bir yemek verirdi, böylece onunla kaldım." Bu duruma sinirlenen Caramon, "Sana kötü davranır iniydi?" diye sordu. Otlakçı bu konuda düşündü. "Hayır, tam olarak değil. Bazen bana vururdu, ama sanırım hak ederdim. Ve Ortak dilde okuyup yazmamı sağladı, çünkü aptal çocukların onu müşterilerin gözünde kötü gösterdiğini söylerdi. Herhalde on dokuz olana kadar onun yanında kaldım. Orada sonsuza dek kalabileceğimi düşünürdüm. Beni ustabaşı yapacaktı. "Ama bir gün gerçekten garip bir hisse kapıldım. Ayaklarım kaşınıyordu ve yerimde duramıyordum. Rüyalarımda yolu görmeye başladım." Otlakçı gülümsedi, bakışları onları geçip pencereden dışarı çıktı. "O yol. Dışarıda. Önümde uzanıyordu. Sonunda da zirveleri karla kaplı yüksek dağlar ve yabanî çiçeklerle kaplı yeşil vadiler ve güneşin altında parlayan kaleler, dalgalan köpüren engin denizler gördüm. Rüyalar harikaydı ve ne zaman uyanıp kendimi dört duvarla çevrilmiş bulsam, o kadar üzülüyordum ki neredeyse hüngür hüngür ağlayacak gibi oluyordum. "Sonra bir gün dükkana yeni bir müşteri geldi. Çevredeki çiftliklerden birkaçını almış zengin bir adamdı ve bize buğdayını satmak istiyordu. Onunla konuşmaya başladım ve bir asker, bir paralı asker olduğunu öğrendim. Parasını böyle kazanmıştı. Bana heyecanlı hikâyeler anlattı, bütün maceralarını; işte o zaman kararımı verdim. Eğer birinin asker aradı-ğıyla ilgili bir şeyler duyarsa bana haber vermesini söyledim. Oda yapacağına söz verdi, bana Deli Baron'dan bahseden de 0 oldu. Baron mükemmel bir komutanmış, bana öyle söyledi, "e iyi bir asker. Ben de işi ondan öğrenmeliymişim. Böylece değirmenden ayrıldım ve yola çıktım. Bu geçen sonbahardı. Neredeyse altı aydır yoldayım." Caramon, "Altı ay! Sen nereden geldin?" diye sordu, çok Şaşırmıştı. 12Î m&RQARet weis ve öon peRRin _ Kendinden memnun bir şekilde, "Ergoth'un güneyinden," dedi Otlakçı. "Yolculuk genelde eğlenceliydi. Yeni Deniz'i geçmek için bir gemide çalıştım, Pax Tharkas yakınlarında indim ve oradan da yolun geri kalanını yürüdüm." "On dokuz olduğunu mu söylemiştin?" Raistlin buna i-nanmakta güçlük çekiyordu. "Bu seni bizimle neredeyse yaşıt yapıyor." Başını ikizine doğru salladı. Otlakçı, "Bir eksik, ya da bir fazla," dedi. "Ne zaman doğduğum hakkında annemin hiçbir fikri yoktu. Bir gün ona kaç yaşında olduğumu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sordum. Annem de bana kaç yaşında olmak istediğimi sordu. Tekrar düşündüm ve altı bana epey güzel bir yaş gibi gözüktü ve annem de altının kendisi için de iyi olduğunu söyledi. Böylece altı oldum. Saymaya oradan başladım." Raistlin, "Peki ya adını nasıl aldın?" diye sordu. "Sana Otlakçı adını annenin verdiğini sanmıyorum." Omuzlarını silken Otlakçı, "Bildiğim kadarıyla olabilir," diye yanıtladı. "Annem o sırada hoşuna giden neyse beni öyle çağırırdı. Değirmenci de genelde bana 'velet' derdi, ta ki ben ihtiyacı olan şeyleri elde etmekte bir yetenek göstermeye başlayana kadar." Caramon sertçe bakarak, "Çalmak mı?" diye sordu. "Çalmak' değil," dedi Otlakçı başını sallayarak. "Hayır. 'Ödünç almak' da değil. Şunun gibi: Herkes bir başkasının istediği bir şeye sahiptir. Herkesin artık ihtiyacı olmadığı bir şeyleri vardır. Ben bu bir şeylerin ne olduğunu buluyorum ve herkesin artık istemediği şeyler karşılığında istediği şeyleri almasını sağlıyorum." Caramon başını kaşıdı. "Bilmem. Bana pek yasal gibi gelmedi." "Öyle. Size göstereceğim." Masalarına çizdiği çizgileri görmek için dağınık saçlarım arkaya atan garson kız, "Borcunuz fasulyeler için altı sent,' 126 silah kâRöeşUOi dedi. "Altı sent bira ve dört sentte şarap." Caramon para kesesine uzandı. Otlakçı'nın parmakları / kolunu tutarak onu durdurdu. Neşeyle, "Bizim paramız yok," dedi Otlakçı. Garson tersçe baktı. Sinirle, "Ragis!" diye seslendi. "Ama," diye ekledi Otlakçı aceleyle, "ateşinizin sönmek üzere olduğunu görüyorum." Yanmış bir kütükten çıkan son alevlerin tükenmek üzere olduğu büyük şömineyi gösterdi. "Yani? Kimsenin şömine için odun kesecek vakti yok, var mı?" Garson kız meydan okurcasına cevapladı. "Ve sen ne hakla yakınıyorsun, pislik? Eğer borcunu vermezsen Ragis seni odun olarak kullanır." Otlakçı kıza gülümsedi. Yarık dudağına rağmen oldukça sevimli ve güve verici bir gülümsemesi vardı. "Paradan daha değerli bir şeyle ödeyeceğiz." "Paradan daha değerli bir şey yoktur," dedi garson kız suratını asarak, ama ilgilenmişti. "Evet, var. Zaman ve kas ve akıl. Şimdi, buradaki arkadaşım,"—Otlakçı elini Caramon'un kaslı koluna koydu—"bütün Ansalon'daki en hızlı ve en iyi odun kesici. Ben masalara bakmakta ustayımdır. Eğer bize bu gece için yatak da verirseniz, diğer arkadaşımın—kendisi ünlü bir büyücü olur—fasulyelerinizi bir şahesere döndürecek büyülü bir baharatı var. Herkes sadece onları yemek için meyhanenize gelecek." Garson kız öfkeyle, "Fasulyelerimiz bir şaheser değil!" dedi. "Kimseyi hasta etmediler!" "Yo, hayır. Demek istediğim, bu baharat onları en az Palanthas Şehri'nin Lordu'nun yediği fasulyeler kadar lezzetli yapacak. Hatta daha da iyi. Lord hazretleri onları duyduğunda—ve kesinlikle ona söyleyeceğim—sadece bir denemek !Çin bütün o yoldan gelecek." Garson kız istemeyerek gülümsedi. "Pekâlâ, müşteriler bi-raz şikayet ediyorlardı. Aslında bizim suçumuz değil. Aşçı 137 rruRQARet weis ve öon pecRin şarabı biraz kaçırdı, kilere inen merdivenlerden düştü ve ayak bileğini kırdı. Bu yüzden de yemek ve temizlik ve masalara bakmak Mabs ve benim üzerimize kaldı. Canımızı dişimize takıyoruz, Ragis de bardan ayrılamıyor, bu susuz kalabalığın içinde imkansız."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kız Caramon'a baktı, bakışları yumuşuyordu. "Sen cidden güçlüsün, değil mi? Ateşi yanık tutamazsak ya da kilerden yeni bir bira fıçısı çıkartamazsak altı sentin önemi ne ki? Pekâlâ. Sen odun kes ve sen, büyücü," dedi küçük gören bir bakışla Raistlin'e bakarak, "neyin var?" Raistlin keselerinden birini çıkarttı, elini içine soktu ve kokusu güçlü ve sert olan beyaz, çiçek soğanına benzer bir şey çıkarttı. "Büyülü malzeme bu," dedi. "Kabuğunu soy, ince ince kıy ve fasulyeye koy. Yoldaki müşterileri içeri çekeceğine garanti veririm." "Müşteriden yana bir sıkıntımız yok. Ama suratıma atmadıkları bir yemek sunmanın güzel olacağını kabul ederim." Beyaz kökü kokladı. "Bu gerçekten güzel kokuyor. Kimseyi zehirlemeyeceğine garanti verir misin?" "İlk tabağı yemeye kardeşim gönüllü olacaktır," dedi Raistlin. Caramon ona minnettarlıkla baktı. "Yani... " Otlakçı hayal kurar gibi, "Palanthas Lordu," dedi, kadının kırmızı, işten yıpranmış elini tutup, öperek, "hayatında yediği en iyi fasulyenin sizinki olduğuna yemin edecek." Garson kadın kıkırdadı ve Otlakçı'nın kızıl saçlarını şaka yollu çekti. "Palanthas Lordu'ymuş, hadi ordan! Sen, büyücü, mutfağa git ve büyülü baharatını ekle." Kadın kirli, fırfırlı bluzunun içindeki göğüslerinin büyük bir kısmını göstererek masanın üzerine eğildi ve tahtaya koyduğu işaretleri koluyla sildi. Caramon elini kadınınkinin üzerine şehvetle koyarken, "Ve bunun içinde senin için biraz daha fazlası var, sevgilim, 129 silAh kARöeşUOi dedi. Elini geri çeken kadın, "Git işine," diye bağırdı ve aynı zamanda eğilerek, "gece yarısı kapatıyoruz," diye fısıldadı. Şeytanca bir bakış atıp darmadağın saçlarını sallayarak, daha fazla bira isteyenlerin oluşturduğu koroya yanıt vermek için hızla gitti. "Tamam, tamam, geliyorum! Pantolonlarınızı çıkartmayın!" Caramon sırıtarak, "Şimdilik," dedi alçak sesle. Islık çalarak arka bahçeye odun kesmeye gitti. Raistlin sarımsak olarak bilinen "büyülü baharat"ını mutfağa götürmek için ayağa kalkarken, "İyi iş basardın, Otlakçı," dedi. "Bizi yemek ve bir gecelik yatacak yer parasından kurtardın. Tek soru—keselerimde ne olduğunu nereden bildin?" Otlakçı'nın zayıf yanakları kızardı, gözleri haylazlıkla pa-rıldadı. Masalarla ilgilenmek için uzaklaşırken, "Annemin bana öğrettiklerinin tümünü unutmadım," dedi. ü- * * * * Ertesi sabah ikizler ve Otlakçı, baronun kalesinin dışındaki avluda iki uzun sıra oluşturmuş erkeklere katıldılar. İki ayağın üzerine oturtulmuş büyük bir tahta, masa olarak kullanılıyordu. Masanın üzerine bir parça parşömen çivilenmişti. Kıyıdan esen güçlü bir rüzgârla uçmasını önlemek için. Subaylar geldiklerinde erkeklerin isimlerini alacaklar, sonra da onları eğitim kampına göndereceklerdi. Burada erkekler bir hafta boyunca—masrafları barona ait olmak üzere— yemek yiyip yatarlar, güçlerini, çevikliklerini ve emirlere uyma kabiliyetlerini sınamak amacıyla yapılan sert idmanlara katılırlardı. Başaramayanlar bu hafta içinde çıkarılır ve katlandıkları zahmetlere teşekkür etmek için verilen az bir parayla gönderilirdi. İlk haftayı atlatanlara o haftanın parası verilirdi. Bir ayın sonuna kadar dayananlar orduya ka129

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iruRQaRet weis ve öon peRRin bul edilirdi. Listeye adını yazdıran yüz adamdan sekseni ilk haftadan sonra ortalıkta olurdu. Ordu yürümeye hazır oldu, ğunda ancak ellisi kalırdı. Acemiler şafak sökerken sıraya girmeye başlamışlardı. Bugün bahar için çok sıcak olacaktı. Uzakta, ufukta bulutlar toplanıyordu. Öğleden sonra yağmur yağacaktı. Sırada ümitle bekleyenler daha sabah yanlanmadan terlemeye başladılar. İkizler erkenden geldi. Caramon o kadar hevesliydi ki, önlerinde uzun bir gün olduğunu sezen Raistlin eğer onu en a-zından güneş doğana kadar beklemeye razı etmemiş olsaydı, şafak sökmeden gitmiş olacaktı. Caramon geceyi garson kadınla geçirmemişti—kadını hayal kırıklığına uğratmıştı. Bütün gece eşyalarını parlatmıştı. Sabah olup yeni zırhını giydiğinde, güneşte çok fazla parladığım gördü. Kahvaltıda bir tabaktan fazla yiyemeyecek kadar heyecanlıydı: Yerinde duramayarak sürekli kıpırdanarak kılıcını takırdatmış ve her beş dakikada bir geç kalıp kalmadıklarını sormuştu. En sonunda Raistlin gidebileceklerini söyledi; sadece, dediğine göre, Caramon kendisini delirtme raddesinde rahatsız ettiği için. Otlakçı da en az Caramon kadar heyecanlıydı. Raistlin baronun bu cılız ve çocuksu görünüşlü genci orduya alacağın-dan kuşkuluydu, Otlakçı'nın büyük hayal kırıklığına uğrayabileceğinden korktu. Genç adamın içi o kadar fıkır fikirdi ki, f Raistlin Otlakçı'nın moralinin uzun süreliğine bozulamayaca-ğını tahmin etti. Meyhanenin sahibi onların gittiğini görünce üzüldü, özellikle de Raistlin'in. Fasulyelerdeki sarımsak epey büyülü olduğunu kanıtlamıştı, kokusu müşterileri sokaktan çekmişti. Adam Raistlin'i yemek pişirmesi için geride kalmaya ikna etmeye çalıştı. Raistlin, koltukları kabarmasına rağmen, nazikçe reddetti. Garson kadın Caramon'u öptü. Otlakçı garson kadını öptü ve talim alanına gitmek üzere yola çıktılar. Sırada yerlerini alarak parlak güneşin altında beklemeye 130 silâh laRÖeşUÇi başladılar. Şimdiden önlerinde yirmi beş adam vardı. Bir saat kadar beklediler, bu sırada sıradakilerden bazıları komşularıyla çene çalmaya başladı. Caramon ve Otlakçı arkalarındaki adamla konuşuyorlardı. Raistlin'in önünde duran adam ona bir göz attı, sanki muhabbet etmek ister gibiydi. Raistlin fark etmemiş gibi davrandı. Yoldan kalkan tozun boğazını kaşındırmaya başladığını hissediyordu; öksürük krizlerinden birine tutulacağından korktu, rezil olarak sıradan atılışını hayal edebiliyordu. Baronun tahkimatlarını sanki kuşatmaya almayı amaçlıyormuşça-sına inceleyerek adamın arkadaşça bakışlarından kaçındı. Bir çavuş, kendini beğenmiş bir dövüş horozu, çarpık bacaklı ve tek gözü olmayan bir adam, beş askerin eşliğinde geldi. Çavuş, sıraya girmiş olan yüz küsur adamı şöyle bir süzdü. Gözünün kısılmasından ve başının küçümsemeyle sallanmasından etkilenmediği belli oluyordu. Arkadaşlarına bir şeyler söyledi, kahkahalarla güldüler. Sıradakiler rahatsız olarak bir anda sessizleşti. Sıradaki ilk adamın benzi attı ve arka-sındakilerin ardında gözden kaybolacak kadar küçüldü. Çavuş masanın ardındaki yerini aldı. Askerler onun arkasında kollarını göğüslerinin üzerinde kavuşturup sırıtarak durdular. Çavuşun tek gözü delgi gibiydi, bakışları sıradaki ikinci adamı görmek için ilk adamı delip geçiyor ve ta ki en sonuncusuna kadar bütün adayları görmeyi başarana kadar yoluna devam ediyor gibiydi. Kirli parmaklarından biriyle kağıdı göstererek sıradaki ilk adama,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Adını yaz. Yok yaza-mıyorsan, çarpı koy. Solumda yerini al," dedi. Çiftçi önlüğü giymiş ve elinde şekilsiz bir şapka tutan a-dam ayaklarını sürüyerek öne ilerledi. Acizane bir şekilde bir X çizdi ve gösterilen yere uysallıkla yürüdü. Askerlerden biri, Buraya domuzcuk, domuzcuk, domuzcuk," diye seslenmeye başladı. Diğerleri onaylayarak güldüler. Çiftçi sindi ve başını °ne eğdi, hiç şüphesiz Cehennem'in açılmasını ve onu yutma131 rruRQARet weis ve öon peRRin sini diliyordu. Sıradaki diğer adam yaklaşmadan önce tereddüt etti. Aklından iki şey geçiyor gibiydi, ki bunlardan biri kaçmaktı. Ancak cesareti seçti ve ilerledi. "Adını yaz," dedi çavuş, sesi şimdiden sıkılmış gibi çıkarak. "Yok yazamıyorsan, çarpı koy. Sıradaki yerini al." Böylece devam etti. Çavuş her adama aynı sözleri, aynı tonda söyledi. Çavuşun arkadaşları her yeni kaydolan hakkında yorum yaptılar. Adamlar sıradaki yerlerini kulakları ve yanakları yanarak aldılar. Çoğu bunu yeteri kadar uysallıkla kabullendi, fakat Raistlin'in önündeki genç adam sinirlenmişti. Tüy kalemi atarak askerlere tersçe baktı, yumruklarını sıktı ve ileri doğru tehdit edercesine bir adım attı. Çavuş soğukkanlılıkla, "Sakin ol, evlat," dedi. "Üst rütbeli bir subaya vurmak ölümdür. Sıradaki yerini al." Çoğundan daha iyi giyinmiş ve adını yazabilen pek az kişiden biri olan genç adam, kendisine sırıtan askerlere ters ters baktı. Başını gururla kaldırarak yürüdü ve sıradaki yerini aldı. Raistlin genç adam yaklaşırken askerlerden birinin, "Savaşçı ruh," dediğini duydu. "İyi bir asker olacak." "Sinirini kontrol edemiyor," dedi bir başkası. "Bir hafta içinde gitmiş olur." "Bahse var mısın?" "Varım." İkisi el sıkıştılar. Raistlin'in sırası. Bu uygulamanın tek amacının orduya yeni adam almak değil, aynı zamanda onlarla dalga geçmek, onları yıldırmak olduğunu anlayabiliyordu. Talim yöntemleri hakkında yeterince şey okumuş olduğundan, komutanların bu tür yöntemleri adamları parçalara ayırmak, onları sıfıra indirmek için kullandığını biliyordu, böylece subaylar onları tekrar birleştirip iyi bir asker haline getirebileceklerdi; hiç düşünmeden emirlere uyacak, kendine ve arkadaşlarına güvem olan biri. 132 siUh laRöeşliOi Küçümseyerek, "Bunlar basit askerler için işe yarar," diye düşündü Raistlin. "Ama benim için farklı olacak." Çavuş sinirli genç adamın adını bulmak için başını eğdi, bahse katılmayı düşünüyordu. Tek gözüyle kağıda bakıyor, tersten adı okumaya çalışıyordu ki, isim ve kağıt geniş, kırmızı bir giysinin kolu, altın parıltılı bir el ve kolla örtüldü. Çavuşun arkasındaki adamlar alçak sesle söylenip birbirlerine dirsek attılar. Çavuş kafasını kaldırdı. Tek gözü nazikçe, "Ben nereyi imzalayacağım, efendim? Buraya savaş büyücüsü olarak kaydolmaya geldim," diyen Raistlin'e odaklandı. Gözünü güneşten dolayı kısarak, "Vay, vay," dedi çavuş, "bu yeni biri. Bir süredir senin gibilerden gelen olmamıştı." Güldü ve yan gözle baktı. Raistlin, "Nereyi imzalayacağım, efendim?" diye sordu. Toz ve sıcak, soluk almasını zorlaştırıyordu. Boğazının tıkanmaya başladığını hissedebiliyordu. Sırıtarak kendisine bakan bu askerlerin önünde bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


öksürük krizine tutulmaktan korktu. Başlığını aşağı çekerek yüzünü ve gözlerini gizledi. Bu adamlara dalga geçmeleri için gerekenden daha fazla malzeme vermek istemiyordu. Doğal olarak onu yeteri kadar gülünç bulmuşlardı. Askerlerden biri, "Bu altın deriyi nerden buldun, delikanlı?" diye sordu. "Belki de anan bir yılandı, ha?" "Daha çok bir kertenkele gibi," dedi bir diğeri ve hepsi güldü. "Kertenkele-oğlan. Onun adı bu, Sarge. Onun için yazıver." "Ucuz bir adam olacak," dedi ilki. "Tek yediği şey sinek!" "iddiaya girerim onları yakalamak için uzun, kırmızı bir dili vardır. Bizim için dilini bir çıkarıver, Kertenkele-oğlan." Raistlin Öksürüğün geldiğini hissetti. "Nereyi imzalayacağım?" diye ısrarla sordu yarı boğulmuş bir şekilde. Yukarı bakan çavuş bir an için garip, kum saati şeklindeki gözleri gördü. Omzunun üstünden arkasındaki adamlardan 133 ,î rruRQARet weis ve öon pecRin birine, "Gidip Horkin'e haber ver," dedi. "Nerde o?" "Her zamanki yerinde." Asker kafasını salladı ve görevini yerine getirmek üzere ayrıldı. f Raistlin kendine engel olamadı. Öksürmeye başladı. Şan* sına kötü bir nöbet değildi ve çabucak geçti. Ama bu çavuşun yüzünü asması için yeterliydi. :', "Senin sorunun ne, delikanlı? Hasta mısın? Bulaşıcı değil,' değil mi?" Raistlin sıktığı dişlerinin arasından, "Hastalığım sâri de*f ğil," dedi. "Nereyi imzalayacağım?" Adam kağıdı işaret etti. "Diğerleriyle birlikte," dedi dudağını bükerek. Bu yeni asker hakkında pek iyi düşünmediği belliydi. "Git, diğerleriyle birlikte dur." "Ama ben buraya—" "Neden burada olduğunu biliyorum." Çavuş onu hem görüş alanından, hem de aklından uzaklaştırdı. "Sana söyleneni yap." Raistlin yanakları yanarak diğer yeni askerlerin—ki artık hepsi ona bakıyordu—durduğu yüz kızartıcı yere ilerledi. Askerlerin çoğu hâlâ sıradaydı. Metanetle, Raistlin hepsini görmezden geldi. Şimdi Caramon'un dikkati kendisine çekecek bir şey yapmamasını ya da söylememesini umuyordu. Cara-mon'u tanıdığından, bu pek de gerçekleşmesi muhtemel bir ümit değildi. "Adını yaz," dedi çavuş esneyerek. "Yok yazamıyorsan, çarpı koy. Solumdaki sırada yerini al." Caramon, "Elbette, Çavuş," dedi neşeyle. Adını parşömenin üstüne gösterişle yazdı. "Bir öküz kadar büyük," dedi askerlerden biri. "Herhalde bir o kadar da zekidir." 134 silâh kâRöeşliOi Arkadaşı, "Onların büyük olmasını seviyorum," dedi. "Böylece daha çok oku durdurabiliyorlar. Onu ön saflara koyarız." "Çok teşekkür ederim, efendim," dedi Caramon, memnun olarak. "Ah, bu arada," diye ekledi alçakgönüllülükle, "benim eğitime gerçekten ihtiyacım yok. O kısmın tamamını atlayabilirim." Çavuş, "Oh, atlayabilirsin, öyle mi?" diye sordu. Raistlin inledi. Kapa çeneni, Caramon! dedi ikizine içinden. Kapa çeneni ve yürü!

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ancak Caramon ilgiden büyülenmişti. "Evet, dövüşmekle ilgili bilinmesi gereken her şeyi biliyorum. Tanis bana öğ-retti. Çavuş öne doğru eğilerek, "Tanis sana öğretti, öyle mi?" dedi. Arkadaşları elleriyle ağızlarını kapattılar ve topuklarının üzerinde dönerek olayın keyfini çıkarmaya koyuldular. "Peki, bu Tanis kim?" "Tanis Yarı-Elf," dedi Caramon. "Bir elf. Bir elf sana dövüşmeyi öğretti." "Yani, aslında, çoğunlukla onun arkadaşı, Flint. O bir cüce." "Anlıyorum." Çavuş kırlaşmış sakalını sıvazladı. "Bir elf ve bir cüce sana dövüşmeyi öğretti." "Bana ve dostum Sturm'a. O bir Solamniya Şövalyesi'dir," diye ekledi gururla. Raistlin sesini çıkartmadan, Kapa çeneni, Caramon! diye emretti umutsuzca. Caramon ikizinin sessiz emrini önemsemeden, "Ve bir de Tasslehoff Burrfoot vardı," diye devam etti. "O bir kender." "Bir kender." Çavuş dehşete düşmüştü. "Bir elf, bir cüce ve bir kender sana dövüşmeyi öğretti." Bastırdıkları kahkahalarından dolayı yüzleri kıpkırmızı olmuş arkadaşlarına döndü. "Çocuklar," dedi ciddiyetle, "generale istifa etmesini söyleyin. 13^ tnARQARet weis ve öon petmirv--------ardından ilerledi. Asker durarak, "Sen de mi büyücüsün?" diye sordu. "Hayır, ben askerim. Ben onun kardeşiyim. O nereye giderse ben de giderim." "Şimdi değil, Caramon," dedi Raistlin kısık bir sesle. Asker kafasını salladı. "Büyücüyü getirmek için emir aldım. Sıradaki yerine geri geç, Pislik." Caramon'un yüzü asıldı. "Biz asla ayrılmayız." "Caramon!" Raistlin ikizine döndü. "Bugün beni yeterince utandırdın. Sana söyleneni yap. Sıraya geri dön!" Caramon'un yüzü önce kıpkırmızı oldu, sonra bembeyaz. "Elbette, Raist," diye mırıldandı. "Elbette. Eğer istediğin buysa. .." Caramon incinmiş bir şekilde sıraya geri döndü, Otlakçı'nın yanında yerini aldı. Raistlin askere eşlik ederek kapıdan geçti ve baronun kalesine girdi. 138 12 Asker, Raistlin'i işlek avluya soktu. Askerler gruplar halinde durarak gülüyor ve konuşuyor, ya da yere çömelmiş beştaş—koyun ayak kemiklerini havaya atıp onları önceden saptanmış bir şekilde yakalayarak oynanan bir oyun—oynuyorlar veya duvarın kenarına doğru bozuk para atıyorlardı. Seyisler atları ahırlarından çıkartıyor ya da ahırlarına sokuyorlardı, köpekler ayak altında dolaşıyorlardı. Bir uşak bağıran bir kenderi kulağından yakalamış, onu ana giriş kapısından dışarı doğru sürüklüyordu. Askerlerin bir kısmı geçerken Raistlin'e meraklı gözlerle baktı, diğerleri küstahça süzdü. Kaba saba küfürler kalenin kapısından geçerken ve avluda ilerlerken ona eşlik etti. Raistlin, "Nereye gidiyoruz, efendim?" diye sordu. Rehberi pencereleri olan bir sıra alçak taş binayı işaret e-derek, "Barakalara," dedi. Asker barakalara açılan ana kapıdan girdi, Raistlin'i askerlerin odalarının açıldığı serin, karanlık bir holden aşağı götürdü. Raistlin binanın düzenliliğinden ve temizliğinden etkilenmişti. Taş zemin sabah temizliğinden hâlâ ıslaktı, yatak odalarının zeminlerine

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


taze saman yayılmıştı, yaygılar sıkıca sarılmış ve düzenli bir şekilde yerleştirilmişti. Her adamın Şansı eşyaları yaygılarının içine sarılıydı. Koridorun sonunda dönerek aşağı inen taş merdivenlere seldiler. Asker merdivenden aşağı inmeye başladı. Raistlin de maRQARet weis ve öon peRRin — arkasından takip etti. Merdivenlerin sonunda tahtadan bir kapı vardı. Asker durarak sertçe kapıyı çaldı, içeriden bir şangırtı geldi, kırılan bir camın sesine benziyordu. "Seni orospu çocuğu!" diye bağırdı sinirli bir ses. "iksirimi düşürmeme neden oldun! Cehennem adına, ne istiyorsun?" Asker sırıttı, Raistlin'e göz kırptı. "Yeni büyücü yanımda, efendim. Onu buraya getirmemi söylemiştiniz." "Hangi iblis bunun için bu kadar acele edeceğini düşünürdü ki?" diye homurdandı ses. Saygılı bir sesle konuşan asker, "Onu geri götürebilirim, efendim," dedi. "Evet, bunu yap. Yok, yapma. Bu pisliğe neden olduğuna göre, bunu temizleyebilir." Ayak sesleri geldi, kapının sürgüsü tangırdayarak kaldırıldı ve kapı savrularak açıldı. "Horkin Usta'yla tanış," dedi asker. Bir savaş büyücüsü bekleyen Raistlin, boy, güç, zekâ ummuştu. Huşu içinde kalmayı, ya da en azından etkilenmeyi beklemişti. Lemuel'in babası bir savaş büyücüsüydü. Lemuel birçok kez babasından bahsetmişti ve Raistlin de adamın bir portresini Yüksek Büyücülük Kulesi'nde görmüştü—uzun, beyaz perçemleri olan, siyah saçlı, atmaca burunlu ve atmaca gözlü ve bir sanatçınınki gibi uzun parmaklı, ince kemikli elleri olan bir adam. Bu, ona göre bir savaş büyücüsünün olması gerektiği şekildi. Kapıda durup kendisine bakan adamın görüntüsü Raist-lin'in hayallerinin tam orta yerinden kırılıp, yıkılmasına neden olmuştu. Büyücü kısaydı, anca Raistlin'in omzuna geliyordu; ama boydaki eksikliğini enden tamamlamıştı. Nispeten gençti, kırklarının sonlarında olmalıydı. Kafasında hiç saç yoktu, hatta hiçbir yerinde saç yoktu: ne kaş, ne de kirpik. Kalın boyunlu, kalın omuzluydu, elleri jambon gibiydi—narin iksir 140 siUh kâRöeşliOi şişesini düşürmüş olması pek de sürpriz değildi. Yüzü kırmızı ve huysuzdu; sert mavi gözleri, yüzünün kırmızılığıyla daha da vurgulanıyordu. Ama Raistlin'i geren, dudağının bükülmesine neden olan adamın garip görünüşü değildi. Büyücü—ki onu böyle sınıflandırmak görünüşe göre hak etmediği bir iltifattı—kahverengi cübbe giyiyordu. Kahverengi cübbe—Yüksek Büyücülük Kulesi'ndeki Sınav'a hiç girmemiş olanların işareti. Sınavı geçmek için gerekli yeteneğe ya da sınavı başarabilmek için yeterince çalışma hırsına sahip olmayan, belki de, sınava girmek için gerekli cesareti bulamayan büyücülerin rengi. Nedeni ne olursa olsun, bu büyücü kendini büyüye adamamıştı, kendini büyüye vermemişti. Raistlin böylesine bir adama saygı duyamazdı. Dolayısıyla adama bakakaldı ve aşağılamasının kendisine döndüğünü görmekten alındı. Kahverengi cübbeli büyücü Raistlin'e hiç de cana yakın bir havayla bakmıyordu. "Oh, Luni aşkına, bana kahrolası bir Kule büyücüsü göndermişler," diye hırladı Horkin. Derin hayal kırıklığı içinde Raistlin bir öksürük krizine tutuldu. Şansına kısa sürdü, ama Horkin'i kesinlikle etkilemedi. Bıkkın bir şekilde, "Hem de hastalıklı," dedi. "İyi olduğun ne var,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kırmızı?" Raistlin ağzını açtı, başarılarını söylemekten gurur duyuyordu. Horkin kendi sorusunu yanıtlayarak, "Bir uyku büyüsü yapabildiğine eminim," dedi. "Bizim epey işimize yarar. Düşmana savaş alanında tatlı bir şekerleme yaptır. Canlanmış ve bağırsaklarımızı deşmeye hazır olarak uyanacaklardır. Sen, aval aval ne bakıyorsun?" Bu askereydi. "Yapacak işin vardır kr hâlde." Evet, efendim, Horkin Usta." Asker selâm verdi, döndü 141 mARQARet weis ve öon peRRin ve çıktı. Horkin Raistlin'i kolundan yakaladı, lâboratuvarın içine Öyle bir şiddetle çekti ki neredeyse ayaklarını yerden kesecekti. Ardından da kapıyı çarparak kapattı. Raistlin etrafa aşağılayarak baktı, en kötü korkuları gerçekleşmişti. Laboratuvar denilen, taştan yapılmış yer karanlık ve gölgeli, yer altında bir odaydı. Rafta birkaç hırpalanmış, bakımsız büyü kitabı duruyordu. Duvarda çeşitli silahlar asılıydı—sopalar, topuzlar, hırpalanmış gözüken bir kılıç ve Raistlin'in bilmediği birkaç kötü görünüşlü alet daha. Dövülmüş, lekelenmiş bir dolapta da baharatlar ve otlarla dolu şişeler vardı. Horkin genç büyücüyü bıraktı, onu değerlendirmek için süzdü; Raistlin'e bir kasabın tezgahında duran ete bakar gibi bakıyordu. Gördükleri hakkında pek iyi şeyler düşünmediği belliydi. Raistlin bu aşağılayıcı inceleme altında gerildi. Horkin etli ellerini kalçasına koydu, ya da en azından o civarlara. Bir takoz gibiydi, omuzları ve göğsü en büyük kısmıydı. "Ben Horkin'im, senin için Horkin Usta, Kırmızı." ___ Raistlin soğukça, "Benim adım—" diye başladı. Horkin uyarmak için elini kaldırdı. "Adın umurumda değil, Kırmızı. Adını bilmek istemiyorum. Eğer en az ilk üç savaşından sağ kurtulursan, belki o zaman adını öğrenirim. Daha önce değil. Eskiden isimleri öğrenirdim, ama bu kahrolası bir zaman kaybıydı. Bir baş belasını tam tanımaya başladığımda kalkar ölürdü. Bu günlerde zahmet etmiyorum. Aklımı gereksiz bilgiyle karıştırıyor." Mavi gözleri Raistlin'den uzaklaştı. Asaya genç büyücüye baktığından daha fazla ilgi ve saygıyla bakarak, "Bu gerçekten iyi bir asa," dedi Horkin. Kaim parmaklı elini uzattı. Raistlin kendi kendine gülümsedi. Magius'un Asası gerçe* 142 silah kARöeşLi$i ve yasal sahibini tanırdı, başkasının kendisine dokunmasına izin vermezdi. Birden çok defa, Raistlin asanın büyüsünün çıtırtısını duymuştu, ondan sonra da çığlıkları ve feryatları (çoğunlukla kenderlerden) duymuştu ve asaya dokunmaya ya da onu çalmaya çalışan suçlunun yanmış elini tuttuğunu görmüştü. Raistlin Horkin'in asayı tutmaya çalışması konusunda hiçbir şey yapmadı, adamı uyarmadı. Horkin Magius'un Asası'nı aldı, elini ahşabının üstünde ileri geri gezdirdi, uyandırdığı histen dolayı onaylayarak başını salladı. Kristali gözüne doğru tuttu, tek gözünü kapatarak inceledi, içine baktı. Asayı iki eliyle birden tutarak birkaç kez salladı, şaşkına dönmüş Raistlin'in kaburgalarına vurmamak için son anda durdu. Horkin asayı geri verdi. "İyi bir dengesi var. Güzel bir silah." Raistlin asayı korurcasına tutarak öfkeyle, "Bu Magius'un Asası," dedi. "Oh, Magius'un Asası, öyle mi?" Horkin sırıttı. İhtiyatlı bir sırıtışı vardı, çenesini öne çıkartmıştı, bu da alttaki köpek dişlerinin dudağının üstüne çıkmasına neden oluyordu. Fısıldamak için Raistlin'in yanına yaklaştı. "Bak ne diyeceğim, Kırmızı. Palanthas'taki her büyü malzemesi dükkanından iki çeliğe bu asalardan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir düzine alabilirsin." rmRQARet weis ve öon peuuin Sırtını döndü, taş masaya doğru yürüdü ve büyük vücudunu adamın ağırlığını taşıyamayacak gibi gözüken bir tabureye yerleştirdi. Tıknaz parmağını taş masada açık duran deri ciltli bir kitabın üstüne koydu. "Sanırım bunun için yapılacak bir şey yok. Yarın tekrar başlamam gerekecek." Horkin eliyle içindekileri taş zemine dökmüş olan kırık sürahiyi işaret etti. "Pisliği temizle, Kırmızı. Köşede bir paspas ve bir kova var." Öfke Raistlin'in içinde kaynadı, fokurdayarak taştı. Hid- f detini göstermek için asasının ucunu yere vurarak, "Yapmayacağım!" diye bağırdı. "Senin pisliğini ben temizlemeyeceğim. Benim altımda olan bir adamdan emir almayacağım. Yüksek Büyücülük Kulesi'ndeki Sınav'a ben girdim! Hayatımı büyü için tehlikeye ben attım! Ben korkmadım—" "Korkmak?" Horkin aralıksız konuşmayı kesti. Dikkatle okuduğu ciltten başını kaldırdı, inanılmaz bir şekilde eğlen--~~ misti. "Kimin korktuğunu göreceğiz, Luni aşkına."___ Gözü korkmayan Raistlin, "Benim huzurumda," dedi soğukça, "tanrıça Lunitari hakkında gereken saygıyla—" Onun cüssesinde bir adam için Horkin gayet hızlı hareket__ edebiliyordu. Bir an taburenin üstüne oturuyordu, diğer an ise sanki Cehennem'den fırlamış bir şeytan gibi Raistlin'in önünde bitivermiş gibiydi. Horkin parmağını Raistlin'in çelimsiz göğsüne doğru sallayarak, "Beni dinle, Kırmızı," dedi. "Bir, sen bana emir veremezsin. Ben sana emir veririm ve senin de bu emirlere uymanı beklerim. İki, bana ya Horkin Usta, ya efendim, ya usta, ya da usta efendim diye hitap edeceksin. Üç, tanrıçaya istediğim şekilde hitap ederim. Eğer ona Luni diyorsam, bunun nedeni onu Luni diye çağırmaya hakkım olmasıdır. Birçok gece onunla birlikte yıldızların altında oturup aynı şişeden içtik, o ve ben. Onun sembolünü kalbimin üstünde taşıyorum." Parmağını Raistlin'in göğsünden kendi göğsüne çekti ve 144 silah kâRöeşLiöi üzerine Lunitari'nin sembolü işlenmiş bir nişanı işaret etti. Bu, sol göğsünün üstünde duruyordu ve Raistlin o ana dek fark etmemişti. "Ve armasını boynuma takıyorum." Horkin cübbesinin altından gümüş bir pandantif çıkartarak Raistlin'in görmesi için yukarı kaldırdı, yüzüne o kadar yaklaştırdı ki Raistlin burnuna girmesini engellemek için geri çekilmek zorunda kaldı. "Luni, sevgilim, bunu bana kendi güzel elleriyle verdi. Ben onu gördüm, onunla konuştum." Horkin imkansız gibi gözüken bir adım daha atarak yaklaştı, ta ki Raistlin'in ayaklarının üstüne durana kadar. Daha yaşlı olan büyücü Raist-lin'e ters ters baktı, içine baktı, içinden öteki tarafa baktı. Olduğu yerde duran, daha geri gitmeyi reddeden Raistlin, "Ben onun sembolünü taşımıyor olabilirim," dedi, "ama onun rengini giyiyorum, ki bu da, hiç şüphesiz gördüğün üzere, kırmızı. Ve o benimle de konuştu." Sessizlik aralarına çakan bir şimşek gibi düştü. Raistlin Lunitari'nin sembolüne daha yakından baktı. Tanrıçanın saf gümüşten yapılmış olan sembolü eskiydi, çok eski. İnce işlenmişti, gizli bir güçle hafif hafif parlıyordu. Neredeyse Lunitari'den geldiğine inanacaktı. Horkin de Raistlin'e yakından baktı, muhtemelen yaşlı büyücü de daha genç olanla aynı şeyleri düşünüyordu. Horkin Raistlin'i dürttüğü parmağını kaldırarak havada tuttu,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gökyüzünü işaret ediyordu. "Buna yemin eder misin?" Raistlin sakince, "Evet," dedi. "Kırmızı ay üstüne yemin ederim." Horkin homurdandı. Yüzünü Raistlin'e biraz daha yakıştırdı. "Evet, ne, asker?" Raistlin tereddüt etti. Bu kaba ve eğitimsiz, Raistlin'in sa-"lP olduğu büyülü gücün her hâlde onda birine bile sahip olmayan ve buna rağmen Raistlin'i kendisine üstü olarak davranması için zorlayacak olan adamdan hoşlanmamıştı. Bu a14^ mARqARet wels ve öon peRRin dam Raistlin'i küçümsemişti, aşağılamıştı. Bir kender bakır parası karşılığında Raistlin dönüp lâboratuvardan çıkabilirdi. Ama Raistlin bu son soruda adamın ses tonunda bir değişiklik sezmişti, hafif bir belirti—saygı değil ama kabul gösteren bir ton. Kardeşliğe kabul, acımasız bir kardeşliğe, ölümcül bir kardeşliğe. Öyle bir kardeşlik ki, eğer zaman içinde kendisini kabul ederse, onu kucaklayacak ve vahşi, ölümsüz bir sadakatle tutacak bir kardeşlik. Magius ve Huma'nın kardeşliği. Raistlin, "Evet... Horkin Usta," dedi. "Efendim." "İyi." Horkin tekrar homurdandı. "Yine de senden bir şeyler yapabilirim. Diğerlerinin hiçbiri Luni'den, sevgili Luni'den bahsettiğimde kimin hakkında konuştuğumu anlamamıştı." Eğer çatacak kaşları olsaydı, bunu yapmak için hareket ettireceği yeri kaldırdı adam. "Şimdi, Kırmızı,"—Horkin kırık sürahiyi işaret etti—"ortalığı temizle." 146 13 Sıcağın altında diğer yeni askerlerle birlikte sırada bekleyen Caramon, kardeşinin ayrılışını hayli endişeli bir şekilde izledi. Bunun gibi durumlarda—yeni ve alışılmadık—Caramon çok sıkılır ve ikizinden uzak kaldığında kendini huzursuz hissederdi. Caramon yönlendirmesi için kardeşine alışkındı, Raistlin kendisiyle olmadığında güvensiz ve kuşkulu oluyordu. Ayrıca Caramon zayıf ikizinin sağlığı yüzünden de endişeleniyordu ve bu yüzden de subaylardan birine kardeşinin iyi olup olmadığını görmek için gidip gidemeyeceğini sormaya kalktı. "Tek yaptığımız şey sırada durmak olduğuna göre," diye ekledi Caramon, "düşündüm ki gidip Raistlin'i görebilir—" "Anneni de istiyor musun?" diye sordu asker. Caramon kızararak, "Hayır efendim," diye yanıtladı. "Sadece Raistlin pek güçlü değil—" Subay, "Pek güçlü değil!" diye tekrarladı, şaşırarak. "Nereye katıldığını sanıyor ki? Palanthas'ın Zarif Kadınları Nakış ve Sıcak Kurabiye Derneği'ne mi?" Yaptığı hatayı düzeltmeye çalışan Caramon, "Demek iste-•kginı, güçlü değil," dedi, ikizinin söylemiş olduklarını asla duymamasını diliyordu. "Büyüde çok güçlüdür. . . " Subayın yüz ifadesi karardı. Otlakçı, "Sanırım artık sessiz olman lazım," diye fısıldadı aramon'un dirseğinin üstünden. nuRQaRet weis ve don peRRin Caramon bunun mükemmel bir öğüt olduğunu düşündü. Başını sallayarak söylenen subay uzaklaşırken, Caramon sessiz kaldı. Bütün yeni askerler listeye işaretini koyduktan ya da listeyi imzaladıktan sonra çavuş, Caramon ve diğerlerine kalenin avlusuna yürümelerini emretti. Adamlar ayaklarını sürüyerek ve birbirlerinin üzerine çıkarak avluya girdiler ve sallanan, düzensiz sıralar oluşturdular. Bir subay esas duruş yerine geçen şeye girmelerini emretti, onlara kurallar ve yönetmeliklerle ilgili uzun bir liste okudu, bunlardan herhangi birini bozmak türlü sert cezalarla

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sonuçlanıyordu. "Derler ki, tanrılar Krynn üzerine ateşten bir dağ atmışlar," diye toparladı subay. "Eh, bu, eğer işi berbat ederseniz benden alacağınız cezanın yanında bir hiç. Ve şimdi Baron Langtree birkaç söz söylemek istiyor. Baron için üç kez 'Sağ ol!' " Acemi askerler içtenlikle bağırdılar. Deli Baron onların önünde yerini aldı. İyi giyimliydi ve kendini beğenmişti; uyluklarına kadar gelen uzun deri çizmeleri, eğer büyük tüylü şapkası olmasaydı onu yutacaktı. Sıcağa rağmen kalın, vatkalı bir yelek giymişti. Siyah sakalı ve bıyığı geniş gülümsemesini vurguluyordu, uzun siyah saçları omuzlarına dökülüyordu. Hep onu düşürmek ya da ayaklarına dolanmak üzere gibi gözüken çok büyük bir kılıcı vardı, ama bu mucizevî bir şekilde asla gerçekleşmiyordu. Elini kılıcının kocaman kabzasına koyan Deli Baron, olağan hoş geldin konuşmasını yaptı—kısa ve tam hedefi vuran bir konuşma. "Sizler buraya kadın ve erkek savaşçılardan oluşan seçkin bir kuvvete katılmak için geldiniz. Krynn'in en iyisi. Bana epey uyuz bir grup gibi gözüktünüz, ama Quesnelle Usta sizi askere dönüştürmek için elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Görevinizi yapın, emirlere uyun, cesaretle dövüşün. Hepinize iyi şanslar. Ve maaşınızı almak için sağ kalmamanız duru148 silâh kâRöeşliÇl nıunda paranızı nereye göndereceğimi söyleyin! Ha, ha, ha!" Deli Baron gürültülü bir şekilde güldü ve, gülmeye devam ederek, kaleye geri döndü. Bundan sonra acemilerin hepsine küçük bir somun ekmek—ağır ve çiğnemesi zor olmasına rağmen hayret verici bir biçimde iyiydi—ve büyük bir parça peynir verildi. Yemeğini bir çırpıda bitiren Caramon bunun iyi bir başlangıç olduğunu düşündü ve yemeğin geri kalanının ne zaman verileceğini merak etti. Kendisi ve midesi hayal kırıklığına mahkûmdu. A-damların kendi paylarına düşen miktarda su içmelerine izin verildi, sonra da çavuş acemileri barakalara yürüttü—büyük odaları olan alçak, taş binalar, Raistlin'in önünden geçtiklerinin aynısı. Acemilere yaygıları ve çizmeler de dahil olmak üzere diğer eşyaları verildi. Aldıklarının hepsi isimlerinin yanına işaretlendi, malzemelerinin parası maaşlarından kesilecekti. Çavuş, "Burası sizin yeni eviniz," diye ilân etti. "Gelecek ay süresince burası eviniz olacak. Her zaman temiz ve düzenli tutacaksınız." Çavuş onaylamayan bir şekilde iyi temizlenmiş zemine ve onu kaplayan taze samana baktı. "Şu anda," diye bildirdi, "bir domuz ağılından daha beter. Bütün öğleden sonrayı burayı temizlemekle geçireceksiniz." Caramon elini havaya kaldırarak, "Affedersiniz, efendim," dedi. Gerçekten de çavuşun bir hata yaptığına inanmıştı. Belki de bu adam miyoptu. "Ama oda zaten temiz, efendim." Çavuş aldatıcı bir ciddiyetle, "Zeminin temiz olduğunu mu düşünüyorsun, Majere?" diye sordu. "Evet, efendim," dedi Caramon. Çavuş uzandı, bir köşede duran ve hayvan pisliğiyle dolu kovayı aldı ve içindekileri taş zemine döktü, yeri kaplayan samanı sırılsıklam bir hale getirdi. Şimdi zeminin temiz olduğunu düşünüyor musun, Majere. diye sordu çavuş. 149 nuRQARet weis ve öon peRRin "Hayır, ama siz—" Çavuş, "Hayır, ne, Majere?" diye gürledi. Caramon, "Hayır, efendim," dedi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Temizle, Majere." Hizaya gelmiş olan Caramon, "Emredersiniz, efendim," dedi. Diğer acemiler artık gayretle paspaslıyor ve ovalıyorlardı. "Eğer bir paspas alabilirsem, efendim—" "Paspas?" Çavuş başını salladı. "İyi bir paspası böylesine bir pislikle kirletmem. İyi bir paspas zor bulunur. Ama sen farklısın, Majere. Sen harcanabilirsin. İşte sana bir bez. Ellerinin ve dizlerinin üstüne çök." "Ama, efendim—" Caramon yüzünü buruşturdu. Koku mide bulandırıcıydı. Çavuş, "Yap, Majere!" diye bağırdı. Pis kokuyu duymamak için nefesini tutmaya çalışarak, Caramon bezi aldı ve dört ayak üstüne çöktü. Yıldızları görene kadar nefesini tutmaya devam etti, sonra da alabileceği en hızlı nefesi aldı. İkinci saniye midesindeki boşaltmak için kovaya uzanıyordu. Yer bir anda etkili bir şekilde korkunç kokuyu bastıran, şiddetli bir su baskınıyla yıkandı. Su pisliğin büyük bir kısmını yıkadı ve çavuşun çizmelerine sıçradı. Mahcup gözüken Otlakçı, "Üzgünüm, efendim," dedi. Caramon, "Onları sizin için silmeme izin verin, efendim," dedi ve ıslak çizmelerin uçlarını beziyle şevkle silmeye başladı. Çavuş ikisine de ters ters baktı, ama gözlerinde kahkaha parıltısı ve onaylama izi vardı. Dönerek ortalıkta dikilen ve onlara bakan diğer acemilere bağırdı. "Siz neye baktığınızı sanıyorsunuz? Çalışın, reziller! Akşam yemeğimi yerde yiyebilmek istiyorum ve yerin güneş batmadan temizlenmiş olmasını istiyorum!" Acemiler hızla çalışmaya koyuldular. Çavuş uzun adımlarla barakadan çıktı, bastırmaya çalıştığı gülümsemesinden İS'O silâh kARÖeşliOf dolayı yüzü seğiriyordu. Disiplinin korunması lâzımdı. Acemiler taze samanı kaldırdılar, yeri sazdan yapılmış süpürgelerle süpürdüler, yere su döktüler, çavuş dönüp de Caramon, "Üzerinde yüzünüzü görebilirsiniz, efendim," diyene kadar taş zemini paspaslayarak temizlediler. Çavuş, istemeyerek, yaptıkları işin tatmin edici olduğunu belirtti. "En azından daha iyisini yapması size öğretilene kadar," diye ekledi. Caramon çavuşun artık yemek zamanı olduğunu bildirmesini bekliyordu. Yerde ya da değil; yemek verildiği ve çok verildiği sürece nerede yediğini umursamıyordu Caramon. Çavuş batmakta olan güneşe bir baktı, sonra da düşünceli bir şekilde adamlara döndü. "Eh, şimdi, bu kadar erken bitirdiğinize göre, size küçük bir ödül vereceğim." Caramon fazladan tayın umuduyla mutlulukla gülümsedi. "Yaygılarınızı alın. Sırtınıza asın. Kılıçlarınızı ve kalkanlarınızı da alın, zırhlarınızı ve miğferlerinizi giyin, ve"—uzaktaki bir tepeyi işaret etti—"tepeye koşun." Otlakçı merakla, "Neden, efendim?" diye sordu. "Orada ne var?" "Ben olacağım, elimde bir kamçıyla," dedi çavuş. Topuklarının üstünde dönerek Otlakçı'nın gömleğini yakaladı ve şöyle bir sarstı. "Beni dinle, Pislik. Ve bu hepiniz için geçerli." Hepsine sertçe baktı, gözlerinde hiç neşe yoktu. "Bu öğreneceğiniz ilk şey ve bunu şimdi öğreneceksiniz. Bir emir verdiğimde, siz o emre uyacaksınız. Ondan şüphe etmeyeceksiniz. Onu tartışmayacağız. Onu oylamayacağız. Yapacaksınız. Neden? Size nedenini söyleyeyim. Ve size bir şeyi neden yaptığınızı bir daha söylemeyeceğim. "Çünkü savaştığınız zaman öyle bir zaman gelecek ki, ok-lar kulaklarınızın çevresinde ıslık çalacak ve düşman Cehen-nern'den kaçmış iblisler gibi bağırıp çağırarak üstünüze koşaltı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


m&RQARet weis ve öon peRRin cak. Borular çalınacak ve sıcak, kanlı metaller havayı kesecek ve ben size bir emir vereceğim. Ve eğer emir hakkında düşünmek veya emri sorgulamak ya da emre uyup uymayacağınız konusunda karar vermek için bir saniye bile harcarsanız, ölürsünüz. Sadece siz ölmezsiniz, arkadaşlarınız da ölür. Sadece onlar da ölmez, savaş kaybedilir. "Şimdi. . . " Çavuş Otlakçı'yı bırakıp, genç adamı taş zemine attı. "Şimdi, tekrar başlayacağız. Yaygılarınızı alın. Sırtınıza asın. Kılıçlarınızı ve kalkanlarınızı da alın, zırhlarınızı ve miğferlerinizi giyin ve şu tepeye koşun. "Benim," diye sırıtarak devam etti, "miğferimi ve zırhımı giydiğimi ve kılıcımı ve kalkanımı taşıdığımı fark edeceksiniz. Şimdi, şu koca kıçlarınızı hareket ettirin!" Emre uyuldu, ancak ciddî bir kargaşa içinde. Acemilerden hiçbirinin yaygılarının vücutlarına nasıl sarılacağı konusunda bir fikri yoktu. Düğümlerle boğuştular ve birkaç kere, yaygılarının çözülmesini dehşetle izlediler. Çavuş bir adamdan diğerine gitti, zorbalık ediyor ve bağırıyordu, ama her seferinde de yol gösterdi. En sonunda, hepsi kafalarında garip açılarla duran miğferleri, bacaklarına dolanan kılıçları—silah taşımaya alışkın olmayan bazıları bu yüzden sık sık tökezlemekteydi— ve kendilerini terleten ağır zırhlarıyla az çok hazır oldular. Otlakçı kendisine çok büyük gelen ve gözlerinin üstüne düşen miğferinin altından göremiyor ve zırhının içinde boş bir bira bardağının içindeki çubuk gibi takırdıyordu. Taşıdığı kalkan yere sürünüyordu. Zırhını giymiş, kılıcını beline asmış olan Caramon yemek salonunun olduğu yere özlem dolu, üzüntülü bir şekilde baktı. Tabakların şıngırtısını duyabiliyor ve kızarmış etin nefis kokusunu alabiliyordu. Bağırarak, çavuş acemilerin yola çıkmasını emretti. Tepeden—koşarak—geri döndüklerinde gece çökmüştü. Yolda altı acemi, askerî bir kariyerin, parası ne kadar olursa 1^2 siUh kauöeşliOi olsun, kendilerine uygun olmadığına karar vermişti. Eşyalarını—yolda düşürmediklerini—teslim etmişler ve topallayarak, tükenmiş ve yürümekten ayaklan şişmiş bir şekilde şehre geri döndüler. Acemilerin geri kalanları sendeleyerek avluya girdi, ki orada da birkaçı yere yığıldı ve birkaçı daha acemilerin neden "pislik" olarak adlandırıldığını gördü. Çavuş kafaları saydı, iki tanesinin eksik olduğunu fark etti. Kafasını salladı ve vücutları bulabilmek ümidiyle yola çıktı. «? * * * * "Bu da ne?" Deli Baron kampı dolaşırken bu acayip görüntüye bakmak için durdu. Alevli meşaleler ve büyük bir kamp ateşi avluyu aydınlatıyordu. Işığın içine kıvırcık kızıl-kahve saçları ve yakışıklı, içten bir yüzü olan çok iri ve kaslı genç bir adam girdi. Bu genç adam, bir elinde kendisi ne zaman bir adım atsa bacaklarının arkasına çarpan kalkanını diğer elinde de hâlâ kılıcını tutan, omzuna atmış olduğu çok zayıf ve cılız genç bir adamı taşıyordu. İkisi tepeden inmeyi en son başaranlardı. Gittikçe bozulan bir esas duruşta bekleyen diğer acemilere ulaşınca, iri adam daha küçük olanı nazikçe yere indirdi. Küçük adam sendeledi, neredeyse düşüyordu, ama—kalkanının ucunu yere batırarak—kalkanını destek olarak kullandı ve zaferle, tükenmiş olsa bile, gülümsemeyi başardı. Arkadaşının yanı sıra kendi kalkanını ve kılıcını da taşıyan iri adam sıradaki yerini aldı. Pek yorgun ya da nefesi kesilmiş görünmüyordu. Sadece aç gibiydi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Baron, "Bu ikisi kim?" diye sordu çavuşa. "Yeni acemilerden ikisi, efendim," dedi çavuş. "Eski Kal-dırınKıçlarınızı'ya yapılan bir koşudan şimdi döndüler. Her ?eyı gördüm. Oradaki oğlan neredeyse tepenin yarı yolunda yıkıldı. Ama pes etmedi. Ayağa kalktı ve tekrar denedi. Birkaç 1^3 mARQaRet weis ve öon peRRln — adım attı ve yine düştü. Tekrar kalkmadıysa ve denemediyse kahrolayim. İşte o zaman şu iri adam onu tuttu, omzuna attı ve tepeye kadar taşıdı. Aşağı da indirdi." Baron çifte daha yakından, dikkatle baktı. "Bu oğlanla ilgili garip bir şey var. Sana bir kender gibi gözüküyor mu?" "Kiri-Jolith bizi korusun! Umarım değildir, efendim!" de— di çavuş hararetle. Baron biraz düşündükten sonra, "Hayır, insana daha çok benziyor," dedi. "Asla bir asker olamaz. Çok ufak." "Evet, efendim. Onu eğitimden çıkartayım mı, efendim?" "Sanırım yapman iyi olur. Yine de," diye ekledi baron, "azmini sevdim. Ve o iri adam. Onun sadakati hoşuma gitti. Sıskanın kalmasına izin ver. Eğitimde ne yapacağını göreceğiz. Hepimizi şaşırtabilir." Çavuş, "O zaman kalabilir, efendim," dedi, ama ikna olmuşa benzemiyordu. Baronun kender yorumu onu kötü bir biçimde sarsmıştı. Metal tabakları ve tahta kaşıkları saymak için aklında not aldı, ve eğer biri eksik olursa, sıska gidecekti, azimli olsun ya da olmasın. Acemiler yemeğe gönderildiler. Yemekhaneye sendeleyerek girdiler, bir kısmı yemek yerken uyuyakaldı, yiyemeyecek kadar yorgunlardı. Yemeğin çöpe gitmesini görmekten hoşlanmayan Caramon, onların yemeklerini de yemeyi kendine iş edindi. Ama Caramon bile sonunda uyumak için yattığında taş zeminin kendisine en yumuşak tüy yatak kadar iyi gözüktüğünü kabullenmek zorunda kaldı. Gözlerini sadece bir anlığına kapatmıştı ki—ya da ona öyle geldi— samanla kaplı zeminde dimdik oturmasına, kalbinin gümbür gümbür atmasına neden olan borazan sesine uyandı. Sersemlemiş beyninin nerede olduğu ya da ne olduğu veya bunun neden bu acayip saatte başına geldiği konusunda hiçbir fikri yoktu. Baraka zifirî karanlıktı. Taş duvarların kesilme' siyle açılmış pencerelerden yıldızları hâlâ görebiliyordu, ancak İS-4silah kâRöeşliOi gökyüzünde şafağın sökmeye başlamış olabileceğini gösteren oldukça silik bir iz de var gibiydi. "Ha? Ne? Ne?" Caramon mırıldandı ve geri yattı. Yanan meşaleler barakayı aydınlattı. Meşaleler kızıl ışıklarla onları taşıyanların yüzlerinde parladı, sırıtan ve neşeli yüzlerde. "Kalk borusu! Kalkın sizi tembel soysuzlar!" "Hayır! Hâlâ gece!" diye inledi Caramon ve başının üstüne samanları çekti. Çizmeli bir ayak Caramon'un diyaframına vurdu. O zaman tamamen ayıldı Caramon ve bir homurtu ve haykırışla uyandı. Çavuş kulağında, "Ayağa kalkın, sizi lâğım cücelerinin evlâtları!" diye haykırdı. "O beş çeliği kazanmaya başlayacaksın nız. Caramon derinden bir iç geçirdi. Artık kendisine ödenen miktarı cömert bulmuyordu. Acemiler aşınmış mavi ve gri pelerinleri giyip, hızlı ve çok yetersiz kahvaltılarını yutup talim alanına—kaleden yaklaşık on beş kilometre uzakta bulunan geniş bir alan—gittiklerinde yıldızlar kaybolmuştu. En az adamlar kadar uykulu görünen güneş birkaç saniyeliğine ufukta

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gözüktü, sonra da harcadığı Çabadan yorgun düşmüşçesine kalın gri bulutlardan oluşan bir battaniyenin altına girip uyumaya geri döndü. Hafif, kesinti-sız bir bahar yağmuru, her biri yirmi adamdan oluşan üç sıra halinde dizilmeleri için zorlanmış altmış adamın metal miğferlerine vuruyordu. Çavuş ve adamları malzemelerini dağıttılar—bir idman kalkanı ve tahta kılıç. Caramon tahta kılıca aşağılayarak bakarak, "Bu nedir, eISf rruRQaRet weis ve öon peRRin __ fendim?" diye sordu. Diğer acemilerin kendilerini kötü hissetmemeleri için sesini alçaltarak, "Ben gerçek bir kılıcı kullanmayı biliyorum, efendim," dedi güvenle. "Biliyorsun, öyle mi?" dedi asker sırıtarak. "Göreceğiz." Çavuş, "Saflarda konuşmak yok!" diye bağırdı. Caramon içini çekti. Tahta kılıcı kaldırıp, kaliteli bir çelik kılıçtan iki kat daha ağır olduğunu görünce şaşırdı. Kalkan da son derece ağırdı. Otlakçı kalkanı yerden güç belâ kayırabiliyordu, ikinci bir asker sıraların arasında dolaşarak hırpalanmış bileklikleri dağıttı. Caramon'un bilekliği iri koluna uymadı. Otlakçı'nınki kaydı ve çamurun içine düştü. Her adamın teçhizatı az çok tamamlandığında, çavuş kenarda duran daha yaşlı bir adama selâm verdi. Vebalı sıçanların kaleye sızdığını bildirmek için kullanacağı haşin ve umutsuz ses tonuyla, "Hepsi sizin, Quesnelle Usta, efendim," dedi çavuş. Quesnelle Usta homurdandı. Silah ustası yavaş ve Ölçülü adımlarla yağmur altında yürüyerek birliklerin önünde yerini aldı. Altmış yaşındaydı. Miğferinin altından uçuşan sakalı ve saçları demir grisiydi. Yüzü kılıç ve bıçak yaralarının izlerini taşıyordu, yıllar süren seferler sonucunda kararmıştı. Onun da bir gözü yoktu—boş yuvayı bir göz bağı kapatıyordu. Diğer s göz derinden bakıyor ve miğferinin gölgesi altında parlıyordu. Göz, normal bir gözden daha çok parlıyor gibiydi, sanki ikisinin yerine ışıldıyordu. Usta, elinde diğer adamlarla aynı tahta kılıcı ve aynı eğitim kalkanını tutuyordu. Savaşın gürültüsünde bile duyulabilecek bir sesi vardı, muhtemelen yaz ortası panayırında kenderlerin buluşmasında bile duyulabilirdi. Quesnelle Usta acemileri inceledi ve yüzü sertleşti. "Bana bazılarınızın kılıç kullanmayı bildiğini düşündüğünü söylediler." Tek gözü aralarında dolaştı ve dokundukları çizmelerine bakmanın daha rahat olduğuna karar verdi\$6 silAh kâRÖeşliOi Quesnelle Usta dudağını büktü. "Doğru. Hepiniz esaslı piçlersiniz—her biriniz. Bir şeyi hatırlayın, sadece tek bir şeyi. Siz hiçbir şey bilmiyorsunuz! Hiçbir şey bilmiyorsunuz, hiçbir şey bilmiyorsunuz, ta ki ben size bir şey bildiğinizi söyleyene kadar." Kimse kıpırdamadı, kimse konuşmadı. Nispeten düzgün duran sıralar artık alanda dağılmışlardı. Adamlar kılıç ellerinde ağır tahta kılıçları, diğerinde kalkanları ile miğferlerinin burunluklarından damlayan yağmur altında somurtarak dikildiler. "Quesnelle Usta olarak tanıtıldım. Ben sadece dostlarım ve arkadaşlarım için Quesnelle Usta'yım. Siz sümüklü böcekler beni ilk adımla çağıracaksınız, o da Efendim! Anladınız mı? Sıradaki adamların yarısı, kendilerine dikilmiş gözü hissederek, karamsar bir tonlamayla, "Evet, efendim," dediler. Cevap vermelerinin istendiğinin anlamayan diğerleri, son anda aceleyle, "Evet, efendim," dediler, ancak şanssız biri, "Evet, Quesnelle Usta," demek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gafletinde bulundu. Quesnelle Usta, sinek avlayan bir kedi gibi üzerine gelerek, "Sen! Ne dedin sen?" Zavallı adam hatasını fark etti. "Evet, e-e-efendim," diye kekeledi. Quesnelle Usta kafasını salladı. "Bu daha iyi. Sadece bunu kuvvetsiz aklına sokman için, bu sahanın çevresinde, 'Efendim, efendim, efendim,' diyerek on tur koşmanı istiyorum. Fırla!" Acemi ağzı açık bir şekilde bakakaldı. Çavuş ters ters bakarak önünde belirdi. Çaylak, kılıcını ve kalkanını yere bıraktı ve koşmaya hazırlandı. Çavuş onu durdurdu, ağır kılıcını ve çok ağır kalkanını e-llfle tutuşturdu. Acemi sendeledi, ara ara "Efendim, efendim, etendim," diyerek talim alanının etrafında koşmaya başladı. 1?7 rruRQARet weis ve öon peRRln Usta kılıcını indirdi, tahta kılıç yere gömüldü. "Bir hata mı yaptım?" diye sordu, sesi neredeyse kederliydi. "Siz erkeklerin asker olmak için burada olduğunuzu düşünüyordum. Yanlış mı düşünmüşüm?" Quesnelle Usta'nın gözü acemilerin üzerinde dolaşınca, adamlar ya kalkanlarının ardına sığındılar, ya da önlerinde duranların arkasına gizlenmeye çalıştılar. Usta kaşlarını çattı. "Size bir soru sorduğumda, cevap olarak sizden bir savaş narası bekliyorum. Anlaşıldı mı?" Adamların yansı anladı, gürleyerek cevap verdi. "Evet, e-fendim." "Anlaşıldı mı?" diye bağırdı usta. Bu sefer cevap gürültülü, hep birlikte ve açıktı. Gruptan büyük bir nara yükseldi. "Evet, efendim!" Quesnelle Usta kısaca başını salladı. "Eh, görünüşe göre burada biraz heves var." Tahta kılıcını kaldırdı. "Bununla ne yapılacağını biliyor musunuz?" diye sordu. Bir kısmı boş boş baktı. Birkaçı, ki aralarında Caramon da vardı, talimi hatırladılar ve bağırarak yanıtladılar, "Evet, efendim!" Quesnelle Usta çileden çıkmış gözüküyordu. Kılıcını ha-" vada sallayarak, "Bununla ne yapılacağını biliyor musunuz?" diye bağırdı. Gürültü sağırlaştırıcıydı. "Hayır, bilmiyorsunuz," dedi sakince. "Ama işimiz bittiğinde bileceksiniz. Bu silahı kullanmayı öğrenmeden önce bedeninizi kullanmayı öğrenmeniz lazım. Kılıcınızı sağ elinize alın. Sağ ayağınızı sol ayağınızın arkasına koyun ve ağırlığınızı üzerine verin. Kalkanınızı bu şekilde yukarı kaldırın." Kalkanını savunma pozisyonuna kaldırdı, vücudunun tehlikeye açık kısmım korumak için tuttu. "Size 'sapla' diye bağırdığımda sız de bağıracaksınız, öne bir adım atacak ve önünüzdeki düşmana iyice saplayacaksınız. O pozisyonda kalacaksınız. 'Çek silah kâRöeşliOi diye bağırdığımda saflarınıza döneceksiniz. Sapla!" Usta emri bir önceki kelimenin hemen ardından söylemişti, en dikkatli olanlar dışındakileri aldattı. Safların yarısı sapladı ama diğerleri tereddüt etti, ne yapmaları gerektiğinden emin değillerdi. Otlakçı hızlı davrandı, kanı kaynayan ve eğlenmeye başlamış olan Caramon da. İkinci sırada, en sonda duruyordu. Pelerini üzerinde kirli bir bulaşık bezi gibi duruyordu. Tamamen ıslanmıştı ve kollarına dolanıyordu. Neşeyle soktu ve bağırdı ve bir an sonra, safların geri kalanı da ona katıldı. "Kal!" Quesnelle Usta bağırdı. "Kimse kıpırdamasın." Sanki daha şimdi saldırmışlar gibi kılıçlarını yere paralel tutan acemiler güç bir pozisyonda kalmışlardı. Usta kendinden memnun bir şekilde hepsine bakarak bekledi. Kısa bir süre sonra kol kasları

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yanmaya başladı, sonra da ağır kılıcı tutmaya çalışmaktan dolayı titremeye. Caramon hafif bir rahatsızlık hissetmeye başlamıştı. Otlakçı'ya bir baktı, dostunun kolunun titrediğini, kılıcının sallandığını gördü. Ter, yağmurla karışıyordu. Otlakçı ucu sallanan ve oynayan kılıcı tutmak için çabalarken dişlerini alt dudağına geçirdi. Kılıç yavaşça yere doğru gitmeye başladı. Otlakçı ıstırapla, âcizane bir şekilde izledi, gücü tükenmişti. Quesnelle Usta, "Çek!" diye bağırdı. Bütün erkekler rahatlayarak bağırdılar, şimdiye kadar attıkları en iyi savaş narasıydı bu. "Sapla!" Bereket versin, çekmeden önceki bekleme zamanı daha asaydı. "Çek!" "Sapla!" "Çek!" Otlakçı nefes nefese kalmıştı, ama kılıcını var gücüyle utmaya devam etti. Caramon kendini biraz yorgun hisset1S9 nuRQARet weis ve öon peRRin ---meye başlıyordu. "Efendim" diye bağırarak koşan adam saf-lardaki yerini aldı ve talime başladı. Bir saat sonra Quesnelle, adamların birkaç dakikalığına serbest pozisyonda durarak dinlenmelerine ve ağrıyan kaslarını rahatlatmalarına izin verdi. Usta, "Şimdi, siz sümüklü böcekler arasında neden saflar halinde savaştığımızı bilen var mı?" diye sordu. Bunun silah ustasına yardım etmek için iyi bir fırsat olduğunu hisseden Caramon, kılıcını havaya ilk kaldıran oldu. Caramon, "Böylece düşman bizi yarıp kenardan ve arkadan saldıramaz, efendim," diye yanıtladı, bilgisinden gurur duyarak. Quesnelle Usta başını sallayarak onayladı, şaşırmış gözüküyordu. "Çok iyi. Majere, değil mi?" Caramon'un göğsü kabardı. "Evet, efendim!" Quesnelle kalkan tutan kolunu bir tarafa uzattı, kılıç tutan kolunu da diğer tarafa. İki kolunu da tamamen uzatmış bir şekilde—bir elinde kalkanı, diğerinde kılıcı—ön saflara doğru saldırdı. Adamlar endişeyle ona bakıp, ne yapacaklarım bilemez bir durumda kendilerine ulaştığında durmasını bekliyorlardı. Usta dosdoğru adamların üzerine saldırmaya devam etti. Kalkanı yolundan yeterince çabuk çekilemeyen bir acemiyi dümdüz etti, ustanın kılıcı bir diğerinin yüzünün tam ortasına vurdu. Usta ilk safı yararak saklanmaya ya da başka tarafa kaçmaya başlayan ve saldırıdan kurtulmaya çalışan ikinci sıraya saldırdı. Quesnelle Usta yolunun üzerindekilere vurarak doğrudan Caramon'a ilerledi. Otlakçı iri kalkanın arkasına çökerek, "Şimdi senin sıran,' dedi. Caramon dehşetle, "Ne yapacağım?" diye sordu. Usta Caramon'un önünde durdu, burun buruna, ya oa daha doğrusu burun göğüse. Usta kollarını indirdi ve başın1 160 ___________ silah kâRöeşliOi kaldırarak, hayatında hiç bir şeyden, hatta Wayreth'teki Yüksek Büyücülük Kulesi'nde gördüğü vücutsuz elden bile bu kadar korkmamış olan Caramon'a baktı. "Söyle bana, Majere," diye bağırdı usta, "eğer bu adamlar saflar halinde duruyorlarsa, Kiri-Jolith adına, ben nasıl onların arasından geçip sana ulaştım?" "Çok iyi olduğunuz için mi, efendim?" diye zayıfça yanıtladı Caramon. Quesnelle Usta ellerini kaldırdı ve döndü. Kalkanı sertçe Caramon'un göğsüne çarptı, onu geriye itti. Quesnelle hırladı ve öne saldırdı,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


giderken de acemileri itti, dövdü ve dağıttı. Artık darmadağın olmuş bölüğe yüzünü döndü. "Şimdi size neden profesyonel askerlerin saflarını çok sıkı tuttuklarını göstermiş oldum. Safları sıkılaştırın! Kımılda! Kımılda! Kımılda.1" Adamlar omuz omuza durana kadar birbirlerine yaklaştılar, kalkanlarının arasındaki mesafe en fazla on beş santimdi. Quesnelle Usta onlara tekrar baktı, memnuniyetle homurdandı. "Sapla!" diye bağırdı ve talim yeniden başladı. "Çek! Sapla! Çek!" Acemiler buna neredeyse bir yarım saat daha devam ettiler, sonra usta durmalarını istedi. Adamlar rahat pozisyonda duruyorlardı, vücutları dimdikti. Yağmur kesilmişti ancak güneşten hiçbir iz yoktu. Yakınlarda bir zamanda ortaya çıkacakmış gibi de gözükmüyordu. Quesnelle kollarını uzattı—tekrar kılıç ve kalkan—ve ön saflara doğru fırladı. Bu sefer, acemiler hazırdı. Ustanın göğsü ortadaki adamın kalkanına çarptı. Geçmeye çalıştı, ama bütün gücüyle direnen ortadaki adam silah ustasına izin vermedi, yuesnelle birkaç adım geri çekildi ve kalkanların arasından §eçmeye çalıştı, ama adamlar kalkanlarını oldukları yerde sa-bitlemişlerdi. Usta geriledi. Tatmin olmuş gözükerek kılıcını ve kalkardı nuRQARet weis ve öon peRRin nını yere attı. Acemiler rahatladılar, talimin bittiğini düşünüyorlardı. Sonra bir anda, hiçbir uyarı vermeden, usta topuklarının üstünde döndü, öne atıldı ve kendini doğrudan ön sıranın üstüne attı. Ön sıra şaşırmıştı ama ne yapacaklarını biliyorlardı. Ustayı karşılamak için kalkanlarını yukarı kaldırdılar. Adam ön sıraya çarptı ve ayaklarının üzerine düştü. Quesnelle'nin tek gözü parladı. "Sanırım her şeye rağmen burada bazı askerler olabilir." Silahlarını yerden alarak birliğin önündeki yerine geçti. "Sapla!" Adamlar birlik içinde öne doğru hamle yaptılar. "Çek!" Adamlar geriye gittiler. Yorgun olmalarına rağmen kendilerinden hoşnuttular, ustanın övgüsüyle gururlanmışlardı. O anda—daha önce değil—Caramon'un aklına ikizinin başına ne gelmiş olabileceğini merak etmek geldi. 162 14 Raistlin kalp bir para için bile çıkıp gidebilir, bu orduyu, bu kasabayı terk edebilirdi. İlk gecesini kasvetli karanlığa bakarak, durumu enine boyuna düşünerek geçirmişti. Durum dayanılmazdı. Buraya savaş büyüsü öğrenmeye gelmişti ve ne bulmuştu? Büyü hakkında Raistlin'in bildiğinden bile daha az şey bilen, buna rağmen Raistlin'in referanslanndan azıcık bile etkilenmemiş olan kaba ve zorba bir adam. Raistlin kırık beheri ve içindeki yapışkan maddeyi, ki akçaağaç şurubu kokuyordu ve Raistlin bunun Horkin'in öğle yemeği için olduğunu düşünmüştü, temizlemişti. Bundan sonra, Horkin onu kalacakları yere götürmüştü. Raistlin ikizinden daha şanslıydı; o ve Horkin geceyi kalede geçirdiler, barakada değil. Aslında yer altında, zindan gibi bir odadaydılar, ama kendilerine portatif yataklar verilmişti, bu yüzden taş zeminde yatmak zorunda değillerdi. Yatak kesinlikle rahat değildi, fakat gece farelerin tıkırtılarını ve seslerini duyduğunda Raistlin yatağın değerini anladı. "Deli Baron büyücüleri sever," demişti Horkin yeni adamına. "Askerlerden daha iyi yemek alıyoruz, ayrıca bize daha tyı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


davramlıyor. Elbette, bunu hak ediyoruz. Bizim işimiz daha zor ve daha tehlikeli. Baronun bölüğünde kalan tek büyücü benim. Altı kişiyle başlamıştı. Bazıları çok da iyiydi. Kule büyücüleri, senin gibi, Kırmızı. Komik, değil mi? Yaşlı horkin, hepsinin en aptalı, tek hayatta kalan oldu." mARQARet weis ve öon peRRin Tükenmiş olmasına rağmen, Raistlin uyuyamadı. Horkin o kadar yüksek sesle horluyordu ki, Raistlin kalede yaşayanların kale duvarlarını sallayanın bir deprem olup olmadığını görmek için koşarak geleceğini sandı. Gece yarısı olduğunda ertesi gün ayrılmaya karar vermişti. Caramon'u bulacak ve birlikte gideceklerdi. Ama nereye? Solace'a mı? Hayır, kesinlikle. Solace'a geri dönmek, yenilgiyi kabul etmek anlamına gelecekti. Başka kasabalar, başka kaleler, başka ordular da vardı. Ablası kuzeyde yapılanan büyük bir ordudan bahsetmişti. Raistlin bu fikirle biraz oyalandı, sonunda onu da bir kenara bıraktı. Kuzeye gitmek, Kitiara'ya gitmek demekti ve o da kadını görmek istemiyordu. Solamni-ya'yı deneyebilirlerdi. Şövalyelerin savaşçı aradığı söyleniyordu ve kuvvetle muhtemel Caramon'u almaktan memnun olacaklardı. Ama Solamnlar büyücülerden hoşlanmazlardı, hangi renkten olursa olsun. Raistlin ince vücuduna ancak yer sağlayabilecek genişlikteki yatağında döndü ve kıvrandı. Horkin kendi yatağının her tarafından üç santim kadar taşmıştı. Orada yatar ve farelerin yatağının bacaklarını kemirdiklerini düşünmesine neden olan sesleri dinlerken, birdenbire, gün boyunca sadece bir tek ciddi öksürük krizi geçirdiğini fark etti. Normalde beş ya da daha fazla kriz geçirirdi. Bunun üzerinde düşündü. "Bu zor hayat aslında benim i-çin faydalı olabilir mi?" diye merak etti. "Rutubet, soğuk, pis su, yemek dedikleri kokuşmuş yiyecek artıkları. . . Şimdiye yarı ölü olmalıydım. Yine de kendimi nadiren bundan daha canlı hissettim. Daha rahat nefes alabiliyorum, ciğerlerimdeki acı azaldı. Çayımı gün boyunca hiç içmedim." Yatağının yanında yere koyduğu, her zaman uzanabileceği bir yerde duran Magius'un Asası'na dokunmak için aşağı u-zandı. Tahtanın içindeki hafif titreşimin, büyünün sıcakhğ1' nın vücuduna yayıldığını hissetti. "Belki de aylardır ilk de» 164 silâh kâRÖeşliQi kendimle ilgilenmediğim içindir," diye itiraf etti. "Acaba bir daha nefes alabilecek miyim diye düşünmekten başka yapacak işlerim vardı." Şafak söktüğünde Raistlin kalmaya karar vermişti. En azından raflarda gördüğü şu az kullanılmış büyü kitaplarından birkaç yeni büyü öğrenebilirdi. Horkin'in gümbürdeyen horlamasını dinleyerek uyuyakaldı. O sabah, Raistlin'e birkaç hizmetçi görevi daha verildi— lâboratuvarı süpürmek, sabunlu su dolu bir lavaboda boş beherleri yıkamak, raflardaki kitapların tozlarını almak. Toz almaktan keyif aldı, çünkü büyü kitaplarını incelemek için bir şansı olmuştu ve bulduklarının bir kısmından etkilenmişti. Yeniden umutlandı. Eğer Horkin bu kitapları kullanabili-yorsa, göründüğü kadar amatör olmayabilirdi. Raistlin'in umutlan neredeyse bir saniye sonra, Horkin burnunun dibinde bitince parçalandı. Horkin umursamazca, "Burada birkaç büyü kitabı var," dedi. "Sadece birini okudum, pek bir şey de anlayamadım." "O zaman neden hepsini tutuyorsunuz, efendim?" diye sordu Raistlin donuk bir sesle. Horkin omuzlarını silkti ve göz kırptı. "Eğer bir gün ku-şatılırsak,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iyi silah olurlar." Daha büyük, daha kalın kitaplardan birini kaldırarak saygısızca masaya vurdu. "Bu ciltlerden birini mancınığa koy ve fırlat, biraz zarar verir, Luni aşkına." Raistlin bakakaldı, dehşete düşmüştü. Horkin kıkırdadı, dirseğiyle Raistlin'in kaburgalarını acıtarak genç büyücüyü dürttü. "Şaka yapıyorum, Kırmızı! Böyle bir şeyi asla yapmam. Bu kitaplar çok değerli. Onlar için herhalde—oh, altı ya da yedi çelik alabilirim. Benim değiller, "ılıyorsun. Çoğu altı yıl önceki Alubrey seferinde ele geçirildi. Şimdi, şu süslü siyah olana bir bak," Horkin raftan bir ^ıtap aldı ve sevgiyle kitabı inceledi. "Bunu geçen sefer sezo16? rruRQARet weis ve öon pecRin nunda bir Siyah Ciibbeli'den aldım. Hızla koşuyordu—deli gibi aslında—ama sanırım biraz daha hızlı koşması gerektiğini düşündü ve kendisini yavaşlattığını düşündüğü bu kitabı yere attı. Ben de onu yerden aldım ve buraya getirdim." Raistlin, "İçinde ne büyüleri var?" diye sordu, elleri kitabı ustasının elinden kapmak arzusuyla karıncalanarak. Neşeyle, "Beni aşıyor," dedi Horkin. "Kapağındaki rünleri bile okuyamıyorum. İçine hiç bakmadım. Neden zamanımı bir deste anlamsız lâfla harcayayım ki? Yine de, içinde kaliteli büyü vardır mutlaka. Belki bir gün bakabilirsin." Raistlin bu kitabı okuyabilmek için hayatının yarısını verirdi. O da rünlerden bir şey anlamıyordu, ama biraz çalışmayla onları çözebileceğinden emindi. Çalışarak kitabın, Horkin'in asla okuyamayacağı kitabın içindeki büyüleri de anlayabilirdi. Kitap adam için bir bardak bira parasından fazla bir şey değildi. Raistlin, "Belki de odama götürmeme izin verirseniz. . . " diye başladı. "Şimdi değil, Kırmızı." Horkin kitabı kayıtsızca rafa geri fırlattı. "Siyah Cübbeli büyülerini çözmeye çalışarak harcanacak vakit yok, ki zaten sen, bir Kırmızı Cübbeli olarak herhalde onları kullanamazsın. Yarasa pisliğimiz azalıyor. Kale duvarlarının etrafında dolaş ve bulabildiklerini topla." Raistlin geçen akşam böcek yakalamak için kale duvarlarından çıkan yarasaları görmüştü. Aklında büyü kitabının üstündeki dinlerin hayaliyle, yarasaların pisliklerini bulmak üzere çıktı. Çıkarken Horkin göz kırparak, "Hiçbir zaman yarasa pisliği çok fazla olmaz," diye belirtti. Raistlin zehirli yarasa pisliği toplayıp bir çantaya koyarak iki saat geçirdi. Ellerini iyice yıkamaya dikkat etti, daha sonra lâboratuvara haber vermek için döndüğünde Horkin'i akşam yemeğini yerken buldu. 166 ?\ siUh kâRöeşliOi Horkin, "Tam vaktinde geldin, Kırmızı," diye mırıldandı; mısır ekmeğinin kırıntıları ağzının kenarlarında duruyordu. Sert, kuru ve sarı renkli kütlenin üstüne her zaman döktüğü şurubun yokluğundan dolayı kederliydi. "Ye." ikinci bir tabağı işaret etti. "Gücüne ihtiyacın olacak." Sıkılarak, "Ben aç değilim, efendim," dedi Raistlin. Horkin çiğnemeyi bırakmadı. "Bu bir emir, Kırmızı. Miden boş olduğu için savaşın tam ortasında bayılmana izin veremem." Raistlin mısır ekmeğinden küçük bir parça aldı, tadını gerçekten de güzel bulmasına şaşırdı. Düşündüğünden daha da aç olmalıydı. İki büyük parça yedi ve ekmeğin üzerine dökülmüş akçaağaç şurubunun çok güzel olacağına karar verdi. İkisi de yemeklerini bitirince, Horkin lâboratuvarın bir köşesinde ufak tefek işlerle oyalanırken, o da

