Issuu on Google+


NEW YORK T I M E S B E S T S E L L E R

BUZLAR ÜLKESİ JOHN

FLANAGAN

İngilizce a s l ı n d a n ç e v i r e n : Ç a ğ d a ş Ö z k a n


ARALUM ve KOMŞULARI MS. 643


KARAKTCRLER VE YARATIKLAR

Will: Araluen Krallığı'ndaki R e d m o n t Eyaleti'nde, Baron Araid'ın koruması altında büyüyen ufak tefek, çelimsiz bir yetim olan Will, yetimhanede şövalyelik hayalleri kurarken, kendini O r m a n Muhafızı H a l t ' m çırağı olarak bulur. Halt: Gelmiş geçmiş en iyi O r m a n Muhafızlarından biri olan Halt, gölge gibi hareket edebilir, yayı ve oku kusursuz kullanır. Halt, yıllar önce Morgarath'ın ordusunun yenilmesini sağlamıştır. Horace: Yetimhanede yetişen iriyarı H o r a c e , başta Will ile anlaşamasa da sonradan iyi dost olurlar. Savaş Okulu'na kabul edilen H o r a c e , kusursuz kılıç kullanır. Gilan: H a l t ' ı n eski çırağı. Esprili ve çok becerikli bir Orman Muhafızı. K r a î Duncan: Araluen'in kralı ve gözüpek bir savaşçı.


Evanlyn: Krai D u n c a n ' i n kızı Prenses Cassandra, hayatta kalabilmek için Evanlyn kimliğiyle yaşamaya devam ediyor. Erak: Skandiyalı kuvvetlerden birine komuta eden Erak, Will ile Evanlyn'i esir almış olsa da ikisine de sempati duyuyor. Crowley: Orman Muhafızları'nın komutanı. Ragnak: Skandiyalı kontlann en kıdemlisi; Yüce K o n t ' u Borsa: Ragnak'ın sağkolu ve ülkenin günlük işlerinin yürütülmesinden sorumlu yönetici. Deparnieux:

Halt

ile

Horace'ı

Gallica'daki

şatosu

M o n t s o m b r e ' a hapseden kara şövalye; son derece acımasız ve küstah biri. Slagor: Kurt Dişi gemisinin Skandiyalı kaptanı. Erak, ondan hiç hoşlanmıyor. Baron Arald: R e d m o n t Eyaleti'nin lordu. Adil bir yönetici ve cesur bir savaşçı. Sör Rodney: Savaş Okulu'nun başkanı ve savaş sanatlan ustası.


BIR

K

urt gemisi, şiddetli fırtmaya yakalandığmda Shelter B u m u ' n d a n yalnızca birkaç saat uzaklıktaydı.

Üç gündür çarşaf gibi d ü m d ü z olan denizden, kuzeydeki

Skandiya'ya doğru yol alıyorlardı. Will ve Evaniyn, denizin bu halinden m e m n u n sayılırlardı. " D u r u m u m u z o kadar da kötü değil," dedi Will, küçük gemi denizi kolayca y a n p geçerken. İnsanların seyir halindeki gemilerde şiddetli hastalıklara yakalandıklarına dair korkunç öyküler dinlemişti. Ancak bu hafif sallantılan endişe verici bulmuyordu. Evaniyn başmı salladı; o, b u n d a n Will kadar emin değildi. Tecrübeli bir denizci olmadığı kesindi, ancak önceden denizde bulunmuşluğu vardı. "En kötüsü buysa haklısın," dedi Will'e. G e m i n i n kaptanı Erak'ın endişeyle kuzeye doğru baktığının ve Kurt Rüzgârı "nm kürekçilerini hızlanmaya zorladığının farkındaydı. Erak kendi adına, bu aldatıcı sakinlikteki havanın fırtına öncesi sessizlik olduğunu biliyordu; hem de berbat bir fırtına. Kuzey ufkunda


belirmekte olan kara fırtına bulutlarını belli belirsiz seçebiliyordu. Shelter B u m u ' n u zamanında geçip geniş kara parçasına sığmamazlarsa, fırtınanın tüm gücüyle üstlerine çullanacağının farkındaydı. Birkaç dakika boyunca sürat ve mesafe hesaplan yaparak, saldırıya geçmiş olan bulutların hızını gemininkiyle kıyasladı. "Başaramayacağız," dedi sonunda Svengal'e. Yardımcısı da başını sallayarak "Öyle görünüyor," dedi soğukkanlılıkla. Erak, sert bakışlarını gemi boyunca gezdiriyor, ortalıkta koruma altma alınması gereken başıboş teçhizat var mı diye kontrol ediyordu. Etrafına bakımrken gözleri, pruvada birbirlerine sokulmuş iki tutsağa kaydı. "Şu ikisini direğe bağlasan iyi olur," dedi Svengal'e. "Ve dümen küreğinin* etrafını da kaplamamız gerek." Will ile Evanlyn, Svengal'in onlara doğru geldiğini gördüler. Adamın elinde bir kangal hafif kenevir ipi vardı. "Neler oluyor?" diye sordu Will. "Kaçmaya çalışacağımızı düşünmüyorlar herhalde?" Ama Svengal direğin yanında durmuş, acelesi varmış gibi ikisine işaret ediyordu.

İki Araluenli, ayaklanarak kararsız

adımlarla o tarafa gittiler. Will, geminin artık daha çok sallandığını ve rüzgârın şiddetini arttırdığını fark etti. Svengal'e doğru yürürken tökezledi. Arkasından, sendeleyerek baldırını kalın direğe çarpan Evaniyn'in, bir hanımefendiye hiç de yakışmayan bir şekilde küfür ettiğini duydu. Svengal, saks bıçağını çekti ve kangaldan iki boy ip kesti. * Skandiyahlar'ın gemilerinde, tıpkı eski Viking gemilerindeki gibi, kıç kısmında bulunan büyük bir kürek dümen görevi görür. (Ed. N.)


"Kendinizi direğe bağlayın," dedi onlara. "Fırtınaların fırtınası her an kopabilir." "Yani denize düşebiliriz mi diyorsun?" diye sordu Evaniyn, şüpheyle. Svengal, Will'in kendisini direğe düzgün bir gemici düğümüyle bağladığını fark etti. Kız ise düğüm atmayı becerememişti. Bunun üzerine Svengal ipi kaptı ve belinin etrafından geçirerek kızı da güvence altına aldı. "Olabilir," diye yanıtladı Svengal soruyu.

"Muhtemelen

dalgalar sizi denize sürükler." Birden Will'in yüzünün korkuyla solduğunu fark etti. "Yani dalgaların gerçekten d e . . . güverteye kadar yükseleceğini mi söylüyorsun?" dedi Will. Svengal öfkeyle, keyifsizce sırıttı. "Evet, öyle," diyerek, koca d ü m e n küreğinin etrafını kaplamaya başlayan kaptana yardımcı olmak üzere, hızla geminin kıç tarafına gitti. Will, birkaç kez yutkundu. Böyle bir geminin dalgaların arasından martı gibi süzüleceğini sanmıştı. Oysa şimdi, ona dalgalann m u h t e m e l e n güverteye vuracağı söyleniyordu. Bunun olması halinde, geminin nasıl su üzerinde kalacağını m e rak etti. Birden "Ah, Tanrım... bu da nedir?" dedi Evaniyn, yumuşak bir sesle kuzeyi işaret ederek. Az önce Erak'ın görmüş olduğu o ince, kara bulut hattı, çeyrek kilometre öteden süratle üstlerine doğru gelen kara bir kütleye dönüşmüştü artık. Direğin dibine çömelen Will ile Evaniyn, kollannı kaba çam sütunun etrafına dolamaya çalışarak, tutunabilecekleri girintiler anyorlardı.


Fırtına gemiye vurduğunda, güneş de kaybolup gitmişti. Will, inanılmaz bir hızla esen rüzgâr nedeniyle zar zor nefes alıyordu. Bu, daha önce denk geldiği rüzgârlara hiç benzemiyordu. Vücudunu çevreleyen, insanı sağır edip körleştiren, ciğerlerindeki havayı çekip çıkartarak yenisini almasını önleyen zalim, canlı, kadim bir güçtü bu; pençesinden kurtulmaya çalıştıkça daha da boğuluyordu. Çaresizce direğe t u t u n m a y a çalışırken, gözlerini sıkıca yummuştu. Uzaklardan Evaniyn'in çığlık attığım duydu ve kızın ondan uzaklaşmaya başladığını fark etti. Önünü göremediği halde, uzanarak kızı yakaladı ve kendine doğru çekti. İlk büyük dalga gemiye vurduğunda, kurt gemisinin pruvası korkutucu bir açıyla yan yattı. Dalganın yüzeyine doğru yükselmeye başladıklarında, gemi duraksayarak savrulmaya başladı. ileri ve geril Svengal ile Erak, vargüçleriyle kürekçilere bağırıyorlardı. Sesleri r ü z g â n n içinde kaybolup gitse de sırtlarını fırtınaya vermiş olan tayfalar, onların vücut hareketlerinden ne söylediklerini anlayabiliyordu. Kürekleri kaldırıp çeviriyor ve geminin hareketini kolaylaştırıyorlardı. G e m i , dalgayı t ı r m a n m a y a başladı; giderek daha ioikseklere çıkıyor, yavaşladıkça yavaşlıyordu. Bir an sonra Will, berbat bir inişe geçmiş olduklarını anladı. Ve sonra, dalganın zirvesi kirlarak geminin üzerine boşaldı. Tonlarca su, kurt gemisini aşağı çekip, bir daha asla geri dönemeyecekmişçesine uzaklara savurmuştu. Will, yaşadığı dehşet karşısında kesik bir çığlık attı. Buz gibi tuzlu su çocuğun ellerini direkten koparıp ciğerlerine dolarken halat onu durdurmuş ve su etrafından akıp gidinceye dek sağa sola savrularak


korumuştu. Gemi k o n u m u n u düzeltirken, Will de güvertede bir balık gibi çırpmıyordu. Evaniyn de yanındaydı; o itiş kakış içinde, ahşap direğe çaresizlikle bir kez daha sanidılar. Derken gemi öne doğru atıldı ve yeniden dehşetle çığlık atarak dalganın gerisindeki boşluğa düştüler. Geminin pruvası, dalganın yarattığı boşluğa daldı ve suyun üstlerine savrulmasına neden oldu. Bir kez daha, güvertenin üzerinden su fışkırdı. Ancak bu seferki, ilk dalga kadar güçlü değildi; Will ile Evaniyn direğe tutunmayı başarabildiler. Bellerinin hizasındaki su, yanlarından akıp gidiyordu. Derken narin kurt gemisi, silkinerek üzerindeki bu yoğun kütleden kurtulur gibi oldu. Kürekçilerin arasındaki yedek kuvvetler çoktan işe koyulmuş, suyu kovalarla geminin kenarından boşaltıyordu. G e m i nin en korumasız noktasında bulunan Erak ile Svengal de kendilerini d ü m e n küreğinin her iki tarafına bağlamıştı. N o r m a l küreklerin bir buçuk katı uzunluğunda, kocaman bir kürekti bu. Fırtına hallerinde daha küçük dümenlerin yerine kullanılıyordu. Böylece dümenci, bu büyük kürek sayesinde geminin b u r n u n u döndürürken kürekçilere yardımcı olabiliyordu. Bu güçlü fırtınada ise küreği iki kişi zor kontrol edebilmişti. Rüzgârın gücü, dalgaların arasındaki boşlukta zayıflamış gibiydi. Will, gözlerine yapışan tuzu silerek öksürdü ve yuttuğu deniz suyunu güverteye kustu. O sırada bakışlari Evaniyn'in dehşet dolu bakışlarıyla karşılaştı. Kıza güven verecek bir şeyler yapması gerektiğini hissetti. Ama ne diyeceğini bilemiyordu. Geminin bu güçteki ikinci bir dalgaya dayanabileceğine inanmıyordu.


Bu arada, ikinci dalga yola koyulmuştu bile. İlkinden de büyük olan dalga, birkaç yüz metrelik açıklık boyunca üstlerine doğru geliyor, R e d m o n t Kalesi'nin duvarlarından bile yükseğe çıkıyordu. G e m i o korkunç, yavaş tırmanışına yeniden başlarken, yüzünü direğe gömen Will, Evaniyn'in de aynı şeyi yaptığım fark etti. Dalganın üzerinde daha da yükseğe tırmandılar. Tayfalar, Kurt Rüzgârı 'm dalganın üzerinden aşırıp rüzgâr ve denizden uzaklaştıraıak için ciğerleri paralamrcasma küreklere asılıyorlardı. Will, dalga üzerlerinde patlamadan önce, geminin son mücadelesini kaybetmekte olduğunu fark etti. Mutlak bir felakete doğru giderken, korkuyla gözlerini açtı. Ve sonra, dalga üstlerine vurduğunda, güverteye doğru savrularak onu koruyan ipe yapıştı. O sırada ağzına çarpıp canım acıtan şeyin Evaniyn'in dirseği olduğunu fark etti. Su, üzerinden gürleyerek geçtikten sonra, pruva bir kez daha ileriye atıldı. Ve Kurt Rüzgârı, bir kez daha hızla boşluğa doğru dalmaya, bir ördek yavrusu gibi denizi yarmaya başladı. Will artık çığlık bile atamayacak kadar güçsüz düşmüştü. Hafifçe inleyerek direğe doğru emekledi. Evanlyn'e bir göz atarak başını salladı. Buradan kurtulamayacağız, diye düşünüyordu ve aynı korkuyu kızm gözlerinde de görebiliyordu. Kurt Rüzgârı dalgaların arasındaki boşluğa çarpınca, tüm gövdesi sarsıldı. Pruvanın her iki tarafından su akarken, Erak ve Svengal kendilerini sıkı sıkı direğe bağlamışlardı. Şiddetle savrulan gemi, k o n u m u n u yeniden düzeltti. " G e m i iyi dayanıyor!" diye bağırdı Svengal. Erak, ümitsizce başını salladı. Will ile Evaniyn'in ödleri kopsa da, kurt gemisi böyle azgın bir denizle başa çıkması için tasarlanmıştı.


Ama bu geminin bile smırlan vardı. Ve Erak, o sınırların zorlanması halinde, hepsinin öleceğini biliyordu. "Şu deminki dalga, neredeyse sonumuz oluyordu!" diye yanıtladı. G e m i , geri geri giderek iki dalga arasında kalmaktan kürekçilerin son andaki çabasıyla kurtulmuştu. Erak, "Gemiyi döndürüp fırtınanın önüne geçirmemiz gerek!" diye seslendi. Svengal da rüzgâr ve tuz yağmuru karşısında kısılan gözlerini ileriye çevirerek başıyla onayladı. "Şundan sonra," dedi. Bir sonraki dalga, öncekine kıyasla biraz daha küçüktü. Tabii "daha küçük", göreceli bir kavramdı. Skandiyalılar, d ü m e n küreğine sıkıca tutundular. Sudan oluşmuş dağ tepelerinde yükselip Kurt Rüzgârı bir diğer yavaş, istikrarsız tırmanışına başladığında, Erak "Çekin, lanet olasıcalar! Kürek çekin!" diye bağırdı kürekçilere. "Hayır. Lütfen, lütfen, yeter artık..." diye inledi Will, geminin dalganın zirvesine oturduğunu fark ederek. Yaşadığı korku, gücünün tükenmesine neden oluyordu. Bu kâbus bitsin istiyordu artık. Gerekirse, diye düşündü, gemi de batsın. Bırakalım gitsin. Sonumuz gelsin. Yeter ki şu çektiklerimiz bitsin. Yanındaki Evaniyn'in korkudan ağladığını duyabiliyordu. Bir kolunu kızın beline sardı ama onu teselli edecek başka bir şey gelmiyordu elinden. Yine yükseldiler; bunu üstlerine boşalan deniz suyunun o bildik gümbürtüsü takip etti. Ardından geminin pruvası, zirvenin içinden geçerek dalganın arka tarafına çarptı ve aşağı düştüler. Will çığlık atmaya çalıştı, ancak boğazı kurumuş ve yorgunluktan tükenmişti. Yalnızca hafifçe iç geçirebildi. Kurt Rüzgârı, dalganın dibinden yeniden denizin içine kay-


dL Erak, bağırarak kürekçilere talimat veriyordu. Yaklaşmakta olan diğer dalganın gölgesinin altında çok az z a m a n l a n vardı ve geminin dönüşünü h e m e n tamamlaması gerekiyordu. "Sancak tarafına!" diye kükredi Erak. Sesinin uzaktaki kürekçilere ulaşamaması ihtimaline karşı, elleriyle dönüşün yönünü işaret ediyordu. Kürekçiler, ayaklanm ahşap desteklere dayadılar. Sancaktakiler, yani geminin sağ tarafmdakiler, kürek kollannı kendilerine doğru çektiler. Sol taraftaki kürekçiler ise küreklerini ileri doğru itiyorlardı. G e m i n i n k o n u m u düzelirken, Erak kükredi. "Şimdi!" Kürekler denize daldı. Bir taraf kürekleri itip diğerleri çekerken, Erak ve Svengal ağırlıklarım d ü m e n e verdiler. U z u n , ince gemi, neredeyse bir tek nokta üzerinde, zarifçe döndü ve kıç tarafım rüzgârla denize çevirdi. "Çekin şimdi!" diye gürledi Erak ve kürekçiler şevkle işe koyuldular.

Gemi, fırtınadan hızlı hareket etmeliydi yoksa

hepsi boğulacaktı. Direğin dibinde birbirlerine sarılmış, perişan halde duran Araluenli genç tutsaklara bir göz attı Erak. Ardından da geminin kıç tarafında uygulayacağı manevraları düşünerek onları unuttu. Tek bir hatası gemiyi yana kaydıracak, bu da hepsinin sonunu getirecekti. G e m i n i n artık daha kolay hareket ettiğinin farkındaydı. Ama dikkatini dağıtacak zaman değildi bu. Will ve Evanlyn'e kalırsa, gemi hâlâ korkutucu bir şekilde batıp çıkıyor, zaman zaman on beş metre birden düştüğü oluyordu. Ama artık hareketleri daha kontrollüydü. Denizle mücadele etmiyor, o n u n önünde ilerliyorlardı. Will, geminin 14


daha kolay manevra yaptığmı fark etmişti. Su, belli aralıklarla üzerlerine vuruyordu hâlâ ama o, insanı dehşete düşüren geriye kayma olmuyordu artık. G e m i , altından ve yanlarından geçen tonlarca suyun arasından yolunu bulurken, Will de küçük bir kurtuluş ümidi beslemeye başlamıştı. Ama küçük bir olasılıktı bu. Üzerlerine gelen her dalgada, yüreğini ağzına getiren o dehşeti tekrar tekrar yaşıyordu Will. Her seferinde sonuncu dalgayı atlattıklarını sanıyordu. Kollarını Evaniyn'in beline dolamıştı; kızın da kollarını o n u n boyn u n a sardığını fark ediyor, buz gibi çenesini kendisininkinde hissediyordu. Aradıkları teselli ve cesareti ancak bu şekilde buluyorlardı. Zavallı Evaniyn korkudan inliyordu. Şaşkınlıkla fark ettiği üzere Will de farklı bir durumda değildi; tekrar tekrar anlamsız kelimeler mırıldanıyor, H a l f a , Çekici'ye, sesini duyup yardım edebilecek olan herkese sesleniyordu. Ancak dalgalar birbirini takip edip Kurt Rüzgârı aralarından sıyrıldıkça, yaşadıklan dehşet azaldı ve yerini tedirgin bir bitkinliğe bıraktı. Böylece Will, bir süre sonra uykuya daldı. Takip eden yedi gün boyunca güneyin derinliklerine doğru savrularak Dar Geçit'ten çıktılar ve Sonsuz Okyanus'un kıyılanna ulaştılar. Will ile Evaniyn bu süreyi, birbirlerine sokularak direğin yanında geçirdiler; yorgunluktan harap olmuşlardı ve sırılsıklamlardı. Üstelik donuyorlardı. Felaket korkusu, zihinlerinden hiç gitmiyordu, ancak gitgide kurtulma ihtimalleri olduğuna inanmaya başladılar. Sekizinci gün, güneş nihayet yüzünü gösterdi. Güçsüz ve silik bir güneşti, ama güneşti işte. Bata çıka ilerlemeleri sona erdi ve gemi, bir kez daha suyun üzerinde rahatça yol almaya başladı.


Saçı ve sakalı tuzla kaplanmış olan Erak, yorgun hareketlerle dümen küreğine asıldı ve düzgün bir dönüş manevrasıyla geminin burnunu kuzeye çevirdi. "Haydi beyler. Shelter B u m u ' n a gidelim," dedi tayfalara.


IKI

H

aydutlar arabanın etrafını sarmak üzere o r m a n d a n fırladıklarında, Halt, bir meşe ağacının kocaman gövde-

sine yaslanmış, kımıldamadan duruyordu. Aslında ortalık yerdeydi a m a kimse onu görmüyordu. Bun u n nedeni, biraz da soyguncuların, t a m a m e n zengin bir tüccar ve karısından ibaret olan avlarına odaklanmış olmalarıydı. Çiftin dikkati de aynı oranda dağılmıştı. Açıklıktaki arabalarının etrafım sarmakta olan silahlı adamlara korku dolu gözlerle bakıyorlardı. Ancak görünmemesinin esas nedeni, H a l t ' u n pelerininin kukuletasını yüzünün gölgelerde kalmasını sağlayacak şekilde başına geçirmesi ve ölü gibi kımıldamadan duruyor olmasıydı. Tüm O r m a n Muhafızları gibi Halt da görünmez olmanın sırrının, herkes dosdoğru ona bakıyor olsa bile, hareketsiz durmaktan geçtiğini biliyordu. Görülmediğine inan, diye tekrar etti Orman Muhafızı ki görülmeyesin. O sırada t a m a m e n siyahlara b ü r ü n m ü ş iriyarı bir şekil,


ağaçların içinden çıkarak arabaya yaklaştı. H a l t ' u n gözleri bir saniyeliğine kısıldı, ardından sessizce iç geçirdi. Al sana bir yanlış kovalamaca daha, diye düşündü. Adam, H a l t ' u n Morgarath'la yapılan savaşın sonundan bu yana takip ettiği Foldar'ı andınyordu biraz. Foldar o z a m a n lar Morgarath'ın kıdemli komutanlarından biriydi. Lideri öldüğünde kaçmayı başarmış, Wargallardan oluşan ordusu ise dağılmıştı. Ama Foldar, bir Wargal gibi akılsız değildi. Düşünen, plan yapan bir insan evladıydı. Ayrıca kafadan çatlaktı ve yüreği kötülükle doluydu. Soylu bir Araluen ailesinin oğluydu ve bir at yüzünden çıkan tartışmada annesiyle babasını öldürmüştü. O zamanlar gençliğe henüz yeni yeni adım atıyordu; Yağmur ve Gece Dağları'na kaçarak kurtulmuş, burada rastladığı M o r garath da onu kafa dengi bularak ordusuna almıştı. Foldar, artık Morgarath'ın ekibinin hayattaki tek üyesiydi ve Kral D u n can, onun yakalanıp hapsedilmesini, Krallık silahlı güçlerinin öncelikli meselesi haline getirmişti. Sorun şuydu ki, her yanda Foldar taklitçileri türüyordu ve genellikle hepsi, H a l t ' u n karşısındaki gibi, sıradan haydutlardı. K u r b a n l a n n a korku salıp onları kolayca soyabilmek için F o l d a r ' m adım ve zalim şöhretini kullanıyorlardı. Ve ne zam a n bir Foldar taklidi ortaya çıksa. Halt ile diğer muhafızlar onun peşinden giderek zamanlarını boşa harcıyordu.

Bunu

düşündüğünde, H a l t ' u n içinde bir öfke dalgası kabardı. Oysa ilgilenmesi gereken başka sorunlar vardı. Bir söz vermişti ve bu aptallar, onun asıl işinden alıkoyuyordu. Sahte Foldar, arabanın yanına gelmişti şimdi. Yüksek yaka-


li siyah pelerini, Foldar'ınkini andınyordu. Ama Foldar züppenin tekiydi ve kusursuz siyah kadife ve satenden bir pelerin giyerdi. Buna karşılık haydutunki kabaca işlenmiş siyah deriden bir yakası bulunan, kötü boyanmış, yamalı, basit bir yün pelerindi. Adamın kınşmış, hırpani bir başlığı vardı. Şapkanın üzerini süsleyen -ve muhtemelen umursamaz bir haydudun üzerine oturup ezmiş olduğu- kara kuğu tüyü, ortasından yamulmuştu. Haydut konuşmaya başlamıştı artık, ancak F o l d a r ' m peltek, alaycı sesini taklit etme çabaları, ağır taşra aksanı ve berbat dilbilgisi nedeniyle heba oluyordu. "Beyfendi ile hanimefendi, arabadan ininiz," dedi beceriksizce eğilip selam vererek. "Korkmayınız sevgili b a ' a n , asil Foldar sizin gibi zarif birine asla zarar vermez." Kötü adamlara has, alaycı bir kahkaha atmaya çalıştı. Ancak boğazından çıka çıka hafif bir kıkırtı çıktı. 'Sevgili b a b a n ı n zarafetle uzaktan yakından alakası yoktu. Orta yaşlı, aşıri kilolu ve son derece sıradan bir kadındı. Ama bu, korkutulmasını gerektirmez, diye düşündü Halt. Arabadaki kadın, siyahlı adamın karşısında korkudan sızlanıyordu. ' F o l d a r ' öne doğru bir adım attı; sesi sertleşmiş, ses tonu daha tehditkâr bir havaya bürünmüştü şimdi. "Aşağı inin, hanımefendi!" diye bağırdı. "Yoksa kocanızın kulaklarını veririm elinize!" Sağ eli, kemerindeki uzun hançerin sapına gitti. Kadın bir çığlık atarak geriye çekildi. O n u n yaşadığı dehşeti paylaşan ve kulaklannm yerinden m e m n u n olan kocası, kadını arabanın kapısına doğru iteklemeye çalışıyordu.


Bu kadar yeter, diye düşündü Halt. Kimsenin ondan tarafa bakmadığma emin oldu ve bir ok çıkanp yayma yerleştirdi. Ardmdan kirişi gerip, çevik bir hareketle oku fırlattı. Asıl adı Rupert Gubbiestone olan "Foldar", bir an burnunun hemen önünde ışıldayan bir şey gördüğünü sandı. Bunu takiben pelerininin kabank yakasında bir hareketlenme oldu ve kendisini, tahtaya gömülen titrek kara bir okun ucunda, arabaya saplanmış bir halde buldu. İrkilerek bir çığlık koyuverdi ve dengesini kaybedip tökezledi. Boğazında sıkışıp nefessiz kalmasına neden olan pelerini sayesinde düşmekten kurtulmuştu. Diğer haydutlar okun nereden geldiğini görmek için dönerken. Halt, birden ağaçtan uzaklaştı. Orman Muhafızı, şaşkına dönen haydutlara sanki kocaman meşenin içinden çıkıyormuş gibi görünmüştü. "Kralın Orman Muhafızı!" diye bağırdı Halt. "Silahlarınızı indirin." Hepsi silahlı, on kişiydiler. Bir teki bile verilen emre uymamazlık etmedi. Bıçaklar, kılıçlar ve sopalar tangır tungur yere düştü. Orman Muhafızı'nın kara büyüsüne ilk elden şahit olmuşlardı. Vahşi avcı, canlı bir meşe ağacının gövdesinden çıkıvermişti. Şu an bile, üstündeki o garip pelerin tuhaf bir şekilde panidıyor, adama odaklanmalannı zorlaşünyordu sanki. Hem zaten teslim olmalan için, büyüden daha pratik bir neden vardı: Kirişine bir diğer kara saplı ok gerilmiş olan kocaman, uzun bir yay. "Yüz üstü yere yatın! Hepiniz!" Kelimeler haydutların üstünde bir kırbaç gibi sakladı ve hepsi birer birer yere devrildiler. Halt, on beş yaşından büyük görünmeyen, kirli yüzlü bir çocuğa işaret etti.


"Sen hariç!" diye seslenince, oğlan dört; ayak üzerinde duraksayarak başını kaldırdı. "Sen kemerleri toplayıp hepsinin ellerini arkalarından bağlayacaksın." Dehşet içindeki oğlan, art arda birkaç kez başını salladıktan sonra, yerde 3aizükoyun yatan yoldaşlarına yöneldi. Halt, ona ek bir uyan yapınca, anında durdu. "Sıkıca bağla o n l a n ! " dedi Orman Muhafızı. "Bir tek gevşek düğüm bulursam, seni..." Uygun bir tehdit arayarak duraksadı. "Seni şuradaki meşe ağacının içine hapsederim." Bu k a d a n ona yeter, diye düşündü. Ağacın içinden olağanüstü bir şekilde çıkmış gibi görünmesinin, bu eğitimsiz taşra insanları üzerindeki etkisinin farkındaydı. D a h a önce de birçok kez kullanmış olduğu bir hileydi bu. Oğlanın yüzünün kir tabakasının altmda korkudan bembeyaz kesildiğini görünce, tehdidinin etkili olduğunu anladı. Dikkatini, hâlâ nefesini kesmeye devam eden pelerinin yakasına asılı duran Gubbiestone'a çevirdi. Adamın yüzü kıpkırmızı olmuş, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. H a h , büyük saks bıçağını kınından çıkardığında, gözleri neredeyse yuvalanndan fırlayacaktı Gubbiestone'un. "Rahat ol," dedi Halt sinirle. İpi hızla kesti ve birden serbest kalan Gubbiestone, bir çuval gibi yere devrildi. Orada, o parlak bıçağın erişemeyeceği noktada kalmaktan hoşnut gibi duruyordu. Halt, arabanın sahiplerine doğru baktı. Çiftin yüzünde, rahatlamış bir ifade vardı. "Yolunuza devam edebilirsiniz," dedi canayakın bir ifadeyle. "Bu beyinsizler, sizi daha fazla rahatsız etmeyecek." Karisını arabanın dışma itmeye çalıştığını suçlulukla hatır-


layan tüccar, bu rahatsızlığının üzerini atıp tutarak kapatmaya çahştı. "Asılmayı hak ediyorlar. Orman Muhafızı! Asılmayı diyorum! Zavallı k a n m ı korkutup beni tehdit ettiler!" Halt adamı, öfke dolu sözleri bitinceye dek kayıtsız tavırlarla izledi. " D a h a da kötüsü," dedi alçak sesle, "zamanımı boşa harcadılar."

"Cevabım hayır, Halt," dedi Crowley. "Tıpkı geçen sefer sorduğunda olduğu gibi." Crowley, eski dostu H a l t ' u n öfkeden titrediğini görebiliyordu veyapması gereken şeyden nefret ediyordu. A m a emir emirdi ve O r m a n M u h a f ı z l a r ı ' n m k o m u t a n ı olarak, emrin yerine getirilmesini sağlamak o n u n göreviydi. Ve t ü m O r m a n Muhafızları gibi, Halt da emirlere uymakla yükümlüydü. "Bana ihtiyacınız yok ki!" diye patladı Halt. "Will'in p e şinden gitmem gerekirken, bu sahte Foldarları avlayarak boşa zaman harcıyorum!" "Kral, Foldar'ı bir numaralı önceliğimiz haline getirdi," diye hatırlattı Crowley. "Er ya da geç, gerçeğini yakalayacağız." Halt, boş versene dercesine bir el hareketi yaptı. "Elinizde bımu becerebilecek kırk dokuz tane muhafız var zaten!" dedi. " T a n n aşkına, bu kadarı yeter de artar bile."


"Kral D u n c a n diğer kırk dokuz muhafızın bu işle ilgilenmesini istiyor. Senin de öyle. Sana güveniyor ve ihtiyaç duyuyor. Elimizdekilerin en iyisi sensin." "Ben payıma düşeni yaptım," diye yanıtladı Halt usulca; Crowley bunları söylerken H a l t ' u n canının ne kadar yandığını biliyordu. Verebileceği en iyi yanıtın sessiz kalmak olduğunu da. Bu sessizlikle H a U ' u ikna etmeye çalışıyordu aslında ama Orman Muhafızı'nın b u n d a n nefret ettiğinin de farkındaydı. "Krallık oğlana borçlu," dedi Halt, net bir şekilde. "Oğlan bir Orman Muhafızı," dedi Crowley soğuk bir sesle. "Bir çırak," diye düzeltti Halt. Crowley, sandalyesini şiddetle devirerek ayağa fırladı. "Bir çırağın görevleri de O r m a n Muhafızlan'nmkilerle aynıdır. Hepimiz böyle yaptık, Halt. Kural, her muhafız için aynıdır; krallık daima önce gelir. Yeminimiz böyle. Sen bu yemini ettin, ben de ettim, Will de etti." İki adam arasında öfkeli bir sessizlik yaşandı; dost ve silah arkadaşı olarak geçirdikleri yıllar göz önüne alındığında, daha da çirkinleşen bir sessizlikti bu. Crowley, Halt'un muhtemelen hayattaki en yakın arkadaşı olduğunu fark etti. Ama şimdi burada durmuş, karşılıklı tehditler savuruyor, öfkeyle tartışıyorlardı. Devrilen sandalyeyi düzeltti ve H a l f a bir uzlaşma işareti yaptı. "Bak," dedi daha alçak bir ses tonuyla. "Yalnızca şu Foldar işini halletmeme yardımcı ol. İki, olmadı üç ay sürer. Ondan sonra Will'in peşinden gitmene izin veririm." H a l t ' u n kır saçlı başı, daha Crowley sözlerini bitirmeden iki yana sallanıyordu. "İyi de iki ay içinde Will hayatını kaybedebilir. Ya da bir


köle olarak satılıp sonsuza dek kaybolabilir. İzler h e n ü z tazeyken, şimdi gitmem gerek. Ona söz verdim," dedi, ıstıraptan boğulan sesiyle. "Hayır," dedi Crowley, kesin bir sesle. Bunu duyan Halt, omuzlarını dikleştirip, "O z a m a n ben de krala çıkarım," dedi. Crowley bakışlarını yere dikti. "Kral seninle görüşmeyecek," dedi ifadesiz bir sesle. H a l t ' a baktığmda Orman M u h a f ı z ı ' n ı n şaşırmış ve ihanete uğramış gibi bakan gözlerini gördü. "Görüşmeyecek mi? Beni geri mi çeviriyor?" Halt, yirmi yılı aşkın zamandır kralın en yakın sırdaşlarından biriydi ve kral dairesine sorgusuz sualsiz giriş izni bulunuyordu. " O n d a n ne isteyeceğini biliyor. Halt. İsteğini geri çevirmek istemediği için de görüşmüyor seninle." H a l t ' u n şaşkın gözlerinde öfke vardı şimdi. Alev alev yan a n bir öfke. "Öyleyse onun fikrini değiştirmem gerekecek," dedi usulca.


K

urt gemisi, b u m u n etrafmdan d ö n ü p koya sığmdığmda, dev dalgalar da zayıflamıştı. U z u n , kayalık çıkıntı-

lar küçük, doğal limanın içinde rüzgârın ve dalgaların etkisini azaltıyordu. Dolayısıyla deniz çarşaf gibi d ü m d ü z d ü ve suyun yüzeyi, yalnızca kurt gemisinin arkasında bıraktığı izle bölünüyordu. "Burası Skandiya m ı ? " diye sordu Evanlyn. Will, tereddütle omuz silkti. Beklediği gibi bir yer olmadığı kesindi. Kıyıda bir kasabaya dair hiçbir işaret görülmüyor, yalnızca birkaç küçük, köhne kulübe bulunuyordu. Ortalıkta da kimsecikler yoktu. "Yeterince büyük görünmüyor, değil m i ? " dedi. Yakınlardaki bir ipi kangala dolamakta olan Svengal, onların cehaletine güldü. "Burası Skandiya değil," dedi ikisine. "Skandiya'ya giden yolu ancak yanlayabildik. Burası Skorghijl." İkilinin şaşkın bakışlarım görünce,

açıklamaya başladı.

"Skandiya'ya şu an geçemeyiz. Dar Geçit'deki o fırtına bizi


çok geciktirdi ve bu sırada Yaz Rüzgârları kıyıya doğru ilerledi. Rüzgârlar duruluncaya dek burada barınacağız. Kulübelerin burada b u l u n m a nedeni de bu zaten." Will, şüpheli gözlerle yıpranmış ahşap kulübelere baktı. Çirkin ve rahatsız görünüyorlardı. "Burada ne kadar kalacağız?" diye sorunca, Svengal omuz silkti. "Altı hafta, iki ay. Kim bilir?" İp kangalını omzuna atıp uzaklaşarak, gençleri etrafı gözlemlemek üzere yalnız bıraktı. Kasvetli ve sevimsiz bir yer olan Skorghijl, çıplak kayalıklar, dik uçurumlar ve tuzdan beyazlaşmış kulübelerin güneşle iç içe geçtiği küçük, düz bir kumsaldan ibaretti. Ortalıkta ne yeşillik ne de bir ağaç vardı. Kayalıkların tepesinde bembeyaz kar ve buz taneleri görülüyordu. Adanın geri kalanı ise siyah ve donuk gri renkli kayalarla çakıllardan oluşuyordu. Skandiyalılar her ne tanrısına tapıyorlarsa, o tanrı bu küçük kayalıktan tüm renkleri alıp götürmüş gibiydi. Kürekçiler, ters dalgalarla mücadele etme ihtiyacı hissetmeksizin, bilinçsizce yavaşlamışlardı. G e m i , koy boyunca çakıltaşlarıyla kaplı kumsala doğru süzüldü. D ü m e n d e k i Erak, gemiyi, gıcırtıyla kumsala çıkardı ve kurt gemisi, günlerden beri ilk defa dinlenme olanağı buldu. Will ile Evaniyn, geçirdikleri hareketli günlerin ardından kararsızlıkla titreyen bacaklarıyla ayaklandılar. Kürekler içeri çekilip istiflenirken, gemi, sürtünme sesleriyle inliyordu. Erak, dalgaların hareketiyle takırdamaması için dümeni deri bir bez parçasıyla bağladı ve iki esire bir göz attı. "İsterseniz kıyıya çıkın," dedi. Ellerini bağlamaya ya da


yanlarına muhafız katmaya nasılsa gerek yoktu. Skorghijl, en geniş yerinin çapı iki kilometreyi ancak bulan bir adaydı. Adayı Yaz Rüzgârları sırasında Skandiyalılar için m ü k e m m e l bir sığınak haline getiren bu doğal limanın dışında Skorghijl kıyıları, denize dimdik uzanan sarp kayalıklardan oluşan, kesintisiz bir hattan ibaretti. Will ve Evanlyn, içecek variUeriyle çuvallar dolusu kuru gıdayı, orta güvertenin altında kalan korunaklı bölmelerden kıyıya taşımakta olan Skandiyahlar'ın yanından geçerek, geminin pruvasına doğru yürüdüler. Will küpeşteye' tırmandı ve birkaç saniye sallandıktan sonra kendisini aşağıdaki çakıl zemine bıraktı. Geminin bumu kumsala sürtünürken yükseldiğinden, yerle aralan n d a ciddi bir mesafe oluşmuştu. Evanlyn'e yardım etmek üzere döndü, ama kız, aşağı atlamak için çoktan hareketlenmişti bile. Kararsız bir şekilde, öylece durdular. "Tanrım," diye mırıldandı Evanlyn. Yer ayakların��n altından kayıyormuş gibi gelirken, olduğu yerde sallandığım hissediyordu. Sendeleyerek bir dizinin üstüne çöktü. Will'in durumu da farklı değildi. Ayaklannm altındaki kuru toprak, kabarıp onları sarsıyordu sanki. D ü ş m e m e k için bir eliyle geminin k e n a n n a t u t u n m a k zorunda kaldı. "Nedir b u ? " diye sordu kıza. Tümsek ve tepecikler oluşmasını bekleyerek, ayaklannm altındaki zemine baktı. Ama toprak, düz ve hareketsizdi. Karın boşluğunda mide bulantısının ilk işaretlerini hissediyordu. "Hey oradakiler, dikkat edin!" diye bir uyarı geldi yukan d a n ve bir çuval kuru sığır eti, gürültüyle y a n l a n n a düştü. * Teknelerin iskele ve sancaktaki üst yüzeyi. (Ed. N.)


Will, belli belirsiz sendeleyerek yukarı baktığında, tayfalardan birinin sırıtan yüzünü gördü. "Kara yalpalanmasına yakalandınız, değil mi?" dedi tayfa, sevimli bir tavırla. "Birkaç saat içinde düzelirsiniz." Will'in başı dönüyordu. Evaniyn ise ayaklannı yeniden hissedebiliyordu artık. Hâlâ yalpalıyordu ama en azından midesi Will'inki gibi bulanmıyordu. Oğlanın kolundan tuttu. "Haydi," dedi. "Şu kulübelerin yanında birkaç sıra var. Biraz oturursak kendimize gelebiliriz." Sarhoş gibi yalpalayarak çakılların içinden geçtiler ve kulübelerin dışına kurulmuş olan kaba ahşap sıralarla masalara doğru ilerlediler. Will, başını ellerinin arasına alarak dirseklerini dizlerine dayadı ve minnetle sıralardan birine çöktü. Yeni bir bulantı dalgası içini kaplarken, ıstırapla inledi. O n d a n biraz daha iyi d u r u m d a olan Evaniyn, oğlanın o m z u n u okşadı. " N e d e n oluyor b u ? " dedi hafifçe. "Birkaç gün gemide yolculuk edince olur," diyen Kont Erak, arkalarından yaklaşmıştı. O m z u n a atmış olduğu erzak çuvalını, hafif bir hırıltıyla kulübelerden birinin kapısının önüne fırlattı. "Her nedense," diye devam etti, " b a c a k l a n m z hâlâ geminin güvertesinde olduğunuzu zannediyor. Kimse nedenini bilmez b u n u n . Birkaç saat sonra iyileşirsiniz." "Bir daha iyileşebileceğimi hiç sanmıyorum," diye inledi Will, boğuk bir sesle. "İyileşeceksin," dedi Erak, oğlana. Sonra sert bir sesle "Bir


ateş yakın!" diye emretti. Başparmağını en yakın kulübenin birkaç metre ötesinde bulunan kararmış taş çembere doğru uzattı. "Midenize sıcak bir yemek girince kendinizi daha iyi hissedersiniz." Will, yemek sözünü duyunca inledi. Yine de yalpalayarak sıradan kalktı ve Erak'm uzattığı çakmaktaşmı aldı. Evanlyn ile ikisi, taş çembere doğru yürüdüler. Taşlann hemen yanında, güneş ve tuz sayesinde kurumuş olan bir odun yığını duruyordu. Odunların bir kısmı, elle kınlabilecek kadar çürüktü; Will onlan, taş çemberinin ortasında piramit şeklinde dizmeye başladı. Evanlyn de çalı çırpı görevi görmesi için kucak dolusu kuru yosun toplamış ve beş dakika içinde küçük bir ateş yakmışlardı bile. Alevler, çembere eklemiş oldukları ağır odun parçalarını keyifle yalıyordu. "Tıpkı eski günlerdeki gibi," diye hafifçe sırıtarak m ı n l dandı Evanlyn. Will de gülerek hızla ona döndü. Morgarath'ın köprüsünün üzerinde, katranlı iplerle reçine kaplı çam sütunları ateşe verdiklerini hatırlayabiliyordu. Derin bir iç geçirdi. Ona bir şans daha verilse, yine aynı şekilde hareket ederdi. Ama Evaniyn'in işe kanşmamış, onunla birlikte yakalanmamış olmasını tercih ederdi. Bunları düşünürken, kızın, ıstıraplı hayatında parlayan tek yıldız olduğunu fark etti Will. O olmasaydı, tek mutluluk kaynağı da yok olacaktı. Aklının karıştığım hissetti. Şaşkınlıkla Evaniyn'in, hayatını yaşamaya değer kıldığının farkına vardı. Uzanarak, hafifçe kızın eline dokundu. Evanlyn, bakışlarinı kaldırdı ve bu kez ilk gülümseyen Will oldu.


"Seçme şansm olsa, aynı şeyleri bir daha yapar miydin?" diye sordu kıza. "Yani, köprü ve diğerlerini?" Evaniyn, bu kez gülümsememişti. Birkaç saniye boyunca ciddi ciddi düşündükten sonra konuştu. "Hiç düşünmeden. Ya sen?" Will başını evet anlamında salladı. Ve tüm geride bıraktıklannı düşünerek yeniden iç geçirdi. Erak, iki gence fark ettirmeden bu duygulu anlara şahit olmuştu. Kendi kendine başını salladı. Yanlarında birer yoldaşları olması ikisi için de iyi, diye düşündü. Hallasholm ile R a g n a k ' m sarayına vardıklarında hayat onlar için çok zorlaşacaktı. Köle olarak satılacak ve ağır çalışma şartlan altında, tatil ve özgürlük hakkı t a n ı n m a d a n zor bir hayat geçireceklerdi. Aylar aylan, yıllar yıllan izleyecekti. İnsanın hayatı böyle olunca, mutlaka bir arkadaşa ihtiyaç duyardı. Erak'ın iki gençten hoşlandığını söylemek abartılı olurdu ama onun saygısını kazanmışlardı gerçekten.

Skandiyalılar,

dövüşte gösterilen cesarete ve kahramanlığa her şeyin üzerinde kıymet veren, savaşçı bir ırktı. Hem Will hem de Evaniyn, Morgarath'ın köprüsünü yok ederek cesaretlerini kanıtlamışlardı. Oğlan tam bir savaşçı, diye geçirdi Erak aklından. Şu küçücük yayıyla Wargallan adeta ipe dizmişti. Erak, daha hızlı ve hîissas bir nişancılığa hayatı boyunca pek az rastlamıştı. Bunun Orman Muhafızlığı eğitiminin bir sonucu olduğunu tahmin etti. Kız da epeyce yiğitlik göstermişti; ilk olarak köprünün hakkıyla alevlere boğulmasını sağlamıştı. Ardından, Will, bir Skandiyalı'nm attığı taşla sersemleyip yere devrildiğinde, yayı bizzat kaparak ok atmaya çalişmıştı.


İnsanın kendisini bu ikisine yakın hissetmemesi zordu. Her ikisi de, önlerinde uzun bir hayat olması gereken, gencecik çocuklardı. Hallasholm'a vardıklarında, işleri onlar için kolaylaştırmayı denemeyi düşündü Erak. Ama elinden pek bir şey gelmezdi. Derken öfkeyle silkinerek üzerine çöken bu düşünceli havayı atıverdi. "Lanet olası duygusal bir herif oluyorum!" diye mırıldandı kendi kendine. Kürekçilerden birinin yakınlardaki bir erzak çuvalından esaslı bir et parçasını yürütmeye çalıştığını fark etmişti. Sessizce adamın arkasına geçti ve poposuna attığı tekmeyle ayaklarını yerden kesiverdi. "O ellerini kendine sakla!" diye hırladı. Kafasını eğerek kapıdan geçti ve en güzel yatağa kapılanmak üzere, is kokulu, karanlık kulübeye girdi.


DORT

A

lçak tavanlı, dumanlı ve pis han izbe, küçük ve değersiz bir yerdi. Ama başkente ticari mal getiren büyük gemi-

lerin yanaştıkları rıhtımların yakininda olduğundan, genellikle tıklım tıklımdı. Bununla birlikte, o gün işler kesattı. Bunun nedeni de, şöminenin yakınlarındaki lekeli, çıplak masalardan birinde oturan adamdı. Kafasını kaldırıp karmakarışık kaşlarının altındaki alev alev gözleriyle hancıya baktı ve boş kadehini, kaba ahşap masaya vurdu. "Yine boşaldı," dedi öfkeyle. Sesinde, hancıya bunun kadehi, sekizinci ya da dokuzuncu dolduruşu olacağını hatırlatan, hafif bir pelteklik vardı. İş iştir, diye düşündü hancı, ama bu müşteri, patlamaya hazır bir barut fıçısı gibiydi. Hancı da bütün kalbiyle adamın gidip başka bir yerde patlamasını arzu ediyordu. Esrarengiz bir şekilde, sorun yaşanacağını anlayan müşterilerinin çoğu, ufak tefek adam içeri girip kararlı bir biçimde içmeye başlayınca ortadan kaybolmuştu. İçeride yalnızca ya-


nm düzine müşteri kalmıştL Bunlardan biri olan iri bir hamal, ufak tefek adama şöyle bir göz atmış ve onun kolay lokma olacağım sanmıştı. Müşteri her ne kadar kısa boylu ve sarhoş olsa da, gri-yeşil pelerini ve sol kalçasındaki çifte bıçak kmı, onun bir Orman Muhafızı olduğunu gösteriyordu. Ve Orman Muhafızları, aklı başında olanların bildiği üzere, dalga geçilecek insanlar değillerdi. H a m a l bu gerçeği, acı bir tecrübeyle öğrenmek zorunda kalmıştı.

Kavga yalnızca birkaç saniye sürmüş, adamcağız

baygın bir şekilde yere serilmişti. Hamalın arkadaşları, daha güvenli bir yer bulmak için hızla handan ayrılınca, O m ı a n Muhafızı, kadehinin yeniden doldurulmasını işaret etti. Hancı, baygın hamalın üzerinden atlayarak ürkek hareketlerle Orman Muhafızı'nın kadehini doldurduktan sonra, nispeten güvenli olan arka tarafa çekildi. Esas sıkıntı da o zaman başladı. "Dikkat ettim de," dedi O r m a n Muhafızı, kelimeleri, gereğinden fazla içtiğinin bilincinde olan bir kişi gibi telaffuz ederek, "bu toprakların efendisi, sevgili kralımız D u n c a n , ödleğin teki." Barın gerilimli ortamında kıvılcımlar uçuşmaya başlamıştı artık. İçeride kalan birkaç müşterinin gözleri, masada oturan ufak tefek a d a m a kilitlenmişti.

Kırlaşmış sakalıyla bıyıkları

arasında zorlukla seçilen minik, gaddar bir tebessümle etrafına bakındı adam. "Bir ödlek. Bir korkak. Ve bir budala," dedi açıkça. Kimse yerinden kımıldamadı. Tehlikeli sözlerdi bunlar. Normal bir vatandaşın kralı halk içinde böyle aşağılaması, ciddi bir


suçtu. Bunu bir Orman Mulıafızı'nm, la-ahn özel kuvvetlerinin yeminli bir üyesinin yapması ise, vatan hainliğiyle eşdeğerdi. Tedirgin bakışmalar oldu. H a n d a kalan birkaç müşteri, patırtı kopmadan oradan aynima niyetindeydi. Ancak Orman Muhafızı'nm sakin bakışlanndaki bir şey, onlara bunun artık m ü m k ü n olmadığını söylüyordu. Adamın arkasındaki duvara yaslanmış olan yayın çoktan gerilmiş olduğımu fark ettiler. Ve yan tarafındaki kılıf da okla doluydu. Ön kapıdan çıkıp gitmeyi deneyecek ilk kişiyi yere indireceğini hepsi biliyordu. Ve yine hepsi, Orman Muhafızlan'nm, hatta sarhoş Orman M u h a f ı z l a n ' n m bile, hedeflerini nadiren şaşırdıklarından haberdardı. Öte yandan. O r m a n Muhafızı krala hakaretler saydırırken mekânda kalmak da aynı derecede tehlikeliydi. Birilerinin olan biteni duyması halinde, sessizlikleri, duruma rıza gösterdikleri şeklinde yorumlanabilirdi. "Güvenilir kaynaklarım var," diye devam etti O r m a n M u hafızı, neredeyse neşelenerek. "Şu Sevgili Kral D u n c a n , tahtın meşru sahibi değil. Onun aslında, sarhoş bir krallık h i z m e t k â n n ı n oğlu olduğunu duydum. Bir başka rivayete göreyse, babasının gezgin bir dansçıyla yaşadığı aşk sonucu doğmuş. İstediğinizi seçin. Her iki durumda da bir krala uymayan bir soyağacı söz konusu, öyle değil m i ? " İçeridekilerden biri, endişeli bir tavırla iç geçirdi. D u r u m giderek daha tehlikeli bir hal alıyordu. Hancı, ürkek adımlarla barın arkasına kaydı; arka odadaki hareketlenmeyi fark edince kapıdan içeri geçti. Elindeki tatlı tabağıyla meyhane tarafına gelmekte olan kansı, O r m a n Muhafızı'nın sözlerini duyunca donakalmıştı. Kadın, bembeyaz kesilmiş yüzüyle öylece duruyor, sorularla dolu bakışları, kocasınınkilerle kesişiyordu.


Hancı, Orman Muhafızı'na hızh bir bakış fırlattı ama onun dikkati, b a n n öteki u c u n d a kendini gözden kaybettirmeye çalışan bir arabacının üzerindeydi artık. "Sizce de öyle değil mi, bayım... siz, lekeli sarı ceket giyen beyefendi... böyle birinin bu zarif ülkenin kralı olmayı hak etmediğine katılmıyor musunuz?" diye sordu Orman Muhafızı. Onunla göz göze gelmek istemeyen arabacı, ağzında bir şeyler geveleyerek sandalyesinde kımıldandı. Hancı, çaktırmadan başını arka kapıya çevirdi. Karısı da önce o tarafa, ardmdan da şüpheyle kalkan kaşlanyla hancıya baktı. Hancı, "Muhafızları çağır," diye fısıldadı kansma. Kadının gözlerinden, dediklerini anladığını okudu. Kadın, hafif adımlarla ve Orman Muhafızı'nın görüş alanının dışında kalmaya devam ederek arka odaya geçti ve dışarıya çıkarken kapıyı elinden geldiğince sessiz bir şekilde arkasından kapattı. Tüm dikkatine rağmen, minik bir tıkırtı çıkarmıştı. Orman Muhafızı'nın kuşku dolu gözleri, aniden hancıya odaklandı. "O da neydi?" diye sordu. Hancı, nemli avuçlarını tedirginlikle lekeh önlüğüne silerek omuz silkti. Konuşmaya çalışmadı bile. Boğazının kelime kuramayacak kadar kuruduğunun bilincindeydi. Bir an. Orman Muhafızı'nın yüzünden bir memnuniyet ifadesinin gelip geçtiğini sandı ama sonra bu düşünceyi saçma bularak aklından uzaklaştırdı. Dakikalar geçtikçe. Orman M u h a f ı z ı n ı n Kral D u n c a n hakkındaki hakaret ve karalamalan çirkinleşerek artıyordu. Hancı tedirginlikle yutkundu. Karısı gideli on dakika olmuştu. Şimdiye dek mutlaka bir müfrezeye rastlamış olmalıydı. Askerle-


rin ham basıp bu tehlikeli adamı tutuklamaları ve bu haince konuşmalara son vermeleri an meselesiydi. Tam bunları düşünüyordu ki, ön kapı ardına dek açıldı ve bir onbaşının önderliğindeki beş kişilik müfreze, loş odaya daldı. Askerlerin her biri, uzun bir kılıçla kemerlerinde asılı duran kalın uçlu, kısa birer topuz taşıyor, hepsinin sırtında da yuvarlak birer kalkan bulunuyordu. Adamları arkasında odaya dağıhrken, onbaşı da içeriye göz gezdirdi. Kamburunu çıkarmış oturan adamı görünce gözlerini kıstı. "Burada neler oluyor?" diye sordu. O r m a n Muhafızı gülümsedi. Hancı, onun gözlerinin içinin gülmediğini fark etmişti. "Politika konuşuyorduk," dedi Oranin Muhafızı alaylı bir dille. "Ben öyle duymadım," diye yanıtladı onbaşı, sertçe. " H a i n ce konuşmalar yapıyormuşsun." Orman Muhafızı'nın ağzı kuşkuyla açıldı ve kaşlan, sahte bir şaşkınlıkla havaya kalktı. "Hain mi?" diye tekrarlayarak, gözlerini merakla oda boyunca gezdirdi. "Birileri kulağına bir şeyler mi fısıldadı yani? Birileri bir hikâye mi uydurdu yoksa; h e m e n keselim... dillerini!" Her şey o kadar hızlı olup bitti ki, hancı b a n n arkasına atlayacak zamanı ancak buldu. Orman Muhafızı son kelimesini söylerken, bir şekilde yayını kapıp kirişi germiş ve okunu fırlatmıştı bile. Ok, hancının bir saniye önce durmakta olduğu noktanın arkasından duvara saplandı ve çarpmanın etkisiyle zangırdayarak ahşap p a n o n u n derinliklerine kadar gömüldü.


"Bu k a d a n yeter..." diye konuşmaya başladı onbaşı. Öne doğru birkaç adım attı, ama Orman Mulıafızı yayına inanılmaz bir hızla yeni bir ok takmıştı bile. Okun parlak geniş ucu, onbaşının alnım nişan alıyordu. Ölümle yüz yüze gelen onbaşı, durdu. "İndir şunu," dedi. A m a sesinde otorite yoktu ve bunu o da biliyordu. Rıhtımdaki sarhoşlarla serserileri yola getirmek başkaydı, yetenekli bir dövüşçü ve eğitimli bir katil olan bir Orman Muhafızı'nın karşısına çıkmak başka. Bir şövalye bile böyle bir dövüşe kalkışmadan önce iki kez düşünürdü. Sıradan bir onbaşının yeteneklerinin çok ötesinde bir şeydi bu. Bununla birlikte, onbaşı ödlek bir adam değildi ve yerine getironesi gereken bir görevi olduğunu biliyordu. Birkaç kez yutkundu ve A ardindan, elini hafifçe Orman Muhafızı'na doğru kaldırdı. "Yayı... aşağı... indir," diye tekrar etti. Karşıdan cevap gelmedi. Ok, onbaşının göz hizasında alnını ortalayacak şekilde durmaya devam ediyordu. Adam, duraksayarak öne doğru bir adım attı. "Yapma." Kelime, ağzından d ü m d ü z ve şüphe götürmez bir biçimde çıkmıştı. Onbaşı, dev bir davul gibi gümbürdeyen kalp atışlan n ı odadakilerin de duyup duymadığını merak etti. Derin bir nefes aldı. Krala sadakat yemini etmişti. Bir asilzade ya da şövalye değil, yalnızca sıradan bir askerdi. Ama etmiş olduğu yemine, herhangi bir soyludan daha az önem verdiği anlamına gelmiyordu bu. K o n u m u n d a n gelen nüfuzu yıllardan beri memnuniyetle kullanmış, sarhoş ve adi suçlularla mücadele etmişti. A m a iş artık ciddiye binmişti, hem de çok ciddiye.


Otorite ve saygı dolu o yıUann karşılığını ödeyeceği zaman gelmişti. Bir adım daha attı. Okun serbest kalışıyla çıkan tınlama, gerilimle yüklü odada bulunanlan neredeyse sağır edecekti. Onbaşı, içgüdüsel olarak irkildi ve bir adım geriye atarak okun acısıyla kesin bir ölümün karanlığını beklemeye başladı. Ve birden neler olduğunu anladı. Yayın teli, çatırdayarak kopmuştu. Orman Muhafızı, şaşkın gözlerle elindeki işe yaramaz silaha bakakalmıştı. Odadaki herkes, beş saniye boyunca donakaldı. Sonrasında ise onbaşı ve adamlan öne atılıp kısa ve kalın topuzlannı çekerek grili-yeşiUi ufak tefek adamın üzerine çullandılar. Orman Muhafızı darbelerin altında büzülüp devrilirken, yayın telini koparmak için kullandığı küçük bıçağı elinden bıraktığını kimsecikler görmemişti. Ama hancı, iki katı iriliğindeki bir hamalı kolayca alt eden muhafızın neden birden hantallaşıp savunmasız kaldığını merak ediyordu.


Bes

W

ill, bolca rüzgâr alan, çorak Skorghijl adasında koşu-

yordu.

Çakıltaşlarıyla dolu kumsalda beş tur atmıştı. Minik limanın üzerinde yükselen dik kayalıklara çevirmişti yönünü artık. Tırmanmak için harcadığı çabayla bacakları yanıyor, uyluk ve baldırlarındaki kaslar isyan ediyordu. Kurt gemisinde haftalarca hareketsiz kaldığı için formunu kaybetmeye başlamıştı. O formu yeniden kazanmaya, kaslanm güçlendirip vücudunu, H a l t ' u n istediği hale getirmeye kararlıydı. Oklarını ya da bıçaklarını kullanamayacaktı belki, a m a en azından, kaçma şansı elde ettiğinde v ü c u d u n u n b u n a hazır olmasını sağlayabilirdi. Ve Will, bu şansı y a k a l a m a y a kararlıydı. Minik taşlan ve çakılları a y a k l a r i m altında gıcırdatarak dik yokuşu tırmandı. Rüzgâr, tepelere çıktıkça hızını arttırıyordu. Nihayet kayalığın tepesine vardı ve kuzey rüzgânnın -Skandiyahlar'ın verdiği isimle. Yaz Rüzgârları'nm- gücüne tanık oldu. Adanın kuzey tarafında dalgalar, boyun eğmek bil-


meyen siyah kayalara çarpıyor, havaya su fışkırıyordu. Will'in arkasında bulunan liman, denizi, etrafını kayalıklarla bir at nalı gibi sararak rüzgârdan koruyordu. Bu nedenle nispeten daha sakindi. Will, bu tepeye her varişinda yaptığı gibi, görünürde bir gemi var mı diye okyanusa baktı. Ama her zamanki gibi, insafsızca ilerleyen dalgalardan başka bir şey yoktu. Bakışlarını tekrar limana çevirdi. Geniş kulübeler, bulunduğu noktadan minicik görünüyordu. Bir tanesi, Skandiyah tayfaların uyuduğu yatakhaneydi. Diğeri ise, zamanlarının çoğunu tartışarak, kumar oynayarak ve içki içerek geçirdikleri yemek salonuydu. Erak'ın Will ve Evaniyn'e ayırdığı kulübe, yatakhanenin yan tarafındaki uzun duvarlardan birine yaslanıyordu. Küçük bir yerdi ama en azından odalannı Skandiyalılarla paylaşmak zorunda değillerdi; Will, Evaniyn'e biraz olsun mahremiyet sağlayabilmek amacıyla odanın ortasına eski bir battaniye asmıştı. Evaniyn, kulübenin dışında oturuyordu. Kızın o m u z l a n n m keyifsiz bir şekilde çöktüğünü uzaktan bile görebilen Will, kaşlarını çattı. Birkaç gün önce, ona birlikte spor yapmayı önermiş ama Evaniyn bu teklifi reddetmişti. Başımıza gelecekleri kabullenmekten başka çaresi kalmamış gibi duruyor, diye düşündü Will. Evaniyn pes etmiş ve Will'in kıza moral vermeye çalışıp kaçma ihtimalinden söz ettiği son birkaç gün boyunca, ki şimdiden bir kaçış planı vardı, karşılıklı gerginlikleri artmıştı. Kızın tavri karşısında şaşkına dönen Will'in kalbi kırılmıştı. Bu yeni Evaniyn, köprüde yanında mücadele veren Evanlyıî'e


Will'e yardım etmek için kendi güvenliğini hiçe sayarak dar kirişlerin üzerinden koşturan ve Skandiyalılar aradaki mesafeyi kapattığında onları geri püskürtmeye çalışan cesur, kararlı arkadaşına- hiç benzemiyordu. Ayrıca kız, garip bir biçimde keyifsizdi.

