Page 1

Margared Weis ve Tracy Hickman _ Ruhlar Savaşı Cilt1 Batan Güneşin Ejderhaları MINA'NIN ŞARKISI Gün gücümüzün uzağından geçti Yapraklar çiçekleri örttü. Günün son solgun nefesinin Işığı bu saatte azalıyor. Gecenin karanlığı bastırıyor Yıldızların uzak ruhları henüz bulundu, Gitmeye mecbur olduğumuz bu dünyadan, Acıdan, korkudan ve ölümden uzakta. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu. Gece ruhunu koruyacak. Karanlığı iyice kucakla. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu. Çöken karanlık ruhlarımızı alıyor, Bizi serin ağıllarda kucaklıyor, Bir Gözde'nin elinde tuttuğu derin boşlukta Kaderimiz onun ellerinde. Savaşçılar, yukarıdaki karanlığı düşleyin Ve hissedin o haz dolu kurtuluşunu Gecenin Yoldaşı'nm ve onun menzilinde Yer alanlara duyduğu olanca aşkının. 6 Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu Gece ruhunu koruyacak Karanlığı iyice kucakla Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu Gözlerimizi kapadık, akıllarımız dinlenmede, İsteklerimizi onun emirlerine sunduk, Zayıflıklarımızı onun itiraflarına, Ve isteğiyle önünde eğildiğimiz ona. Sessizliğin gücü göğü dolduruyor, Derinliği ikimizin de ötesinde. Kollarına uçacak ruhlarımız, Korku ve kederin bittiği yere. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu. Gece ruhunu koruyacak. Karanlığı iyice kucakla. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu.

1 ÖLÜMÜN ŞARKISI Vadiye Gamashinoch -Ölümün Şarkısı- ismini cüceler vermişti. Yaşayanlann hiçbiri buraya kendi istekleriyle gelmezdi. Gelenlerse ya çaresizlikten, ya mecburiyetten ya da komutanlarının emri doğrultusunda burada bulunurlardı. Geçtikleri yollar onlan bu ıssız vadiye gittikçe yaklaştırırken, saatlerdir o 'şarkı'yı dinlemekteydiler. Şarkı ürkütücü ve korkunçtu. Asla net olarak anlaşılamayan sözleri şimdi daha da belirsizdi -en azından üstünkörü dinlendiğinde- ölümden ve ölümden beter şeylerden bahsediyordu. Bu şarkı, ihanetin, yoğun öfkenin ve sonsuz ızdırabm sarkışıydı. O bir ağıttı; ruhun geçmişinde yaşattığı bir yere, şimdilerde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bulunmayan huzur ve neşenin barındığı bir sığmağa duyulan özlemin sarkışıydı. Bu kederli şarkıyı ilk duyduklarında Şövalyeler önce atlarını dizginlemiş, elleri kılıçlarında huzursuz gözlerle birbirlerine bakarken bir taraftan "O da neydi?", "Kim var orada?" diye bağırmışlardı. Yine de hiç kimse oraya yaklaşmaya cesaret edemedi.Yaşayanlarm hiçbiri. Şövalyeler, dizginleri ellerinde, sağ ve sol taraflarında yükselen 10 kayaları inceleyen kumandanlarına baktılar. Kumandan en sonunda, "Yok bir şey," dedi. "Yalnızca kayaların arasından esen rüzgârın sesi. Devam edin." Atını, Kıyametin Efendileri diye bilinen dağlara çıkan dönemeçli ve zikzaklar çizen yola doğru sürmeye başladı. Tek sıra halinde ilerliyorlardı, yol atlı birliklerin yan yana geçemeyecekleri kadar dardı. "Rüzgârı daha önce de duymuştum, komutanım," dedi. Şövalyelerden biri boğuk bir sesle, "ama o ses insan sesine benziyordu. Sanki bizi uzak durmamız konusunda uyarıyordu. Bunu dikkate alsak iyi olur." "Saçma!" dedi Pençe Lideri Ernst Magit; eyerinin üzerinde dönerek, birliğine ve hemen arkasından gelen yardımcısına bir göz attı. "Kocakarı masalları! Zaten siz minotorlar hep eskiye, hurafeli yollara ve fikirlere bağlı kalmanızla ün yapmışsınızdır. Modem çağa girme zamanı geldi. Şükürler olsun ki, Tanrılar gitti. Artık dünyaya biz insanlar hükmediyoruz." Ölümün Şarkısı'nı başta söyleyen tek bir kadın sesiydi. Şimdi onun sesine erkeklerin, kadınların ve dağların arasında yankılanan çaresiz yenilgi ve perişanlığın ürkütücü ağıtları içinde büyüyen çocukların sesi de katılmıştı. Bu acılı sesi duyan bazı atlar daha uzağa gitmemek için direniyordu ve doğruyu söylemek gerekirse, sahipleri de onları zorlamak için fazla çaba harcamıyordu. Magit'in atı şahlandı. Magit mahmuzlarım büyük kanlı oluklar bırakacak şekilde atın böğürlerine batınnca hayvan öfkeyle ileri atıldı, başını öne eğdi; kulakları hâlâ seğiriyordu. Pençe Lideri Magit diğer toynak sesleri kesildikten sonra yarım mil kadar daha ileri gitmişti. Etrafa bakmdığmda yalnız ilerlediğini anladı. Adamlarından hiçbiri onu takip etmemişti. Magit öfkeli bir şekilde döndü ve emrindekilere bakmak için ters yöne doğru ilerlemeye başladı. Adamlarının yansını atlanndan inmiş, geri kalanını da hastalanmış bir halde, yolun ortasında titreyen atlann üzerinde otururken bulmuştu. "Hayvanlann kafası, efendilerinden daha çok çalışıyor," dedi minotor yattığı yerden. Pek az at bir minotorun üzerine oturmasına izin verirdi ve bunlann ancak birkaçı koca bir minotoru taşıma gücüne

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sahipti. Galdar, boynuzlanyla birlikte yaklaşık iki metre boyundaydı. Komutanın üzengisinin hizasında rahatlıkla hareket edebildiği için, birliği de kolayca idare edebiliyordu. Magit, elleri semerin ön kısmında, atın üzerinden adamlarına bakıyordu. Uzun boylu, kemikleri çelik telle birbirine bağlanmış gibi duran, 11 göründüğünden daha güçlü olan zayıfça biriydi. Donuk, mavi gözlerinde zekâ ve derinlik izine rastlanmıyordu. Emst Magit, zalimliği, bazılarının deyişiyle mantıksız disiplin anlayışı ve kendine duyduğu müthiş hayranlıkla tanınıyordu. Magit, "Ya atlarınıza binip beni takip edersiniz," dedi sertçe, "ya da hepinizi baş kumandana rapor ederim. Sebep olarak da, korkaklığınızı, liderlerinize ve onun emirlerine olan itaatsizliğinizi gösteririm. Sizin de bildiğiniz gibi, bu saydıklarımın birinin bile cezası ölümdür." "Bunu yapabilir mi?" diye fısıldadı acemi Şövalyelerden biri. "Yapabilir," diye cevapladı daha kıdemliler azarlarcasma, "ve yapacaktır da." Şövalyeler tekrar atlarına bindiler ve mahmuzlarını kullanarak atlannı yola koyulmaya zorladılar. Yolun ortasında bir başına duran minotor Galdar'm etrafını sardılar. "Emirlerime karşı mı geliyorsun, minotor?" diye sordu Magit sinirli bir şekilde. "Bunu yapmadan önce iyi düşün. Kafatası Muhafızı'nm koruması altında olabilirsin, ama seni Konsey'e korkak ve yemin bozan biri olarak ihbar ettiğimde onun bile seni koruyabileceğinden emin değilim." Magit, atının boynuna doğru eğilerek, alaylı bir şekilde devam etti, "hem Galdar, duyduğuma göre efendin seni daha fazla korumaya hevesli olmayabilir. Tek kollu bir minotoru... Acıma ve alayla kendi nazik görüntüsünü bertaraf etmeye çalışan bir minotoru. Rütbesi 'gözcü' konumuna düşürülmüş bir minotoru. Ve çok iyi biliyoruz ki, bu pozisyona seni öylesine bir kenara atamayacakları için getirdiler. Ayrıca, seni ineklerin geri kalanıyla birlikte çayır dışına sürmeyi önerdiklerini de duymuştum." Galdar yumruğunu sıktı, keskin tırnakları etine batıyordu. Magit'in onu tahrik ettiğini, kavga çıkarmaya çalıştığını çok iyi biliyordu. Hem de burada, etrafta çok az tanığın olduğu bu mekânda. Burada Magit sakat minotoru öldürebilir ve eve döndüğünde bunun adil ve görkemli bir dövüş olduğunu anlatabilirdi. Galdar kılıç kullandığı kolunu kaybedip, korkusuz bir savaşçıdan, ağır yürüyen bir gözcüye dönüştüğünden beri hayata tam olarak bağlı sayılmazdı. Ama yine de Emst Magit'in

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ellerinde ölmeyi kendine yediremezdi ve kumandanına bu zevki tattırmamakta kararlıydı. Minotor, ince dudaklanndaki alaycı ifadeyle kendisini seyreden Emst Magit'i geçerek yoluna devam etti. Birlik, hedeflerine güneşin ilk ışıklarıyla ulaşmayı ümit ederek yola devam etti - tabii değdiği hiçbir şeyi ısıtmayan o soğuk, gri ışığa güneş denebilirse. Ölümün şarkısı kederli, matem dolu bir sesle sürüp 12 gidiyordu. Birliğe yeni katılanlardan biri yanaklarına dökülen yaşlarla atım sürüyordu. Kıdemliler sesi duymamak için omuzlarını kulak hizalanna çıkartarak kamburlaştılar. Ama kulaklannı tıkasalar da, kulak zarlannı patlatsalar da, bu korkunç şarkıyı yine duyarlardı. Ölümün Şarkısı kalplerde yankılanırdı. Birlik, Neraka denen vadiye doğru ilerledi. Geçmiş zamanlarda, Karanlıklar Kraliçesi tannça Takhisis, vadinin güney ucuna Istar'm yok olan tapmağından kurtanlan bir taş dikmişti. Taş zamanla dünyadaki kötülükle beslenerek daha da genişlemiş, korkunç bir hal almış ve ürkütücü karanlığın görkemli bir tapmağı haline gelmişti. Takhisis bu tapmağı Huma Dragonbane tarafından kovulduğu dünyaya geri dönmek için kullanmayı planlıyordu, ama yollan sevgi ve fedâkârlıkla engellenmişti. Gene de büyük bir güce sahipti, bu yüzden de neredeyse dünyanın sonunu getirecek olan bir savaş başlattı. Kötü kalpli komutanlan, tıpkı vahşi bir köpek sürüsü gibi kendi aralannda dalaşmaya başlamışlardı. Kahramanlardan oluşan bir grup ayaklanmıştı. Yüreklerinde, Takhisis'i alt etme, onu devirme gücünü bulmuşlardı. Takhisis'in Neraka'da bulunan tapmağı ise, onun yenilgisinden ortaya çıkan öfkesinin sonucunda yerle bir olmuştu. Tapmağın patlayan duvarlan o korkunç günde gökyüzünden yağmaya başlamış, büyük siyah kaya parçalan Neraka şehrine düşmüştü. Alevler lanetlenmiş şehrin binalanm yok etmiş, çarşılannı, köle zindanlanm ve sayısız gardiyan yatakhanelerim yakmış, labirente benzeyen sokaklannı külle kaplamıştı. Elli yıl sonra şehrin eski görüntüsünden eser kalmamıştı. Tapmağın kalıntılan Neraka Vadisi'nin güneyini kaplamıştı. Küller, kuvvetli rüzgârlarla çoktan savrulmuştu. Artık vadinin bu kısmında hiçbir şey yetişmezdi. Yaşamın tüm izleri çoktan kumlarla örtülmüştü. Sadece siyah kaya parçalan ve tapmağın kalıntılan vadide duruyordu. Korkunç bir görünümleri vardı ve onlan ilk kez gören Pençe Lideri Magit bile vadinin bu kısmına girmenin parlak bir fikir olup olmadığını merak etti. Etrafı gezip uzun uzun inceleyebilirdi, ama bu yolculuğuna fazladan iki gün eklerdi, zaten gözde genelevine gelen körpe bir fahişeyle fazladan birkaç gece geçirdiğinden, bu yolculuğa çıkmakta hayli geç kalmıştı. Zamanı iyi kullanması gerekiyordu ve vadinin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


güneyine gelerek kestirme yolu seçmişti. Patlamanın şiddetinden olsa gerek, tapmağın dış duvarlannı oluşturan siyah kayalar kristalsi bir yapı almıştı. Kumdan çıkıntı yapan kaya parçalan sivri ve topaklı değildi. Pürüzsüz bir yüzeyi vardı ve keskin ke13 narların uçları törpülenmişti. İnsan boyunun dört katı, gri kumlar arasından yükselen siyah kuvars kristallerini andırıyorlardı. Öyle ki, biri bu kayaların parlak siyah yüzeylerinden bozuk, eğri büğrü de olsa kendine ait olduğunu anlayabileceği yansımasını görebilirdi. Bu adamlar Takhisis Şövalyeleri ordusuna kendi istekleriyle katılmışlardı, ganimet ve savaşta kazanılacak köleler gibi vaatlerle kandırılmışlar; elfler, kenderler, cüceler ya da kendilerinden olmayan herkese karşı duydukları kin yüzünden onları korkutma veya öldünne fikri de onları cezbetmişti. İyi olan her duyguya karşı kalpleri taşlaşmış olan bu adamlar, kristalin parlayan siyah yüzeyini incelediler ve kendi yüzlerinin yansımaları karşısında hayrete düştüler. Çünkü bu yüzlerde korkunç şarkıyı söylemek için açılmış ağızlarını görebiliyorlardı. Çoğu baktı ve gördükleri karşısında hayrete düşüp bakışlarını başka yönlere çevirdi. Galdar bakmamak için özen göstemrişti. Yerden yükselen siyah kristalleri ilk gördüğünde gözlerini kaçırmış, duyduğu saygı ve minnetten öylece kalakalmıştı. Bu Emst Magit'in söylediği gibi boş bir inanç olarak algılanabilirdi. Tanrılar bu vadide değildi. Galdar bunun imkânsız olduğunu biliyordu, tanrılar Kyrnn'den otuz yıldan fazla bir süre önce sürülmüştü. Yine de Galdar için kesin olan bir şey vardı, o da tanrıların hayaletlerinin burada kaldığıydı. Ernst Magit kayadaki yansımasına bakıyordu ve sırf içten içe duyduğu korkuya karşı gelmek için, kendisini sıkılana dek buna bakmaya zorladı. "Bir inek gibi kendi gölgemin görüntüsünden korkacak değilim!" dedi manalı bir şekilde Galdar'a bakarak. Bu inek şakasını kısa bir süre evvel bulmuştu. Çok komik ve son derece özgün olduğunu düşünerek bunu kullanma fırsatını kaçırmamıştı. "İnek gibi. Anladın mı, minotor?" Emst Magit bir kahkaha attı. Ölümün Şarkısı Magit'in kahkahasını savurarak ona bir melodi, karanlık bir hava ve şarkının diğer seslerinin ritmine zıt düşen detone bir ton katmıştı. Ses o kadar korkunçtu ki, Magit titredi. Öksürüp kahkahasını bastırdığında adamları rahatladı. "Bizi buraya sen getirdin, Pençe Lideri," dedi Galdar. "Vadinin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bu bölümünde yerleşim olmadığını gördük, Solamniyalılar da burada bize saldırmak için beklemiyorlar. Buralarda yaşayanların topraklarından korkmak için hiçbir sebebimiz olmadığı bilgisiyle hedefimize doğru emniyetli bir şekilde devam edebiliriz. Buradan bir an önce ayrılalım ve geri dönüp gördüklerimizi rapor edelim." Atlar batı vadisine o kadar isteksiz girmişlerdi ki, bazı durumlarda Şövalyeler üstlerinden inmek ve sanki yanan bir binadan geçiyormuş 14 gibi gözlerim bağlayıp onlara yol göstermek zorunda kalmışlardı. Adamlar da atlar da geri dönmek için hevesliydiler. Atlar başlannı geldikleri yöne doğru çevirmişti, sahipleri de onlarla tereddütlü bir biçimde yol alıyorlardı. Ernst Magit de bu yeri en az diğerleri kadar terk etmek istiyordu. İşte kalma kararının nedeni de buydu. Aslında korkak biriydi. Bir korkak olduğunu kendisi de biliyordu. Hayatı boyunca bunun aksini kanıtlamak için çalışmıştı. Aslında cesur bir tarafı yoktu. Tehlikeden olabildiğince uzak kalmak isteyen Magit'in devriyelere kumandanlık etmesi ve diğer Neraka Şövalyeleri ile Solamniya kontrolündeki Sanction şehrinin kuşatmasına katılmamasının nedeni de buydu. Hiçbir risk taşımayan fakat kendisine ve adamlarına korkmadığını ispatlamaya yetecek eylemlerde bulunmayı yeğlerdi. Mesela geceyi bu lanetlenmiş vadide geçirmek gibi. Magit, daha önce hiçbir Şövalyenin görmediği sağlıksız ve soluk sarı renkte olan tuhaf gökyüzüne doğru bakarak gözlerini kıstı. "Alacakaranlık bastırdı," dedi akıl veriyormuş edasıyla. "Kendimi dağlarda kaybolmuş halde bulmak istemiyorum. Burada kamp kuracağız, sabah olduğunda da ayrılırız." Şövalyeler kumandanlarına kuşkucu ve korku dolu gözlerle baktılar. Rüzgâr dinmişti. Şarkı artık kalplerinde duyulmuyordu. Vadiye sessizlik hakim olmuştu, ilk başta hoş karşılanan bu sessizlik, gittikçe nefret edilen bir hâl alıyordu. Sessizlik onları sıkıştırıyor, boğuyordu. Hiçbiri konuşmadı. Kumandanlarının onlara bir şaka yaptığını söylemesini beklediler. Pençe Lideri Magit atından inerek, "Burada kamp kuracağız. Benim çadırımı bu taşların en yükseğinin yanma kurun. Galdar, sen bu kampın kurulmasından sorumlusun. Bu basit işi becerebileceğine güvenebilir miyim acaba?" dedi. Sözcükleri alışılmışın dışında yüksekti, sesi kulak tırmalıyordu. Soğuk ve keskin bir esinti tıslayarak vadiyi dolaştı. Kumlan çorak araziye doğru sürdü, ardından kayboldu. Galdar, sessizliği olabildiğince az bozmak için hatif bir ses tonuyla, "Hata yapıyorsunuz, efendim," dedi. "Burada istenmiyoruz." "Bizi istemeyen kim, Galdar?" dedi Pençe Lideri Magit alaylı bir şekilde. "Bu kayalar mı?" Siyah kristalden bir taşa hafifçe vurdu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Hah! Sen kalın kafalı, boş inançlı ineğin tekisin!" Magit'in sesi sertleşti! "Siz. Atlardan inin ve kampı kurmaya başlayın. Bu bir emirdir." Emst Magit rahatlamış olduğunu göstermek için gerindi. Ellerini eğilerek yere değdirdi ve birkaç esneme hareketi yaptı. Şövalyeler mutsuz ve somurtkan bir şekilde denileni yapmaya koyuldular. Semerleri 15 boşandınp devriyenin yansı tarafından taşman küçük, iki kişilik çadırları kurmaya başladılar. Diğerleri de yemek ve su kaplarını indiriyordu. Çadırlar tam bir fiyaskoydu. Hiçbir çekiç o büyük, demir çivileri böylesine sert bir zemine sabitleyemezdi. Her çekiç darbesi dağlardan yankılanıp, yüzlerce çekiç darbesi vurulmuş gibi onlara geri dönüyordu; sanki dağlar onların üzerine çekiç savuruyordu... Galdar, sağlam eliyle isteksizce kullandığı çekici yere fırlattı. "Sorun nedir, minotor?" dedi Magit. "Bir çiviyi çakamayacak kadar güçsüz müsün?" "Bir de siz deneyin, efendim," diye karşılık verdi Galdar. Diğer adamlar da çekiçlerini yavaşça yere bıraktılar ve doğrularak bu emre itaat etmek istemediklerini sessizce belli ettiler. Magit öfkeyle solgunlaşarak, "Eğer basit bir çadırı kurmaktan acizseniz, açık havada uyuyabilirsiniz!" dedi. Yine de çadır kazığım sert zemine çivilemeye çalışmamıştı. Pürüzlü, düzensiz bir kare oluşturan siyah kristalden bir dikilitaş bulana kadar etrafa bakındı. "Benim çadırımı bu kaya parçalarının dördüne sabitleyin," diye emretti. "En azından ben bu gece iyi bir uyku çekeceğim." Galdar emredildiği gibi yapü. İpleri taşların etrafına dolarken bir yandan da huzursuz ölülerin ruhlarını rahatlatmak için bir minotor duası mırıldanıyordu. Adamlar da atlarını dikitlere bağlamak için davrandılar, fakat hayvanlar panik içinde irkilip sıçradılar. Sonunda Şövalyeler dikitlerin arasına bir ip gerip, atlarını oraya bağladılar. Bir araya toplanan huzursuz ve ürkek atlar, gözlerini siyah kayalardan uzak tutmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Adamlar çalışırken, Magit heybesinden bir harita çıkardı, adamlarına görevlerini hatırlatırcasma son bir bakış attı ve haritayı açıp, etrafıyla ilişiğini keserek ciddiyetine kimseyi inandıramadığı bir çalışmaya başladı. Hiçbir iş yapmamış olmasına rağmen, nedense sürekli terliyordu. Vadiyi alev şansıyla aydınlanmış gökyüzünden daha karanlık yapan uzun gölgeler Neraka üzerinde süzülüyordu. Hava sıcaktt, hatta

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


artık vadiye girdikleri zamandan daha sıcaktı, yine de arada bir soğuk rüzgânn nefesi batıdan gelerek insanı iliklerine kadar donduruyordu. Şövalyeler yanlannda hiç odun getirmemişlerdi. Paylanna düşeni soğuk olarak yiyor, bazen de yemeye çalışıyorlardı. Yemeğin her parçası kumla doluyordu, yedikleri her şeyde kül tadı vardı. Sonunda yiyeceklerinin çoğunu atmak zorunda kaldılar. Sert zemine çöküp uzun uzun gölgelere baktılar. Adamlann hepsi kılıçlannı yere bırakmıştı. Nöbet vakitlerini belirleme16 ye gerek yoktu. Hiç kimse uyumaya niyetli değildi. "Hey! Şuna bakın!" diye bir zafer çığlığı attı Magit. "Önemli bir keşif yaptım! Burada kaldığımız iyi oldu." İlk önce haritasını, daha sonra da batıyı işaret etti. "Oradaki dağ sırasına bakın. Bu, haritada işaretlenmemiş. Yeni oluşmuş olmalı. Bunu mutlaka Muhafız'm dikkatine sunmalıyım. Böylece, belki bu dağ sırası benim şerefime isimlendirilir." Galdar dağ sırasına baktı. Yavaşça ayağa kalkıp, dikkatlice gökyüzünün batısını izledi. İlk bakışta dikkat çeken şey, demir grisi ve mat mavi renklerdeki oluşumun sanki yerden yeni bir dağ çıkıyonnuş izlenimi veren görüntüsüydü. Ama Galdar bakarken pençe liderinin coşkusu yüzünden gözünden kaçırdığı bir şeyi fark etti. Bu dağ, dehşet verici bir şekilde büyüyor, genişliyordu. "Efendim!" diye bağırdı Galdar. "Bu bir dağ değil. Bunlar fırtına bulutlan!" "Zaten ineğin tekiydin, bari kuş beyinli olma," dedi Magit. Dünyanın harikalanna Magit Tepesi'ni de eklemek için tebeşir olarak kullandığı siyah bir taş parçasını da konuşurken havaya kaldırmıştı. "Efendim, ben gençliğimde on yılımı denizlerde geçirdim," dedi Galdar. "Bir fırtına gördüğümde onu tanınm. Ancak böyle bir şeye ilk kez rastlıyorum!" Bulut kümesi, orta yerindeki büyük karartı ile birlikte inanılmaz bir hızla, etrafını yakıp yıkan, yalpalayarak dağlann tepelerini kopanp fırlatarak hepsini pençeleriyle talan eden çok başlı bir dev gibi gürültüyle geliyordu. Soğuk rüzgâr şiddetlenmiş, yerdeki kumu adamlann gözlerine ve ağızlanna savurup, kopmamak için direnen kumandan çadmnı yırtmaya çalışıyordu. Rüzgâr yeniden o korkunç, çaresiz, işkenceler içinde feryat eden şarkıyı söylemeye başladı. Rüzgânn şiddetine karşı adamlar ayaklanm yerde tutmak için büyük çaba sarf ediyorlardı. "Kumandanım! Burayı terk etmeliyiz," diye bağırdı Galdar. "Bir an önce! Fırtına kopmadan." "Tamam," dedi Emst Magit, solgundu ve titriyordu. Dudaklarını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yalayıp, kumlan tükürdü. "Evet, haklısın. Hemen gitmeliyiz. Cadın boş verin. Bana atımı getirin!" Karanlığın içinden parlak bir yıldırım belirip, atlann bağlı olduğu yere saplandı. Gök gürlemeye başladı. Sarsıntı adamların birkaçını yere savurmuştu. Atlar kişneyip, şaha kalktılar, toynaklanyla yeri dövüyorlardı. Adamlar onlan sakinleştirmek için çabalıyordu, ama çabalann hepsi boşunaydı. Bağlı olduklan ipleri koparır koparmaz bulunduklan yerden delicesine bir dehşetle kaçmaya başladılar. 17 "Yakalayın onları!" diye bağırdı Emst, ama adamlann yapabildikleri tek şey kuvvetli rüzgâra karşı ayakta durmaya çalışmaktı. Bir ya da iki kişi atlann arkasından şaşırtıcı bir şekilde birkaç adım atabildi, ama bu sonuçsuz bir kovalamaydı. Fırtına bulutlan, güneş ışığıyla savaşırcasma gökyüzünü yardı. Karanlığa yenilen güneş batmıştı. Gece, girdaplar halinde hareket eden kumla birlikte üzerlerine indi. Galdar hiçbir şey göremiyordu, tek kolunu bile. Bir saniye sonra etrafındaki her şey yeni bir şimşekle aydınlandı. "Yere yatın!" diye haykırdı, kendisini de yere fırlatarak. "Yüzüstü yatın! Taşlardan uzak durun!" Yağmur damlalan milyonlarca yaydan fırlayıp gelen oklar gibi üzerlerine geliyordu. Demirden bilyeler gibi üzerlerine yağan dolu, adeta her yerlerini çürütüyordu. Galdar'm derisi sertti, bu yüzden dolu ona kararca ısırığı gibi geliyordu. Diğerleri acı ve dehşetle çığlık attılar. Işık demetleri aralanndan alev saçan zıpkınlar gibi geçiyordu. Gök, yeri sarsan büyük bir gürültüyle gürledi. Galdar yüzüstü yere yatmış, içindeki toprağı kazıp yerin dibine girme isteğine güçlükle karşı geliyordu. Bir şimşek ortalığı aydınlattığında kumandanının ayağa kalkmaya çalıştığını görünce hayretler içinde kaldı. "Yere yatın, efendim!" diye bağırarak ona elini uzattı. Magit bir küfür mmldanarak Galdar'm elini itti. Pençe lideri rüzgâr karşısında sendeleyerek taşlardan birinin üzerine kapaklandı. Taşın arkasına çömelerek kütleyi yağmur ve doluya karşı bir kalkan olarak kullandı. Adamlann geri kalanına gülerek yere oturdu, arkasını kayaya yaslayarak ayaklannı uzattı. Yoğun ışık demetleri Galdar'm gözlerini kamaştırdı. Patlama kulaklannı sağır etmişti. Yıldmm onu olduğu yerden havalandıııp, yere yapıştırmıştı. Yıldınm öyle yakınma düşmüştü ki, Galdar onun havada

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


meydana getirdiği cızırtıyı bile duyabilmişti; havaya yayılan fosfor ve sülfür kokusunu alabiliyordu. Havada başka bir koku daha vardı... Yanık et kokusu. Göz kamaşüncı ışığın içinden görmeye çalışmak için gözlerini ovuşturdu. Tekrar görmeye başladığında, kumandanının bulunduğu yere baktı. Etrafı aydınlatan bir sonraki ışıkta, tektaşm altında biçimsiz bir kütlenin toplanmış olduğunu gördü. Magit'in eti siyah bir kabuğun altında kıpkırmızı parlıyor, pişmiş iri bir et parçası gibi gözüküyordu. Üzerinden dumanlar yükseliyor; rüzgâr bunları kömürleşmiş etle birlikte havaya savuruyordu. Magit'in yüzündeki deri yanmıştı, ancak yüz ifadesindeki berbat sıntışınm izleri hâlâ duruyordu. 18 "Seni hâlâ gülerken görmek güzel, Pençe Lideri," diye mırıldandı Galdar. "Seni uyarmıştım." Galdar yere doğru eğildiğinde ağrıyan kaburgalarına lanet okudu. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Galdar bu korkunç fırtınanın daha ne kadar sürebileceğini merak etti. Geçen süre ona bir ömür boyu gibi gelmişti. Sanki bu fırtınada doğmuş, onunla büyümüş, onunla ölecekmiş gibi hissetti kendini. Bir el kolunu tuttu ve onu sarstı. "Efendim! Şuraya bakın!" Şövalyelerden biri yerde sürünerek yanma gelmişti. "Efendim!" Şövalye, ağzını Galdar'm kulağına dayayıp boğuk sesiyle, mızrak gibi inen yağmuru, delip geçen dolu parçalarını, ardı arkası gelmeyen yıldırımları ve tüm bunlardan daha da kötüsü olan ölümün şarkısını sesiyle bastırmaya çalışarak bağırdı. "Orada hareket eden bir şey gördüm!" Galdar başını kaldırıp, Şövalye'nin gösterdiği yere, Neraka Vadisi'nin tam merkezine doğru baktı. "Şimşek çakana kadar bekleyin!" dedi Şövalye yüksek sesle. "İşte! Orada!" Sonraki ışık bir yıldırım değil adeta göğü, yeri ve dağlan mora çalan beyaz bir ışıkla aydınlatan bir alev parçasıydı. Bu korkunç parılünm içinden, kasırganın etkilemediği, fırtınanın savurmadığı, yıldınmm ürkütmediği biri edasıyla kendilerine doğru ilerleyen bir suret belirdi. "Bizden biri mi?" diye sordu Galdar, ilk başta adamlardan birinin çıkardığını ve atlar gibi kaçmış olabileceğini düşünerek. Ama soruyu sorduğu anda durumun böyle olmadığım anlamıştı. Suret koşmuyor, yürüyordu. Kaçmıyor, kendilerine yaklaşıyordu. Ortalık, birden çakan şimşekle aydınlandı. Karanlık çöktüğünde suret gözden kaybolmuştu. Galdar kendisine şiddetli fırtınaya karşı duran bu çılgını göstermesi için bir sonraki şimşeği sabırsızlıkla bekliyordu. Bir sonraki panltı göğü, yeri ve dağlan aydınlattı. Suret hâlâ oradaydı, kendilerine doğru yürüyordu. Galdar ölümün şarkısının bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zafer şarkısına dönüştüğünü hissetti. Hava tekrar karardı. Rüzgâr dindi. Yağmur hafif damlalara dönüştü. Dolu tamamen durdu. Gök gürültüsü ise karanlığın gizemli suretinin adımlanna eşlik eden bir davulu andınyordu. Fırtına, çatışmayı dağlann diğer tarafına, yeryüzünün öteki diyarlanna taşıdı. Galdar ayağa kalktı. Islanmış Şövalyeler gözlerinden suyu ve çamuru silip, sınlsıklam olan battaniyelerine bakülar. Rüzgâr kuru ve soğuktu, kaim postu sayesinde soğuğun büyük kısmından korunmuş olan Galdar hariç herkes titriyordu. Boynuzlarından yağmur suyunu silkeledi ve suretin iyice yaklaşmasını bekledi. 19 Soğuk ve mızrak uçları kadar ölümcül bir biçimde parıldayan yıldızlar batıda belirmeye başlamıştı. Fırtına bulutlarının geride kalan kümelerinin dağılmakta olan çeperleri geçtikçe sanki yıldızların üzerindeki örtüyü kaldırıyordu. Yalnız ay, fırtınaya meydan okurcasına ortaya çıkmıştı. Şekil artık yedi metreden uzakta değildi ve ayın ışığı sayesinde Galdar onu çok net olarak görebiliyordu. İnce, düzgün fiziğine bakılırsa, genç bir insandı. Koyu renk saçlan, sadece kızıl bir tutam saç bırakılarak kısacık kesilmişti. Saçlarının yokluğu yüz hatlarını ortaya çıkarmış, büyük elmacık kemiklerini, sivri çenesini ve ağız kıvrımlarını iyice belirginleştirmişti. Genç, her sıradan Şövalye'nin giydiği gibi bir gömlek, bir tunik ve deri çizmeler giyiyor, Galdar'm görebildiği kadarıyla da ne kılıç ne de başka bir silah taşıyordu. "Dur ve kendini tanıt!" dedi Galdar sertçe. "Tam orada dur. Kamp çizgisinde." Genç durarak ellerini kaldırdı, avuç içleri ellerinin boş olduğunu göstermek için Galdar'a dönüktü. Galdar kılıcını çekti. Bu garip gecede işini şansa bırakmaya niyeti yoktu. Kılıcı sol elinde beceriksizce tuttu. Silah işine neredeyse hiç yaramıyordu. Kolunu kaybetmiş diğerleri gibi, normalde kullanmadığı eliyle dövüşmeyi hiç öğrenmemişti. Sakatlanmadan önce kılıcı ustaca kullanırdı; şimdi ise öyle sakar ve beceriksizdi ki, düşmanına zarar vereceği yerde kendisine zarar vermesi daha muhtemeldi. Ernst Magit çoğu zaman Galdar'ı alıştırma yaparken görüp onunla kahkahalar atarak dalga geçerdi. Magit artık ona kahkahalarla gülemeyecekti. Galdar elinde kılıçla ilerledi. Kabza ıslak ve kaygandı, elinden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


düşmemesi için dua etti. Genç, Galdar'm eskiden ünlü ve başarılı bir savaşçı olduğunu, bilemezdi. Minotorun haşmetli bir görüntüsü vardı, ancak gencin ürkmeyişi, en azından etkilenmemiş olması onu şaşırtmıştı. "Silahsızım," dedi genç, gençliğine yakışmayan, derin bir sesle. Gencin sesinin garip bir tınısı vardı, hoş ve melodikti. Galdar'a garip bir biçimde şarkıda duyduğu seslerden birini hatırlatmıştı. Şimdi şarkı kısık bir mırıltıyla devam ediyordu. Ses, bir erkek sesi değildi. Galdar gence, kızıl saçının altından görünen kusursuz şekil ve pürüzsüzlükteki başını destekleyen, bir zambağın uzun gövdesin andıran, ince boynuna baktı. Minotor, narin vücudu daha yakından inceledi. Kollan ve yün çoraplannm içindeki bacaklan erkeksiydi. Islak bluzu ona büyük geliyor ve narin omuzlanndan aşağı sarkıyordu. Galdar ıslak kıvnmlann altında hiçbir şey göremiyor, bu kişinin erkek mi, yoksa kadın mı olduğunu kestiremiyordu. Diğer Şövalyeler de onun yanma toplanıp, yeni doğmuş bir çocuk 20 gibi ıslak ve parlayan bu genci süzmeye başladılar. Adamların kaşları çatıktı, hepsi temkinliydi. Haksız sayılmazlardı. Herkes Galdar'la birlikte aynı soruyu soruyordu. Ölen ve halkını çaresiz bırakan dev boynuzlu tanrının adına, bu insan, bu lanetli vadinin bu lanet olası gecesinde ne arıyordu? Galdar, "Adm ne?" diye sordu. "Adım, Mina." Bir kız. Zayıf ve uzun boylu bir kız. On yedi yaşından büyük olamazdı. Söylediği isim insanlar arasında çok kullanılan bir kadın ismi olsa da, cinsiyetini narin boynundan ve hareketlerinin inceliğinden sezebilse de Galdar, hâlâ bir çelişki içindeydi. Onda aynı zamanda hiç de kadınsı olmayan bir şeyler de vardı. Mina, sanki Galdar'in aklından geçenleri okuyormuşçasma gülümsedi ve, "Bir dişiyim," dedi. Omuzlarını silkti. "Fazla belli olmasa da." Galdar, "Yaklaş," diye kabaca emretti. Kız emre uyarak öne doğru bir adım attı. Galdar kızın gözlerine baktığında az kaldı soluğu kesilecekti. Hayatı boyunca çok şekilde ve boyutta insan görmüştü, ama hayatında ilk defa böyle gözlere sahip bir canlıya rastlıyordu. Normalden büyük, çok derin, amber renkli bu gözlerin, gözbebekleri siyah, irisleri ise bir gölge çemberiyle çevrelenmişti. Saçlarının yokluğu gözlerini olduğundan da büyük gösteriyordu. Mina sanki yalnızca gözlerden oluşmuştu ve bu gözler Galdar'ı inceliyor, altını andıran amber gözler onu tıpkı küçük bir böcek gibi içine hapsediyordu. "Kumandan sen misin?" diye sordu Mina.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Galdar, tektaşm dibinde yatan kömürleşmiş vücuda doğru bakarak. "Artık benim," dedi. Mina onun bakışını takip ederek dikkatli bir biçimde yerdeki cesede baktı. Amber renkli gözlerini yemden Galdar'a çevirdiğinde, Magit' in vücudunun bu gözler içinde hapsolduğuna yemin edebilirdi. "Burada ne arıyorsun?" diye sertçe sordu Galdar. "Fırtınada yolunu mu kaybettin?" "Hayır. Aksine, yolumu fırtınada buldum," diye cevap verdi Mina. Amber gözlerini hiç kırpmıyordu. "Sizi buldum. Çağırıldım ve çağrıya cevap verdim. Siz Takhisis'in Şövalyeleri'siniz, öyle değil mi?" "Bir zamanlar öyleydik," diye cevap verdi Galdar sesi oldukça ifadesizdi. 'Takhisis'in dönmesini çok bekledik, ama kumandanlarımız bizim uzun zamandır bildiğimiz bir şeyi daha yeni kabulleniyorlar. O geri gelmeyecek. Bu yüzden buraya Neraka'nm Şövalyeleri adını almak için geldik." Mina dinledi ve bu sözler üzerine düşündü. Bu hoşuna gitmiş ol21 malıydı ki, vakarla başıyla onayladı. "Anlıyorum. BenNeraka Şövalyeleri'ne katılmaya geldim." Başka bir zaman, başka bir yerde olsalardı, Şövalyeler bu sözlere kıs kıs güler ya da kaba karşılıklar verirlerdi. Ama bu kez adamlar münasebetsiz şakalar yapacak durumda değildi. Galdar da öyle. Fırtına, bu dünyada kırk yıl geçirmiş olmasına rağmen, daha önce hiç şahit olmadığı kadar korkutucu geçmişti. Pençe liderleri ölmüştü. Eğer bir mucize olup da atlan bulamazlarsa, önlerinde yürüyecek uzun bir yol vardı. Yiyecek hiçbir şeyleri yoktu, atlar erzakla birlikte kaçmıştı. Sırılsıklam olmuş kıyafetlerini sıkarak elde edecekleri sudan başka sulan da kalmamıştı. "Şu aptal kıza evine, annesinin yanma geri dönmesini söylesenize," dedi bir Şövalye sabırsızca. "Şimdi ne yapacağız, kumandan?" "Bence buradan defolup gidelim," dedi diğer bir Şövalye. "Eğer gerekirse bütün gece yürürüm." Diğerleri de mınldanarak Şövalye'nin sözlerini onayladı. Galdar gökyüzüne baktı. Hava açıktı. Gök güdüyordu, ama uzakta bir yerde. Batı yönünde ufukta mor bir şimşek çaktı. Ay, yolculuk etmek için yeterli ışığı sağlıyordu. Galdar yorgundu, alışılmışın dışında yorgun. Adamlann avurtlan çökmüş, açlıktan bitkin düşmüşlerdi. Galdar yine de ne hissettiklerini biliyordu. "Gidiyoruz, ancak önce şunu halletmeliyiz," diyerek halen üzerinde dumanı tütmekte olan Ernst Magit'in cesedini işaret etti. "Bırak kalsın," dedi Şövalyelerden birisi. Galdar boynuzlu başını hayır anlamında salladı. Bütün bu zaman boyunca garip gözleriyle kızın onu izlediğinin farkındaydı. "Hayatınızın kalanı boyunca onun ruhu tarafından rahatsız edilmek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mi istersiniz?" diye sordu Galdar. Diğerleri önce birbirlerine, sonra da cesede baktılar. Magit'in hayaletinin onlan ziyaret edecek olması fikrine bir önceki gün kahkahalarla gülebilirlerdi. Ama şimdi değil. "Bununla ne yapacağız?" diye sordu biri. "Lanet olasıca şeyi gömenleyiz. Zemin çok sert. Zaten ateş yakmak için odunumuz da yok." "Cesedi şu çadıra sann," dedi Mina. "Şu taşlan alın ve onun üzerine bir mezar inşa edin. Neraka Vadisi'nde ölen ilk kişi o değil," dedi ve ekledi, "Sonuncu da olmayacak." Galdar ona omzunun üzerinden dik dik baktı. Taşlann arasına kurduktan çadır, yağmur sulannm birikmesiyle sarkmış olmasına rağmen sağlam görünüyordu. "Kız haklı," dedi. "Cadın sökün ve kefen olarak kullanın. Ve bunu yaparken çabuk olun. Ne kadar erken bitirirsek, o kadar erken buradan gideriz. Zırhını çıkarın," diye de ekledi. "Ölümünün kanıtı olarak zırhı karargâha götürmemiz gerekiyor." "Nasıl?" dedi Şövalyelerden biri yüzünü ekşiterek. "Eti, ızgaraya yapışmış biftek gibi bu metale yapışmış." "Kes," dedi Galdar. "yapabileceğinizin en iyisini yapın ve onu çıkann. Etrafta parçalarını taşıyacak kadar ona düşkün değilim." Adamlar dehşet verici bir istekle işe koyuldular, zira oradan gitmeye çok hevesliydiler. Galdar, Mina'ya doğru döndü, kızın koca amber gözlerini kendisine bakarken buldu. "Senin için en iyisi ailenin yanma dönmek olurdu, kızım," dedi. "Biz hızlı ve zor şartlarda yolculuk edeceğiz. Seninle ilgilenecek zamanımız olmayacak. Ayrıca, sen bir dişisin. Bu adamların kadınlara karşı fazla saygısı yoktur. Evine dön." "Zaten evimdeyim," dedi Mina, vadiye göz gezdirerek. Siyah taşlar yıldızların soğuk ışığını yansıtıyordu ve onları üzerlerinde soluk ve buz gibi parlamaları için çağmyordu. "Ailemi de buldum. Bir Şövalye olacağım. Bu benim kaderim." Galdar kızmıştı, ne söyleyeceğine emin olamadı. İstediği son şey bu duygularıyla hareket eden çocuksu kadının onlarla seyahat etmesiydi. Ama genç kız kendinden öylesine emindi, kendisini ve koşullan öylesine kusursuz idare ediyordu ki, Galdar bu konuda kesinlikle tartışmaya giremedi. Bu konuda biraz daha düşündükten sonra Galdar kılıcını kınına geri koydu. Kabzanın ıslak ve kaygan olmasından dolayı onu kavrayışı beceriksizceydi. Bir ara kontrolünü kaybeder gibi oldu, neredeyse kılıcı düşürecekti. Çaresiz bir çabayla kılıcı tutmaya çalışırken, hiddetle yukanya doğru, baktı, genç kızın kendisine alay ve acımayla güldüğünü göreceğini düşündü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mina, Galdar'm çabalayışlannı gördü, hiçbir şey söylemedi, yüzü son derece ifadesizdi. Galdar kılıcı kınına itti. "Şövalye birliğine katılırken yapılacak en iyi şey kendi bölgenin merkezine gidip adını kaydettirmektir." Söylevine ezberden devam etti. Sonra adanacak yıllar ve kendini feda etme gibi konularla konuşmasını sürdürdü, bütün bu konuşma sırasında kendini Şövalyeliğe getiren Ernst Magit'i düşünüyordu. Birden kızın dikkatini kaybettiğini gördü. Kız onu dinlemiyordu. Minotonm duyamadığı başka bir sesi dinliyormuş gibiydi. Bakışlan ortamdan soyutlanmış, yüzüyse ifadesizdi. Galdar'm sözleri ağzına tıkıldı. 23 "Tek elle savaşmak zor olmuyor mu?" diye sordu kız. Galdar kıza sert bir bakış attı. "Beceriksiz biri olabilirim," dedi, iğneli bir biçimde, "ama bir kılıcı senin o tıraşlı başını vücudundan uçuracak kadar iyi idare edebilirim!" Kız güldü. "Adın ne senin?" Galdar arkasını döndü. Bu konuşma burada bitmişti. Adamların Magit'in dumanı tüten ölü gövdesinden ayırma işini becerip beceremediklerini görmek için Şövalyelere baktı. "Galdar, sana inanıyorum," diye devam etti Mina. Galdar, arkasını dönüp ismini nasıl bildiğini merak ederek ona hayretle baktı. Adamlardan birinin ismini söylemiş olduğunu düşündü. Ancak hiçbirinin bunu yapmış olduğunu hatırlamıyordu. Mina, "Galdar, elini ver," dedi. Galdar kıza öfkeyle baktı. "Hâlâ bir şansın varken burayı terk et! Aptalca oyunlar oynayacak havada değiliz. Kumandanım öldü. Bu adamlar artık benim sorumluluğumda. Ne bineğimiz, ne de yiyeceğimiz var." "Bana elini ver, Galdar," dedi Mina usulca. Kızın tatlı ve sert ses tonunda Galdar, yine kayalann arasında söylenen şarkıyı duydu. Tüylerinin ürperdiğini hissetti. Vücuduna bir titreme geldi, omurgasından bir heyecan dalgası yükseldi. Kıza arkasını dönmek istedi, fakat kendini sol elini kaldırırken buldu. "Hayır, Galdar," dedi Mina. "Sağ elini. Bana sağ elini ver." "Benim sağ elim yok!" diye öfke ve acıyla bağırdı Galdar. Haykırışı boğazını acıttı. Adamlar bu ani ses karşısında alarma geçerek geriye doğru döndüler. Galdar şaşkınlık içinde baktı. Kol, omzundan kesilmişti. Dışa doğru uzayan şey bir zamanlar sahip olduğu sağ kolunun bir hayaleti olmalıydı. Bu hayal, sanki duman ve külden yapılmış gibi rüzgârda dalgalanıyordu, buna karşın net bir şekilde taşın siyah yüzeyine düşen yansımasını görebiliyordu. Hayalet kolu hissedebiliyordu, ama zaten, kolu orada

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olmadığında da onu hep hissetmişti. Şimdi kolunu seyrediyordu, onu, kolunu, sağ kolunu, hareket ettirdi; iyice seyretti, ona titreyen parmaklarıyla dokundu. Mina elini uzatarak minotorun hayalet koluna dokundu. "İşte kılıç tutan kolun yerine geldi," dedi minotora. Galdar sonsuz bir hayretle bakakaldı. Kolu. Sağ kolu tekrar var olmuştu... Sağ kolu. 24 Artık hayali bir kol değildi. Artık duman ve külden oluşan bir kol da değildi. Artık her defasında kederli bir uyanışla sona eren rüyalanndaki kol da değildi. Galdar gözlerini sımsıkı kapadı ve sonra açtı. Kol hâlâ yerindeydi. Diğer Şövalyeler sessiz ve hareketsiz, öylece kalakaldılar. Yüzleri ay ışığında ölü gibi beyazdı, Galdar'a, kola ve Mina'ya baktılar. Galdar parmaklarına açılmalarını ve yumruk şeklini almalarını emretti, onlar da emre uydu. Titreyen sol elini kaldırdı ve ona dokundu. Teni ılık, tüyleri yumuşaktı. İşte, etten ve kemikten kolu oradaydı. Kol gerçekti. Galdar kolunu aşağı indirdi ve kılıcını çekti. Parmakları kabzayı büyük bir sevgiyle kavradı. Bir anda gözyaşlarına boğuldu. Galdar zayıf ve titrek bir şekilde dizlerinin üzerine çöktü. "Hanımefendi," sesi korku ve saygıyla titriyordu, "Ne yaptığınızı veya nasıl yaptığınızı bilmiyorum, ama hayatımın geri kalanını size borçluyum. Benden ne isterseniz yapmaya hazırım." "Kılıç tutan kolun üzerine, senden istediğim her şeyi yerine getireceğine dair yemin et." "Yemin ediyorum!" diye haykırdı Galdar. "Beni kumandanınız yap," dedi Mina. Galdar'ın ağzı açık kaldı. Açılan ağzını kapadı. Yutkundu. "Ben... Sizi üstlerime tavsiye edeceğim..." "Beni kumandanınız yap," dedi Mina, sesi zemin kadar sert, taşlar kadar da karanlıktı. "Ben hırs adına savaşmam. Kişisel kazanç için de savaşmam. Güç için de savaşmam. Ben tek bir amaç için savaşırım, o da zaferdir. Kendim için değil, tanrım için." "Tanrınız kim?" diye saygıyla soru Galdar. Mina gülümsedi, ama soğuk ve solgun bir gülüştü bu. "İsmi zikredilemez. Benim tanrım Tek Tann'dır. Fırtınaları yaratan, geceye hükmedendir. Benim tanrım senin etini bütün yapan Tek Tann'dır. Bana bağlılığının yeminini sun, Galdar. Zafere kadar beni izle." Galdar emri altında çalıştığı bütün kumandanları düşündü. Emst Magit gibi Neraka Görüsü'nden söz edildiğinde gözlerini kaçıran kumandanları. Görü bir yanılgıydı, düzmeceydi. Bütün kıdemliler de bunu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


biliyordu. Bağlılık Yemini'nin okunduğu tüm zaman boyunca esnemiş olan Galdar'ın efendisi olan Zambağın Efendisi'nin de arasında bulunduğu kumandanlar, minotonı Şövalyeliğe şaka niyetine getirmişlerdi. Aralarında şimdiki Gecenin Lordu Targonne'un da bulunduğu kumandanlar herkesin bildiği gibi daha da zengin olmak için kazanılan ganimetlerin bulunduğu sandıklara aç gözlerle bakıyorlardı. 25 Galdar kafasını kaldırdı, amber gözlere baktı. "Sen benim kumandanımsm, Mina," dedi. "Senden başka kimseye bağlı olmayacağıma dair sadakat yemini ediyorum." Mina tekrar onun eline dokundu. Dokunuşu acı doluydu, minotorun kanını kaynatıp, yakmıştı. Bu duygu hoşuna gitti. Varsın ağnsındı. Yıllar sonra ilk kez, olmayan kolunda acıyı hissediyordu. "Benim yardımcım olacaksın, Galdar." Mina amber bakışlarını diğer Şövalyelere çevirdi. "Hepiniz beni izleyecek misiniz?" Adamlardan bazıları Galdar kolunu kaybettiği zaman onunla birlikteydiler, uzuvdan fışkıran kanlan görmüşlerdi. Adamlardan dördü cerrah kolu keserken onu tutmuştu. Onun, ölüme, kendisinden esirgenen, onuru yüzünden kendi eliyle bahşedemeyeceği ölüme direnişini duymuşlardı. Bu adamlar yeni kola bakarak, Galdar'ı tekrar kılıç tutarken gördüler. Kızı ölümcül, doğal olmayan fırtına içinde hiç zarar görmeden yürürken de görmüşlerdi. Bu adamlardan bazıları otuzlanndaydı. Çetin savaşlar ve sert mücadelelerden başarıyla çıkmışlardı. Adamlar için Galdar'ın bu çocuksu kadına bağlılık yemini etmesi gayet mantıklıydı. Kız onu tekrar bir bütün yapmıştı. Ama ya onlar için ne yapmıştı? Mina onlara baskı yapmadı, kandırmaya veya tartışmaya da çalışmadı. Adamlann zaten kendiyle aynı fikirde olacağını düşünür gibiydi. Pençe liderinin kısmen çadır kumaşına sarılmış olan cesedinin bulunduğu taşm zeminine doğru ilerleyerek Magit'in zırhının göğüs kısmını kaldırdı. Zırha baktı, inceledi ve sonra kollarını boşluklardan geçirerek ıslak bluzunun üzerine giydi. Zırh onun için çok büyük ve ağırdı. Galdar kızın bu ağırlık altında ezileceğini düşündü. Bunun yerine, metalin kızıl renge bürünüp kendi kendine şekil değiştirerek kızın ince vücuduna bir âşık gibi sarıldığını gördüğünde ağzı açık kaldı. Bu, üzerine kafatası figürü işlenmiş siyah bir zırhtı. Görünen o ki, zırha bir yıldırım isabet etmişti, ancak düşen yıldırımın zırha verdiği hasar çok ilginçti. Zırha işlenmiş kafatası deseni ikiye bölünmüştü. Orta. smdan ise çelikten bir yıldırım geçiyordu. "Bu benim sancağım olacak," dedi Mina, kafatasma dokunarak. Magit'in zırhından geride kalan parçalan; kol desteklerini, zırhın tozluk- j lannı kuşandı. Üzerine geçirdiği her parça sanki dökümhaneden yeni çıkmış gibi kızıl renkte parlıyordu. Soğuyan her parça ise sanki kendisi- .1 ne özel yapılmışçasına üzerine oturuyordu. Miğferi kaldırdı, ama başına takmadı. Miğferi Galdar'a uzatarak,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


j "Bunu benim için tut, ikinci kumandan," dedi. 26 Galdar, miğferi sanki hayatı boyunca ulaşmak için beklediği bir hazineymiş gibi gururla kabul etti. Mina, Ernst Magit'in yanı başına diz çöktü. Ölüyü kaldırıp, kömürleşmiş eli kendi elinin içine aldı, başını eğerek dua etmeye başladı. Kimse kelimelerini, ne söylediğini ya da kime söylediğini duyamıyordu. Ölümün şarkısı kayalar arasında şiddetlenmeye başladı. Yıldızlar kaydı, ay yok oldu. Karanlık her yeri çevreledi. Kız dua etti, fısıldadığı sözler huzur veriyordu. Mina dua etmeyi bitirdiğinde bütün adamların önünde diz çökmüş olduğunu gördü. Karanlıkta hiçbir şeyi, hiç kimseyi, hatta kendilerini bile göremiyorlardı. Sadece onu görüyorlardı. "Sen benim kumandanımsm, Mina," dedi içlerinden biri, bakışları açlıktan ölmek üzere olan birinin ekmeğe, susuzluk çeken birininse soğuk suya bakışı gibiydi. "Hayatımı sana adıyorum." "Bana değil," dedi Mina. 'Tek Tanrı'ya." "Tek Tanrı!" sesleri yükseldi ve artık korkutucu değil; yücelen, heyecanlandıran ve kollanna çağıran şarkıda kaybolup gitti. "Mina ve Tek Tanrı'ya!" Yıldızlar taşların üzerinde parladı. Ay ışığı Mina'nın zırhmdaki yıldırım işlemesinin üzerinde panldadı. Yine bir gümbürtü duyuluyordu, ama bu sefer ses gökten gelmiyordu. "Atlar!" diye bağırdı Şövalyelerden biri. "Atlar geri döndü." Yaklaşmakta olan atların içinde bir tanesi, hiçbirinin bu güne kadar görmediği nitelikteydi. Şarap gibi, kan gibi kırmızı olan at diğerlerini arkada bırakmıştı. At dosdoğru Mina'ya geldi ve burnunu ona sürterek, başını omzuna yasladı. "Tilkiateşi'ni atlan alması için gönderdim. Atlara ihtiyacımız olacaktı," dedi Mina kan kırmızısı atın siyah yelesini tutarak. "Bu gece güneye gidiyoruz, hem de çok hızlı bir biçimde. Üç gün içinde Sanction'da olmalıyız." "Sanction mı?" diye şaşırarak bağırdı Galdar. "Ama, kızım -yani Pençe Lideri- Sanction'ı Solamniyalılar kontrol ediyor. Şehir kuşatma altında. Bizim kışlamız Khur'da. Emirlerimiz-" "Bu gece Sanction'a gidiyonrz," dedi Mina. Bakışlan güney yönüne döndü ve bir daha geriye bakmadı. "Ama, neden Pençe Lideri?" diye sordu Galdar. "Çünkü çağnldık," diye cevap verdi Mina. 27 2 SÎLVANOSHEİ Garip ve alışılmışın dışındaki fırtına Ansalon'un tümünü kuşatma

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


altına almıştı. Yıldırımlar savurup adımlarıyla yeri sarsan dev savaşçıları andırıyordu. Afet'e bile karşı koymuş görkemli meşeler de dahil olmak üzere, yüzyıllık ağaçlar alev almış ve bir anda birer yıkıntıya dönüşmüşlerdi. Hortum halini alan rüzgâr gürleyen savaşçıların arkasında şiddetlenerek, evleri temellerinden sökmeye, tahtalan, tuğlaları, taşlan, ve harçlan ölümcül bir şekilde havaya savurmaya başladı. Sel gibi yağan yağmur, nehrin kabarmasına ve yatağından taşmasına neden oluyor, erken yaz güneşinde güneşlenmek için karanlıkla savaşan mahsullerin yeşil filizlerini uzaklara sürüklüyordu. Sanction'ı kuşatanlar da aynı kuşatılan ve terk edilenler gibi süregelen mücadelede bu korkunç fırtınadan kaçıp sığınmak için bir sığmak aramaktaydı. Açık denizlerdeki gemiler de hayatta kalma mücadelesi vermiş, ancak bazılan batmış ve bir daha da haber alınamamıştı. Diğerleri ise evlerine ulaştıkları zaman fırtınaya şahitlik etmiş gemi direkleriyle topallayarak eve dönecekler ve güverteden düşen denizcilerin, gece gündüz çalışan tulumbacılara! hikâyelerini anlatacaklardı. 28 Palanthas'ta bulunan Büyük Kitaplık'm çatısında sayısız çatlak oluşmuştu. İçeri yağan yağmur yüzünden Bertrem ve rahipleri akmüyı durdurmak için çılgınca bir telaşa kapılarak, yerleri paspaslayıp, değerli ciltleri güvenliğe almaya başladılar. Tarsis'te yağmur o kadar şiddetle yağıyordu ki, Afet sırasında yok olmuş olan deniz, şehir sakinlerinin merak ve hayret verici bakışları içinde geri geldi. Deniz, birkaç gün sonra soluk almaya çalışan balıkları ve korkunç bir kokuyu gerisinde bırakıp çekilecekti. Fırtına, Schallsea adasını yıkıcı bir rüzgârla etkisi altına almıştı. Rüzgârlar, Kuytu Ocak'taki her pencereyi yerinden sokmuştu. Limana demir atmış gemiler kayalara fırlatılmış ya danhtıma atılmıştı. Büyük bir gelgit dalgası çevre binalan ve evleri sular altında bırakmıştı. Sayısız insan ölmüş, sayısız insan da evsiz kalmıştı. Mülteciler, mistiklere yardımlanna gelmeleri için yalvarmak üzere Işık Kalesi'ni istila etmişlerdi. Kale, Krynn'in karanlık gecesinde umut veren bir işaret feneriydi. Tannlann bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışırken Altmay kalbin gizemli gücünü keşfetmiş ve dünyaya tekrar şifayı getirmişti. Artık o, Paladine ve Mishakal'm yokluğuna rağmen, onlann iyilik güçlerinin, onlara inananlann kalbinde yaşadığını ispatlamak için yaşıyordu. Buna rağmen Altmay yaşlanıyordu. Tannlann hatıralan yavaş yavaş kayboluyordu. Mistikler birbiri ardına güçlerinin geri çekildiğini hissettiler, giden ve bir daha geri gelmeyen bir dalga gibi. Kalenin mis-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tikleri, kapılannı ve kalplerini fırtına kurbanlanna açmaktan, onlara bannak ve yardım sağlamaktan ve yaralılan ellerinden geldiğince tedavi ediyor olmaktan mutlulardı. Schallsea'ye bir kale inşa etmiş olan Solamniya Şövalyeleri, bu zamana kadar karşılaştıklan en korkunç düşmanlardan biri sayılabilecek fırtınayla savaşmak için ileri yöneldiler. Kendi hayatlan pahasına, Yemin ve Ölçü üzerine hayatlannı korumaya yemin ettikleri bu insanlan, şiddetli rüzgâr, yağmur ve yıldınmlann parçaladığı karanlığa rağmen şiddetli akıntıdan ve çökmüş binalann arasından çıkarmaya çalışıyorlardı. Işık Kalesi, korkunç rüzgâr ve mızrak gibi saplanan yağmurda zarar gören binalanna rağmen, hâlâ fırtınaya direniyordu. Fırtına öfkesini hissettirmek için kalenin kristal duvarlanna neredeyse insan kafası büyüklüğünde dolu taneleri yağdırmaya başlamıştı. Düşen her dolu tanesiyle birlikte kristal duvarlarda küçük çatlaklar oluşuyordu. Yağmur sulan, çatlaklara dolup aşağı tıpkı gözyaşlan gibi süzülmeye başlamıştı. Kalenin kurucusu ve sahibi olan Altmay'm odasının yakınından güçlü bir çarpma sesi geldi. Kınlan camın sesini duyan mistikler yaşlı kadının güvende olup olmadığından emin olmak için korku içinde odaya 29 koştular. Odasının kapısını kilitli bulunca şaşırdılar. İçeri girmelerine izin vermesi için Altınay'a seslenip kapıyı yumrukladılar. Kısık ve duyulması çok zor olan bir ses, Altmay'm o sevgili sesini andıran, ama ona bir o kadar da yabancı olan ses, kendisini huzur içinde bırakıp, görevlerine geri dönmelerini emretti. Başkalarının onlara ihtiyacı olduğunu söyledi. Kendisinin değil. Çoğu şaşkınlık ve huzursuzlukla söyleneni yaptı. Geride kalanlar ise, ümitsiz ve kırık bir kalbi yansıtan bir ağlama sesi duydular. Kapısının arkasında olanlar, "O da gücünü yitirmiş," dediler. Olup bitenleri anladıklarını zannederek, onu yalnız bıraktılar. En sonunda sabah olup, güneş gökte kıpkırmızı parladığı zaman insanlar korkunç geceden arta kalan yıkıma şaşkınlıkla bakakaldılar. Mistikler, Altmay'm odasına onun görüşlerini almak için gittiler, ancak odadan hiçbir yanıt gelmedi. Altmay'm odasının kapısı hâlâ kapalı ve kilitliydi, Fırtına, soydaşlarından uzak bir geçmişe ait öfke ve güvensizlikle ve aralarındaki yüzlerce mille ayrılmış bir elf krallığı olan Qualinesti'den de geçmişti. Qualinesti'de hortumlar dev ağaçlan köklerinden koparıp, onları çok sevilen bir elf oyunu olan Quin Thalasi'de kullanılan ince çubuklar gibi savurmuştu. Fırtına, efsanevi Güneş Sözcüsü Kulesi'ni

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


de temelinden sarsarak, güzelliği dilden dile dolaşan güzel motifli camlarının kırılmasına neden olmuştu. Sel taşkını, Kara Şövalyeler'in Yeni Liman'daki yeni inşa edilmiş kalelerine düşmanın yapamadığını yapmış; alt kattaki odalan basarak onları mevkilerini terk etmeye zorlamışü. Fırtına haraçlarla zenginleştirdikleri inlerinde uyuklayan şişman ve hantal ejderhaları bile uyandırmıştı. Fırtına, şimdi kendini Ansalon Kraliçesi olarak adlandıran, eğer başarabilirse sonra da Ansalon Tanrıçası ismiyle anılacak olan görkemli kırmızı ejder Malystryx'in ini, i Malys'in Doruğu'nu da sarsmıştı. Yağmur, Malys'in bir volkanın içinde bulunan yuvasını istila eden nehirler oluşturmuştu. Yağmur suyu, lav havuzlarına kadar sızmış, salon ve koridorları dolduran berbat kokulu dev bulutlar oluşturmuştu. Islak, yan kör, alevler içinde öksürüp duran Malys sinirlenip kükreyerek uykusuna dönebileceği kuru bir yer bulmak için bir inden ötekine uçup duruyordu. Sonunda dağdaki yuvasının daha alçak kesimlerini incelemeye koyuldu. Malys kötü niyetli, kadim bir ejderhaydı. Bu fırtınada normal olmayan bir şey hissetti ve bu duygu onu ürpertti. Kendi kendine homurdanıp mmldanarak Totem Odası'na girdi. Burada siyah bir kayanın üzerine, dünyaya geldiği zaman öldürdüğü daha küçük ejderhalara kafataslarmı yığmıştı. Gümüş, altın, kızıl ve mavi renkli kafataslan onun 30 yüceliğine adanmış bir anıt olarak üst üste sıralanmıştı. Kafataslarının bu görüntüsü içini rahatlatıyordu. Her biri ona kazanılmış bir mücadeleyi ve mağlup edilmiş bir düşmanı hatırlatıyordu. Yağmur dağdaki yuvasının bu kısmına ulaşmıyordu. Burada rüzgârın uğultusu da duyulmuyordu. Aıtık şimşekler uykusunu bölemezdi. Malys, kafataslanndaki boş göz oyuklarına dalıp gitti, muhtemelen uykuya dalmıştı, çünkü birden kafataslarının gözleri canlanmış ve kendisini izliyorlarmış gibi göründü. Homurdanarak kafasını kaldırdı. Dikkatlice kafataslanna ve gözlerine baktı. Dağm ortasındaki lav havuzu, göz boşluklanna sanki göz kırpıp hareket ediyorlarmış görüntüsünü veren parlak bir ışık yansıtmıştı. Kendini olağanüstü hayal gücünden dolayı azarlayarak, totemin etrafına kıvrıldı ve uykuya daldı. Yeşil Beryllinthranox olarak bilinen başka bir dev ejderha da fırtına yüzünden uyuyamıyordu. Beryl'in ini, canlı ağaçlardan oluşuyordu. Kızıl ağaçlar ve dev sarmaşıklarla çevrelenmişti. Sarmaşık ve ağaçların dalları o kadar sıktı ki, tek bir yağmur damlasının dahi bir yol bulup ine düşmesi mümkün görünmüyordu. Ama kara bulutlardan düşen yağmur, yaprakların içine işleyerek yere düşmeyi kendine görev edinmiş gibiydi. Sinsice içeri süzülen ilk yağmur damlası arkasındaki binlerce takipçisi için yol açıyordu. Beryl burnunun üzerine düşen yağmur damlasının

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


verdiği şaşkınlıkla uyandı. İnini destekleyen büyük kızıl ağaçlardan birinin üzerine yıldırım düşmüştü. Ağaç, alev almış, alevler yağmur suyuyla sanki gaz yağıymış gibi beslenerek etrafa hızla yayılmaya başlamıştı. Beryl'in endişe dolu çığlığı kölelerini alevleri söndürmek için tırmanmaya yöneltmişti. Beryl tarafından öldürülmektense onun kölesi olmayı seçmiş kızıl ve mavi ejderhalar, alevleri yanan ağaçtan koparıp denize fırlattılar. Ejderanlar ise tutuşan asmalardaki alevleri toprak ve çamurla söndürdüler. Rehineler ve tutuklular da alevlerle mücadeleye başlamışlardı. Bunu yaparken çoğu ölmüş, ancak Beryl'in ini korunmuştu. Bundan sonraki günlerde Beryl bu fırtınanın kuzeni Malys tarafından tezgâhlanan sihirli bir saldırı olduğunu düşündü. Beryl günün birinde Malys'in yerine hükmetmek isteği içindeydi. Beryl, son zamanlarda azalmasından Malys'i sorumlu tuttuğu büyülü gücünü kullanarak kusurlarını kapatmış ve bir intikam planı kurmuştu. Mavi Khellendros (önceleri Skie olan adını Ansalon Üzerindeki Fırtına anlamına gelen bu daha görkemli isimle değiştirmişti), Ejderha Tasfıyesi'nden kurtulmayı başarmış, Krynn'e has az sayıda ejderhadan biriydi. Şimdiyse Solamniya ve civarında bir otoriteydi. Küçük insanların karanlığa karşı verdikleri amansız savaşı izlemekten hoşlandığı için aYakta kalmasına izin verdiği Schallsea ve Işık Kalesi'nin gözcüsü 31 olmuştu. Gerçekte kalenin güven içinde büyümesine izin vermesinin nedeni, kalenin bekçisi olan gümüş ejderha Ayna idi. Ayna ve Skie uzun zaman birbirlerine düşmandılar ve artık, ikisinin de ortak nefreti birçok erkek kardeşlerini öldüren uzaktaki büyük ejderhalara yönelikti. Dost olmamışlardı, ama birbirlerine fazla düşman da sayılmazlardı. Ne kadar garip görünse de, fırtınanın inine zarar vermemesine karşın, Khellendros bu fırtınadan, diğer büyük ejderhalardan daha fazla rahatsız olmuştu. Vingaard Dağlan'nda bulunan ininin etrafını arşınlayıp, bu yıldırımdan savaşçıların, Yüce Ermiş Kulesi'nin surlarına indirdiği kin dolu darbeleri izlerken, rüzgârın içinde ölümün şarkısını söyleyen bir ses duyduğunu sandı. Khellendros uyumayıp fırtınayı bitene kadar izledi. Kadim elf krallığı Silvanesti'nin üzerinden geçerken fırtına şiddetini neredeyse hiç kaybetmemişti. Elfler krallıkları üzerine yağmacı ejderhaların topraklarını fethetmesini engellemek ve diğer bütün akınları durdurmak için kullandıkları büyülü bir kalkan örmüşlerdi. Elfler sonunda dünyadaki tüm belalardan kurtulmak için güvenli bir yol bulmuş : olduklarını düşünüyorlardı. Ama kalkan gök gürültüsüne karışan yağmuru, rüzgâr ve yıldırımları engelleyememişti. Ağaçlar kül oldu, evler şiddetli rüzgârla yıkıldı. Than-Thalas

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Nehri, yatağında yaşayanları daha yüksek yerlere tırmanmaya zorlayacak şekilde taşmıştı. Su, kalkanı yerinde tuttuğuna inanılan büyülü ağacın yetiştiği, Astarin Bahçesi olarak anılan saray bahçesine kadar sızmıştı. Büyüsü ağacın güvende kalmasını sağlıyordu. Fırtına bittiğinde ağacın etrafındaki toprağın kupkuru kaldığı görülmüştü. Bahçede bulunan diğer her şey sürüklenmiş ya da parçalanmıştı. Bitkilere, çiçeklere, gösterişli ağaçlara ve yetiştirdikleri çalılara kendi çocuklanymış gibi bakan elf bahçıvanları ve ağaçbükücüleri bu korkunç manzara karşısında yıkılmış, mahvolmuşlardı. Bir zamanlar muhteşem olan Astarin Bahçesi'ni tekrar doldurmak için kendi evlerinden getirdikleri bitkileri dikmeye başladılar. Kalkanın yükseldiği günden beri bitkiler verimli olmamıştı, şimdi de güneş ışığının bile kurutmaya yetmediği çamurlu toprak içinde çürümekteydiler. Garip ve korkunç fırtına kıtanın tamamını harabe ve yıkıntılar içinde, muzaffer bir ordudan arta kalan savaş meydanı gibi bırakmıştı. Ertesi sabah Ansalon sakinleri hasan görünce büyük bir üzüntü vei şaşkınlık yaşayacak, günlerini ölenlerin yakmlannı teselli etmek, ölüleri gömmek ve gecenin ne gibi bir uğursuzluğun alâmeti olduğunu merak, etmekle geçireceklerdi. Gene de, o geceden büyük keyif alan biri vardı. Silvanoshei adın32 da genç bir elfti bu ve fırtına onu coşturuyordu. Parıltılı savaşçıların çarpışması, gök gürültüsünün kılıçlarından akan kıvılcımları andıran yıldırımlar adeta kanma karışarak damarlarında davul sesleri gibi akıyordu. Silvanoshei, fırtınadan korunacak bir sığmak aramamış, aksine kendini fırtınanın içine atmıştı. Ormandaki açıklıklardan birinde dikilip, yüzünü bu kargaşaya çevirdiğinde, kendisini sınlsıklam eden yağmur, içten içe hissettiği arzuların ve isteklerin oluşturduğu yangını söndürüyordu. Şimşeğin baş döndürücü gösterisini izledi, yeri sarsan gök gürültüsü karşısında hayretler içinde kaldı, görkemli ağaçlann, gururlu başlannı öne eğdiren şiddetli rüzgâra kahkahalarla güldü. Silvanoshei'nin babası bir zamanlar Qualinesti 'nin mağrur hükümdan, şimdilerde elfler birliğinin dışında yaşamaya lanetlenmiş, bir kara elf olarak adlandınlan Porthios'tu. Silvanoshei'nin annesi ise Porthios'la evlendiği için Silvanesti halkı tarafından dışlanan Alhana Yıldızmeltemi idi. Evlilikleri ile iki elf ulusu arasında son bir banş çağrısı yapmak, onlan lanetli ejderhalara karşı savaşacak kadar güçlü ve özgürlüğünü sürdürebilecek yetenekte tek bir ulus haline getirmek istemişlerdi. Ancak evlilikleri sadece aradaki nefreti ve güvensizliği

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


derinleştirmeye yaramıştı. Neraka Şövalyeleri'nin boyunduruğu artındaki Qualinesti, Beryl tarafından yönetiliyordu. Silvanesti halkı ise, karanlıktan fırlayıp gelen canavarlardan onlan koruyacağına inandıklan bir battaniyenin alüna gizlenen çocuklar gibi, kalkanın altına sinmişlerdi. Silvanoshei, Porthios ile Alhana'nm tek çocuğuydu. Alhana, "Silvan, Kaos Savaşımın olduğu yıl doğdu," demeyi alışkanlık haline getirmişti. "Ben ve babası kaçıyorduk, Qualinesti ya da Silvanesti yöneticilerinin gözüne girmek isteyen her elf suikastçısı için bir hedeftik. O, Caramon Majere'in iki oğlunun gömüldüğü gün doğdu. Kaos, Silvan'ın dadısı, Ölüm ise ebesi olmuştu." Silvan askeri bir kampta yetişmişti. Alhana'mn Porthios'la olan evliliği politik çıkarları aşarak aşk. dostluk ve büyük bir saygının yer aldığı bir evliliğe dönüşmüştü. İkisi birlikte ilk önce, hali hazırda Qualinesti'nin derebeyleri olan Kara Şövalyeler'e karşı, daha sonra da Qualinesti topraklannı işgal eden ve artık hayatta kalmalan karşılığında elflerden haraç talep eden Beryl'in korkunç yönetimine karşı amansız bir savaş açmışlardı. Silvanesti elflerinin, krallıklan üzerine sihirli bir kalkan ördükleri haberini ilk duyduklannda, hem Alhana, hem de Porthios bunu halklan >Çin bir kurtuluş olarak görmüşlerdi. Alhana, Porthios'u Qualinesti için savaşma devam etsin diye bırakıp, kendi güçleriyle güneye doğru Yönelmişti. 33 Alhana, Süvanesti elflerine kalkandan geçmeye izin almak için bir elçi göndermeye çalıştı. Elçi içeri dahi giremedi. Alhana kalkana çelik ve büyüyle saldırdı, onu delebilecek her yolu denedi, ama başarılı olamadı. Kalkanı inceledikçe, halkının bunun altında yaşamayı nasıl olup da kabullendiklerini düşünerek hayretler içinde kalıyordu. Kalkana dokunan her şey ölüyordu. Kalkanın etrafında bulunan ormanlık bölge ölü ve ölmekte olan ağaçlarla doluydu. Kalkanın etrafındaki çayırlar gri ve çoraktı. Çiçeklerse saranp solmuş, çürüyüp kefene sarılmış bir ölü gibi gri tozla örtünmüştü. Bunların sorumlusu kalkan büyüsü! diye yazmıştı Alhana kocasıJ na. Kalkan ülkeyi korumuyor. Onu öldürüyor! Bu, Süvanesti halkının umurunda değil, diye cevap yazmıştı Porthios da. Onların yüreklerini korku kaplamış. Ogreleı; insanlar, j ejderhalar, isim bile veremedikleri dehşetin korkusu. Kalkan onların kor- ]

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kuşunun bir tür dışavurumu. Dokunduğu şeylerin solup ölmesine şaş- j mamak gerek! Bunlar Porthios'un Alhana'ya yazmış olduğu son sözcüklerdi. I Alhana yıllarca hızlı ve yorulmak bilmeyen elf ulakların taşıdığı ] mesajlarla kocasıyla iletişim halinde olmuştu. Porthios'un içinde her I geçen gün büyüyen Beryl'i alt etme arzusunun farkındaydı. Sonra ı kocasından gelen ulağın dönmediği bir gün geldi. O tekrar tekrar gön1 derdi, ama ulakların hiçbiri geri dönmedi. Haftalar geçti ve Porthios'tan 1 hâlâ haber yoktu. Sonunda, Alhana her geçen gün sayıca azalmakta olan I adamlarını bu işe ayıramayacağı için ulak göndermekten vaz geçti. Fırtına, Alhana ve ordusunu kalkanın içine girmek için sarf ettik-1 leri bir diğer boş çaba sırasında, Süvanesti sınırının yakınlarındaki bir I ormanda yakaladı. Alhana fırtınadan, Süvanesti sınırında bulunan tarihi I bir höyüğe sığınarak korunmaya çalışmıştı. Bu höyüğü, çok önceden 1 halkını felakete götüreceğine inandığı ellerden geri almak için başlattığı j savaş sırasında keşfetmişti. Mutlu zamanlarında elfîer ölüleri rahatsız etmezdi, ama ezeli düş- I manian ogreler tarafından takip ediliyorlardı ve bu yüzden sığmabile1 çekleri bir yer anyorlardı. Alhana her şeye rağmen yatıştırma duaları] ederek, ölülerin ruhlarından onu anlamasını dileyerek mezarlığa sığındı. Elfler höyüğün boş olduğunu gördü. Ne mumyalanmış vücutlar, ne kemik ne de daha önce burada birinin gömülmüş olduğuna dair bir kanıt bulamadılar. Alhana'ya eşlik eden elfler, bunu kendilerinin haklı bir dava- i ya hizmet etmekte olduklarına dair bir işaret olarak algıladılar. Alhanaj onlara karşı çıkmadı, Silvanesti'nin gerçek ve hak sahibi kraliçesi, ölü-j lerin bile terk ettiği bu zemindeki deliğe bir mülteci gibi sığınmak zorun- i 34 da kalmasının talihin ne kadar acı bir cilvesi olduğunu düşünüyordu. Bu tarihi höyük artık Alhana'nm karargâhı olmuştu. Şövalyeleri, yani korumaları da onunla birlikte içerideydi. Ordunun geri kalanı onun etrafındaki ormanda kamp kurmuştu. Bu bölgede gezindikleri bilinen ogreler, elf ulakları tarafından gözleniyorlardı. Hafif silahlar taşıyan zırhsız haberciler düşmanı gördüklerinde savaşmaz, koşup askerlere haber verirlerdi. Ağaçbükücüler Hanedanı mensubu elfler höyüğün etrafına dikenli telden bir barikat örmek için uzun süre çalışmışlardı. Teller bir öğrenin sert derisini bile delip geçebilecek nitelikte dikenlere sahipti. Yıkıcı fırtına başladığında, elf ordusunun askerleri barikatın içinde bulabildikleri

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ilk yere sığınmışlardı. Çadırlar hiç vakit kaybetmeksizin çökmüş, mümkün mertebe, yıldınmlann hedefi olabilecek uzun boylu ağaçlardan uzak kalmaya çalışan elfler ise sürünerek kayalann arkalanna ya da hendeklere sığınmışlardı. İliklerine kadar ıslanmış, soğuktan donmuş ve elfler arasında en uzun yaşayanlann bile bugüne kadar hiç görmediği bu fırtınadan ödleri kopmuş bir halde askerler, fırtınanın altında deliler gibi neşeyle sıçrayan Silvanoshei'ye bakıp şaşkınlıkla başlannı iki yana salladılar. O, sevgili kraliçelerinin oğluydu. Ona karşı tek bir söz söyleyemezlerdi. Elf ulusunun ümidi olan kişi için canlannı verirlerdi. Elf askerleri ona tapmasalar da, saygı duymasalar da, ondan hoşlanıyorlardı. Silvanoshei yakışıklı ve akıllıydı, doğa tarafından kendisine bahşedilmiş öylesine hoş ve ahenkli bir sesi vardı ki, bülbülleri ağaçtan inip kendi eline konmaya ikna edebilirdi. Bununla birlikte Silvanoshei ebeveynlerinden ikisine de benzemiyordu. Babasının hırçın, sert ve dayanıklı mizacından kaynaklanan özelliklerin hiçbirine sahip değildi. Bazılan onun bu babanın oğlu olmadığını söyleyebilirdi, ama Silvoneshei akrabalrklannı yalanlamayacak kadar Porthios'u andınyordu. Silvanoshei ya da annesinin deyişiyle Silvan, Alhana Yıldızmeltemi'nin sahip olduğu lider ruhundan da fazla bir miras almamıştı. Onun azametini almış, fakat şefkatinden nasıp almamıştı. Halkına önem veriyordu, ama onlara karşı annesi gibi ölümsüz bir sevgi ve bağlılık duymuyordu. Kalkanı kaldınnaya çalışmanın umutsuz bir çaba olduğunu düşünüyordu. Kendisini istemediği besbelli olan bir halka dönmek için annesinin neden bu kadar çok çaba harcadığını da ani ay amıyordu. Alhana'nm oğluna olan düşkünlüğü kocasının kayboluşunun ardından daha da artmıştı. Silvan'ın annesine duyduğu hisler daha karmaşıktı, fakat Silvan bunların tam olarak bilincinde değildi. Birisi sora35 cak olsa, onu sevdiğini, hatta ona taptığını söylerdi ve bu doğruydu. Oysa bu sevgi, bulanık bir suyun üzerinde yüzen yağ tabakası gibiydi. Silvan bazen ebeveynlerine karşı hiddetli ve yoğunluğuyla kendini bile korkutan bir öfke hissediyordu. Ondan çocukluğunu, rahatını ve halkının karşısındaki gerçek konumunu çalmışlardı. Höyük, sağanak karşısında nispeten kuru kalmıştı. Alhana girişte durarak fırtınayı seyrediyordu. Başı açık bir şekilde yağmur altında, şiddetli gök gürültüleri ve rüzgâra karşı öylece dururken bir yandan oğlu için endişeleniyor, bir yandan da yağmur damlalarının Silvanesti'yi çevreleyen güçlü ordusuna rağmen kıramadığı kalkanı aşabildiğini düşünüyordu. Yakınına isabet eden yıldırım gözlerini kamaştırmış, yarattığı gök

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gürültüsü ise mağarayı sarsmıştı. Oğlundan endişe ederek höyük girişinden dışarıya doğru kısa bir mesafe almaya cesaret etti ve yağan yağmurun içinden görmeye çabaladı. Mor-beyaz bir alev halinde gökyüzüne yayılan diğer bir parıltının içinde, oğlunu ağzı açık bir şekilde gök gürültüsüne meydan okurcasına kahkahalarla karşılık verir bir halde buldu. "Silvan!" diye haykırdı. "Orası güvenli değil. İçeri, yanıma gel!" Silvan annesini duymamıştı. Gök gürültüsü sözcüklerini parçaladı, rüzgâr uzaklara savurdu. Silvan, muhtemelen onun endişesini hissederek kafasını çevirdi. "Muhteşem değil mi, anne?" diye bağırdı ve annesinin sözlerini savuran rüzgâr, onunkileri muhteşem bir netlikle annesine ulaştırdı. "Çıkıp onu içeri getirmemi ister misiniz, Kraliçem?" diye sordu yanı başından gelen ses. Alhana irkilerek döndü, "Şamar! Beni korkuttun!" Elf başını öne eğdi. "Özür dilerim, Majesteleri. Sizi ürkütmek iste- j memiştim." Alhana, elfm yaklaştığını duymamıştı, ama bu şaşırtıcı değildi. Gök gürültüsü sağır edici düzeyde olmasa bile, elf kendisini duyurmak istemeseydi Alhana onu yine duyamazdı. Bu elf, Porthios tarafından gönderilmiş Koruyucular Hanedanı'na mensup biriydi, Alhana'mn hizmetinde kaldığı otuz yıl süresince savaş ve sürgün dönemlerinde onu hiç yalnız bırakmamıştı. Şamar artık Alhana'mn ordularının ikinci kumandanıydı. Porthios'a arkadaş ve efendi olarak olan bağlılığı yüzünden hiçbir zaman Alhana'ya olan aşkı -kadının da çok iyi bildiği- hakkında tek bir kelime bile etmemişti. Aylardır ne Porthios'tan, ne de Porthios'la ilgili bir haber alamadığı halde Şamar, Alhana'mn kendisini sevmediğini, sadece; 36 kocasına sadık olduğunu biliyordu. Samar'm Alhana'ya olan askı, ona her gün bir karşılık beklemeden verdiği bir hediyeydi. Onunla birlikte yürürken, ona olan aşkı karanlık yollarda Alhana'nm yolunu aydınlatan bil" meşaleydi. Samar'm şımarık bir züppe olarak gördüğü Silvanosbei'ye karşı hiç sevgisi yoktu. Şamar hayatı, her gün savaşılan ve kazanılan günübirlik bir mücadele olarak görüyordu. Eğlence, kahkaha, şakayla karışık muziplikler, yurdunda barışın hakim olduğu bir elf prensi için kabul görülen davranışlar olabilirdi; çünkü daha huzurlu zamanlann elf prenslerinin bütün gün boyunca kopuz çalmak ve bir gül dalının kusursuzluğuna dalıp gitmenin dışında yapacak bir işi olmazdı. Elflerin yalnızca hayatta kalma mücadelesi verdiği bu yerde ise, gençlerin deli dolu hayallerine yer yoktu. Silvanoshei'nin babası kaybolmuş ve muhtemelen ölmüştü. Annesi ise yaşamını, her gün vücudunu daha çok hırpalayan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kadere karşı mücadele vermekle harcıyordu. Şamar, Silvan'ın kahkahalarını ve neşesini, kendisine karşı bir hakaret olarak görüyordu. Samar'm bu gençte gördüğü tek güzel şey, başka hiçbir şeyin onu güldüremeyeceği zamanlarda annesinin dudaklannda ince bir tebessüm yaratabilmesiydi. Alhana elini Samar'm koluna koyarak, "Ona git ve onun için endişelendiğimi söyle. Bir annenin saçma korkulan işte. Belki de o kadar aptalca değildir," diye ekledi kendi kendine, çünkü Şamar odayı çoktan terk etmişti bile. "Bu fırtınada korkunç olan bir şeyler var." Şamar fırtınanın içine girer girmez sanki bir şelalenin içine adım atmış gibi iliklerine kadar ıslandı. Arada bir şiddetlenen rüzgâr onu sendeletmişri. Şiddetli fırtınaya karşı başını eğdi ve Silvan'ın vurdumduymaz budalalığına lanet okuyarak ilerledi. Silvan, başını geriye atmış, gözleri kapalı, dudaklan birbirlerinden aynlmış halde duruyordu. Kollan açılmış, göğsü çıplaktı, üzerine bol gelen gömleği omuzlanndan düşecek kadar ıslanmıştı. Yağmur suyu yan çıplak vücudundan dökülüyordu. "Silvan," diye bağırdı Şamar gencin kulağına. Kolunu sertçe tutarak genç elfı şiddetlice sarstı. "Kendini budala yerine koyuyorsun!" dedi Şamar, ses tonu alçak ama ürkütücüydü. Silvan'ı tekrar sarsarak, Senin eklediklerinin dışmda da annenin zaten yeterince endişesi var! Ommla birlikte içeri, ait olduğun yere gir!" Silvan gözlerini araladı. Gözleri annesininki gibi eflatun rengiydi, ama onun kadar koyu değil; kandan çok şarap rengindeydi. Şaraba benzeyen gözleri coşkuvla panldıyordu, dudaklan hatif bir tebessümle aralandı. 37 "Yıldırımlar, Şamar! Hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim. Onu gördüğüm gibi hissedebiliyorum da. Bedenime dokunuyor ve tüylerimi diken diken ediyor. Tenimi yalayan alev parçaları gibi vücudumu sarıyor ve beni alevler içinde bırakıyor. Gürlemeleri bedenimi derinden sarsıyor, ayağımın altodaki yer oynuyor. Kanım tutuşuyor ve tenime saplanan yağmur ateşimi söndürüyor. Endişelenecek bir şey yok, tehlikede değilim, Şamar." Silvan'm tebessümü buyüdu, yağmur yüzünde ve saçlarında parlıyordu. "Bir kadınla yatakta olabileceğimden daha fazla tehlikede değilim." M "Bu tarz bir konuşma size yakışmıyor, Prens Silvan, diye sertçe uyardı Şamar. "Yapmanız gereken..." ..«??? . Çılgınca öten av boruları konuşmasını yarıda kesmişti. Silvan m vecd ile izlediği bu rüya, daha küçük bir çocukken duymuş olduğunu hatırladığı ilk seslerden biriyle, patlarcasına üflenen boru seslenyle bölünmüştü. Bir uvan sesiydi bu, tehlikenin işaretiydi. Silvan'ın gözleri tamamen açıldı. Boru seslerinin nereden geldiğini tam olarak anlayamamıştı, ama sesler sanki aynı anda her yerden geliyordu. Şövalyeleri tarafından kuşatılmış olan Alhana, höyüğün

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


girişinde durarak fırtınayı izliyordu. Bir elf ulağı çalıların arasından hızla çıkageldi. Gizlenecek zaman ; yoktu. Buna gerek de yoktu. "Ne oldu?" diye atıldı Silvan. Asker onu önemsemeyerek doğruca kumandanına koştu. Ogreler,. efendim!" diye haykırdı. "Nerede?" diye sordu Şamar. Asker nefes nefese kalmıştı. "Her tarafta, efendim! Etrafımızı sarmışlar. Onlan duymadık. Fırtınayı hareketlenni kamufle etmek ıçm kul-, lanmışlar. Nöbetçiler barikatın arkasına çekilmişti, ama barikat... Nefesi tükenen elf konuşmasına devam edemedi. Eliyle kuzeyi gösterdi. . • Garip bir parıltı, çakan şimşeğin rengi gecenin rengini beyazımtırak bir mora çaldı. Ama bu parlaklık uzun süre durmayıp kayboldu. Işıltı daha da parlaklaşmaya başlamıştı. Silvan, gök gürültüsünün sesini bastırarak, "O da nedir, diye bağırdı. "Bu ne anlama geliyor?" .. .. Şamar, "Ağaçbükücülerin yapüğı barikat yanıyor,' diye yuzunu buruşturarak karşılık verdi. "Yağmur ateşi kesinlikle söndürecektir"Hayır, efendim," dedi soluk soluğa kalmış ulak. ^Bankata yıldırım çarptı. Hem de tek bir yerine değil, birden fazla yere." Eliyle tekrar işaret etmişti, bu sefer hem doğu, hem de batiyi. 38 Alevler artık, en güney hariç her yere sıçramış görülüyordu. "Yangını yıldırım başlattı. Yağmurun hiçbir etkisi yok. Yağmur aksine sanki gökten yağ yağdrnyormuş gibi alevleri ateşliyor." "Ağaçbükücülere alevleri söndürmek için büyülerini kullanmalarını söyle." Ulak çaresizce baktı. "Efendim, ağaçbükücüler bitkin. Barikatları oluşturmak için yaptıkları büyü bütün güçlerini tüketti." "Bu nasıl olabilir?" dedi Şamar öfkeyle. "Basit bir büyü-sadeceTamam, boş ver!" Aksini iddia etmeye çalışsa da, cevabı biliyordu. Çok değil, iki yıl önce, elf büyücüleri büyü yapma güçlerinin azaldığını fark etmişti. İlk başlarda kaybı pek fazla hissetmediler, hastalığa ya da yorgunluğa yordular, ama sonunda büyücüler büyülü güçlerinin parmaklar arasından kayan kum taneleri gibi kayıp gittiğini itiraf etmek zorunda kaldılar. Bazı büyüleri yapabiliyorlardı, ama hepsini değil. Elfler yalnız değillerdi. Aynı kayıpların insanlar arasında da olduğunu duymuşlardı, ancak bu onları çok fazla rahatlatmamıştı. Fırtınayı hareketlerini gizlemek için kullanan ogreler, ulaklara görünmeden içeri sızmış ve bekçileri atlatmışlardı. Tel örgü ile örülmüş barikat tepenin yamacında birkaç yerinden alev alev yanıyordu. Alevlerin ötesinde, subayların elf okçularını konuşlandırmakta oldukları barikatın bulunduğu yerde ağaçlardan oluşan bir hat uzanıyordu. Oklarının uçları kıvılcım gibi parlıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yangın bir süre ogreleri uzak tutacak, ancak söndüğünde canavarlar bir dalga halinde üzerlerine ilerleyeceklerdi. Karanlıkta, keskin yağmurda ve uğuldayan rüzgârda okçuların hedeflerini vurma şansları çok azdı. Ve istila başladığında katliam korkunç olacaktı. Ogreler kendi ırklarından olmayan herkesten nefret ederlerdi. Ama onların elflere karşı olan nefreti, ogrelerin bir zamanlar güzel ve tanrıların gözdesi oldukları tarihin başlangıcına kadar uzanıyordu. Ogreler gözden düştüğünde, elfler tanrıların gözdesi olup şımartılmışlardı. Bu nedenle ogreler onları hiçbir zaman affetmemişti. "Subaylar buraya!" diye bağırdı Şamar. "Saha komutanı! Okçularını mızraklı süvarilerin arkasında bir çizgide topla ve güçten düşene kadar yaylım ateşi yapmalarını söyle." Höyüğün içine doğru koştururken, Silvan onu takip etti, fırtınanın özerinde bıraktığı coşkunluk yerini gerilime, saldırının yarattığı heyecana bırakmıştı. Alhana oğluna endişeli bir ifadeyle baktı. Diğer elf subayları içeriye doluşurken, Silvan'ın herhangi bir zarara uğramamış °lduğunu gördüğünde Alhana bütün dikkatini Samar'a yöneltti. 39 "Ogreler mi?" diye sordu Alhana. "Evet, kraliçem. Gizlenmek için fırtınayı kullanmışlar. Ulak, bizi çevrelemiş olduklarına inanıyor. Ben pek emin değilim. Güneydeki yolun hâlâ açık olabileceğini sanıyorum." "Ne öneriyorsun?" "Steel Lejyonu Kalesi'ne gidelim. Geri çekilme sahasına. İnsan Şövalyelerle olan görüşmeleriniz iyi geçmişti. Bana göre-" Plan, program, strateji ve taktikler. Silvan bütün bunlardan bıkmıştı. Aralarından kaçma fırsatım kullanarak, yatağını sermiş olduğu höyüğün arkasına doğru koştu. Örtüsünün altına doğru uzanarak, Solace' tan satın almış olduğu kılıcın kabzasını kavradı. Silvan bu silahtan, özellikle de yeni olduğunu belli eden parlaklığından çokhoşlanmıştı. Kılıcın, üzerine grifon gagası oyulmuş bir kabzası vardı. Kabzayı tutmak kuşkusuz zordu -gaga etine batıyordu- ama kılıç çok görkemli görünüyordu. Silvanoshei bir asker değildi. Hiçbir zaman bir asker olarak yetiştmlmemişti. Bunda onun suçu yoktu, bunu Alhana yasaklamıştı. "Bu eller benimkiler gibi olmayacak," -annesi oğlunun ellerini kendi ellerinin içine alıp, sıkıca tutarak şöyle devam ederdi- "kendi kardeşlerinin kanıyla lekelenmeyecek. Bu eller benim ve babasının istemeden de olsa açmak zorunda kaldıkları yaralan tedavi edecek. Oğlumun elleri asla bir elf kanı dökmeyecek." Ama akıtılacak olan kan, elf kanı değildi. Ogre kanıydı. Annesi onu bu savaştan pek fazla alıkoyamazdı. Askerlerin bulunduğu bir kampta silahsız ve eğitimsiz olarak büyümesi yüzünden Silvan diğerlerinin onu bir korkak olarak gördüklerini düşünüyordu. Kılıcı gizlice satın almış, birkaç ders görmüş -ta ki sıkılana dek- becerisini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ispatlamak için bir şans kolluyordu. Bu şansı bulmanın verdiği sevinçle Silvan, ince belinin çevresindeki kemeri bükerek, uyluğu üzerinde takırdayan kılıcıyla subayların yanma döndü. Elf ulakları yeni raporlarla geliyorlardı. Olağandışı yangın barikatları hızla yok ediyordu. Birkaç ogre barikatları geçmeye çabalamıştı. Alevlerle aydınlanan ogreler, okçular için mükemmel bir hedef oluşturmuşlardı. Ama ne yazık ki, fırlatılan her ok hedefine ulaşamadan alevler tarafından yutuluyordu. Geri çekilmek için bir strateji belirlenmişti -Silvan, tam olarak anlayamamıştı, ama güneye çekilip, Steel Lejyonu'na ait bir güçle karşılaşma hakkındaydı- ardından subaylar mevkilerine dönmüşlerdi. Şamar ve Alhana oldukları yerde kalarak kısık sesle ve telaşla konuşuyorlardı. 40 Kılıcını sesli bir biçimde, gösterişli bir hareketle çeken Silvan, neredeyse Samar'm kolunu biçecekti. "Ne oluyor?" Şamar önce giysisinin kolundaki kanlı yaraya, ardından Silvan'a baktı. "Onu bana ver!" Silvan daha hareket edemeden uzanıp kılıcı elinden kaptı. "Silvanoshei!" Alhana öfkeliydi, daha önce Silvan'ın hiç görmediği kadar öfkeli. "Böyle saçmalıklara harcayacak zamanımız yok!" Alhana hoşnutsuzluğunu belirtmek için oğluna arkasını döndü. "Bu saçmalık değil, anne," diye sertçe yanıt verdi Silvan. "Hayır, bana arkanı dönme! Bu sefer sessizlik duvarının arkasına sığınamayacaksm. Bu sefer beni duyacak ve söylediklerimi iyice dinleyeceksin!" Alhana yavaşça döndü. Solgun yüzündeki fal tası gibi açılmış gözleriyle Silvan'ı süzüyordu. Diğer elfler şaşkınlık ve utanç içinde nereye bakacaklarını şaşırmışlardı. Daha önce hiç kimse kraliçeye meydan okumamış, onunla çelişkiye düşmemişti, inatçı ve dik başlı oğlu bile. Silvan'ın kendisi bile bu cesaretine hayran kalmıştı. "Ben Silvanesti ve Qualinesti'nin prensiyim." diye devam etti. "Bu benim ayrıcalığım, halkımı savunma hareketine katılmak benim görevim. Beni durdurmaya hakkm yok!" "Her türlü hakkım var, oğlum," diyerek döndü Alhana. Bileğim yakalayan ellerindeki tırnaklar, Silvan'ın etini deliyordu. "Sen varissin, tek varis. Sen, sahip olduğum tek şeysin..." Alhana sözlerinden pişman olarak, sessizliğe gömüldü. "Üzgünüm. Öyle demek istememiştim. Bir kraliçenin kendine ait hiçbir şeyi yoktur. Sahip olduğu her şey ve kendisi de halkına aittir. Sen halkının varisisin, Silvan. Şimdi git ve eşyalarını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


topla," diye emretti, sesi kendini kontrol etme ihtiyacından dolayı gergindi. "Şövalyeler seni ormanın içine götürecekler-" "Hayır, anne. Artık saklanmayacağım," dedi Silvan, kesin, sakin ve saygılı konuşmaya çalışarak. Huysuz bir çocuk gibi konuşursa, kaybederdi. "Hayatım boyunca ne zaman bir tehlikeyle karşılaşsam, beni hep uzaklaştudmız, mağaralara tıktınız, yatakların altına sakladınız. Halkımın bana saygı duymamasına şaşmamak gerek." Bakışları onu büyük bir dikkatle izleyen Samar'a yönelmişti. "Bir kez olsun üzerime düşeni yapmak istiyorum, anne." "Güzel konuşmaydı, Prens Silvanoshei," dedi Şamar. "Gene de, elflerin bir sözü vardır. 'Eğitilmemiş bir dostun elindeki kılıç düşmanmkmden daha tehlikelidir.' Savaş arifesinde savaş öğrenilmez, genç adam. Ancak bu konuda ciddiysen, seni bir sonraki sefer için eğitmekten mut'uluk duyarım. Bu arada, yapabileceğin bir şey var, altından kalkabileceğin bir görev." 41 Bu sözlerin getireceği cevabı biliyordu ve yanılmıyordu. Alhana' mn keskin öfkesi yeni bir hedef bulmuştu. "Şamar, seninle konuşmamız gerek!" dedi Alhana, sesi soğuk, sert 1 ve buyurgandı. Topuklarının üstünde dönerek, dik sırtı ve yukarı kaldırıl- I mış çenesiyle höyüğün arkasına doğru ilerledi. Şamar da saygıyla ona 1 eşlik etti. Dışarıdan çığlıklar, bağırtılar, boru sesleri ve savaş davullarını an- 1 dıran ogrelerin savaş nağmeleri duyuluyordu. Dur durak bilmez fırtına 1 düşmana yardım edercesine şiddetlenmeye başlamıştı. Silvan, höyüğün 1 yanında ayakta duruyordu, kendi cüretine kendisi bile şaşırmıştı, ama 1 aynı zamanda hem üzgün, hem dik kafalı, hem korkusuz, hem dej endişeliydi. Duygularının bulanıklığı zihnini kanştırmışü. Ne olduğunu 1 görmeye çalışıyordu, ama yanan çitten çıkan duman meydanın üzerine 1 çökmüştü. Bağırma ve haykırışlar gittikçe dinginleşiyor, boğuluyordu. 1 Keşke konuşmayı dinleyebilseydi, muhtemelen duyabileceği bir yerde-1 oyalanıp bunu yapabilirdi, ama bu çocukça ve gururuna yediremeyeceğil bir hareket olurdu. Gene de neler konuştuklarını tahmin edebiliyordu. Bu I tip konuşmaları yeteri kadar duymuştu. Gerçekte çok da haksız sayılmazdı. Kimsenin kendilerini duyamayacağı bir yerde Alhana, "Şamar, I Silvanoshei konusunda ne istediğimi biliyorsun," dedi. "Buna rağmen I bana karşı geldin ve onun bu vahşi hareketlerini cesaretlendirdin. Beni I büyük hayal kırıklığına uğrattın, Şamar." Alhana'nm sözleri, öfkesi yaralayıcıydı, Samar'mkalbine işlemiş,! kanını dondurmuştu. Ama Alhana kraliçeydi ve halkından sorumluydu, I Samar'm da asker olarak halka karşı sorumlu olduğu gibi. Halkına! yaşadıkları ve yaşayacakları zamanı sağlamakla yükümlüydü. Bu gele-J

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çekte, elf uluslarının, Tanis Yan-elfin oğlu, Qualinesti nin şu ankil yöneticisi Gilthas gibi bir hanım evladına değil, güçlü bir varise! ihtiyaçları vardı. Yine de Şamar, gerçek düşüncelerini söylemedi. "Majesteleri, bu! oğlunuzda gördüğüm ilk cesaret belirtisi, bunu teşvik etmeliyiz," deme-î di. İyi bir asker olduğu kadar, iyi bir diplomattı da. "Majesteleri," dedi " Silvan otuz yaşında bir-" Alhana, "Bir çocuk-" diyerek lafını kesti. Bu sırada Silvan başını eğmişti. "Muhtemelen Silvanesti ölçütlerine göre doğru olabilir, kraliçem. Ama Oualinesti yasalarına göre he» genç gibi o da orduya katılırdı. Eğer Qualinesti'de olsaydı çoktan askeri eğitime alınmıştı bile. Silvanoshei yaşça genç olabilir, Alhana," diye ek-j ledi Şamar, yalnız kaldıkları bazı zamanlarda olduğu gibi resmi konu» 42 mayı bir kenara bırakarak, "Ama yaşadığı sıra dışı hayatı bir düşün! Ninnileri savaş nağmeleri, beşiği ise bir kalkandı. Hiçbir zaman bir ev nedir bilmedi. Doğduğundan beri annesi ile babasını aynı zamanda, aynı odada neredeyse hiç görmedi. Bir savaş çıktığında onu öper ve belki de ölüme giderdin. O, senin bir daha geri gelmeyebileceğini biliyordu, Alhana. Bunu gözlerinden okuyabiliyordum!" "Onu, tüm bunlardan korumaya çalıştım," dedi, bakışları oğlunun olduğu yöne kayıyordu. Silvan o anda o kadar çok babasını andırıyordu ki, Alhana bu acıyı kaldıramadı. "Şamar, eğer onu kaybedersem, bu çaresiz ve umuttan yoksun halimle yaşamak için ne gibi bir sebebim kalır?" "Onu hayattan koruyamazsın, Alhana," diye cevap verdi Şamar nazikçe. "Ne de onun, yaşamda kendisine çizilen yolda ilerlemesine engel olabilirsin. Prens Silvanoshei haklı. Halkına karşı görevleri var. Bu görevi yerine getirmesine izin vermeliyiz," sözlerine vurgu ekleyerek devam etti, "Bunu yaparken aynı zamanda da onu tehlikeden alıkoyacağız." Alhana hiçbir şey söylememiş, ama bakışlanyla ona gönülsüzce de olsa konuşmasına devam etme iznini vermişti. "Ulaklardan sadece biri kampa geri döndü," diye devam etti Şamar. "Diğerleri ya öldü ya da hayatta kalma savaşı veriyorlar. Siz kendiniz Steel Lejyonu'na haber gönderip, onlan bu saldın ile ilgili uyarmamızı söylediniz, Majesteleri. Silvan'ı bu ümitsiz yardım isteğimizi iletmesi için Şövalyelere göndermeyi öneriyorum. Daha yeni kaleden döndük, yolu hatırlıyordur. Anayol kamptan çok uzak değil, bulması ve takip etmesi de kolay. "Fazla tehlikesi yok. Ogreler henüz etrafımızı sarmadı. Kampın dışında burada olduğundan daha güvende olur," diyerek gülümsedi Şamar. "Eğer mümkün olsaydı, sizi de onunla birlikte kaleye gönderirdim, kraliçem." Alhana gülümsedi, öfkesi yok olmuştu. "Benim yerim askerlerimin yanıdır, Şamar. Onlan buraya ben getirdim. Benim davam uğruna savaşıyorlar. Eğer onlan bırakıp gidersem bana olan bütün güvenlerini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve saygılannı yitirirler. Evet, Silvan konusunda haklı olduğunu kabul ediyorum," diye üzüntüyle ekledi. "Yaralanma tuz basmaya gerek yok." "Ama kraliçem, hiçbir zaman bunu yapmak-" "Evet, yaptın, Şamar," dedi Alhana, "ama kalpten konuşuyordun Ve doğruyu söylüyordun. Prensi bu göreve yollayacağız. Yardım talebimizi Steel Lejyonu'na iletecek." "Kaleye döndüğümüzde onu öven şarkılar söyleyeceğiz," dedi 43 Şamar. "Ve ona prenslere yakışır bir kılıç alacağım, bir palyaçoya değil." "Hayır, Şamar." Dedi Alhana. "Mesaj taşıyabilir, ama bir kılıcı j asla. Doğduğu gün, halkına el kaldırmayacağına dair yemin etmiştim. Onun yüzünden asla elf kanı dökülmeyecek" Şamar başını eğdi ve sessiz kalarak akıllıca bir davranışta bulundu. i Vasıflı bir kumandan böyle durumlarda ne zaman durup, beklemesi gerektiğini bilirdi. Alhana dik duran sırtı ve muhteşem yüzüyle mağaranın önüne doğru yürüdü. "Oğlum," sesinde hiçbir duygu yoktu, "Kararımı verdim." Silvanoshei yüzünü annesine döndü. Lorac'm kızı Alhana i Yıldızmeltemi, halkının düşüşüne çok katkısı olan, Silvanesti'nin kötü 1 kaderli kralı olan babasının kötülüklerini ve günahlarını ödeme yükünü I üstlenmişti. Onları kuzenleri olan Silvanesti'lilerle birleştirmeye çalış- 1 masının, insanlarla ve cücelerle ittifak kurmasının, kendilerim ve kültür- | lerini bütün dünyadan soyutlamış, ilgisiz Silvanesti'liler tarafından red- 1 dedilmesinin nedeni de buydu. Alhana, elflere göre yetişkin bir yaştaydı, yaşlı sayılabileceği i yaşlara henüz yakın değildi ve hayatının diğer yaşlannda olamayacağı I kadar inanılmaz bir güzelliğe sahipti. Saçları güneş ışınlarının ulaşa- I mayacağı derinlikteki denizler kadar siyahtı. Bir zamanlar ametist rengi i olan gözleri, sanki yaşadığı çaresizlik ve acı nedeniyle derinleşmiş ve« kararmış gibiydi. Güzelliği etrafındakilere mutluluk değil, kalp kırgınlığı i veriyordu. Tekrar keşfedilişiyle kuşatılmış dünyaya zafer getiren I efsanevi ejderha mızrağı gibi bir buz sütunuyla çevrelenmiş gibiydi. Buz kırılsa, etrafına örmüş olduğu koruyucu engel yıkılsa, içinde gizlenen I kadın da yok olabilirdi. Sadece oğlu, sadece Silvan buzlan eritip, içeri girebilir ve kralı-1 cenin değil, bir annenin yaşayan sıcaklığına ulaşabilirdi. Ama bu kadın yok olmuştu. Anne gitmişti. Önünde duran kadın onun soğuk ve haşin kraliçesiydi. Korku ve merakla karışık saygıyla, saçma davrandığının veS onun kalbini kırdığının farkında olarak kraliçenin önünde diz çöktü. "Özür dilerim, anne," dedi. "Sana itaat edeceğim. Gideceğim-"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Alhana hiçbir zaman oğluyla konuşurken kullanmadığı, Silvan'ın, § saray çevresinde kullanıldığını bildiği bir ses tonuyla, "Prens Silvanos^B hei," dedi. Silvan mutlu mu olsun, yoksa kaybolmuş bir şeyi geri alama-« yacağı için ağlasın mı, bilemedi. "Kumandan Samar'm Steel Lejyonu'naB çok çabuk ulaşacak bir ulağa ihtiyacı var. Onlara bizim çaresiz durumu-™ muzdan bahsedeceksin. Şövalye Lord'a savaşarak geri çekilmeyi plan»B ladığımızı söyle. Güçlerini toplamalı ve ogreleri sağ koldan vurmak içi™ yolların kesiştiği yerde buluşmalı. Şövalyelerinin saldırıya geçtiği sırada 44

geri çekilmeyi durdurup, bekleyeceğiz. Geceye ve fırtınaya karşı çok çabuk ilerlemek zorundasın. Hiçbir şeyin seni durdurmasına izin verme, Silvan, bu mesaj yerine ulaşmalı." "Anladım, kraliçem," dedi Silvan. Ayağa kalktı, zaferden yüzü kızarmıştı, tehlikenin korkusu şimşek gibi kanında çakıyordu. "Ne sizi ne de halkımı utandıracağım. Bana güvendiğiniz için size teşekkür ediyorum." Alhana Silvan'ın yüzünü elleri içine aldı. Elleri o kadar soğuktu ki, Silvan titremekten kendini alamadı. Alhana dudaklarını oğlunun alnına götürdü. Öpücüğü Silvan'ın kalbine kadar işleyen bir buz parçası gibi yakıcıydı. Silvan, o andan itibaren bu öpücüğü hep hissedecekti. Annesinin solgun dudaklarının kalıcı bir iz bırakıp bırakmadığını merak etti. Samar'm profesyonelliği ona iyi gelmişti. "Yolu biliyorsunuz, Prens Silvan," dedi Şamar. "Daha iki gün önce oradan geçmiştiniz. Yol buranın bir buçuk mil kadar güneyinde. Size yol gösterecek yıldızlar olmayacak, ama rüzgâr kuzeyden esiyor. Rüzgârı arkanıza alın, böylece doğru yönde ilerliyor olacaksınız. Bu yol, dosdoğru doğu ve bati olarak ikiye ayrılıyor. Eninde sonunda oradan geçmeniz gerekecek. Yola çıktığınız zaman batıya doğru yönelin. Fırtınanın rüzgârını sağ yanağınızda hissedeceksiniz. Zamanı iyi ayarlamalısınız. Gizlenmeye ihtiyacınız olmayacak, mücadelenin sesleri hareketlerinizi gizleyecektir. İyi şanslar, Prens Silvanoshei." "Teşekkür ederim, Şamar," dedi Silvan. Samar'm konuşması onu duygulandırmış ve memnun etmişti. Hayatında ilk defa bir elf onunla eşitmiş gibi, hem de saygı duyarak konuşmuştu. "Seni ve annemi hayal kırıklığına uğratmayacağım." "Halkınızı hayal kırıklığına uğratmayın, Prens," dedi Şamar. Son bir bakış ve annesinin karşılık vermediği son bir gülüşle Silvan höyüğü, ormana çıkan yönü izleyerek terk etti. Samar'm haykırışını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duyduğunda çok fazla yol almamıştı. "General Aranoshah! Usta kılıç birliklerinin ikisini sol kanata ve ikisini de sağ tarafa gönder. Dört birliğimizi düşmanın sınıra ulaşıp, aşma ihtimaline karşı burada Majesteleri'yle tutmak zorundayız." Sının aşmak! Bu imkânsızdı. Sınırda tutulacaklardı. Sınırda tutulmalıydılar. Silvan durup arkasına baktı. Elfler ogrelerin kaba nağmelerinin üzerinde süzülen, tatlı ve gittikçe coşan savaş nağmelerini söylemeye başlamışlardı. Gördüğü manzara karşısında neşelenen Silvan, mavi-beyaz, kör eden bir ateştopunun tepenin sol tarafında patlamasıyla yoluna devam etti. Ateştopu tepeden inerek höyüğe doğru yönelmişti. Şamar, "Oklarınızı sola yöneltin!" diye bağırdı yamaçtan inerken. 45 Bir anlık kannaşa yaşayan okçular hedeflerini kestirememişlerdi, ama kumandanları onları doğru yöne yöneltmeyi başarmıştı. Ateştopu I bariyerin bir kısmım daha yaktı, çalılığı tutuşturdu ve önüne çıkanı alev-1 lendirerek yoluna devam etti. Silvan ilk başta alev toplarının sihirli ol- I duğunu düşünmüş ve okçuların büyüye karşı ne yapabileceğini merak 1 etmişti, ama sonra alev toplarının ogreler tarafından atılan ve tepeden I aşağı doğru yuvarlanan saman balyaları olduğunu fark etmişti. Ogrelerin I sıçrayan alevlerin içinde siyah karaltılar oluşturan hantal vücutlarını I görebiliyordu. Ogreler yanan saman istiflerini yuvarlamak için ellerinde i uzun sopalar tutuyorlardı. Şamar, "Emrimi bekleyin!" dedi, ama okçular endişeliydi ve birkaç I ok yanan samanın geldiği yöne doğru fırlatılarak gözden kaybolmuştu, I "Hayır, kahretsin!" diye yamaçtan öfkeyle bağırdı. "Henüz menzil-1 de değiller! Emri bekleyin!" Bir gök gürültüsü sesini boğdu. Yoldaşlarının oklarını fırlattıklarım 1 gören, okçu saflarının geri kalanları ilk yaylım ateşini başlatmışlardı.! Oklar dumanla kaplanmış gecenin içinde kayboluyordu. Yanmakta olanl saman balyalarını itmekte olan üç ogre, sönmeye yüz tutmuş alev topuj nun altına girmişti, fakat okların geri kalanı hedeflerine ulaşamadı. "Yine de," diye kendi kendine konuştu Silvan, "birazdan onları] durdururlar." Elf okçularının yanındaki çalılıktan, binlerce kurdun yağma için bir 1 noktada toplanıp birlikte ulumasını andıran bir uluma duyuldu. Silvan] dik dik baktı, ürkmüştü; bir an için ağaçların canlandığını sandı. Şamar, "Atışlarınızı ileri yöneltin," diye çaresizce bağırdı. Yakınlaşan alevlerin çatırdamasından dolayı okçular onu duya-j mıyordu. Çok geçti, subaylar tepenin yamacında bulunan ağaçlardaki ana

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hareketi fark etmişlerdi. Bir ogre topluluğu, okçuları koruma görevi üst! lenen açık koraya dalmıştı. Alevler bariyeri zayıflatmıştı. Koca ogreler] yanmış dal ve kütüklerden oluşan yığma doğru dalıp yollarına devam et-, tiler. Korlar, mat saçlanna düştü ve sakallarını tutuşturmaya başladı, ama savaş coşkusu içinde olan ogreler yanan yerlerindeki acıyı unutup ileri doğru yalpalayarak devam ettiler. Hem önden hem de yanlardan saldırıya uğrayan elf okçuları, soflj çare olarak oklarına uzanarak ogreler arayı tamamen kapatmadan bir yaylım ateşi daha açmaya çalıştılar. Yanan saman istifleri üzerlerine doğru geliyordu. Elfler önce hangi düşmanla savaşacaklarına karar veremiyordu. Bazılan karmaşada ne yapacaklanm şaşırmıştı. Şamar emirler yağdırıyordu. Subaylar birliklerini kontrol altına almaya çabalıyordu. Elflerin bazılan yanan samanlara, bazılan da onlan yandan kuşatan og46 relere doğru ikinci yaylım ateşini başlattı. Ogrelerin kaybı önemli bir sayıya ulaştığında Şamar artık geri çekilmeleri gerektiğini düşünmüştü. Ogrelerin halen korkusuzca ilerliyor olmaları onu şaşkına çevirmişti. Alhana, "Şamar, yedekler nerede?" diye haykırdı. "Sanırım hepsi tükendi." Şamar suratını ekşiterek döndü. "Burada olmamanız gerek, Majesteleri. İçeri girin, güvende olduğunuz yere." Silvan artık annesini görebiliyordu. Alhana höyüğü terk etmişti. Gümüş renkte zırhlar içindeydi ve yanında bir kılıç taşıyordu. Alhana, "Halkımı buraya ben getirdim," diyerek döndü. "Halkım ölürken sessizce bir mağarada beklememi mi istiyorsun, Şamar?" «?Şamar, "Evet," diye hırladı. Alhana ona gülümsedi, gergin bir gülümseyişti, ama yine de bir gülümsemeydi. Kılıcının kabzasını sıkıca kavradı. "Hattı yarabilirler mi sence?" Şamar, "Onları durdurmak için yapabileceğimiz fazla bir şey olduğunu düşünmüyorum, Majesteleri," dedi suratını ekşiterek. Elf okçuları bir başka yaylım ateşinde daha başarısız olmuşlardı. Subaylar birliklerini tekrar toparlamışlardı. Her atış emirle yapılıyordu. Önde ilerleyen ogreler hızla alt ediliyordu. Saflarının yarısı yok olmuştu. Hâlâ ilerlemeye devam eden ogreler ise, düşmüş olanlann üzerine basıyordu. Okçuların atış menziline girmeleri an meselesiydi. "Hücumu başlatın!" diye bağırdı Şamar. Kılıçlarını ustaca kullanan elfler sol barikatlanndaki yerlerinden fırladılar. Savaş çığlıklan atarak ogrelerin bulunduğu yere doğru hücum ettiler. Dişe diş bir savaş sergiliyorlardı. Alevli saman balyalan adamlara çarparak ateşi ağaçlara, çimenlere ve eşyalara yayarak kampın

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ortasına kadar gelmişti. Bir anda, hiçbir uyan venneden ogre ordusu yön değiştirdi. Ogrelerden biri Alhana'nm ateşi yansıtan gümüş zırhını görmüştü. Gutlaklanndan kopan çığlıklarla Alhana'yı işaret ederek höyüğe doğru ilerlemeye başladılar. "Anne!" Silvan güçlükle soluyor, yüreği hızla çarpıyordu. Yardım getirmesi gerekiyordu. Herkes ona güveniyordu, ama o gördüğü manzara karşısında adeta felç olmuş, şaşınp kalmıştı. Annesine dönemiyordu. Kaçamryordu. Hareket edemiyordu. Şamar, "Takviye kuvvetleri nerede?" diye bağırdı öfke içinde. Aranoshah! Seni aptal! Kraliçenin kılıçustalan nerede!" Bir savaşçı, "Burada, Şamar!" diye bağırdı. "Size ulaşmak için çok uğraştık ve şimdi buradayız!" Alhana, "Onlan meydana götür, Şamar," dedi sakince. 47 "Majesteleri!" İtiraz etmek için baktı. "Sizi muhafizsız bırakamam." I Alhana döndü, "Eğer saldırıyı durduramazsak, muhafızlı olmam I Ya d;ı olmamam bir şey ifade etmez. Şimdi git. Çabuk!" Şamar ısrar etmek, tartışmak istedi, ama kraliçenin yüzündeki I mes4feli ve kararlı ifadeden sadece nefesini tüketeceğini anladı. Şamar I takvjye kuvvetlerini yanma alarak ilerleyen ogrelere doğru yöneldi. Alhana yalnız kalmıştı, gümüş zırhı alevlerin yansımasıyla parlı-1 yordu. "Oğlum, Silvan, acele et. Acele et. Hayatımız sana bağlı." Kendi kendine mırıldanıyordu, ancak aslında farkında olmayarak 1 °ğhiyla konuşuyordu. Sözleri Silvan'ı harekete geçirdi. Bir emir almıştı ve bunu yerine \ getiiecekti. Harcanmış zamandan duyduğu pişmanlıkla, kalbi annesi içini koriyUyia d0ıu olarak döndü ve ormana daldı. Silvan'ın damarlarında hissettiği heyecan artıyordu. Yoluna çalılık j diplerinden, ağaçların dallan arasına gizlenerek, fidelere basarak devam 1 em- Dallar çizmelerinin altında çatırdıyordu. Sağ yanağına esen rüzgâr 1 s°gVık ve kuvvetliydi. Şakır şakır yağan yağmuru hissetmiyordu bile. j Yol\mu aydınlatan şimşeği memnuniyetle karşılıyordu. Düşmandan gelebilecek en ufak bir işarete karşı son derece tedbir-1 hydi, görülmeden önce kokusu duyulan pis, etobur ogrelere karşı sürek-' h havayı kokluyordu. Kulaklarını da herhangi bir tehlikeye karşı dört: acrfuştı. Bir elfın mantığının kabullenemeyeceği ölçüde ses çıkarıyor! °talasma karşın, vahşi bir öğrenin çıkardığı seslerin yanında, ormanda' suzülen bir geyiği andırıyordu. Silvan hızla yoluna devam etti, karşısına avlanmakta olan gece hakanlarından başka bir şey çıkmamıştı ve zamanla ardında bıraktığı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mücadelenin sesleri gittikçe azaldı. Gece vakti fırtınanın ortasında oranda yalnız olduğunu fark etti. Heyecanı yatışmaya başladı. Korku ve Şüpheden bir ok yüreğini delip geçti. Ya ulaşmak istediği yere çok geç vaı'ırsa? Ya kaprisleri ve değişken doğalanyla tanınan insanlar harekete 8eS-meyi reddederlerse? Ya saldırıda halkı yenilirse? Ya halkını ölüme terk etmiş ise? Bulunduğu yer kendisine tanıdık gelmemişti. Yanlış bir dönemeç seçmişti, kaybolmuştu... Silvan azimle yoluna devam etti, ormanda doğmuş ve yetişmiş biri olunanın rahatlığıyla ormanda dolanıyordu. Sol kolda dar ve derin bir kayalık çukuru görerek neşelenmişti; bu çukuru kaleye olan daha önceki yalculuklartnda hatırlıyordu. Kaybolmanın verdiği korku yok olmuştu. Çukurun ormanın zemininde derin bir yarık oluşturan kayalı ucundan uz&k durmaya dikkat etti. 48 Silvan gençti, güçlüydü. Kalbinde sürüklenen şüpheleri bir kenara fırlatıp görevine yoğunlaştı. Çakan şimşek önünde uzanan yolu olduğu şibi açığa çıkardı. Görüntü, gücünü ve azmini pekiştirdi. Yola çıktığı zaman, hızlanabilirdi. Silvan muhteşem bir koşucuydu, arada bir sırf kaslarının kasılıp gevşemesıyle hissettiği zevki tatmak için uzun mesafeler koşardı, yüzünde hissettiği rüzgâr ve vücudundaki ter bütün acılarını gölgelerdi. Kendisini Lord Şövalye ile konuşurken hayal etti, amaçlarını anlatıp, onu acele etmeye teşvik ediyordu. Silvan kendini kurtuluşun başrolünü üstlenmiş olarak gördü, annesinin yüzünün gururla aydınlandığını gördü... Gerçekteyse Silvan yolunun kapalı olduğunu görüyordu. Bu iş canını sıkmıştı, bu engeli incelemek için çamurlu patika üzerine yöneldi. Görkemli bir meşeden düşmüş devasa bir ağaç gövdesi patikanın üzerinde yatıyordu. Yaprak ve dallar yolunu kaplamıştı. Silvan kütüğün etrafından dolaşmak zorunda kalacaktı, bu hareket onu kayalık çukurun ucuna yakın bir yere getirecekti. Her şeye rağmen adımları sağlamdı. Şimşek bir kez daha yolunu aydınlattı. Kütüğün sonuna doğru kurtulmak için uygun birkaç adım atarak ilerledi. Dallardan birine tırmanıyordu, düşmemek için yandaki çam ağacından destek aldı, derken karanlığın içinden çıkan bir yıldırım çam ağacına isabet etti. Ağaç beyaz bir alev topluna dönüşmüştü. Patlamanın darbesi Silvan'ı kayalığın kenarından fırlattı. Kayalık yüzeyden yuvarlanırken devrilmiş bir ağaç kütüğüne çarptı. Acı vücudunu dağladı, daha kötüsü asıl acıyı kalbinde hissediyordu. Başarısız olmuştu. Kaleye ulaşamayacaktı. Şövalyeler hiçbir zaman mesajı alamayacaklardı. Halkı ogrelere karşı yalnız savaşamazdı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Hepsi ölecekti. Annesi Silvan'ın kendisini yüzüstü bıraktığı inancıyla kahrolacaktı. Hareket etmeye, kalkmaya çalıştı, ama acı bütün vücudunu kaplamıştı; acı o kadar korkunçtu ki, bilincinin kaybolduğunu hissetti, öleceğini düşünmek bile ona daha cazip gelmişti. Halkı için başka bir şey yapamadığından, en azından ölümüyle onları yalnız bırakmayacağını düşünmekten memnundu. Çaresizlik ve hüznün büyük, kara dalgası üzerine çullandı ve onu derinlere sürükledi. 49 3 BEKLENMEDİK MİSAFİR Fırtına yok oldu. Garip fırtına, Ansalon'un üzerine akın eden bir ordu gibi uçsuz bucaksız kıtanın her yerini vurdu, gece boyunca saldırarak, sadece şafağın belirmesiyle geri çekildi. Güneş karanlık bulut kümelerinin arasından mavi gökte zaferle panldayarak çıktı. Isı ve ışık, evlerinden fırtınanın yarattığı yıkımı görmek için dışarı çıkan Solace sakinlerini neşelendirrnişti. * Fırüna Solace'ı belirgin bir öfkeyle hedef almış olsa da, bu küçük köy Ansalon'un diğer kısımlan kadar çok hasar görmemişti. Güçlü valen ağaçları onları defalarca vuran harap edici şimşeğe karşı inatçı bir1 dayanıklılık göstermişti. Ağaçların tepeleri alev almış ve yanmaya başlamış, ancak yangın aşağıdaki çalılara sıçramamıştı. Ağaçların güçlü kolları hortumlar oluşturan rüzgârda kopmuş, ama onların korumasında olan civardaki evlere bir şey olmamıştı. Dereler yükselmiş ve yat aklan taşmış, ama evler ve ahırlar korunmuştu. Kentin dışındaki meydanda bulunan, beyaz ve siyah taşlarla yapılmış güzel bir yapı olan Son Kahramanların Kabri şiddetli darbelere göğüs germişti. Taçlardan birine yıldıran isabet etmiş, onu parçalara 50 ayırarak büyük mermer parçaları çimenler üzerine düşürmüştü. Ancak en büyük hasan, çok değil bir yıl önce özgür olmasına rağmen artık yeşil ejderha Beıyl'in egemenliği altına giren topraklardan batıya ve güneye kaçan mültecilerin ilkel ve derme çatma evleri almıştı. Üç yıl önce Ansalon'un kontrolünü ele geçirmek için savaşan büyük ejderhalar huzursuz bir ateşkes yapmışlardı. Bu kanlı savaşın kendilerini zayıflattığım fark eden ejderhalar fethettikleri bölgeye razı 0lup daha fazlasını istemeyecekleri ve birbirlerine karşı savaş açmayacakları konusunda anlaşmışlardı. Ejderhalar bu antlaşmayı bir yıl öncesine kadar korudular. Beıyl'in sihirli güçlerinin azaldığını fark etmesi de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bu zamana denk geldi. Beryl ilk başta bunu bir kuruntu olduğunu düşünse de, zaman geçtikçe bazı şeylerin ters gittiğine ikna oldu. Beryl, sihrinin kayboluşundan kızıl ejderha Malys'i sorumlu tutuyordu - bu, kendisinden daha büyük ve daha güçlü olan kuzeni tarafından tezgahlanan pis bir oyundu. Beryl, aynı zamanda ondan Wayreth'in Yüksek Büyücülük Rulesi'ni gizleyen insan büyücüleri de suçluyordu. Bu nedenle Beryl, insan topraklanılın üzerindeki kontrolünü azar azar artırmaya başladı. Malys'in dikkatim çekmemek için yavaş hareket ediyordu. Malys, şurada ya da burada bir şehrin yakılması ya da bir köyün yağmalanmasına aldmş etmezdi. Beryl'in kuvvetine yakın geçmişte boyun eğen Liman şehri bunlardan biriydi. Henüz Solace şehri dokunulmadan kalmıştı. Ama Beıyl'in gözü Solace'taydı. Solace'a giden ana yolların kapatılmasını emrederek kendisi uygun zamanı beklerken halkın üzerlerindeki baskıyı hissetmesini sağlamıştı. Yollar kapanmadan önce Liman ve çevresindeki topraklardan kaçmayı başaran mülteciler Solace'ın normal nüfusunu üç katına çıkartmıştı. Rulolar halinde bağlanmış ya da at arabalannm arkasına istiflenmiş eşyalanyla gelen mülteciler kentin babalan tarafından 'geçici yerleşim' olarak belirlenmiş evlere yerleştiriliyorlardı. Bu mezbeleler gerçekten de geçici yerleşim alanlan olarak düşünülmüştü, ama sayılan her geçen gün artan mülteciler iyi niyet smırlannı aşıyordu. Fırtınadan sonraki sabah mülteci kamplanna ulaşan ilk kişi, yiyecek çuvallan, yeni yapılanma için kereste, kuru odun ve battaniyeyle doldurulmuş yük arabasını süren Caramon Majere oldu. Caramon sekseni geçkindi - kendisi de yıllann hesabını şaşırdığından, ne kadar geçkin olduğunu kimse tam olarak bilmiyordu, ^olaırmiya'da kullanılan deyimle bir 'koca ihtiyar' idi. Yıllar ona onurlu blr hasım gibi yaklaşmış, arkasından sinsice yaklaşıp sırtından bıçaklamak ya da aklını başından almak yerine, onunla yüzleşip selamlamıştı 0Iw. Sağlıklı ve dinçti; iri cüsseli olmasına rağmen, beli bükülmemiş 51 olan ("Göbeğim iki büklüm olmama engel oluyor," deyip koca koca kahkahalar atmayı alışkanlık haline getirmişti) Caramon hane halkı j içinde en erken uyanan kişiydi; her sabah mutfak ateşi için odun keser ya ] da ağır bira fıçılarını merdivenlerden yukarıya iteklerdi. İki kızı Son Yuva Hanı'nda çalışıyorlardı -bu Caramon'un yaşma verdiği yegâne ödündü-, ancak Caramon hâlâ bara bakıp hikâyelerini anlatmaya devam ediyordu. Laura hanı işletiyor, macerayı seven Dezra ise Liman ve başka yerlerdeki panayırlarda biraları için en iyi cinsten şerbetçiotu, hanın efsanevi ballı şarabı için en iyi cinsten bal arıyor, hatta cücelerin damıtılmış içkilerini bile Thorbardin'den yüklenip getiriyordu. Caramon kapıdan dışan adım atar atmaz Solace'm ona 'Dede' diyen ve geniş omuzlarına binip dolaşmak için birbirleriyle yanşan, çok eski zamanlarda yaşamış kahramanlann hikâyelerini anlatması için yalvaran çocuklan tarafından kuşatılıyordu. Caramon, bağışladığı odunlar ve; inşaatına yardım ettiği evler olmasa muhtemelen evsiz kalacak olan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mültecilerin de dostuydu. Halihazırda Solace'm dışında kalıcı konaklama yerlerinin inşası için bir projeye nezaret ediyor, inatçı yetkilileri itekliyor, tatlı sözlerle veya gözdağlanyla yıldırarak harekete geçiriyordu. Caramon Majere ne zaman Solace sokaklanna çıksa, isminin hayır dualanyla anıldığını işitirdi. Mültecilere yardım ulaştırıldıktan sonra Caramon, Solace'm geri kalanını dolaşmış, herkesin güvende olduğuna emin olarak korkunç gece yüzünden bozulan morallere ve kararan yüreklere ferahlık vermişti. Bunu da yaptıktan sonra, son zamanlarda ona Kaos Savaşı'nda ölen iki oğlunu hatırlatan bir Solamniya Şövalyesi'yle paylaşmayı alışkanlık edindiği kendi kahvaltısını etmeye gitmişti. Kaos Savaşı'nm hemen sonrasındaki günlerde, Solamniya Şövalyeleri Solace'ta bir garnizon kurmuştu. Başlarda küçük olan garnizonun yegâne var oluş nedeni, Son Kahramanlann Kabri'ni korumak için onur nöbeti tutabilecek Şövalyeler yetiştirmekti. Ancak daha sonralan Ansalon'un büyük bir kısmına egemen olduklan, nefretle de olsa kabul edilen, büyük ejderhalann tehditlerine karşı garnizon büyütülmüştü. Solace ve egemenliği altındaki diğer şehir ve ülkeler kendisine haraç vermeye devam ettiği sürece, Beryl insanlann yaşamlanna devam etmesine izin veriyor, ona daha da fazla haraç ödeyebilsinler diye zenginleşmelerine göz yumuyordu. İlk çağlardaki, yakmaktan, yağmadan ve katliamdan hoşlanan ejderhalann aksine Beryl, yakılmış şehirlerin kâr getirmediğini fark etmişti. Ölü insanlar vergi ödemiyordu. Beryl ile kuzenlerinin sahip olduklan harikulade ve korkunç 52 büyüye rağmen neden servet istediklerini, haraç talep ettiklerini çoğu vjşi merak ediyordu. Beryl ve Malys kurnaz yaratıklardı. Halkları topvekûn katleden caniler, şımarık, açgözlü ve kaprisli zalimler olsalardı, Ansalon halkı çaresizlikten baş kaldırıp onları yok etmek için ayaklafflrfi- fr^ nazr--a ise insanlann çoğu ejderhalann yönetimi altındaki bayatı nispeten rahat buluyordu. Ejderhalan kendi hallerine bırakmaktan hoşnuttular. Bazı insanlann basma kötü şeyler de gelmişti, ancak şüphesiz bunlan h^ etmişlerdi. Yüzlerce kender katledilmiş veya evlerinden atılmış, asi Qualinesti elfleri işkence görüp hapsedilmişse bundan insanlara neydi? Beryl ve Malys'in her insan şehri ve köyüne nifak, nefret ve şüphe tohumlannı ekmek, aynı zamanda da kimsenin ejderhalardan bir bakır parayı bile gizlemediğine emin olmaları için yerleştirilmiş yai'dakçılan ve casuslan vardı. Caramon Majere, ejderhalara haraç ödemeye karşı duyduğu nefreti açık sözlülükle dile getiren az sayıdaki kişiden biriydi ve haraç ödemeyi de reddetmişti. Biri soracak olursa, "O iblislere tek damla bira bile vermem,"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


diye karşılık verirdi. Ama nadiren sorarlardı, zira Beryl'in casuslanndan birinin muhtemelen isimleri kaydediyor olduğunu bilirlerdi. Caramon karşı çıkışında ısrarlıydı, bundan endişe duyuyor olsa da. Artık Liman'dan büyük olan Solace varlıklı bir şehirdi. Solace'tan alman haraç da yüksek sayılırdı. Caramon'un kansı Tika, kendi paylanna düşen haracın da Solace'm diğer vatandaşlan tarafından ödendiğine ve bunun herkese güçlük çıkardığına dikkat çekmişti. Caramon, Tika'nın bu konudaki haklılığını görebiliyordu. Caramon'un aklına alışılmamış bir fikir gelmişti. Sadece ona has olacak olan, hanın ödeyeceği özel bir vergi toplanacak, bu vergi ejderhaya gönderilmeyip, 'ejderha vergisi' olarak adlandınlan vergiyi ödedikleri için haksız yere sıkıntı çekenlere yardım etmek için kullanılacaktı. Solace sakinleri fazladan vergi verdiler, kent babalan da Caramon'un katkısından bir parçayı onlara ödedi ve haraç talep edildiği gibi ejderhaya yollandı. Eğer bu nazik mevzuda Caramon'un ağzını kapatmanın bir yolunu bulsalardı, bunu yaparlardı, zira kendisi ejderhalara duyduğu nefreti yüksek sesle dile getirmeye, 'hepimiz birlik olsak, Beryl'in gözünü ejderha mızrağıyla çıkartabiliriz' minvalindeki görüşlerini ifade etmeye devam etmekteydi. Gerçekten de, Beryl birkaç hafta önce Liman şehrine -görünüşte ödemelerini yapmakta kusur işlediğinden dolayı™ saldırdığında, Solace kent babalan Caramon'a gelip dizlerinin üzerine 53 çökerek halkta galeyan yaratan sözlerine bir son vermesi için yalvardılar. Adamların aşikar olan korku ve üzüntülerinden etkilenen Caramon, söylevlerinin dozunu azaltmayı kabul etti ve kent babaları mutlu bir şekilde geri döndüler. Caramon, fikirlerini daha önce kullandığı öfke dolu ses yerine ılımlı bir ses tonuyla dile getirerek sözünü tuttu da. O sabah alışılmışın dışındaki fikirlerini kahvaltı arkadaşı, genç Solamniyahya yinelemişti. "Korkunç bir fırtına, efendim," dedi Şövalye, Caramon'un karşısına oturarak. Arkadaşları olan Şövalyelerden oluşan bir grup hanın diğer tarafında kahvaltı ediyorlardı, ama Gerard uth Mondar onlara fazla ilgi göster-! memişti. Onlar da buna karşılık Gerard'a hiç ilgi göstermediler. "Bana sorarsan gelecek kara günlerin habercisi," diye onayladı Caramon, koca gövdesini, oturma yerini otura otura parlattığı, yüksek arkalıklı koltuğuna yerleştirerek. "Ama her şeye rağmen, bence heyecan vericiydi."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Baba!" Laura buna şaşıp kalmıştı. Biftek ve yumurtalarla dolu bir tabağı babasının önüne, bir kâse yulaf ezmesini de Şövalye'nin önüne fırlattı. "Nasıl böyle şeyler söylersin? Onca insanın canı yanmışken. Duyduğuma göre bazı evler bütünüyle yok olmuş." "Onu demek istemedim," diye karşı çıktı kendisim suçlu hisseden; Caramon. "Tabii ki canı yananlar için üzülüyorum, ama anlarsın ya, dün gece aklıma fırtınanın Beryl'in inini iyice bir sarsıyor olabileceği geldi. Belki o kötü kalpli, ihtiyar kancığı yakıp kül etmiştir bile. Benim düşündüğüm şey buydu." Şövalye'nin yulaf ezmesi dolu kâsesine endişeyle bakarak, "Bununla doyacağına emin misin, Gerard? İstersen Laura'ya senin için patates kızarmrabilirim-" dedi. "Teşekkür ederim, efendim, kahvaltıda sadece bu kadar yemeğe alışkınım," diye cevap verdi Gerard, her gün aynı soruya verdiği yanıtı tekrarlayarak. Caramon içini çekti. Bu genç adama kanı ısınmaya başlamış da olsa, yemekten zevk almayan insanları hiç anlayamazdı. Otik'in meşhur baharatlı patatesini yemekten keyif duymayan, hayattan keyif duymuyor, demekti. Hayatının sadece bir döneminde Caramon yemek yemekten keyif almaz olmuştu; bu dönem de çok sevgili karısı Tika'nm birkaç ay önceki ölümünden sonraydı. Caramon Tika'nm ölümünü izleyen birkaç gün boyunca ağzına tek bir lokma bile koymayınca, bundan büyük bir endişe ve hayrete kapılan kent ahalisi birlik olup belki iştahını açacak bir şeyler çıkar diye bir yemek pişirme hummasına tutulmuştu. 1 54 Hiçbir şey yemiyor, hiçbir şey yapmıyor, tek kelime etmiyordu. Ya kasabada amaçsızca dolanıyor ya da silah arkadaşı, sevgilisi, arkadaşı, kurtuluşu olan kızıl saçlı ve sinir bozucu yumurcakla ilk kez karşılaştığı ver olan Han'ın vitray pencerelerinden yaşsız gözlerle dışarıyı seyrediyordu. Karısı için tek bir gözyaşı bile dökmemişti, valen ağaçlarının altındaki mezarını da ziyaret etmiyordu. Yataklarında uyumuyordu. Oualinesti'de bulunan Lamana ve Gilthas'tan, Işık Kalesi'ndeki Altınay'dan gelen başsağlığı mesajlarını dinlemiyordu bile. Caramon kilo kaybetti, etleri sarktı, teni gri bir renge büründü. Kasaba halkı, "Yakında Tika'nm peşinden gidecek," diyordu. Bir gün kasvetli gezintilerinin birinde, bir mülteci çocuğuna rastlamamış olsaydı, halkın dediği gibi de olacaktı. Çocuk küçük cüssesiyle ve kararlı bir ifadeyle Caramon'un önünde dikilerek ona bir parça ekmek uzattı. "Alın, efendim," dedi çocuk. "Annem yemek yemezseniz öleceğinizi söyledi; o zaman halimiz nice olur?" Caramon çocuğa hayretle baktı. Sonra eğildi, çocuğu kollarının arasına aldı ve hıçkırıklara boğuldu. Ekmeği son kırıntısına kadar yedi, o akşam da Tika'yla paylaştığı yatakta uyudu. Ertesi sabah kansmm mezanna çiçekler koydu ve üç kişiyi doyuracak bir kahvaltı yaptı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yine gülümsüyor ve kahkahalar atıyordu, ama gülümseyişinde ve kahkahasında eskisinden farklı bir şey vardı. Hüzün değil ama, özlem dolu bir sabırsızlık.. Bazı zamanlar han kapısı açıldığında aydınlık mavi göğe bakıp usulca, "Geliyorum, sevgilim. Kaygılanma. Geç kalmayacağım," derdi. Gerard uth Mondar yulaf ezmesini hızla, pek fazla tadına yaramayarak yiyordu. Yulaf ezmesine esmer şeker, tarçın hatta tuz bile eklemezdi. Yemek yalnızca bedenine enerji vermeye yarardı. Yulaf ezmesinin katılaşan artıklarını bir fincan kara bakla çayıyia yuttu ve Caramon'un fırtınanın korkunç sonuçlan hakkındaki konuşmasını dinledi. Diğer Şövalyeler hesabı ödediler ve geçerken Caramon'a kibarca iyi günler dileyip Gerard'ı pas geçerek hanı terk ettiler. Gerard bunu fark etmemiş gibi görünerek, yulaf ezmesini azimle kaşıklamaya devam etti. Caramon, Şövalyelerin gidişini seyrederken fırtına hakkında anlathğı hikâyeyi yanda kesti. "Zamanını benim gibi bir morukla paylaşmanı *akdir ediyorum, ama eğer arkadaşlarınla kahvaltı etmek istersen-" Gerard, "Onlar benim arkadaşlanm değil," dedi sesinde acı ya da kin yoktu, basitçe durumu açıklıyordu. "Zamanımı akıllı, iyi ve sağduyulu bir adamla yemek yiyerek geçirmeyi tercih ederim." Fincanını 55 Caramon'un sağlığına kaldırdı. "Görünüşe göre..." Caramon durdu, bifteği kuvvetle çiğnedi. I Cümlesini, "yalnızsın," diye ağzı dolu bir şekilde mırıldanarak bitirdi. j1 Lokmasını yutarken çatalını yeni bir lokmaya batırdı. "Bir kız arkadaşın I olmalı ya da... ya da bir karın filan." Gerard alaylı bir homurtu koyverdi. "Hangi kadın bu yüze sahip bir I adama ikinci kez dönüp bakar?" İyice parlatılmış kalay ve kurşuni alaşımı fincandaki görüntüsüne hoşnutsuzlukla baktı. Gerard çirkindi; bunu inkâr etmenin yaran yoktu. Bir çocuk I hastalığı, yüzünde lekeler ve yara izleri bırakmıştı. Bumu on yaşırrfH dayken komşuyla ettiği bir kavgada kırılmış ve hafif yamuk kaynamıştı.» Saçlan sarıydı, sansın ya da kumral değil, alelade saman şansı. Dokusu» da samanı andıran saçlan asla düz yatmaz, fırsat bulduğunda tuhafi açılarla dikelirdi. Çocukluğundaki takma ismi gibi korkuluk olarak çağnlmamak için Gerard saçını olabildiğince kısa kestirirdi. Tek güzel tarafı şaşırtıcı, neredeyse kaygı verici bir mavi renkte :î olan gözleriydi. Bu gözlerin ardında nadiren sıcaklık olduğundan ve bvm gözler sürekli hedeflerine şaşmaz bir yoğunlukla dikildiğinden, i Gerard'ın mavi gözleri insanlan etkilemekten çok onları iterdi. "Hah!" Caramon güzellik ve alımlılığın önemini çatalım sallayarak I savuşturdu. "Kadınlar erkeklerin görüntüsünü umursamazlar. Onurlu ve cesur bir erkek isterler. Senin yaşında; genç bir Şövalye... Kaç