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tabakları temizledi. Raistlin işini bitirdiğinde, "Eh," dedi Horkin, "eğitimine başlamaya hazır mısın?" Raistlin küçümseyerek baktı. Horkin'in kendisine öğretecek bir şeyleri olduğunu düşünemiyordu. Raistlin dersin muhtemelen Horkin'in bir şeyler öğretmesi için ona yalvarmasıyla biteceğini tahmin etti. Horkin'in kendinden önceki altı merhum Kule büyücüsü hikayesine gelince, Raistlin tek kelimesine bile inanmıyordu. Okula gitmemiş, gezgin bir büyü-kullacısının, yetenekli, eğitimli büyücülerin sağ kalamadığı yerlerden kurtulması kesinlikle mümkün değildi. Horkin, "Eşyalarımı alayım," dedi. Raistlin büyü-kullanıcısının büyü malzemeleri, belki de bir iki parşömen tomarı getirmesini bekliyordu. Bunun yerme, Horkin beş santim çapında ve bir metre uzunluğunda iki tahta çubuk aldı. Masadan da bir yığın bez parçası alarak kahverengi cübbesinin cebine sokuşturdu. "Beni takip et." Raistlin'i kısa bir aradan sonra tekrar yağmaya başlayan yağmura çıkarttı. "Ah, ve asanı burada bı167 iriARQARet weis ve öon peRRin rak. Ona bugün ihtiyacın olmayacak. Merak etme," diye ekledi Raistlin'in tereddüt ettiğini görünce. "Yeterince güvende olacak." Par-Salian'ın elinden alışından bu yana Raistlin göremeyeceği ya da hemen bulamayacağı bir yerde hiç bırakmamıştı. İtiraz edecekti, ama sonra yeni doğmuş çocuğunu başkalarına emanet etmekten korkan bir anne gibi asasının üzerine titremenin çok aptalca gözükeceğini düşündü. Raistlin Magius'un Asası'nı üzerinde bazı silahların asılı durduğu bir duvara dayadı. Asanın, silah arkadaşlarının yanında durarak kendini evinde hissediyor olacağına dair saçma sapan bir düşünceye kapılmış ve bu düşünceyle yüzü kızarmıştı. Başlığını kafasına geçirerek, Raistlin çamurun içinde bata çıka ilerledi. Yaklaşık iki kilometrelik bir yürüyüş sonunda talim alanına ulaştılar; bölüğün askerleri sahanın diğer ucunda çalışıyorlardı. Askerlerin hepsi aynı mavili grili yeleği giyiyordu ama Raistlin, diğerlerinden bir baş ve omuz uzun olan Caramon'u hemen tanıdı. Askerler Raistlin'in görebildiği kadarıyla işe yarar bir şey yapıyora benzemiyorlardı. Sadece bağırıyor ve kılıçlarını saplar gibi davranıyor ve sonra biraz daha bağırıyorlardı. Yağmur cübbesinden sızdı. Kısa bir süre sonra soğuktan titremeye ve orduda kalmaya karar verdiğinden dolayı pişman olmaya başladı. Horkin bir köpek gibi üzerindeki ıslaklığı silkindi. "Pekâlâ, Kırmızı, ulu Wayreth Kulesi'nde sana ne öğrettiklerini bir görelim." Her iki elinde de birer tane bulunan tahta çubuklarla yağmurun altında havayı kamçıladı. Raistlin Horkin'in çubuklarla ne yapmaya çalıştığını kesinlikle bilmiyordu, Raistlin'in hatırlayabildiği hiçbir büyünün parçası değillerdi. Horkin'in hafiften delirmiş olduğunu düşünmeye başlamıştıSavaş büyücüsü döndü ve sahanın diğer ucunu, askerlerin 168 sı'Uh kâRöeşlı'Oi çığlıklar atarak çalıştığı yerden uzakta bir noktayı işaret etti. "Şimdi, Kırmızı, uyku dışında en iyi büyülerinden biri ne?" Horkin gözlerini yuvarladı. Raistlin imayı duymazdan geldi. "Yangın roketleri fırlatmakta ustayımdır, efendim." "Yangın neleri?" Horkin şaşırmış gözüküyordu. Raist-lin'in omzunu sıvazladı. "Ortak dilde konuşabilirsin, Kırmızı. Burada hepimiz arkadaşız."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Raistlin derinden bir iç çekti. "Büyülü şimşekler, efendim-" "Ah, iyi." Horkin başını salladı. "Sahanın şu ucundaki çit kazığına şimşeklerinden birini fırlat. Görebiliyor musun?" Raistlin sol elini kemerine asılı duran keseye soktu, küçük bir parça kürk—büyüyü yapmak için gereken malzeme—çıkarttı. Uzaktaki çit kazığının yerini saptayarak, büyüden yapılmış ateşli şimşeği yaratmak için gereken sözleri aramak a-macıyla içine çekildi. Bir an sonra yere düşmüş, elleri ve ayaklarının üzerine çökmüş, nefes almak için çabalıyordu. Horkin biraz önce Raistlin'in midesine vurduğu değnekle üstünde dikildi. Acı veren ve beklenmedik darbeden şaşkına dönen Raistlin, soluk almaya ve küt küt atan kalbini sakinleştirmeye çalışarak anlamsız bir hayretle bakakaldı. Horkin başının üstünde dikildi, bekliyor, yardım öneriliyordu. Sonunda Raistlin ayağa kalktı. "Neden yaptın bunu?" diye sordu, öfkeden titreyerek. "Neden bana vurdun?" Hork in sertçe, "Neden bana vurdunuz, efendim?" dedi. Kelimeleri tekrar edemeyecek kadar öfkeli olan Raistlin, amansız bir şekilde Horkin'e baktı. Savaş büyücüsü, bu defa işaret etmek için kullanarak, tahta değneği kaldırdı. Şimdi tehlikeyi gördün, Kırmızı. Sen bir transa girip 'Ia169 I maRQARet weis ve öon pe-RRin de-da' diye şarkı söylerken ve parmaklarını havada oynatırken ve bir parça kürkü yanaklarına sürerken, düşmanın orada durup bekleyeceğini mi sanıyorsun? Kahretsin, hayır! Şimdiye kadar yapılmış en güçlü, en mükemmel büyülü şimşeği yapmaya çalıştın, değil mi? O kazığı ikiye bölecektin, değil mi, Kırmızı? Gerçekte hiçbir şey yapamazdın. Gerçekte ölmüş olurdun, çünkü düşman tahta değnek kullanmayacaktı. Kılıcını sıska midenden çıkarıyor olacaktı. "ikinci Ders, Kırmızı—bir büyü yapmak için çok zaman harcama. Hız, oyunun adıdır. Ah, ve Üçüncü Ders—düşman ensende solurken karmaşık bir büyü yapmaya çalışma." Raistlin soğuk bir şekilde, "Sizin düşman olduğunuzu bilmiyordum, efendim," dedi. ıf "Dördüncü Ders, Kırmızı," dedi Horkin tek dişi eksik bir t sırıtışla. "Hayatını arkadaşlarına emanet etmeden önce onları 11 tanı." ı Raistlin'in midesi ağrıyor, nefes almak büyücüye acı veri! yordu. Horkin'in kaburgalarından birini kırıp kırmadığım" merak etti, muhtemelen bunu yaptığını tahmin etti. Horkin, "Kazığı vurmayı tekrar dene, Kırmızı," diye emretti. "Eğer kazığa isabet ettirmeyi başaramazsan, yakınlarında bir yer de olur. Bütün gün sürmesin." Sert bir ifadeyle, Raistlin kürk parçasını kavradı ve kelimeleri hızla aklına getirmeye çalıştı. Horkin diğer tahta değneği kaldırdı, Raistlin'i dürttü. Raistlin büyü yapmaya devam etti, ama sonra, şaşkınlık içinde, değneğin altından titrek bir alevin çıktığını gördü. Alev değnek boyunca cızırdayarak, ümitsizce onu görmezden gelmeye çalışan Raistlin'e doğru ilerledi. Alev değneğin ucuna varmak üzereydi. Kendi büyüsü neredeyse tamamlanmıştı. Tam yapmak üzereydi ki, parlak,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kör edeci bir ışık yandı. Yüksek sesli bir patlama neredeyse onu sağır edecekti. X70 __________ silAh laRöeşUOi Yüzünü patlamadan korumak için kolunu kaldırdı, Horkin'in diğer tahta değneği salladığını gözünün ucuyla gördü. Adam Raistlin'in sırtına vurarak onu yüz üstü çamurun içine düşürdü. Yavaş yavaş, acı içinde, Raistlin yerden kalktı. Dizleri yara bere içindeydi, elleri çizilmişti. Çamuru yüzünden sildi ve topuklarının üzerinde sallanan, kendinden son derece memnun olan Horkin'e baktı. Horkin, "Beşinci Ders, Kırmızı," dedi. "Düşmana asla sırtını dönme." Raistlin ellerinden çamuru ve kanı sildi. Çizikleri inceledi, derisine batmış bir taş parçasını çıkarttı. Öfkesini zorlukla kontrol edebilen Raistlin, "Sanırım Birinci Ders'i atladınız, efendim," dedi. Horkin, "Öyle mi? Belki de atlamışımdır. Düşün," dedi. Raistlin düşünmek istemiyordu. Bu çıldırmış aptaldan kaçmak istiyordu. Horkin'in aklını kaçırmış olduğu konusunda Raistlin'in artık hiç şüphesi kalmamıştı. Raistlin sıcak bir ateş ve kuru giysilere dönmek istiyordu. Bu yağmur yüzünden öleceğine emindi. Gidip Caramon'u bulacaktı. Cara-mon'u bulacak ve bu canavarın kendisine ne yaptığını ona anlatacaktı. Horkin'i kendisini kör eden büyüyü yaparken hiç görmemişti. Raistlin acısını, sıkıntısını unuttu. Büyü! O büyü neydi? Raistlin onu tanımıyordu. Nasıl yapıldığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Horkin'in herhangi bir büyü malzemesi kullandığını görmemişti. Horkin'in herhangi bir kelime söylediğini duymamıştı. Raistlin, "O büyüyü nasıl yaptınız, efendim?" diye sordu. Horkin'in sırıtışı yayıldı. "Eh, yani, demek Sınav'a hiç girmemiş bu zavallı, yaşlı büyücüden öğrenebileceğin bir parça büyü olabilirmiş. Bu sefer sezonunu benimle geçir, Kırmı-Zlı ve ben de her türlü numarayı sana öğreteyim. Tanrıların 171 maRQARet weis ve öon peRRln terk ettiği bu alayda hayatta kalan son büyücü olmamın nedeni en iyi olmam değil." Gözünü kırptı. "Sadece en zekiyim." Raistlin yeterince aşağılanmıştı. Tam arkasını dönüyordu ki, omzunda Horkin'in ağır elini hissetti. Raistlin öfkeden köpürerek hızla döndü. "Tanrılar adına, eğer bana bir daha vurursan—" "Sakin ol, Kırmızı. Bir şeye bakmanı istiyorum." Horkin talim alanını işaret etti. Acemilere dinlenmeleri i-çin izin verilmişti, adamlar su fıçısının etrafında toplanıyorlardı. Raistlin nasıl olup da daha fazla su istediklerini anlaya-mıyordu. Yağmur şiddetini arttırmıştı. Cübbesi o kadar ıslanmıştı ki, su mütemadiyen çıplak sırtından akıyordu. Ancak acemilerin keyfi yerinde gözüküyordu, yağmura rağmen konuşup gülüyorlardı. Caramon kılıç tekniğini gösterdi, öyle bir kuvvetle ileri doğru hamle yapıp geri çekildi ki kalkanını kafasının üzerinde tutarak yağmurdan korunmak için bir tente gibi kullanan Ot-lakçı'yı neredeyse şişliyordu. Horkin'in yüz ifadesi ve alaylı ses tonu değişti. _ "Biz bir piyade alayıyız, Kırmızı. Dövüşürüz. Ölürüz. Bir gün, orada duran şu adamlar savaş sırasında sana güvenecekler. Sen başarısız olursan, sadece kendin düş kırıklığına uğramazsın, arkadaşlarının da güvenini boşa çıkarırsın. Ve eğer sen onların güvenini boşa çıkarırsan, ölürler. Ben burada sana dövüşmeyi öğretmek için bulunuyorum. Eğer sen burada dövüşmeyi öğrenmek için bulunmuyorsan, o zaman ne halt etmeye buradasın?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Raistlin sessizce doğruldu. Yağmur ıslak cübbesinin üstüne yağıyor, damlalar kafasının üzerinde davul çalıyordu. Su, girdiği Sınav'ın dehşeti yüzünden zamanından önce beyazlamış saçlarından süzüldü. Su, ellerinden, uzun, çevik parmakları olan narin ellerinden, Sınav'ın başka bir izi olarak altın 172 silah kâRöeşUQi gibi parlayan ellerinden aktı. Evet, geçmişti, ama kıl payıyla. Olanların hepsini hatırlayamamasına rağmen, kalbinin içinde başarısızlığa çok yaklaştığını biliyordu. Yağmurun gri perdesinin içinden Caramon'a, Otlakçı'ya ve isimlerini henüz bilmediği diğerlerine baktı. Arkadaşlarına. Raistlin kendini âciz hissetti. Horkin'e yeni bir saygıyla baktı, bütün okul yılları boyunca öğrendiklerinden çok daha fazlasını bu adamdan—bu eğitimsiz, düşük seviyeli büyücüden, ki onun gibiler genelde panayırlarda olur, burunlarından para çıkartırlardı— öğrendiğini fark etmişti. Raistlin sessizce, "Özürlerimi sunuyorum, efendim," dedi. Başını kaldırdı, gözlerini kırparak yağmur suyunu gözlerinden çıkarttı. "Sizin bana öğretecek çok şeyiniz olduğuna inanıyorum." Horkin gülümsedi, sıcak bir gülümsemeydi bu. Eliyle Raistlin'in omzunu arkadaşça sıktı ve Raistlin de bu dokunuştan kurtulmayı denemedi. "Her şeye rağmen senden bir asker yapabiliriz, Kırmızı. Bu Birinci Ders'ti. Devam etmeye hazır mısın?" Raistlin'in bakışları tahta çubuklara döndü. İnce omuzlarını dikleştirdi. "Evet, efendim." Horkin bakışı görmüştü. Gülerek, tahta çubukları yere attı. "Artık bunlara ihtiyacımız olacağını sanmıyorum." Düşünceli bir şekilde Raistlin'e baktı, sonra bir anda uzandı ve Raistlin'in hâlâ elinde tuttuğu kürk parçasını aldı. "Şimdi büyüyü yap." Raistlin, "Ama yapamam, efendim," diyerek itiraz etti. Başka bir kürk parçam yok ve o da gereken büyü malzemesi." Horkin başını salladı. "Cık, cık, cık. Savaşın tam ortasında duruyorsun, her taraftan itiliyor ve dürtülüyorsun, kafanın üstünden vızır vızır oklar geçiyor, erkekler bağırıyor ve çığlık atlyor. Biri seni ittiriyor ve o kürk parçası çamurun ve kanın 17? rruRQARet weis ve don peRRin — içine düşüyor, ayaklar altında çiğneniyor. Ve sen büyüyü onsuz yapamıyorsun." Tekrar kafasını salladı, içini çekti. "Sanırım öldün." Raistlin bunu düşündü. "Başka bir kürk parçası bulmaya çalışabilirim. Belki de bir askerin kürk pelerini." Horkin dudaklarını büzdü. "Yazın ortası, parlayan güneşin altında savaşıyorsun. Kalkanını tava olarak kullanıp bir kenderi kızartabileceğin kadar sıcak. Savaşta çoğu askerin kürk pelerinlerini giyeceğini sanmıyorum, Kırmızı." "O zaman ne yapacağım, efendim?" diye sordu Raistlin, sabrı tükenmişti. Horkin, "Büyüyü kürk olmadan yaparsın," dedi. "Ama yapılamaz. . . " "Yapılabilir, Kırmızı. Biliyorum, çünkü ben yaptım. Hep yaşlı büyücülerin bu gerekliliği biraz muziplik olsun diye koyduğunu düşünürdüm," diye devam etti Horkin düşünceyle, "ya da belki de Palanthas'taki kürk ticaretini biraz canlandırmak için." Raistlin kuşkuluydu. "Büyünün malzemesi olmadan yapıldığını hiç görmedim, efendim." "Eh, şimdi," dedi Horkin, "görmek üzeresin."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sağ elini kaldırdı, birkaç büyü kelimesi mırıldandı, bu sırada sol elinin parmaklarını karmaşık bir şekilde oynatıyordu. Birkaç saniye içinde büyülü alevden bir şimşek çatırdayarak parmaklarından çıktı, saha boyunca parladı ve kazığa çarparak alevler içinde bıraktı. Raistlin'in nefesi kesildi, şaşkına dönmüştü. "Bunun mümkün olduğunu sanmıyordum! Kürk olmadan büyüyü yapmayı nasıl başardınız?" "Kendi üstümde ufak bir oyun oynadım. Sana anlattığı10 sahne bir keresinde benim başıma gelmişti. Ben tam büyüyu yapmak üzereyken bir düşman oku kürkü elimden ald^ Horkin elini kaldırarak avucundaki uzun, pürüzlü, beyaz yafa 174 silah kARöeşliÇi izini gösterdi. "Korkmuştum, umutsuzdum ve çılgına dönmüştüm. 'O sadece aptal bir kürk parçası,' dedim kendi kendime. 'Ona ihtiyacım yok. Tanrılar adına, büyüyü onsuz da yapabilirim!" Omuzlarını silkti. "Ve yaptım. Hiçbir şey bana o günkü yanmış goblinin kokusu kadar güzel gelmedi. Şimdi, sen dene." Raistlin sahanın diğer ucuna baktı ve kendini kürkün aslında elinde olduğu konusunda zihnen kandırmayı denedi. Kelimeleri söyledi, işareti yaptı. Hiçbir şey olmadı. Raistlin hayal kınklığıyla, "Bunu nasıl yaptığınızı bilmiyorum, efendim," dedi, "ama büyünün kuralları der ki—" "Kurallar!" Horkin öfkeyle burnundan soludu. "Büyü mü seni kontrol ediyor, Kırmızı? Yoksa sen mi büyüyü kontrol ediyorsun?" Raistlin gözlerini kırptı, irkilmişti. Horkin gözlerinde kurnaz bir parıltıyla, "Belki de seni yanlış değerlendirdim, Kırmızı," diye devam etti, "ama bence sen hayatında bir ya da iki kuralı çiğnemişsin." Raistlin'in eline, onu kaplayan altın deriye hafifçe vurdu. "Eğer kurallara karşı gelmezsen, hiç cezalandırılmazsım Ve bana öyle geliyor ki, senin cezalandırıldığın durumlar olmuş, daha önce." Horkin kendi kendine başını salladı, yumuşak bir şekilde, "Dene," dedi. Ben büyüyü kontrol ediyorum, dedi Raistlin içinden. Ben büyüyü kontrol ediyorum. Elini kaldırdı. Büyü parmaklarından alevlendi, sahanın diğer ucuna gitti, ikinci bir kazık alev alev yanmaya başladı. "Bu hızlıydı!" diye bağırdı Raistlin, keyiflenerek. Horkin onaylarcasına başını salladı. "Daha hızlısını hiç görmedim." Acemiler talimlerini o gün için bitirmişlerdi. Adımlarını lrbırlerine uydurmak için şarkı söyleyerek, hızlı bir şekilde X7? niARQARet weis ve öon peRRin yoldan aşağı yürüdüler. Horkin, "Akşam yemeğine gidiyorlar," dedi. "Biz de gitsek iyi olur, yoksa hiç yemek kalmaz. Aç mısın, Kırmızı?" Raistlin—yemek konusunda normalde seçici olmasına rağmen—o kadar açtı ki, kamp aşçısının tatsız yahnisinin düşüncesi bile çok çekici geliyordu. İkisi çamurlu sahadan barakalara doğru ilerleyerek geri döndüler. "Affınıza sığınıyorum, efendim, ama dikkatimi dağıtmak çin kullandığınız büyüyü bana söylemediniz." "Haklısın, Kırmızı," diye onayladı Horkin. "Söylemedim." Raistlin bekledi ama büyücü sadece kendi kendine sırıttı ve sessiz kaldı. "Çok karmaşık bir büyü olmalı," diye bir tahminde bulundu Raistlin. "Alev tahta değnek boyunca ilerledi, ucuna vardığında patladı. Hiç

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


böyle bir büyü duymamıştım. Sizin kendi büyülerinizden biri mi, efendim?" Horkin ciddiyetle, "Öyle de diyebilirsin, Kırmızı," dedh— Gözünün kenarından Raistlin'e baktı. "Bunun için hazır olup olmadığına emin değilim." Kahkahalar, keyifli kahkahalar—kendisine ve her şeye— karşı kahkahalar!—Raistlin'in boğazından yükseldi. Kahkahalarını yutmak için kendini zorladı, ortamı bozmak istemiyordu, henüz değil. Buna inanamıyordu, bunu anlayamı-yordu. Dövülmüş, hırpalanmış, kötü davranışlara maruz kalmış ve aldatılmıştı. Çamurla kaplıydı, iliklerine kadar ıslanmıştı ama hayatı boyunca kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Saygıyla, "Hazır olduğuma inanıyorum, efendim," dedi Bunu içtenlikle söylemişti. "Fişek tozu." Horkin iki tahta çubuğu birer baget git"1 kullanıp birbirine vurarak ritim tutturdu. "Büyü bile değildi-Ama sen bunu bilmiyordun, değil mi, Kırmızı? Seni tamama 176 silah kâRÖeşli<5i kandırdım, değil mi?" Raistlin, "Evet, efendim, kandırdınız»" dedi. 177 15 Yağmur Sanction'a yağdı, Kıyamet Lordları'ndan ağır ağır ama durmaksızın akan sıcak lavın üzerine döküldü, erimiş kayaların üzerine tıslayarak çarptı ve buhara dönüştü. Buhar helezonlar çizerek havaya dağıldı, oradan da yere yayıldı; kalın bir sis, köprü muhafızlarını birbirlerinin görüş alanından çıkarttı, hâlbuki aralarındaki uzaklık on adım bile değildi. Bugün talim yoktu. Adamlar ne komutanlarını, ne de birbirlerini göremezlerdi. Ariakas, adamlarına eski lağım çukurlarını doldurma, yerlerine de yenilerini açma görevini verdine kadar az olurlarsa o kadar sevinilen işler. Adamlar homur-danacaklardı ama homurdanmak bir askerin kaderiydi. Ariakas komutan çadırında oturmuş, bir tabak donyağı-___ nın içindeki fitilin ışığında raporlarını yazıyordu. Su, çadırın tavanından sızıyor, çadırın tabanına yayılmasın diye altına koymuş olduğu, ters çevrilmiş bir miğferin içine tekdüze bir şekilde damlıyordu. Neden zahmet ettiğini düşündü. Sis yüzünden çadırının içi de en az dışı kadar ıslaktı. Sis içeri sızmış, gri diliyle zırhını, çadır direklerini, sandalyesini ve masasını yalamış, lambanın ışığı altında parlamalarına neden olmuştu. Her şey ıslak, rutubetli ve griydi. Saatin kaç olduğunu söyleyemezdi, zaman sis tarafından yutulmuştu. Dışarıda, geçen çizmeli ayakların çıtırtısını, adamların dolaşmasını, yağmura, sise ve birbirlerine lanet edişlerini duyabiliyordu. Ariakas onlarla hiç ilgilenmeyip işine devam etti. Bu damsiUh kâRÖeşUQi layan çadırdan çıkabilir, Luerkhisis Tapınağı'ndaki çalışma odasının sıcaklığına gidebilirdi. Şu anda bir bardak baharatlı sıcak şarapla masasında oturuyor olabilirdi. Bu düşünceyi kafasından uzaklaştırdı. Askerler nadiren sıcak, rahat odalarda savaşırlardı. Askerler yağmur altında, çamurda ve siste savaşırlardı. Ariakas en az askerleri kadar kendini de eğitiyor, kamp hayatının zorluklarını kaldırabilmek için kendi direncini arttırmaya çabalıyordu. "Lordum." Yardımcılarından biri çadır direğine vurdu. "Evet, ne var?" diye yanıtladı Ariakas, işinden başını kaldırmadan. "O kadın geri geldi, lordum." "Hangi kadın?" Ariakas işinin bölünmesinden rahatsız olmuştu. Bu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


emirler açık, kesin ve detaylı olmalıydı. Hiçbir hatayı kabul edebilecek durumda değildi. Bu görevde değil. Yardımcısı, "Savaşçı kadın, lordum," dedi. "Sizi görmek istiyor." "Kitiara!" Ariakas başını kaldırdı, kalemini bıraktı. İşini unutmuş değildi, ancak bir parça bekleyebilirdi. Kitiara. Kadın bir aydan daha uzun bir süre önce yolculuğa çıktığından beri aklındaydı. Canlı dönmesinden dolayı memnun olmuştu ancak, aynı görevi yapması için göndermiş olduğu diğer dördünün ya ölmüş, ya da kaçmış olmasına rağmen, pek de şaşırmamıştı. Kitiara farklıydı—alışılmışın dışında. Kadının kaderinde bir şeyler yazılıydı, ya da Ariakas öyle hissetmişti. Haklılığını görmekten memnundu. Elbette, kadın görevini yerine getirememişti. Bunu zaten bekliyordu. Kadını göndermiş olduğu görevin başarıya ulaşması imkansızdı. Bunu sadece Kara Kraliçesinin gözüne girmek için kabul etmişti. Belki de artık Takhisis onu dinlerdi. Ariakas, Kit'in özürlerini dinlemeyi dört gözle bekliyordu. Kadının geri dönme cesaretini gösterebilmesini etkileyici buldu. 179 mARQARet weis ve öon peRRin Ariakas, "Kadını hemen içeri gönder," dedi. Yardımcı, "Evet, lordum. Yanında bir de kırmızı cübbeli bir büyükullanıcısı var, lordum," diye ekledi. "Ne var?" Ariakas şaşırmıştı. Kitiara kırmızı cübbeli bir büyücüyle ne yapıyor olabilirdi ki? Ve ne cüretle birini kampına getirebilirdi? O kim olabilirdi? Kadının üvey kardeşi mi? ilk karşılaşmalarından sonra, Ariakas Balif'i Kitiara hakkında sorguya çekmişti. General kadının üvey ikiz kardeşleri olduğunu biliyordu, biri bir mankafaydı ve diğeri de genç bir büyücü, bir Kırmızı Cübbe. Yardımcı sesini alçaltarak, "Garip görünüşlü bir herif, lordum," dedi. "Tepeden tırnağa kırmızı. Ve onda tehlikeli bir şeyler var. Muhafızlar kampa girmesine asla izin vermezlerdi—aslında onu tutuklamak istediler—ama kadın onu korudu, sizin emirleriniz doğrultusunda hareket ettiği konusunda ısrar etti." Kırmızı. . . Tepeden tırnağa. . . Gerçek, sarsıcı bir rüzgâr gibi kendisine çarptığında Ariakas, "Kraliçemiz aşkına!" diye bağırdı, "ikisini de derhal içeri gönder!" "İkisini de, lordum." "İkisini de! Derhâl!" Yardımcı ayrıldı. Biraz zaman geçti—muhafızlar ikiliyi köprünün diğer tarafında tutuyor olmalıydılar. Sonra Kitiara üzerinden damlalar akan perdenin altından kafasını sokarak çadıra girdi. Adamı görünce gülümsedi, ağzının bir kenarında diğer kenarına göre daha geniş olan bir gülümseme, sadece bir taraftaki beyaz dişlerinin ışıltısını gösteren bir gülümsemeydi bu. Çarpık bir gülümseme, adamın tıpkı kadını ilk gördüğü zamanki gibi. Alaylı bir gülümseme, sanki kadın kaderine gülüyormuş, ona elinden geleni ardına koymamasını söylüyormuş gibi. Kadının kara gözleri adamınkilerle buluştu. Kadın, o tek bakışla, ada180 siUh laRdesLiqi mı zaferi hakkında bilgilendirdi. "General Ariakas," diyerek adamı selâmladı Kitiara. "Emrettiğiniz üzere, size Lord immolatus'u getirdim." Ariakas, "İyi iş basardın, uth Matar," dedi. "Yoksa, Alay Komutanı uth Matar mı demeliyim?" Kitiara sırıttı. "Teşekkür ederim, efendim." "O nerede?" "Dışarıda, efendim. Uygun bir şekilde takdim edilmeyi bekliyor."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kadın gözlerini yuvalarında döndürüp bir kaşını kaldırdı. Ariakas imayı anlamıştı. Kit çadırın girişine doğru döndü ve eğildi. "General Ariakas, size Yüce Efendim immolatus'u sunmaktan gurur duyarım." Ariakas çadırın girişine sabırsızlıkla baktı. "Yüce Efendim!" Ariakas burnunu çekti. "Neyi bekliyor?" Kit aceleyle, "Efendim!" dedi, "girdiği zaman eğilmenizi saygıyla öneriyorum. Daha azını beklemiyor." Ariakas suratını astı, kollarını iri göğsünün üzerinde kavuşturdu. "Kraliçem dışında kimsenin önünde eğilmem." "Efendim," diye ısrar etti Kitiara sert bir fısıltıyla, "bu ejderhanın size hizmet etmesini ne kadar istiyorsunuz?" Ariakas ejderhanın yardımlarını hiç istemiyordu. Şahsen onsuz da gayet iyi yapabilirdi. Ariakas'ın ejderhayı istediğine Kraliçe Takhisis karar vermişti. Ariakas homurdanarak vücudunu biraz eğdi. Alev rengi cübbe giymiş bir insan erkeği çadıra girdi. Her şeyi kırmızıydı. Saçları ateş gibi bir kırmızıydı, derisinin portakal rengimsi bir tonu vardı, gözleri parlayan korlar gibi kırmızıydı. Yüz hatları uzun, keskin, sivriydi—sivri çene, sivri burun. Dişleri de keskin ve sivriydi, ve rahatlıkla bakılamayacak kadar göze çarpıyordu. Yavaş ve haşmetli adımlarla yürüdü. Her şeye dikkat eden kırmızı gözlü bakışları gördükle181 maRQARet weis ve öon peRRin rinden sıkılmıştı. Ariakas'a hor görerek bir göz attı. Immolatus, "Otur," dedi. Ariakas normal olarak kendi komutan çadırında emir almaya alışkın değildi, midesinden kabaran hırs nedeniyle neredeyse boğulacaktı. Kitiara'nın sakin ve güçlü eli, adamın bileğini kavradı ve nazikçe bastırdı. Bu kritik anda bile, kadının dokunuşu adamı tahrik ediyordu. Su damlaları kadının kara saçlarında parıldıyordu; ıslak gömleği umutlar vadedercesine — cildine yapışmıştı, deri zırhı ışıl ısıldı. Daha sonra, diye düşündü Ariakas ve Kitiara'nın dokunu-şuyla hayatındaki diğer kadını—Kara Majesteleri— hatırlayarak iskemlesine oturdu. Kendini sakinleştirdi ve oturdu. Ancak İmmolatus'un emrine itaat etmekten çok kendi isteğiyle oturduğunu açıkça belli edecek kadar yavaş hareket etmişti. Ariakas, "Siz oturacak mısınız, lordum?" diye sordu. ___ Ejderha ayakta kaldı. Bu duruş ona acayip bir şekilde u-zun olan burnunun üstünden, aşağısındaki ölümlülere bakma olanağı sağlıyordu. "Siz insanların çok sayıda lordu, çok sayıda dükü ve baronu, prensi ve kralı var. Benimle karşılaştırıldığınızda, şu kısa ve sıkıcı hayatlarınızla, sîz nesiniz kit Hiç. Hiçten de az. Solucan. Ben ziyadesiyle üstünüm. Bu nedenle benden Yüce Efendim olarak bahsedeceksin." Ariakas'ın parmakları birbirlerine kenetlendi. Aynı güçlü parmakların Yüce olanın boynunu sıkışını hayal etmekle meşguldü. "Kraliçem, bana sabır ver," diye mırıldandı ve karanlık bir şekilde gülümsemeyi başardı. "Elbette, Yüce Efendim." Ejderhanın varlığını adamlarına nasıl açıklayacağını düşünüyordu. Dedikodunun kara kanatları çoktan kamp ateşlerinin üstünde çırpınmaya başlamış olmalıydı. Ellerini kıvıran Immolatus, "Ve şimdi," dedi, "bana şu planını anlatacaksın." Kitiara ayağa kalktı, "izninizle, lordum—" 182 ------------------silah kâRöeşLi^i Ariakas kadının kolunu yakaladı. "Hayır, Komutan uth Matar. Kalacaksınız."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kitiara, adamın kanında ve kasıklarında acı vererek yanan o çarpık gülümsemeyle Ariakas'ı süzdü. Ariakas gönülsüzce, "Seni de bu göreve gönderiyorum, uth Matar," diye devam etti. "Çadırın girişini kapat. Muhafızlara çadırın etrafını çevrelemelerini söyle, kimsenin geçmesine izin vermesinler." Hem Kitiara'ya hem de ejderhaya sertçe baktı. "Bu çadırın içinde söylediklerim dışarı çıkmayacak, hayatlarınız pahasına olsa bile." İmmolatus eğlenmişti. "Benim hayatım? Bir insanın sırrı için mi? Bunu denediğini görmek isterim!" "Bu sır benim değil," dedi Ariakas. "Majestelerinin sırrı. Kraliçe Takhisis'in. Eğer sırrın açığa çıkmasına izin verirseniz, Majestelerine cevap vermek zorunda kalacaksınız." İmmolatus bunu pek de eğlenceli bulmadı. Dudaklarını küçümsemeyle büktü ama daha fazla konuşmadı, aslında katlanabilir bir kamp iskemlesine oturmaya tenezzül etti. Ejderha dirseğini General Ariakas'm masasına dayadı, raporların yazılı olduğu düzgün kağıt yığınını yere atarak ve uzun, sivri parmaklarını masaya vurarak son derece sıkılmış olduğunu göstermeye başladı. Kitiara emirleri yerine getirdi. Adam, kadının muhafızları gönderdiğini, yaklaşık otuz adım ötede çadırın çevresinde durmalarını emrettiğini duyabiliyordu. Kadının dönmesi üzerine Ariakas, "Dışarıda kimsenin olmadığından emin olmak için kontrol et," dedi. Kitiara çadırdan tekrar çıktı, etrafında tam bir tur attı— adam, çizmelerinin çıkarttığı sesleri duyabiliyordu. Kadın geri dönüp saçlarındaki suyu sallayarak akıttı. "Kimse yok, lordum. Devam edebilirsiniz. Ben nöbet tutacağım." "Beni çadırın girişinden duyabiliyor musun, uth Matar?" dtye sordu Ariakas. "Sesimi yükseltmek istemiyorum." 183 rruRQARet weis ve öon peRRin — Kit, "Mükemmel işitiyorum, lordum," diye yanıtladı. "Çok iyi." Ariakas bir an sessiz kaldı. Karışmış raporlarına bakarak düşüncelerini toparladı. Tüm bu önlemler nedeniyle tam da Ariakas'ın istediği gibi merakı uyanmış olan İmmolatus, artık daha az sıkılır gibiydi. Ejderha, "Eh, haydi," diye hırladı. "İçinde bulunmak zo-..._. runda olduğum bu zayıf ve çelimsiz şekli ne kadar çabuk terk edersem, o kadar iyi." "Khalkist Dağları'nın en güneyindeki kısmında yer alan bir şehir var. Şehrin adı, olacaklar önceden bildirirmiş gibi, Umudun Sonu. içinde insanlar yaşıyor ve—" "Benden onu ortadan kaldırmamı istiyorsun," dedi İmmolatus keskin dişlerini göstererek. Ariakas, "Hayır, Yüce Efendim," dedi. "Majestelerinin emirleri kesin. Ejderhaların Krynn'e geri döndüğü bilgisi sadece birkaç kişiye, çok az sayıda kişiye bahşedildi. Kara Majestelerinin öfkenizi dünyaya salmanız için size izin vereceği gün gelecek, ancak o gün uzakta. Ordularımız henüz gerektiği kadar eğitimli ve hazır değil. Gönderildiğiniz görev sadece bir şehrin yok edilmesinden çok daha önemli. Göreviniz,"— Ariakas sesini alçaktı—"Paladine'ın ejderhalarının yumurtala-rıyla ilgili." Gökyüzünde, Kraliçe Takhisis'in karşısında hüküm süren ve İmmolatus'a büyük zarar vermiş bu tanrının lanetli isminin telaffuz edilmesi İmmolatus'un titremesine neden oldu. Ejderha öfkeyle tısladı. "Benim huzurumda o adın söylenmesine izin vermiyorum, insan! Tekrar söyle ve ben de dilinin kafanın içinde çürümesini sağlayayım!" Ariakas, "Affedin beni, Yüce Efendim," dedi korkusuzca. "Görevin ciddiyetini anlayabilmeniz açısından bir kere söylemem gerekliydi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bir daha tekrarlamama gerek yok. Majestelerinin ermişlerinin raporlarına göre o ejderhaların yumurtaları, ki bundan sonra metalik diyeceğim, Umudun Sonu şeh184 siUh kaRdeşliği rinin altında bulunuyor." İmmolatus'un kırmızı gözleri kısıldı. "Bu hile de nedir, insan? Yalan söylüyor olduğunu biliyorum. Benden nasıl bildiğimi söylememi isteme!" Uzun parmaklı elini ileri uzattı. "Böylesi bir bilgi solucanlar için değildir." Ariakas misafirini boğazlamamak için kendini kontrol etmek zorunda kaldı. "Yüce Efendim, hiç şüphesiz, 287 yılında Ejderhalar Adası'nda sizin türünüze karşı yapılan saldırıdan bahsediyor olmalısınız. Metaliklerin çoğu yumurtasının ele geçirilmesini sağlayan baskın. Çoğunun, ama hepsinin değil. Görülüyor ki, metalikler bizim düşündüğümüz kadar aptal değillermiş. Aslında daha nadir, daha değerli olan yumurtalarını saklamışlar—altın ve gümüş ejderhalarınkileri." İmmolatus, "Şu halde bu yumurtaları yok edeceğim," dedi. "Memnuniyetle." "Üzülerek söylemek zorundayım ki, ertelenecek bir memnuniyet, Yüce Efendim," dedi Ariakas sakince. "Majestelerinin yumurtalara bütün ve sağlam olarak ihtiyacı var." immolatus, "Neden? Ne amaçla?" diye sorarak daha fazlasını öğrenmek istedi. Ariakas gülümsedi. "Size Majestelerine sormanızı öneririm. Eğer ejderlerinin böyle bir bilgiye ihtiyacı varsa, onlara söyleyeceğini sanıyorum." immolatus sinirle ayağa kalktı, kabaran öfkesiyle çadırı dolduracak gibi gözüküyordu. Sıcaklık bedeninden yayıldı, çadırı o kadar ısıttı ki Kit'in zırhındaki su damlacıkları cızır-dadı. Kitiara tereddüt etmedi. Kılıcını çekerek Ariakas ile ejderha arasına girdi. Kendinden emin, kontrollü bir biçimde komutanını kılıcı ve bedeniyle korumak için hazır duruma geçti. Kitiara, "Lordum hakaret etmek istemedi, Ulu immolatus," dedi, ancak lordun bunu yapmış olduğu epey açıktı. 18^ mARQARet weis ve öon peRRin — Ariakas, lâfı Kit'in ağzından alarak, "Gerçekten de, bunu i yapmak istemedim, Yüce Efendim," dedi. İnsan şeklinde bile, \ ejderha sayısız etkili büyü yapabilirdi. Ariakas'ı alevler içinde \ bırakabilecek, kampını ve Sanction şehrini tüten küllere döı nüştürebilecek büyüler. Bu güçlü, kibirli canavara karşı bir mücadeleyi asla kazanamazdı, ancak yine de Ariakas küçük zaferinden mem-ıj nundu. Artık daha uzlaşmacı bir tavır sergiliyor, daha da al] çakgönüllü olmaya gayret ediyordu. Aciz görünüyor olmak, I artık daha tahammül edilebilir bir şeydi. "Ben bir askerim, l diplomat değil, Yüce Efendim. Dobra dobra konuşmaya alışS kınım. Eğer sizi gücendirdiysem, bunu isteyerek yapmadım. Özürlerimi sunuyorum." Oldukça yatışmış olan İmmolatus, tekrar yerine oturdu. Çadırdaki sıcaklık daha makul bir seviyeye inmişti. Ariakas yüzünden terini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sildi. Kitiara kılıcını kınına soktu ve sanki dikkate değer ya da olağan dışı hiçbir şey olmamış gibi çadırın girişindeki yerine geri döndü. Ariakas kadının hareketlerini izledi ve kadının yürüyüşü ve hareketlerinin son derece zarif olduğunu gördü. Onun gibi bir kadın tanımamıştı hiç! Lambanın ışığı kadının zırhının üstünde parladı ve ardında karanlık gölgeler yarattı, en az o-nun istediği kadar kadını kucaklamak isteyen gölgeler. Kadını kavramak, ezmek, kendini bu zevkli acıdan kurtarmak için kıvranıyordu. "Tekrar konuya dönebilir miyiz?" dedi İmmolatus. Ariakas'ın arzularının farkındaydı ve insan bedeninin zayıflığını küçümsüyordu. "Kara Majesteleri o yumurtalarla ne yapmamı istiyor?" "Majesteleri benim subaylarımdan biriyle birlikte Umudun Sonu'na gitmenizi istiyor." Ariakas, gözleri gurur ve memnuniyetle parlayan Kitiara'ya göz attı. "Ben uth Matar ı göndermeyi düşünüyorum, tabi eğer bir itirazınız yoksa, Yü186 silâh kâRÖeşllOi ce Efendim." Ejderha dudağını bükerek, "Bir insan için tahammül edilebilir biri," dedi. "İyi. Oraya vardığınızda, ejderha yumurtalarıyla ilgili raporların doğru olup olmadığını teyit edeceksiniz. Ermişler, yumurtaların mevcudiyeti hakkında güçlü kanıtlara sahip olmalarına rağmen, onları bulamıyorlar. Adını telâffuz etmeyeceğim tanrı, yumurtaların nerede saklı olduğu bilgisini Majestelerinden bile gizlemiş. Majesteleri onların yerini ancak başka bir ejderhanın bulabileceğine inanıyor." "Kendi başına halledemediğini yapmam için bana ihtiyacı var," dedi İmmolatus. Burun deliklerinin birinden kıvrılarak duman çıktı, yoğun ve kokuşmuş havada hareketsizce asılı kaldı. "Peki yumurtaların yeri belirlendiğinde ne yapacağım?" "Geri dönecek, bana bulduğunuz yumurtaların yeri, sayısı ve türü hakkında bilgi vereceksiniz." Öfkeyle, "Yani Majestelerinin yumurta satıcısı olacağım!" diye yanıtladı immolatus. "Herhangi bir kâhyanın yapabileceği bir iş!" Biraz homurdandı, sonra hırlayarak ekledi, "Biraz eğlence de olur umuyorum. Keza, elbette, benden şehri ve içine yaşayanları yok etmemi de isteyeceksiniz." Ariakas, "Tam olarak değil," dedi. "Kimsenin araştırmamızdan haberi olmamalı. Kimse Umudun Sonu şehrinde bulunmanızın gerçek nedenini bilmemeli. Ama kimse ejderhaların Krynn'e döndüğünü de bilmemeli. Şehir yok edilecek ama başka yollarla, bizim ve sizin üstünüze daha az dikkat çekecek yollarla, Yüce Efendim. Bu nedenle dikkatlerini farklı bir yöne çekiyoruz. "Umudun Sonu, Blödehelm Krallığı'nın şehirlerinden birı- Blödehelm kralı, Kral Wilhelm, şu anda kara ermişlerin kontrolü altında. Onların 'tavsiyeleri' üzerine hareket ederek, Ulnudun Sonu şehrine ek vergi koydu, tamamıyla haksız ve anıŞ bir vergi, halkın kendisine karşı ayaklanmasına neden 187 rmuQaRet weis ve öon peRRta olan bir vergi, Kral Wilhelm ayaklanmayı bastırmak için benim ordularımın kendisine yardımcı olmasını istedi, istenen birlikleri göndereceğiz. Yeni kurulmuş alaylarımdan ikisini, Kral Wilhelm'in kiraladığı bir paralı asker gücüyle birlikte şehre göndereceğim—" "Yabancılar," dedi ejderha. "Senin kontrolün altında değiller." "Bunun farkındayım, Yüce Efendim," diye cevap verdi Ariakas hırçın bir şekilde. "Ancak amaca ulaşmak için gereken sayıda alayım yok. Bu bir eğitim görevi. Adamlarımın kana bulanmasını istiyorum ve bu savaş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da mükemmel bir fırsat sağlıyor." "Peki yapmaya çalıştığımız ne? Eğer şehri yok etmeyecek ve içinde yaşayanları katletmeyeceksek—" "Düşünün, Yüce Efendim. Ölü bir insan ne işe yarar? Hiç. Çürüyerek berbat bir koku yayar ve bulaşıcı hastalıklara yol açar. Öte yandan canlı insanlar son derece yararlıdırlar. Erkekler demir madenlerinde çalışır. Büyük çocuklar tarlalarda iş görür. Genç kadınlar adamlarımın eğlenmesini sağlar. Çok küçükler ve çok yaşlılar lütufkar bir şekilde ölür, böylece kimse onlar için endişelenmek zorunda kalmaz. Amacımız, bu nedenle, şehri ele geçirmek ve orada yaşayanları esir almak. Umudun Sonu boşaltıldığında, Majesteleri ejderha yumurtala-nyla ne istiyorsa onu yapabilir." "Peki ya paralı askerler? Onlar esir mi edecekler, yoksa e-sir mi edilecekler? Senin için değerli olduklarını düşünüyorum, eğer, söylemiş olduğun gibi, iş gücün yetersizse." Ejderha adamı kışkırtıyor, soğukkanlılığını yitirmesini umarak onu zorluyordur-Ariakas kasıtlı bir sakinlikle, "O paralı askerlerin liderinin ataları Solamniyah. Kral Wilhelm'1 şerefli bir adam olarak tanıyor ve kendisiyle adamlarının uğruna dövüştüğü amacın iyi bir amaç olduğuna inandırılmış durumda. Eğer bu paralı askerlerin lideri gerçeği öğrenirse, 188 silâh laRdeşliO» yani aldatıldığını, bizim için bir tehdit oluşturur. Yine de, ona ihtiyacım var. O en iyilerinden biri. Sadece en iyi askerleri tutuyor—bana gelen raporlar öyle söylüyor. Durumumu görüyorsunuz, Yüce Efendim." "Görüyorum," diye cevapladı İmmolatus, bir insanın ağzında bulunandan daha fazla ve daha keskin olan dişlerini göstererek. "Şehir bizim elimize geçtikten sonra, paralı askerler gözden çıkarılabilir." Ariakas elini rahatlıkla salladı. "Onları size veriyorum, Yüce Efendim. Onlara istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. . . elbette"—eliyle bir uyarı işareti yaptı—"gerçek doğanızı ve gerçek şeklinizi açığa vurmamanız koşuluyla." "Eğlencenin çoğunu aldın," diye yakındı immolatus huysuzlukla. "Buna rağmen, bir meydan okuma, yaratıcı zekâsı nın— "Kesinlikle, Yüce Efendim." "Pekâlâ." Ejderha iskemlesinin arkasına yaslandı ve bacak bacak üstüne attı. "Şimdi ödememi konuşabiliriz. Bu görevin çok önemli olduğunu anlıyorum. Majesteleri için çok kıymetli olmalı." "Harcadığınız zaman ve girdiğiniz zahmetlerin karşılığı fazlasıyla verilecek, Yüce Efendim," dedi Ariakas. "Ne kadar, yani?" diye sordu immolatus, gözleri kısılarak. Ariakas duraksadı, emin değildi. "İzin verir misiniz, lordum?" diyerek araya girdi Kitiara, çikolata kadar koyu ve tatlı bir ses tonuyla. "Evet, uth Matar?" "Yüce Efendim son savaşı sırasında korkunç bir kayba uğramış. Majestelerinin gayesi uğruna Solamniya Şövalyeleri'yle savaşırken hazinesi soyulmuş." 'Solamniya Şövalyeleri?" Ariakas yüzünü astı. Afet sırasında gözden düşmüş ve adları kötüye çıkmış, sonra da eski Şereflerini pek kazanamamış olan Solamniya Şövalyeleri'yle 189 nuRQARet weis ve öon peRRin bir savaş olduğunu hatırlamıyordu. "Hangi Solamniya Şövalyeleri?" Kitiara, ciddi bir suratla, "Huma, lordum," dedi. "Ha!" Ariakas bu uzun ömürlü ejderhanın hayatını düşünmek için

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kendini zorladı. Huma, İmmolatus'un son düşmanıydı. "O Solamniya Şövalyesi." "Belki de Majesteleri Yüce Efendimizin zararının en azından bir kısmım—" "Bütün kaybını," diye düzeltti İmmolatus. "Miktarı biliyorum, son gümüş kadehine kadar." Cübbesinin koluna elini uzatarak bir tomar çıkartı, masanın üstüne attı. "Burada hesabı var. Aynen ödenmesini istiyorum, sizin çelik paralarınızla değil. Çelik paralar pis. Onlardan gerçekten rahat bir yatak yapmak imkansız. Ve çeliğin değerli kalacağına inanmıyorum. Hiçbir şey altından daha güvenilir değildir. Hiçbir şey huzurlu bir uyku için altından daha uygun değildir. Gümüş ve_ değerli taşlar da, elbette, kabul edilebilir. Burayı imzala." Dokümanın en altında bulunan çizgiyi işaret etti. Ariakas yüzünü asarak baktı. Kitiara, "Umudun Sonu şehrinin kasalarında hiç şüphesiz hatırı sayılır bir miktarda hazine vardır, lordum," diye ima-etti. "Ayrıca tüccarlardan ve orada yaşayanlardan alacaklarınız da var." "Doğru," dedi Ariakas. O parayı kendi hazinesine katmayı hesaplamıştı. Bir ordu—Ansalon'un tamamını fethedecek bir ordu—kurmak, pahalı bir girişimdi. Bu salak, küstah, açgözlü ejderhaya verilecek olan servet bir sürü kılıç dövebilir, bir sürü askeri besleyebilirdi. Besleyecek bir sürü askeri-elması koşuluyla, ki, şu anda, yoktu. Kraliçesi ona daha çok askerin yolda olduğunu söylemişti. Ariakas, Kıyamet Lordları olarak bilinen dağların derinlikle190 silah kâRöeşliOi rinde yürütülen gizli deneyleri bilen bir avuç insandan biriydi. Siyah cübbeli başbüyücü Drakart, kara ermiş Wyrllish ve ihtiyar kırmızı ejderha Eğici Harkiel'in iyi ejderhaların yumurtalarını bir gün durumun farkında olmayan ebeveynlerini öldürecek yaratıklara dönüştürmeye çalıştıklarını biliyordu. Ariakas'ın—kendisi de bir zamanlar bir büyü-kullanıcı-sıydı—böylesi büyük bir deneyin başarıyla sonuçlanacağı hakkında tereddütleri vardı. Ancak yeni birlikler, yeni, güçlü ve yenilmez birlikler bu ejderha yumurtalarından oluşacaksa, bütün bir şehrin hazinesinin verilmesine değerlerdi. Ariakas adını çizginin üstüne karaladı. Tomarı sararak İmmolatus'a geri verdi. "Ordum hareket etti. Siz ve uth Matar sabah yola çıkacaksınız." "Ben derhal yola çıkmaya hazırım, efendim," dedi Kitiara. Ariakas kaşlarını çattı. "Sabah yok çıkacaksınız dedim." Kelimeleri özellikle vurgulamıştı. Kitiara saygılı, ancak kararlıydı. «Yüce Efendim ve ben karanlıkta gizlenerek ilerlemeliyiz, efendim. Bizi ne kadar az kişi görürse o kadar iyi. Yüce Efendim bir hayli dikkat çekiyor." "Tahmin edebiliyorum," diye mırıldandı Ariakas. Kitiara'ya baktı. Kadını öyle şiddetle istiyordu ki, acı dayanılmazdı. "Yüce Efendim, bir saniyeliğine dışarıda beklemeniz mümkün mü? Uth Matar'la özel bir şey konuşmak istiyorum." "Benim zamanım değerlidir," dedi ejderha. "Dişiye katılıyorum. Derhâl yola çıkmalıyız." Görkemli bir şekilde ayağa kalktı. Cübbesinin eteklerini bir elinde toplayarak çadırdan dışarı çıktı, arkaya bakmak için ginşte durdu. "Sabrımı zorlama, solucan." Ardında hafif bir kükürt kokusu bırakarak ayrıldı. Ariakas Kitiara'yı belinden kavradı, bedenini kendisinin-fone bastırarak burnunu kadının boynuna sürttü. 191

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nuRQARet weis ve don peRRin -------Öpülmeye izin veren ancak teslim olmayan Kitiara, "İmmolatus bekliyor, efendim," dedi. "Bırak beklesin!" Ariakas nefes aldı, tutkusu adamı ele geçiriyordu. Kit, kendisini ayartanı ittirirken yumuşak, baştan çıkartıcı bir sesle, "Benden bu şekilde hoşlanmazsınız, efendim," dedi. "Size generalim olarak hizmet edeceğim. Sizi liderim olarak onurlandıracağım. Eğer isterseniz hayatımı ayaklarınızın ö-nüne sereceğim. Ama aşkımın efendisi benim. Benim vermek istemediğim şeyi hiçbir erkek zor kullanarak alamaz. Ama şunu bilin, lordum. Size en sonunda teslim olduğumda, o gece alacağımız zevk beklemiş olmamıza değecek." Ariakas kadını bir süre daha sıkıca ve canını yakarak tutmaya devam etti. Sonra yavaşça serbest bıraktı. Sevişmekten zevk alırdı ama savaşmaktan aldığı zevk daha da fazlaydı. Savaştan her yönüyle hoşlanırdı: strateji, taktik, kurgu, silahların birbirine çarpması, düşmanı yenmenin verdiği neşe, son zafer. Ama zaferin tatlı duygusu sadece düşmanı kendisi kadar yetenekliyse, çeliğine değecek bir rakibi dize getirmişse olurdu. Silahsız sivilleri kılıçtan geçirmekten gerçek bir zevk almazdı. Benzer şekilde, kollarında titreyerek, bir ceset kadar gevşek ve hareketsiz yatan kölelerle ya da kendisini korkusundan dolayı sunan kadınlarla sevişmekten de gerçek bir * zevk almazdı. Aşkta da savaşta olduğu gibi istediği— ihtiyaç duyduğu—kendisiyle aynı düzeyde olan biriydi. Kenara dönüp sırtını kadına çevirerek, "Git!" dedi Kitiara'ya sertçe. "Git hemen! Hâlâ kendime hâkim olabiü-yorken git!" Kadın hemen ayrılmadı, zaferiyle gösteriş yapmadı. Oyalandı. Kadının eli, adamın kolunu okşadı. Dokunuşu adamı» damarlarından alevlerin akmasına neden oldu. "Zaferle döndüğüm gece, lordum, sizinim." Adamın çıp' lak omzunu öptü, sonra da adamı terk ederek çadırın kapısı»1 192 r _________ silah lURöeşli§i kaldırdı ve ejderhaya katılmak için yağmurun içine yürüdü. Ne o gece, ne de ondan sonraki bir sürü gece boyunca, Lord Ariakas hizmetçilerini şaşırttı ve yatağında yalnız yattı. 193 16 İkizlerin eğitimi haftalar boyunca aralıksız devam etti. Yemekler tekdüzeydi, eğitim tekdüzeydi. Her gün aynı egzersizi yapıyorlardı, ta ki Caramon aynı hareketleri uyur gezer halde ve kafasının üstünde bir çanta taşırken bile yapabilene kadar. Bunu biliyordu, çünkü sabahları o kadar erken kalkıyorlardı ki uykuda gezdiğini sanıyordu. Bir sabah Quesnelle Usta kafalarının üstüne çantalarını koymalarını emretmiş ve aynı talimi yapmalarını söylemişti—sapla, çek, sapla, çek. Sadece bu seferinde sola dön, sağa dön, sabit dur, yana kay, düzenli olarak geri çekil, kalkanları kenetle ve daha bir sürü komutu da eklemişlerdi. I Her gün sadece bu talimi yapmıyor, aynı zamanda bir gün önceden kalan samanı kaldırıyor, taş zemini paspaslıyor, battaniyelerini silkeliyor ve tekrar yere saman yayarak barakalarını temizliyorlardı. Her gün soğuk, hızlı akan bir derede yıkanıyorlardı—bu, ihtiyaçları olsa da olmasa da yılda bir kere, Gündönümü'nde yıkanan bazı adamlar için bir yenilikti. Deli Baron'un deliliğini kanıtlayan şeylerden bir tanesi, askerlerin olağan yoldaşları olan hastalık, bit ve pirelerin yayılması ihtimalinin, vücutlarının ve yaşadıkları çevrenin temizliğine bağlı olarak azaldığını iddia ediyor olmasıydı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Adamlar her gün, ağır çantalarını ve silahlarını taşıyarak, Kaldırın Kıçlarınızı tepesine inip çıkıyorlardı. Erkeklerin her r^ siUh kâRöeşLi^i biri artık bunu zorlanmadan yapabiliyordu, Otlakçı dışında. Vücudu çok hafifti ve, Caramon'un tüm önerilerine uymasına ve o tatsız, tekdüze yemekten birlikteki her adamın yediğinin iki katı yemesine rağmen Otlakçı'nın ne boyu uzadı, ne de kilosu arttı. Yenilgiyi kabullenmeyi reddediyordu. Her gün soluğu kesilerek, kalkanının altına yarı gömülmüş bir halde yığılıyordu ama Otlakçı, "Bugün dünden biraz daha fazla, Qu-esnelle Usta, efendim," diye belirtmekten her zaman gurur duyuyordu. Silah ustası, Otlakçı'nın hevesinden etkilenmişti. Ques-nelle, komutanlar ve subayların haftalık toplantısında Deli Baron'a, tanrılardan delikanlının vücudunun da kalbi kadar büyük olmasını dilediğini söyledi. "Adamlar onu seviyorlar ve kolluyorlar, özellikle de şu iri adam, Majere. Bakmadığımı düşündüğünde Otlakçı'nın çantasını taşıyor. Bire bir dövüştüklerinde geri çekiliyor, ya da küçük adamın vuruşu sanki bir ogreyi gururlandıracak kadar sertmiş gibi davranıyor. Şimdiye kadar buna göz yumdum. Ama onun iyi bir piyade olmasının hiç yolu yok, lordum," dedi usta başını sallayarak. "Arkadaşları ona iyilik yapmıyorlar. Sonunda hem kendisinin hem de bizim sonumuza neden olacak." Diğer subaylar da başlarını sallayarak onayladılar. Haftalık toplantılar baronun kalesinde, birliklerin eşyalarıyla ilgilendiği, deri kayışlarını yumuşak tutmak için yağladığı, çavuşların keskin gözlerinin kılıçlarının ya da bıçaklarının üstünde herhangi bir paslanma izi görmediklerinden emin olmak için uğraştığı talim alanının kolaylıkla görebildiği üst katlarda bir odada yapılıyordu. Baron, "Onu şimdilik kovma," dedi. "Ona yapabileceği bir şey bulacağız. Sadece bunun ne olduğunu bulmamız gere-klyor. Güçsüzlerden bahsetmişken, yeni büyücümüz nasıl, Horkin Usta?" \çs rtiARQARet weis ve öon pe»Rin "Bir Kule büyücüsünden beklenebileceğinden daha iyi, Baron," dedi, vücudunu iskemlesine rahat olacağı bir şekilde yerleştirmiş olan Horkin. "Hastalıklı bir delikanlı gibi gözüküyor. Geçen gece yemekhanenin önünden geçerken, sanki ciğerleri dışarı fırlayacakmış gibi öksürdüğünü duydum. O-nunla hastalığıyla ilgili konuşup belki de ordunun bir parçası olmak için gerektiği kadar güçlü olmayabileceğini söylediğimde bana adeta kanımı donduran bir bakış attı." "Diğer adamlar ondan hoşlanmıyorlar, lordum, bu bir gerçek," dedi Quesnelle Usta, karanlık bir yüz ifadesiyle. "Onları pek de suçlamıyorum. O gözleri beni ürpertiyor. Size öyle bir bakışı var ki, sanki sizin yerde ölü olarak yattığınızı görüyor da mezarınıza toprak atmak üzere gibi. Adamlar"— usta sesini alçaktı—"onun Cehennem'in pazarında ruhunu değiş tokuş ettiğini söylüyorlar." Horkin güldü. Ellerini tombul karnının üstüne koyarak kafasını salladı. __ Silah ustası aksi aksi, "Gülebilirsin, Horkin," dedi, "ama seni uyarıyorum, bir gün senin şu genç büyücünü ormanda ölü olarak, kafası ters tarafa bakarken bulacağız." "Peki, sen ne diyorsun, Horkin?" Baron büyücülük ustasına döndü. "Quesnelle Usta'yla aynı görüşte olduğumu itiraf etmeliyim. Şu senin büyücünden pek hoşlanmıyorum." Horkin dikleşti. Keskin bakışlı mavi gözleri cesurca, baronu atlamadan, subayların her birinin üzerinde odaklandı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ne mi diyorum, efendim?" diye tekrarladı Horkin. "Diyorum ki, ordunun bir yaz ortası pikniği olduğunu bilmiyordum, lordum." Baron allak bullak oldu. "Ne demek istediğini açıkla, Horkin." / Horkin sakin bir şekilde emre uydu. "Eğer Mayıs Krali-çesi'ni seçmek için bir yarışma yapıyorsanız, lordum, o zaman genç büyücümün aday olamayacağını kabul ederim. Ama Ma196 silah kaRöeşliÇi yıs Kraliçesi'nin bize savaşta katılmasını istediğinizi sanmıyorum, değil mi, lordum?" "Bu tamamıyla doğru, Horkin Usta, ama hastalığı-" "Vücuduyla ilgili değil, lordum. Bulaşıcı değil," dedi Horkin Usta, "tedavi de edilemez. Hayır, eskinin ermişleri dönseler, iyileştiren ellerini onun üzerine koysalar ve tanrıların gücünü çağırsalar bile Raistlin Majere'yi sağlığına kavuştu-ramazlar." "Hastalığın büyülü bir yanı mı var?" diye soran baron suratını astı. Karşısındaki olağan, alışılagelmiş bir veba vakası olsaydı kendini daha iyi hissedecekti. Horkin kafasını bilgece sallayarak, "Benim inancım, lordum, genç adamın hastalığının büyünün ta kendisi olduğu " Komutanlar ve subaylar kararsızlardı, başlarını sallayıp homurdandılar. Horkin'in alnı düşünceyle kırıştı. Alnındaki çizgiler o kadar derindi ki, sanki kafa derisinin tamamını bunun için bir araya toplamış gibi gözüküyordu. Silah ustasına baktı. ^'Quesnelle, bütün hayatın boyunca asker olmayı mı isteUsta, "Evet," dedi, bir yandan bunun konuyla ne ilgisi olduğunu düşünerek. "Sanırım bütün hayatım boyunca asker olduğumu söyleyebilirim. Annem kampları takip ederdi, beşiğim babamın kalkanıydı." "Elbette." Horkin tekrar kafasını salladı. "Çocukluğundan ben asker olmak istedin. Sen, tıpkı burada oturan lordumuz gibi, doğuştan Solanınsın. Hiç şövalye olmayı düşünmedin "Hayır!" diye yanıtlayan Quesnelle bıkkın gözüküyordu Horkin yumuşak bir şekilde, "Neden diye sorabilir miyim?" J Quesnelle düşündü. "Gerçeği söylemek gerekirse, böyle öır şey hiç aklımdan geçmedi. Mesela, doğuştan gelen bir asa197 nuRQARet wels ve öon peRRin letim yok—" Horkin elini sallayarak bu fikri uzaklaştırdı. "Eskiden doğuştan asil olmayan, birlikler içinde yetişen şövalyeler olmuştu. Efsaneler büyük Huma'nın kendisinin de onlardan biri olduğunu söyler." "Bunun büyücüyle ne alakası var?" diye sinirli bir şekilde sordu Quesnelle. Horkin, "Göreceksin," dedi. Quesnelle barona baktı, baron da kara kaşlarından birini kaldırdı, "Ona uy," der gibiydi. "Yani,"—Quesnelle'in alnı kırıştı—"yani, sanırım asıl neden, şövalye olduğun zaman iki tane komutanının olması. Biri etten kemikten bir komutan, diğeri ise bir tanrı. Ve sen ikisine de uymak zorundasın. Şanslıysan, ikisi de aynı fikirde olur. Değilsen. . . " Quesnelle omuzlarını silkti. "Hangisine uyacaksın? Bu işkence bir adamın kalbini ikiye ayırabilir." "Doğru," diye neredeyse kendi kendine mırıldandı baron^ "Çok doğru. Bunu hiç bu şekilde düşünmemiştim." Quesnelle, "Bana gelince, ben emirlerimin sadece tek bir yerden gelmesini isterim," dedi. ___

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ben de aynı şekilde hissediyorum," dedi Horkin, "ve bu da büyünün mertebeleri arasında mütevazı bir piyade olmamın nedeni. Ama genç büyücümüz, o bir şövalye." Baronun kara kaşları, gür, kıvırcık, siyah saçlarına kadar kalktı. "Ah, sözcüğün tam anlamını kastetmedim, lordum," diye kıkırdadı Horkin. "Hayır, hayır. Demek istediğim, o büyünün bir şövalyesi. İki sesin kendisine seslendiğini duyuyor— insanın sesi ve tanrının sesi. En sonunda hangisine uymayı seçecek? Ben bilmiyorum. Tabi eğer herhangi birini seçerse," diye ekledi Horkin tüysüz çenesini kaşAyarak. "Sırtını ikisine de dönüp kendi yolundan yürüdüğünü duysam şaşırmazdım." Gülümseyen baron, "Gene de, senin zaman zaman tanrı199 r silah lacöeşli^i çayla birlikte içtiğine inanıyorum," dedi. "Ben tanıdığı biriyim, lordum," diye ciddiyetle yanıtladı Horkin. "Raistlin Majere onun şampiyonu." Baron bunu sindirmek için bir an sessiz kaldı. "Bırak da asıl konumuza geri dönelim. Raistlin Majere'yi ordumda tutmamın doğru olduğunu düşünüyor musun? Bu topluluğa yarar sağlayacak mı?" "Evet ve evet, lordum," dedi Horkin güçlü bir şekilde. "Silah Ustası?" Baron, Quesnelle'e baktı. "Sen ne dersin?" "Eğer Horkin büyücüye kefil oluyorsa ve bir gözünü o-nun üstünde tutacaksa, o zaman kalması konusunda bir itirazım yok," dedi Quesnelle. "Aslında bundan memnunum da, çünkü eğer ikizlerden biri giderse, diğerini de kaybederiz. Ve Caramon Majere iyi bir asker olacak. Sandığından çok daha iyi. Onu Kanat Bölüğü'ne geçirmeyi düşünüyordum." Senej Usta'ya, Kanat Bölüğü'nün komutanına bir göz attı; adam başını sallıyordu, ilgilenmişti. "Öyle olsun," dedi baron. Subayların toplantısını her zamanki gibi sonlandırarak soğuk bira dolu sürahiye uzandı. "Bu arada, beyler, ilk savaşımız için yola çıkma emrini aldık." -----İki asker de hevesle, "Nerede, lordum?" diye sordular. "Ve ne zaman?" "İki hafta içinde yola çıkacağız." Baron birayı bardağa döktü. "Blödehelm Kralı Wilhelm'in ricası üzerine gidiyoruz, iyi bir kraldır. Yönetimi altındaki şehirlerden biri öfkeli asiler tarafından ele geçirilmiş, Blödehelm'den ayrılmak ve bağımsız bir şehir devlet olmak istiyorlarmış. Asiler, maalesef, şehirde yaşayanların büyük bir kısmını davalarına katılmaları için kandırmışlar. Kral Wilhelm kendi güçlerini de topluyor, asilerle ilgilenmeleri için iki alayını gönderecek. Biz orada yardımcı olmak için bulunacağız. Kendilerine karşı sıralanan bu gücü gördüklerinde asilerin kazanamayacaklarını anlamalarını Ve teslim olmalarını umuyor." 199 rruRQaRet weis ve don pecRin Quesnelle, "Kahrolası bir kuşatma," dedi aksi aksi. "Sıkıcı bir kuşatmadan daha çok nefret ettiğim bir şey yoktur." "Yine de, bizim için çok iş olabilir, Usta," dedi Deli Baron, yatıştırırcasına. "Kaynaklanma göre, asiler hain olarak asılmaktansa savaşarak ölmeyi tercih edecek türden." "Şimdi oldu," dedi Quesnelle neşelenerek. "İşte bu daha iyi! Şu diğer iki alay hakkında ne biliyoruz?" "Hiçbir şey." Baron omuzlarını silkti. "Tamamıyla hiçbir şey. Sanırım oraya vardığımızda öğreneceğiz." Gözünü kırptı. "Eğer iyi değillerse, onlara nasıl dövüşüleceğim gösteririz." Bira kupasını kaldırdı. "Umudun Sonu'na."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ne?" Komutanlar dehşete düşerek bakakaldılar. "Bu şehrin adı, beyler," dedi baron sırıtarak. "Düşmanlarımız için Umudun Sonu!" Komutanlar şerefe kaldırdıkları kadehlerini—ve sonra da pek çoğunu— keyifle içtiler. __ 200 17 "İyi haber, Kırmızı," dedi Horkin lâboratuvara sallana sal-lana girerken. Leş gibi bira kokuyordu. "Yürüyüş emrimizi aldık. İki hafta içinde gidiyoruz." Bira kokan bir soluk verdi. "Bu bize pek vakit bırakmıyor. Gidene kadar yapılması gereken çok iş var." Midesinin hafifçe bulandığını hisseden Raistlin, "İki hafta!" diye tekrarladı. Kendi kendine bu bulantının heyecandan olduğunu söyledi, öyleydi de—kısmen. Kullandığı havan ve tokmaktan başım kaldırdı. Bugün ona verilen iş, aşçı tarafından yemeklerinde kullanılacak baharatları dövmekti. Raistlin neden zahmet ettiğini düşündü. Şimdiye kadar tavşan yahnisinde—ki bu da görünüşe göre aşçının bildiği tek yemekti—bulduğu en heyecan verici şey bir hamamböceği olmuştu. Ve o da ölüydü. Muhtemelen yemekten zehirlenmişti. "Hedefimiz nedir, efendim?" diye sordu Magius'un kitabından öğrendiği askerî terimi gururla kullanarak. "Hedef?" Horkin elinin tersiyle ağzını silerek, hâlâ dudaklarında duran köpüğü temizledi. "Sadece birimizin hedefi bilmesi yeterli, Kırmızı. Ve o da benim. Senin tek bilmen gereken, senden istenildiği zaman sana söylenen yere gitmek, sana söyleneni yapmak. Anladın mı?" Öfkesini yutan Raistlin, "Evet, efendim," diye yanıtladı. Horkin belki de genç büyücüyü sinirlendirmeye çalışıyordu, bu sayede onun sesini bir kere daha bastırmak için bir rruRqaRet wels ve öon peRRin şans elde etmiş olacaktı. Bu tahmin, Raistlin'in kendini olağanüstü bir şekilde kontrol etmesine yardımcı oldu. Baharatlarım dövmeye devam ederken sakin kalmak için o kadar büyük çaba sarf ediyordu ki, tarçın çubukları un ufak olup, havayı keskin kokularıyla doldurdular. Horkin kıkırdayarak, "Orada ben varmışım gibi davranıyorsun, ha, Kırmızı?" diye sordu. "Yaşlı Horkin'in hamur haline gelene kadar dövüldüğünü görmek istiyorsun, öyle mi? Aman, aman. Baharatları bugünlük kenara bırak. Kör olası aşçı! Onlara ne yapıyor, onu bile bilmiyorum. Muhtemelen satıyor. Onlarla yemek pişirmediğini çok iyi biliyorum!" Söylenerek, tozları yeni alınmış büyü kitaplarının durduğu rafa paytak paytak yürüdü ve titrek elini "süslü, siyah olan" olarak nitelendirdiği kitabı almak için uzattı. "Konu eşyaları satmaktan açılmışken, bu kitapları satmak için kasabadaki büyü malzemeleri dükkânına gidiyorum. Şimdi bu siyah kitabı benim için okuyacak bir Kule büyücüm olduğuna göre, senden bunu incelemeni ve bunun için ne kadar istemem gerektiğini söylemeni istiyorum." Raistlin dişlerini dudağına batırarak öfkesinin patlayıp dışarı çıkmasını engelledi. Kitap, içindeki büyüler nedeniyle, Horkin'in Langtree büyü malzemeleri dükkânından alacağı azıcık paradan çok daha değerliydi. Dükkân sahipleri Nui-tari'nin, Kara Ay'ın tanrısının inananlarına ait büyü kitaplarına az para öderlerdi, çünkü onları tekrar satmak zordu. Pek az siyah cübbeli büyücü cesaretle bir dükkâna girmeye ve kendi türüne ait büyü kitapların—ölümbüyücülüğü, lanetler, işkenceler ve başka kötülüklerle ilgili büyü kitapları— karıştırmaya cüret ederdi. Diğer büyücüler gibi Siyah Cübbeler de, gerçekten güçlü büyü kitaplarının büyü malzemeleri dükkânlarında bulunmayacağının farkındalardı. Ah, zaman zaman eski, unutulmuş, şahane bir büyü

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kitabını Flotsam'in arka sokaklarındaki bir 202 silâh kâRöeşUOi büyü malzemeleri dükkânında, kalın bir toz tabakası altında yatarken bulan bir büyücüden söz edildiğini duyardınız. Ancak böylesi olaylar nadirdi. Güçlü bir büyü kitabı isteyen bir büyücü, dükkân dükkân dolaşarak vaktini harcamaz, seçeneklerinin mükemmel olduğu ve hiçbir sorunun sorulmadığı Wayreth'teki Yüksek Büyücülük Kulesi'ne giderdi. Horkin büyü kitabını lâboratuvar masasının üstüne attı ve kel kafasını eğerek kısa bir süre ona—savaş ganimetine—hayran hayran baktı. Raistlin de kitaba baktı. Dikkatlice inceliyor, içinde ne gibi harikalar barındırıyor olabileceğini merak ediyordu. Ancak o büyülerden herhangi birini okuyabilmesi ihtimali çok düşüktü, büyüler hiç kuşkusuz onun için çok ileri seviyedeydi. Ve büyülerin büyük kısmı, özellikle de kötülüğün büyüleri, yapmaya hiç niyetinin olmadığı büyülerdi. Bütün büyüler—iyi, kötü ve tarafsız—aynı harfler kullanılarak yazılmasına rağmen bir araya gelen harfler farklı kelimeler oluştururlardı . Büyü yapımını etkileyen unsur, kelimelerin söyleniş ve diziliş sırasıydı. Bu kitap üzerinde çalışmayı istemesinin başka bir nedeni vardı. Kitap bir zamanlar bir Kara Cübbe'ye aitti. Raistlin bir gün bu büyülere karşı savunma yapmak zorunda kalabilirdi. Bir büyüyü etkisiz hale getirmek ya da birini onun etkilerinden korumak için o büyünün nasıl yapıldığını bilmek şarttı. Bunların tümü mantıklı nedenler gibi geliyordu. Ancak Raistlin'in kitabı incelemek istemesinin asıl nedeninin sanatıyla ilgili bilgiye olan tutkusu olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Böyle bir bilgi sağlayabilecek herhangi bir kaynak—şer bir kaynak da olsa—ona göre çok değerliydi. Kitap epey yeniydi. Cildinin siyah derisi hâlâ parlaktı ve Ç°k az yıpranmıştı. Ve kitabın cildi süslüydü. Kitap için Workin'in kullandığı tabir oldukça yerindeydi. Çoğu büyü itabının cildi sade ve gösterişsiz olurdu. Onları yapanlar, me205 maRQacet weis ve öon peRRin raklı her kenderin gözünü ve elini cezbetmeyi istemezlerdi. Büyü kitapları basit, mütevazı olurlar; gölgelere kaymaktan hoşnut kalır, gözlerden uzak, saklı kalmayı umarlardı. Bu kitap faklıydı; "Gizemli Bilgi ve Güç Kitabı" kelimeleri kitabın üstüne, parlak gümüş renginde ve herkesin okuyabileceği şekilde Ortak dilde damgalanmıştı. Göz sembolü— büyü-kullanıcıları için kutsal olan sembol—dört köşeye birden kabartma olarak konulmuş, altın yapraklarla süslenmişti. Raistlin'in daha önceden fark ettiği rünlerle, büyülü rünlerle çevrelenmişti. Kırmızı kurdeleden yapılma ayracı, kapalı ciltten akan bir kan deresi gibi gözüküyordu. Horkin, "Eğer içi de en az dışı kadar güzelse," dedi kitabı açmak için elini uzatırken, "belki de sadece resimleri için onu saklayabilirim." Raistlin, "Bekleyin, efendim! Ne yapıyorsunuz?" diye sorarken, kendi elini Horkin'inkini durdurmak için kitabın üstüne koydu. Horkin sabırsızlıkla Raistlin'in elini iterek, "Kitabı açacağım, Kırmızı," dedi. "Efendim," dedi Raistlin, hem saygı dolu, hem de son derece ısrarcı bir sesle, acele acele konuşarak. "Sizden dikkatli bir şekilde hareket etmenizi rica ediyorum. Kule'de bize öğrettikleri şey," diye ekledi özür dilercesine, "büyü kitaplarını açmadan önce içinden yayılan büyüler için bir deney yapmamız gerektiğiydi." Horkin sert bir soluk verdi ve alçak sesle, "şatafatlı maskaralık" diye mırıldanarak kafasını salladı. Ancak Raistlin'in kararlı olduğunu görünce, daha yaşlı olan büyücü elini sallayarak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


onayladığını belirtti. "Yap deneyini, Kırmızı. Ama dikkatini çekerim, ben o kitabı savaş alanından aldım, haftalarca yanımda taşıdım ve bana hiçbir zarar vermedi- Ne şimşekler, ne de o tür şeyler oluştu." "Evet, efendim," dedi Raistlin, sinsice gülümseyerek. "Ye204 silah kâRöeşliOi dinci Ders. Tedbirden yana hata yapmak asla zarar vermez." Elini uzattı ve cildine dokunmamaya özen göstererek kitabın bir parmak kadar üstünde tuttu. Zihnini açıp en ufak bir büyü hissine karşı dikkat ederek, elini orada beş kez nefes alıp verene kadar tuttu. Wayreth'teki Yüksek Büyücülük Ku-lesi'nde bulunan büyücülerin bunu yaptığını görmüştü, ancak kendisi bunu deneme fırsatını hiç bulamamıştı. Hevesli oluşunun tek nedeni bu yöntemin işe yarayıp yaramadığını öğrenmek arzusu değildi; bu kitapta Raistlin'i rahatsız eden ve büyücünün ilgisini arttıran bir şeyler vardı. "Ne kadar garip," diye mırıldandı Raistlin. Horkin hevesle, "Ne?" diye sordu. "Ne? Bir şey hissediyor musun?" "Hayır, efendim," dedi Raistlin, yüzü şaşkınlıktan asılarak. "Hissetmiyorum. Ve garip bulduğum da işte bu." "Yani orada hiç büyü olmadığını mı söylüyorsun?" diye alay etti Horkin. "Bu hiç mantıklı değil! Neden bir Siyah Cübbe içinde hiç büyü olmayan bir büyü kitabı taşısın ki?" "Kesinlikle, efendim," diye ısrar etti Raistlin. "İşte bu yüzden çok garip." Horkin, "Hadi, Kırmızı!" diyerek Raistlin'i dirseğiyle kenara ittirdi. "Kule saçmalığını unut. Lanet olası şeyin içinde ne olduğunu bulmanın en iyi yolu, onu açmak—" "Efendim, lütfen!" Raistlin altın rengi, narin elini Hor-kin'in kararmış ve tıknaz bileğine koyacak kadar ileri gitti. Raistlin kitaba dikkatle, artan bir şüpheyle bakıyordu. "Bu kitapta huzurumu kaçıran pek çok şey var, Horkin Usta." "Ne gibi?" Horkin açıkça şüpheliydi. "Bir düşünün, efendim. Daha önce bir savaş büyücüsünün büyü kitabını yere attığını hiç gördünüz mü? Onun büyü ki-tobı, efendim—tek silahı! Düşmanın eline geçmesine izin vermek! Siz böyle bir şey yapar mıydınız? Bu. . . bir askerin kılıcını yere atması, kendisini savunmasız bırakmasıyla aynı şey!" 9.0SmaRQ&Ret weis ve öon pecRin Horkin Raistlin'in sözlerini değerlendirirmiş gibi gözüktü. Yan yan kitaba baktı. "Ve bir de şu var, efendim," diye devam etti Raistlin. "Hiçbir büyü kitabı olduğunu bu kadar bariz bir biçimde gösteren bir büyü kitabı gördünüz mü? Hiç sırlarını cümle âleme ilân eden bir büyü kitabı gördünüz mü?" Raistlin endişeyle bekledi. Horkin artık kaşlarını çatmış, kitaba dikkatle bakıyordu. Aklı bira yüzünden o kadar bulanmıştı ki çırağının yürüttüğü mantığı takip edemiyordu. "Bir konuda haklısın, Kırmızı," dedi Horkin. "Bu kahrolası kitap kesinlikle bir Palanthas fahişesinden daha süslü." Sesindeki alçakgönüllü tonu zorlukla korumaya çalışan Raistlin, "İşte demek istediğim tam da bu, efendim," dedi Raistlin, sesindeki tevazuyu güçlükle de olsa sürdürmeye gayret ederek. Horkin'in onaylamadığı açıkça belliydi. "Daha fazla Kule büyüsü mü?" "Hayır, efendim," dedi Raistlin. "Hiç büyü yok. Eğer yakında varsa, efendim, bir çile ipek ipliğe ihtiyacım olacak." Horkin kafasını salladı. Zıpçıktı bir enikten tavsiye almayacağını göstermek için kitabı açmanın eşiğindeymiş gibi duruyordu. Ancak, daha önceden Raistlin'e söylemiş olduğu gibi, bu giysi içinde sağ

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kalmış olmasının nedeni salak olması değildi. Raistlin'in ikna edici şeyler söylemiş olduğunu kabul etmeye istekliydi. "Kahretsin!" diye şikayet etti Horkin, "Şimdi beni meraklandırdın. 'Deney'ine devam et, Kırmızı. Ancak bir ordunun barakaları civarında nerede ipek iplik bulacağını kesinlikle bilmiyorum." / Ancak Raistlin ipek iplik için nereye bakması gerektiğini zaten biliyordu. Nişanların nakışla işlendiği bir yerde ipek İŞ ipliklerinin olması gerekirdi. Kaleye gitti, hizmetçilerden birinden bir çile istedi, kadın 206 ---------------sıutı kâRöeşLıgı da, aptal aptal sırıtıp kıkırdayarak, ona talim alanında gördüğü yakışıklı genç askerin gerçekten ikizi olup olmadığını sordu ve eğer öyleyse kardeşine her ikinci hafta bir gece izinli olduğunu söylemesini rica etti. Raistlin döndüğünde Horkin, "İpini buldun mu? Şimdi ne yapacaksın?" diye sordu. Yaşça büyük olan büyücü açıkça eğlenmeye başlamıştı— muhtemelen genç büyücünün sonunda bozulacak olması düşüncesiyle. "Belki de kitabı talim alanına çıkartıp uçurmayı düşünüyorsundur, şu kender uçurtmaları gİbİ'" "Hayır, efendim," dedi Raistlin. "Onu 'uçurmayacağım.' Ancak, talim alanı önerisi çok iyi bir fikir. Bu deneyi tenha bir yerde yapmalıyız. Büyü çalıştığımız talim alanı mükemmel olur." Horkin abartılı bir şekilde içini çekti ve kafasını salladı. Kitaba uzanmak için hareket etti, durdu. "Bunu taşımak güvenli olur kanaatindeyim. Yoksa maşayı mı getireyim?" "Maşaya ihtiyaç olmayacaktır, efendim," dedi Raistlin alayı duymazdan gelerek. "Daha önce hiç zarar görmeden kitabı taşımıştınız. Ancak, kitabı bir şeyin içine koymanızı tavsiye ederim. Belki de bu sepete. Sadece kazara açılmasını önlemek için." Kıkır kıkır gülen Horkin, kitabı kaldırdı—Raistlin bunu büyük bir dikkatle yaptığını fark etti—ve nazikçe hasır sepete koydu. Ancak çıkarlarken, Raistlin büyük büyücünün, "U-marım bizi kimse görmez! Sepetin içinde bir kitapla yürürken tam bir salak gibi gözüküyor olmalıyız," diyerek mırıldandığını duydu. Subayların toplantısı nedeniyle birliklerin o gün talimi yoktu. Sabahı eşyalarını temizleyerek geçirmişlerdi. Şimdiyse barakaların dış duvarlarını fırçalıyor ve kireçle beyaza boyu-yorlardı. Raistlin Caramon'u gördü, ancak Caramon'un kenene el salladığını görmemiş ve neşeyle, "Hey, işte, Raist! Ne207 nuRQARet weis ve öon peRRin — reye gidiyorsun? Pikniğe mi?" diye bağırdığını duymamış gibi davrandı. Horkin, "Bu senin kardeşin mi?" diye sordu. Dümdüz önüne bakan Raistlin, "Evet, efendim," diye yanıtladı. Horkin bir kere daha bakmak için başını arkaya döndürdü. "Biri bana ikiz olduğunuzu söyledi." "Evet, efendim," dedi Raistlin aynı şekilde. "Hayret," dedi Horkin genç büyücüye bakarak. "Hayret." Talim alanına ulaştıklarında, büyücüler alanın umdukları gibi boş olmadığını hayal kırıklığına uğrayarak gördüler. Deli Baron sahada egzersiz yapıyordu. Atına binmiş, elinde bir mızrak tutan baron, mızrağını düzeltti ve vurulduğunda dönecek bir şekilde tabanına monte edilmiş, çaprazlama duran bir tahta parçasından oluşan garip görünüşlü bir alete

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


saldırdı. Tahtanın kollarından birine hırpalanmış bir kalkan çivilenmişti. Diğer ucunda ise büyük bir kum torbası sallanıyordu. Raistlin, "Bu nedir, efendim?" diye sordu. Keyifle izleyen Horkin, "Bir Kuintan1," diye yanıtladı. "Mızrak kalkana tam ortasından vurmak zorunda, yoksa— Ah, işte, Kırmızı. İşte olan bu." Baron hedefini ıskaladı, kalkana yandan vurdu, ve şu anda yerden kalkmaya çalışıyordu. "Görüyorsun, Kırmızı, eğer kalkana ortadan vuramazsan, merkezden uzak olan vuruş kum torbasının hızla dönüp senin tam kürek kemiklerinin ortasında çarpıyor," dedi Horkin gülmeyi kesip konuşabildiği zaman. Baron, Raistlin'in hayatı boyunca duyduğu en renkliye orijinal küfürleri sıralayıp butlarını ovalayarak ayağa dikildi. 1 Bir direğin üstüne takılmış, hareket edebilen uzun bir tahta parçasına ya da doğrudan direğe bağlanmış, Ortaçağ'a özgü sporlarda hedef olarak kullanıla11 bir mekanizma. (Random House Webster's Dictionary) Ing. Quintain (çn) 209 siUh kâRöeşli^i Atı, kulağa sanki alay ediyormuş gibi gelen bir şekilde hafifçe kişnedi. Baron cebinden sırılsıklam, etli bir şey çıkarttı, bir zamanlar elma olan bir şey, ancak düşüşü onun ezilmesine neden olmuştu. "Sen de benim gibi acı çekeceksin, dostum," dedi ata. "Eğer hedefi vurmuş olsaydık, bu senin olacaktı." At ezilmiş meyveye hoşlanmayarak baktı, ancak reddedecek kadar da kibirli değildi. "Bu makine sizin ölümünüz olacak, lordum!" diye seslendi Horkin. Deli Baron döndü, seyircilerinin olduğunu görmekten pek de rahatsız olmamıştı. Atı ezik elmayı yemesi için yalnız bıraktı ve konuşmak amacıyla topallayarak yanlarına yürüdü. "Tanrılar adına, elma suyu gibi kokuyorum!" Baron Ivor dönerek kuintana baktı, üzülmüş gibi başını salladı. "Babam her seferinde tam ortadan vurabilirdi. Bunun yerine, o her seferinde bana tam ortadan vuruyor!" Başarısızlığına içtenlikle güldü. "Şövalyeler hakkındaki konuşmalarımız bana babamı hatırlattı. Eski makineyi kurup, bir deneyebileceğimi düşündüm." Raistlin eğer astları tarafından böylesine alçaltıcı bir durumda yakalansaydı, utançtan ölürdü. Deli Baron'un neden böyle bir isimle tanındığını anlamaya başlıyordu. "Siz ne yapıyorsunuz, Horkin? Sepette ne var? Umarım iyi bir şeydir! Biraz şarap, belki de bir parça ekmek ve peynir! Güzel!" Baron ellerini birbirine sürttü. "Açlıktan ölüyorum." Sepete bir göz attı, kaşlarından birini kaldırdı. "Pek iştah açıcı gözükmüyor, Horkin. Aşçı size her zamankinden daha beterini vermiş." "Ona dokunmayın, efendim," diye aceleyle uyardı Horkin. Baronun kuşkulu bakışları üzerine, savaş büyücüsünün yüzü kızardı. "Bu Kırmızı, Siyah Cübbe'nin büyü kitabında görünenden daha fazla bir şeyler olabileceğini düşünü209 rruRQARet wels ve öon pe»«in ___ yor. O,"—Horkin başparmağıyla Raistlin'i gösterdi—"onun üzerinde küçük bir deney yapacak." "Öyle mi?" Baron meraklanmıştı. "İzlesem rahatsız olur musun? Büyücülere özgü gizli bir iş değil, değil mi?" "Hayır, efendim," dedi Raistlin. Kaleden ayrıldıkları andan itibaren kendine güvenini yitirmeye başlamıştı ve hata yapıyor olabileceğini kendi kendine itiraf etmek üzereydi. Sepetin içinde duran kitap son derece masum görünüyordu ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Raistlin'in kitabın maksadından başka bir özelliği olduğunu düşünmek için bir nedeni yoktu. Horkin onu taşımış ve kötü hiçbir şey olmamıştı. Raistlin bir aptal gibi gözükecekti, sadece kendi komutanının önünde değil—ki şimdiye kadar ona pek fayda sağlamamıştı— baronun önünde de. Adam deli olabilirdi ama Raistlin bir anda, baronun saygısını çılgınlar gibi ister buldu kendini. Alçak gönüllülükle hata yaptığını kabul etmek ve itibarından artık geriye ne kaldıysa onunla yetinmek üzereydi ki, bakışları tekrar kitaba takıldı. Kapağı aşırı süslü, sayfalarının kenarları yaldızlı ve kan kırmızı kurdelesi olan büyü bir kitabı. . . bir Palanthas fahişesi. . . Raistlin sepeti sıkıca tuttu. "Efendim," dedi Horkin'e, "yapmak üzere olduğum şey tehlikeli olabilir. Sizden ve Sayın Lord Hazretleri'nden ağaçların yanına gitmenizi saygıyla rica ediyorum. . . " Ayağım sıkıca yere bastıran ve kollarını göğsünde kavuşturan Horkin, "Mükemmel bir fikir, lordum," dedi. "Ben de bir saniye içinde size katılırım." Baronun kara gözleri parladı, gülümsemesi genişledi ve siyah sakalının arasından beyaz dişleri parladı. "Atımı götür-meme izin verin," dedi ve hızla ilerledi, aksiyon olasılığı karşısında kaslarının gerildiğini ve ağrıdığını unutmuştu. Atını koşturarak ağaçlığa götürdü, hayvanı bir dala bag210 ____________________ silAh kARöeşliOi ladı ve heyecanla ışıl ışıl olmuş bir yüz ifadesiyle geri döndü. "Şimdi ne var, Majere?" Raistlin kafasını kaldırdı. Baronun adını hatırlamış olmasına hem şaşırmış, hem de bundan memnun olmuş olarak barona baktı. Tüm bunlar bittikten sonra da baronun hâlâ adını hatırlamasını istiyordu, ancak bunun alayla ya da gülerek olmamasını diledi. Ne Horkin'in, ne de baronun verdiği öğüde uyup güvenli bir yere çekilmeyeceğini anlayan Raistlin, son derece dikkatli bir şekilde sepetin içine uzandı ve büyü kitabını çıkarttı. Sadece bir anlığına parmaklarının sinir uçlarında bir karıncalanma hissetti. Karıncalanma anında yok olarak, adamı gerçekten hissettiğinden şüphelenir bir halde bıraktı. Bir an dura-ladı, konsantre oldu. Ancak karıncalanmayı yeniden hissede-memişti. İç geçirdi ve hissettiğinin sadece bunu çok fazla arzuladığı için yaşadığı bir yanılsama olduğuna karar vermek zorunda kaldı. Kitabı yere koydu. Raistlin ipek iplik çilesini cebinden çıkartarak, ucunda bir ilmik oluşturdu. Son derece dikkatle hareket edip kitabın kapağını kaldırmaktan sakınarak, ilmiği cildin sağ üst köşesine geçirmeye hazırlandı. Durum çok nazikti. Eğer şüphelendiği şey doğruysa, en ufak bir yanlış hareket son hareketi olabilirdi. Parmaklarının titrediğini fark edince korktu ve kendini sakinleşmek, aklını korkudan uzaklaştırmak ve yaptığı işe yoğunlaşmak için zorladı. İlmeği sağ elinin başparmağı, işaret parmağı ve orta parmağı arasında tutarak, Raistlin ipliği yavaş yavaş kapak ve ilk sayfa arasına soktu. Nefesini tuttu. Terden oluşan bir nehir, boynundan sırtına akıyordu. Korkuyla çenesinin kapandığını, boğazını sıkacak olan öksürüğün yükseldiğini hissetti. Yarı boğularak öksürüğünü yuttu Ve sahip olduğu bütün kontrolünü kullanarak ipliği sabit tuttu, ipliği köşeden geçirdi, sağlamlaştırdı ve elini hızla geri çek211 rrtARqaRet weis ve öon peRRin __ ti. Sıkıntısı geçmiş, öksürme isteği sona ermişti. Yukarı bakınca Horkin ve baronun gergin bir bekleyişle izlediğini gördü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Şimdi ne var, Majere?" diye sordu baron, sesi kısılmıştı. Raistlin titrek bir nefes alarak konuşmaya çalıştı ancak sesinin gitmiş olduğunu gördü. Boğazını temizledi ve titreyerek ayağa kalktı. "Geriye, ağaçların oraya gitmeliyiz," dedi Raistlin. Eğilerek iplik çilesini nazik bir biçimde kaldırdı, dikkatle çözmeye başladı. "Güvenliğe ulaştığımızda kitabı açacağım." "Hey, bırak çileyi ben çözeyim, Majere," diye önerdi baron. "Bitkin gözüküyorsun. Endişelenme, dikkatli olacağım. Kiri-Jolith adına!" ipliğin parmaklarından kaymasına izin vererek geri gitti, "Siz büyücülerin bu kadar heyecanlı bir hayat sürdüğünüzü bilmiyordum. Hayatınızın sadece yarasa pislikleri ve gül yapraklarından oluştuğunu sanmıştım." Üçlü, atın otladığı ve her birine baronun takma adını hak ettiğini söyleyen gözlerini yuvarlayarak beklediği ağaçlığa vardılar. "Yeterince güvende olmalıyız. Sen ne olacağını düşünüyorsun, Horkin?" Baron elini kılıcının kabzasına koydu. "Cehennem'den çıkan bir iblis sürüsüyle mi savaşacağız?" Bir büyü malzemesi için kesesine uzanan Horkin, "Hiçbir fikrim yok, lordum," diye yanıtladı. "Bu Kırmızı'nın göste-rısı. Raistlin'in yorum yapmak için hâli yoktu. Kitapla aynı seviyede olmak için dizlerinin üstüne çökerek, ipliği elinde iyice gerilene kadar yavaşça ve dikkatlice çekti. Raistlin etrafına bakındı, eliyle çömelmelerini için işaret etti. Onlar da ağızları merak, heyecan ve beklentiyle açılmış olarak çöktülerr Silahları ellerinde hazırdı. Nefesini tutan Raistlin, kendi kendine, "Şimdi ya da asla," dedi ve ipek ipliği gergin hale getirdi. İlmek kitabın köşesinde 212 silah kARoesliqi gerildi, kapağı sıkıca tuttu, ilmeği yerinden çıkartmamak için dikkatli davranan Raistlin ipeğe asıldı. Kitabın kapağı açılmaya başladı. Hiçbir şey olmadı. Raistlin ipliği çekmeye devam etti. Kapak açıldı. Kapağı dik tuttu. Kapak o şekilde kaldı, bir an sallandı ve sonra düştü. İpek iplik kitabın köşesinden çıktı. Büyü kitabı açılmıştı; altın, kırmızı ve mavi mürekkeple yazılmış iri harfleri olan ve en az kapağı kadar süslü ilk sayfası gün ışığı altında alayla parladı. İki adamın utanç dolu yüzünü görememeleri için Raistlin başını önüne eğdi. Nefretle kitaba—o kadar sakince, o kadar iyi huylu bir şekilde duruyordu ki—tekrar baktı. Ardında Horkin'in huzursuzca öksürdüğünü duydu. Baron, içini çekerek, ayağa kalkmaya başladı. Hafif bir rüzgâr kitabın sayfalarını kaldırdı. . . Patlamanın gücü, Raistlin'i Horkin'in üstüne fırlatmış ve baronu da bir ağaca yapıştırmıştı. At korkuyla kişnedi ve aniden silkinerek ipini çözdü, sonra da dörtnala ahırının güvenliğine gitti. Savaş eğitimi almış bir attı; çığlıklara, naralara, kana ve çarpışan kılıçlara alışkındı, ancak, patlayan kitaplara tahammül etmesi beklenemezdi. Eğer öyleyse, ezilmiş bir elmadan çok daha fazlasını hak ediyordu. "Lunitari beni alsın," dedi Horkin dehşetle. "Yaralandın mı, Kırmızı?" "Hayır, efendim," dedi Raistlin, patlama yüzünden kulakları çınlayarak. Ayağa kalktı. "Sadece biraz sarsıldım." Horkin de sendeleyerek ayağa kalktı. Her zaman kırmızı olan suratı çömlekçi çarkındaki kil kadar gri ve ıslak, gözleri fal taşı gibi açılmış ve dikkatle bakıyordu. "O. . . o şeyi yanımda. . . günlerce. . . taşıdığımı düşünüyorum da!" Yerde açılmış devasa çukura baktı ve bir anda tekrar otur-du. 213

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rruRQARet wets ve öon peRRtn — Raistlin, düşerken birlikte götürdüğü genç ağacın kırılmış dallarından kendini kurtarmaya çalışan barona yardımcı olmaya gitti. "İyi misiniz, lordum?" diye sordu Raistlin. "Evet, evet, iyiyim. Kahretsin!" Baron bir nefes aldı, sert bir şekilde geri verdi. Gözlerini sahanın diğer tarafına dikti. Kararmış otlardan çıkan duman, hafif rüzgârla sürükleniyordu. "Kutsal olan ve kutsal olmayan her şey adına, bu da neydi böyle?" Raistlin sesindeki muzaffer tonu bastırmaya çalıştıysa da bunda pek başarılı olamadı. "Şüphelendiğim gibi, lordum, kitaba tuzak kurulmuştu," dedi. "Kara Cübbe kitabın içine ö-lümcül bir büyü yerleştirmiş, sonra da bu ölümcül büyüyü başka bir büyüyle sarmış, ki bu da ilkini başarıyla saklıyordu. İşte bu yüzden ne Horkin Usta, ne de ben"—Raistlin zaferinde cömert davranabileceğini hissetmişti—"içinden yayılan büyüyü hissedemedik. Büyüyü harekete geçirmek için kitabı açmak gerektiğini tahmin ettim." Gururu biraz kırılarak da olsa, "Fark edemediğim şey," diye itiraf etti, "büyüyü harekete geçirmek için sadece kapağı kaldırmanın yeterli olmadığıydı. Aynı zamanda sayfaların da çevrilmesi gerekiyordu, muhtemelen belli sayıda bir sayfanın. Elbette, şimdi düşününce, bu şekilde olması çok mantıklı." Raistlin kararmış otlara ve kitaptan geride kalan tek şey olan ve havada uçuşan küllere baktı. "Çok zarif bir silah," dedi. "Basit, incelik sahibi. Ustaca yapılmış." "Hıh!" diye hırladı Horkin. Girdiği şoktan kurtularak baron ve Raistlin'le birlikte, patlamanın gerçekleştiği yeri ve kitabın neden olduğu yıkımı incelemek için ilerledi. "Bunun nesi ustaca yapılmış ki?" "Bu kitabı yanınızda taşımış olduğunuz gerçeği, efendim. Kara Cübbe kitabı yerden aldığınız anda patlaması için ayarlayabilirdi, ancak yapmadı. Bu kitabı yanınızda kampa, kendi 214 silâh kARÖeşliÇi birliklerinizin arasına götürmenizi istedi. Sonra, açtığınız zaman. . . " "Luni aşkına, Kırmızı! Eğer söylediklerin doğruysa"— Horkin titreyen eliyle soğuk soğuk terleyen alnını sildi—"kıl payı kurtulmuşuz!" Gözünün kenarıyla derin çukura bakan baron, "Birçok adamı öldürürdü," diyerek katıldı. Kolunu sevgiyle Horkin'e doladı. "Ayrıca en iyi büyücümü de." Raistlin'e başını sallayan ve içtenlikle gülümseyen Horkin, "En iyi büyücülerinizden birini, lordum," dedi. "Sadece birini." "Doğru," diyen baron, uzanarak Raistlin'in elini sıktı. "A-ramızda bir yerden fazlasını kazandın, Majere. Ya da belki de"—Horkin'e baktı ve göz kırptı—"Sör Majere' demeliyim." Baron doğruldu ve arkasını döndüğünde atının yolda koşarak kaybolduğunu gördü. "Zavallı yaşlı Kara Amber. Burnunun dibinde kitaplar patlıyor. Şimdiye Sancrist yolunu yarılamıştır. Bakalım onu bulup sakinleştirebilecek miyim. Sizlere iyi bir akşam dilerim, beyler." Horkin ve Raistlin eğilerek, "Size de, lordum," dediler. Horkin kolunu arkadaşça Raistlin'in omuzlarına koyarken, "Kırmızı, hakkını vermeliyim," dedi. "Yaşlı Horkin senin sayende paçayı kurtardı. Minnettarım. Bunu bilmeni istiyorum." "Teşekkür ederim, efendim," diyen Raistlin alçak gönüllülükle ekledi: "Benim bir adım var, biliyorsunuz, efendim." Raistlin'in omzuna neredeyse onu yere yuvarlayacak kadar sert vuran Horkin, "Elbette var, Kırmızı," dedi. "Elbette var." Islıkla neşeli bir melodiyi çalmaya başlayan Horkin, baronun ardından

