Issuu on Google+

Margared Weis ve Tracy Hickman _ Ruhlar Savaşı Cilt2 Kayıp Yıldızın Ejderhaları I HESAP KİTAP KÂBUSU Morham Targonne kötü bir gün geçiriyordu. Hesaplan birbirini tutmuyordu. Toplamdaki fark önemsiz sayılırdı. Birkaç çeliklik bir sorundan ibaretti. Bu açığı kendi cebinden ayıracağı birkaç bozuklukla kapatabilirdi. Ama Targonne her şeyin tertipli, düzenli olmasını severdi. Hesaplar birbirini tutmalı; hiçbir açık olmamalıydı. Yine de vardı işte. Şövalyelerin kasalarına giren paraların yüklü hesap pusulalan elindeydi. Şövalyelerin kasalarından çıkan paraların çok sayıdaki hesap pusulası da elindeydi. Ve bu ikisi arasında, yirmi yedi çelik, on dört gümüş ve beş bakır paralık bir fark mevcuttu. Eğer büyük bir meblağ olsaydı, bililerinin zimmete geçirme suçu işlediğinden şüphelenirdi. Miktar bu kadar az olduğu için, daha alt seviyedeki bil" memurun basit bir hesaplama hatası yapmış olduğundan emindi. Targonne'un bütün pusulalan başa doğru yeniden incelemesi, hesaplamaları yeniden yapması ve hatayı bulana kadar taraması gerekliydi. Morham Targonne'u çalışma masasında, parmaklan mürekkepten kapkara olmuş, hesaplar üzerine iki büklüm eğilmiş bir halde gören ve onun hakkında bilgisi olmayan bir gözlemci, kendisini işine adamış sadık bir katibe bakmakta olduğunu söylerdi. Ve onun hakkında bilgisi olmayan 9 o gözlemci yanılmış olurdu. Morham Targonne, Nerakalı Kara Şövalyelerin lideriydi. Bunun sonucunda —Kara Şövalyeler Ansalon Kıtası'ndaki birkaç büyük milletin kontrolünü elinde bulundurduğuna göre— milyonlarca kimsenin ölüm ya da yaşam hükmü Morham Targonne'un elindeydi. Yine de burada oturmuş gece yanlarına kadar çalışıyor; yirmi yedi çelik, on dört gümüş ve beş bakır para için hesaplan en eski kafalı katibin yapacağı gibi dikkatle inceliyordu. Hesap kitap inceleme işine, akşam yemeğini atlayacak kadar yoğunlaşmış olduğu halde, Lord Targonne, diğer her şeyi bir kenara bırakacak kadar kendisini işine kaptırmamıştı. Zihinsel gücünün bir kısmını bir işe yoğunlaştırma ve aynı zamanda, tetikte kalıp etrafında olup bitenin farkında olmak gibi bir yeteneği vardı. Onun zihni, sayısız bölmeden oluşan bir çalışma masasıydı. Ne kadar küçük olursa olsun, yaşanan her hadiseyi tasnif edip bu masaya yerleştirir ve onu daha ilerde kullanmaya hazır bir şe-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kilde uygun bir bölmede saklardı. Mesela Targonne, yaverinin akşam yemeğine ne zaman gittiğini, adamın masanın başından ne kadar süreyle uzak kaldığını ve ne zaman geri döndüğünü tam olarak biliyordu. Bir adamın akşam yemeği yeme süresinin yaklaşık olarak ne kadar olduğunu bilen Targonne, yaverinin tarbean çayını içmeyi ağırdan alıp oyalanmadığı ve zamanında işinin başına geri döndüğü sonucuna varmıştı. Targonne bunu zihnine, günün birinde yaverinin lehine bir puan olarak hatırlayacak şekilde, birkaç görev ihlâlini kaydetmiş olduğu sütunun tam karşısına not etti. Yaver bugün gecenin geç saatine kadar mesai yapacak, Targonne o yirmi yedi çelik, on dört gümüş ve beş bakır paralık açığı bulana kadar onunla kalacaktı; hatta güneş ışıklan Targonne'un yeni silinmiş penceresinden içeri dolana kadar uyanık kalmalan gerekse bile. Yaverin de meşgul olmak üzere kendisine ait bir işi vardı —bu işi de Targonne ayarlamıştı. Nefret ettiği bir şey varsa, o da bîr adamın aylaklık ettiğini görmekti. İkisi gecenin geç saatlerine kadar çalıştılar. Yaver, ofisin dışındaki bir çalışma masasında oturmuş, esnemelerini bastırırken, gaz lambası ışığıyla işini görmeye çalışıyordu. Targonne sade döşenmiş ofisinde oturmuş, muhasebe defterlerinin üzerine eğilmiş, sayılan yazıyor ve onlan yüksek sesle tekrar ediyordu; bu, kesinlikle farkında olmadığı bir alışkanlıktı. Yaver kendinden geçip uykuya dalmak üzereydi ki, Kara Şövalyelerin kalesinin avlusunda çıkan gürültülü bir kargaşa, onu dalacağı kısa uykudan —şükür ki— uyandırdı. Bir rüzgâr esintisi pencere camlarının tıngırdamasına neden oldu. Bir öfke ya da uyan niteliğinde bazı sesler duyuldu. Çizmeli ayaklar koşturup 10 durdu. Yaver, masasının başından ayrıldı ve neler döndüğüne bakmaya gitti. Tam o sırada Targonne'un ofisten kendisine seslenen, neler olduğunu ve bu lanet gürültü patırtıyı kimin yaptığını bilmek isteyen sesini duydu. Yaver neredeyse derhal geri döndü. "Lordum, bir ejderha binicisi—" "O ahmak ne yaptığım sanıyor öyle, avluya iniş yapmak da neymiş?" Aslında gürültüyü duyan Targonne da, dönüp pencereden dışarı bakacak kadar muhasebe işinden kafasını kaldırmıştı. Kendi avlusunda kanat çırpmakta olan iri mavi ejderhayı gördüğünde hiddetten küplere bindi. İri mavi de küplere binmiş gibi görünüyordu, zira koca vücudu için epey dar ve oldukça küçük olan bir alana inmek zorunda kalmıştı. Dişi ejder, bir kanadıyla bir muhafız kulesini yıkmayı kıl payı atlatmış, kuyruğuyla da mazgallı siperlerin bir bölümünü parçalamıştı. Bunlar sayıl-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mazsa güvenle konmayı başarmıştı ve şimdi avluda yere çökmüş, kanatlarını içeri kıvırmış bir şekilde kuyruğunu hafifçe sallayarak oturmaktaydı. Dişi ejderin kamı açtı ve susamıştı. Yakınlarda ne bir ejderha ahırı vardı, ne de yakın zamanda bir şey yiyip içebileceğine dair bir işaret mevcuttu. Dişi ejder, çektiği bu sıkıntı için sanki onu suçluyormuş gibi pencerede duran Targonne'a nefretle baktı. "Lordum," dedi yaver, "ejderha binicisi Silvanesti'den geliyor—" "Lordum!" Ejderha binicisi uzun boylu bir adamdı ve yaverin arkasında durduğu halde onun kafasının üzerinden konuşmuştu. "İşinizi bölmemi af buyurun, fakat öyle acil ve önemli haberler taşıyorum ki, sizi derhal haberdar etmem gerektiğim düşündüm." "Silvanestiymiş." Targonne burnundan soludu. Masasının başına döndü ve yazıp çizmeye devam etti. "Yoksa kalkan mı düştü?" diye sordu iğneleyici bir şekilde. "Evet, lordum!" diye boğulur gibi oldu ejderha binicisi, nefesi kesilerek. Targonne kalemini bıraktı, kafasını kaldırdı ve haberciye hayretler içinde bakakaldı. "Ne? Nasıl?" "Mina adındaki genç subay—" Ejderha binicisi, bir öksürük krizine tutularak sözlerini yarıda kesmek zorunda kaldı. "İçecek bir şeyler alabilir miyim, lordum? Silvanesti'den buraya gelene kadar çok miktarda toz toprak yuttum da." Targonne eliyle bir hareket yaptı ve yaveri bira getirmek için ayrıldı. Onlar beklerken Targonne, ejderha binicisine oturmasını ve biraz soluklanmasını söyledi. "Düşüncelerini topla," diye talimat verdi Targonne. Şövalye kendisine denileni yaparken, Targonne zihinsel güçlerini kullanarak Şövalye'nin 11 aklına sızdı, o düşüncelere kulak misafiri oldu, Şövalye'nin gördüğü şeyleri görüp duyduklarını işitti. Bu görüntüler Targonne'un zihnine bir bombardıman gibi yağdı. Tüm kariyeri boyunca ilk defa, kendisini ne düşüneceğini bilemez bir halde buldu. Çok fazla şey, onun düşünüp kavrayamayacağı kadar hızlı bir şekilde vuku bulmaktaydı. Morham Targonne'un rahatsız edici bir netlikte gördüğü şey, bu hadiselerin çoğunun onun bilgisi ve kontrolü dışında gelişmiş olduğuydu. Bu konuya canı o kadar çok sıkılmıştı ki, o an için yirmi yedi çelik, on dört gümüş ve beş bakır para meselesini unutuvermişti. Ama sinirleri o kadar da altüst olmamıştı, defterlerini kapatırken muhasebe işinde nerede kaldığını aklının bir kenarına not etti. Yaver bir maşrapa dolusu soğuk birayla geri döndü ve Şövalye

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kana kana içti. O ana kadar Targonne, Şövalyeyi dinlerken her açıdan soğukkanlı görünebilmek için kendisini sakinleştirmeyi başarmıştı. Fakat içinde fırtınalar kopuyordu. "Bana her şeyi anlat," diye talimat verdi Targonne. Şövalye itaat etti. "Lordum, genç Şövalye Subay Mina, size daha önce de rapor ettiğimiz gibi, Silvanesti'nin etrafına yerleştirilmiş olan büyülü kalkanı yarıp aşmayı başardı—" "Ama kalkanı kaldırmadı," diye sözünü kesti Targonne, konuya açıklık getirilmesini bekleyerek. "Hayır lordum. Aslında o kalkanı, peşindeki ogreleri geri püskürtmek için kullandı, ki onlar tılsımı bozmayı beceremediler. Mina, küçük Şövalye birliğini ve piyon askerlerini, başkent olan Silvanost'a saldıracakmış izlenimi vererek Silvanesti'ye soktu." Targonne alay edercesine burnunu çekti. "Büyük bir elf birliği tarafından karşılandılar ve kolayca mağlup edildiler. Mina savaş sırasında yakalandı ve esir edildi. Elfler onu ertesi sabah idam etmeyi planlıyordu. Ancak, idamından hemen önce Mina, Cyan Kanfelaketi adındaki yeşil ejderhaya saldırdı —ki hiç şüphesiz biliyorsunuzdur lordum, o ejderha bir elf kılığına bürünmüş haldeydi." Targonne bunu bilmiyordu ve nasıl bilebileceğini de anlayamıyordu. Zira elflerin kendi ülkeleri üzerine yükselttiği o lanet büyülü kalkanın ötesini kendisi bile görememişti. Yine de, bu konuda bir yorum yapmadı. Her şeyi biliyormuş gibi görünmekten asla rahatsız olmazdı. "Kadının saldırısı, Cyan'ı kendisinin bir ejderha olduğunu elflere açık etmek zorunda bıraktı. Elflerin ödü patlayıverdi. Cyan içlerinden binlercesini katledecekti. Ama Mina, elf ordusunu galeyana getirdi ve onlara yeşil ejdere saldırmalarını emretti." 12 "Şu konuyu anlamama yardımcı ol," dedi Targonne, sağ şakağının arkasında bir ağrı hissetmeye başlayarak. "Bizim subaylarımızdan biri en büyük düşmanımızın ordusunu bir araya getirdi ve o ordu da bizim yeşil ejderhalarımızın en kudretlilerinden birisini mi öldürdü yani?" "Evet lordum," dedi Şövalye. "Görüyorsunuz ki, lordum, ordularımızı Silvanesti'nin dışında tutan büyülü kalkanı meydana getirenin Cyan Kanfelaketi olduğu anlaşıldı. Ve elfleri öldüren şeyin de kalkan olduğu ortaya çıktı." "Ah," dedi Targonne ve şakağını işaret parmağıyla ovuşturdu. Bunu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da bilmiyordu. Ama bu konu üzerinde biraz düşünseydi o sonuca varabilirdi. Elflerden intikam almak isteyen Malystryx'ten korkan yeşil ejderha Cyan Kanfelaketi, kendisini bir düşmandan koruyan ve diğer düşmanlarını öldürmeye yarayan bir kalkan oluşturmuştu. Dahiyane bir fikirdi. Hataları vardı, ama dahiyaneydi. "Devam et." Şövalye tereddüt etti. "O noktadan sonra olanlar epey karmaşık, lordum. General Dogah, sizin Sanction'a yürüyüşü durdurma ve bunun yerine Silvanesti üzerine sefere çıkma konusunda göndermiş olduğunuz emri aldı." Targonne böyle bir emir vermemişti, ama Dogah'm çıktığı seferi Şövalye'nin zihinsel seyrinden zaten gözlemlemişti ve bunun üzerine bir yorum yapmadı. Bu konuyla daha sonra ilgilenecekti. "General Dogah geldiğinde, kalkan kendisinin içeri girmesine engel oldu. Bir kender ayak işine yollandığını düşünerek küplere bindi. Kalkanın etrafındaki topraklar berbat bir halde lordum, ölü ağaçlar ve hayvan leşleriyle dolu. Hava kötü kokuyor ve nefes alınmayacak kadar pis. Adamlar hüsrana uğramıştı. Bu bölgenin lânetli olduğunu ve bizim de ona çok yakın bulunmaktan ötürü öleceğimizi iddia ediyorlardı ki, doğan güneş ile birlikte kalkan birdenbire paramparça oluverdi. Ben General Dogah ile beraberdim ve bu hadiseyi kendi gözlerimle gördüm." "Anlat," diye emretti Targonne, adama dikkatle bakarak. "Ben de nasıl anlatacağımı düşünüp duruyordum, lordum. Ben çocukken, bir kere buzla kaplı bir gölcüğün üzerinde yürümüştüm. Ayağımın altındaki buzlar çatlamaya başlamıştı. Çatlaklar çıtırtı sesleriyle birlikte buzun üzerine yayılmış ve derken buz kırılmıştı. Ben de karanlık suların içine gömülmüştüm. Bu hadise de aynı ona benziyordu. Kalkanın, güneş ışığında buz gibi parladığını gördüm. Sonra, bir örümcek ağının telleri kadar ince olan milyonlarca, milyonlarca minik çatlağın akıl almaz bir hızla kalkanın üzerine yayıldığını gördüm gibi geldi bana. Sanki binlerce cam kadehin taş zemine düşüşü gibi içleri ürperten, tüyleri diken diken eden bir şangırtı duyuldu ve kalkan parçalandı. "Gördüklerimize inanamıyorduk. İlk başta General Dogah, kurnaz 13 bir elf tuzağından korktuğu için kalkanın sınırının içine girmeye cesaret edemedi. 'Muhtemelen,' dedi, 'yürüyüşe geçeriz ve kalkan ardımızdan tekrar kapanır. Biz de karşımıza çıkan on bin elften oluşan bir ordu ile baş başa kalırız ve kaçacak bir yerimiz olmaz.' Aniden Mina'nm Şövalyelerinden birisi, sanki büyü yoluyla gelmiş gibi aramızda beliriver-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


di. Tek Tann'nın gücünü kullanarak yanımıza geldiğini ve bize kalkanın gerçekten kırılmış olduğunu, elf kralının kendisi tararından çökertildiğini söyledi, yani Silvanoshei tarafından, kendisi Alhana'nm oğludur—" "Evet, evet," dedi Targonne sabırsızlıkla. "O eniğin soy ağacını biliyorum. Dogah bu küstah velede inandı ve onun askerleri smrn geçti." "Evet lordum. General Dogah bana, mavi ejderhamı alıp buraya uçmamı ve şimdi onun başkent Silvanost'a doğru yürüyüşe geçtiğini rapor etmemi emretti." "Peki on bin kişilik elf ordusuna ne oldu?" diye tatsızca sordu Targonne. "Orduya gelince lordum, bize saldırmadılar. Mina'ya bakılırsa, Kral Silvanoshei onlara Mina'nm Silvanesti milletini Tek Tanrı adına kurtarmaya geldiğini söylemiş. Şunu belirtmeliyim ki, lordum, elfler acınacak haldeler. Öncü askerlerimizle kalkanın yakınındaki bir balıkçı elf kasabasına girdiğimizde, elflerin çoğunun kalkanın lânetli büyüsü yüzünden hasta ya da ölmek üzere olduğunu gözlemledik. Sefil yaratıkları öldürmeyi düşündük, ama Mina bunu yasakladı. Ölmekte olan elflere iyileştirme mucizeleri sergiledi ve onları hayata döndürdü. Biz ayrılırken, elfler Tek Tanrıya övgü ve kutsayış sarkılan söylüyor, Mina'nm adına bu tanrıya tapacaklarına yemin ediyorlardı. "Yine de elflerin hepsi ona güveniyor değil. Mina bizi, kendilerini kirathlar diye adlandıran bir grup tarafından saldırıya uğrayabileceğimiz konusunda uyardı. Ama dediğine göre, bunların sayısı pek azmış ve onlar da örgütlü bir halde değilmiş. Alhana Yılzıdmeltemi'nin sınırda birlikleri mevcut, ama Mina onlardan korkmuyor. Görünüşe bakılırsa hiçbir şeyden korkmuyor," diye ekledi Şövalye, sesinde gizleyemediği bir takdirle. 'Tek Tannymış! Hah!' diye düşündü Targonne, habercinin söylediğinden çok daha fazlasını onun zihninden okuyarak. 'Büyü. Bu Mina bir cadı. Herkesi büyülemiş —elfleri, Dogah'ı ve benim Şövalyelerimi de. Onlar da bu zıpçıktı velede en az elfler kadar kapılıp gitmişler. Peki neyin peşinde?' Sorunun cevabı Targonne için gayet netti. 'Elbette ki, benim mevkiimin peşinde. Subaylarımın sadakatini yıkıyor ve askerlerimin takdirini kazanıyor. Bana karşı entrika çeviriyor. Öyle küçük bir kız için oldukça tehlikeli bir oyun.' 14 Bitkin haberciyi unutup düşüncelere daldı. Odanın dışından çizmeli ayakların takırtısı ve Gecenin Lordu'nu görmeyi isteyen bir adamın yüksek sesi duyulda "Lordum!" Yaveri aceleyle odaya dalıp Targonne'un karanlık

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


düşüncelerini böldü. "Başka bir haberci daha geldi." Odaya ikinci bir ulak girdi ve ilkine şüpheyle baktı. "Evet, senin haberlerin neymiş bakalım?" diye sordu Targonne. "Büyük yeşil ejderha Yücelord Beryl'in hizmetindeki ajanım��z olan Kızıl Feur ile irtibat kurdum. Kızıl, kendisinin ve ejderan askerler taşıyan bir ejderha ordusunun Işık Kalesi'ne bir saldın düzenleme emri aldıklannı rapor etti." "Kaleye mi?" Targonne yumruğunu masaya indirdi ve tertiple üst üste dizilmiş bir çelik para kulesinin devrilmesine sebep oldu. "O yeşil ejder kancığı çıldırdı mı? Ne yaptığını sanıyor, kaleye saldırmak da neymiş?" "Kızılın dediğine göre, Beryl size ve kuzeni Malystryx'e bunun kişisel bir savaş olduğunu ve Malys'in olaya kanşmasma gerek olmadığını söylemek için bir haberci yollamış. Beryl, topraklanna giren ve değerli büyülü bir nesneyi çalan bir büyücüyü anyor. O büyücünün güvenlik için kaleye sığındığını öğrendi ve onu yakalamak için yola çıktı. Onu ve büyülü nesneyi ele geçirir geçirmez geri çekilecek." "Büyü!" Targonne küfrü bastı. "Beryl aklını büyüyle bozmuş. Başka hiçbir şey düşündüğü yok. Sadece o haddinden iri kertenkeleyi memnun etmek için, bütün vakitlerini onun bulmak istediği bir büyülü Kule'yi aramakla geçiren gri cübbeli büyücülerim var! Kaleye saldınyormuş! Ejderhalann antlaşmasına ne oldu? 'Kuzen Malystryx' bunu kesinlikle Beryl'den gelen bir tehdit olarak görecektir. Bu bir toplu savaş manasına gelebilir ve bu da bütün ekonomiyi çökertir." Targonne ayağa kalktı. Bunu kesinlikle kendisinden duyması gereken Malys'e haberleri iletmeye hazır olsunlar diye, yakınlarda birkaç ulağın beklemesini emredecekti ki, koridordan yine bağınş çağırışlar yükseldi. "Gecenin Lordu'na acil mesaj." Targonne'un birazcık bitkin görünen yaveri odaya girdi. "Şimdi ne var?" diye hırladı Targonne. "Oualinost'taki Mareşal Medan'dan haber getiren bir haberci. Beryl'in birlikleri sının aşıp Qualinesti'ye girmiş ve yollarına devam ederlerken yağma edip çapulculuk yapıyorlarmış. Medan acilen emirlerinizi istedi. Beryl'in Qualinesti'yi yok etmeye, ormanlan yakmaya, şehirleri yerle bir etmeye ve elflerin kökünü kazımaya niyetli olduğuna inanıyor." "Ölü elfler bana vergi veremez!" diye belirtti Targonne, Beryl'e bütün kalbi ve ruhuyla lanetler yağdırarak. Çalışma masasının arkasında volta 15 atmaya başladı. "Yanıp kül olmuş bir ormandan kereste elde edemem.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Beryl Qualinesti'ye ve kaleye saldırıyor. Bana ve Malys'e yalan söylüyor. Beryl antlaşmayı bozmaya niyetli. Malys'e ve Şövalyeliğe karşı savaş açmayı planlıyor. Onu durdurmanın bir yolunu bulmalıyım. Beni yalnız bırakın! Hepiniz," diye otoriter bir şekilde emretti. "Yapılacak işle-rim var." İlk haberci, eğilip reverans yaptıktan sonra bir şeyler yemek ve geri dönüş uçuşundan evvel elinden geldiğince dinlenmek için ayrıldı. İkincisi, emir bekleyerek odada kaldı. Yaver, diğer habercileri uyandırmaları ve onları taşıyacak olan mavi ejderhaları hazır etmeleri için hizmetkârlar yollamak üzere ayrıldı. Yaver ile haberciler gittikten sonra, Targonne oda içinde volta atmaya devam etti. Hiddetlenmiş, küplere binmiş ve sinirleri altüst olmuştu. Sadece birkaç dakika önce, dünyanın olması gerektiği gibi olduğu, her şeyin kendi kontrolü altoda bulunduğu bilgisinin hoşnutluğuyla hesap defterleri üzerinde çalışıyordu. Doğru, yücelord ejderhalar kendilerinin görev başında olduklarını sanıyorlardı, ama Targonne işin aslını biliyordu. Haddinden fazla büyük, devasa olan o ejderhalar, kendi inlerinde uyuklamaktan memnun olduklarından —daha doğrusu eskiden öyleydi— Neraka'nm Kara Şövalyelerine kendi adlarına hükümdar olma fırsatı sunuyorlardı. Kara Şövalyeler, kıtadaki en zengin iki şehir olan Palanthas ile Oualinostü kontrol ediyorlardı. Kısa süre içinde Sanction kuşatmasını sonlandıracak ve o liman şehrini ele geçireceklerdi; böylece Yeni Deniz'e ulaşmış olacaklardı. Liman'ı ele geçirmişlerdi ve hatta şu sıralar Targonne, bereketli kesişim noktası kasabası olan Solace'a saldırı planlan hazırlamaktaydı. Ama şimdi, bütün planlarının tıpkı çelik paralar gibi devrilip bir yığın halini alışını izliyordu. Masasının başına geri dönen Targonne, birkaç yazışma kağıdı çıkarttı. Kalemini mürekkep hokkasına daldırdı ve derin düşünceyle geçen birkaç saniyenin ardından yazmaya başladı. General Dogah, Silvanesti Elfleri'ne karşı kazandığınız zafer için sizi tebrik ederim. Bu halk yıllardır bize karşı çıkmaktaydı. Bu yüzden, sizi onlara güvenmemeniz konusunda uyarmalıyım. Eğer elfler tek vücut halinde birleşip bize karşı ayaklanmaya karar verirse, onları zaptedecek insan gücüne sahip olmadığımızı size söyleme gereğini bile duymuyorum. Onların hasta ve zayıflamış olduğunu, nüfuslarının kırıldığını biliyorum. Ama onlar çok düzenbazdır. Özellikle de şu kralları—Silvanoshei. O, pek kurnaz,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hain bir ananın ve kanun kaçağı bir babanın oğludur Hiç şüphesiz onlarla birlik içinde. Sizden, elflerin iktidarı yıkıcı entrikaları hakkında herhangi bir bilgi verebileceğine inandığınız bütün elfleri sorgulamak üzere bana getir16 menizi istiyorum. Bu konuda dikkatli olun, Dogah. Elflerin şüphelerini uyandırmak istemiyorum. Gecenin Lordu, Targonne Mektubu baştan okudu, kurumasını hızlandırmak için ıslak mürekkep üzerine kum serpiştirdi ve kağıdı bir kenara koydu. Biraz düşündükten sonra, sıradaki mektubu yazmaya başladı. Yücelord Ejderha Malystryx'e, En Yüce Majesteleri, vs., vs. Uzun süredir bize karşı direnmekte olan Silvanesti elf halkının, Nerakalı Kara Şövalyeler tarafından tam anlamıyla mağlup edildiğini siz Şanlı Majesteleri'ne bildirmekten büyük bir zevk duyarım. Zengin ülkelerden gelen vergiler kısa süre sonra sizin kasalarınıza akıyor olacak. Neraka Şövalyeleri, her zaman olduğu gibi, sizi böyle sıkıcı bir işten kurtarmak için mali meselelerle ilgilenecek Savaş sırasında, yeşil ejderha Cyan Kanfelaketi'nin Silvanesti'de saklanmakta olduğu ortaya çıktı. Sizin gazabınızdan korktuğu için elflerle birlik olmuş. Aslında bizi o ülkenin dışında uzun bir süre tutan büyülü kalkanı oluşturan da kendisiydi. Savaşta öldürüldü. Eğer mümkünse, başının bulunmasını ve Zât-ı Şahanenizin huzuruna gönderilmesini sağlayacağım. Kuzeniniz Beryllinthranox'un, IşıkKalesi'ne saldırarak ve ordularıyla Çhıalinesti'ye girerek ejderhaların antlaşmasını bozduğu konusunda bazı çılgın söylentiler duyabilirsiniz. Zât-ı Şahaneyi temin ederim ki, durum böyle değildir. Beryllinthranox benim emirlerime göre hareket etmektedir. Işık Kalesi Mistiklerinin, bizim kendi Mistiklerimizin büyüsünü bozdukları yönünde elimizde deliller var. Ben bu Mistikleri bir tehdit olarak addediyordum ve Beryllinthranox bir lütufta bulunarak onları benim için yok etmeyi önerdi. Çhıalinesti'ye gelince, Beryllinthranox'un orduları Mareşal Medan'ın birlikleriyle birleşebilmek üzere yürüyüşe geçtiler. Mareşale verilen emirler ise, askerlerimizi usandıran ve vergi akışını bozan Dişi Aslan adındaki bir eljin liderliğinde toplanmış olan isyankârları yok etmektir. Gördüğünüz gibi, her şey kontrolüm altındadır Canınızı sıkmanız

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


için hiçbir sebep yoktur. Gecenin Lordu, Morham Targonne Mektubun üzerine kum serpiştirdi ve derhal sıradaki mektubu yazmaya girişti; ki bu seferkinde bir nebze gerçeklik payı olduğu için bunu yazmak ona daha kolay geliyordu. 17 Mavi Ejderha Khellendros'a, En Yüce, vs., vs. Büyük yeşil ejderha Beryllinthranox'un Işık Kalesi'ne karşı bir saldırı başlattığını hiç şüphesiz işitmişsinizdir. Kendi sahanıza çok yakın olan o topraklara yapılan akını yanlış anlamanızdan korktuğum için, Lord Hazretleri'ni aceleyle temin ederim la Beryllinthranox bu konuda benim emirlerime göre hareket etmektedir. Işık Kalesi Mistikleri'nin, bizim Mistiklerin büyülerinin bozulmasına yol açtığı anlaşılmıştır. Bunu size arz edecektim Muhteşem Khellendros, fakat sizin, Solanthus şehrinde toplanmakta olan lânetli Solamniya Şövalyelerini yakından izlemekte olduğunuzu tahmin ediyorum. Sizi bu kritik zamanda isinizden alıkoymak istemediğimden dolayı, Beryllinthranox'un bu sorunla ilgilenmesini talep ettim. Gecenin Lordu, Morham Targonne Not: Solamniya Şövalyeleri'nin Solanthus'ta toplanmakta olduğundan haberdarsınız, değil mi, Yüce Zât? En son yazacağı mektup çok daha kolaydı ve bu konuda pek fazla düşünmesi gerekmiyordu. Mareşal Medan, Başkent Oualinost'u, büsbütün ve zarar görmemiş bir halde Zât-ı Şahane Beryllinthranox'a teslim etmekle hükümlüsünüz. Kral Gilthas ve Ana Kraliçe Laurana da dahil olmak üzere elf kraliyet ailesinin tümünü tutuklayacaksınız. Onlar Beryllinthranox'a canlı olarak teslim edilecek, o da onlara dilediğini yapacak. Bunun karşılığında ordularının ormanları, tarlaları, binaları, vs. düşüncesizce yok etmeyi derhal kesmesini Beryllinthranox'a açık şekilde belirteceksiniz. Onun bu şahane haliyle paraya pula ihtiyacı olmadığı halde, biz bahtsız ölümlü solucanların ihtiyacı olduğu konusunda Beryllinthranox'u ikna edeceksiniz. Size belirttiğim şu öneriyi yapmaya yetkiniz vardır: Onun ordusundaki her insan askere, elf topraklarının bir kısmı, üzerlerinde bulunan binalar ve yapılar da dahil olmak üzere hediye edilecek. Onun ordusundaki bütün yüksek rütbeli insan subaylara Oualinost'ta güzel evler verilecek. Bu, yağma ve yıkım olayını frenleyecektir. işler normale döndükten sonra, insan göçmenlerin elf

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


topraklarının geri kalan kısmına yerleşmesi konusuyla ilgileneceğim. Gecenin Lordu, Morham Targonne Not 1: Bu toprak verme teklifine goblinler, hobgoblinler, minatorlar 18 ya da ejderanlar dahil değildir. Onlara, daha sonraki bir tarihte eşdeğer miktarda çelik para ödeneceği konusunda söz veriniz. Bu yaratıkların ordunun başını çekmesini ve en ağır kayıpları onların vermesini sağlayacağınız konusunda size güveniyorum. Not 2: Qualinesti'deki elf yurttaşlara gelince, onların kendi topraklarını ve mallarını vermeyi reddetmesi muhtemeldir. Bunu yapanlar, Neraka Şövalyeleri'nin doğrudan emirlerine karşı gelmiş, kanuna aykırı davranmış ve bu sebeple ölüm hükmü giymiş olacaklar. Askerlerinin bu hükmün idamını hemen olay mahalinde yerine getirmesi emrolunur. Mürekkep kuruyunca, Targonne bütün mektuplara kendi mührünü bastı ve yaverini çağırarak mektupları yola çıkarttırdı. Şafak attığında, dört tane mavi ejderha binicisi uçuşa geçti. Bu halledildikten sonra, Targonne gidip uyumayı düşündü. Fakat yine de, tertipli grafikler ve sütunlarla dolu huzurlu rüyalarına girecek olan o muhasebe hatasını düzeltmeden adamakıllı dinlenemeyeceğini biliyordu İnatçı bir şekilde işinin başına oturdu ve daha önce yoğunlaşmış olduğu bir işi yarım bırakıp da sonra devam eden kişilerde sık sık görüldüğü gibi, hatayı neredeyse derhal tespit etti. En sonunda yirmi yedi çelik, on dört gümüş ve beş bakır paranın hesap açığı bulunmuştu. Targonne bu düzeltmeyi net bir kalem hareketiyle yaptı. Tatmin olarak defteri kapattı, çalışma masasını topladı ve kısa bir uyku çekmek için çalışma odasını terk etti. Dünyanın yine yerli yerinde olduğundan emindi. 19 2 IŞIK KALESİ'NE SALDIRI Beryl ile ejderha yamağı, Işık Kalesi'nin üzerinde uçuyorlardı. Yaydıkları ejderha korkusu, cesareti umutsuzluk ve dehşetle boğan bir gelgit dalgası gibi kale sakinlerinin üzerine çarpıyordu. Gökte dört iri kırmızı ejderha uçuyordu. Kanatlarının yarattığı kara gölgeler, en zifiri geceden daha karanlıktı ve gölgenin dokunduğu her kişi, sanki kalbi solmuş, kanı donmuş gibi hissediyordu. Beryllinthranox, Kaos Savaşı'ndan kısa bir süre sonra Krynn' üzerinde ortaya çıkan devasa bir yeşil ejderhaydı ve kimse onun nereden geldiğini bilmiyordu. Geldikten sonra o ve onun türünden diğer ejderhalar —en kayda değer olanı kuzeni Malystryx— Kıynn'de yaşayan metalik ya da krom rengi tüm ejderhalara saldırmış, kendi türlerine karşı savaş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


açmışlardı. Vücudu öldürdüğü ejderhalarla beslenmekten büyüyüp şişmiş olan Beryl, yüksek göklerde, kendi yamağı ve aynı zamanda halkı olan kırmızıların çok yükseğinde daireler çiziyor, gözlemliyor ve izliyordu. Gördüğü şeyden hoşnut, savaşın gidişatından memnundu. Kale ona karşı savunmasızdı. Eğer o büyük gümüş ejderha Ayna burada olsaydı, belki kendisine meydan okuyabilirdi, ama o gitmiş, gizemli bir 20 şekilde ortadan kaybolmuştu. Sancrist Adası'nda bir kaleleri olan Solamniya Şövalyeleri de kahramanca bir savunma sergilerdi, ama sayılan pek azdı ve Beryl ile onun takipçilerinin yoğun bir saldmsmdan sağ kurtulmayı ümit dahi edemezlerdi. Büyük yeşil ejderha, asla onların ok menziline inmek zorunda kalmazdı. Sadece onların üzerine nefes vermesi yeterliydi. Beryl'den gelen tek bir zehirli nefes, kaleyi savunan herkesi yok ederdi. Solamniya Şövalyeleri öylece yatıp ölmeyecekti tabii. Hizmetkârlarına hareketli bir savaş yaşatmaları konusunda onlara güvenebilirdi. Okçular mazgallı siperlerde sıralanmışlardı. Ejderha korkusu birçok adamı saf dışı etmiş, onları zayıflatıp korkudan titrer hale sokmuş olsa da, kumandanları adamların cesaretlerini korumaları için çaba sarf ediyorlardı. Şövalyeler, adanın köyleri ve kasabaları arasında hızla at sürüyor, civar sakinlerinin paniğim bastırmaya ve onların iç kesimlere, böyle bir saldırıya karşı içlerine erzak depolanıp tedârik sağlanmış olan mağaralara kaçmalarına yardım etmeye çalışıyorlardı. Kalenin içindeki Kale Muhafızları, hep bir ejderha saldırısına karşı mistik güçlerini kullanmayı tasarlamışlardı. Bu güçler, geçen son bir yıl içinde gizemli bir şekilde solup gitmişti ve böylece Mistikler, güzelim kristal binalarından kaçıp onları ejderhaların yıkımına terk etmek zorunda kalmışlardı. İlk tahliye edilecek ol anlar yetimlerdi. Çocuklar korkmuşlardı ve Altınay'a yakalıyorlardı, zira kendisi çocuklar tarafından çok sevilirdi. Ama onların yardımına koşmuyordu. Öğrenciler ve hocalar en küçük çocukları kollan arasına alıp onları sakinleştiriyor, bir yandan da onlan güvenli mağaralara kaçırmak için acele ediyorlardı. Onlara Altmay'm kendileri için kesinlikle geleceğini, ama şu anda çok meşgul olduğunu ve onlann cesur davranıp hanımın kendileriyle gurur duymasını sağlamalan gerektiğini söylüyorlardı. Mistikler, bu sözleri söylerken birbirilerine

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hüzün ve yılgınlık içinde bakıyorlardı. Altınay, şafakla birlikte kaleden kaçmıştı. Çıldırmış ve aklını yitirmiş biri gibi kaçıp gitmişti. Mistiklerin hiçbiri onun nereye gittiğini bilmiyordu. Schallsea Adası sakinleri evlerini terk edip iç kesimlere doğru akıyorlardı. Ejderha korkusuyla takati kesilmiş olanlar, bu korkuyu aşmayı başarabilen kimseler tarafından destekleniyor ve yönlendiriliyordu. Adanın merkezindeki tepelerin arasında geniş mağaralar vardı. İnsanlar, o mağaralann içinde ejderhalann yıkımına karşı güvende olacaklanna yürekten inanmışlardı. Ama şimdi, saldın kapıya dayanmışken, içlerinden birçoğu bu planlann ne kadar da ahmakça olduğunu anlamaya başlıyordu. Kırmızı ejderhalann alevleri ormanları ve binalan yok edecekti. Alevler yüzeyi yakıp yıkarken, devasa yeşilin zararlı nefesi havayı ve sulan zehirleyecekti. Hiçbir Şey sağ çıkamayacak, Schallsea bir cesetler adası olacaktı. 21 İnsanlar saldırının başlamasını, alevlerin kalenin kristal kubbelerini ve duvarlarını eritmesini, zehir bulutunun onları boğup öldürmesini dehşet içinde bekliyorlardı. Ama ejderhalar saldırmıyordu. Kırmızılar gökte daireler çiziyor, yerdeki paniği neşe dolu bir hazla izliyor ama öldürmek için hiçbir harekette bulunmuyorlardı. Bazı ahmaklar, bunun bir gövde gösterisinden başka hiçbir şey olmadığını ve ejderhaların herkesi korkuttuktan sonra gideceklerini umuyordu. Akıllı olanlar ise işin aslını biliyordu. Kristal kubbeli Işık Kalesi'nin ana binası olan Lyceum'daki odasında duran Palin Majere —esasında bir kristal duvar olan— geniş pencereden ejderhaların gelişini izliyordu. Bir yandan ejderhaları izliyor, diğer yandan kendisini ve Tasslehoffu Solace'm güvenli topraklarına ışınlayacak olan büyülü nesnenin tank parçalanın birleştirmek için çılgınlar gibi uğraşıyordu. "Bir de şu açıdan bak," dedi Tas, insanı delirten kender neşesiyle, "en azından ejderha büyülü nesneye pençelerim atamayacak." "Hayır," dedi Palin kısaca, "pençelerini bize atacak." "Belki de atmaz," diye tartıştı Tas, büyülü cihazın yatağın altına kaçmış olan bir parçasını bulup çıkartırken. "Zamanda Yolculuk Aleti kırıldığına ve büyüsü yok olduğuna göre—" Duraksadı ve doğrulup oturdu. "Tahminimce onun büyüsü gerçekten yok oldu, öyle değil mi Palin?" Palin cevap vermedi. Kenderin sesini bile duyuyor sayılmazdı. Bu işin içinden çıkmanın hiçbir yolunu göremiyordu. Korku onu sarsıyor,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


umutsuzluk onu zayıf ve bitkin düşürene kadar kemiriyordu. Hayatta kalmak için savaşamayacak kadar bitkindi. Hem bunu neden umursamalıydı ki? Büyüyü çalan, bilinmedik bir sebepten dolayı onu emenler ölülerdi. Tenine değen o soğuk dudakları, büyü için haykıran, sızlanan ve yalvaran o sesleri hatırladığında içi ürperdi. Büyüyü almışlardı... ve şimdi Zamanda Yolculuk Aleti, halının üzerinde duran te-kerleklerden, çarklardan, çubuklardan ve parlak mücevherlerden oluşan bir yığındı. "Dediğim gibi, büyü yok olduğuna göre"—Tas hâlâ çocukça zırvalıyordu—"Beryl bizi bulamayacak, çünkü kendisini bize yönlendirecek olan büyüsü olmayacak." Palin kafasını kaldırıp kendere baktı. "Ne dedin sen?" "Bir sürü şey söyledim. Ejderhanın, büyü yok olduğu için cihazı ve hatta belki bizi de ele geçiremeyeceğini—" "Haklı olabilirsin," dedi Palin. "Öyle mi?" Tas son derece şaşırmıştı.. "Ver onu bakayım," diye talimat verdi Palin, eliyle işaret ederek. Kenderin keselerinden birisini hızla çekip alan Palin, içindekileri dışarı boca etti ve büyülü aygıtın parçacıklarını bir araya toplayıp kesenin 22 içine tıkıştırdı. "Muhafızlar insanları tahliye edip tepelere götürecekler. Kalabalığın içinde kendimizi kaybettireceğiz. Hayır, ona dokunma!" diye emretti keskince, kenderin mücevherli dış levhaya uzanan minik elini tokatlayarak. "Bütün parçaları bir arada tutmalıyım." "Sadece bir yadigâr olsun istemiştim," diye açıkladı Tas, kızaran parmağını emerek. "Caramon'u hatırlatacak bir şeyler. Özellikle de, o cihazı zaman içinde geri dönmek üzere kullanmayacağım için." Palin homurdandı. Elleri titriyordu ve çarpık parmaklarıyla bazı küçük parçacıkları tutmakta zorlanıyordu. "Zaten o eski püskü şeyi neden istediğini anlamıyorum," diye sorguladı Tas. "Onu tamir edebileceğinden şüpheliyim. Onu kimsenin tamir edebileceğini sanmıyorum. Fena halde kırılmış görünüyor." Palin kendere hiddetli bir bakış attı. "Onu geçmişe geri dönmek için kullanmaya karar verdiğini söylemiştin." "O, o zamandı," dedi Tas. "İşler burada tam olarak ilginçleşmeden önce yani. Altınay gnom'un denizaltısıyla yolculuğa çıkmadan ve şimdi de ejderhalar tarafından saldırıya uğramadan önce. Ölü kişilerden bahsetmeye gerek bile yok," diye ekledi, aklına sonradan gelen bir düşünceyle.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Palin bu hatırlatmadan pek hoşlanmadı. "En azından bir işe yara. Koridora çık da neler dönüyor öğren bakalım." Tas kendisine söyleneni yapıp kapıya doğru yöneldiği halde, omzunun üzerinden geriye bakıp konuşmaya devam etti. "Sana ölü kimseleri gördüğümü söylemiştim. Tam o büyülü cihaz parçalanmadan önce. Söylememiş miydim? Hepsi de asalaklar gibi etrafını sarmıştı." "Şimdi de onlardan bilini görüyor musun?" diye sordu Palin. Tas etrafına bakındı. "Hayır, bir tane bile yok. Ama ne de olsa," diye yardımsever bir tavırla belirtti, "büyü yok oldu, değil mi?" "Evet." Palin, kmk parçaların bulunduğu kesenin ağzındaki ipliği sıkıca gerdi. "Büyü yok oldu" Tas tam kapının kulbuna doğru elini uzatmıştı ki, kapı gök gürültüsüne benzer bir sesle, neredeyse ikiye yarılacak gibi çalındı. "Usta Majere!" diye seslendi birisi. "İçeride misiniz?" "Buradayız!" diye haykırdı TasslehofT. "Kale Beryl ve bir kırmızı ejderha güruhu tarafından saldırıya uğradı," dedi dışarıdaki ses. "Usta, acele etmelisiniz!" Palin saldırı altında olduklarını gayet iyi biliyordu. Her an ölmeyi bekliyordu zaten. Koşup kaçmaktan başka hiçbir şey istemediği halde dizlerinin üzerinde iki büklüm duruyor, Zamanda Yolculuk Aletinin tek bir mücevherini ya da küçük bir mekanizmasını gözden kaçırıp kaçırmadığm23 dan emin olmak için bitap düşmüş ellerini halı üzerinde gezdiriyordu. Hiçbir şey bulamayan Palin doğrulup kalktı. O sırada, Schallsea'deki Solamniya Şövalyeleri'nin lideri olan Leydi Camilla hızla odaya girdi. Kadın, kıdemli birinin soğukkanlılığına sahip, deneyimli biriydi. Düşünürken hislerini belli etmezdi. Onun işi ejderhalarla savaşmak değildi. O sorumluluğu üstlenmeleri için karargâhtaki askerlerine güvenebilirdi. Onun kaledeki işi, mümkün olabildiğince fazla insanı güvenli bir yere sağ salim tahliye etmekti. Solamniyahlarm çoğu gibi Leydi Camilla da büyü kullanıcılarından oldukça fazla şüphe duyardı ve kadın, sanki onun ejderhalarla birlik olduğundan şüphelenmeden edemiyormuş gibi Palin'e sertçe bakıyordu. "Usta Majere, birisi sizin hâlâ burada olabileceğinizi söyledi. Dışarıda neler döndüğünü biliyor musunuz?" Palin pencereden dışarı bakıp ejderhaların gökte daireler çizdiğini ve kanat gölgelerinin denizin yağlı ve dümdüz yüzeyi üzerinde süzüldüğünü gördü. "Bunu gözden kaçırmış olamam herhalde," diye soğukça yanıtladı. O da aynı şekilde Leydi Camilla'dan pek hoşlanmazdı. "Ne yapıyordunuz?" diye hiddetle sordu Leydi Camilla. "Yardımınıza ihtiyacımız var! Sizi bu canavarlara karşı savaşmak için büyünüzü kullanırken görmeyi umuyordum, ama muhafızlardan birisi bana sizin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hâlâ odanızda olduğunuzu söyledi. Buna inanamamıştım, yine de siz burada oturmuş bu... bu cicili bicili şeyle oynuyorsunuz!" Palin, eğer ejderhaların saldırmaktaki ilk amacının bu "cicili bicili" şeyi çalmaya çalışmak olduğunu bilseydi Leydi Camilla ne derdi merak ediyordu. "Biz de ayrılmak üzereydik," dedi Palin, elini uzatıp heyecanlanmış olan kenderi omzundan kavrayarak. "Haydi gel Tas." "O gerçeği söylüyor, Leydi Camilla," dedi Tasslehoff, Şövalye'nin . şüphelendiğini fark ederek. "Biz gerçekten de ayrılmak üzereydik. Solace' a gidecektik, ama kaçmak için kullanacağımız büyülü cihaz kırıldı-—" "Bu kadar yeter Tas." Palin kenderi kapının dışına doğru itiştirdi. "Kaçmakmış!" diye tekrarladı Leydi Camilla, sesi hiddetle titreyerek. "Kaçmayı ve geride kalanlarımızı ölüme terk etmeyi mi planlıyordunuz? Böyle bir korkaklığa inanamam. Bu korkak, bir büyücü olsa bile." Palin, Tasslehoff un omzunu sıkıca tutmaya devam etti ve onu koridorda sertçe merdivenlere doğru ittirdi. "Kender haklı, Leydi Camilla," dedi alaycı bir tonlamayla. "Biz gerçekten kaçmayı planlıyorduk. Şu durumda mantıklı olan her kimsenin yapacağı bir şeydir bu, bu kişi bir büyücü ya da bir Şövalye olsa bile. 24 Görüldüğü üzere kaçamıyoruz. Burada geri kalanınızla beraber tıkılıp kaldık. Geri kalanınızla birlikte tepelere doğru yola çıkacağız. Ya da ölümümüze doğru, artık ejderhalar hangisini uygun görürse. Haydi yürü Tas! Gevezelik etmenin sırası değil şimdi!" "Ama büyünüz—" diye üsteledi Leydi Camilla. Palin hızla ona doğru döndü. "Büyüm falan yok!" dedi öfkeyle. "Bu canavarlarla savaşmak için şu kenderden fazla gücüm yok! Belki de daha az gücüm var, zira onun vücudu sağlam, benimki ise zayıf." Adam kadına dik dik baktı. Kadın da adama soluk ve buz gibi bir yüzle sertçe karşılık verdi. Lyceum'un çeşitli katlarına inip çıkan merdivenlere, bir zamanlar insanlarla dolup taşan ama şimdi bomboş kalmış olan merdivenlere gelmişlerdi. Lyceum sakinleri, tepelere sığınma ümidiyle ejderhalardan kaçan kalabalığa katılmışlardı. Palin onların adanın iç kesimlerine dalgalar halinde aktıklarını görebiliyordu. Eğer ejderhalar şimdi saldırır ve kırmızılar alev nefeslerini bu korkmuş yığınların üzerine püskürtürse, ortaya çıkan katliam bir kâbusa dönerdi. Fakat ejderhalar hâlâ üzerlerinde daireler çiziyor, izliyor ve bekliyordu. Onların neden beklediklerini gayet iyi biliyordu. Beryl, cihazın büyüsünü hissetmeye çalışıyordu. Ondan kaçan bu sefil yaratıklardan hangisinin o kıymetli cihazı taşıdığım saptamak istiyordu. Yamağına öldürme emri vermemesinin sebebi de buydu. Henüz olmazdı. Eğer bunu Şövalye'ye söylerse sonu gelmiş olurdu. Zira kadın büyük ihtimâlle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Palin'i ejderhaya teslim ederdi. "Tahminimce sizin başka bir yerde işleriniz vardır, Leydi Camilla," dedi Palin, kadına sntını dönerek. "Bizim için endişelenmeyin." "Güven bana," diye sertçe yanıtladı, "hiç endişelenmeyeceğim!" Palin'i ittirip yanından geçen kadın, kılıcı belinde şmgırdayarak, zırhı ise tangır tungur ederek koşar adım merdivenleri indi. "Acele et," diye Tas'a emretti Palin. "Kalabalığın içinde kendimizi kaybettireceğiz." Palin, cübbesinin etekliklerini yukan çekiştirerek merdivenleri hızla inmeye başladı. Tasslehoff ise, sadece bir kenderin yapabileceği şekilde bu heyecan dolu hadisenin tadını çıkartarak onu takip etti. İkisi binayı en son terk ettiler. Tam Palin biraz nefeslenmek ve hangi yönün en iyisi olduğuna karar vermek için giriş kapısının önünde duraksamıştı ki, kırmızı ejderhalardan birisi dalışa geçti. İnsanlar çığlıklar atarak kendilerini yerlere fırlattılar. Palin, Lyceum'un kristal duvarına sırtını yasladı ve Tas'ı da yanma çekiştirdi. Ejderha, kanatlarıyla rüzgâr çıkararak uçup geçti ve birçok kişiyi dehşet içinde etrafa kaçıştırmaktan başka bir şey yapmadı. Ejderhanın kendisini görmüş olabileceğini düşünen Palin, onun baş25 ka bir geçiş daha yapmayı planlıyor olmasından korkarak kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Gördüğü şey onu şaşırtıp hayrete düşürdü. Gökyüzünü, devasa kuşlara benzeyen iri suretler doldurmuştu. İlk başta Palin onlann kuşlar olduğunu düşündü, derken güneş ışığıyla parlayan metaller gördü. "Cehennem adına bunlar da ne böyle?" diye merak etti. Tasslehoff yüzünü göğe çevirdi ve güneşe karşı gözlerini kıstı. Bir başka kırmızı ejderha, kalenin üzerinden dalışa geçti. "Ejderan askerler," dedi Tasslehoff sakince. "Ejderha sırtlarından aşağı atlıyorlar. Bunu yaptıklarını Mızrak Savaşı'nda görmüştüm." Gıptayla iç çekti. "Bazen hakikaten de bir ejderan olarak doğmuş olmayı diliyorum." "Ne dedin sen?" Palin'in nefesi kesildi. "Ejderanlar mı?" "Ah evet," dedi Tas. "Çok eğlenceli gibi görünmüyor mu? Ejderha sırtında uçuyorlar ve oradan aşağı atlıyorlar —bak, işte onları görebilirsin— düşüş hızlarını kesmek için kanatlarını nasıl çırptıklarına baksana. Bu muhteşem olmaz mıydı Palin? Tıpkı onlar gibi havada süzülebilmek—" "Beryl'in etrafı yakıp yıkmaları için ejderhalara izin vermemesinin sebebi işte bu!" diye açıkladı Palin, yılgınlık veren bir idrakle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


birlikte. "Büyülü cihazı...yani bizi bulmak için ejderanlan kullanmayı planlıyor!" Zeki, güçlü, savaşmak için doğmuş ve dövüşmek için yaratılmış olan ejderanlar, ejderha yücelordlannm en korkunç askerleriydi. Mızrak Savaşı sırasında metalik ejderhaların yumurtaları kullanılarak şeytani büyülerle yaratılan ejderanlar, insanlar gibi iki ayak üstünde yürüyen ve iri kertenkelelere benzeyen yaratıklardı. Ejderanlann kanatlan vardı, ama bu kanatlar kısaydı ve uzun süreli bir uçuşta yaratıkların iri, kaslı vücutlannı taşıyamazdı. Bu kanatlar, tıpkı şimdi yaptıklan gibi, yaratıkların gökten aşağı süzülmesini ve onlann zemine sağ salim, nazikçe iniş yapmalarını sağlamaya yanyordu. Ejderanlar yere indikleri anda, subaylanndan kendilerine gelen emirler doğrultusunda saflar oluşturmaya başladılar. Ejderan askerlerden oluşan saflar etrafa yayıldı ve ellerine geçen herkesi yakaladılar. Bir ejderan gnıbu Kale Muhafrzlan'nm etrafını sardı ve onlara teslim olmalannı emretti. Sayıca az olan muhafızlar, silahlanın yere bıraktılar. Ejderanlar onlan yere diz çöktürttüler ve üzerlerine büyülerini saldılar. Bu büyüler, onlan ya örümcek ağlanyla sarmaladı ya da uykuya dalmalannı sağladı. Palin, Ansalon'daki diğer bütün büyücüler su kaynatacak kadar sihir bile bulamazken, ejderanlann görünüş itibarıyla hiçbir zorluk çekmeden büyü yapabildiklerini zihninin bir kenanna not etti. Bu gerçeğin 26 kötüye alamet olduğunu düşündü ve bu konuda biraz daha düşünmeyi dilerdi, fakat bu pek muhtemel görünmüyordu. Ejderanlar esirleri öldürmüyorlardı. Henüz değil. Esirler sorguya çekilene kadar öldürülmeyecekti. Yere düştükleri yerde bırakılıyor ve büyülü örümcek ağlarıyla sıkı sıkıya sarmalanıyorlardı. Ejderan askerler işlerine devam ettiler, bu sırada diğer ejderanlar, ağa dolanmış esirleri boşaltılmış olan Lyceum'un içine taşımaya başladılar. Yine bir kızıl ejderha havayı devasa kanatlarıyla yararak dalışa geçti. Ejderan askerler ejderha sırtından aşağı atladılar. Palin, onların amaçlarını şimdi bariz bir şekilde görebiliyordu. Ejderanlar Işık Kalesi'ni zaptedecek ve orayı operasyonları için bir karargâh olarak kullanacaklardı. Oraya yerleştikten sonra adaya yayılacak ve sivil halkın etrafını kuşatacaklardı. Muhtemelen o anda, bir başka birlik de Solamniya Şövalyeleri'ne

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


saldırmakta ve onları kalelerinin içinde hapis tutmaktaydı. 'Ellerinde Tas ile benim bir tarifim var mı acaba?' diye kendisine sordu Palin. Yoksa karşılaştıkları her büyücüyü ve her kenderi Beryl'in huzuruna götürme emri mi aldılar? Pek bir şey değişeceğinden değil hani,' diye acı acı fark etti. İki şekilde de, kısa süre içinde yine esir düşecekti. Istırap çekecek ve işkence görecekti. Kendi pisliği içinde çürüsün diye karanlıkta zincire vurulacaktı. 'Kendimi kurtarmaktan âcizim. Onlarla savaşmamın bir yolu yok. Büyümü kullanmaya çalışırsam, ölüler onu ya yok edecek ya da kendileri için alıkoyacaklar, her ne işlerine yarıyorsa artık.' Kristal duvarın gölgeleri içinde duruyordu. Zihni karmakarışıktı, içine yayılan korku sebebiyle midesi öyle bulamyordu ki, bu bulantı yüzünden öleceğini düşündü. Ölmekten korkmuyordu. Ölmek işin kolay kısmıydı. Bir esir olarak yaşamak... işte bunu kaldıramazdı. Bir kez daha olmazdı. "Palin," dedi Tas uyanrcasına. "Sanırım bizi gördüler." Bir ejderan subayı hakikaten de onları görmüştü. Onların olduğu yönü işaret etti ve bazı emirler verdi. Askerleri onların üzerine doğru yürümeye başladı. Palin, Leydi Camilla'nm nerede olduğunu merak etti ve panikle aklına yardım istemek gibi bir fikir geldi. Bu fikirden derhal vazgeçti. Kadın her neredeyse, kendisine yetecek kadar sorunu vardı zaten. "Onlarla savaşacak mıyız?" dedi Tas hevesle. "Özel bıçağım Tavşan Katili yanımda." Keselerini didiklemeye başlayarak dışarı çatal bıçaklar, çizme bağcıkları ve eski bir çorap çıkarttı. "Bu ismi ona Caramon verdi, çünkü dediğine göre o bıçak sadece tehditkâr tavşanları öldürmeye yararmış. Ben hiç tehditkâr bir tavşana rastlamadım, ama ejderanlara karşı gayet işe yarıyor. Sadece onu nereye koyduğumu hatırlamalıyım—" 'Hızla binanın içine geri kaçacağım,' diye düşündü Palin, paniğe kapılarak. 'Saklanacak bir yer bulacağım, herhangi bir yer.' Ejderanlarm, 27 kendisini bir dolabın içinde büzüşmüş bir halde sızlanırken bulduklarını aklında canlandırdı. Ve sonra onu dışarı sürüklediklerini... Palin'in ağzına acı safra tadı yükseldi. Eğer bu sefer kaçarsa, bir sonraki sefer de kaçacak ve diğerlerini kendisi için ölmeye terk ederek sürekli olarak kaçmaya devam edecekti. Artık kaçmayı bırakmıştı. Burada durup karşı koyacaktı. 'Önemli olan ben değilim,1 dedi Palin kendi kendisine. 'Ben

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


harcanabilirim. Önemli olan kişi Tasslehoff. Kendere bir zarar gelmemeli. Bu zamanda ve bu dünyada zarar görmemeli. Zira kender ölürse, eğer bulunmaması gereken bir yer ve zamanda ölürse, bütün dünya ve üzerinde yaşayan herkes —ejderhalar, ejderanlar ve tabii ben de— yok olacağız.' "Tas," dedi Palin hafifçe, metin bir sesle, "Ben bu ejderanları başka yöne çekeceğim ve ben bunu yaparken sen tepelere doğru kaçacaksın. Orada güvende olursun. Ejderhalar terk ettiğinde —ki beni yakaladıktan sonra ayrılacaklarını düşünüyorum— senin Palanthas'a gitmeni, Jenna'yı bulmanı ve ona seni Dalamar'a götürmesini söylemeni istiyorum. İşaret verdiğimde koşmalısın Tas. Elinden geldiğince hızlı koş." Ejderanlar gitgide yaklaşıyordu. Şimdi Palin'i net bir şekilde görebiliyorlardı ve onu işaret edip kendi aralarında yüksek sesle, hızlı hızlı konuşmaya başladılar. Duyduklan heyecana bakılırsa, sorulanndan birisinin cevabı verilmişti. Onların elinde Palin'in bir tarifi vardı. "Seni bırakamam Palin!" diye itiraz ediyordu Tas. "Zaman içinde geri dönmemi ve bir dev tarafından çiğnenerek ölmemi sağlamaya çalıştığın için sana çok kızdığımı kabul ediyorum, ama şimdi sinirim epey geçti ve—" "Koş Tas!" diye emretti Palin, umutsuzluk yüzünden hiddetlenerek. Palin, içinde büyülü cihazın parçalannm olduğu keseyi açtı ve cihazın dış levhasını eline aldı. "Koş! Babam haklıydı. Dalamar'a ulaşmalısın. Ona söylemelisin—" "Buldum!" diye haykırdı Tas. Onu dinlemiyordu bile. "Çit Labirenti' ne saklanacağız. Bizi orada asla bulamazlar. Hadi Palin! Acele et!" Ejderanlar bağmp çağrnyorlardı. Onlann haykrnşlannı duyan diğer ejderanlar da dönüp baktılar. "Tas!" Palin kenderi şiddetle kendisine döndürdü. "Sana söylediğimi yap! Git!" "Sensiz olmaz," dedi Tas inatla. "Seni burada bir başına ölüme terk ettiğimi öğrenirse Caramon ne der biliyor musun? Feci hızlı hareket ediyorlar Palin," diye ekledi. "Eğer Çit Labirenti'ne kaçmayı deneyeceksek, samnm hemen şimdi davransak iyi olacak." Palin cihazın üst levhasını dışan çıkarttı. Babası, Leydi Crysania'yı 28 kurtarmak ve ikiz kardeşi Raistlin'in Cehennem'e girmesini engellemek için Zamanda Yolculuk Aleti'ni kullanarak İlk Afet zamanına geri dönmüştü Tasslehoffda aynı cihazı kullanarak buraya gelmiş ve beraberinde hem gizem hem de umut getirmişti. Palin, bu cihazı kullanarak zaman içinde geri dönmüş ve İkinci Afet'in yaşanmadığım görmüştü. Cihaz,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Krynn büyücüleri tarafından yaratılmış en güçlü ve harika nesnelerden birisiydi. Palin onu yok etmek üzereydi ve onu yok ederek, muhtemelen her şeyi yok edecekti. Yme de tek yol buydu. Dış levhayı sıkıca kavradı, öyle sıkı tuttu ki, sert metal kenarları tenine battı. Palin, Dördüncü Çağ'ın sonunda tanrılar dünyayı terk ettiğinden beri söylemediği büyü sözlerini haykırarak dış levhayı yaklaşan ejderanlara doğru fırlattı. Ne başarmayı umduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Bu yaptığı, çaresizlikten doğan bir hareketti. Büyücünün üzerlerine bir şey fırlattığını gören ejderanlar ihtiyatla durdular. Dış levha ayaklarının dibinde yere çarptı. Nesnenin patlamasını bekleyen ejderanlar, kollarını kaldırıp yüzlerini siper ederek geriye doğru tökezlediler. Dış levha yerde yuvarlandı, şöyle bir sallandı ve ters döndü. Ejderanlardan bazıları gülmeye başladılar. Dış levha ışıldamaya başladı. Parlak mavi bir ışık huzmesi dışarı fişkırdı ve Palin'in göğsüne çarptı. Bu şok onu sarstı ve neredeyse kalbini durduracaktı. Cihazın onu cezalandırmasından, ondan intikam almakta olduğundan korkarak dehşet dolu bir an yaşadı. Sonra vücudunun güçle dolup taştığını hissetti. Büyü, hem de eski büyü, içinde yanıyordu. Büyü kanında dolaşıyor, onu sarhoş ediyor ve ona haz veriyordu. Büyü ruhunda şarkı söylüyor ve tenine heyecan salıyordu. Bir büyünün sözlerini, aklına gelen ilk büyü sözlerini söyledi ve bu sözleri hâlâ hatırlayabildiğine hayret etti. O kadar da hayrete şayan bir durum değildi. Onları bütün bu yıllar boyunca kendi kendisine, tam manasıyla bir ağıt olarak ezberden söylememiş miydi? Parmak uçlarından alev toplan fişkırdı ve yaklaşan ejderanlara çarptı. Büyülü ateşler öyle bir şiddetle yanıyordu ki, kertenkele adamlar alev alıp canlı meşalelere dönüştüler. Alevler neredeyse derhal onları yakıp kavurdu ve geriye kömürleşmiş ten, erimiş zırh, kor halinde kemikler ve dişlerden oluşan bir yığın bıraktı. "Basardın!" diye haykırdı Tas neşeyle. "İşe yaradı." Yoldaşlarının feci sonuyla cesaretleri kınlan diğer ejderanlar, Palin'e nefretle ama yeni ve ihtiyatlı bir saygıyla bakıyorlardı. 29 .

"Şimdi kaçacak mısın?" diye öfkeyle haykırdı Palin . "Sen de geliyor musun?" diye sordu Tas, parmak uçları üzerinde dengede durarak.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Evet, lanet olası! Evet!" diye onu temin etti Palin ve Tas hızla koşmaya başladı. Palin de onun peşinden koşmaya başladı. O şimdi boz saçlı, orta yaşlı bir adamdı. Bir zamanlar kondisyonu iyiydi, ama uzun süredir bunun gibi fiziksel anlamda zorlayıcı bir güç sarf etmemişti. Büyüyü yapmak bütün gücünü kurutmuştu. Daha şimdiden güçsüzleşmeye başladığını hissedebiliyordu. Uzun süre bu tempoda koşamazdı. Onun ardından, bir subay hiddetle emirler yağdırıyordu. Palin arkasını dönüp baktığında ejderanlann bir kez daha takibe geçmiş olduğunu gördü. Pençeli ayaklarıyla çimenli bahçeleri çiğneyerek ve havaya çamur parçaları saçarak koşturuyorlardı. Ejderanlar koşmalarına yardımcı olsun diye kanatlarını kullanarak havaya yükseliyor ve ne orta yaşlı Palin'in ne de kısa bacaklı kenderin arayı açamayacağı bir hızla ilerliyorlardı. Çit Labirenti hâlâ belli bir mesafe ötedeydi. Palin acı dolu soluklar halinde nefes alıyordu. Böğründe keskin bir acı hissediyor ve bacak kasları yanıyordu. Tas canla başla koşuyordu, ama o artık genç bir kender değildi. Tökezledi ve nefes nefese kaldı. Ejderanlar gitgide arayı kapatıyordu. Palin durdu ve düsmanryla bir kez daha yüzleşmek için döndü. Büyüyü kendisinde aradı, ama onu kanında soğuk bir titreşim olarak hissetti, kükreyen bir sel olarak değil. Keseye elini daldırıp Zamanda Yolculuk Aletinin başka bir parçasını kavradı —bu, cihazın içine dolanması gereken zincirdi. Büyüden çok meydan okumaya benzeyen sözler haykıran Palin, zinciri kanat çırpmakta olan ejderanlara doğru fırlattı. Zincir şekil değiştirdi, halkaları bir geminin çapasını tutan zincirler gibi bir boyut alana dek büyüdü ve uzadı. Devasa zincir ejderanlann göbeklerinde patladı. Demirden bir yılan gibi kıvnlarak kendisim ejderanlann etrafına dolayıp durdu. Halkalar birleşti ve canavarlan sıkı sıkıya kenetledi. Palin buna hayran hayran bakarak zaman harcayamazdı. Tasslehoffun elini kavrayarak döndü ve tekrar koşmaya başladı, ikisi de, kendilerini takip edenlerden önce Çit Labirentine varmak için çılgınlar gibi koşturuyordu. Bir anlığına takip sona erdi. Zincirin içinde kısılıp kalan ejderanlar, acıyla uludular ve ondan kurtulmak için çaresizce debelendiler. Başka hiçbir ejderan onun peşinden gelmeye cesaret edemiyordu. Düşmanlannı yendiğini düşünen Palin neşeyle doldu, sonra gözünün ucuyla bir hareket yakaladı. Bütün neşesi buhar olup uçuverdi. Ejderanlann neden onu takip etmediğini şimdi anlamıştı. Ondan korktuklan falan 30

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yoktu. Sadece Palin'i yakalama işini, onun önünü kesmek için koşturmakta olan takviye birliğine bırakıyorlardı, o kadar. On beş ejderan askerinden oluşan silahlı bir bölük, Palin, Tas ve Çit Labirenti arasında yerini aldı. "Umarım... o cihazın daha fazla parçası... kalmıştır..." diye soluk soluğa konuştu Tas, alabildiği nefesin konuşmasına izin verdiği kadarıyla. Palin kesenin içine elini attı. Eli, bir zamanlar cihazı süsleyen bir avuç dolusu mücevheri kavradı. Cihazı şimdi tekrar görüyordu, onun güzelliğini görüyor ve gücünü hissediyordu. Kalbi neredeyse bunu reddediyordu, ama bu tereddüt sadece bir saniye sürdü. Mücevherleri ejderanlara doğru fırlattı. Safirler, yakutlar, zümrütler ve elmaslar havada parlayarak uçuştu ve şaşkına dönen ejderanlann kafasından aşağı yağmur gibi yağdı. Büyü oyunu oynayan çocukların serpiştirdiği kumlar gibi üzerlerine yağıyorlardı. Mücevherler güneş ışığında parladılar. Ejderanlardan birkaçı neşeyle gülerek onları toplamak için yere eğildi. Mücevherler infilak ettiler ve ejderanlann etrafını saran parlak ve yoğun bir duman bulutu oluşturdular. Sırçalar halindeki mücevher tozlan, taşlan toplamak için yere eğilmiş olan ejderanlann gözlerini kör ettiğinde, sevinç haykınşlan küfürlere ve acı dolu çığlıklara dönüştü. Bazılarının ağzı açıktı ve tozlar ağızlarından içeri dolarak onlan boğdu. İnce sırça tozlan, yaratıklann pullannın altına girip onlan kaşındırdı ve ciyaklayıp uluyarak kendilerini tırmıklamalanna sebep oldu. Ej deranlar, kör olmuş bir halde etrafta debelenip birbirilerine çarpar ya da yere yuvarlanır veya boğulup nefes almaya çalışırken, Palin ve Tasslehoff etraflanndan dolaştılar. Tabana kuvvet bir koşu daha yaptıktan sonra, ikisi de kendilerini Çit Labirenti'nin yeşil sığınağına atmayı başarmıştı. Çit Labirenti Çualinestili Ağaçbükücüler tarafından inşa edilmişti ve Laurana'dan bir hediyeydi. Labirent, bir güzellik mekânı olması ve içine giren herkese huzur sağlaması için tasarlanmıştı. Ziyaretçilerin yürüyebileceği, dinlenebileceği, meditasyon yapabileceği ve çalışabileceği bir mekân olarak inşa edilmişti. Kalbin yapraklarla dolu somutlaştmlmış bir hali olan Çit Labirenti'nin haritası asla çıkartılamıyordu, bu gerçeği gnom Conundrum büyük bir hüsranla keşfetmişti. Labirentin içinde kendi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kalpleriyle başanlı bir şekilde yürüyen kişiler en sonunda, Çit Labirenti'nin tam kalbinde bulunan ve ruhsal seyahatin doruk noktası olan Gümüş Merdiven'e gelirlerdi. Ejderanlann onu labirentin içinde kaybedecekleri konusunda Palin'in pek fazla ümidi yoktu, ama labirentin kendisine has güçlü büyüsünün onu ve Tas'ı korumasını, hatta onlan canavarlann gözlerinden 31 saklamasını umut ediyordu. Umutlarının sonuçlan denenerek ortaya çıkacaktı. Takibe daha fazla ejderan katılmıştı. Şimdi hiddet ve intikam arzusuyla teşvik olmuşlardı. "Bir saniye dur," dedi Palin Tas'a, ki onun da cevap verecek nefesi kalmamıştı. Başıyla onayladı ve soluk almaya çalıştı. İkisi Çit Labirenti'ndeki ilk dönemece vardılar. Palin, ejderanlarm onlann peşinden gelip gelemeyeceğini görmeden yola devam etmenin mantıksızca olduğunu düşündü ve izlemek için arkasını döndü. İlk birkaç ejderan hızla Çit Labirenti'nin içine daldı ve neredeyse derhal durmak zorunda kaldılar. Yollarının önüne dallar yayıldı ve yerden yukan saplar yükseldi. Yapraklar hayret verici bir oranla büyüdüler. Palin ve Tas'ın az önce yürüyüp geçtikleri yolun üzerinde, saniyeler içinde o kadar gür bir çalılık oluştu ki, büyücü artık ejderanlan göremez hale geldi. Palin rahatlayarak nefes verdi. Tahmininde haklıydı. Çit Labirenti'nin büyüsü, kötü niyetle içeri girenleri uzak tutuyordu. Bir anlığına, ejderanlann kanatlarını kullanarak labirentin üzerinde uçacaklanndan korktu, ama kafasını kaldınp baktığında, çiçek veren asma yapraklarının dolanıp kıvnlarak bir tente oluşturduğunu ve kendisini gözden kaybettirdiğini gördü. O an için, o ve Tas güvendeydi. "Vay be! Ucuz atlattık!" dedi Tasslehoff neşeyle. "Bir anlığına gidici olduğumuzu düşünmüştüm. Sen gerçekten de iyi bir büyücüsün Palin. Raistlin'in bir çok büyü yaptığını görmüştüm, ama onun ejderanlann biftek gibi cızırdamasını sağladığını hiç sanmıyorum. Fakat, onun bir keresinde Büyük Solucan Tırtılyus'u çağırdığına tanık olmuştum. O hikâyeyi hiç duymuş muydun? Şimdi Raistlin—" Tasslehoff un hikâyesini bölen şey bir kükreme ve şiddetli bir rüzgâr esintisi oldu. Az önce ejderanlann yolunu kesmek için büyümüş olan çalılıklar şimdi turuncu alevler içinde kalmıştı. "Ejderhalar!" dedi Palin, acı acı küfrederek ve yoğun ısı ciğerlerini yaktığı için öksürerek. "Bizi dumanla boğup dışan çıkartmaya çalışacaklar."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ejderanlan alt etmenin neşesiyle ejderhaları unutuvermişti. Çit Labirenti, hemen hemen bütün saldırılara karşı koyabilirdi, ama görünüşe bakılırsa ejderha ateşine karşı savunması yoktu. Başka bir kırmızı ejderha, ateşten nefesini labirentin üzerine püskürttü. Alevler çıtırdadı, havayı duman bulutu doldurdu. Dışan çıkış yolu bir ateş duvanyla tıkanıp kalmıştı. Labirentin daha derinlerine kaçmaktan başka hiçbir seçenekleri yoktu. Yeşil koridor boyunca Palin başı çekti, sağa dönüş yaptı ve yolun sonundaki çalılar alevlere boğulup dumanlar yükseldiğinde durmak zorunda kaldı. Boğulacak gibi olan Palin, ağzını cübbesinin koluyla tıkadı ve bir çıkış yolu aradı. Çalılar onun ve Tas'ın geçmesi için iki yana ayrıldı ve 32 Palin'in önünde başka bir koridor açıldı. Sadece kısa bir mesafe gitmişlerdi ki, alevler tekrar yollarını kesti. Başka bir yol daha açıldı. Çit Labirenti, kendisi ölüyor olmasına rağmen onları kurtarmanın bir yolunu arıyordu. Palin, özellikle bir yere doğru götürülüyor oldukları gibi bir izlenime kapıldı, ama nereye olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Dumanlar başını döndürüyor ve yönünü şaşırmasına sebep oluyordu. Gücü tükenmeye başlıyordu ve koşmaktan çok sendeleyerek ilerliyordu. Tasslehoff da bitkinliğe yenik düşmekteydi. Omuzları çökmüştü ve nefesi hırıltılar halindeydi. Hatta tepesaçı bile solup sarkmış gibiydi. Labirente saldıran kırmızı ejderha onları öldürmek istemiyordu. Ejderha bu işi çok önceden de yapabilirdi. Kırmızı, onları koyun gibi güdüyor, adımlarını bir çoban köpeği gibi yönlendirmek ve onları açık alana çıkmaya zorlamak için ateşini kullanıyordu. Yine de labirent onlara yardım ediyor, yolları kesildiğinde önlerine başka bir koridor açıyordu. Etraflarında duman bulutlan dönüp durmaktaydı. Palin, hemen yanındaki kenderi zar zor görebiliyordu. Boğazı acıyana kadar, kusacak gibi olana kadar öksürdü. Her ne zaman çalılar açılıp onlara yol verse, taze bir hava akımıyla rahathyorda Ama o hava neredeyse derhal duman ve kükürt kokusuyla doluyordu. Düşe kalka yollarına devam ettiler. Önlerinde bir ateş duvarı oluştu. Palin geriye tökezledi, çılgınlar gibi dönüp sol tarafına baktığında başka bir ateş duvarı daha gördü. Sağa doğru döndü ve labirent çalıları alevlerle çıtırdadı. Isı ciğerlerini kavuruyordu. Nefes alamıyordu. Dumanlar dönüp duruyor ve gözlerini yakıyordu. "Palin!" diyerek işaret etti Tas. "Merdiven!" Palin göz yaşlarını silip baktığında, döne döne yükselen ve dumanlann içinde kaybolan gümüş basamaklar gördü.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Haydi merdiveni çıkalım!" diye teşvik etti Tas. Palin kafasını sağa sola salladı. "Yararı olmaz. Merdiven hiçbir yere çıkmıyor, Tas," diye kurbağa gibi vırakladı. Tırtık tırtık olmuş boğazı kanamaya başlayan Palin, bir öksürük krizine tutuldu. "Evet çıkıyor," diye tartıştı Tas. "Nereye olduğundan emin değilim, ama buraya son geldiğimde merdiveni tırmanmıştım, hani geri dönüp de o dev tarafından ezilmeye karar verdiğim zaman —ki o zamandan beri bu kararımı bir daha düşünüp taşındım," diye çabucak ekledi. "Her neyse gördüm ki— Ah, baksana! Caramon orada! N'aaber Caramon?" Palin başını kaldırdı ve dumanların içine baktı. Midesi bulanıyordu, bitap düşmüştü ve babasını Gümüş Merdiven'in en tepesinde dururken gördüğünde buna hiç de hayret etmedi. Caramon bundan önce bir kez daha, İŞik Kalesi'nde oğlunun yardımına koşmuş, Tasslehoffu ölmesi için geri göndennemesi konusunda onu uyarmıştı. Caramon şimdi oğluna, tıpkı 33 ölümünden önceki gibi görünüyordu; yaşlı ama hâlâ içten ve sağlıklıydı. Fakat babasının yüzü farklıydı. Caramoriun yüzü her zaman gülmeye, kahkaha atmaya hazır olurdu. Birçok hüzün görmüş ve birçok acıya tarak olmuş o gözler, her zaman umutla parlardı. Caramon değişmişti. Şimdi o gözler farklıydı, kaybolmuşlardı ve arayış içindeydiler. Tasslehoff çoktan merdivenleri tırmanmaya başlamıştı ve kendisine tek bir kelime etmeyen Caramon'a abuk sabuk bazı şeyler anlatmaktaydı. Tasslehoff tırmanmaya başladığında sadece birkaç tane basamak vardı. Daha şimdiden en tepeye yaklaşmıştı. Ama Palin ayağını ilk gümüşi basamağa attığında, kafasını kaldırıp baktı ve basamakların sayısız, sonsuz bir şekilde yukarı doğru uzanmakta olduğunu gördü. Bütün o basamakları tırmanacak gücü yoktu ve bu sebeple geride kalacağından korkuyordu. Ayağı merdivene değer değmez, üzerine temiz bir hava esintisi geldi. Havayı hevesle soludu. Yüzünü kaldırdığında kafasının üzerinde masmavi bir gökyüzü gördü. Temiz havayı bir kez daha derince içine çekti ve tırmanmaya başladı. Mesafe şimdi daha kısa gibi görünüyordu. Caramon, en tepede durmuş sabırla bekliyordu. Hayaletimsi ellerinden birisini kaldırarak onları çağırdı. Tasslehoff en tepeye vardığında, Gümüş Merdiven'in, tıpkı Paliriin dediği gibi hiçbir yere çıkmadığını gördü. Merdiven aniden bitmişti ve Tas bir adım daha atsa kenardan aşağı düşecekti. Çok aşağıda, ölmekte olan çalıların çirkin kara dumanlan, bir girdabın sulan gibi dönüp durmaktaydı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Şimdi ne yapacağım, Caramon?" diye bağırdı Tas. Palin hiçbir cevap duymadı, ama kender duymuştu. "Muhteşem," diye haykırdı Tas. "Tıpkı ejderanlar gibi uçacağım!" Palin dehşet içinde haykırdı. İleri atılıp kenderin gömleğinin ucunu yakalamaya çalıştı ama elinden kaçırdı. Tasslehoff, neşeyle haykırarak kollarını bir kuş gibi çırptı ve dosdoğru en son basamaktan kendisini havaya attı. Aşağı doğru dalışa geçti ve dumanlann içinde kayboldu. Palin merdivene sıkıca tutundu. Tas'ı yakalamak için yaptığı çaresiz girişim sırasında neredeyse aşağı yuvarlanacak gibi olmuştu. Kalbi boğazına kadar yükselmiş bir halde kenderin ölüm çığlığını duymayı bekledi. Ama duyduğu tek şey, alevlerin çıtırtısıyla ejderhalann kükreyişiydi. Palin girdap gibi dönen dumana baktı ve ürperdi. Dönüp babasına baktı, ama Caramon orada değildi. Onun olduğu yerde şimdi ejderha uçuyordu. Mavi gökyüzünü kanatlan kapladı. Ejderha, Palin'i merdivenden çekip almak ve onu hücresine geri götürmek için bir pençesini uzattı. Palin yomlmuştu, korkmaktan yorulmuştu. Sadece dinlenmek ve sonsuza dek korkudan kurtulmak istiyordu. 34 Şimdi Gümüş Merdiven'in nereye çıktığını biliyordu. Ölüme. Caramon ölmüştü. Oğlu da kısa süre içinde ona katılacaktı. "En azından," dedi Palin sakin ve sert bir sesle. "Bir daha asla esir olmayacağım." Merdivenin kenarından aşağı atladı —ve sert, taştan zemine yanlamasına çakıldı. Bu çakılısı tamamen beklenmedik bir şekilde yaşayan Palin, düşüş hızını kesmek için hiçbir şey yapmamıştı. Yuvarlanıp kaydı ve taş duvara sertçe çarpıp durdu. Çarpışmayla birlikte sarsılan, şok geçirmiş ve şaşkına uğramış olan Palin gözlerini kırpıştırarak, tavana baktı ve hayatta olduğuna hayret ederek öylece yattı. Tasslehoff üzerine doğru eğildi. "İyi misin?" diye sordu, ama cevabı beklemedi. "Baksana, Palin! Bu muhteşem değil mi? Bana Dalamar'ı bulmamı söyledin ve ben de buldum işte! O burada! Ama Caramon'u bulamıyorum. O ortalıktan kayboldu." Palin, dikkatle ve yavaşça doğrularak oturdu. Çürük ve yara bere içinde kalmıştı, boğazı ağrıyordu ve ciğerleri ise hâlâ dumanla doluymuş gibi hırıldıyordu. Ama hiçbir keskin acı hissetmiyor, hiçbir kemiğin çatır çutur ettiğini duymuyordu. Elfı gördüğünde duyduğu hayret ve yaşadığı şok, küçük yaralarını unutmasına sebep oldu. Palin sadece Dalamafı gördüğü için şoka uğramamıştı —çünkü kendisi otuz yıldır bu dünyada görülmemişti— aynı zamanda, Dalamar'm ne kadar da değişmiş olduğunu gördüğü için de şoka uğramıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Uzun ömürlü elfler, insanlara yaşlanmış gibi görünmezlerdi. Dalamar erkeklik çağının başındaydı. Şu anda da, Palin'in onu otuz yıldan fazla zaman önce gördüğü zamanki gibi görünmesi gerekliydi. Ama öyle görünmüyordu. Değişim o kadar büyüklü ki, Palin bu ruhun başka bir hayalet değil de Dalamar olduğu konusunda tam anlamıyla ikna olmuş değildi. Elfın, bir zamanlar kuzgun kanadı gibi simsiyah olan saçları şimdi ağaııp kurşuni bir renk almıştı. Yüzü, her ne kadar hâlâ zarif hatlara ve güzel orantılara sahip olsa da, solup gitmişti. Elfın solgun derisi, kafatası kemiklerinin etrafına sıkıca gerilmişti ve yüzünün sanki fıldişinden oyulmuş gibi görünmesini sağlıyordu. Burnu kartal gagası gibiydi ve çenesi sivriydi. Cübbesi, bir deri bir kemik kalmış vücudunun üzerinde bol duruyordu. Uzun pamıaklı zarif elleri sıskacık kalmış ve yıpranmış, boğumlan ise kızarmış ve dışarı fırlamıştı. Elinin üzerindeki damarlar, mavi renkli Çizgiler halinde bir hastalık ve umutsuzluk haritası oluşturmuştu. Palin, sebebini bilmese de Dalamar'dan her zaman hoşlanmış ve onu hep takdir etmişti. Hayat felsefelerinin uzaktan yakından benzerliği yoktu. 35 Dalamar, Karanlık Ay'ın ve karanlık büyülerin tanrısı olan Nuitari'ye hizmet ediyordu. Palin ise, Gümüş Ay'ın ve ışık büyüsünün tanrısı olan Solinari'nin hizmetkârıydı. Büyü tanrıları dünyayı terk edip de büyüyü beraberlerinde götürdüklerinde, iki adam da mahvolmuştu. Palin dünyayı dolaşmış ve "vahşi büyü" diye adlandırılan büyü türünü keşfetmişti. Dalamar ise diğer büyücülerden uzaklaşıp, dünyadan elini eteğim çekmiş ve büyüyü karanlık yerlerde aramaya çıkmıştı. "Yaralandın mı?" diye sordu Dalamar. Sesi endişeli gibiydi. Palin'in sağlığı için kaygılanmıyordu, sadece onun yaralanyla ilgilenmesi ve böylece kendi gücünü sarf etmesi gerekeceğinden kaygılıydı. Palin ayağa kalkmak için debelendi. Konuşmak acı veriyordu. Boğazı mide bulandırıcı bir şekilde yanıyordu. "Ben iyiyim," diye hırıldandı. Elf onu izlerken, o da Dalamar'ı ihtiyatla, şüpheyle izledi. "Bize yardım ettiğin için teşekkür—" Dalamar, solgun eliyle yaptığı keskin ve vurgulu bir jestle onun sözünü kesti. Elinin derisi kara cübbelerin üzerinde o kadar solgun duruyordu ki, sanki bedenden ayrı bir ruh gibiydi. "İşleri allak bullak ettiğinizi düşününce, sadece yapmam gerekeni yaptım," Solgun el ileri atıldı ve Tas'ı yakasından kavradı. "Benimle gel,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kender." "Seninle gelmekten memnuniyet duyarım Dalamar," diye yanıtladı Tas. "Ha, bu arada, bu gerçekten de benim, yani TasslehofTBurrfoot. Yani, beni o çirkin tonlamayla kender' diye çağırmana hiç gerek yok. Seni yeniden gördüğüme gerçekten çok sevindim, tabii beni boğmanı saymazsak. Aslında canımı oldukça fazla yakıyorsun—" "Sessizce gel," dedi Dalamar ve kenderin yakasını ustaca büküp onun yarı yarıya boğulmasına sebep olarak Tas'm bu emre itaat etmesini sağladı. Debelenen kenderi beraberinde sürükleyen Dalamar, küçük ve dar odayı aşıp ağır bir ahşap kapının önüne geldi. Solgun ellerinden biriyle işaret etti ve kapı sessizce açıldı. Tas'ı sıkıca tutmaya devam eden Dalamar, kapı eşiğinde duraksadı ve dönüp Palin'e baktı. "Cevaplaman gereken çok şey var, Majere." "Bekle!" diye kurbağa gibi vırakladı Palin, boğazmdaki acıyla yüzünü buruşturarak. "Babam nerede? Onu gördüm." "Nerede mi?" diye sordu Dalamar, kaşlarını çatarak. "Gümüş Merdiven'in en tepesinde," diye atıldı Tas. "İkimiz de gördük." "Hiçbir fikrim yok. Onu ben yollamadım, tabii eğer düşündüğün buysa," dedi Dalamar. "Yine de, yardımı için ona minnettarım." 36 Yürüyüp dışan çıktı ve kapı arkasından 'güm' diye kapandı. Korkuya ve paniğe kapılan ve kendisini boğuluyormuş gibi hisseden Palin kapının üzerine atıldı. "Dalamar!" diye haykırdı, ahşabı yumruklayarak. "Beni burada bırakma!" Dalamar konuştu, ama bunu sadece büyü sözlerini söylemek için yaptı. Palin bu büyüyü tanımıştı —büyücü kilidi. Gücü tükenen Palin, kapıdan aşağı doğru kaydı ve soğuk, taş zemine yığılıp kaldı. Bir esirdi. 37 3 GÜNDOĞUMU Şafaktan önceki karanlık saatte, Qualinesti Kralı Gilthas, sarayının balkonunda durmaktaydı. Daha doğrusu, balkonda duran vücuduydu. Ruhu ise sessiz şehrin sokaklarında yürümekteydi. Ruhu her sokakta yürüyor, her kapı eşiğinde duraksıyor, her pencereden içeri bakıyordu. Ruhu, kol kola girmiş uyuyan yeni evlenmiş bir çift gördü. Ruhu, bir annenin sallanan bir sandalyede oturmuş, kucağında uyuyan bebeğini okşadığını ve hafifçe sallanırken kendisinin de uykuya dalmak üzere olduğunu gördü. Ruhu, genç elf kardeşlerin kocaman bir tazıyla aynı yatağı paylaştıklarını gördü. İki oğlan, kollarını köpeğin boynuna dolamıştı ve üçü de rüyalarında güneşli bir günde çayırlarda kovalamaca

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


oynadıklarını görüyorlardı. Ruhu, babasının ve büyük babasının içinde uyumuş olduğu evde uyumakta olan yaşlı bir elf gördü. Başucunun üstünde vefat etmiş olan eşinin portresi vardı. Yan odada ise evi miras olarak alacak olan oğlu, yanında eşiyle birlikte uyumaktaydı. "Bu gece iyi uyuyun," dedi Gilthas'm ruhu usulca, dokunduğu herkese. "Sabahleyin çok erken kalkmayın. Zira siz uyandığınızda yeni bir gün başlamış olmayacak, bütün günlerin sonu başlamış olacak. Gökte 38 gördüğünüz güneş, doğan güneş değil batan güneş olacak. Gün ışığı gece olacak ve gece ise, karanlık ve umutsuzluk. Yine de, şimdilik huzur içinde uyuyun. Ben de elimden gelirken bu huzuru koruyayım." "Majesteleri," dedi bir ses. Gilthas bu sese kulak vermeye gönülsüzdü. Dinlemek, cevap vermek için arkasını döndüğünde tılsımın bozulacağım ve ruhunun vücuduna geri döneceğini biliyordu. Qualinesti halkının, uykuları duman ve ateş, kan ve parlak çelikle dolu kâbuslarla bölünecekti. Duymamış gibi davranmaya çalıştı, ama izlerken, parlak gümüş rengi yıldızların solmaya başladığını ve gökte cılız, solgun bir aydınlık olduğunu gördü. "Majesteleri," dedi başka bir ses. Şafak. Ve şafakla birlikte, ölüm. Gilthas dönüp baktı. "Mareşal Medan," dedi, sesinde soğukkanlı bir tınıyla. Bakışlarını Nerakalı Kara Şövalyelerin liderinden, onun yanında duran kişiye çevirdi; bu Gilthas'm güvenilir hizmetkârıydı. "Planchet. Görünüşe bakılırsa ikinizin de verilecek haberleri var. Mareşal Medan, önce sizinkini dinleyeceğim." Alexius Medan, elli yaşlarında bir insandı ve kralın önünde saygıyla eğilse bile otuz yıldan fazla süredir, yani Nerakalı Kara Şövalyeler Kaos Savaşı'nda Qualinesti'yi zaptedeli beri QuaHnestihin gerçek hükümdarı Mareşal idi. Bütün dünya Gilthas'ı "Kukla Kral" olarak biliyordu. Kara Şövalyeler, görünüşe göre zayıf ve hastalıklı olan genç çocuğu, elf halkını yatıştırmak ve başlarında bir elf hükümdar olduğunu sanmaları için tahtta bırakmışlardı. Gerçekte ise, kukla Gilthas'm kollarını oynatacak ipleri elinde tutan kişi Mareşal Medan ve kuklanın dans ettiği müziği çalan kişi ise Thalas-Enthia'mn güçlü bir üyesi olan Senatör Palthainon idi. Ama Mareşal Medan, daha evvelsi gün öğrendiği üzere aldatılmıştı. Gilthas bir kukla değil, çok yetenekli bir aktör idi. Elf direniş hareketinin li-deri olarak gerçek kimliğini gizlemek için, zayıf ve dirayetsiz kral rolünü

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


oynamıştı. Gilthas, Medan'ı feci şekilde kandırmıştı. Kukla Kral ipleri kesip kopartmıştı ve sergilediği dans ise Majesteleri'nin kendi seçtiği mü ziğe göre olmuştu. "Karanlık bastıktan sonra ayrıldınız ve bütün gece yoktunuz, Mareşal," diye belirtti Gilthas, adama şüpheyle bakarak. "Neredeydiniz?" "Karargâhımdaydım Majesteleri, ayrılmadan önce size söylediğim gibi," diye yanıtladı Medan. Adam uzun boylu ve yapılıydı. Elli beş yaşında olmasına rağmen — ya da belki de bu yüzden— formunu korumaya özen gösteriyordu. Kurşuni gözleri, esmer saçı ve koyu renk kaslarıyla kontrast oluşturuyor ve ona, gülümsediği zaman bile hafiflemeyen, sürekli bir ciddiyet ifadesi veriyordu. 39 Yüzü yoğun bir şekilde bronzlaşmış, rüzgârla yıpranmıştı. Gençlik günlerinde ejderha biniciliği yapmıştı. Gilthas, Planchet'e oldukça kısa bir bakış attı. Hizmetkâr ise, tedbirli bir şekilde başıyla onayladı. Her zaman olduğundan daha da ciddi görünen gözlemci Medan, hem bakışı hem de onaylamayı gördü. "Majesteleri, bana güvenmediğiniz için sizi suçlamıyorum. Kralların kimseye güvenmek gibi bir lüksü olmadığı söylenilir—" diye başladı Mareşal. "Özellikle de, halkımızı zaptedip bizi demir pençesi içinde otuz yıldan uzun süredir tutan kimselere karşı," diye söze karıştı Gilthas. Genç kralın damarlarında hern insan hem de elf kanı akmaktaydı, fakat elf kanı daha baskındı. "Elinizi boğazımızdan çekip, aynı elle bize dostluk teklif ediyorsunuz. Şöyle dersem anlarsınız herhalde beyefendi; parmaklarınızın acısını hâlâ nefes borumda hissediyorum." "İyi dediniz Majesteleri," diye yanıtladı Mareşal, dudaklarında bir gülümseme belirtisiyle. "Dediğim gibi, ihtiyatlı davranmanızı takdir ediyorum. Sadakatimi kanıtlamak için önümde bir senem olmasını dilerdim—" "Bana mı?" dedi Gilthas, hafifçe dudağını bükerek. "Yani 'kuklaya'?" "Hayır Majesteleri," dedi Mareşal Medan. "Yurdum olarak görmeye başladığım ülkeye olan sadakatimi. Saygı duyar olduğum halka olan sadakatimi. Annenize olan sadakatimi." Sonra şöyle ekledi, "âşık olduğum kadına," fakat bu sözleri kalbinde söylemişti. Mareşal, evvelsi geceyi uykusuz geçirmiş ve Ana Kraliçe'yi güvenli bir yere, Beryl'in yaklaşmakta olan katillerinin pençelerinden uzak bir yere götürmekle uğraşmıştı. Dün ise, Laurana'yı Gilthas ile buluşmuş oldukları saraya gizlice götürmek suretiyle bütün günü uyanık geçirmişti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Beryl'in ordularının, ülkeyi ve halkını yok etme amacıyla Oualinesti'ye yürüyüşe geçtiği haberini Gilthas'a verme vazifesi Medan'a kalmıştı. Medan, bu gece de hiç uyumamıştı. Yinede, bitkinliğin izleri sadece Mareşal'in solgun yüzünde belirgindi, berrak ve tetikteki gözlerinde değil. Gilthasin gerginliği dindi, şüpheleri dağıldı. "Bilge birisiniz Mareşal. Verdiğiniz cevap, sizden razı olacağım tek cevaptı. Eğer bana dalkavukluk etmek istemiş olsaydınız yalan söylediğinizi anlardım. Bir zamanlar, annem bana sizin bahçenizden bahsetmişti. Onu güzelleştirmek için çahşüğınızdan, sadece çiçeklerden değil, onları ekip onlarla ilgilenmekten haz aldığınızdan söz etti. Yine de belirtmeliyim ki, böyle bir adamın bir zamanlar Lord Ariakan gibi birisine sadakat yemini edebilmiş olduğuna inanmakta güçlük çekiyorum." "Ben de, genç bir adamın, üzerine titreyen anne babasının yanından kaçmak üzere kandırılıp da bir senatör tarafından örülmüş olan örümcek 40 ağma nasıl düştüğünü anlamakta güçlük çekiyorum," dedi Medan sakince, "la o örümcek ağı neredeyse, hem genç adamın, hem de onun halkının sonunu getirecekti." Gilthas, kendi hikâyesinin yeniden anlatılması karşısında utançla kıpkırmızı kesildi. "Yaptığım şey yanlıştı. O zaman gençtim." "Ben de öyle, Majesteleri," dedi Mareşal. "Kraliçe Takhisis'in yalanlarına inanacak kadar genç. Size saygı duyar olduğumu söylediğimde, Gilthas, dalkavukluk etmiyordum. Halkından çok şiirleriyle ilgilenen tembel hayalperest rolüyle beni büsbütün kandırdınız. Lâkin," diye ekledi Mareşal tatsızca, "söylemeliyim ki, siz ve sizin isyancılarınız başıma sonu gelmez dertler açtınız." "Ve ben de size saygı duyar, hatta biraz da güvenir oldum Mareşal," dedi Gilthas. "Fakat tamamen değil. Bu yeterli mi?" Medan elini uzattı. "Yeterli, Majesteleri." Gilthas, Mareşal'in elini kabul etti. El sıkışmaları, iki taraf için de sıkı ve kısa oldu. "Şimdi," dedi Medan, "belki de hizmetkârınız, casuslarına beni takip etmeyi kesmelerini söyleyebilir. Herkesin önümüzdeki göreve odaklanması gerekli." "Haberleriniz neler Mareşal?" dedi Gilthas, ne kabul ne de reddederek. "Nispeten iyi haberler, Majesteleri," diye belirtti Medan. "Her şey düşünülüp taşınıldı. Dün duyduğumuz raporlar gerçekmiş. Beryl'in

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


orduları sının geçip Qualinesti'ye girmişler." "Bunda ne gibi iyi bir haber olabilir?" diye sordu talepkâr bir şekilde Gilthas. "Beryl onlarla birlikte değil Majesteleri," dedi Mareşal. "Peykleri de öyle. Neredeler ve neden orduyla birlikte değiller, tahmin edemiyorum. Muhtemelen onları belli bir sebepten dolayı geride tutuyor." "Son darbede yer almaları için," dedi Gilthas acı acı. "Yani Oualinost 'a saldın için." "Belki de, Majesteleri. Her neyse, orduyla birlikte değiller ve bu da bize zaman kazandırdı. Ordusu büyük, erzak kervanları ve kuşatma kuleleriyle ağırlaşmış durumda. Ve ormanın içinden ilerlemekte güçlük çekiyorlar. Sınır garnizonlarından gelen raporlara bakılırsa, sadece Dişi Aslan'ın emri altındaki elf gruplan tarafından engellenmiyorlar. Aynı zamanda ağaçlar, bitkiler ve hatta hayvanlar bile düşmanla savaşıyor." "Evet savaşırlar," dedi Gilthas sessizce, "ama bütün bu kuvvetler ölümlüdür, tıpkı bizim gibi ve sadece bizim koyabileceğimiz kadar karşı koyabilirler." 41 "Doğru Majesteleri. Ejderha ateşine göğüs geremezler, burası kesin. Fakat yine de, ejderhalar gelene kadar şöyle bir soluk alacak zamanımız var. Ejderhalar ormanları ateşe verse bile, hesaplanma göre ordunun Qualinost'a varması on gün alacak. Bu da, dün bize kaba hatlarıyla belirttiğiniz planı uygulamaya koymak için size zaman kazandıracaktır." Gilthas derin derin iç çekti ve bakışlannı Mareşal'den ayırıp aydınlanan gökyüzüne çevirdi. Cevap vermedi ve güneşin doğuşunu sessizce izledi. "Şehri boşaltma hazırlıkları dün gece başlamalıydı," diye belirtti Medan, sert bir tonlamayla. "Lütfen Mareşal," dedi Planchet kısık bir sesle. "Anlamıyorsunuz." "Doğru söylüyor. Anlamıyorsunuz Mareşal Medan," dedi Gilthas, onlara doğru dönerek. "Anlamanız mümkün değil. Bu ülkeyi sevdiğinizi söylüyorsunuz, ama bizim sevdiğimiz gibi sevemezsiniz. Her yaprak ve her çiçekte kanımız akar bizim. Her huş ağacının kanı ise bizim damarlarımızda akar. Siz serçenin şarkısını duyarsınız, ama biz o şarkının sözlerini anlarız. Ağaçları deviren baltalar ve alevler, bizi keser, bizi kavurur. Kuşu öldüren zehir, bizim de bir parçamızın ölmesine sebep olur. Bu sabah halkıma yuvalarını terk etmeleri gerektiğini söylemek zorundayım, Afet sırasında

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sarsılan ama yine de ayakta kalan yuvalarını. Çardaklarını, bahçelerini, şelalelerini ve mağaralarını terk etmek zorundalar. Kaçmak zorundalar, peki nereye gidecekler?" "Majesteleri," dedi Planchet, "o konuda benim de size iyi haberlerim var. Geceleyin Alhana Yıldızmeltemi'nin habercisinden bir mesaj aldım. Kalkan kırılmış. Silvanesti sınırları bir kez daha açılmış." Gilthas, umut etmeye bile cesaret edemeyerek ve duyduklanna inanamayarak bakakaldı. "Bu mümkün olabilir mi? Emin misin? Nasıl? Ne olmuş?" "Haberci detaya inmedi lordum. Elfler haberlerin doğru olduğunu öğrendiği anda güzel havadisi bize iletmek için yolculuğa başlamış. Kalkan hakikaten düşmüş. Alhana Yıldızmeltemi bizzat sınırı geçmiş. Kısa süre içinde daha fazla bilgiyle başka bir habercinin gelmesini umuyorum." "Bunlar muhteşem haberler," diye ilan etti Gilthas coşkuyla. "Halkımız Silvanesti'ye gidecek. Kuzenlerimiz içeri girmemizi reddedemez. Hele bir oraya gidelim, o zaman güçlerimizi birleştirir ve anayurdumuzu geri almak için bir saldın başlatırız." Planchet'in kendisine ağır bir bakış attığını gören Gilthas iç geçirdi. "Biliyorum, biliyorum. Bana hatırlatmana gerek yok. Çok aceleci davranıyorum. Ama bu kutlu haberler haftalardır bana umut veren ilk şey oldu Gel," diye ekledi Gilthas, balkonu terk edip odasına girerek. "Anneme söylemeliyiz—" 42 "Hâlâ uyuyor Majesteleri," dedi Planchet, kısık sesle. "Hayır uyumuyorum," dedi Laurana. "Ya da uyuyorduysam bile iyi haberleri duymak için memnuniyetle uyanırım. Ne diyordun sen? Kalkan düşmüş mü?" Geceleyin evinden saraya kaçmakla ve gündüz ise kötü haberlerden başka hiçbir şey duymamakla bitap düşen Laurana, en sonunda uyumaya ikna olmuştu. Kadının kraliyet sarayında kendisine ait bir odası vardı, ama Beryl'in kiralık katillerinden korkan Medan, saraydaki bütün hizmetkârların, nedimelerin, elf asilzadelerinin, katiplerin ve aşçıların dışarı çıkartılmasını emretmişti. Sarayın etrafına elf muhafızlar dikmiş ve onlara kendisi ile yaveri dışında kimseyi içeri almama emri vermişti. Medan, onun bir Solamniya Şövalyesi olduğunu ve Laurana'ya sadakatini bilmese kendi yaverine bile güvenmezdi. Sonra Medan, başında muhafız bulunabilmesi için Laurana'nın Gilthas'ın oturma odasındaki bir divanda uyuması konusunda ısrar etmişti. Medan karargâhına gitmek için ayrıldığında, en az oğlu kadar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


güvendiği Solamniyalı Gerard'ı gece boyunca nöbet tutması için sarayda bırakmıştı. "Haberler doğru Anne," dedi Gılthas, kadının yanına giderek. "Kalkan düşmüş." "Kulağa müthiş geliyor," dedi Laurana ihtiyatla. 'Bana sabahlığımı ver Planchet, böylece Mareşal'in hassasiyetini daha fazla rahatsız etmemiş olurum. Yine de bu haberlere güvenmiyomm. Zamanlamasını ters buluyorum." Laurana'nm sabahlığı uçuk leylak rengindeydi ve boğaz kısmında bir bağcığı vardı. Saçları omuzlarına ılık bal gibi dökülüyordu. Badem gözleri ışıl ısıldı, unutmabeni çiçekleri kadar maviydi. Medan'dan çok, oldukça çok yaşlıydı ve yine de onun göründüğünden daha genç görünüyordu. Zira elflerin gençlik ve güzellik baharlarının ilerleyen yaşla birlikte kışa dönmesi, insanlarda olduğundan çok daha uzun sürerdi. Mareşal'i izleyen Gılthas, adamın yüzünde soğukkanlı bir yiğitlik, ama aynı zamanda bir aşk acısı gördü. Karşılığı asla olmayacak, asla söz konusu bile edilmeyecek bir aşkın acısı. Gilthas hâlâ Mareşal'den pek hoşlanmıyordu, ama bu bakış onun adam için duyduğu hisleri yumuşattı hatta ona acımasını sağladı. Mareşal, sert tavrını yeniden takınmayı başarana kadar pencereden dışarı bakmaya devam etti. "Diyelim ki, zamanlaması tesadüftü, Anne," diye belirtti Gilthas. 'Kalkan, onun yok olmasına en çok ihtiyacımız olduğu anda düşüyor. Eğer tanrılar olsaydı, onların bizi izleyip kolladığını düşünürdüm." "Fakat tanrılar yok," diye yanıtladı Laurana, sabahlığını vücudu etrafında toplayarak. "Tanrılar bizi terk etti. Bu sebeple, haberler karşısında sana ihtiyatlı olman ve bütün umudunu bunun üzerine inşa etmemenden 43 başka söyleyecek sözüm yok." "İnsanlara bir şeyler söylemeliyim Anne," diye yanıt verdi Gilthas sabırsızlıkla. "Hemen bu sabah Senato'nun toplanmasını emrettim." Medan'a bir bakış attı. "Görüyorsunuz lordum, bu geceyi aylaklık yaparak geçilmedim. Şehirdeki binlerce kişiyi boşaltmak istiyorsak, tahliye işine hemen bugün girişmeliyiz. Halkıma söyleyeceğim şey onları harap edecek Anne. Onlara umut vermem gerekli." " 'Umut, koşmaya devam etmesi için atın burnunun ucunda sallandırdıkları havuçtan ibarettir,'" diye mırıldandı Laurana. "Ne dedin Anne?" diye sordu Gilthas. "Çok kısık konuştun. Seni duyamadım." "Bana çok uzun süre önce birisinin söylediği bir sözü

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


düşünüyordum. O zamanlar o kişinin canından bezmiş ve kötümserliğe kapılmış olduğunu zannederdim. Şimdi ise onun muhtemelen bilgece konuşmuş olduğunu anlıyorum." Laurana iç geçirip anılan üzerinden silkeledi. "Üzgünüm oğlum. Bunun sana yardımı dokunmadığını biliyorum." Odaya bir Şövalye girdi; bu Medanin yaveriydi. Saygıyla sessiz durdu, ama onlann ilgisini çekmeye çalışüğı tavnndaki gerginlikten anlaşılıyordu. Onu ilk fark eden Medan oldu. "Evet Gerard, ne oldu?" diye sordu Medan. "Önemsiz bir mesele. Ana Rraliçe'yi rahatsız etmek istemedim," dedi Gerard, eğilip reverans yaparak. "Sizinle özel olarak konuşabilir miyiz lordum? Eğer Majesteleri izin verirse?" "İzinlisiniz," dedi Gilthas ve annesini ikna etmeye çalışmak için Laurana'ya doğru geri döndü. Medan reverans yaparak, yanında Gerard ile birlikte odadan çekildi. İkisi kralın odasının bahçeye bakan balkonuna çıktılar. Gerard, bir Nerakalı Kara Şövalye zırhı giyiyordu, fakat rahat edebilmek için ağır göğüslüğünü çıkartmıştı. Bir ejderanla kısa süre önce yaptığı savaştan kalan kan lekelerini ve diğer izleri yıkayıp çıkartmıştı, ama yine de üst baş itibanyla oldukça berbat görünüyordu. Genç Solamniyaliya kimse yakışıklı demezdi. Saçlan mısır püskülü kadar sanydı, yüzü deliklerle doluydu, aynca buna eklenen mavi, yeşil ve mor rengindeki yara bereler ise dış görünüşüne hiç de güzellik katmıyordu. Yüzünde belirgin olarak en güzel yer gözleriydi, yoğun ve dikkat çekici bir mavi. Mavi gözleri ciddiydi, buğuluydu ve muhabbeti kesmesine sebep olan o meselenin önemsiz oluşunu yalanlıyordu. "Muhafızlardan birisi, aşağıda iki kişinin beklediği ve her ikisinin de saraya gimıeyi talep ettiği haberini gönderdi. İçlerinden birisi bir senatör..." kaşlarını çatıp duraksadı. "İsmini hatırlayamıyorum —elf isimleri kafamı 44 da hiç kalmaz da— ama adam uzun boylu ve bana, sanki burnunun ucunda gezinen bir karmcaymışım gibi gözlerini devirerek bakıyordu." Komiğine giden Medan'm ağzı seğirdi. "Ve sanki, az önce bozuk bir incir ısırmış birinin takınacağı yüz ifadesine sahip değil mi?" "Tamı tamına, lordum." "Palthainon," dedi Medan. "Kukla Efendisi. Ne zaman ortaya çıkacağını merak edip duruyordum." Medan, cam pencerenin ötesinde duran krala baktı. "Tıpkı eski çocuk masalında olduğu gibi, Palthainon, kukla kralın gerçek bir krala dönüşmüş olduğunu öğrenecek. Fakat masaldakinin aksine, bu kuklacının kuklasını kaybetmekten hoşnut kalacağını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sanmıyorum." "Yukarı gelmesine izin vermeli miyim lordum?" "Hayır," dedi Medan soğukça. "Kral başka bir işle meşgul. Bırakalım da Palthainon, Majesteleri'nin keyfinin gelmesini beklesin. Başka kim içeri girmek istiyor?" Gerard'ın yüz ifadesi karardı. Sesini alçalttı. "Elf Kalindas, lordum. İçeri giriş talep ediyor. Söylediğine bakılırsa, Ana Kraliçe'nin burada olduğunu duymuş. Gitmeyi reddediyor." Medan kaşlarını çattı. "Ana Kraliçe'nin sarayda olduğunu nasıl öğrendi?" "Bilmiyorum lordum," dedi Gerard. "Bunu kardeşinden duymadı. Sizin emrettiğiniz gibi, Kelevandros'un ayrılmasına izin vermedik. Çok bitkin düştüğümde ve gözlerimi daha fazla açık tutamadığımda ise, gizlice sıvışmaya çalışmasın diye Planchet nöbet tuttu." Medan Kelevandros'a bir bakış attı. Pelerinine sarmalanmış olan elf, odanın öteki köşesinde hâlâ derin derin uyuyor gibiydi. "Lordum," dedi Gerard, "Açık konuşabilir miyim?" Medan yarım ağızla gülümsedi. "Benim hizmetime gireli beri bundan başka bir şey yapmadın zaten, genç adam." "Ben buna tam olarak hizmetinize 'girmek' demiyorum, lordum," diye cevap verdi Gerard. "Bilmeniz gerektiği ya da tahmin ettiğiniz üzere, burada olmamın sebebi Ana Kraliçe'yi korumanın en iyi yolunun sizin yanınızda kalmak olduğunu düşünmemdir. O iki elften birisinin hain olduğunu biliyorum. İçlerinden birisinin Laurana'ya, onlara güvenmiş olan hanımefendiye ihanet ettiğini biliyorum. O sabah Palin Majere'in ormanda beklediğini de işte böyle bildiniz. O ikisinden birisi size söyledi. Bilen tek kimseler onlardı. Yanılıyor muyum?" Sesi sert ve suçlayıcıydı. Medan ona bir bakış attı. "Evet, haklısın. Sana şunu söylüyorum ve bana inan Sör Şövalye, sen bana, benim kendime duyduğumdan daha fazla tiksinti duyuyor olamazsın. Evet, Kalindas'ı kullandım. Ba��ka seçeneğim yoktu. Eğer o pislik bana rapor vermeseydi, dosdoğru Beryl'e 45 gidip rapor verirdi ve ben de neler döndüğünü bilemezdim. Ana Kraliçe'yi korumak için elimden geleni yapüm. İsyankârlara yardım edip onların suçlarına katıldığını biliyordum. Eğer ben olmasaydım, Beryl Laurana'yı çok uzun süre önce öldürmüş olurdu. İşte bu yüzden beni yargılamaya kalkışma genç adam" "Üzgünüm lordum," dedi Gerard pişmanlıkla. "Anlamamıştım. Şimdi ne yapacağız? Kalindas'ı kapıdan çevireyim mi?" "Hayır," dedi Medan, bir günlük pis sakalıyla gri rengine bürünmüş olan çenesini ovuşturarak. "Onun burada, gözümü üzerinde tutabileceğim

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir yerde olması daha iyidir. Eğer etrafta serbestçe dolaşırsa başımıza açabileceği dertleri tahmin dahi edemeyiz." "Onu... temizleyebiliriz," diye rahatsızlıkla önerdi Gerard. Medan başını olumsuz anlamda salladı. "Laurana, hizmetkârlarından birisinin casus olduğuna inanabilir, ama oğlunun inanacağından oldukça şüpheliyim. Kelevandros ise kesinlikle hiç inanmayacaktır ve eğer kardeşini öldürürsek öyle bir isyan başlatır ki, onu da öldürmek zorunda kalırız. Majesteleri'nin kapı eşiğinde elfleri katletmeye başladığımı duyarlarsa, güvenini kazanmam gereken elf halkı bunu nasıl karşılar acaba? Ayrıca, Kalindas'ın Beryl'in ordularıyla irtibata geçip geçmediğinden emin olmam, geçtiyse onlara neler söylediğini bilmem gerekli." "Pekala lordum," dedi Gerard. "Onu yakından izleyeceğim." "Onu yakından ben izleyeceğim, Gerard," diye düzeltti Mareşal. "Kalindas seni tanıyor, bunu unuttun mu? Sana da ihanet etmişti. Eğer senin burada benimle birlikte olduğunu öğrenirse, benim güvenilir sırdaşım, anında şüpheleniverir. Tehlikeli bir şeyler yapabilir." "Haklısınız lordum," dedi Gerard kaşlarını çatarak. "Unutmuşum. Belki de karargâha geri dönebilirim." "Bir karargâha geri döneceksin dönmesine, Sör Şövalye," dedi Medan. "Kendi karargâhına. Seni Solamniya'ya geri yolluyorum." "Hayır lordum," dedi Gerard inatla. "Gitmeyi reddediyorum." "Beni dinle Gerard," dedi Mareşal, elini genç adamın omzuna koyarak. "Bunu Majesteleri'ne veya Ana Kraliçe'ye söylemedim —fakat hanımın bunu zaten bildiğini düşünüyorum. Girmek üzere olduğumuz bu savaş, üçüncü kez suyun altına batmakta olan bir adamın son ve umutsuz çırpınması olacak. Qualinost, Beryl'in ordusunun gücüne karşı ayakta duramaz. Bu dövüş en iyi ihtimâlle bir geciktirme, mültecilerin kaçması için zaman kazanma hareketinden ibaret." "Öyleyse kesinlikle burada kalıyorum lordum," dedi Gerard kararlılıkla. Ses tonu cüretkârdı. "Şerefim adına aksini yapamam." "Peki bunu emredersem?" diye sordu Medan. 46 "Sizin benim kumandanım olmadığınızı ve size hiçbir sadakat borcum olmadığını söylerim," diye yanıtladı Gerard, sert bir ifadeyle. "Ve ben de senin gerçek şeref duygusuna sahip olmayan bencil bir genç olduğunu söylerim," diye cevapladı Medan. "Bencil mi, lordum?" diye tekrarladı Gerard, bu ithamla derinden yaralanarak. "Bu dava için hayatımı sunmam nasıl olur da bencillik sayılır?" "Hayattayken bu davaya ölü olduğundan daha faydalı olacaksın," diye belirtti Medan. "Sözümü bitirmemi beklemedin. Sana Solamniya'ya dönmeni söylediğimde, seni güvenli bir sığınağa falan yollamıyordum. Aklımdaki şey, senin içinde olduğumuz kötü durumun haberini Solanthus'taki Şövalyeler Divanı'na götürmen ve yardımlarını istemendi." Gerard, Mareşal'e şüpheyle baktı. "Solamniyalılardan yardım mı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


istiyorsunuz lordum?" "Hayır," dedi Medan. "Ana Kraliçe, Solamniya Şövalyeleri'nden yardım istiyor. Onun temsilcisi olacaksın." Gerard'ın hâlâ şüpheli olduğu barizdi. "On günümüz olduğunu hesapladım Gerard," diyerek sözüne devam etti Mareşal. "Ordu Qualinosf a varana kadar on gün. Eğer derhal ayrılıp ejderha sırtında yolculuk edersen, Solanthus'a en geç öbür gün varırsın. Şövalyeler bir ordu gönderemez, ama ejderha sırtındaki ejder süvarileri en azından sivillere yardımcı olabilir." Acı acı gülümsedi. "Sizi zarar ziyandan uzaklaştırdığımı sanmayın beyefendi. Onlarla birlikte geri gelmeni bekliyorum, ondan sonra sen ve ben birbirimize karşı değil sırt sırta savaşacağız." Gerard'ın yüzü aydınlandı. "Sizi sorguladığım için özür dilerim lordum. Derhal yola çıkacağım. Hızlı bir bineğe ihtiyacım olacak." "Bir bineğin olacak. Benim Usturayı al. Onun sırtına bineceksin." "Sizin arınızı alamam beyim," diye itiraz etti Gerard "Ustura bir at değil," dedi Medan. "O benim ejderham. Bir mavi. Kaos Savaşı'ndan beri benim hizmetimde. Peki şimdi sorun ne?" Gerard'ın feci şekilde beti benzi atmıştı. "Beyim," dedi, boğazını temizleyerek. "Sadece bilmeniz doğru olur diye düşünüyorum... Daha önce bir ejderhaya hiç binmedim..." Utanç içinde kıpkırmızı kesilerek yutkundu. "Hatta hiç ejderha görmedim." "Görmenin tam zamanı," dedi Medan, Gerard'ın sırtım sıvazlayarak. "Son derece keyifli bir deneyimdir. Bir Mareşal olarak görevlerimin, ejderhaya istediğim kadar binmemi engellemesinden yakınıp dururum hep. Ustura, Qualinost'un dışındaki gizli bir yerde duruyor. Sana tarif edeceğim ve baş seyis senin benim emrimle geldiğini bilsin diye üzerinde kendi •mührüm olan yazılı talimatlar vereceğim. Ustura'ya da bir mesaj yollaya47 cağım. Endişelenme. Seni hızla ve güvenle taşıyacaktır. Yüksekten korkmazsın değil mi?" "Hayır lordum," dedi Gerard yutkunarak. Başka ne diyebilirdi ki? "Mükemmel. Emirleri derhal yazacağım," dedi Medan. Gerard'a kendisini takip etmesini işaret edip ana daireye geri dönen Medan, Planchet'in çalışma masasının başına geçti ve yazmaya başladı. "Kalindas ne olacak lordum?" diye kısık sesle sordu Gerard Medan, odanın öbür tarafında duran ve hâlâ konuşmakta olan Laurana ile Gilthas'a baktı. "Bir süreliğine ökçelerini dinlendirmesi canını yakmayacaktır." Gerard sessizlik içinde bekledi, Mareşal'in elinin kağıt üzerinde kayışım izledi. Medan hızlı ve özlü yazıyordu. Emirleri yazmak pek uzun sürmedi, hatta Gerard' m düşündüğü kadar dahi sürmemişti. Öleceğinden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hiç şüphesi yoktu. Bir ejderhanın sırtından aşağı yuvarlanmak ve kemiklerinin kırılacağı sona doğru tiksintiyle karışık bir korkuyla aşağı düşmektense elinde kılıcıyla ölmeyi tercih ederdi. Kendisini korkaklıkla itham etti ve görevinin önemi ile aciliyetini kendisine hatırlattı. Ve böylece Medan'm mühürlenmiş emir belgesini titremeyen bir elle alabildi. "Elveda, Sör Gerard," dedi Medan, genç adamın elini sıkarak. "Sadece kısa bir süre için, lordum," dedi Gerard. "Sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım. Geri dönecek ve yardım getireceğim." "Derhal ayrılmalısın. Beryl ile takipçileri, bir mavi ejderhaya saldırmadan önce iki kez düşünürler, özellikle de Kara Şövalyeler'e ait bir ejderhaya. Ama şu anda Beryl'in ejderhalarının etrafta olmamasının avantajını kullanman senin için en iyisi olur. Planchet sana bahçenin içinden geçen arka çıkışı gösterecek, ki Kalindas seni görmesin." "Evet lordum." Gerard elini kaldırıp selamladı; bir Solamniya Şövalyesi'nin düş-: manma verdiği selamdı bu. "Pekala oğlum, kabul ediyorum," diye odamn öbür tarafından onlara erişti Laurana'nm sesi. Bir pencerenin yanında duruyordu. Sabah güneşinin ilk ışınları kadının saçma, balı altına çeviren bir simyacının eli gibi dokunuyordu. "Beni ikna ettin. Sende babanın özellikleri var Gilthas. Seni görse ne kadar da gurur duyardı. Onun burada olup seni görmesini dilerdim." "Burada olup bana tavsiyelerde bulunmasını isterdim," dedi Gilthas, ileri doğru eğilip annesinin yanağım hafifçe öptü. "Şimdi, eğer beni mazur görürsen Anne, tasa süre soma konuşmak zorunda kalacağım sözleri yazmam gerekli. Bu çok önemli, bir hata yapmak istemiyorum." "Majesteleri," dedi Gerard, ileri doğru bir adım atarak. "Eğer zama48 nınızdan birkaç saniye ayırabilirseniz gitmeden önce size saygılarımı sunmak istiyorum." "Ayrılıyor musunuz Sör Gerard?" diye sordu Laurana. "Evet Madam," dedi Gerard "Mareşal bana bazı emirler verdi. Beni Solamniya'ya yolluyor, orada sizin davanızı Şövalyeler Divanı'na sunacak ve yardımlarını isteyeceğim. Majesteleri eğer sizden el yazınız ve mührünüzle benim sizin haberciniz olduğuma dair itimatname niteliğinde olan ve aynı zamanda durumun ciddiyetine de değinen bir mektup alabilirsem—" "Solamniyalılar daha önce Qualinesti'yi hiç umursamamışlardı," diye söze karıştı Gilthas, kaşlarını çatarak. "Şimdi umursamaya başlamala-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rı için bir sebep göremiyorum." "Bir kere umursamışlardı," dedi Laurana kibarca, Gerard'ı dikkatle inceleyerek. "Bizi oldukça fazla umursayan Stunn Brightblade adında bir Şövalye vardı." Elini Gerard'a uzattı. Gerard ise eğilip kadının yumuşak tenine dudağını değdirdi. "O cesur ve kibar Şövalyenin arasıyla birlikte gidin, Sör Gerard." Sturm Brightblade'in hikâyesi, Gerard'ın gözünde iki kuruş dahi etmemişti hiç. Onun Yüce Ermiş Kulesi'ndeki ölüm hikâyesini o kadar çok duymuştu ki, artık anlatmaya değmeyecek kadar bayatlamış bir haldeydi. Aslında, bu hadisenin gerçekten yaşanıp yaşanmadığı konusundaki şüphelerini bile dile getirmişti. Fakat şimdi ölü Şövalye'nin naaşmın yanında duran yoldaşının kim olduğunu hatırladı. O yoldaş ki dostunun katiline meydan okumak için ünlü ejderhamızrağım havaya doğru kaldırırken dahi onun için ağlıyordu. Laurana'nm dileklerini Sturm Brightblade'in adıyla alan Gerard, haddim bilmiş ve aklı başına gelmişti. Kadının önünde tek dizinin üzerine çöktü, başını öne eğip takdisi kabul etti. "Yapacağım Madam," dedi. "Teşekkür ederim." Yücelmiş bir şekilde ayağa kalktı. Ejderhayı sürme konusundaki korkulan şimdi önemsiz ve rezilce geliyordu ve Gerard o korkudan utanç duyuyordu. Genç kral da aklı başına gelmiş gibi görünüyordu ve tokalaşmak için Gerard'a elini uzattı. "Sözlerime aldırış etmeyin Sör Şövalye. Düşünmeden konuştum. Eğer Solamniyalılar Qualinesti'yi umursamıyor olsaydı, o zaman gerçekten de Qualinesti'nin de Solamniyalıları umursamadığı söylenebilirdi. Zira birinin diğerine yardım etmesi, iki taraf için de yeni ve daha iyi bir ilişkinin başlangıcını teşkil edecektir. Mektubunuzu alacaksınız." Kral, kalemini mürekkebe batırdı, kaliteli bir kağıda birkaç paragraf yazdı ve ismiyle imzaladı. İşaret parmağmdaki yüzüğü yumuşak balmumuna batırıp isminin altına mührünü bastı. Balmumunun sertleşmesini bekledi, sonra mektubu katlayıp Gerard'a uzattı. 49 "Onlara bunu götüreceğim Majesteleri," dedi Gerard, mektubu kabul ederek. Kadının güzel görüntüsünü ilham için zihnine kazımak üzere son bir kez Laurana'ya baktı. Kadının oğluna bakan gözlerini hüznün gölgelediğini, yavaşça iç çektiğini gördüğünde Gerard'm içini sıkıntı kaplamıştı. Planchet ona bahçeden dışarı nasıl çıkacağını söyledi. Gerard, bal-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kondan aşağı beceriksizce atlayıp sert bir şekilde bahçeye iniş yaptı ve ayrıldı. Son bir kez el sallamak, son bir kez bakmak için başını kaldırdı, ama Planchet onun ardından pencereleri kapamıştı. Gerard Laurana'nın bakışını, hüznünü aklına getirdi ve aniden bunun onu ve Qualinost'u son görüşü olabileceği gibi feci bir korkuya kapıldı. Korku çok baskındı ve burada kalıp savaşa yardımcı olma düşüncesi yeniden yüzeye çıktı. Ama şimdi geri dönse bile bir ahmak ya da —daha da kötüsü — bir korkak durumuna düşmeyi engelleyemezdi. Mareşalin emirlerini sıkı sıkıya elinde tutan Gerard, güneşin sıcak ışınlarıyla canlanmaya başlayan bahçe boyunca koşturdu. Divan'a ne kadar çabuk varırsa, geriye o kadar çabuk dönebilirdi. 50 4 HAİN Oda sessizdi. Gilthas çalışma masasında oturmuş konuşmasını yazıyor, kalem kağıdın üzerinde hızla geziniyordu. Geceyi ne söyleyeceğini düşünerek geçirmişti. Sözler aklına hızla geliyordu. Bu sebeple mürekkep, kalemden değil de kalbinden akıyormuş gibiydi. Planchet meyve, ekmek ve baldan oluşan hafif bir kahvaltı sofrası hazırlamaktaydı, fakat kimsenin pek de iştahlı olması muhtemel görünmüyordu. Mareşal Medan pencerenin önünde durup Gerard'm bahçeden dışarı çıkışını izledi. Mareşal genç Şövalyenin duraksadığını gördü ve belki de Gerard'm neler düşünmekte olduğunu dahi tahmin etti. Gerard tekrar dönüp bahçeden ayrıldığında, Medan kendi kendine gülümseyip başıyla onayladı. "İyi bir iş yaptınız Mareşal Medan." dedi Laurana, adamın yanma gelip durarak. Gilthas'm çalışmasını bölmemek için sesini alçak tutuyordu. "Genç adamı güvenle buradan uzaklaştırmakla yani. Zira, Solamniya Şövalyelerinin yardımımıza koşacağına gerçekten inanmıyorsunuz, değil mi?" "Hayır inanmıyorum," dedi Mareşal, aynı derecede kısık bir sesle. "Gelmeyeceklerinden değil, gelemeyeceklerinden dolayı." Pencereden dışarı, bahçenin ötesinde, uzakta ve kuzeyde duran tepelere baktı. "Kendi 51 sorunları var. Beryl'in saldırması, sözde Ejderha Antlaşması'mn bozulmuş olduğu anlamına gelir. Ah, Lord Targonne'un Malys ve diğerlerini yatıştırmak için elinden geleni yaptığına eminim, ama bu gayretleri boşuna olacak. Birçok kişi, Mavi Ejder Khellendros'un bir kedi-fare oyunu oynadığına inanıyor. Etrafında dönüp duran olaylardan habersizmiş gibi davranıyor, ama bu sadece Malys'i ve diğerlerini uyutup gevşekleştinnek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


için. Aslında benim inancım odur ki, gözlerini çok uzun süre önce Solanthus'a dikmişti. Oraya saldırmaktan uzak durmasının tek sebebi, Beryl'in onun güneydeki kendi sahasına bir tehdit oluşturduğunu düşünmesinden korkmasıydı. Ama şimdi Solanthus'u güven içinde zaptedebilir. Ve ondan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelir. Biz ilk olabiliriz, ama sonuncu olmayacağız. "Gerard'a gelince," diye devam etti Medarı, "Solamniya Şövalyelerine iyi bir askeri geri gönderdim. Umarım kumandanlarının bunu fark edecek kadar sağduyusu vardır." Biraz duraksayıp Güthas'ı izledi. Kral cümlesinin sonuna geldiğinde Medan konuştu. "Sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim Majesteleri, ama çabucak halledilmesi gereken bir mesele çıktı. Korkarım ki, nahoş bir mesele." Medan bakışlarını Laurana'ya çevirdi. "Gerard bana sizin hizmetkârınız Kalindas'ın alt katta beklediğini rapor etti. Görünüşe göre sarayda olduğunuzu, işitmiş ve sizin için endişelenmiş." Medan konuşurken Laurana'yı dikkatle izledi. Kadının ferinin solduğunu gördü, endişeli bakışlarının odanın öbür tarafında hâlâ uyumakta olan Kelevandros'a kaydığını gördü. 'Gerçeği biliyor,' dedi Medan kendi kendisine. 'İçlerinden hangisinin olduğunu bilmiyor olsa bile, birisinin hain olduğunu biliyor. İyi. Bu işleri kolaylaştıracak.' "Onu yukarı getirmesi için Kelevandros'u yollayacağım," dedi Laurana, solgun düşmüş dudaklarının arasından. "Bunun akıllıca olduğunu sanmıyorum," diye yanıtladı Medan. "Size tavsiyem, Planchet'ten Kalindas'ı benim karargâhıma götürmesini istemenizdir. Benden sonraki yetkili kişi Dumat ona göz kulak olur. Kalindas'a zarar gelmeyecek, sizi temin ederim Madam. Ama kimseyle iletişim kuramayacağı bir yerde güvende olmalı." Laurana Mareşal'e hüzünle baktı. "Lordum. Sanmıyorum ki... Bu" gerekli mi?" "Öyle Madam," dedi sertçe. "Anlamıyorum," dedi Gilthas, sesinde bir nebze hiddetle. Ayağa kalktı. "Annemin hizmetkârı hapse tıkılacak! Neden? Suçu nedir?" Tam Medan cevap vermek üzereydi ki, Laurana Önce davranıp konuştu. 52 "Kalindas bir casus, oğlum." "Bir casus mu?" Gilthas şaşkına dönmüştü. "Kimin için çalışıyor?" "Kara Şövalyeler için," diye yanıtladı Laurana. "Dosdoğru Mareşal Medan'a rapor veriyor, tabii yanılmıyorsam." Gilthas, Mareşal'e tarif edilemez bir tiksintiyle baktı. "Özür dilemiyorum, Majesteleri," dedi Medan sakince. "Ve de benim maiyetime yerleştirdiğiniz casuslar için de sizden bir özür