Olumsuz tavrı,

Will'i şaşırtıyordu. Oysa onu, ne olursa olsun hedefinden vazgeçmeyecek biri olarak tanımıştı. Belki de kızlar böyledir, diye düşündü. A m a aklından geçen bu fikre kendisi bile inanmıyordu. Kızın, ona söylemediği başka bir derdi olduğunu hissediyordu. Bu düşünceleri aklından uzaklaştırarak bir kez daha kayalıktan aşağı koşmaya başladı. Yokuş aşağı koşmak, yokuş yukarı koşmaya göre daha kolaydı, ama çok da kolay sayılmazdı. Ayağının altındaki kaygan, güvenilmez zemin, dengesini sağlamak üzere hızım sürekli artırması ve geçtiği noktalarda minik heyelanlara yol açması anlamına geliyordu. Yokuş yukarı koşu, uyluk kaslarının yanmasına neden olurken, aşağı inerken baldırlarıyla ayak bilekleri ağrıyordu. Yokuşun dibine nefes nefese vardı ve şmav çelcmek için çakıltaşlarınm üzerine attı kendini. Birkaç dakika içinde omuzlan yanmaya başlamıştı ama kendisini zorladı. Gözlerinin içine kadar akan terle önünü görmeden, gücü tükeninceye dek çalışmaya devam etti. Kolları, ağırlığını taşıyamaz olunca, soluk soluğa yüz üstü çakılların üzerine uzandı. Şinav çekerken Evaniyn'in yaklaşan ayak seslerini duymamıştı. Kızın sesi, aniden irkilmesine neden oldu. "Will, zamanım boşa harcıyorsun." Evaniyn'in sesinde, son birkaç gündür hissedilen 'tartışma'


tonu yoktu bu kez. Neredeyse uzlaşmacı bir sesle konuşuyor, diye düşündü Will. H o m u r d a n a r a k kalktı ve ellerindeki ıslak kumu temizleyerek kumsala oturdu. Kıza gülümseyince, Evaniyn de karşılık vererek yanma çöktü. "Ne konuda boşa zaman harcıyorum?" diye sordu Will. Evaniyn, onun şmav çekmekte olduğu kumsalı ve tırmanıp indiği kayalığı gösteren belli belirsiz bir işaret yaptı eliyle. "Tüm bu koşmalar ve egzersizler. Tüm bu kaçış planlan..." Will, kaşlarım hafifçe çattı. Evaniyn ile bir tartışmaya girmek istemiyordu, dolayısıyla kızın sözlerine şiddetli tepki vermemeye dikkat edecekti. Mantıklı, tarafsız bir dil kullanmayı tercih etti. " F o r m d a kalmak, asla zaman kaybı değildir," dedi. Evaniyn, çocuğun hakkını teslim ederek başıyla onayladı. "Belki de öyledir. A m a ya şu kaçma işleri? Buradan hem de? Ne kadar şansımız var ki?" Will, dikkatli olması gerektiğini biliyordu. Evaniyn'i azarlıyormuş gibi bir tavır takınırsa, kız yeniden kabuğuna çekilip ondan uzaklaşabilirdi. Ama o, bu tür durumlarda u m u t l a n canlı tutmanın ne kadar önemli olduğunun farkındaydı ve bu gerçeği Evaniyn'e de aktarmak istiyordu. "Olasılıkların pek de u m u t vaat etmediğini itiraf ediyorum," dedi. "Ama gün doğmadan neler doğar. Moralimizi bozmamalı, pes etmemeliyiz. Halt bana bunu öğretti. Asla pes etme, çünkü karşına bir fırsat çıktığında, o fırsatı kullanmaya hazır olmalısın. Lütfen pes etme, Evaniyn." Kız yine başını iki yana sallıyordu ama hiç de tartışmak istiyormuş gibi bir hali yoktu.


" D e m e k istediğimi anlamıyorsun. Ben pes falan etmedim. Sadece b u n u n vakit kaybı olduğunu söylüyorum, çünkü buna gerek yok. Kaçmamız gerekmiyor. Başka bir çıkış yolumuz var" Will, sanki bu diğer çıkış yolunu görebilecekmiş gibi, etrafına bakındı. "Öyle m i ? " dedi. " K o r k a n m ben o yolu göremiyorum." "Fidyeyle serbest kalabiliriz," dedi kız. Bunun üzerine Will -hakaret amacıyla değil ama kızın saflığından samimi bir keyif alarak- kahkahalara boğuldu. "Hiç sanmıyorum. Bir muhafız çırağıyla bir hizmetçiye kim fidye öder ki? Yani, eğer yapabilse Halt yapardı ama o kadar parası yoktur. O kadar parayı kim öder ki bizim için?" Evanlyn duraksadı, ardından bir karara varmış gibi bir tavır takındı. "Kjral," dedi yavaşça. Will, kıza aklını kaçırmış gibi baktı. İşin aslı, bir an için kızın gerçekten çıldırdığım düşünmüştü. Evaniyn'in akh başka yerlerde gibiydi. "Kral m ı ? " diye tekrarladı Will. "Kralın bize ilgi göstermesi için bir neden var mı ki?" "Ben onun kızıyım." Will'in yüzündeki tebessüm kayboldu.

Doğru duyduğun-

dan emin olamayarak, gözlerini kıza dikti. Derken Gilan'm Keltika'daki sözlerini hatırladı. Genç OrmanMuhafizı, Evaniyn'in hikâyesinde doğru olmayan bir şeyler var, demişti ona. "Sen k r a l ı n . . . " diye başladı ve durdu. Aklının alamayacağı kadar büyük bir olaydı bu.


"Kızıyım. Çok özür dilerim, Will. Sana daha önce söylemeliydim.

Beni bulduğunuzda kılık değiştirmiş, Keltika'ya

seyahat ediyordum," diye açıkladı Evaniyn. "İnsanlara gerçek adımı söylememek bende alışkanlık haline geldi. Gilan yanımızdan ayrıldıktan sonra söyleyecektim sana. Ama söylersem, beni derhal babama götürmekte ısrar edecektin." Will başını salladı; anlatılanlan takip etmeye çalışıyordu. Etrafı kayalarla kaplı, minik liman boyunca bakındı. "Kötü mü olurdu?" diye sordu kıza,

acı bir ses tonuyla.

Evaniyn, kederli kederli gülümsedi ona. "Düşünsene, Will. Kim olduğumu buseydin eğer, Wargalları asla takip etmezdik. Köprüyü de asla bulamazdık." "Asla yakalanmazdık da," diye ekledi Will, a m a kız başını bir kez daha iki yana salladı. "Morgarath savaşı kazanırdı," dedi basitçe. Will gözlerinin içine baktığı an kızın haklı olduğunu anladı. Aralarında uzun bir sessizlik yaşandı. "Yani senin a d ı n . . . " Will duraksaymca, cümleyi onun yerine Evaniyn tamamladı. "Cassandra. Prenses Cassandra." Ardından pişmanlık dolu bir tebessümle ekledi. "Ve son birkaç gündür prenses edalarına girdiysem, senden özür dilerim. Sana gerçeği söylemediğim için kendimi kötü hissediyordum. Hırsımı senden almak istemezdim." "Hayır, sorun değil," dedi Will, belli belirsiz. Bu sürpriz karşısında hâlâ şaşkındı. Derken aklına bir fikir geldi. "Erak'a ne zaman söyleyeceksin?"


BUZLAR ÜLKESİ

"Ona söylemesem daha iyi olur," dedi Evanlyn. "Bu tür şeyler, üst düzey kişilerle halledilir. Erak ile adamları, korsandan fazlası değil. Ne tepki verirler, bilmiyorum. Bana kalırsa, Skandiya'ya varıncaya dek Evanlyn olarak k a l m a m en iyisi. Sonrasında yöneticilerine yaklaşmanın bir yolunu b u l u r u m ; neydi adı?" "Ragnak," dedi Will zihni kanşarak. "Yüce Kont Ragnak." Evanlyn elbette haklı, diye düşündü. Araluen Prensesi Cassandra, Yüce K o n t ' u n küçük bir servet kazanmasını sağlayacaktı. Skandiyalılar temelde paralı asker olduklarından, kızm fidye karşılığı salıverileceğinden şüphesi yoktu. Öte yandan, o n u n durumu, ayrı bir meseleydi. Bu sırada, kızm yeniden konuşmaya başladığını fark etti. "Onlara kim olduğumu açıkladıktan sonra, ikimizin de fidye karşılığı kurtulmamızı ayarlayacağım. Babamın b u n a onay vereceğine eminim." Sorun da buydu zaten ve Will, d u r u m u n farkındaydı. Belki de prensesin babasına bizzat başvurma şansı bulunsaydı, ikna olabilirdi. A m a mesele, Skandiyalılar'a kalacaktı. Kral D u n c a n ' a kızının ellerinde olduğunu haber verip bir fidye rakamı belirleyeceklerdi. Soylular ve prensesler fidye karşılığında kurtarılabilirdi; işin aslı, savaş zamanlarında sıkça görülen bir şeydi bu. A m a savaşçılar ve O r m a n Muhafızları'na gelince, iş değişiyordu. Skandiyalılar, çırak bile olsa, ileride onlara sorun çıkarabilecek bir O r m a n Muhafızı'nı salıvermek istemeyebilirlerdi. M a d a l y o n u n bir de diğer yüzü vardı. Mesajın Araluen'e varması için aradan aylar, belki de yılın en güzel zamanlarının


geçmesi gerekecekti. D u n c a n ' i n yanıtı da bir o kadar z a m a n geçtiicten sonra gelecelcti. Sonrasında da görüşmeler başlayacaktı. Tüm bu süre zarfında, Evaniyn güvende tutulacak ve rahatı yerinde olacaktı. Neticede değerli bir kişiydi. Ama Will'in başına ne geleceğini kim bilebilirdi? Fidye ödendiğinde ölmüş bile olabilirdi çocuk. Evaniyn belli ki bu kadar kapsamlı düşünmemişti. Kendi fikri üzerinden konuşmaya devam ediyordu. "Görüyorsun Will, tüm bu koşup tırmanmalara ve kaçış planlarına hiç gerek yok. Hem Erak da kuşkulanmaya başladı. O, aptal bir adam değil. Onu seni izlerken gördüm. Rahatla ve her şeyi bana bırak. İkimizi birden eve götüreceğim." Will, düşüncelerini dile getirmek üzere ağzını açtı ve yeniden kapattı. Birden, kızın onun bakış açısını kabullenmeyeceğini anlamıştı. Kararlı ve iradeli bir insandı Evaniyn; dediğim dedikti. Will bunu şimdi anlıyordu. Eve dönüşlerini ayarlayabileceğine ikna olmuştu ve Will'in söyleyeceği hiçbir şey, onun fikrini değiştiremeyecekti. Kıza gülümseyip başıyla onayladı. Her zamanki tebessümünün kötü bir kopyasını kondurmuştu yüzüne. Eve dönüş yolunu tek başına bulması gerektiğini içten içe biliyordu.


ALTI

K

ral D u n c a n ' m hüküm sürdüğü topraklarin merkezi olan Araluen Şatosu, inanılmaz güzellikte bir yapıydı.

Sivri uçlu, uzun kulelerle gök5aizüne yükselen kemerli payandalar*, şatonun gücünü ve dayanıklılığını gölgede bırakan, neredeyse canlıymış gibi duran bir zarafete sahipti. Bal renkli, devasa taş bloklarla inşa edilmiş olan şato gerçekten de çok güzeldi, ama ele geçirilmesi de bir o kadar olanaksızdı. Çok sayıdaki yüksek kule, şatoya aydınlık ve ferahlık katıyordu. Bir yandan da şato sakinlerine, duvarlara h ü c u m etme gafletinde bulunacak saldırganların üzerine ok ve taş yağdırıp kaynar yağ dökebilecekleri siperler sağlanmış oluyordu. U z u n süreli bir kuşatma halinde geri çekilip savunması kolay bir dizi geri siper oluşturulmasını sağlayan duvar, demir parmaklık ve asma köprülerin içine yerleştirilmiş olan taht odası, şatonun tam kalbinde yer alıyordu. Çok yükseklerdeki kemerli tavanı ve siyahlı pembeli mermer karolardan oluşan taş zeminiyle taht odası da şatonun her yeri gibi devasa boyutlardaydı. Binayı dengede tutabilmek, çökmesini ya da kaymasını engellemek amacıyla kullanılan ahşap ya da betondan dayanak.


Pencerelere kış güneşi altında ışıldayan vitraylar takılıydı. Duvarların gücüne güç katan sütunlar gruplara ayrılmış ve odanm içindeki aydınlık ve mesafe oyunlarinı arttırmak üzere içlerine oluklar açılmıştı. D u n c a n ' m basit meşe tahtının üzerinden, kuzey duvarına h ü k m e d e n bir meşe yaprağı oyması geçiyordu. Odanm öteki ucunda, D u n c a n ' m kabinesi için ahşap sıra ve masalar tahsis edilmişti. Ortada kalan bölge, saray erkânından birkaç yüz kişinin ayakta durabilmesi için boştu. Saraylılar, merasim günlerinde ortaya toplanıyor, parlak renkli kıyafetleri ve annaları, vitrayların kırmızı, mavi, sarı ve turuncu renklerini yakalıyordu. Böylece cilalı zırhlarıyla miğferlerinden etrafa parlak ışıklar saçılıyordu. O gün, D u n c a n ' m emri üzerine, yalnızca on iki kişi vardı içeride. Kanunlara göre en az bu sayıda insanın adaletin yerine getirildiğine şahitlik etmesi gerekiyordu. Kral, önündeki davadan hiç de hoşnut değildi. Ve gerekeni yaparken, yanında olabilecek en az sayıda sabitin bulunmasını istemişti. Çatık kaslarıyla tahtına oturdu, gözleri odanın öteki u c u n d a ki yüksek kapılara kilitlenmişti. Kabzasına D u n c a n ' m simgesi olan leopar kafası kazılı büyük kılıcı, kınının içinde, tahtın sağ tarafına dayalı duruyordu. Son on beş yıldır D u n c a n ' m teşrifatçılığını yapmakta olan Lord Anthony, tahtın yan tarafında ve birkaç adım aşağısında duruyordu. Anlamlı gözlerle krala baktı ve h ü k ü m d a n n dikkatini çekmek için özür dilercesine boğazını temizledi. D u n c a n ' m sorulmamış bir soruyla kalkan kaşlannm altındaki mavi gözleri ona döndüğünde, teşrifatçı başını salladı. " Z a m a n geldi, majesteleri," dedi usulca.


Kısa boylu ve aşın kilolu bir adam olan Lord Anthony, bir savaşçı değildi. Silah kullanmasını bilmiyordu ve bunun sonucu olarak da yumuşak ve eğitimsiz kaslara sahipti. Onun değeri, yöneticiliğindeydi. Araluen Krallığı, büyük ölçüde onun katkısı sayesinde, insanlann uzun zamandan beri bolluk ve refah içinde yaşadıkları bir ülkeydi. D u n c a n , sevilen ve adil bir kraldı. Ancak bu, onun güçlü bir hükümdar ve altı yüz yıldır ataları tarafından yazılıp korunmuş kanunları icra etmekte kararlı olmadığı anlamına gelmiyordu. D u n c a n ' ı n içindeki sıkıntıyla çatık kaşlanmn nedeni de buydu. Zira, o kanunlardan birini, arkadaşı ve sadık hizmetkârı olan bir adamın üzerinde uygulaması gerekecekti şimdi. Aslında, D u n c a n ' m her şeyini borçlu olduğu bir adamdı bu; son yirmi yıl içinde Araluen'in korkunç bir yenilgi sonucu bir delinin ellerine düşmesini iki kez engellemişti. Lord Anthony, huzursuzca kımıldandı. D u n c a n onun bu hareketini görünce, yenilgiyi kabul ettiğini gösteren bir el hareketi yaptı. "Pekâla," dedi. "Haydi şu işi bitirelim." Anthony, yüzünü taht odasına doğru çevirdi. Orada toplanmış olan birkaç kişi hareketlenerek beklentiyle bakışlarını kapılara çevirmişti. Teşrifatçının m a k a m sembolü, çelik üzerine mıhlanmış uzun, abanoz bir asaydı. Asasını kaldırarak taş zemine iki kez vurdu. Çeliğin taşa vurmasıyla duyulan çınlama, oda boyunca yankılanarak kapalı kapıların arkasında beklemekte olan adamlara kadar ulaştı. Küçük bir duraksama yaşandı; ardından kapılar, m ü k e m mel bir biçimde yağlanıp dengelenmiş menteşeleri neredeyse


hiç ses çıkarmadan ardına dek açıldı. İçeri giren minik grup, yavaş tören adımlanyla ilerleyerek tahtın önündeki geniş merdivenlerin başında durdu. Topu topu dört kişiydiler. Üçü, Kral M u h a f ı z l a n ' n m tunik, zırh ve miğferlerini giyiyordu. Dördüncüsü ise, yeşil-gri karışımı kıyafetler içindeki ufak tefek bir adamdı. Kelleşmiş kafasındaki kır saçlan dağınık ve kötü tıraşlıydı. Öndeki iki muhafızın arasında ilerliyor, üçüncü muhafız ise hemen onun arkasından geliyordu. Kısa boylu adamın yüzünün kurumuş kanla kaplı olduğunu gördü Duncan. Ayrıca sol yanağının üst kısmında, gözünün kapanmasına neden olmuş, çirkin bir yara bulunuyordu. "Halt?" dedi Duncan, kendine engel olamadan. "İyi misin?" H a l t ' u n bakışları kralınkilerle karşılaştı. Duncan, bir an için orada, tarifsiz bir keder gördüğünü sandı. H e m e n sonrasında ise o kederin yerini alaycı ve öfkeli bir kararlılık aldı. "Olabileceğim kadar iyiyim, majesteleri," dedi Halt, kuru bir sesle. Lord Anthony, ani bir tepkiyle "Çeneni tut, tutuklu!" diye bağırdı. Bunun üzerine, H a l t ' u n yanında duran onbaşı, tutukluya vurmak üzere elini kaldırdı. Ama darbeyi indiremeden, D u n c a n tahtından kalkacak oldu. "Yeter artık!" Sesi, neredeyse bomboş olan salonda yankılanınca, utanan onbaşı elini indirdi. D u n c a n ' m aklından, odadaki kimsenin bu durumdan hoşnut olmadığı gerçeği geçiyordu. Halt, tüm krallıkta tanınan ve saygı duyulan bir kişilikti. Ne yapması gerektiğini bilen ama bundan nefret eden Duncan, duraksadı.


"Suçlamaları okuyayım mı, majesteleri?" diye sordu Lord Anthony. Bunu aslında D u n c a n ' m ona söylemesi gerekiyordu. Kral gönülsüz bir biçimde elini salladı. "Evet, evet. Devam et bakalım," diye mırıldandı. Ona bakan A n t h o n y ' n i n yüzünde alınmış bir ifade vardı. Kral, birden verdiği karardan pişman oldu. Anthony de bunu yapmak istemiyor, diye düşünerek, özür dilercesine omuz silkti. "Affedersiniz, Lord Anthony. Lütfen suçlamaları okuyun." Anthony b u n u n üzerine tedirginlikle boğazını temizledi. Kralın resmiyeti bir yana bırakmış olması yeterince kötüydü. Ama bir de ondan özür dileme ihtiyacı hissetmesi, teşrifatçıyı iyice utandırmıştı. "Majesteleri'nin ordusundan bir O r m a n Muhafızı, kralın hizmetkân ve G ü m ü ş Meşe Yaprağı taşıyıcısı olan Tutuklu Halt, kralın şahsiyeti, doğum hakkı ve soyu hakkında hakaretlerde bulunmuştur, majesteleri," dedi. Küçük şahit grubundan yükselmeye başlayan zayıf uğultu, taht kürsüsünde durmakta olan ikiliye kadar geliyordu. Dımcan başını kaldırarak uğultunun kaynağını aradı. R e d m o n t Şatosu'nun sahibi ve H a l t ' u n hizmet verdiği toprakların hûk ü m d a n olan Baron Arald olabilirdi. Belki de Orman Muhafızı Birlikleri'nin Komutanı Crowley idi. Bu ikisi, H a l t ' u n en eski dostlarıydı. "Majesteleri," diye devam etti Anthony, "size şunu hatırlatırım ki, kral hakkındaki bu yorumlan tutuklunun sadakat yeminini ihlal etmekte ve böylece vatana ihanet suçlamasını gerektirmektedir." D u n c a n , teşrifatçısına kırgın bir ifadeyle baktı. Vatana iha-


net konusundaki kanun çok açıktı. Bu suça verilebilecek yalnızca iki ceza bulunuyordu. "Elbette, Lord Anthony," dedi. "Öfke dolu birkaç söz söylemek istersiniz herhalde?" Anthony, hayretler içindeydi. Kralın bu konuda onu etkilemeye çalışmayacağını umut etmişti. "Majesteleri, bu durum, edilen yeminin ihlalidir. Sorun söylenen sözlerde değil, tutuklunun yeminini o sözleri halk içinde sarf ederek bozmuş olmasındadır. Bu konudaki yasa çok açıktır." H a l f a baktı ve çaresiz bir ifadeyle ellerini iki yana açtı. Yüzü yara bere içinde olan Orman Muhafızı, hafifçe gülümseyerek "Ve krala haber vermeseydiniz, siz de kendi yemininizi ihlal etmiş olacaktınız, Lord Anthony," dedi. Bu kez Anthony, sessiz kalmasına dair bir şey söylemedi. Üzgün bir tavırla başını sallayıp söylenenleri onayladı. Halt haklıydı. Saçma sapan sarhoş tavırlarıyla içinden çıkılmaz bir durum yaratmıştı. Duncan bir an duraksayıp konuşmaya başladı. "Halt, burada mutlaka bir yanlış anlama olmalı, öyle değil mi?" diye sordu. Orman Muhafızı'nın suçlamalardan bir şekilde paçasını kurtarması ümidiyle. Halt, omuz silkti. "Suçlamaları reddedemem,

majesteleri," dedi tarafsızca.

"Sizin hakkınızda pek de... hoş olmayan şeyler söyledim." Halt'un bu hakaret dolu yorumlan en azından altı şahidin önünde yapmış olması da içinde bulundukları açmazın bir diğer yönüydü. D u n c a n arkadaşı olarak Half u affedebilirdi; kesinlikle affederdi de. Ama bir kral olarak, mevkisinin itibarını korumak zorundaydı.


"Ama... neden, Halt? Bunu bize neden yapıyorsun?" Omuz silkme sırası Orman Muhafızı'ndaydı şimdi. Gözlerini kralınkilerden kaçırdı. Kısık sesle, D u n c a n ' ı n anlayamadığı bir şeyler mırıldandı. "Ne dedin?" diye sordu Duncan, kendine bir çıkış yolu arayarak. Halt, başını kaldırarak ona baktı. "Haddinden fazla içtim, majesteleri," dedi yüksek sesle. Keyifsiz bir tebessümle ekledi. "İçkiyle aram asla iyi olmamıştır. Belki suçlamalara sarhoşluğu da eklemek istersiniz, ha Lord Anthony?" A n t h o n y ' n i n protokolcü tavrından eser kalmamıştı artık. "Lütfen H a l t . . . " diye söze başladı. Orman Muhafızı'ndan kovuşturmayı hafife almamasını rica edecekti. H e m e n arkasından kendisini toparlayıp krala döndü. "Suçlamalar bunlar, majesteleri. Tutuklu tarafından da itiraf edildiler." D u n c a n , uzun bir süre konuşmadan oturmaya devam etti. Halt'un gözlerindeki küstah ifadenin ötesine geçip, ufak tefek adamın hareketlerinin nedenini anlamaya çalışıyordu. Orman Muhafızı'nın, çırağını kurtarmasına izin verilmediği için kızgın olduğunu biliyordu. Ama Duncan, Halt'un, Foldar meselesi çözülünceye dek Araluen'de kalması gerektiğine yürekten inanıyordu. Morgarath'ın eski yardımcısı, her geçen gün daha büyük bir tehlike haline geliyordu ve Duncan, en yetenekli dam ş m a n l a n n ı n bu meseleyle ilgilenmelerini istiyordu. Ve Halt da en iyilerden biriydi. D u n c a n parmaklarini, tahtın ahşap kolunda sinirle oynattı. Hiç de H a l t ' a özgü tavırlar değildi bunlar. Birbirlerini tanıdık-


lan bunca yıl boyunca, Halt, kendi çıkarlarını asla krallığınkilerin önüne koymamıştı. Şimdiyse sözümona intikam alıyordu. Kralı şahitlerin önünde alenen küçük düşürmüştü. Ne görmezden gelinebilir ne de arkadaşlar arasında sarf edilmiş öfke dolu birkaç kelime diye geçiştirilebilirdi hareketleri. D u n c a n , eski dostu ve danışmanına çevirdi bakışlarını. Halt, yere bakıyordu artık. Belki de af dilese, tahta verdiği eski hizmetlerinden dolayı hoşgörülmek istese, herhangi bir şey yapsa... "Halt?" diye farkına varmadan konuşmaya başladı D u n can. Orman Muhafızı başını kaldırınca, çaresizce bir el işareti yaptı. Ama H a l t ' u n bakışları, kralınkilerle buluştuğunda bile sertti. D u n c a n , o gözlerde hiçbir merhamet arayışı b u l u n m a dığını görebiliyordu. Halt kırlaşan başım iki yana sallayınca, D u n c a n ' m kalbi iyice buruldu. Bir kez daha uzlaşmayı denedi. Anlayışlı, ufak bir tebessüm oturttu yüzüne. "Şunu u n u t m a ki. Halt," dedi makul bir ses tonuyla, "ne hissettiğini anlamıyor değilim. Öz kızım da çırağının yanında. Krallığı kendi haline bırakıp kızımı kurtarmaya gitmek istemedim mi sanıyorsun?" "Ortada oldukça büyük bir fark var, majesteleri. Bir kralın kızına, basit bir Orman Muhafızı çırağından daha iyi davranılması olasıdır. Sonuçta değerli bir tutsak olacaktır kızınız." D u n c a n , sandalyesinde geriye yaslandı. H a l t ' u n acı sesi, yüzüne bir tokat gibi inmişti. D a h a da kötüsü, H a l t ' u n haklı olduğunu fark etmişti. Skandiyalılar'm, Cassandra'nın kimliğini öğrenmelerinin ardından fidye beklenirken, kıza iyi davranılacaktı. Kederlenerek, Halt ile aralarındaki mesafenin daha da açıldığını fark etti.


Aralarındaki sessizliği bölen Anthony oldu. "Kendisini savunmaması halinde, tutuklunun suçlu olduğuna hükmedilir," diye uyardı Halt'u. Ancak H a l t ' u n gözleri hâlâ kralın üzerindeydi ve bir kez daha, başım iki yana salladı. Anthony, tereddüt içindeydi; odadaki diğer soylularla görevlilere bakıyor, birilerinin H a l t ' u savunmasını umuyordu. Ancak söylenecek hiçbir şey yoktu. Teşrifatçı, Baron Arald'm kahn omuzlarının kederle çöktüğünü, bakışlarmı öteye çeviren Crowley'nin yüzüne yayılan acılı ifadeyi izledi. "Tutuklu suçludur, majesteleri," dedi Anthony. "Size de cezasını ilân etmek kalıyor." Bir kral olmanın sizi asla hazırlamadıklan cilvelerinden biri daha gelip çatmıştı işte. Bir tarafta sadakat, dalkavuklar, güç ve törenler; öteki tarafta ise konforlu bir yaşam, güzel yemek ve şaraplarla en kaliteli kıyafeüer, atlar ve silahlar yer alıyordu. Ve ardından, insanın tüm bunların bedelini ödemesi gereken anlar geliyordu. Şimdiki gibi, k a n u n u n uygulanması gereken anlar. Geleneklerin korunması gereken anlar. Mevkisinin saygınlığıyla gücünün, en değerli dostlarından birini yok etmek pahasına olsa bile korunması gereken anlar. "Yasa, ihanet suçu için iki olası ceza öngörmektedir, majesteleri," diye yeniden hareketlendi, D u n c a n ' m bunun her dakikasından nefret ettiğini bilmekte olan Anthony. "Evet, evet biliyorum," diye öfkeyle mırıldandı D u n c a n , ama A n t h o n y ' n i n sözünü kesebilecek kadar hızlı davranamamıştı.


"Cezası, ölüm ya da sürgündür. D a h a azı olmaz," diye ciddiyetle ilan etti teşrifatçı. O konuşurken, D u n c a n , içinde bir u m u t ışığı doğduğunu hissetti. "Seçeneklerimiz bunlar mı. Lord A n t h o n y ? " diye sordu emin olmak için. Anthony, ağırbaşlı bir tavırla onayladı. "Başka ihtimal yok. Ya ölüm ya da sürgün olmalı, majesteleri." D u n c a n , usulca ayağa kalktı ve sağ elindeki kını öne doğru uzattı. İçi huzurla doluydu. Emin olmak için sorusunu iki kez tekrarlamıştı ne de olsa. Teşrifatçının sözleri, taht odasındaki şahitlerce, kelimesi kelimesine du3aılsun diye. "Halt." Kesin bir ifadeyle konuşuyor, odadaki tüm gözlerin üzerinde olduğunu hissediyordu. "Eski R e d m o n t Orman M u hafızı, bu vesileyle seni, Araluen ülkesinin yöneticisi sıfatıyla, tüm topraklarımdan sürgün ediyorum." Dinleyiciler, cezanın ölüm olmamasından dolayı rahatlarken, salonda yeniden iç geçirmeler duyuldu. Kimsenin ölüm cezası beklemediğini biliyordu D u n c a n . A m a artık sıra, işin beklenmedik tarafına gelmişti. "İhlal edilmesi halinde karşılığı ölüm cezası olmak üzere, bu krallığa..." H a h ' u n gözlerindeki kederi, kır saçlı Orman Muhafızı'nın artık saklayamadığı acısını görünce bir an tereddüt etti. Ama yine de sözlerini tamamladı. "...bugün itibanyla, bir yıl boyunca girişin yasaklanmıştır." Taht odasında ani bir hareketlenme yaşandı. Yaşadığı şok yüzünden okunan Lord Anthony, öne atıldı. "Majesteleri! İtiraz ediyorum! Bunu yapamazsınız!"


D u n c a n ' m yüzüne hâlâ ciddi bir ifade hâkimdi. Ama diğerlerinin kendilerini kontrol edebildikleri söylenemezdi. Baron Araid'm yüzüne geniş bir gülümseme yaydmıştı, ağzı kulaklarına varan Crowley ise, yüzünü Orman Muhafızı pelerininin gri kukuletasına saklamaya çalışıyordu. H a l t ' u n , konuşmanın seyri karşısında ilk defa şaşkına döndüğünü fark eden D u n c a n ' ı n içi, zalim bir tatminle doldu. Ama durumu yüksek sesle protesto etmekte olan Lord Anthony kadar şaşıranş olamazdı Halt. Kaşları şüpheyle yukarı kalkan kral, teşrifatçısına döndü. "Yapamam mı dediniz. Lord Anthony?" diye sordu, krallara yakışır bir saygınlıkla. Krala emir vermenin ona düşmediğini fark eden Anthony, hızla sözlerini yutmak zorunda kaldı. "Yani, majesteleri... sürgün... şey, sürgündür," diye yanm yamalak tamamladı cümlesini. Duncan ciddiyetle başını salladı. "Kesinlikle," diye yanıtladı. "Ve senin de söylemiş olduğun üzere, iki seçenekten biri sürgün." "Ama majesteleri, sürgün... sürekhdir! Ömür boyu sürer!" diye itiraz etti Anthony. Yüzü, utancından kıpkırmızı kesilmişti. H a l t ' a karşı kin beslemiyordu. İşin aslı, kralın itibarını ayaklar altına aldığı için tutuklanıncaya dek. Orman Muhafızı'na karşı, uzaktan uzağa hayranlık duyuyordu. Ama sonuçta, hukuk ve mülkiyet konularında krala tavsiye vermek de görevinin bir parçasıydı.

,

"Bu durum yasada açık seçik izah edilmiş mi?" diye sordu D u n c a n . Bu süre zarfında makam asasını düşürmesine ramak kalan Anthony, başını iki yana sallayıp çaresizliğini ortaya koyan bir el işareti yapmak zorunda kaldı.


"Şey, açık seçik değil, hayır. Buna gerek yok ki. Sürgün, daima ömür boyu olmuştur. Geleneksel olarak böyledir!" diye ekledi. "Aynen öyle," dedi Duncan. "Ve gelenek, kanun değildir." "Ama..." diye başladı Anthony ve h e m e n arkasından, neden bu kadar çok itiraz ettiğini merak ederken buldu kendini. D u n c a n , hem Halt'u cezalandıracak bir yol bulmuş hem de merhametli bir hükümdar olduğunu göstermişti işte. Odadaki tereddütlü havayı fark eden kral, yeniden söz aldı. "Konu hallolmuştur. On iki aylığına sürgün edildin, tutuklu. Araluen sınırlarını terk etmek için kırk sekiz saatin var." D u n c a n ' i n gözleri, Halt'unkilerle son bir kez buluştu. Orman Muhafızı, saygı ve minnet dolu bir ifadeyle yana eğdi başım. Duncan iç geçirdi; Halt'un durumu neden bu kadar zorladığına dair hiçbir fikri yoktu. Belki de, aradan bir sene geçtikten sonra öğrenecekti. Birden, tüm bu meseleye karşı içinde yükselen tiksinti dalgasının farkına vardı. Bu arada kmındaki kılıcı kemerine soktu. "Bu mesele kapanmıştır," diye ilan etti. " M a h k e m e bitmiştir." Arkasını döndü ve sol taraftaki küçük kabul salonuna geçerek taht odasını terk etti. Salondakileri inceleyen Anthony, omuzlarım silkti. "Kral konuştu," dedi; tüm bu olanlardan ne kadar bunaldığı, ses t o n u n d a n anlaşılıyordu. "Tutuklu, on iki aylığına sürgün edilmiştir. Muhafızlar, götürün." Sözlerini bitirince, kralın ardından taht odasını terk etti.


YEDI

W

ill, kumsalda bir tur daha atıp ardından hızla on şinav çekerken, Evanlyn, onu giderek artan bir hiddetle iz-

liyordu.

Will'in bu saçma egzersiz programında neden ısrar ettiğini bir türlü anlayamıyordu. Yalnızca formda kalmak için yapsa, anlayabilirdi; Skorghijl'de yapılacak çok az şey vardı sonuçta ve bu da oyalanmanın bir yoluydu. Ama Evanlyn, işin içinde başka bir iş olduğundan şüpheleniyordu. Birkaç gün önce yapmış oldukları sohbete rağmen, Will'in hâlâ kaçış planları peşinde olduğuna emindi. "Keçi gibi inatçı, budala," diye mırıldandı kız. Tipik bir oğlan çocuğu işte, diye düşündü. Kendisinin, yani bir kızm ipleri eline alarak Araluen'e dönüşlerini planlamasını h a z m e d e m i yormuş gibiydi Will. Kaşlarını çattı. Oğlanın Keltika'daki tavırları hiç böyle değildi oysa. Morgarath'ın devasa köprüsünü yok etmeyi planladıkları sırada, Evaniyn'in fikirlerine çok değer veriyordu. Will'deki değişiklik, kızın merakını uyandırıyordu.


Bu sırada Will, kumsala inip geminin filikasıyla kıyıya yanaşmakta olan Svengal'in yanına gitmişti. Skandiyah komutan yardımcısı, başanlı bir balıkçıydı. Filikayı hava elverdikçe, hemen her sabah denize çıkanyor, Skorghijl limanının soğuk, derin denizinde yakaladığı taze morina ve levrek, tuzlanmış et, balık ve lifli sebzelerden oluşan menülerinde tatlı bir değişiklik yaratıyordu. Will Skandiyah ile konuşurken, Evaniyn, içi kıskançlıktan cız ederek onları izliyordu. Will'in insanlarla kolayca anlaşan, arkadaş canlısı mizacına sahip olmadığının farkındaydı. Will'in açık ve dostane tavırları, yeni tanıştığı kişilerle bile h e m e n derin bir sohbete dalmasını sağlıyordu. İnsanlar, sanki içgüdüsel olarak seviyorlardı onu. Öte yandan Evaniyn, yabancıların yanında huysuzlaşıp geriliyordu. Bunun, bir prenses olarak yetiştirilmesinden kaynaklanabileceği, aklına bile gelmiyordu. O sabah Will'e öfkelenmişti; oğlanın minik filikayı kabaran denizin üzerinden savaşçıyla beraber kıyıya çekişi ise yalnızca bu kızgınlığın artmasına yol açmıştı. Kumsaldaki bir taşa öfkeyle tekme savurdu. Taş sandığından büyük ve sert çıktığında, küfredip topallayarak Will ile yeni arkadaşını göremeyeceği kulübeye girdi.

"Balık vurdu m u ? " dedi Will, tarih boyunca tüm balıkçılara yöneltilmiş olan soruyu sorarak. Svengal, başını teknenin dibindeki balık yığınına doğru çevirdi. "Şurada güzel bir tane var." Sekiz ya da dokuz tane küçük ama iş görür balığın arasında, kocaman bir m o r i n a balığı duruyordu. Etkilenen Will, başını salladı.


" H e m de ne güzelmiş," dedi Will. "Temizlerken yardım ister misin?" Nasılsa balıklan temizlemesi söylenecekti ona. Her türlü temizlik, yemek pişirme ve servis işi, ondan ve Evaniyn'den soruluyordu. Ama Will, Svengal'la arkadaş olmak istiyordu. Bu sayede çocuk temizlikle uğraşırken Skandiyalı da yanında kalıp onunla sohbet edebilirdi. Fark etmiş olduğu üzere, Skandiyahlar'ın çeneleri, -özellikle karşılarındaki meşgulkeniyice açılıyordu. "Sen bilirsin," dedi iriyarı Skandiyalı, küçük bir bahkçı bıçağım balık yığınının üzerine fırlatarak. Will, balıklan dışarı taşıyıp p u l l a n kazıma, bağırsakları çıkarma ve temizlemeden oluşan pis işlere başlayınca, savaşçı da filikanın siperliğine oturdu. Will, Svengal'in o n u n yanında kalacağını biliyordu. Skandiyalı'nın k o c a m a n morinayı kulübeye bizzat götürerek hava atmak isteyeceğinin farkındaydı. Balıkçılar övgüye bayılırdı. "Svengal," dedi Will, levreklerden birinin pullarına odaklanıp sıradan bir sesle konuşmaya dikkat ederek. "Balığa n e d e n her gün aynı saatte çıkmıyorsun?" "Gelgitten dolayı, evlat," diye yanıtladı Svengal. "Deniz yükseldiğinde balık tutmaktan hoşlanıyorum. G ö r d ü ğ ü n gibi, balıklan limana getiriyor." "Gelgit mi? Nedir o?" diye sordu Will. Svengal, Araluenli oğlanın doğa olayları karşısındaki cehaleti karşısında başını iki yana salladı. " G ü n içinde limandaki suyun yükselip alçaldığını fark etm e d i n m i ? " diye sordu. Will başıyla onaylayınca devam etti.


"İşte O olaya gelgit denir. Deniz suyu yükselir ve alçalır. A m a bu olay, her gün bir önceki güne kıyasla birkaç dakika geç meydana gelir." Will, kaşlarını çatıp "İyi de, su nereye gidiyor ki?" diye sordu. "Ayrıca nereden geliyor?" Svengal, düşünceli düşünceli sakalını sıvazladı. Bunu daha önce hiç düşünmemişti. Gelgit, balıkçılık hayatının bir parçasıydı ama nedenini araştırmayı başkalarına bırakmıştı. "Bu olayın Büyük Mavi Balina nedeniyle gerçekleştiği rivayet edilir," dedi, çocukken duymuş olduğu bir masalı hatırlayarak. Will'in bir şey anlamadığını görünce devam etti. "Korkarım sen balinanın ne olduğunu da bilmiyorsun?" Oğlanm boş bakışlan karşısında iç geçirdi. "Kocaman balıklara balina denir." " K o c a m a n dediğin, morina kadar mı?" dedi Will, Svengal'in avına atıfta bulunarak. Deniz kurdu, keyifli bir kahkaha attı. "Biraz daha büyüğü, evlat. H e m de epeyce büyüğü." "Bir mors kadar mı yani?" diye sordu Will. G e m i n i n demir attığı noktanın güney ucundaki kayalıklarda, hantal hayvanların bir kolonisi bulunuyordu ve bu ismi tayfaların birinden öğrenmişti. Svengal, otuz iki dişini göstererek güldü. " D a h a da büyük. N o r m a l bir balina, bir ev kadardır. Kocaman hayvanlar işte. Ama Büyük Mavi Balina, bambaşka bir şeydir. Sizin şu şatolar kadardır büyüklüğü. Suyu içine çekip tepesindeki bir delikten dışarı fışkırtır." "Anlıyorum," dedi Will dikkatle. Biraz daha bilgi almak istiyordu bu konuda. "Yani," diye sabırla devam etti Svengal, "o nefes aldığında su çekilir. Sonra da içine çektiği t ü m suyu geri fışkırtır..."


"Tepesindeki delikten mi?" diye sordu Will. Balıkları temizlemeye başlamıştı. Tüm bunlar, ona olağanüstü bir hikâyeymiş gibi geliyordu; suyu içlerine çekip bırakan, üzerlerinde delikler bulunan balıklar falan. Sözü kesilen ve sesinden Will'in ona inanmadığını fark eden Svengal, kaşlarını çattı. "Evet. Tepesindeki delikten. O bunu yaptığında, su yeniden yükselir. Bunu günde iki kez yapar." "Acaba neden her gün aynı saatte yapmıyor b u n u ? " diye sordu Will. Bu kez Svengal'in yüzünde bir sıkıntı ifadesi belirdi. Açıkçası, bu konuda hiçbir fikri yoktu. Efsane, işin bu yanını ele almamıştı. "Çünkü o bir balina, evlat! Ve balinaların saatin kaç olduğundan haberi yoktur, öyle değil mi?" Kızgın hareketlerle temizlenmiş balıklardan oluşan sicimi yakaladı. Bıçağı da aldığından emin olduktan sonra kumsaldan ayrıldı ve ellerindeki balık kanıyla pulları temizlesin diye Will'i yalnız bıraktı. Svengal kumsaldan yukarı çıkarken, Erak, yemek salonun u n dışındaki bir sırada oturuyordu. "Güzel morina," dedi. Bunun üzerine Svengal başını salladı. Erak, parmağıyla Will'in olduğu yeri işaret ederek ekledi. "Orada neler oldu?" "Ne? Haa, şu oğlan mı? Büyük Mavi Balina hakkında konuşuyorduk sadece," diye yanıtladı Svengal. Erak, düşünceli bir tavırla çenesini kaşıdı. "Öyle mi? O konuya nereden geldiniz?" Svengal durup sohbetlerini düşündü. "Gelgit hakkında sorular soruyordu, hepsi bu." E r a k ' m söyleyecek başka bir şeyi var mı diye bekledikten sonra, omuz silkerek içeri girdi.


" D e m e k öyle h a ? " dedi Erak kendi kendine. Oğlanın başına birini koymak gerekecek, diye düşündü. Erak, sonraki birkaç saat boyunca, güneşleniyormuş n u m a rası yaparak dışarıda oturmaya devam etti. Ama O r m a n M u h a fızı çırağının t ü m hareketlerini dikkatle izliyordu. Birkaç saat sonra, oğlanın suya dal parçaları attığını ve yükselen suyun, dalları denize sürükleyişini dikkatle izlediğini fark etti. "İlginç," diye mırıldandı kurt gemisi kaptanı kendi kendine. Derken Will'in ayağa kalktığım ve elini gözlerine siper ederek liman girişine doğru baktığını fark etti. Oğlanm bakışlarım takip ettiğinde şaşkınlıktan ayağa fırladı. Yan yatmış, neredeyse suya gömülecekmiş gibi duran ve düzensiz kürekleri çekildikçe h o m u r t u l a r çıkaran bir kurt gemisi, limana giriyordu.


sekiz

G

riler içindeki süvari, tarlalar boyunca akıp giden puslu

yağmur altında pelerinine sarınmış, perişan halde at sü-

rüyordu. Birini binmek, diğerini ise yük taşımak için kullandığı atların toynakları, yoldaki suyu etrafa sıçratıyordu. Bir tepeye vardığında, arkasındaki Araluen Şatosu'nun gri gökyüzüne yükselen kulelerinin oluşturduğu o m ü k e m m e l manzaraya bakmadı bile. Bakışlarını önündeki yola dikmişti. Arkasındaki atlıların seslerini, dakikalar önce duymuştu aslında. Abelard'ın kulakları, ortalığı inleten toynak gürültüleri karşısında dikilmiş. Halt da midillisinin tavırlarından, gelenlerin Orman Muhafızı atlan olduğunu anlamıştı. Yine de dönüp arkasına bakmadı. O iki atlının kim olduğunu biliyordu. N e den geldiklerini de. Hayal kırıklığıyla doldu içi. Sürgün edilişi sırasında yaşanan şaşkınlık ve üzüntü sırasında, iade etmek zorunda olduğu o küçük nesneyi Crowley'nin unutacağını u m u t etmişti. İç geçirip kaderine razı olarak Abelard'ın dizginlerine hafifçe dokundu. Eğitimli muhafız atı derhal durdu. Arkasındaki


yük atı da ona uydu. Halt, toynak sesleri yaklaşıp Crowley ile Gilan yanma geldiklerinde bile anlamsız bakışlarla önüne bakmaya devam etti. Atlar, birbirlerini selamlayarak hafifçe kişnediler. Üstlerindeki üç adam ise birbirlerine biraz daha mesafeli duruyorlardı. Aralarındaki nahoş sessizliği nihayet Crowley bozdu. "Erkenden ayrılmışsın. Halt. Sana yetişebilmek için çok hızlı at sürmek zorunda kaldık," dedi, üzüntüsünü gizleyen sahte bir samimiyetle. Halt, ilgisiz bakışlarla atları süzüyordu. Hayvanların ağzından çıkan buhar, soğuk ve nemli havaya karışıyordu. "Görebiliyorum," diye yanıtladı Halt, sakin bir sesle. Gilan'm genç yüzündeki ıstırabı görmezden gelmeye çalışıyordu. Eski çırağının, ustasının anlaşılmaz hareketleri nedeniyle acı içinde olduğunu biliyordu. Genç Orman Muhafızı'nın üzüntüsünden etkilenmemek için, kalbinin etrafına bir duvar örmüştü. Crowley de içtenliğini kaybetmişti artık. Ciddileşen yüzüne sıkıntılı bir ifade hâkimdi şimdi. "Halt, sanırım bir şeyi u n u t t u n . Üzgünüm ama bu konuda ısrar etmek d u r u m u n d a y ı m . . . " Duraksadı. Bu ojoınu sonuna dek oynamaya karar vermişti. "Krallıktan aynimak için kırk sekiz saatim var," diye yanıtladı Halt. "Süre, bu sabah şafak vakti başladı. Kırk sekiz saate sının geçmiş olurum. Bana eşlik etmeniz gerekmiyor." Crowley, başını salladı. Halt, göz ucuyla G i l a n ' ı n bakışlarını önüne diktiğini fark etti. Bu durum, hepsine birden acı veriyordu. Crowley'nin neden geldiğini biliyordu. Pelerininin içine uzanarak boynunda asılı duran gümüş zinciri yakaladı.


" U n u t u r s u n diye u m m u ş t u m , " dedi usulca. Boğazı düğümlenmişti. Crowley, kederle başını salladı. "Meşe Yaprağı'nın sende kalamayacağını biliyorsun. Halt. Sürgüne gönderilmiş biri olarak, teşkilattan da ihraç edildin." Halt, başıyla onayladı. Boynundaki zincirden çıkardığı küçük gümüş sembolü O r m a n Muhafızı K o m u t a n ı ' n a verirken, gözlerinin yaşarmakta olduğunu hissetti. Metal, hâlâ sıcacıktı.

Crowley'nin parmakları Meşe Yaprağı'nı kavradığında,

H a l t ' u n gözleri yaşardı. Küçücük bir metal parçası sonuçta, diye düşündü, ama onun için anlamı o kadar büyüktü ki. Meşe Yaprağı'nı, Orman Muhafızları'na has bir gururla, uzun yıllar taşımıştı. Ve şimdi, onu kaybediyordu. "Özür dilerim Halt," dedi Crowley üzüntüyle. "Önemli değil," dedi Halt, omuz silkerek. Aralarında yeniden bir sessizlik oldu. Crowley'nin gözleri, H a l t ' u n gözlerini örten perdenin ötesini seçmeye çalışıyordu. Yapmacık bir perdeydi ama m ü k e m m e l bir şekilde muhafaza ediliyordu. K o m u t a n nihayet at sırtında öne eğilerek H a l t ' u n kolunu sıkıca tuttu. " N e d e n , Halt? N e d e n yaptın b u n u ? " diye sordu hiddetle. Karşılık olarak yine o insanı çileden çıkaran aldırmaz ifade ve silkilen omuz geldi. "Söylediğim gibi," dedi Halt, "konyağı fazla kaçırdım. İçkiye pek dayanıklı olmadığımı bilirsin, Crowley." Bunlan söylerken gülümsemeyi bile başarmıştı. Tebessümü, bir ölüm maskesi gibi eğreti duruyordu yüzünde. Crowley, onun kolunu bırakıp hayal kıriklığıyla başını sallayarak geri çekildi.


"Yolun açık olsun, Halt," dedi sonunda titreyen bir sesle. Ve dizginleri hiç de ona has olmayan sert bir hareketle çekip, atını Araluen Şatosu'na giden yolda dörtnala sürmeye başladı. Halt, onun arkasından baktı; Crowley'nin alacalı O r m a n Muhafızı pelerini, bir süre sonra puslu yağmurun içinde kaybolup gitti. Bunun üzerine eski çırağına döndü. Bu kez yüzündeki keder de tebessüm de samimiydi. "Hoşça kal, Gilan. Bana veda etmeye gelmene çok sevindim." Ama genç Orman Muhafızı, başını iki yana sallıyordu. "Sana veda etmeye gelmedim," dedi kaba bir sesle. "Seninle geliyorum." H a l t ' u n tek kaşı havaya kalktı. G i l a n ' m öylesine iyi bildiği bir hareketti ki bu. "Sürgüne m i ? " diye sordu Halt. Gilan başmı bir kez daha iki yana salladı. "Amacının ne olduğunu biliyorum," dedi. Abelard'ın arkasında sabırla bekleyen yük atım işaret etti başıyla. "Çekici'yi yanına almışsın. Will'in peşinden gideceksin, değil mi?" Halt, bir an için hayır demek istedi. Ama yüreği bu n u m a raları kaldırmıyordu artık. Bir kerecik olsun gerçeklerden söz ederse, yüreğinin ferahlayacağını hissediyordu. "Mecburum, Gilan," dedi usulca. "Ona söz verdim. Ve bu da, kendimi kovdurmanın tek yoluydu." "Sürgün olarak mı?" G i l a n ' ı n sesi, kuşkulu bir tona bürünmüştü şimdi. " D u n c a n ' m seni öldürtebileceği ihtimali geldi mi aklına hiç?" Halt, omuz silkti ancak alaycı görünmek değildi amacı. Yalnızca teslimiyetin göstergesiydi bu.


"Öldürteceğini sanmıyordum. O riski almam gerekiyordu." Gilan kederle başıni salladı. "Eh, sürgün ya da değil," dedi, "seninle geliyorum." Halt, başinı öteye çevirdi ve derin bir nefes alıp bıraktı. Teklifin çekici olduğunu itiraf etmeliydi. Gilan'in yol arkadaşhğınin -ve belki de kılıcının- çok işine yarayacağı, uzun, zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkıyordu. Ama Gilan'm hizmetine başka yerlerde ihtiyaç duyuluyordu ve vazifesine ihanet ettiği hissiyle zaten içi yanan Halt, genç adamın da aynı şeyi yapmasına izin veremezdi. "Olmaz Gilan," dedi basitçe. Gilan yanıt vermek için nefes aldığında, durması için elini kaldırdı. "Bak, Will'in peşinden gidebilmek için izin istedim ben," dedi "ve bana burada ihtiyaçları olduğunu söylediler." Sustu. Gilan da ustasını anladığını beUi ederek başını salladı. "Eh, bence bana o kadar da ihtiyaçları yok. Ama bu benim fikrim ve yanlış düşünüyor olabilirim. Şu Foldar meselesi tehlike arz ediyor, hem de çok. Ve bu işin bir an önce halledilmesi gerekiyor. Adamın aranması, takip edilmesi ve pusuya düşürülmesi gerek. Ve açıkçası, bu iş için senden daha uygun bir Orman Muhafızı düşünemiyorum." "Sen hariç," diye lafı yapıştirdı Gilan; Halt da başım hafifçe eğerek gerçeği kabullendi. Övünmek değildi amacı; gerçekti bu. "Haklı olabilirsin," dedi, "ama bu, benim tezimi destekliyor. İkimiz birden ortadan kaybolursak, Crowley'nin bu iş için bir başkasını bulması gerekecek." " U m u r u m d a değil," diye inatlaştı Gilan; elinde tuttuğu dizginleri sıkıca çekip serbest bırakarak. Halt, genç a d a m a nazikçe gülümsedi.


"Benim u m u r u m d a , Gilan. İnandığm değerleri bir yana bırakıp gitmenin nasıl bir his olduğunu bilirim. Çok derin ve acılı bir duygudur, inan bana. Ve bunu kendine y a p m a n a izin vermeyeceğim." "Ama Halt," dedi Gilan üzüntüyle ve kır saçlı, ufak tefek adam, oğlanın ağlamak üzere olduğunu fark etti. "Will'i terk eden benim. Keltika'da onu yalnız bıraktım! Onunla kalsaydim, Skandiyalılar tarafından yakalanmayacaktı!" Halt, başını salladı. G e n ç adamı avuturken sesi daha nazik çıkıyordu şimdi. "Bundan dolayı kendini suçlayamazsın," dedi genç Orman Muhafızı'na. "Yaptığın şey doğruydu. Onun yerine, bu işlere girişecek onur ve cesarete sahip bir çocuğu çırak aldığım için beni suçla. Ve onu, o şekilde tavır almasına neden olacak şekilde eğittiğim için." Sözlerinin bir etkisi oluyor mu diye bakmak üzere konuşmaya ara verdi. G i l a n ' ı n tereddüt içinde olduğunu biliyordu. Nihayet son darbeyi de indirdi. "Anlamıyor musun Gilan, senin burada olmana güvenerek bırakıyorum görevimi. Benim işlerimi görebileceğini biliyoram çünkü. Eğer bunu reddedersen, hiçbir yere gidemem." Bunun üzerine, G i l a n ' m o m u z l a n yenilgiyi kabullenerek düştü. Gözlerini bir kez daha önüne dikerek boğuk bir sesle m ı n i d a n d ı , "Pekâlâ, H a l t . . . a m a bul onu. Bul ve geri getir, sürgün falan dinleme." Halt, gülümseyip o m z u n d a n yakalamak üzere G i l a n ' a doğra uzandı. "Yalnızca bir senecik," dedi. "Sen daha farkına bile varmadan geri d ö n m ü ş oluraz. Hoşça kal, Gilan."


"Yolun açık olsun, Halt," dedi genç O r m a n Muhafızı, titreyen bir sesle. Gözyaşları önünü görmesini engelliyor, kıyıya doğru ilerleyen Abelard ile Çekici'nin boğuk toynak sesleri kulağına çalınıyordu. Rüzgâr, at üstündeki H a l t ' a önden vuruyor, çiseleyen yağmuru da beraberinde getiriyordu. Muhafızın yıpranmış yüzüne düşen minik damlalar, yanaklarından aşağı süzülüyordu. Garip bir şekilde, damlaların bazılarında tuz tadı vardı.


DOKUZ

K

urt gemisi, berbat durumdaydı. Tuiıafbir şekilde sallanarak, E r a k ' m tayfalarının gemiyi izlemek üzere kulü-

beden dışarı fırladıkları kumsala yaklaşıyordu. F e n a halde yan yatmıştı ve suya gerekenden daha fazla batmış gibi duruyordu. Geminin alt tarafındaki güvenlik parmaklığıyla suyun arasında on santim ya vardı ya yoktu. "Slagor'un

gemisi

bu!"

diye

bağırdı

kumsaldaki

Skandiyalılar'dan biri; yamuk pruva direğindeki kurt kafası armasını tanımıştı. "Burada ne işi var ki?" diye sordu bir diğeri. "Biz Araluen'e gitmek üzere ayrıldığımızda, o, Skandiya'da emin ellerdeydi." Will de dallan suya attığı kayalıklardan koşarak gelmişti. Evaniyn'in kulübeden çıkıp kıyıya indiğini görünce, ona katıldı. Bu yeni gelişme üzerine kız, az önceki öfkesini unutmuştu. "Bu gemi de nereden çıktı?" diye sorunca. Will omuz silkti. "Hiçbir fikrim yok. Kayalıklardaydım, kafamı kaldırmamla gemiyi görmem bir oldu." G e m i , kıyıya iyice yaklaşmıştı artık. Will, tayfaların çok


yorgun göründüklerini fark etti. Geminin gövdesini oluşturan tahtalardan bazılarmm arasmdaki boşlukları ve ana direğin kırılıp güverteye devrildiği noktadaki kaba kök parçasını seçebiliyordu. Geminin bu halini fark eden Skandiyalılar da yorumlar yapıyordu. Çarşaf gibi d ü m d ü z denizin üzerinden "Slagor!" diye seslendi, Erak. "Hangi c e h e n n e m d e n kaçtın da geldin böyle?" Kıç tarafında geminin dümen küreğini yönetmekte olan iriyarı adam, elini salladı. Bitkindi ve limana girmekten çok m e m n u n olduğu yüzünden anlaşılıyordu. Tayfalardan biri, geminin pruvasına çıkarak Erak'ın kumsalda bekleyen adamlarına kaim bir halat fırlattı. Birkaç saniye içinde ipe sarılan bir düzine Skandiyah, kurt gemisini kıyıya çekti. Ayakta duracak halleri kalmayan kürekçiler, minnetle arkalanna yaslanmıştı. Serbest kalan kalın ahşap kürekler suyun içinde oraya buraya sürükleniyor, cansız bir şekilde geminin yan tarafına çarpıyorlardı. Tekne

gıcırtıyla kumlara sürtünerek durdu.

Suya Kurt

Rüzgârınum daha çok battığı için, kumsalın içlerine kadar girememişti. Pruvası sarsılarak olduğu yerde kaldı. Güvertedeki adamlar gemiyi boşaltmaya, pruvadaki parmaklıklardan kumsala atlamaya başladılar. Tökezleyerek karaya çıkan kürekçiler, yorgun iniltiler eşliğinde kendilerini bıraktıkları kumsalda ölü gibi yatıyorlardı. Kıyıya çıkan son kişilerden biri de Kaptan Slagor olmuştu. Skandiyah, bitkin bir halde kumsala atladı. Saçı sakalı tuzla kaplanmış, bembeyaz kesilmişti. Kıpkırmızı gözleri, hiç de tekin bakmıyordu. Erak ile yüz yüze geldiler. Birbirlerini, âdet


olduğu Üzere, kollarından tutarak selamlamamışlardı. Will, kaptanların birbirlerinden pek hoşlanmadıklarını fark etti. "Yılın bu vaktinde burada ne arıyorsun?" diye sordu Erak. Slagor, başını tiksintiyle salladı. "Bu lanet olası yere gelebildiğimiz için çok şanslıyız. Fırtına koptuğunda Hallasholm'dan ayrılalı iki gün olmuştu. Kale büyüklüğünde dalgalar ve kutup kaçkını rüzgârlarla uğraştık. Ana direk ilk bir saat içinde k m l dı, ucunu da kesip koparamadık. Direği kurtarmaya çalışırken iki adamımı kaybettim. Ucu suya vurdu ve güvertede bir delik açılmasına neden oldu. Ne olduğunu bile anlayamadan kamaralardan birini su basmış, üç tanesinde de sızıntılar başlamıştı bile." Sıradan gemileri

tanimalarina

rağmen kurt gemileri, as-

lında denize son derece dayanıklı teknelerdi. Bunun en büyük nedenlerinden biri de geminin tasarımıydı. Ana güvertenin alt tarafında, kürekçilerin oturdukları yerlerin arasında kalan, dört su geçirmez bölme vardı. Beyaz Fırtına Denizi boyunca seyreden devasa dalgaların bastırması halinde bile gemileri su üstünde tutan şey, bu bölmelerin yüzebilmesiydi. Will'in bakışları Erak'a çevrilmişti şimdi. İri yan kontun Slagor'un sözleri üzerine kaşlarını çattığını fark etti. "Denizde ne arıyordun ki?" diye sordu Erak.

"Beyaz

Fırtma'yı aşmaya çalışacak zaman değil ki." Slagor, Erak'in adamlarından birinin uzattığı şişeyi aldı. Erak'm tayfaları, küçük liman boyunca yorgun hemşerilerine içecek bir şeyler getiriyor ve fırtmada yaralananlarla ilgileniyorlardı. Slagor'un teşekkür n a m ı n a hiçbir şey yapmaması üzerine,


Erak kaşlarını çattı. Will, bir kez daha iki kaptan arasında husumet olduğu hissine kapıldı. Başlarına gelen talihsizliği anlatırken bile kavgacı bir tavır takınmıştı Slagor; sanki t a m a m e n savunmaya çekilmiş gibiydi. Şişeden büyük bir yudum alarak içeceğin yansım midesine indirdi ve cevap vermeden önce elinin tersiyle ağzım sildi. "Hallasholm'da hava açılmıştı," dedi kısaca. "Fırtına bölgesini geçebilecek fırsatımız olduğunu d ü ş ü n d ü m . " Erak'ın gözleri, fal taşı gibi açıldı. "Yılm bu zamanında m ı ? " diye sordu. "Delirdin mi sen?" "Becerebiliriz sandım," diye tekrarladı Slagor inatla. Will, Erak'ın gözlerinin kısıldığını fark etti. İriyarı kont, tayfaların duymaması için sesini alçalttı. Söylediklerini yalnızca Will ve Evaniyn duyuyordu. "Lanet olsun sana, Slagor," dedi kızgınlıkla. "Yağma sezon u n u erken açmak istedin, sebep bu." Slagor, diğer kaptana öfkeh bir bakış fırlattı. "îstediysem ne olmuş? Bir kaptan olarak bu, benim karanm. Başka kimsenin değil." "Ve verdiğin karar iki adamın hayatına mal oldu," diye işaret etti Erak. "Verdiğin kararlar ne kadar aptalca olursa olsun, sözünden çıkmayacaklarına yemin etmiş olan iki adama. D a h a az deneyimli bir kaptan bile denizi aşmak için mevsimin henüz çok erken olduğunu bilirdi!"