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hantal hantal ilerledi. 21j" 18 "Uyanın, ufaklıklar!" diyen inişli çıkışlı, alaylı, tiz bir erkek sesi duyuldu. "Kalkın, ufaklıklar, ve yeni günü selâmlayın!" Ses kulak tırmalayıcı bir bağırışa dönüştü, "Artık anneniz benim, delikanlılar, ve anne diyor ki şimdi uyanma za-manı! Kıçına alacağı bir sert tekmenin, çavuşun yeni adamlarını harekete geçirmek için uygulayacağı nazik yöntem olduğunun gayet farkında olan Caramon, sağa sola ot saçarak yatağından yuvarlandı ve sıçrayarak ayağa kalktı. Çevresindeki adamlar emre uymak için acele ediyorlardı. Baraka hâlâ karanlıktı, ancak kuşlar şimdiden kalkmışlardı—salaklar— ki bu da şafağın sökmesinin pek uzak olmadığını gösteriyordu. Caramon erken kalkmaya alışkındı. Gençliğinde pek çok gün çiftlikteki tarlalara gitmek için daha kuşlar uyanmadan yatağından kalkar, varışını değerli gün ışığının bir saniyesini bile kaçırmayacak şekilde ayarlardı. Ancak Caramon yaygısından, ot yığınından asla gerçekten üzülmeden ayrılmamıştı. Caramon uyumayı severdi. Uyumaktan zevk alırdı. U-yumaya can atardı. Caramon uzun zaman önce insanın hayatta her şeyden daha çok uyuduğu sonucuna varmış ve bu yüzden de, bunu iyi yapması gerektiğine karar vermişti. Bu konu üzerinde elinden geldiğince çalışıyordu. İkizi onun gibi değildi. Raistlin aslında uykuya kızıyor gibi gözüküyordu. Uyku kötü bir hırsızdı, daha o hazır olsilâh kâRÖeşliQi madan sinsice üzerine geliyor, yaşamının saatlerini kendinden çalıyordu. Raistlin sabahları hep erken kalkardı, tatillerde bile. Caramon'un anlayamadığı bir olaydı bu. Ve birçok gece Caramon ikizini kitaplarının üstüne yığılmış, uyanık kalamayacak kadar yorgun, ancak değerli vaktini bu görünmez hırsıza vermeyi reddedercesine, uykuyu bu teslimiyet için kendisiyle boğuşmaya zorlar bir halde bulmuştu. Gözlerini ovalayan, aklını uyandırmaya çalışan, ancak a-yakta olmasına rağmen hâlâ rüya gören Caramon, uyumaktan zevk alan bir adam için yanlış mesleği seçtiğini düşündü. Bir gün general olduğunda öğlene kadar uyuyacaktı ve kendini kaldırmaya kalkan biri kaburgalarına dirseği yiyecekti. . . kaburgalarına dirseği yiyecekti... "Caramon!" Otlakçı, Caramon'un kaburgalarına vuruyordu. "Ha?" Caramon gözlerini kırpıştırdı. Arkadaşına takdirle bakan Otlakçı, "Ayakta uyuyordun," dedi. "At gibi. Ayakta uyuyordun!" "Öyle mi yapıyordum?" diye gururla sordu Caramon. "Bir insanın bunu yapabileceğini bilmiyordum. Bunu Raist'e söylemeliyim." Çavuş, "Miğferler, kalkanlar ve silahlar!" diye bağırdı. "On dakika içinde dışarıda olun." Otlakçı ağzını sonuna kadar açarak esnedi. Bu kadar ince bir adamın ağzını bu kadar açabilmesi imkânsız gibi gözüküyordu. Caramon, "Eğer bunu çok yaparsan başını ikiye ayıracaksın," dedi endişelenerek. Çavuş kızgın bir ses^tonuyla, "Majere," dedi, "bugün bizi varlığınla şereflendirecek misin? Yoksa günü tuvaletleri doldurarak geçirmeyi mi tercih edersin!" Caramon aceleyle giyindikten sonra miğferini başına getrdi, kılıç kemerini bağladı ve kalkanını aldı. Günün ilk ışıkları ufuktaki birkaç alçak buluttan geçer217 rruRQARet weis ve öon peRRin ___ ken, acemiler hızla dışarı çıktılar. Barakaların önündeki yolda üç sıra oluşturarak hizaya girdiler. Aynı şeyi geldiklerinden beri her

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sabah yapmışlardı, bu yüzden de şimdi bunda oldukça iyilerdi. Quesnelle Usta toplanan askerlerin önünde yerini almak için ilerledi. Caramon ümitle yürüyüş emrinin gelmesini bekledi. Emir gelmedi. "Bugün, beyler, sizi bölüklere ayıracağız," diye bildirdi silah ustası. "Birçoğunuz benimle kalacak ama bazılarınız Senej Usta'nın komutasındaki C Bölüğü'ne, Dövüşçüler'e katılmak için seçildi. Adınızı söylediğimde iki adım öne çıkın. Ander Kaldırımtaşçısı. Rav Çekiçustası. Darley Vahşiorman." Liste devam etti. Caramon yarı uyanık bir halde dikiliyor, güneşin taş zeminde yatmaktan tutulmuş kaslarını ısıtmasına izin veriyordu. Çağırılmayı beklemiyordu. C Bölüğü, en iyi adamları gönderdikleri yerdi. Caramon'un içi geçmeye başlamıştı. "Caramon Majere." Caramon irkilerek uyandı. Ayaklan, öne doğru iki adet tecrübeli ve kesin adım atarak, uykudan bulanmış beyninden önce hareket ettiler. Gözünün kenarından Otlakçı'ya baktı, gülümsedi ve arkadaşının adını söylemelerini bekledi. Quesnelle Usta elindeki listeyi sertçe rulo yaptı. "Biraz önce adını söylemiş olduğum adamlar, sıradan çıkıp Çavuş Nemiss'e rapor verin." Diğer acemiler ustalıkla dönerek yürüdüler. Caramon olduğu yerde kaldı. Mutsuz bir şekilde, adı okunmamış olan Otlakçı'ya baktı. "Git hadi!" diye onu harekete geçirmeye çalıştı Otlakçı. Yüksek sesle konuşmaya cüret edemiyor,, kelimeleri ağzında yuvarlıyordu. "Ne yaptığını sanıyorsun, seni koca salak? Git!" "Majere!" Quesnelle Usta'nın sesi yükseldi. "Sağır mı oldun? Sana bir emir verdim! Şu koca kıçını kıpırdat, Majere!" Caramon, "Emredersiniz, efendim!" diye bağırdı. Döndü, 218 silah kâRÖeşLiOl geri bir adım attı ve sol eliyle Otlakçı'yı gömleğinin yakasından yakaladı. Genç adamın ayaklarını yerden kesen Caramon, Otlakçı'yı yanında götürdü. "Caramon, ne—Caramon, kes şunu! Caramon, bırak gideyim!" Otlakçı umutsuzca Caramon'un elinden kurtulmaya çalışarak kıvrandı ve ittirdiyse de kendini koca adamın sıkı kavrayışından kurtaramadı. Quesnelle Usta tam bir çığın soğuk gücü ve gazabıyla Caramon'un üstüne yürüyecekti ki, arkada durarak durumu ilgiyle izleyen Deli Baron'u gördü. Deli Baron eliyle küçük bir işaret verdi. Yüzü kıpkırmızı olan Quesnelle ağzını kapalı tuttu. Caramon aceleyle ilerledi. Uysal, özür diler bir ses tonuyla, "Onun adını söylemeyi unuttunuz, efendim," diyerek sinirlenmiş silah ustasının yanından hızla geçti. "Evet, sanırım unuttum," dedi Quesnelle homurdanarak. Bölüğün geri kalanı her zamanki programı uyguladılar: sabah koşusu, kahvaltı, temel manevra talimi, isimleri okunmuş on iki acemi, yeni subaylarının önünde hazır olda durdular. Çavuş Nemiss, Kuzey Ergoth'tan gelenlerin koyu siyah cildine sahip, orta boylu bir kadındı. Işık saçan kahverengi gözleri ve sevimli bir suratı vardı, ki, yeni askerlerin birazdan keşfedeceği üzere, bunun gerçek kişiliğiyle uzaktan yakından bir alâkası yoktu. Çavuş Nemiss, aslında, çabuk öfkelenen bir yapıya sahip, içkiye düşkün bir huysuzdu; mütemadiyen kavgalara karışırdı—çavuş olmasının ve hayatı boyunca da çavuş kalacak olmasının bir nedeni de buydu. Çavuş Nemiss durdu ve on iki—Otlakçı'yı da sayınca on UÇ—adamı uzun bir süre süzdü. Bakışları, Caramon'un altında sınen zavallı Otlakçı'ya takıldı. Çavuşun yüz ifadesi, sadece biraz kederli gibi gözükmesi dışında, değişmemişti. "Sen," de-dl işaret ederek, "şurada dur." 219

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rtuRQARet weis ve öon peRRln — Otlakçı Caramon'a baktı ve gülümsedi, "Neyse, denedik," der gibiydi. İlerleyerek yolun kenarında durmaya gitti. Çavuş Nemiss başını salladı ve geri kalanların yüzüne bakmak için döndü. "Sizler, benim bölüğüme katılmak için seçildiniz. Senej Usta bu bölüğün kumandanı. Ben onun yardımcısıyım. Senej Usta'nın bölüğündeki bütün yeni acemileri eğitmek benim görevim. Açıkça anlatabildim mi?" On ikisi birden, tek ağızdan, "Evet, efendim!" diye bağırdı. Otlakçı da alışkanlıktan tam, "Evet, efendim," diyecekti ki, çavuşun bakışlarını görünce kelimeleri yutmak zorunda kaldı. "İyi. Sizler diğerlerinden daha iyi olduğunuz için değil, diğerleri kadar kötü olmadığınız için buraya seçildiniz." Çavuş Nemiss kaşlarını çattı. "Koca kafalarınıza bunun iyi olduğunuz anlamına geldiği fikrini sokmayın. Ben size iyi olduğunuzu söyleyene kadar iyi değilsiniz ve sadece burada durup siz sefillere bakarak, iyi askerlerin botlarını yalayabilecek kadar bile iyi olmadığınızı hemen söyleyebilirim." Acemiler tek kelime bile etmeden terleten güneşin altında durmaya devam etiler. "Majere, öne çık. Diğerleri, barakanıza dönün, eşyalarınızı toplayın ve beş dakika içinde burada olun. Hepiniz Senej Usta'nın bölüğüne ait barakalara taşınacaksınız. Sorusu olan? İyi, şimdi kıpırdayın! Kıpırda! Kıpırda! Majere, sen şuraya git." Çavuş, Caramon'un kararsızca, şirin gözükmeye çalışarak ve umutla subaya bakan Otlakçı'nın yanına gitmesini işaret etti. Çavuş Nemiss etkilenmemişti. İkisini de süzdü—özellikle de ince yapısını, hızlı, uzun parmaklı ellerini ve ne yazık ki hafifçe sivri kulaklarını fark ederek Otlakçı'yı. Çavuş Ne-miss'in alnındaki çizgiler derinleşti. "Ben ne yapacağım seninle—adın ne senin?" 220 _________ silah kâRöeşliOi "Otlakçı, efendim," dedi Otlakçı saygılı bir ses tonuyla. "Otlakçı? Bu bir isim değil!" Çavuş ters ters baktı. "Benim adım bu, efendim," dedi Otlakçı neşeyle. "Ve onu bunun için kullanabilirsiniz, efendim," dedi Caramon. "Otlakçı, otlakçılıkta uzmandır." "Çalmak, yani," dedi çavuş. "Benim birliğimde hırsızlara yer yok." Otlakçı kafasını kesin bir şekilde sallayıp kendisine öğretildiği gibi ileri bakarak, "Hayır, efendim," dedi. "Ben çalmam." Çavuş anlamlı anlamlı Otlakçı'nın kulaklarına baktı. Otlakçı bakışlarını yana kaydırdı, bir an için çavuşa odakladı. "Hiçbir şeyi 'ödünç' de almam, efendim." Caramon yardımcı olmaya çalışarak, "O bir otlakçı efendim," dedi. "Beni affet, Majere," dedi hayli kızgın görünen çavuş, "ancak bu terimin ne anlama geldiğini, ya da benim ne işime yarayacağım anlamıyorum!" "Aslında epey basit, efendim," dedi Otlakçı. "İnsanların neye ihtiyaçlarının olduğunu ve bunun karşılığında ne verebileceklerini buluyorum. Bu bir yetenek, efendim," diye ekledi alçak gönüllülükle. "Öyle mi?" dedi çavuş, dudak bükerek. Bir süre durdu ve düşündü. "Pekâlâ. Sana bir şans vereceğim. Bana yarm sabah bu saatte, birlik için kullanabileceğim bir şey getir—değerli bir şey, dikkatini çekerim—ve ben de bu bölükte kalmana izin vereyim. Eğer başaramazsan, gidersin. Yeterince adil mi?" Otlakçı, "Evet, efendim," dedi, yüzü memnuniyetten kı-zararak. "Bu senin fikrin olduğuna göre, Majere, sen de onunla gideceksin." Çavuş parmağını iki askeri uyarmak için kaldırdı. Çalmayacaksınız.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Eğer herhangi bir şey çaldığınızı anlarsam, asker, sizi şu elma ağacında sallandırırım. Bu orduda hırsızlara 221 maRQARet weis ve öon peRRin __ müsamaha etmeyiz. Baron kasabalılarla iyi ilişkiler kurmak için çok çalıştı ve biz de bu şekilde kalmasını istiyoruz. Ma-jere, sorumluluk senin. Bunun anlamı, eğer çalarsa, onun başına geleceklerin aynısı senin başına da gelecek. Bir fıstık bile çalsa, ikiniz de sallandırılacaksınız." Caramon, "Evet, efendim. Anladım, efendim," dedi, çavuş bakmadığı sırada yutkunarak. "Şimdi görevimiz için ayrılabilir miyiz, efendim?" diye hevesle sordu Otlakçı. "Kahretsin, hayır, ayrılamazsınız!" diye tersledi çavuş. "Siz sersemleri şekle sokmak için sadece iki haftam var ve benim bunun her saniyesine ihtiyacım olacak. Yenilere bu gece kasabaya gitmeleri için izin verilecek—" "Bize de mi, efendim?" diye araya girdi Caramon, fazlasıyla sevinerek. "ikinizin dışında herkese," dedi çavuş sakince. "Siz bu gece görevinizi yapabilirsiniz." "Evet, efendim," diyen Caramon derinden bir iç çekti. Şişkin Jambon'a tekrar gitme fırsatını dört gözle bekliyordu. "Şimdi gidip eşyalarınızı alın, ve çabucak buraya dönün." Battaniyesinden otları silkelerken, "iznini kaçırmandan dolayı üzgünüm, Caramon," dedi Otlakçı. "Hıh! Önemli değil." Caramon soğuk bira ve sıcak, yardımsever kadınların düşüncesini aklından çıkarttı. "Bunu başarabileceğini düşünüyor musun?" diye kaygıyla sordu. Otlakçı, "Zor olacak," diye itiraf etti. "Genelde bir değiş tokuş yaptığımda, ne için yaptığımı bilirim." Bu konuyu dikkatle, ciddi ciddi düşündü. "Ama, evet, sanırım yapabilirim." "Umarım," dedi Caramon kendi kendine. Endişeyle elma ağacına göz attı. Çavuş Nemiss, adamları en uzaktaki binaya götürdü, barakaların önünde durdurdu. Kömür karası bir aygıra binmiş bir subay, barakaların kö222 siUh laRöeşligi şeşinden dönerek geldi. Siyah saçları ve testereyle kesilmiş, düzeltilmiş ve zımparalanmış gibi gözüken bir çeneye sahip, uzun boylu bir adamdı. Dizginlerini çekerek atını durdurdu, önünde sıralanmış adamlara baktı. "Benim adım Senej Usta. Çavuş Nemiss bana diğer acemiler kadar kötü olmadığınızı söylüyor. Benim bilmek istediğim şu—C Bölüğü'ne katılacak kadar iyi misiniz?" Bölüğün adını gürleyerek söylemişti ve bu, barakaların i-çinden, gırtlaktan gelen vahşi bir narayla cevaplandı. Askerler hızla dışarı çıktılar; her adam bir zırh, miğfer ve yelek giyiyor, kalkan ve kılıç taşıyordu. Caramon, askerlerin saldıracaklarını düşünerek, kendini hazırladı. Bunun yerine, Cara-mon'un duyduğu bir emre göre hareket etmeyen C Bö-lüğü'nün adamları durarak, son derece düzgün ve düzenli saflar oluşturdular. Cilalı metal zırhları güneş ışığında parladı. Bir dakikadan daha kısa bir sürede doksan erkekten oluşan bütün bölük savaş düzenine girmişti. Hepsi, kalkanları yukarıda, hazır bir şekilde dikildi. Senej, on üç acemiye döndü. "Dediğim gibi, benim birliğime katılacak kadar iyi olup olmadığınızı bilmek istiyorum. Benim birliğim, alaydaki en iyi birlik ve ben de bu şekilde kalmasını istiyorum. Eğer

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iyi değilseniz, eğitim bölüğüne geri dönersiniz. Eğer iyiyseniz, yaşadığınız sürece bir eviniz olur." Caramon bu gururlu, kendine güvenen askerlerden oluşan güce katılmak kadar hayatında hiçbir şeyi istemediğini örsündü. Göğsü bunu denemek için seçilmiş olmasından dolayı övünçle kabardı, ancak bunu başaracak kadar iyi olmayabileceği ihtimali yüzünden gururu boğazında takılmıştı. "Dağılın, beyler. Çavuş Nemiss sizlere yatacağınız yerleri gösterecek." Acemilere, uyuma alanları eskisine göre en az iki kat daha tazla olan tahta bir kulübe verildi. Her adamın kişisel eşyalarını koyması için yatağının ayak ucunda bir sandığı vardı. 223 T maRçaRet weis ve öon peRRin Caramon böylesi bir lüksü hiç görmediğini düşündü. Kahvaltıdan sonra, Çavuş Nemiss on üç aceminin kenarda sıraya girmesini emretti. "Şu ana kadar epey iyi gittiniz. Sizlere bir nasihat. Diğerleriyle şimdilik arkadaş olmayın. Yenilerden, kendilerini kanıtlayana kadar hoşlanmazlar. Bunu kişisel olarak almayın. Onlarla bir sefer dönemi geçirdikten sonra, hayatınızın sonuna kadar düğünlere çağırılacaksınız." Adamlardan biri elini kaldırdı. Çavuş, "Evet, Manto, ne var?" diye sordu. "Merak ediyordum da, efendim, Senej Usta'nın bölüğü, kendini bu kadar özel kılacak ne yapıyor?" "İşin tuhafı şu ki," dedi çavuş, "bu soru kulağa geldiği kadar salakça değil. Bizim bölüğümüz özeldir, çünkü bütün özel görevler bize verilir. Biz kanat bölüğüyüz. Baron Dövüşçü-ler'in sıranın önüne geçmesini söylediğinde, biz geçeriz. Bulunması gereken bir düşman olduğunda, ve bize kaypakça davrandığında, gidip onu bulan askerler biz oluruz. Emredil-diğinde saflarda savaşırız, ama yapılması gereken bütün diğer pis işleri de biz yaparız. "Bugün, size kılıcınızın yanında kullanacağınız yeni bir silah verilecek. Şimdi, heyecanlanmayın. Sadece bir mızrak. Göz alıcı bir şey değil." Çavuş uzandı, duvara yaslı duran bir mızrağı eline aldı ve önünde tuttu. "Eğitiminiz bitene kadar nereye giderseniz gidin, mızrak da sizinle gelecek." Caramon elini kaldırdı. "Ah, Çavuş. Eğitimimiz ne zaman bitecek?" "Ben ne zaman bittiğini söylersem o zaman bitecek, Majere," dedi çavuş. "Yürümeye başlamadan önce ya bitirecek ya da gideceksiniz, ve bu da sadece birkaç hafta sonra olacak. Bu süre içinde yapacak ve öğrenecek çok şeyiniz var. Benimle kalın ve söylediklerimi yapın, böylece bunu başarıyla tamamlarsınız." 224 siUh kaRöeşUOi Nemiss on üçünü talim alanına götürdü; her biri, tıpkı diğer talim ekipmanları gibi normalinden iki kat daha ağır olan yeni mızraklarını taşıyorlardı. Caramon mızrağı kolayca kaldırdı, ancak Otlakçı kendininkini kaldırmayı güç belâ başarı-yordu. Otlakçı'nın mızrağının arka ucu yerde sürünerek, arkasına talim alanına kadar uzanan bir iz bıraktı. Çavuş Nemiss ona sadece baktı ve gözlerini yuvarladı. Günün geri kalanında kalkan ve mızrakla çalıştılar. Öğleden sonra mızrak atmaya geçtiler. Günün sonunda, alışkın olmadığı gayret yüzünden, Caramon'un kolu o kadar zayıf düşmüştü ve titriyordu ki, akşam yemeğini yemek için kaşığı kaldıramayacağından şüphelendi. Otlakçı yiğitçe mızrağı atmayı denemişti, ancak birkaç kez onunla birlikte kendini de savurduktan sonra—ilkinde yüzüstü kapaklanmıştı,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ikicisinde ise neredeyse Caramon'u şişleyecekti—-bu görevden muaf tutuldu. Çavuş Nemiss onu mızrakları toplamak ve adamlar için su kovalarını taşımakta görevlendirdi. Gelecekte bu genç adamla ilgilenmeyi beklemediği gayet açıktı. Kamptan ayrılma ve kasabada birkaç saat geçirebilme düşüncesi acemileri oldukça neşelendiriyordu. Kendiliklerinden mızraklarını yanlarında taşıyarak, Çavuş Nemiss'in öğrettiği canlı, müstehcen bir yürüyüş şarkısını söyleyerek barakalara koştular. Adamlar akşam yemeklerini hızla yediler ve temizlenmek, saçlarını toplamak, sakallarını düzeltmek ve en iyi giysilerini giymek için gittiler. Caramon da onların izinden gitmeye başladı—otlakçılığa başlamadan önce hızla bir bardak bira içmeyi umuyordu—ancak Otlakçı'yı ellerini kafasının altına koymuş, yatağında uzanırken buldu. "Diğerleriyle birlikte kasabaya gitmiyor muyuz?" diye sordu Caramon. "Hayır." Otlakçı kafasını salladı. 2251 maRQaRet weis ve öon pemîin "Ama... nasıl otlakçılık yapacaksın?" "Görürsün," diye söz verdi Otlakçı. Caramon derin bir iç geçirdi. Kıvırcık saçını acıtarak taramaya çalıştığı tarağı bir kenara koydu ve yatağında kederle oturarak diğer adamların neşeyle kasabaya gitmesini izledi. İşi olmayan neredeyse bütün askerlere bu gece için izin verilmişti. Geride sadece nöbette olanlar ve başka görevleri olanlar kalmıştı. Caramon kardeşinin Horkin Usta'yla birlikte gittiğini gördü, ikisinin büyü malzemeleri satan bir dükkânı ziyaret etmekten konuştuğunu, sonra da Horkin'in Raistlin'e Ansalon'daki en iyi birayı satan meyhaneyi bildiğini söylediğini işitti. Caramon hayatı boyunca kendini hiç bu kadar keyifsiz hissetmemişti. Otlakçı, "En azından birkaç saat uyuyabiliriz," dedi baraka sessizleştiğinde. Fazlasıyla durgunlaşmış görünüyordu. Bu da kanıtlıyor ki, diye düşündü Caramon gözlerini kapatıp yatağının üstündeki saman yatağa kıvrılırken, hiçbir şey göründüğü kadar kötü değil. 226 19 "Caramon!" Görünüşe göre Caramon'u uyandıran birileri her zaman bulunuyordu. "Ha?" "Zamanı geldi!" Caramon oturdu. Artık saman yığını üzerinde değil de yatakta uyuduğunu unutarak, her zamanki gibi yana yuvarlandı. Bundan sonra bildiği şey, oraya nasıl geldiği hakkında pek açık bir fikri olmadan yerde yattığıydı. Otlakçı endişeyle üzerine eğilerek feneri gözlerinin içine tuttu. "Canın yandı mı, Caramon?" "Hayır! Ve şu kahrolası şeyin kapağım kapat!" diye hırladı Caramon yarı kör bir halde. "Üzgünüm." Otlakçı kapağı kapattı ve ışık yok oldu. Caramon ezilmiş kalçasını ovuşturdu, kalbi küt küt atıyordu. Anlaşılmaz bir şekilde mırıldanarak, "Önemi yok," dedi. "Saat kaç?" "Gece yarısına yakın. Acele et! Hayır, hayır, zırh olmaz. Çok fazla ses çıkartıyor. Ayrıca korkutuyor da. İşte, sana ışık sağlayayım." Caramon hızla giyindi, bu sırada arkadaşına bakıyordu. "Sen bir yere gitmişsin. Neredeydin?" diye sordu Caramon. "Kasabada," dedi Otlakçı. Morali gayet yerindeydi. GözrruRQARet wels ve öon peccin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


leri parlıyordu ve gülümsemesi bir sivri kulağından diğer sivri kulağına kadar uzanıyordu. Neşesinin kender mirasını vurgulamak gibi talihsiz bir eğilimi vardı. Caramon arkadaşına bakarken elma ağacını düşündü ve titredi. Otlakçı, "Bu gece şanslıyız, Caramon. Kesin, mutlak bir şans," dedi. "Zaten, her zaman şanlı olmuşumdur. Ken-derler genelde öyledir. Bunu hiç fark etmiş miydin? Annem, bunun hep bir zamanlar kenderlerin adı Whizbang ya da onun gibi bir şey olan eski bir tanrının en sevdiği yaratıklar olmalarından kaynaklandığını söylerdi. Elbette, o artık ortalıkta değil. Anneme göre, bu tanrı küstah bir rahibe sinirlenmiş ve kafasına bir kaya atmış ve muhafızlar onu yakalamadan kasabayı aceleyle terk etmek zorunda kalmış. Ama kenderlere verdiği şans kalmış ve bu yüzden de hâlâ ona sahipler." "Gerçekten mi?" Caramon'un gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Öyle mi? Bunu Raist'e söylemeliyim. O, eski tanrılarla ilgili hikâyeleri toplar. Whizbang isimli birini duyduğunu sanmıyorum. İlgilenecektir." "Bırak çizmeni giymen için sana yardım edeyim. Ne diyordum? Ah, evet. Şans. Kasabada iki tane ticaret kervanı var! Bir düşün! Biri cücelerin, biri de insanların. Buraya baronaT mal satmaya gelmişler, ikisini de ziyaret ettim." "Yani bir planın mı var?" Caramon üstüne bir rahatlık çöktüğünü hissetti. "Hayır, tam olarak değil." Otlakçı kaçamak cevap verdi. "Takas, ekmek hamuru gibidir. Maya tutması için izin vermen gerekir." Caramon, "Bunun anlamı ne?" diye sordu şüpheyle. "Nasıl başlamam gerektiğini biliyorum ama takasın kendi başına büyümesi gerek. Hadi." "Nereye?" "Sessiz ol, o kadar yüksek sesle konuşma! İlk durağımız ahır." 228 siuh kARöeşligi Demek kasabaya atla gideceklerdi. Caramon bunun iyi bir fikir olduğunu düşündü. Mızrak atmaktan tutulmuş ve ağrıyan kollarının acısına bir de yere düşmenin etkisiyle acıyan kıçının acısı eklenmişti. Bu gece ne kadar az hareket ederse o kadar iyiydi. İkisi sessizce barakadan çıktılar. Hem Solinari, hem de Lunitari vardı; biri tam, diğeri ise yarımdı. Hafif, yüksek bulutlar, ipek eşarplar gibi her iki ayı da örtmüştü. Bu yüzden de ikisi de pek ışık vermiyor, yıldızlan lekeliyorlardı. Muhafızlar, baronun kalesine ait duvarlarda yürüyorlar, arada bir durarak kasabadaki eğlenceyi kaçırıyor olmaktan yakınıyorlardı. Nöbet tuttukları yer kale avlusunun dışı olduğu için nöbetçiler gölgeden gölgeye kayan ve ahırlara doğru ilerleyen iki şekli fark etmediler. Caramon, kendilerine at vermesi için Otlakçı'nm birini nasıl ikna etmeyi başardığını merak ediyordu ancak ne zaman sormaya kalksa, Otlakçı onu susturdu. Otlakçı, "Burada bekle! Etrafı gözetle," diye emretti, ve Caramon'u ahırın kapısında bırakan yarı-kender içeri süzüldü. Caramon heyecanla bekledi. Ahırın içinden gelen sesleri duyabiliyor ancak neye ait olduklarını anlayamıyordu. Bir şey düşerken yüksek bir ses çıkarttı, ayrıca metal şıngırtısı da vardı. Sonra yerde sürüklenen ağır bir şeyin çıkarttığı sesi andıran başka bir gürültü duyuldu. Sonunda Otlakçı meydana çıktı, nefes nefese kalmıştı ancak zafer kazanmışa benziyordu, yanında deri bir eyer vardı. Caramon eyere bir göz attı, bir şeylerin eksik olduğunun farkındaydı. "At nerde?" Otlakçı, "Sadece bunu al, olur mu?" diyerek ağır nesneyi Caramon'un ayaklarının dibine attı. "Pöh! Bunun bu kadar ağır olabileceğini düşünmemiştim. Eyer bir kazığın üzerindeydi. Onu aşağı indirmem

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gerekti ve bunun için çok uğraş229 rruRQARet wels ve öon peRRin tim. Ama sen bunu taşıyabilirsin, değil mi?" "Eh, elbette taşıyabilirim," diyen Caramon eyere daha dikkatli baktı. "Baksana, bu Senej Usta'nm eyerine benziyor." Otlakçı, "O zaten," dedi. Caramon homurdandı. Yine de eyeri tanıdığı için memnun olmuştu. Eyeri pek çaba harcamadan kaldırdı. Aklında beliren bir düşünce ile, "Nereye taşıyacağım?" diye sordu. "Kasabaya. Bu taraftan," diyen Otlakçı yürümeye başladı. "Hayır, efendim!" diye itiraz eden Caramon eyeri yere attı. "Hayır, efendim. Çavuş Nemiss hırsızlık yok dedi ve bundan benim sorumlu olduğumu söyledi ve aslında beni asmaları durumunda elma ağacının benim ağırlığımı taşıyamayacağını düşünsem de, herhalde çevrede beni taşıyabilecek bir meşe vardır." "Bu çalmak değil, Caramon," dite itiraz etti Otlakçı. "Ö-dünç almak da değil. Bu ticaret." Caramon şüpheliydi. Kafasını salladı. "Hayır, efendim." "Bak, Caramon. Bölük komutanının yarın atının üstünde bir eyerle oturacağım garanti ederim, tıpkı bugün atının üstünde bir eyerle oturduğu gibi. Garanti ediyorum. Sana söz veriyorum. O elma ağacının görüntüsünü en az senin kadar ben de beğenmiyorum." "Ama. . . " Caramon tereddüt ediyordu. "Caramon, bu işi yapmam lazım," dedi Otlakçı. "Eğer yapamazsam, beni ordudan atacaklar. Bu kadar kalmış olmamın tek nedeni, baronun benim ilginç olduğumu düşünmüş olması. Ama sefere çıktığımızda bu böyle devam etmeyecek. Yerimi kazanmam lazım. Bölüğün değerli bir üyesi olabileceğimi onlara kanıtlamam lazım, Caramon. Kanıtlamak zorundayım!" Otlakçı'nın yüzündeki neşe gitmişti. Ciddiydi, umutsuzca ciddi. "Bu bence doğru değil"—Caramon içini çekti ve ağrıyan 230 silah kâRöeşliOi kolu gerildiği için inleyerek eyeri kaldırdı—"pekâlâ. Buradan nasıl çıkıyoruz?" Otlakçı kayıtsızca, "Ön kapıdan," dedi. "Ama muhafızlar—" "Bırak konuşmayı ben yapayım." Caramon homurdandı ama hiçbir şey söylemedi. Eyeri kafasına koyarak, kapıya doğru ilerleyen Otlakçı'ya eşlik etti. "Siz, ikiniz. Nereye gittiğinizi sanıyorsunuz?" diye sordu kapı muhafızı, kafa yerine bir eyer taşıyan bir dev gibi görünen bu şey karşısında oldukça hayrete düşerek. Otlakçı selâm vererek, "Bizi Senej Usta gönderdi, efendim," dedi. "Bunun üzengisi gevşemiş. Bize sabah ilk iş olarak bunu kasabaya götürmemizi söyledi." Muhafız, "Ama şu anda gece," diye itiraz etti. "Gece yarısını geçti, efendim," dedi Otlakçı. "Artık sabah. Biz sadece emirlere uyuyoruz, efendim." Sesini alçaktı. "Senej Usta'nın ne kadar müşkülpesent olduğunu bilirsiniz." "Evet, ve o eyerin onun için ne kadar değerli olduğunu da biliyorum," dedi muhafız. "Haydi, gidin." "Emredersiniz, efendim. Teşekkürler, efendim." Otlakçı kapıdan dışarı çıktı. Caramon da onun ardından ayaklarını sürüyerek, üzüntüyle ilerledi. Muhafızın son cümlesi—ustanın bu eyere çok değer veriyor olması—kalbinin çoraplarına dolanmasına neden olmuştu. "Otlakçı," diye başladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Maya, Caramon," dedi Otlakçı feneriyle yolu aydınlatırken. "Sadece mayayı düşün." Caramon mayayı düşünmeye çalıştı, gerçekten de. Ancak bu ona sadece aç olduğunu hatırlattı. si- * * * * 231 nuRQARet weis ve öon peRRin __ Otlakçı lâmbayı kapatmak için kapağını kaydırırken, "İşte arabalar," dedi. İki kampta da ateşler yanıyordu. Ateşlerden birinin çevresinde uzun boylu insanlar dolanıyor; diğerinin etrafında ise tıknaz cüceler yürüyordu. Caramon eyeri bıraktı, dinlenmek için bir fırsat bulmuş olmaktan memnundu. Kamplardan biri büyük, üstleri kapalı arabaların oluşturduğu bir daireden meydana gelmişti ve her arabanın bir tarafında atlar bağlanmıştı. Diğer kamp ise daha küçük arabaların oluşturduğu bir daireydi, arabaların hiçbirinin üstü kapalı değildi ve hepsinin yanına da arabaları çeken midilliler bağlanmıştı. İkili bakarken, uzun boylu bir erkek ilk kamptan ayrıldı ve diğerine ilerledi. "Reynard!" diye bağırdı, Ortak dilde konuşarak. "Seninle konuşmam gerekiyor!" Ateşin başından bir cüce ayaklandı ve insanla konuşmak için ağır ağır yürüdü. "Fiyatımı ödemeye hazır mısın?" "Bak, Reynard, o kadar çeliğimin olmadığını biliyorsun." "O zaman baron sana neyle ödeme yapıyor? Odunla mı?" "Erzak almam lazım," diye sızlandı adam. "Southlund'a giden yol uzun." "Ve atına eyersiz binince daha da uzun olacak. Teklifi kabul et, ya da reddet!" dedi cüce ters ters. Dönüp yürümeye başladı. Adam, "Başka bir anlaşma yapamayacağımıza emin misin?" diye sorarak cüceyi durdurdu. "Benim için bir tane yapabilirsin! Bekleyebilirim." "Ama ben bekleyemem," dedi cüce. "Sadece sana bir eyer yapmak için burada on gün boyunca oyalanamam ve sen de elimde olan için istediğim parayı vermiyorsun. Hayır. Önerebileceğin bir şey olduğunda geri gel." Cüce, ateşin başına, bira232 silâh kâRdeşLi^i sına ve arkadaşlarına geri döndü. Caramon eyere baktı. "Yoksa düşündüğün—" "Mayalanıyor, dostum," diye fısıldadı Otlakçı. "Mayalanıyor. Haydi, gidelim." Caramon eyeri kaldırarak insanların kampına giden Ot-lakçı'yı takip etti. "Kim var orada?" diye bağıran bir adam, arabaların birinden onlara bakıyordu. Otlakçı, "Bir dost," diye seslendi. "İri bir adam ve ufak bir adam," diye bildirdi gözcü. "Ve iri adamın bir eyeri var. Patron ilgilenebilir." "Bir eyer!" Saçları ve sakalı kırlaşmış orta yaşlı bir adam ayağa fırladı ve ihtiyatlı bir şekilde ikiliye baktı. "Eyerlerin yürüyerek kampa gelmesi için gecenin komik bir saati gibi. Siz ikiniz ne istiyorsunuz?" Otlakçı, "Bazı arkadaşlarımızdan iyi bir eyer aradığınızı duyduk, efendim," dedi nazik bir şekilde. "Ayrıca duyduk ki, bu aralar çelik konusunda sıkıntınız da varmış. Bizim bir eyerimiz var—iyi bir eyer, görebileceğiniz üzere. Caramon,- eyeri ateşin ışığının altına, bu beyefendilerin yakından bakabilecekleri bir yere koy. Şimdi, biz

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


takas yapmak istiyoruz. Bu kaliteli eyer için bana verebilecek neyiniz var?" "Üzgünüm," dedi adam. "Eyere ihtiyacı olan patron, ve o da arabasında. Yarın gelin." Otlakçı başını üzüntüyle salladı. "İsterdik, efendim, gerçekten isterdik. Ancak yarın uzun sürecek bir devriye göreviyle yola çıkıyoruz. Anlarsınız, biz baronun ordusundayız. Caramon, eyeri al. Sanırım arkadaşlarımız yanılmış. Sizlere iyi geceler, beyler." Caramon eğilerek eyeri aldı ve tekrar kafasının üzerine koydu. "Bir saniye bekleyin!" Uzun boylu bir adam—cüceyle konuşurken gördükleri—arabaların birinden aşağı atladı. "Smit233 rtuRQARet weis ve öon peRRin fee'ye söylediklerini duydum. Şu eyere bir bakmama izin ver." Otlakçı, "Caramon," dedi, "eyeri yere koy." Caramon içini çekti. Ticaretin bu kadar yorucu olduğunu bilmiyordu. Karın tokluğuna çalışmak çok daha az zahmetliydi. Eyeri tozların içine geri koydu. İnsan eyeri inceledi, dikişlerine özellikle dikkat ederek e-lini derisinin üstünde gezdirdi. "Biraz yıpranmış gibi gözüküyor," dedi kötüleyerek. "Bunun için ne istiyorsun?" Adamın sesi soğuk ve kabaydı, ancak Caramon adamın e-linin kaliteli deri üzerinde nasıl okşarcasına gezindiğini görmüştü ve keskin gözlü Otlakçı'nın da bunu gördüğünden e-mindi. Ustanın eyeri kaliteliydi— baronunkinden sonra, ordunun en kaliteli ikinci eyeri. Otlakçı kafasını kaşıyarak, "Hımm, şimdi," dedi. "Ne taşıyorsun?" _ Adam şaşırmış gözüküyordu. "Sığır eti." "Çok var mı?" "Fıçılar dolusu." ....._ ___ Otlakçı tekrar düşündü. "Tamam, ödememi sığır eti olarak alacağım. Karşılığında da eyeri vereceğim." Adam ihtiyatlıydı. Bu çok kolay olmuş gibi gözüküyordu. "Ne kadar istiyorsun?" "Hepsini," dedi Otlakçı. Adam güldü. "Dinlenmiş, birinci kalite, altı ton sığır etim var! Barona sadece birkaç fıçı sattım. Krynn'deki hiçbir eyer bu kadar etmez." "Sıkı pazarlık yapıyorsunuz, efendim," dedi Otlakçı, üzgün görünerek. "Pekâlâ, dostum ve ben kırk kilo et alacağız, ancak en iyisi olmalı. Size hangilerini istediğimizi gösterece-ğim." Adam bunu düşündü, sonra başını sallayarak elini uzattı. 234 silah kâRÖeşliOi "Anlaştık! Smitfee, bu ikisine etlerini getir." Caramon sesli bir fısıltıyla, "Ama, Otlakçı," dedi endişeyle, "Usta'nın eyeri! O çok—" "Sus!" Otlakçı dirseğiyle arkadaşını dürttü. "Ne yaptığımı biliyorum." Caramon başını salladı. Arkadaşının eyeri—ustanın çok değer verdiği eyeri—bir fıçı sığır etiyle takas edişine tanık olmuştu. Kolu ve kıçı ağrıyordu ve kafasının üstündeki saçın büyük kısmının bu takas yüzünden döküldüğüne emindi. İşleri daha da kötüleştirircesine, ekmek ve etle ilgili konuşmalar yüzünden midesi kazınıyordu. Bu işe hemen bir son vermesi, eyeri alması ve kampa geri dönmesi gerektiğini hissediyordu. Ancak bunun arkadaşına ihanet olacağını düşünerek vazgeçti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Orta yaşlı adam onları en uzaktaki arabalardan birine götürdü. Fıçılardan birini kaldırıp, ite kaka yere indirdi. "İşte, alın, beyler," dedi. "Birinci sınıf, kırk kilo sığır eti. Buradan Khalkist'e kadar daha iyisini bulamazsınız." Otlakçı, tahtalarının arasından bakmak için eğilerek, fıçıyı dikkatle inceledi. Ayağa kalktı, ellerini kalçasına koydu ve arabadaki diğer fıçılara baktı. "Hayır, bu işe yaramaz." İşaret etti. "Oradaki fıçıyı istiyorum, öne yakın olanı. Kenarında beyaz bir işaret olanı." Smitfee kervanın liderine baktı; adam bacaklarını açarak eyere oturmuş, ikilinin hem fıçıyı hem de eyeri alıp kaçmalarını engellemek için önlemlerini almıştı. Kervan lideri başını sallayarak onayladı. Smitfee ikinci fıçıyı aşağı indirdi. "Hepsi senin, delikanlı." Smitfee sırıttı ve yürüyüp gitti. Caramon'un içinde bundan sonra ne olacağıyla ilgili korkunç bir his vardı, ama yine de umutla şansım denedi: "Sanırım yarın baronun adamları arabayla gelip alsınlar diye bunu burada bırakacağız." Otlakçı sevimli bir şekilde gülümseyip, başını salladı. 23S maRQARet weis ve öon peRRin "Hayır, bunu cücelerin kampına götürmemiz lâzım." "Cüceler neden kırk kilo et istesinler ki?" diye itiraz etti Caramon. "Zaten şu anda istemiyorlar," dedi Otlakçı. "Sanırım fıçıyı yuvarlayabilirsin," diye ekledi. "Onu taşımak zorunda değilsin." Caramon fıçının yanına yürüdü, onu yan yatırdı ve tüm-sekli, engebeli arazide yuvarlamaya başladı. Bunu yapmak düşünüldüğü kadar kolay değildi. Fıçı hiç beklemedikleri anlarda garip yönlere saparak sarsılıp zıpladı. Otlakçı yanında koşarak, elinden geldiğince fıçıyı yönlendirdi. Bir keresinde fıçıyı neredeyse kaybedeceklerdi. Hafif bir yokuştan aşağı yuvarlarken, fıçı bir anda çok hızlandı. Otlakçı durdurmak için kendini fıçının önüne attığında Caramon'un kalbi neredeyse duracaktı. Cücelerin kampına ulaştıklarında ikisine de sıcak basmıştı ve terliyorlardı; bitkin bir hâldeydiler. Fıçıyı cücelerin kampına yuvarlarken midillilerden birini ürküttüler, o da kulak tırmalayıcı bir şekilde kişnedi. Bir anda her taraftan cüceler çıktı. Bir tanesi—ki Caramon buna yemin edebilirdi—tam burnunun dibinden fırlamış, onu en az Caramon'un midilliyi ürküttüğü kadar ürkütmüştü. Otlakçı, cücelere eğilerek selâm verirken, neşeyle "İyi akşamlar, iyi efendilerim," dedi. Elini Caramon'un ayağıyla sabit tuttuğu fıçının üstüne koydu. Cücelerden biri şüpheyle bakarak, "Fıçının içinde ne var?" diye sordu. Eliyle fıçının tepesine vuran Otlakçı, "Tam sizin aradığınız şey, efendim!" dedi. "Peki o neymiş?" diye sordu cüce. Sakallarının uzunluğuna bakılırsa, karavanın lideri olduğu belliydi. "Bira mı yoksa?" Gözleri parladı. 256 silah kâRöeşllOi "Hayır, efendim," dedi Otlakçı küçümseyerek. "Grifon1 ? » eti. "Grifon eti!" Cücenin çok şaşırdığı belliydi. Caramon'un da. Ağzını açtı, Otlakçı sertçe ayağına basınca da kapattı. "Bir erkeğin ateşte güzelce ve sulu sulu bir şekilde kızardığını görmeyi umabileceği en kaliteli grifon eti, tam kırk kilo. Daha önce hiç grifon eti tattınız mı, efendim? Bazıları tavuk etine benzediğini söyler, ama yanılıyorlar. Ağız sulandırıcı. Onu sadece bu şekilde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tanımlayabilirsiniz." "Dört kilo alacağım," diyen cüce, para kesesine uzandı. "Sana borcum ne?" "Üzgünüm, efendim, ancak malı bölemem." Cüce sert sert burnundan soludu. "Grifon eti olsun, olmasın, ben kırk kilo eti ne yapayım ki? Çocuklar ve ben yolda — basit yiyecekler yiyoruz. Arabamda lüks ıvır zıvırı taşıyacak yerim yok." Şaşırmış gibi gözüken Otlakçı, "Hayat Ağacı Bayramı'nı kutlamayacak kadar bile mi?" diye sordu. "Cüce bayramlarının en kutsalı! Reorx'u şereflendirmeye adanmış bir gün." "Ne? Ha?" Cücenin kalın kaşları kalktı. "Ne bayramıymış bu?" "Şey, bu Thorbardin'de yılın en büyük şenliğidir. Ah." Otlakçı utanmış gibi gözüktü. "Ama sanırım siz—tepe cücesi olduğunuzdan—bunun hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz." "Kim demiş bilmiyoruz diye?" diye ısrar etti cüce kızgın bir şekilde. "Ben. . . ben sadece günleri karıştırdım, bilirsin. Bütün bu yolculuk. Bir cücenin aklı karışıyor. Yani gelecek hafta şey bayramı. . . ııh. . . " "Hayat Ağacı," dedi Otlakçı yardımseverce. Ters ters bakan cüce, "Elbette öyle," dedi. Kurnazca bir Grifon: Efsanevî, kartal başlı, kanatlı aslan, (çn) 237 rruRQARet weis ve öon peccin göz attı. "Biz tepe cücelerinin bu büyük bayramı nasıl kutladığımızı biliyorum, ama Thorbardin'de nasıl yapıyorlar, onu bilmiyorum. Aslında," diye ekledi hemen, "o kendini beğenmiş hırboların Thorbardin'de ne yaptığı hiç de umurumda değil. Sadece merak etim." "Şey," dedi Otlakçı yavaşça, "içki ve dans var." Cücelerin hepsi onaylayarak başını salladı. Bu standarttı. "Ve cüce içkileri dolu varilleri açarlar—" Cüceler sıkılmaya başlamış gibi gözüküyorlardı. "Ama bütün bayramın en önemli kısmı, Grifon'un Ye-nilmesi'dir. Reorx'un kendisinin grifon etini çok sevdiğini herkes bilir." "Herkes bilir," diye ciddiyetle onayladı cüceler, ancak gözlerinin kenarıyla birbirlerine bakıyorlardı. "Bir keresinde bir oturuşta bütün bir kaburga kızartmasını sos ve patatesle birlikte yediği ve sonra da tatlı istediği söylenir," diye devam etti Otlakçı. Cüceler şapkalarını çıkartarak göğüslerine götürdüler ve saygıyla başlarını eğdiler. "Bu yüzden, Reorx'un anısına, bütün cüceler yiyebildikleri kadar grifon eti yemelidir. Geri kalan," diye ekledi Otlakçı dindarca, "Reorx'un adına fakirlere verilir." Cücelerden biri, sakalının ucuyla gözlerini sildi. "Eh, şimdi, delikanlı," dedi lider kısık bir sesle, "dikkatimizi bu güne çektiğine göre, bu grifon eti dolu fıçıyı istiyoruz. Şu anda çeliğe biraz sıkışığım. Bunun karşılığında ne istersin?" Otlakçı bir an düşündü. "Eşsiz olan neyiniz var? Elinizde sadece bir tane olan?" Cüce hazırlıksız yakalanmıştı. "Şey," diye başladı, "şey1' miz-" "Olmaz." Otlakçı tatsız tatsız konuştu. "Kesinlikle olmaz." 238 silâh kARoesliQi "Ya-" Otlakçı kafasını salladı. "Korkarım olmaz." Cüce suratını asarak, "Sıkı bir pazarlıkçısınız, efendim," dedi. "Pekâlâ. Beni köşeye sıkıştırdınız. Ben de,"— kimsenin kendilerini duymadığından emin olmak için dikkatle etrafına bakındı—" en iyi cüce metal işçilerinin Palanthas'lı ünlü Sör Jeffrey için Pax Tharkas'ta

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yaptığı zırh var." Cüce ellerini beline koydu ve ikiliye baktı, etkilenmiş olmalarını umuyordu. Otlakçı kaşlarını kaldırdı. uSör Jeffrey'in zırhına ihtiyaç duyacağını düşünmüyor musunuz?" "Gittiği yerde, korkarım ki, hayır," diyen cüce gökyüzünü işaret etti. "Trajik bir kaza. Kayıp tuvalet çukurunun içine düşmüş." Otlakçı düşündü. "Sanırım zırhın yanında kalkan ve eyer de var?" Caramon nefesini tuttu. "Kalkan, evet; eyer, hayır." Caramon içini çekti. Cüce, "Eyer için başkasına söz verdim," diye ekledi. Otlakçı buna cevap vermeden önce bir dakika kadar düşünüp taşındı. "Pekâlâ, zırhı ve kalkanı alacağız." Elini uzattı. Cüce de aynısını yaptı ve ikisi yaptıkları anlaşma için içinde kutsal grifon etinin durduğu fıçının üzerinde el sıkıştılar. Lider cüce başka bir arabaya gitti, arkasında ahşap bir sandığı sürükleyerek geri döndü. Sandığın üzerinde, önüne bir yalıçapkını işlenmiş bir kalkan vardı. Oflayıp puflayarak sanığı Otlakçı'nın ayaklarının dibine bıraktı. "İşte, delikanlı. Çok minnettarım. Bu, et için yer açacak." Otlakçı cücelere teşekkür etti ve Caramon'a baktı, o da e8"ip inleyerek, sandığı omzuna aldı. 'Niye onlara bunun grifon eti olduğunu söyledin?" diye 239 maRQARet weis ve öon peRRin sordu Caramon. "Çünkü sığır etiyle ilgilenmezlerdi," diye yanıtladı Otlakçı. "Açtıkları zaman kandırıldıklarını anlamayacaklar mı?" "Anlasalar bile, bunu hiçbir zaman itiraf etmeyecekler," dedi Otlakçı. "Şimdiye kadar yedikleri en iyi grifon eti olduğuna yemin edecekler." Yolda, baronun kalesi yönünde ilerlerken, Caramon bunu sindirdi. "Ustanın eyerinin kaybı karşısında bu zırhın işe yarayacağını düşünüyor musun?" diye sordu Caramon kuşkuyla. Otlakçı, "Hayır, düşünmüyorum," dedi. "İşte bu yüzden onu insanların kampına götürüyoruz." "Ama insanların kampı diğer tarafta!" diye belirtti Caramon. "Evet, ama önce zırha bir göz atmak istiyorum." "Burada da bakabiliriz." "Hayır, bakamayız. O sandık çok mu ağır?" "Evet," diye hırladı Caramon. "O zaman kaliteli bir zırh olmalı," diye karar verdi Otlakçı. Caramon sandığın ağırlığı altında ezilirken, "Thorbardin'deki o bayram hakkında her şeyi biliyor olman bir şans," dedi. Otlakçı, "Ne bayramı?" diye sordu. Aklı başka yerdeydi. Caramon ona bakakaldı. "Yani sen—" "Ha, o mu?" Otlakçı sırıtarak göz kırptı. "Tamamen yeni bir cüce geleneği başlatmış olabiliriz." Ne kadar ilerlediklerini görmek için arkasına baktı. Kampların ateşleri karanlıkta portakal rengi noktalar hâline gelince durdu. "Buraya gel, kayaların arkasına," dedi, esrarengiz şekilde davranarak. "Sandığı yere koy. Onu açabilir misin?" Caramon sandığın kapağını av bıçağıyla kanırtarak açtı240 silah kARÖeşliOi Otlakçı lâmbayı tutarak zırhı aydınlattı. "Bu şimdiye kadar gördüğüm en güzel şey!" dedi Caramon huşuyla. "Keşke Sturm bunu görebilseydi. Göğsüne işlenmiş şu yalıçapkınına bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bak. Ve şu güllere. Ve kaliteli derisine. Bu mükemmel! Gerçekten mükemmel!" "Fazla mükemmel," dedi Otlakçı, düşünceli bir ifadeyle dudağını dişleyerek. Etrafına bakındı, eline büyük bir taş aldı ve taşı Caramon'a verdi. "Şunu al ve üstüne birkaç kez vur." "Ne?" diyerek şaşıran Caramon'un ağzı bir karış açık kalmıştı. "Sen deli misin? Bozarız!" "Evet, evet!" dedi Otlakçı sabırsızca. "Çabuk ol!" Caramon taşla zırha vurdu, ancak bu güzelim zırhın üzerinde yaptığı her ize yüzünü buruşturarak bakıyor, darbeler sanki kendisine iniyormuş gibi hissediyordu. Zorlukla nefes alarak, "İşte," dedi en sonunda. "Bu—" Durdu, Otlakçı'ya baktı; oğlan Caramon'un bıçağını almış, kolunu kesmeye çalışıyordu. "Ne—" Kolunu zırhın tepesinde tutan ve kanının zırhın üzerine damlamasını seyreden Otlakçı, "Umutsuz bir savaştı," diye mırıldandı. "Ancak zavallı Sör Jeffrey'in bir kahraman olarak öldüğünü bilmek insanı teselli ediyor." * >:- ss- ü- * Smitfee, ikiliyi arabaların kenarında durdurup, "şimdi ne var?" diye sordu. Otlakçı nazik bir şekilde, "Sizlere önermek istediğim bir Şey var, efendim," dedi. Smitfee, Otlakçı'ya daha yakından baktı. "Ben de böylesine kulakları daha önceden nerede görmüş olduğumu düşünüyordum. Şimdi hatırladım. Sen yarı-kendersin, değil mi, evlat? Biz kenderleri pek sevmeyiz, su katılmış olsun ya da olmasın. Patron uyuyor. Git artık—" 241 nuRQARet weis ve öon peRRin __ Patron arabanın kenarından döndü ve yanlarına geldi. "Barsteel Tahrikçi'nin o et fıçısını arabasına yüklediğini gördüm. Benden o kadar fazla et almazdı. Nasıl basardın?" "Üzgünüm, efendim," diyen Otlakçı'nın yanakları kızardı. "Meslek sırrı. Ama onun karşılığında bana bir şey verdi. Sizin ilginizi çekebileceğini düşündüğüm bir şey." __ "Pekâlâ. Neymiş o?" diyen adam merakla sandığa baktı. "Aç, Caramon." "Eski, hırpalanmış bir zırh," dedi Smitfee. Otlakçı'nın sesi kasvetli bir ton aldı. "Herhangi bir zırh değil, beyler. Bu, yiğit Solamniya Şövalyesi, Palanthas'lı Sör Jeffrey'in büyülü zırhı, yanında da kalkanı var. Sör Jeffrey'in son zırhı," dedi üzgün bir vurguyla. "Savaşı anlat, Caramon." "Ah, ıh, elbette," dedi Caramon, birdenbire bir şeyler uydurmak kalmaktan şaşırarak. ""Eh. . . ıh. . . altı goblin. . . " Otlakçı, "Yirmi altı," diyerek araya girdi. "Ve demek iste—i diğin hobgoblin değil miydi?" "Evet, bu doğru. Yirmi altı hobgoblin. Onun çevresini sarmışlardı." "Sanırım, işin içinde bir de altın saçlı ufak bir çocuk varmış," diye hatırlattı Otlakçı. "Bir prensesin çocuğu. Ve onun grifon yavrusu." "Bu doğru. Goblinler prensesin çocuğunu kaçırmaya çalışıyorlarmış—" "Ve grifon yavrusunu—" "Ve yavruyu. Sör Jeffrey altın saçlı grifonu—" "Ve çocuğu—" "Ve çocuğu hobgoblinlerin elinden almış ve çocuğu annesi olan prensese vermiş ve onlara koşarak kaçmalarını söylemiş-Sırtını bir ağaca yaslamış ve kılıcını çekmiş,"—Caramon hikâyeyi daha iyi anlatmak için kılıcını çekti—"ve sola savurmuş ve sağa savurmuş ve her vuruşta hobgoblinler yere düşmüş-Ama onun için sayıları çok fazlaymış. Lânetli bir goblin to242

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


silâh kâRöeşliQi puzu tam burasına,"—Caramon işaret ederek gösterdi—"vurmuş, büyüyü bozmuş, zırhını göçertmiş ve ölümcül darbeyi indirmiş. Onu ertesi gün, çevresinde yirmi beş ölü goblinle bulmuşlar. Ölümcül darbesini alırken sonuncuyu da yaralamayı başarmış." Caramon asil bir hareketle kılıcını kınına soktu. Smitfee, "Peki ya altın saçlı çocuk güvende mi şimdi?" diye sordu. "Ve grifon yavrusu?" "Prenses yavrunun adını 'Jeffrey' koydu," diye yanıtladı Otlakçı, titrek bir sesle. Saygı dolu bir sessizlik oldu. Smitfee dizinin üzerine çöktü, büyük bir dikkatle zırha dokundu. "Cehennem adına," dedi, şaşkına dönerek. "Üstündeki kan hâlâ taze!" "Büyülü olduğunu söylemiştik," dedi Caramon. "Bu ünlü savaştan geriye kalanlar cücelerin eline geçerek israf olup gitmiş," dedi Otlakçı. "Ama bana öyle geldi ki, kuzeye, Palanthas'a doğru yolculuk eden bir kervan bu zırhı a-labilir ve hikayesiyle birlikte Yüksek Ermişlik Kulesi'ne götürebilir—" "Yolumuz kuzeyden geçiyor," dedi liderleri. "Zırh için size kırk kilo et daha veririm." Otlakçı, "Olmaz, efendim. Korkarım benim işime artık sizin etiniz yaramaz," dedi. "Başka neyiniz var?" "Salamura domuz budu. Birkaç büyük peynir. Yirmi kilo şerbetçi otu tohumu—" "Şerbetçi otu!" dedi Otlakçı. "Ne tür şerbetçi otları?" "Ergoth'un Prost şerbetçi otları. En iyi birayı yapmak için Kagonesti elfleri tarafından büyüyle geliştirilmiş." "Pardon. Görüşmeliyiz." Caramon'a kenara gelmesi için işaret etti. "Bu günlerde cüceler pek Ergoth'a gitmiyorlar, değil mi?" diye fısıldadı Otlakçı. 243 I rruRQARet weis ve öon peRRin ._ Caramon kafasını hayır anlamında salladı. "Tekneyle gitmek zorunda olduklarından hayır. Dostum Flint teknelere dayanamazdı. Hatta bir keresinde—" Otlakçı, Caramon'un hikâyesini yarıda keserek, yürüyüp elini uzattı. "Pekâlâ, efendim. Sanırım anlaştık." Smitfee zırhı büyük bir saygı göstererek aldı ve bir süre sonra omzunda büyük bir sandıkla döndü. Sandığı önlerine koydu ve ikisine de iyi geceler diledi. Otlakçı, "Bu harika bir hikâyeydi, Caramon," dedi. "Neredeyse ağlayacaktım." Caramon eğildi, sandığı kaldırdı ve sırtına yükledi. * * * * «• "Pekâlâ, bana bu sefer ne getirdiniz?" diye sordu cüce. Otlakçı zafer kazanmışçasına, "Şerbetçi otu tohumu,— Yirmi kilo şerbetçi otu tohumu," dedi. Cüce bezmiş gözüküyordu. "Daha önce hiç cücelerle karşılaşmadın, değil mi, delikanlı? Bizim Krynn üzerinde en kaliteli birayı yaptığımızı herkes bilir! Biz kendi şerbetçi otumuzu kendimiz yetiştiririz—" "Bunlar gibisini değil," dedi Otlakçı. "Ergoth şerbetçi otunu değil!" Cüce derin bir nefes aldı. "Ergoth malı! Emin misin?" "Kendin kokla," dedi Otlakçı. Cüce havayı kokladı. Yurttaşlarıyla bakıştılar. "O sandık için on çelik para veririm!" Otlakçı, "Üzgünüm," dedi. "Hadi, Caramon. Kasabada bir meyhane var, o bize—"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bekle!" diye bağırdı cüce. "İki takım Hylar porselenine ne dersin, yanında altın çatal bıçaklar da veririm!" "Ben asker adamım," dedi Otlakçı omzunun üstünden. "Porselen tabaklar ve altın kaşıklarla ne işim olur?" 244 silah kâRöeşUOi "Asker. Pekâlâ. Qualinesti korucularının kendi elleriyle yaptığı sekiz büyülü elf yayına ne dersin? Bu yaylardan birinden atılan bir ok hedefini asla şaşırmaz." Otlakçı yürümeyi kesti. Caramon sandığı yere indirdi. "Büyülü yaylar ve Sör Jeffrey'in eyeri," diye karşılık verdi. Cüce olmaz anlamında kafasını salladı. "Bunu yapamam. O eyer için başka bir müşteriye söz verdim. "Caramon, sandığı kaldır." Otlakçı yürümeye başladı. Cüce tekrar havayı kok-ladı. "Bekle! Tamam!" diye bağırdı cüce. "Eyerle birlikte!" Otlakçı tuttuğu nefesini verdi. "Pekâlâ, efendim. Anlaştık." * «• a- # si-Caramon derin bir uykuya dalmıştı, rüyasında hüngür hüngür ağlayan bir hobgobline eziyet eden altın saçlı yirmi altı çocukla dövüşüyordu. Dolayısıyla, metale vuran metal sesi ona rüyasının bir parçası gibi geldi ve uyanmaya gerek görmedi. Çavuş Nemiss çaldığı demir tencereyi kafasının üstünde tutana kadar. "Kalk ayağa, seni tembel serseri! İlk savaşan Kanat Bö-lüğü'dür! Kalk dedim sana!" O ve Otlakçı, şafak sökmeden bir saat önce kampa dönmüşlerdi. Uykusuzluktan sersemlemiş bir şekilde, Caramon sallanarak barakaların önünde sıralanmış adamlar arasında yerini aldı. Çavuş birliği hazır ola getirdi ve onları tam yürüyüş pozisyonunda sıraya dizecekti ki, dörtnala koşan bir at ve öfkeyle bağıran bir ses onları durdurdu. Senej Usta heyecanlı atının dizginlerini çekti, eyerden aşağı atladı. Yüzü sabah güneşi kadar kırmızıydı, yanan, ateşli bir kırmızı. Bütün bölüğü, acemi ve eski askerleri süzdü. Adamın 24^ rruRQaRet wels ve öon peRRin öfkesinin sıcaklığında hepsi küçülerek yok oldular. "Kahretsin! Siz piçlerden biri benim eyerimi yine baro-nunkiyle değiştirmiş. Bu aptal şakadan bıktım. Geçen sefer bu olduğunda baron neredeyse kafamı bir sırığa takacaktı. Şimdi, bunun sorumlusu kim?" Senej Usta köşeli çenesini öne çıkarttı, sıraların önünde bir aşağı bir yukarı yürüyerek her a-damın yüzüne baktı. "Hadi. İtiraf edin!" Kimse kıpırdamadı. Kimse konuşmadı. Eğer yer ayaklarının dibinde yarasaydı, ilk olarak Caramon içine girerdi. "Kimse itiraf etmeyecek mi?" diye hırladı Senej Usta. "Pekâlâ. İki gün için bütün bölük yarım porsiyon yemek alacak." Askerler homurdandı. Homurdananlar arasında Caramon da vardı. Bu, onu acıtan yerinden vurmuştu. "Başkalarını cezalandırmayın, efendim," diyen bir ses geldi düzenli sıraların arkalarından. "Bunu ben yaptım." Görebilmek için kafaların üstünden bakan usta, "O da kim?" diye sordu. __ Otlakçı sıradan çıktı. "Sorumlusu benim, efendim." "Senin adın ne, asker?" "Otlakçı, efendim." ___ ___ "Bu adam atılmak üzereydi, efendim," dedi Çavuş Nemiss aceleyle. "Aslında, bugün gidiyor." "Bu onun yaptığını affettirmez, Çavuş. Önce barona açıklaması—"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Konuşmama izin var mı, efendim?" diye sordu Otlakçı saygılı bir şekilde. Usta sertti. "İzin verildi. Ne söyleyeceksin, Pislik?" "Eyer baronun değil, efendim," diyen Otlakçı uysal bir şekilde yanıtladı. "Eğer kontrol ederseniz, baronun eyerinin hâlâ ahırda olduğunu görürsünüz. Bu eyer sizin, efendim. C Bölüğü'nün saygılarıyla." Askerler birbirlerine baktılar. Çavuş Nemiss'in sert emri üzerine gözlerini tekrar önlerine çevirdiler. 246 sIlAh kARdeşliÇi Usta yeni eyeri yakından inceledi. "Kiri-Jolith aşkına. Doğru söylüyorsun. Bu baronun eyeri değil. Ama Solamn stilinde-" "En son moda, efendim," dedi Otlakçı. "Ben. .. ben ne diyeceğimi bilemiyorum." Senej Usta etkilenmişti. Öfkeyle yanaklarına hücum etmiş olan kırmızı renk yerini memnuniyetin kızıllığına bırakmıştı. "Bu ufak bir servete mal olmuştur. Sizlerin. . . birlikte. . . düşününce. . . " Usta, boğazı tıkandığı için konuşamıyordu. "Senej Usta için üç kere, 'Yaşa!' " diye bağırdı çavuş; ne olup bittiği konusunda hiçbir fikri yoktu, ancak olayı kendi yararına kullanmaya hazırdı. Askerler canlı bir şekilde bağırdılar. Usta atına binerek yeni eyerinin üstüne gururla yerleşti, bağırışlara şapkasını çıkartarak karşılık veri ve atını yolda dörtnala sürdü. Çavuş Nemiss öfkeyle dolu yüzü ve gözlerinde çakan şimşeklerle geri döndü. O gözlerini Otlakçı'ya doğrulttu ve şimşeklerini onun üstüne gönderdi. "Pekâlâ, Pislik. Neler oluyor? Aramızdan hiçbirinin Senej Usta'ya yeni bir eyer almadığını çok iyi biliyorum. Sen mi satın aldın, Pislik?" "Hayır, efendim," dedi Otlakçı sessizce. "Ben satın almadım, efendim." Çavuş Nemiss işaret etti. "Biriniz bana bir ip getirsin. E-ğer çaldığını görürsem sana ne yapacağımı söylemiştim, kender. Şimdi, yürü!" Otlakçı, yüz ifadesi hazır, elma ağacına doğru yürüdü. Caramon sırada duruyor, bir yandan da renk vermemeye çabalıyordu. Otlakçı'nın bu şakayı daha fazla devam ettirmemesini umdu. Askerlerden biri sağlam bir iple döndü ve onu çavuşa verdi. Otlakçı elma ağacının altında durdu. Askerler hazır ol va247 rruRqaRet weis ve öon peRRin ziyetinde beklemeye devam ettiler. İpi elinde sallayan Çavuş Nemiss, uygun bir dal bulmak için başını kaldırıp ağaca baktı. Durdu, bakakalmıştı. "Ne—" Otlakçı gülümsedi, alçak gönüllülükle ayaklarına baktı. Elma ağacına uzanan Çavuş Nemiss, bir şeyi tuttu ve dikkatle aşağı indirdi. Sıralarını bozmayı göze alamayan askerler oldukları yerde kaldılarsa da kadının elinde ne tuttuğunu görebilmek için umutsuzca çabalıyorlardı. Eski askerlerden biri kendini kaybetti ve alçak sesle ıslık çaldı. Çavuş Nemiss o kadar şaşırmıştı ki, bu disiplinsizliği fark etmedi bile. Kadın, ellerinde elf yapımı bir yay tutuyordu. Kafasını kaldırıp ağaca bakınca, yedi tane daha saydı. Çavuş Nemiss elini kaliteli tahtanın üstünde gezdirdi. "Bunlar bütün Ansalon üzerindeki en iyi yaylar. Büyülü oldukları söylenir! Elfler bunları insanlara satmazlar—fiyatı ne olursa olsun. Bunların değerinin ne olduğu konusunda hiçbir fikrin var mı?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Evet, efendim," dedi Otlakçı. "Kırk kilo et, hırpalanmış bir Solamn zırhı ve bir sandık şerbetçi otu tohumu." "Ha?" Çavuş Nemiss gözlerini kırpıştırdı. Caramon bir adım öne çıktı. "Bu doğru, Çavuş. Otlakçı onları çalmadı. Kasabanın dışına kamp kurmuş insanlar ve cüceler var. Bunu doğrularlar. Her şeyi takas etti, dürüstçe." Bu son kısmı biraz esnekti ama Çavuş'un bilmediği şey canını sıkmazdı. Çavuş Nemiss'in yüzü yumuşadı, nazik, sevimli bir hâl aldı. Kadın derin bir sevgiyle elf yayının pürüzsüz, esnek tahtasını yanağına sürdü. Gözlerinde yaşlarla, "C Bölüğü'ne hoş geldin, Otlakçı," dedi. "Otlakçı için üç kere, 'Yaşa!' " Adamlar istekle bağırdılar. "Ve," diye ekledi Çavuş Nemiss, "C Bölüğü'nün on üç yeni üyesi için üç kere, 'Yaşa!' " Bağırışlar, bir kere başlayınca, asla durmayacak gibi gözüküyordu. 248 20 Ariakas'ın birlikleri yürümeye başlamıştı. Ancak özel muhafızları değil. O adamlar çok iyi eğitilmişti, bu yolculukta harcanmak için çok değerliydiler. Onun birlikleri savaş görmüştü. Onun askerleri Sanction'la Neraka'yı ve onlarının çevresini ele geçirmişti. Güneye, Blödehelm'e gönderdiği a-damlar, yeni gücünün en iyileri, eğitim sırasında başarılı olanlarıydı. Bu, onların kanla tanışmalarıydı. Görev gizliydi, o kadar gizliydi ki en yüksek rütbeli komutanlar bile amaçlarının ne olduğunu bilmiyordu. Ertesi günkü yürüyüşleri için emirlerini bir gece önceden alıyorlardı; emirleri ejderlerle geliyordu. Birlikler geceleri yürüyorlardı, karanlığın örtüsü altında. Sessiz bir şekilde ilerliyorlardı, çizmeleri bezlerle sarılmıştı, zincir zırhlarının içi, kimse şıngırtılarını duymasın diye doldurulmuştu. Destek arabalarının tekerlekleri yağlanmıştı, atların koşumları paçavralarla örtülmüştü. Ordunun önüne çıkacak kadar şanssız olanlar hızla ve hiç acımadan öldürülüyordu. Kimse karanlığın ordusunun kuzeyden yürüyüşünü başkalarına bildirecek kadar yaşayamazdı. Kitiara ve İmmolatus orduyla birlikte gitmiyorlardı. İkisi, arazide sürünerek ilerleyen bu devasa askerî canavardan daha hızlı gidebilirlerdi. Ariakas, onların ordusu varmadan önce Umudun Sonu'nda olmasını istiyordu—savaş başlamadan önce yumurtaların yerini bulmaları için. Emirleri savaştan önce maRQARet weis ve öon peRRin şehre ulaşmak, gizlice şehre girmek, araştırmalarını yapmak ve ortalık çok ısınmadan önce çıkmaktı. Kitiara kendi başlarına, birliklerden uzak olmalarından memnundu. İmmolatus çok fazla merak uyandırıyor, çok fazla konuşulmasına neden oluyordu. Kitiara ejderhayı kırmızı cübbeli bir büyücü kılığının Kara Majesteleri'nin birlikleriyle seyahat etmek için pek de uygun bir renk olmadığı konusunda ikna etmeyi denedi—boşu boşuna. Siyah, diye önerdi, çok daha iyi bir seçim olur. İmmolatus ikna olmamıştı. Kendisi kırmızıydı ve kırmızı kalacaktı. En sonunda, tartışmasının yararsız olduğunu anlayan Kitiara vazgeçti. Bu küstah ejderhayla çatışmalarının yaklaştığını gördü ve bu meselenin pek de önemli olmayan, küçük bir fikir ayrılığı olduğuna karar verdi. Gücünü ilerdeki dövüşlere saklayacaktı. Kitiara böyle bir görev için bu—ırkı, inancı ya da rengi ne olursa olsun bütün insanları hor gören—ejderhanın neden seçilmiş olduğunu düşündü; ancak kendisine verilen emirleri sorgulamak onun görevi değildi. Özellikle de Sanction'dan ayrılmadan hemen önce kendisine gizlice verilen son emrini. En azından mektubun bir emir olduğunu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


düşünüyordu. Bir aşk mektubu da olabilirdi ancak Ariakas öyle bir tip gibi gözükmüyordu. O emri—Ariakas tarafından aceleyle karalanmış bir not— küçük, sıkıca sarılmış bir tomar halinde, eyerindeki çantanın içinde duran bir keseye tıkıştırmıştı. Okumaya henüz fırsat bulamamıştı, immolatus devamlı olarak kendisiyle ilgilenmesini istiyordu. Atlarını hızla sürerlerken, bütün gününü kadına yaptığı çeşitli baskınları, katliamları, yağmaları ve ele geçirdiği ganimetleri anlatarak geçirmişti. Şanlı günlerini anmadığı zamansa, insan şeklindeyken yemek zorunda olduğu yemekten şikayet etmiş ve bulutlar arasında uçabilecekken at sırtında ağır ağır gitmekten ne kadar utandığını söylemişti. sso siUh kâRÖeşliOi Dinlenmek için gece mola verdiler ve altından bir yatak üzerinde uyumuyor olmasına rağmen, îmmolatus en sonunda uyuyakaldı. Çok şükür, ejderha iyice dalmıştı. Bir köpek gibi, rüyalarında seğirdi ve silkindi, dişlerini gıcırdattı ve boşluğu ısırdı. Huzursuz uykusunu uzun bir süre yakından izleyen Kit, İmmolatus'u omzundan tutup silkti ve ona seslendi. Ejderha mırıldanarak hırladı, ama uyanmadı. Mektubunu gizlice okuyabileceğinden emin olan Kitiara parşömeni çıkartarak, ateşin aydınlığı altında okudu: Komutan Kitiara uth Matar Eğer Komutan uth Matar, Majesteleri'nin er ya da geç Ansalon'un fethiyle sonuçlanacak plânlarını tehlikeye düşürecek hadiselerin meydana geldiği kanaatine varırsa, Komutan uth Matar'ın durumu uygun gördüğü şekilde ele alması işbu belgeyle açıkça emredilmektedir. Emir, Ariakas, Kraliçe Takhisis'in Ejderharorduları Generali, diye imzalanmıştı. "Kurnaz piç," diye mırıldandı Kitiara istemeden gülümseyerek. Özellikle bulanık ve belirsiz olacak şekilde emri iki kere daha okuduktan sonra kafasını salladı, omuzlarını silkti ve parşömeni botuna soktu. Demek kamçının darbesi buydu. Reddettiği için bir tür ceza bekliyordu. Kimse ceza görmeden General Ariakas'a hayır diyemezdi. Ancak kadın böylesi bir şeytani yaratıcılıkla bezenmiş bir şey beklememişti. Adam, gözünde bir derece daha yükseldi. Ariakas, görevin başarısının—ya da başarısızlığının—bütün sorumluluğunu kadının üzerine yüklemişti. Eğer başarılı olursa, bir kahraman gibi karşılanacaktı. Terfi. Lordunun iltiması—hem yatakta, hem de dışarıda. Eğer başarısız olursa. . . Kadın Ariakas'in ilgisini çekmiş, kendisine kapılmasını sağlamıştı. Ancak o herhangi bir şeye uzun süre ilgi gösterecek ya da kapılacak bir adam değildi. Acımasız ve güce açtı; 2^1 rruRQaRet weis ve öon peRRin amacına ulaşmak için kadını kurban eder, vücudu hâlâ seğiriyor mu diye ardına dönüp bakmazdı bile. Kitiara ateşin yanına oturarak gözlerini dans eden alevlere dikti. Yanında uyuyan İmmolatus döndü ve horladı. Havada ağır bir kükürt kokusu vardı. Şu anda bir şehri yakıyor olmalıydı. Kafasında evleri, dükkanları kaplayan alevleri canlandırdı. Ateşle kaplanmış insanlar, canlı meşaleler. Kömürleşmiş cesetler, kararmış harabeler. Yanan saçın, kızarmış etin iğrenç kokusu. Ölülerin külleri çizmelerini kaplarken zaferle yürüyen ordular. Arındırıcı ateş Ansalon'un tamamının üzerinden geçecekti: Ormanlarda çürüyen ölü elf kütüklerini temizleyecek; insanların gelişmesini engelleyen adî ırkların karmaşık örtüsünü yakacak; bozuk, kav kadar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kuru, şövalyelik gibi eski moda fikirlerin üstüne bir kıvılcım çakacaktı. Anka kuşu gibi, eskinin kömürleşmiş artıklarından yeni bir düzen doğacaktı. Kitiara, "Ben bu yeni düzenin bir parçası olacağım," dedi alevlere. "Yıkıcı ateş, kılıcımda parlayarak yanacak. Sana zaferle döneceğim, General Ariakas. "Ya da hiç dönmeyeceğim." Çenesini dizlerinin üzerine koyan Kitiara, kollarını bacaklarının etrafına sardı ve geride sadece karanlıkta bir ejderhanın kırmızı gözleri gibi kendine göz kırpan küller kalana kadar alevlerin odunu yakmasını seyretti. 25*2 II 2. KİTAP "Hiçbir şey şans eseri olmaz. Her şeyin bir nedeni vardır. Beynin nedeni bilmeyebilir. Beynin asla anlayamayabilir. Ancak kalbin bilir. Kalbin daima bilir." —Horkin, Büyücülük Ustası 1 Iğllj I I Umudun Sonu'nda yaşayanlar, savaşmayı asla istememişlerdi. Adil olmayan bir vergiye karşı başlatılmış olan sakin protesto, topyekûn bir isyana dönüşmüştü ve Umudun Sonu'nda yaşayanlardan hiçbirinin bunun neden böylesine yanlış anlaşıldığı konusunda bir fikri yoktu. Tepeden aşağı bir çakıl yuvarlarken, istemeden bir heyelana neden olmuşlardı. Göleti bir çubukla karıştırırken, bir okyanus dalgası, hepsinin içinde boğulabileceği bir su duvarı yaratmışlardı. Bir zamanlar ana yolda rahatça ilerleyen hayatlarının arabası, bir anda tekerleklerinden birini kaybederek yana devrilmişti ve şimdi de uçurumun kenarına doğru hızla ilerliyordu. Bu adaletsiz vergi, bir kapı vergisiydi ve Umudun So-nu'ndaki ticaret üzerinde yıkıcı bir etki yapıyordu. Ferman, Kral Wilhelm'den (eskiden İyi Kral Wilhelm diye bilinirdi, şimdi ise o kadar pohpohlayıcı bir isimle anılmıyordu) gelmişti. Fermana göre, Umudun Sonu şehrine giren bütün mallardan yüzde yirmi beş vergi alınacaktı ve, ayrıca, Umudun So-nu'ndan çıkan her mal da aynı vergiye tâbi olacaktı. Bunun anlamı, şehre giren her türlü ham maddeden, zırh için gerekli demir cevherinden jüpon dantelleri için kullanılan pamuğa kadar her şeyden vergi alınacağıydı. Şehirden çıkan aynı zırh ye jüponlardan da tekrar vergi alınacaktı. Dolayısıyla, Umudun Sonu'nda yapılmış malların fiyatı, nucqaRet weis ve öon pecRin son gnom icadından (buharla çalışan bir yayık) daha yükseğe fırladı. Tüccarların ham maddeye verecek kadar parası olsa bile, malları için istedikleri fiyat o kadar yüksek oluyordu ki, insanlar onları akmıyorlardı. Bunun da anlamı tüccarların işçilerinin ücretlerini ödeyememesiydi, ki onların da jüpon dantellerini geç, çocukları için ekmek alacak kadar bile parası yoktu. İyi Kral Wilhelm verginin toplanıp toplanmadığını görmek için vergi memurlarını—iri yarı ve vahşi zorbalar—gönderdi. Kapı vergisini ödemeye karşı gelen tüccarlar sindirildi, tehdit edildi, taciz edildi ve bazen de saldırıya uğradı. Uyanık tüccarlardan birinin aklına, vergiden kurtulmak için işini şehir duvarlarının dışına taşımak geldi. Sonuçta, zorbalar adamın çalışmasını engellediler, faaliyetlerini durdurdular, iş yerini yıktılar, mallarını yaktılar ve girişimci vatandaşın çenesine yumruklarını indirdiler. Kısa bir süre içinde Umudun Sonu'nun ekonomisi çöküşün sınırında

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sallanmaya başladı. Bu haksızlığa bir de aşağılama eklendi; Umudun Sonu'nda yaşayanlar, ülkede sakinlerine böylesine kötü davranılan tek şehrin kendilerininki olduğunu fark ettiler. İğrenç kapı vergisi, sadece onlardan toplanıyordu. Başka hiçbir şehir bunu ödemek zorunda değildi. Vatandaşlar bu haksız vergiyle neden cezalandırıldıklarım sormak için İyi Kral Wilhelm'e bir kurul gönderdiler. Majesteleri kurulu görmeyi reddetti, cevabını iletmesi için yardımcılarından birini gönderdi. "Bu, kralın isteği." Şehrin yöneticisi, boş yere, Kral Wilhelm'e bu haksız vergiyi kaldırması için yalvaran mektuplar taşıyan elçiler gönderdi. Elçiler, Majesterinin huzuruna bile kabul edilmeden geri gönderildiler. Kraliyet şehri Vantal'da Kral Wilhelm'in deli olduğu hakkında dedikodu yaymak da teselli etmedi elçileri. Deli bir kral yine de bir kraldı ve bunun da delice emirle25-6 silAtı kâRöeşli^i rine uyulup uyulmadığını kontrol edecek kadar aklının yerinde olduğu belliydi. Durum gittikçe kötüleşti. Dükkânlar kapandı. Pazar hâlâ açıktı, ancak satılan mallar yetersiz ve azdı. Lonca toplantıları—ki bir zamanlar tüccarların bir araya gelip sohbet etmesi, kaliteli yemek ve içkileri paylaşması için bir mazeretti—artık her tüccarın bir şeyler yapılması gerektiği konusunda ısrar ettiği bağırma karşılaşmalarına dönüşmüştü. Her tüccarın bu yapılması gereken şeyin ne olduğuyla ilgili bir fikri olduğundan, her tüccar kendisine karşı çıkanın kafasına bira maşrapasını—artık maalesef suyla doluydu—indirmeye hazırdı. Umudun Sonu'nun Tüccarlar Loncası, şehirdeki en güçlü örgüttü. Lonca, şehirdeki bütün endüstri ve ticaret üzerinde fiilî bir tekel kurmuştu. Daha küçük loncaları denetliyor, el işleri için standartlar belirliyor ve bu standartların uygulanışını kontrol ediyordu. Tüccarlar, haklı olarak, tapon işçiliğin bütün cemiyet üzerinde kötü bir etkisi olacağını düşünmüştü. Müşterilerini dolandırdığı ortaya çıkan bir tüccar loncadan atılıyor ve böylece hayatını idame ettirebilmek için para ka-zanamıyordu. Umudun Sonu'nun Tüccarlar Loncası şehirde çalışan bütün erkek ve kadınların, terzi ve dokumacıdan gümüşçü ve bira imalâtçısına kadar, maaşını arttırmak için çabaladı. Lonca adil maaşlar belirledi, genç kadın ve erkeklerin çıraklıktan ustalığa geçme koşullarını tanımladı ve tüccarlar arasındaki anlaşmazlıkları çözdü. Lonca üyeleri halkı ayaklandırmaya çalışan insanlar değillerdi. Halklarına daha iyi yaşam koşulları sunabilmek için talep ettikleri mantıksız istekler sayılmazdı. Loncanın şehrin yöneticisi ve yüksek şerifiyle samimi bir ilişkisi vardı. Loncaya bütün şehirde saygı gösteriliyordu, adillik ve dürüstlük üzerine kurulmuş ünleri o kadar sağlamdı ki, diğer şehirlerdeki zanaatkarların işleri, "Umudun Sonu'nda satılabilecek kadar iyi," övgüsüne lâyık görülüyordu. Bundan I nuRQARet wels ve öon peRRin dolayı, bir felaket olan yeni vergi ile ilgili ferman şehre ilân edildiğinde, halk durumu halletmesi için güvenle Tüccarlar Loncası'na döndü. Buna karşılık, lonca başkanı, uzun süre endişeyle düşündükten sonra, lonca üyelerini unutulmuş bir tanrının şehrin dış mahallelerinde yer alan, kısmen yıkılmış tapmağında gizli bir toplantıya çağırdı. Burada, alevli meşalelerle aydınlatılan karanlıkta, yüzleri solgun, kararlı ve azimli komşuları, iş arkadaşları ve dostları ile çevrili

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olan lonca başkanı, Umudun Sonu'nun Blödehelm Krallığı'ndan ayrılmasını, kendi kendini yöneten, kendi kanunları olan bir şehir devlet olmasını, zorbaları kovmalarını ve bu yıkıcı vergiye bir son vermelerini önerdi. Kısaca—devrim. Ayrılma için gerçekleştirilen oylama, oybirliğiyle kabul edildi. Yapılacak işlerden ilki, şehrin yöneticisi yerine bir devrim meclisi kurmak oldu. Onlar da ilk iş olarak şehrin eski yöneticisini liderleri olarak seçtiler, ikinci iş, zorbaları şehirden kovmaktı. Şanslarına, zorbalar öğleden sonra en sevdikleri meyhanede toplanıp kendilerinden geçercesine içerek işlerini kolaylaştırdılar. Çoğu sarhoş bir halde uyurken taşınarak duvarların dışına atıldı. Dövüşebilecek kadar ayık olanlar ise şehir milisleri tarafından kolaylıkla hizaya getirildi. Zorbalar gittikten sonra, Umudun Sonu'nun kapıları kitlendi ve sürgülendi. İyi Kral Wilhelm'e, Umudun Sonu'nun aslında bu tepkiyi göstermek istemediği, ancak halkın isyana zorlandığı mesajını taşıyan haberciler gönderildi. Umudun Sonu'nun Devrim Meclisi, bu berbat ve adaletsiz vergiyi kaldırması için krala son bir şans önerdiler. Eğer bunu yaparsa silahlarını indirerek kapıları açacaklar ve Blödehelm ile ty1 Kral Wilhelm'e hayatlarının sonuna kadar bağlı kalmak içi» yemin edeceklerdi. 2^8 silah kaRöeşliÇi Habercinin kraliyet şehri Vantal'a ulaşmasının at üstünde zor bir yoldan ilerleyerek dört gün süreceğini, kralın huzuruna çıkmak için bir gün gerektiğini ve geri dönüş için de dört günlük zorlu bir yolculuk gerektiğini düşündüklerinden, habercilerden hiçbir haber gelmeden onuncu güne ulaşana kadar Devrim Meclisi meraklanmaya başlamadı. On birinci gün geçti; artık merak, endişeye dönüşmüştü. On ikinci gün, endişe, öfkeyle yandı. On üçüncü gün, öfke, korkuya yol açtı. Asi şehre gelen bir kender (ki bu da sadece, bir ordu tarafından korunan kilitli ve sürgülü kapıların onları gerçekten de dışarıda tutamayacağını gösterdi!), kraliyet şehri Vantal'da şahit olduğu en ilginç idamın hikayesini anlattı. "Gerçekten, daha önce hiç kimsenin şehir meydanında kazığa oturtulduğunu görmemiştim! O kadar çok kan vardı ki! Kimsenin öylesine acıklı bir çığlık attığını duymamıştım. Bir adamın ölmesinin bu kadar uzun sürebileceğini bilmezdim. Kurbanın kafasının bir arabaya konduğunu da görmemiştim, şimdi düşünüyorum da, araba bu yöne geliyordu. Kurbanın aralık ağzına o şekilde sokuşturulmuş bir mesaj da asla görmemiştim, kurbanın kendi kanıyla yazılmıştı. Yazan şey. . . bana bir saniye verin... ben okumakta pek de iyi değilimdir, biri bana ne yazdığını söylemişti. . . bir hatırlayabilsin. .. ah, evet! Şey yazıyordu, "Bütün asilerin kaderi." Ancak bunu görmek için sizin de bir şansınız olacak, demişti kender. Araba, Umudun Sonu'na geliyor.. Öfke, umutsuzluğa dönüştü. Şehrin duvarlarına yerleştirilmiş gözcüler kuzeydoğudan yükselen toz bulutunu bildirdiklerinde, umutsuzluk paniğe teslim oldu. Umudun So-nu'ndan atla yola çıkan gözcüler, yıkıcı haberlerle döndüler. Bir ordu, büyük bir ordu, şehirlerine bir günlük yürüyüş me-safesindeydi. Gizlilik zamanı geçmişti. Ariakas'ın birlikleri artık gün ı-sığı altında ilerliyordu. 2*9 nuRQARet weis ve öon peRRin __ Umudun Sonu'nda yaşayanlar bir evden diğerine koştular, caddelerin köşelerinde dikildiler, şehrin yöneticisinin evi önünde sıralandılar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ya da Lonca Binası'nın girişlerini tıkadılar. Halk için bunun başlarına geldiğine inanmak imkânsızdı, o yüzden de ne yapmaları gerektiğini bilemiyorlardı. Komşu komşuya, çırak ustaya, hanım hizmetçiye, yönetici de o sırada__ birbirlerine sormakla meşgul lonca üyelerine sordu: Ne yapacağız? Kalacak mıyız? Gidecek miyiz? Gidersek, nereye gideceğiz? Evlerimize, işlerimize, dostlarımıza, akrabalarımıza ne olacak? Toz bulutu gittikçe büyüdü ve en sonunda öğle vakti doğu tamamıyla kırmızı oldu, sanki gün yeni ve kanlı bir şafakla parçalanıyor gibiydi. Halkın bir kısmı kaçmaya karar verdi, özellikle de şehrin yenisi olanlar, kökleri sığ ve kolaylıkla başka bir yere dikilebilecek olanlar. Taşıyabilecekleri eşyalarını ya toplayıp arabalara yüklediler ya da bohçalara sarıp,— arkadaşlarına veda ederek, şehir kapılarından çıktılar ve artık ordunun yaklaştığını herkesin bildiği yönün tam tersine gittiler. Ancak Umudun Sonu'nun halkının büyük bir kısmı kaldı. __ Dev meşe ağaçları gibi, onların kökleri de dağların derinlerine kadar uzanıyordu. Nesiller boyunca Umudun Sonu'nda yaşamış ve ölmüşlerdi. Geçmişi—efsaneye göre—Son Ejderha Savaşı'na kadar dayanan bu şehir, Afet'ten sağ çıkmıştı. Benim büyük büyük babam burada gömülü. Çocuklarım burada doğdu. Kendi başıma başlamak için çok gencim. Bu, gençliğimin geçtiği ev. Bu, büyük annemin kurduğu iş. Bunların hepsinden vazgeçmeli ve kaçmalı mıyım? Bunları korumak için öldürmeli miyim? Korkunç, acı bir seçimdi bu. Mültecilerin sonuncusu da kaçtıktan sonra, şehrin kapıları gürültüyle kapatıldı. Kapıların zorlanarak açılmasına karşı bir barikat oluşturmak için kaya parçalarıyla dolu ağır arabalar 260 silah kâRdeşliÇi kapıların ardına yerleştirildi. Mevcut her kap, savaş ateşleriyle mücadele etmek için suyla dolduruldu. Tüccarlar asker oldular ve bütün günü hedef çalışması yaparak geçirdiler. Büyük çocuklara atılan okları bulup geri getirmeleri öğretildi. Halk en iyisini umuyor ve en kötüsüne hazırlanıyordu— en azından en kötüsü olacağını düşündükleri şeye. Krallarına hâlâ güvenleri vardı. En iyi ihtimalle ordunun düzenli bir şekilde yoldan ilerleyeceğini, kamp kuracağını düşündüler. Komutanın nazikçe görüşme için ilerleyeceğini canlandırdılar hayallerinde, kendi temsilcileri de ateşkes bayrağı altında komutanla görüşmek için gidecekti. Komutan tehditler savura-cak, onlarsa vakarla cevap verecek ve direneceklerdi. Er geç bir parça o fedakarlık edecek, belki bir iki geri adım da şehirde yaşayanlar atacaktı. En sonunda, belki de bir gün süren sert ve zorlu bir görüşmeden sonra, bir anlaşmaya varacaklar ve herkes akşam yemeği için evine dönecekti. En kötü şey, olabileceğini düşündükleri en kötü şey, belki de askerlerin kafasının üstünden birkaç ok göndermek zorunda kalacaklarıydı; elbette, kimsenin zarar görmemesi için bilerek kötü nişan alınmış oklar. Sadece ciddî olduklarını göstermek için. Bundan sonra ordu komutanı—hiç kuşkusuz makul bir adam—şehri kuşatma altına almanın zaman ve iş gücü kaybı olacağını anlayacaktı. Ve bundan sonra da pazarlığa o-turacaklardı. Boruların çaldığı alarm sesi bütün şehirde yankılandı. İyi Kral Wilhelm'in ordusu görüş alanına girmişti. Yürüyebilen herkes duvarların üstüne tırmandı. Umudun Sonu şehri üç taraftan dağlarla çevriliydi, dördüncü tarafı ise verimli bir vadiye bakıyordu. Küçük çiftlikler vadiye yayılmıştı. Bahar ekiminin ilk ufak fideleri yeni sürülmüş araziden çıkmaya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


başlamış, yeşil bir ipek eşarp bütün vadinin üstünü kaplamıştı. Dağların arasındaki boğazdan bir yol inerek vadiden geçiyor ve Umudun Sonu'na ulaşıyordu. 26ı rmRQARet weis ve öon peiîRln _ Genelde, günün bu saatinde, duvarın üstünde duran biri, öküz arabasını sürerek yolda ilerleyen bir çiftçi, bir grup kender, arabası tencerelerle ve çaydanlıklarla dolu bir seyyar satıcı, ya da memnuniyetle şehir duvarlarına bakarak yemekle sıcak bir yatağı düşünen yorgun bir yolcu görürdü. Şimdi yoldan aşağı bir çelik nehri akıyor, güneş ışığı altında parlayan metal uçlu dalgaları ve anaforları küçük çiftlikleri yutuyordu. Çelik nehir, dökülen azgın bir su gibi vadiye aktı; çizmeli ayaklar yeri sarsıyor, davul gümbürtülerinden bir şelâle gelişlerini bildiriyordu. Kısa bir süre sonra askerler tahıl ambarlarını yağmalayıp hayvanları doğrarken ve çiftçilerle ailelerini ya öldürüp ya da esir ederlerken evlerden dumanlar yükselecek, alevlerin parıltıları görülebilecekti. Çelikten nehir vadiye dolarak faaliyet girdaplarına dönüştü—askerler kamp kuruyor, tarlalarda çadırları dikiyor, fidanları ayaklarının altında çiğniyor, çiftlikleri yağmalıyor- -lardı. Şehre ve onun duvarlara sıralanmış, solgun yüzleri ve hızla çarpan kalpleriyle onları izleyen şehir halkına çok az önem veriyorlardı. En sonunda küçük bir grup asker, ana topluluktan ayrıldı ve atlarını şehir kapısına doğru sürdü. Ateşkes bayrağı altında ilerlediler; beyaz bayrak, yanan tarlaların dumanı yüzünden neredeyse görülmez haldeydi. Askerler, seslerinin duvara ulaşabileceği bir mesafede durdular. Askerlerden biri, ağır bir zırh giyen, üç adım ilerledi. "Umudun Sonu şehri," diye bağırdı komutan derinden gelen bir sesle. "Ben Kholos'um, Blödehelm ordusunun komutanı. İki seçeneğiniz var: teslim olun ya da ölün." Duvardaki insanlar şaşkınlık ve korkuyla birbirlerine baktılar. Bunun, bekledikleri şey olmadığı kesindi. Biraz ittirildikten sonra, yönetici cevap vermek için öne çıktı. "Biz.. . biz görüşmek istiyoruz," diye seslendi. Komutan, "Ne?" diye bağırdı. Adam umutsuzca, "Görüşme!" diye haykırdı tekrar. a.6a. silâh kâRöeşliOi "Pekâlâ!" Kholos atına yerleşti. "Görüşeceğim. Teslim o-luyor musunuz?" Yönetici vakarla dikleşerek, "Hayır," dedi. "Teslim olmuyoruz." "O zaman öleceksiniz." Komutan omuzlarını silkti. "İşte, görüştük." Kalabalıktan, "Teslim olursak ne olacak?" diyen bir ses yükseldi. Kholos gülerek dudağını büktü. "Teslim olursanız ne olacağını size söyleyeyim. Hayatımı çok kolaylaştıracaksınız. Koşullarınız şu. Bir, bütün sağlıklı erkekler silahlarını bırakacak, şehirden çıkacak ve sıralanacak, böylece köle ağalarım sizleri iyice inceleyebilecek. İki, bütün genç ve alımlı kadınlar bir sıra oluşturacak, ki ben istediğimi alabileyim. Üç, Umudun Sonu'nun halkından geri kalanlar hazineleri dışarı taşıyacak ve buraya yığacak, ayağımın dibine. Bunlar teslim olma şartlarınız." "Bu... bu insafsızlık!" diyen şehir yöneticisinin soluğu kesildi. "Bu şartlar korkunç! Asla kabul etmeyeceğiz!" Komutan Kholos atının kafasını döndürdü ve dört nala kampına geri döndü, muhafızları da onu takip ettiler. Umudun Sonu'nun halkı savaşa, öldürmeye, ölmeye hazırlandı. Bir amacı savunduklarını düşündüler. Haksızlığa karşı savaştıklarına inandılar. Savaşın kendileriyle ilgili olmadığından, daha büyük