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


beklemiyorum." Gilthas kıpkırmızı kesildi. "Pis bir iş," diye mırıldandı. "Gerçekten de öyle, Majesteleri. Bu işin sonu olacak. Ben, kendi adıma, ellerimi yıkayıp aklanmaktan memnuniyet duyacağım. Planchet, Kalindas alt katta bekliyor. Onu alıp—" "Hayır Planchet," dedi Gilthas, buyurgan bir sesle. "Onu bana getir. Kalindas'ın bu ithama cevap vermeye hakkı var." "Bunu yapmayın Majesteleri," dedi Medan açıkça. "Kalindas beni burada sizinle birlikte görürse, maskesinin düşmüş olduğunu bilecek. O tehlikeli biri, endişe içinde ve çaresiz durumda. Kimseyi umursadığı yok. Hiçbir şey için durmaz. Majestelerihin güvenliğini garanti edemem." "Yine de," dedi Gilthas kararlılıkla, "elf kanunları, bu ithamlar karşısında kendisini savunması için Kalindas'a hak tanıyor. Çok uzun süre boyunca sizin kanunlarınıza göre yaşadık Mareşal Medan. Bir zorbanın kanunları kanun sayılmaz. Eğer ben kral isem, ilk hükmüm budur." "Madam?" Medan Laurana'ya doğru döndü. "Majesteleri haklı," dedi Laurana. "Siz ithamda bulundunuz ve biz de dinledik. Kendi hikâyesini anlatmanın sırası Kalindas'ta şimdi." "Pek hoş bir hikâye dinlemeyeceksiniz. Pekala," dedi Medan, omuz silkerek. "Ama hazırlıklı olmalıyız. Eğer size bir plan tavsiye etmem mümkünse..." "Kelevandros," dedi Laurana, uyuyan elfi omzundan sarsarak. "Kardeşin alt katta bekliyor." "Kalindas burada mı?" Kelevandros ayağa sıçradı. "Muhafızlar onun içeri girmesini reddediyor," diye devam etti Laurana. "Aşağı in ve muhafızlara onun buraya gelmesine izin verdiğimi söyle." "Peki Madam." Kelevandros hızla dışarı çıktı. Laurana dönüp Medan'a baktı. Yüzü oldukça solgundu ama kadın sakin ve kendisine hakimdi. "Bu tatmin edici oldu mu?" "Mükemmeldi Madam," dedi Medan. "Biraz olsun şüphelenmedi. Masadaki yerinizi alm. Majesteleri, siz de işinizin başına geri dönmelisiniz." 53 Laurana derince iç çekti ve yemek masasına oturdu. Planchet Laurana'nm yemesi için en iyi meyveleri seçti ve bir bardak şarap koydu." Mareşal Medan, ağzında kül gibi bir tat bırakıyor olsa da meyveyi ısırışını, çiğneyip yutuşunu izlerken, Laurana'nm cesaretini şimdiye kadar hiç etmediği kadar takdir etti. Balkona açılan kapılardan birisini açan Medan dışarı çıktı ve kendisi görülmeden, odada neler yaşandığını duyup görebilmek için kapıyı aralık bıraktı. Kalindas peşinde kardeşiyle birlikte odaya girdi. "Madam, sizin güvenliğiniz için endişeden çılgına döndüm. O pislik

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mareşal sizi alıp götürdüğünde, sizi öldürmeye niyetli olduğundan korktum!" "Öyle mi Kalindas?" dedi Laurana nazikçe. "Seni bu kadar endişelendirdiğim için üzgünüm. Gördüğün gibi, burada güvendeyim. En azından şu an için. Beryl'in ordularının Qualinesti'ye yürüyüşe geçtiğini rapor J aldık." "Hakikaten Madam, o feci söylentiyi ben de duydum," dedi Kalin-' das, kadının oturduğu masanın yanma gelene dek yaklaştı. "Burada güven- j de değilsiniz, Madam. Derhal kaçmalısınız." "Evet Madam," dedi Kelevandros. "Kardeşim bana sizin tehlike^ altoda olduğunuzu söyledi. Sizin ve Kralın." Güthas yazma işini bitirmişti. Kral, parşömeni elinde tutarak çalışma! masasından kalkıp saraydan ayrılmak için hazırlanmaya başladı. "Planchet," dedi, "bana pelerinimi getirin." "Hızlı davranmakta haklısınız, Majesteleri," dedi Kalindasj Gilthas'm niyetini yanlış anlayarak. "Madam, ben de sizin pelerininizi getireceğim ve—" "Hayır Kalindas," dedi Güthas. "Kastettiğim bu değildi." Planchet, kralın peleriniyle birlikte geri döndü. Pelerini sağ kolunda! asılı tutan hizmetkâr, Gilthas'm yanına gelip durdu. "Kaçmak gibi bir niyetim yok," diyordu Güthas. "Şimdi halka bir konuşma yapmak üzere gidiyorum. Qualinost halkını tahliye etmeye ve| şehrin savunulması için planlar yapmaya derhal başlıyoruz." Kalindas eğilip krala reverans yaptı. "Anlıyorum. Majesteleri konuşmasını yapacak ve sonra ben sizi ve saygıdeğer annenizi güvenli bir yere götüreceğim. Bizi bekleyen dostlarım var." "Bahse girerim vardır Kalindas," dedi Mareşal Medan, kapıdan içeri adımını atarak. "Hem Majesteleri'ni hem de Ana Kraliçe'yi öldürmek için bekleyen Beryl'in dostları. Peki senin şu dostların neredeler bakalım?" Kalindas'm gözleri çekingen bir şekilde Mareşal'e, Gilthas'a ve yine Mareşal'e baktı. Elf kuruyan dudaklarını yaladı. Bakışları Laurana'ya kaydı. "Hakkımda neler söylendiğim bilmiyorum, Madam—" 54 Gilthas söze karıştı. "Sana neler söylendiğini söyleyeyim Kalindas. Mareşal seni onun adına çalışan bir casus olmakla itham etti. Bunun doğru olduğu yönünde kanıtlarımız var. Elf kanunlarına göre, kendi lehine savunma yapma hakkına sahipsin." "Ona inanmıyorsunuz değil mi Madam?" diye haykırdı Kelevandros. Şoka uğrayan ve hiddetlenen elf, kardeşinin yanına gelip dimdik durdu. "Bu insan size Kalindas hakkında her ne söylediyse yalandır! Mareşal bir Kara Şövalye, ayrıca bir insan!" "Gerçekten ikisi de doğru," dedi Medan. "Aynı zamanda Ana Kraliçe'ye karşı casusluk etsin diye kardeşine para ödeyen kişi de benim.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


İddiaya vanm, eğer üstünü ararsanız, üzerinde Lord Targonne'un tuğrası olan çelik paralar bulacaksınız." "Evimden birisinin bana ihanet ettiğini biliyordum," dedi Laurana. Sesi hüzünle doluydu. "Palin Majere'den beni uyaran bir mektup aldım. Ejderha, onu ve TasslehofTu orada beklemesi gerektiğini de böyle biliyordu. Ejderhayı uyarabilecek tek kişi benim evimden bir kişi olmalıydı. Başka kimse bilmiyordu." "Yanılıyorsunuz Madam," diye çaresizce ısrar etti Kelevandros. "Kara Şövalyeler bize karşı casusluk yapıyordu. İşte böyle haber aldılar. Kalindas size asla ihanet etmez, Madam. Asla! Sizi çok seviyor." "Öyle mi?" diye sordu Medan sessizce. "Yüzüne bir bak." Kalindas'm gözü dönmüştü, yüzü keten yatak çarşaflan kadar beyazlamıştı. Dudakları dişlerinin arkasına kıvnlmış ve alaycı bir tavır takınmıştı. Mavi gözleri şimdi buğulanmış bir şekilde parlıyordu. "Evet, üzerimde çelik paralarla dolu bir kese var," dedi, dudaklarından tükürükler saçarak. "Beni satarak senin yatağına girebilme şansım elde edeceğini düşünen bu insan domuzu tarafından bana verildi. Belki de çoktan koynuna girmiştir. Sizi sevmek mi Madam? İşte sizi bu kadar seviyorum!" Kalindas'm eli tuniğinin içine atıldı. Bir hançerin metal kısmı güneş ışığında parladı. Gilthas haykırdı. Medan kılıcını çekti, ama kendisini kralı korumak üzere konuşlandırmıştı. Medan, Laurana'yı kurtaramayacak kadar uzaktaydı. Kadın hızla şarap kadehini kavradı ve içindekini Kalindas'm yüzüne savurdu. Gözleri şarapla yanıp yan yanya kör olan Kalindas, bıçağı vahşice savurdu. Laurana'nm kalbine nişanlanmış olan darbe omzuna indi. Kalindas küfrederek bıçağı tekrar saplamak için kaldırdı. Feci bir feryat kopardı. Hançer elinden düşüverdi. Bir kılıcın keskin yeri midesine saplandı ve gömleğinin önü kana bulandı. Kelevandros, gözlerinden yaşlar süzülerek kılıcını kardeşinin vücudundan çekip çıkarttı. Silahı yere bırakan Kelevandros Kalindas'ı tuttu, 55 usulca yere indirdi ve ölmekte olan kardeşini kollan arasına aldı. "Beni affet Kalindas!" dedi Kelevandros hafifçe. Kafasını kaldırıp yalvarırcasına baktı. "Onu affedin Ana Kraliçe—" "Affetmek mi?" Kalindas'm dudakları kanla köpürüp büküldü. "Hayır!" Boğulur gibi öksürdü. Son sözleri zar zor çıktı. "Onlara lanet olsun. İkisine de lanet olsun!" Kardeşinin kollan arasında kaskatı kesildi. Yüzü buruştu. Tekrar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


konuşmaya çalıştı, ama ağzından kan fişkırdı ve hayatıyla birlikte akıp gitti. Ölümünde bile gözleri Laurana'ya bakmaya devam ediyordu. O gözler karanlıktı ve ışığı solup gidince, gölgeleri nefretin soğuk panltısıyla aydınlanmıştı. "Anne!" Gilthas kadının yanına firladı. "Anne, yaralandın! Gel, uzan | şuraya." "Ben iyiyim," dedi Laurana, fakat sesi titriyordu. "Velvele yapma..."! "Çok hızlı düşündünüz Madam. Yani şarabı yüzüne dökmekle. Hepimizi gafil avladı. Bir bakayım." Medan, kanla sırılsıklam olmuş giysinin kolunu sıyırdı. Dokunuşu elinden geldiğince nazikti. "Yara ciddi gibi görünmüyor," diye bildirdi üstünkörü bir incelemeden sonra. "Hançer kemiği sıyınp geçmiş. Korkarım orada bir yara izi olacak, Madam, ama yara temiz ve iyileşecek." "Bu aldığım ilk yara değil," dedi Laurana donuk bir gülümsemeyle. I Zangır zangır titremeyi durdurmaya çalışarak ellerini birbirine kenetledi.' Bakışları ister istemez yerdeki cesede kaydı. "Üzerine bir şey serin!" diye sertçe emir verdi Medan. "Üzerinif örtün." Planchet az önce elinde tutmakta olduğu pelerini açıp Kalindas'm I üzerine serdi. Kelevandros kardeşinin yanında diz çökmüştü, bir eliyle kardeşini, diğer eliyle onu öldüren kılıcı tutuyordu. "Planchet, bir şifacı çağır—" diye başladı Gilthas. "Hayır," diye onun emrine karşı çıktı Laurana. "Bunu kimse bilmemeli. Mareşal'i duydun. Yara ciddi değil. Daha şimdiden kanaması durdu zaten." "Majesteleri," dedi Planchet. "Thalas-Enthia'nın toplantısı... zamanı ?£ geldi de geçiyor." Sanki bu sözün altını çizermişçesine, alt kattan şikayetçi ve talepkâr bir ses yükseldi. "Size söylüyorum, daha fazla beklemeyeceğim! Bir hizmetkâr bile Majesteleri'ni görmek için izin alıyor da ben burada bekletiliyor muyum yani? Benim gözümü korkutamazsınız. Bana, ThalasEnthia'nın bir üyesine el sürmeye cüret etmeyin sakın. Majesteleri'ni göreceğim, duydunuz mu? Dışanda tutulmayacağım!" 56 "Palthainon," dedi Medan. "Trajedinin son perdesinden sonra, sahneye palyaçoları çıkartıyorlar." Mareşal kapıya doğru ilerlemeye başladı. "Onu elimden geldiğince oyalayacağım. Şu pisliği temizleyin." Laurana aceleyle ayağa kalktı. "Beni bu yaralı halde görmemeli. Herhangi bir şeyin yanlış olduğunu bilmemeli. Ben kendi dairemde bekleyeceğim, oğlum."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gilthas'm ayrılma konusunda isteksiz olduğu barizdi, ama kendisi de, Senato önünde yapılacak bu konuşmanın önemini Laurana'nm bildiği kadar iyi biliyordu. "Thalas-Enthia'ya gideceğim," dedi. "Öncelikle Anne, Kelevandros'a sorulacak bir sorum var ve senin de bunu duymanı istiyorum. Kelevandros, kardeşinin çevirdiği bu pis dolaplardan haberdar miydin? Onlara dahil miydin?" Kelevandros ölü gibi solgundu ve üstü başı kardeşinin kanıyla kaplıydı, yine de kral ile ağırbaşlılığını koruyarak yüzleşti. "Onun hırslı olduğunu biliyordum, yine de hiç düşünmemiştim... ben hiç..." Duraksadı, yutkundu ve hafifçe şöyle dedi, "Hayır Majesteleri. Bilmiyordum." "Öyleyse senin için üzgünüm," dedi Gilthas, sert sesi yumuşayarak. "Yapmak zorunda kaldığın şey için." "Onu seviyordum," dedi Kelevandros, hafif bir sesle. "Ailemden geriye kalan tek kişi oydu. Fakat hanımımıza zarar vermesine izin veremezdim." Kan, pelerinin üzerinden sızmaya başlıyordu Kelevandros, kardeşinin cesedinin yanma çöktü ve pelerinle onu daha sıkı sarmaladı. "Sizin izninizle Majesteleri," dedi sakin bir ses tonuyla, "kardeşimi buradan ben götüreceğim." Planchet ona yardım etmeye davrandı, ama Kelevandros onun yardımını geri çevirdi. "Hayır, o benim kardeşim. Benim sorumluluğum." Kelevandros, Kalindas'm cesedini kollarına aldı ve kısa bir uğraş verdikten sonra doğrulup ayağa kalkmayı başardı. "Madam," dedi, gözlerini kaldırıp kadına bakmadan, "sizin eviniz, bizim şu ana kadarki tek yuvamızdı. Fakat korkarım ki, oraya götürmem yakışık almayacak—" "Anlıyorum Kelevandros," dedi Laurana. "Onu oraya götür." "Teşekkür ederim Madam." "Planchet," dedi Gilthas, "Kelevandros ile birlikte git. Her ne ihtiyacı olursa ona yardım et. Olan hadiseleri de muhafıza anlat." Planchet tereddüt etti. "Saygıdeğer Anneniz bilgece konuştu. Bunu gizli tutmalıyız, Majesteleri. Eğer halk, onun kardeşinin Ana Kraliçe'yi öldürmeye Çalıştığını öğrenirse, korkarım ki, Kelevandros'a bir zarar verebilirler. Ve eğer Mareşal Medan'ın casus olarak elfleri kullandığını öğrenirlerse..." 57

"Haklısın Planchet," dedi Gilthas. "İcabına bak. Kelevandros, dışarı hizmetkâr—" Ne demek üzere olduğunu fark eden Gilthas, sözlerini yuttu. "Arka taraftaki hizmetkâr kapısı," diye kralın sözünü tamamladı Kelevandros. "Evet Majesteleri. Anlıyorum." Arkasını dönüp ağır yükünü taşıyarak dışarı çıktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Laurana onlann arkasından baktı. "Ölülerin laneti hep gerçekleşirmiş derler." "Kim diyormuş onu?" diye bilmek istedi Gilthas. "Dişleri dökülmüş yaşlı nineler mi? Kalindas'm yüce ve soylu bir amacı yoktu. Yaptığı şeyi sadece aç gözlülüğünden yaptı. Umursadığı tek şey paraydı." Laurana kafasını salladı. Saçı, yarasına yapışmış ve kendi kanıyla sırılsıklam olmuştu. Gilthas teselli edici sözler söylemeye başladı, ama kapının dışında çıkan bir gürültü patırtıyla sözleri yanda kesildi. Mareşal Medan'm paldır küldür üst kata çıkmakta olduğu duyulabiliyordu. Yukan geldiğini ve yanında birisinin olduğunu anlamalan için sesini yükseltmişti. Laurana oğlunu, en az yanaklan kadar solgunlaşmış olan dudaklanyla öptü. "Şimdi gitmelisin. Duam seninle olsun —ve babanmki de." Hanım aceleyle aynlıp, koridor boyunca hızla ilerledi. "Planchet, kan lekesi—" diye başladı Gilthas, ama Planchet kan lekesinin üzerine küçük bir süs sehpası yerleştirmiş ve kendisi de önüne geçip durmuştu bile. Senatör Palthainon, odaya hışımla ve gürültüyle dalıverdi. Gözlerinde alevler yanıyordu ve ayağı kapı eşiğini geçer geçmez konuşmaya başladı. "Majesteleri, benim onayımı sormadan Thalas-Enthia'yı toplantıya^ çağırdığınızı duydum—" Senatör sözünü yanda kesti, merdiveni çıkarken provasını yaptığı konuşması kafasından uçup gidiverdi. Kuklasını, kendi iplerine dolanmış bir şekilde, gevşekçe yerde yatarken bulmayı ummuştu. Fakat bunun yerine bulduğu ise, kapıdan dışan çıkmakta olan bir kuklaydı. "Senato'yu toplantıya çağırdım, çünkü ben Kralım," dedi Gilthas, senatörün yanından hızla geçerek. "Size de aynı sebepten dolayı danışmadım Senatör. Zira ben Kralım." Palthainon konuşmaya, gevelemeye ve tükürükler saçmaya başladı. "Ne— Ne— Majesteleri! Nereye gidiyorsunuz? Bu konuyu konuşmalıyız." Gilthas ona aldınş etmedi. Yoluna devam edip kapıdan dışan çıktı ve kapıyı ardından hızla kapattı. Özenle yazmış olduğu konuşması masanın üzerinde duruyordu. Ne de olsa, sözleri kalbinden okuyacaktı. Palthainon, afallamış bir halde onun peşinden gitmeye davrandı. 58 guçlayacak birine ihtiyaç duyan senatör, hızla Mareşal Medan'a doğru HÖndü. "Bu senin işin Mareşal. Ahmak çocuğu bu işe sen bulaştırdın. Neler çeviriyorsun Medan? Neler dönüyor?" Mareşal bu sözlerle eğlenmişti. "Bu benim işim falan değil, Senatör. Gilthas, kendisinin de söylediği gibi, kral ve birçok yıldır da öyleydi. Görünüşe bakılırsa sizin fark ettiğinizden daha uzun bir süredir. Şimdi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


neler döndüğüne gelince"—Medan omuz silkti—"Majestelerine sormanızı tavsiye ederim. Belki de size anlatmaya tenezzül edebilir." "Majestelerine sormakmış!" diyerek kabadayı bir tavırla dudak bükerek döndü senatör. "Ben Majestelerine hiçbir şey sormam. Majestelerine ne düşünmesi ve ne söylemesi gerektiğini söylerim, her zaman olduğu gibi. Saçmalıyorsunuz Mareşal. Sizi anlayamıyorum." "Hayır, ama anlayacaksınız," diyerek senatörün geri çekilmesine yardımcı oldu Medan. Elf ise içinde kalan son saygınlık zerresini de toplayıp hızla odadan dışarı çıktı. "Planchet," dedi Medan, kral ile senatör gittikten ve saray bir kez daha sessizleştikten sonra. "Su ve sargı bezi getir. Ana Kraliçenin yarasıyla ilgileneceğim. Halıyı toplamalısın. Dışarı çıkart ve yak." Medan, elinde bir leğen ve bir keten sargı beziyle Laurana'nm odasının kapısını çaldı. Hanımı ona içeri girmesini söyledi. Laurana'nm ayakta durduğunu ve pencereden dışarı bakmakta olduğunu gören Mareşal kaşlarını çattı. "Uzanmalısınız Madam. Bu zamanı dinlenerek değerlendirin." "Kadın dönüp ona baktı. "Palthainon Senato'da sorun çıkartacak. Bundan emin olabilirsiniz." "Oğlunuz onu haklayacaktır Madam," dedi Mareşal. "Sözlerle tabii, kılıçla değil. O herifin balonunu öyle bir söndürdü ki, eğer vızıldayarak camdan içeri uçarsa hiç şaşmam. Bakın," diye ekledi, "Sizi güldürmeyi başardım." Laurana gerçekten de gülümsemişti, ama bir saniye sonra ayakta sallandı ve kendisini desteklemek için bir sandalyenin koluna doğru uzandı. Medan derhal yanma gidip kadının oturmasına yardımcı olda "Madam, çok fazla kan kaybettiniz ve yara hâlâ kanamaya devam ediyor. Eğer rahatsız olmazsanız..." Utanarak duraksadı. Öksürdü ve konuşmaya devam etti. "Yarayı temizleyip pansuman yapabilirim." "İkimiz de askeriz Mareşal," dedi Laurana, kolunu sabahlığının yeninden dışarı çıkartarak. "Alçakgönüllülük yapma lüksüne sahip olmadığım şartlar altında erkeklerle birlikte yaşadım ve savaştım. Teklifiniz çok nazikçeydi" 59 Mareşal, kadının yumuşak derisine dokunmak için ileri uzandı ve — kaba, iri, tombul parmaklı ve beceriksiz kendi elinin— elf kadının zarif ve bembeyaz omzunun yanında nasıl bir tezat oluşturduğuna dikkat etti. Kadının teni, üzerindeki ipek giysi kadar pürüzsüzdü, kesik yarasından akan kanı ise koyu kırmızı ve ılıktı. "Korkarım sizi incittim Madam," dedi, dokununca kadının irkildiğini hissederek. "Üzgünüm. Sert ve beceriksizim işte. Başka bir yol bilmiyorum." Laurana saçlarını eliyle kavradı ve yaranın olduğu yerden çekmek için omzunun üzerinden öne aldı. "Mareşal Medan, oğlum Qualinosfu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


savunma planını size açıkladı. Sizce işe yarar mı?" "Plan oldukça iyi, Madam," dedi Mareşal, sargı bezini kadının omzuna dolayarak. "Eğer cüceler bunu kabul eder ve üzerlerine düşeni yaparlarsa, başarılı olma şansı bile var. Fakat yine de, Majesteleri'ni uyardığım üzere, cücelere güvenmiyorum." "Bir sürü can verilecek," dedi Laurana hüzünle. "Evet Madam. Savunma hareketinde savaşmak için geride kalacak olanlar, zamanında kaçmayı başaramayabilirler. Şanlı ve şerefli bir savaş olacak," diye ekledi, sargı bezini düğümleyerek. "Eski günlerdeki gibi. Kendi adıma konuşayım, ben bu savaşı kaçırmayacağım." "Hayatınızı bizim için mi vereceksiniz Mareşal?" diye sordu Laurana, dönüp dosdoğru adamın yüzüne bakarak. "Bir insan ve bizim düşmanımız olan siz, elfleri korurken mi öleceksiniz?" Adam, kadının delip geçen bakışlarıyla karşılaşmamak için yarayla meşgulmüş gibi yapmaya çalıştı. Soruya çabucak cevap vermedi, uzun bir süre üzerinde düşündü. "Geçmişimden pişman değilim Madam," dedi en sonunda. "Kararlarımdan da pişman değilim. Ben alt sınıfın arasında, bir toprak ağası kölesinin oğlu olarak doğdum. Ben de okuma yazma bilmeyen, cahil bir köle olacaktım. Ama derken Lord Ariakan beni buldu. Bana bilgi verdi, eğitim sundu. En önemlisi, kendimden daha üstün olan bir güce iman etmemi sağladı. Belki bunu anlayamazsınız, Madam, ama •Karanlık Majestelerine bütün ruhumla tapıyordum. Onun bana verdiği Görü hâlâ rüyalarıma giriyor, fakat o gittiğine göre bunun neden olduğunu anlayamıyorum." "Anlıyorum Mareşal," dedi Laurana yavaşça. "Ben Karanlıklar Kraliçesi Takhisis'in huzurunda durmuştum. O zaman hissettiğim korkuyla karışık saygıyı hâlâ hatırlıyorum. Onun gücünün şeytani olduğunu bildiğim halde, onu görmek müthiş bir şeydi. Belki de bunun sebebi, onun gözlerine bakmaya cüret ettiğim zaman kendimi görmüş olmamdı. Onun karanlığını kendi içimde gördüm." 60 "Siz mi Madam?" Medan kafasını salladı. "Ben Altın Kumandan idim, Mareşal," dedi Laurana ciddiyetle. "Oldukça iyi bir unvan. İnsanlar sokaklarda bana tezahürat yapıyordu. Çocuklar bana çiçek buketleri veriyordu. Yine de o kimselere savaşa girmelerini emrettim. O çocukların birçoğunun yetim kalmasına sebep oldum. Mutlu ve verimli bir hayat yaşayabilecekleri halde, benim yüzümden binlerce kişi öldü. Onların kanı benim elimi lekeliyor." "Hareketlerinizden pişmanlık duymayın, Madam. Bunu yapmak bencilce olur. Sizin pişmanlığınız, ölülerin hak ettiği şerefi onların elinden alıyor. Siz haklı ve doğru olduğunu düşündüğünüz bir dava uğruna savaştınız. Onlar, o davanın sizin içinizde parıldadığını gördükleri için sizi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


takip edip savaştılar —hatta öldüler, ne derseniz deyin. İşte bu yüzden size Altın Kumandan deniliyordu," diye ekledi. "Saçlarınız yüzünden değil." "Yine de," dedi kadın, "Onlara karşılık olarak bir şeyler verebilmek isterdim." Kadın sessizleşti, kendi düşüncelerine dalıp gitmişti. Adam, hanımın dinlenmeye çekilmek isteyeceğini düşünerek odadan ayrılmaya davrandı, ama Laurana onu alıkoydu. "Sizden bahsediyorduk Mareşal," dedi, elini hafifçe adamın koluna koyarak. "Neden hayatınızı elfler için vermeye bu kadar hazır olduğunuzdan söz ediyorduk." Kadının gözlerinin içine bakarken, hayatını tek bir elf için vermeye hazır olduğunu söyleyebilirdi. Ama bunu yapmadı. Aşkı ondan karşılık görmeyecekti, fakat dostluğu görüyordu. Kendisini şanslı sayan Medan daha fazlasını istemiyordu. "Ben yurdum için savaşacağım Madam," diye basitçe yanıtladı. "Birinin yurdu, onun doğduğu yerdir mareşal." "Kesinlikle öyle Madam. Benim yurdum burası." Adamın cevabı kadım hoşnut etti. Laurana'nın mavi gözleri duyguyla yumuşadı, aniden yaşlarla parladı. Kadın, adam için sıcaklık, hoş bir tat ve güzel bir kokuydu. Ve şimdi morali bozuktu. Sarsılmış, incinmişti. Medan hızla ayağa kalktı; Öyle hızlı fırladı ki, yarayı yıkamak için getirdiği leğeni sakarca devirdi. "Özür dilerim Madam." Yüzünü saklama şansı bulduğuna şükreden Medan dökülen suyu temizlemek için yere eğildi. "Sargı bezi çok sıkı değil, değil mi Madam?" diye sordu sertçe. "Hayır, çok sıkı değil," dedi Laurana. "İyi. Şimdi, eğer izin verirseniz Madam, ordunun ilerleyişi hakkında "aşka bir raporun gelip gelmediğini öğrenmek için karargâha geri dönmeliyim." 61 Adam eğilip reverans yaptıktan sonra topuğu üzerinde döndü ve aceleyle ayrılıp kadını kendi düşünceleriyle baş başa bıraktı. Laurana, sabahlığını çekip omzunu örttü. Parmaklannı esnetti ve avuç içindeki eskiden kalma nasırlan ovuşturdu. "Karşılık olarak bir şeyler vereceğim," dedi.

62 s EJDERHA UÇUŞU Kara Şövalyelerin ahırları Qualinesti'den hatırı sayılır uzaklıktaydı. 'Şaşırtıcı değil,' diye düşündü Gerard, 'ahırlarda bir mavi ejderha durduğu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


düşünülürse tabii.' Daha önce orada hiç bulunmamıştı, oraya gitmesini gerektirecek durum olmamıştı ve ahırların nerede olduğu konusunda sadece belli belirsiz bir fikri vardı. Yine de Medan'ın verdiği yol tarifini takip etmek kolaydı ve Gerard'ı hatasız yönlendiriyordu. Hızlı olması gerektiğini dikkate alarak tempolu bir koşuyla ilerledi. Yine de Gerard'm nefesi kısa süre sonra kesiliverdi. Ejderanla yaptığı savaştan kalan yaralan zonkluyordu. Çok az uyumuştu ve zırhının ağırlığıyla yavaşlıyordu. Bütün bu yorucu yolculuğun ardından bir mavi ejderhayla karşılaşacak olma düşüncesi, ne kaslannı gevşetiyor ne de zırhının ağtflığını hafifletiyordu. Ama aksini iddia edebilirdi. Daha ahırlan göremeden kokusunu aldı. Ahırların etrafi, giriş kısanda muhafizlar bulunan bir şarampolle çevriliydi. Tetikte ve ihtiyatlı olan muhafızlar, ayak seslerini duyduklan anda onu selamladılar. Gerard doğru parolayla cevap verdi ve onlara Medan'ın emirlerini uzattı. Muhafizlar bu emirlere dikkatle göz gezdirdiler, hiç tanımadıklan Gerard'ı ise itinayla 63 incelediler Yine de Medan'ın mühründe hiçbir kusur yoktu ve böylece 1 Gerard'ın geçmesine izin verdiler. Ahırlarda atlar, grifonlar ve ejderhalar bulunuyordu; fakat hepsi bir-1 den aynı mekânda değildi. Dört bir yana uzanan alçak boylu ahşap binalar- I da atlar barınıyordu. Grifonlar ise bir uçurumun tepesinde yuvalar kur-,.1 muşlardı. Grifonlar yüksek yerleri tercih ederdi ve atlar onların kokusunu 1 duyup huzursuz olmasın diye, bu yaratıkların atlardan uzak tutulması 1 gerekiyordu. Gerard'ın öğrendiğine göre, mavi ejderha uçurumun altmda-S ki bir mağaradaydı. Ahır görevlilerinden birisi Gerard'ı mavi ejderhanın yanına j götürmeyi teklif etti. Cesareti, attığı her isteksiz adımda üzerine basacağı kadar düşmüş olan Gerard da bu teklifi kabul etti. Fakat, başka bir ejderha 1 binicisi geldiği için biraz beklemek zorunda kaldılar. Mavi ejderha, at ahu» larının yakınındaki geniş bir alana konarak atların paniğe kapılmasına» sebep oldu. Rehber, Gerard'ın yanından aynlıp atları sakinleştirmeye! koştu. Diğer ahır görevlileri ejderha binicisine doğru yumruklarını salla-1 yarak ona haykırdılar ve yanlış noktaya inmiş olduğunu söylediler. Ejderha binicisi onları görmezden geldi. Semerinden aşağı kaydı vef seyislerin lakırdılarını elini sallayarak geçiştirdi. "Lord Targonne'un habercisiyim," dedi ters ters. "Mareşal Medan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


için acil emirler getirdim. Beni karargâha götürmesi için grifonlardan birisini aşağı indirin, sonra da ejderhamla ilgilenin. Onun muntazaman banndınlmasını ve dönüş yolu için iyi beslenmesini istiyorum. Yarın ayrılacağım." _ jfl Targonne isminin anılmasıyla birlikte, ahır görevlileri çenelerini kapadılar ve Şövalye'nin emirlerini yerine getirmek için dağılıp işe koyuldular. Birkaçı, mavi ejderhayı dağın altındaki mağaraya götürürken, diğerleri ise ıslık çalarak grifonlardan birisini aşağı getirmeye çalışıyorlardı. Bu iş biraz zaman alıyordu, zira grifonlar huysuzluklanyla meşhurdu ve efendilerinin en sonunda vazgeçip gideceği umuduyla bir emri duymamış gibi yaparlardı. Gerard, Kara Şövalye'nin Medan'a bu denli hızla götürdüğü haberleri duymaya meraklıydı. Şövalye'nin ağzım sildiğim gören Gerard, kemerindeki matarayı çıkarttı. "Susamış gibi görünüyorsunuz beyim," dedi, matarayı ona doğru uzatarak. "Onun içinde brendi olduğunu pek sanmıyorum?" dedi Şövalye sorarcasına, mataraya hevesle bakarak. "Üzülerek söylemeliyim ki su var," dedi Gerard. Şövalye omuz silkti, matarayı aldı ve içti. Susuluğunu giderdikten 64 sonra matarayı Gerard'a geri verdi. "Onunla buluştuğumda Mareşal'in brendisinden içerim ben de." Gerard'a merakla baktı. "Geldin mi, yoksa gidiyor musun?" "Gidiyorum," dedi Gerard. "Mareşal Medan'dan bir görevle. Sizin Lord Targonne'un emriyle geldiğinizi söylediğinizi duydum. Beryl'in Oualinesti'ye saldırısı karşısında lord hazretleri nasıl bir tepki verdi?" Şövalye omuz silkti ve etrafına küçümseyerek baktı. "Mareşal Ivledan sıradan bir taşra bölgesi hükümdarı. Ejderhaların hareketleri karşısında hazırlıksız yakalandığına pek şaşmamak gerekli. Sizi temin ederim beyim, Lord Targonne hazırlıksız yakalanmadı." Gerard derince iç çekti. "Bunun ne kadar zor bir iş olduğu hakkında hiçbir fikriniz yok. Burada, sadece asırlar boyu yaşadıkları için bizden daha iyi olduklarını düşünen pislik elflerin yanında kısılıp yaşamanın yani. Moralinizi yükseltmek için bir kupa kaliteli bira dahi içemiyorsunuz. Ve kadınlara gelince, hepsi de meymenetsiz, kendini beğenmiş ve kibirli. "Fakat size işin aslını söyleyeyim." Gerard adama yaklaştı ve sesini alçalttı. "Bizi gerçekten arzuluyorlar, bilirsiniz. Elf kadınlar, biz erkek insanlardan hoşlanıyorlar. Sadece hoşlanmıyormuş gibi yapıyorlar o kadar. Önce bir erkeğe kuyruk sallıyorlar ve o adam da kendisine sunulanı almaya kalkışınca çığlığı basıyorlar." "Mareşal'in bu haşaratlarla birlik olduğunu işitiyorum." Şövalye'nin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dudakları kıvrıldı. Gerard burnundan soludu." Mareşal —eğer bana soracak olursanız, insandan çok elfe benziyor. Bizim eğlenmemize hiç izin vermez. Tahminimce bu değişmek üzere." Şövalye, Gerard'a bilmiş bilmiş baktı. "Sadece şunu söyleyeyim, her nereye gidiyorsan, dönmek için acele et. Yoksa eğlenceyi kaçırırsın." Gerard, Şövalye'ye takdir ve gıpta dolu bir bakış attı. "Ana karargâhta görev almak için her şeyi verirdim. Lord hazretlerinin yakınında olmak gerçekten de heyecan verici olmalı. Bahse girerim dünyada olup biten her şeyden haberdarsınızdır." "Bir şeyler biliyoruz işte," diye belirtti Şövalye, ağırlığını topukları üzerine verip büyük bir ilgiyle yıldızlara bakarak. "Aslında buraya taşınmayı düşünüyorum. Kısa süre içinde bize topraklar sunulacak. Elf toprakları ve cicili bicili elf evleri. Ve elf kadınlar, tabii istediğin buysa." Gerard'a küçümseyici bir bakış attı. "Kendi adıma konuşayım, o soğuk ve yılışık kanlardan birisine dokunmak istemem. Bunu düşünmek bile midemi altüst ediyor. Fakat onlardan biriyle gönül eğlendirmek istiyorsan acele etsen iyi olur, zira döndüğünde bir tanesini bile bulamayabilirsin." Gerard, Targonne'un Medan'a yolladığı emirlerin önemini şimdi tah65 min edebiliyordu. Gecenin Lordu'nun aklındaki planı oldukça net bir şekilde görebiliyordu ve bundan midesi bulanmıştı. Elf mülklerini ve elf evlerini zaptet, sahiplerini katlet ve ele geçirdiğin zenginlikleri Şövalyelik'in sadık üyelerine hediye olarak dağıt. Gerard'm eli kılıcının kabzasını kavradı. Kibirli Şövalye'nin midesini altüst etmek isterdi —daha doğrusu deşip dışarı çıkartmak. Fakat o zevkten feragat etmeli, onu Mareşal, Medan'a bırakmalıydı. Şövalye, eldivenlerini beline vurdu ve hâlâ kendilerini duymazdan gelen grifonlara haykırmakta olan ahır görevlilerine baktı. "Serseriler!" dedi sabırsızca. "Sanırım bu işi kendim halletmeliyim. Pekala, size iyi yolculuklar beyim." "Size de beyim," dedi Gerard. Şövalye'nin ilerleyip ahır görevlilerine kabadayılık taslayışını izledi ve duymayı hak ettiği cevabı ona vermediklerinde içlerinden birine yumruğu indirdiğini gördü. Ahır görevlileri, gri-j fonlara seslenme işini Şövalye'ye bırakarak oradan uzaklaştılar. "Piç kurusu," dedi adamlardan birisi, çürüyen yanağını ovuşturarak. "Şimdi bütün geceyi onun lanet ejderhasıyla ilgilenerek geçirmek zorunda

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kalacağız." "Ben olsam pek fazla ilgilenmezdim," dedi Gerard. "Sanırım ŞövalJ ye'nin görevi, tahmin ettiğinden uzun sürecek. Çok daha uzun." Ahır görevlisi, Gerard'a somurtkan bir bakış attı ve yanağını ovalayarak Gerard'ı, Mareşal Medan'm mavi ejderhasının yanına götürdü. Gerard, ejderhalar hakkında duyduğu bütün bilgileri hatırlayarak gergin bir şekilde kendisini hazırladı. Yapması gereken en önemli şey, son' derece güçsüzleştirici olabildiğini duyduğu ejderha korkusunu kontrol etmek olacaktı. Cesaretine sıkı sıkıya tutundu ve kendisini küçük düşürecek bir şeyler yapmayacağını umdu. Ahır görevlileri, ejderhayı ininden dışarı çıkarttılar. Güneş ışığı, yaratığın mavi pullarında parlıyordu. Kafası zarif bir şekle sahipti, gözleri keskindi ve burun deliklerinden şimşekler panldıyordu. Hareketleri yılanı andırır bir zarafetteydi. Gerard daha evvel bir ejderhaya, daha doğrusu hiçbir ejderhaya bu kadar yaklaşmamıştı. Ejderha korkusu Gerard'ı etkiledi, ama ejderha bu insanı paniğe düşürmek için gücünü kullanmıyordu, bu sebeple Gerard saygı ve hayranlıkla karışık bir korku hissetti. Hayran hayran izlendiğinin farkında olan ejderha, kafasını salladı, kanatlarını gerdi ve kuyruğunu kamçı gibi sağa sola salladı. Yaşlı bir adam ejderhanın yanından ayrılıp Gerard'a doğru yürüdü. Yaşlı adam kısa, çarpık bacaklı ve sıskacıktı. Kısık gözleri, kırışıklarla dolu bir örümcek ağını andıran kırışıklıkların içinde neredeyse kaybolmuş olan adam, Gerard'a yoğun bir merak ve şüpheyle baktı. 66 "Ben Ustura'nın seyisiyim, beyim," dedi yaşlı adam. "Mareşal'in başka birisine kendi ejderhasına binmesi için izin verdiğini hiç görmemişim. Neler oluyor?" Gerard, Medan'm emirlerini adama uzattı. Yaşlı adam, kağıda da aynı yoğunlukla baktı ve mührü, büyük olasılıkla sağlam olan tek gözüyle iyice görebilmek için burnuna kadar yaklaştırdı. Gerard bir anlığına, yaşlı adamın onun gitmesine izin vermeyeceğini düşündü ve bundan memnun mu olması yoksa hayal kırklığına mı uğraması gerektiğini kestiremedi. "Pekala, her şeyin bir ilki vardır," diye mırıldandı yaşlı adam ve emir mektubunu geri verdi. Gerard'm zırhına bakıp tek kaşını yukarı kaldırdı. "Havaya o şey üzerinizdeyken yükselmeyi düşünmüyorsunuz, değil mi beyim?" "Ben... sanırım..." diye kekeledi Gerard. Yaşlı adam hayretler içindeydi. "Aşağı kısımlar donar kalır sonra!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kafasını salladı. "Bakın eğer ejderha sırtında savaşa giriyor olsaydınız, evet üzerinizde metal olsun isterdiniz, ama savaşa girmiyorsunuz. Uzağa uçacak ve hızlı gideceksiniz. Mareşal'e ait olan, üzerinize uyacak cinsten eski bir deri takım var elimde. Semeri yerleştirmemizi istediğiniz özel bir yer var mı, beyim? Mareşal, kürek kemiklerinin hemen arkasına yerleştirilmesini tercih eder, ama kanatların arasında olmasını isteyen ejderha binicilerine de rastladım. Uçuşun öyle daha rahat olduğunu iddia ediyorlar." "Ben... ben pek bilmiyorum..." Gerard ejderhaya baktı ve hakikaten de bunu yapmak zorunda olduğu o anda aklına dank dedi. "Kraliçemiz adma," diye hayretle belirtti yaşlı adam. "Daha evvel bir ejderhanın sırtına hiç binmediniz, değil mi?" Gerard, yüzü utançla kıpkırmızı kesilerek gerçeği itiraf etti. "Umarım zor değildir," diye ekledi, at sürmeyi öğrendiği zamanı net bir şekilde hatırlayarak. Eğer ejderhanın sırtından da, atın üzerinden düştüğü gibi düşecek olursa... "Ustura, işinin ehlidir Sör Şövalye," diye gururla belirtti yaşlı adam. "O katıksız bir askerdir. Disiplinlidir, emirlere itaat eder. Bazı mavilerin olabileceği gibi dengesiz mizaçlı değildir. O ve general, Kaos Savaşı ve daha sonrasında bir takım olarak savaştılar. Ama o acayip, şişkin ejderhalar gelip de kendi türlerini öldürmeye başladıklarında, Mareşal Ustura'yı gizledi. Size belirtmeliyim ki, Ustura bundan pek memnun değildi. Bu yüzden takışmışlardı." Yaşlı adam kafasını salladı. Başını kaldırıp gözlerini kısarak Gerard'a baktı. "Sanırım her şeyi anlamaya başlıyorum." Buruşuk kafasını yukarı a?ağı salladı. "Yeşil Kancık'm bu yöne doğru geldiği konusunda söylentiler duydum." 67 Gerard'a yaklaştı ve yüksek sesli bir fısıltıyla konuştu. "Bunu Ustura' ya çıtlatmayın beyim. Eğer eşini öldüren o yeşil yaratıkla yüzleşme şansı olduğunu düşünürse, Mareşal ne derse desin, dövüşmek için burada kalır. Onu sadece sağ salim buradan uzaklaştırın beyim. İkinize de iyi şanslar." Gerard, mesajını iletir iletmez kendisi ile Ustura'nın savaş için geri döneceğini söylemek üzere ağzını açtı, ama çok fazla bilgi vermekten kor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


karak gerisingeri kapayıverdi. Bıraktı, yaşlı adam ne isterse onu düşünsün. "Şey... Ustura benim Mareşal Medan olmayışımdan rahatsızlık, duyar mı?" diye çekingenlikle sordu Gerard. "Ejderhanın sinirlerini boz-i mak istemem. Beni taşımayı reddedebilir." "Ustura Mareşal'e sadıktır beyim, ama sizi Medan'm gönderdiğini! anladıktan sonra size iyi hizmet eder. Bu taraftan beyim, sizi tanıştırayım."] Neredeyse dili tutulmuş olan Gerard, duraksaya duraksaya görevini anlatır ve Medarfın emirlerini ejderhaya sunarken, Ustura onu kibarca dinledi, i "Varış noktamız neresi?" diye sordu Ustura. "Bunu henüz açıklamaya izinli değilim," dedi Gerard, özür dilercesine. "Bunu havalandıktan sonra sana söyleyeceğim. Ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi." Ejderha, itaat etmeye gönüllü olduğunu belirtmek için kafasını şöyle bir salladı. Görünüşe bakılırsa pek konuşkan bir hayvan değildi ve sorduğu o tek sorudan sonra, disiplinli bir sessizliğe büründü. Ejderhaya semer takma işi biraz zaman aldı. Bunun sebebi Ustura'nın güçlük çıkarması değil, sayısız kopça ve kayıştan oluşan semer ve koşum takımlarının yerleştirilmesinin zaman alan bir iş olmasıydı. Gerard, kaim deri bir pantolonun üzerine giydiği kapitoneli bir deri tunikten oluşan "takımı" kuşandı. Ellerini deri eldivenler koruyordu. Kafasına geçirdiği, bir celladın kukuletasını andıran deri şapka ise hem başını hem de boynunu örtüyordu. Deri tunik üstüne büyük geliyordu, pantolon dapdardı, miğfer ise onu boğuyordu. Gerard, göz boşluklarından dışarıyı görmesinin imkânsız olduğunu ve zaten bu boşlukların ne önemi olacağını merak etti. Kara Şövalyelerin nişanları —ölüm zambağı ve kafatası— kapitoneli tuniğin dikiş yerlerine nakşedilmişti. Bu nişanın ve kılıcının dışında, Gerard'm üzerinde bir Kara Şövalye olduğunu belirten başka hiçbir şey yoktu. Kıymetli mektubu deriden bir çantaya yerleştirdi ve çantayı da ejderhanın semerine sıkıca bağladı. Ejderha ile binicisi yola çıkmaya hazır hale geldiklerinde güneş gökte yükselmişti. Gerard ejderhaya beceriksizce bindi. Bunu yaparken ahır görevlilerinden ve adamın beceriksizliğine örnek bir sabırla katlanan ejderhadan yardım alması gerekti. Utanan ve yüzü kıpkrnmzı kesilen Gerard dizginleri daha henüz kavramıştı ki, Ustura, arka bacaklarının 68 güçlü kaslarıyla kendisini ittirerek aniden ve dosdoğru havaya sıçradı. Bu ani sarsıntıyla, Gerard'ın midesi ağzına geldi ve dizginlere öyle sıkı tutundu ki, parmaklan hissizleşip uyuştu. Ama ejderha kanatlarını çırpıp

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sabah göğüne yükseldiğinde, Gerard'ın heyecanı da onunla birlikte yükseldi. Daha evvel bir kimsenin neden bir ejderha filosuna dahil olmak isteyebileceğini hiç anlayamamıştı. İşte o zaman anlayıverdi. Uçuş deneyimi korku verdiği kadar haz da veriyordu. Çocukken kartallar gibi gökte uçmak konusunda kurduğu hayalleri hatırladı. Hatta kollarını iki yana açıp bir ambarın çatısından kendisini bırakmak suretiyle bunu yapmayı bile denemişti, tabii bir saman yığının üzerine çakılmış ve boynunu kırmaktan lal payı kurtulmuştu. Şimdi içine dolan heyecan karanı ısıtıyor ve kamında hissettiği korkuyu hafifletiyordu. Altındaki toprakların geçişini seyrederken, ona sanki kendisi uçmuyormuş da dünya akıp gidiyormuş gibi gelen garip hisle birlikte hayrete düştü. Sessizlikle birlikte kendisinden geçti. Tam ve eksiksiz bir sessizlikti bu, yere bağlı kalanların sözünü ettiği cinsten değil. O sessizlik, o kadar farklı, küçük ve sürekli seslerden oluşur ki, insan artık onlan duyamazdı; kuşların cıvıltısı, rüzgârın ve yaprakların hışıltısı, uzaktan gelen sesler, derenin ve çayın mırıltısı gibi. Gerard ise, ejderhanın tendonlarmın çıkarttığı gıcırtıdan başka hiçbir şey işitmiyordu ve ejderha bir hava boşluğuna girdiğinde onu dahi duyamaz oldu. Bu sessizlik onun içini bir huzur ve neşe hissiyle kapladı. Artık dünyanın bir parçası değildi. Dünyanın dertlerinden, kederinden ve sorunlarından çok yukarıda süzülüyordu. Kendisini, sanki derisini ve kemiğim çıkarıp bırakmış gibi ağırlıksız hissediyordu. Aşağı geri inme, o ağırlığa yemden bürünıue ve o yükü bir daha sırtlanma düşüncesi o anda çok itici geldi. Sonsuza dek havada kalabilir, güneşin battığı ve ayın gizlendiği yere kadar uçabilirdi. Ejderha ağaçlık bölgeyi geride bıraktı. "Hangi yöne?" diye haykırdı Ustura. Yaratığın gümbürdeyen sesi, Gerardi düşlerinden silkeleyerek uyandırdı. "Kuzeye," diye haykırdı Gerard Kafasının üzerinden şiddetle esip geçen rüzgâr, ağzından çıkan sözleri hızla alıp götürüverdi. Ejderha onu daha iyi duyabilmek için kafasını çevirdi. "Solanthus'a." Ustura ona kuşkulu bir gözle baktı ve Gerard, ejderhanın bunu reddedeceğinden korktu. Solanthus sadece sözde serbest olan bir bölgeydi. Solamniya Şövalyeleri, Solanthus'u ağır donanımlı bir şehre dönüştürmüş, muhtemelen Ansalon'daki en sıkı donanımlı yer haline getirmişlerdi. Ustura, ken-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


disine neden bir düşman kalesine uçmasının emredildiğini gayet tabii merak edebilirdi ve eğer duyacağı cevabı beğenmezse Gerardi semerin üzerinden aşağı atabilirdi. 69 Gerard bir açıklama yapmaya hazırdı, ama ejderha durumu kendi kendisine açıklayıverdi. "Ah, bir keşif görevi," diyerek rotasını belirledi. Ustura, uçuş boyunca sessizliğini korudu. Bu durum, kendi düşüncelerine dalıp gitmiş olan Gerard'ın işine yaradı. O düşünceler, çok aşağıdan kayıp giden yer şekillerinin güzel görüntüsünün üzerine bir gölge bırakıyordu. Solamniya Şövalyeleri'ni Qualinesti'nin yardımına koşmaya ikna etme/konusunda umut dolu, olumlu konuşmuştu. Ama şimdi, yola çıktıktan sonra, onları ikna edebileceğinden şüphelenmeye başlamıştı. "Böyim," dedi Ustura, "aşağı bakın." Gerard baktı ve kalbi sanki yere çakılmış gibi oldu. "Aşağı in," diye ejderhaya emir verdi. Sesinin duyulup duyulmadığını bilemiyordu, bu sebeple sözlerine eşlik olarak eldivenli elleriyle bir işaret yaptı. 'IDarıa iyi gönhek istiyorum." Ejderha,\bulutlar arasından hızla sıyrıldı ve daireler çizerek aşağı doğru inişe geçüV~ y "Bu kadarı yeterli," dedi Gerard, ejderhaya sabit kalmasını işaret ederek. Gerard, eldivenli elleriyle sıkı sıkıya tutunarak semerden aşağı doğru eğildi ve ejderhanın sol kanadının üzerinden baktı. Karada kocaman bir ordu ilerliyordu; sayılan o kadar fazlaydı ki, sanki devasa bir kara yılan gibi göz görebildiğince uzanıyordu. Ormanlar arasında kıvrılarak uzanan mavi şerit, Qualinesti'nin sınırını teşkil eden Beyaz Öfke Nehri olmalıydı. Kara yılanın kafası daha şimdiden sının aşmış, iç kesimlere doğru epey ilerlemişti. Gerard öne doğru eğildi. "Hızını arttırman mümkün mü?" diye haykırdı ve bu soruyu parmağını kuzeye doğru uzatarak şekillendirdi. Ustura burnundan soludu. "Daha hızlı uçabilirim," diye haykırdı, "ama pek rahat edemezsiniz."" Gerard aşağı baktı, sayılan hesapladı, bölükleri ve erzak vagonlannı saydı, edinebildiği bütün bilgileri edindi. Dişlerini sıktı, semerin üzerine iki büklüm eğildi ve ejderhaya doğru kafasını sallayarak emri onayladı. Ejderhanın devasa kanatlan çırpılmaya başladı. Ustura kafasını bulutlara doğru kaldırdı ve onlara erişmek için yükseldi. Bu ani hız artışı Gerard'ın semere yapışıp kalmasına neden oldu. Deri miğferi tasarlayan kişiye şükretti ve göz boşluklarının sebebini anladı. Böyleyken bile, hızla esen rüzgâr onu kör ediyor, gözlerini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sulandınyordu. Ejderhanın hareketi, semerin ileri geri sallanmasına sebep oluyordu. Gerard'ın midesi altüst oldu. Sıkı sıkıya tutundu ve bir yerlerde dua edilebilecek tanrılar olması için dua etti. 70 6 SİLVANOST'A YÜRÜYÜŞ Mina adındaki insan kızın ellerinin şifa verdiği söylentisinin, başkent Silvanost'ta nasıl hızla yayıldığını kimse tam olarak bilmiyordu. Görünüş itibarıyla onları koruyan, ama gerçekte onları yavaşça öldüren büyülü bir kalkan yüzünden uzun süredir dış dünyadan tecrit ediliyor olmasalar, elflerin onun haberini dış dünyadan almış oldukları söylenebilirdi. Hiçbir elf bu hikâyeyi ilk olarak nerede duyduğunu bilmiyor, hepsi de bunu bir komşuya, kuzene veya yoldan geçen birisine atfediyorlardı. Bu söylenti, karanlığın çöküşüyle birlikte başlamıştı. Çiçek kokulu gece meltemi tarafından fısıldanarak, bülbül tarafından sakınarak ve baykuş tarafindan söylenerek gece boyunca yayılmıştı. Söylenti, gençler arasında heyecan ve neşeyle yayılıyordu. Fakat yaşlı elfler arasında bunu duyunca kaşlarını çatan ve bu sözlere karşı ihtiyatlı olan kimseler de yok değildi. Bunların en kuvvetlileri kirathlar, yani uzun süredir Silvanesti sınırlarında devriye gezip hudut muhafızlığı yapan elflerdi. Bu elfler, kalkanın sınır kesiminde yaşayan her canlıyı öldürüşünü kederle izlemişlerdi. Uzun yular önce Mızrak Savaşı sırasında, Cyan Kanfelaketi tarafından ülkenin üzerine salınan acımasız kâbusla savaşmışlardı. Kirathlar, kötülüğün güzel 71

suretlere bürünüp yaklaşabileceğini ve kendisiyle yüzleşildiği zaman bir 1 anda feci, ölümcül bir hâl alabileceğini, rüyayla edindikleri acı deneyim-1 lerinden biliyorlardı. Kıratlılar halkı bu insan kıza karşı uyanyorlardı. i Şehre civa gibi hızla, parlak ve hızlı bir biçimde yayılan söylentileri durdurmaya çalışıyorlardı. Ancak ne zaman genç bir elf annenin ölmek üzere j olan çocuğunu göğsüne sıkı sıkıya bastırdığı bir ev söz konusu olsa soy-1 lentiye inanılıyordu. Kirathların uyarılarına kulak asılmıyordu. O gece ay —tek ay, eskiden yıldızlar arasında gümüş ve kızıl

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ayın yüzdüp gökyüzünde elflerin görmeye hiç alışamadığı ay— yük-1 seldığınde Silvanost kapılarındaki muhafızlar, şehirlerine bağlanan ay I ışığıyla aydınlanmış ana yola baktıklarında, insanlardan oluşan bir grubun | Silvanost'a doğru gelmekte olduğunu gördüler. Bu küçük bir gruptu; en j önde, Neraka Şövalyeleri'nin kara zırhlan i��indeki yirmi kışı ve hemen j arkalannda ise birkaç yüz piyade vardı. Bu ordu pek dağınıktı. Tabanlan | şişmiş ve bitkin düşmüş olan piyadeler tökezleyip topallıyorlardı. Hatta | Şövalyeler de yaya olarak ilerliyordu; atlan ya savaşta ölmüş ya da açlıktan ağzı kokan binicileri tarafından kesilip yenilmişti. Sadece bir Şövalye i ^at sürüyordu ve o da liderleriydi; kan rengindeki bir atin üzennde oturan,! narin bir suretti. Efsanevi bir kusursuzluğa sahip meşhur elf uzun yaylanyla silahlanmış olan bin tane elf okçusu, yaklaşan bu orduya bakıyor ve hepsi de j kendilerine bir hedef belirtiyordu. O kadar çok okçu vardı ki, eğer atış emn venlirse, yaklaşan o askerlerin herbiri yedikleri oklarla kirpiye dönerdi. Elf okçulan kumandanlanna kararsızlık içinde bakıyorlardı. Okçular söylentilen duymuşlardı, tıpkı kumandanlan gibi. Okçuların evde yatan hastaları; kanlan, kocalan, anne babalan ve çocuklan vardı. Hepsi de tüketen hastalık yüzünden ölmek üzereydi. O okçulann birçoğu da hastalığın ilk devrelerini yaşıyor ve sadece katıksız irade güçleriyle görev yerlennde dur-; mayı başarabıliyorlardı. Kumandanların durumu da aynıydı. Elf ordusunun üyesi olmayan kirathlar da okçular arasında duruyor, sevdiklen onnanlann yaprak ve ağaçlanyla birbirine uyan renkteki pelerinlerine bürünmüş bir halde ciddiyetle olup biteni izliyorlardı. Mina metin bir tavırla gümüş kapılara doğru atını sürdü ve ok menziline hiç tereddüt etmeden girdi. Atı gururla başını kaldırmış, boynunu dikmişti ve kuyruğu hafifçe sallanıyordu. Kadının yanında devasa bir minator yürüyordu. Şövalyeleri ardından geliyor, piyadeler de onları takıp ediyordu. Şimdi elflerin görüş menziline giren askerler, saflarını düzene sokmak, sırtlarını doğrultmak, hiç korkmamış gibi görünerek dimdik ilerlemek için çaba sarf ettiler. Fakat içlerinden birçoğu, ay ışığında parlayan ok uçlarım gördüğünde korkudan titremişti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


72 Mina, atını cümle kapısının önünde durdurdu. Sesini yükseltti; kadının s6Si gümüş bir çanınki kadar net bir şekilde çınlıyordu. "Adım Mina. Silvanost'a Tek Tanrı adına geldim. Silvanost'a, Elf kardeşlerime Tek Tann'yı öğretmek ve onlan Tek Tann'nın hizmetine kabul etmek için geldim. Size sesleniyorum, Silvanost halkı, kapılan açın da barış içinde içeri gireyim." "Ona güvenmeyin," diye uyardı kirathlar. "Ona inanmayın!" Kimse onlan dinlemedi. Tam Rolan adındaki bir kirath yayını kaldırJUJŞ insan kadına ateş etmek üzereydi ki, etrafında bulunan diğer elfler onu yere devirdiler. Kirath ise kanlar içinde kalmış ve kendisinden geçmiş bir halde zemine yığıldı. Kimsenin kendilerine kulak asmadığını gören kirathlar; yere yığılan yoldaşlarını aldılar ve Silvanost şehrini terk edip ormanlık arazilerine geri döndüler. Bir haberci yaklaştı ve yüksek sesle bir bildiriyi okudu. "Majesteleri kralın emri odur ki; Silvanost kapıları, Majestelerinin Ejderkatili ve Sifvanesri'nin Kurtarıcısı unvanını verdiği Mina'ya açılacak." Elf okçular yaylarını indirdiler ve neşeyle tezahürat yaptılar. Elf kapı muhafızları çelikten, gümüşten ve büyüden yapılmış olan kapılara doğru hızla koşturdular. Bu kapılar bir örümcek ağı gibi narin ve cılız görünseler de, eski büyülerle öyle bir güçlendirilmişti ki, Krynn'deki hiçbir kuvvet onlan kıramazdı. Tabii ejderha nefesi hariç tutulabilir. Ama görünüşe göre, Mina sadece elini kapıya şöyle bir koymuştu ve kapı açılıvermişti. Mina atını yavaşça sürerek Silvanesti'ye girdi. Minator, elflere güvensizlik içinde dik dik bakarak ve eli kılıcında bekleyerek kadının üzengisinin hemen yanında yürüdü. Askerler ise tedirgin, ihtiyatlı ve tedbirli bir şekilde arkadan geldi. Elfler yaptıklan tezahürattan sonra sessizleştiler. Ay ışığında tebeşir beyazı görünen ana yolda elfler sıralanmıştı. Kimse konuşmuyordu; duyulan tek şey zincir yeleklerin şıngırtısı, zırhlar ile kılıçların tangırtısı ve çizmeli ayaklann muntazam marş sesleriydi. Mina sadece kısa bir mesafe gitmişti ve ordunun bir kısmı hâlâ kapının dışmdaydı ki, atını durdurdu. Bir ses duymuştu ve şimdi kalabalığın içine bakıyordu. Kadın atından inerek ana yoldan aynldı ve dosdoğru elf kalabalığının

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


arasına daldı. İri minator, kılıcını çekti ve kadının arkasını kollamak için onu takıp etmeye davrandı. Ama Mina bir elini sözsüz bir emir halinde kaldırdı ve o da sanki kadın ona vurmuş gibi duruverdi. Mina, üç yaşlanndaki Çocuğunun huzursuzca sızlanmasını beyhude yere önlemeye çalışan genç bir elf annenin olduğu yere geldi. Mina'nın kulaklarının yakaladığı ses, Çocuğun ağlayışıydı. Elfler iki yana açılıp Mina'nın geçmesine izin verdiler ve sanki doku73 nuşu onlara acı veriyormuş gibi ürkerek geri çekildiler. Fakat kadın geçip tikten sonra, genç elflerden bazıları ona tekrar dokunmak için çekingence ri doğru uzandılar. Kadın onlara hiç aldırış etmedi. Elf kadına doğru yaklaşan Mina, Elf Lisanında konuşarak şöyle dedi, "Bebeğin ağlıyor. Ateşler içinde yanıyor. Sorunu ne?" Anne, çocuğunu savunmacı bir tavırla kollarının arasında tuttu ve j başını küçük kızın üzerine doğru eğdi. Ananın gözyaşları, çocuğun ateş içindeki alnına damladı. "Tüketen hastalığa yakalandı. Günlerdir hasta. Her dakika daha kötüye gidiyor. Korkarım... ölüyor." y "Çocuğu bana ver," dedi Mina, ellerini uzatarak. "Hayır!" Elf kadın çocuğunu göğsüne bastırdı. "Hayır, ona bir zarar verme!" "Çocuğu bana ver!" dedi Mina nazikçe. Anne korku dolu gözlerini kaldırıp Minanınkiler'e baktı. Sıcak ve' yoğun amber rengindeki bakışlar anne ve çocuğuna akıp gitti. Anne, bebeğini Mina'ya uzattı. Bebek, Mina'nm kollarındayken bir kar tanesi kadar hafifti. "Seni Tek Tanrı adına kutsuyorum," dedi Mina, "ve bu hayata geri çağırıyorum." Çocuğun sızlanmaları kesildi. Mina'nm kollarında gevşeyiverdi ve yaşlı elfler tıslayarak nefeslerini tuttular. "O artık iyileşti," dedi Mina, çocuğu anasına geri uzatarak. "Ateşi düştü. Onu eve götür ve sıcak tut. Yaşayacak." Anne, çocuğunun yüzüne korkuyla baktı ve neşe dolu bir haykırış koyverdi. Çocuğun sızlanmaları bitmişti ve gevşeyip kalmasının sebebi de huzur içinde uyuyor olmasıydı. Alnı soğumuştu ve nefes alışı rahatlamıştı. "Mina!" diye haykırdı elf kadın, dizlerinin üzerine çökerek. "Şükürler olsun sana, Mina!" " "Bana değil," dedi Mina. "Tek Tanrıya." "Tek Tann'ya," diye haykırdı kadın. "Tek Tanrı'ya şükürler olsun." }] "Yalan!" diye haykırdı bir elf, kalabalığı ite kaka ayırarak ilerlerken. "Yalan ve kâfirlik. Gerçek tek tanrı Paladine'dır." "Paladine sizi yüzüstü bıraktı" dedi Mina. "Paladine sizi terk etti. Tek] Tann sizinle. Tek Tanrı size önem veriyor."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Elf hiddetli bir yanıt vermek üzere ağzım açtı. Ama daha o konuşamadan önce, Mina şöyle dedi, "Sevgili eşin bu gece burada seninle değil." Elf ağzını kapayıverdi. Homurdanarak geri dönüp uzaklaşmaya başladı. "Evde hasta yatıyor," dedi Mina ona. "Uzun, çok uzun bir süredir iyi değil. Her gün, onun ölüme daha da yaklaştığını izliyorsun. Yatakta yatı74 vor> kalkıp yürüyemiyor. Bu sabah başını yastıktan dahi kaldıramadı." "O ölüyor!" dedi elf sertçe, kafasını hâlâ başka yönde tutarak. "Birçok kişi öldü. Acıya katlanır ve yolumuza devam ederiz." "Eve döndüğünde," dedi Mina, "kann seni kapıda bekliyor olacak. Ellerini tutacak ve siz de eskiden yaptığınız gibi bahçenizde raks edeceksiniz." Elf dönüp kadına baktı. Yüzünde çizgi çizgi gözyaşları vardı. İfadesi ihtiyatlıydı, duyduğuna inanamıyor gibiydi. "Bu bir çeşit hile." "Hayır değil," diye gülümseyerek karşılık verdi Mina. "Gerçeği söylüyorum ve sen de bunu biliyorsun. Git ona. Git ve gör." O zaman elf, Mina'ya bakakaldı. Buruk bir çığlık attıktan sonra etrafını çeviren elfleri kenara ittirerek yolunu açtı ve kalabalığın arasında kaybolda Mina elini bir elf çiftine doğru uzattı. Anne ve baba, her ikisi de küçük bir oğlan çocuğunun elini tutmuş duruyordu. Oğlanlar ikizdi, zayıf ve bitkinlerdi. Gencecik yüzleri o kadar çok acıyla doluydu ki, yaşlı ve bilge adamlar gibi görünüyorlardı. Mina oğlanları kendisine çağırdı. "Yanıma gelin." Çocuklar ondan kaçındılar. "Sen insansın," dedi bir tanesi. "Bizden nefret edersin." "Bizi öldüreceksin," dedi kardeşi. "Babam öyle diyor." "insan, elf ya da minator olmak Tek Tanrı için hiç fark etmez. Hepimiz Tek Tanrı'nın çocuklarıyız, ama itaatkâr çocuklar olmalıyız. Bana gelin. Tek Tann'ya gelin." Çocuklar kafalarını kaldırıp anne babalarına baktılar. Elfler ise hiçbir şey söylemeden, hiçbir işaret vermeden Mina'ya bakıyordu. Etraflarındaki kalabalık sessiz ve sakindi, oynanan dramı izliyorlardı. En sonunda, oğlanlardan birisi annesinin elini bıraktı ve ileri çıkarak zayıfça, ürkekçe ilerledi. Mina'nm elini tuttu. "Tek Tanrı'nın içinizden birisini iyileştirecek gücü var," dedi Mina. "Hanginiz olacak. Sen mi, yoksa kardeşin mi?" "Kardeşim," dedi çocuk derhal. Mina elini oğlanın kafasına koydu. "Tek Tanrı fedakârlığı takdir eder. Tek Tanrı memnun oldu. İkinizi birden iyileştiriyor"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Solgun yanaklarına sıhhat dolu bir renk hücum etti. Bitkin gözler hayat ve kuvvetle parladı. Zayıf bacakları titremeyi kesti, iki büklüm olan oeli doğruldu. Diğer oğlan babasının yanından ayrıldı ve ikizine katılmak JÇİn koşturdu ve ikisi de kollarını Mina'ya doladılar. "Şükürler olsun sana! Şükürler olsun sana Mina!" diye tekrarlamaya başladı bazı genç Silvanesti elfleri. Mina'nm etrafına doluştular, ona dokunmak için ellerini uzattılar; kendilerini, kanlarını, kocalannı ve 75 çocuklarını iyileştirmesi için ona yalvarmaya başladılar. Kalabalık sanki tapınırcasma üzerine öyle bir kapanmıştı ki, neredeyse hayatı tehlikeye girecekti. Mina'nın baş yardımcısı ve gönüllü koruyucusu olan Minator Galdar kalabalığın arasına daldı. Mina'yı yakaladı ve gözü dönmüş elfleri güçlü kollarıyla sağa sola ittirerek kadını kalabalığın arasından çıkarttı. Atına binen Mina üzengileri üzerinde ayağa kalktı ve sessizliğin sağlanması için elini havaya kaldırdı. Elfier derhal sustular ve kadının söz-: lerini duymak için kulak kesildiler. —"İçinizden Tek Tann'ya tevazu ve saygıyla dua edenlerin, ejderha Cyan Kanfelaketi'nin başınıza getirdiği hastalıktan şifa bulacağını söylemekle emrolundum. Sizi bu tehlikeden Tek Tanrı kurtardı. Dizleriniz üzerine kapanıp Tek Tann'ya dua eder, onu elflerin gerçek tanrısı olarak tanırsanız şifa bulacaksınız." Genç elflerden bazıları derhal dizleri üzerine çöküp dua etmeye başladılar. Diğer elfier arasından yaşlı olanlar bunu reddetti. Daha önce elfier Paladine dışında başka hiçbir tanrıya dua etmemişti. Bazıları kirathlann haklı olduğunu mırıldanmaya başladı, ama dua etmekte olanlar, başlanın ay ışığı—î na doğru kaldırıp vücutlarındaki acı dindiği için neşe içinde haykınyorlardı. Bu mucizevi şifayı gördüklerinde, daha çok elf dizleri üzerine çöktü ve övgü ile seslerini yükseltti. Dehşet ve inançsızlık içinde izleyen yaşlı elfier başlarını salladılar. Özellikle de içlerinden kirathlann büyülü kamuflaj pelerinlerine bümnmüş olan bir elf, gölgeler arasında kaybolup gitmeden önce Mina' ya uzun süre bakıp durdu. Kan kvrmızısı rengindeki at yürüyüşe geçti. Mina'nm askerleri kalabalığı yaııp ona yol açtılar. Yıldızlar Kulesi, göklere doğru yükselmiş bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


halde ay ışığında hafifçe parlıyordu. Kadının yanında yürüyen Galdar mümkün olduğunca az nefes almaya çalıştı. Elflerin pis kokusu minatorun burnuna doluyor, içini bayıyor ve midesini bulandmyordu; sanki uzun süre önce ölmüş bir şeyin kokusu gibiydi. "Mina," dedi Galdar, sert bir hrnltı halinde, "bunlar elf!" Tiksintisini gizlemek için hiçbir çaba sarf etmedi. "Tek Tann, elflerden ne istiyor ki?'" "Bütün ölümlülerin ruhlan Tek Tann için değerlidir, Galdar," diye yanıtladı Mina. Galdar bu konuda üstelemedi, ama sebebini anlayamıyordu. Kadına yine baktığında, ay ışığı altında, sayısız elfin onun altın ve kehribar rengindeki sıcacık gözlerinin hapsi altında olduğunu gördü. Tek Tann'ya Elf Lisanı'nda sunulan dualar gece içinde fısıldanılıp yayılırken, Mina Silvanost boyunca yoluna devam etti. 76 Alhana Yıldızmeltemi ile Solostaran Hanedanı ndan Porthios'un oğlu ve hem Qualinesti hem de Silvanesti krallıklarına varis olan Silvanoshei, ellerini ve yüzünü pencere camına bastırmış, geceye bakıyordu. "Nerede o?" diye sabırsızlıkla sordu. "Hayır, bekle! Sanırım onu gördüm!" Uzun süre baktı ve sonra iç geçirerek geri çekildi. "Hayır bu o değil. Yanılmışım. Neden gelmiyor?" diye ani bir korkuyla sorarak arkasını döndü, "Başına kötü bir şey gelmemiştir değil mi, Kuzen?" Kiryn cevap vermek için ağzını açü, ama o bir şey söyleyene kadar Silvanoshei hizmetkârına emir vermişti bile. "Kapıda neler döndüğünü öğren ve derhal yanıma geri dön." Hizmetkâr reverans yaptı ve ikisini odada yalnız bırakarak ayrıldı. "Kuzen," dedi Kiryn, sesini dikkatle kontrol altında tutarak, "şu son yanm saat içinde gönderdiğin altıncı hizmetkâr bu. O da diğerlerinin getirdiği haberle birlikte geri dönecek. Halkımızın çoğu onu görmek istediği için, tören alayı yavaş ilerliyor." Silvanoshei pencerenin başına geri döndü ve saklamaya uğraşmadığı bü" sabırsızlık içinde tekrar dışarıya baktı. "Bu bir hataydı. Onu karşılamak üzere orada olmalıydım." Kuzenine soğuk bir bakış attı. "Seni dinlememeliydim." "Majesteleri," dedi Kiryn iç geçirerek, "bu hoş karşılanmazdı. Siz, yani kral, düşmanlarımızın liderini içeri buyur etsin. Onu şehre kabul etmemiz de yeterince kötü zaten," diye kendi kendisine sessizce ekledi,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ama Silvanoshei'in kulakları keskindi. "Sana hatırlatmama gerek var mı, Kuzen," dedi kral kısa ve net bir şekilde, "ki o feci ejderha Cyan Kanfelaketi'nin taşanlarından bizi kurtaran kişi de yine düşmanlarımızın lideri olan bu kadındı? Onun sayesinde hayata geri döndüm ve ejderhanın üzerimize dikmiş olduğu kalkanı, hayatlanmızı emip kurutan o kalkanı yıkma imkânı buldum. Onun sayesinde, Kalkan Ağacı'nı yok etmeyi ve halkımızı kurtarmayı başardım. Eğer o olmasaydı, Silvanost sokaklannda cifler olmazdı, sadece cesetler olurdu." "Bunun farkındayım Majesteleri," dedi Kiryn. "Ama kendime neden diye soruyorum. Onun amacı ne?" "Aynı şeyi ben de sana sorabilirim Kuzen," dedi Silvanoshei soğukça. "Senin amacın ne?" "Ne kastettiğinizi anlayamıyorum," dedi Kiryn. "Anlayamıyor musun? Benim arkamdan işler çevirdiğin kulağıma Çalındı. Kirath üyeleriyle konuşurken görülmüşsün." "Bunun nesi yanlış Kuzen?" diye kibarca sordu Kiryn. "Onlar sizin sadık adamlannızdandır." "Benim sadık adamım falan değiller!" dedi Silvanoshei hiddetle. 77 "Bana karşı komplo hazırlıyorlar!" "Düşmanlarımıza karşı komplo hazırlıyorlar, yani Kara Şövalyeler1 karşı—" ? "Yani Mina'ya demek istiyorsun. Mina'ya karşı komplo hazırlıyorlar. 1 Bu da bana karşı komplo kurmakla aynı şey demektir." Kiryn hafifçe iç/çekip şöyle dedi, "Majesteleri'yle konuşmak içini byekleyerı birisi var." "Kimseyle görüşmeyeceğim," dedi Silvanoshei. "Sanınrrhonunlajgörüşmelisiniz," diye devam etti Kiryn. "Annenizin emriyle gelmiş.— Silvanoshei pencereye arkasını döndü ve Kiryn'e bakakaldı. "Neler diyorsun? Annem öldü. Ogreler kampımıza saldırdığı gece öldü. Kalkandan i-1 çeri düştüğüm gece..." "Hayır Kuzen," dedi Kiryn. "Annen Alhana yaşıyor. O ve birlikleri sınırı geçtiler. Kirathlarla irtibat kurdu. İşte bu yüzden... Seninle görüşme-J ye çalıştılar Kuzen, ama geri çevrildiler. Ve bana geldiler." Silvanoshei bir sandalyeye çöküverdi. Aniden gözüne dolan yaşları saklamak için başını öne, titreyen ellerine doğru eğdi. "Beni affet Kuzen," dedi Kiryn. "Sana söylemenin daha iyi bir yolunu bulmam gerekirdi—" "Hayır! Bana daha mutlu bir haber veremezdin!" diye haykırdı Silvanoshei, yüzünü kaldırarak. "Annemin habercisi burada mı?" Ayağa kalktı ve sabırsızca kapıya doğru yürüdü. "Onu içeri alın." "Ön koridorda değil. Burada, sarayda tehlike altında olurdu. Yetkimi kullanarak onu—"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Elbette. Unutmuşum. Annem bir kara elf," dedi Silvanoshei acı acı. "Ölüm hükmü giymiş durumda, tıpkı onu izleyenler gibi." "Majestelerinin şimdi bu işi halledecek gücü var," dedi Kiryn. "Yasal olarak belki," dedi Silvanoshei. "Ama yasalar yıllar boyu süren nefreti silemez. Peki, her nereye sakladıysan git ve onu getir öyleyse." Kiryn odayı terk etti. Silvanoshei pencerenin başına geri döndü. Düşünceleri şaşkınlık ve neşeyle karmakarışık olmuş bir haldeydi. Annesi yaşıyordu. Mina ona geri dönmüştü. İkisinin buluşması gerekliydi. Birbirilerinden hoşlanacaklardı. Pekala, belki ilk başta değil... Ardından gelen bir sürtünme sesi duydu ve dönüp baktığında ağır perdelerden birisinin ardında bir hareket gördü. Perde yana çekilmiş ve duvardaki bir açıklığı, yani gizli bir geçidi gözler önüne sermişti. Silvanoshei bu gizli geçitler hakkında annesinden bazı hikâyeler duymuştu Eğlence olsun diye bu geçitleri bulmaya çalışmış, ama sadece bunun yerini saptayabil78 misti. Bu geçit gizli bahçeye açılıyordu; şimdi kalkanın kötü etkisiyle çiçekli solmuş olan ölü bir bahçeye. Kiryn perdenin arkasından odaya girdi. Cübbeli ve başlıklı bir başka elfde onu takip etti. "Şamar!" diye haykırdı Silvanoshei, elfı hem memnuniyet hem de acıyla dolu bir şekilde tanıyarak. Onu şimdi gördüğüne, hem onun hem de annesinin hayatta olduğunu bildiğine o kadar sevinmişti ki, içinden gelen ilk şey ileri atılmak ve Samar'm elini srkmak, hatta belki de ona sarılmak olmuştu. Kiryn de böyle bir karşılaşmayı ümit ediyordu Annesinin yakınlarda olduğu ve birlikleriyle sının geçtiği haberinin Silvanoshei'in aklını Mina'dan ayıracağını ürnit ediyordu. Kiryn'in umutlan suya düşmeye mahkumdu Şamar karşısında Kral Silvanoshei'i görmüyordu. Annesi el yapımı elbiseler giyip üzerine zincir zırhın soğuk metalinden başka bir süs takmazken, kendisi kaliteli elbiseler giyip parlak mücevherler takan şımank çocuk Silvanoshei'i görüyordu. Annesi ıssız bir mağarada soğuktan titrerken, istediği her türlü konforun olduğu büyük bir sarayda yaşayan Silvanoshei'i görüyordu. Şamar, kalın döşekli, angora yünden battaniyeleri ve ipek çarşaflan olan kocaman bir yatak görüyordu. Ve Alhana'nın, yırtık pırtık pelerinine bürünerek soğuk zeminde yarışını hatırlıyordu. Hiddet, Samar'm damarlannda zonkladı, gözlerini kararttı ve düşüncelerini bulanıklaştırdı. Silvanoshei'in üzerine tamamen bir çizgi çekti ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


oğlunun öldüğünü sanırken Silvanoshei'in hayatta olduğunu öğrendiğinde neşe ve duyguyla dolup taşan Alhana'yı hatırladı. Sadece hayatta olduğunu değil, aynı zamanda Silvanesti Kralı olarak taç giydiğini de öğrenmişti — ki bu, kadının onun için dilediği en içten dilekti. Alhana derhal onu görmeye gelmek istemişti. Bu sadece kendi hayatım değil, halkının hayatını da tehlikeye atacak bir hareket olurdu. Şamar onu böyle yapmaktan vazgeçirebilmek için çok uğraşmıştı. Ve sadece, başarmak için o kadar uzun süredir canla başla çalıştığı şeyleri tehlikeye atacağının farkına vararak Samafın onun yerine gitmesine ikna olmuştu. Kadınm oğluna olan sevgi mesajını o götürecek, ama çocuğu şefkatle sanp üzerine titremeyecekti. Şamar Silvanoshei'e, ister kral olsun ister bir kumandan olsun bir evladın anasına karşı olan sorumluluğunu hatırlatacaktı. Annesine ve halkına karşı olan sorumluluğunu. Samar'm soğuk bakışı Silvanoshe'in yan yolda durmasına neden oldu. M "Prens Silvanoshei," dedi Şamar, oldukça hafif bir reverans yaparak, kızi iyi gördüm sanırım. Kesinlikle iyi beslendiğinizi görüyorum." Üzeri 79 dolu olan yemek masasına sert bir bakış attı. "O kadar yemek, annenizin ordusunu bir sene boyunca doyurmaya yeter!" Silvanoshei'in sıcak duygulan bir anda donup kaskatı buza döndü.; Samar'a ne kadar çok şey borçlu olduğunu unutuverdi. Bunun yerine sadece, bu adamın kendisini hiç takdir etmemiş olduğunu, belki de ondan hiç hoşlanmamış olduğunu hatırladı. Silvanoshei dimdik doğrulup tüm heybeliyle ağır bir tavır takındı. "Şüphesiz ki, haberleri duymamışsın, Şamar," dedi Silvanoshei ağırbaşlılıkla, "bu sebeple seni affediyorum. Ben Silvanesti Kralı'yım ve sen de bana böyle hitap edeceksin." "Sana neysen öyle hitap ederim," dedi Şamar, sesi titreyerek, "şımarık bir velet!" "Bu ne cüret—" diye hiddetle konuşmaya başladı Silvanoshei. "Kesin şunu! İkiniz de." Kiryn ikisine de dehşet içinde baktı. "Ne yapıyorsunuz siz? Önümüzde bulunan feci krizi unuttunuz mu? Kuzen Silvanoshei, bu adamı çocukluğundan beri tanıyorsun. Onu ikinci baban olarak görüp takdir ettiğini ve ona saygı duyduğunu bana defalarca söylemişsindir. Şamar senin yanma gelmek için hayatını tehlikeye attı. Ona boyun borcunu böyle mi ödüyorsun?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Silvanoshei hiçbir şey söylemedi. Dudaklarını birbirine kenetledi ve Samar'a yaralanmış bir gurur ifadesiyle baktı. "Ve sana gelince Şamar," dedi Kiryn, elf savaşçıya doğru dönerek. "Hatalısın. Silvanoshei, Silvanesti halkının tahta çıkartıp taç giydirdiği kralıdır. Sen Qualinestilisin. Belki de senin halkının âdetleri farklıdır. Biz Silvanestililer kralımıza saygı duyarız. Ona saygısızlık edersen hepimize saygısızlık etmiş olursun." Şamar ve Kral uzun süre boyunca sessiz kalıp birbirilerine baktılar —çabucak tartışıp hemen barışmaya gönüllü olan iki dost gibi değil, en son düellolarından önce el sıkmak zorunda kalmalarına rağmen birbirilerini dikkatle süzen iki rakip gibi. Kiryn'in kalbi kederle doldu. "Her şeye yanlış başladık," dedi. "Haydi en baştan başlayalım." "Annem nasıl Şamar?" diye aniden sordu Silvanoshei. "Anneniz iyi... Majesteleri," diye yanıtladı Şamar. Bu unvanı sarf etmeden önce kasıtlı olarak duraksadı, ama yine de söyledi. "Size sevgilerini gönderdi." Silvanoshei başıyla onayladı. Kendisini sıkı sıkı tutuyordu. "Fırtına gecesinde. Düşünmüştüm ki... hayatta kalmanız imkânsız gibi görünüyordu.' "Sonradan anlaşıldığı üzere, Steel Lejyonu, ogrelenn hareketlerin1 izlemekteydi ve böylece bizim yardımımıza koştular. Görünüşe bakılırsa? diye ekledi Şamar, sert bir sesle, "siz ve anneniz aynı anda yas tutuyof' 80 dunuz- Geri dönmediğiniz için sizi günlerce arayıp durduk. Sadece ogre1er tarafından yakalanıp, işkence görerek öldürüldüğünüz sonucuna varabildik- Kalkan düştüğünde ve anneniz anayurduna girdiğinde kirathlar tarafından karşılandık. Sizin sadece hayatta olduğunuzu değil, aynı 7arnanda şimdi kral olduğunuzu öğrendiğinde annenizin duyduğu neşe sonsuzdu, Süvanoshei." Sesi sertleşti. "Sonra siz ve şu dişi insan hakkındaki raporlar geldi—" Süvanoshei, Kiryn'e hiddetli bir bakış attı. "Şimdi onu buraya neden getirdiğini anlıyorum, Kuzen. Bana vaaz vermesi için." Pencereye doğru geri döndü. "Süvanoshei—" diye başladı Kiryn. <• Şamar ileri doğru yürüdü ve Silvanoshe'in omzunu kavradı. "Evet sana vaaz vereceğim. Çünkü şımarık bir velet gibi davranıyorsun. Saygıdeğer annen bu söylentilere inanmadı. Bunu onlara her kim söylediyse yalan uydurmuş olduğunu söyledi. Neler oluyor? Bu insan hakkında

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


konuştuğuna kulak misafiri oldum. Bu söylentilerin doğru olduğunu senin ağzından duydum! Devasa bir Kara Şövalye ordusu sının geçerken, sen burada durmuş onun için sızlanıp zırlıyorsun. Kalkan düş-tüğünde içeri girmeye hazır bir şekilde sınırda bekleyen bir ordu hem de. "Ve, şu işe bakın hele, kalkan düştü! Peki o ordu oraya nasıl geldi Süvanoshei? Bu bir rastlantı mıydı? Yoksa Kara Şövalyeler, tam da kalkanın düştüğü anda oradan mı geçiyordu? Hayır Süvanoshei, Kara Şövalyeler sınırdaydı çünkü kalkanın düşeceğini biliyorlardı. Şimdi Silvanost'a doğru yürüyorlar. Sayıları beş bin civarında ve sen de onları buraya getiren o kadına şehrin kapılarını açtın." "Bu doğru değil!" diye hiddetle cevapladı Süvanoshei, Kiryn'in kendisini yatıştırmak için yaptığı girişimlere aldırmayarak. "Mina bizi kurtarmaya geldi. Cyan Kanfelaketi hakkındaki gerçeği biliyordu. Kalkandan ejderhanın sorumlu olduğunu biliyordu. Kalkanın bizi öldürdüğünü de biliyordu. Ejderhanın ellerinde can verdiğimde, beni hayata geri getirdi. O—" Süvanoshei dili damağına yapışıp kalmış bir halde duraksadı. "Kalkanı düşürmeni sana o söyledi," dedi Şamar. "Kalkanı nasıl düşüreceğini de sana o söyledi." "Evet kalkara ben düşürdüm!" diye meydan okurcasına cevap verdi Süvanoshei. "Annemin yıllardır yapmak için canla başla çalıştığı şeyi yaptım ben! Bunun doğru olduğunu biliyorsun Şamar. Annem kalkanın ne olduğunu anlamıştı. Onun bizi korumak için yaratılmadığını biliyordu. Bizi öldürmek için örülmüştü. Ne yapmamı isterdin Şamar? Kalkanı yerinde mi bıraksaydım yani? Halkımın canım emip kurutmasını mı Meşeydim?" "Düşmanın sınırlarına yığılıp yığılmadığmı kontrol edene kadar onu 81 yerinde bırakabilirdin," dedi Şamar iğneleyici bir sesle. "Kirathlar seni uyarabilirdi, tabii eğer onları dinleseydin. Ama hayır, sen gidip bir insan dişisinin, senin ve halkının yok edilmesini sağlayacak olanların liderinin sözünü dinlemeyi tercih ettin." "Bu seçimi yapmak sadece bana aitti," dedi Silvanoshei soğukkanlılıkla. "Kendi irademle davrandım. Benim yerimde olsaydı annemin yapacağı şeyi yaptım. Bunu biliyorsun Şamar. Onu yok etmeye çalışırken Grifon sırtında dosdoğru kalkanın üzerine uçtuğunu bana kendisi söylemişti. Defalarca denemiş ve geri püskürtülmüştü—" "Yeter!" diye sabırsızca sözünü kesti Şamar. "Olan oldu artık." Bu; raundu kaybetmişti ve bunu biliyordu. Bir anlığına sessiz kalıp enine boyuna düşündü. Tekrar konuştuğunda sesinde bir değişim, bir özür dileme tınısı vardı. "Sen gençsin Silvanoshei ve gençler hata yaparlar. Fakat korkarım ki, bu bizim davamız için ölümcül bir hata oldu. Yine de,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


pes etmiş değiliz. Senin —her ne kadar iyi niyetle olsa da— verdiğin hasarı hâlâ telafi edebiliriz." Pelerinin altına elini atan Şamar başka bir pelerin ve başlık çıkarttı. "Kara Şövalyeler kutsal şehrimize korkusuzca girdiler. Onların girişini izledim. Şu kadını gördüm. Halkımızın, özellikle de gençlerin, onun tarafından büyülendiğini gördüm. Onlar gerçeğe karşı körler. Onların tekrar gerçeği görmesini sağlamak bizim görevimiz olacak. Bu pelerinle kendini gizle Silvanoshei. Girmiş olduğum gizli geçitten çıkacak ve bu karmaşadan yararlanıp şehirden kaçacağız." "Gitmek mi?" Silvanoshei, Samar'a hayretler içinde baktı. "Neden gidecekmişim ki?" Şamar konuşmak üzereydi, ama Kiryn onun planını kurtarmayı umarak araya girdi. "Çünkü tehlike altındasın Kuzen," dedi Kiryn. "Kara Şövalyelerin senin kral olarak kalmana izin vereceklerini mi sanıyorsun? Eğer bunu yaparlarsa bile, tıpkı kuzenin Gilthas gibi bir kukladan ibaret olacaksın. Ama sürgündeki bir kral olursan, halkı bir araya toplamak için elinde güç olur—" 'Gitmek mi? Gidemem,' dedi Silvanoshei kendi kendisine. 'O bana geri geliyor. Her saniye daha da yaklaşıyor. Belki de bu gece onu kollanma alacağım. Ölümün üzerime doğru geldiğini bilsem dahi buradan gitmem.' Önce Kiryn'e, sonra Samar'a baktı ve karşısında dostlar değil, kendisi aleyhine entrikalar çeviren yabancılar gördü. Onlara güvenemezdi. Kimseye güvenemezdi. "Halkımın tehlike altında olduğunu söylüyorsun," dedi Silvanoshei. Arkasını dönüp pencereden dışan baktı ve sanki önünde uzanan şehre 82 bakıyormuş gibi yaptı. Aslında Mina'ya bakmıyordu. "Halkım tehlike altında ve sen de benim güvenli bir yere kaçıp onları bu tehditle yalnız başlarına yüzleşmeleri için terk etmemi istiyorsun. Bunu yapan ne kadar da âciz bir kraldır, değil mi Şamar?" "Yaşayan bir kraldır, Majesteleri," dedi Şamar soğukça. "Kendisi için yaşamaktansa halkı için yaşamayı düşünecek kadar kral olan bir kral. Onlar anlayacak ve kararınız için sizi takdir edeceklerdir." Silvanoshei soğukça omzunun üzerinden geri baktı. "Yanılıyorsun Şamar. Annem kaçtı ve halkı bunun için onu takdir etmedi. Onu hor gördüler. Aynı hatayı ben yapmayacağım. Buraya geldiğin için sana teşekkür ederim Şamar. Çekilebilirsin." Kendi cüretkârlığıyla hayrete düşüp titreyen Silvanoshei pencereye doğru geri döndü ve görmeyen gözlerle dışarıya baktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Seni nankör piç!" Şamar, hiddetle boğazına yükselen safralar sebebiyle neredeyse boğulmuş bir halde konuştu. "Seni sürüklemem gerekse bile benimle geleceksin!" Kiryn, Şamar ile Kral'm arasına girdi. "Sanırım gitseniz iyi olur beyim," dedi Kiryn sakin bir ton ve bakışla. İkisine de hiddetlenmişti, kızgındı ve hayal kırıklığına uğramıştı. "Yoksa muhafızları çağırmak zorunda kalacağım. Majesteleri kararını verdi." Şamar, Kiryn'e kulak asmadı ve Silvanoshei'e nefretle baktı. "Gideceğim. Validenize, oğlunun halkı için soylu, kahramanca bir fedakârlıkta bulunduğunu söyleyeceğim. Ona gerçeği söylemeyeceğim; yani bir insan cadının aşkı için burada kaldığını. Ona ben söylemeyeceğim, ama başkaları anlatacaktır. O öğrenecek ve kalbi kırılacak." Pelerini Silvanoshei'in ayağının dibine attı. "Sen bir ahmaksın genç adam. Eğer akılsızlığınla sadece kendi yıkımına yol açacak olsan bu umurumda olmazdı Silvanoshei, ama hepimizin yıkımını getireceksin." Şamar oda boyunca hışımla ilerleyip gizli geçide girerek odayı terk etti. Perdeyi kapatırken öyle bir şiddetle asıldı ki, neredeyse halkalarından kopacaktı. Silvanoshei, Kiryn'e dik dik baktı. "Neyin peşinde olduğunu bilmediğimi sanma sakın. Beni buradan uzaklaştıracak ve tahta geçeceksin!" "Hakkımda bunu düşünmüyorsun Kuzen," dedi Kiryn sessizce, kibarca. "Bunu düşünüyor olamazsın." Silvanoshei böyle düşünebilmek için çabalıyordu, ama bunu başarattuyordu. Tanıdığı bütün kişiler arasında, görünüşe göre kendisine gerçek bir sevgi besleyen tek kişi Kiryn idi. Sadece ona, Kral'a değil. Sadece Silvanoshei'e. Pencerenin önünden ayrıld��, oda boyunca ilerledi, Kiryn'in elini tuttu 83 ve avcunun içinde sıktı. "Üzgünüm Kuzen. Beni affet. Beni öyle bir kızdırdı ki, ne dediğimi bilemedim. Senin iyi niyetli olduğunu biliyorum." Silvanoshei, Samar'ın ardından baktı. "Onun da iyi niyetli olduğunu biliyorum, ama anlamıyor. Kimse anlamıyor." Silvanoshei üzerine büyük bir bitkinliğin çöktüğünü hissetti. Uzun bir süredir uyumamıştı. Ne kadar uzun olduğunu dahi hatırlayamıyordu. Ne zaman gözlerini kapasa, onun yüzünü görüyor, onun sesini duyuyor, onun dudaklarını kendi dudaklarında hissediyor, kalbi coşuyor ve kanı kaynıyordu. Böylece karanlığa bakarak uyanık yatıyor ve onun kendisine geri dönmesini bekliyordu. "Samar'm peşinden git Kiryn. Sarayı güvenle terk ettiğinden emin ol. Ona bir zarar gelmesini istemiyorum." Kiryn, kralına çaresizce bakıp iç geçirdi, kafasını salladı ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kendisine emredileni yaptı. Silvanoshei ise pencerenin başına geri döndü. 84 7 ÖLÜLERİN NEHRİNDE YOLCULUK Bu herkesçe bilinen üzücü bir gerçektir ki; diğerlerinin bahtsızlıkları ne kadar feci olursa olsun, kendimizinkilerle karşılaştırıldığında hep sönük kalırlar. Hayatının şu noktasında, eğer birisi çıkıp Conundrum'a goblinlerden, hobgoblinlerden, ejderanlardan, kiralık haydutlardan ve katillerden oluşan bir ordunun elfler üzerine yürüyüşe geçtiğini söyleseydi dahi, gnom sadece alay ederek kahkaha atar ve "bu da bir şey mi" dercesine gözlerini devirirdi. "Onlar başlarının belada olduğunu mu sanıyorlar?" derdi. "Hah! Ölülerden oluşan bir güruhu takip etmek için kendisine ısrar edip duran deli bir insan dişisiyle birlikte, içine su alan bir denizalüyla okyanusun dibinde gezinsinler de görelim bakalım. İşte bela budur." Eğer çıkıp da Conundrum'a, Çit Labirentinin haritasını çıkartmak olan hayat araştırmasını en sonunda tamamlamasının yolunu açan dostu kenderin, dünyadaki en güçlü büyücü tarafından Yüksek Büyücülük Kulesi'nde esir tutulduğunu söyleselerdi, Conundrum dudak bükerdi. "Kender başının belada olduğunu sanıyor! Hah! Yirmi kişilik bir mürettebat gerekirken bu denizalünı tek başına idare etmeyi denesin de göreyim. İşte bela buna derler!" 85 Aslında denizaltı, tek kişilik bir mürettebatla çok daha iyi çalışıyor-i du. Çünkü diğer on dokuz kişi sadece ağırlık yapmaya, ayak altında dolaş, maya ve içerideki havayı boşa harcamaya yarardı. Boşver Dağı'ndan ayrılan ve kaleye doğru yola koyulan esas yolculuk ekibi yirmi kişilik bir mürettebattan oluşuyordu. Ama diğerleri ya kaybolmuş, ya unutulmuş ya da yolculuk sırasında ciddi bir şekilde yanmışlardı. Böylece denizaltını kontrol etmek üzere geriye, sıradan bir yolcu olan Conundrum kalmıştı sadece. Denizaltı Yokedilemez'i çalıştırmak için tasarlanmış olan karmaşık mekanizma sistemi hakkında hiçbir şey bilmiyordu, aracın mümkün olduğunca fazla suyun üzerinde kalmasının sebebi de hiç şüphesiz buydu. Bu denizaltı, kocaman bir balık şeklinde tasarlanmıştı. Su üstünde duracak kadar hafif olması için tahtadan yapılmış ve batacak kadar ağır olması için etrafı demirle kaplanmıştı. Conundrum, aracın ileri gitmesi için çekmesi gereken bir manivela oluğunu, yukarı çıkmasını sağlamak için başka bir manivela ve aşağı indirmek için de üçüncü bir manivela

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bulunduğunu biliyordu. Manivelaların aslında ne işe yaradığından emin değildi. Fakat bir gnomun (muhtemelen en son kaptanın) kendisine en arkadaki manivelanın, denizaltının arkasındaki yüzgeçlerin çılgınlar gibi dönmesini ve suyun içinde hareket ederek aracın ileri gitmesini sağladığını söylediğini hatırlıyordu. En alttaki manivela da geminin altındaki yüzgeçlerin dönmesini ve aracı yukarı ittirmesini sağlarken, en üstteki yüzgeçler ise tam tersini yapmaya yarıyordu. Conundrum o manivela donanımlanyla beraber, sürekli olarak yağlanması gereken pek çok sayıda dişli olduğunu da biliyordu. Bunu biliyordu, çünkü dünyanın her köşesindeki gnomlar dişlilerin sürekli olarak yağlanması gerektiğini bilirdi. Kendisine, denizaltına hava pompalayan körükler olduğu söylenmişti, ama bunların nasıl çalıştığını anlayabilecek durumda değildi. Böylece, Yokedilemefı birkaç saatte bir hava depolamak için yüzeye çıkarmanın, daha az bilimsel olsa bile yapılacak en akıllıca iş olduğu sonucuna varmıştı. Bu körüklerin çalışmadığı ve hiç çalışmamış oluşu, onun bu düşüncesinin mantıklı olduğunun bir kanıtıydı. Conundrum, zorunlu yolculuğunun başlanndayken Altınaya neden denizaltını çaldığını, onunla nereye gitmeyi planladığını ve oraya vardıklarında ne yapmaya niyetli olduğunu sormuştu. İşte o zaman kadın, ölüleri takip ettiği, ölülerin ona yol gösterip onu koruduğu ve ölülerin onu Yeni Deniz üzerinde gitmesi gerekli olan yere doğru götürdüğü gibi ürkütücü bir bildiride bulunmuştu. Gayet mantıklı bir şekilde, ölülerin neden onun gemisini çalmasını istemeyi uygun gördüğünü sorduğunda ise Altınay, ejderhadan kaçabilmelerinin tek yolunun suyun altına dalmak olduğunu söylemişti. Conundrum, denizaltının çalışma sistemi hakkında Altınay'ın ilgisi86 n{ uyandırıp —insanın kollarını epey yoran— manivela indirip kaldırma isine yardımcı olmasını sağlamak ya da en azından yolculuktan sorumlu gjbi görünen ölülerin yardımını temin edebilmek için uğraşmıştı. Kadın ona hiç aldırış etmiyordu. Conundrum, yolcusunu sinir bozucu buluyordu. Ona kalsa Yokedilemefm hemen oracıkta dümenini kırar ve ejderha olsun ya da olmasın Çit Labirenti'ne geri giderdi; tabii aracı yukarı, aşağı ve ileri gitmekten başka herhangi bir yöne doğru hareket ettirme konusunda en ufak bir fikri bile olmadığı gibi üzücü bir gerçek söz konusu olmasaydı. Ve anlaşıldığı üzere gnom, bu aracı nasıl durdurması gerektiğini de bilmiyordu. Böylece, "kara göründü" terimine yeni ve bahtsız bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


anlam katmış oldu. • Kadere ya da ölülerin kılavuzluğuna bağlanacak bir sebeple Yokedilemez, ne bir uçurum dibine kafa üstü çakıldı ne de bir resife oturup kaldı. Bunlar yerine kumlu bir plajda karaya oturdu. Yüzgeçleri hâlâ sallanıyor, havaya kum ve deniz suyundan oluşan kocaman köpükler püskürtüyor, denizanalannı biçip doğruyor ve deniz kuşlarını dehşete düşürüyordu. Aracm kumsala çıkarken yaptığı en son çılgın zıplayış, sarsıcı ve rahatsızlık verici olmuş, fakat yolculara zarar vermemişti. Altınay ve Conundrum sadece küçük çizikler ve çürükler alarak kaçmayı başardılar. Aynı şey Yokedilemez için söylenemezdi. Altınay, ıssız kumsalın ortasında durdu ve temiz deniz havasını derince içine çekti. Kollarındaki kesiklere ve alnındaki çürüğe hiç aldırış etmedi. Bu yeni vücudunun, kendi kendisini iyileştirmek gibi garip bir yeteneği vardı. Saniyeler içinde kanlar kuruyacak, derisi kapanıp kaynayacak ve çürükler yok olup gidecekti. Yaralarmın acısını hissetmeye devam edecekti, ama bunu sadece gerçek vücuduyla, yani yaşlı bir insanın zayıf ve dayanıksız vücuduyla yapacaktı. Kendisine feci firtına gecesinde mucizevi bir şekilde bahşedilen — kendi isteği dışında verilen— yeni vücuttan hoşlanmıyordu. Ama vücudun güç ve sağlığının, ölülerin ondan gitmesini istedikleri yere götürmesi için gerekli olduğunu fark etmişti. Yaşlı vücudu buraya kadar dahi gelemezdi. Ölüme iyice yaklaşmıştı. Yaşlı vücudun içinde yaşayan ruh da ölüme çok yaklaşmıştı. Belki de diğerleri göremezken Altınay'ın ölüleri görebilmesinin sebebi de buydu. Şimdi yaşayanlara olduğundan çok ölülere yakındı çünkü. Ölülerden oluşan donuk nehir, rüzgârla oluşmuş tepeciklerin üzerinden akarak kuzeye doğru ilerliyordu. Tepeciklerin üzerinde yetişmiş olan yeşil-kahverengi gür çimler, ölülerin rüzgânyla hafifçe salınıyordu, ^un Işık Kalesi Mistikleri'nden biri olduğunu belirten uzun beyaz cubbesinin uç kısmını yukarı çekiştiren Altınay onları takip etmeye hazırdı. 87 "Bekle!" diye haykırdı, Yokedilemez'in yok edilişini ağzı bir karış: açık bir halde izlemekte olan Conundrum. "Ne yapıyorsun? Nereye gidiyorsun?" Altınay cevap vermedi ve yoluna devam etti. Yürümekte zorluk çekiyor, attığı her adımda yumuşak kumlara gömülüyordu. Cübbesi ise hareketlerini kısıtlıyordu. "Beni bırakamazsın," diye belirtti Conundrum. Yağla kaph

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ellerinden birisini salladı. "Seni deniz boyunca taşıyarak yeterince zaman kaybettim ve sen de çıkıp benim gemimi mahvettin. Yaşam araştırmamın başına nasıl geri döneceğim —yani Çit Labirenti'nin haritasını çıkartmaya?" Altınay duraksadı ve dönüp gnoma baktı. Karmakarışık saçları ve dağınık sakallanyla, haklı bir hiddetle kıpkırmızı kesilmiş, yağ ve kana bulanmış yüzüyle Conundrum pek de hoş görünmüyordu. "Beni getirdiğin için sana teşekkürler," dedi, sertleşen rüzgâr vJ kıyıya vuran dalgalar arasından dediğini duyurmak için sesini yükselterek. "Zarar ziyan için üzgünüm, ama sana yardım etmek için yapabileceğim bir şey yok." Başını çevirip kuzeye doğru baktı. "Yapmam gereken bir yolculuk var. Burada ya da herhangi bir yerde oyalanamam." Gnoma tekrar bakıp kibarca ekledi, "Seni burada yapayalnız bırakmam. Eğer istersen benimle gelebilirsin" Conundrum önce kadına sonra da, adının şanına yakışır bir şekilde yaşayamamış olan Yokedilemez"e baktı. Sadece bir yolcu olan o bile, tamiratın uzun süreceğini ve pahalıya mâl olacağını görebiliyordu. Bu zamazingonun nasıl çalıştığını şimdiye kadar hiç anlamadığına göre, onu bir daha çalıştırmanın kesinlikle sorunlar doğuracağı gerçeğinden söz etmeye gerek bile yoktu. "Ayrıca," dedi kendi kendisine, daha neşeli bir şekilde, "eminim ki, sahibi onu sigortalatmıştır ve zarar ziyanın karşılanacağına da hiç şüphe yok." Konuya iyimser bir yaklaşım sergilemiş oldu. Hatta bunun iyimser ve tamamen gerçek dışı bir yaklaşım olduğu da söylenebilirdi. Zira YanlışlıklaÇaıpışmaKazaylaParçalanmaYangınSelVeTannlanrıHareketlerinde nSorumluOlmayanKanuniEşitlikİlkesineDayalıSigortacılar Loncası'nın asla tek bir bakır kuruş dahi ödemediği herkesçe bilinen bir gerçekti. Fakat Kaos Savaşı'nı takip eden yıllar içinde, "TannlannHareketleri" maddesi artık geçerliliğini yitirdiği için —zira artık tanrılar falan yoktu— sırada bekleyen sayısız yargı davaları ortaya çıkmıştı. Bu davalar, gnom yasa sisteminden geçmek zorunda oluşları sebebiyle, davacıların yaşam süreleri içinde çözümlenemeyecek ve kendilerinden sonra gelen nesillere nakle88 dilecekti. Onlar ise birikip çoğalan yasal ücretler sebebiyle mâli açıdan çöküş yaşayacaklardı. Conundrum'un gemi enkazından alınacak pek az eşyası vardı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kaleden o kadar aceleyle kaçmıştı ki, kendisi için en önemli olan eşyasını geride bırakmıştı —yani Çit Labirenti'nin haritasını. Gnom, haritanın bulunacağından ve Tüm Harikalardan Daha Harika olması sebebiyle, doğal olarak, Işık Kalesi'nin en güvenli ve emniyetli yerine yerleştirileceğinden emindi. Enkazdan kurtarılan tek şey, son kaptana ait olan bir çakıydı. Bu çakı dikkate değer bir şeydi; zira üzerine her türden alet edevat monte edilmişti ve hemen hemen her işe yarayabilirdi. Bir şarap tıpasını açabilir, size hangi yönün kuzey olduğunu söyleyebilir ve inatçı istiridyelerin kabuklarını kırabilirdi. Aletin tek kusuru onunla hiçbir şey kesemiyor olmarazdı, zira aletin mucidinin koyacak yeri kalmadığı için, çakı herhangi bir bıçaktan yoksundu. Ama, onu burun kıllarınızı kesmek için kullanabilmeniz gerçeği göz önünde bulundurulunca bu durum küçük bir kusur sayılırdı. Muhteşem çakıyı mürekkep lekeli ve yağla kaplı cübbesinin cebine sokuşturan Conundrum, kayıp tökezleyerek ve batıp çıkarak kumsal boyunca ilerledi. Dönüp de Yokedilemez'e bakmak için bir kez duraksadı. Denizaltı, kendisini karaya vurmuş bir balina gibi mahzun görünüyordu ve daha şimdiden üzeri kumla kaplanmaya başlamıştı. Conundrum, ölüler nehrim takip eden Altmay'ın peşinden yola koyuldu. 89 8 HESAPLARI DENGELEMEK Beryl'in Işık Kalesi'ne saldırısı, Silvanesti kalkanının düşüşü ve Beryl'in ordusunun ilk bölüklerinin sının aşıp Qualinesti topraklarına girmesinin üzerinden beş gün geçmişti. Lord Targonne masasında oturmuş, Ansalon'un çeşitli bölgelerinden sel gibi akıp duran raporların üzerinden geçiyordu. Targonne, Malys'ten gelen raporu ilk başta memnun edici buldu. Ansalon'un esas hükümdarı olarak herkesçe tanınan devasa kırmızı ejderha Malystryx, kuzeni Beryl'in nedensiz saldırısının haberini, Targonneun ummaya cüret ettiğinden çok daha iyi karşılamıştı. Malys mektubunda ağız kalabalığı edip abuk sabuk şeyler sıralamış, ama en sonunda Qualinesti'nin ötesindeki topraklara Beryl'in yapacağı herhangi bir istilânın, Malys'e karşı oldukça ciddi bir hakaret teşkil edeceğini ve derhal gereğinin yapılacağını belirtmişti. Yine de Targonne bu konu üzerinde ne kadar kafa yorarsa aklına o kadar düşünce gelmeye başladı. Malystryx çok fazla müsamahakâr davranmış, haberleri oldukça sakin karşılamıştı. Adamın içinde, devasa

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ktfmızının işler çevirdiği ve çevirdiği işler her neyse onun felaket getireceği 90 gibi bir his vardı. Bununla birlikte, ejderha şu anda ininde kalmayı sürdürüyor ve görünüş itibarıyla bu meseleyle onun ilgilenmesini yeterli görüyordu. İşte bu, Targonne'un tam olarak yapmaya niyetli olduğu şeydi. Raporlara bakılırsa Beıyl, Işık Kalesi'ni yıkmış, kristal kubbeleri bir sinir kriziyle paramparça etmişti. Zira olay mahalinde bulunan ve yıkım sahnesine bizzat tanık olan ajanlarının dediğine göre, yeşil ejderha bu hatalı saldınmn esas sebebi olan büyülü nesneyi tespit edememişti. Eğer Beryl binaları yıkmadan önce, büyülü nesneyi ve onu taşıyan büyücüyü aramaları için ejderan bölükleri yollamış olmasaydı adadaki yaşam kaybının haddi hesabı olmayacaktı. Bu gecikme, ada sakinlerine sağ salim iç kesimlere kaçmak için zaman sağlamıştı. Targonne'un kalenin içinde sahte kimlikle görev alan ve kendi iyileştirme büyülerinin neden işe yaramadığını öğrenmeye çalışan ajanları sağ salim kaçmayı başaranlar arasındaydı ve böylece ona rapor yollamayı başarmışlardı. Beıyl savaşın erken vakitlerinde ayrılmış ve yıkım işini onun adına bitirmeleri için kırmızıları geride bırakmıştı. Ejderanlar, mültecilerin peşinden gitmiş ama Solamniya Şövalyeleri ve adanın iç kesiminde yaşayan vahşi kabile savaşçıları tarafından geri püskürtülmüşlerdi. Ejderanlar ağır zayiatlar vermişti. Ejderanlardan hiç hoşlanmayan Targonne, buna büyük bir kayıp gözüyle bakmıyordu. "Sıradaki rapor," dedi yaverine. Yaver bir kağıt çıkarttı. "Mareşal Medan'dan bir mesaj var lordum. Mareşal, emirlerinize cevap vermekte geciktiği için sizden özür diliyor ve habercinizin oldukça bahtsız bir kazaya kurban gittiğini söylüyor. Haberci Qualinost'a doğru gidiyormuş ki, üzerine bindiği grifonun gözü aniden dönmüş ve ona saldırmış. Mesajınızı iletmeyi başarmış, ama ondan kısa bir süre sonra ağır yaralarından dolayı ölmüş. Mareşal emirlerinize tümüyle itaat edeceğini ve elf şehri Qualinost'u, bununla birlikte elinde esir tuttuğu Ana Kraliçe'yi Beryl'e teslim edeceğini belirtiyor. Mareşal, Elf Senatosunu dağıtmış, senatörleri ve Hanedan Başlan'nı tutuklamış. Elf kralı Gilthas'ı da tutuklayacakmış, ama genç adam şehir dışına kaçırılmış ve şu anda saklanmaktaymış. Mareşal, elf birliklerinin Beryl'in ordusuna karşı saldırılar düzenlediğini ve bu sebeple ordunun ilerleyişini yavaşlathğını, ama bunun dışında pek az zarar verebildiğini rapor ediyor."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bunlar iyi haberler, tabii eğer doğruysa," dedi Targonne kaşlarını Çatarak. "Medan'a hiç güvenmemişimdir. Ariakarfm gözdelerinden biriydl> Qualinesti'de göreve getirilmesinin başlıca sebebi de bu zaten. Beryl'in anlattığı hikâyelere bakılırsa, adam insandan çok elfe benziyormuş, çiçek Yetiştirip lavta falan çalıyormuş." 91 "Şu an için durumu kontrol altında tutuyor gibi görünüyor lordum,1! dedi yaver, titizlikle yazılmış mektuba yeniden bakarak. Targonne homurdandı. "Göreceğiz bakalım. O dev yeşil kancığa Qualinost'u alabileceğine dair bir mesaj gönder. Şehri bütün ve zarar görmemiş bir halde bırakacağı konusunda ona güvendiğimi belirt. Geçen y \\ Qualinost'tan topladığımız vergi gelirlerinin bir pusulasını da mektuba dahil et. Bu onu ikna edecektir." "Peki lordum," dedi yaver, bir kenara not alarak. "Sanction'dan yeni bir rapor geldi mi?" diye sordu Targonne. Ses tonunda, eğer yeni bir haber gelmişse şaşırıp kalacağını belli eden bıkkın bir kabulleniş vardı Surlarla çevrili Sanction şehri, Yeni Deniz'in batı kıyılanndaydı ve Ansalon'un o bölgesinde Yeni Deniz üzerinde bulunan tek limanı kontrol altında tutuyordu. Mızrak Savaşı sırasında bu şehir ejderha yüce efendilerinin bir kalesi durumundaydı, ama şimdi Hogan Bight adındaki gizemli ve güçlü bir büyücü tarafından kontrol ediliyordu. Nerakalı Kara Şövalyeler, bağımsız olarak hareket ettiğini düşündükleri Hogan Bight'ı kendi yanlanna çekmeye çalışmış, kendileriyle ittifak kurup Sanction'm limanlanın onlara açmasını umut etmişlerdi. Aynı zamanda Solamniyalılann da Bight'ı kendi taraflarına çekmeye çalıştığını bilen Kara Şövalyeler, Bight'm karar verme işini hızlandırmak için Sanction'ı kuşatmışlardı. Kuşatma birçok ay boyunca devam etmişti ve hâlâ sürüyordu. Solamniyalılar bu kuşatmayı kaldırma girişiminde bulunmuş, ama şu günlerde Silvanesti'yi ele geçiren Mina tarafından bozguna uğratılmışlardı. Targonne, günü kurtardığı için Mina'ya müteşekkir olması gerektiğim düşünüyordu. Tabii eğer bunu yapması için ona emri kendisi vermiş olsaydı çok daha müteşekkir olurdu. "Sanction hâlâ kuşatma altında lordum," dedi yaver, rapor yığınının en altındaki mektupları birkaç saniye karıştırdıktan sonra. "Kumandanlar şehri almaya yetecek kadar adamları olmadığından şikayetçiler. Eğer General Dogah'm birliklerinin Silvanesti'ye doğru yön değiştirmek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yerine Sanction'a yürümesine izin verilmiş olsaydı, şehrin şimdiye kadar ellerine geçmiş olacağını iddia ediyorlar." "Tabii, ben de bir lağım cücesiyim zaten," dedi Targonne burnundan soluyarak. "Silvanesti hele bir alınsın da, sonra Sanction ile ilgileniriz." "Silvanesti'ye gelince lordum," Yaver mektup yığınının en üst kısmına geri döndü ve bir kağıt çekip çıkarttı. "Elf tutuklularının sorguya çekilmesi hakkında bir rapor var lordum. Üç kişiler —ikisi erkek ve biri de dişi. 'Kirathlar1 diye bilinen bir grubun üyeleriler, sanırım bir çeşit sırtf devriye birliğinin." 92 Raporu uzattı. Silvanesti'nin düşüşünü duyduktan hemen sonra Targonne, Dogah'm askerlerinin birkaç elfi canlı yakalamasını ve sorgulanrnak üzere derhal Jelek'e göndermesini emretmişti. Targonne rapora kısaca göz gezdirdi. Kaşları şaşkınlık içinde yukarı kalktı, sonra bir araya gelip çatıldı- Okuduğu şeye inanamadı ve bir şeyi gözden kaçırıp kaçırmadığım görmek için en baştan okudu. Başını kaldıran Targonne yaverine bakakaldı. "Bunu okudun mu?" diye sordu. "Evet lordum," dedi yaveri. "Bu Mina denen kadın çıldırmış! Kesinlikle çıldırmış! Daha da kötüsü, şu anda bizim tarafımızda olduğunu bile sanmıyorum! Elfleri iyileştirmekmiş! O lanet elfleri iyileştiriyor]" "Öyle görünüyor lordum," dedi yaveri. Targonne mektubu kaldırıp yüksek sesle okudu, " 'Şimdi genç elf müritlerden oluşan bir tarikat var. Yerleştiği sarayın dışında durup onun ismini haykınyorlar.' Bir de şunu dinle. 'Elf Kralı Silvanoshei'yi baştan çıkarttı, ki kralın onunla evleneceğini söylediği halk tarafından duyuldu. Raporlara göre bu haberler, annesi olan Alhana Yıldızmeltemi'ni oldukça kızdırdı, ki o da Kara Şövalyelerin şehre gelişi üzerine oğlunu Silvanesti' den kaçmaya ikna etmeye çalışmıştı. Silvanoshei'nin Mina'nm aşkıyla sarhoş olduğu ve onun yanından ayrılmayı reddettiği söyleniyor.' " Targonne hiddetle raporu yere attı. "Bu böyle devam edemez. Mina bir tehdit, bir tehlike. Durdurulması gerekli." "Bu zor olabilir lordum," dedi yaver. "Raporunda da göreceksiniz ki, Dogah, kadının yaptığı her şeyi onaylıyor ve takdir ediyor. Kadma fena kapılmış vaziyette. Dogah'm askerleri Mina'ya sadık, tıpkı kendi askerleri gibi. Dogah'ın şimdi raporlarını Tek Tanrı Adına' imzaladığını da göreceksiniz." "Bu Mina hepsini büyülemiş. O ortadan kalktığında ve büyü bozul-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duğunda, hepsi de kendilerine gelecekler. Ama ondan nasıl kurtulacağız? İşte sorun bu. Dogah'm birliklerinin bana cephe almasını istemiyorum..." Targonne raporu aldı ve yeniden okudu. Bu sefer gülümsemeye başladı. Rapor kağıdını masaya koydu, arkasına yaslandı ve aklına gelen planı düşünüp tarttı. 'Sayılar,' diye düşündü, 'hoş bir şekilde birbirini tuttu.' "Elf esirler hâlâ hayatta mı?" diye aniden sordu. "Evet lordum. Sizin onlara daha fazla ihtiyaç duyabileceğiniz düşünüldü." "Aralarında bir dişi mi var dediydin?" "Bir tane, lordum." "Mükemmel. Artık erkeklerle bir işim kalmadı. Cellat, ne şekilde eğlenecekse öyle idam edilsinler. Dişiyi buraya, bana getirttir. Bir 93 mürekkep hokkasıyla mürekkebe ihtiyacım olacak —meyvelerden si mürekkep yaptır ya da elfler nasıl yapıyorsa öyle işte. Ayrıca elf tasa ve işçiliği olan bir parşömen kutusu da bul." j "Peki lordum," dedi yaver, birkaç saniye dikkatle dinledikten sonra. "Özel yapım olması gerekiyor." jL "Elbette. Elf tasarımı. Bunu önemle vurgula. Ve," diye ekledi Targonne, "maliyeti mümkün olduğunca düşük tut." "Elbette lordum," dedi yaver. "Talimatlarımı elfın kafasına soktuktan sonra, Silvanesti'ye geri götürülecek ve Silvanost şehri yakınlarına bir yere bırakılacak. Habercilerden birini bu gece yola çıkmaya hazır beklet." "Anlıyorum lordum," dedi yaver. "Son bir şey daha," diye ekledi Targonne, "Önümüzdeki iki hafta içinde, bizzat Silvanesti'ye bir yolculuk yapacağım. Ne zaman olduğundan emin değilim, bu yüzden ayrılacağım zaman hazır olması gereken işleri şimdiden hallet." "Neden oraya gideceksiniz ki, lordum?" diye afallamış bir halde sordu yaver. "Protokol gereğince cenaze törenine katılmam gerekecek," diye yanıtladı Targonne. 94 9 GÖZYAŞI YÜZÜĞÜ Silvanesti işgal altındaki bir ülkeydi, Silvanost ise işgal edilmiş bir başkent. Elflerin en büyük korkulan gerçek olmuştu. Büyülü kalkanın yaratılmasına da sırf bu felaketten korunmak için izin vermişlerdi. Korkulannın ve dünyaya karşı güvensizliklerinin somutlaşmış hali olan kalkan, onları yavaş yavaş tüketmiş, kendi uğursuz yaşamını sürdürmek için onların bu korkusunu kullanmıştı. Kalkan düştüğünde Kara Şövalyeler'in askerleri tarafından temsil edilen 'dış dünya' Silvanost'a girmiş, hasta ve bitkin haldeki elfler de düşmana teslim olmuşlardı. Şehri, en çok