.

"Hava iyiydi diyorum!" diye bağırdı Slagor. Bunun üzerine Erak, tiksintiyle homurdandı. "İyiymiş! Ara ara iyi olur hava! Bir ya da iki gün sürer. A m a denizi aşmak için bu kadarı yetmez ve sen b u n u biliyorsun. Ah şu lanet olası açgözlülüğün yok mu, Slagor!"


Slagor ayağa kalktı. "Beni yargılamaya hakkın yok, Erak. Kaptan, gemisinin efendisidir ve sen de bunu biliyorsun. Tıpkı senin gibi, benim de istediğim zaman istediğim yere gitmeye hakkım var," dedi. Sesi E r a k ' m k i n d e n daha yüksekti ve Will, adamın kavgaya hazırlandığını fark etti. "Verdiğimiz savaşta bize katılmadığını sana hatırlatırım," dedi Erak, karşısındakini küçük gören bir sesle. "Savaş sırasında evde oturup sonra aradan sıvışarak ganimetleri herkesten önce cebe indirecektin." "Bu, benim seçimim," diye tekrarladı Slagor, "ve akıllıca bir seçim olduğu da ortada." Sesi, küçümser bir hal almıştı şimdi. "İşgalinizin pek de başarılı geçmediğini fark ettim, ha Kont Erak?" Erak, Slagor'a doğru birkaç adım attı. Gözlerinden, uyarı dolu alevler fışkırıyordu. "Sesinin t o n u n a dikkat et, sinsi hırsız. En yakın arkadaşlan m ı gömdüm de geldim buraya." " D u y d u ğ u m kadarıyla, arkadaştan da fazlasını bırakmışsın geride," diye yanıtladı Slagor cesaretlenerek. "Ragnak, onun oğlunu geride bıraktığın için özel bir teşekkür sunacak sana." Ağzı şaşkınlıktan açık kalan Erak bir adım geriledi. " G r o nel yakalanmış mı?" Onu gafil avladığı için gülümseyen Slagor, başım sallıyordu şimdi. "Yakalanmamış. Dikenli ağaç Savaşı'nda öldürülmüş diye duydum. Gemilerin bazıları, fırtına kopmadan Skandiya'ya dönmeyi başardı." Will'in düşünceleri birden o tarafa kaydı. E r a k ' m gemisi Kurt Rüzgârı, Araluen kıyılarından ayrılan son gemi olmuştu.


H o r t h ' u n talihsiz keşif gezisinden hayatta kalanlar, güç bela gemilere dönüp yaşanan yıkımla ilgili haberler getirerek yelken açtıklarında, tayfalar henüz Erak'ın dönüşünü bekliyordu. Will,

daha sonradan Kurt Rüzgârı tayfalarının kendi arala-

rında Dikenliağaç Savaşı hakkında konuştuklarını duymuştu. D u n c a n ' m ana gücünü arkadan kuşatmak amacıyla uygun adım yürüyen Skandiya ordusunu yok eden kralın güçlerine, biri kısa boylu ve kır saçlı, diğeri genç ve uzun boylu iki Orm a n Muhafızı komuta etmişti. Will, bunların Halt ile Gilan olduklarına emindi. Erak başını kederle salladı. "Gronel iyi bir adamdı," dedi. "Yokluğunu fazlasıyla hissedeceğiz." "Babası zaten hissediyor.

D u n c a n ' a karşı Yalla Yemini

etti." "Bu doğru olamaz," dedi Erak, inanmazlıkla kaşlarını çatarak. "Valla Yemini, yalnızca ihanet ya da cinayet söz konusu olduğunda edilir." Slagor omuz silkti. "O Yüce Kont. Bana kalırsa, ne isterse yapabilir. Tann aşkına, bu Allah'ın unuttuğu adada yiyecek bir şeyiniz var mı yahu? Bizim erzak deniz suyu yuzünden berbat oldu." Bu yeni haberlerden dolayı aklı başka yerde olan Erak, yakınlardaki Will ile Evaniyn'i fark etti. Kafasını kulübelere doğru salladı. "Bir ateş yakın," dedi çocuklara. "Bu adamlarin sıcak bir yemeğe ihtiyaçları var." Slagor ona yapması gerekenleri hatırlattığı için öfkeliydi. Adamı sevmiyordu belki, a m a başlarina gelen onca olaydan


sonra tayfaların yardıma ve ilgiye iiıtiyaçlan vardı. Will'i kulübeye doğru sertçe ittirdi. Sersemleyen oğlan, h e m e n arkasındaki Evanlyn ile koşmaya başladı. Will'in içinde kötü bir his vardı. Valla Yemini hakkında bir fikri yoktu ama bir tek şeyi iyi biliyordu. O da, Evaniyn'in kimliğini gizli t u t m a n ı n , bir ölüm kalım meselesi haline gelmiş olduğuydu.


ON

ki yandaki ağaçlar giderek okyanusa yaklaşan yolun üze-

İ

rine kapanırken, verimli, ekili topraklar da yerlerini or-

manlık bir araziye bırakıyordu. Yol kenarındaki kalin ağaçların pusu kurmaya fırsat tanıdığı, huzurlu gezginlerin soyulma korkusu yaşadıkları türden bir araziydi burası. Halt, bu tür bir korku içinde değildi elbette. İşin aslı, bir soygun denemesini bile heyecanla karşılayabilecek kadar karanlık bir ruh hali içindeydi. Ağır saks bıçağı ile fırlatma bıçağı, pelerininin içinde kolayca ulaşabileceği bir yerdeydi; uzun yayını ise. O r m a n Muhafızı tarzında, eyerin t o p u z u n u n üzerine yatırmıştı. Pelerininin ucu -ki özel olarak bu amaçla dikilmişti- o m z u n d a n geriye doğru kıvrılmıştı. Ayrıca hızla ve kolayca eline alabilmesi için kılıfındaki iki düzine okun tüylü uçları açığa çıkmıştı. Her Orman Muhafızı'nın ok kılıfında yirmi dört hayat taşıdığı söylenirdi; ok ve yay söz konusu olduğunda o kadar nişancıydı her biri. Bu dışarıdan gözüken silahlan ve tehlikeyi anında kavrayan muhafız içgüdülerinin yanında, H a l t ' u n potansiyel bir saldır-


gan karşısında iki gizli kozu daha vardı. Muhafız atlan Çekici ile Abelard, kendilerine yaklaşan yabancılan fark ettikleri an sessiz uyarılarda bulunmak üzere eğitilmişlerdi. Ve şimdi. Halt yoluna devam ederken, Abelard'ın kulakları art arda seğiriyor. Çekici ile birlikte başını hızla çevirip kişniyordu. Halt, öne uzanıp nazikçe atmm boynunu okşadı. "Aferin oğullanma," dedi usulca ve söylediğini anlayan atların kulaklan birden dikiliverdi. Pelerinli süvari, dışandan bakıldığında yalnızca atım yatıştınyormuş gibi duruyordu; son derece normal bir görüntüydü bu. Ama aslında sezgileri keskinleşmiş, aklından ihtimalleri geçiriyordu. Bir tek kelime çıktı ağzından. "Nerede?" Abelard başmı hafifçe sola eğerek, yaklaşık elli metre ötelerindeki, yola yakın duran ağaç kümesini işaret etti. Hızla arkasına dönen Halt, usulca arkasından gelmekte olan Çekici'nin de aynı yöne doğru baktığını fark etti. Atların ikisi de ağaçların içindeki yabancının ya da yabancıların varlığını sezmişti. Halt, yeniden konuştu. "Serbest." İşaret ettikleri istikametin anlaşıldığını anlayan atların başlan öne çevrildi. Orman M u h a f ı z l a n ' n a hayatta kalma ve tehlikeyi önceden sezme kudretini veren şey, bu tür özel yeteneklerdi işte. Ağaçların içinde birilerinin bulunduğundan habersizmiş numarası yapan Halt, ağır t e m p o s u n u koruyarak ilerlemeye devam etti. A t l a n n ona, yalnızca etrafta birileri olduğu bilgisini verebileceklerini hatırlayınca, kendi kendine gülümsedi.


Saklananlann dost mu düşman mı olduğunu kestiremiyordu midilliler. Onu da bilebilseler, gerçekten de doğaüstü bir güç olurdu bu, diye düşündü kendi kendine. Ağaçlarla arasında kırk metre kalmıştı artık. Yanm düzineydiler; gür çalılarla çevrili, dallı budaklı ağaçlardı. Pusu kurmak için m ü k e m m e l bir fırsat sunuyorlardı. Son on saattir çiselemekte olan yağmurdan korunmak isteyen birileri için sığınak görevi görüyor da olabilirler, diye aklından geçirdi Halt. Kukuletasının altından gür çalılığı tarıyordu. Muhtemel tehlikeye artık daha da yaklaşmış olan Abelard, boğazının derinliklerinden bir homurtu koyuverdi. Belh belirsiz bir sesti aslında ve binicisine sanki atın kamı guruldamış gibi gelmişti. H a h , atı bir diziyle dürttü. "Farkındayım," dedi usulca, kukuletasının dudak hareketlerini gizleyeceğini bilerek. Sonunda yeterince yakma geldiğine karar verdi. Arada belli bir mesafe olduğu sürece, yayı, ona avantaj sağlıyordu. Dizginleri usulca çekince, Abelard da arkasındaki Çekici de durdu. H a h , yavaş ve seri bir hareketle kılıfından bir ok çekerek yayma geçirdi. Kirişi germeye gerek görmedi. Yıllardır düzenli olarak yaptığı idmanlar, göz açıp kapayıncaya kadar kirişi germesini, nişan almasını ve okunu bırakıp hedefini vurmasını m ü m k ü n kılıyordu. "Açığa çık bakalım!" diye seslendi gür bir sesle. Bir anlık tereddüdün ardından ağaçlann arasından çıkan yapılı atlı, yolun kıyısındaki boşluğa geçip durdu.


H a l t ' u n , kollarıyla boynunun etrafındaki zincirden zırhın donuk parıltısından anlayabildiği kadariyla, bir savaşçıydı bu. Yağmurdan k o r u n m a k amacıyla bir pelerin geçirmişti üzerine. Eyer topuzuna koni biçimli, basit, çelik bir miğfer asılıydı. Yuvarlak, armasız bir kalkanı ise sırtına asmıştı. G ö r ü n ü r d e kılıcı ya da başka bir silahı yoktu ama Halt, atlının bu tür bir silahı, büyük ihtimalle O n n a n Muhafızı'nın uzağında kalan sol tarafında taşıyacağım tahmin etti. Doğal olarak atlının silahlı olduğunu varsayması gerekiyordu. Yan yarıya zırh kuşanıp eline silah almadan dışarı çıkmanın bir anlamı yoktu sonuçta. Öte yandan savaşçı, bir yanıyla H a l t ' a tanıdık geliyordu. Bir an sonra atlının kim olduğunu anladı. Rahatlayarak yayın ucundaki okunu aynı seri, deneyimli hareketlerle kılıfına geri koydu. Atlıyı selamlamak üzere Abelard'ı öne doğru sürdü. "Burada ne işin var?" diye sordu, yanıtın ne olacağını çok iyi bilmesine rağmen. "Seninle gehyorum," dedi Horace, H a l t ' u n şüphelerini doğrulayarak. "Will'i arayacaksın, ben de sana katılacağım." "Demek öyle," dedi Halt; oğlanın yanına gelince dizginleri çekerek midilliyi durdurdu. Uzun boylu H o r a c e ' m savaş atı da Abelard'dan birkaç kanş uzundu. Orman Muhafızı, genç savaşçıyla yüz yüze gelebilmek için başım yukarı kaldırmak zorunda olduğunu fark etti. Oğlanın yüzünde kararlı bir ifade vardı. "İyi ama yokluğunun farkına vardığında ustan ne diyecek sence?" diye sordu. "Sör Rodney mi?" diye omuz silkti Horace. "O zaten biliyor. Ayrılacağımı söyledim ona."


Halt, başmı şaşkınlıkla eğdi. H o r a c e ' m ona katılmak için birliğinden kaçtığını sanmıştı. Ama savaşçı çırağı, hile ve kurnazlıkla işi olmayan dürüst bir çocuktu. Geri adım atmanın H o r a c e ' m karakterinde olmadığını fark etti Halt. "Bu ciddi haberi nasıl karşıladığını merak ediyorum?" Anlamayan Horace, kaşlarinı çattı. Kararsızlıkla "Efendim?" deyince, Hak, usulca iç geçirdi. "Ona bunu söylediğinde ne dedi? Kafana bir tane patlatmıştır herhalde?" Rodney, asi çıraklara karşı gösterdiği hoşgörüyle tanınan biri değildi. Çabuk öfkelenirdi ve Savaş Okulu'ndaki çocuklar da bunu tüm şiddetiyle hissederlerdi. "Hayır," dedi Horace, ifadesiz bir sesle. "Sana bir mesaj iletmemi söyledi." H a h , merakla başını sallayarak "Neymiş bu mesaj?" diye sordu. H o r a c e ' m yanıt vermeden önce at sırtında huzursuzca kımıldandığını fark etmişti. "'Bol şans,' dedi," diye yanıtladı oğlan sonunda. "Ve sana onun onayıyla geldiğimi söylememi istedi; gayrıresmi olarak, tabii." "Elbette," dedi H a h , Savaş Okulu k o m u t a n ı n d a n gelen bu beklenmedik destek karşısında düştüğü şaşkınlığı başanyla gizleyerek.

"Sürgün edilmiş, kanundışı bir adamla gitmene

resmen izin veremezdi, değil mi?" Horace bunu düşündü ve başıyla onayladı. "Sanırım öyle. Yani seninle gelmeme izin verecek misin?" Halt başını iki yana sallayıp "Elbette vermeyeceğim," dedi sertçe. "Gittiğim yerde bir de seninle ilgilenecek vaktim olmayacak."


H a l t ' u n onu hafife alan ses tonu karşısında, oğlanın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. "Sör Rodney aynca, yolda arkanı kollayacak bir savaşçıya ihtiyaç duyabileceğini de söylememi istedi sana," dedi Horace, i Halt, konuşurken uzun boylu delikanlıyı dikkatle inceliyordu. ; "Tam olarak böyle mi dedi?" diye sorunca, Horace başını salladı. "Tam olarak değil." "O zaman tam olarak ne dedi, onu söyle b a n a ? " diye ısrar etti Halt. Horace derin bir nefes aldı. "Tam olarak söylediği... 'Arkanı kollayacak iyi bir savaşçıya ihtiyacın olabiHr' idi." Halt içinden gelen gülümseme isteğini bastırdı. "Kimi kastederek?" diye itiraz etti. Atının üzerinde küplere binerek kızaran Horace, cevap vermedi. Verebileceği en iyi karşılık da buydu zaten. Halt, çocuğu yakından inceliyordu. R o d n e y ' n i n tavsiyesini önemsiyor ve H o r a c e ' m çok cesur olduğunu biliyordu. Bunu, Uthal Ovaları'nda Morgarath'ı düelloya davet ederek kanıtlamıştı zaten. Ama çocuk, aşırı özgüvenli ya da aldığı çok sayıda övgü nedeniyle başı dönmüş biri de olabilirdi. O durumda, savunmaya çekilerek H a l t ' u n alaycı itirazlarına cevap yetiştirmekle meşgul olacaktı. Keskin çizgilerle dolu yüzüyle önünde oturuyor olması, çocuğun karakteriyle ilgili çok şey anlatıyordu Halt'a. Nasıl da değişiyorlar, diye düşündü Orman Muhafızı. Küçükken H o r a c e ' i n kabadayının teki olduğunu hatırlıyordu. Savaş Okulu disiplini ve aradan geçen birkaç senenin ilginç değişikliklere imza attığı belli oluyordu.


Oğlanı yeniden inceledi. Bir yol arkadaşı, hiç de fena olmazdı doğrusu. Gilan'ı, ona Araluen'de ihtiyaç duyulacağı için reddetmişti. Ama Horace başkaydı. Ustasından -gayrıresmi de olsa- izinliydi. Çok iyi kılıç kullanıyordu. Üstelik sadık ve güvenilir bir çocuktu. Ve tüm bunların haricinde, itiraf etmeliydi ki Will esir düştüğünden bu yana, gençlerle yan yana olmayı özlemişti Halt. Gençlerin beraberlerinde getirdikleri heyecanı ve coşkuyu özlüyordu. Sonu gelmek bilmeyen sorulanm bile. H o r a c e ' m da onu dikkatle süzdüğünü fark etti.

Çocuk

H a l t ' t a n bir yanıt bekliyordu ve şu ana kadar, Sör Rodney tarafından ileri sürülen "iyi savaşçı" kimliğini alaycı bir dille reddedişi dışında hiçbir şey duymamıştı H a l t ' u n ağzından. Halt, derin bir iç geçirdi ve kaşlannı çatıp alnını kmştırdı. "Korkarım beni gece gündüz sorulara boğacaksın, ha?" dedi. Ses tonu, H o r a c e ' m omuzlarının çökmesine neden oldu ama birden, sözlerin anlamını kavrayıverdi oğlan. Yüzü aydınlandı ve omuzlarını yeniden dikleştirdi. "Yani alacak mısın beni yanına?" dedi, heyecanlı sesi niyetlendiğinden daha tiz bir perdeden çıkmıştı. Bakışlarını yere diken Halt, gerekmediği halde eyer çantasının kayışını düzeltti. Yıpranmış yüzündeki hafif tebessümü oğlana göstermek istemiyordu. " G ö r ü n e n o ki, almak zorundayım," dedi isteksizce. "Kaçtığına göre, Sör R o d n e y ' n i n yanına da geri dönemezsin artık, öyle değil mi?" "Hayır, d ö n e m e m ! Yani... bu harika! Sağ ol. Halt! Pişman olmayacaksın, söz veriyorum! İşin aslı, kendi kendime Will'i


bulup kurtaracağıma dair söz vermiştim." Oğlan, isteğinin kabul edilmiş olmasının coşkusuyla lafı ağzında geveliyordu. Halt, Abelard'1 diziyle dürttü ve arkasındaki Çekici ile ilerlemeye başladı. Horace da savaş atım Abelard ile aynı hizaya getirmiş, teşekkürlerini sunmaya devam ediyordu. "Will'in

peşinden

gideceğini

biliyordum.

Halt.

Kral

D u n c a n ' l a bu yüzden takışmış numarası yaptığını biliyordum! Olan biteni duyduğumuzda kimse inanamamıştı ama ben, gidip Will'i Skandiyalılar'dan kurtarmak için yaptığını biliyordum..." "Yeter!" dedi Halt sonunda; yağmur gibi yağan kelimeleri durdurmak amacıyla bir elini kaldırmıştı. Cümlesi yarıda kalan Horace, özür diler gibi başını eğdi. "Peki. Elbette. Affedersin. Tek kelime dahi e t m e m , " dedi. Halt, minnettarlıkla başını salladı. " U m a n m öyle olur." Uslanan Horace, doğu kıyısına doğru yol alırlarken yeni ustasının yanında sessizce at sürüyordu. Yüz metre kadar ilerlemişlerdi ki, dilini daha fazla tutamadı. "Nereden gemiye bineceğiz?" diye sordu. " H a y d u t l a n n ardından dosdoğru Skandiya'ya mı yelken açacağız? Yılın bu vaktinde deniz aşılabilir mi?" At sırtında yan dönen Halt, genç adama uğursuz bir bakış fırlattı. "Çoktan başladın, bakıyorum," dedi sertçe. Ama içten içe, kendisini haftalardır hissetmediği kadar hafiflemiş hissediyordu.


ON BİR

S

lagor'un

gemisi

Kurt

Dişinin

beklenmedik

gelişi,

Skorghijl'deki hayatı iyice tatsızsızlaştırmıştı.

Bir kişilik yere iki kişi gelince, tıklım tıkış yaşam şartlan

iyice kötüleşmişti. Ve bu dip dibe yaşam, beraberinde kavgaları da getiriyordu. U z u n süre hareketsiz kalmaya alışkın olmayan Skandiyalılar, zamanlarını, içki içmek ve kumar oynamakla geçiriyorlardı. Belaya davet çıkarmanın en kesin formülüydü bu. Aynı ekibe dâhil olan tayfalar söz konusu olduğunda, ortaya çıkan sorunlar genellikle hızla hallediliyor ve unutuluyordu. Ama farklı gruplardan birileri tartışınca sabır tükeniyor, olaylar büyüyor ve bazen, Erak m ü d a h a l e edemeden, silahların çekildiği bile oluyordu. Slagor kavgaları ayırmak için parmağını bile kıpırdatmıyor, diye düşündü Will. Kurt Dişi'nin kaptanıyla vakit geçirdikçe, adamın gerçekten çok az nüfuz sahibi olduğunu ve diğer Skandiyalılar'dan pek az saygı gördüğünü fark etmişti. Kendi tayfası bile, a d a m a sadık olduklarından değil, kazanacakları para için yanındaydı kaptanlarının.


Will İle Evaniyn'in işleri de ilci katina çıkmıştı elbette. Eskisinin iki katı yemek pişimıeleri, hizmet etmeleri ve temizlik yapmaları gerekiyordu. Onlara yapmaları için görevler veren iki katı Skandiyalı vardı ortalıkta. Ama en azından yaşam alanlarım korumuşlardı. İkisinin kaldığı kulübe, iriyarı Skandiyahlar'ın kalmak istemeyeceği kadar dar bir yapıydı. Devler tarafından tutsak edilmiş olmanın avantajı da bu, diye düşünüyordu Will. Ama Will ile Evaniyn'in hayatını zehir eden şey, dövüşler ve fazla mesai değildi. Ragnak'ın Valla Yemini ettiği haberi, prensesi harap etmişti. Tehlikedeydi artık; en küçük bir hata, ağızlarından kaçacak minicik bir kelime, hayatını sona erdirebilirdi. Will'e dikkatli olması, ona gerçek kimliğini açıklam a d a n önceki gibi davranması için yalvanyordu. Will'in göstereceği en küçük saygı belirtisi bile şüphe çekebilir ve kızın sonunu getirebilirdi. Will, doğal olarak sırrıni koruyacağına dair temin etmişti kızı. Kendi kendine onun Cassandra olmadığını telkin ediyor, düşüncelerinde bile Evanlyn ismini kullanmaya çalışıyordu. Ama o uzak durmaya çalıştıkça, Cassandra ismi kendiliğinden dilinin ucuna yapışıyordu sanki. Dikkatsiz davranıp kızin kimliğini ele vereceği korkusuyla yaşıyordu. Can sıkıntısı ve düş kınklıkları sonucunda yaşadıkları tatsızlıklar, bu yeni ve son derece gerçek tehlikenin ışığı altında, kaybolup gitmişti. Eskisi gibi müttefik ve dosttular; birbirlerine Keltika'daki gibi destek oluyorlardı. Evaniyn'in fidye planı artık paramparça olmuştu elbette. Ailesinin tüm bireylerini öldürmeye ant içmiş bir a d a m a


kimliğini açıklayamazdL Buna bir de mecburen yaptığı kaba, aşağılık işler eklenince, kızın Skorghijl'deki hayatı cehenneme dönmüştü. Hayatının tek aydınlık noktası Will idi. Çocuk her an neşeli, pozitifti ve kızı yüreklendiriyordu. Evaniyn, oğlanm hiçbir şey söylemeden en beter, en pis işleri m ü m k ü n olduğunca üstüne aldığını fark ediyordu ve b u n d a n dolayı ona minnettardı. Birkaç gün önceki tavırlarını hatırladıkça utanıyordu. Ama özür dilemeye kalktığında -hatalı olduğunu itiraf edecek kadar açıksözlü davranmıştı- gülümseyerek geçiştirmişti Will. "Kapalı alan, hepimizin sinirlerini bozdu," demişti kıza. "Buradan ne kadar çabuk kurtulursak, o kadar iyi." Hâlâ kaçmayı planlıyordu ve Evaniyn, onunla birlikte gitmesi gerektiğini fark etti. Will'in bir şeyler tasarladığının bilincindeydi, ama çocuk planı üzerinde hâlâ çalışıyor olmalıydı ki şimdiye dek pek detaya inmemişti. Akşam yemeği bitmiş ve bir sürü tahta tabak, kaşık ve bardak, deniz suyuyla temizlenmek üzere bir kenara yığılmıştı. İç geçirerek bulaşıklara doğru eğildi Evaniyn. Yorgundu ve yağlı bulaşıkları yıkamak için bileğine dek soğuk suya girme düşüncesi, dayanılacak gibi değildi. "Ben yaparım," dedi Will usulca. Skandiyalılar'dan biri onları izliyor mu diye bakındıktan sonra, ağır çuvalı kızın elinden aldı. "Hayır," diye itiraz etti Evaniyn. "Haksızlık b u . . . " A m a Will, kızı susturmak için elini kaldırdı. "Kontrol etmek istediğim bir şey vardı zaten. Bu iyi bir bahane olacak," dedi. "Hem kötü günler geçirdin. Git de dinlen biraz."


Sonra sırittı. " D a h a iyi hissedeceksen, yarin yıkanacak bol bol tabak çanak olacağını hatırlatayım. Ve ertesi gün de. Ben dalga geçerken hepsini temizleyebilirsin." Kız, yorgunlukla gülümseyerek minnet dolu bir hareketle onun elini sıktı. Sert yatağında gerinerek hiçbir şey y a p m a m a nın düşüncesi bile gerçek olamayacak kadar güzeldi. "Teşekkürler," dedi sadece. Oğlan gülümsedi. Evanlyn onun, ilişkileri normale döndüğü için son derece m e m n u n olduğunu biliyordu. "En azından misafirlerimiz yemeklerini büyük bir hevesle yiyor," dedi Will neşeyle. "Tabaklarda pek artık bırakmıyorlar." Çuvalı ve tmgırdayan kap kaçağı omzuna atarak kumsala yöneldi. Kendi kendine gülümseyen Evanlyn, eğilerek kulübeye girdi.

D u m a n l a kaplı, gürültülü kulübeden çıkan Kont Erak, soğuk deniz havasını derin derin içine çekti. Ada hayatı canını sıkmaya başlamıştı, hele ki Slagor disiplini sağlamak için kılım bile kıpırdatmazken. Öflceyle herif işe yaramaz sarhoşun teki, diye geçirdi aklından. Slagor savaşçı falan değildi zaten; yalnızca hafif korunaklı yerlere baskın yaptığı ve savaşa asla katılmadığı da bilinen gerçeklerdi. Erak, az önce kendi adamlarından biriyle Kurt DişVma kanun kaçağı bir tayfası arasında çıkan kavgaya müdahale etmek zorunda kalmıştı. Slagor'un adamı, hileli bir zar kullanıyordu ve bu durum yüzüne vurulduğunda, saks bıçağını çekerek rakibini tehdit etmişti.


Erak araya girerek sert bir yumrukla Kurt Dişi tayfasını yere devirmişti. Sonrasında, tarafsız olduğunu göstermek adına kendi adamına da bir tane patlatması gerekmişti. Skandiya usulü hakkaniyet, diye düşündü bezginlikle. Sol kroşe ve sağ direkten ibaret. Kumsaldaki çakıllardan gelen ayak sesini duyduğunda başını kaldırdı ve su kıyısına doğru ilerleyen karanlık şekli fark etti. D ü ş ü n c e h bir tavırla kaşlarını çattı. Araluenli oğlandı bu. Gizlice oğlanı takip etmeye başladı. Kumların üzerine atılan tabak çanağı ve temizleme seslerini duydu. Belki de yalnızca bulaşık yıkıyordur, diye düşündü. Belli olmaz. Dikkatli adımlarla biraz daha yaklaştı. Erak'ın hareketleri, O r m a n Muhafızı standartlarını yakalayamıyordu. Sesi duyan Will, o sırada seıvis tabaklanm ovuşturmakla meşguldü. Ya biri geliyor ya da morsun teki kumsala çıktı, diye düşündü. Arkasını döndüğünde, Erak'ın cüsseli vücudunu tamdı; keskin rüzgârdan korunmak için giydiği ayı derisinden pelerinle karanlıkta daha da iri görünüyordu adam. Kararsız kalan Will yerden kalkarken, elinin bir hareketiyle oğlanı durdurdu. "İşine devam et," dedi, ters ters. Will bulaşıklan ovalamaya devam etti. Göz ucuyla demirli gemiye bakarak fırtınanın getirdiği havayı koklayan Skandiyah lideri izliyordu. "Burası leş gibi kokuyor," diye m ı n i d a n d ı Erak nihayet. "Daracık yerde çok fazla insan var," demeye cesaret etti Will. Hâlâ önüne bakıyor ve tabakları temizliyordu. Erak, oğlanın ilgisini çekiyordu. Sert bir adam ve merhametsiz bir savaşçıydı ama aslında zalim biri değildi. Will'e karşı, -zaman


zaman kaba bir biçimde de olsa- neredeyse arkadaşça bir tavır içindeydi. Erak da Will'i inceliyordu. Neyin peşindeydi bu oğlan? M u h temelen bir kaçış yolu anyordur, diye düşündü Erak. Onun yerinde olsa, o da öyle yapardı. Muhafız çırağı, akıllı ve becerikli bir çocuktu. Kararlıydı da. Erak onun zorlu egzersiz programına nasıl bağlı kaldığını izlemiş; hava iyi ya da kötü olsun, kumsal koşulanm mutlaka tamamladığına dikkat etmişti. Bir kez daha muhafız çırağına saygı duyduğunu fark etti. Kıza da saygısı büyüktü, o da büyük yiğitlik göstermişti. Kız akima gelince, kaşları çatıldı. Er ya da geç, o tarafta da arıza çıkacaktı. Özellikle de Slagor ve adamlarıyla. Kurt Dişi tayfası, sefillerden oluşuyordu; büyük çoğunluğu, hapishane kaçkını ve adi suçlulardı. Şerefli bir adam, Slagor'un emri altına girmezdi zaten. Eh, dedi soğukkanlılıkla, öyle bir şey olursa, birkaç tanesini daha dövmem gerekecek. Otoritesinin, Slagor'un adamları türünden ayaktakımı nedeniyle sarsılmasına izin vermeyecekti. Tutsaklar, E r a k ' m malıydı. Felekatle sonuçlanan Araluen seferinden elde ettiği tek ganimet onlardı ve birinin kılma bile dokunacak olurlarsa, karşılarında onu bulacaklardı. Bunları düşünürken, yalnızca yatınmım korumakta olduğunu söylüyordu kendi kendine. Ama b u n u n doğruluğundan o kadar da emin değildi. "Kont Erak?" dedi çocuk, karanlığın içinden. Sesi, Skandiyalı lidere soru sorma izni olup olmadığını merak edercesine, kararsız çıkmıştı. Erak, homurdandı. Çıkan ses pek anlaşılmasa da. Will bunu devam etmesi y ö n ü n d e bir izin gibi algıladı.


"Kont Slagor'un sözünü ettiği şu Valla Yemini nedir?" diye sordu, sesinin sıradan bir soru soruyormuş gibi çıkmasına dikkat ederek. Erak, oğlanm kullandığı unvan karşısında kaşlarını çattı. "Slagor bir Kont değil," diye düzeltti. "Yalnızca denizci, bir kurt gemisi kaptanı." "Özür dilerim," dedi Will saygıyla. Erak'ı öfkelendiraıek, en son istediği şeydi. Slagor'u ona eşit koşarak, adamı kızdırdığı belli oluyordu. Duraksadı, ancak Erak'ın öfkesi geçmiş gibi duruyordu, o yüzden bir daha sordu. "Peki ya Valla Yemini?" Erak, alçak sesle geğirdi ve sırtını kaşıyabilmek için hafifçe eğildi. Pirelerin adaya Slagor'un adamlarıyla geldiklerinden emindi. Bir o eksikti zaten. Soğuk, nem, is ve kötü kokulara şimdi bir de pireler eklenmişti. Kim bilir kaçıncı kez, Slagor'un kurt gemisinin Beyaz Fırtına Denizi'ndeki fırtınalarda batmış olmasını diledi. "Ragnak'm etmiş olduğu yemin," dedi, hiç de açıklayıcı olmayan bir şekilde. "Bir amacı olduğundan değil ya. Eğer biraz mantıklı biriysen, Vallalar'ı kolay kolay rahatsız etmezsin." "Vahalar mı?" diye sordu Will. "Kim ki onlar?" Erak, çömelmiş karanlık şekle doğru çevirdi başını. Şaşkınlıkla başmı salladı. Şu Araluenliler de ne kadar cahil oluyordu canım! "Vallalar'dan söz edildiğini duymadın mı hiç? O rutubetli adada ne öğretiyorlar size yahu?" diye sordu. Will, akıllılık ederek yanıt vermedi. Sessizlik içinde geçen birkaç saniyenin ardından, Erak sözlerine devam etti.


"Vallalar, evlat, intikam tanrılarıdır. Üç tanedirler. Köpekbalığı, ayı ve akbaba görünümündedirler." Söyledikleri anlaşıldı mı diye bekleyerek sustu. Will, bir yorumda bulunması gerektiğini hissetmişti. "Anlıyorum," dedi kararsızlıkla. Erak, alaycı bir dille h o murdandı. "Anlamadığına eminim. Aklı başında olan biri, Vallalar'a asla bulaşmaz. Aklı başında olan biri, onlar adına yemin de etmez." Will, Skandiyalı'nın sözlerini düşündü. "Yani Valla Yemini, bir intikam yemini mi?" diye sordu. Erak, acımasızca başını salladı. "Toptan intikam," dedi. "Sana yanlış yapan kişiden o kadar nefret edersin ki, yalnızca ondan değil, ailesinin tüm fertlerinden de intikam alacağına dair ant içersin." "Tüm fertleri mi?" dedi Will. Erak bir an, bu soruların arkasında özel bir nedenin yatıp yatmadığını merak etti. Ama bu tür bir bilginin adadan kaçmalarına bir faydası dokunmayacağını düşünerek devam etti. "Sonuncusu da ölünceye dek," dedi Erak. "Bu bir ölüm yemini elbette ve bozulması m ü m k ü n değil. Bir kez edildikten sonra, yemini eden kişi sözünden cayarsa, Vallalar onun yerine yemini eden kişi ile ailesinin canını alırlar. Tanışmak isteyeceğin türden tanrılar değiller, inan bana." Yeniden bir sessizlik yaşandı. Will, çok ileri gitmiş olabileceğinden endişelenerek, konuyu değiştirmeye karar verdi. "O kadar korkunçlarsa, Ragnak neden?.." diye başladığı sözleri Erak tarafından kesildi.


"Çılgının teki de ondan!" diye patladı Skandiyah. "Sana söyledim, ancak delinin teki Valla Yemini eder!

Ragnak'm

aklı hiçbir zaman başında değildi, oğlunun kaybı onu hepten çıldırtmış olmalı." Bir tiksinti işareti yaptı. Ragnak ve dehşet verici Vallalar hakkında konuşmaktan usanmış gibiydi. "Duncan'in

ailesinden olmadığına şükret,

evlat. Ya da

Ragnak'mkinden." Şömine ateşinin kulübe duvarlarındaki bir düzine çatlaktan sızarak nemli çakıllarda uzun, garip şekiller oluşturduğu tarafa yönelerek, Will'e arkasını döndü. "İşine dön artık," dedi öfkeyle ve uzun adımlarla sıcak, ağır kokulu kulübeye yürümeye başladı. Tabakların sonuncusunu soğuk deniz suyuna daldıran Will, onu izliyordu. "Buradan gerçekten kurtulmamız gerek," dedi usulca, kendi kendine.


ON IKI

I

zleyip dinleyecek o kadar çok şey vardı ki, Horace başını önce hangi tarafa çevirsin, bilemiyordu.

Etrafındaki liman şehri La Rivage'dan hayat fışkırıyordu adeta. Rıhtımlar, gemilerle dolup taşıyordu; Yan yana bağlı duran basit balıkçı tekneleriyle çift direkli ticari gemiler, göz alabildiğince uzanıyor gibi görünen bir direk ve halat curcunası yaratıyordu. H o r a c e ' m kulakları, dümenlerini temizleyen balıkçılar tarafından limana fırlatılan kırıntılar uğruna birbirleriyle kapışan martıların canhıraş feryatlarıyla çınlıyordu. Büyüklü küçüklü gemiler,

limanın sakin denizinde alçalıp

yükselerek salınıyor, bir an bile sabit durmuyordu. Martıların tiz seslerinin arkasında ise, gemilerinin gövdelerini komşularından koruyan yüzlerce hasır korkuluğun düzenli gıcırtıları duyuluyordu. H o r a c e ' m burun delikleri ise pişen yemeklerden çıkan koku ve dumanla doluyordu; R e d m o n t Şatosu'nda çıkan sade yemeğe kıyasla çok farklı, egzotik, heyecan verici ve yabancı öğeler barındıran kokuları olan yemeklerdi bunlar.


yatında ilk kez yabancı bir ülkeye ayak basıyordu. Keltika'yı ziyaret etmişti elbette, ama orası yabancı ülke sayılmazdı; Araluen'in bir uzantısıydı. Burası ise çok farklıydı. Etrafında öfkeli ve m e m n u n sesler yükseliyor, insanlar birbirlerine sesleniyor, karşılıklı hakaretler yağdırıp gülüşüyordu. Ve Horace, bu sınır lisanının tek kelimesini bile anlayamıyordu. Halt, Dar Geçit'i Galya'daki tabakhanelere getirilen leş kokulu hayvan derileri eşliğinde güvertesinde geçtikleri ufak tefek, tıknaz yük gemisinin sahibine ödeme yaparken, atların dizginlerinden tutan Horace da limanda etrafı gözlüyordu. Hayvan derilerinden oluşan kaskatı yığınların dibinde geçirilen dört günün ardmdan, b u n d a n böyle deri kıyafet giyip giyemeyeceğini merak ediyordu Horace. Uzanıp kemerinden yakalayan bir el, irkilerek o tarafa dönmesine neden oldu. İki büklüm olmuş, solgun yüzlü yaşlı bir kadın, karşısında durmuş gülümsüyordu; dişsiz ağzıyla sırıtarak açtığı avucunu öne uzatmıştı. Kadın, paçavralar içindeydi; başına, bir zamanlar renkli olsa da artık kirden rengi belli olmayan bir b a n d a n a sarmıştı. Yerel dilde bir şeyler söyleyince, H o r a c e ' m tek yapabildiği omuz silkmek oldu. Hiç parası yoktu ve kadının bir dilenci olduğuna da emindi. Gülümseyen surat, birden asılarak tehditkâr bakışlar fırlattı ve kadın öfke dolu bir şeyler söyledi. Konuştuğu dille alakası olmasa da, bunun bir iltifat olmadığını anlamıştı Horace. Yaşlı kadın arkasını döndü ve havaya çapraz çizgilerden oluşan tu-


haf bir işaret çizip topallayaralc uzalclaştı. H o r a c e ' a da çaresizce başmı sallamak kaldı. Gülüşme sesleri duyarak arkasını döndüğünde, yaşlı kadınla aralarında geçenlere şahit olup kıkırdayan, m u h t e m e l e n kendisinden birkaç yaş büyük kızları fark etti. Ağzı açık bakakaldı. Elinde değildi. H o r a c e ' a göre her biri son derece çekici olan kızlar, açık saçık olarak nitelendirilebilecek kıyafetler içindeydi. Hele birinin giydiği etek o kadar kısaydı ki, bacaklarının ancak küçücük bir kısmını kapatıyordu. Kızlar yeniden onu işaret ediyor, şaşkın bakışlanm taklit ediyorlardı şimdi. Horace, hızla ağzını kapattığında kızların kahkahaları iyice yükseldi, içlerinden biri, oğlana bir şey söyleyerek onu yanlarına çağırdı. Horace, kızın söylediklerinin tek kelimesini bile anlamıyordu. Kendisini cahil hissetti ve yanaklarının utançtan kıpkıraıızı kesildiğini fark etti. O n u n bu hali, kızların iyice kahkahaya b o ğ u l m a l a n n a neden olmuştu. Ellerini yanaklarına götürüyor, oğlanm utanıp sıkılmalarını taklit edip o tuhaf lisanlarında konuşuyorlardı. "Bakıyorum da şimdiden arkadaş edinmişsin," dedi Halt, arkasından. Horace, suçlulukla ona doğru döndü. Orman M u hafızı -Horace, Halt'u başka bir kimlikle özdeşleştiremiyordu-

kızlarla çocuk arasında yaşananlardan dolayı eğleniyor

gibiydi. "Dillerini konuşabiliyor musun. H a l t ? " diye sordu Horace. Garip bir şekilde, bunun onu şaşırtmadığını fark etti. Orman M u h a f ı z l a n ' n m bazı gizli yetenekleri olduğuna inanmıştı hep ve şu ana dek yaşananlar da bu varsayımı doğruluyordu. Yol arkadaşı başmı salladı.


"Derdimi anlatacak kadar," diye yanıtladı Halt ve Horace, çaktırmamaya çalışarak kızlan işaret etti. "Ne diyorlar?" diye sordu. Orman Muhafızı, H o r a c e ' m yakından tanımaya başladığı o ciddi yüz ifadesini takınmıştı. "Belki de bilmemen daha iyi," dedi Halt sonunda. Horace başmı salladı; bir şey anlamamıştı aslında, ama daha da budala bir duruma düşürmek istemiyordu kendini. "Belki de," diye onayladı. Halt, ustalıkla Abelard'ın sırtına atladı ve Horace da savaş atı Vurucu'ya binerek onu takip etmeye başladı. Bu hareketlenme, kızlardan büyük bir tezahürat kopmasına neden olmuştu. Horace, kanın yeniden yanaklanna hücum ettiğini hissetti. Halt, hem muzip hem de şefkatli denebilecek bir ifadeyle baktı ona. Başını sallayarak deniz kıyısındaki dar, kalabalık sokak boyunca küçük konvoyun başını çekti. Horace, at sırtında olmanın verdiği o tanıdık güven hissine kavuşmuştu artık. Atının üzerindeyken kendisini bu hırgür meraklısı, telaşlı yabancılarla aynı seviyedeymiş gibi görüyordu. Sanki artık kimse onunla dalga geçmek ya da para dilenip hakaretler yağdırmak için üzerine gelmiyor gibiydi. Atlı ya da silahlı adamlar, yaya halktan doğal bir saygı görüyordu. Araluen'de de daima böyle olmuştu bu ama Galya'da atlı olmak, fazladan bir avantaj sağlıyordu sanki. Galyalılar, atlılarla arkalarındaki gürbüz yük atma yol verebilmek için hızla çekiliyordu önlerinden. H o r a c e ' i n aklına, Galya yasalarının kendi memleketindeki kadar adil olmaması ihtimali geldi. Araluen'de yayalann atlılara yol vermeleri bir zorunluluk değildi. Burada ise yayalar, atlılardan tedirgin oluyor, hatta onlardan korkuyorlardı. H a l t ' a


tam iki ülke arasmdaki farkı soracaktı ki durdu. Halt, bitmek bilmeyen sorularından dolayı onu sürekli azarlıyordu ve Horace, bu kez merakını derinlere gömmeye kararlıydı. Sorularını öğle yemeği için durduklarında sormaya karar verdi. Verdiği karardan m e m n u n kalarak, hafifçe başını salladı. Birden aklına gelen başka bir düşünceyle kendini tutamayarak " H a l t ? " dedi çekingenlikle. Yanında at süren ince yapılı adamın derin bir iç geçirdiğini duydu. Kendi kendine -içinden de olsa- bir tekme attı. "Hastalanıyorsun sandım," dedi Halt soğuk bir ifadeyle. "İki, üç dakikadır hiç soru sormadın." İyice yüreklenen Horace devam etti. "O kızlardan biri," diye söze başladı ve O r m a n Muhafızı 'nın bakışlarını anında üzerinde hissetti. "Çok kısa bir etek giyiyordu." Minicik bir sessizlik anı yaşandı. "Ne olmuş?" dedi Halt, konuşmanın amacını anlayamayarak. Horace rahatsızlıkla omuz silkti. Kızın ve biçimli bacaklannın görüntüsü, yanaklarının yeniden kızarmasına neden oluyordu. "Şey," dedi kararsızlıkla, "buralarda normal bir şey midir bu, merak ettim... hepsi bu." Halt, çocuğun ciddi yüzünü gözden geçirerek, birkaç kez boğazını temizledi. "Sanirim Galyalı kızlar, bazen habercilik yapıyor," dedi. Horace hafifçe kaşlarını çattı. "Habercilik mi?" "Habercilik. Bir kişiden diğerine mesaj götürüyorlar. Ya da


kasaba ve şehirlerdeki bir ticarethaneden diğerine." Halt, H o race anlattıklarına inanıyor mu diye oğlanın yüzüne bir bakış attı. Aksini düşünmesi için bir sebep olmadığını düşünerek ekledi. "Acil mesajlar." "Acil mesajlar," diye tekrarladı Horace, bağlantıyı hâlâ kuramayarak. Ama H a l t ' u n dediklerine inanıyor gibi duruyordu, o yüzden tecrübeli muhafız konuşmaya devam etti. "Ve sanırım çok acil bir mesajı iletebilmek için koşmak gerekiyor" Oğlanın gözlerindeki anlayış parıltısını görebiliyordu artık. Bağlantıyı kuran Horace, birkaç kez başını salladı. "Yani, o kısa etekler... daha rahat koşmalannı mı sağhyor?" diye sordu. Başını sallama sırası H a l t ' a gelmişti şimdi. " U z u n mesafeler boyunca koşacaksan eğer, kesinlikle uzun eteklerden daha mantıklı bir kıyafet." Dalga geçtiğini anlıyor mu diye H o r a c e ' a bir bakış fırlattı; oğlan boş konuştuğunu anladı mı diye merak ediyordu. Ama H o r a c e ' m samimi yüz ifadesi, savaşçı çırağının ona yürekten inandığını gösteriyordu. "Öyledir herhalde," dedi Horace nihayet. "O şekilde daha hoş göründükleri kesin." Halt, bir kez d a h a göz attı çocuğa. A m a H o r a c e , aldığı y a n ı t t a n m e m n u n gibi duruyordu. O r m a n Muhafızı bir an için suçluluk hissetti ve onu kandırdığına p i ş m a n oldu. Ne de olsa H o r a c e , ona g ö n ü l d e n bağlıydı ve o n u n l a bu şekilde dalga geçmek, ç o c u k oyuncağıydı. O r m a n Muhafızı, savaşçının berrak mavi gözleriyle m u t l u , samimi yüz ifadesine bir göz attığında, içindeki t ü m pişmanlık hissi kaybolup gitti. H o r a c e , hayatın acımasız yanlarını yeterince tattı, diye


düşündü. Bu m a s u m i y e t i n i , bir süre daha k o r u m a s i n i n bir sakincası yoktu. La Rivage'ı kuzey kapısmdan terk edip şehrin etrafını çevreleyen tarım arazilerine doğru yol aldılar. Yol onları tarlalar, ekinler ve çiftliklerin arasından geçirirken bir sağa bir sola bakman H o r a c e ' m meraklı doğası, her zamanki formundaydı. Buradaki kırsal alan, A r a l u e n ' d e n farklıydı. Ortalıkta daha fazla ağaç çeşidi bulunuyordu ve b u n u n sonucu olarak da yeşilin farklı tonları mevcuttu. Bazı ekinler de pek tamdık değildi; sapların u c u n d a yer alan insan kafası büyüklüğünde yapraklar kurumaya bırakılmış ve görünen o ki t o p l a n m a d a n kurumaya başlamıştı. Horace, birkaç geniş, açık uçlu depoda asılı duran yaprakların iyice kurumuş olduklarını fark etti. B u n u n ne tür bir ekin olduğunu merak etti. A m a daha önce yaptığı gibi, soru sorma hakkını idareli kullanma kararı aldı. Anlaşılması biraz daha ustalık isteyen bir fark daha vardı aslında. Horace, bir süredir b u n u n varlığının bile farkında değildi. A m a sonra, olan biteni anladı. Tarlalarda ve ekinlerde bir karmaşa havası göze çarpıyordu. Bakımları yapılmış, tarlalann bazıları sürülmüştü bile aslında. Ama Araluen'deki tarla ve ekinlerde göze çarpan titiz, sevgi dolu bakım yoktu sanki burada. Çiftçilerin tarlalara pek ilgi göstermedikleri belli oluyor, bazı ekinlerin içlerinde büyümüş olan zararlı otlar göze çarpıyordu. Halt, iç geçirdi. "Erkekler savaşta olunca bunun zararını toprak çeker," dedi usulca. Horace ona bir göz attı. Kır saçlı Orman M u h a f ı z ı ' n ı n sessizliği bozduğu nadiren görülürdü. "Kim savaşıyor ki?" diye sordu Horace, ilgilenerek.


Halt sakalını kaşıdı. "Galyalılar. Burada güçlü bir merkezi idare yoktur. İrili ufaklı düzinelerce soylu ve baron bulunur; adına savaş ustalan de istersen. Sürekli aralarında savaşırlar. Tarlaların bu kadar özensiz olmasının nedeni de bu. Çiftçilerin yarısı şu ya da bu orduya yazılmıştır." Horace, yolu her iki yandan kuşatan tarlalarda gezdirdi gözlerini. Savaşa dair bir işaret yoktu ortalıkta. Yalnızca ihmal edilmiş ekinler görülüyordu. Aklına bir fikir geldi. "İnsanların bizden birazcık... ürküyormuş gibi davranmalarının nedeni bu m u ? " diye sorunca, Halt başmı salladı. "Anladın değil mi? Aferin sana, evlat. O kadar da u m u t suz değilsin. Evet," diyerek H o r a c e ' m sorusunu yanıtladı. "Bu ülkede silahlı ve atlı adamlar, potansiyel birer tehlike olarak görülür; barış gücü değil." Araluen'de askerler, çiftçileri ve tarlalarını potansiyel işgalcilerden koruyacak silahlı güçler olarak görülürdü. Burada ise, H o r a c e ' m da farkına vardığı üzere, askerler tehlikenin ta kendisiydi. "Ülke, tam bir çalkantı içinde," diye devam etti Halt. "Kral Henri zayıf biri ve ülkede otoritesi bulunmuyor. Dolayısıyla baronlar da kendi aralarında savaşıyorlar. Aslında çok da büyük bir kayıp değil bu. Ama zavallı masum çiftçileri -hem de yalnızca yollanna çıktıkları için- öldürmeleri, korkunç bir haksızlık. Bizim açımızdan da sorun çıkabilirdi aslında, ama demek ki... ahh, lanet olsun." Son iki kelime ağzından usulca çıkmasına rağmen, deminki kadar samimi bir havada konuşmuştu. H a l t ' u n gözlerini takip eden Horace, bakışlarını önlerindeki yola çevirdi.


Her iki yani sık ağaçlarla çevrili yol, küçük bir tepeyi aşarak yokuş aşağı iniyordu. Tepenin dibinde, tarlalarla ağaçlann arasından akan küçük bir derenin üzerinde taş bir köprü vardı. Huzur verici, gayet normal ve hoş görünümlü bir manzaraydı aslında. Ama H a l t ' u n dudaklarından usulca dökülen heyecanlı kelimelerin nedeni ne ağaçlar ne köprü ne de dereydi. Atının üzerinde yolu tıkanmakta olan zırhlı savaşçıydı.


ON UÇ

E

vaniyn, Will'in o m z u n a hafifçe dokunduğunu hissedince hafifçe irkildi. Uyanık olmasına rağmen, oğlanm

yaklaştığını duymamıştı. "Merak etme," dedi usulca. "Uyanığım." "Ay battı," dedi Will aynı hafif ses tonuyla. "Gitme zamanı." Evaniyn battaniyeleri üstünden atarak doğruldu.

Botları

hariç, t a m a m e n giyinikti. Onlara uzanarak ayağına geçirmeye başladı. Will, battaniyesinden kestiği bir paçavra yığınını uzattı ona. "Bunları botlarına bağla," dedi kıza. "Çakıllara basınca çıkan sesi azaltır." Evaniyn, onun kendi ayakkabılarına da kumaş parçaları sarmış olduğunu fark etti ve hızla aynısını yapmaya başladı. Kulübeyle yatakhane arasındaki ince duvardan, adamların horultularıyla uykularında çıkardıkları sesleri duyabiliyorlardı. Skandiyalılar'dan biri, aniden öksürük nöbetine tutuldu ve Will ile Evaniyn, sesin birilerini uyandırıp uyandırmadığını anlamak için oldukları yerde kalakaldılar. Birkaç dakika son-


ra, y a t a k h a n e y e n i d e n s a k i n l e ş t i . E v a n l y n k u m a ş l a r ı b o t l a r ı n a b a ğ l a y ı p a y a ğ a kalktı v e k a p ı y a d o ğ r u Will'i t a k i p etti. Will, k i l e r d e n aldığı y a ğ l a k a p ı n ı n m e n t e ş e l e r i n i y a ğ l a m ı ş t ı . N e f e s i n i t u t a r a k k a p ı y ı açtı v e e n u f a k bir ses b i l e ç ı k m a y ı n c a r a h a t l a d ı . G ö k 3 m z ü n d e a y y o k k e n k u m s a l k a p k a r a bir b o ş l u ğ u , d e n i z d e y a l n ı z c a y ı l d ı z ı ş ı k l a n m y a n s ı t a n k a p k a r a bir ö r t ü y ü a n d ı n y o r d u . H a v a , son birkaç g ü n d ü r iyice y u m u ş a m ı ş t ı . Sakin bir g e c e y d i v e r ü z g â r d a o l d u k ç a hafiflemişti. A m a a d a n ı n e t r a f ı n d a k i sert d a l g a l a r ı n s e s i n i h â l â d u y a b i l i y o r l a r d ı . E v a n l y n , k u m s a l a çekilmiş o l a n iki kurt g e m i s i n i n karanlık gövdelerini zorlukla seçebiliyordu. Bir tarafta d a h a k ü ç ü k bir şekil yer alıyordu; Svengal tarafindan son b a l ı k seferinin a r d m d a n k u m s a l a bırakılan filikaydı bu. Onlar da o tarafa gidiyorlardı zaten. S a b ı r l a h a r e k e t e d e n Will, k ı z a seçtiği r o t a y ı işaret etti. G e cenin erken saatlerinde planın üzerinden geçmişlerdi aslında a m a k ı z m her şeyi h a t ı r l a d ı ğ ı n d a n e m i n o l m a k i s t i y o r d u . G ö r ü l m e d e n h a r e k e t e t m e k , Will için ç o c u k o y u n c a ğ ı y d ı , a n c a k Evaniyn'in

açıklığa

çıktığında

tedirgin

olacağını biliyordu.

Ç a b u c a k gemilere u l a ş m a k isteyecekti. S ü r a t l i h a r e k e t e t m e l e r i h a l i n d e g ü r ü l t ü çıkarabilirler, g ö r ü lebilirler y a d a y a k a l a n a b i l i r l e r d i . Will, k ı z ı n k u l a ğ ı n a " S a k i n ol. Ö n c e sıralar, s o n r a k a y a l a r , s o n r a g e m i l e r . B e n i o r a d a b e k le," diye fısıldadı. E v a n l y n , b a ş ı n ı s a l l a d ı . Will o n u n t e d i r g i n l i k l e y u t k u n d u ğunu görebiliyordu;

kızın n a b z ı n ı n h ı z l a a t m a k t a

olduğunu

f a r k etti. U z a n ı p h a f i f ç e o m z u n u o k ş a d ı . " S a k i n l e ş . V e birileri dışarı ç ı k a r s a , o l d u ğ u n y e r d e k a l m a y ı unutma. Her nerede olursan ol."


Böyle loş yerlerde yapılabilecek en iyi şeydi bu. Bir gözcü, olduğu yerde kımıldamadan duran birini göremeyebilirdi. Ama en küçük bir kımıltı bile anında dikkat çekerdi. Evaniyn yeniden başını sallayınca, Will nazikçe onun omzunu okşayarak "Haydi bakalım," dedi. Kız yeniden derin bir nefes alarak açıklığa çıktı. Kulübelerden on metre uzaklıkta bulunan güvenli sıra ve masalara doğru yümrken, Evaniyn, kendisini inanılmaz savunmasız hissediyordu. Belli belirsiz parıldayan yıldızlar, artık ışıl ısıldılar. Yavaş yürümek için kendisini zorladı; adımlarım kasten ağır ağır atıyor, güvenli alana koşma isteğini bastırıyordu. Botlarına sardığı kumaşlar, sesleri çok iyi boğuyordu gerçekten. Ama yine de, taşlardan çıkan tıkırtılar, kulakları sağır edecek kadar yüksekti sanki. Dört adım d a h a . . . ü ç . . . iki... bir. Kalbi deliler gibi atarak, kaba masaların ve sıraların gölgesine sığındı Evaniyn. Kumsala inen yolun ortasında küçük bir kayalık vardı. Bir sonraki hedefi, orasıydı. Masanın rahat gölgesinde kalmayı tercih ederek bir an duraksadı. Ama bir an önce hareket etmezse, kımıldayacak cesareti asla bulamayabileceğini de biliyordu. Kararlı hareketlerle adımlarını birer birer atmaya başladı; ayaklarının altındaki taşlardan gelen boğuk tıkırtılardan ürküp geri çekiliyordu. Kaçışın bu kısmı, onu dosdoğru yatakhane kapısının önüne götürecekti. O sırada herhangi bir Skandiyah dışarı çıkarsa, kesinlikle görülecekti. Kayalara vardığında, gölgelerin bir kez daha onu sararak koruduklarını hissetti. Kaçışın en zor kısmı sona ermişti. N a b zının yavaşlaması için birkaç saniye bekleyerek gemilere doğ-


ru hareketlendi. Artık çok az mesafe kaldığı için, içinden koşmak geliyordu. A m a bu isteğe direnerek yumuşak adımlarla yavaşça Kurt DişVmn yan tarafındaki karanlığa girdi. Nefes nefese kalıp geminin tahtalarına dayanarak nemli taşlann üzerine çöktü. Arkasından gelecek olan Will'i izlemeye koyulmuştu artık. Gökyüzünde dağınık bir şekilde seyreden b u l u t l a n n koyu renkli

gölgeleri

kumsala

düşüyordu.

Will,

hareketlerini

rüzgârın ritmiyle bulutlara göre ayarladı ve ayağını yere sıkıca basarak, Evaniyn'in biraz önce geçmiş olduğu yol boyunca ilerledi. Birkaç metrenin ardmdan hareketli ışık ve gölgelere karışıp arazinin bir parçası haline gelerek ortadan kaybolduğunda, Evanlyn, şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse. Will'i kısa bir süreliğine önce sıraların, h e m e n sonra da kayaların dibinde görebilmişti. Sonrasında ise sanki birkaç metre ötesinde yerden bitmişti Will. Evanlyn, başını hayranlıkla salladı. Milletin Omtian Muhafızları'nı büyücü sanması boşuna değil, diye düşündü. Kızm düşüncelerinden habersiz olan Will ise gülümsedi ve konuşabilmek için onun yanına geldi. "Tamam mıyız?" diye sordu alçak sesle. Kız başını salladığında da ekledi, "Bu işe devam etmek istediğine emin misin?" Bu kez hiç duraksamamıştı Evanlyn. " E m i n i m , " dedi kesin bir ifadeyle. Will, onu cesaretlendirmek için omzunu yeniden okşadı. "Harika," diyen muhafız çırağı, etrafına bakındı. Kulübelerden yeterince uzaktaydılar artık; seslerinin duyulma olasılığı çok azalmıştı. Hem eskisi kadar şiddetli olmasa da, rüzgâr


da yeterli koruma sağlıyordu. Evaniyn'in bir miktar cesaretlendirmeye ihtiyaç duyabileceğini hisseden Will, filikayı işaret etti. " U n u t m a , bu küçük bir araç. Kurt gemileri gibi değil. Büyük dalgaların içine girmeyecek, üzerlerinden kayıp gidecektir. Yani bir evin içindeymiş kadar güvende olacağız." Son iki cümlesinden pek emin değildi ama sözleri kulağa mantıklı geliyordu. Adanın etrafındaki martılarla penguenlerin dev dalgalarla mücadelesini izlemişti ve görünen o ki, ufak nesneler dev dalgaların üzerinde daha kolay hareket edebiliyordu. Erzak dolabından çaldığı büyük bir şarap t u l u m u n u taşıyordu Will. Şarabı dökmüş ve tulumu suyla doldurmuştu. Suyun tadı pek hoş olmasa da onları hayatta tutacaktı. H e m tadı ne kadar kötü olursa o kadar az içeriz, diye düşündü. Tulumu dikkatle filikanın dibine yerleştirip birkaç dakika boyunca kürekler, dümen, küçük direk ve yelkenin yerlerinde olup olmadıklarını kontrol etti. Su, filika boyunun üçte birine kadar yükselmişti şimdi ve bunun, ulaşacakları en yüksek nokta olacağını biliyordu Will.Birkaç dakika içinde deniz çekilmeye başlayacaktı ve Evaniyn ile ikisi, bu fırsattan yararlanıp kaçacaklardı. Tötonya kıyılarının, güneyde bir yerlerde olduğunu şöyle böyle biliyordu. Hatta, Yaz Rüzgârlan artık sakinleşir gibi olduğundan, bir gerniye bile rastlayabilirlerdi. İleride neler olacağına çok da fazla takılmıyordu. Tek bildiği, b u n d a n böyle tutsak olmayacağıydı. Eğer iş o noktaya gelirse, özgürlüğünü kazanmaya çalışırken ölmeyi tercih ederdi. "Bütün gece burada oturamayız," dedi. "Öteki tarafa geç de


su filikayı denize indirelim artık. U n u t m a , önce k a l d m p sonra ittireceğiz." Her iki taraftaki küpeştelerden tutarak filikayı kaldırdılar, îlk denemede çakıllara takıldılar. Ama ağırlığı yüklenip hafifletince, daha kolay kaymaya başlamıştı filika. Az sonra suya indirdikleri filikaya tırmanıyorlardı. Will, ayağını kıyıya dayayıp filikayı son bir kez ittirdi ve kumsaldan uzaklaşmaya başladılar. Muhafız çırağı, içinde bir zafer coşkusu hissetti ama h e m e n sonra kendi kendini tebrik edecek zamanı olmadığını fark etti. Tekne minik dalgaların içinde bir beşik gibi sallanırken, yüzü bembeyaz olmuş, gergin Evanlyn, her iki yandaki küpeştelere sıkı sıkı tutunmuştu. "Şimdilik iyiyiz," dedi kız. Ama ses tonu, tedirginliğini ele veriyordu. Will, acemi hareketlerle kürekleri deliklerine geçirdi. Svengal'i bunu yaparken defalarca izlemişti. Ancak izlemekle uygulamanın iki farklı şey olduğunu anlıyordu şimdi; planının kusursuzluğundan ilk kez şüphe etti. Boyundan büyük bir işe kalkışmıştı belki de. Kürekleri acemice çekerek suya daldırdı. Soldaki kürek suya temas etmeyince, filika kendi etrafında şöyle bir döndü; Will, neredeyse döşeme tahtalannın üzerine devriliyordu. "Yavaş ol," dedi Evanlyn. D a h a dikkatli bir şekilde, bir kez daha denedi Will. Bu kez filikanın makul bir şekilde hareket ettiğini fark etti. Svengal'in, her kürek çekişinin ardından, suya dalmalarını engellemek için kürekleri havaya kaldırdığını hatırladı. Kürekleri büktüğünde, hareket ettirmesi daha kolayladı. Kendine güveni artarak biraz daha kürek çekti ve filika, sorunsuzca ilerlemeye başladı. Deniz çekilmeye başlamıştı artık; kumsala bakıp ne kadar ilerlemiş olduklarını görünce, Evaniyn'in yureği korkuyla doldu.