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


evrensel bir oyunda küçük, kullanılıp atılabilen parçalar olduklarından, bu saldırıyı emreden korkunç generalin haritaya bakana kadar şehrin adını bile bilmediğinden, yeni kurulan ejderhaordularının komutanlarının bunu bir eğitim alıştırması olarak gördüğünden haberleri yoktu. Umudun Sonu'nun halkı en azından ölümlerinin bir işe yarayacağına inandılar; aslında, şehrin cenaze alevlerinin küllerinden yükselecek duman, güzel mavi gökyüzünde tek bir 263 a 1 mARQARet weis ve öon peRRin siyah bulut, solan günün soğuk rüzgarıyla parçalara ayrılacak tek bir siyah bulut oluşturacak, yok olarak unutulacaktı. l\ 264 2 İyi Kral Wilhelm asi şehirden gelen elçinin başını kestiği sıralarda, Deli Baron'un ordusu da yok olmaya mahkûm bu şehre doğru ilerlemeye başlamıştı. Tüylü şapkasını sallayan ve sadece ileriki günlerde bir miktar hareket olacağı düşüncesiyle içten kahkahalar atan baron tarafından yönlendirilen askerler, yolun etrafına toplanmış Langtree halkının bağırışları ve iyi şans dilekleri arasında yola çıktı. Son yüklü erzak arabası da kapıdan sallanarak çıkınca kasaba halkı, huzur ve sessizlikten dolayı minnettar, ancak kaybedilen gelirden dolayı üzgün olarak, evlerine ve işlerine döndü. Baron, hedeflerine ulaşmaları için birliklerine epey zaman vermişti. Askerler günde yirmi beş kilometreden fazla yürümediler. Birliklerinin zinde ve savaşa hazır olmalarını istiyordu, yorgunluktan bitkin düşmelerini değil. Arabalar zırhlarını, kalkanlarını ve azıklarını taşıdı, bu sayede gün ortasında kısa bir dinlenme dışında hiç durmak zorunda kalmadılar. Yorgunluk, hastalık ya da sakatlanma yüzünden yürüyemeyenlerle acımasızca dalga geçildi, ancak sürücülerle birlikte arabalarda gitmelerine de izin veriliyordu. Adamların keyfi yerindeydi; savaş, şeref ve sonunda gelecek olan ödemeden dolayı hevesliydiler. Yürürken şarkılar söylediler, baronun tok bariton sesiyle yönetilen şarkılar. A-cemilere oyunlar oynayıp şakalar yaptılar. Her adam bu savaşın kendisi için sonuncusu olabileceğini biliyordu, çünkü maRQARet weis ve öon peRRin her asker, bir yerlerde, kendi kanıyla işaretlenmiş bir ok ucu ya da bıçağına kendi adının kazındığı bir kılıç olduğunu bilirdi. Ancak bunu bilmek, yaşamakta oldukları şu anı çok daha tatlı yapıyordu. Yürüyüşten keyif almayan tek kişi Raistlin'di. Zayıf vücudu, orta hızlı bir yürüyüşe bile uzun süre dayanamıyordu. İlk on kilometreden sonra yoruldu ve ayakları şişti. "Erzak arabalarında gitmelisin, Raist," dedi Caramon yardım etmeye çalışarak. "Diğer—" Yüzü kızardı ve dilini ısırdı. "Diğer zayıf ve kuvvetsizlerle birlikte," diye bitirdi Raistlin cümleyi. Caramon, "Ben—ben bunu demek istemedim, Raist," diye kekeledi. "Artık eskisine göre çok daha güçlüsün. Yani zayıf ya da öyle bir şey değildin ama—" "Sadece sesini kes, Caramon," dedi Raistlin rahatsız bir şekilde. "Ne demek istediğini çok iyi biliyorum." Caramon'u, arkasından içini çekip başını sallayarak ba^ karken bırakıp, topallaya topallaya, öfkeyle uzaklaştı. Raistlin, bir çuval kuru fasulyenin üzerinde yatarken, diğer askerlerin kendisine küçümseyerek baktığım aklında canlandırdı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kardeşinin merak ve koruma duygusuyla her gece arabadan inmesi için kendine yardım ettiğini hayal etti. Raistlin, o anda, eğer kendisini öldürse bile, orduyla birlikte yürümeye kesinlikle karar verdi—ki kuvvetle muhtemel öldürecekti. Acınmaktansa, yolda düşüp ölmeyi tercih ederdi. Raistlin yürürlerken Horkin'i kaybetmişti; gürbüz büyücünün ön sıralarda olduğunu, yürüyüş hızım belirlediğini tahmin etti. Raistlin'e ustasının yanına gitmesi gerektiğine dair haber geldiğinde, Raistlin Horkin'i aramış, büyücüyü arka tarafta, erzak vagonlarıylu birlikte bulunca da oldukça şaşırmıştı. "Yürüdüğünü duydum, Kırmızı," dedi Horkin. Kendini hakarete uğramaya hazırlayan Raistlin, "Diğer 266 silah kâRÖeşüSi askerler gibi, efendim," dedi. "Endişelenmenize gerek yok, efendim. Şu anda sadece biraz yorgunum, hepsi bu. Sabaha daha iyi olur—" "Pöh! Bu senin bineğin, Kırmızı." Horkin, arabalardan birine bağlı bir eşeği işaret etti. Eşek uysal gözüküyordu: Ağzındaki samanları çiğneyerek olduğu yerde duruyor, kampı kurmaya koyulmuş organize kalabalığı hiç umursamıyordu. "Bu Lillie. Ceplerini elmayla dolu tuttuğun sürece çok uysaldır." Horkin eşeğin başını okşadı. "İlginiz için teşekkür ederim, efendim," dedi Raistlin gerilerek, "ancak ben yürümeye devam edeceğim." Omuzlarını silken Horkin, "Nasıl istersen, Kırmızı," dedi. "Ancak o şekilde bana yetişmen çok zor olacak." Kafasını, Lillie'nin ikizi olabilecek başka bir eşeğe doğru salladı. İki eşek birbirlerine o kadar benziyorlardı ki, omuzlarından butlarına kadar inen çizgi bile birbirinin eşiydi. "Siz eşeğe mi biniyorsunuz?" diye sordu Raistlin, çok şaşırmıştı. Horkin, tabiri caizse, sapına kadar bir askerdi. Tam teçhi-zatlı olarak yüz on kilometre yürümüşlüğü vardı. Horkin için günde elli kilometre yürümek, bahçede bir gezinti yapmakla aynıydı. Genç büyücü soğuk bir şekilde, "Bu sefer benim hatırım için eşeğe biniyorsunuz, değil mi, efendim?" diye sordu. Horkin, elini nazikçe Raistlin'in ince omzuna koydu. "Kırmızı, sen benim çırağımsın. Ve son derece dürüst olarak söylüyorum ki, gerçekten de umurumda bile değilsin. Eşeğe biniyorum çünkü binmek için bir nedenim var, sabah göreceğin bir neden. Bana biraz yardımın dokunabilir, ama eğer yürümek istersen—" "Eşeğe bineceğim, efendim," dedi Raistlin, gülümseyerek. Horkin yaygısının rahatlığına kavuşmak için ayrıldı. Raistlin arkada kalarak Lillie'yle arkadaşlık kurdu ve huysuz 267 nuRQARet weis ve öon peRRin doğasındaki nasıl bir çarpıklığın Caramon'a kendisini düşündüğü için içerlemesini ve Horkin'e kendisini umursamadığı için saygı duymasını sağladığını merak etti. Eğer Raistlin bunun kolay bir yolculuk olacağını düşün-düyse bile, ne kadar yanıldığını hemen ertesi gün anladı. İki büyücü uzun sıranın kenarında, erzak arabalarının yanında ilerliyorlardı. Raistlin eşek üzerinde gitmenin, sıcak güneş ışıklarının keyfini çıkartıyordu ki, Horkin aniden vahşice bağırdı ve dizginleri çekti. Eşeğin kafasını öyle sert bir şekilde çevirdi ki hayvan itiraz ederek anırdı. Eşeğin böğrünü tekmeleyen Horkin, Raistlin'e kendisini takip etmesi için seslenerek, pervasızca yoldan ayrıldı. Raistlin'in bu konuda söyleyecek bir şeyi yoktu, keza Lillie ahır arkadaşından ayrılmak istemiyordu. Eşek Horkin'in ardından ilerledi ve Raistlin'i de kendisiyle birlikte götürdü. İki eşek çalılıkların

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


arasına daldılar, dik bir sel yarıntısından aşağı tökezleyerek inip yoncalarla kaplı bir çayıra girdiler. — Raistlin, "Ne oldu, efendim?" diye bağırdı. Yürüyüşü bir atınkinden çok daha farklı olan eşeğin üzerinde rahatsızdı; cübbesi etrafında dalgalanıyor, saçları ardında uçuşuyordu. Horkin'in en azından bir goblin ordusunun izini sürdüğünden ve ustasının onlarla tek başına ilgilenmek istediğinden emindi. Raistlin, ordunun geri kalanının koşturarak geldiğini görmeyi umarak, omzunun üstünden ardına baktı. Ordunun geri kalanı görüş alanından çıkmıştı. Raistlin, "Efendim! Nereye gidiyorsunuz?" diye ısrar etti. En sonunda, kendi çabasından çok rekabetçiliği geride kalmaya tahammül edememesinden belli olan Lillie'nin sayesinde, adamı yakalamayı başarmıştı. "Papatyalar!" Horkin muzafferane bir şekilde bağırdı, bembeyaz bir çayırı işaret ederek. Eşeğini daha fazla gayret göstermesi için mahmuzladı. 268 silâh kâRöeşliÇi "Papatyalar mı!" diye mırıldanan Raistlin'in şaşırmaya vakti olmadı. Lillie bir kez daha yarışa katılmıştı. Horkin, eşeğini beyaz ve sarı çiçeklerle kaplı çayırın tam ortasında durdurarak eyerden aşağı atladı. "Hadi, Kırmızı! Kaldır kıçını!" Horkin yaptığı küçük şakaya sırıttı. Eyerine bağlı duran boş bir çuvalı alarak Raistlin'e fırlattı, bir tane de kendisine aldı. "Harcanacak zaman yok. Çiçekleri ve yapraklarını topla. İkisini de kullanacağız." Gayretle çiçekleri toplamaya başlayan Raistlin, "Papatyanın öksürüğü hafifletmeye yaradığını biliyorum," dedi. "Ancak şu anda askerlerden hiç biri—" "Papatya, savaş alanı çiçeği olarak bilinir, Kırmızı," diye açıkladı Horkin. "Döv, ondan bir merhem yap, yaraların üzerine sür; kangreni önler." "Ben bunu bilmiyordum, efendim," dedi Raistlin, yeni bir şey öğrenmekten dolayı memnun olarak. Papatya ve biraz da yaralanmalara ve başka hastalıklara iyi gelen yonca topladılar. Dönerlerken, Horkin bir kez daha yoldan saptı, yabani böğürtlen toplamak için dörtnala ilerledi, __askerlerde en çok görülen hastalığın—dizanteri—tedavisi için kullandığını söyledi. Artık Raistlin neden eşeklere ihtiyaçlarının olduğunu anlamıştı. İki büyücü bitki toplamayı bıraktıklarında, ordu kilometrelerce önlerindeydi. Sadece onlara yetişmek için bütün öğleden sonra ilerlediler. İşleri gece de bitmiyordu; çok yıpratıcı bir uğraş olan bitki toplamakla geçen bir günü ardından Horkin, Raistlin'e taç yapraklarını çiçeklerden koparmasını, yaprakları kaynatmasını ya da kökleri ezerek hamur haline getirmesini emrediyordu. Raistlin, çok yorgun olmasına rağmen—hayatında kendini hiç bu kadar bitkin hissettiğini hatırlamıyordu—her gece uyumadan önce o gün öğrendiklerini küçük kitabına kaydetmeyi ihmal etmiyordu. 269 rruRQaRet weis ve öon peRRin Bitkilerle olan işlerinin tamamlandığı günlerde de dinlenmek yoktu, keza eğer çiçek toplamıyorsa, büyü yapmasını ilerletmek için çalışıyordu. Bundan önce Raistlin büyüleri konusunda hep çok titiz davranmıştı. Kelimeleri, her birini doğru söylediğinden emin olana kadar söylemezdi. Bir büyüyü mükemmel yapacağından emin olmadan yapmazdı. Artık önemli olan hızdı. Büyüsünü hızla yapması

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gerekiyordu, bir Vnın "aaa" olarak mı, yoksa "ah" olarak mı telaffuz edildiğini düşünmeye ayıracak vakti yoktu. Büyüyü o kadar iyi bilmeliydi ki, kelimeleri süratle, düşünmeden, hata yapmadan söyleyebilmeliydi. Kelimeleri hızla söylemeye çalışırken, Raistlin sekiz yaşındaymışçasına takılıyor ve kekeliyordu. Aslında, diye kendi kendine aksice itiraf etti Raistlin, sekiz yaşımdayken bu kelimeleri çok daha iyi telaffuz ediyordum! Böyle bir çalışmanın kolay olduğu düşünülebilir, sadece kelimeleri tekrar tekrar söylemek, bir aktörün senaryoyu ez-__ berlemesi gibi. Ancak bir aktörün nerede olursa olsun sözlerini yüksek sesle tekrarlayabilme avantajı vardır; bir büyücü-nün ise, yanlışlıkla büyüyü yapmaktan korkması nedeniyle böyle bir şansı yoktur. Raistlin, çok daha az yetenek sahibi ve eğitimsiz bir bu-yücü olan Horkin'in, kendisinin anlamakta bile bu kadar zorluk çektiği büyüleri çabucak söyleyebilmesine ve her seferinde yapabiliyor olmasına sinirleniyordu. Raistlin, amansız bir kararlılıkla çalışmalarına devam etti. Ne zaman boş bir zaman bulsa, soluğu kimseye zarar vermeden üç saniyeden kısa sürede bir 'yang111 roketi' yaratmaya çalışabileceği—ki bu pek sık olan bir şey değildi—ağaçlıklarda alıyordu. Günleri yıpratıcı uğraşlarla, geceleri ise ilaç ve iksir hazırlamak, yazmak ve çalışmakla dolan Raistlin, yorgunluktan yere yığılmamış olmamasına hayret etmişti. Ancak, gerçek şu ki, hiç bu kadar iyi, bu kadar canlı ve hayatla bu kadar ilgili olmamıştı. Kendi kendini değerlendirmeye uzun süredir alış270 silah kâRÖeşliOi kın olduğundan, Raistlin en sonunda hareket halinde olmanın kendisine iyi geldiğine karar verdi, hem fiziksel hem de zihinsel olarak. Kendini meşgul edecek bir şey olmadığında ne zihni ne de bedeni gelişiyordu. Artık daha seyrek öksürüyordu, spazmları olmasına rağmen nadiren acı veriyorlardı. Caramon'u bile her zamankinden daha az budala buluyordu. Raistlin her gece kaynamış tavuk ve peksimetten oluşan akşam yemeği için Caramon ve arkadaşı Otlakçı'ya katılıyordu. Aslında bundan gerçekten keyif alıyordu ve onların arkadaşlığını dört gözle beklediğini fark etti. Caramon'a gelince, kardeşindeki bu değişiklikten çok memnundu ve her zamanki uysal doğasıyla, bunun üzerinde düşünmek ya da bunu sorgulamakla zaman harcamadı. Raistlin arka arkaya üç kez ateş şimşeği atmayı becerdiği gecenin akşam yemeğinde o kadar keyiflendi ki, Caramon ikizinin gizlice cüce içkisi içtiğinden şüphelendi. Umudun Sonu'na doğru yapılan yürüyüş olaysız devam etti. C Bölüğü, ordunun keşif kolu olarak önden ilerlediğinden, kararlaştırılan günde şehrin görüş alanına girerek İyi Kral Wilhelm'in ordusunun duvarların dışına kamp kurmuş olduğunu gördü. Hava, pis bir yanık kokusuyla grileşmişti; feryat ve çığlıkların sesleri, dumanın içinde ürkütücü bir biçimde çınlıyordu. Caramon dehşetle, "Savaş bitmiş mi, efendim?" diye sordu, kaçırdığını düşünerek. Çavuş Nemiss büyük bir akçaağacın gölgesinde durdu: Acı veren dumandan kurtulmak için gözlerini kırpıştırıyor, neler olduğunu anlayabilmek için vadinin üstüne çökmüş dumanın ötesini görmeye çalışıyordu. Adamları, ağaçların kenarında durup gizlenerek, kadının etrafında toplandı. Çavuş Nemiss kafasını salladı. "Hayır, savaşı kaçırmadık, Majere. Pöh! Bu şey insanın ağzına giriyor!" Matarasından biraz su içti, sonra da yere tükürdü. 271

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rruRQARet weis ve öon peRRin "Ne yanıyor, efendim?" diye soran Otlakçı dumana ve yağan küllere baktı. "Yanan ne?" Çavuş Nemiss bir yudum daha su içtikten sonra, "Araziyi yağmalıyorlar," diye yanıtladı. "Evlerle ambarları yağmalıyor ve taşıyamayacaklarını da yakıyorlar. Bu duyduğunuz çığlıklar—bunlar, yakaladıkları kadınların." "Orospu çocukları!" dedi Caramon, yüzü solarak. Kuru dudaklarını yaladı, kendini hastalanmış gibi hissetti. İşkence edilen birinin sesini daha önce hiç duymamıştı. Kılıcının kabzasını sıkıca tutarak kınında tıngırdattı. "Bunu ödeyecekler!" Çavuş Nemiss alaylı bir şekilde ona baktı. "Korkarım hayır, Majere," dedi tatsızca. "Onlar bizim centilmen müttefiklerimiz." Baronun ordusu, disiplinli bir çalışma ile, baronun yardımcısı Komutan Morgon'un eleştiren bakışları altında kamplarını kurdu. Caramon ve bölüğü kampın etrafında nöbet tuttular. Tehlikenin şehir yönünden gelmesi muhtemeldi, ancak nöbetçilerin bakışları mütemadiyen şehirden müttefiklerinin kampına kayıyordu. Caramon, su tulumuyla nöbetçileri dolaşan Otlakçı'ya, "Baron ne dedi?" diye sordu. Otlakçı'nın anlaşma yapmaktan başka bir yeteneği daha vardı. Olağanüstü bir şekilde konuşmalara kulak misafiri olabiliyordu. Bu yeteneği de herkesi şaşırtıyordu, keza konuşmalara kulak misafiri olmak kenderlere ait olmayan tek ve yegâne kusurdu. Bir konuşmaya kulak misafiri olan bir kender, tartışılan konu ile ilgili paylaşması gereken çok değerli bilgilerinin olduğunu düşünerek kendini konuşmaya katılmaya mecbur hissederdi, konu ne kadar kişisel ya da gizli olursa olsun. Ancak, 272 ir silah laRöeşli^i iyi bir dinleyicinin sessiz ve dikkatli olması gerekirdi. Böylesi yetenekleri nasıl kazandığı Otlakçı'ya sorulduğunda, bunun ticaret yapmaktan kaynaklandığını düşündüğünü söylemişti, çünkü kulakları açık ve ağzı kapalı tutmak her zaman daha kârlıydı. Ayrıca konuşmalara kulak misafiri olmakta başarılı birinin en yararlı şekilde görmesi ve duyması için, doğru zamanda, doğru yerde bulunması gerekirdi. Otlakçı'nın elde etmeyi başardığı bilgileri duyabilmek için nasıl hep doğru yerlerde bulunmayı becerdiği arkadaşları için bir gizdi. Ama kısa bir süre sonra merakla sorgulamaktan vazgeçerek, bilgi getirmesi için ona bel bağladılar. Caramon ılık ve acı suyu kana kana içerken, Otlakçı da kulak misafiri olduğu konuşmayı iletti. "Çavuş Nemiss, barona Kral Wilhelm'in askerlerinin araziyi yağmaladığını ve yaktığını söyledi. Baron Çavuş Nemiss'e dedi ki, 'Bu onların memleketi. Bunlar, onların halkı. Bu durumla nasıl başa çıkmaları gerektiğini en iyi onlar biliyor. Şehir ayaklanmış durumda. Onlara bir ders verilmesi lâzım, sert ve hızlı bir ders, yoksa krallıktaki diğer şehirler de hiç ce. . . ceza görmeden otoriteyi reddedebileceklerini düşünür. Bize gelince, biz bir iş yapmak için kiralandık ve, tanrılar adına, bunu yapacağız.' " "Hıh." Caramon homurdandı. "Peki Çavuş Nemiss ne dedi?" "Evet, lordum.' " Otlakçı sırıttı. "Yani baronun çadırından çıktıktan sonra." "Bilirsin ki ben o tür bir lisan asla kullanmam," dedi Otlakçı alayla ve ağır su tulumunu kaldırarak, diğer nöbetçiye doğru yorgun argın yürüdü. Raistlin'in oturup müttefiklerinin garip davranışları hakkında düşünecek zamanı yoktu. Ordu vardığından beri meşguldü; Horkin'e, savaş büyücüsünün çadırını—ki bu da Hor-kın'in lâboratuvarının daha

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


küçük ve daha kaba bir versi273 maRQARet weis ve öon peRRin yonuydu—kurmak için yardım ediyordu. Büyülerde kullandıkları malzemeleri hazırlamanın yanında, iki büyücü ilaç ve merhem sağlamak için baronun cerrahıyla, ya da askerler arasındaki ismiyle "sülükle birlikte çalışıyorlardı. Cerrahın şu anda boş olan çadırı, kısa bir süre sonra yaralıları barındırmak için kullanılacaktı. Raistlin yanında birkaç kavanoz merhem getirmişti, nasıl kullanılmaları gerektiğini anlatan açıklamalarla birlikte. Ancak cerrah aletlerini yerleştirmekle meşguldü ve Raistlin'e ters ters beklemesini emretti. Çadır düzenli ve temizdi. Portatif karyolalarla doluydu; böylece yaralılar yerde uyumak zorunda kalmayacaklardı. Raistlin aletleri inceledi—parçalanmış kol ya da bacakları kesmek için kullanılan testere, ok uçlarını kesmekte kullanılan keskin bıçak. Yataklara baktı ve Caramon'un orada yattığını gördü. Kardeşinin yüzü bembeyazdı, alnında boncuk boncuk terler vardı. Deri bir iple kollarını yatağa bağlamışlardı ve iki güçlü adam, cerrahın yardımcıları, onu tutuyordu. Bacak kemiği dizinin altından parçalanmış, kırık kemik yırtılmış etinin içinden dışarı çıkmış ve kan bütün yatağı kaplamıştı. Sert sert nefes alan Caramon, yardım etmesi için kardeşine yalvarıyordu. "Raist! Onlara izin verme!" Caramon acıyla kenetlenmiş dişlerinin arasından bağırdı. "Bacağımı kesmelerine izin verme!" Cerrah, "Onu sıkı tutun, çocuklar," dedi ve testeresini kaldırdı. . . "İyi misin, Büyücü? Yatsan iyi olur." Cerrahın yardımcısı tereddütle yaklaşarak, elini Raist-lin'in omzuna koydu. Raistlin karyolaya bir göz attı ve titredi. "Kesinlikle çok iyiyim, teşekkür ederim," dedi. Kana boyanmış sis gözlerinden temizlendi, patlayan yıldızlar ortadan kayboldu, kendini hasta hissetmesine neden 274 silâh kâRöeşlı'Oi olan duygu geçti. Yardımcının ilgili elini ittirdi ve kendini sakin ve yavaş yürümeye zorlayarak, acele edermiş gibi çirkin bir görüntü sergilemeden çıktı. Dışarı çıkınca duman dolu havadan derin bir nefes aldı ve neredeyse anında öksürmeye başladı. Yine de, bu bozuk hava bile çadırın içindeki boğucu atmosferden daha iyiydi. "Beni etkileyen eşyalar olmalı," dedi Raistlin kendi kendine. Zayıflığından ötürü utanmış ve kendini küçümsemişti. "Bu ve aşırı faal bir hayal gücü." Manzarayı aklından uzaklaştırmaya çalıştı, ancak Cara-mon'un acı çeken görüntüsü son derece canlıydı. Resim solmayacağına göre, Raistlin ona uzun uzun ve dikkatle bakmak için kendini zorladı. Aklının gözlerinden, cerrahın Cara-mon'un bacağını kesmesini izledi, kardeşinin günlerce korkunç bir ıstırapla kıvranmasını, ardından da yavaş yavaş iyileşmesini seyretti. Kardeşinin diğer yaralılarla birlikte, arabayla baronun kalesine götürülmesini izledi. Kardeşinin hayatının geri kalanını bir sakat olarak geçirmesini izledi, sapasağlam vücudunun dostlarının acıyan bakışları altında harabeye dönmesini.. . Amansızca, "İşte o zaman benim ne hissettiğimi anlardın, kardeşim," dedi Raistlin. Ne söylemiş olduğunu ve bunu söyleyerek ne demek istediğini fark edip, titredi. "Tanrılar aşkına!" diye mırıldandı dehşet içinde. "Ben neler düşünüyorum? Bu kadar aşağılara mı battım? Bu kadar kötü niyetli

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


miyim? Ondan bu kadar çok mu nefret ediyorum? "Hayır." Raistlin çadırda geçirdiği o birkaç korkunç saniyeyi tekrar düşündü. "Hayır, ben öylesi bir canavar değilim." Ağzı hüzünlü bir gülümsemeyle büküldü. "Onun acı çektiğini üzülmeden düşünemem. Ancak yine de, onun acı çekişini kinle yüklü bir tatmin olmadan da düşünemiyorum. Ruhumdaki 9.7S rtuRQARet weis ve öon peRRin nasıl bir kara yer—" "Kırmızı!" Horkin'in bağırtısı ardından gürleyerek, onu ani ve beklenmedik bir davulun sesi gibi irkiltti. Raistlin gözlerini kırpıştırdı. Zihni düşünceleriyle o kadar meşguldü ki, farkında olmadan savaş büyücüsünün çadırına girmişti. Horkin ters ters bakarak dikildi. "Merhemin sorunu ne? Bunu istemiyor muydu?" diye sordu Horkin. "Bunun ne için olduğunu ona söylemedin mi?" Raistlin ellerine bakınca, merhem dolu bir kavanozu Ö-lüm'ün bile kıskanabileceği kadar sıkı bir kavrayışla tuttuğunu gördü. "Ben.. . Bu. . . evet, epey memnun oldu. Aslında, daha çok istiyor," diye kekeledi Raistlin. "Ben yaparım, efendim. Sizin ne kadar meşgul olduğunuzu biliyorum." "Luni adına, neden bunu geri getirdin?" diye şikayet etti Horkin. "Neden sen diğerini yapana kadar bunu kullanması için ona bırakmadın?" Raistlin pişman bir şekilde, "Üzgünüm, efendim," dedi. "Sanırım bunu düşünemedim." Horkin ona baktı. "Sen çok düşünüyorsun, Kırmızı. Senin derdin bu. Sana düşünmen için para ödenmiyor. Bana düşünmem için para ödeniyor. Sana, benim düşündüklerimi yapman için para ödeniyor. Şimdi düşünmeyi kes ve birlikte daha iyi geçinelim." Raistlin ustasına genelde gösterdiğinden daha fazla bir itaatkârlıkla, "Evet, efendim," dedi. Kendine eziyet eden bütün düşüncelerinin gitmesine izin vermenin, deve dikeni tüyü gibi rüzgârla sürüklenmesini izlemenin kendini canlandırdığını fark etti. "Erzakların geri kalanını ben getiririm. Sen şu merhemi yapmaya başla." Horkin çadırın kapısında duraklayarak aşağıdaki şehre baktı. "Eğer savaş çiçeği kremi stokluyorsa, Sülük bunun oldukça kanlı bir savaş olacağını düşünüyor olmalı." 276 __________ silah kâRöeşUOi Raistlin, emredildiği üzere, kendine düşünmek için izin vermeyi reddetti. Havan ve tokmağı alarak, papatya ezmeye başladı. 277 3 Umudun Sonu şehrinde birçok birahane vardı. Kitiara'nın ölüme mahkûm edilen bu şehre geldiğinde keşfettiği bu birahanenin adı ise Dalgacı Ay'dı. Meyhanenin tabelasında ipe asılmış bir adam resmi vardı, parlak renklerle yapılmış bir resimdi bu—adamın suratı özellikle dehşet vericiydi—fonda da parlak sarı bir ay vardı. Asılmanın, birahanenin adıyla ne alâkası olduğu konusu, üzerinde fikir yürütmeye açıktı. Genel fikir, sahibinin "dalgacı" kelimesini "darağacı" ile karıştırdığıydı, ancak sahibi bunu her zaman şiddetle reddediyor olmasına rağmen, ilmiğin varlığına da "dikkat çekiyor olması" olması dışında bir neden gösteremezdi. Rüzgârda tıpkı üstündeki ilmik gibi sallanan tabela, yoldan geçen bir sürü insanı durdurur, çoğunun gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde merakla bakmasına neden olurdu. Ancak, aynı kişilerin bu asılı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cesetle gösterilen yerin yemeğini tatmaya ya da birasını içmeye ikna edilip edilmediği başka bir konuydu. Meyhanenin müşteriyle dolup taştığı pek söylenemezdi. Meyhaneci bunun nedeninin, kasabadaki diğer meyhane sahiplerinin "onu ele geçirmek" istemesinden olduğunu söylerdi. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bunun doğru olmasının gerekmediğiydi. Mide bulandırıcı tabelasına ilâveten, Dalgacı Ay şehrin en eski kısmında bulunuyor, terk esilah kâRöeşliOi dilmiş, yıkılmak üzere olan binaların sıralandığı dolambaçlı bir yolun sonunda yer alıyordu. Pazardan, tüccar caddelerinden ve Meyhaneler Sokağı'ndan uzaktaydı. Ahşap bir çatının altında duran uyumsuz bir kalas yığını, bir meyhane için pek alımlı bir görüntü sayılmazdı. Tek bir penceresi bile yoktu, tabi birahanenin önünde yer alan ve iki tahtanın birbirine küserek diğeriyle herhangi bir ilgisinin olmasını reddettiği deliği saymazsanız.. Bina sanki ani bir selle sokaktan kopartılmış ve tarumar olarak istinat duvarının yanına dayanıp durmuş gibiydi. Yerel efsaneye göre, olan da tam olarak buydu. Kitiara, Dalgacı Ay'ı sevmişti. Bütün şehri böyle bir yer bulmak için aramıştı. "Yoldan uzakta" bir yer, "bedenin biraz huzur ve sessizlik bulabileceği" bir yer, garsonların "bir bira daha isteyip istemediğinizi öğrenmek için başınızı ölümüne ağrıtmadığı" bir yer.. Dalgacı Ay'ın az olan birkaç müşterisi bu rahatsızlıklara katlanmak durumunda değildi. Dalgacı Ay'da hiç garson çalışmıyordu. Meyhanenin sahibi, ki o kendisinin en iyi müşte-risiydi, genellikle o kadar zil zurna sarhoş olurdu ki, misafirler kendi kendilerine hizmet etmek durumunda kalırlardı. Bunun müşterilerin vicdansız bir şekilde biralarını içmelerine ve hesap ödemeden gitmelerine açık davetiye çıkardığı düşünülebilirdi. Ancak meyhaneci akıllıca davranıp birasını içilmez yaparak bunu engellemişti; böylece eğer bira bedava olsa bile hâlâ kötü bir alışveriş olarak kabul edilecekti. İmmolatus, "Cehennem'i enine boyuna araştırmış olsaydın bile, bundan daha berbat bir böcek yuvası bulamazdın," diye şikayet etti. Yumuşak, etli ve kolayca zarar görebilen insan bedeninden biraz önce bir kıymık çıkartmış olduğundan iskemlenin ucunda oturuyordu. Çelik kadar sert, parlak kırmızı pullarını kaybetmiş olduğundan dolayı üzgündü. "Sıcak kömürler üze270 nuRQARet weis ve öon peRRin ., ^ rinde kızartılarak ebediyen işkence edilen ı ^esiz olan böbreği hastalanarak ölmüş bir attan yapddıg1 ş P bu sıvıyla dolu bir maşrapaya burun kıvırın», değilsiniz, Kitiara hırçın bir şekilde, "Onu içmek zor^n r^âtsız olu-Yüce Efendim," dedi. Yol arkadaşından çok rek0ieden ve yordu. "Kılığınız yüzünden insanların ^^^^^iz tek yer soluklarını ensemizde hissetmeden konuşabi burası." damladıÇatlak kupasını kaldırdı. Bira yavaş yavaş y^ ^^ blZ. Kit tadına baktı, tükürdü ve kupayı ters çevire ^ meyha-landırdı. Bu bitince çizmesine uzandı, daha sayg ^ ^ yU_ neden alınmış konyakla dolu bir cep şiŞesl S1 şişesini dum içti. Hoşnutsuzluğunu gösteren bir hare » ----yanindakine önermeden çizmesindeki yerine y uuldunuz "Pekâlâ, Yüce Efendim," dedi, "herhangi bir şey mu? Bir iz? Bir ipucu? Bir yumurta?' ------ ?» ^^(jlatuSi----"Hayır, bulmadım," diye sakince yanltladl araştırdım "Bu lanet olası dağlarda bulabildiğim her magaray ^^ınX ve orada hiçbir yerde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gizlenmiş ejderha yum kesinlikle söyleyebilirim." , , • jj "Her mağarayı araştırdınız mı?" Kitiara şup m0latus. "Bulabildiklerimin hepsini," diye yanıtladı lm.nemli 0lduKit sertti. "Bunun Majesteleri için ne kadar o ğunu biliyorsunuz—" . • Je gizlen"Yumurtalar araştırdığım hiçbir mağaranın İÇ miş değil," dedi İmmolatus. Kit, "Majestelerinin verdiği bilgi—-' yumurtaları "Doğru. Dağların içinde gizlenmiş metalik 5^^^ on. var. Onları hissedebiliyorum, koklay abiliyorum.^^asak. lara ulaşmak. Mağaranın girişi çok iyi grzlen lanmış." . ıep» "İyi! Şimdi bir yerlere varıyoruz. Bu giriş. ^ İmmolatus, "Burada," dedi. "Şehrin içinde280 Â silâh lacöeşliOi 1 du "Metalik denen şu sözde 0..ht- Kit bumuza* so u ^^ itiraf ediyorum, U orif fünemiyor»f «Ejderhalar hak. ^urtlarkf *î ^ ya*^ *££ Bu şehrin çok eski ol-01 -naklisi* b lmiy0rsun. No*» kIü böcek £» *" S * «-"V^ iC* ** ben bile genç-Urm>ffflf* ve «manto bmbu' ^ ^^ u_ Ufggn* ^"t,kÇdTon»sald.rmay, dündün, lisi"»* ike dalarak- Belki o khvor... aktaki 6^1,1, »eden y»P™y^ ne jiyorsunu2> S-^Sann. ^J^ gibi, çanlara * Yüce • mP GümuŞ ejo , . , „ nediğı^1 m ye titreyerek ayağa kalktı. "U^ bg2kındayS sayg^ *— öğrenecek-«Düşma*larlın TJfrndim!» diye yanıtladı Kit, ona si«-" • dinleyim Yüce W*n kllıcımn kabzası etrax^MT^« «*» şehri kur-Kohakrnak10, [ «LordAna^ Zamanından emin nffltan Khol° bir s-re,s j tL sevi gördüm. Bu lanet ye-lilinr, «"' ,arak adland^a" f? Arklniay,m. Komu-«?-°T,â y»»*ileCef'n,' a Çok biliyorum. İnantn * * fXn V 1*^3, yakalamak istemeyiz.* hissedebmyorU s81 maRQARet weis ve öon peRRin hissetmek gibi. Tam yerini belirleyemediğin bir kaşıntıyla başlar. Bazen onu günlerce hissetmezsin ve sonra bir gece azap çekerek uyanırsın. Şehirden ne zaman çıksam kaşıntı yok oldu. Döndüğümde güçlü, çok kuvvetliydi." Dalgınca elinin üstünü kaşımaya başladı. "Yumurtalar buranın yakınında. Ve ben onları bulacağım." Kitiara tırnaklarını ejderhanın boynuna geçirmemek için avuçlarına batırdı. Aptal bir kenderi takip etmek için değerli zamanlarını harcamıştı! Ve şimdi, bü kadar kritik bir zamanda. . . Neyse, bunun için yapılacak bir şey yoktu. Gnom-un kafasını buharla çalışan yeni, tümüyle farklı bir üzüm presine sıkıştırdığında dediği gibi, çaresi olmayan şeye tahammül etmek gerekirdi. Öfkesine hâkim olan, en azından bastırarak karnına indiren Kitiara, hiç de iyi olmayan bir keyifle, "Şimdi ne var, Yüce Efendim?" diye sordu. Birahanedeki tek müşteriler onlardı. Sahibi akşam yemeği sırasında içerek sızmıştı ve şu anda, kafası kollarının üzerinde yayılmış bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hâlde tezgâhın üzerinde yatıyordu. Tozla kaplı bir güneş ışığı, tartışan tahtaların arasından süzüldü, titredi ve sanki kazara içeri girmiş olmaktan dehşete düşmüşçesine ortadan kayboldu. "En fazla bir ya da iki günümüz kaldı," dedi Kitiara. "İlk saldırıdan önce buradan çıkmış olmalıyız." İmmolatus tezgâhın yanında durdu, fıçıdan sızarak sıkıştırılmış çamur zemin üzerinde küçük bir gölet oluşturan bira ırmağına kaşlarını çatarak baktı. "Şehrin eski kısmı nerede, Solucan?" Kitiara bu şekilde çağırılmaktan son derece usanmaya başlamıştı. Bunu bir daha yaptığında, o kelimeyi boğazına sokmak istiyordu. "Benim ne olduğumu sanıyorsunuz, Yüce Efendim? Büyük Kütüphane'de mürekkep yalamış bir tarihçi mi? Nereden 282 silah kâRöeşliOi bilebilirim?" Ejderha, "Uzun süredir buradasın," diye belirtti. "Bu tür şeyleri fark etmiş olabilirsin." "Ve senin de fark etmiş olman gerekir, seni küstah—" Kitiara sonraki birkaç tanımlayıcı sıfatı, çizmesindeki şişeden aldığı bir yudum konyakla yuttu. Ancak bu sefer şişeyi kaldırmayıp masada bıraktı. Mükemmel işiten İmmolatus, kendi kendine gülümsedi. Tezgâhtarın düz ve yağlı saçlarını tutarak kafasını tezgâhın üzerinden kaldırdı. "Sümüklü böcek! Uyan!" İmmolatus adamın kafasını bir- m kaç kez tezgaha vurdu. "Beni dinle! Sana bir soru soracağım." Adamın kafasını birkaç kez daha vurdu. Tezgahtar irkildi ve inleyerek, sulanmış, kan çanağına dönmüş gözlerini açtı. "Ha?" "Kasabadaki en eski binalar nerede?" Adamın kafasını tezgaha tekrar vurdu. "Neredeler?" Tezgâhtar gözlerini kıstı, sarhoşluktan doğan bir şaşkınlıkla Immolatus'a baktı. "Bağırma! Tanrılar! Kafam acıyor! En eski binalar batı tarafında. Eski tapınağın yanında... " "Tapınak!" dedi immolatus. "Ne tapınağı? Hangi tanrı i-çin?" "Bennerdenbileyim?" diye mırıldandı adam. immolatus sinir bozucu bir şekilde, "İyi bir örnek," dedi ve adamın kafasını tekrar kaldırdı. "Ne yapıyorsun?" Kit ayağa kalkmıştı. İmmolatus, "İnsanlığa bir iyilik!" diye belirtti ve, elini a-niden geriye çekerek, adamın boynunu kırdı. "Bu dâhiceydi," dedi Kitiara, çileden çıkmıştı. "Şimdi ondan nasıl bir şeyler öğreneceğiz?" "Ona ihtiyacım yok," diyen İmmolatus kapıya ilerledi. Tereddüt ederek, "Peki cesedi ne yapacağız?" diye sordu 385 maRQ&Ret weis ve öon peRRin Kit. "Biri bizi görmüş olabilir. Cinayetten tutuklanmak istemiyorum!" Ejderha, "Bırak onu," dedi. Tezgâhının üzerine yığılmış olan ölü adama sert sert baktı. "Kimse değişikliği fark etmeyecektir." Kit, İmmolatus'u takip ederken, "Ariakas, bana borçlusun!" diye mırıldandı. "Bana borcun çok fazla. Bundan sonra alay komutanı olmayı bekliyorum!" 1 284 4 Sokaklar gittikçe daralarak kıvrıldı, kalabalık azaldı. Kitiara ve ejderha, Umudun Sonu'nun eski kısmına girmişlerdi, ilk evlerin ve binaların çoğu yıkılmış; taşları, yerlerini alan büyük depo ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ambarların yapımında kullanılmıştı. Gündüzleri tüccarlar gelip giderdi. Geceleri, orada kalanlar asıl olarak sıçanlardı—hem iki, hem de dört bacaklılar. Şehrin yöneticisi, nadiren de olsa zaman zaman bir enerji ve yurttaşlık gururu krizine tutularak, şerif ve adamlarına depo bölgesine baskın yapmalarını ve orada barınanları çıkartmalarını, onları gizlendikleri köşelerden ve yarıklardan kovmalarını emrederdi. Yaklaşan savaşla birlikte, iki bacaklı sıçanların çoğu gemiyi terk ederek daha güvenli şehirlere kaçmıştı. Artık depoların içinde hiçbir şey olmadığından, tüccarlar sokaklarda yürümüyor ya da köşelerde anlaşmalar yapmıyorlardı. Şehrin bu kısmı, batı tarafı, boş ve ıssızdı, ya da, en azından öyle gözüküyordu. Buna rağmen Kit tetikteydi. İmmolatus'un burada ne bulmayı umduğunu düşünemiyordu bile, tabi eğer ejderhaların yumurtalarını depoda sakladıkları gibi bir fikre kapıl-mamışsa. Gün neredeyse bitmişti ve güneş, şehir duvarlarının ardında yanan tarlalardan yükselen dumanın yarattığı sisin ardında batmaktaydı. Dağın gölgesi şehre düştü ve beraberinde erken bir gece getirdi. İmmolatus en sonunda durmalarım söymARQARet weis ve öon peRRin ledi, ama, Kit'e göre bunun nedeni sadece sokağın sonuna varmış olmalarıydı. Ancak ejderha kendisinden gayet memnun gözüküyordu. "Ah, tam düşündüğüm gibi." Sokak, çökmüş, granit bir duvarda bitiyordu, ya da öyle gözüküyordu. Ejderhayı yakalayan Kitiara, yanıldığını fark etti. Sokak aslında duvardan geçiyor, iki yüksek sütunun arasından ilerliyordu. Kayadaki paslanmış delikler, bir zamanlar alana giriş çıkışı kontrol etmek için demir kapıların kullanıldığını gösteriyor olabilirdi. Girişten içeri bakan Kitiara, bir avlu ve bir bina gördü. Binaya küçümseyip kaşlarını çatarak bakan Kitiara, "Burası da ne?" diye sordu. "Bir tapınak. Tanrılara adanmış bir tapınak. Ya da belki de tek bir tanrıya adanmış bir tapınak demeliyim." İmmolatus binaya saf bir nefretle baktı. "Emin misin?" diye sordu Kit, Önünde duranı görkemli Luerkhisis Tapınağı ile karşılaştırarak. "O kadar küçük ve. . . pespaye ki." "Tanrının kendisi gibi." immolatus dudak büktü. Tapınak küçüktü. Kit, otuz adımda önünden arkasına gidebilirdi. Önde bulunan üç geniş basamak, altı narin kolonla desteklenen bir çatının altındaki dar bir sundurmaya açılıyordu. İki pencere, kırık taş döşeli avluya bakıyordu. Çatlaklardan serçedili1 ve bir tür sarmaşık çıkmıştı. Orada burada, yabanî otlar arasında hâlâ birkaç yaban gülü büyüyor, avluyu çevreleyen duvara tırmanıyordu. Güller ufak ve beyazdı ve güneşin son ışıklarını yakalıyorlardı; çiçekler alacakaranlıkta neredeyse parlıyor gibi gözüküyorlardı. Güller havayı tatlı, 1 Serçedili (Lat.: Stellaria media, Ing. Chickweed): Bir yıllık, otsu ve beyaz çiçekli bir bitki. Çiğ olarak salatası yapılır. Ayrıca yemeği de vardır. Cam otu, kuş otu, serçe otu olarak da bilinir. (Baytop, T., 1997. Türkçe Bitki Adları Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara) (çn) 286 silah kâRöeşli^i baharatlı bir kokuyla dolduruyordu, ki ejderha bunu iğrenç bulmuştu, çünkü öksürerek burnundan soludu ve giysisinin koluyla burnunu ve ağzını kapattı. Tapınak granitten yapılmıştı ve bir zamanlar dışı mermer kaplıydı. Ancak artık sadece birkaç—sarı lekeli ve hasar görmüş—mermer parçası

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kalmıştı. Mermer kaplamanın geri kalanı yerinden sökülmüş, başka yerlerde kullanılmıştı. Ön kapılar dökme altındandı ve gün ışığı altında parlıyordu. Binanın yanlarındaki oymalar neredeyse tamamen yok edilmiş, sanki kazmalar ve çekiçlerle saldırıya uğramış gibi derin izlerle doluydu. Bir zamanlar sergiledikleri resimler silinmişti. Kıt, "Yüce Efendim, bu tapınağın hangi tanrıyı onurlandırmak için yapıldığını nereden biliyorsunuz?" diye sordft. "Hiçbir yazı göremiyorum, ne de bir sembol. Tanrının adını belirtecek hiçbir şey yok." İmmolatus, sinir bozucu bir sesle, "Biliyorum," dedi. Kıtiara, daha iyi görebilmek amacıyla taş sütunları geçerek avluya girdi. Altın kapılar ezilmiş ve hırpalanmıştı. Kapıların neden hâlâ yerinde durduğunu ve neden eritilmemiş olduğunu merak etti. Ancak altının bu günlerde pek değerli olmadığını itiraf etmek gerekirdi, daha kullanışlı olan çelik kadar değeri yoktu. Şimdiye kadar kimse savaşa altından bir kılıçla girmemişti. Yine de, eğer bu kapılar som altın yapılmışlarsa, bir şeyler ederlerdi. Bunu Komutan Kholos'a söylemeyi hatırlayacak, ona şehri terk ederken kapıları da beraberinde götürmesini önerecekti. iki altın kapı arasında hafif bir açıklık görebiliyordu ve kapıların açık olduğunu fark etti. Kit, memnuniyetle karşılandığı, içeri davet edildiği gibi garip bir hisse kapıldı. Bu fikir onu tiksindirdi. İçinde, kendisinden bir şey isteyen, değerli bir Şeyini çalmayı amaçlayan bir şey olduğuna dair güçlü bir duygusu vardı. Tapınak, muhtemelen, hırsızların uğrak yeri olmuştu. 287 nuRQARet weis ve öon peRRin Kit, "Bu tanrının adı neydi, Yüce Efendim?" diye sordu. Ejderha yanıtlamak için ağzını açtı, sonra sertçe kapattı. "Onun adını telaffuz ederek ağzımın tadını bozamam." Kit alaylı bir şekilde sırıttı. "Duyan da artık ortalıklarda olmayan bu tanrıdan korkuyor olduğunuzu düşünür." İmmolatus, "Onu küçümseme," diye hırladı. "O hilekâr-dır. Adı Paladine. İşte! Söyledim ve ona lanet ediyorum!" Ağzından bir damla alev çıktı, boş avludaki kırık taşların üzerinde parlayarak birkaç ot yaktı, sonra da söndü. Kit, kimsenin bu tantanayı görmemiş olduğunu umdu. Kırmızı cübbeli büyücüler, en uluları bile, ateş tüküremez-lerdi. Kit, "Neyse, onu hiç duymadım," dedi. "Sen bir solucansın," dedi immolatus. Kit'in eli, kılıcının kabzası üzerinde kenetlendi. O bir ejderha olabilirdi ancak o an insan şeklindeydi. Kadın da giysilerin pullara dönüşmesinin birkaç saniye süreceğini düşündü.. O süre içinde onu öldürebilirdi. "Sakinleş, Kit," diye söylendi kendi kendine. "Bu hayvanı bulmanın ve onu Ariakas'a getirmenin ne kadar zahmetli ol^ duğunu hatırla. Onun seni sinirlendirmesine izin verme. Bir şeye patlamak istiyor ve ben de onu suçlamıyorum. Burası insanın kendine olan güvenini yok ediyor." Etrafından şiddetle hoşnutsuz olmaya başlamıştı. Tapınak ve arazisinde bir dinginlik, bir huzur vardı, ki bu da onun sinirine dokunuyordu. Kitiara hayatın karmaşıklığını düşünerek vakit harcayan biri değildi. Hayat yaşamak içindi, üzerinde düşünmek için değil. Bu, bir anda, ona Tanis'i hatırlattı. Buradan hoşlanırdı, diye düşündü küçümseyerek. Burada mutlu olurdu; kırık ön basamaklarda oturur, gökyüzüne bakarak yıldızlara hiçbir yanıtı olmayan aptalca sorular sorardı. Neden dünyada ölüm vardı? Ölümden sonra ne olurdu? Neden insanlar acı çekerdi?

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


288 silah JaROesliqi Neden kötülük vardı? Neden tanrılar onları terk etmişlerdi? Kit dünyayı olduğu gibi kabul ederdi. Kendi kısmını yakala, o kısımla ne yapabiliyorsan yap ve bırak geri kalanın ne hâli varsa görsün. Kit'in tabiriyle, Tanis'in örümcek ağı ölüşüne gösterecek hiç sabrı yoktu. Adamın davetsiz ve istenmeyen hayali, kadının sinirlerini daha da bozdu. "Eh, bu tamamen bir zaman kaybı oldu!" diye belirtti. "Kholos duvarlara erimiş kayalar fırlatmaya başlamadan önce buradan gidelim." İmmolatus tapınağa ters ters bakıp dudağını kemirerek, "Hayır," dedi. "Yumurtalar burada. İçerideler." "Ciddî olamazsın!" Kitiara inanmayarak baktı. "Bu altın ejderhaların büyüklüğü ne kadar? Senin kadar büyükler mi?" "Muhtemelen," dedi İmmolatus küçümseyerek. Gözlerini döndürdü, kadına bakmayı reddederek gözlerini puslu gün batımına dikti. "Onlara hiç o kadar çok dikkat etmedim." Kit, "Hıhh," diye homurdandı. "Ve sen de benim senin kadar, ya da senden daha büyük bir yaratığın şu binaya"— parmağıyla işaret etti—"girdiğine ve içeri yumurtladığına i-nanmamı bekliyorsun!" Kadının artık sabrı tükenmişti. "Sa-—nırım sen beni salak yerine koyuyorsun. Sen ve Lord Ariakas ve Kraliçe Takhisis! Hepinizle işim bitti." Arkasını dönerek çıkmaz sokağa doğru ilerlemeye başladı. "Eğer beyin olarak adlandırdığın o bezelye, kafatasının içinde hareket ederek duvarlara çarpıyor ve karanlık köşelere giriyor olmasaydı gerçeği anlayabilirdin," dedi immolatus. "Yumurtalar dağın içine bırakılmıştı ve sonra giriş kapatılarak gözetim altına alındı. Tapınak bir nöbetçi kulübesi, eskiden olduğu gibi. Salaklar onların burada güvende olacaklarını, gözümüzden kaçacaklarını düşünmüşler. Muhtemelen rahiplerin de burada kalıp onları koruması plânlanmış. Ancak rahipler ya avam takımından önce kaçtılar ya da öldürüldüler. Artık yumurtaları koruyacak hiç kimse yok. Hiç kimse." 280 maRQARet weis ve öon peRRin Ejderhanın sözleri gayet mantıklıydı. Onunla yüzleşmek için arkasını dönen Kitiara kılıcını gizlice kınına sokarak, ejderhanın kılıcın az önce dışarıda olduğunu fark etmediğini umdu. "Pekâlâ, Lordum. Tapınağa girersiniz, yumurtaları bulursunuz, onları tanımlarsınız, ya da onlarla ne yapmanız gerekiyorsa onu yaparsınız. Ben burada kalıp nöbet tutacağım." İmmolatus, "Tam tersine," dedi, "tapınağa girip yumurtaları arayacak olan sensin. Yumurtaların olduğu odaya giden bir tünel olduğuna eminim. Onu bulduğunda, dağlara açılan diğer girişe ulaşana kadar tüneli takip et. Sonra da dönüp bana rapor ver." "Yumurtaları aramak benim görevim değil, Yüce Efendim," diye yanıtladı Kitiara sert bir şekilde. "Ejderha yumurtalarının neye benzediğini bile bilmiyorum. Onları 'hissedemiyorum' ya da kokularını alamıyorum. Yani sizin yapabildiklerinizin hiçbirini yapamıyorum. Bu sizin göreviniz, size Kraliçe Takhisis tarafından verildi." "Majesteleri yumurtaların bir Paladine Tapınağı tarafından korunuyor olduğunu önceden bilemezdi," dedi İmmolatus, tapınağa meşum bir şekilde bakarak. Kırmızı yarıklar o-lan gözleri, tekrar Kit'e kaydı. "Ben gidemem. İçeri giremem." "Yapmazsın yani!" Kit öfkeliydi. "Hayır, yapamam," dedi İmmolatus. Kollarını göğsünün üzerinde birleştirmiş, dirseklerini tutuyordu. "Bana izin vermez," diye ekledi somurtarak, tıpkı goblin topu oyunundan atılan bir çocuk gibi. Kit, "Kim izin vermez?" diye ısrar etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Paladine." "Paladine! O eski tanrı mı?" Kit şaşırmıştı. "Onun gittiğini söylediğini sanmıştım." "Öyle düşünüyordum. Majesteleri bana bu konuda güvence vermişti." İmmolatus alevli bir nefes aldı. "Ama ben o 290 sıUh lacoesliqi kadar da emin değilim. Bu onun bana ilk yalan söyleyişi olmayacak." Saldırgan bir edayla dişlerini birbirine vurdu. "Bütün bildiğim, o tapınağa giremeyecek olduğum. Eğer denersem, beni öldürür." "Ah, ama benim elimi kolumu sallayarak girmeme izin verecek!" "Sen sadece bir insansın. O seni umursamıyor, senin hakkında hiçbir şey bilmiyor. Hiçbir güçlükle karşılaşacağını sanmıyorum. Ve eğer belâya çatarsan, karşı karşıya geleceğin her şeyle başa çıkabileceğine eminim. Kılıcını nasıl kullandığını gördüm." İmmolatus, kadının huzursuzluğu yüzünden sırıttı. "Ve şimdi, uth Matar, yola çıkmalısın. Bana durmadan hatırlattığın gibi, pek zamanımız kalmadı. Seninle Komutan Kholos'un kampında buluşuruz. Unutma, yumurtaların bulunduğu odayı ve dağlardaki girişi bulacaksın. Her şeyi bu kitaba işaretle." Kadına deri ciltli, küçük bir kitap verdi. "Ve oyalanma. Bu lanet şehir sindirim sistemimi altüst ediyor." Yürüyerek uzaklaştı. Kitiara, kılıcının ucunun, kabzası sırtından içeri gömülmüş bir şekilde, ejderhanın göğüs kafesinden çıktığı hayalini kurmak için kendine izin verdi. Bozuk avluda durarak, ejderha gittikten sonra uzun bir süre daha bu görüntünün zevkini çıkarttı. Aklına çeşitli vahşî düşünceler doldu. Gidecek, İmmolatus'u ve görevini terk edecekti. Aria-kas'ın canı cehenneme, ejderhaordusunun canı cehenneme. Onlarsız gayet iyi idare etmişti, onlara ihtiyacı yoktu. Hiçbirine. Kılıcının kabzası üzerinde kenetlenmiş elinde bir sancı, kadım kendine getirdi. General Ariakas'ın ordusunun yaktığı binlerce kamp ateşini görmek için duvarların gerisine bakması yeterdi, o kamp ateşleri ki sayıları neredeyse yıldızlar kadar çoktu. Ve bu ordu, adamın gücünün sadece bir kısmıydı. A-dam bir gün bütün Ansalon'u yönetecekti ve kadın da onun 201 nuRQARet weis ve öon peRRin yanında yönetmek istiyordu. Veya belki de onun yerine. Kimse bilemezdi. Ve kadın da bu amaçlarına, bunlardan hiçbirine, orada burada dolaşıp, kılıcını kiralayarak ulaşamazdı. Ki bunun da anlamı, tanrı var ya da yok, bu kahrolası tapınağa, çok davetkâr gözüken ama aynı zamanda da içini garip, soğuk bir korkuyla, sarsıcı bir önseziyle dolduran bu yere girmek zorunda olduğuydu. Kitiara, "Pöh!" dedi ve bozuk avludan hızla geçti. Hırpalanmış altın kapılara yükselen iki basamağı çıktı, tepesinde durarak bu nedensiz korkuyla ilgili, ki tapınağa yaklaştıkça daha da kötüleşiyormuş gibi gözüküyordu, kendisiyle kısa bir tartışmaya girdi. Kitiara açık kapıların arasından içeriye bir göz atarak ardındaki karanlığa baktı. Baktı ve dinledi. Kadın artık hırsızla- -rın bu tapınağı uğrak yeri olarak kullanabileceklerine inanmıyordu, tabi eğer hırsızlar kendisinden daha sert bir maddeden— yapılmamışlarsa. Ancak bu tapınağın içinde bir Şey vardı ve o Şey her ne ise kırmızı ejderhayı, Krynn üzerindeki en güçlü yaratıklardan birini, korkutup kaçırmıştı. Kadın hiçbir şey görmedi ancak bunun bir anlamı yoktu. Ne en koyu gece, ne de Kara Kraliçe'nin kalbi, bu terk edilmiş tapınak kadar karanlık değildi. Yanında bir meşale getirmediğinden dolayı kendini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


azarlayan Kit, bir anda parlayarak gözlerini kamaştıran ve neredeyse onu kör eden gümüş bir ışık nedeniyle irkilerek şaşkınlıktan kurtuldu. Kılıcını kınından çekerek savunma pozisyonu aldı. Yerinden kıpırdamadı, gerilemedi, ancak paniklemiş bir ses—nedensiz korkunun sesi—çığlıklar atarak ona görevi bırakmasını ve koşarak kaçmasını, uzaklara kaçmasını söyledi. Tıpkı ejderha gibi. O kaçtı. Benden çok daha tehlikeli, çok daha ölümcül, çok daha güçlü bir yaratık, diye düşündü Kitiara. Neden Immolatus'un girmediği bir yere ben gireyim ki? O benim 292 silah kâRöeşli$i komutanım değil. Bana emir veremez. General Ariakas'a başarısız olarak geri dönerim. Suçu İmmolatus'a yükleyebilirim. Ariakas anlar. Bu ejderhanın suçu. . . Kitiara tereddüt ederek, oyalanarak, içindeki ödlek sese memnuniyetle kulak vererek ve onun önerilerini ciddî ciddî dinliyor olmaktan ötürü kendinden nefret ederek, altın kapılardan içeri girip dikildi. Daha önce hiç böylesine bir korku hissetmemişti. Herhangi bir şeyin kendisini böylesine korkutabileceğim hiç düşünmemişti. Eğer şimdi dönüp uzaklaşırsa, şu andan ölümüne kadar geçecek bütün süre boyunca, gözlerini her kapattığında burayı görecekti. Korkusunu, utancını ve ödlekliğini tekrar tekrar yaşayacaktı. Kendisiyle yaşayamazdı. Bunu şu anda bitirmek çok daha iyiydi. Kılıcı elinde, parlak, gümüş ışığa doğru bir adım attı. Göğsünde bir engel—görünmez, bir örümcek ağı kadar belli belirsiz ve ince, ancak sanki çelikten örülmüş gibi güçlü—esnedi. Kadın onu ittirdi ama yolunun kapatılmış olduğunu fark etti. Geçemezdi. Bir erkek sesi, kısık ve kararlı, karanlığın içinden yükseldi. "Gir, dostum. Hoş geldin. Ancak önce silahını bırak. Bu duvarların içi barış mabedidir." Kitiara'nın nefesi daralan boğazında sıkıştı, kılıç eli titredi. Engel onu dışarıda tutmuştu ve ilk hissettiği bir ferahlama oldu. Sonra öfkelenerek kılıcını tuttu ve önündeki engele vurdu. "Seni uyarıyorum," dedi adam, uhditkar olmaktan çok şefkat dolu bir ses tonuyla, "bu kutsal yeri bozmak amacıyla girersen, senin kendi mahvına ilerleyen bir yolda yürümeye başlarsın. Silahını bırak ve barış içinde gir, o zaman memnuniyetle kabul edileceksin." Kitiara, "Tek savunmamı bırakacağımı düşünerek beni salak yerine koyuyorsun," diye yanıtladı, konuşanı görmeye *93 rruRqaRet weis ve öon peRRin çalışıyor, ancak parlak ışık altında adamı seçemiyordu. "Bu tapınağın içinde korkulacak hiçbir şey yok, senin içeri getirdiklerin dışında," diye yanıtladı ses. "Ve benim de içeri getirdiğim şey kılıcım," dedi Kitiara. One doğru kararlı bir adım attı. Şeritler göğsüne bastırdı, sanki etini keseceklermiş gibiydi, ancak kadın pes etmedi. Baskı öylesine hızlı bir şekilde kay- ~~ boldu ki, kadın hiç beklemediği bir anda yakalandı ve tapınağın içine tökezleyerek, neredeyse düşerek girdi. Bir kedi gibi hemen dengesini buldu ve olduğu yerde dönerek süratle etrafına bakındı. Kılıcını önünde tutmuş, bir saldırıyla karşılaşmaya hazırlanmıştı. Önüne, her iki tarafına ve arkasına baktı. Hiçbir şey yoktu. Hiç kimse. Kendisini tapınağın dışında köreltmiş olan gümüş ışık, içeri girince yumuşamış ve dağılmıştı. Işık içeriyi tamamen aydınlatıyordu ve kadın bu ürkütücü parıltıda, tapınağın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


içinin bütün detaylarım görebili-__ yordu. Kitiara karanlığı tercih ederdi. Işığın, kadının yerini belirleyebildiği bir kaynağı yoktu, duvarlardan işiyor gibi gö: züküyordu. Tapınağın ana odası dikdörtgen şeklindeydi, süslemeleri yoktu ve boştu. Önde bir sunak yoktu, ne tanrının heykeli, ne buhurdanlık, ne iskemleler, ne masalar. Bir suikastçının gizlenebileceği bir gölge yaratan herhangi bir sütun da yoktu. Burada gizlenmiş hiçbir şey yoktu. Gümüş-beyaz ışığın altında, kadın her şeyi görebiliyordu. Doğudaki, yamaca dayanmış olan duvarda, başka bir büyük kapı vardı, gümüşten yapılmış bir kapı. İmmolatus haklıydı, lanet olsun. Bu kapı dağın içindeki mağaralara açılıyor olmalıydı. Kapının kolu, ya da onu açmak için kullanılabilecek herhangi bir şeyi yoktu. Bir yol olmalıydı, sadece kadının bunu bulması gerekiyordu. Fakat sırtını bilinmeyen bir düşmana dönmek de istemiyordu. "Neredesin?" diye sordu Kitiara. Aklına, belki de düşma294 silah kaRdeşliOi nının gümüş kapıdan sıvışmış olduğu düşüncesi geldi. "Çık dışarı, seni ödlek. Göster kendini!" "Burada, yanında duruyorum," dedi ses. "Eğer beni göre-miyorsan, bu sen kör olduğun için. Kılıcını bırak, elimi sana uzattığımı göreceksin." "Evet, bir kamayla," diye yanıtladı Kitiara küçümseyerek. "Beni silahsız bıraktıktan sonra öldürmeye hazır bir halde." "Tekrarlıyorum, dostum, burada olan bütün kötülüğü sen yanında getirdin. Sadece hainler ihanetten korkar." Boş havayla konuşmaktan sıkılan Kitiara, sesin kaynağına doğru bir hamle yaparak, kılıcını görünmez düşmanının bağırsaklarının olması gereken yere savurdu. ? Kılıç bir dirençle karşılaşmadı, ancak felç edici bir şok— sanki metal bir şimşeğe temas etmiş gibi—kılıç kolundan kadına çarptı. Eli ve parmakları yandı, avuç içinden koluna doğru bir karıncalanma yükseldi. Kılıcını iki eliyle tutarak, "Ne yaptın bana?" diye öfkeyle bağırdı. "Bana karşı nasıl bir büyü kullandın?" "Ben sana hiçbir şey yapmadım, dostum. Her şeyi kendi kendine yapıyorsun." "Bu bir çeşit büyü! Ödlek büyücü! Benimle yüzleş ve dövüş!" Kılıcını tekrar havaya kaldırarak saldırdı. Acı, kolunu yakan bir ateş gibiydi. Kılıcının kabzası tutamayacağı kadar, sanki demircinin akkor halindeki döveninden yeni çıkmış gibi ısındı. Kitiara onu daha fazla tutamadı. Bir çığlık atıp kılıcı yere fırlattı ve yanmış eline baktı. "Seni uyarmaya çalıştım, dostum," diyen ses üzgün ve kederliydi. "Kendi yıkımına giden yolda ilk adımları attın. Şimdi git, ki hâlâ sonunu engelleyebilesin." Kitiara, yanmanın acısıyla sıktığı dişlerinin arasından tısladı, "Ben senin dostun değilim." Avucunda kılıç kabzası şekilde, kırmızı ve su toplamış bir iz çıkmıştı. "Pekâlâ, büyücü. 29? maRQARet weis ve öon peRRin Lanet olası kılıcı düşürdüm. Bırak da seni göreyim!" Adam, kadının önünde durdu. Beklediği gibi büyücü değil, gümüş zırhlı bir şövalyeydi. Zırhı eski ve demodeydi, Afet zamanlarında giyilen türden, ağır bir zırh. Miğferinde modern miğferlerde bulunanlara benzer bir siperlik bulunmuyordu. Tek parça metalden yapılmıştı ve ne ağzını, ne de boynunun ön kısmını korumuyordu. Şövalye, zırhının üstüne, bir pençesinde kılıç ve diğerinde de gül

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


taşıyan bir yalıçapkını işlemesi olan beyaz bir cübbe giymişti. Bedeni yumuşak bir ışıkla parlıyordu, neredeyse şeffaftı. Kitiara'nın cesareti bir an onu terk etti. Şimdi Immola-tus'un neden tapınağa girmediğini biliyordu. Tapınak korunuyor olmalı, demişti. Söylememiş olduğu, ölüler tarafından korunuyor olduğuydu! Kendi kendine, "Hayaletlere hiç inanmadım," diye mırıldandı, "ancak ejderhalara da hiç inanmamıştım. Şansıma ikisi de gerçekmiş." Geri dönüp koşarak kaçabilirdi, muhtemelen de koşmalıydı. Ne yazık ki ayakları titremekle o kadar meşguldü ki, kaçacak durumu yoktu. "Topla kendini, Kit!" diye emretti. "Bu şimdi bir hayalet, ama eskiden bir erkekmiş. Ve senin başa çıkamayacağın bir erkek daha dünyaya gelmedi. Bir şövalyeymiş, bir Solamn. Onlar normalde onurlarına o kadar bağlıdırlardır ki, boş laflar etmek onlara zor gelir. Ölümün bunu değiştirebileceğini sanmıyorum." Kitiara bu hayalet şövalyenin gözlerini görmeye çalıştı, çünkü bir düşmanın gözleri çoğu kez nereye saldıracağını ele verirdi. Ancak şövalyenin gözleri görünmüyordu, üzerindeki miğferin gölgesiyle gizlenmişti. Sesi ne genç, ne de yaşlı gibiydi. Gergin dudaklarım çekici bir gülümseme için zorlayan 296 silâh kâRÖeşliOi Kit, etrafına bakınarak kılıcının yerde durduğunu gördü. Diğer eliyle savaşabilirdi, incinmemiş eliyle, eğer gerekirse. Hızla dönerek uzanıp yakalarsa, silahına tekrar sahip olurdu. "Bir şövalye!" Kitiara rahatlamış gibi davranarak alaylı bir biçimde nefes verdi. Bu hayaletin kendisini korkutmuş olduğunu anlamasına izin vermeyecekti. "Seni görmekten ne kadar memnun olduğumu anlatamam!" Hayalete bir adım daha yaklaştı; aslında bu yapmak isteyeceği bir şey olmamasına rağmen kılıcına bir adım daha yaklaşabilmek için bu şekilde hareket etmesi gerekmişti. "Beni dinleyin, Sör Şövalye. Kendinize dikkat edin! Burada kötülük var." "Gerçekten de var," dedi şövalye. Adam hareket etmedi, hatta hiç kıpırdamadı bile. Sabit ve tereddüt etmeyen dikkati sinir bozucuydu. Kit, çarpık gülümsemesi ve şeytanca bakışlarıyla bakarak, "Sanırım burada olan her neydiyse, bir süreliğine gitti," diye devam etti. Cesareti artıyordu. Eğer hayalet ona zarar vermek isteseydi, bunu şimdiye kadar çoktan yapardı. "Herhalde onu korkutup kaçırdın. Ancak geri dönecektir. O zaman ona karşı seninle beraber dövüşürüz, sen ve ben. Kılıcıma ihtiyacım olacak-" "Seninle birlikte kötülüğe karşı savaşırım," dedi Şövalye. "Ancak kılıcına ihtiyacın yok." "Kahretsin!" Kit sinirle başlamış ama düşüncesiz sözlerini durdurmak için dudağını ısırarak kendine hakim olmuştu. Bu hayaletin dikkatini sadece birkaç saniyeliğine başka yöne çekmeliydi; bu, kılıcını alması için yeterdi. Öfkesini bastırıp gülümsemesini takınarak, "Burada ne yapıyorsunuz, Sör Şövalye?" diye sordu Kit. "Duvarlarda, şehrinizi istilâcılara karşı savunuyor olmamanıza şaşırdım." "Hepimiz, karanlıkla kendi tarzımızda savaşmak için çağırıldık. Paladine Tapınağı benim görevlendirildiğim yer," dedi 297 rruRQARet weis ve öon peRRin şövalye ağırbaşlı bir ciddiyetle. "Tapınak iki yüz yıldır benim nöbet yerim. Burayı terk etmeyeceğim." "İki yüz yıl!" Kit gülmeye çalıştı, ancak kahkahası boğazında takılınca öksürdü. "Eh, sanırım bu ıssız yerde tek başına kalınca o kadar uzun gözükmüştür. Yoksa seninle birlikte nöbet tutan başka biri

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


daha mı var?" Şövalye, "Kimse nöbetimde bana eşlik etmiyor," diye yanıtladı. "Yalnızım." "Sanırım bir tür cezalandırma yöntemi," dedi Kit, hayaletin tek başına olduğunu öğrenip, rahatlayarak. "Adınız nedir, Sör Şövalye? Belki de ailenizi biliyorumdur. Benim babam—" Tam babasının bir Solamniya Şövalyesi olduğunu söylemek üzereydi ki, vazgeçti. Bu hayaletin sadece babasını tanıyor olması değil, aynı zamanda babasının pek şerefli olmayan geçmişini de biliyor olması ihtimali vardı. "Benim ailem Solamniya'dan," diye ekledi. "Ben Dinsmoor'lu Nigel." "Kitiara uth Matar." Kitiara elini uzattı, aniden yönünü değiştirdi, döndü, eğildi ve kılıcını almak için uzandı. Artık orada olmayan bir kılıcı. Kitiara, zemindeki boşluğa bakakaldı. Ne kadar aptal ve çılgın gözüküyor olduğunu fark edene kadar el yordamıyla aradı. Yavaşça ayağa kalktı. "Silahım nerede?" diye sordu. "Ona ne yaptın? O kılıca çok çelik saydım ben! Onu bana geri ver!" "Kılıcın zarar görmedi. Tapınaktan ayrıldığın zaman, onu seni beklerken bulacaksın." "Herhangi bir hırsızın çalması için!" Kit korkusunu öfkesinin içinde hızla kaybediyordu. "Hiçbir hırsız ona dokunmayacak, sana söz veriyorum," dedi Sör Nigel. "Ayrıca, orada, çizmenin içine gizleyerek taşıdığın bıçağı da bulacaksın." Kit, öfkeden kudurarak, "Sen bir şövalye değilsin! En a298 silâh laRöeştiOi zindan gerçek bir şövalye," diye bağırdı. "Bir şövalye—ölü ya da diri—böylesine bir oyuna başvurmaz!" "Silahlarını senin iyiliğin için aldım," diye yanıtladı Sör Nigel. "Eğer onları kullanmayı denemeye devam edersen, başka bir şeylere verebileceğin zarardan çok daha fazlası senin başına gelir." Şaşırmış ve engellenmiş olan Kitiara, insanı deli eden bu hayalete umutsuz bir düş kırıklığı ile ters ters baktı. Hoşnutsuzluğunun ateşi karşısında ayakta durabilen, kara gözlerinin kavurucu sıcaklığına dayanabilen çok az erkek tanımıştı. Tanis, bu çok azından biriydi ve o bile bir kereden çok defa gerilemek zorunda kalmıştı. Sör Nigel hareketsiz kaldı. Denediklerinin hiçbiri görevini başarabilmesi için ona yardımcı olamamıştı. Öfke işe yaramayacağına göre, kurnazlığını ve cazibesini deneyecekti, hiç kimsenin elinden alamayacağı iki silahı. Hayalete arkasını döndü; boş odada dolanıp, sözde mimarîyi beğendiğini belirtirken dudaklarındaki ısırık izlerini düzeltti, gözlerindeki ateşi söndürdü. "Hadi, Sör Nigel," dedi tatlı bir ses tonuyla, "yanlış ayakla işe koyulduk ve şimdi de umutsuz bir münakaşa içindeyiz. Sizin kendi işinizle uğraşmanızı engelledim. Gücenmek hakkınız. Size kılıç çekmeme gelince, beni korkudan neredeyse öldürüyordunuz! Anlarsınız, burada kimsenin olacağını ummuyordum. Ve burayla ilgili korkunç bir şey var," diye ekledi Kit istediğinden daha da içten bir şekilde. Tamamen sahte olmayan bir titremeyle etrafa bakındı. "Tüylerimi diken diken ediyor. Buradan ne kadar çabuk ayrılırsam o kadar iyi." Sesini alçaltarak adama yaklaştı. "Burada neden olduğunuzu bildiğime eminim. Bir tahminde bulunayım mı? Bir hazineyi koruyorsunuz, elbette. Son derece mantıklı." "Bu doğru," dedi Sör Nigel. "Burada bir hazineyi korumak için bulunuyorum."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Demek durum buydu. Kitiara bunun nedenini daha önce x nuRQARet weis ve don peRRin anlayamamış olmasından ötürü şaşırdı. İmmolatus yumurtaların korunuyor olduğundan bahsetmişti ve öylelerdi. Ama rahipler tarafından değil. Kitiara, sempatik bir şekilde içini çekerek, "Ve seni burada tek başına bıraktılar," dedi. Hafifçe kaşlarını çattı. "Cesur ama çılgınca, Sör Şövalye. Şu anda şehri kuşatmış olan düşman güçlerinin komutanı hakkında hikâyeler duydum. Kholos sert, zalim bir adamdır. Yarı goblinmiş, öyle diyorlar. Tuvalet deliğinin içindeki bir tek çelik paranın kokusunu alabildiğini de söylüyorlar. Emri altında iki bin adamı var. Gözlerinizin önünde bu tapınağı yıkarlar ve onları durdurmak için ölüler bile bir şey yapamaz." Sör Nigel, "Eğer bu adamlar dediğin kadar zalimlerse, koruduğum hazineyi asla bulamazlar," dedi ve Kit'e sanki adam gülümsemiş gibi geldi. Kadın şeytanca bakıp kaşını kaldırarak, "Eminim ben bulabilirim," dedi. "Eminim, sizin düşündüğünüz kadar iyi giz-lenmemiştir. Bakmama izin verin. Eğer hazinenin yerini bulmayı başarabilirsem, onu daha iyi bir yere saklayabilirsiniz." "Aramak serbest," dedi Sör Nigel. "Senin ya da bir başkasının aramasını engellemek benim görevim değil." Kitiara sabırsızca, "Yani şimdi, benim hazineyi aramamı istiyor musun yoksa istemiyor musun?" diye ısrar etti, bu hayaletin bir kereliğine kendisini tam olarak yanıtlamasını isteyerek. "Ve eğer bulursam ne yapacağım?" Sör Nigel, "Bu tamamen sana bağlı, dostum," diye yanıtladı. Kolunu uzatarak gümüş kapıları işaret etti. Metal zırhından ürkütücü bir ışık çıktı ve adamın zincir zırhında pırıldadı. "Bir meşaleye ihtiyacım olacak," dedi kadın. Sör Nigel, "Girenler, kendi ışıklarını da yanlarında taşır," diye yanıtladı. "Gerçekten karanlıkta kaybolmuş değillerse." "Burada 'karanlıkta kaybolmuş' olan bir tek sen varsın" 500 silah kâRöeşliOi dedi Kit, şaka yollu. "Bu bir şaka. Şövalye. Karanlıkta kaybolmuş1— boş ver." Kit'in aklına Sturm Brightblade geldi. Bu hayalet de onun kadar saftı ve bir o kadar da şakadan anlamıyordu. Adamın hazine oyununa düşmüş olduğuna inanamıyordu. "Sanırım döndüğümde de burada olacaksın?" "Burada olacağım," dedi hayalet. Kitiara gümüş kapıları denemek için ittirdi. Kapıların direnmesini bekliyordu. Oysa kapılar onu şaşırtarak, kolaylıkla, sorunsuz bir şekilde ve ses çıkartmadan açıldı. içinde bulunduğu odadan bir ışık aktı, önündeki koridoru, pürüzsüz beyaz mermerden yapılmış, dağın içlerine u-zanan koridoru aydınlatmak için hafif bir sel halinde etrafından ve üstünden geçti. Kadın koridoru yakından inceleyerek her sese kafasını çevirdi, havayı kokladı. Netameli hiçbir « şey duymadı, farelerin ayak seslerini bile. Burnuna gelen tek koku—işin tuhafı—gül kokuşuydu, bayat ve solmuş. Koridorda beyaz duvarlar ve gümüş ışık dışında hiçbir şey görmedi. Yine de, karşısında açık duran kapıların önünde dururken, tapınağa ilk girdiği anda hissettiğine benzer, ancak çok daha şiddetli—tabi eğer bu mümkünse—bir korku kadını yakaladı. Sırtını korumasız ve kendini tehdit ediliyormuş gibi hissetti. Bir saldırıyı durdurmak için ellerini kaldırmış olarak hızla döndü. Sör Nigel orada değildi. Orada kimse yoktu. Tapınak boştu. Kit kendini rahatlamış hissetmeliydi, ama yine de kapının girişinde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


titreyerek durdu, ilerlemeye korkuyordu. "Kitiara, seni ödlek! Senden utanıyorum! İstediğin her şey, ; edinmek için uğraştığın her şey önünde uzanıyor. Bunu başar -Şövalye: Knight. Karanlıkla kaybolmuş: Benight, (çn) 30l tmRQARet weis ve öon pectin ve General Ariakas istediğin her şeyi versin sana. Başarısız ol ve hiçbir şey olama." Kitiara karanlığın içine yürüdü. Gümüş kapılar, yumuşak ve fısıltı halindeki bir iç çekişle, ardından kapandı. 302 5 Deli Baron'un ordusunun geri kalanı Umudun Sonu'nun duvarlarına, Komutan Kholos'un ordusundan bir gün sonra ulaştı. İçin için yanan tarlalardan hâlâ duman tüten duman gözlere batıyor, burnu yakıyor ve nefes almayı zorlaştırı-yordu. Subaylar, adamlarını toprak yığıp siper kazmaları, çadırları kurmaları ve erzak arabalarını boşaltmaları için derhâl işe koştular. Göz kamaştırıcı tören zırhı içindeki Komutan Morgon, yolun tozunu üzerinden atması için tımar edilen atma bindi ve kamptan ayrılarak, baron ile İyi Kral Wilhelm'in ordularının komutanı arasında bir görüşme ayarlamak amacıyla atını müttefiklerinin kampına sürdü. Komutan bir saatten daha kısa bir süre içinde geri döndü. Askerler, komutanlarının müttefikleriyle ilgili düşüncesini belirtecek bir kelimeyi ağzından kaçırmasını umarak, işlerine ara verdiler. Ancak Komutan Morgon kimseye hiçbir şey söylemedi. Ona en uzun süredir hizmet edenler, normalde olmadığı kadar korkunç gözüktüğünü söylediler. Adam doğrudan barona rapor verdi. Otlakçı, yabanî soğan toplayıp konuşulanları duymak için elinden geleni yaparak baronun çadırının yakınlarında bulunan akçaağaçların arasında dolandı. Ancak Komutan Morgon'un sesi kısıktı ve kelimeleri yuvarlamak gibi bir alışkanlığı vardı. Otlakçı, adamın söylediklerinin bir kelimesini maRQARet weis ve öon peRRln ----bile anlamadı. Uzun olsalardı, baronun yanıtlarından bir şeyler çıkartabilirdi. Ancak baronun yanıtları, "evet," "hayır," ve "teşekkür ederim, Komutan. Gün batımında subayların yanıma gelmesini sağla"dan daha aydınlatıcı değildi. Bu noktada, baronun özel muhafızlarından biri, yabani otların arasına çömelmiş olan yarı-kenderi fark etti ve onu kovaladı. Otlakçı kampa kulakları boş ve üzerinde kesif bir soğan kokusuyla geri dönmüştü. O akşamüstü, gün batımına yakın saatlerde, baron ve maiyetinin atlarını müttefiklerin kampına doğru sürmesini izlemek için herkes işini bıraktı. Öfkelenen çavuşlar, her askere yapması gereken bir iş olduğunu ve bu işin bön bön bakarak durmak olmadığını hatırlatmak amacıyla kampta fırtına gibi esip, harekete geçmeleri için kükrediler. Caramon ve C Bölüğü, şehir duvarlarından bir kilometre kadar uzakta yerlerini alarak, müttefiklerinin ileri nöbetçi hattına katıldılar. Bu hat şehirden herhangi birinin çıkmasını engelliyordu, ama daha da önemlisi, herhangi birinin şehre girmesini engelleyen de bu hattı. Umudun Sonu için yardım yolu kesilmişti, tabi eğer yakınlarda yardım varsa. Kadrosundaki üç kurmay subay ve atlı on özel muhafız tarafından eşlik edilen baron, atını ileri nöbetçilerin oluşturduğu sıranın ardından sürerek, hareketlerini şehir duvarlarındaki insanlardan gizlemek için bu askerleri kullandı. "Düşmana asla bedava bilgi verme!" baronun sayısız askerî vecizelerinden biriydi. "Bunu ödemesini sağla."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şehir kuvvetlerinin komutanının düşman ordularının her hareketini izlediği neredeyse kesindi. Ordunun sol kanadının, ordunun bir parçası olmadığını ve baronun "kiralanmış yardım" olduğunu görmesine gerek yoktu. Böylesi bir bilgi ordunun bütünlüğünde bir zayıflığa işaret edebilirdi—düşmanın kendi yararına kullanmaya çalışabileceği bir zayıflık. Kendi ileri hattını terk eden baron, müttefikleri tarafın304 silah kâRöeşliği dan görevlendirilmiş olanların arasına ilerledi. İlk nöbetçi onu görünce esas duruşa geçti, yumruğunu kaldırarak onu selâmladı. Oradan sonra, her elli metrede bir nöbetçiler esas duruşa geçtiler ve önlerinden geçen baronu ve maiyetini selâmladılar. Nöbetçilerin komple savaş zırhı, miğferi ve kalkanları vardı. Her biri İyi Kral Wilhelm'in kraliyet sorgucunu taşıyordu. Zırhlar cilalanmıştı ve puslu alacakaranlıkta parlıyorlardı. Her nöbetçi, yanında küçük bir av borusu taşıyordu; bu buluş baronun ilgisini çekmişti. "İyi disiplinli birlikler," dedi takdir edercesine başını sallayarak. "Saygılı. Zırh o kadar temiz ki, o adamın göğüs zırhından yemek yiyebilirim, değil mi, Morgon?" Görüşmeyi ayarlayan kıdemli kurmay subayına baktı. "Ve nöbetçilerin av borusu taşıması fikrini sevdim. Eğer alarm verilirse, onların sesi her yerden duyulur. Bağırmaktan çok daha iyi. Bunu biz de uygulayalım." "Evet, lordum," diye yanıtladı Morgon. Baron, topraktan yapılmış ve şimdiden kampı çevreleyen alçak barikatı işaret ederek, "Meşgullermiş," diye devam etti. "Şuna bir bak." Morgon, "Gördüm, lordum," diye cevap verdi. Baktıkları her yerde adamlar çalışıyordu. Kimse işsiz değildi ve kamp maksatlı bir faaliyetle kaynıyordu. Hoşnutsuzluk yaratan aylaklık yoktu. Askerler ormandan kütük taşıyordu; kereste, kuşatma kuleleri ve merdiven yapmakta kullanılacaktı. Demirci ve yardımcıları çadırlarındalardı; parlak bir şekilde yanan ocak ateşlerinde zırhlardaki göçükleri düzeltiyor, perçinleri sabitliyor ve süvariler için nal yapıyorlardı. Kızarmış domuz ve sığır eti kokusu kampa yayılmıştı. Baron ve adamları kuru ekmek ve tuzlanmış etle idare ediyorlardı. Çekici kokular ağızlarını sulandırdı. Çadırlar düzenli bir biçimde yerleştirilmiş, her biri akşam esintisini alabilecek şekilde ayarlanmıştı. Silahlar düzenli bir sos nuRQARet weis ve öon peRRin şekilde dışarıya yığılmıştı. Baron takdirini yüksek sesle dile getirdi. Bir çadır sırasının yanında tam teçhizatlı olarak esas duruşta bekleyen yirmi askeri göstererek, "Şuraya bak, Mor-gon," dedi. "Bizimki gibi hazır bekleyen bir güçleri var, ancak onlarınki savaşa tam anlamıyla hazır. Bu, uygulamamız gerektiğini düşündüğüm başka bir şey." "Affedersiniz, lord hazretleri—ancak onlar hazır kuvvet değil," dedi Komutan Morgon. "Değil mi? Ne o zaman?" "O adamlar cezadalar, efendim. Bu sabah görüşmeyi ayarlamak için geldiğimde orada bu şekilde duruyorlardı. O zaman otuz kişi vardı. Onu, sıcaktan bayılmış olmalı." "Sadece orada dikiliyorlar mı?" Şaşırmış olan baron, daha iyi görebilmek için eyerinde kıpırdandı. "Evet, lordum. Bana eşlik eden subayın söylediğine göre, cezalarını tamamlayana kadar onlara yemek, dinlenmek ya da su içmek için izin verilmiyor. Bu da üç güne kadar uzayabiliyor. Eğer bir adam yığılırsa, taşınıyor, kendine getiriliyor ve geri gönderiliyor.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Cezası kaldığı yerden tekrar başlıyor." Baron, "İyi tanrılar. . . " diye mırıldandı. Görüş alanlarından çıkana kadar onlara bakmaya devam etti. Baron ve subayları kampın girişini geçtikten hemen sonra durdular. Subaylar atlarından indi. Özel muhafızlar atlarının üstünde kaldı. "Adamlara inmeleri için izin ver, Komutan," diye emretti baron. Morgon, "Lordumun izniyle, adamların yerlerinde kalmaları gerektiğini düşünüyorum," diye yanıtladı. Baron, "Bana söylemek istediğin bir şey mi var, Komutan?" diye sordu. Morgon, baronun gözlerinden kaçınarak, kafasını salladı. "Hayır, efendim. Sadece, özel muhafızları hızla hareket ede306 silâh kâRöeşliOi bilmeleri için hazır tutmanın daha uygun olacağını düşündüm. Komutan Kholos'un bizim için acil emirleri olursa diye, lordum." Baron komutanına ısrarlı bir şekilde baktı ancak Morgon'un yüz ifadesinden okuyabildiği tek şey, görevini bilen bir askerin kararlılığı oldu. "Pekâlâ. Yerlerinde kalsınlar. Ancak onlara su verilmesini sağla." Zırhının üzerine kraliyet armasını taşıyan bir tunik giymiş bir subay yanlarına yaklaştı ve onları selâmladı. "Efendim, benim adım Vardash Usta. Size Komutan Kholos'a kadar eşlik etmek için görevlendirildim." Baron, subaylarıyla birlikte, takip etti. Çadır sıralarının arasından ilerlediler. Demircinin çalıştığı yerin kuzeyinden \ sağa döndüklerinde, baron zırhların durduğu bir tezgaha ba\ kıp işçiliği takdir diyordu ki, Morgon'un öksürmesi, baronun kafasını kaldırmasına neden oldu. "Kiri-Jolith adına, bu da ne?" Burada, kampın önlerinde bulunan demircinin büyük çadırının arkasında saklı kalmış ve aceleyle kuruldukları belli olan darağaçları vardı. Dört ceset asılıydı. Cesetlerden üçünün önceki günden beri orada olduğu belliydi—gözleri akbabalar tarafından oyulmuştu—akbabalardan biri de o sırada yemeğine cesedin burnuyla devam ediyordu. Adamlardan biri hâlâ hayattaydı, ancak bu durum uzun sürecek gibi görünmüyordu. Baron bakarken, bedenin birkaç kez kasılıp, sonra da hareket etmeyi bıraktığını gördü. Baron, Vardash Usta'ya, "Asker kaçakları mı?" diye sordu. "Ne, efendim? Ah, onlar mı?" Vardash cesetlere eğlenirce-sine baktı. "Hayır, efendim. Onların üçü, çiftçilerden yağmaladıklarımızın bir kısmını kendilerine saklayabileceklerini düşündü. Dördüncüsü, şu, hâlâ kıpırdanan, çadırına genç bir kızı saklamış olarak yakalandı. Onun için üzüldüğünü ve 507 rruRQARet weis ve don peRRin — kaçmasına yardım edecek olduğunu söyledi." Vardash sırıttı. "İnanılır bir hikâye, sizce de öyle değil mi, lord hazretleri?" Lord hazretlerinin söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. "Hoş bir kız, bu kadarını söyleyebilirim. İyi para edecek. San—" Vardash kekeledi ve kendini toparlamaya çalışır gibi gözüktü, "VantaPda yetkililere teslim edilecek." Komutan Morgon yüksek sesle boğazını temizledi. Baron ona baktı, sakalını kaşıyıp kendi kendine mırıldanarak yürüdü. İyi Kral Wilhelm'in kraliyet amblemini taşıyan büyük bir sancakla işaretlenmiş komuta çadırı, altı askerden oluşan küçük bir bölükle korunuyordu; bu iş için özel olarak seçildikleri belliydi. Komutan Morgon en azından bir seksen vardı, ve bu adamlar ondan da uzundu. Kısa boylu baronu adeta cüce-leştirdiler. Muhafızların özel yapım zırhlar giydiği açıktı, muhtemelen hiçbir standart zırh bu cüsseli omuzlara ve iri pazulara uymazdı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Baron bu muhafızların kraliyet sorgucunu takmadığını fark etti. Baronun kıvrılmış bir ejderhaya benzettiği bir sorguç takıyorlardı. Ancak baron yakından bakamadığı için bundan emin olamamıştı. Bakışlarının üzerlerinde olduğunu hisseden muhafızlar, heybetli kalkanlarını ileri çıkartıp taşıdıkları devasa mızrakları yere vurarak, uygun bir şekilde esas duruşa geçtiler. Ejderhalar, diye düşündü baron. Bir asker için iyi bir sembol, biraz antika ve modası geçmiş olsa da. Vardash Usta, baronun geldiğini ilân etti. Komuta çadırının içinden yükselen hırçın bir ses, akşam yemeğini bölerek baronun ne halt etmeye çalıştığını öğrenmek istedi. Vardash Usta özür diledi, ancak görüşmenin gün batımına ayarlandığını komutana hatırlattı. Komutan, baronun girmesi için kaba bir izin verdi. Vardash Usta, baronun önüne geçerek, "Kılıcınız, efen308 silah kâRöeşliOi dim," dedi. "Evet, bu benim kılıcım," diye yanıtladı baron, elini kılıcın kabzasına koyarak. "Ne olmuş ona?" "Sizden kılıcınızı bana emanet etmenizi istemek zorundayım, efendim," dedi Vardash. "Hiç kimsenin komutanın huzuruna silahlı olarak çıkmasına izin verilmez." Baron bir an için o kadar öfkelendi ki, Vardash Usta'ya bir yumruk atacağını düşündü. Vardash Usta'nın da öyle düşündüğü belliydi, keza adam bir adım gerileyip elini kendi kılıcının kabzasına yerleştirdi. "Müttefiklerimiz, lordum," diye hatırlattı Komutan Morgon, yumuşakça. Baron Öfkesine hâkim oldu. Kılıç kemerini çıkartarak * Vardash Usta'ya doğru fırlattı, adam da kılıcı ustalıkla yakaladı. "O değerli bir silah," diye hırladı baron. "Benim babama aitti ve ondan önce de onun babasına. Ona iyi bak." Usta, "Teşekkür ederim, efendim. Kılıcınızla özel olarak ilgileneceğim," dedi. "Belki de kurmay subaylarınız kampın geri kalanını görmek isterler." Komutan Morgon, "Yeterince gördük," dedi sertçe. "Sizi burada bekleyeceğiz, lordum. Bize ihtiyacınız olursa, bağırın." Homurdanan baron, çadırın kapısını araladı ve içeri girdi. Olağan bir komuta çadırına gireceğini tahmin ediyordu, içinde portatif bir karyola ve birkaç kamp taburesi, düşmanın bulunduğu yerlerle işaretlenmiş haritalarla kaplı açılır kapanır bir masa bulunan bir çadıra. Bunun yerine, bir an sanki İyi Kral Wilhelm'in kabul salonuna girdiğini düşündü. Yerde işlemeli ve kaliteli, el örgüsü bir halı vardı. Az bulunur bir ahşaptan yapılmış zarif iskemleler, kenarları meyve ve çelenk motifleriyle süslenmiş, gösterişli bir masayı çevreliyordu. Masanın üstü yiyecekle doluydu, haritalarla değil. Komutan Kholos bir tavuğu parçalamaya ara verip başını kaldırdı ve barona baktı. 309 maagâRet weis ve öon peRRin Saldırgan bir tavırla, "Eh, buradasın," dedi Kholos, selâmlamak babında. "Mobilyalarıma hayran oldun, değil mi? Belki de dün yaktığımız malikâneyi görmüşsündür. Eğer bir evin duvarları yoksa masaya da ihtiyaç olmaz, değil mi?" Komutan kıkırdadı ve—kabzası kurumuş kanla kabuk bağlamış—kamasını yarım tavuğa batırdı. Tavuğu tabaktan alarak ağzına tıktı ve tek lokmada, kemikleriyle birlikte yuttu. Baron abuk subuk mırıldanarak yanıtladı. İçeri girdiğinde açtı, ancak komutanı görünce iştahı kaçmıştı. Çok uzak olmayan bir geçmişte, bir goblin ve bir insan beraber olmuştu— kimse nasıl olduğunu tahmin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etmek istemezdi—sonucu da Komutan Kholos'tu. Mirasının goblin kısmı solgun yüzünde, hafifçe yeşile çalan teninde, ileri çıkmış çenesinde, kısık gözlerinde, tehditkâr kaşlarında ve merhametsiz, vahşî sertliğinde gösteriyordu kendini. İnsan kısmı ise sanki iğrenç bir bataklı-----ğın çürümesiyle ortaya çıkan, doğal olmayan ve soluk bir ışık-___ la parlayan kurnaz, kısık gözlerde görülüyordu. Baron, komutanın kendi birliklerini de, en az düşmanı kadar korkuttuğunu tahmin etti—belki de daha fazla, keza düşman onu bizzat tanımayacak kadar şanslıydı. Baron, Kiri-Jolith aşkına, neden bir adamın böylesi bir komutanın emrinde dövüşmek isteyeceğini merak etti. Komutanın çadırındaki yağmalanmış malları görünce ve Vardash'ın esir bir kızın bir yerlerde "iyi para edeceği" hakkındaki—çabucak kesilmiş— sözlerini hatırlayınca, Kholos'un birliklerinin savaş ganimetlerini aldıkları sürece adamın yaptığı işkencelere katlanabile-ceklerini düşündü baron. Baron, Kral Wilhelm'i tanırdı. Bunun gibi bir komutan tutması için adamın aklına neyin girdiğini hayal bile edemiyordu. Yine de, görünen o ki, bunu yapmıştı ve o bir kraldı ve bunlar da, Cehennem'e kadar yolları var, müttefikleriydi. Baron, sözleşmeye imzasını koymuş olmaktan ötürü piş310 silAh laRöeşLiOi mandı. Komutan, "Kaç adam getirdin?" diye sordu. "Dövüşte iyi midirler?" Kholos barona oturmasını rica etmemiş, barona yiyecek ya da içecek önermemişti. Bir maşrapayı tutan komutan, gürültülü bir şekilde yutkundu, zarif masanın üzerine bira dökülmesine neden olarak maşrapayı masaya vurdu ve kıllı elinin tersiyle ağzını sildi. Komutan, barona bakarak, yüksek bir sesle geğirdi. "Ee?" diye ısrar etti. Baron kendini toparlayarak vücudunu iyice doğrulttu ve, "Askerlerim Ansalon'un en iyileridir. Bunu bildiğinizi sanıyorum, yoksa bizi kiralamazdınız," dedi. Komutan bir tavuk bacağı sallayarak, onu baronun itibarını bir kenara itmek için kullandı. "Sizi ben kiralamadım. Sizin adınızı hiç duymadım. Şimdi de size bağlanıp kaldım. Ne yapabildiğinizi yarın göreceğiz. Senin sürünün nasıl dövüşeceğini bilmem lazım. Sen ve adamların şafakta batı duvarına saldıracaksınız." "Çok iyi," dedi baron soğukça. "Ya siz ve sizin adamlarınız nereye saldıracak, Komutan?" "Biz saldırmayacağız," diye yanıtladı Kholos sırıtarak. Aynı anda hem çiğneyip hem de konuşuyor, tükürükle karışmış tavuk parçaları çenesinden aşağı süzülüyordu. "Ben, senin adamlarının ateş altında neler yapacağım izliyor olacağım. Benim adamlarım iyi eğitildi. Onların, oklar uçmaya başladığında yuvarlanacak ve altlarına işeyecek bir grup havlayan it tarafından perişan edilmesine izin veremem." Baron komutana bakakaldı. Sessizliği, şaşkınlık ve inanmazlıkla kararmış uğursuz bir bulut gibiydi, öfkesinden şimşeklerle dolmuştu. Dışarıda beklemekte olan Komutan Morgon, daha sonra, hayatı boyunca baronun sessizliği kadar gürültülü hiçbir şey—gök gürültüsü bile— duymadığını söyle511 rruRQARet weis ve don peRRin yecekti. Komutan Morgon kılıcını hazırladığını da bildirecekti, çünkü baronun o anda komutanı öldüreceğini sanmıştı. Kholos, baronun söyleyeceği hiçbir şey olmadığını görerek, başka bir tavuğu şişledi. Baron, Kholos'u şişleme isteğini bastırmayı başardı ve kendisininkine