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


korktukları düşmanlanna teslim etmişlerdi.

dahi girmemişlerdi. Şehrin dışında, Mina'nın askerlerinin savaşıp yenilmiş | ve Mina'nın esir düşmüş olduğu savaş alanında kamp kurmuşlardı. Kara Şövalyelerin askerlerine verilen ilk emir Silvanost'u ateşe vermek değil, yeşil ejderha Cyan Kanfelaketi'nin cesedini yakmak olmuştu. Hatta bir müfreze, kalkanın düşmesine sevinip kendi başlarına bir istilâya girişen ogreler ile savaşmış ve onları geri püskürtmiiştü. Genç eliflerin çoğu Kara Şövalyelefe kurtarıcı gözüyle bakıyordu. Bebekler iyileştiriliyor ve güneşin parlak ışığı altında yemyeşil büyüyen çimler üzerinde oynuyorlardı. Kadınlar bahçelerinde dolaşıyor, kalkanın altındayken solmuş olan ama şimdi açmaya başlayan çiçekleriyle neşe duyuyorlardı. Erkekler zincirlere vurulmadan, serbestçe sokaklarda dolaşıyorlardı. Bütün meselelerde Hanedan Başlarına danışılıyordu. Kafası kansan bir gözlemci, asıl Kara Şövalyelerin Silvanesti'ye teslim olduğunu söyleyebilirdi. Kirathlann hayal kırıklığına uğradığını söylemek haksızlık olurdu. Onlar halklarına sadıklardı ve bekledikleri gibi bir kan gölü şimdiye kadar oluşmadığı için hepsi de memnundu —ve çoğu buna müteşekkirdi. Kirathlann daha yaşlı olan bazı üyeleri, elılerde olan bu değişimin daha da kötü olduğunu iddia ediyordu. Şu Tek Tann muhabbetinden hiç hoşlanmamışlardı. Göründükleri kadar barışsever olmadıklan konusunda şüphelendikleri Kara Şövalyeler'e hiç güvenmiyorlardı. Kirathlar, pusuya düşürülen ve mavi ejderhalann sırtlarına koyulup kaçırılan bazı yoldaşları hakkında söylentiler duymuşlardı. Ve ortadan kaybolan o kişilerden de bir daha haber alınmamıştı. Alhana Yıldızmeltemi ile birlikleri, kalkan düştüğünde sının geçmişlerdi. Şimdi başkentin kuzeyine, Silvanost ile sınır hattı arasında yarı mesafede olan bölgeye yerleşmişlerdi. Asla bir noktada uzun süre kalmıyor, kamp yerlerini değiştirip hareketlerini örtüyor ve Alhana da dahil olmak üzere, içlerinden birçoğunun tanıdığı ve sevdiği ormanlara kanşıp gizleniyorlardı. Kara Şövalyelerin elindeki beş bin kişilik ordu, Silvanost'u ellerinde tutmaya ancak yetiyordu. Kumandan, güçlerini bölüp onları tanımadıkları bir bölgeye, ormanda doğup büyümüş olan elfleri aramaya yollamakla ahmaklık etmiş olurdu. Yine de Alhana'nm bu kadar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uzun süre hayatta kalabilmesinin sebebi işi şansa bırakmamasıydı, böylece elfler sürekli hareket halindeydiler. Alhana, oğlunu özleyip onu görmeyi istemeden bir gün dahi geçiremiyordu. Geceleri uyanık geçiriyor, eğer sınırlan içinde görülürse üzerinde ölüm hükmü olacak olan şehre gizlice girme planları yapıyordu —ki bu hüküm sadece Kara Şövalyelerden değil, kendi halkından da kaynaklanıyordu. Silvanost'u ve sarayı çok iyi biliyordu, zira bir zamanla 96 onun yuvasıydı. Geceleyin planlar kulağına mantıklı geliyor ve onlan uygulamaya kesin karar veriyordu. Gündüz ise onlan Samafa anlatıyor ve 0 da her türlü zorluğu çıkartıp her türlü felaket ihtimâlini gözler önüne seriyordu Bu tarhşmalan hep Şamar kazanıyordu. Bunun sebebi Alhana'nm eğer yakalanırsa başına geleceklerden korkması değil, Silvanoshei'in başına bir şeyler gelmesinden korkmasıydı. Silvanost içinde olan biteni kirathlar aracılığıyla takip ediyordu. İzliyor, bekliyor, acı çekiyor ve diğer bütün elflerin yaptığı gibi, Neraka Şövalyelerinin ne dolaplar çevirdiğini merak ediyordu. Kıratlılara, Rolan'a, Alhana Yıldızmeltemi'ne, Samar'a ve onlann yetersiz direniş birliklerindeki kimselere öyle görünüyordu ki, halklan bir kez daha Mızrak Savaşı sırasında ülkenin üzerine yapılan o rüya büyüsüne esir düşmüştü. Tek fark, bu rüyanın uyanıkken yaşanan bir rüya olması ve içlerinden hiçbirinin ona karşı savaşamamasıydı, zira bunu yapmak rüyayı görenlerle savaşmak demek olurdu. Kirathlar ve Alhana, rüyanın sona ereceği ve uykudaki kimselerin gerçekleşmiş bir kâbusa gözlerini açacağı o gün için, ellerinden geldiğince planlar yapıyorlardı. General Dogah'm askerleri Silvanesti'nin dışında kamp kurmuşlardı. Mina ile Şövalyeleri ise Yıldızlar Kulesi'ne yerleşmişlerdi. Binanın, kendilerinden önce Vali Kumandan Konnal'a ait olan kanadına el koymuşlardı. Bütün elfler, genç krallannın Mina'ya âşık olduğunu biliyordu. Kadının Silvanoshei'i ölümden döndürüş hikâyesi hakkında, gençler tarafından Silvanesti boyunca dilden dile söylenen bir şarkı düzülmüşrü. Bundan önce elfler, kendi ırklanndan birisinin bir insanla evlenmesini asla tasvip etmezdi. Alhana Yıldızmeltemi, "onlann türünün dışından" birisiyle, yani bir Qualinestiliyle evlendiği için bir kara elf ilan edilmişti. Yine de genç kesim —krallanyla yaklaşık aynı yaşlarda

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olanlar— Mina'ya adetâ tapıyordu. Başına kalabalıklar üşüştüğü için sokaklarda dolaşamıyordu. Sarayın etrafı, onu şöyle bir görmek isteyen elfler tarafından gece gündüz kuşatılıyordu. Kadının, krallanna âşık olduğunu düşünmekten memnun olup bundan gurur duyuyorlar ve her an evlilik hakkında haberler duymayı bekliyorlardı. Silvanoshei de bekliyordu. Mina'mn saraya girdiğini ve onun krallara layık bir pozla oturmakta olduğu taht odasına getirildiğini hayal ediyordu. Düşlerinde, Mina kendisini hevesle, tutkuyla onun kollanna atmıştı. Bu beş gün önceydi. Henüz onu görmek için izin istememişti. Geldikten sonra dosdoğru karargâhına çekilmiş ve orada kalmıştı. Beş gün geçmişti ve kızı ne görmüş ne de onunla konuşmuştu. Onun adına mazeretler uyduruyordu. 'Kız onu görmekten korkuyordu, tabii ya, ekerlerinin bunu anlamayacağından korkuyordu. Gece vakti gelecek ve 97 ona aşkını ilan edecek, sonra da ona gizlilik yemini ettirecekti.' Gecel beklenti içinde uyanık yatıyordu, ama o gelmiyordu. Silvanoshei'in hayal leri, tıpkı kıza sunmak için kraliyet bahçesinden eliyle toplamış olduğu gü ve menekşe buketi gibi solmaya başlamıştı. Yıldızlar Kulesi'nin dışında, genç elfler, "Mina! Mina!" diye sesleniyordu. Birkaç gün önce kulaklarına hoş bir müzik gibi gelen bu sözler şimdi ona bıçaklar gibi batıyordu. Sılvanoshei, pencerenin başında durmuş, bu ismin kalbindeki buruk boşlukta yankılanışını dinlerken kararı-j m verdi. "Ona gidiyorum," dedi. "Kuzen—" diye başladı Kiryn. "Hayır!" dedi Silvanoshei, gelmekte olduğunu bildiği itirazın onunu keserek. "Seni ve o ahmak danışmanları yeterince dinledim! 'O size gelmeli,' diyorlar hep. 'Sizin ona gitmeniz yakışık almaz, Majesteleri 'Ona bu şerefi veren siz olursunuz.' 'Kendinizi yanlış bir duruma düşürürsünüz.' Yanılıyorsunuz. Hem de hepiniz. Bu konuyu bir daha düşündüm. Sanınm problemin ne olduğunu biliyorum. Mina buraya gelmek istiyor, ama subayları onu bırakmıyor. O koca, zebella gibi minator ve diğerleri işte. Onu kendi isteği aksine orada tutmadıklarını kim bilebilir?" "Kuzen," dedi Kiryn nazikçe, "Sılvanost sokaklarında dolaşıyor, saraya serbestçe girip çıkıyor. Subaylarıyla buluşuyor ve duyduğuma göre, içlerinden en üst rütbelileri bile her konuda ona itaat ediyor. Kabul etmelisiniz ki. Kuzen, eğer sizi görmek isteseydi bunu yapardı." Silvanoshei en güzel elbisesini giyiyor, duymamış gibi yapıyor ya da gerçekten duymuyordu. Kiryn'in kalbi kuzeni için sancılarla doluyordu. Silvanoshei'in bu kıza olan saplantısına endişe içinde tanıklık etmekteydi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kiryn, ta başından beri kızın Silvanoshei'i kendi amaçlan için kullanmakta olduğunu tahmin ediyor, fakat o amaçlann ne olduğunu kestıremıyordu. Silvanoshei'in direniş hareketiyle birlikte ormana sığınmasını ummasının bir sebebi de, onu Mina'dan uzaklaştırmak ve kızın onun üzerindeki etkisini kırmaktı. Bütün planlan başansız olan Kiryn ne yapacağını bilmiyordu. Silvanoshei'in iştahı kalmamıştı. Kilo kaybetmişti. Gecelen uyuyamıyor, odasında volta atıyor duyduğu her sesle birlikte kızın geldiğini düşünerek yatağından sıçnyordu. Uzun saçlan parlaklığını yitirmiş, hırpani bir halde gevşekçe kafasından sarkıyordu. Tırnaklannı neredeyse *bine kadar kemirmişti. Mina elf halkını iyileştiriyor, onlan hayata ge döndürüyordu. Fakat krallannı öldürüyordu. ? Güçten düşmüş vücudunun üzenne bol gelen kraliyet cubbesn giyen Silvanoshei altın rengindeki pelennini sırtına attı ve dairesini etmeye hazırlandı. 98 Kiryn, azarlanacağını bildiği halde büyük bir cesaret göstererek onu durdurmak için son bir girişimde bulundu. "Kuzen," dedi, sesi içtenlikle hissettiği acıma duygusuyla yumuşamış hir halde, "bunu yapma. Kendini küçük düşürme. Onu unutmaya çalış." "Onu unutmak," dedi Silvanoshei tatsız bir kahkahayla. "Nefes almayı unutmaya çalışmakla aynı şey!" Kuzeninin elini iten Silvanoshei odadan hışımla çıktı, altın renkli nelerini ise arkasından hışırdayarak peşinden salındı. Kiryn onu kalbinde bir sızıyla takip etti. Elf nedimler, kral geçerken reverans yaptılar, çoğu da ona kendisini göstermeye çalıştı. Ama o, onlara hiç aldırış etmedi. Mina ile Şövalyeleri'nin yerleşmiş olduğu kanada gelene kadar saray boyunca ilerledi. Silvanoshei'in bir sürü kişiyle dolu olan dairelerinin aksine, Mina'nm kumanda merkezini kurduğu yer sessiz ve boştu. Şövalyelerinden ikisi, kapalı bir kapının önünde muhafızlık yapıyordu. Silvanoshei'i gören Şövalyeler saygıyla esas duruşa geçtiler, ama kenara çekilmediler. Silvanoshei onlara nefretle baktı. "Kapıyı açın," diye emretti. Şövalyeler itaat etmediler. "Size bir emir verdim," dedi Silvanoshei. Kıpkırmızı kesildi ve bu kırmızı renk, yüzünün sağlıksız solgunluğu üzerinde sanki bir kesik varmış da kanıyormuş gibi göründü. "Üzgünüm Majesteleri," dedi Şövalyelerden birisi, "ama bize

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


verilen emirler kimseyi içeri kabul etmememizdi." "Ben kimse değilim!" Silvanoshei'in sesi titriyordu. "Ben kralım. Bu benim sarayım. Bütün kapılar bana açılır. Size söylediğimi yapın." "Kuzen," diye hafifçe uyardı Kiryn, "lütfen gidelim buradan!" Kapı o anda açıldı; ama dışarıdan değil, içeriden. İri minator kapı eşiğinde duruyordu, kafası kapının yaldızlı çerçevesinden yukarıdaydı ve dışarı çıkmak için eğilmek zorunda kaldı. "Bu gürültü de nedir?" diye bilmek istedi minator, gümbürdeyen bir sesle. "Kumandanı rahatsız ediyorsunuz." "Majesteleri, Mina ile görüşmeyi rica ediyor Galdar," dedi şövalyelerden birisi. "Rica etmiyorum!" dedi Silvanoshei hiddetle. Kapının önünde yolu esen minatora dik dik baktı. "Kenara çekil. Mina ile konuşacağım. Onu kilitleyip benden uzak tutamazsınız!" Minatoru dikkatle izlemekte olan Kiryn, yaratığın dudaklarının alayı bir gülümsemenin başlangıcı olabilecek bir şekilde seğirdiğini gördü; jKat minator yüz ifadesini en son anda toparlayıp somurtkan bir ciddiyete ^ndü. Boynuzlu kafasını eğip reverans yaptı ve yana çekildi. 99 "Mina," dedi, topuğunun üzerinde dönerek. "Majesteleri, Silvanestî Kralı seninle görüşmeye gelmiş." Silvanoshei hızla odaya daldı. "Mina!" diye haykırdı. Kalbi sesinde, dudaklarında, ileri doğru uzat. tığı ellerinde ve gözlerindeydi. "Mina, neden bana germedin?" Kız, üzeri harita tomarları gibi görünen nesnelerle kaplı olan bir çalışma masasının arkasında oturuyordu. Haritalardan birisi masaya serilmişti. Bir köşesine bir kılıç, diğerine ise bir seher yıldızı koyularak uçla. nnın kıvnlması engellenmişti. Kiryn, Mina'yı en son Cyan Kanfelaketi'yle yapılan savaş gününde görmüştü. Üzerinde pis bir esir cübbesiyle idamına doğru sürükleniyordu. O zamandan bu yana değişmişti. O zaman kızıl saçlan iyice tıraşhy. di. Şimdi ise biraz uzamışlardı; gür ve kıvırcıklardı, arkasındaki kristal pencereden içeri doluşan güneş ışığıyla alev alev yanıyorlardı. Kara bir zincir zırh üzerine Neraka Şövalyeleri'nin kara tuniklerinden giymişti. Silvanoshei'e bakan amber renkli gözleri soğuktu, meşguldü. Aklı haritadaki işaretlerde; yollarda ve şehirlerde, dağlarda ve tepelerde, nehirlerde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve vadilerde kalmıştı. Gözleri onu görmüyorda "Silvanoshei," dedi Mina bir saniye sonra, altın kehribar renkli gözlerinin önünde kalmış olan yollar ve şehirlerin görüntüsünün yerini yavaşça genç elfin sureti alırken. "Size saygımı sunmak üzere daha erken gelemediğim için beni bağışlayın, Majesteleri, ama aşırı derecede meşguldüm." Kehribar rengine hapis olup kalan Silvanoshei debelendi. "Mina! Saygı! Benim için nasıl böyle bir söz kullanabilirsin? Seni seviyorum Mina. Ben senin de... senin de beni sevdiğini düşünüyordum." "Seni seviyorum Silvanoshei," dedi Mina kibarca, sanki huysuz bir çocukla konuşan bir yetişkin gibi. "Tek Tann seni seviyor." Silvanoshei'in debelenmesi ona hiçbir fayda sağlamadı. Kehribar renkli gözler onu emip bitirdi, daha da sertleşti, onu sıkı sıkıya tuttu. "Mina!" diye haykırdı acıyla ve ona doğru atıldı. Minator, kızm önüne geçti ve kılıcını çekti. "Silvan!" diye endişeyle haykırdı Kiryn, onu yakalayarak. Silvanoshei'in gücü yetmedi. Geçirdiği şok onun kaldıramayacağı kadar büyüktü. Dizleri büküldü ve Kiryn'in kolunu kavrayıp neredeyse onu da kendisiyle beraber aşağı çekerek yere yığıldı. "Majesteleri iyi değil. Onu odasına geri götürün," dedi Mina ve acımayla dolu yumuşak bir sesle şöyle ekledi, "Ona onun için dua edeceğim1 söyleyin." Kiryn, hizmetkârlann da yardımıyla Silvanoshei'i odasına kadar götü1'" 100 eyi başardı. Gizli merdivenler ve koridorlardan geçtiler, zira nedimlerin Hafim böyle acınası bir halde görmeleri hiç iyi olmazdı. Odasına var. anda Silvanoshei kendisini yatağına firlattı ve kimseyle konuşmayı kabul trnedi- Kiryn onunla birlikte kaldı ve neredeyse kendisini de hasta edene kadar onun için endişelendi. En sonunda, Silvanoshei'in bitkinliği kederine 'istim gelerek uyuya kaldığını görene kadar bekledi. Silvanoshei'in saatlerce uyuyacağını düşünen Kiryn, gidip dinlenceye çekildi. Hizmetkârlara, Majesteleri'nin iyi olmadığını söyledi ve rahatsız edilmemesini emretti. Pencerelerin Önündeki perdeler çekilip kapandı ve oda karartıldı. Hizmetkârlar kapıyı yavaşça örtüp odadan çıkılar. Müzisyenler, kralın yatak odasının dışında oturdular ve onun uykusunu yumuşatmak için hafif hafif müzik çalmaya başladılar. Silvanoshei sanki ilaç almış gibi derin derin uyudu ve birkaç saat sonra sersemlemiş, dermansız bir halde uyandı. Gölgelere bakarak, Mina'nın sesini duyarak öylece yattı. Çok meşguldüm, size gelemeyecek kadar meşguldüm... Sizin için dua edeceğim... Kızın sözleri çelik

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kadar keskindi ve aklında her tekrarlayışmda Silvanoshei'de yeni bir yara açıyordu. Sözleri üst üste tekrarladı. Keskin kılıç kalbine ve gururuna saplandı. Eskiden kızın kendisini sevmiş olduğunu o biliyordu, ama şimdi kimse buna inanmayacaktı. Herkes, kızın onu kullandığına inanıyor ve ona acıyordu. Tıpkı Mina'nın acıdığı gibi. Hiddetle, huzursuzca ipek çarşaf ile nakışlı yatak örtüsünü kenara firlattı ve yatağından kalktı. Aklına binlerce plan geliyor, zihni bu düşüncelerle alev alev yanıyordu. Onun sevgisini geri kazanma planlan, onu küçük düşürme planları, ona rağmen büyük işler başarmak gibi yüce planlar, kendisini kızın ayakları dibine atıp onu bir kez daha sevsin diye yalvarmak gibi küçük düşürücü planlar. Bu planlardan hiçbirisinin, açılan feci yaralarına merhem olmadığını fark etti. Hiçbiri duyduğu korkunç acıyı dindirmiyordu. Odası boyunca birçok kez ileri geri yürüdü ve yazı masasının önünden defalarca geçti. Fakat zihni o kadar meşguldü ki, yirmi ya da yirmi birinci turdan önce, içinde tozlar uçuşan güneş ışığı kadife perdenin arasındaki bir yarıktan sızıp da masayı aydınlatana ve dikkatini çekene dek o garip parşömen kutusunu fark etmedi. Duraksadı ve hayret içinde kutuya baktı. Parşömen kutusu bu sabah °rada yoktu. Bundan emindi. Kutu kendisine ait değildi. Üzerinde kraliyet j^nası yoktu ve kendi mesajlannı ihtiva eden kutular kadar şatafatlı değildi. autunun yıpranmış bir görüntüsü vardı, sanki sık sık kullanılıyormuş gibi. Mektup kutusunun Mina'ya ait olduğu gibi çılgın bir düşünce geldi 101 aklına. Bu düşünce tamamen mantık dışıydı, ama birisi âşıksa her şey mumkun olabıl,rdi. ^ a]mak için hızk eM ^^ soma ^^ Sl^va"°.*ei umutsuz bir şekilde âşık olmuş bir gençti, ama hayatının ^^ b5 .°0İUtrıünü onu öldürmeye çalışanlardan kaçmakla geçirirken öğrendiği ıhtiydtl unutacak kadar da ^ dengesini yitirmemişti. İçinde zehirli yılanlar bulunan ya da açılınca zehirli gaz püskürtmesi için büyüyle tılsımlanmış oldn parşömen kurulan hakkında hikâyeler duymuştu. Bir muhafiz çağırması ve kutuyu buradan uzaklaştırması gerekirdi. „Ar Fakat yine de, ne fark eder ki?" diye acı acı sordu kendisine. Ölürsem olüriirn. Erı azınâm bu ıstrrabm sonu olur. Ayrıca... ondan gelmiş olabilir!" Parşömen kutusunu pervasızca aldı. Üzerindeki mührü inceledi, arna balmumunun şokli bozulmuştu ve ne olduğunu anlayamadı. Mührü kırdı ve titreyen parmaklarıyla kapağa sabırsızca asıldı. En sonunda kapağı öyle bir güçle açtı ki, dışarı bir nesne fırladı, halının üzerine düştü ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sızan tek güneş ışığı hu^esiyle mMe panldadı gırp bu nesneye hayretle baktı, sonra da onu yerden aldı. Y-513.31?1^ lle iŞ^etparmağı arasında küçük bir yüzük tutuyordu. Yüzüğün etrafi, gözyaşı damlası şeklinde kesilmiş olan yakutlarla çevriliy17~~veya e de, bu taşları betimlemek için kan damlası şeklinde demek daha iyi olurdu. Yüzük mükemmel bir işçiliğe sahipti. Sadece elfler bu kadar ıyı iş çıkarırdı. Kalbi hızla atıyordu. Yüzük Mina'dan gelmişti. Bunu biliyordu! Y"^™611 ^^unun içine yeniden baktı ve rulo yapılmış bir sayfa gördü. Yuzugü masaya koydu ve mektubu çıkarttı. Okuduğu ilk sözler, kalbini kısa bir sure ıVuı lslXxmş okn bütun umutları söndürdü. Sevgili oğlum... diye başlıyordvr mektup. Ama okumaya devam ettikçe umudu geri döndü, hem de gözünü döndüren, onu yakıp kavuran bir alev halinde. Sevgili oğium> t ^ hastallk atlattığım için bu mektup kısa olacak. İyileştim, ama hala bitkinim, yazamayacak kadar bitkin. Yanımdaki hanımlardan biri bana katiplik yapıyor Bjr iman ]am ^ oWM|un ha^ndaki söylentiler ° j ndı. ilk başta kızmıştım, ama hastalığım beni ölüme o kadar yaklaştırdı ki bana farkh düşünmeyi öğretti. Sadece senin mutluluğunu istiyorum, Sılv^no^ M ^g^ büyüm özelikleri var. Eğer onu seni _„ . verirsen, onun seni sonsuza kadar sevmesini kesinleştirir Eğersem sevmeyen birisine verirsen, onun seni, seninkine eş bir tutkuya sevmesini sağl^f 102 Bu yüzüğü bir annenin hayırduasıyla birlikte al, canım oğlum ve henden sana gelen bir öpücükle birlikte onu sevdiğin kadına ver. Mektup annesinin ismiyle imzalanmıştı, ama bu onun imzası değildi Mektup, bir zamanlar Alhana'mn nedimeliğini yapmış olan, ama bir kaçak olarak o zorlu hayatı onunla beraber yaşamayı seçip dostları haline gelmiş kadınlardan birisi tarafından yazılmış olmalıydı. Bu el yazısını tanımıyordu, ama tanıması için bir sebep yoktu. Annesinin bozuk sağlığı için endişe duydu, ama onun şimdi daha iyi olduğunu okuduğu için rahatladı. Yüzüğe bir kez daha bakıp, onun büyülü özelliklerini bir kez daha okuduğunda hissettiği neşeyle kendisinden geçti. Neşesi aklına ve mantığına baskın geldi. Kıymetli yüzüğü avucunun içinde beşikteki bir çocuk gibi tutarak dudaklarına götürdü ve öptü. Büyük şölen için planlar yapmaya başladı. Mina'nın onu ve yalnız onu sevdiğini bütün dünyaya gösterme planlan yaptı. 103

10 SÖZ KESME ŞÖLENİ Yıldızlar Kulesi'nde heyecan dolu bir koşuşturmaca ve çılgınlar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gibi yapılan hazırlıklar hakimdi. Majesteleri Yıldızlar Sözcüsü, Silvanesti'nin kurtarıcısı olan Mina'mn şerefine büyük bir şölen veriyordu. Normalde elfler arasında böyle bir şölenin yapılması için aylarca hazırlık gerekirdi. Davetliler listesini yapmakla günler, mönü konusunda aşçılara danışma işiyle haftalar, masayı düzenleme ve en mükemmel çiçek seçimine karar vermekle de daha fazla haftalar geçerdi. Bazıları kralın şölenin yirmi dört saat içinde hazırlanacağını ilan etmesini gençliğine ve tez canlılığına bağlıyordu. Teşrifat bakanı, o yirmi dört saatin iki saatini böyle bir şölenin imkân dışı olduğu konusunda Majesteleri'ne itiraz ederek harcamıştı. Fakat Majesteleri inatçıydı. Böylece teşrifat bakanı umutsuzluk içinde boyun eğmiş ve bütün teşrifatçıları bir araya toplamak üzere dışarı koşturmuştu. Kralın davetiyesi Mina'ya sunuldu. O da, daveti kendisi ve subayları adına kabul etti. Bakan dehşete kapılmıştı. Elfler, Nerakalı Kara Şövalyelerin subaylarını davet etmeye hiç niyetli değillerdi. Elflerin en uzun ömürlülerinin hatırlayabildiği kadarıyla, bu zamana kadar hiçbir 104 cilvanesti elfi, Silvanesti topraklannda bir insanla birlikte yemek enıemişti- Elfler Mina'yı kendilerinden birisi gibi görmeye başlamıştı. Takipçi^" arasında, onda elf kanı olduğu gibi söylentiler hızla yayılmaktaydı; tobü Nerakalı Kara Şövalyelerin ordusunun kumandam olduğu erçeği akıllanndan çıkıvermişti. Mina, halk arasında kara renkli zırhıyla hç gezinmeyip gümüşi beyaz elbiseler giyerek bu inancın büyümesine katkıda bulunuyordu. Tam bu noktada bir tartışma çıktı. Bakanın yaveri, Mızrak Savaşı sırasında Lorac'ın Kızı (ki bu Alhana Yıldızmeltemi idi, ama bir kara elf olduğu ve ismi ağza alınamadığı için ondan böyle söz ediliyordu) Silvanesti'ye döndüğünde yanında birkaç insan yol arkadaşını getirmişti. Silvanesti topraklanndayken yemek yiyip yemedikleri hakkında hiçbir tutanak yoktu, ama yemiş oldukları varsayılıyordu. Böylece geçmişte yaşanmış bir örnek belirmiş oluyordu. Teşrifat bakanı, onlann yemek yemiş olabileceğini ve eğer öyleyse bile, o zamanın bahtsız şartlan dolayısıyla bu yemeğin gayri resmi olduğunu ileri sürdü. Bu sebeple öyle bir akşam yemeği sayılmazdı. Minatorun elfler ile birlikte yemesi konusuna gelince; bu kesinlikle söz konusu bile olamazdı. Telaşa kapılan bakan, Mina'ya subaylarının teşrifat yöntemlerini uzun ve bezdirici bulacaklarını ve özellikle de içlerinden hiçbirisi Elfçe bilmediği için sıkılacaklannı ima etti. Yemeği ve şarabı beğenmeyecekler-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


di. Bakan emindi ki, eğer subaylar alışık olduklan gibi Silvanost surlarının dışındaki kamp yerlerinde yemek yerlerse daha mutlu olacaklardı. Majesteleri yemek, şarap ve benzeri şeyler gönderecekti. "Subaylarım bana refakat edecek," dedi Mina ona, "yoksa gelmem." Bakan, bu mesajı Majestelerine iletme düşüncesinin ardından, insanlarla yemek yemenin çok daha az sarsıcı olacağında karar kıldı. General Dogah, Yüzbaşı Samuval, minator Galdar ve Mina'nın bütün Şövalyeleri katılacaktı. Bakanın tek umudu, minatorun çorbasını höpürdetmeden içecek olmasıydı. Majesteleri şen bir ruh halindeydi ve onun neşesi saray personeline tesir ediyordu. Silvanoshei, hizmetkârlann ve saray personelinin gözdesiydi, hepsi kralın solgun haline tanık olmuş ve onun için endişelenmişti. "ersoneldekiler ondaki değişimden memnundu ve bunu sorgulamıyor'ardı. Eğer bir şölen ondaki bu keyifsizliği giderecekse, Silvanesti'de Şimdiye kadar görülmüş en zengin şöleni düzenleyeceklerdi. Kıryn bu değişimden o kadar memnun değildi, bunu huzursuzluk ıçmde izliyordu. Silvanoshei'in neşesinde bir delilik payı olduğunu, yanaklannın ferinin sağlığın gül renginde değil de solgun ten üzerinde 105 yanan ateş gibi olduğunu sadece o fark ediyordu. Kralı sorgulayamıyordu, zira Silvanoshei bu büyük hadise için yapılan hazırlıklara kendisini kaptırmıştı; baştan aşağı mükemmel olması için her şeyi tefriş ediyor, hatta masayı süsleyecek olan çiçekleri bile kendisi tek tek seçiyordu. Konuşacak zamanı olmadığını iddia ediyordu. "Göreceksin Kuzen," dedi Silvanoshei, aceleyle koştururken duraksayarak Kiryn'in elini kavrayıp sıkarak. "O beni seviyor. Göreceksin." İ Kiryn sadece, Silvanoshei ile Mina'nm irtibata geçtiği ve kızın onu bu konuda temin ettiği sonucuna varabildi. Silvanoshei'in dengesiz tavrının tek açıklaması buydu. Fakat Kiryn, Mina'nm önceki gün söylediği şeyleri düşündüğünde, ağzından çıkan o acımasız sözlerin sadece bir numara olduğuna inanmakta güçlük çekti. Ama o bir insandı ve insanların huylan hiçbir zaman anlaşılmazdı. Elf kraliyet şölenleri her zaman açık havada, gece yarısında, yıldızların altında yapılırdı. Mızrak Savaşı'ndan, Cyan Kanfelaketi'nin gelişi ve rüyayı ülkeye salısından önceki eski günlerde, Kraliyet Meclisi'ndeki bütün elfleri ağırlamak için sıra sıra masalar kulenin avlusuna dizilirdi. Birçok asilzade, rüyayla savaşırken ölmüştü. Daha da fazlası kalkanın onlara bulaştırdığı tüketen hastalık yüzünden telef olmuştu. Hayatta kalanların çoğu bu daveti reddetti —bu genç krala yapılan büyük bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hakaretti. Daha doğrusu, eğer Silvanoshei buna aldırsaydı büyük bir hakaret olurdu. Sadece güldü ve yaşlı ahmakların yokluğuna üzülmeyeceğini söyledi. Böylece şimdi sadece iki tane uzun masaya ihtiyaç kalmıştı. Saray Teşrifati'ndan, Süvanesti'nin eski ihtişamını hatirlayan yaşlı elfler, zarif gümüş takımları parlatırken ve narin, yumurta kabuğu kadar ince porselen tabakları, örümcek ağı kadar kaliteli işlenmiş olan masa örtüsünün üzerine yerleştirirken gözyaşlarını tutamadılar. Silvanoshei, gece yansından çok önce giyinip hazırlanmıştı. Şölen için geriye kalan saatler sanki salyangozlann sırtına binmiş gibiydi, o denli yavaş geçiyorlardı. Masa düzenini daha şimdiden sekiz defa kontrol etmiş ve dokuzuncudan zorlukla vazgeçirilmiş olmasına rağmen, her şeyin muntazam olmayacağı konusunda endişeleniyordu. Enstrümanlannı akort eden müzisyenlerin uyumsuz sesleri, kulağına hoş bir müzik gibi geliyordu; zira bu, geriye sadece bir saatin kaldığı anlamına geliyordu. Kralın soylu teşrifini, bütün konuklar yerlerini almadan önce yapmasının mümkün olmadığını kendisine söyleyen teşrifat bakanını tokatlamakla tehdit etti. Silvanoshei şölen alamna ilk inen kişi oldu ve bütün konuklanni bizzat karşılayarak onlan büyüleyip kendisine hayran bıraktı. Yakut yüzüğü, mavi kadife ceketinin ve ipek gömleğinin altında, ** dife bir kesenin içindeki mücevherli bir kutuda saklıyordu. Kutunun hal3 106 orada olduğundan emin olmak için sürekli olarak kontrol ediyordu. Elini sÖğsüne o kadar sık bastırıyordu ki, bunu fark eden konuklar genç krallarının w kalp rahatsızlığının olup olmadığını merak ettiler. Fakat Majestelerini taç giyme töreninden bu yana bu kadar neşeli görmemişlerdi, bu yüzden kısa süre içinde onun neşesine katıldılar ve korkularını unuttular. Mina gece yansında geldi ve Silvanoshei'in neşesi doruğa çıktı, geyaz ipekten, sade ve süssüz bir gece elbisesi giymişti. Taktığı tek mücevher her zaman taşıdığı kolyesiydi; üzerinde hiçbir şekil ya da işaret olmayan düz ve yuvarlak bir kolye. Kızın da morali yerindeydi. Tanıdığı elfleri isimleriyle selamladı; sergilediği mucizeler için ona ettikleri teşekjaj- ve takdisleri zarafetle kabul etti. Genç elfler, onun bütün elf kadınlan kadar zarif ve neredeyse onlar kadar güzel olduğunu söylediler. Ki bu onlar için, bir insana nadiren sundukları büyük bir iltifattı. "Bana bu gece vereceğiniz şeref için size teşekkür ederim, Majes-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


teleri," dedi Mina, reverans yapmak için Silvanoshei'in önüne geldiğinde. Silvanoshei onun eğilmesine izin vermedi ve elini tutarak kıza mani oldu. "Daha fazlası için zamanımın olmasını isterdim," dedi. "Günün birinde gerçek bir elf şöleni göreceksiniz." 'Düğünümüzde' diye çınladı kalbinin sesi. "Ben bu şereften bahsetmiyorum," dedi Mina; güzelce donatılmış masalan, hoş kokulu çiçekleri ve geceyi aydınlatan sayısız mumlan tek bir bakışıyla bir kenara atarak. "Bana bu gece vereceğiniz şeref için size teşekkür ederim. Bana vermeye niyetli olduğunuz hediyeyi uzun zamandır bekliyor ve onun için uzun zamandır hazırlanıyorum. Umarım ona layık olabilirim," diye sessizce, neredeyse derin bir saygıyla ekledi. Silvanoshei hayrete düşmüştü ve bir anlığına vereceği hediyenin bütün hazzınm yok olduğunu düşündü —bu muhteşem bir sürpriz olacaktı. Sonra, kızın sözleri kafasına dank ediverdi Ona vereceği şeref. Uzun zamandır beklediği hediye. Ona layık olmayı umması. Aşkının hediyesinden başka neden söz ediyor olabilirdi ki? Kızın ona uzattığı elini kendisinden geçmiş bir halde, tutkuyla öptü. Birkaç saat içinde kızı dudaklarından öpeceğine dair kendisine söz verdi. Müzisyenler çalmayı bıraktı. Gümüş çanlar çalındı ve yemeğin başladığını bildirdi. Silvanoshei, Mina'yı elinden tutup götürerek ve onu sağ tarafına oturtarak masanın başında yerini aldı. Diğer elfler ve insan subaylar yerlerini aldılar ya da en azından Silvanoshei öyle olduğunu düşünüyordu. Kendisine sorulsa bundan emin olamazdı ya da herhangi msinin orada olduğu, hatta yıldızların gökte ve çimlerin ayaklannm altına olduğu gerçeğinin bile farkında değildi. Mina'nm dışında hiçbir şeyin farkında değildi. Silvanoshei'in tam 107 karşısında oturan Kiryn, kuzeniyle konuşmaya çalıştı ama Silvanoshei tek bir kelimeyi dahi duymuyordu. Şarap içmiyor, Mina'yı içiyordu. Meyve ya 1 da pasta yemiyor, Mina'yı adeta yutuyordu Geceyi aydınlatan donuk ay değil Mina idi. Müzik, Mina'nm sesiyle kıyaslandığında kaba kalıyordu. Silvanoshei altın renkli bir neşeyle sersemlemiş bir haldeydi ve sanki bal şarabı içip sarhoş olmuş gibi hiçbir şeyi sorgulamıyordu. Mina ise etrafindakilerle konuşuyor, onları akıcı Elfçesiyle, Tek Tanrinm gerçekleştirdiği mucizelerin muhabbetiyle büyülüyordu. Silvanoshei ile pek nadiren konuşuyordu, ama amber gözleri sık sık ona çevriliyordu. Ve bu bakış sıcak, sevgi dolu değildi; soğuk ve beklenti doluydu. Silvanoshei bundan huzursuz olacaktı; ama kendisini yatıştırmak için kalbinin üzerinde duran kutuya dokundu, Mina'nm ona söylediği

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sözleri aklına getirdi ve huzursuzluğu kayboluverdi. 'Genç kız şaşkınlığıdır,' dedi kendi kendisine ve Tek Tann hakkında konuşurken onu izledi. Kuzeni Kiryn gibi elf bilgeleri ve arifleri karşısında Mina'nın kendi görüşlerini koruyucuyla gurur duydu. "Şu Tek Tann ile ilgili bir soru sormamı af buyurur musunuz, Mina?" dedi Kiryn saygıyla. "Sadece af buyurmakla kalmam," diye hafif bir gülümsemeyle cevap verdi Mina. "Sizi buna teşvik ederim. Ben sorulardan korkmuyorum, fakat bazılan cevaplardan korkuyor." "Siz Takhisis Kara Şövalyeleri'nin bir subayısınız—" "Neraka," diye düzeltti Mina. "BizNerakalı Kara Şövalyeleriz." "Evet örgütünüzün bu değişikliği yapuğını duymuştum, Takhisis dünyayı terk ettiği için—" "Tıpkı elflerin tanrısı Paladine gibi." "Doğm" Kiryn ciddiydi. "Fakat ikisinin aynlma durumlannın birbirinden farkh olduğu biliniyor. Yme de bu, soracağım soruyla alakadar dep. Kısa tarihleri içinde, artık her kime sadıklarsa Kara Şövalyeler, elfleri hep ezeli ve can düşmanlan olarak addetmişlerdir. Elflerin dünyasını yok etme ve topraklanna kendileri için el koyma planlannı hiç gizlememişlerdir." "Kiryn," diye araya girdi Silvanoshei hiddetle, "bu hiç münasip değil—" Mina elini ormn elinin üzerine koyda Kızın dokunuşu tenini yakan ateş gibiydi. Bu alevler içini kavuruyor ve dağlıyordu. "İzin verin kuzeniniz konuşsun, Majesteleri," dedi Mina. "Lütfen devam edin beyim." "Bu } tizden pek anlayamıyorum, şimdi neden topraklanmızı fethediyor ve..." E>uraksadı, sert görünüyordu. 108 "Ve yaşamanıza izin veriyoruz," diye onun sözünü bitirdi Mina. "Sadece bu değil," dedi Kiryn, "ama hastalarımızı bu Tek Tanrı adına -.eleştiriyorsunuz. Bu Tek Tanrı —düşmanımızın tanrısı— elfleri neden ymursasınki?" Mina arkasına yaslandı. Bir şarap kadehi aldı ve kristal kadehi elinde cevirerek mumların sanki şarabın içinde yanıyoımuş gibi görünen görüntüsünü izledi. "Diyelim ki, ben büyük bir şehrin hükümdarıyım. Şehir surlarının içinde onları korumam için bana güvenen binlerce kişi var. Tutun ki, bu şehrin içinde de iki tane güçlü ve nüfuz sahibi aile var. Birbirilerinden tiksinip nefret ediyorlar. İkisi de bir diğerini yok etmeye yemin etmiş. Karşılaştıkları her yerde savaşıyorlar, şehrimde çekişmeye ve husumete yol açıyorlar. Şimdi, diyelim ki, benim şehrim aniden bir tehdit

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


altına giriyor. Dışarıdan gelen güçlü birlikler tarafından saldın altında. Ne olacak? Eğer bu iki aile çekişmeye devam ederse, şehir kesinlikle düşecek. Ama eğer iki aile birleşmeyi ve düşmana karşı hep birlikte savaşmayı kabul ederse, o zaman ortak düşmanımızı yenmek için bir şansımız olur." "Peki o ortak düşman kim olabilir— ogreler mi?" diye sordu Kiryn. "Onlar bir zamanlar sizin müttefikinizdi, ama şimdi size karşı cephe aldıklarını duydum—" Mina kafasını sallıyordu. "Ogreler de Tek Tanrıyı bilecekler. Savaşa katılacaklar. Açık konuşun beyim," dedi, onu cesaretlendirmek için gülümseyerek. "Siz elfler hep çok kibarsınızdır. Benim hislerimi inciteceğinizden korkmayın. Beni kızdırmayacaksınız. Kalbinizde yatan soruyu sorun bana." "Pekala," dedi Kiryn. "Bize ejderhayı açık eden sizsiniz. Ejderhanın ölümünden siz sorumlusunuz. Kalkan hakkındaki gerçeği bize gösteren de sizsiniz. Canlarımızı elimizden alabilecekken bize bahşettiniz. Her şeyin bir karşılığı vardır, derler ya. Kısasa kısas. Size karşılığında ne vermemizi bekliyorsunuz? Bütün bunlar için ödememiz gereken bedel nedir?" "Tek Tann'ya hizmet etmeniz," dediMina. "Sizden istenen tek şey bu." "Peki ya bu Tek Tann'ya hizmet etmeyi seçmezsek?" dedi Kiryn, soğukça kaşlarını çatarak, "o zaman ne olacak?" "Tek Tanrı bizi seçiyor, Kiryn," dedi Mina, şarabın içinde titreşen ve salınan ateşten damlayı izleyerek. "Tek Olan'ı biz seçmiyoruz. Yaşayanlar Tek Tann'ya hizmet ediyor. Ölüler de öyle. Özellikle de ölüler," diye o kadar kısık, hafif ve hüzünlü bir sesle ekledi ki, onu sadece Silvanoshei duydu. Kadının ses tonu ve garip bakışı onu korkutmuştu "Haydi Kuzen," dedi Silvanoshei, Kiryn'e uyan mahiyetinde hiddetli ff "akış fırlatarak. "Şu felsefi tartışmalara bir son verelim. Başıma ağrılar 109 sokuyor." Hizmetkârlara işaret etti. "Şarabımı tazeleyin. Meyve ve pasta getirin. Müzisyenlere çalmaya devam etmelerini söyleyin. Böylece onu bastı, rabiliriz," dedi, Mina'ya doğru gülerek. Kiryn başka bir şey söylemedi, ama Silvanoshei'e endişeli ve üzgün bir ifadeyle bakarak öylece oturdu. Mina Silvanoshei'i duymadı. Bakışları kalabalık üzerinde dolaşıyordu. Kızm ilgisini kendi üzerinden çalan herkesi kıskanan Sılvanoshei,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mina'nın birisini aramakta olduğunu çabucak fark etti. Kızın bakışlarının nerede dolaştığını takip etti ve bütün subaylarını yerini tespit etmekte olduğunu gördü. Bakışları hepsi üzerinde tek tek dolaştı ve hepsi de anlayış dolu ciddi bir bakışla ve tabii minator da boynuzlu kafasını hafifçe sallayarak ona cevap verdi. "Endişelenmene gerek yok Mina," dedi Silvanoshei, sesinde huzursuz olduğunu gösteren bir gerginlikle, "adamların kendilerine gayet iyi bakıyorlar. Umduğumdan çok daha iyi hem de. Minator sadece bir şarap kadehi kırdı, bir tabağı parçaladı, masa örtüsünde bir delik açtı ve ta Thorbardin'den duyulacak kadar gürültüyle geğirdi o kadar. Yani oldukça verimli bir akşam oldu." "Ivır zıvır," diye mırıldandı Mina. "Çok gereksiz. Çok anlamsız." Mina aniden Silvanoshei'in elini kavradı, aynı zamanda onun bu kavrayışı kralın kalbini daha da sıktı. Ona amber gözleriyle baktı. "Onları gelmekte olan şeye hazırlıyorum, Majesteleri. Tehlikenin geçtiğini sanıyorsunuz, ama yanılıyorsunuz. Tehlike etrafımızı sarıyor. Bizden korkanlar var. Bizim yok edilmemizi isteyenler. Hafif müzik ve kaliteli şaraplarla gönül rahatlığına kapılmamalıyız. Bu sebeple subaylarıma görevlerini hatırlatıyorum." "Ne tehlikesi?" diye sordu Silvanoshei, şimdi tam manasıyla endişeye kapılarak. "Nerede?" "Yakında," dedi Mina, onu kehribar renkli gözlerinde derinlere çekerek. "Çok yakında." "Mina," dedi Silvanoshei, "Sana bunu vermeyi bekliyordum. Hazırladığım bir konuşma vardı..." Kafasını salladı. "Bütün sözlerini unuttum. Fark ettiğinden değil hani. Sana esasen söylemek istediğim sözler kalbimde yatıyor ve sen de onları biliyorsun. Onları benim sesimle duydun. Beni her gördüğünde onları da gördün." Titreyen elini ceketinin göğüs kısmından içeri daldırdı ve dışarı kadife bir kese çıkarttı. Kesenin içine elini attı, gümüş bir kutu çıkarttı ve onu masaya, Mina'nın önüne koyda "Aç onu," diye teşvik etti. "Senin için." Mina kutuya uzun bir süre baktı. Yüzü oldukça donuktu. Silvanoshei, kızın hafifçe iç çektiğini duydu. 110 "Endişelenme," dedi perişan bir halde. "Karşılığında senden hiçbir v istemeyeceğim. Şimdi değil. Bir gün beni seveceğini ya da en azından heniın hakkımda iyi şeyler düşüneceğini umuyorum. Eğer bu yüzüğü takarsan, günün birinde bu olabilir."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kızın kutuyu almak için hiçbir harekette bulunmadığını gören çjlvanoshei, onu hızla aldı ve açıverdi. Yüzüğün üzerindeki yakutlar mum ışığında panldıyor, hepsi de bir kan damlası gibi ışıldıyordu —Silvanoshei'in kanı gibi. "Bunu alacak mısın Mina?" diye sordu hevesle, umutsuzca. "Bu yüzüğü alıp benim hatırım için takacak mısın?" Mina elini uzattı; soğuk ve kaskatı kesilmiş bir eldi bu. "bu yüzüğü kabul edecek ve takacağım," dedi. "Tek Tann'nm hatırı için." Yüzüğü sol elinin işaret parmağına taktı. Silvanoshei'in neşesi doruklara çıktı. İlk başta, işe tanrısını karıştırdığı için endişelenmişti, ama muhtemelen sadece Tek Tann'nm onayını soruyordu. Silvanoshei de bunu sormaya razıydı. Eğer ona Mina'yı kazandıracaksa, şu Tek Tann'nm önünde diz çökmeye bile razıydı. Büyünün işlemeye başlamasını, kızın kendisine büyük bir aşkla bakmasını beklerken heyecan içinde izledi. Kız yüzüğe baktı, yakutlann panldayışını izlemek için parmağında döndürdü. Silvanoshei için orada başka kimse yoktu. İkisinden başka hiç kimse. Masadaki, şölendeki, bütün dünyadaki diğer kimseler sadece bir mum ışığı bulanıklığıydı. Müzik, gardenya ve güllerin hoş kokularının hepsi de Mina'ydı. "Şimdi Mina," dedi kendinden geçmiş bir halde. "Beni öpmelisin." Kız ona doğru eğildi. Yüzüğün büyüsü işliyordu. Kızın aşkını hissedebiliyordu. Kollanm ona doladı. Ama dudaklan birbirine değmeden önce, kızın dudaklan boğulur gibi açılıverdi. Vücudu kralın kollan arasında kaskatı kesildi. Gözleri şok içinde fal taşı gibi açıldı. "Mina!" diye haykırdı Silvanoshei, dehşet içinde, "sorun ne?" Kız ıstırapla çığlık attı. Dudaklan bir sözcük meydana getirdi. O sözü söylemeye çalıştı, ama boğazı düğümlendi ve nefesi kesildi. Yüzüğü Çaresizce kavradı ve parmağından çıkartmaya çalıştı, ama vücudu şiddetle sarsıldı, acı dolu spazmlarla narin vücudu adeta mahvoldu. Kollanm ileri savurarak masaya yığıldı ve kadehlerle tabaklan etrafa saçtı, anlaşılmayan, hayvani ve feci bir ses çıkarttı. Canı boğazına yükselmiş hırıldıyordu. Sonra durdu. Dehşet verecek şekilde durdu. Gözleri açıktı ve amber rengi bakışlan suçlayıcı bir bakışla Silvanoshei'e kenetlenmişti. Kiryn ayağa kalktı. Yaptığı hareket istençdışı olmuştu. Aklında hızlı blr plan yoktu Bütün düşünceleri allak bullak olmuştu. İlk düşüncesi Silvanoshei oldu. Onun bir şekilde kaçmasını sağlamayı düşündü, ama bu fikri 111 derhal bıraktı. Etrafta bunca Kara Şövalye varken bu imkânsızdı. O anda, ^ ne kadar bunu bilinçli olarak bilmese de, Kiryn Silvanoshei'yi bıraktı. Silva, nesti halkı şimdi ona bakıyordu, onun sorumluluğuydu. Kuzenini laırtarrriaV

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


için hiçbir şey yapamazdı. Kiryn denemiş ama başansız olmuştu. Arrıa halkını kurtarmayı başarabilirdi. Kirathlar bunu duymalıydı. Her ne hazırla gerekiyorsa yapmaları için uyarılmaları gerekliydi. Etrafta oturan diğer elfler şok geçirip donakalmışlardı, hareket edemeyecek kadar afallamışlardı ve az önce ne yaşandığını algılayamayacak durumdaydılar. Zaman yavaşlamış ve tamamen durmuştu. Kimse nefes almıyordu, kimse gözünü kırpmıyordu, hiçbirinin kalbi atmıyordu -_ herkes olan bitene inanamaz bir halde donup kalmıştı. "Mina!" diye çaresizlik içinde haykırdı Silvanoshei ve ona doğru uzandı. Aniden kargaşa kopuverdi. Mina'nm hiddetle haykıran subayları, kalabalığı yararak, sandalyeleri dağıtarak, masaları devirerek ve önlerine çıkan herkesi yere sererek ilerlediler. Elfler de haykınp çığlıklar attılar. İçlerinden en akıllı olanları kocalarını veya kanlanın tuttuklan gibi aceleyle kaçıştılar. Bunlar arasında Kiryn de vardı. Kara Şövalyeler, Mina'nm hareketsizce serilip kaldığı masanın etrafını çevirirken, Kiryn bahtsız kuzenine hüzün dolu son bir bakış attı. Sonra acı dolu bir kalp ve derin bir önseziyle sıvışıp geceye kanştı. Kahverengi kürkle kaplı devasa bir el, kemiklerini kıracak cinsten bir kavrayışla kralın omuzlannı yakaladı. Korkunç yüzü hiddet ve kederle canavarlaşan minator, Silvanoshei'i sandalyesinden kaldırdı ve hırlayıp küfrederek, sanki bir çöp parçasını dışan atar gibi elfi kenara fırlattı. ; Silvanoshei süslü bir bitki kafesine çarpü ve bir zamanlar Kalkan Ağacı'nm durduğu boşluğun içine yuvarlandı. Nefesi kesilmiş ve şaşkına dönmüş bir halde öylece yattı. Sonra cinai bir hiddetle çarpılmış olan sert insan yüzleri etrafını sardı. Kaba eller onu kavradı ve boşluğun içinden çıkarttı. Vücudu acıyla doldu ve Silvanoshei inledi. Bu acı kınlan kemiklerinden geliyor olabilirdi. Muhtemelen vücudundaki bütün kemikler kırılmıştı. Ama esas acı, paramparça olmuş kalbinden geliyordu. Şövalyeler, Silvanoshei'i şölen masasının üzerine çektiler. Minatorurı eli ise Mina'nın boğazmdaydı. "Nabzı durdu. O öldü," dedi, dudaklarından köpükler saçarak. Döndü ve titreyen parmağını Silvanoshei'e doğru uzattı. "İşte katil bu!" "Hayır!" diye haykırdı Silvanoshei. "Ona âşıktım! Ona yüzüğün* verdim—" Minator Mina'nm ölü elini yakaladı. Yakut yüzüğe sertçe asılıp ° nU parmağından çıkarttı. Yüzüğü Silvanoshei'in burnuna kadar sokan minat01

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


112 onu salladı. "Evet, ona bir yüzük verdin. Zehirli bir yüzük! Onu öldüren yüzüğü sen verdin!" Yakutların birisinden dışarı uzanan incecik bir iğne vardı. O iğnenin tam ucunda ise bir kan damlası parlıyordu. "Bu iğne bir zemberekle harekete geçiyor," diye bildirdi minator, simdi yüzüğü herkesin görmesi için havaya doğru kaldırarak. "Kurban yüzüğü taküğmda veya parmağında döndürdüğünde, iğne harekete geçip tene batiyor ve öldürücü zehri kana kanştmyor. İddiaya girerim ki," diye sertçe ekledi, "bu zehrin de elfler arasında pek bilinen bir tür olduğu ortaya çıkacaktır." •• "Bunu bilmiyordum..." Silvanoshei kederi ve acısıyla haykırdı. "O yüzüğün amacı... bilemezdim..." Dili damağına yapışıp kaldı. Samar'ın onun odasında durduğunu tekrar gördü. Saraya bütün gizli giriş çıkışları bilen Samar'ın. Silvanoshei'i kaçmak için zorlayan, Mina hakkındaki nefretini ve güvensizliğini hiç gizlemeyen Samar'ın. Yine de o mektup bir kadının eliyle yazılmıştı. Annesi... Silvanoshei yediği bir darbeyle dönerek yuvarlandı. Bu darbe, minatorun yumruğundan gelmişti. Ama aslında, çenesini kırmış olmasına rağmen Silvanoshei bunu hissetmedi. Esas darbe, suçunun bilinciydi. Mina'ya âşıktı ve onu öldürmüştü. Minatorun bir sonraki darbesi ise karanlığı getirdi. 113 1 I UYANIŞ Şafağın gelişiyle birlikte yıldızlar yavaşça söndü, parlak ve titrek ışık zerrelerinin hepsi Krynn güneşinin daha parlak olan ateşiyle tek tek yok oldu. Şafak, Silvanost halkına hiç umut getirmedi. Mina'mn ölümünden bu yana bir gün ve bir gece geçmişti. General Dogah'm emriyle birlikte şehir dış dünyadan tecrit edilmiş, kapılar kapanmıştı. Şehir sakinlerine, kendi güvenlikleri için evlerinde kalmaları söylenmişti ve elfler de bunun aksini yapmayı hiç düşünmüyordu zaten. Sokaklarda devriyeler geziyordu. Duyulabilen tek şey çizmeli ayaklann ritmik marş sesleri ve arada sırada bir subaydan yükselen keskin emir sözleriydi. En üst düzey üç subay, Nerakalı Kara Şövalycler'in Silvanost'un dışındaki kamp yerinde, bir zamanlar Mina'mn otağı olan çadırın önünde bir araya geldiler. Gündoğumunda buluşmayı tasarlamışlardı ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


neredeyse zamanı gelmişti. Üçü de aynı anda buluşma noktasına geldiler ve birbirilerine huzursuzca, endişeyle bakarak öylece durdular. Hiçbiri o boş çadıra girmek istemiyordu. Kızın ruhu orada kalmıştı. Her nesnede mevcuttu ve bu mevcudiyet onun yokluğunun daha keskin bir şekilde hissedilmesin1 sağlıyordu. En sonunda Dogah, sert bir ifadeyle çadırın cebini açtı ve içerl 114 •rCji. Samuval onun peşinden içeri adım attı ve en son olarak da Galdar girdi Çadırın içinde, Yüzbaşı Samuval bir gaz lambası yaktı, zira geceden valrna gölgeler hâlâ içeride mevcuttu. Üçü tatsız bir şekilde etrafa halandılar. Mina, karargâhını sarayda kurmuş olmasına rağmen, kendi ekerleri arasında yaşayıp çalışmayı tercih ederdi. Esas kumanda cadın ve içindeki birkaç parçalık mobilya ogrelere kaptırılmıştı. Elf yapımı olan bu çadır ise canlı renklerle doluydu. İnsanlar bunun askeri bir çadırdan çok bir sirk palyaçosu cadın gibi durduğunu düşünüyorlardı. Ama hafifliği, kolayca kurulup toplanması ve kötü hava koşullanna karşı Kara Şövalyeler tarafından sağlanan çadırlardan çok daha korunaklı olması karşısında gıpta ederek etkilendiler. Çadınn içinde saraydan ödünç alman bir masa, birkaç sandalye ve bir de karyola vardı; zira Mina gece geç saatlere kadar çalıştığı zamanlarda burada uyurdu. Şölenden beri kimse bu çadıra girmemişti. Kızın eşyalanna dokunulmamıştı. El yazısıyla işaretli olan bir harita hâlâ masanın üzerine serilmiş bir halde duruyordu. Küçük kutucuklar ve oklar, askerlerin hareketlerini detaylı bir şekilde anlatıyordu. Galdar bunun bir Silvanesri haritası olduğunu düşünerek haritaya ilgisizce baktı. Öyle olmadığını gördüğünde iç çekti ve boynuzlu kafasını salladı. Yansına kadar soğumuş tarbean çayıyla dolu olan ezilmiş bir teneke kupa, dünyanın güney köşesini masa üzerine sabitlemişti. Erimiş bir mum ise kuzeybatıda duruyordu. O gece, şölen için çadınndan aynlana kadar çalışmıştı. Erimiş balmumu, mumun kenanndan aşağı doğru akmış ve Yeni Deniz'e kanşmıştı. Galdar' m göğsünün derinlerinden bir gümbürtü koptu. Burnunun yan tarafını kaşıyıp başım çevirdi. "Nedir o?" diye sordu Samuval, haritaya bakmak için yanaşarak. "Hay kör olayım," dedi bir saniye sonra. "Solamniya. Önümüzde uzun bir yolculuk var gibi görünüyor." Minator kaşlannı çattı. "Yolculukmuş! Pöh! Mina öldü. Nabzını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kontrol ettim. Atmıyordu. Bir şeyler ters gitti!" "Şşşt, muhafızlar geliyor," diye uyardı Samuval, çadır cebine bir bakış atarak. Açık cebi kapadı ve sıkı sıkıya bağladı, ama iki asker dışanda dumyordu. "Onlan uzaklaştır," dedi Dogah. Samuval çadır cebine doğru yürüdü ve kafasını dışan uzattı. "Ordu eyı Çadınna rapor götürün. Bir saat içinde geri dönün." Kumanda çadınmn yanında duran başka bir çadıra bakmak için kısa ff süre duraksadı. O, Mina'nın uyuduğu çadırdı ve şimdi vücudunun 'Puiısız yatmakta olduğu yer de orasıydı. Onu karyolasının üzerine yatır115

mışlardı. Beyaz cübbesi üzerinde, elleri iki yanında uzanmış bir hal^ yatıyordu. Zırhı ve silahlan bir yığın halinde ayakucunda duruyor^ Çadırın cepleri rulo halinde yukarı sarılmıştı, böylece geçen herkes onu görebiliyor ve içeri girip ona saygılarını sunabiliyordu. Askerler ve Şövalyeler sadece gelmekle yetinmiyor, ayrıca orada kalıyorlardı. Görev başında olmayanlar, onun ölümünden sonraki gün ve sonra gelen uzı^ gece boyunca nöbet tutmuşlardı. Onlar görev başına gittiklerinde ise y^. lerini başkaları almıştı. Askerler sessizdi. Kimse konuşmuyordu. Bu sessizlik, sadece matemden değil aynı zamanda hiddetten kaynaklanıyordu. Elfler, onların Mina'sını öldürmüştü ve onlar da elfleriu bunu ödemelerini istiyordu. Bunu ilk duyduklarında Silvanost'u yok edeceklerdi, ama subaylar buna izin vermemişti. Doğalı, Samuval ve Galdar Mina'nın ölümünden sonra askerleri hizaya sokmak için birçok yorucu saat geçirmişlerdi. Sadece, "Mina'nın emri bu," sözlerini üst üste tekrarlayarak en sonunda hiddetli askerleri kontrol altına almayı başardılar. Dogah onlara iş çıkarttı, cenaze ateşi için ağaç kesmelerini emretti. Askerler, birçoğunun yüzlerinden aşağı yaşlar süzülerek bu acı görevi hiddetli bir iradeyle yerine getirdiler; Silvanesti ormanının ağaçlarını sanki elfleri kesiyormuş gibi haz duyarak kestiler. Silvanost'taki elfler ağaçlarının ölüm çığlıklarını işittiler —Silvanesti ormanları daha önce bir baltanın ısırığını hiç hissetmemişti— ve korkuyla titriyor olmalarına rağmen onlar için derin bir keder duydular. Askerler gündüz ve gece boyunca çalıştılar. Cenaze ateşi sunağı neredeyse hazırdı. Ama ne için hazırdı? Mina'nın üç subayı bundan pek emin değildi. Masanın etrafında yerlerini aldılar. Çadırın dışında kamp yeri, balta gümbürtüleriyle ve elf ordusunun Mina'nın askerlerini yendiği, ama en sonunda onun gücüne mağlup olduğu alanın tam ortasında duran, git gide büyüyen odun yığınına dev kütükler taşıyan adamların sesleriyle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


doluydu. Bu gürültünün aynı zamanda kendisine has garip bir sessizliği de vardı. Hiçbir kahkaha ya da şakalaşma veya çalışma şarkısı duyulmuyordu. Adamlar görevlerini sert bir sessizlik içinde yapıyorlardı. Dogah haritayı rulo yaptı ve kenara koydu. General Dogah kırk yaşlarında, sert yüzlü ve gür sakallı bir adamdı. Kısa boylu olduğundan dolayı, uzun olduğu kadar tombul da görünüyordu. Çok şişko değildi, ama iri omuzlan ve boğa gibi ensesiyle tıknaz biriydi. Kara sakalı en az bir cüceninki kadar gür ve kıvır kıvırdı. Sakalı ve kısa boyu sebebiyle askerleri ona Cüce Dogah lakabını takmışlardı. Biçim ya da yapı bakımından cücelerle hiçbir şekilde alakası yoktu, ki bu konuda fikir belirten herkese bunu yumruğuyla ispatlamakta hızlı davranırdı. Çok net bir şekilde insandı ve kırk yılının yirmi yılı boyunca Nerakalı Kara Şövalyelerin bir üyesiydi. 116 Teknik olarak aralarındaki en yüksek rütbeli subay oydu, ama ıvlina'nın kumanda grubundaki en yeni üye olduğu için, kızın subaylarının askerlerinin onu tanımaması ve ona itimatsız olması gibi bir dezavan? vardı- Dogah da onlardan kuşkulanmıştı. Özellikle de kendisine sahte mirler gönderip ilk bakışta bir kender macerası gibi görülen bir görevle nu Silvanesti'ye getiren o zıpçıktı kadından şüphelenmişti. Sınıra birkaç bin askerle vardığında karşısında kalkanı bulmuş ve içeri girememişti. Haberciler, ülkelerini ellerinden çalan Kara Şövalyeler'e hir ölüm darbesi indirmeye hazır bir şekilde büyük bir ogre ordusunun toplanmakta olduğunu haber vermişlerdi. Dogah ile orduları tuzağa düşürülmüşlerdi. Geri çekilemezlerdi, çünkü bunu yapmaları demek yemden oere topraklarından geçmek demekti. Ve ilerleyemiyorlardı. Dogah, Mina'ya yüksek sesle ve hiddetle küfretmiş, derken kalkan düşmüştü. Dogah bu raporu aldığında şaşıp kalmıştı. Duyduklarına inanamamış ve kendi gözüyle görmeye gitmişti. Zemini kaplayan ölü bitki örtüsünün kesif duman bulutları arasından elf askerlerin aniden ortaya çıkacağından korktuğu için sınırı geçmeye gönülsüzdü. Ama diğer tarafta, Mina'nın Şövalyelerinden birisi onlara at sırtından eliyle işaret ediyordu. "Mina size güven içinde sının geçmenizi söylüyor General Dogah!" diye seslenmişti Şövalye. "Elf ordusu Silvanosf un içinde ve hem ejderha Cyan Kafelaketi'yle yaptıklan savaştan, hem de kalkanın tüketici etkilerinden dolayı oldukça zayıflamış durumdalar. Size karşı bir tehdit oluşturmuyorlar. Güven içinde ilerleyebilirsiniz." Dogah bundan şüphelenmiş, ama elini kılıcı üzerinde tutarak ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


her an binlerce sivri kulak tarafından pusuya düşürülmeyi bekleyerek sının geçmişti. Ordusu hiçbir direnişle karşılaşmamıştı, hemen hemen hiç. Karşılaştıklan elfler ise kolayca yakalanmış ve o anda öldürülmüştü. Ama sonra yakalanan elfler, lord hazretlerinin emri üzerine, Lord Targonne'a gönderilmişti. Yine de Dogah ihtiyatı elinden bırakmadı, askerleri de gergin ve tetikteydi. Hâlâ Silvanost şehri gibi bir sorun vardı önlerinde. Derken, şehrin bir avuç askerin eline düştüğü gibi hayret verici bir rapor geldi. Mina zaferle şehre girmiş ve Yıldızlar Kulesi'ne güvenle yerleşmişti. Dogah'ın gelişini sabırsızlıkla beklemiş ve ona acele etmesini söylemişti. Dogah şehre girip korkusuzca sokaklarda dolaşmadan önce, Nerakalı Kara Şövalyelerin Silvanesti elf ülkesini zaptettiğinden emin olamamıştı. Ama sonra bu başarmrn büyüklüğü onu hayran bırakmıştı. Kara Şövalyeler, tarihte daha önce hiçbir kuvvetin, hatta Mızrak Savaşı sırasma Kraliçe Takhisis'in devasa ordularının bile yapamadığı bir şeyi başarşiardı. Şu Mina denilen kadınla tanışmayı merak içinde iple çekiyordu. s«nda, bütün bunlann sorumlusunun o olamayacağına inanıyordu. 117 Muhtemelen kumanda başında daha yaşlı ve daha bilgili bir subaym bulunduğunu ve askerleri mutlu tutmak için Mina'yı ön plana koymuş olduğunu tahmin etmişti. Dogah, bu konuda yanıldığını daha kadınla olan ilk görüşmesinde derhal anlamıştı. Dikkatle izlemiş ve bütün subayların ona derin bir saygı gösterdiğini gözlemlemişti. Sadece bu da değil, ona tapınmaya yakın bir saygıyla bakıyorlardı. Kızın en ufak bir sözü onlar için bir emirdi. Onun emirlerine ise derhal ve sorgulamamızın itaat ediliyordu. Dogah ona sayg, duymaya kendisini hazırlamıştı, ama onun yanında birkaç saniye geçirdikten sonra kendisi de adeta büyülenmiş ve ona hayran kalmıştı. Ona tapı. nanlar kadrosuna bütün kalbiyle katılmıştı. Mina'nın kehribar rengi gözlerine baktığında, kendisinin küçük bir suretini görmekten gurur duyuyor ve bundan memnun oluyordu. J O gözler şimdi kapalıydı, amberi aydınlatan o sıcacık ateş sönmüştü. Galdar masanın üzerine doğru eğilip tısladı, "Yine söylüyorum, bir şeyler yanlış gitti." Kaşlarını çatarak arkasına yaslandı. Yüzünü örten kürkü üzerinde iki tane karanlık kaş çizgisi vardı. "Ölü gibi görünüyor. Dokununca da ölü gibi. Derisi soğuk. Nefes almıyor." "İksirin bu etkilerinin olacağını söylemişti," dedi Samuval

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kızgınlıkla. Sinirli olması, endişeli olduğuna kesin bir işaretti. "Seslerinizi kısık tutun," diye emretti Dogah. "Bu berbat gürültü arasında kimse bizi duyamaz," diye cevap verdi Samuval, baltaların düzensiz vuruş seslerini kastederek. "Yine de, en iyisi işi şansa bırakmamak. Mina'nın sırrını sadece ucumuz biliyoruz ve ona söz verdiğimiz gibi bu sırrı saklamalıyrz. Eğer söz dışarı bir çıkarsa, haberler kuru mevsimde çalılarda yanan ateş gibi yayılır ve bu da her şeyi mahveder. Askerlerin kederi gerçek gibi görünmeli." "Belki de bizden daha akıllılardır," diye mırıldandı Galdar. "Belki de gerçeği biliyorlardır ve aslında kandırılan kişi bizizdir." "Ne yapmamızı isterdin minator?" diye sordu Dogah, kara kaşları, kalın burnunun üzerinde sert bir şerit oluşturarak. "Ona itaatsizlik mı edeceksin?" "Eğer o gerçekten de..." Samuval, o uğursuz sözü yüksek sesle söylemek istemeyerek duraksadı. "Eğer gerçekten de bir şeyler ters gitmişse bile," diye sözünü düzeltti, "bize verdiği o talimatlar onun verdiği son emirler olacak demektir. Ben kendi adıma, onlara itaat edeceğim." "Ben de öyle," dedi Dogah. "Ona itaatsizlik etmem," dedi Galdar, sözlerini dikkatle seçerek, an haydi gerçekle yüzleşelim, o emirler bir şeyin olmasına bağlıydı ve şu ® kadar onun kehaneti doğru çıkmadı." 118 "Hayatına kastedileceğini önceden gördü," diye tartıştı Yüzbaşı Samuvaı, "O ahmak elfirı maşa olacağını da önceden belirtti. İkisi de gerçekleşti." "Fakat zehirli yüzüğün kullanılacağını kehanet etmedi," dedi Galdar sert bir sesle. "İğneyi gördünüz. Derisine battığını da gördünüz." Parmaklarını masada tıkırdattı ve kıstığı göz kapaklarının altından yoldaşlarına baktı. Aklında bir şeyler vardı, çatık kaşlarına bakılırsa nahoş bir şeyler. Ama düşüncesini söyleme konusunda kararsızmış gibi görünüyordu. "Haydi Galdar," dedi Samuval en sonunda. "Çıkar baklayı." "Pekala." Galdar önce birine sonra diğerine baktı. "Onun ölülerin bile Tek Tann'ya hizmet ettiğini söylediğini ikiniz de duydunuz." Dogah sandalyesinde kıpırdandı, sandalye ise onun ağırlığıyla gıcırdadı. Samuval akmış mumun üzerindeki parçacıkları koparttı. İkisi de herhangi bir cevap vermedi. "Tek Tanrı'nın onun düşmanlarını şaşırtacağına dair söz verdi," diye devam etti Galdar, hüzünlü bir ses tonuyla. "Onu bir kez daha canlı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


göreceğimize dair hiçbir söz vermedi—" "Kumanda çadırının dikkatine," diye haykırdı bir ses. "Lord Targonne'dan gelen bir mesajım var. İçeri girebilir miyim?" Üç subay birbirileriyle bakıştılar. Dogah hızla ayağa kalktı ve aceleyle çadır cebinin ipini çözdü. Haberci içeri girdi. Üzerinde bir ejderha binicisi zırhı vardı, rüzgâr yemiş ve üstü başı toz toprakla kaplanmıştı. Selamladı ve Dogah'a bir parşömen kutusu uzattı. "Cevap beklenmiyor lordum," dedi haberci. "Pekala. Gidebilirsin." Dogah parşömen kutusunun üzerindeki mühre göz gezdirdi ve tekrar yoldaşlanyla bakıştı. Haberci gittiğinde Dogah, kutuyu masaya sertçe vurarak mührü kırdı. General kutuyu açıp parşömen rulosunu dışarı çıkartırken, diğer ikisi beklenti içinde onu izlediler. Mektubu açtı, şöyle bir göz gezdirdi ve gözlerini kaldırdı. Gözleri muzaffer bir bakışla kapkara parlıyorlardı. "Buraya geliyor," dedi. "Mina doğru demiş." "Tek Tann'ya şükürler olsun," dedi Yüzbaşı Samuval, rahatlayıp nefes vererek. Galdar'ı dirseğiyle dürttü. "Buna ne diyorsun dostum?" Galdar omuz silkti ve hiçbir şey söylemedi. Diğerleri yaverlerini çağırmak ve lord hazretlerinin teşrifi için hazırlık yapılmasını emretmek üzere ayrıldıklarında, Galdar, Mina'nın ruhunun dolaştığı o çadırda tek başına kaldı. "Ancak eline dokunduğumda ve teninin sıcak olduğunu hissettiğimde Tek Tann'ya şükredeceğim," diye kıza fısıldadı. "Daha önce değil." Lord Targonne, altı tane ejderha binicisinin refakatinde gündoğumun119 dan yaklaşık bir saat sonra geldi. Lord hazretleri mavi bir ejderhaya binmiş^ tıpkı diğerleri gibi. Neraka Şövalyeleri'nin bir çok üst rütbe adamlarının tersine Targonneün şahsına ait bir ejderhası yoktu ve ahırlardan bir tanesini seçmeyi tercih ediyordu. Bu, kendi cebinden yapacağı harcamaları azaltıyordu, daha doğrusu o her zaman bunu iddia ederdi. Aslında, eğer kendisine ait bir ejderhası olmasını dileseydi, bunu yapar ve bakım, besleme masraflarının faturasını da Şövalyelik'e keserdi. İşin aslında, Lord Targonne'un bir ejderhası olmamasının sebebi ejderhalardan hoşlanmaması ve onlara güvenmemesiydi. Belki bunun sebebi de, akılcı bir kişi olan Targonneün, ejderhaların da kendisinden hoşlanmadığını ve ona güvenmediğini gayet iyi biliyor olmasıydı. Ejderha uçuşundan hiç hazzetmez, bu işten mümkün olduğunca kaçınır ve yolculuklannı at sırtında yapardı. Yine de şu anda Targonne açısından, bu baş belası kız her ne kadar çabuk alevler içinde kalırsa o kadar iyiydi ve bu işin başanldığını görmek için kişisel rahatından ödün vermeye de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


razıydı. Diğer ejderha binicilerini, bir gövde gösterisi yapmak üzere veya bir saklından korktuğu için değil, ejderhasının onu tehlikeye sokacak bir şey yapacağından emin olduğu için yanında getirmişti —mesela aklına esip göklerden aşağı süzülmek, bir yıldırana çarpılmak ya da kasten onu aşağı düşürmek gibi. Etrafında onu kurtarabilecek takviye ejderha binicileri olmasını istemişti. Subayları Targonne hakkındaki bu gerçeklerin hepsini biliyordu. Hatta, mavi ejderhaların bir iniş alanı üzerinde sıkı daireler çizişini izlerlerken, Dogah bu konuyu Galdar ile Yüzbaşı Samuval'a anlatıp gülmekteydi. Cenaze ateşi için hâlâ görev başında olan az bir kısmı hariç Mina'nın tüm ordusu, savaş alanında saflar halinde dizilmişti. Mina'nın cenaze töreni öğle vaktinde, yani kızın kendisinin seçtiği vakitte yapılacaktı. "Sizce içlerinden herhangi biri o yaşlı cimri akbabayı kurtarmak için kendi postunu tehlikeye atar mı?" diye sordu Samuval, havada daü_e çizen mavileri izlerken. "Duyduğuma göre, personelinin büyük bu- kısmı onun dipsiz bir uçurumdan aşağı düşerken sivri kayalara çarpıp sekişini tez elden görmek istiyormuş." Dogah homurdandı. "Targonne kurtarılmayı garanti altına alıyor. Yanında sadece onlara büyük meblağlar borçlu olduğu subaylannı getiriyor." Mavi ejderhalar, kanatlarıyla havaya büyük toz duman bulutlan yükselterek yere kondular. O bulutların arasında ejderha binicileri çıktı. Kendilerini bekleyen teşrifat muhafızını görüp onun olduğu yöne doğru ilerlemeye başladılar. Mina'nın üst düzey subayları da lord hazretlerini selamlamak için ilerledi. "Hangisi o?" diye sordu Neraka Şövalyeleri'nin lideriyle hiç tanış120 gjfljş olan Yüzbaşı Samuval. Yüzbaşının meraklı bakışlan, kendisine ı0ğru hızla yaklaşan uzun boylu, iri yapılı, sert yüzlü Şövalyelere yöneltilmişti. "Ortadaki bodur herif," dedi Galdar. Minatorun kendisiyle dalga geçtiğini düşünen Yüzbaşı Samuval , yjuğuna inanamayarak kıkırdadı ve gerçeği söylemesi için Dogah'a baktı. Yüzbaşı Samuval Dogah'm bakışlarının, toz bulutu arasında öksürmekten neredeyse iki büklüm olan ve havayı dağıtmak için elini sallayan kısa boylu adama odaklandığını gördü. Galdar da bu küçük adamı dikkatle izliyordu. Minator yumruklarını sıkıp sıkıp gevşetiyordu. Targonne pek de heybetli bir intiba uyandırmıyordu. Kısa boylu,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kambur ve oldukça çarpık bacaklıydı. Kendisini rahatsız ettiği için tam takım zırh giymeyi sevmiyordu ve rütbe olarak ayrıcalığını da sadece bir göğüs plakası giyerek belirtiyordu. Pahalı ve özel üretim olan göğüs plakası, en kaliteli çelikten imâl edilmiş ve üzerine altın kabartma yapılmıştı. Yüksek mevkiine yaraşır bir zırhtı. Lord Targonne'un kambur omuzlara, içeri doğru göçük bir göğse ve hafif eğimli bir sırta sahip oluşu sebebiyle göğüs plakası üzerine pek uymuyor ve öne doğru sarkıyordu. Böylece, yiğit bir Şövalyenin zırhından çok, bir çocuğun boynuna geçirilmiş bir mama önlüğü gibi bahtsız bir görüntü yaratıyordu Samuval, Targonne'un görünüşünden pek etkilenmemişti, ama yine de onun zalim ve soğukkanlı mizacı hakkında hikâyeler duymuştu. Bu sebeple, yanındaki iki subayın bu görüşme konusunda bu denli tedirgin olmasını da garip bulmadı. Şövalyelerin önceki lideri olan Mirielle Abrena'mn ve takipçilerinin büyük bir kısmının ölümünden Targonne'un sorumlu olduğunu herkes biliyor, fakat kimse böyle bir şeyi yüksek sesle belirtmiyordu. "Targonne, karşılaştığı kimselerin zihinlerinin derinlerine kadar nüfuz etmek gibi hayret verici bir kabiliyeti olan kurnaz, zeki ve uyanık bir adamdır," diye uyardı Dogah. "Hatta bazıları onun bu kabiliyetiyle düşmanlarının zihnine nüfuz edip onları kendi iradesine boyun eğdirmeye zorladığını bile iddia ediyor." 'Târgonne'u yerden kaldırıp bir çocuk gibi fırlatabilecek kadar güçlü olan Galdar'ın tedirginlik içinde boncuk boncuk terliyor olmasına pek şaşmamak gerek,' diye düşündü Samuval. Onun boğa terine benzeyen vücut Kokusu o kadar keskindi ki, Samuval ağzını burnunu tıkamamak için kenıs'nı rüzgârın aksi yönüne döndürdü. "Hazırlıklı olun," diye hafif bir gurultu halinde uyardı Galdar. Bırakalmı zihnimizin içine baksın. Orada bulacağı şey onu hayrete sürecek," dedi Dogah basitçe, ileri çıkıp amirini selamlamadan önce. 121 "Galdar seni yeniden görmek ne hoş," dedi Targonne tatlı tatlı. Tar„ gonne, minatoru en son savaşta sağ kolunu yitirmiş bir halde görmüştü Dövüşemeyecek durumda olan Galdar kendisine bir iş bulmak için Neraka civarlarında dolanıyordu. Targonne bu işe yaramaz yaratıktan kurtulabilir, di, ama minatorun bir antika olduğunu düşünmüştü. "Yeni bir kol edinmişsin. Bu denli bir iyileştirme sana epey çeliğe patlamıştır. Ya da belki de kendi ganimetini kendin bulmuşsundur Şövalyelik hizmetindekilerin bulduğu bütün hazinelerin Şövalyelik'e hibe edilmesinin bir kural olduğundan umarım haberdarsmdır Galdar?" "Kol bir hediyeydi lordum," dedi Galdar, Targonne'un kafasının üzerinden uzaklara bakarak. "Tek Tann'dan bir hediye."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tek Tanrı," diye hayrete düştü Targonne. "Anlıyorum. Bana bak Galdar. Gözlerin benim göz seviyemde olmasını severim." Galdar çekingenlikle gözlerini indirip Targonne'unkilere baktı. Targonne derhal minatorun zihnine sızdı. Sürüklenen fırtına bulutlarından, şiddetli rüzgârlardan ve etrafi silip süpüren yağmurdan oluşan bir görüntü yakaladı.Fırtınanın arasından bir suret çıktı ve üzerine doğru yürümeye başladı. Bu suret, tıraşlı saçları ve amber renkli gözleri olan bir kızdı. Gözler Targonne'unkilere baktı ve adamın tam önüne bir yıldırım düştü. Gözleri kör edip, etrafi paramparça eden parlak bir ışık patlaması oldu. Uzun saniyeler boyunca hiçbir şey göremedi ve görüntüsünü netleştirmek için gözlerini kırpıştırarak öylece durdu. Targonne bir kez daha görür hale geldiğinde boş Neraka vadisini, yağmurla kayganlaşmış kara sütunları ve fırtına bulutlanılın dağların arkasına geçip kaybolduğunu gördü. Her ne kadar delip geçmeye uğraşsa da Targonne o dağların ardım göremedi. Kendisini o lânetli vadiden ayıramıyordu. Düşüncelerini Galdafın zihninden geri çekti. "Bunu nasıl yaptın?" diye sordu Targonne, kaşlarını çanp minatora bakarak. "Neyi yaptım lordum?" diye itiraz etti Galdar, tam anlamıyla hayretler içinde kalarak. Bu hayret gerçekti, numara falan değil. "Hiçbir şey yapmadım beyim. Sadece burada dikilmiş duruyordum." Targonne burnundan soludu. Bu minator her zaman bir acayipti zaten. Bir insandan daha fazla bilgi edinebilirdi. Yüzbaşı Samuval'a doğru döndüTargonne bu adamı, kendisini karşılayan subaylar arasında görmekten memnun kalmamıştı. Samuval bir zamanlar bir Şövalyeydi, ama ya kendıs1 ayrılmış ya da atılmıştı; Targonne detayları hatırlayamıyordu. Muhtemel11 atılmıştı. Samuval kendi okçular birliğine liderlik eden sürüngen bir par311 askerden başka bir şey değildi. "Yüzbaşı Samuval," dedi Lord Targonne, bu düşük rütbeye aCl' masızca vurgu yaparak. Bakışlarım Samuval'm zihnine yönlendirdi 122 Binlerce yaban arısının çılgınlar gibi uçuşması gibi havada ok üstüne ok uçuyordu. Oklar hedefi buluyor, kara zırhı ve zincir yeleği deliyorlardı. Kara tüylü oklar adamların boğazlarına saplanıyor ve atlarını alaşağı ediyordu. Ölenler dehşetengiz bir sesle haykırıyor, oklar hâlâ uçuşuyordu. Cesetler bir tepe oluşturmaya başlıyordu, böylece geride kalanlar,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


neredeyse geçide varmış ve zafere erişmiş olan düşmanlarıyla savaşmak üzere geri dönmek zorunda kalıyordu. Targonne'un üzerine bir ok fırlatıldı. Gözüne doğru dosdoğru ve kusursuz bir yol izleyerek uçtu. Eğilip kaçmaya, kurtulmaya çalıştı ama durduğu yerde donakalmıştı. Ok gözünü yardı, beynini delip geçti. Bir ac�� patlaması oldu ve Targonne, kafatasının ikiye ayrılacağından korkarak başını kavradı. Gözlerinden aşağı kan süzüldü. Her nereye bakarsa baksın, kandan başka hiçbir şey görmüyordu. Acı hızla son buldu; o kadar hızlı bitti ki, Targonne bir hayal görüp görmediğinden emin olamadı. Kendisini kafasını tutmak üzereyken buldu ve saçını geriye doğru tararmış gibi yaptı. Daha sonra Yüzbaşı Samuval'm zihnine bir giriş denemesi daha yaptı. Sadece kan gördü. Kanın akışını kesmeye, görüntüyü berraklaşürmaya çalıştı. Ama kan etrafından akmaya devam etti ve en sonunda Targonne vazgeçti. Göz kapaklan birbirine yapışmış gibi garip bir hisse kapılarak göz kırpıştırdı ve baş belası yüzbaşına hiddetle baktı. Adamın göründüğü kişi olmadığı konusunda bir işaret görebilmek için ona baktı —yani sahte ve sıradan bir asker değil de, yüksek zekalı ve kurnaz bir Gri Cübbe, yada kılık değiştirmiş bir mistik olduğuna dair bir ipucu aradı. Yüzbaşının gözleri, hedefi bulana kadar okun uçuşunu izleyen nişancının gözleriydi. Başka bir şey değil. Targonne'un kafası oldukça karışmıştı ve sinirleri gerilmeye, hiddetlenmeye başlıyordu. Burada bazı güçler iş başındaydı, onun önünü kesiyordu ve bu şeyi bulup ortaya çıkartmaya kararlıydı. Yüzbaşıyı bıraktı. Lanet bir paralı asker kimin umurundaydı ki zaten? Onun yanında Dogah duruyordu ve onu gören Targonne rahatladı. Dogah Targonne'un adamıydı. Dogah'a güvenebilirdi. Targonne, daha önceleri Dogah'm zihninde karış karış dolaşmıştı. Onun aklının gölgeli köşelerinde gizli olan bütün karanlık sırlardan haberdardı, Dogah'm sadakatine güvenebileceğini biliyordu. Eğer soruları olursa, Dogah'm cevap vereceğini bildiği için onu kasten er» sona saklamıştı. "Lordum," dedi General Dogah, daha Targonne ağzmı açamadan, öncelikle kayıtlara geçmesi için şunu belirtmeliyim ki, Silvanesti'ye yürüme geçmem üzerine bana gelen emirlerin sizden geldiğine inanmıştım. ^ektubun Mina tarafından hazırlanmış bir düzmece olduğu hakkında hiÇbir fikrim yoktu." 123 Dogah'a Silvanesti'ye doğru yürüyüşe geçme talimat veren emirler Nerakah Kara Şövalyeler'e, Şövalyelik tarihindeki en büyük zaferlerden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


birisini yaşattığından dolayı, Targonne o emirleri veren kişinin kendisi olmadığının hatırlatılmasmdan hiç hoşlanmamışti. "İyi, iyi," dedi oldukça memnuniyetsiz bir halde, "belki de o emirlerle senin tahmininden daha çok alakam vardır, Dogah. O emirleri sana ulaştıran Şövalye Subay, kızın kendi başına hareket ettiğini belirtmiş olabilir, ama aslında o benim talimatlarıma uyuyordu." Kız ölmüştü. Targonne gerçeği dilediği gibi çarpıtıp eğebilirdi. Kızın kalkıp da onu yalanlayacak hali kesinlikle yoktu. Ağırbaşlı bir sesle devam etti, "O ve ben bunu bir sır olarak saklamak üzere anlaşmıştık. Bu görev o kadar riskli, tehlikeli ve başarısız olma ihtimâlleriyle doluydu ki, bundan herhangi birine bahsetmekten çekindim. Aksi takdirde söz dışarı çıkar ve elfleri ihtiyata sevk edebilirdi. Ve ayrıca, hesaba kaülması gereken ejderha Malys var. Onun umutlarını yükseltmek ve yaşanamayacak hadiseler konusunda ona beklenti vermek istemedim. Şu anda, Malystryx bizim büyük zaferimizle hayrete düşmüş halde ve şimdi bize önceden olduğundan bile daha yüksek bir takdir duyuyor." Targonne bir yandan konuşurken diğer yandan da Dogah'm zihninin içine sızmaya çalışıyordu. Fakat her nasılsa, Targonne bunu başaramıyordu. Gözlerinin önünde bir kalkan yükselmişti, alev alev yanan güneşin ışığı altında ürkütücü bir şekilde parlayan bir kalkan. O kalkanın ötesini, ölen ağaçları ve toprağın gri küllerle kaplı olduğunu görebiliyor, fakat kalkanın ötesine geçemiyor ya da onun kaldırılmasını sağlayamıyordu. Targonneün hiddeti git gide artıyordu ve bu sebeple çok daha uysal, çok daha dostane bir tavır takındı. Onu iyi tanıyanlar, Targonne her ne zaman kollarına girip kendileriyle bir ahbapmış gibi konuşsa ondan daha fazla korkarlardı. Targonne, General Dogah'ın koluna girdi. "Mina yiğit bir subaydı," dedi yas dolu bir tonlamayla. "Şimdi de o lanet elfler ona suikast yaptı. Buna hiç şaşırmadım. Bu tam onlara göre bir iş. Sinsi sinsi dolaşıp sokulan, karınlarının üzerinde sürünerek yaklaşan solucanlar. Yüz yüze saldıramayacak kadar korkaklar, bu yüzden buna başvurdular." "Hakikaten öyle, lordum," dedi Dogah, çatlayan bir sesle, "bu korkakça bir davranış." "Fakat bunun bedelini ödeyecekler," diye sözüne devam etti Targonne. "Başım üzerine yemin olsun ki ödeyecekler! Demek bu onun cenaze ateşi sunağı öyle mi?" O ve Dogah yavaşça, kol kola savaş alanı boyunca yürüdüler. Mina-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tor ve okçuların yüzbaşısı arkalarından yavaşça takip etti. 124 "Bu devasa bir şey," dedi Targonne. "Sence de biraz fazla büyük değil mi? O yiğit bir subaydı ama yaşça küçük bir subaydı. Bu ateş sunağ1"—eüm sallayarak kocaman kereste yığınını işaret etti— "Şövalyelerin lideri olan kişinin sunağı olabilecek nitelikte. Yani benim gibi bir liderin." "Haklı olabilirsiniz, lordum," diye sessizce hemfikir oldu Dogah. Ateş sunağının temel kısmı altı tane devasa ağaç gövdesinden oluşuyordu. İşçi tayfası, o gövdelerin etrafına zincirler dolamış sonra da savaş meydanını ortasına kadar ağaç kütüklerini sürüklemişlerdi. Kütükler, adamlann bulabildiği her türlü yanıcı maddeyle ıslatılmıştı. Etraf buram buram gaz, reçine, ispirto ve taze yeşil ağaç özsuyu kokuyordu. Bu Icütük yığınının üstünde, adamlann ormandan topladıklan çok miktarda çalı çırpı ve ölü dal bulunmaktaydı. Yığın şu anda neredeyse iki metre boyunda ve üç metre enindeydi. Adamlar merdivenlere turnanarak en tepeye söğüt dallan yerleştiriyor ve onlan yapraklardan oluşan bir kafes haline getiri-yorlardı. Mina'nm vücudunu bu platform üzerine yatıracaklardı. "Naaşı nerede? Son olarak saygılanmı sunmak isterim," dedi Targonne, matem dolu bir tonlamayla. Adam, Mina'nm kıpırtısız yattığı, bir grup sessiz asker tarafından korunan çadıra götürüldü. Askerler lordun geçmesi için iki yana açılıp yol verdiler. Targonne, aralarında yürürken içlerinden bazılarına zihinsel iğneler batırdı. Hepsinin düşünceleri çok net bir şekilde görülüyor ve okunuyordu; matem, keder, hüzün, sınırsız bir öfke ve intikam. Adam bundan memnun oldu. Bunun gibi düşünceleri kendi çıkarlanna kullanabilirdi. Cesede baktı ve bu erkeksi kızın kendisine bu denli sadık —ve hatta fanatik de denilebilirdi— takipçiler toplayışı karşısında kızgınlıkla hayret etmek dışında, en ufak bir hüzün ya da duygu hissetmedi. Yine de seyircilere karşı oyununu sergiledi. Onu selamladı ve münasip sözler söyledi. Galiba adamlar onun ses tonunda samimiyet olmadığını fark etmişlerdi, zira Targonne her ne kadar bunu beklemeye hakkı olduğunu düşünse bile adamlar onun sözlerine tezahürat yapmadılar. Hatta ona pek az ilgi gösteriyor gibi görünüyorlardı. Onlar Mina'nm adamlanydı ve eğer kızı geri getirmek için ölmeleri gerekseydi dahi bunu yaparlardı. "Şimdi, Dogah," dedi Targonne, kumanda çadırının içinde yalnız kaldıkları vakit, "bu trajik hadisenin detaylannı bana anlat bakalım. Onu öldüren kişi elf kralıydı ya da ben öyle anladım. Ona ne yapünız?" Dogah evvelsi gece yaşanan hadiseleri kısa ve öz bir şekilde anlattı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Genç elfi sorguya çektik —adı Silvanoshei. O kurnaz biri. Kederinden neredeyse deliye dönmüş gibi davranıyor. Kurnaz bir aktör, lordum. 125 Yüzük onun annesinden geldi, Yıldızmeltemi cadısından. Kralın evindeki casuslardan biliyoruz ki, kadının ajanlanndan birisi, Şamar adındaki bir elf, pek kısa bir süre önce krala gizli bir ziyarette bulunmuş. İkisinin bu cinayeti aralarında planladıklarına dair hiçbir şüphemiz yok. Elf, Mina'ya aşıkmış gibi davrandı. Mina ise ona acıdı ve verdiği yüzüp kabul etti. Yüzük zehirliydi lordum. Neredeyse oracıkta öldü. "Elf krala gelince, onu da zincire vurduk. Galdar çenesini kırdı, bu sebeple ağzından laf almak pek zor oldu, ama başardık." Doğarı sertçe gülümsedi. "Lord hazretleri onu görmek ister misiniz?" "Asılmış olarak belki," dedi Targonne ve kendi küçük esprisine hafifçe ve tatsızca güldü. "Ayak ve ellerinden dört yana çekilip parçalandığını. Hayır, hayır, o sefil şeye karşı hiçbir ilgim yok. Ona ne istiyorsanız yapın. Eğer isterseniz onu askerlere verin. Eltin çığlıkları onların kederlerini atlatmalarına yardımcı olur." "Peki lordum," General Dogah ayağa kalktı. "Şimdi, cenaze töreni için hazırlıklarla ilgilenmeliyim. Çekilebilir miyim?" Targonne elini şöyle bir salladı. "Elbette. Her şey hazırlandığında bana haber verin. Bir konuşma yapacağım. Askerler bunu beğenecek, biliyorum." Dogah selam verip çekildi ve Targonne'u kumanda çadırında yalnız başına bıraktı. Targonne Mina'nın kağıtlarını karıştırdı, gizli mektuplannı okudu ve kendisine karşı çevrilmiş farklı farklı entrikalara işaret eder gibi görünen belgeleri sakladı. Solamniya haritasını dikkatle inceledi ve kafasını alayla salladı. Gördüğü şey onun bir hain olduğunu kanıtlıyordu, tehlikeli bir hain ve bir ahmak olduğunu. Zeka dolu planı ve planının başarısı için kendisini kutladı ve kısaca kestirip yolculuğun yorgunluğunu atmak üzere sandalyesinde arkasına yaslandı. Çadırın dışında, üç subay toplantı yapıyordu. "İçeride ne yapıyordur sizce?" diye sordu Samuval. "Mina'nın eşyalarını didikliyor," dedi Galdar, kumanda çadırına doğru nefret dolu bir bakış atarak. "Çok işine yarayacak ya," dedi Dogah. Üçü birbirileriyle bakıştılar, huzursuzlardı. "İşler planlandığı gibi gitmiyor. Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Galdar. "Yapacağımıza dair ona söz verdiğimiz şeyi," diye huysuzca yanıtladı Dogah. "Cenaze töreni için hazırlık yapacağız." "Ama böyle olmaması gerekiyordu!" diye ısrarla hırladı Galdar.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Numaraya son vermesinin zamanı geldi." 126 "Biliyorum, biliyorum," diye mırıldandı Dogah, Mina'nın solgun ve kıpırtısız yattığı yere doğru yan gözle karanlık bir bakış atarak. "Ama son v6lmedi ve bizim de devam etmekten başka seçeneğimiz yok." "Planı durdurabiliriz," diye önerdi Yüzbaşı Samuval, alt dudağını wnirerek. "Bir mazeret uydururuz—" "Beyler." Lord Targonne çadırın giriş kısmında belirdi. "Sizin dışarıda olduğunuzu duydum. Cenaze töreniyle ilgili yapılacak işlerinizin olduğunu sanlyordum. Öylece durup çene çalmanın zamanı değil. Ben sadece gündüz ışığında uçarım, asla geceleyin uçmam. Bu öğleden sonra ayrılmak zorundayım. Burada kalıp da havadan sudan çene çalamam. Cenaze töreninin planlandığı gibi öğle vaktinde yapılmasını bekliyorum. Ah bu arada," diye ekledi, çadmn içine girdikten sonra kafasını tekrar dışarı uzatarak, "eğer ateşi yakmakta güçlük çekeceğinizi düşünüyorsanız, yanımda yardımlarını sunmaktan memnuniyet duyacak yedi tane mavi ejderha olduğunu size hatırlatırım." Çadırın içine girip üçünün rahatsızlık içinde bakışmasını sağladı. "Git Mina'yı getir, Galdar," dedi Dogah. "Onu o kütük yığınının üzerine koymayı düşünmüyorsun değil mi?" diye tısladı Galdar sıktığı dişleri arasından. "Hayır! Bunu reddediyorum!" "Targonne'u duydun, Galdar," dedi Samuval sertçe. "Eğer yanlış anlamadıysam az önce söylediği bir tehditti. Eğer ona itaat etmezsek, o lanet ejderhaların ateşe vereceği tek şey Mina'nın cenaze sunağı olmayacak!" "Beni dinle Galdar," diye ekledi Dogah, "eğer töreni biz halletmezsek, Targonne işi ele almaları için kendi subaylarına emir verecek. Neyin yanlış gittiğini bilmiyorum, ama plana devam etmeliyiz. Mina bunu yapmamızı isterdi. Sen kumandada ikinci kişisin. Onu sunağa getirmek sana düşer. Bu işi içimizden birisinin devralmasını ister misin?" "Hayır!" dedi Galdar, dişlerini hiddetle birbirine vurarak. "Onu ben taşıyacağım. Başka kimse değil! Bunu ben yapacağım!" Gözlerini kırpıştırdı, gözlerinin perçemi kıpkırmızıydı. "Ama bunu sadece o emrettiği için yapacağım. Aksi olsaydı, o herifin ejderhalarının bütün dünyayı ve beraberinde beni de yakmalarına izin verirdim. Eğer o öldüyse, yaşamaya devam etmek için hiçbir sebep göremiyorum." Kumanda çadırının içindeki Targonne, bu son sözlere kulak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


misafiri °ldu. İlk firsatta şu minatordan kurtulmayı zihninin bir kenarına not etti. 127 ' 12 CENAZE TÖRENİ Ağır adımlarla ve soğukkanlılıkla yürüyen Galdar, Mina'nın naaşım kolları arasında cenaze tabutuna taşıdı. Minatorun kederle mahvolmuş yüzünden aşağı yaşlar süzülüyordu. Konuş amıy ordu, boğazı hüzünle düğümlenmişti. Kızı kollannda bir bebek gibi tutuyordu, bzın kafası da yine onun kendisine bahşettiği sağ kolunun üzerinde duruyordu. Vücudu soğuktu, teninin rengi solgun beyazdı. Dudakları masmavi, gözkapaklan kapalıydı, onlann ardındaki gözler ise sabitleşmiş bir şekilde kıpırtısız duruyordu. Onu almak üzere kızın vücudunun yattığı çadıra gittiğinde, gizlice bir hayat belirtisi bulmaya çalışmıştı. Çelik bilekliğini kızm dudaklarına götürmüş ve metalin üzerinde nefes alış verişten doğan hafif bir nem oluşmasını ummuştu. Kızı kollanna aldığında, kalbinin hafif hafif attığını hissetmeyi ummuştu. Nefes falan almıyordu. Kalbi durmuştu. Tıpkı ölü gibi görüneceğim, demişti Mina ona. 'Yine de yaşayacağaTek Tanrı bu hileyi düşmanlarımıza darbeyi indirebilmem için sergiliy°rBunu söylemişti, ama aynı zamanda uyanacağını, kendi katilini ithain edeceğini ve adaleti yerine getireceğini de söylemişti. Yine de burada, 128 ıtjarrın kollarında, karda donmuş bir zambak gibi soğuk ve solgun yatırdu- Galdar o narin zambağı, tek bir kıvılcımla cehennem ateşine dönüşev ola11 ^ 0(^un yığ™™11 tepesine yerleştirmek üzereydi. Mina'nın Şövalyeleri bir şeref taburu oluşturup cenaze töreni için raldar'm arkasından yürüdüler. Kapkara parlayacak kadar cilalanmış olan jjajını giymişler, siperliklerini indirmişlerdi; hepsi de kendi kederim ,ernjrden bir maskenin ardına gizlemişti. Kumandanlarından emir alan askerler, çadırdan cenaze tabutuna kadar uzanan çifte bir sıra oluşturmuşlardı. Onu haftalardır takip eden askerler, daha yeni gelmiş ama yine je şimdiden ona tapan askerlerle yan yana duruyordu. Galdar, askerlerin elleri kıza son bir kutsayışla dokunmak için ileri uzanırken hiç duraksamadan saflann arasında yavaşça yürüdü. Genç askerler hiç utanmadan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ağladılar. Yara bere içinde ve yıpranmış olan kıdemliler ise sert ve üzgün bakışlar atarak gözlerini aceleyle sildiler. Galdar'm arkasında yürüyen Yüzbaşı Samuval, Mina'nm atı Tilkiateşi'ni yularından tutmuş yürütüyordu. Alışıldığı üzere kızın çizmeleri üzengilere ters çevrilip koyulmuştu. Tilkiateşi huzursuz ve tedirgindi; bunun sebebi muhtemelen minatorun yakınında olması —ilcisi zorunlu bir ittifak kurmuş, ama ikisi de bir diğerinden aslında hiç hoşlanmamıştı da— ya da askerlerin acı dolu duygularının hayvanı etkilemesiydi. Veya belki de, at da Mina'yı kaybettiğini hissediyordu. Yüzbaşı Samuval, homurdanıp kişneyen, dişlerini gösteren, akları gözükene kadar gözlerini deviren ve kalabalığa doğru tehlikeli, beklenmedik hamleler yapan hayvanı kontrol etmek için iki elini birden kullanmak durumundaydı. Güneş neredeyse en tepeye yükselmişti. Gökyüzü garip bir kobalt mavişiydi; yaz mevsiminde bir kış gökyüzüydü. Gökte parlak ışıklar saçan ama hiç sıcaklık vermeyen bir kış güneşi, boş ve mavi enginlikte kaybolmuş gibi görünen bir güneş vardı. Asker saflarının sonu geldi. Galdar büyük ateş sunağının önünde duruyordu. Minatorun ayağının dibinde, dört köşesi iple bağlanmış bir sedye vardı. Yüzleri akan gözyaşlarıyla kirlenmiş adamlar yığının tepesinde duruyor ve Mina'larını ondan almak için bekliyorlardı. Galdar sağ tarafına baktı. Lord Targonne esas duruşta bekliyordu. Keder dolu maskesini takınmıştı, muhtemelen Mirielle Abrena'mn cenaze töreninde takındığı maskenin aynısıydı bu. Aslında törenin bitmesi için sabırsızlanıyor ve sık sık gözlerini kaldırıp güneşin konumuna bakıyordu "—Galdar'a bu işi hızlandırmasını pek de üstü kapalı olmayan bir şekilde hatırlatıyordu. Galdarin sol tarafında General Dogah duruyordu. Minator, kumandana anlamlı bir bakış attı. Planı durdurmamız gerekli! diye yalvardı Galdafın gözleri. 129 Dogah bakışlarını kaldırıp neredeyse tam tepede olan güneşe baktı Galdar kafasını kaldırıp baktığında yedi tane mavi ejderhanın havada daire çizmekte ve törenin gidişatını ilgiyle izlemekte olduğunu gördü. Ejderhalar, sanki aralarındaki bir kuralmışçasma, böyle törenleri son derece sıkıcı bulurlardı. İnsanlar böcekler gibiydi. Kısa ve çılgm bir hayat yaşarlardı ve tıpkı böcekler gibi, insanlar da daima ölürdü. Bir insan ve ej.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


derha aralarında özel bir bağ kurmadıkları takdirde, ejderhalar onlann başına ne geldiğine pek aldınş etmezdi. Yine de şimdi, Galdar onlann Mina'nın cenaze ateşi yığınının üzerinde uçuşlannı izliyordu. Kanatlannın gölgeleri arka arkaya kızın yüzünün üzerinden geçip gidiyordu. Eğer Targonne, ejderhalan göz korkutmak için uçuruyorduysa, bunda başanlı olmuştu. Dogah ejderha korkusunun, zaten acıyla ezilmiş olan kalbini daha da fazla kavradığını hissediyordu. Yenilgiyle bakışlannı yere indirdi. Yapılacak hiçbir şey yoktu. "Devam et Galdar," dedi Dogah sessizce. Galdar yere diz çöktü ve Mina'nın naaşım olağanüstü bir nezaketle sedyenin üzerine bıraktı. Birisi bir yerlerde, iyi örülmüş altın ve mor renkte bir ipek kumaş bulmuştu. Muhtemelen elflerden çalmıştı. Galdar, Mina'nın vücudunu sedyenin üzerine yerleştirdi, kızın ellerini göğsünün üzerinde kavuşturdu. Bir babanın uyuyan çocuğunun üzerini şefkatle örteceği gibi ipek kumaşı kızın üzerine örttü. "ElVedâ Mina," diye fısıldadı Galdar. Yüzünden aşağı doğru akan kontrol edemediği yaşlarla yan yanya körleşmiş olan Galdar ayağa kalktı ve sertçe işaret verdi. Yığının tepesindeki askerler sedyenin etrafındaki iplere asıldılar. İpler sıkılaşıp gerildi ve Mina'nın naaşım taşıyan sedye yavaşça yığının üzerine doğru yükselmeye başladı. Askerler sedyeyi yerleştirdiler ve kızın üzerindeki örtüyü düzelttiler. Hepsi de onun soğuk alnını, soğuk ellerini öpmek için duraksadılar. Sonra yığının tepesinden aşaği indiler. Mina orada, tek başına kaldı. Yüzbaşı Samuval, Tilkiateşi'ni yığının dibinde durdurdu. At, görünüşe bakılırsa şimdi gözler önünde olduğunun farkına varmıştı; soğukkanlılık ve gururla, sessizce durdu. Mina'nın Şövalyeleri yığının etrafında toplandılar. Hepsinin elinde yanan bir meşale duruyordu. Alevler titreşip dans etmiyor, sabit bir şekilde yamyordu. Dumanlan ise dosdoğru havaya yükseliyordu. "Haydi bitirelim şu işi," dedi Lord Targonne, sinirli bir tonlamayla"Neyi bekliyorsunuz?" "Biraz daha bekleyin lordum," dedi Dogah. Sesini yükseltip haykırdı, "Esiri getirin." 130 Targonne, Dogah'a hiddet dolu bir bakış attı. "Ona neden ihtiyacımız var ki?" 'Çünkü bu Mina 'nın emriydi,' diyecek gibi oldu Dogah. Aklına gelen ilk açıklamayı yaptı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Onu ateşin içine fırlatmayı planlıyoruz lordum," dedi Dogah. "Ah," dedi Targonne, "yanan bir kurbaa" Bu küçük esprisine güldü ve başka kimsenin gülmemesi karşısında da hiddetlendi. İki muhafız, Mina'nm ölümünden sorumlu olan elf kralını getirdiler. Qsnç adam zincirlerle sarmalanmıştı —el ve ayak bileklerindeki prangalar, belindeki demir bir kemere bağlanmış ve boynuna ise demirden bir tasma takılmıştı. Ağırlığı yüzünden zar zor yürüyebiliyordu ve muhafızlar taralından yardım görmek durumundaydı. Yüzü çürük içindeydi ve hemen hemen tanınmaz hale gelmişti. Bir gözü şişmiş ve kapanmıştı. Kaliteli elbisesi kanla kaplıydı. Muhafızlar onu odun yığınının önünde durdurdular. Genç adam başını kaldırdı. Mina'nm vücudunun yığınının tepesinde yatmakta olduğunu gördü. Elfin beti benzi öyle bir attı ki, yukarıda yatan cesetten daha solgun bir hal aldı. Alçak sesle sefil bir feryat koyverdi ve aniden ileri atıldı. Kaçmaya çalıştığını düşünen muhafızlar onu sertçe yakaladılar. Fakat Silvanoshei'nin kaçmak gibi bir düşüncesi yoktu. Onların ken-'' dişine lanetler yağdırdığını ve onu da ateşin içine atmaktan bahsettiklerini duydu. Umurunda değildi. Bunu yapmalarım umuyordu, böylece ölebilir ve bunu onunla birlikte yapardı. Başını öne eğdi ve uzun saçları perişan haldeki yüzüne düşmüş bir halde öylece durdu. "Şimdi gösterileri bitirdiğimize göre," dedi Lord Targonne azarlarcasma, "devam edebilir miyiz artık?" Galdar'm dudakları dişlerinin arkasına doğru kıvrıldı. Kocaman yumruğunu sıktı. "Sakalım adına, elfler geliyor," diye gözlerine inanamayarak bildirdi Dogah. Törene katılmak isteyen bütün emere izin verilmesi, onlara zulüm edilmemesi, tehdit yağdınlmaması ve zarar verilmemesi, tam aksine Tek Tann adına onlara kucak açılması Mina'nm emriydi. Cezalandınlmaktan korka1! elflerin çoğu kendilerini evlerine kapatmış, yuvalarım ve ailelerini saVuwnak için hazırlıklar, bazıları da kırlara kaçmak için planlar yapmaktaydı. Yine de şu anda, çoğunluğu Mina'nm müritleri olan gençlerden oluşlu? büyük bir Silvanesti elf güruhu şehrin kapısından dışarı akmaktaydı, 'erinde çiçekler —kalkanın yok eden dokunuşundan kurtulabilmiş olan ^Çekler— taşıyorlardı. Sessiz bir harp ve kasvetli bir flütten yayılan yaslı v ezgi eşliğinde, ağır ve ölçülü adımlarla ilerliyorlardı. İnsan askerlerin, 131 sevgili kumandanlarının ölümünden sorumlu tuttukları düşmanlarının ortaya çıkışına hiddetlenmek için geçerli sebepleri vardı. Askerler

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


arasında bir uğultu yükseldi, daha da sertleşip hiddet dolu bir hırıltı ve geride durmaları konusunda elflere yapılan bir uyan halini aldı. Galdar'm umutlan yükseldi. Bu planı durdurmak için müthiş bir yoldu! Eğer askerler, onlann emirlerini dinlememeye ve hiddetlerini elflerden çıkartmaya karar verirlerse, Galdar ile diğer subaylann onlan durdurmalan beklenemezdi. Gökyüzüne doğru baktı. Mavi ejderhalar, elflerin katledilmesi karşısında araya girmezlerdi. Bu denli yakışıksız bir bölünmeden sonra, cenaze töreni kesinlikle ertelenirdi. Elfler odun yığınına doğru ilerlediler. Ejderha kanatlarının gölgeleri üzerlerinden kayıp gidiyordu. Birçoğu bembeyaz kesilip korkudan titriyordu. Galdar'a bile tesir eden ejderha korkusu, bu elfler için dehşet verici olmalıydı. Kendilerinden nefret etmek için geçerli sebepleri olan askerler tararından acımasız bir saldınya uğrayacaklarını biliyorlardı. Yine de, onlara dokunmuş ve onlan iyileştirmiş olan kıza saygılarını sunmaya gelmişlerdi. Galdar onlann cesaretine gönülsüzce de olsa saygı duymadan edemedi. Askerler de öyle. Belki de Mina hepsine dokunduğu için, insanlar ve elfler o gün aralarında bir bağ hissediyorlardı. Hiddetli hınltılar ve tehditkâr sözler dindi. Elfler saygıyla, sanki daha fazla yaklaşmaya haklan olmadığının farkmdaymış gibi ateş sunağından belli bir mesafe ötede yerlerini aldılar. Ellerini kaldırdılar. Doğudan hafif bir meltem esti, ellerindeki çiçekleri alıp hoş bir koku yayarak ateş sunağının olduğu yere savurdu ve beyaz taçyapraklannı Mina'nm naaşı üzerine serpti. Soğuk güneş ışığı ateş sunağını ve Mina'nın yüzünü aydınlattı. Altın renkli kumaş üzerinde parladı ve ipek örtünün sanki kendi ateşiyle yanıyormuş gibi görünmesini sağladı. "Başka birilerini daha bekliyor muyuz?" diye iğneleyici bir şekilde sordu Targonne. "Cüceler olabilir mi mesela? Bir kender taburu falan? Eğer beklemiyorsak şu işi bitir Dogah!" "Tabii lordum. Onun anısına bir kaside okumaya niyetli olduğunuzu söylemiştiniz. Dediğiniz gibi lordum, askerler bunu sizin ağzınızdan duymaktan hoşnut kalacaktır." Targonne ters ters baktı. Git gide daha da gerginleşiyordu ve nedenini açıklayamazdı. Belki sebebi, bu üç subayın ona gözlerinde nefretle, garip bir ifadeyle bakmasrydı. Bunun özellikle de alışılmadık bir şey olduğundan değildi hani. Ansalon üzerinde Gecenin Lordu'ndan nefret