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yaşınjM dasm?" "Yirmi sekiz yılı doldurdum, efendim," diye cevap verdi Gerard. Yulaf ezmesini bitirdi ve kâseyi ileri itti. "Yirmi sekiz sıkıcı ve bütünüyle boşa harcanmış yıl." "Sıkıcı mı?" Caramon kuşkulu görünüyordu. "Üstelik de biri Şövalye olmana rağmen? Ben de birkaç savaşta bulundum.» Anımsadığıma göre savaşlann pek çok özelliği vardı, ama sıkıcıhk onlardan biri değildi-" "Ben hiç savaşa katılmadım, efendim," dedi Gerard ve ses tonu şimdi acıydı. Ayağa kalktı, masanın üzerine madeni bir para bıraktı*» "Eğer izin verirseniz, bugün kabirde görevliyim. Bugünün Yılortası Günü ve tatil olmasından dolayı kaba ve yıkıcı kenderlerin akınını bek-» liyoruz. Görev yerime bir saat önce ulaşmak için emir aldım. Size iyi günler diliyorum, efendim ve yakınlığınız için teşekkür ediyorum." Katı bir selam verdikten sonra, topuklan üzerinde döndü, sanki kabre varmadan önce heybetli ve ağır yürüyüşünü orada sergileyerek hanın kapısın*» dan çıktı. Caramon, aşağı inen merdivenlerdeki çizme seslerini, Solace'm en büyük valen ağaçlanndaki dallara basan ayaklan duyabiliyordu. 56 Caramon rahatça sandalyesinin arkasına yaslandı. Güneş ışığı kırmızı ve yeşil pencerelerden içeri süzülerek, onu ısıtıyordu. Kamı tok, halinden memnundu. Dışarıda insanlar fırtınanın ardından etrafı temizliyor, valen ağaçlarından düşen dallan topluyor, rutubetli evlerini havalandırıyor, çamurlu sokaklara samanlar yayıyorlardı. Öğleden sonra insanlar en güzel kıyafetlerini giyecek, saçlarını çiçeklerle süsleyecek ve yılın en uzun gününü dans ve ziyafetlerle kutlayacaklardı. Caramon, Gerard'ı başı dimdik bir şekilde çamurun içinden geçerek etrafı gizlice izlediğini, etrafında olup bitene aldırmadan dosdoğru Son Kahramanların Kabri'ne doğru gitmekte olduğunu görebiliyordu. Caramon onu kalabalığın içinde kaybolana kadar izledi. "Garip biri," dedi Laura, boş kaseyi alıp, bozuk parayı toplarken. "Onunla yan yana nasıl yemek yiyebiliyorsun, merak ediyorum, baba. Yüzü sütleri kesiyor." Caramon sertçe ona dönerek, "Yüzünün öyle olması onun suçu değil, kızım," dedi. "Daha yumurta var mı?" "Sana birkaç tane getireyim. Seni tekrar yerken görmenin ne büyük mutluluk olduğunu bilemezsin." İşine ara verip babasını alnından usulca öptü. "Genç adama gelince, onu çirkin yapan yüzü değil. Zamanında ondan çok daha çirkinlerini sevmiştim. İnsanları kendinden kaçıran şey bu adamın kibri ve gururu. Hepimizden daha üstün olduğunu düşünüyor. Palanthas 'taki en varlıklı ailelerin birinden geldiğini biliyor muydun? Babasının Şövalyeliği neredeyse tek başına finanse ettiğini söylüyorlar. Ve oğlunun buraya Solace'a, Sanction ve diğer yerlerdeki

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


savaşlardan uzağa atanması için de iyi para ödüyor. Diğer Şövalyelerin ona saygı göstermemesine şaşmamak gerek." Laura babasının tabağım tekrar doldurmak için mutfağa doğru sabırsızlıkla fırladı. Caramon kızının arkasından şaşkınlıkla baktı. Geçen iki ay içinde Caramon, her gün bu genç adamla birlikte kahvaltı etmesine rağmen, bu konuyla ilgili hiçbir şey fark etmemişti. Adamla birbirlerine yakın sayılabilecek bir ilişkileri vardı, ancak bu genç Şövalye'yle, "Çayınıza şeker alır mısınız?" diye sormak dışında hiçbir diyaloga girmemiş olan Laura onun hayat hikâyesini biliyordu. "Kadınlar," dedi Caramon kendi kendine güneş ışığının tadını Çıkararak. "Seksen yaşındayım ve on altı yaşımda onları ne kadar anlıyorsam, şimdi de anca o kadar anlıyorum." Laura, bir tabak dolusu yumurta ve yanında bir yığın baharatlı Patatesle geri döndü. Babasına bir öpücük daha verip işine döndü, "Annesine çok benziyor," dedi Caramon sevgiyle ve yumurta dolu 57 olan ikinei tabaktakileri de iştahla yemeğe koyuldu. Gerard uth Mondar, ayak bileklerine kadar gelen çamurun içinde I yürürken bir taraftan da kadınları düşünüyordu. Kadınların erkekler] tarafından anlaşılamayan yaratıklar olduğu konusunda Caramon'la hem-1 fikirdi. Tüm bunlara rağmen Caramon kadınlardan hoşlanırdı, ancak I Gerard onlardan ne hoşlanır, ne de onlara güvenirdi. On dört yaşın-1 dayken, görüntüsünü bozan hastalıktan kalktığı zamanlarda bir komşu kızı ona kahkahalarla gülmüş ve ona 'çiçekbozuğu suratlı' demişti. Oğlunu hıçkırıklar içinde bulan annesi Gerard'ı, "O budala velede ] aldırış etme, oğlum. Kadınlar günün birinde seni sevecek," sözleriyle! teselli etmişti. Annesi sonra da aklına gelen bir düşünceyi üstü kapalı! ifade ederek, "Ne de olsa çok zenginsin," diye eklemişti. On dört yıl sonra, hâlâ geceleri kızın tiz, yapmacık kahkahası kulaklarında çınlayarak uyanıp ruhu utançla siniyordu. Annesinin'! verdiği tavsiyeyi hatırladığında ise utancı kavrulan bir öfkeye, annesinin! kehaneti doğru çıktığı için daha da harlı yanan bir hiddete dönüşüyordu.! 'Budala velet' ikisi de on sekiz yaşına geldiklerinde Gerard'a kur yap-l maya başlamış ve Gerard paranın en çirkin yaban otunu bile gül kadar] güzel kılabileceğini anlamıştı. Gerard kızı hor gören bir tavırla reddet-.! mekten büyük keyif duymuştu. O günden sonra ona yaklaşan her kadmm gizlice onun servetini hesapladığından, bu esnada ona duyduğu iğren-! meyi tatlı gülüşler ve göz süzüşlerle gizlediğinden şüphe etmişti. En iyi savunmanın saldın olduğu düsturunu benimseyen Gerardj etrafına, keskin ok uçlarını andıran kısa ve sert imalarla, surları kavurucu sözlerle dolu, yüksek kuleleri kara mizah bulutlarının arasına gizlenmiş koskoca bir kale inşa etmiş, kaleyi de asık suratlı ifadelerden oluşan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir hendekle çevirmişti. Yarattığı kale erkekleri de kendinden uzak tutmak konusunda sca derece etkili olmuştu. Laura'nm dedikoduları gerçeğe çoğundan daha; yakındı. Gerard uth Mondar gerçekten de Palanthas'taki en varlıklı ailelerin birinden, muhtemelen Ansalon'daki en varlıklı aileden geliyor-'i du. Kaos Savaşı'ndan önce babası Mondar uth Alfric, Palanthas'ta bulunan muhteşem tersanenin sahibiydi. Sör Mondar, Kara Şövalyeler'in güçleneceğini tahmin ederek, sahip olduğu malların hemen hemen tümünü uyanıklık yaparak kaliteli katı çeliğe dönüştürmüş ve ailesiyle, hali hazırda gönenmekte olan gemi yapımı ve tamiri işine Güney Ergoth'a gelerek yeniden başlamıştı. Sör Mondar, Solamniya Şövalyeleri üzerinde söz sahibi olan bir güçtü. Şövalyelik kurumunun geçimi ve bakımı için diğer Şövalyelerin 58 hiçbirinin vermediği kadar para bağışlıyordu. Böylece oğlunun bir Şövalye olmasını, mümkün olan en iyi ve en güvenli görevi almasını garanti altoa alıyordu. Mondar, Gerard'a hayattan ne istediğini hiçbir zaman sormamıştı. Yaşça büyük olan Şövalye, Gerard'm bir Şövalye olmak istediğini varsaymış, Gerard da Şövalyelik merasiminden önceki gece tuttuğu nöbete kadar böyle olduğuna inanmıştı. O gece gözlerinin önüne savaş meydanında kazanılan şan ve şerefe değil, kınında paslanan bir kılıca, ayak işlerine koşarak ve bekçiye ihtiyacı olmayan toz ve küllere bekçilik ederek geçirilen bir ömre dair bir görüntü belirmişti. Geri dönmek için artık çok geçti. Dönecek olursa Vinas Solamnus'a kadar uzandığı varsayılan aile geleneğini bozmuş olacaktı. Babası onu reddedecek, sonsuza dek ondan nefret edecekti. Kutlama partisi için yüzlerce davetiye gönderen annesi bir ay yataklara düşecekti. Gerard merasime gitti. Anlamsız bulduğu yemini etti. Onun hapishanesi olacak olan zırhını kuşandı. Şövalyeliğe hizmette bir yılı bir grup cesede bekçilik etmek gibi 'şerefli' bil' görev icra ederek harcanan yedi yıl geçirmişti. Ondan önce de Güney Ergoth'taki kumandanı için bakla çayı demleyip mektup yazıyordu. Sanction'a tayinini istediğinde ve neredeyse görevden ayrılmanın eşiğine geldiğinde şehir Neraka Şövalyeleri'nin saldırısına uğramış, babası da oğlunun Sanction yerine Solace'a gönderildiğinden emin olmak istemişti. Gerard, kaleye dönerken çizmelerindeki çamuru temizledi ve Son Kahramanların Kabri'ndeki nefret ettiği ve iğrendiği görevini devralmak için nöbet arkadaşına doğru ilerledi. Mezarlık, cüceler tarafından beyaz mermer ve siyah obsidiyen taşından inşa edilmiş, zarif tasarımlı sade bir yapıydı. Elfler tarafından dikilmiş olan ve bütün yıl boyunca mis kokulu çiçekler açan ağaçlarla çevrilmişti. İçeride Yüce Ermiş Kulesi'ndeki savaşta ölen Tanis Yanelf in bedeni ve Sturm Brightblade'in oğlu ve aynı zamanda Kaos'a karşı girişilen son savaşın kahramanı olan Steel Brightblade yatıyordu. Burada aynı zamanda Kaos tanrısına karşı savaşan kahramanların da mezarları vardı. Mezarın kapısının üstünde tek bir isim yazılıydı,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kaos savaşının kender kahramanı Tasslehoff Burrfoot. Kenderler, çimenlerin üzerinde kendilerine ziyafet çekerek ve Piknik yaparak, Tas Amca'nm şarkılarını söyleyerek ve kahramanlıkları hakkında hikâyeler anlatarak bütün Ansalon'u geçip, kahramanlarına saYgı göstermeye gelirlerdi. Ne yazık ki, mezarın inşasından birkaç yıl sonra kenderler mezardan alman bir parçanın şans getirdiği düşüncesini balarına yerleştirmişlerdi. Bu yüzden mezara keski ve çekiçlerle Saldmp, Solamnıya Şövalyeleri 'ni, mezarın etrafını fareler tarafından 59 dişlenmiş görüntüsü oluşturmaya başlayan, dövme demirden bir çitle çevirmeye mecbur etmişlerdi. Güneş tepesinde parlar, zırhı, Laura'nın kızarmış bifteği fırında pişirdiği gibi yavaşça onu pişirirken, Gerard yavaş ve ağırbaşlı bir tavır-1 la, onu mezarın sol tarafından ortasına götürecek olan yüz adımı attı. Burada aynı mesafeyi yürüyen arkadaşıyla karşılaştı. Dönerek ölü kahra- M manian selamladılar. Ters yöne doğru ilerlediler, her nöbetçinin hareketi 1 diğer nöbetçinin hareketinin aynısını yansıtıyordu. Yüz adım geri. Yüz adım ileri. Biı- daha, bir daha, bir daha. Bugün Gerard'la nöbet tutan Şövalye gibi bazıları için, bu bir onur-1 du. Şövalye bu görevi parayla değil, kanıyla satın almıştı. Savaş gazisi Şövalye adımlarını hafiften topallayarak, ancak vakarla atıyordu, Gerard'la her yüz yüze gelişinde onu dudak büken bir düşmanlıkla selamlaması yadırganacak bir şey değildi. Gerard ileri geri volta atıyordu. Günün ilerleyişiyle çoğu Solace'a sadece bu tatil gününü geçirmek üzere gelenlerden oluşan bir kalabalık toplanmıştı. Kenderler sürü halinde gelmiş, çimenlerin üzerine yemeklerini yığmış, yemiş, içmiş, dans etmiş, goblin topu ve kender kaç gibi oyunlar oynamışlardı. Kenderler, Şövalyeleri seyretmeye ve onların canını sıkmaya bayılırdı. Şövalyelerin önünde dans ediyor, onlan güldürmeye çalışıyor, gıdıklıyor, zırhlarına vuruyor, onlara 'Kazan Kafa' ve 'Et Konservesi' diyor, aç olabileceklerini düşünerek onlara yemek ikram ediyorlardı. Gerard uth Mondar insanları sevmezdi. Elfiere güvenmezdi. Kenderlerden nefret ederdi. Onlardan hararetle nefret ederdi. Hatta onlardan iğrenirdi. Bütün kenderlerden, çoğu insanın acımayla baktığı 'kederli' kender olarak bilinen kenderlerden bile aynı ölçüde nefret ederdi. Bu kenderler, büyük ejderha Malys'in vatanlanna yaptığı saldmdan sağ kalanlardı. Söylenenlere göre karşılaştıklan şiddet ve zalimlikler onlan sonsuza kadar değiştirmiş, insanlar gibi şüpheci, dikkatli ve kinci kılmıştı. Gerard, bu 'kederli' rolüne inanmıyordu. Ona göre bu,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kcnderlerin pis ellerini insanlann ceplerine sokmak için ürettikleri başka bir sinsi yoldu. Kenderler haşere gibiydi. Esnek, küçük vücutlannı düzleştirir ve insan ya da cüceler tarafından yapılmış herhangi bir yapının için6 sürünerek rahatça girebilirlerdi. Gerard buna kesinlikle inanmıştı ve bu yüzden nöbetinin bitimine az bir süre kala, öğlenin sonuna doğm bağıra" tiz bir ses duyduğunda fazla şaşırmadı. Ses kabrin içinden geliyordu. I "Hey!" diye bağırdı bir ses. "Biri beni dışan çıkarabilir mi? Burası 60 cok karanlık ve kapı kolunu bulamıyorum." Gerard'm nöbet arkadaşı bir adım kaçırdı. Durdu ve bakmak için döndü. "Bunu duydun mu?" diye sordu, kaşları çatık bir vaziyette kabre dikkat çekerken. "Sanki orada biri varmış gibi geldi." "Neyi duydum mu?" dedi Gerard, kendi de bu sesi duymuş olduğu halde. "Hayal kuruyorsun." Ama hayal değildi. Ses yükseldi. Bağırış çağırışların yanma kapıya vurma ve tekmeleme sesleri de eklenmişti. Gerard'm sol ayağına sıçrayan topunu almak için atılan bir kender çocuk, "Hey, mezann içinde bir ses duydum," diye bağırdı. Başını çite koyarak büyük ve mühürlü kapılanndan mezann içini işaret etti. "Biri mezann içinde kalmış! Ve çıkmak istiyor!" Kender kalabalığı ve ölülere saygılannı ağızlannda bira çalkalayarak ve hatır hutur soğuk tavuk yiyerek göstermeye gelen diğer Solace sakinleri, yemeklerini ve oyunlannı bıraktılar. Merak içinde soluk soluğa kalan kalabalık, neredeyse Şövalyeleri istila ederek çitin önünde toplandı. "Birini canlı canlı mezara gömmüşler," diye bağırdı bir kız. Kalabalık ileri doğru atıldı. "Durun!" diye bağırdı Gerard kılıcını çekerek. "Burası kutsal bir topraktır. Kutsallığını bozan tutuklanacaktır. Randolph, git ve takviye getir! Bu alanı temizlememiz gerek." Arkadaşı, "Bence bir hayalet olabilir," dedi, gözleri korku ve merakla büyüyerek. "Ölü kahramanlardan birinin hayaleti büyük bir tehlike hakkında bizi uyarmaya geldi." Gerard kahkaha ile güldü. "Çok fazla ozan masalı dinlemişsin. Kendini içeri sokmuş ve şimdi de dışan çıkaramayan şu pis haşerelerden başka bir şey değildir. Bende çitin anahtan var, ama kabrin nasıl açılacağı konusunda hiçbir fikrim yok." Kapıdaki patırtılar gittikçe çoğalıyordu. Şövalye, Gerard'a nefret dolu bir bakış attı. "Gidip bölge amirini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


getireyim. O ne yapılacağım bilir." Randolph deli gibi koşmaya başladı, kılıcını zırhına çarpıp sakırdamaması için yanında tutuyordu. Gerard, "Uzaklasın! Kenara çekilin!" diye ciddi bir ses tonuyla emretti. Anahtan çıkardı, sırtını geçide döndü, suratını da kalabalığa doğru Çevirerek, anahtan kilide sokmayı başarana kadar eliyle etrafı yokladı. ıkırtıyı duyunca kapıyı açtı ve kalabalığın sevince boğulmasına yol Çü; aralanndan bazılan iterek içeri girmeye çabaladı. Gerard, bu cesur

kişileri kılıcının düz yeriyle iterek, birkaç saniye içinde uzaklaştırdı, geçidin içine hızla koşmak için gerekli zamanı buldu ve ardından kapıyı şiddetle çarparak kapattı. İnsan ve kender topluluğu çitin etrafına yığıldı. Çubukların arasına soktukları başlan sıkışınca çocuklar ağlamaya başladı. Topluluktan birileri çubuklara tırmanıp arkaya geçmeye boş yere uğraşırken diğerleri ellerini, kollarını ve bacaklarını, Gerard'a göre hiçbir mantıklı açıklaması olmayan bir şekilde içeri uzattı. Bu hareketleri, Gerard'm uzun süredir düşündüğü, yaşamını beraberinde sürdürdüğü ölümlülerin birer ahmak olduğu tezini doğrulamaktan başka bir işe yaramamıştı. Şövalye geçidin kapalı ve güvenli olduğundan emin olduğunda bölge amiri gelip mührü kırana kadar girişte beklemeye karar vererek kabre doğru yürüdü. "Ah, boş ver. Buldum!" diyen neşeli bir ses duyduğunda mermer ve obsidiyen taşından yapılmış merdivenleri çıkıyordu. Bir kilidin açılış ses gibi bir tıkırtı duyuldu ve mezann kapıları gıcırdayarak yavaşça açılmaya başladı. Kalabalık duydukları korku vej heyecanla soluk soluğa kalmış ve Şövalye'nin iskelet savaşçılar tarafından paramparça edilmesini izlemek için en iyi görüş açısını yakalamak amacıyla çite daha da yaklaşmışta. Mezann içinden bir figür belirdi. Tozluydu, killiydi, saçlan rüzgârdan dağılmış, giysileri parçalanarak yanmış, kesesi yırtılmış ve yıpranmıştı. Ama bu bir iskelet değildi. Kan emici bir vampir ya da sıska bir gül da değildi. Bir kenderdi. Kalabalık hayal kmklığı içinde inledi. Kender güneş ışığına doğru dikkatle baktı ve gözlerini kırptı, gözleri yan kör gibiydi. "Merhaba," dedi. "Ben-" Kender hapşırmak için durakladı. "Özür dilerim. Orası gerçekten çok tozluydu. Birileri bu konuda bir şeyler yapmalı. Mendiliniz var mı? Sanırım benimkini nereye koyduğumu unuttum. Peki, mendil aslında Tanis'indi, ama şimdi ölü olduğu için onu geri isteyeceğini zannetmiyomm. Ben neredeyim?" "Gözaltındasın," dedi Gerard. Ellerini kenderin üzerine sıkıca koydu ve onu merdivenlerden aşağı sürükledi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şövalye'yle namevtler arasında bir savaşa tanık olamayacaklarını anlayınca açıkça hayal kınklığma uğrayan kalabalık, pikniklerine ve goblin topu oynamaya geri dönmüştü. "Bu yeri hatırlıyorum," dedi kender, nereye gittiğine bakmak yeri' ne etrafı kolaçan ediyordu. "Solace'tayım. Güzel! Gelmek istediğim yer burasıydı. Adım Tasslehoff Burrfoot ve buraya Caramon Majere'ıfl 62 enazesinde konuşma yapmak için geldim, o yüzden beni çabucak hana aötürürsen sevinirim, gerçekten geri dönmek zorundayım. Anlayacağın, vere vurulacak koca bir ayak söz konusu- küüt! Tam tepeme ve ben de bunu kaçırmak istemiyorum, bilirsin işte-" Gerard anahtarı geçidin deliğine koydu, çevirdi ve geçidi açtı. Kenderin sarsılarak oturmasını sağlayacak şekilde onu itti. "Gideceğin tek yer dosdoğru hapis. Şimdiye kadar yeterince haylazlık ettin zaten." Kender neşe içinde kendini toparladı, kızgın ya da telaşlı değildi. "Bana geceyi geçirecek bir yer bulmanız ne kadar büyük incelik. Ama o kadar uzun kalmayacağım. Konuşma yapmak için geldim..." Durdu. "Tasslehoff Burrfoot olduğumu belirtmiş miydim?" Bununla ilgilenmeyen Gerard homurdandı. Kenderin başında dikildi ve birinin gelip bu küçük baş belasını onun ellerinden almasını beklemeye koyuldu. ''Hani şu Tasslehoff!" dedi kender. Gerard kalabalığa doğru bezgin bir bakış attı ve, "Tasslehoff Burrfoot ismindekiler ellerini kaldırsın," diye bağırdı. Otuz yedi el havaya kalktı ve iki köpek havladı. "Of, aman tanrım!" dedi hayrete düştüğü belli olan kender. "Neden etkilenmediğimi görüyorsun," dedi Gerard ve umutla yakında rahatlayacağını gösteren bir işaret aradı. "Sana gerçek Tasslehoff olduğumu söylememin de bir işe yarayacağını zannetmiyorum... Hayır, sanırım yaramayacak." Kender içini çekti ve sıcak güneşte oradan oraya dolanmaya başladı. Eli Gerard'm para kesesine doğru uzandı, ama Gerard buna hazırlıklıydı ve kenderin pannaklannm eklem yerine çabuk ve sert bir şekilde vurdu. Kender incinen elini emerken, "Bütün bunlar da neyin nesi?" diyerek çimenler üzerinde şakalaşan ve eğlenen insanlara baktı. "Bu insanlar burada ne yapıyor? Neden Caramon'un cenazesine katılmıyorlar? Solace'ta şimdiye kadar görülen en büyük olay bu!" Gerard, "Belki de Caramon Majere henüz ölmediği içindir," dedi iğneleyici bir şekilde. "Şu hiçbir işe yaramayan bölge amiri de nerede kaldı?" Kender, "Ölmedi mi?" diyerek dik dik baktı. "Emin misin?" Gerard, "Daha bu sabah, bizzat ben onunla kahvaltı ettim," diye cevap verdi. "Ah, olamaz!" Kender kalbi kırılmış bir şekilde inledi ve alnına bir Şaplak indirdi. "İşi yine berbat ettim! Üstelik üçüncü bir deneme için Vaktim kaldığını zannetmiyorum. Koca ayak filan yüzünden," Kesesinin üm üstüne getirmeye başladı. "Yine de deneyebilirim. Şimdi, şu aleti 63

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nereyGer?rdUkelepçesıni kendenn tozlu ceketinin üzerine bağlarken etrafına ters ters bakındı. Tasslehoff ismindeki otuz yedi kendenn hepsJ de otuz sekizinciyle tanışmaya gelmişti. i "Hepiniz, çabuk gidin!" Gerard, ellerim sanki tavuklan kovuyor! ^ SDo&allaotrak kenderler onu önemsemedi. Gelenin ayaklarJ sürüyen bir zombi olmadığmdan dolayı hayal kırıklığına uğrayan kenderler, onun nerelere gittiğini, neler gördüğünü ve kesesinde ne bulunduğunu öğrenme hevesindeydıler. "Biraz Yılortası Günü keki ister mısın?" d.ye sordu sevimli b,r dışı kend"'Tabii, teşekkür ederim. Bu kadan yeterli. Ben-" Kenelerin göd J kocaman açıldı. Bir şey söylemeye çalıştı, ağzındaki kekten do ay, konuşamadı ve neredeyse boğuluyordu. Yanındaki kender ona yardım etmek için sırtını hafifçe yumrukladı. Keki yuttu, oksurdu ve nef| nefese kaldı, "Bugün günlerden ne?" Herkes, "Yılortası Günü!" diye bağırdı. j Kender "Öyleyse henüz kaçırmadım!" diye zafer çığlığı attı. Aynı zamanda bu'ümit edebileceğimden bile iyi! Caramon'a yann onun cenazesinde ne söyleyeceğimi anlatabilinm! Muhtemelen bunu çok ileinç bulacaktır." , JM Kender gökyüzüne doğru baktı. Güneşin yanm yol aşağıda bulunan pozisyonunu seçerek, uika doğru döndü, "Ah, hayır. Bu kadar zamanım yok. İzninizle, koşsam iyi olacak. Ve Gerard'ı arkada çimlerin üzennde elmde bir kender ceketıyle bırakarak koşmaya başladı. Gerard küçük şeytanın ceketin içinden nasü sıyrılıp da butun keselenni yanma almayı başardığını düşünmek için bir an duraksadı; keseler kendenn koşmaya başlamasıyla sallanıp ıçındekılen otuz yed. Tasslehoff'un meraklı gözleri önünde etrafa saçıyordu. Bu olayın tannlann gıdısı gibi, asla anlayamayacağı bır olay olduğuna kanaat getır^ Gerard? tam suçlu kendenn arkasından koşmak üzereydi ki, kabn koru maşız bırakamayacağı aklına geldi. Tam o anda, geri dönen Kahramanlar'a ^zıra anladıklar! kadany karşılaşacaklan buydu- en iyi karşılamayı yapmak için en guzj zırhlarım giyen Solamnıya Şövaîyelen'nin başında bölge amir, gorur* Gerard, "Sadece bir kender, efendim, diye açıkladı. N*J olduysa kendisim mezann içme kilitlemiş. D.şan çıktı. Elimden kaç«> ama nereye gittiğini sanınm biliyorum." 64 Biraya düşkün, tıknaz bir adam olan bölge amirinin yüzü kıpkırmlZ1 kesildi. Kenderlerin bir daire şeklinde etraflarında dans ettikleri Şövalyeler oldukça şapşal gözüküyorlardı ve bu olayın tüm sorumluluğunu yükledikleri Gerard'a çok kötü gözlerle bakıyorlardı. Gerard, "Onları rahat bırakın," diye homurdandı ve tutuklusunun ardından koşmaya başladı. Kender epey avantaj kazanmıştı. Hızlı ve çevikti, üstelik birilerinden kaçmaya alışıktı. Gerard ise güçlü ve çevik bir koşucu olsa da ağır, yumuşak yerlerde sakırdayan, çıtırdayan ve şmgırdayan resmi zırhı ona ayak bağı oluyordu. Kender koşusu sırasında yeni inşa edilmiş garnizon için, "Bu da nereden çıktı?" ve biraz sonra da mülteci kampları için, "Bütün bunlar burada ne yapıyor?" ve kent babalarının koyduğu, Solace'm ejderhaya haracını ödeyen ve ziyaret etmek için güvenli bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yer olduğunu gösteren işaret içinse, "Bunu buraya kim koydu?" gibi sözler sarf etmek için durmasaydı muhtemelen kenderi görmeyecekti bile. Gördüğü levha karşısında kenderin keyfi iyiden iyiye kaçmış gibi görünüyordu. Levhanın önünde durarak sertçe baktı. "Bu, burada duramaz," dedi yüksek sesle. "Cenaze alayının geçmesini engelleyecek." Gerard onu bu noktada yakaladığını düşünmüştü, ama kender atlayıp sıçradı ve yine gözden kayboldu. Gerard soluklanmak için durdu. Sıcak havada giydiği ağır zırh kafasının ter içinde kalmasına ve önünde küçük patlayan yıldızlar görmesine neden oluyordu. Hana yakındı ve nasıl olduysa, kenderin merdivenlerden çıkıp ön kapıya doğru ilerlediğini görmek ona huzursuz bir memnuniyet verdi. "Güzel," diye düşündü Gerard. "Onu yakaladım." Miğferini çıkararak yere fırlattı ve sırtını nefesi normale dönene kadar levhaya yasladı; bir taraftan da kenderin tekrar kaçmaması için merdivenlere bakarak onu izliyordu. Tamamen kurallara karşı davranarak, sürtünmekten vücudunda yara yapan zırhının parçalarını çıkardı, onları pelerinine sardı ve bohçayı hanın odunluğunun karanlık bir köşesine tıktı. Sonra umumi su fıçısına doğru yürüyerek sukabağını suyun 'Çine daldırdı. Fıçı valen ağaçlarından birinin altında gölgeli bir yerde duruyordu. Su serin ve tatlıydı. Gerard tek gözü hanın kapısında, kepçeyi Kaldırarak suyu başından aşağı döktü. Su, boynu ve göğsünün üzerinden akarak onu ferahlattı. Büyük büyüdüm ve bir avuç su alarak saçını ıslattı, yüzünü yıkadı, miğferini aldı e kolunun altına sıkıştırarak Han'a doğru uzun bir yokuş oluşturan mer'Venlere yöneldi. Kenderin sesini net denebilecek bir şekilde duyuyorKender tartışılabilecek ciddilikteki ve doğal olmayan derinlikteki ses uyla bir konuşma yapıyor gibi görünüyordu. 65 «'Caramon M4jcre çok büyük bir kahramandı. Ejderhalarla, ölülerle, ölümsüzlerle, gobJlmlerle ve hobgoblinlerle, ogrelerle ^Jjdera^la daha hatırlayamad!ğım dlğerleriyle savaştı. Bu aletle zaman *mde dolaşti -işte burad;,"bu aletle^' " Kender bir süreliğine normal konulmasına geri dönmi, tü «Aleti halka sonra gösteririm, Caramon. bana ™unu gösterecektin,^ aleti bulamıyorum bir türlü. Mf*«^H kimsenin ona d„kunmasına ızin vermeyeceğim. Şimdi, nered| kalmıştım?" Sessizlik ve hjrkaeıt hışırtısı. . Gerard flMbJSri çıkmaya devam etti. Daha önce kaç tane basamak olduğum, tam olarak hiç fark etmemişti. Koşu ^d^tan ağrıyan ve k^atl kesiıen bacakları tutulmuş, nefesi kesılmışu. Zİnm tamamın, çlkarmış olmayı diliyordu. Bu kadar zorlandığını gLıekten dolay, g™. Eskiden güçlü bir atletmkım nte* vücudu artık bir kızmkl gibi yumuşaktı. Dinlenmek ıçm düzlükte durduğunda kendenn konusmasına geri donduğunu ısıttı Crwsm:^

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


« 'Caramon Majere zamanda yolculuk yaptı. Leydi Crysamayı Cehennem'den h^. 0 da burada olacak, Car™ Buraya gumu? ejderhamn sırtmd;, uçarak gelecek. Altınay da burada olacak Nehuyd de gelecek ve y^mda güzel kızlarını ^k\V*^Tlm Halklan'nm kral, Süvanoshei, Birleşmiş insan Halkları nın dç* Gılthas'la birlikte burada olacak> tabu ki Laurana da. Dalamarbile burada olacak! Düşih^ Caramon! Ermişler Meclisi nm Başkanı enm yanında, ama sar^ Pann oğlun olduğu ıçm bunu zaten bil yorsundur En azından, bur^ durduklanm düşündüğüm yer Son olarak senm cenazen ıçm bura ya gergimde her şey bitmişti ve herkes eve donuyordu. Olanları sonr^ ^ olduğunu söyleyen Palın den^ ^ Eğer geldiğimi ^ r 0lsalarmış, beni beklerlermış. kendim, ta* hlareİ uğramı |bi hıssettlm, ama Palm herkesin benim o mu* olduğumu düşün dli|inü söyledi, zaten öyleyim, ama şu anda degrl V cenaze törenim ^mde kaçırdığım ıçm bu sefer isabet ettirmeye ^ciard ml^, Sadece bir kenderle değil, deli bir kenderle; uğr| mak zomndaydı. vluhtemelen şu 'kederli' diye anı anlardan bu ^ di. Caramon içhn ^Idü ve onun bu olaydan ^™^^5 olmasını umut e% Caramon muhtemelen anlayacaktı. Gerarcİn_ aKi erdrremedıği ne^cnlerle, Caramon baş belalanna karşı hoşgörülüydü , "Her ney^ konuşmam şöyle devam ediyor, dedi kend* 'Caramon Majeı^ bütün bunları ve daha fazlasını yaptı. Buyuk brr kan 60 man ve büyük bir savaşçıydı, ama yaptığı en iyi iş neydi biliyor musunuz?' " Kenderin sesi yumuşamıştı. " 'O mükemmel bir dosttu. Benim dostumdu, dünyadaki en iyi dostum. Bunu söylemek için geri seldim -daha doğrusu ileri geldim- çünkü bunun önemli olduğunu düşünüyorum; Fizban da bu konuda benimle aynı fikirdeydi ve sanırım aelmeme izin vermesinin önemli nedenlerinden biri de buydu. Bana göre, iyi bir dost olmak, büyük bir kahraman ya da büyük bir savaşçı olmaktan daha önemlidir. Bir düşünün, eğer dünyadaki herkes iyi birer dost olsaydı, böyle korkunç düşmanlıklar olmayacaktı. Bazılarınız şimdi birbirinize düşmansınız- '" bu esnada, Dalamar'a bakıyorum, Caramon. Ona çok haşin bakıyorum, benim hoşuma gitmeyen bazı şeyler yaptığı için. Sonra sözlerime devam edip şöyle söylüyorum, 'ama sizler bugün burada bu adamın dostu olduğunuz için bulunuyoı-sunuz ve o da sizin dostunuzdu, benim dostum olduğu gibi. Ve belki Caramon Majere'i huzur içinde yarmaya uğurladığımızda, hepimiz mezarını herkese karşı daha dostane duygularla terk edeceğiz. Ve belki bu bansın başlangıcı olacak.' Sonra eğiliyorum ve öyle bitiyor. Ne düşünüyorsun?" Gerard, kenderin konuşma yapmak için seçtiği en uygun yer olan masadan atlayıp, Caramon'un önüne koştuğunu gördüğü zaman kapıya yeni ulaşmıştı. Laura gözlerini önlüğüyle siliyordu. Bir lağım cücesi olan yardımcısı ise, herkesin içinde utanıp sıkılmadan hıçkmklara boğulmuştu. Bu esnada hanın devamlı müşterileri çılgınca alkışlıyor ve güğümlerini masaya vurup, "Yaşa! Yaşa!" diye bağınyorlardı. Caramon Majere arkası yüksek koltuklardan birinde oturuyordu. Gülümsüyordu, hanın içine sanki sırf iyi geceler dilemek için süzülen güneşin son altın ışınlarının dokunduğu bir gülüştü bu. "Bu olanlar için üzgünüm, efendim," dedi Gerard içeri yürürken. "Sizi rahatsız edeceğini düşünmemiştim. Şimdi onu götüreceğim." Caramon elini uzattı ve kenderin ürkmüş bir kedinin tüyleri gibi dimdik duran tepe saçma vurdu. "Beni rahatsız etmiyor. Onu tekrar gördüğüm için mutluyum.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dostluk hakkında söylediklerin çok güzeldi, Tas. Gerçekten muhteşem. Teşekkür ederim." Caramon kaşlannı çattı, başını iki yana salladı. "Ama söylediklerinin geri kalanını anlamadım, Tas. Birleşmiş Elf Halklan ve birkaç Şene önce-öldüğü halde Nehiryeli'nin Han'a gelmesi ile ilgili söyledikerıni. Burada garip bir şeyler dönüyor. Bunu düşünmem gerekecek." /tfamon yaslandığı tabureden kalktı ve kapıya doğru yöneldi. "Şimdi Şam yürüyüşüme çıkıyorum, Laura." 'Geldiğinde yemeğin seni bekliyor olacak, baba," diye cevap verdi 67 kızı. Önlüğünü düzeltip lağım cücesini dürterek ona kendine gelip işine 1 dönmesini emretti. "O konu hakkında fazla düşünme, Caramon," diye seslendi Tas. 1 "Zira... Biliyorsun." Bu kez omzunu sıkıca kavramış olan Gerard'a baktı. Tas, "Nedeni kısa bir süre sonra ölecek olması," dedi kısık sesle. I "Bunu belirtmek istemedim. Kabalık olurdu, değil mi?" Gerard, "Bana kalırsa sen de gelecek yılı hapiste geçireceksin," | dedi sertçe. Caramon Majere merdivenlerin başında durdu. "Evet, Tika, sevgilim. Geliyorum," dedi. Elini kalbinin üstüne koyarak öne doğru yuvarlandı, baş aşağı... Kender, Gerard'dan kurtularak kendini yere attı ve gözyaşına boğuldu. Gerard hızla harekete geçti, ama Caramon'un düşüşünü engellemek için çok geçti. Koca adam çok sevdiği hanının merdivenlerinden aşağı doğru yuvarlandı. Laura bir çığlık attı. Müşteriler hayret içinde bağırdılar. Caramon'un düşüşünü gören sokaktaki insanlar hana doğru koşmaya başladılar. Gerard merdivenlerden aşağıya daha önce hiç olmadığı kadar hızlı atıldı ve Caramon'a ilk yetişen kişi oldu. Onu korkunç acılar içinde bulmaktan korkmuştu; zira bedenindeki bütün kemikler kırılmış olmalıydı. Oysa Caramon hiç acı çekiyormuş gibi gözükmüyordu. Çoktan fani kaygıları ve acıyı geride bırakmıştı, ruhu sadece vedalaşmak içifll oyalanıyordu. Laura da kendini yere onun yanma attı. Babasının elini alarak dudaklarına götürdü. "Ağlama, canım," dedi Caramon yumuşak bir ses tonuyla, gülümsüyordu. "Annen burada, benimle. Bana iyi bakacak. İyi olacağım." Laura, "Hayır, baba!" dedi hıçkırıklar içinde. "Beni şimdi terk etme!" Caramon'un gözleri onu izleyen kasaba sakinlerine döndü. Güldü ve hafifçe başını salladı. Kalabalığın içini incelemeye devam etti ve kaşlarını çattı. "Ama Raistlin nerede ?" diye sordu. Laura şaşırmış gözüküyordu, ama, "Baba, senin kardeşin öleli çok uzun zaman oluyor, çok uzun-" diye cevap verdi hüzünlü bir şekilde. Caramon, "Beni bekleyeceğini söylemişti," dedi, sesi başta güçlüydü, ama gittikçe zayıflıyordu. "Burada olmalıydı. Tika burada. Anlamıyorum. Bu doğru değil. Tas... Tas, ne demişti... Farklı bir gelecek... I Bakışları Gerard'a döndü. Şövalye'ye yakma gelmesi için el etti. 68

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Senin yapman gereken bir şey ... var," dedi Caramon, nefesi göğsünü törpülüyordu. Gerard yanma çömeldi, bu adamın ölümünden hayal edebileceğinin fazla etkilenecekti. "Evet, efendim," dedi. "Nedir?" Caramon, "Bana söz ver..." diye fısıldadı. "Onurun üzerine... Bir Şövalye olarak." "Söz veriyorum," dedi Gerard. Yaşlı adamın kızlarına göz kulak olmasını ya da içlerinden biri bir Solamniya Şövalyesi olan torunlanna dikkat etmesini isteyeceğini sanıyordu. "Benden ne yapmamı istiyorsunuz, efendim?" Caramon, "Dalamar bilir... Tasslehoff'u Dalamar'a götür," dedi s6si aniden yükselmiş ve ciddileşmişti. Dikkatle Gerard'a baktı. "Söz veriyor musun? Bunu yapacağına yemin ediyor musun?" "Ama, efendim," Gerard bocaladı, "Benden istediğiniz şey imkânsız! Dalamar'ı yıllardır hiç kimse görmedi. Çoğu kişi onun öldüğüne inanıyor. Kendine Tasslehoff diyen bu kendere gelince de..." Caramon düşüşüyle kana bulanan eliyle ona uzandı. Son derece isteksiz olan Gerard'm kolunu yakaladı ve sıkıca tuttu. Gerard, "Söz veriyorum, efendim," dedi. Caramon güldü. Nefesini bıraktı ve bir nefes daha almadı. Gözleri ölüme kilitlenmişti, Gerard'a kilitlenmişti. Ölü halinde bile eli hâlâ genç adamın kolunu kavrıyordu. Gerard yaşlı adamın parmaklarını gevşetmek zomnda kaldı, avucuna kan izi bulaşmıştı. "Sizinle Dalamar'ı görmeye gitmekten mutlu olacağım, Bay Şövalye, ama yarın gidemem," dedi kender, burnunu çekti ve yüzündeki yaşlan gömleğinin kollanyla sildi. "Caramon'un cenazesinde konuşma yapmak zorundayım." 69 4 GARİP BİR UYANIŞ Silvan'ın kolu alev almıştı. Alevi s öndür emiyordu ve kimse ona yardıma gelmiyordu. Şamar'a ve annesine seslendi, ama bağırışları yanıtsız kaldı. Öfkeli, çok öfkeliydi ve gelemeyecekleri içm, onu görmezlikten geldikleri için kırgındı. Daha sonra, gelmeyişlerinin nedeninin ona kızgınlıkları olduğunu fark etti. Onları yan yolda bırakmıştı. Onlan hayal kırıklığına uğratmıştı ve artık ona hiç gelmeyeceklerdi... Silvan büyük bir çığlık atarak kendi kendisini uyandırdı. Gozlennı açtığında üzerinde gri bir saçak gördü. Biraz bulanık görünüyordu ve üzerindeki gri kütleyi höyüğün gri tavanı zannederek yanıldı. Kolu ona acı vermekteydi, yangın da cabasıydı. Güçlükle soluyarak, alevlen söndürmeye koyuldu. Acı kolunu deşiyor, beyninde zonkluyordu. Etrafında alev falan yoktu, uyku sersemliğiyle yangının bir ruy olduğunu anladı. Sol kolundaki acıysa rüya değildi. Acı g^*"| Kafasının her hareketi güçlükle solumasına neden olsa da kolunu elinden geldiğince iyi incelemişti. . Fazla şüpheye gerek yoktu. Kolu bileğin üstünden kırılmıştı, un kadar şişmişti ki, bir canavann kolunu andmyordu. Yeşilimsi mor gı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


70 »rarip ^ ren^ var"dı. Arkasına doğru uzandı ve etrafına bakındı, kendime acıdı ve böyle büyük acılar içinde kıvranırken annesinin neden yanına gelmediğini merak etti. "Anne!" Silvan öyle ani bir şekilde doğrulmuştu ki, acı karnında dolaşn ve kusmasına neden oldu. Buraya nasıl geldiğine ve nerede olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Nerede olması gerektiğini biliyordu, kuşatma altındaki halkına yardım getirmek için yollandığını biliyordu. Saati tahmin etmek için etrafına bakındı. Gece geçmişti. Güneş gökyüzünde parlıyordu. Gri yapraklann gölgeliğini höyüğün tavanı zannederek yanılmıştı. Ölü gri yapraklar hareketsiz bir şekilde cansız dallardan sarkıyordu. Ölüm sonbaharda olduğu gibi doğal yollardan gelip yaşamı koyuvererek havada kırmızı ve altın renkli bir rüya aleminde sürüklenmelerini sağlamamıştı. Yaşam yapraklardan, dallardan, gövde ve köklerden emilmiş; onları kupkuru, mumyalanmış bir şekilde, kuru birer kabuk, bir yaşam taklidi gibi bırakmıştı. Silvan daha önce bir bitki hastalığının bu kadar çok ağacı etkilediğini hiç görmemişti, ruhu gördüğü manzaradan ürperdi. Ancak bunu düşünecek vakti yoktu. Görevini tamamlamak zorundaydı. Silvan'ın fırtına sonrası etkilerine bağladığı bir parıltıya sahip olan gökyüzü inci grisi rengindeydi. O kadar fazla saat geçmemiş, dedi kendi kendine. Ordu bu kadar süre dayanabilir. Onları tam olarak yan yolda bırakmış sayılmam. Hâlâ yardım getirebilirim. Kırık kolunu cebireye almak ihtiyacını hissetti ve çahlann altında sağlam bir sopa aradı. Aradığı şeyi bulduğunu düşünerek onu tutmak için elini uzattı. Ancak sopa parmaklan arasında ufalanıp, toza dönüştü. İrkilerek bakakaldı. Küller ıslaktı ve yağlı bir his veriyordu. Elini üfleyip yağmurdan ıslanmış gömleğine sildi. Dört bir yanı gri ağaçlarla kaplıydı. Bu grilik ya ölmüş ya da ölmekte olan bir grilikti. Çimenler, yabani otlar, kınk ağaç dallan griydi, hepsinde emilerek kupkuru bırakılmış bir hal vardı. Böyle bir şeyi daha önce ne görmüş, ne de işitmişti... Ne olduğunu anımsamıyordu ve düşünmeye zamanı yokta Gittikçe artan çılgın bir telaşla bir sopa bulmak için çalılann altını aradı ve sonunda, tozla kaplanmış ama garip bitki hastalığına yakalanmamış bir tane buldu. Sopayı kolunun üzerine yerleştirdi, acıdan güçlükle soluyarak dişlerini gıcırdattı. Gömleğinin eteğinden bir parça yırtarak sert sopayı kolunun Kınk yerine bağladı. Kemiğin kırık kısımlanmn çatırdadığını duyabiliyordu. Acı ve çıkan korkunç ses onu bayılmanın eşiğine getirdi. Başı nünde, mide bulantısıyla savaşarak kambur bir şekilde oturdu, ani 71

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sıcaklık vücudunun üzerinden hızla ilerliyordu. Sonunda, yıldızlar gözlerinin önünden yok oldu. Acı oldukça! azaldı. İncinmiş sol kolunu vücuduna yakın tutan Silvan, ayağa kalkmak için sendeledi. Rüzgâr dinmişti. Onun yol gösteren hissini yüzünde daha fazla hissedemiyordu. İnci grisi rengindeki bulutlardan dolayı güneşi göremıyordu, ama güneş, gökyüzünün doğusu olduğunu düşündüğü bölgesinde, parlaklığının doruğundaydı. Silvan sırtını bu parlaklığa verdi ve batıya doğru baktı. Düşüşünü ya da düşüşünden önce tam olarak neler olduğunu hatırlamıyordu. Sesinin rahatlaücı olduğunu fark ederek kendi kendine konuşmaya başladı. "Hatırladığım son şey yolun görüntüsüyle baş başa olduğum. Sithelnost'a gitmem gerekiyordu," dedi. Silvanesti dilinde konuşuyordu, çocukluğunda kullandığı diliyle, annesinin tercih ettiği dille. Önünde bir tepe yükselmekteydi. Önceki geceden belli belirsiz hatırladığı dar ve derin çukurun altında duruyordu. "Biri ya ürmandı ya da bu çukurun içine düştü," dedi bayın kaplayan gri kül içinde bırakılmış izlere bakarak. Üzüntüyle gülümsedi. "Tahminime göre o kişi bendim. Karanlıkta yanlış bir adım atıp çukurdan aşağıya yuvarlanmış olmalıyım. Bu demek oluyor ki," diye ekledi, yüreklenmişti, "yol tam yukarıda olmalı. Gitmek için çok mesafem yok." Kayalık çukurun sarp taraflarından tırmanmaya başladı, ama bu tahmin ettiğinden daha zordu. Gri kül yağmurla birleşerek alüvyon oluşturmuştu ve kaz yağı gibi kaygandı. Tepeden ikinci kez kayıp düştü. Bu düşüş sırasında yaralı kolunu incitti ve neredeyse bilincini kaybedecekti. "Bu işe yaramayacak," diye homurdandı. Yürümenin daha kolay olduğu çukurun altında durdu, buradan kaygan yamaca karşı bir merdiven görevi görecek bir kaya çıkıntısı bulmayı umut ederek tepenin üstüne doğru baktı. Engebeli zemin üzerinde acı ve korku içinde tökezleyip durmuştu. Her adımı koluna sarsıcı bir acı veriyordu. Gittikçe bir tutuklunun hücresinden nefret etmesi gibi iğrendiği bu gri ölüm vadisinden çıkmak için kendini ölü bitki örtüsüne doğru sürükleyerek gri çamur içinde zorlukla yürümeye çalıştı. Susuzluktan kavrulmuştu. Külün tadı ağzını doldunnuştu ve bu tadı suyla temizlemek için can atıyordu. Daha önce de bir gölcük bulmuştu, ama gri bir tabakayla örtülüydü ve kendini ondan içmeye zorlayamamıştı. Sendelemeye devam ediyordu. "Yola ulaşmak zorundayım," dedi ve bunu ritmine adımlarıyla 72 lik ettiği bir büyü sözcüğü gibi defalarca tekrarladı. "Devam etmek 70rundayım," dedi, kendi kendine, "çünkü burada ölürsem ağaçlar gibi ^ bir gri mumyaya döneceğim ve beni hiçbir zaman kimse bulamayacak." Çukur karmakarışık kayalar ve yere devrilmiş ağaçlarla aniden sona eriyordu. Silvan belini dikleştirerek derin bir nefes aldı ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


alnındaki soğuk terleri temizledi. Biraz dinlendikten sonra yeniden tırmanmaya başladı, ayakları kayalar üzerinde kayıyordu ve ne kadar çabalarsa çabalasın başa dönüyordu. Azimle devam etti, hayatında yaptığı son şey bile olsa, çukurdan kurtulmayı kafasına kovmuştu. Zirveye gittikçe yaklaşmıştı, yolu görebilecek duruma geldiğini düşünecek kadar zirveye yakındı artık. Gri ağaçların gövdelerinin arasına dikkatle baktı, yol orada olmalıydı, ama ağaçların gözlerinin önünde titremesine neden olan, havadaki bir şekil bozulması yüzünden göremiyordu. Silvan tırmanmaya devam etti. "Bir serap," dedi. "Sıcak bir günde yolun ortasında su görmek gibi. Yanma gittiğimde yok olacak." Tepenin zirvesine ulaştı ve bildiği yolun hemen ötede olduğunu görmek için ağaçların arasından bakmaya çalıştı. Hareket etmeye devam ederek acı içinde ilerlemek yerine, bakışını tek amacı olan yolu görmek için yol üzerine odaklamıştı. "Yola ulaşmalıyım," diye mınldandı, tekrarlayıp durduğu sözlere yeniden başlayarak. "Yol acının sonu, yol beni koruyacak, halkımı koruyacak. Yola ulaşırsam annemin ordusundaki elf keşif erlerine rastlayacağım kesin. Görevi onlara devredeceğim. Sonra yolun üzerine uzanacağım ve acım dinecek ve gri kül beni kaplayacak..." Ayağı kaydı, az kaldı düşüyordu. Acı onu korkunç düşünden uyandırdı. Silvan titreyerek etrafa bakındı ve aklını rahat bir sığmak bulma fikrinin güzelliğini düşünmekten alıkoyarak durdu. Yoldan sadece birkaç metre uzaklıktaydı. Burada her ne kadar bir bitki hastalığından dolayı acı çekiyor gibi görünseler de, ağaçların ölmediğini görerek sevindi. Yapraklar düşmüş olmalarına rağmen hâlâ yeşildi, ama soluyorlardı. Gövdelerin soyulmuş kabuklan sağlıksız bir görüntü oluşturuyor, yerlerinden kopacakmış gibi duruyordu. Onlara bakıp geçti. Yolu görebiliyordu, ama görüntü çok net değildl- Görüşü bulanana kadar yolun dalgalanışma baktı. Tedirgin bir şekilde bunun düşüşüne bağlı olup olmadığı düşündü. "Belki de kör oluyorumdur," dedi kendi kendine. Korkmuştu, kafasını çevirdi ve arkasına baktı. Görüşü düzeldi. Gri 73 ağaçlar düz duruyor, panldamıyordu. Rahatlayarak tekrar önüne döndü. 1 Bulanıklık geri geldi. "Garip," diye mırıldandı. "Buna ne sebep oluyor acaba?" Yürüyüş hızı gayrı ihtiyari yavaşladı. Bulanıklığa odaklanmaya başladı. Görüntüdeki bu bozukluğun nedeninin onunla yol arasına korkunç bir örümcek tarafından örülmüş bir örümcek ağı olduğu gibi garip bir izlenim edindi; parıltının yanma gitmek içinden gelmiyordu. Ağın onu kapacağına ve onu da kuru ağaçlar gibi kurutacağına dair huzursuz bir fikre kapılmıştı. Ama ağın arkasında hedefi, umudu olan yol duruyordu. L

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yola doğru bir adım attı ve aniden durdu. Yola devam edemiyordu. Yol önünde, sadece birkaç adım uzağmdaydı. Dişlerini sıkarak öne atıldı, yapışkan ağın yüzüne yapıştığını hissetmeyi bekliyormuş gibi büzülmüştü. Silvan'ın yolu engellenmişti. Hiçbir şey hissetmiyordu. Hiçbir fiziksel kuvvet onu durdurmamıştı, ama hareket edemiyordu. Aynı zamanda ileri de gidemiyordu. Yanlara ve geriye doğru hareket edebiliyordu. Öne doğru gidemiyordu. "Görünmeyen bir engel. Gri kül. Ölü ve ölmekte olan ağaçlar," diye homurdandı. Acının, korkunun ve çaresizliğin baş döndürücü derinliklerine ulaştı ve cevabı buldu. "Kalkan. Bu kalkan!" diye şaşkınlıkla tekrar etti. Silvanesti'lilerin yurtlarının üzerine ördükleri kalkan. Onu hiç görmemişti, ama annesinin onu tarif edişini pek çok kez duymuştu. Kalkanın havada oluşturduğu garip bulanıklık ve parıltıyı anlatan başkalarını da duymuştu. Silvan, "Olamaz," diye bağırdı hüsran içinde. "Kalkan burada olamaz. Gidiş yönümün güneyi! Yolda batıya doğru gidiyordum. Kalkan benim güneyimdeydi." Etrafında dönerek güneşi bulmak için yukan baktı, ama bulutlar yoğunlaştığından onu göremedi. Cevap umutsuzlukla birlikte geldi. "Etrafında dönmüşüm," dedi. "Bütün bu yolu geldim... ve yanlış yol!" Yaşlar göz kapaklarını sızlattı. Bu tepeyi inerek tekrar çukura gen dönme, ona her biri tarifsiz acılar veren adımlarını tekrar atma fikn dayanılmayacak kadar fazlaydı. Yere batarken acı da baş göstermişti. 1 "Alhana! Anne," dedi ızdırap içinde, "Beni affet, seni yan yolda bıraktım! Hayatta seni yan yolda bırakmaktan başka ne yaptım ki..?" 74 "Sen kimsin, konuşulması yasak olan adı kim söylüyor?" dedi bir ses. "Sen kimsin, Alhana ismini zikreden kim?" Silvan ayağa fırladı. Gözlerindeki yaşlan elinin tersiyle hızla lerek hayretle kimin konuştuğunu görmek için etrafa göz attı. İlk başta sadece tamamı hastalıktan kırılan ormanın yine hastalrk afmdan dokunulmamış bir kısmını keşfettiğini düşündüren canlı, yeşil hir leke gördü. Ama sonra leke hareket ederek yer değiştirdi; bir yüze, gözlere ve ağza, ellere dönüştü, bir elf oldu. Elün gözleri etrafındaki orman gibi griydi, ama sadece gördüğü ölümü değil, kaybettikleri için hissettiği hüznü de ortaya seren gözlerdi bunlar. Silvan, "Annemin adını zikreden ben kim miyim?" diye sabırsızca sordu. "Tabii ki, onun oğluyum." Öne doğru sarsak bir adım atıp elini uzattı. "Ama savaş... Bana savaşın nasıl gittiğini anlat! Başanh olduk mu?" Elf, Silvan'ın dokunuşundan kaçmak için geri çekildi. "Ne savaşı?" diye sordu. Silvan adama gözlerini dikip baktı. Bunu yaparken arkasındaki hareketi fark etmişti. Üç elf daha ağaçlıktan belirmişti. Kımıldamasalardı hiçbir zaman onlan görmeyecekti, ne kadardır orada olduklannı merak etti. Silvan onlan fark etmemişti, ama bu alışılmadık bir şey değildi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Annesinin askerleri arasında fazla boy göstermezdi. Alhana günün birinde kral olup, onlann yöneticisi olacak oğlunun bu tip arkadaşlıklar kurmasını onaylamıyordu. "Savaş!" diye Silvan sabırsızca tekrar etti. "Gece ogrelerin saldırısına uğramıştık! Kesinlikle siz..." Farkına varmaya başlamıştı. Elfler savaşa uygun giysiler içinde değildi. Giydikleri kıyafetler yolculuk etmek içindi. Bir savaş olduğundan habersiz de olabilirlerdi pekala. "Siz uzun menzilli keşif kolundan olmalısınız. İyi bir zamanda geri geldiniz." Silvan duraksayarak acı ve umutsuzluktan oluşma boğucu sisi delmeye ve düşüncelerine konsantre olmaya çalıştı. "Dün gece fırtına sırasında saldınya uğradık. Bir ogre ordusu tarafından. Ben..." Durdu, dudağını ısırdı, başansızlığmı ortaya çıkarmak istemiyordu. "Gidip yardım getirmek için gönderilmiştim. Steel Lejyonu'nun Sithelnost'a yakın bir kalesi var. Yolun aşağısında." Zar zor bir el işareti yapmıştı. Düşmüş olmalıyım. Kolum kmk. Yanlış yoldan geldim ve şimdi geri dönmeliyim, ancak bunun için gücüm yok. Ben yapamam, ama siz yapauırsiniz. Bu mesajı lejyonun kumandanına götürün. Ona Alhana "dızmeltemi'nin kuşatma altında olduğunu söyleyin..." Konuşmayı kesmişti. Elflerden biri ufak bir ses çıkarttı. Silvan'a K yaklaşan elf elini sessizlik için kaldırmıştı. 75 ağaçlar düz duruyor, panldamıyordu. Rahatlayarak tekrar önüne döndü. 1 Bulanıklık geri geldi. "Garip," diye mırıldandı. "Buna ne sebep oluyor acaba?" Yürüyüş hızı gayrı ihtiyari yavaşladı. Bulanıklığa odaklanmaya î başladı. Görüntüdeki bu bozukluğun nedeninin onunla yol arasına korkunç bir örümcek tarafından örülmüş bir örümcek ağı olduğu gibi garip bir izlenim edindi; parıltının yanma gitmek içinden gelmiyordu. Ağın onu kapacağına ve onu da kuru ağaçlar gibi kurutacağına dair huzursuz bir fikre kapılmıştı. Ama ağın arkasında hedefi, umudu olan yol duruyordu. Yola doğru bir adım attı ve aniden durdu. Yola devam edemiyordu. Yol önünde, sadece birkaç adımuzağmdaydı. Dişlerini sıkarak öne atıldı, yapışkan ağın yüzüne yapıştığını hissetmeyi bekliyormuş gibi büzülmüştü. Silvan'ın yolu engellenmişti. Hiçbir şey hissetmiyordu. Hiçbir fiziksel kuvvet onu durdurmamıştı, ama hareket edemiyordu. Aynı zamanda ileri de gidemiyordu. Yanlara ve geriye doğru hareket edebiliyordu. Öne doğru gidemiyordu. "Görünmeyen bir engel. Gri kül. Ölü ve ölmekte olan ağaçlar," diye homurdandı. Acının, korkunun ve çaresizliğin baş döndürücü derinliklerine ulaştı ve cevabı buldu. "Kalkan. Bu kalkan!" diye şaşkınlıkla tekrar etti. Silvanesti'lilerin yurtlarının üzerine ördükleri kalkan. Onu hiç görmemişti, ama annesinin onu tarif edişini pek çok kez duymuştu. Kalkanın havada oluşturduğu garip bulanıklık ve panltiyı anlatan başkalarını da duymuştu. Silvan, "Olamaz," diye bağırdı hüsran içinde. "Kalkan burada ola-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


maz. Gidiş yönümün güneyi! Yolda batıya doğru gidiyordum. Kalkan benim güneyimdeydi." Etrafında dönerek güneşi bulmak için yukan baktı, ama bulutlar yoğunlaştığından onu göremedi. Cevap umutsuzlukla birlikte geldi. "Etrafında dönmüşüm," dedi. "Bütün bu yolu geldim... ve yanlış yol!" Yaşlar göz kapaklarını sızlattı. Bu tepeyi inerek tekrar çukura gen dönme, ona her biri tarifsiz acılar veren adımlarını tekrar atma fikn dayanılmayacak kadar fazlaydı. Yere batarken acı da baş göstermişti. ı "Alhana! Anne," dedi ızdırap içinde, "Beni affet, seni yan yolda bıraktım! Hayatta seni yan yolda bırakmaktan başka ne yaptım ki..?" "Sen kimsin, konuşulması yasak olan adı kim söylüyor?" dedi bir ses. "Sen kimsin, Alhana ismini zikreden kim?" 74 Silvan ayağa fırladı. Gözlerindeki yaşlan elinin tersiyle hızla ?i erek hayretle kimin konuştuğunu görmek için etrafa göz attı. İlk başta sadece tamamı hastalıktan kınlan ormanın yine hastalık rafından dokunulmamış bir kısmını keşfettiğini düşündüren canlı, yeşil hir leke gördü. Ama sonra leke hareket ederek yer değiştirdi; bir yüze, gözlere ve ağza, ellere dönüştü, bir elf oldu. Elfirn gözleri etrafındaki orman gibi griydi, ama sadece gördüğü ölümü değil, kaybettikleri için hissettiği hüznü de ortaya seren gözlerdi bunlar. Silvan, "Annemin adını zikreden ben kim miyim?" diye sabırsızca sordu. "Tabii ki, onun oğluyum." Öne doğru sarsak bir adım atıp elini uzaüi. "Ama savaş... Bana savaşın nasıl gittiğini anlat! Başanlı olduk mu?" Elf, Silvan'ın dokunuşundan kaçmak için geri çekildi. "Ne savaşı?" diye sordu. Silvan adama gözlerini dikip baktı. Bunu yaparken arkasındaki hareketi fark etmişti. Üç elf daha ağaçlıktan belirmişti. Kımıldamasalardı hiçbir zaman onlan görmeyecekti, ne kadardır orada olduklannı merak etti. Silvan onlan fark etmemişti, ama bu alışılmadık bir şey değildi. Annesinin askerleri arasında fazla boy göstermezdi. Alhana günün birinde kral olup, onîann yöneticisi olacak oğlunun bu tip arkadaşlıklar kurmasını onaylamıyordu. "Savaş!" diye Silvan sabırsızca tekrar etti. "Gece ogrelerin saldırısına uğramıştık! Kesinlikle siz..." Farkına varmaya başlamıştı. Elfler savaşa uygun giysiler içinde değildi. Giydikleri kıyafetler yolculuk etmek içindi. Bir savaş olduğundan habersiz de olabilirlerdi pekala. "Siz uzun menzilli keşif kolundan olmalısınız. îyi bir zamanda geri geldiniz." Silvan duraksayarak acı ve umutsuzluktan oluşma boğucu sisi delmeye ve düşüncelerine konsantre olmaya çalıştı. "Dün gece fırtına sırasında saldmya uğradık. Bir ogre ordusu tarafından. Ben..." Durdu, dudağını ısırdı, başansızlığmı ortaya çıkarmak istemiyordu. "Gidip yardım getirmek için gönderilmiştim. Steel Lejyonumun Sithelnost'a yakın bir kalesi var. Yolun aşağısında." Zar zor bir el işareti

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yapmıştı. ^üşmüş olmalıyım. Kolum kmk. Yanlış yoldan geldim ve şimdi geri dönmeliyim, ancak bunun için gücüm yok. Ben yapamam, ama siz yapaıhrsiniz. Bu mesajı lejyonun kumandanına götürün. Ona Alhana "dızmeltemi min kuşatma altında olduğunu söyleyin..." Konuşmayı kesmişti. Elflerden biri ufak bir ses çıkarttı. Silvan'a yaklaşan el f elini sessizlik için kaldırmıştı. 75 Silvan gittikçe öfkelenmeye başlıyordu. Yaralı kolunu incinmiş bir I kuşun kanadını sürüklemesi gibi yanında tutarken zavallı göründüğünün farkındaydı. Ancak çaresiz durumdaydı. Saat, sabaha karşı olmalıydı. Yola devam edemezdi. Yıkılmaya çok yaklaşmıştı. Kendini yukarı çekti, ona ödünç verilen unvanın ve saygınlığının peleriniyle örtündü. "Annem, Alhana Yıldızmeltemi'nin hizmetindesiniz," dedi, sesi buyurucuydu. "O burada değil, ama onun oğlu, Silvanoshei, prensiniz, önünüzde duruyor. Onun adına ve kendi adıma, Steel Lejyonu'na onun kurtulma isteğini içeren mesajını iletmenizi emrediyorum. Acele edin! Sabrım tükeniyor!" Aynı zamanda bilinci üzerindeki egemenliğini de kaybediyordu. Ama bu askerlerin onun güçsüz olduğunu düşünmelerini istemiyordu. Ayaklarının üzerinde sendeledi ve sabit durmak için elini bir ağaç gövdesine uzattı. Elfler hareket etmemişlerdi. Badem gözlerini irileştiren tedirgin bir şaşkınlıkla ona bakıyorlardı. Bakışlarını kalkanın ötesinde duran yola çevirdiler, sonra Silvan'a baktılar. Silvan, "Neden burada durup bana bakıyorsunuz?" diye bağırdı. "Emredildiği gibi yapın! Ben sizin prensinizim!" Aklına bir fikir gelmişti. "Beni bırakmaktan korkunuz olmasın," dedi. "Uslu olacağım." Elini salladı. "Haydi gidin! Gidin! Halkınızı kurtarın!" Öndeki elf daha yakma ilerledi, Silvan'a sorgulayan gri gözleriyle baktı. "Yanlış yöne geldim, demekle ne kastettin?" Silvan, "Neden böyle aptalca sorularla zaman kaybediyorsunuz?" diyerek öfkeyle döndü. "Sizi Şamar'a rapor edeceğim! Rütbenizin indirilmesini sağlayacağım!" Hâlâ ona sabit bakmakta olan elfe ters ters bakındı. "Kalkan yolun güneyine doğru duruyor. Sithelnost'a doğru gidiyordum. Düştüğüm zaman etrafımda dönmüş olmalıyım! Çünkü kalkan... yol..." Arkasına bakmak için döndü. Bunu mantıklı olarak düşünmeye başlamıştı, ama kafası acı yüzünden oldukça sersemlemişti. "Olamaz," diye fısıldadı. Hangi yönü seçmiş olursa olsun, hâlâ kalkanın dışında duran yola ulaşmayı başarabilirdi. Yol hâlâ kalkanın dışında duruyordu. İçinde olan kişi kendisiydi. "Neredeyim?" diye sordu. Elf, "Silvanesti'desin," diye cevap verdi. Silvan gözlerini kapadı. Her şey bitmişti. Hatası tamamlanmış11Dizleri üzerine çömeldi ve kendini öne doğru bırakarak yüzünü gri kül»' re uzattı. Sesler duydu, ama bu sesler uzaktaydı ve hızla kayboluyordu. 76 "Sence gerçekten o mu?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Evet Bu o!" "Nasıl emin olabiliyorsun, Rolan? Belki de bu bir aldatmacadır!" "Onu gördün. Onu duydun. Sesindeki kederi duydun, gözlerindeki mutsuzluğu gördün. Yüzündeki çürüklere, yırtık ve çamurlu kıyafetlerine bak. Düşüşü sonucu külde oluşan izi bulduk. Yakında olduğumuzu bilmediği zaman onu kendi kendine konuşurken duyduk. Onu yola ulaşmaya çabalarken gördük. Hâlâ nasıl kuşku duyarsın?" Sessizlik, sonra, içe işleyen bir fısıltı, "Ama kalkanın içinden nasıl geçti?" "Bir tanrı onu bize gönderdi," dedi öndeki elf ve Silvan yanağında yumuşak bir elin dokunuşunu hissetti. "Ne tanrısı?" Diğeri kuşkuluydu. "Hiç tanrı yok ki." Silvan görme yeteneğinin net, duyularının da tekrar eskisi gibi olduğunu görerek uyandı. Başındaki can sıkıcı bir ağn düşünmeyi güçleştirdiğinden, hareketsiz yatmakla yetindi, bu arada beyni neler olduğunu anlamaya çalışarak çevresindekileri inceliyordu. Yolu hatırlıyordu... Silvan oturmaya çabaladı. Omzundaki bir el onun hareketini engelledi. "Ani bir hareket yapma. Kolunu düzelttim ve onu iyileştirmeyi hızlandıracak bir merhemle sardım. Ama onu sarsmamaya özen göstermelisin." Silvan çevresindekilere baktı. Başlangıçta her şeyin bir rüya olduğunu, uyandığında kendisini tekrar höyükte bulacağım sandı. Ama rüya görmüyordu. Ağaçların gövdeleri hatırladığı gibi çirkin, hastalıklı ve ölmek üzereydi. Üzerinde yattığı yapraklar çürüyen bitki örtüsünden oluşan bir ölüm döşeğiydi. Orman zeminindeki genç ağaçlar, bitkiler, çiçekler, dökülmüş ve kurumuşlardı. Silvanoshei çlfin öğüdüne uydu ve dinlenme isteğinden çok kendine ne olduğunu düşünmek için arkaya doğru uzandı. "Kendini nasıl hissediyorsun?" Elfm ses tonu saygı doluydu. Silvan, "Başım biraz ağrıyor," diye cevap verdi. "Ama kolumdaki acı geçmiş." "Güzel," dedi elf. "Öyleyse doğrulabilirsin. Yavaş yavaş. Yoksa bayılırsın." Güçlü bir kol Silvan'ın doğrulup oturmasına yardım etti. Ksa süre1 bir baş dönmesi ve bulantı hissetti, ama bu duygu geçene kadar gözeni kapalı tuttu. Elf, Silvan'ın dudaklarına tahtadan bir çanak uzattı. 77 Silvan çanağın içindeki kahverengi sıvıya kuşku içinde bakarak "Bu ne?" diye sordu. Elf, "Bitkisel bir iksir," diye cevap verdi. "Orta şiddette bir şolj geçirdiğine inanıyorum. Bu, kafandaki ağnyı dindirecek ve iyileşmene yardım edecek. Gel, iç şunu. Neden reddediyorsun?" Silvanoshei, "Bana kimin hazırladığını bildiğim ve ilk önce diğer, lerini tadına bakarken gördüğüm şeylerin dışmdakileri yiyip içmemem öğretildi," diye cevap verdi. Elf şaşırmıştı. "Başka bir elften gelse bile mi?" Silvanoshei, "Özellikle başka bir elften geldiğinde," diye

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kabaca cevap verdi. "Ah," dedi elf, ona hüzünle bakarak. "Evet, tabii. Anlıyorum." Silvan ayağa kalkmaya çalıştı, ama baş dönmesi onu tekrar esir aldı. Elf çanağı kendi dudaklarına götürdü ve birkaç yudum aldı. Sonra kibarca çanağın kenarlarını silerek tekrar Silvanoshei'ye uzattı. "Şunu bir düşün, genç adam. Eğer seni öldünnek isteseydim, baygın yatarken seni katlederdim. Ya da daha basiti seni burada bırakırdım." Gri ve solmuş ağaçlara bir bakış attı. "Ölümün daha yavaş ve acı verici olurdu, ama sana da çoğumuza geldiği gibi eninde sonunda gelirdi." Silvanoshei bunu kafasının zonklamasının elverdiği ölçüde iyice düşündü. Çanağı titreyen elleriyle aldı ve dudaklarına götürdü. Sıvı acıydı, ağaç gibi kokuyordu ve ağaç kabuğu tadmdaydı. İksir vücudunu hoş bir sıcaklıkla kapladı. Başındaki ağrı hafifledi, baş dönmesi geçti. Bu elfın annesinin ordusundan olduğunu düşünerek büyük bir aptallık yaptığını anladı. Elf, Silvan'a yabancı olan yapraklar, güneş ışığı, çimen, yeşil alanlar ve çiçeklerin görüntüsüne sahip bir deriden yapılmış bir pelerin giymişti. Elf eğer hareket etmezse ormanın içindekilere o kadar başarıyla karışacaktı ki, hiçbir zaman fark edilemeyecekti. Burada, ölü şeylerin arasında göze çarpıyordu; pelerini yaşayan ormanın yeşil hatırasını meydan okurcasına saklıyormuş gibiydi Silvan, "Ne kadar zamandır baygınım?" diye sordu. "Bu sabah seni bulduğumuzdan beri birkaç saat. Eğer hesaplamana yardımcı olursa, bugün Yılortası Günü." Silvan etrafa bakındı. "Diğerleri nerede?" Onların saklanıyor olabileceklerini düşündü. Elf, "Olmaları gerektiği yerdeler," diye cevap verdi. "Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim. Başka yerlerde işlerin vardır, benim de olduğu gibi." Silvan ayağa kalktı. "Gitmeliyim. Ç°* geç olmuş olabilir..." Ağzında acı safra hissetti, kendini zorlayarak oHü 78 ttu war Elf hiç

"Hâlâ görevimi tamamlamak zorundayım. Eğer bana kalkandan diğer tarafa geçmek için kullanılan yeri gösterirseniz..." ona aynı garip yoğunlukla baktı. "Kalkanın içinden geçmenin yolu yok." Silvan, "Ama olması gerekiyor!" diye öfkeyle yanıt verdi, "içeri irdim, öyle değil mi?" Yolun kenarında duran ağaçlara baktı, garip . ulatnklığı gördü. "Düştüğüm noktaya geri döneceğim. Oradan geçeceğim." Yüzünü buruşturarak kendi adımlarını geriye doğru izlemeye başladı. Elf onu durdurmak için tek bir söz bile söylememişti, ama sessizlik içinde onu izledi. . Annesi ve ordusu bu kadar uzun süre ogrelere dayanabilir miydi? Silvan ordunun zaman zaman inanılmaz hünerler gösterdiğine şahit

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olmuştu. Cevabın 'evet' olduğuna inanmak zorundaydı. Hâlâ vakit olduğuna inanmak zorundaydı. Silvan kalkana girmiş olduğu yeri, çukurdan yuvarlandığında vücudunun bıraktığı izi buldu. Yukarıya ilk tırmanmaya çalıştığı zaman kaygan olan gri kül artık kurumuştu. Yol şimdi yürümeye daha elverişli görünüyordu. Silvan, yaralı kolunu sarsmamaya özen göstererek tepeye doğru tırmandı. Elf sessizlik içinde onu izleyerek, çukurun başında bekledi. Silvan kalkana ulaştı. Daha önce olduğu gibi, içinden ona dokunmak gelmiyordu. Artık buradaydı, bu yer, daha önce nasıl olduysa girdiği yerdi. Topuğunun çamurda bıraktığı izi görebiliyordu. Patikayı kesen düşmüş ağacı görebiliyordu. Ağacın etrafından dolaşmaya çahşüğmı hayal meyal hatırlıyordu. Kalkanın kendisi, güneş ona doğru açıdan vurduğu zaman belli belirsiz seçilen parıltının dışında görünmezdi. Bundan başka, kalkanın önünde durduğunu yalnızca ötedeki ağaç ve bitkiler üzerinde yarattığı etkiden anlayabiliyordu. Aklına önündeki her şeyin adeta sular içinde dalgalanmasına neden olan, güneşte kavrulmuş yoldan yükselen sıcaklık dalgalan geldi. Silvan dişlerini sıkarak dosdoğru kalkana yürüdü. Engel geçmesine izin vermedi. Daha da kötüsü kalkanın neresine dokunursa dokunsun, kalkan sanki kanını emmek için gri dudaklarını etine yapıştınrcasma, iç bulandırıcı bir duygu veriyordu. Silvan ürpererek geri çekildi. Bunu bir daha deneyemezdi. Aciz bir jokeyle kalkana baktı. Annesi aylarca bu engeli aşmak için uğraşmış ve aŞansız olmuştu. Kalkanı kırmak için ordular göndermiş ve anılarının geri savrulduklarını görmüştü. Kendi hayatını tehlikeye ata79 rak grifonunu kalkanın içine sürmüş, ama bu da başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ona karşı tek bir elf ne yapabilirdi ki? "Oysa," Silvan öfkeyle tartışıyordu, "Onun içindeyim! Kalkan girmeme izin verdi. Dışarı da çıkaracak! Bir yol olmalı. Elf. O elfle ilgili bir şey olmalı. O ve yanındakiler beni tuzağa düşürdü, hapsetti." Hışımla arkasını dönünce elfın hâlâ çukurun dibinde durduğunu gördü Silvan bayırdan aşağıya, yağmur suyuyla ıslanmış çimenin üzerinde düşe kalka çabucak ilerledi. Güneş batıyordu. Yılortası Günü yılın en uzun günüydü, ancak artık gün geceye yol vermek üzereydi. Çukurun dibine ulaştı. Silvan, "Beni buraya sen getirdin!" derken o kadar öfkeliydi ki, konuşmak için derin derin nefes almak zorunda kaldı. "Beni dışarı çıkaracaksın. Beni dışarı çıkarmak zorundasın!" "Bu, bir adamın yaptığını gördüğüm en cesurca şeydi." Elf kalkana korkulu bir bakış attı. "Korkak biri olmamama rağmen ben onun yanma gitmeye dayanamıyorum. Cesur, ancak ümitsizsin. Geçemezsin. Kimse geçemez."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Silvan, "Yalan söylüyorsun!" diye köpürdü. "Beni buraya sen sürükledin. Şimdi çıkart!" Ne yaptığının aslında pek de farkında olmadan, elini elfı boğazından yakalamak için uzattı ve onu dediklerini yapmaya zorlamak için boğazını sıktı. Elf, Silvan'ın bileğini yakaladı, ustaca büktü ve ne olduğunu anlamadan Silvan kendini dizlerinin üzerinde yerde buldu. Elf onu hemen serbest bıraktı. "Gençsin ve başın belada. Beni tanımıyorsun. Ben giriş çıkışlan denetlerim. Adım, Rolan. Kirathlardanım. Ben ve arkadaşlarım seni çukurda yatarken bulduk. Gerçek bu. Eğer kirathlar hakkında bilgin varsa, yalan söylemediğimizi de biliyorsundur. Kalkandan nasıl geçtiğini bilmiyorum." Silvan, anne ve babasının Silvanesti'nin sınırlarında devriye gezen bir grup elf olan kirathlardan bahsettiklerini duymuştu. Kirathlarm görevi yabancıların Silvanesti'ye girişini önlemekti. Silvan içini çekti ve başını ellerinin arasına aldı. "Onları yan yolda bıraktım ve şimdi bu yüzden ölecekler!" Rolan yakına gelerek elini genç elfın omzuna koydu. "Daha önce seni bulduğumuz zaman adını söylemiştin, ama sana tekrar sormak istiyorum Kimliğini gizlemek için hiçbir sebep yok, bunun için korkma, tabii eğer, diye hassasça ekledi, "taşımaktan utandığın bir isme sahip değilsen." Silvan yukarı baktı, bu sözler ona ağır gelmişti. "İsmimi gururî3 80 F yontm. Onu gururla söylüyorum. Eğer ismim bana ölüm getirecekse tirsin" Sesi titredi. "Şu an itibarıyla bütün halkım öldü. Öldü ya da Kjyor. Ben neden geride kalayım?" Gözlerinden yaşlan kırptı, onu tutsak eden kişiye baktı. "Sizin 'karanlık elfler' olarak tanımladığınız, ama gerçekte hepimizi kaplayan karanlıkta net görebilen tek elf türünden birinin oğluyum. Alhana Yıldızmeltemi ve Qualinestili Porthios'un oğluyum. Benim adım, Silvanoshei." Bir kahkaha bekledi. Ya da kesinlikle kendisine inanılmamasını... Rolan, "Peki, Caldaron Hanedanı'ndan Silvanoshei, neden isminin sana ölüm getireceğini düşünüyorsun?" diye sordu sakince. "Çünkü ailem karanlık elflerden. Çünkü elf casusları onları defalarca öldünrıeye çalıştı," diyerek döndü Silvan. "Alhana Yıldızmeltemi ve orduları kalkanı delmek, kanun kaçağı sayıldığı bu karaya girmek için pek çok kez uğraştı. Onu ben de arkadaşlarımla sınır kenarlarında yürürken gördüm." Silvan, "Onun ismini zikretmenin yasak olduğunu sanıyordum," diye mırıldandı asık suratla. Rolan, "Silvanesti'de pek çok şeyi yapmamız yasak," diye ekledi. "Görünüşe bakılırsa, liste her geçen gün kabarıyor. Neden Alhana Yıldızmeltemi istenmediği topraklara geri dönmek istiyor?" Silvan, "Burası onun evi," diye cevap verdi. "Daha başka nereye gidebilir ?" Rolan, "Oğlu başka nereye gidebilir?" diye sordu kibarca.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Silvan, "O halde bana inanıyor musun?" diye sordu. Rolan, "Annenizi ve babanızı tanıyorum, Majesteleri," diye cevap verdi. "Savaştan önce talihsiz Kral Lorac'ın bahçıvanıydım. Annenizi tanıdığımda daha çocuktu. Babanız Porthios'la birlikte bir düşe karşı savaş verdim. Görünüşünüz onu andırıyor, ama sizdeki bir şeyler daha Çok annenizi hatırlatıyor. Sadece inançsızlar buna inanmaz. Mucize gerçek oldu. Bize geri döndünüz. Kalkanın siz, Majesteleri için açılmış olması beni şaşırtmıyor." Silvan, "Ancak çıkmama izin vermiyor," dedi sıkkın bir şekilde. "Belki de olmanız gereken yerde olduğunuz içindir, Majesteleri. Halkınızın size ihtiyacı var." Silvanoshei, "Eğer bu doğruysa, neden kalkanı kaldırıp annemin «lığına geri dönmesine izin vermiyorsunuz?" diye sordu. "Neden onu Şanda tutuyorsunuz? Neden kendi halkınızı dışanda tutuyorsunuz? Un 'Çin savaşan elfler tehlike içinde. Annem şimdi ogrelerle savaşı0r olmayacaktı, tuzağa düşmüş olmayacaktı-" 81 Rolan'ın çehresi karardı. "Bana inanın, Majesteleri. Eğer bi^l kirathlar, bu kahrolası kalkanı indirebilseydik, bunu yapardık. Kalkan yanma yaklaşmaya cesaret eden herkese umutsuzluk saçıyc^B Dokunduğu her yaşayan canlıyı öldürüyor. Bakın! Şuna bakın, Majesteleri." Rolan yerde yatan sincabın cesedini işaret etti, onun etrafında da yavrulan yatıyordu. Külün içinde yanmış, sarkılan sonsuza dek susmuş olan altın kuşlan gösterdi. "Halkımız da işte böyle yavaş yavaş ölüyor," dedi hüzünle. "Bu da ne demek oluyor?" Silvan şok olmuştu. "Ölüyor mu?" "Genç ve yaşlı, bir sürü insan tedavisi olmayan, amansız bir hastalığa yakalanıyor. Ciltleri bu zavallı ağaçlar gibi griye dönüyor, kollanyla bacaklan porsuyor, gözleri donuklaşryor. Önceleri yorulmadan koşamıyorlardı, sonra yürüyemediler, sonra ne ayağa kalkabildiler, ne de oturabildiler. Ölüm onlaıı alana kadar sürünüp durdular." "Öyleyse neden kalkanı indirmiyorsunuz?" diye sordu Silvan. "Halkı birleşip kalkanın dikilmesine karar veren General Konnal ile Hanedan Başlan'na karşı gelmek için ikna etmeye çalıştık. Ama çoğunluk bizim sözlerimize kulak asmadı. Hastalığın bize dışandan gelen bir salgın olduğuna inanıyorlar. Kalkanın onlarla dünyadaki kötülükler arasında duran tek şey olduğuna. Eğer kaldınlırsa, hepimizin öleceğine." "Belki de haklılar," dedi Silvan, arkada duran kalkana bakıp, ogrelerin geceki saldınlannı düşünüp. "Elfleri vuran bir salgın yok, en azından ben duymadım. Ama başka düşmanlar var. Dünya tehlikelerle dolu. Burada, en azından siz güvendesiniz." Rolan, "Babanız elflerin dünyaya katılıp, onun bir parçası olmaları gerektiğini söylemişti," de,di imalı bir gülüşle. "Yoksa solup, ölürüz, ağaçtan kesilmiş bir dal gibi ya da-" "-dalından kopanlmış bir gül gibi," dedi Silvan ve bir şey hatırlayarak güldü. "Babamdan uzun süredir haber almadık," diye ekledi, gri

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


küle doğru bakarak ve onu ayak parmağıyla düzleştireret "Qualinesti'nin yakınında orayı esir almış olan büyük ejderha Beryl'le savaşıyordu. Bazılan onun öldüğüne inanıyor - bunlann içinde, itiraf etmese de, annem de bulunuyor." Rolan, "Eğer öldüyse, inandığı bir dava uğruna savaşarak ölmüş, dedi. "Ölümünün bir anlamı var. Şimdi gereksiz gözüküyor olabilir, ama onun fedâkârlığı kötülüğün yok edilmesine, ışığın geri ge lip karanla1 kovmasına yardım edecek. Yaşayan bir adam gibi öldü! Başkaldırarak ve cesaretle. Bizim halkımız öldüğünde," Rolan devam etmişti, sesi gittiKÇ 82 rtan bir acıyla doluyordu, "ölümleri fark edilmez bile. Sanki bir tüyün cöyle bir titreyip sonra kendini salması gibidir." Silvan'a baktı. "Siz gençsiniz, hareketlisiniz, canlısınız. Sizden vayılan dirimi bir zamanlar güneşi hissettiğim gibi hissediyorum. Kendinizi benimle karşılaştırın. Görüyorsunuz, değil mi: Solup gittiğim serçesini görüyor olmalısınız. Yavaş yavaş hepimizin hayatının çekjldieini, akıp gittiğini? Bana iyice bakın, Majesteleri. Öldüğümü görebilirsiniz." Silvan ne söyleyeceğini bilemedi. Elf kesinlikle normalden daha soluktu, teninde bir grilik vardı, ama Silvan bunun yaştan ya da gri külden olduğunu düşünmüştü. Diğer elflerin de aynı cılız, çökük gözlü görünümlere sahip olduğunu anımsadı. Rolan, "Halkımız sizi görecek ve aradaki fark yüzünden ne kaybettiklerini anlayacaktır," diye devam etti. "Bize gönderilmenizin nedeni bu. Dışarıda bir salgın olmadığını onlara göstermek için. Salgının içeride olduğunu." Rolan elini kalbinin üzerine koydu. "Bizim içimizde! Halka, kendimizi kalkandan kurtarırsak topraklarımızı ve hepimizi hayata tekrar bağlayacağımızı söyleyeceksiniz." Ancak benim hayatım sona erdi, dedi Silvan kendi kendine. Acı tekrar başladı. Başı ağrıyor, kolu zonkluyordu. Rolan ona endişeyle baktı. "İyi gözükmüyorsunuz, Majesteleri. Burayı terk etmeliyiz. Kalkanın yanında çok oyalandık. Hastalık sizi de pençesine almadan buradan uzaklaşmalısınız." Silvanoshei kafasını iki yana salladı. "Sağ ol, Rolan, ama burayı terk edemem. Kalkan hâlâ aniden açılıp, beni içeri aldığı gibi dışarıya da çıkartabilir." 'Eğer burada kalırsanız ölürsünüz, Majesteleri," dedi Rolan. "Valideniz bunu istemezdi. Silvanost'a gelmenizi ve taht üzerinde hak ettiğiniz yeri almanızı isterdi." Günün birinde Birleşmiş Elf Halkları 'nın tahtına oturacaksın, Silvanoshei. O gün, geçmişte yapılan yanlışları düzelteceksin. Biz eylerin işlediği kibir günahından, önyargı günahından, nefret günahından sorumlu, günahkar bir halk olan halkımızı arındıracaksın. Bu SMnahlar bize yıkımı getirmişti. Sen bizim kurtuluşumuz olacaksın.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Annesinin sözleriydi bunlar. Annesinin bunlan ilk kez söylediği aniaru hatırlıyordu. Beş ya da altı yaşındaydı. Qualinesti'nin yakınında, kırda kamp yapıyorlardı. Geceydi. Silvan uyuyordu. Bir çığlık tden rüyasını parçalayarak onu uykusundan uyandırmıştı. Ateş az myordu, ama babasının bir gölgeye benzer bir şeyle boğuştuğunu 83 görebiliyordu. Başka gölgeler de etraflarını kuşatıyordu. Başka bir şeyi görmedi, çünkü annesi üzerine kapanıp onu yere doğru bastırmıştı, Göremiyordu, nefes alamıyordu, bağıramıyordu. Annesinin korkusu, sıcaklığı, ağırlığı onu eziyor, boğuyordu. Sonra her şey bitti. Annesinin sıcak, karanlık ağırlığı üzerinden kalkmıştı. Alhana onu sallamış, ağlayarak, onu öperek ve eğer onu incittiyse kendisini affetmesini isteyerek kollarına almıştı. Uyluğunda kanlı geniş bir yara vardı. Babasının omzunda kalbi sıyırmış derin bir bıçak yarası duruyordu. Baştan aşağı siyah giysiler içindeki üç elf ateşin etrafında yatıyordu. Yıllar sonra bir gece Silvanoshei aniden uykusundan uyandığında bu katillerden birinin kendisini öldürmek için gönderildiğinin farkına varacaktı. Ölü bedenleri, bir yakma ayinine layık bulmadıklarından, uzaklara sürükleyip kurtlara yem olmaya terk etmişlerdi. Annesi uyuması için onu sallamış ve onu rahatlatmak için bu sözleri söylemişti. Onları sık sık duyacaktı, tekrar tekrar. Belki annesi şimdi ölmüştü bile. Belki babası da ölmüştü. Ancak onların düşü Silvan'ın içinde yaşıyordu. Kalkandan uzaklaştı. Kirathlardan Rolan'a, "Seninle geleceğim," dedi. 84 5 KUTSAL ATEŞ Eskiden, şanla dolu günlerde, Mızrak Savaşı'ndan önce, Neraka'dan Sanction liman kentine doğru uzanan yol, iyi ve bakımlı bir yoldu, zira burası Kıyametin Efendileri adıyla bilinen dağlardan geçen tek yoldu. Aşağı yukan iki yüz metrelik oynamayla yaklaşık yüz millik uzunluğu dolayısıyla Yüz Mil Yolu olarak bilinen bu yol, ezilmiş kayalarla döşenmişti. Geçen yıllar boyunca binlerce ayak bu ezilmiş kayalar üzerinde yürümüştü; çizmeli insan ayaklan, kıllı goblin ayaklan, pençeli ejderan ayaklan bunlardan sadece birkaçıydı. O kadar çok ayak tarafından çiğnenmişlerdi ki, kayalar yerin altına doğru iyice gömülmüştü. Mızrak Savaşı'nm doruğunda Yüz Mil Yolu, insan, hayvan ve yük arabalanyla tıkanmıştı. Acelesi olanlar hava yolunu tercih ederek hızlı uÇarı mavi ejderhalann sırtında ya da gökte uçan kalelerin içinde yolcu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


luk etmişlerdi. Yoldan gitmek zorunda kalanlar, bu zorlu rota boyunca ayaklannı sürüyerek ilerleyen, Neraka şehrine yahut da şehrin dışına 'terleyen yüzlerce yaya asker tarafından işgal edilen bu yolda günlerce tt adım olsun ilerleyememişti. Yük arabalan yol boyunca sendeliyor ya a sarsılıyordu. Kademeler sarptı, yüksek dağ vadisinden deniz seviye85 sine kadar olan yolu inmek yolculuğu tehlikeli hale getiriyordu. Yük arabaları altın, gümüş, çelik, çalıntı mücevher kurulan, orduların fethettikleri yerlerdeki insanlardan yağma edilmiş eşyalarla doluyi du ve bu ağır yükleri dağ yolu üzerine taşıyabilecek güce sahip tek yaratık olan ve mamut adı verilen korkunç hayvanlar tarafından taşınıyorlardı. Bazen arabalardan biri yana eğilir, yüklerini düşürür veya bir tel kerleğini kaybederdi ya da mamutlardan biri çılgınca koşar ve yolu üzerinde olma şanssızlığına sahip sahiplerini ezip geçerdi. Böyle zamanlarda subaylar bu aksama esnasında hiddetlenen ve kaygılanmış adamlannı disiplin altında tutmaya çalışırlarken, yol tamamen kapanır ve her şeyin düzene girmesi için beklenirdi. Mamutlar gitmiş, soyları tükenmişti. Adamlar da gitmişti. Çoğu artık yaşlıydı. Bazıları da ölü. Hepsi unutulmuştu. Yol bomboştu, terk edilmişti. Pürüzsüz, Krynn'in insan elinden çıkma harikalarından biri olarak kabul edilen, kakma çakıl döşeli yolun üzerinde sadece rüzgârın ıslık çalan sesi mevcuttu. Rüzgâr dolambaçlı, kıvrık, yılankavi Yüz Mil Yolu üzerinde dörtnala giden Kara Şövalyelerim arkasından esiyordu Fırtınanın bir kalıntısı olan rüzgâr dağın doruklarında uğulduyordu; Neraka'da duyduklan Ölümün Şarkısı'nın bir yankısıydı, ancak sadece bir yankıydı, gerçeği kadar feci ve korkunç değildi. Şövalyeler zor ilerliyordu, sersemlik içinde, neden ilerledikleri ve nereye gittiklerine dair hiçbir fikirleri olmadan ilerliyorlardı. Anı zamanda, daha önce hiç yaşamadıkları bir coşkunluk ve heyecan da yaşıyorlardı. Galdar da daha önce kesinlikle böyle bir şey hissetmemişti. Mina'mn yanında, yeni bulduğu bir güçle koşuyordu. Enerjisini, kolunu tekrar kazanmanın verdiği mutluluğa bağlıyor olabilirdi, ama bu neşeyi yaratan korkusunun ve şevkinin yansımasını onunla birlikte çılgınca ilerleyen adamların suratında da görmüştü. Sanki fırtınayı beraberlerinde getirmiş gibiydiler - toynaklar dağ çeperlerinde gürlüyor, atların nallan kaya yüzeylerine şimşekler gibi çarpıyordu. Mina önlerinde ilerliyordu, bitkinlikten durmak üzere olduklarında onları devam etmeye teşvik ediyor, onları sahip olduklarını bildikleri güçten biraz daha fazla güç bulmaları için kendi içlerine bakmaya zorluyordu. Gecenin içinde yollan şimşeklerle aydınlanarak ilerliyorlardı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gündüzleri ise, sadece atlara su içirmek ve bir şeyler atıştırmak içi° duruyorlardı. Mina, atların yıkılmak üzere olduğunu hissettiğinde bir mola verdiŞövalyeler yolun yaklaşık yansını kat etmişti. Eğer kendi mercan km atl Tilkiateşi'ne kalsaydı, yola devam edebilirdi. Atın hoşnutsuzluk!3 86 yağım yere vurup kişnemesine ve sinirli itirazlar.nm havayı yarıp dağ doruklarından yankılanmasına bakılırsa Tilkiateşı bu moladan hoşlanmamıştıTilkiateşi sahibine ve sadece ona, son derece sadıktı. Başkalarına karşı hiçbir sevgisi yoktu. İlk kısa molalarında Mina inerken, kumandanına yapması öğretilen ve bunu Emst Magit'e olduğundan çok daha büyük bir şerefle yapan Galdar, Mina'nın üzengisini tutmak için atın yarana yaklaşmak gibi bir hata yaptı. Tilkiateş; dişlerini göstererek dudaklarını büktü, gözleri Galdar'a atın adıyla u)umlu bir hayvan olabileceğini düşündüren vahşi, şeytani bir ışıkla parladı. Galdar hızla geri çekildi. •? Birçok at minotorlardan korkardı. Sorunun bu olduğunu düşünen Galdar, diğerlerinden birine kumandana yardım etmesini emretti. Mina, Galdar'm emrini durdurdu. "Geri çekilin, hepiniz. Tilkiateşi'nin benden başka kimseye sevgisi yoktur. Sadece benim emirlerime, üstelik de yalnızca emirlerim onun içgüdüleriyle bağdaştığı zaman uyar. Sürücüsünün iyi bir koruyucusudur ve çok yakma gelirseniz onu size saldırmaktan alıkoyamam." Attan çevik bir hareketle, kimseden yardım almadan indi. Kendi eyerini ve dizginini kendisi çıkararak, Tilkiateşi'ni su içmeye götürdü. Onu besledi ve kendi elleriyle tımarladı. Askerlerin tümü kendi bezgin atlarına yöneldiler ve onların geceyi geçirmek için güvenli bir yere yerleşmiş olduklarını gördüler. Mina bir kamp ateşi yakmaları için onlara izin vermeyecekti. Solamniyalılarm onları gözetliyor olabileceğini söylemişti. Ateş uzak mesafeden görülebilirdi. Adamlar da atlar kadar yorgundu. İki gün ve bir gecedir uyumarmşlardı. Fırtınanın dehşeti bütün güçlerini tüketmiş, kendilerini zorlayarak ilerleyişleri hepsini yorgunluktan titrer bir halde bırakmıştı. Onları buraya kadar getiren coşku sönmeye yüz tutmuştu. Muhteşem bir özgürlük düşünden uyanıp da hâlâ kelepçelerin ve zincirlerinin yerinde olduğunu gören esirler gibiydiler. Artık şimşekle taçlanmış ve gök gürültüsüyle sarmalanmış olmadığından Mina, diğer kızlar gibi görünüyordu; çok etkileyici bir kız §ibi de değildi, daha çok sıska bir genci andırıyordu. Ayın loş ışığında Şövalyeler, kamburlarını çıkarıp bağdaş kurup oturdular ve Mina'ya ters

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ve öfkeli bakışlar atarak, ahmakça ayak işlerine sürüklendiklerini mırıldandılar. Adamlardan biri daha da ileri giderek, karanlık mistiklerden jterhangi birinin Galdar'm kolunu yenileyebileceğini, bunda abartılacak tt Şey olmadığını dahi söyledi. Galdar, tüm yalvarışlarına rağmen karanlık mistiklerden hiçbirinin 87 kolunu yenilemediğini söyleyerek adamları susturabilirdi. Mistikler bunu ya güçlerinin yetmediğinden ya da Galdar'm onlara verecek kadar çeliği olmadığından reddetmişlerdi; her ikisi de Galdar için aynıydı. Neraka Şövalyeleri'nin karanlık mistikleri ona kolunu geri vermemişti. Bu tuhaf kız bunu yapmış ve Galdar da hayatını ona adamıştı. Buna rağmen sessiz kaldı. Mina'yı hayatıyla savunmaya hazırdı, bu gerekli olabilirdi, ama kızın giderek artan gerilime karşı ne gibi bir tepki göstereceğini merak ediyordu. Mina kumandasının yavaş yavaş bozulup dağıldığını fark etmemiş gibi görünüyordu. Adamlardan ayn, onlardan yukanda, kocaman bakayanın üzerine tünemiş, oturuyordu. Bulunduğu noktadan dağın yıldızlı gökten bir ısmk alan sivri uçlu siyah dişli sırasını gözleyebiliyordu. Aktif volkanlardan çıkan lavlar yer yer siyah zemin üzerinde turuncu lekeler oluşturuyordu. Geri çekilmiş, soyutlanmış, kendi düşüncelerine yoğunlaşmış bir halde otururken arkasında yükselen isyanın farkında değilmiş gibiydi. "Sanction'a gidersem ne olayım!" dedi Şövalyelerden biri. "Bizi orada neyin beklediğim biliyorsunuz. Binlerce kahrolası Solamniyalı, bizi bekleyen bu!" "Ben ilk ışıkta Khur'a gidiyorum," dedi başka biri. "Bu kadar uzağa geldiğime göre bana yıldıran çarpmış olmalı!" "İlk nöbeti ben tutmayacağım," diye homurdandı bir üçüncüsü. "Kıyafetlerimizi kurutmak ve yemek pişirmek için ateş yakmamıza izin vermiyor. İlk nöbeti o tutsun." "Evet. İlk nöbeti o tutsun!" Diğerleri de onayladı. "Zaten öyle yapmak niyetindeyim," dedi Mina sakince. Oturduğu yerden kalkarak yola doğnı indi. Bacaklan iki yana açık, ayakta sağlam, sıkı, sert olarak durdu. Kollannı göğsünün üstünde kavuşturarak, adamlara baktı. "Bütün gece uyanık kalacağım. Yann için dinlenmeye ihtiyacınız olacak. Uyumanız gerek." Sinirli değildi. Hoşgörülü davranmaya da çalışmıyordu. Kesinlikle onlara yüz veriyor, onlann onayını almak umudu içinde onlarla hemfikir oluyor gibi de gözükmüyordu. Olayın açıklamasını yapıyor, mantıklı ve akılcı, akla yatkın bir savı ortaya kokuyordu. Adamlann ertesi gün için dinlenmeye ihtiyaçları olacaktı. Adamlar sakinleşmişti, ama hâlâ öfkelilerdi, bir eşek şakasına kurban gitmiş ve bundan hoşlanmamış çocuklar gibi davranıyorlardı. Mina onlara yataklannı yapmalarını ve yatmalannı emretti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şövalyeler söylenildiği gibi yaptılar, battaniyelerinin hâlâ ısla* olmasından dolayı ve Mina'nm onlardan nasıl bu sen kayanın üzerin^ ]Iıalarmı beklediğini anlamadıklarını söyleyerek homurdandılar. ç fakla birlikte oradan ayrılmaya hep beraber yemin ettiler. Mina kayanın üzerindeki yerine geri döndü, yıldızları ve doğan ayı . ıerneye devam etti. Şarkı söylemeye başladı. Şarkı, Neraka'nın hayaletleri tarafından söylenen korkunç bir ağıt olan Ölümün Şarkısı gibi değildi. Mina'nınki bir savaş sarkışıydı, pusmana saldırırken cesur askerler tarafından söylenen bir şarkı, onu söyleyenlerin kalplerini kıpırdatmak, düşmanların kalplerine dehşet salmak amacıyla söylenen bir şarkı. Zafer bizi çağırıyor Borazanın diliyle, Büyük işler yapmak için Kahramanlık meydanında, Kanımızı vermeye çağırıyor bizi Aleve Toprağa Susamış toprağa, Kutsal ateşe. Şarkı devam ediyordu, zafer zamanı galip gelenler tarafından söylenen bir sevinç şarkısı, büyük kahramanlıklarını anlatan eski bir askerin hatırası olan bir şarkı gibi. Galdar gözlerini kapayarak, mertlik ve cesaret dolu işler düşledi, gururla tüyleri diken diken olarak bu kahramanlıkları yapanın kendisi olduğunu düşledi. Kılıcı şimşeğin beyaz-mor rengiyle alev aldı, düşmanlarının kanını içti. Dudaklarında bu zafer şarkısıyla birlikte şanlı savaşların birinden diğerine ilerledi. Mina her daim önünde yürüyor, ona yol gösteriyor, ilham vererek, onu savaşın kalbine doğru ilerlemeye teşvik ediyordu. Mina'dan yansıyan mor-beyaz ışık Galdar' ı aydınlatıyordu. Şarkı sona erdi. Galdar gözlerini kırptı, uyumuş olduğunu fark edince şaşırdı ve utandı. Bunu yapmak istememişti, onunla birlikte uyanık kalma niyetindeydi. Gözlerini ovuşturdu, kızın tekrar şarkı söylemeye başlamasını diledi. Gece, şarkı olmadan soğuk ve bomboştu. Eğerlerinin de aynı şeyi hissedip hissetmediğini görmek için etrafa bakındı. Hepsi dudaklarında gülümsemelerle, derin ve huzurlu bir şekilde yuyorlardı. Kılıçlarını hemen uzanmak için yanlarına, toprağın üzerine oymuşlardı. Sanki bir anda dövüşe atılacaklarmış gibi, elleri kabzaların 89 üzerinde duruyordu. Galdar'm rüyasını, şarkının rüyasını paylasıyoj lardı. Hayretler içinde Mina'ya baktığında onun da kendisine bakmakta olduğunu gördü. Ayağa kalktı, kayanın üzerinde ona eşlik etmek için yanma gitti.» "Ne gördüpmü biliyor musun, Kumandan?" diye sordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Amber gözleri ayı yakalamış, onu hapsetmişti. "Biliyorum," diye cevap verdi. "Bunu benim için, bizim için yapacak mısın? Bizi zafere taşıyacak mısın?" Ayı esir almış amber gözler Galdar'a doğru döndü. "Taşıyacağım." "Sana bunu vaat eden tanrın mı?" "Evet," diye cevap verdi kız ağırbaşlılıkla. "Bana bu tanrının adını söyle de ona tapayım," dedi Galdar. Mina başını yavaşça, ama düşünceli bir biçimde iki yana salladı. Bakışı minotoru bırakıp alışılmıştan daha karanlık olan gökyüzüne döndü ve aya odaklandı. Işık, tek ışık, onun gözlerinin içindeydi. "Şimdi doğru zaman değil." "Ne zaman doğru zaman olacak?" diye ısrar etti Galdar. "Ölümlülerin artık hiçbir şeye inançları kalmadı. Kendi burunlarından ötesini göremeyen, sis içinde kaybolmuş insanlar gibiler, bu yüzden tüm takip edebildikleri kendi burunlan, tabii eğer takip ettikleri bir şey varsa. Bazıları korkuyla o denli donakalmışlar ki, hareket etmeye korkuyorlar. İnsanlar kendilerinden öte bir şeye inanmaya hazır olmak için önce kendilerine olan inançlarını elde etmeliler." "Bunu yapacak mısın, Kumandan? Bunu gerçekleştirecek misin?" "Yarın bir mucizeye tanık olacaksın," dedi Mina. Galdar kayanın üzerine yerleşti. "Sen kimsin, Kumandan?" diye sordu. "Nereden geliyorsun?" Mina bakışlarını ona çevirdi ve yan gülümseyerek, "Sen kimsin, Kumandan Yardımcısı? Sen nereden geliyorsun?" "Eh, ben bir minotorum. Doğdum yer-" "Hayır." Mina kafasını nazikçe salladı. "Ondan önce neresi?" "Doğmadan önce mi?" Galdar'm aklı karışmıştı. "BilmiyorumKimse bilmez." Mina, "Kesinlikle," dedi ve arkasını döndü. Galdar boynuzlu kafasını kaşıdı, dönerek omzunu s ilkti. Mına'nin ona söylemek istemediği apaçık ortadaydı, niye işteşindi ki? Bj Galdar'ı ilgilendirmezdi. Onun için bir şeyi değiştirmezdi. Mina haklıf di. O andan önce Galdar hiçbir şeye inanmamıştı. Şimdi inanacak birse)1 90 burrr>uStu- M^'y1 bu11™?™Mina aniden yüzünü Galdar'a çevirdi, "Hâlâ yorgun musun?" dedi. Galdar, "Hayır, Pençe Lideri, değilim," diye cevap verdi. Sadece . kaç saat uyumuştu, ama uyku onu olağanüstü bir biçimde canlandırmıştıMina kafasını iki yana salladı. "Bana, 'Pençe Liden deme. Beni 'Mina' o'31"3^ Çağ™13111 istiyorum." Galdar, "Bu doğru olmaz, Pençe Lideri," diye itiraz etti. "Sizi adınızla çağırmak gerçek bü" saygı göstergesi değil." Mina, "Eğer adamların bana saygısı yoksa, beni nasıl çağırdıkları fark eder mi?" diyerek döndü. "Ayrıca," diye sakin bir tavırla ekledi, "henüz taşıdığım bir rütbe yok." Galdar, Mina'nm kendisini çok üstün gördüğünü, bir ya da iki kademe aşağıya inmesi gerektiğini düşünüyordu. "Belki de 'Gecenin Lordu' olmanız gerektiğini düşünüyorsunuz," diye Neraka

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şövalyeleri 'nin en yüksek rütbesini anarak, şakayla karışık bir öneride bulundu. Mina gülmedi. "Bir gün, Gecenin Lordu benim önümde diz çökecek." Galdar, Lord Targonne'u iyi tanırdı, bu açgözlü, hırslı adamın yere düşmüş bir bakır parayı almak dışında diz çöktüğünü hayal etmek çok zordu. Galdar bu saçma düşünce karşısında ne söyleyeceğini bilemedi, bu yüzden de aklını susuzluktan kavrulmuş birinin suya kavuşmasını andıran bir şekilde zafer rüyasına çevirerek sessiz kaldı. Ona inanmayı çok istiyordu, bunun hayalden daha fazlası olduğuna inanmak istiyordu. "Galdar, eğer yorgun olmadığına eminsen," Mina devam etti, "Senden bir iyilik yapmanı isteyeceğim." Galdar, "Ne isterseniz, Pençe- şey, Mina," dedi bocalayarak. "Yarın bir savaşa gidiyoruz." Mina'nm düzgün teninde kaş çatınca bir çizgi belirdi. "Ne silahım ne de silah kullanma konusunda eğitimim var. Bu gece bunu yapmak için vaktimiz var mı, ne düşünüyorsun?" Galdar'm ağzı açık kaldı. Doğru duyup duymadığını merak etti. O kadar sersemlemişti ki, ille başta hiçbir şey söyleyemedi. "Sen... hiç silah allanmadın mı?" Mina sakince başını hayır anlamında salladı. "Daha önce hiç savaşa katıldın mı, Mina?" Mina tekrar başını iki yana salladı. "Hiç savaş gördün mü?" Galdar çaresizliğe kapılmıştı. "Hayır, Galdar." Mina ona gülümsedi. "Bu yüzden senden yardım yorum. Alıştmna yapmak için yolun biraz aşağısına ineceğiz, böylece Serlerini rahatsız etmemiş oluruz. Endişelenme. Güvende olacaklar. 91 Eğer bir düşman yaklaşırsa Tilkiateşi beni uyarır. Benim öğrenmem içhj hangi silahın en kolay olduğunu düşünüyorsan onu getir." Mina, ardında daha önce eli hiç silah tutmamış ve yarın onları' savaşın içine sokacak olan bu kız için, kendi ve diğerlerinin silahları için, den ona en uygun olanını arayan şaşkın bir Galdar bırakarak, alıştırma yapmak için en uygun yeri bulmak üzere yolun aşağısına yürüdü. Galdar beynini zorladı, sağduyulu olmaya çalıştı. Rüya gerçeğe gerçek de rüyaya benziyordu. Hançerini çekerek ona bir süre baktı, ucunda cıva gibi akan ay ışığını seyretti. Hançerin ucunu Mina'nın yenilediği koluna batırdı. Sızlayan acı ve akan ılık kan kolun gerçek olduğuna işaret ediyor, uyanık olduğunu doğruluyordu. Galdar söz vermişti ve hayatında satmadığı, yumruklamadığı ya da fırlatıp atmadığı tek şey gururuydu. Hançeri kemeri üzerinde bulunan kılıfına geri koydu ve silah stoklarına baktı. Bir kılıç söz konusu bile olamazdı. Mina'yi onun kullanılışı konusunda eğitmek için zaman yoktu, kendine ve etrafındakilere bir düşmana vereceği zarardan daha fazlasını verirdi. Uygun olarak nitelendirebileceği hiçbir şey bulamamıştı, ama sonra sanki ay ışığının özellikle onun dikkatini çekmek için üzerinde parladığı, sabah yıldızı olarak adlandırılan silahı fark etti. Galdar silaha dikkatle baktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Düşünceli bir biçimde kaşlarını çatarak silahı eline aldı. Sabah yıldızı ucu, bu adı almasına neden olan, ona yıldız görünümünü veren sivri dikenlerle süslenmiş bir savaş çekiciydi. Sabah yıldızı ağır değildi, kullanmayı öğrenmek için fazla hüner gerektirmiyordu ve özellikle zırhlı Şövalyelere karşı etkiliydi. Biri düşmanın zırhını sabah yıldızıyla, kırılmış fındık kabuğu gibi basitçe ezerdi. Tabii ki, biri vurma işlemini yaparken, biri de düşmanın silahını engellemeliydi. Galdar küçük bir kalkan aldı ve bir atı nöbette bırakarak silahlarla yoldan aşağı güçlükle yürüdü. "Delirmiş olmalıyım," diye mırıldandı. "Tamamen delirmiş." Mina, muhtemelen uzun zaman önce yol üzerinde ilerleyen ordular tarafından yol kenarı kampı olarak kullanılan, kayaların arasında açık bir alan bulmuştu. Sabah yıldızını alarak eleştiren gözlerle inceledi, ağırlığını ve dengesini ölçmek için kaldırdı. Galdar ona kalkanı nasıl tutma: ı gerektiğini, hangi pozisyonda en iyi sonucu alacağını gösterdi. Sabah yıldızının kullanılışı hakkında bilgi verdi, daha sonra da silaha alışma9 için Mina'ya birkaç basit alıştırma gösterdi. Galdar, Mina'nın çabuk öğrenen bir öğrenci olmasından dolay1 sevinmiş ve rahatlamıştı. Mina'nın görünüşü cılız olsa da kasları y^ yerindeydi. Galdar kendi kalkanını kaldırarak birkaç vuruş yapması11' 92 • n verdi. Kızın ilk vuruşu etkileyiciydi, ikincisi Galdar'ı geriye itekle'. uçüncü vuruş ise kalkanda büyük bir girinti oluşturdu ve Galdar'm folunu iliğine kadar sarstı. "Bu silahtan hoşlandım, Galdar," dedi onaylayarak. "İyi bir seçim yapmışsın." Galdar hırlayarak ağrıyan kolunu ovuşturdu ve kalkanını yere bıraktı. Geniş kılıcını kınından çekti, pelerinin içine sardı, kumaşı iple sıkıca bağladı ve dövüş konumunu aldı. "Şimdi çalışmaya devam ediyoruz," dedi. İki saatlik çalışmanın sonunda Galdar, öğrencisinin gelişimi karşısında hayretler içinde kalmıştı. Nefes almak için ara verirken, "Daha önce hiç asker olarak eğitilmediğinden emin misin?" diye sordu. Mina, "Bu hiçbir zaman olmadı. Bak, sana göstereyim," dedi. Silahını bırakarak, sabah yıldızını kullanan kolunu ay ışığına doğru uzattı. "Dürüstlüğümü sınayabilirsin." Avuç içi, su toplayan yerlerin açılmasından dolayı yumuşak ve kanlıydı. Yaralanndaki acının azap vermesi gerektiği halde, ne sızlamış ne de vuruşlarım engellemişti. Galdar onu gizlemediği bir hayranlıkla izledi. Minotorlann önem verdikleri tek bir erdem varsa, o da duygularını göstermeden acıya katlanabilme yeteneğiydi. "Büyük bir savaşçının ruhu senin içinde yaşıyor olmalı, Mina. Halkım böyle bir şeyin mümkün olduğuna inanır.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Savaşçılarımızdan biri savaşta cesurca öldüğü zaman, onun ruhunun bizimkine girmesi umuduyla onun kalbini söküp yemek benim kabilemde bir gelenektir." Mina, "Yiyeceğim tek kalp düşmanlarıma ait olanlardır," dedi. "Gücüm ve yeteneğim bana tanrım tarafından verildi." Sabah yıldızını almak için eğildi. "Hayır, bu gece daha fazla idman yok," dedi Galdar, sabah yıldızını Mina'nm parmaklan arasından kaparak. "Bu yaralarla ilgilenmeliyiz. Çok kötü gözüküyorlar," dedi, Mina'ya bakarak. "Bir silahı tutmaktan öte, ellerini atının dizginlerine bile koyamayacağından korkuyorum. Belki sen iyileşene kadar burada birkaç gün beklemeliyiz." "Yann Sanction'a ulaşmalıyız," dedi Mina. "Böyle emredildi. Bir Sun sonra vanrsak, savaş bitmiş olacak. Kuvvetlerimiz korkunç bir yenilgiye uğrayacak." Galdar, "Sanction uzun zamandır kuşatma altında," dedi ona inanayarak. "Aptal Solamniyahlar şehri yöneten Hogan Bight soytansıyla laŞma yaptıklanndan beri. Onlan yerlerinden çıkartamıyoruz, onlar 93 da bizi geri püskürtecek güce sahip değiller. Savaş çıkmaza girmiş d« rumda. Surlara her gün saldırıyoruz, onlar da savunuyor. Siviller ölüydB Şehrin bazı kısımlarında yangınlar var. Eninde sonunda bundan yorgı^ düşüp teslim olacaklar. Kuşatma bir yıldan fazladır devam ediyor, n bir günün fark yaratacağını zannetmiyorum. Burada kal ve dinlen." Mina, "Görmüyorsun, çünkü gözlerin henüz tamamıyla açılmadı," dedi. "Bana ellerimi yıkamam için biraz su ve kandan temizlenmek içi^ biraz bez getir. Korkma. Ata binmek ve savaşmak için gücüm olacak™ Galdar, "Niye kendini iyileştirmiyorsun, Mina?" diye öneride bulundu, onu sınıyor, başa bir mucize görmeyi umuyordu. "Beni iyileştirdiğin gibi kendini de iyileştir." Mina'nın amber gözleri yaklaşan şafağın ışığını yakaladı, yeni yeni aydınlanan gökyüzüne baktı. Şafağı inceledi ve Galdar'ın aklına onun çoktan yarınki günbatımını görmekte olduğu düşüncesi geldi. Mina, "Yüzlercesi büyük acılar içinde ölecek," dedi yumuşak bir ses tonuyla. "Acıya onlara övgü olsun diye katlanıyorum. Onu tanrıma bir hediye olarak veriyorum. Diğerlerini uyandır, Galdar, vakit geldi." Galdar, adamların yansından fazlasının gece savurdukları tehditler uyarınca oradan ayrılmalarını bekliyordu. Kampa dönüşünde bütün adamların çoktan uyanmış ve hareket halinde olduklarını gördü. Moralleri son derece düzgündü, kendilerinden emin, heyecanlı, o gün yapacakları kahramanlıkları konuşuyorlardı. Bahsettikleri kahramanlıklar rüyada uyanıkken olduğundan daha gerçek gelmişti onlara. Mina onların arasında belirdi, hâlâ kanayan ellerinde kalkanı ve sabah yıldızını taşıyordu. Galdar onu kaygıyla izledi. Mina idman ve bir gün önceki yolculuktan dolayı bitkindi. Yolun üzerinde öylece, yalnız bir halde dururken gözüne ne kadar da ölümlü ve kırılgan gözükmüştü. Başını eğmiş, omuzları sarkmıştı. Elleri yanıyor ve sızlıyor, kaslan da ağrıyor olmalıydı. Derin bir iç çekti ve sanki devam etmeye gücü olup olmadığını sorguluyor gibi gökyüzüne doğru baktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şövalyeleri kılıçlarını kaldırdılar ve onlan kalkanlarına selamlarcasma vurdular. "Mina! Mina!" diye şarkı söylediler ve şarkıları dağlardan geriye boru sesinin heyecanlı sesiyle birlikte yankılandı. Mina başını kaldırdı. Selam onun dalgalanan ruhu için bir şaraptıDudakları aralandı, onun içine işlemesine izin verdi. Bezginlik üzerinden parçalanmış paçavralar gibi akıp gidiyordu. Zırhı doğan güneşin rerdd1 ışığında kıpkırmızı parlıyordu. Mina adamlara, "Güçle ilerleyin. Bugün atlarımızı zafere sürüyoruz," dedi ve Şövalyeler çılgınca tezahürat yaptılar. 94 Buyruğu üzerine Tilkiateşi yanma geldi. Mina ata bindi ve u «ayan, su toplamış elleriyle dizginleri kararlı bir biçimde yakaladı. Onun yanında yerini alan ve üzengisinin hizasında koşan Galdar, Mina'nm boynunda gümüş zincire bağlı gümüş bir madalyon taşıdığını fark etti. Madalyonun üzerindeki kabartmayı görmek için ona yakından baktı. Madalyon boştu. Üzerinde hiçbir işaret olmayan düz bir gümüştü. Garip- Biri neden boş bir madalyon taksmdı ki? Sormak için hiçbir şansı fırsatı bulamadı, zira tam o anda Mina mahmuzlannı atın yan tarafına vurmuştu. Tilkiateşi yoldan aşağıya dörtnala koştu. Mina'nm Şövalyeleri de arkasından gittiler. 95 6 CARAMON MAjEREİN CENAZESİ Güneş doğduğunda -altın ve morun, yoğun ve canlı bir kırmızıyla bir olduğu muhteşem bir şafaktı- gece boyunca uyumamış olan Solace Halkı içeride yatan cesur, iyi yürekli ve kibar adama olan sevgi ve saygılarını göstermek için Son Yuva Hanı'nm dışında toplanmıştı. Çok az konuşma vardı. Sessizlik içinde duran insanlar eninde sonunda herkesin üzerine düşecek olan büyük sessizliği işaret ediyordu. Anneler, ışıklarla panldayan hana bakan, ne olduğunu anlamayan, sadece büyük ve korkunç bir şeyin olduğunu sezen sıkıntılı çocuklarını susturdular. Bu sezgi çocukların daha şekillenmemiş zihinlerinde kendini göstermişti, bunu ömürlerinin son günlerinde bile hatırlayacaklardı. Tas, "Gerçekten üzgünüm, Laura," demişti şafaktan önceki durgun saatte. Laura, Caramon'un kahvaltı etmeyi alışkanlık haline getirdig1 masanın yanında duruyordu. Orada hiçbir şey yapmadan, hiçbir şeye bakmadan durmaktaydı, yüzü solgun ve bitkindi. Tas ona, "Caramon benim dünyadaki en iyi dostumdu," dedi. "Sağ ol." Laura gülümsemişti, ama gülüşü titriyordu. Gözleri ağla" maktan kızarmıştı. 96

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tasslehoff." Kender, Laura'nm ismini unutmuş olduğunu düşünerek ona hatırlattı. "Evet." Laura tedirgin gözüküyordu, "iı... TasslehofF." "Ben, TasslehofF Burrfoot'um. Ta kendisi," diye ekledi kender otuz di adaşmı -köpekler de sayılırsa otuz dokuz- hatırlayarak. "Caramon Lni tanıdı. Bana sarıldı ve beni gördüğüne sevindiğini söyledi." Laura ona kararsızca baktı. "Tasslehoffa benzediğin kesin. Ama u en son gördüğümde ben küçük bir kızdım; üstelik de bütün kenderler birbirlerine benziyor ve tüm bunlar bana mantıklı gelmiyor! Tasslehoff Burrfoot otuz yıl önce ölmüştü!" Tas, zamanda yolculuk etmeyi sağlayan aletten ve Fizban'm bu aleti yanlış kurmasından dolayı ilk seferinde Caramon'un cenazesine yetişemediğinden ve konuşmasını yapamadığından bahsedecekti, ama duyduğu acı boğazını düğümlemişti ve sözlerinin dışan çıkmasına izin vermiyordu. Laura'nm bakışları hanın merdivenlerine yöneldi. Gözleri yine yaşlarla doldu. Başını ellerinin içine aldı. "Görürsün," dedi Tas, Laura'nm omuzuna hafifçe vurarak. "Palin birazdan burada olacak. O benim kim olduğumu biliyor, o her şeyi açıklayacak." Laura, "Palin burada olmayacak," diyerek hıçkırıklara boğuldu. "Ona haber veremem. Bu çok tehlikeli! Öz babası öldü ve onun cenazesine gelemiyor. Onun karısıyla benim sevgili kız kardeşim, ejderhanın yollan kapatmasından bu yana Liman'da kapana kısıldılar. Babama güle güle demek için sadece ben buradayım. Bu çok zor! Katlanılmayacak kadar!" Tas, "Eh, tabii ki, Palin burada olacak," diye belirtti, hangi ejderhanın neden yollan kapattığını merak ederek. Sormak istedi, ama kafasındaki diğer somlar karşısında bu, ilk sırayı alamamıştı. "Burada, handa kalan genç bir büyücü var. On Yedi Numaralı Oda'da. Adı... Neyse, adını unuttum, ama onu VVayreth'teki Yüksek Büyücülük Kulesi'ne göndereceksin, Palin'in Beyaz Cübbeliler Tarikatı'nm Başkam olduğu yere." "Wayreth'teki ne kulesi?" diye sordu Laura. Ağlamayı kesmişti ve kafası kanşmış gibiydi. "Kule gitti, yok oldu, Palanthas'taki kule gibi. a'in, Büyücülük Akademisi'nin başıydı, ama artık değil. Ejderha Beryl akademiyi bir yıl önce yok etti. Ve On Yedi Numaralı Oda diye bir oda y°*. Han ikinci kez tekrar inşa edildiğinden beri." Hatırlamaya çalışmakla meşgul olan Tas, onu dinlemiyordu. "Palin bazdan gelecek, Dalamar'ı da getirecek ve Jenna'yı da. Palin, haberci97 , ri P;,,aJine Tapmağı'nda bulunan Leydi Crysania'ya ve Que-shu'daki AV' ve Nehiryelı'ne ve Laurana'ya ve Giltbas'a ve Silvanestı'deki S ™shei'ye gönderecek. Hepsi burada olacaklar böylece biz... bız..« 1 aıira ona sanki bir anda iki kafası çıkmış gibi bakıyordu. Tas bunil Mi Vnrdu Çünkü 0 da aynı ifadeyi bir trol bunu yaptığında kendi yüzünde hissetmişti- Laura, gözlerim Tas'tan ayırmadan yavaşça ondan uzakla| maya-S^ buraya otur," dedi, sesi sakin ve çok kibardı. "Buraya otur ve hen beA sana büyük bir tabak-" "Bıharatlı patates mi?" diye Tas büyük bir hevesle sordu. Eger