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hiç benzemeyen bir sesle konuştu. Hatta bu öyle garip bir sesti ki Morgon daha sonra kimin konuştuğu hakkında kesinlikle bir fikri olmadığı konusunda yemin etti. "Eğer şehre desteksiz saldırırsak, adamlarımın ölümünden başka hiçbir şey göremezsiniz, efendim." Töh! Saldırı sadece bir aldatma. Şehrin savunmasını denemek için, hepsi bu. Eğer ortalık senin için fazla ısınırsa geri çekilebilirsin." Komutan bir yudum bira daha içti, tekrar ge-ğirdi. "Yarın öğlen savaştan sonra bana rapor ver. O zaman adamlarının yapması gereken düzeltmeleri gözden geçiririz." Kholos, gitmesine izin vermek için yağlı başparmağını silkti ve tüm dikkatini yemeğine döndürdü. Müttefikler arasındaki görüşme bitmişti. Baron çadırın kapısının açıldığını, görüşünü engelleyen kırmızı sis yüzünden, göremedi. El yordamıyla çıkış yolunu aradı, bu arada neredeyse çadırı yıkıyordu, ve ona yardım etmek için ileri çıkmış olan Vardash'ı devirmekten de kıl payı kurtuldu. Baron, kılıcını ustadan kaptı, yerine takmak için hiç vakit kaybetmedi, yürümeye başladı. Sıktığı dişlerinin arasından, "Hadi buradan çıkalım," dedi. Subayları arkasına takılıp yürümeye başladılar; o kadar hızlı hareket ediyorlardı ki, onlara eşlik etmesi gereken Vardash, onları yakalamak için koşturmak zorunda kaldı. Baron ve subayları kamptan çıkmak için ilerleyerek atlarına ve muhafızlara geri döndüler. Artık gece olmuştu. Karanlığa rağmen, bir bölük asker kılıç talimine başlıyordu. Kamçılı çavuşlar sıraların ardında durmuş, herhangi bir hatayı düzet-mek için bekliyordu. Baron cezaya kalmış olanlara baktı, hâlâ 312 silâh kaRöeştiOi ayakta duran on sekiz adam saydı. İki kişi yerde yatıyordu. Kimse onlara ilgi göstermiyordu. Kendi işiyle meşgul bir asker, hareketsiz bedenlerin üzerinden geçti. Baron adımlarını hızlandırdı. Muhafızlar hâlâ atlarının üzerinde, gitmeye hazırlardı. Sadece dakikalar içinde baron kamptan çıkmış ve kendi saflarına doğru ilerliyordu. Yolculuğunu sessizlik içinde yaptı, nazik müttefiklerinin parlak zırhları ya da göze çarpan disiplini hakkında söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. 513 6 Gümüş kapının diğer tarafında zayıf ve donuk bir ışık vardı, ancak Kitiara'nın önünü görmesi için yeterliydi. Tünelden aşağıya doğru dikkatli bir şekilde ilerledi, korkusu da onunla birlikte yürüyordu. Hayaletin kemikli parmaklarının tuniğini yakalamasını, omzuna dokunmasını, ensesine değmesini bekledi. Kitiara hayalperest değildi. Çocukken bile, diğer çocukların ağlayarak annelerine koşmalarına neden olan masallara kahkahalarla gülerdi. Oyun arkadaşlarından biri, yatağının altında canavarlar yaşadığı konusunda onu ikna edince, Kitiara bir ocak süngüsü ile onların peşine düşmüştü. Şimdiye kadar rastlamış olduğu hayaletlerin bir şarap tulumunun dibinde olduğunu gülerek söylemeyi âdet haline getirmişti. Bu düşünce burada sonlanmıştı. Ne yazık ki, tapınaktaki tek hayalet şövalye değildi. Acil işler için hızla giden ya da derin düşüncelere dalmış bir halde ağır ağır ilerleyen beyaz cübbeli karaltılar kadının yanı sıra yürüyordu, onlara doğrudan bakmak için döndüğünde kaybolan karaltılar. Daha da kötüsü konuşmalardı, u-zun süredir konuşmamış seslerin koridorda duman gibi kıvrılarak yankılanan fısıltıları. Bazen kelimeleri çıkaracak, ne dediklerini anlayacak gibi oluyordu, ancak asla tam olarak değil. Kendisi hakkında konuştukları izlenimine kapılmıştı, önemli bir şey söylüyorlardı. Fısıldamayı bir bıraksalar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


anla________ silAh kâRöeşliOi yabilecekti. "Ne? Ne var? Ne istiyorsunuz?" diye yüksek sesle bağırdı Kitiara, kılıcının yokluğuna hayıflanarak. "Kimsiniz? Neredesiniz?" Sesler fısıldadı ve mırıldandı. "Eğer bana söyleyecek bir şeyiniz varsa, ortaya çıkın ve söyleyin," dedi Kitiara sert bir şekilde. Görünüşe göre sesler emirlerine uymuyordu, çünkü fısıldamaya devam ettiler. Kitiara, "O zaman kesin sesinizi!" diye bağırdı ve koridordan aşağı hızla ilerledi. Pürüzsüz, mermer zemin bir anda taşa dönüştü. İnsan yapımı duvarlar, bir mağaranın doğal duvarlarına yer verdi. Dar ve eğri büğrü bir yolda yürüdü kadın, zeminden çıkan büyük kayaların etrafından dolanarak. Engebeli olmasına rağmen, yolda yürümek zor değildi. Bazı yerlerde onarılmış ya da yürüyüşü kolaylaştırmak için desteklenmişti. Krynn'in bütün geçmiş çağlarının birbirinin üstüne yığılmasıyla oluşacak kadar koyu bir karanlıkta yürüyor olmalıydı; çünkü şimdiye kadar dağların bu kadar altına ulaşmış olan tek ışık, ancak Reorx'un çekicinin kıvılcımlarının ışığı olabilirdi. Yine de, karanlık buradan kovulmuştu. Işık, ıslak taşların üzerinde parlıyor, gümüş ya da altın damarlarına rastladığında ışıldıyor, parlak kristalden muazzam kubbeyi desteklemek için yukarı doğru kıvrılan, suyla biçimlenmiş kayalardan oluşan sütunları aydınlatıyordu. Işık parlak, göz kamaştırıcıydı ve aramasına rağmen, Kitiara kaynağını bulamadı. Dışarıdan geliyor olamazdı, çünkü dışarıda gece olmuştu. "Bunu dert etmeyi kes," diye kendini azarladı Kit. "Işık i-çin minnettar ol. Yoksa bu yolu geçmek bütün geceni alırdı. Bunun bir açıklaması var. Olmalı. Belki de erimiş lavdır, Sanction'daki gibi. Evet, nedeni bu olmalı." 31? rruRQ&Ret weis ve öon peRRin ___ Bu ışığın Sanction'ın dumanla dolu semalarını yakan alevler gibi kırmızı ve rahatsızlık verecek kadar parlak olmamasını umursama. Bu ışığın ay ışığı gibi gümüşî gri, serin ve yumuşak olmasını umursama. Hiç sıcaklık olmamasını ve lav akışını gösteren hiçbir izin bulunmamasını umursama. Kitiara kendi açıklamasını kabullendi ve bu açıklamanın tutar tarafı kalmadığında—lav akıntısının yanından geçmeyince ya da fo-kurdayan magma havuzlarına rastlamayınca ve ışık dağın altında daha da ileri gittikçe güçlenip parlaklaştıkça—Kitiara kendine bu konuda artık düşünmemesini emretti. Sanki beyaz cübbeli karaltılar onun geldiğini önceden biliyormuş da, gitmesi gereken yere mümkün olabildiğince çabuk ulaşabilmesini sağlamak için yollarını değiştiriyormuş gibiydi. Hafif, ancak gergin bir şekilde kıkırdayarak, "Salaklar!" dedi ve yoluna devam etti. Yol, parıldayan dikitler arasından kıvrılarak ilerliyor, onu bir mağaradan diğerine, ancak hep aşağıya, dağın derinliklerine doğru taşıyordu. Işık onu hiç bırakmıyor, adeta ona yol gösteriyordu. Susuzluk hissetmeye başladığında ve su tulumunu yanında getirmeyi düşünebilmiş olmayı dilediğinde, temiz ve soğuk suları çağlayan bir nehre rastladı—sanki onun rahat etmesi için oraya konmuş gibi. Ancak ne yumurtalardan, ne de yumurta ya da ejderha saklayabilecek kadar büyük bir mağaradan hiçbir iz yoktu. Mağara tavanı alçaktı. Zorlukla dik yürüyebiliyordu. Bir ejderha mağaranın bu kısmına küçük parmağını bile sokamazdı. Bir saattir yürüyor olduğunu düşündü ve kaç fersah yol aldığını merak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etti. Yol onu epey büyük bir kayanın etrafından geçirdi ve bir anda onu dik ve geçilmez gibi gözüken bir kaya duvarın önüne getirdi. Kit, "Bu daha iyi," dedi, yolunun tıkanmış olmasından ötürü memnun olmuş, hatta rahatlamıştı. "Bunun çok kolay 316 silah kâRöeşLiği olduğunu biliyordum." Duvarı aşmak için bir yol aradı ve sonunda kayanın içine oyulmuş ufak bir kemerli geçit buldu. Gümüş ve altından yapılmış bir kapı yolunu kapatıyordu. Kapının ortasına bir gül, bir kılıç ve bir yalıçapkını işlenmişti. Kapıdan bakan Kitiara gölgeli bir oda gördü, sanki ışığın saygıyla solmuş olduğu bir oda. Oda, bir mozoleydi. Odanın ortasında tek bir lahit duruyordu. Kitiara mezarın beyaz mermerinin bu ürkütücü ışık altında bir hayalet gibi parladığını görebiliyordu. "Eh, Kit, son durağa geldin," dedi ve küçük şakasına kendi kendine güldü. Ölülerin geri kalanını pek de rahatsız etmek istemediğinden, Kit yolun devamına ulaşmak için başka bir geçit aramaya koyuldu. Yarım saatlik bir arama sonucunda ter içinde kalmış ve öfkelenmişti. Başka bir açıklık olmaması, içine sığabileceği bir çatlağın bulunmaması imkânsız gözüküyordu. Mırıldandı, küfretti, yumruk ve tekmeler attı, yolunun engellenmiş olmasına kızarak. Geldiği yolu geri dönmek, kaçırmış olduğu bir dönemeci aramak zorunda kalacaktı. Ancak, hiçbir şeyi kaçırmadığını çok iyi biliyordu. Hiçbir kavşaktan geçmemişti. Hangi yolu seçmesi gerektiği için hiç durup düşünmek zorunda kalmamıştı. Yol dosdoğru buna ilerliyordu. Bir mezara. Onu incelemek zorunda kalacaktı. Eğer onu geçmek için bir yol bulamazsa, kendisine ve General Ariakas'a görevini yapmış olduğunu söyleyebilirdi. İmmolatus muhtemelen ona inanmayacaktı, ancak eğer sözlerinden şüphelenirse buraya kendisi inebilirdi. Kitiara geçitten girdi, altın ve gümüş kapıların önüne gelerek durdu. Kilitli olduklarına dair bir iz yoktu. Kapı küçük bir çubukla kapatılmıştı, ki o da kolaylıkla kaldırılabilirdi. 317 nuRQARet wels ve öon peRRin __ Sadece elini uzatması gerekiyordu. Kitiara elini uzattı ama kapıya dokunmadı. Geri dönmek ve koşmak istiyordu. Ya da, daha beteri, taş zemine çökmek, top gibi kıvrılmak ve bir çocuk gibi ağlamak. Kendini silkeleyerek, "Bu saçmalık!" dedi acımasızca. "Benim neyim var? Geceleyin bir mezarlıktan yürüyüp geçmekten mi korkuyorum? Şu kapıyı hemen aç, Kitiara uth Matar." Metalin dokunamayacak kadar akkor halinde olmasını beklermiş gibi büzülerek sürgüyü kaldırdı. Kapı, iyi yağlanmış menteşeler üzerinde sessizce, sonuna kadar açıldı. Düşünmek için kendine hiç zaman tanımadan, Kitiara cesaretle ve meydan okurcasına mozoleye girdi. Hiçbir şey olmadı. Ve olmadığında, rahatlayarak sırıtıp korkularına güldü ve hızla etrafını inceledi. Mozole bir daire şeklinde, küçük, kubbeli bir yapıydı... Odadaki tek nesne olan lahit, merkezde duruyordu. Duvarlara oyulmuş resimler savaş sahnelerini betimliyordu: Ejderha--lara binmiş, mızrak taşıyan ve şövalyelerle savaşan şövalyeler, birbirleriyle savaşan ejderhalar. Kadın geçmişe ya da geçmişteki zaferlerin hikâyelerine hiç ilgi duymuyordu. Daha kendi şöhretini kazanması gerekiyordu ve önemli olan tek şey de buydu. Araştırmasının ödülünü aldı. Kapının tam karşısında başka bir demir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kapı duruyordu, dışarı çıkan bir yol. Merakla göz atarak, bir adımda lahitin yanından geçti. Kitiara durdu, bakakalmıştı. Sör Nigel'in, tapınakta rastladığı hayaletin cesedi, mezarın üstünde yatıyordu. Kit nefes almakta zorlandı; korkusu, ciğerlerinden havayı boşaltmıştı. Korkusu dağılana kadar mezara bakmak için kendini zorladı. İki yüz yıldır ölü olan bir cesede bakmıyordu. Şövalye taştan oyulmuştu. 318 silah lapoesUQi Nefesi düzene giren Kit, cesaretle yürüyerek mezarı geçti. Hata yapmış olması mantıklıydı. Miğfer aynıydı: Tıpkı şövalyenin giydiği miğfer gibi eski moda, tek parçadan yapılmış bir tane. Zırhı da en ince detayına kadar benziyordu. Mezar açıktı ve mermer kapağı bir kenara itilmişti. "Demek böyle çıkmış," diye mırıldandı. "Acaba bedenine ne oldu?" Kit mezarın içine bir göz attı, gölgeleri araştırdı. Solamniya Şövalyeleri, çoğu kez, ölüleriyle birlikte silahlarını da gömerlerdi. Bir kılıç ya da en azından bir tören hançeri bulma ihtimalinin olduğunu düşündü. İhtimal, ama olası değil. Mezar bomboştu. Geride ne bir bacak kemiği, ne de bir parmak kalmamıştı. Muhtemelen ceset toz olmuştu. Kit titredi. "Gün ışığına ve temiz havaya ne kadar çabuk dönersem o kadar iyi. Şimdi, doğru kapıya. Bunun beni gitmek istediğim yere götürmesini umalım... " "Daha ileri gitmene gerek yok," dedi bir ses. "Bahsettiğim hazine, bulman için burada." "Neredesin?" diye sordu Kitiara. "Seni görmeme izin ver!" Fısıltı halinde bir çığlık duydu, gözünün kenarıyla bir hareket yakaladı. Eli içgüdüsel olarak kılıcına uzandı ve elleri havayı tutunca mırıldanarak küfretti. Sırtını lahite dayayarak, mozolede her ne varsa onunla yüzleşmek için döndü; yum-ruklarıyla, ayaklarıyla ve, eğer gerekirse, dişleriyle savaşmak için hazırdı. Hiçbir şey ona saldırmadı. Hiçbir şey onu tehdit etmedi. Hareket, odadaki ikinci kapının, mozolenin diğer tarafına açılan kapının yanında olmuştu. Yerde yatan ve bir vücudun hatlarına sahip bir şey vardı. Kitiara onun bir ölü olduğuna karar vermişti ki, yerde yatan vücut dönerek, acıyla inledi. Kitiara, "Sör Nigel?" diye fısıldadı. Cevap gelmedi. Kit'in sabrı tükenmişti. Tam araştırmasının sonuna geldi319 rruRQARet weis ve öon peRRin __ ğini düşündüğünde, önüne yeni bir engel çıkıyordu. "Bak, üzgünüm," dedi yerdekine, "ama senin için bir şey yapamam. Acil bir görev üzerindeyim ve pek vaktim yok. Senin için birini gönderirim. . . " Yerdeki tekrar inledi. Kitiara kararlı bir şekilde kapıya doğru ilerledi. Yolun yarısında şövalyenin sözlerini hatırladı. Hazine buradaydı. Belki de ilk olarak onu bu kişi bulmuştu. Kit yolundan döndü. Gölgelerde gizlenen muhtemel saldırganlara karşı tedbirli davranarak—bunun bir tuzak olduğunu düşünmüştü—bedenin yattığı yere doğru hızla ilerledi ve yanında diz çöktü. Kit şaşırarak, bunun bir kadın olduğunu gördü. Siyahlara bürünmüş, vücudu sımsıkı saran giysiler, metal zırhın altına giyilmek için tasarlanmış giysiler giymiş bir kadın. Karnının üzerinde yatıyordu, yüzü taş zemine yapışmıştı. Görünüşüne göre, korkunç bir savaş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


geçirmişti. Uzun, kanlı kesikler giysilerini yırtınıştı. Kara, kıvırcık saçları kandan keçeleşmişti. Karnının altında büyük bir kan gölü oluşmuştu. Bundan ve kurbanın kül rengi teninden, Kit kadının ölmek üzere olduğunu tahmin etti. Kit araştırdı, ancak hiç hazine bulmadı. Hayal kırıklığına uğramış olarak ayağa kalkmaya başladı, sonra duraksadı, ölmekte olan kadına daha yakından baktı. Kadınla ilgili bir şeyler tanıdık gözüküyordu. Kit, kadının yüzünü daha iyi görebilmek için elini uzatıp saçlarını kenara çekti. Parmakları dokundu. .. Kısa kesilmiş kara, kıvırcık saçlar. Kit, şu anda dokunuyor olduğu saçlara önceden çok, birçok kez dokunmuştu. Bu saçlar, kendi saçlarıydı. Kitiara elini hızla geri çekti. Ağzı kurudu, nefes alamadı. Dehşet, mantığını alıp götürdü. Düşünemiyor, hareket edemiyordu. Saç, kendi saçıydı. Yüz, kendi yüzüydü. Ölmekte olan kadın, "Seni hep sevdim, yarı elf," diye fı320 silah kâRöeşliOi sıldadı. Ses, kendi sesiydi. Kitiara kendine baktı: Yaralıydı, ölüyordu. Kit ayağa fırladı ve kaçtı. Koşarak demir kapıya vurdu, bütün ağırlığını üstüne verdi, açılmadığında yumruklarıyla dövdü. Ezilmiş etinin acısı onu kendine getirdi. Onu kör etmiş olan karanlık gözlerinden silindi. Kapının bir kolunun olduğunu gördü, rahatlayarak hıçkırıp, kolu tuttu ve hareket ettirdi. Kilidin dili bir çıt sesi çıkarttı. Kuvvetle iterek kapıyı açtı, hızla geçti ve tüm gücüyle ardından kapattı. Kapıya yaslandı, korkudan hareket edemeyecek kadar zayıf düşmüştü. Nefes nefese, kalp atışlarının yavaşlamasını, avuçlarındaki terin kurumasını, dizlerinin titremesinin kesilmesini bekledi. "O »endim!" dedi soluk soluğa, titreyerek. "Oradaki bendim. Ve ölüyordum. Korkunç bir şekilde, acılar içinde ölüyordum. . . 'Seni hep sevdim. . . ' Benim sesim! Benim sözlerim!" Kitiara elleriyle yüzünü kapattı, önceden hiç bilmediği bir dehşete kapılmıştı. "Hayır! Lütfen, hayır! Ben... Ben... " Kit bir nefes aldı. "Ben bir salağım!" diye söylendi ve titreyerek kapıya vurdu. Korkusuna karşı verdiği bir tepkiydi bu. Aklından kendine bir tokat attı; zihnini bu hayallerden, düşlerden, rüyalardan temizlemek istiyordu. Öyle olması gerekiyordu. .. "Bu gerçek değildi. Gerçek olamaz." İçini çekti ve ardı ardına yutkundu. Islaklık ağzına geri dönmüştü, korkudan sonra olan acı tadıyla birlikte. "Yorgunum. İyi uyumadım. İnsan uyumadığında, bir şeyler görmeye başlar. Toz Ovaları'nda goblinlerle savaşan Harwood'u hatırlıyor musun? Üç gece boyunca koşup uyanık kalmıştı, sonra da kampta çılgınca etrafa saldırmıştı, kafasının üstünde yılanların dolaştığını haykırıyordu." Kitiara kapıya yaslanmış olarak durmaya devam etti; so321 nuRQARet weis ve don peRRin __ ğumuş vücudunu ovalıyor, rüyanın hatırasını kovmaya çalışıyordu. Bir rüya olmalıydı. Başka bir açıklaması yoktu. "Eğer oraya geri dönersem," dedi kendine, "hiçbir şey bulmayacağım. Hiç kimse olmayacak. Hiçbir şey. İşte bulacağım bu. Hiçbir şey." Ancak oraya geri dönmedi. Kitiara derin bir nefes aldı ve dehşetinin yok olmaya başladığını hissederek, mantıksız korkusunu silkeleyip etrafına bakındı. Büyük bir mağaranın içinde duruyordu, devasa bir mağaranın. Mağaranın en dibinden bir ışık yayılıyordu, gümüş ve altından tepelerin üzerinde parlayan bir meşale tarafından yaratılmış gibi duran bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ışık. Adamakıllı neşelenen Kitiara, "Hadi bakalım, bu daha i-yi," dedi. "Sanırım bir yerlere ulaşıyor olabilirim." Parlayan ışığa doğru hızla ilerledi; hem yeni bir amacı olmasından, hem de o odayı geride bırakmaktan memnun olarak. Mağaranın zemini pürüzsüz, kendisi ise genişti. İmmola-tus, ejderha halindeyken buraya sığabilirdi ve iki ya da üç iri kırmızı arkadaşını daha misafir edebilirdi. Eğer ejderhaların yumurtalarını saklaması için ideal bir yer varsa, burası orasıydı. Bu ihtimalden dolayı heyecanlanan Kitiara, koşmaya başladı. Kan bedenine yayılıyor, uyuşmuş ayaklarına ve ellerine sıcaklıklarını geri getiriyordu. Hedefine ulaştı; zorlukla nefes alıyor, ancak kendini rahatlamış ve yenilenmiş hissediyordu. Ve zafer kazanmış. Mağarada bir girintiye yerleştirilmiş, yüzlerce yumurta vardı. Çok büyük yumurtalar. Bir yumurta Kitiara kadar ya da ondan daha uzundu ve o kadar genişti ki, kollarını doladığında kabuğun sadece küçük bir kısmını sarabilirdi. Her yumurtadan yumuşak bir ışık yayıyordu. Yumurtaların bir kıs322 siUh kaRöeşllOi mı altın, bir kısmı ise gümüş renkli bir ışıkla parlıyordu. Çok fazla sayıda vardı. Kitiara hemen başlamamış olmasına rağmen yumurtaları saymak zorunda olduğunu biliyordu. Uzun, yorucu ve sıkıcı bir görev. Yine dey bunu yapmaya hevesli olduğunu fark etti. İleride başvurmak için yumurtaları sınıflandırmak ve yerlerini haritaya geçirmek de zevksiz bir işti, ancak bu işin zihnini sarmış olan dehşetin son kalıntılarını sileceği kesindi. Tam bu tatminkâr sonuca ulaştığında, bir nefesin, temiz havanın yanağına dokunduğunu hissetti. Derinden bir nefes aldı. Büyük, bir ejderhanın vücuduna yetecek kadar büyük bir tünel, İmmolatus'un aradığı gizli girişe doğru gidiyordu. Dağın yan tarafında bulunan devasa bir delik, bir sıra köknar tarafından gözlerden tamamıyla saklanan bir delik. Ağaçların arasından yolunu ittirerek açan Kitiara, büyük bir kaya çıkıntısının üzerine adım attı. Başını yukarı kaldırarak geceye baktı, dumandan bulanıktı; başını eğerek ölüme mahkûm edilmiş Umudun Sonu şehrine göz gezdirdi. Aşağı yukarı gece yarısı olmalıydı. İşini tamamlamak ve dağdan inerek Komutan Kholos'un kampına gitmek için yeterli zamanı vardı. Kitiara yumurtaların durduğu odaya geri döndü, önünü görmesi için yeterince ışık veriyorlardı. Zihnini meşgul edecek bir şeyler bulmaktan memnun kalarak işe koyuldu. İmmolatus'un kendisine vermiş olduğu küçük, deri ciltli kitabı çıkartarak, tebeşir gibi kullanabileceği bir parça kumtaşı bulana kadar arandı. İlk olarak gizli girişin yerini gösteren bir harita çizdi. Komutan Kholos'un bu mağarayı tapınaktan geçmeden bulabilmesi için, geçidin şehir duvarları ve nirengi noktalarına göre yerini saptayan dikkatli hesaplamalar yaptı. Adamın yumurtaları dağdan nasıl indireceğini merak etti çünkü yol dikti. Ancak, Karanlık Kraliçe'ye şükürler olsun ki bu onun sorunu değildi. Onun görevi bitmişti. 323 rmRQ&Ret weis ve öon peRRin Haritayı tamamlayınca, ayağa kalktı ve yumurtaların bulunduğu odaya yürüdü, altın ve gümüş ışıkla kaplı odaya— ruhları yıldız tarlalarının arasında oynayan ve esirlerde1 dans eden, doğmamış ejderhaların ışığıydı bu. Bu hayata asla doğamayacak ruhlara ne olacaktı? Kit o-muzlarını silkti. Bu da onun sorunu değildi. x Yumurtalara göz gezdirdi, şaşırmamak için en iyisinin on^ lan sıralar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


halinde saymak olacağına karar verdi. Odaya üstten bakan bir kaya çıkıntısına tırmanan Kitiara, kitabı kucağına açtı. "Hazineyi buldun," dedi arkasından gelen bir ses. Kit aceleyle kitabı kapattı, elini üzerine koyarak sakladı ve arkasına döndü. "Sör Nigel," dedi. "Demek kaçtığınız yer burasıydı. Hazineye gelince, pöh! Bu şeyler dışında hiçbir şey bulamadım, artık her neyseler. Yumurta, sanırım. Büyükler, değil mi? Kocaman bir omlet yapabilirsin. Bir orduyu doyuracak kadar büyük. Ne tür bir yaratık bunları yumurtlamış olabilir sizce?" "Hazine bu değil," dedi Şövalye. "Hazine mozolenin içindeydi, Paladine tarafından bırakılmış bir hazine." Kit titrek bir şekilde sırıtmayı başardı. "Paladine'a söyle, ben hazinemin yakut ve zümrüt şeklinde olmasını tercih ede-rım. "Sen, ölümünü gördün. Korkunç bir ölüm. Ancak, hâlâ kaderini değiştirebilirsin," diye devam etti Sör Nigel. "İşte bu nedenle geleceğin sana gösterildi. Onu değiştirecek gücün var. Görevini burada, bitirmeden bırak. Bunu yap ve aksi halde olacak olanı durdurmak için ilk adımı at." Kitiara aç ve yorgundu. Elindeki yanık acıyordu ve o mozoledeki korkunç görüntünün hatırlatılmasından da hoşlan1 Esir (ether/aether): Bir zamanlar tüm uzayı doldurduğuna ve ışık dalgalarının içine hareket ettiğine inanılan madde (çn). 324 mamıştı. Yapacak işi vardı ve bu kahrolası hayalet ona engel oluyordu. Kadın, ona sırtını dönerek, kitabının üstüne eğildi. "Hey, sanırım tanrının sana seslendiğini duydum. Belki de gidip ce-vaplasan daha iyi olur." Sör Nigel yanıt vermedi. Kit omzunu üzerinden baktı, gitmiş olduğunu görerek rahatladı. Hayaleti ve "hazine"sini aklından uzaklaştırarak, yumurtaları saymaya koyuldu. 32? 7 "Kırmızı! Kırmızı'ya haber var!" Raistlin çadırındaydı, Magius hakkındaki kitap üzerindeki çalışmasına devam etmek için akşamın bu geç saatlerindeki birkaç sessiz dakikadan istifade ediyordu. Raistlin kitabı bir kere okumuştu, ancak bazı kısımları tamamen anlamamıştı— tarihçinin yazısı bazı yerlerde neredeyse hiç okunmuyordu. Raistlin şimdi kitabın üzerinden satır satır ilerliyor, ileride başvurmak için kendi kopyasını yapıyordu. Askerlerden biri, "Horkin seni istiyor," dedi kafasını içeri uzatarak. "Büyücü çadırında." "Beni mi istediniz, efendim?" dedi Raistlin. "Sen misin, Kırmızı?" Horkin bakmadı. İşine dalmış, kömür mangalının üstündeki bir üçayağa asılı duran küçük bir çömleğin içinde bir karışım ısıtıyordu. Kokladı, kaşlarını çattı ve küçük parmağının ucunu çömleğe soktu. Kafasını sallayarak tekrar karıştırdı. "Yeterince sıcak değil." Sabırsızlıkla çömleğe baktı. Raistlin, "Beni istemişsiniz, efendim," dedi tekrar. Horkin kafasını salladı, hâlâ ona bakmıyordu. "Geç olduğunu biliyorum, Kırmızı, ama senin için bir işim var. Sanıyorum bundan hoşlanacaksın. Çoraplarımdan daha ilginç." Gözünün kenarından, utançtan kıpkırmızı olan Raistlin'e baktı. Doğru, kampta hizmetçiye yakışır işler yapmak durumunda kalmaktan dolayı son derece öfkelenmişti, bir lağım siUh kâRöeşliOi cücesinin bile yeteneklerinin sınanmayacağı işler: Bandaj yapmakta kullanılacak kumaşları yıkamak, ayın kumaşları kesmek, şifalı otlar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve çiçeklerle dolu keseleri tasnif etmek, mangalın üzerindeki iğrenç bir sıvının kaynamasını gözlemek. En son işi ise, Horkin'in çoraplarını dikmek olmuştu. Horkin bir terzi değildi ve Raistlin'in bu konuda belli bir yeteneğinin olduğunu fark ettiğinde—kendisi ve ikizinin öksüz kalıp, kendi başlarına yaşamak zorunda bırakıldıkları o zor günlerde kazanılan bir yetenek—Horkin çoraplarını yamama işini Raistlin'e vermişti. Raistlin o ana kadar bu işlerle iyi başa çıktığını düşünmüştü. Demek öyle değildi. "Komutan Morgon, müttefiklerimizin ordusunda kırmızı cübbeli bir büyücünün olduğunu söyledi bana. Morgon dedi ki, onu kampta yürürken, şöyle bir görmüş." "Gerçekten mi, efendim?" Raistlin kesinlikle ilgilenmişti. "Ticarî bir gezintiye çıkmaktan hoşlanabileceğini düşündüm, tabi eğer çok yorgun değilsen." "Hiç yorgun değilim, efendim." Raistlin görevi, şimdiye kadar aldıklarının hepsinden daha çok hevesle kabul etti. "Yanımda ne götürmemi istiyorsunuz?" Horkin çenesini sıvazladı. "Ben de bunu düşünüyordum, ikimizin de okuyamadığı şu tomarlar var. Belki de bu büyücü onlardan bir şeyler anlayabilir. Ama onların içinde ne olduğu bilmediğini belli etme. Eğer onları okuyamadığını düşünürse, onlara çerçöp muamelesi yapacaktır ve biz de karşılığında kırık bir tılsım bile alamayız." Raistlin, "Anlıyorum, efendim," dedi. Tomarları okuyamıyor olmaktan kaynaklanan kederi çok derindi. "Tılsımlardan söz etmişken, şu sınıflandırıp etiketlediğin nesnelerle dolu kutuyu getirdim. Değerli olabileceğini düşündüğün bir şey var mı içinde?" "Asla bilemezsiniz, efendim," diye yanıtladı Raistlin. "Bizim bir eşyayı değerli bulmamamız, başka bir büyücünün onu 327 rruRQaRet weis ve öon peRRin kullanacak bir yol bulamayacak olması anlamına gelmez. Hem," diye ekledi sinsi bir gülüşle, "göründüklerinden daha fazlası olduklarını tahmin ediyorum. Her şeye rağmen, ben sizin çırağınızım. Eğer gerçek güçlerini anlıyor olsaydım, böylesine büyülü nesneleri satmak için bana güvenmeniz pek olası olmazdı." Horkin, "Bu iş için doğru adam olduğunu biliyordum," dedi, oldukça sevinerek. "Yanına şifa merhemlerimizden fazladan birkaç tane al. Ve, bunu ortalıkta gösterme"—Horkin bir kese para uzattı—"ama gerçekten değerli bir şeyi varsa ve takas etmezse, çelikle ödeme yapabilirsin. Şimdi, ne satın almak istiyoruz?" İkisi sahip oldukları büyüleri gözden geçirdiler, eksikliklerini belirlediler, neyin yararlı olabileceği ve Raistlin'in ne kadar ödeyebileceği hakkında tartıştılar. "Bir tomar için beş çelik, iksir için on, büyü kitabı için yirmi ve büyülü bir eşya için yirmi beş. Bu benim sınırım," diye belirtti Horkin. Raistlin ustasının güncel piyasa fiyatlarından bihaber olduğunu iddia etti ancak Horkin değiştirmeyi kabul etmedi. Raistlin'in boyun eğmekten başka yapabileceği bir şey yoktu; yine de gizlice yanına kendi parasını da almaya, eğer Horkin'in vermek istediğinden daha yüksek fiyata sahip bir şey bulursa kendi pazarlığını yapmaya karar verdi. Horkin, "Ah, işte oldu!" dedi, içindekiler artık kaynamaya başlamış olan çömleğe memnuniyetle bakarak. Kulpunu bir bezle sararak çömleği ateşten aldı ve içindekileri dikkatlice büyük bir çanağa döktü. Çanağın ağzını bir mantarla kapatarak, etrafını sildi ve bir sepete yerleştirdi. Sepeti Raistlin'e verdi. "İşte, bunu Kırmızı Cübbe'ye

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


götür. Bu, eğer olursa, bir anlaşma perçinleştirici." "Bu nedir, efendim?" diye sordu Raistlin, hayret ederek. Hazırlanan şeyi bir an için görmüştü—içinde beyazımsı parça528 silah kâRÖeşLiOi ar olan bir tür bulanık sıvı. "Bir iksir mi?" "Akşam yemeği için tavuk ve hamur parçaları," dedi Horkin. "Benim kendi tarifim. Bir tadma baksın, bütün iç çamaşırlarını sana verecektir, tabi eğer istediğin buysa." Çömleğe şefkatle vurdu. "Benim tavuk ve hamuruma dayanabilecek bir büyücü yaşamamıştır." «• * * * * Büyülü eşyalar, tomar mahfazaları ile tavuk ve hamur çömleği ve yanında da sayısız merhem kavanozu, yağ ve büyücünün boğazını "evet," demesi için yumuşatmak için bal şarabıyla yüklenmiş olan Raistlin, baronun kampından çıktı ve müttefiklerinin kampına doğru ilerledi. Horkin genç büyücüye silahlı korumalar sağlamayı düşünmemişti, ancak Komutan Morgon'un, baron ve kendisinin o öğleden sonra müttefiklerinin kampında görmüş ve duymuş oldukları hakkında verdiği tam raporu duymuş olsaydı, bunu yapabilirdi. Raistlin yanına sadece ışık için Magius'un Asası'nı ve korunma için küçük, gizli bıçağını aldı. Her şeye rağmen, diye düşündü, dostlar arasındayım. İlk karşılaşması, müttefik gücün gözcü sırasıylaydı. Askerler ona bir hayli kuşkuyla baktılar, ancak Raistlin artık karanlık bakışlara alışmıştı ve bu durumla nasıl başa çıkacağını biliyordu. İşini açık seçik belirtti, ufak bir takas yapmakla ilgilenen büyücü meslektaşını ziyaret edeceğini söyledi. İlk başta askerlerin onun neden bahsettiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Bir Kırmızı Cübbe mi? Hiç sanmıyorlardı. Sonra biri, bir Kırmızı Cübbe'nin o akşam erken saatlerde kampa geldiğini hatırladı, bir anda ortaya çıkmıştı. İğrenç bir adam, kimse onu sevmedi, dedi asker. Onun boğazını kesmeyi düşünmüşlerdi, ancak onda bir şeyler vardı. . . Kırmızı Cübbe, Kholos'la görüşmek için ısrar etmişti ve verdiği tüm rahat329 rruRQARet weis ve öon peRRin sızlıktan sonra onu bir de komutana götürmek zorunda kalmışlardı. Bundan sonra askerlerin bildiği, Kırmızı Cübbe için bir çadır kuruyor ve ona sanki komutanın uzun süredir kayıp olan kayınbiraderiymiş gibi davranıyor olduklarıydı. Askerler Raistlin'i sıraların arasından geçirdiler, taşıdıklarına üstünkörü bakmışlardı—hiç kimse bir büyücünün mallarını çok yakından incelemek istemezdi. Birkaç tanesi Raistlin'e eğer sepetini bırakıp Kırmızı Cübbe'yi yanında götürürse, çok minnettar kalacaklarını ima ettiler. Belli ki, herkesin sevdiği Horkin'in aksine, bu savaş büyücüsü asker arkadaşları tarafından pek sevilmiyordu. "Ama ona bakarsan, ben de sevilmiyorum," dedi Raistlin kendi kendine ve sıraların arasından geçerek müttefik kampına doğru ilerlemeye devam etti. Ceza grubunu gördü, ancak ne olduğunu anlayamadı. A-damların baygın bir halde yerde yattığını görünce, bunun askerlerin yaptığı garip bir tür talim olduğunu düşündü ve ikinci defa bakmadan yanlarından yürüyüp geçti. Darağaçlarından sallanan cesetleri görmedi ancak, karşılaştığı bu sert askeri disiplinden sonra, bu bile onu şaşırtmazdı. Etraftakilere savaş büyücüsünün çadırını sordu. Ona isteksizlikle gösterildi ve adamlardan biri düpedüz büyücüyle herhangi bir ilişkisinin olmasını isteyip istemediğini sordu. Onun hakkında konuşan herkes, bunu arkalarına sinirli sinirli bakarak yaptılar, ki bu da korkunun göstergesiydi. Raistlin bu Kırmızı Cübbe hakkında daha

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


iyi şeyler düşünmeye başladı. Raistlin sonunda büyücünün kamptaki diğer bütün çadırlardan uzağa kurulmuş olan çadırını buldu. Çadır büyük ve ferahtı. Raistlin çadırın önünde durup heyecanını ve beklentisini sakinleştirmek için derin bir nefes altı. Gerçek bir savaş büyücüsüyle tanışmak üzereydi, dost bir Kırmızı Cübbe, belki de yüksek seviyeli. Bir çırak aramakta olan bir büyücü olabilirdi. 330 silah kâRÖeşliOi Raistlin Horkin'i bırakmazdı, şimdi değil. Barona hizmet etmek için bir sözleşme ve onuruyla bağlanmıştı. Ama burada kendini göstermek için bir şansı vardı ve belki de büyücüyü uygun bir şekilde etkileyebilirdi. Kim bilir? Belki de bu Kırmızı Cübbe öylesine memnun kalırdı ki, Raistlin'in sözleşmesini satın alıp, onu hemen işe almak isteyebilirdi. Gençler, hayallerden yapılmıştı. Çadırın girişindeki küçük bir kısımdan içeri göz atan Raistlin, sadece bir tabak kokulu yağdan yapılmış mumun ışığında, bir anlığına, kırmızı bir şey görebildi. Tıslayan bir nefese benzer bir ses duydu. Soğukkanlılığını geri kazandı, kendini sakin, yetenekli ve profesyonel olarak tanıtmaya hazırlandı. Raistlin, içinde tavuk ve hamur parçaları olan sepeti Magius'un Asası'nı tutan koluna geçirdi ve boştaki eliyle çadır direğine vurdu. Çadırdan, "Sen misin, solucan?" diye soran, derinden bir ses geldi. "Eğer öyleyse, çadırı sallamayı kes de içeri gel ve raporunu ver. O lanet olası tapınakta ne buldun?" Raistlin son derece uygunsuz bir vaziyetteydi. Beklenen "solucan" olmadığını itiraf etmek ve bu kötü başlangıçtan sonra, kendini tanıtmak zorundaydı. Daha da kötüsü, ciğerlerinin tıkanmaya başladığını hissetmişti. Boğazını tek, sert bir ı öksürükle temizlemek için umutsuz bir denemede bulundu ve duymamış gibi davranmaya karar verdi. "Sizi rahatsız ettiğim için affedin beni, Usta," diye seslendi, ciğerlerindeki boğucu hissin geri çekilmesinden minnettar kalarak. "Benim adım Raistlin Majere. Ben Baron Ivor Langtree'nin ordusuna bağlı kırmızı cübbeli bir büyücüyüm. Yanımda çeşitli tomarlar, büyülü eşyalar ve iksirler var. Takas yapmakla ilgilenip ilgilenmediğinizi öğrenmek için geldim." "Cehennem'e git." Bu kaba sözden dolayı oldukça şaşıran Raistlin, dili tutulmuş bir halde çadır direğine bakakaldı. Beklediği ne olursa 331 maRQARet weis ve öon peRRin _ _ olsun, bu değildi. Daha önce, yeni bir büyü elde etme fırsatını tepecek hiçbir büyücüyle karşılaşmamıştı, güçlü ve kudretli Par-Salian'ın kendisi bile bunu yapmazdı. Sadece merak, Raistlin'in tanıdığı her büyücüyü o çadırdan çıkarır, tomar mahfazaları ve büyülü eşyalarla dolu çantasını alt üst etmesini sağlardı. Belki de Kırmızı Cübbe'nin almak istediği bir şey yoktu. Ama, kahret-\^ sin, en azından adam Raistlin'in yanında ne getirmiş olduğunu görmek istemeliydi. Raistlin çadırın içine gizlice bakmayı göze aldı, büyücüyü görmeyi umuyordu. Görünüşe göre Kırmızı Cübbe iskemlesine yaslanmıştı, keza gölgelerin içinde kaybolmuş durumdaydı. Son derece saygılı bir şekilde konuşarak, "Belki de beni anlamadınız, Usta," dedi Raistlin. "Yanımda bir sürü büyülü eşya getirdim, ki bazıları epey güçlü, sizin ilginizi—" Taşan bir çaydanlığın sesine benzer bir ses duydu, cübbenin sinirli

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir şekilde hışırdamasını işitti ve çadırın kapısı aniden açıldı. Çadırdan—parlayan kırmızı gözlere sahip, sinirden morarmış—bir yüz çıktı. Sıcak rüzgârlar gibi bir öfke Raistlin'e çarptı ve büyücünün bir adım gerilemesine neden oldu. "Beni rahat bırak," diye hırladı Kırmızı Cübbe, "yoksa, Kara Kraliçe adına, seni kendi ellerimle Cehennem'e gönderirim-" Kırmızı Cübbe'nin parlayan kırmızı gözleri dehşetle açıldı. Öfkeli yemin dudaklarında öldü. Büyücü ters ters baktı, ancak Raistlin'e değil, Raistlin'in elindeki asaya. Raistlin ise dikkatli bir şekilde büyücüyü izliyordu. Her ikisi de tek kelime bile etmedi, ikisinin de dili tutulmuştu. İkisi de hiç beklemediği bir şeyle karşılaşmıştı. "Neden bana bakıyorsun!" diye sordu büyücü. "Aynı soruyu ben de sorabilirim, efendim!" diye yanıtladı 332 silâh kâRöeşliOi Raistlin, sarsılarak. "Ben sana bakmıyorum, solucan!" diye hırladı İmmolatus, ve bu da yeterince doğruydu. İnsana sadece bir göz atmıştı. Ejderhanın bakışları asanın üzerine dikilmişti. Immolatus'un bir ejderha olarak ilk isteği, tek bir hareketle asayı kapmak ve karşısındaki insanı yakmaktı. Parmakları seğirdi, büyünün kelimeleri boğazında alevlendi, dilinde yandı. Mücadele ederek bu ani isteğe karşı koydu. İnsanı öldürmek, istenmeyen ilgiyi çekerdi. Sıkıcı açıklamalar yapmak gerecekti ve çadırının dışında kararmış, yağlı bir iz kalacaktı yerde. İnsanın yaşaması—en azından geçici bir süre—için verdiği kararda en önemli etken, ejderhanın asa konusunda duyduğu meraktı. Kimse otların üzerindeki yağlı bir lekeden bilgi edinemezdi. İmmolatus bütün hiddetine rağmen, aklında kaynayan sorulara cevap bulabilmek için bir şeyler yapması gerektiğini fark etti—uth Matar'ın hep kullandığı kelime neydi? "Diplomatik." İnsanla olan ilişkisinde diplomatik olması gerekiyordu. İmmolatus'un aslen istediği yaratığı parçalamak, beynini çıkartmak ve istediklerini bilenmiş ön pençeleriyle içinden almak olduğunda, bunu yapmak zordu. "İçeri gelsen iyi olur," diye mırıldandı İmmolatus ve bunun gerçekten de kibar bir davet olduğunu düşündü. Raistlin olduğu yerde kaldı, çadırın dışında. Lanetlenmiş görüşüyle bakmaya, dünyaya büyü yüklü, her şeyi sanki zamandan etkilenmiş gibi gören, gençliğin solduğunu, güzelliğin toza dönüştüğünü gören gözlerle bakmaya alışmıştı. Muhtemelen kırklarının başında olan bu adama bakarken, Raistlin Kırmızı Cübbe'nin yüzünün kırıştığını ve yaşlandığını görüyor olmalıydı. Ancak Raistlin'in gördüğü şey bulanık bir portreydi, bir yerine iki yüz, bozulmuş bir resimde iki yüz, sanki ressam renklerin birbirine karışmasına izin vermiş gibi. Yüzlerden biri, insan bir büyücüye ait bir yüzdü. Diğer 333 mARQAcet weis ve öon peRRin _ yüzü görmek daha zordu ancak Raistlin onun kırmızı, canlı bir kırmızı, parıldayan bir kırmızı olduğu konusunda bir hisse kapıldı. Adamda, özellikle de ikinci görüntüsünde baktığında belirginleşen ve bir sürüngeni hatırlatan bir şeyler vardı. Raistlin, eğer sadece bu ikinci yüze odaklanabilirse, onu açıkça görebileceğini ve ne gördüğünü anlayabileceğini hissetti. Ancak ne zaman konsantre olmaya çalışsa, ikinci yüz birincinin çizgilerine karışıyordu. İki yüz, diye fark etti, ikisi de kırmızı alevden bir çift gözle bakan iki yüz. . . Adam tehlikeliydi, ama zaten bütün büyücüler tehlikeli olurdu. İhtiyatlı, dikkatli bir halde, Raistlin çadıra girmesi için yapılan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


daveti, davet edeninkiyle aynı nedenden dolayı kabul etti. Merak. Uzun ve ince bir adam olan Kırmızı Cübbe'nin giysileri değerli ve pahalıydı. Ufak bir kamp masasına yürüyerek, katlanabilir bir iskemleye oturdu ve masaya doğru ani bir el hareketi yaptı. Hareketleri aynı anda hem zarif, hem de hantaldı; yüzünün bulanık, çift görüntüsü gibi. Ufak hareketler— uzun parmakların sallanması, mesela, ya da başın hafifçe yana eğilmesi—rahatlıkla ve akıcı bir şekilde yapılıyordu. Daha büyük hareketler ise—kendisini iskemleye yerleştirmesi gibi— beceriksizceydi, sanki böylesi hareketlere alışkın değilmiş de, ne yapıyor olduğunu gözden geçirmesi için düşünmesi gerekiyormuş gibi. "Bakalım neler getirdin," dedi İmmolatus. Kendini önündeki gizemi çözmeye kaptırmış olan Raistlin yanıt vermedi. Ayakta durdu ve sepetini, tomar mahfazalarını ve asayı sıkıca tutarak dikkatle baktı. "O hilkat garibesi gözlerinle neden bana bakıyorsun?" diye sinirle sordu İmmolatus. "Buraya iş yapmaya geldin, değil mi? Bakalım neyin var." İşaret parmağının uzun, sivri tırnağıyla sabırsızca masaya vurdu. 334 silAh laRöeşliÇi Aslında çadırda İmmolatus'un gerçekten ilgilendiği tek bir büyülü eşya vardı ve o da asaydı. Ancak öncelikle onunla ilgili birkaç şey öğrenmesi gerekiyordu, en önemlisi—bu insanın elinde tuttuğu şey hakkında ne kadar bilgisi vardı? Görünüşüne bakılırsa, pek fazla yoktu. İmmolatus'un karşılaşmış olduğu, bu asayı kullanan ilk insan kadar bilgi sahibi olmadığı kesindi. İmmolatus dişlerini bu hatıraya batırdı. Raistlin bakışlarını indirdi ve gözleriyle ilgili hakareti duymazdan geldi. Eğer istemiş olsaydı, bu adamın görünüşüyle ilgili birkaç seçme söz söyleyebilirdi. Kendini tuttu. Büyücü onun büyüğüydü ve hiç şüphe yok ki ondan daha iyiydi. Raistlin kendini büyülü güçten oluşmuş gerçek bir anaforun merkezinde duruyormuş gibi hissediyordu. Büyü, etrafında hızla dönüyor, çatırdıyor ve kıvılcımlar saçıyordu. Ve bütün bu gücün kaynağı karşısında duran bu adamdı. Raistlin buna benzer büyülü bir fırtına hiç yaşamamıştı, Meclis'in Başı'nın huzurunda bile. Gururu kırıldı ve kıskançlıktan deliye döndü ve bu adamdan bir şeyler öğrenmeye, ya da bunu denerken yok olmaya karar verdi. Takas edeceği malları çıkarmak amacıyla iki elini de boşaltması gerektiğinden, Raistlin, Magius'un Asası'nı ufak kamp masasının kenarına dayadı. immolatus'un eli, masanın üzerinden sinsice asaya doğru ilerledi. Raistlin hareketi gördü ve sepeti bıraktı. Asayı yakalayarak sıkıca vücudunun yakınında tuttu. immolatus dişlerini gösterip, "İyi bir yürüyüş asası," dedi, dostça ya da güven verici olduğunu düşündüğü bir gülümsemeyle. "Ona nasıl sahip oldun?" Raistlin'in asa hakkında konuşmak gibi bir niyeti yoktu, bu yüzden de duymamış gibi davrandı. Asayı bir elinde sıkıca tutarak, panayır yerindeki bir seyyar satıcı gibi, tomarları, büyülü eşyaları yaydı, iksir dolu kavanozları çıkarttı. 33^ mARgacet weis ve öon peRRin _ "Çok ilginç birkaç malımız var, efendim. Bu, bir Siyah Cübbe'den ele geçirilmiş bir tomar. Onun çok yüksek seviyeli olduğuna inanmamız için nedenlerimiz var ve bu da—" İmmolatus kolunu uzattı ve bütün eşyaları—tomarlar, iksirler, sepet ve çömlek—masadan süpürdü. "Almakla ilgilendiğim tek bir büyülü eşya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


var," dedi ve bakışları asaya kaydı. Tomar mahfazaları masanın altına yuvarlandı, büyülü eşyalar her yöne dağıldı. Çömlek sert zemine çarptı ve Raistlin'in cübbesinin eteklerine tavuk suyu sıçratarak kırıldı. "Bu, takas etmek niyetinde olmadığım tek büyülü eşya, efendim," dedi Raistlin; asayı o kadar sıkı tutuyordu ki, elindeki ve kolundaki kaslar gerilmekten ağrımaya başlamıştı. "Diğerlerinin bir kısmı da epey güçlü—" "Pöh!" diyerek aşağıladı immolatus. Vücudunu bükerek ayağa kalktı. Hareketi, sanki vücudu çözülüyormuş gibi görünmesine neden olmuştu. "Benim, küçük parmağımda bile, bana kakalamaya çalıştığın şu değersiz süs eşyalarından daha çok gücüm var. Asa hariç. O asayla belki ilgilenebilirim. Ona nasıl sahip oldun?" Raistlin asanın ulu Par-Salian'dan kendisine verilmiş bir hediye olduğu gerçeğini—biraz da gururla— neredeyse adama söylüyordu. Gizliliğe olan doğal eğilimi, kelimeleri boğazın-dayken durdurdu. Asayı, Meclis'in Başı'ndan bir hediye olarak tanımlamak, sadece daha fazla konuşmaya, daha çok soruya yol açar, belki de asanın değerini büyücünün gözünde artırırdı. Raistlin artık bu büyücüyle hiçbir şey yapmak istemiyordu; tek dileği, bu garip adamın huzurundan olabildiğince çabuk çekilmekti. Çadırın kapısına doğru geri geri yaklaşırken, "Asa nesillerdir benim ailemde bulunuyor," dedi. "Bu nedenle, görüyorsunuz, efendim, ona aile geleneği ve onuruyla bağlıyım. İş ya-pamayacakmışız gibi gözüktüğüne göre, efendim, size iyi günler diliyorum." 336 silah kaRöeşliOi Kazara, Raİstlin doğru kelimeleri söylemişti, belki de hayatını kurtarmış olan kelimeleri. İmmolatus derhal Raistlin'in güçlü büyücü Magius'un soyundan geldiği sonucunu çıkarttı. Magius akrabalarına asanın güçleri hakkında yazılı bir şeyler bırakmış, ya da en azından böyle bilgiler nesilden nesile aktarılmış olmalıydı. İmmolatus genç adama bir kez daha baktı ve lanet olası Magius'a gerçekten de bir parça benzediğine karar verdi. Zira kırmızı ejderha immolatus'u yenen Magius'tu. Magius ve o asanın büyülü gücü İmmolatus'u nerdeyse öldüreceklerdi; onu çok ağır yaralamış, iyileşmiş olmasına karşın hâlâ acı veren yaralar açmışlardı. İmmolatus uzun yüzyıllar boyunca rüyasında o asayı, büyüsünün parladığını, kör ettiğini, yaktığını ve öldürdüğünü görmüştü. Kayıp hazinesinin tamamını o asa için verirdi, onu tutmak, ona sahip olmak, onu sevmek, onu düşmanlarına karşı kullanmak, bir zamanlar nasıl kendisini öldürecektiyse aynı o şekilde onları öldürmek için. Onu, Magius'un torununu öldürmek amacıyla kullanmak için. İmmolatus bu çelimsiz, insan vücudunun içindeyken asanın vârisiyle savaşamazdı. Ejderha biçimine geri dönmeyi düşündü, daha sonra da bundan vazgeçti. Kendisine zulmedenlerin hepsinden intikamını alacaktı—altın ejderhalar ve gümüşlerden, ikiyüzlü kraliçesinden ve tabi ki Magius'dan. Ejderha intikamı için yıllar boyu beklemişti; fazladan birkaç gün, bekleyişinin okyanusunda sadece birkaç damla sayılırdı. Ayağının dibinde saçılmış bir halde duran büyülü eşyalara sertçe şöyle bir bakarak, "Mallarını unuttun, Satıcı," dedi İmmolatus. Raistlin yerde emeklemeye başlayıp tomarları, kavanozları ve yüzükleri toplayarak kendini savunmasız bırakacak kadar akılsız değildi. "Sizin olsun, efendim. Söylemiş olduğunuz gibi, pek de 337 rrucqARet weis ve öon peRRin _

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


değerli değiller." Raistlin büyücüyü hafifçe selâmladı, sadece nezaketen verilmiş bir selâmdan fazlasıydı bu, çünkü çadırdan zarif bir şekilde, sırtını büyücüye dönmeden çıkabilmek için bir bahane olarak kullanmıştı selamlamayı. İmmolatus karşılık vermedi, ancak Raistlin'in gitmesini— daha doğrusu asanın gitmesini—bir saman yığını üzerinde güneşin enerjisini emen ve odaklayan bir kristale benzeyen kırmızı gözlerinde, asayı alev alev yakabilecekmiş gibi duran bir bakışla seyretti. Raistlin çadırdan çıktı ve hızlı adımlarla yürümeye devam etti. Önündeki hiçbir şeyi görmüyordu ve hangi yöne doğru yürüdüğünden de pek emin değildi. Tek düşüncesi, kendisi ile bulanık bir yüze ve ölümcül gözlere sahip bu garip adam arasına olabildiğince mesafe koymaktı. Raistlin anca güvenli bir şekilde kendi kampının ateşlerini, yüzlerce silahlı askerin rahatlatıcı görüntüsünü görebildiğinde adımlarım yavaşlattı. Dostlar arasına dönmüş olmaktan minnettar olmasına rağmen, Raistlin başlığını kafasına geçirdi ve çadırına gitmek için dolambaçlı bir yol seçti. Hiç kimseye konuşmak istemiyordu, özellikle de Horkin'le. Gözlerden tamamen uzak kaldığında, Raistlin bütün kuvveti tükenmiş olarak yatağına çöktü. Bütün vücudunu ter basmış, sersemlemişti. Başı dönüyordu ve kendisini hastalanmış gibi hissediyordu. Asayı sıkı sıkı tutarak ve bırakmaya hâlâ korkarak, gözlerini tavuk suyuyla ıslanmış çizmelerine dikti. Koku midesini bulandırmış, Raistlin'e çadırdaki karşılaşmanın yaşattığı dehşeti tekrar hissettirmişti; büyücünün kırmızı alevden gözlerinin hatırası ve eğer Kırmızı Cübbe istemiş olsaydı değerli asayı almış olacağının ve Raistlin'in onu engellemeye gücünün yetmeyeceğinin korku veren ve elini ayağım bağlayan bilgisi. 338 silâh kAROesLiQi Raistlin öksürdü ve öğürdü. Aylar sonra bile, haşlanmış tavuğun görüntüsü o kadar midesini bulandıracaktı ki masayı terk etmek zorunda kalacak ve Caramon'u bu karşılaşmanın tek galibi yapacaktı. Midesinin bulantısı geçtiğinde ve kendini işinin üstesinden gelebilecek gibi hissettiğinde Raistlin, Horkin'e raporunu vermeye gitti. Raistlin ne diyeceği konusunda epey düşünmüştü. Aklına ilk gelen, olay hakkında yalan söylemekti, ki bu da en iyi ihtimalle bir salak gibi gözükmesine yol açardı. En sonunda Raistlin, Horkin'e gerçeği söylemeye karar verdi; hiçbir yüce amaçtan dolayı değil, sadece büyülü eşyalarının kaybını uygun bir şekilde açıklayacak bir yalan bulamamasından ötürü. Onlara ihtiyacınız olduğunda kenderler neredeydi? Horkin, Raistlin'in eli boş döndüğünü görünce şaşırdı. Raistlin büyülü eşyaları arkada bırakarak Kırmızı Cübbe'nin çadırından kaçtığını sakin ve düzgün bir şekilde itiraf ettiğinde ise şaşkınlık, öfkeli bir yüz ifadesiyle birlikte kızgınlığa dönüştü. "Neden öyle davrandığını açıklasan iyi olur, Kırmızı," dedi Horkin sertçe. Raistlin, görüşmeyi en ince ayrıntısına kadar anlatarak a-çıkladı. Kırmızı Cübbe'yi tarif etti, Kırmızı Cübbe'nin asayı almak için kendisine saldıracağından emin olunca kapıldığı korkusunu ve neredeyse kör edici paniğini anlattı. Raistlin sadece bir tek şeyi kendine sakladı: Ve o da birleşen ve ayrılan ve tekrar birleşen iki yüzün görüntüsüydü. Bunu asla açıkla-yamazdı, kendisine bile. Horkin, ilk başta hikâyeyi şüpheyle dinledi. Çırağı onu gerçekten hayal kırıklığına uğramış, genç büyücünün mallan kendi adına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sattığından ve kazandıklarını kendine saklamak niyetinde olduğundan kuşkulanmıştı; ancak, Horkin istemeyerek de olsa itiraf etti ki saygı duymaya ve hatta biraz da 359 rruRQARet weis ve don peRRin sevmeye başladığı bu genç adamın böylesi bir şey yaptığına inanmak zordu. Horkin Raistlin'e dikkatle baktı; eğer yalan söylemenin işine yarayacağını düşünürse, bu genç adamın vicdanen hiçbir rahatsızlık duymayacağının çok iyi farkındaydı. Ancak Horkin burada hiçbir yalan görmedi. Görüşmeden bahsettiğinde Raistlin'in benzi solmuş, zayıf bedeni titremiş, hatırlanan korkunun gölgesi gözlerine vurmuştu. Raistlin konuşmaya devam ettikçe—bu konudan bahsetmekle ilgili isteksizliğini yendikten sonra, neredeyse dayanılmaz bir istekle konuşmaya başlamıştı—Horkin genç adamın gerçeği söylediğine daha çok inanmıştı, bu gerçek ne kadar garip olursa olsun. "Diyorsun ki, büyücü güçlü," dedi Horkin çenesini sıvazlayarak. Görünüşe göre bu hareket düşünmesine yardımcı oluyordu, çünkü kafası karıştığında sık sık bunu yapardı. Raistlin büyücü çadırını arşınlamayı kesti. Çok yorgun olmasına rağmen yerinde duramıyor, bir daha hiç görüş alanından ya da elinin altından çıkmasına izin vermemeye karar verdiği asaya dayanarak, huzursuz bir şekilde çadırın bir u-cundan diğer ucuna yürüyordu. "Güçlü!" diye bağırdı Raistlin. "Ben, Meclis'in Başı'nın huzurunda bulundum, ulu Par-Salian'ın—ki onun şimdiye kadar yaşamış en güçlü başbüyücü olduğu söylenir—ve ondan yayıldığını hissettiğim büyü, bu adamın kasırgasıyla karşılaştırıldığında yaz yağmuru gibi kalıyor!" "Ve buna rağmen bir Kırmızı Cübbe." Raistlin cevap vermeden önce tereddüt etti. "Söylemeliyim ki, efendim, bu büyücü kırmızı cübbe giyiyor olmasına rağmen, sanki cübbesi büyünün tanrılarından birine bağlılığının işareti gibi değil de. . . şey. . . "—çaresizce omuzlarını silk-ti—"sanki derisiymiş gibiydi." "Kırmızı gözler ve turuncu ten. Belki de bir albinodur. Eskiden bir albino tanırdım. Baronun ordusuna ilk yazıldı340 silah kâRöeştiöi ğımda bir askerdi. C Bölüğü'ndeydi, sanırım öyleydi. O—" "Özür dilerim, efendim." Raistlin Horkin'in hatıralarını sabırsızca böldü. "Ne yapmalıyız?" "Yapmak? Ne için? Büyücü mü?" Horkin başını salladı. "Onu yalnız bırakmalıyız. Elbette, mallarımızı çaldı, ama kabul edelim, Kırmızı, orada asan dışında değerli hiçbir şey yoktu. O da bunu derhâl fark etti. Bunun için de onu pek suçlayamayız. Ancak eğer izin verirsen, sanırım bu olaydan barona bahsedeceğim." Raistlin acıyla sordu, "Barona panik içinde kaçtığımı mı söyleyeceksiniz, efendim?" "Elbette ki hayır, Kırmızı," diye yanıtladı Horkin, yumuşak bir şekilde. "Bu koşullar altında, bana öyle geliyor ki sen iyi, açık bir sağduyuyla hareket etmişsin. Hayır, barona sadece bu büyücüde kötü bir şeyler olduğunu düşündüğümüzden bahsedeceğim. Müttefiklerimiz hakkında diğer duyduklarımıza bakınca, sayın lordun pek de şaşıracağını sanmıyorum." Raistlin, "Bu büyücünün bir dönek olması ihtimali var, efendim," dedi. Horkin, "Evet, Kırmızı, var," diye yanıtladı. Dönek büyücüler, Büyücüler Meclisi tarafından konulmuş kanunlara, güçlü büyülerin pervasızca ve kontrolsüzce kullanılmaması için konulmuş kurallara, uymazlardı. Bu kanunlar sadece halkı değil, büyücülerin kendilerini de korumak içindi. Dönek bir büyücü, diğer

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bütün büyücüler için bir tehlikeydi ve dönekleri aramak ve onları Meclis'e katılmaya ikna etmek, eğer reddederlerse yok etmeyi denemek, Meclis'in bir üyesi olan her büyücünün görev ve sorumluluğuydu. "Bununla ilgili ne yapmak niyetindesin, Kırmızı?" diye devam etti Horkin. "Ona meydan mı okuyacaksın? Düelloya mı davet edeceksin?" "Başka bir zamanda olsa bunu yapabilirdim," dedi Raist541 macQARet weis ve öon peRRin ___ lin, başka bir dönek büyücüye meydan okuduğu ve neredeyse felâketle sonuçlanan tecrübesini hatırlayıp, hafifçe gülümseyerek. "Ancak dersimi aldım. Onun da söylemiş olduğu gibi— küçük parmağında bile benim bütün vücudumda olandan daha fazla büyüye sahip olan bu adamın karşısına çıkacak kadar budala değilim." Horkin, "Kendini ucuza satma, Kırmızı," dedi. "Potansiyelin var. Sadece gençsin, hepsi bu. Bir gün, en iyilerinin dengi olacaksın." Raistlin ustasına hayretle baktı. Bu, Horkin'in şimdiye kadar kendisine ettiği ilk iltifattı ve genç adamın korkusunun verdiği soğukluk, memnuniyetle ısındı. "Teşekkür ederim, efendim." "Muhtemelen o günün gelmesine daha çok var," diye neşeyle devam etti Horkin. "Daha kendi elbiselerini aleve vermeden yanan eller büyüsü bile yapamadığına göre. .. " Raistlin, "Size söylemiştim, efendim, o gün kendimi iyi hissetmiyordum—" Horkin sırıttı. "Sadece takılıyorum, Kırmızı. Sadece takılıyorum." Raistlin, Horkin'in neşesini kaldıracak havada değildi. "E-ğer izin verirseniz, efendim, çok yorgunum. Gece yarısını çoktan geçmiş olmalı ve anladığım kadarıyla yarın sabah savaş olacak, izninizle, yatağa gideceğim." Çırağı gittikten sonra, "Bu çok garip," diye mırıldandı Horkin kendi kendine. "Bu albino büyücü. Daha önce karşılaştığım hiçbir şeye benzemiyor ve ben de bu kıtanın hemen her yerinde bulundum. Gene de, Krynn'in kendisi bile gittikçe çok garip bir yer oluyormuş gibi geliyor bana. Gerçekten de çok garip bir yer." Başını sallayarak, Horkin baronla birlikte dünyanın garipliği şerefine bir gece yarısı kadehi kaldırmaya gitti. 542 8 Baron, Komutan Kholos ve onun aşağılayıcı sözleri hakkında askerlerine hiçbir şey söylemedi. Ancak baron, muhafızlarına müttefiklerinin kampında gördükleri ve duydukları şeyler hakkında konuşmalarını yasaklamadı da. Komutan'ın "havlayan itler" hakkındaki sözleri, askerler arasında geceleyin çıkan orman yangını gibi bir grup öfkeli adamdan diğerine sıçrayarak yayılıp, kampın her tarafından alevler yükselmesine neden oldu. Adamlar komutana inat batı duvarını alacaklarını ve sadece bununla da yetinmeyip, o daha kahvaltısını bitirmeden kahrolası şehrin tamamını ele geçireceklerini söylemeye başladılar. Senej Usta'nın emri altında olan kanat bölüğünün sabah ilk saldırma onuruna sahip olacağı haberi geldiğinde, askerlerin geri kalanı onlara içten bir kıskançlıkla bakarken şanslı bölüğün üyeleri zırhlarını cilalıyor ve sanki bu gündelik bir işmiş gibi kayıtsız gözükmeye çalışıyorlardı. "Raist!" Caramon kardeşinin çadırına sert bir rüzgâr gibi daldı. "Duydun mu—" "Uyumaya çalışıyorum, Caramon," dedi Raistlin iğneleyici bir şekilde. "Git başımdan." "Ama bu önemli, Raist, bizim manga—" "Asamı devirdin," dedi Raistlin.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Üzgünüm. Kaldırırım—" Raistlin, "Ona dokunma!" diye emretti. Kafasını yataktan —rruRQARet weis ve don peRRin _ kaldırarak asasını aldı, yatağının başucuna dayadı. "Şimdi, istediğin ne?" diye sordu bıkkınlıkla. "Çabuk ol. Çok yorgunum." Kardeşinin ters tavrı bile Caramon'un gururunu ve heyecanını yıkamazdı. Konuşurken bütün çadırı dolduruyor gibi gözüküyordu; sağlığı ve güçlü bedeni karanlıkta büyüyor, bütün boşluğu kaplamak için genişliyor, bütün havayı emiyor, ikizini ezilmiş ve havasızlıktan boğulmuş olarak bırakıyordu. "Bizim mangamız, yarın sabahki saldırıya liderlik etmek için seçildi. 'İlk savaşacaklar,' ustanın söylediği bu. Sen bizimle geliyor musun, Raist? Bu bizim ilk savaşımız olacak!" Raistlin gözlerini karanlığa dikti. "Eğer öyleyse bile, ben daha herhangi bir emir almadım." "Ah, ıh, bu çok kötü." Caramon bir an için bozulmuştu. Ama heyecan kısa sürede tekrar içine dolarak geri döndü. "A-lacaksın. Bundan eminim. Bir düşün! Bizim ilk savaşımız!" Raistlin başını yastığında, kardeşinden öte tarafa döndürdü. Caramon bir anda gitme vaktinin geldiğini hissetti. "Kılıcımı bilemem lazım. Sabah görüşürüz, Raist. İyi geceler." Çıkışı, en az girişi kadar gürültülü ve yaygaralı oldu. * * si- * ü"Affedersiniz, efendim," dedi Raistlin, Horkin'in çadırının dışında dururken. "Uyuyor musunuz?" Yanıt olarak çadırın içinden şikâyetçi bir hırıltı geldi. "Evet." "Sizi uyandırdığım için özür dilerim, efendim." Raistlin çadırın içine süzüldü; ustası, battaniyelerini çenesine kadar çekmiş bir halde, yatakta yatıyordu. "Ancak biraz önce kardeşimin birliğine yarın sabah batı duvarına saldırmaları için emir verildiğini duydum. Düşündüm ki, belki de biraz büyü hazırlamamı istersiniz—" 344 Horkin doğruldu, Magius'un Asası'nın ışığı yüzünden gözleri kısılmıştı. Büyücü cübbesiyle uyumuyordu; cübbe, yatağının yanında duran çantasının üzerinde düzgünce katlanmış olarak duruyordu. "Anadan doğma" olarak nitelendirdiği şekilde yatmıştı. "Şu kahrolası ışığı söndür, Kırmızı! Ne yapmaya çalışıyorsun? Beni kör etmeye mi? İşte, bu daha iyi. Şimdi, şu bana söylediğin zırva da neyin nesi?" Raistlin, sözlerini sabırla tekrar etti. Asasının ışığını söndürmüş, çadırın bayat ter ve ezilmiş çiçek kokan karanlığında dikiliyordu. Horkin, "Bunu söylemek için mi uyandırdın beni?" diye söylendi. Geri yatarak battaniyesini tuttu, omuzlarına kadar çekti, "ikimizin de uykuya ihtiyacı var, Kırmızı. Yarın yaralılarımız olacak." "Evet, efendim," dedi Raistlin. "Ama savaş—" "Baron bana yarınki savaşla ilgili hiçbir emir vermedi, Kırmızı. Ama,"—Horkin uykusu varken iğneleyici olurdu— "belki de sana vermiştir." Raistlin, "Hayır, efendim," dedi. "Sadece düşündüm ki—" "İşte yine yapıyorsun. Düşünüyorsun!" Horkin kızgınlıkla konuştu. "Beni dinle, Kırmızı. Yarınki savaş bir yanıltma, kısa süreli bir çatışma. Şehrin savunmasını deniyoruz. Ve düşmanı denerken yapmak istediğin en son şey, ona sahip olduğun her şeyi göstermektir! Biz büyük finaliz, sen ve ben, Kırmızı. Baron biz büyücüleri son saldırıda perişan etmek ve herkesi şaşırtmak için getiriyor. Şimdi git ve bırak da biraz uyuyayım!" Horkin battaniyesini başının üstüne çekti. * * * # * O gece hiç kimse uyumak istemiyordu. Herkes ayakta kalmak, konuşmak ve yarın yapacağı işler hakkında övünmek ya da dışında bırakıldığı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


için şikâyet etmek veya ilk saldırıya katılacak kadar şanslı olanlara nasihat vermek ve başarılar di5451 maRQARet weis ve öon peRRln ___ lemek istiyordu. Çavuşlar önce askerlerin konuşmalarına izin verdiler, sonra da kampı dolaşarak hepsine yatmalarını söylediler; ertesi gün buna ihtiyaç duyacaklardı. Sonunda kamp sakinleşti, ancak sadece birkaç kişi gerçekten uyudu. Raistlin çadırına dönünce, anormal derecede şiddetli bir öksürük nöbetine tutuldu ve gecenin çoğunu nefes almaya çalışarak geçirdi. Baron, Komutan Kholos'u ezmek için söylemiş olabileceği şeyleri pişmanlıkla düşünerek yattı çadırında. Raistlin tarafından uyandırılmış olan Horkin, uykusuna geri dönemedi. Yardımcısının kafasına sövüp sayarak ve yaklaşmakta olan saldırıyı düşünerek, uyanık bir şekilde yatakta yattı. Horkin'in normalde neşeli olan yüzü asıktı. İçini çekti ve içki arkadaşına, sevgili Luni'ye bir dua mırıldanıp uyuya-kaldı. Otlakçı, korku ve titremeyle uyanık olarak yatıp karanlığa baktı, çünkü biri ona çok kısa olduğu için saldırı sırasında geride bırakılacağını söylemişti. Caramon, zırhını üzerinde bir delik açmamış olması mucize olana kadar parlattıktan sonra battaniyesine sarılarak yatıp düşündü, "Biliyorsun, yarın ölebilirsin." Bu ihtimali düşünüyor ve bu konuda ne hissettiğini anlamaya çalışıyordu ki, uyanıp sabah olduğunu gördü. * * >;- * * Gökyüzü inci grisiydi, alçak bulutlarla kaplanmıştı. Ve yağmur henüz yağmıyor olmasına rağmen, kamptaki her şey ıslaktı. Havanın kendisi nemli, ıslak ve sıcaktı ve bir esinti olacağına dair tek bir iz bile yoktu. Birliğin bayrağı, sancağında gevşek ve halsiz bir şekilde duruyordu. Ağır havada bütün sesler basıklaşmıştı. Demircinin normalde çınlayan vuruşları ahenksiz ve tiz geliyordu. 34<5 silah kâRöeşUOi Senej Usta'nın bölüğü erken kalkmıştı. Ortak kullandıkları çadırın önünde sıraya girdiler. "İlk savaşanlar, ilk kahvaltı eder!" dedi Caramon, Ot-lakçı'nın sırtına vururken sırıtarak. "Bu ayarlamadan hoşlandım!" Saldırıdan önceki geceler boyunca, kanat bölüğü kolculuk yapmıştı, ki bunun anlamı kampa en son girenler ve kahvaltı ya da birliğin diğer askerleri lağım cüceleri gibi saldırdıktan sonra kahvaltıdan geriye kalan şey için de en son sıraya girenler olmalarıydı. Son birkaç gündür soğuk yulaf ezmesi ile yaşayan Caramon, cızırdayan jambon dilimleri ve taze, sıcak ekmeğe büyük bir memnuniyetle bakıyordu. "Sen yemiyor musun?" diye sordu Otlakçı'ya. "Hayır, Caramon. Aç değilim. Damark'ın söylediğinin doğru olduğunu düşünüyor musun? Sence de çavuş bana i-zin-" "Hadi, tabağını doldur!" diye ısrar etti Caramon. "Senin istemediğini ben yerim." Caramon aşçıya döndü ve, "Şu buğday keklerinden de alacak," diye ekledi. Caramon uzun, tahta masaya iki dolu tabakla yerleşti. Otlakçı yanına oturdu; tırnaklarını kemiriyor, çavuş ne zaman yanlarından geçse ona yalvaran gözlerle bakıyordu. Caramon yemeğinden kafasını kaldırıp kardeşinin başında dikildiğini görünce, "Ah, selâm, Raist," dedi. Raistlin solgun ve sararmıştı, gözlerinin altında siyah lekeler vardı. Cübbesi yağmur ve kendi terinden sırılsıklam olmuştu. Asayı tutan eli titriyordu. Caramon endişeyle, "İyi gözükmüyorsun, Raist," derken ayağa kalktı, kahvaltıyı unutarak. "Kendini iyi hissediyor musun?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Hayır," diye yanıtladı Raistlin kulak tırmalayıcı bir sesle. "Kendimi 'iyi' hissetmiyorum. Ben kendimi asla 'iyi' hissetmem. Bilmen gerekiyorsa, bütün gece ayaktaydım. Hayır, ilgi 547 maeQARet weis ve öon peRRin ___ göstermeni istemiyorum! Şimdi daha iyiyim. Uzun kalamam. Yapmam gereken işlerim var. Sağlık çadırında bandaj sarmak." Sesi öfkeli geliyordu. "Sadece sana şans dilemeye geldim." Raistlin'in ince parmakları Caramon'un koluna dokunarak, onu irkiltti. "Kendine dikkat et, kardeşim," dedi Raistlin sessizce. "Ah, tabi. Edeceğim. Sağ ol, Raist," dedi Caramon, etkilenerek. İkizinin de kendisine dikkat etmesi gerektiğini eklemeye başlamıştı ki, kelimeler ağzından çıktığında Caramon Raistlin'in çoktan gitmiş olduğunu gördü. Caramon yerine ve kahvaltısına geri dönerken, "Vay, bu garipti," dedi Otlakçı. "Pek değil," dedi Caramon gülümseyerek, çok sevinçliydi. "Biz kardeşiz." "Biliyorum. Sadece ben. . . " "Sen ne?" Caramon kafasını kaldırıp baktı. Otlakçı, şimdiye kadar Raistlin'in biraz bile kardeşçe bir şey yaptığına ya da söylediğine hiç tanık olmadığını ve şimdi başlamasının garip olduğunu söyleyecekti. Ancak Caramon'un saf suratını ve içten mutluluğunu görünce, yarı-kender fikrini değiştirdi. "Yumurtalarımı ister misin?" Caramon sırıttı. "Ver." Ancak kendi yumurtalarını bile bitirmeye fırsat bulamadı. Saldırının sabahın erken saatlerinde yapılması planlanmıştı ve o henüz kahvaltısının yarısındayken davullar çalmaya başlayarak Kanat Bölüğü'nün adamlarını silah başına çağırdılar. Askerler giyinirken hafif bir yağmur çiselemeye başladı. Damlalar metal miğferlerinden gözlerine süzüldü ve deri giysilerinden içeri sızarak ciltlerinin tahriş olmasına neden oldu. Erkeklerin sakallarında su boncukları oluştu, damlalar burunla348 IT silah kâRöeşliöi rından aktı. Askerler görebilmek için gözlerini sildiler. Elleri, kemerlerinin ıslak metalini tutmaya çalıştı. Deri kayışları, ıslandıklarında ne kadar inatçı olduklarını gösterdiler. Ne kadar kuvvetle çekilseler de, düzgün bir şekilde bağlanamadılar. Kılıçlar, ıslak ellerden kaydı. En garibi ve uğursuzu ise, yağmurun şehir duvarlarının renginin değişmesine neden olmasıydı. Duvarlar açık kahverengi bir kayadan yapılmıştı. Yağmur, kayadaki kırmızı tonu açığa çıkarttı ve duvarların sanki kanla yıkanmış gibi gözükmesine neden oldu. Askerler, hedefleri olan batı duvarına yüzlerini asarak baktılar ve sonra da, güneşin tekrar ortaya çıkmasını umarak, gözlerini gökyüzüne çevirdiler. Otlakçı, Kanat Bölüğü'nün normalde giydiği zırhtan farklı olan deri zırhı giymesi için Caramon'a yardım etti. Bu zırh kolları ve gövdeyi koruyordu, ayrıca metal şeritlerle kaplıydı. Zırh ağırdı, ancak adamların kolculuk görevlerinde giydikleri hafif deri zırhtan çok daha iyi bir koruma sağlıyordu. Adamlar bu zırhı, bugün savaşta taşıyacakları iri kalkanlarla birlikte, A Bölüğü'nden ödünç almışlardı. Otlakçı'nın yüzü asıktı, mütemadiyen gözlerini kırpıştırıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Duyduğu dedikodu doğru çıkmıştı. Bölüğün geri kalanı saldırı için ilerlerken, ona geride kalması emredilmişti. Otlakçı yalvardı ve hatta tartıştı, ta ki Çavuş Nemiss'in sabrı taşana dek. Kadın, askerlerin taşıyacağı iri kalkanlardan birini aldı ve yarı-kendere fırlattı. Kalkan onu yere yapıştırdı. "Bak, işte," dedi kadın. "Bunu kaldıramıyorsun bile!" Adamlar güldüler. Otlakçı, tartışmaya devam ederek, ağır kalkanın altından zor belâ çıktı. Çavuş Nemiss, oğlanın omzuna vurdu ve onun bir "yiğit, küçük bir dövüş horozu" olduğunu ve "eğer taşıyabileceği kadar büyük bir kalkan bulabi-ürse, gelebileceğini" söyledi. Sonra da Otlakçı'ya diğer askerlere zırhlarını giymeleri için yardım etmesini emretti. Oğlan kendisine verilen emri yerine getirdi, ancak müte349 rruRQARet weis ve öon peRRin madiyen bunun hiç adil olmadığını iddia ediyor ve söylenip duruyordu. Herkes kadar eğitim almıştı. Onun bir korkak olduğunu düşüneceklerdi. Neden eski kalkanını kullanamıyor olduğunu anlamıyordu. Falan filan. Ancak, aniden, Otlakçı mızıldanmayı kesti. Caramon arkadaşı için üzülmüştü ama bu sızlanmanın da fazla uzadığını düşünüyordu. Rahatlayarak bir nefes aldı, Ot-lakçı'nın sonunda zalim kaderini kabullendiğini sanmıştı. "Duvarı aldıktan sonra seninle görüşürüz," dedi Caramon miğferini giyerken. Otlakçı gülümseyerek elini uzatırken, "İyi şanslar, Caramon," dedi. Caramon arkadaşına bakakaldı. Aynı tatlı ve masum gülümsemeyi daha önce başka bir iyi arkadaşının, Tasslehoff Burrfoot'un yüzünde görmüştü. Caramon, bundan son derece şüphelenecek kadar iyi tanıyordu kenderleri. Otlakçı'nın neyin peşinde olabileceğini tahmin edemedi ve bu konuyu ciddî ciddî düşünemeden, Çavuş Nemiss bölüğü hizaya çağırdı. Senej Usta, atını sıranın önüne sürdü. Atından inip, gevşemeyeceğinden emin olmak için zırhları kuvvetle çekiştirerek, sivri olduklarından emin olmak için mızrakların uçlarını kontrol ederek hızlı, ancak esaslı bir denetleme yaptı. Denetlemesini bitirince yüzünü adamlarına döndü. Bütün kamp dinlemek ve izlemek için etraflarına toplanmıştı. "Bugün batı savunmasını sınayacağız. Şehirde bizi bekleyen bir sürpriz var mı, bunu görmek istiyoruz. Yapacağınız şey basit. Safları olabildiğince sıkılaştırın, kalkanlarınızı yukarıda tutun ve düzenli bir şekilde duvara yürüyün. Okçuları bizi epey hırpalayacak, ama okların çoğu kalkanlarımızı vuracak. "Bizim kendi okçularımız da ellerinden geldiğince duvarı temizlemeye çalışacaklar, ama onların dertlerimizi çözeceğini sanmayın. Okçularımızı çalışırken gördüğümden, duvarı te3^o silâh kâRöeşliOi mizlemelerinden ziyade bizi vuracaklarından endişeleniyorum." Okçu Bölüğü bağırmaya ve yuhalamaya başladı. Kanat Bölüğü güldü. Gerilim azaldı, ki zaten bu da ustanın istediğiydi. Düşman eğer tamamen kabiliyetsiz değilse, adamlarının ezici bir yenilgiye uğrayacağını biliyordu. Yenilginin ne kadar ezici olacağı ve düşmanın ne denli yetenekli olduğu, kısa bir süre içinde yanıtını alacağı iki soruydu. Saldırıyı izlemek için toplanmış olan müttefik ordudan bahsetmemişti. Komutanlarının cüsseli bedeni, ateşten güvenli bir mesafede, savaş atına binmiş olarak seçilebiliyordu. "Yeterince konuştuk!" diye bağırdı Senej Usta. "Okçu Bö-lüğü'nün yerini aldığı işaretini alır almaz, görevimizi yapacak ve öğle yemeği için tam zamanında geri döneceğiz." Gözleri sıraları taradı, Caramon üzerinde durdu. Usta gülümsedi ve ekledi, "Öğle yemeğinde de ilk sıra

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bizim, Majere." Caramon yüzünün kızardığını hissetti ancak her zaman kendine gülmeye hazır olduğundan hevesle eğlenceye katıldı. C Bölüğü kampın önüne ilerledi ve üç sıra olacak şekilde sıkı düzende toplandı. Caramon son sırada duruyordu. Senej Usta da sıraların önünde yerini aldı. Bir yardımcı atını uzaklaştırdı. Usta, adamlarıyla birlikte yürüyecekti. Usta kılıcını kaldırırken, Caramon zırhının arkasını çekiştiren bir el hissetti. Başını döndürerek etrafına bakındı ve Otlakçı'nın arkasına sığındığını gördü, iri adamın neredeyse topuklarına basıyordu. "Çavuş, eğer bir kalkan bulabilirsem gelebileceğimi söyledi," dedi Otlakçı. "Sanırım o sensin, Caramon. Umarım a-hnmazsın." Caramon alınıp alınmadığını bilmiyordu. Bunu düşünmek için vakti yoktu. Sağlarında bir bayrak indirildi ve tekrar kaldırıldı. Okçu Bölüğü yerini almıştı. Usta kılıcını kaldırdı. "İleri! Kanat Bölüğü—ilk savaşanlar!" 35*1 maRQARet weis ve öon peRRin Bölük tezahürat yaptı ve yavaş ama istikrarlı adımlarla i-lerlemeye başladı, bayrak taşıyıcıları da ustanın ardından gururla gidiyordu. Kampta, baronun işaretçilerinin borazanları ve davulları adamların birbirlerine ayak uydurmalarını sağlayan bir ritmi olan bir yürüyüş şarkısı çalmaya başladı. Sol ayak, bas davulun vuruşuyla yere iniyordu. Askerler birlik halinde ilerlediler, kalkanları ve mızrakları hazır olarak birbirlerine kenetlenmişlerdi. Müzik, Caramon'un heyecanım arttırdı. Yanındaki adamlara, arkadaşlarına baktı ve göğsü gururla kabardı. Kendini daha önce hiç kimseye, birlikte ölümle yüzleşmek için ilerlediği bu adamlara hissettiği kadar yakın hissetmemişti, ikizine bile. Midesini bulandıran ve bağırsaklarını sıkan korkunun ufak çırpınışları yok oldu. O yenilmezdi, hiçbir şey ona zarar veremezdi. Bugün değil. Hedefleri, kamp ve şehir arasındaki araziden geçen küçük dereydi. Dere yatağı yazın kurmuştu, ancak kenarları epey dikti ve geçmek zaman alacaktı, özellikle de kenarını kaplayan otlar hafif yağmur yüzünden kayganlaştığından. Bölük, dere yatağına açıyla yaklaştı; bölüğün sağ kanadı, sol kanattan önce geçti. Askerler nereye basacaklarını bulmaya çalışırken sıralarda boşluklar oluştu, sonra karşı tarafta sıra tekrar düzeldi. Otlakçı, "Neden bize ateş etmediler?" diye merakla sordu. "Neden bekliyorlar?" Çavuş Nemiss, Caramon'un solundan bağırdı, "Sus ve yerini koru. Çok geçmeden ateş edecekler. Sen hazır olmadan önce!" Hafif bir ıslık sesi, Caramon'un hayatı boyunca hiç duymadığı bir ses—tıslama, vınlama ve şaklamanın birleşmesinden oluşmuş bir ses— ensesindeki tüylerin diken diken olmasına neden oldu. Sıranın ilerlemesi hız kaybetti. Bu meşum sesi herkes 35*2 silah kâRöeşliOi duymuştu. Caramon görmek için kalkanının üstünden baktı. Üstündeki gök, şaşırarak fark ettiği gibi, yüzlerce okun ölümcül uçuşundan dolayı kararmıştı. "Lanet olası kalkanlarınızı yukarıda tutun!" diye bağırdı çavuş. Caramon, eğitimini hatırlayarak, kalkanını aceleyle başının üstüne kaldırdı. Bir saniyeden de daha az bir süre sonra, kalkan okların darbesiyle titredi ve sallandı. Caramon darbelerin gücünden şaşkına dönmüştü, biri savaş baltasıyla kalkanına vuruyormuş gibiydi. Sonra, bitti. Caramon tereddüt etti; korkuyor, başka bir saldırının olmasını bekliyordu. Hiçbir şey gelmeyince, kalkanının önüne bakmayı göze