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etmek ve ondan korkmak için geçerli sebepleri olan bir sürü kimse vardı. Targonne'u huzursuz eden şey, onlann ne düşündüklerini, ne dolaplar çevirdiklerini bulmak üzere zihinlerine sızamıyor olmasıydı. 132 Targonne aniden kendisini tehdit altında hissetti ve bunun neden kendisini tedirgin ettiğini anlayamadı. Etrafı muhafızlanyla, onun hayatta kalmasını sağlamak için sebepleri olan Şövalyelerle çevriliydi. Emrinde vedi tane ejderha vardı; Gecenin Lordu emrederse insanlar ve elflerie cabucak ilgilenecek olan ejderhalar. Yine de, yaklaşan tehlike hissini mantığıyla silkeleyip atamıyordu. Bu his, sinirlerini gerip onu rahatsız ediyor ve buraya geldiği için pişman olmasını sağlıyordu. İşler planladığı gibi gitmemişti. Buraya kendi zaferinin cakasını satmak, askerler ve subayların kendisini pohpohlaması için gelmişti. Bunun yerine, ölü bir kızın kendisine gölge düşürdüğünü görüyordu. Targonne boğazını temizleyerek dikleşti. Soğuk ve tekdüze bir sesle şöyle dedi, "O görevini yaptı." Subaylar ve askerler onu heyecan içinde izleyip devam etmesini beklediler. "İşte onun kasidesi bu," dedi Targonne soğukça. "Her askere yakışacak bir kaside. Dogah, ateşi yakma emrini ver." Dogah hiçbir söz söylemedi ve diğer İM subaya çaresiz bir bakış attı. Yüzbaşı Samuval tatsızdı, mağlup edilmişti. Galdar, kalbi gözlerine yükselmiş bir şekilde Mina'nın kıpırtısız yatmakta olduğu yığının tepesine bakıyordu. Yoksa kıpırdamış mıydı? Galdar, kızın üzerindeki örtünün hafifçe titrediğini gördü. Kızın donuk yanağına renk geldiğini gördü ve kalbi umutla sıçrayıverdi. Mina'nın kalkmasını bekleyerek pür dikkat izledi. Kız kalkmadı ve Galdar, örtünün hafif bir meltem sayesinde titrediğini ve yüzündeki ısının da güneşin donuk ışığının bir hilesi olduğunu acı bir şekilde anladı. Sesini boğuk bir keder ve hiddetle yükseltip inleyen Galdar, Mina'nın Şövalyelerinin birisinin elindeki meşaleyi kaptı ve güçlü sağ kolundaki bütün kuvvetle Mina'nın cenaze ateşi yığınının üzerine savurdu. Yanan meşale Mina'nın ayağının dibine düştü ve üzerindeki örtüyü tutuşturdu. Mina'nın kumandasındaki Şövalyeler de kendi seslerini acı dolu haykırışlar halinde yükselttiler ve kendi meşalelerini yığına fırlattılar. Ateş hızla yayıldı, alevler hevesli eller gibi uzanıp kucaklaşarak yığının etrafını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sardı. Galdar izlemeye devam etti. Kızı görmek için yığının en tepesine hakti, duman gözlerini yakarken ve kürkünün üzerine korlar yağarken gözlerini kırpıştırdı. En sonunda ısı o kadar şiddetli bir hal aldı ki, geri çekilmek zorunda kaldı. Ama sevgili Mina'nın vücudu, etrafına dolanan ^sif duman bulutuyla gözden kaybolana kadar Galdar geri çekilmedi. 133 Lord Targonne, öksürüp eliyle dumanı dağıtarak çabucak geri çekil^ Ateşin hani hani yandığından emin olacak kadar bekledikten sonra Dog^'j doğru döndü. "Pekala," dedi lord hazretleri, "yola koyulacağım—" Güneşin üzerine bir gölge kapandı. İki kalp atışı arasında geçen süre içinde, aydınlık gün geceye dönüşüverdi. Bunun —her ne kadar garip Ve ani olsa bile— bir güneş tutulması olduğunu düşünen Galdar, hâlâ dumanla yanmakta olan gözlerini hayret içinde gökyüzüne kaldırdı. Güneşin üzerine bir gölge kapanmıştı, ama bu tek ayın yuvarlak göl, gesi değildi. Ateşten ışınların üzerinde yılankavi bir vücut, kıvnlmış bir kuyruk ve bir ejderha kafası silueti vardı. Güneşin önünde duran ejderha, zamanın sonu kadar kara görünüyordu. Devasa kanatlannı açtığında güneş tamamen gözden kayboldu ve ejderhanın gözünde bir alev patlaması halinde yeniden belirdi. Silvanost'un üzerine derin, kesif bir karanlık çöktü ve yığını yakıp kavuran ateşler o anda, duyulmayan ve hissedilmeyen bir nefesle sönüverdi Galdar zaferle kükredi. Samuval dizleri üzerine çöktü ve elleriyle yüzünü kapadı. Dogah hayretler içinde ejderhaya baktı. Mina'nın Şövalyeleri de huşuyla gökyüzüne bakıyordu. Karanlık o kadar derinleşmişti ki, Targonne yanında duranlan bile zar zor görebiliyordu. "Beni buradan uzaklaştınn! Çabuk!" diye kısa ve oz bir şekilde emir verdi. Emirlerine kimse itaat etmedi. Şövalye korumalan, güneşi kaplayan bu garip ve devasa ejderhaya bakakalmalardı ve hepsi de önlerindeki sahneyle birlikte taş kesilmiş gibi görünüyordu. Şimdi feci şekilde korkuya kapılan, karanlığın etrafını sardığını hisseden Targonne, Şövalyelerine tekmeler savurdu ve onlara lanetler yağdırdı. Korku onu sarsıp paramparça ediyor ve midesini adeta eritip suya çeviriyordu. Bir saniye önce subaylarını canlı canlı derilerini yüzdürmekle tehdit ederken, bir saniye sonra kendisini kurtarmalan için onlara çelikten bir hazine sözü vermeye başladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Karanlık daha da derinleşiyordu. Bembeyaz bir yıldırım parladı ve bu doğadışı görüntüyü yanverdi. Gök gümbürdedi ve yeri sarstı. Targonne, kendisini kurtarmalan için ejderhalanna seslenmeye davrandı. Haykınşı boğazına düğümlenip kalıverdi. Parlayan beyaz şimşek, ateş yığının en tepesinde duran bir sureti aydınlattı; parlak kara bir zırh giyen ve yanıp kavrulmuş altın renkli bir örtüye bürünmüş olan bir suretti bu. Mavi ejderhalar kızın üzerinde uçuyor, kızın etrafında yıldıranlar çatırdıyordu. Külle kaplanmış odun yığu1111 134 olanına gelip alçaktan süzülen mavi ejderhaların hepsi, tek tek ona başım gğip reverans yapıyordu. "Mina!" diye haykırarak zafer şarkısını başlattı mavi ejderhalar. "Mina!" "Mina!" diyen Galdar hıçkırıklara boğuldu ve dizleri üzerine çöktü. "Mina!" diye rahatlayarak fısıldadı General Dogah. "Mina!" diye intikam dolu bir sesle haykırdı Yüzbaşı Samuval. Onların gerisinde, karanlığın içindeki elfler bu güfteyi duydular ve ona bir beste yazdılar. "Mina... Mina..." Askerler de şarkıya katıldılar. "Mina... Mina!" Karanlık kalktı. Güneş, gözleri kamaştırarak ve sıcaklık yayarak parladı. Garip ejderha göklerden aşağı süzüldü. Onun aşağı gelişi öyle bir dehşet ve huşu yayıyordu ki, kalabalık arasında pek az kişi gözlerini kaldırıp ona bakabildi. Bunu başarabilenler, ki Galdar da onlardan birisiydi, daha önce Krynn'de hiç görülmemiş bir ejderha gördüler. Ona uzun bir süre bakmayı başaramadılar. Zira bu görüntü, sanki güneşe bakıyorlarmış gibi gözlerinin sulamp yanmasını sağlıyordu. Ejderha beyazdı, ama sürekli kar ve don olan topraklarda yaşayan o beyaz ejderhalarınla gibi değildi. Bu ejderha, demirhane ateşinin en sıcak hali olan beyaz rengindeydi. Siyahın tam karşıtı olan beyaz. Renksizlik halindeki bir beyaz değil, tayftaki bütün renklerin bir araya kanşmasmdan oluşan bir beyaz. Garip görünüşlü ejderha zemine doğru inerken, kanatları rüzgâr oluşturmadı ve yere konduğunda ise yer sarsılmadı. Mavi ejderhalar, yedisi birden başlarım öne eğdiler ve saygıyla kanatlarını salladılar. "Ölüm!" diye haykırdılar hep bir ağızdan, dehşet dolu bir sesle. "Ölü geri döndü!" Şimdi o ejderhanın canlı bir ejderha olmadığını görebiliyorlardı. O

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir hayalet ejderhaydı, yani Ölümlüler Çağı'nda kendi ırkları tarafından öldürülen renkli ejderhaların ruhlarından oluşan bir ejderha. Ölüm ejderhası pençeli ön ayağını kaldırdı ve iç kısmını yukarı doğru çevirerek odun yığınının tepesine götürdü. Mina dışa doğru dönmüş olan avuç kısmına adımını attı. Ölüm ejderhası, onu kömürleşmiş, kararmış ve küllerle kaplanmış olan zemine saygıyla indirdi. "Mina! Mina!" Askerler ayaklarını yere vuruyor, kılıçlarım kalkanlarına çarpıyor, sesleri kısılana dek haykrrıyorlardı ve yine de şarkı devam ediyordu. Elf sesleri kızın ismini, en inatçı ve karı insanların bile kalbini büyüleyen bir ilahi haline getirmişti. Mina onlara amber rengi gözlerini ısıtan ve böylece en saf altın gibi Parlamalarını sağlayan bir hazla baktı. Kendisine gösterilen sevgi ve 135 takdirle hayrete düşen Mina, onlara nasıl yanıt vereceğini bilemiyor gibjy, di. En sonunda kendisine gösterilen saygıyı, elini neredeyse utangaç ^ şekilde sallayarak ve minnettar bir şekilde gülümseyerek kabul etti. İleri uzandı ve o anda neşelerinden konuşamaz halde olan Dogah fle Yüzbaşı Samuval'm ellerini tuttu. Sonra, Mina Galdar'ın önüne gelip durdu, Minator diz çöktü, kafasını öyle çok öne eğdi ki, boynuzları yere değdi. "Galdar," dedi Mina nazikçe. Minator başını kaldırdı. Mina elini uzattı. "Elimi tut, Galdar," dedi. Kızın elini tuttu ve teninin sıcak olduğunu hissetti. "Tek Tanrı'ya şükret Galdar," dedi Mina ona. "Söz verdiğin gibi." "TekTanrı'ya şükürler olsun!" diye fısıldadı Galdar, boğazı tıkanarak. "Hep şüphe mi edeceksin Galdar?" diye sordu Mina ona. Minator ona korkuyla baktı, onun hiddetlenmesinden korktu. Ama kızın gülümsemesinin sevecenlik ve içtenlik dolu olduğunu gördü. "Affet beni Mina," diyerek duraksadı. "Artık şüphe etmeyeceğim. Söz veriyorum." "Evet edeceksin Galdar," dedi Mina, "ama buna kızmıyorum. Şüphe edenler olmasaydı mucizeler de olmazdı." Minator kızın elini dudaklarına götürdü. "Şimdi kalk Galdar," dedi Mina, sesi ve amber rengi gözleri sertleşerek. "Kalk ve beni öldürmeye çalışan kişiye dersini ver." Mina katili işaret etti. Ona şüphe, hayret ve gözlerine inanamaz bir halde bakmakta olan sefil Silvanoshei'i göstermiyordu Targonne'u işaret ediyordu. 136 13 ÖLÜNÜN İNTİKAMI Morham Targonne'un mucizelerle hiç işi olmazdı. Mucizelere kendi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


zamanında çok tanık olmuş, mucize diye bir sürü duman ve ayna görmüştü. Bu dünyadaki diğer her şey gibi, mucizeler de pazaryerinde tezgaha konulup balıklar gibi, hatta bayat balıklar gibi satılabilirdi. Zira birçoğu ta göklere kadar kokuyordu. Az önce şahit olduğu gösterinin güzel olduğu, hata birçoğundan daha iyi olduğunu itiraf etmeliydi. Bunu açıklayamıyordu, ama açıklamanın orada olduğundan emindi. Onu bulmak zorundaydı. Açıklamayı kızın zihninde bulacaktı. Mina'nm kızıl saçlı kafasına doğru bir zihinsel dalga yolladı, çelik uÇİu bir ok gibi hızla ve dosdoğru gönderdi. Gerçeği öğrendiğinde, kendice yanlış bir şekilde inanan kimseler önünde onu alenen suçlayacaktı, ^nun esasen ne kadar tehlikeli olduğunu onlara aşikâr edecekti. Ona teŞekkür edeceklerdi... Kızın zihninde, hiçbir ölümlünün göremeyeceği sonsuzluğu gördü. Hiçbir ölümlü zihin, enginliği kuşatan o küçük noktayı kapsayamazdı. Hiçbir ölümlü göz, aydınlatan karanlığın içindeki gözleri kör edici '^ğı göremezdi. 137 Alfimrfl tenler yanan buzun soğuk ateşinde solup giderdi. Su ÎuİSlar, gümbürtü dolu dinginliğin kükreyen sessizli^ ^Sü^X1^Wayan hayati ve hayatın ıçmde yasaya, "" «üSlbı ölümlü bir zıhın bunları kesinlikle yapamazdı. ŞerefiK ^ kazanC1 ^§özlÜlÜkle ^ te Zlhin* T^ SoSeSninsonucuyanyMekr.yarıya, tekrar yanya bolundu ve fflS7S::^aSt gördüMen zaman bile on ı , ^ karlardı Kötoler korkuyla titrerdi. Targonne ise dehşete kap^rS-S^ ^r ?SS3 oSS bu köşeye şaşmış sıçan kurnaz b, J^İ^TLonne'un elinde kalan tek şeyiydi. Etrafina bakındı ve ^f^^cbfmuttSremed, Elınm altodaki tek şey, ona korku, hırs rtffiî ^S/çarp-ak, son derece sefil bir tevazu «e, Hokeref4moSeyecahstim.Baskasecenegimyokto.Bu™ dökerek. S^^urmey V ama sözlenmnnasllkarşl. ıçm emir aldım. Başım say& * b rdl „Sem öldürmemi landığmı görmek im bir bafaş atin Y ^ ^ ^ ^ MaİYTH Ln SSceğı zamanın geldiğim düşündü ve ediyorum. »yTsTSSn^n şu Tek Tann -muhteşem, bank» Sr-BS-U "A* bem Bnak sana *^ranTr-U^etrve kend.s.ni, kei* te^ dökülüp d" o» topU bUna .cad. eug.nku pbi taranan taç* bÖCek^Se bemm ön** fe çbkeeegi», ^»*^ Sm" dedi Mim ve ses tonu kendini beğenmiş deg.1, nazdtte Sen^ ylmSabâ da önemtsi Tek Tann sen, af>ed,yor ye luzmenne gm» 138 kabul ediyor." Targonne içten içe sırıtarak ayağa kalkmaya davrandı "Galdar," diye devam etti Mina, "kılıcın." Galdar kıvrımlı, kocaman bir kılıç çıkarttı Ve havaya kaldırdı Korkağın başına ne gelecekleri tamamıyla anlamaca izin verecek bir süreliğine kılıcı Targonne'un kafasının üzerinde tuttu Targonne'un,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ölen farenin cıyaklamasına benzeyen çığlığı, kafasını gövdesinden ayıran kılıç darbesiyle yanda kesildi. Mma'nın üzenne kanlar fişkırdl Ko kdle yuvarlanarak Mina'nın ayağının dibine geldi ve orada vahşet dolu bir kan gölü içinde, toprağa ve küle gömülü bir şekilde yüzüstü durdu "Yaşasın Mina! Gecenin Lordu!" diye haykırdı General Dogah "Yaşasın Mina! Gecenin Lordu!" diye tezahürat başladı askerler ve sesleri arşa kadar yükseldi. Targonne her ne kadar cezalandırılmayı hak r.Aa„ u- A uı •• ? -Zit t • 1, Aİt. + AIfl 1_ Cden bU1 dahl 0İSa> görüp ışıttrklen hadiseyle hayrete düşen elfler, bu vahşi cinayetle dehşete kapılmışlardı. Kutsayış ilahileri uyumsuz bir şekilde susuverdi. Mina'nın üzerindeki kanlan silme zahmetine bile girmediğini gördüler "Emirlerin nedir Mina?" diye sordu Dogah, seU^aya^ji, "Sen ve senin emrindeki askerler, Süvanesti'vi ~Kw„ı™ı v a1 A u +,+^1 ?• i, .»il ı y J^erakalı Kara Şövalyeler adına elde tutmak üzere burada kalacaksınız" ,İ0J; \*PIT-. , l, , , , , ...... i , n ' ue<ııMına. Ljderha Malystryx'e benim adıma buyuk haraçlar yollayacaksın;Z. Bu onu yatiştirrr ve düşüncelerini oyalar." Dogah sakalını kaşıdı. "Bu zenginlikleri nerede bulacağız Mina?" Mina, Yüzbaşı Samuval'a Tilkiateşini salmasını işaret etti At hızla yanına geldi ve burnunu ona sürttü. Mina atın boynunü sevgiyle okşadı ve semer çantalarını çıkartmaya başladı. "Nerede bulacağını umuyorsun Dogah?" diye sordu kız. "Yıldızlar Kulesi'ndeki Kraliyet Hazine Dairesi'nde. Saray Üvplr^> • ı ? . jf+,1 J 1 J TT ^ u in • İ yeierınınevlennde ve elttuccarlanndepolannda. HattabuemennenfakirlernKieb'l " H' H vam etti, semer çantalarını yere atarak, "gizledikleri aj!s yadigârlan var." Dogah kıkırdadı. "Peki elflerin kendilerine ne ol&cak?" Mina, kaba bir şekilde cenaze ateşinin altına doğm ittirilmekte olan oaşı kopmuş cesede baktı. "Tek Tann'ya hizmet etmeye söz verdiler ve îeı, Tv,nr)' i Şimdi ihtiyacı var," dedi Mina. "Bırakalım da Tek Tannya hizrrîeUtmew Ş°z verenler, ülkenin kontrolünü ele geçirme konus^da bize yardımcı "arak sözlerini yerine getirsinler." "Bunu yapmayacaklar Mina," dedi Dogah serçe. "Hizmetleri o ^aar ilen gitmez." "Şaşıracaksın Dogah," dedi Mina. "Hepimiz gj^ s]fler de kmdihû_ u asan bir şey, ınanacaklan bir şey anyorlardı. Tek Tarm onlara bu imkânı 139

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uT>V Tanrı'mn hizmetine girecek. Tel Olan'a sadık olajf verdi ve birçoğu Tek lanrınm nızmcıu & Tapmağı kura ^^SSS^S^ Olan onların sadakatlennı kanıtl, l^SeTcete Mal mülklennı kendi istekleriyle veren ve bu konumalamı beMeyecektıravıa ellerınden alanlar da onlar olmalı. Tek r^^Z^T"^ Tek Tann'nm bütün düşma, Taımya sad^oWuKl hatö Q düşmanlar onl-ann sevgililer,, larmı ^^<^a^uk41 olsa bile. Bütün bunları onlardan isteye. ^v^StS^rtU^yapacaldar. Eğeryapma, lala öSen de Tek Tann^a canlılar kadar hizmet edebilirler. ^ay0S^nDka™ kısmmı çevreleyen semerin kayılan, alündaSSfb^SolamnıyaVa doğru yola çıkıyorum. İki gun içinde OTada "S" diye itiraz etti Galdar. "Mına, Solammyakrtanuı öteki ucunda- B£İ Yem Denız'm ötesinde. Bunu yapmak ımkans^Galdar durup yutkundu. "Bunu yapmak imkansız oluıdu, diyerek ^tS^ dız sltn mkteşı'mn üzennden çıkartıp yere attı. En son olarakM gin tİ™ 1 çıkara ve semenn yanma firlattı. "Gen kalan eşyalar** t0Pİa^lSTne^una dolayanıma, hayvanın ku^uWj hafifçe konuştu. TıMateş! başını öne f^^ST^ ıçmkulaklanm öne doğru âo^^h^^^^]s okşaâ sağ salim bana gen getirecek. ^ Tılkıateşı başını kaldırdı, yelesini gururla salladı, dondujeonn çiğnediğini umursamıyordu. e;k,™n<hei'ı fark ettiivtina onun gidişini izledi ve neredeyse kazayla Sılvanoslıeı ı tarK 140 Elf, yaşanan bütün bu hadiselere, rüyada yürüyen ama uyanamayan birisini11 afallamış bakışlarıyla şahit olmuştu. Alevlerin canlanışını, delijjğe yaklaşan bir kederle izlemişti. Mina'mn hayata geri dönüşünü, sonradan parlayıp neşeye dönüşen bir hayret içinde izlemişti. Silvanoshei ^endi suçundan o kadar emindi ki, kızın kendi katilini itham edeceğini duyduğunda ölmeyi beklemişti. Şimdi dahi neler yaşandığını kavrayamıyordu. Silvanoshei sadece aşkının hayatta olduğunu biliyordu. Kıza hayranlık ve çaresizlikle, umut ve hüzünle, her şeyi görerek ama hiçbir şey anlamayarak baktı. Kız onun yanına doğru yürüdü. Elf ayağa kalkmaya çalıştı, ama zincirler ağır gelip tökezlemesine sebep oldu ve Silvanoshei hareket etmekte zorluk çekti. "Mina..." diye konuşmaya çalıştı, ama kınk çenesinin şişliği ve duyduğu acı sebebiyle sadece mırıldanmayı başarabildi. Mina onun alnına dokundu ve acısı dindi, çenesi iyileşti. Çürükler yok oldu, şişlik indi. Silvanoshei, kızın ellerini kavradı ve onları tutkuyla dudaklarına götürdü. "Seni seviyorum Mina!" "Senin sevgine layık değilim," dedi kız. "Öylesin, Mina! Öylesin!" diye zırvaladı. "Ben kral olabilirim, ama

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sen de bir kraliçesin—" "Beni yanlış anladın Silvanoshei," dedi Mina hafifçe. "Sevgin bana değil, beni yönlendiren ve yöneten Tek Tann'ya olmalı." Kız, ellerini onun ellerinden çekti. "Mina!" diye umutsuzluk içinde haykırdı Silvanoshei. "Bırak bana olan sevgin seni Tek Tann'ya götürsün, Silvanoshei," dedi Mina. "Bizi Tek Tann'nm iradesi bir araya getirdi. Bizi şimdi birbirimizden ayrılmaya Tek Tann'nm iradesi zorluyor, ama eğer O'nun sana kılavuzluk etmesine izin verirsen tekrar bir araya geleceğiz. Sen Tek Tann' nın Seçtiği kişisin. Bunu al ve inançla salda." Parmağından yakut yüzüğü, zehir yüzüğünü çıkarttı. Yüzüğü Silvanoshei'in açık avucunun içine bıraktıktan sonra döndü ve bir kez daha °na bakmadan yürüyüp uzaklaştı." "Mina!" diye haykırdı Silvanoshei, ama kız ona kulak asmadı. Zincirli elleri bitkin bir şekilde havada duruyordu. Etrafında yaşanan 'Çbir şeye dikkat etmiyordu. Yüzüğü elinde sıkıca tutarak ve Mina'ya ^arak, kanlı zeminde diz çökmüş bir halde durmaya devam etti. Kalbi e mhu gözlerine yansıyordu. Ona neden bunu söyledin Mina?" diye sordu Galdar kısık bir sesle, J3 Yetişmek için aceleyle seğirtirken. "EM hiç umursamryorsun, bu 141 kadarı bariz. Neden ona umut veriyorsun? Neden zahmete giriyorsun ki? J "Çünkü o bizim için bir tehlike olurdu Galdar," diye yanıtladı Mina. "Koca bir millete hakim olmaları için geride küçük bir insan birliği bırakıyorum. Eğer elfler daha güçlü bir lider bulurlarsa birleşip bizi yıka. bilirler. Onun özünde öyle bir lider olabilecek güç var." Galdar geriye dönüp baktı ve eltin dizleri üzerinde süründüğünü gördü. "O mızmızcı zavallıda mı? Bırak onu öldüreyim." Galdar elini, Targonne'un kanıyla ıslanmış olan kılıcının kabzasına attı. "Ve onu bir şehit mi yapalım?" Mina başını salladı. "Hayır, onun Tek Tann'ya tapüğı, halkının haykırışlanna aldırış etmediği görülürse bizim için çok daha iyidir. Zira o haykırışlar lanetlere dönüşecektir. "Hiç korkun olmasın Galdar," diye ekledi, bir çift hafif deriden yol. culuk eldiveni takarken. "Tek Tann, Silvanoshei'in bir tehlike olmasını engelledi." "Bunu ona Tek Tanrının mı yaptığını kastediyorsun yani?" diye sordu Galdar. Mina ona amber renkli gözleriyle bir bakış attı. "Elbette Galdar. Tek Tann bizim kaderlerimize yön verir. Onun kaderine. Seninkine. Benimkine." Kız, ona uzun bir süre baktıktan sonra hafifçe, neredeyse kendi kendisine konuştu, "Ne hissettiğini'biliyorunı. Tek Tann'nm iradesini, benimkini hiçe saydığı için kabullenmekte epey güçlük çekmiştim. Ona karşı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


uzun bir süre savaşıp direndim. Haydi sana bir hikâye anlatayım, belki de idrak edersin. "Eskiden, ben küçük bir kızken, yaşadığım yerin penceresinden içeri bir kuş girmişti. Binanın duvarlan knstalden yapılmışü ve kuş dışanyı görebiliyordu; güneşi, mavi gökyüzüniı ve özgürlüğü görebiliyordu. Kuş kendisini kristalin üzerine atıp duruyor, güneş ışığına geri kaçmak için çılgınlar gibi uğraşıyordu. Onu yakalamaya çalıştık, ama bizi yanına yaklaştırmıyordu. En sonunda, yaralanmış ve bitkin düşmüş olan kuş yere düştü ve orada titreyerek yaüp kaldı. Altınay kuşu yerden aldı, tüylerini eliyle taradı ve yaralannı iyileştirdi. Onu dışarı, güneş ışığına taşıdı ve serbest bıraktı. "Ben de o kuş gibiydim Galdar. Kendimi, kendi yarattığım kristal duvarlara savurup duruyordum. Tek ..Tann beni yerden aldı, iyileştirdi ve şimdi bana yol gösterip beni taşıyor, tıpkı hepimize yön gösterip hepim121 taşıdığı gibi. Anlıyor musun Galdar?" Galdar anladığından pek emin değildi. Bunu anlamayı istediğinden de emin değildi, ama kızı memnun etmek alnındaki çatık kaşlan yumuşatmak ve amber rengi gözlerine tekrar ışık getiımek istediği için, "Evet Mina," ded1142 Kız ona uzun süre baktı, sonra arkasını dönüp heyecanla şöyle konuştu, "Adamları çağır. Eşyalarını toplasınlar ve Solamniya'ya doğru yola çıkmak üzere hazırlansınlar." "Peki Mina," dedi Galdar. KJZ duraksadı ve dönüp ona tekrar baktı. Ağzının bir kenan hafifçe seğirdi. "Bak��yorum da oraya nasıl gideceğimizi sormuyorsun Galdar," dedi. "Hayır Mina," dedi minator. "Eğer bana uçmamı söylersen, kanatlarımın çıkacağına inanırım." Mina neşeyle güldü. Keyfi mükemmel bir şekilde yerindeydi, ışık ve neşe saçıyordu. Ufuk çizgisini işaret etti. "Bak Galdar," dedi. "İşte bir minatoru uçuracak şey orada." Güneş geceye doğru batmaktaydı, kan ve ateşten oluşan bir gölün içme gömülüyordu. Galdar dehşetli güzelliğiyle heyecan veren bir manzara gördü. Gökleri ejderhalar doldurmuştu. Güneş, kırmızı ve mavi kanatlar üzerinde parlıyor, buzlu cam Ötesinden görülen ateş gibi ışıldıyordu. Kara ejderhaların pullan karanlık bir yanardöner gibi ışıl ısıldı, yeşil ejderhalara pulları ise kobalt üzerine serpiştirilmiş zümrütler gibiydi. Güçlü ve devasa kırmızı ejderhalar, küçük ve hızlı mavi ejderhalar, gaddar ve acımasız kara ejderhalar, soğuk ve güzel beyaz ejderhalar, zehirli Ve ölümcül yeşil ejderhalar. Dişisiyle erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bütün renklerdeki ejderhalar Mina'nm çağnsı üzerine gelmişlerdi. Bu ejdemalann birçoğu, kendilerine cephe alan hemcinsleri Mayls'ten, Beryl'den ve Khellendros'tan korktukian için derin inlerinde saklanıyorlardı. Kendi kafataslarının yücelord ejderhalardan birisinin totemini süslemesinden korktukian için saklanmışlardı. Derken büyük fırtına yaşanmıştı- Bu ejderhalar, korku verici rüzgârların, çakan şimşeklerin ve gök gümbürtülerinin üzerinden kendilerine, Çağrıldıkları zaman gelmek üzere rıazırlanmalannı söyleyen bir ses işitmişlerdi. Korku içinde yaşamaktan bıkmış olan ve eşlerinin, yavrulannın, yoldaşlarının intikamını almaya can ata» ejderhalar bu çağnya cevap vermişkrdi ve şimdi Silvanesti'nin üzerinde uçmaktaydılar. Ejderhalann birçok renkteki pullan, elflerin kadim anayurdu üzerinde feci bir gökkuşağı oluşturmuştu. Ejderhalann pullan güneş ışığında öyle bir panldıyordu ki, sanki Psınm üzeri sandıklar dolusu müoevher kaplanmış gibi görünüyordu. eV| W Uçarken gölgeleri zeminde h£»fıfçe dalgalanıyor; tepelerin, çiftlik inin, gölün ve ormanın üzerinde-n akıp gidiyordu. hal' Aı '* Uçan mav^er başı çekiyordu- Kanatlanın uç uca vermiş bir sıra e> uyumlu hareketlerle ve mütcemmellikleriyle gurur duyarak uçu143 yorlardı. Büyük ve ağır kızıllar en arkadan geliyor, hızlı mavilerin dört kanat çırpışta aldığı mesafeyi, tek bir kanat çırpışıyla kat ediyorlardı. Karalar ve yeşiller ise ortada dağınık haldeydi. Elfler onların gelişiyle doğan dehşeti hissettiler. Birçoğu bilincini yitirerek yere yığıldı, diğerleri ise korkudan deliye dönerek kaçıştılar. Dogah adamlarını onların ardından yolladı ve hiçbir elfin yabanlık araziye kaçmadığından emin olmalarını emretti. Mina'nın adamları eşyalarını ve ejderha sırtında taşınabilecek nitelikteki her türlü tedariki toplamak için koşturdular. Mina'nın haritalarını getirdiler ve kız, başka bir şeye ihtiyacı olmadığını söyledi. Ejderhalardan ilki daire çizerek aşağı doğru inip savaş alanına konduğunda, adamlar uçuş için hazırlardı ve ej derhalara binmek üzere bekliyorlardı. Galdar devasa bir kırmızının sırtına bindi. Yüzbaşı Samuval kendisine bir mavi seçti. Mina o garip ejderhaya, kendisinin "ölüm ejderhası" diye nitelendirdiği ejderhaya biniyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Karanlıkta yolculuk edeceğiz," dedi Mina. "Yolculuğumuz gizli kalsın diye, bu gece ne ayın ne de herhangi bir yıldızın ışığı parlayacak." "Gideceğimiz yer neresi?" diye sordu Galdar. "Ölülerin toplandığı bir yer," dedi. "Nightlund adındaki bir yer." Ejderhası soluk kanatlarını çırptı ve sanki, Targonne'un cesedini yaktıkları ateş yığını üzerinde uçuşan küller kadar hafifmişçesine, hiç zorlanmadan göğe yükseldi. Mina'nın ordusunu sırtlarında taşıyan diğer ejderhalar da göğe yükseldiler. Baüda bulutlar oluşup güneşi kararttı ve ejderha güruhunun etrafında toplandı. Dogah kumanda çadırına geri döndü. Yapılacak işleri vardı: Ganimetleri depolamak üzere ambarlara el koymak; köle kampları, sorgu merkezleri, hapishaneler ve askerlerin neşesi yerinde olsun diye genelevler kurmak gibi. Silvanost'un içindeyken, Mishakal adındaki eski bir tanrıya adanmış olan bir tapmak görmüştü. Tek Tann'nm ibadethanesini oraya tesis etmeye karar verdi. Orası gayet münasip bir mekândı. Bir yandan planlarını yaparken, diğer yandan, muhtemelen daha şimdiden Tek Tann'nm hizmetine girmekte olan elflerin çığlıklarını duyabiliyordu. Silvanoshei, savaş alanında Mina'nın onu bıraktığı yerde kaldıGözlerini kızın üzerinden ayırmayı başaramamıştı. Gecenin dehşet' lerinden korunmak için yırtık pırtık battaniyesine sarılan bir çocuk g»»' Mina'nın kendisine bıraktığı umut kırıntısına sıkı sıkı tutunarak onun g1' dişini umutsuzluk içinde izlemişti. Halkının feryatlarını işitmiyordu. Sad6' ce Mina'nın sesini duyuyordu. 'Tek Tanrı. Tek Tanrı'yı kucakla ki, tekrar beraber olalım.' 144 14 TEK TANRJ'NIN SEÇİLMİŞİ On kirath üyesi ve Alhana'nm ordusundan on elf, cenaze törenini izlemek üzere Silvanost'un dışındaki ormana gizlenmişlerdi. Ejderhalar geldiğinde orada saklanıyorlardı. Üzerlerine giydikleri büyülü kirath pelerinleri sayesinde, gözcülük edebilecek herkese karşı görünmez olan elfler, cenaze ateşi yığınının oldukça yakınma sokulabilmişlerdi. Yaşanan her hadiseyi görüyor ama müdahale edemiyor, halklarını kurtarmak için hiçbir şey yapamıyorlardı. Sayılan çok azdı, yardım daha sonra gelecekti. Bu elfler sadece tek bir amaç, tek bir görev için buradaydı ve o da genç ballanın kurtarmaktı. Elfler dört bir yanlarında ölümün sesini duyuyorlardı. Kesilen ağaçların kütükleri ıstırap içinde feryat ediyordu. Cyan Kanfelaketi'nin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ayaleti rüzgârla birlikte tıslayıp uluyordu. Elfler, rüyaya karşı cesurca, grelere karşı korkusuzca savaşmışlardı. Şimdi, ölümün şarkısını dinlee* zorunda kalan bu elfler, avuçlarının terlediğini ve midelerinin Ediğini hissediyorlardı. , Ormanda saklanan elfler rüyayı hatırladılar. Fakat şimdiki daha da rdı, zira rüya ölümle dolu olan bir kâbustan ibaretken, bu gerçekti. 145 Kardeşlerin o garip insan kız Mina'nın ölümü için yas Muşlarım ızlıyorlardrlövalyeler meşalelerim odun y.ğmma fmatirken elfler, içten içe daha 1 neşelenmediler. Sakıngan bir sessizi* içinde izlediler. Solup ölmeye terk edilmiş olanbirhuş ağacının kesilmiş dal an arkana çömelen Alhana Yıklızmeltemi, odun yığınının üzerinde alevlerm çatadadığım ve dumanın göğe doğru yükseldiğim gördü. Bakış anm, zincirlere baglfbir şekilde sürüklenerek getiıka ve şu anda yere yıgümamn eşıgmde okfn oğlu Sılvanosheı üzermde tuttu Onun yanında duran Şamar b, şeyler mınldfndı. Alhana'mn gelmesmi istememiş, buna itiraz ermişti. Ama bu sefer Alhana kendi bildiğini okumak konusunda ısrar etmişti. "Ne dediniz Kumandan?" diye fısıldadı Kiryn. "Hiçbir şey," diye yanıtladı Şamar, Alhana'ya şöyle bir bakarak. Kendisi hariç kimseye, özellikle de Silvanosheı'ı savunmaktanM vazgeçmeyen ve kralın bir çeşit garip gücün etkisi altında olduğunu iddia eden Kiryn'e, Alhana'mn oğlu hakkmda kötü bir söz söylemezdi. Şamar Kıryn'den hoşlanıyordu. Kırathlan arayıp bulmak ve yaşanan hadiseler konumda uyarmak üzere o felaket şölenden kaçacakkadar zekaya, hünere ve sağduyuya sahip olduğu ıçm onu takdir edryordu. An. Kiryn bir Sılvanestilı idi ve geçenbütün bu yular zarfincaAlhanayasad* olduğunu iddia etmesine rağmen. Şamar ona güvenmiyordu. Koluna KrddoknndîveSa^içininöıpenpnMrı^^^ madı. Kısmenkızgın bir halde dönüp baktı, l^J*^™JÎaZ elf izcinin sesim önceden duymuş olsaydı, dikkatsizliği ıçm onu feci şe kilde eleştirirdi. "Pekala," diye hırladı, "ne buldun?" "Duyduklanmı?. doğruymuş," dedi kadın, hayalet fısıltısından b^ hafif bir sesle. "İnsan kızın ölümünden Sılvanosheı ^^.^ yüzük vermiş, etiafindakilere annesinden geldiğim söylediği bir yuzuK. Yüzük zehirliymiş ve kız neredeyse anında olup gitmiş. ! "Ben öyle bir xüzük falan göndermedim!" dedi Alhana, krrathlarm kendisine attığı soğuk bakışları görerek. **aA^ melterrn'nin bir kara elf olduğu sanmıştı. Hatta belki de buna ınarnn? olanlar dahi vardı. -Düşmanlanınla yüz yüze savaşmm ^f^bmem. Özellikle de bunun sonuçlarına halkımın katlanmak zorunda cağım bildiğim zamiîn!" ,.,.-? c,,]nîi & "Buibırh^nlıkkokusuvar^dedıSam^

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Targorme'un^üşmarianmnceseiemdenoluşanbırmerdıvenıtmuanar zirveye çıktığı herkesçe bilinir. Bu kız sadece bir basamak daha"Kumandan! Bakın!" diyerek işaret etti izci. ^ ölüm sarkılan, söyleyen ormanın gölgelerinde saklanmış olan 146 . safl kızın alevler içindeki odun yığınının üzerinde büsbütün ve canlı bir ' kikte ayağa kalkışını izlediler. İnsanlar bunun bir mucize olduğunu iddia Ş jjyorlardı. Elfler ise şüpheciydi. "Ah, sanınm bu işin içinde bir numara var," dedi Şamar. Sonra o garip ölüm ejderhası geldi. Elfler ise karanlık ve korku dolu özlerle bakıştılar. "Bu da nedir?" diye yüksek sesle düşündü Alhana. "Bu neye alamet?" Samafın verecek cevabı yoktu. Yaşadığı yüzlerce yıl zarfında Ansalon'un neredeyse her bir bölgesini dolaşmış ve yine de bu dehşet saçan yaratı gibi bir şeyle daha karşılaşmamıştı. Elfler, kızın Targorme'u itham edişini duydular. İçlerinden birçoğu o lisanı anlamasa bile, sonu gelmiş olan insanın yüzündeki ifadeden, konuşulanların içeriğini tahmin edebiliyorlardı. Adamın başı kopmuş cesedinin yere devrilişini yorum yapmadan ve hiç şaşırmadan izlediler. Bu denli barbarca davranışlar sadece insanlardan beklenirdi zaten. Havada uçan birçok renkteki ejderhanın kanatlan, Silvanesti'nin üzerindeki göklerde korkunç bir gökkuşağı oluştururken, ölüm şarkısı feryat dolu bir ağıt halini aldı. Ejderha korkusu üzerlerine çöktüğünde, elfler gölgeler içine geri sinip dehşetle ürperdiler. Sırtlarını ölü ağaçlara sıkıca yasladılar. Ölümü düşünmekten başka, kendi ölümlerini görmekten başka hiçbir şey yapamıyorlardı. Ejderhalar, o garip kızı da beraberlerinde götürerek uzaklaştılar. Nerakalı Şövalyeler bir ellerinde kurtuluşu, diğerinde ise ölümü taşıyarak Silvanesti halkı üzerine çullandılar. Kara Şövalyelerim gazabına kurban giden ilk elfierin haykırışlarını duyd;.ğunda, Alhanariın kalbi neredeyse paramparça oldu. Daha şimdiden güzelim şehrin üzerinden dumanlar yükselmeye başlamıştı. Yine de Alhana, ayağa kalkıp kılıcını çekmiş olan kirath üyesi Rolan'ı durdurmak üzere elini uzattı. "Nereye gittiğim sanıyorsun sen?" diye sordu Alhana. 'Onları kurtarmaya," dedi Rolan sertçe. "Onları kurtarmaya ya da onlarla birlikte ölmeye." 'Akılsızca bir hareket. Hayatını bir hiç uğruna feda mı edeceksin yani? Bir şeyler yapmalıyız!" diye haykırdı Rolan, yüzü öfkeden mosmor

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


arE>i- "Onlara yardım etmeliyiz!" h. Biz otuz kişiyiz," diye cevap verdi Alhana. "İnsanlar bize karşı on ye 'ir oranında sayıca üstün." Dönüp hüzünle baktı ve kaçışmakta olan a<estilileri işaret etti. "Eğer halkımız onlara karşı durup savaşacak ^"> o zaman onlara yardım edebilirdik, ama —şuna baksana! Onlara 147 bir bak! Bazıları şaşkınlık ve panik içinde kaçışıyor. Diğerleri ise durmuş o sahte tanrıya ilahiler söylüyor." "İnsan kız çok zeki," dedi Şamar sessizce. "Hileleri ve vaatleriyle, halkını da en az orada duran zavallı aşk delisi oğlana yaptığı gibi baştan çıkarttı. Onlara yardım etmek için hiçbir şey yapamayız. Şimdi değil -, mantık buna el vermedikçe olmaz. Ama ona yardım edebiliriz." Rolan'm yanaklarından aşağı yaşlar süzüldü. Her bir elfin ölüm çığlığı ona bir darbe indiriyor gibiydi, zira her bir haykırışla vücudu sarsılıyordu. Dermansızca, gözlerini kırpıştırarak durdu ve Silvanost'tan yükselen boz duman şeritlerini izledi. Alhana ağlamadı. Dökecek gözyaşı kalmamıştı. "Şamar bak!" diye işaret etti Kiryn. "Silvanoshei. Onu götürüyorlar. Eğer bir şeyler yapacaksak, acele etsek iyi olur. Onlar şehre varıp da onu bir zindana tıkmadan önce yani." Genç adam savaş alanında, Mina'nm cenaze ateşi yığınının gölgesi altında duruyor ve bilinçsizlik derecesinde sersemlemiş gibi görünüyordu. Dönüp de halkına neler olduğuna bakmıyordu. Hiçbir harekette bulunmuyordu. Kızın az önce durduğu yere sanki donup kalmış gibi bakıyordu. Dört insan —askerlerdi Şövalye değil— ona muhafızlık etmek için bırakılmıştı. İki tanesi onu yakalayıp sürüklemeye başladı. Diğer ikisi de kılıçlarını çekip dikkatle etrafı gözleyerek arkalarından takip ettiler. Sadece dört kişilerdi. Şövalyeler ve askerlerin geri kalanı, elfleri boyunduruk altına almayı etkinleştirmek ve bir mil ötede duran Silvanostu yağmalamak üzere aceleyle şehre doğru koşturmaya başlamışlardı. Kamp yerleri bomboştu, bu dördü ve kral haricinde tamamen terk edilmişti. "Yapmak üzere buraya geldiğimiz şeyi yapacağız," dedi Alhana. "Kralı kurtaracağız. Tek şansımız budur." Şamar saklandığı yerden çıktı. Atmacanınkine benzer, kulaklan delip geçen bir çığlık koyverdi ve orman bir anda gölgeler arasından çıkan elf savaşçılarla doldu. Şamar, savaşçılarına ileri atılmalarını işaret etti. Alhana da ayağa kalktı, ama bir saniyeliğine geride durup elini Rolan'm omzuna koydu. "Beni affet Kirathlı Rolan," dedi Alhana. "Acını anlıyor ve paylaşıyorum. Aceleyle konuştum. Yapabileceğimiz bir şeyler var." Rolan, gözlerinde yaşlar parlayarak ona baktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Geri dönüp ölülerin intikamım almak için ant içebiliriz," dedi. Rolan hiddetle başını sallayıp onayladı. Silahım kavrayan Alhana, Samar'a yetişti ve kısa süre içinde, fisudaşan gölgelerden dışarı süzülüp göze çarpmadan koşmakta olan eli savaşçılanyla birleştiler. 148 Silvanoshei'in gardiyanları, onu Silvanost'a doğru geri sürüklüyorlardı. Dört adam da sinirliydi, elf şehrini yağmalayıp yakma eğlencesini kaçırdıkları için homurdanıp söyleniyorlardı. Silvanoshei engebeli zemin üzerinde tökezleyerek ilerliyordu. Kördü, sağırdı ve etrafındaki her şeyden bihaberdi. Çığlıkları işitmiyor, yıkım dumanının kokusunu alamıyor ve o dumanın şehirden yükseldiğini görenıiyordu. Gördüğü tek şey Mina idi. Sadece onun cenaze ateşinin kokusunu duyuyordu. Sadece onun, Tek Tann'ya ilahi okuyan sesini işitiyordu. Tapındığı tanrı. İkisini bir araya getiren tanrı. Sen Seçilmiş Kişisin. Fırtına gecesini, ogrelerin kamp yerlerine saldırdığı geceyi hatırladı. Fırtınanın nasıl da kanını ateşe verdiğini anımsadı. Onu bir sevgiliye benzetmişti. Halkını kurtarma çabasıyla çılgınlar gibi koşusunu, onu yanktan aşağı ve kalkandan içeri düşüren şimşeği hatırladı. Seçilmiş Kişi. Başka kimse yapamazken, o nasıl olup da kalkanın ötesine geçebilmişti? Yine aynı şimşek aklında çakıverdi. Mina da kalkanın ötesine geçmişti. Seçilmiş Kişi. Tek Tann'nın iradesi. Ölümsüz bir el ona bir sevgilinin okşayışı suretinde dokunmuştu. Yine aynı el o şimşeği yolunu kesmek için yollamış ve onun içeri girmesi için kalkanı kaldırmıştı. O ölümsüz el, savaş alarmdayken onu Mina'ya götürmüş, Cyan Kanfelaketi'ni deviren oklara yön vermişti. O el, Silvanoshei'in kendi elinin üzerinde durmuş ve ona ölümcül Kalkan Ağacı'nı kökünden sökmesi için güç vermişti. Ölümsüz el onu sarmalamış, sıkı sıkı tutmuş ve iyileştirmişti. Kiralık katillerin kendisini Öldürmeye çalışüğı gece annesinin kollarında olduğu kadar rahattı. O Seçilmiş Kişiydi. Mina ona böyle söylemişti. Kendisini Tek Tann'ya adayacaktı. O destek verici elin, kendisi için seçilmiş olan yolda ona kılavuzluk etmesine izin verecekti. Ve yolun sonunda Mina onu bekliyor olacaktı. Tek Tann şimdi ondan ne istiyordu? Onun için planı neydi? O, zincirler ve prangalara vurulmuş bir esirdi. Silvanoshei, daha önce herhangi bir tannya hiç dua etmemişti. Zira

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kaos Savaşından sonra, ortalıkta dualara cevap verecek tannlar kalmamıştı. Annesi babası ona, ölümlülerin kendi başlanna olduğunu, başlarının çaresine bakmak ve birbirilerine güvenmek zorunda olduğunu söylemişlerdi. Gej~>ye dönüp baktığında, ölümlüler her şeyi karmakarışık etmiş gibi geliyordu kendisine. Belki de Mina Silvanoshei'e, onun kıza değil kızın içindeki tannya ••Şık olduğunu söylediğinde haklıydı. Kız öyle güven dolu, kendinden 149 emin ve soğukkanlıydı ki. Asla şüphe duymuyordu. Asla korkmuyordu Diğer herkesin körlemesine tökezlediği karanlıklar dünyasında, önünü görme gücü sadece ona bahşedilmişti. Silvanoshei bir tanrıya nasıl dua edileceğim dahi bilmiyordu. Arıne babası eski din hakkında hiç konuşmamışlardı. Bu konu onlar için acı veri, ciydi. Kırılmışlardı, ama aynı zamanda kızgınlardı da. Tanrılar dünyayj terk ederek, kendilerine iman edenlere ihanet etmişlerdi. Peki Tek Tann'mn onu koruduğundan nasıl bu kadar emin olabil yordu? Gerçekten de Seçilmiş Kişi olduğundan nasıl bu kadar emindi? Tek Tann'yı sınamaya karar verdi. Tıpkı bir çocuğun, kendisini sevdiklerinden emin olmak için anne babasına yaptığı küçük sınamalar gibi, bunu emin olmak için yapacaktı. Silvanoshei tevazu ile dua etti. "Eğer benden yapmamı istediğin bir şey varsa, bir esir olduğum için onu yapamam. Beni serbest bırak, ben de senin iradene boyun eğeyim." "Beyim!" diye haykırdı artçı muhafızlık eden askerlerden birisi. "Arkada—" Söyleyeceği her ne idiyse bir çığlıkla yarıda kesildi. Bağırsaklarından dışarı bir kılıcın ucu çıkıverdi. Arkadan vurulmuştu, darbe o kadar şiddetliydi ki, kılıç zincir zırhı delip geçmişti. Öne doğru yığıldı ve hızla koşan elf savaşçıların ayakları altında ezildi. Silvanoshei'i sürüklemekte olan muhafızlar savaşmak üzere dönüp onu bıraktılar. Hatta bir tanesi kılıcını çekmeyi de başardı, ama onu kullanamadı, zira Rolan adamın kolunu kesip kopartmıştı. Rolan'm bir sonraki darbesi adamın boğazmaydı. Muhafız, kendi kanından oluşan bir birikintinin üzerine yığıldı. Diğer muhafız ise daha silahına elini atamadan öldü. Samafm kılıcı, adamın kafasını vücudundan ayırdı. Dördüncü adam ise, kılıcını düşmanının boğazına saplayan Alhana Yıldızmeltemi tarafından kolayca alaşağı edildi. Silvanoshei, kendini coşkusuna kendisini öyle kaptırmıştı ki, neler döndüğünün, acı dolu homurtuların, boğuk haykırışların ve cesetlerin yere yığılma seslerinin pek farkına varamadı. Bir saniye önce askerler

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


taralından sürüklenirken, şimdi kafasını kaldırıp baktığında karşısında annesini görmüştü. "Oğlum!" diye hafifçe haykırdı Alhana. Kana bulanmış kılıcını yere bırakan Alhana, Silvanoshei'e kollarını doladı ve ona sımsıkı sarıldı. "Anne?" dedi Silvanoshei afallamış bir halde. Bunu anlayan»*' Zira ilk başta, annesi ona anaç bir sevgiyle sarıldığında. Silvanoshei baş* bir yüz görmüştü. "Anne..." diye tekrarladı, sersemlemiş bir şskıld ? "Nereden— Nasıl—" "Kraliçem," dedi Şamar uyanrcasma. 150 "Evet biliyorum," dedi Alhana. Oğlunu isteksizce bıraktı. Göz yaşlarını sildi ve şöyle dedi, "sana her şeyi anlatacağım Oğlum. Uzun uzun konuşacağız, ama şimdi sırası değil. Şamar, zincirleri çıkartabilir misin?" "Etrafı kolla," diye bir elfe emretti Şamar. "Herhangi biri bizi tespit ederse bana haber ver." "Bu pek muhtemel değil Kumandan," diye geldi nahoş cevap. "Şu an kasaplıkla o denli meşguller ki." Şamar prangaları ve zincirleri inceledikten sonra kafasını salladı. "Bunları çıkartacak zaman yok, Silvanoshei. Silvanost'tan ve peşimize takılacak olanlardan uzaklaşana kadar olmaz. Yolda size yardım etmek için elimizden geleni yaparız. Ama güçlü olmalısınız Ekselansları ve bu yükü bir süre daha taşımalısınız." Şamar şüpheliymiş gibi bakmış ve konuşmuştu. Silvanoshei'i savaş alanında mahvolmuş bir durumda görmüştü. Genç elfı paramparça olmuş, morali çökmüş, yaşamak ya da ölmeyi umursamaz ve her ikisi için de çaba sarf etmeye gönülsüz bir halde bulmaya hazırlamıştı kendisini. Silvanoshei doğrulup dimdik durdu. İlk başta afallamıştı. Kurtarılışı çok çabuk olmuş, annesinin görüntüsü onu sarsmıştı. Ama şimdi düşünecek zamanı bulduğunda, bu işten Tek Tann'nın sorumlu olduğunu görüp mutlu oldu. Tek Tanrı onun duasına cevap vermişti. O gerçekten de Seçilmiş Kişi idi. Prangalar tenini kesip kanatıyordu. Ama Silvanoshei, Mina'ya olan aşkının ve yeni iman etmeye başladığı Tek Tann'nın bir simgesi olarak acıyı memnuniyetle kabul ediyordu. "Senin ya da başka birisinin yardımına ihtiyacım yok Şamar," dedi Silvanoshei hafif ve sakince. "Gerekli olduğu kadar uzun bir süre boyunca ve uzak bir mesafeye kadar bu yükü taşıyabilirim. Şimdi, senin de dediğin gibi, acele etmeliyiz. Annem tehlikede." Samar'm hayretler içindeki bakışının tadını çıkaran Silvanoshei, apışıp kalmış olan savaşçıyı kenara iterek geçti ve sakarca ormana

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


doğru topallamaya başladı. "Ona yardım et Şamar," diye emretti Alhana, kılıcını yerden alırken, oğlunu sevgiyle, gururla —ve hafif bir tedirginlikle— izledi. O değişmişti ve Alhana her ne kadar kendisine bu zorlu sınavın herkesi değiştireceğini söylese de bu değişimi rahatsız edici buluyordu. Bir çocuğun büyüyüp de adam olması gibi değildi pek. Onun çocuğunun büyüyüp, onun tanımadığı bir adam olmasıydı. Silvanoshei içinin kudretle dolduğunu hissediyordu. Zincirler hiç agfflık yapmıyordu, sanki örümcek ağı ya da ipek kumaş gibilerdi. beceriksizce koşmaya başladı. Arada sırada takılıp tökezliyordu, ama endi basma da, en az birisinin yardımıyla yapacağı kadar iyi iş çıkartı151 yordu. Elf savaşçılar kralm etrafını sanp onu korumaya aldılar, fakat orada onları durduracak kimse yoktu. Neraka Şövalyeleri Silvanost'u zaptetrne], ve şehri demirden, ateşten ve kandan yapılmış zincirlerle sanp sarmalama), için acele ediyorlardı. Elfler ve kurtardıkları esir, kısa bir mesafe kuzeye gittiler ve y^ dumanlarının kokusunu duyamayacak kadar uzaklaştılar. Ondan sonra doğuya döndüler ve Rolan'ın kılavuzluğuyla bir nehir kıyısına geldiler Kirathlar nehir kıyısına, prensi nehir yukarı taşıyıp Alhana'nm birliklerinim kuzeyde bulunan kampına götürmeye hazır kayıklar yerleştirmişlerdi Burada kısa bir süre dinleneceklerdi. Ateş yakmadılar ve dikkatle etrafı kolladılar. Silvanoshei diğerlerine ayak uydurmayı başarmıştı. Fakat yolcu, luğun sonunda nefesi acı dolu hırıltılar halinde çıkıyordu, kasları acıdan yanıyordu ve elleri de sürtünüp kesilen bileklerinden akan kanlarla bulanmıştı. Birkaç kez yere devrilmiş ve en sonunda, annesi ona yalvardığı içjn diğer emerin kendisine yardım etmesine izin vermişti. Dudaklarından hiçbir şikayet kelimesi çıkmamıştı. Boyun eğmez bir azimle dayanmış ve Samar'm dahi takdirini kazanmıştı. Nehir kıyısına ve nispeten güvenli topraklara vardıklarında, elfler onun prangalarını baltalarıyla kırmaya çalıştılar. Balta darbelerinin arada sırada ayağını kesip kopartacak veya bacağını yaracak kadar yakma düşmesine rağmen, Silvanoshei hiç ürkmeden kıpırtısız oturdu. Havada kıvılcımlar uçuşuyor, ama zincirler bnlmıyordu. En sonunda baltaların keskin yerlen çentik çentik oldu ve elfler pes etmek zorunda kaldılar. Silvanoshei'in el ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ayak bileklerindeki kelepçeleri bir anahtar olmadan çıkartamazlardı. Alhana, kamp yerine vardıkları zaman demircinin kilide uygun bir anahtar yapacağı ve böylece kelepçeleri çıkartacakları konusunda oğlunu temin etti. "O zamana kadar, yolun geri kalan kısmında kayıkla seyahat edeceğiz zaten. Yolculuk senin için pek zor olmayacak oğlum." Silvanoshei umursamaz bir şekilde omuz silkti. Acıya ve rahatsızlvg3 sessiz bir metanetle katlanıyordu. Şmgırdayan zincirleriyle birlikte kendisini bir battaniyeye sardı ve yine hiç şikayet etmeden yere yattı. Alhana oğlunun yanma oturdu. Gece, sanki yaşayan her şey korM la nefesini tutmuşçasma sessizdi. Sadece nehir konuşmaya devam edıy du. Yanlarından çağlayarak hızla akan sular, boğuk ve hüzün dolu rn» tılarla kendi kendilerine konuşuyorlardı. Zira nehir aşağı gittikçe S3^ . leri feci manzaraları bildikleri için yollarına devam etmeye isteksiz' yine de akıntıyı kesemiyorlardı. 152 "Bitkin düşmüş olmalısın oğlum," dedi Alhana, kendi sesi de zayıf çıkarak, "bu yüzden seni uykundan uzun süre alıkoymayacağım, ama sana seI1i anladığımı söylemek istiyorum. Çok zor zamanlar atlattın. En iyi, en bilge kişileri bile mahvedecek hadiseler yaşadın ve daha çok gençsin. Bugün yaşanan olayın ardından seni yıkılmış bir halde bulacağımdan korktuğumu itiraf etmeliyim. O insan cadının tuzaklarına fena halde takıldığm^ ve onun kıskacından bir daha asla kurtulamayacağından korkmuştum, j^rzın numaralan etkileyici, ama onlara kanmaman gerek. O bir cadı ve şarlatan. Kişilere görmek istedikleri şeyleri gösteriyor. Tanrıların kudreti bu dünyayı terk etti. O kudretin geri döndüğüne dair hiçbir delil görmedim." Alhana, Silvanoshei'in yorum yapmasına izin vermek için duraksadı. Genç adam sessizdi. Yıldız ışığıyla parıldayan gözleri fal taşı gibi açılmıştı ve karanlığın içine doğru bakıyorlardı. "Şu anda Silvanostün başına gelenler için keder duyduğunu biliyorum," diye devam etti Alhana, oğlunun cevap vermemesi karşısında hayal kırıklığına uğrayarak. "Sana da Kirathlı Rolan'a söz verdiğim gibi söz veriyorum ki, halkı kurtarmak ve o güzelim şehirden karanlığın güçlerini defetmek üzere güçlenip geri geleceğiz. Krallığın sana geri verilecek. En içten temennim bu. Bu gece sende gördüğüm cesaret ve güçle, o kutsal güveni kazanmaya ve o büyük sorumluluğu üstlenmeye değer olduğunu kanıtladın." Silvanoshei'in dudakları solgun bir gülümsemeyle titreşti. "Demek kendimi sana kanıtladım, öyle mi Anne? En sonunda, benim bu mirasa

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


layık olduğumu düşünüyor musun?" "Kendini bana kanıtlaman gerekmiyordu Silvanoshei," dedi Alhana, söylediği sözler ağzından çıktığı anda pişmanlık duyarak. Duraksadı, açıklamaya çalıştı. "Eğer sende böyle bir izlenim yarattıysam, bunu yapmayı asla istememiştim. Seni seviyorum oğlum. Seninle gurur duyuyorum. Bir parçası olduğun şu garip ve feci olayların, seni hızla büyümek zorunda bıraktığını düşünüyorum. O olaylarla yıkılabileceğin yerde büyümeyi basardın." "Hakkımda iyi şeyler düşünmem sağladığım için memnun oldum Anne," dedi Silvanoshei. Alhana, oğlunun soğuk ve uzak tavn karşısında hayrete düşmüş ve incinmişti. Sebebini anlayamıyordu. Ama biraz düşündükten sonra bunu, Çocuğun çok fazla şeye katlanmış ve yıpranmış olduğu gerçeğine bağladı, 'lyanoshei'in yüzü sakin ve dingindi. Gözleri gece göğüne öyle bir yoğunlukla odaklanmıştı ki, sanki parlak beyaz yıldızların ışık zerreciklenm tek tek sayıyor gibiydi. Babam bana bir hikâye anlatmıştı Anne," dedi Silvanoshei, tam m ayağa kalkıp gitmeye davrandığında. Zincirleri şmgırdayrp tangırve dingin gecede ahenksiz bir ses çıkartan kral, kıvrılıp yan yattı. 153 "Bir insan kadının hikâyesi —ismini hatırlayamıyorum. Kargaşa Ve tehlikeyle dolu başka bir zamanda Qualinesti dilerinin yanma gelmişti Mavi kristalden bir asa taşıyordu ve onlara tannlar tarafından gönderildiğini söylemişti. Bu hikâyeyi hatırladın mı Anne?" "Kadının adı Altmay idi," dedi Alhana. "O hikâye gerçektir." "Peki o, tannlardan bir armağan getirdiğini söylediğinde elfler om inanmışlar mıydı?" "Hayır inanmamışlardı," dedi Alhana, müşkül duruma düşerek. "Birçok elf onu cadı ve şarlatan diye nitelendirmişti, ki buna benim babam da dahildi. Yine de o kadın, gerçekten de tannlardan bir armağan getirmişti, değil mi?" "Oğlum," diye başladı Alhana, "arada bir fark var—" "Çok yorgunum anne." Silvanoshei battaniyesini omuzlarının üzerine çekti ve öteki tarafa döndü, böylece annesine sırtını dönmüş oldu. "Uykun huzurlu geçsin," diye de ekledi. "Huzurlu uykular oğlum," dedi Alhana, öne doğru eğilip onu yanağından öperek. "Sabahleyin bu konuyu yine konuşuruz, ama sana hatırlatmalıyım ki, Kara Şövalyeler şu 'sözde' Tek Tann adına elfleri öldürüyorlar." Şmgırdayan zincirlerin nahoş müziği dışında kraldan hiçbir ses çıkmadı. Ya rahatsızlıkla kıpırdanmıştı ya da uykusu için kendisini yerleştiriyordu. Silvanoshei'in yüzünü göremediği için Alhana'nın hangisi olduğunu kestirmesi imkânsızdı. Alhana kampın etrafını dolaşıp gözcülük yapanlann görev yerlerinde olup olmadığını teftiş etti. Hepsinin nöbette ve tetikte olduğundan emin olduğunda nehir kenarına oturdu ve bu gece Silvanost'ta hüküm süren dehşeti umutsuzluk ve hiddet içinde düşündü. Alhana mınltılar arasından bazı sözler duymaya başlayana dek,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nehir onunla birlikte yas tutup ağıt yaktı. Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu Gece ruhunu koruyacak Karanlığı iyice kucakla Uyu, sevdiğim; sonsuza dek uyu Nehir kendi kıyılarını terk etti. Karanlık su yükseldi, taştı ve Alhana) içinde boğdu. Alhana ürkerek uyandığında sabah olmuş olduğunu gördü. Gun ağaç tepelerinin üzerine yükselmişti. Süzülen bulutlar hızla akıp g1''1^ ' güneşi gözlerden saklıyor sonra tekrar görünür hale getiriyordu. Boy kızıl top, sanki aralarındaki bir espriyle göz krrpıyormuş gibi görünüyor 154 Dört bir yanlan tehlikeyle doluyken uykuya dalacak kadar disiplinsizce davrandığı için kendisine kızarak ayağa sıçradı. Nöbet yerinde uyuyan tek kişinin kendisi olmadığını dehşet içinde fark etti. Muhafızlık görevindeküer, çeneleri göğüslerine eğilmiş, silahlarını yere ayaklarının dibine düşürmüş bir halde ayakta uyuyorlardı. Şamar ise hemen yanında yatıyordu. Eltin eli sanki kadınla konuşmak Üzereyken uykuya dalmış gibi ileri doğru uzanmıştı. Daha bir kelime bile söyleyemeden önce uyku onu alt etmişti. "Şamar!" dedi adamı sarsarak. "Şamar! Başımıza garip bir şey geldi." Şamar derhal uyandı, görevinde başansız olduğunu anlayınca utancının kıpkırmızı kesildi. Hiddetle kükreyerek elflerin hepsini uyandırdı. "Benim hatam," dedi acı acı, üzüntüyle. "Düşmanlarımızın bu avantajı kullanıp boğazlarımızı kesmediğine hayret ediyorum! Şafakla birlikte yola koyulmaya niyetliydim. Bizi uzun bir yolculuk bekliyor ve en az iki saat kaybettik. Acele etmeli—" "Şamar!" diye haykırdı Alhana, sesiyle adeta adamın kalbini deşerek. "Çabuk gel! Oğlum!" Alhana içi boş battaniyeyi ve dört kınk kelepçeyi —hiçbir baltanın kırmayı başaramadığı kelepçeleri— işaret etti. Battaniyenin yanındaki toprağın üzerinde, iki tane çizmeli ayağın ve bir atın toynaklarının izleri vardı. "Onu kaçırmışlar," dedi kadın korku içinde. "Onu geceleyin kaçırıp götürmüşler!" Şamar toynak izlerini suyun kenarına kadar inceledi, oradan sonra kayboluyorlardı. Üzerinde binicisi olmayan doru bir atın ormana doğru dört

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


nala koşturuşunu ürkütücü bir netlikte hatırladı. "Onu kimse kaçılmamış Kraliçem," dedi Şamar. "Birisi onu almaya gelmiş. Korkarım ki, oğlunuz hevesle kaçmış." Alhana, üzeri güneş ışığıyla beneklenmiş nehrin ötesine baktı ve yüzeyinin parlakça ışıldadığını gördü. Suyun altı ise karanlık, vahşi ve tehlikeliydi. Nehrin kendisine dün gece söylediği şarkıyı ürpererek hatırladı. Uyu sevdiğim. Sonsuza dek Uya 155 ıs ESİRLER, HAYALETLER, OLULER VE CANLILAR Palin Majere artık Yüksek Büyücülük Kulesi'nde bir esir değildi. Daha doğrusu, hem esirdi hem değildi. Kule'deki tek bir odaya kapatılmadığı için bir esir sayılmazdı. Zincirlenmemiş, bağlanmamış veya fiziksel olarak herhangi bir kısıtlamaya tâbi tutulmamıştı. Kale'nin içinde serbestçe dolaşıyordu, ama bundan ötesine geçemiyor, Kule'yi terk edemiyordu. Sadece Kule'nin zemin katındaki tek bir kapı içeri giriş ve dışarı çıkışa izin veriyordu ve o da büyülenmiş, bir büyücü kilidiyle sımsıkı mühürlenmişti. İçinde bir yatak olan ama sandalye ve çalışma masası bulunmayan, kendisine ait bir odası vardı. Odanın bir kapısı vardı, ama hiç penceresi yoktu; bir şömine vardı, ama ateş yoktu. Bu sebeple oda soğuk ve rutubetliyi1Yemek olarak, bir zamanlar Kule'nin kileri olan yere istiflenmiş ekmek somunları vardı. Bunlarla beraber —çoğu çatlayıp kırılmış olan— kurutulmuş meyvelerle dolu çanak çömlekler mevcuttu. Palin, ekmeğin fırıncılar tarafından değil büyü tarafından yapılmış olduğunu biliyordu; zira tatsız tuzsuzdu, solgun renkliydi ve süngere benziyordu. İçecek olarak, boşaldıkça sür*1 olarak kendi kendilerine dolan su sürahileri vardı. Su hafif tuzluydu ve nah"* bir kokuya sahipti. 156 çeşit palin onu içmeye gönülsüzdü, ama başka bir şey bulamamıştı ve bir Ücsir içermediğinden emin olmak için bir büyü yaptıktan sonra, bog; gzırıa tıkanan ekmek parçalarını yutabilmek için suyu içti. Bir büyü ' ateş oluşturdu, ama kasvetli atmosferi dağıtamadı. ^ Yüksek Büyücülük Kulesi'ne hayaletler dadanmıştı. Büyüsünü çalmış . ölülerin hayaletleri değildi bunlar. Bir çeşit koruma büyüsü onları uzak "ınyordu. Bu hayaletler, onun geçmişinin hayaletleriydi. Şu dönemeçte, gfimcül Büyü Sınavı'nı almak için Kule'ye gelen kendi hayaletiyle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


karşılaştı. n dönemeçte, genç büyücünün gelecekte çok kudretli olacağını kehanet Hen amcasının hayaletini gördü. Tam burada Usha'nın hayaletini buldu, nunla tanıştığı zamanı hatırladı: güzel, gizemli, saf ve sevecen. Hayaletler hüzünlüydü, beklenti ve umudun gölgeleriydi. Ve hepsi de ölüydü. Bunlar sevginin hayaletleriydi, ya ölmüşlerdi ya da ölüyorlardı. En feci olanı ise büyünün hayaletiydi. Taş merdivenlerdeki çatlaklardan, halıların yırtık ipliklerinden, kadife perdeler üzerindeki tozdan, yıllar önce ölmüş ama duvardan asla çıkmamış olan yosunlardan ona fısıldıyordu bu hayalet. Belki bu hayaletlerin varlığından dolayı Palin, Kule'de kendisini garip bir şekilde yuvasındaymış gibi hissediyordu. Solace'taki aydınlık, ferah ve rahat evinde olduğundan çok burada yuvasında gibiydi. Bunu kendisine itiraf etmekten hoşlanmıyor, bu yüzden kendisini suçlu hissediyordu. Kule'de hayaletlerle başbaşa kilitli kalmış bir şekilde yalnız başına gezinerek geçirdiği günlerin ardından Palin, bu soğuk ve dehşet saçan mekânın neden yuvası olduğunu anladı. Burada Kule'deyken o bir çocuktu, büyünün çocuğuydu. Burada büyü ona kol kanat geriyor, ona yön gösteriyor, onu seviyor ve onunla ilgileniyordu. Hatta şimdi bile solmuş gül yapraklarının kokusunu arada sırada duyabiliyor ve geçmişteki o mutlu zamanlan hatırlıyordu. Burada Kule'nin içinde her şey sessizdi. Burada kimse onun üzerinde bir hak talep etmiyor, kimse ondan bir şey beklemiyor ve kimse ona acımıyordu. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmıyordu. işte o zaman ayrılması gerektiğini anladı. Bu mekândan kaçmak zorundaydı, yoksa o da sadece etraftaki birçok hayaletten biri olacaktı. Dört günün büyük bir kısmını Kule'de esir olarak, tıpkı belli bir jfiekânda kalmaya lanetlenmiş bir hayalet gibi gezinerek geçiren Palin, ^le'nin fiziki yapısına aşina oldu. Hafızasındaki kuleye benziyordu, ama kalıklar vardı. Kulenin her efendisi binayı kendi ihtiyaçlarına uygun 5^ değiştirip şekillendirirdi. Raistlin kulenin efendisiyken, Yüksek yücülük Kulesi'ni sadece kendi malı yapmıştı*. Kuleyi tek bir çırak — ki alarnar idi— dışında kimseyle paylaşmamıştı. Tabii, onlara hizmet ölmeyenler ve sefil, rezil hayatlarını yüzeyin altındaki Görme 157 Dairesi'nde yaşayan zavallı, çarpık yaratıklar olan Canlı Kimseler haricinde. Rasitlin'in ölümü üzerine, Yüksek Büyücülük Kulesi'nin Efendisi Dalamar olmuştu. Kule o zamanlar, kendisini dünyanın merkezi olarak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gören lordlar şehri Palanthas'ın içindeydi. Daha önceleri Yüksek Büyücülük Kulesi uğursuz, meşum ve dehşet verici bir şeydi. Fakat Dalamar, bir elf ve Kara Cübbeli olmasına rağmen (ya da bir elf ve Kara Cübbeli olduğu için) ileri görüşlü bir büyücüydü. Büyücülerin güçleriyle hava atmasını istiyordu, onları saklamalarını değil. Böylece Kuleyi öğrencilere açmış ve binaya çıraklarının yaşayıp çalışabileceği odalar eklemişti. Her elf gibi konfor ve lüksten hoşlanan Dalamar, yolculukları sırasında edindiği bir sürü nesneyi Kule'ye getirmişti; muhteşem ve iğrenç, güzel ve korkunç, sade ve ilginç bir sürü eşya. Eşyaların hepsi gitmişti, en azından Palin'in şimdiye dek görebildiği kadarıyla. Dalamar onlan, büyüyle kilitli olan kendi dairesine istiflemiş olabilirdi. Ama Palin bundan şüpheliydi. Dalamar'm oturma odasına girerse, orayı da Kule'nin diğer sessiz odaları kadar boş ve ıssız bulacakmış gibi geliyordu Palin'e. O şeyler geçmişin bir parçasıydı. Ya Kule'nin Palanthas'tan afet niteliğindeki taşınışı sırasında kırılmışlardı ya da eşyaların sahibi, onları acı ve hiddetle firlatıp atmıştı. Palin ikincisinin daha muhtemel olduğunu tahmin ediyordu. Dalamar'm, dev mavi ejderha Khellendros'un ele geçirmesine izin vermektense Kule'yi yok ettiği yolundaki haberleri duyduğu zamanı gayet iyi hatırlıyordu. Palanthas sakinleri evleri sarsan, sokaklan çatlatan ve pencereleri kıran bir gümbürtüyle birlikte uyanmışlardı. İnsanlar ilk başta ejderha saldırısına uğradıklarını düşünmüşlerdi, ama ilk sarsıntıdan sonra başka bir şey olmamıştı. Ertesi sabah, Yüksek Büyücülük Kulesi'nin —uzun süredir manzara bozucu bir şey ve bir kötülük yuvası olarak görülen binanın— ortadan kaybolduğunu gördüklerinde Palanthas vatandaşları afallayıp hayretler içinde kalmış ve çoğunlukla memnun olmuşlardı. Onun yerinde ayna gibi akseden bir havuz kalmıştı ve söylentiye göre, ona bakan kimse karanlık suların içinde Kule'yi görebiliyordu. Böylece bir sürü kimse, Kule'nin içeriden infilak ettiği ve yerin dibine gömüldüğü gibi söylentiler uydurmaya başlamıştı. Palin o söylentilere asla bel bağlamamış, uzun süredir arkadaşı ve meslektaşı olan büyücü Jenna'ya da söylediği üzere, Dalamar'm öldüğüne ve Kule'nin yok olduğuna da inanmamıştı. Jenna onunla hemfikir olmuştu. Aynca gerçeği bilen bir kişi varsa o da Jenna olmalıydı, çünkü o uzun yıllardır Dalamar'm sevgilisiydi ve otuz W dan fazla bir süre evvel dünyadan elini eteğini çekmeden önce Dalamar1' e°

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


son gören kişi de oydu. 158 "Belki de o kadar uzun süre önce değildir," diye kendi kendisine naldandı Palin, hüsranla ve içten içe yanan bir hiddetle pencereden dışarıya wak. "Dalamar bizi tam olarak nerede bulacağını biliyordu. Bizi nere, yalayacağını biliyordu. Ona sadece bir kişi söylemiş olabilir. Zira sadece bir kişi biliyordu: Jenna." Muhtemelen, kudretli büyücünün onları kurtardığına memnun olmagerekliydi. Aksi takdirde o ve Tasslehoff, ejderha Beryl'in zindanına tıkılmış, çok daha kötü koşullar altında oturuyor olacaklardı. Palin'in Dalamaca karşı olan minnettarlık hisleri şimdiye kadar epey buharlaşmıştı. Daha önce olsa Dalamar'ın elini sıkardı. Şimdi ise sadece elfın gırtlağını sıkmak istiyordu. Kule'nin Palanthas'tan taşınıp şimdi her nerede bulunuyorsa oraya gelmesi —etrafında ağaçlardan başka bir şey göremediği için Palin'in bu konuda en ufak bir fikri yoktu—beraberinde başka değişiklikler de getirmişti. Palin duvarlarda birkaç büyük çatlak görmüştü. Eğer Dalamar'ın, duvarlan büyüyle desteklediğinden gayet emin olmasaydı (ya da en azından ummasaydı) bu çatlaklar yüzünden kendi can güvenliğinin tehlike altında olmasından korkabilirdi. Spiral merdiven her zaman için tehlikeli olmuştu. Ama şimdi, basamaklardan bazılarının taşınma işinden sağ çıkmaması sebebiyle bu tehlike ikiye katlanmıştı. Tasslehoff merdivenleri bir sincap gibi çevikçe inip çıkıyordu, ama Palin her seferinde korkuyla nefesini tutuyordu. Geldiği ilk bir saat içinde Kule'nin her bir köşesini keşfetmiş olan Tasslehoff, içeri göçen bir duvar sebebiyle minarelerden birisinin girişinin tamamen kapalı olduğunu ve diğerinin ise çatısmm yansının yok olduğunu rapor etmişti. Bir zamanlar Kule'yi etkili bir şekilde koruyan dehşet saçan Shoikan Korusu Palanthas'ta kalmıştı ve şu anda hüzün dolu bir manzara olarak orada durmaktaydı. Kule'nin etrafı yeni bir koruyla—devasa servi ağaçlarından oluşan bir koruyla— çevriliydi. Palin, bütün hayatı boyunca valen ağaçlan arasında yaşadığı için devasa ağaçlara alışkın olmasına rağmen bu servilere hayran kalmışü. Ağaçlann çoğu Kule'den çok daha uzundu, ki mukayese edildiğinde Kule aice gibi kalıyordu. Serviler, yeşil örtülü devasa kollannı Kule'nin üzerine savunmacı bir şekilde kapamış, onu etrafta dolaşan ejderhalann gözünden saklıyordu; özellikle de bir zamanlar Palanthas'ta gururla hüküm

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


süren o ule'nin nerede olduğunu öğrenmek için sivri dişlerini, pençelerini ve ye5" pullu kuyruğunu pazarlığa koyabilecek olan Beryl'in gözlerinden. ,. Kule'de hâlâ bulunan az sayıdaki üst kat pencerelerinin birisinden — natırladığı diğer bir sürü pencere kapanmıştı— dışan göz atan Palin, - Çizgisine doğru çağlayan yeşil dalgalardan oluşan gür bir servi anına bakıyordu. Hangi yöne bakarsa baksın sadece uzanıp giden yeşil 159 ağaçlardan, büyük ve küçük dallardan, yaprak ve gölgeden oluşan 0 okyanusu görebiliyordu. Bu ağaç gövdelerinin arasında hiçbir yol, hatta bir hayvan patikası dahi yoktu, zira orman ürkütücü bir şekilde sessizdi Hiçbir kuş şakımıyor, hiçbir sincap konuşmuyor, hiçbir baykuş ötmüyor ve hiçbir kuğu hüzünlü şarkısını söylemiyordu. Ormanda canlı hiçbir şey gez. inmiyordu. Kule, bu okyanusun suları arasında inip çıkan bir gemi değil, di. Derinliklere batmıştı, ormanın ötesindeki dünyada yaşayanların göz. lerinden saklanmıştı ve onlar için kayıp niteliğindeydi. Orman ölülerin kentiydi. Sağ kalan pencerelerden birisi Kule'nin en alt katında, kocaman meşe kapıdan birkaç metre yukarıdaydı. Pencere ormanın zeminine bakıyordu. Zemin yoğun gölgelerle kaplıydı, zira güneş ışığı, yukarıda bir tente oluşturan yapraklar arasından pek nadiren sızmayı başarabiliyordu. Gölgeler arasında ruhlar geziniyordu. Bu pek de hoş bir manzara değildi. Yine de Palin bundan etkileniyordu ve sık sık burada durup soğuktan titreyerek, ısınmak için kollarını cübbesinin yenlerinde kavuşturarak dışarıyı, sürekli olarak inleyen ve hareket eden huzursuz ölülerin toplanışını izliyordu. Buna daha fazla dayanamayana dek izliyor, içi acıma ve dehşetle dolarak uzaklaşıyor, ama yine pencerenin başına geri dönüyordu. Görünüşe bakılırsa ölüler Kuleye giremiyordu. Palin, Işık Kalesi' ndeyken fark etmiş olduğu gibi, orada ölülerin kendisine yaklaştığını hissetmiyordu, Büyü yaptığı zaman vücudunu saran o iç gıdıklayıcı garip hissi; derisini sokan sivrisineklere, örümcek ağlarına, hafifçe sürtünen tüylere veya bunlar gibi yüzlerce sıradan hadiseye benzettiği o hissi duyumsamıyordu. Şimdi, o zaman hissetmiş olduğu şeyin kendisinden büyüyü çalan ölülerin elleri olduğunu biliyordu. Kule'de Tasslehoff ile yalnız başına kilitli kalmış olan Palin, ölülere bu emirleri verenin Dalamar olduğunu tahmin ediyordu. Dalamar büyüleri gasp ediyordu. Ama neden? Onunla ne yapıyordu? 'Şurası kesin ki,' diye düşündü Palin alaycı bir şekilde, 'Dalamar büyüleri etrafı yeniden dekore etmek için kullanmıyor.'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Palin bunu bizzat ona sorardı tabii, fakat Dalamar1! bir türlü bulamıyordu. Arama işine yardım etmesi için görevlendirilmiş olan Tasslehoff da onu bulamıyordu. Şurası kesindi ki, Kule'de Palin ve kendere karşı —° zel* likle de kendere karşı— büyüyle kilitlenmiş olan bir sürü kapı mevcuttuqTasslehoff bu kapılara kulağını dayayıp dinlemişti, ama kes»0 kender kulakları bile kapıların ardından gelen herhangi bir ses tespit edememişti, ki bunlara Palin'in Dalamar'm özel dairesi olduğunu hatırladis kapı da dahildi. 160 Palin bu kapıyı çalmış, çalmış ve haykırmış, ama hiçbir cevap alagjutşü. Ya Dalamar onu kasten duymazdan geliyordu ya da içeride değil,. pa]irı önce ilkinin doğru olduğunu düşünmüş ve sinirlenmişti. Ama •ffldi ikinci seçeneğin doğru olduğunu düşünmeye başlıyor ve tedirginl dyordu. Aklına, Tas ile birlikte buraya getirildikleri, sonra da hayat. nlI1 geri kalan kısmını etrafı ölü muhafizlarla çevrilmiş bu kulede bir sir olarak geçirmeye terk edildikleri gibi feci bir fikir geldi. "Hayır," diye düzeltti Palin, alt katın penceresinden dışarı bakarken kendi kendine hafifçe konuşarak, "ölüler muhafız değil. Onlar da esirler." Ruhlar ağaçların altındaki gölgelere takılıp kalıyor, rahat edemiyor, huzur bulamıyor, amaçsızca ve sürekli olarak etrafta gezinip duruyorlardı, palin onların sayısını tahmin edemiyordu —binlerce, yüz binlerce ve onun ja ötesinde milyonlarca. Ruhlar arasında hiçbir tanıdık göremiyordu. İlk başta tekrar babasını bulmayı umut etmişti; Caramon'un; oğlunun zihnini kurcalayan sayısız sorulara bazı cevaplar verebileceğini ummuştu. Fakat Palin, sayısız çokluktaki ruhlar arasından sadece birisini aramanın, bir kumsaldaki tek bir kum tanesini aramaya benzediğini kısa süre sonra fark etmişti. Eğer Caramon, Palin'in yanına gelme konusunda özgür olsaydı bunu şimdiye kadar kesinlikle yapardı. Palin, Işık Kalesi'ndeyken babasını gördüğü o zamanı şimdi net bir şekılde hatırlıyordu. Caramon, Palin'in etrafını sarmakta olan bir ölüler güruhu arasından yolunu yarıp açarak oğluna doğru ilerlemişti. Caramon oğluna bir şeyler söylemeye çalışmış, ama söyleyeceği şeyi henüz oğluna duyuramadan önce, görünmeyen bir güç tarafından yakalanmış ve sürüklenerek uzaklaştrnlmıştı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bunun feci şekilde üzücü olduğunu düşünüyorum," dedi Tasslehoff. Alpnı pencere camına bastırmış bir halde dışarı bakıyordu. "Bak, orada bir kender var. Ve bir tane daha. Ve bir tane daha. Merabaa!'' Tas elleriyle pencereye vurdu. "Merabaa, baksanıza! Keselerinizin içinde neler var?" Ölü kenderlerin ruhları bu yaygın kender selamına aldırış etmediler ~-ki yaşayan hiçbir kender bu soruya karşı koyamazdı— ve kısa süre içinde diğer ruhların arasına karışıp kalabalıkta kayboldular; elflerden, cücelerden, insanlardan, minatorlardan, centaurlardan, goblinlerden, hobgoblineraen, lağım cücelerinden, gnomlardan ve Palin'in hiç görmediği sadece aklarında bir şeyler okumuş olduğu diğer ırklardan oluşan bir kalabalıktı JJ- Gördüğü bazı ruhların Theiwarlar, yani lânetli ırk olan kara cüceler ugunu düşünüyordu. Dimemestilerin, yani varlıkları hakkında uzun v ?~v tartışılan sualtı elflerinin ruhlannı görüyordu. Buz Duvar'm garip °rkunç yaratıkları olan Thanoiler'in ruhlannı da görüyordu. u°st, düşman hepsi buradaydı. Goblin ruhları, insan ruhlanyla omuz 161 omuza etrafta dolanıyor, ejderan ruhları, elf ruhlarının yanında süzülüyor, mi natorlar ve cüceler yan yana dolaşıyordu. Hiçbir ruh, bir diğerine aldırış etmf yordu. Hiçbiri bir diğerinden haberdar değildi ve diğerlerinin var olup o]^. dığını dahi bilmiyor gibi görünüyorlardı. Her bir hayalet kendi yolunda, bj çeşit görevle ilerliyordu —görünüşe bakılırsa beyhude bir görevle, zira Paij. her ruhun yüzünde bir arayış ve hasret, hüzün ve umutsuzluk görüyordu. "Hepsinin aradığı şey nedir çok merak ediyorum," dedi Tasslehofr. "Dışarı çıkış yolu," diye yanıtladı Palin. Birkaç büyülü ekmek somunu ve bir su tulumu ihtiva eden bir keseyi omzuna attı. Kararını veren Palin, tartışıp kendi kendisim bu karardan vaz geçilmekten korktuğu için biraz olsun durup düşünmeden Kule'nin ana kapısına doğru yürümeye başladı. "Nereye gidiyorsun?" diye sordu Tas. "Dışarı," dedi Palin. "Beni de yanma alacak mısın?" "Elbette." Tas kapıya hevesle baktı, ama merdivenlerin yanında duraksayıp kaldı. "Zamanda Yolculuk Aletini aramak için kaleye gitmiyoruz değil mi?" "Ondan geriye ne kaldı ki?" diye acı acı cevap verdi Palin. "Eğer herhangi bir kısmı hasar görmeden kalmış olsa bile, ki bundan şüpheliyim, minik parçacıklar muhtemelen Beryl'in ejderanları tarafından

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


toplanmıştır ve şu anda ejderhanın elindedir." "Bu iyi işte," dedi Tas, rahat bir nefes alarak. Yolculuk için keselerini düzenleme işine kendisini kaptırdığı için Palin'in delip geçen bakışını göremedi. "Pekala ben de geleceğim. Kule, ziyaret etmek için son derece ilginç bir yerdi ve buraya geldiğime memnunum, ama bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyor. Sence Dalamar nerededir? Neden bizi buraya getirip öylece ortadan kayboluverdi?" "Gücüyle bana hava auyor," dedi Palin, kapının önüne gelip durarak. "Benim sonumun geldiğini düşünüyor. Moralimi bozmayı, önünde diz çöküp beni serbest bırakması için ona yalvarmamı sağlamak istiyor. Agı>'la ufak bir balık değil, bir köpekbalığı yakalamış olduğunu anlayacak. Önceleri onun bize yardımı dokunacağını düşünmüştüm, ama artık sanmry0' rum. Onun satranç oyununda bir piyon olmayacağım." Palin kendere oldukça sert baktı. "Üzerinde herhangi bir büyüK nesne yok değil mi? Burada Kule'de keşfettiğin bir şey falan?" "Hayır Palin," dedi Tas, gözlerini masumca kocaman açarak. "H1(? şey keşfetmedim. Söylediğim gibi, burası oldukça sıkıcıydı." Palin üsteledi. "Mesela, bulduğun ve sonra Dalamar'a geri v&iReL. 162 niyetliği olduğun bir şeyler falan? Sen bakmazken kesenin içine düşen v9 Ya da biri takılıp düşmesin diye yerden aldığın bir şey?" "Şey..." Tas kafasını kaşıdı. "Belki de..." "Bu çok önemli Tas," dedi Palin, ciddi bir ses tonuyla. Pencereden Hısan bir bakış attı. "Ölüleri görüyor musun? Eğer üzerimizde büyülü herhangi bir şey olursa, onu bizden almaya çalışacaklar. Bak, Jenna'nın bana verdiği bütün yüzükleri ve küpemi çıkarttım. Büyü bileşenleriyle dolu keselerimi burada bıraktım. Sadece güvende olmak için tabii. Neden sen AQ bütün keselerini burada bırakmıyorsun? Dalamar onlara gayet iyi bakacaktır," diye de ekledi ikna edici bir tonlamayla, çünkü Tas bütün keselerini göğsüne bastırmış, Palin'e dehşetle bakıyordu. "Keselerimi bırakayım mı?" diye acı içinde itiraz etti Tas. Palin bunun yerine, kenderden kafasını veya tepesaçını geride bırakmasını da isteyebilirdi. "Onları almak için geri gelecek miyiz peki?" "Evet," dedi Palin. Kenderlere söylenen yalanlar yalandan sayılmazdı, daha çok nefsi müdafaaya girerdi. "Öyleyse... sanırım... yani önemli olduğu için..." Tas keselerini çıkarttı, hepsini sevgiyle, şefkatle okşadı ve sonra onları merdivenin altındaki karanlık köşeye istifledi. "Umarım kimse onları çalmaz." "Bunun muhtemel olduğunu sanmıyorum. Orada merdivenin üzerinde dur Tas, böylece yoldan çekilmiş olursun. Ve bana müdahale Ş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etme. Bir büyü yapacağım. Eğer birinin geldiğini görürsen beni uyar." "Ben artçı muhafız mıyım şimdi? Beni artçı muhafız olarak mı görevlendiriyorsun?" Tas adeta büyülenmişti ve derhal keselerini unutuverdi. "Daha önce kimse beni artçı muhafız olarak görevlendirmemişti! Hatta Tanis bile." "Evet sen... şey... artçı muhafızsın. Dikkatle gözcülük yapmalı ve benim her ne yaptığımı görüp işitsen dahi beni rahatsız etmemelisin." "Peki Palin. Bunu yapacağım," diye ciddiyetle söz verdi Tasslehoff ve görev yerini aldı. Sonra zıplayarak tekrar aşağı indi. "Afedersin Palin, ama burada yalnız olduğumuza göre, ben kime karşı artçı muhafızlık ediyor olacağım?" Palin kendi kendisine sabır diledi ve şöyle dedi, "Farzı mahal, eğer taht büyüsü bazı sihirli muhafızlar içeriyorsa, bir karşı büyü yapmak bu ttuhafizlann ortaya çıkmasına sebep olabilir." Tas nefesini tuttu. "Yani iskeletler, hortlaklar ve öcüler gibi mi demek \ v°rsun? Ah, umarım ortaya çıkarlar —yani şey, umarım çıkmazlar," „ ye Çabucak düzeltti, Palin'in hiddet dolu ifadesini gördükten sonra. ozcülük edeceğim. Söz veriyorum." Tas görev mahaline geri çekildi, ama Palin tam büyülü sözleri söyleye başlayacaktı ki, kenderin, cübbesinin kolunu çekiştirdiğini hissetti. 163 "Evet Tas?" Palin kenderi pencereden dışan savurma arzusuna karsj şiddetle direndi. "Şimdi ne var?" "Bundan önce kaçmayı denememenin sebebi hortlaklar ve öcülerden korkman mıydı?" "Hayır Tas," dedi Palin sessizce. "Kendimden korkmamdı." Tas bunu düşünüp taşındı. "Sana karşı artçı muhafızlık edip seni senden koruyabileceğimi sanmıyorum Palin." "Bunu yapamazsın Tas," dedi Palin. "Şimdi görev yerine geri dön." Palin, Tasslehoff un artçı muhafız olma keyfinin geçip de kendisini tekrar rahatsız edene kadar, yaklaşık on beş huzur dolu saniyesi olduğunu düşündü. Kapıya yaklaşıp gözlerini kapadı ve ellerini uzattı. Kapıya dokunmadı. Kapıyı tılsımlamış olan büyüye dokundu. Çarpık çurpuk parmaklan... onların uzun, zarif ve esnek oldukları zamanı hatırlıyordu. Büyüyü, kör bir adam gibi yoklayarak el yordamıyla aradı. Parmak uçlarında bir gıdıklanma hissettiğinde ruhu heyecanla doldu. Bir büyü ilmiği buldu. İlmiği düzleştirdikten sonra bir tane daha ve bir tane daha buldu ve en sonunda büyü onun dokunuşuyla hafifçe dalgalanmaya başladı. Büyü yumuşak ve katıksız bir şekilde işlenmişti. Kumaş topundan kesilmiş bir kumaş parçası gibi kapının üzerinde asılı duruyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bu basit bir büyü değildi, ama kesinlikle o kadar da karmaşık sayılmazdı. Palin'in yetenekli öğrencilerinden bir tanesi dahi bu büyüyü çözmeyi başarabilirdi. Palin'in hiddeti yükseldi. Şimdi gururu incinmişti. "Beni her zaman hafife almışsmdır," diye mırıldandı Palin, ortalıklarda görünmeyen Dalamafa. Bir iplik koparttı ve büyü kumaşı elleri arasında çorap söküğü gibi çözüldü. Kapı açılıverdi. Keskin servi kokusuyla taptaze olan temiz hava, tıpkı boğulmuş bir adamın dudaklarına nefes üfleyip onu yaşatmaya çalışır gibi Kule'nin içine doluştu. Ağaçların gölgel erindeki ruhlar amaçsızca dolanıp durmayı kesti ve yüzlercesi birden aynı anda dönüp gölgeli gözleriyle Kule'ye baktı. Hiçbin Kule'ye doğru ilerlemedi. Hiçbiri yaklaşmak için herhangi bir girişimde bulunmadı. Uğuldayan havada dalgalanır bir halde asılı kalıp öylece durdular. "Büyü kullanmayacağım," dedi Palin onlara. "Torbamda sadece yiyecek var. Yiyecek ve içecek. Beni rahat bırakacaksınız.'' Tas'a işaret etti. Bu gereksiz bir hareketti, zira kender şu anda Palin'in yanında bitmiş hoplayıp zıplıyordu. "Bana yakın dur Tas. Keşfe çıkmanın hiç sırası değil- B» birimizden aynlmamamız gerekli." "Biliyorum," dedi Tas heyecanla. "Ben hâlâ artçı muhafızım. "s tam olarak nereye gidiyoruz?" Palin kapıdan dışan baktı. Yıllar önce, orada taş basamaklar ve 164 avlu vardı. Şimdi Yüksek Büyücülük Kulesi'nden dışan attığı ilk adımda, ojenin etrafını kurumuş bir kale hendeği gibi çevreleyen kahverengi servi iğnelerinden oluşma bir öbeğe basacaktı. Servi ağaçlan, o kale hendeğinin etrafında bir duvar oluşturmuştu ve dallan ise onların alünda dolaşacağı tente görevi görüyordu. Ölülerin nıhlan, ağaçlann gölgeleri arasında dikilmiş duruyor ve olup biteni izliyorlardı. "Bir patika, bir yol bulacağız. Bizi bu ormandan dışan çıkartacak herhangi bir şey," dedi Palin. Onlan kullanmayacağı gerçeğini vurgulamak için kollannı cübbesinin yenleri içine sokan Palin kapıdan dışan çıktı ve ağaç sırasına doğru dümdüz ilerledi. Tas onu takip etti. İleri doğru yürürken, artçı muhafızlık görevini yerine getirebilmek için geriye doğru bakmaya çalışıyordu. Görünüşe bakılırsa bu biraz idman gerektiren bir çeviklik ve hüner meselesiydi, çünkü görünüşe göre Tas bunu yapmakta epey zorlanıyordu. "Kes şunu!" dedi Palin sıktığı dişleri arasından, Tasslehoff ona ikin-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ci kez tasladığında. Ağaç sırasına yaklaşıyorlardı. Palin, Tas'ı omzundan yakalayıp onu kaba kuvvet kullanarak öne doğru döndürebilecek kadar elini cübbesinin yeninden dışan çıkarttı. "İleri bak." "Ama ben artçı—" diye itiraz etti Tas. Sözünü yanda kesti. "Ah, anlıyorum. Senin endişelendiğin şey bizim önümüzdekiler de ondan." Ölülerin vücudu yoktu. Onlan geride bırakmış, soğuk deriden kabuklanın, tıpkı kelebeklerin kozalarım terk etmesi gibi terk etmişlerdi. Bir zamanlar bu ruhlar, aynı kelebekler gibi, kendilerini bekleyen her türlü yeni mekâna serbestçe uçup gidebilirdi. Şimdi sanki devasa bir kavanoz içinde tıkılıp kalmış ve dışan çıkış yolu arayarak amaçsızca dolaşmaya mahkum edilmişlerdi. O kadar çok ruh vardı ki. Servi ağaçlannın gövdeleri arasında girdap gibi dönüp duran bir ruhlar nehri gibiydiler. Her biri kudretli bir seldeki tek bir su damlasıydı. Palin bir ruhu diğerinden zar zor ayırt edebiliyordu. Yüzler önünden uçup gidiyor, eller, kollar ya da saçlar şeffaf eşarplar gibi süzülerek geçiyordu. En feci olanı yüzlerdi. Zira hepsi de, Palin'in tereddüt etmesine, adımlannı yavaşlatmasına sebep olan bir açlıkla bakıyordu, ianağında, önce rüzgâr sandığı fısılülı bir nefes hissetti. O fısıltılar arasından sözler işitti ve ürperdi.

Ağaçların olduğu yere geldi. Fısıldaşan ruhlar, ağaçlann gölgelerj arasında köpüren bembeyaz bir havuz gibiydi. Ruhların, vadilerde dağrian seher sisi gibi iki yana açılıp ona yol vereceğini ummuştu, ama onlar yerle. rini koruyup Palin'in yolunu kesiyorlardı. Onlann ötesini hayal meyal seçebiliyor, altlarında ürkütücü ruhlann beyaz sislerinin bulunduğu daha fa^ la ağaç görüyordu. Palanthas sokaklannda, ellerini hüzünle ileri uzatmış bir halde tiz sesleriyle sadaka isteyip duran dilenci güruhlarını hatırladı. Durdu ve dönüp Yüksek Büyücülük Kulesi'ne bir bakış attı. Kırık dökük, yıkılmak üzere olan bir harabe gördü. Tekrar önüne doğru döndü 'Sana daha önce zarar vermemişlerdi,' diye kendisine hatırlattı 'Onların dokunuşlanna aşinasın. Pek hoş değil, ama bir örümcek ağının içinden geçmekten daha kötü sayılmaz. Eğer oraya geri dönersen, orayı bir daha asla terk edemeyeceksin. Onlardan birisi olmadan asla.' Yürüdü ve ruhlar nehrinin içine daldı. Soğuk ve solgun eller Palin'in ellerine, kollanna dokunuyor, soğuk ve solgun gözler ona bakıyor, soğuk ve solgun dudaklar dudaklanna

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yapışıyor ve nefesini emip çekiyordu. Onu yakalamış ve aşağı doğru çekmekte olan ruhlar girdabı yüzünden kıpırdayamıyordu. Onlann dehşet verici fisılülannm kükreyişinden başka hiçbir ses duyamıyordu. Geri gitmenin bir yolunu bulmaya çalışarak döndü. Ama gördüğü tek şey gözler, ağızlar ve ellerdi. Döndü ve tekrar döndü. Şimdi yönünü şaşırmış, aklı kanşmıştı ve etrafını git gide daha fazla ruh sanyordu. Nefes alamıyor, konuşamıyor, haykrramıyordu. Yere devrildi ve nefes almaya çabaladı. Ruhlar, etrafında gelgit sulan gibi yükselip alçalıyordu. Dokunuyor, çekiştiriyor, sertçe asılıyorlardı. Lime lime olmuş, parçalara aynlmıştı. Varlığının liflerini didik didik ederek anyorlardı. Büyü... Büyü... bize büyüyü ver... Korkunç yüzeyin altına kaydı ve debelenmeyi kesti. Tasslehoff, Palin'in ağaçlann gölgeleri arasına daldığını gördü. Ama kender hemen onun peşinden gitmedi. Bunun yerine, ağaçlar arasında durmuş Palin'i izlemekte olan birkaç ölü kenderin ilgisini çekmeye çalıştı. "Dedim ki," dedi Tas oldukça yüksek sesle, kulaklanndaki vızıltı^11 —rahatsız edici olmaya başlayan bir sesti bu— arasından kendisini duytf' maya çalışarak, "arkadaşım Caramoriu gördünüz mü? O da sizden binTas tam onlara Caramon'un tıpkı onlar gibi ölü olduğunu söylen^ üzereydi ki, bu gerçeğin yüzlerine vurulmasına üzülebileceklerini <w nerek sözlerini yuttu. . "O gerçekten kocaman bir insandır ve onu en son canlı gördügüı11 çok yaşlıydı. Ama şimdi ölü olduğu için —alınmak yok— tekrar g 166 görünüyor. Kıvırcık saçları ve oldukça dost canlısı bir gülümseyişi vardır." Yararı yoktu. Kenderler ona ufacık bir ilgi dahi göstermeyi reddediyordu. "Size bunu söylemeyi hiç istemezdim ama aşırı derecede kabasınız," dedi Tas kenderlere, yanlarından yürüyüp geçerken. Kimse onunla konuşmadığına göre Palin'i takip edebilirdi. "Sizi gören insanlar tarafından yetiştirildiğinizi sanır. Kenderyurdündan değilsiniz herhalde. Hiçbir Kenderyurdu kenderi böyle davranmaz— Bak bu garip işte. Nereye gitti bu yahu?" Tas, önünde uzanan ormanı elinden geldiğince taradı, tabii insanın başım döndürecek şekilde çılgınlar gibi dolanıp durmakta olan zavallı hayaletler hesaba katılınca bu pek zor oldu. "Palin! Neredesin? Benim artçı muhafız olmam gerekiyor ve sen

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


önümde durmadığın takdirde artçı muhafız olamam." Palin'in ona cevap verip vermeyeceğini görmek için biraz bekledi. Ama eğer büyücü bir cevap veriyorsa bile, başına ağrılar sokmaya başlamış olan o vızıltı sebebiyle Tas'm kendisini duyması pek muhtemel değildi. Sesi kesmek için parmaklarıyla kulaklarını tıkayan Tas, Palin'in muhtemelen bir şeyini unutmuş ve onu almak için Kule'ye geri girmiş olduğunu düşünerek arkasına baktı. Tas, servi ağaçlarının altında küçücük görünen Kule'yi görebiliyordu, ama Palin'den hiçbir iz yoktu. "Kahretsin!" Tas parmaklarını kalaklarından çıkartıp ellerini sağa sola sallayarak, gerçekten de oldukça korkunç bir baş belası halini almış olan ölüleri iki yana ayırmaya çalıştı. "Defolun gidin buradan. Hiçbir halt göremiyorum. Palin!" Kesif bir sis bulutunun içinde yürümek gibiydi, hatta daha da kötüydü. Zira sis bulutlan insana yalvaran gözlerle bakmaz ve solgun ellerini uzatıp sizi yakalamaya çalışmazdı. Tasslehoff el yordamıyla ilerledi. Bir şeye, muhtemelen bir ağaç köküne takıldı ve orman zeminine yüz üstü kapaklanıverdi. Üzerine düştüğü şey her neyse, bacaklarının altinda silkelenmekteydi. Bu bir ağaç kökü değil,' diye düşündü, 'ya da öyleyse, bu kök hareketli bir ağaç cinsine ait' Tas Palin'in cübbesini gördü ve bir saniye sonra da Palin'i tanıdı. ehşet içinde dostunun üzerine atilıverdi. Palin'in yüzü aşın derecede beyazdı, etrafını sarmış olan ruhlardan 1 e daha beyaz. Gözleri kapalıydı. Nefes almakta güçlük çekiyordu. Bir 'ly ^gazını kavramıştı ve diğeriyle toprağı tırmalamaktaydı. "Geri basın, hepiniz! Gidin! Onu rahat bırakın," diye haykırdı Tas, leri bİr örumcek a& gibi kendilerini Palin'in etrafına sarmakta olan ölü1, ,gen Püskürtmek için çılgınlar gibi uğraşarak. "Kesin şunu!" diye tfdı kender, zıplayıp tepinerek ve ayağını yere vurarak. Umutsuzluğa 167 kapılmaya başlıyordu. "Onu öldürüyorsunuz!" Vızıltı sesi yükseldi, sanki eşekarıları kulaklarından içeri uçuşuy0ve kafasını bir kovan olarak kullanıyor gibiydi. Ses o kadar feciydi ]Q Tasslehoff hiçbir şey düşünemiyordu. Fakat bir şeyler düşünmesinin ge^ rekli olmadığını fark etti. Sadece, ölüler onu kendilerinden biri haline ge% meden Palin'i kurtarması gerekiyordu. Tas kendisini toplamak için tekrar arkasına baktı. Kule görünüyor ya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da bir anlığına gözüne ilişiyordu, ama iki şekilde de devamlı dönüp duran ruh sisinin arasından beliriyordu. Dönüp Palin'in yanına koşturan Tas adamın omuzlarını kavradı. Kender topuklarını yere sapladı ve homurdanarak asıldı. Palin insanların genelde olduğu kadar iri değildi —Tas Caramon'u sürüklemeye çalıştığını gözünde canlandırdı— ama tamamen yetişkin bir adamdı ve ölü gibi ağırdı, ki şu noktada canlıdan çok ölü sayılırdı. Tas ise bir kenderdi, hem de yaşlı bir kender. Palin'i servi çamlanyla dolu sert zeminde sürükledi ve onu yere bırakıp biraz soluklanmak için durmadan önce birkaç metre götürmeyi başardı. Ölüler Tas'ı durdurmaya çalışmadı, ama vızıltı sesi öyle bir yükseldi ki, ona karşı dişlerini sıkmak zorunda kaldı. Palin'i yeniden yerden kaldırdı, Kule'nin olması gerektiğini düşündüğü yerde hâlâ durup durmadığını görmek için bir kez daha arkasına baktı ve büyücüyü tekrar çekiştirdi. Soluk soluğa kalmış bir halde asıldı ve debelendi, ama Palin'i hiç bırakmadı. Ayağının burkulmasına sebep olan son bir güçlü asılışla birlikte, Palin'i ormanın dışına, Kule'nin etrafını çevreleyen kahverengi ağaç iğneleriyle kaplı öbeğe çıkartmayı başardı. Ağaçların altındaki gölgelerde süzülüp izlemekte ve beklemekte olan ölüleri ihtiyatla kollayan Tas, elleri ve dizleri üzerinde emekleyip dostuna endişeyle baktı. Palin artık nefes almakta zorlanmıyordu. Minnettar bir şekilde soluyordu. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı, sonra çılgın ve dehşet dolu bir bakışla tamamen açtı. Çığlık attı ve kollarını ileri doğru uzatarak aniden doğrulup oturdu. "Her şey yolunda Palin!" Tas, Palin'in savrulmakta olan ellerinden birisini yakalayıp sıkıca tuttu. "Güvendesin. En azından güvende olduğunu düşünüyorum. Orada bir yerde geçemedikleri bir engel var gibi görünüyor Palin, karanlığın içinde kıvranan ruhlara baktı. Ürpererek kafasın çevirdi ve dönüp Kule'nin kapısına baktı. Yüz ifadesi sertleşti, doğruljf ayağa kalktı ve cübbesi üzerine takılıp kalan kahverengi ağaç iğneler111 silkeledi. "Hayatını kurtardım Palin," dedi Tas. "Orada ölebilirdin." "Evet Tas, ölebilirdim," dedi Palin. "Teşekkür ederim." Durakss* 168 tafasını eğip kendere baktı ve yüz ifadesi yumuşadı. Tas'm omzuna bir lini koydu. "Çok teşekkür ederim." Tekrar Kule'ye baktı ve sert ifade geri döndü. Çatık kaşlı bakışı, yüzün-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


deki çizgilerin belirginleşmesine ve kararmasına sebep oldu. Kilitlenmiş bir şekilde Kule'ye bakmaya devam etti ve birkaç derin nefes daha aldıktan nia kapıya doğru yürüdü. Çok solgundu, hatta ölmek üzereyken olduğunun bile daha solgundu ve son derece kararlı görünüyordu. Tas'ın şimdiye kadar gördüğü en kararlı tavırdı bu. "Şimdi nereye gidiyorsun?" diye sordu Tas, başka bir maceraya atılmaya hevesli bir şekilde —fakat kısa bir molaya da hayır demezdi hani. "Dalamar'ı bulmaya" "Ama onu aradık da aradık—" "Hayır aramadık," dedi Palin. Artık hiddetlenmişti ve hiddeti yatışmadan önce harekete geçmeye niyetliydi. "Dalamafm bunu yapmaya hiçbir hakkı yok! Bu zavallı ruhları esir tutmaya hiçbir hakkı yok!" Kule'nin kapısından hışımla giren Palin, binanın üst katlarına çıkan dönen merdiveni tırmanmaya başladı. Sağ tarafında olan duvara yakın durdu, zira sol tarafta tırabzan falan yoktu. Atacağı yanlış bir adım, karanlığın hevesli kollanna doğru çakılmasına sebep olurda "Onları serbest mi bırakacağız?" diye sordu Tas, Palin'in arkasından aceleyle merdiveni tırmanarak. "Hem de seni öldürmeye çalışmalarına rağmen mi?" "Bunu yapmak istemiyorlar," dedi Palin. "Fakat kendilerine hakim olamıyorlar. Büyüyü aramak için zorlanıyorlar. Bu işin arkasında kimin olduğunu biliyorum ve onu durdurmaya niyetliyim." "Bunu nasıl yapacağız?" diye hevesle sordu Tas. Palin bu maceraya onu tam olarak dahil etmemişti, ama bu muhtemelen gözden kaçırdığı bir şeydi. "Yani onu nasıl durduracağız? Nerede olduğunu bile bilmiyoruz." "Bu kulede taş taş üzerinde bırakmamak zorunda kalsam bile onu durduracağım," Palin'in verdiği tek cevaptı. Pek yakındaki karanlığın üzerinde döne döne yükselen merdivende "zun ve tehlikeli bir tırmanıştan sonra bir kapının önüne çıktılar. "Ben bunu zaten denemiştim," diye bildirdi Tas. Kapıyı inceledi ve deneme niteliğinde ittirdi. "Bana mısın demiyor." "Ah, diyecek," dedi Palin. Ellerini kaldırdı ve bir söz söyledi. Mavi bir ışık parlamaya, paraldarmın ucunda alevler çatırdamaya başladı. Derin bir nefes aldı ve e eıini kapıya doğru uzattı. Alevler daha da parladı. Aniden kapı sessizce açılıverdi. Dur Tas!" diye emretti Palin, kender içeri dalmak üzereyken. 169 "Ama kapıyı açtın," diye itiraz etti Tas. "Hayır," dedi Palin ve sesi sertti. Mavi alevler sönüp gitti. "Hayır ben açmadım." Bir adım öne çıktı ve odanın içine dikkatle baktı. Servi ağaçlarım^

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tepeden sarkan gür dallann arasından sıynlmayı başaran birkaç güneş ışjs. huzmesi, pencerenin dışını kaplamış olan yıllann çamurunu ve camın iç kısmını kaplamış olan tozlan aşıp girmekte zorlanıyordu. İçeriden hiçbjj ses gelmiyordu. "Sen dışanda, koridorda kal Tas." "Yine artçı muhafız olmamı mı istiyorsun?" diye sordu Tas. "Evet Tas," dedi Palin sessizce. İleri doğru bir adım daha attı. pn ufacık bir sesi bile duyabilmek için kafasını yana doğru eğip kulak kesildi Yavaşça odaya girdi. "Sen artçı muhafız ol. Eğer herhangi bir şeyin geldiğini görürsen bana haber ver." "Yani bir hortlak veya gulyabani gibi mi? Elbette Palin." Tas, dengesini bir ayağından diğerine verip durarak ve odanın içinde neler döndüğünü görmeye çalışarak koridorda kaldı. "Artçı muhafızlık hakikaten de önemli bir görevdir," diye kendi kendisine hatırlattı Tasslehoff, hiçbir şey görüp duyamaması sebebiyle yerinde durmakta zorlandığı için. "Sturm her zaman artçı muhafız olurda Ya da Caramon. Ben hiç artçı muhafız olamamıştım, çünkü Tanis kenderlerden iyi bir artçı muhafız çıkmayacağını söyler dururdu, bunun başlıca sebebi de asla arkada durmamalanymış— "Merak etme! Geliyorum Palin!" diye seslendi Tas, pes ederek. Hızla odaya daldı. "Ardımızdan sokulup gelen hiçbir şey yok. Arkamız sağlam Ah!" Tas duruverdi. Bu konuda pek bir seçeneği yoktu. Palin'in eli, kenelerin omzunu sıkıca ve sertçe tutmuştu. Odanın içi gri ve soğuktu. En sıcak ve parlak yaz gününde bile gri ve soğuk olacaktı. Donuk ışık, üzerinde sayısız kitaplar bulunan raflan aydınlauyordu. Bu kitaplann yanında, birkaçı dolu, ama çoğu boş olan ve bal peteklerine benzeyen parşömen yuvalan vardı. Zeminde, süslü oymalar1 toz tabakasıyla kaybolmuş olan ahşap sandıklar duruyordu. Pencereleri örten ağır perdeler ve bir zamanlar çok güzel olan halılar tozla kaplı)"11' kumaşlan çürümüş ve yıpranmıştı. Odanın öbür köşesinde bir çalışma masası vardı. Masanın arkasına' birisi oturuyordu. Tas gri ve loş ışıkta onu görmeye çalışarak gözlerim K" pıştırdı. O birisi' bir elfti; bir zamanlar kapkara olan, ama şimdi alnı üzerinden ağarmış, püskül püskül bir kahküle sahip bir elf. "Kimsin sen?" diye sordu Tas yüksek sesli bir Asıltıyla. 170 Elf mükemmel bir şekilde kıpırtısız duruyordu. Uyuduğunu düşünen Tas onu uyandırmak istemedi. "Dalamar," dedi Palin.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Dalamar!" diye tekrarladı Tas, afallamış bir halde. Bunun bir şaka olduğunu düşünerek kafasını büküp Palin'e baktı. Eğer bir şakaydıysa bile palin gülmüyordu "Ama bu doğru olamaz! O burada değil ki. Bunu biliyorum, çünkü kapıya sertçe vurdum ve gerçekten yüksek bir sesle 'Dalamaaar' diye haykırdım, ama kimse cevap vermedi." "Dalamar!" Tas sesini yükseltti. "Merabaa! Nerelerdeydin bakalım?" "Seni duyamaz Tas," dedi Palin. "Seni ne görebilir ne de duyabilir." Dalamar, ince ellerini önünde kavuşturmuş, gözleri dosdoğru ileri bakar bir halde masasının arkasında oturmaktaydı. Onlar içeri girdiğinde hiç kıpırdamadı. Gözleri hareket etmiyordu, ki kenderin tiz sesini duyduğunda kesinlikle kıpırdamaları gerekliydi. Elleri oynamıyor, parmaklan seğirmiyordu. "Belki de ölmüştür," dedi Tas, acayip bir his midesine düğümlenerek. "Kesinlikle ölü gibi görünüyor, değil mi Palin?" Elf kıpırtısız bir şekilde sandalyesinde oturuyordu. "Hayır," dedi Palin. "O ölü değil." "O zaman kestirmek için komik bir yöntem seçmiş," diye belirtti Tas. "Öyle kazık gibi oturarak. Belki de onu şöyle bir çimdiklersem—" "Ona dokunma!" diye keskin bir sesle uyardı Palin. "O transta." "Oranın nerede olduğunu biliyorum," diye belirtti Tas. "Flotsam'm yaklaşık elli mil kuzeyinde. Ama o Trans'ta değil Palin. O tam karşımızda." Elfin açık olan ama görmeyen gözleri aniden kapandı. Uzun, çok uzun bir süre kapalı kaldılar. Transtan, vücudunu geride bırakıp ruhunu dünyada astral seyahate çıkarmış olan büyüden geri dönüyordu. Dudaklarım sımsıkı kapalı tutup burnundan nefes aldı. Parmaklan kıvrıldı ve Dalamar sanki acı çekiyormuş gibi yüzünü buruşturdu Parmaklarmı kıvınp açtı ve ellerini ovuşturmaya başladı. "Kan dolaşımı duruyor," dedi Dalamar, gözlerini açıp Palin'e bakarak. "Oldukça acı veriyor." "Kalbim senin için hüzünle doldu," dedi Palin. Dalamar'm bakışları Palin'in çarpık çurpuk parmaklarına gitti. Hiçbir y söylemedi ve ellerini ovuşturmaya devam etti. 'N'aaber Dalamar?" dedi Tas neşeyle, muhabbete katılma şansı elde S1 'Çin memnuniyet duyarak. "Seni yeniden görmek ne hoş. Seni amonün ilk cenaze töreninde gördüğüm zamandan beri ne kadar ©Şmiş olduğunu söylemiş miydim? Bu hikâyeyi duymak ister misin? 1 gerçekten sıkı bir konuşma yapmıştım ya, derken yağmur yağdı, ki o 171

sırada herkes çok üzgündü ve böylece daha da çok üzüldüler, ama sonra sen bir büyü yaptin, yağmur damlalannın parlamasını sağlayan muhteşerrı bir büyüydü ve gökyüzü bir sürü gökkuşağıyla doluverdı—" "Hayır!" dedi Dalamar, eliyle kesin bir hareket yapıp sözünü keserek. Dalamar gökkuşakları hakkında konuşmak istemediği için, Tas cenaze töreninin diğer kısımlarına geçmek üzereydi, ama elf ona acayip bir bakış attı, elini kaldırdı ve kenderi işaret etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


'Galiba ben de Trans'a gidiyorum,' diye düşündü Tas ve epey uzun bir süre için düşündüğü son bilinçli şey bu oldu. 172 16 CANI SIKILAN BİR KENDER Palin baygın kenderi, kitaplığın öbür ucunda, gölgeler içinde kalan bir yerdeki eski püskü, tozla kaplı ve nemli koltuklardan birisinin üzerine oturttu. Tas'ı yerleştirmekle meşgul olan Palin, hâlâ masasının arkasında oturan ve kafasını ellerine doğru eğmiş olan Dalamar'ı dikkatle inceleme firsatmı değerlendirdi. Palin ilk geldiğinde elfı sadece kısaca görebilmişti. Bir zamanlar yakışıklı ve kibirli olan elf büyücünün yüz hatlarındaki yıkım niteliğindeki değişimi gördüğünde şoka uğramıştı; ağarmış kara saçlar, çökmüş yüz hatları, haritanın üzerine çizilen nehirlere —kandan ve ruhlardan oluşan enirlere— benzer mavi damar çizgileri. Ve işte, onların efendisi... Ne'nin Efendisi. Aklına yeni bir düşünce gelen Palin pencerenin yanına gitti ve aşağıya, , ' ^Çkrının gövdeleri arasında durgun ve sessizce akıp giden ölülerin 0|%ı ormana baktı. j . A$ağıdaki kapıda olan büyücü kilidini," dedi Palin aniden. "Bizi ' nde tutmak için konulmamıştı, değil mi?" veralamar'dan hiçbir cevap çıkmadı. Palin cevabı kendi kendisine ' 173 mek zorunda kaldı. "Onları dışanda tutmak içindi. Eğer bu doğmysa, büyft. yü yeniden yapmak isteyebilirsin." Dalamar, yüzünde sert bir bakışla odayı terk etti. Uzun dakikalar sor^ geri döndü. Palm yerinden kıpırdamamıştı. Dalamar onun yanına gelip dUr_ du ve dönüp duran ruhlardan oluşmuş sis bulutuna baktı. "Etrafını sarıyorlar," dedi Dalamar hafifçe. "Buz gibi soğuk elleriyie sıkıca tutuyorlar. Buz gibi dudaklarını tenine bastırıyorlar. Soğuk kollajseni kucaklıyor, ölü parmaklar seni kavnyor. Biliyorsun işte!" "Evet," dedi Palin. "Biliyorum." Aklına gelen dehşet sahnesini kafasından silkeledi. "Sen de burayı terk edemiyorsun." "Vücudum terk edemiyor," diye düzeltti Dalamar. "Ruhum serbestçe dolaşabiliyor. Her ayrılışımda mutlaka geri gelmeliyim." Omuz silkti "Shalafi hep ne derdi? 'Büyücülerin bile acı çekmesi gerekir.' Her zaman bir bedeli vardır." Dalamar gözlerini indirip Palin'in çarpık çurpuk olmuş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


parmaklarına baktı. "Değil mi?" Palin ellerini cübbesinin yenlerine soktu. "Ruhun neredeydi?" "Ansalon'u dolaşıyor, senin şu inanılmaz zaman yolculuğu hikâyeni araştırıyordum," diye yanıtladı Dalamar. "Hikâye mi? Ben sana hiçbir hikâye anlatmadım," diye tersçe cevap verdi Palin. "Sana tek bir kelime dahi etmedim. Jenna'yı görmeye gitmişsin. Sana söyleyen de oydu. Ve bana seni yıllardır görmediğini söylemişti." "Yalan söylemiş Majere, eğer ima etmeye çalıştığın buysa tabii. Fakat sana gerçeğin tamamını söylememiş olduğunu kabul etmeliyim. Beni görmedi, yani en azından fiziksel bedenimi. Sesimi duydu ve bu da pek yakınlarda oldu. Bir gecede bütün Ansalon'u kasıp kavuran o garip fırtınadan sonra onunla bir buluşma ayarladım." "Seni nerede bulabileceğimi bilip bilmediğini sormuştum." "Yine sana gerçeği söylemiş. Beni nerede bulacağını bilmiyor. Ona söylemedim. Buraya asla gelmedi. Sen ilksin ve inan bana"—Dalamar'ın kaşları çatıldı—"eğer böyle zor bir durumda olmasaydın, şimdi burada olmazdın. Arkadaşlık özlemi çekmiyorum," diye ekledi karanlık bir bakış atarak. Palin sessizdi, ona inanıp inanmama konusunda kararsızdı. "Ne olursun küsüp somurtma Majere," dedi Dalamar, Palin'in sessizliğini kasten yanlış yorumlayarak. "Senin yaşında bilisine yakışmıyor. . arada kaç yaşındasın sen? Altmış, yetmiş, yüz? İnsanların yaşım anlayamam. Bana yeterince yaşlı görünüyorsun. Jenna'nm senin güven 'sarsması' olayına gelince, bu sen ve kender için hayırlı oldu. Aksi tak<J J sizinle ilgilenmezdim ve şimdi Beryl'in şefkat dolu ellerinde olurdun 174 "Yaşlı olduğum gerçeğini yüzüme vurarak benimle alay etmeye lısrna," dedi Palin sakince. "Yaşlandığımı biliyorum. Bu süreç insanlarca doğadır- Elflerde ise değil. Git de bir aynaya bak Dalamar. Eğer yıllar henden aldıysa, senden çok daha fazlasını almış demektir. Kibre elince"—Palin de omuz silkti—"o şeyi çok uzun süre önce kaybettim. Sabah çayını ısıtmaya yetecek kadar bile büyü bulamazken insanın gururlu kalması oldukça zor. Sanırım bunu anlayabilecek kadar sağduyun vardır." "Belki de öyledir," diye yanıtladı Dalamar. "Değiştiğimi biliyorum. Kaos ile yaptığım savaş benden yüzlerce yıl götürdü, ama bununla yaşayabilirim- Ne de olsa galip geldim. Aynı anda hem galip hem de mağlup oldum- Savaşı kazandım ve onun ardından gelen şeye yenik düştüm. Büyüyü kaybettim. "Hayatımı büyü uğruna riske attım," diye devam etti Dalamar, kısık ve hüzünlü bir sesle. "Hayatımı büyü uğruna feda ederdim. Peki ne oldu? Büyü yok oldu. Tanrılar gitti. Beni büyüden yoksun, güçsüz ve çaresiz bıraktılar. Beni —sıradan biri yaptılar!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Dalamar zar zor nefes alıyordu. "Büyü için feda ettiğim her şeyin — yurdum, milletim, halkım... adil bir değiş tokuş olduğunu düşünürdüm. Yaptığım fedakârlık —ki bu iç parçalayan bir fedakârlıktı, fakat sararım bunu yalnızca bir elf anlayabilir-— ödüllendirilmişti. Ama ödül uçup gitti ve ben elimde hiçbir şeyle terk edildim. Hiçbir şey. Ve herkes bunu biliyordu. "İşte o zaman söylentileri duymaya başladım —mavi ejderha Khellendros'un benim kulemi zaptedeceği, Kara Şövalyelerin Kule'ye saldıracağı konusundaki söylentileri. Benim kuleme!" Dalamar vahşice hırladı. İncecik yumruğunu sıktı. Sonra eli gevşedi ve Dalamar hırıltı dolu bir kahkaha atü. "Sana söylüyorum Majere, lağım cüceleri bile kulemi zaptedebilirdi ve ben onları durdurmak için hiçbir şey yapamazdım. Bir zamanlar Ansalon'daki en kudretli büyücüydüm ve şimdi, senin de dediğin gibi, su bile kaynatamıyorum." "Yalnız değildin." Palin onunla aynı duyguları paylaşmıyordu. "Hepimiz aynı şekilde etkilendik." "Hayır etkilenmediniz," diye hırsla karşılık verdi Dalamar. "Etkilemezdiniz. Benim yaptığım fedakârlığı yapmadınız. Senin annen baban ^dı. Karın ve çocukların vardı." Jerma seni seviyordu—" diye başladı Palin. Seviyor muydu acaba?" Dalamar yüzünü buruşturdu. "Bazen ., Cce birbirimizi kullanmış olduğumuzu düşünüyorum. Tıpkı senin I vdı, lanet olası insan umuduna ve iyimserliğine sahipti. Neden siz in* hep böylesiniz? Bütün umutların yok olduğu bariz görülse bile 175 neden umut etmeye devam edersiniz ki? Onun basmakalıp sözleri^ midem kaldırmıyordu. Tartıştık. O ayrıldı ve ben onun gittiğini görmekten memnun oldum. Ona ihtiyacım yoktu. Kimseye ihtiyacım yoktu. Kule^; o şişko, devasa ejderlerden korumak bana düşüyordu ve ben de yapmam gerekeni yaptım. Kuleyi korumanın tek yolu, onu yok olmuş gibi göster, mekti. Ve ben de bunu yaptım. Planım işe yaradı. Kule'nin burada olduğunu kimse bilmiyor. Ve bulunmasını istemediğim takdirde kimse bilmeyecek." "Kule'yi taşıma işi uçsuz bucaksız bir büyü gücü gerektirmiştir ~^su kaynatmak için gerekenden biraz daha fazlası yani," dedi sorgularcasrna Palin. "Senin içinde biraz eski büyüden kalmış olmalı." "Hayır, seni temin ederim ki yoktu," dedi Dalamar, öfkesi dinerek "Senin kadar kısır bir haldeydim." Palin'e keskin ve anlamlı bir bakış attı. "Tıpkı senin gibi, büyüyü nerede arayacağını iyi bilen herkes gibi onun dünyada olduğunu anladım."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Palin, Dalamar'ın yoğun bakışından kaçındı. "Ne ima ettiğini bilmiyorum. Vahşi büyüyü ben keşfettim—" "Yalnız başına değil. Yardım gördün. Biliyorum, çünkü aynı yardımı ben de gördüm. Gölge Büyücüsü diye bilinen garip bir kişi tarafından." "Evet!" Palin şaşkına dönmüştü. "Gri cübbeli ve kukuletalı. Hem erkeğe, hem kadına ait olabilecek, gölge kadar yumuşak bir sesi vardı." "Asla yüzünü göremedin—" "Hayır gördüm," diye itiraz etti Palin. "O son feci savaşta, onun bir kadın olduğunu gördüm. Ejderha Malystryx'in bir ajanıydı—" "Gerçekten mi?" Dalamar tek kaşını kaldırdı. "Ben kendi en son'feci' savaşımda ise, Gölge Büyücüsünün bir erkek olduğunu gördüm; kaynaklanma bakılırsa eski efendisi iblis-cadı Kitiara'yı aramak için dünyayı terk etmiş olan Ejderha Khellendros'un bir ajanıydı. "Gölge Büyücüsü sana vahşi büyüyü mü öğretti?" "Hayır," diye yanıtladı Dalamar. "Gölge Büyücüsü bana ölüm büyüsü öğretti. Yani nekromansi." Palin pencereden dışan, etrafta dolanan ruhlara baktı. Raflarda sıralanmış bir sürü hayalet olan büyü kitaplarıyla dolu darmadağınık odaya baktı. Kemirilmiş bir kemik gibi, zayıf ve çökük olan elfe baktı. "Yanlış giden neydi?" diye sordu en sonunda. "Kandırıldım," diye yanıtladı Dalamar. "Ölülerin efendisi olduğumu sanmam sağlandı. Efendi olmadığımı anladığımda artık çok geçti- °& esirdim. Kendi hırsımın, güce olan ihtirasımın esiri. "Kendim hakkındaki bu şeyleri sana söylemek benim için hiç k°'a" değil, Majere," diye ekledi Dalamar. "Hatta sana söylemek özellikle dan" 176 r büyünün cesur evladı. Ah evet. Biliyordum. Sen yetenekli kişiydin» c0]inari'nin gözdesi, amcan Raistlin'in gözdesi. Bütün zamanlann en hüyük bas büyücüsü olacaktın. Bunu gördüm. Kıskandım mı? BiraZBirazdan da fazla. Özellikle de Raistlin'in sana olan ilgisini. Bunu isteyeceğimi hiç sanmazdm değil mi? Yani onun takdirini kazanmak, dikkatini cekmek için açlık duyduğumu. Ama öyleydi işte." "Ta başından beri," dedi Palin, bakışlarını esir hayaletlere çevirerek, "esas ben seni kıskandım." Boş Kule'nin sessizliği etraflarını sardı. "Seninle konuşmak istedim," dedi Palin en sonunda, neredeyse o tılsımlı sessizliği bölmeye gönülsüz bir şekilde. "Sana Zamanda Yolculuk Aleti hakkında danışmak—" "Bunun için epey geç oldu," diye sözünü kesti Dalamar, iğneleyici bir tonlamayla. "Onu yok ettiğini düşünecek olursak." "Yapmam gerekeni yaptım," diye karşılık verdi Palin, bunu bir özür değil, bir gerçek olarak belirterek. "Tasslehoffu kurtarmam