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


boğazmciaki düğümden kurtulmasını sağlayacak tek şey varsa, o da Otik'in baharatlı patatesiydi. -pvet koca bir tabak dolusu baharatlı patates. Bu sabah henüz ateşi akmadık ve aşçı da o kadar üzgündü ki, ona bugün izin verdim, o yüzH biraz zaman alabilir. Sen otur ve bir yere gitmeyeceğine dair söz ver" de^i Laura masadan uzaklaşırken. Kendisiyle Tas'm arasına bir ccmdalvt' kaydırdı. . . ] -Zaten hiçbir yere gitmiyorum," Tas kendim öne doğru eğerek soz veT(\\ 'Cenazede konuşma yapmam gerek, biliyorsun." '"gvet bu doğru." Laura bir süre bir şey söyleyemeyeceğim ansterecek şekilde dudaklarını sımsıkı kapadı. Derin bir nefes alarak ekledi 'Cenazede konuşman gerekiyor. Burada dur, sen iyi bu- kender<ivi' ve 'kender' kelimeleri birbirlerine bağlantılı olarak çok seyrek Imllanıiırdı Tasslehoff zamanını masaya oturarak, iyi bir kendenn nasıl \tl gerektiğini ve kendisinin de onlardan biri olup olmadığını d" üneısk geçidi. Bir kahraman olmasından dolayı muhtemelen öyle «M„&u*u varsaydı. Bu soruyu memnuniyetle cevaplayarak, notlanm °I w konuşmasının provasını yaptı; bir taraftan da kendi kendisine arkadaşlık etmek ve üzüntünün nefes borusunda daha aşağılara inmesini sağlam* için ufak bir ezgi mırıldanıyordu. g uura'yı genç bir adamla, belki de On Yedi Numaralı Oda dakı hıivürifite konuşurken duydu, ama konu hasta, aklını kaybetmiş ve 33 olabilecek olan zavallı biriyle ilgili olduğundan Tas konuşup £™3kulak asmadı. Başka bir zaman olsa Tas tehlikeli, hasta, akln Sn*Ş birim görmekle ilgilenebilirdi, ama halı hazırda ilgilen^ IZAZ bir konuşması vardı ve bu nedenle yolculuğunun birinci neden ya da'daha doğrusu ikinci nedeni- olduğundan, konuşmasına konsanu °ldU' ^üzünde sert bir ifadeyle başında duran uzun boylu bir adamı ft «* 98 fiğinde de yanında bir tabak patates ve bir maşrapa birayla hâlâ konuşsına konsantre olmuş durumdaydı. "Oo, merhaba," dedi Tas, yüzünde bir gülümsemeyle yukarı baktığında bu uzun boylu adamm dün onu tutuklayan ve son derece iyi dostu ofan Şövalye olduğunu gördü. Şövalye iyi bir dost olduğundan, Tas'm onun ismini hatırlayamamış olması büyük bir ayıptı, "Lütfen otur. Biraz natates ister misin? Ya da biraz yumurta?" Şövalye bütün ikramları, yemeyi ya da içmeyi reddetti. Tas'm karşısına oturarak onu sert bir ifadeyle süzdü. Şövalye, "Anladığım kadarıyla buralarda sorun çıkanyormuşsun," dedi soğuk ve hissiz, berbat bir ses tonuyla. Bu konuşma tam da Tasslehoffun hiçbir sorun yaratmadığı için kendiyle gurur duyduğu anda geçmişti. Masada sakince oturuyor, Caramon'un gidişiyle ilgili üzüntülü düşünceleri ve birlikte geçirdikleri zamanlar hakkında da mutlu düşünceleri aklından geçiriyordu. Şu ağaçtan kutunun içinde ilginç bir şey olup olmadığına bir kez bile merak edip bakmamıştı. Sadece daha önceki teftişlerinden gelen alışkanlığıyla bir gümuş sandığı fark etmişti, bir de nasıl eline geçtiğini şimdi hatırla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


madığı ve birinin düşürmüş olduğunu varsaydığı garip bir para kesesi almıştı. Cenazeden sonra onu mutlaka sahibine geri verecekti. Bu yüzden Şövalye'nin imasına haklı bir şekilde kırılmıştı. Gözlerini -aslına bakılırsa onu düelloya davet eden gözlerini- sertçe Şövalye'nin üzerine kilitledi. "Çirkinlik etmeye çalışmadığından eminim," dedi Tas. "Canın sıkılmış. Anlıyorum." Şövalye'nin yüzü garip bir renk aldı, gittikçe kızaran, hatta morlaşan bir renk. Bir şey söylemeye çalıştı, ama o kadar sinirliydi ki, ağzını açtığı zaman ancak kekeleyebildi. "Sorunun ne olduğunu anladım," dedi Tas, kendini düzelterek. "Beni anlamamana şaşmamak lazım. 'Çirkin'i gerçek anlamıyla 'çirkin' olarak kullanmadım. Senin mizacını kastediyordum, yüzünü değil, yüzün de dikkate değer bir çirkinlikte olmasına rağmen. Daha çirkin bir yüz gördüğümü hatırlamıyorum. Yüzünü onaramazsm ve belki bir ^olamniyalı Şövalye olarak mizacını da, ama bir hata yapıyorsun. Hiçbir sorun çıkartmıyordum. Bu masada oturup, hiç de fena sayılmayacak Patatesleri yiyordum. Sen de biraz istemediğinden emin misin? Peki, jjğer istemiyorsan ben bunlan bitireceğim. Nerede kalmıştım? Ah, evet. urada oturmuş yemek yiyor ve konuşmam üzerinde çalışıyordum. Cenaze için." Şövalye nihayet kekelemeden konuşmayı başardığında bu seferki tonu olabildiğince sert ve soğuktu. "Hanın sahibi Laura müşteriler99 den birine onu, garip ve mantıksız açıklamalarınla korkuttuğunu söylemiş. Üstlerim beni seni tekrar hapse götürmem için gönderdi, Aynca bilmek istiyorlar," diye ekledi, ses tonu korkunçtu, "bu sabah hapisten kaçmayı nasıl becerebildin?" "Seninle birlikte hapse dönmekten mutluluk duyacağım. Çok güzel bir hapishaneydi," diye cevap verdi Tas, kibarca. "Daha önce hiç kender geçirmez bir hapishane görmemiştim. Cenazeden sonra seninle geleceğim. Bir defa cenazeyi kaçırdım, biliyorsun. Tekrar kaçıramam. Tüh! Hayır, unuttum." Tas içini çekti. "Seninle hapse geri dönemem." Gerçekten Şövalye'nin adını hatırlayabilmeyi diliyordu. Sormak istemiyordu. Bu kibar bir davranış olmazdı. "Kendi zamanıma dönmem gerekiyor. Fizban'a oyalanmayacağıma dair söz verdim. Hapishanenizi belki başka bir zaman ziyaret ederim." "Belki de kalmasına izin vermelisiniz, Sör Gerard," dedi Laura; onlann yanında durmak için geldi, ellerini önlüğüne sürtüyordu. "Çok kararlı gözüküyor ve bir sorun çıkartmasını istemiyonım. Hem," -gözlerinden yaşlar akmaya başladı- "belki de gerçeği söylüyordur! Ne de olsa babam onun Tasslehoff olduğu kanısındaydı." Gerard! Tas rahatlamıştı. Şövalye'nin adı Gerard'dı. "Öyle miydi?" Gerard kuşkuluydu. "Öyle mi dedi?" "Evet," dedi Laura, gözlerini önlüğüne silerek. "Kender hana yürüyerek girdi. Babam her zamanki yerinde oturuyordu. Kender ona doğru yürüdü ve, 'Merhaba, Caramon! Senin cenazende konuşma yapmak için geldim. Biraz erken, ama neler söyleyeceğimi duymaktan hoşlanacağını düşündüm,' dedi ve babam da ona şaşkınlıkla baktı. İlk başta ona inandığını düşünmüyordum, ama daha sonra ona daha yakından baktı ve, 'Tas!' diye bağırdı. Sonra da ona sanldı." "Sanldı." Tas burnunu çekmek zorunda olduğunu hissetti. "Bana sanldı ve beni gördüğüne sevindiğini söyledi, bunca zamandır nerede

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olduğumu sordu. Bunun çok uzun bir hikâye olduğunu söyledim, zaman onun bolca sahip olduğu bir şey değildi; bu yüzden de ona ilk önce konuşmamı dinlettim." Akmakta olan burnunu kol yenine sildi. "Belki de cenazeye kalmasına izin verebiliriz," diye ısrar etti Laura. "Bence bu babamı da memnun ederdi. Eğer sen... sadece ona göz kulak olursan." Gerard'm kararsızlığı yüzünden okunuyordu. Kadınla tartışmaya bile kalkıştı, ama Laura karannı vermişti ve annesine çok benziyordu Eğer karannı verdiyse, bir ejderha ordusu bile onu yerinden oynanmazdı. Laura, güneş ışığını, yaşamı ve ölüye saygılarım sunmaya gelm1? 100 irileri içeri almak için hanın kapılarını açtı. Caramon Majere, çok vdiği hanın büyük şöminesinin önünde basit tahta bir tabutun içinde tıyordu. Ateş yanmıyordu, ızgara sadece küllerle doluydu. Solace'm hafla tek sıra halinde tabutun yanından geçiyor, her biri durup ölüye bir ev sunuyordu - sessiz bir veda, sakin bir dua, en sevilen oyuncak, yeni toplanmış çiçekler... Yas içindekiler Caramon'un ifadesinin huzurlu, hatta sevgili karısı Tika'y1 kaybettikten sonra hiç görmedikleri kadar neşeli olduğunu fark ettiler. İnsanlar, "Bir yerlerde birlikteler," diyerek gözyaşları arasından gülümsediler. Laura kapının yanında durmuş, taziyeleri kabul ediyordu. Çalışırken giydiği kıyafetler içindeydi - kar beyazı bir gömlek, temiz bir önlük, beyaz jüponlu kraliyet mavisi renginde şık bir etek. İnsanlar onun neden baştan aşağıya siyah giyinmediğim merak ettiler. "Babam bunu yapmamı istemezdi," verdiği tek cevaptı. İnsanlar babalarını uğurlayan tek aile üyesinin Laura olmasının üzücü olduğunu söylemekteydi. Kız kardeşi Dezra, ejderha Beryl, Liman'a saldırdığında Han'ın meşhur birası için şerbetçiotu satın almaktaydı ve o zamandan beri orada kapana kısılmıştı. Dezra, kız kardeşine iyi ve güvende olduğuna dair haber vermeyi başarmıştı, ama geri dönmeye cesaret edememişti, yollar yolculuk edenler için güvenli değildi. Caramon'un oğlu Palin ise Solace'tan ayrılıp gizli yolculuklarından birine çıkmıştı. Laura onun nerede olduğunu biliyorduysa bile, söylemiyordu. Portre ressamı olarak ün kazanmış karısı Usha da, Dezra'ya arkadaşlık etmek için Liman'a gitmişti. İçlerinde Neraka Şövalyeleri 'nin kumandanlarının da bulunduğu kumandanların ailelerini resmetmişti; kendisi ve Dezra için güvenli bir geçiş sağlamak amacıyla çeşitli görüşmelerde bulunmaktaydı. Usha'nm çocukları, Ulin ve Linsha, kendi maceralarının peşindeydiler. Bir Solamniya Şövalyesi olan Linsha'dan aylardır haber alınmamıştı. Ulin ise sihirli bir kalıntının rapor edildiğini duyduktan sonra ortadan kaybolmuştu, Palanthas'ta olduğuna inanılıyordu. Tas nöbet altında bir baraka içine oturuyordu, Şövalye Gerard'm yanındaydı. İnsanların içeride sıralanışını seyrederken başını mem-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nuniyetsizlikle sallamaktaydı. Tasslehoff, "Ama sana söylüyorum, Caramon'un cenazesinin °>'le olmaması gerekir," diye ısrarla tekrar ediyordu. 'Kapa çeneni, seni küçük iblis," diye Gerard kısık ama haşin bir s tonuyla emretti. "Senin her şeyi daha çekilmez kılan aptal gevezelerin olmadan da Laura ve babasının arkadaşları için bu olay yeterince 101 zor." Sözlerini vurgulamak için kenderi omzundan tutarak iyice bisl sarstı. Tas, "Canımı acıtıyorsun," diyerek itiraz etti. Gerard, "Güzel," diyerek hırladı. "Şimdi sessiz ol ve sana denildiği gibi yap." Tas sessiz kaldı, bu onun için dikkate değer bir hünerdi, ama arkadaşlarının tümünün de kabul edeceği gibi, o anda yapılması çok zor olmayan bir davranıştı. Alışılmamış sessizliği, boğazında hâlâ düğümlenmiş duran ve kolay kolay yutamayacakmış gibi görünen üzüntüye bağlıydı. Üzüntü aklını dağıtan ve düşünmesini güçleştiren zihin karışıklığıyla karışmıştı. Caramon'un cenazesi hiç de olması gerektiği gibi gitmiyordu. Tas bunu biliyordu, çünkü daha önce Caramon'un cenazesinde bulunmuştu ve nasıl olduğunu hatırlıyordu. Şimdiki gibi değildi. Bu nedenle Tas hiç de beklediği kadar iyi vakit geçirmiyordu. Olanlar yanlıştı. Hepsi yanlış: Tamamıyla yanlış. Bütünüyle ve onarılamaz şekilde yanlış. Burada olması gereken yüksek mevki sahiplerinden hiçbiri yoktu. Palin gelmemişti; Tas, Laura'nm haklı olduğunu ve Palin'in gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştı. Leydi Crysania gelmemişti. Altmay ve Nehiryeli ortada yoktu. Dalamar, gölgeler içinde belirip, herkesi korkutarak aniden ortaya çıkmamıştı. Tas, konuşmasını yapamayacağını fark etmişti. Boğazmdaki düğüm fazla büyüktü ve ona izin vermeyecekti. İşte yanlış olan başka bir şey daha. Kalabalık oldukça büyüktü - Solace'm tüm ahalisi ve çevredeki cemaat bu sevgili adama son saygılarını göstermeye ve anısını yüceltmeye gelmişlerdi. Ama kalabalık Caramon'un ilk cenaze törenindeki kadar büyük değildi. Caramon sevdiği Han'ın yanma, karısı ve oğullarının mezarlarının yanına gömüldü. Caramon'un Tika'nm anısına diktiği valen ağacı fidanlığı gençti ve gittikçe gelişiyordu. Ölen oğullan için diktiği fıdanlarsa tamamıyla büyümüştü. Ağaçlar, Caramon'un cenazesinde Şövalye olmayan biri için nadiren uygulanan bir töreni gerçekleştiren ve gömüleceği yere kadar tabuta refakat eden Solamniyalı Şövalyeler kadar dimdik ve gururlu görünüyorlardı. Laura babasının anısına, Solace'm tam kalbine, annesi için diktiği ağacın yanma bir valen ağacı dikti. Çift, yıllar boyunca Solace'm kalbi olmuşta ve herkes de bunun uygun olduğunu düşünüyordu. Fidan dünyada kaybolmuş ve terk edilmiş gibi gözüküyor, zorla ayakta duruyordu. İnsanlar kalplerindekini söylediler, saygılarını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gösterdiler. Şövalyeler kılıçlarını ağırbaşlı yüzlerle kınlarına koydular ve 102 enaze sona erdi. Herkes akşam yemeği için evlerine döndü. Mızrak Savaşı sırasında kızıl ejderha Han'ı kaldırıp ağacından fırlattığından beri Han ilk kez kapanıyordu. Laura'nın arkadaşları onun vahıız geçen bu ilk gecesini birlikte geçirmeyi önerdiler, ama o reddetti; kendi başına yas tutmak istediğini söyledi. Laura, nihayet işe geldiğinde damlattığı yaşlar yüzünden yemeğe tuz koymaya ihtiyacı kalmayacak kadar üzgün olan Aşçı'yı eve gönderdi. Lağım cücesiyse, Caramon'un ölümünü duyduğu andan itibaren çöktüğü köşeden henüz hareket etmemişti- Gözlerinden yaşlar boşalıp feryat figan ederek ağlamış ve nihayet ağlaya ağlaya uykuya dalınca herkes rahat bir nefes almıştı. "Hoşça kal, Laura," dedi Tas elini uzatarak. O ve Gerard en son gidenlerdi; kender herkes gidene kadar yerinden kımıldamayı reddetmişti ve artık hiçbir şeyin olması gerektiği gibi olmadığından kesinlikle emin olmuştu. "Cenaze çok güzeldi. Diğer cenaze kadar değil, ama sanırını sen bu konuda bir şey yapamazdın. Gerçekten ne olup bittiğini anlamıyorum. Belki de bu yüzden Caramon, Sör Gerard'a beni Dalamar'a götürmesini söyledi; bunu yapacaktım, ama Fizban benim burada gezip tozduğumu düşünebilir. Ama, her neyse, hoşça kal ve teşekkür ederim." Laura artık kaygısız ve neşeli olmayan, terk edilmiş, yoksun ve mahzun gözüken kendere baktı. Birden onun yanına çömeldi ve kollarını ona doladı. "Senin Tasslehoff olduğuna gerçekten inanıyorum!" dedi yumuşak ve kesin bir ses tonuyla. "Geldiğin için teşekkürler." Tas'ın küçük vücudunu kucakladı, sonra döndü ve Majere ailesinin özel odasının bulunduğu kapıya doğru koştu. "Kapıyı kilitler misiniz, Sör Gerard?" diye seslendi omzunun üzerinden ve kapıyı kapatarak ardından kilitledi. Han sessizdi. Duyulabilen tek ses valen ağacındaki yaprakların hışırtısı ve dalların gıcırtısıydı. Hışırtıda ağlamayı andıran bir şeyler vardı, dallar da sızlanıyor gibiydi. Tas daha önce Han'ı hiç boş görmemişti. Etrafa bakmırken, beş yıllık bir ayrılıktan sonra hep birlikte burada buluştukları geceyi hatırladı. Flint'in yüzünü görebiliyor ve aksi yakınmalarını duyabiliyordu, Caramon'un ikiz kardeşinin yanında Koruyucu bir şekilde oturduğunu görebiliyordu, Raistlin'in her şeyi dikkatle inceleyen keskin gözlerini görebiliyordu. Neredeyse Altmay'm Şarkısını bile duyabiliyordu. Asa parlak maviyle ışıl ışıl Ve ikisi de yok oluyor; Otlaklar soldu ve kapıyı çaldı sonbahar. 103 Tas, "Herkes yok oldu," dedi kendi kendine ve yine burnunu çekti, "Haydi gidelim," dedi Gerard. Eli Tas'm omzunda, Şövalye kenderi kapıya götürdü ve burada kenderi durdurarak her nasılsa keselerine yuvarlanmış birkaç değerli

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


parçayı çıkarttı. Gerard eşyalan sahiplerinin alması için barın üstüne bıraktı. Daha sonra, kapının yanında bir kancada asılı duran anahtarı aldı ve kapıyı kilitledi. İlerleyen saatlerde birinin odaya ihtiyacı olursa diye anahtarı Han'ın dışında duran kancaya astı ve sonra kenderi merdivenlerden aşağıya indirdi. Tas, "Nereye gidiyoruz?" diye sordu. "Taşıdığın bohça nedir? İçine bakabilir miyim? Beni Dalamar'ı görmeye götürecek misin? Onu uzun zamandır görmedim. Hiç Dalamar'la tanışmamın hikâyesini duymuş muydun? Caramon ve ben-" "Sen şu çeneni kapasana. Bunu yapabilirsin, değil mi?" diye Gerard hırçın ve kaba bir biçimde sordu. "Gevezeliğin başımı ağrıtıyor. Nereye gittiğimize gelince, garnizona geri dönüyoruz. Sözünü ettiğin bohçaya gelince de, eğer ona elini sürersen seni kılıcımla deşerim." Tas'm defalarca sorup durmasına, tahmin etmeye çalışmasına, doğru tahmin edip etmediğini sormasına, Gerard'm ona bir ipucu verip veremeyeceğine dair konuşup durmasına rağmen Şövalye, bundan başka hiçbir şey söylememeye kararlıydı. Bohçanın içindeki ekmek kutusundan daha mı büyüktü? Yoksa bir kedi miydi? Ekmek kutusu içindeki bir kedi miydi? Hiçbiri işe yaramamıştı. Şövalye tek bir söz söylememişti. Kenderi sıkı sıkı tutuyordu. İkisi birlikte Solamniya garnizonuna vardılar. Görevdeki nöbetçiler Şövalye'yi soğuk bir tavırla selamladılar. Gerard selamlarına karşılık vermedi, ama Kalkanın Efendisi'ni görmesi gerektiğini söyledi. Kalkanın Efendisi'nin kendi heyetinden olan nöbetçiler, lordun cenazeden yeni döndüğünü ve rahatsız edilmemesi için emir verdiğini söylediler. Gerard'm talebinin niteliğini bilmek istiyorlardı. "Özel bir konu," dedi Şövalye. "Lorduna Ölçü konusunda bir yargı istediğimi söyle. İhtiyacım acil." Nöbetçilerden biri oradan ayrıldı. Biraz sonra geri döndü ve isteksizce Sör Gerard'm içeri girebileceğini söyledi. Gerard, Tasslehoff'la birlikte içeri girecek oldu. "Yavaş olun, efendim," dedi nöbetçi, silahıyla yollarını keserek. "Kalkanın Efendisi bir kender hakkında hiçbir şey söylemedi." "Kender benim gözetimimde," dedi Gerard, "lordun kendisi tarafından emredildiği gibi. Onu benim himayemden ayırmaman1 söylendi. Lord Cenaplan'yla olan görüşmem süresince -ki bu saatler 104 tabifc içinde bulunduğum ikilem hayli karışık- etrafa zarar vermeye5jni ve döndüğümde burada olacağını garanti ederseniz, onu sizinle . yakmaktan memnuniyet duyanm." Şövalye tereddüt etti. Gerard, "Size büyücü Dalamar'la ilk karşılaşmasının hikâyesini anlatmaktan büyük zevk alacaktır," diye ekledi kısaca. "Götür onu," dedi Şövalye. Tas ve muhafızı, hepsi keskin uçlarla sonuçlanan tahta direklerden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yapılmış uzun çitin ortasında duran bir geçitten geçtiler. Garnizonun içinde atlar için ahırlar, ok talimi için yapılmış küçük bir hedef tahtası bulunan eğitim alanı ve birkaç bina bulunuyordu. Garnizon çok büyüklerden biri değildi. Kahramanlann Kabri'ni koruyan muhafızlar için bir ev olarak kurulan garnizon, ejderha Beryl'in saldırısına karşı Solace'm belki de son savunması olacağı düşünülerek Şövalyeleri barındıracak şekilde genişletilmişti. Gerard, ejderhayla olacak savaşın yakın olması nedeniyle, mezarı korumakla görevli olduğu günlerin sonuna yaklaşıyor olabileceğini düşünüyordu, gerçi o ve diğer Şövalyeler bundan kimseye bahsetmeme konusunda emir almışlardı. Şövalyelerin, Beryl'in Solace'a doğru ilerleyeceği hakkında hiçbir kanıtları yoktu ve onu saldırması için tahrik etmek de istemiyorlardı. Ama Solamniyalı kumandanlar sessizce planlar yapıyordu. Şarampolün içindeki uzun, alçak bir bina Şövalyeler ve onların emri altındaki askerler için yapılmış bir yatakhaneydi. Bununla birlikte, ambar olarak kullanılan birkaç ek bina ve garnizon başkanının geçici konutunun da içinde olduğu bir idari bina bulunuyordu. Bu konut da başkanın yazıhanesi gibi iki katlıydı. Lordun yaveri Gerard'ı karşıladı ve ona içeriye kadar eşlik etti. "Lordum birazdan burada olacak, Sör Gerard," dedi yaver. Bir kadın, "Gerard!" diye seslendi. "Seni görmek ne güzel! Senin ismini duyduğuma emindim." Leydi Warren altmış yaşlarında, ak saçlı ve teni ılık çay renginde, güzel bir kadındı. Kırk yıllık evlilikleri boyunca kocasına bütün yolculuklarında eşlik etmişti. Diğer askerler kadar aksi ve tok sözlü olan kadının üzerinde, una bulanmış bir önlük vardı. Gerard'ı yanağından öptü -bu sırada Gerard sert bir ifadeyle, miğferi kolunun altında duruyordu- ve kendere yan yan baktı. "Eyvah," dedi. "Midge!" diye evin arkasına bütün savaş alanını eletebilecek bir nidayla seslendi. "Mücevherlerimi kilitle!" "Tasslehoff Burrfoot, hanımefendi," dedi Tas elini uzatarak. 105 Leydi Warren, "Bugünlerde kim değil ki?" diye yanıt verip unia kaplı, birkaç ilginç görünümlü yüzüğün parladığı ellerini çabucak önlüğünün altına soktu. "Sevgili baban ve annen nasıllar, Gerard?" "Gayet iyiler, teşekkür ederim, hanımefendi," dedi Gerard. "Seni yaramaz çocuk." Bayan Warren parmağını ona doğru salla, yaı-ak, Gerard'ı azarladı. "Sağlıklan hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. İki aydır annene yazmamışsın. Kocama yakınma dolu mektuplar yazıyor ve üzüntü içinde senin iyi olup olmadığını sorup duruyor. Anneni bu kadar merakta bırakman yanlış! Lord senin annene bugün mektup yazacağına dair söz verdi. Şimdi burada onunlayken seni oturtup bir mektup yazdırırsa hiç şaşırmam." "Evet, hanımefendi," dedi Gerard. "Şimdi gidip yemeğimi pişirmeyi bitirmeliyim. Midge ve ben zavallı Laura'ya Han için yüz somun ekmek götürüyoruz. Ah, Solace için üzücü bir gün." Leydi Warren yüzünü geride un lekesi bırakarak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


eliyle sildi. "Evet, hanımefendi," dedi Gerard. "Şimdi içeri girebilirsiniz," dedi yaver ve ana salondan lordun kişisel bölümlerine giden kapıyı açtı. Bayan Warren, Gerard'ın annesine selamının iletilmesi sözünü aldıktan sonra odayı terk etti. Gerard bunu yapacağına dair söz verdiğinde sesi ifadesizdi. Eğilip selam verdikten sonra yaveri takip etmek için ayrıldı. Orta yaşta, teni Güney Ergoth halkı gibi siyahi olan, iri yan bir adam Gerard'ı sıcak bir selamla karşıladı, Gerard da bu karşılamaya aynı şekilde ve alışılmamış bir sıcaklıkta karşılık verdi. "Uğradığına sevindim, Gerard!" dedi Lord Warren. "Gel, otur. Demek kender bu, öyle mi?" "Evet, efendim. Teşekkür ederim, efendim. Az sonra yanınızda olacağım." Gerard, Tas'ı bir iskemleye oturttu, onu birden aşağıya iterek uzun bir ip çıkardı. O kadar hızlı hareket ediyordu ki, Tas'm karşı çıkacak vakti kalmamıştı, Şövalye kenderin bileklerini iskemlenin kollanna bağladı. Sonra bir ağız tıkacı çıkardı ve onu Tas'm ağzının etrafına sardı. "Bu gerekli mi?" diye sordu Lord Warren yumuşak başlılıkla. Gerard, "Eğer uzaktan yakından makul sayılabilecek bir konuşma yapmak istiyorsak, evet, efendim," diye cevap verdi, kendine bir sandalye çekerek. Esrarengiz bohçayı ayağının altına, yere koydu. "Yoksa bu seferkinin Caramon Majere'in ikinci ölüşü olduğu hakkında hıkâyelef duyabilirsiniz. Kender size ikinci cenazenin birincisinden ne kadar farklı olduğunu anlatır. İlkine kimlerin geldiğini ve bu seferkinde kimlerin 106 .madığını ezbere okuyabilir size." 0 "Gerçekten mi?" Lord Warren'm yüzü yumuşak, merhametli bir •f de almıştı. "Kederlilerden biri olmalı. Zavallı şey." "Kederli de ne demek?" diye sordu Tas, ancak ağzındaki tıkaç izûnden sözleri boğuk ve homurdanma gibi çıkıyordu ve içine epeyce rnıomca katılmış cüce lisanında konuşuyor gibiydi. Dolayısıyla kimse ° u anlamadı ve kimse ona cevap verme zahmetine katlanmadı. Gerard ile Lord Warren cenaze hakkında konuşmaya başladılar. Lord Warren, Caramon hakkında o kadar sıcak şeyler söylüyordu ki, üzüntü Tas'm boğazında düğümlenmişti, tıkaca hiç ihtiyacı kalmamıştı. Lord Warren, cenaze hakkındaki konular tükenince, "Evet, şimdi, Gerard, senin için ne yapabilirim?" diye sordu. Genç Şövalye'ye dikkatle baktı. "Yaverim bana Ölçü'yle ilgili bir sorun olduğunu söyledi." "Evet, efendim. Bana bir hüküm gerekiyor." "Sana mı, Gerard?" Lord Warren kaşlarını çatarak ayağa kalktı. "Ne zamandan beri Ölçü'nün emrettiklerini umursuyorsun?" Gerard'm yüzü kızarmıştı, huzursuz gözüküyordu. Lord Warren, Şövalye'nin rahatsızlığına gülümsedi. "Senin 'bu eski moda, dar görüşlü usullerden' bahsettiğini duymuştum"" Gerard iskemlesinde yer değiştirdi. "Efendim, ben, zaman zaman, Ölçü'nün ana kuralları hakkında bazı şüphelerimi ifade etmiş olabilirim-"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Lord Warren'ın kaşları daha da yükseğe kalktı. Gerard konuyu değiştirmenin vakti geldiğine karar vermişti. "Lordum, dün bir olay gerçekleşti. Birkaç vatandaş da orada bulunuyordu. Bazı sorularım olacak." Lord Warren ciddi görünüyordu. "Bu, Şövalye Meclisi'nin toplanmasını gerektirecek mi?" "Hayır, lordum. Size saygım sonsuz ve bu konu hakkındaki karannıza da saygı duyacağım. Bana bir görev verildi; bu görevi kabul etmeli miyim, yoksa onurumdan ödün vermeden reddedebilir miyim, bunu bilmek istiyorum." "Görevi sana kim verdi? Başka bir Şövalye mi?" Lord Warren tedirgin gözüküyordu. Garnizonda Gerard ve diğer Şövalyeler arasındaki hıncı biliyordu. Uzun zamandır, belki de şeref meydanında alanında aptalca bir meydan okumayla sonuçlanacak bir dalaşmanın patlak vermesinden korkuyordu. "Hayır, efendim," dedi Gerard sakince. "Görev bana ölmekte olan bir adam tarafından verildi." "Ah!" dedi Lord Warren. "Caramon Majere." "Evet, lordum." 107 "Bir son arzu mu?" "Tam olarak arzu sayılmaz, lordum," dedi Gerard. "Bir görev, gj emir olduğunu bile söyleyebilirdim, ama Majere, Şövalyelik kuruman. dan değildi." "Doğuştan değil, belki," dedi Lord VVarren kibarca, "ama ruhta ondan iyi bir Şövalye yoktu." "Evet, lordum." Gerard bir süre sessiz kaldı ve Tas, ilk kez genç adamın Caramon'un ölümünden dolayı gerçekten acı çektiğini gördü. "Ölmekte olanların son arzulan Ölçü nezdinde kutsaldır; şayet bir ölümlü için mümkün ise, ölmeden önce bunlar mutlaka yerine getirilmelidir. Ölçü, ölen kişinin Şövalyelik kurumundan, erkek ya da kadın olmasından, insan, elf, cüce, gnom ya da kender olmasından dolayı hiçbir aynm yapmaz. Bu görevi onur mecburiyetiyle yerine getirmelisin Gerard." Gerard, "Eğer bir ölümlü için mümkünse," diye karşılık verdi. "Evet," dedi Lord Warren. "Ölçü böyle söylüyor. Senin kafanı bu konuyla çok fazla yorduğunu görüyorum, oğlum. Eğer bir sır değilse, bana Caramon'un son isteğini söyle." "Bir sır değil, efendim. Eğer görevimden ayn kalacaksam zaten bunu size her halükârda söylemek zorundayım. Caramon Majere şu anda benim yanımda duran, Tasslehoff Burrfoot olduğunu iddia eden, otuz yıl önce ölmüş olan kenderi, Dalamar'a götürmemi istedi." "Büyücü Dalamar'a mı?" Lord Warren duyduklarına inanamamıştı. "Evet, lordum. Aynen böyle oldu. Ölmek üzereyken, Caramon ölmüş kansıyla tekrar kavuşmaktan söz etti. Daha sonra kalabalığın arasında birini atıyormuş gibi etrafa bakındı. 'Ama Raistlin nerede?' diye sordu." Lord VVarren, "Bu onuri ikiz kardeşi olmalı," diye lafa kanşü. "Evet, efendim. Caramon sonra da, 'Beni bekleyeceğini söylemişti, ' diye ekledi. Laura'nm bana anlattığına göre bu, Raistlin'in bu dünyayı terk edip, bir sonrakine geçmeden önce Caramon'u bekleyeceğine dair söz vermiş olmasıymış. Caramon sık sık, ikiz olduklan içıı>

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kutlu krallığa diğeri olmadan birinin de giremeyeceğini söylermiş." Lord VVarren, "Ben Raistlin Majere'in herhangi bir 'kutlu krallığa girmesine izin verileceğini zannetmiyorum," dedi alayla. "Haklısınız, efendim." Gerard ağzını çarpıtarak gülümsedi. "Eğer kutlu bil" krallık varsa, ki ben şüpheliyim, o zaman..." Durdu, utanç içinde öksürdü. Lord VVarren kaşlannı çatmış, Ç°K haşin gözüküyordu. Gerard hemen bu felsefi konuşmayı geçip, hikâye 108 devaffl etmeye karar verdi. "Caramon bunu vurgulamak için bir şeyler daha ekledi 'Raistlin'in rada olması gerekir. Tika ile birlikte. Anlamıyorum. Bu doğru değil. T s Tas ne dedi... Başka bir gelecek... Dalamar bunu bilecektir... Tasslehoff'u Dalamar'a götür,' dedi. Çok üzgündü ve benden istediği ,eVi yapmam için söz vermezsem, huzur içinde ölemeyeceğini düşündüm. Ben de söz verdim." Lord Warren, "Büyücü Raistlin elli yıldan fazladır ölü!" diye haykırdı. "Evet, efendim. Burrfoot olarak adlandırılan kahraman da otuz yıldan fazladır ölü, o yüzden bu kender o olamaz. Ve büyücü Dalamar yok oldu. Yüksek Büyücülük Kulesi yok olduğundan beri kimse onu görmedi ya da ondan haber almadı. Son Ennişler Meclisi üyelerinin onu yasal olarak ölü kabul ettikleri söyleniyor." "Söylentiler doğru. Bunun doğru olduğunu Palin Majere'den duydum. Ama elimizde buna dair bir kanıt yok, bunun yerine ölü bir adamın yerine getirilmeyi bekleyen son arzusu var. Ne karar vereceğimden emin değilim." Gerard sessizdi. Tas konuşabilirdi, ama ağzındaki tıkaç buna engeldi. Ve söyleyeceği hiçbir şeyin bir fark yaratmayacağını anlaması da cabasıydı. Açık konuşmak gerekirse, Tas ne yapacağını bilmiyordu. Fizban'dan cenazeye gitmesi ve hemen geri dönmesi doğrultusunda kesin emirler almıştı. "Gezip, tozma!" ihtiyar büyücünün kesin sözleriydi ve bunları söylerken çok sert gözüküyordu. Tas, ağzındaki tıkacı çiğneyerek ve 'gezip tozmak' kelimesinin gerçek anlamı üzerinde düşünerek sandalyede oturuyordu. "Size bir şey göstereceğim, lordum," dedi Gerard. "İzninizle..." Gerard, bohçayı kaldırarak, Lord Warren'm masasının üzerine koydu ve bohçanın üzerindeki ipi çözmeye başladı. Bu esnada, Tas ellerini çözmeyi başarmıştı. Artık ağzındaki tıkacı Çıkarabilir ve duvarda asılı birkaç güzel kılıç, bir kalkan ve bir sürü harikanın olduğu bu ilginç odayı keşfetmeye gidebilirdi. Tas haritalara uzun "zun baktı, ayakları onu oraya doğru taşıyacaktı, ama Şövalye'nin °nçasınm içinde ne olduğunu görmek için fena halde sabırsızlanıyordu. Gerard bohçayı açmak için uzun bir zaman harcıyordu; düğümler yüzünde zorlanıyor gibiydi. Tas yardım etmeyi önerecekti, ama ne zaman bir konuda yardım ^e, Gerard bundan hoşlanmıyor gözüküyordu. Tas kum saatinin gıya dökülen tanelerini izlemekle meşguldü ve dökülürken onları aya Çalışıyordu. Bu çetin bir meseleydi, kum taneleri hızla düşüyor

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


109 ve Tas onları bir bir sayarken, iki ya da üç tanesi bir yığın halinde düşüp onun hesaplarını alt üst ediyordu. Tas taneler tükendiğinde, beş bin yedi yüz otuz altı ve beş bin yecjj yüz otuz sekiz arasında bir yerdeydi. Gerard hâlâ düğümlerle uğraşıy0r. du. Lord Warren uzandı ve kum saatini çevirdi. Tas tekrar saymaya başladı. "Bir, iki, üç dört beş..." Gerard, "Sonunda!" diye mırıldandı ve bohçanın bağlarım açtı. I Tas kum tanelerini saymayı bıraktı ve olabildiğince iyi bir görüş açısı elde edebilmek için oturabileceği en uygun şekilde oturdu. Gerard, nesnenin etrafındaki kumaş kıvrımlarını -Tas'm da gör. müş olduğu gibi- nesnenin kendisine dokunmamaya özen göstererek açtı. Değerli taşlar batan güneşin ışınlan gibi parlıyordu. Tas o kadar heyecanlanmıştı ki, iskemlesinden zıpladı ve ağzındaki tıkacı çıkarıp attı. "Hey!" diye bağırdı, nesneye doğru ilerlerken. "Bu tıpkı benimki gibi! Bunu nereden buldun? Söyle!" dedi, nesneye yakından iyice bakarak. "Bu benim!" Gerard, Tas'm elini değerli taşlarla süslü nesneye ulaşmasına sadece birkaç santim kala yakaladı. Lord Warren ağzı açık, nesneye bakakaldı. "Bunu kenderin kesesinde buldum, efendim," dedi Gerard. "Dün gece onu hapishanemize kilitlemeden önce üzerini aradığımız zaman. Eklemeliyim ki, bu kender geçirmeyen bir hapishane değil. Emin değilim -bir büyücü de değilim, lordum- ama alet büyülü gibi gözüküyor. Oldukça büyülü." Tasslehoff, "Büyülü," dedi gururla. "Buraya onun sayesinde geldim. Caramon'a aitti, ama o her zaman bunu birinin çalmasından ve kötü amaçla kullanmasından korkardı - ben şahsen kimsenin böyle bir şey yapacağını sanmam. Caramon'a alete göz kulak olmayı önerdim, ama bana, hayır, dedi, gerçekten güvende olabileceği bir yere gitmesini düşündü, böylece, Dalamar, aleti alacağını söyledi ve Caramon onu Dalamar'a verdi ve..." Tas kısık sesle konuşuyordu, çünkü dinleyicisi yoktu. Lord Warren ellerini masadan çekmişti. Nesne, parıldayan değerli taşlarla süslenmiş bir yumurta boyutundaydı. Yakından bakıldığında elle yerleştirilmiş olabilecek çok sayıda küçük parçadan oluşuyordu. LorlJ Warren ona dikkatle bakarken, Gerard kenderi sıkı sıkı tutuyordu. Güneş ufukta batmıştı ve artık pencerelerin ardından parıl parıl P31' lıyordu. Yazıhane serin ve gölgeliydi. Nesne, kendi ufak güneşm111 içinde parlıyor ve ışıldıyordu. 110 Lord Warren, "Daha önce bunun bir benzerini hiç görmemiştim," dedi hayranlıkla. "Ben de efendim," dedi Gerard. "Ama Laura görmüş." Lord Warren başını kaldırıp hayretle baktı. "Babasının buna benzer bir nesnesinin olduğunu söyledi. Han'da jtjz kardeşi Raistlin'in anısına adanmış bir odada, gizli bir yerde kilitli

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olarak saklıyormuş. Laura o günü iyi hatırlıyor, Kaos Savaşı'ndan birkaç y 5nce Caramon nesneyi sakladığı gizli yerden almış ve onu vermiş," Gerard duraklamıştı. "Dalamar'a mı?" dedi Lord Warren, hayretler içinde kalmıştı. Alete tekrar baktı. "Babası ne işe yaradığını söylemiş mi? Ne tür bir büyüye sahip olduğunu?" "Nesnenin ona Par-Salian tarafından verildiğini ve Par-Salian'm nesnenin büyüsü sayesinde zaman içinde yolculuk yaptığını söylemiş." "Yaptı," dedi Tasslehoff. "Onunla birlikte gittim. Bu yüzden aletin nasıl çalıştığını biliyorum. Görüyorsunuz ki, Caramon'dan sonra sağ kalamayabileceğimi düşünmüştüm-" Lord Warren sadece tek bir söz sarf etti, vurguyla ve içtenlikle. Tas bundan etkilenmişti. Şövalyeler genelde böyle sözleri ağızlarına almazdı. "Sence bu mümkün mü?" Lord VVarren gözlerini nesneden almışti. Tas'a sanki kenderin iki kafası çıkmış gibi bakmaya başladı. Belli ki hiç bir trol görmemişti. Tas, bu insanların daha sık dışarı çıkmaları gerektiğini düşündü. "Bunun gerçek Tasslehoff olduğunu düşünüyor musun?" "Caramon Majere öyle olduğuna inanmıştı, lordum." Lord Warren tekrar garip alete baktı. "Kesinlikle kadim bir nesne. Günümüzde hiçbir büyücünün böyle bir alet yapma yeteneği yok. Bir büyücü olmamama rağmen -ki bunun için kadere şükrediyorumgücünü ben bile hissedebiliyorum." Tekrar Tas'a baktı. "Hayır, bunun mümkün olabileceğine inanmıyorum. Bu kender onu çaldı ve suçunu örtbas etmek için bu garip hikâyeyi uydurdu." "Bence büyücü Dalamar'dan ziyade büyücülere vermeliyiz." Lord warren kaşlarını çattı. "En azından alet kenderin ellerinden uzak tutulmalı. Palin Majere nerede? Danışılacak kişilerden birinin de o olduğunu düşünüyorum." Tas, "Ama aletin tekrar benim elime geçmesini engelleyensiniz," diye beyan etti. "Her zaman bana gelecek şekilde tasarlandı e gelecektir, er ya da geç. Par-Salian -büyük Par-Salian, bir kez onunkarşılaştım, biliyorsunuz- kenderlere karşı çok saygılıydı. Çok." Tas, 111 Gerard'a sert gözlerle bakındı, Şövalye'nin burada ima ettiği şeyi kaçır, mamasını ümit ediyordu. "Her neyse, Par-Salian, Caramon'a aletin or^ kullanan kişiye geri dönmesi için sihirli bir şekilde tasarlandığı^ söylemişti. Bu bir güvenlik tedbiri, böylece zamanda hapis olup evine dönememek gibi bir durumda kalmıyorsun. Çok pratik, özellikle eşyalar kaybetmeye eğilimi olan benim gibi biri için. Şu şekilde oldu-" "Aynı fikirdeyim, lordum," dedi Gerard yüksek bir ses tonuyla "Sessiz ol, kender. Sadece sana söylendiği zaman konuş." Tas, "Özür dilerim," dedi, sıkılmaya başlıyordu. "Ama eğer beni dinlemeyecekseniz, haritalara bakmaya devam edebilir miyim? Haritalara çok düşkünümdür de." Lord VVarren elini salladı. Tas biraz dolandı ve sonra çok hoş,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


arna baktıkça karmaşıklaşan haritaları incelemeye koyuldu. Gerard sesini o kadar alçaltti ki, Tas onu duymak için zorlandı. "Ne yazık ki, lordum, Palin Majere, Qualinesti'deki elf krallığında elf büyücüleriyle görüşmek için gizli bir görevde. Bu tip görüşmeler ejderha Beryl tarafından yasaklanmıştı ve eğer bu görüşmelerinden haberdar olursa, ona korkunç bir ceza verecektir." Lord Warren, "Gene de, bu olayı hemen öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum!" dedi. "Babasının öldüğünü de bilmeli. Eğer izin verirseniz, lordum, kenderi ve bu aleti Palin Majere'in ellerine teslim etmek ve aynı zamanda babası hakkındaki acı haberleri iletmek için Qualinesti'ye götürmek istiyorum. Palin'e babasının son arzusunu söyleyeceğim ve bu arzuyu yerine getirip getirmemek konusunda onun fikrini alacağım. Bu konuda biraz şüphem var, ama o bu şüpheleri açıklığa kavuşturacaktır." Lord Warren'm dertli ifadesi rahatladı. "Haklısın. Bu meseleyi oğlunun ellerine bırakmalıyız. Eğer babasının son isteğinin yerine getirilmesinin imkânsız olduğunu söylerse, bu görevi onurunla reddedersin. Umarım Cjualinesti'ye gitmek zorunda kalmazsın. Büyücünün dönüşüne kadar burada beklemek daha güvenli olmaz mı?" "Bunun ne zaman gerçekleşeceği belli değil, lordum. Özellikle de Beryl şimdi yollan kapatmışken. Bu meselenin çok acil olduğuna inanıyorum. Aynı zamanda," -Gerard sesini alçaltti- "kenderi zaptetmekte zorlanabiliriz." Tas, "Fizban bana kendi zamanıma hemen geri dönmemi söyledi, diyerek onları uyardı. "Gezip tozmak niyetinde değilim. Ama Palm' görmek ve ona cenazenin neden tamamıyla yanlış olduğunu sorrnay1 gerçekten isterdim. Sizce bu 'gezip tozmak' sayılır mı?" Lord Warren, "Qualinesti, BeryFin bölgesinin derinliklerin* 112 nyor," diyordu. "Ülke, bizim tarikatımızdan birini ele geçirmekten u'vük bir mutluluk duyacak olan Neraka Şövalyeleri tarafından ..^iliyor. Ve eğer Neraka Şövalyeleri seni yakalayıp, bir casus olarak Hain etmezlerse, elfler bunu yapacaktır. Bizim Şövalyelerimizden lusan bir ordu bile bu krallığa girip de sağ çıkamaz." Gerard, "Bir ordu istemiyorum, lordum. Herhangi bir refakatçi de lep etmiyorum," dedi ciddiyetle. "Kendi başıma yolculuk etmeyi yeğlerim- Bunu hayli yeğlerim," diye vurguyla ekledi. "Sizden bir süre buradaki görevlerimden izinli sayılmayı talep ediyorum, lordum." "Elbette sana izin veriyorum." Lord Warren başını iki yana salladı. "Babanın bu konuda ne diyeceğini bilmesem de." "Oğluyla gurur duyduğunu söyleyecektir, zira ona çok önemli bir görev üstlendiğimi, bu görevi ölen bir adamın son arzusunu yerine getirmek için aldığımı söyleyeceksiniz." Lord Warren, "Kendini tehlikeye atıyorsun," dedi. "Bundan hoşlanmayacak. Annen de-" Lord meşum bir ifadeyle kaşlarını çatmıştı. Gerard dimdik ayakta durdu. "On senedir Şövalyeyim lordum ve elimdeki, Şövalyeliğime delil olarak gösterebilecek tek şey çizmeleri-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


min üzerindeki mezarlık tozlan. Elde ettiğim tek şey bu, lordum." Lord VVarren ayağa kalktı. "Hükmüm şu. Ölçü, ölülerin son arzulama kutsal sayar. Eğer bir ölümlü olarak yapabilmemiz mümkünse, bunu yerine getirmek bizim için onur borcudur. Qualinesti'ye gideceksin ve büyücü Palin'le görüşeceksin. Onu iyi bir yargıç ve -bir büyücü içinsağduyulu biri olarak görüyorum. Kimse çok fazla bir şey beklemesin. Ona hâlâ sana doğru olanı göstermesi konusunda güvenebilirsin. Ya da en azından kenderi ve çalman sihirli eşyayı bizim ellerimizden alır." "Teşekkür ederim, lordum." Gerard gözle görülür bir şekilde mutlu olmuştu. Tabii ki mutlu olacak, diye düşündü Tasslehoff. Bütün yollan kapatmış olan bir ejderha tarafından yönetilen bir yere gidiyordu ve belki de onun casus olduğunu düşünen Kara Şövalyeler tarafından esir alınacaktı ve eğer bu işe yaramazsa elf krallığına gidecek, Palin, Laurana veGilthas'ı görecekti. Kendere çok tanıdık olan hoş bir ürperme, genelde tüm kenderlerin ena halde müptelası olduğu bir ürperti, omurgasının çevresinde kendini lssettirmeye başlamıştı. Ürperti kaşınmaya başlayan ayaklarına ulaştı, ollarının içinden kımıldamaya başlayan parmaklanna geçti, sonra da sırun içine ulaştı. Saçlarının heyecandan kıvrılmaya başladığını nıssedebiliyordu. Ürperti, Tasslehoff' un kulaklarında çınladı ve kender kanm başına 113 hücum etmesiyle birlikte fark etti ki, Fizban'm öğüdü Kara Şövalyelej casuslar ve hepsinden daha önemlisi olan Yol'a dair düşünceler arasına önemini yitirmeye başlamıştı. Ayrıca, Tas aniden bir şey daha fark etmişti, Bay Gerard onunla gitmesi için kendisine güveniyordu! Bir Şövalye'yi yüzüstü bırakarnanv Daha da önemlisi arada Caramon var. Onu da yüzüstü bırakamam, merv divenlerden aşağıya yuvarlanırken defalarca kafasını vurmuş olsa da. Tas, "Seninle geleceğim, Sör Gerard," diye duyurdu yüce gönül, lülükle. "Bunun üzerinde ciddiyetle düşündüm ve bana bu bir gezip tozma olarak görünmedi. Bana bir macera gibi göründü. Ve eminin Fîzban da küçük bir maceraya çıkmamı önemsemeyecektir." "Babanın kızgınlığını yatıştırmak için bir şey düşünürüm," diyordu Lord Warren. "Sana bu görevde sağlayabileceğim bir şey var mı? Nasıl yolculuk edeceksin? Biliyorsun, Ölçü'ye göre gerçek kimliğini gizleyemezsin." Gerard, "Bir Şövalye olarak yolculuk edeceğim, lordum," diye karşılık verdi kaşlarını hafifçe kaldırarak. "Buna söz veriyorum." Lord Warren ona dikkatle baktı. "Bir şeyler çeviriyorsun. Hayır, söyleme. Bu konuda ne kadar az şey bilirsern, o kadar iyi." Masanın üzerinde parıldayan alete baktı ve içini çekti. "Sihir ve kender. Tehlikeli bir birleşim gibi gözüküyor. Dualarım seninle olacak." Gerard aleti dikkatlice yeniden bohçaya sardı. Lord Warren, yolda Tasslehoff u toparlayan Gerard'a ofisin kapısına kadar eşlik etmek için

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


masasından kalkmıştı. Gerard kenderin gömleğinin içinde bulduğu küçük haritaları çıkarttı. "Onları düzeltmek için alıyordum," dedi Tas, Lord Warren'a suçlayan gözlerle bakarak. "Gerçekten çok kötü haritacılar tutmuşsun. Birçok hata yapmışlar. Kara Şövalyeler artık Palanthas'ta değil. Kaos Savaşı'ndan sonraki iki yıl- içinde onları oradan çıkarttık. Ayrıca, Silvanesti'nin etrafındaki balona benzeyen acayip işaret de neyin nesi?" Şövalyeler kendi aralarında Gerard'ın görevi hakkında tartışıyorlardı, Tas'a ise hiç ilgi göstermemişlerdi. Tas oraya nasıl sokmayı becerdiyse, pantolonun içinden başka bir harita daha çıkarmıştı ve bu tam da vücudunun hassas bir bölgesini kaşıdığı anda olmuştu. Haritayı pantolonundan kesesine aktarırken, parmaklan sert, keskin ve yumurta şeklindeki bir şeye rastladı. Zamanda Yolculuk Aleti. Onu kendi zamanına götürecek olan alet Alet mecbur olduğu üzere ona geri gelmişti. Tekrar sahip oldug11 eşyaların arasındaydı. Fizban'm kesin emri kulaklarında gürültüyle Ç'n' lamaya başlamış gibiydi. 114 Tas alete baktı, Fizban'ı düşündü ve yaşlı büyücüye verdiği sözü göz önüne getirdi. Görünüşe göre yapılacak tek bir şey vardı. Aleti aniden çalıştırmamak için dikkatli davranarak sıkı sıkı tutan Tasslehoff, Lord Warren'la koyu bir sohbet içinde olan Gerard'ın arkasında emekleyerek, bohçanın açık bir bölümünü aradı ve bir kenderin çalışabileceği en çevik ve en sessiz şekilde çalışarak, aleti yerine geri koydu. Ve ona ciddiyetle, "Orada kal!" dedi. 115 7 BECKARD KESTİRMESİ Yeni Deniz'in kıyısında bulunan Sanction, Ansalon'un güneydoğusunda yer alan en büyük liman şehriydi. Antik bir şehirdi, Afet'ten çok önce kurulmuştu. Tarihi hakkında Afet'ten önce yaşamak için hoş bir yer olduğu dışında pek bir şey bilinmezdi. Bu garip ismin nereden geldiğini çoğu insan merak ediyordu. Efsaneye göre bir zamanlar küçük bir köyde fikirleri çok iyi bilinen ve büyük bir saygı duyulan yaşlı bir kadın varmış. Kayıkların paylaşımından evlilik antlaşmalarına kadar olan her şeyde ortaya çıkan anlaşmazlıklar ve uyuşmazlıklar yaşlı kadının önüne getirilirmiş. Kadın bütün tarafları dinler, sonra da hükmünü verirmiş, hükümler adil, tarafsız, akıllı ve sağduyulu olmalarıyla dikkat çekermiş. Onun vardığı yargılardan, "İhtiyar böyle ferman buyurdu,"* diye bahsederlermiş, öyle ki oturduğu küçük köy otorite ve yasanın bulunduğu bir yer olarak tanınmaya başlamış. * "The old 'un sanctioned it": "İhtiyar böyle ferman buyurdu."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sanction liman tinin adına göndermedir. Ç.N. 116 Tanrılar hiddetlenip de ateşli dağı dünyaya fırlattıklarında, dağ Ansalon kıtasına vurmuş ve onu parçalara ayırmış. Sirrion Okyanusu'nun sulan yeni oluşan çatlaklara dökülmüş ve yarıklar fazla kafa yormadan Yenideniz olarak adlandırılan yeni bir deniz oluşturmuş. Kıyamet Menzili'nin volkanları aniden harekete geçerek lavdan nehirleri Sanction'a göndermişler. Her zaman dayanıklı olan insanoğlu felaketi avantaja döndürmekte geç kalmamış, topraktan bakla ve arpa mahsulleri alarak denizin de meyvelerini toplamış. Yeni Deniz'in kıyısında küçük balıkçı köyleri türemişSanction halkı, karadan gelen esintinin volkanın dumanlarını alıp götürdüğü sahillere taşınmışlar. Şehir gönenmiş, ancak büyük gemiler gelene kadar tam anlamıyla büyümemiş. Palanthas'm maceracı denizcileri Sirrion Denizi'nden güneye doğru olan uzun ve tehlikeli yolculuktan çekinerek, kıtanın diğer tarafına çabuk ve kolay yoldan geçmek için rotalarını Yeni Deniz'e çevirmişler. Kaşiflerin umutlan suya düşmüş. Böyle bir geçit yokmuş. Bulduklan tek şey, karadan ulaşımı da çok zor olmayan, Sanction'da doğal bir liman ve Khalkhist Dağlarımın diğer tarafında onlann mallannı bekleyen pazarlarmış. Şehir iyiye gitmeye, genişlemeye ve büyüyen her çocuk gibi düşler kurmaya başlamış. Sanction kendini yeni bir Palanthas olarak görüyormuş: Ünlü, ciddi, duygusuz ve varlıklı. Ancak bu düşler gerçekleşememişti. Palanthas'ı Solamniyalı Şövalyeler gözetiyordu, şehri koruyor, onu Yemin ve Ölçü doğrultusunda yönetiyorlardı. Sanction ise, gücü ve kudreti olan her kimse, onların yönetimi altında kalmıştı. Şehir anayasasız, kanunsuz, bol paralı, başına buyruk ve yoz bir hale gelmişti. Sanction yoldaşlannı tercihte seçici değildi. Şehir açgözlülere, ihtiraslılara, ahlaksızlara açıktı. Hırsız ve eşkıyalar, hilekarlar, fahişeler, kılıç satıcılan ve casuslar Sanction'ı vatan edinmişti. Karanlık Kraliçe Takhisis'in dünyaya dönmeye çalıştığı vakit geldi. Kendi namına Ansalon'u fethetmeleri için ordular topladı. Bu orduların generali olan Ariakas, Sanction'm Kraliçe'nin kutsal şehri Neraka ve ordunun Khur'daki ileri karakolu için stratejik önemini anlamıştı. Lord Ariakas birliklerini Sanction'a sürdü ve çok az bir direniş gösteren şehri fethetti. Sanction'da Kraliçesi için tapmaklar inşa ettirdi ve karargâhlanm oraya kurdu. Kıyametin Efendileri, Sanction'ı çevreleyen volkanlar, aşağılanna Kraliçe'nin artan hırsının ısısını hissederek tekrar yaşama döndüler, oıkanlardan lav dereleri akıyor, geceleri Sanction'ı kızıl bir ışıkla ydmlatıyordu. Yer titremelerle sallanıyordu. Sanction'daki bütün hanlar 117

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çanak çömleklerim kaybedince, yemekleri teneke tabaklarda, içecekleri de tahta maşrapalarda servis etmeye başladılar. Hava zehirliydi, sülfürik asit bulutlarıyla doluydu. Kara Cübbeli büyücüler şehri yaşanılabilen bir yer olarak tutmak için dur durak vermeden çalışıyorlardı. Takhisis bütün dünyayı ele geçirmeyi planlamıştı, ancak sonunda kendi kendisine hakim olamadı. Generalleri kendi aralarında çekişmeye başladılar, birbirlerine sırtlannı döndüler. Sevgi, adanmışlık., bağlılık ve gurur galebe çalmıştı. Neraka'nm taşlan artık Sanction'm gölgeli vadisinde kararmış ve lanetlenmiş halde duruyordu. Solarnniyalı Şövalyeler Sanction'a yürüdüler. Şehrin sakinleriyle girdikleri bir meydan savaşından sonra şehri ele geçirdiler. Sanction'm Ansalon'un bu bölgesi bakımından maddi olduğu kadar stratejik açıdan da önemini kavrayan Şövalyeler, şehirde güçlü bir garnizon kurdular. Kötülüğün tapmaklannı yıktılar, köle pazarlannı ateşe verdiler, genelevleri yerle bir ettiler. Büyücüler Komitesi, zehirli havayı antmak için büyücüler yolladı. Yirmi yıl sonra Takhisis'in Şövalyeleri güç toplamaya başladığında, Sanction onlar için öncelikli olan şehirlerin başında geliyordu. Şövalyeler onu çok rahat ele geçirebilirlerdi. Yıllar süren banş ortamı Solarnniyalı Şövalyeleri miskin ve sıkılgan yapmıştı. Makamlarında uyukluyorlardı. Ama Kara Şövalyeler şehre saldıramadan, Kaos Savaşı, onların dikkatim dağıttı ve Solamniyalılan uykulanndan uyandırdı. Kaos Savaşı sona erdiğinde Taunlar gitmişti. Sanction'm sakinleri tannlannm gittiğini anlamıştı. Büyü -onların bildikleri şekliyle- yok olmuştu. Hayatta kalmayı başaranlar artık zararlı dumanlar yüzünden boğulma tehlikesi içindeydiler. Şehri terk ettiler, temiz deniz havası solumak için kıyılara koştular. Ve bir zaman sonra Sanction başladığı hale geri döndü. Hogan Bight adındaki garip ve gizemli bir büyücü sadece Sanction'ı ilk görkemli zamanlanna döndürmekle kalmayıp, aynı zamanda şehre bir zafer kazandırdı. Daha önce hiçbir büyücünün yapamadığını yaptı: Sadece havayı temizlemekle kalmadı, aynı zamanda lavlan da şehirden uzaklaştırdı. Serin ve saf su, karlı dağ tepelerinden aşağıya aktı. İnsanlar artık dışanya adım atabiliyor ve öksürüklere boğulmadan derin bir nefes alabiliyordu. Artık eskisinden daha eski ve akıllanmış olan Sanction, varlıklı ve saygıdeğer bir yer haline gelmişti. Bight'in himayesi ve teşvikiyle, iyive dürüst tüccarlar şehre taşındı. Hem Solamniya, hem de Neraka Şövalyeleri Bight'a yakınlaşarak şehre taşınmayı ve şehri diğer taraftan korumayı önerdiler. 118 Bight iki tarafa da güvenmedi, ikisinin de şehre girmesini reddetti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Afkeli Neraka Şövalyeleri, Sanction'ın Konsül tarafından Kaos Savaşı smda yaptıklan hizmet karşılığında onlara verilen toprak olduğunu • Idia ettiler. Solamniyaîı Şövalyeler ise, tüm yardım önerilerini reddeteyi sürdüren Bight ile görüşmelere devam ettiler. Bu arada, artık kendilerini Neraka Şövalyeleri olarak adlandıran Kara Şövalyeler, ejderha için haraçları toplayarak, güçlerine güç katarak tüyüyorlardı. Sanction'ı kedinin fare deliğini gözetlediği gibi izliyorlardı. Neraka Şövalyeleri ileriye yelken açıp, onlara Yeni Deniz'in etrafındaki yerlerde hakimiyet kazanma imkanı sağlayacak olan limana uzun zamandır göz dikmişlerdi. Farelerin birbirlerini ısırmak ve tırmalamakla meşgul olduğunu gören kedi sonunda saldırdı. Neraka Şövalyeleri Sanction'ı kuşatma altına aldılar. Bunun uzun bir kuşatma olması bekleniyordu. Kara Şövalyeler şehre saldırır saldırmaz, şehrin bölünmüş unsurları savunma için birleşeceklerdi. Ama Şövalyeler sabırlıydı. Şehri kıtlık sonucu boyun eğmeye zorlayamazlardı; ablukayı delenler Sanction'a erzak getirmeye devam ediyordu. Ama Neraka Şövalyeleri tüm kara ticaret yollarını kapatmayı başardı, böylece tüccarları boğarak Sanction'ın ekonomisini çöküntüye uğrattı. Yurttaşlarının baskılan sonucu, Hogan Bight son bir yıl içinde şehrin savunmasına destek olmalan için Solamniya Şövalyeleri'nin bir birlik göndermesine razı oldu. Başlangıçta Şövalyeler kurtancı olarak hoş karşılandı. Sanction halkı Şövalyelerin kuşatmaya bir son vermelerini beklediler. Solamniyahîar durumu incelemeleri gerektiğini söyledi. Şövalyelerin aylar süren incelemelerinin ardından, halk yine Solamniyalılann kuşatmayı bozması için baskı yapmaya başlamışü. Şövalyeler sayılannm çok az olduğunu, takviye güçlere ihtiyaçlan olduğunu söylediler. Şehri kuşatanlar her gece mancınıklardan fırlatılan çakıl ve ateşli saman balyalanyla şehri bombardımana tutuyordu. Yanan saman balyalan yangınlar çıkartıyor, çakıllar binalarda delikler açıyordu. İnsanlar ölüyor, eşyalar ziyan oluyordu. Hiç kimse rahat bir uyku uyuyamryordu. Neraka Şövalyeleri'nin lider kadrosuna bakılırsa, Sanction sakinlerinin şehirlerini '* başta düşmana karşı savunurken alevlenen heyecanlan ve şevkleri aylar geçtikçe gittikçe sönmeye başlamıştı. Suçu Solamniyalılarda bulmuş ve °n'an korkaklıkla itham etmişlerdi. Şövalyeler halka sert bir yanıt vererek ,r"ann hepsinin bir hiç uğruna ölmelerini isteyen aceleci kişiler olduğunu eylediler. Casuslardan aldıkları bilgilere göre, Neraka Şövalyeleri daha ^ bir saldın için birliklerini tepkiyorlardı. Liderleri, çatlaklann düşarun kalbini delmesi için sadece bir işaret beklemekteydi. 119 Sanction'm doğusunda, Zhakar Vadisi olarak bilinen büyük bjj vadi uzanıyordu. Kuşatmanın başlannda, Neraka Şövalyeleri bu vadinir, ve Sanction'dan oraya açılan tüm geçişlerin kontrolünü ele geçirmişti Zhakar Vadisi denilen yerin yüksek tepelerinde saklanan vadi, Şövalye,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lerinin orduları tarafından idman sahası olarak kullanılıyordu. "Hedefimiz, Zhakar Vadisi," dedi Mina Şövalyelerine. Ancak niye, orada ne yapacağız, gibi sorular sorulduğunda Mina, "Çağırıldık," tan başka bir yanıt vermedi. Mina ve kuvvetleri öğle vakti gelmek istedikleri yere ulaştılar. Güneş bulutsuz gökyüzünden aşağıdaki her şeye beklentili gözlerle bakıyormuş gibiydi; rüzgân yok eden, havayı durgun ve sıcak bırakan bir beklentiyle. Mina küçük birliğine vadinin girişinde küçük bir mola verdirdi, Tam karşılannda, vadinin üstünde, Beckard Kestirmesi olarak bilinen geçit vardı. Şövalyeler geçidin içinden kuşatılmış şehri görebiliyorlardı, Sanction'ı çevreleyen surun bir bölümü gözüküyordu. Şövalyeler ve Sanction arasındaysa kendi ordulan duruyordu. Vadinin içinde çadır, kamp ateşi, yük arabalan, hayvanlar, askerler ve orduyu takip eden fahişeler tarafından oluşturulmuş başka bir şehir ortaya çıkmıştı. Görünüşe göre Mina ve Şövalyeleri uygun bir zamanda gelmişlerdi. Neraka Şövalyeleri'nin kampı tezahüratlarla çınlıyordu. Borazanlar ötüyor, subaylar bağmyor, bölükler yola çıkıyordu. Öncü birlikler çoktan kestirmenin içinden Sanction'a doğru yönelmişti. Diğerleri de hızla onları takip ediyordu. "Güzel," dedi Mina. "Tam zamanında." Atını sarp yoldan aşağıya sürdü, Şövalyeleri de peşinden. Borazanlardan uykulannda duyduklan şarkının melodisini duydular. Kalpleri çarptı, nabızlan hızlandı, ama hâlâ nedenini bilmiyorlardı, j Mina, "Neler olup bittiğini öğren," diyerek Galdar'a talimat verdi. Minotor en yakındaki subayı enseledi ve adamı sorguya çekti Mina'ya dönerek sınttı ve ellerini ovuşturdu. "Kahrolası Solamniya Şövalyeleri şehri terk etmiş!" diye rapof verdi. "Sanction'ı yöneten büyücüler Solamniya Şövalyeleri'ni kul»' lanndan tutup dışan atmışlar. Kıçlarına tekmeyi basmışlar. Onlan paket' leyip göndermişler. Eğer bakarsanız," -Galdar dönerek Beckaiy Kestirmesi'ni işaret etti- "gemilerini görebilirsiniz, ufuktaki şu küÇ* noktalar." Mina'nm komutası altındaki Şövalyeler tezahürat yapma)1 başladılar. Mina uzaktaki gemilere baktı, ama gülümsemedi. Tilkim* 120 sabırsızca dolanıyordu, yelesini salladı ve toprağı eşeledi. Galdar, "Bizi buraya iyi bir zamanda getirdin, Mina," diye devam etti coşkuyla. "Son hücumu yapmaya hazırlanıyorlar. Bugün, Sanction'm kanını içeceğiz. Bu gece, Sanction birası içeceğiz!" Adamlar kahkahalar atıyordu. Mina hiçbir şey söylemedi, yüzünden ne mutluluk, ne de haz okunuyordu. Amber gözleri ordu kampını dolaştı, bir şey arıyordu ve aradığı şeyi bulamadığı için kaşlarını çatmıştı. Dudakları hoşnutsuzlukla büküldü. Aramasına devam etti ve sonunda, ifadesi düzeldi. Kendi kendine başını salladı ve Tilkiateşi'nin boynuna hafifçe vurarak onu sakinleştirdi. "Galdar, oradaki okçu birliğini görüyor musun?" Galdar baktı, onları buldu, gördüğünü söyledi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Üzerlerinde Neraka Şövalyeleri'nin üniforması yok." "Onlar paralı asker," diye açıklama yaptı Galdar. "Paralarını biz ödüyoruz, ama kendi subaylarının emri altında savaşıyorlar." "Mükemmel. Onların kumandanım bana getir." "Ama, Mina, neden-" "Emrettiğim gibi yap, Galdar," dedi Mina. Mina'nm arkasına toplanmış Şövalyeler birbirlerine hayret dolu bakışlar atarak merak içinde omuzlarını silktiler. Galdar karşı çıkmak üzereydi. Mina'ya aptalca bir ayak işine koşmak yerine zafere doğru olan son sefere katılmak istediğini söyleyecekti. Sarsıcı, ürpertici bir his sağ kolunu uyuşturdu, sanki 'kemikleri gıdıklanıyordu'. Bir an için parmaklarını kıpırdatamadı. Sinirleri tutulup sızlamaya başladı. Bu his onu titreterek bir anda kaybolmuştu. Muhtemelen bir sinir uyuşmasından başka bir şey değildi, ama bu ürperti ona Mina'ya ne borçlu olduğunu hatırlatmıştı. Galdar dilinin ucuna gelenleri yuttu ve görevini yerine getirmek için oradan ayrıldı. Kırklı yaşlarında, bir okçuya özgü aşırı güçlü kollara sahip kumandanla birlikte geri döndü. Paralı askerlerin subayının somurtkan, düşmanca bir ifadesi vardı. Oraya gelmeyecekti, ama onu kafa, omuz ve boynuz]arıyla alaşağı edebilecek bir minotorun ısrarına hayır demek pek kolay değildi. Mina siperi indirilmiş miğferini giymişti. Galdar, akıllı bir davran'Ş, diye düşündü. Miğfer, genç kızın suratını gölgeleyerek saklıyordu.

ligimin yüzbaşısıdır ve biz sizin türünüzden emir almayız. Sadece para alırız. Ve sadece istediğimizi yaparız." Galdar, "Pençe lideriyle saygılı konuş," diye gürledi ve subayı eliyle sarsarak itti. Adam ters ters bakarken, eli kılıcına kaydı. Galdar da kendi kılıcım kavradı. Diğer askerler de kendi kılıçlarını çınlayan seslerle çıkarttılar. Mina hareket etmemişti. "Emirleriniz nedir, Yüzbaşı?" diye tekrar sordu Mina. Sayı üstünlüğünün kendisinde olmadığını gören subay, kılıcını kmma geri koydu; aptal değil, cüretkâr olduğunu göstermek için hareketi yavaş ve temkinliydi. "Hücum başlayana kadar beklemek ve sonra duvarlardaki muhafızlara ateş etmek. Efendim," dedi somurtarak, sonra ekledi, "Şehre giren son grup biz olacağız, bu da biz girdiğimizde bütün yağmanın bitecek olduğu anlamına geliyor." Mina ona kuşkuyla baktı. "Neraka Şövalyeleri'ne ya da davamıza çok az saygınız var." "Hangi davaya?" Subay kısa, ama güçlü bir kahkaha attı. "Kendi sandıklarınızı doldurmak mı? Umurunuzda olan tek şey bu. Siz ve sizin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


saçma görüşleriniz." Subay yere tükürdü. "Bir zamanlar bizden biriydiniz, Yüzbaşı. Bir zamanlar Takhisis'in Şövalyeleri'nden biriydiniz," dedi Mina. "Vazgeçtiniz, çünkü katılma nedeniniz olan dava kaybolmuştu. Vazgeçtiniz, çünkü artık inancınız kalmamıştı." Yüzbaşının gözleri kocaman açıldı, yüzündeki kaslar gevşedi. "Nasıl-" Ağzını kapalı tutu. "Öyleysem ne olmuş?" diye gürledi. "Eğer düşündüğün buysa, kaçmadım. Kendi yolumu buldum. Belgelerim var-" "Eğer davamıza inanmıyorsanız, niçin bizim için savaşmaya devam ediyorsunuz, Yüzbaşı?" diye sordu Mina. Samuval kahkahayla güldü. "İşte, artık davanıza inanıyorum, tamam," dedi yan bakışla. "Paraya inanıyorum, hepiniz gibi." Mina, ellerinin altında sakin duran atma oturdu ve Beckard Kestirmesi'ne, Sanction şehrine doğru baktı. Galdar aniden, Mina'nın şehrin duvarlarının ardını görebildiği, bir zamanlar kendisini de gördüğü gibi, şehri koruyanların zırhlarının içinden, onların etlerinin; kalplerine ve akıllarına giden kemiklerinin içini görebildiği izlenimine kapıldıAynı yüzbaşının içini de görebildiği gibi. "Bugün kimse Sanction'a girmeyecek, Yüzbaşı Samuval," dedi Mina yumuşak bir ses tonuyla. "Uzaklaştığını gördüğünüz gerrri,ef 122 çolarnrdy3 Şövalyeleri'yle dolu değil. Güvertelerini dolduran topluluk rçekte Solamniyalı Şövalyeler'in üniformalarını giymiş saman yığınları. Bu bir tuzak." Galdar şaşkınlık içinde baktı. Ona inandı. Gemilerin içini, surların içinde saldırmaya hazır, saklanan düşmanı kendisi görmüş gibi inandı. "Bunu nereden biliyorsun?" diye sordu yüzbaşı. Mina cevap vermek yerine, "Sana inanacağın bir şey verirsem ne olacak, Yüzbaşı Samuval?" diye sordu. "Eğer seni bu savaşın kahramanı yaparsam? Bana bağlılık yemini eder misin?" Hafifçe gülümsedi. "Sana teklif edecek param yok. Sadece seninle özgürce paylaşabileceğim bu silgiye sahibim - benim için savaşırsan, bugün tek gerçek tanrıyı tanıyacaksın." Yüzbaşı Samuval ona tarifsiz bir şaşkınlıkla baktı. Sersemlemiş görünüyordu, yıldırım çarpmışa dönmüştü. Mina yumuşak ve kanayan ellerini uzattı, ayaları açıktı. "Sana bir seçim sunuldu, Yüzbaşı Samuval. Bir elimde ölümü tutuyorum. Diğerinde ise şerefi. Hangisini seçeceksin?" Samuval sakalını kaşıdı. "Garip birisin, Pençe Lideri. Daha önce türün arasında senin gibisiyle karşılaşmamıştım." Yüzbaşı, Beckard Kestirmesi'ne yeniden baktı. "Şehrin terk edildiği söylentileri adamlar arasında yayılmaya başladı," dedi Mina. "Şehrin teslim olmak için kapılarını açacağını duymuşlar. Bir çete olmuşlar. Kendi yıkımlarına doğru koşuyorlar." Gerçeği söylüyordu. Emirlerini dinletmek için boş yere bağıran subayları kulak arkası eden piyadeler, rütbeleri yok sayıyordu. Galdar ordunun parçalanmasını, kestirmenin içinde disiplinsiz bir sürü gibi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dağılışlarını izledi. Can almaya, yağma yapmaya hevesliydiler. Yüzbaşı Samuval yine nefretle tükürdü. İfadesi meşumdu, tekrar Mina'ya baktı. "Benden ne yapmamı istiyorsun, Pençe Lideri?" "Okçu birliğini al ve onları şuradaki sırta gönder. Onu görüyor musun?" Mina, Beckard Kestirmesi'ne yukarıdan bakan yüksek tepeyi gösterdi. "Görüyorum," dedi Samuval, omzunun üzerinden bakarak. "Ya oraya gittiğimizde ne yapacağız?" Mina, "Şövalyelerim ve ben orada yerimizi alacağız. Oraya PKuğmız zaman, benim emirlerimi bekleyeceksiniz," diye cevap verdi. Bu emirleri verdiğim zaman, emirlerime sorgusuz sualsiz uyacaksınız." . Kan lekeli elini uzattı. Bu el ölümü tutan el mi, yaşamı tutan el ?ydi? Galdar bunu merak ediyordu. Muhtemelen Yüzbaşı Samuval da merak etmişti, çünkü o eli kendi 123 elinin içine almadan önce durakladı. Eli büyüktü, yay kirişinden dolayj nasır tutmuştu, kahverengi ve kirliydi. Mina'nm eli küçüktü, dokunuş^ hafifti. Ayalan kabarmış, kurumuş kanla çevrelenmişti. Şimdi irkilt^' sırası yüzbaşıdaydı. Mina'nm bıraktığı eline baktı, onu sanki iğne ya da yanık acısın, dan temizliyormuş gibi deri zırhının üzerinde ovuşturdu. "Acele edin, Yüzbaşı. Fazla zamanımız yok," diye emretti Mina. "Evet ama, sen kimsin, Sör Şövalye?" diye sordu Yüzbaşı Sarnu. val. Hâlâ elini ovuşturuyordu. "Ben, Mina'yım," dedi. Dizginleri yakalayarak, sertçe asıldı. Tilkiateşi çark etti. Mina mahmuzlarını ata gömdü, Beckard Kestirmesi'nin üzerindeki sırta doğru dörtnala gitti. Şövalyeleri de yanında gidiyordu. Galdar, Mina'nm yanında onunla aynı tempoda koşuyordu. "Yüzbaşı Samuval'm sana itaat edeceğini nereden biliyorsun Mina?" diye Minotor atların gümbürtüm toynak seslerini bastırarak gürledi. Mina ona bakarak gülümsedi. Amber gözleri miğferin gölgesinde pırıl pırıl parlıyordu. "İtaat edecek," dedi, "şimdi üstlerini ve onların saçma emirlerini küçük gördüğünü göstermek için bile olsa uyacak. Ama yüzbaşı aç bir adam, Galdar. Yemek için can atıyor. Ona karnını doyurması için kil vermişler. Ben ona et vereceğim. Ruhunu beslemesi için." Mina atın başına doğru eğildi ve onu daha hızlı koşmaya zorladı. Yüzbaşı Samuval'm Okçu Birliği, Beckard Kestirmesi'ne bakan sırtta yerini almıştı. Daha önce Neraka'nm savaşlarında bulunmuş birkaç yüz kadar güçlü, iyi eğitilmiş profesyonel okçuydu bunlar. Okçular elflerin okçular arasında büyük rağbet gören uzun yaylarını kullanıyorlardı. Sırt pek geniş olmadığı için okçular yan yana durdular, manevra yapacak fazla alanları yoktu. Moralleri bozuktu. Zira Neraka Şövalyeleri'nin Sanction'a doğru ilerlemelerini seyreden adamlar kendi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lerine hiçbir şey kalmayacağından endişe ediyorlardı - en güzel kadınlar kapılacak, en zengin evler talan edilecekti. Evlerine gitseler de sonuç aynı olacaktı. Üzerlerindeki bulutlar yoğunlaştı; bulanık gri bulutlar Zhakar Dağ1 üzerinde yoğunlaşmış ve dağın yan tarafına doğru sürüklenmeye başlamıştı. Ordu kampı çadırlar, erzak arabaları ve kötü talihlerine küfreden. yaralandıkları için yoldaslanyla gidememiş birkaç kişi dışında boşfSavaşın gürültüsü yanlarından uzaklaştı. Çevredeki dağlar ve alça) 124 jiutlar saldınya geçen ordunun sesini saptırmıştı. Vadi ürkütücü bir biçimde sessizdi. Okçular sabırla Mina'ya bakan yüzbaşılarına asık suratla gözlerini dikm^' Yüzbaşı, "Emirleriniz nedir, Pençe Lideri?" diye sordu. "Bekleyin," diye cevap verdi Mina. Beklediler. Ordu Sanction'm duvarlarına yığıldı, kapıya vurmaya başladılar. Sesler ve kargaşa çok ötedeydi, uzak bir gümbürtüydü. Mina miğferini çıkarttı, elini kısa kesilmiş koyu kızıl saçlarına sürdü. Atının üzerinde dimdik oturarak çenesini kaldırdı. Bakışları Sanction'da değil, hızla kararan mavi gök üzerindeydi. Okçular bakakalmıştı, onun gençliği karşısında şaşkınlığa kapılmış, tuhaf güzelliği karşısında da afallamışlardı. Mina onlann bakışlarına önem vermedi, vadide esen sessizlik tarafından yutulan kaba sözlerini duymadı. Adamlar sessizlikte uğursuz bir şeyler hissetmişti. Laf atmaya devam edenler bunu bir cesaret gösterisi olarak yapıyordu ve tedirgin arkadaşlan tarafından hemen susturuldular. Bir patlama Sanction'm etrafındaki toprağı sarstı, sessizliği parçaladı. Bulutlar kaynadı, güneş ışığı yok oldu. Neraka ordusunun kibirli kiikremeleri aniden kesildi. Zafer haykınşlan tiz panik çığlıklarına dönüştü. Okçular, "Neler oluyor?" diye sordu, ağızlan açık kalmıştı. Herkes bir ağızdan konuşuyordu. "Görebiliyor musun?" Yüzbaşı Samuval, "Sessiz olun!" diye bağırdı. Kestirmenin yakınma gözcü olarak gönderilen bir Şövalye onlara doğru dörtnala geldi. "Bir tuzakmış!" Daha yanlanna varmadan bağırmaya başlamıştı. "Sanction'm kapılan birliklerimize açıldı, ama sadece Solamniyalılan ileri püskürtmek için! Sayılan binlerce olmalı. Büyücüler başı çekiyor, lanetli büyüleriyle ölüm saçıyorlar!" Şövalye heyecanlı atını dizginledi. "Doğruyu söylemişsin, Mina!" Sesi korkulu ve saygılıydı. "En başta büyük bir sihirli güç patlaması bir-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hklerimizden yüzlerce kişiyi öldürdü. Bedenleri alanın üzerinde yanarak yatıyor. Askerlerimiz kaçıyor! Bu yoldan koşuyorlar, kestirmenin içine doğru geri çekiliyorlar. Bu bir bozgun!" Mina'ya garip bir şekilde baktığı halde, Yüzbaşı Samuval, "O arnan her şey bitti," dedi. "Solamniya güçleri orduyu vadiye itecekler. ağlann örsleri ve Solamniyahlann çekiçleri arasında kalacağız." Söyledikleri doğruydu. Arka kademedekiler çoktan Beckard estırrnesi'ne doğru akıyordu. Çoğu nereye gittikleri hakkında hiçbir 125 fikre sahip olmadan, sadece kandan ve ölümden uzaklaşmak için kaç(, yordu. Birkaçının aklı karışmıştı ve çoğunluk Khur'a giden dağlara doğru olan dar yola yönelmişti. "Bir sancak!" diye bağırdı Mina telaş içinde. "Bana bir sancak bulun!» Yüzbaşı Samuval boynuna sardığı kirli eşarbı çıkarttı ve Mina'ya uzattı. "Bunu al ve kabul et, Mina" Mina eşarbı aldı, başını eğdi. Kimsenin duyamadığı sözler fisi], dadı, eşarbı öptü ve onu Galdar'a verdi. Mina'nm ellerindeki yarala yüzünden beyaz kumaşın üzerinde kırmızı leke bir oluşmuştu. Mina'nm Şövalyeleri'nden biri mızrağını uzattı. Galdar kanlı eşarbı mızrağa ucuna bağladı ve Mina'ya geri verdi. Mina Tilkiateşi'ni döndürerek kayalardaki yüksek bir burna sürdü ve bayrağı yukarıda tuttu. "Bana gelin, adamlarım!" diye bağırdı. "Mina'ya!" Bulutlar aralandı. Gökten bir miktar güneş ışığı çıktı, ışık sadece dağ sırtında atının üzerinde oturan Mina'yı aydınlattı. Siyah zırhı alevler içindeymiş gibi parlıyor, savaşın ışığıyla geriden aydınlanan amber gözleri alazlanıyordu. Bunun üzerine kopan boru sesi kaçan adamlann duraklamasına neden oldu. Sesin nereden geldiğini görmek için baktılar ve Mina'nm alevlerle çevrelenmiş, yamacın üzerinde bir işaret feneri gibi yandığını gördüler. Kaçışan askerler çılgın koşuşlarmı durdurdular, yukarı baktılar, sersemlemişlerdi. "Bana gelin!" diye tekrar bağırdı Mina. "Bugün zafer bizim!" Askerler durakladı, sonra bir tanesi Mina'ya doğru, tepenin üzerine hızla, düşe kalka koşmaya başladı. Başka biri daha onu takip etti ve sonra başkası, tekrar bir amaç ve bir yön buldukları için mutluydular. Mina, "Oradaki adamları bana getir," diye geri çekilen başka bir grup askeri göstererek Galdar'a emretti. "Toplayabildiğin kadar çok kişiyi topla. Zırhlı olmalarına dikkat et. Onları şu aşağıdaki kayalann bulunduğu yerde savaş pozisyonuna getir." Galdar emredildiği gibi yaptı. O ve diğer Şövalyeler geri çekilen askerlerin yollarını kapadılar, onlara Mina'nm ayaklan altında koyu bu havuz oluşturmaya başlamış kader arkadaşlarına katılmalarını emrettilerAskerler kestirmeye doğru gittikçe yığılıyorlardı, Neraka Şövalye!01

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


onların arasındaydı, subaylar geri çekilmeyi önlemek için adamları our' durmaya çalışıyordu, diğerleri canlarını kurtarmak için yayaların arasın3 katılmışlardı. Parıldayan gümüş zırhları ve beyaz tüylü çelik başlıkla^' la Solamniyalı Şövalyeler onların arkasından geliyordu. ÖlümcU' gümüş bir ışık panldadı ve her yeri kapladı, adamlar bu sihirli ısıda s° 126 jrunlaşıp can verdi. Solamniyah Şövalyeler, Neraka Şövalyeleri'ni kesi^e götürdükleri bir sığır sürüsü gibi önlerine katarak kestirme yola girdiler. Atını tepeden aşağı sürerken, "Yüzbaşı Samuval," diye bağırdı jvlina, sancağı arkasında dalgalanıyordu. "Adamlarına emret." Yüzbaşı Samuval, "Solamniyalılar ok menzilinde değiller," dedi başım Mina'nm aptallığı karşısında başını iki yana sallayarak. "Herhangi bir ahmak bunu görebilir." Mina, "Senin hedefin Solamniyalılar değil, Yüzbaşı," diye cevap verdi sakince. Kestirmeye doğru giren Neraka Şövalyeleri'ni göstererek, "Senin hedefin onlar," dedi. "Kendi adamlarımız mı?" Yüzbaşı Samuval Mina'ya dik dik baktı. "Sen delisin!" "Savaş alanına bak, Yüzbaşı," dedi Mina. "Tek yol bu." Yüzbaşı Samuval baktı. Yüzünü eliyle sildi, sonra emrini verdi. "Okçular, atış serbest." "Hangi hedefe?" dedi biri. "Mina'yı duydun!" dedi yüzbaşı sertçe. Adamlarının birinden bir ok kaparak yaylandırdı ve gönderdi. Ok kaçan Neraka Şövalyeleri'nden birinin boğazına isabet etti. Adam atının üzerinden arkaya düştü ve kaçışan arkadaşlannm ayaklan altında kaldı. Okçu Birliği de atışa başlamıştı. Her atışı temkinli, hedefi vurmak için tasarlanmış yüzlerce ok havayı ölümcül bir vızıltıyla doldurdu. Piyadeler göğüslerini tutup yere yığılıyorlardı. Oklann tüylü saplan, miğferli Şövalyeler'in kaldınlmış siperliklerinden onlan vuruyor ya da onlan boğazlanndan yakalıyordu. Mina, "Arışa devam edin, Yüzbaşı, "diye emretti. Daha çok ok fırlatıldı. Daha fazla vücut yere düştü. Panik içindeki askerler oklann artık önlerinden geldiğinin farkına varmıştı. Bocaladılar, durdular, bu yeni düşmanın yerini keşfetmeye çalıştılar. Yaklaşan Solamniyah Şövalyeler yüzünden deliye dönmüş olan arkadaşlan onlara arkadan çarptılar. Beckard Kestirmesi'nin sarp duvarlan kaçışı engelliyordu. "Atış!" diye Yüzbaşı Samuval vahşice bağırdı, ölüm dağıtmanın Şevki içindeydi. "Mina için!" Okçular, "Mina için!" diye bağırdılar ve atış yaptılar. Oklar ölümcül bir hassasiyetle hedeflerine isabet ettiler. Adamlar ağlıklar içinde yere yığılıyordu. Ölenler yavaş yavaş istiflenmiş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


odunlar gibi &eÇidin içine yığılıyor, kanla ıslanmış bir barikat görüntüsü yaratıyorlardı. 127 Bir subay elinde kılıcıyla hiddetle onlara doğru geldi. "Seni aptal!" diye Yüzbaşı Samuval'a bağırdı. "Sana bu emirleri kim verdi? Kendi adamlarına ateş ediyorsun!" "Emri ona ben verdim," dedi Mina sakince. Şövalye öfkeyle ona yaklaştı. "Hain!" Adam kılıcını kaldırdı. Mina atının üzerinde hareket etmeden oturmaktaydı. Mina adamla ilgilenmiyordu, bütün dikkati aşağıdaki katliamdaydı. Galdar, Şövalye'nin miğferine bir yumruk indirdi. Boynu kırılan Şövalye, bayırdan aşağıya yuvarlanmaya başladı. Galdar incinen parmak boğumlanın emerek Mina'ya baktı. Mina'nın gözlerinden akan yaşlan görünce hayretler içinde kaldı. Mina eliyle boynunun etrafındaki madalyonu kavramıştı. Dudakları kımıldıyordu, belki de dua ediyordu. Beckard Kestirmesi'nin içinde hem önden hem de arkadan saldırıya uğrayan askerler karmaşa içinde koşuşup durdular. Arkalanndaki kader arkadaşlan korkunç bir seçimle karşı karşıya kalmışlardı. Ya Solamniyalılar tarafından mızraklanacak ya da dönüp savaşacaklardı. Umutsuzluğun, kapana kısılmanın vahşetiyle savaşarak, düşmanla karşılaşmak için koştular. Solamniyalılar savaşmaya devam etti, ama hareketleri yavaşlamıştı ve ileride durdular. "Atışı durdurun!" diye emretti Mina. Bayrağını Galdar'a uzattı. Sabah yıldızını çekerek, başının üzerinde tuttu. "Neraka Şövalyeleri! Bizim vaktimiz geldi! Bugün atlanmızı zafere sürüyoruz!" Tilkiateşi büyük bir sıçrayış yaparak bayırdan aşağıya dörtnala koşmaya başladı, Mina'yı dosdoğru Solamniyalı Şövalyeler'in öncü kuvvetlerine götürüyordu. Tilkiateşi ve Mina'nm hareketleri o kadar çevik o kadar hızlıydı ki, Mina, Şövalyelerini geride bırakmıştı. Adamlar ağızlan açık bakakalmıştı, Mina'nm kendi sonuna doğru gittiğini düşünüyorlardı. Sonra Galdar beyaz sancağı kaldırdı. "Ölüm muhakkak!" diye gürledi minotor. "Ama zafer de öyle! Mina için!" Adamlar yüzlerinde haşin bir ifade, derinden gelen seslerle, "Mina için!" diye bağırdılar ve atlannı tepeden aşağıya sürdüler. "Mina için!" diye bağırdı Yüzbaşı Samuval, okunu bıraktı ve kısa kılıcını çekti. O ve bütün Okçu Birliği savaşa doğru yöneldiler. "Mina için!" diye bağırdı bayrağının etrafında toplanan askerler Mina'nm davası uğruna bir araya gelenler, bayırdan aşağıya gürleye11 kara bir ölüm çağlayanı gibi onun arkasından atıldılar. Galdar, Mina'yı korumak ve savunmak için ona yetişm^ 128 ahşarak bayırdan aşağıya koştu. Mina daha önce hiçbir savaşa katılmamışa- Henüz beceri kazanmamıştı, eğitilmemişti. Ölmesi kaçınılmazdı- Düşman Galdar'm önünde belirdi. Kılıçlan onu kesti, mızrakları hattı okları saplandı. Galdar, kılıçlanın bir kenara fırlattı, mızraklannı kırdı, oklannı hiçe saydı. Düşman sadece sinir bozucuydu, onu amacın-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dan uzaklaştınyordu. Mina'yı gözden kaybetti, sonra da kendisini etrafı tamamen düşmanla çevrilmiş bir halde buldu. Galdar, kılıcını Mina'ya saplamak için uğraşan bir Şövalye gördü. j^ina darbeyi karşıladı ve ona sabah yıldızıyla vurdu. İlk vuruşu adamın miğferini çatlattı. Sonraki vuruşu adamın başını yardı. Ama Mina onunla savaşırken, başka bir tanesi ona arkadan saldırmak için yaklaşıyordu. Galdar umutsuzca, Mina'nın kendisini duyamayacağını bildiği halde, onu uyarmak için bağırdı. Ona ulaşmak için deliler gibi çabaladı, onunla kumandanı arasında artık yüzlerini görmediği, sadece keskin kılıcının açtığı kanlı yollan görüyordu. Bakışı Mina'ya kilitlenmişti ve onun atından düştüğünü gördüğünde tüyleri diken diken oldu, bir an kalbi yerinden çıkacak sandı. Her zamankinden daha büyük bir hiddetle savaşıyordu, onu korumak için deliye dönmüştü. Arkadan gelen bir darbe Galdar'ı sersemletti. Dizlerinin üzerine düştü. Kalkmaya çalıştı, ama darbe üzerine darbe yedi, yapabileceği hiçbir şey yoktu. Savaş, alacakaranlığa doğru son buldu. Neraka Şövalyeleri galip gelmişlerdi, vadi güvendeydi. Solamniyalılar ve Sanction askerleri bu çarpıcı savunma karşısında şaşınp bozguna uğramış, surlarla çevrili şehre geri çekilmeye zorlanmıştı. Zaferi başlanna konan bir çelenk gibi hissetmişlerdi, ama sonra çelenk vahşice ellerinden alınmış, çamurun üzerinde ezilmişti. Harap olmuş, cesaretlerini yitirmiş Solamniyah Şövalyeler yaralannı sardılar ve ölülerini yaktılar. Aylarca bu plan üzerinde çalışmışlardı, Sanction'daki kuşatmayı kaldırmak için bunu tek yol olarak görmüşlerdi. Sürekli olarak nasıl olup da başansızlığa uğradıklarını anlamaya çalışıyorlardı. Bir Solamniyah Şövalye, üzerine ortadan yok olmuş tannlann hiddeti gibi saldıran bir savaşçıdan bahsetti. Bir başkası da bu savaşçıyı görmüştü, bir başkası da ve bir başkası daha. Bazılan bir delikanlı olduğunu 1 dıa etti, ama diğerleri hayır, dedi, o bir kızdı, bir erkeğin uğruna °lebileceği bir yüze sahip bir kız. Kız en önde gidiyordu, saflannı gök gürültüsü gibi çiğniyor, miğfersiz ve kalkansız savaşıyor, silahı sabah y'ldızmdan kanlar damlıyordu. Atından aşağı çekildiğinde, ayakta tek başına savaşmıştı. Ölmüş olmalı," dedi biri öfkeyle. "Onu düşerken gördüm." 129 "Doğru, düştü, ama atı onu korumak için başında durdu," dedi bjj diğeri, "ve yaklaşmaya kalkanlara çifte attı." Ama bu güzel yok edicinin hayatta kalıp kalmadığını kirrıse bilmiyordu. Savaş dalgası döndü, Mina'yla buluştu, hızla etrafında dolaştı ve Solamniyalı Şövalyeler'in kafalarında dolaşıp, onlan yığınlar halinde şehirlerine geri taşıdı. "Mina!" diye kısık bir sesle seslendi Galdar. "Mina!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Hiçbir cevap gelmedi. Galdar çaresizlik içinde, umutsuzluğa kapılarak aramaya devam etti. Ölüleri yakmak için kullanılan odun yığınından çıkan duman vadinin üzerini kapladı. Gece henüz bitmemişti, alacakaranlık griydi, duman ve turuncu korlarla bungunlaşmıştı. Minotor, yaralıları iyileştiren kara mistiklerin çadırlarına gitti, ama Mina'yı bulamadı. Yakılmak üzere bin bir güçlükle dizilmiş cesetlere baktı. Cesetlerden birini kaldırdı, dikkatle yüzüne baktı, başını iki yana sallayıp bir diğerine yöneldi. Onu ölüler arasında da bulamadı, en azından kampa getirilen ölüler arasında. Kanla ıslanmış vücutları tek tek kontrol etmek bütün bir gece sürer, hatta ertesi güne sarkardı. Galdar'm omuzlan çöktü. Yaralıydı, bitkindi, ama aramaya devam etmek için kararlıydı. Sağ elinde Mina'nın sancağını taşıyordu. Beyaz renkteki kumaş artık beyaz değildi. Kahverengimsi kırmızıydı, kuru kan yüzünden katılaşmıştı. Kendini suçladı. Mina'nın yanında olabilirdi. Ya da onu koruyamasa bile, en azından onunla birlikte ölebilirdi. Başansız olmuş, arkadan darbe yemişti. Bilincini tekrar kazandığında, savaşın bitmiş olduğunu anladı. Ona, kendi taraflannm savaşı kazandığı söylendi. Acılar içinde olan ve başı dönen Galdar, Mina'yı son gördüğü yere doğru sendeledi. Mina'nın düşmanlan yığınlar halinde toprağın üzerinde yatıyordu, ama o hiçbir yerde yoktu. Yaşayanlann arasında yoktu. Ölülerin arasında yoktu. Galdar onu hayal ettiğini, onu bir şeye ya da birine inanmak için duyduğu açlıg1 dindirmek üzere kendisinin yaratmış olduğunu düşünmeye başladı. "Minotor," dedi bir adam. "Kusura bakma, adını hiç duymadımGaldar bir müddet askeri anımsayamadı - adamın yüzü üzerindeki kanlı sargılardan zor seçiliyordu. Sonra onun Okçu Birliği'nin W olduğunu anladı. "Onu arıyorsun, değil mi?" diye sordu Yüzbaşı Samuva1' "Mina'yı?" 'Mina için!' Çığlık kalbinde yankılandı. Galdar başını eve 130 nlarmnda salladı. Çok yorgundu, konuşamayacak kadar keyifsizdi. "Benimle gel," dedi Samuval. "Sana bir şey göstereceğim." İkisi güçlükle vadiden yürüyüp, savaş alanına doğru gittiler. gavaştan yara almadan kurtulan askerler, geri çekilmenin karmaşası «ırasında yerle bir olmuş kampı yeniden inşa etmekle meşguldüler. Adamlar daha önce göralmemiş bir şevkle çalışıyorlardı, başlannda ne bir kırbaç dürtüsü, ne de efendilerinin zorba çığlıklan olmasa da. Galdar bu adanılan daha önce savaşlarda yanan kazanlann başında somurtarak çömelirken, yaralannı yalayarak temizlerken, cüce içkileri yuvarlarken ve yaraladıktan düşmanlardan dolayı böbürlenirken görmüştü. Galdar, çadır kazıklannı çakan, göğüs zırhlannda ya da kalkanlanndaki vuruklan onaran, fırlatılmış oklan toplayan ya da sayısız angaryayla uğraşan adamların konuşmalannı dinledi. Konuşmalan kendilerine ait değildi, kutsanmış olana, o büyüleyici kişiliğe

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


aitti. Mina'ya aitti. Adı her askerin ağzmdaydı, yaptıklan tekrar tekrar anlatılıyordu. Yeni bir ruh, kampı ele geçirmişti; sanki Mina'nm içinden çıktığı korkunç fırtına, bir adamdan diğerine sıçrayan enerji dalgalan göndermişti. Galdar dinledi, hayretler içinde kaldı, ama hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey hakkında konuşmaya istekli gözükmeyen ve Galdar'm bütün sorulannı yanıtsız bırakan Yüzbaşı Samuval'a eşlik etti. Başka bir zaman olsa, asabı bozulmuş minotor insanın başını omuzlanna çakardı, ama şimdi değil. İkisi de daha önce tatmadıklan bir zaferi ve coşkunluğu paylaşıyorlardı. İkisi de üstün bir güç göstermişti, daha önce yeteneklerinin kafi gelmeyeceğini sandıklan cesaret ve kahramanlıklan gerçekleştirmişlerdi. Bir dava uğruna savaşmış, bir dava uğruna birlikte savaşmış ve her şeye rağmen galip gelmişlerdi. Yüzbaşı Samuval tökezlediği zaman, Galdar ona kolunu uzattı. Galdar bir kan gölüne kaydığında, Yüzbaşı Samuval ona destek oldu. Savaş meydanının ucuna vardılar. Yüzbaşı Samuval vadinin üzerini kaplayan dumana dikkatle baktı. Güneş dağlann arkasında kaybolmuşta. Güneş batışının kızıllığı, gökyüzünü soluk kırmızıya boyuyordu. "Orada," dedi yüzbaşı, eliyle işaret ederek. Rüzgâr güneşin batışıyla hareketlendi, dumanı ipek eşarplar gibi ^nen paçavralara bölerek dağıttı. Kan kırmızısı bir at ile savaş meyanında diz çökmüş bir şekil sadece otuz santim önlerinde belirdi. "Mina!" Galdar soluk aldı. Rahatlama vücudundaki bütün kasları aksetmişti. Gözlerinde bir yanma peydah oldu, Galdar bunu dumana ett', zira minotorlar hiç ağlamaz, ağlayamazdı. Gözlerini sildi. "Ne 131 yapıyor?" diye sordu bir zaman sonra. "Dua ediyor," dedi Yüzbaşı Samuval. "Dua ediyor." Mina bir askerin vücudunun başında diz çökmüştü. Askeri öldüren ok doğrudan gırtlağına saplanıp onu toprağa çivilemişti. Mina ölünün başını kaldırdı, elini onun göğsüne koydu, başını eğdi. Konuşuyorsa da' Galdar ne dediğini duyamıyordu, ama Samuval'm haklı olduğunu bilj. yordu. Kendi tanrısına dua ediyordu, gerçek tanrıya. Bu tanrı tuzağı tahmin etmişti, bu tanrı Mina'nm, yenilgiyi muhteşem bir zafere dönüştürmesini sağlamıştı. Duası bitince Mina adamın elini korkunç yaranın üstüne koydu Üzerine eğilerek, dudaklarım adamın soğuk alnına koydu, onu öptü sonra ayağa kalktı. Yürümek için zor güç buldu. Kanla kaplanmıştı, kanın bir bölümü kendisine aitti. Durdu, kafası düştü, gövdesi sarktı. Sonra başını sanki oradan güç buluyormuş gibi gökyüzüne kaldırdı ve o anda omuzları dikleşti ve güçlü adımlarla yürümeye devam etti. "Savaşın bittiği andan beri, bir cesetten diğerine gidiyor," dedi Yüzbaşı Samuval. "Özellikle, bizim oklarımızla düşenleri buluyor. Duruyor ve kanla yıkanmış çamurun üzerinde diz çöküp, dua etmeye başlıyor. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim." "Onları onurlandırarak doğru bir şey yapıyor," dedi Galdar haşince. "Bu adamlar kanlarıyla bize zaferi satın aldılar."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"O, onların kanlarıyla bize zaferi satın aldı," diye Yüzbaşı Samuval, sargıların ardından görünen tek yeri olan kaşlarını hafifçe çatarak cevap verdi. Galdar'm arkasından bir ses yükseldi. Ses Galdar'a, Ganıashinoch'u, Ölümün Şarkısı'm anımsattı. Bu şarkı canlı gırtlaklardan çıkıyordu, bununla birlikte; şarkı alçak ve sakin bir tonda başladı, sadece birkaç kişi tarafından söyleniyordu. Sonra daha fazla ses katıldı ve şarkıyı ilerilere taşıdı, sanki bıraktıkları kılıçlan kapıp, savaşın içine doğru koşuyorlardı. "Mina... Mina..." Şarkı gittikçe yükseldi. Yumuşak, saygılı bir dinsel şarkı gibi başlayan şarkı, artık bir zafer marşı, kalkana vuran kılıçların şakırtısı, yere vurulan ayaklar ve alkışlayan ellerle eşlik edilen bir sevinç kutlamasıydı. "Mina! Mina! Mina!" Galdar savaş meydanının ucunda toplanan ordudan geriye kala11' lan görmek için döndü. Kendi başlarına yürüyemeyen yaralılara diger' leri yardım ediyordu. Üstü başı yırtık, her yerleri kanlı askerler Mina''11" 132 adını söylüyorlardı. Galdar sesini gürleyen bir şekilde yükseltti ve Mina'nın sancağını kaldırdı. Şarkı dağların arasında gök gürültüsü gibi gezinen bir tezahürata dönüştü ve ölülerin bedenleriyle yükselmiş zemini salladı. Mina tekrar diz çöküyordu. Şarkı onu tutsak etmişti. Durdu, tezahürat yapan kalabalığa bakmak için yavaşça döndü. Amber gözleri yorgunluk yüzünden küle benzeyen morluklarla çevrelenmişti, pudaklan kavrulmuş ve çatlamıştı, ölüleri öpmekten lekelenmişti, gağıran, şarkı söyleyen, ismini çağıran yüzlerce canlı adama baktı. Mina ellerini kaldırdı. Sesler bir anda kesildi. Yaralıların inilti ve çığlıkları bile sustu. Duyulan tek ses onun dağlarda yankılanan ismiydi ve sonunda bu ses de kesildi ve vadiye sessizlik hakim oldu. Mina atma bindi, böylece artık 'Mina'nın Zaferi' olarak anılan savaş meydanının ucuna toplanan kalabalık onu daha iyi görebilir ve duyabilirdi. "Beni onurlandırmanız doğru değil!" dedi. "Ben sadece bir aracım. Bu günün onur ve zaferi beni yürüdüğüm yolda yönlendiren tanrıya ait." "Mina'nın yolu, hepimizin yoludur!" diye bağırdı biri. Tezahüratlar yeniden başladı. "Beni dinleyin!" diye bağırdı Mina, sesi otorite ve güçle çınlıyordu. "Eski tanrılar gitti! Sizi terk ettiler. Bir daha geri dönmeyecekler! Onların yerine tek bir tann geldi. Dünyayı yönetecek bir tann. Sadece bir tann. Bu tek tannya bağlılığımızı borçluyuz!" Biri, "Bu tannnm adı ne?" diye bağırdı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Adını telaffuz edemem," diye yanıt verdi Mina. "İsmi fazlasıyla kutsal, fazlasıyla güçlü." "Mina!" dedi biri. "Mina, Mina!" Kalabalık şarkı söylemeye başlamıştı ve bir kere başladılar mı durdurulamazlardı. Mina bir müddet çileden çıkmış bir şekilde baktı, sinirliydi. Başını kaldırarak parmaklanyla boynunda bulunan madalyonu kavradı. Yüzü y^uşadı, durulaştı. "Önden gidin! Adımı söyleyin," diye bağırdı Mina. "Ama onu tannmın namına söylediğinizden emin olun." Bağnşmalar sağır ediciydi, dağ kenarlarından kayalan sarsıyordu. Kendi acısını unutmuş olan Galdar tutkuyla bağırdı. Aşağıya , nca kader arkadaşının asık suratla konuşmadan durduğunu, başka DlJ yöne baktığını gördü. Ne?" diye bağırdı Galdar kargaşanın arasından. "Sorun ne?" 133 "Oraya bak," dedi Yüzbaşı Samuval. "Kumanda çadırına." Kamptaki herkes tezahürat yapmıyordu. Bir grup Neraka Şövalyesi liderleri olan bir Kafatası Lordu'nun etrafında toplanmıştı. Elleri göğüslerinin üzerinde kavuşturulmuş, karanlık ifadelerle, kaşlarım çatarak bakıyorlardı. "O kim?" diye sordu Galdar. Samuval, "Lord Milles," diye cevap verdi. "Bu felaketi emreden kişi. Gördüğün gibi savaştan sağ kurtulmuş. Güzel, parlak zırhının üzerinde bir damla kan bile yok." Lord Milles askerlerin dikkatini çekmeye çalışıyordu. Kollannı salladı, bağırarak kimsenin duyamadığı sözcükler söyledi. Kimse ona kulak vermedi. Sonunda bunun faydasız olduğunu anlayarak denemekten vazgeçti. Galdar sırıttı. "Milles, kumandasının lağım deliğinden akıp gitmesini nasıl karşılıyor acaba." "İyi değil, sanırım," dedi Samuval. Galdar, "O ve diğer Şövalyeler kendilerini tanrılardan ucuz kurtardıklarım düşünüyorlar," dedi. "Uzun zaman önce Takhisis'in dönüşü hakkında konuşmayı kestiler. İki yıl önce, Gecenin Lordu Targonne, Neraka Şövalyelen'ne resmi adını kazandırdı. Bir zamanlar, ne zaman bir Şövalye'ye Görü bahşedilse, tanrıçanın büyük planı içindeki yeri ona söylenirdi. Takhisis dünyadan ayrıldıktan sonra liderlik, Görü'yü çeşitli mistik yollarla sürdürmeye çalıştı. Şövalyeler hâlâ Görü'yü tecrübe ediyor, ama artık sadece Targonne'un ve türünün akıllarına koyduklarından emin olabilirler." "Ayrılmamın nedenlerinden biri de buydu," dedi Samuval. "Targonne ve bu Milles gibi subaylar bu kez yönetimin kendilerinde olmasından hoşlanıyorlar, ancak dağın tepesinden aşağı indirilme tehlikesinden hiç hoşlanmayacaklar. Milles'in bu zıpçıktı hakkında karargâha haber göndereceğinden emin olabilirsin." Mina atından inmişti. Tilkiateşi'ni dizginlerinden tutarak, savaş alanım terk etti, kampa doğru yürüdü. Mina onlara ulaşana kadar adamlar bağırıp, tezahürat yapmaya devam ettiler ve sonra, o yak-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


laşırken, anlayamadıkları bir gücün etkisiyle, patırtıyı kestiler ve Mina'nm önünde diz çöktüler. Bazıları o geçerken ona dokunmak İÇ111 ellerini uzattı, diğerleri de onlara bakması ve kutsaması için seslendiLord Milles bu galip kafileyi izlerken, yüzü nefretle çarpılmış* 1Topuklarının üzerinde dönerek tekrar kumanda çadırına girdi. "Hah! Bırakalım plan kurmaya devam etsinler!" dedi Galdar, sevinmişti. "Artık Mina'nm bir ordusu var. Ona ne yapabilirler?" 134 "Kalleşçe ve gizli bir şey, bundan emin olabilirsin," dedi Samuval. ^Ökyüzüne doğru baktı. "Onu yukandan gözeten Tek Biri'nın olduğu Ho2TU olabilir. Ama onu burada, yerde de gözetecek dostlara ihtiyacı var." "Akıllıca konuşuyorsun," dedi Galdar. "O halde onunla birlikte misin, Yüzbaşı?" "Hayatımın ya da dünyanın sonuna kadar, hangisi önce gelirse," jgdi Samuval. "Aynı zamanda adamlarım da. Peki ya, sen?" "Ben hep onunla birlikteydim," dedi Galdar, ona gerçekten de öyleymiş gibi geliyordu. Minotor ile insan el sıkıştılar. Galdar gururla Mina'nm sancağını kaldırdı ve Mina kampta zafer turunu atarken yanında yürüdü. Yüzbaşı Samuval, Mina'nm arkasında yürüyordu, eli kılıcının üzerinde, onu arkadan koruyordu. Mina'nm Şövalyeleri sancağa doğru ilerliyordu. Onu Neraka'dan beri takip edenler yaralanmıştı, ama hiçbiri ölmemişti. Çoktan mucizeler hakkında hikâyeler anlatmaya başlamışlardı. "Bir ok dümdüz bana geldi," dedi biri. "Öldüğümü biliyordum. Mina'nm adını söyledim ve ok ayağımın altındaki toprağa düştü." "Lanet olası Solamniyalılardan biri kılıcını boğazıma tuttu," dedi bir diğeri. "Mina'nm adını bağırdım ve düşmanın kılıcı ikiye ayrıldı." Askerler Mina'ya yemek ikram ettiler. Ona şarap ve su getirdiler. Bazı askerler Milles'in subaylarından birinin çadırını kaptı, onu dışarı attı ve cadın Mina için hazırlamaya başladı. Kamp ateşinden yanan kızgın demirleri kapan askerler, Mina'nm yolunu aydınlatacak şekilde onlan yukanda tuttular. Mina geçerken onun adını büyüyü işlevsel hale getirecek bir büyü sözcüğü gibi telaffuz ediyordu. "Mina," diye bağırdı adamlar, rüzgâr ve karanlık. "Mina!" 135 8 KALKANIN ALTINDA Silvanesti elfleri her zaman geceye saygı duymuşlardır. Qualinesti halkı ise güneş ışığından zevk alırlar. Hükümdarları Güneş Sözcüsü'dür. Evlerini güneş ışığıyla doldururlar, bütün işler gün ışığında olur, evlilik gibi en önemli törenler gündüz yapılır, böylece güneş ışığı ile kutsanabilirlerdi. Silvanesti halkı yıldız ışığına âşıktır. Silvanestilerin lideri Yıldızlar Sözcüsü'dür. Elf devletinin başkenti Silvanost'ta gecebir zamanlar kutsanma zamanıydı. Gece yıldızlan, tatlı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uykuyu ve sevgili yurtlanna dair düşleri getirirdi. Derken Mızrak Savaşı geldi. Şeytani ejderhalann kanatlan yıldızlan örttü. Özellikle de bir ejderha, Cyan Kanfelaketi olarak bilinen yeşil ejderha, Silvanesti Krallığı üzerinde hak iddia etti. Uzun zamandır elflerden nefret ediyordu ve onlan acı çekerken görmek istiyordu. Onlann binlercesini katledebilir"1» ama zalim ve kurnazdı. Ölenler ızdırap çeker, doğru, ama acı gelip g6?1' cidir ve ölen kişi bu gerçeklikten diğerine geçerken kısa zamanda unutij' lur. Cyan hiçbir şeyin dindiremeyeceği bir acı vermek istiyordu, yüzy1 larca sürecek bir acı. O zamanki Silvanesti hükümdan büyücülükte hayli yeteneklıy 136 rac Caladon, şeytani güçlerin Ansalon'a geleceğini önceden tahmin ?ti Halkım sürgüne gönderdi, onlara krallıklarını ejderhadan uzak tuta, v gücü olduğunu söyledi. Ancak kimse Lorac'm büyülü ejderha türelerinden birini Yüksek Büyücülük Kulesi'nden çaldığını bilmiyordu Küreyi onun büyüsünü kontrol edemeyecek güçteki biri kullanırsa -onucun çok kötü olacağı konusunda uyarılmıştı. Lorac kibri yüzünden türeyi istediği gibi kontrol edebilecek güçte olduğuna inanıyordu. Küreye baktı ve kendisine bakan bir ejderha gördü. Lorac yakalandı ve esir almdı. . Cyan Kanfelaketi, fırsatını yakalamıştı. Lorac'ı Yıldızların Kulesi'nde tahtında oturur, elinde de küreyi tutar halde buldu. Cyan, Lorac'm kulağına bir Silvanesti rüyası fısıldadı, sevimli ağaçların iğrenç yaratıklara dönüştüğü, başkalaşan canavarların bir zamanlar onları sevenlere saldırdıkları korkunç bir rüya. Lorac bu rüyada halkının öldüğünü gördü, teker teker, her birinin korkunç ve acı içinde ölüşüne tanıklık etti. Bu rüyada Thon-Thalas Nehri'nin suları kan kızılı akıyordu. Mızrak Savaşı sona erdi. Kraliçe Takhisis yenildi. Cyan Kanfelaketi, Silvanesti'den ayrılmaya zorlandı, ama kendini beğenmiş bir şekilde amacına ulaştığından emin olarak krallığı terk etti. Silvanesti'yi hiçbir zaman uyanamayacağı, azap veren bir rüyaya mahkûm etmişti. Savaş bittikten sonra elfler yurtlarına geri döndüklerinde hayret ve korkuyla kabusun gerçeğe dönüştüğünü fark ettiler. Lorac'm ona Cyan Kanfelaketi tarafından verilen rüyası bir zamanlar çok güzel olan yurtlarını korkunç bir şekilde değiştirmişti. Silvanestiler rüyayla savaştılar ve bir Qualinesti generali olan Porthios'un liderliği altında nihayet onu alt etmeyi başardılar. Ancak bunun bedeli çok ağır olmuştu. Birçok elf rüyaya kurban verilmişti ve rüya yurtlarından atıldığında ağaçlar, bitkiler ve hayvanlar korkunç bir şekil bozukluğuna uğramışlardı. Elfler ağır ağır, ormanlarını eski güzelliklerine dönmeye ikna ettiler, rüya tarafından oluşturulan yaralarını kapamak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve yara izlerini iyileştirmek için yeni keşfedilen büyüleri kullandılar. Daha sonra unutma isteği ortaya çıktı. Rüyanın etkilerini yurtlarının üzerinden atmak için hayatını birden çok defa tehlikeye atan "orthios, onlara rüyayı hatırlatan biri olup çıkü. Artık bir kurtarıcı sayılmıyordu. O bir yabancıydı, başkasının işine burnunu sokan biriydi, yalıtılmış ve inzivaya çekilmiş hayatlarına geri dönmek isteyen 'İvanestiler için bir tehdit teşkil ediyordu. Porthios, elfleri dünya işlerie sokmak, kuzenleri olan Qualinestiler'le birleştirerek bir bütün yapaK istiyordu. Bu amaçla Lorac'ın kızı Alhana Yıldızmeltemi ile evlen'Şh. Böylece, eğer yeniden bir savaş başlarsa, elfler mücadelerinde yal137 nız kalmayacaktı. Birlikte savaşacak müttefikleri olacaktı. Ancak elfler müttefik istemiyordu. Müttefikler yardımlarının karşılığında Silvanesti topraklarından pay talep edebilirdi. Müttefiki» Silvanesti kız ya da oğullarıyla evlenmek isteyip, saf elf kanını sulandıraj bilirlerdi. Bu tecrit politikası taraftarları, Porthios ve karısı AlhanaV anavatanlarına geri dönmeleri durumunda ölüm cezasına çarptırılacak 'kara elfler' ilan ettiler. Porthios sürgüne gönderildi. General Konnal elf ulusunun kontrolünü aldı ve 'Silvanesti'yi yönetebilecek gerçek bir hükümdar bulu. nana kadar' egemenliğin kendisinde olduğunu bildiren askeri bir yasa çıkardı. Silvanesti'liler, kuzenleri Qualinestiler'in, büyük ejderha Beryl'in yönetiminden ve Neraka Şövalyeleri'nden kurtarmalarına yardım etmeleri için yakarışlarını hiçe saydılar. Silvanestiler dünyayla hiç ilgilenmiyorlardı. Kendi dertlerine düşmüşlerdi, yaşam aynasına bakıyor ve sadece kendilerini görüyorlardı. Onlar aynadaki yansımalarına böyle kibirle bakarken, felaketleri olan Cyan Kanfelaketi, yok etmesine ramak kalan topraklara geri döndü. Ya da en azından sınırlarda nöbet tutan kirathlar tarafından böyle rapor edildi. "Kalkanı dikmeyin!" diye uyardı kirathlar. "Bizi en kötü düşmanımızla birlikte içeride kapana kıstıracaksınız!" Ama elfler buna kulak asmadı. Söylentilere inanmadılar. Cyan Kanfelaketi karanlık geçmişte kalan bir figürdü. Ejderha Tasfiyesi'nde ölmüştü. Ölmüş olmalıydı. Eğer dönmüşse, neden hiçbirine saldırmamıştı? Elfler dış dünyadan o kadar korkuyorlardı ki, Hanedan Başlan sihirli kalkan önerisini oybirliğiyle kabul ettiler. Silvanesti halkının en çok istedikleri şey gerçekleşmişti. Artık güvendeydiler, dış dünyadaki kötülüklerden korunuyorlardı. "Yine de bana sorarsan, kötülüğü dışarıda bırakmaktan çok," dedi Rolan, Silvan'a, "onu içeri kilitledik." Silvanesti'de gece olmuştu. Silvan karanlıktan memnundu, ona hüzün vermesine rağmen. Rolan kalkanın zararlı etkilerinden uzak-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


laştıklarını düşündüğü an durup mola verene kadar gün boyu ormanda yürüdüler. Gün Silvanoshei için hayret verici bir gün olmuştu. Silvan annesinin özlemle, pişmanlıkla ve hüzünle anavatanın güzelliğinden bahsettiğini duymuştu. Çocukken, o ve sürgündeki ebeveynlerinin etraflarında bir sürü tehlikeyle dolu bir mağara içinde saklandıklarını ve annesinin onun korkularını hafifletmek için Silvanesti hikâyeleri anlattığını hatırlıyordu. Gözlerini kapatır ve görürdü; karanlığ1 değil, ormanın zümrüt, altın ve gümüş renklerini. Kurt ya da goblm ulumalarını değil, çan çiçeğinin melodili sesini ya da flüt ağacının tatlı 138 hüzünlü müziğini işitirdi. Ancak hayal gücü gerçeğin karşısında soluk kalmıştı. Böyle bir ••zelliğin var olabileceğine inanamıyordu. Günü sanki uyanıkken "rülen bir rüyada kayalar, ağaç kökleri ve kendi ayaklan üzerinde tö\ deyerek geçirmiş, gördüğü, her yerde bulunan harikalar gözlerine yaş, kalbine kıvanç getirmişti. Kabukları gümüşle eğilmiş olan ağaçlar dallarını zarif açılarla önyüzüne kaldırmışlardı, gümüş uçlu yapraklan güneş ışığında parlıyordu. Çok sayıda geniş yapraklı çalı patikayı kaplamış, her çalı havayı tatlılıkla dolduran alev renkli çiçeklerle doldurmuştu. Silvan, ne yere düşmüş tek bir dal, ne etrafa yayılmış tek bir yabani ot, ne de tek bir böğürtlen çalısının olmayışı yüzünden ormanda değil de sanki bir bahçede vuruyormuş hissine kapılmıştı. Ağaçbükücüler ormanlannda sadece güzel, bereketli ve faydalı olan şeylerin yetişmesine izin verirlerdi. Ağaçbükücülerin büyülü etkileri, kalkanın ürünlerini öldürücü bir buz katmanıyla kapladığı sınır bölgeleri dışında tüm ülkeye yayılmıştı. Karanlık, Silvan'ın sersemlemiş gözlerini dinlendirdi. Artık gece kendi yüreğe işleyen güzelliğini sergiliyordu. Yıldızlar hiddetli bir parıltıyla işiyor, sanki onlan dışanda bırakmaya çalışan kalkana meydan okuyorlardı. Gece çiçeklerinin parlaklıklan ormanı yumuşak bir gümüş ışıkla kaplarken çiçekler taç yapraklannı yıldız ışığına açmış, ılık karanlığı egzotik rahiyalara boğuyordu. "Ne demek istiyorsun?" diye sordu Silvan. Şahit olduğu güzellikle kötü güçler arasında bir bağlantı kuramıyordu. "Diğer şeylerin yanında, anne babanıza verdiğimiz o acımasız ceza karşılığında, Majesteleri," dedi Rolan. "Babanıza yardımlan için teşekkür edeceğimize onu arkasından bıçaklamaya çalıştık. Bunu duyduğumda bir Silvanesti olduğum için utandım. Ama sonra hesaplaşma sırası geldi. Utancımızın ve onursuzluğumuzun bedelini kendimizi bütün dünyadan soyutlayarak, kalkanın altında yaşayarak, diğerleri acı Çekerken ejderhadan korunarak ödedik. Bu korumayı da yaşanılanınızla ödüyoruz." Hızla akan bir derenin yanında dinlenmek için mola verdiler. Silvan, Rolan'm verdiği mola için minnettardı. Yaralan tekrar ona acı vermeye başlamıştı, ama bu konuda hiçbir şey söylemek istemiyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Hayatındaki ani değişikliğin şoku ve heyecanını onu bitkin bırakmış, bütün enerjisini almıştı. Rolan akşam için meyve ve nektar kadar tatlı bir su bulmuştu. °lan, Silvan'ın yaralannı onu oldukça mutlu eden saygılı ve endişeli brx ilgiyle tedavi etti. 139 Şamar olsa bana bir paçavra atar ve elimden gelenin en iyisini ya* mamı söylerdi, diye düşündü Silvanoshei. "Belki Majesteleri birkaç saat uyumak ister," diye bir öneriş bulundu Rolan, akşam yemeğinden sonra. Silvan yıkılacak kadar yorulduğuna emindi, ancak canlanıp kendi. sine geldiğinde yemek yedikten sonra kendini daha iyi hissettiğini f% & etti. "Anavatanım hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyorum," dedi "Annem bana bazı şeyler anlatmıştı, ama, tabii ki, aranızdan.... ayrıldıktan sonra neler olduğunu bilemezdi. Kalkandan bahsetmiştin." Silvan ona doğru baktı. Gördüğü güzellik karşısında nefesi kesilmişti. "Bütün bunları" -gövdeleri yanardöner ışıkta parlayan ağaçlara, çimenlerde kıvılcımlar saçan yıldız çiçeklerine baktı "düşmanlarımızın tahribatından korumak istemenizi anlıyorum." "Evet, Majesteleri," dedi Rolan, sesinin tonu yumuşamıştı. "Böyle bir koruma karşılığında hiçbir bedelin fazla yüksek olmadığını söyleyenler var, bu bedel yaşamlarımız bile olsa. Ama eğer hepimiz ölürsek inanıyorum ki, sonunda orman da ölecektir, zira elflerin ruhları bütün yaşayan canlılarla birbirine bağlıdır." "Halkımızın nüfusu gökteki yıldızlar kadar," dedi Silvan, şaşırmıştı, Rolan'm fazlasıyla dramatik davrandığını düşünüyordu. Rolan gökyüzüne doğru baktı. "Bu yıldızların yansını silin, Majesteleri, ışığın gözle görülür bir şekilde azaldığını göreceksiniz." "Yansı mı!" Silvanoshei şok olmuştu. "Kesinlikle yansı olamaz!" "Sırf Silvanost nüfusunun yansı bu mahvedici hastalıktan can verdi, Majesteleri." Bir an durakladı, sonra, "Size anlatmak üzere olduğum şey çok sert bir şekilde cezalandınlacak bir ihanet olarak görülebilir." "Ceza derken, dışarı atılmaktan mı söz ediyorsun?" Silvan'ın canı sıkılmıştı. "Sürgün ya da karanlığa gönderilmekten mi?" "Hayır, artık bunu yapmıyoruz, Majesteleri," diye cevap verdi Rolan. "Kalkandan geçemedikleri için insanlan dışan atamıyoruz. Şimdi Vali General Konnal aleyhinde konuşanlar ortadan kayboluyorlar. Kimse onlara ne olduğunu bilmiyor." "Eğer bu doğruysa, insanlar neden isyan etmiyor?" diye sordu Silvan, sersemlemişti. "Neden Konnal'ı devirip, kalkanın indirilmesin' talep etmiyorlar?" "Çünkü sadece birkaçı gerçeği biliyor. Bizim gibi bilen kişileri11" bir kanıtı yok. Yıldızlar Kulesi'ne çıkar ve Konnal'm delirdiğini, dış30"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


daki dünyadan korktuğunu ve onun bir parçası olmaktansa hepimi0 140 ? eride ölü görmeyi tercih ettiğini söyleyebilirdik. Bunların hepsini Söylerdik ve sonra Konnal ayağa kalkar, 'Yalan söylüyorsunuz! Kalkanı Sndirirseniz Kara Şövalyeler sevgili ormanımıza baltalanyla girer, ogreL yaşayan ağaçlarımızı yıkar ve sakatlar, Büyük Ejderhalar üzerimize . eî ve bizi hırsla yiyip yutarlar,' derdi. Söyleyeceği şeyler bunlar olurdu ve sonra halk, 'Bizi kurtar! Bizi koru, aziz General Konnal! Senden başka kimsemiz yok!' diye yalvarır ve iş orada biterdi." "Anlıyorum," dedi Silvan düşünceli bir biçimde. Bakışlarım karankğa dikkatle bakan Rolan'a çevirdi. "Artık halkın dönebileceği başka biri var, Majesteleri," dedi Rolan. "Silvanesti tahtının gerçek varisi. Ama dikkatle, ihtiyatla ilerlemeliyiz." Hüzünle gülümsedi. "Aksi takdirde siz de 'yok olabilirsiniz'." Bülbülün güzel şarkısı karanlıkta çınlamaya başladı. Rolan dudaklarını büzdü ve ıslık çalmaya başladı. Üç elf gölgelerin arasından belirdi. Silvan onların o sabah kalkanın yakınında yanma gelen elfler olduğunu anlamıştı. O sabah! Silvan hayretler içinde kalmıştı. Sadece o sabah mıydı? 0 zamandan beri günler, aylar, hatta yıllar geçmiş olmalıydı. Rolan üçlüyü selamlamak için ayağa kalktı, elflerin ellerini kavradı ve yanaklarına gelenekler uyarınca birer öpücük kondurdu. Elfler Rolan'la aynı pelerini giymişlerdi ve görüş alanına girdikleri halde Silvan onları görmekte zorlanıyordu; adeta karanlığa ve yıldız ışığına bürünmüşlerdi. Rolan onlardan devriyeleri hakkında bilgi aldı. Kalkanın etrafındaki sınırın sessiz olduğunu söylediler, hatta içlerinden biri alayla 'ölümcül bir sessizlik,' dedi. Üçü dikkatlerini Silvan'a doğru yönelttiler. "Onu sorguya çektin mi, Rolan?" diye sordu biri, Silvanoshei'ye sert bir bakış atarak. "İddia ettiği kişi miymiş^" Silvan ayağa kalkmakta zorlandı, kendini sakar ve şaşkın hissetti. Eğitildiği gibi, büyükleri karşısında yavaşça eğilmeye başladı, ama soma kendisinin her şeye rağmen bir kral olduğu aklına geldi. Onların kendisinin önünde eğilmesi gerekirdi. Biraz kafası karışarak Rolan'a baktı. "Onu sorgulamadım," dedi Rolan sertçe. "Birtakım şeyleri Çitiştik. Ve evet, onun yasal olarak YüdsJar Sözcüsü, Alhana ve Poıthios'un oğlu Silvanoshei olduğuna inanıyorum. Kralımız bize geri °ndü. Beklediğimiz gün geldi." Üç elf Silvan'a baktı, onu baştan aşağya süzdüler, sonra tekrar Kolan'a döndüler. "Bir sahtekâr olabilir," dedi biri. "Olmadığına eminim," diye yanıt verdi Rolan kendinden emin bir 141

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şekilde. "Annesini onun yaşlarındayken hatırlıyorum. Rüyaya karşı baba. sıyla da savaşmıştım. Daha çok babasına benzese de, ikisinden de bir şeyl^ almış. Sen, Drinel. Sen Porthios'la birlikte savaştın. Bu genç adama ba^ Babasının görüntüsünün oğlunun yüzüne yerleşmiş olduğunu göreceksin." Elf gözlerini ondan kaçırmayan Silvanoshei'yi dikkatle süzdü. "Kalbinle gör, Drinel," diye önerdi Rolan. "Gözler kör olmuş ola, bilir. Ama kalp olamaz. Onu takip ettiğimizde onu duydun, onu gözet, lediğimizden haberi yoktu. Bize annesinin ordusunun askerleri olduğu, muzu sandığında söylediklerini duydun. İkiyüzlülük etmiyordu Hayatım üzerine bahse girerim." "Babasına benzediği ve gözlerinde annesinden bir şeyler olduğu konusunda sana katılıyorum. Ama sürgün edilmiş kraliçemizin oğlu nasıl bir mucize eseri kalkanın içine girdi?" "Kalkanın içine nasıl girdiğimi bilmiyorum," dedi Silvan, şaşkındı, "İçine düşmüş olmalıyım. Hatırlamıyorum. Ama gitmeye çalıştığımda kalkan buna izin vermedi." "Kendini kalkana doğru fırlattı," dedi Rolan. "Geri gitmeye, Silvanesti'yi terk etmeye çalıştı. Bir sahtekâr olsa, girmek için o kadar çaba harcadıktan sonra bunu yapar mıydı? Bir sahtekâr kalkanın içine nasıl girdiğini bilmediğini itiraf eder miydi? Hayır, bir sahtekârın bize anlatacak makul ve kolay inanılır bir hikâyesi olurdu." "Bana kalbimle görmekten bahsettin," dedi Drinel. Dönerek diğer elflere baktı. "Buna katılıyoruz. Onun üzerinde 'doğruyu-arayış'ı denemek istiyoruz." "Güvensizliğinizle bizi küçük düşürüyorsunuz!" dedi Rolan, son derece hoşnutsuzdu. "Bizim hakkımızda ne düşünecek?" "Akıllı ve tedbirli olduğumuzu," dedi Drinel kısaca. "Eğer saklayacak bir şeyi yoksa, itiraz etmeyecektir." "Silvanoshei'nin kararı," diye cevap verdi Rolan. "Gerçi ben onun yerinde olsaydım itiraz ederdim." "O nedir?" Silvan bir elften diğerine baktı, sersemlemiş*1 "Doğruyu-arayış nedir?" "Bir büyüdür, Majesteleri," diye cevap verdi Rolan, ses tonu hüzünlüydü. "Elflerin birbirlerine güvendikleri zamanlar vardı. Birbirlerine sorgusuz sualsiz itimat ederlerdi. Bir zamanlar hiçbir el halkından birine yalan söyleyemezdi. O günler Lorac'm rüyası sırasın"3 sona erdi. Rüya halkımızın hayaletlerini yarattı, dost elflerin ya'af görüntülerini, onlara bakanlara, onlara dokunup, onlarla konuşanlara Ça gerçek görünürlerdi. Bu hayaletler ona inananları harap etmeye başla ? Bir koca kansını kendisine el ederken görebilir ve ona ulaşmak içi° 142 uruma atlayabilirdi. Bir anne çocuğunu alevler içinde görebilir ve e doğru koşar, ama çocuğun yok olduğunu görebilirdi. a "Biz elfler bu hayaletlerin gerçek mi yoksa rüyanın bir parçası