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


aldı. Kalkanında dört ok vardı, tüylü sapları metalin içine girmişti. Caramon, eğer bu oklar kalkanı yerine kendisine saplanmış olsaydı ne yapmış olabileceklerini düşünerek yutkundu. Askerlerin bazıları okları kalkanlarından çıkartıyor, bir kenara fırlatıyorlardı. Otlakçı'nın nasıl olduğunu görmek için Caramon arkasına döndü. Otlakçı titrek bir gülümsemeyle baktı. Tek söylediği, "Vay beeeP'ydi. ^ nuRQARet weis ve öon peRRin mon'un sırasındaki bir adam yere düştü; acıyla bir ileri bir geri sallanıyor, haykırıyordu. Bir ok, incik kemiğini parçalamıştı. Sırada bir delik oluştu. Yaralının arkasındaki adam, onun üzerinden atlayarak boşluğu doldurdu. C Bölüğü ilerlemeye devam etti. Caramon öfkelenmiş ve düş kırıklığına uğramıştı. Ani bir çıkış yapmak, bir şeylere saldırmak istiyordu, ama saldıracak hiçbir şey yoktu. İleri yürümek ve vurulmaktan başka hiçbir kahrolası şey yapamıyordu. Okçu Bölüğü'nün cevap atışlarının hiçbir etkisi olmamış gibi gözüküyordu. Gökten başka bir ok yağmuru boşaldı. Üçüncü saldırı vurdu. Caramon'un önündeki adam geri düştü, Caramon'un ayaklarına kapandı. Adam çığlık atmadı. Adamın çığlık atamadığını Caramon dehşet içinde gördü. A-dam, boğazına bir ok yemişti. Ellerini korkunç yaranın üstüne bastırdı. Aralık ağzından hırıltılar çıktı. "Durmayın! Safları kapatın, kahrolasıcalar!" diye bağırdı eski askerlerden biri ve elindeki kalkanla Caramon'un koluna vurdu. Caramon, yaralı adamın üstüne basmamak için yana sıçradı. Islak, kanlı otlara basınca neredeyse dengesini kaybediyordu. Arkasındaki eller sıkıca kemerini tuttu, ayakta durması için ona yardım etti. Vınlayan ses tekrar geldiğinde, Caramon, kendini kalkanının ardında olabildiğince küçültmeye çalıştı. Ve sonra, açıklanamaz bir şekilde, oklar durdu. Bölük, hedeflerinin yüz kırk metre kadar uzağındaydı. Belki de Okçu Bölüğü duvarı temizlemişti. Belki de düşman kuyruğunu kıstırıp kaçmıştı. Caramon görmek için dikkatlice başını kaldırdı. O anda, Caramon'un duymaktan çok hissettiği tok bir ses geldi, sanki ağır bir şey ıslak zemine çarpmış gibi. Bu tok sesi, bir çatırtı takip etti. Caramon bu garip seslerin ne olduğunu anlamak için etrafına bakındı, iki sıra adamın artık ol3^4 madiğini gördü. Bir saniye önce sağında altı adam vardı. Diğer saniyede, hiç kimse kalmamıştı. İri bir kaya, kanla boyanmış otların üzerinde yuvarlandı ve sekti, en sonunda durdu. Şehir duvarının üstündeki bir mancınıktan atılmış olan bu kaya, bir sıra adamı ezip geçmişti ve onlar artık insan değillerdi. Onlardan geriye kan, parçalanmış et ve un ufak olmuş kemiklerden başka bir şey kalmamıştı. Yaralıların haykırışları, kan, idrar ve dışkı kokusu—keza ölmek üzere olan askerlerin çoğu artık bağırsaklarını kontrol edemiyordu— Caramon'un yemekten çok memnun olduğu kahvaltısını çıkartmasına neden oldu. Eğilerek midesini temizledi. Başka bir saldırının sesi onun için artık çok fazlaydı. Koşarak kaçmak, bu korkunç ölüm tarlasından kurtulmak istiyordu. Yerinde kalması, eğitimi ve eğer kaçarsa korkak damgası yiyeceği, sonsuza dek rezil olacağı düşüncesi sayesinde oldu. Kalkanının arkasına sığındı. Başını çevirerek ardına baktı. Otlakçı için endişeleniyordu, ancak dostunu bulamadı. Solunda üç adam yere düştü, aralarında bölüğün sancaktarı da vardı. Bölüğün bayrağı önlerine, otların arasına düştü. Bütün sıra durmuştu. Hem usta, hem de çavuş hâlâ ilerliyorlardı. Bir anda Otlakçı ortaya çıktı. Ölülerin ve ölmekte olanların bedenlerinin üzerinden sıçrayarak geçti, sancaktara ulaştı ve şehir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duvarlarından gelen oklara göğüs gererek bayrağı yerden aldı. Meydan okurcasına bağırarak, bayrağı gururla, başının üzerinde salladı. C Bölüğü'nün kalanı da bu bağırışa katıldı, ancak artık dağılmışlardı. Usta ve çavuş birlikte kafalarını çevirince korkunç yıkımı gördüler. Yeni bir ok saldırısı ve başka bir kayanın tok sesi— bu sefer hedefe ulaşamamıştı—ustayı hareket etmeye zorladı. Adamları yeterince cezalandırılmışlardı. "Geri çekilin! Sıraları bozmadan geri çekilin! Kalkanları3^^ mARQaRet weis ve öon peRRin nızı yukarıda tutun!" diye bağırdı usta. Caramon, sırtını kalkanıyla koruyarak, Otlakçı'yı korumak için ileri atıldı. Yarı-kender etrafında gezinen oklara hiç aldırış etmiyor, ellerinde tuttuğu bayrağı sallayarak gururla yürüyordu. Bölük düzenli bir şekilde geri çekildi, ne bir panik, ne bir parçalanma, ne de bir koşma yoktu. Eğer biri düşerse, diğerleri sırayı doldurmak için ilerliyordu. Bazıları, kampa geri dönmeleri için yaralılara yardım etti. Okçu Bölüğü şehir duvarlarına ardı ardına saldırarak geri çekilişi kol-ladı. Otlakçı bayrağı taşıdı, Caramon da kalkanını ikisini birden koruyabileceği şekilde tuttu. Elli adım sonra, adamlar rahatlamaya başladılar. Artık duvarlardan ok gelmiyordu. Askerler sonunda menzil dışına çıkmışlardı. Yüzü bembeyaz kesilmiş olan Otlakçı, bayrağı tutmaya devam etti. Caramon, "Artık onu bırakabilirsin," dedi dostuna. "Bırakamıyorum," dedi Otlakçı, titrek bir sesle. Eline, sanki başkasına ait bir elmiş gibi baktı. "Bırakamıyorum, Caramon!" Bir anda göz yaşlarına boğuldu. Caramon, Otlakçı'nın elini gevşetmesine yardım etmek için elini uzattı. İri adam, kendi elinin de kanla kaplı olduğunu gördü. Aşağı bakınca, kendi zırhının üzerindeki kan lekelerini fark etti. Elini indirdi, Otlakçı'ya dokunmadı. "Pekâlâ. Beni dinleyin!" diye bağırdı usta. "Baron bilmek istediği şeyi öğrendi. Şehrin savunması çok iyi." Adamlar hiçbir şey söylemediler. Tükenmişlerdi, ruhları çekilmişti. Senej Usta, "İyi savaştınız. Sizlerle gurur duyuyorum. Bugün orada iyi adamlar kaybettik," diye devam etti, "ve niyetim oraya gidip cesetlerini geri getirmek. Karanlığın çökmesini bekleyeceğiz." Adamlardan onaylayan bir mırıltı yükselti. 3$6 silâh kâRöeşliÇi Çavuş Nemiss bölüğün dağılmasına izin verdi. Adamların bir kısmı çadırlarına doğru ilerledi, bir kısmı da yaralı arkadaşlarının durumunu görmek için şifacıların çadırlarına gitti. Yeni askerlerin bir kısmı ise, ki Caramon ve Otlakçı da onların arasındaydı, sırada durmaya devam ettiler, gidemeyecek kadar sersemlemiş ve sarsılmışlardı. Çavuş, Otlakçı'ya yaklaştı. Elini uzatarak, bölüğün sancağını yarıkenderin ölüm kavrayışından aldı. "Emirlere karşı geldin, asker," dedi Çavuş Nemiss, müsa-mahasız bir ses tonuyla. Otlakçı, "Hayır, gelmedim, efendim," dedi. "Bir kalkan buldum." Caramon'u işaret etti. "Kullanabileceğim bir tane." Çavuş Nemiss sırıtarak kafasını salladı. "Eğer erkekleri ruhlanyla ölçüyor olsaydık, sen bir dev olurdun. Devlerden bahsetmişken, orada kendini iyi idare ettin, Majere. Vurulacak ilk adam olursun diye düşünmüştüm. Büyük bir hedefsin." "Pek hatırlamıyorum, efendim," diye yanıtladı Caramon. Söyledikleri onu kadının gözünde küçültebilecek olsa da dürüst olmaya kararlıydı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Eğer gerçeği bilmek istiyorsanız, ö-düm patladı." Başını eğdi. "Savaşın büyük bir kısmını, kalkanımın ardına saklanarak geçirdim." "Seni bugün hayatta tutan da bu, Majere," dedi çavuş. "Görünen o ki, her şeye rağmen sana bir şeyler öğretmişim." Çavuş yürüdü ve geçerken sancağı eski askerlerden birine vererek uzaklaştı. Caramon, "Sen yemeğe git," dedi arkadaşına. "Ben pek aç değilim. Sanırım gidip yatacağım." "Yemek?" Otlakçı adama baktı. "Yemek vakti yaklaşmadı bile. Kahvaltı edeli sadece yarım saat oldu." Yarım saat. Pekâlâ yarım yıl olabilirdi. Yarım bir ömür. Bazıları için ömrün tamamı. Caramon'un gözlerinden yaşlar boşaldı. Kimsenin fark etmemesi için hızla başını çevirdi. 3S7 9 Kanat Bölüğü, ölülerini karanlığın örtüsü altında topladı; karanlıkta hepsini tek bir mezara gömdü, böylece düşman kaç adamın öldürüldüğünü sayamayacaktı. Baron, basit merasimde bir konuşma yaptı, her adamın ismini anarak geçmişte ve bugün yapmış olduğu kahramanlıklardan bahsetti. Toplu mezar çamurla kapatılmıştı ve etrafta dolanan kurtları uzaklaştırmak için başına bir şeref muhafızı dikildi. Baron C Bö-lüğü'ne bir fıçı cüce içkisi verdi ve ölmüş olan arkadaşlarının şerefine içmelerini önerdi. Caramon sadece onların şerefine değil, zamanın başlangıcından beri ölmüş olan herkesin şerefine içti, ya da Otlakçı'ya öyle geldi, çünkü iri adamı neredeyse sürükleyerek çadırına taşımıştı. Caramon sarhoş bir halde yığıldı, karyolasına öyle bir ses çıkartarak yüzüstü düştü ki, yan çadırlardaki adamlar düşmanın üzerlerine yine kaya attığını sandılar. Raistlin, Horkin'e sargılar ve merhemler konusunda yardımcı olarak, bütün geceyi çadırda yaralılarla birlikte geçirdi. Yaraların çoğu ufaktı—bacağı parçalanan bir askerinki hariç. Arkadaşları, ok yağmuru altında onu sağlık çadırına taşımışlardı. Raistlin, ilk savaş alanı ameliyatına tanık oldu. Hastayı bayıltmak için adamotu1 kökünden bir iksir hazırladı, üstüne ' Adam otu (Laf. Mandragora officinarum, Ing. Mandrake): Çok yıllık, rozet yapraklı, kazık köklü ve mavi çiçekli bir bitkidir. Meyveleri erik büyüklüğünde, sarı renkli ve hoş kokuludur. Zehirli bir bitkidir. (Baytop, T., 1997. Türkçe Bitki Adları Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları No: 578, Ankara) Eski zamanlarda, cerrahî sIlAh kâRöeşLi^i uyku büyüsü de ekledi. Adamın arkadaşları, herhangi bir istemsiz hareketi engellemek için, kollarından ve omuzlarından tuttular. Raistlin, Tuhaf Meggin'le birlikte saatler geçirmiş, insan bedeninin mucizelerini öğrenmek için cesetleri parçalara a-yırmış ve bundan dolayı midesi biraz bile bulanmamıştı. İyileştirme hünerlerini, kesinlikle irkilmeden, vebayla kavrulan Solace halkı üzerinde geliştirmişti. Ameliyata yardım etmeye gönüllü olmuş, kan görmeye dayanabildiği ve işini başarabileceği konusunda doktoru temin etmişti. Kan—ki ondan muazzam bir ölçüde vardı, hatta Raistlin bir vücutta bu kadar çok olabileceğini tahmin bile edemezdi— onu etkilemedi. Dizin tam altından kemiği kesen testerenin kulak tırmalayıcı sesi, Raistlin'in midesinden yükselen safra yüzünden dişlerini sıkmasına, bayılmamak için birçok kez gözlerini kapatmasına neden oldu. Ameliyatın sonuna kadar dayanmayı başardı, ancak bacak çıkartılıp ölülerle birlikte mezara gömülmek için götürüldüğünde, Raistlin çadırı kısa bir süreliğine terk etmek için izin istedi. Cerrah,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yardımcısının bembeyaz kesilmiş yüzüne bakarak, kısaca başını salladı ve Raistlin'e gidip biraz uyumasını söyledi. Hasta sabaha kadar idare edebilirdi. Adam otu, büyü ve kan kaybı yüzünden hasta sessizdi. Diğer yaralılar uyumuşlardı. Raistlin, terden sırılsıklam olmuş bir halde çadırına geri döndü ve kendini yatağına attı; en a-zından bir kişi için küçümseme ve alay konusuydu. Kendisi. ***** müdahalelerden önce ağrı kesici olarak ve kasılmaları engellemek amacıyla kullanılırdı, (çn) 3fÇ rruRQaRet wels ve öon peRRin Müttefikler öğlen tekrar bir araya geldiler, baron yine görüşme için Komutan Kholos'un yanma gitmişti. Komutan, samimî değilse bile, daha saygılıydı. Baronun kılıcını taşımasına izin verdi ve Umudun Sonu'nu dizlerinin üzerine çöktü-recek olan savaşın planlarını yaparlarken ondan oturmasını rica etti. İki adam, şehrin savunmasının, dün gösterildiği üzere, a-şılmasının zor olduğu konusunda anlaştılar. Doğrudan bir saldırı, iki müttefikin güçlerini birleştirmeleri halinde bile, büyük ihtimalle başarısız olacaktı. Duvarlara ulaşana kadar güçleri yok edilmiş olurdu. Kholos, uzun süreli bir kuşatma yapmayı önerdi. Umudun Sonu'nda yaşayanlara gıda stoklarını tüketmeleri için birkaç ay, sonra da fareleri yemeleri ve çocuklarının açlıktan ölmelerini izlemeleri için birkaç ay daha verirsen, o zaman bu isyan için duydukları heves sönerdi. Bu plan baron tarafından kabul edilemezdi, bu komutanın bölüğünde gerekenden bir saniye daha fazla kalmaya hiç niyeti yoktu. Baron başka bir seçenek sundu. "Bu savaşı çabucak bitirmemizi öneriyorum. Şehrin içine bir birlik gönderin, onlara arkadan saldırın ve onlar daha kendilerine neyin çarptığını anlayamadan kapıyı açın." "Onları kalleşlikle mi yenelim?" Kholos sırıttı. "Bundan hoşlandım!" "Evet, hoşlanacağınızı düşünmüştüm," dedi baron tatsızca. Kholos kaşlarını çatarak, "Düşman hatlarının gerisine sızması için kimin gücünü kullanacağız?" diye sordu. Baron, bu sorunun geleceğini bildiğinden, "Kendi adamlarımı öneriyorum," diyerek ciddî bir şekilde yanıtladı. "Onları gördünüz. Cesaretlerini sorgulayamazsınız." "Dışarıda bekle," dedi Kholos. "Bunun üzerinde düşünmem, subaylarımla konuşmam lazım." Komutanın çadırının dışında dolanan baron, içerideki ko360 silah kâRÖeşliOi nuşmanın büyük bir kısmına kulak misafiri oldu. Kholos'un yüksek sesle söylediği sözleri karşısında öfkeden kıpkırmızı olarak dişlerini sıktı, "Eğer bu kiralık askerler öldürülürlerse, hiçbir şey kaybetmeyiz. Her zaman şehri açlıktan öldürebiliriz. Eğer başarırlarsa, epey zaman kazanmış ve sorundan kurtulmuş oluruz." Komutanın çadırına tekrar davet edildiğinde, baron kılıcını kullanmamak için kendiliğinden Kholos'un yardımcısına verdi. "Pekâlâ, Baron," dedi Kholos. "Senin planını uygulamaya karar verdik. Senin adamların şehre girecek, arkadan saldıracak, işaretinle birlikte, biz de önden kapılara saldıracağız." Komutana kararlı bir şekilde bakan baron, "Duvarlara saldıracağınız konusunda size güvenebileceğime inanıyorum," dedi. "Eğer sizin adamlarınız direnişi kendilerine çekmezlerse, benim adamlarım katledilecektir." Kholos, dişini bir kuş kemiğiyle karıştırarak, "Evet, bunun farkındayım," dedi. Sırıttı ve göz kırptı. "Sana söz veriyorum."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kholos'un çadırından çıktıklarında Komutan Morgon, "Ona güveniyor musunuz, efendim?" diye sordu. "Onu koklayabildiğim kadar bile ona güvenmiyorum," dedi baron sertçe. Yüz ifadesi ciddî olan Morgon, "Bu bir hayli güvendiğinizi gösterir, efendim," dedi. "Ha! Ha!" Baron kahkahalarla gülerek komutanının sırtına vurdu. "Bu iyiydi, Morgon. Çok iyiydi." Adam kampa dönene kadar kıkırdayıp durdu. * :;- * * * 361 rruRQARet weis ve öon peRRin _____ Senej Usta, "Efendim," diye başladı. "C Bölüğü bu görev için gönüllüdür. Bize borçlusunuz, efendim," diye ekledi yüksek sesle. Bütün diğer bölük komutanları da aynı şeyi istiyordu. Baron hepsini susturdu, Senej'e döndü. "Sözlerini açıkla, Usta." "Adamlar umutsuz bir göreve gittiler, efendim," dedi. "Bozguna uğratıldılar. Düşmanlarının karşısında kuyruklarını kıstırıp kaçmak zorunda kaldılar." "Savaşa girerken bu ihtimalin de olduğunu biliyorlardı," dedi baron, kaşlarını çatarak. "Evet, efendim," dedi Senej Usta ve gerekçesini ekledi, "ancak böyle hissediyorlar, efendim. Başları önlerine eğik, kıçları yerde sürünüyor. C Bölüğü ilk defa yenildi—" "Ama, Kiri-Jolith aşkına, Usta—" diye başladı baron, çileden çıkarak. "Lordum, bu ordudan birileri ilk kez yeniliyor," dedi Senej Usta, esas duruşta. "Adamlar, ünlerini geri kazanmak için bir şans istiyorlar, efendim." Diğer komutanlar sessizdi. Her biri bu görevde yer almayı çok istemesine rağmen, Senej Usta'nın haklı olduğunu kabul etmişti. "Pekâlâ," dedi baron. "Senej Usta, şehre C Bölüğü girecek. Ama bu sefer yanınızda bir büyücü göndereceğim. Horkin Usta!" "Lordum!" "Bu göreve sen de katılacaksın." "Affınıza sığınıyorum, lordum, ancak yardımcımı göndermenizi öneririm." "Genç adam bu kadar önemli bir görev için hazır mı, Horkin?" diye sordu baron ciddiyetle. "Majere çok zayıf ve hastalıklı gibi geliyor bana. Ben de onun ordudan atılmasını önerecektim." 362 silah laRÖeşUÇi Horkin, "Kırmızı, göründüğünden daha güçlü, lordum," dedi. "Kendi tahmininden bile daha güçlü, ya da en azından benim fikrim böyle. O benden daha iyi bir büyücü." Horkin bunu hiç kin duymadan söylemişti; sadece bir gerçeği belirtiyordu. "Askerlerin hayatları söz konusu olduğunda, en iyisini kullanmanız gerektiğini düşünüyorum." "Yani, elbette," dedi baron, geri adım atarak. "Ancak sen deneyimlisin—" "Önemli olan sadece deneyimse, lordum, bunu ben nasıl kazanabildim?" diye sordu Horkin yanıt olarak. Zafer kazanmış bir hali vardı. "Keza ona izin vermezseniz, bu deneyimi asla kazanamayacak." Baron, "Sanırım bu doğru," diye cevap verdi, ancak hâlâ kuşkulu gözüküyordu. "Büyücülüğün komutası sende. Benim büyüyle ilgili bildiğim her şeyi bir farenin çay bardağına doldurabilirsin. Senej Usta, Majere'yi bul ve ona artık senin bölüğüne bağlı olduğunu söyle. Emirlerini almak için bana gel." Senej Usta, selâm vererek, "Emredersiniz, efendim!" dedi. "Ve teşekkür ederim, lordum!" # >'r * Ü- * "Raist, haberleri duydun mu?" Caramon, Raistlin'in çadırının önünde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uysallıkla duruyordu. İri adamın korkunç bir baş ağrısı vardı, gnomlar midesini kazan olarak kullamyormuş gibi hissediyordu. Savaşın dehşeti, cenazenin ciddiyeti ve geceden kalmalığın etkisiyle, askerî bir hayata olan bağlılığını tekrar düşünmeye başlamıştı. Ancak heyecanlı gözükmeye çalışıyordu. Kardeşinin hatırına. "Şehre sızacağız ve sen de bizimle geliyorsun!" "Evet, duydum," diye seslendi Raistlin sinirle, dizlerinin üstüne koyduğu büyü kitabından başını kaldırıp bakmadan. "Şimdi git ve beni yalnız bırak, Caramon. Gece olmadan ez363 nuRQARet weis ve öon peRRin __ berlemem gereken bir sürü büyü var." Caramon, "Bu hep istediğimiz şeydi, Raist," dedi, özlemle dolu bir ses tonuyla. "Değil mi?" Raistlin, "Evet, Caramon, sanırım öyle," diye yanıtladı. Caramon içeri davet edilmek, korkusu, utancı, eve geri dönme isteği hakkında konuşmak için bir fırsat bulabilmeyi umarak kısa bir süre daha durdu. Ancak Raistlin hiçbir şey söylemedi, ikizinin beklemeye devam ettiğinin farkında olduğuna dair hiçbir işaret vermedi. En sonunda, Caramon ayrıldı. Kardeşi gittikten sonra, Raistlin oturdu ve gözlerini büyü kitabına dikti. Harfler sayfalarda karmakarışık duruyor, kelimeler sanki yağlıymış gibi beyninden kayıyordu. Kardeşi ve diğerleri, kendilerini sağ tutması için ona güveneceklerdi. Ne şaka ama! Ama zaten, tanrılar her zaman ona şaka yapıyordu. Raistlin ümitsizlik içinde çalışmalarına geri döndü; o kadar yüreksiz bir korkaktı ki, öyle olduğunu bile itiraf edemiyordu. 364 10 Kitiara, askerlerin şehir duvarlarına yaptığı başarısız saldırıyı izleyen öğleden sonra Kholos'un kampına vardı. Düşündüğünden daha geç kalmıştı, İmmolatus'un sabırsızlıktan kö-pürüyor olacağını biliyordu. Dağdaki gizli giriş, kampa kadının tahmin ettiğinden daha uzaktaydı ve yolda ilerlemek çok daha zordu. Ejderhayı çadırında rahat rahat uyurken buldu, portatif ocağı yakında olan demircinin öfkeli çekiç seslerine hiç aldırmıyordu. Kit, demircinin çekiç seslerine rağmen immolatus'un horultusunu duyabiliyordu. Geldiğini bildirmeden ejderhanın çadırına girdi, bir şeye takılarak ayağının altında yuvarlanmasına neden oldu. Okkalı bir küfür savurarak dengesini topladı, soluk ışıkta nesneyi görebilmek için yakından baktı. Bir harita mahfazası mı? Onu tam almak üzereydi ki, bir tomar mahfazası olduğunu gördü, büyücülerin büyülerini taşımak için kullandıkları türden. Kit mahfazayı yerde bıraktı. Üzerinde ne gibi koruma büyüleri olabileceğini asla bilemezdin. Ortalıkta birkaç başka tomar mahfazası daha vardı, ayrıca bir keseden saçılmış çeşitli yüzükler ve bir zamanlar, kokuya bakılırsa, içinde tavuk suyu olan kırık bir çömlek. Burada bir muamma vardı. Büyü mahfazaları İmmolatus'a ait değildi, ayrıca onlarla ilgilenmiyordu da, çünkü onları yerde bırakmıştı. Kit, yokluğu sırasında bir tür görüşme oldumARQaRet weis ve£on peRRin ________ ğunu tahmin etti, ancak kimle olduğunu anlayamadı. Tomar mahfazaları, bir büyücüyü işaret ediyordu; tavuk suyu ise bir aşçıyı. Belki de kamp aşçısı aynı zamanda amatör bir büyücüydü. Kit, İmmolatus'un aşçıyı aşağılamadığını ümit etti. Yemekler şimdiki haliyle bile yeterince kötüydü. Kendisi onun pis işlerini yaparken, onun burada rahat ve sıcacık çadırında uyukluyor olduğu gerçeğine içerleyerek, gözlerini dikip

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yatan ejderhaya baktı. Onu uyandırmaktan korkunç bir zevk aldı. "Yüce efendim." Kit ejderhayı omzundan sarstı. "İmmola-tus. Ejderha hızla uyandı; gözleri açık, aklı tamamen yerinde, öfke ve nefret dolu bir şekilde kadına baktı. Ancak bu öfkenin nedeni uyandırılmış olmaktan daha çok her gün uyandığında kendisini insan bedeni içine hapsedilmiş olarak bulmanın verdiği acı hayal kırıklığıydı. Ters ters kadına baktı; kırmızı gözleri soğuktu, kadından nefret ediyor, onun türünden olan herkes gibi onu küçümsüyor, kadının şişmiş, kabarmış bir keneye bakacağı gibi karşısındakine bakıyordu. Kadın çabucak elini ejderhanın omzundan çekti ve bir a-dım geriledi. Hiç kimsenin uykunun derinliklerinden böylesine çabuk ayıldığını görmemişti. Bunda doğal olmayan bir şey vardı. "Sizi uyandırdığım için üzgünüm, Yüce Efendim," dedi, ki bu doğruydu. "Ama görevimizi başarıyla tamamladığımı bilmek istersiniz diye düşündüm." Çoğul olan kısmı alaylı bir şekilde hafifçe vurgulamaktan kendini alamamıştı. "Ne bulduğumu duymak isteyebileceğinizi düşündüm." Etrafa bir göz atarak, gayri ihtiyarî ekledi, "Ne oldu, Yüce Efendim? Bütün bunlar da ne?" İmmolatus yatağa oturdu. Kırmızı cübbesiyle uyumuştu, onu asla çıkartmıyor, asla yıkamıyor, asla yıkanmıyordu. İğrenç bir koku yayıyordu; Kitiara'ya ejderhanın rutubetli inini 366 silâh laRÖeşUOi hatırlatan, ölüm ve çürümenin küflü kokusu. immolatus, "Genç bir büyücüyle son derece ilginç bir konuşma yaptım," diye yanıtladı. Kitiara yolunun üzerinde duran bir tomar mahfazasını kenara tekmeledi ve oturdu. "Apar topar gitmiş olmalı." "Evet, oyalanmak istemedi." immolatus tatsız tatsız gülümsedi, "Onda, benim istediğim bir şey var," diye mırıldandı. Kitiara sabırsızca, "Niye sadece almadın ki?" diye sordu. Aslında azıcık bile ilgilenmemişti. Uzun bir yolculuk yapmıştı. Yorgun ve sinirliydi. İletmesi gereken önemli bilgileri vardı, tabi eğer ejderha duymak için yeteri kadar uzun bir süre susabilirse. "Tipik bir insan tepkisi." immolatus ters ters baktı. "Senin anlayamayacağın incelikler var. Onu alacağım, ama kendi yolumla ve zamanı geldiğinde. Masada bir not bulacaksın. Onu genç büyücüye götürmeni istiyorum. Sanırım, acayip bir şekilde müttefiklerimiz olarak tanımladığımız kişilere hizmet ediyor." immolatus eliyle, masanın üzerinde duran tomar mahfazasını işaret etti. Tomar çıkartılmıştı. Belli ki mesaj içindeydi. Kit öfkeyle baktı, immolatus'un emir eri olmadığını sert bir şekilde söyleyecekti. Bunun bir tartışmaya neden olacağından korkarak—çünkü tek istediği bilgilerini sunmak ve yatağa gitmekti—kelimelerini yuttu. "Büyücünün adı ne, lordum?" diye sordu Kitiara. immolatus, "Magius," diye cevapladı. "Magius." Kadın çadırdan çıktı, oradan geçen bir askeri durdurdu ve tomar mahfazasını eline vererek yerine götürülmesi için emir verdi. "Ee, uth Matar?" dedi immolatus kadının dönmesi üzerine, "Görevine ne oldu? Başarılı mıydı? Oyalanmandan ve neler olduğunu bana söylemeyi reddetmenden, başaramadığın sonucunu çıkartıyorum." 367 mâRQâR€t weis ve öon peRRin Kitiara yanıt olarak kemerindeki kitabı çıkarttı ve ejderhaya verdi. "Kendiniz bakın, Yüce Efendim." Ejderha uzatılan kitabı hevesle, neredeyse kadının elinden kaparak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


aldı. "Yani metalik ejderhaların yumurtalarını buldun." Kötü niyetli bir neşeye ait kısık bir kıkırdama, boğazının derinliklerinden yükseldi. Kadın işaretleme sistemini açıklarken, sayıları hırsla gözden geçirdi. "Sıralar halinde saydım; onlardan epey çok var. 'A' 'altın'ı simgeliyor ve 'g' de 'gümüş'ü; yani '11/34 g yumurta', on bir numaralı sırada otuz dört gümüş ejderha yumurtası var demek." "Senin karalamalarını, sanki sayfaların üzerinde bir horoz yürümüş gibi gözüküyor olmalarına rağmen, anlayabilecek yeteneğim var." "işimin sizi memnun etmesinden dolayı mutlu oldum, lordum," dedi Kitiara, sözlerindeki iğnelemeyi duymuş olup olmadığını umursamayacak kadar yorgun halde. Ejderha kadını duymadı. Kadının notlarını incelemeye dalmıştı; kendi kendine mırıldanıyor, hesaplamalar yapıyor, memnuniyetle başını sallıyor ve pis pis kıkırdıyordu. Sayfayı çevirip haritayı gördüğünde, yüz hatları bir sırıtışla büküldü. Neredeyse zevkten kedi gibi mırıldayacaktı. "Demek bu. . . bu dağdaki gizli girişe giden yol." Kaşlarını çatarak haritayı inceledi. "Yeterince açık gözüküyor." "Komutan Kholos için yeterince açık olacak," dedi Kitiara esneyerek. Elini uzattı. "Eğer işiniz bittiyse, Yüce Efendim, şimdi bunu ona götüreceğim." İmmolatus haritayı geri vermedi. Yoğun bir dikkatle inceledi. Kitiara, ejderhanın haritayı zihnine kazıdığı izlenimine kapıldı. "Mağaraya mı gidiyorsunuz, Yüce Efendim?" diye sordu Kitiara, irkilip, huzursuzlanarak. "Bunu yapmanız için hiçbir 368 siUh laRÖeşliÇi neden yok. Sayılarımın doğru olduğu konusunda size garanti veririm. Eğer benden şüpheleniyorsanız—" "Senden şüphelenmiyorum, uth Matar," dedi ejderha tatlı bir şekilde. Son derece iyi bir ruh halindeydi. "En azından senin gibi bir solucandan şüpheleneceğimden daha çok değil." Kitiara, en çekici gülümsemelerinden biriyle ejderhaya gülümseyerek, "O halde, Yüce Efendim," dedi, "zamanınızı bu mağaraya giderek harcamamalısınız. işimiz bitti. Şu an, gitmemiz için harika bir zaman. General Ariakas bu bilgiyle birlikte olabildiğince çabuk ona geri dönmemiz için emir verdi." "Haklısın, uth Matar," dedi Immolatus. "Derhal General Ariakas'a dönmelisin." "Yüce Efendim-" Ejderha kadına gülüyordu. "Artık senin hizmetlerine ihtiyacım yok, uth Matar. Ariakas'a dön ve ödülünü iste. Onu vermekten çok mutlu olacağına eminim." Immolatus yatağından kalktı, kadının yanından geçerek çadırdan çıkmak için yöneldi. Kitiara ejderhanın kolunu tuttu. "Ne yapacaksınız?" diye sordu. Ejderha nefretle kadına baktı. "Bırak beni, solucan." "Ne yapacaksın?" Kitiara cevabı biliyordu. Bilmediği şey, bu konuda ne halt edeceğiydi. Ejderha, "Bu benim meselem, uth Matar," dedi. "Senin değil. Sen, bu konuda söz söyleme hakkına sahip değilsin." "Yumurtaları yok edeceksin." Silkinerek kadının elinden kurtuldu, çadırdan çıkmak için tekrar hareketlendi. "Kahretsin!" Kadın ejderhayı takip ederek kolunu sıkıca yakaladı, tırnakları etine batıyordu. "Emirlerini biliyorsun—" "Emirlerim!" Ejderha gözü dönmüş, vahşî bir şekilde kadına döndü. "Ben emir almam! Hele kafasına boynuzlu bir miğfer geçiren ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kendisine 'ejderhaefendisi' diyen önemsiz 369 _____nuRQARet weis ve öon peRRin __ bir insandan asla! "Ah, evet." İmmolatus, küçümseme dolu bir sırıtışla dişlerini ortaya çıkardı. "Ariakas'ın kendini böyle adlandırdığını duydum. 'Ejderhaefendisü' Sanki o ya da başka bir insanın kendi ufak kudretini ve zavallı fâniliğini bizimle birleştirmeye hakkı varmış gibi! Onu suçlamıyorum. Bu gülünç şekille bizi taklit ederek, Krynn'de bulunan tüm türlerin bize duyduğu saygı ve korkunun küçük bir kısmını kendisine alabileceğini sanıyor." Ejderha burnundan soludu, burun deliklerinde bir damla alev titreşti. Kelimelerini tıslayarak söyledi. "Babasının zır-hıyla gösteriş yapan bir çocuk gibi, ağırlığın kaldıramayacağı denli fazla olduğunu görecek ve düşecek, kendi hayallerinin kurbanı olacak! "Yumurtaları yok edeceğim," dedi ejderha yumuşak bir öfkeyle. "Beni durdurmaya cüret edecek misin?" Kitiara korkunç bir tehlike içindeydi, ancak gördüğü kadarıyla kaybedecek pek fazla bir şeyi yoktu. "Emri General Ariakas verdi, bu doğru, Yüce Efendim," dedi, ejderhanın ters bakışlarına cesaretle karşılık vererek. "Ancak ikimiz de ona emirlerini kimin verdiğini biliyoruz. Kraliçenize karşı mı geleceksiniz?" immolatus, dişlerini birbirine çarparak, "Bir an bile düşünmeden," dedi. "Ondan korktuğumu mu düşündün? Muhtemelen korkardım, eğer Takhisis bu dünyada olsaydı. Biliyorsun ki, değil. Cehennem'e sıkışmış durumda. Ah, anlamsız lâflar edebilir, çılgınca bağırıp çağırabilir ve tatlı küçük ayağını yere vurabilir ama bana dokunamaz. Ve böylece ben intikamımı alacağım. Dostlarımı katleden ve bizi tecrit ve unutulmaya mahkum eden iğrenç altm ve gümüşlerden öcümü alacağım. Tapınağın bulunduğu şehri yok edeceğim ve sonra"—dili, kan yalayan bir alev gibi, hareket etti—"Magius'un torununu yok edeceğim. Hepsinden intikamımı alacağım." 370 silâh lapöeşLiOi Kırmızı gözler parıldadı. "Hâlâ yapabiliyorken gitmelisin, uth Matar. Eğer Kholos ve onun ayak takımının yolumda durduğunu görürsem, onları da yok edeceğim." "Lordum," diye umutsuzca konuştu Kitiara, "Kara Majestelerinin bu yumurtalar için planları var." "Benim de var," dedi İmmolatus. "Kısa bir süre sonra Krynn ve halkı, ejderhaların gerçek kudretine şahit olacak. Uygun yerimizi almak için geri döndüğümüzü görecekler— dünyaya hâkim olmak için." Kitiara, ejderhanın Ariakas'ın plânlarını bozmasına göz yumamaz, Karanlık Kraliçe'nin emirlerine karşı gelmesine izin veremezdi. Hepsinden ötesi, İmmolatus'un kendi planlarını, umutlarını ve amaçlarını mahvetmesine müsaade edemezdi. Ejderha konuşurken, kadın kılıcını çekti; hareketi hızlı ve akıcıydı, immolatus bir insan olmuş olsaydı, daha nefes bile alamadan otuz santim çeliği bağırsaklarında bulurdu. O, insan değildi. O bir ejderhaydı, kırmızı bir ejderha, Krynn'de bulunan en güçlü varlıklardan biri. Alevler Kiti-ara'yı sardı. Etrafındaki hava, etini yakarak cızırdadı ve çatır-dadı, bağırmasına yetecek kadar nefes almaya çalışırken ciğerlerini yaktı. Dizlerinin üstüne düştü ve ölmeyi bekledi. Alevler bir anda söndü. Yaralanmamıştı, bunu bir saniye sonra fark etti Kitiara. Canlı canlı yanıyor olmanın korkunç anısı dışında bir şeyi yoktu. Şimdilik hepsi buydu, sadece bir anı. Bir anı ve bir tehdit. Düştüğü yerde kaldı, üzgün ve yenik olarak.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Elveda, uth Matar," dedi immolatus tatlı bir şekilde. "Yardımın için teşekkür ederim." Gülümseyip, alayla selam vererek ve dişlerini birbirine vurarak gitti. Kitiara onun çadırdan çıkmasını ve kariyerinin de onunla birlikte gitmesini izledi. Büzülmüş ve yere düşmüş bir hâlde, ejderhanın geri dön371 maRQARet weis ve don peRRin meyeceğinden emin olana kadar kaldı. Acıyla, gergin bir şekilde, yataktan destek aldı ve doğruldu. Ayağa kalkıp hareket etmeye başlayınca, Kitiara kendini daha iyi hissetmişti. Kadın dışarı çıkarak derin bir nefes aldı. Dumanla dolu hava, çadırın içindeki kokuşmuş, ejderha kokan havadan daha iyiydi. Kampta tenha bir yer aradı, aradığı yeri de darağaçları-nın arkasında buldu. Mecbur olmadığı sürece kimse buraya gelmezdi. Tek sorunu sineklerdi. Kit onları umursamadı. Tek başına, gözlerden uzak, Kitiara içinde bulunduğu belâ üzerinde düşündü. İmmolatus'un niyetlerini gerçekleştirmesine izin veremezdi—vermemeliydi. Ejderha yumurtaları Kit'in umurunda değildi. Şehri ya da orada yaşayanları da kesinlikle önemsemiyordu. Tapınağa gelince, o tatsız deneyiminden sonra, onu yok etmesi için İmmolatus'a seve seve yardım ederdi. Ancak kendisi kişisel intikama teslim olamazdı, ejderha da öyle. Burada tehlikede olan çok fazla şey vardı, üstüne kumar oynadıkları şeyin ödülü muazzamdı. Ve şimdi, kazandıklarını son bahse yatırmak yerine, ejderha bütün kazançlarını bir yemek ve gösteriye harcayacaktı. Kitiara öfke ve hüsranla ayağını yere vurdu. Pek yakında Ansalon'daki herkes ejderhaların döndüğünü bilecekti. Ariakas'ın ordusu henüz tam kapsamlı bir saldırı için yeterince hazır değildi. Bu sadece kampta etrafa bakınarak bile anlaşılabiliyordu. Kholos ve onun acemi askerleri, Solam-niya Şövalyeleri ya da başka bir iyi eğitimli güce yem olurdu. Küstah ve bencil bir canavar Kraliçesinin yüzüne tükürmeye karar verdi diye savaşı daha başlamadan kaybederlerdi. Kitiara, "Onu bir dövüşte yenemem," diye söylendi, bir yöne doğru on adım yürüyor, sonra geri dönüp bir on adım daha atıyordu. "Büyüsü çok güçlü. Bunu kanıtladı. Ama en güçlü büyücünün bile zayıf bir noktası var—omuzlarının tam arasında." 372 silah kâRöeşliSi Çizmesinden kamasını çıkarttı, elinde çevirerek dikildi, "n ışığının keskin çelik üzerinde parıldamasını izledi. "Sör Nigel" sahte bir şövalye olabilirdi, ancak sözüne sadıktı. Hem kılıcını, hem de bıçağını mağarada bulmuştu. "Ejderhaların bile kafalarının arkasında gözleri yok. Ve İmmolatus kendini yenilmez sanıyor, her zaman bir hata." Durduğu yerden aşağı yukarı yirmi adım uzakta bulunan bir ağaçtaki budağı gözüne kestiren Kit, kamayı metalinden tuttu, nişan aldı ve attı. Bıçak büyük bir hızla ilerleyerek, budağın bir karış yanına saplandı. Kit yüzünü çarpıttı. "Hep sağa çekti." Ağaca giderek, neredeyse kabzasına kadar gömülmüş olan kamayı çıkarttı. "Bu, onu öldürürdü," diye düşündü. "En azından insan şeklindey-ken. Bir ejderhaya pek bir şey yapmazdı." Düşünce yıldırıcıydı. Eğer şekil değiştirirse, kadının hiçbir şansı olmayacaktı. İçini korkunç bir duygu kapladı—ya şimdiden şekil değiştirmişse! Birilerinin onu görmesine kesinlikle önem vermediğine göre bunu yapmış olabilirdi. Mağaraya uçarak gitmeye karar vermiş olabilirdi... Hayır, diye düşündü Kit, immolatus bu kılıkta kalacaktır, en azından

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mağaraya ulaşana kadar. Onun bütün bildiği, yumurtaların bir muhafızının olabileceğiydi. O kadar acelesi vardı ki, kadına bunu hiç sormamıştı. Kırmızı cübbeli bir büyücünün gelmesiyle ilgilenmeyecek, ama bir kırmızı ejderhanın yaklaşmasıyla tehlike işareti verecek bir muhafız. immolatus mağaranın içine gizlice girmek için insan şeklini kullanacaktı. Kadın en azından ejderhanın bunu yapacak kadar sağduyulu olduğunu umdu. Ve bir ejderhanın sağduyusuna güvenme düşüncesi üzerine, Kit başını salladı ve içini çekti. Ancak bunu yapsın ya da yapmasın, kadının pek seçeneği yoktu. Onu durdurmanın bir yolunu bulmalıydı, yoksa hayatının geri kalanı boyunca kılıcını kiralayan bir gezginden baş573 nuRQARet weis ve öon peRRin ___ ka bir şey olamazdı. Baban gibi, dedi içinden gelen davetsiz bir ses. Sesi duymazdan gelen, ona sinirlenen Kitiara, kamayı yeniden çizmesindeki yerine yerleştirdi ve ejderhanın peşinden gitmek üzere yola koyuldu. 374 II Senej Usta haklıydı. Şehre sızmak ve savunmalarını içten çökertmek için seçildikleri söylendiğinde bölüğünün morali bir hayli yükseldi. Görev tehlikeliydi, ancak saldırmaya olanak bulamadan duvarlardan gelen ölümcül ateşe dayanmak zorunda kalmış olduklarından, adamlar bu fırsatı memnuniyetle karşıladılar. Çavuş Nemiss, "Biz bunun için eğitildik," dedi toplanan adamlarına. "Gizlilik. Tam bize göre. Plân şöyle: "Şehrin güneyindeki sarp kayalıklardan tırmanacağız, sırtı aşacağız ve dağdan aşağı ineceğiz. Şehre, duvarın dağa yaslı duran tarafından gireceğiz. Kimse bizim o yönden gelmemizi beklemiyor, o yüzden en az oranın korunuyor olması lâzım. "Baronun haritası, duvarın üstünden geçeceğimiz yerin yakınlarında olan eski, terk edilmiş bir tapınağın yanında bir depo bulunduğunu gösteriyor. Duyduğumuza göre kimsenin satacak bir malı yok, bu yüzden depoyu boş bulacağız. Plân, yarın şafak sökmeden şehre ulaşmak, gündüz depoya saklanmak. Ertesi gece geç vakitlerde saldıracağız." Çavuş Nemiss baş parmağını, kalabalığın dışında duran Raistlin'e doğru yöneltti. "Büyücü Raistlin Majere bizimle birlikte gelecek." "Yaşasın!" diye bağırdı Caramon sıradaki yerinden. Raistlin kıpkırmızı kesildi ve kızgın bir şekilde kardeşine baktı. C Bölüğü'nün diğer üyelerinin bu fikirden pek de mutnuRQARet weis v€ don p€RRin ------lu olmadıklarını gördü. Horkin'in uzun yıllar boyunca verdiği hizmet, onu askerlere sevdirmişti; büyücü olmasını, kişili-ğindeki küçük bir kusur olarak kabul ediyorlardı, ki dostları olarak, bunu görmezden gelmeye hazırlardı. Oysa Raistlin'in garip görünüşü, hastalıklı tavırları ve kendini diğer askerlerden uzak tutması birleşince, askerlerin onun arkadaşlığından kaçınmalarına neden olmuştu. Adamlar kendi kendilerine homurdandı, ancak kimse yüksek sesle bir şey söylemedi. Caramon onları izliyordu ve onun yumruklarıyla tanışmış olanlar, ikizine karşı yapılmış olan gerçek ya da hayalî her türlü hakareti cezalandırma yeteneğine karşı sağlığa yararlı bir saygı duyuyorlardı. Çavuş Nemiss de onları izliyordu. Emirler hakkında hiçbir "sızlanmaya" müsamaha gösteremezdi. Böylece Raistlin, tek kelime bile şikâyet edilmeden, Kanat Bölüğü'ne kabul edildi. Adamlardan biri eşyalarını taşımayı bile teklif etti, ancak Caramon bu işi kendi üzerine aldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Raistlin tomarlarını, asasını ve büyülü eşyalarını kendisi taşıyabilirdi. Yanına büyü kitabı da almak isterdi; Horkin'in böylesine bir harekât için gerekli gördüğü bütün büyüleri ezberleyebilmiş olmasına rağmen, birkaç saat daha fazla çalışabilseydi, Raistlin kendisine daha çok güvenecekti. Ancak Horkin, kıymetli büyü kitabının düşman eline geçmesi tehlikesinin çok büyük olduğunu söylemişti. "Senin yerine yenisini bulabilirim, Kırmızı," diye eklemişti neşeyle. "O büyü kitabının yerine yenisi bulamam." Çavuş Nemiss, "Karanlık bastırır bastırmaz, ilerlemeye başlayacağız," diye devam etti. "Şafak sökmeden dağları geçmeyi, şehre girmeye hazır olmayı umuyoruz. Asilerin gözlerinin duvarın arkasında değil, önünde durması için müttefiklerimizin bir yanıltma saldırısı yapmasını bekliyoruz." Sıradan biri kaba bir ses çıkarttı. Çavuş Nemiss başıyla onayladı. "Evet, ne düşündüğünüzü 376 silah lcâRöeşLiQi biliyorum. Ben de aynısını düşünüyorum, ama bu konuda yapabileceğimiz pek bir şey yok. Sorusu olan?" Biri, gruptan ayrılan olması durumunda ne olacağını merak etti. "Doğru, bu iyi bir soru," diye yanıtladı çavuş. "Eğer herhangi biriniz ayrılırsanız, kampa geri dönün. Şehre kendi başınıza girmeye çalışmayın. Bütün plânı tehlikeye atabilirsiniz. Başka soru yok mu? Serbestsiniz. Gün batınımda burada o-lun." Adamlar eşyalarını toplamak için çadırlarına geri döndüler. Çadırlarını yerlerinde bıraktılar, böylece düşman hâlâ içlerinde uyuduklarını düşünecekti. Yanlarına sadece kısa kılıçlarını, kamalarını ve bıçaklarını aldılar. Kalkan, zırh, uzun kılıç ya da mızrak yoktu. Okçulukta becerikli iki adam, değerli elf yaylarından ikisini ve ok dolu sadaklarını aldılar. Hepsi deri zırhlar giydi; dağa tırmanmak için çok ağır ve hantal, gizlilik için çok gürültülü olan zincir ya da dökme olanlarını değil. Her adamın omzunda bir kangal halat vardı. Suyu yolda bulacaklar ve az kumanyayla yolculuk edeceklerdi. Bu durum Caramon'un neşesini kaçırdı ancak kendine savaşın zorluklarını hatırlatarak bununla başa çıkmaya çalıştı. Caramon, hareket halindeyken kendini çok daha iyi hissediyordu. Anm heyecanına kapılınca, duvara yapılan saldırının korkunç anılarını kovmayı başarmıştı. Geçmiş üzerinde durmayan bir insan olarak, Caramon geleceğe güvenle bakıyordu. Olan her şeyi kabulleniyor, ne olmuş olabileceği ya da ne olabileceği konusunda endişelenerek vakit kaybetmiyordu. Buna karşı Raistlin, o dönek büyücü ile olan karşılaşmasını başarısızlık olarak nitelendirdiğinden, olaydan rahatsızlık duyuyor, büyülerini mükemmel olarak yazmadığından endişeleniyor, dağın kenarından yuvarlanmaktan düşman tarafından tutsak edilip işkence görmeye kadar başına gelebilecek her türlü korkunç olayı hayal ediyordu. Bölük hareket etmeye 377 mARQAcet weis ve öon peRRin _______________ hazır olduğunda kendini o kadar çok korkutmuştu ki, bu yolculuğa çıkamayacak kadar zayıf olduğundan endişelendi. Hastalık mazereti almaya karar verdi ve bunu Horkin'e söylemek için hareketlendiğinde, kampta bir ismin yankılandığını duydu. "Magius! Magius'a haber verin." Magius! Yüzlerce yıl önce Huma'nın kampında çınlamış olabilecek, ancak bu gün ve çağda yeri olmayan bir isim. Sonra Raistlin hatırladı. Büyücü İmmolatus'a, Magius adını vermişti. Kafasını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çadırından çıkartan Raistlin seslendi, "Magius'tan ne istiyorsun?" Bir asker, "Neden, onu tanıyor musun?" diye sordu. "O-nun için bir mesajım var." "Ondan haberim var," dedi Raistlin. "Mesajı bana ver. Yerine ulaştırılmasını sağlarım." Asker hiç tereddüt etmedi. Ulaştırması gereken tomar mahfazası, büyülü gibi gözüken garip görünüştü sembollerle kaplıydı. Bu nesneden ne kadar çabuk kuıtulursa, o kadar i-yiydi. Teslim etti. Raistlin, "Bunu kim gönderdi?" diye sordu. Asker, "Diğer kamptaki büyücü," diye cevap verdi ve hızla ayrıldı, mahfazanın içinde ne olduğunu görmek için oyalanmak istemiyordu. Çadırına geri çekilen Raistlin, kapısını kapattı ve sıkıca bağladı. Tomar mahfazasını sonr^erece dikkatle inceledi, kendisini yok etmek için donatılmış olabileceği ihtimaline karşı tetikteydi. Mahfazada büyülü bir hava sezdi, ancak bu çok doğaldı. Büyü pek güçlü değil gibi gözüküyordu. Yine de, işi şansa bırakmak akıl kârı değildi. Raistlin tomar mahfazasını yere koyarak, ağzını kendinden diğer tarafa döndürdü. Küçük bıçağını çekip, ağzını mahfazanın kapağına soktu. Bıçağın ucunu mahfazanın kapağı ile kendisi arasında oynattı ve yavaşça, dikkatlice kapağı açmaya 378 silâh kARöeşliOi başladı. Akşamüstü güneşi yüzünden çadır sıcaktı. Gerilimi, sıcaklığı on katına çıkarttı. Boynundan ve göğsünden ter boşalıyordu. Kararlı bir şekilde işine devam etti. Neredeyse başarmıştı, kapak açılmak üzereydi ki bıçak, ıslak elinden kayarak mahfazayı sarstı. Kapak bir anda patlayarak açıldı ve diğer tarafa yuvarlandı. Raistlin neredeyse yatağını devirerek kenara kaçtı. Kalbi korkudan yerinden fırlayacak gibiydi. Hiçbir şey olmadı. Kapak, engebeli zeminde sallanarak yuvarlandı ve çadırın kenarında durdu. Raistlin alnını silmek ve kalbini sakinleştirmek için du-raksadı. Sonra uzandı ve özenle tomar mahfazasını kaldırdı. Dikkatle içine baktı. Mahfazanın içine bir parça kağıt tıkıştırmıştı. El yazısını seçebildi. Mahfazayı ışığa tuttu, kelimelerin sıradan mı yoksa bir büyünün kelimeleri mi olduğunu görmeye çalıştı. Anlayamadı ve sonunda, sabırsızlandığından ve artık sonuçlara aldırmadığından, kağıdı mahfazanın içinden çekerek çıkarttı. Genç Magius. Sohbetimizden zevk aldım. Gitmenden dolayı üzüldüm. Belki de seni gücendirecek bir şey söylemişimdir. Eğer öyleyse, özür dilemek ve elinde olmadan ardında bıraktığın eşyalarını iade etmek istiyorum. Şehir kontrolümüz tltına girdiğinde, tanışıklığımızı yenilemeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Tatlı bir sohbet edebiliriz. Mesaj, İmmolatus diye imzalanmıştı. "Demek benim hakkımda düşündüğü bu," dedi Raistlin acıyla. "Benim kör, sağır ve dilsiz bir lağım cücesinin bile sakınacağı apaçık bir tuzağa girecek geri zekalı bir aptal olduğumu düşünüyor. Hayır, benim iki suratlı dostum, çok ilginç olmana rağmen, seninle tanışıklığımızı yenilemeye hiç niyetim yok." Notu elinde buruşturdu. C Bölüğü'ne katılmak için ilerS7Ç nuRQARet weis ve öon peRRin lerken kağıdı hor gören bir ifadeyle, kamp ateşine attı. Bu göreve katılmayı reddetmekle ilgili bütün düşünceler, hakaretin sıcaklığında buharlaştı. Harekete geçmek için o kadar ateş-lenmişti ki, eğer bu göreve atanmamış olsaydı, gönüllü olurdu. Caramon'un yanında yerini aldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Harekete geçin!" Emir, sırada sessizce bir adamdan diğer adama iletildi. "Harekete geçin!" * * * * * Hava kapalıydı. Hafif bir yağmur yağmaya devam ediyordu. Nem her yeri ıslatmıştı—ekmek ıslaktı, odunlar yanmıyordu. Askerler ıslaklıktan şikayet ettiler. Hem Çavuş Nemiss, hem de Senej Usta hâlinden memnundu. Yoğun bulutların anlamı, bu gece ne ay ne de yıldızların ışığının olmayacağıydı. C Bölüğü, Umudun Sonu şehrinin ardında yükselen sarp kayalıklara ulaşmak için üç saat yürüdü. Mesafe o kadar da fazla değildi—düz bir hatta sıkı, canlı bir yürüyüşle aynı yolu bir saatten daha kısa sürede alabilirlerdi. Senej Usta, şehirdeki hiç kimsenin planlarıyla ilgili bir şeyler sezmediğinden emin olmak istemiş ve duvardaki en keskin gözlü gözcünün bile onları görmesi mümkün olmamasına rağmen, C Bölüğü'ne dolambaçlı bir yol izletmişti; önce şehrin aksi istikametine yürümüşler, sonra da geri dönmüşlerdi. Bölüğün tırmanmaya başlaması için iyi bir mevki bulabilmeleri amacıyla önden keşif erleri gönderilmişti. İlk başta, bir yer bulamadılar. Senej Usta'ya yeni bir plân üzerinde düşünmesinin daha iyi olacağını söylemek zorunda kalmaktan korkmaya başlamışlardı. Sorun, şehre adını veren, dağın eteklerindeki vadiden ilerleyen, derin ve şiddetli Umut Nehri'ni geçmekti. Nehir, çarkları hâlâ gıcırdayarak ve inleyerek dönen su değirmenleriyle benek benekti, ancak değirmenler terk 380 silah laRÖeşliÇi edilmiş, içlerindekiler yağmalanmıştı. Keşif erleri endişelenmeye başladılar. Adamlar nehirden geçmek için bir yer bulduklarında güneş batmış ve C Bölüğü yola koyulmuştu. Dağdan çıkarak aşağı doğru akan nehir, bir kayanın etrafından ikiye bölünüyor, daha ileride tekrar birleştikten sonra hızla vadiye akan nispeten daha sığ iki dere oluşturuyordu. Keşif erleri bulduklarından memnun ve rahatlamış olarak, kaleye girişte rehberlik etmeleri için önceden belirlenmiş buluşma noktasına doğru aceleyle gittiler. Askerler silahlarını yukarı kaldırarak, hızla akan suyun i-çine daldılar. Hava ılık olmasına rağmen, dağlardan gelen su buz gibiydi. Caramon ikizini taşımayı teklif etti, ancak Raistlin ona tereyağını bile ekşitebilecek bir bakışla baktı. Cübbesinin eteklerini belinde topladı ve nehre girdi. Buz gibi akıntıya yuvarlanmaktan korkarak yavaş yavaş, her adımını dikkatle atarak geçti. Büyü tomarları için kendisinden daha fazla endişeleniyordu. Sıkıca kapatılmış tomar mahfazalarında güvenle korunuyor olmalarına rağmen, en küçük bir damlanın bile içlerine sızması, mürekkebi dağıtması, büyüyü bozması ihtimalini gözle alamazdı. En sonunda güvenle karşıya geçtiğinde kemiklerine kadar üşümüştü. Soğuktan o kadar titriyordu ki dişlerinin sesi kafasında çınlıyordu. Adayı oluşturan kayalar, aynı zamanda ikinci dereyi geçmek için de doğal bir köprü yerine geçiyordu. Raistlin suya tekrar girmekten kurtulabilirdi. Ancak rahatlaması kısa sürdü. Kaya köprünün üzerindeki tırmanış en az suyu geçmek kadar zor, bir o kadar da rahatsızdı. Raistlin'in bacakları ve ayaklan soğuktan uyuşmuştu. Parmaklarını hissedemiyordu ve mütemadiyen yağan yağmurdan ötürü kaya kaygandı. Askerlerin bile ayaklan kayıyordu, karanlıkta kayıp düşe kalka ilerlerken alçak sesle küfrediyorlardı. Birden fazlası, aşağıdaki suya düş381 maKQAcet wei5 ve öon peRRin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


me tehlikesi atlattı. Caramon ve kaya tırmanışında son derece usta olduğunu gösteren Otlakçı, Raistlin'i aralarına alarak en zor kısımlardan geçmesinde ona yardımcı oldular. C Bölüğü en sonunda sarp kayalıkların dibine ulaştı, işin asıl kısmı burada başlayacaktı. Derin derin nefes alarak, kesikleri ve ezikleri tedavi ederek, adamlar sessizlik içinde dağın karanlık cüssesine baktılar. Keşif erleri yukarıdaki bir çıkıntıyı işaret ettiler. Çıkıntının ardında, sarp kayalığın tepesini görebiliyorlardı. Şu sırtı geçince, dedi keşif erleri, ardında şehrin duvarları uzanıyor. Çavuş Nemiss, "Majere, sen en güçlü olansın," diyerek e-line bir demir kanca verdi. "Bunu, şu çıkıntının olabildiğince yukarısına at." Caramon ağır demir kancayı iki kere çevirdi ve bıraktı, güçlü kollan kancayı dimdik yukarı fırlattı. Kangal zarif bir yay çizdi ve birkaç saniye sonra^ gürültüyle yere düştü, neredeyse çavuşun kafasını kırıyordu. Çavuş Nemiss kendini kurtarmak için aceleyle kaçmak zorunda kaldı. "Üzgünüm, efendim," diye mırıldandı Caramon. Çavuş, "Tekrar dene, Majere," diye emretti, fakat bu sefer güvenli bir uzaklıkta durmaya dikkat etmişti. Caramon tekrar attı, bu sefer kancayı dağa takmak için dikkatli davrandı. Kanca ve halat havada açıyla uçtu. Kanca çınlayarak tepedeki bir kayaya çarptı ve kayadan aşağı kaymaya başladı. Son anda, pürüzlü bir çıkıntıya takıldı. Caramon halata bütün gücüyle asıldı. İp yerinde kaldı. "Cambaz, ilk sen çıkacaksın," dedi çavuş. "Yanına fazladan halat al." Kimse Cambaz'in gerçek adını bilmiyordu, kendisi de dahil, çünkü, söylediğine göre, çocukluğundan beri bu isimle çağırılıyordu ve artık bu ona doğal geliyordu. Bütün Solamniya'da kurulan panayırlarda gösteriler yapmış—ki buna 382 silah kâRöeşliOi Beylikşehri Palanthas'ta bulunan kraliyet sirki de dahildi— sirk halkından olan bir aileden geliyordu. Kimse onun neden sirki terk ettiğini bilmiyordu. Bu konuda hiç konuşmamıştı, ancak ip üzerinde yürüme numarası sırasında olan bir kazada karısıyla ortağını kaybettiği ve bu yüzden bir daha dönmemeye yemin ederek sirkten ayrıldığı dedikoduları dolaşıyordu. Bu doğru olsa bile kaybı, mizacını değiştirmemişti. Neşeli, arkadaş canlısıydı ve kampta, arkadaşlarının hayran bakışları altında, yeteneklerini göstermeye her zaman istekliydi. Çoğu erkeğin ayaklarının üzerinde yürüyebildiği kadar rahat bir şekilde ellerinin üzerinde yürüyebilir, vücudunu eğip bükerek düğüm olabilir, çift eklemli parmaklarının garip yönleri göstermesini sağlayabilir veya varolan her ağaç ya da duvara tırmanabilirdi. Çıkıntıya ulaşan Cambaz birkaç halat daha bağladı ve onları aşağıda bekleyen askerlere attı. Adamlar sıraya girerek birer birer tırmanmaya başladılar. Raistlin izledi ve durumu zihninde tarttı. İnce kollarında, kendisini bir ipten çekmeyi geç, dolu bir şarap bardağını bile zorlukla kaldırabilecek kadar güç vardı. Caramon da bu durumu fark etti. "Nasıl başaracaksın, Raist?" diye sordu fısıldayarak. Raistlin, gayet doğal bir şekilde, "Sen beni taşıyacaksın," dedi. "Ha?" Caramon bir halata, bir de tırmanmak zorunda o-lacağı mesafeye baktı ve gözlerini hafif bir dehşetle ikizine çevirdi. Raistlin zayıf olmasına rağmen yine de yetişkin bir erkekti ve bu duruma ek olarak yanında asası, tomar mahfazaları ve büyü malzemeleri vardı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Rahatlatıcı bir ses tonuyla, "Benim ağırlığımı hiç fark etmeyeceksin," dedi Raistlin. "Kendime, beni bir tavuk tüyü 383 maRQARetweisveoon peRRin -------kadar hafifletecek bir büyü yapacağım." Caramon sorgusuz bir güvenle, "Ah? Öyle mi? O zaman iyi," dedi. Sırtını Raistlin'in çıkabilmesi için eğdi. "Ellerini boynumun çevresinde kenetle. Asan güvende mi?" Magius'un Asası güvendeydi. Tomar mahfazaları da Raistlin'in omzundan geçen deri sırımlarla bağlanmışlardı. Caramon kendini elleriyle yukarı çekerek halata tırmanmaya başladı. "Büyüyü yaptın mı, Raist?" diye sordu. "Hiç büyü kelimesi duymadım." "Ben işimi biliyorum, Caramon," diye yanıtladı Raistlin. Caramon tırmanmaya devam etti, adrenalin vücudunda pompalanıyordu. Fazladan çok az bir ağırlık hissetti. "Raist! Büyün çalışıyor!" dedi omzunun üstünden. "Seni güç belâ hissedebiliyorum!" "Sus ve dikkatini yaptığın işe ver!" diye yanıtladı Raistlin, lanet olası aklının, Caramon'un halatı kaçırması durumunda ne olacağını düşünmesine izin vermemeye çabalayarak. Çıkıntıya ulaştıklarında, Raistlin kardeşinin sırtından kaydı ve sırtını kayalara dayayarak çıkıntının üzerine çöktü. Derin bir nefes aldı ve neredeyse anında öksürmeye başladı. Kemerinde asılı duran küçük bir şişeyi çıkartarak, nefes almasını kolaylaştıran özel karışımdan bir yudum aldı. Öksürüğü hafifledi. Şimdiden tükenmişti, ama yolculuğun en zor ve tehlikeli kısmı daha başlamamıştı bile. Çavuş, Caramon'a kancayı vererek, "Bir tırmanış daha, beyler" dedi. Uçurumun tepesi, çıkıntının yerden olan yüksekliği kadar yüksek değildi. Caramon kancayı attı ve halatı ilk denemede sabitledi. Cambaz kolaylıkla halattan tırmandı, kendi halatlarını bağlayarak onları aşağıya geri gönderdi. Raistlin bir kez daha Caramon'un sırtına tırmandı. Bu sefer Caramon, kardeşinin fazladan ağırlığını kesinlikle hissede384 siUh kâRöeşliOi biliyordu. İri adamın kolları zorlanmaktan ağrımaya başladı. İkisini birden uçurumdan yukarı çekecek gücü kalmamıştı. Bereket, katetmek zorunda oldukları mesafe daha kısaydı, yoksa asla başaramazdı. "Bu sefer büyünün çalıştığını sanmıyorum, Raist," dedi Caramon, nefes nefese kalmış, yüzünden terini ve yağmuru siliyordu. "Yaptığından emin misin? Bir şeyler söylediğini yine duymadım." Raistlin kısaca, "Sadece çok yoruldun, hepsi bu," dedi. Yüzbaşı dinlenmelerini emretti ve bir süre sonra tekrar şehre doğru yürümeye başladılar. Arazi engebeliydi, yavaş ilerliyorlardı. Adamlar dik kaya çıkıntılarının üstünden zorlukla geçiyor, kaya parçalarıyla dolu çöküntülerin içine kayıyorlardı. Saat gece yarısını epey geçmişti ve şehrin duvarlarında yanan gözetleme ateşleri hiç de yaklaşıyormuş gibi gözükmüyordu. Keşif erleri hoşa giden haberlerle döndüklerinde, Senej Usta'nın ifadesi sertti. "Efendim, doğrudan şehre inen bir patika bulduk. Muhtemelen eski bir keçi yolu." Patika kayaların arasından geçiyordu. İyice aşınmıştı ve oldukça dardı. Adamlar tek sıra halinde yürümek zorunda kaldılar ve o durumda bile bazıları, Caramon gibi, sığabilmek için bazı yerlerde yan dönmek durumundaydı. Kayalık bir açıklıkta, şehri altlarında görmek için durdular. Düşman askerleri ya duvarlarda nöbet tutuyor, ya da gözetleme ateşlerinin başlarında toplanmış kısık bir sesle konuşarak, sık sık kuşatma askerlerinin pırıl pırıl yanan ateşlerinin olduğu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tarafa bakıyorlardı. Gözetleme ateşleri, uçurumun bazı kısımları gündüz gibi aydınlatmıştı. Adamlar çıkıntının üzerinde kendilerini teşhir ediyorlarmış gibi hissettiler, ancak aşağıda duran birinin onları görmek için çok dikkatlice bakması gerektiğini biliyorlardı. Hiç ses çıkartmadan, gölgelerin içinden ilerleyerek, şeh58:? maRQAcet weis ve öon peRRin _____ re inen patikayı takip etmeye devam ettiler. Raistlin'in en kötü korkusu gerçekleştiğinde, duvarlara bir karış uzaktalardı. Soluk aldığında, nefes borusunun tıkanmış olduğunu fark etti. Çabaladı, öksürüğünü engellemeye çalıştı, ancak başarısız oldu. Senej Usta durdu ve öfkeyle bakmak için ona döndü. "Şu gürültüyü kesin!" diye tısladı çavuş sıranın önündeki yerinden. "Şu gürültüyü kesin!" Sözler adamdan adama fısıldandı, hepsi öfkeyle Raistlin'e bakıyordu. Caramon kardeşinin önünde durarak, "Bunu engelleyemiyor!" diye hırladı. Raistlin şişesini el yordamıyla aradı, ağzına götürdü, kötü tatlı sıvıyı yuttu. Bazen bu bitkisel karışım hemen işe yaramıyordu. Bazen bu öksürük büyüsü saatlerce sürüyordu. Böyle olursa, adamların kendisini uçurumdan atacağından emindi. Ya bu sefer bitkisel çay ona yardım etti, ya da kendi irade gücü ciğerlerini doldurmuş gibi gözüken boğucu külü ıslatmıştı. C Bölüğü, şehrin duvarları neredeyse tam altlarında kalana kadar yürümeye devam etti. Senej Usta keşif yapmaları için önden keşif erlerini gönderdi. Askerler sarp kayalıklara yapışarak, adamların dönmelerini beklediler. Raistlin, ara ara çayından bir yudum içerek, boğazının kurumamasına dikkat etti. Keşif erleri geri döndüler, bu sefer haberleri hayal kırıcıydı. Patika, duvardaki bir açıklıktan şehre giren bir dereye uzanıyordu. Adamlar kendilerinin de girebilmesi için kullanabileceklerini umarak açıklığı incelemişlerdi, ancak Ot-lakçı'nın bile geçemeyeceği kadar küçük olduğunu bildirdiler. Şehre girmenin tek yolu duvarın üzerinden geçmekti. Adamlar, bir nöbetçi kulesiyle neredeyse aynı seviyedelerdi. İçeride parlak bir ışık yanıyordu ve pencere vazifesi gören ok deliklerinin önünde bir ileri bir geri dolanan en azından üç adamın 386 silah kâRöeşliOi gölgelerini görebiliyorlardı. Senej Usta duvara ve nöbetçi kulesine kaşlarını çatarak bakarak, "Sanırım bunun için atlamak zorundayız," dedi. "O kuledeki her nöbetçinin üstümüze saldırmasına neden olmamız kuvvetle muhtemel," dedi Çavuş Nemiss. "Ama içeri girmek için başka bir yol göremiyorum." Senej Usta okçulara haber gönderdi. Emri duyan Raistlin, sıranın arkasındaki yerinden ayrıldı. "Ustaya ulaşmam lâzım," dedi ve adamlar da, dar çıkıntıdan yavaş yavaş ilerlerken onu tutarak, ona yardımcı oldular. "Duvardan inene kadar bizi buradan koruyun, sonra peşimizden gelin." Usta, okçulara emirlerini veriyordu. "Hata yapmayın, tek söyleyeceğim bu. Öldürmek için nişan alın. İlk çığlıkta işimiz biter." "Ne kadar keskin atış yaparlarsa yapsınlar, subaylar cesetlerini oklarla dolu olarak bulacaklar, efendim," dedi Raistlin okçuların arkasında durmak için aşağı inerken. "Şehrin içinde olduğumuzu bilecekler." Usta, "Evet, ama nerede gizlendiğimizi bilmeyecekler," diye karşı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çıktı. "Bizi aramaya başlayacaklar, efendim. Bizi bulmak için bütün bir günleri olacak." "Daha iyi bir önerin var mı, Büyücü?" diye soran Usta öfkeyle Raistlin'e baktı. "Evet, efendim. Benim yolum. Şehre güvenle ve gizlice girmemizi sağlayacağım. Kimse anlamayacak." Usta ve çavuş şüpheliydi. Güvendikleri tek büyücü Horkin'di ve bu da onun büyücüden ziyade asker olmasın-dandı. İkisi de Raistlin'den hoşlanmıyor, onu zayıf ve disiplinsiz buluyordu. Öksürük olayı da sadece kötü düşüncelerini güçlendirmişti. Ancak onu yanlarına almaları ve ondan yararlanmaları emredilmişti. Usta ve çavuş bakıştılar. "Pekâlâ, kaybedecek pek bir şeyimizin olduğunu sanmı387 mARQARet weis ve öon peRRin ------------yorum," dedi Senej Usta kaba bir şekilde. "Git, Majere. Siz,"—Çavuş Nemiss tekrar okçulara baktı— "oklarınızı hazır tutun, her ihtimale karşı." Kadın büyücünün kendilerine ihanet etmesi durumunda vurmaları gereken ilk insanın büyücünün kendisi olduğunu eklemedi ancak bu, söylenmeden de anlaşılabiliyordu. Çavuş, "Oraya nasıl ineceksin, Majere?" diye sordu. İyi bir soru. Magius'un Asası, sahibinin havada bir tüy kadar hafif bir şekilde süzülmesine olanak tanıyan bir büyüye sahipti. Raistlin, Yüksek Büyücülük Kulesi'nde bulduğu Magi-us hakkındaki kitapta bu büyüyle ilgili bir şeyler okumuş, birkaç kez de yapmaya çalışmıştı. İlki, bir çatıdan düşmesiyle sonuçlanmıştı. İkincisi başarılı olmuştu. Ancak hiç bu kadar yüksekten atlamamıştı. Büyünün onu ne kadar taşıyacağından emin değildi. Bu da deneme yapmak için pek uygun bir zaman gibi gözükmüyordu. "Tıpkı yukarı çıktığım gibi ineceğim," dedi ve haber Caramon'a iletildi. Caramon bir kayaya uzun bir halat bağladı ve ucunu kenardan aşağı attı. "Bekle!" Çavuş Nemiss onları durdurdu. Duvarda devriye gezen nöbetçilerden biri tam altlarından geçti. O dönüp uzaklaşana kadar beklediler. Raistlin kardeşinin geniş sırtına tırmandı. Caramon halatı iki eliyle birden tuttu, kenara kaydı ve uçurumun kenarından aşağı inmeye başladı. İnişlerine gölgenin içinde başladılar, ancak kısa bir süre sonra uçurumun kenarından yansıyan gözetleme ateşlerinin ışıklarının içinde kaldılar. Çıkıntıdaki askerler, hep beraber nefeslerini tuttular. Ku- _ ledeki askerlerden herhangi birinin pencere vazifesi gören ok deliklerinden atacağı öylesine bir bakış fark edilmeleri için yeterli olacaktı. Raistlin omzunun üstünden duvara ve kuleye baktı. Bir 388 silâh kARöeşUOi nöbetçinin bedeni, dar aralıktan gelen ışığı lekeledi. "Caramon, dur!" diye fısıldadı Raistlin. Caramon olduğu yerde kaldı. Burada, kendini ve ikizini taşıyarak, uzun süre kalamazdı. Zorlanmaktan dolayı titrediler. O ve Raistlin, halatta çaresizce sallanırken ideal hedefler olurlardı. Raistlin adamın bağırmasını bekledi, ancak o pencereden ayrıldı. Ardından bir alarm verilmedi. Onları görmemişti. "Şimdi!" dedi Raistlin soluk soluğa. Caramon tekrar inmeye başladı. Son birkaç metrede kolları pes etti. Halattan aşağı kaydı, ki bu da avuçlarındaki derinin büyük bir kısmının yüzülmesine sebep oldu. En sonunda, sert bir şekilde duvara

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


indi. Raistlin onun sırtından kaydı ve gizlenmeye çalıştı. O ve Caramon duvarın gölgesine sinerek korkuyla beklediler, birinin onları duymuş olduğundan eminlerdi. Kulenin içindeki adamlar yüksek sesle konuşuyorlar, seslere bakılırsa bir şey hakkında tartışıyorlardı. Hiçbir şey duymamışlardı. Raistlin duvarın ucuna dikkatle baktı. Diğer nöbetçi kulesi en azından kırk beş metre uzaklıktaydı. Bu konuda endişelenecek bir şey yoktu. Caramon, "Benim ne yapmamı istiyorsun?" diye fısıldadı. "Mataranı bana ver," dedi Raistlin tatlılıkla. "Matara mı?" Caramon masum gözükmeye çalıştı. "Benim mataram yok—" "Kahretsin, Caramon! Pantolonunun içine sakladığın cüce içkisiyle dolu matarayı bana ver. Onu taşıdığını biliyorum!" Hiç konuşmadan, sıkıntıyla, Caramon zırhının altından küçük, kalaylı bir matara çıkarttı ve ikizine uzattı. Raistlin, "Beni burada bekle," diye emretti. "Ama, Raist, ben—" "Sus!" diye tısladı Raistlin. "Dediğimi yap!" Daha fazla tartışmadan gitti. I 589 rruRQARet wets v€ 6on peRRin --------___ Kardeşinin niyetini bilmediğinden ve itaat etmeyerek onu tehlikeye atmaktan korkan Caramon, eli kısa kılıcının kabzasında, gölgelerin içinde çömelerek durmaya devam etti. Raistlin, nöbetçi kulesinin penceresine ulaşana kadar sessizce duvarda ilerledi, içeride nöbetçilerin konuştuğunu duyabiliyordu. Raistlin onların söylediklerine hiç dikkat etmedi. Tamamen büyüleri üzerine yoğunlaşmıştı. Duvardaki yarığın altına diz çökerek, küçük bir kutu çıkarttı ve kapağını kaydırarak açtı. Büyünün kelimelerini aklına getirdi, büyünün kendisine derhal geldiğini fark etmekten memnun olmuştu. Korkusu gitmişti ve bu sakinliği onu şaşırtıyordu. Bir tutam kum çıkarttı ve açıklıktan içeri atarak büyünün kelimelerini söyledi. Sesler önce tutarsızlaştılar, sonra içerisi tamamen sessiz-leşti. Bir şey yere düştü ve gürültülü bir ses çıkartarak kırıldı. Raistlin sindi, gürültünün dikkat çekmediğinden emin olmak için kısa bir süre bekledi. Kimse araştırmaya gelmedi. Bu nöbetçiler muhtemelen kulede bulunan yegâne insanlardı. Raistlin ihtiyatla ayağa kalktı ve içeri baktı. Üç adam tahta bir masanın üzerine yığılmış, büyülü bir uykuya dalmışlardı. Duymuş olduğu şangırtı, cansız bir elden düşen bir kupaya aitti. Ok deliği, bir adamın giremeyeceği kadar dardı. Raistlin, mataranın mantarını çıkartarak içeri attı. Matara tam masanın üstüne düşmüştü ve sert içki masanın üstüne dökülerek yere damladı. Oda kısa bir süre sonra fena halde cüce içkisi kokmaya başlamıştı. Raistlin, yaptığı işi takdir etmek için bir anlığına durakladı. Nöbet subayı geldiğinde, nöbetlerinin monotonluğunu cüce içkisiyle biraz olsun rahatlatmayı uman üç nöbetçinin, biraz fazla içmiş olduklarını görecekti. Subayın, adamlarından üçünü nöbetteyken bir anda uyumaya başlamış olarak bulmasından daha iyiydi bu. Subayın, üç nöbetçiyi sırtlarından oklar çıkmış olarak bulmasından ise çok daha iyi. 390 siUh laRöeşliÇi Uyandıkları zaman, üçü de içiyor olduklarını inkâr edecekti. Kimse onlara inanmayacaktı. Görevlerini ihmal etmiş oldukları için cezalandırılacaklar, belki de idam edileceklerdi. Raistlin onlara baktı. Adamlardan biri epey gençti, belki on yedisinde bile değildi. Diğer ikisi ise oldukça yaşlıydılar, muhtemelen aile babaları,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


karıları evlerinde bekliyor, endişeleniyor. .. Raistlin pencereden çekildi. Bu adamlar düşmandı. Onların birer kişilik haline gelmelerine izin veremezdi. Bu üç nöbetçinin bu gecelik işi bitmişti. Diğer nöbetçi gölgelerin içinde kaybolmuştu. Ses çıkartmadan koşarak, Raistlin kardeşine geri döndü. "Hepsi tamam,'' diye bildirdi. Caramon, "Nöbetçilere ne oldu?" diye sordu. "Açıklamalar için vakit yok!" dedi Raistlin. "Acele et! A-damları aşağı getir!" Caramon halatı üç kere çekti. Birkaç saniye sonra Cambaz halattan aşağı indi, arkasından da çavuş. Kadın, "Kule?" diye sordu. "Hepsi tamam, efendim," diye yanıtladı Raistlin. Çavuş Nemiss bir kaşını kaldırdı. "Cambaz, git bak," de-i. Öfkeli sözler Raistlin'in dudaklarına kadar geldi. Onları iğneyecek, yutup geri gönderecek kadar aklı vardı. Çavuş aptıklarını kontrol ederken, o sessizce bekledi. "Hepsi uyuyor, efendim," diye bildirdi Cambaz, sırıtarak, aistlin'e göz kırptı. "İyi," Çavuş Nemiss'in tek söylediği buydu, ancak aistlin'e takdirle baktı, sonra da halatı çekti. Otlakçı aşağı aydı, gülümsemesi geniş ve heyecan doluydu. Çavuş emirlerini verdi. "Cambaz, adamları duvardan geçirmek için iyi bir yer bul. 591 mARQARet weis ve öon peRRfn Otlakçı, şu diğer kuleyi gözetle." Gri gökyüzündeki ilk işaretler, sabahın çok yakın olduğunu haber veriyordu. Cambaz, duvarın diğer kenarından aşağı baktı. Altlarında büyük bir binaya açılan dar bir sokağın olduğunu bildirmek için döndü, muhtemelen saklanmak için kullanmayı umdukları deponun ta kendisiydi. "Etrafta kimse yok, efendim," diye belirtti. Çavuş, "Kısa bir süre sonra olacak," diye mırıldandı. Birlikleri hâlâ gölgelerin altındaydı, ancak gün, neredeyse acımasız bir hızla aydınlanıyordu. "Adamları hızla aşağı indirin." Kuşatma ordularının olduğu yöne baktı. "Bize sözünü verdikleri şu kahrolası oyalama da nerede?" Adamlar hızla halattan aşağı kaydılar. Caramon duvarda kaldı, askerlerin sessizce inmeleri için yardım etmeye hazırdı. Onları surların üzerinden geçirdi. Cambaz, duvarın mazgallarından birine uzun bir halat bağladı, adamlar duvardan geçip sokak boyunca koşarlarken ipi sabit tuttu. Adamlardan biri kolunu salladı ve binayı işaret etti. Görünüşe göre içeri girmek için bir yol bulmuşlardı. "Efendim!" diye bildirdi Otlakçı. "Diğer kuleden biri geliyor! Bu tarafa yürüyor!" Çavuş küfretti. Adamların çoğu aşağı inmişti, ancak çıkıntının üzerinde hâlâ beş adam vardı, ki bunlara Senej Usta'da dahildi. Ve müttefiklerinin söz verdikleri saldırılarından ne bir ses, ne de bir işaret vardı. "Herhalde," dedi çavuş, "devriye gezen bir subaydır. Ben gidip—" Kadın bıçağını çekti. Raistlin, "Onu ben hallederim, efendim," diye önerdi. "Büyücü! Hayır—" diye başladı çavuş. Ancak Raistlin çoktan gitmişti. Gölgelerden ilerliyor ve o kadar sessiz hareket ediyordu ki karanlığa karışmış gibiydi. Çavuş, arkasından gitmek için hareketlendi. Caramon, elini çavuşun koluna koyup kadını durdurarak, 392

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


w siUh iaRöeşLi0i "Özür dilerim, efendim," dedi ciddiyetle, "ancak Raist nöbetçiyle ilgileneceğini söyledi. Sizi şimdiye dek yarı yolda bırakmadı." Demir halkalarla çevrelenmiş büyük bir ahşap su fıçısı, düşmanın alevli toplar atması ihtimaline karşı orada bulunuyordu. Raistlin, su fıçısının ardına çömelerek subayın yaklaşmasını izledi. Adam başı önünde ve derin düşüncelere dalmış olarak yürüyordu. Sadece başını kaldırması, eğer gözleri yeterince kuvvetli biri ise, kayalardan aşağı uzanan halatı fark etmesi için yeterli olacaktı. Her şey biterdi. "Usta! Çabuk gelin!" Adamın başı hızla dikildi. Ancak önüne bakmadı. Arkasına döndü, sesin geldiği tarafa. "Usta! Acele edin! Düşman!" Subay tereddüt etti, daha biraz önce terk ettiği kuleye bakıyordu. Sonra, mükemmel bir zamanlamayla, oyalama saldırısı başladı. Borazanların sesi, akortsuz ve tiz olmalarına rağmen Raistlin'in o güne kadar duyduğu en güzel müzikti. Silah ustası, saldırının başladığından artık emin olmuş bir halde, döndü ve surlar üzerinde hızla koşmaya başladı. Raistlin gülümsedi, kendinden memnundu. Vantrilokluk1 yeteneğini uzun süredir kullanmamıştı, yerel panayırlarda çalıştığı günlerden beri. Kabiliyetini kaybetmemiş olduğunu bilmek güzeldi. Geri döndüğünde, bölüğün çoğu duvardan inmiş ve şehre girmişti. Çavuş da, geride Senej Usta'yla birlikte sadece Caramon ve Cambaz'ı bırakarak, onlarla birlikte gitmişti. Caramon'un aklına bir şey geldi. "Sen nasıl aşağı ineceksin?" diye sordu Cambaz'a. Cambaz, "Senin gibi. Halattan," diye yanıtladı. 1 Karnından konuşma sanatı, vantrilokluk; dudakları ve çeneyi oynatmaksızın, sesler sanki başka birisinden veya uzak bir yerden geliyormuş duygusu yaratacak biçimde konuşma ya da şarkı söyleme sanatı, (çn) 393 - rruRQARet weis ve öon peRRin "Ama o zaman, kim burada kalıp ipi çözecek?" diye karşı çıktı Caramon. "Biri yapmalı, yoksa burada olduğumuzu bilirler!" Ciddiyetle, "İyi bir nokta," dedi Cambaz. "Neden sen burada kalmıyor ve ben indikten sonra ipi çözmüyorsun?" Caramon, "Elbette, bunu yaparım," dedi, sonra da kaşlarını çattı. "Ama eğer ben ipi çözersem aşağı nasıl ineceğim?" Cambaz, "Bu bir sorun," dedi, endişeli gözükerek. "Uça-mazsın herhalde. Hayır mı? O zaman sanırım bu konuda benim endişelenmeme izin vermelisin." Caramon geniş sırtına çıkan ikizi ile birlikte, bir yandan kafasını sallayarak halattan aşağı idi. Hâlâ endişeliydi. Cambaz onlar inene kadar bekledi, sonra da ipten kolaylıkla inerek onları takip etti. Yere ulaştığında, mazgala sıkıca bağlanmış olan halata baktı. Cambaz halatı şöyle bir çekti. Düğüm açıldı. Halat duvardan aşağı kaydı ve ayaklarının dibine düştü. Cambaz ikisine baktı ve göz kırptı. Caramon, "Düğümün sıkı olduğunu söylemişti!" diye bağırdı, donakalarak. "Ölebilirdik!" "Haydi gel, Caramon," dedi Raistlin sinirle. Coşkusu sönüyordu. Büyü yaptıktan sonra üstüne çöken yorgunluk, onu etkilemeye başlamıştı. "Bir aptal olduğunu tüm dünyaya kanıtlamak için yeterince zaman sarf ettin." "Ama, Raist, anlamıyorum.. . " Caramon, konuşmaya devam ederek, ikizini takip etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Cambaz ipi omzuna sardı ve onların arkasından hızla ilerledi. Tam şehir yaklaşan saldırıya hazırlanmak için çıkan gürültüyle uyanırken, depoya girdiler. 394 12 Depo alındıktan, aranarak emniyetli sağlandıktan ve kuşatma altında olan bir düşman şehrinde bulunabilecek en güvenli saklanma yeri haline getirildikten sonra, C Bölüğü'nün çavuşu nöbetleri ayarladı ve diğerlerine biraz uyumalarını söyledi. Raistlin, fiziksel çabaları ve büyü yapmanın zorlukları nedeniyle, yorgunluktan tükenmiş bir halde hemen uykuya dalmıştı. Nöbet tutanlar, arkadaşlarının horultularını duymamak için kendilerini zorluyorlardı. Nöbetçiler, boş depoda volta atarken pencerelerden dışarı bir göz atmak ya da kısa süreli konuşmalar yapmak için zaman zaman duraklayarak yorgunluklarını üzerlerinden attılar. Nöbetlerinin sonuna doğru oldukça yorgun düşüyorlardı. Gözleri kapanıyor, başları öne düşüyor ve caddeden gelen bir ayak sesi ya da çatıdaki farelerin tıkırtılarıyla aniden kendilerine geliyorlardı. Sabah, olaysız geçti. Şehrin bu kısmında sadece birkaç kişi sokaklarda yürüyordu. Kapı vergisi pazarları kapatmış, mallarının durduğu depoları boşaltmıştı. Şans eseri binanın önünden geçen birkaç kişi, belli ki başka bir yere gidiyorlardı; keza ne sağa ne de sola bakmışlar, ve başları dertlerle öne eğilmiş bir halde yollarına devam etmişlerdi. Dört muhafızın görüş alanlarına girmesi, nöbet tutanların ellerini kılıçlarına atmalarına ve arkadaşlarını uyandırmaya hazırlanmalarına neden oldu. Ama muhafızlar ilerlemeye devam ettiler ve nöbetçiler rruRQARet weis ve 6on peRRin de birbirlerine bakarak başlarını sallayıp sırıttılar. Görünüşe göre büyücünün taktiği başarılı olmuştu. Şehrin savunmasının kırıldığından kimsenin haberi yoktu. Kimse burada olduklarını bilmiyordu. Şafakla birlikte yağmur dindi. Öğle güneşi tepelerinde yükseldi. Raistlin bir daha asla uyanmayacakmış gibi uyurken ikizi, kardeşinin başında bekliyordu. Adamların geri kalanı ya uyumaya devam ettiler ya da yere yayıldılar, uzun zamandır yaşadıkları yoğun temponun ardından boş boş oturuyor olmaktan mutlulardı, uzun ve tehlikeli olacakmış gibi gözüken gece için dinleniyorlardı. Otlakçı dışında. Otlakçı, kender olduğundan daha çok insandı. Damarlarında kender kanı çok hafif akıyordu, ancak kaynayarak yüzeye çıktığı ve berbat bir kurdeşen gibi bütün vücuduna yayıldığı zamanlar da oluyordu. Şu anda ona eziyet eden kaşıntının nedeni, sıkıntıydı. Sıkılmış bir kender, tehlikeli bir kenderdir, bunu Ansalon'daki herkes bilir. Sıkılmış bir yarı-kenderin, diğerinin ancak yarısı kadar tehlikeli olduğu söylenebilirdi. Ancak, sıkılmış bir yarı-kenderin etrafında olanlar, kınlarının içindeki kılıçlarını çekseler ve belâya hazırlansalar iyi olurdu. Otlakçı yeterince uyumuştu; zaten ona az bir uyku yeterdi. Dört saat uyuduktan sonra uyanmış, harekete geçmeye hazır hale gelmişti. Ne yazık ki, hareket hâlâ çok uzaktaydı. Otlakçı, takas yapmakta işine yarayabilecek bir şeyler bulmak için depoyu bodrumundan tavanına kadar araştırarak bir saat boyunca oyalandı. Yerdeki toz ve çöplere bakılırsa, depo bir zamanlar tahıl ambarı olarak kullanılıyordu. Otlakçı'nın bulduğu tek şey, birkaç boş çuvaldı; fareler kendi otlakçılıklarını yapmışlardı. Arayışından elleri boş dönen Otlakçı, Caramon'la mu396 silah kâRÖeşliÇi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


habbet etmeye çalıştı, ancak sert ve kızgın bir şekilde susturuldu! Raistlin'i uyandırmaması için ağzını kapalı tutması söylendi. Otlakçı'ya öyle geliyordu ki, bir zamanlar—gençken— görmüş olduğuna benzer bir gnom yapımı Buharla Çalışan ve Bağıran Pencere Yıkama aletinden daha aşağı hiçbir şey büyücüyü uyandıramazdı. Aleti hatırlayınca, Otlakçı bu ilginç hikayeyi Caramon'a anlatmak istedi; aletin sadece pencereleri temizlemeyi başaramamış olmakla kalmayıp, aynı zamanda da çalışması esnasında bütün camlan nasıl kırdığını. Pencerelerin sahipleri küplere binmişti ve camsız pencerelerin artık tamamen temiz ve engelsiz bir görüntü sunduğunu—ki zaten bu da sözleşmede istenen tek şeydi—iddia eden gnomların üzerine saldırmak üzereydiler. Makinelerinin başarılı olduğunu belirten gnomlar, şehri terk etmişlerdi. Kısa bir süre sonra, CamcılarCanıDÖndürmeVeÜflemeAynalarYediYılKötüŞansUzmanhğı Ko-mitesi'ne mensup gnomlar şehre gelmişler (pencere yıkayıcılarını takip etmeyi bir politika olarak benimsemişlerdi), ancak sınırdan geri döndürülmüşlerdi. Caramon, Otlakçı'yı yine susturdu, tam da gnomların makinelerini çalıştırdığı ve başkanın kulaklarının kanamaya başladığı en ilginç kısımda. Yarı-kender ortalıkta dolanmaya başladı. Otlakçı ara sıra gölgelerde görünmeden yatan bir bedene takılıp düşerek, tekmelenip Cehennem'e gitmesi söylenerek, depoda bir kez daha öylesine dolaştı. Güneş ışığıyla aydınlanan bir köşede Senej Usta ve Çavuş Nemiss, bir haritanın üzerine eğilmiş, gece yapılacak saldırının yerini gösteriyorlardı. Burada, nihayet, ilginç bir şeyler vardı. Otlakçı yaklaşarak tepelerinden haritaya baktı. "Bu, kuzey kapısına giden ana cadde. Bu haritaya göre," diyordu usta, "burada duran şu bina, adamların saldırmak a-macıyla ortaya çıkmaları için doğru zaman gelene kadar, onSÇ7 maRQARet weis ve öon peRRin_________________ lan gizleyecek." "Ve ben de diyorum ki, efendim, casuslarımızdan biri bu binanın bir ay önce yandığını söyledi bize," diye karşı çıktı Çavuş Nemiss. "Orada olduğuna güvenemezsiniz. Ve eğer yerinde değilse, bu bloktan kapıya kadar açıkta kalmış olacağız." "Şurada ağaçlar var. . . " "Onlar kesilmiş, efendim." "Casusuna göre." "Onun hakkında pek olumlu düşünmediğinizi biliyorum, efendim ve bizi mancınıklar hakkında uyarmadığını da itiraf ediyorum, ama—" "Bekle bir dakika, Çavuş." Haritanın üstüne düşen gölgeyi fark eden Senej Usta, başını yukarı kaldırdı. "Sana yardımcı olabilir miyiz, asker?" İğnelemeyi umursamayan Otlakçı, "Ben gidebilirim," diye önerdi. "Ev hâlâ yerinde mi ve ağaçlar kesilmiş mi diye bakmak için ben gidebilirim. Lütfen, efendim. Gerçekten bir şeyler yapmaya ihtiyacım var. Ellerim ve ayaklarım kaşınıyor." Kaşları çatılan usta, "Mantardır," dedi. "Mantar değil, efendim," dedi Çavuş Nemiss. "Kender. Aslında, yankender." Ustanın kaşları daha da çatıldı. "Bir grifon kuyruğunu iki kez sallayana kadar oraya gidip dönmüş olurum, efendim," diye rica etti Otlakçı. Senej Usta, "Olmaz," dedi kısaca. "Fark edilmen ve yakalanman riski çok fazla." Otlakçı, "Ama, efendim—" diye yalvardı. Usta ters ters baktı. "Belki de onu bağlamalıyız." Çavuş Nemiss, "Aslında, efendim," dedi, "bu pek de kötü bir fikir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


değil." "Onu bağlamak mı?" "Hayır, efendim. Onu keşif için göndermek. Adamların 398 silah kâRöeşliöi hayatı o evin halen orada olup olmadığına bağlı olabilir. Otlakçı değerini daha önceden kanıtlamıştı." Usta, güven uyandırmak için daha çok insan ve daha az kender gibi gözükmeye çalışan Otlakçı'ya baktı. "Katılıyorum. Evin durumunu bilmek işimize yarar. Pe-|î kâîâ," dedi usta, kararını vererek. "Ancak tek basmasın, Otlakçı. Eğer yakalanırsan, seni kurtarmaya gelmek için görevimizi tehlikeye atamayız." "Bunu tamamıyla anlıyorum, efendim," dedi Otlakçı. "Yakalanmayacağım. Uyum sağlamak gibi bir yeteneğim var, böylece insanlar beni ya asla fark etmiyorlar ya da düşünüyorlar ki ben—" Usta ona tersçe baktı. "Senin gitmiş olman gerekmiyor muydu?" "Evet, efendim. Şimdi gidiyorum, efendim." Otlakçı sessizce, Raistlin'in uyuyarak yattığı ve Caramon'un kardeşinin uyumasını izlediği yere gitti. "Caramon," diye fısıldadı Otlakçı, "şu çantayı ödünç al-\ mam lazım." j Caramon, "Onun içinde kumanyalarımız var," diye itiraz etti. "Ya da geriye ne kaldıysa," diye ekledi hüzünle. "Biliyorum. Yiyeceği geri getireceğim. Söz. Belki sana daha fazlasını bile getirebilirim." "Ama senin bir çantan var!" diye itiraz etti Caramon. ji' "Asa. . . " Raistlin uykusunda sayıklıyordu. "Asa. . . be-|nim. . . Hayır!" Kelimeyi bağırarak söylemiş ve kollarını sallayarak çırpınmaya başlamıştı. Caramon, "Sakin ol! Raist! Sakin! Her şey yolunda," diye fısıldadı. Kardeşini omuzlarından tutarak, gürültü yüzünden onlara bakmış olan Çavuş Nemiss'in olduğu tarafa bir göz attı. "Asan burada, Raist. İşte burada." Caramon asayı kardeşinin çılgına dönmüş eline yerleştirdi. Raistlin, korurcasına, asayı sıkı sıkı tuttu, içini çekti ve 399 rruRQARet weis ve don peRRin ------------uykusuna geri döndü. "Eğer böyle bağırmaya devam ederse başı çavuşla belâya girecek," diye belirtti Otlakçı. "Biliyorum. Bu yüzden onunlayım. Burada olursam daha sessiz oluyor." Caramon kafasını salladı. "Neyin yanlış olduğunu bilmiyorum. Onu hiç böyle görmemiştim. Devamlı birinin asasını ondan almaya çalıştığını düşünüyor." Otlakçı omuzlarını silkti. Raistlin'in yaptığı ya da düşündüğü hiçbir şey onu pek ilgilendirmiyordu. "Hadi. Ver şu çantayı." Caramon çantayı verdi ve Otlakçı'nın çantasını bir omzuna, kendi çantasını da diğer omzuna asmasını seyretti. "Birkaç tanesi daha cidden işime yarayabilirdi ama sanırım bunla yetinmeliyim. Saçımı kesmiş olmaları çok kötü. Bu nasıl gözüküyor?" Elini kısa saçlarında gezdiren Otlakçı, dimdik ve karmakarışık durmalarını sağladı. Neşeli, umursamaz bir gülümsemeyle baktı. "Hey," dedi Caramon, hayret ederek, "tam bir kender gibi gözüküyorsun. Alınmak yok," diye ekledi, dostunun bu konuda ne kadar hassas olduğunu bildiği için. "Yok," dedi Otlakçı sırıtarak. "Aslında, duymak istediğim de buydu. Görüşürüz." Caramon, "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. "Keşfe," diye yanıtladı Otlakçı gururla.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Herkesin herkesi bildiği ve muhtemelen de onları ömürleri boyunca tanımış olduğu, duvarlarla çevrili bir insan şehrinde, şehre giren bir yabancı en iyi koşullarda sadece göze çarpardı. Şu anda, şehir düşman birlikleriyle sarılmışken, herkesin sinirleri gergindi, insanlar günlük işlerine, parmak uçla400 silâh kâRöeşliOi rina kadar silahlanmış ve saldırmaya hazır bir şekilde gidiyorlardı. Bir yabancı derhâl yakalanıyor, bağlanıyor ve sorgulama için götürülüyordu. Kenderler istisnaydı. Sorun insanların gözünde tüm kenderlerin birbirine benzemesi değil, aynı kenderin hiçbir zaman aynı gözükmeme-siydi. Ya bir arkadaşıyla giysilerini değişmiş, ya bir arkadaşından giysilerini yürütmüş, ya da kuruması için asılmış, ilginç görünüşlü giysileri ödünç almış olurdu. Saçlarında bir gün çiçekler, diğer gün pekmez bulunabilirdi. Sizin ayakkabılarınızı veya kendi ayakkabılarını giyiyor olabilirdi, ya da hiç ayakkabısı olmayabilirdi. İnsanların çoğunun—özellikle de üzgün, korkmuş ve endişeli insanların—birkaç gün boyunca aynı kenderi mi, yoksa aşağı yukarı aynı kıyafete bürünmüş farklı kenderleri mi görüyor olduklarını bilmemelerine pek de şaşmamak gerekirdi. Bu nedenle, Umudun Sonu'nda kimse Otlakçı'ya en ufak bir şekilde dikkat etmedi, içgüdüsel olarak ellerini cüzdanlarının üstüne koymak dışında. Otlakçı, duvarlarla çevrili şehrin ana caddesinde, yan yana dizilmiş yüksek evlere—siyah ahşaptan destekleri olan sıvalı evler—hayran hayran bakarak dolandı. Caddeye doğru selam veren ikinci kat cumba pencerelerinin kurşun çerçeveli camları pırıldıyordu. Ancak bazı binaların badanaya ihtiyacı vardı. Diğerleri ise tamire muhtaçtı, ki eğer sahipleri bu eğilmiş saçakları tamir edebilecek ya da kırık camların yerine yenisi takabilecek durumda olsalardı, durumun böyle olmasına izin vermezlerdi. Önünden geçtiği dükkânlar önlerine tahtalar çakılarak kapatılmıştı, çarşı bölmeleri boş ve yıkılıyordu. Sadece meyhaneler çalışıyordu, onlar da herkesin haberleri duymak için gittiği yerlerdi. Çoğunlukla iyi olmayan haberleri. Otlakçı'nın karşılaştığı insanlar solgun ve moralsizdiler. Eğer sohbet etmek için dururlarsa, konuşmaları kısık ve kay401 jruRQARet weis ve öon peRRin gılı bir ses tonunda oluyordu. İnsanlara yüksek sesle iyi günler diledi, ancak kimse yanıt vermedi. Çoğu sadece kafasını salladı ve aceleyle yollarına devam etti. Bütün şehirde gördüğü tek mutlu insanlar, iki küçük oğlandı; kirli ve paçavraya dönmüş giysilerle sokaklarda koşuyor, birbirlerine tahta kılıçlarla saldırıyorlardı. "Demek asiler bunlar," dedi Otlakçı. Açık bir pencerenin önünden geçti; içeride, açlıktan ölmek üzere gibi gözüken zayıf bir genç kadın, huysuz bir bebeği emzirmeye çalışıyordu. Otlakçı, aklına Borar'ın oku boğazından çıkartmasını getirdi. Büyük kayaların altında yatan ezilmiş ve parçalanmış bedenleri düşündü ve bu insanlardan bir miktar nefret etmeyi başardı. Ancak Otlakçı'nın nefret edebilen kısmı sadece insan tarafı olduğundan ve insan tarafı sadece yarısını oluşturduğundan, nefreti epeyce sulanmıştı, içindeki nefret, onu kapatılmış, sürgülenmiş ve önüne barikat kurulmuş olan şehir kapısına taşıdı. Casus kısmen haklıydı. Söz konusu ev yanmıştı, ancak duvarın altındaki uzun ağaç sıraları—o ağaçlar ki şehrin savunmasının bir parçasıydı—şehre saldıracak olanlara hücumları sırasında istemeden uygun bir sığınak sağlayacaktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Otlakçı duvarın kenarında oyalandı; çevresiyle ilgili her ayrıntıyı özümsüyor, usta ve çavuşun kendisine sorması kesin olan soruları tahmin etmeye çalışıyordu. Depoya geri dönmesi gerektiğini düşündü; ancak o binaya kapanmak ve Raistlin'in uyumasını seyretmek zorunda kalacağı düşüncesi, onun kaldıramayacağı kadar ağırdı. Otlakçı, "Düşmanla ilgili bilgiler götürebilirsem, bu ustanın gerçekten de hoşuna gider," dedi kendi kendine. "Her tarafımda düşman var. Bir yerlerde birileri muhakkak yapmayı plânladıkları şeyler hakkında konuşuyor olmalı." Kısa bir araştırma, uygun gözüken bir kaynak gösterdi. 402 silâh kARöeşliOi Bir grup insan, kıyafetlerine bakılırsa asker ve siviller, şehir duvarının üstünde, bir nöbetçi kulesinin yakınlarında toplanmıştı. Adamlardan biri, şişman ve iyi giyimli, iri bir adam, boynunda büyük bir altın zincir taşıyordu. Böylesine bir zincir, önemli bir yere sahip olan bir adamı işaret ederdi. Otlakçı tam içtenlikle bir fare olabilmeyi, onların ayaklarının altında dolaşabilmeyi diliyordu ki, duvara dayalı duran ağaçların görüntüsü aklına daha iyi bir fikir getirdi. Fare değil, bir kuş olacaktı. En uzun ve gruba en yakın duran ağacı seçerek, Otlakçı yoldan geçenlerin kendisini fark etmediğinden emin olana kadar ağacın altında, gölgelerin içinde bekledi. Çantalarını çıkartarak ağacın altına koydu ve tırmanmaya başladı. Çevik ve becerikli hareketlerle, hiç acele etmeden ve el ve ayaklarını koyacağı yeri özenle seçip yaprakları hışırdatmadan, bir daldan diğer dala dikkatle geçti. O kadar sessizdi ki, yuvasındaki bir sincabın şaşırarak irkilmesine neden oldu. Dişi sincap onu adamakıllı azarladı ve ağaçtaki deliğine geri döndü, kuyrukları seğiren ve tiz korku sesleri çıkartan yavruları da onu takip etti. Sincapların yarattığı kargaşa, mü-emmel bir paravan sağlayarak, Otlakçı'nın umduğundan da-a yakına tırmanmasına izin verdi. Oğlan duvarın tam altında ulunan bir dala yerleşti ve dinlemeye konsantre oldu. Adam-ardan birinin, altın zincirli adama "yüce başkan" olarak seslenmesi üzerine, parmak uçlarından saç diplerine kadar titredi. "Bir savaş meclisi!" dedi Otlakçı heyecanla. "Bir savaş meclisine rastladım!" Bu, kısa bir süre sonra anlayacağı üzere, tam olarak doğru değildi. Başkan, son düşman saldırısının sonuçlarını görmeye gelmişti; saldırı, sabahın ortalarında, düşmanın kampına geri dönmesiyle sona ermişti. Başkan, "Bu şimdiye kadar geri püskürttüğümüz ikinci saldırı," diyordu umutlu bir ses tonuyla. "Bu savaşı kazanmak 403 rruRQaRet weis ve öon pecRin __ için bir şansımız olduğunu düşünüyorum." "Pöh! İkisi de oyalamaydı," diye yanıtladı yaşlıca, kaba ve saçlarına kır düşmüş bir adam. "Sadece bizi tanımak, gücümüzü sınamak içindi. Bunu da artık aşağı yukarı biliyorlar, dün sabah mancınıkları serbest bırakma emrini veren dangalak sayesinde." Başkan itiraz edercesine öksürdü ve bunu da bir sessizlik takip etti. Sonra yaşlı adam konuşmaya devam etti. "Gerçekleri görmelisiniz, efendim. Sayın Başkan, bu savaşı kazanmak için hiçbir şansımız yok." Sessizlik uzadı. "Tek bir şans bile yok," diye devam etti adam bir saniye sonra. "Çoğu eğitimsiz olan adamları yönetiyorum. Ah, hedeflerini vurabilen birkaç