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gerekiyorduEğer bulunmaması gereken bir zamanda ölürse, bizim zamanımızın ve içindeki her şeyin sonu gelecek." "Ah keşke." Dalamar elini şöyle bir salladı ve masasının başına geri döndü. Omuzlan kambur ve aşağı sarkmış bir halde yavaşça yürüdü. "Yok olmayı seve seve kabul ederim." "Eğer gerçekten bunu düşünüyor olsaydın, şimdiye çoktan ölmüş olurdun," diye yanıtladı Palin. "Hayır," dedi Dalamar, durup başka bir pencereden dışan bakarak. "hayır, ben yok olmak dedim. Ölüm değil." Masasına geri döndü ve sandalyesine gömüldü "Sen ayrılabilirdin. Seni büyü kapılarından yuvana gen götürebilecek olan tılsımlı küpeye sahipsin. Küpe burada işe yarar. Ölüler seni engelleyemez." "Büyü Tasslehoffu götürmezdi," diye belirtti Palin, "ve ben de o olmadan bir yere gitmem." Dalamar, uyumakta olan kendere tahmin niteliğinde, düşünceli bir Şekilde baktı. "Anahtar o değil," dedi dalgın dalgın, "ama muhtemelen maymuncuk o." Tasslehoff sıkılmıştı. Krynn'deki herkes, sıkılmış bir kenderin ne kadar tehlikeli olduğunu tt ya da bilmesi gerekir. Palin ve Dalamar bunu biliyordu, ama talihsizesen unuttular. İkisinin de aynı anda bu gerçeği kısa süreliğine unutan> akıllanndaki sayısız sorulara cevap vermekle meşgul olduklan a katılırsa muhtemelen anlaşılabilir bir şeydi. Daha da kötüsü, sadece 177 sıkılmış bir kenderin tehlikeli bir kender olduğu gerçeğini unutmakla kalmadılar, orada yatan kenderi büsbütün unuttular. Ve bu da bağışlanarna> bir hataydı. Eski dostların yeniden buluşması oldukça iyi başlamıştı, en azından Tas'a göre öyleydi. Daldığı bu beklenmedik uykudan, son zamanlarda yaşanan önemli hadiselerde kendi oynadığı rolü anlatmak üzere uyandı Dalamar'm masasının kenarına oturan ve —Dalamar kendisine 'şunjj kesmesini' söyleyene kadar— çizme topuklanyla ahşaba vurup duran Tasslehoff neşeyle muhabbete katıldı. Bunu bir süreliğine eğlenceli buldu. Palin, Qualinesti'ye gidip Laurana'ya yaptıkları ziyareti, Tasslehoffun gerçekten de Tasslehoff olduğunu anlayışını, Zamanda Yolculuk Aleti hakkındaki gerçeğj öğrenişini ve bunların sonucunda zaman içinde geriye dönüp Tasslehoffun kendisine bahsettiği o diğer zaman dilimini bulmaya karar verişini anlattı. Tasslehoff, bütün bu hadiselerin bizzat içinde bulunmuş olduğundan dolayı, kendisinden bazı detayları vermesi istendi, ki bunu memnuniyetle yaptı. Eğer hikâyesinin tamamını sözü hiç kesilmeden anlatmasına izin verilseydi çok daha memnun olacaktı, ama Dalamar bunu dinleyecek zamanı olmadığını söyleyiverdi. Küçük bir kenderken kendisine bir kişinin her şeye sahip olamayacağı (her şeye neden sahip olamayacağını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hep merak edip durmuş, ama en sonunda keselerinin her şeyi taşıyacak kadar büyük olmadığı sonucuna varmıştı) öğretilmiş olan Tas, hikâyesinin kısaltılmış halini anlatmakla yetinmek zorunda kaldı. Caramon'un ilk cenaze törenine gelip Kara Cübbeliler'in başında Dalamar'ı, Beyaz Cübbeliler'in başında Palin'i, birleşmiş elf milletlerinin başında kral olarak Silvanoshei'i buluşunu, dünyanın büyük oranla banş içinde olduğunu ve Kenderyurdu kenderlerini öldüren hiçbir —tekrar— hiçbir zebella boyutundaki ejderhanın etrafta dolaşmadığını gördüğünü anlattıktan sonra, Tasslehoff a artık yaptığı gözlemlere ihtiyaç duyulmadığı söylendi. Başka bir tabirle, gidip bir sandalyeye oturması, kıpırtısız durması ve sadece kendisine sorulduğu zaman cevap vermesi bekleniyordu. Gölgeli köşedeki sandalyeye geri dönen Tasslehoff, geçmişe dönmek için Zamanda Yolculuk Aleti'ni kullanışını ve bunu yaptığın* ortalıkta geçmiş diye bir şeyin olmadığını görüşünü anlatan Palin'i dinle*Bu ilginçti, zira Tasslehoff bu hadiselerin nasıl yaşandığına bizzat tara» olmuştu ve eğer kendisinden istenseydi şahit olarak ifade verebilirdi, am kimse bunu yapmadı. Bunun için gönüllü olduğunda ise kendisine sessı olması söylendi. , Derken Palin, bildiği tek bir şey varsa onun da Tasslehoffun Kaos 178 vağı altında ezilerek ölmüş olması gerektiği ve ölmediği olduğunu söyleA[ ve zebella boy ejderhalardan kayıp tanrılara kadar her şeyin Tasslehoffun suçu olduğunu ima etti. Palin kendisinin —yani Palin'in— ona —yani Tasslehoffa— 7amanda Yolculuk Aleti'ni kullanması ve ölmek üzere zaman içinde geri dönmesi gerektiğini söylediğini, ama Tasslehoffun buna şiddetle —ve Tas . UIlUn ardından kendisini, 'mantıklı olarak' sözünü eklemek zorunda hissetti— karşı çıktığını söyledi. Palin, Tasslehoffun kaleye kaçışını ve palin'in kendisini öldürmeye çalıştığını söyleyerek Altınay'm kanatlan altına sığmışım anlattı. Palin bunun böyle olmadığını açıklamak üzere kaleye vardığında ise Altınay'm yaşlanmadığını git gide gençleştiğini görmüştü. gu hadise, muhabbetin biraz yoldan sapmasını sağladı, ama kısa süre içinde —ve Tas'a göre çok kısa süre içinde— ana konuya geri döndüler. Palin Dalamar'a, Tasslehoffun en sonunda zaman içinde geri dönmenin yapılacak en soylu iş olduğu sonucuna varışını anlattı —ve bu noktada Palin, kenderin cesaretine cömertçe övgüler yağdırdı. Sonra Palin, Tas geri dönemeden önce ölülerin Zamanda Yolculuk Aleti'ni kırdığını ve ejdcranlar tarafından saldırıya uğradıklarım anlattı. Palin ejderanlan geri püskürtmek için cihazın parçalarını kullanmak zorunda kalmıştı ve şimdi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


cihazın parçacıklan Çit Labirenti'ne saçılmış durumdaydı. Peki şimdi ölmesi için kenderi nasıl geri göndereceklerdi? Tasslehoff, belki de kenderin ölmek üzere geri gönderilmemesinin daha iyi olacağı gibi bir fikir ileri sürmek üzere ayağa kalktı. Ama tam bu kritik noktada Dalamar, Tas'm olduğu yere soğuk bir bakış attı ve dünyayı kurtannaya yardımcı olmak için yapabilecekleri en önemli şeyin Tasslehoffu geri yollamak olduğunu —tabii kestirme yoldan zebella boy ejderhaları öldürmek dışında— ve bunu Zamanda Yolculuk Aleti olmadan yapmanın bir yolunu bulmalan gerektiğini söyledi. Dalamar ile Palin raflardan kitaplar çekip almaya, sayfalannı karıştırıp taramaya, zaman nehirleri, Gricevherler, işlere burnunu sokup her şeyi mahveden kenderler ve buna benzer bir sürü kafa kanşûncı şey hakkında mınldanrp homurdanmaya başladılar. Dalamar büyük şöminede "uyülü bir ateş oluşturdu. Soğuk ve rutubetli olan oda, sıcak ve havasız bir hal alıp kağıt, küf, lamba gazı ve solmuş gül kokulanyla doldu. Artık görüp duyacak ilginç bir şey kalmadığı için Tasslehoffun gözleri kapanaya karar verdi. Kulaklan gözleriyle, zihni de kulaklanyla hemfikir oldu hepsi birlikte, bu sefer kendi seçimleri olan kısa bir uyku çektiler. Tas, poposunu rahatsızlık verecek şekilde dürtükleyen bir şey yüzünn uYanıverdi. Uykusu görünüşe bakılırsa onun düşündüğü kadar kısa ^rnernişti, zira pencerenin dışarısı karanlıktı —o kadar karanlıktı ki, 179 sanki dışandaki karanlık dolup taşmış ve içeri akmış gibiydi. Tasslehoff hiçbir şey göremiyordu. Ne kendisini, ne Dalamar'ı, ne de Palin'i. Tasslehoff, oldukça hassas bir bölgesine batıp duran şeyin batıp duj. masını engellemek için sandalyesinde kıpırdandı. İşte o sırada, biraz uyan. diktan sonra, Palin ve Dalamar'ı görememesinin sebebinin artık onların odada bulunmamaları olduğunu anladı. Ya da eğer odada idiyseler bile saklambaç oynuyorlardı ve bu her ne kadar hoş ve eğlenceli bir oyun olsa bile, o ikisi bunu yapacak tipler gibi görünmüyordu. Sandalyesinden kalkan Tasslehoff, el yordamıyla Dalamafm masasına kadar ilerleyip gaz lambasını buldu. Şöminede birkaç köz kalmı��tı Tasslehoff, bir parça kağıt bulana kadar masayı el yordamıyla yokladı. Tas bulduğu kağıdın üzerinde bir büyünün sözleri olmadığını ya da varsa bile artık Dalamar'm onu istemediğini umarak kağıdın ucunu şöminenin içine doğru uzatıp tutuşturdu ve sonra da gaz lambasını yaktı. Artık etrafı görebildiği için, kendisini dürtükleyen şeyin ne olduğunu anlamak üzere arka cebine elini attı. Rahatsızlık veren nesneyi çıkartıp gaz lambasına doğru yaklaştırdı. "Ay, aman!" diye bağırdı Tas. "Ah Hayır!" diye haykırdı. "Sen buraya nasıl geldin?" diye feryat etti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Poposuna batıp duran şey Zamanda Yolculuk Aleti'nin zinciriydi. Tas onu masanın üzerine fırlattı ve elini tekrar cebine daldırdı. Cihazın bir başka parçasını çıkarttı, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha. Bütün mücevherleri tek tek çıkarttı. Parçalan masanın üzerine yaydı ve onlara üzüntüyle baktı. Aslında onlara karşı yumruğunu sallayabilirdi, ama bu hareket bir Mızrak Kahramanına yakışacak cinsten değildi ve bu yüzden bunu yapmadığını burada belirtmeliyiz. Tas, bir Mızrak Kahramanı olarak ne yapması gerektiğini biliyordu. Cihazın bütün parçacıklarını mendilinin (tamam Palin'in mendilinin) içine sarmalı, onu dosdoğru Palin ile Dalamar her neredeyse oraya götürüp onlara teslim etmeli ve oldukça cesur bir şekilde, geri dönüp dünya için ölmeye hazır olduğunu söylemeliydi. Bu çok Soylu Bir Davranış olurdu ve Tasslehoff daha önce Soylu Bir Davranışta bulunmaya hazırlanmış*1Ama birisinin Soylu olabilmesi için uygun bir ruh haline ihtiyacı vardı ve Tas hiç de öyle bir ruh halinde olmadığının farkına vardı. Birisinin bir dev tarafından ezilmek için de uygun bir ruh halinde olması gerektığ111 düşünüyordu ve kesinlikle o durumda da değildi. Dışarıda amaçsıza dolaşan ölü kimseleri —özellikle de keselerinin içinde ne olduğuna dan aldırış etmeyen ölü kenderleri—gördükten sonra, Tasslehoff yaşamak yaşamaya devam etmek istiyordu. 180 Eğer Dalamar ile Palin, kırık dahi olsa büyülü cihazı cebinde lChğını fark ederlerse Tas bunu başarmasının pek muhtemel olmadığını , Ilıyordu. Palin ile Dalamar'ın kendisini burada bıraktıklarını hatırlayıp onu kontrol etmek ya da akşam yemeği getirmek için her an gelebileceklerinden korkan Tasslehoff, büyülü cihazın parçalannı aceleyle toplayıp mendilin içine sardı ve keselerinden birisine tıkıştırdı. Bu, işin kolay kısmıydı. Şimdi zor kısmı gelip çatmıştı. Soylu olmanın tam aksine, şimdi Alçak olacaktı. Bunun doğru kelime olduğunu düşündü. Kaçacaktı. Ön kapıdan çıkış imkânsızdı. Pencereleri çoktan denemişti ve onlardan hiç İŞ çıkmazdı. Hatta sıradan ve haysiyetli olan diğer pencerelere yapılabileceği gibi, buradaki pencerelere kocaman bir taş atıp da camlarını kırmak dahi imkânsızdı. Tas koca taşı fırlatmıştı, taş ise camdan geri sekmiş, kendi ayağının üzerine düşmüş ve parmaklarını ezmişti. "Bu meseleyi mantıklı olarak düşünüp tartmam gerekli," dedi Tas kendi kendisine. Bir kenderin şimdiye dek ilk kez böyle bir şey söylemiş olduğu, tarihi bir gerçek olarak kayıtlara geçebilir ve bu da, sadece kendisini ne kadar da feci bir durum içinde bulduğuna işaret eder.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Palin dışarı çıktı, ama o bir büyücü ve bunu yapmak için büyü kullanması gerekti. Yine de, mantığımı kullandığım için kendi kendime şöyle diyorum —eğer dışan sadece bir büyücü çıkabiliyorsa, bir büyücüden başka bir şey içeri girebilir mi? Eğer bu mümkünse, nasıl ve nereden?" Tas bunu düşünüp taşındı. Bir yandan düşünürken, diğer yandan şömine içinde parıldayan közleri izledi. Aniden haykınverdi ve Palin ile Dalamar'ın kendisini duyup hatırlayacağından korkarak derhal elleriyle ağzım kapadı. "Buldum işte!" diye fısıldadı. "İçeri giren bir şey var! İçeri hava giriyor! Ve dışan da çıkıyor tabii. Ve o her nereye gidiyorsa, ben de gidebilirim." Tasslehoff közler sönene kadar şöminenin içini tekmeleyip çiğnedi. Gaz lambasını alıp şöminenin içine girdi ve etrafına bakındı. Geniş bir Şömineydi ve içine girmek için o kadar da iki büklüm olmasına gerek kalmamıştı. Lambayı yukan kaldrnp karanlığın içine baktı. Neredeyse derhal kafasını geri indirmek ve gözlerini kaplamış olan kurumlan çıkartana kadar çılgınlar gibi göz kırpıştırmak zorunda kaldı. Yine etrafı görür olcuığunda, güzel bir manzarayla karşılaştı —şömine bacasının duvan umdüz değildi. Pürüzlüydü, hem de muhteşem derecede pürüzlü. İri kayaların uçlan, önleri ve arka taraflan baca boyunca çıkıntı yapıyordu. Hah, bu duvan tek bacağım arkamda bağlıyken bile tırmanınm," ajye belirtti Tasslehoff. °u yaptığı, havadan sudan bir iş olmadığı için iki bacağını birden 181 kullanmasının çok daha etkili olacağına karar verdi. Aynı anda hem tir. manrp hem de gaz lambasını taşıyamazdı. Bu sebeple onu masanın üze. rine bıraktı ve akıllıca davranarak lambanın ateşini herhangi bir şeyi tut^ turmasm diye söndürdü. Bacaya geri girer girmez ellerini ve ayaklarm, koyabileceği güzel çıkmülar buldu ve tırmanmaya başladı. Sadece kısa bir mesafe gitmişti ki —karanlığın içinde el yordamıy. la ilerlemek ve arada sırada durup gözlerindeki kurumlan silmek zorunda olduğu için yavaş ilerliyordu— aşağıdan gelen sesler duydu. Tasslehoff donup kaldı, bacanın duvarına bir örümcek gibi yapışıp durdu. Aşağıda]^ şömineye bir kurum yağmuru yağdırmaktan korktuğu için kıpırdamaya korkuyordu. Oldukça gücenmiş bir şekilde, Dalamafın en azından baca temizleme işine biraz büyü harcamış olması gerektiğini düşündü. Sesler yüksek ve hararetliydi. '' Sana söylüyorum Majere, hikâyende hiçbir mantık yok! Okuduğumu? şeylere göre, geçmişin senin yanından büyük bir nehir gibi akıp gittiğini görmen gerekiyordu. Kanaatimce sadece büyüyü yanlış yapmışsın."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ve ben de sana söylüyorum Dalamar, o sıralar büyü konusunda senin gibi büyük bir güce sahip olmayabilirim, ama büyüyü yanlış yapmadım. Geçmiş yerinde yoktu ve tam da Tasslehoff un ölmesi gereken andan itibaren bozulmaya başlıyordu." "Raistlirfin günlüğünden okuduğumuza göre, kenderin ölümü zamanın engin nehrindeki küçük bir damla olmalı ve zamanı şu ya da bu şekilde etkilememen." "On dördüncü kez söylüyorum, Kaos'un işin içine dahil oluşu her şeyi tamamen değiştirdi. Kenderin ölümü hayati önem taşır hale geldi. Peki ziyaret etmiş olduğu şu gelecek hakkında ne diyor. Hani şu her şeyin farklı olduğu gelecek?" "Pöh! Çok enayisin Majere! Kender bir yalancı. Hepsini kafasından attı. O lanet olası parşömen nerede? O her şeyi açıklayacaktır. Buralarda bir yerde olduğunu biliyorum. Oradaki raflı dolaba bir baksana." Tasslehoff, anlaşılabileceği üzere, kendisine yalancı denildiğini duymaktan rahatsız olmuştu. Aşağı atlayıp Dalamar'a da Palin'e de kendi fiknni söylemeyi düşündü, ama sonra eğer bunu yaparsa, her şeyden önce şömine bacasına çıkma sebebini açıklamasının zor olacağını fark etti. Sessizliğini korudu. "Aradığın şeyin ne olduğunu bilirsem daha kolay olur." "Bir parşömen! Gördüğünde bir parşömeni tanırsın herhalde." "Şu lanet olası şeyi bulun!" diye mırıldandı Tasslehoff. Duvarda ası > durmaktan yonümaya başlıyordu. Elleri ağrımaya, bacakları titren»; 182 başlıyordu ve çok uzun bir süre boyunca dayanamayacağından korkuyo "Bir parşömenin neye benzediğini biliyorum, ama—" Bir duraksama oldu. "Tasslehofftan söz açılmışken, o nerede peki? Biliyor musun?" "Ne biliyorum, ne de umursuyorum." "Biz ayrıldığımızda, sandalyede uyuyordu." "O zaman muhtemelen yatağına gitmiştir ya da yine laboratuar kapısının kilidini açmaya çalışıyordun" "Yine de, sence yine de gidip bir baksak—" "Buldum! İşte bu!" Açılan bir parşömen kağıdı sesi duyuldu. "laman Yolculuğu Üzerine ve Gricevher Irklarına Mensup Hiçbir Üyenin Hareketlerinin Tahmin Edilemez Nitelikte Olması ve Bunun Sadece Geçmişi Değil Aynı Zamanda Geleceği de Değiştireceği Hasebiyle Zaman İçinde Geri Yolculuk Etmesine İzin Verilmesinin Ele Alınışına Dair Detaylı bir Tez." "Yazan kimmiş?" "Marvvort." "Manvort! Kendisine Muhteşem Marvvort adını takan kişi mi? Kralrahip'in evcil büyücüsü yani? O büyü hakkında yazılar yazarken, onun kalemini kontrol eden kişinin Kralrahip olduğunu herkes bilir. Bu ne işe yarar ki? Bir hainin söylediği söze inanamazsın." "Bizim Tarikatımızın tarihçileri de bunu böyle kaydetmişler ve bu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sebeple kimse onu okumuyor. Ama adamın söylediği şeyleri çoğunlukla ilginç bulurum —tabii kişi satır aralarını okumayı bilmeli. Mesela, şu paragrafa dikkat etsene. Alttan üçüncü." Tasslehoffun kaskatı kesilmiş parmaklan kaymaya başladı. Yutkundu, taşlan tekrar sıkıca kavradı ve Palin'in, Dalamarrn ve Manvort'un defolup gitmesini bütün kalbiyle temenni etti. "Bu ışıkta okuyamıyorum," dedi Palin. "Gözlerim eskisi kadar iyi görmüyor. Ve ateş de sönmüş." "Bir ateş daha yakabilirim," diye önerdi Dalamar. Tasslehoffun elleri taşlardan kayacakmış gibi oldu. "Hayır," dedi Palin. "Bu oda çok boğucu geliyor bana. Onu ^a rahat edebileceğimiz bir yerde okuyalım." Işığı söndürüp Tas'ı karanlığın içinde bıraktılar. Kender rahatlayarak nefes verdi. Kapının kapandığını duyunca tekrar tırmanmaya başladı. Artık genç, çevik bir kender değildi ve karanlıkta bacalara tırmanmanın yorucu bir iş olduğunu kısa süre içinde anladı. Şansına, bacanın 'Cinde duvarlann daralmaya başladığı bir noktaya geldi; böylece en azman sırtını bir duvara yaslayabilir ve karşı duvara ise ayaklarını sıkıca yayarak aşağı doğru kaymaktan sakınabilirdi. Terlemiş ve yorulmuştu. Gözleri kir tabakalarıyla, bumu ve ağzı ise 183 kurumla doluydu. Bacakları çizikler içindeydi, parmaklan sürtünüp aş^ mıştı ve giysileri yırtılıp sökülmüştü. Karanlığın içinde olmaktan, taşl^ dan, bütün bu işten sıkılmışü —ve dışarı çıkış noktasına, tırmanmaya başladığı zamandan daha fazla yakınmış gibi görünmüyordu. "Neden bu kadar uzun bir bacaya ihtiyaç olduğunu hakikaten de anlayamıyorum," diye mırıldandı Tasslehoff, pis taşlara elini ve ayağ^. her koyusunda Kule'yi inşa eden ustaya küfürler yağdırarak. Tam ellerinin başka bir taşı kavramayı reddedeceğini ve bacakları. nın gevşeyip zemine kadar çakılmasını sağlayacağını düşünmeye başlamıştı ki, burnuna bir şey doldu. Ve bu şey kurum değildi. "Temiz hava!" Tasslehoff derince nefes aldı ve ruhuna canlılık geldi Yukarıdan bacanın içine doluşan temiz havanın esintisi Tasslehoffun bacaklarına güç verdi ve parmaklarındaki ağrıyı dindirdi Yıldızları veya güneşi görmeyi umarak —zira şu geçen altı aydır tırmanıyormuş gibi hissediyordu kendisini— kafasını kaldırıp baktığında, sadece daha fazla karanlık gördüğü için hayal kırıklığına uğradı. Bir ömür boyu yetecek kadar karanlık görmüştü zaten, belki de iki ömür boyu. Yine de hava temizdi ve bu da dışarıdaki hava anlamına geliyordu. Bu sebeple yenilenmiş bir kuvvetle yukarı doğru tırmanmaya başladı. En sonunda, iyi ya da kötü her şeyde olması gerektiği üzere, bacanın sonu geldi. Bacanın ağzı kuşların, sincapların ya da istenmeyen diğer yaratıkların içeriye yuva kurmasını engellemek için demir bir ızgarayla

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kapanmışti. Tasslehoffun aşmayı başardığı bu zorluktan sonra, demir bir ızgara küçük bir talihsizlikten başka bir şey sayılmazdı. Bir şeyler olmasını pek ummadan, ızgarayı deneme niteliğinde şöyle bir ittirdi. Yine de şans ondan yanaydı. Izgarayı yerinde tutan cıvatalar uzun süre önce —muhtemelen İlk Afet zamanından önce— paslanıp çürümüştü ve kenderin güçlü ittirişi sonucunda ızgara pat diye açılıverdi. Tasslehoff, onun aniden yerinden çıkmasını hiç beklemiyordu. Onu yakalamaya çalıştı, fakat elinden kaçırdı ve ızgara aşağı düşmeye başladı. Kender yeniden donup kaldı, gözlerini sıkı sıkıya kapayıp omuzlarını düşürdü ve o anda kestirmekte olan bütün ölüleri hiç şüphesiz bir şekilde uyandıracak kadar yüksek bir ses çıkartacak olan ızgaranın zemine çakılıp tangırdamasını bekledi. Bekledi, bekledi ve beklemeye devam etti. Tırmanmak zorunda kaldığı bacanın uzunluğunu hesaba katan Tas, Kule zeminine kadar yüz metrelik bir mesafe olması gerektiğini düşünüyordu. Ama kısa bir süre sonra, eg ızgara yere çakılıp tangrrdayacaksa bunu şimdiye kadar yapmış olması g rektiğini o bile kabul etmek zorunda kaldı. Kafasını bacanın ağzından d1?' 184 çıkarttı ve neredeyse anında yüzüne bir ağaç dalının ucu çarpıverdi. Bu sırada keskin servi ağacı kokusu ise burun deliklerindeki kurumlan temizledi. Ağaç dalını kenara savurdu ve yönünü tayin edebilmek için etrafına bakındı- Bu garip ve yabancı Krynn'in garip ve yabancı ayı, bu gece oldukça plaktı ve Tasslehoff en azından bir şeyler görebiliyordu; her ne kadar o 'bir şeyler' sadece daha fazla ağaç dalından ibaret olsa bile. Sol tarafında ağaç dalları, sağ tarafında ağaç dallan, yukanda ağaç dallan, aşağıda ağaç dallan. Göz gÖrebildiğince ağaç dallan. Bacanın kenanndan aşağı baktı ve yaklaşık ilci metre aşağısındaki bir ağaç dalma takılmış olan ızgarayı gördü. Tasslehoff, zeminden ne kadar yüksekte olduğunu anlamaya çalıştı, gjııa yolunun üzerinde dallar vardı. Yan tarafına baktı ve Kule'nin kırık minarelerinden birisini tespit etti. Kule'nin en tepesi onunla aynı seviyedeydi. Bu gerçek ona, ne kadar tırmanmış olduğu ve daha da önemlisi, yerden ne kadar yüksekte olduğu hakkında bir fikir verdi. Yine de bu bir sorun değildi, zira etrafı kullanışlı dallarla doluydu. Tasslehoff kendisini ittirerek bacadan dışan çıktı. Gürbüz bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ağaç dalı bulup dikkatle, ağırlıyla tartarak üzerine çıktı. Dal çok güçlüydü ve hafifçe dahi çıtırdamadı. Baca tırmanmaktan sonra, ağaç tırmanmak epey basitti. Tasslehoff, kendisini bir daldan başka bir dost canlısı ve sağlam dala bırakarak ağacın gövdesinden aşağı süzülmeye başladı. En sonunda, ayaklan sert ve katı zemine basınca, rahatlayıp neşeyle dolarak nefes verdi. "Buraya kadar geldim, ama henüz ormandan dışan çıkamadım," dedi kendi kendisine. "Dalamar, Palin'e Solanihus'un yakınlarında olduğumuzu söyledi. Birilerinin bana Solamniya Şövalyelerinin Solanthus'ta bir karargâhı olduğunu söylediğini hatırlıyorum. O zaman, gidip Gerard'm başına neler geldiğini öğrenmek için iyi bir mekân gibi görünüyor. Biraz sıkıcı biri olabilir; hatta oldukça çirkin ve kenderlerden hiç hoşlanmıyor, ama o bir Solamniya Şövalyesi ve Solamniya Şövalyeleri hakkında söyleyebileceğimiz tek bir şey varsa, o da, bir dev tarafindan ezilmesi için adamı zaman içinde geri yollayacak tipte kişiler olmadıklandır. Gerard'ı bulacak, ona her Şeyi açıklayacağım ve eminim ki, o benim tarafımda olacak." Tasslehoff, Gerard'ı son gördüğü zaman onun üzerine oklar yağdıran Kara Şövalyeler tarafından kuşatılmış olduğunu aniden hatrrlayıverdi. TasslehofFun morali bu düşünceyle birlikte epey bozulmuştu. Ama sonra, Solamniya Şövalyeleri'nin oldukça fazla sayıda olduğu ve eğer birisi °'ürse, her zaman için bir tane daha bulunabileceğini düşündü. Şimdiki soru, ormandan dışan çıkmanın yolunu nasıl bulacağıydı. Zeminde bulunduğu bütün bu süre boyunca, ölüler sanki gözleri ve §£lan olan bir sis bulutu gibi etrafından akıp gidiyor, onun yanından ve erinden geçiyordu. Ama düşünmekle o kadar meşguldü ki, bunu fark 185 etmemişti. Ama şimdi fark etti. Her ne kadar etrafının, kendisine üzgim yüzlerle bakan ve ellerim keselerine atıp duran ölülerle dolu olrnasj dünyadaki en rahatlatıcı deneyim olmasa bile, bu denli soğuk ve tüyler % pertici olmalarını ona yön tarif ederek telafi edebileceklerini düşünüyordu "Diyorumki, afedersiniz bayım—Madam, affedersiniz- -hobgoblin ahbap, size bir şey sormam —özür dilerim ama o benim kesem. Hey çocuk, sana bir bakır para versem bana çıkış yolunu— Kender! Kender ahbap! Ormanın dışına çıkmanın bir yolunu— Lanet olsun," dedi Tasslehoff, ölülerle sohbet etmek için yaptığı beyhude girişimlerle geçen birkaç dakikanın ardından. "Beni görüyor gibi görünmüyorlar. Benim içimden öteye bakıyorlar. Caramon'a sorardım, ama tam da yardımcı olabileceği anda ortalıkta değil. Hakaret etmek istemiyorum," diye ekledi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


rahatsız bir tonlamayla, etrafını sarmış olan gür servi ağaçlan arasından bir yol bulmaya çalışıp başarısız olurken, "ama siz ölü kimseler gerçekten de çok fazlasınız! Olmanız gerektiğinden çok daha fazla." Bir patika —herhangi bir patika— aramaya devam etti, ama şansı pek yaver gitmedi. Karanlığın içinde yürümek zordu. Ölü kimseler solgun beyaz bir ışıkla parlıyor olsa bile karanlıkta yürümek zordu —ki Tas başta bu ışığın epey ilginç olduğunu düşündü, ama sonra ölülerin kayıp, hüzünlü, dehşete kapılmış hallerini aydınlattığı için, karanlığın —her türlü karanlığın— daha iyi olduğu sonucuna vardı. En azından kendisi ile Palin ve Dalamar arasına biraz mesafe koymayı başarmıştı. Eğer o, yani şimdiye kadar hiç kaybolmamış olan bir kender bu ormanda kayboluyorsa, basit bir insanın ve kara elfin de — her ne kadar büyücü olsalar bile— kaybolacağı hakkında hiçbir şüphesi yoktu ve kendisi kaybolarak onlara da kendisini kaybettirdiğinden emindi. İlerlemeye devam etti. Ağaçların arasına dalarak, kafasını alçaktaki dallara çarparak gitmeye devam etti ve en sonunda bir ağaç köküne feci şekilde takılarak ölü servi iğnelerinden oluşmuş bir öbeğin üzerine yuvarlandı. En azından iğneler hoş kokuluydu ve daha yeni düşmüşlerdi —hepsi kahverengi ve gevrekti. Yani sözünü edebileceği diğer bazı ölüler gibi değillerdi. Bacaklan, aıtık onlan kullanmadığı için memnundu. Vücudunun farklı bölgelerine batmalanna alıştıktan sonra kahverengi ağaç iğnelen oldukça rahattı. Ve bütün bunlar sonucunda, Tasslehoff oraya uzanıp kalmış olduğuna göre bunu bir dinlenme fırsatı olarak değerlendirebi'6' ceğini düşündü. Ağaç gövdesinin dibine kadar emekledi, elinden geldiğince rahat » şekilde yerleşti ve yumuşak yeşil yosunlardan oluşmuş olan tarafı y3^ olarak kullanıp kafasını yasladı. Bu sebeple, uykuya dalmadan önce en s hatırladığı şeyin babası olması ona pek şaşırtıcı gelmedi. 186 Yani babasının yosun tutmuş olduğundan değildi tabii. Babası ona şöyle demişti, "Her zaman için, ağacın yosun tutmuş olan tarafının baktığı yön—" Baktığı yön... Tas gözlerini kapadı. Şimdi, bir de o yönün ne olduğunu hatırlayabilseydi... "Kuzeydir," dedi ve kendisini uyandırdı. Artık şimdi hangi yöne doğru yolculuk etmekte olduğunu bildiğini fark eden Tas tekrar yatıp uykuya devam etmek üzereydi ki, kafasını kaldırdığında, hayaletlerden birisinin onun başına dikilmiş durduğunu ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


başını eğmiş ona bakmakta olduğunu gördü. Bu bir kenderin hayaletiydi, Tas'a garip bir şekilde tanıdık gelen bir kenderin hayaleti. Ama ona bakılırsa, çoğu kender diğer kenderlere tanıdık gelirdi, zira yaptıkları yolculuklar sırasında bir kez bir yerde karşılaşmış olmaları pek muhtemel bir şeydi. "Bak şimdi," dedi Tasslehoff, doğrulup oturarak. "Kaba olmak istemiyorum ama, günün büyük bir kısmını Yüksek Büyücülük Kulesi'nden kaçmakla geçirdim ve —«minim ki sen de biliyorsundur— büyülü kulelerden kaçmak adamı son derece yoran bir iştir. O yüzden eğer sakıncası yoksa, biraz uyuyacağım." Tas gözlerini kapadı, ama kenderin hayaletinin hâlâ orada durduğunu ve kafasını eğmiş kendisine bakmakta olduğunu hissetti. Sadece bu kadar da değil, Tas, o kenderin hayaletini göz kapaklarının arkasında gönneye devam etti ve bu konuda düşünmeyi sürdürdükçe o kenderle daha evvel bir yerde karşılaşmış olduğu konusunda kesinlikle emin oldu. Bu kender, diğer kimselerin cafcaflı ve tuhaf olarak göreceği — ama Tasslehoffun büyüleyici bulduğu— şık giysiler içindeki yakışıklı bir kenderdi. Kenderin üstü başı keselerle doluydu, ama bu alışılmadık bir şey değildi. Alışılmadık olan şey, kenderin yüzündeki ifadeydi —üzgün, kayıp, yalnız ve arayış içinde. Tasslehoffun içini soğuk bir ürperti sardı. Bir iskeletin kemikten parmağmdaki parlak yüzüğü çekip çıkartmak üzereyken parmağın seğirmesi halinde hissedeceğin cinsten heyecan verici bir ürperti değildi bu! Bu, mıdeni burkan ve ciğerlerine baskı yapıp nefes almanı güçleştiren feci, iç gıcıklayıcı bir ürpertiydi. Tas gözlerini açmayı düşündü, sonra da açmamay. Onları, kendi kendilerine açılıvermesinler diye sıkı sıkıya kapalı 1111 ve kıvrılıp daha da küçük bir top halini aldı. Bu kenderi daha önce nerede gördüğünü biliyordu. "Git buradan," dedi hafifçe. "Lütfen." Göremediği halde, hayaletin gitmemiş olduğunu gayet iyi biliyordu. 187 "Git buradan, git buradan, git buradan!" diye çılgınlar gibi bağ, H Tas ve bu da işe yaramadığında gözlerini açtı, sıçrayıp ayağa kalktı ve UJ detle hayalete haykırdı, "Defol git!" Hayalet öylece durup Tasslehoff a bakıyordu. Tasslehoff öylece durup kendisine bakıyordu. "Söyle bana," dedi Tas titreyen bir sesle, "neden buradasın? Ne isti yorsun? Sen... sen çıldırdın mı, çünkü ben daha ölmedim?" Kendi hayaleti ona hiçbir şey söylemedi. Bir süre daha Tas'a baktık tan sonra döndü ve sanki bunu istemiyormuş ama kendisine engel olarm.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yormuş gibi uzaklaşıp gitti. Tas kendi hayaletinin, milyonlarca huzursun ruhtan oluşan güruha katılışını izledi. Kendi hayaletini diğerlerinden ayırt edemeyecek hale gelene kadar izledi. Yaşlar gözlerini yakıyordu. Paniğe kapılmıştı. Döndü ve şimdiye kadar hiç koşmadığı gibi koştu. Koştu ve koştu, nereye gittiğine bakmadan, çalılann içinden geçerek, ağaç dallarını kırarak, yere düşerek ayağa kalkıp biraz daha koşarak ve en sonunda yere yığılıp bacaklan artık çalışmaz hale geldiği için tekrar kalkamayana dek koştu. Bitkin düşen, korku ve dehşete kapılan Tasslehoff, şimdiye kadar hiç yapmadığı bir şey yaptı. Kendisi için ağladı. 17 YANLIŞ ANLAŞILAN KİMLİK Tasslehoff, Gerard ile yaptığı yolculukları hoş bir nostalji halinde hatırlarken, o anda Gerard'm kender hakkında iyi şeyler düşünmediği söylenebilirdi. Hatta kender hakkında hiçbir şey düşünmüyordu. Gerard artık kenderlerle yapılacak hiçbir işi olmadığını sanıyordu, bu konuda kendisinden oldukça emindi ve Tasslehoffu zihninden çıkartıp atmıştı. Şövalyenin düşünülecek çok daha önemli ve endişe verici meseleleri vardı. Gerard o anda Qualinesti'de olmayı ve şehri Beryl'in ordularıyla yapılacak savaş için hazırlama işinde Mareşal Medan ile Gilthas'a yardım etmeyi çılgınlar gibi istiyordu. Kalbiyle, orada elflerle birlikteydi. Gerçekte ise, mavi ejderha Ustura'nın sırtına binmiş kuzeye —yani VUalinesti'nin tam ters yönüne- uçuyor ve Solanthus'a doğru gidiyordu. Abanasinya'nm kuzey kesimi üzerinden geçiyorlardı —Gerard engin Yeni Deniz'in parlak sularını havadan görebiliyordu— ki, Ustura «Çalmaya başladı. Ejderha, Gerard'a dinlenmesi ve yemek yemesi gereklimi söyledi. Yeni Deniz üzerinde yapılacak uçuş uzundu ve bir kez suyun ferinde yolculuğa çıktıktan sonra öteki tarafa ulaşana dek durabilecekleri bir Yer olmayacaktı. 189 İt Zaman kaybetmekten nefret etse bile Gerard, uçuştan önce ejderha^ iyice dinlenmesi gerektiğine tüm kalbiyle katıldı. Mavi, inişini yavaşlattı için kanatlannı gerdi ve dönüp durmaya başladı. Çizdiği her bir daireyle da ha aşağıya, konacağı yer olan geniş bir kumluk sahile doğru indi. Deniz yn karıdan bakıldığında insanı büyülüyordu. Suya düşen güneş ışığı, denizin döküm ateşi gibi parlamasını sağlıyordu. Ejderhanın uçuşu Gerard'a

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


acelesi» ve sakin geliyordu; tabii bu durum, Ustura zemine yakla-şana, daha doğrusü zemin onlan kucaklamak için hızla yükselene kadar sürdü. Gerard hayatında asla böyle bir korku yaşamamıştı. Ejderhaya yavaşlasın diye haykırmamak için dişlerini sıkıca birbirine kenetlemek zorunda kaldı. Son birkaç metrede zemin aniden yükseliverdi, ejderha aşağı çakıldı ve Gerard sonunun geldiğini düşündü. Kendisinin herkesten daha cesur olduğunu düşünürdü, ama semerin içinde öne doğru hafifçe yalpalamasını sağlayan bir sarsıntıyı hissedene kadar gözlerini kapalı tutmadan edemedi. Ejderha, kaslı vücudunu rahatça yerleştirdi, kanatlannı sırtına kıvırdı ve zevkle kafasını salladı. Gerard gözlerini açtı ve bu çetin sınav sonrasında kendisine gelmek için biraz bekledi. Sonra kaskatı kesilmiş bir halde semerden aşağı indi, Uçuş sırasında, aşağı düşeceğinden korktuğu için kıpırdamaya cesaret edememişti. Bu yüzden kaslarına kramp girmişti ve her yanı ağrıyordu. Topallayarak, inleyerek ve karıncalanmayı kesmek için gerinerek kısa bir süre etrafta gezindi. Ustura ise onu, her ne kadar saygılı olsa bile, küçümseyici bir eğlenceyle izledi. Ustura, yiyecek bir şeyler bulabilmek için ağır ağır uzaklaştı. Ejderha karadayken, havada olduğuna oranla daha beceriksiz görünüyordu. Ejderhanın etrafı gözleyeceğinden emin olan Gerard bir battaniyeye sarındı ve güneş ışığıyla ısınmış kumlar üzerine uzandı. Sadece gözlerini dinlendirmek istiyordu... Gerard, dalmaya hiç niyetlenmemiş olduğu uykudan uyandığında, ejderhayı güneş ışığının tadını çıkartarak ve suya bakarak rahatça oturur bir halde buldu. Gerard ilk başta sadece birkaç saattir kestirmekte olduğunu düşündü, sonra güneşin gökyüzünde oldukça farklı bir mevkide olduğunu gördü. "Ne kadar uyudum?" diye bilmek istedi, hızla ayağa kalkıp den takımının üzerindeki kumları silkeleyerek. "Bütün gece ve sabahın büyük bir kısmı boyunca," diye yanıtla* ejderha. Uyuyarak zaman kaybettiği için küfrederken, semeri ejderham11 sırtında bırakmış olduğunu fark eden —ki ejderha şimdi onu yana yaW" mıştı— Gerard özür dilemeye başladı. Fakat Ustura bunu geçiştirdi. 190 O sırada ejderha rahatsız görünüyordu, sanki aklını kurcalayan bir v var gibiydi. Ustura sık sık sanki bir şeyler söyleyecekmiş gibi Gerard'a Lvıyor, ama görünüşe göre sonra bunu yapmamaya karar veriyordu. A gzını sıkı sıkıya kapadı ve huysuzca kuyruğunu salladı. Ejderhayı ağzın.j0 baklayı çıkartması için teşvik etmek isterdi, ama birbirilerini pek iyi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


jjjdıklannı sanmıyordu ve bu yüzden hiçbir şey söylemedi. Semeri eski yerine geri çekip takmak ve koşum takımlarının bazıların1 yeniden bağlamakla birkaç zorlu dakika daha harcadı, ki bu arada vjytnetli zamanın akıp gittiğinin de farkındaydı. En sonunda semeri doğru düzgün yerine oturtmayı başardı ya da en azından başarmış olduğunu urnUyordu. Uçuş sırasında semerin ejderhanın üzerinden kayması ve Gerard'ı sefil bir ölüme doğru aşağı düşürmesi suretiyle, büyük planlarının hepsinin başarısızlıkla sonuçlandığını aklında canlandırdı. Fakat neyse ki Ustura, semerin sırtında sağlam olduğunu hissettiğini belirterek ona güven verdi ve Gerard da, kendisi bu konuda hiç deneyime sahip olmadığı için ejderhanın uzmanlığına güvendi. Alacakaranlık vakti deniz üzerine çökerken uçuşa geçtiler. Gerard geceleyin uçma konusunda endişeliydi, ama Ustura'nm gayet mantıklı bir şekilde belirttiği üzere, gece uçuşları şu günlerde gündüz uçuşlarından çok daha güvenliydi. Alacakaranlığın garip, dumanlı bir havası vardı ve bulanıklaşmış ufuk çizgisinin altına doğru batan güneşin kıpkırmızı parlamasını sağlıyordu. Havadaki yanık kokusu Gerard'm burnunu gıdıkladı. Duman arttı ve Gerard etrafta bir yerde bir orman yangını mı çıkmış olduğunu merak etti. Yangının yerini tespit edip edemeyeceğini görmek için aşağı bakü ama hiçbir şey bulamadı. Karanlık derinleşti ve yıldızlarla ayı belirgin kıldı. Böylece, dumanla beneklenmiş bir sisin içinde uçmaya devam ettiler. "Bu pusun içinde yolunu bulabiliyor musun Ustura?" diye haykırdı Gerard. "Garip, ama yeterince bulabiliyorum beyim," diye cevap verdi Ustura. Tekrar o rahatsız edici sessizliğe büründü, derken aniden şöyle dedi, "size bir şeyi anlatmak konusunda kendimi zorunlu hissediyorum beyim. Görevimi ihmâl ettiğimi itiraf etmeliyim." "Hıı? Ne?" diye haykırdı Gerard, her üç sözden sadece birini duymayı başararak. "Görev mi? Göreve ne olmuş?" "Dün öğle vaktinde sizin dönüşünüzü beklerken bir çağrı işittim, beyim. Bu bir borazan sesiydi, beni savaşa çağırıyordu. Bunun gibi bir şeyi asla duymamıştım beyim, hatta eski günlerde bile. Ben... ben neredeyse o Çağrıya uyacaktım beyim. Neredeyse, görevimi unutup ayrılacak ve sizi orada çaresiz bir halde bırakacaktım. Yolculuktan geri döndüğümüzde, bendimi katı bir disiplin altına sokacağım." 191 Eğer konuşan başka bir insan olsaydı, Gerard onu rahatlatacak şekj] de adamın hayal görmüş olduğunu söylerdi. Fakat bunun gibi bir şeyj kendisinden yüzlerce yıl yaşlı ve çok daha deneyimli olan bir yaratığa söyleyemezdi. Böylece, ejderhanın eninde sonunda orada kaldığım ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


önemli olanın da bu olduğunu söylemekten öteye gidemedi. En azından Gerard, Usturanın neden böyle huzursuz göründüğünü öğrenmişti. Aralarındaki muhabbet sona erdi. Gerard hiçbir şey göremiyor v» sadece, karanlığın içindeki bir dağa kafa üstü çablmayacaklannı umut ediyordu. Yine de, kendine güvenle ve hızla uçuşuna bakılırsa nereye git. tiğini görüyor gibi görünen Ustura'ya güvenmeliydi. En sonunda Gerard semer gidonunu sımsıkı kavramış olan parmaklarım gevşetebilecek kadar rahatladı. Gerard'ın zamanın geçişi hakkında hiçbir fikri yoktu. Saatlerdir uçuyorlarmış gibi geliyordu ve hatta bir kez daha sızıp kaldı. Tabii dalmak üzere olduğu rüyadan, dehşet dolu bir sıçrayışla soğuk terler dökerek uyandı ve güneşin doğmakta olduğunu gördü. "Beyim," dedi Ustura. "Solanthus göründü." Ufukta belirmiş olan büyük bir şehrin kulelerini görüyordu. Gerard, Ustura'ya Solanthus'tan belli bir mesafe ötede yere konmasını, dinlenebileceği ve güven içinde saklanabileceği bir yer bulmasını emretti. Sadece Solamniya Şövalyeleri'nden değil, aynı zamanda Beryl ve Malystryx'e karşı kendi başına ayakta duran mavi ejderha Skie ya da diğer ismiyle Khellendros'tan da saklanacaktı. Ustura, kendisine uygun bir mevki tespit etti. Bir bulut kümesinin altına gizlenerek kolay bir iniş yaptı. İri daireler çizerek aşağıya, gür ağaçlardan oluşan bir ormanın hemen bitişiğindeki geniş, otluk araziye doğru inişe geçti. Ejderha yere konduğunda otlan çiğneyip parçaladı, pençeli ayaklarıyla toprakta delikler oluşturdu ve otlan kuyruğuyla bir orak gibi etrafa savurdu. Bu civara gelen herkes, burada güçlü bir yaratığın yürümüş olduğunu tahmin edebilirdi, ama bu bölge şehirden uzaktaydı. Ormanın ağaçlarından inşa edilmiş birkaç çiftlik görülebiliyordu. Tek bir patika, gür otlar arasında yılan gibi kıvnlıyordu, ama o da birkaç mil uzaktaydı. Gerard gökteyken bir dere görmüştü ve o anda serin suyun içinde yüzmek kadar iple çektiği başka bir şey daha yoktu. Kendi kokusu o kadar kötüydü ki, neredeyse kendi midesini bulandıracaktı. Aynca üst başındaki kumlar ve kurumuş teri kaşıntı yapıyordu. Yıkanacak ve giysilerim değiştirecekti —en azından kendisini bir Kara Şövalye olarak gösteren şu deri tunikten kurtulacaktı. Solanthus'a bir çiftlik işçisi gibi girmek zorunda kalacaktı —üzerinde gömlek olmadan, sadece askılı bir pantolonla. W 192 cnlarnniya Şövalyesi olduğunu kanıtlamasının hiçbir yolu yoktu, ama rerard bundan endişelenmiyordu. Babasının Şövalye camiasında dostlan vardı ve Gerard onu tamyan birisini bulacağından neredeyse emindi. Ustura'ya gelince, eğer ejderha neden burada olduklarını soracak olursa, Gerard Medan'm emriyle Solamniya Şövalyeleri'ne casusluk yapmak üzere geldiği gibi bir açıklamada bulunacaktı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ejderha soru sormadı. Ustura, saklanıp dinlenebileceği bir yer bulmakla çok daha fazla ilgiliydi. Şu anda kudretli Skie'nin topraklanndaydı. Devasa mavi ejderha, kendi tülünden ejderhaları avlayarak güç ve kudret elde edebileceğini fark etmişti ve kardeşleri ondan hem korkuyor hem de nefret ediyorlardı. Gerard, Ustura'nm saklanacak bir yer bulamayacağından endişeleniyordu. Ejderha gökte hava akımları üzerinde süzülürken kanatlan neredeyse hiç kıpırdamayan zarafet dolu bir yaratıktı. Ama mavi ejderha yerdeyken, paldır küldür ortalıkta dolaşan, ayaklanyla toprağı ezip deşen, kuyruğunu sallayıp küçük ağaçlan deviren ve hayvanlann dehşet içinde etrafa kaçışmasına sebep olan hantal bir canavardı. Çenesini kullanarak bir erkek geyik avladı, boynu kınk cesedi dişlerine taktı ve dinlencesinde ziya-fet çekmek üzere onu da beraberinde götürdü. Bu dumm, muhabbet etmesini zorlaştmyordu. Ama Gerard'ın Skie hakkındaki sorulanın homurtular çıkartarak ve başını sallayarak cevaplandırdı. Palanthas ve civarının kağıt üzerindeki hükümdan olan kudretli mavi ejderha hakkında garip söylentiler dolaşıyordu. Bu söylentiler, ejderhanın ortadan kaybolduğu, kontrolü kendisinden daha aşağı seviyeli bir yaratığa bıraktığı yönündeydi. Ustura da bu söylentileri duymuştu, ama onlara pek inanmıyordu. Uygun bir dinlenme yeri olup olamayacağını görmek için kayalıklı bir uçurum çöküntüsünü inceleyen Ustura, geyik cesedini nehir kıyısına bıraktı. "Skie'nin, kendi sonunu getirecek olan çetrefilli bir entrikaya dahil olduğuna inanıyorum," dedi Ustura Gerard'a. "Eğer öyleyse, kendi türündekileri öldürdüğü için bu onun cezası olur. Tabii biz bile onun kendi irfandan sayılıyorsak," diye ekledi, sonradan gelen bir düşünceyle. "O bir mavi ejderha, değil mi?" diye sordu Gerard, nehre özlemle bakarak ve ejderhanın çabucak kendini yerleştirmesini umut ederek. "Evet beyim," dedi Ustura. "Ama öyle bir büyüdü ki, Krynn'de daha önce görülen bütün mavi ejderhalardan daha iri bir hal aldı. Kırmızılardan daha iri —tabii Malystryx hariç— olan şişko bir canavar o. Kardeşlerim Ve ben sık sık bu konuda konuşurduk." "Yine de Mızrak Savaşı'nda yer almış," dedi Gerard. "Burası tatmin edıci mi? Etrafta herhangi bir mağara yok gibi görünüyor." 193 "Doğru beyim. Dünyadan ayrılan kraliçemizin sadık bir hizmete nydı. Ama kişi hayret etmeden edemiyor beyim."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


İçine sığabileceği kadar geniş bir mağara bulamayan Ustura, bu kaya çöküntüsünün iyi bir başlangıç olduğunu belirtti ve uçurumun yanındaki kayaları havaya uçurarak onu genişletmeye niyetli olduğunu açıklad. Mavi ejderha, sert kayalarda kocaman delikler açan, taşların şapırtıyla suya dökülmesini sağlayan ve yerin sarsılmasına sebep olan yıldırım nefeslerini üflerken, Gerard güvenli bir mesafeden onu izledi. Kınlan taşların, gümbürdeyen patlamaların ve şok sarsıntıların ta Solanthus'tan duyulduğuna emin olan Gerard, şehirden dışarı bir araştırma devriyesinin yollanacağını düşündü. "Eğer Solanthuslular herhangi bir şey duyduysa bile, beyim," dedi Ustura biraz dinlenmek için duraksadığında, "sadece yaklaşan bir fırtına olduğunu düşüneceklerdir." Mağarasını oluşturduktan, toz duman bulutu kalktıktan ve sayısız küçük heyelanlar durduktan sonra Ustura, yemeğinin tadını çıkartmak ve dinlenmek üzere içeri girdi. Gerard, ejderhanın sırtındaki semeri çıkarttı —karmaşık koşum takımlarına hiç aşina olmadığı için bu iş biraz zaman aldı tabii. Ustura da yardım etti ve bu iş bittikten sonra Gerard ağır semeri mağaranın bir köşesine sürükleyip ayak altından çekti. Sonra da ejderhayı yemeğini yemesi ve dinlenmesi için yalnız bıraktı. Yıkanabileceği kadar sığ bir yer bulana kadar Gerard'm nehir aşağı epey bir mesafe gitmesi gerekti. Deri takımı, iç çamaşırlarını çıkarttı ve şapırdayan derenin içine çınlçıplak giriverdi. Su derin ve soğuktu. Nefesini tuttu, ürperdi ve dişlerini sıkarak balıklama daldı. Pek de iyi bir yüzücü değildi, bu sebeple nehrin daha derin ve akıntının daha güçlü olduğu kısmından uzak durdu. Güneş sıcaktı, soğuk ise tenini gıdıklıyor, ona canlılık veriyordu. Önce kan dolaşımının devam etmesi için, sonra da bundan hoşlanmış olduğu için etrafa sular sıçratıp hoplayıp zıplayarak koşturdu. En azından birkaç dakikalığına özgürdü. Bütün endişelerinden, gerginliğinden, sorumluluğundan azat olmuş, ona ne yapması gerektiğini söyleyen herkesten kurtulmuştu. Birkaç dakikalığına, tekrar bir çocuk olmak için kendisine izin verdi. Çıplak elleriyle balık yakalamaya çalıştı. Üzerine doğra sarkan söğüt ağaçlan altında köpükler saçarak yüzdü. Sırt üstü uzanıp, tenine değen güneş

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ışığı ve ona tezat bir şekilde soğuk olan suyun tadını çıkarttı. Üzerine yapı?" mış olan kirleri ve kam, eline aldığı bir avuç dolusu çimle ovalayarak çıkarttı ve o sırada yanında annesinin donyağı sabunlarından bir tane olmasını diledi. 194 Temizlendikten sonra yaralarını inceleyebildi. Kızarmış ve kabarmış . alanna rağmen pek mikrop kapmış sayılmazlardı. Yaralarına, Ana ^ jjçe tarafından kendisine verilen bir merhem sürmüştü ve onlar da . •üşmekteydiler. Sudaki yansımasına baktığında yüzünü buruşturdu ve bjr elini çenesine götürdü. Yüzünde azıcık sakal vardı ve saçı gibi sarı Heel koyu kahverengiydi. Yüzü sakal olmadan da yeterince çirkindi —ki da yanm yamalak, tutam tutamdı ve çenesinde büyüyen habis bir bitkiyi andırıyordu. Gençliğinde, Solamniya Şövalyeleri'nin gururu olan o ipek gibi uzun bıyıklardan bırakmaya çalışıp başarısız olduğu zamanları hatırladı. Onun bıyıklan seyrek ve tel tel çıkıyor, dik kafalı saçlan gibi dört bir tarafa doğru düzensizce uzuyordu. Kendi bıyığı uzun ve gür olan babası, oğlunun bu konudaki başansızlığmı kendisine bir hakaret olarak değerlendirir ve Gerard'm içindeki bütün isyankâr duygulann, kendilerini kılları aracılığıyla dışa vurduğu gibi mantıksız bir ithamda bulunurdu. Gerard, bıçağını alıp pis sakallannı tıraş etmeye niyetlendi ve deri giysisiyle çantasını bırakmış olduğu yere geri gitmek için arkasını döndü. Metal üzerinde parlayan bir güneş ışığı yansıması onu yan yanya kör etti. Kafasını kaldınp nehir kıyısına baktığında bir Solamniya Şövalyesi gördü. Şövalye, bel kısmında bir kemer bulunan ve dizine kadar inen bir tuniğin üzerine koruma için kapitoneli bir deri yelek giyiyordu. Metal panltısı ise, siperliği olmayan bir yanm miğferden geliyordu. Yanm miğferin tepesinde kırmızı bir kurdele uçuşuyordu ve kapitoneli yelek kırmızı bir gül motifiyle süslüydü. Omzunda asılı duran bir uzun yay, Şövalye'nin avlanmakta olduğuna işaret ediyor ve arkasındaki yük katarım sırtına atılmış halde duran geyik cesedi buna bir kanıt teşkil ediyordu. Şövalye'nin atı hemen yanında duruyor, kafasını öne eğmiş otluyordu. Gerard, daha dikkatle etrafı kollamadığı için kendi kendisine lanet okudu. Eğer bir mektep çocuğu gibi dalga geçeceğine etrafıyla ilgilenseydi, yaklaşan atın ve binicinin sesini duymuş olurdu. Şövalyenin çizmeli ayağı, Gerard'ın kılıç kemeri ile kılıcının üzerine sertçe basmaktaydı. Şövalye, eldivenli ellerinden birisinde bir uzun kılıç, diğerinde ise bir kangal ip tutuyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gerard, ağaçlann gölgeleri sebebiyle Şövalye'nin yüzünü göremiyordu. Ama yüzündeki ifadenin sert, amansız ve hiç şüphesiz muzaffer olduğundan emindi. Her geçen saniye daha da soğuk olmaya başlayan nehrin tam ortasında durdu ve insan doğasında bulunan, çıplakken kendisini üzerinde kıyafet 0lduğundan daha çok saldınya açık hissetme gerçeğinin ne kadar acayip °lduğunu düşündü. Gömlek ve yelek bir oku, hançeri ya da kılıcı durdur195 mazdı. Ama yine de Gerard giyinik olsaydı, bu Şövalye ile güven içirıH yüzleşirdi. Şu haldeyken, nehrin içinde öylece duruyor ve çıplak bacağı 6 doğru dalışa geçen balıklar kadar düşük zekalı bir görüntüyle ŞövalyeV bön bön bakıyordu. "Benim esirimsin," dedi Solamniyah, Ortak Lisan'da konuşaj-aj. "Yavaşça yaklaş ve ellerini havada tut ki onları görebileyim." Gerard'ın rahatsızlığı had safhaya çıkmıştı işte. Şövalyenin sesi hos tu, tatlıydı ve şüphesiz derecede dişiydi. O anda kadın ihtiyatla etrafına bakındı ve Gerard, yarım miğferin arka tarafından aşağı doğru uzanan dib parlak, mavi-siyah renginde iki uzun saç örgüsü gördü. Gerard teninin utançla ısındığını o denli hissediyordu ki, içinde bulunduğu suyun buharlaşmaması karşısında hayret etti. "Leydi Şövalye," dedi, konuşabilecek sesi kendinde bulduğunda "sizin esiriniz olmayı seve seve kabul ediyorum, en azından şu an için, yani içinde bulunduğum alışılmadık durumu size açıklaymcaya kadar. Sizin emrettiğinizi yapacağım, ama ben... görebildiğiniz üzere... giyinik değilim." "Elbiselerin burada, nehir kıyısında olduğu için giyinik olabileceğini düşünmüyorum zaten," diye cevap verdi Şövalye. "Şimdi sudan çık bakalım." Gerard, nehrin karşı kıyısına doğru hızla atilmayı düşündü, ama su derindi, akıntı hızlıydı ve o da pek iyi bir yüzücü değildi. Bunu başarabileceğinden şüpheliydi. Kendisini suyun içinde debelenip boğulurken, 'imdat' diye haykırırken ve elinde kalan son saygınlık zerrelerini de yok ederken tasavvur etti. "Sanıyorum kafanızı çevirip giyinmeme izin vermezsiniz, değil mi Hanımım?" diye sordu. "Bırakayım da beni sulundan bıçakla değil mi?" Gülerek öne doğru eğildi. "Biliyor musun Neraka Şövalyesi, hiç şüphesiz çok sayıda masumu öldüren, köyleri yakan, ölüleri soyan, yağma ve tecavüz eden senin gibi bir kötülük şampiyonunun, bu denli sinip solmuş bir zambak olmasını eğlendirici buluyorum." Yaptığı espriden hoşlanmıştı. Ayağını üzerine koymuş olduğu Kara

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şövalye amblemi, kafatası ve zambaktan oluşuyordu. "Eğer kendini iyi hissetmeni sağlayacaksa söyleyeyim" diye devam etti Leydi Şövalye, "Şövalyelik Camiası'na on iki senedir hizmet etmekteyim, savaş görüp geçirmişliğim ve turnuvalara katılmışhğım var. Erkek vücudunu sadece çıplak olarak değil, aynı zamanda deşilip yanlmış olarak da görmüşümdür, ki bana itaat etmezsen seni göreceğim hal bu ikincisidirKılıcını kaldırdı. "Ya sen dışan gelirsin ya da ben oraya inerim." Gerard etrafa sular saçarak kıyıya doğru ilerlemeye başladı. Şimdl 196 . jiletlenmiş, kadının alaycı ses tonuna kızmıştı ve bu hiddeti, utancını kısazaltıyordu. Çantasını almayı, Güthas'm mektubunu göstermeyi ve jy aiaycı kadına kendisinin gerçekten bir Solamniya Şövalyesi olduğunu muhtemelen ondan daha üst rütbeye sahip olduğunu kanıtlamayı iple 06kıy°rda Kadm, onun attığı her adımı dikkatle izledi, yüzü onu çıplak gördüğü ?cj0 daha da eğlendiğini açık ediyordu —derisinin kuru erik gibi büzüşmüş lduğurıa ve mosmor kesilip soğuktan titreyişine bakılırsa, bu şaşırtıcı bir ey değildi tabii. Kıyıya gelen Gerard, kadına hiddetli bir bakış attı ve giysilerine doğru uzandı. Kadın, kendi kılıcını hazır bir halde havada tutarak Gerard'm kılıcını çizmesiyle ezmeye devam etti. " Gerard yanında getirdiği deri pantolonu giydi. Kadının, deri tuniğin ön tarafında dikilmiş olan amblemi fark etmeyeceğini umarak, nehir kıyısına buruşmuş bir şekilde duran tuniği görmezden gelmeye niyetlendi. Fakat kadın onu kılıcının ucuna takarak havaya kaldırdı ve Gerard'a doğru savurdu. "Güneş yanığı olmanı istemem de," dedi kadın. "Giy onu. Uçuşun İyi geçti mi bari?" Gerard'ın umudu uçuverrnişti, ama yine de bir deneme yaptı. "Ne kastettiğinizi bilmiyorum. Buraya yürüyerek—" "Boşuna uğraşma Nerakalı," dedi kadın ona. "Mavi ejderhayı gördüm. Hayvanın yere konuşunu da gördüm. Onun izini tespit edip izledim ve seni buldum." Kadın ona ilgiyle baktı, bu sırada kılıcın ucunu ona dönük tutuyor ve ipin uç kısmını sallıyordu "Pekala ne yapmaya niyetliydin bakayım, Nerakalı? Bize karşı casusluk etmek olabilir mi mesela? Biraz hoşça vakit geçirmek için şehre gelen hödük bir köylü çocuk numarası mı yapacaktın? Hödüklük konusunda numara yapman pek gerekmezdi gibi görünüyor." "Ben casus değilim," dedi, takırdamasını engellemek için sıktığı dişleri arasından. "Buna inanmayacağınızı biliyorum, ama ben bir Nerakalı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kara Şövalye değilim. Ben bir Solamniyalıyım, tıpkı sizin gibi—" "Ah çok komik! Masmavi bir Solamniyalı masmavi bir ejderhaya biniyor." Leydi Şövalye içtenlikle kahkaha attı, sonra elini şöyle bir savurdu ve ilmikli ipi çevik bir şekilde Gerard'ın kafasına geçirdi. "Endişelenme. Seni burada asmayacağım Nerakalı. Seni Solanthus'a götüreceğim. Hikâyeni daha hevesli bir dinleyiciye anlatabilirsin. Sorgucunun morali son günlerde epey bozuktu. Eminim ki onu neşelendireceksindir." ipi çekip sıktı ve Gerard'ın boğulmamak için onu kavradığını görgünde sırıttı. "Oraya canlı, yan canlı ya da zar zor nefes alır bir halde Varman sana bağlı." 197 "Size kanıtlayacağım," diye belirtti Gerard. "Çantamı açmama i* verir— Başını yere eğip baktı. Çantası orada değildi. Gerard nehir kıyısına çılgınlar gibi bakındı. Çanta falan yoktu. Son hatırlayıverdi. İçinde mektup olan çantayı ejderhanın semerine takmist, Semer ve çanta ise, mavi ejderhayla birlikte mağarada duruyordu. Üzerinden sular damlamakta olan kafasını, küfür dahi edemeyeceı bir halde öne eğdi. O hiddetli sözler kalbindeydi, ama boğazındaki yup, rudan geçip de diline varmalarını sağlayamıyordu. Kafasını kaldırıp (W doğru Leydi Şövalye'nin gözlerinin içine baktı, kadının gözlerinin yaprak yeşili olduğuna dikkat etti. "Size gerçek bir şövalye olarak şerefimle yemin ederim ki, Bayan, ben bir Solamniyalıyım. Adım Gerard uth Mondar. Solace'ta görevliydim, Son Kahramanlar Türbesi'nde şeref muhafızı olarak. Bu dediğime dair bir kanıt sunamadığımı kabul ediyorum, ama babam Şövalyelik camiasında iyi tanınır. Solanthus'ta beni tanıyacak Lord Şövalyeler olduğundan eminim. Çantamın içinde ise, elflerin kralı Gilthas'tan bir mektup taşıyorum—" "Ah evet," dedi kadın, "ben de çantamda kender kraliçesi Mulberry Miklebush'tan bir mektup taşıyorum. Peki içinde o muhteşem mektup olan şu çantan nerede bakalım?" Gerard bir şeyler mırıldandı. "Ne dediğini duyamadım, Nerakalı." Kadın ona doğru eğildi. "Ben onu... mavi ejderhanın semerine takmıştım," dedi asık bir suratla. "Gidip onu getirebilirim. Size geri dönüp teslim olacağıma dair şeref sözü veriyorum." Kadın hafifçe kaşlarım çattı. "Baksana, saçımda saman parçası falan yok değil mi?"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gerard ona dik dik baktı. "Öyle olduğunu sandım," dedi. "Çünkü benim bir saman vagonundan düşmüş olduğumu düşündüğün besbelli. Evet Cici Nerakalı, bir mavi ejderha binicisinin şeref sözünü kabul edeceğim, sonra senin gidip çantanı ve mavi ejderham almana izin vereceğim. Tabii sonra da, siz ikiniz uçarak uzaklaşırken ben de size mendilimi sallayacağım." Gerard'ın göbeğini kılıcının ucuyla dürttü. "Ata bin." "Dinleyin Hanımım," dedi Gerard, hiddeti ve hüsranı git gide artarak. "Durumum kötü göründüğünü biliyorum, ama eğer o çelikle kap1 kafanızı kullanıp bir düşünürseniz, doğruyu söylediğimi fark edersinizEğer gerçekten Nerakalı bir ejderha binicisi olsaydım, burada durrnuS kılıcınızla beni dürtüklüyor olabilecek miydiniz acaba? Şu ana kadar çok' 198

ejderhama yem olmuştunuz. Acil bir görev üzerindeyim. Binlerce vat tehlikede —Kes şunu be kahrolası!" Kadın, Gerard'm ettiği her üç kelimede bir onu dürtükledi ve ata Sayana kadar onu geri geri gitmeye zorladı. Gerard çıplak eliyle kılıcı , ydetle kenara iterek avuç içini yardı. "Seni dinlemeye bayılıyorumNerakalı," dedi. "Seni bütün gün dinlebilirim, ama ne yazık ki; birkaç saat sonra işbaşı yapıyorum. O yüzden, ata bin ve biz de yola koyulalım bakalım." Gerard şimdi öyle bir hiddetlenmişti ki, ejderhayı çağırmamak için kendisini zor tutuyordu. Ustura, görünüşe bakılırsa kafasının içinde beyin yerine sert çelikle doğmuş olan bu sinir bozucu dişiyi çabucak hallederdi, yihe de hiddetini kontrol altına aldı ve ata bindi. Kadının ona ne yapmaya niyetli olduğunu gayet iyi bildiğinden dolayı ellerini arkasında kavuşturup bileklerini bir araya getirdi. Kadın kılıcını kmma soktu, adamın boynunda duran ipi sıkıca tuttu ve aynı iple Gerard'm bileklerini bağladı. İpi öyle bir ayarladı ki, eğer adam kollarını ya da vücudunun herhangi bir yerini kıpırdatırsa kendi kendisini boğacaktı. Bu sırada dalga geçmeye devam ederek ona Nerakalı, Cici Neraka, Kalbimin Nerakalısı ve buna benzer aşın küstah sevgi ifadeleri yakıştırdı. Her şeyi hazırladıktan sonra atının dizginlerini tuttu ve hızlı bir yürüyüş temposuyla onu ormanda yürütmeye başladı. "Ağzımı tıkamayacak mısın?" diye sordu Gerard Kadın omzunun üzerinden geriye baktı. "Sözlerin kulağıma müzik gibi geliyor Nerakalı. Konuşmaya devam et. Bana elflerin kralı hakkında

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


daha fazla şey anlat. Yeşil ipek giysiler giyip sırtından kanatlar çıkartıyor mu bari?" "Hâlâ ejderhayı çağırabilirim," diye belirtti Gerard. "Bunu yapmıyorum, çünkü size zarar vermek istemiyorum Leydi Şövalye. Bu da size söylediğim şeyi kanıtlıyor, tabii durup bir düşünürseniz." "Düşünebilirim," diye kabul etti. "Gerçeği söylüyor olabilirsin. Ama gerçeği söylemiyor da olabilirsin. O hayvanların güvenilmez ve sağı solu belirsiz olması yüzünden, ayrıca beni öldürdükten hemen sonra seni de öldürebileceği için ejderhayı çağırmıyor olabilirsin, değil mi Nerakalı?" Gerard kadının onun ağzını neden tıkamadığını anlamaya başlamıştı. Kendisini suçlu duruma düşürmeyecek ya da işleri daha da sarpa sardırmayacak bir şeyler gelmiyordu aklına. Kadının mavi ejderhaların şeytani doğası hakkında ileri sürdüğü görüş, Ustura ile tanışmadan evvel kendisinin de Ulanabileceği bir görüşül Eğer ejderhayı bu şöval-yenin icabına bakması için Çağırırsa, Ustura'nın kadını çabucak halledeceği ve ona hiç dokunmayacağı 199 konusunda Gerard'ın hiçbir şüphesi yoktu. Ama bir yol arkadaşı olarak Ustu. ra'yı bu sinir bozucu dişiye tercih ettiği halde, her ne kadar terbiyesiz olsa bfle dost bir Solamniya Şövalyesi'nin feci şekilde öldürülmesine göz yumamazdı "Solanthus'a vardığımda, ejderhayı öldürmeleri için bir birlik yoll^ yacağım," diye devam etti kadın. "Buradan pek uzakta olamaz. Duyduğum patlama seslerine dayanarak söylüyorum, onun saklandığı yerin izini bulmakta hiç zorluk çekmeyeceğiz." Gerard, Ustura'nm kendi başının çaresine bakabileceğinden gayet emindi, işte bu onun dost şövalyelerin güvenliği konusunda endişelenmesine sebep oldu. Şimdi yapabileceği en iyi davranışın, konsey önüne çıkana kadar beklemek olduğuna karar verdi. Hele bir konsey huzuruna çıksın, kendisini tanıtıp görevini açıklayabilirdi. Yanında bir itimatname olmadığı halde konseyin ona inanacağından emindi. Divanda onu ya da babasını tanıyan biri hiç şüphesiz çıkacaktı elbet. Eğer her şey yolunda giderse, Ustura'nm yanma geri dönecekti ve Gerard, ejderha ve bir Şövalye birliği hep birlikte Qualinesti'ye uçacaklardı. Tabii bu kadın Şövalye, en sefil ve aşağılanmış haliyle özür diledikten sonra. Ağaçlıklı nehir kıyısını terk ettiler ve ejderhanın yere indiği noktadan pek uzak olmayan bir yerden otlak araziye çıktılar. Gerard, Solanthus'a

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


giden yolu uzaktan görebiliyordu. Şehir kulelerinin en tepeleri, uzun otlaklann uçlanndan ancak görünüyordu. "İşte Solanthus orada Nerakalı," dedi kadın işaret ederek. "Sol tarafındaki o uzun bina ise—" "Adım Nerakalı değil. Adım Gerard uth Mondar. Seni ne diye çağmyorlar," diye sordu ve kısık sesle mırıldanarak ekledi, "tabii 'şirret kan' dışında?" "Bunu duydum!" diye çınladı kadının sesi. Omzunun üzerinden ona baktı. "Adım Odila Yeldeviren." "Yeldeviren. Bu bir geminin gövdesindeki mekanik bir aletin adı değil mi?" "Öyle," diye yanıt verdi. "Benim halkım denizcidir." "Hiç şüphesiz korsandırlar," diye suçlayıcı bir şekilde belirtti Gerard. "Beynin de, diğer bazı yerlerin gibi küçük ve buruşuk galiba Nerakalı," diye karşılık verdi, adamın utancı karşısında sırıtarak. O sırada yola vardılar ve tempoyu arttırdılar. Kadın onun yanından yürüyüp atı ve yük katrnnı götürürken, Crerard'm onu yeterince inceleyecek fırsatı olda Kadın uzun boyluydu, onunkinden hatın sayılır derecede uzun bir boya sahipti. Biçimli ve kaslı bir vücut yapısı vardı. DenıZcl Ergothlulann koyu tenine sahip değildi. Derisi cilalanmış maun ağ80 rengindeydi ve geçmişinden gelen bir melezliğe işaret ediyordu. 200 Saçları uzundu, iki örgü halinde beline kadar sarkıyordu. Gerard nafıa evvel bunun gibi bir siyah saç görmemişti, bir karga kanadı gibi vi_siyahtı. Kadının kaşları kalındı, çenesi keskin hatlara sahipti. Kadının yüzündeki en güzel yer dudaklarıydı; dolgun, kalp şeklinde, kıpi/ııTOiz1 ve Çoktan kanıtlamış olduğu üzere kahkahaya eğilimliydiler. Gerard, kadının yüzünde dudaklarından başka güzel bir yeri oluğunu söyleyemezdi. Kadınlardan pek hoşlanmaz, onlann entrikacı, sinsi zenginlik düşkünü olduklarını düşünürdü. En az güvendiği ve hoşlandı kadın türleri listesinde, kendisine gülüp duran koyu saçlı, koyu tenli hanını şövalyeleri en üst sıraya koymaya karar verdi. Odila konuşmaya devam etti. Zindanlardaki hücresindeyken şehri pek âz görebileceği fikrine dayanarak ona Solanthus manzaralarını gösterip duruyordu. Gerard onu duymazdan geldi. Şövalyeler Konseyi'ne neler söyleyeceğini zihninde tekrarladı, buraya gelişinin dışandan bakınca kuşkusuz kötü maksatlı gibi görünen şartlanın nasıl tasvü" edeceğini düşündü. Elflerin içinde bulunduğu zor durumu açıklamak için kullanacağı ağdalı sözleri tekrarladı. Birinin onu tanıyacağı konusunda ümidini kesmedi. Bu sinir bozucu dişinin yerinde olsaydı, onun da kendisine inanmayacağını kabul etmek zorunda kaldı. O çantayı unutmakla ahmaklık

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


etmişti. Elflerin çaresiz durumunu hatırlayan Gerard, onlann ne yaptığını ve ne halde olduklarını merak etti. Mareşal Medan'ı, Laurana'yı, Gilthas'ı düşündü ve dostlan olup çıkan bu kimseler için duyduğu samimi endişeyle birlikte kendi sorunlarını unutuverdi. Düşüncelere öyle bir dalıp gitmişti ki, etrafına hiç aldınş etmeden atın sırtında öylece oturmaktaydı ve kafasını kaldırıp baktığında, onlar yoldayken gecenin çökmüş olduğunu ve şimdi Solanthus'un dış surlarına varmış olduklarını görüp şaşırdı. Gerard Solanthus'un Ansalon'daki en sıkı donanımlı şehir olduğunu, hatta lordlar şehri Palanthas'ı bile geçtiğini duymuştu. Şimdi kafasını kaldınp, yıldızlann altında kapkara görünen devasa surlara, yani şehrin savunma hattının sadece en dış halkası olan surlara baktığında duyduklanna inandı doğrusu. Şehrin etrafını bir dış perde suru çevreliyordu. Bu sur, içi kumla dolu birkaç katmanlık taştan, sonra üzeri sıvayla kaplı bir kabuktan ve en dışta lse daha fazla taştan oluşmaktaydı. Perde surun öteki tarafında bir şehir hendeği vardı. Birkaç ayn yerde kapılar surun iç kesimine açılıyordu. Hendeğin üzerinden kocaman köprüler uzanıyordu. Hendeğin ötesinde ise bir SUr daha vardı; bu seferkinin üzerinde ise tuzak delikleri ve okçu aralıkları lra halinde uzanıyordu. İçleri kaynayan yağla doldurulacak olan kazanlar vann üzerindeki aralık kısımlarda duruyordu. Bu duvann arkasına, suni Piayı başaran herhangi bir düşman şehre rahatça giremesin diye çalılık201 lar yetiştirilmiş \,e ağaçlar dikilmişti. Onun ötesinde ise şehir ve büyü], çoğunluğu taştaı-, yapılmış olan binalar uzanıyordu. Bu geç sa;^t> bile, insanlar ana kapıda durmuş şehre girmeyi bekli, yordu, İçeri ginttek isteyen herkes durdurulur ve muhafızlar tarafından sorguya çekilire! j peydi Odila, muhafızlarca iyi tanınırdı ve sırada bek. lemesi gerekmiyordu. Yakaladığı bu "iyi av" ve avcılık hüneri konusun^ yapılan neşeli eskilerle birlikte şehre girdi. Gerard bu s3kalara ve kaba tabirlere sessiz bir ağırbaşlılıkla tahammül etti. Odila, ^n ,^on garnizondaki muhafızlardan birisi, "Görüyorum ki bu adamı eliniz*, je tutabilmek için onu domuz bağıyla bağlamanız gerek-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


miş, Leydi Odil u n diye bağırana kadar neşesini korudu. Odila'nın VTU|ümsemesi o anda bozuluverdi ve yaprak yeşili gözler parlayıp zümrüt re,\gini aldı. Muhafıza doğru dönüp öyle bir baktı ki, adam kıpkırmızı kesil^ ve muhafız kulübesine doğru aceleyle geri gitti. "Hödük," ^jye mırıldandı, kara saç örgülerini sırtına savurdu ve yapmacık bir şekilç^g ^üldü. Ama Gerard, muhafızın attığı bu lafın kadını can evinden vurduğ^u ve kanım akıttığını görebiliyordu. Odila, atu^j <ehir sokaklarmdaki kalabalığın arasında yürüttü. İnsanlar Gerard'a me-ra]ja bakıyorlardı. Göğsündeki amblemi gördüklerinde ise onunla alay ediv^ ve celladın kanlı baltasından bahsediyorlardı. Kısa bir ştjwıe anı Gerard'm rahatsız olmasına ve neredeyse bir anlığına paniğe kapılı ^ma sebep oldu. Ya onlan gerçeğe inandumazsa? Ya ona inanmazlarsa? ^^disini, masum olduğunu iddia ederken idam kütüğüne doğru sürüklen^ sjji aklında canlandırdı. Kafasına geçirilen kara renkli bohçayı, başını kan";ia lekelenmiş kütüğe doğru bastıran güçlü eli. Baltanın inmesini beklerken \ -^yacağı o son dehşet anlarım. Gerard ü>jwriverdi. Aklında canlandırdığı görüntü o kadar gerçekti ki, soğuk soğuks- p- döktü. Hayal gücüne kapılıp gittiği için kendisini, azarlayarak, içinde sunduğu yere ve o ana odaklanmaya zorladı. Her ne se^ptense, Leydi Odila'nın onu dosdoğru Şövalyeler Divanı önüne çıkartac^ğiı sanmıştı. Fakat kadın bunun yerine, atı karanlık ve dar bir sokağa sokt^ Sokağın sonunda ise devasa bir taş bina duruyordu. "Neredey ^ diye sordu. "Hapisha^mf binası," dedi Leydi Odila. Gerard ş, ^na döndü. Şövalyeler Divanı önünde konuşma işine o kadar odaklanıra ki, kadının onu başka bir yere götüreceği aklına dahi gelmemişti. "Beni ne\>cjt1ı buraya getirdin?" diye sordu. ' "İki tahrt-^j, hakkın var Nerakalı. Birincisi; ikimiz bir baloya davetliyiz, sen beniı ^ jans partnerim olacaksın, bütün gece boyunca şarap 'C1P 202 sevişeceğiz. Ya da"—kadın hoşça gülümsedi—"seni bir hücreye tıkacaklar." Ata durmasını emretti. Duvarlarda meşaleler yanıyordu. Dörtgen seklindeki, parmaklıklı bir pencerenin ardından san renkli ateş ışığı parhyoi'du. Kadımn yaklaştığını duyan muhafızlar, hızla koşarak esiri ondan teslim almaya geldiler. Başgardiyan, ağzım elinin tersiyle silerek dışan çıkıverdi. Akşam yemeğim bölmüş oldukları barizdi. "Eğer bir seçme şansım varsa," dedi Gerard iğneleyici bir tonla, "hücreyi tercih ederim."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Buna memnun oldum," dedi Odila, adamın bacağına hafifçe vurarak. "Senin hayal kırıklığına uğradığım görmeyi hiç istemem. Şimdi, en sonunda, seni terk etmek zorundayım Cici Neraka. Görev başındayım. Beni özleyip de iğne ipliğe döneyim deme sakın." "Lütfen Leydi Odila," dedi Gerard, "eğer sadece bir kereliğine ciddi olabilirseniz dinleyin, burada uth Mondar ismini bilen birileri olmalı. Benim için bir soruşturun. Bari bu kadarını yapmaz mısınız?" Leydi Odila ona bir anlığına sessiz, derin bir bakış attı. "Epey eğlenceli bir iş olabilir." Hapishane müdürüyle konuşmak üzere döndü. Gerard'm içinde, kadının üzerinde bir etki bıraktığı gibi bir his vardı, fakat bu etkinin iyi mi kötü mü olduğunu, onun dediği şeyi yapıp yapmayacağım kestiremiyordu. Leydi Odila, ayrılmadan önce Gerard'm bütün suçlanmn bir özetini geçti —onu bir mavi ejderha üzerinde uçarken nasıl gördüğünü, şehrin çok uzağında nasıl yere konduğunu ve ejderhamn kendisini bir mağaraya saklamak için nasıl çaba sarf ettiğim anlattı. Baş Gardiyan, Gerard'a nefret dolu bir gözle baktı ve zemin katta, mavi ejderha binicileri için itinayla yapılmış, diğerlerinden daha güçlü olan bir hücresi olduğunu söyledi. Leydi Odila, bir veda lafı sokuştunıp elini salladıktan soma atma bindi, yük katımım yularını kavradı ve avludan dışan çıkarak Gerard'ı müdür ile onun muhafizlannın merhametine bıraktı. Gerard boş yere itiraz edip tartıştı ve Kumandan Şövalye'yle ya da başka bir subayla görüşme talebinde bulundu. Kimse ona biraz olsun aldınş etmedi. İki muhafız, onu zalimce ve etkili bir şekilde içeri sürükledi. Bu sırada başka iki muhafız da, adam kaçma girişiminde bulunursa diye kocaman çivili sopalan ellerinde hazır bir şekilde bekledi. Gerard'm bağlarını kesip açtılar, tabii sadece ip yerine demir kelepçeler takmak için. Muhafızlar onu, başgardiyamn bürosunun ve gardiyanın tabureyle masasının bulunduğu dış odalardan ite kaka geçirdiler. Hücrelerin demir anahtarlan, duvara muntazam sıralar halinde dizilmiş olan kancalarda asılı duruyordu. Gerard, itip çekiştirilirken tökezleyip zemin katın altındaki dar koridora inen merdivenden aşağı yuvarlanmadan önce, bunu sadece 203 gözünün ucuyla görebildi. Ellerinde meşalelerle birlikte onu hücresin» götürdüler ve içeri tıktılar—görünüşe bakılırsa bu kattaki tek esir oy^ Hücrede, tuvalet ihtiyacı için bir kova ve uyuması için bir saman yatağ, bulunduğunu söylediler. Günde, sabah ve akşam olmak üzere iki öğün yemek alacaktı. En üstünde parmaklıklı küçük bir demir ızgara bulunan ağır meşe kapı kapanmaya başladı. Bütün bunlar o kadar hızlı olmuştu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


1Q Gerard afallayıp kalmıştı, olanlara inanamıyordu Başgardiyanın koridorda durmuş ve esilin güvenle içeri kapatıldığından emin olmak için sonuna kadar izlemişti. Gerard ileri atıldı ve vücudunu duvar ile kapı arasına bir takoz gibi sıkıştırdı. "Beyim!" diye yalvardı, "Şövalyeler Divanı önünde konuşmalıyım! Onlara Gerard uth Mondar'm burada olduğunu söyleyin! Acil haberlerim var! Bilgi getirdim—" "Bunlan sorgucuya anlat," dedi başgardiyan soğukça. Muhafızlar Gerardi şiddetle ittirip zincirleri şmgırdatarak hücresinin içine geri tökezlemesini sağladılar. Hücre kapısı kapandı. Merdivenleri çıkan adamlann ayak seslerini işitti. Meşale ışığı azaldı ve kayboldu. Merdivenlerin tepesinde bir başka kapı daha güm diye kapandı. Gerard öyle katıksız bir karanlık ve derin bir sessizlik içinde yalnız bırakılmıştı ki, sanki dünyadan dışan sürgüne yollanmış ve tanrıların gelişinden çok uzun süre önce var olduğu söylenen o bomboş hiçliğin içinde süzülmeye terk edilmişti. 204 BERYL'İN HABERCİSİ Mareşal Medan, Neraka Şövalyeleri'nin Qualinost'ta inşa ettiği iri ve çirkin binanın içinde bulunan ofisindeki çalışma masasında kayıtsızca oturuyordu. Mareşal de bu binayı en az, ne zaman dev gibi gri duvarlarının yakınında bir yerde yürümek zorunda kalsalar bakışlarını çevirmekte olan elflerin bulduğu kadar çirkin buluyor ve kendi karargâhına pek nadiren giriyordu. Boş ve soğuk odalardan nefret ediyordu. Rutubetli hava sebebiyle taş duvarlar nem yapıyor ve her zaman için terliyormuş gibi görünüyorlardı. Her ne zaman burada uzun bir süre bulunmak zorunda kalsa kendisini boğuluyormuş gibi hissediyordu ve bu his hayal gücünün ürünü değildi. İçerdekilerin daha sıkı korunması amacıyla binada hiçbir Pencere yoktu ve çimento kokusu dört bir yana sinmişti. Bugün her zamankinden de kötüydü. Bu koku burun deliklerine doluşuyor ve gözlerinin ardında git gide artan bir ağn hissetmesine sebep oluyorctu- Ağn ve baskıdan dolayı uyuşuktu, bitkindi ve düşünmekte zorlanıyordu. "Bu hiçbir işe yaramayacak," dedi kendi kendisine. Tam dışarı çıkıp ernız havada yürüyüş yapmak için odayı terk edecekti ki, Dumat adında1 °rr Şövalye olan yardımcı komutanı ahşap kapıyı çaldı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Mareşal ters ters baktı, masasının arkasına geçip oturmak üzere gerj döndü ve burnunu açmak için korkunç bir sesle soludu. Bu sesi içeri girme izni olarak algılayan Dumat odaya daldı ve kapryj ardından dikkatle kapattı. "O burada," dedi, başparmağıyla omzunun üzerinden geriye doğm işaret ederek. "Kimmiş o Dumat?" diye sordu Medan. "Başka bir ejdo mu?" "Evet lordum. Bir bozak. Bir yüzbaşı. Yanında iki tane de baaz var Sanırım korumaları." Medan bir kez daha burnundan soludu ve ağrıyan gözlerini ovuşturdu, "Bu ejdolarm icabına bakabiliriz lordum," dedi Dumat gayet keyifli bir şekilde. Dumat garip bir adamdı. Medan onu anlamaya çalışmayı bırakmıştı. Kısa boylu, küçük yapılı, siyah saçlı olan Dumat otuzlu yaşlanndaydı ya da Medan öyle olduğunu sanıyordu. Onun hakkmda hakikaten çok az şey biliyordu. Dumat sessizdi, çekingendi, nadiren gülümserdi ve içine kaparak biriydi. Geçmişi hakkmda hiçbir şey konuşmaz, savaş alanındaki ve yataktaki maharetlerini övüne övüne anlatan diğer askerlerin muhabbetlerine hiç katılmazdı. Şövalyeliğe bundan yalnızca birkaç yıl önce girmişti. Kumandanına sadece kayıtlar için gerekli olan bilgileri vermişti ve Medan' m tahminine göre bütün o bilgiler muhtemelen yalandı. Medan, Dumat'ın neden Neraka Şövalyeleri'ne katılmış olduğunu bir türlü anlamayı başaramamıştı. Dumat bir asker değildi. Savaşa karşı hiç tutkusu yoktu. Çekişmeye girmeye meyilli biri değildi. Sadist de değildi. Savaş silahları konusunda özel bir yeteneği yoktu, ama kışlalarda çıkan bir kavgada, böyle bir durumda başının çaresine bakabileceğini kanıtlamıştı. Sakin bir mizaca sahipti. Fakat o karanlık gözlerinde, adamın çok derinlerinde bir yerlerinde parlayan ateşleri açık eden ve için için yanan korlar vardı. Medan, bundan yaklaşık bir yıl önce Dumat'ın yanma gelip de bir elf kadınına âşık olduğunu ve onunla evlenmek istediğini söylediği o gün kadar hayatında hayrete düşmemişti hiç. Medan, elfler ve insanlar arasındaki ilişkileri önlemek için elinden geleni yapmıştı. Zor bir konumdaydı. Patlamaya hazır ırksal gerginliklerle uğraşıyor, ülkelerini fetheden insanlardan açık bir şekilde nefret eden bir halkı kontrol altında tatmaya çalışıyordu. Aynı şekilde, kendi askerleri arasında da disiplini sağlamalıydı. Tecavüz konusunda katı kurallar koydu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve elflerin zapt edildiği ilk günlerde bu kuralları bozan kimseler hızla ve acımasızca cezalandırıldı. Ama Medan kişiler arasındaki garip ilişkiler konusunda deneyim'^'" di. Bazen esir düşenin kendisini esir alana âşık olduğunu ve bütün elf kadınlarının da insan erkekleri itici bulmadığım biliyordu. 206 Dumatin evlenmek istediği elf kadınla, onun baskı veya tehdit altında olmadığından emin olmak için görüşmüştü. Elfın genç bir hoppa olmajjöını, yetişkin bir terzi kadın olduğunu görmüştü. Dumat'ı seviyor ve flUI1 kansı olmak istiyordu. Medan ona, elf toplumundan dışlanacağım, «leşinden ve dostlarından kopmak zorunda kalacağını belirtti. Kadın ise hir ailesinin olmadığını ve eğer dostları onun koca seçiminden hoşlanmavacaklarsa zaten gerçek dost olmadıklarını söyledi. Medan'm buna diyebilecek pek fazla şeyi yoktu ve elfler bunun gibi affedilemez bir birlikteliği asla resmi olarak tanımayacağı için ikisi insan töreniyle evlendiler. İkisi mutlu, sessiz sakin, kendilerini birbirilerine kaptırmış bir halde yaşıyorlardı. Dumat her zaman yaptığı gibi hizmet vermeye, emirlere katı bir disiplinle itaat etmeye devam etti. Bu sebeple Medan, kendilerine güvenebileceği Şövalye ve askerlerde karar kılması gerektiğinde, Qualinost'un en son savunmasında kendisiyle kalacak pek az kişiden birisi olarak da Dumat ı seçmişti. Geri kalanlar ise, büyülü Wayreth Kulesi'ni aramak gibi boş ve saçma bir iş üzerinde olan Gri Cübbeler'e yardım etmeleri için güneye yollanıp uzaklaştırılmıştı. Medan, neyle yüz yüze olduğunu Dumat'a dosdoğru söylemiş ve ona bir seçim yapma hakkı sunmuştu. Zira Mareşal bu konuda hiç idmseye yalan söyleyemezdi. Burada kalabilir ya da karısını da alıp ayrılabilirdi. Dumat kalmaya karar vermiş ve karısının da onunla birlikte kalacağını söylemişti. "Lordum." dedi Dumat, "bir sorun mu var?" Medan ürkerek kendine geldi. Dalıp gitmiş bir halde öylece oturmuş ve bu sırada Dumat'a sabitlenip kalmıştı, böylece Dumat acaba kendi burnunda bir sorun mu var diye düşünmüş olmalıydı. "Üç ejderan diyorsun yani," Medan konsantre olmak için kendisini zorladı. Tehlike çok büyüktü ve daha fazla zihinsel gecikmeye tahammülü yoktu. "Evet lordum. Onların icabına bakabiliriz." Dumat böbürlenmiyor-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


du. Sadece gerçeği belirtiyordu o kadar. Medan başını olumsuz anlamda salladı ve bunu yaptığına pişman oldu. Gözlerinin ardındaki ağrı belirgin bir şekilde arttı. Bir kez daha burnundan soludu ve istediği sonucu alamadı. "Hayır, Beryl'in evcil sürüngenlerim öldürüp duramayız. Eninde sonunda şüphelenir. Bununla beraber, o dev yeşü kancığa rapor götürmesi ve her şeyin plana uygun bir şekilde ilerlediği konusunda onu temin etmesi için bu haberciye ihtiyacım var." "Peki lordum." Medan ayağa kalkıp Dumat'a baktı. "Eğer bir şeyler ters giderse, ernrimle birlikte harekete geçmeye hazırlıklı ol. Ama daha önce değil." Dumat başıyla onayladı ve kumandanı önden buyursun diye yana adlm attı. Sonra da onu takip etti. 207 "Yüzbaşı Nogga, lordum," dedi ejderan, selam vererek. "Yüzbaşı," dedi Mareşal, ejderanı karşılamak için ilerlerken. Bozak devasa boydaydı. Kertenkele kafası, iri omuzlan ve kanat uçlanyla Medan'dan bir baş uzun duruyordu. Daha kısa boylu, ama ay^ derecede kaslı olan baaz korumalar dikkatliydiler, temkinliydiler ve diş, lerınden tırnaklarına kadar silahlıydılar —ki bolca dişe tırnağa sahipler^ "Beni Majesteleri Beryl yolladı," diye bildirdi Yüzbaşı Nogga. "Sj^ şu andaki askeri durumu bildirmekle, sorabileceğiniz her türlü soruyu yanıtlamakla ve Qualinosf taki durumu teftiş etmekle görevliyim. Ve bunları Majesteleri'ne bildirmekle tabii." Medan başını eğip onayladı. "Tehlikeli bir yolculuk geçirmiş olmalısınız Yüzbaşı. Yanınızda sadece küçük bir koruma birliğiyle elf topraklarında yolculuk etmişsiniz. Saldırıya uğramamış olmanıza hayret ettim doğrusu." "Evet, bu ülkede düzen sağlama konusunda zorluk çektiğinizi duymuştuk Mareşal Medan," diye karşılık verdi Nogga. "Beryl'in ordusunu yollamasının sebeplerinden birisi de bu. Buraya nasıl geldiğimiz konusuna gelince, buraya ejderha sırtında uçtuk. O sivri kulaklılardan korktuğumdan değil tabii," diye ekledi küçümseyici bir sesle, "aynı zamanda etrafa da bir göz atmak istedim." "Umarım gördüklerinizden tatmin olmuşsunuzdur, Yüzbaşı," dedi Medan, öfkesini gizleme zahmetine girmeyerek. Az önce hakarete uğramıştı ve eğer Medan bir karşılık vermezse, ejderan bunun garip olduğunu düşünürdü. "Aslında memnuniyet verici bir şaşkınlığa uğradım. Şehri velvele içinde, sokakları isyanla dolu bulmaya hazırlamıştım kendimi. Bunun yerine sokakları neredeyse bomboş gördüm. Size sormalıyım Mareşal Medan, elfler neredeler? Yoksa kaçtılar mı? Majestelen bunu duymaktan pek hoşlanmayacaktır.'' "Yolların üzerinden geçtiniz," dedi Medan kısaca. "Hiç güneye

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


doğru kaçan bir mülteciler güruhu gördünüz mü?" "Hayır görmedim," diye kabul etti Nogga. "Yine de—" "Belki de doğuya doğru kaçan mülteciler görmüşsünüzdür?" "Hayır Mareşal, hiçbir şey görmedim. Ne var ki ben—" "Qualinost üzerinden uçarken, şehrin dış kısmında, geniş çıplak W arazi ve daha yeni kazılmış bir toprak yığını gördünüz mü?" r "Evet bunu gördüm işte," diye sabırsızlıkla cevapladı Nogga. "0nedfl\ "İşte elfleri bulabileceğiniz yer orasıdır Yüzbaşı," dedi Mareş Medan. "Anlayamıyorum," dedi Yüzbaşı Nogga. 208 "Cesetlerin icabına bir şekilde bakmamız gerekiyordu," diye devam *H Medan kayıtsızca. "Onları sokaklarda çürümeye terk edemezdik. Yaşlılar, hastalar, çocuklar ve direniş gösteren bütün elfler ortadan kaldırıldı. Qeri kalanları ise Neraka'nm köle pazarları için el altında tutuluyor." Ejderan kaşlarını çatarak dudak büktü. "Beryl Neraka'ya gidecek olan kölelerle ilgili hiçbir talimat vermedi Mareşal." "Size ve Majesteleri'ne saygılanmla hatırlatırım ki, ben emirlerimi Gecenin Lordu Targonne'dan alıyorum, Majesteleri'nden değil. Eğer Beryl, bu meseleyi Lord Targonne ile halletmek istiyorsa bunu yapabilir. Ama o zamana kadar, ben lordumun emirlerim izlerim." Medan omuzlarını dikleştirdi, elim kılıcının kabzasına yaklaştıran bir hareketti bu. Dumafın eli de kendi kılıcının kabzasmdaydı ve ejderan, kayıtsız gibi görünüp sessizce hareket ederek iki baazm yamna gitti. Ağzından çıkacak bir sonraki sözün, en son sözü olabileceği hakkında Nogga 'nın hiçbir fikri yoktu. Eğer toplu mezarı ya da köle kafeslerini görmek istediğini söylerse görüp göreceği tek şey Medan'ın, kılıcının pullu bağırsaklarından içeri saplanışı olacaktı. Her nasıl olduysa ejderan omuz silkti. "Ben de emirlere itaat ediyorum Mareşal. Ben yaşlı bir askerim, tıpkı sizin gibi. İkimizin de politikaya karşı hiçbir ilgisi yok. Hammıma rapor verecek ve sizin de bilgece önerdiğiniz üzere, onu sizin şu Lord Targonne ile konuşması konusunda ikna edeceğim." Medan ejderana dikkatle baktı, ama tabii ki, kertenkelenin yüzündeki ifadeyi okuyup çözümlemenin hiçbir yolu yoktu. Başıyla onaylayıp elini kılıcının kabzasından çekti, ejderanm yanında hızla geçerek biraz temiz ve hoş kokulu hava alabileceği kapı eşiğinde durdu. "Size bildireceğim bir şikayetim var Yüzbaşı." Medan omzunun üzerinden geriye dönüp Nogga'ya baktı. "Bir ejderandan şikayetçiyim. Adı Groul." "Groul mu?" Nogga, Medan'ın durduğu yere yanaşmadan edemedi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ejderanm gözleri kısıldı. "Ben de size Groul'u sormaya niyetliydim. Neredeyse iki hafta önce buraya gönderilmişti ve dönüp rapor vermedi." "Ve de veremeyecek," dedi Medan tere ters. Temiz havayla dolu derin ve hoş bir nefes daha çekti. "Groul öldü." "Öldü mü?" Nogga sertti. "Nasıl oldu? Bunun şikayetle ne ilgisi var?" "Sadece kendisim öldürtmekle kalmadı," diye belirtti Medan, "benim 51 'Yi aj anlarımdan birisim, Ana Kraliçe'nin evine yerleştirdiğim bir casusu da °ldürdü." Nogga'ya delip geçici bir bakış fırlattı. "Gelecekte eğer ejderan haberciler yollayacaksamz, onlann buraya ayık kafayla geldiğinden emin olunuz." 209 Şimdi rahatsız olma sırası Nogga'daydı. "Ne oldu?" "Emin değiliz," dedi Medan, omuz silkerek. "Onları bulduğumuz^ —yani Groul ile casusu— ikisi de ölmüştü. En azından elf cesedini^ yanındaki kül yığınını Groul olarak kabul etmek zorunda kaldvk. Bildiğimiz tek şey Groul'un buraya gelip Beryl'in mesajını iletmiş olmasıydı. Zaten o zaman da hatırı sayılır derecede cüce ispirtosu içmişti Buram buram kokuyordu da. Talıminime göre, benim yanımdan ayrıldıktan sonra Kalindas adındaki bir elf ajanla irtibata geçti. Elf verdiği bilgiler karşılığında aldığı para konusunda uzun süredir şikayet etmekteydi zaten, Tahminimce Kalindas, Groul'a karşı çıktı ve daha fazla para istedi. Groul da bunu reddetti. İkisi dövüştüler ve birbirilerini öldürdüler. Şimdi benim bir casusum ve sizin de bir ejderan askeriniz eksilmiş durumda." Nogga'nın uzun kertenkele dili dişleri arasından dışarı çıktı ve ejderan kılıcının kabzasıyla oynadı. "Garip," dedi Nogga en sonunda, kırmızı gözleriyle Mareşal'e dikkatle bakarak, "birbirilerini öldürmüş olmaları yani." "O kadar da garip değil," diye yanıtladı Medan neşesizce. "Tabii birisinin sırılsıklam ve diğerinin de çamurla kaplanmış olduğunu hesaba katacak olursak." Nogga'nın dişleri birbirine çarpıp tikrrdadı. Kuyruğu seğirdi ve zemine sürtündü. Medan'm duymazdan gelmeyi tercih ettiği bir şeyler mırıldandı. "Eğer hepsi buysa, Yüzbaşı," dedi Mareşal, ejderana tekrar arkasını dönüp ofisine geri giderek, "yapılacak çok fazla işim var..." "Bir saniye!" diye guruldandı Nogga. "Groul'un getirdiği emirler, Ana Kraliçe'nin infaz edilmesi ve kellesinin Beryl'e teslim edilmesi gerektiğini belirtiyordu. Umarım bu emirler yerine getirilmiştir Mareşal. Elfin kellesini şimdi alacağım. Yoksa Ana Kraliçe de bazı garip şartlar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


altında mı öldü?" Medan duraksayıp topukları üzerinde döndü. "Ejderha o emirleri verdiğinde ciddi konuşmuş olamaz herhalde?" "Ciddi konuşmuş olamazmış!" Nogga kaşlarını çattı. "Beryl'in espri anlayışı herkesçe bilinir," dedi Mareşal. "Majesteleri' nin bana bir şaka yaptığını düşünmüştüm." "Şaka falan değildi, sizi temin ederim lordum. Ana Kraliçe nerede?' diye sordu Nogga, dişlerini gıcırdatarak. "Zindanda," dedi Medan soğukça. "Canlı. Ejderha Oualmosf a zaferle girdiğinde, şahsımdan bir hediye olarak Beryl'e sunulmak üzere hazır bekliyor. Lord Targonne'un emirleri bunlar." Nogga, Medan'-ı hainlikle suçlamak üzere ağzını açmıştı. Ejderanrn ağzı gerisingeriye kapandı. 210 Medan, Nogga'nın ne düşündüğünü biliyordu. Beryl kendisini ^glinesti'nin hükümdarı olarak görüyor olabilirdi. Şövalyelerin, onun «yi altında hareket ettiğini düşünüyor olabilirdi, ki birçok açıdan öyle vapıyorlardı zaten. Ama Kara Şövalyelerin başında hâlâ Lord Targonne vardı. Daha da önemlisi Targonne'un, Beryl'in kuzeni olan büyük kırmızı ejderha Malystryx'in iltimasına sahip olduğu biliniyordu. Medan, Beryl'in Oualinesti'ye asker yığma konusundaki ani karanna Malys'in nasıl tepki verdiğini merak edip durmuştu. Nogga'nın çenesini hızla kapayışıyla birlikte Medan cevabını almış oldu. Beryl, Targonne'u kendisine düşman etmeyi hiç istemiyordu. Zira adamın, kötü muameleye uğradığını Malys'e Icoştura koştura yetiştireceği kesindi. "Elf fahişeyi göreceğim," dedi Nogga, somurtkan bir suratla. "Bu işte bir numara olmadığından emin olmak için." Mareşal, ana binanın altındaki zindanlara inen merdivene doğru onu buyur etti. "Koridor çok dardır," dedi Mareşal, baazlar kumandanlarını takip etmeye davrandıklarında. "Hepimiz birden sığmayabiliriz." "Burada bekleyin," diye baazlara hırladı Nogga. "Onlara eşlik edin," dedi Medan Dumat'a. Başıyla onaylayan Dumat ise neredeyse gülümseyecekti, ama gülümsemedi. Ejderan dönen merdivenden paldır küldür aşağı inmeye başladı. Taş yatağından kesilip yapılmış olan merdiven kaba ve yamuk yumuktu. Zindanlar yerin çok altındaydı, böylece ikisi kısa süre içinde güneş ışığından yoksun kaldılar. Medan, yanında bir meşale getirmemiş olduğu için özür diledi ve belki de geri çıkıp bir tane alsalar daha iyi olacağını ima etti. Nogga bu fikri geçiştirdi. Ejderanlar karanlıkta gayet iyi görebilirlerdi ve bu sebeple Nogga hiçbir güçlük çekmiyordu. Medan, yüzbaşının

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


birkaç adım arkasından takip ediyor ve karanlıkta yolunu el yordamıyla buluyordu. Hatta bir kere, tabii kazayla, Nogga'nın kuyruğuna sertçe bastı. Ejderan rahatsızlıkla homurdandı. Medan ise kibarca özür diledi. Döne döne aşağı doğru indiler ve en sonunda merdivenin sonuna vardılar. Burada duvarlarda meşaleler yanıyordu, ama gelişigüzel, az bir ışık veriyor ve çok duman çıkarıyorlardı. Merdivenin en altına varan Nogga gözünü kırpıştırıp homurdanarak, kesif ortamda bir o yana bir bu yana bakındı. Medan zindancıya seslendi ve o da gelip onları karşıladı. Zindancı, kafasına üpkı bir cellat gibi kara bir kukuleta giymişti ve dumanlar arasında sert, hayaletimsi bir suret gibi görünüyordu. "Ana Kraliçe," dedi Medan. Zindancı başıyla onayladı ve onları taş duvara yerleştirilmiş demir parmakhklı bir kapıdan ibaret olan hücreye götürdü. Sessizce içeriyi işaret etti. Hücrenin içinde, bir elf kadını yere çömelmiş oturuyordu. Uzun, 211 altın renkli saçı cansız ve kirliydi. Kıyafetleri şaşaalıydı, ama yırtık pu^ı ti, buruşuktu ve kan lekesi olabilecek koyu renkli beneklerle dohıyn, ~ Mareşal'in sesini duyan kadın onlarla yüzleşmek için ayağa kalktı ve mev dan okurcasına onlara baktı. Zindanda altı hücre olmasına rağmen, »e • kalanları boştu. Tek esir oydu. Ejderan hücreye yaklaştı. "Demek meşhur Altın Kumandan buy muş. Bu elf cadısını uzun süre önce, çöküş zamanında Neraka'da bir ke? görmüştüm." Kadını yavaşça, aşağılayarak baştan aşağı süzdü. Laurana sakince, soğukkanlılıkla ve dimdik durdu. Ejderana boyun eğmez bir şekilde, hiç korkup sinmeden bakıyordu. Mareşal Medan'm eli kılıcının kabzası üzerinde kasılıp duruyordu. Bu kertenkeleye canlı ihtiyacım var, diye kendisine hatırlattı. "Hoş karıymış," dedi Nogga yan gözle bakarak. "Onu ilk gördüğümde de bunu düşündüğümü hatırlıyorum. Yatağa atmak için hoş bir kadın, tabii eğer pis elf kokusunu miden kaldırabilirse." "Bu kadın sana ve senin türüne karşı felaket teşkil ediyor " diye gözlemde bulunmadan edemedi Medan, fakat neredeyse bu sözler ağzından çıktığı anda bir hata yapmış olduğunu fark etti. Nogga'nın gözleri hiddetle parladı. Dudakları, dişlerinin arkasına doğru genişledi, uzun dilinin sivri ucu dışarı çıktı. Larurana'ya dik dik bakarken, öfkeden fokur fokur kaynayan bir nefes alarak dilini içeri çekti. "Kayıp tanrılar adına elf, seninle işim bittiğinde bana böyle kendini beğenmiş bir ifadeyle bakamayacaksın!" Ejderan, demir parmaklıklı kapıyı kavradı. İri kollarındaki kaslar geriliverdi. Asılıp çekerek kapıyı menteşelerinden söktü ve bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kenara fırlattı. Kapı neredeyse zindancının üzerine düşecekti, fakat adam çeviklikle sıçrayıp kendisini kurtardı. Nogga hızla hücrenin içine dalıverdi. Ejderanm ani ve şiddetli hiddet krizi karşısında hazırlıksız yakalanan Medan, ahmaklığı için kendisine küfretti ve onu durdurmak için ileri atıldı. Zindancı, yani Planchet, ejderana daha yakındı, ama Nogga'nın yana doğru fırlattığı kapı yüzünden yolu tıkanmıştı ve demir parmaklıklı kapı şu anda garip bir açıyla başka bir hücreye doğru eğilmiş durmaktaydı. "Ne yapıyorsun Yüzbaşı?" diye haykırdı Medan. "Aklını mı kaçırdın? Onu rahat bırak! Beryl, esirine zarar gelmesini istemez." "Pöh, sadece birazcık eğleniyorum," diye hırladı Nogga, elini ilen doğru uzatarak. Çelik panldadı. Laurana, elbisesinin iç kısmından bir hançer çekip çıkartmıştı. Nogga kayarak, pençeli ayaklarıyla taş zemini tırmalayarak durdu212 gözünü eğip aşağı baktığında, hançerin boğazına dayanmış bir şekilde ,^-juğunu hayretler içinde fark etti. "Kıpırdama," diye uyardı Laurana, ejderanın lisanında konuşarak. Nogga kıkırdadı. İlk şaşkınlığından kurtulmuştu. Kadının direniş göstermesi ejderanın şehvetine daha fazla tat katıyordu. Pençeli ellerinden birisiyle hançeri kenara savurdu. Hançer, ejderanın pullu derisini yanp kan fışkırmasına sebep oldu, ama Nogga yaraya aldırış etmedi. Lauranayı yakalayıp tuttu. Hâlâ hançeri elinde tutan Laurana, bir yandan ejderanın güçlü elleri arasında debelenirken diğer yandan onu bıçaklamaya çalışıyordu. "Sana onu bırakmam söyledim, kertenkele!" Yumruklarını birleştiren Medan, Nogga'nın ensesine sert bir darbe indirdi. Bu darbe bir insanı yere sererdi, ama Nogga'nın sadece biraz dikkatini dağıtmaya yaradı. Ejderanın pençeli elleri Laurana'nın elbisesini yırttı. Planchet en sonunda hücre kapısını tekmeleyip kenara atmayı başardı. Yanan bir meşaleyi kavradığı gibi ejderanın kafasına indiriverdi. Havaya közler uçuştu ve meşale ortadan ikiye kırıldı. "Birkaç saniye sonra sana geri döneceğim," diye hırlayarak söz verdi ve Lauranayı duvara attı. Dişlerini gösteren ejderan, saldırganlarla yüzleşmek için döndü. "Onu öldürme!" diye Elf Lisanı'nda emretti Medan ve ejderanın midesine bir yumruk atıp yaratığı iki büklüm etti. "Bunu yapmama gibi bir şansımız varını?" dedi Planchet nefes nefese, dizini ejderanın çenesine gömüp kafasını geriye, yukarı doğru kaldırarak. Nogga dizleri üzerine çöktü, ama hâlâ ayağa kalkmaya çalışıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Laurana bir ahşap tabureyi kavradı ve onu ejderanın kafasına indirdi. Tabure paramparça oldu ve Nogga yere yığıldı. Ejderan, bacakları iki yana ayrılmış bir halde göbeğinin üzerine serilmiş, en sonunda dövüşecek hali kalmamıştı. Üçü nefes nefese kalmış bir halde ejderana bakarak durdular. "Çok üzgünüm Madam," dedi Medan, Laurana'ya doğru dönerek. Kadının elbisesi yırtılmış, yüzü ve elleri ejderanın kanma bulanmıştı. Yaratığın pençeleri, kadının göğüslerinin beyaz tenini tırmıklamıştı. O çiziklerden kan damlaları süzülüyor, meşale ışığında panldıyorlardı. Kadın mutlulukla, sert bir zafer edasıyla gülümsedi. Medan adeta büyülenmişti. Onu daha önce hiç bu kadar güzel, bu kadar kuvvetli ve cesur, aynı zamanda bir o kadar da savunmasız görmemıŞti. Daha ne yaptığını bile fark edemeden kollarını kadına doladı ve onu kendisine doğru çekti. "Yaratığın böyle bir şeyler yapmayı deneyeceğini bilmeliydim," diye devam etti Medan vicdan azabı duyarak. "Seni böyle bir tehlike altına hiç sokmamalıydım Laurana. Beni affet." 213 Kadın gözlerini kaldırıp adama baktı. Hafitçe yatıştırıcı bir sx söyledi ve sonra, oldukça nazik bir şekilde adamın kollan arasından w tuldü ve bir eliyle elbisesini çekip göğüslerinin üzerini kapadı. "Özür dilemenize gerek yok Mareşal," dedi, gözleri yaramaz bir ^ cuk gibi ışıldayarak. "Gerçeği söylemek gerekirse, oldukça keyif vericiyi S Başım eğip ejderana baktı. Sesi sertleşti ve eli yumruk oldu "Halkımın çoğu daha şimdiden bu savaşta can verdi bile. Birçoğu da Qualinost için yapılacak savaşta ölecek. En azından üzerime düşeni ya* tığımı hissediyorum, ne kadar küçük olursa olsun." Kafasını kaldırıp ona tekrar baktığında o yaramaz çocuk edası yine belirivermişti. "Ama korkarım ki, habercinize zarar verdik Mareşal." Medan cevap olarak bir şeyler homurdandı. Laurana'ya bakmaya cüret edemiyordu, sadece bir anlığına onu kollarına aldığında kadında hissettiği sıcaklığı hatırlamaya dahi cesaret edemiyordu. Bütün bu yıllar boyunca aşka karşı direnmeyi başarmıştı, daha doğrusu öyle olduğuna kendisini inandırmıştı. Ama işin aslında, uzun zaman önce ona âşık olmuş, onun aşkı ve elf ırkının sevgisi içine nüfuz etmişti. Ne acı bir ironiydi ki, ancak şimdi her şey bittikten sonra bunu tamamıyla anlamıştı. "Onu ne yapacağız beyim?" diye sordu Planchet. Bir bacağını incitmiş olan elf topallamaktaydı. "Eğer o gülle gibi vücudu merdivenlerin tepesine kadar taşırsam ne olayım," dedi Medan sertçe. "Planchet, hanıma benim odama kadar eşlik

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


et. Kapıyı arkanızdan sürgüleyin ve dışarı çıkmanın güvenli olduğuna dair haber gelene kadar orada kalın. Oraya giderken, Dumat'a buraya, aşağı gelmesini ve yanında o iki baazı da getirmesini söyle. Planchet pelerinini çıkardı ve Laurana'nın omuzlarına sardı. Kadın, bir eliyle pelerini yırtık elbisesinin üzerinde sabit tuttu ve diğer elini Medan'm koluna koydu. Adamın gözlerinin içine baktı. "İyi olacağınızdan emin misiniz Mareşal?" diye sordu hafifçe. Onu burada ejderanla yalnız bırakmaktan söz etmiyordu. Onu burada acısıyla baş başa bırakmaktan bahsediyordu. "Evet Madam," dedi Medan ve o da gülümsedi. "Tıpkı sizin gibi, ben de bunu oldukça keyif verici buldum." Kadın iç geçirip bakışlannı yere indirdi ve bir anlığına sanki bir şey daha söyleyecekmiş gibi göründü. Adam bunu duymak istemiyorduOnun kalbinin de, kocası Tanis ile birlikte gömülmüş olduğunu duymak istemiyordu. Bir hayaleti kıskanmakta olduğunu duymak istemiyordu. Kadının kendisine saygı duyduğunu ve ona güvendiğini bilmek ona yetiyordu. Laurana'nın koluna koyduğu elini elleri arasına aldı. Kadının parmaklanm kaldırdı ve dudaklarına bastırdı. Laurana içi rahatlayarak neye214 atıla gülümsedi ve Planchet'in başı çekmesine izin verdi. Medan zindanda tek basma kalmıştı. Sessizlikten, dumanla karışmış karanlıktan memnundu. Ağrıyan eline masaj yaptı ve kendisine bir kez daha hakim olabildiğinde, meşaleleri söndürmek için kullandıkları su koyağını alıp pis suyu Yüzbaşı Nogga'nm yüzüne boca etti. Nogga burnunu çekip tükürdü. Kafasını sersemlemiş bir halde sallayarak doğrulup oturdu. "Sen!" diye hırlayıp hızla döndü ve tombul yumruğunu savurdu. "Seni yakalayacağım—" Medan kılıcını çekti. "Bu çeliği senin can alıcı yerlerine batırmak kadar hiçbir şeyden haz almam Yüzbaşı Nogga. Bu yüzden beni buna zorlama, Beryl'e geri dönecek ve kumandanım Lord Targonne'un emirlerine uygun bir şekilde elf başkenti Qualinost'u ona teslim edeceğimi Majestelerine söyleyeceksin. Aynı zamanda Ana Kraliçe'yi de canlı ve hasar görmemiş bir halde ona teslim edeceğim. Anladın mı Yüzbaşı?" Nogga etrafına bakındı ve Laurana'nm gitmiş olduğunu gördü. Kırmızı gözleri karanlığın içinde parladı. Ağzındaki kan damlasını ve salyayı sildi, Medan'a derin bir nefretle baktı. "Zamanı gelince geri döneceğim," dedi ejderan, "ve biz de aramızdaki meseleyi halledeceğiz." "Bunu dört gözle bekliyorum," dedi Medan kibarca. "Nasıl olduğunu tahmin bile edemezsin." Dumat koşturarak merdivenlerden aşağı geldi. Silahlarını çekmiş olan baazlar ise onun hemen ardındaydı. "Her şey kontrol altında," diye belirtti Medan, kılıcını kınına sokarak. "Yüzbaşı Nogga bir anlığına kendisinden geçti, ama şimdi tekrar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kendisine geldi." Nogga anlamsızca hırladı, yalpalayarak, ağzındaki kanı silerek ve kırılmış dişini tükürerek hücreden dışarı çıktı. Baazlara işaret etti ve merdivenleri tırmanmaya başladı. "Yüzbaşı'ya eşlik için bir şeref muhafızı görevlendir," diye Dumat'a emretti Medan. "Onu buraya getirmiş olan ejderhanın yanma sağ salim gidene kadar kendisine refakat edilecek." Dumat selam verdi ve merdivenleri çıkan ejderanlara eşlik etti Medan bir süre daha karanlığın ortasında kaldı. Zeminde beyaz bir şey gördü. Bu Laurana'nm, ejderan tarafından yırtılan elbisesinin bir parçasıydı. Medan yere eğildi ve onu aldı. Kumaş örümcek ağı kadar yumuşaktı. Kumaş parçasını eliyle hafifçe düzleştiren Medan onu elbisesinin yeninin içme yerleştirdi. Sonra Ana Kraliçe'nin evinde, güven içinde olduğunu görmek için yukarı çıktı. 215 19 UMUTSUZ OYUN Büyük yeşil ejderha Beryl, Qualinesti ormanları üzerinde geniş daireler çizerek uçuyor ve her şeyin onun planlandığı gibi gittiğini kendisine telkin ederek şüphelerinden kurtulmaya çalışıyordu. Hadiseler hızlı bir tempoyla ilerlemekteydi. Ona göre çok hızlıydı. Bu hadiseleri o emretmişti. O, yani Beryl. Başka kimse değil. Peki o zaman, kontrolü elinde tutmadığı, zorlanıp aceleye getirildiği yönündeki garip ve içini kemiren hissin sebebi neydi? Sanki oyun masasındaki biri, diğer oyuncular henüz bahislerini ortaya koymadan evvel onun kolunu ittirmiş ve zan atmasına sebep olmuş gibiydi. Her şey oldukça masum bir şekilde başlamıştı. Hakkıyla kendisine ait olandan başka hiçbir şey istemiyordu; o da büyülü bir cihazdı. Onu bulan — ki sıçandan bozma mızmız bir kenderden kazayla elde etmişti— işi bitmiş, moruk bir büyücünün ellerinde hiçbir işi olmayan muhteşem bir büyülü cihazdı. Cihaz ona aitti. Herkes bunu biliyordu. Kimse bu gerçeği çürütemezdi. Bu cihazı elde etmek için gayet haklı bir şekilde gösterdiği çabalar sonucunda, her nasıl olduysa ordulannı savaşa yollarken bulmuştu kendisini Beryl kuzeni Malystryx'i suçluyordu. 216