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mı , lyğunu saptamak için 'doğruyu-arayış'ı geliştirdik. Hayaletlerin içi stu, sahteydiler. Hatıraları, düşünceleri, duygulan yoktu. Kalbin •istüne bir kez dokunduktan sonra bir ölümlüyle mi yoksa rüyayla mı karşı karşıya olduğumuzu anlıyorduk." "Rüya sona erdiğinde doruyu-arayış için duyulan gereksinim de sona erdi," dedi Rolan. "Ya da biz öyle umut ettik. Bu terk edilmiş bir umuttu. Rüya sona erdiğinde çarpılmış, kanayan ağaçlar yok oldu, yurdumuzu ele geçiren çirkinlik gitti. Ama çirkinlik halkımızdan bazılannın yüreklerine işlemişti, yüreklerini rüyanın yarattığı hayaletlerinki gibi sahte kılmıştı. Artık bir elf diğerine yalan söyleyebilirdi ve öyle de oldu. Elflerin sözcük dağarcığına yeni sözcükler girdi. İnsanlann kullandığı kelimeler. Güvensizlik, namussuzluk, onursuzluk gibi kelimeler. Doğruyu-arayış'ı şimdi birbirimize karşı kullanıyoruz ve bana göre ne kadar çok kullanırsak, kullanmaya o kadar ihtiyacımız oluyor." Hâlâ kararlı ve cüretkâr duran Drinel'e sert gözlerle baktı. "Saklayacak bir şeyim yok," dedi Silvan. "Doğruyu-arayış'ı benim üzerimde uygulamanıza hiçbir itirazım yok. Gerçi halkının bu noktaya gelmiş olduğunu bilse annem büyük acı duyardı. Onu izleyenlerin sadakatini hiçbir zaman sorgulamayı düşünmezdi, onu takip edenler de onun kendilerine gösterdiği özeni." "Görüyorsun, Drinel," dedi Rolan yüzü kızararak. "Bizi nasıl utandırdığım görüyorsun!" "Yine de, gerçeği öğreneceğim," dedi Drinel inatla. "Öğrenecek misin?" dedi Rolan. "Ya büyü seni tekrar yanıltırsa?" Drinel'in gözleri parladı. Arkadaşına çok sert bir bakış attı. "Kapa Çeneni, Rolan. Sana bu genç adam hakkında hiçbir şey bilmediğimizi hatırlatırım." Silvanoshei hiçbir şey söylemedi. Bu münakaşaya kanşmak ona düşmezdi. Ancak söylenenleri daha sonra üzerlerinde düşünmek için aklına yazdı. Belki de sihirli güçlerinin azaldığını fark edenler sadece annesinin elf büyücüleri değildi. Drinel, kendini kasmış, elfe yan yan bakan Silvan'ın yanma yaka§arak sol elini uzam -çünkü kalbe en yakın olan el budur- ve Silvan'ın §°gsünün üzerine koydu. Elfm dokunuşu nazikti, ancak Silvan ruhunu XP geçtiğini hissedebiliyordu ya da en azından ona öyle geldi. Silvan'ın yüzeydeki hisler ve düşüncelerden oluşan iyi ve kötü an kabararak Drinel'in eline aktı. Babasının çok zor gülümseyen, hiç 143 kahkaha atmayan, sert, tatmin olmayan görüntüsünü hatırladı. Şefkati^ hiç dışa vurmayan, oğlunun tasvip ettiği davranışları hakkında hiçbir zaman konuşmayan, oğlunu çok nadir fark ediyormuş gibi görünen babasının görüntüsünü. Yine de bütün o ışıldayan anılar ırmağı içinde Süvanoshei bir geceyi hatırlıyordu. Onunla annesinin, birinin ya ^ başka bir şeyin elinde ölmekten zar zor kurtuldukları bir geceydi Porthios ikisini de kollarına almıştı, küçük oğlunu göğsüne bastırıyordu elf dilinde, artık var olmayan tanrılar için söylenen eski bir duayı mırıl,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


danıyordu. Süvanoshei yanaklarına dokunan soğuk yaşlan hatırladı kendi kendine bu yaşların ona ait olmadığını düşündüğünü hatırladı. Bu yaşlar babasına aitti. Drinel, bunu ve Silvan'ın zihnindeki diğer anılan sanki parıldayan bir suyu ellerinde tutuyormuş gibi tuttu. Drinel'in ifadesi değişti. Silvan'a yeni bir saygı, yeni bir hürmetle baktı. "Tatmin oldun mu?" diye sordu Silvan sertçe. Anılar varlığında kanayan, derin bir yara açmıştı. "Yüzünde babasını, kalbinde annesini görüyorum," diye yanıt verdi Drinel. "Sana bağlılık yemini ediyorum, Süvanoshei. Diğerlerini de bunu yapmaya davet ediyorum." Drinel, eli göğsünün üzerinde saygıyla eğildi. Diğer iki elf de kabul ve bağlılıklarını ilan ettiler. Silvan içten teşekkürlerini sundu, bu esnada bütün bu saygıya gerçekten layık olup olmadığını düşünüyordu. Elfler aynı zamanda Silvan'ın annesine de bağlılık yemini etmişlerdi ve Alhana Yıldızmeltemi ormanda sessizce dolaşan bir hayduttan yalnızca biraz daha iyi bir durumdaydı. Eğer yasal olarak Yıldızlar Sözcüsü olmak defin höyüklerinde saklanarak ve katilleri atlatmaya çalışarak daha fazla gece geçirmek demekse, Silvan bunsuz yaşayabilirdi. Bu tip bir hayattan bıkmış, tiksinmisti. O zamana kadar bunu hiçbir zaman tam olarak itiraf etmemişti. İlk kez ailesine onu bu tip bir hayat yaşamaya zorladıkları için öfkeli çok öfkeli- olduğunu kendisine itiraf etti. Bir an sonra öfkesinden utandı. Annesinin ölmüş ya da esir düşmüş olabileceğini hatırladı, ama, mantıksız bir şekilde, hüznü ve merakı öfkesini artırmıştı. Birbiriyle çatışan duygular, suçluluk yüzünden daha da çapraşıklaşmış, aklını karıştırmış ve onu bitkin düşürmüştü. Düşünme* için zamana ihtiyacı vardı ve bunu yanında ona sanki sihir dükkanın"3' ki enteresan bir eşyaya bakar gibi bakan elfler dururken yapamazdı. Elfler oldukları yerde durmaya devam ettiler ve Silvan en sorWn oturmak ve dinlenmek için onu beklediklerinin farkına vardı. Bir e 144 ıjjğmda yetişmişti, her ne kadar taşralı da olsa, saray adabını öğrenci. Yorulmuş olduklarını söyleyerek elflere oturmalarını teklif etti, lan meyve ve sudan yemeleri için davet etti. Bazı şeyleri tek başına j-isiinmek istediğini söyledi ve bu yüzden onlara eşlik edemeyeceği için özür diledi. Rolan onu dikkatli olması konusunda uyarıp, üzerindeki kılıcı ona vermeyi önerdiğinde şaşırdı. "Neden?" Silvan duyduklarına inanamamıştı. "Korkacak ne var? Kalkanın bütün düşmanlarımızı bizden uzak tuttuğunu düşünmüştüm." "Bir tanesi hariç," dedi Rolan keyifsiz bir ifadeyle. "Büyük

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yeşil ejderha Cyan Kanfelaketi'nin -General Konnal'm yaptığı bir hesap patası -yüzünden- kalkanın içinde kaldığına dair raporlar var." "Pöh! Bu Konnal'in dikkatimizi dağıtmak için uydurduğu bir hikâyeden başka bir şey değil," diye iddia etti Drinel. "Bana bu canavarı gören birinin ismini söyle! Hiç kimse. Ejderhanın burada olduğu bir söylenti. Buraya geliyoruz, oraya gidiyoruz ve ona ait hiçbir ize rastlamıyoruz. Bu garip, Rolan, ne zaman Konnal Hanedan Başlan'na idaresi hakkında hesap vermekte sıkışırsa, Cyan Kanfelaketi o zaman görülmüş oluyor." "Doğru, kimse Cyan Kanfelaketi'ni görmedi," diyerek onayladı Rolan. "Bununla birlikte, ben ejderhanın Silvanesti'de bir yerlerde olduğuna inandığımı itiraf ediyorum. Bir kere ne olduğunu açıklamakta çok zorlandığım izler gördüm. Bu yüzden dikkatli olun, Majesteleri. Ve benim kılıcımı alın. Her ihtimale karşı." Silvan kılıcı reddetti. Samar'ı yaralamasına nasıl ramak kaldığını hatırlayarak, diğerlerinin onun bir silah kullanamadığını görmelerine izin vermek istemedi; onların hiçbir zaman silah kullanma konusunda eğitilmediğini bilmelerine izin vermekten utandı. Rolan'ı dikkatli olacağına dair temin etti ve panldayan ormanın içine yürüdü. Annesinin böyle bir durumda yanma mutlaka silahlı bir koruma vereceğini anımsadı. Hayatımda ilk defa, diye düşündü Silvan aniden, özgürüm. Gerçekten özgür. Yüzünü ve ellerini berrak, soğuk derede yıkadı, parmaklanm uzun SaÇİanndan geçirdi ve hafifçe dalgalanan sudaki yansımasına uzun uzun alctl- Yüzünde babasını andıran hiçbir şey göremiyordu, zaten her ^aman bunu gördüklerini söyleyenlere sinirlenmişti. Silvan'ın Porthios'a a|r anıları, onun katı ve eğer bir zamanlar gülmeyi biliyorsa bile bu gemden çoktan vazgeçmiş, sert bir savaşçı oluşundan ibaretti. an m babasının gözlerinde şefkati gördüğü tek an, onun gözlerini 145 annesine çevirdiği andı. "Sen elflerin kralısın," dedi Silvan sudaki yansımasına. "Sen ailenin otuz yıldır başaramadığını bir günde basardın. Onlar butıu başaramadı ya da... başarmak istemedi." Kıyıya oturdu. Yansıması yeni doğmuş ayın ışığında kıpırdadı ve ışıldadı. "Aradıkları ödül senin kucağında. Daha önce onu pek istemi, yordun, ama şimdi bu sana sunuldu, neden onu almayasm?" Silvan'ın yansıması suyun yüzeyinde rüzgârın nefesi gibi kımıl, damıştı. Sonra rüzgâr durgunlaştı, su pürüzsüzleşti, yansıması belirgin bir halde, dalgalanmadan durdu. "Dikkatli konuşmalısın. Konuşmadan önce düşünmelisin, her kelimenin sonucunu tartmalısın. Hareketlerini dikkate almalısın. Hiçbir şey dikkatini dağıtmamak." "Annem öldü," dedi Silvan ve acının gelmesini bekledi. Gözyaşları içine aktı, annesi, babası, kendisi için olan yaşlan yalmzdı, onlann verdiği huzur ve destekten yoksundu. Oysa, içinde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


derinden ufacık bir ses, ailen seni ne zaman destekledi ki, diye fısıldamıştı. Ne zaman bir şey yapman için sana güvendiler? Kınlacağmdan korkarak seni pamuklara sardılar. Kader sana kendini kanıtlamak için bu şansı verdi. Bunu kullan! Derenin kıyısında ufak kalp şekilli, mis kokulu çiçekler açmış bir çalı vardı. Silvan çiçeklerden bir demet topladı, çiçekleri gövdelerinden kopardı. "Ölmüş olan babamın onuruna," dedi ve çiçekleri dereye saçtı. Çiçekler akan deredeki yansımayı bozdu. "Ölmüş olan annemin onuruna." Kalan son çiçekleri de dereye saçtı. Sonra duygulan boşaldı, gözyaşlan ve duygulan boş olarak kampa geri döndü. Elfler ayağa kalkmaya yöneldiler, ama Silvan onlardan otunır halde kalmalarını ve onun yüzünden kendilerini rahatsız etmemelerini istedi. Elfler Silvan'ın alçakgönüllülüğü karşısında hoşnut kalmışlardı. "Umanm bu uzun yokluğum sizi endişelendirmemiştir," dedi, aslında endişelendirdiğini çok iyi bilerek. Kendisinden bahsettiklerini anlamıştı. "Bu değişiklikler çok büyük, çok ani oldu. Düşünmek iç"1 biraz zamana ihtiyacım vardı." Elfler ses çıkartmadan eğildiler. "Sizin amacınız doğrultusunda en iyi nasıl yol alabileceğimi21 tartışıyorduk, Majesteleri," dedi Rolan. "Kirathlann tam desteğine sahipsiniz, Majesteleri," diye ekledi Dnne • Silvan bunu başını sallayarak onayladı. Bu konuşmanın new gitmesini istediğini ve onu nasıl en iyi şekilde götürebileceğini düş1111 146 e uysalca, " 'Kirath' nedir? Annem yurdu hakkında birçok şey anlattı, ^2 bundan söz etmedi," dedi. "Anlatması için bir neden yok," diye cevap verdi Rolan. "Babanız tarikatım121 rüyayla savaşmak için kurdu. Biz kirathlar ormana girip, hâlâ rüya tarafından esir tutulan bölümleri anyorduk. Bu iş bedende ve akılda yıpranmalara neden oluyordu, zira rüyayı yenmek için içine girmek zorundaydık. "Diğer kirathlar ormanı iyileştirmeye gelen ağaçbükücüleri ve ermişlerı korumakla görevliydi. Yirmi yıl boyunca yurdumuzu yenilemek için beraber savaştık ve sonunda başarılı olduk. Rüya sona erdiğinde artık bize ihtiyaç kalmamıştı, bu yüzden terhis edildiğimizde savaştan önceki hayatlarımıza geri döndük. Ama bazılarımızın aralarında kardeşten de yakın bir bağ kurulmuştu. Görüşmeye devam ettik, birbirimize haberleri ve bilgileri ilettik. "Sonra Takhisis'in Kara Şövalyeleri, Ansalon kıtasını fethetmek için geldi ve ondan sonra da Kaos Savaşı başladı. General Konnal bu zaman içinde, sadece ordunun bizi dünyadaki kötü güçlerden koruyabileceğini söyleyerek Silvanesti'nin kontrolünü ele geçirdi. "Kaos Savaşı'nı kazandık, ama bedeli çok ağır oldu. Söylenilenlere bakılırsa, Krynn ve halkının hayatta kalmaları için son

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


fedâkârlığı yaparak dünyadan çekilen tanrıları kaybettik. Onlarla birlikte Solinari büyüsü ve şifa güçleri de gitti. Tanrılar için, Paladine ve Mishakal için, çok acı çektik, ama kendi hayatlarımıza devam etmek zorundaydık. "Silvanesti'yi yemden inşa etmek için çalışmayı sürdürdük. Sihir bize tekrar döndü, toprağın, yaşayanların büyüsü. Savaş sona erdiği halde General Konnal denetimi elinden bırakmadı. Tehlikenin artık halklarından öç almak isteyen Alhana ve Porthios'tan geldiğini söylüyordu bize." "Buna inandınız mı?" diye Silvan öfkeyle sordu. "Tabii ki, hayır. Porthios'u tanıyorduk. Bu toprak için yaptığı büyük fedakârlıkları biliyorduk. Alhana'yi tanıyorduk ve halkını ne kadar çok sevdiğini biliyorduk. Ona inanmadık." "Yani anne ve babamı desteklediniz mi?" diye sordu Silvan. "Destekledik," diye cevap verdi Rolan. "O zaman neden onlara yardım etmediniz?" dedi ses tonu keskineŞiyordu. "Silahlıydınız ve silah kullanmada ustaydınız. Siz, söylediğin ?! birbirinizle çok hızlı haberleşiyordunuz. Annem ve babam Vanesti halkının ayağa kalkmasını ve onlara yapılan haksızlığı 0 esto etmelerini umut ederek, sınırlarda beklediler. Ama kimse bunu 147 yapmadı. Hiçbir şey yapmadınız. Ailem boş yere bekledi." "Size birçok mazeret sunabilirim, Majesteleri," dedi Rolan sa. kince. "Savaşmaktan yorgun düşmüştük. Bir iç savaş başlatmak istenç yorduk. Bu hatanın zamanla barışçı yollardan çözülebileceğine inanı., yorduk. Başka bir deyişle" -Rolan bitkinlik ve hüzünle gülümsedim "yorganları başımıza çektik ve uyumaya devam ettik." Silvan olayları, tam önüne saplanan bir yıldırım gibi sersemleticj şok edici bir şekilde idrak etti. Bir an önce her yer karanlıkken tek bir gümbürtülü kalp atışı sonra her şey gün gibi aydınlıktı, her aynntı ortaya çıkmış, sıcak beyaz bir ışıkta aydınlanmıştı. Annesi kalkandan nefret ettiğini iddia ediyordu. Gerçekteyse kalkan onun mazeretiydi, kalkan ordusunun Silvanesti'ye girişini engelliyordu. Ama kalkan oluşturulmadan önceki yıllarda bunu istediği zaman yapabilirdi. O ve babası Silvanesti'ye ordularını sürebilirdi, halktan destek bulabilirlerdi. Bunu neden yapmamışlardı? Elf kanı dökmek. Sundukları gerekçe buydu. Bir elfrn diğerini öldürdüğünü görmek istemiyorlardı. Gerçekte ise Alhana, halkının ona gelmesini ve Silvanesti tacını ayağına koymasını beklemişti. Beklediğini yapmadılar. Rolan'm dediği gibi, uykuya geri dönmek, Lorac'm kâbusunu unutarak daha güzel rüyalar görmek istiyorlardı. Alhana pencere altında miyavlayarak onları rahatsız eden bir kedi gibiydi. Annesi bunu kendine itiraf etmeyi reddetmişti ve böylece kalkan onu parmaklıklarla çevirmiş olsa da, gerçekte kalkan onun için bir rahatlama olmuştu. Tamam, onu yok etmek için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Engeli geçmek için elinden gelen her şeyi yaptığını kendine kanıt-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lamıştı. Kalkana ordularını salmış, kendisi de gitmişti. Ama aslında içten içe içeriye girmeyi hiç istememişti ve belki de kalkanın onu dışarıda tutmasının nedeni buydu. Drinel ve Rolan ve bütün diğer elfler aynı neden yüzünden onun içindeydiler. Kalkan yerindeydi, kalkan var olmuştu, çünkü bunu elfler istemişti. Silvanestiler her zaman için dünyada güvende olmaya can atmışlardı, acımasız ve disiplinsiz insanların onlara bulaşmasından, ogre, goblin ve minotorlann tehlikelerinden, ejderhalardan uzak durup, huzur, lüks ve güzellik içinde güvende olmak için can atmışlardı. Annesinin de içeri girmek istemesinin nedeni buydu, tarihi höyüklerde değil, ılık ve güvenli bir yerde uyumak istemişti. Hiçbir şey söylemedi, ama artık ne yapması gerektiğini anlaşmış*1"Bana bağlılık yemini ettiniz. Ama yolumuza karanlık çöktüğünde beni de aileme yaptığınız gibi terk etmeyeceğinizi nereden bileceğimRolan'm yüzü soldu. Drinel'in gözleri öfkeyle parladı. Konuşac^ 148 Idu, arna dadaşı onu sakinleştirmek için elini koluna uzattı. "Silvanoshei bizi azarlamakta haklı, arkadaşım. Majesteleri'nin . e t,u soruyu sormaya hakkı var." Rolan, Silvan'a bakmak için döndü. "Flim kalbimde, kendimi ve ailemi sizin davanıza adıyorum. Eğer bu aroluş boyutunda sizi yarı yolda bırakırsam, ruhum tutsak edilsin." Silvan ciddiyetle başını salladı. Bu korkunç bir yemindi, onslarını Drinel'e ve kirathm diğer iki üyesine kaydırdı. Drinel kararsızdı. "Çok gençsin," dedi haşince. "Kaç yaşındasın? Otuz? Halkımız Sarıda ergen sayılırsın." "Ama Qualinestiler arasında değil," diye yanıt verdi Silvanoshei. "Sencten bunu düşünmeni istiyorum," diye ekledi, Silvanestilerin kendilerinden daha dünyevi (dolayısıyla da daha fazla yozlaşmış) kuzenleriyle ^yaslanmaktan hiç hoşlanmadıklarını bilerek. "Ben şımarık bir çocuk gibi, Silvanesti ev halkının üzerime titremesiyle yetiştirilmedim. Mağaralarda, kulübelerde, mezbelelerde büyüdüm - ailem nerede güvenli bir sığmak bulursa orada kaldım. Bir odada bir yatakta uyuduğum geceler iki elimin parmaklarını geçmez. Savaşlarda iki kez yaralandım. İzlerim vücudumda taşıyorum." Silvan bu yaralan savaşlarda mücadele ederken kazanmadığını eklemedi. Bu yaraların güvenli bir yere götürülürken muhafızların itip kakması tarafından açıldığına değinmedi. Eğer bir şans verilse, diye düşündü kendi kendine, savaşırdı. Artık savaşmak için hazırdı. "Sizden istediğim yeminin aynısını ben de ediyorum," dedi Silvan gururla. "Elim kalbimde, hakkım olan tahtı tekrar elde etmek için elimden gelen her şeyi yapacağıma ant içiyorum. Halkımıza varlık, barış ve refahı geri getireceğime yemin ediyorum. Eğer bu varoluş boyutunda sizi yan yolda bırakırsam, ruhum tutsak edilsin." Drinel'in gözleri karşısındakinin ruhunu sınıyordu. Yaşça büyük

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olan elf gördüğüyle tatmin olmuştu. "Sana bağlılık yemini ediyorum, Silvanoshei, Porthios ve Alhana'nın oğlu. Diliyorum ki, oğullanna yardım ederek ailesine karşı yaptığımız hataları telafi edebilelim." "Şimdi de," dedi Rolan, "plan yapmalıyız. Majesteleri için saklanacak uygun bir yer bulmalıyız-" "Hayır," dedi Silvan kararlılıkla. "Saklanmak zamanı gerilerde Kaldı. Ben tahtın gerçek varisiyim. Kanuni bir hakkım var. Korkmam Ç'n hiçbir neden yok. Eğer bir suçlu gibi sinsice ve sessizce ilerlersem, w suçlu gibi algılanınm. Eğer Silvanost'a bir kral gibi gidersem, bir kral &hi algılanınm." "Ama, tehlike-" diye lafa başladı Rolan. 149 "Majesteleri haklı, dostum," dedi Drinel, Silvan'a artık bariz bjr saygıyla bakarak. "Büyük bir hareketlenmeye neden olursak, saklanırken olacağından daha az tehlikede olur. Konnal, yönetimini sorgu, layanlarm gazabını yatıştrrmaktansa, Alhana'nm oğlunun taht üzerinde, ki yasal hakkını aldığını görmekten mutlu olacağını pek çok kez ifa^ etmişti. Bu tip sözleri kalkanın varlığından dolayı çok rahatça verebil}. yordu. "Majesteleri, eğer başkente muzaffer bir biçimde, etrafınızda tezahürat yapan insanlarla girerseniz, Konnal göstermelik de olsa sözünü tutmak zorunda kalacaktır. Yasal hakkı ortadan kaldırmanın geçmişte olduğu gibi çok zor olacağını görecektir. Halk bunu hoş görmeyecektir." "Söylediklerinde doğruluk payı var. Ancak yine de Konnal'ı küçümsememeliyiz," dedi Rolan. "Bazıları onun deli olduğuna inanıyor, eğer öyleyse bu kurnazca ve hesaplı bir delilik. O tehlikeli biri." "Ben de öyleyim," dedi Silvan. "Bunu yakında öğrenecek." Planın taslağını çıkarttı. Diğerleri dinledi, onayladı, Silvan'ın tasvip ettiği değişiklikler önerdiler, çünkü halklarını çok iyi tanıyorlardı. Silvan, muhtemel tehlikeleri ağırbaşlılıkla dinledi, ama aslına bakılırsa bunlara fazla önem vermiyordu. Silvanoshei gençti ve gençler sonsuza dek yaşayacaklarını düşünürlerdi. 150 9 GEZİP TOZMA Silvanoshei'nin Silvanesti'nin hükümdarlığını kabul ettiği gece, Tasslehoff Burrfoot hayal kırıklığına rağmen derin ve huzurlu bir uyku çekti. Kender, Solace'taki Solamniya garnizonunda güvenli bir odaya atılmıştı. Tas, muhteşem kender geçirmez Solace hapishanesine dönmeyi önermişti, ama bu önerisi kesin bir dille reddedildi. Garnizon odası penceresiz, kaba, adeta bir Şövalye'nin tavrıyla duran demir parmaklık-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lı ve sert döşekli bir yatak haricinde eşyası bulunmayan temiz ve derli toplu bir odaydı. Kapının içeriye biraz ışık girmesini sağlayabilecek bir kilidi de yoktu, kapı dıştan sürgüleniyordu. "Sonuçta," dedi Tas kendi kendine, yatağın üzerinde üzgün bir sepek oturup, ayağını demir parmaklıklara vurup, özlemle etrafına bakarken, "Cehennem'i katmazsak, bu oda hayaümda bulunduğum en sıkıcı yer," dedi. Hatta Gerard Tas'm mumunu alarak onu karanlıkta bırakmıştı, ^'maktan başka yapılacak bir şey yoktu. Tasslehoff uzun bir süre boyunca birinin uykuyu ortadan kurarak insanlığa çok iyi bir hizmet yapacağını düşünmüştü. Tas bir 151 keresinde Raistline'e, onun gibi usta bir büyücünün insanın zarnanu^ önemli bir parçasını çalan ve pek fazla faydası dokunmayan uyW. ortadan kaldırmanın yollarını bulabileceğinden bahsetmişti. Raistlin is kenderin, bilinin uykuyu icat ettiği için minnettar olması gerektiğini, 2j^ bu sayede Tasslehoff'un her gün sekiz saat boyunca sessiz ve koma halinde kaldığını, kendisinin de henüz onu boğazlamamış olmasıtn* yegâne nedeninin bu olduğunu söylemişti. Uykunun bir faydası da rüyalardı, ama bu fayda uyandığın^ rüyanın gerçek olmadığı gerçeğiyle yüz yüze gelindiğinde etkisini yitiriyordu, birinin kafasını koparmak için onu takip eden bir ejderha gerçek değildi ya da birini döve döve hamura dönüştürmek isteyen bir ogre aslında yoktu. Üstüne üstlük rüyanın hep en ilginç ve heyecanlı yerinde uyanılırdı - ejderha birinin kafasını ağzında tuttuğunda ya dg dev birini yakasından kavradığı anda. Uyku Tas'm da belirttiği üzere tamamıyla bir zaman kaybıydı. Her gece uykuyla savaşmaya karar verir ve her sabah kalktığında uykunun onu yenmiş olduğunu görürdü. Bu gece Tasslehoff'un uykuyla savaşmaya çok fazla niyeti yoktu. Seyahatin verdiği yorgunluk, Caramon'un cenazesinin getirdiği üzüntü ve heyecanla Tas, daha mücadeleye başlamadan uykuyla olan savaşında yenik düşmüştü. Uyandığında sadece uykunun değil, Gerard'm da ona gizlice yaklaşmış olduğunu gördü. Şövalye baş ucunda duruyor, alışılmış, ama şimdi meşale ışığıyla daha da sert görünen yüz ifadesiyle Tas'a bakıyordu. "Kaile," dedi Şövalye. "Bunları giy." Gerard temiz ve kaliteli, sıkıcı, ama dayanıklı - Tas bir anda ürperdi- olan giysileri Tas'a uzattı. "Teşekkürler," dedi Tas gözlerini ovuşturarak. "İyi niyetli olduğunu biliyorum, ama benim kendi kıyafetlerim var-" "Kurdelelerle süslü bahar bayramı direğiyle kavgaya tutuşup da yenik düşmüşe benzeyen biriyle seyahat edemem," dedi Gerard sertçe. "Kör bir lağım cücesi bile seni altı mil öteden görebilir. Bunları giy ve de elini çabuk tut." "Bahar bayramı direğiyle kavga ha," diye kıkırdadı Tas. "Aslında daha önce bunlardan birini görmüştüm. Solace'ta bahar kutlamalarından biriydi. Caramon bir peruk ve kombinezon giyip, genç kızlarla dans etmeye gitmişti, ama peruğu gözlerinin önüne kaydı-"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gerard parmağını sertçe kaldırdı. "Kural bir. Konuşmak yok." Tas gerçekten konuşmadığını, bir konuşmadaki gibi konuŞ' madiğim, sadece bir hikâye anlatmak için konuştuğunu, ki ikisinin Ço) < farklı şeyler olduğunu açıklamak için ağzını açtı. Ama Tas ağzından ta 152 • telime bile çıkartamadan, Gerard ağız tıkacını gösterdi. Tas içini çekti. Seyahat etmekten hoşlanırdı ve gerçekten de bu ahat için can atıyordu, ama daha kafa dengi bir yol arkadaşına sahip ı bileceği kanısındaydı. Renkli kıyafetlerini üzüntüyle çıkardı, onları ° «siyle okşayarak yatağın üzerine koydu ve Gerard'm ona uzattığı ijverengi pantolonu, kahverengi çorapları, kahverengi gömleği ve kahverengi yeleği giydi. Tas, kendine bakarak üzüntüyle bir ağaç Üttüğüne benzediğini düşündü. Ellerini ceplerine götürdüğünde pantolonunda bir cep olmadığını fark etti. "Ayrıca kese de yok," dedi Gerard, Tasslehoff 'un çanta ve keselerini toplayarak onları çıkardığı giysi yığınına ekledi. "Şimdi, buraya bak-" diye sertçe söze başladı Tas. Keselerden biri açıldı. Fenerin ışıkları Zamanda Yolculuk Aleti'nin üzerindeki değerli taşlarda neşeyle parladı. "Tüh," dedi Tasslehoff olabildiğince masum bir şekilde ve gerçekten masumdu, en azından bu sefer. "Bunu benden nasıl aldın?" diye sordu Gerard. Tasslehoff omzunu silkti ve kapalı dudaklarını işaret ederek kafasını iki yana salladı. "Eğer bir soru sorarsam, cevap verebilirsin," dedi Gerard, ters ters bakarak. "Bunu benden ne zaman çaldın?" "Onu ben çalmadım," diye cevap verdi Tas saygıyla. "Çalmak kötü bir şeydir. Sana söyledim. Alet bana gelip duruyor. Bu benim suçum değil. Ben onu istemiyorum. Dün akşam onunla sert bir konuşma yaptım, ama görünüşe göre beni dinlemiyor." Gerard öfkeyle ona baktı, sonra mırıldanmaya başladı -neden zahmet ettiğini bile bilmediğine dair bir şeyler- ve büyülü aleti yanındaki deri keseye koydu. "Orada kalsa da iyi olur," dedi sert sert. 'Evet, sen en iyisi Şövalye'nin dediklerini yap!" diye yüksek sesle ekledi Tas, parmağını alete doğru azarlarcasma sallayarak. Yardımının karşılığını ağzının etrafına bağlanmış bir tıkaçla aldı. Tıkacı yerleştirdikten sonra Gerard, Tas'in bileklerine bir çift kelepçe taktı. Tas sıradan bir kelepçeden rahatça kurtulabilirdi, ama bu kelepçeler kenderin narin ellerine göre tasarlanmıştı ya da öyle gözüküyordu. Tas uğraştı, uğraştı, ama kendini kurtaramadı. Gerard kenderin omzundan sıkıca tutup onu odadan ve holden dışarı sürükledi. Güneş henüz ortaya çıkmamıştı. Garnizon karanlık ve sessizdi. Gerard, Tas'm yüzünü ve ellerini yıkamasına -tıkacın etrafından yıkamak zorundaydı- ve yapması gereken diğer şeyleri yapmasına izin erdi; onu her an dikkatle izliyor, ona bir an olsun rahat vermiyordu. 153 Sonra binanın dışına kadar ona eşlik etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gerard zırhının üzerine uzun ve onu kaplayan bir pelerin giymişti Tas pelerinin altındaki zırhı göremiyordu, Şövalye 'nin zırh giydiği sadece şakırtılardan anlamıştı. Gerard bir miğfer takmamıştı, yanında bjr kılıç da taşımıyorda Kenderi Şövalye kışlasına geri götürerek orad* içinde bir kılıcın olabileceği, iple bağlanmış bir battaniye ve büyük bir sırt çantası aldı. Gerard, daha sonra Tasslehoffu elleri ve ağzı bağlı bir şekilde gar. nizonun önüne yürüttü. Güneş urukta ufak bir ışıktı ve sonra sanki doğan güneş fikrini değiştirip de yatağına geri dönmüş gibi bir bulut kümesi tarafından yutuldu. Gerard, Nöbetçilerin Yüzbaşısı'na bir kağıt uzattı. "Gördüğün^ gibi, efendim, tutukluyu götürmek için Lord Warren'm iznini aldım." Yüzbaşı önce kağıda sonra da kendere baktı. Tas, Gerard'm geçidin iki yanında yanan meşalelerin ışığından korunmaya çalıştığını fark etmişti. Tas hemen Gerard'm bir şeyler gizlediği fikrine kapıldı. Kenderin merakı uyandı, bu bir kenderin ve onun yanmdakilerin başına genellikle bela açan bir şeydir. Tas bütün gücüyle pelerinin altında bu kadar ilginç olan şeyin ne olduğunu görmek için baktı. Şanslıydı. Sabah esintisi ortaya çıkmıştı. Pelerin hafifçe sıyrıldı. Gerard pelerini hemen tuttu, önüne doğru sıkıca çekti, ama Tasslehoff çoktan zırhın meşale ışığında siyah siyah parladığını görmüştü. Normal şartlar altında Tas, Solamniyalı bir Şövalye'nin neden siyah zırh giydiğini yüksek sesle ve heyecanla sorardı. Kender muhtemelen daha iyi bakmak için pelerinin eteğine asılır ve bu garip olayı yüzbaşıya gösterirdi. Tıkaç, Tas'ı bütün bunları söylemekten alıkoymuştu, kenderin ağzından sadece garip 'mfrts,' gibi mırıltılar çıkabiliyordu. O saniye -Tasslehoff'un İkinci kez düşünmesinin tek nedeni ağzındaki tıkaçtı- kender, Gerard'm belki de kimsenin onun siyah zırh giydiğini bilmesini istemediğinin farkına vardı. Pelerin de bu yüzdendi. Maceradaki bu gelişmeden hoşnut kalan Tasslehoff sesini çıkarmadı ve birkaç kurnaz göz kırpışıyla Gerard'a sırrını paylaştığını belirtmekle yetindi. "Küçük samuru nereye götürüyorsun?" diye sordu yüzbaşı, kağıdı Gerard'a geri vererek. "Gözüne ne oldu onun? Bir sorun yok, değil ıffl"Bir bilgim yok, efendim. Yüzbaşıdan özür diliyorum, a013 kenderi nereye götürmemin emredildiğini size söyleyemem, efendin1' Bu gizli bir bilgi," diye saygıyla cevap verdi Gerard. Ses tonunu alçal" tarak devam etti, "Bu, mezarın kutsallığını bozarken yakalanan kendef> efendim." 154 Yüzbaşı başını sallayarak anladığını belirtti. Şövalye'nin taşıdığı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hcalara kuşkuyla baktı. "Bunlar nedir?" "Kanıt, efendim," diye cevap verdi Gerard. Yüzbaşının son derece neşesiz bir hali vardı. "Çok zarar verdi, öyle değil"1! İbreti âlem olsun diye cezalandırırlar herhalde." "Öyle olacağını tahmin ediyorum, efendim," diye cevap verdi Gerard. Yüzbaşı, Gerard ve Tas'ı kapıdan uğurladı ve onlara daha fazla ilgi göstermedi. Gerard kenderi garnizondan ana yola kadar itip kaktı. Henüz tam anlamıyla sabah olmamışsa da, çoğu insan uyanıktı. Çiftçiler mallarını pazara getiriyorlardı. Yük arabaları dağlardaki ağaç kesme kamplarına doğru yol alıyordu. Balıkçılar Kristalmir Gölü'ne doğru gidiyorlardı. İnsanlar pelerinli Şövalye'ye birkaç meraklı bakış attılar sabah hayli ılıktı. Kendi işleriyle meşgul olduklarından hiçbir yorumda bulunmadılar. Eğer sıcaktan terlemek istiyorsa, bu onun sorunuydu. Hiçbiri ikinci kez TasslehofF'a bakmadı. Bağlanmış ve ağzı tıkanmış bir kender onlar için yeni bir şey değildi. Gerard ve Tas, Solace'm güneyine, Sentinel sıradağları etrafında dolanarak onları nihayet Güney Geçidi'ne çıkaracak olan yolda ilerlemeye başladılar. Güneş nihayet yatağından çıkmaya karar vermişti. Pembe ışık gökyüzüne yayıldı. Altın rengi ağaç yapraklanm ve çimen üzerindeki kristal çiğ tanelerini süsledi. Seyahat etmek için güzel bir gündü; Tas da eğer itilip kakılmasa ve yolda etrafına bakınmasına izin verilse, halinden epey memnun kalacaktı. Oldukça ağır gibi gözüken sırt çantası ve battaniyeye sanlı kılıç birer ayak bağı olsa da, Gerard hızlı adımlarla ilerliyordu. Bütün eşyalan tek elinde taşıyor, diğer eliyle de yavaşlamaya başlayan ya da aniden yola fırlayan kenderi dürtüyor veya yakasından tutup çekiyordu. Dışandan bakan biri tahmin edemezdi, ama ortalama boyu ve yapısına rağmen Gerard gerçekten de güçlü biriydi. Şövalye asık suratlı ve sessiz bir yol arkadaşıydı. Solace'a gidenlerin sıcak ' günaydın'lanna karşılık vermiyor, yük arabalannda oturmalarını teklif edenleri tersliyordu. Hiç olmazsa tıkacı kenderin ağzından çıkarmıştı. Tas bunun için mmnettardı. Eskisi kadar genç değildi -bunu rahatça itiraf ederdivovalye'ye ay^ uydurmaya çalışır, sürekli dürtülür, çekilir ve itilirken umunun tek başına başaramayacağı kadar nefes aldığını fark etti. Tas bir anda kafasında biriktirdiği bütün sorulan sormaya başladı, enm zırhın neden siyah? Ben daha önce siyah renkte bir zırh görme^ Aslında bir keresinde gördüm, ama bir Solamniyalı Şövalye'nin 155 üzerinde değil," ve devam etti, "Qualinesti'ye kadar olan bütün yQ« yürüyecek miyiz, eğer öyleyse lütfen gömleğimi bu kadar hızlı çekrn.eyj keser misin, çünkü bütün derimi çiziyor." Tas daha sonra, cevap beklemediği sürece istediği kadar soru

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sor^ bileceğini fark etti. Gerard, "Yürümeye devam et," lafından başka bj karşılık vermiyordu. Şövalye her şeye rağmen genç biriydi. Tas kendini ona yaptığı^, hata olduğunu belirtmeye mecbur hissediyordu. "Araştırmanın en iyi yönü," dedi kender, "yolun üzerindeki manzaraları görmektir. Manzaradan zevk almak ve yol boyunca ilginç bulduğun bütün şeyleri incelemek ve bütün insanlarla konuşmaktır. Eğer bu yönünü önemsemezsen, araştırmanın amacı, bir ejderhayla savaşmak ya da tüylü bir mamutu kurtarmak gibi küçük bir zaman dilimini kapsar ve her daim çok heyecan verici olmasına rağmen, menzilden önce ve menzilden sonraki kısımdan -oraya varma ve geri dönme sürecinden- zevk almayı bilmezsen, çok can sıkıcı olabilecek bir sürü zaman harcanır." "Ben heyecanla ilgilenmiyorum," dedi Gerard. "Sadece seninle olan işimi bitirmek istiyorum. Ne kadar çabuk bitirirsem, o kadar çabuk amacıma ulaşmak için bir şey yapabilirim." "Peki amacın nedir?" diye sordu Tas, sonunda Şövalye'nin onunla konuşuyor olmasından mutluydu. "Sanction'ı savunmak için savaşa kaülmak," diye cevap verdi Gerard, "ve bu olduğunda, Palanthaslılar Neraka Şövalyeleri'nin kırbaçlarından kurtulacaklar." "Onlar kim?" diye sordu Tas, ilgisini çekmişti. "Takhisis'in Şövalyeleri olarak biliniyorlardı, ama Takhisis'in artık geri gelmeyeceğini anladıklarında isimlerini değiştirdiler." "Geri gelmemesiyle neyi kastediyorsun? Nereye gitti ki?" Gerard omzunu silkti. "Diğer tannlarla birlikte gitti, eğer insanların söylediklerine inanıyorsan. Ben kötü zamanların nedenini tanrıların bizi terk etmesine bağlayarak kendi hatalarımız için bahane bulduğumuzu düşünüyorum." "Tanrılar gitti mi!" Tas'm çenesi sarktı. "Ne zaman?" Gerard bir kahkaha attı. "Seninle oyun oynamıyorum, kender." Tas, Gerard'm ona söylediği her şeyi düşünüp taşındı. "Bu Şövalyelik işlerini tersten bilmiyor musun?" diye sordu Tas, en sonunda. "Sanction Kara Şövalyeler'in, Palanthas da sizin Şövalyelerinizin kontrolü altında değil mi?" "Hayır, tersten bilmiyorum. Keşke öyle olsaydı," dedi Gerard. Tas derin bir 'of çekti. "Aklım tamamıyla kanştı." 156 Gerard hırladı ve yavaşlamaya başlayan kenderi dürttü. "Acele et," A di "Çok yolumuz kalmadı." "Kalmadı mı?" dedi Tas uysalca. "Qualinesti'yi de mi taşıdılar?" "Eğer bilmen gerekiyorsa, kender, bizi Solace köprüsünün ••7erinde iki at bekliyor. Sen bir soru daha sormadan söyleyeyim, garniondan buraya atla değil yaya olarak gelmemizin nedeni, kullandığım m benim alışık olduğum at olmaması. Hayvan bazı yorumlara sebeujyet verecek, açıklama yapmamı gerektirecekti." "Bir atım mı var? Bana ait bir at! Ne kadar heyecanlı! Çok uzun 7arnandır bir ata binmemiştim." Tasslehoff durarak Şövalye'ye baktı. "Kusuruma bakma, senin hakkında yanlış hüküm vermişim. Herhalde macera yaşamanın ne olduğunu anlıyorsundur, her şeye rağmen." "Yürümeye devam et," diyen Gerard kenderi ittirdi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sonra birden kenderin aklına geriye kalan çok az nefesini de alan, çok şaşırtıcı bir fikir geldi. Soluklanmak için durdu ve sonra aldığı nefesi soru sormak için kullandı. "Benden hoşlanmıyorsun, değil mi, Sör Gerard?" dedi Tas. Kızgın ya da suçlayıcı değildi, sadece şaşırmıştı. "Hayır," dedi Gerard, "Hoşlanmıyorum." Matarasından bir yudum su aldı ve matarayı Tas'a uzattı. "Eğer bir teselli olacaksa, senden hoşlanmamamda kişisel bir yan yok. Bütün ırkın hakkında aynı duyguya sahibim." Tas, ılık ve mataranın kokusu sinmiş suyu içerken Gerard'm söyledikleri hakkında düşündü. "Belki yanılıyorum, ama bence bir kender olduğum için değil de, ben olduğum için sevilmemeyi tercih ederim. Kendim olmak konusunda bir şey yapabilirim, anlarsın işte, ama kender oluşum hakkında bir şey yapamam, çünkü annem bir kenderdi ve babam da öyle ve bunun benim bir kender olmamda büyük rolü var gibi görünüyor. "Bir Şövalye olmak isteyebilirdim," diye devam etti Tas konuya ısınarak. "Aslında, hayli eminim ki istemişimdir, ama tanrılar küçük annemin senin gibi büyük birini rahatsızlık duymadan doğurmasına ihtimal vermediklerinden ben de bir kender olarak doğmuşumdur. Aslında, danlmaca yok, ama Şövalye olmak hakkındaki sözlerimi geri alıyorum. Gerçekten olmak istediğim şeyin ejderan olduğunu düşünüyorum - çok adlılar, pullular ve kanatlan da var. Her zaman bir çift kanadım olsun lstemişimdır. Ama, tabii ki, bu annem için aşırı derecede de zor olurdu." Gerard buna karşılık yalnızca, "Yürümeye devam et," dedi. . 5 "Eğer şu kelepçeleri çıkarırsan, bohçayı taşımana yardım edebili' diye önerdi Tas; eğer kendini yararlı gösterebilirse, Şövalyemin 157 ondan hoşlanabileceğini düşünüyordu. "Hayır," diyerek döndü Gerard ve hepsi buydu. Bir teşekkür bi] etmemişti. "Neden kenderlerden hoşlanmıyorsun?" diye devam etti Xas "Flint her zaman kenderlerden hoşlanmadığını söylerdi, ama aslında içten içe hoşlandığını bilirdim. Raistlin'in de kenderlerden çok W landığını zannetmiyorum. Bir defasında beni öldürmeye kalkıştı, bu & bana gerçek duyguları hakkında bir ipucu verdi. Ama onu bu yaptığa, dan dolayı affettim, oysa onu zavallı Gnimsh'i öldürdüğü için hiçbjj zaman affetmeyeceğim, ama bu başka bir hikâye. Sana sonra anlatırım Nerede kalmıştım? Ah, evet. Sturm Brightblade bir Şövalye'ydi ^ kenderleri severdi; bu yüzden ben senin bize karşı neden böyle hissettiğini merak ediyorum." "Halkın uçan ve vurdumduymaz," dedi Gerard, sesi sertti. "Bunlar karanlık günler. Hayat ciddi bir iş ve ciddiye alınması gerekiyor. Eğlence ve neşe gibi lükslere sahip değiliz." "Ama eğer eğlence ve neşe yoksa, tabii ki günler karanlık olur," dedi Tas. "Başka ne bekliyordun ki?" "Acaba Kenderyurdu'ndaki halkının yüzlercesinin büyük ejderha Malystryx tarafından katledildiği haberlerini duyunca ne kadar neşelenirsin, kender?" diye sordu Gerard yüzünü ekşiterek, "Katliamdan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kurtulanların da yurtlarından sürüldüğünü ve şimdi bir çeşit lanetin altında olup, artık korkuyu bildikleri ve kese yerine kılıç taşıdıkları için onlara kederli dendiğini duyunca... Bu haberleri duyduğunda gülüyor musun, kender, ya da 'tra la' diye şarkı söyleyip, 'bugün ne kadar mutluyuz' mu diyorsun?" Tasslehoff duraksadı ve o kadar hızlı döndü ki, Şövalye neredeyse ona takılıp düşecekti. "Yüzlerce mi? Ejderha tarafından öldürüldü mü?" Tas şaşırmıştı. "Kenderyurdu'nda yüzlerce kender öldü, demekle neyi kastediyorsun? Daha önce böyle bir şey duymadım! Bu doğru değil. Yalan söylüyorsun... Hayır," diye üzüntüyle ekledi. "Söylediklerimi geri alıyorum. Sen yalan söyleyemezsin. Sen bir Şövalye'sin ve benden hoşlanmasan da, bana yalan söylememek onur borcundur." Gerard hiçbir şey söylemedi. Elini Tas'm omzuna koyup onu yo'a devam etmesi için çevirdi. Tas kalbinin çevresinde garip bir his fark etti, bir büzüşme hissisanki en yırtıcı yılanlardan birini yutmuş gibiydi. His çok rahatsız edi' ciydi. Tas o anda Şövalye'nin doğruyu söylediğini anladı. Halkın*'; yüzlercesi korkunç bir şekilde ve acılar içinde ölmüştü. Bunun n^ 158 ,uğunu bilmese de, doğru olduğunu biliyordu; bu gerçek, yolun ° narında büyüyen çimler, kafasının üstündeki ağaç dallan ya da yeşil oraklar üzerinde parlayan güneş kadar gerçekti. Bütün bunlar, Caramon'un cenazesinin hatırladığından farklı irlugu DU dünyada gerçekti. Ama Caramon'un ilk cenazesinin olduğu Hj5er dünyada bu doğru değildi. "Kendimi biraz garip hissediyorum," dedi Tas kısık bir sesle. "Başım dönüyor sanki. Sanki kusacakmışım gibi. Kusura bakmazsan, aırffim bir süre sessiz kalacağım." "Şükürler olsun," dedi Şövalye ve kenderi ittirerek, "Yürümeye devam et," diye ekledi. Sessizce yürüdüler ve sonunda, sabahın ortasına doğru, Solace jCöprüsü'ne ulaştılar. Köprü, Solace Deresi'nin üzerine kurulmuştu; uysal, dolambaçlı, Sentinel Dağlan'nm eteklerinde dolaşan ve Güney Geçidi'ne doğru yuvarlanan ve Beyaz Öfke Nehri'nde son bulan bir dereydi bu. Köprü, yük araçlanna, atlara ve yayalara uygun hareket imkanı sağlamak için geniş inşa edilmişti. Eski günlerde köprü, yolculann kullanımına açıktı, ama üzerindeki trafik artınca köprüyü bakıma almak gerekmişti. Solace'm kent babalan köprüyü ayakta tutmak için vergi paralan harcamaktan bıkmış; bu yüzden köprüden geçit ücreti almaya başlamışlardı. Alman para azdı. Solace Deresi sığdı, yer yer yürüyerek geçilebilirdi ve yolcular derenin sığ yerlerinde karşıya geçebilirdi. Ancak derenin aktığı kıyılar sarp ve kaygandı. Ticari eşyayla yüklü bir araba suya batmıştı. Çoğu yolcu da böylece geçiş parası ödemeye karar vermişti. Şövalye ve kender köprüden günün bu saatinde geçen tek yolcu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lardı. Ücretleri toplayan kişi barakasında kahvalü ediyordu. İki at, kıyı boyunca yetişmiş kavak ağaçlannm altına dikilmiş bir kazığa bağlanmıştı. Ahırda çalıştığı kokusundan belli olan bir delikanlı çimenlerin üzerinde uyukluyordu. Atlardan biri parlak siyahtı, postu güneşte parlıyordu. At yerinde duramıyordu, toprağı eşeliyor ve zaman zaman kendini kurtarabilmek için dizginlerini silkeliyordu. Diğer at ise küçük bir midilliydi, gri benekli, parlak gözlüydü, kulak ve gözleri sürekli kıpırdıyordu. Toynakl an uzun tüylerle kaplanmıştı. Tas'm kalbindeki büzülmüş yılan hissi, ona arkadaşça ve oldukça yaramaz bir halde bakan midilliyi görür görmez kayboldu. "Bu benim mi?" diye sordu Tas, buna inanarak heyecanlanmıştı. "Hayır," dedi Gerard. "Atlar yolculuk için kiralandı, hepsi bu." Uyuyan seyis yamağının eline ayağıyla vurdu, çocuk kalktı, esnerek gerindi; ona atlar, eyerler ve battaniyeler için otuz çelik borçlu 159 olduklanm söyledi. Eğer atlar sapasağlam geri dönerse on çeliği {^ edecekti. Gerard para cüzdanını çıkardı ve paralan saymaya başla(j. Delikanlı -Tasslehoff'tan mümkün olabildiğince uzak durmaya çalışarak-parayı kuşkuyla tekrar saydı, torbasının içine koydu ve torbay, saman kaplı gömleğinin içine tıktı. "Midillinin adı ne?" diye sordu Tasslehoff keyifle. "Küçük Gri," dedi delikanlı. Tas kaşlannı çattı. "Bu kuvvetli bir hayal gücüne delalet değil Bence bundan daha orijinal bir isim bulabilirdiniz. Siyah atın adı ne?" "Siyahi," dedi genç, bir saman parçasıyla dişini kanştırarak. Tasslehoff derin derin içini çekti. Geçit ücretini toplayan kişi küçük atıyla belirmişti. Gerard ona da geçiş parasını verdi. Adam engeli kaldırdı. Sonra Şövalye'yi ve kenderi merak dolu gözlerle süzdü; sanki bütün sabahı bu ikilinin nereye ve niçin gittiğini düşünerek geçirecek gibiydi. Gerard sorulara gerektiği gibi kısaca 'evet' veya 'hayır' diye cevap verdi. Tasslehoff'u, ona bakmak için kafasını geriye çeviren ve sanki fevkalade bir sim paylaşıyorlarmış gibi ona göz kırpan midilliye binmesi için kaldırdı. Gerard esrarengiz bohçayı ve örtüye sanlmış kılıcı kendi atının arkasına yerleştirdi ve sıkıca bağladı. Tas'm midillisinin dizginlerini alarak kendi atma bindi ve arkasında köprüdeki bekçiyi kendi kendine konuşur halde bırakarak yoluna devam etti. Şövalye önde gidiyor, midillinin dizginlerini tutuyordu. Tas arkasında ilerliyor, kelepçeli elleriyle eyer kayışını sımsıkı tutuyordu. Siyahi, gri midilliyi Gerard'm kenderi sevdiğinden daha çok seviyor gibi gözükmüyordu. Belki de Siyahi, midilliye ayak uydurmak için attığı yavaş adımlardan hoşnut değildi ya da midilli tarafından yaratılan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


neşeli havaya, sert bir at olduğundan dolayı içerliyordu. Nedeni ne oluısa olsun, siyah at ne zaman midillinin yolda eğlenmek için ayaklarını sürttüğünü ya da düğün çiçeklerini dişlemek için durduğunu görse kafasını çevirip ona ve binicisine soğuk gözlerle bakıyordu. Gerard mola verdiğinde yaklaşık beş mil ilerlemişlerdi. Şövalye atının üzerinde durup yukanya ve yola baktı. Köprüyü geçtiklerinden beri hiçbir yolcuyla karşılaşmamışlardı, artık yol tamamıyla boştu. Gerard atından indi, pelerinini çıkarttı ve katlayarak uyku tulumunun içine tıktı. Üzerinde Kara Şövalyeler'e ait üzeri kafataslan ve ölü zambakla süslenmiş siyah bir göğüs zırhı vardı. "Ne harika bir tebdili kıyafet!" Tas şaşırmış, etkilenmişti. "L° r Warren'a bir Şövalye olarak yolculuk edeceğini söyledin ve bu y31* değildi. Ona ne tür bir Şövalye olacağını söylemedin. Ben de bir Kar 160 jye kılığına girsem mi? Yani bir Neraka Şövalyesi kılığına? Ah, ır anladım. Söyleme. Ben senin tutsağın olacağım!" Tasslehoff Ü nun farkına vardığı için kendisiyle gurur duyuyordu. "Bu çok daha ienceli olacak -öhö, yani ilginç- beklediğimden de fazla." Gerard gülümsernedi. "Bu bir eğlence gezisi değil, kender," dedi, , s tonu sertti. "Benim hayatımı ve kendi hayatım ellerinde tutuyorsun, firevimizm kaderini de. Bu kadar önemli bir konuda senin ırkından birine güvendiğime göre aptal olmalıyım, ama başka şansım yok. Biraz ,onra Neraka Şövalyeleri'nin kontrolü altındaki bölgeye gireceğiz. Eğer benin1 bir Solamniya Şövalyesi olduğum hakkında ağzından tek bir kelime çıkarsa, tutuklanırım ve bir casus olarak idam edilirim. Ama beni öldürmeden önce bildiklerimi söylemem için bana işkence yaparlar. İşkence yapmak için ızgara kullanıyorlar. Sen hiç ızgaraya gerilmiş birini gördün mü?" "Hayır, ama Caramon'un bir defasında jimnastik yaptığını gördüm, bunun bir işkence olduğunu söylemişti..." Gerard onu uyardı. "Ellerini ve ayaklarını ızgaraya bağlarlar ve sonra onları ters yönlere doğru çekerler. Kolların, ayakların, bileklerin, dirseklerin, dizlerin ve ayak bileklerin yerlerinden çıkar. Acısı dayanılmazdır, ama işkencenin güzelliği kurbanın çok acı çekmesi, fakat ölmemesidir. Bir adamı günlerce ızgaranın üzerinde tutabilirler. Kemikler asla eski hallerine dönmez. Adamı oradan aldıklarında, adam artık sakattır. Onu darağacma kadar taşımak, asmak için bir koltuğa oturtmak zorunda kalırsın. Eğer beni ele verirsen başıma bunlar gelecek. Anlıyor musun?" "Evet, Sör Gerard," dedi Tasslehoff. "Ve sen beni sevmesen de, ki sana bunun beni incittiğini söylemeliyim, senin ızgara üzerine gerildiğini görmek istemem. Belki bir başkasını -çünkü hiçbir zaman yerinden çıkmış bir kol görmedim- ama seni değil." Gerard bu yüce gönüllü vaat karşısında etkilenmiş görünmedi. 'Benim için olduğu kadar kendin için de diline hakim ol." "Söz veriyorum," dedi Tas, elini tepe saçının üstüne koymuş ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gözlerini sulandıracak şekilde saçını çekmişti. "Sır saklayabilirim, biliyorsun. Çok sır sakladım - önemli sırlar da buna dahil. Bunu da saklayacağım. Bana güvenebilirsin, aksi takdirde bana Tasslehoff Burrfoot demesmler." Bu, Gerard'ı daha da az etkilemiş gibi gözüktü. Çok suratsızdı, nerek atma bindi ve bir Kara Şövalye olarak tutsağıyla ilerledi. Oualinesti'ye varmak ne kadar zamanımızı alacak?" diye sordu Tas. Bu hızla, dört gün," diye cevap verdi Gerard. 161 Dört gün. Gerard kendere daha fazla kulak asmadı. Şövalye tek bjr soruya bile cevap vermedi, Tasslehoffun en iyi ve en muhteşern hikâyelerine bile kulaklanm tıkadı ve Tas Kararık Orman'a giden en W yolu bildiğini söylediğinde de cevap vermedi. "Bunun gibi dört gün! Şikâyet etmekten hoşlanmam," dedi Tas Şövalye dinlemeyi reddettiğinden beri kendi kendine ve midilliyle konuşuyordu, "ama bu macera çok zevksiz ve sıkıcı bir hal alıyor. Aslıca bakılırsa duruma uyacak bir kelime varsa o da macera değil, 'işkence' olurdu." Tas, midilliyle hantalca ilerlerken, konuşmadan, hiçbir şey yap. madan, ağaçlar ve dağlardan başka görecek hiçbir şey olmayan geçecek dört günü düşündü. Etrafı inceleme fırsatı bulabilseydi her şey daha ilginç olabilirdi, ama bunu yapamadığı için önündeki ağaçlar ve dağlar çok sıradan gözüküyorlardı. Kender o kadar sıkılmıştı ki, sihirli alet bir defa daha kelepçeli ellerine gelince, onu kullanmayı düşündü. Her şev bir ogre tarafından ezilmek bile bu durumdan daha iyiydi. Eğer midilliyle gezmek olmasaydı, bunu yapacaktı da. Bu esnada, siyah at midilliye nefretle bakmak için döndü ve belki de atla binicisi arasında oluşan bir iletişim sayesinde Gerard da arkasına döndü. Tas, utangaç bir gülümsemeyle ve omzunu silkerek Zamanda Yolculuk Aleti'ni uzattı. Yüzü göğüs zırhmdaki kafatası gibi soğuk ve katı olan Gerard durdu, hantal midillinin yanma gelmesini bekledi. Elini uzattı ve hiçbir şey söylemeden aleti eyerindeki torbaya koydu. Tasslehoff tekrar içini çekti. Uzun bir dört gün olacaktı. 162 10 GECENİN LORDU Takhisis Şövalyeleri tarikatı karanlık bir rüyada doğmuş, uzak, Krynn'in kuzeyinde, Fırtına Kalesi olarak bilinen, gizli bir adada kurulmuştu. Ancak adadaki karargâh Kaos Savaşı sırasında büyük hasar almıştı. Kaynayan denizler kaleyi tamamıyla suya gömmüştü - bazılarına göre bunun nedeni deniz tanrıçası Zeboim'in, Şövalyeler'in kurucusu olan oğlu Lord Ariakan'm ölümü karşısında duyduğu üzüntüydü. Sular geri çekilse bile, bir daha kimse oraya geri dönmemişti. Kale artık, Kaos

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Savaşı'ndan Kraliçelerinden ve onun Görü'sünden mahrum olarak, hırpalanmış halde ama hatırı sayılır bir kuvvetle çıkmış olan Takhisis Şövalyeleri tarafından asıl amacı için kullanılamayacak kadar uzak görünüyordu. Böylece bir Kafatası Şövalyesi olan Mirielle Abrena, Son kahramanlar Konseyi'nin ilkine katıldı ve Şövalyelik kurumundan arta alanlara, savaş sırasında gösterdikleri kahramanlıklar karşılığında ^nsalon kıtasında kendilerine toprak verilmesini talep edecek kadar endine güvenli çıktı. Konsey, Şövalyelere ele geçirdikleri bölgeleri, a?ta Qualinesti olmak üzere (her zamanki gibi çok az insan elfleri Ursuyordu) Neraka ve çevresini içeren Ansalon'un kuzeydoğu ke163 simlerini ellerinde tutma izni verdi. Kara Şövalyeler bu bölgeleri ba> bölümleri havaya uçmuş ve lanetlenmiş olmasına rağmen kabul etti v Tarikatlarını kurmak için işe koyuldular. İlk konseyde bulunanların çoğu, Şövalyelerin Neraka'nm kükiM yüklü havasından boğulup telef olmalarını ümit etmişti. Kara Şövalye} e hayatta kalmakla kalmayıp serpildiler. Bu kısmen, askeri kimliğine p0}j. tik bir kimlik de ekleyerek, Neraka'nm Vali-Generali sıfatını alan Gecenin Lordu Abrena'mn liderliği sayesinde gerçekleşmişti. Abrena acemi erleri silah altında toplamayla ilgili yeni bir düzen getirmişti^ bu düzen eskisi kadar seçici, o kadar hoşgörülü, o kadar kısıtlayıcı değildi Şövalyeler saflarını doldururken hiç zorlanmıyordu. Kaos Savaşı'nı takip eden karanlık günlerde halk kendisini yalnız ve terk edilmiş hissediyordu. Büyük 'Ben' Ülküsü olarak tanımlanabilecek bir fikj Ansalon'un tamamına yayıldı. Bu fikrin başlıca şiarı şuydu: 'Kimse önemli değil. Asıl önemli olan sadece Ben'im.' Bu şiara sanlan Kara Şövalyeler yönetimlerinde kurnaz davrandılar. Kişisel özgürlüklere fazla izin vermediler, ama ticareti ve zanaatı desteklediler. Büyük mavi ejderha Khellendros, Palanthas şehrini ele geçirdiğinde, şehrin yönetimine Kara Şövalyeleri getirdi. Bu zalim derebeylerinin şehirlerim mahvedeceklerini düşünen Palanthas halkı, Kara Şövalyeler'in yönetimi altında refaha erdiklerini görünce çok şaşırdılar. Ayrıcalıkları yüzünden vergiye tabi tutulan Palanthas halkı, kazançlarına baktıklarında Kara Şövalyeler'in zorbaca yönetimi altında olmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını düşündüler. Şövalyeler şehirdeki yasaları koruyor, Hırsızlar Loncası'na karşı sürekli bir savaş veriyor ve şehri kanalizasyonlarda oturan lağım cücelerinden temizlemeye çalışıyordu. Büyük ejderhaların gelişini takip eden ejderha tasfiyesi başta kendi ejderhalarının çoğunu katliamda kaybeden Takhisis Şövalyeleri'ni şoka uğrattı ve sinirlendirdi. Şövalyeler, büyük Kınnızı ejderha Maiys ve onun kuzenleriyle boş yere savaştılar. Şövalyelerin çoğu çeşitli renklerdeki ejderhaları gibi can verdi. Mirielle'in kurnaz idaresi bu felaketi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bile bir zafere dönüştürmeyi başardı. Kara Şövalyeler ejderhalarla giz" antlaşmalar yapülar, ejderhalar tarafından yönetilen yerlerde asayişi ve adaleti sağlamayı ve onlar için haraç toplamayı kabul ettiler. Bunu11 karşılığında ejderhalar, Kara Şövalyeler i rahat bırakacak ve onların hayatta kalan ejderhalarını öldürmeye son vereceklerdi. Palanthas, Neraka, ve ÇHıalinesti halkı, Şövalyeler ve ejderha' arasındaki antlaşma hakkında hiçbir şey bilmiyordu. İnsanlar sadece kez daha Şövalyelerin onları korkunç bir düşmana karşı savunduk^"1 164 "rrnüşlerdi. Solamniya Şövalyeleri ve Işık Kalesi'nin mistikleri bu antı crnaları biliyor ya da tahmin ediyorlardı, ama hiçbir şey kanıtlayamıyorlardı. Her şeye rağmen Kara Şövalyeler'in içinde Anakan tarafından jj edilen onur ve kendim feda etme inançlarına sadık kalan Şövalyeler vardı, ama bunlar genellikle daha yaşlı ve yeni dünya düzeninin dışında kaim1? kişilerdi. Eskisinin yerini yeni bir Görü aldı. Bu yeni Görü, İşık Kalesi'nde Altınay tarafından geliştirilen ve kendilerini gizleyip, Kale'ye gizlice giren birkaç Kafatası Şövalyesi tarafindan kendi hırslan jcin kullanılmak üzere çalman mistik güçler üzerine kunılmuşru. Kara Şövalyeler'in mistikleri, şifa verme gücüne ve daha da korkuncu, yandaşlarının düşüncelerine müdahale etme gücüne sahip olmuşlardı. Şövalyelik kurumuna girenlerin sadece bedenlerini değil, düşüncelerini de kontrol etme yeteneğine sahip olan Kara Şövalyeler, diğer Kara Şövalyeler arasında yükselmeye başlamışlardı. Kara Şövalyeler, Kraliçe Takhisis'in geri döneceğini söyleyip dursalar da, buna inanmaktan vazgeçmişlerdi. Yeni Görülerine yansıyan güç ve kudretlen dışında kalan şeylere inanmayı bıraktılar. Yeni Görü'yü icra eden Kara Şövalyeler, bir adayın zihnini yönetmekte de ustalaşmışlardı, onun en gizli korkulannı bulup, onlarla oynuyor, aynı zamanda da ona yüreğindeki en büyük dileğini vaat ediyorlardı - bütün bunların karşılığında ise sıkı bir itaat talep ediyorlardı. Kafatası Şövalyeleri'nin yeni Görüsünü kullanmadaki başanlan Mirielle Abrena'nm Kafatası Şövalyeleri'ne güvensizlikle bakmasına yol açmıştı. Abrena'yı liderleri, Hükümdar olarak anılan, Morham Targonne konusunda uyanyorlardı. Abrena bu uyanlara kulak asmamıştı. 'Targonne yetenekli bir idareci," diyordu. "Onu çok takdir ediyorum. Ama, son tahlilde, yetenekli bir idareci nedir ki? İyi bir memurdan başka bir şey değil. Ve bu Targonne. Asla bana liderlik konusunda meydan okumaz. Kan görünce adamın midesi bulanıyor! At üzerinde yapılan mızrak dövüşlerine ya da turnuvalara katılmayı reddediyor, kendini küçük kabinesine kapatıp, borçlan ve alacaklan üzerinde çalışıyor. Midesi savaşı kaldırmıyor." Abrena doğru söylüyordu. Targonne'un midesi savaşı kaldırmıyoıdu. Hiçbir zaman Abrena'yı, liderlik için onurlu bir dövüşe

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çağırmayı aYal bile edemezdi. Kan görmek gerçekten de midesini bulandınyordu. öu yüzden Abrena'yı zehirledi. Kafatası Şövalyeleri'nin Lordu olarak, Targonne Abrena'nm aze töreninde gerçek halefin kendisi olduğunu duyurdu. Kimse ona 165 meydan okuyamazdı. Bunu yapmayı düşünen Abrena'nm arkadaşları Ve destekçileri, liderlerini öldüren 'kokuşmuş etten' yememek için ağ^ larını açmadılar. Zaman içinde Targonne onları da öldürdü, böylece güC|j tamamen ele geçirmiş oldu. Zihin kontrolü konusunda eğitilen Targonne ve diğer Şövalyeler güçlerini taraftarlarının zihinlerine işleyip, hainleri ve doyumsuzları ortaya çıkarmakta kullandılar. Targonne, Neraka'da pek çok malı olan, varlıklı bir aileden geii. yordu. Ailesinin kökleri Neraka'nm eski başkenti olan Jelek'teydi Targonne ailesinin sloganı, 'Çıkar'm Büyük Ç'siyle birlikte yazılması da mümkün olan Büyük 'Ben' idi. Aile paraya ve güce Kraliçe Takhisis'in yükselmesiyle ulaşmıştı, ilk önce onun ordularının liderlerine silah ve cephane sağlamış, sonra da kendi taraflarının kaybettiğini görünce Takhisis'in düşmanlarına silah ve cephane sağlamıştı. Silah satışında kazandıkları servetle Targonne'lar, Neraka'daki nadir görülen ve kıymetli olan, tarıma elverişli toprakları satın aldılar. Targonne ailesinin biricik oğullan, Tapmak infilak etmeden sadece birkaç gün önce paralarını Neraka şehrinden çıkartacak kadar talihli çıkmıştı (bunun önsezi olduğunu söylüyordu). Mızrak Savaşı'ndan sonra Neraka'nm yenik bir şehir olduğu, etrafta oy hakkı verilmeyen askerler, goblinler, ejderanlar dolaştığı zamanlarda, o insanların çaresizlikle muhtaç olduğu iki şeyin kaynağıydı: tahıl ve çelik. Abrena'nm en büyük isteği Neraka'nm güneyinde, eski tapmağın bulunduğu yerin yanma Kara Şövalyeler için bir kale inşa etmek idi. Elinde çizilmiş planlar vardı ve bir grubu binayı inşa etmeye başlamalan için göndermişti. Lanetli vadinin ve tüyler ürpertici ve tekinsiz Ölümün Şarkısı'nm uyandırdığı dehşet o kadar büyüktü ki, oraya giden ekipler hemen kaçtılar. Başkent ise Neraka vadisinin kuzeyine, bazıları için hâlâ güney bölümlerin huzur bulamayacakları kadar yakınma taşındı. Targonne'un başa gelince verdiği ilk emirlerden biri başkentin yerini değiştirmekti. İkinci emri ise Şövalyelik kurumunun adım değiştirmek oldu. Neraka Şövalyeleri'nin karargâhlarını ailesinin ticaret yaptığı yere çoğu Neraka Şövalyesi'nin bildiğinden daha yakın olan Jelek'e kurdurttu. Jelek artık Neraka'dan geçen iki büyük karayolunun kesiştiği yefe kurulmuş, oldukça başanlı ve işlek bir şehirdi. Aynı zamanda şehir çok büyük bir şans ya da kurnazlık eseri büyük ejderhaların verdiği tahribat-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tan da kurtulmuştu. Neraka'nm her yerinden, Khur kadar kuzeyde olan bir yerden bile tüccarlar Jelek'e yeni bir iş kurmak ya da var olan işler1" ni geliştirmek için geliyordu. İstenen ücreti-Neraka Şövalyelerine ödedikleri ve Gecenin Lordu ve Vali-General Targonne 'a hürmetlerin1 166 dukla11 sürece her tüccar iyi karşılanıyordu. S Targonne'a gösterilen saygıda soğuk, maddi bir yan varsa ve r cenin Lordu'nun para kutusunda diğer saygı gösterenlerin depozitrivle birlikte hoş bir çınlama sesi yaratıyorsa da, tüccarlar şikâyet tmeyecek kadar akıllıydı. Şikâyet edenler ya da saygısızlıklarını sözle H'le getirenler sert ve ani talihsizlikler yüzünden işlerinin bozulduğundan akınrnaya başlarlardı. Eğer yanlış yola sapmaya devam ederlerse, Ljjellikle kazayla bir hançerin üzerine sırt üstü düşmüş halde sokaklarda ölü bulunurlardı. Targonne, Neraka Şövalyeleri'nin .Telek şehri üzerinde geniş bir alana yayılan kalelerini bizzat kendi tasarlamıştı. Kalesini, şehri ve çevresindeki vadiyi rahat kumanda edebileceği şehrin en yüksek burnuna inşa ettirdi. Kale, şekil ve tasarım olarak en işlevsel şekilde yapılmıştı sayısız kare ve dikdörtgen, dört köşe kulelerle birbirleri üzerine istiflenmişti. Çok fazla sayıda olmayan pencereler ise ok menfezlerinden ibaretti. Kalenin iç ve dış duvarları düz ve süsten yoksundu. Kale o kadar itici ve çıplaktı ki, ziyaretçiler sık sık yanılıp orayı bir hapishane ya da muhasebe dairesi sanıyordu. Daha sonra duvarlarda devriye gezen siyah zırhlı adamların görüntüsü ilk baştaki, aslında çok da yanlış olmayan yanılgıyı düzeltiyordu. Kalenin alt kısmındaki zemin katı büyük bir zindana ev sahipliği yapıyordu ve onun iki kat aşağısında da çok sıkı bir güvenlikle korunan Şövalyelerin Hazinesi bulunuyordu. Gecenin Lordu Targonne'un karargâhları ve yaşadığı yer kalenin içindeydi. Her ikisi de tasarım bakımından ekonomik ve çok işlevliydi; aynca kalenin bir muhasebe dairesi olduğu sanılırken, kalenin kumandanı da sık sık bir memur sanılıyordu. Gecenin Lordu'nu ziyarete gelen biri çıplak duvarlarla çevrili, seyrek mobilyalı küçük, sıkışık bir odaya götürülüyor ve ufak tefek, kel, gözlük takan, kaliteli ama sıkıcı kıyafetler giymiş bir adam birtakım rakamları büyük deri kaplı bir deftere geçirmeyi bitirene kadar bekletiliyordu. Kendisini sonunda Gecenin Lordu'na götüreceğini düşündüğü °nemsiz bir görevlinin huzurunda olduğunu sanan ziyaretçiler genellikle odanın içinde amaçsızca gezinirdi, düşünceleri oradan oraya dolaşırdı. "U düşünceler masanın arkasında oturan adam tarafından ağdaki kelebekler gibi havada yakalanırdı. Bu adam zihinsel güçlerini ziyaretçinin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


2,bninin tüm derinliklerine dalmak için kullanırdı. Yeterli zaman Seçtiğinde, örümcek tutsağını tükettiğinde, adam kel kafasını kaldırır, arŞismdakine dikkatle bakar ve hayretten serseme dönen ziyaretçiye ecenin Lordu Targonne'un karşısında olduğunu bildirirdi. 167 Bugünkü ziyaretçi ise, karşısındaki masada oturan mülayim görünümlü kişinin lordu ve valisi olduğunu çok iyi biliyordu. Ziyar^ . Lord Milles'in Kumandan Yardımcısı'ydı. Sör Roderick henju Targonne ile tanışmamış olmasına rağmen, onu daha önce Şövalyeljv kurumunun resmi görevlerinde görmüştü. Şövalye hazır olda, varU. tanınana kadar düz ve katı bir şekilde ayakta durdu. Targonne'un zihin, sel yetenekleri konusunda uyarılmış olan Şövalye, düşüncelerine çek düzen vermeye çalışsa da, bunda bedeni konusunda olduğu kadar başarılı olamadı. Daha Roderick konuşmaya başlamadan önce, Lortj Targonne, Sanction'daki kuşatmada olanlar hakkında pek çok şey öğren, misti. Ancak Targonne güçlerini sergilemekten hiçbir zaman hoşlan. mazdı. Sakin bir tavırla Şövalye'den oturmasını istedi. Uzun boylu, kaslı ve çok az bir çabayla Targonne'u paltosunun yakasından tutup kaldırabilecek olan Sör Roderick, ofiste bulunan diğer sandalyeyi çekti ve gergin, kaskatı bir biçimde sandalyenin ucuna oturdu. Belki de Morham Targonne'un gözleri en sevdiği şeyi anımsatmak için iki çelik paraya benzer olmuştu - gözleri düz, parlak ve soğuktu. Biri bu gözlere baktığında ruhunu değil de, Targonne'un zihnindeki büyük defterde bulunan sayı ve şekilleri görebilirdi. Targonne'un baktığı her şey borçlar ve alacaklar, kazançlar ve kayıplara indirgenir; hepsi bir terazide tartılır, kuruşuna kadar hesaplanarak bir sütuna tebeşirle yazılırdı. Sör Roderick bu soğuk gözlerdeki parlayan çeliklerde kendi yansımasını gördü ve gereksiz masraflar sütununa kaydırıldığını hissetti. Gözlüklerin Neraka'nm kalıntılarından kurtarılmış bir eşya olduklannm ve baktıklan kişinin zihnini okumaya yaradıklarının doğru olup olmadığını merak etti. Roderick, kalenin güçlü taşlan ve beton duvarları içinde, her zaman, yazm en sıcak günlerinde bile serin olduğu halde zırhının içinde terlemeye başlamıştı. "Yaverim bana Sanction'dan geldiğinizi söyledi, Sör Roderick,' dedi Targonne, sesi bir memur sesi gibiydi, yumuşak başlı, kibar ve iddiasızdı. "Şehirdeki kuşatmamız nasıl gidiyor?" Burada belirtmek gerekir ki, Targonne ailesi Sanction şehrinde çok geniş bir mülke sahipti; Neraka Şövalyeleri, Sanction'ı kaybettiğin* onlar da mülklerini kaybetmişti. Targonne, Sanction'm alınmasın' Şövalyelik kurumu için öncelikli işlerin başına almıştt. Sör Roderick, Sanction'dan Jelek'e iki gün süren yolculugu sırasında konuşmasını prova etmişti ve cevap vermeye hazırdı. "Ekselanslan, buraya Yılortası Günü'nden sonraki gün, lane Solamniya Şövalyeleri tarafından Sanction'daki kuşatmayı kırmak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


168 , farımızı şehirden çıkartmak amacıyla yapılan girişimi rapor etmek °r geldim. Alçak Şövalyeler, kumandanım Lord Milles'i kandırarak ^ şehri terk ettiklerine inandırmaya kalktılar. Lord Milles bu komp° anladı ve bunun karşılığında onları tuzağa düşürdü. Sanction lirine bir saldırı düzenleyerek, Şövalyeleri saklandıkları yerden kardı- Sonra geri çekilme numarası yaptı. Şövalyeler yemi yuttular ve heliklerimizi takip etliler. Beckard Kestirmesi'nde, Lord Milles birlikı timize dönüp, durmalarını emretti. Özetle Solamniyahlar yenildi, çoğu Sldü Va ^a yaralandı. Sanction'a çekilmek zonanda kaldılar. Lord Milles, kamp kurduğumuz vadide kalanların güvende olduğunu bildinnekten mutluluk duyar, Ekselansları." Sör Roderick'in sözleri Targonne'un kulaklarına girdi. Sör Roderick'in düşünceleri Targonne'un zihnine ulaştı. Sör Roderick, azılı golamniyalıların önünde hayatını kurtarmak için, birliği arkadan kumanda ederken, geri çekilme bozgununa katılan Lord Milles ile yan yana koştuğunu açık seçik hatırlıyordu. Ve Targonne, Şövalye'nin zihninin başka bir yerinde oldukça ilginç, ilginç olduğu kadar da rahatsız edici bir görüntü buldu. Bu görüntü siyah bir zırh içinde, bitkin ve kanla kaplanmış, Lord Milles'in birliklerinin sunduğu saygı ve onuru kabul eden genç bir kadına aitti. Targonne, onun Roderick'in zihninde çınlayan adını duydu: "Mina! Mina!" Gecenin Lordu kaleminin ucuyla dudağuun üzerindeki bıyığını kaşıdı. "Gerçekten. Çok büyük bir zafer gibi gözüküyor. Lord Milles'in tebrik edilmesi gerekiyor." "Evet, Ekselansları." Bay Roderick gülümsedi, memnun olmuştu. "Teşekkür ederim, Ekselansları." "Eğer Lord Milles, Sanction şehrini kendisine emredildiği üzere ele geçinniş olsaydı, çok daha büyük bir zafer olacaktı, ama uygun zamanı bulduğunda bu ufak meseleyle ilgileneceğini sanıyorum." Sör Roderick artık gülmüyordu. Konuşmaya başladı, öksürdü ve boğazını temizlemek için zaman geçirdi. "Aslına bakılırsa Ekselansları, astsubaylarımızdan biri asilik yapmasaydı, Sanction'ı ele geçirebilecektik. Bu subay Lord Milles'in emirlerine tamamıyla karşı gelerek, bütün °kçu birliğini savaştan çekti, böylece Sanction surlarına saldırmak için gerekli olan koruma ateşini kaybettik. Sadece bununla da kalmadı, bu subay paniğe kapılarak bizim askerlerimiz ateş menzilinden çıkamadan °klann atılmasını emretti. Verdiğimiz kayıplar bütünüyle bu subayın yetersizliği yüzündendi. Bu nedenle Lord Milles saldırıya devam etlnenin akıllıca bir iş olmadığını düşündü." "Aman, aman," diye mırıldandı Targonne. "Herhalde bu genç su169 bayın icabına hemen bakılmıştır." Sor Roderick dudaklarını yaladı. Bu zor bir bölümdü. "Lord Mille,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bunu yapacaktı, Ekselansları, ama ilk önce size danışmanın en iyisi ok cağını düşündü. Hasıl olan bir durum nedeniyle lord cenapları nasıl y0ı alması gerektiğine karar vermekte zorlanıyor. Genç kadın adarnu üzerinde bir takım büyülü ve tekinsiz etkiler yaratıyor, Ekselansları." "Sahi mi?" Targonne şaşırmış göründü. Hafif alayla konuştu. "Son duyduğumda, büyücülerimizin sihirli güçleri azalıyordu. Bu derece yetenekli olan bir büyücümüz olduğunu bilmiyordum." "O bir büyücü değil, Ekselansları. Ya da en azından öyle söylüyor Tek bir tanrı- Tek, Gerçek Tanrı tarafından gönderilen bir haberci olduğunu iddia ediyor." "Peki bu tanrının adı ne?" diye sordu Targonne. "Ah, bu konuda oldukça akıllı davranıyor, Ekselansları. Tanrının adının telaffuz edilemeyecek kadar kutsal olduğunu söylüyor." "Tanrılar geldiler ve gittiler," dedi Targonne sabırsızca. Sör Roderick'in zihninde son derece şaşırtıcı ve tedirgin edici şeyler görüyordu ve bunu adamın dudaklarından da duymak istiyordu. "Askerlerimiz bu boş laflara kanmayacaklardır." "Ekselansları, kadın sadece sözleri kullanmıyor. Mucizeler gerçekleştiriyor - mistiklerimizin son yıllarda güçten düşmeleri yüzünden hiç göremediğimiz türden şifa mucizeleri gibi. Kız kesik kol ve bacaklann yerine yenilerini koyuyor. Elini bir adamın göğsüne koyuyor ve göğsün üzerindeki delik kapanıyor. Beli kırılmış bir adama ayağa kalkabileceğini söylüyor ve adam ayağa kalkıyor! Gerçekleştiremediği tek mucize ölüleri diriltmek. Onların başında dua etmekle yetiniyor." Sör Roderick iskemlenin gıcırdadığını duydu, kafasını kaldırdığında Targonne'un çelik gözlerinde nahoş bir pırıltı gördü. "Tabii, ki," -Sör Roderick hatasını düzeltmek için acele etti"Lord Milles bunların mucize olmadığını biliyor, Ekselansları. Onun bir şarlatan olduğunu biliyor. Sadece kızın bunu nasıl yaptığını kestiremiyoruz, o kadar," diye zayıfça ekledi. "Ve adamlar ondan fazlasıyla etkilenmiş durumda." Targonne piyadelerin ve Şövalyelerin büyük bir bölümünün Milles'e itaat etmeyi reddedip, asileştiğini anladı. Bağlılıklarını kafası tıraşlı, siyah zırh içindeki bir genç kıza aktarmışlardı. "Bu kız kaç yaşında?" diye sordu Targonne kaşlarını çatarak. "On yediden fazla olmadığı söyleniyor, Ekselansları," diye cevap verdi Bay Roderick. "On yedi!" Targonne şaşırıp kalmıştı. "Milles onu neden subay 170 vapm«kizaten?" J "O yapmadı, Ekselanslan," dedi Bay Roderick. "Kız bizim nadim'™1 bir parçası değil. Savaşa az kala vadiye gelmesinden önce J birimiz onu görmemiştik." "Kılık değiştirmiş bir Solamniyalı olabilir mi?" diye merak etti -Tgj-gonne.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bu konuda şüpheliyim, Ekselansları. Solamniyalılar onun inde savaşı kaybettiler," diye cevap verdi Sör Roderick, şimdi sayesi; cöylediği gerçeğin daha önce söyledikleriyle tamamen çeliştiğinin farkında değildi. Targonne bu çelişkiyi fark etmişti, ama zihnindeki hesap cetveliyle öyle haşır neşirdi ki, Şövalye'nin söylediklerini dikkate almadı; öte yandan Milles'in yeteneksiz, üstünkörü iş gören biri olduğunun ve hemen yerine başkasının getirilmesi gerektiğinin farkındaydı. Targonne masasının üzerinde duran gümüş çanı çaldı. Yazıhanenin kapısı açıldı ve yaveri içeri girdi. "Şövalyelik kurumunun tomarlarına bak," diye emretti Targonne. "Şeyi bul - Iıı. İsmi neydi?" diye Roderick'e sordu, halbuki ismi Şövalye'nin zihninde yankılanırken duyabiliyordu. "Mina, Ekselansları." "Miinaa," diye tekrar etti Targonne, ismi sanki onu tadıyormuşçasma ağzında tutuyordu. "Başka bir şey yok mu? Bir soyadı?" "Bildiğim kadarıyla yok, Ekselanslan." Yaver oradan ayrıldı, birkaç memuru görevi üstlenmeleri için sevk etti. Görev yapılırken iki Şövalye sessizlik içinde oturdu. Targonne bu süreyi kullanarak Roderick'in zihnini deşmeye devam etti; bu da Sanction kuşatmasının bir ahmağın elinde olduğuna dair kuşkularını doğruladı. Eğer bu kız olmasaydı, kuşatma pekâlâ da kmlabilir, Kara Şövalyeler yenilip, yok edilir, Solamniyalılar galip gelir ve Sanction' daki konumlarını muzaffer bir halde ve herhangi bir engelle Karşılaşmadan sürdürürlerdi. Yaver geri dönmüştü. 'Tomarlarda 'Mina' adında bir Şövalye bulamadık, Ekselanslan. Ona yakın bir isim bile yok." Targonne gitmesini işaret eden bir hareket yaptı ve yaver odadan ayrıldı. "Mükemmel, Ekselanslan!" diye haykırdı Sör Roderick. "O bir sahtekâr. Onu tutuklayıp idam edebiliriz." "Hmm," diye homurdandı Targonne. "Peki bu durum karşısında derlerinizin ne yapacağını düşünüyorsun, Sör Roderick? Onun şifa erdiği kişilerin? Nefret ettikleri düşman karşısında zafer kazandırdık171 larının? Müles'in birlikleri arasındaki moral düzeyi zaten iyi deği^,, Targonne, büyük defter yığınına bir fiske vurdu, "Raporları oku^ Müles'in birliklerindeki askerden kaçma oranı diğer kumanda,.' larmkinden beş kat daha fazla." "Bana şunu söyle" -Targonne kurnazca Şövalye'yi süzüyordu "Mina'yı tutuklayacak gücün var mı? Senin emirlerine uyacak rnuhaf^ lann var mı? Yoksa büyük ihtimalle bunun yerine Lord Milles'i ^ tutuklarlar?" Sör Roderick ağzını açtı ve hiçbir şey söylemeden tekrar kapa^ Odaya baktı, tavana baktı, gözlüğün kalın cam görüntüsüyle korkup derecede büyüyen ve hâlâ kafatasını delen gözler dışında her yere baktı Targonne zihnindeki abaküsün boncuklarına tıklayarak hesaba gi. rişti. Kız bir sahtekârdı, bir Şövalye kılığına bürünmüştü. En ihtiyaç

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duyulan anda ortaya çıkmıştı. Korkunç bir yenilgi ihtimalinin karşısında, sersemletici bir zafer kazanmıştı. Adı olmayan bir tanrı adına 'mucizeler' gerçekleştirmişti. Bu kız bir kazanç mıydı, yoksa bir ayak bağı mı? Eğer ayak bağıysa, bir kazanca dönüştürülebilir miydi? Targonne israftan nefret ederdi. Mükemmel bir yönetici ve kurnaz bir pazarlıkçı olduğundan, çelik paranın nerede ve nasıl harcanacağım bilirdi. Targonne cimri değildi. Şövalyelik kurumunu en kaliteli silah ve cephaneyle donatmıştı, acemi erlere ve paralı askerlere iyi para ödüyordu. Subaylara ödenen paraların kaydını sıkı sıkı tutması konusunda taviz vermezdi. Askerler bu Mina'yı takip ermek istiyordu. Çok güzel. Bırakacaktı, takip etsinler. Targonne her sabah büyük ejderha Malystryx':en, neden Silvanesti dilerinin onun buyruklarına karşı gelerek topraklarının üzerinde bir sihirli kalkan bulundurmalarına izin verdiğini ve ona neden haraç ödemeyi reddettiklerini bilmek istediğini bildiren mesa:lar alıyordu. Targonne, Malystryx'e Silvanesti'ye saldırmanın başka bir yerde kullanılabilecek zaman ve insan kaybı olduğunu anlatan tır mektup yazmıştı. Keşif erleri sihirli kalkanı incelemeye gitmişler vs kalkanın hiçbir silahla -ister çelik, ister büyüyle olsun- delinemeyeceğini rapor etmişlerdi. Üzerine bütün ordu bile gönderilse -keşif erleri öyle söylemişti- hiçbir sonuç alınamazdı. Üstüne üstlük Silvanesti'ye gidecek ordu ilk önce ogrelerin anavatanı olan Blöde'den geçmek zorundaydı. Kara Şövalyeler'm ilk ya11" daşlan olan ogreler; Neraka Şövalyeleri'nin güneye doğru genişlemesi, ogrelerin en güzel topraklarını alıp, onları dağlara süımelerı V yüzlercesini bu sırada öldürmeleri üzerine küplere binmişti. Ama eğe 172 jyeler ogrelerin topraklarına doğru yol alırlarsa, ogreler elflere Lhrrnayı durdurup -her zaman yapabilecekleri bir şeydi bu- onlara f net eden yandaşlarından intikam alacakları için mutlu olurlardı. 1 Mektup masanın üzerinde, Targonne'un imzasını bekliyordu, arkaç gündür masanın üzerinde duruyordu. Targonne, bu ret mekbunun ejderhayı öfkelendireceğini çok iyi biliyordu, ama ümitsiz bir , ,a uğruna değerli birliklerini yollamaktansa Malys'in öfkesiyle yüzleşmeyi tercih ediyordu. Targonne mektuba uzandı, onu aldı ve düşünceli bir şekilde küçük parçalara ayırdı. Targonne'un inandığı tek tanrı hazine odasında istiflenebilecek küçük, yuvarlak bir tanrıydı. Bir an bile bu kızın tanrılar tarafından gönderilmiş bir haberci olduğuna inanmamıştı. İyileştirme ya da liderlikle ilgili mucizelerine de inanmamıştı. Sefil bir budala olan Sör Roderick'in aksine, Targonne kızın yaptığı şeyleri nasıl yaptığını açıklama ihtiyacı duymadı. Bilmek istediği tek şey kızın bunları Neraka Şövalyeleri'nin yaranna yapıyor olmasıydı - ve Şövalyelerin yararına olan Morham

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Targonne'un da yaranna idi. Targonne kıza bir 'mucize' yaratması için bir fırsat verecekti. Bu sahtekâr Şövalye'yi ve onun şaşkın takipçilerini Silvanesti'ye saldırıp, ülkeyi ele geçinneleri için gönderecekti. Bir avuç dolusu askere yatırım yaparak Malys'i yatıştırıp, onu mutlu edecekti. Tehlikeli kız Mina ve güçleri yok olacak, ama kayıp kazançla dengelenecekti. Bırak kız yabancı bir yerde ölsün, kemikleri bir öğrenin yemeği olsun. Bu, genç kızm ve 'adsız' tanrısının sonu olacaktı. Targonne, Sör Roderick'e gülümsedi ve onu kapıya kadar uğurlamak için masasından bile kalktı. Siyah zırhlı figür kalenin yankılanan, boş koridorundan kaybolana dek bekledi, sonra yaverini ofisine çağırdı. Yaverine Malystryx'e Silvanesti'yi ele geçirmek için yaptığı planı anlatan mektubu yazdırdı. Khur'daki Neraka Şövalyeleri'nin kumandanına, Sanction'daki kuşatmaya katılmak için güçlerini batıya çekmesini ve kumandayı Lord Milles'den almasını isteyen bir emir hazırladı. Pençe Lideri Mina ve emrindeki askerlerin de güneye, büyük elf ulusunun bulunduğu Silvanesti'ye saldırıp, ele geçirmelerini isteyen bir emir daha yazdırdı. "Peki, Lord Milles ne olacak, Ekselansları?" diye sordu yaveri. Tekrar bir yere tayin edilecek mi? Nereye gönderilecek?" Targonne meseleyi düşündü. Çok neşeliydi, bu duygu ona genelMcle çok iyi bir pazarlığı tamamladığı zaman gelirdi. "Milles'i Malystryx'e rapor sunması için gönder. Ona °lamniyahlar üzerinde kazandığı büyük 'zaferini' anlatabilir. Eminim 173 ki Malystryx, onun orduyu bir tuzağa düşürmesine ve kazanmak iç^ onca çaba sarf ettiğimiz onca şeyleri onun yüzünden kaybetmem^ ramak kaldığını duyduğunda oldukça ilgilenecektir." "Evet, Ekselansları." Yaver kağıtlarını topladı ve emirleri uygu^. mak için masasına geri dönmeye hazırlandı. "Lord Milles'i tomarlarda çıkarayım mı?" diye sordu, düşündükten sonra. Targonne büyük defterinin başına dönmüştü. Gözlüklerini bur. nunun üzerinde dikkatlice ayarladı, kalemini aldı, ses çıkarmadan elir,, savsakça salladı ve sonra hesap kitap işlerine geri döndü. 174 I I LORAC'IN ŞARKISI Tasslehoff, Qualinesti'ye giden yolda sıkıntıdan ölmek üzereyken ve Sör Roderick kumandanını ejderhanın keskin dişlerine emanet ettiğinden habersiz, mutlu mesut Sanction'a dönerken; Silvanoshei ve kirath Rolan da, Silvan'ı Silvanesti tahtına götürecek olan yolculuklarına başlamıştı. Rolan'm planı başkent Silvanost'a yakm bir yere hareket etmek, ancak Kraliyet Hanedanı'nın gerçek sahibinin, Yıldızlar Sözcüsü olarak hak ettiği yeri almak üzere döndüğüne dair söylentiler iyice

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yayılana kadar şehre girmemekti. "Ne kadar sürer?" diye sordu Silvan gençliğin verdiği sabırsızlık ve acelecilikle. "Haberler bizden hızlı yol alacak, Majesteleri," diye karşılık verdi Rolan. "İki gece önce bizimle birlikte olan Drinel ve diğer kirathlar çoktan haberi yaymak için yola koyuldular. Karşılaştıkları her kiratha ve güvendikleri usta Yabanulaklanna söyleyecekler. Askerlerin çoğu General Konnal'a sadıktır, ama ondan şüphe duymaya başlayan birkaç asker de yok değil. Muhalefetlerini henüz açıkça belli etmiyorlar, ama ^jesteleri'nin gelişi bu durumu oldukça değiştirecektir. Yabanulaklan er zaman Kraliyet Hanedanı'na bağlılıklarını beyan etmişlerdir. 175 Konnal'm kendisi de bunu yapmak zorunda kalacaktır - ya da en azij, dan yapıyormuş gibi yapmak." "O zaman, Silvanost'a ulaşmamız ne kadar sürer?" diye sorHı Silvanoshei. "Yoldan ayrılıp, Thon-Thalas Nehri'nden kayıkla devam ede, ceğiz," diye karşılık verdi Rolan. "Sizi kentin dışında olan evime götürmeyi planlıyorum. İki gün içinde oraya varmalıyız. Üçüncü gfol dinlenmek ve gelecek olan raporları değerlendirmeye ayıracağa Bugünden itibaren dört gün sonra, Majesteleri, eğer her şey yoluna giderse başkente zafer içinde gireceksiniz." "Dört gün!" Silvan şüpheliydi. "Bu kadar çok şey bu hızla yapria. bilir mi?" "Rüyayla savaştığımız günlerde, biz kirathlar bir mesajı Silvanesti'nin kuzeyinden güneyin zor ulaşılabilen bölgelerine bir günde gönderebilirdik. Abartmıyorum, Majesteleri," dedi Rolan Silvanoshei'nin belirgin şüphesine gülümseyerek. "Bu hüneri birden çok defa gösterdik. Çok iyi organize olmuştuk ve sayımız şu an olduğundan çok daha fazlaydı. Ama ben yine de Majesteleri'nin bizden etkileneceğine eminim," diye konuşmasına devam etti. "Çoktan etkilendim, Rolan," diye karşılık verdi Silvanoshei. "Sana ve diğer kirathlara çok şey borçluyum. Bu borçlan ödemenin bir yolunu bulacağım." "Halkımızı bu korkunç dertten kurtarın, Majesteleri," dedi Rolan, gözleri acıyla gölgelenerek, "o zaman borcunuzu fazlasıyla ödemiş olursunuz." Rolan'm övgülerine rağmen, Silvanoshei'nin hâlâ kendisiyle ilgili şüpheleri vardı. Annesinin ordusu iyi örgütlenmiş olmasına rağmen yaptığı planlann boşa çıktığı olurdu. Kötü şans, haberleşme sorunlan, kötü hava şartlan ve bunlar gibi herhangi bir talihsizlik zaferle bitmesi beklenen bir günü felakete dönüştürebilirdi. "Hiçbir plan düşmanla karşılaştıktan sonra ayakta kalmaz," Bu, Samar'm deyişlerinden biriydi ve bu deyiş trajik bir şekilde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kanıtlanmıştı. Silvan felaketler, aksamalar bekliyordu. Rolan'm bahsettiği kay» var olsa bile, içinde bir delik olabilir ya da yanıp kavrulmuş bir halde bulunabilirdi. Nehir çok sığ ya da çok derin olabilir, çok hızlı veya Ç0* yavaş akabilirdi. Rüzgâr onlan yukan gitmek istediklerinde aşağıya aşağıya gitmek istediklerinde ise yukanya götürebilirdi. Silvan, Rolan'm söylediği yerde bakımlı ve sağlam bir W görünce oldukça şaşırdı. Sırf bu da değil, kayık su geçirmeyen çuvallar' 176 ketlenmiş ve düzgün bir şekilde yerleştirilmiş yiyeceklerle doluydu. "Gördüğünüz gibi, Majesteleri," dedi Rolan, "kirathlar bizden öflce buradaymış." Thon-Thalas Nehri yılın bu zamanında sakindi. Ağaç kabuğundan aoılmiŞ olan kayık küçük, hafif ve o kadar dengeliydi ki, devirmek için iddi ciddi uğraşmak gerekirdi. Rolan'm asla geleceğin Yıldızlar «özcüsü'nden kürek çekmesi için yardım etmesini istemeyeceğini çok vi bildiği için Silvan yardım etmeyi önerdi. Rolan ilk başta karşı çıktı, «ma geleceğm hükümdanyla tartışamazdı ve en sonunda Silvan'ın vardım etmesine razı olarak ona bir kürek uzattı. Silvan bu davranışıyla yaşlı elfin saygısını kazanmış olduğunu anladı, bu da her zaman Şamar'm saygısızlığını kazanan Silvan için mutluluk verici bir değişiklikti. Silvan, bastırılmış enerjisinin bir kısmını yakan bu egzersizden hoşlandı. Nehir durgundu, içinden aktığı orman yeşildi ve bitkilerle doluydu. Hava iyiydi, ama Silvan bunun güzel bir gün olduğunu söyleyemezdi. Güneş kalkanın dışından parlıyordu. Kalkanın arkasındaki mavi gökleri görebiliyordu. Ama Silvanesti üzerinde parlayan güneş Ansalon'un geri kalanı üzerinde parlayan harlı kızıl bir küre değildi. Silvan'ın baktığı güneş solgun ve hasta bir san renge sahipti, sanki sanlık hastalığı olan bir cilde benziyordu. Sanki güneşin yansımasına bakıyor gibiydi, akmayan, yağlı bir su havuzu üzerine düşmüş bir yansıma gibiydi. San güneş gökyüzünün rengini maviden sert metalik maviyeşile döndürmüştü. Silvan güneşe uzun süre bakmadı, bakışlarını ormana çevirdi. "işimizi hafifletecek bir şarkı biliyor musun?" diye seslendi kayığın başında oturan Rolan'a. Kirath, küreklerini hızlı ve güçlü darbelerle suyun derinliklerine batırarak çekiyordu. Daha genç olan elf, yaşlı yoldaşına kürek çekmekte ayak uyduramıyordu. Rolan durdu, omzunun üzerinden arkaya baktı. "Kirathlann çok sevdiği bir şarkı var, ama Majesteleri'ni hayal kırıklığına uğratmaktan korkarım. Şerefli büyükbabanız Kral Lorac'm hikâyesini anlatan bir Şarkı." "Şöyle mi başlıyordu, 'Kudret Çağıydı, Rahipkral ve kölelerinin ^ğı?"'diye sordu Silvan ezgiyi deneme kabilinden mırıldanmaya başla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yarak. Daha önce şarkıyı sadece bir kez duymuştu. "Bu başlangıcı, Majesteleri," diye karşılık verdi Rolan. „ "Benim için söyle," dedi Silvan. "Annem otuz yaşıma bastığım 8 n bir kere onu bana söylemişti. Bu büyükbabamın hikâyesini ilk duy177 duğum zamandı. Annem daha önce ondan hiç bahsetmemişti, daha sonra da bahsetmedi. Anneme olan saygılanndan dolayı diğer elfler de ondan hiç bahsetmezler." "Ben de sizin yaşımzdayken Astarin Bahçesi'nde güller toplay^ annenize saygı duyuyorum. Ve onun acısını anlıyorum. Bu şarkıyı her söylediğimizde biz de o acıyı paylaşırız, çünkü Lorac kendi gururunvm tuzağına düşerek ülkesine ihanet ederken, bizler de kolay yolu seci], ülkemizi terk ettik ve onu yalnız başına savaşmaya bıraktık, bu yüzden bizler de suçluyuz. "Eğer halkımız kalıp savaşmış olsaydı, eğer balkımız -Kraliyet Hanedanı'ndan Hizmetli Hanedanı'na, Koruyucu Hanedam'ndan Mistik Hanedanı'na, Taşçı Hanedanı'na gelene kadar- bir araya gelip' omuz omuza verip ejderha ordularına karşı gelseydik, o zaman ülkemizi koruyabilirdik. "Ama bütün hikâyeyi zaten şarkıda duyacaksınız." Lorac'uı Şarkısı Kudret Çağı'ydı, Rahipkral ve kölelerinin çağı. Büyücüleri kıskanan Rahipkral Şöyle dedi, "Yüce Kulelerinizi bana vereceksiniz Ve benden korkup, bana itaat edeceksiniz." Büyücüler Yüce Kulelerini verdiler, en sonunda da Palanthas Kulesi'ni. Süvanesti Kralı Lorac Caladon, Kule'ye gelir, Kule kapanmadan büyüsünü sınamak için. Sınavında, ejderha kürelerinden biri, Rahipkral'm ve kölelerinin eline düşmekten korkarak, Lorac'la konuşur. "Beni burada Istar'da bırakmamalısın. Eğer bırakırsan, kaybolacağım ve dünya yok olacak." Lorac ejderha küresinin sesine itaat eder, Küreyi saklar. Kendisiyle birlikte Kule'den taşır, Küreyi Silvanesti'ye taşır, Onu gizler ve sırrını bağrına basar, Hiç kimseye söylemez. 178 Afet gelir. Karanlık Kraliçe, Takhisis gelir, ihtişamlı ve kudretli ejderhalanyla. Savaş gelir, Silvanesti'ye savaş. Lorac bütün halkını çağmr, ülkelerini terk etmelerini buyurur. Buyurur gitmelerini. Onlara şöyle der, "Ben, tek başıma halkın kurtarıcısı olacağım." "Ben, tek başıma Karanlık Kraliçe'yi durduracağım.' Halktan uzak. Sevgili kızı Alhana Yıldızmeltemi'nden uzak. Yalnız başına, Lorac ejderha küresinin sesini duyar, onun ismini çağıran, onu karanlığa çağıran sesini.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Lorac çağlıya kulak verir. Karanlığın içine iner. Ellerini ejderha küresinin üzerine koyar ve Ejderha küresi de ellerini onun üzerine koyar. Rüya gelir. Rüya Silvanesti'ye gelir, dehşetin rüyası, korkunun rüyası, elf ulusunun kanlarının aktığı ağaçların rüyası, nehir olup akan gözyaşlarının rüyası, ölümün rüyası. Bir ejderha gelir, Cyan Kanfelaketi, Takhisis'in kölesi, Lorac'm kulağına rüyanın dehşetini fısıldamak için. Şu sözleri fısıldamak için, "Ben tek başıma halkı koruma gücüne sahibim. Ben tek başıma." Şu sözlerle alay etmek için: "Ben tek başıma kurtarma gücüne sahibim." Rüya ülkeye girer, ülkeyi katleder, ağaçlan büker, kanayan ağaçları, nehirleri halkın gözyaşlarıyla doldurur, Lorac'm gözyaşları, Küre ve Cyan Kanfelaketi tarafından esir tutulmuş, Karanlık Kraliçe 'nin kölesi, kötülüğün kölesi, güç ondadır bir tek. 179 "Annemin neden bu şarkıyı duymaktan hoşlanmadığını anlıy0 rum," dedi Silvan, şarkının son, tatlı notası nehrin üzerinde sürüklenin bir serçenin türküsünde yankısını bulurken. "Ve neden halkımızın onu hatırlamaktan hoşlanmadığını." "Ama, hatırlamaları gerek," dedi Rolan. "Eğer bana sorarsan, şaj-u her gün söylenmeliydi. Şimdiki günlerimizin şarkısının o günlerdeki gjk korkunç ve trajik olmayacağını kim bilebilir? Biz değişmedik. Lorac Caladon bütün bilgeler tarafından uyarılmış olmasına rağmen ejderha küresini kullanacak kadar güçlü olduğuna inandı. Bu yüzden tuzağa düştü ve yıkıldı. Halkımız korkusu yüzünden kalıp savaşmak yerine kaç. mayı tercih etti. Ve bu korku yüzünden şimdi bu kalkanın altına saklanıyoruz, bir rüyayı korumak uğruna halkımızdan bazılarının hayatlarım feda ediyoruz." "Bir rüya mı?" diye sordu Silvan. Lorac'm rüyasını, şarkıdaki rüyayı düşünüyordu. "Ejderhanın fısıldadıklarından bahsetmiyorum," dedi Rolan. "0 rüya bitti, ama uyuyanlar uyanmayı reddettiğinden başka bir rüya onun yerini almaya geldi. Geçmişin rüyası. Bitmiş olan muhteşem günlerin rüyası. Onları suçlamıyorum," diye içini çekerek ekledi Rolan. "Ben de yitirilenleri düşünmeyi seviyor ve onları tekrar kazanmaya özlem duyuyorum. Ama babanızın yanında savaşmış olan bizler, geçmişin hiçbir zaman toparlanamayacağmı, toparlanmasının da gerekli olmadığını biliyoruz. Dünya değişti, bizim de onunla birlikte değişmemiz gerek. Onun

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir parçası olmalıyız, yoksa hastalanıp, kendimizi kilitlediğimiz hapishane evlerimizde öleceğiz." Rolan bir süre kürek çekmeye ara verdi. Silvan'a bakmak için döndü. "Söylediklerimi anlıyor musunuz, Majesteleri?" "Anladığımı sanıyorum," .dedi Silvan çekingen bir biçimde. "Ben senin deyimiyle dünyadanım. Ben dışarıdan geldim. Halkımızı dünyaya çıkarabilecek kişi benim." "Evet, Majesteleri," Rolan gülümsedi. "Aşın gurur günahından sakındığım müddetçe," dedi Silvan, kürek çekmeyi bırakmıştı, dinlenmekten memnundu. Bunu şakayla söylediğinden gülümsemişti, ama daha sonra düşününce ciddileşti. "Gurur, aile zaafi, dedi. "Önceden uyanldım ve bu önceden silahlanmak demek, derler." Küreğini alarak, tekrar şevkle işinin başına geçti. Solgun güneş ağaçların arkasından battı. Gün sanki korku V hastalığın kurbanlarından biriymiş gibi solup gitti. Rolan kayığı gece iÇ çekecek uygun bir yer bulmak için nehrin kenarına baktı. Silvan net11 karşı tarafına baktığında kiramın gözünden kaçan bir şey gördü. 180 "Rolan!" diye fısıldadı Silvan telaşla. "Batı kıyısına doğru dön! Çabuk!" "Ne oldu, Majesteleri?" Rolan hemen tetiğe geçti. "Ne görüyorsunuz?" "Orada! Doğu kıyısında! Onları görmüyor musun? Acele et! Neredeyse ok menzilindeyiz!" Rolan hızlı kürek çekişini durdurdu. Arkasına dönüp Silvan'a halden anlar bir tarzda gülümsedi. "Artık avlar arasında değilsiniz, Majesteleri. Kıyıda toplanmış olanlar sizin halkınız. Size bakıp, saygı göstermek için gelmişler." Silvan şaşırmıştı. "Ama... Nereden biliyorlar?" "Kirathlar buradaymış, Majesteleri." "Bu kadar çabuk mu?" "Sözlerin ne kadar hızlı yayıldığından size bahsetmiştim, Majesteleri." Silvan kızardı. "Kusura bakma, Rolan. Senden şüphe ettiğimi sanma. Sadece... Annem ulaklar kullanır. Gizlice hareket ederler ve annemin üvey kız kardeşi olan Oualinesti'deki. Laurana ile annem arasında haber taşırlar. Bu şekilde o bölgedeki halkımızın durumu hakkında bilgi alıyorduk. Ama onlann aynı uzaklıktaki yolu kat etmeleri günler alırdı... Ben de düşünmüştüm ki-" "Abarttığımı düşündünüz. Bunun için özür dilemenize gerek yok, Majesteleri. Kalkanın ardındaki, büyük ve tehlikelerle dolu bir yaşama alışıksınız. Burada, Silvanesti'de, biz kirathlar her patikayı, patikalarda duran her ağacı, onlann yanında yetişen her çiçeği, üzerlerinden geçen her sincabı, dallarda şarkı söyleyen her kuşu biliriz. Eğer kuş şarkısında yanlış bir nota geçerse bunun farkına vannz. Hiçbir şey bizi şaşrrtamaz. Hiçbir şey bizi durduramaz." Rolan kaşlarını çattı. "Bu yüzden biz kirathlar Cyan Kanfelaketi'nin bu kadar uzun zamandır bizim tarafımızdan görülmemiş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olmasını endişe verici buluyoruz. Bunu yapması olanaksız olmalı. Ama yapmış olması da mümkün." Nehir onları batı kıyısında duran elfleri görebilecekleri kadar yakıla taşıdı. Elflerin evleri ağaçlardaydı, bu evleri muhtemelen bir insan göremezdi, çünkü canlı ağaçlardan yapılmışlardı, dallan evlerin duvarannı ve çatılannı oluşturuyordu. Elflerin ağlan kurumalan için yere bakılmış, kayıklan kıyıya çekilmişti. Çok sayıda elf yoktu, burası ece Küçük bir balıkçı köyüydü, ama görünüşe göre bütün herkes Şandaydı. Hasta olanlar bile battaniyeler içine sanlıp yastıklara yaslanarak nehrin kıyısına yatınlmıştı. 181 Utanan Silvan kürek çekmeyi bıraktı ve küreğini kayığın alt K mına koydu. "Ne yapayım, Rolan?" diye sordu gerginlikle. Rolan arkasına döndü, yatıştırıcı bir şekilde gülümsedi. "Kendini» olmanız yeterli, Majesteleri. Onların beklediği şey bu." Rolan kayığı kıyıya daha yakın sürmeye başladı. Nehir sanki bu kısımda daha hızlı akıyormuş gibi gözüküyordu ve Silvan'ı o daha haz^ olamadan halkının önüne itti. Daha önce annesiyle birlikte geçit tören, lerinde birlikleri selamlamış ve o an gibi şu anda da aynı tedirginliğe kapıldığını hissetmişti. Nehir onu halkıyla aynı seviyeye getirdi. Onlara baktı ve hafifçe eğilerek elini utangaç bir şekilde salladı. Hiç kimse el sallayışma karşıla vermedi. Hiç kimse Silvan'ın yan yarıya beklediği gibi tezahürat yap. madı. Sessizce Silvan'ın nehir üzerinden geçişini seyrettiler, bu sessizlik o kadar dokunaklıydı ki, Silvan'a en büyük tezahürattan daha etkili geldi. Onların gözlerinde gördüğü, suskunluklarında duyduğu şey, özlem dolu bir ümit; daha önce besleyip de boşa çıktığından inanmak istemedikleri bir umuttu. Silvan el sallamayı bıraktı ve sanki suya batıyorlarmış da onları suyun üzerinde tutabilirmiş gibi elini onlara doğru uzattı. Nehir Silvan'ı onlardan aldı bir tepenin etrafına götürdü ve elfler Silvan'ın görüş alanından çıktılar. Gururundan utanan Silvan, aniden durdu ve ne hareket etti, ne de konuştu. İlk defa sırtına aldığı muazzam yükün bütünüyle farkına vardı. Onlara yardım etmek için ne yapabilirdi? Ondan ne bekliyorlardı? Belki de çok fazla şey. Çoktan da fazla. Rolan ara sıra kaygıyla arkasına bakıyor, ama hiçbir şey söylemiyor, hiçbir yorumda bulunmuyordu. Kayığı yanaştıracak uygun bir yer bulana kadar kürek çekmeye devam etti. Silvan ayağa kalktı ve suyun içine atlayarak kayığın kıyıya çekilmesine yardım etti. Su buz gibi soğuktu ve Silvan'da rahatlatıcı bir şok etkisi yapmıştı. Silvan,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yetersiz kalma endişelerini ve korkularını Thon-Thalas'ta bırakmıştı, kendisine bir meşgale bulduğuna memnundu. Açık havada yaşamaya alışık olan Silvan kamp kurmak için neler yapılması gerektiğini biliyordu. Kayıktan erzakları indirdi, uyku tulumlarını yaydı ve Rolan kayığı emniyete alırken meyve ve mayasız ekmekten oluşan hafif yemeklerini hazırlamaya koyuldu. Yemeklerinin büyü* bir bölümünü sessizlik içinde yediler, Silvan hâlâ iki gece önce kaygısızca sırtlandığı sorumluluğun büyüklüğü yüzünden şaşkın dururndayo1' Rolan da hükümdarının sessizlik isteğine saygı duyuyordu. İkili ei*J 182 Ihlar. Kendilerini battaniyelerine sararak, orman hayvanlarını ve gece şiarını kendilerine göz kulak olmaya bırakarak uyumaya koyuldular. Silvan beklediğinden çok daha çabuk uykuya daldı. Geceleyin bir vkuşun ötüşüne uyandı ve korkarak doğrulup oturdu, ama Rolan havkuşun sadece karanlıkta dedikodu yapmak için bir komşusunu çağırdığı™ söyledi. Silvan uzanıp, acı dolu, tüyler ürperten seslenişi ve ona ormanın uzaklarından gelen karşılığı dinledi. Uzun süre uyanık yatıp, kalkanın üzerinde huzursuzca parlayan yıldızlan seyretti, Lorac'm Şarkısı zihninden coşkun bir nehir gibi akıyordu. Lorac'm gözyaşları, Küre ve Cyan Kanfelaketi tarafından esir tutulmuş, Karanlık Kraliçe'nin kölesi, kötülüğün kölesi, güç ondadır bir tek. Tam o anda şarkının sözleri ve melodisi başkent Silvanost'taki bir davette konuklan eğlendirmek üzere bir ozan tarafından yankılanmaktaydı. Davet bir Yıldızlar Sözcüsü bulunsa, Sözcü'nün oturacağı Yıldızlann Kulesi'nde bulunan Astarin Bahçesi'nde verilmekteydi. Manzara çok güzeldi. Yıldızlann Kulesi büyüyle mermerden şekillendirilmişti -elfler toprağın herhangi bir bölümünü kesmeyi ya da ona herhangi bir zarar vermeyi reddettiklerinden-, bu yüzden de dıştan bakıldığında sanki erimiş balmumundan yapılmış gibi, akıcı, organik bir his veriyordu. Lorac'm rüyası boyunca Kule de Silvanost'taki diğer yapılar gibi korkunç bir değişikliğe uğramıştı. Elf büyücüleri meskeni tekrar şekillendirmek için uzun yıllar çaba harcamışlardı. Yüksek binanın duvarlarına bir zamanlar gümüş ay Solinari'nin ve kızıl ay Lunitari'nin ışıklannı yakalayan ve onların kutsanmış ay ışıklannı kullanarak Kule'nin girişini sanki gümüş ve alevle yıkanmış gibi gösteren çok Şayıda mücevheri yenileriyle değiştirdiler. Aylar artık yoktu. Krynn üzerinde sadece tek bir ay vardı ve elf bilgelerinin açıklayamadığı bazı nedenlerden dolayı, bu ayın solgun ışığı mücevherlerin hepsinde sabit Direr göz gibi parlıyor ve Kule'ye hiçbir ışık vermiyordu, bu yüzden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


de ffer mumlara ve meşalelere başvurmak zorunda kalıyordu. Astarin Bahçesi'nde iskemleler bitkilerin arasına yerleştirilmişti. itkiler serpiliyor gibiydi. Havayı güzel kokulanyla doldunıyorlardı. ece Konnal ve onun bahçıvanları bitkilerin burada yetişmediklerini, 183 buraya ağaçbükücüler tarafından, kendi özel bahçelerinden getirık% lerini biliyordu, zira Astarin Bahçesi'nde bitkiler uzun sure yaşamıyor, du Sadece tek bir ağaç hariç. Sihirli bir kalkan tarafından çevrelenen bir ağaç. Bu ağaç Kalkan Ağacı olarak biliniyordu, zira Sılvanesti'yj koruyan sihirli kalkanın bu ağacın köklerinden çıktığı söyleniyordu. Ozan Lome'm Şarkısı'nı konuklardan birinin isteği üzerine soyle. mekteydi. Ozan şarkıyı lavtasının tellerine hafifçe dokunarak hüzünlü bir son notayla bitirdi. . „ "Tebrikler! Çok güzel söylediniz! Şarkı tekrar söylensin, diyen bir ses geldi arka sıralardan. Ozan kararsızlıkla ev sahibine baktı. Elf dinleyicileri bu istek karşısındaki şoku belli etmeyecek kadar naziktiler, ama ozan onların çeşitli hareketlerinden içinde bulundukları ruh halını adayabiliyordu. Kızarmış yanaklar ve ev sahibine yandan atılan sıkılgan bakışlar ozanın gözünden kaçmadı. Bu şarkının bir kere söylenmesi yetmişti. Silvanestı'nin askeri valisi, General Reyi Konnal, "Bunu kim söyledi?" diyerek iskemlesinde arkasını döndü. "Kim olduğunu sanıyorsun, Dayı?" diye karşılık verdi yeğeni, arkasındaki iskemlelere sert bir bakış atarak. "Şarkının başta söylenmesini isteyen kişi. Dostunuz, Glaucous." General Konnal aniden ayağa kalktı, bu da gecenin müzikli eğlencesini sona erdiren bir hareketti. Ozan eğildi, bu şarkıyı tekrar söylemek gibi zor bir görevden kurtulduğu için minnettardı. Dinleyiciler coşkudan uzak. kibar bir şekilde ozanı alkışladılar. Rahatlamanın ifadesi sayılabilecek bir iç çekiş gecenin esintisine karıştı. Yaprakların çoğunun dökülmüş olmasından dolayı izleyiciler üzerinde çorak bir sayvan o usturan ağaçların birbirine geçmiş dallan esintide hışırdıyordu. Dallara asılmış, gümüş telkari fenerler geceyi aydınlatıyordu. Konuklar kuçuK amfiteatrı terk edip, şekerle tatlandırılmış meyvelerle tereyağlı galetalar yemek ve soğuk şarap içmek için havuzun yanma kurulmuş masaya doğru yöneldiler. , Konnal, ozanı akşam yemeğine katılması için davet etti ve kadına masaya kadar bizzat eşlik etti. Şarkıyı isteyen Glaucous adındaki elt oe oradaydı, elinde bir kadeh şarapla duruyordu. Kadehim ozanın şerenn kaldırarak, ona bol bol övgüde bulundu. ^ "Şarkıyı tekrar söylemenize izin verilmemesi çok uzucu, oe , generale doğru bakarak. "Hiçbir zaman bu melodiyi dinlemekten W* mam. Şiiri de! En sevdiğim kısım-" di "Size yemek ve içki ikram edebilir miyim, Hanımefendi/

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yeğen, dayısının onu dirsekle dürtmesinden sonra. 184 Ozan ona minnettar bir bakış attı ve davetini kabul etti. Ozanı diğer uklar tarafından nezaketle karşılandığı masaya götürdü. Glaucous ile eralin durdukları yeşil alan çok geçmeden boşaldı. Konukların çoğu kon gem ikileyip ve büyüleyici biri olan Glaucous'un yanında bulunmanın jmı çıkarmaktan ve General KonnaPa dalkavukluk etmekten hoşlanır 0isalar da, generalin öfkeli olduğunu bir bakışta anlamışlardı. "Seni neden bu davetlere çağırdığımı bilmiyorum, Glaucous," dedi Konnal. "Her zaman beni utandıracak bir şeyler yapıyorsun. O şarkının bir kez söylenmesini istediğin yetmiyormuş gibi bir de ikinci kez söylenişi isteğinde bulundun!" "Bugün kulağıma gelen söylentileri düşününce," diye bezgin bir tavırla yanıt verdi Glaucous, "Lorac'm Şarkısı'mn duruma pek uygun olacağını düşündüm." Konnal çattığı kaşlarının altından arkadaşına sert bir bakış attı. "Duyduğuma göre..." Durdu, konuklarına baktı. "Gel, birlikte göletin etrafını dolaşalım." İkili diğer konuklardan uzaklaştılar. Generalin yokluğundan istifade eden elfler küçük gruplar halinde toplanıp, heyecanlı bir şekilde başkentte dolanan söylentiler üzerine konuşmaya başladılar. "Orayı terk etmemize gerek yoktu," dedi Glaucous, dönüp yemek masasına bakarak. "Herkes aynı şeyi duymuş." "Evet, ama onlar bunun bir söylenti olduğunu düşünüyorlar, oysa ki, benim kanıtlanın var," dedi Konnal yüzünü ekşiterek. Glaucous durdu. "Bundan gerçekten emin misin?" "Kirathlar arasında kaynaklarım var. Adam onu görmüş, onunla konuşmuş. Genç adamın babasına benzediği söyleniyor. O Silvanoshei Caladon, Alhana Yıldızmeltemi'nin oğlu, sonuncu ve yası tutulmayan Kral Lorac'm torunu." "Ama bu imkânsız!" dedi Glaucous. "En son duyduğumuza göre lanetlenmiş cadı annesi, kalkanın dışında gizleniyordu ve oğlu da onunla birlikteydi. Kalkanın içine girmiş olamaz. Hiçbir şey ve hiç kimse kalkanı delemez." Glaucous bundan hayli emindi. "O halde onun gelişi iddia ettikleri gibi bir mucize olmalı," dedi Konnal fısıltılar halinde konuşan konuklarına el sallayarak. "Pöh! O bir sahtekâr. Başını salladığına göre," Glaucous valisine Şüpheye baktı, "kesinlikle bunu yutmuşsun!" , ^ "Kaynağım Drinel. Bildiğin gibi doğruyu-arayış yeteneğine sahip*> diye karşılık verdi general. "Bir şüphe olamaz. Genç adam sınavı &eÇtı. Drinel onun kalbinin içini gördü. Görünüşe göre genç adamın aşına gelenleri ondan daha iyi biliyor." 185 "Peki, o zaman başına ne gelmiş?" diye sordu Glaucous rıarj kaşlarından birini hafifçe kaldırarak. "O korkunç fırtınanın olduğu gece, Alhana ve asileri kalkan saldırmak için hazırlanırken, kampları ogreler tarafından istila

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


edilmj„ Genç adam insanlardan yardım istemek için Steel Lejyonu'na doğnj yola çıktığında -şu kadının ne kadar alçaklığına bak- bir şimşek çakış^ la kendinden geçmiş. Kaymış ve toprak setin üzerine düşmüş. Bilinciuj kaybetmiş. Görünüşe göre uyandığında kalkanın içindeymiş." Glaucous eliyle çenesini sıvazladı. Çenesi düzgün, yüzü yakışa lıydı. Badem gözleri iri ve deliciydi. Her hareketinden zarafet akıyordu Teni kusursuz, cildi pürüzsüz ve solgundu. Yüz hatlarının biçimi kusursuzdu. İnsanların gözünde bütün elfîer güzeldi. Bilgeler iki ırk arasındaki husumetin bundan kaynaklandığını söyler. İnsanlar -içlerinden en güzelleri bile- elflerle karşılaştırdıklarında kendilerini çirkin buluyorlardı. Güzelliğe tapan elfler kendi türleri arasında da güzelliğin derecelerini görüyorlardı, ama her zaman gördükleri şey güzellikti. Güzelliğin ülkesinde, Glaucous en güzel olandı. O anda Glaucous'un güzelliği ve mükemmelliği, Konnal'ı tarifsiz bir şekilde sinirlendiriyordu. General bakışlarını göletine doğru çevirdi. İki yeni kuğu suyun aynaya benzeyen yüzeyinde süzülüyordu. Bu ikilinin ne kadar yaşayacağını merak etti ve son çiftten daha uzun olmasını umut etti. Kuğulara bir servet harcıyordu, ama havuz onlar olmadan boş ve tatsızdı. Glaucous sarayın gözdelerinden biriydi, ama elf sarayının birçok üyesinin pozisyonlarını, nüfuzlarını ve güçlerini kaybetmelerinden oram sorumlu olduğu göz önüne alındığında bu tuhaf bir durumdu. Ama kimse, hiçbir zaman Glaucous'u suçlamamıştı. Kovulmalanndan dolayı Konnal'ı suçluyorlardı. Ama, başka bir seçeneğim var mıydı? diye soruyordu Konııal kendi kendine. Bu kişiler güvenilmezdi. İçlerinden bazıları bana komplo bile kuruyor! Eğer Glaucous olmasaydı, bunları hiçbir zaman bilemezdim. Generalin maiyetine ilk kez girdiğinde Glaucous, Konnal'm güvenmiş olduğu herkes hakkında bir şeyler bulup çıkartmıştı. Bir yöneticinin Porthios'u savunduğu duyulmuştu. Bir başkasının bir zamanlar, gençken, Kara Dalamar'a âşık olduğu söyleniyordu. Başka biri vergiler konusunda Konnal'a zıt düştüğü için hesap verrneye çağrılmıştı. Deren bir gün Konnal geriye tek bir danışmanının kaldığı01 ve bunun da Glaucous olduğunun farkına vardı. 186 jConnal'm yeğeni Kiryn bir istisnaydı. Glaucous, Kiryn'e karşı 1an sevgisini gizlemiyordu. Glaucous genç adama övgüler düzüyor, ona vı'icük hediyeler getiriyor, yaptığı şakalara kahkahalarla gülüyor ve ona lan ügis™ abartıyordu. Glaucous'un ilgisini çekmeye çalışan saray Hamlan genç adamı şiddetle kıskanıyorlardı. Kiryn ise, Glaucous'un ., jsjzliğini daha çok tercih ederdi. Kiryn bunun için hiçbir neden pösteremese de Glaucous'a güvenmiyordu. Buna karşılık Kiryn'in, Glaucous'un aleyhine bir söz söylemeye cesareti yoktu. Hiç kimse ona karşı bir şey söylemeye cesaret

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


edemiyordu. Glaucous güçlü bir büyücüydü, Silvanesti'nin görüp gördüğü, kara elf Dalamar dahil, en güçlü büyücüydü. Glaucous, Silvanost'a ejderha tasfiyesinin başlamasından kısa bir süre sonra gelmişti. Silvanesti'nin batısında, içinde druid Waylorn Wyvernfelaketi,nin mezarının bulunduğu Shalost Kulesi'ne hizmet eden elflerin temsilcisi olduğunu söylemişti. Büyünün tanrıları gitmiş olsa bile büyü, elflerin kutsal olarak kabul edilen kahramanlarının yattığı yerdeki kristal tabutun etrafında kalmıştı. Ölüleri rahatsız etmemeye özen göstererek, büyüyü tekrar kazanmak için sabırsızlanan elf büyücüleri, büyünün bir kısmını ele geçirip kullanmaya teşebbüs etmişlerdi. "Başarılı olduk," demişti Glaucous, General'e. "Yani," diye eklemişti göz alıcı bir alçakgönüllülükle, "ben başanlı oldum." Ansalon'un büyük bir kısmını yok etmekte olan büyük ejderhalardan korkan Glaucous, ağaçbükücülerle birlikte Silvanesti'yi ejderhaların saldırılarından koruyacak bir alet üzerinde çalışmıştı. Glaucous'un direktifleriyle hareket eden ağaçbükücüler, artık Kalkan Ağacı olarak bilmen ağacı yetiştirmişlerdi. Hiçbir şeyin delip de zarar veremeyeceği kendi sihirli kalkanıyla çevrilen ağaç, Astarin Bahçesi'ne dikildi ve herkes bu ağaca hayran kaldı. Glaucous, Vali-Generale bütün Silvanesti'nin üzerine sihirli bir kalkan örebileceğim söylediğinde, Konnal büyük bir rahatlama ve minnettarlık duymuştu. Omuzlanndan büyük bir yük kalmıştı. Silvanesti güvende olacaktı, gerçekten güvende. Ejderhalardan, ogrelerden, insanlardan, kara elflerden, dünyanın geri kalanından güvende olacaktı. Meseleyi Hanedan Başlan'yla birlikte masaya yatırmıştı. Yapılan oylama sonucu herkesin aynı fikirde olduğu görülmüştü. Glaucous kalkanı örmüş ve elflerin kahramanı haline gelmişti, 'Çlerinden bazıları onun anıtım bile dikmeyi düşünüyorlardı. Sonra Astarin Bahçesi'ndeki bitkiler ölmeye başladı. Kalkanın yakınındaki fırlarda yaşayan ağaçların, bitkilerin ve hayvanların da ölmeye a?ladıklan hakkında raporlar gelmeye başladı. Silvanost'taki ve diğer 187 elf kentlerindeki halk, garip bir hastalıktan kırılmaya b aşlara Kirathlar ve diğer asiler bundan kalkanı sorumlu tuttular. Glaucous Sal' gınm ülkeye kalkan örülmeden önce insanlar tarafından getirildiğini " sadece kalkanın nüfusun kalanını ölmekten kurtarabileceğini söyleş Konnal artık Glaucous olmadan yapamıyordu. Glaucous onun dos tuydu, güvenilir danışmanıydı, güvenebildiği tek danışmana. Glaucous'un büyüsü sayesinde kalkan Silvanesti üzerine yerleştiriliniz ve Glaucous istediği zaman kalkanı ortadan kaldırmak için büyüsünü kullanabilirdi. Kalkanı kaldırır ve Silvanesti'yi kalkanın ardındaki tehlikelere açık bir hale getirirdi. "Hmm? Özür dilerim? Ne diyordun?" General Konnal dikkatini kuğulardan alıp bütün bu zaman zarfında konuşan Glaucous'a yöneltti "Dedim ki, 'Sen beni dinlemiyorsun'," diye tekrar etti Glaucous tatlı bir gülümsemeyle. "Hayır, affedersin. Bilmek istediğim bir şey var, Glaucous. Bu genç adam nasıl kalkanın içinden geçebildi?" Fısıldamak üzere sesini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


alçaltmıştı, ama aslında kimse onları duyacak konumda değildi. "Kalkanın sihri de azalıyor mu?" Glaucous'un ifadesi karardı. "Hayır," diye cevap verdi. "Nasıl emin olabiliyorsun?" diye sordu Konnal. "Bana karşı dürüst ol - geçen yıla göre gücünde bir azalma hissettin mi? Diğer bütün büyücülerde azalma var." "Bu olabilir. Ama ben hissetmedim," dedi Glaucous soğuk bir ses tonuyla. Konnal arkadaşına dikkatle baktı. Glaucous onunla göz göze gelmeyi reddedince Konnal büyücünün yalan söylediğini tahmin etti. "Peki, o zaman bu olanları nasıl açıklıyorsun?" "Çok basit," diyerek karşılık verdi Glaucous, sakindi. "Onu ben içeri aldım." "Sen mi?" Konnal o kadar şaşırmıştı ki, kelimeyi bağırarak söyledi. Kalabalığın içindekilerin çoğu konuşmalarını keserek dönüp arkalanna baktılar. Glaucous onlara yatıştırıcı bir şekilde gülümsedikten sonra arkadaşını kolundan tutarak onu bahçenin gözlerden uzak bir yerine doğru götürdü. "Niye bunu yapasm ki? Bu genç adamla ne yapmayı planlıyorsun, Glaucous?" diye sordu Konnal. "Senin yapmış olman gerekeni yapacağım," dedi Glaucous, beyaz cübbesinin kollanm düzeltirken. 'Tahta bir Caladon'u çıkaracağım. Sana hatırlatıyorum, dostum, eğer sana önerdiğim gibi yeğenini Sözcü olarak 188 etmiş olsaydın, Silvanoshei'yle ilgili hiçbir sorun olmayacaktı." "Kiryn'in bu görevi reddettiğini çok iyi biliyorsun," diye karşılık verdi Konnal. "Halası Alhana'ya olan saçma bağlılığı yüzünden," diyerek içini jrtj Glaucous. "Ona bu konu hakkında öğüt vermeye çalıştım. Ama llnı dinlemeyi reddediyor." "Beni de dinlemez, eğer ima etmeye çalıştığın buysa, dostum," <eCli Konnal. "Ve bizim için endişe ve üzüntü verici duruma sokan şeyin senin Silvanesti yönetimini Caladon ailesinden birine verme konusundaki ısrarın olduğunu hatırlatırım. Ben de Kraliyet Hanedanı'ndanım"Sen bir Caladon değilsin, Reyi," diye mırıldandı Glaucous. "Geçmişimi Caladon'lara dayandırabilirim!" dedi Konnal öfkeyle. "Silvanos'un karısı Quaniri'ye kadar! Ben de Caladon'lar kadar yönetim hakkına sahibim. Belki de daha fazlasına." "Bunu biliyorum, dostum," dedi Glaucous yumuşak bir ses tonuyla ve elini Konnal'm koluna koydu. "Ama Hanedan Başlarımı ikna etmen kolay olmaz." "Lorac Caladon halkını yıkıma götürdü," diye devam etti Konnal hmçla. "Kızı Alhana Yıldızmeltemi bir Qualinesti olan Porthios'la evlenerek, bizi yıkılmadan alıp yok olmanın eşiğine götürdü. Eğer elimizi çabuk tutup bu iki engerekten kurtulmamış olsaydık, Silvanesti'yi Tanis'in oğlu, yarım kan ve yarım akıllı Güneş Sözcüsü Gilthas'm ayaklan altında bulacaktık. Halk hâlâ bir Caladon'un tahta oturması