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


okçum var, ama çok değil ve onların sayısı da ilk ciddî saldırıda azalacak. Bu sabah ne olduğunu biliyor musunuz, efendim? Nöbetçilerimden üçünü, görev başında sızmış buldum. Onları pek de suçlayamam. Eğer para bulabilseydim, dün gece ben de kör kütük sarhoş olurdum." "Ne yapmamızı istersin?" diye sordu başkan, sesi çatalla-şarak. Bir isteri krizi geçirmenin eşiğindeymiş gibiydi. "Teslim olmaya çalıştık! O. .. o zebaninin ne dediğini duydun!" "Evet, onu duydum. Ve bu da dün gece kör kütük sarhoş olmamamın nedenlerinden biri." Komutanın sesi sertleşti. "Onunla kozlarımı paylaşabilecek kadar uzun yaşamayı umuyorum." Başkan, "Bu bana inanılmaz gibi geliyor," dedi, "ama Kral Wilhelm'in hepimizin ölmesini istediğine inanıyorum artık. Bize koyduğu bu korkunç verginin bir isyana yol açacağını biliyor olmalıydı. Bu duruma gelmemiz için bizi zorladı, sonra da bize bir ders vermek için ordusunu gönderdi. Barış yapmak istediğimizde, generali bize akıl sahibi hiçbir kişinin kabul edemeyeceği şartlar sundu." "Bu konuda hiçbir fikrim yok, Sayın Başkan." 404 silah kARÖeşliÇi "Ama neden?" diye ısrar etti başkan umutsuzca. "Neden bize bunu yapıyor?" "Eğer tanrılar ortalıkta olsalardı, bilirlerdi. Olmadıklarına göre, sadece Kral Wilhelm'in bildiğini kabul etmek zorundayım ve eğer duyduklarımız doğruysa, o delirmiş. Belki de evlerimiz için yeni kiracıları vardır. Ancak size bir şey söyleyeceğim, dışarıdaki Blödehelm ordusu değil." "Değil mi?" Başkanın sesi şaşırmış gibi geliyordu. "O zaman. . . kimin ordusu bu?" I "Bilmem. Ama ben Blödehelm ordusunda birkaç yıl hiz-I, met verdim ve bu da o ordu değil. Bizler, yerel bir orduyduk. Kılıçlarımızı almak için sabanlarımızı bıraktık, birkaç saat yürüdük, savaşımızı yaptık ve akşam yemeği vaktinde eve geri döndük. Bu ordu farklı. Bu ordu, savaşan adamların ordusu. Profesyonel bir ordu, büyük babalarının zırhını giyen bir a-vuç çiftçi değiller." "Ama o zaman. . . bunun anlamı ne?" Başkanın sesi sersemlemiş gibi geliyordu, sanki biri ona bir kayayla vurmuş gibiydi. "Bunun anlamı, haklı olduğunuz, Sayın Başkan," dedi komutan kısaca. "Kral—ya da başka biri—hepimizin ölmesini istiyor." Komutan başını eğerek başkanı selamladı, sonra da yürüyerek uzaklaştı. Başkan kendi kendine mırıldandı, derinden bir iç çekti ve duvarda bir iki dakika daha oyalandıktan sonra o da aşağı indi. Otlakçı ağaçta bir süre daha oturdu, konuşmayı tam olarak iletebilmek için aklından tekrar etti. Ezberlediğinde ağaçtan aşağı indi, çantalarını topladı ve başkanın burnunun dibindeki ağaçlıktan çıktı. Başkan sıçradı ve içgüdüsel olarak cüzdanını tuttu. "Git burdan!" Otlakçı, onun önerisini gerçekleştirmekten sadece mutlu 4051 -»mRQARet weis ve öon peRRin_____________ olurdu. Başkan bir kez daha baktı, iri bedenini kaldırdı ve büyük vücuduyla yarı-kenderin önünü kapattı. "Bekle bir dakika! Seni tanıyor muyum?" Başkan, Ot-lakçı'ya büyük bir dikkatle bakıyordu. —"Ah, evet," dedi Otlakçı neşeyle. "Nereden?" Başkan kaşlarını çattı. "Birçok kez sizin huzurunuza çıkma şerefine nail oldum, Sayın Başkan hazretleri." Otlakçı nazik bir şekilde eğilerek selam verdi. "Gerçekten mi?" Başkan şüpheliydi. "Sabah yargılamasında. Bilirsiniz. Hani bizi bir gece önce tutuklayıp

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da hapisten çıkardılar ve sizin huzurunuza getirdiler ve siz şu kanun ve düzen ve dürüstlüğün iyiliğiyle ilgili gerçekten güzel—ve çok etkileyici—konuşmalarınızı yaptınız ya." "Anlıyorum," diyen başkan hâlâ şaşkın gözüküyordu. "Saçımı kestim," dedi Otlakçı. "Belki de beni hatırlamamanızın nedeni budur. Ve çok uzun bir süredir hapse girmedim. Sözleriniz," dedi ciddiyetle, "hayatımın yönünü değiştirmemde bana yardımcı oldu." "Eh, buna sevindim," dedi başkan. "Böyle devam et. Sana iyi günler." Adam caddeden aşağı yürüdü ve çok güzel bir evin basamaklarına tırmandı, bloktaki en güzel evdi. "Hüfff!" dedi Otlakçı, başka bir sokağa girmeye özen göstererek. Başkana kendisine bir kez daha bakmak için bir fırsat vermeyi istemiyordu. "Az daha yakalanıyordum. Duvardan o kadar hızlı inebilmiş olmasına inanamıyorum! Onun hakkında şu kadarını söyleyebilirim ki, şişman bir adama göre epey hızlı hareket edebiliyor." 406 silah kâRöeşLiOi "Teslim olmaya mı çalışmışlar?" diye soran Senej Usta, şaşkına dönerek boş boş baktı. "Yani bana, savaşmak istemeyen bir şehir yüzünden en iyi adamlarımızın bir kısmını kaybettiğimizi mi söylemek istiyorsun?" "Yanlış duymuş olmalı. Yanlış duymuş olmalısın," dedi Çavuş Nemiss Otlakçı'ya. "Tam olarak kullandıkları kelimeler nelerdi?" "Teslim olmaya çalıştık," dedi Otlakçı. "Ve daha fazlası da var, efendim. Dinleyin. . . " Konuşmanın tamamını kelimesi kelimesine tekrarladı. Senej Usta, "Aslında," dedi kaşlarını çatmış bir şekilde, "o ordu hakkında ben de aynı şeyi düşündüm. Hiç Blödehelm ordusuyla birlikte ya da onlar için çalışmadım, ama onlar hakkında çok şey duydum ve tam olarak o yaşlı adamın tarif ettiği gibilerdi—kılıcını almak için sabanını bırakmış, tarlasını sürmeye geri dönmek için de kılıcını bırakmış kişiler." "Ama eğer doğruysa, bunların anlamı nedir, efendim?" diye sordu Çavuş Nemiss, bilinçsizce başkanın sözlerini tekrarlayarak. Usta, "Bunun anlamı, düşmanın teslim olmak için ellerini kaldırdığı ve bizim de onun kafasına çullanmak üzere olduğumuz," dedi. "Baron bundan hoşlanmayacak, hem de hiç." "Ne yapacağız, efendim? Saldırının yarın sabah yapılması planlandı ve kapılara saldırmamız emredildi. Emirlere karşı gelemeyiz." Usta, kısa bir süre bunu düşündü, sonra da kararını verdi. "Neler olup bittiğini baronun bilmesi şart. Onun, adil ve o-nurlu bir adam olarak bir ünü var. Soğukkanlılıkla yapılan bir katliamın parçası olmamız durumunda, onun ve bizim ünümüze ne olacağını bir düşün! Kimse bir daha bizi tutmak istemez. En azından emirlerini geri almak ya da değiştirmek için bir şansı olmalı." "Bir haberci göndermek için zamanımız olduğundan şüp407 maRQARet weis ve öon peRRin heliyim, efendim." "Günün ortasını sadece biraz geçmiş durumda, çavuş. Yalnız bir adam, bütün bir birlikten çok daha hızlı hareket edebilir. Eğer araziden dümdüz geçerse, üç saat içinde oraya varabilir. Bir saat, barona olanları açıklamak için yetecektir. Üç saat de geri dönüş. Olabilecek terslikler için de bir ya da iki saat ver, en geç güneş batarken burada olur. En iyi adamın kim?" "Cambaz," dedi Çavuş Nemiss. "Cambaz'a haber verin." Cambaz belirdi, uyumaktan saçı başı birbirine karışmıştı ve hâlâ

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


esniyordu. Usta, "Barona bir mesaj götürmen için sana ihtiyacımız var," dedi, ve sesindeki gergin ton Cambaz'ı sarsarak, tamamen uyanmasına neden oldu. "Emredersiniz, efendim," dedi vücudunu iyice doğrultarak. "Karanlığın çökmesini bekleyemezsin. Şimdi gitmen lâzım. Muhtemelen en iyi yol, tekrar duvardan geçmek. Bir grup şehirli askerle uğraşıyoruz, ancak yine de dikkatli ol. Seni eğitimli ya da eğitimsiz bir adamın öldürmesi bir şeyi değiştirmez, sonuç olarak ölmüş olursun." "Uygulamayı biliyorum, efendim. Geçeceğim," dedi Cambaz kendine güvenerek. "Kampa gitmek için en kestirme yolu kullan. Barona rapor ver. Ona söylemeni istediğim şey şu. Hafızan nasıldır?" "Mükemmel, efendim." "Otlakçı, bize söylemiş olduklarını ona söyle." Otlakçı hikâyesini tekrarladı. Cambaz dikkatle dinledi, bir kere başını sallayarak onayladı ve ezberlediğini söyledi. Yanına ekipman alması önerildi, ancak tek ihtiyacı olanın bir halat ve bir bıçak olduğunu söyledi, ki onlara da zaten sahipti. Nöbetçi sokağın boş olduğunu bildirince, Cambaz hızla kapıdan çıktı ve deponun kenarından dönerek gözden kayboldu. 408 siUh kARoesli^i Usta, "Artık beklemekten başka yapacak hiçbir şey yok," dedi. ***** Öğleden sonra saatler çok yavaş ilerledi. Adamlar, şövalye sıçrayışı oynayarak vakit geçirdiler; oyuncunun küçük madeni bir fişin kenarlarına daha büyük bir fişle bastırdığı ve küçük fişin bir bardağa "sıçramasını" sağladığı bir oyundu bu. Oyunun sonunda, bardakta en fazla fişe sahip olan kişi kazanıyordu. Çok eski bir oyun—efsanevi şövalye Huma'nın en sevdiği oyun olduğu söylenirdi—olan şövalye sıçrayışı, el yapımı fişlerine krallığın paraları kadar çok değer veren baronun adamları arasında çok popülerdi. Her asker, artık metal parçalarından yapılan fişlerini demirciden alırdı; her biri, kendi özel işaretiyle damgalanmış olurdu. Oyunun çeşitli şekilleri geliştirilmişti. Bazen oyuncu sadece fişi bardağın içine "sıçratmak" değil, aynı zamanda da bardak içinde bulunan diğer fişin üzerine düzgün bir şekilde düşürmek durumundaydı. Baron, şövalye sıçrayışında dehşetti ve Raistlin'in de— yüksek seviyede gelişmiş el becerisi sayesinde—bu oyunda çok iyi olduğu orta çıktı. Genelde ciddî olan genç adamın zevk aldığı nadir "boş" işlerden biriydi. Sıradan oyuncuların son derece gözünü korkutan, ancak ustaların çabucak tanıyıp takdir ettiği, amacına yönelik bir dikkat ve beceriyle oynuyordu. Zayıf bir rakip bozularak, büyücünün yenmek için büyüsünü kullanıyor olması gerektiği konusunda ısrar etti, ancak Raist-< lin kendisini destekleyenleri memnun ederek, ki bunlardan bir sürü vardı, aleyhinde konuşan bu adamın yanıldığını kolaylıkla kanıtladı. Onu desteklemelerinin asıl nedeni büyücüye olan sevgileri değil, Raistlin sayesinde para kazanıyor oluşlarıydı. 409 TTlARQARet VV6İS V€ ÖOn peRRİn --'------------------------------Raistlin'in doğal tutumluluğu ve zor kazanılmış parasını harcamaktaki isteksizliği, onu yüksek meblâğlı bahislere girmekten alıkoydu. Ancak kısa bir süre sonra kazançlarını paylaşmak için kendisiyle ortak olabilecek kişiler buldu. Caramon, iri ve hantal elleriyle, en iyi koşullarda orta karar bir oyuncu sayılırdı. İkizini seyretmekten zevk alıyordu, iyi niyetli ancak yanlış önerileriyle sık sık Raistlin'i son derece rahatsız etse

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bile. Bütün öğleden sonra boyunca duyulabilecek tek ses, metal su kupalarında fişlerin çınlaması ve ara sıra kaybedenlerden çıkan yumuşak iniltiler ya da boğuk küfürler ve kazanan için mırıldanarak sarf edilen övgülerdi. Oyun, güneşin batmasıyla sona erdi—etraf sıçrama için gereken uzaklığı doğru olarak kestiremeyecek kadar karanlık olduğunda. Adamlar soğuk et ve sert ekmek, yanında da sudan oluşan akşam yemeklerini yemek için dağıldılar. Yemekten sonra bir kısmı uyudu, önlerinde çok erken başlayacak bir gün olduğunu biliyorlardı. Diğerleri ise, hikâyeler anlatarak ya da kelime oyunları oynayarak vakit geçirdiler. Raistlin, kazandıklarından kendi payına düşen kısmı, saklaması için Caramon'a verdi, soğuk çayını yudumladı ve huzurlu bir şekilde uyudu. Rüyasında kötü büyücüler yerine fişler ve kupalar gördü. Artık herkes Cambaz'ın görevini, içinde bulunduğu tehlikeyi biliyordu. Onu, güzergâhı boyunca akıllarından izlediler, kampa ulaşması için gereken zamanı hesapladılar, ana yoldan mı yoksa kestirmeden mi gitmesi gerektiği konusunda tartıştılar, baronun vereceği cevap hakkında tahmin yürüttüler, hatta bahse girdiler. Karanlık yaklaştıkça, askerler kapıya baktılar, pencerelerden dışarı göz attılar, boş olan sokaktan ayak sesleri duyulunca umutlandılar, ayak sesleri ilerlemeye devam edince de moralleri bozuldu. Cambaz'ın geri dönmüş olması gereken zaman geldi ve geçti. Senej Usta ve Çavuş Nemiss, şafakta ya4x0 silâh kacdeşliÇi pacaklan saldırı üzerinde çalışmaya devam ettiler. Ve sonra, nöbetçilerden biri yumuşak ve gergin bir sesle seslendi, "Kim o?" "Kiri-Jolith ve yalıçapkını," parolaydı, doğru olarak söylenmişti ve yorgun ama sırıtan Cambaz, nöbetçinin yanından süzüldü. Senej Usta, "Baron ne dedi?" diye sordu. "Kendiniz sorun, efendim," dedi Cambaz. Başparmağını kaldırarak, arkasında duran baronu işaret etti. Adamlar bakakaldılar, şaşkına dönmüşlerdi. Ayağa fırlayan Çavuş Nemiss, "Dikkat!" diye bağırdı. A-damlar emre uymak için acele ettiler. Baron elini salladı ve oldukları yerde kalmalarını emretti. "Bu fıçının dibine ineceğim," diye belirtti. "Üstte temiz su olabilir, ama içimde altında çamur olduğuna dair bir his var. Şu sözde müttefiklerimiz hakkında duyduklarım hoşuma gitmiyor. Gördüklerim ise kesinlikle hoşuma gitmedi." "Evet, efendim. Emirleriniz nedir, efendim?" "Bu şehirde yetkili biriyle konuşmak istiyorum. Belki o komutan—" "Tehlikeli olacaktır, efendim." "Kahretsin, tehlikeli olacağını biliyorum. Ben—" "Affedersiniz, lordum," dedi Otlakçı, baronun dirseğinin altından fırlayarak. "Ama ben şehrin başkanının yaşadığı evi biliyorum. En azından, onun evi olduğunu düşünüyorum. Bloktaki en büyük ve en güzel ev." "Sen de kimsin?" diye sordu baron, gölge şekli karanlıkta seçemeyerek. "Otlakçı, efendim. Başkanın konuşması duyan bendim ve onu caddeden aşağı yürüyüp bir eve girerken gördüm." "Orayı tekrar bulabilir misin?" "Evet, efendim," diye yanıtladı Otlakçı. ? "İyi, gidelim o zaman. Sabaha çok bir şey kalmadı. Senej ?t 411 nuRQARet weis ve öon peRRin —

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Usta, sen ve Çavuş Nemiss bölükle birlikte kalın. Eğer güneş doğana kadar dönmezsek, saldırın." "Emredersiniz, lordum. Her ihtimale karşı, yanınıza birkaç adam daha almanızı önerebilir miyim, lordum?" "Eğer başım belâya girerse, Usta, iki kişi ya da dört kişi olmamız pek bir değiştirmez, değil mi? Öfkeli elli insanla karşılaşmamız durumunda işe yaramaz. Ve ardımda tangırdayıp şıngırdayan bir orduyla şehirde dolaşmak istemiyorum." "Orduya ihtiyacınız yok, efendim," diyerek inat etti usta. "En azından yanınıza büyücü Majere'yi almalısınız. Geçen gece çok değerli olduğunu kanıtladı, lordum. Onu ve kardeşini alın. Caramon Majere iyi bir savaşçı ve bir ev kadar büyük. Size bir zararları olmaz, efendim. Ancak eğer ihtiyaç duyarsanız, yardımcı olabilirler." "Pekâlâ, Usta. Önerini beğendim. Haberi Majerelere iletin." Baronu bir köşeye çekerek, "Ve, lordum," dedi Senej Usta sessizce, "eğer şu Sayın Başkan'in söylediklerini beğenmezseniz, değerli bir rehine olur." "Ben de aynı şekilde düşünüyorum, Usta" diye yanıtladı baron. 412 13 Havanın kararmasının üzerinden sadece birkaç saat geçmiş olmasına rağmen, Umudun Sonu'nun caddeleri boşalmıştı. Meyhaneler bile kapanmıştı, insanlar evlerinde ya uyuyarak dertlerinden kaçıyor, ya da uyumadan yatarak karanlığa bakıp, şafağın sökmesini endişeyle bekliyorlardı. Ayak seslerini duyarak pencerelerinden bakacak kadar meraklı ya da korkmuş olanların tek gördüğü, caddeden aşağı yürüyen bir devriyeydi. "Eğer parmaklarımızın ucunda yürürsek ve gölgelere saklanıp şehirde gizli gizli gezinen casuslar gibi gözükürsek, şehirde gizli gizli gezinen casuslar oluruz. *Eğer doğrudan sokağın ortasından, varlığımızı ne sergileyip, ne de gizlemeden yürürsek, karanlıkta devriye gezinen bir birlik olarak anlaşılma şansımız daha fazla olur. Sadece," diye ekledi baron karakteristik sakinliğiyle, "devriye gezinen birliklere rastlamamayı ümit etmemiz lazım. O zaman sorun çıkar. Amacımız doğru. Kiri-Jolith, bizi belâdan uzak tutacaktır." Kiri-Jolith'in bu günlerde muhtemelen yapacak işi azdı, yanıtlayacak çok az dua oluyordu. Belki de depoda yatarak beklemek zorunda olan ve kasvetli sonsuzluğu neşelendirecek şövalye sıçrayışı oyununun oyalamasından bile yoksun kalan adamlar kadar sıkılmıştı. Kulaklarına ulaşan baronun duası, hoşuna giden bir değişiklik ve tekrar iş yapmak için fırsat olmuş olabilirdi. Baron ve grubu, depodan başlayan hızlı yürünuRqaRet weis ve don peRRln ___ yüşlerinde hiçbir canlıyla, bir sokak kedisiyle bile karşılaşmadılar. Otlakçı işaret ederek, "Bu, onun girdiğini gördüğüm ev, lordum," diye fısıldadı. "Emin misin?" diye sordu baron. "Şimdi ona farklı bir yönden bakıyorsun." "Evet, eminim, efendim. Gördüğünüz gibi, bloktaki en büyük ev ve bacasında bir leylek yuvası olduğunu da hatırlıyorum." Solinari bu gece nerdeyse dolunaydı, gümüş ışıklarını şehrin sokaklarına saçıyordu. Yan yana dizilmiş evlerin yüksek bacaları, askerler gibi sıralanmışlardı. Bir tanesinin tepesinde bulunan leylek yuvası, tüylü bir şapkaya benziyordu. Baron, "Ya bu onun evi değilse? Sadece bir dostunu ziyaret ediyor da olabilir," dedi. "Kapıyı çalmadı," diye yanıtladı Otlakçı. "Doğrudan içeri girdi, sanki buranın sahibiymiş gibi." "Bu onun evi olmasa bile, lordum," diye ekledi Raistlin, "o zaman bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


başka önemli insanı yakalar ve sorgularız. Bu evde her kim yaşıyorsa, zengin biri." Baron, bunun da kendisine uyacağını söyleyerek onayladı. Küçük grup caddeden uzaklaşarak ev sırasının arkasından geçen dar sokağa girdi. Evler arkadan çok farklı gözüküyorlardı, ancak bacasındaki yuva sayesinde istedikleri evi belirlemek kolaydı. Otlakçı, "Leylek yuvasının eve şans getirdiğini duymuştum," dedi. "Bu sefer haklı olmadığını umalım, genç adam," diye cevap verdi baron. "Evde ışık yok. Ev halkı yatakta olmalı. Misafirliğe gittiklerini sanmıyorum. Kim kilidi açabilir?" Baron, hayır anlamında kafasını sallayan Otlakçı'ya baktı. "Üzgünüm, efendim. Annem bana öğretmeye çalıştı, ama asla kapamadım." 414 silAh kaRdesllQi Raistlin, "Sanırım kilidi ben halledebilirim, lordum," dedi sessizce. "Bir büyün mü var?" "Hayır, lordum," diye yanıtladı Raistlin. "Okuldayken, ustam bütün büyü kitaplarını bir kutuda kilit altında tutardı. Caramon, bıçağını ödünç almam lazım." Arka kapıya tahta basamaklarla ulaşılıyordu. Raistlin, cübbesine takılıp düşmemek için dikkat ederek, basamaklardan süzülerek çıktı. Diğerleri sokakta nöbet tuttular; ellerini silahlarına koymuş, her yöne bakıyorlardı. Raistlin, ay ışığı altında bembeyaz gözüküyordu, eliyle işaret ettiğinde baron sabırsızlanmaya başlamamıştı bile. Kapı sonuna kadar açılmıştı. Yanlarında Caramon varken ne kadar sessiz olabilirlerse o kadar sessiz olarak eve girdiler. Ağır adımları, mutfağa girdiğinde döşeme tahtalarının uğursuz bir şekilde çatırdamasına e duvardaki kancalara asılı duran tencerelerin tangırdamasına ol açtı. "Sessiz ol, Majere!" diye fısıldadı baron aceleyle. "Herkesi yandıracaksın!" Caramon, boğuk bir sesle, "Üzgünüm, lordum," diye yanıtladı. Baron, "Sen çıkışı korumak için burada kal," diye emretti. "Eğer birileri gelirse, kafalarına vur ve onları bağla. Eğer mümkünse kimseyi öldürme. Ama kimsenin bağırmasına da izin verme. Otlakçı, sen de onunla kal. Sorun çıkarsa, bağırma. Gel, beni al." Caramon kafasını salladı ve kapıda nöbet yerini aldı. Otlakçı da yakındaki bir tabureye yerleşti. "Büyücü, sen benimlesin." Baron, yumuşak adımlarla mutfaktan geçti, bir kapı bularak açtı ve ardına baktı. "Tahminimde yanılmıyorsam bu merdiven, hizmetçilerin üst katlara çıkabilmek için kullandıkları merdiven. Biz de yatak oda41^ rruRqaRet weis ve öon peRRin __ larını orada bulacağız. Ortalıkta hiç mum görebiliyor musun?" "İhtiyacımız yok, lordum. Eğer ışık istiyorsanız, ben sağlayabilirim. Shirak" dedi Raistlin ve asasının tepesinde bulunan kristal, yumuşak, beyaz bir ışıkla parlamaya başladı. Hizmetçi merdiveni dar ve dolambaçlıydı. Raistlin ve baron merdivenden tek sıra halinde çıktılar; baron kedi gibi sessizce önden gidiyordu. Raistlin elinden gelenin en iyisiyle takip etti, kazara gıcırdayan bir basamağa basmaktan veya asasını duvara çarpmaktan korkuyordu. Baron, dönerek ilerlemeye devam eden merdivene açılan bir kapının önünde durarak, "Ev sahibinin yatak odası ikinci kattadır," dedi. "Söndür şu ışığı!" Raistlin yumuşak bir sesle, "Dulakl" dedi ve ışık sönerek ikisini de karanlıkta bıraktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Baron yavaşça ve dikkatlice kapıyı açarken, merdivende bekledi. Raistlin durduğu noktadan, duvarları halılarla bezeli koridoru ay ışığı altında görebiliyordu. Ağır, ahşap ve oymalarla süslü bir kapı tam karşılarında duruyordu. Kapının ardından yüksek sesli ve gür horultular geldi. Raistlin, "Ona yapmak için bir uyku büyüm var, efendim," dedi. "Zaten uyuyor. Onu uyanık istiyoruz," diye cevap verdi. "Eğer uyursa onu sorgulayanlayız." "Haklısınız, lordum," diye kabul etti Raistlin, bozularak. "Büyünü karısının üzerine yapmak için hazır ol," diye devam etti baron. "Kadınlar hep çığlık atar ve ev halkını bir kadının çığlığından daha çabuk hiçbir şey ayağa kaldıramaz. Kadın daha uyanmaya fırsat bulamadan onu büyüle. Ben başkanla ilgilenirim." Baron kapıdan çıkarak koridoru geçti. Raistlin de dilinde yanan büyünün kelimeleri ile onu takip etti. Bütün yolculuk boyunca bir kere bile öksürmediği aklına geldi, ve, elbette, 416 silâh kâRöeşliOi şimdi bunu düşünmüş olduğundan, boğazı gıcıklanmaya başladı. Umutsuzca öksürüğü bastırmaya çalıştı. Baron elini kapının tokmağına koydu, yavaşça çevirdi ve kapıyı ittirdi. Başkan iyi adamlar çalıştırıyor olmalıydı, keza kapı menteşeleri hiç gıcırdamadan açılmıştı. Tirizlerle bölünmüş bir penceren giren ay ışığı odayı aydınlatıyordu. B^rcm yumuşak adımlarla odaya girdi, Raistlin'de tam arkasından. Üstündeki perdeleri kapatılmış olan büyük bir yatak, o-danın tam ortasında duruyordu. Horlama sesi perdelerin arkasından geldi. Baron parmaklarının uçlarında ilerleyerek yatak perdesindeki bir aralıktan içeri baktı. Şanslarına—muhtemelen başkanın da şanssızlığıydı bu— adam tek başına uyuyordu. Tek bir bakış, yataktaki bu adamın başkan olduğuna baronu inandırdı. Otlakçı'nın toplu, neşeli yüzlü bir adam tarifine uyuyordu; sadece, şimdi üzerinde zengin kıyafeti yerine geceliği ve başlığı vardı. Baron perdeleri kenara savurarak, bir sıçrayışta uyuyan adamın üstüne çıktı, horlayan adamın açık ağzına elini bastırdı. Başkan, baronun eliyle nefesi kesilmiş olarak uyandı. Uykudan bulanmış gözleriyle, başkan kendisini tutsak edene baktı. "Ses çıkartma!" diye tısladı baron. "Sana zarar vermeyeceğiz. Büyücü, kapıyı kapat!" Raistlin söyleneni yaparak yavaşça kapıyı kapattı. Hızla geri döndü, gerekmesi halinde hazır bulunabilmek için yatağın diğer tarafına geçti. Başkan kendisini tutsak edene dehşetle bakakaldı; öyle bir korkuyla titriyordu ki, yatağın perdeleri altın halkalarında sallanıyordu. "Işık," diye emretti baron. Raistlin konuştu ve Magius'un Asası'ndaki kristal parlak bir ışıkla yanarak baronun yüzünü aydınlattı. 417 nuRQARet wels ve öon peRRin________ _______ Baron, "Ben Langtree'li Baron İvor'um," dedi. Eli hâlâ başkanın ağzındaydı. "Belki de beni duymuşsundur. Dışarıdaki benim ordum ve emri verdiğim anda şehrine saldırmaya hazır durumdalar. Şehrin kontrolünü ele geçirmiş olduğu söylenen asileri temizlemek için Kral Wilhelm tarafından tutuldum. Beni anlıyor musun?" Başkan başıyla onayladı. Hâlâ ödü patlamış gibi bakıyordu, ancak titremeyi kesmişti. "İyi. Şimdi seni serbest bırakacağım, tabi eğer yardım için bağırmayacağına söz verirsen. Evde hizmetçi var mı?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Başkan, hayır anlamında başını salladı. Baron burnundan soludu, adamın yalan söylediğinin farkındaydı. Bu kadar büyük bir evde kimse hizmetçisi olmadan yaşamazdı. Bu konu üzerinde durmayı ya da devam etmeyi düşündü. • Orta yola karar verdi. "Büyücü, kapıyı gözetle. Eğer biri girerse, büyünü yap." Raistlin kapıyı araladı; hem bütün koridoru görebileceği, hem de yatak odasında olup biten her şeyi dinleyip, izleyebileceği bir yere yerleşti. Baron tek taraflı konuşmasına devam etti. "Bu işi almaktaki nedenimi sorgulamama neden olan bazı şeyler gördüm ve işittim. Bana yardım edebileceğini umuyorum. Sizden açık yanıtlar istiyorum, Sayın Başkan. Hepsi bu. Size zarar vermek niyetinde değilim. Bana yanıtları verin ve ben de geldiğim gibi hızla gideyim. Kabul ediyor musunuz?" Başkan, çekinerek başını salladı. Başlığının püskülü sallandı. Tutuşunu gevşetmeden, "Beni aldatın," dedi baron, "ve ben de büyücüme sizi bir sümüklü böceğe çevirmesini emredeyim." Raistlin ters ters başkana baktı, sert ve tehditkâr gözükmeye çalıştı ancak baronun isteğini ancak odada uçabileceği kadar yerine getirebilirdi. Ama teninin acayip rengi ve gözle419 silâh kâRöeşliOi rinin garip görüntüsü sayesinde son derece korkutucu gözüküyordu, özellikle de rahat bir uykudan şiddetle uyandırılmış bir adam için. Başkan, Raistlin'e dehşetle baktı ve bu sefer daha bir hararetle başını salladı. Baron, yavaşça, elini çekti. Başkan yutkundu ve dudaklarını yaladı; örtüsünü, sanki kendisini koruyabilecekmiş gibi, çenesine kadar çekti. Gözleri barondan Raistlin'e kaydı, sonra tekrar barona döndü. Acınacak bir haldeydi ve Raistlin ondan nasıl olup mantıklı bir şeyler duyabileceklerini merak ediyordu. "İyi," dedi baron. Etrafına bakınarak, bir iskemle çekti, yatağın yanına koyup üstüne oturdu ve yüzünü, bu gelişmeden dolayı oldukça şaşırmış olan başkana döndü. "Şimdi, bana hikâyeni anlat. En başından. Ama kısa tut. Çok vaktimiz yok. Saldırın şafakta başlaması plânlandı." Bu haber, başkanı sakinleştirmeye yaramadı. Sayısız krizden, yanlış başlangıçtan ve ortadan başlayıp geri dönmeden sonra, Sayın Başkan, kendini İyi Kral Wilhelm tarafından kendilerine yapılan yanlışların öyküsüne kaptırdı. Korkusunu unutarak hiddetle konuştu. "Krala bir elçi gönderdik. Adamın kafasını kestirdi! Teslim olmaya çalıştık. Kralın ordusunun komutanı, istediğini seçebilmesi için 'kadınlarımızı sıraya sokmamız gerektiğini' söyledi!" "Ona inandınız mı?" diye sordu baron, kara kaşları sert bir şekilde çatılmıştı. "Elbette ona inandık, lordum!" Başkan, terleyen alnını başlığının püskülüyle sildi. "Başka ne seçeneğimiz vardı? Üstelik"—titredi—"esir aldıklarının çığlıklarını duyduk. Evlerinin ve ahırlarının yandığını gördük. Evet, biz onan inandık." Kholos'la tanışmış olduğundan, baron da inandı. Siyah sakalını çekiştirerek, duydukları üzerinde düşündü. 419 maRQARet weis ve öon peRRin Başkan, uysalca, "Siz neler olduğunu biliyor musunuz, lordum?" diye sordu. "Hayır," diye yanıtladı baron sözünü sakınmadan. "Ancak içimde kandırıldığıma dair bir his var. Eğer benim adımı daha önceden duymuşsan, onurlu bir adam olduğumu bilirsin. Atalarım Solamniya Şövalyeleriydi ve ben öyle olmasam bile, o soylu düzenin ilkelerine

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bağlıyım." "O zaman saldırıyı durduracak mısınız?" diye sordu başkan acıklı bir umutla. Baron, "Bilmiyorum," dedi, başını düşünceyle öne eğerek. "Bir anlaşma imzaladım. Yarın saldıracağıma dair söz verdim. Eğer reddedip döner ve savaştan kaçarsam, bir yemin-bozan, muhtemelen bir korkak olarak görülürüm. Olası hiçbir işveren koşulları merak etmez. Benim güvenilmez olduğuma karar verir ve benimle çalışmayı reddeder. Eğer saldırırsam, teslim olmaya çalışan masumları katleden bir adam olarak görülürüm! içinde bulunduğum durum harika!" diye sinirle ekledi ayağa kalkarken. "Solumda goblinler var, sağımda ogreler." "Orada goblinler ve ogreler de yok, değil mi?" diye soluğu kesilmiş bir şekilde, örtüsünü kavrayarak sordu başkan. Baron odayı arşınlarken, "Lâfın gelişi," diye mırıldandı. "Saat kaç, Büyücü?" Raistlin pencereden dışarı bakmak için ilerledi ve ayın batmaya başladığını gördü. "Gece yarısına yakın, lordum." "Şu ya da bu şekilde, kararımı hemen vermem gerekiyor." Baron, oda boyunca bir yönde yürüdü. Sonra, sanki nöbet tutuyormuş gibi, bir askere özgü şekilde topuklarının üzerinde döndü ve diğer tarafa doğru yürümeye başladı. Bir tarafta iğrenç entrikaların ogreleriyle, diğer tarafta ise onursuzluğun goblinleriyle dövüşerek zihinsel bir savaş yapıyordu. Raistlin'e göre, bu kolay bir karardı— saldırıyı durdur ve eve geri dön. Ancak kendisi bir şövalye değildi; onur hakkında, ne kadar yanıltıcı olursa olsun, bir şövalyeninkilere benzer fikir420 silah kARöeşliöi leri yoktu. Maaşları söz verildiği üzere ödenen askerlerden oluşan bir ordudan da sorumlu değildi. Eğer baron anlaşmanın şartlarına karşı gelirse, ödeme olmazdı. Bu kötü bir ikilemdi ve Raistlin bunun kendi sorunu olmamasından dolayı minnettardı. İlk defa olarak kumandanlığın yükünü, yetki sahibi olanın soyutlanmışlığını, komutanın korkunç yalnızlığını gördü. Binlerce insanın hayatı bu karara bağlıydı. Baronun sorumlu olduğu kendi adamlarının hayatı ve şimdi de bu ölüme mahkûm edilmiş şehrin insanlarının yaşamı. Bu kararı verebilecek tek insan barondu ve bunu derhal vermesi gerekiyordu. Daha da kötüsü, seçimini gerçeklerin tamamını bilmeden yapması lâzımdı. Kral Wilhelm'e ne olmuştu? Neden bu şehri ve burada yaşayanları yok etmeye karar vermişti? Kralın iyi bir nedeninin olması mümkün müydü? Bu başkan acaba gerçeği mi söylüyordu, yoksa, şehrinin savunulamaz bir durumda olduğunu gördüğünden, tamamen yalan mı uydurmuştu? Baron yürüdü ve Raistlin de sonucu merak ederek sessizce izledi. Ancak bunu öğrenemedi. Baron tam ortada durdu. "Kararımı verdim," dedi kasvetli bir sesle. "Şimdi, bana doğruyu söyleyin, Sayın Başkan. Evin içinde kaç tane hizmetçiniz var ve neredeler?" "İki, lordum," dedi başkan uysallıkla. "Evli bir çift, çok, çok uzun bir süredir benimle birlikteler. Onlardan korkmanıza gerek yok, efendim. İkisi de derin uyur ve şehrin duvarları üstlerine çökse bile uyanmazlar." "Umalım da durum o noktaya gelmesin," dedi baron ciddiyetle. "Büyücü, hizmetçileri bul ve uyumaya devam etmelerini sağla." Raistlin, kendinden beklenildiği gibi, "Emredersiniz, lordum," diye yanıtladı. Ancak gitmek istemiyordu. "Ondan sonra, gidip muhafızlarıma kısa bir süre içinde 421

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rruRQARet wets ve öon peRRhr --------------------------ayrılmaya hazır olacağımı söyle." Başkan, hizmetçilerinden bahsederek, "Onlara zarar vermeyecek, değil mi?" diye sordu, endişeyle. "Onlara zarar vermeyecek," diye yanıtladı baron. Başkan solgun görünüyordu ve mutsuzdu. Baronun karanlık ve asık suratıyla netameli kelimelerinden dolayı dehşete düşmüştü. Hizmetçilerin bulunduğu yeri tarif etti. Raistlin, baronun amacı konusunda bir ipucu vermesi ümidiyle, kısa bir süre oyalandı. O kadar uzun bekledi ki, baron kaşlarını çatarak onun bulunduğu tarafa baktı. Raistlin'in emri yerine getirmek ya da kızgın bir azarlamaya dayanmak dışında bir seçeneği yoktu. Raistlin, hizmetçilerin evin üst kısmında yer alan ve tek bir üçgen penceresi olan küçük odasına gitmek için merdivenden çıkarken, "Şu hizmetçiler muhtemelen derin bir uykuda-lar," diye düşündü öfkeyle. "Beni onlarla ilgilenmem için göndermek sadece bir bahane. Baron bana güvenmiyor, olay bu. Bu anlamsız işi sadece benden kurtulmak için yarattı. Horkin'in kalmasına izin verirdi." Baronun içgüdülerinin doğru olduğu ortaya çıktı. Belki de hizmetçilerin uyanmış olabileceğini düşündüren bir ses duymuştu. Raistlin yatak odasının kapısını açtığında, orta yaşlı uşağı botlarını giyerken buldu; karısı adamın sırtına vuruyor, telâşla evde birinin olduğunu söylüyordu. Raistlin, kadın tam ay ışığı altında onu gördüğünde büyüsünü yaptı. Uyku, kadın çığlık atacakken ağzını kapattı. A-dam diğer botunu gürültüyle düşürdü ve sırt üstü yatağa devrildi. Büyü uzun bir süre etkili olacaktı. Raistlin kapıyı kilitledi ve anahtarı yanına aldı, sonradan mutfak masasına bırakacaktı. Yakalanma risklerinin gerçekten de olduğunu gören ve bir şekilde yatışmış olan Raistlin mutfağa döndü ve Caramon'u arka pencereden dışarıyı gözetlerken buldu. 422 silah kâRöeşUOi "Otlakçı nerede?" "Öne gitti, kimsenin o taraftan gelmediğinden emin olmak için." "Gidip onu getireceğim. Baron, kısa bir süre içinde gitmeye hazır olacağını söyledi. Sen yolun güvenli olduğundan emin ol." "Elbette, Raist. Ne yapmaya karar verdi? Saldıracak mıyız?" "Bizim için fark eder mi, kardeşim?" diye sordu Raistlin umursamazca. "Bize emirlere uymamız için para ödeniyor, onları sorgulamamız için değil." "Evet, sanırım haklısın," dedi Caramon. "Yine de, merak etmiyor musun?" Raistlin, "Biraz bile değil," dedi ve Otlakçı'yı getirmek i-çin çıktı. * * * # * Geri dönerlerken, baron niyeti konusunda hiçbir ipucu vermedi. Sokaklar boştu. Hiç tehlikeye atılmadan, binalara yakın ilerlediler. Ara sokakları- ve caddeleri geçmeden önce etrafı kolaçan etmek için duruyorlardı. Son sokağı geçmek üzerelerdi ve depo tam karşılarında duruyordu ki, önde yürüyen Caramon gözünün kenarından parlak bir ışık gördü ve geri çekilerek terk edilmiş bir eve yaslandı. "Ne oldu?" diye fısıldadı baron. Caramon, "Işık. Sokağın sonunda," dedi kısık bir sesle. "Biz geçerken yoktu." Diğerlerine gölgede kalmalarını işaret ederek, köşeden Caramon'un gösterdiği tarafa doğru baktı baron. "Aman tanrım," dedi yumuşakça, huşu içinde kalarak. "Gelip bunu görmelisiniz!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Diğerleri, sokağa çıkarak adamın etrafını sardılar. Durdu423 rruRQARet weis ve öon peRRin ___ lar ve bakakaldılar; görüntüden çarpılmış, açıkta durduklarını bile unutmuşlardı. Sokağın sonunda bir bina duruyordu, çürümekte olan, yıkık dökük bir bina. Bir zamanlar çok güzel olduğu kesindi. Zarif sütunların kalıntıları, ya zaman ya da insan eliyle zarar görmüş oymalarla bezeli bir çatıyı destekliyordu. Bina bir avluyla çevriliydi, yerdeki taşlar kırılmış ve yabanî otlarla kaplanmıştı. Eğer ay ışığı olmasaydı, Caramon bu kutsal yapının önünden geçer, kesinlikle fark etmezdi. Tasarımdan ya da tesadüfen, bina Solinari'nin ışıklarını yakalıyor ve tıpkı bir çocuğun ateş böceği yakalayarak kavanoza koyusu gibi, onları taşın içinde tutarak, yapının gümüş bir ışıkla parlamasını sağlıyordu. "Hayatımda buna benzer bir şey hiç görmedim," dedi baron kısık ve saygı dolu bir sesle. Otlakçı, "Ben de," dedi. "O kadar güzel ki, canımı acıtıyor, tam buradan." Elini kalbinin üstüne koydu. "Bu büyü mü, Raist?" diye sordu Caramon. "Efsun olduğu kesin," dedi Raistlin fısıldayarak. Sesinin, büyüyü bozacağından korkuyordu. "Efsun," diye tekrarladı, "ama büyü değil." "Ha?" Caramon'un aklı karışmıştı. "Başka ne tür büyü var ki?" "Bir zamanlar tanrıların büyüsü vardı," dedi Raistlin. "Elbette!" diye bağırdı baron. "Bu, Paladine Tapınağı olmalı. Haritada işaretlenmiş olduğunu görmüştüm. Herhalde tüm Ansalon'da ayakta kalan, eski tanrıya ait birkaç tapınaktan biridir." "Paladine Tapınağı," diye tekrarladı Raistlin. Solinari'ye, gümüş aya bir göz attı. Efsanelere göre, Paladine'ın oğluydu. "Evet, bu da durumu açıklar." Baron, "Gitmeden önce saygılarımı sunmalıyım," dedi. Sabah olmadan önce karar vermeleri gereken acil konular 424 siUh kâRÖeşliOi olduğunu hatırlayarak, depoya doğru olan yoluna devam etti. Caramon ve Otlakçı onu takip etti. Raistlin en arkadan geliyordu. Depoya geldiklerinde, o muhteşem görüntüye son bir kez daha bakmak için kapıda durakladı. Bakışları tapınaktan uzaklaşarak tekrar gümüş aya, Solinari'ye döndü. Gümüş ayın tanrısı bundan önce Raistlin'in karşısına çıkmıştı; üç tanrının, Solinari, Lunitari ve Nuitari, hepsi de genç büyücüyü ilgileriyle şereflendirmişlerdi. Raistlin aslen Lunitari'ye bağlıydı; ancak kardeşlerden birine bağlanmayı seçen bir büyücü, ruhunun bir yerlerinde diğer ikisine de bağlanmak zorundaydı. Raistlin, Solinari'yi daima onurlandırmıştı; ancak genç büyücü, Beyaz Büyü'nün tanrısının kendisini tamamıyla o-naylamadığını düşünüyordu. Gümüş ay ışığı altında parlayan tapınağa bakan Raistlin, bir anda Solinari'nin tapınağı özellikle, dikkatlerini çekmek için aydınlattığı düşüncesine kapıldı, tıpkı birinin bir işaret ateşi yakması gibi. Eğer bu doğruysa, ışık onları çok tehlikeli olan, rüzgâr altındaki bir sahile karşı mı uyarıyordu, yoksa ışığın oraya konmasının nedeni onlara fırtınadan geçmeleri için rehberlik etmek miydi? "Raist?" Caramon'un sesi, kardeşini daldığı hayallerden uyandırdı. "Hey, millet, kardeşimi gördünüz mü? Tam ar-kamdaydı. . . Ah, işte buradasın. Endişelendim. Nerelerdeydin? Hâlâ şu eski tapınağa bakıyorsun, ha? İçine garip bir his veriyor, değil mi? "Yani. . . bilirsin, Raist," diye ekledi düşünmeden, "içeri girmek,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şöyle bir gezinmek isterdim. Artık bizimle olmayan eski bir tanrıya ait bir tapınak olduğunu biliyorum. Ama sanki içeri girersem en önemli sorularıma cevap bulacakmışım gibi geliyor." Raistlin, "Tapınağın sana bir sonraki yemeğinin ne zaman olacağını söyleyebileceğini cidden pek sanmıyorum," dedi. Neden bilmiyordu, ama ne zaman Caramon Raistlin'in 42SrruRQARet weis ve öon peRRin düşünmekte olduğu şeyleri yüksek sesle söylese, genç büyücü korkunç derecede sinirleniyordu. Bir bulut ayın önüne kaydı, gümüş kürenin üstüne bir parça siyah kumaş düştü. Tapınak gözden kaybolarak karanlığa karıştı. Eğer bir zamanlar hayatın sırlarının cevaplarını biliyor idiyse bile, tapınak onları çok uzun zaman önce u-nutmuştu. "Hıhh," diye homurdandı Caramon homurdandı. "İçeri gelsen iyi olur, Raist. Dışarıda olmamamız gerekiyor. Emirlere aykırı." "Sağ ol, Caramon, bana görevimi hatırlattığın için," diye yanıtlayan Raistlin, kardeşini iterek geçti. Caramon, "Önemli değil, Raist," dedi neşeyle. "Her zaman." Deponun bir köşesinde Senej Usta ve Çavuş Nemiss, baronla görüşüyorlardı. Alçak sesle konuşuyorlardı. Kimse ne dediklerini duyamadı, Otlakçı bile; bir fıçının ardına gizlenmiş bir haldeyken sinirli Çavuş Nemiss tarafından yakalanmış ve ceza olarak nöbet tutması için gönderilmişti. Askerler üçlünün yüzlerini inceleyerek, baronun niyetiyle ilgili bir işaret görebilmek için değişen ifadelerine baktılar. "Baron her ne diyorsa," dedi Caramon alçak bir sesle, "Senej Usta bundan pek de mutlu gözükmüyor." Senej Usta kaşlarını çatıyor ve kafasını sallıyordu. Yüksek ve sert bir sesle söylediği, "Güvenmiyorum," herkes tarafından duyuldu. Görünen o ki, Çavuş Nemiss de memnun değildi. Keza eliyle, sanki bir şeyi atıyor gibi, keskin bir hareket yapmıştı. Baron onların itirazlarını dinledi, değerlendiriyor gibi gözüküyordu. Ancak sonunda, kafasını hayır anlamında salladı. Eliyle yaptığı kesme hareketi, tartışmayı bitirdi. "Emirlerini aldın, Usta," dedi depodaki herkesin duyabileceği bir şekilde. "Evet, efendim," diye yanıtladı Senej Usta. 426 Çavuş, "Cambaz," diye seslendi. "Baron artık gitmek için hazır. Barona kampa geri dönmesi için eşlik edeceksin." "Emredersiniz, efendim. Buraya geri dönecek miyim, e-fendim?" "Saldırıdan önce zaman kalmayacak," dedi çavuş, dikkatli bir şekilde düz ve sakin tutmaya özen gösterdiği bir ses tonuyla. Adamlar birbirlerine baktılar. Saldırı olacaktı. Sadece birkaç kişi, memnuniyetle ya da hayal kırıklığıyla bir şey söyledi. Savaşmaya gelmişlerdi ve yapacakları şey de savaşmaktı. Cambaz selâm verdi ve halatını sardı. O ve baron ayrıldılar. Çavuş Nemiss ve Senej Usta kısa bir süre daha görüştüler, sonra çavuş nöbeti kontrol etmeye gitti. Usta yere yatıp şapkasını yüzüne çekti. Adamlar önlerindeki örneği takip ettiler. Caramon kısa bir süre sonra gürültüyle horlamaya başlamıştı. O kadar yüksek sesle horluyordu ki, Çavuş Nemiss onu tekmeledi, ona yana dönmesini ve şamata yapmayı kesmesini söyledi, sesi muhtemelen ta Solamniya'dan duyuluyordu. Otlakçı sıkı, yoğun bir top gibi büzülerek uyudu; ellerini gözlerinin üzerine koyana kadar bir fındık faresini andırıyordu. Raistlin, günün büyük bir kısmında uyumuş olduğundan yorgun değildi. Sırtını duvara yaslayıp oturdu ve büyülerini tekrarladı, defalarca,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ta ki hepsini aklına iyice kazıyana kadar. Uyku, en sonunda büyünün kelimeleri hâlâ dudakların-dayken üstüne çöktüğünde, beraberinde gümüş ay ışığıyla yıkanan bir tapınağın rüyasını getirdi. 427 14 "Zayıf insan bedeniymiş, lanet olsun!" diye homurdandı Kit ejderhanın izini sürerken. İmmolatus'un handan meyhaneye kadar yarım blok yürümek zorunda olmaktan acıyla yakındığını duymuş olan Kitiara, onu, ağrıyan ayaklarını sokmak için duracağı ilk derede yakalayacağını düşünmüştü. İzini takip etmek kolaydı— dallar kırılmış, çalılar parçalanmış, otlar ezilmişti. Ejderha, Kit'i şaşırtan bir hızla ilerliyordu, daha kovalamanın başından kadını çok geride bırakmıştı. Kararlı bir halde amacına konsantre olan Immolatus, insan biçimini almış olduğunu unutmuş gibi gözüküyordu. Ona göre şu anda ormandan kuyruğunu sertçe hareket ettirerek ve pençeleriyle ezerek geçiyordu. Şimdiden yorulmuş olan Kit, onu bu haldeyken, güvenli bir şekilde yeniden ejderha biçimine dönüşebileceği mağaraya varmadan önce yakalamak istediğinden, ona yetişmek için kendini zorlamak durumunda kaldı. Ayrıca onu karanlık çökmeden önce yakalamalıydı, çünkü o karanlıkta görebiliyordu ama kendisi göremiyordu. Kit, harekete geçmeye karar verdikten sonra, kararlı, hızlı ve bir kere daha düşünmeden ya da tereddüt etmeden işe koyuldu. İnsanın kendinden şüphe etmesi bir zayıflıktı, temeldeki ufak çatlaklar bir gün duvarın yıkılmasına neden olur, zincir zırhtaki hatalı halkalar okun geçmesine izin verirdi. silâh kâRÖeşUOi Tanis bu zayıflıktan dolayı ıstırap çekiyordu. Kendi hareketlerini ve tepkilerini mütemadiyen sorgular, tahlil ederdi. Kit, onun bu alışkanlığını son derece sinir bozucu bulur ve devamlı onu bundan kurtarmaya çalışırdı. "Bir şey yapmaya karar verdiğinde, onu yap!" diye azarlamıştı adamı. "Tereddüt edip üzerine uzun uzun düşünme, saçmalama. Önce suya dalıp, sonra da batıp batmayacağını düşünerek çırpınma. Bunu yaparsan kesinlikle batarsın. Atla ve yüzmeye başla. Ve asla dönüp kıyıya bakma." "Sanırım bu damarlarımdaki elf kanından kaynaklanıyor," diye yanıtlamıştı Tanis. "Elfler, üzerinde en az bir ya da iki yıl düşünmeden, bütün dostları ve akrabalarıyla problemi tartışmadan, araştırma yapmadan, kitaplar okumadan ve bilgelere danışmadan asla önemli bir karar vermezler." Hâlâ sinirli bir şekilde, "Peki o zaman ne olur?" diye sormuştu Kit. "O zaman da genel olarak aslında ne yapmak istediklerini unutmuş olurlar," diye yanıtlamıştı adam gülümseyerek. Kadın da gülmüştü; adam onun neşesini her zaman yerine getirebiliyordu. Ancak şimdi gülmedi, adamı yine düşünmüş olmaktan dolayı üzgündü. Tanis'in harekete geçmek için aklını topladığı tek sefer, kadını terk etmek için verdiği karar olmuştu. Kendi tavsiyesini dinleyen kadın, adamı aklından çıkarttı ve yoluna devam etti. Kit'in ejderhaya karşı tek bir üstünlüğü vardı, o da nereye gittiğini biliyor olmasıydı. İşini her zaman tam ve detaylara dikkat ederek yaptığından, belirli noktaları nirengi noktası olarak seçerek ve adımlarını sayıp mesafeyi belirleyerek mükemmel bir harita çizmişti. "Yıldırım çarpmış meşeden ayı kafası kayasına kadar yetmiş adım. Geyik patikasından sola dön, dereyi geç, yüksek çıkıntıya kadar uçurumdan yukarı tırman." İmmolatus haritayı incelemiş ancak muhtemelen harita kullanmaya alışkın olmadığından ama yanına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


almamıştı. 429 nuRQARet weis ve don peRRin Eğer derelerin üzerinden uçuyorsan, onların üstünden geçen patikaları bilmeye pek ihtiyacın olmazdı. Kadının yürüttüğü mantık doğru çıktı. Neredeyse üç saattir onun izini sürüyordu ki, doğru yoldan sapan bir noktaya geldi. Ejderha hatasını anlamış ve geri dönmüştü, ancak epey zaman kaybetmişti ve o zamanı da kazanan Kitiara'ydı. Kadın hızla ilerliyordu ama dikkatsiz değildi. Olabildiğince sessizdi: Kuru bir dala basmamak ya da çalılardan gürültüyle geçmemek için attığı adıma dikkat ediyordu. Ejderha onu duymadan ya da görmeden önce, kadın onu görebilecekti. Bıçağını, çizmesinden kemerine, kolayca ulaşabileceği bir yere geçirmişti. Ejderha kendisine neyin çarptığını anlamayacaktı. Ejderhaya gelince, kör bir lağım cücesinin bile takip edebileceği izler bırakıyordu: Çamurda ayak izleri, kırılmış ağaç dalları ve bir keresinde böğürtlen çalısına takılarak cübbesin-den yırtılmış kırmızı bir bez parçası. Dağlara yaklaşıp, eteklerine gelince, ejderhanın geçtiğini gösteren daha az iz bulmaya başladı; ancak bu da sert, kayalık zeminde beklenen bir şeydi. Burada bükülecek dallar, çizmeli bir ayağın dikkatsizce basacağı çamurlar yoktu. Yine de kadın, doğru iz üzerinde olduğundan emindi. İmmolatus, her şeye rağmen, kendisinin talimatlarını izliyordu. Gölgeler uzadı. Kit'in ayakları ağrıyordu ve yorgun, a-cıkmış ve öfkeliydi. Sadece yarım saatlik bir gün ışığı daha kalmıştı. Vazgeçmek, pes etmek aklına geldi. Başarma tutkusu kadını mahmuzladı ve ilerletti. Güneş batıyordu. Haritaya işaretlediği, çobanların kullandığı yolu takip etti; engebeli dağ eteklerinde dolambaçlı bir yol izleyen bir patikaydı bu. Koyunlar ve çobanları savaşın gelmesiyle şehrin güvenliğine kaçmışlardı, ancak dağda izlerini bırakmışlardı. Sıcaklamış olduğundan, içine saman yığılarak rahat bir hale getirilmiş küçük bir kulübede dinlenmek için 430 siLah kâRöeşliOi mola verdi. Şehir duvarlarının güvenliğine ulaşmak için delice koşuştururken düşürülmüş bir mataradan su içti. Ayağının kaymaması için özen göstererek, ufak ancak hızla akan bir dereden geçmek için kendine bir yol arıyordu, içgüdü, ya da belki de bir koku veya bir ses, olduğu yerde kalmasına neden oldu; kaygan kayalarda dengesini sağlayıp, ayaklarına bakmak yerine gözlerini ileriye çevirdi. Kadın ve İmmolatus arasında yirmi adım bile yoktu. Ejderha, uçurumun kenarında dolanan patikanın yukarısında durmaktaydı. Sırtı dönüktü. Kit aklına haritayı getirdi, bu noktada kişinin patikayı ardında bırakıp dağa tırmanmaya başlaması gerektiğini hatırladı. Patika, engebeli ve kayalık araziyle kıyaslandığında, daha cazip gelecekti. Patika aldatıcıydı, ejderhanın gitmek istediği yere gider gibi gözüküyordu oysa. Kit, dağın tepesinde dururken bu patikanın, tahmin edilebileceği gibi, ufak, otlarla kaplı bir vadiye açıldığını görmüştü, immolatus, haritayı hatırlamaya çabalayarak, hangi taraftan gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Açıkta yakalanmış, içten içe küfreden Kitiara, bıçağının kabzasını yakaladı ve çekici bir gülümseme takındı, ejderha döner de kadının peşinden geldiğini görürse onu neşeyle selamlamaya hazırdı. Mazeretini de hazırlamıştı— Komutan Kholos'tan gelen, birliklerin yerlerinin değiştirilmesiyle ilgili acil bir mesaj. Kamptaki askerlerden, bir önceki gece paralı bir birliğin gizlice şehre sızdığını ve şafakta şehre saldırmayı planladıklarını duymuştu. Bu sırada Kholos ve onun birlikleri de dışarıdan saldıracaktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ejderhanın bu önemli gelişmeden haberdar olması gerektiğini düşünmüştü. Vesaire, vesaire. immolatus arkasına dönmedi. Kitiara, bunun bir numara olup olmadığını merak ederek, onu ihtiyatla izledi. Dereden geçerken çıkarttığı sesleri duymuş olmalıydı. Ejderhanın nasıl olup da onu fark etmediğini anlayamıyordu. Kadın dikkatlice ilerlemişti; ancak gereken 431 mARQARet weis ve don peRRin _____ şeyi yapmaya verdiği dikkati, sessizce ilerlemekten daha çok suya düşmemeye yoğunlaşmıştı. İmmolatus başı öne eğik, arkası dönük bir şekilde dikilmeye devam etti; ya ayakkabılarını ya patikayı inceliyor, ya da, muhtemelen, işiyordu. Bunun bir fırsat olduğu kesindi. Kit şansını sorgulamadı, ondan faydalanmak için hazırlandı. Kraliçe Takhisis, savaşa bir kırmızı ejderha eksik girecekti. Kit bıçağını ağzından tuttu, dengeledi, hedefledi ve attı. Hedefini tam on ikiden vurdu. Bıçak İmmolatus'un kürek kemiklerinin arasına girdi. Kürek kemiklerinin arasından geçti ve ilerlemeye devam etti; uçuşu, bıçağı kadının görüş alanından çıkartırken, çelik ağzı gün ışığında parladı. Kadın, çeliğin metalik bir sesle kayaya çarptığını duydu, ufak bir sesti bu, sonra da sustu. Kitiara bakakaldı, şok olmuştu. Beyni bu akıldışı olaydan bir anlam çıkartmaya çabalıyordu. Ne olduğu konusunda pek emin değildi, ancak tehlikede olduğunu biliyordu. Kılıcını çekerek dereye atladı, İmmolatus'un öfkesini karşılamaya hazırlandı. Lanet olası ejderha hâlâ arkasını dönmemişti; hareket etmiyor, kımıldamıyordu. Kit ancak ona yaklaştığında, kafasını uçurabilecek kadar yaklaştığında anladı. Anladığı anda, immolatus'un patikada duran görüntüsü kayboldu. Yukarıdan gelen kulak tırmalayıcı bir ses, kadının dikkatini çekti. Bir kayanın dağdan aşağı yuvarlandığını görmek için tam vaktinde yukarı baktı. Kitiara yüzüstü yere atlayarak, güneşten ısınmış kayalara vücudunu yasladı ve kafasını elleriyle korudu. Kaya yuvarlanarak yanından geçti, kadının hemen yanındaki bir kaya çıkıntısına çarptı ve sular sıçratarak nehre düştü. Ardından başka bir kaya geldi. Bu daha yakından geçmişti, immolatus yine ıskalamıştı, ancak bütün gün boyunca kadına kaya fırla432 r silah kâRÖeşliOi tabilirdi. Kadının gidecek hiçbir yeri yoktu ve er ya da geç ejderha hedefini tutturacaktı. Kitiara, "O zaman vursun," diye mırıldandı. Kadın hızlıca ve üstüne gelen kayadan kaçmaya çalışarak, giydiği göğüs zırhını tutan kayışları çözdü. Boynunu uzatarak yukarı baktı. Başka bir kaya gürültüyle aşağı iniyordu. Kitiara derin bir nefes aldı ve çığlık atıp zırhını kayanın önüne fırlattı. Kaya, zırhı bir anda savurdu ve döndürerek dereye fırlattı, zırhın çeliği batan güneşin ışığıyla kırmızı kırmızı parlıyordu. Dört ayak üzerine düşerek kendini olabildiğince küçülten Kitiara, ejderha için bile onu gerçekten öldürüp öldüremedi-ğini görmesini zorlaştıracak olan alacakaranlıktan yararlandı. Kendi hareketlerinin sesini gizlemek için düşen kayanın sesinden yararlandı, patikanın yanındaki çalılığa süründü. Uçurumda ufak bir yarık buldu ve içine girdi; uyluklarındaki, diz-lerindeki ve dirseklerindeki derinin büyük

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir kısmı soyulmuştu, ancak o an için ejderhadan kurtulmuştu—eğer hilesini yutturabildiyse. Kitiara bekledi. Yanağını kayaya bastırmış, nefes almaya çalışıyordu. Dağın kenarından daha başka kaya yuvarlanmadı, ama bunun bir anlamı yoktu. Eğer düşmanını yok ettiğine L inanmamışsa, pekâlâ onu avlamak için geri gelebilirdi. Ejder-|| hanın peşine düştüğünü gösteren sesler duyabilmek için etrafı |i dinlerken, kalbinin bu kadar yüksek sesle çarpmasına lanetler I okudu. i Kadın hiçbir şey duymadı ve biraz daha kolay nefes al-I maya başladı. Ancak yine de hareket etmedi. Ejderhanın r bakmak için dolanıyor olması ihtimaline karşı saklanmış ola-h rak kaldı. Zaman geçti ve Kitiara ikna oldu. Ejderha kadının I' öldüğüne inanmış olmalıydı. Onun için dağdaki parlak bir I zırh ışığından fazlası olmayabilirdi ve ejderha parlak ışığın I düştüğünü görmüş, kadının ölüm çığlığını duymuştu. Çok I 433 rruRQARet weis ve öon peRRin________ ______ küstah ve kibirli olduğundan, İmmolatus kendini ufak hilesinin işe yaramış olduğuna kolaylıkla inandırabilirdi. Emin olmak için birkaç saniye daha bekler, ancak, kendinden emin olduğundan ve intikamı için sabırsızlandığından, uzun süre oyalanmazdı, hele burnuna gelen yumurta kokusuyla. "Yine de," diye üzülerek hatırlattı kendine Kitiara, "onu bir kez küçümsedim ve hatam yüzünden neredeyse ölüyordum." Bunu bir kere daha yapmayacaktı. Kitiara kısa bir süre daha bekledi. Artık sabırsızlanmış, daracık ve rahatsız kovukta iyice kasılmıştı. İki kaya parçası arasıda sıkışıp beklemektense dövüşerek ölmeyi yeğleyeceğine karar verdi ve dikkatlice, gizlendiği yerden çıktı. Patikada çömelerek yukarı baktı, kırmızı bir cübbe ya da kırmızı bir kanat ucu veya kırmızı pulların pırıltısını görebilmek için gölgeleri araştırdı. Hiçbir şey yoktu. Görebildiği kadarıyla dağın kenarı bomboştu. Patikaya oturan Kitiara, kılıcını inceleyerek zarar görmediğinden emin oldu. Silahının durumundan hoşnut olunca, kendisinin zarar görüp görmediğine baktı. Kesikler ve ezikler, hepsi buydu. Avuçlarından birkaç sivri kaya parçası çıkarttı, dizindeki derin bir kesikten sızan kanı emdi ve bundan sonra ne yapacağını düşündü. Pes et, kampa geri dön. Bu mantıklı olandı. Bunu yapmak yenilgiyi kabul etmekti ve Kitiara hayatında sadece bir defa yenilmişti, o da aşktaydı, savaşta değil. Kendi düşünceleri intikamdan dolayı kana susamıştı. Şimdiye kadar, asıl amacı İmmolatus'un yumurtaları yok etmesini engellemek olmuştu. Fakat şimdi onun ölmesini de istiyordu. Dağın kenarında dehşet içinde sinerek harcadığı o korkunç dakikaların hesabını verecekti. Eğer onu yakalamak için yapması gerekiyorsa, o lanet ejderhayı dağlarda bütün gece boyunca izleyecekti. 434 silah lacdeşUÇi Şansına, Solinari bu gece parlak olacaktı. Ve eğer Kit çok şanslıysa ya da Kraliçe Takhisis ona yardım etmeye meyil-liyse, ejderha gece dağlarda yolunu kaybetmeyi başarırdı. Zaten, kayaların yönüne bakılırsa, tırmanmaya yanlış yönden başlamıştı. Eğer bir şey yapmak için karar verirsen, onu yap. Nasıl ya da nedenle canını sıkma. Sadece yap. Amansız, kararlı bir şekilde, Kitiara dağın kenarından yukarı tırmanmaya başladı. 43S 15 Gece, zorlanarak dağa tırmanmaya çalışan Kitiara için u-zundu. Ancak gece, İmmolatus için de uzundu. Kit'in duaları yanıtlanmış, ejderha

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gerçekten de yolunu kaybetmeyi başarmıştı. İmmolatus muhteşem kanatları olan ejderha bedenine dönmeyi birkaç kez düşünmüştü; o kanatlar ki kendisini bu lanet olası dağdan kurtarabilir, gökyüzüne taşıyabilirdi. Ancak İmmolatus, sinsi tanrı Paladine'ın peşine casuslar taktığına, kendisini izlediğine inanıyordu. İmmolatus dağın tepsinde gizlenen altın ejderhalar olduğunu, üstüne atlamak için sadece şekil değiştirmesini beklediklerini sanıyordu. İtiraf etmekten pek hoşlanmasa da, bu insan bedeni iyi bir gizlenme şekliydi—eğer bu kadar güçsüz olmasaydı. Ejderha dinlemek için birkaç saniyeliğine oturdu ve sonra da hiç niyetlenmediği bir uykudan uyanarak neredeyse şafağın söktüğünü gördü. Gece, şafaktan hemen önceki saldırı için emirlerini almış ve sabah olması için can atmayan, ancak en kısa sürede her şeyin olup bitmesini isteyerek depoda bekleyen adamlar için uzundu. Gece, yaklaşmakta olan şafağı son derece endişeli bir şekilde bekleyen başkan için kısaydı. Gece, bu gecenin son geceleri olabileceğinin farkında olan Umudun Sonu'nun halkı için kısaydı. Gece, kampına şafak sökmeden hemen önce u-laşmış olan baron için son derece kısaydı. Gece, tamamı boyunca horlamış olan Komutan Kholos i-çin sadece başka bir geceydi. silâh kâRöeşliOi "Erken uyandırılmak istemiştiniz, efendim," dedi Usta Vardash komutanın çadırına girerek. Malikânelerden birinden edinilen ganimetlerden biri olan, ciddî bir bedel ve zorluğa karşın taşınmış yatağın kenarında saygıyla durdu. "Ne? Ne var? N'oluyor?" dedi Kholos, masadaki lambayı yakmakta olan subayına gözlerini kırpıştırarak bakarak. "Şafak neredeyse söktü, efendim. Sizi erken uyandırmamı istemiştiniz. Şehre bugün saldırılacak." "Ha, evet." Komutan esnedi ve kaşındı. "Sanırım, o zaman kalksam iyi olur." "İşte biranız, efendim. Geyik biftekleri geliyor. Aşçı bu sabah patates mi yoksa ekmek mi alacağınızı öğrenmek istedi." "ikisini de. Ve ona patateslerin içine biraz soğan koymasını söyle. Dün gece aklıma bir fikir geldi," diye ekledi Kholos yatağa oturup çizmelerini giyerken. "Şu büyücü Immolatus hâlâ buralarda mı?" Vardash hatırlamaya çalışarak, "Sanırım öyle, efendim," diye yanıtladı yavaşça. "Onu son zamanlarda görmedim, ama zaten insan içine pek çıkmıyor." "Bizim yemeklerimizden yiyor ve onu hak etmek için tek bir şey bile yapmıyor. Eh, bu sabah onun için bir işim var. Düşünüyordum da, baronun adamları duvarlara ulaştığında— okçularımızın işi bitiğinde geride kalanlar yani—büyücü bir tür büyü yapıp duvarı onların üstüne yıkabilir. Ne dersin?" "O çok büyük bir duvar, efendim," diye yanıtladı Vardash tereddüt ederek. Kholos, "Büyük bir duvar olduğunu biliyorum," dedi sinirle, "ama büyücülerin böylesine bir şeyi halletmek için büyülerinin olması lazım. Yoksa ne işe yararlar? Kahrolası büyücünün bana gelmesini sağla. Ona kendim sorarım." Kholos ayağa kalktı, çizmeleri dışında çıplaktı. Uzun, sık kıllar, vücudunun büyük bir kısmını kaplıyordu—savaş yara437 rruRQARet weis ve öon peRRin ------larının kalın postunu kazıdığı ve kestiği yerler hariç. Konuşurken kendini tekrar kaşıdı, bir bit yakalayarak onu başparmağı ile işaret parmağı arasında ezdi. Vardash, büyücüyü bulması için bir asker gönderdi. Kahvaltı geldi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


General hâlâ kanlı olan biftekleri, bir somun ekmeği ve çok miktarda patatesle soğanı, o gün gerçekleşecek savaşa hazırlık olarak emirler verirken tüketti. Şafağın tek habercisinin ufuktaki pembe bir iz olduğu karanlık gökyüzüne rağmen kamp ayaklanmış ve hareket halindeydi. Ortak çadırdan gelen seslere bakılırsa, adamlar kahvaltılarını ediyorlardı. Gök, fark edilebilir bir şekilde aydınlandı. Bir kuş çekinerek bir iki kez öttü. Yardımcısı, Komutan Kholos'a giyinmesi ve ağır ve büyük olan zırhını takması için yardım etti. Yardımcı, komutanın zırhı için Vardash'tan yardım istemek zorunda kaldı, keza onu ancak iki erkek birlikte kaldırabili-yordu. Normal bir insan, onun altında yere gömülürdü. Komutan Kholos homurdanıp zırhı yerleştirmek için birkaç kez göğsüne vurduktan sonra hazır olduğunu bildirdi. Bir asker gelerek büyücünün çadırında olmadığını söyledi, Komutan uth Matar da yoktu. Bir süredir hiç kimse onları görmemişti. Askerlerden biri, uth Matar'ın büyücüye işlerinin bittiği ve Sanction'a geri dönmekle ilgili bir şeyler söylediğini duymuştu. Öfkeyle, "Kim onlara Sanction'a dönmeleri için izin verdi?" diye sordu Kholos. "Bana, şu kahrolası ejderha yumurtalarını nerede bulacağımı gösteren bir harita getirmeleri gerekiyordu!" "Doğrudan Lord Ariakas'ın emirleri altında hareket ediyorlardı, efendim," diye hatırlattı Vardash saygılı bir şekilde....__. "Belki de general fikrini değiştirmiştir. Belki de yumurtaları kendisi arayacaktır. Dürüst olmak gerekirse, Komutan, bence büyücüden kurtulduğumuz iyi oldu. Ona hiçbir şekilde güvenmiyorum." 438 silAh kâRöeşliOi Kholos, sinirle, "Ona güvenmeyi plânlamamıştım," diye cevap verdi. "Sadece kahrolası bir duvarı devirmesini istemiştim. Bu ne kadar zor olabilir ki? Yine de, sanırım sen haklısın. Bana kılıcımı ver. Ve savaş baltasını da alacağım. Baronun a-damlarının işini görmek için okçulara güveneceğiz. Onlar e-mirlerini aldılar mı, Usta? Ne yapacaklarını biliyorlar mı?" "Evet, efendim. Onları sırtlarından vurmaları emredildi, efendim, tam kapıyı aldıkları zaman. Diyebilirim ki, efendim, bu, büyüye güvenmekten çok daha iyi bir plân." "Belki de haklısın, Vardash. Okçularımız ve şehirdekiler arasında, baronun ordusu şeye kadar—ne zaman olur sence, Vardash?" "Öğlen diye düşünüyorum, efendim." "Gerçekten mi? O kadar geç mi? Ben sabahın ortasında olur diye düşünüyordum. Bahse var mısın?" "Zevk alırım, efendim," dedi Vardash hevessizce. Kholos'la girdiği hiçbir bahsi kazanamamıştı. Sonuç ne olursa olsun Kholos bahsi kendi lehine olacak şekilde hatırlardı. Eğer baronun adamları öğlene kadar hâlâ ayakta ve direniyor olursa, komutan öğleni kendisinin söylediğini, gereğinden fazla iyimser olan ve sabahın ortası diyenin Vardash olduğunu anımsayacaktı. Kholos'un keyfi yerindeydi. Şehir büyük ihtimalle bugün avuçlarına düşecekti. Bu gece başkanın yatağında, muhtemelen başkanın karısıyla yatıyor olacaktı, eğer kadın bir inek değilse. Eğer öyleyse, şehrin diğer kadınları arasından seçimini yapacaktı. Herhangi bir direnişi bastırmak için bir ya da iki gün harcarken en iyi köleleri seçer, işe yaramayanları öldürür, arabaları ganimetlerle doldurur, sonra da şehri ateşe verirdi. Umudun Sonu küle döndüğünde de, Sanction'a giden uzun yola zafer kazanmış olarak koyulacaktı. * # # * * 439 rruRQAKet weis ve öon peRRin Paralı askerlerin kampı da bu sabah erken uyanmış ve ayaklanmıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Komutan Morgon, "Efendim, güneş doğmadan uyandırılmak istediğinizi söylemiştiniz," demek için başladı, sonra bunun gerekli olmadığım gördü. Baron zaten uyanmıştı. Kampa sadece bir saat önce varmış, biraz dinlenmek için uzanmıştı. Şimdi yatağında yatıyor, o gün için yaptığı plânlarını gözden geçiriyordu. Yatağının kenarlarından bacaklarını sallandırarak uzun, deri çizmelerini giydi. Pantolonu ve gömleği zaten üzerindeydi. "Kahvaltı, efendim?" diye sordu Morgon. Baron başını salladı. "Evet, bütün subayların benim komuta çadırıma gelmesini sağla ve kahvaltıyı da oraya gönder." Morgon sırıtarak, "Geyik biftekleri ve soğanlı patatese ne dersiniz, efendim?" diye bir öneride bulundu. Baron başını kaldırıp baktı, gözleri kısılmıştı. "Ne yapmaya çalışıyorsun, Morgon, düşman beni ele geçirmeden önce öldürmeye mi?" "Hayır, efendim." Morgon güldü. "Nazik müttefiklerimizin kampından biraz önce döndüm. Bu, Komutan Kholos'un savaştan önce en sevdiği yemek." "Umarım midesini yakar," dedi baron huysuzca. "Her zamankinden alacağım. Bal şarabına batırılarak kızarmış ekmek dilimleri. Ve aşçıya içine bir yumurta katmasını söyle. Nazik müttefiklerimiz ne dediler?" "Komutan bize saldırımızda şans diliyor ve bizi desteklemeye söz veriyor." Bakıştılar. "Çok iyi, Morgon," diye yanıtladı baron. "Emirlerini aldın. Ne yapman gerektiğini biliyorsun." "Evet, efendim," diyen Morgon selâm verdi ve ayrıldı. Baron subaylarıyla görüşerek, kapıya yapılacak olan saldırıyla ilgili plânların üstünden geçti. 440 silâh kâRÖeşliOi Toplantının sonunda, "Sizden sorular istemiyorum, beyler," dedi. "Cevaplan bilmiyorum. Hepimizin şansı açık ol» sun. Dört borazancı, dört trampetçi, bir bayraktar, birkaç subay, beş koşucu ve on özel muhafız, piyade alayının ortasında komuta grubunu oluşturdu. "Bayrağı çöz," diye emretti baron. Bayraktar, sancağın üstüne bağlı ipi çekerek, sarılı duran bayrağın açılmasını sağladı. Bizon sembolü ordunun üstünde dalgalandı. "Borazancılar—silah başına borusunu çalın!" Dört borazancı, kısa sesi üç kez tekrarlayarak, birlik içinde notaları seslendirdiler. Arazinin diğer tarafında, Kholos'un ordusunun ilk bölükleri, sağ kanattaki yerlerini alıyorlardı. Kholos'un ağır piyadeleri de sıranın ortasında yerleştiğinde, komutanın sancağı yukarı kalkarak yerlerini aldıklarını bildirdi. Baron başını salladı. "Pekâlâ, çocuklar. İşte bu, büyük son. Maaşımızı kazanma vakti. Ya da değil," diye mırıldandı gür sakalının altından. Bir an duraksadı, doğru kararı verip vermediğini merak ediyordu. Eğer vermemişse artık çok geçti. Omuzlarını silkerek atının üzerinde dikleşti. "Borazancılar!" diye bağırdı. "İleri borusunu çalın!" Tek bir nota, uzun ve inleyen, dağlardan yankılandı. Notanın sonu, dört davulcunun birlik halinde çalarak, aralıksız ve yavaş bir ritimle çıkarttığı gürültüyle noktalandı. Bölükler savaş hattına ilerlediler. Baron hattın soluna baktı. Parlatılmış zırhlar, yeni doğan sabah güneşi altında ışıldıyordu. Gün ışığı, mızrak uçlarından pırıldadı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Adamlar mızraklar ve kalkanlar ile kınlarında duran kısa kılıçlar taşıyorlardı. Okçular, sıranın en solundaki yerlerini almışlardı. Onlar göğüs zırhı giymiyorlardı, ancak alt uçlarında büyük çiviler olan iri tahta kalkanlar taşıyorlardı. Ok441 mARQARet weis ve öon peRRİn çular saldırmak için durduklarında, kalkanları yere dikecekler ve ardından ok atacaklardı. Baronun sağında, sekiz adamdan oluşmuş bir birlik, u-cunda demir bulunan yekpare meşeden bir koçbaşı taşıyordu. Her adamın elinde, koçbaşı kapılara vururken başını ve gövdesini saldırıdan korumak için kullanacağı bir kalkan vardı. Onlarla birlikte yürüyen başka adamlar da vardı—birinin düşmesi durumunda koşup yerini almaya hazır olan adamlar. Adamlar sıralar halinde ilerlediler. Şehir duvarlarının tepesinde askerlerin toplandığını görebiliyorlardı, ancak karşılık saldırısı yoktu. Henüz yoktu. Saldırganlar hâlâ menzil dışın-daydı. Alay, dere yatağına yaklaştı. Baron burçların tepelerini dikkatlice izledi. "Bekleyin, bekleyin." Emri kendi kendine tekrar etti. Bir bayrak, serbest bırakılmış yüzlerce okun ölümcül vızıltısı eşliğinde, duvarın üstündeki bayrak direğinde yukarı fırladı. "Şimdi!" diye bağırdı baron. Bozarancılar Saldır Borusu'nu çaldılar, trampetçiler sert bir ritim tutturdular. Adamlar, ilk yaylım ateşinden kurtulacak kadar hızla öne koştu. Oklar, arkalarındaki zemine çarptı. Kimse yere düşmedi. Şehir ikinci bir saldırı yaptı. Alaydaki her adam daha bir güçle, daha hızlı koştu, ölümcül ok yağmurunun önüne geçebilmeye çalıştı. Kurtulmayı yine başardılar. Oklardan hiçbiri vurmadı, hepsi sıraların ardına düştü. Adamlar düşmana bağırıp alay ettiler. Son yüz metre, bir sürat koşusuydu. Herkes hedefe doğru fırladığından, sıralar uyumunu kaybetti. Koçbaşı kapıya yaklaşarak durdu. Adamlar bir kez gerilediler, sonra da koçbaşının bütün a-ğırlığıyla kapıya vurmasını sağladılar. Dev ahşap yapı yüksek 442 silah kaRöeşliOi sesle yankılandı ve kapı savrularak açıldı. ***** Çayırın diğer tarafında, Komutan Kholos okçularına döndü. "Şimdi! Şimdi! Kapıyı kırdılar! Ateş!" Yüz okçu, paralı askerlerin arka sıralarına saldırdı. Birkaç asker düştü, ancak Kholos'un umduğu kadar bile değillerdi. Öfkelenerek, okçularına ters ters bakmak için döndü. "Hedefi kaçıran her adama ceza!" diye bağırdı. Okçular yaylarını tekrar gerdiler ve iki atış daha yaptılar. Ancak hedefleri hızla azalıyordu. Vardash, "Dövüş içeri taşınmış olmalı, efendim," dedi. "Baronun adamları şehrin savunmasını kırdı. Okçuları öne göndereyim mi? Belli ki bu salaklar onlara saldırdığımızı anlamadılar." Kholos kaşlarını çattı. Bir şeyler yanlıştı. Dürbününü istedi, gözlerine götürüp dikkatle şehir kapısına baktı. Dürbününü sertçe kapatarak, gobline benzeyen yüzü öfkeden mosmor kesilmiş bir halde trampetçilerine döndü. "Çabuk! Saldırı borusunu çalın!" Vardash döndü. "Saldırı mı, efendim? Şimdi mi? Savaşın asıl yükünü baronun adamlarının çekmesine izin vereceğimizi sanıyordum." Kholos, Vardash'a sert bir yumruk indirerek adamın çenesini kırdı ve sırt üstü, çamurun içine devirdi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Vardash'ın hareketsiz bedeninin üstünden sıçrayıp birliklerinin önünde yerini almak için öne koşarken, "Seni ahmak!" diye uludu Kholos. "O piçler bizi kandırdı! Kapıda savaş falan yok." 445 16 Kitiara, mağaranın gizli girişine giden son kaya çıkıntısından kendini dikkatle yukarı çekti. Elini ve ayağını koyduğu her yeri deniyor, gürültüyle yere düşmesi sonucunda ejderhayı uyandırabilecek taşları yerinden çıkartmamaya özen göstererek yavaşça hareket ediyordu. Tepeye ulaşınca çömeldi. Kılıcını eline almış bakmıyor ve dinliyor, ejderhanın kendisini pusuya düşürmek için yatmış, bekliyor olabileceğini düşünüyordu. "Yol açık!" diye bağırdı bir ses. "Çabuk gel. Çok vaktimiz yok." Kit, girişi gizleyen uzun çam ağaçlarının gölgesinin ardından bakarak, "Sen kimsin?" diye sordu. Güneş henüz doğmuştu. Borazan sesleri etrafındaki kayalardan yankılandı, Umudun Sonu şehrine yapılan saldırı başlamıştı. "Sör Nigel? Ya da kendine artık her ne diyorsan, sen misin?" Hayaleti, onu bırakmış olduğu yerde dururken buldu, mağaranın girişinin içinde. "Seni bekliyordum," dedi Sör Nigel. "Acele et. Çok vaktimiz yok." "Bundan, büyücüyle karşılaşmış olduğun sonucuna varıyorum," diyen Kit mağaraya girdi. Kayanın koyu renkli ve soğuk gölgesi, kovalamacasının sıcaklığının ardından bir serinlik vererek, kadının üstüne çöktü. Tüyleri diken diken olan kadın kollarını ovaladı. silah kâRÖeşli^i Sör Nigel, "Evet, bir süre önce yanımdan geçti. Yumurtaları nerede bulacağını ona sen söyledin," dedi suçlarcasına. "Bunlar bana verilen emirlerdi," diye yanıtladı Kat. "Sanıyorum hayalet şövalyeler bile emirlere uyar." "Ama şimdi, onun yumurtaları yok etmesini engellemek için buradasın." "Bunlar da bana verilen emirler," diye belirtti Kit sakin bir şekilde ve hayaletin yanından yürüyerek geçerek mağaraya girdi. Hayaleti de ister gelsin ister gelmesin diye bıraktı. Hayalet kadınla birlikte girdi ve bir kez daha, tıpkı diğer taraftan tünele ilk girişinde olduğu gibi, kadın yolunun aydınlandığını gördü. Yok, diye düşündü, yol aydınlanmış gibi değil. Ancak karanlık geri çekilmişti. Hayalet elini kaldırdığında karanlık, kumsaldan uzaklaşan dalgalar gibi geriliyor, ondan uzaklaşı-yordu. Uzun zaman önce dökülmüş altın ve gümüş pullar yollarının üzerinde parlıyor, duvarlarda ışıldıyordu. Kitiara bu hayalet şövalyenin yakınında durduğu sürece yolunu bulabilirdi. Karanlık, şövalye geçtikten sonra arkalarına doluyordu. Eğer geride kalırsa, bir ya da iki adım bile olsa, karanlık onu yutacaktı. "Bu hayalet numaralarla dolu," diye mırıldandı Kit, yetişmek için acele ederek. "Geri dönüyor olduğumu nasıl bildiğini söyle," diye meydan okudu hayalete. "Yoksa bütün hayaletler akıl okuyabiliyor mu?" Şövalye, "Bilgimin pek gizemli bir yanı yok," dedi hafifçe gülümseyerek. "immolatus mağaraya geldiğinde, amacına u-laşmak için hemen harekete geçmedi; durdu ve bekledi, arkasına baktı, geldiği yöne doğru. Bekledi, ta ki bir şey görene kadar ve sonra sanki görmüş olduğu şeyi görmeyi zaten bekli-yormuş gibi kafasını salladı. Baktığı yöne bakınca, senin dağın aşağısında olduğunu gördüm. "İmmolatus memnun değildi," diye devam etti şövalye. 44* -------maRQARet weis ve öon peRRin "Hırladı ve homurdandı, seni bir baş belası olarak nitelendirdi ve fırsatı varken senin işini bitirmiş olması gerektiğini söyledi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tereddüt etti ve ben de kalıp seni beklemeyi plânladığını düşündüm. O da öyle düşündü sanırım, ancak sonra koridora baktı, karanlığa, ve o kırmızı gözleri parladı. "Önce öcümü alacağım,' dedi ve gitti." Sör Nigel kadına tekrar baktı, bu sefer tartan bir bakışla. "O artık ejderha biçiminde, Kitiara uth Matar." Kit, derin bir nefes alarak kılıcını daha sıkı tuttu. Immolatus'un kendi haline döneceğini mantığı söylüyordu. Bundan başka bir şey de beklememişti, ancak bunu gerçekten yapmış olduğu bilgisi karın boşluğuna bir yumruk gibi inmişti. Şimdi hayalet de bunu söyleyince, ejderhayı ilk gördüğü anda yaşadığı, o kendisini neredeyse felç eden korkusunun yüzeye çıktığını hissedebiliyordu. Korku, avuçlarının terlemesine ve ağzının kurumasına yol açtı. Şövalyeye öfkelenmişti, kendisine öfkelenmişti. "Yani bana bütün bu zaman boyunca mağarada gizlice gezindiğini mi söylüyorsun?" diye sordu Kit. "Neden ona saldırmadın? Şeklini değiştirmeye fırsat bulamadan önce onu sırtından bıçaklamalıydın! Senin orada olduğuna dair hiçbir fikri olmadığı kesin!" "Yararı olmazdı," diye yanıtladı Sör Nigel. "Kılıcım işe yaramazdı." Kit hışımla söylendi. "Muhteşem bir muhafızsın!" dedi küçümseyerek. "Ben yumurtaların muhafızıyım," diye yanıtladı Şövalye. "Bunlar da benim emirlerim." "Peki onları nasıl korumak niyetindesin, Sör Hortlak? 'Lütfen, Ejderha efendim, gidin ve bu sevimli yumurtaları kırmayın' diyerek mi?" Şövalyenin yüzü kararmış ya da belki de ondan akan ışık azalmıştı, çünkü gölgeler onlara yaklaşmış gibiydi. "Bu benim 446 siUh kaRÖeşLIÇi işim," dedi kısık bir sesle. "Bunu kendim seçtim, bana verilmedi. Ancak buna katlanmak bazen zor oluyor. Yine de, kısa bir süre sonra nöbetim sona erecek, iyi ya da kötü, ve uzun süredir ertelenmiş olan seyahatime devam edeceğim. Plânıma gelince. . . ejderhanın önüne çıkıp dikkatini dağıtacağım. Dikkati benim üstüme yoğunlaşınca, sen saldıracaksın." "Dikkatini dağıtmak mı? Ne yapacaksın? Biraz şarkı söyleyip dans mı—" "Sus!" Sör Nigel uyarırcasına elini kaldırdı. "Odaya yaklaştık!" Kitiara nerede olduğunu gayet iyi biliyordu, içinde bulundukları koridor yön değiştirmişti. Kısa bir mesafe sonra, yumurtaların gizlendiği büyük odaya açılacaktı. Kitiara, o dönüşten hemen önce durdu. Sağdaki çıkıntılı kaya duvardan dönünce, o odaya girecekti. İmmolatus'la karşı karşıya gelecekti. Kitiara ejderhayı duydu, kayanın üzerinde sürünen heybetli kuyruğunu, güçlü nefesini ve karnında yanan ateşin gürültüsünü işitti. Onun kokusunu alabiliyordu, kükürt ve iğrenç sürüngen kokusunu. Koku ve kendi korkusu, kadının midesini bulandırıyordu. Ejderhanın kuyruğunu kayalara vurduğunu duydu, içinde bulundukları koridor sallandı. Kadının bedeni ısındı, sonra da buz kesti. Avuçları ıslaktı, kılıcının kabzasını tutuşunu mütemadiyen düzeltmesi gerekiyordu. İmmolatus, düşmanlarının doğmamışlarıyla konuşuyor ve onlara, muhtemelen ejderhaların dilinde, nutuk çekiyordu. Kitiara tek kelime bile anlamadı. Sör Nigel, "Şimdi girmeliyim," dedi ve kadın sözleri yanağında bir nefes gibi hissetti. Ejderhanın ulumaları, homurtuları ve kırılan kemiklere benzeyen alaylı sözlerinden hiçbir şey duyamıyordu. "İşaretimi bekle." "Boş ver!" diye tersledi Kitiara. Öfkeli ve korkmuştu. "Mezarına geri dön. Belki sana katılırım." i 447