İki ay önce, elflere karşı savaşa girmek gibi bir düşüncesi olmadan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


vapraktan bir çardağın altında uzanmış neşeyle keyif çatıyordu. Pekala, bu Jarn anlamıyla doğru olmayabilir. Ordularını kuruyordu. Kendisine tâbi olan elfler ve insanlardan toplanıp biriken zenginlikleri, lejyonlar dolusu aSkerin, goblin ve hobgoblin güruhlarının sadakatini kazanmak için kullanıyor* yağ™3, tecavüz ve katliam vaatleriyle elinden geldiğince fazla gjderanı kendi tarafına çekmek için uğraşıyordu. Salyaları akan bu köpekleri sıkı bir zincirle bağlı tutuyor ve iştahlarını köreltmek için onlara arada sırada birkaç elf fırlatıyordu. Şimdi zincirlerini çözmüştü. Kazanacağından hiçbir şüphesi yoktu. Yine de, bu oyunda başka bir oyuncunun, onun göremediği ve kendisini gölgeler arasından izleyen bir oyuncunun olduğunu hissediyordu — ki bu oyuncu başka bir oyuna daha girmekteydi; daha yüksek babisli ve daha büyük bir oyuna. Onun, yani Beryl'in mağlup olacağına dair bahse giren bir oyuncuydu bu. Elbette ki, Malystryx. Beryl, gümüş ejderhah Solamniya Şövalyelerinden ya da kudretli mavi ejderha Skie'den korkup da kuzeyi kollamıyordu. Casuslarına bakılırsa gümüşler görünüş itibarıyla ortadan kaybolmuştu ve Skie'nin delirdiği —yine casusları arasında— genel olarak biliniyordu. İnsan efendisine karşı takıntılı olan ejderha, bir süreliğine ortadan kaybolmuş ve "Gri" adını verdiği bir yere gitmiş olduğu gibi bir hikâyeyle geri dönmüştü. Beryl, kara ejderha Sable'm yaşadığı güneyi de kollamıyordu. O ikiyüzlü yaraük kendi leş karanlığı içinde kalmaktan hoşnuttu. Bırakıyordu orada çürüyüp gitsin. Beyaz ejderha Frost'a gelince, Beryl kadar kurnaz ve güçlü bir yeşil ejderhanın karşısında duracak nitelikte değildi. Hayır, Beryl kuzeydoğuya bakıyor, sürekli olarak, hep batan ama aynı zamanda hiç batmayacakmış gibi görünen güneş gibi, korkusunun ufuk çizgisinde sabit bir şekilde duran kırmızı gözleri kolluyordu. Şimdi Malystryx en sonunda hamlesini yapmış gibiydi, beklenmedik ve kurnazca bir hamleydi bu. Yeşil Ejder, sadece birkaç gün önce neredeyse emrindeki bütün ejderhaların —Beryl'e sadakat yemini eden foynnli ejderhaların— kendisini yüzüstü bırakıp gittiğini anlamıştı. Sadece iki tane kırmızı ejderha kalmıştı ve onlara da güvenmiyordu, •^mızılara hiç güvenmemişti zaten. Diğerlerinin nereye gittiğini ona kesin olarak kimse söyleyemiyordu, ama Beryl biliyordu. Bu düşük seviyeli ejderhalar taraf değiştirmiş, Malystryx'in tarafına geçmişlerdi, ^eni şu anda hiç şüphesiz Beryl'e gülmekteydi. Beryl dişlerini gıcırdatve zehirli bir gaz bulutu çıkartıp, sanki hain kuzeni pençeleri arasmdaymış gibi ileri püskürttü. 217 Beryl, Malys'in oyununu görebiliyordu. Kırmızı ejder onu kandı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mıştı. Beryl'i elflerle savaşa girmeye, ordulannı güneye sevk etrnev~ Malys zorlamış ve bu sırada, Beryl güçlerini dağıtırken o kendi gücfiJ toplamıştı. Işık Kalesi'ni yok etmeye Beryl'i zorlayan da Malys idi ~^, Mistikler uzun süredir Malys'in pullarının altındaki rahatsız edici p^ zitlerdi zaten. Beryl şimdi, büyülü cihazın haberini onun duymasm sağlayan kişinin de Malys olduğundan şüpheleniyordu. Beryl ordularım geri çekmeyi düşündü, ama bu plandan derhal vazgeçti. Bir kez zincirleri çözüldüğünde bu köpekler asla elinin altına geri dönmezdi. Elf kanının kokusunu ve tadını almışlardı ve onun çağrısına kulak aşmazlardı. Şimdi, bunu yapmadığından dolayı memnun olmuştu Beryl, bulunduğu inanılmaz yükseklikteki yerden aşağıya, onun askeri gücü olan ve yolunu Qualinesti'nin gür ormanları arasından açarak ilerleyen devasa yılana gururla baktı. Yılanın ilerleyişi yavaştı. Deyişte de söylendiği gibi, 'bir ordu salyangoz hızıyla ilerlerdi.' Askerler, sadece ağır ve yüklü tedarik vagonlarının gidebildiği kadar hızlı ilerleyebilirdi. Birlikleri normalde yapacakları üzere toplayıcılık yapmaya, içinde bulundukları topraklardan beslenmeye cesaret edemiyordu. Hayvanlar ve hatta Qualinesti'nin bitki örtüsü bile bu savaşa katılmıştı. Elmalar kendilerini yiyenleri zehirlemişti. Elf buğdayından yapılan ekmekler bir bölüğün tamamının midesini bozmuştu. Askerler, asma yapraklarına dolanıp kalan ya da kafalarına büyük bir güçle iri dallar düşüren ağaçlar tarafından öldürülen yoldaşları hakkında raporlar veriyordu. Yine de bu, kolayca mağlup edilen bir düşmandı. Bu düşmana karşı ateşle savaşılabilirdi. Qualinesti'nin yanan ormanlarından yükselen duman bulutlan, Abanasinya'nın büyük bir kısmında geceyi gündüze çeviriyordu. Beryl dumanın gökyüzüne doğru kabarışını, baskın rüzgânn onu batıya doğru taşıyışını izledi. Ölen ağaçların dumanını zevkle soludu. Ordusu ağnama emin adımlarla ilerlerken, Beryl günden güne güçleniyordu. Malys'e gelince, o da savaş dumanının kokusunu duyacak ve onun gazabının leş kokusunu alacaktı. "Beni harekete geçmek üzere kandırmana rağmen, Kuzen," dedi Beryl, batıdan kendisine doğru dik dik bakan o gazap dolu gözlere, "bana bir iyilik yapmış oldun. Kısa süre içinde geniş bir sahaya hükmediyor olacağım. Emirlerimi yerine getiren binlerce köle olacak. Elflere karşı kazandığım zaferi bütün Ansalon duyacak. Orduların seni yüzüstü bırakıp benim bayrağım altında toplanacaklar. Wayreth Yüksek Büyücülük Kulesl benim olacak. Artık büyücüler onu ve onun güçlü büyüsünü benden saklamayı başaramayacaklar. Sen gölgelere sinip bekledikçe, ben burada gM kazanıyorum. Kısa süre içinde senin o dev, çirkin kafatasm benim

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


totemi' 218 : süsleyecek ve ben de Ansalon'un hükümdarı olacağım." Böylece, Beryl kumarda kazandığı parayı saymaya başlamıştı bile. Yine de, gölgeler arasında, bu çemberin dışında duran başka bir oyuncunun bekleyip izlediği konusundaki rahatsız edici histen hâlâ kurtulamıyordu. Aşağıda, çok aşağıda hakikaten de Beryl'i izleyen gözler vardı. Ama bU gözler, oyuna dahil olan birinin gözleri değildi; en azından kendisini bir oyuncudan sayıp da havalara giren birisi değildi. O, kupanın içinde tıngırdayan ve sonra, sefil bir şekilde bir köşeye denk gelip durana ve kazananı belirleyene kadar amaçsızca yuvarlaması için masaya savrulan zarlardan ibaretti. Gilthas, yeraltı tünellerinden birisinin gizli giriş kısmında duruyor ve Beryl'i gözetliyordu. Ejderha devasa, kocaman ve canavanmsıydı. Şişko, şekilsiz ve pullu vücudu o kadar iri ve hantaldı ki, kanatlarının o iğrenç et yığınını yerden kaldırabilmesi imkânsız gibi görünüyordu. Daha doğrusu, kaim ve şişkin kaslarla dolu omuzlarına, kanatlarının katıksız genişlik ve uzunluğuna dikkat edene kadar imkânsız gibi görünüyordu. Gölgesi ülke üzerine yayılmış, sisle örtülen güneşin önünü kaplamıştı ve parlak günü feci bir geceye dönüştürüyordu. Ejderhanın kanatlarının gölgesi, üzerinden süzülüp onu ürperttiğinde Gilthas korkuyla titredi. Kanatların kısa süre içinde geçip gitmesine rağmen, kendisim hâlâ ölümün kara gölgesi içinde duruyormuş gibi hissediyordu. "Dışansı güvenli mi, Majesteleri?" diye sordu titrek bir ses. 'Hayır, seni ahmak çocuk!' diye çıkışmak istedi Gilthas. 'Hayır güvenli değil! Bu koca dünyada hiçbir yer bizim için güvenli değil. Ejderha göklerden gece gündüz bizi kolluyor. Sayıları binleri aşan ordusu ülkemizde ilerliyor, öldürüyor, yakıp yıkıyor. Güneşi bile ölümün duman bulutuyla kararttılar. Çok kıymetli hayatlan kurtarmak için onları oyalayabiliriz, ama onları durduramayız. Bu sefer değil. Kaçıyoruz, ama nereye kaçıyoruz ki? Aradığımız güven dolu sığmak neresi? Ölüm. Ölüm sığınabileceğimiz tek yer...' "Majesteleri," diye tekrar seslendi o ses. Gilthas kendisine gelmek için mücadele etti. "Güvenli değil," diye uyardı kısık bir ses tonuyla, "ama şu an için ejderha gitti. Şimdi çabucak gelin! Çabuk olun!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Bu tünel, yüzlerce elf mültecinin Qualinost'tan ve Beryl'in ordusuna Çoktan yenik düşmüş olan kuzeydeki daha küçük yerleşim birimlerinden kaçmasına yardım etmekte olan cüceler tarafından kazılmış sayısız önelden birisiydi. Tünelin girişi şehir merkezinden sadece birkaç mil 219 güneydeydi —cüceler tünellerim şehrin içine açılabilecek kadar genişU mislerdi ve hatta şimdi dahi, Gilthas yüzeyde bulunan bu mültecileru konuşurken, diğer elfler kralın arkasındaki tünelden ilerlemekteydi. Elfler Qualinost'u boşaltmaya altı gün önce, Gilthas'm halkına ülkelerinin ejderha Beryl'in ordulan tarafından saldın altında olduğu^ ilan ettiği gün başlamışlardı. Elflere acı gerçeği söylemişti. Bu savaştan canlı çıkmak için tek umutlan en sevdikleri şeyi, anayurtlannı terk etmelerine dayalıydı. O zaman dahi, bireyler olarak hayatta kalabilecek olmalanna karşın, Gilthas onlara yaşayan bir millet olarak hayatta kalabilecekleri konusunda bir güvence vermemişti. Qualinesti halkına emirlerini vermişti. Çocuklar gitmeliydi. Onlar bu ırkın umuduydu ve konmmalan gerekliydi. Anne olsun, baba olsun, büyük baba olsun, amca, hala veya kuzen olsun, tüm çocuklann velileri onlarla birlikte gidecekti. Savaşabilecek olan elflerden, yani eğitimli savaşçılardan Qualinost'u savunmak için yapılacak savaşta yer almak üzere burada kalmalan istenmişti. Elflere güvenli bir sığınağa kaçabilecekleri konusunda söz vermemişti, zira öyle bir sığmak bulabilecekleri konusunda söz veremiyordu. Halkına rahatlatıcı yalanlar söylemeyecekti. Qualinesti halkı çok uzun süredir, rahatlatıcı yalanlar battaniyesi altında miskin miskin uyumaktaydı. Onlara gerçeği söylemiş ve onlar da sessiz bir metanetle bunu kabul etmişlerdi. O anda ve onun ardından gelen hüzün dolu anlarda halkıyla gurur duymuştu. Çiftler, içlerinden birisi çocuklarla gitmek, diğerleri ise geride kalmak zorunda olduğu için ayrılıyordu. Geride kalanlar çocuklannı sevgiyle öptüler, sıkı sıkıya sanldılar ve onlara iyi, uslu olmalannı tembihlediler. Aynı Gilthas'm halkına hiç yalan söylemediği gibi, elf ebeveynler de çocuklanna hiç yalan söylemediler. Geride kalanlar, sevdikleri kişilere onlan bir kez daha göreceklerine dair söz vermediler. Onlara sadece tek bir şey söylediler: Hatırla. Her zaman hatırla. Gilthas'm işaretiyle birlikte, yapraklı dallanyla onları Beryl'in gözlerinden koruyan ağaçların arasında saklanmakta olan elfler gölgeler içinden dışarı fırladılar. Ejderhanın gelişiyle birlikte orman sessizleşmiş, hayvanlar susmuş, kuşlar şakımayı kesmişti. Beryl geçip gidene kadar, yaşayan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


her canlı korkuyla sinip beklemişti. Şimdi ejderha gittikten sonra, orman tekrar canlanmıştı. Elfler çocuklarının ellerini tuttular, yaşlı ve hastalara yardım0 oldular. Dar koyağın yan kısımlarından aşağı süzülüp indiler. Tünel ginŞ1 vadinin zeminindeydi, ağaç dallanndan yapılan bir tenteyle gizlenmişti. "Acele edin!" Ejderhanın geri dönüşü için gökleri kollamakta olan Gilthas işaret etti. "Acele edin!" 220 Elfler hızla onun yanından geçtiler qve ötede duran tünelin karanhğıa girdiler. Tünelin içinde, gidecekleri yönü kendilerine gösteren cüceler jajı karşıladı. O cücelerin arasında eliyle işaret eden ve Elf Lisanı'nda, »Sola, sola, sol taraftan gidin, oradaki birikintiye dikkat," gibi sözler -yleyen kişi Tarn Bellowsgranite, yani Cücelerin Kralı idi. O da sıradan bir cüce işçisi gibi giyinmişti, sakalı toz toprakla ve çizmeleri ise çamur ve kırık kaya parçalarıyla kaplanmış bir haldeydi. Elfler onun kral olduğunu tahmin dahi edemezlerdi. Elfler ilk başta, karanlık tünelin güvenli çatısı altına girdiklerinde rahatlamış gibi görünüyorlardı ve içeri sığınmaktan hoşnutlardı. Kendilerine Haha derinlere gitmelerini söyleyip işaret eden cücelerle karşılaştıklannda, ferahlayışları rahatsızlığa dönüştü. Elfler yerin altında rahat edemezlerdi. Kafalarının üzerinde uzanan gökyüzünü ve ağaç dallarını görmekten, temiz havayı solumaktan hoşlanırlardı. Yerin altındayken boğulur gibi, duvarlar üzerlerine kapanıyormuş gibi hissederlerdi. Tüneller karanlık kokuyordu; kara toprağın ve kayaları delip geçen devasa solucanlar olan Urkhanlann kokusu hakimdi. Bazı elfler tereddüt edip geriye, güneşin parladığı açık araziye baktılar. Yaşlı elflerden birisi —ki Gilthas onu elf Senatosu ThonThalas'tan tanıyordu— arkasını döndü ve çıkışa doğru geri yürümeye başladı. "Bunu yapamam Majesteleri," dedi senatör, özür dilercesine. Nefes almakta güçlük çekiyordu, yüzü solgundu. "Havasızlıktan boğuluyorum! Burada ölüp gideceğim!" Gilthas cevap vermeye davrandı, ama Tam Bellowsgranite bir adım öne çıkıp senatörün yolunu kesti. "İyi yürekli beyim," dedi cüce, elf senatöre doğru gözlerini devirip bakarak, "evet burası karanlık ve evet kötü kokuyor ve evet hava da pek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


temiz sayılmaz. Ama şunu bir düşünün, iyi yürekli beyim." Tam tombul parmaklanndan birisini yukan kaldırdı. "Ejderhanın midesi ne kadar karanlıktır? Ve kim bilir orası ne kadar feci kokuyordur?" Senatör, cüceye baktı ve gülümsemeyi basardı. "Haklısınız beyim. Bu konuyu hiç düşünmemiştim. Oldukça ikna edici bir düşünce olduğunu da kabul etmeliyim." Senatör koridora doğru geri baktı. Dışan bakıp temiz havayı derince soludu. İleri uzandı ve Gilthas'm eline dokundu, bu bir saygı ifadesiydi. Cüceye reverans yapan elf kafasını eğdi ve sanki yeraltında aşmak zorunda olduğu miller dolusu yol boyunca tutacakmış gibi nefesini sıkı sıkıya totup tünelin içine daldı. Gilthas gülümsedi, "iddiaya varım ki, bu sözleri daha önce sarf et^ışsindir Beyim." "Birçok defa," dedi cüce, sakalını sıvazlayıp sıntarak. "Birçok defa. 221 Ben söylemezsem, diğerleri söylüyor." Cüce işçileri işaret etti. "Hep av* argümanı kullanıyoruz. Hiç başansız olmadı." Kafasını salladı. "Yeraltına yaşayan elfler. Kim bunu akıl edebilirdi, değil mi Majesteleri?" "Günün birinde," dedi Gilthas cevap olarak, "cücelere ağaca tırman mayı öğretmemiz gerekecek." Bellovvsgranite bu düşünceyle birlikte homurdanarak güldü. Kafa. sini sallayarak, koridoru çöken kayalardan temizlemeye ve tüneli desteklemek için kullandıkları sütunların yeterince güçlü olduğundan emin olmaya uğraşan işçi cücelere teşvik sözleri haykrrarak paldır küldür tünel asam inmeye başladı. Tünele en son giren elfler, bir sülalenin üyesi olan on iki kişilik bir gruptu. Rüştüne ermeye çok yaklaşmış olan en büyük ablaları çocukların sonımluluğunu üstlenmeye gönüllü olmuştu. Anne ve babalan —ikisi de eğitimli savaşçılardı— şehri korumak için yapılacak savaşta yer almak için geride kalmıştı. Gilthas bu kızı tanıyor, pek kısa bir süre önce vermiş olduğu maskeli balodan hatırlıyordu. Kızın, en kaliteli ipekten bir gece elbisesi içinde, saçlannda çiçeklerle, gözleri neşe ve heyecanla panldayarak dans edişini hatırlıyordu. Şimdi saçları dağınıktı, pisti ve az önce aralannda saklanmakta olduğu solmuş yapraklarla süslenmişti. Elbisesi yırtık pırtıktı ve yolculuğun lekeleriyle doluydu. Kız korkmuştu ve yüzü solgundu, ama azimliydi, korkusuna yenilmiyordu. Zira küçük kardeşleri cesaret bulmak için ona bel bağlıyorlardı. Oualinost'tan buraya yapılan yolculuk yavaş geçmişti. Beryl

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yolda bir grup elfi yakalayıp hepsini zehirli bir nefes saldınsıyla öldürdüğünden beri, elfler açık arazide gezinmeye cesaret edemiyordu. Elfler korunmak için ormanların içinde kalıyor ve her ne zaman yeşil ejderha üzerlerinden geçse, tilki gören bir tavşan gibi kıpırtısız duruyorlardı. Bu sebeple moralleri çökertecek kadar yavaş ilerliyorlardı. Gilthas izlerken kız, emekleme çağındaki bir bebeği, yapraklardan ve çam iğnelerinden oluşan bir kuş yuvasının içinden aldı. Diğer çocuklan da yanına çağu'an kız, dosdoğru tünele koşturdu. Çocuklar onu takip ettiler, daha büyük olanlan küçük kardeşlerini sırtlannda taşıyordu. Nereye gidiyordu? Silvanesti'ye. Bu kız için bir hayalden başka bir şey olmayan ülkeye. Hem de hüzünlü bir hayal, zira bütün hayatı boyunca Silvanestililerin, Oualinestili kuzenlerinden hiç hoşlanmadığını ve onlara güvenmediğini işitip durmuştu. Yine de şimdi, onlara sığınmak için yalvarma üzere yola koyulmuştu. Silvanesti'ye varmak için, onun ve kardeşlerinin ye' raltmda millerce yol kat etmeleri, sonra da kurak ve çorak Toz Bozkırla11'1 çıkmalan gerekiyordu. 222 "Çabuk, çabuk!" diye uyardı Gilthas, ağaç tepelerinden ejderhayı öyle bir gördüğünü zannederek. Çocukların en sonuncusu da içeri girdiğinde, Gilthas elini uzatıp ağaç dallarından oluşan tenteyi kavradı ve giriş kısmına doğru çekiştirip tüneli gizledi. Kız, hızla bir sayım yapmak için tünelin girişinde duraksadı. Bütün kardeşlerinin yanında olduğundan emin olunca, Gilthas'a gülümsemeyi başardı ve kafasını kaldırıp sırtında taşıdığı emekleme çağındaki bebeği düzelterek tünel girişinde doğru ilerledi. Küçük oğlan çocuklarından birisi geride kaldı. "Gitmek istemiyorum Trina," dedi, titreyen sesiyle. "Orası karanlık." ""Hayır, hayır, karanlık değil," dedi Gilthas. Tavandan aşağı sarkan bir küreciği işaret etti. Kürenin içinden hafif bir ışıltı yayılıyor, karanlığı aydınlatıyordu. "Şu feneri görüyor musun?" diye çocuğa sordu Gilthas. "O fenerleri tünel boyunca göreceksin. O ışığı neyin yaydığını biliyor musun?" "Ateş mi?" diye sordu çocuk şüpheyle. "Bir bebek solucan," dedi Gilthas. "Yetişkin solucanlar bizim için tüneller kazıyor ve bebekleri ise yolumuzu aydınlatıyor. Artık

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


korkmuyorsun, değil mi?" "Hayır," dedi genç elf. Ablası ona endişeli bir bakış attı ve oğlan kıpkırmızı kesildi. "Yani, hayır Majesteleri." "İyi," dedi Gilthas. "Öyleyse haydi gidin bakalım." Derin bir ses Cüce Lisanında bağırdı ve aynısını Elf Lisanı'nda tekrarladı, "Çekilin yoldan! Geliyor solucan! Yol açın!" Cüce Elf Lisanı'nda konuşuyordu, ama sanki ağzı taşlarla dolu gibiydi. Çocuklar anlamadı. Gilthas kızın üzerine doğru sıçradı. "Geri çekilin!" diye haykırdı diğer çocuklara. "Geri çekilip duvara yaslanın! Çabuk!" Tünel zemini sarsılmaya başladı. Afallayıp kalmış olan kızı yakalayan Gilthas, onu tünelin ortasından kenara çekti. Kızın ödü patlamıştı ve sırtında taşıdığı çocuk da korkuyla feryat etmeye başlamıştı. Gilthas küçük bebeği kollan arasına aldı ve onu elinden geldiğince yatıştırdı. Diğer çocuklar gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde kralın etrafına doluşup öylece batandılar. Bazıları ise mızmızlanmaya başlamışü. "İzleyin bakalım," dedi, onlara gülümseyerek. "Korkmaya gerek y°k. Onlar bizim kurtarıcılarımız." Cücelerin tünel kazmak için kullandığı devasa solucanlardan birisinin *afası, tünelin en sonundan görünür oldu. Solucanın gözleri yoktu, çünkü yeraltındaki karanlıkta yaşamaya alışkındı. Kafasının üzerinden iki tane °ynuz uzanıyordu. Solucanın sırtındaki iri bir selenin üzerinde oturan bir 223 cüce, elinde deriden koşum takımlarının dizginlerini tutuyordu. Bu dizgim iki boynuzun etrafına dolanmıştı ve solucan binicisinin Urkhan'ı, bir elfi atını yönlendirdiği gibi yönlendirmesini sağlıyordu. Solucan, sırtında duran cüceye pek aldırış etmiyordu. UrkhaıVl ilgilendiği tek şey akşam yemeğiydi. Solucan tünelin yan duvanndaki sen kayaya bir sıvı tükürdü. Solucanın salyası taşın üzerinde tısladı ve kabar cıklar çıkartmaya başladı. İri taş parçalan kınlıp yanldı ve tünel zeminine düştü. Urkhan'm ağzı açıldı koca bir taş parçasını kapıp yutuverdi. Solucan daha da yaklaştı. Korkunç bir görüntüsü vardı. Kıvrılın sürünen, vıcık vıcık balçıkla kaplı devasa vücudu kırmızıya çalan bir kahverengiydi ve tünelin yansını kaplıyordu. Tünel zemini, solucanın ağırlığ, altında sarsılıyordu. Urkhan sığırtmaçlan —onlara böyle deniliyordu— vücudu etafina dolanmış kayışlara bağlı olan dizginleri kullanarak solucanı yönlendiren biniciye yardım ediyorlardı. Solucan, Gilthas ile çocuklara yaklaşırken aniden kör kafasını

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yana salladı ve tünelin yan tarafına doğru kıvnlmaya başladı. Gilthas bir an için, ezilip kalacaklanndan korktu. Kız ona sıkı sıkıya tutundu. Gilthas kızın sırtını duvara yasladı ve üzerine kapanıp ona ve elinden geldiğince fazla çocuğa vücuduyla siper oldu. Sığırtmaçlar işlerini biliyorlardı ve harekete geçmekte çabuk davrandılar. Bas bas bağrnp küfreden cüceler, kayışlara asılıp çekiştirmeye ve Urkhan'a yumruklar atıp onu sopalanyla dürtmeye başladılar. Yaratık büyük bir gürültüyle burnundan soludu ve kafasını sallayıp akşam yemeğinin başına geri döndü. "Bakın işte görüyorsunuz. O kadar da kötü değildi," dedi Gilthas neşeyle. Çocuklar pek de rahatlamış gibi görünmüyorlardı, ama ablalanndan gelen keskin bir emirle birlikte sıraya girdiler, tünel aşağı ilerlemeye başladılar ve Solucanın yanından dikkatle geçerken ona ihtiyatla baktılar. Gilthas geride kalıp bekledi. Kansma, onunla tünel girişinde buluşacağına dair söz vermişti. Tam giriş kısmına doğru gitmek için dönecekti ö, kadının elini omzunda hissetti. "Aşkım," dedi kadın. Dokunuşu nazikti, sesi yumuşak ve rahatlatıcıydı. Gilthas çocuklara yardım ederken tünele girmiş olmalıydı. Gilthas onu görünce gülümse"1 ve ejderhanın getirdiği umutsuzluk kasveti, kadının altın renkli saçlarının ışıldamasını sağlayan larva fenerinin ışığıyla birlikte uçup gitti. Paylaşm için bulabildikleri vakit, sadece bir ya da iki öpücük süresiydi. Zira ikisin de verilecek haberleri ve tartışacaklan acil meseleler vardı. İkisi de aynı anda konuşmaya başladılar. 224 "Kocacığım, duyduğumuz haberler doğruymuş. Kalkan düşmüş!" "Karıcığım, cüceler yardım etmeyi kabul ettiler!" İkisi de aynı anda durup birbirilerine baktılar ve kahkahayı bastılar. Gilthas en son ne zaman güldüğünü ya da kansını gülerken gördüğünü hatırlayamıyordu. Bunun iyiye alamet olduğunu düşünerek şöyle dedi, »Önce sen." Kadın tam konuşmaya devam edecekti ki, bir anda duraksayıp etrafına bakındı ve kaşlarını çattı. "Planchet nerede? Muhafızların nerede?" "Planchet, bazı ejderanlan kandırması için Mareşal'e yardım etmek üzere geride kaldı. Muhafızlarıma gelince, onlara da Ojıalinost'a dön-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


melerini emrettim. Beni azarlama, bir tanem." Gilthas gülümsedi. "Savunma hatlarını hazırlamak için onlara ihtiyaç var. Peki senin muhafizlann nerede Sayın Dişi Aslan?" diye sordu şakadan bir kızgınlıkla. "Etraftalar," dedi kadın gülümseyerek. Onun elf askerleri oldukça yakınlarda olabilirdi ve onlar istemedikçe Gilthas onları asla duyamaz veya göremezdi. Kadının gözlerindeki ve dudaklanndaki gülümseme kayboldu. "Genç elf kızma ve çocuklara rastladık. Adamlanmdan birisini onunla yollamayı teklif ettim, ama kız bunu reddetti. Savaştan tek bir askeri dahi uzaklaştırmayı aklından bile geçirmeyeceğini söyledi." "Birkaç hafta önce o genç kız ilk balosunda dans etmişti. Şimdi ise, bir tünelde saklanıyor ve hayatını kurtarmak için kaçıyor." Bu yoğun duygu onu tıkadığı için bir anlığına sözüne devam edemedi. "Halkımız ne kadar cesur!" dedi boğuk bir sesle. İkisi tünelin ortasında öylece durdular. Altlarındaki zemin sarsıldı. Cüce sığırtmaçlar böğürüp haykırıyordu. Giriş kısmında yere sinmiş olan cüceler ise daha fazla mülteciye yardımcı olmak üzere bekliyorlardı. Tünelin aşağısından gelen başka elfler, onların yanından yürüyüp geçti. Krallarını gören elfler başlanın sallayıp gülümsediler ve bu hadise, yani cüceler tarafından yönlendirilip karanlık ve sarsıntı dolu bir tünelde kaçma işi, sanki günlük bir olaymış gibi davrandılar. Boğazını temizleyen Gilthas daha güçlü bir sesle konuştu, "İlk duyduğumuz raporları doğrulamışta değil mi?" Dişi Aslan parlak saçlarının yüzüne düşen bir buklesini geriye doğru taradı. "Evet, ama kalkanın düşüşünün iyi ya da kötü, ne manaya geldiği kestirilemiyor." "Ne oldu? Bu nasıl oldu? Silvanesti halkı kalkanı kendisi mi düşürdü?" Kadın kafasını olumsuz anlamda salladı ve ona 'Dişi Aslan' lakabını germelerini sağlayan kıvırcık, altın renkli, gür bukleleri tekrar yüzüne jjŞtü. Kocası, kadının buklelerini geriye doğru sevgiyle taradı. Onun y^ne bakmayı seviyordu. Kremsi ve gül yaprağı renginde ciltleri olan 225 Qualinestili asilzade kadınlar, güneş altında geçirilen günlerle birlikte ten. leri koyu kahverengi olan Kagonestilileri hor görürlerdi. Gilthas'm köşeli çenesi ve daha yuvarlak olan gözleriyle damarların, daki insan kanını belli eden yüzünün aksine, kadınınla tamamıyla bir ç\r yüzüydü: Kalp şeklinde bir çehre ve badem gözler. Kadının yüz hatlan keskindi, ince ve narin değil. Bakışları ise cesur ve kararlıydı. Kocasının kendisine sevgi ve takdirle baktığını gören Dişi Aslan, Gilthas'm

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


elinj kavradı ve avuç içini öptü. "Seni özledim," dedi hafifçe. "Ben de seni." Derince iç geçirdi ve kadını kendisine doğru çekti "Sence huzura kavuşabilecek miyiz, bir tanem? Güneşin doğuşundan çok çok uzun bir süre sonrasına kadar uyuduktan sonra uyanıp günün gen kalan kısmını sevişmekten başka hiçbir şey yapmadan geçirebilecek miyiz?" Kadın ona cevap vermedi. Gilthas kadının saçını öptü ve ona sıkı sıkıya sarıldı. "Kalkana ne olmuş?" dedi en sonunda. "Onun düşüşünü gören bir haberciyle konuştum. Haberci Alhana ile halkım bulmaya çalıştığında onların gitmiş olduklarım görmüş. Bu beklenmedik bir şey değil tabii. Alhana derhal sının aşıp Silvanesti'ye girmiştir. Bir süreliğine onun hakkında başka bir şey duyamayabiliriz." "Bu haberlerin doğru olduğunu ümit etmek için kendime izin vermemiştim," dedi Gilthas, "ama endişemi dindirdin ve korkumu hafiflettin. Kalkara indirmekle, Silvanestililer tekrar dünyaya dahil olmaya gönüllü olduklarını gösterdiler. Derhal, halkımızın zor durumunu anlatmalan ve yardımlarını dilemeleri için elçiler yollayacağım Halkımız oraya yolculuk edecek ve yiyecek yemek, dinlenecek yer, sığınacak bir barınak bulacak. Eğer planlarımız başarısız olur ve Oualinost düşerse, kuzenlerimizin yardımıyla büyük bir ordu kuracağız. Ejderhayı anayurdumuzdan dışan atmak için geri döneceğiz." Dişi Aslan, Gilthas'm dudaklarına elini koydu. "Şşş kocacığım Dereyi görmeden paçaları sıvıyorsun. Silvanesti'de neler olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok; kalkanın neden düşürüldüğünü ve bunun neye alamet olduğunu bilmiyoruz. Haberci, kalkanın yakınlarında büyüyen her canlının ya öldüğünü ya da ölmek üzere olduğunu bildirdi. Muhtemelen o kalkan, Silvanesti için bir lütuf değil bir lanetti. "Ayrıca bir gerçek daha var," diye ekledi hiç duraksamadan, "o da kuzenlerimiz Silvanestililerin, geçmişte bize karşı pek de kuzence davranmadığı. Amcan Porthiosü kara elf ilan ettiler. Babana karşı hiç sevgileri yoktu. Sana bir melez ve annene ise daha da kötü bir şey gözüyle bakıyorlar. 226 "İçeri girmemizi reddedemezler," dedi Gilthas sertçe. "Bunu yapmayacaklar. Beni paçalarımı sıvamaktan vazgeçiremeyeceksin, bir tanem. ^Jkanm indirilmesinin, Silvanesti halkının kalbinin kalbindeki jyşüncelerin bir işaret olduğuna inanıyorum. Halkıma umut verebileceğim Toz Bozkırlan'nı aşacaklar. Silvanesti'ye varacaklar ve onlar oraya vardıklannda kuzenlerimiz onlara kapılarını açacaklar. Yolculuk kolay cayacak, ama halkımızın kalbinde var olan cesareti sen herkesten daha iyi bilirsin- Tıpkı o genç kızda gördüğümüz cesaret gibi."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Evet, yolculuk zor olacak," dedi Dişi Aslan, kocasına ciddiyetle bakarak. "Halkımız başarılı olacaktır, ama bir lidere ihtiyaçları olacak: Yorulup, acıkıp susadığımızda ve dinlenecek vaktimiz olmadığında, yiyecek, su olmadığında yola devam etmek için bize yürek verecek olan bir lidere. Eğer kralımız bizle yolculuk ederse, biz de onu izleriz. Silvanesti'ye vardığımızda, bizim elçimiz kralımız olmalı. Bizim adımıza kralımız konuşmalı, ki bir dilenci güruhu gibi görünmeyelim." "Senatörler, Hanedan Başlan—" "—sadece kendi aralarında ağız dalaşı yaparlar Gilthas, bunu biliyorsun. Üçte biri doğu yerine batıya gitmek ister. Diğer üçte biri güneye gitmek yerine kuzeye gitmek ister. Ve diğer üçte bir ise hiçbir yere gitmek istemez. Bu konuda aylarca tartışıp kavga ederler. Eğer Silvanesti'ye varmayı başanrlarsa bile, yapacakları ilk şey geçmiş yüzyıllarda yaşanan bütün anlaşmazlıkları deşmek olacaktır ve bu da her şeyin sonu demek olur. Sen Gilthas. Bu işi başarma umudu olan tek kişi sensin. Çeşitli gruplan barıştırıp halkımızın çölü aşmasını sağlayabilecek tek kişi sensin. Silvanesti ile aramızdaki ilişkiyi düzeltebilecek tek kişi de sensin." "Ve yine de," diye karşı çıktı Gilthas, "aynı anda iki ayrı yerde olamam. Aynı zamanda hem Qualinost'u savunmak için savaşıp, hem de halkımızı Toz Bozkırlarından aşıramam." "Hayır, bunu yapamazsın," diye kabul etti Dişi Aslan. "Qualinost'un savunulması için yerine yetkili olarak başka birini bırakmalısın." "Tehlikeden kaçan ve kendisi yerine ölmeleri için halkından birilerini bırakan kişi ne biçim bir kraldır?" diye sordu Gilthas kaşlarını çatarak. "Geride kalanların yapacağı en son fedakârlığın boşa gitmemesini sağlayan bir kraldır," dedi karısı. "Ejderhayla savaşmak için burada kalmayınca daha kolay görevi seçmiş olacağını düşünme sakın. Ormanlar venmli bahçeler ve gürül gürül akan sular arasında doğmuş olan bir halktan, rüzgârla savrulup yer değiştiren kum tepecikleriyle dolu, güneşin cehennem gibi yaktığı kurak bir arazi olan Toz Bozkırlarina girmelerini istiyorsun. Qualinosfun kumandasını bana ver—" "Hayır," dedi k��saca. "Bu konuda başka bir şey dinlemeyeceğim." 227 "Aşkım—" "Bu konuyu tartışmayacağız. Sana hayır dedim ve bu konuda cin diyim. Bana yapmamı söylediğin şeyi, yanımda sen olmadan nasıl yaPa bilirim?" diye sordu Gilthas, sesi ani bir öfkeyle yükselerek. Kadın ona sessizce baktı ve Gilthas sakinleşti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Bu konuyu bir daha konuşmayacağız," dedi kadına. "Yine de bir gün konuşmamız gerekecek." Gilthas kafasını salladı. Dudaklarını sıkı ve sert bir çizgi halini alana dek birbirine bastırdı. "Diğer haberler ne?" diye sordu aniden. Kocasının ruh hallerini iyi bilen Dişi Aslan, tartışmaya devam etmenin yararsız olacağını anladı. "Birliklerimiz Beryl'in ordusunu canından bezdiriyor. Yme de sayıları o kadar çok büyük ki, biz onların yanında ava çıkmış bir kurt sürüsüne saldıran tatarcıklar gibi kalıyoruz." "Halkımızı geri çek. Onlara güneye inmelerini emret. Eğer Qualinost düşerse, hayatta kalanları korumaları için onlara ihtiyaç olacak." "Emrinin bu yönde olacağını düşündüm," dedi. "Ve bunu çoktan yaptım bile. Şu andan itibaren Beryl'in askerleri hiç engellenmeden ilerleyecek. Yağmalayarak, yakarak ve öldürerek." Gilthas kanını ısrndmmş olan umudun eriyip gittiğini ve onu bir kez daha umutsuzluğa düşürüp üşüttüğünü hissetti. "Ama yine de ondan intikamımızı alacağız. Cücelerin planımız konusunda mutabık olduğunu söyledin." Az önce sert konuşmuş olduğu için üzülen Dişi Aslan, kocasının üzerine yerleşmekte olan karanlık ruh halini dağıtmaya çalıştı. "Evet," dedi. "Tam Bellovvsgranite ile konuştum. Şans eseri karşılaştık. Onu tünellerde bulmayı hiç ummuyordum. Onunla konuşmak için Thorbardin'e yolculuk etmem gerekeceğini düşünüyordum, ama Tarn buradaki işleri bizzat üstlenmiş. Bu sayede meseleyi derhal çözüme ulaştırmayı başardık." "Halkından bazı kimselerin, elfleri savunurken ölebileceğim biliyor mu?" "Cücelerin ödeyeceği bedelin ne olacağını iyi biliyor, hem de benim ona anlatabileceğimden çok daha iyi. Yine de bu fedakârlığı yapmaya gönüllü. 'O dev yeşil ejderha hele bir Qualinesti'yi yutsun, sonra gözlerini Thorbardin'e dikecektir,' dedi bana." "Cüce ordusu nerede peki?" diye sordu Dişi Aslan. "Yeraltında gizleniyor, Tborbardin'i savunmak için hazırlık yapıyorlar. Yüzlerce, bur lerce gürbüz savaşçıdan oluşan bir ordu. Onlarla birlikte, Beryl'in saldınsl" na karşı ayakta durabilir—" "Bir tanem," dedi Gilthas nazikçe, "cücelerin kendi anayurtlarını sa228 vurun3^ istemeye hakları var elbette. Eğer saldın altındakiler onlar olsayij biz elfler koştura koştura onlara yardıma gider miydik? Bizim için çok fazla şey yaptılar. Sayısız elfin hayatını kurtardılar ve kendi meseleleri olmayan bir dava adına hayatlarını feda etmeye hazırlar. Tarafımızca yücel-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tilrneleri gerek, itham edilmeleri değil." Dişi Aslan, ona bir anlığına cüretkâr bir tavırla dik dik baktı, sonra omuz silkti ve esefle gülümsedi. "Elbette ki haklısın. Sen işe her iki tarafın bakıyorsun, fakat ben tek taraflı görüyorum. İşte buna dayanarak yine diyorum ki, halkımızın başına geçen kişi sen olmalısın." "Sana bu konuyu sonra konuşacağımızı söyledim," diye cevap verdi Gilthas, soğuk bir sesle. "Merak ediyorum da," dedi Gilthas, konuyu değiştirerek, "o genç kız, geceleyin çocuklar karanlık çok derinken bile ona güvenip yanında uyurlarken ve kendisi yalnız, uykusuz otururken ağlıyor mu?" "Hayır," diye yanıtladı Dişi Aslan. "İçlerinden birisi uyanır, onun gözyaşlarını görür ve cesaretini yitirir diye ağlamıyor." Gilthas derince iç geçirdi ve karısını kendisine doğru çekti. "Beryl sının geçip ülkemize girdi. Ordunun Oualinost'a varmasına kaç gün kaldı?" "Dört," diye yanıtladı Dişi Aslan. 229

20 NIGHTLUND'A YÜRÜYÜŞ Mina'nın, sayılan sadece birkaç yüzü bulan küçük ordusu, onu Neraka'mn hayalet vadisinden Sanction'a, sonra Silvanesti'ye, şimdi de bu garip topraklara kadar takip etmiş olan Şövalyelerden oluşuyordu. Ejderhalar o kadar zifiri bir karanlığın içinde uçuyordu ki, Galdar hemen yanındaki ejderhanın sırtında uçmakta olan Yüzbaşı Samuval'ı bile göremiyordu. Galdar, etraflarını sarmış olan karanlık yüzünden kendi ejderhasının uzun kuyruğunu ve kanatlarını dahi göremiyordu. Sadece tek bir ejderhayı görebiliyordu ve o da Mina'nın bindiği garip ejderha, yani ölüm ejderhasıydı. Zira, hem dehşet verici hem de güzel olan hayaletirnsı bir yanardöner gibi parlıyordu. Kırmızı, mavi, yeşil, beyaz renkte, derken iki ölü ejderhanın ruhlan birleştiğinde kırmızı-beyaz, sonra yeşilbevaz renkte parlıyor ve artık Galdar'm başı dönüp de bakamayacak hale geta' ceye kadar sürekli olarak renk değiştiriyordu. Ama hayret ve huşu dolu bakışlan tekrar ölüm ejderhasına çevriliyordu. Mina'nın, sabah sisi gibi cisimsiz görünen o hayvanın sırhna binecek cesareti nasıl bulduğuna hayret ediyordu, çünkü ejderhanın ıÇ,n' den bakabiliyor ve ötesindeki karanlığı görebiliyordu. Görünüşe bakılı18 230 Mina hiç de huzursuz değildi ve inancı ödüllendirilmişti. Zira ejderha onu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ajısalon göklerinde güvenle taşıdı ve nazikçe, saygıyla yere bıraktı. Diğer ejderhalar geniş bir alana konup binicilerinin yere inmesine :zin verdiler, sonra tekrar havalandılar. "Çağrımı bekleyin," dedi Mina ejderhalara. "Size ihtiyacım olacak." Ejderhalar —iri kırmızılar, hızlı maviler, sinsi siyahlar, soğuk beyazlar ve kurnaz yeşiller— başlanm öne eğip kanatlannı çırptılar ve gururlu boyunlar1111 eğip ona reverans yaptılar. Ölüm ejderhası, kızın üzerinde daire çizdikten sonra sanki karanlık tarafından emilip yutulmuşçasma ortadan kayboldu. Diğer ejderhalar kanatlannı açıp, her biri ayn yönlere doğu dağılarak uzaklaşular. Ejderhalann havalanışı, adamları neredeyse yerden uçuran büyük bir rüzgâr yarattı. Ejderhalar gitmişti ve adamlar, nerede bulunduklanna dair hiçbir fikirleri olmadan garip bir diyarda bineksiz ve yaya kalmıştı. İşte o zaman Mina onlara söyledi. "Nightlund." Bir zamanlar bu topraklar Soth adındaki bir Solamniya Şövalyesi tarafından yönetiliyordu. Tannlar tarafından kendisine Afet'i durdurma şansı tanınan Lord Soth, başansız olmuş ve hem kendisinin hem de bu diyann lanetlenmesine yol açmıştı. Afet zamanından beri, canlı olsun ölü olsun lânetli ruhlar, Nightlund'a sığmıyor ve ülkenin derin gölgeleri arasında yaşamaya geliyordu. Bu topraklann kanundan kaçan kişiler için bir sığmak olduğunu duyan ve ülkeye hükmeden Solamniya Şövalyeleri, birkaç kez onlan temizleme girişiminde bulunmuşlardı. Bu girişimler başarısız oldu ve Şövalyeler kısa süre sonra ormana girmeyi kesip onu lânetli şövalye Soth'a bıraktılar. Nightlund, kendi isteğiyle hiçbir canlının gelmediği bir serbest bölgeydi. Bu diyann Nerakalı Kara Şövalyeler arasında bile şeytani bir şöhreti vardı. Zira ölülerin, canlılar tarafından kurulan hiçbir hükümetle ittifak yaptığı vâki değildi. Mina'mn Şövalyeleri onun ardından saflar oluşturdular ve şikayet etmek üzere çıtlanın dahi çıkartmadan kızı takip ettiler. Gricevherîn yaratılışı zamanında bile yaşlı sayılacak olan dev servi ağaçlarının altında ilerlediler. Yaşayan hiçbir canlıya rastlamadılar; ne bir sincap, ne bir kuş, ne bir fare, porsuk, geyik ya da ayı. Hiç ölü de görmediler, gerçi içlerinden hiçbirisinde büyü yoktu ve bu sebeple ölüler onlarla ilgilenmiyordu. Ama askerler ve Şövalyeler etraflarındaki ölüleri hissediyor, tıpkı görülmeyen goz'er tarafından izlendiğini anlayan birisi gibi onlan seziyorlardı. Ürkütücü 0rrnanda birkaç günlük yolculuktan sonra, şimdiye kadar Mina'yı hiç

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tereddüt etmeden Nightlund'a kadar izlemiş olan adamlar, bu konuyu bir kez daha düşünmeye başlıyordu. 231 Galdar'm ensesindeki tüyler ürperip dikiliyordu ve minator, kendi sine gizlice yaklaşan bir şeyler olup olmadığını kontrol etmek üzere sürek li olarak kafasını sağa sola çeviriyordu. Yüzbaşı Samuval şikayet ediy0r —tabii sadece kısık sesle ve Mina kendisini duyamadığı zamanlardaVe "dehşete kapıldığını" söyleyip duruyordu. Bunun ne çeşit bir illet oldtığurn, sorsalar kesin bir cevap veremiyor, sadece el ve ayaklarını hiçbir ateşin ısu tamayacağı kadar dondurduğunu ve midesine ağrılar soktuğunu söyleye. biliyordu. Düşen bir dalın keskin çıtırtısı dahi adamların kendilerini yere atmasına ve birileri onlara ne olduğunu söyleyinceye kadar dehşet içinde titreyerek öylece yerde yatmalanna sebep oluyordu. Sonra utanç dolu bir ifadeyle ayağa kalkıp yola devam ediyorlardı. Mina'nm onlara nöbet tutmamalarının dahi gerekli olmadığım söylemiş olmasına rağmen, adamlar geceleyin nöbeti iki katına çıkartıyordu, Mina bunun sebebini açıklamıyordu ama Galdar, artık uykuya ihtiyaç duymayan bazı kimseler tarafından korunduklarını tahmin edebiliyordu. Bunu pek de rahatlatıcı bulmuyor ve sık sık, etrafına doluşmuş olan yüzlerce kişinin, acı haricinde hiçbir ifade taşımayan gözlerle kendisine baktığını gördüğü kâbustan sıçrayarak uyanıyordu. Mina bu yolculuk boyunca garip bir şekilde sessizdi. Sıranın en önünde yürüyor, kendisine refakat edilmesini reddediyor, hiç kimseye tek bir kelime dahi etmiyordu. Fakat Galdar, bazen kızın dudaklarının sanki konuşuyormuş gibi kıpırdadığını görebiliyordu. Cesaretini toplayıp kızın kiminle konuştuğunu sorduğunda, Mina, "onlarla," dedi ve ortalıkta görünen hiçbir şey olmadığı halde elini şöyle bir savurarak işaret etti. "Yani ölülerle mi, Mina?" diye sordu Galdar çekingenlikle. "Ölülerin ruhlarıyla. Bir zamanlar onları barındıran kabuklara artık ihtiyaçları yok." "Onları görebiliyor musun?" "Tek Tanrı bana bu gücü bahşediyor." "Ama ben göremiyorum." "Senin onları görmeni sağlayabilirim, Galdar," dedi Mina, "ama bunu oldukça nahoş ve huzursuz edici bulabilirsin." "Hayır Mina, hayır, onları görmek istemiyorum," dedi Galdar aceleyle. "Onlar... onlardan kaç tane var?" "Binlerce," diye yanıtladı Mina. "Binlerce kez binlerce ve binlerce daha. Kaos Savaşı'nın sonundan itibaren bu dünyada ölen herkesin runU

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


burada Galdar. İşte bu kadar fazlalar. Ve gün geçtikçe aralarına daha fazlası katılıyor. Silvanesti ve Qualinesti'de ölen elfler, Sanction'ı savunurken ölen askerler, çocuk doğururken ölen anneler, hastalıktan ölen bebekler, yatak' larında ölen yaşlılar —bütün bu ruhlar büyük bir nehir halinde Nightlund a 232 j0yor. Buraya Tek Tann tararından getiriliyorlar, Tek Tan'nın emirlerine taat etmeye hazır bir halde." "Kaos Savaşı'nın sonundan itibaren dedin. Ondan evvel ruhlar nereye gidiyordu peki?" "Kutsanmış ruhlar öte boyutlara geçiyordu. Lanetlenmiş ruhlar ise, hayatta almış olmalan gereken dersi öğrenene kadar burada kalmak zorundaydı. Sonra onlar da bir sonraki evreye geçiyorlardı. Eski tannlar ruhlan ayrılmaya teşvik ediyordu. Eski tannlar bu ruhlara bir seçim hakkı sunmuyordu. Eski tannlar, ruhlann aynlmak istemedikleri gerçeğine aldırış etmiyorlardı. Dünyada kalmayı ve yaşayanlara yardım etmek için ellerinden geleni yapmayı istemelerine kulak asmıyorlardı. Tek Tann bunu gördü ve ruhlara bu dünyada kalıp Tek Tann'ya hizmet etmeyi bahşetti. Onlar da hizmet ediyor işte, Galdar. Ve hizmet edecekler." Mina amber gözleriyle ona baktı. "Sen de olsan aynlmak istemezdin değil mi, Galdar?" "Senden aynlmak istemezdim Mina," diye yanıtladı. "Ölümün en çok korktuğum yönü işte bu. Senden aynlmak zomnda kalacak olmam." "Asla aynlmayacaksın, Galdar," dedi Mina ona, hafif bir sesle. Amber ısınıp sıcacık oldu. Kızın eli minatorun koluna dokundu ve dokunuşu amber kadar sıcaktı. "Sana bu konuda söz veriyorum. Asla aynlmayacaksın." Galdar huzursuzdu. Kızı gücendireceğinden korktuğu için, şimdi konuşacağı şeyi söylemeye çekiniyordu. Ama komuta zincirindeki ikinci kişi oydu ve sadece Mina'ya karşı değil, emrindeki adamlara karşı da sorumluluğu vardı. "Burada daha ne kadar kalacağız, Mina? Adamlar bu ormandan pek hoşlanmadılar. Onlan suçladığımı da söyleyemem hani. Yaşayan kimselere burada hiç yer yok. Biz burada istenmiyoruz." "Uzun süre değil," dedi. "Ormanın içinde yaşayan birisini ziyaret etmem gerekli. Evet, o yaşıyor" bu kelimeyi üzerine basa basa söyledi. "Dalamar adındaki bir büyücü. Belki de adını duymuşsundur?" Galdar kafasını olumsuz anlamda salladı. Büyücülerle mümkün olduğunca az haşır neşir olurdu ve ne onlara, ne de yaptıkları işlere karşı hiçbir ilgisi yoktu. "Ve ondan sonra," diye devam etti Mina, "kısa bir süreliğine aynlmak zorundayım—" "Aynlmak mı?" diye tekrarladı Galdar, istemeden sesini yükselterek.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Aynlmak mı?" Yüzbaşı Samuval koşturarak geldi. "Ne oldu? Kim aynhyor?" "Mina," dedi Galdar, boğazı daralarak. 233 "Mina, askerlerin burada kalmasının tek sebebi sensin," <}„.. Samuval. "Eğer sen gidersen—" "Uzun süre değil," dedi Mina, kaşlarını çatarak. "Uzun ya da kısa Mina, adamları kontrol altında tutabileceğimiz^ emin değilim," dedi Yüzbaşı Samuval. Başını sürekli olarak bir o yana bi bu yana çeviriyor ve omzunun üzerinden geriye bakıyordu. "Ve onları suçlamıyorum. Bu topraklar lânetli. Hayaletler cirit atıyor. Üzerimden sürtünerek geçtiklerini hissedebiliyorum!" Ürperdi ve kollarını ovuşturarak korkuyla etrafına bakındı. "Onlan sadece gözünün ucuyla görebiliyorsun. Ve dönüp onlara baktığında ortadan kayboluyorlar. Adamın kafayı yemesi ve deli deli etrafına bakınması işten değil." "Askerlerle konuşacağım, Yüzbaşı Samuval," diye yanıtladı Mina. "Sen ve Galdar da onlarla konuşmalı ve onlara korkmadığınızı göstererek bu konuda örnek olmalısınız." "Her ne kadar korkuyor olsak bile," diye homurdandı Minator. "Ölüler size zarar vermeyecek. Buraya bir amaçla, sadece tek bir amaçla toplanmaları emredildi. Onlara Tek Tann hükmediyor. Onlar da Tek Tanrıya ve dolayısıyla bana hizmet ediyorlar." "Bunun amacı ne, Mina? Bunu söyleyip duruyorsun, ama hiçbir şey anlatmıyorsun." "Her şey açığa çıkacak. Sabırlı ve inançlı olmalısınız," dedi Mina. Amber renkli gözler soğudu ve sertleşti. Galdar ve Samuval bakıştılar. Samuval kıpırtısız duruyor, Mina'yı kızdırmaktan korktuğu için artık sağa sola bakınıp kollarını ovuşturmuyordu. "Ne kadar süreliğine gideceksin?" diye sordu Galdar. "Benimle birlikte büyücünün kulesine geleceksin. Sonra ben, Palanthas'm hükümdan olan ejderhayla, yani Khellendros diye bilinen ejderhayla —ki ben ona Skie demeyi tercih ediyorum— konuşmak için kuzeye yolculuk edeceğim." "Skie mi? Artık burada bile değil ki o! Herkes onun garip bir maceraya atılıp dünyadan aynldığını biliyor." "Ejderha burada," dedi Mina. "Beni bekliyor, fakat bunu bilmiyor." "Belki de seni, sana saldırmak üzere bekliyordur," dedi Samuval, burnundan soluyarak. "Bizim mavi ejderhalanmız gibi değil o, Mina. Şu Skie denilen ejder kasabın teki. Güç kazanmak için kendi ırkından ejderhalan yutuyor, tıpkı Malystryx gibi." "Yalnız başına gitmemelisin, Mina," diye kısa ve öz bir şekilde uyardı Galdar. "Yanma birimizi al." "Tek Tann'nm iradesi Cyan Kanfelaketi'ni alaşağı etti," dedi Mina 234

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


sertçe- "Tek Tann'nın iradesi, eğer Tann'nın emirlerine karşı çıkarsa Skie'yı je alaşağı edecek. Skie itaat edecek. Başka seçeneği yok. Kendisine hakim olamayacak. "Siz de bana itaat edeceksiniz, Galdar ve Yüzbaşı Samuval," diye ekledi Mina. "Askerler de öyle." Sesi ve bakışları yumuşadı. "Korkmanıza gerek yok. Tek Tanrı itaatkâr olanları ödüllendirir. Ölüler ormanında güvende olacaksınız. Sizi koruyorlar. Size zarar vermek gibi bir niyetleri yok. yürüyüşe devam Galdar. Hızlı olmalıyız. Dünyadaki hadiseler hızla olup bitiyor ve biz çağrılıyoruz." "Biz çağrılıyoruz," diye mırıldandı Galdar, Mina uzaklaşıp ormanın derinliklerinde ilerlemeye başladıktan sonra. "Görünüşe bakılırsa biz hep çağrılıyoruz zaten." "Zafere çağrılıyoruz," diye gözlemledi Yüzbaşı Samuval. "Şan şöhrete çağrılıyoruz. Bunda bir sakınca görmüyorum. Sen görüyor musun?" "Hayır, işin o kısmında değil," diye itiraf etti Galdar. "Öyleyse sorun ne —tabii bu mekânın bizi korkudan muhallebi çocuğuna çevirmesi dışında." Samuval ürpererek gölgeli ormanda etrafına bakındı. "Bu konuda bir söz hakkına sahip olduğumu söyleyebilmek isterdim," diye homurdandı Galdar. "Bir seçme şansına." "Orduda mı?" diye güldü Samuval. "Eğer bunu düşünüyorsan, daha küçük bir buzağıyken anan seni kafa üstü düşürmüş demektir!" Patikaya baktı. Mina görüş mesafesinden dışarı çıkmıştı. "Haydi gel," dedi rahatsızlıkla, "İlerlemeye devam edelim. Bu yerden ne kadar çabuk çıkarsak o kadar iyidir." Galdar bunu düşünüp taşındı. Samuval elbette ki haklıydı. Ordudayken kişi emirlere itaat ederdi. Bir asker, şehrin birine hücum edip etmemek ya da üzerine açılacak bir yaylım ateşiyle yüzleşip yüzleşmemek veya kafasından aşağı bir kazan dolusu kaynar yağ dökülmesini isteyip istemediği konusunda oy veremezdi. Bir asker kendisine söyleneni sorgusuz sualsiz yapardı. Galdar bunu biliyor ve kabul ediyordu. Peki bu neden farklıydı ki? Galdar bilmiyor, cevabını veremiyordu. 235 21 BEKLENMEDİK BİR ZİYARETÇİ Palin incelemekte olduğu kitaptan kafasını kaldırdı, sulanmış gözlerini ve ensesini ovuşturdu. Bir zamanlar son derece net gören ve keskin olan gözleri, yaşlılıkla birlikte bozulmuşta Belli bir mesafeden hâlâ oldukça iyi görebiliyordu, ama bir yazı okuyacağı zaman, harfleri büyüten bir gözlük takmak ya da —gözlüğü yanında olmadığında (her zaman

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kaybedip duruyordu da)— kafasını kitabın içine gömmek zorunda kalıyordu. Kitabı sinirle pat diye kapatan Palin, onu taş masada duran ve kendilerine hiçbir yardımı dokunmamış olan diğer kitapların üzerine firlath. Palin, raflar üzerinde bulduğu ve daha henüz okumadığı kitaplara pek az umutla bakıyordu. Bunları sadece, kapaklanna bakıp amcasının el yazısını tanıdığı ve büyülü eşyalarla alakadar oldukları için seçmişti. Özel olarak Zamanda Yolculuk Aleti'nden bahsettiklerini var saymak için hiçbir geçerli sebebi yoktu. Gerçekçi olmak gerekirse, hepsini iç karartıcı buluyordu. Kitaplann büyüden ve büyü tanrılarından söz etmesi, Palin'in zihnini hatıralarla ve kalbini özlemle, arzularla doldumyordu. İçinde bulunduğu bu oda da — amcasmm laboratuvan— aynı şekilde iç karartıcıydı. 236

Önceki gün Dalamakla aralarında geçmiş olan konuşmayı düşündü. O An kenderin kaybolduğu ortaya çıkmış ve Palin, Zamanda Yolculuk Aleti 1e ilgi'' yararlı bilgiler bulabilme ümidiyle Raistlin'in büyü kitaplarım taramak üzere amcasmın eski laboratuvanna girme konusunda ısrar etmişti. "Büyücüler Konseyi'nin Raistlin'in laboratuvannm kapatılıp mühür]enfflesini emrettiğini biliyorum," dedi Palin, ikisi Yüksek Büyücülük Kulesi'nin —ki bu sıfat, şu anda kuleyi yanlış tanımlamaktan ibaretti— İ0U3 kalbinden yukarı doğru döne döne yükselen tehlikeli merdivenleri yavaşça tırmanırken. "Ama onlar gittiler, tıpkı büyünün gittiği gibi. Bizi aramak üzere geri geleceklerinden de şüpheliyim." Dalamar oldukça eğlenmiş görünerek ona baktı. "Ne kadar ahmaksın Majere. Par-Salian tarafından koyulan kuralların, benim içeri girmeme engel olabileceğini gerçekten düşünüyor musun? Laboratuvann mührünü uzun süre önce kırdım." "Neden?" "Tahmin edemiyor musun?" diye iğneleyici bir şekilde sordu Dalamar. "Büyüyü bulmayı umut ediyordun." "Düşünmüştüm ki... pekala, ne düşündüğümün bir önemi yok." Dalamar omuz silkti. "Cehennem'e açılan Boyut Kapısı... büyü kitapları... geriye bir şeyler kalmış olabilirdi. Belki de, bir zamanlar içinde bulunmuş olduğu o yerde shalafimin gücünden bir nebze olsun kalmış olmasını umuyordum. Ya da belki de, tanrıları bulmayı ümit ediyordum..." Dalamar karanlığın içine, boşluğa bakarak hafifçe konuşuyordu. "Aklım başımda değildi. İyi değildim. Tanrılar yerine ölümü buldum. Nekromansiyi buldum. Ya da muhtemelen o beni buldu." Merdivenleri tırmandılar ve üzerinde bir sürü anı barındıran kapının önünde durdular. Bir zamanlar heybetli, tehditkâr duran kapı şimdi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


küçük ve yıpranmış görünüyordu. Palin onu en son gördüğünden beri yıllar, uzun yıllar geçmiş olduğunu kendisine hatırlattı. "Bir zamanlar kapıyı korumakta olan ölü muhafızlar artık gittiler," diye belirtti Dalamar. "Artık onlara ihtiyaç yok." "Cehennem'e açılan Boyut Kapısı'ndan ne haber?" diye sordu Palin. "Hiçbir şeye ve hiçbir yere açılmıyor," diye cevap verdi Dalamar. "Peki ya amcamın büyü kitapları?" "Jenna o kitapları kendi dükkânında yüksek bir fiyata satabilir, tabii antika ve hatıra olarak." Dalamar büyücü kilidini kırdı. "Eğer kender olmasaydı kapıyı kilitlemezdim bile." "Sen gelmiyor musun?" diye sordu Palin. Dalamar reddetti. "Her ne kadar umutsuz gibi görünse bile, kenderi aramaya devam edeceğim." 237 "Bir gün ve bir gecedir kayıp. Eğer Tas burada olsaydı, bir yerden fi layıp bizi en azından bir kere rahatsız etmeden bu kadar uzun süre dayaria~ mazdı. Haydi kabul et Dalamar, kaçmayı başardı." "Bu kulenin etrafını büyüyle çevirdim," diye sertçe belirtti Dalama» "Kender kaçmış olamaz." "Meşhur son sözlerden birisidir bu," diye belirtti Palin. Palin, Raistlin'in laboratuvanna, amcasının en güçlü ve korkunç büyü. lerinin büyük bir kısmını çalışmış olduğu odaya girdiğinde huşu ve heyecanla doldu. O hisler kısa süre içinde buharlaşıp hüzün ve hayal kırıklığına dönüştü. Tıpkı çocukluğumuzda yuvamız olan eve geri döndüğümüzde oranın hatırladığımızdan çok daha küçük olduğunu ve yeni sahipleri tarafindan ihmâl edildiğini gördüğümüzde yaşadığımız türden bir histi. Üzerine boylu boyunca bir minatorun uzanabileceği kadar iri olan meşhur taş masanın üzeri tozla kaplı ve fare pisliğiyle doluydu. Eskiden Raistlin'in yaşam yaratma deneylerini ihtiva eden kavanozlar hâlâ raflarda duruyordu, içlerindekiler ise ölmüş ve kurumuştu. Meşhur büyü kitapları —sadece Raistlin'inkiler değil, baş büyücü Fistandantilus'unkiler de— karmakarışık bir halde etrafa saçılmıştı. Ciltleri çürümüş, sayfaları kirlenmiş ve örümcek ağlarıyla kaplanmıştı. Palin bacaklanndaki karıncalanmayı gidermek için doğrulup gerindi. İncelediği kitabı aydınlatan gaz lambasını kaldırdı ve laboratuvarm en gerisine, Cehennem'e açılan Boyut Kapısı'na doğru yürüdü. Bu korkunç kapı inanca, cesarete ve güçlü büyülere sahip olan kişilerin Kraliçe Takhisis'in diyarına girebilmesi için Krynn büyücüleri tarafından yaratılmıştı. Raistlin Majere büyük bir bedel ödeyerek bunu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yapmıştı. Boyut Kapısı'nın şeytani gücü o kadar etkiliydi ki, Kule'nin Efendisi olan Dalamar, laboratuvan ve içinde bulunan her şeyi kilitleyip mühürlemişti. Bir zamanlar Boyut Kapısını örten perde şimdi çürüyüp gitmiş ve paçavraya dönmüştü. Karanlıklar Kraliçesi'ne saygıdan dolayı sürekli olarak ışık saçarak panldayan oymalı ejderha kafalan karanlıktı. Gözlerini örümcek ağları kaplamıştı, ağızlarının içinde örümcekler geziniyordu. Bir zamanlar sessiz çığlıklar atar izlenimim veriyorlardı. Ama şimdi sanki nefes almak için debeleniyor gibiydiler. Palin kafaların ötesine, Boyut Kapısı'nın içine baktı. Bir zamanlar sonsuzluğun bulunduğu yerde şimdi, pek büyük olmayan, tozla kaplı ve örümcekler tarafindan istilâ edilmiş bir oda bulunuyordu. Laboratuvara çıkan merdivenlerden gelen cübbe hışırtıları duyan Palin hızla Boyut Kapısı'nın önünden uzaklaştı. Sandalyesine geri dondu ve eski büyü kitaplarını inceleme işine dalıp gitmiş gibi yaptı. "Kender kaçmış," diye rapor verdi Dalamar, kapıyı ittirip açarak. Eltin soğuk ve hiddetli yüz ifadesine şöyle bir bakan Palin dilm1 238 fdı ve ağzına kadar gelen "sana söylemiştim," cümlesini yuttu. 1 "Binada bulunan bütün canlıların yerini bana gösteren bir büyü yaptır, " diye devam etti Dalamar. "Büyü senin ve birçok sayıda kemirgenin verini tespit etti, ama kender falan yoktu." "Dışan nasıl çıkmış?" diye sordu Palin. "Benimle birlikte kütüphaneye gel de sana göstereyim." Palin laboratuvan terk ettiğine hiç de üzülmedi. Henüz okumamış olduğu kitapları da yanına aldı. Geri dönmeyi planlamıyordu. Zaten buraya geldiğine bile pişmandı. "Hiç şüphesiz benim akılsızlığım, ama bacayı büyüyle kapatmam gerektiği hiç aklıma gelmemişti!" diye belirtti Dalamar. Şöminenin içine bakmak için öne doğru eğilerek rahatsızca işaret etti. "Bak, ızgaranın Üzerinde duran bol miktarda kurum ve bacanın içinden kırılıp aşağı düşmüş gibi görünen birkaç taş parçası görebilirsin. Baca çok dardır ve yukarı tırmanmak uzun ve yorucu bir iş olur. Ama tabii ki, bu bir kenderi sadece cesaretlendirmeye yarar, onu durdurmaya değil. Dışan çıktıktan sonra, bir ağaç gövdesinden aşağı süzülmüş ve Nightlund'a çıkıp yola koyulmuştur." "Nightlund ölülerle dolu—" diye başladı Palin. "Kenderi cezp edecek bir şey daha," diye tatsızca sözünü kesti Dalamar. "Bu benim hatamdı. Gözümü onun üzerinden ayırmamalıydım. Ama, dürüst olmak gerekirse, kaçabilmesinin mümkün olduğunu hiç düşünmüyordum." "İşte bu küçük yaratıkların en kötü yanı bu," dedi Dalamar.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"İçlerinden birisinden kurtulmayı istersen, bunu yapman mümkün olmaz. Onu gerçekten el altında tutmak istediğimizde ise kaçıp kurtuldu işte. Nereye gittiği hakkında hiçbir şey söylenemez. Şimdi Flotsam'a giden yolu yanlamış bile olabilir." "Ölüler—" "Onu rahatsız etmezler. Onların peşinde olduklan şey büyü." "Sana vermek için tabii," dedi Palin acı acı. "Sadece çok az bir miktarını. Geri kalan kısmıyla ne yaptıklarını keşfedemedim bir türlü. Neredeyse onu dışanda görebileceğim, engin bir okyanus gibi. Ama benim alabildiğim sadece birkaç damladan ibaret, susuzluğumu yatıştrrmaya bile ucu ucuna yetiyor. Asla tamamen gidermeye yetmiyor. İlk başta, Gölge Büyücüsü benim nekromansiyi bulmamı Sağladığı zaman, istediğim her şey bana verilmişti. Gücüm had safhadayu!- O gücü, bu bölgeye taşınarak daha da arttırmayı düşündüm. Kendi hapishane hücreme gelmiş olduğumu çok geç anladım. 239 "Sonra, senin Zamanda Yolculuk Aleti'ni kullanarak geldifr; ? Jenna'dan duydum. Yıllardır ilk defa umutla dolmuştum. En azından K ' bana bir çıkış yolu gösterecekti." "Senin için mi?" "Hepimiz için!" diye cevapladı Dalamar koyu renkli gözleri^ şimşek çakarak. "Ama ne gördüm? Cihazı kırmışsın. Sadece bunu yan. makla da kalmamış, onun parçalarını Işık Kalesi'nin çeşitli yeılerine saçmışsın!" "Beryl'in onu almasından daha iyidir!" "Muhtemelen onu çoktan ele geçirmiştir. Muhtemelen kü^ parçaları bir araya toplayacak kadar beyne sahiptir—" "Onu tekrar birleştirmesi imkânsız. Onu bizim dahi birleştirebileceğimizden emin değilim." Palin, masanın üzerinde yığın halinde duran kitaplan işaret etti. "Cihaz kırıldığında ne yapılacağına dair hiçbir bilgi bulamıyorum." "Çünkü kırılmaması gerekiyordu. Onu yapan kişi, ölülerin onunla besleneceği hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Nasıl olabilirdi ki? Tannlann olduğu zaman Krynn'de böyle bir şey asla yaşanmamıştı. Yani bizim bildiğimiz Krynn'de." "Neden ölüler büyüyle beslenmeye şimdi başladılar ki?" diye merak etti Palin. "Neden beş ya da on yıl önce değil? Vahşi büyü bir zamanlar benim işime yanyordu, tıpkı nekromansinin senin ve iyileştürne büyüsünün de Altmay ile Mistiklerin işine yaradığı gibi. Ölüler daha evvel bize hiç kanşmaınışlardı." "Aramızda en bilgeler bile, ölülerin ruhlanna ne olduğunu hiçbir zaman tam anlamıyla bilememiştir," dedi Dalamar, düşüncelere dalarak. "Ölülerin bazılannın, yani bu dünyayla aralannda bir bağ olanlanmn — senin amcan ya da burada kalmaya lanetlenen diğerleri gibi— bu düzlemde kaldığını biliyorduk. Bu huzursuz ruhlara Tarrn Chemosh hükmediyordu. Geri kalanına ne oluyordu? Nereye gidiyorlardı? İçlerinden hiçbirisi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bize geri dönüp haber vennediği için bunu asla bilemedik." "Paladine'm ruhbanları, kutsanmış ruhların bu hayat boyutundan aynlıp sıradaki boyuta geçtiklerini düşünüyordu," dedi Palin. "Anne ve babamın inandığı şey buydu. Yine de—" Babasının ruhunu o mutsuz hayaletler arasında görmeyi umut ederek —ve bundan korkarak— pencereden dışan baktı. "Sana ne düşündüğümü söyleyeyim," dedi Dalamar. "Dikkatini çekerim, bunlar sadece benim düşündüğüm şeyler, bildiğim değil. Eğer ölülerin aynlmasına bir zamanlar izin veriliyorduysa bile, şimdi buna izin verilmiyor. Fırtına gecesinde... O feci fırtınaya dikkat ettin mi?" 240 "Evet," dedi Palin. "Sıradan bir firtına değildi. Büyüyle yüklüydü." "Fırtınanın arasında bir ses vardı," dedi Dalamar. "Gök gürültüsünün çından gümbürdeyen ve şimşeklerle beraber çakan bir ses. Neredeyse onu juyup anlayabilecektim. Neredeyse, ama pek değil. Ses, o gece bir çağn vaptı ve on^ıan sonra ölüler zorla Nightlund'da toplanmaya başladı. Onları nenceremden izledim. Her yönden buraya doğru akan devasa bir ruhlar nehriydi- Buraya belli bir amaçla çağrılıyorlardı. Ve o amacın ne olduğu ise—" "Kule'ye selam ola!" diye bir ses çınladı, laboratuvar penceresinin altından. Aynı anda Kule kapısı güm güm yumruklandı. Hayretler içinde kalan Palin ile Dalamar bakıştılar. "Kim olabilir?" diye sordu Palin, ama bu sözleri söylediği anda kendi kendisine konuşmakta olduğunu anladı. Dalamar'm vücudu hemen önünde duruyordu, ama eltin vücudu gezgin bir panayırda sergiye çıkarılmış balmumundan bir kukla gibiydi. Gözleri açıktı, Palin'e bakıyor, ama onu görmüyorlardı. Vücut nefes alıyordu, ama tüm yaptığı bundan ibaretti. Daha Palin bir tepki veremeden önce Dalamar gözlerini kırpıştırdı. Hayat, ışık ve akıl geri döndü. "Neymiş?" diye öğrenmek istedi Palin. "İki Neraka Şövalyesi, tabii kendilerine bu günlerde verdikleri isme göre. Bir tanesi bir minator ve diğeri ise oldukça garip." Dalamar bir yandan konuşurken, Palin'i oda boyunca ittire kakhra götürmeye başladı. Uzaktaki bir duvara vardı ve duvardaki bir taşı ittirdi. Duvann bir kısmı kayarak açıldı ve dar bir sahanlıkla bir merdiveni gözler önüne serdi. "Seni burada bulmamalılar!" dedi Dalamar, Palin'i içeri ittirerek. Palin de aynı sonuca varmıştı zaten. "Ormanı nasıl aşmışlar? Kule'yi nasıl bulmuşlar—"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Zaman yok! O merdivenden aşağı in!" diye tısladı Dalamar. "Kütüphanede bulunan bir bölmeye açılıyor. Orada duvarda bir dikiz aralığı var. Oradan izleyip görebilirsin. Çabuk git! Şüphelenmeye başlayacaklar." Kapının vurulma şiddeti ve bağırtı sesleri arttı. "Büyücü Dalamar!" diye gümbürdedi minatorun derin sesi. "Seninle konuşmak için uzun bir mesafe kat ettik!" Palin kafasını eğip içeri girdi. Dalamar elini taşın üzerine bastırdı ve duvar hiç ses çıkartmadan kapanarak Palin'i katıksız bir karanlığın ortasında bırakıverdi. Palin, tehlike ve heyecan arandan sonra kendisini sakinleştirmek için birkaç saniye bekledi ve bir elini soğuk taşa koydu. Basan sağlayıp Sayamayacağından emin olmadığı bir ışık büyüsü denedi. Şükür ki, 241 büyü mükemmel bir şekilde çalıştı. Tıpkı bir mumun ateşi gibi bir a* avucunun içinde yandı. Palin, adımlarını dengede tutmak için bir elini duvara koyarak v diğeriyle yolunu aydınlatarak merdiveni hızla, sessizce indi. Merdiven kadar dik bir açıyla döne döne iniyordu ki, en son dönemeci aldığlncj karşısına aniden boş bir duvar çıktı ve Palin kafasını soğuk taşlara caymayı kıl payı atlattı. Dalamar'm söz ettiği boşluğu aradı ama hiçbir şey bulamadı. Taşw sıkıca yerlerine oturmuşlardı. Duvar harcında hiçbir çatlak ya da ara^ yoktu. Git gide daha da yükselen sesleri duymasa, Dalamadın onu esnetmek için bir numara yapmış olduğundan korkabilirdi. Palin elini uzattı ve taşların her birine tek tek dokunmaya başladı, i]^ birkaçı kaskatıydı —soğuk, sert ve kaba. Yukarı doğru çıktı. Kafasının üzerine doğru uzanarak taşlardan birisine dokunmak istedi ve elinin duvarın içinden geçtiğini gördü. "Tabii ya," dedi kendi kendisine. "Dalamar benden bir kafa uzun Boy payı vermeliydim." Taş illüzyonu bozuldu, Palin dosdoğru kütüphaneye bakıyordu. Durduğu dikizleme yerinden masayı, masanın arkasında oturacak kişiyi ve gelecek her ziyaretçiyi gözetleyebilecek!! Konuşulan her kelimeyi sanki odanın içindeymiş gibi net bir şekilde duyabiliyordu ve kütüphanenin içindekilerin, kendisini onların görebildiği kadar net bir şekilde göreceği gibi rahatsızlık verici hisse karşı mücadele etmek zorunda kaldı. Muhtemelen çırak Dalamar, bir zamanlar shalafisi Raistlin Majere'e casusluk etmek için kendisini burada saklamıştı. Bu düşünce Palin'i biraz eğlendirdi. İzlemek için kendisini hazırladı —bu oldukça rahatsızlık verici bir iş oldu, zira elinden geldiğince parmak ucuna yükselip uzun durmak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve taş duvardaki açık yerden bakmak için boynunu uzatmak zorundaydı. Raistlin'in, çırağının kendisini gözetlediğini bilmesi gerçeği, Palin'e pek huzur getirmedi. Fakat daha önce bu kütüphanede bulunduğunu, bu duvara baktığını ve en ufak bir parçasının bile gerçek dışı görünmediğini de kendisine hatırlattı. Kapı açıldı. Dalamar ziyaretçilerini içeri buyur etti. Bir tanesi bir minatordu —zebella gibi ve kaba sabaydı, hayvani gözlerindeki zeka panltısıyla hem rahatsızlık verici hem de tehlikeliydi. Diğer Kara Şövalye ise, tıpkı Dalamar'm söylediği gibi "oldukça garipti." "Neden..." diye fısıldadı Palin, kızın Dalamar'm kütüphanesine giri" sini ve zırhının şömine ışığında parıldayışını izlerken. "Onu tanıyorumDaha doğrusu, tanıyordum. Mina!" Kız odaya girdi ve Palin'in ilk başta çocuksu bir merak olarak 242 ıraladığı bir ifadeyle etrafına bakındı. Kitaplarla dolu raflara, süslü bir ekilde oyulmuş güzel masaya, tozlu kadife perdelere, taş zemini kaplayan jf yapımı, yıpranmış ipek halılara göz gezdirdi. Genç kızların nasıl Jduğunu bilirdi —okuldayken bir sürü genç kız öğrencisi olmuştu— ve c0k daha ürkütücü nesneleri gördüğünde kızın çığlık atmasını bekledi. Bu oesnelere örnek olarak bir baaz ejderanı kafatası gösterilebilirdi. (Raistlin jjjr keresinde bu yaratıkları incelemeye merak sarmışü, muhtemelen onları tendi başına yeniden yaratmaya niyetliydi. Yaratığın iskeletinin tamamı ve onunla beraber çözelti dolu bir kavanozda saklanan bazı iç organları eski laboratuvarda bulunabilirdi.) Mina sessizliğini koruyordu ve Dalamar da dahil olmak üzere gördüğü hiçbir şeyden etkilenmemiş gibiydi. Bakışlarını çevirip odayı taradı ve her şeyi inceledi. Yüzünü Palin'e doğnı döndü. Kehribar rengindeki gözler, Palin'in ardında saklanmakta olduğu duvara odaklandı. Palin, o gözlerin bu duvar illüzyonunun ardını gördüğü, onu sanki odanın içinde duruyormuşçasma net bir şekilde gördüğü gibi bir izlenime kapıldı. Bunu o kadar güçlü bir şekilde hissetti ki, geri çekildi ve kaçış yolunu iyice bellemek için etrafına bakındı. Zira kızın yapacağı bir sonraki hareketin onu işaret etmek ve yakalanmasını buyurmak olacağından emindi. Gözler onun üzerine kenetlendi ve onu adeta emip kuruttu. Yoğun kehribar Palin'in etrafını sarıp ona odaklandı, sonra da odayı inceleme işine geri döndü. Kız hiçbir şey söylemedi, onun konusunu dahi açmadı ve Palin'in güm güm atan kalbi normal bir hale dönmeye başladı. 'Elbette ki beni görmedi,' diye kendisini azarladı. "Nasıl

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


görebilirdi ki?' Kızı en son gördüğü zamanı hatırladı; Işık Kalesi'nde yetim bir çocuktu o. Bir deri bir kemik bacakları ve gür parlak kızıl saçları olan sıskacık, küçük bir kız. Şimdi zarif bir genç kadın olmuştu. Kızıl saçları tıraş edilmişti ve bir zırha bürünmüş şövalyecilik oynuyordu. Fakat yüzünde kesinlikle çocuksu olmayan bir bakış vardı. Azimli, kararlı, kendisinden emin —bütün bunlar ve bir şey daha. Kutsanmış... "Sen büyücü Dalamar'sın," dedi Mina, kehribar rengi gözlerini ona doğru çevirerek. "Seni burada bulacağım söylendi bana." "Ben Dalamar, Kule'nin Efendisi. Beni nerede bulabileceğinizi size söyleyen kişinin kim olduğunu öğrenmeyi oldukça arzuluyorum," dedi Dalamar ve ellerini cübbesinin yenleri içinde kavuşturup nazikçe eğilerek reverans yaptı. "Kule'nin Efendisi..." diye tekrarladı Mina, yarım bir gülümsemeyle. Sanki bu konunun aslım biliyormuş gibiydi. "Seni nasıl bulduğuma gelince, bunu bana ölüler söyledi." 243 "Hakikaten mi?" Dalamar bunu can sıkıcı bulmuş gibiydi. Gözlerjn' çevirmeye ve amber renkli bakışlardan sıyrılmaya çalıştı. "Siz kimsiru2 ^ Leydi Şövalye, ölülerle bu denli samimi bir durumdasınız?" "Ben Mina," dedi, amber renkli gözlerini yukarı kaldırdı ve bu sefej. onu yakaladı. Minatoru işaret etti. "Bu benim baş yardımcım Galdar." Minator aniden ve beklenmedik bir şekilde başını sallayıp onayladı Kule'nin içinde biç rahat değildi. Sanki her an bir şeylerin dışan fırlayıp üzerlerine saldırmasını bekliyormuş gibi etrafa tedirgin bakışlar atıyor(jü Fakat kendisi için endişelenmiyordu. Görünüşe göre tek kaygısı Mina'ydı Minator, kıza karşı tapınma raddesine varan bir koruyuculuğa sahipti. Palin merakına yenik düşmüştü. Dalamar ise ihtiyatlıydı. "Nightlund'da hiçbir zarara maruz kalmadan nasıl yolunuzu bulduğunuzu öğrenmek isterim, Leydi Mina," dedi Dalamar. Masasının arkasındaki sandalyesine oturdu, bunu muhtemelen adamı transa sokan o bakışları bozmak için yapmıştı. "Oturmaz mısınız?" "Hayır, teşekkürler," diye yanıtladı Mina ve ayakta durmaya devam etti. Şimdi ona yukarıdan bakıyordu, Dalamar! hiç beklenmedik bir şekilde dezavantajlı duruma düşürmüştü. "Nightlund'da bulunmam neden seni bu kadar şaşırtıyor Büyücü?" Dalamar sandalyesinde kıpırdandı. Tereddüt eden zayıf biri gibi görünmesine yol açacağı için ayağa kalkmaya gönülsüzdü, fakat kendisine tepeden bakılmasından da hiç hoşlanmıyordu. "Ben bir nekromansınm. Sizde büyüyü sezinliyorum," dedi. "Ölüler büyüyü emiyor, onunla besleniyorlar. Etrafınızı sarmadıklarına

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şaşırdım." "Senin bende sezinlediğin o şey büyü değil," diye yanıtladı Mina. Sesi onun yaşındaki birisi için alışılmadık derecede kısık ve olgunda "Benim hizmet ettiğim Tann'nın gücünü hissediyorsunuz, Tek Tann'nın gücünü. Ölülere gelince, onlar bana dokunmuyorlar. Ölülere Tek Tanrı hükmediyor. Bende Tek Tann'yı görüyorlar ve önümde eğiliyorlar." Dalamar'm dudaklan seğirdi. "Bu doğru!" diye belirtti Galdar, hiddetle hırlayarak. "Bunu kendi gözlerimle gördüm! Mina başa geçti—" "—ordumun başına geçip Nightlund'a yürüdüm," diye cümleyi tamamladı Mina. Elini minatorun koluna koyarak ona sessiz olmasını emretti. "Ordunuzun başına neye karşı geçtiniz?" diye iğneleyici bir sesle sordu Dalamar. "Ölülere karşı mı?" "Yaşayanlara karşı," diye yanıtladı Mina. "Solamniya'yı hükmümüz altına almayı planlıyoruz." "Devasa bir ordunuz olmalı, Leydi Şövalye," dedi Dalamar. "Kar* Şövalye Camiası'ndaki her bir askeri getirmiş olmalısınız." 244 "Ordum küçük," diye itiraf etti Mina. "Pek kısa bir süre önce vydretimiz karşısında yenik düşen Silvanesti'yi muhafaza etmeleri için bir«kler bırakmak zorunda kaldım—" "Silvanesti... düşmüş ..." Dalamar öfkeden mosmor oldu. Dik dik kadma baktı, "buna inanmıyorum!" Mina omuz silkti. "Benim için inansan da bir, inanmasan da. Ayrıca, neden umursuyorsun ki? Halkın seni dışan attı ya da ben öyle olduğunu Suydum. Bundan sadece konusu açıldı diye bahsettim. Senden bir iyilik nCa etmeye geldim Kulenin Efendisi." Dalamar iliklerine kadar şok geçirmişti. Kadına inanmadığını iddia etse bile, Palin görüyordu ki, kara elf onun gerçeği söylediğini fark etmişti. O sakin, kararlı ve güven dolu sesi duyup da onun söylediği herhangi buseye inanmamak imkânsızdı. Dalamar en azından kendisine hakimmiş gibi görünmeye uğraştı. Sorular sorup cevaplar almayı isterdi, ama alışılmadık endişesini açık etmeden bunu yapmanın bir yolunu göremiyordu. Dalamar'ın halkına karşı duyduğu sevgi her zaman inkâr ettiği bir sevgiydi ve bu inkârla birlikte sürekli olarak doğrulanıyordu. "Doğru duymuşsunuz," dedi gerginlikle gülümseyerek. "Beni dışan attılar. Size ne gibi bir iyilik yapabilirim, Leydi Mina?" "Burada birisiyle buluşma ayarladım," diye başladı kız. "Burada mı? Kule'de yani?" Dalamar kelimelerle anlatılamayacak kadar hayrete düşmüştü "Kesinlikle olmaz. Ben burada bir han işletmiyorum, Leydi Mina." "Bunu fark ettim Büyücü Dalamar," diye yanıtladı Mina kibar bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ses tonuyla. "Sizden istediğim şeyin bir emrivaki olduğunu, size rahatsızlık vereceğini ve çalışmalarınızı bölmek demek olacağını biliyorum. Emin olun ki, bunu sizden istemezdim. Fakat bu buluşmanın yeri konusunda sağlanması icap eden bazı kesin şartlar var. Yüksek Büyücülük Kulesi, bütün o şartları karşılıyor. Gerçekten de Krynn üzerinde o şartlan karşılayan tek yer burası. Buluşma burada gerçekleşmeli." "Bu konuda hiç söz hakkım yok mu? Şu sözünü ettiğiniz şartlar nelerdir?" diye sordu Dalamar, kaşlannı çatarak. "Onlan açıklamaya izinli değilim. Henüz değil. Bu konuda senin söz hakkına gelince, senin ne söyleyip yaptığın hiç önemli değil. Tek Tann "öyle olmasına karar verdi ve bu sebeple böyle olacak." Dalamar'ın koyu gözleri panldadı. Yüzü yumuşadı. "Misafirinizin başım üzerinde yeri var Hanımefendi. Misafiri rahat "örebilmem için, bu kişi hakkında bir şeyler bilmem iyi olur... erkek ya da dl?i? Belki de ismini söylersiniz?" 245 "Teşekkür ederim Büyücü," dedi Mina ve arkasını döndü. "Bu misafir ne zaman gelecek?" diye üsteledi Dalamar. "Buîav gelen kişinin, sizin beklediğiniz kişi olduğunu nereden bileceğim?" "Bileceksin," diye yanıtladı Mina. "Şimdi gidiyoruz Galdar." Minator çoktan yürüyüp odayı aşmıştı ve elini kapı kulbuna atmak üzereydi. "Karşılık olarak bana yapabileceğiniz bir iyilik var Hanımefendi" dedi Dalamar uysalca. Mina dönüp baktı. "Nedir o, Büyücü?" "Önemli bir deney için kullandığım kender kaçtı da," dedi Dalamar havadan sudan bir tonlamayla; sanki kender kafese tıkılmış bir fareymiş ve onu bulup kaybetmek sıradan bir işmiş gibi. "Onu kaybetmek benim için hiç önemli değil, ama deney önemliydi. Onu geri almayı çok isterim ve bana öyle geliyor ki, Nightlund'a bir orduyla girdiğinize göre ona rastlayabilirsiniz. Kendisine Tasslehoff diyor," diye ekledi Dalamar kayıtsız ve çekici bir gülümsemeyle, "bugünlerde içlerinden birçoğunun yaptığı gibi." "Tasslehoff!" Mina'nın ilgisi tamamen cezp edilmişti. Alnında bir kmşıklık oluştu. "Yanında Zamanda Yolculuk Aleti'ni taşıyan Tasslehoff mu? Onu burada mı tutuyordun? O ve cihaz elindeydi ve sen de onu kaybettin, öyle mi?" Dalamar allak bullak olmuş bir halde bakakaldı. Elf büyücü, bu tozdan yüzlerce yaş büyüktü. Kendi zamanının ve tüm zamanlann en büyük büyücülerinden birisi olduğu düşünülürdü. Büyünün gölgeleri arasında çalışıyor olmasına rağmen, ışıkta çalışanların sevgisini olmasa bile

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


saygısını kazanmıştı. Mina'nın amber renkli bakışları kudretli büyücüyü adeta sandalyesine mıhlamıştı. Dalamar, kızın bakışları altında kıvrandı, debelendi. Ama Mina onu yakalamıştı ve sıkıca tutuyordu. Dalamar'ın donuk yanaklarında iki tane kırmızı benek meydana gelmişti. Elfin zarif parmaklan masanın üzerindeki bir meşe yaprağı oymasının üzerinde gergince geziniyordu. Haddinden fazla ince olan parmaklar yaprağın etrafında öyle çok dolaştı ki, Palin saklandığı yerden fırlamak ve o tedirgin eli kavrayıp durdurmak istedi. "Cihaz nerede?" diye öğrenmek istedi Mina, masanın önüne gelene kadar yaklaşıp ona tepeden bakarak. "Onun yanında mıydı? Şimdi burada mı?" Dalamar'ın burasına kadar gelmişti artık. Sandalyesinden ayaga kalktı ve daha uzun olan boyuyla, kartal gagasını andıran burnunun üzerinden, kendi gücünün özgüveniyle ona tepeden baktı. "Bu sizin ne işinize gerekli olabilir, Leydi Mina?" "Benim işim değil," dedi Mina, hiç de gözü korkmayarak. Aslında 246

M konuşurken korkup sinen Dalamar gibiydi. "Tek Tann'mn işi. Dünyada , p biten her şey Tek Tann'mn işidir. Tek Tanrı senin kalbinin, zihninin ruhunun ötesini görüyor Büyücü. Gerçeği kendi ölümlü gözlerinden Cayabilirsin, ama Tek Tann'dan saklayamazsm. Bu kenderi arayacağız ve eğer onu bulursak yapılması gerekeni yapacağız." Kız tekrar döndü ve sakince, telaşsızca yürüyerek uzaklaştı. Dalamar masasının ardında ayakta durmaya devam etti. Az önce tedirginlikle meşe yaprağı üzerinde gezmen eli, şimdi sımsıkı yumruk olmuş ve cübbesinin içine gizlenmişti. Kapının önüne gelen Mina arkasını döndü. Bakışlarını tezgahtaki bir diğer böcek olan Dalamafdan ayırdı ve Palin üzerine kenetledi. Palin, beyhude yere kızın onu göremediğini kendisine söyleyip durdu. Kız onu yakaladı ve sımsıkı tuttu. "Cihazın Işık Kalesi'nde kaybolduğuna inanıyorsun. Ama öyle olmadı. Kendere geri döndü. Şu anda cihaz onun yanında. İşte bu yüzden kaçıp gitti." Palin büyülü ışığını söndürdü. Karanlığın içindeyken o amber renkli gözlerden gayrı hiçbir şey göremiyor, kızın sesinde başka hiçbir şey duyamıyordu. Orada o kadar uzun süre kaldı ki, Dalamar onu aramaya çıktı. Eltin taş basamaklar üzerinde artığı adımlar çok hafim ve Palin etrafta bir hareket olduğunu sezene kadar sesini duymadı. Ürkerek kafasım kaldırıp baktı ve karşısında Dalamar'ı gördü. "Hâlâ burada ne yapıyorsun sen? İyi misin? Başına bir şey geldiğini düşündüm," dedi Dalamar, rahatsızlıkla. "Başıma bir şey geldi zaten," diye yanıtladı Palin. "Başıma o geldi. Beni gördü. Dosdoğru bana baktı. Konuştuğu o son sözler banaydı!" "İmkânsız," dedi Dalamar. "Hiçbir göz, hatta amber renginde bile

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


olsa, o katı duvarın ve büyünün ardını göremez." Palin hiç ikna olmamış bir halde başını sağa sola salladı. "Bana konuştu." Dalamar'dan iğneleyici bir yanıt gelmesini bekledi, ama görünüşe göre kara elf lak lak edecek ruh halinde değildi, çünkü çoktan laboratuvara açılan merdivenleri sessizce çıkmaya başlamıştı. "O kızı tanıyorum Dalamar," dedi Palin. Merdivenin ortasında duran Dalamar dönüp dik dik baktı. "Nasıl yani?" "Onu uzun bir süredir görmedim. Kaçıp gittiğinden beri yani. O bir yetimdi. Bir balıkçı onu Schallsea Adası'mn bir sahilinde kıyıya vurmuş °ir halde bulmuştu. Kızı Işık Kalesi'ne, yetimler yuvasına getirdi. Altınay' m gözdelerinden birisi olup çıkmıştı, neredeyse onun için bir evlat gibi 247 olmuştu. Üç yıl önce kaçıp gitti. O zaman on dört yaşındaydı. Altınay %<$?. ta yıkılmıştı. Mina'nm iyi bir yuvası vardı. Seviliyor, şımartılıyordu, Mutı görünüyordu, fakat onun kadar fazla som soran başka bir çocuk daha gör medim hiç. Hiçbirimiz onun neden kaçıp gittiğini anlamadık. Ve şimdi bir Kara Şövalye olup çıkmış. Altınay'm kalbi kırılacak." "Bu çok garip," dedi Dalamar düşünceli düşünceli, ikisi yukarı ç^. maya devam ederken. "Demek Altınay tarafından yetiştirildi..." "Sence Tas ve cihaz hakkında söylediği şeyler doğru muydu?" diye sordu Palin, gizli merdivenden dışarı çıktıklarında. "Elbette ki doğruydu," diye yanıtladı Dalamar. Pencerenin yanına gitti ve aşağıya, servi ağaçlarına baktı. "Bu, kenderin neden kaçtığını açıklıyor. Onu bulacağımızdan korktu." "Eğer, paniğe kapılıp ortalıkta koşturacağımıza bu meseleyi mantık çerçevesinde düşünseydik bulabilirdik de. Ne kadar da salağız! Cihaz her zaman ona sahip olan kişiye geri döner. Parçalar halinde olsa bile, her zaman geri döner." Palin hüsran içindeydi. Acilen bir şeyler yapması gerektiğini hissediyordu, yine de yapabileceği hiçbir şey yoktu. "Onu arayabilirsin Dalamar. Senin ruhun bu dünyada dolaşabiliyor, en azmdan—" "Peki sonra ne yapacağım?" diye sordu Dalamar. "Onu bulmayı basarsam bile —ki bu, bütün mucizeleri aşan bir mucize olurdu— onu korkutmaktan ve içine saklandığı deliği daha da derine kazmasını sağlamaktan başka hiçbir şey yapamam." Dalamar pencereden dışarı bakıyordu. Gerildi. Vücudu kaskatı bir hal aldı. "Ne oldu?" diye sordu Palin endişeyle. "Sorun nedir?" Dalamar cevap vermedi, sadece pencereden dışarıyı işaret etti. Mina ormanın içinde, kahverengi servi iğneleri üzerinde yürüyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Ölüler etrafında toplanıyor, onun önünde eğiliyordu. 248

22 ESKİ DOSTLAR YENİDEN BULUŞUYOR ' Bir kenderin kafası asla uzun bir süre boyunca kanşık kalmazdı, kendi hayaletiyle karşılaştıktan sonra bile. Kabul, gördüğü manzara hatırı sayılır derecede şok ediciydi ve Tasslehoff şimdi dahi her ne zaman onu düşünse nahoş mide bulantıları yaşıyordu, ama mide bulantısıyla nasıl başa çıkılacağını biliyordu. Nefesinizi tutup beş yudum su içersiniz ve mide bulantısı geçer. Bu halledildikten sonra verdiği ikinci karar da etrafta hayaletlerin dolaşıp kişiye mide bulantısı verdiği bu feci mekânı terk etmesi gerektiği oldu. Burayı terk etmeliydi, bunu derhal yapmalıydı ve bir daha asla, asla geri gelmemeliydi. Yosunlar ve babası pek yardımcı olmadı. Zira Tas'ın görebildiği kadarıyla yosunların, birilerinin onları kuzey yönünü bulmak için kullanabileceği gerçeğine aldırış etmeksizin ağaçların ve kayaların her bir tarafında bitmek gibi kötü bir huyu vardı. Tasslehoff bunun yerine. Yolculuk Tutkusuyla geçirdikleri yüzyıllar boyunca kenderler tarafından denenip kanıtlanarak geliştirilmiş olan teknikleri kullanmaya karar verdi. Bu teknikler, kişi kendisini kaybettikten sonra kendisini bulmasını garanti ediyordu. Bunların W Çok bilinen ve yaygın olanlarından birisiyse vücut pusulasıydı. 249 Vücut pusulasının temelinde yatan teori şöyledir: Vücudun birçok farklı elementten oluştuğu bir gerçektir ve bunlar arasında demir de varç^ Vücudumuzda demir olduğunu kanımızdaki demirin tadını aldığımızdan dolayı bilmekteyiz. Bu gerçekler şu mantıki sonucu doğurur ki, kanırt^, daki demir oranı da tıpkı pusuladaki demir iğnenin çekildiği gibi kuzeye doğru çekilecektir. (Hatta kenderler o kadar öteye gitmişlerdir ki, eğer kanımızın başıboş dolaşmasına izin verirsek bizim, yani hepimizin dünyanın kuzey ucuna toplanacağımızı iddia etmektedirler. Kanımızla sürekli olarak bir savaş halindeyizdir, aksi takdirde hepimiz dünyanın en tepesinde toplanır ve bu sebeple onun baş aşağı dönmesine yol açarız.) Vücut pusulasının işe yaraması için, etraftaki şeyleri birbirine karıştırmamak amacıyla gözlerinizi kapamalı, işaret parmağıyla işaret ederek sağ kolunuzu ileri doğru uzatmalı sonra sola doğru üç kez dönmeniz

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gereklidir. Durup gözlerinizi açtığınızda, kendinizi kuzeye bakar bir halde buluruz. Bu tekniği kullanan kenderler, neredeyse hiçbir zaman gidecekleri yere varamazlar, ama size her zaman varmaları gereken yere vardıklannı söylerlei. Böylece Tasslehoff, Nightlund ormanında birçok saat boyunca dolanmış (ama kaybolmamıştı) ve ne Solanthus'u ne de dışarı çıkış yolunu bulamamış olması sonucunda tam vücut pusulasını denemek üzereydi ki, bazı sesler, gerçek ve canlı sesler duydu —zavallı ruhların tüyler ürperten fısıltılarını değil. İçgüdüsel olarak Tasslehoff kendisini bu seslerin sahiplerine tanıtmak —ki onlar da muhtemelen ormanda kaybolmuşlardı— ve onlara hangi yönün kuzey olduğunu göstermek istedi ancak her nasılsa, şu kriz anında başka bir ses daha duyuyordu. Bu ses kalbinin içindeydi ve Tanis Yarımeife aitti. Tasslehoff bunun gibi durumlarda sık sık Tanis'in sesini duyardı- Tanış ona, yapmak üzere olduğu şeyin "kendisim korumaya yönelik" olup olmadığını dunıp düşünmesini hatırlatırdı. Tas kafasında çınlayan Tanısın sesini bazen dinler, bazen de dinlemezdi —ki Tanis yaşıyorken de aralarındaki ilişki bu şekilde olmuştu. Bu sefer Tasslehoff, kendisini öldürmek isteyen Dalamar ve Palin'den kaçmakta olduğunu hatırladı ve onların kendisini aramaya çıkmış Ya "a peyklerini göndermiş olabileceklerini düşündü. Tas büyücülerin her zaman peyklerini gönderdiklerini hatırladı. Tasslehoff peykin ne olduğundan Pel< emin değildi —bir çeşit küçük balık olduğunu düşünüyordu— ama bir ağaca trrmanıp dallar arasına gizlenmesinin "kendisini korumaya yönelik" hır iŞ olacağına karar verdi. Tasslehoff çevikçe, hızla tırmandı ve kısa süre içinde ağaç iğnelen arasına rahatça kuruldu. Üç ses, sahipleriyle beraber, onun hemen altında" geçtiler. 250 Onların Takhisis ya da Neraka veya bu günlerde kendilerini ne diye gmyorsa onun Şövalyeleri olduğunu gören Tas, Tanis'i dinlemiş olduğu •cjn kendisini tebrik etti. Şövalyelerden ve piyadelerden oluşan büsbütün bir ordu, Tas'm durduğu ağacın altından geçmekteydi. Hızla yürüyorlardı ve moralleri pek yüksek gibi görünmüyordu. Bazıları tedirginlikle, sanki bir ŞeY görmeye çalışıyormuş gibi sağa sola bakmıyor, diğerleri ise bakar-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


larsa görebileceklerinden korktukları için başlarını dosdoğru önlerinde tutarak ilerliyordu. Konuşuyor olsalar bile seslerini kısık tutuyorlardı. Asker saflarının kuyruk kısmı Tasslehoffun ağacının altından geçiyordu ve Tas yakalanmaktan başarıyla kurtulduğu için kendisini tebrik etmek Üzereydi ki en ön sıra duruverdi. Bu da en arka sıranın da durmak zorunda kalması anlamına geliyordu. Askerler TasslehoftYm altında durup kaldılar. Soluk soluğa kalmışlardı ve yere yığılacak kadar bitkin görünüyorlardı. Ama safların başından, on beş dakikalık bir dinlenme molası olacağı haberi geldiğinde, içlerinden hiçbiri mutlu olmuş gibi görünmedi. Birkaçı yere çömeldi, fakat hiçbiri sıradan ayrılmadı ve çantalarını çıkartmadı. "Ben derim ki, bitirelim şu işi," dedi birisi. "Bu ölüm çukurunda bir gece daha geçirmek istemiyorum." "Bak orada haklısın işte," dedi bir diğeri. "Haydi Solanthus'a doğru yürüyelim. Hemen şu dakika. Kanlı canlı düşmanlarla yapılacak bir dövüşü seve seve kabul ederim." "İki yüz kişiyiz ve Solanthus'u alacağız," dedi bir üçüncüsü. "Zırva! Eğer iki yüz bin kişi olsaydık bile o şehri alamazdık, Tek Tanrı'nm yardımıyla bile. Şehrin duvarlarının boyu Boşver Dağı kadar. Ve içeride feci aletler var, yani ben öyle duydum. Göklerdeki ejderhaları avlayabilen devasa balistalar falan." "Elf şehrini de asla alamayacağımızı söylemiştin," dedi yoldaşlarından birisi kızgınlıkla. "Hatırladınız mı beyler? 'O sivri kulakları alt etmek için iki yüz bin kişi olmamız gerekli.'" Diğerleri kahkahayı bastı, ama tedirgin bir kahkahaydı ve içlerinden hiçbirisi uzun süre ve yüksek sesle gülmedi. "Tekrar yola koyuluyoruz," dedi bir tanesi, ayağa kalkarak. Diğerleri de ayağa kalktı ve tekrar sıraya girdi. Önde olanlar dönüp arkada olanlara bir şeyler söylediler. "Kendere bakının. Sözü arkaya geçirin." Söz bütün sıra boyunca kulaktan kulağa yayıldı. "Kendere bakının." Arka tarafta olan askerler, ön sıraların yürümeye başlamasını sabırla bekledi. En sonunda asker sırası yalpalayarak, uyuşukça ilerlemeye başladı ve kısa süre sonra Tasslehoffun görüş ve duyuş mesafesinden dışarı çıktı. 251 " 'Kendere bakının,'" diye tekrarladı Tas. "Hah! Bunlar Dalamam

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


peykleri olmalı. Balık konusunda yanılmışım. Onların gittiğinden em' olana dek burada bekleyeyim. Şu Tek Tann'nın kim olduğunu merak ettin, doğrusu. Sadece tek bir tanrı olması epey tekdüze olmalı. Tabii, e&e Fizban değilse. Ama o zaman dünya diye bir şey de olmazdı, çünkü tmişapkasını unuttuğu gibi dünyayı da nereye koyduğunu unutup dururdu "Ah, oh!" Askerlerin, hemen hemen az önce kendisinin işaret etmjs olduğu yöne doğru gittiğini gören kender kısık sesle inledi. "Kuzeye gidiyorlar. Bu da demektir ki, ben başka bir yöne gitmeliyim. Aslında tam ters yöne" İşte Tasslehoff, Nıghtlund'dan çıkış ve Solanthus'a gidiş yolunu en sonunda böyle buldu —ve kenderlerin vücut pusulasının işe yaradığını bir kez daha kanıtlamış oldu. Dev surlu kale şehir Solanthus'a varan Tasslehoff, ön giriş kısmına gelene kadar surların etrafından dolaştı. Orada biraz dinlenmek üzere durdu ve gelip giden insan güruhlarını ilgiyle izledi. Şehre giriş yapmak isteyenler, çok ağır ilerleyen uzun bir sıra oluşturmuşlardı. İnsanlar yolun üzerinde duruyor, kendi kendilerini yelliyor ve yanlanndakilerle konuşuyorlardı. Çiftçiler arabalarının üzerinde uyuyup kalmışlardı, atları ise sıra ilerledikçe ileri gitmeleri gerektiğini öğrenmişlerdi. Surların dışında görevlendirilmiş olan askerler, sıranın ilerlemeye devam ettiğinden, kimsenin sabırsızlanıp da ite kaka öne geçmeye çalışmadığından emin olmak için nöbet tutuyorlardı. Bu gecikme karşısında kimsenin siniri bozulmuş gibi görünmüyordu, hepsi de bunu kabul ediyor ve sineye çekiyor gibiydi. Şehre giriş yapan her kişi, muhafızlar tarafından sorguya çekilirdi. Keselerin içine bakılırdı. Yük arabaları kontrol edilirdi. Eğer yük arabalarında mallar taşınıyorsa, muhafızlar o mallan incelerdi. Keselerin ağzını açar, kasaların kapaklanın kaldırır ve samanların arasına yabalarını şaplarlardı. Kuralların ne olduğunu anladıktan sonra onlara uymaya kesinlikle niyetli olan Tasslehoff, sıranın en sonunda yerini aldı. "Merabaa, nasılsınız?" dedi, kocaman bir elma sepeti taşıyan, irice, ev kadınına benzeyen ve yumurta sepeti taşıyan bir diğer iri kadınla dedikodu yapmakta olan birisine. "Adım Tasslehoff Burrfoot. Öff ya, bu ne uzun bir sıraymış böyle. İçeri girmenin başka bir yolu var mı?" İkisi dönüp ona baktı, ikisi de hiddetle kaşlarını çattı ve hatta içlerinden birisi ona doğru yumruğunu salladı. "Benden uzak dur, seni küçük haşarat. Zamanını boşa harcıyorsun-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kenderlerin şehre girmesi yasak." "Hiç de dost canlısı bir mekân değilmiş," diye gözlemledi Tas ve yürüyüp uzaklaştı. 252 Yine de pek uzaklaşmadı ve elmasının tadını çıkartmak için ön giri,:0 yakınlarındaki bir ağacın gölgesine oturdu. Elmasını yerken, şehre hiçbir kenderin giriş yaptığını görmemiş olduğu halde, şehir muhafizlanıurı refakatinde dışarı çıkan iki kender tespit etti. Tas, kenderler yerden kalkıp üst başlarındaki tozlan silkeîeyene ve keselerini toparlayana kadar bekledi. Sonra elini sallayıp haykırmaya başladı. Her zaman olduğu gibi ahbap bir kender görmekten memnun olan ila kender onu selamlamak üzere koşturarak geldiler. "Leafvvort Thumbfloggin," dedi erkek olanı, elini uzatarak. "Merribell Hartshom," dedi dişi olanı, elini uzatarak. "TasslehoffBurrfoot," dedi Tas. "Hadi canım, gerçekten mi?" dedi Merribell, oldukça hoşnut kalarak. "Ama seninle geçen hafta tanışmıştım. Fakat o zamankiyle aynı gibi durmuyorsun. Saç modelini mi değiştirip duruyorsun ne?" "Keselerinde nelerin var?" Bu ilginç sorunun cevabının verilmesi, Tas'm da onlara keselerinde neleri olduğunu sorması ve karşılıklı olarak keselerin şöyle bir boşaltılıp nesne değiş tokuşu yapılmasının heyecanı yatıştıktan sonra, Tas kendisinin Ansalon'da gezinip duran sayısız Tasslehofflardan birisi olmadığını ve orijinal Tasslehoff olduğunu açıkladı. Zamanda Yolculuk Aleti'nin parçacıklannı sergilemekten özellikle gurur duydu. Bununla beraber, Caramon ile kendisinin cihazı kullanıp geçmişe nasıl gittiklerini ve cihazın onu yanlışlıkla Cehennem'e nasıl ışınladığını ve zaman içinde ileri gidip şimdiki gelecek olmayıp başka bir gelecek olan bir geleceğe nasıl götürmüş olduğunu anlattı. İki kender aşırı derecede etkilenmiş ve bu cihazın parçacıkları için en değerli nesnelerini takas etmekten oldukça memnun kalmışlardı. Tas cihazın parçacıklarının onlann keselerine girip kayboluşlarını izledi, fakat orada kalacaklarını pek umut etmiyordu. Yine de denemeye değerdi. En sonunda, takas edilmesi muhtemel her şey takas edildikten ve anlatılması muhtemel her hikâye anlatıldıktan sonra, onlara neden Solanthus'ta olduğunu söyledi. "Bir görevle geldim," diye bildirdi Tas. Diğer iki kender ise ona oldukça saygılı gözlerle baktılar. "Bir Solamniya Şövalyesi arıyorum." "Doğru yere gelmişsin," dedi Leafvvort, omzunun üzerinden şehir surlanna doğru baş parmağıyla işaret ederek. "Orada o kadar çok Şövalye

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


var ki, olta atsan birisini tutabilirsin." "İçlerinden birini bulduktan sonra ne yapmayı planlıyorsun peki?" diye merakla sordu Merribell. "Bana pek eğlenceli gibi görünmediler." "Ben içlerinden sadece bilini arıyorum," diye açıkladı Tas. "Bir kez 253 yanımdaydı, bilirsiniz, ama onu kaybettim ve onun buraya gelmiş olm^, umuyorum. Zira burası Şövalyelerin toplanmaya meyilli oldukları bir ye ? yani ben öyle duydum. Aradığım kişi bu kadar uzun"—Tas ayağa sıçran' parmak uçlarına yükseldi ve kolunu kaldırdı—"son derece çirkin, hatta bi' insan için bile ve saçlarının rengi de Tika'nm mısır ekmeklerine benziy0r>ı İki kender başlanın olumsuz anlamda salladılar. Birçok Şövalye gör müşlerdi —hatta birkaçım tarif ettiler—ama Tas'a yardımları dokunma^ "Onu kendim bulmalıyım," dedi, tekrar yere çömelerek. "O ve ben sıkı dostuzdur. Sanırım gidip kendim arasam iyi olur. Şu hanımlar bana dediler ki —şey, elma isteyen var mı? Her neyse şu iki hanım bana kenderlerin Solanthus'a alınmadığını söyledi." "Bu doğru değil. Solanthus'ta kenderleri epey seviyorlar," diye onu temin etti Merribell. "Sadece ele güne rezil olmamak için böyle söylüyorlar," diye ekledi Leafwort. "Solanthus'ta kenderleri hapse atmıyorlar," diye hevesle devam etti Merribell. "Düşünsene bir! Seni yakaladıkları —şey, yani— bulduklan anda, yanma şehir boyunca sana eşlik etmesi için silahlı bir refakatçi veriyorlar—" "—böylece görülecek bütün manzaraları görebiliyorsun—" "—ve seni dışarı ön kapıdan atıyorlar. Yani her normal kişi gibi." Tasslehoff, Solanthus'un kulağa muhteşem bir şehir gibi geldiğim kabul etti. Şimdi yapması gereken tek şey içeri girmenin bir yolunu bulmaktı. Yeni edindiği dostları ona, sıradan halk tarafından pek bilinmeyen birkaç giriş yerini söylediler ve denediği ilk yolun muhafızlar tarafından kapanmış olma ihtimâline karşı en iyi alternatif girişleri de eklediler. Yeni dostlarına veda eden Tas, şansını denemek için yola koyuldu. İki numaralı gizli giriş fevkalâde işe yaradı (bizden onun konumunu açıklamamamız rica edildi de) ve sadece bir saatlik bir çalışmanın ardından Tasslehoff Solanthus şehrine gü'di. Sıcaklamış ve terlemiş, üstü başı pislenip yara bere içinde kalmıştı, fakat bütün keseleri yerli yerindeydi ve elbette ki, en önemlisi de buydu. Şehrin kalabalık nüfusu kadar büyüklüğü karşısında da büyülenen Tas, ayaklan ağnyana ve öğle yemeği için almış olduğu elmalar eski

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir anıya dönüşünceye kadar sokaklarda dolandı. Bir sürü Şövalye gördü, ama hiçbiri Gerard'a benzemiyordu. Tas içlerinden birkaçını durdurup onlara sorabilirdi, ama kendisine diğer iki kenderin anlatmış olduğu gibi dostane bir yaklaşım sergileyeceklerinden korkuyordu. Her ne kadar, silahlı muhafizlaı' eşliğinde şehir gezisi yapmaktan çok hoşlanacak olsa ve ön kapıdan dışan karga tulumba fırlatılmak kadar kendisini mutlu edecek bu" 254

y daha olmasa dahi, görevinin ciddiyeti sebebiyle böyle zevkleri bir kenara koymak durumundaydı. Gün batımı vakti geldiğinde Tas, Gerard'a ciddi ciddi kızmaya başladı- Şövalyenin Solanthus'ta olması gerektiğine karar verdiği için, 0nun olması gereken yerde bulunmadığı gerçeği Tas'a son derece sinir bozucu geliyordu. Onu arayarak sokakları boydan boya dolaşmaktan yorulan ve şehir muhafızlarından sakınmaktan bezmiş olan (bu ilk başta zevkli bir işti, ama sonra epey sıkıcı olmuştu) Tas, bir değişiklik yapıp olduğu yerde oturmaya ve Gerard'm onu bulmasını beklemeye karar verdi. Tas, ana sokağın ana girişine yakın bir çeşmenin yanındaki kocaman bir heykelin gölgeleri arasına yerleşti. İçeri giren ve dışan çıkan herkesi buradan gözleyebileceği ve Gerard'm eninde sonunda onu bulmak zorunda kalacağı sonucuna varmıştı. Çenesini avucuna dayamış oturuyor ve akşam yemeğine teşrif etmekle hangi ham şereflendireceğine karar vermeye çalışıyordu ki, tanıdığı birinin ön kapıdan şehre girdiğini gördü. Bu Gerard değildi, ama ondan daha da iyisiydi. Tasslehoff neşeli bir haykırış koyvererek ayağa sıçradı. '' Altınay!'' diye haykırdı elini s allayarak. Işık Kalesi Mistiklerinden birisi olduğunu belli eden beyaz cübbesini görünce Altınay1 a saygıyla yaklaşan şehir muhafızlarından birisi ona şehrin içine kadar eşlik etmekteydi. Kadına belirli bir yönü işaret etti, o da başıyla onaylayıp teşekkür etti. Muhafız Altmayın elini saygıyla öptükten sonra görevinin başına geri döndü. Altınay'ın ayağının dibinde üstü başı toz toprakla kaplı küçük bir suret dolaşıyor ve kadının uzun adımlarına yetişmekte zorluk çekiyordu. Tas bu diğer kişiyle pek ilgilenmedi. Altmay'ı gördüğü için o kadar memnun ve minnettardı ki, Gerard'ı tamamıyla unut-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


muştu. Eğer onu Dalamar ve Palin'den kurtaracak bir kişi varsa, o da Altınay idi. Tas kalabalık ana cadde boyunca koşturdu. İnsanlara çarpıp geçen ve uzun kolları ile kendisini yakalamaya çalışan muhafızların ellerinden kurtulan Tasslehoff tam Altmay'ı alışıldık kucaklayışıyla karşılamak üzereydi ki bir anda duruverdi. Bu kadın Altınay'dı, ama o değildi. Kendisinden nefret etmesine neden olan o genç vücudun içindeydi hâlâ. Parlak altın şansı saçları ve sevecen gözleriyle hâlâ güzeldi, ama saçlan dağınık ve taranmamıştı. Gözlerinde ise garip, dalgın bir bakış vardı. Sanki yakınındaki hiçbir şeyi görmüyor da çok uzaklardaki bir şeye bakıyormuş gibiydi. Beyaz cübbesi çamurla lekelenmiş, dikiş yerleri yıpranmıştı. Yere yığılacak kadar yorgun görünüyordu, ama adımlanna destek olması için ahşap bir asa kullanarak azimle yürüyordu. Yanındaki küçük ve toz toprak kaplı kişi de ona ayak uydurmaya çalışıyordu. 255 "Altınay?" dedi Tas, pek emin olamayarak. Kadın duraksamadı, sadece kafasını eğip ona baktı. "Merhaba Ta. « dedi, dalgın bir tavırla ve yoluna devam etti. Sadece bu demek. Merhaba Tas. Vay canına, seni gördüğüme c v sevindim, bunca zamandır neredeydin Tas, değil yani. Sadece Merhaba Ta Fakat toz toprakla kaplı küçük kişi onu gördüğüne gerçekten H şaşırmış, aynı zamanda çok da memnun olmuştu. "Burrfoot!" "Conundrum!" diye haykırdı Tas, en sonunda toz toprağın arasından gnomu tanıyarak. İkisi el sıkıştılar. "Burada ne işin var?" diye sordu Tas. "Seni en son gördüğümde, Işjjj Kalesi'ndeki Çit Labirenti'nin haritasını çıkartıyordun. Ha bu arada, Çit Labirenti'ni en son gördüğümde de cayır cayır yanıyordu." Tasslehoff, böyle feci bir haberi gnoma bu denli damdan düşme bir tavırla vermemesi gerektiğini çok geç fark etti. "Yanıyor muydu?" Conundrum boğulacak gibi oldu. "Hayat Araştırmam! Yanıyor!" Kalbine inen gnom bir binanın duvarına yaslandı, göğsünü tuttu ve nefes almaya çalıştı. Tas boğulmakta olan gnomu şapkasıyla yellemek için duraksadı ve bu arada bir gözünü Altmay'dan ayırmadı. Conundrum kendine gelme belirtileri gösterdiğinde, Tas gnomun kolunu kavradı ve onu kadının ardından sokak boyunca çekiştirdi. "Şöyle düşünsene," dedi Tas yatıştırırcasma, gnomun sendeleyerek

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


attığı adımlara yardımcı olarak, "onu yeniden yapmaya başladıklarında, sana gelecekler çünkü tek harita sende." "Bu doğru!" diye ilan etti Conundrum, meseleyi baştan düşünerek. Hatırı sayılır derecede kendisine geldi. "Kesinlikle haklısın." Haritayı çantasından çıkartmak üzere hemen oracıkta duracaktı, ama Tas hiç zamanlarının olmadığını ve Altınay'a yetişmeleri gerektiğini söyledi. "Her neyse, siz ikiniz nasıl oldu da Solanthus'a geldiniz?" diye sordu Tasslehoff" gnomun aklını cayır cayır yanan Çit Labirenti düşüncelerinden ayırabilmek için. Conundrum, Yokedilemez'in enkaz oluşunun hüzünlü hikâyesini, Altınay ile kendisinin garip bir sahile çıkışlarım ve o zamandan ben yürümekte olduklarını anlatarak Tas'a hoşça vakit geçirtti. "Buna inanmayacaksın," dedi Conundrum, sesini alçaltıp korku dolu bir fısıltıyla konuşarak, "ama o hayaletleri takip ediyor!" "Gerçekten mi?" dedi Tasslehoff. "Ben de hayaletlerle dolu olan btf ormandan henüz ayrıldım." 256 "Hayır sen de mi!" Gnom, Tas'a güvensizlik içinde baktı. "Ölmeyen ölüler konusunda oldukça deneyimliyimdir," dedi Tas ^jUrs'amaz bir tavırla. "İskelet savaşçılar, vücutsuz eller, zincir şangırdatan hortlaklar... Deneyimli bir gezgin için hiç sorun değil. Trapspringer Amcamın bana verdiği Kender Döndürme Kaşığı yaramda. Eğer onu görmek istersen—" Kesesini didiklemeye başladı, ama Zamanda Yolculuk Aletinin vüçük parçalarını bulunca aniden duruverdi. "Şahsen, kadının deli olduğunu düşünüyorum. Eksik tahta, çatlak, sıyırmış, akli dengesini yitirmiş, kafayı peynir ekmekle yemiş, buna benzer şeyler," diyordu Conundrum, kısık ve ciddi bir tonlamayla. "Evet sanırım sen haklısın," dedi Tas, Altınay'a bakıp iç çekerek, "gir zamanlar tanıdığım Altmay gibi davranmıyor kesinlikle. O Altınay bir kender gördüğüne sevinirdi. O Altmay, kötü büyücülerin bir kenderi devin teki tarafından pestil edilmesi için göndermesine izin vermezdi." Tas, Conundrum'un koluna hafifçe vurdu. "Onunla takıldığın, ona göz kulak olduğun için harbiden çok iyisin." "Seninle dürüst konuşmak istiyorum," dedi Conundrum. "Ucunda para olmasa bu işi yapmazdım. Şuna bir bakmak ister misin?" Yakınlarda yankesicilerin gizlenmediğinden emin olmak için etrafına bakman gnom, çantasının en dibinden içi madeni paralarla dolu olan şişkin bir kese çıkarttı. Tasslehoff hayranlığını dile getirdi ve keseye şöyle bir bakmak için ileri uzandı. Conundrum kenderin parmak boğumlarına sertçe vurdu ve keseyi çantasının içine geri tıktı. "Sakın ona dokunma!" diye uyardı gnom, kaslarını çatarak. "Para konusunda pek düşünmem," dedi Tas, acıyan parmak boğumlannı ovuşturarak. "Yaranda taşımak için çok ağırlar ve ayrıca ne işe