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gerektiğini savunmaya devam ediyor! Bunu anlamıyorum!" "Dostum," dedi Glaucous kibarca, "Bu soy Silvanesti'yi yüzyıllar boyunca yönetti. Halk başka bir Caladon'u yönetici olarak görmekten memnun olacaktır. Ama eğer sen kendini bir yönetici olarak öne sürersen, aylar hatta yıllar süren tartışmalar, kıskançlıklar, soyağacı hakkında incelemeler ortaya çıkacak ve belki de taht üzerinde hak iddia eden rakipler bulunacaktır. Seni zorla yerinden alıp, tahta geçecek güçlü birinin ortaya çıkmayacağını kim bilebilir? Hayır, hayır. Olası en iyi Çözüm bu. Sana tekrar yeğeninin bir Caladon olduğunu ve onun mükemmel bir seçim olacağını hatırlatıyorum. Halk yeğenini görev başında görmeyi isteyecektir. Onun annesi, senin kız kardeşin Caladon ailesinden biriyle evlenmişti. Bu Hanedan Başkanlan'nm kabul edeceği bir şey. "Ama bu eskidendi, artık geçmişte kaldı. İki gün içinde ^'İvanoshei Caladon, Silvanost'ta olacak. Caladon ailesinden birini "ldızlar Sözcüsü olarak destekleyeceğini duyurmuştun." "Çünkü sen böyle yapmamı tavsiye etmiştin!" diye karşılık verdi Konnal. 189 "Nedenlerim vardı," dedi Glaucous. Sesleri heyecanla artarak konuşmaya devam eden konuklara doğru baktı. Artık "Silvanoshei" iSrnduyulabiliyordu, bu ses yıldızlarla aydınlanmış karanlığın içinden onlara doğru geliyordu. "Bir gün senin için açıklığa kavuşacak nedenler, d0s_ tum. Bana güvenmelisin." "Pekala, Silvanoshei hakkında ne yapmamı öneriyorsun?" "Onu Yıldızlar Sözcüsü yapacaksın." "Sen neler söylüyorsun?" Konnal yıldırım çarpmışa dönmüştü "Bu... bu kara elflerin oğlu... Yıldızlar Sözcüsü..." "Sakin ol, sevgili dostum," diye tembihledi Glaucous, yatıştırıcı bir sesle. "Qualinesti tarihini örnek alacağız. Silvanoshei sadece ismen yönetici olacak. Sen Yabanulaklan'nm generali olarak kalacaksın. Bütün ordunun kontrolünü elinde tutacaksın. Silvanesti'nin gerçek yöneticisi olacaksın. Bu arada da Silvanesti de bir Yıldızlar Sözcüsü olacak. Halk mutlu olacak. Silvanoshei'nin tahta yükselmesi, son zamanlarda beliren huzursuzluğa bir nokta koyacak. Amaçlanna eriştiklerinde halkımız arasında ortaya çıkan militan kavgaları -özellikle de kirathlar arasındaki- bizim için sorun olmaktan çıkacak." "Ciddi olduğuna inanamıyorum, Glaucous." Konnal başını iki yana sallıyordu. "Hayatımda hiç bu kadar ciddi olmamıştım, aziz dostum. Halk endişelerini ve korkularını senin yerine krala getirecekler. Sen asıl Silvanesti'yi yönetme işinde özgür olacaksın. Tabii ki birinin saltanat naibi olarak duyurulması gerekecek. Silvanoshei genç, bu kadar büyük bir sorumluluğu almak için çok genç." "Ah!" Konnal'm hayli bilgiç bir hali vardı. "Aklmdakileri anla-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


maya başlıyorum. Sanınm ben-" Durdu. Glaucous başını iki yana sallıyordu. "Sen aynı zamanda hem saltanat vekili, hem de Yabanulakları'nın generali olamazsın," dedi Glaucous. "Peki, sen kimi öneriyorsun?" diye sordu Konnal. Glaucous zarif bir tevazuyla eğildi. "Ben kendimi öneriyorum. Genç krala danışmanlık yapma işini üstleniyorum. Senin tavsiyelerim' zaman zaman yararlı bulduğuna inanıyorum." "Ama senin hiçbir vasfın yok!" diye itiraz etti Konnal. "Kraliyet Hanedanı'ndan değilsin. Senato'da görev almadın. Daha önce Shalos* Kulesi'nde hizmet eden bir büyücüydün," dedi kabaca. "Oo, ama beni bizzat sen önereceksin," dedi Glaucous, elm1 Konnal'm koluna koyarak. "Peki, seni nasıl bir yolla önereceğim?" 190 "Sadece şöyle- onlara Kalkan Ağacı'nın Astarin Bahçesi'nde eriştiği™ hatırlatacaksın, benim gözetimimdeki bahçede. Onlara Kalkan Ağacı'nın dikilmesine yardımcı olan kişinin ben olduğumu .^atacaksın. Kalkanın hali hazırda yerinde durmasından sorumla olan kişinin ben olduğumu hatırlatacaksın." "Bu bir tehdit mi?" Konnal ters ters baktı. Glaucous generale uzun uzun bakarak adamın kendisini rahatsız hissetmesine neden oldu. "Hiçbir zaman güvenilmemek benim kadertflj," dedi en sonunda Glaucous. "Gerekçelerimin sorgulanması. Bunu halkıma hizmet etmek uğruna yaptığım bir fedakarlık olarak kabul ediyorum.'' "Özür dilerim," dedi Konnal sertçe. "Sadece-" "Özür kabul edildi. Ve şimdi," diye devam etti Glaucous, "genç kralm Silvanost'a gelişini kutlamak için hazırlıklar yapmaya başlamalıyız- Ulusal bir bayram ilan edeceksin. Hiçbir masraftan kaçınmayacaksın. Halkın bir şeyler kutlamaya ihtiyacı var. Bu akşam şarkı söyleyen ozanın yeni Sözcümüzün şerefine bir şeyler söylemesini sağlayacağız. Kadının ne kadar güzel bir sesi var." "Evet," dedi Konnal sanki orada değilmiş gibiydi. Glaucous un bu planının o kadar da kötü olmadığını düşünmeye başlıyordu. "Ah, ne kadar üzücü, dostum," dedi Glaucous havuzu işaret ederek. "Kuğularından biri ölüyor." 191 12 HAREKAT EMİRLERİ Sanction kuşatmasından sonraki ilk gün Mina, diğer askerlerle birlikte yemek kuyruğunda beklemek üzere çadmndan çıktı. Etrafi şans getirsin diye ona dokunmak isteyen ya da Mina'nm onlara dokunmasını isteyen askerler ve kamp hizmetlileri tarafından çevrilmişti. Askerler saygılıydı, Mina'nm varlığı karşısında heyecanlıydılar. Mina her biriyle, her zaman Tek ve Gerçek Tanrı adına konuştu. Ama adamların, kadınların ve çocukların baskısı gittikçe çoğalıyordu. Mina'nm yıkılacak kadar yorgun olduğunu gören Galdar tarafindan yönetilen Şövalyeler insanlan uzaklaştırdı. Galdar, Mina'ya yemek ve içecek getirdi. Bir sonraki gün Mina resmi bir görüşme düzenledi, Galdar askerlere hizaya geçmelerini emretti. Mina onların arasından geçti, çoğuna isimleriyle hitap ederek konuştu ve savaştaki kahramanlıklarını övdü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Askerler görüşmeyi sersemlemiş bir şekilde, dudaklannda Minanın adıyla terk ettiler. Mina görüşmeden sonra karanlık mistiklerin çadırını ziyaret eş Şövalyeleri Mina'nm nasıl Galdar'm kolunu geri verdiği hikâyes^ etrafa yaymışlardı. Bu tür bir iyileştirme mucizesi Dördüncü Ça§ yaygın bir şeydi, ama artık değil. 192 Neraka Şövalyeleri'nin Işık Kalesi'nden şifa araçlarını çalmış olan İstik şifacılan, Dördüncü Çağ'da dünyayı terk eden tanrılarla yarışacak kadar büyük şifa mucizeleri yaratabiliyorlardı. Ama son zamanlarda, cjfacılar mistik güçlerinin bazılarını kaybetmeye başladıklarını fark etmişti- Hâlâ şifa verebiliyorlardı, ama en basit büyüler bile onları bitkinliğin eşiğine getirecek kadar enerjilerini alıyordu. Hiç kimse bu garip ve korkunç olayı açıklayamıyordu. İlk önce lifacılar Işık Kalesi'nin mistiklerini suçladılar, onların Neraka Şövalyeleri'nin askerlerini iyileştirmelerini engellemek için bir yol bulmuş olduklarını iddia ettiler. Ama sonra Kale'deki casuslarından gelen raporlar sonucu Schallsea ve Ansalon etrafındaki her yerde aynı durumun mevcut olduğunu duydular. Yaralıların çokluğu karşısında yetersiz kalan ve enerjilerini korumaya çalışan şifacılar, ilk önce Lord Milles ve kadrosunu iyileştirmişti, zira ordunun bir kumandana ihtiyacı vardı. Bunu yaparken bile, ağır yaralılar için bir şey yapamıyorlardı. Kesilen kol ve bacakları yerine koyamıyor, iç kanamaları durduramıyor, kafatası çatlaklarını onaramıyorlardı. Mina şifacılann çadırına girer girmez yaralıların gözleri ona dikildi. Gözleri kanlı sargılarla örtülü körler bile görmeyen bakışlarını, gölgenin içinde güneş ışığını arayan bir bitki gibi Mina'nm bulunduğu yöne doğru çevirdiler. Şifacılar işlerine devam ettiler, Mina'nm gelişim fark etmemiş gibi davrandılar. Nasıl olduysa içlerinden biri başını kaldırmak için durdu. Mina'ya dışarı çıkmasını emredecek gibi gözüküyordu ki, Mina'nm arkasında duran ve elini kılıcının kabzası üzerine koymuş Galdar'ı gördü. "Meşgulüz. Ne istiyorsun?" diye sordu şifacı kabaca. "Yardım etmek," diye karşılık verdi Mina. Amber gözleri hızla Çadırın içinde dolaştı. "O arkadaki yer nedir? Ayırmış olduğunuz bölüm?" Şifacı bakışlarım o yöne doğru çevirdi. Büyük hastane çadırının sonuna doğru asılmış battaniyenin arkasından inleme sesleri geliyordu. "Ölmekte olanlar," dedi şifacı soğuk bir ses tonuyla. "Onlar için "içbir şey yapamayız." "Onlara acılan için hiçbir şey vermiyor musunuz?" diye sordu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mina. Şifacı omzunu silkti. "Artık işimize yaramazlar. Malzemelerimiz "ıırh ve savaşa dönme umudu olanlara yardım etmek zorundayız." "O zaman onlar için dua etmeme aldırış etmezsiniz?" 193 Şifacı burnunu çekti. "Elbette, git ve onların başında 'dua ep Bundan hoşlanacaklarına eminim." "Eminim hoşlanacaklar," dedi Mina ağırbaşlılıkla. Mina yaralıların yattığı yatak sıralarının arasından geçerek çadırın sonuna doğru ilerledi. Yaralıların birçoğu Mina'nın onları fark etmesi içjj. yalvararak ellerini ona doğru uzattılar ya da ona adıyla seslendiler. Mjna onlara gülümsedi ve geri geleceğine dair söz verdi. Ardında ölüm döşeği dekilerin yattığı yeri ayıran battaniyeyi eliyle aralayarak içeri girdi. Galdar battaniyelerin önünde yerini aldı, eli kılıcının üzerinde şifacılara bakmaya başladı. Şifacılar hiç ilgilenmiyormuş gibi yapsalar da, battaniyelerin olduğu yöne doğru yan yan baktılar ve birbirleriyle bakıştılar. Galdar arkada olup bitenleri dinliyordu. Ölümün leş kokusunu duyabiliyordu. Perdenin aralığından baktığında yedi adam ve iki kadın gördü. Bazıları şilteler üzerinde yatıyordu, ama diğerleri savaş alanında çadıra taşındıkları kaba sedyeler üzerindeydi. Galdar bu ilk bakışta bile yaralarının korkunç olduğunu algılamıştı. Etler yarılmış, organlar ve kemikler meydana çıkmıştı. Yere damlayan kan korkunç göletler oluşturmuştu. Bir adamın bağırsakları etten bir halat gibi vücudundan fırlamıştı. Bir kadın Şövalye'nin yüzünün yansı yoktu, göz küresi kanla boyanmış sargının altından iğrenç bir şekilde sarkıyordu. Mina ölmek üzere olanlardan ilkinin, yüzünü kaybetmiş olan kadının yanma geldi. Kadının sağlam olan tek gözü kapalıydı. Soluğu düzensizdi. Uzun yolculuğuna çoktan başlamış gibiydi. Mina elini korkunç yaranın üzerine koydu. "Seni savaşta dövüşürken gördüm, Durya," dedi Mina yumuşak bir ses tonuyla. "Cesurca savaştın, senin yanında paniğe kapılanlara ve geri çekilenlere rağmen sen yerinde kaldm. Yolculuğunu ertelemelisin, Durya. Tek Tanrı'nın sana ihtiyacı var." Kadın daha rahat nefes almaya başladı. Parçalanmış yüzü Mina'ya doğru döndü, Mina eğilerek kadının yüzünü öptü. Galdar arkasındaki mırıldanmaları duydu ve hızla arkasına döndü. Şifacılann çadırına sessizlik hakimdi. Herkes Mina'nın sözlerini duymuştu. Şifacılar artık çalışıyor taklidi yapmıyorlardı. Herkes izliyor, bekliyordu. Galdar omzuna dokunan bir el hissetti. Bunun Mina olduğun11 düşünerek döndü. Ama elin ölüm döşeğindeki Durya'ya ait olduğunU gördü. Kadının yüzü kanla kaplıydı, her zaman yüzünde korkunç " yara izi taşıyacaktı, ama yara kapanmıştı, göz eski yerindeydi. Kadl yürüdü, gülümsedi ve titrek bir nefes aldı. 194

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Mina beni geri getirdi," dedi Durya, sesi huşu doluydu. "Ona .?7tnet etmem için beni geri getirdi. Ve bunu yapacağım. O yaşadığı ürece ona hizmet edeceğim." Durya heyecanla, yüzü parlayarak cadın terk etti. Yaralılar tezahürat etmeye ve, "Mina! Mina!" diye bağırmaya başladılar. Şifacılar -kmlık içinde Durya'nm ardından bakakaldılar. "O orada ne yapıyor?" diye sordu içlerinden biri, içeri girmeye 1 1 _ -. ^*«#t Wrt ! I*!-»** rr\ '?*-!?*-»t *-»-«*/~ı-*-*? * >H o-»-* l-»n inlim l/lılnv şaş teşebbüs etti. "Dua edij'or," dedi Galdar aksi bir tavırla ve şifacmm yolunu kesti. "Ona izin verdin, hatırlamıyor musun?" Şifacı ters ters baktı ve hızla oradan ayrıldı. Galdar adamın kızgın adımlarla Lord Milles'in çadırına doğru yöneldiğini gördü. "Evet, git ve Lord Milles'e neye tanıklık ettiğini anlat," dedi Galdar adama sessizce, neşeyle. "Anlat ve göğsüne saplanmış bıçağı bir daha çevir." Mina herkesi, ölmek üzere olanların hepsini iyileştirdi. Gırtlağına bir Solamniyalmm mızrağı saplanmış olan bir Pençe kumandanını da iyileştirdi. Bir savaş atının toynakları altında ezilen bir piyadeyi iyileştirdi. Ölmek üzere olanların hepsi diğer yaralıların tezahüratları eşliğinde teker teker yataklarından kalkıp dışarı yürüdüler. Mina'ya teşekkür ettiler ve onu övdüler, ama Mina onların bütün şükranlarını bir kenara itti. "Şükranlarınızı ve bağlılığınızı Tek ve Gerçek Tann'ya sunun," dedi onlara. "İyileşmeniz tanrının gücüyle oldu." Mina gerçekten de sanki kutsal bir yardım görmüş gibiydi, çünkü kaç yaralı iyileştirmiş olursa olsun ne bitkin düşüyor, ne de baygınlık geçiriyordu. Ve iyileştirdiklerinin sayısı çok fazlaydı. Ölmek üzere olanlara yardım ettikten sonra, bir yaralıdan diğerine geçip, ellerini onların üzerine koydu, onlan öptü ve savaştaki kahramanlıklarını övdü. "Şifa gücü benden gelmiyor," dedi onlara. "Size göz kulak olmak 'Çin geri dönen Tann'dan geliyor." Gece yansı olduğunda şifacılann cadın bomboş kalmıştı. Lord Milles'in emirleri altındaki karanlık mistikler Mina'nm bir aÇiğını yakalayıp, onu şarlatan olarak ilan etmek için onu dikkatle izliyorlardı. Mina'nm hilelere ya da el çabukluğuna başvurduğunu söyledier' Onun yeniden yarattığı uzuvlara bunun bir göz yanılgısı olduğunu Çıtlamak için iğneler batırdılar, ama uzuvlardan kan aktığını gördüler, ına'ya şifacılann yanlanna yaklaşmaktan çekindikleri korkunç laŞ'cı hastalıklardan yakman hastalar gönderdiler. Mina bu hastalann 111113 oturdu, ellerini açık yaraların ve irinli çıbanlann üzerine koydu ve ara Tek Tann'mn adına iyileşmelerini buyurdu. 195

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yıllanmış askerler onun tanrılar tarafından muhteşem giiçU bahşedilen eski ermişlere benzediğini konuşuyorlardı. Bu rahipler, söv lentilere göre bir zamanlar ölüleri diriltme gücüne sahiplermiş. Ama bu mucizeyi Mina gerçekleştirmiyor ya da gerçekleştiremiyordu. Muj» ölülere özel ilgi gösteriyor, ama çoğu zaman bunu yapması için ona ygi vanlmasma rağmen, onları tekrar hayata döndürmüyordu. "Bu dünyaya, Tek ve Gerçek Tanrı'ya hizmet etmek için geldik" dedi Mina. "Bizim bu dünyada Gerçek Tanrı'ya hizmet ettiğimiz giy diğer dünyada da ölüler onun için önemli hizmetlerde bulunuyorlar' Onları geri getirmek yanlış olur." Mina'nın emirleri doğrultusunda askerler gerek dost, gerek düşman, bütün ölüleri bir araya toplayıp, kanla yıkanmış savaş alanında uzun sıralar halinde dizdiler. Mina hangi taraftan olursa olsun her cesedin yanına eğilip dua etti ve onlann ruhlarını isimsiz tanrıya emanet etti. Sonra hepsinin bir toplu mezara gömülmeleri emrini verdi. Kuşatmanın üçüncü günü Galdar'm ısrarları üzerine MinaNeraka Şövalyeleri'nin kumandanlarıyla bir görüşme yapti. Neredeyse subayların tümü, Lord Milles'e ve Mina'nın Sanction kuşatmasının başına geçmesi konusunda sözcü seçtikleri bir kişiye, onlann Solamniyalılann üzerinde yankılanacak bir zafere götürmesi konusundaki olumlu görüşlerini önceden bildirmişlerdi. Mina ricalanm reddetti. "Neden?" diye sordu Galdar beşinci günün sabahında, Mina ve o yalnızken. Mina'nın itirazı karşısında hayal kınklığına uğramıştı. "Neden bir saldın düzenlemiyorsun? Eğer Sanction'ı fethedersen, Lord Targorrne sana dokunamaz! Seni en değerli Şövalyelerinden biri olarak resmen tanımak zorunda kalır!" Mina çadırına getirilmesini emrettiği büyük bir masanın başında oturuyordu. Masanın üzerine Arisalon'un haritalan yayılmıştı. Mina her gün bu haritalar üzerinde çalışıyor, kentlerin, kasabalann ve köylerin isimlerini ve yerlerini ezberlemek için kendi kendine mınldanıyordu. İşine ara vererek başını kaldınp minotora baktı. "Neden korkuyorsun, Galdar?" diye sordu uysallıkla. Minotor kaşlannı çattı, kaşlannm arasındaki deri kınştı. "Sen"1 için korkuyorum, Mina. Targonne'a karşı tehdit oluşturanlar ortadan yt* oluyor. Kimseye ondan rahat yok. Bizim resmi liderimiz, Mirie'le Abrena bile ondan kurtulamadı. Onun bozuk et yedikten soma öldug" söylendi, ama herkes gerçeği biliyor." "Peki gerçek ne?" diye sordu Mina. Yine haritaya bakıyordu. "Tabii ki, Targonne onu zehirledi," diye karşılık verdi GaW* 196 Lier onunla karşılaşma şansın olursa, kendin sor. Bunu inkâr etmeye]ylina içini çekti. "Mirielle şanslı. Şimdi tanrısıyla birlikte. Kabul Lğj Görü yalan olsa da artık gerçeği biliyor. Küstahlığı yüzünden ceza. ^mlnııştı ve şimdi adı olmayan Tek Tanrı için büyük işler yapıyor. Tvgonne'a gelince" -Mina tekrar başını kaldırdı™ "o, bu dünyada Tek ferçek Tann'ya hizmet ediyor ve bu yüzden şimdilik burada kalmasına izjn verilecek."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Targonne mu?" Galdar büyük bir kahkaha attı. "Evet bir tanrıya hizmet ettiği doğru, para tanrısına." Mina usulca gülümsedi. "Targonne Tek Tann'ya hizmet ettiğinin farkında demedim, Galdar. Ama hizmet ediyor. Bu yüzden Sanction'a saldınııayacağım. Diğerleri savaşacak. Biz daha büyük bir zafere çağrılıyoruz." "Daha büyük bir zafere mi?" Galdar şaşırmıştı. "Ne söylediğini bilmiyorsun, Mina! Sanction'ı ele geçirmekten daha büyük ne olabilir? 0 zaman insanlar bir kez daha Neraka Şövalyeleri'nin bu dünyada ne kadar büyük bir güç olduklannı görürler!" Mina parmağıyla haritanın güney kısmına doğru bir hat çizdi. "Ya büyük elf krallığı Silvanesti'yi fethetmeye ne dersin?" "Hah! Hah!" Galdar kahkahayla güldü. "İşte şimdi beni yakaladın, Mina. Teslim oluyorum. Evet, bu muhteşem bir zafer olurdu. Ve ayın gökyüzünden düşüp benim kahvaltı tabağıma konması da bunun kadar muhteşem olurdu ve bunun kadar muhtemel." "Göreceksin, Galdar," dedi Mina kısık bir sesle. "Haberci gelir gelmez bana haber ver. Şey ve Galdar..." "Evet, Mina?" Minotor çadırdan ayrılmak üzereydi. "Dikkatli ol," dedi Mina, amber gözleri sanki keskin ok uçlan gibi Galdar'ı deliyordu. "Alayların Tann'yı gücendiriyor. Bu hatayı bir kez daha yapma." Galdar kılıç kullandığı kolunda bir acı hissetti. Parmaklan uyuştu. "Evet, Mina," diye mırıldandı. Kolunu ovuşturarak çadırdan çıktı ve Mina'yı haritasının başında çalışmaya bıraktı. Galdar, Lord Milles'in adamlarının Jelek'teki Şövalye karargâhına g-meleri için iki gün, Gecenin Lordu Targonne'a raporları iletmek için tf gün, geri dönmeleri için de iki gün geçeceğini hesaplanmıştı. O gün 11 Şeyler duymalan gerekiyordu. Mina'nın çadrnnı terk ettikten sonra motor kampın dışında gezinip, habercileri beklemeye başladı. Yalnız değildi. Yüzbaşı Samuval ve Okçu Birliği de Milles'in mandasındaki birçok asker gibi oradaydı. Silahlan hazır bekliyorlardı. 197 Kendi aralarında Mina'yı onlardan almaya çalışacak herkesi durdur maya yemin etmişlerdi. Bütün gözler yoldaydı. Sanction'ı gözetlemekle görevli gözcüu bakışlanm kuşatılmış şehir yerine arkalanna çevirmişlerdi. Kuşatmada sonra bir kez çadınndan çıkmaya yeltenen, ancak yolu at pislikleri, ken; miyavlamalan ve alaylarla kesildiğinden hemen içeri giren Lord Müıes çadınmn kanatlannı aralamış sabırsızca yola bakıyordu. zTârgonne'uâ isyanı bastırmak için ona birlikler göndereceğinden bir an bile şüpj^ duymamıştı. Kampta yola doğru bakmayan tek gözler Mina'ya aitti. Mjna çadınnda haritalan çalışmakla meşguldü. . "Sanction'a saldırmamak için gösterdiği neden bu mU7 Silvanesti'ye saldıracak olmamız mı?" dedi Yüzbaşı Samuval, Galdar'a ikisi de yolda habercinin gelmesini beklerlerken. Yüzbaşı kaşlannı çattı, "Ne saçmalık! Onun korkmuş olabileceğini düşünmüyorsun, değil mi?" Galdar ters ters baktı. Elini kılıcının kabzasına götürerek yan yanya kınından çıkardı. "Böyle bir şey söylediğin için senin dilini kes-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


meliyim! Onun en ön safta düşmanla yalnız başına savaştığını gördün! O zaman korkusu neredeydi?" "Sakin ol, minotor," dedi Samuval. "Kılıcını yerine koy. Saygısızlık etmek istemedim. Sen de benim kadar iyi biliyorsun ki, savaşta insanın kanı kızıştığında, kendini yenilmez sanır ve soğukkanlıyken asla yapmayı bile hayal edemeyeceği kahramanlıklar gerçekleştirir. Şimdi durumu dikkatle incelediğinde ve görevin büyüklüğünü fark ettiğinde korkmuş olmasının çok doğal olduğunu anlatmaya çalışıyorum." "Onda korku yok," diye gürledi Galdar, kılıcını yerine koyarken. "Ölümden hasretle, gözlerindeki sabırsız bakışlarla bahseden, sanki onu kucaklamak için can atan ve yaşamını kerhen sürdürmek zorunda kalmış biri gibi gözüken birinde nasıl korku olabilir?" "İnsan ölümün dışında birçok şeyden korkabilir," diye itiraz etti Samuval. "Mesela başansızlık. Belki de ona tapanları savaşa sürüp başansız olursa, adamlann Lord Milles'e yaptıklan gibi ona da sırtlarını dönmelerinden korkuyordur." Galdar boynuzlu başını çevirdi, önünde kanlı bayrağın durduğa Mina'nın çadınna omzunun üstünden baktı. Çadır geceleyin uyumana sessizlik içinde Mina'nın bir bakışını yakalamayı ya da sesini duyffl3^ bekleyen insanlarla çevrilmişti. "Onu şimdi terk edecek misin, Yüzbaşı?" diye sordu Galdar.^ ., Yüzbaşı, Galdar'm bakışlanm takip etti. "Hayır, etmeyeceği'11' 198 . JJ "Neden olduğunu bilmiyorum. Belki de beni büyülemiştir." "Sana neden olduğunu söyleyeyim," dedi Galdar. "Çünkü o bize • anacak bir şey sunuyor. Kendimizden öte bir şey. Ben onunla az önce i y ettim," dedi ve hâlâ nahoş bir şekilde sızlayan kolunu ovuşturarak kledi; "ve bunu yaptığım için pişmanım." Bir borazan sesi duyuldu. Vadinin girişine yerleştirilmiş gözcüler kamptakilere beklenen habercinin geldiğini duyunıyorlardı. Kamptaki herkes işlerini bıraktı ve yukarı baktı, kulaklar duymak için dikilmiş, boyunlar görmek için kaldırılmıştı. Büyük bir kalabalık yolu tıkamıştı. Atıyla dörtnala gelen haberciye yol vermek için çekildiler. Galdar haberi Sina'ya iletmek için seğirtti. Lord Milles, Mina'yla aynı anda çadırından çıktı. Habercinin Targonne'un öfkesini bildiren ve ona silahlı Şövalyelerden oluşan bir birlik göndermeyi taahhüt eden haberler getirdiğinden emin bir şekilde zaferle Mina'ya baktı. Mina'nm düşüşünün çok yakın olduğundan emindi. Mina, Milles'e bakmadı bile. Çadırının dışında durdu, sanki olacakları biliyormuş gibi soğukkanlılıkla haberleri bekledi. Haberci atından indi. Onu tehditkâr bir havayla karşılayan, Mina'nm cadın etrafında toplanmış kalabalığa şaşkınlık içinde baktı. Haberci Lord Milles'e getirdiği mesajı iletmeye giderken omzunun üzerinden kalabalığa bakıyordu, Mina'nm takipçileri ne bakışlarını ondan çevirmiş, ne de ellerini kılıçlarının kabzalarından

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ayırmışlardı. Lord Milles tomar kılıfını habercinin elinden kaptı. Yazılan şeylerden o kadar emindi ki, çadırına çekilip tek başına okumaya gerek görmedi. Düz ve süslenmemiş kapağı açıp, içinden tomarı çıkardı, mührü kırdı ve çatırtıyla kağıdı açtı. Hatta bu kendini bilmez kadının tutuklandığını duyurmak için ciğerlerim bile havayla doldurdu. Nefesi sanki sönen bir domuz mesanesi gibi ıslık çaldı. Teni soluk•aştı, sonra mosmor kesildi. Alnını terler kapladı, dili birkaç kez dudaklannm üzerinde gezindi. Mektubu elinde buruşturdu ve kör biri gibi telaşlanarak, çadırın kanatlarım elle yokladı, onları açmak için çabaladı. Bir hizmetkâr öne doğru adım attı. Lord Milles adamı sertçe kenara itti Ve kanatlan ardından sımsıkı kapayarak çadıra girdi. Haberci yüzünü kalabalığa döndü. " 'Mina' adında bir Pençe liderini arıyorum," dedi ses tonu yüksekti. "Onunla ne işin var?" diye gürledi devasa bir minotor; kalabalığın •Cinden öne çıkarak, haberciyle yüzleşti. "Gecenin Lordu Targonne'dan onun için emirler getirdim," diye karŞüık verdi haberci. 199 "Bırakın gelsin," diye seslendi Mina. Minotor bir refakatçi gibi davrandı. Habercinin yolunu kapatıp olan kalabalık geriye çekilerek, Lord Milles'in çadırından Mina'nınkine kadar olan yolu açtı. Haberci hiçbiri elini silahından çekmeyen, ona pek dostane bakışlarla bakmayan askerlerin çevrelediği yoldan yürüdü. Bakışlar^ onlardan kaçırdı, ama devasa bir minotorun sırtına, omuzlarına ve boğa boynuna bakıyor olmaktan da hiç huzurlu değildi. Haberci yoluna devam etti, görevine önem veriyordu. " 'Mina' adında bir Şövalye subayını bulmak için gönderildim,» diye haberci sözlerine vurgu ekleyerek bir kez daha tekrar etti. Ona biraz şaşırarak bakan genç kızı süzdü. "Sen bir çocuktan başka bir şey değilsin!" "Dövüşün çocuğu. Savaşın çocuğu. Ölümün çocuğu. Ben Mina'yım," dedi kız ve sesinde kesinlikle bir otorite, sakin bir yetke bilinci vardı. Haberci eğildi ve ikinci tomar kutusunu uzattı. Bu kutu şık bir siyah deriye bağlanmıştı, üzerinde kafatası ve zambak desenlerinin olduğu gümüş bir mühür vardı. Mina kutuyu açtı ve tomarı çıkarttı. Kalabalık sustu, sanki nefes almayı bile bırakmışlardı. Haberci etrafına baktı, şaşkınlığı giderek artıyordu. Daha sonraları Targonne'a kendini bir askeri kampta değil de, bir tapmakta gibi hissettiğini rapor edecekti. Mina mektubu okudu, yüzünde hiçbir ifade yoktu. Bitirdiğinde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mektubu Galdar'a uzattı. Galdar da mektubu okudu. Ağzı açık kaldı, öyle ki, keskin dişleri güneşte parlayıp dili dışarı çıktı. Mektubu okudu, tekrar okudu ve bakışlarını Mina'ya çevirdi. "Beni affet, Mina," dedi yumuşak bir ses tonuyla, parşömeni tekrar Mina'ya uzattı. "Benim affımı isteme, Galdar," dedi Mina. "Şüphe ettiğin ben değilim." "Mektupta ne yazıyor, Galdar?" diye sordu Yüzbaşı Samuval sabırsızca ve sorusu bütün kalabalık arasında yankılandı. Mina elini kaldırdı ve askerler onun dile getirmediği emrine hemen uydular. Tapmak sessizliği yemden ortama hakim oldu. "Emirlerim güneye ilerlemek, elflerin ülkesi Silvanesti'ye akın etmek, ele geçirmek ve elimde tutmak." Askerlerden yaklaşan bir fırtınanın gök gürültüsünü andıran kıs* ve hiddetli bir gümbürtü yükseldi. "Hayır!" diye bağırdı içlerinden birkaçı, öfkelenmişlerdi. "Bunu yapamazlar! Bizimle gel, Mina! Targonne'un cehenneme kadar yolu 200 ı jelek'e yürüyeceğiz! Evet, yapacağımız bu! Jelek'e yürüyeceğiz!" "Beni dinleyin!" Mina sesiyle patırtıyı bastırdı. "Bu emirler neral Targonne'dan gelmiyor! O sadece bunlan yazan el. Emirler Tek r Lı'dan geliyor. Tann'nm geri dönüşünü bütün dünyaya duyurmak . -fl silvanesti'ye saldırmamız, Tamımızın isteği. Silvanesti'ye yürüyegiz!" Mina'nın sesi yükselerek heyecanlı bir çığlığa dönüştü. "Ve galip geleceğiz! "Yaşaa!" Askerler tezahürat etmeye ve "Mina! Mina! Mina!" diye bağırmaya başladılar. Haberci etrafına hayretler içinde baktı. Bütün kamp, binlerce ses hu kızın adını haykırıyordu. Bağırış dağlarda yankılandı ve göklere ulaştı. Bağırış Sanction kentinde de duyuldu, kentin sakinleri korkudan titredi, Şövalyeler ise bunu, kuşatılmış şehirlerinin korkunç sonuna alâmet sayarak silahlarına sarıldılar. Korkunç, kabaran bir çığlık bağınsın içinden yükseldi ve haykıranların bazılannın durmasına yol açtı, ama kalabalığın dışına doğnı olanlar bunu duymadan bağırmaya devam ettiler. Çığlık Lord Milles'in çadırından gelmişti. O kadar korkunçtu ki, çadırın yanındakiler geri çekildiler ve temkinlice çadıra bakmaya başladılar. "Git de ne olduğuna bak," diye emretti Mina. Galdar emredildiği gibi yaptı. Haberci de Targonne'un gelişmeleri duymaktan hoşlanacağını düşünerek minotora eşlik etti. Galdar kılıcını çekerek, cadın kapalı tutan deri ipleri kesti. İçeri girdi ve hemen geri çıktı. "Lord, ölmüş," diye rapor verdi, "kendi elleriyle." Askerler tekrar tezahürat etmeye başladı ve çoğu alay edip, kahkahalar attı. Mina etrafındakilere, amber gözlerini soluk bir ateşle dolduran V

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir öfkeyle baktı. Askerler tezahüratlannı kestiler, Mina'nın karşısında sindiler. Mina tek bir söz bile söylemeden, dimdik bir şekilde aralanndan yürüyüp geçti. Çadum girişine geldi. "Mina," dedi Galdar, kanla lekelenmiş mesajı elinde tutarak. "Bu sefil seni astırmaya çalışmış. Kanıtı burada, Targonne'un cevabında." "Lord Milles şimdi Tek Tann'nm huzurunda duruyor, Galdar," edı Mina, "bir gün hepimizin duracağı yerde. Onu yargılamak bize düşmez." . . Kanlı kağıttan bir parça aldı, kemerinin içine koydu ve çadmn 'Çine yürüdü. Galdar onunla gitmek istediğinde, Mina ona dışanda 'Hasını ve çadırın kanatlannı ardından kapamasını emretti. Galdar kanatlara bir süre baktı. Sonra arkasını dönüp, çadınn 201 önünde nöbet tutmaya başladı. "İşinize bakın," dedi minotor çadırın önünde dolanan askerler "Eğer Silvanesti'ye yürüyeceksek yapacak çok işimiz olacak." "Orada ne yapıyor?" diye sordu haberci. "Dua ediyor," dedi Galdar kısa keserek. "Dua ediyor!" diye haberci kendi kendine şaşkınlıkla tekrar etti Haberci atma binerek oradan uzaklaşmaya başladı, Gecenin Lorduma günün şaşırtıcı haberlerini iletmek için bir an bile kaybetmek istemiy0r du. "Ne oldu?" diye sordu Yüzbaşı Samuval, Galdar'm yanma ge. lerek. "Milles'e mi?" diye hırladı Galdar. "Kılıcının üzerine düşmüş» Minotor mesajı uzattı. "Bunu onun elinde buldum. Yapacağını tahmin ettiğimiz gibi, Targonne'a bir sürü yalan göndermiş, Mina'nın savaşı neredeyse kaybettiği ve kendisinin savaşı kurtardığı gibi. Targonne bir katil, entrikacı bir sahtekâr olabilir, ama aptal değil." Galdar kin dolu bir hayranlıkla konuşuyordu. "Milles'in yalanlarını anlamış ve ona 'zaferini' doğrudan büyük ejderha Malystryx'e iletmesini emretmiş." "Bu yolu neden seçtiğine hiç şüphe yok," diye yorum yaptı Samuval. "Ama neden Mina'yı güneye Silvanesti'ye gönderiyor? Sanction'a ne olacak?" "Targonne, General Dogah'a Khur'dan ayrılmasını emretmiş. Sanction kuşatmasını o devralacak. Dediğim gibi, Targonne aptal değil. Mina'nın ve Tek Gerçek Tanrısının kendisi ve yaymaya çalıştığı sahte 'Görüler' için bir tehdit olduğunun farkında. Ama aynı zamanda eğer Mina'yı tutuklatmaya çalışırsa, askerler arasında bir isyan çıkacağını da biliyor. Büyük ejderha Malystryx'inuzun zamandır Silvanesti yüzünden canı sıkılıyor; bunun nedeni de elflerin sihirli kalkanlarının altına saklanarak işini bozmaları. Targonne, Malysrryx'e Silvanesti'ye saldırması için bir ordu gönderdiğini söyleyerek onun kızgınlığını yatiştırabilir ve aynı zamanda otoritesini tehdit eden bu tehlikeden kurtulabilir." "Mina, Silvanesti'ye ulaşmamız için Blöde'ün içinden geçmem12 gerektiğini biliyor mu?" diye sordu Yüzbaşı Samuval. "Ogreler tarafından yönetilen krallıktan? Topraklarının bir kısmını aldığımız için

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bıze zaten sinirliler. Bölgelerine yapılacak herhangi bir akınla daha da öfkeleneceklerdir." Samuval başını iki yana salladı. "Bu intihar demek! As'a Silvanesti'yi bile göremeyeceğiz. Bu akılsız işten vazgeçmesi için onu11 la konuşmalıyız, Galdar." "Onu sorgulamak bana düşmez," dedi minotor. "Haberci gelms<J önce bu sabah Silvanesti'ye gideceğimizi biliyordu. Hatırlıyor mus 202 Vüzbaşı? Sana bu konudan bizzat bahsetmiştim." "Bahsettin mi?" Yüzbaşı Samuval derin derin düşündü. "Bütün bu vecan içinde unutmuşum. Bunu nereden bildiğini merak ediyorum." Mina, Milles'in çadırından çıktı. Çok solgundu. "Suçlan affedilmiş. Ruhu kabul edilmiş." Mina içini çekti, etrafına hakti, kendini tekrar yaşayanlann arasında bulmaktan hayal kırıklığına ı&rarnışti- "Ona nasıl da imreniyorum!" "Mina, emirlerin nedir?" diye sordu Galdar. Mina bir süre ona tanımadan baktı, amber gözleri hâlâ diğer ölümlülere bahşedilmeyen harikulade görüntüler görüyordu. Daha sonra keyifsizce gülümsedi, tekrar içini çekti ve çevresindekilere geri döndü. "Birlikleri toplayın. Yüzbaşı Samuval, onlara sen hitap edeceksin. Onlara görevin gerçekten tehlikeli olduğunu söyleyeceksin. Bazılan buna 'intihar' diyebilir." Yüzbaşı Samuval'a gülümsedi. "Hiç kimseye bu göreve katılması için emir vermeyeceğim. Göreve katılmak isteyen kimse bunu kendi rızasıyla yapacak." "Hepsi gelecek, Mina," dedi Galdar yumuşak bir ses tonuyla. Mina ona baktı, gözleri panldıyordu. "Eğer bu doğruysa ordu fazlasıyla büyük, kullanışsız olur. Hızlı hareket etmeli ve hareketlerimizi gizlemeliyiz. Tabii ki, benim Şövalyelerim bana eşlik edecek. Sen piyadelerin arasından en iyi beş yüz kişiyi seçeceksin, Galdar. Geride kalanlar benim dualarımla kalacaklar. Onlar Sanction kuşatmasına devam etmeliler." Galdar gözlerini kırptı. "Ama, Mina, duymadın mı? Targonne General Dogah'm Sanction'in kuşatmasını devralması emrini vermiş." Mina gülümsedi. "General Dogah güçlerini güneye çevirmesini ve olabildiğince hızlı bir şekilde Silvanesti'ye doğru ilerlemesini söyleyen yeni emirler alacak." "Ama... bu emirler nereden gelecek?" diye sordu Galdar. "Targonne'dan değil. Sırf bizden kurtulmak için bizi Silvanesti'ye yol'uyor, Mina!" "Sana söylediğim gibi Galdar, Targonne Tek Tann'ya hizmet ediy°r, bunu bilse de, bilmese de. "Mina, Lord Milles'in Targonne'dan a'dığı emirlerin yazılı olduğu kağıdı koyduğu kemerine uzandı. "arşörneni güneş ışığına tuttu. Targonne'un adı kağıdın altinda büyük ve K°yu bir şekilde belirdi, mührü kırmızı renkte parladı. Mina, Milles'in amy'a lekelenmiş kağıdın üzerindeki kelimeleri parmağıyla işaret

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etti. "Ne yazıyor, Galdar?" Meraklanan Galdar kelimelere baktı ve daha önceden okumuş duğu kelimelerin aynılarım okumaya başladı. 203 İşbu belgede Lord Milles 'e emredilmiştir ki... Kelimeler aniden Galdar'm gözleri önünde eğilip bükülrneye başladı. Galdar gözlerini kapattı, ovuşturdu ve tekrar açtı. KelimeU. kıvrılmaya devam ediyordu ve artık kağıdın üzerinde yürümeye başlamışlardı; mürekkebin siyah rengi Milles'in kanının kırmızısıyla karışıyordu. "Ne yazıyor, Galdar?" diye tekrar sordu Mina. Galdar nefesinin boğazında düğümlendiğini hissetti. Konuşmaya çalıştı, ama sadece kısık sesle fısıldayabildi, "İşbu belgede General Dogah'a güçlerini güneye çevirmesi ve olabildiğince hızlı bir şekilde Silvanesti'ye doğru ilerlemesi emredilmiştir. Targonne'un adına imzalanmıştır." El yazısı Targonne'a aitti. Buna hiç şüphe yoktu. İmzası da mührü gibi yerli yerindeydi. Mina düzgün bir şekilde parşömeni katladı ve tomar kılıfına yerleştirdi. "Bu emirleri senin iletmeni istiyorum, Galdar. Sonra bizi güneydeki yolda yakalayacaksın. Sana ilerleyeceğimiz rotayı göstereceğim. Samuval, Galdar tekrar bize katılana kadar benim Yardımcı Komutanım olacaksın." "Bana ve adamlarıma güvenebilirsin, Mina," dedi Yüzbaşı Samuval. "Seni Cehennem'in içine kadar takip ederiz." Mina ona düşünceyle baktı. "Artık Cehennem yok, Yüzbaşı. Oraya hükmeden bir daha dönmemek üzere gitti. Şimdi ölülerin kendi krallıkları var - orada Tek Tann'ya hizmetlerini sürdürmelerine izin veriliyor." Mina'nm bakışları yön değiştirdi, dağlan, vadiyi, kamptaki askerleri dahi içine aldı. "Sabah hareket edeceğiz. Yürüyüşümüz iki hafta sürecek. Gerekli emirleri yayınlayın. Bizimle birlikte gelecek iki erzak arabası istiyorum. Hazır olduklarında bana haber verin." Galdar adamların toplanmaları için subaylara emir verdi. Mina'nın çadırına girdiğinde onu haritaları üzerinde çeşitli yerlere küçük taşlar yerleştirirken buldu. Galdar baktığında bütün taşların bir bölgeye odaklanmış olduklarını gördü, "Blöde." "Bizimle burada buluşacaksın," dedi Mina, haritanın üzerinde taşla işaretlenmiş bir yeri göstererek. "General Dogah'la buluşman için "° gün, bize tekrar katılmak için de üç gün geçeceğini hesapladım- TeK Tanrı seni hızlandıracak, Galdar." "Tek Tanrı biz tekrar buluşana kadar seninle olsun, Mina,' 'dediGaldafMinotor gitmek üzereydi. Gün ağarana kadar büyük bir yol <® edebilirdi. Ama oradan ayrılmak ona çok zor geliyordu. Mina'nm arru> 204 vlerini görmeden, onun sesini duymadan tek bir gün geçirmeyi hayal

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hle edemiyordu. Sanki aniden bütün tüylerinden yoksun, dünyaya, titreyen ve yeni doğmuş bir buzağı gibi bırakılmış olduğunu hissetti. Mina, Galdar'a tekrar bahşettiği kolun üzerine kendi ellerini toydu. "Nereye gidersen git seninle olacağım, Galdar," dedi. Galdar bir dizinin üzerine çökerek Mina'nm elini alnına bastırdı. Onun dokunuşunu bir tılsım gibi zihninde tutarak döndü ve çadırdan dışarı koştu. Daha sonra Yüzbaşı Samuval çadıra girdi ve daha önceden tahmin ettiği gibi bütün askerlerin gelmek için gönüllü olduklarını Mina'ya bildirdi. En iyi addedilen beş yüz askeri seçmişti. Bu askerler artık diğerleri tarafından kıskanılıyordu. "Geride kalanların seni takip etmeyi bırakmalarından korkuyorum, Mina," dedi Yüzbaşı Samuval. "Onlarla konuşacağım," dedi Mina. "Hiçbir takviye güç beklemeden Sanction kuşatmasına devam etmeleri gerektiğini onlara açıklayacağım. Onlara bunun nasıl yapılabileceğini anlatacağım. Görevlerini anlayacaklardır." Haritanın üzerine küçük taşlar koymaya devam etti. "Bu nedir?" diye sordu Samuval merakla. "Ogre birliklerinin yerleri," diye karşılık verdi Mina. "Bak Yüzbaşı, eğer bu yolla doğrudan Khalkist Dağlan'nm doğusundan ilerlersek, Khur Ovaları'na çok daha hızlı bir şekilde ulaşabiliriz. Onların dağ sırasının güney bitiminde olan ve Steel Lejyonu ve elf cadısı Alhana Yıldızmeltemi ile savaşan başlıca kuvvetlerinden uzak dururuz. ThonThalas Nehri'nden dolaşırsak onlardan bir adım önde olacağız. Bir noktada ogrelerle savaşmak zorunda kalacağımızdan korkuyorum, ama eğer planım işe yararsa, sadece küçük bir güçle karşılaşacağız. Tann'nın inayetiyle hepimiz gideceğimiz yere ulaşacağız." Ya oraya varıldığında ne olacak? Bunca zaman içine girmek için yapılan bütün denemelere karşı koyan büyülü kalkanı nasıl geçmeyi düşünüyorsun? Samuval bunları ona sormadı. Ne ogrelerin konumlarım, ne de onların Steel Lejyonu ve kara elflerle savaştıklarım nereden bildiğini s°i"du. Neraka Şövalyeleri, ogrelerin topraklarına keşif erleri göndermişlerdı, ama içlerinden hiçbiri sağ salim dönüp neler olduğunu söyleyemem'?ti- Yüzbaşı Samuval, Mina'ya Silvanesti'yi, gidecekleri yere yaklaşma büyük bir kısmı yok olacak, bu kadar küçük bir güçle nasıl ele getirmeye niyetlendiğini sormadı. Samuval bunların hiçbirini sormadı. inancı vardı. Bu Tek Tanrı'ya değilse bile Mina'ya. 205 13 ANSALONTUN BELASI Tasslehoff Burrfoot'un Sör Gerard'm himayesi altında geçen yolculuğunun beşinci gününde başına gelen durum, gündüzlerin güneşli ve sıcak olmasına rağmen gecelerin bulutlu ve yağmurlu oluşu ile açıklanabilir. O geceye kadar. O gece gökyüzü açık, hava yumuşak, sıcak ve ormanda cırcır böcekleri, baykuş sesleri ve arada sırada duyulan kurt ulumalarıyla hareketliydi. Kuzeyin uzaklarında, Sanction'a yakın bir yerde, minotor Galdar, Khur'a giden yol üzerinde koşuyordu. Kuzeyden uzaklarda, Silvanesti'de, Silvanoshei planlamış olduğu gibi Silvanost'a zaferle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve merasimlerle girdi. Silvanost'un bütün sakinleri onu karşılamak ve ona hayretler içinde bakmak için oradaydı. Silvanoshei şehirde ne kadar az elf kaldığını görünce şaşkınlığa uğramıştı. Hiç kimseye bir şey söylen12' di. Silvanoshei, General Konnal ve büyüleyici özellikleriyle onu ı» bakışta etkileyen ak cübbeli büyücü tarafından büyük bir ilgiyle karş1' landı. Silvanoshei altın tabaklarda yemeğini yer ve kristal kadehleıd şarabını yudumlarken, Galdar yolculuğu sırasında kurutulmuş beze; tanelerini hatır hutur yemeye çalışıyor, Tas ve Gerard da ekmek ve si» 206 finden oluşan alışılmış, sıkıcı yemeklerini yiyorlardı. Güneye yönelip Volkap1sına kadar ilerlemişlerdi, yol boyunca sahiplerinin kapılarda ntan suratlarla bekledikleri birkaç han geçmişlerdi. Bu hancılar yollar •/jerha tarafından kapatılmadan önce kapılarını bir kenderin suratına arparlardı. Şimdiyse bir çelik karşılığı onlara yiyecek ve kalacak yer ağlamak için arkalarından koşuyorlardı. Sör Gerard onlara aldırış etmedi. Tek bir bakış bile atmadan yanlarından geçip gitti. Tasslehoff ise içini derin derin çekerek arkalarında sözden kaybolan hanlara uzun uzun baktı. Gerard'a bir maşrapa soğuk biranın ve bir tabak sıcak yemeğin iyi bir değişiklik olacağını ima ettiğinde, Gerard, hayır dedi, ne kadar az ilgi çekerlerse herkes için o kadaı iyiydi. Böylece güneye doğru yollarına devam ettiler, Gerard'm Neraka Şövalyeleri tarafından Qualinesti'ye erzak getirmeleri için yaptıklarını söylediği, nehrin kıyısındaki yeni yolu takip ettiler. Tas, Neraka Şövalyeleri'nin ne zamandan beri Qualinesti'ye erzak sağlamakla ilgilendiklerini merak etti ve bunun elflerin kralı Gilthas'm yeni bir projesi olduğunu düşündü. Tas ve Gerard geçen dört gece boyunca çiseleyen yağmurun altında uyumuşlardı. Beşinci gece güzeldi. Her zamanki gibi uyku daha kender hazır olmadan onu ele geçirmişti. Gece uykusundan, gözlerinin içine işleyen bir ışıkla sarsılarak kalktı. "Hey! Bu da ne?" diye sordu yüksek bir sesle. Battaniyesini üzerinden atarak ayağa fırladı ve Gerard'ı omzundan tutarak sallamaya başladı. "Sör Gerard! Kalk!" diye bağırdı Tasslehoff. "Sör Gerard!" Şövalye hemen fırlayıp kılıcını kaptı. "Ne?" diyerek etrafına baktı, tehlikeye karşı tetikteydi. "Ne oldu? Bir şey mi duydun? Bir şey mi gördün? Ne oldu?" "Şu! Oradaki şey!" Tasslehoff, Şövalye'nin gömleğim çekiştirdi ve 'Şaret etti. Sör Gerard kendere son derece keyifsiz bir suratla baktı. "Bu, bir * Şaka mı?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Yo, hayır," dedi Tas. "Ben buna şaka derim: Ben 'Tak, tak,' diyo|0> sen de 'Kim o?' diyorsun, ben 'minotor' diyorum, ve sen de 'Hangi Motor,' diyorsun, ben de, 'Hani şu tosladığm,' diyorum. Benim şaka ayışım bu. Ama gökyüzündeki bu garip ışık neyin nesi oluyor?" O ay," dedi Gerard dişlerini sıkarak. "Hayır!" Tasslehoff şaşırmıştı. "Gerçekten mi? Ay mı?" Tas tekrar ona baktı. Bu şey gerçekten de ayın özelliklerine sahip207 ti: Küre şeklindeydi, yıldızların yanında gökyüzünde duruyordu v ışıldıyordu. Ama benzerlik burada sona eriyordu. "Eğer o Solinari ise," dedi Tas, aya şüpheyle bakarak. "O zama ona ne oldu? Hasta mı?" Sör Gerard cevap vermedi. Battaniyesinin üzerine geri yatt kılıcını ulaşabileceği bir yere koydu ve battaniyenin bir köşesini tutm,' kendini onun içine sardı. "Uyu," dedi soğuk bir ses tonuyla, "ve sabaha kadar öyle kal." "Ama ay hakkında bilgi almak istiyorum!" diye ısrar etti Tas Şövalye'nin yanma çöktü, ama Şövalye ona sırtını dönmüştü ve hâlâ bir hiç uğruna uyandınlmanm öfkesi içindeydi. Sırtı dönükken bile sinirli görünüyordu. "Solinari'yi bu derece hasta ve solgun gösterecek ne oldu'' Ya sevimli, kırmızı Lunitari nerede? Sanırım siyah ayı ilk başta görebilmiş olsaydım, Nuitari'nin nerede olduğunu merak edecektim, arna göremiyorum, bu yüzden orada olabilir ve ben de bilemeyecektim-" Sör Gerard bir anda ters döndü. Battaniyesinden sıyrıldı ve kendere sert, düşmanca bir bakış attı. "Solinari'nin yaklaşık otuz yıldır, Kaos Savaşı'ndan sonra göklerde görünmediğini çok iyi biliyorsun. Lunitari'nin de öyle. Bu yüzden bu gülünç saçmalığa son verebilirsin. Ben şimdi uyuyorum. Hobgoblinlerin istilasından önemsiz herhangi bir neden için beni uyandırmayacaksın. Anlaşıldı mı?" "Ama ay!" diye itiraz etti Tas. "Caramon'un ilk cenazesine geldiğimde Solinari'nin gökte sanki gündüzmüş gibi parladığını hatırlıyorum, ama tek fark gece olmasıydı. Palin, Solinari'nin babasını onurlandırdığını söylemişti ve-" Gerard battaniyenin içinde döndü ve başına kadar örtündü. Tas, Şövalye'nin horlamaya başlamasına kadar konuşmaya devam etti. Tas Şövalye'nin omzuna hafifçe vurdu, ama bu ona bir yarar sağlamadı. Kender, Gerard'm göz kapaklarından birini açmaya çalışarak, onun uyuyor mu, yoksa numara mı yapıyor olduğunu anlamayı düşündü. Bu numara Flint üzerinde denendiğinde hiç şaşmazdı, genelde kızgın cücenin elinde bir sopa ile kenderi odanın içinde kovalamasıyla sonuçlansa da. Tas'm düşünecek başka şeyleri vardı ve bu yüzden Şövalye'yi kendi haline bırakarak, kendi battaniyesine döndü. Ellerini başının altına koyarak yattı ve onu hatırlamadığı belli olan garip aya baktı. Bu Tas'a bir nKff verdi. Ayı izlemeyi bırakarak gözde takım yıldızlarını aramaya başladı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Onlar da gitmişti. Şimdi baktığı yıldızlar soğuk, uzak ve yabancıy di. Anlaşılabilir tek yıldız, garip ayın yakınında parıldayan kırmızı yıldızdı. Yıldızın sıcak ve rahatlatıcı bir parıltısı vardı, Tas'm karnın 208 L gençken açlığa yorduğu, ama yıllar süren maceraları sonucu yolunda Sjneyen bir şeylere alamet olduğunu anladığı duyguyu telafi ediyordu. Bu duyguyu, dev ayağım onun başına indirdiği zaman da hissetmişti. Tas bakışlarım kırmızı yıldızdan ayırmadı ve bir süre sonra karnındaki garip, boş duygu onu çok fazla rahatsız etmemeye başladı. Kendini daha rahat hissetmeye başladığında ve garip ayın, tamdık olmayan yıldızların ve tepesinde dikilen devin düşüncelerini zihninden çıkartıp geceden zevk almaya başlamışken, uyku ortaya çıktı ve tekrar onu ele geçirdi. Kender ertesi gün ayı tartışmak istedi, tartıştı da, ama sadece kendi kendiyle- Sör Gerard, Tasslehoffun sayısız sorulannın hiçbirine cevap vermedi, hiç arkasına dönmedi, sadece yavaş adımlarla, Tas'm midillisinin dizginlerini elinde tutarak ilerlemeye devam etti. Şövalye sessizce yol alıyordu, devamlı tetikteydi, sürekli ufka bakıyordu. Sanki bugün bütün dünya sessizlik içinde ilerliyordu, Tasslehoff bile saatler süren konuşmasından sonra bir ara sustu. Bunun nedeni kendi kendine konuşmaktan sıkılması değil, sorulara sürekli kendisinin yanıt vermesiydi. Yolda hiç kimseyle karşılaşmadılar ve artık diğer canlıların sesleri bile son bulmuştu. Hiçbir kuş şarkı söylemiyordu. Yoldan hiç geçmiyordu. Hiçbir geyik gölgelerin içinden koşmuyor ya da kuyruklarını tehlikeye karşı kaldınp onlardan kaçmıyordu. "Hayvanlar nereye kayboldu?" diye sordu Tas, Gerard'a. "Saklanıyorlar," diye karşılık verdi Şövalye, bunlar sabahtan beri söylediği ilk sözlerdi. "Korkuyorlar." Hava da sessiz ve sakindi, sanki bütün dünya duyulma korkusuyla nefesini tutmuştu. Ağaçlar bile hışırdamıyordu, Tas'a sorulacak olursa eğer ağaçların bir seçim yapma şansları olsaydı, köklerini toprağın içinden sürükleyerek çıkarıp oradan kaçarlardı. "Neden korkuyorlar?" diye sordu Tasslehoff merakla; etrafına heyecanla bakıyor, bir kale ya da yıkılmış bir malikane veya en azından korkunç bir mağara görmeyi umut ediyordu. "Büyük yeşil ejderha Beryl'den korkuyorlar. Şimdi Batı Ovaları'ndayız. Onun krallığının sınırlan içine girdik." "Sürekli bu yeşil ejderhadan bahsediyorsun. Onu daha önce hiç oymadım. Bildiğim tek yeşil ejderha, Cyan Kanfelaketi'ydi. Beryl kim? Nereden geldi?" "Kim bilir?" dedi Gerard sabırsızca. "Denizin üzerinden, sanınm, uyük kırmızı ejderha Malystryx ve iğrenç türünün diğer örnekleriyle birlikte." 209

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Peki, Beryl buralardan değilse, neden bir kahraman gi^j mızrağını ona saplamıyor?" diye sordu Tas neşeyle. Gerard atını durdurdu. Kender kadar sıkılmış olan midilli^, dizginlerini sıkıca tutup kendine çekti. Midilli hantal adımlarla siyah atın yanma geldi, ayağının altındaki çimenlere umutla bakıyordu. "Sesini alçalt!" dedi Gerard kısık bir ses tonuyla. Kenderin onda daha önce görmediği kadar sert ve öfkeli görünüyordu. "Onları görme, sek de, Beryl'in casuslan her yerde. Onun haberi olmadan krallığında tek bir yaprak bile kıpırdamaz. Onun izni olmadan hiçbir şey hareket edemez. Bir saat önce onun krallığına girdik," diyerek ekledi. "Bize bakmak için biri gelmezse çok şaşıracağım - Ah, işte. Sana dememiş miydim?" Gerard doğuya dikkatle bakmak için eyerinin üzerinde döndü. Gökyüzünün üzerinde kara bir leke her geçen saniye gittikçe büyüyordu. Tas lekenin kanatlara ve uzun bir kuyruğa, sonra devasa bir vücuda devasa bir yeşil ejderhaya dönüştüğünü gördü. Tasslehoff daha önce de ejderha görmüştü, onları sürmüştü, onlarla savaşmıştı. Ama daha önce hiç bu kadar büyük bir ejderha göreceğini ne düşünmüş, ne de hayal etmişti. Ejderhanın kuyruğu kat ettikleri yol kadar uzun gözüküyordu; salyalı çenesindeki dişleri ürkütücü bir kalenin duvarları gibiydi. Kırmızı şeytani gözleri güneşten daha kızıl bir şekilde yanıyor ve baktığı her yeri parlak bir ışıkla aydınlatıyordu. "Eğer benim hayatıma ya da kendininkine karşı en ufak bir saygın varsa, kender," dedi Gerard vahşi bir fısıltıyla, "ne bir şey yap, ne de söyle!" Ejderha doğrudan üzerlerine uçtu, başı onları çeşitli açılardan incelemek için dönüyordu. Ejderha korkusu ejderhanın gölgesi gibi üzerlerine çöktü, güneş ışığım, umudu ve akıllarını gölgeledi. Midilli titredi ve inledi. Siyah at dehşet içinde kişnedi ve çifte atmaya başladı. Gerard atın sırtına yapıştı, kendisi de aynı korkunun pençesine düştüğünden hayvanı sakinleştirecek halde değildi. Tasslehoff ağzı açık, büyük bir şaşkınlıkla yukarı baktı. Midesinin buruştuğunu, omurgasından terler boşandığını, dizlerinin büküldüğünü, ellerinin terlediğini hissetti. Bu durumdan hiç hoşlanmadı. Beryl etraflarında iki kez dolaştı ve kendi müttefik Şövalyelerinden birinin bir kenderi esir almasından daha ilgi çekici bir şey göremeyince onları yalnız bıraktı ve topraklarında hareket eden her şeye dikkat» gözlerle bakarak, tembelce, acele etmeden inine doğru uçmaya başladıGerard atından indi. Titreyen hayvanın yanında durup, başını atifl yanma yasladı. Çok solgundu ve terliyordu, bir titreme vücudunu sarsı-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yordu. Birçok kez ağzını açtı ve kapattı, bir arakusacakmış gibi göründü» 210 a fendini toparladı. Nefes alışı düzensizdi. "Kendimi utanç verici bir duruma soktum," dedi. "Böyle bir torkuyu yaşayabileceğimi bilmiyordum." "Ben korkmadım," dedi Tasslehoff, sesi de vücudundaki titremejen nasibini almışti. "Azıcık bile korkmadım." "Eğer birazcık duygun olsaydı, korkmuş olurdun," dedi Gerard suratını asarak. "Tek farkı, benim daha önceden görmüş olduğum büyük ejderhalara benzemiyordu o kadar..." Tasslehoff'un sözleri Gerard'm nefret dolu bakışları alünda söndü. "Bu... heybetli," dedi kender yüksek sesle, ejderhanın casuslarının onlan dinliyor olabileceğini düşünerek. "Heybetli," diye fısıldadı Gerard'a. "Bu iltifat sayılır, değil mi?" Şövalye cevap vermedi. Kendini ve atını sakinleştirdikten sonra, Tasslehoff'un midillisinin dizginlerini eline alarak, Siyahi'nin yanma döndü. Hemen yola çıkmadı, yolun ortasında oturmaya bir müddet devam etti, banya doğru baktı. "Daha önce büyük ejderhalardan birini görmemiştim," dedi kısık sesle. "Bu kadar kötü olacağını hiç tahmin etmezdim." Bir süre sakin bir şekilde durduktan sonra solgun bir yüz ve kararlı bir çeneyle ilerlemeye koyuldu. Şövalye midillinin dizginlerini elinde tuttuğu için Tasslehoff'un onu takip etmekten başka bir çaresi yoktu. "O bütün kenderleri öldüren ejderha mıydı?" diye sordu Tasslehoff alçak sesle. "Hayır," diye karşılık verdi Gerard. "O daha da büyük bir ejderhaydı. Malys adında kırmızı bir ejderha." "Ay," dedi Tas. "Ay, aman." Daha da büyük bir ejderha. Tas bunu hayal edemiyordu, neredeyse daha da büyük bir ejderhayı görmek isteyeceğini söyleyecekti ki, bütün dürüstlüğüyle bunu istemediğini anladı. "Benim sorunum nedir?" diye dehşet içinde mızmızlandı. "Bana hirşeyler oluyor olmalı. Meraklı değilim! Palanthas'tan bile büyük olabilecek bir kırmızı ejderha görmek istemiyorum. Bu ben değilim." Tas kendisini hayretler içine düşüren bir düşünceye saplandı, "eredeyse midillinin üzerinden düşecekti. "Belki de ben, ben değilimdir!" olduk, Tasslehoff bunu uzun uzun düşündü. Her şeye rağmen, onun o ?"duğuna Caramon'dan başka kimse inanmamıştı ve Caramon da. Ça yaşlıydı, sayamadığı bir yaşta ölmüştü. Laura, Tasslehoff'un 211 Tasslehoff olduğunu düşündüğünü söylemişti, ama o da muhtemelen kibarlık etmeye çalışıyordu, bu yüzden Tas ona güvenemezdi. §*. Gerard da Lord Warren da onun Tasslehoff Burrfoot olmasının mümkün olmadığını söylemişlerdi ve her ikisi de Solamniya Şövalyesi'ydi, bu ^ onların neden bahsettiklerini bildiklerini gösterirdi. "Bu her şeyi açıklıyor," dedi Tasslehoff kendi kendine, bunu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


düşündükçe içini gittikçe artan bir sevinç kaplıyordu. "Bu Caramon'un ikinci cenaze törenine gittiğimde birincisinde başıma gelen olaylann neden olmadığını da açıklıyor, çünkü olan şeyler benim başımdan geçmiyordu. O tamamıyla başka birisiydi. Ama eğer olay buysa," diye ekledi, aklı daha da karışmış gözüküyordu," eğer ben, ben değilsem acaba ben kimim?" Bu konu üzerinde yaklaşık yarım mil düşünüp taşındı. "Kesin olan bir şey var," dedi. "Kendime Tasslehoff Burrfoot deyip duramam. Eğer gerçek olanla karşılaşırsam, onun ismini almış olduğum için bir hayli gücenecektir. Tıpkı benim Solace'da otuz yedi köpeklerle birlikte otuz dokuz- Tasslehoff BurrfootTa karşılaşmam gibi. Sanınm ona Zamanda Yolculuk Aleti'ni de geri vermek zorunda kalacağım. Onu nasıl elime geçirdiğimi merak ediyorum. Ah, tabii. Onu düşürmüş olmalı." Tas midilliyi yanlarından tekmeledi. Midilli hareketlendi ve Tas Şövalye'ye yetişene kadar tırısta gitti. "Affedersin, Sör Gerard," dedi Tas. Şövalye ona baktı ve kaşlarını çattı. "Ne?" dedi soğuk bir ses tonuyla. "Sadece sana bir hata yapmış olduğumu söylemek istedim," dedi Tas uysalca. "Ben söylediğim kişi değilim." "Ah, şu işe bak!" diye homurdandı Gerard. "Demek yaklaşık otuz yıl önce ölen Tasslehoff Burrfoot değilsin, öyle mi?" "Öyle olduğumu sanıyordum," dedi Tas buruklukla. Gerçeği düşündüğünden de zor buldu. "Ama olamam. Biliyorsun, Tasslehoff Burrfoot bir kahramandı. Hiçbir şeyden korkmazdı. Ve ben onun ejderha üzerimizde uçtuğunda benim hissettiğim garip duygulan hissedeceğini zannetmiyorum. Ama ben sorunumun ne olduğunu biliyorum." Şövalye'nin bunun ne olduğunu kibarca sormasını bekledi, ama Gerard sormadı. Tas bilgiyi vermekte hevesliydi. "Magnezya oldum," dedi Tas ağırbaşlılıkla. Bu sefer Gerard, "Ne?" diye karşılık verdi, ama bunu söylerken n de kibar sayılmazdı. "Magnezya. Birinin nasıl magnezya olduğu hakkında pek en» 212 değilim. Sanırım sütle ilgili bir şey. Ama Raistlin'in kim olduğunu, niye olduğunu ya da gözlüklerini nerede bıraktığını hatırlayamayan birini taI11dığını söylediğini hatırlıyorum. Bu yüzden ben de magnezya olmalıyım, çünkü benim durumum da tamamıyla bu." Olayı çözen Tasslehoff -ya da Tasslehoff olduğunu zanneden Icender- çok önemli bir şeyle karşı karşıya kaldığı için çok gururlandı. "Tabii," dedi içini çekerek, "senin gibi benim Tasslehoff olmamı bekleyen pek çok insan, o olmadığımı anlayınca büyük hayal kırıklığına uğrayacak. Ama buna katlanmak zorunda kalacaklar." "Buna dayanmaya çalışacağım," dedi Gerard müstehzi bir tavırla. "Şimdi iyice bir düşün de bak bakalım gerçekten kim olduğunu hatırlayabilecek misin?" "Gerçeği hatırlamanın benim için bir sakıncası yok," dedi Tas. "İçimde gerçeğin beni hatırlamak istemediğine dair bir his var." İkili Tasslehoff'u rahatlatan, adeta kayalı kıyılan tarafından esir tutulan nehrin kızgın sesini duyana kadar sessiz dünyanın içinde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sessizce ilerlediler. İnsanlar nehri Beyaz Öfke Nehri olarak adlandırmışlardı. Nehir elflerin ülkesi Qualinesti'nin kuzeydeki sınırını oluşturuyordu. Gerard atını yavaşlattı. Yoldaki bir dönemeçten dönerek, siyah kayaların arasında engin bir beyazlıkla akan nehirle karşı karşıya geldiler. Günün sonunda varmışlardı. Orman çöken karanlıkla birlikte gölgeler içine girmişti. Nehir hâlâ ışığı tutuyordu, güneş batışının kızıllığı suyun üzerinde parlıyor, ve bu ışık sayesinde nehrin üzerinde duran geniş köpııi görülebiliyordu. Köprü alçaltılmış bir kapı ve Gerard'la aynı siyah zırhı giymiş muhafızlar tarafından korunuyordu. "Şunlar Kara Şövalyeler," dedi Tasslehoff şaşkınlıkla. "Sesini alçalt!" diye ikaz etti Gerard sertçe. Atından indi ve ağız tıkacını alarak, kenderin yanma yaklaştı. "Arkadaşın olduğunu iddia ettiğin Palin Majere'i görebilmemizin tek yolunun, onların bizim geçmemize izin vermesi olduğunu sakın unutma." "Ama Kara Şövalyeler neden burada, Qualinesti'de?" diye sordu Tas, Gerard tıkacı ağzına koymadan önce hızla. "Krallığı ejderha Beryl yönetiyor. Bu Şövalyeler onun müfettişleri, ejderhanın kanunlarını uyguluyorlar, vergileri ve elflerin hayatta kalmak 'Çin ödedikleri haracı topluyorlar." "Ah, hayır," dedi Tas, başını sallayarak. "Bir hata olmalı. Kara Şövalyeler, Porthios ve Gilthas'm birleşik güçleri tarafından ölmüşlerdi, sene- Gulp!" I Gerard tıkacı kenderin ağzına tıktı ve arkadan sıkıca düğümledi. °yle şeyler söylemeye devam edersen, ağzını tıkamama gerek 213 kalmayacak. Herkes deli olduğunu düşünecek." "Eğer bana ne olduğunu söyleseydin," dedi Tas, ağzındaki tı!jac çıkarıp, Gerard'a dikkatle baktı, "o zaman sorular sormama ger, kalmazdı." Gerard bezginlikle tıkacı tekrar yerine koydu. "Peki," dedi öfkeyie "Neraka Şövalyeleri Kaos Savaşı sırasında Oualinesti'yi ele geçirdiler ve üzerindeki hakimiyetlerinden hiçbir zaman vazgeçmediler," dedi GerarH ve tıkacı tekrar düğümledi. "Beryl ülkeyi ona teslim etmelerini talen ettiğinde, ona karşı bir savaşa girişmek üzereydiler. Beryl savaşma], zorunda olmadığını anlayacak kadar akıllıydı. Şövalyeler işine yarayabilirdi. Onlarla ittifak kurdu. Elfler haraç ödeyecek, Şövalyeler haracı toplayacak ve büyük bir bölümünü ejderhaya vereceklerdi. Şövalyeler tümünü aldılar. Zenginleştiler. Ejderha zenginleşti. Şanssız olan elfler." "Bunun ben magnezya olduğum zaman olduğunu tahmin ediyorum," dedi Tas, tıkacın gevşek bir yerine asılarak. Gerard düğümü daha da sikti ve asabice ekledi, "Ona da 'amnezi' denir, kahrolası. Şimdi sessiz ol!" Gerard tekrar atma bindi ve ikili geçide doğru ilerlemeye başladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Muhafızlar tetikteydi, muhtemelen ikilinin gelişleri hakkında ejderha tarafından uyarılmışlardı, çünkü onların gölgeler arasından belirmelerine hiç de şaşırmış gözükmüyorlardı. Şövalyeler silahlarıyla geçitte duruyorlardı, ama ikiliyi sorgulamaya gelen, baştan aşağı yeşiller giyinmiş, zincirli zırhı parıldayan bir elfti. Elf, arkasından gelen Neraka Şövalyeleri'nin bir subayı tarafından takip ediliyordu. Elf ikiliye, özellikle de kendere küçümseyen gözlerle baktı. "Qualinesti Krallığı, Güneş Sözcüsü Gilthas'm emirleriyle bütün ziyaretçilere kapalıdır," dedi elf. "Burada ne işiniz var?" Gerard bu şakayı olumlu karşıladığını göstermek için gülümsedi. "Mareşal Medan'a acil haberlerim var," dedi ve uzun siyah deri eldivenin içinden güzel görünüşlü bir kağıt çıkarıp, sanki bunu defalarca yapmaktan sıkılmış gibi elfe uzattı. Elf kağıda bir bakış bile atmadan kağıdı doğrudan Neraka Şövalyelerimin subayına uzattı. Subay kağıtla daha çok ilgilendi. Onu yakından inceledi ve sonra Gerard'a dikkatle baktı. Subay kağıdı Gerard'a geri verince Gerard kağıdı eski yerine koydu. "Mareşal Medan'la ne işiniz var, Yüzbaşı?" diye sordu subay. "Bende onun istediği bir şey var, efendim," diye cevap verdi Gerard. Başparmağıyla işaret etti. "Bu kender." Subay kaşlarını kaldırdı. "Mareşal Medan'm bir kenderle ne I olabilir?" 214 "Küçük hırsız için bir arama emri var, efendim. Diken Şövalyeleri nden önemli bir sihirli eşya çalmış. Bir zamanlar Raistlin Ivlajere'e ait olan bir eşya." Elfin gözleri bu haber karşısında birden alevlendi. Onlara daha büyük bir ilgiyle bakmaya başladı. "Ödülle ilgili hiçbir şey duymadım," dedi subay, kaşlarını çatarak. "Bu konuyla ilgili herhangi bir hırsızlık da." "Bu şaşırtıcı değil, efendim, Gri Cübbeliler'i düşünürsek," dedi Gerard çarpık bir gülümsemeyle ve etrafına bakındı. Subay başını sallayarak kaşını oynattı. Gri Cübbeliler büyücüydüler. Gizli çalışırlar, sadece kendi subaylarını haberdar ederler, sadece kendi amaçlarına ve hırslarına hizmet edip, bütün Şövalyelik kurumuyla çatışırlardı. Bu yüzden savaşçı Şövalyeler onlara da Diken Şövalyeleri'ne olduğu gibi, yüzyıllardır hiç güvenmezlerdi. "Bana bu suçtan söz et," dedi subay. "Ne zaman ve nerede işlendi?" "Bildiğiniz gibi Gri Cübbeliler, Wayreth Ormanı'm tarayıp, sihirli ve ulaşılması çok zor olan Yüksek Büyücülük Kulesi'ni arıyorlardı. Bu arayış sırasında bu aleti ele geçirdiler. Nasıl ve nerede olduğunu bilmiyorum, efendim. Bu bilgi bana verilmedi. Gri Cübbeliler daha ileri bir çalışma yapmak için aleti Palanihas'a götürürlerken, bir handa mola verdiler. İşte alet orada çalındı. Gri Cübbeliler ertesi gün kalktıklarında eşyanın gitmiş olduğunu gördüler," dedi ve gözlerinde manalı bir ifadeyle ekledi. "Bu kender onu çalmıştı." "Demek onu bu şekilde ele geçirdim!" dedi Tas kendi kendine,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


büyülenmiş gibiydi.' "Ne kadar müthiş bir macera. Hatırlayamamam çok kötü." Subay başını salladı. "Lanet olası Gri Cübbeliler. Körkütük sarhoşlardı, buna hiç şüphe yok. Üstelik de değerli bir eşyayı yanlarında taşırken. Bu tam onlardan beklenecek bir burnu büyüklük." "Evet, efendim. Suçlu eşyayla birlikte Palanthas'a kaçtı. Çalınmış aletle ilgili kaçamak cevap veren bir kender konusunda uyarılmıştık. Büyücülük dükkanlarını gözetledik ve onu dükkanların birinde yakaladık. Ben de bu küçük iblise gece gündüz muhafızlık ederek, yorucu bir yolculukla onu buraya getirmek zorunda kaldım." Tas, vahşi görünmeye çalıştı. "Tahmin edebiliyorum." Subayın halden anlar bir hali vardı. "Alet ele geçirildi mi?" "Korkarım hayır, efendim. Onu kaybettiğini 'iddia' ediyor, ama °nu büyücülük dükkanında yakalamış olmamız bunu yalanlıyor, 215 muhtemelen aleti pazarlığı bitirdikten sonra ortaya çıkaracağı bir y^ saklamıştır. Diken Şövalyeleri onu bu konu hakkında sorgulamayı pıaiK lıyor. Yoksa tabii ki," -Gerard omuz silkti- "bu beladan hemen kurtul^ bilirdik. Şapşal hırsızı yakaladığımız gibi asardık." "Dikenler'in karargâhı güneyde. Hâlâ o kahrolası kuleyi arıyorlar Bana soraı-san bu zaman kaybından başka bir şey değil. Büyü tekrar bu dünyadan gitti ve bence iyi de oldu." "Evet, efendim," diye cevap verdi Gerard. "Olayı ilk önce Mareşal Medan'a iletmem söylendi, bu onun yetki alanına giriyor, ama eğer si? benim doğrudan-" "Her şeyi Medan'a rapor et. Hiçbir şey olmasa bile, bu hikâyeye oldukça gülecektir. Kender konusunda yardım ister misin? Sana verebileceğim bir adamım var-" "Teşekkürler, efendim. Gördüğünüz gibi, oldukça güvende. Hiçbir tehlike yaratacağını zannetmiyorum." "O zaman, yolunuza devam edin, yüzbaşı," dedi subay ve elini geçidin açılması için kaldırdı. "Haşereyi yerine teslim ettikten sonra, buraya geri dönün. Bir şişe cüce içkisi açarız, sen de bana Palanthas'tan gelen haberleri anlatırsın." "Bunu yapacağım, efendim," dedi Gerard, selam vererek. Geçide doğru ilerlemeye başladı. Bağlı ve ağzı tıkanmış olan Tasslehoff da onu takip etti. Kender kelepçeli ellerini içten bir veda etmek için sallayacaktı, ama bu onun yeni kimliğine, Eşkıya, Değerli Sihirli Aletler Hrrsızıyla hiç örtüşmezdi. Yeni kişiliğinden oldukça hoşlanmıştı ve ona olabildiğince layık olmaya karar verdi. Bu yüzden elini sallamak yerine, yanından geçtikleri Şövalye'ye kaşlarını çatarak haşin bir bakış attı. Elf bu zaman boyunca yolun üzerinde durmuştu. Kapının kapatılmasını bile beklemeden kulübeye geri döndü. Alacakaranlık geceyi derinleştirmişti ve meşaleler yakılmışı. Midilli ahşap köprüden geçerken Tasslehoff omzunun üzerinden arkaya baktı ve elfm bir meşalenin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


altına çöküp, deri bir çanta çıkarttığını gördü. Bir grup Şövalye yere çömeldi ve zar oyunu oynamaya başladı. Tas onlara en son baktığında, subayın da yanında bir şişeyle onlara katıldığını gördü. Ejderha, yollan devriye gezdikten sonra çok az yolcu bu yoldan geçmişti. Nöbetleri sakin geçiyordu. Tasslehoff çeşitli homurdanmalar ve gıcırdamalarla müthiş maceraları hakkında konuşmak istediğini anlatmaya çalışsa da, Gerard ona aldırış etmedi. Atını dörtnala sürmedi, ama köprünün görüş mesafesi11' den uzaklaştıklarında Siyahi'nin adımlan hissedilir bir biçimde hızlan® Tasslehoff bütün gece yol alacaklannı düşündü. Qualinost'tan faz 216 7akte değillerdi ya da en azından Tas, elf başkentine olan çeşitli ziyaret,40den öyle olduğunu hatırlıyordu. Birkaç saat sonra şehirde olacakjj Tas arkadaşlanm bir kez daha görmek, onlara kendisinin kim Iduğunu bilip bilmediklerini sormak için çok hevesliydi ve eğer o, o jggilse, magnezyayı iyileştirebilecek biri varsa o da Palin'di. Gerard n, aniden dizginleyip, uzun günün sonunda kendini oldukça bitkin hisgttjğini ve geceyi ormanda geçireceklerini söylediğinde TasslehofFçok şaşırdı. Ateş yakarak bir kamp kurdular, Gerard daha önceki gibi bir ateş vakmamn Ç0^ tehlikeli olacağını söylemedi. "Sanırım şimdi Qualinesti sınırlan içinde olduğumuz için güvende olduğumuzu düşünüyor." Tasslehoff ağzında hâlâ tıkaç olduğu için kendi kendine konuşuyordu. "Neden durduğumuzu da merak ediyonım. Belki de ne kadar yakın olduğumuzu bilmiyordur." Şövalye biraz tuzlanmış domuz eti pişirdi. Koku bütün ormana yayıldı. Kender de yemek yiyebilsin diye TasslehofF'un ağız tıkacını çıkarttı, ama anında yaptığına pişman oldu. "Aleti nasıl çaldım?" diye sordu Tas coşkuyla. "Bu çok heyecan verici. Biliyorsun, daha önce hiçbir şey çalmamıştım. Çalmak çok yanlış bir şey. Ama bu durumda sanıyorum ki kabul edilebilir, zira Kara Şövalyeler kötü insanlar. Hangi handı? Palanthas yolunun üzerinde çok az sayıda han var. Kirli Ördek miydi? Orası mükemmel bir yer. Herkes orada durur. Ya da belki de Tilki, yoksa Tekboynuz mu? Onlar kenderlerden fazla hoşlanmaz, bu yüzden onlar olduğunu zannetmiyorum." Tasslehoff konuşmaya devam etti, ama Şövalye'yi ona bir şeyler -anlatması konusunda ikna edemedi. Bu da bütün hikâyeyi kendi başına yazan Tas için büyük bir sorun yaratmadı. Yemeklerini bitirip Gerard kaplan yakındaki derede yıkamaya gittiğinde, cesur kender altı sihirli eşyayı, altı Diken Şövalyesi'nin bunınlannm dibinden, altı büyüye karşı gelerek çalmayı başarmıştı bile. "Magnezyaya yakalanmamın nedeni de bu!" Tas sonunda bulmuşta. "Diken Şövalyeleri'nden biri kafama vurdu! Birkaç gün bilincimi kaybettinı. Ama, hayır," diye ekledi hayal kınklığıyla. "Bu doğru ola™az, Çünkü o zaman kaçamazdım." Bu konu üzerinde bir süre düşündü, uldum," dedi sonunda, zaferle Gerard'a baktı. "Beni tutukladığında kafama sen vurdun!" ^ Beni özendirme," dedi Gerard. "Şimdi çeneni kapa ve biraz

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uyu." l aniyesini bir köz yığınına dönüşmüş olan ateşin yanma serdi. aniyeyj üstüne çekerek, kendere sırtını döndü. Tasslehoff battaniyesinin üzerine yayılarak yıldızlara baktı. Bu 217 gece uyku onu yakalamayacaktı. Hayatını Ansalon'un Bela Morgash'm Tehdidi, Thorbardin'in Canisi olarak yeniden yaşarnaVı' oldukça meşguldü. Onun ismini duyduklarında kadınlar bayılacak, güc]? erkeklerin de beti benzi solacaktı. Beti benzin solmasının tam olarak n anlama geldiğini bilmiyordu, ama güçlü erkeklerin azılı bir düşman] karşılaştıklannda başlarına gelen bir şey olduğunu duymuştu, bu yüzde deyim bu duruma oldukça uyuyordu. Bir şehre vardığında bütün kadın larm çamaşır leğenleriyle dolaştıkları ve güçlü erkeklerin beti ben?' solarak sağa sola koşuştuklarını hayal ederken bir ses duydu. Ses ince dal çatırdaması gibi küçük bir sesti sadece. Tas ormandan gelen başka hiçbir ses olmadığı için bu sesi farietmişti. Elini uzattı ve Gerard'm kol yenine asıldı. "Gerard!" diye yüksek sesle fısıldadı. "Sanırım orada biri var!" Gerard burnunu çekti, homurdandı, ama kalkmadı. Battaniyesinin daha da içine girdi. Tasslehoff sakin bir şekilde, kulakları başka bir ses duymak için tetikte yattı. Bir süre hiçbir ses duyamadı, sonra başka bir ses duydu, bu defa ki ses bir taşın üzerine basan çizmeyi andırıyordu. "Gerard!" dedi Tasslehoff. "Bu sefer ay olduğunu zannetmiyorum Gerard tam o anda döndü ve Tasslehoff'a bakınca kender sönmeye yüz tutmuş ateşin ışığında onun uyumadığını anladı. Şövalye sadece rol yapıyordu. "Sessiz ol!" dedi Gerard küçük bir fısıltıyla. "Uyuyormuş gibi yap!" Gözlerini kapattı. Tasslehoff itaatle gözlerini kapattı, ama bir sonraki saniye hiçbir şey kaçırmadığmdan emin olmak için gözlerini tekrar açtı. Bu iyi bir şeydi, yoksa karanlığın içinden onlara doğru sokulan elfleri asla göremeyecekti. "Gerard, baksana!" Tas bağırmaya başladı, ama bir el ağzını kapattı ve "Ger-"dan daha fazlasını söyleyemeden boynuna vurdu. "Ne?" diye mırıldandı Gerard uykulu uykulu. "Ne-" Gerard hemen kalkarak yanında duran kılıcını kapmaya çalışır Bir elf Gerard'm eline sertçe bastı - Tas kemiklerin çatrrdadıgj duyabiliyordu ve onun yerine yüzünü buruşturdu. İkinci bir elf kılıcı a ve Şövalye'nin ulaşamayacağı bir yere attı. Gerard ayağa kalkma çalıştı, ama eline basan elf kafasına şiddetli bir biçimde vurdu. Cıera inledi ve sırtının üzerine düştü, bilincini kaybetmişti. "İkisini de yakaladık, Usta," dedi elflerden biri, gölgelere dofc konuşuyordu. "Emirleriniz nedir?" 218 "Kenderi öldürme, Kalindas," dedi karanlıktaki ses, bir insan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


eSiydi, bir erkeğin sesi, sanki bir başlığın alandan konuşuyormuş gibiyj; "Onu canlı istiyorum. Bize bildiklerini anlatmalı." Tas gölgelerin içinde olduğu için adamı göremese de çizmelerinin ^ju yapraklan ve düşmüş dallan ezdiğini duyabiliyordu. Buna karşılık elflerse gecenin havası kadar sessizlerdi. "Ya Kara Şövalye?" diye sordu elf. "Öldürün," dedi insan kayıtsızca. Elf Şövalye'nin boğazına bıçağı dayadı. "Hayır!" dedi Tas. "Bunu yapamazsınız! O gerçekten bir Karanlık- gulp!" "Sessiz ol, kender," dedi Tas'ı tutan elf. Bıçağını kenderin boğazından başına götürdü. "Bir ses daha çıkarırsan senin kulaklanm keserim. Bu senin bize olan yarannı azaltmaz." "Umanm kulaklanmı kesmezsin," dedi Tas, çaresizlik içinde konuşuyordu. "Saçlanmın yüzüme düşmesini engelliyorlar. Ama bunu yapmak zorundaysan, ki sanınm zorundasın. Sadece büyük bir hata yapmak üzeresiniz. Biz Solace'tan geldik, Gerard bir Kara Şövalye değil. O bir Solamniyalı-" "Gerard mı?" dedi aniden karanlıktaki insan. "Elini çek, Kcllevandros! Onu şimdi öldürme. Solace'tan Gerard isimli bir Solamniyalı Şövalye tanıyorum. Bakmama izin ver." Garip ay tekrar doğmuştu. Işığı kesikti, boş ve anlamsız yüzü önünden geçen kara bulutlarla gölgeleniyordu. Tas görünüşe göre bu operasyondan sorumlu olan insanı görmeye çalışıyordu. Kender, yüzü görmek için çok hevesliydi, çünkü bu sesi daha önce duyduğuna dair içinde bir his vardı. Tas'm merakı hayal kınklığıyla sonuçlandı. Kişinin yüzü, pelerin v'e başlığın içinden hiç gözükmüyordu. Gerard'm yanma eğildi. Şövalye'nin başı yana düşmüştü, yüzünü kan kaplamıştı. Nefes alışı düzensizdi. Adam, Şövalye'nin yüzünü inceledi. "Onu da getirin," diye emretti. "Ama, Usta-" Kellevandros adındaki elf karşı çıkmaya başladı. "Onu sonra da öldürebilirsin," dedi adam. Ayağa kalkarak topukarının üzerinde döndü ve ormanın içine geri yürüdü. Elflerden biri ateşi söndürdü. Başka bir elf davetsiz misafirler j^ısmda huysuzlanan atlan, özellikle de Siyahi'yi, yatıştırmaya gitti. ÇUncü bir elf Tas'in ağzına bir tıkaç koydu, Tas'm itiraz edecekmiş gibi üası üzerine bıçağını bir süre kenderi sağ kulağında gezindirdi. Elfler Şövalye'yi kaldırdılar. Ellerini ve ayaklannı deri iplerle 219 bağlayıp ağzına bir tıkaç koydular ve gözlerini de bir bezle bağladvw Baygın haldeki Şövalye'yi atma taşıyıp eyerin üzerine attılar. Siyah' kampa yapılan ani baskınla tetiğe geçmişti, ama şimdi elfm rahatlatıc elinin altında sakinleşmişti. Elfler Gerard'm ellerini ayaklan,,bağladılar, ipi atm karnının altından geçirerek, Şövalye'yi eyerin üzerme güvenli bir şekilde oturttular. Adam, kendere baktı, ama elflerden biri Tas'm kafasına çuval bezi geçirdiği için onu göremedi. Elfler kenderin ayaklarını bağladılar. Güçlü elleri onu kaldırıp eyerin üzerine fırlattı ve Ansalon'un Belası başm^

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


çuvalla gecenin içine taşındı. 14 MASKELİ BALO Ansalon'un Belası utanç ve bir çuval içinde götüriilürken, sadece birkaç mil ötede Qualinost'ta, Güneş Sözcüsü, Qualinesti halkının yöneticisi, bir maskeli balo düzenliyordu. Maskeli balo, elflere göre yeni bir şeydi - damarlannda babası Tanis Yan-elf ten ona geçen bir laneti, insan kanını taşıyan Sözcüleri tarafından getirilmiş bir insan geleneğiydi. Elfler genellikle insanlan küçük gördükleri gibi onlann geleneklerini de küçük görürlerdi, ama 21 yılında Gilthas tarafından tahta çıkışının yirmincı yılını kutlamak için ilan edilen maskeli baloyu kabul etmişlerdi. Her yılın bu gününde Gilthas bir maskeli balo düzenlerdi ve şimdi bu, mevsimin en hareketli olayıydı. Bu önemli olaya davet edilenlere imrenilirdi. Kraliyet Hanedanı' ™n azalan, Hanedan Başlan, Thalas-Enthia -elf Senatosu- ve Oualinesnın gerçek hakimleri, Kara Şövalyeler'in üst düzey yöneticileri davet "misti. Buna ek olarak Elf Senatosu'nun ilk kurucularından olan ve ndi Qualinesti'ye göz kulak olması için Neraka Şövalyeleri tarafından n yargıcı olarak atanan Vali Palthainon'un seçtiği yirmi elf bakiresi de etHydi. Palthainon sözde Gilthas'm danışmanıydı. Başkentte ise ycı bir biçimde 'Kuklacı' olarak tanınıyordu. 221 Genç hükümdar Gilthas henüz evlenmemişti. Tahta varis olaCaı biri yoktu. Gilthas evlilikten özellikle kaçmıyordu, ama henüz bu koni, da kesin kararını verememişti. Evlilik çok zor bir karar, demişti sarav mensuplarına ve üzerinde dikkatle düşünmeden böyle bir şeye gj rişmemeliydi. Ya bir hata yapıp, yanlış kişiyi seçseydi? Tıpkı seçtiği tal ihsiz kadınmki gibi, kendi hayati da mahvolurdu. Aşkın bahsi bil» geçmemişti. Kralın eşine âşık olması beklenmiyordu. Onun evlili& sadece politik çıkarlar üzerine kurulu olacaktı; bu, Qualinesti'deki en seçkin (ve varlıklı) aileler arasından birkaç uygun aday seçmiş olan Vali Palthainon tarafından belirtilmişti. Geçen beş sene içinde her yıl, Palthainon kendi elleriyl e seçtiği yir. mi elf kadınını Güneş Sözcüsü'nün beğenisine sunmuştu. Gilthas onlarla dans etmiş, onlardan hoşlanmaya çalışmış, her birinde iyi özellikler görmüş, ama bir türlü karar verememişti. Vali -tebaası tarafından aşağılayıcı bir biçimde 'kukla kral' olarak adlandırılan- Sözcü'nün hayatının büyük bir kısmını kontrol ediyordu, ama kendine bir eş seçmesi konusunda efendisini zorlayamazdı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Saatler artık gece yansını bir saat geçmişti. Güneş Sözcüsü valinin hatırına yirmi bakireyle de dans etmiş, ama aralarından kimi seçtiğini belirtecek olan ikinci dansı hiçbiriyle yapmamıştı. Kral her danstan sonra koltuğuna geri dönmüş, sıkılmış bir havayla sanki bir sonraki dansı kiminle yapacağını düşünmek onun davetteki bütün neşesini kaçrnyormuş gibi şenlikleri izlemişti. Yirmi bakire gözlerinin ucuyla ona baktılar, her biri kendisinin seçildiğini belirten bir işaret arıyordu. Gilthas yakışıklıydı. İnsan kanı, yüz hatlannda, genellikle erkek elflerde görünmeyen sert hatlı çenesi dışında fazla belli değildi. Genellikle gösterişli olduğu söylenen saçlan, omuzlan hizasmdaydı ve bal rengindeydi. Gözleri büyük ve badem şeklindeydi. Yüzü solgundu; zamanının çoğunu hasta olarak geçirdiği herkes tarafından biliniyordu. Çok seyrek gülerdi, yaşamının kafesteki bir kuşunkinden farksız olduğu bilindiğinden, kimse buna şaşılmıyordu. Ona konuşması için sözcükler ve onları söyleyeceği zamanlar öğretilmişti' Kuşun sessiz olması gerektiğinde kafesi bir örtüyle örtülürdü. Bu yüzden Gilthas'm kararsız, bocalayan, yalnızlığa düşkün ve şur okuyup yazmaktan zevk alan biri olması şaşılacak bir şey değildi- uf senedir uğraştığı bu sanatta inkâr edilemez bir başarı göstennişti. Arkasında oyulmuş bir güneş figürü bulunan ve altınla kaplı, kadim bir i? 1?1" ligin eseri tahtında sıkılgan bir tavırla dansçıları izleyen Gilthas, odasını" sakinliğine ve kafiyelerinin mutluluğuna kavuşmaya can atıyor gibiydi"Majesteleri bu gece olağanüstü neşeli gözüküyor," dedi va 222 P„lthainon. "Gümüşçüler loncasının başkanının en büyük kızma nasıl haktığmI fe* emniz nıi?" "Tam olarak değil," diye karşılık verdi işgalci Neraka ç"Valyeleri'nm lideri Mareşal Medan. "Evet, sizi temin ederim ki, öyle," diye ısrar etti Palthainon. "Onu özleny'e nasıl takip ettiğine bakın." "Majesteleri daha çok yere ya da ayakkabılarına bakıyormuş gibi gözüküyor," dedi Medan. "Eğer taht için bir varis görmek istiyorsanız, palthainon, evliliği bizzat sizin ayarlamanız gerekecek." "Bunu yapardım da," dedi Palthainon, homurdanarak, "ama elf yasaları evliliği sadece aile üyelerinin ayarlayabileceğim belirtiyor ve majestelerinin annesi de inatla kralın kendi kararını vereceği günü bekliyor." "O zaman en iyisi, Majesteleri'nin uzun yaşamasını umut etmeniz, hem de çok uzun," dedi Medan. "Kralla bu kadar yakından ilgilendiğiniz

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve ihtiyaçlarına bu derece gayretle eğildiğiniz sürece de yaşayacağını düşünüyorum, Palthainon," diyerek ekledi Mareşal, "Majesteleri'nin şu anki durumu tamamen sizden ve rahmetli Senatör Rashas'tan kaynaklanıyor; o, sizin izninizi almadan tuvalete bile gidemeyen genç bir adam." "Majesteleri'nin sağlığı naziktir," diye karşılık verdi Palthainon sertçe. "Onu, elf halkının yöneticisi olarak aldığı büyük ve ağır sorumluluklardan uzak tutmak benim görevim. Zavallı genç adam. Telaşlanmasına engel olamıyor. Biliyorsunuz, Mareşal, damarlarındaki insan kanı. Çok zayıf. Ve şimdi eğer izin verirseniz Majesteleri'ne gidip saygılarımı sunacağım." Bir insan olan mareşal hiçbir söz söylemeden eğildi ve kendisine pek uygun düşen bir yırtıcı kuş maskesi takmış vali, genç kralı gagalamak için oradan uzaklaştı. Politik olarak, Medan, Vali Palthainon'u çok faydalı buluyordu. Kişisel olarak ise Palthainon'dan iğreniyordu. Mareşal Alexius Medan elli beş yaşındaydı. Krynn'in Dördüncü Çağını bitirip Beşinci Çağı başlatan Kaos Savaşı'ndan önce, Lord Ariakan önderliğindeki Takhisis Şövalyeleri'ne katılmıştı. Medan yakla?]k otuz yıl önce Qualinesti'ye saldıran birliklerin kumandanıydı, yüalinesti halkını teslim almıştı ve o zamandan beri yönetimdeydi, ^edan'ın idaresi sertti, haşin olması gerektiğinde de haşindi, ama keyfi s e&ği için zalim değildi. Evet, elfler artık çok az kişisel özgürlüğe pplerdi, ama Medan bu yoksunluğu bir zorluk olarak görmüyordu, •la göre, özgürlük kaosa, anarşiye, huzurun bozulmasına yol açabilecek ehl&eli bn kavramdı. 223 Disiplin, düzen ve gurur- bunlar Medan'm tanrılarıydı, şimdi siplin ve gururdan tamamen yoksun Takhisis, ihanet edip kaçmış v" sadık Şövalyelerini aptal durumuna düşürmüştü. Medan Oualinesti'H disiplini ve asayişi sağladı. Şövalyelerinde disiplini ve düzeni sağ] açı Her şeyden de öte, bu özellikleri kendine uyguladı. Medan, Palthainon'un kralın önünde eğilişini nefretle izle* Palthainon'un bu alçakgönüllülüğünün bir gösteriş olduğunu çok iyi k" lerek, arkasını döndü. Neredeyse genç Gilthas'a acıyordu. Dansçılar mareşalin etrafında dolandılar; elfler kuğu, ayı, Ve ormanda yaşayan diğer canlılar gibi giyinmişlerdi. Soytarılar ve palya™. lar rengarenk kıyafetler içindeydiler. Medan protokol gereği maskeli baloya katılıyordu, ama bir maske ya da kostüm giymeyi reddetmişti Medan yıllar önce, Qualinesti'nin sıcak havasına uygun bol, dökümlü elf kıyafetleri edinmişti. Maskeli baloda elf kıyafeti giyen tek kişi olduğu için, bu insan odadaki diğer emerden daha elfmiş gibi görünüyordu. Mareşal sıcak ve gürültülü dans pistini terk edip, bahçenin rahatlatıcı ortamına kaçtı. Yanında hiç muhafız getirmemişti. Medan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şangırdayan zırhlanyla onu takip eden Şövalyelerden hoşlanmıyordu. Güvenliğinden de endişe etmiyordu. Qualinesti halkının ona karşı sevgisi yoktu, ama birçok suikast girişiminden sağ olarak kurtulmuştu. Kendi başının çaresine bakabilirdi, belki de bu konuda Şövalyelerinden bile daha iyiydi. Medan'm son zamanlarda Şövalyelik kurumuna alman adamlara ihtiyacı yoktu, onları disiplinsiz ve hırçın bir hırsızlar sürüsü olarak görüyordu. Gerçeği söylemek gerekirse, Medan elflere kendi adamlara güvendiğinden daha çok güveniyordu. Gece havası sakindi ve gül, gardenya ve portakal çiçekleri kokuyordu. Bülbüller ağaçlarda şarkı söylüyor, çıkardıkları melodiler harp ve kopuz seslerine karışıyordu. Medan müziği tanıdı. Arkasında, Gökler Salonu'nda, güzel elf bakireleri geleneksel bir dansı icra ediyordu. Durdu ve hafifçe döndü, müziğin güzelliğiyle geri dönmek istedi Bakireler Quanisho'yu, Uyanış Gezintisi'ni icra ediyorlardı, bu dansın elf erkeklerini tutkudan deliye döndürdüğü söylenirdi. Medan bunun kral üzerinde bir etkisi olup olmayacağını merak etti. Belki de bir p yazacak kadar duygulanırdı. "Mareşal Medan," dedi bir ses arkasından. Medan döndü. "Sözcümüzün Şerefli Annesi," dedi ve eğildi. Laurana beyaz, yumuşak ve bir kamelya kadar güzel kokan e uzattı. Medan eli aldı ve dudaklarına götürdü. "Haydi canım," dedi Laurana, "biz bizeyiz. Bu tip resmi nı P .. bizim gibi, ehm, nasıl söylesem? Eski düşmanlar arasında görülmein 224

"Saygıdeğer hasımlar diyelim," dedi Medan, gülümseyerek, gjaliçenin elini bıraktı. Mareşal Medan görevinden başka kimseyle evlenmemişti. Aşka • nanrnıyordu, aşkı bir erkeğin zırhında, onu saldınlara hedef yapan bir açıklık olarak görüyordu. Medan, Laurana'ya hayrandı ve ona saygı oyuyordu. Onu, bahçesini bulduğu gibi güzel buluyordu. Onu elf yönelimi denen ustaca örülmüş bir örümcek ağının yapışkan maddeleri arasında yolunu bulmasına yardım eden yararlı biri olarak görüyordu. Onu kullanıyordu ve Laurana'nın da bunun karşılığında onu kullandığının çok iyi farkındaydı. Doyurucu ve doğal bir anlaşmaydı. "İnanın bana, hanımefendi," dedi alçak bir sesle, "bana karşı olan nefretinizi diğer insanların dostluğuna tercih ederim." Manalı bir biçimde, Palthainon'un kralın yanında durup, onun kulağına birşeyîer fısıldadığı saraya dönüp baktı. Laurana onun bakışlarını takip etti. "Sizi anlıyorum, Mareşal," diye karşılık verdi, "tamamıyla kötülüğe hizmet ettiğine inandığım bir teşkilatın temsilcisisiniz. Halkımı köleleştirdiniz. En büyük düşmanımızla, bizi tümüyle yok etme niyetinde olan bir ejderhayla işbirliği yaptınız. Ama yine de, size şu adama güvendiğimden daha çok güveniyorum." Laurana birden döndü. "Bu manzaradan hoşlanmıyorum, bayım. Serada yürümemizde bir sakınca var mı?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Medan ay ışığıyla aydınlatılan bu güzel geceyi Ansalon'daki en büyüleyici ülkede, bu ülkenin en büyüleyici kadınına eşlik ederek geçimıek için oldukça istekliydi. İkili, yıldızları taklit ediyormuş gibi parlayan, ezilmiş mermerden oluşan yola gelene kadar sessizlik içinde yürüdüler. Orkidelerin kokusu havayı dolduruyordu. Kraliyet serası kristalden yapılmış, narin ve kırılgan yapıları Qualinestı nin yumuşak kışlarına bile dayanamayan bitkilerle dolu bir binaydı. Sera saraydan biraz uzaktaydı. Laurana uzun yürüyüş boyunca Wç konuşmadı. Medan da bu huzurlu sessizliği bozma hakkını kendinde görmeyerek sustu. İkili sessizlik içinde ayı, sanki gökyüzünde bir değil de yüzlercesi varmış gibi yansıtan kristal binaya ulaştı. Kristal bir kapıdan içeri girdiler. Onlara hoş geldin dercesine kımıldayan ve hışırdayan çiçeklerin nefesi, havayı ağırlaşnrmışrı. Müziğin ve kahkahaların sesi artık tamamen duyulmaz olmuştu. aurana derin bir nefes aldı, sıcak ve nemli havanın kokusunu içine Çekti. Elini bir orkideye koyup onu ay ışığına doğru çevirdi. 'Mükemmel," dedi Medan, çiçeğe hayran kalarak. "Benim 225 orkidelerim iyiye gidiyor, özellikle de sizin bana verdikleriniz, ama ben bu kadar mükemmel çiçekler yetiştiremiyorum." "Zaman ve sabır," dedi Laurana. "Her şeyde olduğu gibi. Bir^ önceki konuşmamıza devam edecek olursak Mareşal, size neden Palthainon'dan çok saygı duyduğumu söyleyeceğim. Her ne kadar söz, lerinizi duymak bazen benim için çok zor olsa da, siz yürekten konuşu, yorsunuz. Bana hiçbir zaman yalan söylemediniz, yalanın sizin çıkar, larmıza gerçekten daha çok hizmet edeceği zamanlarda bile Palthainon'un sözleri ise ağzından çıkıyor ve yere düşerek karanlığın içinde kayboluyor." Medan bu iltifat karşısında eğildi, ama Qualinesti'yi kontrol altında tutmasına yardımcı olan adam hakkında daha fazla tartışmaya girmeyecekti. Konuyu değiştirdi. "Şenliği erken terk ettiniz, leydim. Umarım rahatsız değilsinizdir," dedi kibarca. "Sıcağa ve gürültüye katlanmak çok güçtü," diye karşılık verdi Laurana. "Biraz sessizlik için bahçeye çıktım." "Yemek yediniz mi?" diye sordu Mareşal. "Yemek ve şarap getirmeleri için birilerini yollayayım mı?" "Hayır, teşekkür ederim, Mareşal. Bugünlerde çok az iştahım var. Eğer göreviniz çağırmıyorsa bana bir süre daha eşlik ederseniz sevinirim." "Bu kadar etkileyici bir arkadaşı, ölüm bile çağrrsa bırakmam," diye karşılık verdi Medan. Laurana ona araladığı kirpiklerin altından bakıp hafifçe gülümsedi. "İnsanlar genelde bu kadar güzel konuşmalarda bulunmaz. Çok uzun zamandır elflerin arasındasmız, Mareşal. Aslına bakarsanız, sizin artık bir insandan çok bir elf olduğunuzu düşünüyorum. Bizim kıyafetlerimizi giyiyorsunuz, dilimizi mükemmel konuşuyorsunuz, bizim müziğimizden ve edebiyatımızdan hoşlanıyorsunuz. Ormanlık alanlarımızı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


korumak için bizim çıkaracağımızdan daha sert yasalar çıkarttınız. Belki de ben yanıldım," dedi Laurana yumuşak bir ses tonuyla. "Belki de fethedilen sizsiniz ve biz de sizi fethedenleriz." "Benimle alay ediyorsunuz, leydim," diye karşılık verdi Medan, "ve çok da haksız olmadığınızı söylediğimde bana güleceksinizQualinesti'ye gelmeden önce doğaya gözlerimi kapamıştım. Bir ağaç. bir kalenin duvarını ya da savaş baltamı yapmaya yarayan bir Şeydl ancak. Zevk aldığım tek müzik savaş davullarının ritmiydi. Okumaktan hoşlandığım tek şey, karargâhtan gelen yazılardı. İtiraf etmeliyi111 ** buraya ilk geldiğimde bir ağaçla saygıyla konuşan ya da kibarca 226 çiçeğe hitap eden bir elf gördüğümde gülmüştüm. Sonra, burada yedi yıl yaşadıktan sonra, bir bahar kendimi bahçemdeki bitkilerin çiçek aç]Tıasını beklerken, hangisinin ilk önce açacağını ve bahçıvanın bir Önceki sene diktiği yeni gülün açıp açmayacağını merak ederken beklerken buldum. Aynı dönemde harpçmm şarkılarını zihnimde duymaya başladım. Kelimeleri öğrenmek için şiir çalışmaya başladım. "Doğrusunu isterseniz, Leydi Lauralanthalasa, ülkenizi gerçekten seviyonım. Bu yüzden," diye ekledi Medan, yüz ifadesi gölgelenerek "ülkenizi ejderhanın gazabından korumak için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Bu yüzden benim yönetimime karşı ayaklanan asileri sert bir şekilde cezalandırmak zorundayım. Beryl sizi ve ülkenizi yok etmek için sadece bir bahane bekliyor. Yanlış yönlendirilmiş asiler direnmekte ısrar edip, kuvvetlerime karşı terör olayları ve sabotaj girişimlerinde bulunarak hepinizin üzerine felaketi getirmek üzere." Medan, Laurana'nm kaç yaşında olduğu hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Belki de yaşı yüzlerle ifade edilebilirdi. Ama Laurana hâlâ Mızrak Savaşı sırasında Kraliçe Takhisis'in güçlerine karşı ışığın ordularını yöneten Altın General olduğu zamanki kadar güzel ve gençti. Medan hâlâ onun savaştaki cesaretinden, ruhları ateşleyip, onları zafere götüren gücünden bahseden yaşlı askerlerle karşılaşıyordu. O zamanlarda Laurana'yı tanımış olmayı isterdi, halbuki o karşı tarafta savaşıyor olacaktı. Onu ejderhanın sırtında, altın saçları ordularının önünde bir bayrak gibi dalgalanırken görebilmiş olmayı isterdi hep. "Benim onuruma güvendiğinizi söylüyorsunuz, hanımefendi," diye devam etti, Laurana'nm elini içtenlikle tutarak. "O zaman gece gündüz Oualinesti'yi korumak için çalıştığımı söylediğimde bana inanmalısınız. Bu asiler benim görevimi kolaylaştırmıyor. Ejderha onların saldırılarını haber alıyor ve onlann meydan okumalanyla Beryl gittikçe daha da sinirlenmeye başlıyor. Zamanını ve parasını neden bu kadar dert açan bir halkı yönetmeye harcadığını merak ediyor. Onu yatıştırmak için elimden geleni yapıyorum, ama sabrını hızla kaybediyor."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bana bunları neden söylüyorsunuz, Mareşal Medan?" diye sordu Laurana. "Bunun benimle ne ilgisi var?" "Madam, eğer bu asiler üzerinde bir etkiniz varsa, lütfen onlan durdurun. Onlara yarattıkları terör olaylarının benim ve benim kuvvetenm üzerinde bir kısım zarar yarattığım, ama uzun vadede, aslında er>di halklarına zarar verdiklerini anlatın." ,.. "Peki size, benim, Ana Kraliçe'nin, asilerle ilgisi olduğunu P^ündüren seY nedir?" diye sordu Laurana. Yanakları kızarmıştı. izleri parlıyordu. 227 Medan ona bir an sessiz bir hayranlıkla baktı, sonra cevap ver* "Diyelim ki, elli yıl önce Mızrak Savaşı boyunca Karanlık Kraliçe \1 onun yardakçılanyla inatla savaşan birinin savaşmaya son vermesini pej. inandırıcı bulmuyorum." "Yanılıyorsunuz, Mareşal," diye itiraz etti Laurana. "Ben yaşlrylrr, bu tür olaylar için çok yaşlı. Hayır, bayım," -Medan'm konuşmasına engel oldu- "Ne söyleyeceğinizi biliyorum. Benim ilk dansını yapan bir bakire kadar genç göründüğümü söyleyeceksiniz. Güzel iltifatlarınızı onları duymayı arzu edenlere saklayın. Ben etmiyorum. Benim savaşmak için, meydan okumak için yüreğim yok. Kalbim sevgili kocam Tanis'in gömülü olduğu mezarda. Şimdi benim tek ilgilendiğim şey ailem. Oğlumun mutlu bir evlilik yaptığını gönnek, torunlarımı kucağıma almak istiyorum. Ülkemizin banş içinde olmasını istiyorum ve bu yüzden ejderhaya haraç ödemeye razıyım." Medan ona şüpheyle baktı. Sesinde gerçeği duydu, ama Laurana ona bütün gerçeği anlatmıyordu. Laurana savaşı takip eden yıllarda diplomatlık konusunda profesyonelleşmişti. İnsanlara, duymak istedikleri şeyleri söyleyerek onları kendi istediği şeye inanmalarını sağlayacak şekilde etkilemeye alışmıştı. Yine de, onun söylediklerinden açıkça şüphe etmek çok saygısız bir davranış olurdu. Ve eğer Laurana bu konuda ciddiyse, Medan ona acıyacaktı. Kraliçenin üzerine titrediği oğlu yemek için çilek mi, yoksa yaban mersini mi yiyeceğine saatlerce karar veremeyen omurgasız bir denizanasıydı. Gilthas hiçbir zaman biriyle evlenmek gibi önemli bir karan veremeyecekmiş gibi gözüküyordu. Tabii, biri onun için bir gelin seçmedikçe. Laurana başını çevirdi, ancak badem gözlerinde biriken yaşlan Medan'm görmesine engel olamamıştı. Medan konuyu tekrar orkidelere getirdi. O da bahçesinde orkide yetiştirmeye çalışıyor ama bu konuda pek başanlı olamıyordu. Laurana sakinliğini tekrar kazanana kadar, orkideler hakkında uzun bir süre konuşmaya devam etti. Laurana gözlerine hızla dokunduktan sonra tekrar kontrolünü kazanmıştı. Medan'a orkideler konusunda usta olan kendi bahçıvanını tavsiye etti. Medan öneriyi memnuniyetle karşıladı. İkili güçlü kökler ve solgun çiçekler hakkında konuşmaya devam ederek, serada bir saat daha geçirdiler. "Saygıdeğer annem nerede, Palthainon?" diye sordu Güneş Sözcüsü Gilthas. "Son yanm saattir onu görmedim." Kral, ona gerçekten yakışan yeşil ve kahverengi tonlanndan oluş bir elf kolcu kostümü giymişti. Her ne kadar çok az elf kolcusu gof

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


228 başında kaliteli ipekten yapılmış pantolon ve gömlekler, altınla işlenmi deri yelekler ve uyumlu çizmeler giyse de, Gilthas oldukça etkileyici görünüyordu. Elinde bir şarap kadehi tutuyordu, ama şarabı sadece kibarlık olsun diye yudumluyordu. Şarap başım ağrıtırdı, bunu herkes biliyordu. "Annenizin bahçede yürüyüş yaptığından eminim, Majesteleri'" jedi Kraliyet Evi'nden gelip gidenleri gözünden kaçırmayan Vali palthainon. "Temiz hava almaya ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Ona bakması için birini göndermemi ister misiniz? Majesteleri pek iyi görünmüyor." "İyi değilim," dedi Gilthas. "Nazik önerin için teşekkür ederim Palthainon, ama onu rahatsız etmeyelim." Gilthas'm bakışları gölgelendi, dans eden kalabalığa üzüntüyle ve arzulu bir kıskançlıkla baktı "Odama çekilirsem kimse gücenir mi sence?" diye sordu kısık sesle "Belki de bir dans Majesteleri'ni neşelendirir," dedi Palthainon "Bakın, Amiara size ne kadar da tatlı gülümsüyor." Vali fısıldamak için krala doğru eğildi. "Babası Qualinesti'deki elflerin en zenginlerinden biri. Gümüşçü, biliyorsunuz. Amiara da oldukça çekici-" "Evet, öyle," dedi Gilthas ilgisizce. "Ama kendimi dans edecek kadar iyi hissetmiyorum. Bitkinim ve midem bulanıyor. Odama cekilsem iyi olur." "Elbette, Majesteleri gerçekten iyi değillerse," dedi Palthainon isteksizce. Medan haklıydı. Kralın omurgasını ele geçirmiş olan vali genç adamı elleri ve dizleri üzerinde emeklemekle suçlayamazdı' "Majesteleri yarın yatağında dinlenmeli. Devlet işleriyle ben ikil«' lirim " 611C~ nınm "Teşekkür ederim, Palthainon," dedi Gilthas kısık bir sesle. "Eğer bana ihtiyaç yoksa, bütün günü yeni şiirimin on ikinci kıtası üzerinde çalışarak geçireceğim." Gilthas ayağa kalktı. Müzik birden durdu. Dansçıların dönüşleri yanda kesildi. Elf erkekler eğildi, elf kadınları reverans yaptı. Elf bakireleri beklenti içinde baktılar. Gilthas onların görüntüsünden sıkılmışa benziyordu. Başını öne eğerek podyumdan indi ve odasına giden kapıya doğru hızla yürümeye başladı. Özel hizmetkârı ona eşlik diyordu, kralın önünde yürüyüp elinde tuttuğu kandille yolu aydmlatısyordn cif U.,İ.J—i—? basl ıtj Elf bakireleri omuzlarını silkip yeni eşler aramak i'çin as] r dev etraflarma bakınmaya başladılar. Müzik tekrar başladı. Dans Vali Palthainon alçak sesle sövüp sayarak içkilerin bulundum lds<ıya doğru yürüdü. 8 229 Gilthas odayı terk etmeden önce arkasına baktı ve kendi kendin» güldü. Sonra döndü ve sarayının karanlık koridorlarını aydınlatan kandil ışığını takip etti. Burada hiçbir saray adamı ona dalkavukluk etmiyordu günün birinde başkasının kuklanın iplerini ele geçirebileceğinden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


korkan Palthainon'dan izin almadan buraya kimse giremiyordu. Tüm girişlerde Kagonesti muhafızlar vardı. Müzikten, ışıklardan, çınlayan kahkahalardan ve fisıltılı konuşmalardan kurtulan Gilthas, iyi korunan koridorlardan yürürken rahat bir nefes aldı. Güneş Sözcüsü'nün yeni yapılan sarayı, canlı ağaçların büyüyle tavan ve duvarlara dönüştürüldüğü, büyük ve havadar bir yapıydı. Çiçek ve bitkilerden yapılmış duvar halıları, günün açan çiçeklerine bağlı olarak değişen sanat eserleri oluşturuyordu. Sarayın dans odası ve dinleyici salonlarının da içinde bulunduğu bazı odalar mermerden yapılmıştı. Özel odaların çoğu ve koridorlar boyunca uzanan ağaç gövdeleri mis kokulu çiçeklerle donatılmıştı. Saray, Qualinesti halkı arasında mucizevi bir şey olarak kabul ediliyordu. Gilthas zemindeki bütün ağaçların büyüdükleri şekilde kullanılmaları konusunda ısrar etmişti. Hiçbir ağaçbükücüye, onları bir merdiven haline dönüştürmek ya da saraya daha çok ışık sağlamak için dallarını değiştirme izni vermemişti. Gilthas'm niyeti ağaçlara duyduğu saygıyı göstermekti ve görünüşe göre bundan memnun olan ağaçlar büyüyüp serpildiler. Bununla beraber sonuç, saraya yeni gelenlerin çıkışı bulmak için saatlerce uğraştıkları düzensiz bir yaprak labirentiydi. Kral konuşmadan başı önde, elleri arkasında yürüdü. Sarayın koridorlarında sık sık bu şekilde dolaşmasına alışılmıştı. Kralın bu zamanlarda bir kafiye ya da bir dörtlüğün vezni üzerinde çalıştığı bilinirdi. Hizmetkârlar onu rahatsız etmemeleri gerektiğini bilirlerdi. Yanından geçenler başlarım eğip hiçbir şey söylemezlerdi. Saray bu gece sessizdi. Dans müziği duyulabiliyordu, ama yürüdükleri koridorun tavanını oluşturan kalın yaprakların hafif hışırtısıyla boğuluyordu. Kral başını kaldırarak etrafa baktı. Kimseyi görmeyince hizmetkârına bir adım daha yaklaştı. "Planchet," dedi Gilthas kısık bir ses tonuyla, sadece birkaç elfin konuştuğu insan dilinde konuşuyordu, "Mareşal Medan nerede? Gali"8 onu bahçeye giderken gördüm," "Evet, gitti, Majesteleri," diye cevap verdi hizmetkârı, aynı diWe yumuşak ve alçak bir ses tonuyla konuşuyordu, birinin onları ınl olmasından şüphelenerek, krala bakmak için dönmedi. Palthainon casusları her yerdeydi. »,"Bu büyük bir şanssızlık," dedi Gilthas, kaşlarını çatarak." *a 230 oralardaysa?" "Anneniz bunu fark etti ve onu hemen takip etmeye başladı, Majesteleri. Kraliçe onu oyalayacaktır." "Haklısın," dedi Gilthas, güvendiği çok az kişinin gördüğü bir gülümsemeyle. "Medan bu gece bizi rahatsız etmeyecek. Her şey hazır o"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


m"Bir günlük yolculuk için gerekli olan her şeyi toparladım, Majesteleri. Sırt çantası mağarada saklı." "Peki, ya Kerian? Benimle nerede bulaşacağım biliyor mu?" "Evet, Majesteleri. Mesajı her zamanki yere bıraktım. Kontrol etmeye gittiğim zaman yerinde yoktu. Yerine kırmızı bir gül bırakılmıştı." "İyi iş basardın, Planchet, her zamanki gibi," dedi Gilthas. "Sensiz ne yapardım, bilemiyorum. Bu arada o gülü istiyorum." "Gül Majesteleri'nin sırt çantasının yanında," dedi Planchet. İkili konuşmayı kesti. Sözcü'nün özel odalarına gelmişlerdi. Kral'm görünüşte muhafızları, gerçekte gardiyanları olan Kagonesti muhafizlan, Majesteleri yaklaştığında onu selamladılar. Gilthas onlara aldırış etmedi. Muhafızlar Palthainon'un emrinde çalışıyor, kralın yaptığı her hareketi valiye iletiyorlardı. Hizmetkârlar Majesteleri'nin soyunmasına ve yatmaya hazırlanmasına yardım etmek için yatak odasında bekliyorlardı. "Majesteleri kendisini iyi hissetmiyor," dedi Planchet hizmetkârlara ve elindeki büyük mumu masanın üzerine koydu. "Onunla ben ilgileneceğim. Siz gidin." Solgun ve bitkin gözüken Gilthas dantel mendiliyle dudaklarına dokundu, ve çizmelerini bile çıkartmadan hemen yatağına uzandı. Planchet onun için her şeyi ayarladı. Kral'm hasta tabiatını ve yalnız kalma isteğini bilen hizmetkârlar bu yorucu balodan sonra başka bir şey beklemedikleri için şaşılmadılar. Eğildiler ve odayı terk ettiler. "Kimse Majestelerimi rahatsız etmesin," dedi Planchet, kapıyı kapattı ve kilitledi. Muhafızların da anahtarları vardı, ama şimdi onları Çok nadir kullanıyorlardı. Eskiden sık sık genç kralı kontrol ederlerdi. Unu her zaman olması gerektiği gibi ya yatağında hasta yatarken ya da ™*ğıt kaleminin üzerinde hayal kurarken bulurlardı, bu yüzden en sonuna bu kontrollerinden vazgeçmişlerdi. Planchet bir süre kapıyı dinledi, muhafizlann rahatlayıp uzun ve sıkıcı * atler boyu vakit geçirmek için oynadıkları şans oyunlarına geri dönmeleriekledi. Sonra odayı geçerek balkona açılan kapılan araladı ve geceye 231 "Evet, Majesteleri. Yatağınızda sizin yerinizi alacak olan yastıklar hazır. Sizin odada olduğunuz^zlenimini uyandıracağım. Kimsenin sizi ziyaret etmesine izin vermeyeceğim." "Çok güzel. Palthainon konusunda endişelenmene gerek yok. Bir sonraki sabaha kadar ortalarda gözükmez. Önemli belgelerin altına benim ismimi yazıp mührümü basmakla oldukça meşgul olacak." Gilthas balkonun korkuluğunun yanında durdu. Planchet korkuluğa sıkıca bağladığı bir ipi aşağı sarkıttı. "İyi yolculuklar, Majesteleri. Ne zaman döneceksiniz?" "Her şey yolunda giderse, Planchet, yarın akşam gece yansı bura-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da olacağım." "Her şey yolunda gidecek," dedi elf. Gilthas'tan birkaç yaş büyüktü, Laurana tarafından oğluna hizmet etmesi için özel olarak seçilmişti. Vali Palthainon da bu kararı onaylamıştı. Ama Vali Planchet'm geçmişini inceleseydi, kara elf Porthios'a yıllarca sadakatle hizmet ettiğim görseydi bunu yapmazdı. "Kader Majesteleri'nin üzerine gülüyor." Gilthas bahçeye bakıyor, herhangi bir hareket var mı diye etrafı kolluyordu. Hızla arkasına baktı. "Bu söze itiraz ettiğim zamanlar oldu, Planchet. Dünyadaki en şanssız kişinin ben olduğuma inanıyordum, kibrimin tuzağına düşmüş, korkuma tutsak olmuş olduğumu sanıyordum. Ölümü bir kaçış olarak gördüğüm zamanlar oldu." Elini düşünmeden uzatıp, hizmetkârının elini tuttu. "Sen beni, gözümü aynadan ayırmaya zorladm, Planchet. Sen beni kendi yansımama bakmayı bırakıp, dönüp dünyaya bakmaya zorladm. Bunu yapüğım zaman halkımın acı çektiğim, kara çizmelerin alünda ezildiğini, kara kanatların gölgesi altında yaşadığım, umutsuz ve korkunç bir geleceği beklediklerini gördüm." "Artık umutsuz yaşamayacaklar," dedi Planchet, kibarca elim gen çekti, kralın saygısı karşısında mahcup olmuştu. "Majesteleri'nin plaffl başarılı olacak." , Gilthas içini çekti. "Öyle olmasını umut edelim. Kaderin benoen başka kişilere de gülmesini umut edelim. Onun halkımız uzenne gülmesini umut edelim." ? Gilthas çevik bir biçimde ipten aşağı indi ve hafifçe bahçe ze nine düştü. Kral gecenin içinde kaybolana kadar Planchet onu balk0" izledi. Sonra balkona açılan kapılan kapadı ve yatağa doğru yürudu. tıklan yerleştirdi ve bakanlann altında birinin yattığını zannedece gibi yatak örtüsünü üstlerine örttü. . ^ ^ "Ve şimdi, Majesteleri," dedi Planchet yüksek sesle, eline KV^ bir harp alarak, ellerini üzennde dolaştırmaya başladı, "uyku ha girin, ben de sizi uyutmak için hafif bir müzik çalacağım." 232 15 TASSLEHOFF TA KENDİSİ Acı ve büyük bir rahatsızlık içinde olmasına rağmen Sör Gerard olaylann gidişatından memnundu. Elfin darbesinden sonra başı şiddetle agnyordu. Atma bağlanmıştı, eyerden baş aşağı sarkıyordu. Kan başına hücum ediyor, göğüs zırhı kamına batıyor ve nefes almasını zorlaştırıyor, deri ipler etini kesiyordu ve ayakları uyuşmuştu. Onu esir alanlann kim olduğunu bilmiyordu, karanlıkta onlan görememişti ve şimdi gözü de bağlandığı için hiçbir şey göremiyordu. Onu az kaldı öldüreceklerdi. Yaşamasını kendere borçluydu. Evet, işler planlandığı gibi gidiyordu. Hatırı sayılır uzunlukta bir yol kat ettiler. Yolculuk Gerard'a sanki yıllardır yollardaymış, Krynn'in etrafını altı kez dolaşmışlarmış gibi gelmişti, sanki hiç bitmeyecekti. Kenderin ne durumda olduğunu kesine b'lmiyordu, ama arkasında bir yerden gelen öfkeli cıyaklamalara Yanarak Gerard, Tasslehoffun nispeten iyi olduğuna kanaat getirdi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


erard ya uyuklamış ya da kendinden geçmiş olmalıydı, çünkü atı duranda aniden uyanmıştı. Gerard'm lider olduğunu düşündüğü insan konuşuyordu. Adam *<! m anlamadığı Elf lisanında konuşuyordu. Görünüşe bakılırsa 233 gidecekleri yere varmışlardı, çünkü elfler onu eyerde tutan bağıa^ gevşetiyorlardı. Elflerden biri onu göğüs zırhının arkasından tutup, at] sırtından çekti ve yere fırlattı. "Kalk, domuz!" dedi elf sertçe. "Seni taşımayacağız." gu. Şövalye'nin gözündeki bağı çıkarttı. "Oradaki mağaraya. Çabuk." Gece boyunca yolculuk etmişlerdi. Şimdi gökyüzü şafağln gelişiyle pembe bir renge dönüşüyordu. Gerard, ortalıkta bir mağara görmedi, gördüğü tek şey sık ve aşılamaz bir ormandı. Sonra elflerden biri yeşil ağaççıklardan oluşan bir çiti hareket ettirdi. Taş bir duvarm içinde bir mağara belirdi. Elf ağaçlardan oluşan perdeyi kenara çekti, Gerard ayağa kalkarak ilerledi. Gökyüzü gittikçe aydınlanıyordu rengi şimdi turuncu ve deniz mavişiydi. Gerard arkadaşını aramak için etrafa bakındı, kenderin ayaklarının midillinin üzerinde, çuval bezinin altından çıkmış olduğunu gördü. İnsan lider mağaranın girişinde duruyor, etrafı gözlüyordu. Pelerini ve başlığı vardı, ama Gerard pelerinin altodan büyücülerin giydiği siyah cübbenin görüntüsünü yakalayabilmişti. Şövalye zaman geçtikçe planının yolunda gittiğinden daha da emin oluyordu. Şimdi, sadece efler onu öldürmeden önce kendini tamtabilmeyi umut ediyordu. Mağara ormanlık alandaki küçük bir tepede bulunuyordu. Gerard ıssız bir yerde değil de topluma yakın bir yerlerde oldukları izlenimine kapıldı. Elflerin evlerinin pencereleri etrafına dikmekte hoşlandıklan, rüzgârın nefesi dokundukça melodik sesler çıkaran çan çiçeklerinin sesini sabah esintisiyle duydu. Aynı zamanda taze pişirilmiş ekmeğin kokusunu da duyabiliyordu. Doğan güneşe doğru baktığında, gece boyunca baüya ilerlediklerini anladı. Qualinost şehrinde olmasa bile, ona çok yakınlardı. İnsan mağaraya girdi. Biri çuvalın içinde kıvranan kenderi taşıyan, diğeri de elindeki kılıçla Gerard'ı dürten iki elf de onun arkasından mağaraya girdiler. Onlarla birlikte olan diğer elfler mağara girmediler, midilliyi ve Şövalye'nin atını da yanlarına alarak ormanın içinde kayboldular. Gerard mağaraya girmeden önce bir an tereddüt etti. Elf "nl1 arkadan ittirdi ve Şövalye öne sendeledi. Karanlık ve dar koridor, hoş kokulu bir yağ kasesinden çil* alevlerle aydınlatılmış küçük bir odaya açıldı. Kenderi taşıyan elf, Çuvj* yere bıraktı; içindeki kender de kıvranmaya ve cıyaklamaya başladıçuvala ayağıyla vurdu, kendere sessiz olmasını, onu zamanı geldıgj çıkaracaklarını ama bunun için uslu durması gerektiğini soy Gerard'a muhafızlık eden elf ise, onu tekrar dürttü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Dizlerinin üzerine çök, domuz," dedi elf. 234 Gerard dizleri üzerine çöktü ve başını kaldırdı. Şimdi adamın yüzünü görebiliyordu Pelerin içindeki adam, Gerard'a acımasızca baktı. "Palin Majere," dedi Gerard rahatlamış bir şekilde içini çekti. "Sizi bulmak için çok uzun yoldan geldim." Palin meşaleyi yaklaştırdı. "Gerard uth Mondar. Sen olduğunu anlamıştım. Ama sen ne zamandan beri Neraka Şövalyesisin? Bunu açıklasan iyi olacak, hem de çok çabuk." Kaşlarım çattı. "Bildiğin gibi, bu uğursuz Şövalyelik kurumuna karşı hiç sevgim yoktur." "Evet, efendim." Gerard elflere kuşkuyla baktı. "İnsan dilini konuşuyorlar mı, efendim?" "Evet, Cüce Dili ve Ortak Lisanı da," diye karşılık verdi Palin. "Onlara her dilde seni öldürmelerini emredebilirim. Tekrar söylüyorum, açıklamanı yap. Bir dakikan var." "Peki, efendim," diye cevap verdi Gerard. "Bu zırhı kendi isteğimle değil, mecbur olduğum için giydim. Size önemli haberler getirdim, Qualinesti'de olduğunuzu kız kardeşiniz Laura'dan öğrendim; size güven içinde ulaşabilmek için kendimi düşmanlardan biriymiş gibi gizledim." "Ne haberi?" diye sordu Palin. Karanlık başlığı çıkarmamıştı, gölgelerin içinden konuşuyordu. Gerard onun yüzünü göremiyordu. Ses tonu derin, sert ve soğuktu. Gerard son günlerde Solace'taki insanların Palin Majere hakkında söylediklerini düşündü. Palin, Akademi yok edildikten sonra değişmişti. Değişmişti ve bu iyi anlamda bir değişim değildi. Güneşle aydınlanan bir yol yerine karanlık bir patikada yürümeyi tercih etmişti, tıpkı amcası Raistlin'in ondan önce yürüdüğü gibi. "Efendim," dedi Gerard, "saygıdeğer babanız öldü." Palin hiçbir şey söylemedi. İfadesi değişmedi. "Acı çekmedi," dedi Şövalye hemen Palin'i rahatlatmak için. 'Olürn babanızı hızla aldı. Hanın kapısından çıktı, güneşin batışına baktı, annenizin adım söyledi, elini kalbine götürdü ve düştü. Öldüğü zaman onun yanındaydım. Acı değil, huzur içindeydi. Cenaze törenini blr sonraki gün yaptık. Annenizin yanma gömüldü." "Bir şey söyledi mi?" dedi Palin en sonunda. 'Benden bir istekte bulundu, bunu size zamanı gelince söyleyeceğim." »alin, Gerard'a uzun süre sessizce baktı. Sonra, "Solace'ta her şey yolunda mı?" diye sordu. Etendim?" Gerard şaşırmış, sersemlemişti. vuvahn içindeki kender uğuldadı, ama kimse ona aldırış etmedi. 235 "Duymadınız mı-?" diye söze başladı Gerard. "Babam öldü, duydum," diye karşılık verdi Palin. Başlığını arkaya itti, Gerard'a değişmeyen bir ifadeyle baktı. "O yaşlı bir adamdı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Annem' özledi. Ölüm hayatın bir parçası. Bazüanna göre," -sesi sertleşti"en iyj kısmı." Gerard gözünü dikip baktı. Palin Majere'i en son birkaç ay önce annesi Tika'nın cenaze törenine katıldığında görmüştü. Palin, Solace'tâ uzun kalmamıştı. Kadim büyülü eşyalar aramak için neredeyse hemen oradan ayrılmıştı. Akademi yok edildikten sonra Solace, Palin için artık hiç bir şey ifade etmiyordu. İnsanlar, bütün dünyaya yayılan büyücülerin güçlerini kaybettiği söylentisinin Palin için de geçerli olduğunu düşünüyorlardı. Görünüşe göre, diye fisıldaşıyorlardı, hayatın artık Palin için bir anlamı yoktu. Mutlu bir evliliği yoktu. Özellikle Dördüncü Çağ'dan kalan bir sihirli nesneyi ele geçirmek söz konusu olduğunda Palin gözü kara, hiçbir şey yapmaktan çekinmeyen, hayatını hiçe sayan biri olup çıkıveriyordu. Bu çağdan kalan eşyalar güçlerini kaybetmemişlerdi ve bu güç yetenekli büyücüler tarafından kullanılabilirdi. Gerard, Palin'in cenazede hiç de iyi gözükmediğini düşünmüştü. Yolculuk büyücünün sağlığını düzeltmek yönünde hiçbir fayda sağlamamıştı. Tersine, daha sıska, daha solgun, tavırları daha aksi, bakışları daha sinsi ve güvensiz hale gelmişti. Gerard, Palin hakkında oldukça şey biliyordu. Caramon hayatta kalan tek oğlu hakkında konuşmaktan hoşlanırdı ve hemen her kahvaltının ana konusunu çoğunlukla Palin oluştururdu. Caramon ve Tika'nın en küçük oğlu olan Palin Majere, tannlar büyülerini de yanlarına alarak, Krynn'i terk ettiklerinde umut vaat eden genç bir büyücüydü. Tanrısal büyünün yok olmasıyla acı çeken Palin akranı olan diğer büyücülerin yaptığı gibi her şeyden vazgeçmemişti Dünyanın kendisinde varolduğuna inandığı vahşi büyüyü kullanmayı öğrenmek için bütün Ansalon'daki büyücüleri bir araya toplamıştı. Bu büyü, tannlar gelmeden önce de dünyanın bir parçasıydı, işte bu yüzden Palin tannlar dünyayı terk ettiklerinde de bu büyünün dünyada kalacağını varsayıyordu. Çabalan başanlı oldu. Solace'ta büyü öğrenin6 merkezi olan Büyücülük Akademisi'ni kurdu. Akademi zaman a büyüdü, zenginleşti. Palin yeteneklerini büyük ejderhalarla savaşm için kullandı ve Abanasinia çevresinde bir kahraman olarak ün saldı. Sonra hayatının kilimi sökülmeye başladı. ,tf Yabani büyüye karşı çok duyarlı olan, onu en iyi kullai>an. arasında başı çeken Palin gücünün giderek azaldığını fark etti. Pal1 ,. önce bunu ilerleyen yaşının belirtileri olarak yorumladı. Ne de olsa ı 236 İli yaşını geçmişti. Ama sonra öğrencileri de bu tıp sorunlardan yakmaya başladılar. Gençler bile büyü yapmakta artık çok zorlanıyorlardı, görünüşe göre bunda yaşın bir etkisi yoktu. Büyüler hâlâ çalışıyordu, ama büyüyü yapan kişinin çok fazla çaba