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mARQARet weis ve öon peRRin __ Sör Nigel uzun uzun ve inceleyerek kadına baktı. "Bu tapınağa girdiğinden beri gördüğün ya da duyduğun hiçbir şeyi gerçekten anlamıyor musun?" Sert bir şekilde, "Tek anladığım, bunu kendi başıma halletmem gerektiği," diye yanıtladı Kitiara. "Kendim dışında kimseye güvenemeyeeeğim! Her zaman olduğu gibi." "Ah, bu her şeyi açıklıyor," dedi Sör Nigel ve selâmlamak için elini kaldırdı. "Elveda, Kitiara uth Matar." Işık kayboldu ve Kit tek başına kaldı, istediği kadar karanlık olmayan bir karanlıkta yalnızdı; karanlık, ejderhanın ateşiyle kırmızıya boyanmıştı. "Beni terk etti!" dedi Kitiara, şaşkına dönerek. Onu utandırarak kalmak zorunda bırakacağına güvenmişti. "Alçak hayalet beni gerçekten de burada ölmem için bıraktı! Ona lanet olsun! Cehennem'e kadar yolu var!" Artık harekete geçmesi gerektiğinin farkında olarak ve korkudan çok öfke hissederek, Kitiara kılıç elinin ıslak avu-cunu deri tuniğine sildi, kılıcının kabzasını sıkıca kavradı ve ateşle yanan karanlığın içine doğru uzun adımlarla ilerledi. * * * * * İmmolatus kendi kendine oldukça eğleniyordu. Buna hakkı vardı. Bu anı kazanmıştı, bedelini kanla ödemişti ve uzun sürmesini istiyordu. Hem, ejderha şekline alışmak, gücünün ve kudretinin dönüşünün zevkini çıkartmak için de zamana ihtiyacı vardı. Ön pençelerini mağaranın tavanına sürterek taşta derin yarıklar bıraktı. Arka pençeleri kayayı kazarak kırdı ve parçaladı. Kanatlarını açmak, kaslarını germek de isterdi. Ancak oda, sığabileceği kadar geniş olmasına rağmen, kanatlarını tamamen açabileceği kadar büyük değildi. Dağın kudretinden dolayı temellerine kadar sarsıldığını büyük bir tatminle hissederek kuyruğunu sallamakla yetindi. 448 silâh kâRöeşUOi İmmolatus, düşmanlarının doğmamışlarıyla konuştu, düşmanlarının bir yerlerde kendisini duyuyor olduğunun bilincindeydi. Yavrularının yuvasında olduğunu hissedeceklerdi. Amacının ne olduğunu bilecekler ama onu durdurmaya güçleri yetmeyecekti. Ebeveynlerin ıstırabını, umutsuz dehşetini hissetti ve onlara güldü, onlarla alay etti ve çocuklarını yok etmeye hazırlandı. Doğmamış ejderhaları yakmayı plânlamıştı, aslında istediği buydu. Ancak midesindeki ateş neredeyse sönmüştü; insan şeklindeyken değersiz bir kıvılcımdan başka bir ,«°v değildi ve korumak için mütemadiyen ilgilenmek gerekiyordu. Ateşi canlandırmak zaman aldığından, en azından başlangıçta, yumurtaları pençeleriyle kırmaya ve belki de birkaç düzinesinin sarısını yemeye karar verdi. Yaşayacağı keyfin beklentisiyle, hatalarını tekrar gözden geçirdi ve daha sonra yüz yıllık rüyalarında tekrar canlandırmak için her anın tadına vararak intikamından şeytanî bir zevk aldı. immolatus o kadar eğleniyordu ki, ayaklarının dibinde gümüş-beyaz parlayan ışık noktalarına fazla önem vermedi. Işığın, düşmanları tarafından saçılmış sayısız gümüş puldan || başka bir şey olmadığını düşündü. Işığın gideceğini umarak ti hafifçe kafasını kaldırdı, çünkü kendisini rahatsız ettiğini fark \h etmişti—gözüne kaçmış bir saman çöpü gibi. ' ' Işık kaldı. Ondan kurtulamıyordu ve hakkından gelmek için konuşmasına ara vermek zorunda kaldı. Kendisine acı vermesine rağmen ışığa daha yakından baktı. Bir yandan izlerken, ışığın biçim ve şekil aldığını gördü. Şekli tanıdı. Paladine'ın dalkavuklarından biri.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Öldürmem için bir Solamniya Şövalyesi!" diye kıkırdadı İmmolatus. "Ne mutluluk! Memnuniyetimi daha da arttıracak başka bir şey dileyemezdim. Kim Kraliçemin beni terk ettiğini söylemiş? Hayır, o bana bu hediyeyi verdi." 449 maRQARet weis ve öon peRRin____________________ Şövalye tek kelime etmedi. Antika kınından kılıcım çekti. Ejderha yarı yarıya körleşmiş olarak gözlerini kırpıştırdı. Gümüş renkli ışık, gözlerine saplanan gümüş bir mızraktı. Acı dayanılmazdı ve gittikçe de kötüleşiyordu. "Seninle uzun uzun oynardım, solucan," diye hırladı Immolatus, "ancak benim sinirime dokunmaya başlıyorsun." Pençesini sertçe indirerek şövalyeye saldırdı, zırhını yırtarak onu öldürmeye niyetlenmişti. Şövalye saldırmadı. ��lümün kaçınılmaz bir şekilde üstüne doğru geldiğini görerek kılıcını, kabzası yukarıda olacak şekilde, havaya doğru kaldırdı. "Paladine, tarikatımın ve ruhumun tanrısı," diye seslendi şövalye. "Yeminime sadık kaldığıma şahit ol!" Gülünç şövalyeler, diye düşündü Immolatus, pençesi aşağıya inerken. Yemin ediyorlar, dua ediyorlar—kaypak tanrıları onları terk ettikten sonra bile. Tıpkı Kraliçemin beni terk edip, sonra da sanki hak etmişçesine saygı, hizmet ve iman isteyerek dönmesi gibi! Ateş gibi yakan bir acı, ejderhanın içini parçaladı. Kuvvetli darbesi çılgına dönerek hedefini şaşırdı. Öfkeden gözü dönmüş bir şekilde, Immolatus kendisine neyin vurduğunu" görmek için arkasını döndü. Solucan. Uth Matar. O insan pisliği, Ariakas tarafından5 üzerine salınmış olan sinir bozucu, kan emici solucan. * * * * * '•;?? Kitiara, hayaletin tekrar ortaya çıktığını görmekten hem; memnun olmuş hem de şaşırmıştı. Şövalyenin görüntüsü ka-^ dına cesaret verdi. Ejderhanın sol arka bacağının etrafından gizlice dolanarak, ejderhaya arkasından saldırdı ve kılıcını iki eliyle ejderhanın böğrüne sapladı. Hayati bir organı hedeflemişti. Ejderha anatomisi hakkında pek bir şey bilmediğinden, 4^0 siUh kARoesliQi kalbe vurmayı dilemiş ve çabuk bir ölüm ummuştu. Kılıcı bir pulu sıyırıp geçti. Vuruşu derine indi ancak bir kaburgaya çarptı, hayatî bir şeye değil. "Kahretsin!" Kitiara kanlı kılıcı çekip çıkarttı ve zamanının sınırlı olduğunu tahmin ederek, tekrar vurmak için umutsuz bir girişimde bulundu. * * # * * Önden ve yandan saldırıya uğramış olan İmmolatus, bakışlarını daha tehlikeli olarak nitelendirdiği düşmanına çevirdi, lanet olası Solamn'a. Savrulan kuyruğu solucanın hakkından gelirdi. Ejderhanın kuyruğu şaklamaya hazırlanan bir kamçı gibi kıvrıldı ve aniden serbest kaldı. Kuyruk Kitiara'ya göğsünden çarptı ve kadının düşmesine, yerde yuvarlanarak koridora geri dönmesine neden oldu. Kadının kılıcı elinden uçtu. "İnancımın karşılığını ver, tanrım," diye bağırıyordu şövalye boşluğa. "Yeminimi yerine getirmemi bana ihsan et!" Şövalye kılıcını havaya doğru savurdu. Aptalca bir hareket, ama bu şövalyeler arasında popülerdi. Her zaman bir göz çıkarabilmeyi umuyorlardı. Kılıç gümüş bir alevle parladı, immolatus standart savunmayı yaparak kafasını yukarı kaldırdı ve geri

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çekti. Sör Nigel, ejderhanın gözünü hedeflememişti. Gümüş a-levlerle parlayan kılıç hızla havaya yükselerek mağaranın tavanına çarptı. Keskin olmayan kılıç, kayanın içine saplandı. Ejderha güldü. Başını eğdi ve çenesini açıp kapatmaya başladı; şövalyeyi ezici ağzıyla yakalamak niyetindeydi. Dişleri birbirinden ayrıldı ve havayı tutarak kapandı. Şövalye sakince durmaya devam etti; yukarı bakıyordu, elleri selâm vermek ya da belki de dua etmek için havadaydı. 4^1 rruRQARet weis ve öon peRRln Arkasında, altın ve gümüş ejderhaların yumurtaları, kayadan bir yuva içinde duruyorlardı. Yukarısmda, tavan çatırdamaya başladı. Büyük bir kaya parçası düşerek İmmolatus'un kafasına çarptı. Sonra bir diğeri geldi ve bir diğeri. Ve sonra kayalar bir şelâle gibi akarak ejderhayı gömmekle tehdit ettiler. Keskin taşlar bedenine çarptı, onu yara bere içinde bıraktı. Bir tanesi kanadını yardı. Başka biri parmağını ezdi. Üstüne yağan bu darbelerden sersemleyen İmmolatus, bir sığınak aradı. Koridora geri çekildi, tavanının dayanacağını, üstüne yıkılmayacağını umuyordu. Zemin ayaklarının altında sallanırken koridorda çömeldi. Toz ve keskin parçalar havayı doldurdu, mağaranın tavanından düşerek sekti. Göremiyor, zar zor nefes alabiliyordu. Sonra sarsıntı bitti. Heyelan durmuş ve tozlar çökmüştü. İmmolatus dikkatlice bir gözünü açtı ve etrafa bakındı. Hareket etmeye korkuyor, bütün dağı yıkacağından endişeleniyordu. Solamniya Şövalyesi gitmiş, korkunç heyelanın altına gömülmüştü. Giden başka bir şey de yumurtalardı, içinde bulundukları oda tonlarca kayayla mühürlenerek kapanmıştı. Doğmamış ejderhalar, İmmolatus'tan uzakta, güvendelerdi. Hayal kırıklığı ve öfkeyle kükreyerek, midesinden bir ateş topu çıkartıp yeni oluşmuş kaya duvara gönderdi, ancak bunun da tek yaptığı graniti aşırı ısıtıp eriterek, kaldırılması imkânsız bir kütle haline getirmek oldu. Pençeleriyle duvarı eşeledi ve tüm çabalamasına rağmen ancak küçük bir kaya parçasını yerinden çıkartabildi; o da kayaların oluşturduğu tepeden aşağı yuvarlandı ve ejderhanın ayağına düşerek canını yaktı. Ejderha duvara baktı. İntikam tatlı olabilirdi, ancak çok da zahmetliydi. Ayrıca bir de şu Kara Kraliçe konusu vardı: Olayların bu hâle gelmesinden memnun olmayacaktı ve İmmolatus, her ne kadar tanrıçasını küçümsese ve onu dönek 4^2 siUh kARöeşLiOi ve kaprisli olduğu için reddetse de, içinin derinliklerinde onun gazabından korkuyordu. Eğer yumurtaları yok etmiş olsaydı, onu ikna edebilirdi. Dökülmüş yumurta sarıları için üzülmenin bir anlamı yoktu. Ancak hem onun emirlerine karşı gelmiş hem de istemeden, yumurtaların kırılacağı ve ebeveynlerinin gelip onları özgür bırakacağı güne kadar güvende olmalarına neden olmuştu. İmmolatus, Majestelerini sakinleştirmenin zor olacağını düşünüyordu. Kısa bir an için, çatının düşmesiyle bütün yumurtaların ezildiğini umuduna kapıldı; ancak Paladine'ı uzun süredir tanıyor, şövalyenin duasının duyulduğunu biliyordu. Tavanı, ejderhanın kulaklarının etrafından yere indiren darbe, fanı bir el tarafından vurulmamıştı. Şans eseri, immolatus tanrının öfkesinden kaçmıştı. Bir dahaki sefere bu kadar şanslı olmayabilirdi. Önceden olduğu gibi, dağın sallanmaya devam ettiğini hissedebiliyordu. Artık gitme zamanıydı, Paladine tekrar denemeden önce. immolatus girdiği yoldan çıkmak için dönünce koridorun kapanmış, molozlarla tıkanmış olduğunu gördü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ejderha sinirle hırladı. Korkmaktan ziyade öfkelenmişti. Ejderhalar yer altında olmaya alışkındırlar; gözleri karanlıkta görebilir ve burun delikleri havadaki en ufak esintiyi fark e-debilirdi. immolatus temiz hava kokusu aldı. Bir yerlerde başka bir çıkış olduğunu biliyordu. Solucanın kendisi için çizmiş olduğu tapınak haritasını düşününce, yukarı ve dışarı ilerleyen başka bir koridor olduğunu hatırladı. Uğursuz Paladine Tapı-nağı'na giden bir koridor. "Hiçbir şey yapamasam da, manzaradaki o iğrenç lekeyi yerle bir edeceğim," diye mırıldandı immolatus, alevler dişlerinin arasından sızarken. "Önce onu yakacağım ve sonra da bu şehri yakacağım. Cehennem'de ölümün dumanını kokla-yacaklar ve işte o zaman, Kraliçem ya da başka bir tanrı bana 4^3 rruRQARet weis ve öon pecRln hele bir dokunsun! Hele bir dokunsun!" Mırıldanıp, şikâyet ederek meydan okuduktan sonra temiz havayı kokladı ve kaynağını buldu. Yolunu kapatan molozları, ki bu noktada pek fazla değildiler. Pençeli eliyle iterek, ejderha yolunu kolaylıkla temizledi. Haritadan hatırladığı koridoru buldu. Koridor açık ve temizdi, heyelandan etkilenmemişti. Ancak ufak bir koridor du. Dar bir koridor. İnsan boyutlarına göre bir koridor. İmmolatus inledi, şiddetli hayal kırıklığının ağırlığı altında neredeyse ezilecekti. Tekrar o şekle dönmek zorundaydı, o nefret ettiği iğrenç şekle, o zayıf ve cılız şekle, o insan şekline. Çok şükür, bu et çantasının içinde uzun bir süre yürümek zorunda kalmayacaktı, sadece koridordan geçene kadar, ki o da, eğer aklında canlandırdığı harita hatalı değilse, pek uzun değildi. Büyünün kelimelerini söyledi; her birini dişleriyle ezip, her birinden tiksinerek. Ve dönüşüm meydana geldi, her zamanki gibi ağrılı ve utanç verici bir şekilde. Kırmızı cübbeli büyücü immolatus, koridordaki harabenin tam ortasında durdu. Cübbesinin kumaşı anında yan tarafındaki yaranın üstüne yapıştı, ejderha şeklindeyken güç belâ fark ettiği, ancak insan şeklindeyken derin olduğunu ve kanadığını görmekten endişe duyduğu bir yaraydı bu. Bunu yapan solucana sövüp sayarak, immolatus kadına ne olduğunu merak etti. Etrafındaki enkaza bir göz gezdirdi ancak kadına dair hiçbir iz göremedi. Dinledi ama hiç ses duymadı: Ne bir inilti, ne bir imdat çığlığı. Kadının şu anda dağın yarısının altında yatıyor olduğuna karar verdi. Cehenneme kadar, diye düşündü ve elini vücudunun yanına bastırarak, ağrı dolu bir soluk haline gelen her nefeste ve her adımda zayıf insan bedenine lanet ederek koridora girdi. * * * * * 4*4 silAh kâRdeşLi^i Kitiara, ejderhanın ayak seslerini duyamayana kadar bekledi ve ondan sonra da yüze kadar saydı. Kendisini duyamayacak kadar uzaklaşmış olduğundan emin olunca, hayatını kurtaran, kendisini ejderhanın devasa bedeninden koruyan molozun altından sürünerek çıktı. Berelenmiş, sayısız kesikten kan kaybeden, kaya tozuna bulanmış, korku ve çabalamaktan tükenmiş olan Kit, artık bu işten usanmıştı. Tutkusu son derece azalmıştı. Ejderhaordu-larının generalliğini, bir kupa cüce içkisi ve sıcak bir banyoyla değiştirebilirdi. Bu sefil yerden şu anda çıkıp gidebilir, ejderhayı elinden ne gelirse onu yapması için terk edebilirdi—eğer gidilebilecek bir yeri olsaydı. Maalesef tek çıkış, ejderhanın gittiği yöndeydi. Onun yürüdüğü yol, kendisinin de yürümek zorunda olduğu yoldu. Burada karanlıkta kalmak, dengesiz bir dağın içinde kapana kısılmak istemiyorsa, onun hakkından

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gelmek zorundaydı. "Sör Nigel?" diye seslenmeyi göze aldı. Hiç cevap yoktu. O taraftan yardım gelmeyecekti. Kadın, onun kaya dağının altına gömüldüğünü görmüştü. Ancak yemini gerçekleşmişti. Yumurtaları korumak için bir yol bulmuştu. Bu sırada ejderhayı da öldürmüş olmaması çok acıydı. Şimdi bu iş kendisine kalıyordu. Tek başınaydı. Her zamanki gibi. Kılıcını kısmen molozlara gömülmüş bir şekilde buldu. Ve hâlâ bıçağına sahipti. İmmolatus'un büyüsü vardı—güçlü, ölümcül büyüsü. Ancak şu an insan şeklinde karanlık bir yolda ve sırtı kadına dönük olarak yürüyordu. Üstelik bu sefer Kitiara'nın önündeki sırt gerçekti, bir görüntü değil. Kitiara bıçağını çizmesinden çıkarttı, içindeki kumu çıkartmak için gözlerini ovaladı, ağzındaki tozu tükürdü. Koridora girerek, yumuşak adımlarla ejderhanın ardına düştü. 4^ M Safları yaran askerler, taşıdıkları koçbaşıyla birlikte şehrin açık kapılarından hızla içeri girdiler. İçeri girip de geçici bir güvenliğe kavuştuklarında durdular; arka saflardaki adamların sırtlarına siyah tüylü oklar yiyerek öldüğü haberleri cüce içkilerinin alev alışı gibi yayılırken nefesleri kesilmişti ve öfkeden köpürüyorlardı. Ön bölüklerde yer alanların bir kısmı arkalarına dönerek kapıya yöneldiler, alana geri dönmek ve öç almak istiyorlardı. Subaylar bağırarak göz dağı verdiler ve düzen sağlamaya çalıştılar; bu sırada Umudun Sonu'nun halkı, olanları ihtiyatlı bir şekilde duvardan izliyordu. Bu sert askerlerin yanlarında kurtuluşlarını getirdiklerini biliyorlardı, ancak onların bu ilk görüntüsü—kan için uluyorlardı—sivillerin yüzünü soldurmuş ve titretmişti. Başkanın aklında eski bir söz gelmişti—eli arka cebinde olan kenderdense, önündeki kender yeğdir. Kendilerine ihanet etmiş olanlara korkunç ölümler dileyerek küfürler eden bu soğuk bakışlı profesyonellere kapıyı açmış olmaktan pişmanlık duyduğu çok açıktı. "Şu kapıları kapatın!" diye bağırdı baron savaş atının üzerinden. At heyecanla zıpladı ve dans etti, burun deliklerini kabartmış, kulaklarını geriye atmıştı ve fazla yaklaşan herkesi ısırıyordu. "Şu arabaları arkadaki yerlerine çekin! Okçular, duvarlara!" Atın gemlerini—büyük bir cesaretle—tutmuş olan KomusiUh kaRöeşLiÇi tan Morgon'a, "Alçak herifler!" diye bağırdı. "Ne yaptıklarını gördün mü? Sırtımızı döndüğümüzde bize saldırdılar! Tanrı aşkına, o Komutan Kholos'u bulacağım ve ciğerini sökeceğim! Patates ve soğanla onu yiyeceğim!" "Evet, lordum. Gördüm, efendim," diyen Komutan Morgon hem atı hem de sahibini sakinleştirdi. "Siz haklıydınız, Baron! Ben yanıldım. Bunu itiraf ediyorum." "Ve bunu unutmana izin vereceğimi hiç sanma! Ha, ha, ha!" diyen baron o çılgın kahkahasını atarak, dehşetten donmuş halkın iyice korkmasına neden oldu. "Kiri-Jolith adına," diye ekledi etrafındaki tepinen, kılıçlarını savuran ve küfreden askerlerine ters ters bakarken, "bu aptallar kudurdular. Düzeni sağlayacağım, Komutan Morgon! Şimdi!" C Bölüğü, kapılardaki barikatları temizlemekle görevliydi. Koçbaşının kapıya bir kere çarpması, C Bölüğü'nün kapıları sonuna kadar açması için bir. işaretti. İki okçu, düzenli bir şekilde şehre çekilmeden önce, arkadaşları için koruma ateşi sağlamışlardı. C Bölüğü'ndekiler hazır bir şekilde, harekete geçmek için durmuş, kendilerini karmaşadan uzak tutmuşlardı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Senej Usta baronun emrini duyarak, "Kapıları kapatın!" diye bağırdı. "Herkesin şehir duvarları içinde kaldığından e-min olun!" C Bölüğü'nün adamları emre uymak için hızla hareket ettiler. Bazıları kapılara fırladılar. Diğerleri, aklı başından giden ve ölmüş olan arkadaşlarının öçlerini almak için şehirden çıkmaya çalışan askerleri kılıçlarının keskin olmayan taraftarıyla ittirdiler veya onlara vurdular. Çavuş Nemiss, Caramon'u yolun tam ortasına dikerek, adamlar arkasındaki kapalı ahşap kapıları kapatmaya çalışırken, "Orada dur, Majere!" diye emretti. "Kimsenin geçmesine izin verme!" "Emredersiniz, efendim!" diyen Caramon yavaşça kapa4?7 maRqaRet wels ve öon peRRin nan kapılardan uçan düşman oklarına aldırmayarak yerini aldı. Heybetli bacakları dengesini korumak için açıldı, kol kasları gerildi. Onu geçmeye çalışanlar ya ayakları yerden kesilip geri savruldular, ya da—son çare olarak—kafalarına amacı sadece akıllarını başlarına getirmek olan yumuşak bir yumruk yediler. Kapılar gürültüyle kapandı. Düşman bu beklenmedik durumu gözden geçirmek ve tekrar toparlamak için durduğunda, okların uçuşu da kesilmişti. "Şimdi ne olacak, efendim?" diye sordu Komutan Mor-gon. "Burada kuşatma altında mı kalacağız?" Baron, "Bu tamamen Kholos'a bağlı," diye yanıtladı. "E-ğer onun yerinde olsaydın, sen ne yapardın, Morgon?" "Birliklerimi geri çeker, destek hattımı oluşturur ve şehirdeki herkes açlıktan ölene kadar beklerdim, lordum," diye cevap verdi Morgon. "Çok iyi, Komutan Morgon," dedi baron. "Sence Kholos ne yapacak?" "Eh, lordum, bence o ıslak bir ejderden daha çok kudura-cak. Benim tahminim, elindeki her şeyi bize atacak, kapıları kırmaya ve bizi olduğumuz yerde öldürmeye çalışacak." "Ben de kesinlikle öyle düşünüyorum. Bir bakmak için duvara çıkıyorum. Subayların bölüklerini sıraya sokmasını sağla, öncü bölüğü ortaya al, diğer bölükler de onları takip etsin. On dakikan var, daha fazlası değil!" Komutan Morgon subaylarına seslenerek, koşarak uzaklaştı. Çabucak emirleri iletti. Kısa bir süre sonra trampetler çalmaya ve borazanlar ötmeye başlamıştı. Çavuşlar bağırarak, tekmeleyerek ve ittirerek adamlarını sıraya soktular. Disiplin ve düzeni gösteren tanıdık seslerle rahatlayan askerler sakin-leştiler ve şevkle saflarını oluşturdular. "Barikatları yerlerine geri koyalım mı, efendim?" diye sordu Senej Usta. 4:5*8 silah kâRÖeşLicJi Komutan Morgon duvarın tepesine, baronun şehrin başkanı ve ileri gelenleriyle konuştuğu yere baktı. Morgon kafasını salladı. "Hayır, Senej. Sanırım baronun ne planladığını biliyorum. Yine de onları her ihtimale karşın hazır tut." Karmaşanın en alevli döneminde Raistlin, Horkin'i aradı. İlk başta Raistlin, ustayı kargaşanın ortasında bulamayarak endişelenmeye başladı, özellikle de olayları duyduğunda. Kapılar gürültüyle kapanıyordu ve Raistlin "sevgili Luni"nin içki arkadaşını terk ettiğini düşünmeye başlamıştı ki, Horkin'in bacağına ok saplanmış bir askere sarılmış olarak yalpalaya yalpalaya kapıdan girdiğini gördü. Adamın acısı keskin olmalıydı, nefesi kesilip titremeden ayağını yere koyamıyordu. "Sizi bulduğuma sevindim, efendim," dedi Raistlin içtenlikle. Tok

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sözlü ve sert Horkin'e ne kadar çok değer verdiğini o ana kadar anlamamıştı. Raistlin, yaralı adamın yükünü paylaşmak için kolunu uzattı. Adamı aralarına alarak, başka yaralıların da toplandığı, ağaçların altında, sessiz bir yere taşıdılar. "Ölenlerin arasında olmanızdan korktum. Dışarıda ne oldu?" Horkin kapıya kasvete bakarak, "İhanet, Kırmızı," dedi. "İhanet ve cinayet. Aldatıldık, buna hiç şüphe yok. Neden ve niçine gelince, hiçbir şey bilmiyorum." Kurnaz bir ifadeyle Raistlin'e baktı. "Benden daha çok şey bilebilirmişsin gibi gözüküyor, Kırmızı. Baron dün gece başkanın evinde kendisine eşlik ettiğini söyledi bana. Dedi ki epey yararlı olmuşsun." "Sanırım yaşlı çift uzun yıllardan beri bu kadar iyi uyumamışlardır," diye yanıtladı Raistlin tatsızca, "ve tüm yaptığım da bundan ibaretti. Baron ve başkanın konuştuklarına gelince, sizden daha fazla bir bilgim yok. Beni odadan göndermişti." "Bunu kişisel alma, Kırmızı. Bu baronun yapısı. Bir sırrı ne kadar az kişi bilirse, sırrın saklanması o kadar olasıdır, bu onun parolası. Bu kadar uzun yaşamasının nedenlerinden biri. 4^9 nuRQARet weis ve öon peRRin Şimdi"—Horkin etrafına bakındı—"yaralılarla ne yapacağız?" "Ben de size tam bunu söyleyecektim, efendim. Sanıyorum yaralılar için bir barınak buldum. Şehirde Paladine'a a-danmış eski bir tapınak olduğunu biliyor muydunuz, efendim?" "Paladine'a adanmış bir tapınak mı? Burada mı?" Horkin çenesini sıvazladı. "Evet, efendim. Savaştan güvenli bir mesafede. Eğer bir araba ayarlayabilirsek, yaralıları oraya nakledebiliriz." Horkin, "Peki neden bu eski tapınağın yaralılarımızı barındırmak için iyi bir yer olacağını düşünüyorsun?" diye sordu. "Tapınağı dün gece gördüm, efendim. Yani, şey gibi gözüküyor. . . " Raistlin tereddüt etti. "Kutsanmış bir yer gibi gözüküyor, efendim." "Bir zamanlar kutsanmış olabilir, Kırmızı," dedi Horkin içini çekerek. "Ancak artık değil." Raistlin kısık bir sesle, "Kim bilebilir, efendim?" dedi. "Siz ve ben biliyoruz ki, bir tanrıça Krynn'i terk etmedi." Horkin bunu düşündü. "Savaştan güvenli bir mesafede olduğunu mu söylüyorsun?" "Daha güvenli olamazdı, efendim," diye yanıtladı Raistlin. "Eski olmalı. Yıkılmış mı?" "İhmal edildiği kesin, efendim. Daha detaylı olarak incelememiz gerekecektir, elbette. Ancak durumu epey iyiymiş gibi gözüküyor." "Sanırım gidip bir bakmanın zararı olmaz," dedi Horkin. "Ve kim bilir? Paladine çok uzun bir süre önce gitmiş olsa bile, belki de hâlâ ortalıkta gezinen biraz kutsallık kalmıştır geride." Havaya baktı ve, "Tek dileğim çatının sağlam olması," diye ekledi. "Akşam karanlığı çökmeden önce yağmur yağacak. Eğer çatı akarsa başka bir yer buluruz, kutsal olsun ya da olmasın. Git tapınağını kontrol et, Kırmızı. Ben bir ara460 silAh kâRöeşliOi ba ayarlayacağım. Çavuş Nemiss'e söyle, sana koruma versin." Raistlin, "Gerçekten de birine ihtiyacım yok, efendim," dedi. Bütün gece boyunca rüyasında gümüş ay ışığıyla yıkanan tapınağı gördükten sonra, Raistlin, Solinari'nin belli bir nedenden dolayı dikkatini tapınağa çektiğine kesinlikle inanır olmuştu. Bu nedenin ne olabileceği hakkında Raistlin'in hiçbir fikri yoktu. Tapınağa yalnız girmek istiyordu ve tanrının iradesine kendisini sunmak istiyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bunun için de, kendisiyle konuşmak isteyen hangi ses olursa olsun hazırlıklı olmalıydı. Bazı ağzı kalabalık budalaların tepinerek ortalıkta gezinmesini, kaba yorumlar yapmasını ve o kutsal yerde bulunabilecek ruhları gücendirmesini istemiyordu. "Herhalde kardeşini yanına almak istersin," dedi Horkin. "Hayır, efendim," diye yanıtladı Raistlin kesin bir şekilde. O, tam da aklından geçirdiği budalaydı. Tapınak kendisinin keşfiydi, ona aitti. Tapınağı ilk görenin Caramon olduğu gerçeğini kolaylıkla unutmuştu. "Gerçekten de birine ihtiyacım yok-" "İyi bir savaşçıya ihtiyacın olacak, Kırmızı," dedi Horkin katî olarak. "Eski bir tapınakta ne gizlendiğini asla bilemezsin. Çavuş Nemiss'le konuşacağım. Belki yanına Otlakçıyı bile almana izin verir." Raistlin içinden inledi. * * * # # Neredeyse ordu geldiğinden beri şehri örten gri ve alçak bulutlar, dağdan esen güçlü ve soğuk bir rüzgârla dağılmıştı. Sıcaklık da hızla düşmüş, hava bir anda yaz başlarının havasından sonbahar sonlarının havasına dönüşmüştü. Horkin o akşam yağmur yağabileceğim tahmin ediyordu, ancak şimdilik güneş ışıl ışıl gökte parlıyor, sonık ve taze hava kuşatma al461 maRQARGt weis ve öon peRRin tındaki şehirde bulunanların kalplerini umutla dolduruyordu. Ancak bu umut, duvarın ötesine bakıp da Komutan Kholos'un saldırı için yürüyen büyük ordusunu görünce azalıyordu. Baron plânını kurdu. İlk başta başkan ve subayları tarafından kaygıyla karşılanmasına rağmen, adamlar kısa bir süre içinde bunun Umudun Sonu'nun son umudu olduğu konusunda ikna edildiler. İlk siyah tüylü oklar duvarların üstünden geçmeye başladığında, baron plânını uygulamaya koymak için çıktı. Ferahlatıcı rüzgâr, Caramon'un bedenindeki teri kuruttu ve adam, her bir büyük nefeste kaslı göğsünü büyüterek ciğerlerini onunla doldurdu. Bu durum ona kapalı panjurlar ardından bakan birkaç ev kadınının çok hoşuna gitti. Caramon dövüşü kaçırdığı için önce perişan olmuştu, ancak yaralı arkadaşları için bir barınak bulma düşüncesi onu oldukça rahatlattı. Otlakçı da bu görevden memnundu, yaklaşmakta olan savaşta pek de bir şey yapamayacağının zaten farkındaydı. Tapınağı araştırmaya can atıyordu ve arkadaşlarını böylesi yerlerde saklı olduğu bilinen kayıp ve unutulmuş hazinelerle ilgili hikâyelerle eğlendirdi. "Yani son üç yüz yıldır hiç kimse hazine aramayı aklına getirmemiştir diye tahmin ediyorsun," dedi Raistlin iğneleyici bir şekilde. Sinirleri tepesindeydi. Her şey sinirine dokunuyordu; havadaki değişiklikten, birlikte olmak zorunda olduğu kişilere kadar. Rüzgâr, cübbesinin eteklerine takılıp onu havalandırdığında neredeyse düşecekti. Esinti soğuktu, onu titretti ve öksürmesine neden oldu. Öyle bir öksürük ki, gücünü yeniden kazanmak için bir binaya yaslanmak durumunda kaldı. "Eğer bir hazine varsa, hazineyi koruyan bir muhafız olmalı," dedi Otlakçı heyecanla fısıldayarak. "Eski tapınaklarda neyin olduğunu bilirsin, değil mi? Hortlaklar! İskelet savaşçı462 silâh laRöeşLiği lar. Güller1. Belki de bir iki iblis... " Caramon huzursuzlanmaya başlamıştı. "Raist, belki de bu o kadar—" "Rastladığımız bütün güllerle ilgileneceğime söz veriyorum, Caramon," dedi Raistlin hırıltılı bir sesle. Arkalarında borazanların, trampetlerin ve baronun ordu-sundaki

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


adamlardan çıkan bağırışların sesini duydular. Caramon durup, omzunun üstünden arkaya bakarak, "Bu saldırı işareti!" dedi. "Ki bu da, daha fazla yaralı olacağı anlamına geliyor," dedi Raistlin, vicdanının bir an için sızlaması üzerine. Görevlerinin önemini hatırlayan üçlü, hızlarını arttırdı. Hortlaklar ya da hazine hakkında daha fazla konuşma olmadı. Depoya ulaşarak, tapınağa uzanan sokağı izlediler ve binayı kolaylıkla buldular. Caramon, "Burası doğru yer mi?" diye sordu, alnı kırışarak. "Olmak zorunda!" diyen Raistlin öksürmeye başladı. Geçen gece, karanlıkla çevriliyken, tapınak huşu uyandıran ve gizemli bir yer gibi görünmüştü. Günün parlak ışığı altında ise tapınak bir hayal kırıklığıydı. Çatıyı destekleyen sütunlar çatlaktı. Çatının kendisi de bel vermişti. Duvarlar lekeli ve solmuştu, avlu yabanî otlar içinde boğuluyordu. Öksürük nöbetinden dolayı bitkin ve her tarafı ağrıyan, kemiklerine kadar üşümüş olan Raistlin, tapınağı görmüş olmaktan, en az onu yaralılar için bir barınak olarak önermiş olmaktan duyduğu kadar pişmanlık duymaya başlıyordu. Bina düşündüğünden daha viran bir haldeydi. Horkin'in akan çatıyla ilgili uyarısını hatırlayan Raistlin, bu yerin bir çatısının olduğundan bile şüphe etti. Soğuk rüzgârın cereyanlı harabeler arasında kuvvetle estiğini hayal edebiliyordu. 1 Gûl: Bir çeşit hortlak, hortlamış bir yaratık, ing. Ghoul 463 mARQARet weis ve öon peRRln "Buraya gelmek bir hataydı," dedi. "Hayır, değildi, Raist," dedi Caramon yüreklice. "Bu yer güzel hisler uyandırıyor. Onu sevdim. Önce güvenli olduğundan emin olmamız, alanı emniyete almamız lâzım." Çavuş Nemiss'in bu terimi kullandığını duymuş, kullanmak için bir fırsat arıyordu. Zevkle, "Alanı emniyete almalıyız," diye tekrarladı. "Ne alanı? Alan malan yok!" diye tersçe yanıtladı Raistlin. "Burada harap olmuş eski bir bina ve yabanî otlarla kaplı bir avludan başka hiçbir şey yok." Son derece hayal kırıklığına uğramıştı ve nedenini anla-yamıyordu. Burada ne bulmayı ummuştu? Tanrıları mı? Caramon, konu hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmeyen birinin bütün yetkisiyle, "Bina yeterince dayanıklı gözüküyor. Sağlam bir mimarî. Cüceler tarafından yapılmış olmalı," diye belirtti. "Bütün bu yüzyıllar boyunca ayakta kaldığına göre dayanıklı olmak zorunda," diyen Otlakçı, pratikliğin sesini ekledi. "En azından gidip bir kontrol etmeliyiz," diye bastırdı Caramon. Raistlin tereddüt etti. Geçen gece, Solinari burayı işaret ediyor, müridinin bir zamanlar kutsal olan bu yere gelmesini sağlamaya çalışıyor gibiydi. Ancak bu olurken geceydi—gündüz saatlerinde öylesine sakin ve güvenilir olan aklın, hayal kuran kısmını serbest bıraktığı ve karanlık gölgeleri çeşitli hayali şekillere ya da korkunç biçimlere soktuğu sıralar. Dün gece bina o kadar güzel, güvenli, kutsal gözükmüştü ki. . . Bugün, içinde kötü bir şeyler vardı. Arkasını dönüp hızla uzaklaşması ve bir daha asla geri dönmemesi gerektiğini çok güçlü bir şekilde hissetti. Caramon, iyi niyetli bir merak içinde, "Sen burada, güvenli olan sokakta kalabilirsin, Raist," dedi. "Otlakçı ve ben gidip içeri bir göz atacağız." 464 silah laRöeşli^i

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Raistlin kardeşine pekala o siyah oklardan biri olabilecek bir bakışla baktı. "Ben 'güvenli' mi dedim?" diye geveleyen Caramon'un yüzü kıpkırmızı kesti, sanki ok alnına girmiş ve kan akmasına neden olmuş gibi. "Sıcak' demek istedim. Söylemek istediğim buydu, Raist. Ben öyle demek—" "ikiniz de gelin," diye sertçe konuştu Raistlin. "Ben önden gideceğim." Caramon bunun fazla aceleci bir hareket olduğunu söylemek için ağzını açtı. Daha güçlü, daha iri ve daha iyi silahlanmış olan kendisinin önde gitmesi gerekirdi. Kardeşinin sıkıca kenetlenmiş dudaklarını ve parlayan gözlerini görünce, Caramon bunu tekrar düşündü ve uysalca arkaya geçti. Avlu hiçbir koruma sağlamıyordu. Tapınakta saklanan herhangi birinin görüş alanı ve menzili içinde olacaklardı. Caramon elini kılıcının kabzasına koydu. Otlakçı bıçağını çekti. Üçlü etrafa bakınıp, en ufak bir sesi bile duymak için kulaklarını dikerek avluda ilerlemeye devam etti. Ölü yaprakları köşelere süpüren rüzgârdan başka hiçbir şey duymadılar; yüksek, beyaz bulutların kırık kaldırım taşları üzerine ilerleyen gölgeleri dışında hiçbir şey görmediler. Altın kapılara yaklaştıkça, Raistlin rahatlamaya başladı. Eğer başka şeyler bir zamanlar burada bulunmuşlarsa bile, artık gitmişlerdi. Tapınak terk edilmişti, bundan emindi. Ancak tapınağa çıkan basamaklara ulaşınca, Raistlin kapalı olacağını düşündüğü altın kapıların aralık durduğunu gördü, sanki biri içeri bir göz atmak için kapıları biraz açmış gibiydi. Bunu gören Caramon, cesaretle öne geçerek kendi bedenini kardeşininkine siper etti. "Bırak içeri biz bakalım, Raist." Kılıcını çekerek merdivenlerden yukarı koştu, sırtını kapının yanındaki duvara dayadı. Otlakçı da onun ardından fırladı ve elinde bıçağı, kapının diğer tarafındaki yerini aldı. 4&f mARQARet weis ve öon peRRin _________ "Hiçbir şey duymuyorum," dedi fısıldayarak. Caramon da, "Hiçbir şey görmüyorum," diye yanıtladı. "Burası Cehennem kadar karanlık." Kapıyı ittirmek ve içeri daha çok ışık girmesini sağlamak için elini uzattı. Tam bu sırada, güneş şehrin duvarlarının üstüne yükseldi, bir güneş ışığı huzmesi Caramon'un parmaklarıyla aynı anda kapıya çarptı ve adamın dokunuşunun güneşin dokunuşu gibi gözükmesine neden oldu. Adam altını parlattı, ışıldamasını sağladı. Tam o anda, Raistlin tapınağı şimdiki haliyle değil, bir zamanlar olduğu gibi gördü. Hayret ve huşu içinde bakakaldı, büyülenmişti. Mermerdeki çatlaklar yok oldu. Kir ve toz tabakası ışıkta yanıp küle dönüştü. Tapınağın duvarları beyaz beyaz parladı. Öfkeyle tahrip edilmiş revaklı girişteki duvar işlemesi eski haline döndü. Bu işlemede bir mesaj, bir cevap, bir çözüm vardı. Raistlin ona baktı. Çözmek için sadece birkaç saniyeye ihtiyacı vardı ve anlayacaktı... Dünya ekseninde döndü, güneşin göz kamaştırıcı ışığı duvardaki bir nöbetçi kulesi tarafından engellendi. Kulenin gölgesi altın kapıların üstüne düştü. Görüntü kayboldu, tapınak olduğu gibiydi—eski, ihmal edilmiş, unutulmuş. Raistlin kırık duvar işlemesine dikkatle baktı, eksik parçaları hayalinde gördüğü resmin kalıntılarıyla doldurmaya çalıştı, ancak onu hatırlayamadığını fark etti. Uyandığı anda insanın aklından silinip giden bir rüya gibi. Caramon, "Ben içeri giriyorum," dedi. Kılıcını kınına geri koyarak. "Silahsız mı?" diye sordu Otlakçı. Şaşırmıştı. "İçeri bir silah sokmak yakışık almaz," diye yanıtladı Caramon, boğuk ve ciddi bir ses tonuyla. "Bu. . . " Uygun bir kelime bulmaya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çalıştı, "saygılı değil." Otlakçı, "Ama saygı gösterecek kimse kalmadı!" diye karşı çıktı. 466 silâh lacdeşLiÇi Raistlin kararlı bir şekilde, "Caramon haklı," diyerek kardeşini şaşırttı. "Burada silahlara ihtiyacımız yok. Kılıcını kaldır." "Kender kadar deli,' derler bir de," diye mırıldandı Otlakçı kendi kendine. "Pöh! Kenderler bu ikisiyle boy ölçüşe-mez bile." Ancak büyücüyle tartışmak arzusunda olmadığından, Otlakçı bıçağını kemerine geri soktu (yine de elini sapında tutuyordu) ve içeri giren kardeşlere eşlik etti. Altına çarparak yansıyan gün ışığının parlaklığıyla karşılaştırıldığında tapınağın içi o kadar karanlıktı ki, birkaç saniye hiçbir şey göremediler. Ancak gözleri bu değişikliğe alıştıkça karanlık geriledi. Tapınağın içi, dışarıdaki parlak günden daha ışıltılı gözüktü. Korku yok oldu. Onlara burada hiçbir zarar gelemezdi. Raistlin göğsündeki sıkışmanın geçtiğini hissetti, daha derin nefes alabiliyor ve daha az acı çekiyordu. Solinari'nin sözü doğruydu, Raistlin şüphelendiği için kendinden utandı. Yaralılar burada epey rahat edeceklerdi. Havada bir saflık vardı ve odayı dolduran ışık iyileştirici nitelikli bir yumuşaklığa sahipti. En azından, Raistlin öyle olduğuna inandı. Eski tanrıların kutsaması hâlâ buralardaydı, tanrıların kendileri gitmiş olsalar bile. Caramon, "Bu gerçekten iyi bir fikirdi, Raist," dedi. "Teşekkür ederim, kardeşim," diye yanıtladı Raistlin ve kısa bir duraksamadan sonra, "dışarıda sana sinirlendiğim için özür dilerim. Öyle demek istemediğini biliyorum," diye ekledi. Caramon ikizine şaşırarak, hayretler içinde baktı. Kardeşinin herhangi bir şey için kimseden özür dilediğini asla duymamıştı. Tam cevap vermek üzereydi ki, Otlakçı ona sessiz olmasını işaret etti. Otlakçı bir kapıyı, gümüş bir kapıyı gösterdi. "Sanırım 467 maRQARet weis ve öon peRRln bir şey duydum!" diye fısıldadı. "O kapının ardında!" "Fareler," dedi Caramon ve elini kapıya koyarak ittirdi. Kapı sessizce, kolaylıkla açıldı. Korku açıklıktan süzülerek siyah, kötü bir dehşet nehri şeklinde aktı. O kadar güçlü, o kadar hissedilebilirdi ki Caramon kendisini kapladığını, boğmaya çalıştığını düşündü. Devasa dalgaların altına batarmışçasına ellerini havaya kaldırarak geriye sendeledi. Raistlin seslenmeye çalıştı, kardeşini kapıyı kapatması için uyarmayı denedi, ancak korku onu boğazından yakalamış ve sesini kesmişti. Dehşet ve karanlık, ezici bir dalga gibi tapınağın içine doldu, Otlakçı'mn kender kısmını da kaplayarak onu insan korkusu için bir av haline getirdi. "Ben. . . ben asla böyle bir şey hissetmedim!" Duvara sırtını yaslayıp çömelerek inledi. "Ne oluyor? Anlamıyorum!" Raistlin de anlamıyordu. Korkuyu biliyordu. Yüksek Büyücülük Kulesi'nde Sınav'a girmiş olan herkes korkuyu bilirdi. Acı korkusunu, ölüm korkusunu, başarısızlık korkusunu tatmıştı. Böyle bir korkuyu ise daha önce asla hissetmemişti. Bu, çok uzaklardan gelen bir korkuydu, uzak geçmişte doğmuş bir korku, bu dünyada yürümüş ilk kişiler tarafından hissedilmiş bir korku. Gökyüzüne bakan ve tepesinde dönen ateşli yıldızları gören, üstüne doğru gelen parlak ve korkunç alevden bir küre olan güneşi gören ilkel bir korku. Ne yıldızlar ne de ay gözükmediğinde, ve odun ıslak olduğunda ve yanmadığında, ve açlığın tatmin edilmemiş, hırlayan ve homurdanan sesi ıssızlıktan geldiğinde rahatsızlık veren karanlığın korkusuydu bu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Raistlin kaçmak istedi, fakat korku kemiklerindeki gücü emmiş, onları yeni doğmuş bir çocuğun kemikleri kadar yumuşak ve bükülgen bir halde bırakmıştı. Beyni, kaslarına ateş468 silah kâRöeşliOi ten emirler gönderdi. Eklemleri titredi ve paniklemiş bir yanıt olarak istemsiz hareketler yaptı. Asasını sıkıca tuttu ve asanın tepesindeki kristalin—ejderha pençesi tarafından tutulan kristal— garip bir ışıkla parladığını görünce şaşırdı. Raistlin asanın parladığını daha önceden görmüştü. Sadece, "Shirak," demesi yeterliydi ve kristal karanlığı aydınlatırdı. Ancak böyle parladığını daha önce hiç görmemişti; bu ışık öfkeyle parlıyordu; kenarları kırmızı, ortası beyazdı, döven ateşinin alevi gibi. Gösterişli süslemeleri olan ve gümüşten zırh giyen bir şövalye kapıda belirdi. Şövalyenin kısa cübbesinde bir gül deseni vardı. Eldivenli elinde bir kılıç tutuyordu. Taktığı miğferini çıkarttı ve gözleri doğrudan Raistlin'in kalbine ve ötesine, ruhuna baktı. "Magius," dedi şövalye, "bu dünyadan yok olmaması gerekenleri kurtarmak için yardımını talep ediyorum." Raistlin, "Ben Magius değilim," diye yanıtladı, şövalyenin asil görünüşüyle ve gerçeği isteyen yüz ifadesi karşısında çakılıp kalarak. "Onun asasını taşıyorsun," dedi şövalye. "Magius'un efsanevî asası." "Bir hediye," dedi Raistlin başını öne eğerek. Buna rağmen şövalyenin gözlerinin, varlığının derinliklerini araştırdığını hâlâ hissedebiliyordu. Şövalye, "Gerçekten değerli bir hediye," dedi. "Ona lâyık mısın?" "Ben. . . bilmiyorum," diye yanıtladı Raistlin şaşkınlıkla. "Dürüst bir cevap," dedi şövalye ve gülümsedi. "Öğren. Bana davamda yardım et." "Korkuyorum!" diye soluk soluğa konuşan Raistlin, dehşetini savuşturmak için elini kaldırdı. "Sana ya da başka birine yardım etmek için hiçbir şey yapamam!" "Korkunu yen," dedi şövalye. "Eğer yapmazsan, hayatının 469 maRQARet weis ve don peRRin sonuna kadar korkuyla yaşarsın." Kristalden yükselen ışık, bir şimşek gibi parladı. Raistlin acı veren bu parlaklık karşısında gözlerini kapatmak zorunda kaldı, aksi takdirde kör olacaktı. Gözlerini açtığında şövalye gitmişti, sanki hiç olmamış gibi. Gümüş kapılar açık duruyordu ve arkasında ölüm uzanıyordu. İçinden gelen bir ses, Sınav'ı geçecek kadar cesaretin vardı, dedi. "Kendi öz kardeşimi öldürmeye yeten bir cesaret," diye yanıtladı Raistlin. Par-Salian, Antimodes ve diğer herkes Raistlin'i küçük görebilirlerdi, ancak onun kendi kendisini küçük görmesiyle yarışamazlardı bile. Kendisine yönelttiği acı suçlamalar peşine takılmıştı. Kendisine olan nefreti, daimî gölgesiydi. "Caramon'u beni kurtarmaya geldiğinde öldürmeye, ö-nümde savunmasız, silahsız, bana duyduğu sevgi yüzünden aciz bir haldeyken öldürmeye yeten bir cesaret. Bu benim cesaretim," dedi Raistlin. Hayatının sonuna kadar korkuyla yaşarsın. Raistlin, "Hayır," dedi. "Yaşamayacağım." Ne yaptığı konusunda düşünmek için kendisine izin vermeyi reddederek, Magius'un Asası'nı kaldırdı ve parlak ışığını başının üstünde tutarak, gümüş kapılardan geçip, karanlığın içine yürüdü. 470 18

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Caramon böylesine bir korku hiç yaşamamıştı. Ne şehre yapılan korkunç ve umutsuz saldırıda, ne oklar kalkanına çarparken, ne de kayalar arkadaşlarını ezip, yaşayan erkekleri kanlı ve parçalanmış kemiklerden oluşan bir hamura çevirirken. O zaman hissettiği korku bağırsaklarını düğümlemiş ancak kuvvetten düşürmemişti. Aldığı eğitim ve disiplin bunu aşmasını sağlamıştı. Bu korku farklıydı. Bağırsaklarını düğümlememişti, onları suya dönüştürmüştü. Bedeni harekete geçirmemişti; onu sıkıca sarmış ve bir sürgü gibi gevşek bırakmıştı. Caramon'un aklında tek bir düşünce vardı ve o da buradan, gümüş kapıdan soğuk ve hasta edici bir dalga gibi akan, bilinmeyen kötülükten olabildiğince hızlı kaçmaktı. Aşağıda ne olduğunu bilmiyordu, aşağıda ne olduğunu bilmek istemiyordu. Her ne ise, ölümlülerin karşılaşması için uygun değildi. Caramon, kendisini nefessiz ve soluk soluğa bırakan bir dehşetle, kardeşinin o korkunç eşikten geçmesini izledi. "Raist, yapma!" diye bağırdı Caramon, ancak çığlığı zavallı bir inilti olarak çıktı, korkmuş bir çocuğunki gibi. Raistlin, onu duyduysa bile, geri dönmedi. Caramon hangi karanlık gücün kardeşini yakaladığını ve ölümün kesin olduğu bu yere girmesine yol açtığını merak etti. Yanıt olarak Caramon, yardım isteyen zayıf ve uzaktan gelen bir ses duydu. Zırhlı bir şövalye kapıda duruyordu. SevmaRQARet wels ve öon pe»Rin giyle Sturm'u hatırlayan Caramon, büyük bir mutlulukla şövalyeyle birlikte giderdi, eğer kendisini panik içinde yerde süründüren bu garip ve iğrenç korku olmasaydı. Ancak bu, Raistlin karanlığa girince değişti. Caramon'un onun arkasından gitmekten başka seçeneği yoktu. Kardeşi için hissettiği endişe, beyninde ve kanında yanan bir alev gibiydi; bu hasta eden, isimsiz korkuyu yakıyordu. Kılıcını çekerek, kardeşinin ardından gümüş kapılardan geçti ve koridora koştu. Arkada kalan Otlakçı bakakaldı, inanamıyordu. En yakın dostu ve en yakın dostunun ikizi biraz önce ölüme gitmişlerdi! "Aptallar!" dedi Otlakçı. "İkiniz de delisiniz!" Dişleri takırdıyor, zorlukla konuşabiliyordu. Kendi dehşetinden duvara sıkıca yaslanmış olan oğlan, karanlık girişe doğru bir adım atmaya çalıştı, ancak ayakları bu zayıf komuta uymuyordu. Şimdi ihtiyacı olduğunda kender kısmı neredeydi, ah, neredeydi! Bütün hayatı boyunca o kısmına karşı savaşmıştı— dokunmak, ellemek, almak için kaşınan parmaklara vurmuş; dürüst işini bırakması ve gidilmemiş bir yolda yürümesi için kendini ayartmaya çalışan yolculuk tutkusuyla dövüşmüştü. Şimdi, annesinin kender korkusuzluğu—cesaretle hiçbir ilgisi bulunmayan, tamamen meraktan doğan bir korkusuzluk— tam işine yarayabilecekken onu arıyor ve eksik olduğunu görüyordu. Annesi olsaydı, buna müstahak olduğunu söylerdi. Otlakçı artık tapınakta değildi. Sayısız gezintilerinden birinde rastladıkları bir mağaranın dışında annesiyle birlikte duran küçük bir çocuktu. "içeride ne olduğunu merak etmiyor musun?" diye sordu kadın, "içinde ne olduğunu bilmek istemez misin? Belki bir ejderhanın hazine yığını. Belki bir sihirbazın atölyesi. Belki de 472 silah kaRöeşliÇi kurtarılmayı bekleyen bir prenses. Öğrenmek istemez misin?" "Hayır," diye inledi Otlakçı. "Ben içeri girmek istemiyorum! Orası karanlık ve korkunç ve kötü kokuyor!" Annesi, "Sen benim çocuğum değilsin," dedi; öfkeyle değil, sevgiyle. Oğlanın başını okşadı. Kadın mağaraya girdi, yaklaşık üç d< 1:ika sonra hızla, peşinde bir ayıyla dışarı çıktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Otlakçı o anı hatırladı, ayıyı hatırladı—gördüğü ilk ayıydı ve bir daha da ayı görmek istemiyordu. Annesinin mağaradan hızla çıkışını da hatırladı. Kadının giysileri darmadağın olmuştu ve keseleri sallanarak açılıyor, içindekiler dökülüyordu. Yüzü çabasından dolayı kıpkırmızıydı ve suratında geniş bir gülümseme vardı. Kadın, Otlakçı'nın elini yakaladı. Hayatlarını kurtarmak için koştular. Bereket versin ki ayı uzun süre dayanamadı ve peşlerinden gelmekten vazgeçti. Otlakçı o anda annesinin haklı olduğuna karar vermişti: Onun çocuğu değildi ve olmak da istemiyordu. Otlakçı kendi kendine, "Ne yapacağımı biliyorum," dedi, "orduya geri döneceğim. Destek alacağım!" Tam o sırada gümüş kapıdan iri bir el uzandı, Otlakçı'yi omzundan yakalayarak ayaklarını yerden kesti ve içeri çekti. "Kahretsin, Caramon, b-beni korkudan neredeyse öldürecektin! Bunu niye yaptın?" diye sordu Otlakçı kalbinin tekrar atmaya başladığını hissettiğinde. Caramon, sert bir şekilde, "Çünkü Raist'i bulmak için yardımına ihtiyacım var," dedi. "Sen kaçıyordun!" "Gi-gidip ya-ya-yardım getirecektim," dedi Otlakçı takır-dayan dişlerinin arasından. "Senin korkmaman gerekiyor." Caramon titreyen Ot-lakçı'ya ters ters baktı. "Ne biçim bir kendersin sen?" "Yarı-kender," diye karşılık verdi Otlakçı. "Akıllı olan yarı." Artık burada olduğuna göre, bundan yararlanmalıydı. Hem, tek başına geri dönemeyecek kadar korkuyordu. 473 maRQARet weis ve don peRRin ____ "Eğer şimdi kılıcımı çekersem senin için uygun olur mu? Yoksa aşağıdaki, artık her neyse, bizi öldürecek ve bedenlerimizi küçük parçalara doğrayacak ve ruhlarımızı emecek olan şeye saygısızlık mı?" "Bence kılıcını çekmek akılcı bir hareket olur," diye ciddiyetle yanıtladı Caramon. Kayanın içine oyulmuş bir koridorda duruyorlardı. Tünelin duvarları pürüzsüzdü ve tepelerinde bir kemer oluşturuyordu. Yol da hafifçe aşağı doğru eğimliydi. Tünel, içindeyken, dışarıdan gözüktüğü kadar karanlık değildi. Gümüş kapıdan yansıyan güneş ışığı, yollarını epey uzun bir mesafe boyunca aydınlatıyordu—ikisinin de mümkün olabileceğini düşündüğünden çok daha uzun bir mesafe boyunca. Ancak Raistlin'den hiç iz yoktu. İlerlemeye devam ettiler. Tünel keskin bir dönüş yaptı. Köşeden dönerek, önlerinde yıldız gibi parlayan bir ışık gördüler. Caramon hafifçe, "Raist!" diye seslendi. Işık, sallanarak durdu. Raistlin döndü ve yüzünü görebildiler, teni Magius'un Asası'ndan yayılan ışığın altında hafifçe, altın gibi parlıyordu. Eliyle onları çağırdı. Caramon hızla ilerledi, Otlakçı da hemen arkasından. Raistlin'in eli kardeşinin kolunu tuttu ve Caramon'u candan bir şekilde kucakladı. "Burada olduğun için çok mutluyum, kardeşim," dedi içtenlikle. "Eh, ben burada olduğum için mutlu değilim!" dedi Caramon kısık bir sesle. Endişeyle sağa, sola, öne ve arkaya baktı. "Buradan hoşlanmadım ve gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Burada olan bir şey, bizi burada istemiyor. Ot-lakçı'nın güllerle ilgili ne dediğini hatırlıyor musun? Sana söylüyorum, Raist, hayatımda hiç bu kadar korkmamıştım. Buraya sadece seni ve şövalyeyi bulmaya geldim." "Ne şövalyesi?" diye sordu Otlakçı. 474 J silah kARöeşliOi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Yani onu sen de gördün," diye mırıldandı Raistlin. Otlakçı, "Ne şövalyesi?" diye ısrar etti. Raistlin derhâl yanıtlamadı. Cevap verdiğinde, sadece, "Benimle gelin, ikiniz de. Size göstermek istediğim bir şey var," dedi. Caramon, "Raist, bence—" diye başladı. Dağ sarsıldı. Tünel sallandı, zemin titredi. Üçü tünel duvarlarına yapıştılar, korkamayacak kadar çok şaşırmışlardı. Kaya tozu kafalarına döküldü; ancak, dağın altında gömülme tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını fark etmeden, sallantı durdu. "Hepsi bu kadar," dedi Caramon. "Buradan çıkıyoruz." "Ufak bir sarsıntı. Bu dağlarda hep oluyor sanırım. Şövalye sana bir şey söyledi mi?" "Yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Bak, Raist, ben—" Caramon durdu ve endişeyle kardeşine baktı. "Sen iyi misin?" Raistlin boğazına dolmuş olan kaya tozu yüzünden öksürüyordu. Sorunun münasebetsizliğinden dolayı kafasını salladı. Konuşabildiğinde, "Hayır, iyi değilim," dedi soluk soluğa. "Ama bir saniye sonra iyi olacağım." "Hadi, gidelim," dedi Caramon. "Sen burada olmamalısın. Toz senin için kötü." "Benim için de kötü," dedi Otlakçı. İkisi de oldukları yerde dikilip, Raistlin'i beklediler. A-dam nefes alabildiğinde önce geriye, gümüş kapıya baktı. Sonra da ileriye. "Ne istiyorsanız onu yapın. Ama ben ilerleyeceğim. Tamamen güvenli olduğundan emin olmadan yaralıları tapınağa getiremeyiz. Ayrıca, ileride ne olduğunu merak ediyorum." "Zavallı annemin son sözleri de herhalde bunlardı," dedi Otlakçı kasvetle. Caramon başını salladı, fakat ikizini takip etti. Otlakçı bekledi, hâlâ büyücünün fikrini değiştirmesini ve kaçmasını 47? rtuRqaRet weis ve öon peucln umuyordu. Büyücünün asasının rahatlık verici ışığı neredeyse kaybolana kadar durdu. Ancak karanlık etrafını sarmaya başladığında ışığı yakalamak için koştu. Pürüzsüz tünel duvarlarının yerini doğal kaya aldı. Yol bozulmuş, izlemesi daha zor hale gelmişti. Dikitlerin arasından dolanarak ilerliyor, onları bir mağara odasından diğerine, ama her zaman aşağıya, dağın derinliklerine götürüyordu. Ve sonra, aniden, bitiverdi. Kayalardan bir duvar yollarını kesiyordu. Caramon, "Hepsi bir hiç içinmiş," dedi. "Eh, en azından güvenli olduğunu biliyoruz. Hadi geri dönelim." Raistlin ışığı duvara tuttu, kısa bir süre sonra da kapısı altın ve gümüşten yapılmış küçük odayı keşfetti ve kapıların arasından odaya baktı. Caramon da omzunun üzerinden göz gezdiriyordu. Oval şekilli oda, tam ortasında duran lahitin dışında boştu. "Raist, bu bir mezar," dedi Caramon huzursuzca. Raistlin, "Gözlem yeteneğin bir harika, Caramon" diye yanıtladı. Kardeşinin yalvarışlarını duymazdan gelerek, kapıyı ittirdi. Odaya girdiğinde Magius'un Asası'nın ışığı, gümüş bir ı-şıkla yandı. Adam, ışığın lahite düşebilmesi için asayı kaldırarak, üstüne oyulmuş taş şekli aydınlattı. Raistlin sessizce ba-kakalarak durdu. En sonunda, "Şuna bir bak, kardeşim," dedi yumuşak bir, sesle, huşu içinde. "Ne görüyorsun?" "Bir mezar," dedi Caramon huzursuzca. Kemerin altında durmak için ilerledi, iri bedeni yolu tıkıyordu. Arkasındaki Otlakçı'nın koridorda tek başına kalmaya niyeti yoktu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


İri adamı iterek yolunu açtı, kıvrılarak içeri girdi. Raistlin, "Mezara bak, Caramon," diye ısrar etti. "Ne gö476 silah kâRöeşlicJi rüyorsun?" "Bir şövalye, sanırım. Söylemek zor. Çok fazla toz var." Caramon gözlerini başka tarafa çevirdi. Lahitin kapağının açık olduğunu henüz fark etmişti. "Raist, burada olmamalıyız! Bu doğru değil!" Raistlin kardeşini hiç önemsemedi. Lahite yaklaşarak, açık kapaktan içine baktı. Durdu, dikkatle baktıktan sonra hafifçe geri çekildi. "Biliyordum!" Caramon kılıcını o kadar sıkı tuttu ki eli ağrıdı. Raistlin kafasıyla işaret etti. "Buraya gel, kardeşim. Bunu görmen lazım." Başını sallayarak, "Hayır, değil," dedi Caramon sertçe. "Sana gelip buna bakmanı söyledim, Caramon!" diyen Raistlin'in sesi kulak tırmalayıcıydı. Ayaklarını sürüyerek, isteksizce, Caramon ilerledi. Otlakçı da, bir eliyle kılıcını diğeriyle de Caramon'un kemerini tutarak, onunla birlikte gitti. Caramon mezarın içine çabucak bir göz attı, kemiklerinden et parçaları sarkan küflü bir iskelet gibi korkunç bir şey görmemek için hemen gözlerini kaçırdı. Gördüğünden dolayı şaşkına dönerek, tekrar baktı. "Şövalye!" diyen Caramon en sonunda nefes aldı. "Beni çağıran şövalye!" Mezarda bir ceset yatıyordu—Magius'un Asası'ndan yayılan ışığın sevecen bir nezaketle üzerine düşüp parladığı, antik bir zırh giyen bir ceset. Şövalye, Afet öncesinde popüler olan tarzda yapılmış bir miğfer giyiyordu. Zırhının üstünde kısa bir cübbe vardı. Cübbenin kumaşı eskiydi ve sararmıştı. Onu süsleyen saten gül işlemesi de yıpranmış ve solmuştu. Şövalye, elleriyle kılıcının kabzasını tutuyordu. Kuru gül yaprakları, şövalyenin bedeninin çevreliyor, cübbenin ve parlayan zırhın üstünde dağınık bir şekilde duruyorlardı. Havada hafiften tatlı 477 rruRQARet weis ve öon peRRin bir gül kokusu vardı. Raistlin, "Mezarın üzerine oyulmuş şekli bir yerden hatırladığımı düşünmüştüm," dedi düşünceli bir şekilde. "Zırh, cübbe, miğfer—hepsi de bizden yardım isteyen şövalyenin giydiklerinin aynısı. Belki de yüzlerce yıldır ölü olan bir şövalye!" "Böyle şeyler söyleme," diye yalvardı Otlakçı, oldukça hafif çıkan bir sesle. "Burası şu haliyle bile yeterince ürkütücü! Artık gitmek için iyi bir zaman, değil mi?" Mezarda yatan şövalyeye bakan Caramon, yeniden dostu Sturm'u hatırladı. Bu hatırlama pek mutlu değildi. Caramon bunun bir işaret olmamasını umdu. Kapağın üstüne oyulmuş hareketsiz, taş şeklin üstündeki tozun bir kısmını süpürmeye başladı. Raistlin, huzur ve sükûnet içinde dinlenen şövalyeye bakarak durdu; ciğerleri mütemadiyen yanan ve kendi amaçlarının yangını daha çok acı veren genç büyücü onu bir an için kıskandı. "Şuna bir bak, Raist!" Caramon şaşırmıştı. "Burada bir yazı var!" Tozu silerek, taşa, şövalyenin tam kalbinin üstüne yerleştirilmiş ufak bir bronz levhayı ortaya çıkardı. Caramon, görebilmek için başını garip bir açıyla eğerek, "Okuyamıyorum," dedi. Raistlin, "Bu Solamnca," dedi; aylardır, Magius'un Asa-sı'nı anlatan kitabı aldığında beri boğuştuğu dili anında tanımıştı. "Diyor ki—"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Biraz daha toz temizledi ve yüksek sesle okudu. "Burada, Paladine Tapınağı'nı ve onun hizmetkârlarını i-nançsızlara ve terk edilmişlere karşı savunurken ölen yatıyor. Şövalyenin son nefesini verirken dile getirdiği son arzusu üzerine, onu bu odaya gömüyoruz ki, muhafaza etmek görevimiz ve ayrıcalığımız olan değerli hazineyi gözetmeye devam ede478 silâh kâRöeşllOi bilsin. Paladine, görevini tamamladığında ona huzur versin.' " Üçü birbirine baktı. Üçü de aynı kelimeyi aynı anda söyledi. "Hazine!" Caramon, sanki içinden paralar ve mücevherler dökülen sandıklar görmeyi umarmışçasına odanın içinde göz gezdirdi. "Otlakçı haklıymış! Hazinenin nerede olduğunu söylüyor mu, Raist?" Raistlin tozu temizlemeye devam etti, ancak okunacak daha fazla bir şey yoktu. "Bu komik, ama artık hiç korkmuyorum," diye bildirdi Otlakçı. "Bence araştırmakta bir sorun yok." Caramon mezarın altına bakmak için eğilirken, "Etrafa bakmaktan bir zarar gelmez," dedi. Mağaranın tabanına sıkıca yerleştirilmiş olduğunu görünce hayal kırıklığına uğradı. "Sen ne dersin, Raist?" Raistlin ayartılmıştı. Hissettiği garip ve mantıksız korku gitmişti. Yaralılara karşı bir sorumluluğu vardı ancak, önceden de söylediği gibi, tapınağın güvenli olduğundan emin olmalıydı. Eğer bunu yaparken bir hazine sandığına rastlarsa kimse onu suçlayamazdı. Otlakçı, "Eğer bir hazine bulursan ne yaparsın, Caramon?" diye sordu. "Bir han alırdım," dedi Caramon. "Kendinin en iyi müşterisi olurdun," diyen Otlakçı güldü. Eğer bir hazinenin sahibi olsaydım, ben sadece iyilik yapardım, diye düşündü Raistlin. Palanthas'a taşınırdım ve şehirdeki en büyük evi satın alırdım. Benimle ilgilenen ve lâboratuvarımda, ki o da paranın alabileceği en büyük ve en iyisi olurdu, çalışan hizmetlilerim olurdu. Buradan Kuzey Ergoth'a kadar bulunan bütün büyü malzemesi dükkânların-daki bütün büyü kitaplarını alırdım. Yüksek Büyücülük Kulesi'ndeki kütüphaneyle yarışabilecek bir kütüphane kurar479 nuRQaRet weis ve öon peRRin dim. Büyülü eşyalar, büyülü mücevherler, asalar, iksirler ve tomarlar alırdım. Kendini zengin, güçlü, sevilen, korkulan biri olarak gördü. Kendini epey açık bir şekilde gördü. Karanlık, kötü bir kulede duruyordu, etrafı ölümle çevriliydi. Siyah cübbe giyiyordu, boynunda da kandan çizgileri olan yeşil taştan bir pandantif vardı... "Bakın ne buldum!" diye seslendi Otlakçı heyecanla, bir yeri işaret ederek. "Başka bir kapı!" Raistlin onu belli belirsiz duydu. Kendi görüntüsü yavaş yavaş kayboldu. Sonunda tamamen silindiğinde, ardında huzursuz bir his bırakmıştı. Otlakçı, demirden yapılmış bir kapının yanında duruyor; yüzünü çubuklara bastırmış, arkasındaki karanlığa bakıyordu. "Başka bir tünele açılıyor," dedi. "Belki de bu, hazinenin olduğu tüneldir!" Caramon sevinçle, "Onu bulduk, Raist," dedi; Otlakçı'nın arkasına geçmiş, kafasının üstünden ileriye bakıyordu. "Onu bulduğumuzu biliyorum! Işığını buraya getir!" "Bakmaktan zarar geleceğini sanmıyorum," dedi Raistlin. "Oradan uzaklasın. Ne yaptığımı görebilmem için bana yer açın. Kapıya dokunma, Caramon! Büyüyle bir tuzak kurulmuş olabilir. Bırak da bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bakayım." Caramon ve Otlakçı saygıyla geri çekildiler. Raistlin kapıya yaklaştı. Büyülü bir güç sezebiliyordu, muazzam bir güç. Ancak bu gücün kaynağı kapı değildi. Güç, onun gerisindeydi. Muhtemelen büyülü eşyalardan geliyordu. Yüzlerce yıl önceden, Afet'ten önceki zamandan kalma eşyalardan. Bütün bu zaman boyunca rahatsız edilmeden yatan, bekleyen... bekleyen... Kapının kolunu çevirdi. Demir kapı gıcırdayarak açıldı. Raistlin karanlığa doğru bir adım atınca, gölgeli bir şeklin yolunu engellediğini fark etti. 480 silah laRöeşliği "Shirak," diyen Raistlin ne olduğunu görmek için asayı havaya kaldırdı. Asanın beyaz ışığı, Immolatus'un yanan gözlerinde kırmızı kırmızı parladı. 481 19 Büyücünün gözleri, hâlâ midesinde gürleyen ve bu lanet olası bedenden bir çıkış bulamayan nefret ve öfkeyle beslenen alevle kırmızı kırmızı yanıyordu. Alevlerin sıcaklığı bedeninden taşıyordu. Yan tarafındaki yaradan ciddî miktarda kan kaybetmişti. Aldığı her nefes bir ıstıraptı. Başı ağrıyor ve zonkluyordu. Cılız insan şeklinin belâsı olan bu zayıflıklar, o muhteşem, dayanıklı ve kuvvetli ejderha şeklini aldığında yok olacaklardı. Bu kahrolası binadan bir çıksa. . . Onlara ödetecekti, hepsine ödetecekti. . . Yolunun kapalı olduğunu gören immolatus, bakışlarını yukarı doğrulttu ve ağrıyan gözlerini çelik bir mızrak gibi delen parlak ışığa odakladı. Öfkeyle ışığa baktı ve sonra da kaynağını gördü. "Magius'un Asası!" diye bağırdı immolatus büyük bir coşkuyla. "Bu felâketin sonunda elime bir şey geçecek en a-zından." Elini uzatan ejderha, asayı Raistlin'in kavrayışından kopardı ve diğer eliyle genç adama vurarak onu taş zemine savurdu. * * * * * Kitiara, İmmolatus'u mağaranın koridorlarında takip etmişti. Ejderha mezar odasının girişinde durunca, Kitiara kılısilâh kARdeşliÇi cini çekti ve sessizce ilerledi. Büyücüye defin odasında saldırmayı plânlıyordu, orada kılıcını savurmaya yetecek kadar yer vardı. Beklenmedik bir şekilde, İmmolatus kapıdan içeri girmeden önce durdu ve bir asa hakkında bağırmaya başladı. Sesi memnun, sevinçli gibiydi, sanki uzun süredir görmediği bir arkadaşına rastlamış gibi. Ejderhanın bir dostunu bulmuş olmasından ve kendisinden kaçabileceğinden korkarak, Kitiara yüzleşmek durumunda kalabileceği yeni düşmanını görmek için immolatus'un omzunun üstünden baktı. Caramon! Şaşkınlıktan hareket edemez bir halde, Kitiara ilk olarak gördüklerinden şüphe etti. Caramon Solace'ta güvendeydi, Umudun Sonu'nun mağaralarında dolanmıyordu. Fakat o heybetli omuzları, dolgun elleri, kıvırcık saçları ve o ağzı açık aptalca şaşkınlık ifadesini karıştırıyor olamazdı. Caramon! Burada! O kadar şaşırmıştı ki, adamın yanındakilere pek dikkat etmedi—kırmızı cübbeli bir büyücü ve kender görünüşlü bir oğlan. Kit onlarla ilgilenmedi. Baronun—düşmanın—zırhını giymiş olan kardeşinin görüntüsü aklını o kadar karıştırdı ki, kadın kılıcını indirdi ve bu acayip durumla nasıl başa çıkacağını düşünmek için güvenli bir mesafeye geriledi. Aklında tek bir düşünce vardı: Bu, ailenin bir araya gelmesi için doğru bir zaman değildi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


* * # * siBüyücünün eli, Raistlin'in göğüs kafesinin tam ortasına vurdu. İmmolatus'un karanlıktan fırlamasından dolayı sersemleyen Raistlin, kendini kurtarmak için yeterince çabuk hareket edememişti. Kendisine bir şimşek çarpmışçasına yere yığıldı ve düştüğünde—sere serpe uzanmış, nefes almaya çalı483 rruRQARet weis ve öon peRRin sırken—kafasını mağaranın zeminine çarptı. Acı, kafatasına saplandı. Neredeyse bayılacaktı. Sulanmış gözlerle yukarı bakan Raistlin, İmmolatus'un Magius'un Asası'nı tuttuğunu, ödülünden şeytanî bir zevk aldığını gördü. Raistlin'in en değerli eşyası, en değer verdiği hazinesi, başarısının sembolü, çektiği hastalık ve çilelere karşı zaferi, uzun ve eziyetli saatler boyunca çalışmasının mükâfatı, kendisiyle olan mücadelesinde galibiyeti—immolatus'un kendisinden aldığı ödül buydu. Asanın kaybı acı ve şaşkınlığı uzaklaştırmış, kendi hayatı için hissettiği bütün korkuları, o hayata verdiği bütün değeri yok etmişti. Raistlin öfkeden delirerek ayağa fırladı, acıya ve görüntüsünü bulandırarak kendisini neredeyse kör eden mavi ve sarı yıldızlara aldırmıyordu. Bu kadar ani bir şekilde üzerlerine saldıran garip Kırmızı Cübbe'nin görüntüsünden zaten şaşkına dönmüş olan kardeşini hayrete düşüren bir cesaret, güç ve vahşîlikle İmmolatus'a saldırdı. Raistlin, bu umutsuz savaşında yalnız değildi. Magius'un Asası ona yardım etti. Çok güçlü bir başbüyücü tarafından yaratılmış, sadece tek bir amaçla var edilmiş olan—Kraliçe Takhisis'e karşı verilen savaşta yardım etmek—asa ve efendisi, son EjderhaSavaşı'ndaonunkötüejderleriylesavaşmıştı. Asa, efendisinin sonunu asla bilmemişti. Magius'un ölmüş olduğunu ancak adamın cenazesini yakmak için toplanmış olan odunların üstüne konulduğunda öğrenmişti. Asayı kurtaran Beyaz Cübbe'nin adı tarihte yazmıyordu. Bazıları onun Solinari'nin kendisi olduğunu söylerdi, gökyüzünden aşağı inmiş ve asayı alevlerden çekip çıkartmıştı. Kesin olan şuydu ki, o, Kraliçe'nin şimdilik yenilgiye uğratılmış olmasına rağmen kara kanatların bir kere daha Krynn'in güneşini kapatacağını bilecek kadar önsezili ve irfan sahibi biriydi. Magius'un Asası, immolatus'un değişmiş olan şeklinin i484 silah kâRöeşliOi cine baktı. Asa, bir ejderhanın—Kraliçe Takhisis'in yardakçılarından olan bir kırmızı ejderha—o haris ellerini üzerine sürdüğünü anladı. Asa, yüzlerce yıl boyunca bastırılmış olan öfkesini serbest bıraktı. Asa, İmmolatus'un kendisini iyice, sıkıca tutmasını bekledi ve sonra büyüsünü saldı. Beyaz ışık saçan bir patlama asadan püskürdü, infilak, defin odasını sarstı. Öfkesi alevlendiğinde, Caramon doğrudan asaya bakıyordu. Işık, gözlerini yaktı. Istırapla geriye devrildi, elleriyle yüzünü kapatmıştı. Mor alevle çevrili siyah bir delik görüşünü engelliyordu, rahimdeki bir çocuk kadar kördü. Hık kan yüzüne ve ellerine çarptı. Korkunç, gittikçe yükselen bir çığlık duydu. Zorlukla ve korku içinde, "Raist!" diye bağırdı görmek i-çin umutsuzca debelenerek. "Raist!" Patlama, Otlakçı'yı mağaranın zeminine fırlatarak beyninde çanların çalmasına yol açtı. Sersem sersem tavana bakarak yatıp, bir şimşeğin nasıl olup da yerin bu kadar altına inebildiğim merak etti. Raistlin asanın öfkesini hissetmiş, büyülü gazabını serbest bırakacağının farkına varmıştı. Gözlerini başka tarafa çevirerek, yüzünü korumak için kolunu kaldırdı. Patlamanın şiddeti, onu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sendeleterek mezara kadar geriletti; orada da sağlam bir el onu desteklemiş ve tutmuş, düşmesini engellemiş gibi geldi. Ancak Raistlin bu rahatlatıcı dokunuşun ikizine ait olduğunu düşündü. Raistlin daha sonradan fark edecekti ki, o sırada kör ve yardıma muhtaç olan Caramon, defin odasının neredeyse tam aksi tarafındaydı. İmmolatus bir çığlık attı. Kolunu böylesine yakan ve bir alev gibi yayılarak bütün vücudunu kaplayan bir acıyı sadece bir kez yaşamıştı, onun sorumlusu da büyülü ejderhamızra-ğıydı. Ejderha asayı bıraktı. Başka bir şansı yoktu. Artık bir eli yoktu. Kendi kanıyla sırılsıklam olan, kendi kırık kemiklerinin 48:f rruRQARet weis ve öon pecuin parçalarıyla kesilen İmmolatus, hayatı boyunca hiç böyle öfkelenmemişti. Çok ağır olmalarına rağmen, ejderhanın yaraları ölümcül değildi. Sadece tek bir arzusu vardı ve o da kendisine bu kadar korkunç zarar veren sefil varlıkları öldürmekti. Kendini insan şeklinde tutan büyüyü çözdü. Kendi bedenine yeniden kavuştuğunda, bu tatarcıkları, bu solucanları, iğrenç ısırıklarıyla birlikte yakacaktı. Raistlin'in efsunlu bakışları, ejderhayı dönüşümünün ortasında gördü; ejderhanın insan bedeninin büzüştüğünü; içinden kırmızı, pırıldayan, muazzam kötülükte bir şeyin yükseldiğini gördü. O şeyin ne olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu. Raistlin'in şu anda tek bir düşüncesi vardı ve o da yerde yatan, kristali vahşîce parlayan asasını geri almaktı. Dizlerinin üstüne çöküp asasını yakaladı. Bütün gücünü, sahip olduğunu bilmediği gücünü kullanıp korkusunu, dehşetini ve acısını sineye çekerek, asayı İmmolatus'a doğru savurdu ve göğsüne sert bir darbe indirdi. Darbe, İmmolatus'u havalandırarak demir kapıya doğru savurdu ve henüz yarı yarıya ejderha şeklinde olan yaratığı defin odasından çıkartıp, dar tünele gönderdi, immolatus koridorun kaya duvarına sertçe çaptı. Kemikleri kırıldı ve parçalandı, ama onlar zayıf insan şeklinin kemikleriydi ve onları tek bir büyü kelimesiyle birleştirebilirdi. immolatus gücünün, kuvvetinin, azametinin geri dönmesinin uyandırdığı duygulardan zevk alarak bir an için karanlık tünelde yattı. Çenesi büyüdü ve uzadı, dişleri insan kemiği yemeye duyduğu istekle birbirine çarptı, bedenindeki kaslar şu anda yumuşak olan ama kısa bir süre içinde elmas kadar sertleşecek yeni yeni oluşan pullarının altında mutluluk vererek gerildi. Alev midesinde yandı, boğazında çağıldadı. Bu koridora sığmak için çok iri olacaktı, ama bunun bir önemi yoktu. Kalkar, kayaları yarar, dağı kaldırır ve onu, kendisine hakaret etmeye cüret edenlerin vücutlarının üstüne indirirdi. 486 silah kARÖeşUOi Sadece birkaç saniyeye daha ihtiyacı vardı... Bir ses, bir kadın sesi, çelik kadar soğuk ve yakıcı, beyninin içine işledi: "Bana son kez karşı geldin." Kitiara'nın kılıcı, Magius'un Asası'nın ışığını yakaladı ve o ışık altında gümüş gibi parladı. Yaralı, kan kaybından ve büyü yapmaktan zayıflamış, a-lev alev yana ışıktan sersemlemiş olan Immolatus, o ışığa baktı ve Kraliçesini gördüğünü sandı. Öfkeli, intikamcı, amansız. Kadın ejderhanın üstünde durdu ve sonunu getirdi. Kılıç sırtına saplanarak omurgasını parçaladı. Immolatus, hiddet ve kinle, korkunç bir çığlık attı ve istemsiz kasılmalarla eğilip büküldü. Artık kendi vücudunu kontrol edemiyordu. Kendisini öldürene öfkeyle baktı ve kadını kanla bulanıklaşan bir sis ardından görmesine rağmen, Kitiara'yı tanıdı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ben bir insan olarak. . . ölmeyeceğim!" diye tısladı Immolatus. "Burası benim mezarım olacak. Ancak seninki olmasını da sağlayacağım, solucan!" Kitiara kılıcını ejderhanın bedeninden kurtardı, geriye sendeledi. Can çekişen ejderha, bir yandan da gerçek şekline dönmeye devam ediyordu. Dönüşüm neredeyse tamamlanmıştı, bedeni—kadının durduğu dar mağara koridoruna göre çok büyük olan bedeni—genişlemeye devam etti. Immolatus büküldü ve kıvrandı, heybetli kuyruğu etrafı dövdü, defalarca kaya duvara vurdu. Kanatlar vahşîce çırpındı, pençeli ayakları tünel duvarlarını eşeledi ve kazıdı. Tavanı destekleyen kütükler gıcırdamış ve bel vermişti. Dağ sallandı, zemin sarsıldı. "Raist!" diye çılgına dönmüş bir şekilde seslendi Caramon. "Neredesin? Ben... ben göremiyorum! Neler oluyor?" "Buradayım, kardeşim. İşte. Seni tuttum! Sallanıp durmayı kes! Elimi tut! Otlakçı, onun için bana yardım et! Geldiğimiz 487 maRQARet weis ve öon peRRln _______ yola doğru! Çabuk!" Kitiara, demirden yapılmış kapıya doğru şiddetle sıçradı. Sendeleyerek defin odasına girdiğinde kırmızı bir cübbenin dalgalanışını ve bir asanın üstündeki kristalden gelen ışığı gördü. Demir kapı savrularak kapandı. Arkasında kalan tünel gürültüyle çöktü. Kitiara şövalyenin mezarına doğru sendeledi, defin odasının bu kindar tanrıçanın öfkesine dayanabilecek kadar güçlü olduğunu umuyordu. Etrafına kayalar düştü. Mezarı sıkıca tuttu ve zemin sarsılırken ona tutundu. "Ben sana yardım ettim, Sör Hayalet!" diye bağırdı. "Şimdi sıra sende!" Elini mermerin üzerinde tutarak mezarın yanına çömeldi. Kayalar kadından uzağa, daha önce ölmek üzere olan kendisini gördüğü yere düştüler. Şimdi orada parçalanmış taşlardan başka bir şey yoktu. Kitiara kum ve tozdan gözlerini kapatarak mezara biraz daha yaslandı, şimdiye kadar herhangi bir aşığa yaslanmadığı bir sevgiyle. Sonunda sallandı kesildi, toz yatıştı. Kitiara kımıldandı, gözlerini açtı, kırpıştırarak kiri attı ve nefes almaya cesaret etti. Ağzından içeri toz doldu ve öksürmeye başladı. Karanlık mutlaktı. Hiçbir şey göremiyordu, yüzünün önünde duran elini bile. Ellerini uzatarak mezarın tepesini tuttu, pürüzsüz ve soğuk mermeri hissetti. Kendini çekerek ayağa kalktı ve destek almak için lahite dayanarak durdu. Hafifçe ışıldayan, solgun bir ışık parlamaya başlamıştı. Kit kaynağını aradı ve ışığın mezardan geldiğini gördü. Lahit artık onu ilk gördüğü zamanki gibi boş değildi. İçinde bir ceset vardı. Kitiara cesedin yüzüne baktı, huzurlu bir yüzdü bu, muzaffer bir yüz. "Teşekkür ederim, Sör Nigel," dedi Kit. "Sanırım artık ödeştik." 488 silah kaRöeşliOi Kadın etrafına bakındı ve durumunu değerlendirdi. Mağara kayalarla dolmuştu, fakat ne tavanda ne de yerde çatlaklar, ya da duvarlarda delikler göremiyordu. Dağlara uzanan tünele açılan demir kapıya baktı. Demir kapının ardında kayalardan bir duvar vardı. Ejderhanın bedeni, tepesine Kraliçesi tarafından yığılmış taşların altına gömülmüştü. O yol kapanmıştı. Diğer gümüş ve altın kapıdan geçen yol ise açık ve nispeten daha temizdi. "Görüşürüz," dedi şövalyeye ve gitmeye koyuldu. Kitiara'nın eli, kılıç eli, sanki ıslak parmaklarını bir buz kütlesine koymuş gibi mermere yapıştı. Korku, midesini sıkıştırdı. Elini çekip kurtarabilirdi, ama o zaman ardında etini ve kanını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bırakırdı. Kısa ve korkunç bir an boyunca bunun ö-demek zorunda olduğu bedel olduğunu düşündü, ve sonra, bir anda, daha düşük bir ücrete kurtulabileceğinin farkına vardı. Diğer eliyle kemerine uzandı, yumurtaların bulunduğu odaya giden yolu gösteren haritanın yer aldığı kitabı bulana kadar uyuşmuş parmaklarıyla aradı. Küçük cildi tutabilecek kadar kımıldandı. Sadece ondan kurtulma isteğiyle, kitabı açık mezarın içine fırlattı. "İşte!" dedi tersçe. "Memnun oldun mu?" Güç, kadını bıraktı. Elini mezardan sertçe çekti ve soğuk parmakları