Will onun endişesini fark etmişti. "Gelgitin içine girdiğimizde daha da hızh yol alacağız," dedi, "uçundayız şu an." "Will!" diye bağırdı Evaniyn korku dolu bir sesle. "Filikanın içine su doluyor!" Ayaklannm etrafındaki paçavralar, o ana dek suyu hissetmesini engellemişti. Ama artık ıslaklık içeri işliyordu ve aşağıya baktığında, yerdeki tahtaların üzerinden aşmakta olan suyu görebiliyordu. "Yalnızca biraz su sıçramış," dedi Will ilgisizce. "Limandan çıkınca boşaltırız." "Sıçrama falan değil!" diye bağırdı Evaniyn çatlak bir sesle. "Filika su sızdırıyor! Baksana!" Will, o tarafa bakınca yüreği ağzına geldi. Evaniyn haklıydı. Yerdeki tahtaların üzeri, birkaç santim yüksekliğinde suyla kaplıydı ve su seviyesi, giderek yükseliyordu. "Aman Tanrım!" dedi Will. "Boşaltmaya başla, çabuk!" Evaniyn, arka taraftaki minik kovayı kapıp, çılgınlar gibi suyu boşaltmaya başladı. Ama su, içeri daha hızlı doluyordu ve Will, suya battıkça filikanın ona daha hantal tepki verdiğini hissedebiliyordu. "Geri dön! Geri dön!" diye bağırdı Evaniyn. Tüm o gizh saklı tavırları terk etmişti artık. Konuşamayacak kadar meşgul olan Will, bir baş hareketi yaptı ve çaresizce küreğin tekine asılarak tekneyi kumsala doğru döndürdü. Artık gelgitle de mücadele etmesi gerekiyordu; yaşadığı panik onu yeniden acemi bir çaylağa dönüştürmüştü. Bir an için dengesi yeniden bozuldu; neredeyse küreklerden birini suya düşürüyordu. Uzanıp onu


son anda yakaladığında, korkudan dudaklan kurumuştu. Suyla çılgın gibi boğuşan Evaniyn, dışarı boşalttığı kadar suyu içeri döktüğünü fark etti. Yüreğini kaplayan panik hissiyle savaşarak, soğukkanlıhğmı b o z m a d a n su boşaltmaya zorladı kendini. Böylesi daha iyi, diye düşündü. A m a filika öyle hızla su alıyordu ki, kızm çabası yetersiz kalıyordu. Neyse ki Will tekneyi, gelgitin o kadar da kuvvetli akıntı olmayan u c u n a doğru yan çevirmeyi akıl etmişti. Ana akıntının pençesinden kurtulan filika, daha hızlı yol almaya başladı. Üstelik hâlâ suya gömülüyordu ve gövdedeki su miktarı arttıkça, kürek çekmek giderek zorlaşıyordu. "Kürek çekmeye devam! Bütün gücünle çek!" diye oğlanı cesaretlendirdi Evaniyn. Will homurdanarak çaresizce küreklere asıldı ve hantal filikayı kıyıya doğru götürmeye başladı. Neredeyse varmışlardı zaten. Kumsalla aralannda üç metre mesafe kaldığında, minik filika tamamen suya gömüldü. Her iki küpeştenin üzerinden aşan deniz suyu, filikayı batmnıştı. Bel hizalanna gelen suyun içinde yorgunluktan tökezleyerek bata çıka ilerlerlerken Will, vücut ağırliklarindan kurtulan filikanın, su yüzeyinin hemen altmda yeniden yukan fırladığını fark etti. Bir ucundan tutarak, arkasındaki EvanIynle birlikte sığlığa doğru çektiler filikayı. Birden "Kendinizi öldürmeye mi çalışıyorsunuz?" dedi sert bir ses. Başlarını kaldırdıklarında su kıyısında durmakta olan Erak'ı gördüler. Gevrek gevrek sırıtan birkaç adamı da arkasında duruyordu. "Kont E r a k . . . " diye başladı Will ve sustu. Söyleyecek bir şey yoktu. Erak, elinde tuttuğu küçük bir şeyi çeviriyordu. Nesneyi Will'e fırlattı.


"Bunu u n u t t u n u z s a n ı n m ? " dedi uğursuz bir sesle. Will, nesneyi inceledi. Yaklaşık altı santim boyunda ve iki santim eninde, ahşap bir silindirdi bu. Ne olduğunu anlamadan bakakaldı. "Biz basit denizcilerin tıpa dediği şey," diye alaycı bir dille açıkladı Erak. "Tekneye su dolmasına engel olur. Yerine takılı olup olmadığını kontrol etmek, genellikle faydalıdır." Will'in omuzları düştü. Son on dakikadır yaşadıklan korkulu anlardan dolayı sırılsıklam olmuş, bitkin düşmüştü ve titriyordu. En beteri de, başarısızlıklarından dolayı hissettiği yoğun üzüntüydü. Bir tıpa! Planlan sinir bozucu bir tıpa yüzünden berbat olmuştu! Derken güçlü bir el gömleğinin yakasından tutarak ayaklarını yerden kesti; yüzü, E r a k ' m öfkeli suratından yalnızca birkaç santim uzaktaydı şimdi. "Beni sakın aptal yerine koyma, evlat!" diye h o m u r d a n dı Skandiyalı. "Bir daha böyle bir işe kalkışırsan kamçılarım seni!" Evanlyn'i de tehdit etmek üzere döndü. "İkinizi de!" Uyarısının gerekli yerlere ulaşmasını bekledikten sonra Will'i fırlatıp attı. Tamamıyla yenik düşen O r m a n Muhafızı çırağı, kumsaldaki sert taşların üzerine iki seksen uzanmıştı. "Şimdi dönün bakalım kulübenize!" diye gürledi Erak.


ON DÖRT

'tahmin edebileceğin üzere," dedi Halt, tiksinti dolu bir sesle. H e m e n önlerindeki küçük derenin üzerinde bir kemer köprü yükseliyordu. Gezginlerle köprü arasmda ise tam takım zırhlı bir atlı duruyordu. Halt, omzunun üstünden uzanarak kılıfından bir ok aldı ve ne yaptığına bile bakmadan kirişe yerleştirdi. "Neler oluyor Halt?" diye sordu Horace. "Tam da acelem varken Galyalıların kalkışacakları türden bir saçmalık," diye mırıldandı, başını sıkıntıyla sallayan Halt. "Bu salak, değerli köprüsünden geçmemiz karşılığında bizden haraç isteyecek." D a h a o konuşurken, zırhlı adam elinin tersiyle miğferinin siperliğini kaldırmıştı bile. Beceriksiz bir hareketti bu ve elinde tutmakta olduğu üç metrelik mızrak yüzünden daha da beter bir hale gelmişti. Siperliğini açmakla uğraştığı miğferinin yan tarafına çarpan mızrağı neredeyse elinden düşürüyordu; çarpma sonucu çıkan boğuk tıngırtı, atlılara dek ulaştı.


"Arrêtez la mes seigneurs, avant de passer ce pont-ci!" diye seslendi atlı, oldukça tiz bir sesle. Horace söylenenleri anlayamıyordu, a m a bunun, karşısındakine tepeden bakan bir ses tonu olduğundan şüphesi yoktu. "Ne dedi?" diye sordu Horace ama Halt, yalnızca başmı sallamakla yetindi. "Konuşmak istiyorsa bunu bizim dilimizde yapsın," dedi öfkeyle ve daha yüksek bir sesle bağırdı. "Araluenliyiz!" Aralarındaki bunca mesafeye rağmen Horace, ülkelerinin adının anılması üzerine adamın omuzlarını küçümseyerek silktiğini fark etmişti. Derken şövalye, pek de anlaşılamayan ağır aksanlı bir dille yeniden konuştu. "Siz, beyefendiler, bana haraç v e r m e d e n köprümden geçemessiniz!" diye bağırdı. Bunun üzerine Horace kaşlarinı çattı. " N e ? " diye sordu H a l f a dönerek; Orman Muhafızı da ona doğru dönmüştü. "Barbarca, değil mi? Şöyle diyor: 'Siz, beyler' - b u biziz, t a b i i - bana haraç vermeden k ö p r ü m d e n geçemezsiniz.'" "Haraç mı?" diye sordu Horace. "Bir çeşit sokak soygunculuğu," diye izah etti Halt. "Bu saçmasapan ülkede gerçek bir kanun olsaydı, bu tür hareketler yapanların yanma kalmazdı. G ö r ü n e n o ki, isteyen istediği gibi at oynatıyor. Şövalyeler köprü ya da kavşaklara yerleşerek geçmek isteyenlerden böyle haraç istiyorlar. Gezginlerin haracı ödeyecek durumları yoksa eğer, şövalyeyle dövüşmeyi de seçebilirler. Gezginlerin çoğu, tam takım zırhlı bir savaşçıyla dövüşebilecek d u r u m d a olmadıkları için, haracı ödüyor."


H o r a c e , a t ı n ı n ü z e r i n d e arkasına yaslanarak atlı a d a m ı inceledi. Şövalye, şüphesiz ki cesaretlerini k ı r m a k amacıyla, atını ileri geri k o ş t u r u y o r d u . U ç u r t m a şekilli kalkanı, kaba bir geyik başı sembolüyle süslenmişti. Aynı sembolü taşıyan mavi tuniğinin altına da z i n c i r d e n zırh giymişti. M e tal eldivenleri, baldırlarında zırhlı plakaları ve y a n a doğru kayarak açılan -ki şu an açıktı- siperlikli, k a d e h şeklinde bir miğferi vardı. Siperliğin altında ince bir surat ve çıkıntılı bir b u r u n göze çarpıyordu. Kalın bir bıyık, siperliğin yanlan n a doğru taşıyordu. H o r a c e ' m aklına, siperliği indirdiğinde a d a m ı n bıyık uçlarını miğferin içine tıkıştırmak z o r u n d a kaldığı gerçeği geldi. "Peki ne yapacağız?" diye sordu. "Şey, sanırım salak herifi v u r m a m gerekecek," diye yanıtladı Halt, uysal bir sesle. " D ü n y a n ı n kendisine bedava bir hayat borçlu olduğunu sanan her b u m u büyük hayduda haraç verirsem ne olayım. Başımıza dert açılabilir gerçi." " N e d e n m i ş o?" diye sordu H o r a c e . "Dövüşmek için herkese sataştığına göre, öldürülmesine kim aldırır ki? H a k ediyor bunu." Halt, kirişine h e m e n bir ok sürdüğü yayını eyerin üzerine yatırdı. "Bu salakların şövalyelik dedikleri şeyle alakalı," diye açıkladı. "Eğer bir başka şövalye tarafından şövalyece dövüşerek öldürülür ya da yaralanırsa, bu m a z u r görülebilir. Ü z ü c ü olur belki, a m a mazur görülebilir. Öte yandan, o boş kafasına bir ok gönderirsem, bu hilekârlık olarak algılanacaktır. E m i n i m bu yakınlarda arkadaş ya da akrabaları vardır. Bu dangalaklar, ge-


nellikle grup halinde gezerler. Ve onu öldürürsem, peşimizden gelmek isteyeceklerdir. Dediğim gibi, al basma belayı." İç geçirerek yayını kaldırmaya başladı. Horace, bir kez daha önündeki bu zorbaya bir göz attı. Kanlı bir ölümden yalnızca birkaç saniye uzakta olduğu gerçeğinden habersiz gibiydi adam. Belli ki Orman M u h a f ı z l a n ' n ı tanımıyor ve giymekte olduğu t a m takım zırhına güveniyordu. H a l t ' u n istese, okunu miğferin kapalı siperliğinin içinden bile geçirebileceğinden haberi yoktu. Açık siperlik. H a h kadar becerikh biri için çok kolay bir hedefti. "Bu işi b e n i m halletmemi ister misin?" diye sordu H o r a ce nihayet, duraksayarak. Yayını y a n yarıya atış pozisyonuna kaldırmış olan Halt, şaşırmıştı. "Sen m i ? " dedi. Horace başını salladı. " H e n ü z gerçek bir şövalye olmadım, biliyorum, a m a s a m n m onunla başa çıkabilirim. Ve arkadaşlan da o n u n bir başka şövalye tarafından alt edildiğine inandığı sürece, kimse peşimizden gelmeyecektir, öyle değil mi?" " B a y l a a r ! " diye sabırsızca seslendi atlı, "tallebbime bi cevap vermenis lasım!" Horace, H a l t ' a bir bakış fırlattı. "Talebine cevap vermemiz lazımmış. Bu işin boyunu aşmayacağından emin misin?" dedi O r m a n Muhafızı. "Ne de olsa t a m teçhizatlı bir şövalye var karşında." "Şey... evet," dedi Horace acemice. H a l t ' u n , o n u n böbürlendiğini sanmasını istemiyordu. "Ama aslında o kadar da iyi değil, h a ? " "Öyle m i ? " diye alaycı bir dille sordu Halt. Oğlanin ciddi ciddi başını sallaması, onu şaşırttı.


"Hayır. Hiç de iyi değil. Atına nasıl bindiğine bir baksana. Çok dengesiz. Ve mızrağını fazla sıkı tutuyor, gördün mü? Sonra bir de kalkan meselesi var. Kalkanı o kadar alçakta tutuyor ki, ani bir Juliette'e karşı hiç şansı yok, öyle değil m i ? " H a l t ' u n kaşları çatıldı. "Juliette de neyin nesi?" H o r a c e , O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n sesindeki alayı fark e t m e miş gibiydi. İfadesizce açıklamaya başladı: " M ı z r a k l a aniden yapılan h e d e f değişikliği.

Önce göğüs yüksekliğindeki

kalkanı hedef alır, derken son a n d a m ı z r a ğ ı n u c u n u miğfere doğru kaldırırsın." Sustu ve özür diler gibi bir sesle ekledi, "Adına n e d e n Juliette dendiğini b i l m i y o r u m . Bize öyle öğrettiler." U z u n bir sessizlik yaşandı. Halt, oğlanın boş yere övünm e d i ğ i n i görebiliyordu. N e d e n söz ettiğini g e r ç e k t e n de biliyor gibi d u r u y o r d u . O r m a n M u h a f ı z ı , düşünceli bir ifadeyle yanağını kaşıdı. H o r a c e ' m ne k a d a r iyi o l d u ğ u n u görm e k açısından faydalı olabilir, diye d ü ş ü n d ü . İşlerin k ö t ü y e gitmesi h a l i n d e A p l a n ı n a dönebilir ve boşboğaz k ö p r ü m u hafızını zımbalayabilirdi de. A n c a k geriye k ü ç ü k bir p r o b lem kalıyordu. "Şu 'Juliette' d e n e n şeyi yapamayacaksın yalnız. Mızrağın yok ki." Horace başıyla onayladı. "Evet. İlk geçişte onun mızrağını bertaraf etmeliyim. Çok zor olmasa gerek." " B e y l e r ! " diye seslendi atlı. "Bi cevap vermeniz lazim !" " K e s sesini be," diye mıriidandı Halt. "Yani sorun çıkmaz diyorsun, öyle m i ? " Horace dudaklarini büzerek, kararlı bir tavırla başıni salladı.


"Şey, a d a m a bir baksana. Halt. Biz burada otururken mızrağı t a m üç defa elinden düşürüyordu az kalsın. Bir çocuk bile elinden alabilir mızrağı." Bu sözler, H a l t ' u güldürmüştü. Çocukluktan yeni çıkan H o race, karşısında durmuş, y o U a n n ı tıkayan şövalyenin elindeki mızrağı bir çocuğun bile alabileceğini iddia ediyordu. Derken Halt, H o r a c e ' m yaşındayken yaptıklarını ve oğlanm, köprüdeki gülünç savaşçıya kıyasla çok daha tehlikeli bir rakip olan Morgarath'la dövüştüğünü hatırladı. H o r a c e ' ı son bir kez incelediğinde, genç yüzündeki azimli ifadeyi ve sessiz özgüveni fark etti. "Gerçekten de n e d e n söz ettiğini biliyorsun, değil m i ? " dedi. Ağzından bir soru gibi çıksa da, gerçeğin beyanıydı bu. Horace yeniden başmı salladı. "Bilemiyorum Halt. Bu tür şeyleri hissedebiliyorum. Sör R o d n e y bana doğuştan yetenekli olduğumu söyledi." Gilan da Uthal O v a l a n ' n d a k i savaşın ardından H a l t ' a aynı şeyi söylemişti. Halt, aniden kararını verdi. "Pekâlâ," dedi. "İstediğin gibi olsun." Sabırsız şövalyeye dönerek seslendi. "Bayım, yol arkadaşım sizinle d ü e h o etmeyi seçiyor!" dedi. Savaşçı bunu üzerine atında doğrularak kaskatı kesildi. Halt, bu beklenmedik haber karşısında adamın dengesini kaybetmesine ramak kaldığını fark etti. "Düollo m u ? " diye cevap verdi atlı. "Sisin arkadeş şövvalyediilki!" Halt adamın görebilmesi için abartıyla başını eğdi.


" H e m de ne şövalye!" diye seslendi. "Feuille du Chêne Tarikati'ndan Sör Horace'tır kendisi." Durdu ve kendi kendine m m i d a n d ı , "Yoksa Crêpe du Chêne mi olmalıydı? Neyse." "Ne dedin ona?" diye sordu Horace, sırtındaki yuvarlak kalkanını indirip sol koluna geçirerek. "Senin Meşe Yaprağı Tarikatı'ndan Sör Horace olduğunu söyledim," dedi Halt ve kararsızca ekledi. "En azından öyle söylediğimi sanıyorum. Meşe Kozalağı Tarikatı'ndan olduğunu da söylemiş olabilirim." Horace, gözlerindeki hafif hayal kırıklığıyla Orman Muhafızı'na bir bakış fırlattı. Şövalyelik kurallarını çok ciddiye alıyor ve "Sör H o r a c e " unvanını kullanmaya hakkı olmadığını biliyordu. "Bu gerekli miydi?" diye sorunca. Orman Muhafızı başını salladı. "Evet. Herhangi biriyle dövüşmez bunlar. Gerçek bir şövalye olmalı. Üzerinde zırh olduğunu fark ettiğini sanmıyorum," diye ekledi, Horace koni biçimh miğferini sıkıca başına geçirirken. Çocuk, zincirden zırhmın başlığını çoktan yerine geçirmişti bile. Pelerinini çıkarıp bırakacak bir yer arandı. Halt, "Ben tutayım," dedi, pelerini alıp eyerin üzerine atarak. Pelerini eyere uzun yayına değmeyecek şekilde yerleştirdiği, Horace'm gözünden kaçmamışü. Savaşçı çırağı, uzun yaya bakarak başını salladı. "Ona ihtiyacın olmayacak." "Bu hikâyeleri çok işittim," dedi Halt ve köprü bekçisi onlara seslenirken bakışlarım kaldırdı. "Arkadaşın mızraa yok," dedi şövalye, üç metrelik demir uçlu sopasıyla işaret ederek.


"Sör Horace, dövüşü kılıçla yapmanızı öneriyor," diye yanıtladı Halt ve şövalye sertçe başım salladı. "YokiYok! Ben mızraamı kullancam!" Halt, tek kaşını H o r a c e ' d a n yana kaldırdı. " D e m e k ki şövalyelik ölmemiş," dedi usulca, "ama eğer rakibine üç metrelik bir avantaj sağlayacaksa unut gitsin." Horace omuz silkmekle yetindi. "Sorun değil," dedi sakince. Birden aklına gelen soruyu sordu. "Halt, onu gerçekten de öldürmem gerekiyor m u ? Yani, bu işi o kadar ileri gitmeden de halledebilirim." Halt, bunu düşündü. "Şey, mecbur değilsin," dedi savaşçı çırağına. "Ama risk almana da gerek yok. Sonuçta öldürülmeyi hak eden biriyle karşı karşıyasın. Yoldan geçenleri haraca bağlamak neymiş anlasın." Kaşının tekini kaldırıp surat asma sırası, H o r a c e ' a gelmişti. Halt, omuz silkti. " N e d e n söz ettiğimi biliyorsun," dedi. "Yalnızca kendine dikkat et demek istiyorum." " B a y y ı i m ! " diye bir çığlık attı şövalye, mızrağını kolunun altına sıkıştırıp mahmuzlarım atının böğrüne geçirerek. "Hazır olım! Sissi öldürmeye geliyooom!" Çeliğin deriye sürtünme sesi duyuldu ve Horace uzun kılıcını kınından çekerek üzerine gelmekte olan rakibiyle yüzleşmek üzere Vurucu'yu döndürdü. Halt'a dönüp, "Bir dakika bile sürmez," dedi ve ardmdan Vurucu firladı gitti; birkaç metre içinde dörtnala hıza ulaşmışt bile.


ON BEŞ

B

aşarısız

kaçma

girişimlerinin

ardından,

Will

ile

Evaniyn'in kulübelerden elli metre bile uzaklaşmaları

yasaklanmıştı. Kumsalda tur atmalar, egzersiz yapmalar yoktu artık. Erak, yatakhanedeki döşeklerin yeniden örülmesinden tutun da Kurt Rüzgârı nın alt gövdesindeki çatlakların katran ve halat parçalarıyla kapatılmasına varıncaya dek, tutsaklara bir dizi yeni angarya yüklemişti. Sevimsiz ve ağır işlerdi, ancak Evanlyn ile Will soğukkanlılıkla kabul etmişlerdi yeni görevlerini. Bu kısıtlı hayatları çerçevesinde, iki Skandiyalı grup arasında giderek artan gerginliği fark etmemeleri m ü m k ü n değildi. Canları sıkılan ve kendilerine eğlence arayan Slagor ile a d a m ları, Araluenlilerin kamçılanması gerektiğini yüksek sesle dile getiriyorlardı. Hatta Slagor, nemli dudaklarını yalayarak bu görevi bizzat yerine getirmeyi bile önermişti. Erak ise lafını sakınmadan Slagor'a kendi işine bakmasını söylemişti. Slagor'un önderliğini yaptığı alaycı, palavracı tavırlarla adamlarının hile yaparak her fırsatta Kurt Rüzgârı tay-


falarına sataşmalarından gitgide sıtkı sıyrılıyordu. Slagor bir korkak ve kabadayıydı. Erak, onu tutsaklarıyla kıyasladığında. Will ve Evaniyn Te aralarında hemşerisine göre çok daha fazla ortak yan bulunduğunu şaşkınlıkla fark ediyordu. Kaçmayı denedikleri için çocuklara karşı kin gütmüyordu. Yerlerinde olsa o da aynısını yapardı. Slagor'un kendi çarpık zevkleri için intikam araması, Erak'ı bir şekilde çocuklara daha da yakmlaştırmıştı. Slagor'un adamlarına gelince, Erak, her birinin Skorghijl'in temiz havasım kirlettiğine inanıyordu. İşlerin çığırından çıkışı, bir gece akşam yemeği sırasında oldu. Will servis tabaklariyla et bıçaklarını bir masanın üzerine yerleştirmekle meşguldü. Evaniyn ise geniş bir tencereden, Erak ile Slagor'un üst düzey tayfalarıyla birlikte oturdukları masaya çorba servisi yapıyordu. Tam Slagor ile ikinci kaptanının arasındayken, Slagor, bir adamının anlattığı bir şeye gülmeye başladı. Gülerken, sandalyesinde kollarını iki yana açmıştı. Bu sırada ağzına kadar dolu olan kepçeye çarpan eli, sıcak çorbanın çıplak koluna dökülmesine neden oldu. Slagor acıyla feryat ederek Evaniyn'i bileğinden yakaladı ve öne doğru çektiği kızı, kolunu bükerek masanın üzerine yatırdı. "Lanet olası kız! Yaktın beni! Şuna bir baksana, seni tembel Araluen domuzu!" Sırılsıklam kolunu, diğer eliyle tuttuğu kızm yüzüne yaklaştırdı. Evaniyn adamın hırıltılı nefesini duyabiliyor ve pis kokusundan rahatsız oluyordu. "Özür dilerim," dedi aceleyle, adam kolunu büktükçe acıyla yüzünü buruşturarak. "Ama kepçeyi sen devirdin."


"Yani benim suçumdu lia? Bir denizciyle nasıl konuşulur öğreteceğim sana!" Belinde taşıdığı üç uçlu, kısa kamçıya uzanırken, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Yüreklendirici adını verdiği kamçısını yalnızca tembel kürekçiler üzerinde kullandığım iddia ediyordu Slagor ama onu tanıyanların kesinlikle inanmadıkları bir iddiaydı bu. Slagor'un iriyan bir kürekçiye vurmaya cesaret edemeyeceği, herkes tarafından biliniyordu. Söz konusu olan genç bir kız olunca, işler değişiyordu elbette. Hele de şimdiki gibi sarhoş ve öfkeliyse. Salona bir sessizlik çöktü. Dışarıda, ahşılagelmiş rüzgâr, kulübenin tahtalarını inletiyordu. İçeride ise, şömine ve odadaki gaz lambalarının bulanık, belirsiz aydınlığı eşliğinde, hayat bir an için donup kalmış gibiydi. Slagor'un karşısında oturan Erak, kendi kendine küfretti. Odanın öbür ucundaki Will, tabakları sessizce bıraktı. Herkes gibi onun bakışlan da Slagor'un kıpkırmızı suratına ve kalın dudaklanm ıslatmak üzere eğri büğrü, lekeli dişleri arasında kımıldanan diline odaklanmıştı. Orman Muhafızı çırağı, fark edilmeden bıçaklardan birini kaptı; tuzlanmış etleri porsiyonlara ayırmak üzere kullanılan, çift uçlu, ağır bir bıçakü bu. Yaklaşık yirmi santimlik boyuyla, Halt'la saatler boyu yaptıkları idmanlardan alışık olduğu küçük saks bıçaklanndan farklı değildi. Nihayet Erak konuştu. Sesi alçaktı ve makul bir tonla ko-| nuşuyordu. Bu bile, onun tayfalannın doğrularak dikkat kesilmelerine neden olmuştu. Erak bağırıp çağırıyorsa, genellikle şaka yapıyor olurdu. Ama sakin ve ciddi bir dille konuşuyorsa, b u n u n onun en tehlikeli hali olduğunu hepsi bilirdi.


"Kızı bırak, Slagor," dedi Erak. Verilen e m r e v e a r k a s ı n d a y a t a n k e n d i n d e n e m i n ses t o n u n a hiddetlenen Slagor, kaşlarını çatarak somurttu. " Ç o r b a y ı ü s t ü m e d ö k t ü ! " diye b a ğ ı r d ı . " B u n u b i l e r e k y a p t ı ve cezasını çekecek!" E r a k k u p a s ı n a u z a n a r a k b i r a s ı n d a n d e r i n bir y u d u m aldı. Y e n i d e n k o n u ş t u ğ u n d a , d e n i z c i d e n sıkılmış gibiydi sesi. "Bir kez d a h a söylüyorum. Kızı bırak. O b e n i m k ö l e m . " "Köleleri disipline e t m e k gerekir," dedi Slagor, bakışlarını hızla oda b o y u n c a gezdirerek.

" H e p i m i z , b u n u senin y a p m a k

istemediğini gördük, d e m e k ki birilerinin senin adına y a p m a zamanı gelmiş!" A d a m ı n d i k k a t i n i n d a ğ ı l d ı ğ ı m fark e d e n E v a n i y n , k o l l a r ı m t u t a n p e n ç e d e n k u r t u l m a k için h a r e k e t l e n d i . A m a b u n u fark e d e n S l a g o r , kızı k o l a y c a y e n i d e n kıstırdı. Ç o ğ u s a r h o ş o l a n b i r k a ç Kurt Dişi t a y f a s ı ,

koro halinde kaptanlarının sözlerini

onaylıyordu. Erak,

duraksadı.

İşe

koyulup

S l a g o r ' u yere

serebilirdi.

B u n u yerinden k a l k m a d a n bile yapabilirdi. A m a bu yeterli o l m a y a c a k t ı .

Salonda bulunan herkes

kadarı,

onun kavgada

S l a g o r ' u y e n e c e ğ i n i b i l i y o r d u v e b u n u y a p m a s ı n ı n bir a n l a m ı o l m a y a c a k t ı . H e r i f t e n o k a d a r sıkılmıştı ki artık, h a k a r e t e u ğ r a y ı p u t a n c ı n d a n ö l m e s i n i i s t i y o r d u . S l a g o r rezil o l m a y ı s o n u n a k a d a r h a k e d i y o r d u v e E r a k d a b u n u nasıl y a p a c a ğ ı n ı ç o k iyi b i l i y o r d u . T ü m bu olanlardan sıkılmış

gibi

geçirdi ve m a s a n ı n

üzerinden öne doğru eğilerek sanki düşük zekâlı birine hitap e d e r m i ş gibi t a n e t a n e k o n u ş m a y a b a ş l a d ı . A s l ı n d a S l a g o r ' u n


z i h i n s e l k a p a s i t e s i d ü ş ü n ü l d ü ğ ü n d e , b u n u n ç o k d a y a n l ı ş olmadığını

düşünüyordu.

"Slagor,

z o r l u bir sefere ç ı k t ı m v e e l d e e d e b i l d i ğ i m t e k

ö d ü l , b u ikisi. B i r i n i ö l d ü r m e n e izin v e r e m e m . " Slagor, z a l i m z a l i m g ü l ü m s e d i . " B u ikisine y u m u ş a k davran ı y o r s u n , E r a k . S a n a iyilik y a p ı y o r u m . H e m tatlı bir kırbaç kızı ö l d ü r m e z . Y a l n ı z c a g e l e c e k t e d a h a itaatkâr o l m a s ı n ı sağlar." " B e n k ı z d a n s ö z e t m i y o r d u m , " d e d i E r a k d ü z b i r sesle. "Oğlanı kastettim." Başıyla Will'in

odanın

öteki

tarafında,

i ç i n d e d u r d u ğ u y e r e d o ğ r u işaret etti.

titrek g ö l g e l e r i n

S l a g o r d a diğerleri gibi

o n u n b a k ı ş l a r ı n ı t a k i p etti.

.

" O ğ l a n m ı ? " A n l a m a d a n k a ş l a r ı n ı çattı. " O n a z a r a r v e r m e ye niyetim yok." E r a k b i r k a ç k e z b a ş ı n ı s a l l a d ı . " B i l i y o r u m , " d i y e c e v a p verdi. " A m a k ı z a o k a m ç ı y ı v u r d u ğ u n a n d a , b ü y ü k i h t i m a l l e seni öldürecektir. Ve b e n de ceza olarak onu ö l d ü r m e k zorunda kal a c a ğ ı m . V e k o r k a r ı m b u k a d a r z a r a r e t m e y e hazırlıklı d e ğ i l i m . O y ü z d e n ş i m d i b ı r a k kızı." Diğer

Skandiyalılar'dan bazıları,

E r a k ' ı n kullandığı

ger-

ç e k ç i ses t o n u k a r ş ı s ı n d a g ü l ü ş m e y e b a ş l a m ı ş t ı b i l e . S l a g o r ' u n a d a m l a n bile g ü l ü y o r d u . S l a g o r ' u n yüzü karararak öfkeyle kasıldı.

E r a k ' m şakala-

rının hedefi o l m a k t a n nefret e d i y o r d u ; o n u n l a birlikte diğer a d a m l a r ı n ç o ğ u , A r a l u e n l i u f a k t e f e k o ğ l a n ı n o n u d ö v ü ş t e alt edebileceğini iddia eden E r a k ' m amacının, Slagor'u aşağılam a k t a n ibaret o l d u ğ u k o n u s u n d a hemfikirdi. " S e n aklını k a y b e t m i ş s i n , E r a k , " diye d u d a k b ü k t ü .

"Bir


tarla faresi ne k a d a r t e h l i k e l i y s e o ğ l a n da o k a d a r tehlikeli. İ s tesem tek elimle b o y n u n u kırarım." B o ş t a k a l a n eliyle işaret etti. E r a k o n a g ü l ü m s e d i . T e b e s s ü m ü n d e ş a k a c ı l ı k t a n eser y o k t u . " O n a d o ğ r u t e k bir a d ı m bile a t a m a d a n ö l d ü r e b i l i r s e n i , " dedi. S e s i n d e , ş a k a y a p m a d ı ğ ı n ı g ö s t e r e n bir n e t l i k v a r d ı . S a l o n d a k i l e r d e b u n u fark e d e r e k ö l ü m s e s s i z l i ğ i n e g ö m ü l m ü ş l e r d i . S l a g o r d a n e o l u p b i t t i ğ i n i n f a r k ı n d a y d ı . K e n d i n e bir çıkış y o l u a r a y a r a k k a ş l a r ı n ı çattı. İ ç k i , a k l ı n ı n k a r ı ş m a s ı n a n e d e n o l m u ş tu. A n l a y a m a d ı ğ ı bir şey v a r d ı . K o n u ş m a y a b a ş l a d ı a m a E r a k , elini k a l d ı r a r a k o n u s u s t u r d u . " K e n d i s i n i k a n ı t l a m a s ı için seni ö l d ü r t e m e y i z h e r h a l d e , " d e d i isteksiz bir i f a d e y l e . B a k ı ş l a r ı m o d a d a g e z d i r e r e k m a s a n ı n u c u n d a k i yarı d o l u bir fıçıda k a r a r kıldı. E l i y l e işaret etti. " Ş u fıçıyı b u t a r a f a i t b a k a l ı m , S v e n g a l , " d e d i . İ k i n c i k a p t a nı, bir u c u n d a n t u t t u ğ u k ü ç ü k fıçıyı k a b a m a s a b o y u n c a k a p t a n ı n a d o ğ r u ittirdi. E r a k , fıçıyı titizlikle i n c e l e d i . " B u fıçı, s e n i n k a l ı n k a f a n ı n b ü y ü k l ü ğ ü n d e ,

Slagor," dedi

d o n u k bir g ü l ü m s e m e y l e . A r d ı n d a n m a s a d a n k e n d i b ı ç a ğ ı n ı a l a r a k fıçının k o y u renkli y ü z e y i n e iki a d e t b e y a z ç e n t i k attı. "Diyelim ki bunlar da gözlerin olsun." F ı ç ı y ı m a s a b o y u n c a iterek n e r e d e y s e d i r s e ğ i n e d e ğ e c e k şekilde

Slagor'un y a n m a koydu.

İşin n e r e y e v a r a c a ğ ı n ı m e -

rak eden salondakiler arasında heyecanlı mırıltılar dolaşıyord u . N e l e r o l u p bittiğini, y a l n ı z c a S v e n g a l v e E r a k ile k ö p r ü d e d ö v ü ş e n H o r a k a n l ı y o r d u . O ğ l a n ı n bir O r m a n M u h a f ı z ı çırağı, d o l a y ı s ı y l a s a y g ı n bir r a k i p o l d u ğ u n a ilk e l d e n şahit o l m u ş l a r -


di. A m a b u k e z ç o c u ğ u n e l i n d e y a y ı y o k t u . Ü s t e l i k W i l l ' i n sağ k o l u n u n i ç i n d e bir b ı ç a k g i z l e d i ğ i n i d e b i l m i y o r l a r d ı . "Haydi

bakalım

evlat,"

diye

devam

etti

Erak,

"gözle-

r i b i r a z fazla b i t i ş i k a m a s o n u ç t a S l a g o r ' u n g ö z l e r i b u n l a r . " S k a n d i y a h l a r ' ı n a r a s ı n d a keyifli k ı p ı r d a n m a l a r y a ş a n d ı ;

Erak

d o s d o ğ r u onlara hitap ediyordu şimdi. "İkisini de dikkatle izl e y e l i m ; b a k a l ı m a r a l a r ı n d a bir şey b e l i r e c e k m i ? " V e b u n u s ö y l e y e r e k , t ü m d i k k a t i n i m a s a n ı n ü z e r i n d e k i fıçıya vermiş n u m a r a s ı yaptı. K a ç ı n ı l m a z olarak salondaki herkes o n u taklit e t m i ş t i . Will, bir a n için t e r e d d ü t etse d e E r a k ' a g ü venebileceğini hissediyordu.

S k a n d i y a l ı liderin o n a g ö n d e r d i -

ğ i m e s a j ç o k açıktı. G e r i çektiği k o l u n u h ı z l a i n d i r e r e k b ı ç a ğ ı d ö n e d ö n e o d a n ı n ö b ü r t a r a f ı n a d o ğ r u fırlattı. D ö n e n b ı ç a k , g a z l a m b a l a r ı y l a alevlerin kızıl p a n i t ı s m ı y a k a l a y a r a k bir an için ışıldadı. Ve gürültülü bir sesle, t a h t a y a - y o n t u l m u ş g ö z deliklerinin t a m o r t a s ı n a o l m a s a d a - s a p l a n ı v e r d i . F ı ç ı , d a r b e n i n etkisiyle e n a z o n s a n t i m geriye k a y m ı ş t ı . İrkilerek bir çığlık a t a n S l a g o r , g e r i l e d i . F a r k ı n d a o l m a d a n Evaniyn'in kolunu bırakmıştı.

Çabucak adamdan uzaklaşan

kız, E r a k ' m işaret ettiği k a p ı d a n ç ı k a r a k , fark e d i l m e d e n karm a ş a d a n uzaklaştı. B i r anlik k a r m a ş a n i n a r d ı n d a n E r a k ' ı n a d a m l a r i g ü l m e y e v e m ü k e m m e l nişancılığı a l k ı ş l a m a y a b a ş l a d ı l a r . Bir süre s o n r a alkışa öfkeyle etrafındakilere b a k ı n m a k t a o l a n S l a g o r ' ı m a d a m l a n bile katılmıştı. P o p ü l e r biri değildi Slagor. A d a m l a r i n i n o n u n p e ş i n d e n g i t m e l e r i n i n tek n e d e n i , b a s k ı n l a r a g e m i t e d a r i k e d e cek kadar zengin olmasıydı.

Şimdiyse, adamlarindan bazılari,

b ı ç a k fıçıya s a p l a n d ı ğ ı n d a attığı k a b a çığlığı taklit e d i y o r d u .


Erak, oturduğu yerden kalkarak m a s a n ı n etrafından dolandı; bir y a n d a n d a k o n u ş u y o r d u . " G ö r ü y o r s u n Slagor, eğer ç o c u k yanlış tahta kafaya nişan a l m ı ş o l s a y d ı , ş i m d i ö l m ü ş t ü n v e b e n d e c e z a o l a r a k o n u öldürmek zorunda kalacaktım." Will'in y a n m a g e l i p d u r d u . B u n d a n s o n r a b a ş ı n a n e g e l e c e ğini b e k l e y e n S l a g o r ' a g ü l ü m s ü y o r d u . " Ş i m d i y s e , " d i y e d e v a m etti E r a k , " y a l n ı z c a s e n i n k a d a r ö n e m l i bir ş a h s i y e t i k o r k u t t u ğ u için a ğ z ı n ı n p a y ı n ı v e r m e k l e yetineceğim." V e Will d a h a d a r b e n i n f a r k ı n a bile v a r a m a d a n , E r a k k a f a s ı n a bir y u m r u k p a t l a t ı p o ğ l a n ı y e r e devirdi.

Svengal'e bakarak

k u l ü b e n i n k a b a a h ş a p z e m i n i ü z e r i n d e b a y g ı n y a t a n şekli işaret etti. " B u s a y g ı s ı z k ö p e ğ i k u l ü b e s i n e a t i n , " diye e m r e t t i . V e s a l o n a a r k a s ı n ı d ö n e r e k g e c e n i n k a r a n l ı ğ ı n a çıktı. Dışarıdaki temiz soğuk havayı soluduğunda, bakışlarını yukarı k a l d ı r d ı . G ö k y ü z ü aydınlıktı. R ü z g â r h â l â e s i y o r d u b e l k i , a m a artık ş i d d e t i hafiflemiş v e d o ğ u y a k a y m ı ş t ı . Y a z R ü z g â r l a r ı sona ermişti. " B u r a d a n g i t m e n i n z a m a n ı geldi artık," dedi yıldızlara doğru.


O N ALTI

D

övüş, a d ı n a dövüş denilirse tabii, birkaç s a n i y e d e n fazla s ü r m e m i ş t i .

S ü v a r i l e r , s a v a ş a t l a r ı n ı karşılıklı s ü r e r k e n , atların t o y n a k -

ları y o l u n p ü r ü z l ü y ü z e y i n d e g ü m b ü r d e y i p t o z u d u m a n a kattı. Galyalı şövalye, mızrağını öne doğru uzatmıştı. H o r a c e ' m ş ö v a l y e n i n t e k n i ğ i n d e g ö r d ü ğ ü h a t a y ı artık H a l t d a g ö r e b i l i y o r d u . A d a m ı n b u a ş a m a için g e r e ğ i n d e n sıkı k a v r a d ı ğ ı m ı z rağı, a t m hareketiyle sallanıp titriyordu. Oysa d a h a h a f i f v e esnek tutsa, silahın

doğrudan hedefe yönelmesini sağlayabilirdi.

Ş i m d i y s e m ı z r a k , atın her a d ı m ı y l a a l ç a l ı p y ü k s e l i y o r v e iki yana doğru yalpalıyordu. Ö t e y a n d a n H o r a c e , o r a z u n d a k i k ı l ı c ı y l a atını k e n d i n d e n emin

sürüyor, dövüş vakti gelinceye dek enerjisini s a k l a m a k -

tan m e m n u n görünüyordu. Birbirlerine yaklaşırken süvariler doğal olarak kalkanlarını k a l d ı r d ı l a r . H a l t , i ç t e n içe H o r a c e ' m M o r g a r a t h ' a k a r ş ı kull a n d ı ğ ı taktiği t e k r a r l a y a r a k , atını s o n a n d a d i ğ e r t a r a f a çevirm e s i n i b e k l i y o r d u . A n c a k s a v a ş ç ı ç ı r a ğ ı , atını s ü r m e y e d e v a m


ederek saldın hattını korudu. Rakibine on metre kala, sırtındak i k ı n ı n d a n ç ı k a r d ı ğ ı kılıcıyla h a v a d a d a i r e l e r ç i z d i . S o n r a u ç kısmı kalkanını hedefleyen mızrağı zarifçe yakalayıp kafasının üzerine doğru savuruverdi. Sanki ç o k b a s i t bir h a r e k e t m i ş gibi d u r u y o r d u a m a Halt, izlerk e n o ğ l a n m g e r ç e k bir silah ustası o l d u ğ u n u n farkına vardı. M ı z r a ğ m ı n H o r a c e ' m k a l k a n ı n a ç a r p m a s ı n a h a z ı r l a n a n G a l y a h şövalye, b i r d e n ö n e d o ğ r u fırlarken b u l d u kendini. A t m m sırtından devr i l m e k ü z e r e o l d u ğ u n u fark e d e r e k şöyle bir sallandı. D e n g e s i n i k o r u m a k için ç a r e s i z c e eyer t o p u z u n a s a n i m a k z o r u n d a kalmıştı. B u n u sağ eliyle y a p m a y ı t e r c i h e t m i ş o l m a s ı , t a l i h s i z bir h a r e k e t t i e l b e t t e , zira h a n t a l m ı z r a ğ ı n ı d a aynı eliyle k o n t r o l etmeye çalışıyordu.

H o r a c e ' m d a i r e l e r ç i z e n kılıcıyla y u k a r ı

doğru bükülen m ı z r a k da kendi etrafında bir daire çiziyordu ş i m d i . Aynı a n d a h e m atın s ı r t ı n d a k a l ı p h e m d e m ı z r a ğ ı t a ş ı y a m a y a c a ğ ı i ç i n , m i ğ f e r i n d e n s a v u r d u ğ u b o ğ u k bir k ü f ü r l e mızrağını b ı r a k m a k z o r u n d a kaldı. Ö f k e d e n d e l i y e d ö n e r e k ikinci k e z H o r a c e ile y ü z y ü z e gelm e k için ç ı l g ı n l a r gibi k ı l ı c ı n a u z a n d ı . N e y a z ı k k i ikinci bir k a r ş ı l a ş m a o l m a y a c a k t ı . H a l t , H o r a c e ' m s a v a ş m a n e v r a l a r ı n ı s e s s i z bir h a y r a n l ı k l a i z l i y o r d u . M ı z r a ğ ı n d e v r e dışı k a l m a s ı ü z e r i n e H o r a c e , d i z l e riyle d i z g i n l e r i t u t a n k a l k a n elini k u l l a n a r a k V u r u c u ' y u d e r h a l durdurmuş ve Galyalı şövalye daha yanından geçip gitmeden atını a r k a a y a k l a r ı ü z e r i n d e d ö n d ü r m ü ş t ü . Seri v e hafif b i l e k h a r e k e t l e r i y l e h â l â m i n i k d a i r e l e r ç i z m e k t e o l a n kılıç, b u k e z bir y a r ı m d a i r e d a h a ç i z e r e k g ü m b ü r tüyle şövalyenin miğferinin arkasına çarptı.


Ç ı k a n s e s i n zırhlar i ç i n d e k i a d a m ı n k u l a k l a r i n d a n a s ı l bir etki y a p a c a ğ ı n ı h a y a l e d e n H a l t , i r k i l e r e k geri ç e k i l d i . B i r t e k darbenin sağlam metali yarıp geçmesini beklemek, iyimserlik o l u r d u . B u n u n için b i r d e n f a z l a d a r b e y e i h t i y a ç v a r d ı . A m a ş ö v a l y e n i n m i ğ f e r i n d e ciddi bir g ö ç ü k o l u ş m u ş v e d a r b e n i n sarsıntısı d a ç e l i ğ i n i ç i n d e n g e ç e r e k , d o s d o ğ r u ş ö v a l y e n i n k a fatasında yankılanmıştı. A d a m ı n Araluenliler tarafından görülemeyen gözleri odakl a n a m ı y o r d u artık; e t r a f l a r ı n d a k ı v ı l c ı m l a r u ç u ş u y o r d u . Ş ö v a l y e , y a v a ş ç a e y e r d e n k a y a r a k t o z l u y o l a devrildi v e hareketsiz kaldı. D ö r t n a l a k o ş u s u n a birkaç metre d a h a d e v a m ettikten s o n r a b i n i c i s i o l m a d ı ğ ı m fark e d e n atı ise y a v a ş l a y a r a k k a f a s ı n ı e ğ m i ş v e yol k e n a r ı n d a k i u z u n ç i m l e r i k e m i m ı e y e başlamıştı. H o r a c e , atım yavaşça sürerek, y o l d a yatan G a l y a l ı şövalyenin yanında durdu. O l d u k ç a c i d d i b i r s e s l e "îyi bir d ö v ü ş ç ü o l m a d ı ğ ı n ı s ö y l e miştim sana," dedi Halt'a. T e p k i s i z t a v ı r l a r ı y l a gurur d u y a n O r m a n M u h a f ı z ı , y ü z ü n e yayılan gevrek tebessümü engelleyememişti. " E h , b e l k i d e ö y l e d i r , " d e d i , g e n ç a d a m a . " A m a s e n d e oldukça başarılıydın." H o r a c e o m u z silkti. " B u n u n için e ğ i t i m a l d ı m , " d e d i s a d e c e . H a l t , o ğ l a n ı n g a l i b i y e t i y l e h i ç d e ö v ü n m e d i ğ i n i f a r k etti. S a v a ş O k u l u ' n u n H o r a c e ü z e r i n d e ç o k iyi bir etkisi o l d u ğ u belli oluyordu.

Çocuk, kendine gelmeye başlayan şövalyeyi

işaret etti. K o l l a r i v e b a c a k l a r i u ) m m s u z c a k ı m ı l d a n ı y o r , a d a m a y a r ı ö l ü bir y e n g e ç g ö r ü n ü m ü v e r i y o r d u .


" O d a b u n u n için e ğ i t i m a l m ı ş o l m a l ı , " d e d i H a l t v e e k l e d i , "aferin sana, genç H o r a c e . " Oğlan,

Halt'un

övgüsü üzerine

keyifle

kızardı.

Orman

M u h a f ı z ı ' n ı n d u r d u k y e r e iltifat e d e c e k biri o l m a d ı ğ m ı biliyordu. " Ş i m d i b u n u ne y a p a c a ğ ı z ? " diye sordu kılıcının ucuyla y e r d e k i r a k i b i n i işaret e d e r e k . H a l t , ç a b u c a k a t ı n ı n s ı r t ı n d a n inerek şövalyeye yaklaştı. "Onunla ben ilgilenirim," dedi. "Zevkle." Y e r d e k i a d a m ı k o l u n d a n y a k a l a y ı p oturttu.

Şaşkın şövalye

m i ğ f e r i n i n i ç i n d e n bir şeyler m ı n i d a n d ı ; artık b u tür a y r ı n t ı l a r a a y ı r a c a k z a m a n ı o l a n H o r a c e , k a p a l ı s i p e r l i ğ i n iki y a n ı n d a n taşmakta olan bıyık u ç l a n n ı görebiliyordu. "Sağ

olunuz,

b a y ı m , " diye anlamsızca mırıldandı şö-

valye. Halt onu dimdik oturturken. Ayağa kalkmaya çalışarak y o l u e ş e l e d i a m a H a l t p e k d e n a z i k o l m a y a n bir h a r e k e t l e tekrar y e r i n e o t u r t t u o n u . " B u n a gerek yok d o s t u m , " dedi Orman Muhafızı. A d a m ı n ç e n e s i n i n a l t ı n a u z a n ı n c a , H o r a c e , H a l t ' u n iki b ı ç a ğ ı n d a n k ü ç ü k o l a n ı e l i n d e t u t m a k t a o l d u ğ u n u fark etti. D e h ş e t e d ü ş e n o ğ l a n , bir a n için H a l t ' u n ş ö v a l y e n i n b o ğ a z ı n ı k e s e c e ğ i n i s a n dı. D e r k e n H a l t , b e c e r i k l i bir h a r e k e t t e ş ö v a l y e n i n m i ğ f e r i n i t u t a n deri ç e n e k a y ı ş ı n ı kesti. K a y ı ş k e s i l i n c e , m i ğ f e r i a d a m ı n k a f a s ı n d a n ç ı k a r a r a k y o l k e n a r ı n d a k i ç a l ı l ı k l a r ı n i ç i n e fırlattı. B ı y ı k u ç l a r ı h â l â k a p a l ı o l a n s i p e r l i k t e n k u r t u l a n ş ö v a l y e , a c ı y l a inledi. H o r a c e , nihayet şövalyenin tehlike arz e t m e d i ğ i n d e n emin olarak kılıcını kınına soktu.

M a ğ l u p savaşçı, ciddi gözlerle


H a l t ile a t ü s t ü n d e k i g e n ç s a v a ş ç ı y ı g ö z l ü y o r d u . G ö z l e r i n i h e n ü z bir n o k t a y a o d a k l a y a m ı y o r d u . " D ö v ü ş e a y a k t a d e v a m e t m e m i ş g e r e k , " d i y e s a r s a k ç a ilân etti. H a l t , sırtına attığı o k k a l ı ş a p l a k l a a d a m ı n g ö z l e r i n i bir k e z d a h a y u v a l a r ı n d a n fırlattı. " Ö y l e bir şey o l m a y a c a k . Y e n i l d i n , d o s t u m . A d i l bir d ö v ü ş sonucu atından düştün. Du Feuille du C h e n e Tarikatı'ndan şöv a l y e S ö r H o r a c e , h a y a t ı n ı b a ğ ı ş l a m a y ı k a b u l etti." " Ş e y . . . sağğolsun," dedi sarsak şövalye, H o r a c e ' d a n yana belli b e l i r s i z bir s e l a m g ö n d e r e r e k . " A n c a k , " d i y e d e v a m etti H a l t z a l i m c e bir keyifle, " ş ö v a l yelik k u r a l l a n u y a r ı n c a , s i l a h l a r ı n , z ı r h ı n , a t m v e d i ğ e r v a r l ı k ların artık S ö r H o r a c e ' a aittir." "Öyle m i ? " diye sordu H o r a c e , hafifçe şüphelenerek. Halt başıyla onayladı. "Öyle." Ş ö v a l y e bir k e z d a h a a y a ğ a k a l k m a k için ç a b a l a d ı a m a H a l t onu yine durdurdu. " A m a b a y y ı m m . . . " d i y e itiraz etti ş ö v a l y e . zırhım

haa?

"Sikalarımla

Eminmisiniz?"

" E m i n i z , " dedi Halt. Şövalyenin zaten sarsılmış ve solgun g ö r ü n e n y ü z ü , gri p e l e r i n l i y a b a n c ı n ı n n e d e n s ö z ettiğini kavrayınca iyice solmuştu. " H a l t , " d i y e a r a y a girdi H o r a c e , " s i l a h l a n -ve atı- o l m a d a n h i ç b i r şey y a p a m a z k i . " "Evet, kesinlikle öyle," diye yanıtladı Halt, m e m n u n i y e t l e .


" B ö y l e c e köprüyü g e ç m e k isteyen m a s u m gezginlere sıkmtı vermesi de zorlaşacak." H o r a c e neler o l u p bittiğini ş i m d i a n l a m ı ş t ı . dikkatle,

" H a a , " dedi

"anlıyorum."

" T a m a m , " d e d i H a l t , a n l a m l ı b a k ı ş l a r l a . " B u r a d a iyi bir i ş ç ı k a r d ı n , H o r a c e . Ş u d a v a r k i , " diye e k l e d i , " d ö v ü ş , iki d a k i k a b i l e s ü r m e d i . A m a işte b u s o y g u n c u y u i ş i n d e n ettin v e y o l u h a l k için b i r a z d a h a g ü v e n l i h a l e g e t i r d i n . V e elbette k i şu p a h a l ı z i n c i r d e n zırhını, kılıcı, k a l k a n ı ve g ü z e l a t ı m da bir sonraki köyde satmak üzere yanımıza alacağız." " B u n u n k u r a l l a r a u y g u n o l d u ğ u n a e m i n m i s i n ? " diye s o r d u H o r a c e . H a h ' u n ağzı kulaklarına vardı. " E v e t . S o n d e r e c e adil v e h a k k ı n o l a n bir ö d ü l . B u n u o d a biliyordu.

M e y d a n o k u m a d a n ö n c e bizi b i r a z d a h a dikkatli

incelemesi gerekirdi. Şimdi, tatlım," dedi ayaklarının dibinde s ü k l ü m p ü k l ü m o t u r a n ş ö v a l y e y e , "çıkar b a k a l ı m ş u z ı r h ı . " Sersemleyen şövalye, isteksizce s o y u n m a y a başladı. Halt, g e n ç y o l d a ş ı n a b a k a r k e n g ö z l e r i n i n içi g ü l ü y o r d u . "Galya'yı dedi.

beklediğimden

de

fazla

sevmeye

başladım,"


ON YEDI

K

urt Rüzgârı,

iki g ü n s o n r a S k o r g h i j l l i m a n ı n d a n a y n l a -

rak k u z e y d o ğ u y ö n ü n e ,

S k a n d i y a ' y a d o ğ r u y o l a çıktı.

Memleketlerine d ö n m e d e n önce gemilerinde geçici onarımlar yapmaları gereken Slagor ve a d a m l a n , arkada kalmıştı. G e m i leri b a s k ı n s e z o n u b o y u n c a b a t ı y a d e v a m e d e m e y e c e k k a d a r çok zarar görmüştü.

S l a g o r ' u n l i m a n d a n e r k e n a y r ı l m a kararı,

ona pahalıya mal oluyordu. Haftalardır kuzeyden esen rüzgâr, Skandiyahlar'ın kocaman

ana yelkeni

artık b a t ı y a k a y m ı ş v e açmalarına

izin ver-

mişti. Kurt Rüzgârı gri denizin üzerinde kolaylıkla süzülüyor, suyu ikiye y a r a y a r a yol a l ı y o r d u . M e s a f e kat e t t i k ç e g e m i n i n seyri t a y f a l a r ı c o ş t u r u y o r , m e m l e k e t l e r i n e y a k l a ş ı r k e n m o r a l leri

yükseliyordu. Y a l n ı z c a Will ile E v a n l y n , g e m i s a k i n l e r i n i n n e ş e s i n i p a y l a -

ş a m ı y o r d u . S k o r g h i j l sefil, ç o r a k v e h i ç d e d o s t c a n l ı s ı o l m a y a n bir yerdi. A m a e n a z ı n d a n o r a d a g e ç i r d i k l e r i aylar, birbirlerinden ayrılma olasılığını biraz olsun geciktirmişti. H a l l a s h o l m ' a v a r ı n c a k ö l e o l a r a k s a t ı l a c a k l a r ı n ı b i l i y o r l a r d ı v e b ü y ü k ihtim a l l e farklı bir e f e n d i l e r i o l a c a k t ı .


Will, bir k e r e s i n d e m u h t e m e l a y r ı h k l a r ı h a k k m d a E v a n i y n ' i neşelendirmeye çahşmıştı. " D e d i k l e r i n e g ö r e H a l l a s h o l m p e k d e b ü y ü k bir yer d e ğ i l m i ş , " demişti, "yani ayrılsak bile birbirimizi g ö r m e y e d e v a m edebiliriz. Yedi gün, yirmi dört saat ç a l ı ş m a m ı z ı beklemiyorlardır h e r h a l d e . " Evaniyn yanıt vermemişti.

Skandiyalılar hakkında şimdiye

dek edindiği tecrübeler, o n a hiç de öyle s ö y l e m i y o r d u . Erak, ç o c u k l a n n suskunluklarıyla üstlerine çöken melankolik h a v a y ı fark e t m i ş v e o n l a r a k a r ş ı bir y a k ı n l ı k h i s s e t m i ş t i . E l i n d e n ayrı k a l m a m a l a r ı n ı s a ğ l a y a c a k bir şey g e l i p g e l m e y e ceğini merak ediyordu. K u ş k u s u z ki

k ö l e o l a r a k s a k l a y a b i l i r d i ikisini

h i z m e t k â r a gerçekten de ihtiyaç d u y m u y o r d u . savaş k o m u t a m olarak, görüldüğü

subay

de. A m a

S k a n d i y a h bir

i h t i y a ç l a r ı n ı n e m i r erleri t a r a f ı n d a n

kışlasında

yatıp

kalkıyordu.

Araluenlileri

kendine saklaması halinde, b e s l e n m e ve kıyafet masraflarını karşılaması, ayrıca sorumluluklarını da taşıması gerekecekti. Başını öfkeyle sallayarak uzaklaştırdı bu düşünceyi aklından. " C a n l a n c e h e n n e m e , " d i y e s e r t ç e m ı r ı l d a n d ı , ikiliyi a k l ı n dan çıkarıp gemiyi rotasında tutmaya yoğunlaşarak. D ü m e n i n yanındaki pusulanın iğnesini izlerken kaşları çatılmıştı.

Y o l c u l u ğ u n o n ikinci g ü n ü n d e ,

S k a n d i y a kıyıları

tam da

E r a k ' ı n k a r a y a v a r a c a k l a r ı n ı t a h m i n ettiği n o k t a d a - g ö r ü n d ü . Will, a d a m l a r i n k o n t a fırlattıkları h a y r a n l ı k d o l u b a k ı ş l a r d a n ,


b u n u n hatırı s a y i h r b i r b a s a n o l d u ğ u n u a n l a y a b i l i y o r d u . T a l a p e d e n g ü n l e r b o y u n c a kıyı ş e r i d i n e g i d e r e k y a k l a ş t ı lar; Will ile E v a n l y n , g i d e r e k d a h a f a z l a ayrıntı s e ç e b i l i y o r l a r dı. Y ü k s e k k a y a l a r v e k a r l a k a p l ı d a ğ l a r , S k a n d i y a ' n ı n b a ş l ı c a c o ğ r a f i ö z e l l i k l e r i gibi d u r u y o r d u . " E r a k akıntıyı ç o k iyi y a k a l a d ı , " d e d i S v e n g a l ç o c u k l a r a , direğin tepesindeki g ö z c ü noktasına t ı r m a n m a y a hazırlanırken. N e ş e l i ikinci k a p t a n . Will ile E v a n i y n ' d e n ç o k h o ş l a n ı y o r d u . K ö l e olarak geçirecekleri hayatın zor ve a c ı m a s ı z geçeceğini b i l i y o r d u v e b u d u r u m u , her fırsatta g ü l e r y ü z l ü bir s o h b e t l e telafi e t m e y e ç a l ı ş ı y o r d u . N e y a z ı k k i iyi niyetli d e o l s a bir s o n r a k i y o r u m u , Will'i d e E v a n i y n ' i d e teselli e t m e k t e n ç o k uzaktı. " E h y a n i , " d e d i , k e n d i s i n i d i r e ğ i n t e p e s i n e ç e k e c e ğ i ipleri yakalayarak, Yanılmıştı.

"iki y a d a ü ç s a a t i ç i n d e e v d e o l u r u z . " N i h a y e t k ü r e k l e r i n e k a v u ş a n kurt g e m i s i , bir

s a a t i n s o n u n d a H a l l a s h o l m l i m a n ı n ı n girişini k a p l a y a n y o ğ u n sisin i ç i n e g i r m i ş t i b i l e . H a l l a s h o l m k a s a b a s ı sisin i ç i n d e b e l i r d i ğ i n d e . Will ile E v a n l y n s e s s i z c e g e m i n i n o r t a k ı s m ı n d a bekliyorlardı. B ü y ü k bir k a s a b a değildi burası. Ç a m ağaçlarıyla kaplı d a ğ l a n n d i b i n e s ı ğ ı n m ı ş gibi d u r a n H a l l a s h o l m , taş ç a t l a s a elli b i n a d a n o l u ş u y o r d u . B i n a l a r ı n h e p s i t e k katlıydı v e g ö r ü n d ü ğ ü k a d a n y l a , h e r biri ç a m k ü t ü k l e r i n d e n i n ş a e d i l m i ş , ç a t ı l a r ı o t l a kapatılmıştı. Binalar, iskelelerde bağlı duran ya da yan y a t m l a r a k gövdeleri t a m i r e d i l e n , g ü v e r t e t a h t a l a r ı n ı d e v a m l ı k e m i r e n d e n i z p a r a z i t l e r i y l e s a v a ş h a l i n d e k i bir d ü z i n e d e n f a z l a kurt g e m i -


sinin k a p l a d ı ğ ı l i m a n ı n u ç t a r a f ı n a sıkışıp k a l m ı ş t ı . B a c a l a r ı n çoğundan d u m a n tütüyordu.