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yarıyorlar ki? Bak yaramda bunca elma vardı. Şimdi kimse o elmalar yüzünden kafama sopayla vurmayacak, ama eğer bu elmalan satın alacak kadar param olsaydı, parayı benden çalmak için kafama vuracaklardı, yani sonuçta sadece elmaları almak çok daha iyi. Sence de öyle değil mi?" "Neden elmalardan söz ediyorsun?" diye haykırdı Conundrum, elini havaya doğru kaldırıp sallayarak. "Elmalann ne ilgisi var ki? Ya da kaşıkların?" "Sen başlattın," diye bildirdi ona Tas. Gnomlan tanıyan ve onların ne kadar da kolay heyecanlanan tipler olduğunu bilen Tas, konuyu değiştirmenin gayet kibar bir davranış olacağına karar verdi. "Her neyse, bütün o Paraları nasıl edindin?" "İnsanlar ona veriyor," diye yanıtladı Conundrum, az önce havada salladığı elini şimdi Alünay'a doğru sallayarak. "Her nereye gitsek, insan257 lar ona para ya da gece yatacak yatak veya yemek, şarap falan veriyoı-l Ona karşı asın derecede nazikler. Bana karşı da nazikler. Bana daha ön kimse nazik davranmamıştı," diye ekledi gnom hüzünle. "İnsanlar h 6 bana kaba, aptalca şeyler söylüyorlar, mesela, 'Bunun böyle duman çıta ması doğal mı?' veya 'Bütün bu hasan kim karşılayacak?' gibilerinde ~ Ama Altınay ile beraberken, insanlar bana hoş sözler söylüyor. Bana H yemek, soğuk bira, gece uyuyacak yatak ve para veriyorlar. O n^. istemiyor. Hepsini bana veriyor. Ben de onlan saklıyorum." Conundn^ oldukça kızgın görünüyordu. "Yokedilemez'in tamiratı oldukça yüklü bir meblağ tutacak. Sanınm sadece anza için sigortalanrmştı ve buna çarpışma dahil değildi—" Tas'm içine, konunun sıkıcı bir alana doğru kaymakta olduğu gibi bjjhis doğdu ve böylece kender araya girdi. "Bu arada, nereye gidiyoruz?" "Şövalyelerle ilgili bir iş," diye yanıtladı Conundrum. "Canlı Şövalyeler olduğunu umuyorum, fakat bu konuda emin değilim. Sürekli olarak ölü kimseler hakkında sözler duymaktan ne kadar bıktığımı tahmin edemezsin." "Şövalyeler!" diye haykırdı Tasslehoff neşeyle. "Bende aymşeyiçin buradayım!" Tam o anda Altınay duruverdi. Önce bir sokağa, sonra diğerine baktı. Sanki kaybolmuş gibi görünüyordu. Tasslehoff, hâlâ sigortalama hakkında kendi kendine bir şeyler homurdanmakta olan gnomun yanından ayrıldı ve Altmay'ın yardıma ihtiyacı var mı yok mu gömıek için aceleyle

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


koşturdu. Altınay Tas'ı duymazdan geldi ve onunla konuşmak yerine, kırmızı gül armasıyla süslenmiş yeleğine bakılırsa bir Solamniya Şövalyesi olan bir kadını durdurdu. Kadın Altınay'a yol tarif etti ve onu Solanthus'a neyin getirmiş olduğunu sordu. "Ben Altınay, Işık Kalesi'nin bir Mistiğiyim," dedi kadın, kendisini tanıtarak. "Şövalyeler Divanı önünde konuşmayı umut ediyorum." "Ben Leydi Odila, Gül Şövalyesi," diye yanıtladı kadın ve saygıyla eğilip reverans yaptı. "Işık Kalesi'ndeki Altmay'ın ismini duymuştuk. Çok yüce saygınlığa sahip bir kadm. Siz onun kızı olmalısınız." Altınay aniden çok yıpranmış ve bıkkın göründü, sanki bu cümleyi şimdiye kadar birçok kez duymuş gibiydi. "Evet," dedi iç geçirerek. "Ben onun kızıyım." Leydi Odila tekrar reverans yaptı. "Solanthus'a hoş geldiniz Altmay m Kızı. Şövalyeler Divaru'nın ele alınacak birçok acil meselesi var, ama Işık Kalesi Mistikleri'nden birisini dinlemekten her zaman memnuniyet duyarlar, özellikle de kaleye yapılan saldın konusunda elimize ulaşan feci haberlerden sonra." 258 "Ne saldırısı?" Altmay'm yüzü aşın derecede solgunlaştı, o kadar »gunlaştı ki, TasslehofF kadının elini kavradı ve onun duygularını payı^arak sıkıca tuttu. "Sana anlatabilirim—" diye başladı Tas. "Aman aman, bu kender," dedi Leydi Odila aynı, "Aman aman, bu bir boz ayı," gibi bir tonlamayla. Şövalye Tasslehoffun elini kadının elinden çe^P aldı ve Tas ile Alünay'm arasına girdi. "Merak etme Şifacı. Bunu halledeceğim. Muhafız! O küçük yaratıklardan birisi daha içeri girmiş. Şunu hemen dışarı—" "Ben küçük yaratik falan değilim)" diye dargın bir şekilde belirtti Tasslehoff. "Ben Altmay ile birlikteyim... onun kızıyla, her neyse işte. Onun annesinin bir dostuyum ben." "Ve ben de onun menajeriyim," dedi Conundrum, aceleyle lafa karışarak. "Eğer para yardımında bulunmak isterseniz—" "Ne saldırısı?" diye gözü dönmüş bir şekilde sordu Altmay. "Bu doğru mu Tas? Neler oldu?" "Her şey şöyle başladı —afedersiniz, ama Altmay ile konuşuyorum da!" dedi Tas, Şehir Muhafızının elleri arasında debelenerek. "Lütfen onu rahat bırakın. O gerçekten benimle," diye yalvardı Altmay. "Bütün sorumluluğunu ben üstleniyorum." Muhafız şüpheci görünüyordu, ama kalenin saygın Mistiklerinden birisinin emir mahiyetindeki ricasına karşı çıkacak hali yoktu. Leydi Odila' ya baktı, kadm ise omuz silkip kısık bir sesle, "Merak etme. Gece çökmeden

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


önce onun dışarı atılmasını sağlayacağım," dedi. Bu arada Tas hikâyesini anlatmaya başlamıştı. "Her şey Palin'in odasına gitmemle başladı, zira soylu olmaya ve zaman içinde geri dönüp o dev tarafından pestil edilmeye karar vermiştim, fakat şimdi o konudaki fikrimi değiştirdim Altmay. Görüyorsun işte, üzerinde düşündüm ve en sonunda—" "Tas!" dedi Altmay keskince, onu hafifçe sarsarak. "Saldın!" "Ah, doğru. Pekala, Palin ve ben bu konuda konuşuyorduk ki, ben camdan dışan baküm ve kaleye doğru uçmakta olan kocaman yeşil bir ejderha gördüm." "Ne ejderhası?" Altmay elini kalbine bastırdı. "Beryl. Bu laneti benim üzerime atan ejderha," diye belirtti Tasslehoff. "Biliyorum çünkü bütün vücudum titreyip ürpermeye başladı, hatta midem bile. Palin'inki de öyle. Kaçmak için Zamanda Yolculuk Aleti'ni kullanmaya çalıştık, ama Palin onu kırdı. O zamana kadar Beryl kaleye varmıştı ve yanında bir sürü başka ejderha vardı ve gökten ejderan yağıyordu ve insanlar koşuşturup çığlıklar atıyorlardı. Tıpkı Tarsis'teki gibi. O 259 zamanı hatırlıyor musun? Hani kırmızı ejderhalar saldırmıştı da kafama kbina çökmüştü ve biz Tanis ile Raistlin'i kaybetmiştik?" "Halkım!" diye fısıldadı Altınay, yan boğulmuş bir halde. Durdus. yerde dermansız bir şekilde sallandı. "Halkıma ne oldu?" "Şifacı, lütfen oturun biraz," dedi Leydi Odila nazikçe. Kolunu Altın aya dolayan kadın, onu şıpırdayarak sular saçan bir çeşmenin etrafını çev relemiş olan alçak bir duvara doğru götürdü. "Bu doğru olabilir mi?" diye Şövalyeye sordu Altınay. "Bunu söyleyeceğime üzgünüm ama, her ne kadar garip görünse de kenderin hikâyesi doğru. Schallsea Adası'ndaki garnizonumuzdan, Kale' nin Beıyl ve ejderhaları tarafından saldırıya maruz kaldığı hakkında rapor, lar aldık. Çok miktarda yıkıma yol açtılar, ama halkın büyük kısmı sağ salim tepelere kaçmayı başardı." "Tek Tann'ya şükür," diye mmldandı Altınay. "Ne, Şifacı?" diye sordu Leydi Odila, şaşırmış bir halde. "Ne dediniz?" "Emin değilim," diye bocaladı Alunay. "Ben ne dedim?" "Dediniz ki, Tek Tann'ya şükür.' Herhangi bir tanrının Krynn'e geldiği hakkında hiçbir haber almadık." Leydi Odila meraklanmış görünüyordu. "Ne demek istediniz?" "Keşke bilseydim," dedi Altınay hafifçe. Bakışları dalgınlaştı, "Bunu neden dediğimi bilmiyorum..." "Ben de kaçmayı başardım," diye yüksek sesle ilan etti Tas. "Palin ile birlikte. Oldukça heyecan vericiydi. Palin cihazın parçacıklannı ejde-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ranlann üzerine savurdu ve onlar da olağanüstü büyüler yaptılar ve biz Gümüş Merdiven'i tırmandık, bu sırada yanan Çit Labirenti'nin duman bulutlan—" Hayatının araştırmasının yanıp dumana boğulduğunun daha fazla hatırlatılması sebebiyle Conundrum da sızlanmaya başladı ve Altınay'm yanına küt diye çöküverdi. "—Ve Dalamar bizi kurtardı!" diye bildirdi Tas. "Bir dakika önce Gümüş Merdiven'in tam uçundaydık ve sonra Jiyuuul Kendimizi Palanthas'taki Yüksek Büyücülük Kulesi'nde bulduk, fakat attık öyle değil. Yani Palanthas'ta değil. Yoksa hâlâ bir Yüksek Büyücülük Kulesi—" "Seni gidi küçük yalancı," dedi Leydi Odila. Kadının sesi neredeyse saygılı gibiydi, bu yüzden Tas bunu bir iltifat olarak kabul etmeye karar verdi. "Teşekkürler," dedi alçakgönüllülükle, "ama bunu uydurmuyorumGerçekten Dalamar'ı ve Kuleyi buldum. Anlıyorum, kule epey bir süredir kayıptı." 260 "Tehlikeyle yüzleşmek üzere onları yalnız bıraktım," diyordu Altmv dalgın dalgın, Tas ile hiç ilgilenmeden. "Ejderhalarla yalnız başlarına üleşmeleri için halkımı bırakıp gittim. Ama başka ne yapabilirdim ki? Ölülerin sesleri beni çağırıyordu... Takip etmek zorundaydım!" "Onu duyuyor musunuz?" diye sordu Conundrum, Şövalyeyi parmağıyla dürtükleyerek. "Hayaletler. Hortlaklar. İşte onun konuştuğu şeyler bunlar. Deli. Oldukça deli." Para kesesini şıngırdattı. "Bir bağışta bulunmak isterseniz... hem vergileri kesebiliriz—" Leydi Odila, onlara hepsi de bağışta bulunmaya uygun adaylarmış gibi baktı, ama Altmay'ın bitkinliğini ve üzüntüsünü gören Şövalye'nin yüz ifadesi yumuşadı. Kolunu Altmay'ın ince omuzlarına doladı. "Şok geçirdiniz Şifacı. Duyduğum üzere çok uzun bir yolculuk yapmışsınız, hem de oldukça garip yol arkadaşlarıyla birlikte. Benimle gelin. Sizi Yıldızustası Mikelis'e götüreceğim." "Evet, onu tanıyorum! Fakat," diye ekledi Altınay, derince iç geçirerek, "o beni tanıyamayacak." Leydi Odila, Altınay'a eşlik etmek için ayağa kalktı. Tas ve Conundrum da ayağa fırlayıp hemen arkalarından takip ettiler. Onlann ayak seslerini duyan Şövalye arkasını döndü. Yüzünde, Şövalyelerin Şehir Muhafızlarını çağıracakları ve birisini sürükleyerek hapse tıktıracakları zaman takındığı o ifade vardı. O 'birisinin' kendisi olabileceğini tahmin eden Tasslehoff hızlı düşündü. "Söylesenize Leydi Odila!" dedi. "Gerard uth Mondar adında bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şövalye tanıyor musunuz? Zira ben onu arıyorum da." Hakikaten de muhafızlara seslenecek olan Leydi Şövalye, ağzını kapayıp sözleri yuttu ve ona baktı. "Ne dedin sen?" "Gerard uth Mondar. Onu tanıyor musunuz?" diye sordu Tas. "Belki de tanıyorumdur. Bir saniye beni mazur görün Şifacı. Uzun sürmeyecek." Leydi Odila hızla Tas'm önüne gelip durdu ve gözlerinin içine baktı. "Tarif et bakalım." "Saçının rengi Tika'nın mısır ekmeğine benziyor, yüzü ilk başta, onu tanıyana kadar insana çok çirkin geliyor, sonra her ne sebeptense artık o kadar da çirkin görünmüyor. Özellikle de seni Kara Şövalyelerin elinden kurtarırken. Gözleri ise tıpkı—" "Peygamber çiçekleri kadar mavi," dedi Leydi Odila. "Mısır ekmeği ve peygamber çiçeği. Evet bu onu oldukça iyi tanımlıyor. Onu nereden tanıyorsun?" "Çok sıkı dostumdur," dedi Tas. "Birlikte Qualinesti'ye yolculuk etmiştik—" 261 "Ah, demek geldiği yer orasıymış." Leydi Odila, Tas'ı diU^ inceledi ve sonra şöyle dedi, "Senin şu sıkı dostun Gerard burada, ş0] thus'ta. Şövalyeler Divanı önüne çıkartılacak. Onun muhbir olduğiM,11" şüpheleniyorlar." "Ah, deme ya! Onun hastalandığını duyduğuma üzüldüm," dedi T "Peki nerede? Beni gördüğüne sevineceğinden eminim." "Aslında öyle bir buluşma son derece ilginç olabilir," diye yanıtlan hanım. "Şu ikisini bizimle getir Muhafız. Sanırım gnom da bu işin içinde değil mi?" "Ah evet," dedi TasslehofF, Conundrum'un elini sıkıca kavrayarak "Paraları o topluyor." "Paradan söz etme!" diye dişlerini sıkarak kızdı Conundrum, cübbesini sıkıca kavrayarak." "Kesinlikle bir çeşit karışıklık oldu," diye fısıldadı Tasslehoff. "Merak etme Conundrum. Her şeyi halledeceğim," 'Her şeyi halledeceğim' cümlesinin, kenderlerin yanında gezinen birçok kimsenin duyduğu en son sözler olarak Krynn'in tarih yıllıklarım süslediğini bilen gnom hiç rahatlamış sayılmazdı. 262 23 SOLAMNİYA ŞÖVALYELERİ DİVANİ Altınay uzun yolculuğu sebebiyle bitkin düşmüştü. Sanki vücudu, hakkıyla kendisine ait olan o cılız, yaşlı vücutmuş ve bu garip, genç, güçlü beden değilmiş gibi yorulmuştu Garip kaderi onu her nereye çağırıyorsa kendisini oraya götürmesi için bu vücudu da tıpkı ahşap asayı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kullandığı gibi kullanır olmuştu. Vücut onu her gün uzun mesafeler boyunca yorulmadan taşıyordu. Yiyor ve içiyordu. Genç ve güzeldi. İnsanlar onu görünce büyüleniyor ve ona yardım etmekten memnuniyet duyuyorlardı. Çiftçiler onlara çiftlik evlerinde odalar veriyor ve ona çiftlik arabaları tedarik ederek kadının bitkinlik verici yolculuğunu hafifletiyorlardı. Soylu lordlar ve hanımlar onu şatolarına buyur ediyor ve yolculuğuna devam etmesi için ona kaliteli at arabaları veriyorlardı. Böylece, bu vücut sayesinde, Solanthus'a ummaya cüret ettiğinden çok daha hızlı bir şekilde varmıştı. Altınay, onları güzelliğinin ve gençliğinin büyülediğine inanıyordu, ama bu konuda yanılıyordu. Çiftçiler ve soylu lordlar önce onun güzel olduğunu görüyor, ama sonra gözlerinin içine bakıyorlardı. Orada onları derinden etkileyen bir hüzün ve arayış görüyorlardı. Öyle bir bakıştı ki, °nunla bir somun ekmeğini paylaşıp teşekkürlerini duyan ve başını eğen 263 çiftçiyi, onu öpen ve takdisini isteyen zengin hanımı derinden etkiliy0 J, Altmay'ın hüznünde kendi korku ve endişelerini görüyorlardı. Kadı bakışlarında kendi arayışlarını, daha fazla bir şey için, daha iyi bir şey j !?n inanacak bir şey için yaptıkları arayışları görüyorlardı. Leydi Odila, Altmay'ın solgun yüzünü ve tökezleyen adımlarını fa v. edince, onu dosdoğru Şövalyeler Konseyi'nin toplandığı salona götürdü v ona ana dairede bulunan, sıcak bir şöminesi olan, küçük ve rahat bir 0H buldu. Şövalye, hizmetkârlara kadının yolun kirini lekesini yıkayıp ata bilmesi için su getirmelerini ve yiyecek içecek servisi yapmalarını emret ti. Altınay^ rahat ettirebilmek için yapacak başka bir şeyi kalmadığ konusunda emin olduktan sonra Leydi Odila oradan ayrıldı. Altmay'm geldiğini haber vermesi için Mistikler Tapmağı'na bir haberci yolladı, bu arada esirleri olan Tasslehoffve Conundrum ile de bizzat ilgilendi. Altınay yemeğin tadını almadan ya da onları tüketip tüketmediğinin farkında bile olmadan yiyip içti. Vücut yola devam etmek için yakıt istiyordu ve Altınay da onun isteklerini karşılamak zorunda kalıyordu. Yola devam etmeliydi. Ona seslenen ve buz gibi, ölümcül dalgalan ile onu taşıyıp götüren ölüler nehrini takibe devam etmeliydi. Etrafını saran hayalet yüzlerinin arasında tanıdık simalar aradı: Nehiryeli, Tika, Caramon, sevgili kızı... bu dünyadan ayrılıp onu geride bırakan bütün eski

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dostlanm aradı. Onlan bulamadı, ama bu şaşırtıcı değildi, zira ölülerin sayısı nehirdeki su damlaları gibi, sersemletici ve eziciydi. Vücut zinde ve sıhhatliydi, ama o yorgundu, hem de çok yorgun. Kendisim süslü bir fenerin içinde yanan bir mumun ateşi gibi görüyordu. Ateş kısık yanıyordu, balmumu tamamen erimişti ve fitil ise dibine kadar yanmış, sadece küçücük bir parçası kalmıştı. Ama onun göremediği şey, ateş azaldıkça ışığının daha parlak bir hal aldığıydı. Tek Tanrı. Altınay Tek Tanrı hakkında konuşmuş olduğunu hatırlamıyordu. Hiçbir şey söylememişti ama Tek Tann'yı rüyasında gördü. Sık sık ve üst üste aynı rüyayı görmüştü ve uykusu da en az yürüyüş saatleri kadar yorucu geçmişti. Rüyada Altınay, bir kez daha Xak Tsaroth adındaki kadim şehirde bulunan Tannlann Tapınağı'ndaydı. Ellerinde mavi kristalli asayı tutuyordu. Önünde şifa tannçası Yüce Mishakal'm heykeli duruyordu. Heykelin eli sanki bir asa tutuyormuş gibi kıvnlmıştı, ama orada asa falan yoktu. Altınay çok uzun zaman önce yaptığı gibi, büyülü asayı heykele verdi. O zaman, heykel onu kabul etmiş ve Altınay, tannlann çocuklanna beslediği sevgiyi anlamıştı. Fakat rüyasında asayı tannçaya vermeye çalışüğmda, kristal asa parçalanıyor ve ellerini kesip kan revan içinde bırakıyordu. Neşesi dehşete dönüşüyordu. 264 Rüya, Altınay'ın zangır zangır titreyerek, kafası karışık bir şekilde yanmasıyla son buluyordu. Bu rüyanın neye alamet olduğunu kara kara düşündü. Önce bir anlaa geleceğini düşündü, sonra başka bir mana çıkarttı. Görüntüler zihninde Höflüp durmaya, kendi kuyruğunu yutan bir yılan gibi birisi diğerini .valamaya başlayana kadar rüyayı yaşadı. Dönüp duran görüntüleri yok ttjieye çalışarak gözlerini kapayıp ellerini üzerlerine bastırdı. "Altmay'ın Kızı?" diye endişeli bir ses geldi. Ürkerek ellerini indirdi ve Yıldızustası Mikelis'in sevecen, endişeli yüzüne baktı. Bu adamla daha önce tanışmıştı. Adam Işık Kalesi'nde çalışmış olan mükemmel bir öğrenci, yetenekli ve nazik bir şifacıydı. Doğuşun Sokmniyalı olduğu için Solanthus'a geri dönmüştü ve şimdi şehirdeki İşık Tapınağı'nın başıydı. İkisi, eskiden sık sık, saatlerce muhabbet ederlerdi ve Altinay, adamın kendisini tanımadığını gördüğünde iç geçirdi. "Üzgünüm," dedi kibarca. "Sizi korkutmak istemedim Hanımım. Kapıyı çalmadan içeri girmezdim, ama Leydi Odila sizin pek iyi olmadığınızdan korktuğunu ve uyuyor olmanızı umduğunu söyledi. Fakat iyi bir iştahla yiyip içmiş olduğunuzu gördüğüme sevindim." Çok sayıdaki tabak çanağa ve içi ekmekle doldurulup servis yapılan,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ancak şimdi boş olan sepete biraz şaşkınlıkla baktı. Bu garip vücut, iki kişiyi doyuracak bir akşam yemeği yemiş ve geriye tek bir kırıntı dahi bırakmamıştı. "Teşekkür ederim Yıldızustası," dedi Altinay. "Beni korkutmadınız. Uzun bir mesafe kat ettim ve bitkin düştüm. Kalenin saldırıya uğradığı haberlerini duyunca aklım başımdan gitti. Bilmiyordum. Haberleri ilk olarak—" "Bazıları öldürüldü," dedi Mikelis, kadının yanma bir sandalye çekerek. "Onlar için yas tutuyor ve ruhlarının bu dünyadan ayrılarak bir sonraki dünyaya uçacağım biliyoruz. Hanım," diye sordu ani bir endişeyle, "hasta mısınız? Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?" Altmay, adamın ruhlar hakkında söylediği bu söz karşısında irkildi ve üıpererek etrafına bakındı. Odayı hayaletler doldurmuştu. Bazıları onu izliyor, bazıları huzursuzca etrafta dolanıyor, bazıları ona dokunmaya çalışıyor, diğerleri ise onunla hiç ilgilenmiyordu. Asla uzun bir süre kalmıyorlardı. Durmadan kuzeye doğru akan nehre katılmak için ilerlemeye devam etmek zorundaydılar. "Hayır," dedi kadın, kafası karışmış bir halde. "Şu feci haberler yüzünden..." Açıklamaya çalışmasa daha iyi olacağını biliyordu. Mikelis iyi bir adamdı, kendisini işine adamış biriydi. Ama ruhların kanat çırpıp herhan265 gi bir yere gidemediğini, burada kapana kısılıp kalmış ve esir düşme olduklarını anlayamazdı. "Üzülerek söylüyorum ki," diye ekledi, "annenizden hiçbir hah alamadık. Bunu Altmay'm saldırıda yaralanmadığına dair umut dolu K' işaret olarak değerlendiriyoruz." "Yaralanmadı," dedi Altınay kısa ve öz bir şekilde. Şu oyunu bitirir, gerçeği söylemek en iyisiydi. Nehir onu sürüklüyordu. "Altınay saldırıda yaralanmadı çünkü orada değildi. Kaçtı. Halkım ejderhalarla yüzleşmek üzere yalnız başlarına bırakıp gitti." Yıldızustası Mikelis rahatsız olmuş gibi görünüyordu. "Hanımım anneniz hakkında böyle saygısızca konuşmayın." "Kaçtığını biliyorum," diye devam etti Altınay, aman vermez bir tavırla. "Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi Ben Altmay'm kızı değilim, Yıldızustası. Sadece iki kızımın olduğunu biliyorsun, ki içlerinden birisi.,, öldü. Altınay benim. Solanthus'a hikâyemi Şövalyeler Divanı önünde anlatmak, bana yardım edip edemeyeceklerini görmek ve onları uyarmak için geldim. Kesinlikle," diye ekledi, "geçirdiğim 'mucizevi' değişimi duymuşsunuzdur."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Yıldızustası Mikelis'in rahatsız olduğu apaçıktı. Bariz bir şekilde ona bakmamaya çalışıyor, ama gözlerini kadının üzerinden alamıyordu. Kadına baktı, sonra hızla başını çevirdi ve tekrar hayretler içinde ona doğru döndü. "Genç Mistiklerimizden bazıları, pek kısa bir süre önce kaleye hac yolculuğu yapü," diye kabul etti. "Sizin bir mucize yaşadığınız ve gençliğinizin size geri verildiği doğrultusundaki bir hikâyeyle geri döndüler. İtiraf etmeliyim ki, bunun gençliğin verdiği taşkınlık olduğunu düşünmüştüm." Duraksadı, şimdi kadına açıktan açığa bakıyordu. "Bu siz olabilir misiniz İlk Usta? Affedin beni," diye beceriksizce ekledi, "ama Kara Şövalyelerin Mistikler tarikatı araşma sızmış olduğu yönünde raporlar aldık..." "Yıldızların alünda oturduğumuz o geceyi hatırlıyor musun, Yıldızustası. Hani gençliğinde bildiğin tanrılar hakkında ve daha küçücük bir çocukken bile nasıl da Paladine'm bir ennişi olmakla ilgili olduğun hakkında konuşmuştuk?" "İlk Usta!" diye haykırdı Mikelis. Kadının ellerini tuttu ve dudaklarına götürdü. "Bu gerçekten sizsiniz ve bu gerçekten bir mucize." "Hayır değil," dedi Altınay bıkkınlıkla. "Bu benim, ama ben değilim. Aynca bu bir mucize değil, bir lanet. Anlamanı ummuyorum. Ben kendim bile anlamazken, senin anlamam nasıl bekleyebilirim ki? Şövalyelerin sana saygı duyup yardımcı olduklarım biliyorum. Seniburaya senden 266 ujf iyilik istemek için çağırdım. Şövalyeler Divanı huzurunda konuşmalıvlıîi. Gelecek haftaya ya da gelecek aya veya program listelerinde her ne zararı vakit ayırabileceklerse o güne kadar bekleyemem. Onlarla hemen, bugün görüşmemi sağlayabilir misin?" "Sağlayabilirim!" diye gülümseyerek cevapladı Mikelis. "Onların hürmet ettiği tek Mistik ben değilim. İlk Usta Altınay'm burada olduğunu duyduklarında, sizinle görüşmeyi memnuniyetle kabul edeceklerdir. Divan dağıldı, ama sadece akşam yemeği için. Bir casusun yargısı için özel bir celse düzenlediler, ama bu pek uzun sürmez. O pis iş bittikten sonra, siz karanlığın içindeki bir ışık huzmesi gibi geleceksiniz." "Korkarım ki, sadece karanlığı daha da derinleştirmeye geldim, ama ne* olacaksa olacak." Altınay, ahşap asasını sıkıca tutarak ayağa kalktı. "Beni Divan odasına götür."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Ama Usta," diye itiraz etti Mikelis, ayağa kalkarak, " Şövalyeler hâlâ sofradadır. Belli bir süre de orada kalacaklar. Ayrıca şu casus meselesi de var. Burada, rahat edebileceğiniz bir yerde beklemeli—" "Ben asla rahat etmiyorum," dedi, sesi hiddet ve sabırsızlıkla sertleşerek, "o yüzden burada oturmuşum ya da soğuk bir odada beklemişim hiç fark etmez. Divan'm huzuruna bugün çıkmalıyım. Şu casusla ilgili meselenin sarkmayacağını ve bana yarın geri gelmem için haber yollanmayacağını kimse bilemez." "Usta, sizi temin ederim ki—" "Hayır! Yarma veya onlara her ne zaman uyacaksa o vakte kadar ertelenmeye hiç niyetli değilim. Eğer odada bulunursam beni dinlemeyi reddedemezler. Ve, sen de onlara şu sözde mucize hakkında hiçbir şeyden b ahsetmeyeceksin.'' "Kesinlikle Usta, eğer dileğiniz buysa," dedi Mikelis. Etrafında bakındı, sesi incinmiş gibi çıkmıştı. Kadının tavnyla hayal kırıklığına uğramıştı. Burada, gözlerinin önünde bir mucize vardı ve kadın, bunun görkemini yaşaması için ona izin vermiyordu. Ellerimde, mavi kristal asa paramparça oldu. Divan dairesine kadar Yıldızustası Mikelis'e eşlik etti. Adam oraya vardığında kapıdaki muhafızları kadım içeri almaları için ikna etti. İçeri girdikten sonra, kadına rahatının yerinde olup olmadığını soracak gibi oldu — kadın bu sözlerin adamın dudaklarında şekillendiğini gördü— ama son anda ağzında bir şeyler geveledi. Beceriksizce özür dileyerek, Lord Şövalye'ye onun burada olduğunu bildireceğini söyledi. Altınay, güllerle süslenmiş olan geniş ve yankılı dairede bir sandalyeye oturdu. Güllerin kokusu odanın havasına nüfuz etmişti. Karanlığın içinde yalnız başına bekledi, zira oda ikindi güneşinin 267 aksi yönüne bakıyordu ve yanmakta olan mumlar Şövalyelerin odayı edişinden sonra söndürülmüştü. Hizmetkârlar odayı ışıklandmnayı ön ama Altmay karanlıkta oturmayı tercih etti. Altmay'ın Divan salonuna götürüldüğü sırada Gerard, ŞövalyelaDivanı için Leydi Odila tarafından hücresinden toplantı salonuna do&rn götürülmekteydi. Kendisine sert davranılmıyordu, yani Nerakalı Kara Şövalyeler'in standartları göz önünde bulundurulduğunda. Germe aletine bağlanmamış veya başparmaklarından asılmamıştı. Sorgucularm önüne çıkarılmış ve günlerce sorularla başının eti yenmişti. Hep aynı sorular, üst üste soruluyordu. Adam onları gelişigüzel soruyor, tam zamanında öne atılıyor, sonra hızla geri çekiliyor ve her zaman onu yalan söylerken

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


yakalamayı bekliyordu. Gerard'm önünde bir seçim belirmişti. Hikâyesini başından sonuna kadar anlatabilir, öyküsüne zaman içinde yolculuk eden ölü bir kenderle başlayabilir ve taraf değiştirip Nerakalı Kara Şövalyeler'in en kötü şöhretlilerinden birisi olan Mareşal Medan'ın kazara baş yaveri olup çıkışıyla bitirebilirdi. Ya da Lord Warren tarafından gizli görevle yollanan bir Solamniya Şövalyesi olduğunu üst üste vurgulayabilirdi. Böylece, neden bir mavi ejderhaya bindiği ve Kara Şövalye ejderha binicisi takımı giydiği konusunda mükemmel bir mantığı olan, akla yatkın ve masum bir açıklama yapmış olurdu —ki bunların hepsini Şövalyeler Divanı huzurunda da açıklayacaktı. Kuşkusuz ki, seçeneklerin en iyisi değildi. Ama Gerard ikincisinde karar kıldı. En sonunda, birçok saat boyunca süren baş eti yeme seanslarından sonra sorgucu, amirlerine esirin hikâyesine sıkı sıkıya sarıldığı ve sadece Şövalyeler Divanı önünde konuşacağını rapor etmişti. Sorgucu şunu da eklemişti; onun görüşüne göre bu esir ya doğruyu söylüyordu ya da zamanının en kurnaz ve zeki casuslarından birisiydi. Hangisi doğru olursa olsun, Şövalyeler Divanı huzuruna çıkartılmalı ve sorgulanmalıydı. Leydi Odila toplantı salonuna kadar Gerard'a eşlik ederken, sık sık adamın saçlarına bakarak onu rahatsız etti —ki muhtemelen Gerard'ın saçlan, başka hiçbir şey yapamayacağı için sinirden dimdik durmaktaydı. "Evet sapsarı," dedi en sonunda, daha doğrusu patladı. "Ve tıraş edilmesi gerekiyor. Ben pek sık—" "Tika'nın mısır ekmeği," dedi Leydi Odila. Yeşil gözleri adamın saçına takıldı. "Tika'nın mısır ekmekleri kadar san saçlann var." "Sen Tika'yı nereden tanıyorsun?" diye bilmek istedi Gerard, hayretler içinde. "Sen Tika'yı nereden tanıyorsun?" diye cevap verdi. 268 "Solace'taki Son Yuva Hanı'nın sahibidir. Ki ben, daha önce de uelirttiğim gibi o kasabada görev basındaydım, eğer beni sınamaya çalışıyorsan—" ; "Ah," dedi Leydi Odila. "O Tika." "Nereden— Kim söyledi—" Leydi Odila, yüzünde düşünceli bir ifadeyle kafasını salladı ve adamın sorularını cevaplandırmayı reddetti. Adamın kolunu kerpeten gibi bir sertlikle tuttu —kadının elleri alışılmadık derecede iri ve güçlüydü— ve dalıp gitmiş bir halde onu kendi uzun adımlarıyla tutturduğu yürüyüş temposun-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da ileri doğru sürükleyip durdu. Gerard'ın, ayak bileklerindeki kelepçe ve zincirler sebebiyle zorluk çektiğine, ayak uydurabilmek için acı verecek şekilde topallayıp seğirtmesi gerektiğine hiç dikkat etmiyordu. Gerard onun dikkatini bu noktaya çekmekte hiçbir mantık göremiyordu. Edeceği her sözü ya dalgaya vuracak ya da bilmeceye dönüştürecek olan bu kafa karıştmcı dişiye daha fazla bir şey söylemeye hiç niyetli değildi. Şövalyeler Divanı'na, kendisini önyargısız dinleyecek olan lordlann huzuruna çıkmaya gidiyordu. Hikâyesinin hangi bölümlerini fazla detaya inmeden anlatacağına ve hangi kısımlarını kendisine saklayacağına karar vermişti (mesela zaman yolculuğu yapan ölü kender bahsi gibi). Hikâyesi, her ne kadar garip olsa bile inanılır nitelikteydi. Solanthus'taki en eski bina olan, geçmişi şehrin kuruluşuna ve efsanelere göre Şövalyelik kummunun mimarı Vinas Solamnus'un oğluna kadar uzanan Şövalyeler Salonuna geldiler. Mermer kaplamalı granitten yapılmış olan Şövalyeler Salonu, ilk inşa edilişinde bir kutuyu andıran basit bir bina idi. Çağlar boyunca —yan binalar, kuleler ve minareler gibi— ek yapılar ilave edilmişti ve böylece o basit kutu ev şimdi bir iç avlunun etrafını saran çok parçalı bir binalar terkibine dönüşmüş haldeydi. Bir okul tesis edilmişti. Okul, bu yola baş koyan Şövalyeleri sadece savaş sanatı konusunda eğitmekle yetinmiyor, aynı zamanda onlara Ölçüyü ve Ölçünün kurallarının nasıl yorumlanacağını da öğretiyordu, zira bu Şövalyeler hayatlarının sadece az bir bölümünü savaşarak geçireceklerdi. Soylu Lordlar olan bu kimseler toplumların liderleri olacaktı ve istekleri dinleyip hükümde bulunmaları beklenecekti. Bu karmaşık binalar terkibi "salon" terimini asalı uzun zaman geçmiş olmasına rağmen Şövalyeler, geçmişe saygı gayesiyle buraya hâlâ aynı isimle hitap etmeye devam ediyordu. Bir zamanlar Paladine ve özellikle Şövalyeler tarafından takip edilen bir tanrı olan Kiri-Jolith'in tapmaklan da bu binalar terkibinin bir parçasıydı. Tannlann ayrılışından sonra Şövalyeler kibarca davranmış ve rahiplerin burada kalmasına izin vermiş, ama —dua etme güçleri gittiği için— rahipler kendilerini işe yaramaz ve rahatsız hissetmişlerdi. Tapmaklarda 269 onlar için o kadar hüzün dolu hatıralar vardı ki, hepsi de buradan aynlmlsb Tapmaklar ise açık kalmıştı. Çalışma yapmak veya akşam vakitlerini uz^'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


felsefi tartışmalarla değerlendirmek isteyen Şövalyelerin en gözde mekârı lan olup çıkmışlardı. Söylendiğine göre, bu tapmakların derin düşünceler yatkın olan huzur verici bir havası vardı. Daha genç olan öğrencilerin çog, ise onları sadece garip bir yadigâr olarak görüyordu. Gerard, daha Solanthus'u hiç ziyaret etmemiş, ama babasının buray, anlattığını duymuştu ve babasının tariflerini hatırlayarak hangi binalar^ hangileri olduğunu ayırt etmeye çalıştı. Keskin uçlu çatısı, yüksek payandaları ve süslü taş işçiliği olan Büyük Salon'u elbette ki biliyordu. Odila onu Büyük Salon'un içinden geçirdi. Kasaba toplantılarının yapıldığı devasa daireye şöyle bir göz atabildi. Odila onu dönen bir merdivenden yukarı çıkarttı ve uzun, yankılı bir koridoru aştılar. Koridor, ileri doğru uzattıklan ellerinde lambalar tutan genç hanım heykelleri şeklinde oyulmuş olan uzun, ağır oyma kaideler üzerinde yanan gaz lambalanyla aydınlatılmıştı. Bu heykeller sıra dışıydı —yaşayan kimseler modellik ettiği için her bir genç hanım birbirinden farklıydı— ama Gerard düşüncelere o denli dalıp gitmişti ki onlara pek az ilgi gösterebildi. Üç rütbenin —Kılıç Şövalyeleri, Gül Şövalyeleri, Taç Şövalyeleri— başı olan üç şövalyeden oluşan Divan henüz yeni toplanmaktaydı. Şövalyeler, celseye tanık olmak için gelen ve şu anda sessizce salona girmekte olan asilzade lordlar, hanımlar ve sıradan kimselerden uzakta, koridorun sonunda duruyorlardı. Şövalyeler Divanı oldukça resmi bir kurumdu. Pek az kişi konuşuyordu ve konuşanlar da seslerini kısık tutuyorlardı. Leydi Odila, esirini durdurdu, onu muhafızların ellerine teslim etti ve tutuklunun getirildiğini mübaşire bildirmeye gitti. Salonda oturacak olan herkes yerini aldıktan sonra Lord Şövalyeler içeri girdiler. Önlerinde Solamniya Şövalyelerinin kılıç, gül ve yalıçapkmmdan oluşan sancağım taşiyan birkaç yaver vardı. Bundan sonra Solanthus şehrinin bayrağı ve onun ardından da Divan'da yer alan Lord Şövalyelerin armaları içeri getirildi. Onların yerlerini almalarını beklerken, Gerard, ya kendisini ya da babasını tanıyabilecek birisini bulabilmek için kalabalığı taradı. Tanıdık hiçbir simaya rastlamadı ve kalbi umutsuzlukla çöküverdi. "Burada seni tanıdığını iddia eden birisi zaten var," dedi Leydi Odila, adamın yanma geri gelerek. Kadm, onun toplantı üyelerini dikkatle incelediğini görmüş ve ne yapmakta olduğunu tahmin etmişti. "Var mı?" diye sordu rahatlayarak. "Kim o? Belki Lord Jeflrey veya Lynchburg ya da belki de Lord Grantus'tur?" Leydi Odila kafasını salladı, dudağı hafifçe seğirdi. "Hayır, hayır. 270

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Lalardan hiçbiri değil. Hatta, gerçeği söylemek gerekirse bir Şövalye bile Heeil- Se™n lehine tanıklık etmek üzere huzura çağrılacak. Lütfen, şimdiden başsağlığı dileğimi kabul et." "Ne—" diye hiddetle konuşmaya başladı Gerard, ama kadın onun sözünü kesti. "Ah bu arada, eğer mavi ejderhan hakkında endişeleniyorsan, şu zamana kadar onu öldürme girişimlerimizi atlattığını duyduğuna sevinmelisin. Mağarayı boş bulduk, ama hâlâ civarlarda olduğunu biliyoruz. Ortadan kaybolan çiftlik hayvanları hakkında raporlar aldık da." Gerard bu mücadelede Şövalyelerin tarafını tutması gerektiğini biliyordu, ama sadık ve yiğit bir binek olan Ustura'nın tarafını tutarken buldu kendisini. Bu zamana kadar Gerard'm basma talihsiz bir hadisenin geldiğini anlaması gerektiğine rağmen, ejderhanın hâlâ civarda kalarak kendi hayatım tehlikeye atması Gerard'ı derinden etkilemişti. "Esiri getirin," diye haykırdı mübaşir. Leydi Odila, Gerard'a salonun içine kadar eşlik etmek üzere ona doğru elini uzattı. "Kelepçelenmek zorunda olduğun için üzgünüm," dedi ona sessizce, "ama kanun böyle." Gerard kadına hayretler içinde baktı. Bu kadını biraz olsun anlayamıyordu. Ona doğru gönülsüzce başını sallayarak elinden kurtuldu ve yanından yürüyüp ilerledi. Salona kelepçeli bir halde zincirleri şmgırdayarak girecek olabilirdi, ama içeri kendi başına girecek başını yukarıda tutarak gururla yürüyecekti. Salonda yerlerini almış olan kişilerin mırıltıları ve fısıltıları arasında, topallayarak içeri girdi. Lord Şövalyeler, dairenin ön kısmına yerleştirilmiş olan uzun bir ahşap masanın arkasında oturuyorlardı. Gerard gelenekleri biliyordu Daha önce izleyici olarak bir Şövalyeler Divanı'na katılmıştı. Hükmünü verecek olan üç adamın önünde saygıyla eğilip onlara itaat edeceğini göstermek için odanın merkezine doğru ilerledi. Lord Şövalyeler onu ciddi yüz ifadeleriyle izlediler, ama adamların takdir dolu bakışlan ve başlarını hafifçe sallayışlarına bakarak onlarda olumlu bir izlenim bıraktığını tahmin etti. Tam reverans yapıp doğrulmuştu ve sanık sırasında yerini almak için dönmek üzereydi ki, bütün umutlarını, beklentilerini mahveden ve celladı Çağırıp herkesi bu dertten kurtarmayı düşünmesine sebep olan bir ses işitti. "Gerard!" diye haykırdı o ses. "Buraya bak Gerard. Benim, TasslehofT! TasslehoffBurrfoot!"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


İzleyiciler, dikdörtgen şeklindeki geniş odanın en uç kısmında oturuyorlardı. Lord Şövalyelerin yeri öndeydi. Esirlerin ve muhafızların bulunacağı sanık sırası sol taraftaydı. Sağda, duvarın dibinde ise Şövalyeler 271 Divanı ile görüşmeleri, sunulacak dilekçeleri veya verilecek ifadelen' kişiler için ayrılmış sandalyeler vardı. Altınay işte o sandalyelerden birisinde oturuyordu. Divanın tor ması için iki saat beklemiş ve bu sürenin bir kısmını uyuyarak geçjjrnjjZT Uykusu, her zaman olduğu gibi, girdap gibi dönüp duran değişik renk lerdeki suretler ve görüntüler sebebiyle huzursuz geçmişti. Katılımcılar," salondaki yerlerini almak için içeri girmeye başladığını duyduğum}» uyandı. İnsanlar ona garip bir şekilde bakıyor, bazıları öylece izliyor, alemleri ise bunu yapmaktan kaçınmak için kendilerini zorluyorlardı. Lord Şövalyeler içeri girdiğinde, üçü de kadının önünde eğilip reverans yaptüaj Hatta bir tanesi diz çöküp onun takdisini istedi. Altınay bunun sonucunda Yıldızustası Mikelis'in, onun yeniden gençleşme mucizesinin haberini yaymış olduğunu anladı. İlk başta, bunu yapmamasını özellikle belirtmesine rağmen insanlara söylediği için Yıldızustası'na sinirlenmiş ve hatta hiddetlenmişti. Biraz düşündükten sonra mantıksız davrandığını kabul etti. Adam onun değişmiş dış görünüşü konusunda bir açıklama yapmak zorundaydı ve ayrıca, neler olduğunu bir kez daha anlatıp feci değişime maruz kaldığı geceyi tekrar yaşamaktan onu kurtarmıştı. Şövalyelerin hürmet ve reveransını sabırla kabul etti. Ölüler de aynı şekilde etrafında dönüp duruyorlardı, ama ölüler zaten her zaman etrafmdaydı. Yıldızustası Mikelis geri dönüp savunmacı bir tavırla kadının yanına oturdu. Ona huşu, acıma ve hayretle bakıyordu. Kadının neden sokaklarda dolaşıp kendisine bahşedilen muhteşem armağanı sergilemediğini anlayamıyordu. İçlerinden hiçbiri anlamıyordu. Kadının sabnnı tevazu olarak algılıyor ve bunun için ona hürmet ediyor, ama yine bunun için ona güceniyorlardı. Ona müthiş bir hediye verilmişti, içlerinden her birinin almaktan memnuniyet duyacağı bir hediye. Fakat kadın bunun tadını bile çıkartmıyordu Şövalyeler Divanı, Soİamniyahlann pek sevdiği tören forrnaliteleriyle birlikte başladı. Bu formaliteler bir Solamniyalının hayatında, doğumdan ölüme kadar her önemli safhada mevcuttu. Sayısız resmi beyanat, okunan bildirgeler ve Ölçü hakkındaki özlü sözler olmadan hiçbir merasimin gerçekten yapıldığı düşünülmezdi.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Altınay sırtını duvara yasladı, gözlerini kapadı ve uykuya daldı. Bir Şövalyenin mahkemesi başladı, ama Altınay bunun pek de farkında değflşl Arka plandaki sesler rüyalarma fon oluşturuyordu ve rüyasında ise Tarsıse geri dönmüştü. Şehir büyük bir ejderha filosu tarafından saldın altmdaya1Ejderlerin çok renkli kanatlan, parlak günü en karanlık geceye dönüştürür" ken Altınay dehşet içinde sinip kalmıştı. Tasslehoff ona sesleniyordu. 0°^ bir şey söylüyordu, önemli bir şey... 272 "Tas!" diye haykırdı, fişek gibi sıçrayıp dimdik oturarak. "Tas, koş Ljjjs'i bul, onunla konuşmam gerekli—" Gözlerini kırpıştırdı ve şaşkınlık içinde etrafına bakındı. "İlk Usta Altınay" diyordu Mikelis hafitçe, onu yatıştırmak için kadının ellerini sıvazlarken. "Rüya görüyordunuz..." Altınay rüyayı hatırlamaya çalıştı, zira orada önemli bir şey bulmuştu ve bunu Tanis'e söylemek üzereydi. Ama tabii ki de Tanis orada değildi İçlerinden hiçbirisi orada değildi. O yalnız başınaydı ve ne hakkında rüya görmekte olduğunu dahi hatırlayamıyordu. Salondaki herkes ona bakıyordu. Kadının ani çıkışı işlemleri bölmüştü Yıldızustası Mikelis, her şeyin yolunda olduğunu belirten bir işaret yaptı. Lord Şövalyeler ilgilerini önlerindeki davaya yönelttiler ve yerini alması için esir Şövalyeyi huzura çağırdılar. Altınaym bakışları salon boyunca boş boş gezindi ve canlılar arasında dolaşan huzursuz ölüleri izledi. Lord Şövalyelerin sesleri arka plana itildi ve onlar ifade vermesi için Tasslehoff u huzura çağırana kadar hiçbiriyle ilgilenmedi. Kender tanık kürsüsündeydi. Uzun boylu ve görkemli giysiler içinde olan muhafızların arasında pejmürde ve ufacık bir suret olarak görünüyordu. Merasimler ve gövde gösterileri karşısında asla gözü korkmayan kender, Solace'a nasıl vardığını ve ondan sonra başına neler geldiğini aynnülanyla Lord Şövalyeler'e anlattı. Altınay bu hikâyeyi daha önce Işık Kalesi'ndeyken dinlemişti. Tasslehoffun, Palin'i ararken ona Qualinesti'ye kadar eşlik eden bir Solamniya Şövalyesi'nden bahsetmiş olduğunu hatırlıyordu. Kenderi dinleyen Altınay, şu anda mahkeme karşısında olan Şövalyenin, kenderi Son Kahramanlar Türbesi'nde bulan, Caramonün ölümüne tanık olan ve Palin Qualinesti'den kaçabilsin diye geride kalıp Kara Şövalyeler ile savaşan kişi olduğunu anladı. Uzun bir olaylar zincirinin ilk halkasını oluşturan Şövalyeydi bu. Şimdi Şövalyeye ilgiyle bakıyordu. Odaya sert bir tavır ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


incinmiş bir vakarla girmişti, ama şimdi kender kendisini savunmaya başladığı için son derece üzülmüş gibi görünüyordu. Sanık sırasında kamburunu çıkartmış, ellerini önünde sallandırmış, kafasını yere eğmiş duruyordu. Sanki kaderi çoktan tayin edilmişti de idam kütüğüne doğru götürülüyor gibiydi. Tasslehoffun ise oldukça eğlendiğini söylemeye gerek dahi yok. "Bundan önce bir Şövalyeler Divanı'na katılmış olduğunu belirttin kender," dedi Kılıç Şövalyesi Lord Ulrich. Görünüşe bakılırsa, durumun Clddiyetini kendere vurgulayabilmek için çaba sarf ediyordu. "Ah evet," diye yanıtladı Tas. "Sturm Brightblade'in duruşmasına." 273 "Afedersin," dedi Lord Ulrich, şaşkına dönmüş bir tonlamayla, "Sturm Brightblade," dedi Tas, sesini yükselterek. "Sturm'ün a (j, hiç duydunuz mu? Mızrak Kahramanlan'ndan birisi. Tıpkı benim giDj ' Tasslehoff alçakgönüllülükle bir elini göğsünün üzerine koy^. Şövalyelerin kendisine bön bön baktığını gördüğü için, detaya inme vak tinin gelmiş olduğunu düşündü. "Sör Derek, Sturm'ü korkaklıkla itham ederek Şövalyelik'ten atmaya çalıştığı sıralarda Yüce Ermiş Kulesinde değildim, daha sonra oraya vardığımda bütün bunları dostum Flim Fireforge'dan işittim, ki oraya varmadan önce Aktaş Divanı'nda ejderha küresini kınmştım. Elfler ve Şövalyeler ejderha küresini kimin alması gerektiği konusunda tartışıp duruyorlardı—" Gül Şövalyesi ve Divanın başı olan Lord Tasgall kenderin sözünü kesti. "Hikâyeyi biliyoruz kender. Orada bulunmuş olman mümkün değil bu yüzden yalanlarını kendine sakla. Şimdi, lütfen bize türbeye nasıl geldiğini bir kez daha anlatır mısın—" "Ah, ama o gerçekten oradaydı, lordlarım," dedi Altmay ayağa kalkarak. "Eğer iddia ettiğiniz gibi tarihinizi biliyorsanız, o zaman Tasslehoff Burrfoot'un Aktaş Divanı'nda bulunduğunu ve ejderha küresini kırdığını da bilmeniz gerekli." "Kahraman kender Tasslehoff Burrfoofun bu şeyleri yaptığından haberdarım Usta," dedi Lord Tasgall, saygılı ve nazik bir tonlamayla konuşarak. "Belki de bu kenderin, kendisine Tasslehoff Burrfoot demesinden dolayı kafanız karıştı, ki hiç şüphesiz bunu ismin esas sahibine duyduğu saygıdan dolayı yapıyordur." "Kafam falan karışmadı," diye belirtti Altmay keskince. "Vücudumu değiştiren o sözde mucize zihnimi hiç etkilemedi. Sizin bahsettiğiniz kenderi tanıyordum. Onu tanıyordum ve şimdi de tanıyorum. Hikâyesini dinlemiyor muydunuz yoksa?" diye sabırsızca sordu. Şövalyeler ona bakakaldılar. Gerard kafasını kaldırdı, yüzü umutla kıpkırmızı kesilmişti. "Onun hikâyesini doğruladığınızı mı söylüyorsunuz İlk Usta?" diye kaşlarını çatarak sordu Taç Şövalyesi Lord Nigel.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Öyle," dedi Altmay. "Palin Majere ile Tasslehoff Burrfoot, benimle buluşmak üzere Işık Kalesi'ne yolculuk ettiler. Tasslehoffu tamdım. O kolay kolay unutulacak biri değildir. Palin bana, TasslehofFun elinde, onun zaman yolculuğu yapmasını sağlayan büyülü bir cihazın olduğunu söyledi. Tasslehoff feci fırtına gecesinde Son Kahramanlar Türbesi'ne geldi. Mucizelerin yaşandığı bir geceydi o," diye ekledi, sesinde acı bir iğneleme tınısıyla. "Bu kender"—Lord Tasgall Tas'a şüpheyle baktı— "burada mahkeme huzurunda olan Şövalyenin kendisine Qualinesti'ye kadar eşlik ettiğ"11 274 v6 orada, merhum Lord Tanis Yanmelf in hanımı olan Laurana'nın evinde palin Majere ile buluştuklannı iddia ediyor." "Tasslehoff bana da aynı hikâyeyi anlattı, lordlanm. Ve bu konuda süphey6 düşmemi sağlayacak hiçbir sebep yok. Eğer onun hikâyesine güvenmiyor ve benim sözümden şüphe ediyorsanız, bunu kanıtlamanın daha kolay bir yolunu önereyim size. Solace'taki Lord VVarren ile irtibata geçin ve ona sorun." "Elbette ki sizin sözünüzden şüphe etmiyoruz, İlk Usta," dedi Lord Şövalye, utanmış bir halde. "Ama şüphe etmelisiniz lordlanm," dedi Leydi Odila. Ayağa kalkıp Altınay ile yüzleşti. "Sizin iddia ettiğiniz kişi olduğunuzu nasıl bileceğiz? Sadece sözünüze dayanarak size neden inanalım ki?" "İnanmamalısmız zaten," dedi Altınay. "Sorgulamalısınız Kızım. Her zaman sorgulamalısınız. Ancak sorular sorarsak cevap alınz." "Lordlanm!" Yıldızustası Mikelis şok geçirmişti. "İlk Usta ile ben eski dostlanz. Onun gerçekten Işık Kalesi'nin İlk Ustası Altınay olduğuna tanıklık ederim." "Bana ne düşündüğünü söyle Kızım," dedi Altınay, Yıldızustası'na hiç aldırış etmeyerek. Sanki odada sadece ikisi vannış gibi bakışlannı Odila'ya kenetledi, "kalbindekini konuş. Sorunu sor." "Pekala, öyle yapacağım." Leydi Odila, Şövalyeler Divanına doğru yüzünü döndü. "Lordlanm, İlk Usta Altmay doksan yaşını aşkın birisi! Bu kadın ise genç, güzel ve güçlü. Tannlar ortada yokken böyle mucizelerin yaşanması nasıl mümkün olabilir?" "Evet, işte soru bu," dedi Altmay ve sandalyesine geri çöktü. "Bir cevabınız var mı İlk Usta?" diye sordu Lord Tasgall. Altınay ona metin bir şekilde baktı. "Hayır lordum, yok. Sadece şunu söyleyebilirim ki, benim başıma gelen şeyin tannlar ortada yokken yaşanması imkânsızdır." İzleyiciler kendi aralannda fısıldaşmaya başladılar. Şövalyeler bir-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


birilerine şüpheli bakışlar attılar. Yıldızustası Mikelis ona çaresiz ve afallamış bir halde baktı. Şövalye Gerard ise kafasını avuçlarının içine gömüverdi. Tasslehoff zıplayarak ayağa kalktı. "Ben cevabı biliyorum," diye önerdi, ama mübaşir tarafından derhal susturuldu —daha doğrusu ağzı tıkandı. "Benim de söyleyecek bir şeyim var," dedi Conundrum genzinden gelen ince sesiyle. Sandalyesinden kalktı ve tedirginlikle sakalım çekiştirdi. Lord Tasgall, konuşması için gnoma nezaketle izin verdi. Solamniyalılar her zaman gnomlara büyük ilgi gösterirdi. "Şunu belirtmek isterim ki, sadece birkaç hafta evvelsine kadar bu 275 kimselerin hiçbirini bütün hayatım boyunca görmemiştim. Yani şu ] <;en, ortaya çıkıp Çit Labirenti'nin haritasını çıkartma çalışmalarımı Sau 6r edene ve şu dişi insan benim denizaltımı çalana kadar. Yasal bir savun 6 fonu oluşturdum. Herhangi biri bağışta bulunmak ister mi?" Conundrum umutla etrafına bakındı. Kimse gönüllü değildi, bu yii den gerisingeri oturuverdi. Lord Tasgall'ın kafası oldukça karışmış p,u görünüyordu, ama başıyla onayladı ve gnomun ifadesinin kayıtlar geçmesini işaret etti. "Şövalye Gerard uth Mondar kendi savunmasını zaten yaptı," (W Lord Tasgall. "Tasslehoff Burrfoot olduğunu iddia eden kenderin, Leydi Odila Yeldeviren'in ve ... şey... İlk Usta'nm ifadelerim de dinledik. Şi^dj bütün bu ifadeleri düşünüp taşınmak için çekiliyoruz." Herkes ayağa kalktı ve Şövalyeler ayrıldılar. Onlar gittikten sonra bazıları yerlerine geri oturdu. Ama çoğunluğu aceleyle koridora çıktı ve içerde kalanların net bir şekilde duyabileceği kadar yüksek sesle bu meseleyi heyecanla tartışmaya başladılar. Altınay kafasını duvara yasladı ve gözlerini kapadı. Şimdi, bütün bu gürültüden, kargaşa ve karmaşadan uzakta, kendi başına bir odada bulunmaktan başka bir şey istemiyordu. Eline birisinin dokunduğunu hissetti ve Leydi Odila'nın hemen önünde durduğunu gördü. "Neden, tanrılar hakkındaki o soruyu sormamı benden istediniz İlk Usta?" diye sordu Leydi Odila. "Çünkü sorulması gerekiyordu Kızım," diye yanıtladı Altınay. "Bir tanrının olduğunu mu iddia ediyorsunuz?" Leydi Odila kaşlarım çattı. "Bir tanrıdan bahsetmiştiniz—" Altınay, kadının elini tuttu, parmaklarını etrafına doladı ve sıkıca kavradı. "Sana kalbini açmanı söylüyorum Kızım. Kalbini dünyaya aç."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Leydi Odila tatsızca gülümsedi. "Bir kez kalbimi açmıştım, İlk Usta. Birisi geldi ve altını üstüne getirdi." "Şimdi sen de onu pratik zekan ve sivri dilinle kilitliyorsun. Gerard uth Mondar doğruyu söylüyor Leydi Odila. Ah, onun hikâyesini doğrulamak amacıyla Solace'a ve onun anayurduna haberciler yollayacaklar, ama bunun haftalar alacağını benim kadar iyi biliyorsun. Bu da çok geç olacak. Ona inanıyorsun, değil mi?" "Mısır ekmeği ve peygamber çiçeği," dedi Leydi Odila, sanık sunasında sabırla ama bitkin bir şekilde ayakta bekleyen esire bakarak. Sonra dönüp Altınay'a baktı. "Belki inanıyorum, belki de inanmıyorumYine de, sizin dediğiniz gibi, ancak sorulaı- sorarsak cevap alabiliriz. Onun iddiasını çürütmek ya da doğrulamak için elimden geleni yapacağım." 276 Şövalyeler geri döndü. Altmay verdikleri hükmü okuduklarım işitti, ma sesleri uzaktan, büyük bir nehrin öbür yakasından geliyordu. "Davada ortaya çıkan kritik iddialar konusunda başka tanrklarm ifadelerini almadan bir hüküm veremeyeceğimize karar kıldık. Bu sebeple kik Kalesi'ne ve Solace'taki Lord Warren'a haberciler yolluyoruz. Bu sıraca sanığın ailesini tanıyan ve onun kimliğim doğrulayabilecek olan birilerini bulabilmek için bütün Solanthus'ta soruşturma yapacağız" Altmay neler dendiğim zar zor duyuyordu. Bu dünyada sadece kısacık bir zamanının kaldığını hissediyordu. Genç vücut, et ve duygu yükünden azat olmak için can atan ruhu artık daha fazla içinde tutamazdı. An be an yaşıyordu. İki kalp atışı arasında. Her bir kalp atışı, bir evvelkinden daha zayıf oluyordu. Yine de, hâlâ yapması gereken bir şeyler, gitmesi gereken bir yerler vardı. "Ve bu sırada," diyordu Lord Tasgall, işlemleri sonuca bağlayarak, "esii" Gerard uth Mondar, Tasslehoff Burrfoot adıyla anılan kender ve gnom Conundrum hapis tutulacak. Dava ertelenmiştir—" "Lordlarım, konuşmak istiyorum!" diye haykırdı Gerard, kendisini durdurmaya çalışan mübaşirin elinden kaçıp kurtularak. "Bana ne yapacaksanız yapın. Hikâyeme inanın ya da inanmayın, nasıl uygun görürseniz." Lordun ona sessiz olması için art arda tekrarladığı emirleri bastırmak için sesini yükseltti. "Lütfen, size yalvanyorum! Qualinesti elflerine yardım ve tedarik gönderin! Ejderha Beryl'in onları elini kolunu sallayarak yok etmesine izin vermeyin. Elflere dost varlıklar olarak hiç aldırış etmiyorsanız dahi, en azından Beryl'in elfleri yok ettikten sonra

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gözünü Solamniya'ya çevireceğini anlamanız gerekli—" Mübaşir yardım çağırdı ve en sonunda birkaç muhafız Gerard'ı kontrol altına aldı. Leydi Odila hiçbir şey söylemeden izledi ve tekrar Altnay'a baktı. Kadın uyuyor gibiydi. Kafası göğsüne doğru düşmüştü, elleri kucağındaydı. Tıpkı yaşlı bir kadının şömine önünde veya sıcak güneş ışığı altında uyuya kalışı gibiydi. Şu anda olacaklardan habersizdi ve ilerde olacakların rüyasını görüyordu. "O gerçekten Altmay," diye mırıldandı Leydi Odila. Tekrar düzen sağlandığında Lord Tasgall konuşmaya devam etti. "Hk Usta ile, Yıldızustası Mikelis ilgilenecek. Haberciler geri dönene kadar ondan Solanthus şehrini terk etmemesini rica ediyonız." "Benim evime konuk olursanız bundan şeref duyarım İlk Usta," dedi Yıldızustası Mikelis, kadını nazikçe sarsarak. "Teşekkür ederim," dedi Altmay, aniden uyanarak. "Ama uzun bir süre kalmayacağım." Yıldızustası gözünü kırpıştırdı. "Af buyurun İlk Usta, ama 277 Şövalyelerin ne dediğini duydunuz—" Aslında Altınay, Şövalyelerin söylediği tek bir kelimeyi dahi duym mıştı. Yaşayanlara ve elrafinda toplanıp duran ölülere hiç aldırış etmiyo^ "Çok yorgunum," dedi onlara ve asasını kavrayarak salondan dışa çıktı. 278 24 SONA HAZIRLIK Kralları onlara tehlikeden bahsettiğinden beri Qualinesti halkı, elf başkentine git gide yaklaşan ejderha ile ordularına kaşı direnmek için hazırlıklar yapmaktaydı. Beryl bütün gücünü ve ilgisini, birçok yıldır bu dünyayı süslemekte olan elf şehrini zaptetmeye ve o şehre sahip olmaya yöneltmişti. Kısa süre içinde insanlar elf evlerine taşınacak, elflerin sevgili ağaçlarını kesip odun yapacak, elf gül bahçelerini talan etmeleri için besi domuzlarını serbest bırakacaklardı. Mülteciler artık gitmişti. Cüce tünelleri içinden geçirilerek tahliye edilmiş ve ormanlara doğru kaçmışlardı. Mülteciler gittikten sonra, ejderhayla savaşmak için gönüllü olup geride kalan elfler şehir savunma hatları üzerine yoğunlaşmaya başladılar. Hiç boş hayal kurmuyorlardı. Bu savaşı sadece bir mucizeyle kazanabileceklerini biliyorlardı. Verecekleri savaş,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


en iyi ihtimâlle bir artçı muhafız hareketi olacaktı. Düşmanların ilerleyişini geciktirebildikleri her bir saat, ailelerinin ve dostlarının güvenli topraklara birkaç mil daha yaklaşması anlamına geliyordu. Kalkanın düştüğü haberlerini duymuşlardı ve Silvanesti'nin güzellikleri hakkında konuşuyor, Kuzenlerinin mültecileri seve seve içeri alacağından, onlan kalplerine ve 279 yuvalarına kabul edeceğinden bahsediyorlardı. Eski yaraların iyileştiği ceğini, elf krallıklarının gelecekte birleşeceğini söylüyorlardı. Kralları Gilthas, onların bu umut ve inançlarını destekliye Mareşal Medan, genç adamın uyumak için nasıl zaman bulduğuna hayr ediyordu. Görünüşe göre Gilthas her yerdeydi. Bir bakıyordu, Gilthas yer altına inmiş cüceler ve tünel kazan solucanlarıyla birlikte çalışıy0r (j sonra bir bakıyordu ki, Beyaz Öfke nehri üzerindeki bir köprünün yakj masına yardım etmekteydi. Mareşal, Gilthas'ı bir daha gördüğünde kral elflerin büyük bir bölümünün şu anda yaşamakta olduğu yeraltı tünel' lerindeydi. Cüceler tarafından açılan bu tünellerde, elfler gece ve gündüzlerini silahlar yapıp tamir ederek, kralın ejderi yok etme planını uygulamak için gerekli olan miller ve miller uzunluğundaki ince, sağlam halatı örerek geçiliyorlardı. Bebek giysilerinden gelinliklere ve gece elbiselerine kadar, ayrılabilecek olan her kumaş parçası bu halatın yapımı için verilmişti. Elfler yataklardaki ipek çarşafları, karyolalardaki yün battaniyeleri, Güneş Kulesi'nde asırlardır asılı duran duvar halılarını almışlardı ve bir an olsun düşünmeden onları yırtıp kullanıyorlardı. Çalışmalar gece gündüz devam ediyordu. Birisi halat örme ve kumaş kesme işine devam edemeyecek kadar bitkin düştüğünde, birisinin eli kaskatı kesildiğinde veya su topladığında, başka birisi görevi devralıyordu. Karanlık çöktükten sonra, gün içinde yapılan halat kangalları gizlice tünellerden dışarı taşınıp elf evlerine, hanlara, tavernalara, dükkânlara ve depolara istifleniyordu. Elf büyücüler oradan oraya koşturuyor ve iplere tılsımlar işliyordu. Sağı solu belirsiz büyü bazen işe yarıyor, bazen de yaramıyordu. Eğer bir büyücü başarısız olursa, bir diğeri daha sonra gelip büyüyü yapmayı deniyordu. Yüzeyde Kara Şövalyeler, Qualinost şehri içinde yaşayan kimselerden arındırma konusunda kendilerine verilen emirleri yerine getiriyorlardı. Elfleri evlerinden dışarı sürüklüyor, onları dövüyor ve şehrin dışına kurul-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


muş olan esir kamplarına atıyorlardı. Askerler mobilyalan sokaklara çıkartıyor, evleri yakıyor, yağma ve çapulculuk yapıyorlardı. Beryl'in gökte uçan ajanları bunları görüyor ve Beryl'e bütün emirlerinin sadakatle takip edildiğini rapor ediyorlardı. Ajanlar, gündüz vakti esir kampında korkuyla iki büklüm duran elflerin gece vaktinde salmdığnu ve sabahleyin tekrar "tutuklanmak" üzere farklı farklı evlere dağıtıldığım bilmiyorlardı. Eğer ajanlar dikkatli gözlemciler olsaydı, sokağa çıkartılan mobiİyalann ana şehir sokaklanru kapadığını ve ateşe verilen evlerin de askerlerin ilerleyişine engel olmak için elf şehrinin stratejik noktalarından seçildiğini fark edebilirlerdi. 280 Bu hareketli zamanda Medan'm görmediği tek kişi Laurana idi. Ana ı/raliçe'nin, Beryl'in evcil ejderanlannı kandırmak için kendisine hünerle vardım ettiği o günden beri, Medan şehir savunmalarını planlamakla ve j;ğer birçok meseleyle meşguldü Kadının da meşgul olduğunu biliyordu. Güneye yapılacak yolculuk için kendisinin ve kralın eşyalarını toplamaktaydı, fak^ Medan'm gördüğü kadarıyla toplayıp bavul yapacak pek az »«yası kalmıştı. Üzerine giydiği elbiseler dışındaki tüm giysilerini halatın yapımı için bağışlamıştı —hatta gelinliğini bile. Medan'm duyduğuna göre, kadın gelinliği kendi elleriyle getirmiş ve elfler hiçbir şey olmasa bile en azından onu saklaması için itiraz edince, Laurana eline makası kapnğı gibi güzelim ipek kumaşı kendi elleriyle şeritler halinde kesmişti. Bu sırada Tanis Yarımelf ile yaptıkları düğününün hikâyelerini anlatmıştı. Nikâh yüzükleriyle birlikte ortalıktan kaybolan ve onları bir sokak çocuğuyla bir kavanoz kurbağa yavrusu karşılığında takas etmek üzereyken yakalanan kender Tasslehoff Burrfoot'un maskaralıklannı, dünyadaki en iyi adam olan Caramon Majere'in şerefe kadeh kaldırırken telaştan Tanis'in adını unutuşunu anlatıp onları güldürmüştü Mareşal Medan gelinlikten yapılan o halat kangalına bakmaya gitti. Parlak ipekten örülmüş olan ve ellerinin içinde sümbül renginde duran ipi yerden aldı ve kendi kendisine bu halat parçasının ek olarak bir büyülü tilsıma ihtiyacı olmadığını, zira sicimlerle değil sevgiyle örülmüş olduğunu düşündü. Mareşal de son derece meşguldü. Her gece sadece birkaç saat uyuyabiliyor ve bunu da, uyumadan verimli bir şekilde çalışamayacağını gayet iyi bildiği için kendi kendisini zorlayarak yapıyordu. Ana Kraliçeyi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ziyaret etmek için zaman ayırabilirdi, ama bunu yapmamayı tercih ediyordu. Aralarında daha önceden mevcut olan ilişki —yani birbirine saygı duyan iki düşmanın ilişkisi— değişmişti. O en son karşılaşmadan sonra, ayrıldıktan anda birbirilerine karşı geçmişte olduğu gibi davranamayacaklarmı ikisi de anlamıştı. Medan içinde bir kayıp hissi duyuyordu. Hayallere kapılıp gitmiş değildi. Kadının aşkını kazanmaya hiçbir hakkı yoktu. Geçmişinden utanmıyordu. O bir askerdi ve bir askerin yapması gerekeni yapmıştı. Ama bunun anlamı kadının halkının kanının adamın ellerini lekelemesiydi ve bu sebeple, onu da bu kanla lekelemeden kadına dokunamazdı. Bunu asla yapmayacaktı. Fakat eski dostlar gibi rahatça buluşamayacaklannı da seziyordu. Aralarında bunu yapamayacakları kadar fazla şey geçmişti. Bir sonraki buluşmaları, ikisi için de uygunsuz ve mutsuz olacaktı. Kadına elveda diyecek, güneye yolculuğunda ona şans dileyecekti. Kadın gittikten sonra, onu bir daha asla göremeyeceği için, her zaman düşündüğü ölüme hazırlayacaktı kendisini —bir asker olarak, görevini yaparken. 281 Tam Gerard'm etkileyici bir şekilde ama beyhude yere elflerin dav için Solanthus'taki Şövalyeler Divanı'na yalvardığı o anda. Mareşal Me(] \ saraydaydı. Subaylar ve kumandanların katılacağı son zirve için hazır] v lar yapmaktaydı. Cüce Beyi Tam Bellowsgranite'ı, Kral Gilthas ile harm^ Dişi Aslan'ı ve elf kumandanları davet etmişti. Medan, krala elf kraliyet ailesinin düşman ordularından kaçma şan elde edebileceği son gün olduğunu bildirmişti. Kralın şu anda bile gereğin den çok oyalandığından endişeleniyordu, ama Gilthas daha erken gitmey' reddetmişti. Bu gece, Medan Laurana'ya elveda diyecekti. Etraflarında başka kimseler olursa vedalaşmak ikisi için de daha kolay olacaktı. "Toplantı ay yükseldiğinde başlayacak," dedi Medan, mesajlan elf kumandanlarına taşıyacak olan Planchef e. "Benim bahçemde toplanacağız" Bu konudaki mazereti, toplantıya katılan elflerin kalın duvarlı, boğucu karargâhta rahat edemeyeceği gerçeğiydi. Ama işin aslında, bahçesini sergilemek ve muhtemelen son defa kendisinin de bunun tadını çıkartma şansı olsun istiyordu. Gelecek olan kimselerin isimlerini tek tek söyledikten sonra, neredeyse hiç düşünmeden ekledi, "Ana Kraliçe—" "Hayır,"dedi Gilthas. Kral, başını öne eğmiş, ellerini arkasında kenetlemiş bir halde odanın içinde ileri geri volta atmaktaydı. Gilthas düşüncelere öyle bir dalıp git-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mişti ki, Medan, kralın kendisine ilgi gösterdiğini sanmıyordu ve bu sebeple, konuştuğu zaman Mareşal ürktü. "Majesteleri?" dedi Medan. Gilthas volta atmayı kesti ve o anda üzeri Oualinost ile civar bölgelerin geniş haritalarıyla kaplı olan masanın önüne gelip durdu. "Anneme bu toplantıdan bahsetmeyeceksiniz," dedi Gilthas. "Bu toplantı hayati bir önem taşıyor Majesteleri," diye tartıştı Medan. "Şehrin savunulması ve sizin güven içinde tehlikeden uzaklaştırmamız konusundaki planlarımızı sonlandıracağız. Anneniz böyle konularda bilgilidir ve—" "Evet," diye sözünü kesti Gilthas, ciddi bir sesle. "O bilgilidir. İşte onun katılmamasını istememin sebebi de bu zaten. Anlamıyor musunuz Mareşal?" diye ekledi, masanın üzerine doğru eğilip Medan'm gözlerine derin derin bakarak. "Onu bu savaş zirvesine davet edersek, onun bilgisin' bizimle paylaşmasını beklediğimizi düşünecektir, bu işte yer almasınıCümleyi bitirmedi. Aniden doğruldu, bir elini saçları arasına daldırdı ve dalgın gözlerle camdan dışarı baktı. Batmakta olan güneş, kristal pencere pervazları arasından süzülüyor genç kralın üzerinde parlıyordu Medan ona beklenti içinde baktı, cümlesini bitirmesini bekledi. Şu geÇetl 282 birkaç haftanın gerginliğinin genç adamı ihtiyarlattığına dikkat etti. Dans jstine uyuşuk bakışlar atan mıymıntı şair gitmişti. Doğru, kral o maskeyi düşmanlarını kandırmak için takmıştı. Ama o düşmanlar, o maskenin bir bölümünün de et ve kemikten olması sebebiyle bu numaraya kanmışlardı. Gilthas yetenekli bir şairdi, hayâllerin adamıydı. Hiç kimseye güvepemeyeceğine inanmaya başladığı için hayatının büyük bir bölümünü içine kapanık yaşamayı öğrenmiş bir adamdı. Dünyaya gösterdiği yüzü — kendine güvenen, güçlü ve cesur kral— da tıpkı diğeri gibi bir maskeydi. O maskenin ardından kendisinden şüphe eden, emin olamayan ve korkuyla ıstırap çeken bir adam duruyordu. Bunu ustaca gizliyordu, ama yüzüne vuran güneş ışığı gözlerinin altındaki gri lekeleri; esasında bir gülümseme olmayan gergin, sıkkın gülümsemeyi, dışarıdaki güneş ışığına değil kendi içindeki gölgelere bakan gözleri açık ediyordu. Babasına çok benziyor olmalı, diye düşündü Medan. Babasının ona öğüt vermek, elini oğlunun omzuna koyup hislerinin bir zayıflık belirtisi olmadığım ve onu utanılacak bir duruma sokmadığını söylemesi için burada olmaması çok kötüydü. Tam tersine bu hisler, onu daha iyi bir lider, daha iyi bir kral yapardı. Medan ona bunları kendisi söyleyebilirdi,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ama sözler kendisinden gelirse kralın ona güceneceğini biliyordu. Gilthas pencereden başını çevirdi ve o an geçip gitti. "Anlıyorum," dedi Medan, kralın cümlesini, Mareşal'e yeni ve şaşkınlık verici bir ihtimâli daha açık eden o cümleyi bitirmeye niyetli olmadığı anlaşılınca. Laurana'nın Qualinost'uterk etmeye niyetli olduğunu düşünüyordu. Belki de yanlış düşünüyordu. "Pekala. Planchet, bu toplantı hakkında Ana Kraliçe'ye hiçbir şey söylemeyeceğiz." Ay yükselmişti ve gökyüzünde donuk, hastalıklı bir şekilde parlamaktaydı. Medan bu garip ayı asla sevmemişti. Solinari'nin gümüş parlaklığıyla ya da Lunitari'nin kızıl aleviyle kıyaslandığında bu ay mahzun ve cılız duruyordu. Gökyüzünde her belirişinde, sanki aralannda yerini almaktan utanıyormuş gibi her ortaya çıkışında yıldızlardan özür dileyişini Medan neredeyse hayalinde canlandırabiliyordu. Şimdi görevim yapıyor ve yeterince ışık sağlıyordu, böylece bahçesine meşalelerin ya da gaz lambalarının parlak ışıklarını getirmek zorunda kalmamıştı —ki o ışıklar, orada bir toplantı yapılmakta olduğunu gökte uçan her türlü izleyiciye açık ederdi. Elfler onun bahçesine duydukları takdiri dile getirdiler. Gerçekten de bir insanın bu denli bir güzellik abidesi yaratabilmesi karşısında hayrete düşmüşlerdi ve bu hayret Medan'ı en az onların övgüleri kadar memnun ediyordu, zira bunun anlamı o övgülerin hakiki olmasıydı. Bahçesi daha 283 önce, bu gece ay ışığı altında durduğu kadar akılda kalıcı bir güzel]}sahip olmamıştı hiç. Bitkilere büyükbaş hayvanların yemeğinden baş gözle bakmayan cüce bile, bahçeye hiç de sıkılmamış bir tavırla ggezdirdi ve "hoş" diye yorum yaptı. Fakat bunun hemen ardından yükseV sesle hapşrrdı ve kaşınan burnunu bütün toplantı boyunca ovuştun, durdu. İlk bilgi veren kişi Dişi Aslan oldu. Bahçe hakkında söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. Soğuktu, aklını işine yoğunlaştırmıştı ve şu işi hIzj bitirmeye niyetli olduğu barizdi. Balık havuzunun yanındaki bir masaya serilmiş olan haritada belli bir noktayı işaret ederek düşman ordusunun nerede olduğunu gösterdi. "Birliklerimiz düşmanın ilerleyişini yavaşlatmak için elinden geleni ardına koymadı, ama bu dev yaratığın yanında can sıkıcı sivrisinekler gibiyiz. Onu rahatsız ettik, huzurunu kaçırdık, kanını emdik. Onu engelleyebildik, ama durduramadık. Yüzlerce adam öldürebildik, ama bu onu biraz olsun yıpratmadı. Bu sebeple halkıma geri çekilmelerini emret-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tim. Şimdi mültecilere yardım ediyoruz." Medan başıyla onayladı. "Kraliyet ailesine destek sağlayacaksınız — ki siz de o ailenin bir üyesisiniz," diye ekledi nazik bir gülümsemeyle. Dişi Aslan, adamın gülümsemesine karşılık vermedi. Onunla savaşarak uzun yıllar geçirmişti. Ona güvenmiyordu ve Medan da bunun için kadını suçlayamazdı. Zira o da kadına güvenmiyordu. Medan'ın içinden bir ses, eğer arada Gilthas olmasaydı Dişi Aslan'ın hançerini göğüs kafesinde bulacağını söylüyordu. Gilthas, onun gidişinden her söz edildiğinde olduğu gibi sert görünüyordu. Medan genç kralın hislerini anlıyor, onun nasıl hissettiğini biliyordu. Elflerin çoğu onun ayrılışının sebebini anlıyordu. Bunu anlamayanlar ise, elf kralın ihtiyaç anında Qualinost'u yüzüstü bırakıp gittiğim ve kendi canını kurtarabilmek için halkını ölüme terk ettiğini fisıldaşıyorlardı. Medan, genç adamın önünde uzanan hayata gıpta etmiyordu: onunki bir mülteci hayat, bir sürgün hayatı olacaktı. "Majestelerine tünellerin dışına kadar bizzat kendim refakat edeceğim," diye belirtti Bellowsgranite. "Halkımdan gönüllü olanlar şehrin altındaki tünellerde kalacak ve savaşa yardım etmeye hazır bekleyecekler. Karanlığın orduları Qualinost'a girdiğinde"—cüce kocaman sırıttı— "deliklerin içinden onları karşılamak için odun parçalarından çok daha fazlasının çıktığını görecekler." Sanki cücenin sözlerinin altını çizmek istermişçesine, ayaklarının altındaki toprak hafifçe sarsıldı. Toprak yutan dev solucanların iş başında olduğunun bir alametiydi bu. 284 "Siz ve sizinle gelecek olanlar, yarın sabah ilk iş olarak tünellerde haZü' bulunmalılar Majesteleri," diye ekledi cüce beyi. "Daha fazla beklememeliyiz-" "Orada olacağız," dedi Gilthas. İç çekti ve kafasını öne eğip, masanın «zerinde kavuşturmuş olduğu ellerine baktı. Medan boğazını temizledi ve devam etti. "Qualinost'un savunulması hakkında: Beryl'in ordusuna sızmaları için gönderilen casuslar, ejderhanın saldın planında herhangi bir değişiklik olmadığım bildirdi. Önce şehri araştırmak için birkaç ejderhasını yollayacak, her şeyin yolunda gittiğinden emin olacak ve ejderha korkusuyla etraftaki herkese gözdağı verecek." jylareşal acı acı gülümsemek için kendi kendisine izin verdi. "Beryl

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


şehrin terk edildiğinden ve kıymetli postunun güvende olacağından emin olunca, ordularının lideri olarak bizzat kendisi Qualinost'a girecek." Medan haritayı işaret etti. "Qualinost şehri saldırılara karşı doğal bir hendek tarafından korunuyor —yani şehrin etrafını saran Beyaz Öfke Nehri'nin iki kolu tarafından. Beryl'in ordularının daha şimdiden bu akarsuların kıyılarında toplanmakta olduğuna dair raporlar aldık. Köprüleri imha ettik, ama su seviyesi yılm bu zamanlarında düşüktür. Şuradan, şuradan ve şuradan karşıya geçebilecekler." Haritada üç bölgeyi işaret etti. "Nehri aşmak onları yavaşlatacaktır, zira hızla akan ve bazı yerlerde bel hizasına kadar gelen suyun içinden geçmek zorunda kalacaklar. Bizim askerlerimiz burada, burada ve burada konuşlanmış olacak"—yine haritayı işaret etti—"onlara, saldırmadan önce belli miktarda askerin nehri geçmesine izin vermeleri emredilecek." Etrafındaki subaylara baktı. "Askerlerimize saldırmak için işaret gelene kadar beklemeleri gerektiğini altını çizerek vurgulamalıyız. Düşman birliklerinin ikiye bölünmesini, yansının nehrin bir yakasında, diğer yansının da öbür yakasında kalmasını istiyoruz. Panik ve kargaşa yaratmak istiyoruz ki, karşıya geçmeye çalışanlar, nehrin öbür yakasında canlanın kurtarmak için savaşanlarla uyuşamayıp birbirilerine kanşsınlar. Burada ve burada konuşlandınlmış olan elf okçular, düşman saflarının büyük kısmını yaylım atışlanyla yok edecekler. Bey'in kuzeninin— "Medan cücenin önünde eğilip reverans yaptı—"komutasındaki cüce ordusu onlan şurada vuracak ve düşmanı nehre dökecek. Diğer elf birlikleri ise kanattan destek vermek üzere şurada tepe yamacında bekleyecek. Bu plan anlaşıldı mı? Herkes için tatmin edici mi?" Bu planın üzerinden birçok gez geçmişlerdi. Herkes başıyla onayladı. "En son olarak, geçen toplantımızda, Qualinesti'nin batı sınınnda bulunan Gri Cübbeler'e haber yollamayı ve onlann yardımını istemeyi tartışmıştık. Onlann yardımlarını talep etmeme karan alınmıştı, bunun 285 sebebi de bu gri cübbeli büyücülere güven olmayacağıydı, ki buna bütı" kalbimle katılıyordum. Ortaya çıktığı üzere onlara bel bağlamamamız ? olmuş. Görünüşe bakılırsa ortadan kayboldular. Sadece hiçbir iz bırav madan ortadan kaybolmakla kalmadılar, aynı zamanda bütün WayretL Ormanı da kayboldu. Beryl'in öncü birliklerinden birisi olan ve mültecju ? katletmek için güneye yönlendirilen bir ejderan vurucu timi ormana girmve bir daha dışarı çıkamamış. Onlar hakkında başka hiçbir şey duymada ve duyacağımızı da pek sanmıyorum. "Kadehlerimizi VVayreth Kulesi'nin Efendisi'nin şerefine

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kaldırmav öneriyorum." Medan, geriye kalan son birkaç şişesi arasından doldurduğu bir kadeh elf şarabını kaldırdı. İçlerinden herhangi birisini goblinler kafaya diksin diye geride bırakırsa onun da adı Medan değildi. Hepsi de, her ne kadar gizemli ve kaprisli olsalar bile güçlü bir müttefik edindikleri için rahatladılar ve bir değişiklik yaparak kadeh kaldırdılar. "Kahkaha seslerini duydum. Sanırım yanınıza hoş bir vakitte geldim," dedi Laurana. Medan girişe muhafızlar yerleştirmiş, ama eğer Ana Kraliçe gelirse onu içeri kabul etmeleri talimatını vermişti. Orada mevcut olan herkes gibi Medan da kadına saygılarını sunmak için ayağa kalktı. Dişi Aslan kayınvalidesini sevgi dolu bir öpücükle karşıladı. Gilthas da annesini öptü ama Medan'a azarlayıcı bir bakış attı. "Saygıdeğer annenizi çağırma konusunda inisiyatifimi kullandım," dedi Mareşal, kralın önünde eğilip reverans yaparak. "Majesteleri'nin kesin buyruğuna karşı çıktığımı biliyorum, ama durumun aşın derecedeki ciddiyetini hesaba katınca, askeri bir lider olarak otoritemi kullanmanın en iyisi olacağına karar verdim. Sizin de kendi ağzınızla söylediğiniz gibi Majesteleri, Ana Kraliçe bu konularda oldukça bilgilidir." "Lütfen oturun," dedi Laurana, Mareşal'in hemen yanına bir sandalye çekerek —ki Medan o sandalyenin boş bırakılmasını sağlamıştı. "Geç kaldığım için üzgünüm, ama aklıma bir fikir geldi, fakat ondan bahsetmeden önce bu konuyu biraz düşünmek istedim. Neler kaçırdığımı anlatın bakalım." Medan, toplantının o ana kadar olan detaylannı, ne dediğini dahi bilmeden ezberden okuyarak tek tek saydı. Tıpkı bahçe gibi, Laurana da akıllara çakılıp kalan bir güzellikteydi. Ay ışığı bütün renkleri örtüyor, kadının altın saçlan gümüş, teni beyaz, gece elbisesi gri rengini alıyor ve gözleri pırıl pınl parlıyordu. O bir ruh olabilirdi, adamın bahçesinin ruhu, zira yasemin kokusu kadına sarılıp öylece kalıyordu. Kadının görüntüsünü zihnine kazıdı. Bu görüntüyü, sonsuz karanlığı aydınlatmasını umara* 286 ?•lürn diyanna beraberinde taşımayı planlıyordu. Toplantı devam etti. Elf kumandanların raporlarını dinledi. f/umandanlar her şeyin hazır olduğunu ya da olmak üzere olduğunu rapor ettiler. Daha fazla halata ihtiyaçları vardı, fakat daha fazla halat gelmekteydi zaten. Zira ip yapımcıları çalışmayı kesmemişlerdi ve en son ana dek kesmeyeceklerdi. Barikatlar yerli yerindeydi, siperler kazılmıştı,

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


tuzaklar vurulmuştu. Okçulara alışık olmadıkları türden emirler verilmişti. Görevlerini ilk başta garip ve zor bulmuş olsalar da, kısa süre sonra kendilerini zorunluluğa alıştırmışlardı ve saldın emrinden başka hiçbir şeye ihtiyaçları yoktu. "Şurası şart ki... şart ki"—Medan katiyetle tekrarladı—"ejderha hiçbir elfm sokaklarda yürüdüğünü görmemeli. Beryl şehrin boşaltıldığını, bütün elflerin ya kaçtığını ya da esir tutulduğunu düşünmeli. Şövalyeler sokaklarda açıktan açığa gezecekler ve saflarımızı doldurmak için Şövalye kılığına giren elfler onlara eşlik edecek. Yarın gece, kraliyet ailesinin güvenle yollarına koyulduğundan emin olduktan sonra"—konuşurken krala baktı ve Gilthas'tan isteksiz bir onay aldı—"Beryl'e bir haberci yollayacak, Qualinost şehrinin onu gücü karşısında teslim olduğunu ve onun bütün isteklerini yerine getirmiş olduğumuzu belirteceğim. Güneş Kulesi'nin en üstünde yerimi alacağım ve ondan sonra—" "Mazur görün Mareşal Medan," diye araya girdi Laurana, "ama ejderhanın bütün isteklerini yerine getirmediniz." Medan neyin gelmekte olduğunu tahmin etti. Gilthas'm kaskatı kesildiğini ve aniden beti benzinin attığını gördüğünde kralın da bunu tahmin etmiş olduğunu anladı. "Asıl siz mazur görün Madam," dedi Medan kibarca, "ama tamamlanmamış olarak bıraktığım bir şey gelmiyor aklıma." "Ejderha, kraliyet ailesinin bütün üyelerinin kendisine teslim edilmesini talep etti. Sanırım, ismi özel olarak belirtilen kişiler arasında ben de vanm." "Üzülerek belirtmeliyim ki," dedi Mareşal kurnazca gülümseyerek, "kraliyet ailesinin üyeleri kaçmayı başardı. Şu anda takip ediliyorlar ve yakalanacaklarından eminim—" Laurana başını olumsuz anlamda sallıyordu. "Bu işe yaramaz Mareşal Medan. Beryl ahmak değil. Şüphelenecekrir. Dikkatle yaptığımız bütün planlar suya düşer." "Ben kalacağım," dedi Gilthas kesin bir sesle. "Zaten yapmak istediğim şey de bu. Kulenin çatısında Mareşal'in esiri olarak onun yanında durursam, ejderha hiç şüphelenmez. Beni eline geçirmek için heveslenecektir. Sen Anne, sürgündeki halkın başına geçecek kişi sensin. Silvanesti ile sen 287 anlaşacaksın. Diplomat olan sensin. Halk sana güveniyor," "Halk krallarına güveniyor," dedi Laurana sessizce. "Anne..." Gilthas'm sesi ıstırap doluydu, yalvarıyor gibiydi, "A bunu yapamazsın!" "Oğlum, sen Qualinesti'nin kralısın. Artık bana ait değilsin. Kend'

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


de ait değilsin. Sen onlara aitsin." Masanın öbür tarafına uzanan Laurana, oğlunun elini tuttu. "Binler. hayatın sorumluluğunu üstlenmenin ne kadar zor bir şey olduğunu anlıy rum. Neyle yüz yüze olduğunu biliyorum. Senden cevap duymak icj karşına gelecek olan kimselere elinde sadece sorular olduğunu söylemek zorunda kalacaksın. Umutsuzluk içindeyken, umutsuzluk kalbine ağır gelirken umutlu olduğunu söylemek zorunda kalacaksın. İçten içe korkuy. la ürperirken, dehşete kapılmış olanlara cesur olmalarını söyleyeceksin Ejderhayla yüzleşmek büyük bir cesaret isteyecek oğlum ve bu cesareti gösterdiğin için seni takdir ediyor, sana saygı duyuyorum. Ama o cesaret halkına, kuşku ve tehlike dolu bir gelecekte liderlik etmen için sende bulunması gereken cesaretin yanında hiç kalır." "Ya yapamazsam Anne?" Gilthas etrafta başka birilerinin olduğunu unutmuştu. İkisi baş başa konuşuyordu. "Ya başarısız olursam?" "Başarısız olacaksın, oğlum. Üst üste başarısızlıklar yaşayacaksın. Kendi isteklerimi onların ihtiyaçlarının üzerine koyduğum zaman, beni takip eden kimseleri hayal kırıklığına uğrattım. Baban Ejderha Yüceefendisi Kitiara'ya olan aşkının peşinden gitmek için kendi dostlannı terk ettiğinde onları hayal kırıklığına uğrattı." Laurana burukça gülümsedi. Gözleri yaşlarla panldıyordu. "Sen mükemmel olmayan bir anne babanın çocuğusun, oğlum. Tıpkı bizim yaptığımız gibi tökezleyecek, dizlerinin üzerine çökecek ve toz toprağın içinde üstün başın çürümüş bir halde yatıp kalacaksın. Sadece, toz toprağın içinde kalmaya devam edersen gerçekten başansız olmuş olursun. Eğer ayağa kalkıp yoluna devam edersen, o zaman o başarısızlıktan basan çıkartırsın." Gilthas uzun saniyeler boyunca hiçbir şey söylemedi. Annesinin elini sıkı sıkıya tuttu Laurana da onun elini tuttu, bıraktığı zaman oğlunu sonsuza dek bırakmış olacağını biliyordu. "Seni hayal kırıklığına uğratmayacağım Anne," dedi Gilthas kısık sesle. Kadının elini kaldırıp dudaklarına götürdü ve saygıyla öptü"Babamın anısını da hayal kırıklığına uğratmayacağım." Kadının elllU bıraktı ve ayağa kalktı. "Seni sabahleyin göreceğim Anne. Ayrılmadan önce." Bu sözleri hiç duraksamadan söyledi. "Evet Gilthas," dedi kadın. "Seni bekleyeceğim." 288 Kral başıyla onayladı. O zaman edecekleri veda sonsuza dek ola^0. Kalpleri parçalayan o kutsanmış sözler, yalnızken konuşulacak sözlerdi. "Eğer hepsi buysa Mareşal Medan," dedi Gilthas, gözlerini adamdan ^a]c tutarak. "Bu gece dahi yapılacak çok işim var." "Anlıyorum Majesteleri," dedi Mareşal. "Şimdi toparlamamız gereken ve pek de önemli olmayan küçük meseleler var. Geldiğiniz için teşekkür ederim." "Pek de önemli olmayan küçük meselelermiş," diye homurdandı Gilthas. Geri dönüp annesine baktı. Birazdan enine boyuna tartışmaya başlayacaklarını çok iyi biliyordu. Derin bir nefes aldı. "Öyleyse

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


size iyi seceler dilerim Mareşal ve hepinize iyi şanslar." Medan ayağa kalktı. Elf kadehini aldı ve havaya kaldırdı. "Sizlere Majesteleri Kral'ı takdim ederim." Elfler seslerini koro halinde yükselttiler. Bellowsgranite böğürerek kadeh kaldırdı. Bu da, Mareşal'in ürküp sinerek hızla gökyüzüne bakmasına ve etrafta Beryl'in hiçbir ajanının olmadığını umut etmesine sebep oldu. Laurana kadehini kaldırdı ve oğlunu selamladı, sesi sevgi ve gururla hafiflemişti. Duygulan coşup taşan Gilthas hızla başını sallayıp selamlan kabul etti. Konuşma konusunda kendisine güvenemiyordu. Kansı kolunu omzuna doladı. Planchet yanında yürüdü. Kralın başka bir muhafızı yoktu. Sâdece birkaç adım atmıştı ki, omzunun üzerinden arkaya baktı. Gözleri Mareşal'i arayıp buldu. Medan kralın bu sessiz mesajını çok iyi anladı ve izin isteyip ayrılarak krala karanlık evin dışına kadar eşlik etti. Gilthas kapının önüne varana dek tek bir kelime dahi etmedi. Oraya geldiğinde durdu ve dönüp Mareşal'e baktı. "Annemin ne planladığını biliyorsunuz, Mareşal Medan." "Sanmm biliyorum, Majesteleri." "Onun böyle bir fedakârlıkta bulunmasının gerekli olduğuna siz de katılıyor musunuz?" diye cevap istedi Gilthas, neredeyse hiddetli bir sesle. "Onun bunu yapmasına izin verecek misiniz?" "Majesteleri," diye ciddiyetle yanıtladı Mareşal, "annenizi tanıyorsunuz. Onu durdurmanın herhangi bir yolu olduğunu düşünüyor musunuz?" Gilthas ona baktı, sonra kahkahayı basü. Kahkaha gözyaşlanna dönüşmeye tehlikeli bir şekilde yaklaşınca, kendisine tekrar hakim olana kadar sessizleşti. Derin bir nefes alıp Mareşal'e baktı. "Beryl'i mağlup etmek için şan289 simiz var, belki de onu yok etmek için. Onun ordularının durdurulması v geri çekilmeye zorlanması için bir şans. Bir şansımız var değil ny Mareşal?" Medan tereddüt etti, ona göre umutsuz olan bir konuda, umut ver mek istemiyordu. Yine de, içlerinden hangisi geleceğin ne getireceğin/ bilebilirdi ki? "Eski bir Solamniya deyişi vardır Majesteleri, ki şu anda onu aktarabilirim. Bu deyiş şöyledir; 'o dediğinin olma şansı, sadece ayların gökten düşme şansı kadardır.' " Medan gülümsedi. "Majesteleri'nin de büdi&j üzere aylar gerçekten de gökyüzünden düştüler. Bu yüzden size sadece şunu söyleyeceğim, evet bir şans var. Her zaman bir şans vardır." "înanm ya da inanmayın Mareşal Medan, ama beni neşelendirdiniz"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dedi Gilthas. Elini uzattı. "Eskiden düşman olduğumuza pişmanım." Medan kralın elini tuttu ve öbür elini üzerine kapadı. Gilthas'm kalbinde yatan korkuyu biliyordu ve Mareşal, bunu yüksek sesle söylemediği, Laurana'nın yapacağı fedakârlığı küçük düşürmediği için ona saygı duyuyordu. "Lütfen içiniz rahat olsun Majesteleri, Ana Kraliçe benim için kutsal bir sorumluluk olacak. Hayaümdaki en kutsal sorumluluk. Bu sorumluluğa son nefesime kadar sadık kalacağım konusunda ona duyduğum takdir ve hürmet adına yemin ederim." "Teşekkürler Mareşal," dedi Gilthas yavaşça. "Teşekkürler." El sıkışmaları kısa sürdü ve kral ayrıldı. Medan kapı eşiğinde biraz daha durup Gilthas'm ay ışığında gümüşi gri görünen yol boyunca gidişini izledi. Mareşal'in yüzleşeceği gelecek acı ve muğlaktı. Hayatının geri kalan günlerini tek elinin parmaklarıyla sayabilirdi. Yine de, bu geleceği genç adamı bekleyen geleceğe değişmeyeceğini düşündü. Evet, Gilthas yaşayacakü, ama hayatı asla kendisine ait olmayacaktı. Eğer halkını hiç umursamasâydı çok farklı olurdu. Ama o umursuyordu ve bu umursayış onun sonunu getirecekti. 290 25 BAŞ BAŞA VE YALNIZ Sorulan birkaç sorudan ve bazı rastgele tartışmalardan sonra, kumandanlar dağıldılar. Medan ile Laurana birbirilerine hiçbir şey söylemediler, ama ikisi arasında artık sözlere ihtiyaç yoktu. Diğerleri gittikten sonra kadın odada kaldı ve ikisi artık baş başa ve yalnızdılar. Baş başa ve yalnız. Medan bu sözleri düşündü Bu durumun, iki kişinin gelip gelebileceği en son nokta olduğunu düşünüyordu. Baş başa ve yalnız. Zira hayaller ve kalbimizin derinlerindeki sırlar anlatılabilirdi, ama sözler çok yetersiz kalan yardımcılardı. Sözler, asla onların söylemesini istediğimiz şeyleri tam anlamıyla söyleyemez, beceriksizce birbiıine dolaşır, kekeler ve en müthiş porseleni kırıp mahvederler. Bir kişinin umup umabileceği en iyi şey, sessizlikle yetinip yol üzerinde kendisine eşlik edecek birisini bulmaktır. Çünkü kalplerin en iyi iletişim kurduğu zaman, konuşmaya çalışmadıkları zamandır. İkisi, sanki bir ayın hayaletiymiş gibi garip ve donuk görünen ayın atında, bahçede oturdular. "Beryl şimdi Qualinost'a gelecektir," dedi Mareşal, tatmin olmuş bir sesle. "Şişko majesteleri, sizi —yani Kraliçe Takhisis'i mağlup etmiş olan 291

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Altın Kumandan'ı— kendi huzurunda korkudan sinmiş bir halde g^ fırsatını kaçırmaz. Beryl'e istediği şeyi vereceğiz. Mükemmel bir göst e düzenleyeceğiz." "Hakikaten de öyle yapacağız," dedi Laurana. "O konuda bazı fikiri rim var, Mareşal Medan. Size gecenin erken vakitlerinde onlardan biraz sö etmiştim." Bahçeye hüzünle bakındı. "Bu mekân her ne kadar güzel olsa H ve buradan ayrılmak bana çok kötü gelse bile, size göstermem gereken şev karanlığın örtüsü altında bakmanız çok daha iyi olur. Qualinosf a kadar bana eşlik eder misiniz Mareşal?" "Emrinize amadeyim Madam," diye yanıtladı. "Yol epey uzun ve tehlikeli olabilir. Beryl'in etrafta gizlenen kiralık katilerinin olmadığını kim bilebilir? Eğer size uygunsa, at sırtında gitmeliyiz." Ay ışığıyla aydınlanmış gecenin içinde at sürdüler. Aralarında geçen muhabbetin konusu ejderhalardı. "Altın Kumandan'm ejderha korkusundan hiç etkilenmediği söylenir," dedi Medan, Laurana'ya takdirle bakarak. Laurana her ne kadar, en son ata bindiğinden beri yıllar geçmiş olduğunu iddia etse bile at sırtında mükemmel görünüyordu. Laurana hüzünle gülümsedi ve kafasını salladı. "Bunu iddia edenler beni asla tanımıyorlar demektir. Ejderha korkusu feciydi. Asla geçip gitmedi." "Peki nasıl hareket edebildiniz?" diye sordu. "Zira ejderhalarla savaşmış, hatta onlarla iyi savaşmış olduğunuz kesin." "O kadar çok korktum ki, korku içimde yaşayan canlı bir varlık halini aldı," diye yanıtladı Laurana, hafifçe konuşarak ve adama değil gecenin karanlığına doğru bakarak. "Onun nabız gibi atıp damarlarımda dolaştığını hissedebiliyordum. Sanki ikinci bir kalbim olmuş gibiydi, göğsüme sığmayan feci kalpti bu, çünkü her zaman nefesimi kesiyor gibiydi." Kadın bir süreliğine sessiz kaldı ve geçmişinden gelen seslere kulak verdi. Medan, artık geçmişinden gelen sesleri duymuyordu, ama onlann insanın peşini bırakmadıklarını iyi biliyordu. Bu sebeple sessizliğim korudu. "İlk başta devam edemeyeceğimi düşünmüştüm. Çok korkmuştum, ama sonra bilge bir adam —adı Elistan'dı — bana ölümden korkmamam gerektiğini öğretti. Ölüm kaçınılmazdır, hayatın bir parçasıdır. Hepimiz"1 başına gelir —insanların, elflerin, hatta ejderhaların bile. Ölümü sadece yaşayarak, biz mezara girince de bu dünyada baki kalacak olan bir şeyler yaparak mağlup edebiliriz. Korktuğum şey korkudur Mareşal. Kendim1 bundan hiç kurtaramadım. Sürekli olarak buna karşı savaşırım."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Baş başa, sessizlik içinde at sürdüler. Sonra Laurana şöyle deo'> 292 ngjze teşekkür etmek istiyorum Mareşal, yapmayı düşündüğüm bu şeyden vaz geçmemi sağlamaya uğraşmayıp bana iyilik ettiğiniz için." Adam bu teşekkürü kabul edip başını eğdi ama sessiz kaldı. Kadının Eyleyecek bir şeyleri daha vardı. Onları nasıl dile getireceğini düşünüyordu. "Bazı hataları düzeltmek için bu frrsati değerlendireceğim," diye devam etti. Şimdi artık yalnızca adamla değil geçmişinin sesleriyle de konuşmaktaydı. "Ben onların komutanı, lideriydim. Onları terk ettim. Yalnız bıraktım. Mızrak Savaşı kritik bir noktadaydı. Askerler yön göstermem için Dana bakıyorlardı, bense onları yüzüstü bıraktım." "Aşk ve görev arasında bir seçimle karşı karşıya kalmıştınız ve aşkı seçtiniz. Ben de olsam bu seçimi yapardım," dedi, altlarında at sürmekte oldukları toz ağaçlarına doğru bakarak. "Hayır Mareşal," diye karşılık verdi kadın, "siz görevi seçtiniz. Sevdiğinize karşı olan görevinizi. Arada bir fark var." "Başlangıçta, belki," dedi. "Ama sonunda değil." Kadın ona baktı ve gülümsedi. Qualinost'a yaklaşmışlardı. Şehir bomboştu ve terk edilmiş gibi görünüyordu. Medan atını durdurdu. "Nereye gideceğiz Madam? Sokaklarda açıktan açığa at sürmemeliyiz. Görülebiliriz." "Güneş Kulesi'ne gidiyoruz," dedi. "Planımda kullanacağım nesneler orada bulunuyor. Şüpheli görünüyorsunuz Mareşal. Güvenin bana." Medan onun attan inmesine yardım ederken Laurana, adama yaramaz bir çocuk gibi gülümsedi. "Ayın gökyüzünden aşağı düşmesini sağlayacağıma söz veremem. Ama size bir yıldızın armağanını sunabilirim." Qualinost sokakları boş ve terk edilmişti. İkisi gölgelerde gizlenerek ilerlediler, zira onları göremeseler bile göklerden şehri izleyen gözcüleri hissedebiliyorlardı. Ejderhaların, ay ışığı ve nehirden yükselip şefkatle toz ağaçlarının arasından akan şafak öncesi pusu sebebiyle yerden görünmesi zor olurdu. Sabahın erken saatleri sessizdi, ürkütücü derecede sessiz. Hayvanlar inlerine çekilmiş, kuşlar ağaç kovuklanna sokulup sessizleşmişlerdi. Yanık kokusu, ejderhanın kokusu, ölümün kokusu havaya hakimdi ve bütün yaratıklar onun geldiğini bildiği için kaçışmıştı. "Aklı mantığı yerinde olan herkes kaçtı," dedi Medan kendi kendice. "İşte bizden geri kalanlar da burada." Sessizlik o kadar derindi ki, eğer dikkatle dinlese evlerin içinde saklanan kimselerin kalp atışlarını dahi duyabileceğini düşünüyordu. O kalpler hızla, güm güm atıyor, korkuyla titriyorlardı. Karanlığın içinde sessizce

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


otunıp, ellerini kavuşturan, konuşamadıkları ve zaten yetersiz kalacak olan 293 sözleri birbirilerine dokunuşlanyla ileten sevgilileri ve dostları aklm^ canlandırabiliyordu. Ay batışa geçtiğinde Güneş Kulesi'ne vardılar. Qualinosrün en do&, sınırında bulunan kule, en yüksek tepenin üzerindeydi. Kule şe^ muhteşem manzarasına nazırdı. Parlatılmış altından yapılmış olan ku]P sabahın ilk ışıklan onu ateşe verip etrafa yeni bir günün sıcaklığlnı v' neşesini saçmasını sağladığında, tıpkı bir diğer güneş gibi parlıyordu. Işı&. o kadar parlaktı ki, gözleri kamaştırıyordu. Gündüz zamanında kuleye yaklaşan Medan, kör olmamak için sık sık başka yöne bakmak zorunda kalıyordu. Gece vaktinde, kule yıldızları yansıtıyor, bu sebeple —yüzeyinde çok sayıda yıldız süzülürken— kuleyi arka planda duran gece göğünden ayırt etmek zor oluyordu. Kuleye, kapılan asla kilitlenmeyen bir giriş kapısından girdiler ve oradan ana daireye ilerlediler. Laurana, yollarını aydınlatması için küçük bir kandil getirmişti. Meşale ışığı çok parlak olur, dışandakiler tarafından fark edilebilirdi. Medan daha önce, çeşitli törenlere katılmak için bu kulede bulunmuştu. Güzelliği her zaman onu etkilemişti. Kule, merkezdeki büyük ve iki yandaki daha küçük minareleriyle göğe doğru onlarca metre yükselmekteydi. Zeminde duran bir kişi kafasını kaldınp tavana baktığında muhteşem bir mozaik işçiliği görüyordu. Kulenin duvarlanna helezonlu bir sırayla yerleştirilmiş olan pencereler, güneş ışığını yakalayıp aşağıya, ana dairenin merkezinde duran kürsünün tam üzerine yansıtmak için tasarlanmışlardı. Medan, mozaiğin gündüz ve gece vakitlerinde gökyüzünü tasvir ettiğini o anda göremiyordu, zira etraf çok karanlıktı. Bu mozaikle birlikte Qualinestililer, kuzenleri Silvanestililer ile aralarındaki ilişkiyi sembolik olarak böyle tasvir etmişlerdi. Mozaiğin yaratıcısı iyimser davranmış, iki halkı bir gökkuşağıyla ayırmıştı. Bir şimşekle ayırsa çok daha iyi yapmış olurdu. "Belki de sebebi budur," dedi Laurana hafifçe, henüz güneş ışığıyla aydınlanmamış olan, karanlık gölgeler arasında gizli duran mozaik işçiliğine doğru kafasını kaldınp bakarak. "Belki de halkımın yaptığı fedakarlık yeni bir başlangıç için gereklidir —birbirinden kopmuş olan iki halkın en sonunda birleşmesinin başlangıcı için."