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


göstermesi gerekiyordu. Palin bir keresinde bunu yanan bir mumun üzerine kavanoz koymaya benzetmişti. Mum kavanozun içinde hava kaldığı müddetçe yanacaktı. Hava bittiğinde, alev titreyecek ve sonra sönecekti. Bazılarının dediği gibi, büyü sınırlı mıydı? Çöldeki bir havuz gibi kuruyabilir miydi? Palin böyle olduğunu düşünmüyordu. Büyü oradaydı. Onu hissedebiliyor, görebiliyordu. Ama sanki çöldeki havuz, büyük bir kalabalık tarafından kurutulmaktaydı. Kim ya da ne büyüyü azaltıyordu? Palin büyük ejderhalardan şüphelendi. Ama büyük yeşil ejderha Beryl, daha tehditkar, daha saldırgan bir hale gelip, ordularını daha fazla bölgeyi ele geçirmek için yolladığında Palin bu düşüncesinden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Qualinesti'nin casusları Beryl'in bunu sihirli güçlerinin azaldığını hissettiği için yaptığını bildirdiler. Beryl uzun zaman boyunca Wayreth'teki Yüksek Büyücülük Kulesi'ni aramıştı. Sihirli orman Kule'yi ondan ve Diken Şövalyeleri'nden saklı tutuyordu. Beryl'in Kule'ye ve onun sihrine olan ihtiyacı artmıştı. Kuzeni Malys'in öfkesini üzerine çekmekten kaçınarak, öfkeyle ve huzursuz bir şekilde Abanasinia'daki egemenliğini mümkün olduğunca genişletti. Neraka Şövalyeleri'nin sihir kullanan kolu olan Diken Şövalyeleri de sihirli güçlerinin azaldığını hissediyorlardı. Onlar da Palin'i ve Büyücülük Kulesi'nin büyücülerini suçladılar. Akademiye bir baskın yaptılar ve Beryl'in yardakçıları yapıyı yok ederken, onlar da Palin'i kaçırdılar. Aylar süren 'sorgulama' sonucunda Gri Cübbeliler, Palin'i serbest bıraktılar. Caramon oğlunun maruz kaldığı işkencelerin ayrıntısına inmek istememişti ve Gerard da bu konuda ona baskı yapmadı. Solace'm ekinleri ise bu konu hakkında uzun uzadıya tartıştılar. Onlara göre, düşman sadece Palin Majere'in parmaklarını bükmekle kalmamış, onun mhnnu da bükmüştü. Palin'in yüzü yorgundu, yanakları çökmüştü, gözlerinin altında az yumuş olmasından kaynaklanabilecek morluklar vardı. Yüzündeki sıklıkların sayısı azdı; güzel kemikleri üzerine gerilmiş gergin bir m ' Var(h- Ağzının etrafında gülerken ortaya çıkan çizgiler, kullanılmadın Sn ^ °'maya başlamıştı. Kumral saçları tamamen kırlaşmıştı. Bir ar esnek ve narin olan el parmaklan şimdi bükülmüş, zalim bir 237 şekilde deforme olmuştu. "İplerini çözün," diye emretti Palin elflere. "O iddia ettiği g1Dj ^. Solamniya Şövalyesi." İki elf kuşkuluydu; söylenildiği gibi yaptılar, ama gözler».Şövalye'nin üzerinden ayırmadılar. Gerard ayağa kalkarak kollar», esnetti, ağrıyan kaslarım hareket ettirdi. "Demek bütün bu yolu kendini gizleyerek, bana bu haberler getirmek için hayatını tehlikeye atarak geldin," dedi Palin. "J^r etmeliyim ki, bir kendere neden ihtiyaç duyduğunu anlayamıyorum Tabii, eğer bu kenderin çok güçlü bir sihirli nesne çaldığı hakkında duy-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duğum hikâye doğru değilse. Şu kendere bir bakalım." Palin kenderin sanlı olduğu çuvalın yanma eğildi. Ellerini uzatarak çuvalın düğümlerini açmaya çalıştı, ama deforme olmuş parmaklan başarılı olamıyordu. Gerard büyücünün parmaklarına baktı ve hemen gözlerini başka yöne çevirdi, ona açıyormuş gibi görünmek istemiyordu "Manzara seni üzüyor mu?" diye sordu Palin küçümsemeyle. Ayağa kalktı, ellerini cübbesinin kollarıyla örttü. "Seni endişelendirmemeye dikkat edeceğim." "Beni gerçekten üzüyor," dedi Gerard alçak bir ses tonuyla. "İyi bir adamın sizin gibi acı çekmesi beni üzüyor." "Acı çektim, evet! Üç ay boyunca Diken Şövalyelerimin tutsağıydım. Üç ay! Ve bana işkence etmedikleri tek bir gün bile olmadı. Neden olduğunu biliyor musun? Ne istediklerini biliyor musun? Sihirli güçlerinin neden azaldığını bilmek istiyorlardı! Bunun benimle bir ilgisi olduğunu düşünüyorlardı!" Palin acı bir kahkaha attı. "Ve neden gitmeme izin verdiklerini bilmek istiyor musun? Çünkü benim tehdit teşkil etmediğimi anladılar! Onlara zarar vermek ya da engel olmak için hiçbir şey yapamayacak zavallı bir ihtiyar olduğumu anladılar." "Sizi öldürebilirlerdi, efendim," dedi Gerard. "Bunu yapsalardı çok daha iyi olurdu," diye karşılık verdi Palin. İkili sessizdi. Gerard yere bakıyordu. Kender bile ses çıkartmıyor" du. Kımıldamayı da kesmişti. Palin yumuşak bir nefes aldı. Kırık elini uzatarak, Gerard m kolu na dokundu. "Beni bağışla, Sör Şövalye," dedi kısık sesle. "Söyledikleri» aldırış etme. Bu günlerde çok çabuk kırılıyorum. Ve hâlâ sana ba hakkında getirdiğin haberler için teşekkür etmedim. Sana çok te^ ederim. Ölümü için üzgünüm, ama onun için acı çekemem. De ' gibi, çok daha iyi bir yere gitti. u* "Şimdi de," diyerek ekledi Palin, Şövalye'ye kurnazca bir 238 tarak, "Seni bu kadar yol getiren şeyin sadece üzücü haberler jmadığrm düşünmeye başlıyorum. Bu şekilde gizlenmen seni büyük hlikey6 atıyor, Gerard. Eğer Kara Şövalyeler gerçeği anlasalardı, henim maruz kaldığımdan daha büyük işkenceler çekecek ve sonra da idam edilecektin." palin'in dudakları acı bir gülümsemeyle şekil değiştirdi. "Benim ?cin başka ne haberlerin var? İyi haberler olamaz. Hiç kimse bana iyi haberler getinnek için hayatını riske atmaz. Ve beni bulacağını nereden inliyordun?" "Ben sizi bulmadım, efendim," dedi Gerard. "Siz beni buldunuz." Palin ilk önce şaşırmış gözüktü, sonra başını salladı. "Ah, anlıyorum- Bir zamanlar Amcam Raistlin'e ait olduğu söylenen şu eşyaya ait söylenti. Bunun benim ilgimi çekeceğini biliyordun." "Öyle olacağını umut ettim, efendim," dedi Gerard. "Köprüde görevli olan elfın direniş hareketinin bir parçası olduğunu ya da köprünün kendisinin sizler tarafından gözetim altında tutulduğunu tahmin ettim. Majere adıyla birlikte anılan bir eşya haberinin size ulaşacağına inandım." "Elflere güvenerek hayatını büyük bir tehlikeye attın. Gördüğün gibi senin türünü gözünü kırpmadan öldürmeye can atanları var."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gerard, yanlış duymadıysa adlan Kalindas ve Kelevandros olan iki elfe baktı. Gözlerini bir kez bile onun üzerinden ayırmamışlardı, elleri de kılıçlarının kabzalarında duruyordu. "Bunun farkındayım, efendim," dedi Gerard. "Ama bu size ulaşmak için tek yolmuş gibi gözüktü." "O halde ortada bir nesne yok?" dedi Palin ve hayal kırıklığıyla ekledi. "Her şey bir dalavereydi." "Aksine, efendim, bir nesne var. Bu, geliş nedenimin bir parçası." O anda, kenderin cırlaması artmaya, daha ısrarcı olmaya başladı. Ayaklarını yere vurmaya başladı, sonra çuvalın içinde deli gibi yuvarlandı. v "Merhamet için, şunu susturun," diye emretti Palin nefretle. Sığlıkları Qualinesti'deki bütün Kara Şövalyeleri buraya toplayacak. Jnu içeri taşıym." Onu çuvalın içinde bırakmalıyız, Efendim," dedi Kalindas. un tekrar buraya gelmesini istemeyiz." Tamam," diyerek onayladı Palin. sert i! rc*en t™ Çuvalın içindeki kenderi aldı. Diğer elf Gerard'a ? ^e bakt, ve bir soru sordu. "ayır," diye cevap verdi Palin. "Onun gözlerini bağlamaya gerek 239 yok. O hâlâ onura inanan eski Şövalyelerin ekolüne mensup." Kenderi taşıyan elf mağaranın sonuna doğru yürüdü ve Gerard', şaşkın gözleri önünde sert kayalann arasında yürümeye devam etti. paj: de Gerard'm kolunu tutup, onu öne doğru sürükleyerek elfi takip e^ Kayanın görüntüsü o kadar inandırıcıydı ki, Gerard sivri uçlu kay olarak gözüken görüntünün içine yürürken oldukça irkildi. "Görünüşe göre bazı büyüler hâlâ işe yarıyor," dedi Gerard, etki lenmişti. "Bazıları," dedi Palın. "Ama değişkenler. Büyü her an bozulabilir ve tekrar yemlenmesi gerekebilir." Gerard duvardan çıktıktan sonra kendini, dallan ve kaim yapraklan üzerlerinde ve etraflarında bir perde oluşturan ağaçlarla gölgelen^ büyüleyici güzelliğe sahip bir bahçede buldu. Kalindas çuvaldaki kenderi duvann içinden taşımış ve bahçenin çini yolu üzerine bırakmıştı Berrak suyun parladığı bir havuzun yanında söğüt dallanndan yapılma iskemleler ve kristal bir masa duruyordu. Palin, Kelevadros'a bir şey söyledi. Gerard konuşmanın içinde 'Laurana' ismini yakaladı. Elf bahçenin içinden yavaşça koşarak uzaklaştı. "Sadık muhafızlannız var, efendim," dedi Gerard, elfm ardından bakarak. "Onlar Ana Kraliçe'nin hane halkından," diye karşılık verdi Palin. "Yıllardır Laurana'mn hizmetindeler, kocası öldüğünden beri. Otur." Palin, çarpık elleriyle bir hareket yaptı ve bir şelale yanıltıcı duvann önünden havuza akmaya başladı. "Onu, gelişini Ana Kraliçe'ye haber vermesi için yolladım. Şimdi onun evinde misafirsin. Ya da evindeki bahçelerin birinde. Burada güvendesin, yani bu karanlık günlerde herhangi birinin güvende olduğu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kadar." Minnettar olan Gerard ağır göğüs zırhını çıkarttı ve zedelenen kaburgalannı ovuşturdu. Yüzünü serin suyla yıkadı ve sudan kana kana içti. "Şimdi kenderi çıkart," diye emretti Palin. Kalindas çuvalı çözdü ve kender ortaya çıktı, yüzü kızarmış0 v kızgındı, uzun saçlan yüzünü kaplıyordu. Derin bir nefes alarak alnı sildi. "Ohh! Çuval koklamaktan ölecektim neredeyse." Kender topuzunu başının üzerinde toplayarak ilgiyle etraıa maya başladı. "Aman," dedi. "Bu bahçe çok güzel. Havuzda hiç balık v< 240 Sizce bir tane yakalayabilir mıyım? Çuvalın içi çok havasızdı, hem ata yatarak değil, eyere oturarak binmeyi tercih ederim. Tam şuramda, büinin beni dürttüğü yerde ağrım var. Size kendimi tanıtayım," dedi pişmanlıkla, toplumsal kurallara uymamış olduğunun farkına varmıştı, "ama ben," -Gerard'm gözlerine baktı ve üzerine basarak şöyle dedi"ben başıma yediğim sert bir darbeden dolayı acı çekiyorum ve kim olduğumdan tam olarak emin değilim. Bana son derece tanıdık geliyorsun. Daha önce karşılaşmış mıydık?" Palin Majere bu hitap karşısında hiçbir şey söylemedi. Yüzü kül rengine döndü. Ağzını açtı, ama hiçbir şey demedi. "Efendim." Gerard destek olmak için elini uzattı. "Efendim, oturmalısınız- İyi görünmüyorsunuz." "Senin yardımına ihtiyacım yok," dedi Palin sertçe Gerard'm elini itti. Kendere gözlerini dikerek baktı. "Saçmalamayı bırak," dedi soğuk bir sesle. "Kimsin sen?" "Sen benim kim olduğumu düşünüyorsun?" diyerek geçiştirdi kender. Palin sert bir yanıt verecekmiş gibi gözüktü, ama dudaklarını ağzından çıkacak sözlere kapadı ve derin bir nefes aldıktan sonra gergin bir şekilde cevap verdi, "Bir zamanlar tanıdığım Tasslehoff Burrfoot adındaki bir kendere benziyorsun." "Sen de Palin Majere adındaki bir arkadaşıma benziyorsun." Kender, Palin'e merakla bakıyordu. "Ben Palin Majere'im. Sen ki-" "Gerçekten mi?" kenderin gözleri açıldı. "Sen Palin misin? Sana ne oldu? Hastalandın mı? Ve zavallı ellerin. Onları görmeme izin ver. Bunu Kara Şövalyeler'in yaptığını söyledin. Nasıl? Parmaklarındaki kemikleri çekiçle mi ezdiler 'çünkü' öyle olmuşa benziyor-" Palin giysi kollarını ellerinin üzerine örttü, kenderden geri çekildi. "Beni tanıdığını söylüyorsun, kender. Nasıl?" "Seni sadece Caramon'un ilk cenaze töreninde gördüm. Seninle Wayreth'teki Yüksek Büyücülük Kulesi ve senin Beyaz Cübbeliler'in başı olmanla ilgili uzun ve güzel bir sohbet gerçekleştirdik, Dalamar da oradaydı, o Komite Başkanı'ydı ve kız arkadaşı Jenna da Kırmızı Cübbeliler'in Başkanıydı ve-" Palin kaşlarını çatarak Gerard'a baktı. "Neden bahsediyor?" "Ona aldırış etmeyin, efendim. Onu bulduğumdan beri deli gibi davranıyor." Gerard garip bir şekilde Palin'e baktı. "Onun 'Tasslehoff'u

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


.irdiğim söylediniz. Amnezi hastası olduğu hakkında saçmalamaya bayana kadar, kenderin olduğunu iddia ettiği kişi buydu. Garip gele241 ceğini biliyorum, ama babanız da onun Tasslehoff olduğunu düşünmüştü " "Babam yaşlı bir adamdı," dedi Palin, "ve birçok yaşlı adam gibi o da gençlik günlerini yeniden yaşıyordu. Ve o gerçekten," diyerek ekle! di Palin, "Tasslehoffa benziyor!" "Palin?" diye seslendi bir ses bahçenin diğer ucundan "Kelevandros'un bana anlattıkları nedir?" Gerard döndüpnde bir kış alacakaranlığı kadar güzel olan bir elf kadınının çiniyle kaplı yolun üzerinden onlara doğru yürüdüğünü gördü. Kadının saçları uzundu ve güneşin ışığıyla karışmış bal rengindeydi. Üzerinde inciyi andıran yarı saydam bir cübbe vardı, sislere sarınmış gibi görünüyordu. Gerard'ı gördüğünde ona inanmaz gözlerle baktı, hoplayıp zıplayan, heyecanla elini sallayan kendere dikkat etmeyecek kadar kızmıştı. Şaşıran ve yıldırım çarpmışa dönen Gerard, beceriksiz bir şekilde eğildi. "Buraya bir Kara Şövalye getirmişsin, Palin!" diyerek öfkeyle döndü Laurana. "Gizli bahçemize! Bunun sebebi nedir?" "O bir Kara Şövalye değil, Laurana," diye açıkladı Palin, "Kelevandros'a da söylediğim gibi. Görünüşe bakılır&a, benden şüphe ediyor. Bu adam Gerard uth Mondar, bir Solamniya Şö -valyesi, babamın Solace'tan arkadaşı." Laurana, Gerard'a şüpheyle baktı. "Emin misin, Palin? O zaman neden bu pis zırhı giymiş?" "Bu zırhı sadece gizlenmek için giydim, leydirrn," dedi Gerard. "Gördüğünüz gibi, onu fırsat bulduğum ilk anda bir kö>şeye fırlattım." "Bu Qualinesti'ye girebilmesi için tek yoldu," dr;ye ekledi Palin. "Sizden özür diliyorum, Sör Şövalye," dedi Lsmrana, beyaz ve narin elini uzattı. Gerard eli tuttuğunda, Laurana'nx.n Altın General olduğu zamanlardan kalma, taşıdığı kalkan ve kullandığı kılıcın yarattığı nasırlan hissetti. "Beni affedin. Haneme hoş geldiniz." Gerard tekrar derin bir saygıyla eğildi. Kibar ve rmünasip birşeylŞr söylemek istedi, ama tıpkı elleri ve ayaklanm büyük \ e sakar hissettiği gibi, dilinin de ağzına fazla büyük geldiğini hissetti. Yüzü kıpkır"1121 kesildi ve şaşkınlık içinde kaybolan bir şey mınldandı. "Benim, Laurana! Bana bak!" diye seslendi kenchier. Laurana dikkatle kendere bakmak için döndü ve gördüğü Şf karşısında çok şaşırmış gözüktü. Dudaklan aralandı, ağzı açık ^a Elini kalbinin üzerine koydu, geriye doğru bir adım attı. bu esnada s* li kendere bakıyordu. "Alshana, QuenestL Pah!" diye fısıldadı. "Bu oluamaz!" 242 palin onu yakından takip ediyordu. "Sen de onu tanıdın." "Evet! Bu Tasslehoff!" diye sersemce haykırdı Laurana. "Ama

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nasıl- Nerede-" "Ben Tasslehoff muyum?" Kender endişeli gözüküyordu. "Emin mis"17 "Sen olmadığını düşündüren nedir?" "Hep o olduğumu düşündüm," dedi Tas ağırbaşlılıkla. "Ama benden başka kimse öyle düşünmedi, bu yüzden ben de bir hata yapmış olabileceğimi düşündüm. Ama eğer sen benim Tasslehoff olduğumu s5ylüyorsan, Laurana, sanırım bu doğru. Sen herkesin içinde hata yapmayacak tek kişisin. Sakıncası yoksa sana sarılabilir miyim?" Tas kollarını Laurana'nın beline doladı. Laurana sessizce bir açıklama istercesine, kenderin başının üstünden bir Palin'e, bir Gerard'a baktı. "Ciddi misiniz?" diye sordu Gerard. "Affınızı dilerim, leydim," diyerek ekledi, yüzü kızardı, az kaldı Ana Kraliçe'yi yalancılıkla suçlayacaktı, "ama Tasslehoff Burrfoot yaklaşık otuz sene önce öldü. Bu nasıl mümkün olabilir? Eğer-" "Eğer ne?" diye sordu hemen Palin. "Eğer anlattığı tuhaf hikâye doğru değilse." Gerard sustu, bu beklenmedik gelişme üzerinde düşünüyordu. "Ama Tas, nerelerdeydin?" diye sordu Laurana, kenderin elinden gömleğinin içine düşmek üzere olan yüzüklerinden birini aldı. "Sör Gerard'm söylediği gibi, senin öldüğünü sanıyorduk!" "Biliyorum. Mezarı gördüm. Çok güzel." Tas başını salladı. "Sör Gerard'la orada karşılaştım. Mekanı daha temiz tutmanız gerektiğini düşünüyorum -biliyorsunuz, köpekler- mezarın da iyi bir bakıma ihtiyacı var. Ben içindeyken ona yıldırım çarptı. Korkunç bir gürültü duydum ve mermerlerden bazıları düştü. İçerisi de son derece karanlıktı. Birkaç pencere mekanın aydınlanmasına yardımcı olabilir-" "Konuşabileceğimiz bir yere gitmeliyiz Palin," diyerek konuşmayı kesti Gerard. "Özel bir yere." 'Aynı fikirdeyim. Laurana, Şövalye kötü haberler de getirdi. Babam ölmüş." "Ah!" Laurana elini ağzına götürdü. Gözleri yaşlarla doldu. "Ah, günüm, Palin. Kalbim onun yasını tutuyor, ama yas tutmak yanlış bir » ymiş gibi geliyor. O şimdi mutlu," diyerek dalgın bir imrenmeyle eklej ? 0 ve Tika beraberler. İçeri gelin," dedi ve Tasslehoff'un su zambakla nı yerinden oynatıp balıklan dehşete uğrattığı süslü havuzun bulungu bahçeye baktı. "Burada konuşmamalıyız." Kraliçe derin bir iç 243 çekti. "Artık bahçemin bile güvenli olmadığından korkuyorum." "Ne oldu, Laurana?" diye sordu Palin. "Bahçe güvenli de&ji demekle ne demek istedin?" Laurana içini çekti, pürüzsüz alnında bir çizgi belirdi. "Dün gec„ maskeli baloda Mareşal Medan'la konuştum. Benim asilerle bir ilg^ olmasından şüphe ediyor. Onların terör olaylarına ve meydan oku. malarına bir son vermeleri için üzerlerindeki etkimi kullanmamı istedi Ejderha Beryl son zamanlarda iyice çileden çıkmış. Bizi, üzerimize saldırmaları için ordularım göndermekle tehdit ediyor. Eğer yaparsa

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


henüz buna hazır değiliz." "Medan'a aldırış etme, Laurana. O sadece değerli postunu koruma endişesinde," dedi Palin. "Onun iyi niyetli olduğuna inanıyorum, Palin," diye karşılık verdi Laurana. "Medan'm ejderhalara karşı hiçbir sevgisi yok." "Onun kendi dışında kimseye sevgisi yok. Bu endişe gösterileriyle tuzağa düşme. Medan, kendisi için beladan kaçmıyor, hepsi bu. Çelişki içinde kaldı. Eğer saldırılar ve sabotajlar devam ederse, amirleri onu görevden alacak; ve yeni göreve gelen Gecenin Lordu Targonne hakkında duyduklarıma bakılırsa, Medan kellesini bile kaybedebilir. Şimdi, eğer izin verirseniz, gidip kendimi şu ağır pelerinden kurtaracağım. Sizinle avluda buluşurum." Palin giderken siyah pelerinin etekleri arkasında dalgalanıyordu. Duruşu düzdü, yürüyüşü hızlı ve ciddiydi. Laurana onun ardından endişeyle baktı. "Leydim," dedi Gerard, en sonunda dilini bularak. "Palin'le aynı fikirdeyim. Mareşal Medan'a güvenmemelisiniz. O bir Kara Şövalye ve onlar gururla fedâkârlıktan söz etseler de, sözleri de ruhları gibi boştur." "Haklı olduğunuzu biliyorum," dedi Laurana. "Ama, ben en karanlık bataklığa düşen iyilik tohumunun, zehirlenmiş olsa bile güçlenip güzelleştiğini gördüm. Ve en yumuşak yağmur, en parlak güneş ışığıyla yetişen aynı tohumun çarpılıp ve çirkinleşerek acı meyveler verdiğini de gördüm." Palin'in ardından bakmaya devam etti. İçini çekti, başını salladı ve döndü. "Haydi gel, Tas. Senin ve Gerard'ın evimdeki diğer harikalan görmenizi istiyorum." Üzerinden sular damlayan Tasslehoff, neşe içinde havuzdan çv$ "Sen ilerle, Gerard. Ben Laurana'yla bir süre yalnız konuşmak istry mm. Bu bir sır," dedi Tas. Laurana kendere gülümsedi. "Pekala, Tas. Bana sırrını an Kalindas," dedi Laurana bütün bu süre içinde sessizce bekleyen 244 "öerard'a eve kadar eşlik et. Ona misafir odalarından birini göster." Kalindas söylenileni yaptı. Gerard'a eve giden yolu gösterirken elfin tavrı cana yakındı, ama hâlâ elini kılıcının kabzasında tutuyordu. Yalnız kaldıklarında Laurana kendere döndü. "Evet, Tas," dedi. "Sımn nedir?" Tas gerçekten çok endişeli gözüküyordu. "Bu çok önemli, Laurana. Benim Tasslehoff olduğumdan emin misin? Gerçekten emin misin?" "Evet. Tas, eminim," dedi Laurana, hoşgörüyle gülümsüyordu. "Neden ve nasıl olduğunu bilmiyorum, ama senin Tasslehoff olduğuna kesinlikle eminim." "Kendimi Tasslehoff gibi hissetmiyorum de," diye içtenlikle devam etti Tas. "Kendin gibi gözükmüyorsun. Tas, bu doğru," diye karşılık verdi Laurana. "Hatırladığım kadar neşeli değilsin. Belki de Caramon'un yasım tutuyorsun. O dolu dolu bir hayat yaşadı Tas, aşk, macera, neşe dolu bir hayat. Üzüntü ve sıkıntıdan da payına düşeni aldı, ama karanlık

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


günler sadece aydınlık günlerin daha bir parlak olmasını sağladı. Sen onun iyi bir dostuydun. Seni seviyordu. Üzülme. O senin mutsuz olmanı istemezdi." "Beni mutsuz eden şey bu değil," diye itiraz etti Tas. "Caramon öldüğünde mutsuz oldum, çünkü beklenmedikti, yani ben bekliyordum aslında. Onun gitmiş olduğunu düşündüğümde hâlâ üzüntüden boğazım düğümleniyor, ama bu düğümle başa çıkabilirim. Başa çıkamadığım başka bir his, çünkü daha önce hiç böyle hissetmemiştim." "Anlıyorum. Belki de bunu başka bir zaman konuşabiliriz, Tas," dedi Laurana ve eve doğru ilerledi. Tas, Laurana'nm giysisinin kolunu tuttu ve asıldı. "Bu ejderhayı gördüğüm zaman hissettiğim duygu!" "Ne ejderhası?" Laurana durdu, arkaya baktı. "Ne zaman bir ejderha gördün?" "Ben ve Gerard Qualinesti'ye doğru ilerlerken. Ejderha bize bakmak için geldi. Ben..." Tas durdu, ve sonra korkunç bir fısıltıyla, Sanırım ben... korktum," dedi. Kocaman gözleriyle, bu doğal olmayan °aym dehşeti ve şaşkmlığıyla tökezleyip, sırt üstü havuzun içine dü?mesini beklercesine Laurana'ya baktı. k u "^•or^makla akıllılık ermişsin, Tas," diye karşılık verdi Laurana; bu rfunç haberi sakinlikle karşılamıştı. "Ejderha Beryl iğrenç, korkunç bir Y luk. Pençeleri kana bulanmıştır. O zalim bir zorba ve onun varlığından aP tek kişi sen değilsin. Şimdi, diğerlerini bekletmeyelim." 245 "Ama o benim, Laurana! Tasslehoff Burrfoot! Mızrak Savası Kahramanı!" Tas göğsüne çılgınca vurdu. "Ben hiçbir şeyden korkmam Diğer zamanda üstüme basıp beni dümdüz etmek üzere olan bir dev var bunu düşündüğümde midemde kötü bir his beliriyor, ama bu farklı bir şey." Derin bir iç çekti. "Yanılıyor olmalısın. Aynı anda hem Tasslehoff hem de korkuyor olamam." Kender kesinlikle üzgündü, bu her halinden belliydi. Laurana ona düşünceli bir biçimde baktı. "Evet, bu farklı. Bu çok garip. Daha önce de ejderhalar arasında bulunmuştun, Tas." "Her tür ejderhanın," dedi Tas gururla. "Mavi, kırmızı, yeşil, siyah bronz, bakır, gümüş ve altm. Birinin sırtında bile uçmuştum Muhteşemdi." "Hiçbir zaman ejderha korkusu hissetmedin, değil mi?" "Ejderhaların korkunç, ürkütücü bir güzelliğe sahip olduklannı düşündüğümü hatırlıyorum. Ve korktum, ama korkum arkadaşlanın içindi, hiçbir zaman kendim için değil." "Bu diğer kenderler için de geçerli olmalı," dedi Laurana dalgın dalgın, "şimdi 'kederli" olarak adlandırdıklarımız için de. İçlerinden bazıları yıllar önce, Mızrak Savaşı sırasında ve sonrasında ejderha korkusunu tatmış olmalılar. Neden bu deneyimler farklı olsun? Bunu hiç düşünmemiştim." "Çoğu zaman kimse bizim hakkımızda düşünmez," dedi Tas. "Kendini kötü hissetme." "Ama kötü hissediyorum," diyerek içini çekti Laurana. "Kenderlere yardım etmek için birşeyler yapmalıydık. Sadece o zamanlar bundan çok daha önemli şeyler oluyordu. Ya da en azından daha

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


önemliymiş gibi gözüküyorlardı. Eğer bu korku ejderha korkusundan farklıysa, bunun ne olabileceğini merak ediyorum. Belki de bir büyüdür." "Evet, bu!" diye bağırdı Tas. "Bir büyü! Bir lanet!" Kender heyecanlanmıştı. "Ejderhanın laneti altındayım. Gerçekten böyle rnı düşünüyorsun?" "Gerçekten bilmiyorum-" diye söze başladı Laurana, ama kender artık onu dinlemiyordu. "Bir lanet! Lanetlendim!" Tas mutlulukla iç çekti. "Ejderhalar dan* önce bana birçok şey yaptılar, ama hiçbir zaman lanetlememişler"1; neredeyse, Raistlin'in beni bir ördek havuzuna düşürmesi kadar gi*2 ' Sağ ol, Laurana," dedi, Laurana'nm elini coşkuyla sıktı ve kazayla or yüzüklerinin sonuncusunu çıkardı. "Üzerimden ne kadar büyük bir y kaldırdığını tahmin edemezsin. Şimdi Tasslehoff olabilirim. Lanetle 246 bir Tasslehoff! Haydi gidip Palin'e anlatalım! "Palin'den söz etmişken," diyerek ekledi Tas bir fısıltıyla, "ne zaman bir Siyah Cübbeli oldu? Onu en son gördüğümde Beyaz kubbelilerin Başı'ydı! Onu değiştiren şey nedir? Raistiin gibi mi oldu? palin'in bedenine başka biri mi yerleşti?" "Siyah Cübbeliler, Beyaz Cübbeliler, Kırmızı Cübbeliler, bunların arasında artık ayrım kalmadı Tas," dedi Laurana. "Palin Siyah Cübbe giyiyor, çünkü geceye karışmak istiyor." Kendere garip bir şekilde baktı. "Palin asla Beyaz Cübbelilerin Başı olmadı. Sana öyle olduğunu düşündüren şey nedir?" "Merak etmeye başlıyorum," dedi Tasslehoff. "Sana söylemekten çekinmiyorum, Laurana, ama kafam çok karıştı. Belki biri benim vücuduma yerleşiyor," dedi ama bu konuda çok umutlu değildi. Bütün bu garip hisler ve düğümler arasında başka birine yer varmış gibi gözükmüyordu. 247 16 TASSLEHOFF'UN HİKÂYESİ Ana Kraliçe'nin evi Qualinesti'yi kuşbakışı gören sarp bir kayalık üzerine inşa edilmişti. Diğer bütün elf yapıları gibi kraliçenin evi de doğayla bütünleşmiş, onun bir parçası gibi gözüküyordu. Elf müteahhitleri evi, kayalık yüzeyini de tasarımda kullanarak inşa etmişlerdi. Uzaktan bakıldığında ev kayalıktaki geniş bir çıkıntının üzerinde büyüyen bir ağaçlık gibi gözülcüyordu. Sadece yaklaşılınca eve doğru giden yol görülüyor, ağaçların gerçekte duvar, dalların tavan olduğunun ve kayalığın da evdeki birçok duvarı oluşturması için kullanıldığının farkına varılıyordu. Avlunun kuzey duvarı, kayalığın taşlı yamacıyla meydana getirilmişti. Çiçekler ve küçük ağaçlar açmıştı, kuşlar ağaçlarda ötüyordu. Kayalıktan aşağı bir dere akıyor, suyu yol boyunca küçük havuzlara sıçrıyordu. Her havuzun derinliği farklı olduğu için, akan suyun ses1 havuzdan havuza değişiyor, muhteşem bir armoni yaratıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tasslehoff evin içinde gerçek bir şelale olduğunu görünce sc derece etkilendi ve tehlikeli bir şekilde kayarak ıslak kayaların üzenn tırmandı. Kuşların yuvalarının muhteşemliğini yüksek sesle herKe duyurdu, çiçeklerini toplamaya uğraşırken nadir bulunan bir bu 248 kökünden söktü ve tavana tırmanmaya çalışırken Kalindas tarafından rja oradan uzaklaştırıldı. Bu Tasslehoff'tu. Palin izledikçe hatırladı ve bu kenderin otuz yıljaîl fazla zaman önce tanıdığı kender olduğuna daha da ikna oldu. Palin, r aurana'nm da Tas'ı izlediğini fark etti. Laurana onu merakla karışık, aiderek artan ^ ŞaŞkmlıkla izliyordu. Palin bir an için, Tasslehoff'un otuz sekiz yıldır dünyayı dolaştığı ve Caramon'la konuşmak için geldiği fikrinin oldukça akla yakın olacağım varsaydı. Palin bu fikri aklından çıkarttı. Başka bir kender bunu yapabilirdi, anıa Tasslehoff değil. O Caramon'un söylemekten hoşlandığı gibi eşsiz bir kenderdi. Ya da belki de o kadar eşsiz değildi. Eğer başka bir kenderi daha tanımak için vakitleri olsaydı, diğer kenderlerin de sadık ve sevecen dostlar olduklarını görürlerdi. Ama eğer Tasslehoff yaklaşık kırk yıldır dünyayı dolaşmıyorsa nerelerdeydi? Palin, Şövalye'nin Tas'ın fırtına gecesi mezarda ortaya çıkışı hakkında anlattığı hikâyeyi (Palin bu dikkate değer olayı aklının bir köşesinde tutuyordu), Caramon'un onu tanımasını, ölümünü ve Sör Gerard'a söylediği son sözleri dikkatle dinledi. "Babanız kardeşi Raistlin'i bulamadığı için oldukça üzgündü. Raistlin'in onu bekleyeceğine dair söz verdiğini söyledi. Sonra babanız son arzusunu söyledi, efendim," dedi Gerard konuşmanın sonunda. "Benden Tasslehoff'u Dalamar'a götürmemi istedi. Dalamar'la kötü bir üne sahip büyücüyü kastettiğini sanıyorum." "Galiba," dedi Palin, düşüncelerinden hiçbirini ele vermemeye çalışıyordu. "Ölçü'ye göre, efendim, ölmek üzere olanların son isteğini yerine getirmekle yükümlüyüm. Ama büyücü Dalamar'm ortadan kaybolduğunu ve kimsenin yıllardır ondan bir haber almadığını göz önünde tutarsak, ne yapacağımı bilemiyorum." "Ben de," dedi Palin. Babasının son sözleri Palin'in ilgisini çekmişti. Babasının, raistlin'in ikizi olmadan bu ölümlü boyutu terk etmeyeceğine dair olan tah inancını çok iyi biliyordu. "Biz ikiziz, Raist ve ben," derdi Caramon. "İkiz olduğumuz için e> ikimizden biri diğeri olmadan bu dünyayı terk edip diğerine geçeez- Tanrılar Raist'in huzur içinde yatmasını sağladılar, ama onu Kaos ..Va*ı sırasında uyandırdılar ve o zaman o bana, beni bekleyeceğini s°yledi." Raistlin Kaos Savaşı sırasında gerçekten ölümden geri dönmüştü. Yuva Hanı'na gitmiş ve Caramon'la birlikte vakit geçirmişti. Bu 249

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zaman sırasında Raistlin, Caramon'a göre, kardeşinden af dilemişPalin hiçbir zaman babasının inançsız kardeşine karşı olan inancm sorgulamamıştı, ama içten içe Caramon'un kendini kandırdığa düşünüyordu. Yine de Palin, Caramon'u inancından vazgeçirme hakkın kendinde göremiyordu. Her şeye rağmen kimse ölenlerin ruhlarına ne olduğunu kesin olarak bilemezdi. "Kender zaman içinde yolculuk ettiğini ve buraya sihirli bir aletin yardımıyla geldiğini iddia ediyor." Gerard kafasını salladı ve güldü. "En azından bu küçük hırsızlardan bugüne dek duyduğum en ilginç bahane " "Bu bir bahane değil," diye bağırdı Tas. Gerard'm hikâyesine birkaç yerde müdahale etmeye çalıştı, ama Şövalye onu sessiz olmazsa ağzına tekrar tıkaç tıkmakla tehdit etti. "Ben aleti çalmadım. Onu bana Fizban verdi. Ve ben gerçekten zaman içinde yolculuk ettim. İki kez İlkinde geç kalmıştım ve ikincisinde ben... ne olduğunu bilmiyorum." "Sihirli aleti görmeme izin ver, Sör Gerard," dedi Palin. "Belki bu bizi bir cevaba ulaştırabilir." "Sana göstereceğim!" dedi Tas hevesle. Ceplerini karıştırdı, gömleğinin içine baktı, pantolonunun içini araştırdı. "Buralarda bir yerde olduğunu biliyorum..." Palin Şövalye'ye suçlarcasına baktı. "Eğer bu alet anlattığın kadar değerliyse, o zaman neden onun kenderde kalmasına izin verdin? Eğer hâlâ ondaysa-" "Vermedim, efendim," dedi Gerard hemen, kendini savunarak. "Aleti ondan kaç kere geri aldığımı hatırlamıyorum. Alet ona dönmeye devam ediyor. Bunun aletin çalışma şekli olduğunu söylüyor." Palin'in kalp atışları hızlandı. Kanı kaynadı. Her zaman soğuk ve uyuşuk gibi gözüken elleri hayatla ürperdi. Laurana beklenmedik bir şekilde ayağa kalktı. "Palin! Bunun..." diye söze başladı Laurana. "Onu buldum!" dedi Tas zafer içinde. Aleti çizmesinin içinden çıkarttı. "Onu tutmak ister misin, Palin? Sana zarar vermez." Alet kenderin küçük çizmesine sığacak kadar ufaktı. Ama Tas onu çıkardığında, iki eliyle birden tutmak zorundaydı. Palin aleti" büyüdüğünü ya da şekil değiştirdiğini görmemişti. Şekli ve büyüklugı sanki her zaman olması gerektiği gibiydi. Eğer değişen bir şey varsa o alet değil, izleyicinin aleti algılayışıydı. Eskiden kalma mücevherler -yakutlar, safirler, pırlantalar ve zıı rütler- güneş ışığında parladı, güneş ışınlarını yakalayıp onları keno ellerinin arasından gökkuşağı şeklinde duvarlara ve yere yansıttılar250 Palin sakat elleriyle alete uzanmak için hareket etti, ama sonra tereddüde düştü. Birden korkmuştu. Aletin ona zarar vereceğinden korkuyordu. Vermeyeceğini çok iyi biliyordu. Aleti henüz bir çocukken görmüştü. Babası nesneyi çocuklanna gururla göstermişti. Palin bunu gençliğinde yaptığı çalışmalardan da hatırlıyordu. Yüksek Büyücülük

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kulesi'nde bulunan kitaplarda ona ait çizimler görmüştü. Bu Zamanda yolculuk Aleti'ydi, Kule'deki ustalar tarafından yaratılmış en değerli ve en güçlü aletlerden biriydi. Palin'e zarar vermezdi, ama onda korkunç ve iyileşmez bir hasar bırakırdı. Palin deneyimlerinden, alete dokunduğu anda hissedeceği mutluluğu biliyordu; eski, saf, sevdiği, kirlenmemiş büyüyü, inancının hediyesini, tannlann lütfunu hissedecekti. Büyüyü hissedecekti, ama onu sadece bir kitabın sayfalan arasına konmuş, tatlı kokulan yalnızca bir anıdan ibaret olan gül yapraklan gibi belirsiz bir şekilde hissedecekti. Ve sadece bir anı olduğundan mutluluk, kaybedilenden duyulan acıya dönüşecekti. Ama kendine engel olamadı. Kendi kendine, "Belki de bu sefer bunun üstesinden gelirim. Belki de şimdi bu aletle birlikte büyü bana geri gelir," dedi. Palin alete titreyen, burkulmuş parmaklarla dokundu. Zafer... parlaklık... teslimiyet... Palin bağırdı, kmlmış parmaklan büyülü nesneyi sımsıkı kavradı. Mücevherler ellerini kesti. Gerçek... güzellik... sanat... hayat... Gözyaşlan göz kapaklannı yaktı, yanaklanndan aşağı süzüldü. Ölüm... kayıp... boşluk... Palin kaybettikleri için acı acı ağladı. Babasının ölümü için, gökyüzünden kaybolan üç ay için, çarpık elleri için, inandığı her şeye ihanet ettiği için, kararsızlığı için, coşkuyu bulmak uğnma çıktığı umutsuz arayışı için ağladı. "İyi görünmüyor, bir şey yapmalı mıyız?" diye sordu Gerard endişeyle. "Hayır, Sör Şövalye. Onu olduğu gibi bırakın," dedi Laurana "barca. '"Onun için yapabileceğimiz hiç bir şey yok. Onun için yapmamız gereken hiçbir şey yok. Bu onun için gerekli. Şimdi acı çekse de, onunla daha iyi olacak." "Üzgünüm, Palin," diye bağırdı Tasslehoff pişmanlıkla. "Seni . Clteceğini düşünmedim. Yemin ederim düşünmedim! Beni hiç "itmedi." • Tabii ki, seni incitmeyecek, sefil kender!" diyerek döndü Palin. 251 Acısı, içinde canlı bir şeydi, etrafında çöreklendiği kalbi, yılan tarafından kapılmış bir kuş gibi göğsünde çırpmıyordu. "O senin için güzel bir oyuncaktan başka bir şey değil! Benim içinse mutlu, muhteşem rüyaigj. getiren bir ilaç." Sesi çatallaştı. "Etkileri geçene kadar. Rüyalar sona erer ve ben tekrar tatsız, umutsuz, sıradan gerçekliğe uyanmak zorunda kalırım." Palin ellerini aletin üzerine koydu ve mücevherlerinin ışığını azalttı. "Bir zamanlar," dedi, sesi gergindi, "bunun gibi muhteşem ve gü^ bir alet yaratabilirdim. Bir zamanlar senin iddia ettiğin gibi Beyaz Cübbeliler'in Başı olabilirdim. Bir zamanlar amcamın benim içjn öngördüğü geleceği yaşayabilirdim. Bir zamanlar yetenekli ve güçlü

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir büyücü olabilirdim. Ama şimdi aynaya bakıyorum ve çok farklı bir şey görüyorum." Elini açtı. Gözyaşları yüzünden aleti göremiyordu. Sadece aletten çıkan parlak, göz kırpan, alay eden ışıklan görebiliyordu. "Benim büyüm azalıyor, gücüm her geçen gün zayıflıyor. Büyü olmadan bizim için tek umut kalıyor - ölümün bu kasvetli hayattan daha iyi olmasını umut etmek." "Palin, böyle konuşmamalısın!" dedi Laurana sertçe. "Mızrak Savaşı'ndan önceki karanlık günlerde de böyle düşündük. Bir zamanlar Raistlin'in umut için, at arabasını çeken atlan ilerletmek için burunlarına takılan bir havuç parçasından başka bir şey değildir, dediğini hatırlarım. Biz ilerledik ve sonunda ödüllendirildik." "Ödüllendirildik," dedi Tas. "Ben havucu yedim." "Evet ödüllendirildik, haklısın," dedi Palin, alaycı alaycı gülerek. "Kendimizi içinde bulduğumuz bu sefil dünyayla!" Büyülü nesneye dokunmak Palin' e acı veriyordu - onu o kadar sıkı kavramıştı ki, aletin keskin mücevherleri etini kesiyordu. Ama yine de onu sıkı sıkı fırtınaya devam etti. Acıyı hissetmek uyuşukluğu hissetmekten çok daha iyiydi. Gerard boğazını temizledi, endişeli gözüküyordu. "Sanınm, yanılmadım, efendim," dedi çekingen bir şekilde. "Bu Dördüncü Çağ'a ait sihirli bir alet, değil mi?" "Evet, öyle," dedi Palin. Palin'in daha fazla şey söylemesini beklediler, ama Palin onla*1 yanılttı. Onlardan gitmelerini istedi. Yalnız kalmak istiyordu. Toplan^"' çalıştığı düşünceleri, karanlık bir mağarada meşale yakıldığında oray buraya kaçışan farelere benziyordu. Karanlık deliklere seğirtiyorlar, Ç laklara giriyorlardı. Bazılan ise parlayan, büyülenmiş gözlerle '?» bakıyordu. Onlara, aptallıklanna, onlann anlamsız sonüanna katlanm 252 z0nındaydı. TasslehofF'un bütün hikâyesini duymak zorundaydı. "Bana ne olduğunu anlat, Tas," dedi Palin. "Tüylü mamut gayelerini duymak istemiyorum. Bu çok önemli." "Anlıyorum," dedi Tas, etkilenmişti. "Gerçeği anlatacağım. Söz veriyorum. Her şey önceki gün tanıştığım çok iyi bir kenderin cenaze törenine katılmamla başladı. Bir böcayıyla çok talihsiz bir karşılaşma yaşamıştı- Olan şey- öhö-" -Tas, Palin'in kaşlarını çattığını gördü"şnomlarm dediği gibi, boşver. Bu hikâyeyi sonra anlatırım. Her neyse cenaze töreni sırasında çok az sayıda kenderin yaşlı denebilecek kadar uzun süre yaşadıklannı fark ettim. Eskiden tanıdığım birçok kenderden daha uzun yaşamıştım ve birden Caramon'un benden daha uzun yaşayacağının farkına vardım. Ölmeden önce en çok yapmak istediğim şey, Caramon'un benim için ne kadar iyi bir dost olduğunu herkese söylemekti. Bunu söylemek için en iyi zamanın Caramon'un cenazesi olduğunu düşündüm. Ama Caramon benden uzun yaşarsa, onun cenaze törenine gitmek benim için büyük bir sorun olacaktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Her neyse, bir gün Fizban'la konuşuyordum ve ona bu fikrimi söyledim ve o da yapmak istediğim şeyin çok güzel ve asil bir davranış olduğunu düşündü ve bunu halledebileceğini söyledi. Zaman içinde yolculuk yapıp, Caramon'un cenazesinde konuşabilirdim. Fizban bana bu aleti verdi, bana onun nasıl çalıştığını anlattı ve işim biter bitmez hemen cenazeden ayrılıp, geri dönmemi söyledi. 'Gezip tozmak yok,' dedi. Bu arada," Tas endişeliydi, "bu yolculuğu 'gezip tozma' olarak görmüyorsunuz, değil mi? Çünkü bütün dostlarımı tekrar görmeyi çok eğlenceli bulmaya başladım. Bir dev tarafından ezilmekten çok daha eğlenceli." "Hikâyeye devam et, Tas," dedi Palin kısaca. "Bunu sonra tartışmz." "Evet, tamam. Böylece aleti kullandım ve zaman içinde ilerledim, ama biliyorsunuz, Fizban arada sırada her şeyi karıştırıyor. Sürekli ismini unutuyor ya da şapkası başında dururken, şapkanın nerede olduğunu soruyor ya da bir ateştopu büyüsünün nasıl yapılacağını unutuyor, yani galiba yanlış bir hesaplama yaptı. Çünkü zamanda ileriye ilk sıçradığım^ Caramon'un cenazesi sona ermişti. Onu kaçırdım. İçeceklerin eğitildiği zamana yetişebildim. Herkesi görmek ve Jenna'nm yaptığı İstesem, kremalı peynir suflelerini yemek çok güzeldi, ama yapmak s ediğim şeyi yapamamıştım. Fizban'a gezip tozmayacağıma dair raığinı sözü hatırlayarak geri döndüm. 'Dürüst olmak gerekirse de," -Tas başını eğdi ve ayaklarını dü~ "bundan sonra, Caramon'un cenazesinde konuşmayı tamamen ^rrj- Çok iyi bir nedenim vardı. Kaos Savaşı geldi ve gölge insan253 larla savaşıyorduk, ben Dougan'la ve Usha'yla karşılaştım, Palin, y^ kannla. Çok ilginç ve heyecan vericiydi. Dünya yok olmak üzereyken Ve o korkunç dev üzerime basmak üzereyken Caramon'un cenazesinde konuşmadığım aklıma geldi. Bu yüzden hemen aleti çalıştırdım ve dev beni ezmeden önce Caramon'un ne kadar iyi bir arkadaş olduğunu söyie. mek için buraya geldim." Gerard başını sallıyordu. "Bu çok gülünç." "Affedersin, ama," dedi Tas, ses tonu sertti. "Söz kesmek kibar bir davranış değildir. Her neyse bu şekilde buraya geldim, yolculuğum mezarda son buldu, Gerard beni buldu ve Caramon'a götürdü Caramon'a onun cenazesinde söyleyeceklerimi anlatabildim, o da bundan büyük bir mutluluk duydu, ama hiçbir şey ilk cenazedeki gibi değil. di. Bunu Caramon'a da söyledim ve o da gerçekten endişelenmiş gözük, tu, ama bu konuda bir şey yapmaya fırsat bulamadan oluverdi. Hem Raistlin'in diğer hayata ikizi olmadan gidemeyeceğini bildiği halde Raistlin'i de bulamadı. Sanırım bu yüzden benim Dalamar'la konuşmamı istedi." Tas derin bir nefes aldı, nefesini çoğunu hikâyeyi anlatırken harcamıştı. "Ve işte bu yüzden buradayım." "Buna inanıyor musunuz, leydim?" diye sordu Gerard. "Neye inanacağımı bilmiyorum," dedi Laurana yumuşak bir ses tonuyla. Palin' e baktı, ama Palin onun bakışlarına karşılık vermedi, sanki cevaplan panldayan nesnenin üzerinde bulacakmış gibi aleti inceliyordu. "Tas," dedi Palin uysalca, düşüncelerinin yönünü değiştirmek istemiyordu, "babamın cenazesine ilk geldiğinde hatırladığın her şeyi bana anlat."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tas söylenileni yaptı, cenazeye Dalamar'm, Leydi Crysania'nm, Nehiryeli'nin, Altmay'm katıldıklannı, Solamniya Şövalyeleri'nin ta Yüce Ermiş Kulesi'nden gelen bir temsilci gönderdiklerini, Qualinestı krallığından Gilthas'm, Silvanost krallığından ise Silvanoshei'nm, Porthios'un ve Alhana'nın da geldiklerini ve Alhana'nın eskisi kada güzel olduğunu anlattı. "Sen de oradaydın, Laurana, çok da mutluydu1 çünkü en büyük dileğinin gerçekleştiğini söyledin, elf krallıkları banş kardeşlik içinde birleşmişlerdi." "Bu sadece onun uydurduğu bir hikâye," dedi Gerard sabırsızca 'Böyle de olabilirdi' masallanndan biri." w "Böyle de olabilirdi," dedi Palin, gün ışığının mücevne? üzerinde panldamasını izleyerek. "Babamın da böyle de olabilirdi bir hikâyesi vardı." Tas'a baktı. "Sen ve babam bir keresinde zan yolculuk etmiştiniz, değil mi?" 254 Benim hatam değildi," dedi hemen Tas. "Hedefimizi şaşırdık. Biz r,£(, yılma gitmeye çalışıyorduk, ama yanlış bir hesaplama yapıp, telKjjmizi 358'de bulduk. 358 gibi bir 358 değildi, Tika'nm mezanyla karşjlaştığımız, zavallı Bupu'yu pisliğin içinde ölü bulduğumuz, Caram°n'un da cesedini gördüğümüz korkunç bir 358'di. Çok şükür ki, Öyle bir 358 gerçekleşmedi, çünkü Caramon ve ben zamanda geri gidip oajstlin'in bir tanrı olmamasını garantiledik." "Caramon bir keresinde bana bu hikâyeyi anlatmıştı," dedi Gerard. "Düşünmüştüm ki - öhö, o gittikçe yaşlanıyordu ve hikâyeler anlatmaktan hoşlanıyordu, bu yüzden onu hiç ciddiye almadım." "Babam bunun olduğuna inandı," dedi Palin ve söylediği tek şey buydu. "Sen inanıyor musun, Palin?" dedi Laurana ısrarla. "Daha da önemlisi, Tas'm hikâyesinin doğru olduğuna inanıyor musun? Zaman içinde yolculuk ettiğine? Düşündüğün şey bu mu?" "Düşündüğüm tek şey bu alet hakkında daha fazla şey bilmem gerektiği," diye karşılık verdi Palin. "Babamın aletin Dalamar'a götürülmesi konusundaki ısran da bu yüzden. O bu dünyada babamın aletle çalıştığı zamanlarda var olan tek kişi." "Ben oradaydım!" diye hatırlattı Tas onlara. "Şimdi de buradayım." "Evet," dedi Palin, sakin, tartan bir bakışla. "Evet öylesin." Palin'in aklında bir fikir şekillenmekteydi. Sadece engin ve boş bir karanlığın içindeki küçük bir kıvılcımdı. Ama fareleri kaçırmaya yetmişti. "Dalamar'a soramazsın," dedi Laurana. "Kaos Savaşı'ndan döndüğünden beri onu kimse görmedi." "Hayır, Laurana, yanılıyorsun," dedi Palin. "Gizemli yok oluşundan önce onu biri gördü - sevgilisi, Jenna. Her zaman onun nereye gitnğıni bilmediğini iddia etti, ama ona hiçbir zaman inanmadım. Ve o bu alet hakkında bilgiye sahip olan tek kişi olabilir." "Jenna nerede yaşıyor?" diye sordu Gerard. "babanız bana kenderi a.eti Dalamar'a götürme görevini verdi. Bunu yapmam mümkün bayabilir, ama en azından size ve kendere eşlik edebilirim-" j Pahn basını sallıyordu. "Bu mümkün değil, Sör Şövalye. Bayan seh'3' fa'antnas'ta yaşıyor, Kara Şövalyeler'in kontrolü altında olan Ijgjj VUalinesti de Kara Şövalyeler'in kontrolünde, efendim," diye * Gerard, hafif bir gülümsemeyle, v^alinesti'nin sık ağaçlı sınırlarını fark edilmeden geçmek bir 255

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şey," dedi Palin, "Duvarlarla çevrili ve yoğun bir şekilde korun Palanthas'a girmek başka bir şey. Bunun yanında, yolculuk çok u^ sürer. En iyisi Jenna'yla yolun ortasında buluşmak. Belki de Solace'ta >> "Ama Jenna, Palanthas'ı terk edebilir mi?" diye sordu Lauran "Kara Şövalyeler'in şehrin içine girişleri olduğu gibi çıkışları da yasa]/ ladıklarmı sanıyordum." "Bu kısıtlamalar sıradan insanlar için geçerli," dedi Palin. "LevrjJenna için değil. Şehri ele geçirdiklerinden beri Şövalyelerle iyi geçj meyi kendine adet edindi. Hem de çok iyi, anlarsınız ya. Artık geT1 değil, ama hâlâ çok etkileyici bir kadın. Solamniya'daki en zengin kadın ve en güçlü büyücülerden biri. Hayır, Laurana, Jenna Solace'a yolculuk etmekte hiçbir zorluk çekmeyecek." Palin ayağa kalktı. Düşünmek içm yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. "Ama onun güçleri de seninki gibi azalmıyor mu?" diye sordu Laurana. Palin huzursuzluk içinde dudaklarını kapattı. Başkalarının hastalıklı bir urdan söz etmekten hoşlanmadığı gibi, kaybettiği şeyler hakkında konuşmaktan hoşlanmıyordu. "Jenna'nm hâlâ onun için çalışan kimi eşyaları var, tıpkı benim de olduğu gibi. Çok fazla değil," diyerek ekledi, "ama idare ediyorlar." "Belki de en iyi plan bu," dedi Laurana. "Ama siz Solace'a nasıl döneceksiniz? Yollar kapalı-" Palin dudaklarını ısırdı, ağzından çıkacak acı sözleri yuttu. Hiçbir zaman sızlanmaktan vazgeçmeyecekler miydi? "Kara Şövalyeler'den biri için değil," diyordu Gerard. "Kendimi bir refakatçi olarak öneriyorum, efendim. Buraya tutuklu bir kenderk geldim. Bir tutuklu insanla da çıkabilirim." "Evet, evet, iyi bir plan, Sör Şövalye," dedi Palin sabırsızca. "Sen ayrıntılar üzerinde düşün." Palin yürümeye başladı, odasının sessizliği»0 kaçmak için sabırsızlanıyordu, ama aklına önemli bir soru geldi. Durdu, soruyu sormak için döndü. "Bu aletin keşfedildiğinden haberdar olar başka biri var mı?" "Belki de şu an Solace'm yansı, efendim," diye karşılık v«K Gerard suratını ekşiterek. "Kenderin ağzı çok sıkı değildi." temasa geçeceğim "O zaman vakit kaybetmemeliyiz," dedi Palin. "Ben Jenna "Bunu nasıl yapacaksın?" diye sordu Laurana ü_ ^a "Yollarım var," dedi, dudaklarını bükerek ekledi, ÇoK « eder " ? . ci İ0^ Odayı aniden terk etti, arkasına bile bakmadı. Buna ihtıy 256 kaurana'nın incindiğini hissetti ve onun duyduğu üzüntü Palin'e nazik bir ruh gibi eşlik etti. Palin bir an çok utandı, geri dönüp özür dilemek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


pereydi. Her şeye rağmen, Laurana'nm misafiriydi. Laurana ona ev sahipliği yapmak için hayatını büyük bir tehlikeye atıyordu. Palin duraksadı ve sonra yürümeye devam etti. Hayır, diye düşündü somurtarak. Laurana anlayamaz. Usha da anlamıyor. Bu kibirli ve küstah Şövalye de anlamıyor. Hiçbiri anlayamaz. Neler yaşadığımı bilmiyorlar, ne kadar acı çektiğimi bilmiyorlar. Kaybımı bilmiyorlar. Bir zamanlar, diye haykırdı sessiz kederinin içinden, bir zamanlar tanrıların zihinlerine dokunmuştum! Durdu, acı içindeki çığlığına yanıt veren bir ses duymayı bekleyerek sessizliği dinledi. Tek duyduğu, her zamanki gibi boş bir yankıydı. Hapishaneden kurtulduğumu düşünüyorlar. Çektiğim işkencenin sona erdiğini düşünüyorlar. Yanılıyorlar. Hapishanem her geçen gün daha da katlanılmaz bir hâl alıyor. İşkence hiç durmadan sürüyor. Gri duvarlar beni kuşatıyor. Kendi pisliğimin içine batıyorum. Ruhumun kemikleri çatladı. Açlığım o kadar büyük ki, kendimi yiyip bitiriyorum. Susuzluğum o kadar büyük ki, kendi artıklarımı içiyorum. Geldiğim nokta bu. Palin odasına ulaşmıştı, kapıyı kapattı ve bir iskemle çekip kapıya dayadı. Hiçbir elf kendini bir yere kapatan birini rahatsız etmezdi, ama Palin onlara güvenmiyordu. Hiçbirine güvenmiyordu. Yazı masasına oturdu, ama Jenna'ya bir şey yazmadı. Kulağındaki küçük gümüş küpeye dokundu. Büyünün belki de artık hiçbir önemi olmayan, belki de onları duyacak kimsenin kalmadığı sözcüklerini söyledi. Aletler bazen ayin sözleri olmadan da harekete geçiyorlardı, bazen yalnızca sözcüklerle işliyorlardı, bazen de hiçbir koşulda Çalışmıyorlardı. Bu olay son zamanlarda giderek daha sık meydana geliyordu. Sözleri tekrar etti ve onların yanma "Jenna"yı da ekledi. Aç bir büyücü Jenna'ya altı gümüş küpe satmıştı. Küpeleri nereden bulduğuna kaçamak cevaplar vermişti, ona ölen amcasından kaldığı gibi bu"Şeyler mınldanmıştı. Jerma, Palin'e, "Bunlar kesinlikle ölü birine aitti. Ama küpeler ona Vas>yet edilmedi. Onları çaldı," demişti. Jenna konunun üzerinde fazla durmadı. Bir zamanlar saygıdeğer an birçok büyücü -bunlara Palin de dahildi - büyüye karşı olan umut257 suz arayışları sırasında hırsızlık olaylarına karışmışlardı. Adam küpe lerin ne işe yaradıklarını anlatmış ve eğer ihtiyacı olmasa onları satraa yacağmı söylemişti. Jenna küpelere yüklü bir miktar para ödemiş, on]^ dükkanına koymak yerine birini Palin'e, bir diğerini de oğlu Ulin'e vermişti. Diğer küpelerin kimlerde olduğunu Palin'e söylememişti. Palin de sormamıştı. Meclis büyücülerinin birbirlerine güvendi^., leri zamanlar vardı. Bu karanlık günlerde büyünün azalmasıyla j,^ büyücü diğerine yan bakıp, "Benden fazlasına mı sahip? Benim bulamadığım bir şey mi bulmuş? Güç bana değil de ona mı verilmiş?" gj^

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sorular sormaya başlamışlardı. Palin bir karşılık duymadı. İçini çekerek, sözcükleri tekrar etti ve parmağıyla metali ovdu. Küpeyi ilk aldığı zamanlarda, büyü hemen çalışıyordu. Şimdi ise büyüyü gerçekleştirmek iki ya da üç deneme sürüyordu ve her seferinde artık hiç çalışmayacağı korkusu vardı. "Jenna!" diye fısıldadı aceleyle. Palin yüzünde sineğin kanadının dokunuşunu anımsatan bir şey hissetti. Rahatsız oldu, elini salladı, konsantrasyonu bozulmuştu. Kovmak için böceği aradı, ama bulamadı. Jenna'nm düşünceleri ona karşılık verdiğinde, büyüyü tekrar denemeye hazırlanıyordu. "Palin..." Palin düşüncelerini odakladı, büyünün bozulacağından korkarak, mesajını kısa tuttu. "Acil ihtiyaç. Benimle Solace'ta buluş. Hemen," "Hemen geleceğim." Jenna başka bir şey söylemedi, zamanını ya da büyüsünü sorularla kaybetmek istemiyordu. Palin'e güveniyordu. Geçerli bir nedeni olmasa Jenna'dan böyle bir şey istemezdi. Çarpık ellerinde özenle tuttuğu nesneye baktı. Bu benim hücremin anahtarı mı? diye sordu kendi kendine. Ya da bir kırbaç darbesinden başka bir şey değil mi? "O çok değişmiş," dedi Gerard, Palin kapalı bahçeyi terk ettikten sonra. "Onu tanıyamadım. Ve babasından bahsediş şekli..." Başını uo yana salladı. "Caramon her neredeyse, eminim ki anlıyordur," dedi Laurana. "Palin değişti, evet, ama kim bu kadar korkunç bir deneyimden sonra değişmezdi ki? Gri Cübbeliler'in elindeyken maruz kaldığı işkenceler hiçbirimiz tahmin bile edemeyiz. Onlardan bahis açılmışken, Solace nasıl gitmeyi düşünüyorsunuz?" diye sordu Laurana, konuyu çok Sv1 bir şekilde Palin'den, anlık meselelere çevirmişti. "Benim atım var, siyah olan. Sanırım Palin de kender getirdiğim küçük atta yolculuk edebilir." 258 "O zaman ben de seninle birlikte siyah atın sırtında gelebilirim!" dedi Tas, sevinmişti. "Küçük Gri'nin Palin'den hoşlanacağından emin jgğilim, ama eğer onunla konuşursam-" "Sen geliniyorsun," dedi Gerard. "Gelmiyor muyum!" dedi Tas şaşkınlıkla . "Ama bana ihtiyacınız yar! Gerard, tarihteki tüm iddialar içinde görmezden gelinmeye en uygun olarak değerlendirilebilecek bu iddiayı görmezden geldi. "Yolculuğumuz günlerce sürecek, ama bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok. Bu tek yol olarak gözüküyor-" "Başka bir önerim var," dedi Laurana. "Grifonlar sizi Solace'a uçurabilir. Palin'i buraya getirdiler ve ikinizi geri taşıyabilirler. Şahinim Parlakkanat onlara haber ulaştırır. Grifonlar yarından sonraki gün burada olabilirler. Sen ve Palin o günün akşamında Solace'ta olursunuz." Bir an Gerard'm zihninde, grifonun sırtında uçmanın, daha doğrusu grifonun sırtından düşüp, baş aşağı yere çakılmanın canlı görüntüsü belirdi. Yüzü kızardı ve onu bir korkak gibi göstermeyecek bir cevap bulmak için düşündü. "Size yük olamam... Bir an önce ayrılmamız gerek..." "Saçmalık. Dinlenmek sizi kendinize getirir," diye karşılık verdi Laurana, Şövalye'nin cevabının ardında yatan asıl nedeni anlamış gibi gülümsedi. "Bu sizi bir haftalık yoldan kurtaracak ve Palin'in de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


söylediği gibi, Beryl böyle bir aletin varlığından haberdar olmadan önce hareket etmelisiniz. Yarın akşam, karanlık bastırdıktan sonra Kalindas sizi buluşma yerine götürecek." "Daha önce hiç grifon sürmemiştim", dedi Tas imayla. "En azından öyle hatırlıyorum. Bir kere Amcam Tuzakbozan sürmüştü. Demişti ki..." Gerard, "Hayır," diyerek Tas'm sözünü kesti. "Kesinlikle hayır. Sen Ana Kraliçe'yle birlikte kalacaksın, eğer isterse. Bu olay zaten yeterince tehlikeli bir de-" Sözleri uçup gitti. Sihirli alet bir kez daha kenderdeydi. Tasslehoff şimdi aleti gömleğmm içine itekliyordu. Oualinesti'den uzakta, ama görüp duyamayacağı kadar da uzak mayan bir yerde büyük yeşil ejderha Beıyl kıvrılmış, asmalarla anlmış çardağın altında yatıp, kendisine karşı yapılan yanlışları sunuyordu. Bu yanlışlar onu kaşındırıyor ve istilacı asalaklar gibi onu uyordu. Yine asalaklar gibi, sürekli orasını burasını kaşısa da kaşıntı ı hareket ediyor ve Beryl ondan kurtulamıyordu. 259 Duyduğu bu sıkıntının merkezinde büyük kırmızı bir ejderh Beryl'in dünyadaki her şeyden daha fazla korktuğu canavar bir sürün„ ' vardı; ama Beryl'e bunu yeşil kanatlannı söküp, devasa kuyrum, düğümlemeden itiraf ettirmek mümkün değildi. Bu korku yüzünd Beryl üç yıl önceki antlaşmayı kabul etmişti. Kendi kafatasının Malys" totemini süslendiğini hayalinde canlandırdı. Kafatasını yerinde tutrnav istemesi bir yana, Beryl kırmızı kuzenine bu zevki asla tattırmayacaktı Ejderhalar arasında yapılan barış antlaşması, zamanında çok iyi Dj fikir olarak gözükmüştü. Antlaşma kanlı Ejderha kırımını sona erdirmişti, ejderhalar o zamanlarda sadece ölümlüleri değil, birbirlerini de öldürüyorlardı. Hayatta kalan güçlü ejderhalar Ansalon'u bölgelere ayırdılar, her biri yönetmek için bir parça aldı ve Abanasinia gibi tartışma yaratan topraklara dokunulmadı. Barış, parçalanmaya başlamadan önce yaklaşık bir yıl dayandı Beryl sihirli güçlerinin azaldığını hissettiğinde, elfleri ve insanları suçladı, ama kalbinde gerçek suçlunun kim olduğunu çok iyi biliyordu. Malys onun büyüsünü çalıyordu. Artık kırmızı kuzenin kendi türünü öldürmemesinde şaşılacak bir şey yoktu! Malys, diğer ejderhaların güçlerini tüketmek için başka bir yol bulmuştu. Beryl'in büyüsü, daha güçlü olan kuzenine karşı bir önemli bir savunma oluşturuyordu. Büyü olmadan yeşil ejderha bir lağım cücesi kadar çaresizdi. Beryl derin derin düşünürken gece oldu. Karanlık, ejderhanın çardağını daha büyük bir asma gibi sardı. Beryl uykuya daldı, tasarıları ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


komploları bir ninni görevi gördü. Rüyasında, en sonunda "VVayreth'teki Yüksek Büyücülük Kulesi'ni bulduğunu gördü. Devasa vücudunu kulenin etrafına sardı ve büyünün içine aktığını hissetti, büyü bir altın ejderhanın kanı kadar sıcak ve tatlıydı... "Yüce Efendi," Kısık bir ses onu mutlu rüyasından uyandırdı. Beryl gözlerini kırptı ve horuldadı, yaprakların arasına zehirli gazını gönderdi. "Evet, ne var?" diye sordu, gözlerini gelen sesin yönüne odaklamıştı. Karanlıkta da çok iyi görebiliyordu, ışığa ihtiyacı yoktu. "Qualinost'tan bir haberci," dedi ejderan hizmetkârı. "Haberinin acil olduğunu söylüyor, yoksa sizi rahatsız etmezdim." "Onu içeri gönder." Ejderan eğildi ve oradan ayrıldı. Onun yerine yeni bir ejdeıar geldi. Groul adındaki Baaz cinsi bir ejderan, Beryl'in gözdelerin* biriydi, onun iniyle Qualinost arasında gidip gelen güvenilir bir na,, ciydi. Ejderanlar, Mızrak Savaşı sırasında, Takhisis'e sadık siyah cuD li büyücülerin ve kötü ruhbanların, iyi ejderhaların yumurtalar» çalarak, onlara kanatlı kertenkele-adamlar olarak iğrenç yaşalU 260 erdiklerinde yaratılmışlardı. Türdeşleri gibi, Baaz da iki güçlü . ağının üzerinde dik yürüyebiliyor, aynı zamanda dört ayağını kullaarak koşabiliyor ve yer üzerindeki hareketini artırmak için kanatlannı ulanıyordu. Vücudu donuk metalin parlaklığına sahip pullarla kaplıyi. K.ıyafet olacak hareketlerim aksatmaması için çok az şey giyiyordu. Bir haberciydi ve bu yüzden fazla silahlanmamıştı, sırtındaki kayışa gelmiş kısa bir kılıç taşıyordu. Beryl tamamıyla ayılmıştı. Genelde duygulanm çok nadir belli eden bir yaratık olan Groul, bu gece oldukça mutlu gözüküyordu. Kertenkele gözleri heyecanla parlıyor, dişleri koca sıntışıyla ortaya çıkıyordu. Beryl büyük vücudunu hareket ettirerek, daha rahat bir konuma geldi, asmalannı etrafında bir battaniye gibi topladı. "Qualinost'tan haberler mi var?" diye sordu Beryl kayıtsız bir tavırla. Fazla hevesli gözükmek istemiyordu. "Evet, Yüce Efendi," dedi Groul, ejderhanın devasa pençelerinin birinin önünde durmak için ilerledi. "Ana Kraliçe Laurana'yı da içeren çok ilginç haberler." "Sahi mi? Ahmak Şövalye Medan hâlâ ona aşık mı?" "Tabii ki." Groul bayat bir habermiş gibi bunun üzerinde hiç durmadı. "Casusumuza göre, Medan onu koruyor. Ama bu kötü bir şey değil, Efendim. Ana Kraliçe kendisinin dokunulmaz olduğunu düşünüyor ve bu sayede biz de elflerin ne komplolar kurduklannı keşfedebiliyoruz." "Doğru," dedi Beryl. "Medan gerçek sadakatini nereye göstermesi gerektiğini hatırladığı sürece, bu küçük kurlaşmaya izin vereceğim. Bu zamana kadar bana iyi hizmet etti. Başka ne var? Bir şeyler daha var, bundan eminim..." Beryl başını yere koydu, kendini ejderanla aynı seviyeye getirdi,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ona dikkatle baktı. Groul'un heyecanı ejderhaya da bulaşıyordu. Beryl heyecanın içini titrettiğini hissedebiliyordu. Kuynığu seğirdi, pençeleri Çamurun içine girdi. Groul daha yakma geldi. "Size birkaç gün önce Palin Majere adındaki bir insan büyücünün Ana Kraliçe'nin evinde saklandığını bildirmiştlm' Onun bu ziyaretinin nedenini merak ediyorduk. Siz onun büyülü eüer aradığı konusunda şüphelenmiştiniz." "Evet," dedi Beryl. "Devam et." , "Bunu bildirmekten mutluluk duyanm ki, Yüce Efendi, bir tane Duldu» . 'Gerçekten mi?" BeıyTin gözleri parladı, ejderanm üzerine ürkütücü 261 bir yeşil ışık yansıttı. "Peki bulduğu alet nedir? Ne işe yarıyor?" "Elf casusa göre, aletin zaman içinde yolculukla ilgili birtav, güçleri var. Alet, Kaos Savaşı'ndan önceki bir zamandan buraya geldik ni iddia eden bir kenderde bulunuyor." Beryl homurdandı, inini zehirli gazlarıyla doldurdu. Ejderan, boğazı yandı, öksürdü. "O haşereler ne dediklerini bilmezler. Eğer hepsi buysa-" "Hayır, hayır, Yüce Efendi," Groul konuşabiliyorken sözlerine birşeyler eklemek için acele etti. "Elf casusu, Palin Majere'in bu aıet karşısında son derece heyecanlandığını söyledi. O kadar heyecanlanmış ki, bu alet üzerinde çalışmak için hemen Qualinost'u terk etme planlan yapmış." "Öyle mi?" Beryl gevşedi, daha rahat bir şekilde oturdu, "Ço^ heyecanlanmış. O zaman bu alet güçlü olmalı. Palin onlann kokusunu alır, Gri Cübbeliler'e de söylediğim gibi, yoksa onu çoktan öldürmüşlerdi. Onlara, 'Bırakın gitsin,' dedim. 'O bizi, bir domuzun yer mantarlanna götürdüğü gibi büyüye götürecek.' Onu nasıl elde edebiliriz?" "Bugünden sonraki gün, Yüce Efendi, büyücü ve kender Qualinost'u terk edecek. Onları buradan Solace'a uçuracak bir grifonla buluşacaklar. Bu onları yakalamak için en iyi zaman." "Qualinost'a dön. Medan'ı bilgilendir-" "Affedersiniz, Yüce Efendi. Benim Mareşal'in yanma girmeme izin verilmiyor. O, beni ve benim türümü iğrenç buluyor." "Her geçen gün daha da çok elfieşiyor," diye hırladı Beryl. "Bir sabah sivri kulaklarla uyanacak." "Onu bilgilendirmesi için casusumu yollayabilirim. Genellikle kullandığım yol bu. Hem böylece casusum beni Medan'm evinde de olup bitenlerden haberdar ediyor." "Çok güzel. Emirler şunlar. Casusun Medan'a benim bu büyücünün canlı ele geçirilmesini istediğimi iletecek. O bana getirilecek. Beş para etmez Gri Cübbeliler'e değil." "Evet, Yüce Efendi." Groul gitmek üzereyken, döndü. "Bu çok önemli konuda Mareşal'e güveniyor musunuz?" "Tabii ki, hayır," dedi Beryl küçümseyerek. "Kendi hazrrlıklanmı yapacağım. Şimdi git!" Mareşal Medan güneşin doğuşunu seyretmekten hoşlandıg1 bahçesinde kahvaltısını ediyordu. Masasını ve iskemlesini su zambak'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


larıyla kaplı havuzun yanına yerleştirmişti. Hemen yanında bir Çal küçük beyaz çiçekleriyle havayı süslüyordu. Mareşal yemeğini bitirdi* 262 teT1 sonra yeni gelmiş olan sabah raporlarını okudu ve o gün için olan pirlerini yazdı. Sonra günün bu saatinde yemlenmeye alışmış oldukları için suyun yüzeyine çıkan balıklara ekmek kırıntıları atmak için işine ara verdi. "Efendim." Medan'm yardımcısı yaklaştı, siyah ceketinin üzerine düşen çiçekleri öfkeyle temizliyordu. "Bir elf sizi görmek istiyor, efendim- Ana Kraliçe'nin evinden geliyor." "Bizim hain mi?" "Evet, efendim." "Onu hemen bana getir." Yardımcı hapşırdı, sıkkın bir karşılık verdi ve ayrıldı. Medan belinin üzerindeki kemere takılı kılıftan bıçağını çıkartarak, masanın üzerine koydu ve şarabından bir yudum aldı. Aslında bu tip tedbirler almazdı. Ama uzun zaman önce, Qualinesti'nin yönetimini almaya geldiğinde ona karşı bir suikast girişiminde bulunulmuştu. Olaydan yara almadan kurtulmuştu. Suçlular yakalanmış ve asılmış, vücutlarının parçalan leş yiyen kuşları beslemişti. Son zamanlarda asi gruplar, daha cesur ve umutsuz bir hal almışlardı. Medan özellikle biri hakkında endişeliydi. Bu asi, güzelliğiyle ve savaştaki cesaretiyle, yenik düşmüş elfiere umut ışığı olan bir kadın savaşçıydı. Ona yeleye benzeyen parlak saçlarından dolayı 'Dişi Aslan' diyorlardı. O ve çetesi yük arabalarına, devriyelere, pusudaki habercilere saldırıyorlardı ve Medan'm Qualinesti elfleri arasında geçen huzurlu hayatını zorlaştınyorlardı. Birileri asileri birliklerin hareketleri, devriyelerin saatleri, yük arabalarının yerleri konusunda bilgilendiriyordu. Medan sıkı bir güvenlik oluşturmuştu, bahçıvanı hariç bütün elfleri kadrosundan çıkartmış, Şövalyelerle iş birliği içinde olan Vali Palthainon'u ve diğer elf subaylarını söyledikleri ve yaptıkları şeyler konusunda dikkatli olmaları için uyarmıştı. Ama bir sincabın pencere eşiğinizde oturup fındık yerken sizin haritalarınıza bakıp, birliklerinizin yerlerini not edebileceği bir ülkede güvenlik zordu. Medan'm yardımcısı döndü, hâlâ burnunu çekiyordu, arkasında bir elf onu takip ediyor, elinde bir dal parçası taşıyordu. Medan, yardımcısını soğuk algınlığına karşı kedinanesi içmesini tavsiye ettikten sonra bahçeden gönderdi. Mareşal sabah şarabını Yavaşça, zevkle yudumladı. Elf şarabının tadını seviyordu, şarabın yapıldığı çiçeğin ve balın tadım alabiliyordu. "Mareşal Medan, hanımım bu leylak dalını sizin bahçeniz için gönderdi. Bahçıvanınızın bunu nasıl dikeceğini bildiğini söyledi." 263 "Şuraya koy," dedi Medan, masayı göstererek. Elfe bakmadı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


havuzdaki balıklarına yem atmayı sürdürdü. "Eğer hepsi buysa, gi^' bilirsin." Elf öksürerek boğazını temizledi. "Başka bir şey mi var?" diye sordu Medan. Elf şüpheli bakışlarım bahçenin etrafında gezdirdi. "Konuş. Yalnızız," dedi Medan. "Efendim, size bilgi iletmek konusunda emir aldım. Size daha önceden büyücü Palin Majere'in efendimi ziyaret ettiğini söylemiştim." Medan başını salladı. "Evet, onu yakından takip etmekle ve yaptı», her şeyi bana iletmekle görevlendirilmiştin. Anlıyorum ki, o bir şey yaptığı için şimdi buradasın." "Palin Majere, Dördüncü Çağ'a ait son derece değerli bir alet buldu. Aleti Qualinost'tan çıkartacak. Planı, onu Solace'a götürmek." "Sen de bu aletin bulunuşunu, ejderhaya rapor ileten Groul'a bildirdin," dedi Medan içini çekerek. Daha çok bela. "Beryl de aleti istiyor." "Majere bir grifonla yolculuk yapacak. Yarın sabah şafakla birlikte Qualinost'un yaklaşık yirmi mil uzağında olan bir açıklıkta grifonla buluşacak. Bir kender ve bir Solamniya Şövalyesi'yle birlikte yolculuk edecek-" "Bir Solamniya Şövalyesi mi?" Medan şaşırmıştı, büyücüden çok Şövalye'yle ilgilenmeye başladı. "Bir Solamniya Şövalyesi fark edilmeden nasıl Qualinesti'ye girdi?" "Kendini sizin Şövalyelerinizden biri olarak gizlemiş, lordum. Kenderi sihirli bir alet çalan tutsağı olarak göstermiş ve onu Gri Cübbeliler'e götürdüğünü söylemiş. Aletin haberi Majere'e ulaştı ve büyücü Şövalye'nin ve kenderin yolunu kesip, Şövalye'nin planladığı gibi, onlan Ana Kraliçe'nin evine getirdi." "Zeki, cesur ve becerikli." Medan ekmek kırıntılarını balıklara fırlattı. "Bu adamla karşılaşmak için can atıyorum." "Evet, lordum. Söylediğim gibi, Şövalye Majere'le birlikte ormanda olacak, tabii bir de yanlarında kenderle. Size bir harita sağlayabilirim-" "Bundan eminim," dedi Medan. Eliyle elfı kovan bir hareket yaptı"Detayları yardımcıma ver. Kalleş gövdeni de bahçemden çıkar. Havayı zehirliyorsun." "Affedersiniz, efendim," dedi elf cesurca. "Ama ödeme konusu var. Groul'a göre, ejderha bu bilgi konusunda çok mutlu olmuş- Bu> kayda değer bir ödeme demek. Her zamankinden daha fazla. Aldığın1111 iki katı diyelim mi?" 264 Medan elfi hor gören bir bakış attı, sonra kuş tüyü kalemle kağıda ulandı. "Bunu yardımcıma ver. O sana ödemeyi yapacak." Medan avaşça, vakit geçirerek yazıyordu. Bu işten nefret ediyordu, casus

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kullaiunaV1 pis ve küçük düşürücü bir iş olarak görüyordu. "Sana hanımına ihanet etmen için verdiğimiz bu parayla ne yapıyorsun, elf?" Bu sefilin adını ağzına almayacaktı. "Senato'ya girmeyi mi planlıyorsun? Belki de ya]i Palthainon'un yerini alırsın." Elf yaklaştı, gözleri Mareşal'in yazdıkları üzerindeydi, kağıdı elinden kapmak için sabırsızca bekliyordu. "Sizin için konuşmak kolay, insanoğlu," dedi elf acı acı. "Siz benim gibi bir hizmetçi olarak doğmadınız. Bana daha iyisi için bir şans verilmedi. Bana, 'Hayatında payına düşenden gurur duymalısın,' dendi. 'Baban da Kraliyet Hanedanı'na hizmet ediyordu. Büyükbaban da daha önce büyükbabasının olduğu gibi bu evde hizmetçiydi. Eğer sen ayrılmayı ya da kendini yetiştirmeyi denersen, elf toplumunun yıkımını getirirsin.' Hah! "Kardeşim kendini küçük düşürsün. Hanımın karşısında eğilsin, yerlerde sülünsün. Ona hizmet etsin. Ejderha saldınp, hepsini yok ettiği gün onunla birlikte ölmeyi beklesin. Ben hayatta çok daha iyisini yapacağım. Yeterli miktarda parayı biriktirir biriktirmez buraya terk edip dünya üzerinde kendi hayatımı kuracağım." Medan kağıdı imzaladı, imzasının altına eritilmiş balmumu damlattı ve balmumunun üzerine mührünü bastı. "İşte, al şunu. Senin gidişine katkıda bulunduğum için mutluyum." Elf kağıdı kaptı, miktarı okudu, gülümsedi ve eğilerek hızla orayı terk etti. Medan ekmeğin kalanını da havuza fırlattı ve ayağa kalktı. Günün neşesi, hizmet ettiği kadma, Medan'a güvenen kişiye ihanet eden açgözlü, aşağılık yaratık yüzünden alt üst olmuştu. En azından, diye düşündü Medan, Palin Majere'i Qualinost'un dışında ele geçireceğim. Laurana'yı bu işin içine karıştırmak gerekmeyecek. Eğer Majere'i Ana Kraliçe'nin evinde yakalamaya zorlansaydım, Ana Kraliçe'yi bir kaçağa yataklık ettiği için tutuklamak zomnda kalacaktım. Böyle bir tutuklamanın sonunda karşılaşacağı patırtıyı hayal edebiliyordu. Ana Kraliçe çok sevilen biriydi; görünüşe göre halkı onun bir yan-insanla evlenmesini ve 'kara elf olarak adlandırılan, sürgün edilmiş b,r erkek kardeşe sahip olmasını affetmişti. Senato da yaygara koparacakI Zaten diken üstünde olan nüfus çok öfkelenecekti. Değersiz oğlunun, besinin tutuklanışıyla cesaret kazanması ihtimali bile söz konusuydu 265 Bu yol en iyisiydi. Medan sadece böyle bir fırsat bekliyorcju Majere'i ve aleti Beryl'e teslim edecek ve bu işten yakayı sıyıracaktı. Mareşal leylak dalını suyun içine koymak için bahçeden aynl^ böylece çiçek kurumayacaktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


17 G1LTHAS ÎLE DİŞİ ASLAN Laurana'nm 'değersiz oğlu' Gilthas, o anda lağım cücelerinin sahip olduğu ve işlettikleri bir hanın bir yeraltı odasında, sırtını bir iskemleye yaslamış, dinleniyordu. Hanın adı Yudum ve Geğirti'ydi, lağım cücelerine göre insanlar hana geldiklerinde bu iki şeyden başkasını yapmıyorlardı. Yudum ve Geğirti, lağım cücelerinin küçük bir yerleşim yerinde (köy demek yüceltmek olurdu), Pax Tharkas kalesine yakın bir yerde bulunuyordu. Han yerleşimdeki tek yapıydı. Hanı işleten lağım cüceleri hanın arkasındaki küçük tepelerde bulunan ve sadece hanın altındaki önellerle ulaşılabilen mağaralarda yaşıyorlardı. Lağım cüceleri topluluğu Oualinost'tan grifon uçuşuyla yaklaşık seksen mil, yoldan gelinirse daha -çok daha- uzakta bulunuyordu. Gilthas buraya, ailesi Kraliyet Hanedanı'mn hizmetinde çalışan gıifonlar^ birinin sırtında uçarak gelmişti. Yaratık, kralı ve rehberini ormanda ^ere indirmişti ve onların dönmelerini sanılandan daha büyük bir sabırla Eliyordu. Kerian, grifonun saatler sürecek bekleyişini en az sıkıcı dunıa mdırmek ve hancılardan birinin onun yemeği haline gelmesini engelmek için yeni avlanmış bir geyiği hazır tutmayı unutmamıştı. 267 Yudum ve Geğirti şaşırtıcı derecede rağbet görüyordu. AsWı handaki fiyatların Ansalon'daki en düşük fiyatlar olduğu düşünülürse K pek şaşırtıcı değildi. İki bakır her şeyi satın alabilirdi. İşletme, Ejderi, Yükseklordu Verminaard'm evinde aşçı olarak da çalışan lağrm cüce*' tarafından kurulmuştu. Lağım cücelerini bilen ve onlann yemeklerini hiç tatmamış 0ıa kişiler, onlann hazırladıklan yemeklerden yemeyi imkânsız olarak görürler. Bir lağım cücesinin en sevdiği yemeğin fare eti olduğu gö? önünde tutulursa, bazılan bir lağım cücesini aşçı olarak tutmanın, eceline susamak olduğunu düşünür. Lağım cüceleri cüceler toplumundan dışlanmıştır. Cüce oldukları halde, cüceler onlan kendilerinden kabul etmez ve lağım cücelerinin cüceliklerinin, neden bir isim benzerliğinden ibaret olduğunu uzun uzun anlatırlar. Lağım cüceleri son derece aptaldır ya da insanlann çoğu öyle olduklanna inanırlar. Lağım cüceleri ikiden fazla sayamaz, sayı sistemleri 'bir' ve 'iki'den ibarettir. Bütün lağım cüceleri arasında bir efsane olan, en akıllı lağım cücesi Bupu, bir keresinde ikiden büyük bir sayıyı ifade etmek için 'bir sürü ' terimini bulmuştur. Lağım cüceleri yüksek matematiğe olan ilgileriyle göze çarpmaz. Onlar korkaklıklan, pislikleri, bakımsızlığa olan düşkünlükleri ve ne gariptir ki- yemekleriyle ön plandadır. Müşteriler yemekte ne yiyip ne

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yemeyeceklerini söyledikleri ve yemeğin nasıl hazırlandıklarını görmedikleri sürece, lağım cücelerinden çok iyi aşçı olur. Yudum ve Geğirti soğanlarla süslenmiş ve kahverengi et suyunun içinde yüzen mükemmel bir geyik eti yemeğine sahipti. Birası fena değildi -diğer hanlannki kadar güzel olmasa da, fiyatı makuldü. Cüce içkileri hana ün kazandırmıştı. Gerçekten dikkate değerdi. Lağım cüceleri kendi yatak odalannda yetişen mantarlan damıtarak bu içkileri yapıyorlardı. Bu içkiyi içenlerin, bu konu üzerinde fazla düşünmemeleri önerilirdi. Han sık sık, daha iyisine parası yetmeyen insanlar, sonunda hancının onlan kapının önüne postalamadığı bir han bulmaktan son derece mutlu olan kenderler ve Neraka Şövalyeleri'nin, hana giden yol üzerinde nadiren devriye gezdiğinin farkına varan kanunsuz kişüer tarafından ziyaret edilirdi. Yudum ve Geğirti aynı zamanda Dişi Aslan olarak bilinen savaşçının da gizli karargâhıydı. Bu savaşçı Güneş Sözcüsü Gilthas w gizli eşi, Qualinesti'nin de kraliçesiydi. Elf kralı hanın yan karanlık odasında oturmuş, sabırsızlığını yen' meye çalışıyordu. Elfler sabırsız değildirler. Yüzlerce yıl yaşayan en>er 268 üyun kaynayacağını, buğdayın büyüyeceğini, meşe palamudunun filizleneceğini, meşe ağacının gelişeceğini ve heyecanlanmanın, beklemenin ve bu olayları hızlandırmak için yapılacak her girişimin kişiye rahatsızlıktan başka bir şey vermeyeceğini bilirlerdi. Gilthas, sabırsızlığı yanmsan olan babasından miras almıştı ve bunu saklamak için elinden geleni yapsa da, parmaklarını hâlâ masanın üzerine, ayaklarını da yere vuruyordu. Kenan ona doğru baktı ve gülümsedi. Aralannda masanın üzerinde duran tek bir mum vardı. Mumun ışığı Kerian'ın kahverengi gözlerinde yansıyor, pürüzsüz cildi ve altın bir yeleyi andıran saçlannda panldıyordu. Kerian, şehirde yaşayan kuzenleri Qualinesti ve Silvanesti elflerinin aksine doğada yaşayan, vahşi elflerdendi, bir Kagonesti'ydi. Doğayı değiştirip, ona yeniden şekil vermeye çalışmayan yaban şifleri, daha uygar kuzenleri tarafindan barbar olarak nitelendirilmiş, hatta tutsak edilip, varlıklı elflerin evlerinde hizmet etmeye zorlanmışlardı tabii ki, Kagonesti'lilerin iyiliği için! Kerian bir zamanlar Senatör Rashas'm evinde köleydi. Gilthas bu eve görünüşte bir misafir, ama gerçekte bir tutuklu olarak getirildiğinde Kerian da oradaydı. İlk görüşte birbirlerine âşık olmuşlardı, ama birbirlerine duygularını açmalan ve gizli bağlılık yemini etmeleri aylar, hatta yıllar sürmüştü. Sadece iki kişi daha kralın, bir zamanlar köle, şimdi ise Gece Halkı Khansari'nin korkusuz lideri olan Dişi Aslan olarak bilinen kızla

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olan evliliğini biliyordu; Planchet ve Gilthas'm annesi. Kerian'la göz göze gelen Gilthas hemen yapmakta olduğu şeyin farkına vardı. Gilthas kıpırdayan ellerini bir yumruk şeklinde sıktı ve çizmeli ayaklarının sesini kesmek için bacak bacak üstüne attı. "İşte," dedi. "Daha iyi mi?" "Eğer dikkat etmezsen hastalanacaksın," diye çıkıştı Kerian, gülümseyerek. "Cüce gelecek. Söz verdi." "Pek çok şey buna bağlı," dedi Gilthas. Alışık olmadığı hareketin yol açtığı tutulmayı gidermek için bacaklannı uzattı, "Belki de bizim tek kurtuluşumuz-" Durdu, yere gözlerini dikerek baktı. "Bunu hissettin mi?" "Sarsıntıyı mı? Evet. Son iki saattir duyuyorum. Muhtemelen lağım cüceleri tünellerine yenisini ekliyorlar. Pislikte kazmayı seviyor|ar- Söylediğine gelince, yok edilmemiz söz konusu olduğunda bir belki' yok," diye karşılık verdi Kerian. Kerian'ın, uygar elflerin kaba olarak niteleyecekleri bir aksana Sahip sesi serçenin şakıması gibiydi; hüznün izini taşıyan delici bir tatlılığa sahipti. 269 "Qualinesti halkı ejderhaya istediği her şeyi verdi. Özgürlüklerin ? gururlarını, onurlarını feda ettiler. Bazı koşullarda ejderhanın hayat/ kalmamıza izin vermesi için kendilerini bile feda ettiler. Ama gün* birinde Beryl, halkının gerçekleştirmesi imkânsız olan bir talepte bulı> nacak. O gün geldiğinde ve isteğinin gerçekleşmediğini gördüğünde Beryl, Qualinesti'yi yok edecek." "Bazen neden umursadığım merak ediyorum," dedi Gilthas, kansına ağırbaşlılıkla bakıyordu. "Qualinesti seni köle yaptı, seni ailenden aldı. İntikam almak için her türlü nedene sahipsin. Doğanın içine karışıp seni inciten herkesi hak ettikleri kaderle baş başa bırakabilirsin. Artıâ yapmıyorsun. Her gün halkımızın gerçeği, ne kadar çirkin olsa da görmeleri için çalışarak hayatını tehlikeye atıyorsun." "Sorun bu," diye karşılık verdi Kerian. "Elf halkını 'senin' ve 'benim' olarak düşünmeyi bırakmalıyız. Bu ayrım bizi bu noktaya getirdi. Bu ayrım düşmanlarımıza güç veriyor." "Bunun değişeceğini sanmıyorum," dedi Gilthas somurtarak. "Üzerimize büyük bir felaket gelip, bizi değişmeye zorlamadığı sürece, hatta belki o zaman bile, olacağını sanmıyorum. Bizi bir araya getirebilecek Kaos Savaşı bile halkımızı daha da parçalamaktan başka bir şey yapmadı. Gün geçmiyor ki bir senatör, kuzenlerimiz Sılvanestilerin nasıl kalkanın altına sığınıp, bizi dışarıda bıraktıklarını, bizim ölmemizi nasıl istediklerim ve böylece topraklarımızı ele geçireceklerini anlatan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir konuşma yapmasın. Ya da başka biri Kagonesti'lerin barbarhklannm yüzlerce yıl çalışıp yaptıklarımıza zarar vereceği hakkında tirada başlamasın. Ejderhanın yolları kapatmasını onaylayanlar bile var. İnsanlarla iletişim içinde olmamamızın daha iyi olacağını söylüyorlar. Onlan tabii ki Neraka Şövalyeleri kışkırtıyor. Bu tip ağız kalabalıklarından hoşlanıyorlar. İşlerini kolaylaştırıyor." "Duyduğum söylentilere göre, Silvanestiler övündükleri sihirli kalkanın aslında bir mezar olduğunu anlıyor olabilirmiş." Gilthas şaşırmış gözükerek daha dik oturdu. "Bunu nereden duydun? Bana söylememiştin." "Seni bir aydır görmüyorum," diye karşılık verdi Kerian vurguyla"Bunu sadece birkaç gün önce duydum, annenin Alhana Yıldızmeltefl» ile haberleşmek için gönderdiği ulak Kelevandros'tan. Alhana ve güçle" Silvanesti sınırına, kalkanın yanma yerleşmişler. Steel Lejyonu nurı adamlan olan insanlarla müttefik olmuşlar. Alhana kalkanın etrafında toprakların kurak, ağaçların da hasta ve ölmek üzere olduğunu söylen^ Korkunç bir gri toz her şeyin üzerini kaphyormuş. Aynı musibetin bu Silvanesti'yi de ele geçirmesinden korkuyormuş." 270 "Peki o zaman kuzenlerimiz hâlâ neden kalkanı yerinde tutuyorlar?" <üye merak etti Gilthas. "Dışarıdaki dünyadan korkuyorlar. Ne yazık ki, bir bakıma haklılar. Alhana ve ordusu kısa bir süre önce, korkunç fırtına gecesi ogrelerje savaştı. Yardımına Steel Lejyonu geldi, yoksa ogreler tarafından yok edileceklerdi. Ve Alhana'nm oğlu Silvanoshei ogreler tarafından ele geçirilmiş» ya da o öyle olduğuna inanıyor. Savaş bittiğinde oğluna ait hiçbir iz bulamamış. Alhana ölmüş gibi onun yasını tutuyor." "Annem bana bundan hiç bahsetmedi," dedi Gilthas kaşlarını çatarak. "Kelevandros'a göre, Laurana, Mareşal Medan'm gözetimi arttırmasından korkuyor. Laurana sadece hane halkına güveniyor. Evin dışındaki kimseye güvenmeye cesaret edemiyor. Ne zaman ikiniz birlikte olsanız, gözetlendiğinizden emin. Kara Şövalyelerim onun Alhana ile iletişim halinde olduğunu bilmelerini istemiyor." "Annem belki de haklıdır," diye kabul etti Gilthas. "Hizmetkârım Planchet güvendiğim tek kişi, çünkü bana olan bağlılığını defalarca kanıtladı. Demek Silvanoshei öldü, ogreler tarafından öldürüldü. Zavallı genç adam. Ölümü çok zalimce olmuş olmalı. Hiç olmazsa hızlı olmuş olduğunu umut edelim." "Onunla hiç karşılaştın mı?" Gilthas başını iki yana salladı. "Alhana sürgündeyken Solace'taki Son Yuva Hanı'nda doğmuştu. O günden sonra onu hiç görmedim. Annem çocuğun Dayım Porthios'a benzediğini söylemişti." "Onun ölümü seni iki krallığın da varisi yapıyor," dedi Kerian. "Güneş ve Yıldızlar Sözcüsü." "Senatör Rashas'm her zaman istediği şey," dedi Gilthas imayla. "Aslında Ölüler Sözcüsü'nden başka bir şey olmayacakmışım gibi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gözüküyor." "Böyle kötü sözler söyleme!" dedi Kerian ve eliyle kötülüğü kovmak için bir işaret yaptı; sözleri kuşatıp hapsetmek için havada bir daire Çizdi. "Sen- Evet, ne oldu, Gümüşkanat?" Kerian, gizli odaya giren elfle konuşmak için döndü. Elf tam "irşeyler söylemeye başlamıştı ki, konuşması odaya giren ve kokusunun anlaşıldığı kadarıyla çok heyecanlı bir lağım cücesi tarafından kesildi. "Ben söylemek!" diye bağırdı lağım cücesi öfkeyle, elfı sarstı. Ben gözcü! O öyle demek!" Kerian'ı işaret etti. "Majesteleri." Elf Gilthas'm önünde alelacele eğildikten sonra, esaJını iletmek üzere Kerian'a döndü. "Thorbardin'in yüce kralı geldi." 271 bıle "O, burada," diye bağırdı lağım cücesi. Elf dilinde konuşmasa ne konuşulduğunu tahmin edebiliyordu. "İçeri getireyim?" "Teşekkürler, Ponce." Kerian ayağa kalktı, belinde duran ki], düzeltti. "Onu karşılamaya geleceğim. En iyisi siz burada kaj Majesteleri," dedi. Evlilikleri, Kerian'ın emri altındaki elflerden bil' gizli tutuluyordu. "Büyük kelli felli cüce. Takıyor şapka!" Ponce etkilenmişti "Giyiyor ayakkabı!" Lağım cücesi oldukça etkilenmişti. "Ben hic görmedi ayakkabı giyen cüce." "Yüce kral yanında dört muhafiz getirmiş," dedi elf, Kerian'a "Emrettiğiniz gibi, Thorbardin'den ayrıklıklarından beri her hareketleri ni takip ediyoruz." "Hem onların, hem de bizim güvenliğimiz için, Majesteleri" Gilthas'm yüz ifadesinin değiştiğini fark eden Kerian açıklamayı yap. makta hızlıydı. "Kimseyle buluşmadılar," diyerek devam etti elf, "ve takip de edilmediler-" "Bizim dışımızda," dedi Gilthas alayla. "Tedbirli olmak hiçbir zaman zarar getirmez, Majesteleri," dedi Kerian. 'Tam Bellowgranite, Thorbardin kabilelerinin yeni kralı. Halkı yönetimine güveniyor, ama cücelerin arasında yaşayan hainler var, tıpkı biz elflerin de arasında olduğu gibi." Gilthas derin bir iç çekti. "Umarım böyle günler daha fazla yaşanmaz. Cüceler onları takip ettiğimizi fark etmiş olabilirler mi?" "Yıldız ışığını gördüler, Majesteleri," dedi elf gururla. "Ağaçlann içindeki rüzgârı duydular. Ama bizi ne gördüler, ne de duydular." "Cüce içkilerimizi sevdiğini söyledi o," diyen Ponce'un yüzü parlıyordu, ama bunun nedeni pişirdiği kazın yağı da olabilirdi. "Güzel cüce içkisi yaptığımızı söylüyor. Denemek istersin mi?" diye sordu Gilthas'a. Kerian ve elf, lağım cücesini de yanlarına alarak ayrıldı. Gilthas titreyen mum ışığını seyrederek oturdu. Ayağının altında garip hır

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


titreme hissediyordu, sanki bütün dünya sallanıyor gibiydi. Etrafındaki her yer karanlıktı. Mumun alevi tek ışıktı ve o da tek bir nefesle sönebilirdi. Çok şey yolunda gitmeyebilirdi. O anda bile Mareşal Medan. Gilthas'm yatak odasına giriyor olabilirdi. Mareşal yataktaki yastıkıan yırtıyor, Planchet'ı tutukluyor, kralın nerede olduğu hakkında sorul soruyor olabilirdi. Gilthas birdenbire kendini çok yorgun hissetti. Bu iki yüzlü haya tan, yalanlardan ve hilelerden yorulmuştu. Her zaman sahnedeydi, hı° zaman dinlenmesine izin verilmiyordu. Geceleri rahat uyuyarmy°r 272 çiinkü uykusu sırasında tahttan indirilmesine neden olabilecek yanlış bir şey söylemekten korkuyordu. Acı çekecek tek kişi de o olmayacaktı. Vali Palthainon da bundan nasibini alacaktı. Medan da... Tuttukları ipleri oynatmak için Gilthas'ın tahtta olmasına ihtiyaçları vardı. Eğer onun bu ipleri kestiğinin farkına varacak olurlarsa, ipleri tekrar bağlayacaklardı. O tahtta kalacaktı. O hayatta kalacaktı. Planchet ölecekti, bildiği her şeyi anlatana kadar işkence görecekti. Laurana belki idam edilmezdi, ama erkek kardeşi gibi bir kara elf yaftası vurulup sürgün edilirdi. Kerian da ele geçirilebilirdi; Medan toplumun huzurunu bozan Dişi Aslan adındaki asinin eline düşmesi halinde nasıl korkunç bir ölümle karşılaşacağını halka açıklamıştı. Gilthas acı çekmezdi, sevdiklerinin acı çektiklerini görmeye zorlanması ve onlara yardım edecek gücünün olmadığını bilmesi dışında. Bu herhalde onun için en büyük işkence olurdu. Karanlığın içinden eski yoldaşları çıkageldi: Korku, kendinden şüphe etmek, kendinden nefret etmek, kendinden iğrenmek. Onların soğuk ellerini üzerine koyduklarını ve içine ulaşarak boğazını sıktıklarını, titreyen vücudundan soğuk terler akıttıklarını hissetti. Onların sondan, ölüm ve yıkımdan bahseden acı çığlıklarını duydu. Bu görev için yeterli değildi. Bu tip bir hareket içinde bulunmayı beceremezdi. Halkını tehlikeye atıyordu. Keşfedildiklerinden emindi. Medan her şeyi biliyordu. Belki de Gilthas şimdi geri dönerse, her şeyi yoluna koyabilirdi. Yatağının içine girerdi ve onun gitmiş olduğunu hiçbir zaman bilmezlerdi... "Gilthas," dedi sert bir ses. Gilthas irkildi. Tanıyamadığı yüze vahşice baktı. "Kocam," dedi Kerian nazikçe. Gilthas gözlerini kapattı, vücudu ürperdi. Yavaşça yumruğunu oluşturan parmaklarını gevşetti. Kendini rahatlattı, gerilimi vücudunu terk etmeye zorladı, titremesini durdurmaya çalıştı. Onu bir süre kör

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


eden karanlık geri çekildi. Mumun alevinde Kerian parlıyordu. Derin, titrek bir nefes aldı. "Şimdi iyiyim," dedi. "Emin misin?" diye sordu Kerian. "Asilzade yan odada bekliyor. Onu oyalayayım mı?" "Hayır, nöbet geçti," dedi Gilthas, ağzındaki safra tadını yok etmek ıçm yutkunarak. "Sen şeytanları kovdun. Kendimi toparlamam için bana blraz zaman ver. Nasıl görünüyorum?" "Bir hortlak görmüş gibi," dedi Kerian. "Ama cüce bir şey fark etmeyecektir. Bütün elfler onlara solgun yüzlü görünür." 273 Gilthas karısını tutup kendine doğru çekti. "Kes şunu!" diye itiraz etti Kenan, yan şaka yan ciddi. "Bum^ zamanı değil. Ya biri görüısej" "Görsünler" dedi dikkati bir yana bırakarak. Dünyaya y^ söylemekten bıktım. Sen benim gücüm, benim kurtuluşumsun. Benjm hayaümı akli dengemi kı>™dun. Geçmişe bakıp nasıl bin olduğumu düşündüğümde, aynı şeytaAİanntutsağı olduğumu düşündupmde benı nasıl sevdiğini merak ediy,rum-" "Hücrenin parmaklıKİarmdan baktım ve orada kilitli olan adamı gördüm" diye karşılık vefdi Kenan, bir an için de olsa kocasının kollannda gevşeyerek. "Onun halkına olan sevgisini gordum. Onlann çektiği acıyı dindirecek gücü olmadığı için acı çektiğim gordum. Anahtar sevgiydi. Yaptığım tek şey o™ sokup kilidi açmaktı. Gen kalanı sen yapfır» " Kenan Gilthas'm kucağından sıynldı, bir kez daha savaşçı kraliçeydi "Hazır misin? Yü«e kralı daha fazla bekletmemelıyiz." "Hazrnm," dedi Gil^as- . Derin bir nefes dan* aldl> sacım aı"kaya attı ve dimdik yürüyerek "Maiesteleri, Güneş Sözcüsü, Solostaran Hanedanı'ndan Gilthas," diye duyurdu Kerian resn»- bır Şekilde. Cüce içkisini keyifle'icen cuce> maşrapayı masanın ustune koydu ve sayın belirtisi olarak M™ eğdi. Bir cüce için uzun boylu sayılırdı ve gerçek yaşından daha ya?h gözüküyordu, çünkü saçı erkenden erileşmişti, sakalı da beyazla kanşüc griydi. Gözleri parlak ve gençlik dolu bakışlan keskin ve aliciydi. Gözleri Gilthas'm üzenne odaklandı, sanki eltin kalbinin içini çörecekmışçesıne göğüs kafesim delıyordu. "Benim hakkımda» söylentileri duymuş," dedi Gilthas kendi kendine "Neye inanacağı» merak ediyor. Her el tarafından burulan bir paçavra mıyım? Yoksa gerçekten onun gibi ben de halkımın gerçek lı611 Tekiz Kabilenin Yice Kralı," dedi Kerian, 'Tarn Bellowgranit^ Cücenin kendisi deY^m ırktı. Tam asıl bir cüce soyu olan m Hvlar cücesiyle kara ciÜ» Daergar'ın evliliğinden doğmuştu. M SaW'ndan soma Thoıt^m cüceleri PaX Tharkas kalesinin yenj» inşası için insanlarla birlikte çalışmışlardı. Görünüşe bak « Thorbardin cüceleri, keşleri olan tepe cücelennın de içinde-m duğu diğer ırklarla tekra etkileşim içme geçmeye başlamışlardı, v cücelerine Afet zaman** ortaya çıkan bir kan davası yüzünden <m altındaki büyük cüceler J^fimm kapılan kapatılmışta. 274 Ama büyük ejderhaların ve beraberlerinde ölüm ve yıkımın gelmesiyle, cüceler tekrar yer altına gitmişlerdi. Thorbardin'in geçitlerini bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kez daha mühürlemişler ve dünya onlarla olan teması kaybetmişti, paergar'lar, Thorbardin tahtını ele geçirmek için kargaşadan faydalanış, halkı kanlı bir iç savaşa sürüklemişti. Tarn Bellowgranite savasın kahramanıydı, parçaları toparlama zamanı geldiğinde, asilzadeler önderlik etmesi için ona gelmişlerdi. Tarn başa geçtiğinde bölünmüş bir halk ve yıkımın eşiğinde sendeleyen bir krallıkla karşılaştı. Bu krallığı sağlam temeller üzerine oturttu. Savaşan kabileleri yönetimi altında birleştirdi. Thorbardin şimdiyse tarihi içinde ilk olacak bir olayı gerçekleştirme niyetindeydi. Gilthas öne doğru bir adım attı ve içten bir saygıyla yerlere kadar eğildi. "Yüce Kral," dedi, cüce dilini mükemmel konuşuyordu, bu dili babasından öğrenmişti. "Sizinle nihayet karşılaşmaktan onur duydum. Dağın altındaki evinizden ayrılmaktan hoşlanmadığınızı biliyorum. Yolculuğunuz uzun ve bu karanlık günlerdeki bütün yolculuklar gibi tehlikeliydi. Bu yolculuğu yaptığınız ve bugün aramızdaki anlaşmayı mühürlemek için buraya geldiğiniz için teşekkür ederim." Cüce sakalını sıvazlarken başını salladı ve bu da Gilthas'm sözleri karşısında memnun olduğunu belirtiyordu. Bir elfin cüce lisanını konuşması onu çok etkilemişti. Gilthas haklıydı. Cüce kral, elf kralının zayıflığı ve kırılgan tabiatı hakkındaki hikâyeleri duymuştu. Ama geçen yıllar Tarn'a bir adamın, cücelerin diyeceği gibi, sakalının rengini görmeden yargılamanın akıllı bir iş olmadığını öğretmişti. "Yolculuk zevkliydi. Toprağın üzerindeki havayı koklamak güzel bir değişiklik," diye karşılık verdi Tarn. "Ve şimdi, işimize bakalım." Kurnazca Gilthas'a baktı. "Siz elflerin pohpohlanmaktan ne kadar hoşlandığınızı bilirim. Kibarlıkları bir kenara bırakabileceğimize inanıyorum." "Ben kısmen insanım," dedi Gilthas gülümseyerek. "Bu sabırsız tarafım ya da bana öyle söylüyorlar. Yarın sabah şafaktan önce Qualinost'ta olmalıyım. Bu yüzden hemen başlayacağım. Bu konu bir aydır görüşme halinde. Nerede kaldığımızı biliyoruz, değil mi? Değişen bir şey yok?" "Bizde değişen bir şey yok," dedi Tam. "Sizde bir şey değişti mi?" "Hayır, değişmedi. O halde anlaşma halindeyiz." Gilthas resmi konuşmayı bırakmıştı. "Yapılacak herhangi bir ödemeyi reddettiniz, ffendim. Buna izin vermem, ama sizin ve halkınızın yaptıklarının prşılığı olarak paha biçilebilecek bir şey Qııalinesti'de yok. ilendiğiniz tehlikeyi biliyorum. Bu antlaşmanın halkınız arasında 275 tartışma yarattığının farkındayım. Sizin yönetiminizi bile tehdit ettijy ? sanıyorum. Ve bütün bunların karşılığında size sonsuz ve ölürns"1 teşekkürlerimizden başka verebileceğimiz bir şey yok." "Hayır, delikanlı," dedi Tam, mahcubiyetle yüzü kızardı. Cüce]

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


övülmekten hoşlanmazlardı. "Yaptığım şey sizin halkınız kadar berrrm kine de yarar sağlayacak. Sadece hepsi bunu göremiyor, ama görecekler Çok uzun süre bir dağın altında dünyadan saklanarak yaşadık Thorbardin'de iç savaş çıktığında, biz cücelerin birbirimizi yok ede ceğimizi ve bundan kimsenin haberi olmayacağını düşündüm. Bizm, için kim yas tutacaktı? Bu dünyada kimse. Thorbardin'deki mağaralar sessizliğe gömülecek, karanlık üzerimize çökecek ve ne bu sessizliği bozacak, ne de bir ışık yakacak biri olacaktı. "Bunun olmasını engellemeye karar verdim. Biz cüceler dünyaya geri dönecektik. Dünya Thorbardin'e girecekti. Tabii ki," dedi Tam, göz kırpıp cüce içkisinden büyük bir yudum alarak, "halkımı böyle bir değişim içine girmeye bir gecede zorlayamazdım. Onların benim düşündüğüm gibi düşünmelerini sağlamak yıllarımı aldı ve hâlâ birçoğu bu fikir karşısında sakallarını çekiştirip, ayaklarını yere vuruyor. Ama biz doğru olara yapıyoruz. Bu konuda ikna oldum. Çoktan tüneller üzerinde çalışmaya başladık," dedi memnuniyetle. "Başladınız mı? Daha kağıtlar imzalanmadan mı?" Tam içkisinden büyük bir yudum aldı, hoşnutlukla geğirdi ve sırıttı. "Pöh! Kağıt nedir ki? İmza nedir ki? Bana elini ver, Kral Gilthas. Anlaşmamızı bu mühürleyecek." "Size elimi veriyorum, Kral Tam ve bunu yapmaktan şeref duyuyorum," diye karşılık verdi Gilthas, çok etkilenmişti. "Size güvence verebileceğim bir konu var mı? Bana sormak istediğiniz şeyler var mı?" "Sadece tek bir şey var, delikanlı," dedi Tarn maşrapasını masaya koyup, çenesini giysi koluyla silerken. "Bazı asilzadeler, özellikle de Neidar'lar -bana sorarsanız şüpheli tipler- sürekli eğer elflerin Thorbardin'e girmesine izin verirsek bize karşı geleceklerini, krallığımızı ele geçireceklerini ve yeni yurtlan yapacaklarını söylüyorlar. Sen ve ben bunun olmayacağını biliyoruz," Gilthas'm hızlı itirazını engellemek için elini kaldırarak ekledi, "ama halkımı bu trajedinin olmayacağına ikna etmek için ne söyleyeceksin?" "Neidar asilzadelerine," dedi Gilthas gülümseyerek, "evlerim ağaçlara inşa etmek isteyip istemeyeceklerini sorardım. Sizce onların cevabı ne olurdu, efendim?" "Hah, hah! Kendilerini hemen sakallarından asmayı yeğlerler»* dedi Tarn, kahkahalarla. 276 "Ve aynı şekilde, biz elfler de yerin altında yaşamak yerine Lfldimizi kulaklanmızla asardık. Amacım Thorbardin'e hakaret etmek jgğil," dedi Gilthas kibarca. "Biliyorum, delikanlı. NeidarTara söylediklerini aynen ileteceğim. aU) biralarmdaki köpüp uçuracaktır!" Tarn kahkaha atmaya devam ediyordu. "Daha açık konuşmak gerekirse, tünelleri sadece ejderhanın öfke-" si karşıda tehlikede olanları çıkartmak için kullanacağıma onurum ve hayatım üzerine yemin ediyorum. Vatanımıza geri dönebilecekleri Zarnana kadar mültecileri korumalan için, Bozkır halkıyla bir anlaşma yaptık." "O gün çabuk gelsin," dedi Tarn, artık gülmüyordu. Gilthas'a

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dikkatle baktı. "Sana neden mültecileri kuzenlerinizin ülkesine, Silvanesti'ye göndermediğinizi soracaktım, ama ülkenin size kapalı olduğunu duydum. Elfler onun etrafına bir çeşit sihirli kale yerleştirmişler." "Alhana Yıldızmeltemi'nin güçleri kalkanın içine girebilmek için bir yol aramaya devam ediyor," dedi Gilthas. "Bu yolu çabuk bulmasını umut edelim, sadece bizim için değil, kuzenlerimizin iyiliği için de. Tünellerin Qualinost'a ulaşması için ne kadar zamanın gerekli olduğunu düşünüyorsunuz?'' "İki hafta, fazla değil," dedi Tarn. "İki hafta mı, efendim! Altmış beş milin üzerindeki bir tüneli sert bir kayanın içinden kazmak mı? Cücelerin usta taş yontuculan olduklarını biliyorum," dedi Gilthas, "ama itiraf etmeliyim ki, bu beni şaşırtıyor." "Dediğim gibi, çoktan kazmaya başladık. Ve yardımcılanmız var," dedi Tarn. "Urkhanlan duymuş muydun? Hayır mı? Buna şaşırmadım. Onlan çok az yabancı bilir. Urkhanlar kaya yiyen dev solucanlardır. Onlara koşum takımlan bağlıyoruz ve onlar da graniti, yeni pişmiş bir ekmek gibi kemiriyorlar. Thorbardin'deki binlerce mil uzunluğundaki tünelleri kimin yaptığını sanıyorsunuz?" Tarn sınttı. "Bütün işi solucan Yapar, biz cüceler övünürüz." Gilthas solucanlara karşı duyduğu hayranlığı açıkça ifade etti ve Urkhanlann huylannı, uysal yaratılışlannı ve kayanın sindirim sistemlerinden geçtikten sonra ne olduğunu içeren konuşmayı kibarca dikkatle dmledi. "Neyse, bu kadar yeter. Ya sen, onlan çalışırken görmek ister miyd'11?" diye sordu Tarn aniden. "İsterdim efendim," dedi Gilthas, "ama belki başka bir zaman. 277 Daha önceden de belirttiğim gibi, gün ağarmadan önce Qualinost'a dö^ meliyim-" "Döneceksin, delikanlı, döneceksin," diye karşılık verdi cüCe sırıtıyordu. "Şunu izle." Çizmeli ayaklarını iki kez yere vurdu. Bir sürelik sessizlikten sonra iki darbe sesi duyuldu, sesler yerin altından geliyordu. Gilthas, kızgın ve tetikte görünen Kerian'a baktı. Kenan kızgındı çünkü garip gürültüleri araştırmayı akıl etmemişti; tetikteydi, çünkü bu bir tuzak idiyse içine düşmek üzereydiler. Tam onların huzursuzlukları karşısında kahkahalarla gülüyordu. "Urkhanlar!" dedi Tam açrklama olarak. "Tam altımızdalar!" "Burada mı? Bu doğru mu?" Gilthas soluk soluğaydı. "Yerin sallandığını hissettiğimi biliyordum-" Tam başını sallıyordu, bu arada sakalı da sallanıyordu. "Daha da uzağa gittik. Aşağı gelecek misiniz?" Gilthas karısına baktı. "Bütün Qualinestiler'in kralı benim, ama buranın sorumlusu Dişi Aslan," dedi gülümseyerek. "Ne dersiniz, hanımefendi? Gidip bu muhteşem solucanları görelim mi?" Kerian bütün bu öngörülmemiş olaylar onu tedirgin etse de,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


itiraz etmedi. Cüceleri gücendirecek hiçbir şey söylemedi, ama Gilthas, Kerian ne zaman Yaban elflerinden biriyle karşılaşsa ona bir bakışla, başının ya da elinin bir hareketiyle işaret verdiğini fark etti. Elfler kayboldu, ama Gilthas onların uzağa gitmediklerini düşündü, elleri silahlarında onlan izliyorlardı. Yudum ve Geğirti'yi terk ettiler, Tarn'm muhafızlarından bazılan, ağızlarını silerek ve cüce içkisinin keskin kokusuyla dolu oflamalarla ayrılmaktan duydukları memnuniyetsizliği gösterdiler. Tarn normal yoldan ilerlemedi, ama önüne çıkan her şeyi bir kenara itip omuzlayarak ve üzerine basarak çalıların içinden yürüdü. Gilthas arkasına baktığında cücelerin ağaçların arasında açtıkları, kırık dallardan, ezilmiş çimenden ve sallanan sarmaşıklardan oluşan yolu gördü. Kerian, Gilthas'a bakarak gözlerini devirdi. Gilthas onun tanı olarak ne düşündüğünü biliyordu. Cücelerin saklanan elflerin sesini duymaları konusunda endişe edecek hiçbir şey yoktu. Cüceler paldır küldür yürürken gök gürültüsünü bile duymazlardı. Tam adımlarını yavaşlattıBir şeyi arıyor gibiydi. Cüce lisanında bir şeyler söylediği yardımcılar1 da aramaya başladılar. "Tünelin girişini arıyor," dedi Gilthas, Kerian'a yavaşça. "Halkım onu buraya bir tane bırakmış olması gerektiğinden bahsediyor, am bulamıyor." 278 "Bulamayacak da," dedi Kerian yüzünü ekşiterek. Hâlâ cüceler tarafmdan gafil avlanmanın öfkesi içindeydi. "Bu topraklan biliyorum. ger karışını, Eğer herhangi bir-" Kerian durdu, bakakaldı. "Tünel girişi," diyerek Kerian'ın sözünü tamamladı, dalga geçiyordu. "Onu keşfetmiş mi olurdun?" Yaklaşık on metre yüksekliğinde bir granitin, orman zemininden çikrmŞ kısmının yanma rastladılar. Kayanın üzerinde enine doğru yarıklar vardı. Tabakaların arasında küçük ağaçlar, yabani bitkiler ve çimenler büyümüştü. Yüzeye çıkma sonucu kırılarak kayadan düşen büyük miktarda taş yığını, granitin yanında duruyordu. Taşlar büyüktü, bazıları Gilthas'm beline kadar geliyordu, birçoğu cücelerden daha büyüktü. Gilthas, Tarn'm bu taşlardan birine gidip elini üzerine koyarak onu itmesini şaşkınlık içinde izledi. Taş, sanki içi boşmuş gibi yana yuvarlandı. Aslında, boştu. Tarn ve adamları taşlan temizleyerek toprakta büyük bir delik ortaya çıkardılar.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bu taraftan!" Tam elini salladı. Gilthas başını sallayan ve acı acı gülümseyen Kerian'a baktı. Kerian taşı incelemek için durdu, çakılın içi bir ziyafette sunulan kavun gibi oyulmuştu. "Bunu solucanlar mı yaptı?" diye sordu, çok şaşırmıştı. "Urkhanlar," dedi Tarn gururla. "Küçük olanlan," diye de ekledi. "Dişliyorlar. Büyük olanlan taşı tamamen mideye indirirlerdi. Korkanm ki, çok zeki değiller. Her zaman da açlar." Ay ışığının aydınlattığı geceden, cüce tünelinin serinliğine geçerken "bir de şu yönden düşün," dedi Gilthas Kerian'a. "Eğer cüceler tüneli senden ve senin halkından saklamayı başarmışlarsa, lanetli Şövalyelerden saklamakta hiç zorluk çekmeyeceklerdir." "Doğru," diye kabul etti Kerian. Mağaranın içinde, Tarn yine topraktan başka bir şey değilmiş gibi görünen zemine iki kez vurdu. Aşağıdan gelen iki vunış onu selamladı. Toprakta çatlaklar oluştu ve kurnazca gizlenmiş bir kapı açıldı. Cücenin başı gözüktü. Işık yukarıya vurdu. "Ziyaretçiler," dedi Tarn cüce dilinde. Cüce başını salladı ve kayboldu. Kalın çizmelerinin merdivenin oasamaklanndan inerken çıkardığı ses duyulabiliyordu. "Majesteleri," dedi Tarn, kibar bir el hareketiyle. Gilthas hemen harekete geçti. Tereddüt etmek, yüce asilzadeye 279 güvenmediğini belirtirdi ve Gilthas yeni müttefikini gücendirmek niyetinde değildi. Merdivenden çevikçe inmeye başladı, yaklaşık be metre indikten sonra düz zemine ulaşmıştı. Tünel çok iyi aydınlatılmıştı Gilthas bunun kaynağının fenerler olduğunu düşündü. Garip fenerler diye düşündü Gilthas, birinin yanma yaklaşırken Hiç ısı vermiyorlardı. Fenere daha yakından baktı ve şaşkınlık içinde ışığın yanan yağdan değil de büyük bir böcek larvasından geldiğinin farkına vardı. Larva tünel tavanına kancayla asılı demir bir parmaklığın içinde bir top şeklinde kıvrılarak yatıyordu. Birkaç adımda bir, bir kafes vardı. Uyuklayan larvaların vücutlarından çıkan ışık tüneli gündüz gibi aydınlatıyordu. "Urkhanlann yavruları bile bizim için çalışıyor," dedi merdivenden inen Tam. "Larvalar bu şekilde bir ay kadar parlıyor, sonra karalıyorlar. Zaten o zaman kafeslere sığamayacak kadar büyümüş oluyorlar ve biz de yerlerine yemlerim koyuyoruz. Şanslıyız ki, Urkhanlar sürekli üruyorlar. Ama onları görmelisiniz. Bu taraftan. Bu taraftan." Tam onlara tüneller boyunca yol gösterdi. Bir dönemeçten sonra şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştılar. Devasa, dalgalanan, balçıkla kaplı, kızıl-kahve renkli bir beden, tünelin yarısını kaplamıştı. Cüce terbiyeciler solucanı, vücuduna geçirilmiş kayışlara bağlı dizginler sayesinde yönlendirip yanında yürüyorlardı. Solucan yoldan çıkmasın ya da yuvarlanıp terbiyecileri ezmesin diye elleriyle ya da sopalarla dürtüyorlardı. Tarn'm dediğine göre, tünelin yansı ilerideki bir solucan tarafından

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


temizlenmişti. Onun arkasından gelen ikinci solucan, öndekinin yaptığını genişletiyordu. Dev solucan inanılmaz bir hızla ilerliyordu. Gilthas ve Kerian solucanın boyu karşısında adeta büyülenmişlerdi. Solucanın vücudu Gilthas'm boyu kalmlığmdaydı, Tarn'a göre bu solucan on metre uzunluğundaydı. Çiğnenmiş ve yan sindirilmiş taş yığınları solucanın arkasında zeminde birikmişti. Cüceler gelip küreklerle bu yığınlan kenara çekmeye başladılar, bunu yaparken yığının arasında altın ya da değerli bir taş var mı diye pür dikkat bakıyorlardı. Gilthas solucanın yanından yürüyerek sonunda başına ulaştı. Hayvanın gözleri yoktu, gözlere ihtiyacı da yoktu, hayatını yerin altm! oyarak geçiriyordu Kafasının üzerinde iki boynuz bulunuyordu. Cüceler bu boynuzların üzerine deri bir koşum takımı geçirmişlerdi. Koşun* takımından çıkan dizginler, solucanın sırtındaki büyük bir sepete oturan cücenin eline uzanıyordu. Cüce sepetin içinden solucanı gitmek isteo1? yöne doğru hareket ettiriyordu. Solucan sanki bir cücenin bile orada olduğunun farkında değ*111* 280 gibiydi- Tek düşüncesi yemekti. Solucan önündeki kayanın üzerine bir xVX püskürttü, sıvı bir tür asit olmalıydı, çünkü kayaya çarptığı zaman slığa benzer bir ses çıkardı ve hemen köpürüp cızırdamaya başladı. Birkaç kaya parçası yerinden aynldı. Solucanın ağzı açıldı bir kaya oarçasmı yakaladı ve onu yuttu. "Çok etkileyici!" dedi Gilthas ve bunu o kadar içtenlikle söylemişti vj Tarn son derece memnun oldu, diğer cüceler de sevinmiş gölündüler. Sadece bir dezavantaj vardı. Solucan kayanın içinde ilerlerken dalgalanan ağır vücudu yerin sarsılmasına neden oluyordu. Cüceler bu sarsıntılara o kadar alışmışlardı ki, sallanan bir geminin güvertesinde gezinen denizciler gibi yürümeye devam ediyorlardı. Gilthas ve Kerian biraz daha zorlandılar; ya birbirlerine doğru sendeliyor ya da duvarlara çarpıyorlardı. "Kara Şövalyeler bunu fark edecek!" dedi Kerian, solucanın çıkarttığı yüksek kemirme seslerinin arasından sesini duyurmak için bağırıyordu. "Medan, yatağı odada oradan oraya zıplamaya başladığında ve döşemesinin altından gelen sesleri duyduğunda şüphelenecek." "Tarn, bu sarsıntı ve gürültü," dedi Gilthas, doğrudan cücenin kulağına konuşuyordu. "Bunları durdurmak için bir şey yapılabilir mi? Kara Şövalyeler kesinlikle bunu duyar ya da en azından hisseder." Tam başını salladı. "İmkansız!" dedi. "Şu yola bak, delikanlı, solucanlar cücelerin çekiç ve kazmayla yapacaklarından çok daha hızla ilerliyor." Gilthas şüpheli gözüktü. Tarn hareket etmişti; onlar da cüceyi solucanları geride bırakarak tünelin içinden takip ettiler. Merdivenleri tır-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mandıkça, yerin altına girdikleri zamankinden daha aydınlık olan geceye çıktılar. Şafak yaklaşıyordu. Gilthas birazdan yola çıkacaktı. "Benim düşüncem Qualinost'un altında tünel açmamak," diye açıkladı Tam, Yudum ve Geğirti'ye doğru yürürlerken. "Şu anda yaklaşık kırk mil uzaktayız. Tünellerimizi şehrin sınırına beş mil kadar yaklaştıracağız. Bu şekilde Neraka Şövalyeleri'nin ne yaptığımızdan haberleri olmaz. Ve aynı zamanda girişleri keşfetmeleri de çok daha zor olur." "Ya keşfederlerse?" diye sordu Gilthas. "Tünelleri Thorbardin'i lstüa etmek için kullanabilirler." "Tünelleri çökertiriz," dedi Tam açık açık. "Tünelleri başlarına Seçiliriz; büyük olasılıkla birkaçımızın başına da." "Bizim için üstlendiğiniz tehlikeyi gittikçe çok daha iyi anlıyoruıtı," dedi Gilthas. "Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum." Tam Bellowgranite eliyle sözcükleri savuşturdu, rahatsız ve mahcup ^s gözüküyordu. Gilthas konuyu değiştirmenin iyi olacağını düşündü. 281 "Toplam kaç tünel olacak, efendim?" "Yeterli zaman olursa, üç iyi tünel yapabiliriz," diye karşılık verdice. "Zaten bir tanesi hazır. Bir müddet sonra halkının bir kısrn,J tahliye edebilirsin. Çoğunu değil, çünkü duvarlar henüz tam desteklen medi, ama birazının üstesinden gelebiliriz. Diğer iki tünele gelince, onla~ için en az iki aya ihtiyacımız var." "Umarım bu kadar zamana sahip olabiliriz," dedi Gilthas alçav sesle. "Bu arada, Qualinost'ta Neraka Şövalyeleri'yle zıtlaşan kişiler var Şövalyelerin kanuna karşı gelenlere uyguladıkları cezalar sert ve zalim! ce. Yasalarının en ufak bir ihlali bile hapis ya da ölümle sonuçlanabilir Bu tünellerle sonu yaklaşanları da koruyabilme imkanına sahip olacağa "Söyleyin bana, Asilzade," dedi Gilthas, cevabı biliyordu, ama yine de kendi kıılaklanyla duymak istiyordu, "bütün Qualinost halkım bu tek tünelden tahliye etmek mümkün olabilir mi?" "Evet, sanırım," dedi Yüce Asilzade, "Bunu yapmak için iki hafta gerekir." İki hafta. Eğer ejderha ve Neraka Şövalyeleri saldmrlarsa, halkı tahliye etmek için en fazla saatler söz konusu olabilirdi. Aksi takdirde, iki haftanın sonunda tahliye edecek kimse kalmayacaktı. Gilthas derin bir iç çekti. Kerian yaklaşarak elini Gilthas'ın koluna koydu. Parmaklan güçlü ve serindi, dokunuşu Gilthas'ı rahatlattı. Umduğundan fazlasını elde etmişti. Ona ay verilmişken yıldızlar için ağlayacak bir bebek değildi. Dikkatle Kenan'a baktı. "En azından bir ay kabuğumuza çekilip ejderhayı öfkelendirmemeliyiz." "Savasçılanm ortadan kaybolup ölü taklidi yapmayacaklar!" diye karşılık verdi Kerian sertçe, "Eğer aklındaki şey buysa. Hem saldınlanmızı birden kesersek, Şövalyeler bizim birşeyler çevirdiğimizden şüphelenirler ve araştırmaya başlarlar. Bu şekilde onlan oyalarız."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bir ay," dedi Gilthas sessizce, eğer bir tanrı varsa, ona dua ediyordu. "Bana sadece bir ay ver. Halkıma sadece bir ay ver." 282 18 KARANLIK BİR ZAMANDA ŞAFAK VAKTİ Gün Ansalon'a bazıları için çok hızlı, bazıları için de çok yavaş geldi. Güneş sanki biri karanlığın boğazına bıçak saplamış gibi gökyüzünde kıpkırmızı parlıyordu. Gilthas hapishane sarayını çevreleyen gölgeli bahçenin içinde telaşla ilerledi, oynamaya devam etmek zorunda olduğu tehlikeli rolü üstlenmek için geç kalmıştı. Sabahleyin çalman kapı Vali Palthainon'un kuklanın iplerini çekmeye geldiğini duyurduğunda Planchet balkonda gizlenmiş, endişe içinde genç kralın gelişini bekliyordu. Planchet bu sefer majestelerinin yokluğunu gizlemede bir önceki sefer kadar başarılı olamamıştı. Erken kalkan biri olan Palthainon kral üzerindeki gücünü bütün saraya göstermek için oradaydı. "Bir dakika, Sayın Vali!" diye bağırdı Planchet. "Majesteleri leğeni kullanıyor." Elf bahçede bir hareket fark etmişti. "Majesteleri!" diye cesaret edebildiği kadar yüksek sesle fısıldadı. "Acele edin!" Gilthas balkonun altında durdu. Planchet ipi sarkıttı. Kral ipi yakaladı ve çevik bir şekilde yukarı tırmandı. Kapıdaki vuruş tekrarlandı, bu sefer daha yüksek ve daha Karsızdı. 283 "Majesteleri'ni görmekte ısrar ediyorum," dedi Palthainon. Gilthas balkonun üzerinden tırmandı. Yatağına daldı, çarşaflar, arasına girdi. Planchet battaniyeleri kralın başının üzerine attı ve ell^ dudaklarını üzerinde kapıya yanıt verdi. "Majesteleri bütün gece hastaydı. Bu sabah bir dilim kızarrr,ls ekmeği bile midesinde tutmaktan aciz," diye fısıldadı Planchet. "o^ tekrar yatağına yatması için yardım etmek zorunda kaldım" Vali, Planchet'm omuzu üzerinden dikkatle baktı. Kralın başını kaldırıp ona kızarmış gözlerle baktığını gördü. "Majestelerinin hastalandığına üzüldüm," dedi vali kaşlarım çatarak, "ama yatağında yatıp kendi için üzülmek yerine ayağa kalkması çok daha iyi olur. Bir saat içinde geri geleceğim. O zaman Majestelerimin beni karşılamak için giyinmiş olacağından eminim," demişti. Palthainon ayrıldığında Planchet kapıyı kapattı. Gilthas gülümseyerek kollarını başının üzerinde gerdi ve içini çekti. Kerian'dan aynlmak ona acı veriyordu. Hâlâ onun kıyafetlerine sinen odun dumanının, cildine sürdüğü gül yağının kokusunu duyabiliyordu. Üzerinde yattıklan, birbirlerine sanldıklan ve istemeyerek birbirlerine veda ettikleri ezilmiş çimenin kokusunu duyabiliyordu. Tekrar içini çekti ve yataktan çıkıp banyoya giderek, kansıyla olan gizli buluşmasından kalan izleri yıkadı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bir saat sonra vali geri geldiğinde kralı -buna inanması güçtü amabir cüce hakkında şiir yazarken buldu. Palthainon burnunu çekti ve genç adama bu tür saçmalıklan bırakıp işinin basma dönmesini söyledi. Bulutlar güneşin önünü kapatıp Qualinesti'nin üzerini kapladı. Hafif bir yağmur çiselemeye başladı. Gilthas'm üzerinde panldayan aynı sabah güneşi, yine bütün gece ayakta olan kuzeni Silvanoshei üzerinde de parladı. O, sabahtan Gilthas kadar korkmuyordu. Silvanoshei sabahı onu hâlâ sersemleten ve şaşırtan bir sabırsızlık ve neşeyle bekledi. Bugün Silvanoshei Yıldızlar Sözcüsü olarak taç giyecekti. Bugün bütün umutlann, bütün beklentilerin ötesinde, halkının yöneticisi üan edilecekti. Anne ve babasının yapmaya çalıştıklan ama başaramadıkları şeyi başaracaktı. Olaylar öylesine hızlı gelişiyordu ki, Silvanoshei hâlâ bunun şaşkınlığı içindeydi. Gözlerini kapayarak her şeyi yeniden yaşadı. O ve Rolan, evvelsi gün Silvanost eteklerine doğru ilerlerken bir gnıp elf askeri tarafından durdurulmuştu. "Krallığım buraya kadarmış," diye düşündü, korkmaktan Ç° 284 hayal kırıklığına uğramıştı. Elf askerleri kılıçlarını kaldırdıklarında, Silvan ölmeyi bekledi. Silahsızdı. En azından ölümle saygın bir şekilde karşılaşacaktı. Halkıyla savaşmayacaktı. Annesinin olmasını istediği gibi olacaktı. Elf askerleri, Silvan'ı çok şaşırtarak kılıçlarını güneşe doğru kaldınp, onu Yıldızlar Sözcüsü ve Kral ilan ederek tezahürat yapmaya başladılar. Silvan bu elflerin bir idam mangası değil, şeref alayı olduğunu fark etti. Silvanoshei'ye sürmesi için bir at, güzel bir beyaz aygır getirdiler. Silvan ata bindi ve zaferle Silvanost'a girdi. Elfler sokaklara dizilmiş tezahürat yapıyor, yeni krallarına çiçekler fırlatıyorlardı. Bütün sokaklar çiçeklerle kaplanmıştı, güzel kokuları havayı dolduruyordu. Askerler kalabalığı uzak tutmak için Silvan'ın iki yanında yürüyorlardı. Silvan nazikçe.el salladı. Annesini ve babasını düşündü. Alhana bunu dünyadaki her şeyden çok istemişti. Bunu elde etmek için hayatını bile feda edebilirdi. Belki de şimdi ölülerin gitmiş olduğu yerden seyrediyor, en büyük arzusunu yerine getirdiği için oğluna gülümsüyordu. Silvanoshei öyle olduğunu umdu. Artık annesine kızgın değildi. Onu bağışlamıştı ve annesinin de onu bağışlamış olmasını umuyordu. Geçit töreni Yıldızların Kulesi'nde son buldu. Burada uzun boylu ve sert bakışlı, kır saçlı bir elf onu karşıladı. Elf kendini General Konnal olarak tanıtmıştı. Konnal, yeğeni ve Silvan'ın -öğrenince çok sevindiğikuzeni Kiryn'i takdim etti. Konnal, Silvanoshei'nin gerçekten Lorac