Soğuk hava, y a n m a k t a olan ç a m

kütüklerinin baş d ö n d ü r ü c ü kokusuyla doluydu. Yönetim binası olan R a g n a k ' i n Büyük Salonu da kasabadak i diğer evler gibi k ü t ü k l e r d e n i n ş a e d i l m i ş t i . A m a d i ğ e r l e r i n d e n d a h a b ü y ü k , d a h a y ü k s e k v e d a h a genişti. A y n c a b i n a y ı , d i ğ e r l e r i n i n ü z e r i n d e bir kule gibi y ü k s e l t e n e ğ i m l i bir çatısı vardı. K a s a b a n ı n t a m ortasındaki m a n z a r a y a h ü k m e d e n binan ı n etrafı, kuru bir h e n d e k ve bir çitle ç e v r i l i y d i ; Will b u r a d a d a ç a m kütükleri b u l u n d u ğ u n u fark etmişti. Ç a m a ğ a c ı n ı n , S k a n d i y a ' d a e n sık k u l l a n ı l a n i n ş a a t m a l z e m e s i o l d u ğ u b e l liydi. A n a i s k e l e d e n ç ı k a n u z u n , g e n i ş bir y o l , çitin o r t a s ı n d a b u l u n a n a n a giriş k a p ı ş m a a ç ı l ı y o r d u . L i m a n d a k i ç a r ş a f gibi d ü m d ü z d e n i z i n ö t e s i n d e n k a s a b a y ı g ö z l e y e n Will, z a m a n v e şartlar farklı o l s a , a r k a l a r ı n d a y ü k s e l e n k o c a m a n , karlı d a ğ l a r l a d ü z g ü n bir b i ç i m d e s ı r a l a n m ı ş evleri o l d u k ç a h o ş b u l a c a ğ ı n ı d ü ş ü n d ü . O y s a ş i m d i , y e n i evlerini b e ğ e n i l i r k ı l a c a k hiçbir şey g ö r e m i y o r d u . İkili m a n z a r a y ı i z l e r k e n , i n c e d e n bir kar y a ğ m a y a başlamıştı. "Sanirim

s o ğ u k bir h a v a bizleri b e k l i y o r , " d e d i Will u s u l c a .

E v a n i y n ' i n b u z gibi e l i n i n k e n d i elinin i ç i n e k a y d ı ğ ı n ı hissetti ve o n u c e s a r e t l e n d i r m e k için k ı z ı n elini h a f i f ç e sıktı. O an a k l ı n d a n hiç d e c e s a r e t l e n d i r i c i d ü ş ü n c e l e r g e ç m i y o r d u aslında.


ON SEKIZ

H

alt, " K a l k a n ı n d a k i o s e m b o l ü n y o l c u l u ğ u k o l a y k ı l a c a ğ m ı s ö y l e m i ş t i m s a n a , " d i y e hatırlattı H o r a c e ' a .

At sırtında rahatça oturuyorlardı.

H a l t bir b a c a ğ ı n ı e y e r

t o p u z u n u n üzerinden atmıştı; önlerindeki kavşağa geçişi eng e l l e y e n G a l y a l ı ş ö v a l y e n i n atını m a h m u z l a y ı p d ö r t n a l a y a kınlardaki k a s a b a n ı n güvenliğine k a ç ı ş ı m izliyorlardı.

Hora-

c e , H a l t ' u n r e s m i v e b a s i t k a l k a n ı ü z e r i n e ç i z m i ş o l d u ğ u yeşil m e ş e y a p r a ğ ı n a bir g ö z attı. "Bildiğin gibi," dedi d u r u m u p e k o n a y l a m a d ı ğ ı n ı belli eden bir s e s l e , " r e s m e n ş ö v a l y e ilan e d i l m e d e n ö n c e h e r h a n g i bir a r m a taşıma yetkim yok." H o r a c e , Sör R o d n e y ' n i n komutası a l t ı n d a o l d u k ç a sıkı bir e ğ i t i m a l ı y o r d u v e b a z e n H a l t ' u n ş ö valyelik kurallarına gereken ö n e m i vermediğini düşünüyordu. Sakallı O r m a n Muhafızı onu kuşkulu gözlerle süzerek o m u z silkti. " O n a b a k a r s a n , " d i y e hatırlattı, " u s u l e u y g u n bir ş e k i l d e ş ö v a l y e ilan e d i l m e d e n ö n c e b u ş ö v a l y e l e r l e d ö v ü ş m e h a k k ı n d a yok. A m a b u n u n seni engellediğini s ö y l e y e m e m . "


K ö p r ü d e k i ilk d ö v ü ş ü n a r d ı n d a n iki g e z g i n k a v ş a k l a n , k ö p rüleri v e d a r g e ç i t l e r i t u t m u ş o l a n e n a z y a r ı m d ü z i n e ş ö v a l y e t a r a f ı n d a n d u r d u r u l m u ş t u . A d a m l a n n h e r biri,

kaslı s a v a ş ç ı

ç ı r a ğ ı t a r a f ı n d a n k o l a y l ı k l a alt e d i l m i ş t i . H a l t , g e n ç a d a m ı n doğal yeteneği ve becerilerinden çok etkilenmişti. Ç o c u k , yoll a r ı n a ç ı k a n l a r ı bir bir a h e d i y o r d u . B a ş l a r d a kılıcıyla b i r k a ç b e c e r i k l i d a r b e v u r u y o r , s o n l a r a d o ğ r u d a , ele g e ç i r d i ğ i k a l ı n , g ü z e l m ı z r a k l a r a k i p l e r i n e h ü c u m e d i p a d a m l a n d ö r t n a l a gid e n a t l a r ı n d a n m e t r e l e r c e u z a ğ a fırlatıyordu. G a n i m e t o l a r a k t o p l a d ı k l a r ı ç o k m i k t a r d a zırh v e silah, ele g e ç i r d i k l e r i a t l a r a y ü k l e n m i ş t i . H a l t a t l a n , silahları v e zırhları y o l ü s t ü n d e k i ilk büyük kasabada satmayı planlıyordu. H o r a c e ' m yeteneklerine duyduğu tüm hayranlık ve kabadayıların alt e d i l m e l e r i n i i z l e m e k t e n aldığı b ü y ü k k e y f e r a ğ m e n , y o l c u l u k l a n n ı n u z a m a s ı n d a n dolayı öfkeliydi. Bu gecikmeler y a ş a n m a s a b i l e , ilk kar fırtınaları sınırı a ş ı l m a z h a l e g e t i r m e den ö n c e , uzaktaki S k a n d i y a sınırına v a r m a k t a zorlanacaklarını düşünüyordu. D o l a y ı s ı y l a , b e ş g e c e ö n c e , terk e d i l m i ş bir çiftliğin yıkık dökük a h m n d a kamp kurduklarında,

p a s l a n m a k t a o l a n alet

e d e v a t ı e l d e n g e ç i r m i ş v e k u r u m u ş , eski bir f ı r ç a y l a k ü ç ü k bir k u t u yeşil b o y a b u l m u ş t u . B u n l a r ı k u l l a n a r a k H o r a c e ' m k a l k a n ı n ı n ü z e r i n e yeşil bir m e ş e y a p r a ğ ı ç i z m i ş t i . S o n u ç b e k l e d i ğ i gibiydi. M e ş e Yaprağı Tarikatı'ndan S ö r H o r a c e ' m şöhreti, önlerinden gidiyordu. Artık 'eşkıya' şövalyeler, H o r a c e ' m kalkanındaki armayı görür g ö r m e z t a b a n l a n yağlıyorlardı. "Kaçmasına

üzüldüğümü

söyleyemem,"

dedi

Horace,

Vurucu'yu az ö n c e b o ş a l a n kavşağa doğru hafifçe dürterek. " O m z u m henüz tam iyileşmedi."


Bir

önceki

li çıkmıştı.

rakibi,

diğerlerine

kıyasla

oldukça

yetenek-

K a l k a n d a k i meşe yaprağından etkilenmediği ve

H o r a c e ' m ş ö h r e t i n d e n k o r k m a d ı ğ ı belli o l a n a d a m , şevkle d ö vüşmeye başlamıştı. Birkaç dakika süren m ü c a d e l e sırasında ş ö v a l y e n i n g ü r z ü n d e n g e l e n bir d a r b e ,

H o r a c e ' m kalkanının

t e p e s i n i s ı y ı r a r a k k o l u n u n üst k ı s m ı n a g e l m i ş t i . N e y s e ki darbe, büyük ölçüde kalkan tarafından engellenmisti, aksi t a k d i r d e H o r a c e ' m k o l u n u n k ı r ı l m a s ı işten bile d e ğildi. G ü r z ü n ç a r p t ı ğ ı n o k t a m o r a r m ı ş t ı v e ç o c u k , k o l u y l a o m zunu p e k rahat hareket ettiremiyordu. Horace'in,

g ü r z ü n k o l u n a i s a b e t e t m e s i n i n ü s t ü n d e n bir

s a n i y e bile g e ç m e d e n elinin tersiyle s a v u r d u ğ u kılıç d a r b e s i , b e r b a t bir t a n g ı r t ı y l a diğer ş ö v a l y e n i n m i ğ f e r i n d e p a t l a m ı ş , ark a s ı n d a c i d d i bir g ö ç ü k b ı r a k a r a k a d a m ı n b i l i n ç s i z c e o r m a n l ı k zemine devrilmesine neden olmuştu. O o l a y d a n b e r i d ö v ü ş m e k z o r u n d a k a l m a d ı ğ ı için ç o k m e m nundu Horace. " K a s a b a d a bir g e c e g e ç i r e c e ğ i z , " d e d i H a l t . " B e l k i b i r k a ç şifalı o t b u l u r u z d a k o l u n a s ü r m e k için l a p a h a z ı r l a r ı m . " H a l t , o ğ l a n ı n k o l u n u s a k ı n d ı ğ ı n ı fark e t m i ş t i .

Şikâyet etmemesine

r a ğ m e n , H o r a c e ' m acı çektiği belli o l u y o r d u . " S e v i n i r i m , " dedi H o r a c e . " B u k a d a r u z u n süre a r a z i d e kaldıktan sonra g e r ç e k bir y a t a k t a u y u m a k , hoş bir değişiklik o l u r d u . " H a l t , a l a y c ı bir tavırla " S a v a ş O k u l u eskisi gibi değil a n l a ş ı l a n , " d i y e h o m u r d a n d ı . " B e n i m gibi yaşlı bir a d a m a r a z i d e r a h a t ç a u y u r k e n bir ç o c u ğ u n r a h a t s ı z o l m a s ı n e g a r i p bir şey." H o r a c e o m u z s i l k e r e k " H e r n e y s e , " d e d i , "bu g e c e bir y a t a k t a u y u y a c a ğ ı m için ç o k s e v i n ç l i y i m . "

'


İşin aslı, H a l t d a o n u n l a aynı d u y g u l a n p a y l a ş ı y o r d u . A m a H o r a c e ' m b u n u b i l m e s i n e izin v e r m e y e c e k t i tabii. " H a y d i h ı z l a n a l ı m , " d e d i , " v ü c u d u n iflas e t m e d e n r a h a t y a tağına kavuşturalım seni." A b e l a r d ' ı y a v a ş ç a s ü r m e y e b a ş l a d ı . Ç e k i c i d e d e r h a l hızını o n a u y d u r d u . G a f i l a v l a n a n v e ele g e ç i r d i k l e r i atlarla m e ş g u l o l a n H o r a c e , d a h a y a v a ş bir t e m p o y l a o n l a n i z l i y o r d u . Z ı r h l a r v e s i l a h l a r l a y ü k l ü s a v a ş atları k o n v o y u , s o k a k l a r ı n d a d o l a ş t ı k l a r ı k a s a b a d a e p e y c e ilgi ç e k i y o r d u . H o r a c e , i n s a n l a n n her z a m a n k i gibi s a v a ş a t m m ö n ü n d e n a c e l e y l e k a ç ı ş t ı k larını g ö r d ü . O n a a t ı l a n k a ç a m a k b a k ı ş l a n fark etti v e y a n l a n n d a n g e ç t i k ç e i n s a n l a n n " C h e v a l i e r d u c h ê n e " gibi bir şeyler fısıldadıklarını duydu. M e r a k l a H a l t ' a d ö n d ü . " B u çenelerle ilgili söyledikleri şey de n e d i r ? " diye sordu. Halt, H o r a c e ' m kalkanındaki m e ş e y a p r a ğ ı s e m b o l ü n ü işaret etti. " Ç e n e d e ğ i l , " d e d i g e n ç s a v a ş ç ı y a , ' c h ê n e ' diyorlar. B u k e l i m e , o n l a r ı n d i l i n d e m e ş e a n l a m ı n a geliyor. S e n i n için M e ş e Ş ö v a l y e s i diyorlar. Belli k i ş ö h r e t i n iyice y a y ı l m ı ş . " H o r a c e k a ş l a r i n ı çattı. B u d u r u m u n o n u m e m n u n e d i p etm e d i ğ i n d e n emin değildi. "İnşallah başımızı belaya s o k m a z , " dedi kararsızlıkla. Halt, o m u z s i l k m e k l e yetindi. " B ö y l e k ü ç ü k bir k a s a b a d a m ı ? H i ç s a n m a m .

Bence tam

tersi." G e r ç e k t e n d e bir k ö y d e n ç o k d a farklı o l m a y a n , k ü ç ü c ü k bir k a s a b a d a l a r d ı . T e k a n a c a d d e s i , n e r e d e y s e a t l a r ı n ı n y a n yana ilerleyemeyeceği

kadar dardı.

Kasabalılar yoUanndan

ç e k i l m e k z o r u n d a kalıyor, atlıların g e ç e b i l m e s i için ara s o k a k -


lara g i r i y o r v e atlar u s u l c a ikiliyi t a k i p e d e r k e n , y e r l e r i n d e n

kimildamiyorlardi S o k a ğ a asfalt d ö ş e n m e m i ş t i ; tozlu yol, y a ğ m u r y a ğ ı n c a hızla yapışkan bir ç a m u r a d ö n ü ş ü y o r olmalıydı.

G e n e l l i k l e tek

katlı o l a n evler, n o r m a l e v l e r e k ı y a s l a k ü ç ü k gibi d u r u y o r d u . " G ö z ü n ü d ö r t a ç d a bir h a n b u l a l ı m , " d e d i H a l t h a f i f ç e . K ö t ü ş ö h r e t i y l e ü n s a l m ı ş bir a r k a d a ş l a s e y a h a t e t m e k . H a l t a ç ı s ı n d a n g a r i p bir t e c r ü b e y d i . A r a l u e n ' d e y k e n . O r m a n M u h a f ı z ı Birliği ü y e l e r i n i n ş ü p h e v e z a m a n z a m a n k o r k u d o l u b a k ı ş l a r l a k a r ş ı l a n m a l a r ı n a alışkındı. G e n i ş kukuletalı a l a c a pelerinler. K r a l l ı k v a t a n d a ş l a r ı için t a n ı d ı k bir g ö r ü n t ü y d ü . G a l y a ' d a ise, m e m n u n i y e t l e fark e ü n i ş o l d u ğ u ü z e r e , O m ı a n M u h a f i z ı ü n i f o r m a s ı v e u z u n y a y ile çifte b ı ç a k l a r d a n o l u ş a n k e n d i n e h a s silahları, ya ç o k az ilgi çekiyor, ya da hiç ç e k m i y o r d u . H o r a c e ise b a m b a ş k a bir m e s e l e y d i . Belli k i ş ö h r e t i ö n l e r i n d e n g i d i y o r d u v e i n s a n l a r o n u , H a l t ' u n yıllardır alışkın o l d u ğu kuşku ve kararsızlık dolu bakışlarla süzüyordu. Bu durum, H a l t ' u n da h o ş u n a gidiyordu. Başlarının derde girmesi halind e e s a s t e h l i k e n i n i r i y a n , zırhlı g e n ç a d a m s a n ı l m a s ı , i k i s i n e avantaj sağlayacaktı. O y s a , grili yeşilli p e l e r i n i i ç i n d e k i kır s a ç l ı a d a m , o ğ l a n a g ö r e ç o k d a h a b ü y ü k b i r t e h l i k e teşkil e d i y o r d u a s l ı n d a . " Ş u r a d a , " dedi H o r a c e , H a l t ' u hayallerinden uyandırarak. O r m a n M u h a f ı z ı , o ğ l a n ı n p a r m a ğ ı n ı t a k i p etti. Ç o c u k , s o k a ğ a t e p e d e n b a k a n ikinci k a t ı y l a p ü r ü z l ü m e ş e s ü t u n l a r ı n ü z e r i n d e k a r a r s ı z c a a y a k t a d u r a n bir b i n a y ı işaret e d i y o r d u .

Üzerinde

k a b a r t m a şeklinde kaba bir şarap kadehi ve y e m e k tabağının b u l u n d u ğ u yıpranmış bir levha, rüzgârda hafifçe sallanıyordu.


" G e c e y i y u m u ş a k , lıoş bir y a t a k t a g e ç i r m e h a y a l i k u r m a , " diye uyardı Halt oğlanı. " O r m a n , buranın döşeklerinden daha bile y u m u ş a k

o l a b i l i r . " T e m i z l i k k o n u s u n d a k i f i k r i n i ise k e n -

dine saklamayı daha uygun gördü. A n c a k yanılmıştı.

K ü ç ü k binanın duvarları y a m u k y u m u k -

tu. A y n c a a l ç a k v e p ü r ü z l ü bir t a v a n ı v a r d ı v e o d a l a r ı n a bir g ö z a t m a k için m e r d i v e n e y ö n e l d i k l e r i n d e , b a s a m a k l a r b a s t ı k l a r ı t a r a f a d o ğ r u b e l v e r i y o r gibi d u r u y o r d u . A m a en azından odaları temizdi. Üstelik taze öğleden sonra e s i n t i s i n i n içeri g i r m e s i için a r d ı n a d e k a ç ı k d u r a n g e n i ş c a m l ı bir p e n c e r e s i b u l u n u y o r d u .

Farklı eğimlere sahip çatıların

üzerinden dışarıya bakarken, yeni sürülmüş tarlalann kokuları burunlarına kadar geliyordu. H a n c ı ile karısı y a ş ı n i b a ş ı n i a l m ı ş i n s a n l a r d ı , k o n u k l a r ı n a karşı s ı c a k v e g ü l e r y ü z l ü y d ü l e r . Ö z e l l i k l e d e h a n ı n d ı ş ı n a sıral a n a n b i n i c i s i z atların ü z e r i n e yığılı silah v e zırhları g ö r d ü k t e n s o n r a . G e n ç ş ö v a l y e varlıklı biri h e r h a l d e , diye d ü ş ü n m ü ş l e r di. V e t ü m i ş l e m l e r i , grili y e ş i l h p e l e r i n i i ç i n d e k i a s ı k suratlı u ş a ğ ı n a b ı r a k t ı ğ ı n a g ö r e , o l d u k ç a d a ö n e m l i bir kişi o l m a l ı y d ı . D o ğ u ş t a n s o y l u kişilerin, g e c e l i k o d a ü c r e t i gibi s ı r a d a n m e s e lelerle i l g i l e n m e y e t e n e z z ü l d a h i e t m e y e c e k l e r i n i v a r s a y m a k , h a n c ı n ı n z ü p p e l i k a n l a y ı ş ı n ı n sınırları d â h i l i n d e y d i . K a s a b a d a g a n i m e t l e r i n i p a r a y a ç e v i r e b i l e c e k l e r i bir p a z a r b u l u n m a d ı ğ ı m ö ğ r e n e n H a l t , seyis y a m a ğ ı n ı n o g e c e l i k a t l a rıyla i l g i l e n m e s i n e izin v e r d i . A b e l a r d v e Ç e k i c i d ı ş ı n d a k i lerle, elbette. M u h a f ı z atlarını k e n d i s i b e s l e d i . H o r a c e ' m d a V u r u c u ' y u b i z z a t b e s l e d i ğ i n i keyifle fark etti. A t l a n yerleştirdikten sonra o d a l a n n a döndüler.

Hancının


karısı, a k ş a m y e m e ğ i n i n bir iki s a a t dalıa hazır o l m a y a c a ğ ı n ı söylemişti. " B u a r a d a ş u k o l u n a bir g ö z a t a l ı m , " d e d i H a l t . G e n ç a d a m , m i n n e t t a r l ı k l a y a t a ğ a o t u r a r a k keyifle i ç g e ç i r d i . H a l t ' u n b e k lentilerinin a k s i n e , kalın, t e m i z b a t t a n i y e l e r v e b e y a z , b a k ı m l ı çarşaflarıyla yataklar,

gayet y u m u ş a k ve rahat görünüyordu.

H a l t ' u n işareti ü z e r i n e a y a ğ a k a l k a n o ğ l a n , z i n c i r d e n zırhıyla t u n i ğ i n i çıkarttı. K o l u n u o m u z s e v i y e s i n i n ü s t ü n e k a l d ı r m a s ı gerekince, acıyla inlemişti. M o r l u k , üst k o l u n u n t a m a m ı n a y a y ı l m ı ş , k o y u t o n l a r d a k i m a v i - s i y a h l a r d a n u ç k ı s ı m l a r d a k i çirkin g ö r ü n ü m l ü sarılıklar a v a r m c a y a d e k s o l u k renkli bir y a m a l ı b o h ç a o l u ş t u r m u ş t u adeta. Z e d e l e n e n bölgeyi dikkatle inceleyen Halt, k ı n k k e m i k b u l u n m a d ı ğ ı n d a n emin oldu. "Ah!" diye bağırdı H o r a c e , O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n p a r m a k l a n morluğun etrafım yoklayıp dürtünce. " A c ı d ı m ı ? " diye s o r d u H a l t , H o r a c e ' m öfkeli b a k ı ş l a r ı n ı üzerinde hissetmişti. " E l b e t t e a c ı d ı , " d e d i o ğ l a n ters ters. " O y ü z d e n ' a h ! ' d e d i m ya zaten." H a l t , " H ı m m m m , " diye m ı r ı l d a n d ı v e H o r a c e a c ı d a n d i ş lerini s ı k a r k e n , o ğ l a n ı n k o l u n u k a l d m p ileri geri oynattı. R a h a t s ı z l ı ğ ı n ı artık s a k l a y a m a y a n H o r a c e , s o n u n d a k o l u n u geri çekti. " B u n u n g e r ç e k t e n d e işe y a r a y a c a ğ ı n ı d ü ş ü n ü y o r m u s ı m ? " diye s o r d u , h ı r ç ı n bir sesle. " Y o k s a b a n a a c ı ç e k t i r m e k t e n k e yif m i

alıyorsun?"

"Yalnızca yardım etmeye çalışıyorum," dedi Halt, kibarca.


B i r Icez dahıa o ğ l a n ı n k o l u n a u z a n d ı a m a H o r a c e k e n d i n i geri çekti. " Ç e k e l l e r i n i , " d e d i . " O r a y ı b u r a y ı m ı n c ı k l a m a k t a n başka bir şey y a p t ı ğ ı n y o k . B u n u n b a n a n e f a y d a s ı o l a c a ğ ı n ı a n l a m a dım ben." " K ı r ı k v a r m ı d i y e b a k ı y o r d u m , " d i y e a ç ı k l a d ı H a l t . Ama H o r a c e , b a ş m ı sallıyordu. " H i ç b i r y e r i m kırilmadi . B i r a z c ı k k o l u m m o r a r d ı , h e p s i bu." H a l t , p e s e t m i ş t i . H o r a c e ' a o n a y a l n ı z c a y a r d ı m e t m e y e çalıştığını s ö y l e y e c e k t i ki, işler k e l i m e n i n t a m a n l a m ı y l a çığınndan çıkıverdi. H a f i f ç e ç a l i n a n k a p ı , bir a n s o n r a a r d ı n a d e k a ç ı l m ı ş v e ehndeki yastıklarla h a n c ı n ı n k a n s ı içeri d a l ı v e r m i ş t i . İ k i s i n e de gül ü c ü k l e r a t a n k a d ı n ı n b a k ı ş l a n H o r a c e ' m k o l u n a t a k ı l m c a , gül ü m s e m e s i bir a n d a yerini e n d i ş e h v e a n a ç b a k ı ş l a r a bıraktı. K a d ı n , G a l y a d i l i n d e bir şeyler s ö y l e d i k t e n s o n r a yastıkla n y a t a ğ ı n ü z e r i n e a t a r a k h ı z l a H o r a c e ' a d o ğ r u k o ş t u . Uzanıp y a r a l ı k o l u n u t u t a r k e n , ç o c u k o n u k u ş k u l u g ö z l e r l e süzüyordu. K a d ı n d u r d u , d u d a k l a n n ı b ü z d ü v e g ü v e n v e r i c i bakışları, H o r a c e ' m g ö z l e r i y l e b u l u ş t u . G ö r d ü k l e r i n d e n t a t m i n o l a n şöv a l y e ç ı r a ğ ı , k a d ı n ı n k o l u n u i n c e l e m e s i n e izin v e r d i . K a d ı n m o r l u ğ u n a z i k ç e k o n t r o l etti; hafif d o k u n u ş l a r i , ner e d e y s e h i s s e d i l m i y o r d u b i l e . K e n d i s i n i k a d ı n ı n y a r d ı m eline t e s l i m e d e n H o r a c e , y ü z ü n d e a n l a m l ı bir i f a d e y l e H a l t ' a döndü. O r m a n M u h a f ı z ı , s u r a t ı n ı a s a r a k m u a y e n e y i i z l e m e k üzere y a t a ğ a o t u r m u ş t u . N i h a y e t geri ç e k i l e n k a d ı n H o r a c e ' ı kolundan tutup yatağın k e n a n n a oturttu.

H e r i k i s i n e b i r d e n hitap

e d e b i l m e k ü z e r e a r k a s ı n ı d ö n e r e k , s o l g u n k o l u işaret etti.


" K e m i k k i r i l m a y o k , " dedi kararsızca. Halt, b a ş ı n ı salladı. " O k a d a r ı n ı b e n d e a n l a d ı m , " diye y a n ı t l a d ı . K a d ı n , bir y a d a iki k e z b a ş ı n ı s a l l a d ı k t a n s o n r a , k e l i m e l e r i d i k k a t l e s e ç e r e k s ö z l e r i n e d e v a m etti. A r a l u e n d i l i n e hiç d e h â k i m d e ğ i l d i . "Morluklar," dedi,

"kötü morluklar.

L a z ı m . . . " Kelimeyi

a r a y a r a k d u r a k s a d ı v e b u l d u . " Ş i f a l ı . . . b i t k i . . . " İki eliyle b i r d e n o v a l a m a işareti y a p a r a k , o t l a r d a n k a r ı ş ı m h a z ı r l a y a c a ğ ı n ı tarif etti. " O t l a r ı k o p a r t . . . ş u r a y a k o y . " Yaralı k o l a bir k e z d a h a d o k u n d u . Halt, tekrar b a ş ı m salladı. " G ü z e l , " d e d i k a d ı n a . " L ü t f e n d e v a m e d i n . " H o r a c e ' a bir g ö z attı. " Ş a n s l ı y ı z , " dedi. " B u işten a n l a y a n b i r i n e b e n z i y o r . " " Ş a n s l ı y ı m d e m e k i s t i y o r s u n h e r h a l d e , " d e d i H o r a c e sert sert.

"Senin insafına kalsaydım, muhtemelen k o l u m d a n ola-

caktım." Seslerin

keseldiğini

duyan ama kelimeleri s e ç e m e y e n ka-

d ı n , o ğ l a n ı t e m i n e t m e k için hızla h a r e k e t etti.

Ş a r k ı söyler

gibi sesler ç ı k a r ı y o r v e tüy gibi y u m u ş a k elleriyle m o r l u k l a r a dokunuyordu. "İki g ü n . . . ü ç . . . s o n r a m o r l u k yok. A c ı y o k , " d e y i n c e , H o race kadına gülümsedi. " T e ş e k k ü r l e r , h a n ı m e f e n d i , " d e d i , g e n ç v e n a z i k bir ş ö v a l y e y e yakışır, saygılı bir sesle. " B u i y i h ğ i n i z i nasıl ö d e y e c e ğ i mi bilmiyorum." K a d ı n o n a g ü l ü m s e d i v e o t s t o k l a r ı n a bir g ö z a t a c a ğ ı n ı i ş a ret etti. H o r a c e , a y a ğ a k a l k ı p k ı k ı r d a y a r a k o d a y ı t e r k e d e n k a d ı n ı n a r k a s ı n d a n e ğ i l e r e k a c e m i c e bir s e l a m v e r d i . " B o ş v e r s e n e y a h u , " d e d i H a l t , g ö z l e r i n i devirerek.


ON DOKUZ

R

a g n a k ' i n y e m e k s a l o n u , s o n d e r e c e sıcaktı.

İ ç e r i d e b u l u n a n ç o k s a y ı d a i n s a n l a s a l o n u n bir t a r a f ı m

n e r e d e y s e t a m a m e n işgal e d e n d e v a s a , a ç ı k ş ö m i n e , d ı ş a r ı y a h â k i m o l a n k a i m kar ö r t ü s ü n e r a ğ m e n ısının f a z l a s ı y l a a r t m a sına n e d e n o l u y o r d u . D e v a s a salon, uzun ve basık tavanlıydı; R a g n a k ' i n m a s a s ı , o d a b o y u n c a u z a n a n iki m a s a n ı n u c u n d a , a t e ş i n t a m k a r ş ı s ı n d a y d ı . D ü z e n s i z şekilleri i ç i n d e k i b o ş l u k l a r k a y a gibi sert bir çamur-balçık karışımıyla sıvanmıştı ve kabaca b u d a n m ı ş ç a m kütükleri, salonun d u v a r l a n m oluşturuyordu. Yer yer bir m e t r e k a l ı n l ı ğ ı n d a k i sıkıştırılmış s a z l a r d a n o l u şan çatıyı t a ş ı m a k için, s a l o n u n k ö ş e l e r i n e ç o k s a y ı d a ç a m k ü tüğü yerleştirilmişti. Çatı k a p l a m a s ı yoktu.

Sazları taşımaları

için s ü t u n l a r ı n ü z e r i n e k a b a k e r e s t e d e n i n c e çıtalar takılıydı. Y e m e k y i y e n , g ü l e n v e b i r b i r l e r i n e b a ğ ı r a n y a k l a ş ı k y ü z elfi S k a n d i y a h ' d a n ç ı k a n g ü r ü l t ü , k u l a k l a r ı sağır e d i y o r d u . E r a k , etrafına bakınarak gülümsedi. Yeniden evde o l m a k güzeldi.


R a g n a k ' ı n s a ğ k o l u B o r s a ' n i n u z a t t ı ğ ı bir d i ğ e r b i r a y ı keyifl e k a b u l etti. R a g n a k Y ü c e K o n t ' t u ; y a n i t ü m S k a n d i y a h l a r ' ı n k ı d e m l i K o n t ' u . B o r s a ise ü l k e n i n g ü n l ü k işlerinin y ü r ü t ü l m e sinden sorumlu yöneticiydi.

T a r l a l a n n ekilmesini, vergilerin

ödenmesini, baskınlann zamanında yapılmasını ve ganimetlerd e n R a g n a k ' a d ü ş e n p a y ı n -yani t ü m g a n i m e t l e r i n d ö r t t e birin i n - kurt g e m i s i k o m u t a n l a r ı n c a ö d e n m e s i n i s a ğ l a y a n kişiydi. " İ ş l e r her y e r d e k ö t ü y e g i d i y o r E r a k , " d e d i B o r s a . U ğ u r s u z A r a l u e n seferi h a k k ı n d a t a r t ı ş ı y o r l a r d ı . " U z u n v a d e l i bir s a v a ş a a s l a g i r m e m e l i y i z . B i z e h i ç u y m u y o r . B i z , süratli b a s k ı n l a r d a b a ş a r ı l ı y ı z . İ ç e r i gir, g a n i m e t i a l v e geri d ö n . B u ş e k i l d e olmalı. Hep de böyle olmuştur." E r a k , b a ş ı y l a o n a y l a d ı . R a g n a k , o n u sefer için g ö r e v l e n d i r d i ğ i n d e d e aynı şeyi d ü ş ü n m ü ş t ü . A m a Y ü c e K o n t , o n u n verdiği t a v s i y e y i d i n l e y e c e k bir r u h h a l i n d e d e ğ i l d i . " Y i n e d e M o r g a r a t h ö n ö d e m e y a p m ı ş t ı , " d i y e d e v a m etti B o r s a . E r a k ' ı n k a ş l a r ı y u k a r ı kalktı. "Öyle m i ? " Bu k o n u d a n yeni haberi oluyordu. A d a m l a r ı y l a ele g e ç i r e c e k l e r i g a n i m e t i ç i n s a v a ş t ı k l a r ı n ı s a n m ı ş , d o l a y ı s ı y l a d a seferin b a ş a n s ı z l ı ğ a u ğ r a d ı ğ ı n a i n a n m ı ş t ı . A m a a r k a d a ş ı , k e s i n bir b i ç i m d e b a ş ı n ı s a l l ı y o r d u ş i m d i . " E v e t , e l b e t t e . K o n u p a r a y s a , R a g n a k işini g a r a n t i l e r . S e ninle a d a m l a n m n ücretini M o r g a r a t h ' d a n almıştı.

Hepinize

ödeme yapılacak." N i h a y e t , d i y e a k l ı n d a n g e ç i r d i E r a k , s o n b i r k a ç aydır ilk kez yüzleri gülecekti a d a m l a n m n . A m a B o r s a , hâlâ Araluen s e f e r i y l e ilgili ş i k â y e t l e r i n i s ı r a l ı y o r d u .


" E n b ü y ü k s o r u n u m u z nedir, b i l i y o r m u s u n ? " d e d i v e E r a k y a n ı t bile v e r e m e d e n d e v a m etti. " G e n e r a l i m i z y a d a akıl h o c a m ı z yok.

S k a n d i y a l ı l a r b i r e y s e l s a v a ş ç ı l a r d ı r . Ve o a l a n d a

d ü n y a n ı n e n iyisiyiz. A m a p a r a l ı a s k e r o l d u ğ u m u z d a , bizleri z a f e r e g ö t ü r e c e k l i d e r l e r i m i z eksik. D o l a y ı s ı y l a b i z d e M o r g a rath gibi s o y t a r ı l a r a g ü v e n m e k z o r u n d a k a l ı y o r u z . " E r a k , b a ş ı n ı s a l l a d ı . " A r a l u e n ' d e y k e n , o n u n p l a n l a r ı n ı fazla karmaşık ve kurnazca bulduğumu söylemiştim." B o r s a , kalın işaret p a r m a ğ ı n ı havaya kaldırdı. E r a k a d a m ı n coşkulu tavırlarına şaşırmıştı. "Ve h a k l ı y d ı n d a !

Ş u A r a l u e n l i O r m a n M u h a f ı z l a r ı gibi bir-

k a ç kişi n e i ş i m i z e y a r a r d ı a m a , " diye ekledi B o r s a . "Ciddi m i s i n ? " dedi Erak. "Onlara neden ihtiyacımız olsun ki?" " M u t l a k a o n l a r o l m a k z o r u n d a değil; o tür i n s a n l a r d e m e k i s t i y o r u m . P l a n l a m a v e taktik ü z e r i n e e ğ i t i m g ö r m ü ş , o l a y l a r a farklı a ç ı l a r d a n b a k a r a k a s k e r l e r i m i z i etkili bir ş e k i l d e k u l l a n manın yöntemlerini bilen komutanlar." Erak, onun haklı olduğunu kabul etmek zorundaydı. A n c a k O r m a n M u h a f ı z l a n ' n d a n s ö z e d i l m e s i . Will ile E v a n i y n m e s e lesini g e t i r m i ş t i a k l ı n a . T ü n e l i n u c u n d a p r o b l e m i o r t a d a n kald ı r a b i l e c e k bir y o l g ö r ü y o r d u . " B ü y ü k S a l o n ' d a iki y e n i k ö l e y e ihtiyaç v a r m ı ? " diye sordu öylesine. B o r s a h e m e n b a ş ı m salladı. "Yeni k ö l e l e r e d a i m a i h t i y a c ı m ı z olur," d e d i .

"Aklında bi-

rileri var, değil m i ? " " B i r kız v e b i r o ğ l a n , " d e d i E r a k . Will'in bir O r m a n M u hafızı çırağı o l d u ğ u n d a n s ö z e t m e m e y i d a h a u y g u n g ö r m ü ş t ü .


" K u v v e t l i tipler.

S a ğ l ı k l ı v e zekiler.

Keltika sınırında yaka-

ladık. T a y f a l a r ı m a ö d e m e y a p a b i l m e k için s a t a c a k t ı m o n l a r ı . A m a ö d e m e yapılacak diyorsan,

onlan sana vermekten mut-

luluk d u y a r ı m . " Borsa m e m n u n i y e t l e başını salladı. "Kesinlikle işime yararİ£ir," d e d i . " Y a r m g ö n d e r ikisini d e . " "Oldu bu iş!" dedi Erak neşeyle.

Ü s t ü n d e n ağır bir y ü k

k a l k m ı ş g i b i y d i . " Ş u b i r a testisi n e r e y e gitti y a h u ? "

Erak Rüzgârı

kaderlerini

belirlerken.

Will

ile

Evanlyn,

Kurt

nın d e m i r l e d i ğ i i s k e l e n i n y a k ı n l a r ı n d a k i bir k u l ü b e y e

k i l i t l e n m i ş l e r d i . E r t e s i s a b a h B o r s a ' n i n e k i b i n d e n bir S k a n d i yalı t a r a f ı n d a n u y a n d ı r ı l a r a k B ü y ü k S a l o n ' a getirildiler. B o r s a , ç o c u k l a r ı d i k k a t l e i n c e l e d i . Ç e k i c i bir kız, d i y e d ü ş ü n ü y o r d u , a m a h a y a t ı b o y u n c a p e k ağır i ş y a p m ı ş a b e n z e m i y o r d u .

Öte

y a n d a n o ğ l a n , u f a k t e f e k o l m a s ı n a r a ğ m e n , k a s l ı v e sağlıklı bir görünüyordu. " K ı z yemek salonunda ve mutfakta çalışsın," dedi yardımcısına. "Oğlanı da avluya götürün."


YİRMİ

t e r k e d e r e k a k ş a m y e m e ğ i i ç i n h a n ı n alt k a t ı n d a k i m e y hane kısmına inmişti. H a n c ı n ı n karısı, k o c a bir t e n c e r e b a h a r a t l ı g ü v e ç h a z ı r l a mıştı.

S a l o n u n bir t a r a f ı n ı k a p l a y a n d e v a s a ş ö m i n e n i n ü z e r i n -

d e asılı d u r a n t e n c e r e , ağır ağır k a y n ı y o r d u . Bir h i z m e t ç i kız, d u m a n ı t ü t e n y e m e ğ i ikiliye g e n i ş t a h t a k â s e l e r d e servis etti. Y e m e ğ i n y a n ı n d a , H o r a c e ' m d a h a ö n c e h i ç g ö r m e d i ğ i şekilleri bulunan uzun ekmek s o m u n l a r ı n d a n da getirmişti.

Çok uzun

ve inceydi somunlar, ekmekten çok mızrağa benziyorlardı. Dış tarafları sert v e k a b u k l u , içleri ise s o n d e r e c e y u m u ş a k v e lezizdi. V e s a v a ş ç ı ç ı r a ğ ı n ı n k ı s a s ü r e i ç i n d e fark e d e c e ğ i ü z e r e , y e m e ğ i n lezzetli s u y u n u s ı y ı r m a k a ç ı s ı n d a n d a s o n d e r e c e i d e aldiler. Halt, y e m e ğ i n yanında b ü y ü k bir kadeh kırmızı şarap içmiş, H o r a c e ise s u y l a y e t i n m i ş t i .

K o c a m a n birer dilim böğürtlen

tatlısını m i d e y e i n d i r d i k t e n s o n r a , f i n c a n l a r ı n d a k i lezzetli k a h velerini y u d u m l u y o r l a r d ı şimdi.


H o r a c e ' i n f i n c a n i n a b ü y ü k bir k a ş ı k l a b a l katısı,

Orman

M u h a f ı z ı tarafından çatık kaşlarla izleniyordu. "Kahvenin tadını mahvediyorsun,"

diye m ı r ı l d a n d ı H a l t .

H o r a c e , s ı r ı t m a k l a y e t i n d i . Yol a r k a d a ş ı n ı n b u s a h t e c i d d i y e tine giderek alışıyordu. " S e n i n ç ı r a k t a n ö ğ r e n d i m , " d e d i . B i r a n için ikisi d e s e s s i z leştiler; Will'i, E v a n l y n ile b a ş l a n n a n e l e r geldiğini d ü ş ü n ü yor, i k i s i n i n d e g ü v e n d e v e iyi o l m a l a n n ı u m u t e d i y o r l a r d ı . Bu düşünceli ruh halinden, başıyla şöminenin yakınlarında o t u r a n k ü ç ü k g r u b u işaret e d e n H a l t s a y e s i n d e kurtuldular. H o r a c e ile ikisi, s a l o n u n a r k a t a r a f ı n d a k i b i r m a s a d a o t u r u y o r l a r dı. H a l t ' u n t a r z ı d a i m a b u o l m u ş t u ; a r k a s ı n ı d u v a r a v e r i p o d a y ı g ö z l e m l e y e b i l e c e ğ i bir y e r e oturur, b u n u y a p a r k e n d e d i k k a t ç e k m e m e y e özen gösterirdi. O n l a r y e m e k l e r i n i y e r k e n , içerisi d e y e m e ğ e y a d a eve gitm e d e n ö n c e birkaç kadeh şarap ya da bira içmeye gelen kasabalılarla dolmuştu.

O r m a n Muhafızı, salondakilerden birinin

ç a n t a s ı n d a n bir g a y d a seti ç ı k a r d ı ğ ı n ı , bir diğerinin ise a r m u t gövdeli,

s e k i z telli bir çalgı aletini a k o r t e t m e y e u ğ r a ş t ı ğ ı n ı

fark etti.

'

" E ğ l e n c e b a ş l a m a k ü z e r e gibi g ö r ü n ü y o r , " dedi H o r a c e ' a . Onlar konuşurken, salondaki kasabalılar sandalyelerini ateş e y a k l a ş t ı r m ı ş , h a n c ı ile h i z m e t k â r l a r d a n k a d e h l e r i n i d o l d u r malarını istiyorlardı. G a y d a c ı , h ü z ü n l ü b i r ezgi t u t t u r d u . Telli çalgı ise hızlı, s a r sıcı d a r b e l e r e ş l i ğ i n d e , a n i d e n y ü k s e l i p a l ç a l a n m e l o d i n i n ark a s ı n d a k e s i n t i s i z , tiz bir r i t i m l e ç a l ı n ı y o r d u . G a y d a d a n ç ı k a n yabani ve kederli sesler salonu d o l d u r u y o r d u ; m h u n derinlik-


lerine i ş l e y e n v e g e ç m i ş t e y a ş a n a n l a r l a u z u n z a m a n ö n c e k a y b e d i l e n d o s t l a r ı a k l a y e n i d e n g e t i r e n bir m e l o d i y d i b u . N o t a l a r sıcak salonda yankılanadursun, R e d m o n t Ş a t o s u ' n u çevreleyen o r m a n d a geçirilen uzun yaz günlerini ve b i t m e y e n s o r u l a r ı y l a h a y a t ı n a y e n i bir enerji k a t a n , u f a k tefek, h a r e k e t l i çocuğu hatırlarken buldu kendini Halt.

Z i h n i n d e Will'in y ü -

zünü canlandırabiliyordu. Saçları kukuletasının içinde karmak a r ı ş ı k o l m u ş , k a h v e r e n g i g ö z l e r i ışıl ışıl v e z a p t e d e m e d i ğ i bir ş a k a c ı l ı k l a p a r l ı y o r d u o ğ l a n ı n . W i l l ' i n Ç e k i c i ' y e g ö s t e r d i ğ i ö z e n i , k e n d i a t m a s a h i p o l m a k t a n d o l a y ı t a k ı n d ı ğ ı g u r u r l u tavn ve i k i s i n i n a r a s m d a k i o ö z e l b a ğ ı d ü ş ü n ü y o r d u . Belki de H a l t ' u n böyle d ü ş ü n m e s i n i n nedeni, s a k a h n d a k i kırlar ç o ğ a l ı r k e n yılların

ağırlığını ü z e r i n d e h i s s e d i y o r o l u -

ş u y d u . A m a Will'in, o n u n h a y a t ı n a , bir O r m a n M u h a f ı z ı ' n d a n sık sık a d ı m l a m a s ı i s t e n e n k a r a n l ı k v e tehlikeli y o l l a r a t a b a n t a b a n a zıt bir g e n ç l i k v e enerji hissi g e t i r m i ş o l d u ğ u d a bir gerçekti. Halt,

H o r a c e ' d a n Will'in K e l t i k a ' d a y k e n Wargal güçleri-

ni takip etmeyi üstlendiğini dinlemişti. Evaniyn köprüjoi yakarken

ç o c u ğ u n Wargallarla

Skandiyalılar'm

k a r ş ı s ı n d a tek

b a ş ı n a d u r d u ğ u n u d i n l e r k e n n a s ı l g u r u r d u y d u ğ u n u d a hatırl ı y o r d u . Z a p t e d i l m e z bir r u h t a n f a z l a s ı v a r d ı W i l l ' d e . C e s u r , becerikli ve

sadıktı.

O ğ l a n d a n h a r i k a bir O r m a n M u h a f ı z ı

olurdu, diye d ü ş ü n d ü Halt ve h e m e n ardindan da, sanki böyle bir şey artık m ü m k ü n d e ğ i l m i ş gibi fikir j o i r ü t t ü ğ ü n ü fark etti. Gözleri nemlenince sandalyesinde rahatsızca kımıldandı. Dış d ü n y a y a bir d u y g u e m a r e s i g ö s t e r m e y d i ç o k u z u n z a m a n o l m u ş t u . O m u z silkti. Will, b e n i m gibi kır saçlı bir e n k a z ı n d ö k e c e ğ i b i r k a ç d a m l a g ö z y a ş ı n ı d a h a k ediyor, d i y e d ü ş ü n e r e k


g ö z l e r i n i s i l m e y e ç a l ı ş m a d L G ö z y a ş l a r ı n ı fark e d i p e t m e d i ğ i n i a n l a m a k için y a n g ö z l e H o r a c e ' a b a k t ı , a m a m ü z i ğ i n e t k i s i n e kapılan çocuk, yan yana oturdukları sırada öne doğru eğilmiş, dudaklarım hafifçe aralamıştı.

Farkında olmaksızın, parma-

ğıyla t e m p o t u t u y o r d u . A m a n n e y s e , diye d ü ş ü n d ü H a l t , k e n d i kendine pişmanlıkla gülümseyerek.

Oğlanın,

kulağına gelen

ilk k e d e r l i m ü z i k t e g ö z y a ş l a r ı n a b o ğ u l d u ğ u n u g ö r m e s i n i istemiyordu.

O r m a n Muhafızları, özellikle de krala hakaretlerde

b u l u n a n eski v e h a i n O r m a n M u h a f ı z l a r ı ' n ı n k a y a gibi s a ğ l a m o l d u k l a r ı sanılırdı. N i h a y e t s o n a e r e n m ü z i k , s a l o n d a k i l e r d e n y o ğ u n bir alkış almıştı. H a h ve H o r a c e da coşkulu alkışa katıldılar ve H a l t bu a n ı , g ö z l e r i n i g i z l i c e s i l m e k için k u l l a n d ı . İzleyicilerin

sanatçıları,

kurnazlıkla

ters

çevrilip

hemen

yanlarındaki zemine bırakılan şapkaya bozuk para atarak ödüll e n d i r d i k l e r i n i fark e t m i ş t i . H o r a c e ' a b i r k a ç m a d e n i p a r a u z a t a r a k m ü z i s y e n l e r i işaret etti. " Ş u n l a r ı o n l a r a ver," d e d i . " H a k ettiler." H o r a c e başmı sallayarak ayaklandı ve tavanı destekleyen k a i m s ü t u n l a r ı n a r a s ı n d a n g e ç e r e k s a l o n u n öteki u c u n a gitti. Ş a p k a y a p a r a a t a n s o n kişi o y d u .

Kafasını kaldıran çalgıcı,

karşısında gördüğü yabancı sima karşısında eğilerek teşekkürlerini s u n d u . V e g a y d a n ı n k ö r ü k l e r i n i bir k e z d a h a h a r e k e t e g e ç i r d i . A k ı l d a n ç ı k m a s ı ç o k z o r o l a n o sesler, bir k e z d a h a yükselerek salonu doldurmaya başladı. H o r a c e d u r a k s a d ı ; y e n i bir şarkı b a ş l a d ı ğ ı için y e r i n e d ö n mek gelmiyordu

içinden.

H a l t ' u n gölgeler içinde

oturduğu

yere bir b a k ı ş attı v e o m u z silkerek s a n a t ç ı l a n n e t r a f ı n d a k i


küçük topluluğun h e m e n köşesinde durmakta olan m a s a n m üstüne oturuverdi. İ k i n c i ş a r k ı y a , farklı bir h a v a h â k i m d i .

Bu kez daha ön

p l a n d a o l a n telli ç a l g ı n ı n k a i m n o t a l a r ı y l a s ü s l ü , zarif bir z a fer m e l o d i s i y d i ç a h n a n . G e r ç e k t e n d e a r m u t b i ç i m h ç a l g ı d a n ç a ğ ı l d a y a r a k ç ı k a n k ı r ı l g a n n o t a l a r , kısa s ü r e i ç i n d e liderliği g a y d a d a n a l m ı ş , s a l o n d a k i l e r i n t e m p o t u t a r a k o n l a r a eşlik etmelerini sağlamıştı.

H o r a c e ' m y ü z ü n e m e m n u n i y e t dolu bir

t e b e s s ü m y a y ı l d ı ; s o k a k k a p ı s ı a ç ı l ı p r ü z g â r içeri d o l d u ğ u n d a , yeni gelenin farkına bile varmamıştı. A n c a k k a s a b a l ı l a r v e yıllardır k a r ş ı l a ş t ı ğ ı t e h l i k e l e r i n b i lediği s e z g i l e r i y l e H a l t , s a l o n u n h a v a s ı n d a k i d e ğ i ş i k l i ğ i n farkındaydılar. Müzisyenlerin etrafındaki kasabalılar, endişe ve k u ş k u d o l u bir tavır t a k ı n m ı ş l a r d ı artık. G a y d a c ı b a ş m ı k a l d ı r ı p içeri g i r e n a d a m a bir g ö z a t t ı ğ ı n d a , m ü z i ğ i n a k ı ş ı n d a bir d u r a k s a m a y a ş a n d ı .

Şarkının ritminde,

n e r e d e y s e fark e d i l m e y e n , a m a H a l t ' u n a l a r m a g e ç m e s i n e y e t e n bir kesinti o l m u ş t u . H a l t , içeri g i r e n kişiye ç e v i r d i b a k ı ş l a r ı n ı .

Ondan muhte-

m e l e n o n y a ş d a h a g e n ç , u z u n b o y l u , yapılı b i r a d a m d ı . S i y a h s a ç l a n v e s a k a l l a r ı y l a k o y u renkli, k a l ı n k a ş l a r ı , a d a m a h i ç d e t e k i n o l m a y a n bir g ö r ü n t ü v e r i y o r d u . olmadığı belliydi. üzerine giymiş

S ı r a d a n bir k a s a b a l ı

Pelerinini çıkardığında, zincirden zırhının

olduğu beyaz kuzgun armalı

siyah tuniğini

gözler ö n ü n e sermişti. D o n u k b i r ş e k i l d e p a r ı l d a y a n , k a b z a s ı altın k a p l a m a d a n kılıcı, b e l i n e asılıydı. Y u m u ş a k d e r i d e n u z u n b i n i c i ç i z m e l e r i , o n u n b i r atlı o l d u ğ u n u g ö s t e r i y o r d u . Ü s t e l i k , t u n i ğ i n d e k i ar-


m a y a bakılırsa bir şövalyeydi. Savaş atının hanın h e m e n dışında bağlı olduğuna emindi Halt; yabancının renk tercihleri göz ö n ü n e a l ı n d ı ğ ı n d a , s i m s i y a h bir a y g ı r d ı m u h t e m e l e n . İ ç e r i g i r e n a d a m ı n b i r i n i a r a d ı ğ ı belli o l u y o r d u . H ı z l a s a l o n u t a r a y a n g ö z l e r i , a r k a t a r a f t a k i belli b e l i r s i z a d a m ı fark etmeden H o r a c e ' m üzerine odaklandı. K a ş l a n m hafifçe çatan ş ö v a l y e , b a ş ı n ı s a l l a d ı . M ü z i ğ i n b ü y ü s ü n e k a p ı l a n H o r a c e ise ş ö v a l y e n i n içeri g i r d i ğ i n i o n u t e p e d e n t ı r n a ğ a s ü z d ü ğ ü n ü fark etmemişti. A m a b u n u u m u r s a y a n b a ş k a birileri v a r d ı . H a l t , işlerin n e r e y e v a r a c a ğ ı n ı b e k l e y e n h a n c ı y l a k a r ı s ı n ı n telaşlı tavırlarını fark e t m i ş t i . K a s a b a l ı l a r ı n b a z ı l a r ı d a , s o r u n ç ı k a c a k m ı ş gibi davranıyorlardı. H a l t ' u n eli, m a s a n ı n a l t ı n d a k i o k kılıfına k a y d ı . H e r z a m a n k i gibi s i l a h l a n , y e m e k y e r k e n b i l e k o l a y c a u l a ş a b i l e c e ğ i b i r m e s a f e d e y d i . A r k a s ı n d a k i d u v a r a d a y a l ı d u r a n y a y ı n teli g e riliydi. K ı l ı f t a n aldığı o k u , m ü z i k dinletisi b i t e r k e n ö n ü n d e k i masaya koydu. B u k e z s a l o n d a alkış k o p m a m ı ş t ı . Y a l n ı z c a H o r a c e c o ş k u y l a ellerini ç ı r p ı y o r d u . B i r a n s o n r a , alkış t u t a n t e k kişi o l d u ğ u n u fark e d e r e k d u r d u .

Şaşırmış ve utandığı için y a n a k l a n kızar-

mıştı. D ü ş m a n l ı k sınırlarında dolaşan ifadesiyle onu süzmekte o l a n , ü ç a d ı m ö t e s i n d e k i silahlı a d a m ı n f a r k ı n d a y d ı artık. İstifini b o z m a d a n a d a m a s e l a m v e r d i . H a l t , H o r a c e ' m s o ğukkanlılığını kaybedip bakışlarını arka tarafa ç e v i r m e m e s i n e m e m n u n olmuştu. Oğlan tatsızlık y a ş a n m a s ı olasılığını sezmiş v e a v a n t a j l a n n m , H a l t ' u n gizli k a l m a s ı n d a n g e ç t i ğ i n i fark etmişti.


Şövalye, nihayet kalın ve rahatsız edici sesiyle konuştu. H e m e n h e m e n H o r a c e k a d a r u z u n b o y l u y d u v e ç o k iriyarıydı. H a l t , a d a m ı n bir s o k a k d ö v ü ş ç ü s ü o l m a d ı ğ ı n a h ü k m e t t i ; tehlikeli biriydi b u . A l a y c ı bir dille " M e ş e y a p r a ğ ı süvarisi s e n m i s i n ? " d i y e s o r d u ş ö v a l y e . A r a l u e n dilini, u f a k bir G a l y a a k s a n ı y l a d a o l s a , o l d u k ç a iyi k o n u ş u y o r d u . " Ö y l e d e a d l a n d ı r i y o r u m s a n i r i m , " d e d i H o r a c e , bir a n l ı k bekleyişin ardından.

Ş ö v a l y e b u c e v a b ı d e ğ e r l e n d i r i y o r gibiy-

. di; d u d a ğ ı k ü ç ü m s e m e y l e k ı v r ı l m ı ş , b a ş ı n ı s a l l ı y o r d u . " S a n ı y o r s u n d e m e k ? " dedi. " B a ş k a neler sanıyorsun p e k i ? S o kaklarda havlayan A r a l u e n h yalancı bir k ö p e k o l m a y a s m s a k ı n ? " Ş a ş ı r a n H o r a c e , k a ş l a r ı n ı çattı. T u h a f bir h a k a r e t d e n e m e s i n d e b u l u n m u ş t u a d a m . Bir ş e k i l d e o n u k ı ş k ı r t m a y a ç a l ı ş t ı ğ ı belli oluyordu. Tek b a ş ı n a bu bile, H o r a c e a ç ı s ı n d a n tahriklere k a p ı l m a m a k için yeterli bir n e d e n d i . "Öyle diyorsan öyledir," diye yanıt verdi sakin sakin. Yüzü, a d e t a bir a l d ı r m a z l ı k m a s k e s i n i a n d ı n y o r d u . A m a H a l t , o ğ l a n ı n sol e l i n i n u s u l c a v e n e r e d e y s e i ç g ü d ü s e l bir ş e k i l d e , n o r m a l d e k ı l ı c ı n ı n asılı o l d u ğ u sol k a l ç a s ı n a u z a n d ı ğ ı n ı fark etm i ş t i . K ı l ı ç , ü s t k a t t a k i o d a d a , k a p ı n ı n a r k a s ı n d a asılıydı. O an, H o r a c e ' m ü z e r i n d e y a l n ı z c a bir h a n ç e r b u l u n u y o r d u . Şövalye de bu istemdışı hareketi sezmişti. Dudaklarını zal i m c e b ü k e r e k g ü l ü m s ü y o r d u ş i m d i . K a s yığını ç o c u ğ a d o ğ r u bir a d ı m attı. G e n ç a d a m ı z i h n i n d e t a r t ı y o r d u . G e n i ş o m u z l a r , i n c e bir b e l v e eğitimli a d a l e l e r . A y r ı c a u s t a b i r s a v a ş ç ı o l d u ğ u n u b e l l i e d e n d o ğ a l bir z a r a f e t v e d e n g e y l e h a r e k e t e d i y o r d u Horace.


A m a g e n c e c i k biriydi s o n u ç t a v e y ü z ü n d e n d ü r i i s t l ü k akıyordu.

R a k i p l e r i y l e art a r d a ö l ü m ü n e d ö v ü ş m e y e alışkın bir

savaşçı değildi. Ö l ü m c ü l dövüşler okulunda karanlık yeteneklerini g e l i ş t i r m i ş bir s a v a ş ç ı d a d e ğ i l d i . T ı r a ş o l m a y a bile y e n i b a ş l a m ı ş t ı d a h a . K u ş k u s u z k i e ğ i t i m l i v e saygı d u y u l m a s ı g e r e k e n bir d ö v ü ş ç ü y d ü . Y a n i a d a m ı n ç e k i n m e s i n i g e r e k t i r e n h i ç b i r şey y o k t u . D e ğ e r l e n d i r m e s i n i bitiren ş ö v a l y e ,

o ğ l a n a bir a d ı m d a h a

yaklaştı. " B e n i m a d ı m D e p a r n i e u x , " d e d i . A d ı n ı n bir a n l a m i f a d e e t m e s i n i b e k l e d i ğ i belli o l u y o r d u . H o r a c e , m u z i p bir i f a d e y l e o m u z silkmekle yetindi. " P e k g ü z e l , " ş e k l i n d e k i y a n ı t ı , o k a r a k a ş l a r ı n bir k e z d a h a çatılmasına neden oldu. " D ü z e n b a z l ı k l a r ı n l a alt ettiğin s o k a k s e r s e r i l e r i n e b e n z e m e m b e n . B e n i b i r ç o k h e m ş e r i m e y a p t ı ğ ı n gibi k o r k a k ç a taktiklerinle h a z ı r l ı k s ı z y a k a l a y a m a y a c a k s ı n . " H a k a r e t l e r i n i n b e k l e d i ğ i etkiyi y a p ı p y a p m a d ı ğ ı n ı a n l a m a k için d u r d u . A n c a k H o r a c e , s o ğ u k k a n l ı l ı ğ ı n ı k o r u y o r d u . Bir k e z d a h a o m u z silkti. " B u n u a k l ı m d a t u t a c a ğ ı m d a n e m i n olabilirsin," d e d i kibarca. B i r a d ı m d a h a a t a n iriyarı ş ö v a l y e ,

ç o k y a k ı n m d a y d ı ar-

tık. Y ü z ü , H o r a c e ' m v e r d i ğ i y a n ı t v e h a k a r e t l e r i k a r ş ı s ı n d a k i u m u r s a m a z tavrı n e d e n i y l e alev alev y a n ı y o r d u ö f k e d e n . " B e n b u b ö l g e n i n e n u s t a s a v a ş ç ı s ı y ı m ! " diye b a ğ ı r d ı a d a m . " B u ü l k e d e b e n i m k a d a r ç o k A r a l u e n k ö p e ğ i alt e t m i ş bir b a ş k a ş ö v a l y e yoktur. İ n a n m ı y o r s a n sor b a k a l ı m ş u n l a r a ! " K o l u n u a t e ş i n e t r a f ı n d a k i m a s a l a r d a g e r g i n bir b i ç i m d e o t u r a n k a s a b a -


lilara doğru savurdu. Bir an yanıt g e l m e y i n c e , hiddetli bakışlarını m e y d a n o k u r c a s ı n a k a s a b a l ı l a r ı n ü z e r i n e ç e v i r d i . Kasabalılar,

g ö z l e r i n i k a ç ı r a r a k h e p bir a ğ ı z d a n i d d i a l a r ı

doğrulayan birkaç sözcük mınidandılar.

Şövalyenin bakışları,

bir k e z d a h a m e y d a n o k u r c a s ı n a H o r a c e ' a o d a k l a n m ı ş t ı . O ğ lan, aldırış e t m e d e n k a r ş ı l a d ı b u b a k ı ş l a r ı , a m a y a n a k l a n y a v a ş y a v a ş k ı z a n y o r d u artık. " D e d i ğ i m gibi," diye yanıtladı dikkatle. "Söylediklerini aklımda tutarım." Depamiuex'nun

gözleri,

ateşler

saçıyordu

artık.