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Medan ona, Qualinostün yıkım sebeplerinin yeni başlangıçla™ hiçbir ilgisi olmadığını söyleyebilirdi. Yıkımın sebepleri şeytani ve çirkindi. Ejderhanın takdir ettiği her şeye karşı duyduğu nefretine, asla inşa edemeyeceği şeyi yakıp yıkma ihtiyacına ve sahip olmak için en çok ısteK duyduğu şeyi yok etme güdüsüne dayanıyordu. 294 Medan düşüncelerini kendisine sakladı. Eğer bu düşünce Laurana'ya huzur veriyorsa, o zaman kadının buna inanmasına izin vermeye razıydı. Ye belki de, ikisinin düşünceleri aynı madalyonun iki yüzüydü. Kadının tarafı aydınlık, adamın tarafı karanlıktı. Ana daireyi terk eden Laurana, Mareşali bir merdivenden yukarı çıkartıp ana daireye yukarıdan bakan bir balkona götürdü. Daire şeklindeki koridoru sıra sıra uzanan gümüş ve altın kapılar süslüyordu. Laurana ilerlerken kapıları saydı. Her iki taraftan da sayıldığında yedinci olan kapmn1 önüne geldiğinde, bileğine bağlanmış olan mavi kadife bir kesenin içinden bir anahtar çıkarttı. Bu anahtar da altın ve gümüşten yapılmıştı. Yedinci kapının üzeri bir huş ağacı motifıyle süslüydü, ağacın dallan ise güneşe doğru uzanmıştı. Medan kilit falan göremiyordu. "Bu odanın içinde ne olduğunu biliyorum," dedi Medan. "Kraliyet Hazinesi." Elini kadının elinin üzerine koydu ve onun devam etmesini engelledi. "Bunu bana göstermek istediğinizden emin misiniz Madam? İçeride, elflerin binlerce yıldır gizli tuttukları sırlar mevcut. Muhtemelen onlan ele vermek akıllıca olmaz, hatta şimdi dahi." "Hikâyedeki cimriye benzeyeceğiz, hani şu kötü zamanlar için parasını istifleyip iyi zamanlarda açlıktan ölen cimriye. Bizi kurtarabilecek olan bir şeyi kilitli tutmama mı neden olacaksınız yani?" diye sordu Laurana. "Bana güvendiğiniz için size saygılanmı sunanm Madam," dedi Mareşal, eğilip reverans yaparak. Laurana, ağacın en alt dalından itibaren yedi dal saydı, o dalların üzerindeki yedi yaprağı saydı ve anahtannı yedinci yaprağın üzerine değdirdi. Kapı açılmadı, ortadan kayboldu. Medan, Qualinost elf krallığının hazinesini içinde barındıran geniş salona baktı. Laurana kandili yukan doğru kaldırırken, karşılannda duran görüntü kuleye çarpan güneş ışığından bile daha göz alıcı bir hal aldı. Çelik paralar, altın ve gümüş sikkelerle dolu sandıklar zemini boylu boyunca kaplamıştı. Muhteşem tasarımlara ve işçiliğe sahip olan silahlar duvarlarda sıra halinde asılıydı. Mücevherler ve incilerle dolu fıçılar yerde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


duruyordu. Kraliyet mücevherleri —taçlar, asalar, başlıklar, üzerleri yakutlarla, elmaslarla ve zümrütlerle süslü ağır cübbeler— üzeri kadife kaplanmış sıralar üzerinde sergileniyordu. "Kıpırdamayın Mareşal," diye onu uyardı Laurana. Medan'm kıpırdamaya hiç niyeti yoktu zaten. Kapının eşiğinde donakalmış duruyordu. Etrafina bakmıyordu ve hiddetlenmişti. Soğuk bir kızgınlıkla Laurana'ya doğru döndü. "Cimrilerden bahsetmiştiniz Madam," dedi işaret ederek. "Burada 295 Ansalon'daki bütün paralı askerleri satın alabilecek kadar zenginli* sahipsiniz ve halkınızın hayatlarını harcarken altınları saklıyorsunuz!" "Bir zamanlar, uzun zaman önce, Kith-Kanan günlerinde bu zengin likler bizimdi," dedi Laurana. "Bu sadece onun hatırası." Kadın bu laflan eder etmez Medan işin aslım anladı. İllüzyonun ardındaki gerçeği gördü. Ayağının dibinde geniş bir delik vardı. Tek bir spiral merdiven dosdoğru aşağıya, karanlığın içine doğru iniyordu. Odanın sırrını bilmeyen herkes, illüzyon zeminde daha iki adım dahi atamadan önce ölümüne doğru çakılırdı. Ellerindeki tek ışık, küçük kandilden yayılan bir ışık huzmesiydi Kandilin sabit ve titremeyen ışığı sayesinde Medan, merdivenden inen Laurana'yı takip etti. Merdivenlerin en altında Qualinost elf krallığının gerçek hazinesi duruyordu: Tek bir sandık ve birkaç kese çelik para. Kapaklan açık duran birkaç boş sandık, şimdi örümceklere ve farelere barınak olup çıkmıştı. Bir zamanlar duvarlarda asılı duran silahlar buradan çıkartıları uzun süre olmuştu. Bir tanesi hariç hepsi gitmişti. Duvarda bir piyade mızrağı asılı duruyordu. Kadının kandilinden yayılan ışık huzmesi bu mızrağa yansıdı ve onun bir zamanlar parlayan gümüş ay Solinari gibi ışıldamasını sağladı. "Bir ejderha mızrağı," dedi Mareşal Medan, sesi huşuyla titreyerek. "Daha önce hiç görmemiştim, yine de nerede görsem tanınm." Laurana mızrağa sessiz bir gururla baktı. "Bunu sizin almanızı istiyorum Mareşal Medan." Dönüp adama baktı. "Aklımda ne gibi bir plan olduğunu anlıyor musunuz?" "Galiba anlıyorum," dedi kısık sesle. Bakışlanm ejderha mızrağından ayıramıyordu. "Galiba anlamaya başlıyorum." "Sana bu silahın kahramanca bir hikâyesi olduğunu söylemek isterdim," dedi, "ama eğer öyle ise bile, biz bunu bilmiyoruz. Bu mızrak, biz evlendikten kısa bir süre sonra Tanis'e verildi. Bunu ona bir kadın getirdi. Kocası öldükten sonra onun eşyalan arasında bulduğunu söyledi. Adam ona sevgiyle bakmış ve silahın, değerim bilecek birisine verilmesini

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


vasiyet etmiş. Kadın kocasının savaşta yer aldığını biliyordu, ama asla kansma marifetlerinden bahsetmemişti. Adam kansına görevim yapmış olduğunu söylemişti hep, tıpkı diğerleri gibi. Özel bir şey yapmamıştı." " Yine de hatırladığım kadarıyla, sadece saygın ve kendisini kanıtlamış savaşçılar bir ejderha mızrağı taşıma şerefine layık görülür," dedi Medan. "Onu tanıyordum, bilirsiniz Mareşal. Onu hatırladım. Ah, kişi olarak hatırlamadım tabii. Ama bizim davamıza katılmak için birçok şeyden vazgeçen ve uğurlarına şarkılar yazılıp da türbe veya heykellerle ölürnsüz296 lestirilmemiş olan o yiğitlerin hepsini hatırlıyordum. Hepsi de kasaplar, j^iler, çiftçiler veya çobanlar olarak hayatlarına geri döndüler. Yaptıkları her şeyi' sadece görevlerini yerine getirdiklerini bildikleri için yaptılar. Bu mızrağı kullanmamızın gayet münasip olacağını düşündüm. "Burada saklanmış olan diğer silahlara gelince, Qualinost'u terk edenlerle birlikte çok sayıda silah yolladım. Dövüşmek için burada kalanjaı-a daha da fazlasını verdim. Bu kutunun içinde"—Laurana gül ağacının sade ve süssüz bir oymayla yapılmış olan kutunun üzerinde elini gezdirdi—"gerçek anlamdaki antika mücevherler var. Onlar burada kalacaklar, zira geçmişin görkemini temsil ediyorlar. Eğer gelecekte barış içinde olduğumuz bir zaman gelirse, onlar yeniden bulunacaktır. Eğer kimsenin bizi hatırlamayacağı bir zaman gelirse, o vakit belki de bunlar keşfedilecek ve elflerin hatırasını dünyaya geri getirecektir." Gül ağacından yapılmış kutuyu bıraktı ve elini büyük bir ağaç dalına koydu. 'Bu odada bir ağaç dalının bulunması garip,' diye düşündü Medan. Kadın dalın yanında diz çöktü elini aşağı uzattı, dalın merkez kısmında bulunan ve neredeyse görünmez olan bir ahşap parçasını çıkarttı. Şimdi Medan, bu dalın bir kutu halini alacak şekilde boylu boyunca ikiye yarılmış olduğunu görebiliyordu. Laurana ahşap kapağı kaldırdı. İçeride bir kılıç duruyordu. Silah kocamandı -iki elle kullanılan uzun kılıçlardan— ve onu kullanmak için oldukça büyük iki ele ihtiyaç vardı. Kılıç parlak çeliktendi, mükemmel bir şekilde korunmuştu ve hiçbir yerinde pas, çizik veya çentik yoktu. Kılıç sade bir şekilde tasarlanmıştı, amatörlerin kendinden geçmesini sağlayan ama işin ehli olan kimselere bıkkınlık veren cafcaflı süsler yoktu. Kılıcın üzerinde sadece tek bir süs vardı. Kabza kısmına, bir insanın yumruğu kadar büyük olan parlak safirden bir yıldız yerleştirilmişti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kılıç muhteşem bir silah, ölümcül güzelliğe sahip bir eserdi. Medan elini özlemle uzattı, sonra aniden duraksadı. "Alın onu Mareşal," dedi Laurana. "Kılıç sizindir." Medan kabzayı kavradı ve kılıcı ağaç dalı kutusundan dışarı çıkarttı. Silahı hafifçe savurdu ve dengesini sınadı. Kılıç onun için yapılmış olmalıydı. Oldukça ağır görünmesine rağmen, o kadar iyi tasarlanmıştı ki, °nu kolayca taşıyabiliyordu. Bunu fark eden Medan hayrete düştü. "Kılıcın adı Kayıp Yıldız," dedi Laurana. "İlk Ejderha Savaşı'nda Takhisis'e karşı savaşan elflere liderlik eden paladin Kalith Rian için yapılmıştı." "Kılıç bu ismi nasıl aldı?" diye sordu Medan. "Efsaneye göre, silahı döven demirci onu Kalith Rian'a getirdiğinde e1' lorduna bu hikâyeyi anlatmış. Demirci, kılıcı yaparken gökte kayıp par297 layan bir yıldız görmüş. Ertesi sabah işini bitirmek için geri döndüğüm bu zümrüt yıldızı döküm ateşinin közleri arasında bulmuş. Bunu tarmla e dan bir işaret olarak kabul etmiş ve mücevheri kılıcın kabzasına yerleşti * miş. Rian kılıca Kayıp Yıldız adını vermiş. Büyük kırmızı ejderha Alevdi "f i bu kılıçla öldürdü, ki kendisi de o çarpışmada öldüğü için bu onun so savaşı oldu. Kılıcın büyülü olduğu söylenir." Medan kaşlarını çattı ve kabza kısmını çevirerek Laurana'ya ger; uzattı. "Teşekkür ederim Madam, ama şansımı sıradan çelikten yapıla sıradan bir kılıçla denemeyi tercih ederim. Savaşın tam ortasında elf türküleri söylemeye başlayan veya hem kendisini hem de beni bir çift yılana dönüştüren bir kılıç pek işime yaramaz. Bunun gibi hadiseler dikkatimi dağıtabilir." "Sizi temin ederim ki, Mareşal, kılıç türkü söylemeye başlamayacak," dedi Laurana, sesinde bir kahkaha tanısıyla. "Reddetmeden önce sözümü bitirmemi bekleyin. Parlarken, Kayıp Yıldız'a bakan birisinin gözlerini ondan ayıramayacağı ve mücevhere bakmak dışında hiçbir şey yapamayacağı söylenir." "Bu daha da kötü," diye yanıtladı adam sabırsızlıkla. "Kendi kılıcıma dalıp gideceğim." "Siz değil Mareşal. Ejderha. Ve ejderha mızrağını size vermiş olduğum halde onu siz kullanmayacaksınız. Ben kullanacağım." "Anlıyorum." Medan dalgındı. Kılıcı elinde tutmaya devam etti ve ona yenilenmiş bir saygıyla baktı. "Bu gece, toplantıya katılmak üzere karanlıkta yürürken, aklıma kılıç

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ve hikâyesi geldi. Ben de onun bizim işimize nasıl yarayabileceğim anladım." "İşimize yaramakmış! Bu her şeyi değiştirebilir!" diye belirtti Medan. Ejderha mızrağım duvardan aldı ve elinde saygıyla tutup ona ilgiyle baktı. O uzun boylu bir adamdı, ama yine de mızrak ondan yaklaşık bir metre uzundu. "Tek bir sorun görüyorum. Mızrağı ejderhadan saklamak zor olacak. Hatırladığım kadarıyla, ejderhalar bu mızrağın büyüsüne karşı hassaslar." "Bunu ondan saklamayacağız," diye yanıtladı Laurana. "Sizin de dediğiniz gibi, silahın büyüsünü hissedecektir. Onun netçe görebileceği bir şekilde açık açık ortada tutacağız." "Madam?" Medan kulaklarına inanamamıştı. "Yüce lordunuza sizden bir hediye, Mareşal. Dördüncü Çağ'dan kalma kudretli bir büyülü silah." Medan eğilip reverans yaptı. "Altın Kumandan'm bilgeliğim hürmetlerimi sunarım." 298

"Kararlaştırıldığı gibi beni, yani esirinizi Güneş Kulesi'nin en tepesinde ejderhanın önüne çıkartacaksınız. Ejderha mızrağını sergileyenle ve bir armağan olarak ona sunacaksınız. Eğer mızrağı hemen almaya çalışırsa—" "Çalışacak," diye araya girdi Medan sertçe. "İçkisine özlem duyan bir ayyaş gibi büyüye susamış vaziyette." "Mızrağı aldığında," diye devam etti Laurana, "iyiliğin eseri olan silah onun vücuduna felç edici bir şok dalgası yayacak. Siz kılıcı kaldıracak ve onun gözlerinin önünde tutacaksınız. Kılıç tarafından büyülendiğinde kendisini koruyamayacak durumda olacak. Ejderha, büyülenmiş bir halde kılıca bakarken, ben mızrağı alacak ve çenesinden, boğazından aşağı saplayacağım. Mızrağı kullanma konusunda biraz hünerliyimdir de," diye ekledi garip bir alçakgönüllülükle. Medan bunu onaylıyordu, heyecanlanmıştı. "Planınız mükemmel nitelikte Kumandan. Ve başarımızı garantiliyor. Bütün bunlardan sonra, hayatta kalıp da tekrar bahçemde dolaşabileceğime bile inanıyorum." "Ben de öyle umuyorum Mareşal," dedi Laurana, adama elini uzatarak. "Yoksa en sıkı düşmanımı özlerdim." "Ben de benimkini," diye yanıtladı adam, kadının elini tutup saygıyla öperek. Merdivenleri tırmandılar ve hazine dairesini illüzyon haliyle geride bıraktılar. Kapıya vardıklarında Laurana döndü ve içinde anahtar olan kadife keseyi odanın içine fırlattı. Anahtarın, zemine hafif ve boğuk bir şıngırtıyla çarptığını işittiler. "Artık tek anahtar oğlumun elinde," dedi kadın hafifçe. 299

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


26 İHANETİN BEDELİ Ejderha Khellendros'un —ki Krynn'deki daha aşağı seviyeli yaratıklar onu genellikle Skie diye adlandırırdı— o andaki ini, Vingaard Dağlan' nın küçük tepelerinden birisinin altındaydı. Malystrys ve Sable gibi diğer yücelord ejderhaların aksine, Skie'nin çok sayıda ini vardı, hepsi olağanüstü boyuttaydı ve hiçbiri onun yuvası değildi. O devasa bir mavi ejderhaydı, kendi türündekilerden kat kat büyüktü. Mavi ejderhalar arasında bir hilkat garibesiydi. Çoğu mavi ejderha on beş metre uzunluğundayken, Skie yıllar içinde büyümüş ve devasa kafasından yıkıcı kuyruğuna kadar yüz metreye ulaşmıştı. Rengi, kendi türündeki diğer ejderhalarla aynı mavi tonda değildi. Bir zamanlar pullan safir renginde parlıyordu. Fakat şu son birkaç yıl içinde, pullarının zengin gökmavisi rengi solmuş, yerini kasvetli bir mavi rengine bırakmışü. Sanki gri tozlardan kaim bir örtü giymiş gibiydi. Bu renk değişiminin, kendisine hizmet eden daha küçük maviler arasında yorumlara sebep olduğunun farkmdaydı. Onu mutasyon geçirmiş bir hilkat garibesi olarak gördüklerini ve ona riayet etmelerine rağmen, sırf bu sebepten dolayı kendilerinin daha iyi ejderhalar olduklarını düşündüklerini biliyordu. 300 Onların ne düşündüğü umurunda değildi. Uzun süre boyunca bir yerde kalmamak kaydıyla nerede yaşadığı da umurunda değildi. Rahatsız olup jflizursuzlaştığında kapris yapar, devasa bir dağın altına oyulmuş olan yılankavi bir tünelden ayrılıp başka birine taşınır ve içlerinden hiçbirinde uzun sUre kalmazdı. Cılız insan ırkından birisi bu muhteşem labirentlerde bir yıl boyunca da dolaşsa sonunu bulamayabilirdi. Mavi ejderin büyük serveti bu inlerde istifleniyor, haraçlar ona sonsuz bir sel gibi akıp duruyordu. Skie, zengin lordlar şehri Palanthas'ın yüce lorduydu. Zenginlik Skie'nin umurunda değildi. Çelik sikkelere ne ihtiyacı vardı İd? Dünyadaki çelik, altın, gümüş ve mücevherlerle dolup taşan bütün hazine sandıklan bile ona istediği şeyi satın alamazdı. Kendi büyü gücü bile — açıklanamaz bir şekilde solmakta olduğu halde hâlâ korkunç bir

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kudreti vardı— ona istediği tek şeyi getiremiyordu. Daha zayıf olan ejderhalar —mesela Skie'nin yeni teğmeni mavi ejderha Smalt gibi— bu hazinelerle mutlu olabilir ve önemsiz, sefil hayatlarını para pul uğuruna harcayabilirlerdi. Skie parayla hiç ilgilenmiyor, asla hazinesine bakmıyor ve kendisine bu konuda gelen raporları dinlemeyi reddediyordu. Şato gibi mağarasının salonlarında artık onları görmeye tahammül edemeyecek hale gelene kadar geziniyordu. Bunun ardından başka bir ine uçuyor, yerleşiyor ve kısa süre sonra ondan da bıkıyordu. Skie, Ansalonü kasıp kavuran büyülü fırtına gecesinden bu yana dört kez in değiştirmişti. O fırtınanın arasından bir ses işitmişti, tanıdığı bir sesti bu. Sesi, o geceden beri bir daha duyamamış ve hiddetle onun sahibini araştırmıştı. Kandırılmış, ihanete uğramıştı ve bu ihanet için Fırtınada Konuşan Kişi'yi suçluyordu. Hiddetini hiç gizlemiyor, doğru kulaklara çalınacağını bildiğinden ve birisinin onu yaüştırmak üzere geleceğine inandığından dolayı sürekli olarak emrindeki ejderhalara bunu anlatıyordu. "Beni yatıştırsa iyi olur," diye gümbürdedi Skie, Smalt'a. "Bana istediğim şeyi verse iyi olur. Anlaştığımız üzere, bu zamana kadar kendime hakim oldum. Bu zamana kadar o küçük fetih oyununu oynamasına izin verdim. Yine de henüz ücretim ödenmedi ve beklemekten usanmaya başladım. Eğer söz verileni, hakkım olanı bana sunmazsa, onun bu küçük oyununa bir son verecek, satranç tahtasını kıracak ve taşlan da paramparça edeceğim, piyon olsunlar ya da Kara Şövalye olsunlar hiç fark etmez." Skie, Mina'nın hareketlerinden haberdardı. Kölesi olan mavilerden bazılan da, Mina ile ordusunu Nightlund'a taşımak için Silvanosta yolculuk eden diğer ejderhaların arasındaydı. Bu sebeple, Smalt gelip de Mina'nın bir görüşme ayarlamak istediğini kendisine söylediğinde Skie hiç şaşırmamıştı. "Benim hakkımda nasıl konuştu?" diye sordu Skie. "Ne dedi?" 301 "Sizin hakkınızda büyük bir saygıyla konuştu, Ansalon'un Yü Fırtınası," diye yanıtladı Smalt. "Görüşmenin yer ve zamanını belirlev tarafın siz olmanızı rica ediyor. Ordusunu kritik bir zamanda terk etmev demek olsa bile, sizin için uygun olan bir vakitte gelecek. Size bir mütte, fık olarak değer veriyor ve mevcut durumdan memnuniyetsiz ya da hos nutsuz olduğunuzu duyduğuna üzülüyor. Bunların hepsinin, ikiniz bir ara

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ya gelince düzeltilebilecek bir yanlış anlama olduğundan emin." Skie, devasa vücudunu sarsan bir sesle homurdandı —huzurunda eğilmiş, kanatlarını toplamış ve uysal bir şekilde kuyruğunu kıvırmış durmakta olan parlak safir pullu mavi ejderhadan kat kat büyüktü. "Bir başka deyişle, onun büyüsüne kapılmışsın Smalt, hepsinin yaptığı gibi. Bunu inkâr etme zahmetine girme." "İnkâr etmiyorum, Ansalon'un Yüce Fırtınası," diye yanıt verdi Smalt ve mavinin gözlerinde alışılmadık bir meydan okuma pırıltısı vardı. "Silvanost'u fethetti. Aşağılık elfler onun tırpanı karşısında ekin taneleri gibi dağıldılar. Lord Targorme onu öldürtene girişiminde bulundu, ama bunun yerine onun tarafından öldürüldü. O şimdi Nerakalı Kara Şövalyelerin lideri. Orduları şu anda Nightlund'da, ki o da Solanthus'u kuşatmaya hazırlanıyor—" "Solanthus mu?" diye hırladı Skie. Smalt'ın kuyruğu tedirginlikle kıpırdandı. Efendisinin henüz öğrenmemiş olduğu bir bilgiye sahipti ve bir efendi her şeyi biliyorsa, ondan daha fazla şey bilmek asla iyi olmazdı. "Hiç şüphesiz bu konuyu ilk olarak sizinle konuşmak istiyor," diye kekeledi Smalt, "ki bu da, sizinle görüşmeye gelmesinin bir diğer sebebi, Ansalon'un Yüce—" "Ah, kes sesini ve yağcılık etmeyi bırak Smalt!" diye hırladı Skie. "Çık dışarı." "Ya buluşma?" diye sormaya cüret etti Smalt. "Benimle burada, bu mağaranın doğu girişinde buluşmasını söyle," dedi Skie aksice. "Ona ne zaman uygunsa o zaman gelebilir. Şimdi beni rahat bırak" Smalt, kendisine emredileni yapmaktan çok memnundu. Skie, Solanthus'u zerre kadar önemsemiyordu. O lanet şehrin nerede olduğunu hatırlaması için bile epey kafa patlatması gerekti ve hatırladığın"11 ise, kendi ordularının Solanthus'u çoktan fethetmiş olduğunu düşündü —bu" nu pek anımsayamıyordu. Belki de insanların başka bir şehriydi. Bilmiyor ve umursamıyordu ya da en azından tam şu ana kadar umursamamıştı. Skie nın iznini sormadan Solanthus'a saldırması, Mina'nın onu hor gördüğünün, on saygı duymadığının bir başka kanıtıydı. Bu kasıtlı bir hakaretti. Kız ona harcanabilir olduğunu, işe yaramaz olduğunu gösteriyordu. 302 Skie şimdi hiddetlenmişti. Hiddetlenmiş ve elinde olmadan korkmuşw. Onu eskiden beri tanıyor, intikamını ve gazabını biliyordu. O

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gazap, daha Önce asla ona çatmamıştı. Skie her zaman gözde olmuştu. Ama derken budala yapmıştı. Ve şimdi bunu ödemek zorunda bırakılıyordu. Korkusu hiddetini körükledi. Buluşma noktası olarak bu mağaranın girişini seçmişti, çünkü buradan her tarafi gözetleyebiliyordu. Yerin çok derinlerinde yakalanıp, köşeye sıkıştırılmaya ve pusuya düşürülmeye hiç niyetli değildi. Smalt gittikten sonra, Skie ininde ileri geri volta atarak bekledi. Kör dilenci, varacağı noktaya ulaşmıştı. Büyük bir kayayı tespit edene kadar bastonuyla etrafı yokladıktan sonra biraz soluklanmak ve şimdi ne yapacağını düşünmek için oturdu. Göremediği için, tam olarak nerede bulunduğunu kestirerniyordu. Yoldaki insanlara sorduğu sorulardan öğrendiği kadarıyla Solamniya'da, Vingaard Dağları'nın aşağı eteklerinde bir yerlerdeydi. Fakat yine de tam olarak nerede olduğunu bilmesine gerek yoktu, zira bir haritayı takip etmiyordu. Duyularını takip ediyordu ve onlar da onu buraya getirmişlerdi. Bu yerin adını bilmesi, sadece ruhunun çoktan anladığı şeyi zihninde doğrulamaya yarıyordu o kadar. Gümüş ejderha Ayna, büyülü fırtına gecesinden beri insan suretinde büyük bir mesafe kat etmişti. Fırtına onu yara bere içinde bırakmış, Neraka'da göklerden düşürmüş ve aşağıdaki kayalıklara çakılmasına sebep olmuştu. Orada sersemlemiş, kör olmuş ve kan revan içinde kalmış bir halde yatarken, Ölüm Şarkısı'nı söyleyen ölümsüz bir ses işitmiş ve huşu duyup hayretler içinde kalmıştı. Bir süreliğine amaçsızca dolanmış ve aramış, en sonunda Mina'yı bulmuş ve onunla konuşmuştu. Ölüm Şarkisini söyleyen de oydu. Fırtınanın ortasındaki ses bir çağrıydı. O ses gerçeği söylemiş ve o, gerçeği reddetmeye çalıştığında ise Frrtına'nın Sahibi onu cezalandırmıştı. Görüş yeteneği elinden alınan Ayna, şu dünyada gerçekleri gören tek kişinin kendisi olabileceğini fark etti. O sesi tanımıştı, ama bunun neden ve nasıl olabileceğini arılamıyordu. Böylece cevaplan bulmak için bir maceraya atılmıştı. Yolculuk edebilmek için insan suretine bürünmek zorunda kalmıştı. Zira kör bir ejderha uçmaya cesaret edemezken, kör bir insan yürüyebilirdi. Bu cılız vücutta kapana kısılmış olan Ayna, harekete geçemeyecek kadar çaresizdi. Cevap arayışı konusunda hüsrana uğruyordu; çünkü o ses °nunla sürekli olarak konuşup alay ediyor, korkusunu körüklüyor ve ona dünyada olup biten feci şeylerin haberlerini veriyordu: Silvanesti'nin düşüşü, Qualinost'un içinde bulunduğu tehlike, Işık Kalesinin yıkılması, Nightlund'da ölülerin toplanması gibi. Bu onun cezasıydı. Kör olduğu hal-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


303 de, sevdiklerinin ölümünü net bir şekilde görmesi sağlanıyordu. 0^ yardım umarak ellerini ileri doğru uzattıklarını görüyordu ve onları W taracak gücü yoktu. O ses, umutsuzluğu Ayna'nm kılavuzu etmek istiyordu ve neredeys bunu başaracaktı. Kara patika boyunca tökezleyerek, bastonuyla etraf yoklayarak ilerlerken, bastonunu sapladığı yerde boşluk olduğunu hissettiği zamanlarda, öylece yürümeye devam etmenin, uçurumun kenarından aşağı yuvarlanıp kulaklarını o sese karşı kapayacak olan sonsuz sessizliğe düşmenin daha kolay olup olmayacağını düşünmüştü. Ölümün karanlığı şu anda içinde yaşadığı karanlıktan daha kötü olamazdı. Kendi türündeki diğer ejderhalar arasından o sesi duymuş, kadim kelimeleri işitmiş ve anlamış olabilecekleri aramış ve başarısız olmuştu Başka hiçbir gümüş ejderha bulamıyordu. Hepsi kaçmış, ortadan kaybolmuştu. Ayna'ya, bu sesi yalnızca kendisinin tanımış olmadığını ima edecek bazı işaretler bırakmışlardı. Ama eğer bu dünyada eli kolu bağlı bir halde yalnız kalmışsa —ki insan suretindeki kör bir ejderhaydı— bu işaretlerin pek yardımı dokunmazdı. O çaresizlik anında Ayna, umutsuz bir çözüm yolu bulmuştu. Gerçeği bilebilecek ve paylaşabilecek olan bir ejderha vardı. Ama o bir dost değildi. Çok eskiden beri düşmanıydı. Malys ve diğerlerinin aksine, devasa mavi ejderha Skie, Krynn'e bir yabancı olarak dışarıdan gelmemişti. Yıllardır bu dünyadaydı. Doğru, Skie Kaos Savaşı'ndan bu yana çok değişmişti. Bir mavi ejderhanın büyüyebileceğinden çok daha iri bir hal almış, Palanthas'ı fethetmişti ve Kara Şövalyeler o zengin topraklara onun adında hükmediyordu. Dev kırmızı Malystryx ve onun yeşil kuzeni Beryl'in saygısını kazanmıştı. Her ne kadar Skie'nin, tıpkı Malys ve Beryl gibi kendi türüne karşı cephe alıp büyümek için onları yediği söylense de, Ayna —kendi adına— bu söylentilere inanmamıştı. Ayna bu inancına dayanarak hayatını tehlikeye atacaktı. Gümüş ejderha, Skie'yi aramak üzere Solace'tan ayrılmış, ruhunun gözlerini kullanarak düşmanının izini sürmüştü. Uzun ve zor yolculuğu onu buraya, mavi ejderhanın dağ inlerinden birisinin yamacına getirmişti. Ayna ini göremiyordu, ama dev mavi ejderhanın içeride dolaştığını duyabiliyordu. Skie'nin attığı her adımla zeminin sarsıldığını, kuymğunu kamçı gibi savurdukça dağların titrediğini hissedebiliyordu. Ayna, mavi ejderhanın nefesmdeki ozonun kokusunu alabiliyor, havadaki elektriği duyumsayabiliyorduAyna birkaç saat dinlendi ve gücünü topladığını hissettiğinde tı manmaya başladı. Kendisi de bir ejderha olduğundan dolayı, Skıenı

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kendi inine birden çok giriş açmış olduğunu biliyordu. Ayna'nm sadece girişlerden bir tanesini bulması gerekliydi, o kadar. 304 Skie, hiç de gizlemediği küçümseyici bir tavırla karşısında durmakta 0|an cılız dişi insana göz gezdirdi. Orduların başına geçmiş olan bu dişi kumandanda, kayıp Kitiara'sını bir kez daha bulmayı gizliden gizliye umut etjojşti. Bu umuttan neredeyse derhal vazgeçti. Bu kızda sıcak kanlılık, hırs ve tutku yoktu. Bu kızda, sadece macera uğruna ve ölümü atlatmanın hazzını yaşamak için yapılan savaşın aşkı yoktu. Bu kız Kitiara'dan, buz tabakalarının, fırtınayla kıyıya çarpan köpüklü dalgalardan farklı olduğu kadar farklıydı. Skie bu kıza, huzurundan defolup gitmesini ve kendisiyle konuşması için rüştüne ermiş olgun birisini yollamasını söyleyebilirdi, ama ajanlanmn raporlanndan öğrendiği üzere bu kız çocuğu, Sanction'daki Solamniyalılan gafil avlamış, Silvanost üzerindeki kalkanı devirmiş ve Lord Targonne'u öldürmüştü —ki adam göçüp gitmiş ve kolayca unutulmuştu. Mina onun önünde hiç korkmadan, hatta hiç etkilenmeden duruyordu. Fakat Skie, kızın cılız ve zayıf vücudunu pençesiyle bir fiske vurarak parçalayabilirdi. Ejderhanın, bu insandan daha büyük boyda olan dişleri vardı. "Demek şu Şifacı, Ölümü Getiren Kişi, Elflefin Fatihi sensin," diye homurdandı Skie. "Hayır," dedi kız. "Ben Mina'yım." Konuşurken bakışlarını kaldırıp onunla yüzleşti. Ejderha, kızın kehribar renkli gözlerine baktı ve o gözlerin içinde kendisini gördü. Orada kendisini, çekip minicik olmuş, kertenkeleden bozma bir ejdercik olarak gördü. Bu görüntü huzur bozucuydu, onun sinirlerini geriyordu. Skie devasa boğazının derinlerinden bir gümbürtü sesi çıkarttı ve büyük boynunu geriye doğru kıvırıp kocaman vücudunu yükseltti, böylece dağı sarstı ve kendi kudretinden bir kez daha emin oldu "İyileştiren, Ölümü Getiren ve Fetheden Tek Tann'dır," diye devam etti Mina. "Hizmet ettiğim Tek Tanrı, ikimizin de hizmet ettiği Tek Tanrı." "Hakikaten de hizmet ettim," dedi Skie, ters ters bakarak. "Ona sadakatle ve layıkıyla hizmet ettim. Bana mükafatımın verileceği vaat edilmişti." "Sana verilmişti zaten. Onu aramak için Gri'ye girmene izin verildi. Arayışında başarısız olduysan, bu Tek Tann'nın hatası değildir." Mina

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


°muz silkti ve hafifçe gülümsedi. "Çok kolay pes ediyorsun, Skie. Gri engin bir düzlemdir. Her yere bakmış olman mümkün değil. Ne de olsa, °nun ruhunu hissetmiştin—" "Öyle mi oldu?" Skie, kehribar renkli gözlere dosdoğru bakabilmek 'Çin kafasını aşağı indirdi. Kendisini o gözlerin nazarında büyümüş olarak görmeyi umuyordu, ama başansız oldu. Şimdi, en az hiddetlendiği kadar hüsr113 uğramıştı.' 'Yoksa bu bir numara mıydı? Benden kurtulmak için yapılmış v numara. Kazandığım şeyi benden almak için düzenlenmiş bir hile.", 305 Kocaman kafasını kızın yanma doğru indirip hiddet ve sülfür d bir nefes verdi. "İki asır önce, kendi dünyamdan alındım ve Krynn d' ^ bilinen bu dünyaya gizlice getirildim. Hizmetimin karşılığında, mWpe birinde bu dünyanın hakimiyetinin bana verileceği vaat edilmişti, ga verilen emirlere itaat ettim. Boyut kapıları arasında dolaştım. Yerleri'& araştırıp buldum. Her şeyi hazırladım. Şimdi bir dünyayı —bu dünyaya yönetme hakkımı iddia ediyorum. Bunu otuz sekiz yıl önce yapabilirdim ama bana henüz zamanı olmadığı söylendi. "Derken dev kırmızı Malys ile kuzenlerim geldiler ve kendi otorite mi kurmak için yine hakkımı istedim. Onları durdurabilirdim, o zarnan tabii. Onları korkutabilir, benim önümde eğilmelerini sağlayabilirdim Yine, bana henüz zamanı olmadığı söylendi. Şimdi Beryl ile Malystryv güçlendiler, tabii benim kardeşim olan ejderhaları öldürerek—" "Senin kardeşlerin değil," diye düzeltti Mina nazikçe. "Benim kardeşlerim," diye gümbürdedi Skie, öfkesi coşup hiddet halini alarak. Kehribar renkli gözlerin içinde hâlâ küçücüktü. "İki yüz y^ aşkın bir süre boyunca bu ejderhaların arasında yaşadım ve onlarla kanat kanada savaştım. Onlar benim için, o şişko ejderlerden çok daha fazla kardeşler. Şimdi ejderler seçtikleri alanları kendi aralarında paylaşıyorlar. Kontrol sahalarını genişletiyorlar. Yapılan antlaşmanın canı cehenneme. Ben —Ben Gri'ye saçma bir kender gezintisi yapmaya yollandım. "Diyorum ki, kandırıldım!" diye hırladı mavi. "Diyorum ki, oyuna getirildim. Kitiara Gri'de değil. Asla Gri'de olmadı. Başka birisi benim yerime hüküm sürebilsin diye oraya yollandım. Peki o 'başka birisi' kim? Sen misin, kız çocuğu? Yoksa Malys mi olacak. Yoksa başka bir antlaşma daha mı yapıldı? Gizli bir antlaşma falan? İşte bu yüzden geri döndüm — görünüşe bakılırsa beklendiğinden çok daha önce, zira duyduğuma göre Solanthus'a doğru yürüyüşe geçiyormuşsun." Mina sessizdi, düşünüyordu. Skie koca vücudunu kıpırdattı, kuyruğunu kamçı gibi savurup ininin duvarlarına vurdu ve dağın sarsılmasını sağladı. Ayağının altındaki zemin zangır zangır sallanıyor olduğu halde insan kızın keyfi yerinde gibiydi. Ejderhaya yılmaz bir ifadeyle bakıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Tek Tanrı sana hiçbir şey borçlu değil." Skie hiddetle fokurdayan bir nefes çekti. Dişleri arasında bir şimşek çaktı, kıvılcımlar uçuştu ve için için yandı. Hava elektrikle yüklüydüMina'nın tıraşlı kızıl saçı, av peşindeki bir panterin tüyleri gibi dikilini?11' Ejderhanın hiddet gösterisine aldırış etmeyen Mina sakin bir sesle konu?" maya devam etti. "Görevlerini unutunca ve her şeyini borçlu olduğun Tek Olan3 306 ettiğin sadakat yeminini boş verip onun yerine sevgini, sadakatini bir ölümlüye bağlayınca, bu dünyaya hükmetme hakkını feshetmiş oldun, pünyaya hükmedecekmiş!" Mina, ejderhaya küçümseyerek, soğukkanlı bir hor görüşle baktı. "Sen bir çöp yığınına dahi hükmetmeye layık değilsin! Hizmetine artık ihtiyaç yok. Hükmetmesi için başka birisi seçildi. Senin takipçilerin bana hizmet edecek, tıpkı bir zamanlar sana hizmet etmiş oldukları gibi. Senin şu kıymetli Kitiara'na gelince, onu asla bulamayacaksın. Ulaşabileceğinden çok uzaklarda o. Ama zaten bunu biliyordun, değil mi Skie?" Mina gözlerini ona kenetlemişti ve hiç kırpmıyordu. Ejderha kendisini o gözlerin içinde hapis olmuş bir halde buldu. Başka yere bakmaya, onun kıskacından kurtulmaya çalıştı. Ama gözler onu sıkı sıkıya tutuyor, kehribar etrafında katılaşıp sertleşiyordu. "Bunu kabullenmeyi reddettin," diye devam etti. Aman vermiyordu, sesi ejderhanın pullarının altında derinlere batıyordu. "Griye dön Skie. Oraya git ve Kitiara'yı ara. Ne zaman istersen geri dönebilirsin. Bunu biliyorsun, değil mi? Gri senin zihnindedir Skie. Gerçekten de kandırılmıştın, ama Tek Tanrı tarafından değil. Sen kendi kendini kandırdın." Skie, Tek Tanrıya cevabını yollayacaktı —kömürleşmiş bir ceset olarak. Ölümcül nefesini püskürttü, kızın üzerine şimşek kustu. Şimşek, Mina'nın göğüs zırhında, tam kalbinin üzerinde patladı. Cılız vücudu mağaranın zeminine yığılıverdi, çelimsiz kol ve bacakları ölü bir örümceğinkiler gibi kıvrılıp bükülmüştü. Kız hareket etmiyordu. Skie izledi. İhtiyatlı ve tetikteydi. Ne bu kıza ne de hizmet ettiği o tanrıya güvenmiyordu. Çok kolay olup bitmişti. Mina kafasını kaldırdı. Kehribar renkli gözlerinden bir ışık huzmesi firladı ve Skie'nin alnının ortasında patladı. Şimşek, ejderhanın pullarını yaktı, vücuduna şok dalgalan yaydı. Kalbi göğüs kafesinin içinde acıyla sarsıldı, nabız ritmi feci şekilde bozuldu. Nefes alamıyordu. Bir sis bulutu, gri bir sis bulutu gözlerinin önünde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dönüp duruyordu. Kafası mağaranın taş zeminine yığıldı. Gözleri, çok iyi tanıdığı o gri sis bulutunun içinde kapanıverdi. Kitiara'nın onu çağıran sesini duyduğu gri bir sis bulutuydu bu. Bomboş olan gri bir sis... Mina ayağa kalktı. Görünüşe göre hiç yara almamıştı, çünkü vücudu tek parçaydı ve zırhında tek bir leke bile yoktu. Birkaç dakika daha mağaranın içinde kaldı. Ejderhayı izleyip yoğun bakışlarıyla onu esir etti. Sonra topuğu üzerinde döndü ve mağaradan dışarı çıktı. Kör dilenci, gizlenme yerinin karanlığı içinde sinmiş bir halde durup neler olup bittiğini anlamaya çalıştı. Skie'nin inine, hemen hemen Mina ile 307 aynı zamanda varmıştı. Fakat Ayna, ön girişi değil arka girişlerden birisinkullanarak buraya gelmişti. Mina'nın sesini duyduğu ve tanıdığında inamı maz bir hayrete düşmüştü. Onunla en son, Silvanosfa giden yol üzerinde karşılaşmıştı. Onu gözleriyle görememiş olmasına rağmen, sesini duyarak net bir şekilde görebiliyordu. Bütün yol boyunca onun hakkında hikâyeler duymuştu. Işık Kalesinden tanıdığı o yetim çocuğun, gizemli bir şekilde ortadan kayboluveren o küçük kızın, çok daha gizemli bir şekilde yeniden ortaya çıkışına şaşırıp kalmıştı. Kız onu tanımıştı, onun bir zamanlar kaleyi koruyan gümüş ejderha olduğunu bilmişti. Onu burada Skie ile konuşurken duyduğunda düştüğü hayret, ikjsj ara-smda geçen konuşma karşısında düştüğü hayret kadar büyük değildi. Bazı şeyleri anlamaya, sorularına cevaplar bulmaya başlıyordu. Arna o cevaplar, gümüş ejderhanın henüz tam anlamıyla kavrayamayacağı kadar hayret vericiydi. Gümüş ejderha, mavinin hiddetinin git gide arttığını hissediyordu. Ayna, Mina için korkudan titriyordu, aslında bu korku onun için değil bir zamanlar tanıdığı yetim çocuk içindi. Bir zamanlar kızı gibi sevdiği çocuğun feci kaderini Altmay'a anlatmak üzere geri dönmesi gereken kişi Ayna idi. Şimşek çaktığını duydu ve mağaraya yayılan gümbürtü dalgasıyla eğildi. Ama ıstırapla haykıran kişi Mina olmadı. Acı feryadı Skie'ye aitti. Şimdi büyük mavi ejderha sessizdi, tabii kısık ve acıklı bir inilti haricinde. Ayak sesleri —çizmeli bir insana ait ayak sesleri— mağaranın içinde yankılandıktan sonra uzaklaşıp dindi. Ayna, Skie'nin kalbinin düzensiz atışını duymaktan çok onu hissetmişti, ejderhanın nabzının taş mağarada küt küt atışı vücudunu sarsıyordu.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Devasa kalp yavaşlamaktaydı. Ayna, hiddet ve umutsuzluk dolu hafif iniltiyi duydu. Kör bir ejderha bile, bir mağaranın dolambaçlı koridorlarında bir insandan —gören ya da görmeyen bir insandan— daha rahat ederdi. Bir ejderha o tüneller arasında yolunu daha hızlı bulurdu. Ayna bir zamanlar, çok eskiden bu mavi ejderhadan daha iriydi. Fakat bu durum değişmişti. Skie büyüyüp devasa bir hal almıştı ve şimdi Ayna bunun sebebini biliyordu. Skie Krynn'den değildi. Kendisini gerçek ejderha suretine dönüştüren Ayna, Skie'nin ininin koridorları arasında hiç zorluk çekmeden ilerledi. Gümüş ejderha, kanatlarını sıkı sıkıya sırtına kıvırıp giriş kısmından içeri süzüldü ve kör bir insanın eliyle yoklayarak yolunu bulacağı gibi duyularını kullanarak ilerledi. Sesler, kokular ve ejderhaların inlerini nasıl inşa ettiğinin bilgisi ona yön göstererek onu en son şok ve acı dolu haykırışın geldiği yöne doğru götürdü. 308 Ayna ihtiyatla yaklaştı. Bu inin civarında başka mavi ejderhalar da vardı. Ayna, her ne kadar zayıfça olsa bile onlann seslerini duyabiliyor ama ne dediklerini anlayamıyordu. Onlann, ejderha ve gök gümbürtüsü Sarışımı olan kokusunu alabiliyor ve liderlerini neyin öldürdüğünü görmek için içlerinden bir ya da birkaçının geri döneceğinden korkuyordu. Eğer maviler Ayna'yı bulursa, kör bir gümüş olarak onlara karşı savaşta hiçbir şansı olmazdı. Mavi ejderhaların sesleri dindi. Kanatlarını çırpış seslerini duydu. İn, buram buram mavi ejderha kokuyordu, ama içgüdüleri Aynaya onlann gitmiş olduğunu söylüyordu. Skie'yi ölüme terk etmişlerdi. Diğer maviler, Mina'yı takip etmek için onu bırakmışlardı. "Ayna buna şaşırmamıştı ve onlan suçlamıyordu. Kızla karşılaştığı zamanı net bir şekilde hatırlıyordu. Mina ona, onu iyileştirmeyi önermişti ve Ayna bunu yapması için kıza izin verme konusunda feci şekilde baştan çıkmıştı. Kızın ona görüş yeteneğini geri vermesinden çok, tanrılar aynldığında kaybetmiş olduğu bir şeyi geri vermesini ummuştu. Ve ne yazık ki, o şeyin ne olduğunu anlamıştı. Kızın kendisine yaklaşmasına izin vermemişti. Mina'nm etrafını saran karanlık, Ayna'yı kuşatan karanlıktan daha derindi. Ayna, Skie'nin boğularak ve nefes almaya uğraşarak debelenmekte olduğu ine ulaştı. Mavinin devasa kuyruğu ileri geri seğiriyor ve düzensiz bir şekilde kasılarak duvarlara vuruyordu. Kıvnlmış vücudu zemine sürtünüyor, kanatlan titriyor, kafası yerde kıvranıyor ve pençeleri

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


taşlan tırmıklıyordu. Ayna, mavi ejderhanın vücudunu iyileştirmeyi başarabilirdi, ama eğer Skie'nin zihnini iyileştiremezse bu pek işine yaramazdı. Kitiara'ya olan sadakati aşka dönüşmüş, bu umutsuz aşk ise daha da karanp saplantı halini almıştı, ki bu saplantı faydalı bir amaca hizmet ettiği için beslenip büyütülmüştü. O amaca ulaşıldığında ise, saplantısı hazır bir silah halini almıştı. Istırap çeken Skie'nin ölmesine izin vermek merhametli bir davranış olurdu. Ama Ayna merhametli olamazdı. Cevaplara ihtiyacı vardı. Korktuğu Şeyin gerçek olup olmadığını öğrenmek zorundaydı. Ölmek üzere olan düşmanının vücudu yanında yere eğilen Ayna, gümüş renkli kanatlarını kaldırdı ve Skie'ye doğru çırparak ejderhaların kadim lisanında konuşmaya başladı. 309 27 UYKU ŞEHRİ Hücresindeki yatağı olan kalasın üzerinde, karanlıkta oturan ve bir saat içindeki dördüncü Trapspringer Amca hikâyesini dinlemekte olan Gerard, bir kender boğazlamanın adam öldürme suçuna mı gireceğini, yoksa övgüye layık marifetli bir davranış olarak mı görüleceğini merak ediyordu. "... Trapspringer Amca Flotsam'a yolculuk ettiğinde, yanında beş kender, bir gnom ve adını hatırlayamadığım bir lağım cücesi vardı. Sanırım adı Phuge gibi bir şeydi. Yok yahu, o benim tanıştığım bir lağım cücesi. Her neyse, diyelim ki adı Rolf idi. Pek de önemli değil aslında, zira Trapspringer Amca o lağım cücesini bir daha hiç görmedi. Neyse hikâyemize dönelim, Trapspringer Amca, kendi eşyaları arasında içi çel* sikkelerle dolu bir keseye rastladı. Nereden bulduğunu hatırlayamryordu, ama birisinin onu düşürmüş olduğunu sanıyordu. Eğer öyleyse bile kimse gelip de kesenin kendisine ait olduğunu iddia etmemişti. Bu sebeple, p^3 insanın elinin kiri demek olduğundan dolayı, çelik sikkelerin bazılarını büyülü nesneler, yüzükler, tılsımlar ve bir iki tane iksir satın almak için harcamaya karar verdi. Trapspringer Amca büyüyü müthiş derecede severdi 310 , j-jatta şöyle bir sözü vardı: 'iyi bir iksire ne zaman ihtiyaç olacağını asla . İlemezsin, sadece onu içerken burnunu tıkamayı hatırlaman yeterli' Büyü jzemeleri dükkânına gitti, ama kapıdan içeri girdiği anda muhteşem

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


bir y oldu. Büyü malzemeleri dükkânının sahibi bir büyücü çıktı ve ^rapSpringer Amca'ya, Flotsam'ın pek yakınlarındaki bir mağarada bir kara ejderhanın yaşadığını ve Kıynn'de bulunan en harika büyülü nesnelerden bir koleksiyon yaptığını anlattı. Trapspringer Amca azıcık bir gayret sarf ederek kara ejderhayı öldürebilecek ve istediği bütün büyülü nesnelere kavuşabilecekken, dükkân sahibi büyücü Trapspringer Amca'm parasını Yamayacağını söyledi. Trapspringer Amca bunun mükemmel bir fikir olduğunu düşündü. Mağaraya nasıl gidileceğini sordu, ki büyücü büyük bir hevesle ona tarif etti. Ondan sonra—" "Kes sesini!" dedi Gerard, sıktığı dişleri arasından. "Af buyur?" dedi Tasslehoff. "Bir şey mi söyledin?" "Kes sesini, dedim, uyumaya çalışıyorum." "Ama iyi kısma daha yeni geliyordum. Trapspringer Amca ile diğer beş kender o mağaraya gittiler ve—" "Sessiz olmazsan, oraya gelecek ve sesini keseceğim," dedi Gerard, söylediğini kasteden bir tonlamayla. Yana doğru kıvnlıp arkasını döndü. "Uyku gerçekten de zaman kaybıdır, bana soracak olursan tabii—" "Kimse sormadı. Sessiz ol." "Ben—" "Kes." Küçük kender vücudunun sert bir tahta şilte üzerinde —Gerard'm yattığı şiltenin tam karşısında— sağa sola dönüp durduğunu işitti. Gerard'a işkence edebilmek için, onu kender-ile aynı hücreye tıkmış ve gnomu da yandaki hücreye koymuşlardı. " 'Hırsızlar kapışır,'" diye belirtmişti hapishane müdürü. Gerard, bu hapishane müdüründen nefret ettiği kadar tüm hayatı boyunca kimseden nefret etmemişti. Gnom Conundrum tutanaklar, garanti belgeleri ve Kleinhoffel ile Mencklewink davası hakkında yaklaşık yirmi dakika kafa ütüledikten sonra epey bir süre boyunca Miranda adındaki birisinden bahsetti ve en sonunda, vıdı vıdı konuşmaktan yorgun düşüp kendisini bayılttı. En azından Gerard böyle olduğunu sanıyordu. Gnomun hücresinden gargaraya benzer bir ses ve bir devrilme gürültüsü geldi. Ve en sonunda huzur dolu issizlik. Gerard tam uykuya dalıp gitmek üzereydi ki —gnom ağzını açtığı anda uyuyup kalmış olan—Tasslehoff, gnom sustuğu anda uyanıverdi ve irapspringer Amca muhabbetine başladı. 311 Gerard buna uzun bir süre tahammül etti. Bunun sebebi, kenderi hikâyelerinin onun üzerinde uyuşturucu bir etki yaratmasıydı, sanki kafaslT1 art arda taş duvara vuruyormuş gibiydi. Hüsran içindeydi ve kızguvi Şövalyelere kızgındı, kendisine kızgındı, onu bu sefil duruma zorla soktum için kadere kızgındı. Yeniden uyku tutturamayarak tahta şiltenin üzerinde

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


öylece yattı ve Qualinesti'de olup bitenler hakkında endişelendi. Medarı fle Laurana'mn onun hakkında ne düşündüklerini merak etti. Şimdiye kadar gerj dönmüş olması gerekirdi ve ikisinin onun, savaşla karşılaşınca kaçıp giden bir korkak olduğuna karar vermelerinden korkuyordu. Buradaki zor duruma gelince, Lord Şövalye, Lord Warren'a bir haberci yollayacağını söylemişti söylemesine, ama bunun ne kadar zaman alacağını sadece tanrılar bilirdi. Lord Warren'ı bulabilecekler miydi acaba? Solace'taki görevinden alınmış olabilirdi. Hatta canını kurtarmak için Beryl'e karşı savaşıyor olabilirdi. Lord Şövalyeler, onun ailesini tanıyan herhangi birini bulmak üzere Solanthus'ta soruşturma yapılacağını söylemişti, ama Gerard bunu uzak bir ihtimâl olarak görüyordu. İlk olarak, birisinin soruşturma yapması gerekliydi ve kötümser, karamsar bir ruh halinde olan Gerard, Şövalyelerin bu zahmete gireceğinden şüpheliydi. İkincisi ise, babasını tanıyan biri çıksa bile, o kişi Gerard'ı tanımayabilirdi. Şu son on yıldır, Gerard eve dönmekten sakınmak için elinden geleni yapmıştı. Gerard sağa sola dönüp durdu ve huzursuz, uykusuz gecelerde insanların yapmaya meyilli olduğu üzere, korkularıyla endişelerinin haddinden fazla büyümesine izin verdi. Daha önce kenderin sesi karanlık düşüncelerini hoş bir şekilde dağıtıyordu, ama şimdi çatıdaki bir delikten sızan yağmurun sürekli ve sinir bozucu şıputısma dönüşmüştü. Kaygılanmaktan bitkin düşen Gerard yüzünü duvara doğru döndü. Kenderin saçma sapan vızıltı ve takırtılarını duymazdan geldi. Kender ise hiç şüphesiz onun — Gerard'ın— kendisini suçlu hissetmesini ve başka bir hikâye daha istemesini sağlamaya niyetliydi. Uykunun yüzeyinde dolaşmaktaydı ki, birisinin bir ninni söylediğini duydu ya da duyduğunu sandı. Uyu sevdiğim; sonsuza dek uyu Gece ruhunu koruyacak Karanlığı iyice kucakla Uyu sevdiğim; sonsuza dek uyu. Şarkı huzur verici, dinlendiriciydi. Şarkının etkisiyle gevşeyen Gerard, tam huzur dolu dalgalar arasına batmaktaydı ki, karanlığın içinden bir ses geldi. Bu bir kadın sesiydi. 312 "Sör Şövalye?" diye sesleniyordu kadın. Gerard kalbi güm güm atarak uyanıverdi. Kıpırtısız yattı. İlk düşüncesi, Leydi Odila'nm ona daha fazla işkence etmek için gelmiş olduğuydu. Fakat bunun böyle olmadığını neredeyse hemen anladı. Sesin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


değişik bir tınısı vardı, daha melodikti ve Solamniya aksanında konuşmuyordu. Ayrıca Leydi Odila, ona asla "Sör Şövalye" diye hitap etmezdi. Sıcak, san bir ışık karanlığı savuşturdu. Gerard, gecenin yansında onu hapishanede ziyaret etmeye gelen kimsenin kim olduğunu görmek için yana doğru döndü. Kadının yerini ilk başta tespit edemedi. Bir cevap duyabilmek için merdivenlerin en altında durmuştu ve merdiven sahanlığı onu gizliyordu. Elinde tuttuğu ışık bir anlığına sallandıktan sonra hareket etmeye başladı. Kadın köşeyi döndü ve Gerard onu net bir şekilde gördü. Ak cübbesi, mum ışığında san-beyaz parlıyordu. Saçlan gümüş ve altın renkli bir örgüydü "Sör Şövalye?" diye tekrar seslendi, etrafa bakıp onu arayarak. "Altmay!" diye haykırdı Tasslehoff ve elini salladı. "Buraya bak!" "Sen misin Tas? Sesini kısık tut. Şövalyeyi anyonun, Sör Gerard'ı—" "Buradayım, İlk Usta," dedi Gerard. Sersemlemiş bir halde şiltesinden kalkü ve kadının onu görebilmesi için hücresini aşıp parmaklıklann önünde durdu. Kender, tek bir çılgın sıçrayışla parmaklıklara ulaştıktan sonra her iki kolunu ve suratının büyük bir kısmım dışan çıkarttı. Gnom da uyanmış yerden kalkmaya uğraşıyordu. Conundrum bitkin görünüyordu, gözleri kızarmıştı ve aşın derece endişelenmiş gibiydi. Altmay elinde uzun, beyaz bir mum tutuyordu. Işığı Gerard'm yüzüne doğru kaldırıp onu uzun bir süre ilgiyle inceledi. "Tasslehoff," dedi, kendere doğru dönerek, "bu adam, bana sözünü ettiğin Solamniya Şövalyesi mi, hani seni Palin'i bulman için Qualinesri'ye götüren şövalye?" "Ah evet, bu o Şövalye, Altmay," dedi Tasslehoff. Gerard kıpkırmızı kesildi. "Buna inanmanızın imkânsız olduğunu biliyorum, İlk Usta. Ama şu durumda kender doğruyu söylüyor. Bir Kara Şövalye arması taşırken bulunmuş olduğum gerçek—" "Lütfen daha fazla şey söyleme, Sör Şövalye," diye beklenmedik bir şekilde sözünü kesti Altmay. "Tas'a inanıyorum. Onu tanrnm. Onu bir çok yıldır tanıyorum. Senin yiğit, cesur biri olduğunu ve onun iyi bir dostu olduğunu söyledi bana." Gerard'm yüz kızarıklığı daha da koyulaştı. Tas'm "iyi dostu," sadece birkaç saniye önce kenderi öldürse cesedinden nasıl kurtulacağını düşünüp taşınmaktaydı. 313 "En iyi dostum," diyordu Tasslehoff. "Dünyadaki en iyi dostum. İst bu yüzden onu aramaya geldim ya. Şimdi birbirimizi bulduk ve bu hüc

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


reye birlikte kilitlendik, tıpkı eski günlerdeki gibi. Ben de Gerard'a Trapspringer Amca hakkında bildiğim tüm hikâyeleri anlatıyordum—" "Neredeyim ben?" diye aniden sordu gnom. "Sizler de kimsiniz?" "İlk Usta, açıklama yapmam gerek—" diye başladı Gerard. Altınay elini kaldırdı. Bu, Tasslehoff da dahil olmak üzere hepsini susturan buyurgan bir hareketli. "Açıklamalara ihtiyacım yok." Gözlerini yine Gerard'a dikti. "Buraya bir mavi ejderhanın sırtında geldin." "Evet İlk Usta. Size söylemek üzere olduğum gibi, başka hiçbir seçeneğim—" "Evet, evet. Hiç fark etmez. İşe yarayan tek şey çabuk olmaktır Leydi Şövalye, ejderhanın hâlâ civarda olduğunu, onu aradıklarını ama bulamadıklarını söylemişti. Fakat yine de, yakınlarda olduğunu biliyorlar. Bu doğru mu?" "Şey... benim bunu bilmemin hiçbir yolu yok İlk Usta." Gerard meraklanmıştı. İlk başta kadının onu itham etmek için geldiğini düşünmüştü. Daha sonra onun için dua etmeye veya Mistikler her ne yapıyorsa onu yapmaya geldiğini sanmıştı. Şimdi ise, kadının ne istediğini bilmiyordu. "Tahminimce öyledir. Mavi ejderha, benim geri dönüşümü bekleyeceğine söz verdi. Taşıdığım mesajı Şövalyeler Divam'na ilettikten sonra Qualinesti'ye geri uçmayı ve savaşta elflere yardım etmek için elimden geleni yapmayı planlıyordum." "Beni oraya götür, Sör Şövalye." Gerard ona boş boş baktı. "Oraya gitmem gerek," diye devam etti ve sesi çılgın gibiydi. "Anlamıyor musun? Oraya gitmenin bir yolunu bulmalıyım, sonra sen ve senin ejderhan beni taşıyacaksınız. Tas, sen nasıl geri döneceğini hatırlıyorsun değil mi?" "Qualinesti'ye mi?" dedi Tas heyecanla. "Elbette yolu biliyorum! Yanımda bir sürü harita var—" "Qualinesti'ye değil," dedi Altınay. "Yüksek Büyücülük Kulesi'ne. Dalamar'm Nightlund'daki kulesi. Orada bulunduğunu söylemiştin Tas. Bana yolu göstereceksin." "İlk Usta," diye kekeledi Gerard. "Ben bir esirim. Hakkımda yapılan ithamları duydunuz. Hiçbir yere gidemem." Altınay, hücre parmaklıklarından birisini kavradı. Elinin boğumla0 kemik beyazı halini alana dek sıktı. "Müdür ona yaptığım tılsımın etkisi altında uyuyor. O beni durduramaz. Kimse beni durduramaz. Kule'ye g1 *' meliyim. Dalamar ve Palin ile konuşmalıyım. Yümyebilirim ve gerekir^ 314 vi|rürüm, ama ejderha daha hızlı olur. Beni götüreceksin, değil mi Sör Gerard?" Altmay halkının hükümdarıydı. Bütün hayatı boyunca bir lider olmuştu. Emir vermeye ve kendisine itaat edilmesine alışıktı. Kadının

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


güzelliği adamı büyüledi, hüznü onu derinden etkiledi. Bunların ötesinde, tadın ona özgürlük sunmuştu. Qualinesti'ye dönmek, oradaki savaşa katılmak ve önemsediği kişiler ile birlikte ya hayatta kalmak ya da ölmek için özgür olacaktı. "Hücrenin anahtarı, müdürün taşıdığı halkanın üzerinde— " diye başladı. "Ona hiç ihtiyacım yok," dedi Altmay. Elini demir parmaklıklara attı. Demir çözülmeye ve tıpkı elindeki mum gibi erimeye başladı. Parmaklıklar eğilip kıvnldı ve tam ortasında bir delik meydana geldi. Gerard bakakaldı. "Nasıl..." Sesi kısık bir vıraklama olarak çıkmıştı. "Acele edin," dedi Altmay. Gerard kıpırdamadı ve kadına boş boş bakmaya devam etti. "Nasıl olduğunu bilmiyorum," dedi ve bir umutsuzluk tınısı sesinin titremesine sebep oldu. "Yaptığım şeyi yapacak gücü nereden bulduğumu bilmiyorum. Söylediğim büyülü şarkının sözlerini nereden duyduğumu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey, her ne istersem bana verildiği." "Ah, şimdi bu kadının kim olduğunu hatırladım!" Conundrum iç geçirdi. "Ölü kimseler." Gerard hiçbir şey arılamıyordu, ama bu yeni bir şey değildi zaten. Şu geçen bir ay zarfında başına gelen hiçbir şeyi pek anlamamıştı. "Neden şimdi anlamaya başlayacakmışım ki?" diye mırıldandı Gerard, parmaklıkların arasından süzülüp adımını atarak. Kılıcını nereye tıktıklarını merak etti. "Haydi gel Tas," dedi Altmay sertçe. "Oyun oynamanın sırası değil." Kender, ileri atılıp özgürlüğüne kavuşmak yerine aniden ve beklenmedik bir şekilde hücrenin en ücra köşesine büzüşmüştü. "Beni düşündüğün için teşekkür ederim Altınay," dedi Tasslehoff, köşeye daha da sokularak, "ve hücrenin parmaklıklarını erittiğin için de teşekkür ederim. Bu muhteşem bir şeydi ve her gün görebileceğin türden de değildi hani. Normalde seninle gelmekten memnuniyet duyardım, ama •yi dostum Conundrum'u burada bırakıp gidersem kabalık etmiş olurum. O benim dünyadaki en iyi dostumdur—" Altmay tepesinin attığını açık eden bir ses çıkarttı ve gnomun hücreSlniri parmaklıklarına dokundu. Parmaklıklar, tıpkı öteki hücreninkiler gibi Çözülüp eridi. Conundrum deliğin içinden geçip dışan çıktı. Kaşlanm çatıp 315 ellerini dizlerine attı ve erimiş demir hakkında bir şeyler mırıldanarak yapışan demir parçalarını pantolonundan kazıdı. "Gnomu da yanıma alıyorum Tas," dedi Altınay sabırsızlıkla "Şimdi, derhal oradan çık bakalım." "Acele etsek iyi olur İlk Usta," diye uyardı Gerard. Gnomu da

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


kenderi de burada bırakmaktan büyük bir memnuniyet duyardı. "Gardiyan nöbetini devralacak kişi gece yarısından iki saat sonra geliyor—" "Bu gece gelmeyecek," dedi Altınay. "Vardiyasını uyuyarak geçirecek Ama haklısın. Acele etmeliyiz, zira çağrılıyorum. Tas, hemen şimdi o hücreden çıkacaksın." "Beni buna zorlama Altınay!" diye yalvardı Tasslehoff, açması bir ses tonuyla. "Beni Kule'ye geri götürme. Bana ne yapmak istediklerini bilmiyorsun. Dalamar ile Palin beni öldürmeye niyetliler." "Saçmalama. Palin asla—" Altınay duraksadı. Yüzündeki haşin ifade yumuşadı. "Ah, anlıyorum. Unutmuşum. Zamanda Yolculuk Aleti." Tasslehoffbaşıyla onayladı. "Kırıldığını sanıyordum," dedi Tas. "Palin onun parçalarını ejderanlara firlatmış ve cihaz infilak etmişti. Ben de artık bu konuda endişelenmeme gerek olmadığına karar vermiştim." Kederle iç çekti. "Sonra elimi cebime attım ve orada duruyordu işte. Hâlâ parçalar halindeydi, ama bütün parçalan cebime geri dönmüştü. Onlan defalarca fırlatıp attım. Onlan başkalarına vermeyi dahi denedim, ama bana geri dönmeye devam ediyorlar. Kırık bile olsalar, bana geri dönüp duruyorlar." Tas, Altınaya yalvarırcasına baktı. "Eğer Kule'ye geri dönersem, onu bulacak ve tamir edecekler. Sonra o dev gelip kafama basacak ve ben de öleceğim. Ölmek istemiyorum Altınay! İstemiyorum! Lütfen beni zorlama." Gerard, neredeyse Altmay'a kenderin çenesine bir yumruk indirip onu sırtlanmayı önerecekti, ama bunu bir daha düşününce sessizliğini korudu. Kender o kadar katıksız ve eksiksiz bir şekilde acınacak halde görünüyordu ki, Gerard onun için üzüldü. Altınay hücreye girdi ve onun yanma oturdu. "Tas," dedi Altınay nazikçe, kenderin tepe saçından dışarı fırlayıp yüzüne sarkmış olan bir saç tutamını geriye doğru tarayarak, "Bunun mutlu ve iyi bir sonla biteceğine dair sana söz veremem. Şu anda, bana çok kötü bitecek gibi görünüyor. Bir ruhlar nehrim takip ediyordum Tas. Nightlund'da toplanıyorlar. Oraya kendi iradeleriyle gitmiyorlar. Onlar esir, Tas. Feci bir baskı altındalar. Caramon ve Tika, Nehiryeli ve benim kızım da onların arasında; belki de sevdiğimiz herkes orada. Nedenini bulmak istiyorum. Neler döndüğünü öğrenmek istiyorum. Dalamar m 316 ^ightlund'da olduğunu söylüyorsun. Onunla görüşmeliyim Tas. Onunla konuşmalıyım. BeM de bunlara o sebep olmuş..." Tasslehoff kafasını salladı. "Öyle olduğunu sanmıyorum. Dalamar

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


da bir esir ya da en azından Palin'e öyle söyledi." Kender başını öne eğdi ve tedirginlikle gömleğinin ön kısmını yokladı. "Başka bir şey daha var, Altınay. Kimseye anlatmadığım bir şey. Nightlund'da başıma bir şey geldi." "Nedir o Tas?" Altınay endişeli gibiydi. Kender o çocuksu neşesini kaybetmişti. Kamburunu çökertmiş duruyordu, beti benzi solgundu ve ürperiyordu —korkudan ürperiyordu. Gerard hayretler içinde kaldı. Şöyle adamakıllı bir korkunun kenderler için oldukça faydalı olacağını, o sıçan kafalı küçük şeytancıklara hayatın türbe kenarında yapılan pikniklerden, kızgın şeriflerden ve zamazingo değiş tokuşundan ibaret olmadığım öğreteceğini sık sık düşünürdü. Hayat ciddi ve zordu ve ciddiye alınması gerekiyordu. Şimdi, Tas'ın hüzünlü ve korkmuş olduğunu görünce, Gerard başını çeviriverdi. Nedenini bilmiyordu, ama bir şey kaybetmiş olduğunu hissediyordu. Hem o, hem de bütün dünya bir şey yitirmişti. "Altınay," dedi Tas feci bir fısıltıyla. "O ormanda kendimi gördüm." "Ne demek istiyorsun Tas?" diye kibarca sordu kadın. "Kendi hayaletimi gördüm!" dedi Tas ve ürperdi. "Hiç de heyecan verici değildi. Yani birisinin kendi hayaletini görünce yaşayacağını tahmin ettiğim türden değildi. Kayıptım ve yalnızdım ve birisini ya da bir şeyleri anyordum. Bunun kulağa komik geleceğini biliyorum, ama öldükten sonra bir yerlerde Flint ile karşılaşacağımı düşünürdüm hep. Belki birlikte maceraya çıkacaktık ya da belki de sadece dinlenecektik ve ben de ona hikâyeler anlatacaktım. Ama ben maceraya falan çıkmamıştım. Sadece yalnızdım... kayıptım... ve mutsuzdum." Kafasını kaldırıp ona baktı ve Gerard, kenderin yanağrndaki kirlerin üzerinden bir damla göz yaşının kaydığım gördü. "O şekilde ölü olmak istemiyorum Altınay. İşte bu yüzden dönemem." "Anlamıyor musun Tas?" dediAltrnay. "İşte buyüzden dönmen gerekli Bunu açıklayamam, ama ikimizin de gördüğü şeyin yanlış olduğundan eminim. Bu dünyadaki hayat, daha uzun bir yolculuktaki bir duraktan ibaret olmalı. Ruhlarımızın bir sonraki boyuta geçmesi, öğrenmeyi ve büyümeyi sürdürmesi gerekli. Belki burada biraz oyalanabilir, sevdiğimiz kişilerin bize katılmasını bekleyebiliriz, tıpkı biricik Nelıiryeli'min beni bir yerlerde beklediği gibi. Flint de seni bekliyor. Ama görünüşe bakılırsa hiçbirimiz aynlamıyoruz. Sen ve ben, tıpkı senin bu hücrede kaldığın gibi dünya adındaki hücrede kilitli kalmış olan bu esir ruhları serbest bırakmaya çalışmalıyız. Bunu yapabilmemizin tek yolu ise Nightlund'a geri dönmek. Bu

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


gizemin tam kalbi orası." 317 Elini Tasslehoffa uzattı. "Gelecek misin?" "Beni geri yollamalarına izin vermeyeceksin, değil mi?" diye tereddi'içinde pazarlık etti Tas. "Geri dönüp dönmeme seçiminin sana ait olacağına dair söz veriyo rum," dedi. "Seni, kendi iradenin dışında, zorla geri yollamalanna göz ym^ mayacağım." "Pekala," dedi Tas, ayağa kalkıp üzerindeki tozu toprağı temizleyerek ve etrafına bakınıp bütün keselerini alıp almadığını kontrol ederek. "Senj Kule'ye götüreceğim, Altınay. Gördüğüm kadarıyla aşın derecede güvenilir bir vücut pusulasına sahibim..." Tam bu noktada, erimiş demir parçalarını kazımayı bitirmiş olan Conundrum, pusulalar, dürbünler, maden damarları ve büyük büyük büyük amcasının kuzeyin neden güneyde değil de kuzeyde bulunduğuna dair geliştirdiği teorisi —ki bu teori oldukça büyük yankı uyandırmıştı ve bugün dahi tartışılmaktaydı— hakkında vaaz vermeye başladı. Altınay, gnomun mantıksal kuramlarına ve Tasslehoffın sistemsiz cevaplarına hiç ilgi göstermedi. Kesin bir amacı vardı ve onu başarmak için ilerlemekteydi. Korkusuzca, sakince ve kendisine hakim bir şekilde merdivenlerde başı çekti, onlan masasının üzerine yığılıp kalmış olan müdürün yanından geçirdi ve hapishaneden dışarı çıkarttı. Solanthus'un içinde hızla ilerlediler. Şehirde uyku, sessizlik ve yan yarıya ışık hakimdi, zira yaklaşan şafakla birlikte gökyüzü inci grisi bir renk almıştı. Gnom kurumuş bir pınar gibi zorlukla ilerliyordu. Tasslehoff alışılmadık bir şekilde sessizdi. Boş sokaklarda dolaşırlarken tıpkı hayalet gibiydiler. Kimseyi görmediler ve kimse de onları görmedi. Hiçbir devriye birliğine rastlamadılar. Pazara gelen bir çiftçiyle veya tavernadan çıkıp evine doğru yalpalayan bir sarhoşla karşılaşmadılar. Hiçbir köpek havlamıyor, hiçbir bebek ağlamıyordu. Gerard, şehir sokaklarından süzülüp geçen Altınayin pelerinin arkasından salınarak şehri bir battaniye gibi örttüğü, açılmaya başlayan gözleri kapattığı ve uyanmak üzere olanları tekrar mayıştırıp uyuttuğu gibi bir izlenime kapıldı. Solanthus'u ön kapıdan terk ettiler. Zira orada, onlan durdurabilecek uyanık bir kişi bile yoktu. 318 28

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


UYUYA KALMİŞ Leydi Odila uyandığında güneşin gözlerinin içinde parladığını gördü. Gergin ve sinirli bir halde yatağında doğrulup dimdik oturdu. Normalde geç saatlere kadar uyumazdı; genel olarak şafağın gri ışığı penceresinden içeri süzüldüğü saatlerde uyanırdı. Geç saatlere kadar uyuya kalmaktan nefret ederdi. Uyuşuk ve bitkindi, başı ağrıyordu. Bütün geceyi içki alemi yaparak geçirmiş gibi hissediyordu. Doğru, Şövalyeler Divanı'ndan sonra, Şövalyelik camiası tarafından rağbet gören Köpek ve Ördek hanına gitmişti, ama içmek için değil. Yapacağına dair İlk Usta'ya söz vermiş olduğu şeyi yapmaya gitmişti: herhangi birinin Gerard uth Mondar'ı tanıyıp tanımadığını ya da bu ismi duyup duymadığım soruşturmuştu. Şövalyelerin hiçbiri onu duymamıştı, ama bir tanesi Ansalon'un o yörelerinden gelmiş birisini tanıyor, bir diğeri de karısının terzisinin denizci olan ve Gerard'm babası için çalışmış olması muhtemel bir kardeşi olduğunu düşünüyordu. Hiç de tatmin edici değildi tabii. Odila sert elma Şarabı kupasını tokuşturup dostlarıyla bir içki içtikten sonra gidip yatmıştı. Bir yandan, kapitoneli deri tuniğini, keten gömleğini ve zırhının altına giydiği yün çorapları üzerine geçirirken, diğer yandan mırıldanarak 319 kendini azarladı. Mavi ejderhayı aramaya çıkacak olan bir devriye bir. ligine öncülük etmek üzere erken kalkmaya niyetlenmişti. Günün güneşli kısmında uyumak üzere inine saklanmadan önce sabahın erken saatlerindeki serin sisler arasında avlanmaya çıkan ejderhayı yakalamayı umuyorlardı. Bunun için iş işten geçmişti tabii. Fakat hâlâ yaratığı uykuda yakalama şansları vardı. Solamniya Şövalyelik Kurumunun armaları olan yalıçapkını ve guj nakşıyla süslenmiş tuniği üzerine geçiren Odila kılıcını beline kopçaladı kapısını kilitledi ve aceleyle karargâha doğru yola koyuldu. Önceleri bahan olan ve daha sonra Solanthus'ta görevli Şövalyeleri barındırmak için Şövalyelik Kurumuna hibe edilen bir binanın üst katında yaşıyordu. Tangır tungur sesler çıkartarak merdivenleri inerken, dost Şövalyelerin de bu sabah en az onun kadar yavaş hareket ediyor olduklarını fark etti. Odila, şehrin ön kapısında muhafızlık görevi vardiyasının başına geçmesi gereken ve işine gecikmiş olan Sör Alfric ile neredeyse çarpışacaktı. Bir elinde gömleği ve kılıç kemeri, diğerinde ise miğferini taşıyan

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Şövalye, hızla odasından çıktı. "Size de günaydın, lordum," dedi Odila, adamın pantolonunun ön kısmını işaret ederek. Sör Alfric kıpkırmızı kesildi ve fermuarını çekip kendisine çeki düzen vererek hızla kapıdan çıktı. Yaptığı şakaya kıkırdayan ve adamdan azar işitmekten kurtulmuş olan Odila hızla demirciye gitti. Kopan bir deri kayışın ve ezilmiş bir kopçanın tamir edilmesi için geçen gün göğüslüğünü demirciye bırakmıştı. Zırhın tamirini bu sabaha yetiştireceklerine söz vermişlerdi. Karşılaştığı herkes uyuşuk, pejmürde, rahatsız ve sinirli görünüyordu. Gece bekçisinin vardiyasını devralmış olması gereken adamın yanından geçti. Adam bir yandan esniyor, bir yandan da görevine gecikme sebebini bildirmek üzere paldır küldür koşturuyorda 'Solanthus'daki herkes uyuya mı kaldı ne?1 Odila, bu rahatsızlık verici soruyu düşünüp tarttı. İ!k başta garip ve sinir bozucu bir hadise olarak gördüğü bu şey, şimdi uğursuz bir mana kazanmaya başlıyordu. Solanthus vatandaşları arasında yayılmış olan bu alışılmadık miskinlik salgınının esirlerle bir alakası olduğunu düşünmesi için mantıklı bir sebebi yoktu. Ama sadece emin olmak için yönünü değiştirdi ve hapishaneye doğru yola koyuldu. Oraya vardığında etrafı sessiz, sakin buldu. Hapishane müdürü, masasının üzerine yığılmış mutlu mesut horluyordu, ama anahtarlar hâla duvardaki kancada asılı durmaktaydı. Kel kafasına sert bir şaplak indirdi ve uyuyan müdürü uyandırdı. Adam doğrulup oturdu, irkildi ve gözlerini ktf320 pıştırarak şaşkınlıkla kadına baktı. Müdür kelini ovuştururken Odila etrafı kolaçan etti ve hapishane arkadaşı olan bütün esirlerin hücrelerinin içinde horul horul uyuduğunu gördü. Hapishane hiç bu kadar sessiz olmamıştı. Rahatlayan Odila, buraya gelmişken gidip Gerard'a bakmaya ve onun kimliği hakkında ifade verebilecek kişiler tanıdığını ona söylemeye karar verdi. Merdivenleri indi, köşeyi döndü ve durup hayretler içinde bakakaldı. Kafasını sallayarak topuğu üzerinde döndü ve yavaşça merdivenleri tırmanmaya başladı. "Ben de tam onun doğruyu söylediğine karar kılmıştım," dedi kendi kendisine. "Bu sana peygamber çiçeği mavisi gözlerden hoşlanmanın ne demek olduğunu öğretir işte. Erkekler! Doğuştan yalancılar, hem de

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hepsi birden,"Alarm ver!" diye emretti, uyku sersemi hapishane müdürüne. "Muhafızları çağır. Esirler kaçmış." Bir anlığına duraksayıp ne yapması gerektiğini düşündü. İlk başta hayal kırıklığına uğramıştı, ama şimdi kızgındı. Kayıp tanrılar biliyordu ki, Gerard'a güvenmişti. O ise kendisine ihanet etmişti. Bu, başına ilk kez gelmiyordu tabii, ama sonuncusu olacağına karar verdi. Hışımla dönerek ahırlara doğru yöneldi. Gerard ile dostlarının nereye gittiğini, nereye gitmeleri gerektiğini biliyordu. Dosdoğru ejderhasına gidecekti. Ahırlara vardığında, herhangi bir atın kayıp olup olmadığını kontrol etti. Hiçbir at çalınmamıştı, böylece Şövalyenin yaya olarak yola çıktığını tahmin etti. Odila rahatladı. Kısa bacaklı gnom ve kender onu yavaşlatırdı. Atına bindi ve yavaş yavaş canlanmaya başlayan Solanthus sokaklannda dört nala koşturdu. Sanki bütün şehir, çılgın bir içki aleminin getirdiği kötü etkilerden muzdarip gibiydi. Çok sayıdaki şehir kapılarından geçti. Sadece, muhafızların geceleyin herhangi bir esir görüp görmediğini soracak kadar duraksadı. Hiçbir şey görmemişlerdi, ama görünüşlerine bakılırsa, gece vaktinde göz kapaklanmn iç kısımlarından başka bir şey göremeyecek haldeydiler. Son kapıya vardı ve orada Yıldızustası Mikelis'i buldu. Utanç içindeki muhafızların yüzleri kıpkırmızıydı. Amirleri, Mikelis ile konuşmaktaydı. "—görev başında uyurken yakalandılar," diyordu hiddetle. Odila atını sürüp onlara yaklaştı. "Sorun nedir Yıldızustası?" diye sordu. Kendi sorunlarına dalıp gitmiş olan Mikelis, mahkemede gördüğü kadını tanıyamadı. "İlk Usta kaçıp gitmiş. Dün gece yatağında uyumamış—" "Görünüşe bakılırsa, koca Solanthus'ta uyumayan tek kişi oymuş," 321 diye cevap verdi Leydi Odila, omuz silkerek. "Belki de bir dostunu ziyareT etmeye gitmiştir." Yıldızustası kafasını olumsuz anlamda sallamaktaydı. "Hayır, her yere baktım, herkesle konuştum. Şövalyeler Divam'ndan aynldığmdarı beri kimse oaluva.nu görmemiş." Odila duraksadı ve bunu düşünüp taşındı. "Şövalyeler Divanı, flv Usta'ran Gerard uth Mondar lehine ifade verdiği yer. Sanırım esirin dün gece hücresinden kaçmış olması ilginizi çekecektir, Yıldızustası." Yıldızustası şok geçirmişti. "Kesinlikle Leydi Şövalye, imâ ettiğiniz şey-"

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Yardım almış," dedi Odila, kaşlarım çatarak, "sadece mistik güçlen olan birinden gelecek türde bir yardım hem de." "Buna inanmıyorum!" diye öfkeyle haykırdı Yıldızustası Mikelis. "İlk Usta Altınay asla böyle bir şey—" Odila, İlk Usta Altınay hakkında daha fazla şey duymak istemedi. Atını mahmuzladı ve dört nala kapıdan dışarı çıkıp ana yola yöneldi. Bir yandan at sürerken, diğer yandan olup biten bu hadiseleri çözmeye çalışıyordu. Gerard'm hikâyesine inanmıştı —her ne kadar kulağa garip ve uygunsuz gelse bile. Mahkemenin sonunda dokunaklı bir şekilde yalvanşı, kendisi için değil de Qualinesti elfleri adına yalvanşı karşısında etkilenmişti. İlk Usta'dan da oldukça etkilenmişti ve Leydi Odila'nm mucizelere —veya rahipler bugünlerde her ne sergiliyorsa ona— hiç itibar etmediği göz önünde bulundurulursa bu garipti. Hata kendere bile inanmıştı ve işte bu noktada, o sırada aklını yitirmiş olup olmadığını merak etti. Odila şehirden iki mil uzağa kadar at sürmüştü ki kendisine doğru yaklaşan bir atlı gördü. Süvari hızla at sürüyordu, küheylanımn üzerinde öne doğru eğilmişti ve daha hızlı girmesi için bineğinin böğürlerini mahmuzluyordu. Odila'nm yanından şimşek gibi geçen atın ağzından salyalar süzülmekteydi. Adamın kılık kıyafetine bakan Odila, onun bir haberci olduğunu anladı ve tutturduğu tehlikeli koşu temposuna dayanarak haberlerin çok acil olduğu sonucuna vardı. Bu konuda meraklanmıştı, ama yoluna devam etti. Adam her ne haber getiriyorsa, o geri dönene kadar bekleyebilirdi. İki mil daha gitmişti ki, ilk borazan sesini işitti. Odila dizginlere asılıp küheylanmı durdurdu, semerinin üzerinde geriye doğru döndü ve şehir surlarına doğru dikkatle baktı. Borazanlar ve davullar silah başı çağrısı yapmaktaydı. Şehre doğru yaklaşan bir düşman ordusu görülmüştü Batıda, kocaman bir toz toprak bulutu ufuk çizgisin1 örtüyordu. Odila bu toz bulutuna dikkatle baktı ve onu neyin oluşturduğunu görmeye çalıştı, ama çok uzaktaydı. Bir anlığına ne yapacağından 322 emin olamadan öylece oturdu. Borazanlar, onu şehir surlarının ardında göreve çağırıyordu. Onun görev aşkı ise yola devam etmesini ve kaçan esiri yakalamasını emrediyordu. Ya da, en azından onunla konuşmasını. Odila, toz bulutuna son bir kez daha baktı ve git gide yaklaşıyor gibi göründüğüne dikkat etti. Hızım daha da arttırdı. Ana yolun yan kısmına dikkatle bakmaya devam etti, grubun ejder-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


hayı aramak için yolu nerede terk ettiğini bulmayı ümit ediyordu. Birkaç mil daha gittikten sonra izlerini buldu. İzlerini saklama zahmetine bile girmemiş oldukları için şaşırmış ve tuhaf bir şekilde memnun olmuştu.. Kaçak bir suçlu —kurnaz ve deneyimli bir suçlu— kendilerim takip edenlere izini buldurmamak için uğraşırdı. Grup, rüzgârla salınan bozkır çayırlar üzerinde geniş bir yay çizmişti. Orada burada gruptan kısa süreliğine ayrılmış olan bazı izler vardı, sanki birisi —muhtemelen kender— alıp başını gitmiş ve diğerleri tarafından ite kaka geri getirilmiş gibiydi. Odila atının kafasını döndürdü ve açıkça görülen izleri takip etmeye başladı. İlerlemeye devam edip nehre yaklaştıkça, doğru iz üzerinde olduğuna dair daha fazla delil gördü. Bunlar kenderin keselerinden dökülmüş olan çeşitli nesnelerdi: bükülmüş bir kaşık, parlak bir mika parçası, gümüş bir yüzük ve üzerinde Lord Tasgall'ın arması olan bir maşrapa. Odila şimdi ağaçların arasındaydı, Gerardi yakaladığı nehir kıyısı boyunca at sürmekteydi. Zemin, sabah sisi dolayısıyla nemliydi ve Odila ayak izlerini görebiliyordu: bir çift iri çizmeli ayak, hafif topuklu pabuç giyen daha küçük bir çift ayak, bir çift minik kender ayağı —bu üçü öndeydi— ve en arkadan takip eden bir çift küçük ayak daha. Bunlar da gnoma ait olmalıydı. Odila, içlerinden üçünün durmuş ve birisinin ilerlemiş olduğu yere geldi —bu elbette ki, ejderhayı aramaya çıkan Şövalyeydi. Kenderin de Şövalyeyle gitmeye davrandığı, ama görünüşe bakılırsa geri dönmesi söylendiğine dair bazı işaretler gördü. Zira küçük ayak izleri, burunlarını sürterek geri dönüyorlardı. Şövalyenin geri döndüğü ve diğerlerinin onunla gittiği yönü de tespit etti. Atından inen Odila bineğini nehir kıyısına bıraktı ve çağrılana kadar orada beklemesi için ona talimat verdi. Yoluna yaya olarak devam edip sessizce, ama elinden geldiğince hızlı olarak ilerledi. Ayak izleri tazeydi. Zemin, sabah güneşiyle yeni kurumaya başlamıştı. Çok geç kalacağından korkmuyordu. Mavi ejderhayı görebilmek için göklere bakınıp durmuş anıa hiçbir iz görememişti. Şövalyenin mavi ejderhayı —ki aşm derecede gururlu oldukları ve kendilerini tüm kalbiyle kötülüğe adadıkları bilinir— bir kenderi, bir gnomu ve de Işık Kalesi'nin bir Mistiğini taşımaya ikna etmesinin biraz 323 zaman almış olduğu sonucuna vardı. Zaten Odila, çok uzun zaman öne

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


mavi ejderhalara ve peşinde oldukları şeye karşı savaşıp hayatını tehlikeye atmış olan İlk Usta'nın, bir mavi ejderhaya binmek şöyle dursun, ona yak. laşmaya nasıl razı olduğunu anlayamıyordu. "Tuhaf ve daha da tuhaf," dedi Odila kendi kendine. Borazan sesleri uzaktan geliyordu, ama Odila onları hâlâ duyabiliy0r. du. Şimdi şehir canlan da çalmaktaydı; çiftçileri, çobanlan ve şehrin dışında yaşayan diğer kimseleri, evlerini terk edip surların içine sığınmalan konusunda uyanyorlardı. Odila kulak kabarttı ve duyduğu bir ses üzerine yoğunlaştı. Borazan ve çan gürültülerinden ayn bir sesti bu. Konuşan insan sesleri Odila, dinleyerek gizlice ilerledi. Gerard ile Altınay'm seslerini tanıdı. Kınında duran kılıcının kopçasını gevşetti. Planı içeri dalmak, tepki veremeden önce Gerard'ı alaşağı etmek ve ejderhanın saldırmasını önlemek üzere onu esir almaktı. Elbette ki, ejderha ile Şövalye arasındaki ilişkinin derecesine bağlı olarak, mavi ejderha, efendisine ne olduğunu hiç umursamadan saldırabilirdi. Bu, Odila'nın almaya hazırlandığı bir riskti. Kendisine yalan söylenmesinden bıkıp usanmıştı artık. İçeride, ona doğruyu söyleyecek ya da ölecek olan bir adam vardı. Odila bu mağarayı hatırlıyordu. Ejderhayı yakalamak üzere daha önce yaptığı girişimlerden birisinde buraya gelmişti. O ve himayesindeki devriye birliği, bu mağarayı araştırmış ama yaratığın hiçbir izine rastlamamışlardı. 'Buraya daha sonra yerleşmiş olmalı,' diye sonuca vardı ve ilerlemeye başladı. Adımlanna yoğunlaşarak, çizmeleriyle ince bir dalı kınp çıtırdatmamaya ya da hışırdayan kuru yapraklar üzerine basmamaya dikkat ederek, içeriden gelen seslerin neler konuştuğunu dinledi. "Ustura sizi Nightlund'a taşıyacak, İlk Usta," diyordu Gerard. Sesi alçaktı, hürmet ve saygı doluydu. "Eğer kenderin iddia ettiği üzere Yüksek Büyücük Kulesi oradaysa, ejderha onu bulacaktır. Kenderin kılavuzluğuna bel bağlamak zorunda kalmanıza hiç gerek yok. Ama size yalvarmm bir kez daha düşünün, İlk Usta." Sesi daha da ciddileşti ve ses tonu daha yoğun bir hal aldı. "Nightlund'un kötü bir şöhreti var ve duyduğum kadanyla bu şöhreti hakkıyla kazanmış." Bir sessizlikten sonra, "Pekala, İlk Usta. Eğer bunu yapmaya kararhysanız—" "Kararlıyım Sör Şövalye." Altınay'm net ve metin sesi mağarada yankıladı.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Gerard tekrar konuştu. "Caramon'un ölürken benden istediği şey, Tasslehoffu Dalamar'a götürmemdi. Belki de sizinle yolculuk etmeyi yemden düşünmeliyim." Sesi gönülsüzdü. "Fakat, borazanlan duyuyorsunuz. Solanthus saldmya uğradı. Oraya geri dönmeliyim..." 324 "Caramon'un neye niyetli olduğunu biliyorum Sör Gerard," dedi Altmay "ve o şeyi sizden niye istediğini. Onun en son dileğini yerine getirmek için gereğinden fazlasını yaptınız. Sizi bu sorumluluktan azad ediyorum. Sizin hayatınız ve kenderin hayatı bir yerde birbirine bağlıydı, ama şimdi o ipler çözüldü. Solanthus'u savunmak için geri dönmekte haklısınız. Ben kendi başıma yoluma devam edeceğim. Ejderhaya benim hakkımda ne söylediniz?" "Ustura'ya, sizin kılık değiştirip yolculuk etmekte olan bir kara mistik olduğunuzu söyledim. Kule'ye girmenin bir yolunu bulduğunu iddia ettiği için kenderi de yanınızda getirdiğinizi, gnomun ise kenderin ortağı olduğunu ve ondan ayrılmayı reddettiğini söyledim. Ustura bana inandı. Elbette ki inandı." Gerard'm sesi hüzünlüydü. "Herkes söylediğim yalanlara inanıyor. Kimse gerçeğe inanmıyor. Ne kadar da garip, sapkın bir dünyada yaşıyoruz böyle!" Derince iç geçirdi. "Kral Gilthas'm mektubu yanınızda," dedi Altmay. "Buna inanmaları gerekli." "Gerekli mi? Onlardan çok fazla şey bekliyorsunuz. Acele etmelisiniz İlk Usta." Kendisiyle tartışmakta olan Gerard duraksadı. "Fakat bu konu üzerine daha fazla düşündükçe, sizin Nightlund'a tek başınıza gitmenize izin vermeye daha fazla çekiniyorum—" "Korumaya ihtiyacım yok," diye onu temin etti Altmay, sesi yumuşayarak. "Ve beni korumak için herhangi bir şey yapabileceğinizi de sanmıyorum. Beni çağıran her kimse, gitmem gereken yere güvenle varmamı sağlayacaktır. Gerçeğe olan inancınızı kaybetmeyin Sör Gerard," diye nazikçe ekledi, "ve gerçekten korkmayın, her ne kadar feci görünse bile." Odila mağaranın dışında kararsız bir şekilde durup ne yapması gerektiğini düşündü. Gerard'm kaçma şansı vardı ve bu şansı kullanmıyorda Solanthus'u savunmak için geri dönmeyi planlıyordu. Herkes söylediğim yalanlara inanıyor. Kimse gerçeğe inanmıyor. Kılıcını çekip kabzasını sıkıca tutan Odila, ağaçların arkasından dışarı çıktı ve mağaranın girişine doğru cesurca yürüdü. Gerard ona sırtı dönük duruyor ve ilerideki karanlığa bakıyordu. Üzerinde ejderha binicisi deri takımı vardı. Bu takım, elindeki tek giysiydi ve zindandayken de üzerinde o vardı. Kılıcını ve kılıç kemerini geri almıştı. Elinde bir ejderha

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


binicisi miğferi duruyordu. Yalnızdı. Odila'nm ayak seslerini duyan Gerard, arkasına dönüp baktı. Kadını görünce gözlerini devirdi ve kafasını salladı. "Sen!" diye söylendi. "İhtiyacım olan tek şey buydu zaten." Kafasını Çevirip karanlığa baktı. 325 Odila kılıcının ucunu adamın ensesine dayadı. Bunu yaparken Gerard'm deri takımı aceleyle üzerine geçirmiş olduğuna dikkat etti. \~ aceleyle giyinmişti ya da karanlıkta giyinmişti. Tuniği ters duruyordu. "Benim esirimsin," dedi, sert bir sesle. "Kıpırdama. Ejderhayı çağ^ maya çalışma. Tek bir kelime etme, yoksa—" "Yoksa ne?" diye cevap istedi Gerard. Hızla dönen Gerard, kadının kılıcını çıplak eliyle yana doğru ittirdi ve Odila'nın yanından hızla geçip mağaradan dışarı çıktı. "Acele edin bayan, tabii eğer geriyorsanız," dedi terslikle. "Aksi taktirde Solanthus'a ancak savaş bittiğinde varırız." Odila gülümsedi. Ama bunu adam sırtını döndüğünde ve onu göremeyecek bir durumda olduğunda yaptı. Yüzüne sert ve acımasız bir ifade yerleştirdikten sonra adamın peşinden aceleyle koşturdu. "Bekle bir dakika!" dedi. "Nereye gittiğini sanıyorsun?" "Solanthus'a," dedi Gerard serinkanlılıkla. "Borazanları duymuyor musun? Şehir saldın altında." "Benim esirimsin—" "Tamam, senin esirinim," deyip kadına doğru döndü ve kılıcını ona uzattı. "Atin nerede? Benim binmem için ayn bir at daha getirdiğini hiç sanmıyorum. Hayrr, tabii ki getirmedin. Böyle bir şey yapmak basiret gerektirir ve senin beynin anca bir kertenkeleninki kadar. Fakat yine de, hatırladığım kadarıyla, atın gürbüz bir hayvan. Solanthus ile aramızda pek fazla mesafe yok, bu sebeple ikimizi birden taşıyabilir." Odila kılıcı aldı ve kabzasıyla yanağım kaşıdı. "Mistik nereye gitti? Ve diğerleri? Kender ile gnom yani. Senin... şey... suç ortakların." "İçerideler," dedi Gerard, elini mağaraya doğru sallayarak. "Ejderha da orada, mağaranın en dibinde duruyor. Ayrılmadan evvel gecenin çökmesini beklemeyi planlıyorlar. Gidip de ejderhaya merhaba demeye çekinme. Özellikle de sadece bir at getirmiş olduğun için." Odila, gülmemek için dudaklanm sıkıca birbirine bastırdı. "Gerçekten de Solanthus'a geri dönmeye niyetli misin?" diye sordu, kaşlarını şüpheyle çatarak. "Gerçekten de niyetliyim, Leydi Şövalye." "O zaman sanırım buna ihtiyacın olacak," dedi ve adama kılıcını gen

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


fırlattı. Hazırlıksız yakalanan Gerard, kılıcı zar zor tuttu ve yere düşürecek gibi oldu. Odila, hafifçe göz kırparak ve yan gözle muzip bir bakış atarak Gerard'm yanından geçti. "Atım ikimizi de taşıyabilir, Mısırekmeği. Senin de dediğin gibi, acele etsek iyi olur. Ha bu arada, ağzını kapasan iyi olacak. 326 İçeri her an sinek kaçabilir." Gerard afallamış bir halde bakakaldı, sonra aceleyle kadının peşine takıldı. "Bana inanıyor musun?" "Şimdi inanıyorum," dedi vurgulu bir şekilde. "Hislerini incitmek istemiyorum, Mısrrekmeği, ama az önce gördüğüm şeyi bir numara olarak planlayabilecek kadar zeki biri değilsin. Ayrıca"—derince iç çekti—"anlattığın hikâye tam bir çorba. Doksan yaşında gençleşmiş kocakarılar, yaşayan ölü bir kender ve bir gnom. İnsan buna inanmadan edemiyor. Kimse bunun gibi bir hikâyeyi kafasından atamaz." Omzunun üzerinden ona baktı. "Demek gerçekten de elf kralından bir mektup getirmişsin, öyle mi?" •"Görmek ister misin?" diye sordu Gerard, zoraki bir gülümsemeyle. Odila kafasını olumsuz anlamda salladı. "Ben değil. Dürüst olmak gerekirse, elflerin bir kralı olduğunu dahi bilmiyordum. Pek de umursamıyorum hani. Ama birilerinin umursuyor olması iyi bir şey, sanırım. Sen ne çeşit bir savaşçısın, Mısrrekmeği? Kas namına pek fazla bir şeyin yok gibi görünüyor da." Adamın kollarına küçümseyici bir ifadeyle baktı. "Belki de küçük, atletik tipte olanlardansındır." "Eğer Lord Tasgall dövüşmeme izin verirse," diye mırıldandı Gerard. "Kaçmaya çalışmayacağıma dair şeref sözü vereceğim. Eğer bu sözü kabul etmezlerse, o zaman yaralılara yardım etmek için elimden geleni yapacağım ya da yangınları söndürmek veya işe yarayabileceğim herhangi bir—" "Sana inanacaklarını düşünüyorum," dedi Odila. "Dediğim gibi, kender ve gnomla ilgili bir hikâye..." Odila'nın atim bıraktığı yere geldiler. Odila sıçrayarak semerine oturdu. Kafasını eğip Gerard'a baktı, Gerard ise kafasını kaldırmış ona bakıyordu. Herifin gerçekten de çok etkileyici mavi gözleri vardı. Daha evvel böyle bir renge sahip gözler görmemişti, o denli berrak ve parlak göze kimsede rastlamamıştı. Elini adama doğru uzattı. Gerard kadının elini kavradı ve Odila onu yukarı çekip atın sırtında arkasına otamasını sağladı. Dilini şaklatarak ata ilerlemesini emretti.

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


"Kollarını belime dolasan iyi edersin, Mısrrekmeği," dedi, "yere düşmeyesindiye." Gerard, atın sırtında ileri doğru kaydı ve vücudu kadının vücuduna yaklaştı. Kollarını kadının beline dolayrp ellerini kopçaladı ve sıkı sıkıya tuttu. "Kişisel bir şey değil, Leydi Odila," dedi. "Ay olamaz," diye laf yetiştirdi kadın, baygın baygın iç çekerek. "Ben de hemen şuracıkta gelinliğimi tasarlamaya başlamak üzereydim." "Ciddiye aldığınız bir şey yok mu Leydi?" diye sordu Gerard, tepesinin tası atmış bir halde. 327 "Pek yok," diye cevapladı Odila, arkasına dönüp adama doğru sırıtarak. "Neden ciddiye almalıyım ki, Mısırekmeği?" "Adım Gerard." "Biliyorum," diye yanıtladı Odila. "O zaman neden bana öyle hitap etmiyorsun?" Kadın omuz silkti. "Diğeri sana daha iyi uyuyor, hepsi bu." "Bence bunun sebebi, bana ismimle hitap etmenin beni bir şaka olmaktan çıkarıp bir birey yapacağıdır. Kadmlan hor görüyorum ve sanırım sen de erkeklerden nefret ediyorsun. İkimizin de kalbi kırılmış. Belki ikimiz de, ölümden korktuğumuzdan çok hayattan korkuyoruzdur. Daha sonra soğuk bir bira içip bu konuyu tartışabiliriz. Ama şimdilik şu kadarında anlaşalım: Bana Gerard diye hitap edeceksin. Ya da Sör Gerard diye, tabii eğer tercihin buysa." Odila bu sözlere bir cevap vermesi gerektiğini düşündü. Ama güçlük çekmeden verebileceği hazır bir cevap, yani en azından şaka yollu bir cevap bulamıyordu. Arını dört nala koşması için mahmuzladı. "Dur!" dedi Gerard aniden "Sanırım bir şey gördüm." Odila dizginlere asılıp atını durdurdu. Hayvan nefes nefese kalmış, böğürleri inip şişerken durdu. Nehri kıyısındaki ağaç sırasından dışan çıkmış açık araziye doğru vurmak üzereydiler. Yol önlerinde uzanıyor, dar bir çökelti halinde aşağı doğru iniyor ve şehre varmadan önce tekrar yükseliyordu. Şimdi Gerard'm gördüğü şeyi Odila da gördü. O mavi gözlere bu kadar dalıp gitmiş olmasaydı bunu çok daha önce görmüş olurdu. Süvariler. Bir atlı güruhu. Batıdan gelen ve ova üzerinde bir nehir gibi akan yüzlerce süvari. Belirli bir sıra halinde sürüyorlardı, bayraklan rüzgârla dalgalanıyordu. Güneş ışığı mızrak uçlarında ve çelik miğferlerinde parlıyordu. "Bir Kara Şövalye ordusu," dedi Odila. "Ve bizimle şehrin tam arasındalar," dedi Gerard. 328 29

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ESİR ALAN ESİR "Çabuk ol, onlar bizi görmeden kaçalım!" dedi Gerard. "Ati döndür. Mağarada saklanabiliriz—" "Saklanmak!" diye tekrarladı Odila, omzunun üzerinden geriye doğru şok geçirmiş gibi bir bakış atarak. Sonra sırıttı. "Seni sevdim Mısrr—"Duraksadı, sonra muzip bir gülümsemeyle sözüne devam etti, "Sör Gerard. Başka bir Şövalye olsaydı hücum edip savaşmamız konusunda ısrar ederdi." Atının üzerinde doğrulup dimdik oturdu, elini kılıcının kabzasına attı ve ilan etti, "Sayılar yüze karşı bir bile olsa savaşacağım. Şerefim yaşamımdır." Atinin başını çevirdi ve mağaraya doğru geri gitmeye başladı. Şimdi şok geçirme sırası Gerard'daydı. "Buna inanmıyor musun?" "Eğer ölürsen şerefin sana ne fayda sağlar ki? Kime ne fayda sağlar? Sana söyleyeyim, Sör Gerard," diye devam etti, "senin için bir şarkı düzerler. Tavernalarda söylenecek, bütün şişko dükkân sahiplerinin gözlerinin yaşarmasına ve altı yüz kişiye karşı tek başına savaşmış olan o cesur Şövalyenin şerefine bira tokuşturmalanna yarayacak lanet olası ahmak bir şarkı. Ama şarkıyı kimin söylemeyeceğini biliyor musun? Solanthus'un içinde bu329 lunan o Şövalyeler. Yani bizim yoldaşlarımız, dostlarımız. Şeref dediğim şey uğruna, şanlı şöhretli bir savaş yapma şansı dahi bulamayacak olan Sn valyeler. Kendilerine güvenip bel bağlayan kimseleri korumak için savaş mak ve hayatta kalmak zorunda olan Şövalyeler. "Tamam, biz sadece iki kılıç olabiliriz ve iki kılıç hiçbir şeyi değiştir mez. Peki, Solanthus'un içinde bulunan o Solamniya Şövalyeleri' nin her biri cenk meydanına çıkıp da düşmanla altı yüz kişiye karşı tek başına savaşmaya karar verirse ne olur? Hayatlarını kurtarmak için Şövalyelere sığman köylülere ne olur? Köylüler şanla şöhretle mi ölürler, yoksa askerlerin mızrağının ucunda şiş kebap mı olurlar? Ya o şişko dükkân sahiplerine ne olur? Şanla şöhretle mi ölürler, yoksa düşman askerlerinin kanlarına kızlarına tecavüz edişini ve dükkânlarını yakıp yıkışını izlemek zorunda mı kalırlar? Benim görüşümce, Sör Gerard, biz bu insanları korumak için ant içtik. Umutsuz ve çılgın bir mücadelede şan şöhretle ve bencilce ölmek için ant içmedik. "Düşmanın ana amacı seni öldürmektir. Hayatta kaldığın her gün, düşmanının ana amacını yenmiş olursun. Hayatta kaldığın her gün sen kazanırsın ve onlar kaybeder—hata bu, etrafta sinsice gezinmek ve

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


dostlarının yanında dönüp onlarla birlikte savaşmanın bir yolunu buluncaya kadar bir mağarada saklanmak anlamına gelse bile. İşte benim için şeref budur." Odila nefes almak için duraksadı. Hislerinin yoğunluğu sebebiyle vücudu titriyordu. "Bu konuyu hiç bu açıdan düşünmemiştim," diye itiraf etti Gerard, kadına takdirle bakarak. "Sanıyorum her şeye rağmen ciddiye aldığınız bir konu varmış Leydi Odila. Ne yazık ki, bütün bunlar boşuna gibi görünüyor." Kolunu kaldırdı ve ileriyi işaret etti. "Kanatlan korumalan için süvariler yolluyorlar. Bizi gördüler." Ağaç sırasının perçeminde devriye gezmekte olan bir süvari grubu, yanm mil ötede görünür oldu. Bozkır otlann ortasında duran at ve üzerindeki biniciler kolayca tespit edilmişlerdi. Devriye birliği uyum içinde çark etmişti ve şimdi dört nala üzerlerine doğru gelmekteydiler. "Bir fikrim var. Kılıç kemerini çıkart ve bana ver," dedi Gerard. "Ne—" Odila kaşlannı çatarak arkasını döndü ve Gerard'm den miğferi kafasına geçirmekte olduğunu gördü. "Ah!" Adamın ne yapmaya niyetli olduğunu fark eden Odila kılıcını çözmeye başladı. "Biliyor musunuz Sör Gerard, eğer tuniğinizi ters giymemiş olursanız bu numara daha iyi ı?e yarar. Çabuk ol, onlar bize iyice bir bakamadan önce hallet şu işi!" Gerard küfürler savurarak kollannı tuniğinin yenlerinden çıkarttı ve Nerakalı Kara Şövalyelerin arması öne gelene dek çevirdi. 330 "Hayır, arkanı dönme," diye emretti kadına. "Sadece dediğimi yap. Acele et. Onlar bizi net olarak görmeden önce hallet şu işi." Odila kılıç kemerini çözdü ve adamın ellerine bıraktı. Gerard kılıcı ve kemeri kendi kemerinin içine tıkıştırdı ve miğferim başına geçirdi. Tanınacağından korkmuyordu, ama miğfer yüz ifadesini gizlemek için birebirdi. "Dizginleri bana ver ve ellerini arkana koy." Odila emredileni yaptı. "Bunu ne kadar heyecan verici bulduğumu tahmin dahi edemezsiniz Sör Gerard," diye mırıldandı nefes nefese. "Ah, kes sesini be," diye söylendi Gerard, dizginin düğüm kısmını el yordamıyla bularak. "En azından bunu ciddiye al yahu." Devriye birliği yaklaşmaktaydı. Şimdi onlan detaylı olarak görebiliyordu ve liderlerinin bir minator olduğunu hayret içinde fark etti. Bu işten sağ kurtulabilecekleri konusunda Gerard'm umutları arttı. Daha evvel bir minatorla tanışmamış ve hatta hiç minator görmemişti. Ama onların kalın kafalı ve kıt zekalı olduklarım duymuştu. Devriye birliğinin

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


geri kalanı Nerakah Kara Şövalyeler'den oluşuyordu. Bineklerine hakim oluşlarındaki hünere bakılırsa, bunlar deneyimli süvarilerdi. Düşman devriye birliği bozkır otların üzerinde dört nala koşturuyor, atlan kuru otlann arasında havaya toz toprak bulutlan yükseltiyordu. Başı çeken minatordan gelen tek bir hareketle, devriye birliğinin üyeleri geniş bir daire halinde yayılıp Gerard ile Odila'nm etrafını kuşattılar. Gerard, onlan karşılamak için atım ileri sürmeyi düşünmüş, ama bunun şüpheli görüneceğine karar vermişti. Bir düşman kalesinin çok yakınlarında olan, yanında bir esiri bulunan bir Nerakah Kara Şövalyeydi ve en az onlann kendisine yaklaştığı kadar ihtiyatlı olması için geçerli sebebi vardı. Minator elini kaldınp selamladı. Gerard selama karşılık verdi ve o anda kendisini dinleyebilecek her türlü ilahi güce, Mareşal Medan'dan aldığı eğitim için şükranlarını sundu. Atının üzeıinde sessizce oturdu ve ilk olarak rütbe bakımından kendisinden üstün olan minatonın konuşmasını bekledi. Odila'nm yanaklan kıpkırmızı kesilmişti. Hepsine taş kesilmiş gibi bir sessizlik içinde dik dik bakıyordu. Gerard sadece o sessizliğin devam etmesini umuyordu. Minator, Gerard'ı dikkatle inceledi. Minatorun gözleri, bir hayvanın donuk gözleri değildi, zeka panltısma sahiplerdi. "İsmin, rütben ve kumandan subayın?" diye cevap istedi minator. Sesi kabaydı ve hınltılı çıkıyordu, ama Gerard onu anlamakta hiç güçlük çekmedi. "Ben Gerard uth Mondar, Mareşal Medanin yaveriyim." Gerçek ismini vermişti, zira çılgın bir şans eseri Medan ile irtibata 331 geçerlerse Mareşal, Gerard'm ismini tanır ve nasıl cevap vermesi gere^ tiğini bilirdi. Qualinesti'de hizmet veren birliğinin numarasını da söyledi v başka bir şey eklemedi. Her iyi Neraka Şövalyesi gibi, onun <ja yoldaşlarından şüphelenmesi gerekliydi. Sadece kendisine sorulana cevan verecek, sorulmadan hiçbir şeyi söylemeyecekti. Minator kaşlarını çattı. "Yuvandan çok uzaktasın, ejderha binicisi Seni bu kadar kuzeye getiren nedir?" "Mareşal Medan'm mavi ejderhasıyla Jelek'e gidiyor, Mareşal Medan'dan Gecenin Lordu Targonne'a acil bir mesaj taşıyordum," diye akıcı bir şekilde yanıtladı Gerard. "Yine de yuvandan çok uzakta sayılırsın," diye belirtti minator, hayvani gözleri kısılarak. "Jelek buranın çok doğusunda kalıyor." "Evet beyim," dedi Gerard. "Bir firtmanın içine daldık ve tabii

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ki şiddetle savrulduk. Ejderha başarabileceğini düşünüyordu, ama ani bir rüzgâr patlaması bizi tepetaklak ediverdi. Neredeyse semerden aşağı uçacaktım ve ejderha omuz kaslarından birisini yardı. Elinden geldiğince uçmaya devam etti, ama çok acı vericiydi. Nerede olduğumuz konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Neraka yakınlarında olduğumuzu düşünüyorduk, ama bir şehrin kulelerini gördük. Bu civarlarda doğup büyümüş olduğum için Solanthus'u tanıdım. Hemen hemen o sıralarda, sizin ordunuzun şehre yaklaşmakta olduğunu da gördük. Baş belası Solamniyalılar'ın kendisini görmesinden korkan ejderha bu ormanın içine iniş yaptı ve dinlenip omzunu iyileştirebileceği bir mağara tespit etti. "Bu Solamniyalı ise"—Gerard, Odila'nm sırtını sertçe dürttü— "bizim yere inişimizi görmüş ve mağaraya kadar izimizi sürmüş. Dövüştük ve onu etkisiz hale getirip esir aldım." Minator, Odila'ya ilgiyle baktı. "Solanthus'dan mıymış?" "Konuşmuyor beyim, ama şehirden olduğuna hiç şüphem yok. Tabii şehrin içinde bulunan asker sayısı, donanımlı yerler ve kumandanınızın ilgisini çekecek diğer şeyler hakkında bilgi verebileceğinden de eminim. Şimdi Bölük Lideri," diye ekledi Gerard, "isminizi ve kumandanınızın ismini bilmek isterim." Bu cesurca bir davranıştı ve Gerard bir anlığına rolünü abartmış olduğunu düşünmeden edemedi. Derken minator cevap verdi. "Adım Galdar. Kumandanımız ise Mina." Bu garip ismi öyle bir saygı ve hürmetle söyledi ki, Gerard rahatsız oldu "Jelek'e taşıdığın mesaj neydi?" "Mesajım Lord Targonne'a," diye yanıtladı Gerard ve mesaj kelimesini söylerken kalbi ağzına kadar yükselip yemek borusundan aşağı geri kayıverdi. Üzerinde, Mareşal Medan'dan değil de Qualinesti Kralı Gilthas'tan 332 r bir mesaj taşımakta olduğunu aniden hatırladı: Eğer Kara Şövalyelerin ellerine geçerse onun sonunu getirecek olan bir mektuptu bu. Gerard kötü şansına inanamıyordu. Mektubun işe yarayabileceği gün, onu ejderhanın yanında bırakmıştı. Telafi edilmesi imkânsız bir zarar verebileceği zaman ise kemerine tıkıştırılmış bir halde duruyordu işte. Kaderi bu denli kızdırmak için ne yapmıştı acaba? "Lord Targonne öldü," diye yanıtladı minator. "Şimdi Gecenin Lordu Mina. Ben onun baş yardımcısıyım. Mesajı bana ver, ben de ona aktarayım." Gerard, Targonne'un öldüğünü duyduğuna o kadar da şaşırrnamıştı. Kara Şövalyeler arasında rütbe terfisi çoğunlukla, geceleyin göğüs kafesine saplanan bir hançerle yapılırdı. Görünüşe bakılırsa bu Mina, kumandayı eline geçirmişti. O lanet olası mektubu düşünmekten kurtulup hadi-

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


selerin şu anda aldığı durumlarla ilgilenmesi için zihniyle mücadele etti. Minatora yanlış bir mesaj verip her şeyi kolayca halledebilirdi. Peki sonra ne olurdu? Odila'yı ondan alır, sürükleyerek bir yere götürür ve işkence ederlerdi. Bu sırada hizmetleri için kendisine teşekkür eder ve ejderhasına geri dönmesine izin verirlerdi. ' 'Mesajı Gecenin Lorduna götürmem söylendi bana,'' diye inatçı bir cevap verdi Gerard, mükemmel bir kumandan yaveri örneği sergileyerek — yani resmi ve sağlamcı davranarak. "Eğer bu, Lord Targonne değilse, o zaman bana verilen emirlere göre mesajı onun yerini alan kişiye iletmem gerekli." "Nasıl istiyorsan." Minatorun acelesi vardı. Bir mareşalin yaveriyle ağız dalaşı yapmaktan çok daha önemli işler onu bekliyordu. Galdar, baş parmağını omzunun üzerinden geriye doğru sallayarak toz bulutunun olduğu yönü işaret etti. "Şu sıralarda kumanda çadırını kuruyorlardrr. Mina'yı orada bulacaksın, kuşatmayı yönetiyor olacak. Sana kılavuzluk etmesi için yanına bir adam vereceğim." "Buna gerçekten de hiç gerek yok beyim—" diye başladı Gerard, ama minator onu duymazdan geldi. "Esirine gelince," diye devam etti minator, "onu sorgucuya teslim edebilirsin. Demirci ocağının yakınlarında bir yere atölyesini kuracak." Kızgın ocak demirlerinin ve deriyi yaran demir maşaların nahoş görüntüsü zihninde canlanıverdi. Minator, Şövalyelerinden birisine onlara eşlik etmesini emretti. Gerard, refakatçiden kurtulmayı isterdi, ama itirazda bulunmaya cüret edemiyordu. Gerard, minatoru selamladı ve ilerlemesi için atına emir verdi. Bir anlığına, dizginlerde yabancı bir el hisseden atın afallayıp kalacağından korktu. Ama Odila topuklanyla hafifçe mahmuzladı ve at ilerlemeye başladı. Minator dikkatle Gerard'a baktı, bu sırada Gerardin göğsünden aşağı boncuk boncuk terler boşalıverdi. Derken minator atını hızla döndürdü ve dört nala koşturarak uzaklaştı. O ve devriye birliğinin geri 333 kalan kısmı kısa süre içinde, ağaçların arasına girerek gözden kayboldu. Gerard dizginlere asıldı ve nehrin olduğu yöne doğru dönüp baktı. "Sorun nedir?" diye sordu, refakatçi Kara Şövalye. "Ejderha için endişeleniyorum," dedi Gerard. "Ustura, Mareşal'e aittir. İkisi yıllardır yoldaş. Eğer yaratığa bir şey olursa, bu, kellemin uçacak

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


anlamına gelir." Dönüp Şövalyeye baktı. "Gidip ejderhayı kontrol etmek ve Ustura'ya neler döndüğünü anlatmak istiyorum." "Seni Mina'ya götürmem emredildi bana," dedi Şövalye. "Senin gelmene gerek yok," dedi Gerard kısaca. "Bak, anlamıyor gibisin. Ustura, borazan seslerini duymuş olmalı. O bir mavidir. Mavilerin nasıl olduğunu bilirsin işte. Savaşın kokusunu alırlar. Muhtemelen, lanet Solamniyalılar'm onu aramak için tüm şehri seferber ettiğini düşünüyordur. Eğer kendisini tehlike altında hissederse, yanlışlıkla sizin ordunuza saldırabilir—" "Seni Mina'ya götürmem emredildi bana," diye tekrarladı Şövalye, kalın kafalı bir inatçılıkla. "Ona bilgi verdikten sonra ejderhanın yanma dönebilirsin. Yaratık için endişelenmene gerek yok. Bize saldırmayacak. Mina ona izin vermez. Yaralarına gelince, Mina onu iyileştirir ve ikiniz de Qualinesti'ye geri dönebilirsiniz." Şövalye ordunun ana gövdesine doğru yönelerek yoluna devam etti. Gerard, miğferinin güvenli sınırlan içinden Şövalyeye küfürler yağdırdı, ama onun peşinden at sürmekten başka bir seçeneği yokta "Üzgünüm," dedi, toynak sesleri arasından. "Onun bu yemi yutacağını düşünmüştüm. Bizden kurtulacak, devriye birliği görevini atlatacak, iki saat boyunca her ne isterse onu yapacak sonra da karargâha dönüp haber verecekti." Gerard başını salladı. "Şansıma tüküreyim, gelmiş geçmiş tek güvenilir Kara Şövalyeye çatmak zorundaydım sanki." "Denedin," dedi Odila ve elini bükerek Gerard'ın dizine hafifçe vurdu. "Elinden geleni yapun." Kılavuzları, görevini yapmaya hevesli bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu. Yeterince hızlı takip etmedikleri için onlara sinirlenen Şövalye, hızlarını arthnnaları için koluyla işaret verdi. Gerard Şövalyeyi görmezden geldi. Minatorun dediği şeyi düşünüyordu, yani Kara Şövalyelerin Solanthusü kuşatma alüna almak üzere olduklarım. Eğer durum böyleyse, sayılan on binleri aşan bir ordunun içine girecek olabilirdi. "Erkeklerden nefret ettiğimi söylemekle ne kastettin?" diye sordu Odila. Düşüncelerinden sıçrayarak sıyrılan Gerard'ın, kadının ne söylediği hakkında hiçbir fikri yoktu ve bunu böylece dile getirdi. "Kadınları hor gördüğünü ve benim de erkeklerden nefret ettiğim1 334 r

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


söyledin. Ne demek istemiştin?" "Bunu ne zaman söyledim?" "Sana ne diye bitap edeceğimi tartışırken. İkimizin de ölümden korktuğumuzdan çok hayattan korktuğumuzu söyledin." Gerard derisinin kıpkırmızı kesilip alev alev yandığını hissetti ve yüzünü örten miğfere şükretti. "Hatırlamıyorum. Bazen düşünmeden konuşurum—" "İçimden bir ses, bunu uzun süredir düşündüğünü söylüyor bana," diye sözünü kesti Odila. "Evet, pekala belki de." Gerard rahatsız olmuştu. Kendisini tabak gibi açmaya niyetli değildi ve bu kadına iç dünyasından bahsetmeyi kesinlikle istemiyordu. "Düşünecek başka şeylerin yok mu senin?" diye sordu sinirli sinirli. "Tırnak diplerime batacak olan kızgın iğneler gibi mi yani?" diye sordu serinkanlılıkla. "Ya da germe aletinde kollarımın bacaklarımın çıkartılması falan? Endişelenecek çok şeyim var. Bu konuyu konuşmayı tercih ederim." Gerard bir süre sessiz kaldıktan sonra beceriksizce konuştu, "Ne demek istediğimden emin değilim. Belki de bunun sebebi, erkeklerden pek hoşlanmıyormuş gibi görünmendir. Sadece benden değil. Böyle olsa anlardım. Ama konsey toplantısında diğer Şövalyelere nasıl tepki verdiğini gördüm ve tabii hapishane müdürüne ve—" "Nasıl tepki vermişim?" diye cevap istedi, semerin üzerinde kıpırdanıp ona doğru dönmeye çalışarak. "Verdiğim tepkinin nesi varmış?" "Arkanı dönme!" diye azarladı Gerard "Benim eskimsin, unuttun mu? Burada oturup laklak etmiyor olmamız gerekli." Kadın burnunu çekti. "Bilgin olsun diye söylüyorum, erkeklere bayılırım. Sadece hepsinin hilekâr, hergele ve yalancı olduklarını düşünüyorum. Her ne kadar çekici olsalar bile." Gerard tam buna bir cevap vermek için ağzını açmışü ki, refakatçi Şövalye hızla geri dönüp dört nala üzerlerine gelmeye başladı. "Kahretsin!" diye homurdandı Gerard. "Bu koca salak şimdi ne istiyor?" "Oyalanıyorsun," dedi Şövalye, suçlayıcı bir tonlamayla. "Acele et. Görevimin başına geri dönmem gerekli." "Ejderham sakatlandı," diye cevap verdi Gerard. "Atımı da sakatlamaya niyetli değilim." Fakat yine de, bunun hiçbir yardımı dokunmadı. Görünüşe bakılırsa, Şövalye kan emici bir kene gibi onlara yapışıp kalacaktı. Gerard tempoyu arttırdı. 335

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


Kampın dış perçemine vardıklarında, kuşatma için yerleşmekte olan orduyu gördüler. Askerler, şehir surlarının ok menzilinden oldukça ötev kamp kurmaktaydı. Birkaç Solanthus okçusu şanslarını denedi, ama oklar, kısa düştü ve en sonunda atışlar kesildi. Muhtemelen, komutanlan onlara ahmakça davranmayı kesip ok harcamamalarını söylemişti. Düşman kampında kimse, arada bir üzerileri askerlerle kaplı olan surlara bakmak dışında okçulara aldınş etmedi. Bu bakışlar şüphe doluydu ve genellikle bakışlann ardından yoldaşlar birbirilerine birkaç kelime söylüyor, tek kaslannı kaldınp kafalannı sallıyor ve subaylardan birisi onlan görmeden önce işlerinin başına geri dönüyorlardı. Askerler, surlu şehrin görüntüsü karşısında yılıp korkmuş gibi görünmüyorlardı, sadece kafalan kanşmış gibilerdi. Gerard merakına boyun eğdi ve ilgiyle etrafına bakındı. Bu ordunun bir askeri değildi, bu yüzden merakı için bir gerekçesi vardı. Kılavuza doğru döndü. "Birliklerin geri kalan kısmı ne zaman gelecek?" Şövalyenin sesi sakindi, ama Gerard adamın gözlerinin miğferinin ardında panldadığını gördü. "Takviye birlikleri yolda." "Sanınm sayılan büyük olmalı," dedi Gerard. "Sayılan çok büyük," dedi Şövalye. "Hayal edebileceğinden de fazla." "Yakınlardalar mı?" Şövalye gözlerini kısıp Gerard'a baktı. "Neden bilmek istiyorsun ki? Senin neyine gerek?" Gerard omuz silkti. "Bu davaya kılıcımı sunabileceğimi düşünmüştüm, hepsi bu." "Ne dedin?" diye sordu Şövalye. Gerard, çınlayan çekiç sesleri, emirler yağdıran subaylann haykınşlan ve kampı kurarken ortaya çıkan kargaşa gürültüleri arasından dediğini duyurabilmek için sesini yükseltti. "Solanthus, kıtadaki en sıkı donanımlı şehirdir. Krynn'deki en güçlü kuşatma makineleri bile o surlarda bir ezik dahi bırakamaz. Şehri korumaya hazır beş bin tane asker olmalı. Siz burada kaç kişisiniz? Birkaç yüz mü? Elbette ki takviye güç bekliyorsunuz. Bunu anlamak için dahi olmak gerekmiyor herhalde." Şövalye kafasını salladı. Üzengisi üzerinde ayağa kalkıp işaret etti. "Mina'nm kumanda cadın orada. Bayrağı görebilirsin. Seni burada bırakıyorum. Yolunu kendin bulabilirsin." "Bekle bir dakika," diye Şövalyenin arkasından haykırdı Gerard"Esirimi sağ salim sorgucuya teslim etmek istiyorum. Bu işte benim için ",r

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


ödül olacak elbette. Onun yerde sürüklenip linç edilmesini istemiyorum! 336 Şövalye ona küçümseyici bir bakış attı. "Neraka'da değilsiniz, bayım," dedi hor gören bir tavırla ve atım sürüp uzaklaştı. Gerard atından indi ve hayvanı düzenli karmaşa içinde yürütmeye başladı. Askerler hızla ve istekle çalışıyordu. Subaylar talimatlar veriyor, ama ne nutuk çekiyor ne de tehditler yağdırıyorlardı. Adamların daha hızlı ve daha uslu çalışması için kırbaçlar konuşmuyordu. Moraller doruklarda gibiydi. Askerler gülüyor, birbirileriyle şakalaşıyor ve yorucu işlerini kolaylaştırmak için şarkılar söylüyorlardı. Fakat yine de, yapmalan gereken tek şey, kafalarını kaldırmak ve kendi sayılarından on kat fazla askerin surlarda olduğunu görmekti. "Bu bir şaka herhalde," dedi Odila, sesini kısık tutarak. Etrafları düşmanla çevriliydi ve gürültü patırtı kulakları sağır edici nitelikte olsa da birileri onları duyabilirdi. "Yakınlarda takviye ordusu falan yok. Devriye birliklerimiz her gün etrafı kolaçan eder. O denli büyük bir asker yığılmasını kesinlikle görürlerdi." "Görünüşe bakılırsa görememişler," diye yanıtladı Gerard. "Solanthus, pantolonunu çekemeden dımdızlak yakalandı." Gerard elini kılıcının kabzasında tutuyordu. Solamniyalı esirle biraz eğlenmeye karar verebilecek olan herkesle savaşmaya hazırdı. İkisi geçip giderken, askerler onlara ilgiyle bakıyorlardı. Birkaçı Solamniyalı'yla dalga geçmek için duraksıyordu, ama subayları askerlere işlerinin başına dönmelerini çabucak emrediyordu. 'Neraka'da değilsiniz bayım,' demişti Şövalye. Gerard bundan hem etkilenmiş hem de rahatsız olmuştu. Bu, yağma ve kazanç için savaşan bir paralı asker ordusu değildi. Deneyimli, disiplinli, kendisini davasına adamış bir orduydu. Artık o dava her ne idiyse. Kumanda çadırının yanında zemine saplanmış bir mızrağın ucunda dalgalanan bayrak, gerçek bir bayrak değildi. Aslında, kana batırılmış gibi görülen pis bir eşarptan başka bir şey sayılmazdı. İlk olarak kurulan kumanda çadırının dışında muhafızlık yapan iki Şövalye vardı. Diğer çadırlar ise şimdi bu büyük otağın etrafına kurulmaktaydı. Çadırın önünde bir subay durmuş, başka bir Neraka Şövalyesi' yle konuşmaktaydı. Giysisine ve omzuna asmış olduğu devasa uzun yaya bakılırsa bu subay bir okçuyda Şövalyenin sırtı Gerard'a dönüktü. Yüzünü

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


göremiyordu. Şövalyenin ince vücut yapısına bakan Gerard, onun on sekiz yaşlarında bir delikanlı olduğunu düşündü. Bunun, babasının zırhını giymiş bir Şövalye evladı olup olmadığını dahi merak etti. Gerard ile Odila'yı ilk olarak okçu fark etti. Okçunun bakışları keskindi, değer biçiyor gibiydi. Şövalyeye bir şeyler söyledi ve o da dönüp onlara 337 baktı. Gerard, bu Şövalyenin tahmin ettiği gibi bir delikanlı değil de bir gen kız olduğunu gördüğünde şaşırıp kaldı. Yakın zamanda tıraş edilmiş parlak kızıl saçları vardı. Gözleri, her ikisini de kehribar renkli bir bakışla yakalayın hapsetti. Gerard daha önce bu denli sıradışı gözler görmemişti. Bu inceleyi. ci bakış sebebiyle kendisini rahatsız hissetti. Sanki yine küçücük bir çocuk olup çıkmış ve bu kız da onu suç üstü yakalamış gibiydi —mesela elma ça_ larken veya kız kardeşiyle dalga geçerken. Kız onun suçunu affetmişti, zira Gerard hiçbir şey bilmiyordu, o sadece bir çocuktu. Ona ceza verebilirdi ama verilen ceza gelecekte doğru olan şeyi nasıl yapacağını anlamasına yardımcı olurdu sadece. Gerard miğfere bir kez daha şükretti, zira gözlerini ondan alamıyordu ve kız bunu göremiyordu. Ama her ne kadar denerse denesin, gözlerini kızdan alamıyordu. Büyülenmiş bir şekilde ona bakıyordu. Onu tanımlayacak kelime ne Tıoş' ne de 'güzel' olamazdı. Yüzü soğukkanlılıkla, endişeden armmışhkla doluydu. Pürüzsüz alnında tek bir şüphe çizgisi dahi yoktu Gözleri berraktı ve Gerard'm gözlerinin gördüğü şeylerin çok ötesine bakabiliyordu. Karşısında, dünyayı iyilik veya kötülük için değiştirebilecek biri dumıaktaydı. O soğukkanlı dinginlik sayesinde, bunun ordusunun kumandanı olan, ismi hürmet ve saygıyla söylenen Mina olduğunu anladı. Gerard selam verdi. "Benim Şövalyelerimden biri değilsiniz beyim," dedi Mina. "İnsanların yüzünü görmeyi severim. Miğferinizi çıkartın." Gerard, onun kendi Şövalyelerinden biri olmadığını nasıl bildiğini merak etti. Üzerinde, onun Qualinesti'den, Sanction'dan ya da Ansalon'un herhangi bir yerinden geldiğini belirten hiçbir arma veya nişan yoktu. Miğferini gönülsüzce çıkarttı. Kızın onu tanıyacağını düşündüğü için değil, miğferin sağladığı cılız korumadan hoşlandığı, amber renkli gözlerin yoğun bakışından onu koruduğunu sandığı için onu çıkartmaya

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


isteksizdi. İsmini verdi ve çoğunlukla doğruyu söylemek gibi bir avantajı kullanarak hikâyesini anlattı. Yeterince kendinden emin konuştu, ama gerçeği çarpıtması veya süsleyerek güzelleştirmesi gereken yerlerde epey zorlandı. Kızın onun hakkında, onun kendisi hakkında bildiğinden daha fazla şey bildiği gibi garip bir his vardı içinde. "Mareşal Medarfm mesajı nedir?" diye sordu Mina. "Gecenin Lordu siz misiniz Hanımım?" diye sordu Gerard. Bu soruyu sorması gayet normal gibiydi, ama yine de rahatsız olmuştu. "Affedin beni, ama mesajımın Gecenin Lordu'na iletilmesi gerektiği söylendi bana. "Bunun gibi unvanların Tek Tann'nın nazarında hiçbir anlamı yoktur," diye cevapladı. "Ben Mina, Tek Olan'm hizmetkârlarından biriyim338 Mesajı bana istersen iletir istersen iletmezsin, sana kalmış." Gerard bakakaldı, afallamış ve kararsız kalmıştı. Odila'ya bakmaya cüret edemiyor, fakat onun neler düşündüğünü ve buna ne gibi bir tepki verdiğini merak ediyordu. Ne yapması gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu ve her ne yaparsa yapsın ahmakça gibi görünme riskinin olduğunu fark etti. Artık her ne sebeptense, o kehribar renkli gözlerin nazarında ahmakça görünmek istemiyordu. "Mesajımı Mina'ya iletmeyi seçiyorum," dedi ve kendi sesinde de askerlerle aynı saygı dolu unlamayı duyduğunda şaşırıp kaldı. "Mesajım şudur: Qualinesti, pek yakında yeşil ejderha Beıyl tarafından saldırıya uğrayacak. Mareşal Medaria Qualinost şehrini yok etmesini emretti ve eğer bunu o yapmazsa kendi yapacağını söyleyerek tehdit etti. Ona elfleri katletmesini emretti." Mina hiçbir şey söylemedi, hafifçe başını sallayarak onu dinlediğini ve anladığını belirtti. Gerard derin bir nefes aldı ve sözüne devam etti. "Mareşal Medan, Gecenin Lordu'na saygıyla hatırlatıyor ki, Qualinesti'ye yapılan bu saldın ejderhalar arasındaki antlaşmayı bozmaktadır. Mareşal, Malys'in bunu duyacağından ve ejderhalar arasında toplu bir savaşın patlak vereceğinden korkuyor, ki bu savaş Ansalon'un büyük bir kısmını yok edecektir. Mareşal Medan, kendisini Beryl'in emri altında görmüyor. O sadık bir Neraka Şövalyesi ve bu sebeple, ne şekilde hareket edeceği konusunda amiri olan Gecenin Lordundan emir bekliyor. Aynca Mareşal Medan yine saygıyla hatırlatıyor ki, harabe halindeki bir şehir pek değerli değildir ve ölü elfler vergi

Create PDF files without this message by purchasing novaPDF printer (http://www.novapdf.com)


veremezler." Mina hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme kehribar renkli gözleri ısıttı. Bakışlan sanki sıcak balmış gibi Gerard'ın üzerine aktı. "Lord Targonne bu son fikre tüm kalbiyle katılırdı herhalde. Yani rahmetli Lord Targonne." "