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Caladon'un torunu (Silvan'ın annesinin adı hiç kullanılmadı) ve Silvanesti tahtının gerçek varisi olup olmadığına karar verecek olan Hanedan Başları'm tanıttı. Konnal, bunun yalnızca formalite icabı olduğuna Silvan'ı ikna etti. "Halk bir kral istiyor," dedi Konnal. "Hanedan Başlan senin iddia ettiğin gibi bir Caladon olduğuna inanmayı çok istiyorlar." "Ben bir Caladon'um," dedi Silvanoshei, generalin sözündeki imaya gücenmişti, ama nasıl olsa başkanlar ona inanacaktı. "Ben Lorac Caladon'un torunu ve Alhana Yıldızmeltemi'nin oğluyum." Annesinin adını gururla söyledi, kara elf sayılan birinin adını söylememesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Sonra bir elf erkeği, Silvanoshei'nin bugüne dek gördüğü, ırkının en güzel üyelerinden biri ona doğru yaklaştı. Beyaz cübbe giymiş bu elf, °na dikkatle bakarak, durdu. "Lorac'ı tanırdım," dedi elf sonunda. Ses tonu kibar ve melodikti. °u gerçekten onun torunu. Buna hiç şüphe yok." Öne doğru eğilerek 'İVanoshei'yi iki yanağından da öptü. General Konnal'a baktı ve tekrar, 285 "Buna hiç şüphe yok," dedi. "Siz kimsiniz, efendim?" diye sordu Silvan, şaşırmıştı. "Benim adım Glaucous," dedi elf eğilerek. "Size ileriki günlerd yardım etmek için saltanat naibi olarak görevlendirildim. Eğer General Konnal onaylarsa taç giyme töreninizin yann yapılması konusundaV hazırlıkları gerçekleştireceğim. Halk uzun senelerdir bu mutlu günü bek liyor. Onlan daha fazla bekletmemeliyiz." Silvan bir zamanlar büyükbabasına ait olan yatakta yattı. YataSm direkleri asmayı andıracak şekilde birbirine dolaşarak işlenmiş altın ve gümüşten yapılmış, parıldayan mücevherlerden oluşan çiçek motifleri ile süslenmişti. Kuğu tüyü ile doldurulmuş döşeğin üzerine lavanta kokulu güzel çarşaflar serilmişti. İpek bir yatak örtüsü Silvan'ı gecenin soğuğundan koruyordu. Üzerindeki tavan kristaldendi, Silvan her gece yatağında yatıp, ona saygı göstermeye gelen yıldızlan ve ayı huzuruna kabul edebilirdi. Silvanoshei bütün bunlar karşısında duyduğu zevkle kendi kendine güldü. Kendini bu güzel rüyadan uyandırmak için çimdiklemesi gerektiğini düşündü, ama bunu göze alamadı. Eğer rüya görüyorsa hiçbir zaman uyanmasmdı. Hiçbir zaman uyanıp da kendini karanlık bir mağarada titrerken, kuru meyve ve ekmekten başka bir şey yemezken ya da acı sudan başka bir şey içmezken bulmasmdı. Hiçbir zaman uyanıp ayaklan altına düşen, ogre oklanyla vurulmuş elf savaşçılanm görmesindi. Hiçbir zaman uyanmasın, bu rüya bütün ömrünce devam etsindi. Acıkmıştı, bu açlıktan zevk alıyordu, çünkü açlığının doyurulacağım biliyordu. Kahvaltı için ne isteyeceğini hayal etti. Belki ballı kekler. Şekerli gül yapraklan. Fındıklı ve tarçmh krema. İstediği her şeyi yiyebilirdi ve eğer birinden hoşlanmazsa onu geri gönderip başka bir şey isteyebilirdi. Silvanoshei, altın ve gümüşten yapılmış komodinin üzerinde duran

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gümüş çana tembelce uzanıp, hizmetçilerini çağırdı. Sırt üstü yattı ve elflerin gelip onu yataktan çıkartmalarını, taç giyme töreni için onu yıkamalannı, bedenine parfüm sünnelerini ve saçlannı ftrçalamalannı bekledi. Annesi Alhana Yıldızmeltemi'nin yüzü geldi aklına. Onun ıy' olmasını diledi, ama bu Silvan'ın rüyasıydı, Alhana'nm içinde olmadıg1 bir rüya. Silvan onun başansız olduğu yerde başarılı olmuştu. Sılv onun kırdığını bir bütün yapacaktı. "Majesteleri. Majesteleri. Majesteleri." Sarayın hizmetkârları Silvan'ın önünde eğildi. Silvan onları e 286 jeyici bir gülümsemeyle karşıladı ve yatağı düzeltmeleri için izin verdi. yatakta oturdu ve uyuşuk bir şekilde getirecekleri kahvaltıyı bekledi. "Majesteleri," dedi Saltanat Vekili Glaucous tarafından yeni krala mabeyinci olarak hizmet etmesi için seçilen elf, "Prens Kiryn size aygılannı iletmek için dışarıda bekliyor." Süslü giysilerine hayranlık içinde bakan Silvanoshei yüzünü aynadan çevirdi. Kadın terziler bir önceki günü ve o günü genç kralın törende giyeceği yeni cübbeyi ve pelerini yetiştirmek için çalışarak geçirmişlerdi. "Kuzenim! Lütfen, daha fazla gecikmeden onu içeri alın." "Majesteleri hiçbir zaman 'Lütfen' dememeli," dedi Mabeyinci gülümseyerek. "Majesteleri ne zaman bir şey isterse onu söyler ve istediği de yapılır." "Anladım. Teşekkür ederim." Silvan ikinci hatasının da farkına vardı, yüzükızardı. "Sanırım, 'Teşekkür ederim,' de dememeliyim, değil mi?" Mabeyinci başım evet anlamında salladı ve ayrıldı. Genç, Silvan'dan birkaç yaş daha büyük olan bir elfle birlikte geri döndü. Bu ikilinin ilk yalnız kalışlarıydı. İki genç adam da birbirlerine dikkatle baktılar, ikisi de aralanndaki bağlantının ipuçlannı anyorlardı ve buldular da. "Bütün bunlan nasıl buluyorsun, Kuzenim?" diye sordu Kiryn, karşılıklı birçok resmi ve kibar konuşmadan sonra. "Affedersiniz, 'Majesteleri' demek istemiştim." Kiryn eğildi. "Lütfen bana 'kuzen' de," dedi Silvan sıcak bir ses tonuyla. "Daha önce hiç kuzenim olmamıştı. Bu hiçbir zaman kuzenimi tanımadığım içm. Biliyorsun, o Qualinesti'nin kralı. En azından onu öyle çağrnyorlar." "Kuzenin Gilthas. Lauralanthalasa ve Tanis Yan-elf'in oğlu. Onu biliyorum. Porthios ondan söz ediyordu. Sözcü Gilthas'm sağlığının zayıf olduğunu söylemişti." "Kibarlık etmene gerek yok, Kuzen. Hepimiz onun melankolik bir "eli olduğunu biliyoruz. Ama bu onun suçu değil. Sana 'kuzen' olarak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bitap etmem uygun mu?" "Sanınm toplum içinde değil, Majesteleri," diye cevap verdi Kiryn jpürnseyerek. "Siz de farkına vannış olmalısmızdır ki, biz Silvanesti'de 0rmalitelerden hoşlanınz. Ama yalnız kaldığımızda bu hitaptan onur uyanm." Bir süre durduktan sonra ekledi, "Annenin ve babanın ölüm «terlerini duydum. Ne kadar acı çektiğimi bilmeni isterim. İkisine de 287 son derece büyük bir hayranlık duyuyordum." "Teşekkür ederim," dedi Silvan, bir süre sustuktan sonra konnvı değiştirdi. "Daha önceki soruna cevap vermek gerekirse, bütün bu 0ıav lan korkutucu buluyorum. Mükemmel, ama korkutucu. Bir ay önce K'~ mağarada yaşıyordum ve yerde uyuyordum. Şimdi bu yatağa sahibim bu mükemmel yatağa, bir zamanlar büyükbabamın uyuduğu yatas ' Saltanat Naibi Glaucous beni mutlu edeceğini düşünerek, yatağın bı odaya getirilmesini sağladı. Bu kıyafetleri giyiyorum. İstediğim her şeyyiyip içebiliyorum. Her şey bir rüyaymış gibi gözüküyor." Silvan tekrar aynadaki görüntüsüne baktı. Yeni kıyafetleri ve yen; görünüşü karşısında büyülenmişti. Temizdi, saçma kokular sıkılmış ve fırçalanmıştı, parmaklan mücevherlerle süslenmişti. Pireler tarafından ısmlmamıştı, yastık yerine kaya üzerinde uyumaktan vücudu ağnmıyor. du. Kiryn'in saltanat vekili hakkında konuşulduğunda ciddileştiğini fark etmedi. Silvan konuşmaya devam ettikçe kuzeninin ciddiyeti arttı. "Glaucous demişken, ne saygıdeğer bir adam! Onun saltanat naibi olmasından son derece memnunum. Çok kibar ve mütevazı biri. Her konu hakkında benim fikrimi soruyor. Sana söylemekten çekinmiyorum, Kuzen, ama general Konnal Hanedan Başlan'na ben yaşımı doldurana kadar bir saltanat naibi atanması gerektiğini önerince biraz içerledim. Biliyorsun, Qualinesti normlanna göre yaşımı çoktan doldurdum." Silvan'ın ifadesi sertleşti. "Ve ben kuzenim Gilthas gibi bir kukla kral olmayacağım. Zaten Saltanat Naibi Glaucous asıl yöneticinin kendisi olmayacağını gösteriyor. O benim isteklerimin ve emirlerimin gerçekleşmesini kolaylaştıracak bir araç." Kiryn sessizdi, karşılık vermedi. Sanki bir şey düşünüyormuş gibi bakışlannı odanın etrafında dolaştırdı. Silvan'a bir adım daha yaklaşarak alçak sesle, "Majesteleri'nin hizmetçilerini dışan çıkartmasını rica edebilir miyim?" Silvan, Kiryn'e şaşkınlık içinde baktı, birden endişelenmiş, şüphelenmişti. Glaucous, Silvan'a, Kiryn'in taht üzerinde bir takım emelleri olduğunu söylemişti. Ya bu onu yalnız ve çaresiz ele geçirmek içi» Dir komploysa... Silvan, narin ve ince yapılı, elleri bir bilgeninki gibi yumuşak ve pürüzsüz olan Kiryn'e baktı. Kuzenini kendi sert, kaslı vücuauy' karşılaştırdı. Kiryn silahsızdı. Bir tehlike oluşturamazdı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Peki," dedi ve odayı toplayan ve bu akşam Silvan'ın onuruna v rilecek resmi dansın kostümlerini yerleştiren hizmetçileri odadan çık3- * "Tamam, Kuzen. Yalnızız. Bana söyleyeceğin şey nedl ' 288 Silvan'ın tavrı ve sesi soğuktu. "Majesteleri, Kuzen," Kiryn azimle, ikisi odada yalnız olmalarına rağmen kısık sesle konuşuyordu, "Bugün buraya seni bir konu hakkında uyarmak için geldim ve o da Glaucous konusunda dikkatli olman." "Ah," dedi Silvan, bilgiç bir havada. "Anlıyorum." "Şaşırmış gözükmediniz, Majesteleri." "Şaşırmadım, Kuzen. İtiraf etmeliyim ki hayal kmklığ ma uğradım, aIna şaşırmadım. Glaucous beni senin, onu ve beni kıskanabileceğin konusunda uyardı. Bana içtenlikle ondan pek hoşlanmadığ mı söyledi. Bu duygu karşılıklı değil. Glaucous senden büyük bir saygıyla bahsediyor ve ikinizin dost olamamasından yakmıyor." "Bu iltifata korkarım ki karşılık veremeyeceğim," dedi Kiryn. "O adam saltanat vekili olmaya layık değil, Majesteleri. Kraliyet Hanedam'ndan değil. O... bir... büyücü, Shalost Kulesi'nden. Onu Dayım Konnal'ın önerdiğini biliyorum, ama..." Konuşmayı bırakmıştı, açıklamanın zor olacağını düşündü. "Size hiç kimseye söylemediğim bir şeyi söylüyorum, Majesteleri. Glaucous'un dayım üzerinde garip bir etkisi olduğuna inanıyorum. "Dayım iyi bir adam, Majesteleri. Mızrak Savaşı sırasında cesurca savaştı. Babanız Porthios'un yanında rüyası için savaştı. Bu korkunç zamanda karşılaştıkları, onun sürekli bir korku içinde yaşamasına neden oldu. Kötü günlerin gelmesi korkusuyla dehşete düşüyor. Bu kalkanın Silvanesti'yi gelen karanlıktan koruyacağına inanıyor. Glaucous kalkanın sihrini ve onu indirmekle tehdit ederek dayımı kontrol ediyor. Glaucous'un aynı şekilde sizi de kontrol ettiğini görmek istemem." "Belki de, Kuzen, çoktan onun kontrolü alüna girdiğimi düşünüyorsun. Belki de benden daha iyi bir Yıldızlar Sözcüsü olacağını düşünüyorsun?" diye sordu Silvan, gittikçe artan bir öfkeyle. "Bir Sözcü olabilirdim, Kuzen," dedi Kiryn. "Glaucous beni Sözcü yapmak istemişti. Ben reddettim. Anneni ve babanı tanırdım. İkisini de severdim. Taht yasal olarak senin. Onu gasp etmem." Silvan bir azan hak ettiğini hissetmişti. "Beni affet, Kuzen, beynimle dilimi kontrol etmeden konuşuyorum. Ama Glaucous hakkınca yanıldığına inanıyorum. O sadece Silvanesti için en iyisini istiyor. Annem beceriye değil, soya bakarak yetenekli kişilerin gerçek potan^yellerini gerçekleştirmelerine engel olduğumuzu ve bu yüzden endımıze zarar verdiğimizi söylerdi. Annemin en güvenilir danışmam an Şamar, hayata basit bir asker olarak adım atmıştı." "Eğer Glaucous buraya halkımızın gelişimine yardım etmek için 8e nuş olsaydı onu destekleyecek ilk kişi ben olurdum ve geçmişi de 289 benim için hiç önemli olmazdı. Ama onun tek yaptığı sihirli bir ağaç #* mek," dedi Kiryn ağzım çarpıtarak, "üzerimize bir kalkan örmek oldu '• "Bu kalkan güvenliğimiz için," diyerek itiraz etti Silvanoshei.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tıpkı tutukluların da hücrelerinde güvende oldukları gibi," djv karşılık verdi Kiryn. Silvan düşünceliydi. Kuzeninin ciddiyetinden ve güvenilirliğin^ şüphe edemezdi. Silvan saltanat vekilinin aleyhinde daha fazla şey duy. mak istemedi. Dürüst olmak gerekirse, Silvan üzerine yüklenen sorum, luluklar altında ezilmişti. Glaucous gibi bilinin ona danışmanlık etme düşüncesini çok rahatlatıcı buluyordu. Glaucous gibi resmi, kibar ve etkileyici birinin. "Bu konu hakkında düşünmeliyim, Kuzen," dedi Silvan "Dediklerini dikkate alacağım ve yürekten konuştuğun için sana teşekkür ederim, bunun senin için kolay bir şey olmadığını biliyonırn." Silvan elini uzattı. Kiryn kuzeninin elini içtenlikle aldı ve kendi eline bastırdı. İkili taç giyme töreni, elf dansmdaki son modalar gibi konular hakkında konuştu. Kiryn taç giyme töreninde kuzenine eşlik etmeye söz vererek odadan ayrı İmaya koyuldu. "En son büyükbabamın başını süsleyen tacı giyeceğim," dedi Silvan. "Taç size ona getirdiğinden daha fazla şans getirsin, Majesteleri," dedi Kiryn. Yüzünde ciddi bir ifadeyle odadan çıktı. Silvan kuzeninin gidişine üzüldü, çünkü sabahını berbat ettiği için Kiryn'e kızmasına rağmen, onun arkadaş canlısı tavnndan ve canlı mizacından memnun kalmıştı. Böyle bir günde yeni bir kral mutluluktan başka bir şey hissetmemeliydi. "Sadece kıskanıyor," dedi Silvan kendi kendine. "Çok doğal. Ben de onun yerinde olsam aynı şeyi hissedeceğimden eminim." "Majesteleri," dedi hizmetkârlardan biri. "Ne yazık ki size yağmurun başladığını bildirmek zorundayım." "Evet, yeni kralımız hakkında ne düşünüyorsun?" dedi General Konnal arkadaşına, ikili kraliyet sarayının merdivenlerinden Majesteleri'ne saygılarını iletmek için ilerlerken. Yağmur şimdi sürek» ve hızlıydı, güneşin üzerine gri bir perde örtmüştü. "Onu akıllı, alçakgönüllü ve etkilenmemiş buluyorum," dıye karşılık verdi Glaucous gülümseyerek. "Ondan son derece memnunumYa sen?" "O yetişkin bir süs köpeği," dedi Konnal, omzunu silkerek. "BlZ 290 ^ hiçbir sorun çıkartmayacak." Ses tonu yumuşadı. "Tavsiyen doğruydu dostum. Onu tahta oturtmakla en iyisini yaptık. Halk 0na tapıyor Onları çok uzun zamandır bu kadar mutlu gönnemiştim. Bîjtün şehir kutlama içinde. Sokaklar çiçeklerle donatıldı, halk en güzel kıyafetlerini giydi Günler süren kutlamalar yapılacak. Onun gelişini bir mucize olarak kabul ediyorlar. Korkunç hastalıktan yakınanların tekrar sağlıklarına kavuştukları söyleniyor. Artık kalkanı kaldırma konu«Uno-a konuşmalar olmayacak. Bunu yapmak için bir neden kalmadı."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Evet, kıratlıların güzel bahçemize ekmeye çalıştıkları asilik otlarının köklerini söktük," diye karşılık verdi G]a-ucous "Kıratlılar Lorac'm torununu tahta oturtarak seni yendiklerini düşünüyorlar Onların hayalini yıkmak için hiçbir şey yapma. Şimdi kralları var. Artık bizi rahatsız etmeyecekler." "Ve eğer bir şekilde kalkan bizi yamltacaks^" ^^ Konnal büyücüye manalı bir şekilde bakarak, "onun annesini de eıe geçireceğiz Kadın bütün güçleriyle ülkesini kurtannak için ilerleye^ ve ülkeyi kendi oğlunun ellerinde bulacak. Sadece onun yüzündeki ifadeyi görmek için bile buna değer." "Evet, belki." Glaucous bu fikri çok eğlendirici bulmuş görünmüyordu. "Ben, bir daha o cadmm yüzünü görmesem de olur. Bir saniye bile oğlunun tahtta kalmasına izin vereceğini zannetmiyorum O bu ödülü kendisine alırdı. Şanslıyız ki," dedi gülümseyerek, mizahi yönü tekrar ortaya çıkmıştı, "kalkanın içine girmenin yolunu bulamayacak Kalkan onu dışarıda tutacak." "Ama kalkan oğlunu içeri aldı," dedi Konnal. "Çünkü bunu yapmasını ben istedim," dedi Glaucous, generale "Sen öyle söylüyorsun." "Benden şüphe mi ediyorsun, dostum?" Glaucous durdu, yüzünü General'e çevirdi. Büyücünün beyaz cubbesi etrafında dalgalandı. "Evet," dedi Konnal birden. "Çünkü senin kendinden şüphe ettici m hissediyorum." Glaucous cevap vermeye yeltendi, sonra ağzını kapattı. Ellerini a*asmda birleştirerek yürümeye devam etti. "Üzgünüm," dedi Konnal. "Hayır, dostum," Glaucous durdu, arkaya döndü. "Sinirli değilim ümidim, hepsi bu. Üzüldüm." "Sadece-" "Sana açıklayacağım. Belki o zaman bana inanırsın " Konnal içini çekti. "Beni kasten yanlış anlıyorsun. Ama, tamam, 291 açıklamanı dinleyeceğim." "Sana nasıl olduğunu anlatacağım. Ama burada değil. Burada çoV fazla kişi var." Glaucous defne yapraklarından oluşan bir çelengi taşıya hizmetçiyi ima etti. "Yalnız konuşabileceğimiz kütüphaneye gidelim " Kütüphane koyu, cilalanmış tahtalardan oluşan kitaplar ve tomarlarla dolu raflardan oluşan büyük bir odaydı. Kitaplar sanki konuşanların seslerini emip, gerektiğinde tekrar bakılması için not ediyorlardı. "Kalkanın benim isteklerim doğrultusunda hareket ettiğy söylediğimde," dedi Glaucous, "bu genç adamı içeri alması konusunda direkt bir emir vermiş olduğumu kastetmedim. Kalkanının sihri Astarin Bahçesi'ndeki ağaçtan kaynaklanıyor. Benim direktiflerimle ağaçbükücüler, Kalkan Ağacını dikti ve yetiştirdiler. Büyünün büyük bir kısmı benden kaynaklanıyor. Kalkanı olduğu yerde tutmak için kuvvetimin ve enerjimin çok büyük bir kısmını harcıyorum. Bazen kendimi," diyerek ekledi Glaucous, yumuşak bir ses tonuyla, "kalkanmışım gibi hissediyorum. Halkımızı koruyan kalkan." Konnal hiçbir şey söylemedi, daha fazla şey duymak için bekledi. "Daha önce de kalkanın dile getirmediğim isteklerim doğrultusunda hareket ettiğinden şüphelenmiştim," diyerek devam etti Glaucous,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"istediğimin bile farkında olmadığım dilekleri. Uzun zamandır tahtta bir kralın oturmasını istiyordum. Kalkan benim bu bilinçsiz isteğimi biliyordu. Bu yüzden Silvanoshei onun yanında belirdiğinde kalkan onu içine aldı." General buna inanmak istedi, ama kuşkuları sürüyordu. Neden daha önce Glaucous bundan hiç söz etmedi, diye merak etti Konnal. Neden bu konudan bahsederken gözlerini benden kaçırıyor? Bir şey biliyor. Benden bir şey saklıyor. Konnal, Glaucous'a döndü. "Bana başka hiç kimsenin kalkanı aşamayacağını garanti edebilir misin?" "Bunu sana garanti edebilirim, sevgili General," diye cevap verdi Glaucous. "Hayatım üzerine yemin ederim." 292 19 KÖR DİLENCİ Mina'mn birlikleri Sanction'u iyi bir ruh haliyle terk ettiler, ilerlemenin ritmini korumak için şarkılar söylediler ve ilahlaştınlmış kumandanlan adına Silvanesti'de yapacaklan kahramanlıklar hakkında konuştular. Mina ne zaman kan kırmızı atının üzerinde ilerlerken görüş alanına girse askerler deli gibi bağırıyor, sık sık onun etrafında durmak ve şans adına ona dokunmak için (üstlerinin öfkesini göze alarak) düzeni bozuyorlardı. Galdar gitmişti. Birkaç gün önce, Khur'a gidip Mina'nm emirlerini Yüzbaşı Dogah'a iletmek için aynlmıştı. Minotorun yokluğunda onun yerine Yüzbaşı Samuval bakıyordu. Bu noktada görevi basitti. Güneş parladı. Yaz günleri sıcakti. Bu safhada ilerlemek güvenli ve kolaydı, Çünkü Şövalyeler Sanction'dan birkaç günlük uzaklıkta ve hâlâ güvenli bölgedeydiler. Bir süre sonra, bir zamanlar müttefik, şimdi ise korkunç düşmanları olan ogrelerin topraklanna gireceklerdi. Bu vahşi canavarlarla savaşacak olma fikri bile neşelerini gölgeleyemiyordu. Mina onların gölgelerini soğuk, solgun bir güneş gibi aydınlatmaktaydı. Deneyimli bir asker olan Samuval hava bozduğunda ve yağmur Sağdığında, yol daraldığında, rüzgâr uğuldadığmda ve düşmanın nefesi 293 enselerinde olduğunda askerlerin göze aldıkları bu tehlike hakkında W kez daha düşüneceklerini biliyordu. Askerler yakınmaya ve homurda maya başlar ve içlerinden birkaçı olay çıkartmayı kafalarına koyabilip Ama şu an için görevleri hafifti. Samuval, Mina'nın yanrnda ilerliyordu birliğin en imrenilen adamıydı. Her gece Mina'nın çadırında onunla bir' likte haritalar üzerinde çalışıyor, bir sonraki günün rotasını belirliyord» Mina'nın çadırının yanında, pelerinine sarınmış, eli kılıcının kabzasında ve ihtiyaç duyarsa Mina'nın yardımına koşmaya hazır bir şekilde uyuyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Adamlardan hiçbirinin ona zarar vereceğinden korkmuyordu. Bir gece pelerinin içinde yatarken, pürüzsüz gökyüzündeki yıldızlara bakıp merak etti. Mina genç bir kadındı - çok etkileyici genç bir kadın Samuval da kadınları, her tipte kadını seven bir adamdı. Yattığı kadınların sayısını bilmiyordu. Genellikle Mina gibi genç bir kadının güzelliği yüzbaşının kanını kaynatır, aklını başından alırdı. Ama Samuval Mina'nın varlığı karşısında hiçbir istek hissetmiyordu ve kamp ateşi etrafında yapılan konuşmaları da dinlediğinde, diğer adamların da onun gibi hissettiklerini biliyordu. Mina'yı seviyorlardı, ona tapıyorlardı. Korkuyorlardı, saygılıydılar. Ama Samuval onu istemiyordu ve isteyen birini de gösteremezdi. Ertesi sabah da diğer günlerde olduğu gibi ilerlemeye başladılar. Samuval eğer Galdar'm Khur'daki işleri yolunda giderse, minotorun iki gün sonra kendilerine yetişeceğini hesaplamıştı. Daha önce Samuval'm minotorlara hiç ihtiyacı olmamıştı, ama şimdi Galdar'ı tekrar görmek için can atıyordu... "Efendim! Adamları durdurun!" diye bağırdı bir keşif eri. Samuval sıranın ilerleyişini durdurdu ve keşif eriyle buluşmak için ileri yürüdü. "Ne oldu?" diye sordu yüzbaşı. "Ogreler mi?" "Hayır, efendim." Keşif eri yüzbaşıyı selamladı. "Yolun ilerisinde kör bir dilenci var, efendim." Samuval kızgındı. "Lanet olası bir dilenci için mi ilerleyişi durdurdun?" "Ama, efendim," -keşif eri şaşırmıştı- "yolu kapatıyor." "O zaman onu yoldan çek!" dedi Samuval öfkeyle. "Onda garip bir şey var, efendim." Keşif eri huzursuzdu. O sıradan bir dilenci değil. Sanırım gelip onunla konuşmalısınız... O° Mina'yı beklediğini söyledi." Askerin gözleri etrafta dolandı. Samuval çenesini ovdu. Mina adının etrafa yayılmasını duyduğuna şaşırmamıştı, ama ilerleyişlerinin ve rota bilgilerinin onlardan onc hareket etmesini duymaktan pek hoşnut değildi. 294 "Bununla ilgileneceğim," dedi ve keşif eriyle birlikte ilerledi. carnuval dilenciyi daha başka neler bildiği ve nasıl bildiği konusunda orgulamayı tasarlıyordu. Neyse ki Mina'nm haberi olmadan adamla İlgilenecekti. Arkasında Mina'nm sesini duyduğunda daha henüz üç adım atmıştı"Yüzbaşı Samuval," dedi Mina, Tilkiateşi'nin üzerinde giderken, «sorun nedir? Neden durduk?" Samuval tam ağzını açmış, ilerideki yolun bir kaya tarafından kapatıldığını söyleyecekti ki, keşif eri bütün birliğin duyabileceği bir sesle gerçeği söyledi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Mina! İleride kör bir dilenci var. Seni beklediğini söylüyor." Adamlar memnundu, başlarını sallayıp, Mina'nm bu derece dikkat çekmesini doğal olarak karşıladılar. Ahmaklar! Başka biri Jelek sokaklarından geçtiklerini zannederdi! Samuval ilerideki yolun etraftaki köylerden gelen, onları iyileştirmesi için Mina'ya yalvaran frengililer ve sakatlarla dolu olduğunu hayalinde canlandırabiliyordu. "Yüzbaşı," dedi Mina, "adamı bana getir." Samuval, Mina'nm üzengisinin yanma gitti. "Bir dakika dinle, Mina," diyerek itiraz etti. "iyi niyetli olduğunu biliyorum, ama burasıyla Silvanost arasında bulunan yoldaki her sakatı iyileştirmeye kalkarsan, elf krallığına Yılbaşı'nda ancak varırız. Tabii, eğer varırsak. Her geçen saniye ogrelerin güçlerini toplayıp bizimle karşılaşmaları için onlara zaman kazandırıyoruz." "Adam beni istiyor. Onu göreceğim," dedi Mina ve atından indi. "Uzun zamandır ilerliyoruz. Adamlar biraz mola verebilir. O nerede, Rolof?" "Tam ileride, orada," dedi keşif eri, eliyle işaret ederek. "Yaklaşık yarım mil ileride. Tepenin üzerinde." "Samuval, benimle gel," dedi Mina. "Siz hepiniz burada bekleyin." Samuval onun yanma gelmeden adamı gördü. Takip ettikleri yol tepeciklerle son buluyor ve keşif erinin de söylediği gibi dilenci bu tepeciklerin birinin üzerinde bekliyordu. Adam yere oturmuş, sırtını bir hayaya dayamış elinde bir asa tutuyordu. Yaklaştıklarını duyduğunda dilenci ayağa kalktı ve yavaşça onlara doğru döndü. Adam yüzbaşının beklediğinden daha gençti. Güneş ışığında gümüş gibi parlayan saçları omuzlan üzerine dökülüyordu. Yüzü tıraşlı e gençti. Bir zamanlar yakışıklı olabilirdi. İnci renginde, kıvrımları Sınmış, ama temiz bir cübbe giymişti. Samuval bütün bunları daha 295 sonra fark etti. Yüzbaşının şimdi tek bakabildiği şey dilencinin yüzü deki korkunç yara iziydi. Yara izi bir yanık sonucu oluşmuşa benziyordu. Adamın başın, sağ tarafında saç yoktu. Yara izi adamın başının sağından başlayıp, Cen sinin solunda son buluyordu. Sağ göz deliğinin üzerine bir paçavra sar mıştı. Samuval gözün hâlâ yerinde mi, yoksa eti dağlayıp saçları kök^g kadar yakan korkunç ısıdan dolayı erimiş mi olduğunu merak etti Adamın sol gözü yerindeydi, ama görünüşe göre işe yaramıyordu, çünta ışığı yoktu. Korkunç yara tazeydi, bir aylık bile sayılmazdı. Adam yara yüzünden acı çekiyor olmalıydı, ama bunu açığa vurmuyordu. Sessizi^ içinde onları bekledi, Mina'yı göremese de, yüzü ona dönüktü Samuval'm ağır adımlan arasında Mina'nın hafif ayak seslerini fark etmiş olmalıydı. Mina durdu, Samuval onun kısa bir süre için de olsa şaşırmış ve tedirginleşmiş gördü. Sonra Mina omuz silkerek dilenciye doğru yürümeye devam etti. Samuval, eli kılıcının kabzasında, arkasından geldi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kör olmasına rağmen, Samuval adamın bir tehdit oluşturduğunu hissetti. Keşif erinin de dediği gibi, bu kör dilencide garip bir şey vardı. "Beni tanıyorsun," dedi adam, görmeyen gözleri Mina'nın başının üzerinden bakıyordu. "Evet, seni tanıyorum," diye karşılık verdi Mina. Samuval dilencinin korkunç yaralarına bakmakta zorlanıyordu. Paçavranın altından san bir cerahat sızıyordu. Yara izinin etrafındaki deri korkunç, kırmızı bir renk almış ve kabarmıştı. Yüzbaşı çürüyen etin pis kokusunu duyabiliyordu. "Bu ne zaman oldu?" diye sordu Mina. "Fırtına gecesi," diye cevap verdi adam. Mina sanki cevabı önceden biliyormuş gibi başını salladı. "Neden fırtınaya çıkmaya cesaret ettin?" "Bir ses duydum," dedi adam. "Araştırmak istedim." "Tek Tann'nm sesi," dedi Mina. Dilenci başını iki yana salladı, ona inanmamıştı. "Uğuldayan rüzgâra ve gök gürültüsüne rağmen sesi duyabiliyordum, ama söylediklerini anlayamıyordum. Yağmurun ve dolunun içinde ilerleyip sesi aradım, galiba sesin kaynağının yakınmdaydım. Neredeyse Neraka'ya ulaşmıştım ki, bana bir yıldırım çarptı. Ondan sonrasını hatırlarmy0" rum." "Bu insan şeklini aldın," dedi Mina aniden. "Neden?" "Beni suçlayabilir misin, Mina?" diye sordu, ses tonu üzgündü"Düşmanlarımın topraklarında yürümeye zorlandım." Asasıyla İŞ^ 296 tti, "Bu, yolculuk etmemin tek yolu - iki ayağımın üzerinde, bana rejiberlik eden sopamla." "Mina," -Samuval, Mina'yla konuşuyordu, ama gözlerini kör dilenciden ayırmıyordu- "bugün gidecek daha çok yolumuz var. Sen emri ver> '3en ^e nem bu yolu hem de dünyayı bu adamdan kurtarayım." "Sakin ol, Yüzbaşı," dedi Mina alçak sesle, elini yüzbaşının koluna koydu. "Bu eski bir tanıdık. Biraz daha konuşacağım. Beni nasıl buldun?" diye sordu kör adama. "Gittiğim her yerde senin kahramanlıklarını duydum," diye karşılık verdi dilenci. "İsmi biliyordum ve tarifleri de anımsadım. Gözleri amber rengi olan başka bir Mina olabilir miydi? Hayır, dedim İçendi kendime. Sadece bir tane olabilir, seneler önce Schallsea'nin kıyılarına vuran bir yetim kız. Altmay'm himayesine aldığı, İlk Üstat'ın kalbini kazanan yetim kız. O senin için acı çekiyor, Mina. Üç yıl boyunca senin için bir ölüye yaptığı gibi yas tutuyor. Neden ondan ve seni seven bizden kaçtın?" "Çünkü sorularıma cevap veremiyordu," diye karşılık verdi Mina. "Hiçbiriniz veremiyordunuz." "Peki cevabı buldun mu, Mina?" diye sordu adam, ses tonu sertti. "Buldum," dedi Mina sakince. Dilenci başını iki yana salladı. Sinirlenmiş görünmüyordu, sadece üzgündü. "Seni iyileştirebilirim," dedi Mina ve ona doğru bir adım atarak elini uzattı. Dilenci hızla geri çekildi. Bunu yaparken, tek elinde tuttuğu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sopayı iki eline alarak Mina'nm önünü kesti. "Hayır!" diye bağırdı. "Yara canımı ne kadar acıtsa da bu fiziksel bir acı. O, senin şifa dokunuşu olarak adlandırdığın acı kadar ruhuma batmaz. Ben karanlıkta yürüsem de, benim karanlığım senin şimdi yürüdüğün karanlık kadar derin değil, Mina." Mina ona gülümsedi, gülümseyişi sakin, parlaktı. "Sesi duydun, Solomirathnius," dedi Mina. "Hâlâ duyuyorsun. Değil mi?" Adam cevap vermedi. Sopasını yavaşça indirdi, uzun bir süre Mina'ya baktı. O kadar uzun baktı ki, Samuval adamın süt beyazı §özünün gerçekten görüp görmediğini merak etti. "Değil mi?" diyerek adamı zorladı Mina. Adam öfkeyle ve aniden yüzünü Mina'dan çevirdi. Toprağa elindeki sopayla hafifçe vurarak yolu terk etti ve ağaçlığa girdi. Sopasının Ucu ağaçların gövdelerine sertçe çarptı ve çalılıklara girdi. El yordamıy297 la yolunu bulmaya çalıştı. "Ona güvenmiyorum," dedi Samuval. "Onda bir Solamniyajln pis kokusu var. Onu şişlememe izin ver." Mina döndü. "Ona zarar veremezsin, Yüzbaşı. Kuvvetsiz gözük bilir, ama öyle değildir." "Peki, ne o zaman? Bir büyücü mü?" diye sordu Samuval küçüm seyerek. "Hayır, o bütün büyücülerden çok daha güçlü," diye karşılık verdi Mina. "Gerçek görünüşünde, o Ayna olarak bilinen gümüş ejderha, o Işık Kalesi'nin Muhafızı." "Bir ejderha!" Samuval yolun ortasında donup kaldı, çalıların içine doğru dikkatle baktı. Artık kör dilenciyi göremiyordu ve bu onu eskisinden daha çok endişelendirdi. "Mina," dedi telaşla, "onun ardından bir bölük adam göndermeme izin ver! Kesinlikle bizi öldürmeye çalışacak!" Mina, Samuval'm korkularına hafifçe gülümsedi. "Güvendeyiz Yüzbaşı. Adamlara yeniden ilerlemeye başlamalarını emret. Önümüzdeki yol açık. Ayna bize güçlük çıkartmayacak." "Neden çıkartmasın?" Samuval kaşlarını çatıyordu, kuşkuluydu. "Çünkü uzun yıllar önce, Işık Kalesi'nin İlk Üstad'ı Altınay, her gece benim saçlarımı fırçalardı," dedi Mina yumuşak bir ses tonuyla. Elini kaldırarak hafifçe tıraşlı başına dokundu. 298 20 İHANET Bekleme günleri Gerard için huzurlu geçmişti. Ana Kraliçe'nin evi bir huzur ve dinginlik mabediydi. Her oda yeşil, büyüyen bitki ve çiçeklerin oluşturduğu bir çardaktı. Şelalenin sesi sakinleştirici ve rahatlatıcıydı. Zamanda yolculuk aleti olduğu varsayılan alete sahip değildi, ama burada zamanın ertelenmiş olduğuna dair bir hisse kapılıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Güneşin aydınlattığı saatler, gecede eriyen akşam karanlığına kanşıyor ve sonra tekrar gün ışığına dönüyordu. Hiç kimse bir günün diğerine dönüştüğünü fark etmiyordu sanki. Hiçbir kum saati kumlarını elflerin hayatına akıtmıyordu ya da Gerard böyle olduğunu hayal ediyordu. Ayrılmak üzere oldukları günün öğleden sonrasında bahçeye çıkıp parlak siyah zırhın üzerinden yansıyan güneşi gördüğünde, gerçekle karşı karşıya gelerek sarsıldı. Neraka Şövalyesi uzaktaydı, ama evi gözetlediği çok açıktı. Gerard kapı yönüne doğru eğildi, huzurlu mutluluğu paramparça olmuştu. Gergin bir şekilde Neraka Şövalyeleri'nin gelip, kapıyı çalmalarını bekledi, ama saatler geçti, kimse onları rahatsız etmedi. En sonunda görülmemiş olduğuna inandı. Bu olaydan sonra hava kararana, ayrılmaya hazır olana kadar dışarıya çıkmamaya özen gösterdi. 299 la yolunu bulmaya çalıştı. "Ona güvenmiyorum," dedi Samuval. "Onda bir Solamrriya] pis kokusu var. Onu şişlememe izin ver." Mina döndü. "Ona zarar veremezsin, Yüzbaşı. Kuvvetsiz gözük bilir, ama öyle değildir." "Peki, ne o zaman? Bir büyücü mü?" diye sordu Samuval küçüm seyerek. "Hayır, o bütün büyücülerden çok daha güçlü," diye karşıla VerH Mina. "Gerçek gömnüşünde, o Ayna olarak bilinen gümüş ejderha o Işık Kalesi'nin Muhafızı." "Bir ejderha!" Samuval yolun ortasında donup kaldı, çalıların içine doğru dikkatle baktı. Artık kör dilenciyi göremiyordu ve bu onu eskisinden daha çok endişelendirdi. "Mina," dedi telaşla, "onun ardından bir bölük adam göndermeme izin ver! Kesinlikle bizi öldürmeye çalışacak'" Mina, Samuval'm korkularına hafifçe gülümsedi. "Güvendeyiz Yüzbaşı. Adamlara yeniden ilerlemeye başlamalarını emret. Önümüzdeki yol açık. Ayna bize güçlük çıkartmayacak." "Neden çıkartmasın?" Samuval kaşlarını çatıyordu, kuşkuluydu. "Çünkü uzun yıllar önce, Işık Kalesi'nin İlk Üstad'ı Altmay, her gece benim saçlarımı fırçalardı," dedi Mina yumuşak bir ses tonuyla. Elini kaldırarak hafifçe tıraşlı başına dokundu. 298 i* 20 İHANET Bekleme günleri Gerard için huzurlu geçmişti. Ana Kraliçe'nin evi bir huzur ve dinginlik mabediydi. Her oda yeşil, büyüyen bitki ve çiçeklerin oluşturduğu bir çardaktı. Şelalenin sesi sakinleştirici ve rahatlatıcıydı. Zamanda yolculuk aleti olduğu varsayılan alete sahip değildi, ama burada zamanın ertelenmiş olduğuna dair bir hisse kapılıyordu. Güneşin aydınlattığı saatler, gecede eriyen akşam karanlığına karışıyor ve sonra tekrar gün ışığına dönüyordu. Hiç kimse bir günün diğerine dönüştüğünü fark etmiyordu sanki. Hiçbir kum saati kumlanm ciflerin hayatına akıtmıyordu ya da Gerard böyle olduğunu hayal ediyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ayrılmak üzere oldukları günün öğleden sonrasında bahçeye çıkıp par'ak siyah zırhın üzerinden yansıyan güneşi gördüğünde, gerçekle karşı karşıya gelerek sarsıldı. Neraka Şövalyesi uzaktaydı, ama evi gözetlediği çok açıktı. Gerard kapı yönüne doğru eğildi, huzurlu mutluluğu paramparça olmuştu, gergin bir şekilde Neraka Şövalyeleri'nin gelip, kapıyı çalmalarını bekledi, ama saatler geçti, kimse onları rahatsız etmedi. En sonunda 8°rülmemiş olduğuna inandı. Bu olaydan sonra hava kararana, ayrılmaya hazır olana kadar dışarıya çıkmamaya özen gösterdi. 299 Gerard, Palin Majere'i çok az görmüştü ve bu durumdan hiç ^ şikayetçi değildi. Büyücünün evdeki herkese, ama özellikle H6 Laurana'ya karşı olan kabalığından rahatsız olmuştu. Gerard buna g^ yummayı denedi. Palin Majere acıdan payına düşeni almış, diye hatırlat ti Şövalye kendine. Ama büyücünün kötü ruh hali en parlak güneş ışığ^," bile gölgeliyordu. İki elf hizmetçi bile. gürültü ederek büyücünün man tıksız öfkesini ortaya çıkarmaktan korktukları için parmaklarının üzerin basarak yürüyorlardı. Gerard, bundan Laurana'ya bahsettiği zaman kra liçe ona güldü ve ona sabırlı olmasını öğütledi. "Bir zamanlar bir tutsaktım," dedi Laurana, bakışları bu anıyla kararmıştı, "Karanlık Kraliçe'nin tutsağı. Eğer bir tutsak olmadıysanız Sör Şövalye, karanlığa kapatılmadıysanız, acı ve korku içinde yalnız bırakılmadıysanız anlayabileceğinizi zannetmiyorum." Gerard bu kibar sitemi kabullendi ve hiçbir şey söylemedi. Şövalye kenderi de çok az görmüştü; bunun için son derece minnettardı. Palin Majere, Tasslehoffu saatlerce alıkoyuyor, gülünç hikâyelerinin ayrıntılarını tekrar tekrar anlattırıyordu. Neraka Şövalyeleri'nin hazırladığı hiçbir işkence, kenderin o tiz sesine saatlerce katlanmakla boy ölçüşemezdi. Qualinesti'den ayrılacakları gün çok çabuk geldi. Ötedeki dünya, insanlann dünyası, telaşlı, açıkgözlü, iğrenç bir yermiş gibi gözüküyordu. Gerard oraya döneceği için üzgündü. Elflerin neden güzel ve huzur dolu krallıklarından çıkıp dışarıyı dolaşmaktan nefret ettiklerini anladı. Elf muhafızları bekliyorlardı. Laurana, salya sümük ağlamaktan korktuğu için üç dakikadır suskun duran Tas'ı öptü. Gerard'a yardımlan için içtenlikle teşekkür etti. Gerard, Laurana'nm uzattığı eli saygı, hayranlık ve bir kayıp hissiyle öptü. Laurana en son, bir kenarda ilgisiz bir şekilde duran Palin'le konuştu. Palm gitmek için oldukça sabırsızdı. "Dostum," dedi Laurana, elini büyücünün koluna koyarak, "Düşündüğün şey hakkında bir şeyler bildiğime inanıyorum." Palin, kraliçenin söyledikleri üzerine kaşlarını çattı ve hızla kafasını salladı. Laurana devam etti, "Dikkatli ol, Palin. Hareket etmeden önce uzun uzun ve dikkatle düşün." Palin cevap vermedi, ama eski bir elf geleneği uyarınca

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Laurana'yi öptü ve ona endişelenmemesini söyled:. Ne yapması gerektiğini biliyordu. Gerard elf muhafızını izlerken arkasını dönüp kayalığın üzerindeki eve baktı. Evin ışıklan yıldızlar kadar muhteşem parlıyorlardı, ama yıldızlar gibi, onlar da geceyi güne çevirmek için çok küçüktüler. 300 "Karanlık olmasaydı," dedi Palin aniden, "hiçbir zaman yıldızların varlığmdan haberdar olmayacaktık." Gerard, bu da senin kötülüğe uydurduğun kılıf diye düşündü. Hiçbir yorumda bulunmadı ve Palin de bir daha konuşmadı. Büyücünün somurtkan sessizliği, Tasslehoff'un gevezeliğini telafi ediyordu. "İnsan lanetlenmiş bir kenderin daha az konuşacağını sanır," diye homurdandı Gerard. "Lanet dilimde değil," diye açıkladı Tasslehoff. "İçimde. Orada aranıyor. Daha önce hiç bu şekilde lanetlenmiş miydin?" "Evet, seni gördüğüm an," diye sert bir yanıt verdi Gerard. "Sarhoş bir lağım cücesini bile uyandıracak kadar ses çıkartıyorsunuz," dedi elf muhafızı öfkeyle, ortaya konuşuyordu. Gerard'in, bu muhafızın Kalindas mı yoksa Kelevandros mu olduğu hakkında hiçbir fıkri yoktu. İki kardeşi hiçbir zaman birbirlerinden ayıramıyordu Biri diğerinden yaşlı olmasına rağmen ikiz kadar birbirlerine benziyoılardı. İkisinin de 'K' harfiyle başlayan elf adlan kafasını karıştırıyordu. Palin'e sorabilirdi, ama büyücü konuşmaktan vazgeçmişti, kendi karanlık düşüncelerinde kaybolmuş gözüküyordu. "Kenderin konuşması, zırhınızın çıkarttığı şangırtıların yanında kuşların cıvıldaması gibi kalıyor, Sör Şövalye," diye ekledi elf. 'Ama çıplak olsanız bile farklı olacağını zannetmiyorum. Siz insanlar gürültü çıkartmadan nefes bile alamıyorsunuz. Nefesinizin böğürtüsünü bir mil öteden duyabilirim." "Saatlerdir ormanın içinde yürüyoruz," diye karşılık verdi Gerard. "Hedefe yakın bir yerlerde miyiz?" "Oldukça yakın," diye karşılık verdi elf. "Grifonla buluşacağınız yer izlediğimiz yolun sonunda. Eğer elf görüşüne sahip olsaydınız, buradan görebilirdiniz. Aslında, eğer dinlenmek isterseniz burası lygun bir yer olabilir. En son ana kadar kendimizi gizlemeliyiz." "Endişelenme. Hiçbir yere gitmiyorum," dedi Gerard minnetarca. Çantasını yere koyarak uzun bir kavak ağacının altına çöktü, sırtını ağaca yasladı, gözlerini kapattı ve bacaklarını uzattı. "Sabaha ne <adar var?" "Bir saat. Şimdi ava çıkmak için sizi bir süre yalnız bırakma'ıyım. Grifonlara taze et vermemiz gerekiyor. Uzun uçuşları yüzünden katjnlan aÇ olacak ve bu inceliği seveceklerdir. Burada güvende olursunuz

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tabii eğer gezintiye çrkmazsanız." Elf konuşurken kendere bakmıştı. "Bizi merak etme," Palin'in saatler sonra söylediği ilk sözlerd bunlar. Palin oturmamıştı, sabırsızca ağaçların altında yürüyüp duruyordu. "Hayır, Tas. Sen burada bizimle kalıyorsun. Alet nerede? Hâlâ sende.değil 301 mi? Hayır, dışarı çıkartma. Sadece güvende olduğunu bilmek istiyonjn, l "Ah, tabii, güvende," dedi kender. "Güvende olmamasına olan Y yok, anlarsın ya." "Ava gitmek için ne garip bir zaman," dedi Gerard, elfm karanla içinde kayboluşunu seyrederken. "Benim emirlerimle hareket ediyor," dedi Palin. "Grifonlar yem»], yedikleri zaman çok daha iyi bir ruh hali içinde olacaklar ve bu sayen daha güvenli bir yolculuk yapacağız. Bir defasında aç kartımın sürücüsünden daha önemli olduğuna karar veren bir grifonun sırtmdaydım. Yerde bir geyik gördü ve onun üzerine doğru süzüldü. Ona dehşet içinde yapışmaktan başka bir şey yapamadım. Şanslıyız ki hepimiz sağ kurtulduk, buna geyik de dahil, çünkü benim grifona durmasını söyleye haykırışlarımı duyan geyik, ormanın içine kaçtı. Grifon kötü bir ruh hali içine girip beni daha ileri taşımayı reddetti. O zamandan sonra hep grifonlara yemek getirmeyi adet edindim." "Peki, neden elf bunu biz yola çıkmadan yapmayı aklına getirmedi?" "Muhtemelen sırtının üzerinde bir geyik cesedini millerce taşımak istemediğinden," dedi Palin alaylı bir biçimde. "Yeni kesilmiş et kokusunun, çoğu elfin midesini bulandırdığım da dikkate alman gerekir." Gerard çok fazla şey söyleyeceğinden korkarak, hiçbir şey söylemedi. Büyücünün ses tonuna bakılırsa Palin, Şövalye'yi bir ahmak olarak görüyordu. Belki bunu kastetmek istememişti, ama Gerard öyle anlamıştı. "Bu arada, Sör Gerard," dedi Palin sertçe, "Senin, babamın son arzusunu yerine getirme görevini tamamlamış olduğunu bilmeni istiyorum. Buradan sonra olayı ben devralıyorum. Artık bununla daha fazla ilgilenmene gerek yok." "Nasıl isterseniz, efendim," diyerek döndü Gerard. "Sana yapmış oldukların için teşekkür etmek istiyorum," dedi Palin, havada asılı kalan yaz ortasında kar yağdırabilecek kadar soğuk bir aranın ardından. "Hayatını tehlikeye atarak büyük bir hizmet gerçekleştirdin. Büyük bir hizmet," diye yavaşça tekrarladı. "Lord Warren'abiı övgüyü hak ettiğini hatırlatacağım." "Teşekkür ederim, efendim," dedi Gerard. "Ama ben sadece çok iyi bir adam olan babanızın verdiği görevi yerine getiriyorum." "Oğlunun tam tersine, öyle mi?" diye sordu Palin. Döndü, birkaç adım yürüdü, başı öne eğikti, elleri kara cübbesinin önünde kavuştu1111'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


muştu. Görünüşe göre Gerard'la olan konuşmalarını sona erdirmiştiTasslehoff, Gerard'm yanına oturdu, kenderin ellerinin her zarna 302 hir şeylerle meşgul olması gerektiği için, Laurana'yı dikmesi için ikna 0\ yeni gömleğinin bütün ceplerini boşalttı. Gömlek bir renk cümbüşüydü' ona bakmak bile Gerard'm gözlerini ağrıtıyordu. Yarım ayın e binlerce yıldızın ışığıyla Tas, Laurana'mn evindeyken topladığı ilginç eŞyalan inceledi. Hiç şüphe yoktu. Gerard, büyücüyü ve kenderi Solace'ta bırakmaktan ve ikisinden de kurtulmaktan mutluluk duyacaktı. Üzerlerindeki gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başladı, yıldızlar ortadan kayboldu, ay solgunlaştı, ama elf geri dönmedi. Mareşal Medan ve muhafız takımı, elf tarafından şafaktan bir saat Önce buluşmalan kararlaştırılan yere vardılar. Medan ve iki Şövalye atlannı dizginlediler. Medan attan inmemişti. Asi elflerin ormanın bu bölgelerinde dolaştıkları biliniyordu. Gölgelere ve girdaplasan sise dikkatle baktı ve burasının pusu için mükemmel bir yer olduğunu düşündü. "Astsubay," dedi Medan. "Gidip hainimize bir bak. Orada duran üç beyaz kayanın yanında bekleyeceğini söyledi." Astsubay atından indi. Elini, kınından yansını çıkardığı kılıcının üzerinde tutarak ve ileriye doğru, mümkün olduğunca az ses çıkartmaya dikkat ederek yürüdü. Göğüs zırhından başka bir zırh giymemişti. Mareşalin atı yerinde duramryordu. Hayvan homurdanıyor, kulaklarını oynatıyordu. Medan atm boynuna hafifçe vurdu. "Ne oldu, oğlum?" diye sordu yumuşak bir ses tonuyla. "Orada ne var?" Astsubay gölgelerin içinde kayboldu, daha sonra üç büyük beyaz kayanın yakınında bir siluet olarak tekrar belirdi. Medan adamın sert fısıltısını duyabiliyordu. Bir karşılık olup olmadığını duyamıyordu ama olduğunu varsayıyordu, çünkü astsubay başını salladı ve rapor vermek için geri döndü. "Hain, üçünün buradan fazla uzakta olmadığını, grifonla buluşacaklan meydana yakın bir yerde olduklannı söylüyor. Bizi oraya götürecek. Yürümemiz gerektiğini söylüyor. Atlar çok fazla ses çıkartıyorlarmış." Mareşal attan indi ve tek sözcükten oluşan bir emirle dizginleri elinden bıraktı. At olduğu yerde kalacak ve bir sonraki emre kadar yerinden hareket etmeyecekti. Diğer Şövalye de atından inerek eyennden bir kısa yayla, içi ok dolu bir sadak aldı. Medan ve muhafızlan ormanın içine doğru yavaşça ilerlemeye Isladılar. "İşte düştüğüm durum," diye mmldandı Medan kendi kendine, 303 ağaçların dallarını ittirip çalılıkların içinde dikkatle yürürken. ÖnünçU. . adamı zorlukla görebiliyordu. Yalnızca üç beyaz kaya açıkça görün," yordu, onlar da bazen nemli siste kayboluyordu. "Gece ormanın için/ pis bir hırsız gibi sessizce dolaşmak. Bir avuç dolusu çelik için efennsine ihanet eden bir elfm sözlerine güvenmek. Peki, bunların hepsi niçin?

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Sefil bir büyücüye pusu kurmak için!" "Bir şey mi söylediniz, efendim?" diye fısıldadı yardımcı astsubay "Evet," diye döndü Medan. "Şu anda burada olmaktansa, bir sa\as alanında kalbimin üzerine yediğim bir mızrakla ölü olarak yatıyor olmayı yeğlediğimi söyledim. Sen ne düşünüyorsun, astsubay?" "Efendim?" astsubay ona dikkatle baktı. Adamm, Mareşal'in ne konuştuğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. "Boş ver, yürümeye devam et," diyerek elini salladı Medan. Hain elf karanlığın içinde yüzündeki solgun parlaklıkla belirdi Benzi atmış elini kaldırdı ve Medan'a yanma gelmesini işaret etti Mareşal ilerlerken elfe yüzünü ekşiterek baktı. "Eee? Neredeler?" Elfin adını telaffuz etmemişti. Medan'a göre elf adıyla çağırılacak kadar değerli değildi. "Orada!" diye işaret etti elf. "Şu ağacın altında. Buradan göremezsiniz, ama yüz adım ötede bir meydan var. Grifonla orada buluşmayı planlıyorlar." Gökyüzü şafakla birlikte grileşiyordu. Medan ilk başta hiçbir şey göremiyordu ama sis kaybolduğunda üç silik figür ortaya çıktı. Birisi koyu renk bir zırh giyiyordu, Medan onu tam olarak göremese de çıkarttığı şangırtıları duyabiliyordu. "Efendim," dedi hain, ses tonu gergin gibiydi, "bana daha fazla ihtiyacınız var mı? Eğer yoksa gitmem gerekiyor. Yokluğum dikkat çekebilir." "Git, durman hata," dedi Medan._ Elf ağaçların içine girdi. Mareşal, oklu Şövalye'ye öne gelmesini söyledi. "Unutma, ejderha onları canlı istiyor," dedi Medan. "Hedefi yüksek tut. Sakatlamak için vur. Emir verdiğim zaman atış yap. Daha önce değil." Şövalye başını salladı ve çalılar arasında yerini aldı. Yayma bir ok yerleştirdi ve Mareşal'e baktı. Medan izledi ve bekledi. Gerard bir kanat çırpma sesi duydu, bu sesler devasa kanatlara a olmalıydı. Daha önce hiç grifon görmemişti ama bu, bir grifonun Ç*1 304 masını beklediği gibi bir sesti. Ayağa fırladı. "Ne oluyor?" Palin kafasını kaldırdı, Şövalye'nin ani hareketi karşısında ürkmüştü. "Galiba grifonun sesini duydum, efendim," diye karşılık verdi Gerard. Palin daha iyi duymak için başlığını arkaya iterek meydana doğru baktı. Henüz grifonu göremiyorlardı. Yaratık hâlâ ağaçların tepesindeydim ama kanatlannm yarattığı rüzgâr ölü yapraklan etrafa saçmaya ve yerden toz kaldırmaya başlamıştı. "Nerede? Nerede?" diye bağırdı Tasslehoff, eşyalarını bulabildiği ilk yere tıkıştırmaya başladı. Grifon görüş alanına girdi, büyük kanatlan durmuş, yumuşak bir iniş yapmak için hava akımlanndan faydalanıyordu. Gerard garip yaratığı görmenin yarattığı heyecanla büyücüye olan öfkesini ve kenderin yarattığı sıkıntıyı unuttu. Elfler grifonlan, insanlann atlan sürdükleri gibi sürüyorlardı, ama bunu çok az insan başarabilirdi. Grifonlar, oıılan avlayan ve öldüren insanlar hakkında daima şüphe

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duymuşlardı. Gerard, onu sevmesi için hiçbir nedeni bulunmayan bir yaratığa hayatını emanet edecek olduğu gerçeğini düşünmemeye çalışmıştı, ama şimdi bu yaratığın sırtında, hem de havada yolculuk etme fikriyle yüzleşmek zorundaydı. Gökyüzünde gerçekleşebilecek herhangi bir şanssızlık onu korkunç bir ölüme sürükleyebilirdi. Gerard kendini sıkarak, bunu başka bir korkutucu görevmiş gibi gördü. Gururlu kartal kafası, beyaz tüyleri, parlayan siyah gözleri ve bir adamın omurgasını ikiye ayırabilecek ya da başını boynundan koparabilecek kancalı gagasıyla gözlerinin önünde duruyordu. Ön bacaklan yırtıcı pençeleriyle bir kartalmki gibiydi; arka bacaklan ve vücudu bir aslanı andırıyordu ve yumuşak, kahverengi tüylerle kaplanmıştı. Büyük kanatlarının altı kar beyazı, üst tarafı kahverengiydi. Grifon nereden bakılırsa Gerard'dan daha uzundu. "Sadece bir tane var," dedi Gerard, sanki her gün onlardan birisiyle karşılaşıyonnuş gibi. "En azından şimdilik, ama elften hiç ses soluk yok." "Garip," dedi Palin, etrafa bakarak. "Nereye gittiğini merak ediyo"«n. Hiç böyle yapmazdı." Grifon kanatlannı çırptı ve kafasını çevirdi, sürücülerini anyordu. ^ev kanatlann oluşturduğu rüzgâr, sabah sisini yaran ve ağaç dallarını kırbaçlayan bir esinti yarattı. Bir süre daha beklediler ama başka bir grif°n gelmedi. "Görünüşe göre sadece bir tane var, efendim," dedi Gerard, rahat305 lamış gözükmemeye çalışıyordu. "Siz ve kender önden gidin. §; güvenle yolcu edeceğim. Benim için endişelenmeyin. CHıalinesti'denK-' şekilde çıkarım. Atım var..." "Saçmalık," dedi Palin, planlardaki herhangi bir değişikliğe taham mülü yoktu. "Grifon üçümüzü de taşıyabilir. Kender'i yok bile sayaby; riz." "Ama ben yok değilim!" Tasslehoff dik dik baktı, gücenmişti. "Efendim, gerçekten benim için hiç-" diye başladı Gerard. Bir ok yanındaki ağaca saplandı. Başka bir ok başının üzerinden geçti. Gerard yere yatarken kenderi de aşağıya çekmişti. "Efendim, siper alın!" diye Palin'e bağırdı. "Asi elfler," dedi Palin, gölgelere dikkatle bakarak. "Senin zırhım gördüler. Biz dostuz!" diye bağırdı elf dilinde ve elini sallamak içjn kaldırdı. Biı- ok cübbesinin kolunu yırttı. Deliğe öfkeli bir şaşkınlıkla baktı. Gerard ayağa sıçradı, büyücüyü tuttu ve onu büyük bir meşe ağacının arkasına çekti. "Onlar elf değil, efendim!" dedi ve suratını ekşiterek oklardan birini gösterdi. Okun ucu çelikti ve ok siyah tüylerle bezenmişti. "Onlar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Neraka Şövalyeleri!" "Ama sen de öylesin," dedi Palin, Gerard'm kafatası ve ölü zambaklarla süslenmiş göğüs zırhına bakarak. "En azından seni öyle biliyorlar." "Ah, kesinlikle biliyorlar," diye karşılık verdi Gerard yüzünü buruşturarak. "Elfin dönmediğinin farkındasınız. Sanırım ihanete uğradık." "Bu imkânsız-" diye başladı Palin. "Onları gördüm!" diye bağırdı Tasslehoff, eliyle işaret ediyordu. "Oradaki çalılıklardalar.,Üçü de. Siyah zırh giymişler." "Keskin gözlerin var, kender," dedi Gerard. Gölgelerden ve şafağın yarattığı sisten hiçbir şey göremiyordu. "Burada kalamayız. Grifona doğru koşmalıyız!" dedi Palin ve ayağa kalkmaya başladı. Gerard büyücüyü yere çekti. "Bu okçular çok nadir ıskalarlar, efendim. Bunu yaparsanız, hayatta kalamazsınız!" "Doğru, ıskalamazlar," diye sertçe yanıt verdi Palin. "Şu ana kadar bize üç tane ok fırlattılar, ama hâlâ yaşıyoruz. Eğer ihanete uğramışs* alete sahip olduğumuzu biliyorlar! İstedikleri şey o. Bizi yakalayıp sorguya çekme niyetindeler." Gerard'm koluna sıkıca tutundu, zalimce sakatlanmış parmaklan zincir zırhı Şövalye'nin etine gömüyor, ona acı 306 veriyordu. 'Aletten vazgeçmeyeceğim. Ve canlı yakalanmayacağım! Bir \0l daha asla! Beni duyuyor musun? Yakalanmayacağım!" İki ok daha ağaca saplanarak, görmek için kafasını kaldırmış ^enderin tekrar eğilmesine yol açtı. "Hiii!" diye at kuyruğunu yokladı. "Bu çok yakındı! Saçlarım duruyor mu?" Gerard, Palin'e baktı. Büyücünün yüzü solgundu, dudakları ince, sıkı bir çizgi şeklindeydi. Gerard'm aklına Laurana'nm sözleri geldi. Bir tutsak olana kadar anlayamazsın. "Siz devam edin, efendim. Siz ve kender." "Aptallaşma," dedi Palin. "Birlikte gidiyoruz. Beni canlı istiyorlar, Bana ihtiyaçları var. Size ihtiyaçları yok. Size işkence edip öldürecekler." Arkalarında grifonun vahşi çığlıkları boğuk ve sabırsızca yankılanıyordu. "Aptal olan ben değilim, efendim," dedi Gerard büyücünün gözlerinin içine bakarak. "Sizsiniz, eğer beni dinlemezseniz. Onlan oyalayabilirim ve kendimi savunabilirim. Ama eğer parmaklannızm ucunda sihir yoksa siz bunu yapamazsınız." Majere'in solgun, sıkıntılı yüzü, Gerard'a büyüsünün olmadığını söylüyordu. "Güzel," dedi Gerard. "Kenderi ve değerli sihirli aletinizi alıp buradan gidin!" Palin bir an tereddüt etti, düşmanın durduğu yöne doğru baktı. Yüzü bir ölü gibi kaskatıydı. Yavaşça elini Gerard'm kolundan çekti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Düştüğüm durum bu," dedi. "İşe yaramaz.' Sefil. Düşmanlarımla yüzleşmek yerine kaçmaya zorlanmak..." "Efendim, eğer gidiyorsanız şimdi gidin," dedi Gerard çınlayarak kılıcını çekti. "Çömelin ve ağaçlan kalkan gibi kullanın. Çabuk!" Saklandığı yerden ayağa kalktı. Kılıcını savurarak tereddüt etmeden çalıların arasına çömelmiş Şövalyelere doğru saldırdı, savaş narası atarak kendini hedef gösteriyordu. Palin ayağa kalktı. Çömelerek, Tasslehoff'un yakasından tutup ayağa kaldırdı. "Sen benimle geliyorsun," diye emretti. "Ama ya Gerard?" Tas arkasına baktı. "Onu duydun," dedi Palin, kenderi ileri doğru sürükleyerek. Başmın çaresine bakabilir. Bunun yanında, Şövalyeler bu aleti ellerine geçirmemeli!" "Ama aleti benden alamazlar!" diye itiraz etti Tas, Palin'in elinden Jcurtulmak için gömleğine asılıyordu. "Her zaman bana geri gelecektir!" 307 "Ölürsen gelmez," dedi Palin sertçe. Tas aniden durdu ve arkaya döndü. Gözleri büyüdü. "Sen... Sen etrafta bir ejderha görüyor musun?" diye SorH endişeyle. "Oyalanmayı bırak!" Palin bu sefer kenderi kolundan tuth Tasslehoff'u grifona doğru ağaçların arasından sürükledi. "Oyalanmıyorum. Kendimi hasta hissediyorum," diye iddia etf Tas. "Sanırım üzerimdeki lanet tekrar harekete geçti." Palin kenderin sızlanışlarına aldırış etmedi. Gerard'm bağff malarını, düşmanlarına meydan okuyuşunu duyabiliyordu. Başka bir ok ıslık çalarak geçti, ama Palin'den yaklaşık bir metre öteye düştü. Siyah cübbesi ormanın içine karıştı, sis ve loş ışık içinde koşan bir hedefti Gerard'm tavsiye ettiği gibi çömeliyor, ağaç gövdelerini kendisiyle dik. manian arasına koyuyordu. Palin arkasında çeliğin çeliğe vurduğunu duydu. Ok atışları kesildi. Gerard, Şövalyelerle dövüşüyordu. Tek başına. Palin yüzünü buruşturarak, sürekli itiraz eden kenderle birlikte ilerledi. Büyücü kendisiyle gurur duymuyordu. Korkusunu ve utancını içinden atamıyordu, eğer isabet etselerdi okların vereceği acıdan daha büyük bir acı veriyorlardı. Arkaya doğru bir bakış atmaya cesaret etti, ama gölgeler ve sis yüzünden hiçbir şey göremiyordu. Grifonun yanındaydı. Kaçmaya yaklaşmıştı. Adımları yavaşladı. Tereddüt etti, vücudunun yarısını döndürdü... Üzerine bir karanlık çöktü. Bir kez daha Qualinesti sınırında, Gri Cübbeliler'in kamp yerlerindeki hapishane hücresinin içine düşüşünü hatırladı. Toprağa kazılmış derin, dar bir çukurun içine çömelmişti. Çukurun duvarları düzdü. Tırmanamazdı. Üzerine demir bir ızgara yerleştirilmişti. Izgaranın üzerindeki birkaç delikten havayla birlikte monoton bir şekilde yağan yağmur giriyor ve çukuru dolduruyordu. Yalnızdı, kendi pisliği içinde yaşamaya zorlanmıştı. Ona attıkları

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kırıntıları yemeye zorlanmıştı. Onunla konuşacak hiç kimse yoktu. Gardiyan yoktu. Hiçbiri gerekli değildi. Tuzağa düşürülmüştü ve bunu biliyorlardı. Günler boyunca çok nadir insan sesi duymuştu. Neredeyse onu tutsak edenlerin aşağıya merdiven sarkıtıp onu 'sorgulamak' İÇ"1 yukarı çıkarttıkları zamanlara minnettar olacak duruma gelmişti. Neredeyse. Alevli acı tekrar- içini dağladı. Parmaklarını kırarak, yavaşça, teke teker. Tırnaklarını sökerek. Sırtını kamçılayarak. İçinden bir ürperti geçti. Dilini ısırdı, kanı ve midesinden ge'e safrayı tattı. Suratından aşağı ter boşaldı. 308 "Üzgünüm, Gerard!" soluk soluğa konuşuyordu. "Üzgünüm!" Palin, Tasslehoff'u boynundan tutarak kaldırdı ve grifonun sırtına toydu. "Sıkı tutun!" diye emretti kendere. "Sanırım kusacağım," diye bağırdı Tas kıvranarak. "Gerard'ı bekleyelim!" Palin'in bir kenderin oyunları için vakti yoktu. "Hemen git!" diye grifona emretti. Palin kendini grifonun tüylü kanatlan arasındaki eyere fırlattı- "Neraka Şövalyeleri bizi kuşattı. Muhafızımız onlan oyalıyor, arna daha fazla dayanabileceğinden şüpheliyim." Grifon arkaya dönüp büyücüye parlak, siyah gözlerle baktı. "O zaman onu arkamızda mı bırakıyoruz?" diye sordu grifon. "Evet," dedi Palin aniden. "Onu bırakıyoruz." Grifon itiraz etmedi. Emirlerini almıştı. İnsanların garip davranışlan onu ilgilendirmiyordu. Yaratık büyük kanatlannı kaldırdı ve havaya sıçradı, güçlü aslan bacaklan toprağı kaldırdı. İrtifa kazandı ve ağaçlardan sakınmaya çalışarak açıklığın üzerinde daireler çizdi. Palin, Gerard'ı bulmaya çalışarak aşağıya dikkatle bakındı. Güneş ufku belirginleştirmişti, sisi yok ediyor, gölgeleri aydınlatıyordu. Palin çeliğin ışıltılanm görebiliyor, vuruşlann sesini duyabiliyordu. Şövalye mucizevi bir şekilde yaşıyordu. Palin başını geri çevirdi. Yoğun rüzgânn içine yüzünü soktu. Güneş aniden ufku kaplayan büyük, gri fırtına bulutlannm arasında kayboldu. Çarpışan bulutlann arasında şimşek çaktı. Gök gürledi. Fırtınadan gelen soğuk bir rüzgâr, büyücün cübbesini ıslatan teri soğuttu ve saçlannı ıslak bıraktı. Palin titredi ve siyah pelerinini vücuduna doladı. Bir daha arkasına bakmadı. Grifon ağaçlann üstünde yükseldi. Kanatlannm altındaki hava akımını hissederek gökyüzüne doğru süzüldü. "Palin!" diye bağırdı Tasslehoff, büyücünün arkasına asıldı. "Arkamızda uçan bir şey var!" Palin bakmak için döndü. Yeşil ejderha uzaktaydı ama müthiş bir hızla, kanatlan havayı yararak, pençeli ayaklan vücuduna bastmlmış, yeşil kuyruğu arkasından sarkarak geliyordu. Beryl değildi. Buyruğundakilerden biri onun emir-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


lerini uyguluyordu. Tabii ki. Neraka Şövalyelerine bu hediyeyi ona getirmeleri konusunda güvenmeyecekti. Onu gidip getirmesi için kendi türünden «irini yollayacaktı. Palin, grifonun omuzu üzerine yaslandı. "Bir ejderha!" diye bağırdı. "Doğu tarafımızda!" "Görüyorum!" diye hırladı grifon. 309 Palin ejderhayı görmek için gözlerini kıstı, dev kanatların tek Khareketini bile kaçırmamak için gözlerini kırpmamaya çalışıyordu ^ "Ejderha bizi gördü," dedi Palin. "Dümdüz üzerimize geliyor» "Sıkı tutunun!" Grifon hızla yön değiştirerek sert bir dönüş yam "Fırtınaya doğru uçacağım. Zor bir uçuş olacak!" Büyük, sivri bulutlar ufukta gri ve mor-siyah bir duvar oluştu, muştu. Bulutlar güçlü, yıkılmayan bir kaleyi andırıyordu. Bir şimseû evlerin içini aydınlatan meşale ışığı gibi bulutların arasından fırladı. Gök gürültüsü patladı. "Bu fırtınanın görünüşünden hoşlanmadım," diye bağırdı Palm grifona. "Ejderhanın midesini daha çekici mi buluyorsun?" diye sordu gri. fon. "Yaratık bize yetişiyor. Ondan kaçamayız." Palin arkasına baktı, grifonun yanılmış olmasını umuyordu. Dev kanatlar havayı dövdü, ejderhanın çenesi aralandı. Palin ejderhayla göz göze geldi; o gözlerdeki tek amacı, o gözlerin kendi üzerine kilitlendiklerini gördü. Bir eliyle dizginleri, diğer eliyle de kenderi sıkıca kavrayan Palin grifonun boynuna eğildi, başını ve sırtını olabildiğince alçak tutuyordu. Böylece kuvvetli rüzgâr onu grifonun sırtından uçurmazdı. Yağmurun ilk birkaç damlası yüzünü ıslatıp, iğne gibi battı. Bulutlar inanılmaz yüksekliklere ulaştı, gri-siyah, yıldırımlarla aydınlatılan kulelerin sivri tepeleri gibiydiler, Pax Tharkas Kalesi'nden bile yüksektiler. Palin şaşkınlık içinde yukan bakıyordu, başını o kadar geriye atmıştı ki, boynu ağrıdı ve hâlâ en üst noktayı göremiyordu. Grifon daha yakma süzüldü. Tasslehoff hâlâ bağırarak birşeyler söylüyordu, ama rüzgâr söylediklerini, tepe saçını uçurduğu gibi arkaya uçuruyordu. Palin arkaya baktı. Ejderha neredeyse üzerlerindeydi. Ejderhanın pençeleri onları ele geçirmenin beklentisiyle hareket ediyordu. Öldürücü gazını püskürtecek, sonra üçünü de büyük pençeli ayağında taşıyıp yere fırlatacaktı. Şansları varsa, bu düşüş onlan öldürürdü. Ejderha grifonu yiyecek ve geri kalan zamanında vücutlannı parçalayarak aleti arayacaktı. Palin gözlerini ejderhadan kaçırdı, fırtınaya baktı ve grifonu daha hızlı uçmaya zorladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bulut kalesi önlerinde belirdi. Bir yıldıran Palin'i neredeyse kor etti. Gök, dev bir dişli çarkın dönmesi gibi gürledi. Aniden bir bulu kümesi birbirinden aynldı, karanlık ve şimşekle aydınlanan, yağmur perdelenen bir koridor ortaya çıktı. 310 Grifon bulut kümesinin içine daldı. Şiddetle yağan yağmur derilerine batıyordu. Palin gözlerindeki suyu silerek, korku ve merakla gözünü jjkip baktı. Sıra sıra dizilmiş gri bulut sütunları, gri benekli yerden yükselip siyah bir tavanı destekliyorlardı. Bulutlar onları örttü, etraflarım sardı. Palin grilik yüzünden hiçbir şey göremiyordu. Grifonun kafasını bile göremiyordu. Yanında bir yıldırım cızırdadı. Kükürt kokusunu alabiliyordu, gök gürledi, kalbi neredeyse duracaktı. Grifon kümelerin arasında bir zikzak çizdi, aşağıya ve yukarıya süzülüyor, daireler çiziyor sonra geriye dönüyordu. Gümüşten duvar halıları gibi etraflarını saran yağmur, uçtukça onları sırılsıklam ediyordu. Palin ejderhayı göremiyordu, ama onları bulmak için umutsuzca çabalarken çıkardığı, kızgınlığının uyumsuz sesini duyabiliyordu. Grifon fırtına bulutlan kalesinin mağaramsı koridorlarını terk etti ve güneş ışığına doğru uçtu. Palin arkaya baktı, ejderhanın belirmesini gerginlikle bekledi. Grifon memnuniyetle kıkırdadı. Ejderha fırtına bulutlarının içinde bir yerlerde kaybolmuştu. Palin kendi kendine bu olayda kaçmaktan başka mantıklı bir seçimin olmadığını söyledi. Sihirli aleti korumak zorundaydı. Gerard büyücüye gitmesini emretmişti. Eğer kalmış olsaydı, hiçbir şey yapamayacaktı. Hepsi birden ölecek, alet de Beryl'in eline geçecekti. Alet güvendeydi. Gerard ya ölmüştü ya da tutsak olmuştu. Şimdi onu korumak için hiçbir şey yapılamazdı. "En iyisi unutmak," dedi Palin kendi kendine. "Aklımdan çıkarmak. Olan oldu, geri çevrilemez." Vicdan azabını ve suçluluğu ruhunun içindeki karanlık bir çukura bıraktı ve üzerlerini demir bir ızgarayla örttü. "Efendim," dedi Medan'm astsubayı, "Şövalye saldırıyor- tek başına. Büyücü ve kender kaçıyor. Emirleriniz nedir?" "Tek başına saldırıyor. Demek öyle," diye karşılık verdi Medan, Şaşırmıştı. Solamniyah çalılığın içine doğru geliyor, kılıcını savuruyor ve Mareşal Medan'm uzun zamandır duymadığı bir Solamniya savaş çığlığını haykırıyordu. Bu manzara Mareşal'i, parlak gümüş ve ışıldayan siyahın savaş meydanında çarpıştığı günlere götürdü; şampiyonların ölülerle düel'° yapmak için öne çıktığı zamanı, savaşçıların kavgadan önce birbirlerini onurla selamladıkları günleri hatırladı. Medan buradaydı, çalıların içine çömelmiş, büyük bir ağaç gövdeSl arkasına saklanmış, bir büyücü ve kendere pusu kurmuştu. 311 "Daha dibe batabilir miydim?" diye mırıldandı kendi kendine

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Okçu yayını geriyordu. Büyücüyü gözden kaybettiği için hedefi • Şövalye'ye kaydırdı, bacaklarını hedefledi, sakatlayıcı bir atış olması ! umut ediyordu. "Ağır ol," dedi Medan, elini okçunun koluna dayayarak. Yardımcı Kumandan etrafa baktı. "Efendim? Emirleriniz?" Solamniyalı yaklaşıyordu. Büyücü ve kender hedef dışmdaydı ağaçlar ve sisin içinde kaybolmuşlardı. "Efendim, onları takip etmeli miyiz?" diye sordu astsubay. "Hayır," diye cevap verdi Medan ve adamın yüzünde şaşkın bir ifade gördü. "Ama aldığımız emirler," diye söze başlamaya cesaret etti astsubay. "Emirlerimizi biliyorum," diye gürledi Medan. "Şarkıda bir kenderi ve işi bitmiş bir büyücüyü katleden bir Şövalye olarak mı, yoksa adil bir kavgada dövüşen bir Şövalye olarak mı hatırlanmayı tercih edersin?" Görünüşe bakılırsa Yardımcı Kumandan şarkıda hatırlanmak istemiyordu. "Ama emirlerimiz," diye üsteledi. Lanet olasıca kalın kafalı hödük! Medan adama dik dik baktı. "Emirlerini aldın, Yardımcı Kumandan. Tekrarlatma." Orman tekrar karardı. Güneş, sadece ısısının ve ışığının fırtına bulutlan tarafından yok edilmesi için doğmuştu. Uzakta gök gürledi, birkaç damla yağmur yere düştü. Kender ve büyücü ortadan yok olmuşlardı. Grifonun sırtında Qualinesti'ye doğru gidiyorlardı. Laurana'dan uzaktaydılar. Şimdi yakalanan fırsatla Laurana'yı büyücünün etkisinden koruyabilirdi. "Git ve Şövalye'yle karşılaş," dedi Medan, elini sallayarak. "Seni dövüşe davet ediyor. Onunla savaş." Astsubay ayağa kalktı ve kılıcım çekti. Okçu yayını bıraktı. Astsubay önden saldırırken, o da arkadan saldırmak için hançerini çekti. "Teke tek dövüş," diye ekledi Medan, okçuyu geri çekerek. "Onunla tek başına yüzleş, astsubay." "Efendim?" Adam kuşkuluydu. Mareşal'in şaka yapıp yapmadığını anlamak için tekrar baktı. Astsubay bir Şövalye olmadan önce neydi? Kiralık asker mı. Hırsız mı? Eşkıya mı? Eh, bugün onur üzerine bir ders alacaktı. "Beni duydun," dedi Medan. Astsubay suratsız bakışlarını arkadaşıyla paylaştı, sonra coşkunluktan uzak bir şekilde, meydan okuyan Solamniyalı Şövalye ı»e karşılaşmak için yürüdü. Medan ayağa kalktı. Kollanm göğsünün üzerinde birleştirerek karşılaşmayı izlemek için beyaz kayalardan bınn 312 yaslandı. Astsubay kaim ensesi, kaim omuzlan ve kaslı kollarıyla kuvvetli plya sahip biriydi. Gücüne ve kavgada kıt hünerine güvenmeye alışıkrakibini şanslı bir darbeyle yere düşürene kadar onu kesmeye ve Jnmaya devam ederdi. Astsubay horuldayan bir bizon gibi bodoslama saldırdı, kılıcını inanılmaz bir güçle sallıyordu. Solamniyalı vuruşu engelledi, öyle bir güçle karşıladı ki, çelik kılıçlardan kıvılcımlar çıktı. Astsubay kılıçlar kilitlenmiş şekilde dayandı, rakibini yere düşürmeye çalışıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Solamniyalı böyle bir gücün akranı değildi. Bunu fark etti ve taktik değiştirdi. Arkaya doğru sendeledi, kendini bilerek açıkta bırakıyordu. Astsubay bu hileye kandı. Saldmnak için atıldı, hızla öldürmeyi düşünüyordu. Şövalye'nin kolunun sol üstünü yaralayarak deri zırhın içini kesip kanayan derin bir yara açmayı başardı. Darbeyi alan Solamniyalı gözünü bile kırpmamıştı. Sabit durdu, fırsat kolladı ve kılıcını astsubayın karnına soktu. Astsubay kılıcını düşürdü ve korkunç bir çığlık atarak iki büklüm oldu, iç organlarının yerinde kalması için yarasını tutuyordu. Solamniyalı kılıcını kurtardı. Adamın ağzından kan fışkırdı. Yüzüstü yere düştü. Medan onu durdurmadan önce okçu yayını kaldırıp Solamniyalıya bir ok fırlattı. Ok Şövalye'nin uyluğuna derin bir şekilde saplandı. Gerard acı içinde bağırdı, tökezledi, dengesini kaybetti. "Seni korkak piç!" diye küfretti Medan. Yayı kaptığı gibi kayaya vurup parçaladı. Okçu daha sonra kılıcını çekti ve yaralı Şövalye'nin yanma koştu. Medan dövüşü durdurmayı düşündü, ama Solamniyalmm bu yeni rakiple nasıl baş edeceğim merak ediyordu. Serinkanlılıkla izledi, yıllardır izlemediği cinsten ölümüne bir savaş mücadelesiyle karşı karşıya olmaktan memnundu. Okçu Yardımcı Kumandan'dan daha kısa, zayıf ve daha tedbirli bir savaşçıydı. Zamanını rakibinin zayıflığını yakalayana kadar kısa kılıcıyla dürtücü vuruşlar yaparak geçirirdi. Kaldırdığı siperin altından, Solamniyalmm yüzüne bir darbe indirdi. Yara ciddi değildi, ama kan damlıyor ve Solamniyalıyı kısmen kör edecek şekilde gözüne iniyordu. Solamniyalı gözünden kanı temizledi ve dövüşe devam etti. ^katlanmıştı ve yarası kanıyordu, bacaklarının üzerine ağırlığım her gerdiğinde yüzünü buruşturuyordu. Ok hâlâ uyluğuna saplı duruyordu. ..nu Çıkartmak için vakti olmamıştı. Artık saldırmaya hazırdı. Bir an nce bu dövüşü bitirmeliydi, yoksa devam edecek gücü kalmayacaktı. 313 Şimşek çaktı. Yağmur hızlandı. Adamlar astsubayın ces H üzerinde savaşıyorlardı. Solamniyalı atıldı ve vurdu, kılıcı saldıran u' yılan gibi her yerdeydi. Şimdi okçu sıkışmıştı. Yılanın dişleri tarafında11 ısmlmamak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. "İyi vuruş, Solamniyalı," dedi Medan birden fazla kez, böyle uyetenek ve bu kadar kusursuz bir eğitimi izlemenin verdiği zevkle. Okçu, yağmurla ıslanmış çimenin üzerinde kaydı. Solarrmiyaı yaralı bacağının üzerinde ileri atıldı ve kılıcını adamın göğsüne sapla* Okçu yere düşmüştü, Solamniyalı da öyle, dizlerinin üzerine yıkjU soluk soluğa kalmıştı. Medan yaslandığı kayadan açıklığa doğru yürüdü. Onun yak, lastiğim duyan Solamniyalı, korkunç bir acı çığlığıyla ayaklarının üzerine sendeledi. Yaralı bacağı artık işe yaramaz haldeydi. Topallayarak sabit durmak için sırtını bir ağaç gövdesine dayadı ve kılıcını kaldırdı Ölüme baktı. Bu son dövüşü kazanamayacağını biliyordu, ama en azından dizlerinin üzerinde değil, ayakta ölecekti. "Şövalyelerin kalbindeki ateşin çoktan sönmüş olduğunu düşünü-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yordum, ama görünüşe göre içlerinden birinde yaşıyor," dedi Medan, Solamniyalıya bakarak. Mareşal elini kılıcının kabzasının üzerinde tuttu, ama kılıcım çekmedi. Solamniyalınm yüzü kanla kaplanmıştı. Medan'a dik dik bakan mavi gözler umutsuzdu, ama aynı zamanda korkusuzdu da... Medan'm saldırmasını bekledi. Mareşal çamur ve yağmurun içinde, iki astının cesetleri arasında durdu ve bekledi. Solamniyalınm direnci zayıflamaya başladı. Birden Medan'm ne yaptığını anladı, yıkılmasını ve onu canlı ele geçirmeyi beklediğim fark etti. "Dövüş, lanet olasıca!" Solamniyalı öne atılarak kılıcını savurdu. Medan diğer tarafa adım attı. Solamniyalı unutup, ağırlığını yaralı bacağının üstüne koydu. Bacak gücünü yitirdi. Dengesini kaybederek yere düştü. O anda bile ayağa kalkmaya çalıştı, ama çok güçsüzdü. Çok fazla kan kaybetmişti Gözleri kapandı. Düşmanlarının yanında, yüzüstü çamura gömüldü. Medan Şövalye'yi sırt üstü çevirdi. Elini Şövalye'nin uyluğuna koydu, oku sımsıkı tutarak çekti. Şövalye acıyla inledi, ama ayılma*' Medan pelerinini çıkarttı, kılıcryla şeritler kesti ve kanamayı durdurm için turnike uyguladı. Daha sonra pelerinin geri kalanryla Şövalye'yı sar "Çok kan kaybetmişsin," dedi Medan, kılıcını yerine koyar**11 "ama genç ve güçlüsün. Şifacıların senin için neler yapabileceğim g° 314 r ceğiz-. İki astının cesedini savsakça atların üzerine atarak, onları sıkıca Sağladı. Sonra kendi atını çağırdı. Hayvan sahibinin çağrısına karşılık verdi ve gelip Medan'm yanında durdu. Medan Solamniyalıyı kaldırıp eyerin üzerine yavaşça yerleştirdi. Yarayı incelediğinde sargı bezinin kanamayı durdurduğunu görünce rahatladı. Bacağa kan akışını tamamen kesmemek için turnikeyi biraz „evşetti, sonra eyere oturdu. Yaralı Şövalye'nin arkasına oturarak koljaflnı adamın etrafına doladı ve adamı nazikçe, ama sıkı sıkı tuttu. Diğer j]<i atın dizginlerini eline aldı ve onlan arkadan takip ederek Qualinost'a doğru uzun yolculuğuna başladı. 315 21 ZAMANDA YOLCULUK ALETİ Ejderhadan kaçmak için yapılan vahşi ve dehşet verici uçuş, mavi gök ve güneş ışığıyla sona erdi. Uçuş tıormalden daha uzun sürdü, çünkü grifon rüzgâr tarafından savrulmuştu. Yaratık bir geyik yemek için Kharolis Dağlan'nda yabancı bir yere indi, Palin gecikmeden ötürü rahatsız olsa da, acele etmek için ettiği tüm ricalar karşılıksız kalmıştı. Yemeği yedikten sonra grifon uyuklamaya başladı, bu sırada Palin de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tasslehoff'u sıkı sıkı tutarak, oradan oraya yürüyordu. Gece olduğunda yaratık karanlıkta uçmayacağını belirtti. Grifon ve Tasslehoff uyudu. Palin sinirli bir şekilde oturarak güneşin doğmasını bekledi. Ertesi gün yolculuklarına devam ettiler. Grifon, Palin ve Tasslehoff'u bir zamanlar Büyücülük Akademisi'nin olduğu yere çw uzak olmayan boş bir araziye indirdi. Akademi'nin taş duvarları hala ayaktaydı, ama taşlar kararmıştı ve kolayca ufalanıyorlardı. Tavanı, kömürleşmiş kirişlerden oluşan bir iskeletti. Bir zamanlar dünya ıçın umudun sembolü olan kule, artık kalbini yırtan infilak sonucu yıkın111' moloz yığınından başka bir şey değildi. Palin bir zamanlar kuleyi yeniden inşa etmeyi tasarlamıştı, bun' ? tek amacı da Beryl'e meydan okuduğunu göstermekti. Büyü gücu 316 j^ybetmeye başladığında, büyünün avuçlanndan bir su gibi akıp gittiği0j hissettiğinde bu fikrinden vazgeçti. Bu zaman ve güç kaybı olurdu, gücünü Dördüncü Çağ'a ait, içlerinde hâlâ sihir barındıran ve onlan jjsıl kullanacağını bilenlere hâlâ faydalı olabilecek aletleri arayarak geçirmesi daha iyi olacaktı. "Burası neresi?" diye sordu Tasslehoff, grifonun sırtından inerek. Serakla yıpranmış boş pencereli duvarlara baktı. "Hem, ne olmuş buraya?" "Hiçbir şey. Boş ver," dedi Palin, bir rüyanın ölümü hakkında uzun açıklamalara girmek istemiyordu. "Yanıma gel. Kaybedecek zamanımız yo-" "Bak!' diye bağırdı Tas, eliyle işaret ederek. "Orada birisi yürüyor. Gidip bakacağım!" Fırladı, parlak gömleğinin ucu arkasında dalgalanıyordu, topuzu sevinçle sıçnyordu. "Geri gel-" diye başladı Palin, ama sonra nefesini boşa harcayacağını anladı. Tas haklıydı. Biri akademinin yıkmtılan arasında yürüyordu ve Palin onun kim olabileceğini merak etti. Solace sakinleri burayı lanetli olarak kabul ediyorlardı ve hiçbir neden için buraya gelmezlerdi. Bu kişi uzun bir cübbe giymişti; Palin, altınla süslenmiş bej pelerinin altından kıpkırmızı renkte bir kumaş gördü. Bu, tabii ki, biraz nostalji yaşamak için yıkıntılar arasına gelmiş öğrencilerden biri olabilirdi, ama Palin bu konuda şüphe duydu. Zarif yürüyüşü ve zengin kostümüyle onun Jenna okluğunu anlamıştı. Palanthas'lı Leydi Jenna, Kaos Savaşı'ndan önce güçlü, Kırmızı Cübbeli bir büyücüydü. İnanılmaz derecede güzel bir kadındı, Karanlık Dalamar'm sevgilisi, Raistlin Majere'in öğrencisi ve bir zamanlar Yüksek Büyücülük Kulesi'nin Başkam olarak ün salmıştı. Jenna geçimini Palanthas'ta bir sihirli eşya dükkanını işleterek sağlıyordu. Dükkânı sih-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rin insanlara üç tann, Solinari, Lunitari ve Nuitari tarafından bağışlandığı Dördüncü Çağ boyunca iyi iş görmüştü. Çeşitli büyü parçalannı elinde bulunduruyordu: Yarasa, kuş atığı, kelebek kanatlan, sülfür, gül yapraklan (bütün ve ezilmiş olarak), örümcek yumurtalan ve daha birçok şey. yi bir iksir stokuna, Wayreth Kulesi dışındaki en iyi büyü parşömenlerde ve kitaplanna sahipti ve bunlan belli bir ücret karşılığında satıyordu, kahip olduğu sihirli aletlerle de ün kazanmıştı: yüzükler, bileklikler, ^nçerler, kılıçlar, madalyonlar, muskalar. Bunlar görünen aletlerdi. Daha §uÇİü, daha tehlikeli aletlere de sahipti, onlan saklı tutuyordu, sadece '?adi müşterilere bir buluşma ayarlayarak onlan gösteriyordu. 317 Kaos Savaşı geldiğinde Jenna, Tanrıların Babası'm yenmek «;utehlikeli bir görevde Dalamar'a ve Beyaz Cübbeli bir büyücüye katıln ! Bu korkunç yolculukları sırasında başlarına gelenler hakkında hiçbir se söylememişti. Palin'in tek bildiği, dönüşlerinde Dalamar'm ciddi bi biçimde yaralandığıydı. Haftalar boyunca kulesinde öltinu pençeleşmişti. Jenna kuleden ayrılıp bir daha geri dönmeyene kadar Dalamar'a sürekli bir arkadaş ve bakıcı olmuştu. O gece Palanthas'taki Yüksek Büyücülük Kulesi sihirli bir patlamayla yok edildi. Hiç kimse bir daha Dalamar'ı görmedi. Uzun yıllar geçip, Dalamar geri dönmediğinde Büyücüler Komitesi onu resmen ölü ilan etti. Leydi Jenna sihir dükkanını yeniden açtı, bir hazine koleksiyonu üzerinde oturduğunu fark etmişti. Tanrıların büyüsü yok olduğunda ümitsiz büyücüler güçlerini korumak için birçok yol aradı. Dördüncü Çağ'da yapılmış aletlerin hâlâ güçlerini koruduklarını fark ettiler. Tek dezavantaj, bu gücün bazen değişken olması ve istenildiği gibi işlememesiydi. Bir zamanlar iyiliğe hizmet eden sihirli bir kılıç, aniden koruması gerektiklerini öldürmeye başladı. Görünmezliği sağlayan bir yüzük kritik bir anda sahibini yanıltıp onun hırsızlıktan dolayı beş yıl boyunca Sanction zindanında kalmasına yol açmıştı. Kimse bunun nedenini bilmiyordu. Bazıları bunun nedenini tanrılara bağlıyordu, bazıları ise tannlarla ilgisi olmadığını söylüyordu. Aletler her zaman kullanması zor objeler olarak biliniyordu. Müşteriler risk almaya hevesliydiler ve Dördüncü Çağ'a ait aletler inanılmaz bir talep görmeye başladı. Leydi Jenna fiyatları artırmıştı. Şimdi, yaklaşık altmış yaşındayken Ansalon'un en zengin kadmlanndan biliydi. Hâlâ güzeldi, güzelliği olgunlaşsa da, kumandanlarının kendisi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ni etkileyici, cazip, gizemli ve yardımsever bulduğu Neraka Şövalyeleri'nin üzerinde bile etkisini ve gücünü koruyordu. Onu 'işbirlikçi' olarak görenlere aldırış etmiyordu. Jenna uzun zamandn" iki tarafa da oynamayı alışkanlık haline getirmişti, iki tarafı da en iyi pazarlığı yaptığına inandırabiliyordu. Leydi Jenna aynı zamanda Ansalon'da Dördüncü Çağ'a ait sihirli aletleri tanıyan bir uzman olarak da biliniyordu. Palin onu selamlamak için hemen harekete geçemedi. Grifon tekrar açlıktan yakınmaya başlamıştı. Hayvan kenderi açgözlülükle izliyor, Tas'ı besbelli lezzetli bir lokma olarak görüyordu. Palin bir ge)^ buduyla geri geleceğine söz verdi. Bu, gideceği yere ulaşmaktan memnun olan ve tüylerini gagasıyla düzeltmeye başlayan grifonu tatm1etmişti. 318 Palin neşeyle molozların üzerinde yürüyen, altında ne olduğunu merak ederek her taşı kaldıran ve bulduklarını ilan eden TasslehofFun ^kasından gitti. Jenna yıkılmış akademinin kalıntıları arasında dolaşıyordu, ^enderin ne keşfettiğini merak ederek onun yanma doğru yürüdü. Tas başını kaldırdı, büyücüye uzun bir süre baktı ve sonra bir sevinç Çiğhyl3 ona doğru kollarını iki yana açarak koşmaya başladı. Jenna hemen iki elini, avuçları dışarıya bakacak şekilde uzattı. Taktığı birkaç yüzükten ışık çıktı ve Tas sanki bir duvara çarpmış gibi geri sendeledi. "Uzak dur, kender," dedi. "Ama, Jenna!" diye bağırdı Tas, burnunu ovuşturup yüzüklere merakla bakarken, "beni tanımadın mı? Ben TasslehofFum! Tasslehoff Burrfoot. Kaos Savaşı şuasında Palanthas'ta karşılaşmıştık. Benim için sadece günler önce, ama sanırım senin için yıllar geçti, çünkü şimdi daha yaşlı gözüküyorsun. Çok yaşlı," diye ekledi vurguyla. "Senin sihir dükkânına geldim ve..." Tas gevezelik etmeye devam ediyordu. Jenna ellerini ileride tutmaya devam etti, kendere şaşkınlık içinde bakıyordu. Kesinlikle söylediği hiçbir söze inanmamıştı. Kayanın üzerindeki ayak seslerini duyan Jenna hemen kafasını çevirdi. "Palin!" diyerek gülümsedi. "Jenna." Palin saygıyla eğildi. "Gelecek zaman bulabildiğin için sevindim." "Canım, eğer bana sezdirdiğin şey doğruysa, bunu Istar'daki bütün hazineyi verseler bile kaçırmazdım. El sıkışmadığımız için beni affedersin umarım, bu kenderi uzakta tutmaya çalışıyorum." "Yolculuğun nasıldı?" "Uzun." Jenna gözlerini kaydırdı. "Işınlama yüzüğüm," -başparmağına taktığı, gümüş üzerine oturtulmuş parıltılı kuvarstan yapılma büyülü yüzüğü gösterdi- "beni bir kıtadan diğerine anında götürürdü. Şimdi ise Palanthas'tan Solace'a gelmem iki günümü aldı." "Peki, burada, akademide ne yapıyorsun?" diye sordu Palin, etrafa bakarak "Eğer alet arıyorsan boşuna zaman harcama. Kurtarabileceklerimizin hepsini kurtardık."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Jenna başını salladı. "Hayır, sadece dolaşıyordum. Senin evinde "urdum," dedi Jenna. "Karın oradaydı ve beni gördüğüne pek memnun °Jmadı. Karşılamayı soğuk bulduğum için güneş ışığında yürümeyi terC'n ettim." Etrafına baktı, başını üzüntüyle salladı. "Yıkımdan beri Uraya hiç uğramamıştım. Eksiksiz bir iş becermişler. Tekrar inşa etmeyecek misin?" 319 "Neden edeyim ki?" diye omuz silkti Palin. Ses tonu acı doluya "Artık ortada büyü yoksa, insanlar neden Büyücülük Akademisi» ihtiyaç duysunlar ki? Tas," dedi aniden, "Usha evde. Neden gidip 0na u-6 sürpriz yapmıyorsun?" dönerek, parmağıyla etrafinı saran ağaçlar(j dolayı zorla gözüken evi göstermişti. "Evimiz orada-" "Biliyorum!" dedi Tasslehoffheyecanla. "Caramon'un ilk cenaz sine gittiğimde oradaydım. Usha eskisi kadar güzel resimler çiziy0" mu?" "Neden kendin sormuyorsun?" dedi Palin sinirli bir şekilde. Tas yıkıntıya baktı, kararsız görünüyordu. "Eğer gidip Usha'yı görmezsen çok kırılır," diye ekledi Palin. "Evet, haklısın," diye karşılık verdi Tas kafasını toparlayarak "Onu incitmek için hiçbir şey yapmam. Biz çok iyi arkadaşız. Bunun yanı sıra, her zaman buraya geri gelebilirim. Hoşça kal, Jenna!" Elini uzatacakken, vazgeçti. "Beni büyülediğin için de teşekkürler. Bu uzun zamandır başıma gelmemişti. Gerçekten hoşuma gitti." "Garip, küçük arkadaş," dedi Jenna, apar topar tepeden aşağı koşan Tas'm arkasından bakarak. "Tasslehoff Burrfoot adında tanıdığım bir kendere çok benziyor ve onun gibi konuşuyor. Başka biri onun Tasslehoff olduğunu düşünürdü." "Zaten o," dedi Palin. Jenna bakışlarım ona çevirdi. "Ah, haydi oradan." Onu daha yakından inceledi. "Kaybolan tanrılar adına, sen ciddisin. Tasslehoff Burrfoot öldü-" "Biliyorum!" dedi Palin sabırsızca. "Otuz küsur yıl önce. Ya da o civarlarda. Üzgünüm, Jenna." Palin içini çekti. "Çok uzun bir gece oldu. Beryl bu aletin haberini aldı. Neraka Şövalyeleri tarafından pusuya düşürüldük. Kender ve ben hayatımızı zor kurtardık ve Tas'ı bana getiren Solamniyah kaçamadı. Daha sonra havada Beryl'in yeşil ejderhasının saldırısına uğradık. Ejderhadan, fırtınanın içine korkunç bir uçuş yaparak ancak kurtulabildik." "Biraz uyumalısm," diye tavsiye etti Jenna, ona endişeyle bakarak. "Uyuyamıyorum," diyerek döndü Palin, kızarmış ve yanan gözlerini ovuşturarak. "Düşüncelerim karmakarışık, bana rahat vermiyorlar. Konuşmamız gerekiyor!" diye ekledi umutsuzluk içinde. "Bu yüzden buradayım, dostum," dedi Jenna. "Ama en azından bir şeyler yemelisin. Evine gidelim ve bir kadeh şarap içelim. Kendi içindeki korkunç bir yolculuktan geri dönmüş gibi gözüken karma merhaba de." Palin sakinleşti. Jenna'ya gülümsedi. "Evet, her zamanki gibi h^" 320 lısın. Sadece..." durdu, ne söyleyeceğini ve nasıl söyleyeceğini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


düşünüyordu. "O gerçek Tasslehoff, Jenna. Buna ikna oldum ve bizim yaşamımız bir geleceğe gitmiş, büyük ejderhaların varolmadığı bir geleceğe. Dünyanın banş içinde olduğu bir geleceğe. Bu geleceğe gitmesine yarayan aleti de beraberinde getirmiş." Jenna, Palin'e dikkatle bakıyordu. Onun son derece ciddi olduğunu görünce bakışları karardı, gözbebekleri merakla küçüldü. "Evet," dedi sonunda Jenna. "Kesinlikle konuşmamız gerekiyor." palin'in kolunu tuttu ve yan yana yürümeye başladılar. "Bana her şeyi anlat, Palin," dedi. Majere'lerin evi bir zamanlar Raistlin Majere'e büyüyü öğreten Üstat Theobald'a ait olan, büyük bir yapıydı. Caramon bu evi üstadın ölümünden sonra kardeşinin anısına satın almış ve Palin ile Usha'ya evlilik hediyesi olarak vermişti. Çocukları bu evde doğup büyüdüler, kendi maceralanna buradan aynlarak gittiler. Palin, bir zamanlar genç Raistlin'in ders aldığı sınıfi, Solamniya ve Abanasinia'da portre çizimleriyle ünlenmiş karısı için bir stüdyoya çevirmişti. Palin de ustanın eski laboratuannı kendi çalışmalan için kullanmaya devam etti. Tasslehoff, evi Caramon'un ilk cenazesinden hatırladığını söylerken doğru söylemişti. Evi kesinlikle hatırlamıştı - ev değişmemişti. Ama Palm kesinlikle değişmişti. "Sanınm insanın parmaklannın parçalanması demek, onun bütün hayatının parçalanması demek oluyor," dedi Tas, Usha'ya, mutfakta oturup yulaf lapası yerken. "Nedeni bu olmalı, çünkü Caramon'un ilk cenaze töreninde Palin'in parmaklan sağlıklıydı, kendisi de öyle. Keyifli ve mutluydu. Tamam, belki mutlu değildi, çünkü zavallı Caramon henüz ölmüştü ve kimse kendini gerçekten mutlu hissedemezdi. Ama Palin kendi içinde mutluydu. Bu yüzden çok fazla üzgün olmuş olsa da tekrar mutlu olacağını biliyordum. Ama şimdi o çok mutsuz, o kadar mutsuz ki, üzgün bile olamıyor." "Ben... Herhalde," diye mırıldandı Usha. Mutfak yüksek, kirişli tavanı ve yıllarca kullanılmaktan kararmış ve kömürleşmiş kocaman taş şöminesiyle büyük bir yerdi. Şöminenin ortasında yukandan zincirle sarkan bir tencere bulunuyordu. Usha, Tas'm karşısına, Tas'm tavuklann başlannı kesmek için kullanıldığını düşündüğü büyük bir tezgahın arkasına oturdu. Tezgah temizdi, üzerinde kafasız tavuklar yatmıyordu. Ama zaten daha sabahti. Akşam yemeğine Çok vakit vardı. Usha, Tas'a herkes gibi - sanki iki kafası varmış ya da tavuklar gibi 321 kafası yokmuş gibi bakıyordu. Geldiğinden beri sürekli onu izliy0rd Tas'm kapıyı itip (daha sonra çalmak aklına gelmişti), "Usha! Benin,' Tas! Henüz bir dev tarafından ezilmedim!" dediği zamandan beri. Usha Majere gençliğinde tatlı bir kadındı. Yıllar onun görünüşündaha da güzelleştirmişti, yine de, diye düşündü Tas, Caramon'un in, cenaze törenine geldiğim zamanki hoşluğa sahip değil. Usha'nvn saçlar, aynı gümüşi parlaklıkla, gözleri aynı altın renkte parlıyordu, ama altın ateşini kaybetmişti, gümüş renk matlaşmıştı. Solgun ve yorgun göai.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


küyordu. Aynı zamanda mutsuz da, diye aniden fark etti Tas. Bulaşıcı olmalı Tıpkı kızamık gibi. "Şimdi gelen Palin olmalı!" dedi Usha, ön kapının açüıp kapandığını duymuştu. Ses tonu rahatlamış olduğunu gösteriyordu. "Ve Jenna," diye mırıldandı Tas, ağzı doluydu. "Evet. Jenna," Usha tekrar etti, ses tonu soğuktu. "Burada kalabilirsin, eğer istersen, ee... Tas. Yulaf ezmeni bitir. Tencerede daha var." Usha ayağa kalkarak mutfağı terk etti. Kapı arkasından kapandı. Tas yulaf ezmesini yedi ve giriş kapısında yapılan konuşmayı gizlice dinledi. Normal şartlar altında başka birinin konuşmasını gizlice dinlemezdi, çünkü bu kibar bir davranış değildi, ama o orada olmadığı halde onun hakkında konuşuyorlardı, bu da kibar bir şey değildi, işte bu da yaptığı davranışı haklı çıkartıyordu. Bunun yanında, Tas giderek Palin'den hoşlanmamaya başlamıştı. Kender bu yüzden kendini kötü hissediyordu, ama buna engel olamıyordu. Laurana'nm evindeyken Caramon'un ilk cenaze töreni hakkında hatırladığı her şeyi anlatarak, büyücüyle hatırı sayılır bir vakit geçirmişti. Kender bu hikâyeyi süslemişti de, tabii ki, bunlar olmadan hiçbir kender hikâyesi tamamlanmış sayılmazdı. Ama ne yazık ki, bu süslemeler Palin'i eğlendirmek yerine -Tas hikâyeden hikâyeye atladığı içinsabnnm sınırlarını zorlamıştı. Palin ona garip bir şekilde bakmıştı sanki iki kafası varmış gibi değil- sanki kenderin tek kafasını yerinden söküp içinde ne olduğunu görmek ister gibi. "Bana Raistlin bile böyle bakmazdı," dedi Tas kendi kendine, yulat ezmesini tabaktan parmağıyla alırken. "Bana bazen sanki beni öldürmek istiyormuş gibi bakardı, ama asla beni tersyüz etmek istiyormuş gibi bakmazdı." Usha'nın sesi kapının içinden süzülerek geldi "... Tasslehoff ° duğunu iddia ediyor..." "O Tasslehoff, hayatım," diyerek döndü Palin. "Leydi Jenna Ç tanıyorsun, değil mi Usha? Leydi Jenna birkaç günü bizimle geçireC 322 £onuk odasını hazırlar mısın?" Elekten geçirilmiş gibi gelen bir sessizlikten sonra, Usha'nın yulaf ezrnesi kadar soğuk sesi duyuldu. "Palin, seninle mutfakta konuşabilir miyim?" Palin'in sesi yulaf ezmesinden de soğuktu. "Lütfen bizi affedin, Leydi Jenna." Tasslehoff iç çekti ve onları dinlemiyormuş gibi görünmenin iyi bir fıkir olduğunu düşünerek, kendi kendine mırıldanmaya ve yiyecek başka bir şey bulmak için kilerin altını üstüne getirmeye başladı. Neyse ki ne Palin, ne de Usha ona aldırış etmedi, yalnız Palin onu çıkarttığı korkunç gürültüyü kesmesi için azarladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"O burada ne yapıyor?" diye sordu Usha, ellerini beline koyarak. "Konuşacak önemli konularımız var," diyerek kestirip attı Palin. Usha bakışlarını Palin'in üzerine odakladı. "Palin, bana söz verdin! Qualinesti'ye yaptığın bu yolculuk sonuncusu olacaktı! Aletler için olan bu arayışın ne kadar tehlikeli bir hale geldiğini biliyorsun-" "Evet, hayatım, biliyorum," diye sözünü kesti Palin, ses tonu sıcaktı. "Bu yüzden senin Solace'ı terk ermenin en iyisi olacağını düşünüyorum." Usha "Terk etmek mi?" diye tekrar etti, şaşırmıştı. "Üç ay ayrı kaldıktan sonra eve yeni geldim! Kız kardeşin ve ben Liman'da tutsaktık. Bunu biliyor muydun?" "Evet, biliyordum-" "Biliyordun! Ve hiçbir şey söylemedin mi? Endişelenmedin mi? Nasıl kaçtığımızı sormadın-" "Hayatım, zamanım olmadı-" "Babanın cenaze törenine bile gelemedik!" Usha devam etti. "Gitmemize izin verildi, çünkü ben sulh yargıcının karısının bir portresini yapmaya razı oldum. Kadının bir hobgoblin kadar çirkin bir yüzü vardı. Şimdi benden tekrar gitmemi istiyorsun." "Senin güvenliğin için." "Peki senin güvenliğin ne olacak?" diye sordu. "Ben kendime dikkat edebilirim." "Edebilir misin, Palin?" diye sordu Usha. Sesi birdenbire yumuşamıştı. Ellerini uzattı, Palin'in ellerini tutmaya çalıştı. "Evet," Palin sakat ellerini aniden geri çekti ve cübbesinin kolları arasına gizledi. Kendini çok rahatsız hisseden Tasslehoff, kilerin içine güip kapıyı Kapatmayı istedi. Ama ne yazık ki, ilginç bulduğu birkaç nesneyi cepenrıe doldurduktan sonra bile kilerin içinde boş yer yoktu. 323 "Eğer hissettiğin buysa, peki. Görünüşe göre sana dokunarnav cağım," -Usha kollarını göğsünün üzerinde kavuşturdu- "ancak kes'3" likle bana bir açıklama borçlu olduğunu düşünüyorum. Neler oluy0 ^ Neden buraya Tas olduğunu iddia eden bu kenderi gönderdin! Amac nedir?" "Leydi Jenna'yı bekletiyoruz-" "Umursayacağmı zannetmiyorum. Unutmuş olsan da ben seni karınım!" Usha gümüş saçlarını geriye attı. "Unutmuş olsan da şasır mazdım. Artık birbirimizi hiç görmüyoruz." Palin, "Tekrar başlama!" diye öfkeyle bağırdı ve kapıya do&ru döndü. "Palin!" Usha düşünmeden ellerini uzattı. "Seni seviyorum! Sana yardım etmek istiyorum!" "Bana yardım edemezsin!" diye bağırdı Palin, Usha'ya doğru dönerek. "Hiç kimse edemez." Ellerini uzattı, onları ışığa doğru tuttu parmaklan bükülmüş ve bir kuşun pençesi gibi içeri dönmüştü. "Hiç kimse edemez," diye tekrar etti. Uzun bir sessizlik oldu. Tas, Afet'te esir düştüğü zamanı hatırladı. Orada kendini çok yalnız, terkedilmiş ve mutsuz hissetmişti. Çok

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


garip bir biçimde şimdi aynı şeyi arkadaşlarının mutfağında otururken hissediyordu. "Kusuruma bakma, Usha," dedi Palin sert bir ses tonuyla. "Haklısın. Bir açıklamayı hak ediyorsun. Bu kender Tasslehoff." Usha kafasını salladı. "Babamın TasTa birlikte fcaman içinde geri gittiklerini anlattığı hikâyeyi hatırlıyor musun?" diye devam etti Palin. "Evet," dedi Usha, sesi gergindi. "Bunu sihirli bir alet sayesinde yaptılar. Tasslehoff aynı aleti zamanın ilerisine gelip, Caramon'ım cenaze töreninde konuşmak için kullandı. Bir kez daha buradaydı, ama zamanı yanlış ayarlamış. Çok geç bir vakitte gelmiş. Geldiğinde cenaze bitmişti, bu yüzden ikinci kez gen geldi. Sadece ikinci gelişinde her şey farklıydı. Gördüğü diğer gelecek umudun ve mutluluğun olduğu bir gelecekti. Tanrılar gitmemişlerdi. Ben Beyaz Cübbeliler'in Başıydım. Elf krallıkları birleşmişti-" "Sen de bütün bunlara inanıyor musun?" diye sordu Usha, şaşırmıştı"İnanıyorum," dedi Palin inatla. "İnanıyorum, çünkü aleti gördüm, Usha. Onu ellerimde tuttum, gücünü hissettim. Leydi Jenna bu yüzde burada. Onun tavsiyesine ihtiyacım var. Ve bu yüzden senin Solace kalman güvenli değil. Ejderha aletin bende olduğunu biliyor. Bunu na» öğrendiğini bilmiyorum, ama Laurana'nm evinde çalışanlardan bin 324 V kjze ihanet etmesinden korkuyorum. Eğer öyleyse, Beryl çoktan bu aleti golace'a getirdiğimi biliyor. Adamlarını buraya yollayacak ve-" "Onu kullanacaksın!" Usha güçlükle soluyordu, parmağıyla palin'i işaret ediyordu. Palin cevap vermedi. "Seni tanıyorum, Palin Majere," dedi Usha. "O aleti kullanmayı planlıyorsun! Geçmişe dönmeye çalışmak için ve... ve... kim bilir daha neler!" "Sadece bunun hakkında düşünüyordum," diyerek döndü Palin. "Kararımı vermedim. Bu yüzden Leydi Jenna'yla konuşmam gerekiyordu." "Benimle değil de onunla mı konuşmayı planladın? Karınla değil?" "Sana söyleyecektim," dedi Palin. "Bana söylemek mi? Sormayacak miydin? Bu çılgınlık hakkında benim ne düşündüğümü sormayacak miydin? Fikrimi sormayacak miydin? Hayır." Usha sorusuna kendi cevap verdi. "Ben istesem de istemesem de bunu yapmak niyetindesin. Ne kadar tehlikeli olursa olsun. Ölecek olsan bile!" "Usha," dedi Palin, bir süre durduktan sonra. "Bu çok, çok önemli. Sihir... eğer ben..." Başını salladı, açıklayamryordu. "Sihir öldü, Palin," diye bağırdı Usha, sesi gözyaşlarıyla boğulmuştu. "İyi de oldu, diyorum. Sihir sana ne yaptı? Seni mahvetmek ve evliliğimizi yıkmanın dışında hiçbir şey."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Palin ellerini uzattı, fakat bu sefer ellerini geri çeken Usha oldu. "Ben Han'a gidiyorum," dedi, Palin'e bakmıyordu. "Eğer... Eğer eve gelmemi istersen bana haber ver." Palin'e arkasını dönerek, Tas'a doğru yürüdü. Kendere uzunca bir süre baktı. "Sen gerçekten Tas'sm, öyle değil mi?" dedi, dehşete düşmüştü. "Evet, Usha," dedi Tas, üzgündü. "Ama şu anda o olmamayı isterdim." Usha eğilip Tas'ı alnından öptü. Kender, Usha'nın altın rengi gözlerindeki yaşlan görebiliyordu. "Hoşça kal, Tas. Seni tekrar görmek güzeldi." Özür dilerim, Usha," dedi Tas, sesi titriyordu. "Bu kargaşaya S£bep olmak istemedim. Sadece Caramon'un cenaze töreninde konuşmaya geldim." "Bu senin hatan değil, Tas. Sen gelmeden önce de her şey çok kanşıktı zaten." 325 Usha mutfaktan çıktı, Palin'e bakmadan yanından geçti. par olduğu yerde kaldı, hiçbir şeye bakmıyordu, ifadesi kararmıştı, yüzü sol gundu. Tas, Usha'nm Jenna'ya birşeyler söylediğini duydu, ama n söylediğini yakalayamamıştı. Jenna'nın da karşılık verdiğini duydu, am onun söylediklerini de yakalayamamıştı. Usha evi terk etti. Ön kan çarparak kapandı. Ev, Jenna'nın nazik adımlarının çıkarttığı ses dışında sessizdi. Palin hâlâ kımıldamamıştı. Tas ceplerini karıştırdı ve sonunda aleti buldu. Aletin etrafına sarılmış ipi çıkarttı, cebindeki tozu ve iki gün önce yediği bisküvilerin kırıntılarını silkeledi. "İşte, Palin," dedi Tas, aleti uzatarak. "Onu alabilirsin." Palin ona dikkatle baktı, sanki söylediklerini algılayamıyordu. "Haydi," dedi Tas, aleti ona doğru iterek. "Eğer onu kullanmak istiyorsan, Usha'nm söylediği gibi sana izin vereceğim. Özellikle eğer geçmişe gidip her şeyi olması gerektiği hale getirebilirsen. Düşündüğün şey bu, değil mi? İşte," dedi Tas ısrarla ve aleti mücevherlerinin parlamasına neden olacak bir şekilde salladı. "Al onu!" dedi Jenna. Tas korkmuştu. Palin'e o kadar odaklanmıştı ki, Jenna'nın mutfağa geldiğini duymamıştı. Jenna kapının önünde duruyordu, kapı yan aralıktı. "Al onu!" diye tekrar etti Jenna. "Palin, aletin üzerindeki, sahibine geri dönme büyüsü konusunda endişeleniyordun. Böyle bir geri dönme büyüsü, aletin kaybolması veya çalınması durumunda sahibini koruyacaktır, ama eğer alet sahibi tarafından isteyerek verilirse bu, büyüyü kırabilir." "O ıvır zıvır hakkında pek bir şey bilmiyorum," dedi Tas, "ama eğer istersen senin aleti kullanmana izin vereceğimi biliyorum." Palin başını eğdi. Gri saçları yüzünü örttü, ama Tas, Palin'in

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yüzünü çarpıtan acıyı çoktan görmüştü. Palin uzanarak aleti tuttu, bükülmüş parmaklan büyülü eşyayı mutlulukla kavradı. Tas aletin huzura benzer bir duyguyla birlikte gittiğini hissetti. Alet ne zaman Tas'da olsa, Tas her zaman Fizban'm sinir bozucu bir ses tonuyla oyalanmaması, kendi zamanına gitmesi gerektiğini söylediğim duyabiliyordu. Bu macera gittikçe daha da kötüleşiyordu lanetlenmişti* Usha'yı ağlarken görmüştü ve artık Palin'den hoşlanmadığını fe1* etmişti- ama kötü bir maceranın bile bir dev tarafından ezilmekten daha iyi olacağını düşünmeye başlamıştı. "Sana nasıl çalıştığını anlatabilirim," dedi Tas. Palin aleti mutfak masanın üzerine koydu. Ona dikkatle bakmaya başladı, hiçbir şey söylemiyordu. "Söylemen gereken bir kafiye ve yapman gereken bazı şeyler var, 326 diye ekledi Tas, "ama öğrenmesi çok kolay. Fizban ezberlemem gerektiğini söyledi, böylece ezberden okuyabilirdim ve okuyabildim de, bu yüzden bunu sen de yapabilirsin." Palin yarım yamalak dinliyordu. Jenna'ya baktı. "Ne düşünüyorsun?" "Bu, Zamanda Yolculuk Aleti," dedi Jenna. "Baban onu güvende olması için Dalamar'a getirdiğinde, Yüksek Büyücülük Kulesi'nde görmüştüm. Dalamar onun üzerinde çalışü. Onun, amcanın alete ait notlarının bazılanna da sahip olduğuna inanıyorum. Aleti kullanmadığını biliyorum, ama o şu anda alet hakkında yaşayan herkesten çok bilgiye sahip- Aletin kaybolduğunu hiç duymamıştım. Ama, hatırladığım kadarıyla Kaos Savaşından hemen önce TasslehofFu Kule'de bulduk. 0 zaman aleti o almış olabilir." Jenna kendere sertçe baktı. "Onu almadım!" dedi Tas, hakarete uğramıştı. "Onu bana Fizban verdi! Bana dedi ki-" "Sus, Tas," Palin masaya eğildi, sesini alçalttı. "Dalamar'la iletişim kurmanın hiçbir yolu olduğunu sanmıyorum." "Ben meftulümle uğraşmam," diye karşılık verdi Jenna. Palin'in gözleri küçüldü. "Haydi, onun öldüğüne inanmıyorsun. Değil mi?" Jenna oturduğu sandalyede arkaya doğru uzandı. "Belki inanmıyorum. Ama ölmüş olabilir de. Otuz yıldır ondan hiçbir haber almıyorum. Nereye gitmiş olabileceğini bilmiyorum." Palin kuşkulu göründü, Jenna'ya inanmıyor gibiydi. Jenna mücevherli ellerini masaya uzattı, parmaklan aralıktı. "Beni dinle, Palin. Onu tanımıyorsun. Kimse onu benim kadar tanıyamaz. Onu Kaos Savaşı'ndan döndüğü zaman görmedin. Ben gördüm. Onunla birlikteydim. Gece gündüz. İyileşmesi için ona baktım. Buna bakmak diyebilirsen." Jenna arkasına yaslandı, ifadesi kararmıştı, kaşlannı çattı. "Seni üzdüysem, özür dilerim," dedi Palin. "Hiç duymadım... Bana % anlatmadın." "Anlatmaktan hoşlandığım bir şey değil, "dedi Jenna kısaca. Dalamar'm Kaos'la savaşımız sırasında ağır yaralandığını biliyorsun. Onu Kule'ye geri getirdim. Haftalar boyunca yaşamla ölüm arasında S'dip geldi. Evimi ve dükkanımı bırakıp ona bakmak için Kule'ye ^Sındım. Dalamar kurtuldu. Ama tannlann gitmesi, tannsal büyünün 8'trnesiyle etkisinden hiç kurtulamadığı bir darbe aldı. O değişti,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Palin. unun nasıl biri olduğunu hatırlıyor musun?" 327

"Onu çok iyi tanımıyordum. Kuledeki Sınavımı, bir yanılsam olarak planladığı şeyi gerçeğe dönüştürerek Amcam Raistlm>-a Dalamar'ı şaşırttığı Sınavı denetliyordu. Amcam Rasitlin'in asasın bana verildiğini gördüğü andaki yüz ifadesini hiçbir zaman unutmaya cağım." Palin pişmanlıkla derin bir iç çekti. Anılar güzeldi, ama ac veriyorlardı. "Dalamar hakkında hatırladıklarım onun sivri dilli, i&n» leyici, benmerkezci ve kendini beğenmiş biri olduğu. Babanım onun hakkında daha olumlu fikirlere sahip olduğunu biliyorum. Babam Dalamar'm, bağlılığının Karanlık Kraliçe'den ziyade sihre yönelik olan' karmaşık biri olduğunu söylemişti. Dalamar'ı çok az tanısam da, bunun doğru olduğuna inanıyorum." "Kolay heyecanlanan biriydi," diye söze daldı Tas. "Ona ait bir şeylere dokunmaya başladığımda çok heyecanlanırdı. Aynı zamanda gergin biriydi." "Evet, öyleydi. Ama etkileyici, tatlı dilli, akıllı biri de olabiliyordu." Jenna gülümsedi ve içini çekti. "Onu sevdim, Palin. Sanırım hâlâ da seviyorum. Ona denk başka bir erkekle hiç karşılaşmadım." Bir an sessiz kaldı, sonra omuz silkti ve, "Ama bu uzun zaman önceydi," dedi. "Sizin aranızda neler geçti?" diye sordu Palin. Jenna kafasını salladı. "Hastalığından sonra Dalamar kendi kabuğuna çekildi, asık suratlı, sessiz biri oldu. Ben de hiçbir zaman sabırlı bir insan değildim," diye itiraf etti Jenna. "Onun kendisine acımasına dayanamadım ve bunu ona söyledim. Kavga ettik, ben de gittim ve onu en son o zaman gördüm." "Onun nasıl hissettiğini anlayabiliyorum," dedi Palin. 'Tanrılar gittiğinde neler hissettiğimi biliyorum. Dalamar benden çok daha uzun süre gizem sanatıyla uğraşmıştı. Onun için çok şey feda etmişti. Mahvolmuş olmalı." "Hepimiz olduk," dedi Jenna, "ama biz bununla uzlaştık. Sen kendi hayatına devam ettin, ben de öyle. Ama Dalamar bunu yapamadı. 0 kadar hayıflandı ve üzüldü ki, üzüntüsünün, ona yaralanndan daha fazla zarar vereceğinden korkmaya başladım. Kesinlikle bu yüzden öleceğini düşündüm. Ne yemek yiyebiliyor, ne de uyuyabiliyordu. Kendini saatlerce laboratuanna kapatıp, umutsuzca kaybettiği şeyi anyordu. Ona açılan anahtara sahipti, benimle çok nadir konuştuğu zamanlarda söylemişti bunu. Bana anahtann hastalığı sırasında ona geldiğini söylemişti. Şimdi sadece kapıyı bulması gerekiyordu. İnanıyorum ki, diye ekledi Jenna yüzünü çarpıtarak, "bence onu buldu." "O zaman Dalamar'm Kule'yi yok ettiği zaman kendini yok etmediğini düşünüyorsun," dedi Palin. 328 "Kule yok mu oldu?" Tas sersemlemişti. "Palanthas'taki Yüksek güyucülük Kulesi mi? Ona ne oldu?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Onun Kule'yi havaya uçurduğundan bile kuşkuluyum," dedi jenna, kender orada yokmuş gibi devam etti. "Ah, insanlann neler söylediklerini biliyorum. Dalamar'm Kule'yi, Ejderha Khellendros ele geçirip büyüyü kullanmasın diye yok ettiğini söylüyorlar. Kule'den geri kalan moloz yığmlannı gördüm. İnsanlar yıkıntılar arasından her çeşit aleti buldular. Onlann çoğunu satın aldım ve aldığım fiyatın beş katına sattım. Ama hiç kimseye söylemediğim bir şey biliyorum. Kuledeki gerçekten değerli aletler hiçbir zaman bulunmadı. İzleri bile. Büyü parşömenleri, büyü kitapları, Raistîin'e ve Fistandantilus'a ait kitaplar ve Dalamar'm kendi büyü kitaplan da ortada yoktu. İnsanlar onlann patlamada yok olduğunu düşündüler. Eğer öyleyse," Jenna ironiyle ekledi, "patlama gerçekten çok seçiciymiş. En değerli ve önemli şeyleri alıp arkada öteberi bırakmış." Jenna, Palin'e kuşkuyla baktı. "Söyle bana, dostum, eğer şansın olsaydı bu aleti Dalamar'a götürür muydun?" Palin tedirgin bir şekilde hareket etti. "Şimdi düşünüyorum da, sanınm bunu yapmazdım. Eğer aletin bende olduğunu bilse, alet uzun süre bende kalmazdı." "Gerçekten onu kullanmaya niyetli misin?" diye sordu Jenna. "Bilmiyorum." Palin kestirip atmıştı. "Sen ne düşünüyorsun? Tehlikeli olur mu?" "Evet, hem de çok," diye cevap verdi Jenna. "Ama kender kullandı-" "Eğer ona inanıyorsan, onu kendi zamanında kullandı," dedi Jenna. "Ve bu da tannlann olduğu zamandı. Alet şimdi bu zamanda. Sen de benim kadar iyi biliyorsun ki, Dördüncü Çağ aletlerinin sihri yaratılış olarak değişken. Bazı aletler son derece iyi çalışıyor, bazılan ise saman alevi gibi." "O zaman bunu deneyene kadar anlayamayacağım," dedi Palin. "Ne olabileceğini düşünüyorsun?" "Kim bilir!" Jenna ellerini kaldırdığında parmaklannm üzerindeki mücevherler parladı. "Yalnız yapacağın bir yolculuk senin ölümüne neden olabilir. Geçmişte kalabilirsin ve asla buraya dönemeyebilirsin. Geçmişi değiştirmek için bir şey yaptığında, bu yaptığın şey şimdiki zamanı da yok edebilir. Bu evi ve çevresindeki yirmi millik alanı havaya uÇUrabilirsin. Bunu göze almazdım. Bir kender öyküsüne güven olmaz." "Gene de Kaos Savaşı'nm öncesine gitmek isterdim. Sadece gidip bakmak için. Belki kaderin gitmesi gerektiği yolu değiştirdiği anı göre329 bilirdim. Sonra biz de hangi rotada gitmemiz gerekliğini bilirdik." Jenna kahkahayla güldü. "Zamandan sanki bir at ve at arabasıy^, gibi bahsediyorsun. Bildiğin tek şey bu kenderin tanrıların bizi terk etmediği bir gelecek hakkında uydurduğu hikâye. Sonuçta o bir kender " "Ama o sıra dışı bir kender. Babam ona inandı ve Caramon zaman da yolculuk hakkında bir şeyler biliyordu." "Baban aynı zamanda kenderin ve aletin Dalamar'a verilmesi gerektiğini de söyledi," diye hatırlattı Jenna. Palin kaşlarını çattı. "Sanırım gerçeği kendi başımıza bulmamız gerekecek," diye itiraz etti. "Bunun tehlikeye atılmaya değeceğine

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


inanıyorum. Bunu göz önünde tut, Jenna. Eğer başka bir gelecek varsa dünyamız için daha iyi bir gelecek, tannlann bizi terk etmediği bir gele! cek varsa, bunu elde etmek için hiçbir bedel yüksek sayılmaz." "Hayatın bile mi?" diye sordu Jenna. "Hayatım bile!" Palin'in ses tonu acıydı. "Şimdi benim için hayatımın ne değeri var? Kanm haklı. Eski büyü gitti, yeni büyü öldü. Büyü olmadan ben bir hiçim!" "Yeni rjüyünün öldüğüne inanmıyorum," dedi Jenna ciddiyetle. "Ya da onun tamamını tükettiğimizi söyleyenlere. Biri suyu tüketebilir mi? Biri havayı tüketebilir mi? Büyü bu dünyanın bir parçası. Onu tüketemeyiz." "Peki o zaman ona ne oldu?" diye sordu Palin sabırsızca. "Neden büyülerimiz başarısız oluyor? Neden en ufak bir büyü bile onu yaptıktan sonra, bizi bir hafta yatakta yatıracak kadar büyük bir enerji kaybına neden oluyor?" "Okuldayken bize sürekli verdikleri sınavı hatırlıyor musun?" diye sordu Jenna. "Masanın üzerine bir eşya koyup, ona dokunmadan onu hareket ettirmeni isterlerdi. Yapardın, sonra eşyayı bir duvarın arkasına koyup senden onu hareket ettirmeni isterlerdi. Sınav birden çok daha zorlaşırdı. Eşyayı göremediğin için onun üzerine büyünü odaklaman çok daha zor olurdu. Ben de büyü yapmaya çalıştığımda aynı şeyi hissediyorum- sanki arada bir engel varmış gibi. Altmay da şifacılarmm aynı şeyi hissettiklerini söyledi-" "Altmay!" diye bağırdı Tas. "Altmay nerede? Eğer burada dönen olayları halledebilecek biri varsa, o da Altmay'dır." Kender ayaklan üzerinde sanki o anda kapıdan dışarı koşacakmış gibiydi. "Altmay mı? Altmay da nereden çıktı? Onun bunlarla ne ügisl var?" Palin kendere ters ters baktı." Lütfen otur ve sessiz ol! Dikkatim1 dağıttın!" ,, "Gerçekten Altınay'ı görmek isterdim," dedi Tas, ama bunu Pa'ın 330 rahatsız etmemek için kısık sesle söyledi. Büyücü sihirli nesneyi elinde dikkatle çevirdi, onu inceleyip okşadı. "Karın haklıydı," dedi Jenna. "Aleti kullanacaksın, değil mi, palin?" "Evet, kullanacağım," diye karşılık verdi Palin, elleriyle aletin Üzerine kapatarak. "Söylediklerimin hiçbir önemi yok mu?" "Kim ne derse desin, önemli değil." Jenna'ya baktı, mahcup olmuş gözüküyordu. "Yardımın için teşekkür ederim. Eminim ki, kardeşim senin için Han'da bir oda bulabilir. Ona haber göndereceğim." "Gerçekten gideceğimi ve bunu kaçıracağımı mı düşündün?" diye sordu Jenna, eğlenmiş bir halde. "Bu tehlikeli. Sen söyledin-" "Bugünlerde sokakta yürümek bile tehlikeli." Jenna omzunu silkti. "Bunun yanında, bir tanığa ihtiyacın olacak. Ya da en azından," şaka