"Seni,

s a h t e k â r l ı k l a r ı y l a G a l y a l ı s a v a ş ç ı l a r ı ö l d ü r ü p z ı r h l a n n a , atların a v e m a l v a r l ı k l a r ı n a e l k o y a n bir k o r k a k v e hırsız ilan e d i y o r u m ! " d i y e b a ğ ı r a r a k bitirdi s ö z l e r i n i . S a l o n d a u z u n bir s e s s i z l i k y a ş a n d ı . H o r a c e , n i h a y e t c e v a bını verdi. "Bence koruduğu muş

yanlış kibar

konuşmayı

düşünüyorsun,"

ses

tonuyla.

izliyorlardı.

dedi

konuşma

Salondakiler, Öfkeyle

boyunca

nefeslerini

gürleme

tut-

sırası t e k r a r

D e p a r n i e u x ' d e y d i şimdi. " B a n a yalancı mı diyorsun?" diye sordu. H o r a c e b a ş ı n ı s a l l a d ı . " K e s i n l i k l e hayır. Y a n l ı ş d ü ş ü n d ü ğ ü n ü s ö y l ü y o r u m . B e l h k i birileri s e n i y a n h ş b i l g i l e n d i r m i ş . " D e p a m i e u x ellerini a ç a r a k s a l o n d a k i l e r e d ö n d ü . " D u y d u n u z ! Y ü z ü m e k a r ş ı bir y a l a n c ı o l d u ğ u m u s ö y l e d i ! B u k a d a r ı d a f a z l a artık!" T ı p k ı p l a n l a d ı ğ ı gibi, ellerini y a n l a r a açtığı h a r e k e t i n bir d e v a m ı o l a r a k , k e m e r i n e s ı k ı ş t ı r m ı ş o l d u ğ u deri e l d i v e n l e r d e n


birini, k i m s e y e r i n d e n bile k ı p ı r d a y a m a d a n H o r a c e ' a m e y d a n o k u m a k üzere çıkardı. B ü y ü k bir c o ş k u y l a eldiveni o ğ l a n ı n s u r a t ı n a v u r m a k için öne doğru hareketlendi. A m a t a m o a n d a , sanki g ö r ü n m e z bir e l e l d i v e n i e l i n d e n k a p t ı v e o d a n ı n ö b ü r t a r a f ı n a s ü r ü k l e y e r e k t a n g ı r t ı y l a m e ş e sütunlardan birine sapladı.


YÎRMİBİR

E

h , k a d e r d e y o l l a r ı m ı z ı n a y r ı l m a s ı d a v a r m ı ş , diye d ü ş ü n d ü Will.

Evanlyn,

götürülürken

dönüp

omzunun

ü z e r i n d e n y a r a l ı bir b a k ı ş a t m ı ş t ı o ğ l a n a . Will ise kızı c e s a r e t l e n d i r m e k için sırıtarak e l s a l l a m ı ş , s a n k i kısa süre s o n r a g ö r ü ş e c e k l e r m i ş gibi neşeli bir i f a d e t a k ı n m a y a ç a l ı ş m ı ş t ı . K ı z ı n m o r a l i n i y ü k s e l t m e d e n e m e l e r i , k a f a s ı n a y e d i ğ i sert bir ş a p l a k l a b o z u l d u .

Kulakları çınlayarak birkaç a d ı m öteye

sendeledi. " Y ü r ü s e n e b e k ö l e ! " diye h o m u r d a n d ı S k a n d i y a l ı avlu a m i ri Tirak. " B i r a z d a n ne kadar güleceğini g ö r e c e ğ i z . " B u s o r u n u n y a n ı t ı , Will'in d e kısa z a m a n i ç i n d e k e ş f e d e c e ğ i ü z e r e , k o c a bir sıfırdı. S k a n d i y a h l a r ' ı n t ü m esirleri a r a s ı n d a , e n ağır, e n b e r b a t işler, avlu k ö l e l e r i n e v e r i l i y o r d u . Ev k ö l e l e r i n i n - y a n i m u t f a k l a r dan ve y e m e k odalarından sorumlu olanların- en azından sıcak bir o r t a m d a ç a l ı ş m a v e u y u m a lüksleri b u l u n u y o r d u .

Günün

s o n u n d a yorgunluktan yataklarına devriliyorlardı belki, e n a z ı n d a n y a t a k l a r ı sıcacıktı.

ama


Öte yandan, açık havada yapılması gereken yorucu, kaba işlerden

o d u n k e s m e , kar k ü r e m e , t u v a l e t l e r i b o ş a l t ı p i ç i n d e -

k i l e r d e n k u r t u l m a , h a y v a n l a r a y e m v e s u v e r m e , ahırları t e m i z l e m e - ise avlu k ö l e l e r i s o r u m l u y d u . T ü m b u g ö r e v l e r i n , b u z gibi s o ğ u k h a v a d a y a p ı l m a s ı g e r e k i y o r d u . K a n ter i ç i n d e k i köleler, üstlerine yapışıp vücut ısılarım çekip alan n e m h kıyafetleriyle o r t a l ı k t a k a l a k a l ı y o r l a r d ı . D u v a r l a r ı s o ğ u ğ u o l d u ğ u gibi g e ç i r e n , yıkık d ö k ü k eski bir a h ı r d a y a t ı p k a l k ı y o r l a r d ı . H e r k ö l e y e , b u z gibi h a v a y a r a ğ m e n , i n c e c i k b i r e r b a t t a n i y e v e r i l i y o r d u . K ö l e l e r , e l l e r i n e g e ç e n eski p a ç a v r a v e ç u v a l l a r ı b a t t a n i y e l e r i n e ilave e d i y o r l a r d ı . P a ç a v r a ları o r a d a n b u r a d a n ç a l ı y o r y a d a e l d e e t m e k için y a l v a r y a k a r o l u y o r l a r d ı . A r a l a r ı n d a sık sık k a v g a l a r ç ı k ı y o r d u . İlk ü ç g ü n ü b o y u n c a Will, iki k ö l e n i n p a r ç a l a n m ı ş ç u v a l p a r ç a l a r ı u ğ r u n a ö l ü m ü n e d ö v ü ş m e l e r i n e şahit olmuştu. Avlu k ö l e l i ğ i n i n r a h a t s ı z l ı k t a n ç o k d a h a ö t e b i r şey o l d u ğ u n u fark etti. D ü p e d ü z ö l ü m c ü l bir işti. Ç a l ı ş m a sistemleri de bu tehlikeyi arttınyordu. Avlunun yön e t i m i T i r a k ' a aitti a s l ı n d a , a m a T i r a k , y e t k i l e r i n i K u r u l o l a r a k b i l i n e n k ü ç ü k , a h l a k s ı z bir k ö l e ç e t e s i n e d e v r e t m i ş t i . E k i p h a l i n d e d o l a ş a n v e a r k a d a ş l a r ı y l a ilgili t ü m k a r a r v e r m e y e t k i s i n i e l l e r i n d e t u t a n y a r ı m d ü z i n e eski k ö l e d e n o l u ş u y o r d u K u r u l . A v l u y u a c ı m a s ı z bir d i s i p l i n a l t ı n d a tutuyor,, d i ğ e r k ö l e l e r a r a sında görev dağılımı yapıyorlardı. İtaat edip yahaklananlara e n k o l a y işler v e r i l i y o r d u .

K a r ş ı ç ı k a n l a r ise k e n d i l e r i n i e n

n e m l i , e n s o ğ u k v e e n tehlikeli işlerin k u c a ğ ı n d a b u l u y o r d u . Tirak, K u r u l ' u n aşırılıklanna aldırmıyordu. Yönetimi altındaki köleler, u m u r u n d a bile değildi. Hiçbir kölenin ö n e m i yoktu ki; K u r u l ' u n d ü z e n i s a ğ l a m a s ı h a y a t ı n ı ç o k k o l a y l a ş t ı r i y o r d u .


A r a sıra ö l d ü r ü l e n y a d a s a k a t k a l a n bir iki asi k ö l e , b u a ç ı d a n k a t l a n ı l a b i l i r bir b e d e l d i . H a k s ı z l ı ğ a t a h a m m ü l ü o l m a y a n Will'in K u r u l ' l a s o r u n y a şaması kaçınılmazdı.

N i t e k i m a v l u d a k i ü ç ü n c ü g ü n ü n d e bir

o l a y y a ş a n d ı . Will, o d u n t o p l a m a g ö r e v i n d e n d ö n m ü ş , a ğ z ı n a d e k d o l u bir k ı z a ğ ı i n c e kar ö r t ü s ü n ü n ü z e r i n d e s ü r ü k l ü y o r d u . K ı y a f e t l e r i , ter v e ü z e r i n d e eriyen kar n e d e n i y l e s ı r ı l s ı k l a m o l m u ş t u , işini bitirdiği a n d a t i t r e m e y e b a ş l a y a c a ğ ı n ı n farkınd a y d ı . K ö l e l e r e v e r i l e n a z m i k t a r d a y e m e k v ü c u t ısısını y e n i l e m e y e y e t m i y o r , her g e ç e n g ü n g ü ç t e n d ü ş ü p d a h a zor t o p a r landığını

hissediyordu.

K ı z a ğ ı iki b ü k l ü m bir h a l d e a v l u y a k a d a r g e t i r m i ş , e v k ö l e lerinin k ü t ü k l e r i i n d i r i p s ı c a c ı k dev gibi o c a k l a r a t a ş ı y a b i l m e leri için m u t f a ğ ı n y a n ı n d a d u r u p , k ı z a ğ ı n a ğ z ı m y u k a r ı d o ğ r u k a l d ı r m ı ş t ı . T a m d o ğ r u l u r k e n b a ş ı hafifçe y a n a d ö n d ü ; m u t f a k taki b ö l m e l e r d e n b i r i n i n a r k a s ı n d a n , ö n c e bir küfür, a r d ı n d a n d a s ı z l a n m a sesleri ç a l ı n m ı ş t ı k u l a ğ ı n a . M e r a k l a n a r a k kızağı oracıkta bıraktı ve gürültünün nedenini ö ğ r e n m e k için a r k a t a r a f a gitti. İ r i y a n bir g e n ç , e l i n d e k i d ü ğ ü m l ü halatla yerdeki ince, hırpani oğlanı dövüyordu. " A f f e d e r s i n , E g o n ! " diye a ğ l a d ı y e r d e k i ç o c u k . " S e n i n olduğunu

bilmiyordum!"

Will, o ğ l a n l a r i n ikisinin de köle o l d u k l a r i n i fark etti. A m a iriyan o l a n ı , o l d u k ç a iyi b e s l e n i y o r m u ş gibi g ö r ü n ü y o r d u ; kıyafetleri p a r a m p a r ç a v e lekeli o l m a s ı n a r a ğ m e n sıkıca giyinmişti. Will o n u n yirmili y a ş l a n n d a o l d u ğ u n u t a h m i n etti. A v l u d a yaşlı k ö l e b u l u n m a d ı ğ ı dikkatini ç e k m i ş t i .

B u n u n , avlu k ö l e l e r i n i n

uzun y a ş a m a m a s ı n d a n kaynaklandığına inanmaya başlamıştı.


"Hırsızın tekisin, U l r i c h ! " dedi iriyan oğlan. " E ş y a l a r ı m a izinsiz d o k u n m a y ı g ö s t e r e c e ğ i m s a n a ! " D ü ğ ü m l ü h a l a t ı ç ı l g ı n c a s a v u r a r a k k u r b a n ı n ı n k a f a s ı n a bir t a n e g e ç i r d i . Will, ç o c u ğ u n y ü z ü n d e c i d d i bir y a r a a ç ı l d ı ğ ı n ı fark etti. G ö z ü n ü n a l t ı n d a k i k e s i k t e n fışkıran k a n l a r , ç o c u ğ u n y ü z ü n e a k m a y a başlamıştı. Bir çığlık k o p a r a n U l r i c h , çıplak k o l l a r ı y l a y ü z ü n ü s a k l a m a y a ç a l ı ş ı y o r d u . İ ş k e n c e c i s i ise i y i c e ç ı l g ı n a d ö n m ü ş t ü . Will, d u r u m a d a h a f a z l a d a y a n a m a d ı . Ö n e a t ı l a r a k , bir d i ğ e r sert d a r b e h a z ı r h ğ ı y l a g e r i l e y e n E g o n ' u n elindeki d ü ğ ü m l ü halatı yakaladı. D e n g e s i n i kaybeden E g o n , tökezleyerek halatı bıraktı ve ş a ş k ı n l ı k l a k e n d i s i n e m ü d a h a l e e t m e c e s a r e t i n i g ö s t e r e n kişiyi g ö r m e k üzere arkasını d ö n d ü . K a r ş ı s ı n d a Tirak ya da bir b a ş k a Skandiyalı'yı b u l m a y ı bekliyordu aslında. Bir K u r u l üyesinin i ş i n e k a r ı ş m a y a b a ş k a k i m s e c e s a r e t e d e m e z d i ki. B ü y ü k bir şaşkınlıkla,

o n altı y a ş l a n n d a k i u f a k t e f e k , z a y ı f b i r o ğ l a n l a

yüz yüze buldu kendini. " B u k a d a r ı y e t e r , " d e d i Will, h a l a t ı m u t f a k a v l u s u n d a k i ç a murlu karın ü s t ü n e fırlatarak. Ö f k e d e n d e l i y e d ö n e n E g o n , ö n e atıldı. W i l l ' d e n h e m d a h a iri h e m d e d a h a ağırdı v e g ö z ü p e k y a b a n c ı y ı c e z a l a n d ı r m a k için c a n a t ı y o r d u . B i r d e n , y a b a n c ı n ı n g ö z l e r i n d e k i i f a d e v e p o zisyon alışındaki rahatlık onu durdurdu.

Oğlanm gözlerinde

k o r k u d a n eser y o k t u . Z i n d e v e s a v a ş m a y a h a z ı r gibi d u r u y o r d u . H e n ü z a v l u y a y e n i g e l m i ş , d i y e d ü ş ü n d ü E g o n v e sağlığı y e r i n d e . Z a v a l h U l r i c h gibi k o l a y bir h e d e f değil. "Affedersin, E g o n , " dedi hırpani oğlan b o ğ u k bir sesle. K u rul ü y e s i n e d o ğ r u e m e k l e y e r e k k a f a s ı n ı o ğ l a n ı n e p r i m i ş ç i z -


m e l e r i n i n ü z e r i n e k o y d u . " B i r d a h a y a p m a m . " E g o n artık ilk k u r b a n ı n a k a r ş ı ilgisini k a y b e t m i ş t i .

Oğlanı ayağının ucuyla

ittirdi. U l r i c h b a ş ı m k a l d r i p E g o n ' u n d i k k a t i n i n d a ğ ı l d ı ğ ı n ı gördüğü an k a ç m a y a yeltendi. Egon,

o n u n gidişini görmemişti bile.

Bakışlarını Will'in

ü z e r i n e d i k m i ş , o ğ l a n ı t a r t ı y o r d u . B u ç o c u k , k o l a y bir h e d e f olmayacaktı. A m a sorun çıkaranlarla mücadele etmenin başka yolları vardı. " A d ı n n e s e n i n ? " d i y e s o r d u . G ö z l e r i k ı s ı l m ı ş t ı , sesi i s e öfkeden alçak çıkıyordu. " B a n a Will d e r l e r , " d e d i O r m a n M u h a f ı z ı ç ı r a ğ ı . E g o n , b a şını b i r k a ç k e z u s u l c a s a l l a d ı . " B u n u u n u t m a y a c a ğ ı m , " dedi. E r t e s i g ü n Will, k ü r e k ç i e k i b i n d e g ö r e v l e n d i r i l m i ş t i .

K ü r e k ç i e k i b i n d e g ö r e v a l m a k , avlu k ö l e l e r i n i n e n k o r k t u k l a n işti. Hallasholm'un

içme

suyu,

Ragnak'ın

Mekânı'na bakan

m e y d a n ı n o r t a s ı n d a b u l u n a n g e n i ş bir k u j o ı d a n s a ğ l a n ı y o r d u . Havalar soğudukça, ilgilenilmediği takdirde, kuyudaki su donup kuruyordu.

Dolayısıyla Skandiyalılar tarafından kuyuya,

suyu sürekli k a r ı ş t m p buzları s e r t l e ş m e d e n k ı r m a k ü z e r e u z u n ahşap kürekler m o n t e edilmişti.

Suyun içindeki hantal ahşap

k ü r e k l e r i ç e v i r e n k o l l a r i sürekli i n d i r i p k a l d ı r m a k g e r e k i y o r d u . T ı p k ı kar k ü r e m e k gibi, n e m l i v e s o ğ u k bir o r t a m d a i n s a n ı t a k a t t e n d ü ş ü r e n bir işti.


Will, s a b a h ı h e n ü z y a r ı l a m ı ş t ı , a m a y o r g u n l u k t a n ö l ü y o r d u . K o l l a r ı , sırtı v e b a c a k l a r ı n d a k i b ü t ü n k a s l a r a ğ r ı y o r d u . Hayatları çoktan son b u l m u ş kölelerin ellerinde y ı p r a n m ı ş kollan kaldırıp indiriyordu.

K u y u sujoınun yüzeyini son ka-

rıştırmasından bu yana henüz birkaç dakika geçmiş olmasına r a ğ m e n , ş i m d i d e n i n c e bir b u z t a b a k a s ı o l u ş m a y a b a ş l a m ı ş t ı bile. Tahta kürek içine saplanıp hızla sağa sola k ı m ı l d a y ı n c a b u z l a r kırıldı. K u y u n u n ö b ü r t a r a f ı n d a k i m e s a i a r k a d a ş ı k e n d i k ü r e ğ i n i i n d i r i p kaldırıyor, o t a r a f t a k i s u y u n b u z l a n m a s ı n ı ö n leyip r a h a t ç a a k m a s ı n ı s a ğ l ı y o r d u . K u y u n u n b a ş ı n a g e l d i ğ i n d e Will'in başıyla verdiği selamı a l m a m ı ş t ı diğer köle. beri,

Sabahtan

kürek çekerken çıkardıkları homurtular hariç,

sessizce

çalışıyorlardı. Nezaretçilerinin

elinde taşıdığı

kaim

deri

kayış,

Will'in

o m u z l a r ı n a indi. S e s i d u y m u ş , d a r b e y i h i s s e t m i ş t i . A m a c a n ı hiç y a n m ı y o r d u . S o ğ u k , omuzlarını u y u ş t u r m u ş t u . " D a h a derine daldır!" diye gürledi nezaretçi. "Yalnızca j m zeyi k a r ı ş t ı r ı r s a n , s u y u n alt tarafı b u z t u t a r . " H a f i f ç e i n l e y e n Will, k e n d i s i n d e n i s t e n e n i y a p t ı v e p a r m a k u ç l a r ı n d a y ü k s e l i p t a h t a k ü r e ğ i b u z gibi s u y a d a l d ı r a r a k s u y u h a v a y a sıçrattı.

B u z gibi s u y u n v ü c u d u n a ç a r p t ı ğ ı n ı hissetti.

Sırılsıklamdı zaten.

B u r a d a kuru k a l m a k olanaksız gibiydi.

K ı s a m o l a l a r d a k ü r e ğ e a s ı l m a y ı b ı r a k t ı ğ ı a n , b u z gibi k ı y a f e t lerinin v ü c u t ısısını e m e c e k l e r i n i v e t i t r e m e n ö b e t l e r i n i n y e n i d e n b a ş l a y a c a ğ ı m adı gibi b i l i y o r d u . Will'i e n ç o k k o r k u t a n şey, ö n ü n e g e ç e m e d i ğ i b u n ö b e t l e r d i . Vücudu soğuduğu anda titremeye başlıyordu. Kendini kasarak titremesini durdurmaya çalışsa da, başaramıyordu. V ü c u d u n u n


kontrolünü kaybetmiş olduğu gerçeğini -acı da olsa- kabullendi. D i ş l e r i t a k ı r d ı y o r , elleri t i t r i y o r d u v e b u n u e n g e l l e m e k için y a p a b i l e c e ğ i h i ç b i r şey y o k t u . Y e n i d e n ı s ı n m a n ı n t e k y o l u , ç a lışmaya tekrar b a ş l a m a k t a n geçiyordu. Bir s ü r e s o n r a , n ö b e t i s o n a erdi.

Skandiyalılar bile kürek

b a ş ı n d a hiçbir kölenin dört saatten fazla ç a l ı ş a m a y a c a ğ ı m kab u l l e n m i ş l e r d i . Y o r g u n l u k t a n t ü k e n e r e k t i t r e y e n Will, t ö k e z l e y e r e k b a r a k a s ı n a d o ğ r u ilerledi. O n a a y r ı l m ı ş o l a n y e r e y a k l a şırken d e v r i l d i , a y a ğ a k a l k a c a k k a d a r b i l e enerjisi k a l m a m ı ş t ı . İ n c e b a t t a n i y e s i n i n y e t e r s i z s ı c a k l ı ğ ı m a r z u l a y a r a k elleri v e dizleri ü z e r i n d e e m e k l e d i . B o ğ u k bir çığlık, b o ğ a z ı n d a t ı k a n ı p k a l d ı . B a t t a n i y e s i gitmişti! S o ğ u k z e m i n e ç ö m e l e r e k a ğ l a m a y a b a ş l a d ı . Dizlerini k e n d i n e çekerek, y i t i r m e k t e o l d u ğ u v ü c u t ısısını k o m m a y a çalışıyordu. E r a k ile a d a m l a n t a r a f m d a n y a k a l a n d ı ğ m d a kaybettiği sıcacık O r m a n M u h a f ı z ı pelerini geldi a k i m a . T i t r e m e nöbeti b a ş l a m ı ş t ı işte. T ü m v ü c u d u n u n gevşediğini h i s s e d i y o r d u . S o ğ u k , etinin içine işliyor, k e m i k l e r i n e , r u h u n u n derinliklerine dek u l a ş ı y o r d u . S o ğ u k d ı ş ı n d a h i ç b i r şey y o k t u . D ü n y a s ı s o ğ u k l a s ı n ı r l a n m ı ş , s o ğ u k . Will o l u p ç ı k m ı ş t ı . O n d a n k a ç a m ı y o r , d a h a f a z l a sını k a l d ı r a m ı y o r d u .

H a y a t ı n d a e n u f a k bir s ı c a k l ı k t i t r e ş i m i

bile yoktu. Yalnızca soğuk vardı. B i r d e n p ü r ü z l ü bir gözlerini açtı.

şeyin y a n a ğ ı n a

değdiğini

hissederek

Ü z e r i n e eğilmiş, titreyen v ü c u d u n u n üzerine

k a b a bir ç u v a l ı g e ç i r m e k l e m e ş g u l o l a n biriyle y ü z y ü z e g e l d i . H e m e n a r d ı n d a n y u m u ş a k bir ses ç a l ı n d ı k u l a ğ ı n a .


"Haydi dostum, güçlü olmalısm." U z u n b o y l u , sakallı v e h ı r p a n i g ö r ü n ü m l ü bir k ö l e y d i k o n u şan. A m a Will'in esas dikkatini çeken, o n u n gözleri o l m u ş t u . Ş e f k a t ve a n l a y ı ş v a r d ı o g ö z l e r d e . Will, d o k u n a k l ı bir h a r e k e t le v ü c u d u n a d o l a n a n k u m a ş a sarındı. " U i r i c h ' e y a r d ı m e t m e y e çalıştığını d u y d u m , " dedi kurtancısı.

" B u r a d a hayatta k a l m a k istiyorsak, birbirimize destek

olmalıyız. Bu arada, adım Handel." Will, y a n ı t v e r m e y e çalıştı a m a dişleri t a k ı r d ı y o r , k o n u ş a m ı y o r d u artık. "Al, ş u n u bir d e n e , " d e d i H a n d e l , i z l e n m e d i k l e r i n d e n e m i n o l m a k için e t r a f ı n a b a k ı n a r a k . " A ç a ğ z ı m . " Will,

takırdayan

dişlerini

zorlukla

birbirinden

ayırarak

H a n d e l ' i n a ğ z ı n a b i r şeyler t ı k ı ş t ı r m a s ı n a izin v e r d i . K u r u o t gibi bir şey o l m a l ı , d i y e d ü ş ü n d ü . " B u n u dilinin altına yerleştir," diye fısıldadı H a n d e l . " B ı r a k erisin. K e n d i n e g e l e c e k s i n . " V e b i r k a ç s a n i y e i ç i n d e , dilinin a l t ı n d a k i n e s n e t ü k ü r ü ğ ü y l e ı s l a n d ı ğ ı n d a , h a r i k a bir s ı c a k l ı ğ ı n v ü c u d u n u s a r m a y a b a ş l a d ı ğ ı m hissetti Will. S o ğ u ğ u dışarı a t a n m ü k e m m e l s ı c a k l ı k , d a l ga dalga p a r m a k u ç l a r m a yayılıyordu. Hayatı b o y u n c a kendisin i h i ç b u k a d a r iyi h i s s e t m e m i ş t i . Sıcaklık hafifçe v ü c u d u n u sarmalarken, titreme nöbetleri de hafifledi. G e r i l e n k a s l a r ı r a h a t l a m ı ş , yerini e n f e s bir h u z u r a b ı r a k m ı ş t ı . Will b a k ı ş l a r ı n ı k a l d ı r d ı ğ ı n d a , g ü l ü m s e y e r e k b a ş ı n ı s a l l a y a n H a n d e l ile g ö z g ö z e g e l d i . O s ı c a c ı k , h a r i k a g ö z l e r i n içi, o n a g ü v e n v e r i r c e s i n e g ü l ü y o r d u ; her ş e y i n y o l u n a g i r e c e ğini b i l i y o r d u artık.


" N e d i r b u ? " d i y e s o r d u , a ğ z ı n d a artık iyice ı s l a n a n m i n i k nesneden dolayı peltek peltek konuşarak. " S ı c a k o t u , " d e d i H a n d e l n a z i k ç e . " B i z i h a y a t t a t u t a n şey." U z a k t a s a k l a n d ı ğ ı k ö ş e d e n ikiliyi i z l e y e n E g o n , g ü l ü m s e d i . H a n d e l , görevini yerine getirmişti.


YİRMİ ÎKÎ

E

ldiveni e l i n d e n k a p ı p g ö t ü r e n o k k a i m m e ş e a ğ a c ı n d a n s ü t u n a s a p l a n d ı ğ ı n d a , k a r a ş ö v a l y e oklcalı bir k ü f ü r s a -

vurdu.

G ö z l e r i , bir a n için s ü t u n a s a p l a n a n o k a k a y d ı . A r d ı n d a n onun

nereden

döndü.

fırlatıldığını

g ö r m e k üzere

Salonun arka tarafındaki gölgelere

karaltıyı y e n i fark e d i y o r d u .

şüpheyle

arkasına

saklanmış duran

H a l t , m a s a n ı n a r k a s ı n d a n ışığa

d o ğ r u ç ı k t ı ğ ı n d a , o n u n ikinci bir o k u n takılı o l d u ğ u u z u n yayı t u t t u ğ u n u fark etti ş ö v a l y e . O k ç u , kirişi g e r m e ihtiyacı h i s s e t m e m i ş t i a m a D e p a r n i e u x o n u n u s t a l ı ğ ı n a şahit o l m u ş t u bir kere. G ö z a ç ı p k a p a y ı n c a y a d e k n i ş a n alıp o k u n u f ı r l a t a b i l e c e k y e t e n e k t e biriyle karşı k a r ş ı y a o l d u ğ u n u b i l i y o r d u . zorlukla kontrol ederek yerinden kımıldamıyordu.

Öfkesini Hayatının

b u n a bağlı olduğunun farkındaydı. "Ne

yazık ki

ş ö v a l y e l i k kuralları

uyarınca,"

dedi

Halt,

" M e ş e Yaprağı Tarikatı'ndan şövalye Sör H o r a c e , omzundaki incinmeden dolayı nazik davetinize cevap v e r e m e y e c e k durumdadır."


A y d ı n l ı ğ a ç ı k m ı ş t ı artık; D e p a m i e u x , o n u n y ü z ü n ü net b i r ş e k i l d e s e ç e b i l i y o r d u . S a k a l l ı v e a c ı m a s ı z y ü z ü n , t e c r ü b e l i bir a s k e r e ait o l d u ğ u b e l l i o l u y o r d u . lıktan e s e r y o k t u .

Soğuk gözlerinde kararsız-

Ş ö v a l y e , o n u n d i k k a t e d i l m e s i g e r e k e n bir

a d a m olduğunu h e m e n kavramıştı. Salondaki

k ö y l ü l e r d e n biri k ı k ı r d a m a s ı n ı b a s t ı r a m a y i n c a ,

G a l y a l ı ş ö v a l y e i ç t e n içe k ö p ü r d ü .

Sese d o ğ m d ö n d ü ğ ü n d e ,

b a ş ı n ı ö n ü n e e ğ e n bir m a r a n g o z a takıldı g ö z l e r i . D e p a m i e u x , a d a m ı a k l ı n a n o t etti. B u n u n h e s a b ı n ı s o r a c a k t ı . G ü l ü m s e m e k için kendini zorladı. " Ç o k yazık," dedi okçuya, " G e n ç şövalyeyle dostça cenk e t m e y i u m u y o r d u m ; iyi niyet ç e r ç e v e s i n d e e l b e t t e . " " E l b e t t e , " diye t e k r a r l a d ı H a h . D e p a m i e u x o n u n , s ö y l e d i k lerine bir a n için b i l e i n a n m a d ı ğ ı n ı a n l a m ı ş t ı . " A n c a k d e d i ğ i m gibi, sizi h a y a l k ı r ı k l ı ğ ı n a u ğ r a t m a k z o r u n d a k a l a c a ğ ı z , z i r a ö n e m l i bir g ö r e v l e s e y a h a t e t m e k t e y i z . " D e p a m i u e x ' n u n k a ş l a r ı , s o r g u l a y a n bir h a v a y l a n a z i k ç e h a v a l a n d ı . " Ö y l e m i ? G e n ç e f e n d i ile y o l u n u z n e t a r a f a d ü ş ü y o r acaba?" " G e n ç efendi" ifadesini, sakallı a d a m ı n üzerinde yaratacağı etkiyi g ö r m e k için e k l e m i ş t i s ö z l e r i n e . İ p l e r i n g e n ç ş ö v a l y e n i n elinde olmadığı anlaşılıyordu. üstüne giderek

Depamieux,

sakallı o k ç u n u n

hata yapmasını sağlamayı umuyordu.

A n c a k b u u m u d u kısa s ü r e c e k t i . O k ç u n u n g ö z l e r i n d e b e l i ren v e ş ö v a l y e n i n o y n a d ı ğ ı o y u n u n f a r k ı n d a o l d u ğ u n u g ö s t e ren keyifli parıltıyı fark etti D e p a m i e u x . " O r a y a b u r a y a , " diye b e l i r s i z bir y a n ı t verdi H a l t .

"Sizin

gibi bir ş ö v a l y e n i n ilgisini ç e k e c e k k a d a r ö n e m l i b i r g ö r e v d e -


ğil." Sesinin t o n u şövalyeye, nihai hedefleri, hatta istikametler i h a k k m d a b i l e bilgi v e r m e y e c e ğ i n i a n l a t ı y o r d u . " S ö r H o r a c e , " diye e k l e d i , o ğ l a n ı n h â l â k a r a ş ö v a l y e n i n y a k ı n ı n d a o l d u ğ u n u fark e d e r e k , " n e d e n ş u r a y a o t u r u p k o l u n u z u dinlendirmiyorsunuz?" H o r a c e b a ş ı n ı çevirdi. H a l t ' u n n e d e n s ö z ettiğini a n l a y ı n c a ş ö v a l y e d e n u z a k l a ş a r a k a t e ş i n u c u n d a k i bir s a n d a l y e y e ç ö k tü. S a l o n a bir ö l ü m sessizliği h â k i m d i artık. K a s a b a l ı l a r , karşı k a r ş ı y a g e l e n ikiliyi s ü z ü y o r , b u ç ı k m a z ı n nasıl s o n u ç l a n a c a ğım merak ediyordu.

Şövalyenin aklından geçenleri yalnızca

H a l t v e D e p a r n i e u x b i l i y o r d u . H a l t o k u n u a t a m a d a n rakibini öldürüp öldüremeyeceğini tartıyordu kara şövalye.

Deparnie-

u x d u r a k s a d ı v e O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n t e r e d d ü t s ü z bakışlarriyla karşılaştı. " B e n o l s a m bunu d e n e m e z d i m , " dedi Halt kibarca.

Kara

ş ö v a l y e o n u n g ö z l e r i n d e k i m e s a j ı o k u d u v e n e k a d a r hızlı olurs a o l s u n , H a l t ' u n o n d a n d a h a hızlı h a r e k e t e d e c e ğ i n i a n l a d ı . D u r u m u k a b u l l e n d i ğ i n i b e l i r t i r c e s i n e h a f i f ç e b a ş ı n ı eğdi. Yüzüne

z o r a k i bir t e b e s s ü m

oturtarak H o r a c e ' d a n yana

a l a y c ı bir s e l a m v e r d i . " O z a m a n bir b a ş k a sefere, S ö r H o r a c e , " d e d i u s u l c a . "İyileştiğinizde

sizinle bir d o s t i u k d ü e l l o s u y a p m a y ı d ö r t g ö z l e

bekliyorum." O ğ l a n ı n y a n ı t v e r m e d e n ö n c e yaşlı y o l d a ş ı n a h ı z l a fırlattığı bakış, bu kez g ö z ü n d e n k a ç m a d ı . "Bir b a ş k a sefere," diyerek onayladı Horace. S a l o n d a k i l e r i hafif bir t e b e s s ü m l e s e l a m l a y a n D e p a r n i e u x , t o p u k l a r ı n ı n ü z e r i n d e d ö n e r e k k a p ı y a d o ğ r u ilerledi.

Kapıya


v a r d ı ğ ı n d a bir a n d u r u p bir k e z d a h a H a l t ' u n g ö z l e r i n e b a k t ı . T e b e s s ü m ü k a y b o l a n y ü z ü n d e n ç o k a ç ı k bir m e s a j

du. Bir dahaki sefere,

dostum.

okunuyor-

Bir dahaki sefere.

K a p ı ş ö v a l y e n i n a r k a s ı n d a n k a p a n ı n c a , d a k i k a l a r d ı r tutulm a k t a o l a n n e f e s l e r bir a n d a b ı r a k ı l d ı . K a s a b a l ı l a n n a r a s ı n d a mırıhılı s o h b e t l e r b a ş l a d ı . O n l a r a a y r ı l a n v a k t i n s o n a erdiğini fark e d e n m ü z i s y e n l e r ,

ç a l g ı l a r ı n ı k a l d ı r a r a k h i z m e t ç i kızın

getirdiği i ç e c e k l e r i m e m n u n i y e t l e k a b u l ettiler. Horace,

H a l t ' u n okunun eldiveni sapladığı sütuna doğru

y ü r ü d ü . D u v a r d a n ç ı k a r d ı ğ ı o k u H a l t ' a geri v e r i r k e n , e l d i v e n i de m a s a l a r d a n birine bıraktı. " B u d a n e y d i b ö y l e ? " diye s o r d u s o l u k s o l u ğ a . H a l t , a r k a t a raftaki m a s a l a n n a d ö n e r e k , u z u n y a y ı m tekrar d u v a r a d a y a d ı . " B u , " dedi oğlana, g e l e c e k o l a n şeydir.

"şöhret k a z a n m a y a başladıkça başına

D o s t u m u z D e p a m i e u x , belli k i b u b ö l -

g e n i n y ö n e t i c i s i v e seni d e y ö n e t i m i a ç ı s ı n d a n p o t a n s i y e l bir tehlike o l a r a k g ö r d ü . D o l a y ı s ı y l a d a s e n i ö l d ü r m e k ü z e r e b u raya geldi." H o r a c e , ş a ş k ı n l ı k l a b a ş ı n ı iki y a n a s a l l ı y o r d u . " A m a . . . n e d e n ? B e n i m o n u n l a bir d e r d i m y o k ki. F a r k ı n a v a r m a d a n bir kabahat mi işledim acaba? N i y e t i m kesinlikle o değildi," dedi. H a l t , sertçe b a ş ı n ı salladı. " K o n u o değil," dedi genç çırağa. " S e n , o n u n umrumnda b i l e d e ğ i l s i n . Y a l n ı z c a bir fırsat s u n m u ş o l d u n o n a . " " F ı r s a t m ı ? " diye s o r d u H o r a c e . " N e f ı r s a t ı ? " " B ö l g e h a l k ı n a g ü c ü n ü y e n i d e n k a n ı t l a m a s ı için b i r f ı r s a t , " diye a ç ı k l a d ı H a l t . " B ö y l e a d a m l a r , g e n e l l i k l e e t r a f l a n n a korku salarak hükmederler. Dolayısıyla, bölgelerine genç ve şöh-


retli bir ş ö v a l y e g e l d i ğ i n d e , D e p a r n i e u x gibiler b u n u bir fırsat o l a r a k görür. Aklı sıra seni k ı ş k ı r t a c a k , d ö v ü ş t e y e n i p ö l d ü r e rek ş ö h r e t i n i a r t ı r a c a k t ı . İ n s a n l a r d a o n d a n d a h a ç o k k o r k a c a k , otoritesini sorgulamayacaktı. Anladın mı ş i m d i ? " Oğlan, usulca başını salladı.

"Olması gereken bu değil,"

d e d i h a y a l kırıklığıyla d o l u bir s e s l e . " Ş ö v a l y e l i ğ i n a m a c ı b u değildir." " D ü n y a n ı n bu tarafında," dedi Halt, "budur."


urt g e m i s i k a p t a m v e R a g n a k ' i n üst d ü z e y k o n t l a r i n dan o l u ş a n y ü k s e k k o n s e y i n ü y e s i K o n t E r a k , h a f t a l a r dır H a l l a s h o l m d ı ş ı n d a y d ı . S a l o n ' u n a ç ı k k a p ı l a r ı n d a n içeri u z u n a d ı m l a r l a g i r e r k e n , g ö r e v i n i y e r i n e g e t i r m i ş o l m a n ı n v e r d i ğ i keyifle ıslık ç a l ı y o r du.

B o r s a o n u , bir k o n t u n ö d e d i ğ i v e r g i l e r d e y a ş a n a n k e s k i n

düşüşleri soruşturmak üzere ülkenin en güneyindeki yerleşim alanlarından birine göndermişti. Bu durum, beri B o r s a ' m n dikkatini çekiyordu.

dört b e ş s e n e d e n

G ö n d e r i l e n vergiler,

her

sene biraz daha azalıyordu. İşin i ç i n d e k i tutarsızlığı fark e d e b i l m e k için d e z a t e n B o r s a gibi h e s a p k i t a p a d a m ı o l m a k g e r e k i y o r d u . R a p o r l a n a n gelirl e r d e k i d ü ş ü ş ü n , k ö y ü n k o n t s e ç i m l e r i n e d e n k g e l d i ğ i n i fark e t m i ş t i . B u r n u n a k ö t ü k o k u l a r g e l e n B o r s a , olayı s o r u ş t u r m a k - v e yerel k o n t u , R a g n a k ' a o l a n vergi b o r c u k o n u s u n d a d ü r ü s t d a v r a n m a s m m k e n d i y a r a n n a o l a c a ğ ı n a dair i k n a e t m e k - ü z e re Erak'ı görevlendirmişti. Bu n o k t a d a , E r a k ' ı n soruşturmasının, talihsiz kontu şafak


Öncesi

s a k a l ı n d a n t u t a r a k u y k u s u n d a n u y a n d ı r m a k t a n ibaret

o l d u ğ u n u s ö y l e m e k gerekir.

Erak,

Hallasholm'a gönderdiği

v e r g i l e r d e a n i v e y ü k s e k bir artış o l m a m a s ı h a l i n d e a d a m c a ğızı b a l t a s ı y l a k a f a s ı n ı ikiye a y ı r m a k l a t e h d i t e t m i ş t i . O l d u k ç a k a b a a m a etkili bir y ö n t e m d i k u l l a n d ı ğ ı . K o n t u n , g e c i k t i r d i ğ i vergileri ö d e m e k t e n b a ş k a ç a r e s i k a l m a m ı ş t ı b ö y l e c e . Will'in, t a m d a E r a k n e ş e l i a d ı m l a r l a k a p ı l a r d a n g e ç t i ğ i sır a d a y o l d a k i karı t e m i z l i y o r o l m a s ı , t a m a m e n bir t e s a d ü f t e n ibaretti. Erak,

k a r ş ı s ı n d a k i i ğ n e i p l i ğ e d ö n m ü ş , b i t k i n o ğ l a n ı ilk

a n d a t a n ı y a m a d ı . A m a o k e ç e l e ş m i ş , kirli k a h v e r e n g i s a ç l a r ı bir yerden hatırlıyordu sanki.

Çocuğa daha yakından bakmak

üzere durakladı. "Karanlığın tanrılan adına, evlat!" diye mırıldandı.

"Sen

misin b u ? " Will, ilgisiz bir i f a d e y l e a r k a s ı n a d ö n d ü . Y a l n ı z c a d u y d u ğ u s e s e t e p k i v e r i y o r d u . K o n u ş a n ı t a n ı d ı ğ ı n a d a i r h i ç b i r işaret g ö s t e r m i y o r d u . İri y a n S k a n d i y a l ı ' y ı i n c e l e y e n d o n u k g ö z l e r i n i n etrafı m o s m o r k e s i l m i ş t i . E r a k , y ü r e ğ i n i n d e r i n bir k e d e r l e k a p l a n d ı ğ ı n ı hissetti. S ı c a k o t u bağımliliığının belirtilerini t a b i i k i b i l i y o r d u v e m a d d e n i n a v l u k ö l e l e r i n i k o n t r o l a l t ı n d a t u t m a k ü z e r e kullanıldığından da haberdardı. Birçok kölenin'soğuk, kötü beslenme ve sıcakotunun neden olduğu, y a ş a m a isteklerindeki azalma nedeniyle ö l d ü ğ ü n e şahit o l m u ş t u . S ı c a k o t u bağımlılarının hayattan hiçbir beklentileri olmuyor,

sırtlarını d a y a y a c a k l a r ı

k ü ç ü c ü k bir u m u t l a r ı b i l e k a l m ı y o r d u . U z u n v a d e d e ö l ü m n e d e n l e r i n d e n biri d e b u y d u .


O ğ l a n ı n d ü ş t ü ğ ü b u d u r u m , E r a k ' ı d e r i n d e n yaralamıştK B i r z a m a n l a r c e s a r e t ve kararlılıkla dolu o l a n o g ö z l e r , bir u y u ş turucu bağımlısının boş ve beklentisiz bakışlarına ev sahipliği y a p ı y o r d u artık. Will, k e n d i s i n e bir e m i r v e r i l m e s i için b i r k a ç s a n i y e b e k ledi. İ ç i n d e bir y e r l e r d e , bir iki s a n i y e l i ğ i n e , h e m e n ö n ü n d e k i a d a m ı n y ü z ü ile b i r a z ö n c e d u y d u ğ u sesini i ç e r e n bir u z a k bir hatıra c a n l a n m ı ş t ı . A m a s o n r a , eskilere d ö n m e k z o r l a ş t ı v e z i h n i n i s a r m a l a y a n sis p e r d e s i k a l ı n l a ş t ı . O m u z l a r ı m hafifçe silkerek E r a k ' a a r k a s ı n ı d ö n d ü v e karları t e m i z l e m e k ü z e r e a y a k l a r ı n ı s ü r ü y e r e k k a p ı y a d o ğ r u ilerledi. B i r k a ç d a k i k a içinde terden sırılsıklam olacaktı. Ter damlaları v ü c u d u n a yapışac a k v e s o ğ u k , bir k e z d a h a i ç i n e i ş l e m e y e b a ş l a y a c a k t ı . S o ğ u ğ u iyi t a n ı y o r d u Will. E n s a m i m i a r k a d a ş ı y d ı artık. S o ğ u ğ u n a k l ı n a d ü ş m e s i y l e birlikte, s ı c a k o t u n u n h u z u r u n a k a v u ş a c a ğ ı o b i r k a ç d a k i k a y a dair b ü y ü k bir ö z l e m hissetti b e d e n i n d e . E r a k , h a f i f ç e e ğ i l e r e k a c e m i a d ı m l a r l a işine k o y u l a n Will'i izliyordu.

K e n d i k e n d i n e bir k ü f ü r s a v u r a r a k a r k a s ı n ı d ö n d ü .

D i ğ e r avlu k ö l e l e r i , i ç m e suyu k u y u s u n d a k i k ü r e k l e r i n b a ş ı n a geçmiş, gece b o y u n c a oluşan kalin buzları kırmakla meşgullerdi. E r a k , y a n l a r i n d a n hızla g e ç t i , d ö n ü p k ö l e l e r e b a k m a d ı b i l e . Artık ıslık ç a l m ı y o r d u .

E v a n i y n , iki g ü n s o n r a g e c e g e ç v a k i t t e K o n t E r a k ' ı n o d a sına ç a ğ n i d ı . Kızcağız,

k e n d i s i n e g e c e b o y u n c a ü ş ü m e m e k için b ü y ü k


firnlara yeterince yakın a m a sıcaktan kavrulmayacağı kadar u z a k bir d ö ş e k b u l m a y ı b a ş a r m ı ş t ı . U z u n bir g ü n ü n s o n u n d a , h hasırlarin ü z e r i n e attığı b a t t a n i y e s i n i n i ç i n e k ı v r ı l m ı ş , y a t ı y o r d u . Y a s t ı k o l a r a k , y a k a c a k o d u n l a r ı n a r a s ı n d a n alıp e t r a f ı n a eski bir g ö m l e k s a r m ı ş o l d u ğ u bir k ü t ü ğ ü k u l l a n ı y o r d u .

Sırt

ü s t ü u z a n m ı ş , e t r a f ı n d a k i sesleri d i n l i y o r d u ş i m d i ; yılın b u z a m a n ı kar ve buzlarla kaplı S k a n d i y a ülkesinde y a ş a m a n ı n kaç ı n ı l m a z s o n u c u o l a n hırıltılı ö k s ü r ü k l e r v e s e s s i z s o h b e t m ı rıltılanyla kaplıydı hava. Kölelerin kendi aralarında k o n u ş m a özgürlüğüne sahip oldukları nadir z a m a n l a r d a n birindeydiler. Evanlyn, genellikle bu d u r u m u n tadını ç ı k a r a m a y a c a k kadar yorgun oluyordu. A d ı m s e s l e n d i k l e r i n i d u y u n c a , hafif bir iniltiyle d o ğ r u l d u . O d a k ö l e l e r i n d e n biri, y ü z ü k o y u n u z a n m ı ş k ö l e l e r i n a r a s ı n d a g e z i n i y o r , ara sıra birilerini d ü r t e r e k E v a n l y n a d ı n d a k i A r a l u enli k ö l e y i n e r e d e b u l a b i l e c e ğ i n i s o r u y o r d u . A l d ı ğ ı y a n ı t , g e n e l l i k l e b o ş b a k ı ş l a r l a ilgisiz s i l k i n m e l e r d e n ibaret o l u y o r d u . Yaşadıkları

hayat,

kölelerin yeni

arkadaşlıklar kurmalarına

pek de yardımcı olmuyordu. " B u r a d a y ı m ! " d i y e s e s l e n d i E v a n l y n . O d a k ö l e s i s e s i n geldiği t a r a f a d ö n e r e k , b e d e n l e r i n a r a s ı n d a n d i k k a t l e k ı z a y a k l a ş maya başladı. " B e n i m l e g e l e c e k s i n , " d e d i , t e p e d e n b a k a n b i r ses t o n u y l a . R a g n a k ' ı n M e k â m ' n d a k i dairelerden sorumlu olan oda köleleri, k e n d i l e r i n i m u t f a k k ö l e l e r i n d e n

yağ, ş a r a p l e k e l e r i v e y i y e -

ceklerin a r a s m d a yaşayan kölelerden- üstün görürlerdi. " N e r e y e ? " diye s o r d u E v a n l y n . d o l u bir tavırla b u r u n kıvırdı.

Oda kölesi, k ü ç ü m s e m e


" N e r e y e g i t m e n i s t e n i r s e . " V e E v a n i y n k a l k m a k için h a r e k e t l e n m e y i n c e e k l e m e k z o r u n d a kaldı: " K o n t E r ^ k öyle d i yor." Her ne kadar kendisini onlardan üstün görse de, mutfak k ö l e l e r i n i n ü z e r i n d e kişisel bir yetkisi b u l u n m u y o r d u .

Skandi-

yalılar, a r a l a n n d a a y n m y a p m ı y o r d u ; k ö l e l e r i n h e p s i k ö l e y d i v e a v l u d a k i ç e t e reisleri d ı ş ı n d a , b i r b i r l e r i n d e n h i ç b i r farkları yoktu. Yakinlarindaki

kölelerin

arasında

bir

kıpırdanma

oldu.

S k a n d i y a h ü s t d ü z e y y ö n e t i c i l e r i n ş a h s i k ö l e l e r i n i çekici g e n ç kızların a r a s ı n d a n seçtikleri, b i l i n e n bir u y g u l a m a y d ı . N e d e n çağrıldığını a n l a m a y a çalışan Evaniyn, ayağa kalkar a k ö z e n l e k a t l a d ı ğ ı b a t t a n i y e s i n i , y e r i n i belli e t m e s i için a r k a s ı n d a b ı r a k t ı . Y o l u g ö s t e r m e s i için eliyle işaret ettiği kızı t a k i p etmeye başladı. Ragnak'in yürütüldüğü

M e k â n ı , y e m e k l e r i n y e n d i ğ i v e r e s m i işlerin merkezi

Büyük

Salon'un

etrafındaki

geçit v e

o d a l a r l a g e r ç e k b i r t a v ş a n y u v a s ı n ı a n d ı r ı y o r d u . H i z m e t ç i kız E v a n i y n ' i bir dizi a l ç a k t a v a n l ı , loş g e ç i t t e n g e ç i r d i k t e n s o n r a ç ı k m a z s o k a k gibi g ö r ü n e n bir y e r e getirdi. O d a k ö l e s i , d u v a n n u c u n a y e r l e ş t i r i l m i ş o l a n k a p ı y ı işaret etti. " Ş u r a s ı , " d e d i . " G i r m e d e n ö n c e k a p ı y ı v u r s a n iyi e d e r s i n . " V e a r k a s ı n ı d ö n e r e k k o ş a r a d ı m l a r l a geri d ö n d ü .

Olan biteni

a n l a y a m a y a n E v a n i y n , bir a n l ı k d u r a k s a m a n ı n a r d ı n d a n s a ğ l a m m e ş e k a p ı y ı tıklattı. " G i r i n . " C e v a p v e r e n sesi t a n ı m ı ş t ı . E r a k ' ı n ses telleri, fırtınada a d a m l a n n a kendisini

duyurabilecek kadar güçlüydü.

Asla alçak sesle k o n u ş m u y o r d u sanki. Evaniyn, kapının dışınd a k i m a n d a l ı k a l d ı r a r a k içeri girdi.


E r a k ' i n s a d e bir d a i r e s i v a r d ı . K a ç ı n ı l m a z bir b i ç i m d e m e ş e k ü t ü k l e r i n d e n i n ş a e d i l m i ş o l a n s a l o n d a bir o t u r m a o d a s ı , y a n t a r a f t a d a y ü n bir p e r d e y l e a y r ı l m ı ş bir y a t a k o d a s ı b u l u n u y o r du. O t u r m a o d a s ı n ı n bir k ö ş e s i n d e , o d a y a h u z u r l u bir s ı c a k l ı k y a y m a k t a o l a n bir ş ö m i n e y l e b i r k a ç o y m a m e ş e k o l t u k yer alıy o r d u . H a s ı r z e m i n , p a h a l ı v e E v a n i y n ' i n d e fark ettiği ü z e r e , y a b a n c ı bir ü l k e d e n g e t i r i l m i ş d o k u m a bir örtüyle k a p l a n m ı ş t ı . E v a n l y n , E r a k ' i n halıyı G a l y a ' y a y a p t ı ğ ı b a s k ı n l a r d a n b i r i n d e ele g e ç i r m i ş o l d u ğ u n u t a h m i n etti. A r a l u e n Ş a t o s u ' n d a g e ç i r diği yıllar b o y u n c a , b u n a b e n z e r b i r ç o k s a n a t eseri g ö r m ü ş t ü . T i e r r e V a d i s i ' n d e k i s a n a t ç ı l a r t a r a f i n d a n g e n e l l i k l e o n yılı a ş kın s ü r e d e d o k u n a n b u halılar, k ü ç ü k bir servet karşılığı e l d e ğ i ş t i r i y o r d u . A n c a k E v a n l y n , E r a k ' m b u halı için p a r a ö d e m i ş olduğunu hiç s a n m ı y o r d u . K o n t , ateşin başındaki o y m a koltuklardan birinde arkasına y a s l a n m ı ş t ı . K ı z a işaret e d e r e k o d a n ı n o r t a s ı n d a k i a l ç a k sehp a d a d u r a n şişeyle b a r d a k l a n g ö s t e r d i . " İ ç e r i gel, k ı z ı m . B i z e b i r a z ş a r a p k o y v e o t u r b a k a l ı m . K o nuşmamız

gerekiyor."

Evanlyn kararsız adımlarla ilerleyerek kırmızı şarabı kadehlere d o l d u r d u . Bir t a n e s i n i S k a n d i y a l ı ' y a u z a t a r a k diğer k o l t u ğ a o t u r d u . A n c a k E r a k gibi y a y ı l ı p a r k a s ı n a y a s l a n m a m ı ş , her a n k a ç m a y a h a z ı r m ı ş gibi e n d i ş e l i bir tavırla k o l t u ğ u n u c u n a t ü n e m i ş t i . K o n t , kederli b a k ı ş l a r l a kızı i n c e l e d i k t e n s o n r a elini salladı. " S a k i n ol, k ı z ı m . S a n a z a r a r v e r e c e k s o n kişi b e n i m . Ş a r a bını iç." Evanlyn

ş a r a b ı n d a n t e d i r g i n bir y u d u m aldı v e h a y r e t l e r


İ ç i n d e çok lezzetli o l d u ğ u n u fark etti. O n u i z l e y e n E r a k , k ı z m y ü z ü n d e b e l i r e n ş a ş k ı n l ı k i f a d e s i n i fark e t m i ş t i . "İyi ş a r a p t a n a n l ı y o r s u n d e m e k ? " diye s o r d u kıza.

"Geç-

t i ğ i m i z b a s k m s e z o n u n d a , bir F l o r e n t i n e g e m i s i n d e n fıçıyla g e t i r m i ş t i m . H i ç f e n a değil, n e d e r s i n ? " Evaniyn, başıyla onayladı. Birazcık rahatlamıştı ve şarap da h a f i f ç e k ı z a r m a s ı n a yol a ç ı y o r d u . Aylardır a l k o l ü n hiçbir ç e ş i d i n e elini d a h i s ü r m e m i ş o l d u ğ u g e r ç e ğ i n i h a t ı r l a d ı . A d ı m l a n na dikkat etmesi gerektiği düşüncesi geldi akima. Ve diline. S k a n d i y a h k a p t a n ı n k o n u ş m a s ı n ı b e k h y o r d u artık.

Erak,

s a n k i nasıl d e v a m e t m e s i g e r e k t i ğ i n d e n e m i n d e ğ i l m i ş gibi t e r e d d ü t e d i y o r d u . S e s s i z l i k o k a d a r u z a d ı ki, bir s ü r e s o n r a d a yanamadı Evaniyn.

Ş a r a b ı n d a n hızlı bir y u d u m d a h a a l d ı k t a n

sonra sordu. "Beni neden çağırttınız?" K o n t Erak, m i n i k ş ö m i n e d e k i alevlere dalmıştı. E v a n i y n düşüncelerini b ö l ü n c e , şaşırarak b a ş m ı kaldırdı. Kölelerin onunla k o n u ş m a s ı n a alışık değil, diye d ü ş ü n d ü E v a n i y n . O m u z silkti. K o n u ş m a y a başlamazlarsa, bütün gece sessizce burada oturac a k l a r d ı . K o n t u n s a k a l l ı y ü z ü n e y a y ı l a n t e b e s s ü m , kızı şaşırtm ı ş t ı . F a r k l ı bir y e r d e , farklı şartlar a l t ı n d a o l s a l a r , S k a n d i y a h korsana karşı sempati duyabileceğini geçirdi aklından. " S a n d ı ğ ı n şey için d e ğ i l , " d e d i E r a k v e E v a n i y n bir c e v a p v e r e m e d e n , n e r e d e y s e k e n d i k e n d i n e k o n u ş u r gibi, d e v a m etti. " A m a b i r i l e r i n i n bir şey y a p m a s ı g e r e k i y o r v e b e n c e b u i ş için s e n d e n d a h a u y g u n biri y o k . " "Bir

şeyler

mi

yapılması

Evalyn. "Ne konuda?"

gerekiyor?"

diye

tekrarladı


E r a k , artık k a r a r ı n ı v e r m i ş gibi d u r u y o r d u . D e r i n bir i ç g e çirdi, k a d e h i n d e k i s o n y u d u m u d a içti v e d i r s e k l e r i d i z l e r i n d e , k e m i k l i , sakallı y ü z ü k ı z a b a k a c a k ş e k i l d e ö n e eğildi. " S o n z a m a n l a r d a arkadaşını gördün mü h i ç ? " diye sordu. " G e n ç Will'i?" E v a n l y n , g ö z l e r i n i E r a k ' t a n k a ç ı r d ı . E v e t , Will'i g ö r m ü ş t ü ; daha doğrusu, oğlanın dönüştüğü bilinci k a p a h enkazı g ö r m ü ş tü. Will, b i r k a ç g ü n ö n c e m u t f a ğ ı n h e m e n ö n ü n d e ç a l ı ş ı y o r d u ve Evanlyn ona biraz yiyecek vermeye çıkmıştı.

E k m e ğ i kı-

zın e l i n d e n k a p a r a k bir h a y v a n gibi m i d e s i n e i n d i r m i ş t i ç o c u k . A m a Evanlyn onunla k o n u ş m a y a çalıştığında tek yaptığı, kıza boş boş b a k m a k olmuştu. Y a l n ı z c a iki h a f t a i ç i n d e E v a n i y n ' i , H a l t ' u v e R e d m o n t Ş a t o s u ' n u n dışındaki lübeyi

silivermişti

Morgarath'ın

o r m a n ı n kıyısında bulunan minik ku-

aklından.

a c ı m a s ı z Wargal

Kral

Duncan'a

ait

ordunun

alaylarını yenilgiye

uğrattığı

U t h a l O v a l a r ı ' n d a gerçekleşen savaşı bile u n u t m u ş t u . Will'in, kısa y a ş a m ı b o y u n c a b a ş ı n d a n g e ç e n o l a y l a r h a k k ı n d a hiçbir f i k r i y o k t u artık. H a y a t ı v e varlığı, bir t e k şey ü z e rine k u r u l u h a l e g e l m i ş t i . A ğ z ı n a a t a c a ğ ı bir s o n r a k i s ı c a k o t u n a . D i ğ e r k ö l e l e r d e n biri o l a n y a ş l ı c a bir k a d ı n , o l a n b i t e n e şahit o l m u ş t u . E v a n l y n m u t f a ğ a d ö n d ü ğ ü n d e u s u l c a ş ö y l e fısıld a m ı ş t ı kızın k u l a ğ ı n a : " A r k a d a ş ı n ı u n u t . U y u ş t u r u c u n u n esiri o l m u ş . Ç o k t a n ö l d ü sayılır." "Evet, onu g ö r d ü m , " dedi Evanlyn alçak sesle. " O l a n b i t e n l e hiçbir i l g i m y o k , " d e d i E r a k ö f k e y l e ; s e s i n i n t o n u E v a n i y n ' i ş a ş ı r t m ı ş t ı . " H e m d e hiç. î n a n b a n a , k ı z ı m , o


lanet olası u y u ş t u r u c u d a n nefret ederim. İnsanları ne hale get i r d i ğ i n e şahit o l d u m . H i ç k i m s e b ö y l e k o r k u n ç bir h a y a t ı h a k etmiyor."

.

Evanlyn, gözlerini yeniden yukarı kaldırdı. E r a k ' ı n yürekt e n k o n u ş t u ğ u v e kızın, s ö y l e d i k l e r i n i k a b u l l e n m e s i n i b e k l e d i ğ i belli o l u y o r d u . B a ş ı n ı s a l l a d ı . "Size inanıyorum." E r a k a y a ğ a kalktı.

Sanki hareket ederek Will'le t a n ı ş m a s ı n -

d a n b u y a n a i ç i n d e ç a ğ l a y a n ö f k e y i d i n d i r e b i l i r m i ş gibi, k ü çük, sıcak odayı aceleyle adımlıyordu. " O o ğ l a n , g e r ç e k bir s a v a ş ç ı .

B o y u m i n i c i k olabilir a m a

g ö ğ s ü n d e g e r ç e k bir S k a n d i y a h kalbi t a ş ı y o r . " " O b i r O r m a n M u h a f ı z ı , " d e d i E v a n i y n v e E r a k b a ş m ı salladı. " Ö y l e . V e b u n d a n d a h a iyisini h a k ediyor. L a n e t o l a s ı u y u ş t u r u c u ! R a g n a k ' m b u n a n e d e n izin v e r d i ğ i n i a n l a m ı y o r u m ! " Bir a n k o n u ş m a s ı n a ara v e r e r e k ö f k e s i n i k o n t r o l a l t ı n a aldı. A r d ı n d a n k ı z a d ö n ü p k o n u ş m a y a d e v a m etti. " İ k i n i z i bir a r a d a t u t m a k için u ğ r a ş t ı ğ ı m ı b i l m e n i i s t i y o rum.

B o r s a ' m n onu avluya g ö n d e r e c e ğ i n e dair hiçbir fikrim

y o k t u . İtibarlı bir d ü ş m a n a nasıl d a v r a m l a c a ğ m d a n h a b e r i y o k herifin. A m a n e b e k l e r s i n ki? B o r s a bir s a v a ş ç ı d e ğ i l . H a y a t ı n ı , buğday çuvalı sayarak kazanıyor." "Anlıyorum," dedi Evaniyn dikkatle. Anladığından emin değildi aslında, a m a o n d a n bir c e v a p beklendiğini biliyordu. E r a k sert b a k ı ş l a r ı n ı kızın y ü z ü n e ç e v i r d i ; b e n i d e ğ e r l e n d i r i y o r o l m a l ı , d i y e d ü ş ü n d ü E v a n i y n . K o n t , k e n d i k e n d i n e bir k a r a r v e r m e y e ç a l ı ş ı y o r m u ş gibi d u r u y o r d u .


" A v l u d a n k i m s e k u r t u l a m a z , " diye e k l e d i u s u l c a . E v a n l y n , s o ğ u k bir elin k a l b i n i s ı k t ı ğ m ı hissetti. " Y a n i , " d e d i E r a k , "bu k o n u d a bir şey y a p m a k b i z i m elimizde." E r a k ' m s o z sözleri ü z e r i n e içi u m u t l a d o l a n E v a n l y n , b a ş m ı kaldırdı. " T a m olarak nedir aklınızdaki?"

diye

sordu;

konuşmayı

d o ğ r u y o r u m l a d ı ğ ı n d a n e m i n o l m a k i s t i y o r d u . Bir iki s a n i y e l i ğ i n e d u r a k s a y a n E r a k , k e s i n k a r a r ı n ı v e r m i ş t i artık. " B u r a d a n k a ç a c a k s ı n , " dedi sonunda. a l a c a k s ı n . B e n d e size y a r d ı m e d e c e ğ i m . "

"Oğlanı da yanına


YİRMİ DÖRT

Y

o l a r k a d a ş l a r ı , sırayla n ö b e t t u t a r a k h u z u r s u z bir g e c e

geçirdiler. K a r a ş ö v a l y e n i n k a r a n l ı k t a s i n s i c e geri d ö n -

m e s i o l a s ı l ı ğ ı , ikisini d e e n d i ş e l e n d i r i y o r d u . A m a g ö r ü n e n o ki, k o r k u l a r ı y e r s i z ç ı k m ı ş t ı . G e c e b o y u n c a D e p a m i e u x o r t a lıklarda g ö r ü n m e m i ş t i . S a b a h l e y i n h a n ı n a r k a s ı n d a k i a h ı r d a atlarını h a z ı r l a r k e n , endişe içindeki hancı, H a l t ' a yaklaştı. " H a n ı m ı t e r k e t t i ğ i n i z için ü z g ü n o l d u ğ u m u s ö y l e y e m e m , b e y i m , " d e d i ö z ü r diler gibi. H a l t , a d a m ı n o m z u n a d o s t ç a b i r ş a p l a k attı. " D u r u m u n u anlıyoruz, dostum. Korkarım kasabanın kabad a y ı s ı n a k e n d i m i z i peic s e v d i r e m e d i k . " H a n c ı , birileri o n u g ö r ü r d e s a d a k a t s i z l i ğ i n i D e p a m i e u x ' y e rapor eder mi diye korkuyla etrafına bakındıktan sonra başını s a l l a d ı . H a l t , b u tür o l a y l a r ı n k a s a b a d a s ı k ç a y a ş a n m ı ş o l d u ğ u nu tahmin ediyordu. Önceki gece kıkırdamasını bastıramayar a k k a r a ş ö v a l y e y e y a k a l a n a n a d a m a a c ı d ı ğ ı m hissetti. " O ç o k k ö t ü bir a d a m , o r a s ı k e s i n , b e y i m , " d i y e a l ç a k s e s -

-187


l e İtiraf etti h a n c ı . " A m a b i z i m gibilerin e l i n d e n n e gelir? A r k a s ı n d a k ü ç ü k bir o r d u s u var; b i z l e r s e s a v a ş ç ı d e ğ i l , y a l n ı z c a tüccarız." " K e ş k e size y a r d ı m e d e b i l s e y d i k , " d e d i H a l t , " a m a y o l u m u z a d e v a m e t m e m i z g e r e k i y o r . " Bir a n d u r a k s a d ı k t a n s o n r a , m a s u m c a s o r d u . " L e s S o u r g e s g e m i s i her g ü n k a l k ı y o r m u ? " Les

S o u r g e s , y a k l a ş ı k y i r m i k i l o m e t r e b a t ı d a b u l u n a n bir v

n e h i r k a s a b a s ı y d ı . H a l t ile H o r a c e ise k u z e y e g i d i y o r l a r d ı . A n c a k O r m a n M u h a f ı z ı , D e p a m i e u x ' n u n geri d ö n ü p h e r k e s i sorg u y a ç e k e c e ğ i n d e n e m i n d i . H a n c ı n ı n b u bilgiyi s a k l a y a c a ğ ı n ı sanmıyordu. A d a m ı suçlayacak durumu da yoktu. karşılık

olarak

başını

sallıyordu

Sorusuna

şimdi

hank

" E v e t , b e y i m , g e m i yılın b u z a m a n ı n d a h â l â ç a l ı ş ı y o r olur. Ö n ü m ü z d e k i ay, d e n i z d o n u n c a l i m a n k a p a n a c a k v e g e z g i n l e rin C o l p e n n i e r e s ' d e k i k ö p r ü y ü k u U a n m a l a n g e r e k e c e k . " H a l t , a t m a atladı. H o r a c e ç o k t a n a t m a b i n m i ş , g a n i m e t l e r i n yüklü olduğu atlann dizginlerini tutuyordu. G e c e k i olayın ar d ı n d a n , k a s a b a y ı bir a n ö n c e t e r k e t m e kararı a l m ı ş l a r d ı . " G e m i y e y e t i ş e l i m o t a k d i r d e , " d e d i H a l t y ü k s e k sesle. "Yol, k u z e y e d o ğ r u b i r k a ç k i l o m e t r e gittikten s o n r a ikiye aynlıyor sanırım?" H a n c ı , yine b a ş ı m salladı. " D o ğ r u , beyim. Karşılaşacağınız ilk b ü y ü k k a v ş a k t a n s a ğ a s a p a r s a n ı z , yol sizi l i m a n a g ö t ü r ü n " H a n c ı y a t e ş e k k ü r v e v e d a e t m e k için elini k a l d ı r a n H a l t , Abelard'1 m a h m u z l a d ı ve ahırdan çıkan kafilenin başını çekmeye başladı. O g ü n e p e y c e yol aldılar. K a v ş a ğ a vardıktan s o n r a s a ğ a d ö n m e d e n k u z e y e d o ğ r u d e v a m etmişlerdi. T a k i p edildiklerini g ö s -


teren hiçbir işarete rastlamadılar. A m a etraflannı saran tepeler ve o r m a n l a r , bir o r d u y u bile gizleyebilecek k a d a r genişti. Halt, b ö l geyi iyi bilen D e p a m i e u x ' n ü n onlarla paralel d o ğ m l t u d a ilerleyip y o l u n ilerisinde p u s u k u n n a s ı o l a s ı h ğ m ı g ö z ardı e t m i y o r d u . G ü n ortasına d o ğ m , üzerinde haraç ödemelerini ya da onunl a d ö v ü ş m e l e r i n i ö n e r e n bir ş ö v a l y e b u l u n a n bir diğer k ü ç ü k k ö p r ü y l e k a r ş ı l a ş ı n c a , k e l i m e n i n t a m a n l a m ı y l a h a y a l kırıklığına uğradılar. İki y a d a ü ç yıl ö n c e e m e k l i y e a y i r i m ı ş o l m a s ı g e r e k e n k e m i k l i d o m bir a t i n ü z e r i n d e k i ş ö v a l y e , bir g e c e ö n c e y ü z y ü z e g e l d i k l e r i yerel d i k t a t ö r d e n ç o k farklıydı. tık pırtıktı.

Ç a m u r l u t u n i ğ i yır-

B i r z a m a n l a r sarıydı b e l k i , a m a artık kirli bir b e -

y a z a ç a l ı y o r d u rengi. Z ı r h ı n d a b i r ç o k y a m a v a r d ı v e ü ç t e biri çıkıntılarla d o l u , k a b a c a b u d a n m ı ş bir a ğ a ç dalını m ı z r a k d i y e t u t u y o r d u . K a l k a n ı n a bir d o m u z k a f a s ı ç i z i l m i ş t i . P a s l ı d o n a n ı m ı , yırtık p ı r t ı k kıyafetleri v e kirli v ü c u d u y l a a d a m a ç o k y a kışıyordu bu sembol. M a n z a r a y ı i z l e y e r e k atlarını d u r d u r d u l a r . H a l t , b ı k k ı n l ı k l a iç g e ç i r d i . " B u işten ç o k s ı k ı l m a y a b a ş l a d ı m artık," diye m ı n i d a n d ı v e o m z u n a a s m ı ş o l d u ğ u yayını ç ı k a r m a k için h a r e k e t l e n d i . "Bir saniye.

Halt," dedi

Horace,

y u v a r l a k k a l k a n ı n ı bir

o m u z h a r e k e t i y l e ö n e alıp sol k o l u n a g e ç i r i r k e n . " N e d e n m e ş e yaprağı armasını gösterip fikrini değiştirmeyi d e n e m i y o r u z ? " Önlerindeki

yırtık

pırtık

şekle

tehditkâr

gözlerle

bakan

H a l t ' u n o k kılıfına g i d e n eli d u r a k s a d ı . " Ş e y , p e k â l â , " d e d i i s t e k s i z c e . " A m a t e k bir ş a n s ı var. K a b u l e t m e z s e o k u yer. B u heriflerden f e n a l ı k geldi a r t ı k . "


JOHN FLANAGAN

H o r a c e , p e j m ü r d e ş ö v a l y e y l e t a n ı ş m a k ü z e r e atını ileriye doğru sürerken, eyerine yaslandı. Şu ana dek yolun ortasındaki ş e k i l d e n ses bile ç ı k m a m ı ş t ı ; b u ç o k g a r i p , diye d ü ş ü n d ü H a l t . Sokak

dövüşçüleri,

genellikle

hemen

meydan

okumalarına

b a ş l ı y o r , k o n u ş m a l a r ı n ı sık sık " S e n , g e n ç s o y l u ! " , " G a r d ı n i z ı alınız, sör ş ö v a l y e " v e b e n z e r i m o d a s ı g e ç m i ş h i t a p l a r l a s ü s lüyorlardı. D a h a bunları düşünürken, zihninde uyarı çanları ç a l m a y a başlamıştı bile. H e m e n , yirmi metre ötesindeki rakibiyle tanışm a k ü z e r e tırıs g i d e n g e n ç ç ı r a ğ a s e s l e n d i . "Horace! Geri dön! Bu bir..." A m a d a h a sözlerini bitiremeden, oğlanın başı ve omuzları, y o l a d o ğ r u u z a n a n bir m e ş e a ğ a c ı n ı n d a l l a r ı n d a n d ü ş e n şekilsiz bir c i s i m l e k a p l a n m ı ş t ı . H o r a c e , bir a n için etrafını s a r a n a ğ ı n i ç i n d e b o ş y e r e d e b e l e n d i . G ö r ü n m e z bir e l ipe a s ı l ı n c a ağ, etr a f ı n a k a p a n d ı ğ ı o ğ l a n ı a t s ı r t ı n d a n g ü r ü l t ü y l e yere d ü ş ü r d ü . İrkilen V u r u c u , d e v r i l e n b i n i c i s i n i n y a n ı n d a ş a h a k a l k a r a k b i r k a ç a d ı m attı v e t e h l i k e d e o l m a d ı ğ ı n ı a n l a y ı p s a k i n l e ş e r e k yorgun gözlerle olanları izlemeye başladı. " . . . t u z a k , " d i y e u s u l c a bitirdi c ü m l e s i n i H a l t ; b u n u z a m a n ı n d a fark e d e m e d i ğ i için k e n d i k e n d i n e s ö v ü y o r d u .

Kılıksız

şövalyenin garip g ö r ü n ü m ü y l e dikkati dağılmış ve bu d u r u m a düşmelerine neden olmuştu. K i r i ş e bir yay s ü r m ü ş t ü ş i m d i a m a k a d i n i s a v a ş a t ı n ı n ü z e r i n d e ses ç ı k a r m a d a n o t u r m a k t a o l a n ş ö v a l y e h a r i ç , g ö r ü n ü r d e hiçbir hedef yoktu. K u ş k u s u z şövalye de dikkatle hazırlanmış o l a n t u z a ğ ı n bir p a r ç a s ı y d ı . A ğ H o r a c e ' i n ü s t ü n e k a p a n d ı ğ ı n da, hiçbir şaşkınlık emaresi göstermemişti.


" P e k â l â , d o s t u m ; b u a l d a t m a c a d a her n e r o l ü n v a r s a , b e d e lini ö d e m e z a m a n m g e l d i , " d i y e m ı r ı l d a n d ı H a l t v e k a l d ı r d ı ğ ı yayını, okun tüylü u c u çenesine d o k u n a c a k şekilde s o n u n a dek gerdi. " B e n o l s a m y a p m a z d ı m b u n u , " d e d i t a n ı d ı k bir ses. H ı r p a n i ş ö v a l y e , s i p e r l i ğ i n i geri iterek D e p a m i e u x ' n u n k o y u y ü z h a t l a n m açığa çıkardı. H a l t i ç i n d e n küfretti. Yayı s o n u n a d e k g e r i l m i ş h a l d e d u r a k s a m ı ş t ı ; y o l u n her iki y a n ı n d a k i ç a l ı l ı k l a r d a n g e l e n h a f i f sesleri d u y a b i l i y o r d u . H e r biri ö l ü m c ü l m i n i k t a t a r y a y l a n t a ş ı y a n e n a z ı n d a n bir d ü z i n e şeklin ç a l ı l a r d a n ç ı k t ı ğ ı m g ö r ü n c e , y a y ı m gevşetti. Tatar yaylarinin t a m a m ı üzerine doğrultulmuştu. O k u n u s ı r t ı n d a k i kılıfa k o y a r a k y a y ı n ı i n d i r d i v e b a c a k l a rının ü s t ü n e yerleştirdi. H o r a c e ' m , e t r a f ı m s a r m a l a y a n a ğ l a r l a h â l â m ü c a d e l e e t m e k t e o l d u ğ u n o k t a y a d o ğ r u u m u t s u z bir b a kış fırlattı. Y o l u n k e n a r ı n d a k i ç a l ı l a r d a n v e a ğ a ç l a r d a n d a h a fazla sayıda a d a m çıkıyordu. Ç a r e s i z c e debelenen savaşçı çırağına yaklaştılar ve dört tanesi tatar yaylarını oğlanın üzerine d o ğ r u l t u r k e n , diğerleri a ğ ı n i l m e k l e r i n i g e v ş e t e r e k k ı p k ı r m ı z ı k e s i l e n o ğ l a n ı a y a ğ a kaldırdılar. M e m n u n i y e t l e g ü l ü m s e y e n D e p a m i e u x , k e m i k l i atını s ü r e rek yanlarına geldi K o n u ş m a m e s a f e s i n d e y k e n eğilerek üstünk ö r ü bir s e l a m v e r d i . " P e k â l â , b e y l e r , " d e d i alaylı bir dille, "sizleri M o n t s o m b r e Şatosu'nda ağırlamaktan memnuniyet duyacağım." H a l t , t e k k a ş ı n ı k a l d ı r d ı . " B u teklifi nasıl r e d d e d e b i l i r i z k i ? " d i y e s o r d u , m u h a t a b ı belli o l m a k s ı z ı n .


YİRMİ BES

E

vanlyn'in Erak'in dairesine çağrılmasmdan bu yana beş gün geçmişti.

Erak'in

planmı

o n u n l a tekrar t e m a s k u r m a s m ı b e k l e r k e n , E r a k ' m

u y g u l a m a y a b a ş l a m ı ş , a d a m ı n şahsi k ö l e l e r i n d e n biri

o l m a s ı i h t i m a l i n d e n y ü k s e k sesle Uydurdukları

hikâye

şikâyet e t m e y e b a ş l a m ı ş t ı .

uyarınca bu baltayı mutfakta bitirecek

ve ardından yeni görevine başlayacaktı. Erak'tan, özellikle de a d a m ı n t e m i z l i k s t a n d a r t l a r ı n d a n t i k s i n d i ğ i n i itiraf ediyor, her fırsatta a d a m ı n H a l l a s h o l m ' a g e l i r k e n o n a g a d d a r d a v r a n d ı ğından dem vuruyordu. O birkaç gün boyunca Evaniyn'in ağzından çıkanları duyan biri, E r a k ' m i ğ r e n ç bir c e h e n n e m z e b a n i s i o l d u ğ u n u d ü ş ü n e b i lirdi; ü s t e l i k n e f e s i de leş gibi k o k a n bir z e b a n i y d i . Böyle geçen birkaç günün sonunda, yaşça büyük mutfak k ö l e l e r i n d e n biri o l a n J a n a , b e z g i n bir i f a d e y l e E v a n i y n ' e d ö n ü p , " D a h a k ö t ü şeyler d e o l a b i l i r d i , k ı z ı m . Alış b u n l a r a , " d e mişti. S o n r a d a E v a n i y n ' i n b i t m e k b i l m e y e n ş i k â y e t l e r i n d e n sı-


k ı l a r a k a r k a s ı n ı d ö n m ü ş t ü k a d ı n . A s l ı n d a , belli b i r i n i n k ö l e s i o l m a n ı n a v a n t a j l a r ı d a y o k d e ğ i l d i ; d a h a iyi b e s l e n i p , d a h a iyi kıyafetler g i y m e v e d a h a k o n f o r l u d a i r e l e r d e u y u m a i m k â n ı vardı örneğin. " K e n d i m i ö l d ü r ü r ü m d a h a iyi," diye s e s l e n d i E v a n i y n , k a dının arkasından. K o n t ' a duyduğu 'tiksintiyi' herkes ö ğ r e n m i ş o l d u ğ u için m e m n u n d u . O s ı r a d a y a n ı n d a n g e ç e n bir m u t f a k ç a l ı ş a n ı n ı n kızın e n s e s i n e p a t l a t t ı ğ ı t o k a t , k u l a k l a r ı n ı n ç ı n l a m a s ı n a neden oldu. " İ ş i n e d ö n , y o k s a s a n a y a p a c a ğ ı m ı b i l i r i m , t e m b e l şey," dedi a d a m . Evaniyn, başını sallayıp nefretle a d a m ı n arkasınd a n b a k t ı k t a n s o n r a , R a g n a k v e a r k a d a ş l a r ı n a i ç e c e k servisi y a p m a k üzere aceleyle koşturdu. Y e m e k s a l o n u n a R a g n a k ' m b a k ı ş l a n a l t ı n d a g i r e r k e n , her z a m a n k i gibi k a y g ı l a n d ı ğ ı n ı hissetti. H e r n e k a d a r m a n t ı ğ ı o n a , y i y e c e k i ç e c e k servisi y a p a n d ü z i n e l e r c e k ö l e a r a s ı n d a k a y b o l u p g i d e c e ğ i n i s ö y l e s e d e , D u n c a n ' i n kızı o l d u ğ u g e r ç e ğ i n i n o r t a y a ç ı k a c a ğ ı n a d a i r d a i m i bir k o r k u i ç i n d e y d i . A r d ı a r k a s ı k e s i l m e y e n işler k a d a r , i ç i n d e b u l u n d u ğ u b u e n d i ş e l i r u h h a l i de yorgun düşmesine neden oluyordu. A k ş a m m e s a i l e r i b i t e n köleler,

memnuniyetle döşeklerine

d o ğ r u ilerliyorlardı. E v a n i y n , k ı z m E r a k ' l a ilgili ş i k â y e t l e r i n d e n sıkılan J a n a ' n ı n , b a t t a n i y e s i n i o d a n m e n u z a k k ö ş e s i n e t a ş ı m ı ş o l d u ğ u n u fark etti. K ı z , b a t t a n i y e s i n i y e r e serdi v e eski bir g ö m l e ğ i , k ü t ü k t e n y a s t ı ğ ı n ı n e t r a f ı n a s a r m a y a b a ş l a d ı . B u s ı r a d a , g ö m l e ğ i n k ı v r ı m l a n a r a s ı n d a n k ü ç ü k bir kâğıt p a r ç a s ı d ü ş t ü yere. K a l b i deliler gibi ç a r p a n E v a n i y n , a y a ğ ı n ı k â ğ ı d ı n ü s t ü n e


koyarak etrafına bakındı.

K â ğ ı d ı k i m s e c i k l e r fark e t m e m i ş t i

n e y s e ki, t ü m k ö l e l e r , u y k u h a z ı r l ı ğ ı n d a y d ı . E l i n d e n g e l d i ğ i n ce normal davranmaya çalışarak uzandı ve battaniyesini çenesine d e k ç e k e r e k , a v u c u n d a t u t t u ğ u k â ğ ı d a bir g ö z attı: "Bu gece." B i r k a ç d a k i k a i ç i n d e s a l o n a g e l e n bir m u t f a k ç a l ı ş a n ı l a m baları söndürmüş,

s a l o n , y a l n ı z c a a l e v l e r d e n g e l e n ı ş ı k l a ay-

dınlanmaya başlamıştı. Bitkin düşen Evanlyn, ardına dek açtığı g ö z l e r i y l e sırt ü s t ü u z a n d ı ; z a m a n ı n g e ç m e s i n i b e k l e r k e n , kalbi küt küt a t ı y o r d u . S a l o n d a k i sesler, y a v a ş y a v a ş a z a l a r a k yerini u y u y a n k ö l e lerin d e r i n , d ü z e n l i s o l u k l a r ı n a b ı r a k ı y o r d u . O r a d a n b u r a d a n hafif h o r u l t u l a r y a d a t e k t ü k ö k s ü r ü k sesleri g e l i y o r d u . Y a ş l ı c a bir T o t o n k ö l e , u y k u s u n d a a n l a ş ı l m a z bir şeyler m ı r ı l d a n d ı . M e ş a l e l e r i n ışığı z a y ı f l a d ı ğ ı n d a ,

Evanlyn,

rıhtımdaki nö-

betçilerin g e c e y a n s ı m haber v e m ı e k üzere çaldıkları borunun sesini işitti.

S a b a h y e d i c i v a r ı n d a s ö k e n ş a f a ğ a d e k bir d a h a

b o r u sesi d u y u l m a y a c a k t ı . B e k l e y i ş i n e geri d ö n d ü . E r a k , g e c e y a r ı s ı n d a n s o n r a bir s a a t d a h a b e k l e m e s i n i s ö y l e m i ş t i . etrafındakilere

"Bu,

d e r i n bir u y k u y a d a l a c a k z a m a n ı v e r e c e k t i r , "

demişti planını açıklarken. " A m a z a m a n ı n d a hareket etmezsen de uykusu hafif kölelerle yaşlılar tuvalete k a l k m a y a başlayacaktır." T ü m gerginliğine rağmen, E v a n i y n ' i n göz k a p a k l a n ağırlaşm a y a b a ş l a m ı ş t ı bile v e b i r d e n p a n i k l e irkilerek, u y k u y a t e s l i m o l m a s ı n a r a m a k k a l d ı ğ ı m fark etti. K o n t b e n i B ü y ü k S a l o n ' u n d ı ş ı n d a b e k l e r k e n , b a t t a n i y e m e sarılıp h o r u l t u y l a u y k u y a dals a m n e o l a y o l u r d u a m a , diye d ü ş ü n d ü . Sert z e m i n i n ü z e r i n d e ,


r a h a t s ı z bir p o z i s y o n aldı. B i r y a n d a n d a acı o n u u y a n ı k t u t s u n diye t ı r n a k l a r ı n ı a v u ç l a r ı n a b a t ı n y o r d u .

Dakikalan saymaya

b a ş l a d ı , a n c a k bir süre s o n r a , rutin s a y m a i ş l e m i d e u y k u s u n u getirmeye başlamıştı. N i h a y e t a r a d a n bir saat g e ç m i ş o l d u ğ u n a h ü k m e t t i . D i k k a t l e b a t t a n i y e s i n i k a l d ı n p a y a ğ a k a l k t ı ğ ı n d a , m u t f a k t a u y a n ı k birilerinin b u l u n d u ğ u n a dair hiçbir işaret y o k t u .

Birileri a y a k l a -

n ı r s a , diye d ü ş ü n d ü , t u v a l e t e gittiğimi s ö y l e r i m . B o t l a r ı h a r i ç kıyafetleriyle y a t m ı ş t ı z a t e n .

B a t t a n i y e s i n i etraflarına sardığı

b o t l a n m y a n ı n d a t a ş ı y o r d u . A t e ş s ö n d ü ğ ü için o d a o l d u k ç a s o ğ u m u ş t u ; b u z gibi h a v a v ü c u d u n a t e m a s e d i n c e titredi. H a f i f ç e a r a l a m a y a çalıştığı avlu k a p ı s ı , bir ö l ü y ü b i l e m e z a r ı n d a n k a l d ı r a c a k k a d a r g ü r ü l t ü ç ı k a r ı y o r d u . Ağır m e n t e ş e leri ü z e r i n d e b e r b a t bir gıcırtıyla a ç ı l d ı k a p ı .

Seslerin kimseyi

u y a n d ı r m a m a s ı n a hayret eden Evaniyn, kapıyı dikkatle arkasından kapattı. A y ışığı y o k t u .

G ö k y ü z ü karanlık bulutlarla kaplıydı a m a

y e r d e k i kar, e n k ü ç ü k ışığı b i l e yansıtıyor, a y n n t ı l a n s e ç e b i l m e s i n i s a ğ l ı y o r d u . Avlu k ö l e l e r i n i n y a t ı p kalktıkları, o t u z kırk m e t r e ö t e s i n d e b u l u n a n k a r a yıkıntıyı r a h a t l ı k l a s e ç e b i l i y o r d u Evaniyn. S e k e s e k e b o t l a r ı n ı giydi v e a n a b i n a y a sırtını v e r i p , E r a k ' ı n t a l i m a t l a r ı u y a r ı n c a b i n a n ı n sol u c u n a d o ğ r u ilerledi. D u v a r ı n s o n u n a v a r ı n c a , bir a n için n e f e s i k e s i l i v e r d i . B i n a n ı n g ö l g e s i n e s ı ğ ı n m ı ş i r i y a n bir şekil, o n u b e k l i y o r d u . K o r k u d a n altına kaçıracağını sandı Evaniyn. Bir an sonra onun K o n t Erak olduğunu anladı. " G e ç k a l d ı n , " diye fısıldadı E r a k , ö f k e y l e . E v a n i y n , o n u n


d a ç o k g e r g i n o l d u ğ u n u fark etti. K o n t b i l e o l s a , bir k ö l e n i n kaçmasına yardımcı oluyordu sonuçta ve bu gerçeğin bütünüyle

farkındaydı.

" B a z ı l a r ı u y k u y a d a l a m a d ı bir t ü r l ü , " diye y a l a n s ö y l e d i E v a n l y n . Z a m a n ı ö l ç m e i m k â n ı o l m a d ı ğ ı n ı s ö y l e m e s i n i n bir anlamı yoktu. Erak, yanıt olarak h o m u r d a n m c a , özrünün kab u l e d i l d i ğ i n i t a h m i n etti. K o n t , m i n i k bir k e s e bıraktı kızın ellerine. " İ ş t e , " d e d i . " B u n u n i ç i n d e b i r k a ç p a r ç a g ü m ü ş var. Ç o c u ğ u o r a d a n ç ı k a r a b i l m e k için b ü y ü k i h t i m a l l e K u r u l ü y e l e r i n d e n b i r i n e rüşvet v e r m e n g e r e k e c e k . Bu g ü m ü ş l e r o işi görür. D a h a fazlasını verirsem, şüphelenir ve kaynağını s o r g u l a m a y a başlarlar." Evanlyn başinı salladı. T ü m b u n l a n , beş gece ö n c e E r a k ' i n dairesinde konuşmuşlardı. Kaçışın, şüpheleri E r a k ' ı n üzerine çekmeden gerçekleşmesi gerekiyordu.

E r a k ' m , kızın b u s o n

b i r k a ç g ü n ü , k o n t u n k ö l e s i o l m a k t a n şikayet e d e r e k g e ç i r m e s i t a l i m a t ı n ı v e r m e s i n i n n e d e n i d e b u y d u . B ö y l e c e k a ç m a girişim i için m ü k e m m e l bir b a h a n e y a r a t ı l m ı ş o l a c a k t ı . " Ş u n u d a a l , " d e d i E r a k , d e r i d e n kını i ç i n d e k ü ç ü k bir h a n çer u z a t a r a k . kalkarsa

" R ü ş v e t i v e r d i k t e n s o n r a bir n u m a r a y a p m a y a

kullanırsın."

E v a n l y n , b ı ç a ğ ı alıp b e l i n d e k i g e n i ş k e m e r e sıkıştırdı. B a c a k l a n n ı s ı k ı c a s a r a n bir p a n t o l o n l a g ö m l e k g i y m i ş , b a t t a n i y e yi bir p e l e r i n gibi o m u z l a r ı n a s a r m ı ş t ı . "Will'i ç ı k a r d ı k t a n s o n r a n e y a p a c a ğ ı m ? " d i y e s o r d u u s u l c a . E r a k , n h t ı m ı v e H a l l a s h o l m k a s a b a s ı n a i n e n p a t i k a y ı işaret etti.


" Ş u y o l u t a k i p et. K a p ı d a n b i r a z u z a k t a , s o l a d o ğ r u , y o k u ş y u k a r ı g i d e n bir b a ş k a p a t i k a var. O t a r a f a s a p . Y o l u n s o n u n a y i y e c e k v e s ı c a k giysiyle y ü k l ü bir m i d i l l i b ı r a k t ı m . Will'i y ü r ü t m e n için ata i h t i y a c ı n o l a c a k . " Bir a n d u r a k s a d ı k t a n s o n r a ekledi. " E y e r ç a n t a s ı n d a bir p a r ç a s ı c a k o t u d a b u l a c a k s ı n . " E v a n i y n , ş a ş k ı n l ı k l a b a ş ı n ı k a l d ı r d ı . E r a k , g e ç e n g e c e o ott a n n e f r e t ettiğini s ö y l e m i ş t i o y s a . "Will'in o n a ihtiyacı o l a c a k t ı r , " diye k ı s a c a a ç ı k l a d ı E r a k . " S ı c a k o t u n u bir a n d a k e s e r s e n , o n u ö l d ü r ü r s ü n . Z i h n i n i t o p layıp s ı c a k o t u o l m a d a n i d a r e e d e b i l e c e ğ i z a m a n a d e k , aldığı miktarı haftadan haftaya azaltman gerekiyor." " E l i m d e n geleni y a p a r ı m , " dedi Evaniyn ve E r a k cesaret v e r i c i bir h a r e k e t l e k ı z m b i l e ğ i n i y a k a l a d ı . T e p e l e r i n d e k i a l ç a k bulutlara bakarak havayı kokladı. " Ş a f a k t a n ö n c e kar y a ğ a c a k , " d e d i .

" İ z l e r i n i z i örtecektir.

B e n d e o r t a l ı ğ a s a h t e izler y e r l e ş t i r e c e ğ i m . D a ğ l a r a d o ğ r u gidin.

O r t a d a k i n i n diğer i k i s i n d e n d a h a b ü y ü k o l d u ğ u ü ç ü z ka-

y a l a r ı n o r a d a n ikiye a y r ı l ı n c a y a d e k p a t i k a y ı t a k i p e d i n . S o n r a s o l a s a p ı n ; iki g ü n s o n r a k u l ü b e y e v a r a c a k s ı n ı z . " T e p e l e r d e , y a z s e z o n u n d a a v c ı l a r t a r a f ı n d a n k u l l a n ı l a n küç ü k bir k u l ü b e v a r d ı .

Bu mevsimde kimse oraya uğramazdı.

B u s a y e d e , kış b o y u n c a ç o c u k l a r a g ü v e n l i bir s ı ğ m a k o l u r d u . " U n u t m a , " dedi Erak, "bahar gelip buzlar ç ö z ü l m e y e başladığında, oradan ayrılmanız gerek. Oğlan, o z a m a n a kadar k e n d i n e g e l m i ş olur. A m a avcılar t a r a f ı n d a n y a k a l a n m a riskini göze alamazsınız.

K a r eridiği a n k u l ü b e d e n çıkın v e g ü n e y e

g i d i n . " D u r a k s a y a r a k , ö z ü r diler gibi o m u z silkti.

"Elimden

d a h a fazlası g e l m i y o r , k u s u r a b a k m a . B u k a d a r k ı s a s ü r e d e a n -


cak bunları d ü ş ü n e b i l d i m ve eğer h e m e n harekete g e ç m e z s e k , Will d a h a f a z l a d a y a n a m a y a c a k . " E v a n l y n , p a r m a k u ç l a n n d a y ü k s e l e r e k a d a m ı sakallı y a n a ğından öptü. " D a h a ne y a p a c a k s ı n k i ? " diye sordu.

" B u iyiliğini a s l a

u n u t m a y a c a ğ ı m . Kont Erak. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır." E r a k , kızin t e ş e k k ü r ü n ü o m u z silkerek g e ç i ş t i r d i .

Bir kez

d a h a g ö k y ü z ü n e b a k a r a k , p a r m a ğ ı y l a avlu k ö l e l e r i n i n y a t a k h a n e s i n i işaret etti. "Yola k o y u l s a n iyi o l u r , " d e d i kıza. Ve e k l e d i , "İyi ş a n s lar." E v a n l y n a c e l e y l e g ü l ü m s e y e r e k yıkıntıya g i d e n ç ı p l a k y o l u a d ı m l a m a y a b a ş l a d ı . K a r l a k a p l ı avlu b o y u n c a i l e r l e r k e n , f a z lasıyla g ö z ö n ü n d e o l d u ğ u n u h i s s e d i y o r , her a n a r k a s ı n d a n b i rileri s e s l e n e c e k m i ş gibi g e l i y o r d u . N e y s e k i k a z a s ı z b e l a s ı z b i n a y a ulaştı v e d u v a r ı n d i b i n d e n g ö l g e l e r e k a n ş ı v e r d i . B i r k a ç s a n i y e s o l u k l a n a r a k k a l p atışlarının n o r m a l e d ö n m e sini b e k l e d i v e d u v a r d i b i n d e n k a p ı y a d o ğ r u y ü r ü m e y e b a ş l a d ı . K a p ı kilitliydi elbette a m a b a s i t bir sürgüyle, d ı ş a r ı d a n kilitlenmişti.

K ı z , nefesini tutarak metal sürgüyü kendine doğru

çekti v e k a p ı y ı a r d ı n a d e k a ç a r a k içeri s ü z ü l d ü . Y a t a k h a n e n i n içi, zifiri k a r a n l ı k t ı . E v a n l y n , g ö z l e r i n i n k a ranlığa alışmasını bekledi. Birkaç dakika sonra, paçavralarla b a t t a n i y e p a r ç a l a r ı n a s a r ı n m ı ş h a l d e pis z e m i n d e u y u y a n k ö leleri s e ç e b i l i y o r d u . B i n a n ı n k a b a m e ş e d u v a r l a r ı n ı n a r a s ı n d a yer a l a n ç a t l a k l a r d a n içeri, i n c e ışık h u z m e l e r i s ı z ı y o r d u . Kurul üyeleri, demişti Erak, binanın uç k ı s m ı n d a , ısınmak


İçin m i n i k bir ateş bile y a k a b i l d i k l e r i bir b ö l m e d e kalıyorlar. A m a içlerinden birinin ana binada nöbet tutuyor olması ihtimal i d e s ö z k o n u s u y d u . G ü m ü ş l e r i d e kıza b u y ü z d e n v e r m i ş t i . Ve h a n ç e r i . E v a n i y n , elini b ı ç a ğ ı n s o ğ u k k a b z a s ı n d a g e z d i r e r e k g ü v e n tazeledi. Birkaç gün önce binada y a p m ı ş olduğu keşif sayesind e Will'in n e r e d e y a t t ı ğ ı m a ş a ğ ı y u k a r ı b i l i y o r d u . Y e r d e y a tanların arasından dikkatle geçerek, o tarafa doğru ilerlemeye b a ş l a d ı . G ö z l e r i , etrafı t a r a y a r a k Will'i arıyor; içini k a p l a y a n ç a r e s i z l i k hissi d e g i d e r e k artıyordu. B i r d e n o ğ l a n ı n eski p ü s k ü bir b a t t a n i y e n i n ü z e r i n e y a y ı l m ı ş d u r a n d a ğ ı n ı k saçları ç a r p t ı g ö z ü n e . H e m e n d e r i n bir i ç g e ç i r e r e k o t a r a f a y ö n e l d i . E n a z ı n d a n Will'i y ü r ü t m e s i s o r u n o l m a y a c a k t ı . H i s l e r i k ö r e l e n v e zihinleri s ı c a k o t u n e d e n i y l e u y u ş a n avlu köleleri, v e rilen her e m r e u y u y o r l a r d ı . Evaniyn,

yanına

ç ö k t ü ğ ü Will'i

omuzlarından

sarsmaya

b a ş l a d ı ; ö n c e l e r i n a z i k d a v r a n ı y o r d u a m a bir n o k t a d a n s o n r a , o ğ l a n i n b u u y u ş u k haliyle k o l a y k o l a y u y a n m a y a c a ğ ı n ı fark e d e r e k sert d a v r a n m a y a b a ş l a d ı . "Will!"

diye t ı s l a d ı

oğlanın kulağına.

"Kalksana.

Haydi

uyan!" Will, bir şeyler m ı n i d a n d ı . A m a g ö z l e r i h â l â s ı m s ı k ı k a p a lıydı v e d e r i n d e r i n n e f e s a l m a y a d e v a m e d i y o r d u .

Evaniyn,

g i d e r e k a r t a n bir p a n i k hissiyle sarstı o ğ l a n ı . " L ü t f e n Will," diye y a l v a r d ı .

" U y a n artık!" V e a v u c u n u n

içiyle o ğ l a n ı n y ü z ü n e bir t a n e y a p ı ş t ı r d ı . T o k a t işe y a r a m ı ş t ı .

G ö z l e r i a ç ı l a n Will, b o ş bir i f a d e y l e

E v a n i y n ' e b a k m a y a b a ş l a d ı . K ı z ı t a n ı d ı ğ ı n a d a i r h i ç b i r işaret


yoktu gözlerinde a m a uyanmıştı en azından. Evanlyn, o m z u n dan tutup çekti onu. " A y a ğ a k a l k , " d i y e e m r e t t i , "ve b e n i t a k i p e t . " Ç o c u k o n a itaat e d i n c e , k ı z ı n kalbi s e v i n ç l e d o l d u . Will y a v a ş y ü r ü y o r d u b e l k i a m a y ü r ü y o r d u işte. H a l s i z l i ğ i n e r a ğ m e n a y a ğ a k a l k m ı ş , k a r a r s ı z a d ı m l a r atıyor, E v a n i y n ' i n e m i r l e r i n i bekliyordu. A r d ı n a d e k a ç a r a k p a r l a k ışıkların içeri g i r m e s i n e n e d e n old u ğ u k a p ı y ı işaret etti E v a n l y n . " H a y d i . K a p ı y a , " diye emretti ve a d ı m l a n n ı kontrol edem e y e r e k diğer k ö l e l e r i n ü z e r i n e b a s a n Will,

ağır a d ı m l a r l a

ilerlemeye başladı.

Ş a ş ı r t ı c ı bir b i ç i m d e k ö l e l e r , b u n a h e m e n

hiç tepki vermiyor,

mırıldanıp yan d ö n m e k l e yetiniyorlardı.

E v a n l y n , Will'i t a k i p e t m e k için a r k a s ı n ı d ö n d ü ğ ü a n d a , o d a n ı n d i ğ e r t a r a f ı n d a n g e l e n b u z gibi bir s e s l e d o n a k a l d ı . "Bir saniye,

küçük hanım.

N e r e y e gittiğinizi s a n ı y o r s u -

nuz?" Bir Kurul üyesiydi bu. D a h a d a beteri, E g o n ' d u . K o n t E r a k haklı çıkmıştı;

Kurul üyeleri, diğer kölelerin b a ş ı n d a sırayla

nöbet tutuyorlardı.

E g o n üzerine doğru gelirken, Evanlyn de

a r k a s ı n ı d ö n d ü . T ı p k ı Will gibi. E g o n d a y e r d e u y u y a n l a r a aldırış e t m i y o r , ç o c u k l a r ı n ü z e r i n e b a s ı y o r d u . E v a n l y n , k e n d i n i t o p l a y a r a k d e r i n bir n e f e s aldı v e e n c i d d i ses t o n u y l a k o n u ş t u : " K o n t E r a k b e n i b u k ö l e y i b u l m a m için g ö n d e r d i . D a i r e s i n e o d u n g e t i r i l m e s i n i istiyor." Ç e t e reisi, d u r a k s a d ı . K ı z d o ğ r u s ö y l ü y o r o l a b i l i r d i . Ü s t d ü z e y bir k o n t u n g e c e n i n bir y a n s ı y a k a c a k o d u n g e t i r m e s i i ç i n bir k ö l e y i g ö r e v l e n d i r m e s i , s o n d e r e c e d o ğ a l bir ş e y d i . B u n u n -


l a birlikte, i ç i n e bir k u ş k u t o h u m u d ü ş m ü ş t ü E g o n ' u n ; kızı d a s a n k i bir y e r d e n hatırlıyor g i b i y d i . " Ö z e l l i k l e b u k ö l e y i m i i s t e d i ? " diye s o r d u . " A y n e n ö y l e , " d e d i E v a n i y n , k a y ı t s ı z bir ses t o n u y l a k o n u ş m a y a ç a l ı ş a r a k . H i k â y e l e r i n i n bir t e k y u m u ş a k k a m ı v a r d ı , o da b u r a s ı y d ı . E r a k ya da h e r h a n g i bir S k a n d i y a l ı ' n i n , b a s i t bir o d u n t a ş ı m a g ö r e v i için h u s u s i bir k ö l e s e ç m e s i için h i ç b i r neden bulunmuyordu. " N e d e n b u k ö l e ? " diye ısrar etti E g o n . E v a n i y n , b l ö f ü n ü n işe y a r a m a y a c a ğ ı m a n l a m ı ş t ı . B a ş k a bir taktik d e n e d i . " Ş e y , ille de bu k ö l e o l s u n d e m e d i a s l ı n d a . G i t bir k ö l e getir, d e d i . A m a Will b e n i m a r k a d a ş ı m v e i ç e r i n i n s ı c a ğ ı n d a b i r k a ç s a a t ç a l ı ş ı p g ü z e l bir y e m e k y e s i n d i y o r d u m , y a n i . . . " C ü m l e y i t a m a m l a m a d a n b ı r a k ı p o m u z silkti v e a ç ı k l a m a s ı n ı n o ğ l a n ı t a t m i n e d e c e ğ i n i u m u t etti. A n c a k E g o n , c e v a p v e r m e d e n kızı seyretmeye devam ediyordu.

Nihayet,

d u m m u kabul ederek

g ö z l e r i n i kıstı. " P e k â l â , " dedi. " G e ç e n gün de buradaydın. Seni etrafa bak ı n ı r k e n g ö r m ü ş t ü m , değil m i ? " Evaniyn,

i ç i n d e n o ğ l a n a bir k ü f ü r s a v u r d u .

Bu engelden

hızlı bir b i ç i m d e k u r t u l m a y a k a r a r v e r d i . M i n i k g ü m ü ş k e s e s i ni çıkararak salladı. " B a k , b e n s a d e c e a r k a d a ş ı m a bir iyilik y a p m a y a ç a l ı ş ı y o m m , " dedi. " S e n i n de hakkını a l m a m sağlarım." E g o n , s a ğ a s o l a hızlı b a k ı ş l a r a t a r a k etrafta k i m s e n i n b u l u n m a d ı ğ ı n d a n emin oldu. Sonra da keseyi kapıverdi. " B ö y l e s i d a h a iyi," d e d i .

" S e n b a n a iyilik y a p k i b e n d e

sana y a p a y ı m . " G ü m ü ş l e r i g ö m l e ğ i n i n içine tıkıştırarak kıza


yaklaştı; a r a l a n n d a yalnızca birkaç santimlik m e s a f e kalmıştı. B a ş ı n ı a r k a y a ç e v i r e n E v a n l y n , W i l l ' i n ilgisiz t a v ı r l a r l a k a p ı d a b e k l e d i ğ i n i fark etti.

B i r d e n kızı o m u z l a r ı n d a n y a k a l a y a n

E g o n , onu v ü c u d u n a bastırdı. "Belki d e üzerinde birkaç p a r ç a g ü m ü ş d a h a vardır, h a ? " dedi.

A n c a k k a r ı n h i z a s ı n d a k e s k i n bir acı h i s s e d i n c e k a ş l a -

r ı ç a t ı l d ı ; a c ı y a n n o k t a d a n a ş a ğ ı y a s ı c a k b i r şeyler s ı z ı y o r d u . E v a n l y n , b u z gibi g ü l ü m s e d i . " B e l k i d e bir r i n g a b a l ı ğ ı gibi b a ğ ı r s a k l a r ı n ı d e ş m e l i y i r a , h a ? " d e d i sivri u ç l u h a n ç e r i o ğ l a n ı n d e r i s i n e bir k e z d a h a b a tırarak. R i n g a bağırsakları hakkında hiçbir fikri yoktu. A m a oğlan d a p e k b i l i y o r m u ş gibi d u r m u y o r d u z a t e n . H ı z l a geri ç e k i l i p k ü f r e d e r e k k a p ı y ı işaret etti E g o n . " P e k â l â , " d e d i . " D e f o l git. A m a geri d ö n d ü ğ ü n d e b u n u arkadaşına ödeteceğim." R a h a t l a y a r a k d e r i n bir n e f e s a l a n E v a n l y n , Will'i k o l u n d a n t u t t u ğ u gibi d ı ş a r ı ç e k t i v e a r k a s ı n ı d ö n e r e k k a p ı y ı y e n i d e n sürgüledi. " H a y d i , Will. G i d e l i m b u r a d a n , " d e d i v e r ı h t ı m a i n e n y o l u n b a ş ı m çekti. Gölgelerin içinden o n l a n izleyen K o n t Erak, rahatlamıştı. B i r k a ç d a k i k a s o n r a , ikiliyi t a k i p e t m e y e b a ş l a d ı . B u g e c e y a p a c a k ç o k işi v a r d ı d a h a .


YİRMİ ALTI

K

ü ç ü k atlı g r u b u , yol b o y u n c a k u z e y e d o ğ r u i l e r l i y o r d u . H a l t ile H o r a c e , artık sırtına a l ı ş ı l a g e l d i k s i y a h zırhını

v e t u n i ğ i n i g e ç i r m i ş o l a n D e p a m i e u x ile g m b u n o r t a s ı n d a a t sürüyorlardı.

D e p a m i e u x ' n u n t u z a k s ı r a s ı n d a sırtına b i n d i ğ i

s ü t ç ü b e y g i r i , ekibi a r k a d a n t a k i p e d i y o r d u .

Şövalyenin ahm-

d a , iri, s a l d ı r g a n v e - H a l t ' u n b e k l e d i ğ i gibi- s i y a h bir s a v a ş atı vardı. G r u b u n ö n ü n d e v e a r k a s ı n d a , e n a z iki d ü z i n e silahlı a d a m y ü r ü y o r d u . B u n u n d ı ş ı n d a , b e ş e r l i iki g r a b a a y r ı l a r a k y a n l a r a d a ğ ı l a n o n t a n e d e atlı m u h a f ı z v a r d ı . H e m e n yanlarındaki askerlerin k u l l a n ı m a hazır tatar yayları,

Halt'un gözünden kaçmamıştı.

K a ç m a y a kalkışmaları

h a l i n d e , H o r a c e ile o n a d ı m b i l e a t m a d a n d e l i k d e ş i k o l a c a k larına emindi. U z u n yayı o m z u n d a asılıydı; H o r a c e ' m kılıç v e m ı z r a ğ ı d a a l ı n m a m ı ş t ı . D e p a m i e u x , o n l a r ı esir a l d ı k t a n s o n r a , e t r a f t a k i silahlı a d a m l a r ı işaret e d e r e k o m u z s i l k m i ş t i . " K a r ş ı k o y m a n ı n bir a n l a m ı o l m a d ı ğ ı n ı

görüyorsunuz,"


d e m i ş t i , " o y ü z d e n s i l a i ı l a r m ı z m s i z d e k a l m a s m a izin v e r i y o r u m . " A r d i n d a n H a l t ' u n eyer t o p u z u n a t a k d ı d u r a n u z u n y a y ı n a a n l a m l ı bir b a k ı ş fırlatmıştı. "Yine d e , " d i y e e k l e m i ş t i , " ş u yayı o m z u n a geçirirsen k e n d i m i d a h a rahat h i s s e d e c e ğ i m . " Halt da o m u z silkerek ona söyleneni yapmıştı. ları H o r a c e ' a , b u n u n s a v a ş a c a k d e ğ i l , man

olduğunu

Galyalı

anlatıyordu.

despot

şövalyenin

Horace peşine

Bakış-

söz dinleyecek za-

da başını

sallayınca

takılmışlardı;

şövalye-

nin hizmetkârları da h e m e n arkalarından geliyordu.

Halt,

D e p a r n i e u x ' n u n cömertliğinin g a n i m e t aldıkları at ve zırhları k a p s a m a d ı ğ ı n ı n d a f a r k ı n d a y d ı .

Ş ö v a l y e , sert bir sesle

atları bir a r a d a tutan dizginlerin, şu an g r u b u n en a r k a s ı n d a n gelmekte olan a d a m l a r m d a n birine verilmesini emretmişti. Tüyleri k a r m a k a r ı ş ı k o l m u ş midillinin diğer atlara bağlı olm a d ı ğ ı n ı fark eden şövalye, metanetini koruyarak H a l t ' u n y a n ı n d a beklemiş, kaşları m e r a k l a yukarı k a l k m a s ı n a karşın bir y o r u m y a p m a m ı ş t ı . K a r a şövalye, H a l t ' u şaşırtarak atının b u r n u n u kuzeye d o ğ r u ç e v i r d i v e kafile i l e r l e m e y e b a ş l a d ı . "Bizi nereye g ö t ü r d ü ğ ü n ü z ü sorabilir m i y i m ? " dedi Halt. D e p a r n i e u x , a l a y h bir n e z a k e t l e b a ş ı n ı eğdi. " M o n t s o m b r e ' d a k i ş a t o m a gidiyoruz," dedi.

" O r a d a kısa

bir s ü r e için m i s a f i r i m o l a c a k s ı n ı z . " Halt, duydukları hakkında düşünürken bir y a n d a n da başını sallıyordu. Bir soru daha sordu. "Peki bizi misafir etmenizin nedeni nedir?" Kara şövalye, dedi.

gülümsedi.

" Ç ü n k ü ilgimi ç e k i y o r s u n u z , "

" Y a n ı n ı z d a bir ş ö v a l y e ile d o l a ş ı y o r s u n u z v e e l i n i z d e


b a s i t çiftçi s i l a h l a r i var. A m a s a d e bir h i z m e t k â r o l d u ğ u n u z u s a n m ı y o r u m , öyle değil m i ? " Hah,

c e v a p v e r m e k y e r i n e o m u z s i l k m e k l e y e t i n d i . Tilki

gibi g ö z l e r i y l e o n u izleyen D e p a m i e u x , s ö y l e d i k l e r i n i d o ğ m l a r c a s m a başını salladı. " H a y ı r , d e ğ i l s i n i z . L i d e r o l a n s i z s i n i z b u r a d a . V e kıyafetleriniz ç o k i l g i n ç . Ş u p e l e r i n i n i z . . . " A t ı n ı n ü z e r i n d e n e ğ i l e r e k H a l t ' u n lekeli O r m a n M u h a f ı z ı p e l e r i n i n i o k ş a d ı . " D a h a ö n c e b u n u n gibi bir şey g ö r m e m i ş t i m . " H a l t bir şey s ö y l e y e c e k m i , diye b e k l e d i . O k ç u n u n s e s s i z k a l m a s ı , o n u n hiç ş a ş ı r t m a m ı ş t ı . D e v a m etti, " A y n c a u s t a bir o k ç u s u n u z . H a y ı r , u s t a l ı k t a n öte bir şey. D ü n g e c e y a p t ı ğ ı n ı z atışı b e c e r e b i l e c e k bir b a ş k a o k ç u t a n ı d ı ğ ı m ı s a n m ı y o m m . " H a h , b u k e z itiraz e d e r gibi bir e l işareti y a p t ı . " O k a d a r d a iyi bir atış d e ğ i l d i , " diye y a n ı t l a d ı . " A s l ı n d a b o ğ a z ı n ı z a n i ş a n almıştım." D e p a m i e u x , g ü r ü l t ü l ü v e u z u n bir k a h k a h a attı. "Hiç s a n m ı y o m m , dostum. B e n c e okunuz, t a m da hedeflediğiniz noktayı buldu." Yeniden

güldü.

Halt,

adamın

gözlerindeki

ifadeden bu

abartılı k a h k a h a l a r ı n s a m i m i o l m a d ı ğ ı n ı a n l a y a b i l i y o r d u . " B u y ü z d e n , " d e d i D e p a m i e u x , " b e n d e b ö y l e s i n e ö z e l bir t u t s a ğ ı n d a h a fazla i n c e l e n m e s i g e r e k t i ğ i n e k a n a a t g e t i r d i m . İ ş i m e y a rayabilirsiniz, d o s t u m .

Ş u sıra dışı p e l e r i n i n i z i n a l t ı n d a b a ş k a

ne yetenekler gizlediğinizi kim bilebilir?" H o r a c e k o n u ş u l a n l a n dinliyordu. G a l y a h şövalye, o n a karşı o l a n ilgisini t a m a m e n k a y b e t m i ş t i v e ç o c u k , b u n d a n d o l a y ı h i ç de mutsuz değildi.

S a r f e d i l e n hafif v e n e ş e l i s ö z l e r e r a ğ m e n ,


İ m a e d i l e n l e r i n s o n d e r e c e ö n e m l i şeyler o l d u ğ u n u a n l a y a b i l i y o r d u . T ü m b u n l a r o n u n b o y u n u a ş ı y o r d u v e H a l t ' u n liderliğini takip etmekten m e m n u n d u . " S i z e bir f a y d a m o l a c a ğ ı n ı h i ç s a n m a m , " d e d i H a l t , d e s p o t şövalyenin son sözlerine cevap olarak. H o r a c e , D e p a m i u e x ' n u n b u s ö z l e r d e k i gizli H a l t ' u n yeteneklerini

mesajı

alıp

almadığını merak ediyordu;

şövalyenin h i z m e t i n d e k u l l a n m a y a hiç

mi, h i ç niyeti y o k t u . K a r a ş ö v a l y e , m e s a j ı a l m ı ş gibi d u r u y o r d u ; bir a n için y a nında at sürmekte olan ufak tefek a d a m ı süzdükten sonra cevabını verdi, " B a k a l ı m , göreceğiz. Arkadaşınızın kolu iyileşincey e d e k sizleri a ğ ı r l a m a m a izin v e r i n . " H o r a c e ' a d ö n ü p sırıtarak ç o c u ğ u da sohbete dâhil etmiş oldu. " T a m olarak iyileşmediği sürece bu yollarda güvende sayılmazsınız." O g e c e , y o l u n h e m e n y a n ı n d a k i m i n i k bir a ç ı k l ı k t a k a m p kurdular. D e p a r n i e u x , nöbetçileri tayin ettiğinde. Halt k a m p içindeki

nöbetçi

sayısının,

d ı ş a r ı d a n g e l e c e k bir saldırıya

karşı nöbet t u t a n l a r d a n fazla o l d u ğ u n u fark etmişti. nieux, bu topraklarda kendini

Depar-

oldukça güvende hissediyor

o l m a l ı , diye d ü ş ü n d ü . D a h a ö n e m l i s i ise, ş ö v a l y e n i n k a m p kurulduktan sonra silahlarını teslim etmelerini istemiş masıydı.

ol-

S e ç m e şansları yoktu ve isteneni y a p m a k zorun-

daydılar. D e s p o t şövalye, en azından daha fazla sahte dostluk gösterisinde b u l u n m a m ı ş , adamlarının hazırlamış olduğu çadırda - r e n g i tabii k i s i y a h t ı - t e k b a ş ı n a y e m e ğ i n i y i y i p u y u m a y ı tercih e t m i ş t i . H a l t , k e n d i s i n i bir a ç m a z ı n t a m o r t a s ı n d a b u l u v e r m i ş t i . T e k


b a s m a seyahat ediyor olsa, silahlanm da alarak gecenin karanh ğ m a karışmak, çocuk oyuncağı olacaktı. A m a H o r a c e ' i n O r m a n M u h a f ı z l a r ı gibi g ö r ü n m e d e n h a r e ket e t m e y e t e n e ğ i b u l u n m u y o r d u , d o l a y ı s ı y l a H a l t ' u n o ğ l a n ı yanında götürme imkânı yoktu. Tek b a s m a kaçması halinde ise,

H o r a c e ' m u z u n süre h a y a t t a k a l a m a y a c a ğ ı n d a n e m i n d i .

Dolayısıyla bekleyip olacakları g ö r m e k t e n b a ş k a çaresi yoktu. E n a z ı n d a n , g i t m e k istedikleri y ö n o l a n k u z e y e d o ğ r u yol alıyorlardı. Ayrıca d ü n g e c e h a n d a y k e n , k u z e y d e k i T ö t o n y a ile h e m e n yukarısında bulunan

Skandiya

arasındaki yüksek geçitlerin,

y ı l m b u z a m a n ı n d a k a r l a kaplı o l d u ğ u n u ö ğ r e n m i ş t i . Yani asl ı n d a ö n l e r i n d e k i bir iki a y b o y u n c a k a l a c a k yere i h t i y a ç l a r ı olacaktı. M o n t s o m b r e Ş a t o s u ' n u n da onlar açısından herhangi bir b a r ı n a k t a n farkı y o k t u . D e p a m i u e x ' n u n , m e s l e ğ i y l e ilgili bir fikir e d i n m e y e b a ş l a d ı ğ ı n a e m i n d i H a l t . D e s p o t ş ö v a l y e n i n o n u , r a k i p l e r i n e karşı v e r d i ğ i m ü c a d e l e d e k u l l a n m a k istediği belli o l u y o r d u .

Ş i m d i l i k , diye d ü ş ü n d ü , y e t e r i n c e g ü v e n d e v e

d o ğ m y ö n e d o ğ m g i d i y o r o l m a m ı z yeterli. Z a m a n ı geldiğinde, bazı ayarlamalar y a p m a s ı gerekebilirdi. A m a h e n ü z sırası d e ğ i l d i b u n u n .

Ertesi g ü n , d e s p o t u n ş a t o s u n a vardılar. Ö n c e k i iyi niyet g ö s terisinin a r d ı n d a n , D e p a m i e u x s a b a h l e y i n s i l a h l a n m geri v e r m e m i ş t i ; Halt, k e m e r i n d e k i b ı ç a k l a r ı n o t a n ı d ı k ağırlıklariyla o m z u n d a k i iki d ü z i n e ok o l m a d a n kendisini ç ı p l a k h i s s e d i y o r d u .


E t r a f ı o r m a n l a k a p l ı M o n t s o m b r e Ş a t o s u , d o l a m b a ç l ı , dar bir p a t i k a d a n t ı r m a n ı l a n bir p l a t o d a y ü k s e l i y o r d u . D i k p a t i k a yı tırmanırlarken ormanlık arazinin çok aşağılarında kaldığım fark ettiler. P a t i k a , a n c a k d ö r t a d a m ı n y a n y a n a i l e r l e y e b i l e c e ğ i genişlikteydi.

M ü t t e f i k o r d u l a r a yeterli e r i ş i m i s a ğ l a r k e n , g e -

niş i ş g a l c i o r d u l a r ı m u z a k t a t u t m a a m a c ı t a ş ı y o r d u b u .

Savaş

u s t a l a r ı n ı n d a i m a m ü c a d e l e h a l i n d e o l d u ğ u v e her a n bir saldırı r i s k i n i n b u l u n d u ğ u G a l y a ' d a k i d u r u m u hatırlatır gibiydi. M o n t s o m b r e , kalın d u v a r l a r ı v e d ö r t k ö ş e s i n d e yer a l a n g e niş k u l e l e r i y l e b a s ı k v e g ü ç l ü bir ş a t o y d u .

G ö k y ü z ü n e doğru

z a r i f ç e y ü k s e l e n R e d m o n t y a d a A r a l u e n Ş a t o s u ' n a hiç b e n z e m i y o r d u . Y a l n ı z c a s a v a ş l a r d a k u l l a n ı l m a k i ç i n inşa e d i l m i ş , k a r a n l ı k , sert bir y a p ı y d ı . H a l t , H o r a c e ' a M o n t s o m b r e k e l i m e sinin " k a r a n l ı k d a ğ " a n l a m ı n a g e l d i ğ i n i s ö y l e m i ş t i . D o l a m b a ç lı, eğri b ü ğ r ü y o l u n s o n u n d a yer a l a n kalın d u v a r l ı y a p ı y a ç o k u y g u n d ü ş e n bir i s i m d i b u . T e p e y i t ı r m a n d ı k ç a , ş a t o n u n a d ı , d a h a d a a n l a m l ı bir h a l e g e l i y o r d u . Yol k e n a r l a n n d a , ü z e r l e r i n e d i k d ö r t g e n şekilli t u h a f n e s n e l e r a s ı l m ı ş k a z ı k l a r yer a l ı y o r d u .

İyice yaklaştıklarında,

H o r a c e d e h ş e t i ç i n d e b u n l a r ı n d e m i r d e n birer k a f e s o l d u ğ u n u fark etti; y a l n ı z c a bir k u l a ç g e n i ş l i ğ i n d e y d i l e r v e i ç l e r i n d e , ins a n k a l ı n t ı s ı n ı a n d ı r a n bir şeyler v a r d ı . Yolla a r a l a r ı n d a e p e y c e m e s a f e o l a n k a f e s l e r , p a t i k a n ı n üst k ı s ı m l a r ı n ı y a l a m a k t a o l a n rüzgârda hafifçe sallanıyorlardı. B a z ı k a f e s l e r i n aylardır asılı d u r d u ğ u belli o l u y o r d u . İ ç l e r i n d e k i şekiller, k a r a r m ı ş v e u z u n z a m a n d a n b e r i a ç ı k h a v a d a oldukları için

porsumus

k u r u k a b u k l a r d a n ibaretti artık; ü s t -

leri ise ç ü r ü m e k t e o l a n p a ç a v r a l a r l a sarılıydı. A m a k a f e s l e r i n bir k ı s m ı y e n i y d i v e i ç l e r i n d e k i i n s a n l a r s e ç i l e b i l i y o r d u . K a r e


ş e k l i n d e d e m i r ç u b u k l a r d a n i n ş a e d i l e n kafesler,

kuzgun ve

k a r g a l a r m içeri girip etleri d i d i k l e m e l e r i n e o l a n a k t a n ı y o r d u . Cesetlerin b i r ç o ğ u n u n gözleri, kuşlar tarafından oyulmuştu. M i d e s i b u l a n a n H o r a c e , H a l t ' a d o ğ r u bir b a k ı ş fırlattı. B u h a reketi fark e d e n D e p a m i e u x , yol k e n a r ı n d a k i v a h ş e t gösterisinin o ğ l a n m ü z e r i n d e bıraktığı etkiyle n e ş e l e n e r e k g ü l ü m s e d i . "Tek tük rastlanan kanun kaçaklarımız," dedi basitçe. " H e r biri y a r g ı l a n a r a k s u ç l u b u l u n d u tabii.