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yollu ekledi, "cesedini teşhis edecek birine ihtiyacın olacak." "Çok teşekkür ederim," dedi Palin ve gülümsedi, bu Tas'm büyücüyü gülümserken ilk görüşüydü. Palin derin bir nefes aldı ve yavaşça bıraktı. Nesneyi tutan elleri titriyordu. "Bunu ne zaman denemeliyiz?" diye sordu Palin. "Şimdiki zaman gibisi yoktur," dedi Jenna ve sırıttı. 331 GEÇMİŞE YOLCULUK "Ve kafiye bu," dedi Tasslehoff. 'Tekrar etmemi istiyor musun?" "Hayır, ezberledim," dedi Palin. "Emin misin?" Tas bu konuda endişeliydi. "Bu zamana dönmen için onu ezberden okuman gerekiyor. Ya da yanında beni de götürmek ister misin?" diye heyecanla ekledi. "O zaman bizi geri getirebilirim." "Büyüyü ezberlediğime kesinlikle eminim," dedi Palin ciddiyetle. Hatta kelimeler yanarak zihnine kazınmıştı. Palin sanki gözlerinin arkasında sözlerin yanan görüntülerini görebiliyor gibiydi. "Ve, hayır, seni beraberimde götünnüyorum. Birisi burada kalıp Leydi Jenna'ya eşlik etmeli." "Ve cesedi teşhis etmeli," dedi Tas, kahkahalarla gülüyor ve ayaklarını yere vuruyordu. "Üzgünüm, bunu unutmuştum. Burada kalacağım. Uzun bir süreliğine gitmeyeceksin. Geri gelmezsen başka tabu, diye ekledi, biraz düşündükten sonra. Sandalyesinde dönerek iskemlesini mutfağın uzak bir kenarına çekmiş olan Jenna'ya baktı. "Sence gerçekten havaya uçacak mı?" Palin kenderi duymazlıktan gelmeye özen gösterdi. "Aleti harekete geçiren büyüyü söyleyeceğim. Eğer büyü ı? 332 yararsa, gözünüzün önünden yok olacağımı düşünüyorum. Kenderin de söylediği gibi, çok uzun süre kalmam. Geçmişte kalmayı planlamryofljın. Dalamar'la konuşabileceğimi umduğum, babamın ilk cenaze törenine gidiyorum. Belki kendimle bile konuşurum." Yüzünü ekşiterek gülümsedi. "Neyin yanlış gittiğini bulmaya çalışacağım-" "Harekete geçme, Palin," diye uyardı Jenna. "Eğer işe yarar bir şey bulursan geri dön ve bize söyle. Harekete geçmeden önce uzun ve dikkatle düşünmeliyiz." " 'Biz' derken neyi kastediyorsun?" diye sordu Palin, kaşlarını çatmıştı. "Bilgeleri toplamayı öneriyorum," dedi Jenna. "Elflerin kralı Gilthas, annesi Laurana, Altınay, Leydi Crysania-" "Ve biz ne bulduğumuzu etrafa yayıp, bütün bu kişilerin gelmesini beklerken, Beryl bizi öldürür ve aleti çalar," dedi Palin iğneleyici bir biçimde. "Ejderha onu kullanır ve hepimiz ölürüz." "Palin, sen geçmişi değiştirmekten bahsediyorsun," dedi Jenna sert bir çıkışla. "Şu anda yaşayan bizlerin başına neler geleceği hakkında hiçbir fikrimiz yok." "Biliyorum," dedi Palin, bir süre sustuktan sonra. "Anlıyorum. Geri dönüp, bilgi vereceğim. Ama bundan sonra çok hızlı hareket etmeye hazırlanmalıyız."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Hazırlanacağız. Ne kadar süre gitmiş olacağını düşünüyorsun?" "TasslehorFa göre yüzlerce gün benim için sizin hayatınızdan geçen saniyelere eşit. Bizim zamanımıza göre bir ya da iki saatliğine gitmiş olacağımı tahmin ediyorum." "Yolculuğunda iyi şanslar," dedi Jenna kısık bir sesle. "Kender, buraya gel ve yanımda dur." Palin aleti aldı ve mutfağın ortasına yürüdü. Mücevherler güneş ışığında panldadı. Palin gözlerini kapattı. Uzun bir süre derin düşünceler içinde kaldı ve konsantre oldu. Elleri nesnenin üzerine titriyordu. Büyünün verdiği hisle kendinden geçmişti. Kendini büyüye vermeye başladı, büyünün onu almasına, okşamasına izin verdi. Karanlık yıllar sanki geri çekilen dalgalar gibiydi, belleğin kıyısını dümdüz ve temiz bırakıyordu. Palin, bir an için gençti ve umut doluydu. Gözyaşları görüşünü kapattı. "Madalyonu elimde tutarak, aletin yüzünü kendime çevirerek, ilk dizeyi tekrar ediyorum." Palin büyünün ilk sözlerini söylemeye başladı: 'Zamanın kendine aittir.' " Öğretildiği gibi hareket ederek, aletin Plakasını çevirdi. "Daha sonra, ikinci dizede, ön plakasını sağdan sola doğru hareket 333 ettiriyoı-um." Aletin yüzünü belirtildiği gibi hareket ettirdi ve flgj. dizeyi okudu: " 'Üzerinde gidip gelsen de' " "Üçüncü dizenin söylenişinde, arka plaka çubuklarla bağlanmış jv küre oluşturmak için düşüyor. " 'Sonsuzluk içinde açılımlarının' " Palin aleti bir kez daha çevirdi ve tasarlandığı şekle geldiği^ neşeyle gülümsedi. Artık elinde yumurta şeklinde bir nesne değil de, k^ı asasına benzeyen bir şey tutuyordu. "Dördüncü dizede, üst kısmı saat yönünde çevir- aşağıya doğru bir zincir düşecek." Palin dördüncü dizeyi tekrar etti: "Görüyorsun açılıp durduğunu" Tas'm daha önceden söylediği gibi, zincir aşağıya doğru düştü Palin'in kalp atışları heyecan ve coşkuyla hızlandı. Büyü işe yarıyordu "Beşinci dize beni zincirin mekanizmadan ayrılması konusunda uyarıyor. Altıncı dize de, aleti her küreden tutmamı ve yedinci dizeyi okurken küreleri ileriye doğru döndürmemi söylüyor. Zincir kendini vücuduma dolayacak. Son dizeyi tekrar ederek aleti başımın üzerinde tutacağım ve zihnimde olmak istediğim yerle ve zamanla ilgili net bir görüntü yaratacağım." Palin derin bir nefes aldı. Aleti öğretildiği gibi kullanarak, ayinin tamamını söyledi: "Akışına mani olma. Başa ve sona sıkı sıkı sanl. Onlan kendilerine doğru çevir tekrar ki, kaybolan her şey güvende olsun. Kaderin kendi başından geçecek." Aleti başının üzerinde tuttu ve aklına Kaos Savaşı'nın, kendisinin ve Tasslehoff'un savaş içindeki rollerinin görüntüsünü getirdi.. Palin gözlerini kapayarak yarattığı görüntüye odaklandı ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kendini sihre verdi. Palin kendisini, ona bağlılığını kanıtlayan uzatmalı sevgilisinin kollarına bıraktı. Mutfağın zemini uzayarak havanın içine doğru kıvrıldı. Tavan zeminin altına kaydı, raflardaki kaplar, tabaklar eridi ve duvarlardan aşağıya aktı, duvarlar zeminle, tavanla karıştı, her biri inanılmaz büyüklükte bir sarmal oluşturarak kendilerine doğru yuvarlanmaya başladı. Sarmal, evi ve evin etrafındaki ormanı emdi. Ağaçlar ve çimen Palin m etrafına dolandı, sonra mavi gökyüzü ve merkezinde bulunduğu küre dönmeye başladı, gittikçe hızlandı, hızlandı... Ayakları zemini terk etti. Yerlerin, insanların ve olayların dönen kaleydoskopunun merkezinde asılı kalmıştı. Jenna ve Tas'm dönere kaybolduklarını, yüzlerinin bulamklaştığmı gördü, sonra yüzler de y° oldu. Palin çok yavaş hareket ediyor olmasına karşın etrafındaki ıns' lar hızlı hareket ediyorlardı ya da Palin onların yanından hızla geçer onlar sanki suyun altında yürüyorlarmış gibi yavaş hareket ediyoriat 334 Ormanları ve dağlan gördü. Köyleri, şehirleri gördü. Okyanusu, okyanustaki gemileri gördü ve hepsi Palin'in merkezinde sürüklendiği büyük kürenin bir parçasını oluşturuyordu. Sarmal hızını kaybetmeye başlamıştı. Dönüş yavaşladı, yavaşladı... artık insanlan, ve nesneleri daha net görebiliyordu... Kaos'u gördü, Her Şeyin ve Hiçbir Şeyin Babası'm, sakalı ve saçları ateşten, en yüksek dağdan bile uzun olan korkunç devi gördü. Başının ucu sonsuzluğa sürtünüyordu, ayaklan Cehennem'in en derin kısmına kadar uzanıyordu. Kaos ayağını henüz, büyük bir ihtimalle îasslehoff'u öldürmek için, yere çarpmıştı ama ölümü kendi üzerine gelmeye zorlamıştı, zira Usha kanın bir damlasını yakalayıp Kaos mücevherinin içine koyacak ve onu sürgün edecekti. Dönüş devam etti, Palin'i geçmişteki o ana taşıyarak... Simsiyah. Uçsuz bucaksız bir karanlık. O kadar geniş ve derin bir karanlıktı ki, Palin kör olmuş olmasından korktu. Ve sonra arkasında ışığı gördü, alevlenen bir ateş. Ateşe baktı, ilerideki karanlığa baktı. Hiçliğe baktı. Paniğe kapılarak, gözlerini kapattı. "Kaos Savaşı'nm ötesine git!" dedi, korkuyla bunalmış gibiydi. "Çocukluğuma geri git! Babamın çocukluğuna geri git! Istar'a geri git! Kralrahip'e geri git! Huma'ya geri git! Geri git... geri git..." Gözlerini açtı. Karanlık, boşluk, hiçbir şey. Bir adım daha attı ve çok uzun bir adım atmış olduğunu fark etti. Cehennem'in kenannda durmuştu. Bağırdı, ama gırtlağından hiçbir ses gelmedi. Zamanın hırçın rüzgârı sesini alıp götürmüştü. Sanki rüyasında düşüyormuş hissini yaşadı. Midesi bulandı. Soğuk terler dökmeye başladı. Umutsuzca kendini uyandırmaya çalıştı, ama daha sonra hiçbir zaman uyanamayacağı gerçeğiyle yüz yüze geldi. Korku onu ele geçirdi, felce uğrattı. Düşüyordu, düşecek, düşecek, zamanın karanlık kuyusuna düşmeye devam edecekti. Zamanın boş kuyusu. Zamanın içinde geçmişe yolculuk yapan biri olarak, TasslehofF

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


™Çbir zaman aleti kullandığında başına gelenleri tam olarak görmemişti. _/er zaman bunun için pişman olmuş ve geçmişe gitmeye çalışırken ken!tl1 izlemek için geçmişe dönmüş, ama bu hiçbir zaman işe yaramaktı. Bu yüzden Palin'in aleti kullanmasını izlediği için oldukça mutlu muŞ ve büyücünün gözlerinin önünden yok olmasından etkilenmişti. 335 Bunların hepsi çok ilginç ve heyecan vericiydi, ama sadece kısabir zaman sürmüştü. Sonraysa Palm gitmişti ve TasslehofFla j^ Maj ere' m mutfağında yalnızlardı. ^^ "Havaya uçmadık," dedi Tas. "Hayır, uçmadık," diyerek onayladı Jenna. Hayal kınklıgma ^ Uğrad'Sraz Daha önce hiç havaya uçan bir şey görmedim, Fizban'm yumurta pişirmek için kaynatmaya çalıştığı suyu hesaba katmıyorum. Yumurtadan bahsetmişken, beklerken bir şeyler yemek ister rnıydm? Biraz yulaf ezmesi ısıtabilirim." Tas, Usha ve Palm yokken kendim ev sahibi gibi davranmaya zorunlu hissetmişti. "Teşekkür ederim," diye cevap verdi Jenna, tenceredeki yulaf ezmesi kalıntılarına baktı ve hafifçe yüzünü buruşturarak, "ama istemiyorum Eğer biraz brendi bulabilirsen, bir içki iyi gelirPalin odada belirdi. Küllerle kaplanmıştı, üstü başı darmadağınıktı ve titreyen elinde büyülü nesneyi zorlukla tutabiliyordu. "Palin!" diye bağırdı Jenna, oturduğu yerden heyecanla kalktı. *'Yaralı TT11S1TÎ Palin ona vahşice, tanımayarak baktı. Sonra ürperdi, güçlükle soluyordu. Sendeledi, neredeyse düşüyordu. Eli gevşedi. Alet yere duştu ve mücevherlerinin pırıltısıyla, yerde sekti. Tas aletin peşinden giderek şöminenin içine yuvarlanmadan onu yakaladı. Sa, "Patin, yolunda gitmeyen ne?" diyerek ona doğru koştu. "Ne oldu'7 Tas, bana yardım et!" Palin devnlecek gibi oldu. Tas ve Jenna büyücüyü yere yatırdılar. "Gidip battaniye getir," diye emretti Jenna. Tasslehoff mutfaktan fırladı, sadece aleti cebine koymak.rçfflbir an durmuştu. Birkaç saniye sonra büyücünün yatağından kaptigı birkaç tanıye, üç yastık ve kuştüyü bir döşeği sürükleyerek gen donda Palin yerde yatiyordu, gözlen kapalıydı. Hareket *£**» konuşmak için çok güçsüzdü. Jenna elini ^/^fjfc büyücünün nabzının giderek hızlandığını hissetti. Hızlı netez y vücudu soğuktu. O kadar titriyordu ki, dişlen bırbmne vuruyordu, iki battaniyeyi Palin'in vücuduna sımsıkı sardı. "Palin1" diye seslendi Jenna heyecanla. „ Palin gözlerini açıp ona baktı. "Karanlık. Her şey karanliK. "Palin, ne demek istiyorsun? Geçmişte ne gordun. e)ini Jenna'nm elini sertçe yakaladı, canını acıtıyordu Jenna ^ , sanki azgın bir nehrin içinden kurtulmak için tek kurtuluş olar yor gibi sımsıkı tutuyordu. 336 "Bir geçmiş yok!" diye fısıldadı Palin solgun dudaklarının arasından. Tekrar sırt üstü yattı, bitkin düşmüştü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Karanlık," diye mırıldandı. "Sadece karanlık." Jenna topuklarının üzerine oturdu, kaşlarını çattı. "Anlamıyorum. Brendi," dedi Jenna, Tas'a. Matarayı Palin'in dudaklarına uzattı. Palin birkaç yudum içti ve solgun yanaklarına biraz renk geldi. Titremesi yavaşladı. Jenna da brendiden içti, sonra matarayı kendere uzattı. Tas da sadece topluluğa uyum sağlamak için içkiden içti. "Tekrar masanın üzerine koy," diye emretti Jenna. Tas matarayı cebinden çıkartıp uyum için birkaç yudum daha aldıktan sonra masanın üzerine koydu. Kender, Palin'e pişmanlıkla dolu bir endişeyle baktı. "Yanlış olan ne? Bu benim hatam mıydı? Eğer öyleyse, bunu yapmak istemedim." Palin'in gözleri birden alev alarak açıldı. "Senin hatan!" diye bağırdı kısık bir sesle. Üzerindeki battaniyeleri fırlatarak oturdu. "Evet, senin hatan!" "Palin, sakin ol," dedi Jenna. "Kendini tekrar hasta edeceksin. Bana ne gördüğünü anlat." "Sana ne gördüğümü anlatayım, Jenna," dedi Palin. "Hiçbir şey görmedim. Hiçbir şey!" "Anlamıyorum," dedi Jenna. "Ben de öyle." Palin içini çekti, konsantre oldu, düşüncelerini toplamaya çalıştı. "Geçmişe yolculuk yaptım ve bunu yaparken, zaman geniş bir parşömen gibi önümde açıldı. Beşinci Çağ'da olan her şeyi gördüm. Büyük ejderhaların gelişini gördüm. Ejderha kırımını gördüm. Bu Kale'nin yapılışını gördüm. Kalkanın Silvanesti üzerine örülüsünü gördüm. Son Kahramanların Kabri'ndeki ithaf yazısını gördüm. Kaos yenilgisini gördüm ve her şey orada son buldu. Ya da başladı." "Bitti mi? Başladı mı?" Jenna tekrar etti. "Ama bu olamaz, Palin. Dördüncü Çağ'a ne oldu? Mızrak Savaşı'na ne oldu? Afet'e ne oldu?" "Yoklar. Hiçbiri. Boşlukta durdum ve Kaosla olan savaşı gördüm, ama daha ilerisini görmeye çalıştığımda, geçmişe baktığımda sadece karanlığı gördüm. Bir adım attım ve..." Palin birden ürpermişti. Karanlığın içine düştüm. Hiçbir ışığın olmadığı, hiçbir ışığın hiçbir 2aman parlamadığı bir boşluk. Sonsuz olan bir karanlık. Yüzyılların JÇme doğru düşüyormuş hissine kapıldım ve bu düşüş, ölüm beni alana adar devam edecekmiş gibi geldi, sonra cesedim düşmeye devam edecekti..." "Eğer bu doğruysa, bunun anlamı ne?" diye düşündü Jenna. 337 "Bunun ne demek olduğunu sana söyleyeceğim," dedi paK TasslehofFu işaret etti. "Bu Tas'm hatası. Olan her şeyin sorumlusu çünkü." "Neden? Onun bunlarla ne ilgisi var?" "Çünkü o ölmedi!" dedi Palin, sözleri sıktığı dişlerinin arasından bir ıslık gibi çıktı. "O ölmeyerek zamanı değiştirdi! Onun gördüğü geıe cek, olması gereken gelecekti, çünkü o ölmüştü ve onun ölümüyle, bi2 Kaos'u yenebilirdik, ama o ölmedi! Biz Kaos'u yenmedik. Her Şeyin ve Hiçbir Şeyin Babası çocuklannı, tannlan, sürgün etti ve bu geçen kırk yılın ölüm ve kargaşayla sonuçlanmasına neden oldu!" Jenna, Tas'a baktı. Palin de Tas'a, bu sefer kenderin sanki beş başı kanatlan ve kuyruğu varmış gibi bakıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tekrar brendiden birer yudum alalım," diye önerdi Tas. "Sadece daha iyi hissetmemiz için. Kafalanmızı netleştirmek için," ekledi. "Haklı olabilirsin, Palin," dedi Jenna düşünceli bir biçimde. "Haklı olduğumu biliyorum!" dedi Palin suratını buruşturarak. "Ve hepimiz biliyoruz ki, iki doğru bir yanlış eder," dedi Tas. "Yulaf ezmesi isteyen var mı?" "Başka ne gibi bir açıklama olabilir?" diye devam etti Palin, kenderi duymazlıktan gelerek. "Emin değilim," dedi Tas, mutfak kapısına doğru birkaç geri adım atarak, "ama eğer bana biraz vakit verirseniz, birkaç tane düşünebileceğime bahse girerim." Palin, battaniyeyi fırlatıp, ayağa kalktı. "Tas'ı ölmesi için geri göndermeliyiz." "Palin, pek emin değilim..." diye söze başladı Jenna, ama Palin onu dinlemiyordu. "Alet nerede?" diye sordu, hiddetle. "Ona ne oldu?" "Bu doğru ama," dedi Tas, "Fizban'a geçmişe, devin benim üzerime adım atması için geri döneceğime dair söz vermiştim, bunu ne kadar çok düşünürsem, o kadar çok hoşlanmamaya başlıyorum. Aslında bir devin ayağının altında kalmak en fazla birkaç saniye için ilginç olabilir ve sonra senin de dediğin gibi ölürüm." Tas mutfak kapısına çarptı. "Ve daha önce hiç ölmediğim için," diye devam etti, "Daha önce ölenleri görmüştüm ve görünüşe bakılırsa bunun, birinin başına gelebilecek en sıkıcı olay olduğunu söylemeliyim." "Alet nerede?" diye tekrar sordu Palin. "Küllerin içine yuvarlandı!" diye bağırdı Tas ve eliyle şöfflîÖ*S gösterdi. Bir yudum daha brendi içti. 338 "Bakacağım," dedi Jenna. Şömine demirini alarak küllerin arasını yarıştırmaya başladı. Palin, Jenna'nm omzunun üzerinden dikkatle bakıyordu. "Onu bulmalıyız!" Tasslehoff elini cebine götürdü ve Zamanda Yolculuk Aleti'ni tutarak, kısık sesle kafiyeyi mırıldanarak, onu döndürmeye, kaydmnaya başladı. '"Zamanın kendine aittir, Üzerinde gidip gelsen de...'" "Buraya gittiğinden emin misin, Tas?" diye sordu Jenna. "Çünkü filerden başka bir şey göremiyorum--" Tas daha hızlı konuşmaya başladı, çevik parmakları hızla çalışıyordu. '"Sonsuzluk içinde açılımlarının, Görüyorsun açılıp durduğunu.'" diye fısıldadı. Şimdi en zor kısım geliyordu. Palin başım kaldırdı. Arkasına dönerek kenderin üzerine doğru atladı. Tas aleti cebinden çıkartı ve yukarı kaldırdı. "Kaderin kendi başından geçecek!" diye bağırdı, zaman mutfağı, brendi şişesini ve kendisini yuvarlarken, özlü bir söz söylediğini fark etliğinde çok mutlu oldu. "Küçük çakal," dedi Jenna, biraz önce kenderin durduğu yere

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bakarak. "Alet onun yanındaymış." "Tanrılar adına!" Palin güçlükle soluyordu. "Ben ne yaptım?" "Yanılmıyorsam, onun ödünü koparttın," diyerek döndü Jenna. "Bir kender olduğunu göze alırsak, bu büyük bir basan. Onu suçlamıyomm," diye ekledi, isle kaplı ellerini havluya silerken. "Eğer bana da o şekilde bağırmış olsaydın, ben de kaçardım." "Ben canavar değilim," dedi Palin, öfkelenmişti. "Korktum! Bunu 'tiraf etmekten çekinmiyorum." Ellerini kalbinin üzerine koydu. "Korku burada, bildiğim her şeyden daha kötü, tutsak olduğum karanlık günlerden bile. Dünyaya garip ve korkunç bir şey oldu, Jenna. Ve ben bunun ne olduğunu anlamıyorum!" Yumruğunu sıktı. "Nedeni kender. Bundan eminim!" "Eğer öyleyse, en iyisi onu bulalım," dedi Jenna. "Nereye gitmiş o!abi]eceğini düşünüyorsun? Geçmişe değil, değil mi?" ''Eğer öyleyse, onu hiçbir zaman bulamayacağız. Ama gideceğini annetmiyorum," dedi Palin, düşündükten sonra. "Geçmişe gitmeyecek» Çünkü eğer giderse, olmasını istemediği şeyle kirşi karşıya kalacak339 ölüm. Hâlâ şimdiki zamanda olduğuna inanıyorum. O halde nereye gi<je bilir?" "Onu senden koruyacak birinin yanma," dedi Jenna. "Altınay," dedi Palin. "Gitmeden önce onu görmek istediğim söylemişti. Ya da Laurana. Daha önce Laurana'yı gördü. Eğer Tas'ı tanıyorsam, yeni bir macera peşinde olacaktır. Ben Işık Kalesi'ne gideceğim. Görmüş olduklarımı Altmay'la da tartışmak istiyordum." "Yolculuğunu hızlandırmak için büyülü yüzüklerimden birini sana ödünç vereceğim," dedi Jenna, yüzüğü parmağından çıkartarak. "Fju sırada ben Laurana'ya kender hakkında haber gönderip, eğer onu oörürse onu kesinlikle elinden kaçırmamasını söyleyeceğim." Palin yüzüğü aldı. "Onu söyledikleri ve yaptıklarında dikkatli olması konusunda uyar," diye ekledi Palin, endişeli bir ifadesi vardı. "Evinde bir hain olduğuna inanıyorum. Ya da Neraka Şövalyeleri onu gözetlemenin bir yolunu bulmuşlar. Sen..." Palin durdu, yutkundu. "Sen Han'auğrayıp, Usha'ya... Usha'ya..." -Ona senin canavar olmadığını söylerim," dedi Jenna, Palin'in koluna hafifçe vurdu ve gülümsedi. Palin'e dikkatle baktı, endişeyle kaşlarını çattı. "Kendini bunu yapacak kadar iyi hissettiğinden emin misin?" "Yaralanmadım. Sadece sarsıldım. Bunun geçtiğini söyleyemem, ama yolculuğu yapabilecek kadar iyi olacağım." Merakla yüzüğe baktı. "Nasıl çalışıyor?" "Eskisi kadar iyi değil," dedi Jenna, acı acı. "İstediğin yere ulaşmak'icm iki ya da üç sıçrayış yapman gerekecek. Yüzüğü sol elinin orta parmağına yerleştir. Bu mesafe yeterli," diye ekledi Palin'i çarpık parmak eklemiyle boğuştuğunu görünce. "Sağ elini yüzüğün üzerine koy ve olmak istediğin yeri düşün. Yarattığın hayali zihninde tut, onu kendi kendine sürekli tekrar et. Bu arada yüzüğü geri isterim." "Tabii ki." Palin, Jenna'ya solgun bir şekilde gülümsedi. "Hoşça

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kal, Jenna. Yardımların için sağ ol. Seni haberdar edeceğim." Elini yüzüğün üzerine koydu ve zihninde Işık Kalesi'nin kristal kubbelerini hayal etmeye başladı. "Palin," dedi Jenna aniden, "Sana tamamıyla dürüst davranmadın Dalamar'm nerede olacağına dair bir fikre sahip olabilirim." var. -Güzel," diye cevap verdi Palin. "Babam haklıydı. Ona ihtiyacımız 340 23 ÇİT LABİRENTİ Gnom çit labirentinde kaybolmuştu. Bu alışılmamış bir şey değildi. Gnom sık sık çit labirentinin içinde kaybolurdu. Ne zaman Işık Kalesi'nden biri gnomu istese (bu sık olan bir şey değildi) ve nerede olduğunu sorsa, değişmeyen cevap şuydu, "Çit labirenti içinde kayboldu." Gnom çit labirentini amaçsızca dolaşmazdı. Labirente her gün bir amaç, bir görev için girerdi ve o da labirentin haritasını çıkartmaktı. BilmecelerBulmacalarResimliBilmecelerMonogramlarAnagramlarAkrostişlerÇengelBulmacalarLabiı-entlerParadokslarSözcükTüret meKadınMantığıvePolitikacılar Loncası'nm, ya da kısa adıyla P3 Loncasının bir üyesi olan gnom, eğer çit labirentinin haritasını çıkartmayı başarırsa bu haritayla Hayatın Büyük Sırları'na ulaşabileceğine inanıyordu. Hayatın Büyük Sırları arasında şunlar vardı: Neden İki Çorap Yıkadığında Geriye Sadece Bir Tane Kalır? Ölümden Sonra Hayat Var Mı? ve Diğer Çorap Nereye Gitti? Gnom, eğer ikinci sorunun cevabını bulursan üçüncü sorunun cevabını da bulabileceğine ikna olmuştu. Kale'nin mistikleri faydasız olsa da, çit labirentinin sihir!) 341 ölüm. Hâlâ şimdiki zamanda olduğuna inanıyorum. O halde nereye gj(je bilir?" "Onu senden koruyacak birinin yanma," dedi Jenna. "Altınay," dedi Palin. "Gitmeden önce onu görmek istediğin söylemişti. Ya da Laurana. Daha önce Laurana'yı gördü. Eğer Tas'ı tanıyorsam, yeni bir macera peşinde olacaktır. Ben Işık Kalesi'ne gicje_ ceğim. Görmüş olduklanmı Altmay'la da tartışmak istiyordum." "Yolculuğunu hızlandırmak için büyülü yüzüklerimden birini sana ödünç vereceğim," dedi Jenna, yüzüğü parmağından çıkartarak. "Bu sırada ben Laurana'ya kender hakkında haber gönderip, eğer onu görürse onu kesinlikle elinden kaçırmamasını söyleyeceğim." Palin yüzüğü aldı. "Onu söyledikleri ve yaptıklarında dikkatli olması konusunda uyar," diye ekledi Palin, endişeli bir ifadesi vardı. "Evinde bir hain olduğuna inanıyorum. Ya da Neraka Şövalyeleri onu gözetlemenin bir yolunu bulmuşlar. Sen..." Palin durdu, yutkundu. "Sen Han'a uğrayıp, Usha'ya... Usha'ya..." "Ona senin canavar olmadığını söylerim," dedi Jenna, Palin'in koluna hafifçe vurdu ve gülümsedi. Palin'e dikkatle baktı, endişeyle kaslannı çattı. "Kendini bunu yapacak kadar iyi hissettiğinden emin misin?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Yaralanmadım. Sadece sarsıldım. Bunun geçtiğini söyleyemem, ama yolculuğu yapabilecek kadar iyi olacağım." Merakla yüzüğe baktı. "Nasıl çalışıyor?" "Eskisi kadar iyi değil," dedi Jenna, acı acı. "İstediğin yere ulaşmak için iki ya da üç sıçrayış yapman gerekecek. Yüzüğü sol elinin orta parmağına yerleştir. Bu mesafe yeterli," diye ekledi Palin'i çarpık parmak eklemiyle boğuştuğunu görünce. "Sağ elini yüzüğün üzerine koy ve olmak istediğin yeri düşün. Yarattığın hayali zihninde tut, onu kendi kendine sürekli tekrar et. Bu arada yüzüğü geri isterim." "Tabii ki." Palin, Jenna'ya solgun bir şekilde gülümsedi. "Hoşça kal, Jenna. Yardımların için sağ ol. Seni haberdar edeceğim." Elini yüzüğün üzerine koydu ve zihninde Işık Kalesi'nin kristal kubbelerini hayal etmeye başladı. "Palin," dedi Jenna aniden, "Sana tamamıyla dürüst davranmadım. Dalamar'm nerede olacağına dair bir fikre sahip olabilirim." "Güzel," diye cevap verdi Palin. "Babam haklıydı. Ona ihtiyacımız var." 340 23 ÇİT LABİRENTİ Gnom çit labirentinde kaybolmuştu. Bu alışılmamış bir şey değildi. Gnom sık sık çit labirentinin içinde kaybolurdu. Ne zaman Işık Kalesi'nden biri gnomu istese (bu sık olan bir şey değildi) ve nerede olduğunu sorsa, değişmeyen cevap şuydu, "Çit labirenti içinde kayboldu." Gnom çit labirentim amaçsızca dolaşmazdı. Labirente her gün bir amaç, bir görev için girerdi ve o da labirentin haritasını çıkartmaktı. BilmecelerBulmacalarResimliBilmecelerMonogramlarAnagramlarAkrostişlerÇengelBulmacalarLabiı-entlerParadokslarSözcükTüret meKadınMantığıvePolitikacılar Loncası 'nın, ya da kısa adıyla P3 Loncasının bir üyesi olan gnom, eğer çit labirentinin haritasını çıkartmayı başarırsa bu haritayla Hayatın Büyük Sırlan'na ulaşabileceğine inanıyordu. Hayatın Büyük Sırlan arasında şunlar vardı: Neden İki Çorap Yıkadığında Geriye Sadece Bir Tane Kalır? Ölümden Sonra Hayat Var Mı? ve Diğer Çorap Nereye Gitti? Gnom, eğer ikinci sonmun cevabını bulursan üçüncü sorunun cevabını da bulabileceğine ikna olmuştu. Kale'nin mistikleri faydasız olsa da, çit labirentinin sihirli 341 olduğunu gnoma açıklamaya çalışmışlardı. Aklı kanşık ya da mutsu olanlar labirente girdikleri zaman tasalarının hafiflediğini, yüklerini azaldığını hissederlerdi. Labirente yalnızlık ve huzur aramak için grxen ler, güzel kokulu çalıların arasında kaç kişi yürürse yürüsün rahatsı» edilmezlerdi. Labirente bir soruna çözüm bulmak için girenler, karışmls akıllarının normale döndüğünü görürlerdi. Labirentin ortasındaki Gümüş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Merdiven'e tırmanmak için girenler, yaptıkları mistik yolculukları sırasında labirentin içinde değil de, kendi kalpleri içinde dolaştıklarım görürlerdi. Çit labirentine onun haritasını çıkartmak için girenler, X koordinatlarını, sağa ve sola dönüşleri, boylamları, enlemleri, açıların derecelerini ve çaplan hesaplamaya çalışırlardı. Ama çit labirenti bütün hesaplamalan altüst eden bir yapıya sahipti, hiçbir hesap onu tanımlayamazdı. Adı (kısa haliyle) Conundrum olan gnom, bunlan dinlemeyi reddetmişti. Labirente her gün, o gün gizemi çözeceğine inanarak girmişti. O gün Hayat Araştırması nı tamamlayıp, çizeceği haritayı çoğaltarak daha sonra gelen tur gruplanna satacağı gündü. Gnom, biri kulağının arkasına takılı, diğeri de cübbesinin göğüs kısmında iki iri kuş tüyü kalemle çit labirentine girip, güneş ışığının olduğu bütün saatlerde heyecanla çalışırdı. Adımlannı sayar, labirentin yüksekliğini A Noktasından not eder, A Noktasının nerede B Noktasıyla birleştiğini belirtir ve kendisini mürekkep ve ter içinde bırakırdı. Günün sonunda da gururla, çalı parçalan saçma ve sakalına yapışmış bir şekilde belirir, mürekkep ve ter lekeleriyle dolu eseri olan çit labirenti haritasını göstermek için baskı yaptığı şanssızlara bilgi verirdi. Daha sonra bütün geceyi haritayı mükemmel olana, tek bir dal bile atlanmayana kadar kopyalayarak geçilirdi. Ertesi sabah haritayı alıp, çit labirentine gider ve hemen, umutsuz bir biçimde kaybolurdu. Öğlene doğru yolunu bulmayı başarırdı (bu zaman da ona haritasını tekrar çizmesi için yeterli ışığı sağlardı). Yaklaşık bir yıldır gnomun bütün günleri böyle geçiyordu. O sabah Conundrum, çit labirentinin yaklaşık orta noktasına kadar ilerlemişti. Dizlerinin üzerine çökmüş, elindeki şeritle bir zik ve bir zakm arasındaki açıyı ölçerken, bir ayağın yolunu kapattığını fark etti. Ayak bir çizmeye, çizme bir bacağa, bacak da bir kendere bağlanmışta. "Affedersiniz," dedi kender kibarca, "ama ben kayboldum ve merak ediyordum-" "Kayıp! Kayıp!" Conundrum ayağa fırlamıştı, çimenle kaplı y üzerinde büyük mor bir leke oluşturacak şekilde mürekkep şişesın 342 devirdi. Hıçkırarak kollarını kenderin etrafına doladı. "Ne kadar mutluluk verici! Çok mutluyum! Çok mutlu! Bilemezsin!" "Tamam, tamam," dedi kender, gnomun sırtına yavaşça vurarak. "Her ne olduysa iyi olacağına eminim. Mendilin var mı? İşte, benimkini al. Aslında bu Palin'in, ama umursayacağmı zannetmiyomm." "Teşekkür ederim," dedi gnom, burnunu silerek.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Genelde gnomlar çok hızlı konuşur ve sözcükleri yutarlar, cümlenin sonu gelmezse hiç gelmez gibi yaygın bir kanı vardır. Conundrum konuşma stilini yavaşlatmayı öğrenecek kadar uzun bir süre insanlar arasında yaşamıştı. Şimdi çok yavaş ve durarak konuşuyordu, bu da diğer gnomlann onu aptal olarak tanımlamasına yol açıyordu. "Kendimi o şekilde kaybettiğim için üzgünüm." Gnom burnunu çekiyordu. "Sadece, çok uzun zamandır çalışıyorum ve kimse daha önce kaybolacak kadar nazik olmamıştı..." Tekrar ağlamaya başlamıştı. "Sana iyiliğim dokunduğuna sevindim," dedi kender aceleyle. "Şimdi, ben kayboldum ve senin bana çıkışı gösterip, gösteremeyeceğini merak ediyordum. Görüyorsun, sihirli yollarla henüz buraya geldim" -kender bundan oldukça gurur duyuyordu ve gnomun etkilenmiş olmasından emin olmak için bunu tekrarladı- "gizli ve gizemli sihirli yollarla, eğer öyle olmasaydı, sana anlatırdım. Her neyse işim oldukça acele. Altmay'ı arıyorum. Onun burada olması gerektiğini düşünüyonım, çünkü büyüyü yaparken onu çok fazla düşündüm. Bu arada benim adım Tasslehoff Burrfoot." "Conundrum Solitaire," diye karşılık verdi gnom ve ikili el sıkıştı, sonra Tasslehoff, Palin'in mendilini, parmaklarına bulaşan mürekkebi temizlemek için kullandı. "Sana çıkış yolunu gösterebilirim!" diye ekledi gnom hevesle. "Bak, bu haritayı ben çizdim." Gururla, gösterişli bir el hareketiyle Conundrum haritayı Tasslehoff'a gösterdi. Çok büyük bir parşömen parçası üzerine çizilmiş harita, iki çit arasındaki alanı kaplıyor, uçları da kıvrılmak zorunda kalıyordu. Harita ufak tefek, buğulu gözleri ve koyu renk teni olan ve bir zamanlar beyaz, ama haritanın üzerine eğilirken sürekli mürekkebe bulaştırdığı için şimdi mora çalan uzun sakallı gnomdan büyüktü. Harita, X'ler, Oklar, Girmeyin, Buradan Sola Dönün işaretleriyle oldukça karışıktı. Tasslehoff haritaya baktı. Başını kaldırıp içinde bulundukları sıranın sonunu gördü. Çit aralandı ve Tas kristal kubbelerin güneş ışığını yakalayıp, onları gökkuşağına çevirdiklerini gördü. İki altın ejderha çok büyük kemerli bir geçit oluşturuyorlardı. Yerler yeşildi ve ^Çeklerle kaplanmıştı. Beyaz Cübbeli kişiler etrafta dolaşıyor, kısık 343 sesle konuşuyorlardı. "Ah, çıkış yolu bu olmalı!" dedi Tasslehoff. "Her şey için teşekkürler" Gnom haritasına ve çit labirentinden çıkış yolu olduğu reddedil? meyecek yere doğru baktı, "Kahretsin," dedi ve haritanın üzerinde tepinmeye başladı. "Çok üzgünüm," dedi Tas, kendini suçlu hissetmişti. "Gerçekten çok güzel bir haritaydı." "Hah!" Conundrum haritanın üzerinde aşağı yukarı zıpladı. "Eh, affedersin, ama gitmek zorundayım," dedi Tasslehoff, çıkışa doğru yavaşça ilerlerken. "Ama Altmay'la konuştuktan sonra, eğer bu işe yarayacaksa, buraya tekrar gelip, kaybolmaktan mutluluk duyanm." "Peh!" diye bağıran gnom, mürekkep şişesini bir tekmede çitlere doğru fırlattı. Tasslehoff, Conundrum'u en son gördüğünde gnom çit labirentinin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


başlangıcına dönmüş, elindeki şeritle birinci dönüşle ikinci dönüşün arasındaki mesafeyi ölçmeye çalışıyordu. Tas uzun bir mesafe yürüdükten sonra, çit labirentini geride bıraktı. Tam parıldayan kristallerden yapılmış güzel binaya girmek üzereyken, arkasından gelen ayak seslerini duydu ve bir el omzuna dokundu. "Işık Kalesi'nde bir işin mi var, kender?" diye sordu bir ses. "Nerede?" dedi Tasslehoff. "Ah, evet. Tabii ki." Kanunun ağır ellerini omzunda hissetmeye alışmış olan kender, kendini uzun boylu, gümüş zincir miğferi ve zırhı güneşte parlayan, sert bakışlı bir kadının gözetimi altında bulduğunda buna hiç şaşırmamıştı. Kadın üzerinde güneşin sembolü olan uzun bir cübbe giymişti ve beline taktığı gümüş kında bir kılıç taşıyordu. "Altınay'ı görmek için buradayım, hanımefendi," dedi Tasslehoff kibarca. "İşim acele. Çok acele. Sadece bana nerede olduğunu gösterirseniz-" "Burada ne yapıyorsun, Muhafız?" diye sordu başka bir ses. "Sorun mu var?" Tasslehoff başını çevirdiğinde zırhlar içinde başka bir kadın gördü, ama bu kadm Solamniya Şövalyeleri'nin zırhını giyiyordu. Ikı Solamniyah Şövalye daha onun yanında yürüyordu. "Emin değilim, Leydi Camilla," diye cevap verdi muhafız, Şövalye'yi selamlayarak. "Bu kender Altınay'ı görmek istediğini söyledi." İki kadm birbirlerine bakarken Tas, Şövalye'nin ifadesinin değiştiğini hissetti. "Bir kender İlk Üstat'tan ne isteyebilir ki?" "Kimden?" diye merak etti Tas. 344 "Altmay, İlk Üstat." "Ben onun eski bir arkadaşıyım," dedi Tas. "Elini uzattı. "Adım..." purdu. İnsanların, adını söylediğinde ona garip bakmalarından gittikçe sıkılmaya başlamıştı. Elini geri çekti. "Önemli değil. Sadece bana Altınay'ı nerede bulacağımı söylerseniz..." Kadınlardan hiçbiri cevap vermedi, ama onları dikkatle izleyen Tas, Solamniyalı Şövalye'nin en büyük kristal kubbeye doğru baktığını gördü. Kender bir anda olması gerektiği yerin orası olduğunu düşündü. "İkiniz de oldukça yoğun gözüküyorsunuz," dedi, yanlanndan uzaklaşarak. "Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Eğer izin verirseniz..." Tas koşmaya başladı. "Arkasından gitmeli miyim, efendim?" diye sordu muhafız, Şövalye'ye. "Hayır, istediğini yapsın," diye cevap verdi Leydi Camilla. "İlk Üstat'ın kalbi kenderlere karşı yumuşaktır." "Ama onun huzurunu bozabilir," dedi muhafız. "Eğer bunu başarabilirse, ona otuz çelik veririm," diye cevap verdi Leydi Camilla. Kadın Şövalye elli yaşında, saçları gümüş renkle dolmuş olsa da güzel, sağlıklı ve içten biriydi. Sert, somurtkan ve duygularını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


göstermeyen bir kadındı. Ama Tas, Şövalye'nin bu sözleri iç çekerek söylediğini duydu. Tas kristal kubbenin kapısına ulaştığında durdu, birinin onun yanına gelip orada olmaması gerektiğini söylemesini bekledi. İki Beyaz Cübbeli adam belirdi, ama sadece ona gülümseyip, iyi günler dileklerini dile getirdiler. "Size de iyi günler, efendim," dedi Tas, eğilerek. "Bu arada, kayboldum. Bu hangi binaydı?" "Büyük Lise." "Ah," dedi Tas, biliyormuş gibi gözüküyordu, halbuki lisenin ne olduğuna dair en ufak bir fikri bile yoktu. "Onu bulduğum için çok mutluyum. Teşekkür ederim." Beyefendilere veda ettikten sonra, kender Büyük Lise'ye girdi. Etrafı, kapılan açıp, sınıflardaki dersleri kesip, sayısız sorular sorarak ve özel konuşmaları bölerek araştırdı ve Işık Kalesi'nde yaşayanların ve Çalışanların buluşma yeri olan Büyük Salon'da olduğunu anladı. Öğleden sonra olduğu için Büyük Salon oldukça sakindi, sadece birkaç insan birşeyler okuyor ya da küçük gruplar halinde konuşuyor'ardı. Gece olduğunda ise Büyük Salon, Kale'nin akşam yemeğinin yenildiği yer olduğu için herkes -öğretmenler ve öğrenciler gibiakşam 345 yemeği için orada toplanacaktı. Kristal kubbenin içindeki odalar güneş ışığında panldadı. OdadaV iskemleler sayısız ve rahattı. Uzun tahta masalar çok büyük bir odam kapısına kadar uzanıyordu. Salonun altında bulunan mutfaktan ge]^ taze ekmek kokuları etrafa yayılmıştı. Bekleme odaları arka taraftaydı ve bazıları öğrenciler ve öğretmenleri tarafından kullanılıyordu. Tasslehoff, Altmay hakkında bilgi almakta hiçbir zorlukla karşıias. madı. Kulak kabarttığı ya da doğrudan içine girdiği sohbetlerin hepsi İîv. Üstat hakkındaydı. Görünüşe göre, herkes onun hakkında endişeleniyordu. "Üstatların bu işin bu kadar uzun sürmesine izin verdiklerine inanamıyorum," dedi bir kadın, ziyaretçilerden birine. "İlk Üstat'in odasında bu şekilde kilitli kalmasına izin vermek! Tehlikede olabilir Hasta olabilir." "Hiç kimse onunla konuşmaya çalıştı mı?" "Tabii ki, onunla konuşmaya çalıştık!" kadın kafasını sallamıştı. "Hepimiz onun için endişeleniyoruz. O fırtına gecesinden sonra, ona en yakın olan kişilerle konuşmayı ya da onları görmeyi bile reddetti. Geceleri kapısına yemek ve su dolu bir tepsi bırakılıyor. Tepsi her sabah boş olarak bulunuyor. Tepsinin üzerine iyi olduğunu, onun bu davranışına saygı gösterip, rahatsız etmememizi söyleyen notlar bırakıyor. "Onu rahatsız etmeyeceğim," dedi Tas kendi kendine. "Ona çok hızlı bir şekilde neler olduğunu anlatacağım, sonra da gideceğim."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ne yapacağız?" diye devam etti kadın. "Notlardaki el yazısı ona ait. Hepimiz bu konuda hemfikiriz." "Bu hiçbir şeyi kanıtlamıyor. Bir tutsak olabilir. Bu notları zorlama altında yazıyor olabilir, belki de Kale'ye ve içindekilere bir zarar gelmesinden korkuyordur." "Ama hangi gerekçeyle? Eğer rehin alınmış olsaydı onun hayatı için bir fidye isteği yapılmış olurdu. Bizden hiçbir şey istenmedi. Saldırıya uğramadık. Bu karanlık günlerde ada, hiçbir yerin olmadığı kadar huzurlu. Gemiler gelip gidiyor, her gün mülteciler geliyor. Hayatımız eskisi gibi devam ediyor." "Gümüş ejderhaya ne oldu?" diye sordu diğer kadın. "Ayna, Schallsea Adası ve Işık Kalesi'nin muhafızlarından biriydi. Onun, ilk Usta'nm kötü bir ruh tarafından ele geçirilip geçirilmediğini anlayabileceğini düşünüyorum." "Şüphesiz anlardı, ama Ayna da kayboldu," diye döndü arkadaşa "Korkunç fırtınada dışarı uçtu. O günden sonra da onu kimse görmedi"Bir zamanlar bir gümüş ejderha tanımıştım," dedi Tas, konuşnıar 346 bölerek. "Adı Silvara'ydı. Altınay hakkındaki konuşmanızı dinlemekten kendimi alamadım. O benim çok iyi bir arkadaşım. Onun için çok endişelendim. Odasının nerede olduğunu söylemiştiniz?" "Lise'nin en üstünde. Şu merdivenlerden çıkınca," dedi biri. "Teşekkür ederim," dedi Tas ve gösterilen yöne doğru döndü. "Ama oraya kimsenin girmesine izin verilmiyor," diye ekledi kadın sertçe. Tas yeniden döndü. "Ah, tabii ki. Anlıyorum. Teşekkürler." Kadınlar konuşmalarına devam ederek, uzaklaştılar. Tasslehoff etrafta duraklayarak, yürümeye başladı, salonun merkezinde duran büyük gümüş ejderha heykeline hayranlıkla bakıyordu. Kadınlar gittiğinde-Tas etrafa bakındı. Sadece birinin onu izlediğini görünce merdivenleri tırmanmaya başladı. Altınay'm odası Büyük Lise'nin en üst katında bulunuyordu. Yukarı çıkan döner merdiven yüzlerce basamaktan oluşuyordu. Tırmanış uzundu, basamaklar insanların uzun bacaklanna göre yapılmıştı, bir kenderin kısa bacaklanna göre değil. Tas ilk başta büyük bir hevesle basamaklan tırmanmaya başladı, ama yetmiş beşinci basamaktan sonra oturup soluklanması gerekti. "Üff," dedi, solurken. "Keşke bir gümüş ejderha olsaydım. En azından o zaman kanatlanın olurdu." Tasslehoff -birkaç mola daha verdikten sonra - güneş batmak üzereyken tepeye ulaştı. Merdiven bitmişti, Tas da Altınay'm yaşadığı yere varmış olduğunu düşündü. Hol sakin ve sessizdi ya da ilk başta öyle gözüküyordu. Koridorun sonunda buğday, asma, meyve ve çiçek fidanlanyla süslenmiş bir kapı bulunuyordu. Tas kapıya doğru yaklaşırken, birinin ağladığını duydu. Yumuşak kalpli kender kendi sorununu unuttu. Kapıyı kibarca çaldı. "Altınay," diye seslendi, "benim, Tasslehoff. Kötü bir şey mi var? Belki ben yardımcı olabilirim." Ağlama sesi aniden kesildi, yerini sessizlik aldı. "Altınay," diye başladı Tas. "Gerçekten seninle konuşmam gerekiyor-" Bir el Tas'm omzunu kavradı. Ürken kender, birden zıpladı ve kafasını kapıya çarptı. Çılgınca etrafına bakındı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Palin ona sert sert bakıyordu. "Seni burada bulacağımı düşündüm," dedi Palin. "Geri dönmeyeceğim," dedi Tas, kafasını ovuşturarak. 347

"Daha

değil. Altmay'la konuşana kadar değil." Palin'e kuşkuyla baktı, "o niye buradasın?" "Senin için endişelendik," diye cevap verdi Palin. "Buna hiç şüphe yok," diye mırıldandı Tas. Palin'den uzaklaşarak yüzünü tekrar kapıya çevirdi. "Alünay!" Kapıyı vurdu. "İçeri girmem' izin ver! Benim, Tasslehoff!" "İlk Usta," dedi Palin, "Tas'la birlikte buradayım. Çok garip bir şev oldu. Senin bize akıl vermeni istiyoruz." Bir süre sonra, ağlamaktan kısılmış bir ses karşılık verdi, "Beni affet Palin, ama şu anda kimseyle görüşmüyorum." "Altmay," dedi Palin, biraz bekledikten sonra. "Çok üzücü haberlerim var. Babam öldü." Bir sürelik suskunluktan sonra, içerideki sesten cevap geldi "Caramon öldü mü?" "Birkaç hafta önce öldü. Ölümü huzurluydu." "Onun cenazesinde konuşmak için geldim, Alünay," Tasslehoff ekledi. "Konuşmamı kaçırman çok kötü. Ama eğer istersen konuşmamı tekrar-" Kapının arkasından korkunç bir haykırış yükseldi. "Ah, şanslı adam! Ah, ne, şanslı adam!" Palin yüzünü buruşturdu. "Alünay!" diye seslendi. "Lütfen içeri girmeme izin ver!" Tasslehoff, çok uysal ve ağırbaşlı bir biçimde, burnunu kapı tokmağına koydu. "Alünay," dedi kapı deliğine doğru konuşuyordu. "Hasta olduğunu duyduğuma çok üzüldüm. Nehiryeli'nin ölmesine de çok üzüldüm. Ama onun bir kahraman olarak, kimse biz kenderleri korunmaya değer bulmazken, halkımı ejderhadan kurtarırken öldüğünü duydum. Minnettar olduğumu bilmeni istiyorum ve Nehiryeli'ni arkadaşım olarak adlandırmaktan gurur duyuyorum." "Bu benim üzerimde oynadığın iğrenç bir oyun, Palin," dedi içeriden gelen öfkeli ses. "Amcanın yeteneği olan taklitçilik mirasına konmuşsun. Herkes Tasslehoff Burrfoot'un ölü olduğunu biliyor." "Hayır, ölü değilim," dedi Tas. "Sorun da bu. En azından bazı insanlar için." Palin'e sertçe baktı. "Gerçekten benim, Alünay," diye devam etti Tas. "Eğer gözünü anahtar deliğine koyarsan beni görebilirsin." Tas elini salladı. Kilidin sesi duyuldu. Kapı yavaşça açıldı. Altmay kapıda belrrojOdası çok sayıda mumla aydınlatılmıştı, mumların verdiği 1Ş1 348 Altınay'ın etrafında bir hale oluşturuyordu. Adım attığı koridor, tek bir lormızı yıldızın verdiği ışık haricinde karanlıktı. Altmay Gölgeler içindeydi. Tas onu göremiyordu. "İlk Usta..." Palin öne doğru adım atarak elini uzattı. Altmay döndü, odasından gelen ışığın yüzünü aydınlatmasına izin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


verdi. "Artık görüyorsun," dedi yumuşak bir ses tonuyla. Mumların ışığı gür, altın rengi saçlarında, yumuşak, pürüzsüz yüzünde, ağlamaktan kızarmış olsa da hâlâ gökyüzü kadar mavi ve genç gözlerinde parlıyordu. Vücudu, Reisin Kızı'nm, genç savaşçı Nehiryeli'ne âşık olduğu zamanlardaki kadar güçlüydü. Altmay doksan yıldır bu dünyada yaşıyordu, ama vücudu, saçları, gözleri, sesi, dudaklan ve elleri Son Yuva Hanı'na mavi kristali taşıyan genç kadmmkilere aitti. Önlerinde tüm güzelliğiyle üzgün bir şekilde duruyordu. Başı, kesilmiş bir gül goncası gibi öne düşmüştü. "Bu nasıl bir mucize?" dedi Palin, çok şaşırmıştı. "Mucize değil," dedi Altmay acı bir ses tonuyla. "Bir lanet." "Lanetlendin mi?" dedi Tas ilgiyle. "Ben de öyle!" Altmay kendere doğru döndü, onu baştan aşağı süzdü. "Sensin!" diye mırıldandı. "Sesini tanıdım. Neden buradasın? Nerelerdeydin? Neden geldin?" Tasslehoff elini uzattı ve Altmay'm elini kibarca sıkü. "Sana her şeyi anlatmak isterdim, Altmay. Caramon'un ilk cenaze törenini, ikinci cenaze törenini ve nasıl lanetlendiğimi. Ama şu anda Palin beni öldürmek istiyor. Ona durmasını söyleyebileceğini düşündüğüm için buraya geldim. Eğer onunla konuşursan, giderim." Tas durdu. Merdivenlere çok yaklaşmıştı ve Palin onu gömleğinin yakasından yakaladığında neredeyse tüymek üzereydi. Tas kımıldadı, kıvrandı, seneler boyu kızgın kanun adamlanndan ve öfkeli dükkan sahiplerinden kaçmak için geliştirdiği bütün numaralan denedi. Eski bir numara olan Dön ve Isır ile hiç şaşmayan Tepin ve Tekmele'yi de denedi, ama Palin'e hiçbiri etki etmedi. En sonunda tamamen çaresiz kalan Tas, Kertenkele'yi denedi. Kendisini gömleğinin kollarından sıyırmaya çabaladı, giysisini arkada bırakmak onu üzüyordu, ama bunun karşılığında kuyruğunu avcının elinde bırakan bir kertenkele gibi özgür olacaktı. Ne yazık ki, giysi dardı ve bu numara da işe yaramadı. Palin zayıftı, ama kenderi tutacak kadar güçlüydü. "Neden bahsediyor?" diye sordu Altmay, şaşkınlık içinde Tas'a "akıyordu. Bakışlarım Palin'e doğru çevirdi. "Onu öldürmeye mi Çalışıyorsun?" "Tabii ki, hayır," dedi Palin sabırsızca. 349 "Çalışıyorsun!" diye homurdandı Tas, kıvranırken. "Beni dinle, Tas. Orada olanlar için gerçekten çok üzgünüm," <w Palin. Palin konuşmasına devam edecek gibiydi, ama içini çekti kafasını eğdi. Tas'm hatırladığından daha yaşlı görünüyordu ve Tas o™, en son sadece birkaç dakika önce görmüştü. Yüzündeki çizgiler derin leşmiş, kararmış; cildi kemiklerinin üzerinde gerilmişti. Gözlerini çok sık kırpıyor ve ovuşturuyordu, sanki bir tabaka ya da sis bulutunun için. den görmeye çalışıyordu. Kaçmaya hazırlanan Tas, Palin'in bariz sıkın-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tısıyla duygulanmıştı. Kender en azından dinlemek için kalabileceğine karar verdi. "Özür dilerim, Tas," dedi Palin en sonunda, sesi yüzündeki çizgiler kadar gergindi. "Üzgündüm. Korkmuştum. Jenna bana oldukça sinirlendi. Sen gittikten sonra, seni kaçtığın için suçlamadığını söyledi. Haklıydı. Sana olayları sakin ve mantıklı bir şekilde açıklamalıydım. Sana bağırmamalıydım. Gördüğüm şeyden sonra paniğe kapıldım." Tas'a baktı ve derin bir iç çekti. "Tas, keşke başka bir yol olsaydı. Anlamak zorundasın. Bunu elimden gelen en iyi şekilde açıklamaya çalışacağım. Sen ölmüş olmalıydın. Ve senin ölmüş olmaman, dünyanın başına gelen bu felaketlerin nedeni olabilir. Başka bir deyişle, sen ölmüş olsaydın olaylar senin, babamın ilk cenaze törenine geldiğinde gördüklerin gibi olacaktı. Anlıyor musun?" "Hayır," dedi Tas. Palin kendere hayal kınklığıyla baktı. "Korkarım ki bundan daha iyi bir şekilde açıklayamam. Belki de bunu sen, ben ve Altmay birlikte tartışmalıyız. Tekrar kaçmana gerek yok. Seni geri gitmen için zorlamayacağım." "Duygularını incitmek istemem, Palin," diyerek döndü Tas, "ama beni bir şey yapmaya zorlayamazsın. Alete ben sahibim, sen değil." Palin kendere gittikçe derinleşen bir ciddiyetle baktı, sonra aniden hiç beklenmedik bir şekilde gülümsedi. Gülümseme tam değil de çeyrek bir gülümsemeydi, ince dudaklarının köşeleri kalkmıştı ve mutsuz gözlerinin yanma bile yaklaşamamıştı, ama bu da bir başlangıçtı. "Bu doğru, Tas," dedi. "Alet senin. Sen doğru olanın ne olduğunu biliyorsun. Fizban'a verdiğin sözü biliyorsun ve o sana bu sözü tutman konusunda güveniyor." Palin durdu ve sonra kısık sesle, "Caramon'un, senin cenaze töreninde konuştuğundan haberdar miydin?" dedi. "Konuştu mu?" Tas şaşırmıştı. "Bir cenaze törenim olduğunu bı bilmiyordum! Geriye benden pek fazla bir şey kalmayacağını duşun 350 yordum, tabii devin ayak parmaklan arasındaki bir miktar vücut kalınırı hariç. Peki, Caramon ne söyledi? Çok fazla katılan var mıydı? Jenna peynirli börek getirdi mi?" "Çok büyük bir kalabalık vardı," dedi Palin. "İnsanlar Ansalon'un her yerinden, kahraman bir kendere saygılarını göstermek için geldiler, gabam da sana 'Kenderlerin kenderi' olarak hitap etti. Kender ırkmm en jyi temsilcisi olduğunu söyledi. Seni asil, kendini feda eden, cesur ve her şeyden de öte onurlu biri olarak nitelendirdi." "Belki de, Caramon benim hakkımda yamlıyordu," dedi Tas tedirgindi, gözünün bir ucuyla Palin'e bakıyordu. "Belki de," dedi Palin. Tas, Palin'in ona bakışından hoşlanmadı, ona sanki ezilmiş bu-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


namam böceğine yüzünü buruşturarak bakıyor gibiydi. Ne yapacağını ya da ne söyleyeceğini bilemedi- bu Tas için alışılmış birşey değildi. Daha önce hiç bu şekilde hissettiğini hatırlamıyordu ve bu duyguyu tekrar hissetmek de istemezdi. Sessizlik o kadar uzadı ki, Tas biri bıraksa, sessizliğin kurtulup içlerinden birinin suratına çarpacağından korktu. Palin'in dikkatini dağıtan ve sessizliğin gerginliğini bozan, merdivenlerdeki kargaşayı duyunca rahatladı. "İlk Usta!" dedi Leydi Camilla. "Sizin sesinizi duyduğumuzu sandık. Birisi burada, yukarıda bir kenderin görüldüğünü söyledi-" Merdivenin tepesine ulaşan Leydi Camilla, Altmay'ı gördü. "İlk Usta!" Şövalye olduğu yerde kaldı. Ardından gelenler de durdu, ağızlan açık kalmıştı. Bu Tas'm tekrar özgürlüpne ulaşabilme şansıydı. Kimse onu durdurmaya çalışmayacaktı. Kimse ona zene kadar aldınş etmiyordu. Onların yanından geçip, kaçabilirdi. Gnom Conundrum kesinlikle yüzen bir araca sahipti. Gnomlann her zaman yüzen araçları olurdu. Bazen uçan araçlan da olurdu ve bazen hem yüzen hem de uçan araçları olurdu, ama bu sonuncusu genellikle patlamalarla sonuçlanırdı. Evet, diye düşündü Tas, basamaklara ve ağzı açık insanlara bakarak. Yapacağım şey bu. Gideceğim. Şimdi. Kaçıyorum. Tam şu anda. Ayaklanm koşmaya başlayacak. Ama görünüşe göre ayaklan başka fikirlere sahipti, çünkü yere zamk gibi yapışmışlardı. Belki ayaklan da kafasıyla aynı şeyi düşünüyordu. Kafası Caramon'un dediklerini düşünüyordu. Caramon'un söyledikleri, insanların Strum Brightblade, Tanis Yan-elf hakkında söylediklerinin aynısıy*• Ve aynı şeyler onun için de söylenmişti! Tasslehoff Burrfoot! kalbinin derinliklerinde ve karnının etrafında bir sıcaklık hissetti. 351 Midesindeki rahatsız edici bir sıcaklıktı, sanki midesini bozan bir s yemiş gibiydi. Bunun yulaf ezmesi olup olamayacağını düşündü. "Affedersin, Altınay," dedi Tas, etrafındaki şaşkın bakışlar ve ağ açma lan bölerek. "Odana girip, biraz uzanabilir miyim? Kendimi pek jvhissetmiyorum." Altınay duruşunu dikleşrirdi. Yüzü solgun ve soğuktu. Ses tonu daha acıydı. "Bunun böyle olacağını biliyordum. Bana panayırdaki bir kuklayrmşım gibi bakacağınızı biliyordum." "Beni bağışlayın, İlk Usta," dedi Leydi Camilla, yüzü utancından kıpkırmızı kesilmişti. Başını öne eğdi. "Özür dilerim. Sadece... bu mucize..." "Bu bir mucize değil!" dedi Altınay sert bir ses tonuyla. Kafasını kaldırdı ve bu şahane varlıktaki asil ruh ortaya fırladı. "Sebep olduğum sorunlar için üzgünüm, Leydi Camilla. Benim için artık endişelenmemeleri gerektiğini bütün Kale'ye duyurun. Ben iyiyim. Onların arasına geleceğim, ama ilk önce arkadaşlarımla özel olarak konuşmak istiyorum"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tabii ki, sizin istediğiniz her şeyi yapmaktan mutluluk duyacağım, İlk Usta," dedi Leydi Camilla ve ona bakmamak için elinden gelenin en iyisini yapsa da, Altmay'daki inanılmaz değişiklik, Şövalye'nin ona şaşkınlık içinde bakmasını engelleyemiyordu. Palin imalı bir biçimde öksürdü. Leydi Camilla gözlerini kırptı. "Özür dilerim, İlk Usta. Sadece-" Başını salladı, karmaşık duygularını kelimelere dökmekte zorlandı. Arkasına döndü, ama sonra son bir kez daha gördüğü şeyin gerçek olup olmadığım anlamak için döndü ve döner basamaklardan hızla inmeye başladı. Kale'nin muhafızları bir anlık bir duraklamadan sonra, Şövalye'nin ardından gittiler. Tas onların 'mucize' diye yineleyen yüksek seslerini duyabiliyordu. "Hepsi böyle yapacak," dedi Altınay üzüntüyle, düşünceli bir biçimde odasına doğru yöneldi. "Hepsi bana gözlerini dikip bakacak, haykıracak ve merak edecek." Altınay kapıyı hızla kapadı ve arkasına yaslandı. "Onları suçlayamazsın, İlk Usta," dedi Palin. "Evet. Biliyorum. Bu yüzden kendimi bu odada kilitli tuttum- B'1 değişiklik olduğu zaman bunun... geçici olacağını umut ettim." Altınay elini hareket ettirdi. "Lütfen otur. Görünüşe göre konuşacak çok şeyim1 var." Altınay'm odası sade bir şekilde dekore edilmişti, odada ahşap yatak, bir yazı masası, el yapımı kilimler ve kilimlerin etrafına saçıM1 352 yumuşak minderler bulunuyordu. Odanın bir köşesinde bir kopuz bulunuyordu. Büyük bir aynanın parçalan da yere saçılmıştı. Ayna kırıkları düzenli bir şekilde bir yere toplanmıştı. "Sana ne oldu, îlk Usta?" diye sordu Palin. "Bu değişimin yapısında büyü olması mümkün mü?" "Bilmiyorum! Keşke bir açıklama bulabilseydim!" dedi Altmay çaresizce. "Bu değişim fırtına gecesinde oldu." "Fırtına," diye mırıldandı Palin ve Tas'a baktı. "Görünüşe göre fırtınada çok şey değişti. Kender de fırtınanın olduğu gecede geldi." "Yağmur damı dövüyordu," diye devam etti Altmay, sanki Palin'i duymamış gibi. "Rüzgâr uğulduyordu ve sanki kristali parçalayacakmış gibi onu zorluyordu. Bir şimşek bütün odayı en parlak güneş ışığından da çok aydınlatacak şekilde çaktı. O kadar parlaktı ki beni kör etti. Bir süre sonra körlük geçti. Kendimi aynada gördüm. "Ben... Ben odada bir yabancı olduğunu düşündüm. Arkamı döndüm, ama orada kimse yoktu. Tekrar geri döndüğümde, kendimi tanıdım. Olduğum gibi değildim, kır saçlarım yoktu, yüzüm kırışık değildi, gençtim. Düğün günümdeki kadar genç..." Altmay gözlerini kapattı. Yaşlar yanaklarına süzülmeye başlamıştı. "Aşağıdan duydukları ses," dedi Palin. "Aynayı kırdın." "Evet!" diye haykırdı Altmay, yumruğunu sıktı. "Ona erişmeye çok yakındım, Palin! Çok yakın! Nehiryeli ve ben yeniden birlikte olacaktık. Beni büyük bir sabırla beklemişti. Yapmam gereken önemli görevlerim olduğunu biliyordu, ama görevlerim artık bitti ve beni ona

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


katılmam için çağırdığım duyabiliyordum. Sonsuza kadar birlikte olacaktık. Sonunda tekrar sevgilimle yürüyecektim ve... ve şimdi... bu!" "Gerçekten bunun nasıl olduğuna dair bir fikrin yok mu?" diye üsteledi Palin, kaşlarını çattı. "Belki de kalbindeki gizli bir dilek... bir iksir... ya da sihirli bir alet..." "Ya da başka bir deyişle, bunu istedim mi?" diyerek döndü Altmay, sesi sakindi. "Hayır, istemedim. Halimden memnundum. Görevim bitti. Diğerleri devam edecek güce, kalbe ve isteğe sahipler. Tekrar kocamın kollan arasında olmak istiyorum, Palin. Onunla birlikte yaşamın diğer evresine yürümek istiyorum. Nehiryeli ve ben büyük yolculuğumuzun diğer safhası üzerinde konuşurduk. Mishakal bana değneği verdiği zaman onun bir kısmını gördüm. O uzak yerin güzelliğini... Onu tarif edemem. Yorgunum. Çok yorgun. Genç gözüküyorum, ama kendimi genç hissetmiyorum, Palin. Bu vücut maskeli balo için bir kostüm gibi, yüz de °ir tnaske. Yalnızca onu çıkartamıyorum! Denedim, ama yapamıyorum!" 353 Altınay ellerini yanaklarına götürdü ve üzerine yaslandı. Yüzünd bir yara vardı. Tas, sarsılarak bunun sebebini anladı. Altmay çaresizim içinde pürüzsüz, esnek cildini tırmalamaya çalışmıştı. "Ruhen hâlâ yaşlıyım, Palin," dedi Altmay. "Payıma düşen hayat süresini yaşadım. Kocam benden önce bu dünyadan gitti, arkadaşlarım gitti. Yalnızım. Ah, biliyorum." Palin'in itirazına engel olmak için elin kaldırdı. "Burada arkadaşlarım olduğunu biliyorum. Ama onlar benim zamanımdan değiller. Onlar... aynı şarkıları söylemiyorlar." Altmay, Tasslehoff'a tatlı ama aynı zamanda üzgün olan bir gülümsemeyle döndü, kenderin gözleri doldu. "Bu benim hatam mı, Altmay?" diye sordu Tas üzüntüyle. "Seni mutsuz etme niyetinde değildim! Değildim!" "Hayır, kendercik" Altmay kenderi nazik dokunuşuyla avuttu "Bana neşe getirdin. Ve bir bilmece." Palin'e döndü. "Tas nasıl burada oluyor? Bizim onu ölü olarak düşündüğümüz otuz sene boyunca dünyayı mı geziyormuş?" "Kender firtma gecesi sihirli bir aleti kullanarak geldi, Altmay," dedi Palin kısık bir sesle. "Zamanda Yolculuk Aleti. Bir zamanlar babamın olan alet. Caramon'un Leydi Crysania ile nasıl geçmişe yolculuk ettikleri hakkındaki hikâyeyi hatırlıyor musun-" "Evet, hatırlıyorum," dedi, yüzü kızardı. "Söylemeliyim ki babanın bu hikâyesini pek inanılmaz bulmuştum. Eğer Leydi Crysania olmasaydı-" "Özür dilemek için bir neden yok," dedi Palin. "İtiraf etmeliyim ki, ben de bu hikâyeye inanmayı zor buldum. Seneler önce, Kaos Savaşı başlamadan önce bu konuyu Dalamar'la konuşma firsatim oldu. Ve Tanis Yan-elf le de konuştum. İkisi de babamın hikâyesini doğruladı. Bunun yanı sıra, Par-Salian'm, babamı geçmişe gönderme karannın nasıl alındığını anlatan notlarını okudum. Ve babam aleti güvenliği için Yüksek Büyücülük Kulesi'ne getirip Dalamar'a verdiğinde orada bir arkadaşım, Leydi Jenna da bulunuyordu. Büyülü nesneyi daha önceden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


görmüştü ve onu hatırladı. Her şeyden de önemlisi, ben bu olayın tanığıyım. Tasslehoff babamın kullandığı alete sahip. Biliyorum, çünkü onu kullandım." Altmay'm gözleri açıldı. Derin bir nefes aldı. "Sen, kenderin bize geçmişten mi geldiğini söylüyorsun? Onun zamanın içinde yolculuk ettiğini mi? Senin, zamanın içinde yolculuk ettiğini mi?" "Tasslehoff," dedi Palin, "bana Caramon'un cenaze töreni hakkında anlattıklarını anlat. İlkini. Olabildiğince kısa ve kestirme anlat." 354 'Kısa' ve 'kestirme' kelimelerinin kenderlerin sözcük dağarcığında olmamasından dolayı TasskhofFun hikâyesi birçok dolambaçlı yollardan geçerek ilerledi. Altınay çok dikkatli bir dinleyiciydi, Tas'm yanındaki minderlere oturdu ve hiç sesini çıkartmadan onu dinledi. Tas, Altınay ve Nehiryeli'nin Caramon'un ilk cenaze törenine katıldıklannı, Nehiryeli'nin beyaz saçlı, biraz kamburlaşmış, kızları, oğullan, torunlan ve torunlannm çocuklanyla çevrelendiğini anlattığında, yaşlar tekrar Altınay'm gözlerinden süzülmeye başladı. Sessizce ağladı ve hiçbir zaman dikkatini kenderden ayırmadı. Tasslehoff durdu çünkü nefesi kalmamıştı. Bir bardak su içti ve oturduğu minderin arkasına yaslandı. "Evet, bu hikâye hakkında ne düşünüyorsun, İlk Usta?" diye sordu Palin. "Nehiryeli'nin ölmediği bir zaman," diye mmldandı Altınay. "İkimizin birlikte yaşlandığı bir zaman. Bu mümkün mü?" "Aleti kullandım," dedi Palin. "Geleceği bir başka gelecekle değiştirdiğimiz anı bulma umuduyla geçmişe gittim. Bir değişimi sağlayabilecek böyle bir anı bulmayı umut etmiştim." "Bu çok tehlikeli olacaktır," dedi Altınay, ses tonu sertleşti. "Evet, ama öyle olup olmaması önemli değildi," diyerek döndü Palin, "çünkü geçmişte böyle bir anı bulmadım." "Aynı zamanda bu da," diye başladı Altınay. Palin sözünü kesti. "İlk Usta," dedi, "Bir geçmiş de bulmadım." "Ne demek istiyorsun? Geçmiş yok mu?" "Geçmişe gittim," dedi Palin." Kaos Savaşı'nm sonunu gördüm, Tannlann gidişine şahit oldum. Bunun ötesine baktığımda, bundan önce olan olaylan görmeye çalıştığımda ise engin ve boş bir karanlıktan başka birşey görmedim, sanki çok büyük bir kuyunun içine bakıyordum." "Bu ne demek oluyor?" diye sordu Altınay. "Bilmiyorum, İlk Usta," dedi Palin Tasslehoff'a bakarak. "Bildiğim şey şu: Yıllar önce Tasslehoff Burrfoot öldü. En azından, ölmüş olduğu zannediliyordu. Ama gördüğün gibi şu an da burada oturuyor ve çok da canlı." "Bu yüzden ölmesi için onu geri göndermek istiyorsun," dedi Altmay üzüntüyle Tas'a bakarak. "Belki de yarmıyorum. Belki de bu bir değişiklik yaratmaz. Zamanda yolculuğu anlamayan biri olduğumu kabul ediyorum," dedi Palin üzüntüyle. "Düzenimizden sadece bir kişi anlıyor, o da Dalamar. Ama kimse onun ölü ölü dirimi olduğunu ve ölü değilse nerede bulanacağını bilmiyor."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Dalamar!" 355

Altınay'm ifadesi

değişti.

"Onun

ve

Yüksek

Büyücülük Kulesi'nin ortadan kayboluşunu duyduğumda, bu korkup zamanın içinden bir iyiliğin çıkışının ne kadar mükemmel olduğu^ düşündüğümü hatırlıyorum. Onu seven ve ona güvenen kişilerjn olduğunu biliyorum, Tanis ve baban gibi. Ama ne zaman Dalarrıar'ı görsem, onun gölgede yürüyüşüne şahit oldum ve bunun da ötesinde 0 hep gölgeyi sevdi. Gölgeyi etrafına sardı, başarılarını sakladı. Tanis ve Caramon'un onun tarafından aldatıldığına inanıyorum ve onun bu dünyayı terk etmiş olmasını umuyorum. Kötü olaylar bile onun burada olduğu zamanlardan iyidir. İnanıyorum ki," diye ekledi keskin bir ses tonuyla, "eğer ortaya çıkması gerekse bile, onunla yapacak hiçbir şeyin olmayacak." "Dalamar'ın bu olaya girmesi çok ufak bir ihtimal olarak gözüküyor," diyerek döndü Palin sabırsızca. "Eğer ölmemişse, bizim onu bulamayacağımız bir yerde. İlk Usta, seninle de konuştum ve bütün bu garip olayların fırtına gecesi gerçekleştiğini anladım." "O fırtınada bir ses vardı," dedi Altınay titreyerek. "Ses beni dehşet içinde bıraktı, halbuki ne dediğini bile anlayamryordum." Altınay tekrar Tas'a baktı. "Soru şu, şimdi ne yapacağız?" "Bu Tas'a bağlı," diye cevap verdi Palin. "Dünyanın kaderi bir kenderin ellerinde." Palin yüzünü buruşturdu. Tas ağırbaşlılıkla ayağa kalktı. "Bu konu üzerinde ciddiyetle düşüneceğim," dedi. "Karar vermek kolay değil. Göz önünde tutmam gereken çok şey var. Ama gitmeden Conundrum'a söz verdiğim gibi, onun yanma dönüp çit labirentinin haritasını çıkartmasına yardım etmeden önce söylemek istediğim bir şey var. Eğer dünyanın kaderini en baştan kenderlerin ellerine bırakmış olsaydınız, kendinizi muhtemelen böyle bir karmaşanın içinde bulmayacaktınız." Palin'in yüreğine oturan bu sözden sonra, Tasslehoff Burrfoot odayı terk etti. 356 24 UYU SEVDİĞİM, SONSUZA DEK UYU Mina, Silvanesti'ye ilerlemesini isteyen emirleri alalı bir haftayı geçmişti. Bu zaman boyunca, Silvanoshei koruyucu kalkamn altodaki Silvanesti'nin kralı olarak taçlandmlmıştı ve yaklaşan tehlikeden habersizdi. Galdar, Mina'nm emirlerini Khur'daki General Dogah'a iletmek için üç gün yol almıştı. Khur'un güneyine gitmek için de üç gün geçirdi, Mina ve kuvvetleriyle yeniden buluşmak için çok hevesliydi, Mina'nın ona harita üzerinde gösterdiği yolu takip ediyordu. Onları bulması çok kolay oldu. Geçtikleri yollarda bıraktıkları izler hâlâ duruyor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


du- tekerlek izleri, ayak izleri, terkedilmiş araç gereçler. Eğer Galdar orduyu bu kadar kolay bulabiliyorsa, ogreler de bulabilirdi. Galdar başı öne eğik bir şekilde ilerledi, çamurun, gözlerinin içine giren ve burnundan damlayan yağmurun içinde boğuştu. Yağmur Galdar'm dönüşünden beri iki gündür aralıksız olarak yağıyordu. Useleyen bir yaz yağmuru gibi değil, batan, rüzgârla birleşip ruhları s°ğutan ve hüzünlendiren bir yağmurdu. Adamlar sırılsıklam olmuşlardı, üşümüşlerdi ve mutsuzlardı. Yer Çamurla o kadar kaygan bir duruma gelmişti ki, kimse ayakta duramıyor 357 ya da çamur adamların çizmelerim neredeyse bataklık gibi içme çekiy0r. du. Ağır yükle dolu erzak arabalan günde en az üç kez çamura saplam. yor, adamların tekerlekler arasına sopalara koyup onlan kaldırmalarım gerektiriyordu. Bu aksiliklerde Galdar'm gücüne ihtiyaç duyuluyordu. Minotorun sırtı ve omuzlan sık sık tekerleği çamurdan kurtarmak için kaldırdığı yük arabası yüzünden ağnyordu. Askerler yağmurdan nefret ermeye başladılar, onu düşmanları olarak görüp ogreleri boş verdiler. Askerlerin miğferlen üzerine vuran yağmur, sanki biri teneke çalıyor ya da gürlüyor gibi bir ses çıkartıyordu. Yüzbaşı Samuval ve okçulan, oklann tüylerinin ıslanmasından ve darmadağın olmasından dolayı oklann artık işe yaramayacaklarından korkuyorlardı. • . Mina adamlann şafakla birlikte kalkmalannı ve ilerlemeye devam etmelerini istiyordu, son birkaç gündür şafak hiç gözükmese de her zaman bir şafak olduğunu varsayıyordu. Adamlar, yük arabalannm sürücülerinin karanlığın içinde yollannı kaybedeceklerinden korkarak ilerlemeye devam ediyorlardı. Odunlar o kadar ıslaktı ki, en usta ateş yakıcı bile bu konuda hiçbir basan gösteremiyordu. Yemeklen çamur tadrndaydı. Çamurda uyuyorlardı, çamur yastıklan, yağmur da battaniyeleriydi Bir sonraki gün yeniden kalkıp ilerlemeye devam ediyorlardı. Mina'yla birlikte zafere doğru ilerliyorlardı. Hepsi buna inanmıştı. Hepsi bunu biliyordu. Mistiklere göre. askerler sihirli kalkanı delme şansına sahip olamayacaklardı. Önlerinde kalkanın örsü, arkalannda ise ogrelenn çekiciyle karşı karşıya geleceklerdi. Utanç verici bir şekilde telef olacaklardı. Askerler ise mistiklerle alay ettiler. Mina kalkanı kaldırabilirdi, Mına kalkanı elinin bir dokunuşuyla un ufak edebilirdi. Adamlar ona inanmış, bu yüzden onu takip etmişlerdi. Uzun ve güç yolculuk boyunca tek bı adam bile onu terk etmemişti. Çamurdan, yağmurdan, yiyecek ve uyku azlığından şikayet ettue hem de çok. Sızlanmalan giderek yükseldi. Mina onlan duymalar başka bir şey yapamıyordu. . "Bildiğim şey şu," dedi adamlardan biri yüksek sesle, sesi çam run içine saplanan çizmelenn sesini bastınyordu. "Eğer takıp ettıgı ^ Tann kazanmamızı istiyorsa, neden bu isimsiz Tamı bize güneş iş S kuru bir yol göndermiyor?" ^a , Galdar, Mina'nm yanma doğru ilerledi. Ona doğru balen,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


daha önceki sızlanmalan da duymuş ve onlan duymazlıktan ge Ama bu adam onun tanrısını sorgulamaya cüret eden ilk kışıydı^ Mina atından indi. Konuşan adamı arayarak askerlerin oluşnu 358 sıra boyunca bakındı. Kimse konuşan adamı göstermedi, ama Mina onu buldu. Amber gözlerini adamın üzerine dikti. "Sen Astsubay Paregin'sin, değil mi?" dedi Mina. "Evet, Mina," diye cevap verdi küstahça. "Göğsüne bir ok saplandı. Ölüyordun. Seni hayata geri döndürdüm," dedi Mina. Sinirliydi. Adamlar onu daha önce sinirli uörmemişlerdi. Galdar titredi, birden Mina'ya hayat veren korkunç yıldırım ve gök gürültülü fırtınayı hatırladı. Paregin'in yüzü utançtan kıpkırmızı kesilmişti. Bir şey mırıldandı, Mina'nın önünde başını eğdi. "Beni dinle, astsubay dedi Mina, sesi soğuk ve keskindi. "Eğer kuru-bir yolda parlak güneşin altında ilerleseydik, senin zırhını delen yağmur damlaları değil, ogrelerin mızrakları olurdu. Grilik bizi düşmanlarımızın görüş alanından saklayan bir perde. Yağmur bizim geçtiğimiz yollardaki izleri temizliyor. Tann'nm aklını sorgulama, Paregin, özellikle de aklın sende çok az olduğu ortadayken." Paregin'in yüzü solgundu. "Beni affet, Mina," dedi soluk dudaklarının arasından. "Saygısızlık etmek istemedim. Tanrı'yı yüceltiyorum. Seni yüceltiyorum." Mina'ya hayranlıkla baktı. "Şansım olduğunda bunu kanıtlayacağım!" Mina'nın ifadesi yumuşadı. Amber gözleri ışıldadı, grilik içindeki tek renk oydu. "Bu şansa sahip olacaksın, Paregin," dedi yavaşça, "Sana söz veriyorum." Mina atma binerek en öne doğru dörtnala gitmeye başladı, atının toynaklarından çamurlar fışkınyordu. Adamlar başlarını yağmura doğru kaldırdılar ve ilerlemeye devam etmeye hazırlandılar. "Mina!" diye bağırdı bir ses arkadan. Bir adam düşe kalka öne doğru gelmeye çabalıyordu. Mina atını durdurdu, kötü giden şeyin ne olduğunu anlamak için arkasına döndü. "Artçı birliklerden biri," diye rapor etti Galdar. "Mina!" Adam soluk soluğa kalmış bir şekilde Mina'nın yanma ulaşmıştı. "Mavi ejderhalar!" güçlükle soluyordu. "Kuzeyden geliyorlar" Adam arkasına baktı, homurdandı. "Yemin ederim, Mina! Onları gördüm..." "Oradalar!" dedi Galdar, işaret ederek. Mavi ejderhalar, beşi birden, bulutların arasından çıktı, vücutlarındaki pullar yağmurla parlıyordu. Adamlar yavaşladılar ve durdular, hepsi tetikteydi. Ejderhalar devasa yaratıklardı, güzel ve korkunçtular. Yağmur, 359 ejderhaların açık bir kış göğünün altındaki, donmuş bir gölün buzu kadar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mavi pullan üzerinde parladı. Fırtına rüzgârının içinde korkusuzca uçuyorlardı, devasa kanatları onları yukarıda tutuyordu. Yıldırımlarla ügili bir sorunları yoktu, çünkü soluklan taş bir kuleyi havaya uçurabilecek yıldıranlardı. Mina hiçbir şey söylemedi, emir vermedi. Ejderhalann görüntüsüyle ürken aüm yatıştırdı ve sessizce onlara baktı. Mavi ejderhalar daha yakma uçtular. Galdar, ejderhalann binicilerinin siyah zırhlar içinde olduklannı görebiliyordu. Bütün ejderhalar teker teker adamlann üzerine doğru alçaldılar. Ejderha binicileri ve ejderhalar adamlara uzunca bir süre baktıktan sonra devasa kanatlannı çırpıp tekrar gn bulutlann arasına döndüler. Ejderhalar görünürden kaybolmuştu ama varlıkları hâlâ hissedilebiliyordu, kalpleri bunaltıyor, cesareti azaltıyordu. "Neler oluyor?" dedi Yüzbaşı Samuval çamurda yürürken. Ejderhalan gören okçular yaylarını gerip oklannı takmışlardı. "Bunlann anlamı ne?" .,,•-,, «»__ı "Targonne'un casuslan," diye gürledi Galdar. Artık onun emirlerini iptal ettiğini ve general Dogah'a kendi emrini yolladığını biliyor, Mina Bu ihanet. Seni yakalayıp, başını kazığa çakacak." "O zaman neden bize saldırmadı?" diye sordu Yüzbaşı Samuval, yüzünü ekşiterek gökyüzüne doğru baktı. "Ejderhalan bizi olduğumuz yerde yakabilirlerdi." "Evet, ama bu ona ne kazandıracaktı?" diye karşılık verdi Mina. "Bizi öldürerek bir çıkar sağlayamaz. Eğer başanlı olursak bir çıkan olur O uzağı göremeyen, açgözlü, hırslı bir adam. Targonne gibi bir adam hayatında asla birine sadık kalmamıştır ve başkalarının da sadık olabileceğine inanamaz. Çelik paralann çınlamasından başka hiçbir şeye inanmayan bir adam başkasının inancını anlayamaz. Herkesi Kendine göre yargılayarak burada ne olduğunu anlayamaz ve bu nedenle onunla nasıl başa çıkacağını bilemez. Ona istediğini vereceğim. Bizim zaferim iz ona Süvanesti'nin zenginliğini ve Malysttyx'in takdınnı verecek. "Kazanacağımızdan emin misin, Mina?" diye sordu üaıow. "Şüphelendiğim şey bu değil," diye ekledi aceleyle. "A"** Silvanesti halkına karşı beş yüz kişi? Ve daha ogrelenn topraklarına geçmek zorundayız." "TpkTann "Tabii ki kazanacağız, Galdar," diye cevap verdi Mina. ıe* bunu buyurdu." _ dogru Savaşın çocuğu, kavganın çocuğu, olumun çocuğu one ilerledi ve adamlar da onu şiddetli yağmurun altında takip etti. 360 Mina'nm ordusu Thon-Thalas Nehri'ni takip ederek güneye doğru ilerledi. Yağmur en sonunda durmuştu. Güneş geri döndü, adamlar sıcaklığı memnuniyetle karşıladılar. Şimdi ogrelerin topraklarının içlerindeydiler. Ogreler şimdi lanetli elfler ve Steel Lejyonu tarafından güneyden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve eski yandaşlan tarafından kuzeyden tehdit ediliyorlardı. Neraka Şövalyeleri'ni kuzeyden çıkartmanın zor olduğunu gören ogreler ordularını çekip onları güneye, Steel Lejyonu'nun üzerine sürdüler, onların daha zayıf bir düşman olduklarına inanıyorlardı. Mina her gün keşif erleri gönderiyordu. Keşif erleri büyük bir ogre ordusunun Silvanesti sının yakınında, Steel Lejyonu'nun kalesi etrafında top-landıklannı rapor ettiler. Steel Lejyonu ve kara elf Alhana Yıldızmeltemi'nin kumandası altında olduğuna inanılan elf ordusu, ogrelerin saldınsmı geri püskürtmek için kalenin içinde hazırlanıyorlardı. Ogreler bir şey bekliyordu - daha fazla insan gücü ya da daha iyi kehanetler. Mina ilerlemeyi başlatmadan önce, keşif erlerinin raporlarını sabahtan aldı. Adamlar eşyalannı topluyorlar ve her zamanki gibi sızlanıyorlardı, ama yağmur durduğundan beri bu sızlanmalar daha neşeli bir hal almıştı. Arada sırada içlerinden bazılan kara kanatlar ya da güneşte parlayan mavi pullar gördüler, ama ejderhalar yaklaşmadı. Adamlar yavan kahvaltılannı yediler ve hareket etmek için emirleri beklediler. "İyi haberler getirdiniz, beyler," dedi Mina keşif erlerine, "ama yine de gözümüzü açık tutmamız gerek. Kalkana ne kadar yakınız, Galdar?" "Keşif erleri iki günlük bir ilerlemeyle ona ulaşabileceğimizi söylüyor, Mina," dedi minotor. Mina'mn amber rengi gözleri Galdar'ı, orduyu, ağaçlan, nehri ve gökyüzünü delip geçti, ya da minotora öyle geldi. "Çağırıldık, Galdar. Çok büyük bir aciliyet hissediyorum. Bu akşam Silvanesti smınnda olmalıyız." Galdar'm ağzı açık kaldı. Kumandanına sadıktı. Onun için hayatını feda ederdi ve ölümünü bir ayrıcalık olarak adlandırırdı. Mina'mn stratejileri alışılmış değildi, ama etkili olduklarını kanıtlamışlardı. Ama onun °ile yapamayacağı bazı şeyler vardı. Ya da tanrısının. "Olamayız, Mina," dedi Galdar. "Adamlar her gün on saat ilerliyorlar. Tükendiler. Bunun yanı sıra erzak arabalan bundan daha hızlı »erleyemez. Onlara bir bak." Galdar elini salladı. Adamlar kumandanın emirleriyle gece çamura saplanmış olan yük arabasını çamurdan çıkart361 maya çalışıyorlardı. "En az bir saat daha gitmek için hazır olmayacakla İstediğin şey imkânsız, Mina." "Tek Tanrı için hiçbir şey imkânsız değildir, Galdar," dedi Mina "Bu gece kalkanın yanında kamp kuracağız. Göreceksin. Ben- Bu ses d ne?" Arkalarından gelen vahşi bir boru sesi havayı doldurmuştu. Birliklerin oluşturduğu uzun çizgi yolun üzerindeki tepeyi, bir dönemeci, vadinin alt kısmını ve başka bir tepeyi doldurmuştu. Bonı sesini duyan adamlar ayağa kalktı ve arkalanna doğru baktılar. Yük arabasını çıkartmaya çalışanlar işlerini bıraktılar.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tek bir keşif eri hızla tepeden aşağıya doğru indi. Adamlar keşif erinin yolunu açmak için kenara çekildiler. Görünüşe göre adam atını sürerken bir soru soruyordu, çünkü adamlar elleriyle ön tarafı işaret ediyorlardı. Keşif eri başını eğmiş, mahmuzlarını hızla ata gömmüş dört nala ilerliyordu. Mina onu beklemek için yola doğru bir adım attı. Mina'ya ulaşan keşif eri atının dizginlerini öyle sıkı çekti ki, at arka ayaklan üzerine kalktı. "Mina!" Keşif erinin soluğu kesilmişti. "Ogreler! Arkamızdaki tepelerde! Hızla geliyorlar!" "Kaç tane ?" "Söylemesi çok güç. Her taraftan yayılıyorlar, bir düzen içinde değiller. Ama çok fazla var. Yüz tane. Belki de daha fazla. Tepelerden aşağıya geliyorlar." "Görünüşe göre bir hücum ekibi." Galdar hırladı. "Muhtemelen güneydeki büyük savaşı duydular ve yağmadan paylannı almak için harekete geçtiler." "İzimizi bulduklannda yeterince çabuk bir araya gelecekler," diye düşündü Yüzbaşı Samuval. "Bunu nehre geldikleri an yapacaklar." "Görünüşe göre bunu şimdi yaptılar," dedi Galdar. Öfke ve sevinç çığlıklan tepelerin arasından kayalar gibi sıçradı. Koç boynuzlannm boğuk sesi havayı doldurdu. Birkaç ogre onlan fark etmiş ve arkalanndakileri savaş için çağınyordu. Keşif erinin getirdiği haber Mina'mn birlikleri arasında kontrolden çıkmış bir ateş gibi yayıldı. Askerler ayağa fırladı, bitkinlik ve yorgunluk, ateşler içindeki kuru yapraklar gibi ortadan kayboluyordu. Ogrelc korkunç düşmanlardır. Ogre büyücüleri tarafından yönetilen kalaban** azılı ve vahşi bir ogre ordusu iyi bir stratejiyle hareket eder. Bir hücum ekibiyse etmez. Ogrelerin hücum ekiplerinin lideri yoktur. Kendi vahşi toplu 362 lanndan dışlanmış bu ogreler oldukça tehlikelidirler, kendi türlerini bile avlarlar. Teşkilatlanmayla ilgilenmezler, düşman görüş menziline girdiği anda hemen saldırırlar, düşmanı yenmek için kaba güçlerine ve korkunçluklarına güvenirler. Ogreler savaşta korkusuzdurlar; kalın ve kıllı derileri yüzünden öldürülmeleri çok güçtür. Acı onları deli eder, daha vahşi olmaları için kışkırtır. Ogre savaşçılar 'merhamet' diye bir kelime bilmezler, 'teslim olma' kelimesini küçümserler. Ogre savaşçıları çok az sayıda tutsak alırlar ve bu tutsaklar da akşam eğlenceleri için saklanır. Ancak disiplinli, bol silahlı ve iyi organize olmuş bir ordu ogrelerin hücumunu geri püskürtebilir. Lidersiz ogreler kolayca tuzağa

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


düşürülür ve zeki hilelerle yok edilebilirler. Ogreler iyi okçu değildirler, çünkü ok ve yay talimi yapacak kadar sabırları yoktur. Düşmanı parçalara ayırmak için devasa kılıçlar ve savaş baltalan kullanırlar ya da güçlü kollanyla uzak hedeflere fırlattıklan mızraklarla savaşırlar. Ogrelerin korkunç çığlıklarını ve borulannın sesini duyan Mina'nm subayları, emirler yağdırmaya başladılar. Şövalyeleri atlannı çevirip düşmana doğru dörtnala gitmeye hazır halde beklemeye koyuldular. Yük arabalannm kontrolünü sağlayanlar kırbaçlannı vurduğunda atlar homurdanmaya başladı. "Şu yük arabalannı ileri itin!" diye bağırdı Galdar. "Piyadeler bıraktığımız izin üzerinde bir sıra oluştursun. Yüzbaşı Samuval, senin adamlann arkaya gidiyor-" "Hayır," dedi Mina ve sesinin yükselmemiş olmasına rağmen sesi bir boru sesi gibi duyuldu ve bütün hareketlenmeleri durdurdu. Bütün gürültü patırtı yerini sessizliğe bırakti. Adamlar Mina'ya bakmak için döndü. "Ogrelerle savaşmayacağız. Onlardan kaçacağız." "Ogreler bizi takip edecekler, Mina," diye itiraz etti Samuval. "Hiçbir zaman onlan atlatamayacağız. Burada kalıp savaşmak zorundayız!" "Yük arabacılan" diye seslendi Mina, Samuval'ı duymazlıktan gelerek, "atlann iplerini kesin!" "Ama, Mina," Galdar kendi itirazını dile getirdi, "erzaklan bırakamayız!" "Yük arabalan bizi yavaşlatır," diye karşılık verdi Mina. "Bununla birlikte yük arabalannı ogreleri yavaşlatmak için kullanmış olacağız." Galdar gözlerini dikip baktı. İlk başta kavrayamamışü, ama sonra Mina'nm planım anladı. "İşe yarayacak," dedi, Mina'nm stratejisini kafasında oluştururken. "İşe yarayacak," dedi Samuval neşeyle. "Yük arabalannı topuğu363 na yapışan aç bir kurda yemek atar gibi ogrelerin üzerine atacağız. Bj ogre hücum birliği böyle bir ödüle dayanamayacaktır." "Piyadeler, iki sıra oluşturun. Hareket etmeye hazır ohin Koşacaksınız," dedi Mina adamlara, "ama panik içinde değil. Koşacak gücünüz kalmayana kadar koşacaksınız ve sonra daha da hızlı koşacaksınız." "Belki ejderhalar bizim yardımımıza gelirler," dedi Sarnuval gökyüzüne doğru bakarak. "Eğer hâlâ oradaysalar." "Oradalar," diye gürledi Galdar, "ama bizi kurtarmak için gelmeyecekler. Eğer biz ogrelerin ellerinde can verirsek, Targonne bizi idam etme masrafından kurtulacak." "Can vermeyeceğiz," dedi Mina. "Astsubay Paregin'i çağırın!" "Ben buradayım, Mina!" Subay diğer adamların arasından sıyrıldı. "Paregin, bana sadık mısın?" "Evet Mina," dedi adam. "Bu bağlılığı göstermek için bir şans istedin." "Evet, Mina, istedim," dedi subay, ama sesi bu kez bocaladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Senin hayatını kurtardım," dedi Mina. Ogrelerin haykırışları gittikçe yakmlaşıyordu. Adamlaı- huzursuzca arkalanna bakıyorlardı. "Bu yüzden o hayat benim." "Evet, Mina," diye karşılık verdi Paregin. "Astsubay Paregin, sen ve adamların yük arabalarını savunmak için burada kalacaksınız. Ogreleri elinizden geldiği kadar uzun süre oyalayacaksınız, böylece biz kaçmamız için gereken zamanı kazanmış olacağız." Paregin yutkundu. "Evet, Mina," dedi. ama sözleri sessizce söyledi. "Senin için dua edeceğim, Paregin," dedi Mina yumuşak bir ses tonuyla. Elini ona doğru uzattı. "Ve geride kalan herkes için. Tek Tanrı sizi kutsuyor ve fedâkârlığınızı kabul ediyor. Yerlerinizi alın." Mina'mn elini yakalayan Paregin, eli nazik bir hareketle dudaklarına götürüp öptü. Yüceltilmiş görünüyordu. Yerine döndüğünde adamlarına büyük bir heyecanla Mina'mn onlara çok büyük bir ödül verdiğini söyledi. Galdar, Paregin'in adamlarının, emirlere uydukların' dan ve ölümle sonuçlanacak bu görevden gizlice sıyrılmaya çalışmadıklarından emin olmak için dikkatle izledi. Adamlar emirlere uydu, bazılar sersemlemişti, bazıları yüzlerini ekşitti ama hepsi ikna olmuşlardı. Sw eti ve birayla dolu variller, un çuvalları, demirci aletleri, kılıçlar, kalkafl' lar, zırhlar, çadırlar ve iplerle dolu yük arabalarının etrafına dizildiler. "Ogreler Yılbaşı'nm erken geldiğini düşünecekler," dedi Samuva ? 364 Galdar başını salladı ama hiçbir yorumda bulunmadı. Beci, Kestirmesi'ni hatırladı, Mina'nm ona yedek erzak depolamasını eni tiğini hatırladı. Sırtında bir ürperti oluştu, tüyleri diken diken oldu. İ şeyi biliyor muydu? Bunun olacağı hakkında ona bilgi verilmiş mr*? Her şeyi önceden görmüş müydü? Sonlan belirtilmiş miydi? Paregjfe hayatım kurtardığı gün onu ölüm için işaretlemiş miydi? Galdar bir i| panik içinde kaldı. Birden sadece bunu yapabildiğini kendisine tatöC nıak için koşmak istedi. Hâlâ kendi kaderinin efendisi olduğunu amber gözlerin içinde bir böcek gibi kapana kısılmadığını kanıtlan^ için. "Akşam karanlığında Silvanesti'ye ulaşacağız." Galdar, Mina'ya doğru baktı, korku ve heyecan kalbini daraltnV "Hareket emrini ver, Galdar. Adımlan ben ayarlayacağım." Mina atından indi ve atın dizginlerini Şövalyelerinden biline vfy ?• Sıranın önünde yerini alarak sesini yükseltti, sesi gümüş ay ışığı kfjj^, tatlı ve soğuktu. "Silvanesti'ye! Zafere!" İki katı hızla ilerlemeye başladı. Kaslan ısınana kadar uzun, İL yavaş adımlarla devam etti. Arkalarındaki öfkeli ogrelerin sesini dlfe adamlar, Mina'ya ayak uydurmakta zorlanmadılar. Galdar tepelerin içine kaçabilirdi. Arkadaki son muhaiL kalmaya gönüllü olabilirdi. Mina'yı yaşadığı süre boyunca takip \>. bilirdi. Mina'nm yanma bir adım attı ve bir gülümsemeyle ödüllendi •, di.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Mina için," diye bağırdı astsubay Paregin. Dolu yük araba$]mn yanında dunnuş, ogrelerin savaş çığlıklannı dinliyordu. Kılıcını tutarak ölümü bekledi. Artık birlikleri yavaşlatacak yük arabalan yoktu, Mina'nm ord L nun zamanlaması mükemmeldi, özellikle de onları kışkırtan ogrelLÇiğlıklanyla. Arkalanndaki savaş seslerini, duyabilen her adam, t%, olduğunu hayal edebilen her adam, duyduklan seslerden hareR ^ savaşın gidişatını anlayabilirlerdi. Ogrelerin öfke, insanlann ölüm 9%^. lan. Çılgm sevinç çığlıkları - ogreler yük arabalannı fark etmişle^ Sessizlik. Ogreler yük arabalannı yağmalıyor ve katlettikleri beder.^ biçiyorlardı. Adamlar Mina'nm onlara söylediği gibi koştular. Tükenene k&xg boştular ve sonra Mina onlan daha hızlı koşmaya teşvik etti. Düşe»^^ arkada bırakıldı. Mina kimsenin onlara yardım etmesine izin vermedif. |.| ^ aa adamlara ağnyan bacaklanna rağmen koşmaya devam etme dürt^yj verdi. Ne zaman bir asker daha fazla devam edemeyeceğini düşünse,'^ ^ 365 na yapışan aç bir kurda yemek atar gibi ogrelerin üzerine atacağız R' ogre hücum birliği böyle bir ödüle dayanamayacaktır." "Piyadeler, iki sıra oluşturun. Hareket etmeye hazır olvm Koşacaksınız," dedi Mina adamlara, "ama panik içinde değil. KoşacaV gücünüz kalmayana kadar koşacaksınız ve sonra daha da hızlı koşacak smız." "Belki ejderhalar bizim yardımımıza gelirler," dedi Samuval gökyüzüne doğru bakarak. "Eğer hâlâ oradaysalar." "Oradalar," diye gürledi Galdar, "ama bizi kurtarmak içm gelmeyecekler. Eğer biz ogrelerin ellerinde can verirsek, Targonne bizi idam etme masrafından kurtulacak." "Can vermeyeceğiz," dedi Mina. "Astsubay Paregin'i çağırın!" "Ben buradayım, Mina!" Subay diğer adamların arasından sıyrıldı "Paregin, bana sadık mısın?" "Evet Mina," dedi adam. "Bu bağlılığı göstermek için bir şans istedin." "Evet, Mina, istedim," dedi subay, ama sesi bu kez bocaladı. "Senin hayatını kurtardım," dedi Mina. Ogrelerin haykırışları gittikçe yakmlaşıyordu. Adamlar huzursuzca arkalarına bakıyorlardı. "Bu yüzden o hayat benim." "Evet, Mina," diye karşılık verdi Paregin. "Astsubay Paregin, sen ve adamların yük arabalarını savunmak için burada kalacaksınız. Ogreleri elinizden geldiği kadar uzun süre oyalayacaksınız, böylece biz kaçmamız için gereken zamanı kazanmış olacağız." Paregin yutkundu. "Evet, Mina," dedi. ama sözleri sessizce söyledi. "Senin için dua edeceğim, Paregin," dedi Mina yumuşak bir ses tonuyla. Elini ona doğru uzattı. "Ve geride kalan herkes için. Tek Tann sizi kutsuyor ve fedâkârlığınızı kabul ediyor. Yerlerinizi alın." Mina'nın elini yakalayan Paregin, eli nazik bir hareketle dudaklarına götürüp öptü. Yüceltilmiş görünüyordu. Yerine döndüğünde adamlarına büyük bir heyecanla Mina'nın onlara çok büyük bir ödül verdiğini söyledi. Galdar, Paregin'in adamlarının, emirlere uydukların-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dan ve ölümle sonuçlanacak bu görevden gizlice sıyrılmaya çalışmadıklarından emin olmak için dikkatle izledi. Adamlar emirlere uydu, bazıları sersemlemişti, bazıları yüzlerini ekşitti ama hepsi ikna olmuşlardı. Sığt eti ve birayla dolu variller, un çuvalları, demirci aletleri, kılıçlar, kalkanlar, zırhlar, çadırlar ve iplerle dolu yük arabalarının etrafına dizildiler. "Ogreler Yılbaşı'nm erken geldiğini düşünecekler," dedi Sarnuva • 364 Galdar başım salladı ama hiçbir yorumda bulunmadı. Beckard {(.estirmesi'ni hatırladı, Mina'nm ona yedek erzak depolamasını emrettiğini hatırladı. Sırtında bir ürperti oluştu, tüyleri diken diken oldu. Her şeyi biliyor muydu? Bunun olacağı hakkında ona bilgi verilmiş miydi? Her şeyi önceden görmüş müydü? Sonlan belirtilmiş miydi? Paregin'in hayatını kurtardığı gün onu ölüm için işaretlemiş miydi? Galdar bir süre panik içinde kaldı. Birden sadece bunu yapabildiğini kendisine kanıtlamak için koşmak istedi. Hâlâ kendi kaderinin efendisi olduğunu, o amber gözlerin içinde bir böcek gibi kapana kısılmadığını kanıtlamak için. "Akşam karanlığında Silvanesti'ye ulaşacağız." Galdar, Mina'ya doğru baleti, korku ve heyecan kalbini daraltmıştı. "Hareket emrini ver, Galdar. Adımlan ben ayarlayacağım." Mina atından indi ve atın dizginlerini Şövalyelerinden bitine verdi. Sıranın önünde yerini alarak sesini yükseltti, sesi gümüş ay ışığı kadar tatlı ve soğuktu. "Silvanesti'ye! Zafere!" İki katı hızla ilerlemeye başladı. Kaslan ısınana kadar uzun, ama yavaş adımlarla devam etti. Arkalanndaki öfkeli ogrelerin sesini duyan adamlar, Mina'ya ayak uydurmakta zorlanmadılar. Galdar tepelerin içine kaçabilirdi. Arkadaki son muhafızla kalmaya gönüllü olabilirdi. Mina'yı yaşadığı süre boyunca takip edebilirdi. Mina'nm yanma bir adım attı ve bir gülümsemeyle ödüllendirildi. "Mina için," diye bağırdı astsubay Paregin. Dolu yük arabasının yanında dunnuş, ogrelerin savaş çığlıklarını dinliyordu. Kılıcını tutarak ölümü bekledi. Artık birlikleri yavaşlatacak yük arabalan yoktu, Mina'nm ordusunun zamanlaması mükemmeldi, özellikle de onları kışkırtan ogrelerin Çiğlıklanyla. Arkalanndaki savaş seslerini, duyabilen her adam, neler olduğunu hayal edebilen her adam, duyduklan seslerden hareketle savaşın gidişatını anlayabilirlerdi. Ogrelerin öfke, insanların ölüm çiğlikten. Çılgın sevinç çığlıklan - ogreler yük arabalannı fark etmişlerdi. Sessizlik. Ogreler yük arabalannı yağmalıyor ve katlettikleri bedenleri içiyorlardı. Adamlar Mina'nm onlara söylediği gibi koştular. Tükenene kadar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


koştular ve sonra Mina onlan daha hızlı koşmaya teşvik etti. Düşenler arkada bırakıldı. Mina kimsenin onlara yardım etmesine izin vermedi, bu da adamlara ağnyan bacaklanna rağmen koşmaya devam etme dürtüsü verdi. Ne zaman bir asker daha fazla devam edemeyeceğini düşünse, tek 365 yapması gereken şey sıranın önünde giden narin, kırılgan göziike göğüs zırhı giyen, ilerleyişi yöneten, hiçbir zaman dinlenmek için ^ ' mayan, hiçbir zaman biri takip ediyor mu görmek için arkasına dö " meyen kıza bakmaktı. Mina'nm görkemli cesareti, yılmaz ruh" adamlarının devam etmelerini sağlayan bayraktı. Mina askerlere sadece çok kısa bir süre, sularım tutumlu olarak içmeleri için mola verdirdi. Onlara kaslarının sertleştiği bu yüzden de hareket edemeyecekleri korkusunu yaşatmamak için ne oturmaları, ne de yatmaları için izin verecekti. Yorgunluktan bitkin hale gelenler düştükleri yerlerde bırakıldılar. Güneşin yarattığı gölgeler ortadan kayboldu. Adamlar koşmaya devam etti, subaylar ilk başta adımları şarkı söyleyerek düzenlediler Daha sonra ise kimsenin soluk almaktan başka bir işe yarayacak nefesi kalmadı. Attıkları her adımla gidecekleri yere- Silvanesti'nin sınırına yaklaşıyorlardı. Galdar panik içinde Mina'nm kuvvetinin de gittikçe azaldığını gördü. Mina birkaç kez tökezledi ve en sonunda yere düştü. Galdar onun yanma atladı. "Hayır," dedi Mina güçlükle soluyarak ve minotorun elini itti. Tekrar ayağa kalktı, ileri doğru sendeleyen birkaç adım artı ve yine düştü. "Mina," dedi Galdar, "atın, Tilkiateşi burada hazır ve seni taşıyabilir. Ata binmenin utanılacak bir yanı yok." "Askerlerim koşuyor," dedi Galdar'a bitkinlikle. "Ben de onlarla koşacağım. Onlardan benim yapamadığım bir şeyi yapmalarını istemeyeceğim!" Ayağa kalkmaya çalıştı. Bacakları onu taşımıyordu. Yüzü buruştu, izler boyunca ellerinin ve dizlerinin üzerinde emeklemeye başladı Askerlerden bazıları tezahürat yapü, ama çoğu ağladı. Galdar onu kollarına alarak kaldırdı. Mina itiraz ederek onu tekrar yere bırakmasını emretti. "Eğer bunu yaparsam tekrar düşeceksin. Bizi yavaşlatan sen olacaksın, Mina," dedi Galdar. "Adamlar seni hiçbir zaman terk etmeyecekler. Hiçbir zaman akşam karanlığında Silvanesti sınırında olamayacağız. Seçim senin." "Pekala," dedi Mina, kendi zayıflığına karşı bir süre mücadele verdikten sonra. "Ata bineceğim." Galdar, Tilkiateşi'ne binmesine yardımcı oldu. Mina eyerin üzc ne yığıldı, o kadar yorgundu ki Galdar bir an onun eyerin üzerinde ka mayacağından korktu. Mina daha sonra başını kaldırdı, sırtını doğrul 366 dimdik oturdu. Mina aşağıya baktı, amber gözleri soğuktu. "Bir daha benim emirlerime meydan okuma, Galdar," dedi. "Tek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Tann'ya canlıyken olduğu kadar ölüyken de hizmet edebilirsin." "Evet, Mina," diye cevap verdi kısık sesle. Atın dizginlerini eline alan Mina, ileri doğru dörtnala gitti. Mina'nm tahmini gerçekleşti. Ordusu gün batınımdan önce kalkanın dışındaki ormanlık alana ulaşmıştı. "İlerlememiz bu gece için burada son buluyor," dedi Mina ve bitkin atının üzerinden indi. "$urayı böylesine mahveden ne?" diye sordu Galdar, ölmüş ve ölmek üzere olana ağaçlara, çürüyen bitkilere, hayvan leşlerine bakarak. "Lanetlenmiş mi?" "Bir bakıma öyle. Kalkanın yakmındayız," dedi Mina, etrafında gördüğü her şeyi dikkatle inceliyordu. "Gördüğün bu tahribat onun işaretlerinden biri." "Kalkan ölüm mü getiriyor?" diye sordu Galdar, telaşla. "Dokunduğu her şeye," diye karşılık verdi. "Ve biz onu kırmak zorundayız?" "Onu yok edemeyiz." Mina sakindi. "Hiçbir silah onu delemez. Hiçbir güç -en güçlü ejderhanın sihirli güçleri bile- onu paramparça edemez. Cadı kraliçelerinin liderliğindeki elfler aylar boyunca kendilerini kalkanın üzerine fırlattılar ve kalkan yine teslim olmadı. Steel Lejyonu Şövalyelerini onun üzerine gönderdi ama bunun da hiçbir etkisi olmadı. "Orada." Mina işaret etti. "Kalkan önümüzde duruyor. Onu görebilirsin, Galdar. Kalkanı ve kalkanın ötesini, Silvanesti'yi ve zaferi." Galdar gözlerini kısarak göz kamaştırıcı parlaklığa baktı. Batan güneşin kızıl rengini kapan Thon-Thalas bir kan nehrine dönüşüyordu. Galdar ilk önce hiçbir şey göremedi ve sonra önündeki ağaçlar hafifçe dalgalanmaya, sanki kan rengi suda yansıyorlarmış gibi görünmeye başladı. Minotor gözlerini ovuşturdu, üzerindeki yorgunluğun, etrafı bulanık görmesine yol açtığım düşünüyordu. Gözlerini kırptı ve dikkatle baktı, ağaçların tekrar dalgalandığım gördü ve sonra kalkanın sihriyle yaratılmış bir hava çarpıklığı gördüğünü anladı. Daha yakma yaklaştı, büyülenmişti. Artık nereye bakması gerektiğini biliyordu, kalkanın kendisini de görebilmeyi arzu etti. Kalkan saydamdı, ama saydamlığı yağlı bir doku gibiydi, sanki bir sabun köpüğü gibi. İçindeki her şey - ağaçlar, çakıllar, çalılar ve çimenler hayaliymiş §ibi gözüktü. 367 Tıpkı elf ordusu gibi, diye düşündü ve hemen bunu iyi bir kehanet olarak algıladı. Ama hâlâ kalkanın içinden geçmek zorundaydılar. Subaylar askerlerin ilerleyişini durdurdu. Adamların çoğu durma emri verilir verilmez kendilerini yüzüstü toprağın üzerine attılar. Bazıları nefessizlikten, bazıları ise kas acısının bacaklarına verdiği sızıdan ağh, yorlardı. Bazıları sessizce ve hareketsizce yatıyordu, sanki etraflarındaki ağaçlara dokunan lanet onlan da ele geçirmiş gibiydi. "Sonuçta," dedi Galdar, nefes nefese kalmış Yüzbaşı Samuval'a

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


alçak bir ses tonuyla, "Kalkanın içinden yürümek mi, yoksa ogrelerle karşılaşmak mı, diye bir seçim yapacak olsam, sanırım ogreleri seçerdim. En azından neyle karşı karşıya olduğumu bilirdim." "İşte orada doğru bir şey söyledin, dostum," dedi Yüzbaşı Samuval nefesini tekrar kazandığında. "Bu yerin esrarengiz bir havası var." Kafasını parıldayan havanın olduğu yöne doğru çevirdi. "Yapacağımız her neyse, en iyisi onu en kısa zamanda yapalım. Ogreleri biraz olsun yavaşlatmış olabiliriz, ama bize en kısa zamanda ulaşırlar." "Ben sabah diyorum," dedi Galdar, kendini yere bırakarak. Sırtüstü yatmıştı. Hayatı boyunca hiç bu kadar yorgun hissetmemişti. "Ogreleriıı hücum birliklerini bilirim. Yük arabaîannı yağmalamak ve adamlarımızı parçalamak onlan bir süre oyalayacaktır, ama sonra daha fazla eğlence ve daha fazla yağma arayacaklardır. Şimdi izimizin üzerindeler. Buna bahse girerim." "Lanet olsun ki, biz de gidecek bir yerimiz olsa bile, oraya gidemeyecek kadar yorgunuz," dedi Yüzbaşı Samuval ve bitkin bir şekilde Galdar'm yanma yığıldı. "Seni bilmem, ama benim değil sihirli bir kalkana saldıracak, bir sivrisineğe vuracak bile gücüm yok." Ordu arasında ayakta duran tek kişi olan Mina'ya doğru baktı. Mina dikkatle kalkana, ya da en azından kalkanın bulunduğu yöne bakıyordu, çünkü hızla çöken karanlık yüzünden kalkanın yarattığı çarpıklık çok zor fark edilmeye başlamıştı. "Sanrnm burada sona eriyor, dostum," dedi Yüzbaşı Sarnuv minotora, kısık bir ses tonuyla. "Sihirli kalkanın içine geçemeyiz. Saba ogreler bizi burada yakalayacaklar. Arkamızda ogreler. Onumuz kalkan. Ortada sıkıştık. Bütün bu çılgınlık bir hiç uğrunaydı." Galdar karşılık vermedi. İnancını kaybetmemişti, buna ragn ^ tartışmak için çok yorgundu. Mina'nm bir planı vardı. Mina onl*" ^ ler tarafından yakalanıp öldürülecekleri kör bir geçide SŞ"™^ Galdar planının ne olabileceğim bilmiyordu, ama Mina'nm ve lan » gücünü o güne kadar yeterince görmüştü ve onun imkânsızı bıi bileceğine inanıyordu. 368 Mina yolunu gri ve ölü ağaçlardan temizleyerek kalkana doğru yürüdü. Ölü ağaçların dallan etrafina düştü. Ölü, kuru yapraklar çizmelerinin altında çatırdadı. Küller omuzlarından aşağıya düştü ve tıraşlı başını gri bir örtü gibi örttü. Mina en son gidebileceği yere kadar gitti. Görünmez bir duvarla karşı karşıya gelmişti. Mina elini uzatıp kalkanı itti, Galdar'a onun eli hayali sabun köpüğünün içinde kendine bir yol açmış gibi görünmüştü. Mina elini hızla geri çekti, sanki bir devedikenine dokunmuş ve dalanmış gibiydi. Galdar kalkanda ufak bir kıpırdama gördüğünü düşündü, ama bu onun hayal gücü de olabilirdi. Mina sabah yıldızını eline alarak, kalkana doğru hızlı bir vuruş yaptı. Sabah yıldızı elinden düştü, vurduğu darbeyle sarsılmıştı. Omzunu silkti ve eğilip silahını yerden aldı. Raporlar doğruydu, arkasına döndü ve emrindekilerin yanma, ölüm ormanına doğru yürümeye başladı. "Emirlerin nedir, Mina?" diye sordu Galdar.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mina gri toprağın üzerinde dağınık bir halde, cesetler gibi yatan ordusuna baktı. "Adamlar iyi iş becerdi," dedi. "Bitkinler. Burada kamp kuracağız. Buranın yeterince yakın olduğunu düşünüyorum," diye ekledi, kalkana doğru bakarak. "Evet, bu yeterince yakın olmalı." Galdar "Ne için yakın?" diye sormadı. Buna gücü yoktu. Ayaklannm üzerine sendeledi. "Nöbeti ben tutacağım-" "Hayır," diye itiraz etti Mina. Elini Galdar'm omzuna koydu. "Bu gece nöbet tutmayacağız. Herkes uyuyacak." "Nöbet tutmayacak mıyız!" Galdar itiraz etti. "Ama, Mina, ogreler peşimizde-" "Sabah bizi bulacaklar," dedi Mina. "Adamlar eğer açsalar yemek yemeli ve sonra uyumalılar." Ne yiyecekler, diye merak etti Galdar. Yemekleri şu anda ogrelerin kannlannı doyuruyordu. Koşuya başladıklannda sırtlannda erzaklan taşıyanlar çoktan onlan yolun kenanna fırlatmışlardı. Ama Galdar, Mina'yı sorgulamamanın en iyisi olduğunu düşündü. Galdar subaylan toplayarak, Mina'nm emirlerini iletti. Çok az itirazın olması Galdar'ı şaşırtmıştı. Adamlar çok yorgundu. Artık umursamryorlardı. Bir askerin dediği gibi, nöbet tutmak çok işe yaramayacaktı. Ogreler geldiğinde hepsi nasılsa uyanacaklardı. Ölmek için Zamanmda kalkacaklardı. Galdar'm karnı guruldadı, ama yiyecek aramaya gidemeyecek kadar yorgundu. Zaten bu lanetli ormandan hiçbir şey yemeyeceği de asindi. Ağaçlann hayatını emen sihirli kalkanın, gece onlara aynı şeyi 369 yapıp yapmayacağını merak etti. Ogrelerin sabah geldiklerinde kuruma kabuklardan başka bir şey bulamadıklarını hayal etti. Bu düşünce dudakT larma bir gülümseme getirdi. Gece ölüm kadar karanlıktı. İskelet ağaçların siyah dallanıp dolanan yıldızlar küçük ve sönük göründüler. Galdar ayın bu gece doğup doğmayacağını hatırlayamayacak kadar bitkin düşmüştü. Doğmamasını ümit etti. Bu korkunç ormanı ne kadar az görürse o kadar iyiydi Yürürken birkaç gövdenin üzerine tökezlendi. Bazıları homurdandı bazıları da küfretti, ama bu onların yaşadıklarının tek göstergesiydi. Mina'yı bıraktığı yere geri döndü, ama Mina orada depdi. Galdar onu karanlıkta bulamamışü, kalbi tarifsiz bir korkuyla doldu, bu korku bir çocuğun gece kaybolmuş ve yalnız olduğunu anlaması gibi bir korkuydu. Seslenmen göze alamadı. Tapmak sessizliğini andıran bir sessizlik vardı, Galdar bunu bozmak istemiyordu. Ama Mina'yı bulmak zorundaydı. "Mina!" diye fısıldadı. "Buradayım, Galdar," diye cevap verdi. Galdar ölü ağaçların etrafında döndü ve Mina'yı devasa bir meşeden düşen büyük bir daim üzerinde buldu. Mina'nm yüzü solgun bir şekilde parladı, ay ışığından daha parlaktı ve Galdar onu nasıl görmemiş olabileceğini düşündü. Mina'ya raporunu sundu. "Dört yüz elli adam, Mina," dedi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Konuşurken sendeleraişti. "Otur," diye emretti Mina. "Otuzu yük arabalarıyla birlikte arkada bırakıldı. Yirmisi de yolda kaldı. Onlardan bazıları eğer ogreler onları bulmazsa bize yetişebilir." Mina sessizce başını salladı. Galdar yere oturdu. Kasları ağrıyordu. Sabah kasları çürümüş ve kaskatı olacaktı, üstelik bu durumdaki tek kişi de o olmayacaktı. "Herkes yattı." Galdar ağzım bir mağara kadar açarak esnedi. "Sen de uyumaiısm, Galdar." "Peki, ya sen?'' "Ben uyanığım Biraz daha oturacağım. Uzun değil. Benim için endişelenme." Galdar kendini Mina'nm ayaklarına doğru uzattı, başını her hareket ettiğinde çanrdayan ölü yaprakların üzerine koydu. Galdar m korkunç koşu sırasında düşünebildiği tek şey yatabileceği, dinlenebileceği ve uyuyabileceği kutsal geceydi. Gerindi, gözlerim kapattı ve ayaklarının altodaki yolu gördü. Yol sonsuza kadar gidiyordu. Yol dalgalandı, büküldü, bir yılan gibi bacaklarının etrafına dolandı. Onu ele 370 geçirdi ve başından başlayarak onu kan gölüne sokmaya başladı. Galdar kısık bir çığlık ve irkilmeyle uyandı. "Ne oldu?" Mina hâlâ kütüğün üzerinde oturuyordu. Hareket etmemişti. "Lanet olasıca koşu!" Galdar yutkundu. "Yolu rüyalarımda görüyorum! Uyuyamıyorum! Faydası yok!" Bu konuda yalnız değildi. Etrafındaki her yerden korku ve umutsuzluk dolu nefes, çığlık, öksürme sesleri geliyordu. Mina da dinlemiş, kafasını sallamış ve içini çekmişti. "Uzan, Galdar," dedi. "Uzan, sana bir ninni söyleyeceğim. Sonra uyuyacaksın." - "Mina..." Galdar mahcup olmuştu, boğazını temizledi. "Buna gerek yok. Ben çocuk değilim." "Sen bir çocuksun, Galdar," dedi yumuşak bir ses tonuyla. "Biz hepimiz çocuğuz. Tek Tanrı'nın çocukları. Uzan. Gözlerini kapat." Galdar söylenildiği gibi yaptı. Uzandı ve gözlerini kapattı, yol onun önündeydi ve Galdar koşuyordu, hayatı için koşuyordu... Mina şarkı söylemeye başladı. Sesi alçak, eğitimsiz, toydu, ama sesinde ruhun içine işleyen bir tatlılık ve temizlik vardı. Gün gücümüzün ötesinde geçti. Yapraklar çiçekleri örttü. Günün son solgun nefesinin Işığı bu saatte azalıyor. Gecenin karanlığı bastırıyor Yeni bulunmuş yıldızların uzak ruhlarını, Gitmeye mecbur olduğumuz bu dünyadan, Acıdan, ölümden ve korkudan uzakta. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu. Gece ruhunu koruyacak. Karanlığı iyice kucakla. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu. Çöken karanlık ruhlarımızı alıyor,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bizi serin ağıllarda kucaklıyor, Bir Gözde'nin derin boşluğunda Kaderimizi ellerinde tutuyor. 371 Savaşçılar, yukarıdaki karanlığı düşleyin Ve hissedin o haz dolu kurtuluşunu Gecenin Yoldaşının ve onun yanında Yer alanlara duyduğu olanca aşkını. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu Gece ruhunu koruyacak Karanlığı iyice kucakla Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu Gözlerimizi kapadık, akıllarımız dinlenmede, İsteklerimizi onun emirlerine sunduk, Zayıflıklarımızı onun itiraflarına, Ve isteğiyle önünde eğildiğimiz, ona. Sessizliğin gücü göğü dolduruyor, Derinliği ikimizin de ötesinde. Kollarına uçacak ruhlarımız, Korku ve kederin bittiği yere. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu. Gece ruhunu koruyacak. Karanlığı iyice kucakla. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu. Galdar üzerine bir uyuşukluğun çöktüğünü hissetti. Bu, kan kaybından ölmek üzere olanların hissettiği halsizliğe benziyordu. Kasları ve vücudu o kadar ağırdı ki, toprağın içine batıyordu. Yumuşak pisliğin, mezannm üzerine atılmış küllere benzeyen ölü bitkilerin ve yapraklann küllerinin içine batıyordu. Huzurluydu. Korkuyu unutmuştu. Bilincini kaybetti. Gamashinoch, diye adlandırırlardı cüceler bunu. Ölümün Şarkısı. Targonne'un ejderhalan gri şafakla birlikte ogrelerin topraklan olan Blöde üzerinde alçaktan uçuyorlardı. Bir önceki gün küçük ordunun ogrelerin hücum birliğinden kaçtığını göklerden seyretmişlerdi. Askerlerin, ogrelerin önünden neredeyse panik içinde ve göklerden görebildikleri kadanyla, yük arabalanm ogrelere bırakarak kaçtıklannı görmüşlerdi. Ejderha binicilerinden biri yüzünü ekşiterek, Targonne'un 372 birkaç yüz çeliğe karşılık gelen erzakın ogrelere hediye edildiğini duymaktan hiç hoşlanmayacağını söyledi. Ayaktakımı ordu haber venrıesi gerekirken, arkalarına bile bakmadan kaçmıştı. Ama güvenlikleri için yapılan bu çılgm kaçış hiçbir işe yaramamıştı. Ordu Silvanesti'yi çevreleyen sihirli kalkanın içine doğru hızla koşmuştu. Ordu buraya gün batımına doğru varmıştı. Tükenmişlerdi, daha uzağa doğru gitme planlan da olmuş olsa -ki böyle bir plan yoktu- gidemezlerdi. Yük arabalarını yağmalamak ogrelerin hücum birliğine birkaç saate mal olmuştu, ama yiyecek bir şey kalmadığında ve çahnabilecek her şeyi çaldıklannda ogreler savaş çılgınlığı içinde insanlann bıraktığı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


izleri takip ederek güneye doğru yöneldiler. Ejderha binicileri ogrelerle başa çıkabilirlerdi. Maviler ogrelerin hücum birliğini kısa bir sürede yok edebilirlerdi. Ama biniciler emirlerini almışlardı. Bu asi Şövalye'yi ve onun fanatiklerini izlemekle görevlendirilmişlerdi. Ejderha binicileri olaya müdahale etme niyetinde değillerdi. Ogreler Silvanesti'ye akın eden kuvveti yok etseler, Targonne bundan dolayı suçlanmazdı. Targonne, Malys'e defalarca ogrelerin Blöde'den sürülmeleri, kenderler gibi yok edilmeleri gerektiğini söylemişti. Belki bir sonraki sefere onu dinleyecekti. "Oradalar," dedi binicilerden biri, ejderhası daha alçağa doğru uçmuştu. "Ölü Toprak'ta. Onlan dün gece bıraktığımız yerde. Hareket etmemişler. Belki kendi kendilerine ölmüşlerdir. Öyle gözüküyorlar." "Eğer öyle değilse de, birazdan ölecekler," dedi kumandanı. Ogreler, Şövalye'nin Ölü Toprak olarak tanımladığı sihirli kalkanla, Silvanesti sınınyla son bulan gri yolun üzerinde kapkara bir kütle olarak yol alıyorlardı. Ejderha binicileri ilgiyle manzarayı izliyorlardı, sonunda bu savaşın onlann görevine son vermesini ve Khur'daki karargâhlanna dönmeyi dört gözle bekliyorlardı. Şövalyeler olaylan izlemek için rahat bir pozisyonda oturmaya başladılar. "Şunu görüyor musun?" dedi biri, öne doğru oturarak. "Alçalırı," diye emretti kumandan. Ejderhalar daha alçaktan uçmaya başladılar, kanatlan yavaşça çarpıyor, şafaktan önceki esintiyi yakalıyordu. Biniciler aşağıya şaşkınlıkla bakıyorlardı. "Bence, beyler," dedi kumandan, birkaç saniyeyi ağzı açık bir şekilde aşağıya bakarak geçirdikten sonra, "Jelek'e uçmalı ve bu gördüklerimizi Targonne'a rapor etmeliyiz. Aksi halde kimse bize inanmayacak." 373 Korkunç bir boru sesi Galdar'ı uyandırdı ve minotor bilinçli bi şekilde kılıcını eliyle yoklayarak ayağa kalktı. "Ogreler saldırıyor! Hizaya girin, askerler! Hizaya girin!" Yüzbaşı Samuval bağırıyor, komutasındaki adamları ayaklarıyla tekmeleyin uykularından uyandırmaya çalışıyordu. "Mina!" Galdar onu arıyordu, onu korumalıydı, ya da, eğer bunu yapamazsa onu öldürecekti, böylece Mina canlı olarak ogrelerin eline geçmeyecekti. "Mina!" Mina'yı bıraktığı yerde buldu. Mina ölü meşe dalında oturuyordu Silahı sabah yıldızı yanında duruyordu. "Mina," dedi Galdar, gözleri gri küllere daldı ve ayaklarıyla ölü yapraklara bastı, "acele et! Hâlâ kaçman için bir şans olabilir-" Mina ona baktı ve bir kahkaha attı. Galdar dik dik baktı, çok şaşırmıştı. Onun hiçbir zaman kahkahalarla güldüğünü görmemişti. Kahkahası tatlı ve neşeliydi, sevgilisiyle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


buluşmak için koşan bir kızın gülüşü gibiydi. Mina ölü ağacın kütüğü üzerine tırmandı. "Silahlarınızı bırakın, beyler!" diye bağırdı. "Ogreler bize dokunamaz." "Delirmiş!" dedi Samuval. "Hayır," dedi Galdar, bakakalmıştı, inanamıyordu. "Bak." Ogreler onlardan yaklaşık üç metre ötede bir savaş çizgisi oluşturmuşlardı. Bağırıyorlar, gürlüyorlar, dişlerini gıcırdatıyorlar, hızlı ve anlaşılmaz bir biçimde konuşup, küfürler yağdırıyorlardı. O kadar yakınlardı ki, pis kokulan Galdar'ın burun deliğini seğirtmişti. Ogreler aşağı yukarı zıplamış, yumruklarını sıkmış, korkunç bir öfkeyle silahlannı savurmuşlardı. Ölümcül, boşa çıkan öfke. Düşman görüş alanındaydı, ama Galdar sanki evrenin uzak bir yerinde yıldızlarla oynuyormuş gibiydi. Galdar ve ogreler arasında duran ağaçlar hafif bir ışıkla panldadı, Mina'nın kahkahasının gri şafakta dalgalanması gibi dalgalandı. Ogreler başlannı bir kalkana vurdular, görünmeyen bir kalkana, sihirli bir kalkana. Geçemediler. Galdar ogreleri izledi, ogrelerin ona ve arkadaşlanna ulaşamayacaklarından emin olmak istedi. Ogrelerin bu garip ve görünmeyen engelden geçememelerinin imkânsız olduğunu düşündü, ama ilk önce inanmadığı şeyin doğru olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Ogrelerden birkaçı elleriyle havayı dövmekten bezmişti. Sonra birer birer göre' bildikleri, ama ulaşamadıkları insan ordusuna arkalarını döndüler374 Gürültüleri dinmeye başladı. Tehditkar ve kaba hareketlerle ogreler ormanın içinde kayboldular. "Kalkanın içindeyiz, beyler!" diye bağırdı Mina zaferle. "Silvanesti sınırlan içinde güvenle dumyorsunuz! Tek Gerçek Tanrı'mn gücüne ve kudretine tanıklık edin!" Adamlar bakakalmışlardı, ilk başta gerçekleşen bu mucizeyi idrak edemediler. Gözlerini kırptılar ve ağızlarını açtılar, bu Galdar'a, ömür boyu karanlık hücrelerinde hapse mahkum edilmiş tutukluların bir anda parlak güneş ışığında yürüdüklerini fark etmelerini anımsattı. Adamlardan birkaçı bağırdı, ama bunu yavaşça, büyüyü bozmaktan korkarak yaptılar. Bazıları gözlerini ovuşturdu, bazıları akıllanmn varlığından şüphe etti, ama gözlerinin önünde akıllanmn yerinde olduğunu gösterecek bir manzara duruyordu - ogrelerin sırtlan, yani geri çekilen ogre ordusu. Adamlar teker teker Mina'nm önünde diz çöktüler ve yüzlerini gri küle bastırdılar. Ama zaferle onun ismini tezahürat etmediler, bu sefer değil. Bu an çok kutsaldı. Mina'ya olan saygılannı şaşkınlık ve merak içindeki bir sessizlikle gösterdiler. "Ayağa kalkın, beyler!" diye bağırdı Mina. "Silahlanmzı alın. Bugün Silvanost'a ilerliyoruz. Ve dünyada bizi durdurabilecek hiçbir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


güç yok!" 375 GÜNDEN GECEYE Yüzler. Üzerinde, havada süzülen yüzler. Dalgalanan acının yüzeyine vurup tekrar batıyorlardı. Gerard yüzeye yaklaştığında yüzler ona çok yakın oluyordu - garip, ifadesiz yüzler, cesetler, çırpındığı karanlık denizin içinde boğulmuşlardı. Yüzeye en yakın olan acı en kötüsüydü ve Gerard bu yüzsüz çehrelerin kendisine bu kadar yakın olmasından hoşlanmıyordu. Tekrar karanlığın içine daldı, içinden bir ses ona çabalamayı bırakması gerektiğini ve kendini denize verip yüzü olmayanlardan biri olmasını söylüyordu. Gerard böyle yapabilirdi, ama acıya dayanamaz hale geldiğinde güçlü bir bilek elini tuttu ve onu batmaktan kurtardı. Böyle yapabilirdi, ama sakin ve buyuı-gan bir ses ona yüzeyde