M o n t s o m b r e ' d a huku-

kun üstünlüğü k o n u s u n d a ısrarcıyımdır." " S u ç l a r ı n e y d i ? " diye s o r d u H o r a c e . K e l i m e l e r , d ü ğ ü m l e n e n b o ğ a z ı n d a n ç ı k m a k t a z o r l a n ı y o r d u . D e p a m i e u x , aynı k a yıtsız t e b e s s ü m ü n ü t a k ı n d ı . D ü ş ü n ü y o r m u ş gibi y a p t ı . " ' M u h t e l i f suçlar' diyelim," dedi. " K ı s a c a s ı , b e n i m canımı sıktılar." Horace,

d e s p o t u n keyif dolu bakışlarını birkaç saniye b o -

y u n c a k a r ş ı l a d ı k t a n s o n r a , b a ş m ı ö t e y e çevirdi. H e m e n y u k a r ı s ı n d a asılı d u r a n , p a ç a v r a l a r i ç i n d e k i z a v a l l ı l a r a b a k m a m a y a ç a l ı ş ı y o r d u . T o p l a m d a y i r m i d e n fazla k a f e s asılı o l m a l ı y d ı t e p e l e r i n d e . B i r d e n , b a z ı t u t s a k l a r ı n h e n ü z c a n l ı o l d u k l a n n ı fark e d i n c e y a ş a d ı ğ ı d e h ş e t d e ikiye k a t l a n d ı . K a f e s l e r i n b i r t a n e s i n d e k i t u t s a ğ ı n k ı m ı l d a d ı ğ ı n ı fark etmişti.

İlk b a ş t a r ü z g â r d a

u ç u ş a n kumaşlar nedeniyle yanıldığını sandı. A m a onlar yakl a ş t ı k ç a d e m i r l e r i n a r a s ı n d a n bir e l u z a n m ı ş v e k a f e s i n içind e n , a n c a k ö l ü m d ö ş e ğ i n d e k i bir i n s a n a ait o l a b i l e c e k bir inilti gelmişti. B e l l i k i birileri m e r h a m e t d i l e y e r e k y a k a r ı y o r d u . " A m a n T a n r ı m , " dedi H o r a c e usulca ve yanındaki Halt'ın derin bir n e f e s aldığını d u y d u .


D e p a r n i e u x , icara atını d i z g i n l e y i p ağırlığını e y e r i n bir t a r a fına v e r e c e k ş e k i l d e d u r d u . " T a n ı d ı n ı z m ı ? " d i y e s o r d u keyifli b i r s e s l e . " G e ç e n g e c e tavernadaydı." Şaşıran H o r a c e ' m k a ş l a n çatıldı. A d a m ı t a n ı y a m a m ı ş t ı . Z a t e n d e s p o t ş ö v a l y e y l e ilk k a r ş ı l a ş t ı k l a r ı g e c e , h a n d a e n a z ı n d a n bir d ü z i n e k a s a b a l ı v a r d ı . B u a d a m ı a y r ı c a h a t ı r l a m a s ı n ı g e r e k tiren ş e y i n n e o l d u ğ u n u m e r a k etti. O s ı r a d a H a l t , b u z gibi bir s e s l e a r a y a girdi. "Gülen buydu." D e p a r n i e u x , h a f i f ç e k ı k ı r d a d ı . " A y n e n öyle. E s p r i a n l a y ı ş ı g e l i ş m i ş bir i n s a n k e n d i s i . O e ğ l e n c e l i r u h h a l i n d e n eser kalm a m ı ş o l m a s ı ne garip. Halbuki kalan saatlerini tuhaf şakalar yaparak geçireceğini sanmıştım." B u n l a r ı s ö y l e y e r e k d i z g i n l e r i çekti v e y e n i d e n y o l a k o y u l d u . A r k a s ı n d a k i kafile d e o d u r d u k ç a d u r u y o r , h a r e k e t e t t i k ç e h a r e k e t e d i y o r d u . H a l t ile H o r a c e ' ı d a o n l a r a a y a k u y d u r m a y a zorluyorlardı. H o r a c e , bir k e z d a h a teselli a r a y a r a k g ö z l e r i n i H a l t ' a ç e virdi.

Birkaç saniyelik b a k ı ş m a n ı n a r d m d a n O r m a n M u h a f ı -

zı, u s u l c a b a ş ı n ı s a l l a d ı . Ç o c u ğ u n n e h i s s e t t i ğ i n i a n l ı y o r , ş a h i t olduğu aşağılık ve zalim m a n z a r a d a n tiksindiğini biliyordu. H a l t ' u n bu hareketi, H o r a c e ' ı az da olsa rahatlatmıştı. Diziyle Vurucu'nun böğrüne dokundu ve ilerlemeye başladı. O n l a n beklemekte olan karanlık, h e p b e r a b e r a t sürdüler.

ürkütücü şatoya doğru


YİRMİ YEDl

m i d i l l i , t a m d a E r a k ' i n E v a n i y n ' e söylediği yerdeydi. ' * " K ü ç ü k bir a ğ a c a b a ğ l ı o l a n h a y v a n , sırtını kar b u l u t larını H a l l a s h o l m ' a t a ş ı y a n b u z gibi r ü z g â r a v e r m i ş t i . E v a n i y n ipi ç ö z ü n c e , m i n i k at, u s l u u s l u k ı z m y a n ı n a g e l d i . T e p e l e r i n d e k i ç a m y a p r a k l a r ı n ı h ı ş ı r d a t a n r ü z g â r , k a r l a k a p l ı d a l l a r ı titr e t i r k e n t u h a f sesler ç ı k a r ı y o r d u . B i l i n ç s i z c e kızı t a k i p e d e n Will, n e r e d e y s e b e l i n e k a d a r g e l e n k a r ı n i ç i n d e t ö k e z l i y o r d u . Evanilyn d e y ü r ü m e k t e z o r l a n ı y o r d u a m a yetersiz b e s l e n m e v e b u z gibi s o ğ u k l a haftalardır g ö r d ü ğ ü ağır işler y ü z ü n d e n b i t k i n d ü ş m ü ş o l a n o ğ l a n ı n işi d a h a z o r d u . E v a n i y n , bir süre s o n r a d u r u p , E r a k ' i n m i d i l l i n i n sırtındaki ç a n t a d a o l a c a ğ ı m s ö y l e d i ğ i s ı c a k kıyafetleri ç ı k a r m a s ı g e r e k e c e ğ i ni biliyordu. Ayrıca şafak s ö k m e d e n biraz olsun ilerleyebilmek için,

m u h t e m e l e n Will'i m i d i l l i n i n sırtına b i n d i r m e s i g e r e k e -

cekti. A m a ş u a n için, hiçbir g e c i k m e y e t a h a m m ü l ü y o k t u . T ü m içgüdüleri ona yola d e v a m etmesini, Skandiya kasabasıyla aralanna m ü m k ü n olduğunca mesafe koymasını ve bunu elinden g e l d i ğ i n c e hızli y a p m a s ı n ı s ö y l ü y o r d u .


E v a n l y n , h ı z l a e s e n r ü z g â r a karşı b a ş ı n ı e ğ i p bir eliyle m i dilliyi, d i ğ e r i y l e d e W i l l ' i n b u z gibi elini ü ı t a r a k d a ğ l a r a d o ğ r u kıvrılan p a t i k a b o y u n c a ilerledi. Z a m a n z a m a n k a r ı n a l t ı n d a k a l m ı ş a ğ a ç k ü t ü k l e r i n e v e k a y a l a r a t a k ı l a r a k , d e r i n kar t a b a kasının içinde bata çıka yürüdüler. Yarım saatlik yürüyüşün a r d m d a n , Evanlyn, yüzüne çarpan ilk kar t a n e l e r i n i h i s s e t m e y e b a ş l a d ı . B i r k a ç d a k i k a i ç i n d e kar yağışı iyice hızlandı. D u r u p geride bıraktıkları p a t i k a y a baktı. A y a k izleri y a n y a r ı y a ö r t ü l m ü ş t ü . E r a k , o g e c e tipi o l a c a ğ ı nı biliyordu, diye d ü ş ü n d ü .

Denizci içgüdüleri, ona kaçak-

l a n n t ü m izlerinin silineceğini

söyleyinceye dek beklemişti.

E v a n l y n , s a l o n u n k a p ı s ı n d a n ç ı k t ı ğ ı n d a n b u y a n a , k a l b i n i n ilk k e z u m u t l a d o l d u ğ u n u hissetti. H e r ş e y e r a ğ m e n b u işten y a kayı

sıyırabilirlerdi.

Bu arada,

hemen

a r k a s ı n d a k i Will,

tökezleyip

anlamsız

sözcükler mırıldandıktan sonra karın içine d ü ş m ü ş t ü . Evanlyn arkasını fark etti.

döndüğünde

soğuktan titreyen oğlanın morardığını

Midilliye doğru k o ş a r a k ç a n t a n ı n içini a r a ş t ı r m a y a

başladı. D i ğ e r n e s n e l e r i n a r a s ı n d a b u l d u ğ u k o y u n derisi c e k e t i titr e m e k t e o l a n W i l l ' e giydirdi.

O b u n u y a p a r k e n . Will d e b o ş

gözlerle E v a n i y n ' i izliyordu. B a ş ı n a her ne gelirse kabullenen, a k ı l s ı z bir h a y v a n gibiydi. E v a n l y n , W i l l ' i n y ü z ü n e bir t a n e g e ç i r s e ç o c u ğ u n o n a karşı k o y m a y a c a ğ ı n d a n e m i n d i . O n u n eski halini hatırlayarak oğlanın b o ş bakışlarını kederle izledi. H e r n e k a d a r ş i m d i y e d e k ç o k a z s a y ı d a i n s a n b u illetten k u r t u l m u ş o l s a d a E r a k , Will'in b ü y ü k o l a s ı l ı k l a i y i l e ş e c e ğ i n i s ö y l e m i ş t i . W i l l ' i n b u k o r k u n ç illetten k u r t u l m a k için d a ğ l a r ı n g ö z l e r d e n uzcik t e p e l e r i n d e b o l b o l z a m a n ı o l a c a k t ı .

Skandiyalı kontun


haklı ç ı k m a s ı v e s ı c a k o t u b a ğ ı m l ı s ı a r k a d a ş m m t a m a m e n iyil e ş m e s i için d u a l a r e d i y o r d u E v a n i y n . K a r ş ı k o y m a y a n o ğ l a n ı m i d i l l i y e d o ğ r u iterek,

hayvanın

sırtına ç ı k m a s ı n ı işaret etti. Will, bir a n d u r a k s a d ı k t a n s o n r a a c e m i h a r e k e t l e r l e k e n d i s i n i e y e r i n ü z e r i n e attı. D a ğ l a r a d o ğ r u u z a n a n p a t i k a b o y u n c a ilerlerken, e y e r i n ü z e r i n d e ş a ş k ı n l ı k l a sallanıyordu. B u s ı r a d a y o ğ u n kar y a ğ ı ş ı d e v a m e d i y o r d u .

E r a k , y o l a y r ı m ı n d a n t a r i f e t m i ş o l d u ğ u t a r a f a s a p a r a k orm a n ı n k a r a n l ı ğ ı n a k a r ı ş a n ikiliyi i z l i y o r d u . D o ğ r u y o l d a ilerl e d i k l e r i n d e n e m i n o l a r a k a y n ı y o l u t a k i p etti, a m a d ö n e m e c e g e l d i ğ i n d e d ü z d e v a m e d e r e k r ı h t ı m ı n y o l u n u tuttu. Yılın b u z a m a n ı B ü y ü k S a l o n ' a nöbetçi k o n m u y o r d u . Etrafl a r ı n d a k i d a ğ l a n k a p l a y a n k a r l a r h e r h a n g i bir n ö b e t ç i d e n d a h a etkili o l d u ğ u i ç i n , saldırı i h t i m a l i g ö z ö n ü n e a l ı n m ı y o r d u b i l e . A n c a k rıhtıma y a k l a ş m a k t a olan Erak, tedbiri elden b ı r a k m ı y o r d u . K u r t g e m i l e r i n i k o r u m a k a m a c ı y l a r ı h t ı m d a bir n ö b e t ç i ekibi t u t u l u y o r d u . A n i bir fırtına, g e m i l e r i n k a r a y a o t u r m a s ı n a n e d e n olabilirdi;

dolayısıyla tehlike halinde görevli tayfaları

u y a r ı p u y a n d ı r m a l a n için r ı h t ı m d a b i r k a ç n ö b e t ç i g ö r e v l e n d i rilmişti. N ö b e t ç i l e r o n u k o l a y l ı k l a g ö r e b i l i r v e g e c e n i n bir yarısı o r a d a n e işi o l d u ğ u n u m e r a k e d e b i l i r l e r d i . B u n e d e n l e e l i n d e n geldiğince gölgelerden ayrılmamaya dikkat ediyordu Erak. Hafif adımlarla

iskeledeki

gemisi

Kurt

Rüzgârına

çıktı;

g e m i d e görevli tayfa olmadığını biliyordu. H a v a d u r u m u tah-


m i n c i l i ğ i n d e k i ş ö h r e t i n e d a y a n a r a k , b u g e c e ş i d d e t h bir r ü z g â r e s m e y e c e ğ i n i i d d i a e t m i ş v e g e m i d e k i n ö b e t l e r i b i z z a t kaldırm ı ş t ı . A r k a t a r a f t a k i k o r k u l u ğ u n ü z e r i n d e n eğildi v e a r a d ı ğ ı şeyi b u l d u . G ü n ü n e r k e n s a a t l e r i n d e y a n a ş t ı r d ı ğ ı f i l i k a , b ı r a k tırdığı y e r d e d u r u y o r d u . Gemilerin bağlı olduğu iskeleye göz attığında, denizin hâlâ çekilmekte o l d u ğ u n u anladı. İskeleye varışını, denizin çekilr p e s i y l e ç a k ı ş a c a k ş e k i l d e p l a n l a m ı ş t ı ; h ı z l a m i n i k k a y ı ğ a tırm a n a r a k arka tarafındaki tıpayı yerinden çıkardı.

K a y ı ğ a bir

a n d a d o l a n b u z gibi su, ellerini ı s l a t m ı ş t ı . F i l i k a y a r ı y a n y a d o l u n c a tıpayı y e r i n e taktı v e p a r m a k l ı ğ ı n ü s t ü n d e n kurt g e m i sine atladı. H a n ç e r i n i çekerek filikayı g e m i y e b a ğ l a y a n halatı kesti. B i r a n , h i ç b i r şey o l m a d ı . D e r k e n , z a t e n y a r ı y a r ı y a s u y a b a t m ı ş olan minik filika, ö n c e yavaş, sonra çekilen suyla b e r a b e r hızlı bir b i ç i m d e g e r i y e d o ğ r u k a y m a y a b a ş l a d ı . K a y ı ğ ı n içinde, deliğine geçirilmiş halde bir tek kürek b u l u n u y o r d u . K ü r e ğ i , f i l i k a n ı n t a k i p e d e n b i r k a ç g ü n i ç i n d e b u l u n m a s ı ihtim a l i n e karşı, E r a k y e r l e ş t i r m i ş t i . Yarı y a r ı y a s u d o l u , t e k k ü r e ğ i eksik, b a t m ı ş bir f i l i k a ; t ü m b u n l a r , bir k a z a i h t i m a l i n i i ş a r e t edecekti. U z a k l a ş a n filika, rıhtımı k a p l a y a n geniş teknelerin arkasınd a y a v a ş y a v a ş g ö r ü ş a l a n ı n d a n ç ı k ı y o r d u artık. E l i n d e n g e l e n i y a p t ı ğ ı n d a n e m i n o l a n E r a k , k ı y ı y a çıktı v e geliş y o l ı m d a b ı raktığı izleri t a k i p e d e r e k B ü y ü k S a l o n ' a d o ğ r u ilerledi. Y ü r ü r k e n , t i p i n i n ç o c u k l a r ı n izlerini y o k ettiğini fark e t m i ş v e ç o k m e m n u n kalmıştı.

S a b a h o l d u ğ u n d a , g e c e b u y o l d a n birileri-

n i n g e ç m i ş o l d u ğ u n a dair h i ç b i r i z b u l u n m a y a c a k t ı . K ö l e l e r i n k a ç ı ş ı y l a ilgili t e k i p u c u , k a y ı p filika ile kesik h a l a t o l a c a k t ı .


Ormanın

içinden geçen patika

zorlaşıyordu.

dikleştikçç,

E v a n i y n hırıltıyla n e f e s

alıyor,

ilerlemek de soluk verirken

ağzından buhar çıkıyordu. K a r başlayınca, az önce ç a m ağaçl a n m titreten hafif r ü z g â r d a s o n a ermişti. E v a n i y n ' i n ağzı v e boğazı kurumuştu;

a y n c a a ğ z ı n d a m a d e n i bir tat v a r d ı .

Bir-

k a ç k e z y e r d e n t o p l a d ı ğ ı karı y e m e y i d e n e s e d e , s u s u z l u ğ u n u a n c a k kısa s ü r e l i ğ i n e b a s t ı r a b i l m i ş t i . A ğ z ı n d a k i kar e r i d i k ç e b o ğ a z ı n d a n g e ç e n b i r k a ç d a m l a su, b u z gibi s o ğ u k n e d e n i y l e fayda sağlamıyordu. D ö n ü p a r k a s ı n a b a k t ı . Ağır a d ı m l a r a t a r a k i n a t l a y o l u n a d e v a m eden midilli, b a ş m ı önüne eğmiş, soğuktan etkilenmiyor gibiydi. K o y u n derisi c e k e t e s a r m a n Will, m i d i l l i n i n sırtına y a pışmıştı.

H a f i f hafif i n l i y o r d u s ü r e k h .

E v a n i y n , bir a n için y ü r ü m e y e ara v e r d i ; hırıltılı n e f e s l e r alıyor, b u z gibi h a v a y ı i ç i n e ç e k i y o r d u . A l d ı ğ ı h e r n e f e s , b o ğazını yakıyordu. Bel hizasına gelen karin içinde verdiği m ü cadele sonucu, b a c a k l a r ı a ğ n y o r ve titriyordu. A n c a k yorgunluktan t ü k e n i n c e y e d e k y ü r ü m e s i g e r e k t i ğ i n i n d e f a r k ı n d a y d ı . R a g n a k ' m M e k â n ı ile a r a l a r ı n d a k i m e s a f e y e dair hiçbir f i k r i y o k t u a m a p e k fazla y o l kat e d e m e m i ş o l m a l a r ı n d a n k o r k u y o r du. E r a k ' m s a h t e a y a k izi d e n e m e s i n i n b a ş a n s ı z o l m a s ı h a l i n d e , g ü ç l ü kuvvetli S k a n d i y a l ı l a r ' i n , Will ile aştıkları m e s a f e y i bir s a a t t e n a z s ü r e d e kat e d e c e ğ i n d e n k u ş k u s u y o k t u . E r a k ' ı n verdiği talimat, şafak s ö k m e d e n önce çıkabildikleri kadar yükseğe

çıkmalarıydı.

B u n u takiben y o l d a n ayrılarak,


Will İle g ü n b o y u s a k l a n a c a k l a r ı k a l ı n a ğ a ç l a r ı n k o r u m a s ı n a sığınmaları

gerekiyordu.

G ö k y ü z ü n ü k a p l a y a n a ğ a ç l a r ı n i ç i n d e k i d a r b o ş l u ğ a bir g ö z attı. K a l ı n b u l u t l a r , a y v e y ı l d ı z l a r a dair t ü m işaretleri gizliyordu. Saatin kaç olduğuna ya da şafağın sökmesine ne kadar k a l d ı ğ ı n a dair h i ç b i r f i k r i y o k t u . B a c a k l a r ı n d a k i t ü m k a s l a r ı n i s y a n e t m e s i n e r a ğ m e n , aldırm a z a d ı m l a r a t a n m i d i l l i e ş l i ğ i n d e , p e r i ş a n bir h a l d e y o l u n a d e v a m etti. B i r a n , m i d i l l i n i n sırtına a t l a y ı p W i l l ' i n a r k a s ı n a geçmeyi geçirdi içinden. A m a bu fikri h e m e n aklından uzaklaştırdı. Y a n l a r ı n d a k i k ü ç ü k bir m i d i l l i y d i s o n u ç t a ; h e r n e k a d a r Will ile e ş y a l a r ı n ı ş i k â y e t e t m e d e n t a ş ı s a d a ikinci bir b i n i ci, h a y v a n ı n ç a b u c a k y o r u l m a s ı n a n e d e n o l u r d u . K a r ı ş ı k t ü y l ü m i n i k y a r a t ı ğ ı n o n l a r için n e k a d a r ö n e m l i o l d u ğ u n u b i l d i ğ i n den, isteksizce de olsa, yoluna yaya d e v a m etmeye karar verdi. H a y v a n y o r u l u r s a , Will'in ö l ü m f e r m a n ı n ı i m z a l a m ı ş b i l e o l a bilirdi. O ğ l a n ı b u b i t k i n v e g ü ç s ü z h a l i y l e a s l a y ü r ü t e m e z d i . A ğ ı r a k s a k a d ı m l a r l a y ü r ü m e y e d e v a m etti; a y a k l a r ı n ı k a r dan çıkarıp havaya kaldırıyor, a d ı m a t m a y a çalışırken hafifçe k a y ı y o r d u . G ü v e n l i bir n o k t a b u l u n c a y a d e k d i m d i k d u r m a y a ç a l ı ş ı y o r d u . S o l . S a ğ . S o l . S a ğ . A ğ z ı iyice k u r u m u ş t u . Verdiği s o l u k l a r , h â l â ortalığı b u h a r a b o ğ u y o r v e s a k i n g e c e n i n i ç i n d e ilerledikleri p a t i k a y ı belli b e l i r s i z i ş a r e t l i y o r d u . D ü ş ü n m e k s i zin attığı a d ı m l a r ı s a y m a y a b a ş l a m ı ş t ı . B u n u n belli bir n e d e n i yoktu. M e s a f e y i ölçüyor falan da değildi. M o n o t o n yürüyüş t e m p o s u n a v e r d i ğ i bir t e p k i y d i y a l n ı z c a . İki y ü z e v a r ı n c a t e k rar s a y m a y a b a ş l a d ı , s o n r a y e n i d e n . B ö y l e bir s ü r e d a h a d e v a m ettikten s o n r a , b i r d e n k a ç k e z iki y ü z e d e k s a y d ı ğ ı n ı b i l m e d i ğ i n i fark e d e r e k s a y m a y ı kesti. Y i r m i a d ı m s o n r a , y e n i d e n


s a y m a y a b a ş l a d ı . O m u z silkti. B u k e z , b a ş a d ö n m e d e n ö n c e d ö r t y ü z e k a d a r s a y m a kararı aldı. Yeter k i d e ğ i ş i k l i k o l s u n , diye d ü ş ü n d ü sinirli sinirli g ü l e r e k . K o c a m a n kar t a n e l e r i d ü ş m e y e d e v a m ediyor, jmzüyle saçlarını beyaza buruyordu.

Evaniyn'in

Kız, uyuşmaya başlayan

y ü z ü n ü sertçe o v u ş t u r u r k e n elinin d e u y u ş t u ğ u n u fark e d e r e k d u r d u v e ç a n t a n ı n içini bir k e z d a h a karıştırdı. Will'in c e k e t i n i ç ı k a r ı r k e n , i ç e r i d e bir çift e l d i v e n ç a r p m ı ş t ı g ö z ü n e . İki p a r ç a l ı , k a l ı n y ü n eldivenleri b u l d u . E l d i v e n l e r i d o n m a k t a o l a n ellerine g e ç i r d i k t e n s o n r a , k a n d o l a ş ı m ı n ı y e n i d e n s a ğ l a m a k için kollarını s a l l a d ı .

S o n r a ellerini g ö ğ s ü n e

vurarak koltuk altlarına sokmayı denedi. Birkaç dakikanın sonunda,

hafif bir k a r ı n c a l a n m a h i s s e d e r e k y e n i d e n y ü r ü m e y e

başladı. Evanilyn d u r u n c a , m i d i l l i de d u r m u ş t u . O h a r e k e t l e n i n c e , h a y v a n d a sabırla a r k a s ı n d a n i l e r l e m e y e b a ş l a d ı . K ı z , dört yüze gelince durdu ve s a y m a y a baştan başladı.


YİRMİ SEKÎZ

Halt, o n l a r a g ö s t e r i l e n g e n i ş d a i r e b o y u n c a e t r a f ı n a b a kındı. " E h , " d e d i , " k ü ç ü k bir y e r a m a i d a r e e d e r i ş t e . " İşin doğrusu,

pek de gerçekleri yansıtmıyordu bu ifade.

M o n t s o m b r e Ş a t o s u ' n u n , D e p a m i u e x ' n u n y a l n ı z c a k e n d i ihtiyaçları

ve konuklarının ihtiyaçları, diye de eklemişti alaycı

b i r dille

için k u l l a n d ı ğ ı n ı s ö y l e d i ğ i m e r k e z i k u l e s i n d e y d i -

1er. G e n i ş v e o l d u k ç a r a h a t d ö ş e n m i ş bir o d a d a y d ı l a r . Y e m e k y e m e k için o l d u k ç a u y g u n bir m a s a v e iki s a n d a l y e y l e g e n i ş ş ö m i n e n i n her iki y a n ı n a y e r l e ş t i r i l m i ş , r a h a t g ö r ü n ü m l ü iki k o l t u k v a r d ı o d a d a . H e r iki y a n d a k i k a p ı l a r , k ü ç ü k y a t a k o d a l a n n a a ç ı l ı y o r d u ; h a t t a bir k ü v e t l e l a v a b o n u n d a d â h i l o l d u ğ u m i n i k bir b a n y o s u b i l e v a r d ı . T a ş d u v a r l a r d a bir çift t a b l o a s ı lıydı, z e m i n i n b ü y ü k bir k ı s m ı d a h a l ı y l a k a p l a n m ı ş t ı . O d a n ı n a y r ı c a k ü ç ü k bir t e r a s ı v e ş a t o y a g e l i r k e n g e ç m i ş o l d u k l a r ı sarmal patikayla aşağılarda kalan o r m a n l ı k arazilerin görülebildiği bir p e n c e r e s i d e b u l u n u y o r d u . C a m s ı z p e n c e r e , r ü z g â r v e diğer k ö t ü h a v a ş a r t l a r ı n a karşı, i ç t a r a f ı n d a n a h ş a p p a n j u r l a r l a komnuyordu.


O d a n ı n d ü z e n i n e u y m a y a n t e k yer, k a p ı y d ı . kapı kolu b u l u n m u y o r d u .

İç tarafında

Daireleri konforlu olabilirdi. A m a

burada tutsak olduklarını biliyordu Halt. Ç a n t a s ı n ı y e r e fırlatan H o r a c e , keyifle a t e ş i n b a ş ı n d a k i a h şap koltuklardan birine gömüldü. H e n ü z öğleden sonra olmas ı n a r a ğ m e n , p e n c e r e d e n içeri r ü z g â r e s i y o r d u . G e c e l e y i n b u rası s o ğ u k v e r ü z g â r l ı o l u y o r d u r h e r h a l d e , d i y e d ü ş ü n d ü . A m a s o n u ç t a , ş a t o d a i r e l e r i n i n ç o ğ u s o ğ u k o l u r d u . B u r a s ı d a farklı değildi. " H a l t , " d e d i , " A b e l a r d ile Ç e k i c i ' n i n b i z i n e d e n t u z a ğ a karşı uyarmadıklarını merak ediyorum.

B u tür şeyleri ö n c e d e n

s e z m e l e r i için e ğ i t i l m e d i l e r m i ? " Halt, y a v a ş ç a b a ş i n ı salladı. " B e n d e aynı şeyi d ü ş ü n d ü m , " dedi. "Ve s a n ı r i m senin şu fetihler zincirinle ilgili bir d u r u m b u . " Bir şey a n l a m a y a n H o r a c e b o ş b o ş y ü z ü n e b a k ı n c a , d e v a m etti.

" Y a n ı m ı z d a t e n e k e c i kafilesi

gibi t m g ı r d a y a n z ı r h l a r l a

y ü k l ü , y a r ı m d ü z i n e s a v a ş atı v a r d ı . T a h m i n i m c e o tıngırtılar, D e p a m i u e x ' n u n a d a m l a r ı n ı n ç ı k a r d ı ğ ı sesleri b a s t ı r d ı . " H o r a c e , k a ş l a n m çattı. B u n u d ü ş ü n m e m i ş t i . " Y i n e d e a t l a r ı n a d a m l a r ı n kokularını almaları g e r e k m e z m i y d i ? " diye sordu. " R ü z g â r d o ğ m y ö n d e e s e r s e , evet. A m a h a t ı r l a r s a n , o a n b i z d e n o n l a r a d o ğ m e s i y o r d u . " A t l a n n b ö y l e s i n e k ü ç ü k bir g ü ç l ü ğün bile ü s t e s i n d e n g e l e m e m e l e r i n d e n dolayı hayal kırıklığına u ğ r a m ı ş o l a n H o r a c e ' a ş ö y l e bir b a k t ı .

"Bizler bazen," diye

d e v a m etti, " O r m a n M u h a f ı z ı a t l a r ı n d a n f a z l a şey b e k l i y o m z . Onlar da birer hayvan s o n u ç t a . " D u d a k l a r ı hafif bir t e b e s s ü m l e kıvrıldı a m a H o r a c e b u n u n f a r k ı n a v a m ı a d ı . Y a l n ı z c a b a ş ı m s a l l a m a k l a y e t i n e r e k bir s o n r a k i s o m s u n a g e ç t i .


"Peki," dedi, "şimdi ne y a p a c a ğ ı z ? " O r m a n M u h a f ı z ı , o m u z silkti. Ç a n t a s ı n ı a ç m ı ş , b i r k a ç p a r ç a e ş y a s ı n ı ç ı k a r ı y o r d u ; t e m i z bir g ö m l e k , tıraş b ı ç a ğ ı v e t e m i z l i k malzemeleri. " B e k l e y e c e ğ i z , " d e d i . " N a s ı l s a z a m a n a ç ı s ı n d a n bir k a y b ı m ı z yok; yani şimdilik.

S k a n d i y a ' y a açılan dağ geçitleri, en

a z ı n d a n bir a y d a h a kar a l t ı n d a o l a c a k . H a t t a b i z i m ş u kibar G a l y a l ı ' n m aklından geçenleri öğreninceye dek birkaç gün burada dinlenebiliriz bile." H o r a c e , b o t u n u ç ı k a r d ı v e b u ani ö z g ü r l ü k h i s s i n d e n h o ş l a n a r a k keyifle a y a k p a r m a k l a n n ı o y n a t t ı . " B i r şey d a h a v a r , " d e d i . " D e p a m i e u x s e n c e n e y i n p e ş i n d e . Halt?" H a l t , bir a n d u r a k s a d ı k t a n s o n r a b a ş ı n ı salladı. " E m i n d e ğ i lim. A m a ö n ü m ü z d e k i b i r k a ç g ü n i ç i n d e elini a ç ı k e d e c e k t i r . Sanırım benim O n n a n Muhafızı olduğumdan şüpheleniyor," d e d i , d ü ş ü n c e l i bir tavırla. " B u r a l a r d a O r m a n M u h a f ı z ı v a r m ı ? " diye s o r d u , ş a ş ı r a n H o r a c e . O r m a n M u h a f ı z ı T e ş k i l a t ı ' n ı n y a l n ı z c a A r a l u e n ' d e faaliyet g ö s t e r d i ğ i n i z a n n e d i y o r d u .

H a l t b a ş ı n ı iki y a n a s a l l a d ı -

ğında, bu varsayımının d o ğ m olduğunu anladı. "Hayır, y o k , " dedi Halt. "Ve u z a k ülkelerde B i r l i k ' t e n söz etm e m e y e d a i m a ö z e n göstermişizdir. K i m i n l e n e z a m a n savaşa gireceğini asla b i l e m e z s i n . A m a b ö y l e bir şeyi t a m a m e n g i z h tutm a k da o l a n a k s ı z , yani h a k k ı m ı z d a bir şeyler biliyor da olabilir." "Peki biliyorsa ne o l a c a k ? " diye sordu H o r a c e . " B i z i m l e , s e n i n d e d e d i ğ i n gibi, y a l n ı z c a b e n i m l e d ö v ü ş m e k için ilgilendiğini

sanıyordum."


" İ l k b a ş t a ö y l e y d i , " d i y e o n a y l a d ı H a l t , " a m a artık k o k u y u aldı v e s a n ı r ı m b e n i k e n d i ç ı k a r ı için nasıl k u l l a n a c a ğ ı n ı n h e saplarını yapıyor." " S e n i k u l l a n m a k m ı ? " d i y e t e k r a r l a d ı H o r a c e . K a ş l a r ı çatılm ı ş t ı . H a l t , a l d ı r m a z bir e l işareti y a p t ı . " O n u n gibi i n s a n l a r ı n k a f a l a n , g e n e l l i k l e b u ş e k i l d e çalışır," d i y e a ç ı k l a d ı . " H e r ş e y d e n ç ı k a r e l d e e t m e n i n y o l l a r ı n ı ararlar. V e f i y a t ı n u y g u n o l m a s ı h a l i n d e , h e r k e s i n satın a h n a b i l e c e ğ i n e inanırlar.

Şu b o t u n u tekrar g i y m e n m ü m k ü n mü a c a b a ? " diye

n a z i k ç e ekledi. " P e n c e r e d e n pek taze hava girdiği s ö y l e n e m e z v e ç o r a p l a n n d a , d o ğ r u s u n u s ö y l e m e k g e r e k i r s e , leş gibi k o kuyor." "Şey, affedersin!" dedi H o r a c e , botunu tekrar ayağına geçirerek. O d a y ı k a p l a y a n ağır k o k u y u o da fark e t m i ş t i ş i m d i . " B u ülkedeki şövalyeler, şövalyelik y e m i n i etmezler m i ? " d i y e s o r d u , k a f a s ı n d a k i e s a s k o n u y a geri d ö n e r e k . " Ş ö v a l y e l e r , b a ş k a l a r ı n a y a r d ı m c ı o l m a k için y e m i n ederler, ö y l e değil m i ? İ n s a n l a r ı ' k u l l a n m a k ' o n l a r a u y g u n bir d a v r a n ı ş d e ğ i l d i r . " " Y e m i n e d e r l e r , " d e d i H a l t . " A m a o y e m i n e s a d ı k kalırlar m ı , o r a s ı tartışılır. Z a t e n ş ö v a l y e l e r i n s ı r a d a n i n s a n l a r a yard ı m c ı o l m a l a r ı f i k r i , g ü ç l ü bir k r a l ı n b u l u n d u ğ u A r a l u e n gibi y e r l e r d e g e ç e r l i d i r . Y o k s a g ü ç k i m d e y s e , i s t e d i ğ i h e r şeyi y a pabilir." " A m a b u b ö y l e o l m a m a l ı , " diye mırıldandı H o r a c e . Halt d a aynı k a n ı d a y d ı a n c a k b u n u dile g e t i r e r e k e l i n e bir şey g e ç m e yeceğinin de farkındaydı. " S e n s a d e c e sabırlı o l , " d e d i H o r a c e ' a . " İ ş l e r i h ı z l a n d ı r m a k a d ı n a y a p a b i l e c e ğ i m i z h i ç b i r şey y o k . D e p a m i u e x ' n u n n e is-


tediğini yakında öğreniriz. Bu arada rahatlayıp keyfimize b a kalım." " B i r şey d a h a . . . " d i y e y o l a r k a d a ş ı n ı n ö n e r i s i n e a l d ı r m a d a n e k l e d i H o r a c e . "Yol k e n a r ı n d a k i o k a f e s l e r d e n hiç h o ş l a n m a d ı m . S u ç l a r ı n e k a d a r ağır o l u r s a o l s u n , g e r ç e k bir ş ö v a l y e h i ç k i m s e y i o ş e k i l d e c e z a l a n d ı r m a z . K o r k u n ç bir c e z a l a n d ı r m a yöntemi. İnsanlık dışı!" Halt, oğlanın s a m i m i bakışlarım karşıladı. Oğlanı rahatlatm a k i ç i n ö n e r e b i l e c e ğ i bir şey b u l u n m u y o r d u . " E v e t , " d e d i s o n u n d a , " b e n i m d e hiç h o ş u m a g i t m e d i . S a nırım buradan ayrılmadan önce. Lord D e p a m i u e x ' n u n bize o konuda bazı açıklamalarda bulunması gerekecek."

A k ş a m y e m e ğ i n i , G a l y a l ı d e s p o t l a b i r l i k t e yediler.

Masa,

otuz ya da daha fazla sayıda insanın y e m e k yiyebileceği b ü yüklükteydi.

H i z m e t ç i kızlarla oğlanlar telaş içinde ortalıkta

d o l a n ı y o r , i s t e n d i ğ i n d e y e m e k v e ş a r a p servisi y a p ı y o r l a r d ı . Y e m e k n e iyi n e d e k ö t ü y d ü ; b u , H a l t ' u ş a ş ı r t m ı ş t ı . G a l y a m u t f a ğ ı n ı n e g z o t i k bir ş ö h r e t i v a r d ı . A n c a k servis e d i l e n b a s i t yiyecekler, bu şöhretin asılsız o l d u ğ u n u gösteriyordu. Hizmetlilerin hep önlerine baktıklarını ve ü ç ü y l e de hiç göz t e m a s ı k u r m a d ı k l a r ı n ı fark etti.

H i z m e t k â r l a r d a n biri y e m e k

dağıtmak ya da kadehini d o l d u r m a k üzere efendisine yaklaştığ ı n d a , b a r i z bir k o r k u h a v a s ı h â k i m o l u y o r d u s a l o n a . Halt,

D e p a m i u e x ' n u n y a l n ı z c a o r t a m d a k i g e r g i n l i ğ i n far-

k ı n d a o l m a k l a k a l m a y ı p , b u d u m m d a n b ü y ü k bir k e y i f a l d ı ğ ı n ı d a g ö r e b i l i y o r d u . H i z m e t k â r l a r d a n biri n e f e s i n i t u t a r a k o n a


yaklaştığında,

a d a m ı n z a l i m d u d a k l a r ı n a t a t m i n k â r bir t e b e s -

süm yerleşiyordu. Y e m e k b o y u n c a ç o k a z k o n u ş t u l a r . D e p a r n i e u x , eline g e ç i r m i ş o l d u ğ u ilgi ç e k i c i , t u h a f bir b ö c e ğ i i n c e l e y e n bir o ğ l a n ç o c u ğ u n u a n d ı r ı y o r d u . B u şartlar a l t ı n d a n e H a l t n e d e H o r a c e h a v a d a n s u d a n k o n u ş a c a k d u r u m d a değildi z a t e n . Y e m e k bitip m a s a temizlendikten sonra, D e p a r n i e u x nihayet k o n u ş m a y a b a ş l a d ı .

K ü ç ü m s e r bir tavırla H o r a c e ' a b a k a -

rak, d a i r e l e r i n e a ç ı l a n m e r d i v e n e d o ğ r u bir e l işareti y a p t ı . " S e n i d a h a fazla t u t m a y a c a ğ ı m , evlat," dedi. " K a l k a b i l i r s i n . " B u k a b a t a v n n k a r ş ı s ı n d a h a f i f ç e k ı z a r a n H o r a c e , H a l t ' a bir bakış fırlatınca O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n başını hafifçe salladığını fark etti.

Saygınlığını m u h a f a z a edip şaşkınlığım Galyalı şö-

v a l y e y e belli e t m e m e y e ç a l ı ş a r a k a y a ğ a kalktı. "İyi g e c e l e r . H a l t , " d e d i u s u l c a . H a l t bir k e z d a h a b a ş ı n ı salladı. " S a n a d a , H o r a c e . " S a v a ş ç ı ç ı r a ğ ı , D e p a r n i e u x ile d e g ö z g ö z e g e l d i k t e n s o n r a , a r k a s ı n ı d ö n e r e k o d a y ı terk etti. O a n a d e k g ö l g e l e r e s a k l a n a r a k b e k l e y e n iki silahlı m u h a f ı z , d e r h a l p e ş i n e d ü ş e r e k m e r d i v e n b o y u n c a o ğ l a n a eşlik etti. K ü ç ü k bir h a k a r e t , d i y e d ü ş ü n d ü H o r a c e , d a i r e s i n e ç ı k a n merdivenleri tırmanırken.

M u h t e m e l e n ç o c u k ç a y d ı da. A m a

yine de, m a s a d a n aynlırken M o n t s o m b r e Ş a t o s u ' n u n efendisini s e l a m s ı z b ı r a k m ı ş o l m a s ı , k e n d i s i n i b i r a z d a h a iyi h i s s e t mesini sağlamıştı. D e p a r n i e u x , H o r a c e ' m taş merdivenlerdeki ayak seslerinin u z a k l a ş m a s ı n ı bekledi. Ve sandalyesini geriye doğru çekerek, i ç l e r i n d e b i n b i r tilkinin d o l a ş t ı ğ ı g ö z l e r i n i O r m a n M u h a f ı z ı ' n a çevirdi.


" E h , E f e n d i H a l t , " d e d i u s u l c a , "küçük bir s o h b e t i n z a m a n ı geldi." H a l t , d u d a k l a r ı n ı b ü k t ü . " N e k o n u d a ? " diye s o r d u . " D e d i koduyla a r a m pek hoş değildir d e . " D e s p o t ş ö v a l y e n i n y ü z ü n ü i n c e bir t e b e s s ü m k a p l a d ı . " E ğ l e n c e l i bir k o n u k o l a c a ğ ı n ı z b e l l i , " dedi.

"Söyleyin bakalım,

tam olarak kimsiniz siz?" Halt,

i l g i s i z c e o m u z silkti.

Ö n ü n d e k i , içi n e r e d e y s e b o -

şalmış kadehle oynuyor, kadehi sağa sola çevirerek köşedeki alevlerden

çıkan parıltıların

çıkıntılı

camdaki

yansımalarını

izliyordu. " S ı r a d a n biriyim b e n , " dedi. " A d ı m Halt. A r a l u e n l i y i m v e Sör H o r a c e ile seyahat e d i y o r u m . B a ş k a da s ö y l e n e c e k bir şey y o k . " K a r ş ı s ı n d a o t u r a n sakallı a d a m ı i n c e l e m e y e d e v a m e d e n D e p a m i u e x ' n u n tebessümü,

yüzüne yapışıp

kalmıştı

sanki.

K a r ş ı s ı n d a k i n i n k o l a y t a n ı m l a n a c a k biri o l m a d ı ğ ı n d a n e m i n d i . Kıyafetleri sadeydi; hatta yavanlık sınırlarında dolaştıkları bile söylenebilirdi.

S a ç ı v e sakalı d ü z e n s i z bir b i ç i m d e k e s i l m i ş t i .

S a n k i bir avcı b ı ç a ğ ı y l a k e s i l m i ş gibi d u r a y o r l a r , diye d ü ş ü n d ü D e p a m i e u x . H a l t h a k k ı n d a aynı şeyi d ü ş ü n e n k i m b i l i r k a ç ı n c ı insandı. U f a k tefekti d e . K a r a ş ö v a l y e n i n o m z u n a a n c a k g e l i y o r d u b o y u . A m a her şeye r a ğ m e n kaslı bir v ü c u d u v a r d ı v e s a ç ı y l a s a k a h n d a k i kırlıklara r a ğ m e n ,

formunun zirvesindeydi. A m a

k a r a n l ı k , s a k i n ve k u r n a z c a b a k a n o gözler, i d d i a ettiği gibi s ı r a d a n biri o l m a d ı ğ ı n ı belli e d i y o r d u .

Depamieux,

komuta

etmeye alışkın olan insanların bakışlarını t a n ı m a yeteneğiyle ö v ü n ü r d ü ; b u a d a m ı n g ö z l e r i d e k e s i n l i k l e öyle b a k ı y o r d u .


A d a m ı n s i l a h l a r i d a bir g a r i p t i . B i r k o m u t a n o l d u ğ u b u k a d a r a ç ı k o l a n bir a d a m ı n zırh g i y m e m e s i , hiç d e a l ı ş ı l a g e l m i ş bir d u r u m d e ğ i l d i . O k v e yay, D e p a m i u e x ' n u n g ö z ü n d e çiftçi silahlarıydı; k ı n l a r ı n ı n i ç i n d e k i çifte b ı ç a k l a r a ise d a h a ö n c e hiç r a s t l a m a m ı ş t ı . Y e m e k ö n c e s i n d e , fırsattan i s t i f a d e e d e r e k bıçakları incelemişti.

G e n i ş olan bıçak ona,

Skandiyalılar'a

ö z g ü k a b a saks b ı ç a k l a r ı n ı a n ı m s a t ı y o r d u . T ı p k ı diğeri gibi j i let k e s k i n l i ğ i n d e o l a n k ü ç ü k b ı ç a k ise, s o n d e r e c e d e n g e l i bir fırlatma bıçağıydı.

Bir k o m u t a n için g e r ç e k t e n d e o l a ğ a n d ı ş ı

silahlar, d i y e d ü ş ü n d ü D e p a m i e u x . Tuhaf pelerin de şövalyenin gözlerini kamaştırıyordu. D e p a m i e u x , p e l e r i n i k a p l a y a n d ü z e n s i z yeşil v e gri d e s e n l e r e hiçbir m a n t ı k l ı a ç ı k l a m a g e t i r e m i y o r d u . B a ş k ı s m ı n d a k i g e n i ş k u k u l e t a , p e l e r i n i g i y e n kişinin y ü z ü n ü t a m a m e n g i z l e m e y e y a r ı y o r d u . G a l y a l ı ş ö v a l y e , M o n t s o m b r e ' a d o ğ m a t sürerlerken birkaç kez, pelerinin titreşerek arka plandaki o r m a n l a bütünleştiğini, ufak tefek a d a m ı n neredeyse görünürden kaybolm a n o k t a s ı n a g e l d i ğ i n i fark e t m i ş t i . Bir a n s o n r a ise n o r m a l e dönüyordu görüntü. B i r ç o k h e m ş e r i s i gibi D e p a m i e u x d e b a t ı l i n a n ç l ı biriydi. Pelerinin bu garip

niteliklerinin,

bir çeşit b ü y ü o l d u ğ u n d a n

şüpheleniyordu. Halt'a

karşı

biraz belirsiz

yatan neden de bu düşünceydi.

davranıyor

olmasının

altında

D e s p o t şövalye, büyücülerin

kızdırılmaması gerektiğini biliyordu. Dolayısıyla, bu ufak tefek g i z e m l i a d a m ı n n e l e r e k a d i r o l d u ğ u n u t a m o l a r a k ö ğ r e n m e d i k ç e , k a r t l a r ı m dikkatli o y n a m a y a k a r a r v e r m i ş t i . K a r a n lık g ü ç l e r e s a h i p o l m a d ı ğ ı o r t a y a ç ı k a r s a , diğer y e t e n e k l e r i n i D e p a m i u e x ' n u n ç ı k a r ı n a k u l l a n m a y a i k n a edilebilirdi H a l t .


B u d a o l m a z s a , t u t s a k l a r m ı istediği a n ö l d ü r e b i l i r d i d e s p o t şövalye. H a l t ' u n , s o n s ö z l e r i n i n a r d m d a n bir süredir k o n u ş m a d ı ğ m ı fark etti. Ş a r a b m d a n bir y u d u m a l a r a k H a l t ' u n dile getirdikleri k a r ş ı s m d a b a ş m ı iki y a n a s a l l a d ı . " H i ç d e s ı r a d a n biri d e ğ i l s i n i z b a n a k a l ı r s a , " d e d i . " E n t e r e san birisiniz. Halt." O r m a n M u h a f ı z ı , y e n i d e n o m u z silkti. " N e d e n öyle d ü ş ü n d ü ğ ü n ü z ü a n l a y a m ı y o r u m , " diye yanıtladı kibarca. D e p a m i e u x , ş a r a p k a d e h i n i p a r m a k l a r ı n ı n a r a s ı n d a çeviriyordu. K a p ı hafifçe v u m l d u ve baş kâhya, korku dolu a d ı m larla ö z ü r d i l e r c e s i n e içeri girdi. E f e n d i s i n i n n e z a m a n n e y a p a c a ğ ı b e l i r s i z , tehlikeli bir a d a m o l d u ğ u n u acı t e c r ü b e l e r l e öğrenmişti. " N e v a r ? " dedi D e p a m i e u x , rahatsız edildiği için sinirlenerek. " A f f ı n ı z a s ı ğ ı n ı r ı m , l o r d u m , b a ş k a bir i s t e ğ i n i z v a r m ı y d ı a c a b a diye s o r a c a k t ı m ? " D e p a m i e u x , t a m a d a m ı g ö n d e r e c e k k e n a k l ı n a bir fikir geldi. B u t u h a f A r a l u e n l i y i k ı ş k ı r t m a k için g ü z e l bir d e n e m e olur, diye d ü ş ü n d ü . N e t e p k i v e r e c e ğ i n i g ö r m ü ş o l u r a m . " E v e t , " dedi. " A ş ç ı y ı b u r a y a g ö n d e r i n . " Şaşıran kâhya, duraksadı. " A ş ç ı m ı d e d i n i z , l o r d u m ? " d i y e t e k r a r etti. " Y i y e c e k bir şey m i i s t i y o r d u n u z ? " " A ş ç ı y ı i s t i y o m m , seni g e r i z e k â l ı ! " diye b a ğ ı r d ı D e p a m i e ux. K â h y a , h e m e n geri a d ı m attı. " D e r h a l , l o r d u m , " dedi endişeli adımlarla gerileyerek. K a p ı


arkasından kapanınca, Galyalı despot, Halt'a gülümsedi. " B u g ü n l e r d e iyi bir ç a l ı ş a n b u l m a k n e r e d e y s e o l a n a k s ı z , " dedi. Halt, a d a m a küçümseyerek bakarak "Sizin açınızdan hiç b i t m e y e n bir s o r u n o l m a l ı , " d e d i . î m a l ı ifadeyi a n l a m a y a ç a l ı şan D e p a m i e u x , keskin bakışlarla süzdü onu. K a p ı ç a l ı n ı p k â h y a geri g e l i n c e y e d e k k o n u ş m a d a n o t u r dular. A ş ç ı k a d ı n , a d a m ı n b i r k a ç a d ı m a r k a s ı n d a n geliyor, e n dişeli h a r e k e t l e r l e ellerini ö n l ü ğ ü n ü n k e n a r ı n a siliyordu.

Orta

yaşlı bir k a d ı n d ı ; D e p a m i u e x ' n u n y a n ı n d a ç a l ı ş m a k t a n d u y d u ğ u gerginlik, y ü z ü n d e n o k u n u y o r d u . "Aşçıyı getirdim, lordum," dedi kâhya. D e p a m i e u x bir şey s ö y l e m e d i . K e d i n i n f a r e y e b a k t ı ğ ı gibi bakıyordu kadına. Aralarındaki

sessizlik u z a d ı k ç a ,

kadın da

ellerini ö n l ü ğ ü n e k u r u l a m a y a d e v a m e d i y o r d u . N i h a y e t d a y a n a m a y a r a k sordu. " Y o l u n d a g i t m e y e n bir şey m i o l d u , l o r d u m ? " diye s o r d u . " Y e m e k iyi d e . . . " " K e s s e s i n i ! " diye b a ğ ı r d ı D e p a m i e u x , s a n d a l y e s i n d e n kalkıp p a r m a ğ ı n ı ö f k e y l e k a d ı n a s a l l a y a r a k .

"Buranın efendisi

b e n i m ! B e n i m ö n ü m d e k o n u ş a m a z s ı n ! S e s s i z ol, k a d ı n ! " Tatsız

sahneyi

izleyen

Halt'un

gözleri

kısıldı.

Bunun,

o n u n için s a h n e l e n e n bir g ö s t e r i o l d u ğ u n u b i l i y o r d u . D e p a r n i u e x ' n u n , vereceği tepkiyi g ö r m e k istediğini anlamıştı.

Ne

k a d a r sinir b o z u c u o l s a d a , k a d ı n a y a r d ı m e t m e k a d ı n a ş u a n i ç i n y a p a b i l e c e ğ i h i ç b i r şey y o k t u . D e p a m i e u x , h ı z l a o n a b a k t ı v e ş ü p h e l e r i d o ğ m l a n d ı ; u f a k t e f e k a d a m , her z a m a n k i n d e n d e s a k i n bir t a v ı r l a y e r i n d e o t u m y o r d u . yerine oturup yüzünü talihsiz aşçıya döndü.

Depamieux,


"Sebzeler soğuktu," dedi sonunda. K a d ı n ı n y ü z ifadesi, h e m k o r k u h e m d e şaşkınlık içeriyordu. " A m a öyle o l m a m a l ı , l o r d u m ? S e b z e l e r d a h a . . . " " S o ğ u k t u l a r d i y o r u m ! " diye k a d ı n ı n s ö z ü n ü kesti D e p a m i eux. H a l t ' a d ö n d ü . " S o ğ u k t u l a r , ö y l e değil m i ? " d i y e ş a n s ı n ı d e n e d i . H a l t , o m u z silkti. " S e b z e l e r g a y e t iyiydi," d e d i d ü z bir i f a d e y l e . N e o l u r s a o l s u n , ö f k e y a d a h a k a r e t d o l u bir t o n d a ç ı k m a s ı n ı e n g e l l e m e liydi s e s i n i n . D e p a m i e u x , h a f i f ç e g ü l ü m s e d i . A ş ç ı y a d ö n d ü . " Y a p ö ğ m ı b e ğ e n d i n m i ? " dedi. " K o n u ğ u m u n ö n ü n d e beni u t a n dırmakla k a l m a d m , bir de a d a m ı y a l a n söylemeye zorluyorsun." " L o r d u m , ben gerçekten d e . . . " D e p a m i e u x , b u y u r g a n bir h a r e k e t l e s a l l a d ı ğ ı eliyle k a d ı n ı susturdu. " B e n i h a y a l kırıklığına u ğ r a t t ı n v e b u y ü z d e n c e z a n i ç e keceksin," dedi. K a d ı n ı n yüzü, korkudan b e m b e y a z olmuştu. C e z a m e s e l e s i , M o n t s o m b r e Ş a t o s u ' n u n s ı n ı r l a n i ç i n d e hafife a l ı n a c a k bir k o n u değildi. " L ü t f e n , l o r d u m . L ü t f e n , d a h a iyisini y a p a r ı m . S ö z v e r i y o m m , " d i y e lafı g e v e l e y e r e k c e z a s ı n ı n r e s m e n ilan e d i l m e s i n i e n g e l l e m e k için ç a b a l a d ı k a d ı n . Y a l v a r ı r c a s ı n a H a l t ' a b a k t ı . " L ü t f e n e f e n d i m , k ö t ü bir n i y e t i m o l m a d ı ğ ı n ı s ö y l e y i n lord u m a , " diye y a l v a r d ı . " K a d ı n ı rahat bırakın," dedi O r m a n Muhafızı sonunda. D e p a m i u e x ' n u n k a f a s ı , b e k l e n t i y l e eğilmişti ş i m d i . " Y o k s a ? " diye m e y d a n o k u d u . T u t s a ğ ı n ı n g ü c ü n ü -ya d a g ü ç s ü z l ü ğ ü n ü - d e ğ e r l e n d i r m e fırsatı g e ç m i ş t i işte eline. H a l t ,


eğer g e r ç e k t e n bir b ü y ü c ü y s e , k e n d i s i n i a ç ı ğ a v u r m a fırsatını yakalamıştı. Halt,

karşısındaki

Onu dikkatle pamieux.

adamın

düşüncelerini

okuyabiliyordu.

i z l e r k e n b e k l e n t i d o l u bir tavır i ç i n d e y d i D e -

O r m a n M u h a f ı z ı , t e h d i t s a v u r a c a k bir p o z i s y o n d a

o l m a d ı ğ ı n ı n f a r k ı n a v a r d ı . F a r k l ı bir y ö n t e m d e n e m e y e k a r a r verdi. " Y o k s a m ı ? " diye t e k r a r l a d ı o m u z silkerek.

"Yoksa ne?

Ö n e m s i z bir m e s e l e d e n s ö z e d i y o m z . K a r ş ı m ı z d a d a n e b e n i m n e d e sizin z a m a n ı n ı z ı h a k e t m e y e n b e c e r i k s i z bir h i z m e t ç i parçası var." G a l y a l ı , d ü ş ü n c e l i bir tavırla d u d a ğ ı n ı k a ş ı y o r d u . H a l t gerç e k t e n d e k o n u y l a hiç i l g i l e n m i y o r olabilirdi. Y a d a o l a ğ a n ü s t ü bir g ü c ü b u l u n m a d ı ğ ı g e r ç e ğ i n i g i z l e m e y e ç a l ı ş ı y o r d u . D e p a m i u e x ' n u n a k l ı m e n ç o k karıştıran şey, g ü ç v e otorite sahibi bir k i ş i n i n , g e r ç e k t e n d e bir h i z m e t ç i y e a y ı r a c a k z a m a n ı bulunmadığı iddiasına, yürekten inanıyor olmasıydı. Halt, ya geri a d ı m a t ı y o r d u y a d a a ş ç ı k a d ı n g e r ç e k t e n d e u m r u n d a bile değildi. "Yine d e , " d e d i D e p a r d i e u x , " c e z a s ı n ı ç e k m e l i . " B a k ı ş l a r ı k â h y a s ı n a çevriliydi artık. D u v a r a k a d a r g e r i l e m i ş olan a d a m , t ü m bu konuşmalar sırasında m ü m k ü n olduğunca gözden uzak durmaya çalışıyordu. " B u kadinı c e z a l a n d ı r a c a k s m , " dedi D e p a m i e u x . " T e m b e l v e yeteneksizin teki; üstelik efendisini k o n u ğ u n u n ö n ü n d e utandırdı." K â h y a , m ü t e v a z ı b i r s e l a m verdi. " E v e t , l o r d u m . E l b e t t e , l o r d u m . K a d ı n c e z a l a n d ı n l a c a k , " d e d i . D e p a m i e u x alaylı bir şaşkınlıkla kaşlarini kaldırdı.


" G e r ç e k t e n m i ? " dedi. "Peki, cezası ne o l a c a k ? " K â h y a , duraksadı. Şövalyenin aklından geçenlere dair hiçbir f i k r i y o k t u . S e r t l i ğ i n d o z u n u a r t t ı r m a s ı n ı n d a h a iyi o l a c a ğ ı n a k a r a r verdi. "Kırbaçlasak,

lordum?"

D e p a m i u e x ' n u n başıyla onayla-

d ı ğ ı n ı g ö r ü n c e , d a h a k e s i n bir sesle d e v a m etti, " K ı r b a ç l a n a cak." A m a d e s p o t ş ö v a l y e b a ş ı n ı iki y a n a sallıyor, k â h y a n ı n kell e ş m e k t e o l a n a l n ı n d a ter d a m l a l a r ı b e l i r m e s i n e n e d e n o l u y o r du şimdi. " H a y ı r , " d e d i D e p a m i e u x y u m u ş a c ı k bir sesle. " K ı r b a ç l a n a c a k o l a n sensin.

K a d ı n kafese konacak."

M ü d a h a l e edecek gücü olmayan Halt, gözlerinin önünde sahnelenen bu zalim o)aınu izliyordu. Kırbaçlanacağını öğren e n k â h y a n ı n y ü z ü , k o r k u y l a b ü z ü l d ü . A ş ç ı k a d ı n ise, c e z a s ı n ı d u y d u ğ u a n , k e d e r l e yere yığılıverdi. H a l t , iki y a n ı n d a d e m i r kafeslere hapsedilmiş zavallıların sıralandığı d o l a m b a ç l ı yolu hatırladı. H e m e n önündeki karalara b ü r ü n m ü ş zorba, midesini bulandırıyordu.

G e r i y e ittiği s a n d a l y e s i n i s a l o n u n t a ş l a r ı ü z e -

r i n e d e v i r e r e k a n i bir h a r e k e t l e a y a ğ a kalktı. " B e n y a t m a y a g i d i y o m m , " dedi. "Bıktım sizden."


YİRMİ DOKUZ

E

vanlyn'in,

karla kaplı patika b o y u n c a ne kadar m e s a f e

kat e t m i ş o l d u k l a r ı n a d a i r hiçbir fikri y o k t u . M i d i l l i , b a ş ı

ö n ü n d e , ş i k â y e t e t m e d e n ilerliyordu; sırtında s a l l a n a n Will ise u s u l c a i n l e m e y e b a ş l a m ı ş t ı . E v a n i y n d e artık d ü ş ü n c e s i z c e t ö kezliyor, a y a k l a r ı y e n i y a ğ m ı ş k a r m ü z e r i n d e k a y m a y a d e v a m ediyordu. Nihayet daha fazla ilerleyemeyeceğini anladı ve gecenin k a l a n ı n ı g e ç i r e b i l e c e k l e r i k o r u n a k l ı bir yer a r a m a y a b a ş l a d ı . S o n b i r k a ç g ü n d ü r etkili o l a n k u z e y r ü z g â r l a n , ç a m a ğ a ç larının rüzgâra açık kısımlarını karla d o l d u r a r a k diğer yanlarında

derin

oyuklar

oluşmasına

neden

oluyordu.

Büyük

ağaçların alçak dalları, bu ojoıklarm ü z e r i n d e n dallanıp b u d a k l a n ı y o r v e k a r m h e m e n a l t ı n d a k o r u n a k l ı bir a l a n o l u ş t u ruyordu.

Bu alan,

h e m kar y a ğ a r k e n o n l a r a b a r ı n a k o l a c a k

h e m de derin çukur sayesinde patikadan geçenler tarafından görülmeyeceklerdi. K e s i n l i k l e ideal bir s a k l a n m a yeri d e ğ i l d i a m a e l l e r i n d e n g e l e n i n e n iyisi b u y d u . E v a n i y n m i d i l l i y i y o l d a n ç ı k a r a r a k p a -


tikanin birkaç metre gerisindeki geniş ağaçlardan birinde kon a k l a m a kararı aldr Bir anda beline dek kara b a t m a s ı n a r a ğ m e n zorlanarak yol u n a d e v a m etti; a r k a s ı n d a k i m i d i l l i n i n , a ç t ı ğ ı y o l d a n i l e r l e m e sini s a ğ l ı y o r d u . G ü c ü n e r e d e y s e t ü k e n m i ş o l s a d a a r k a t a r a f ı n d a d e r i n bir o y u k b u l u n a n bir a ğ a ç b u l m u ş t u s o n u n d a . M i d i l l i , bir t e r e d d ü t a n ı n ı n a r d m d a n kızı t a k i p etti. N e y s e k i Will, ç a m ağacının karla kaplı, devasa dallarına takılıp yere d ü ş m e m e k için m i d i l l i n i n b o y n u n a d o ğ r u e ğ i l m e y i akıl e d e b i l m i ş t i . Ağacın

altındaki

oyuk,

şaşırtıcı

bir

ü ç ü n ü n de g i r e b i l e c e ğ i k a d a r yer vardı. vücut

ısılarıyla birleştiğinde,

hiç

genişliğe

sahipti;

Etrafı çevrili alan,

de Evaniyn'in korktuğu

gibi s o ğ u k bir o r t a m o l u ş m a m ı ş t ı . H â l â acı bir s o ğ u k vardı, evet a m a d a y a n ı l m a y a c a k gibi değildi. E v a n l y n , Will'in m i dilliden i n m e s i n e y a r d ı m c ı olarak oğlana oturmasını işaret etti. T i t r e y e n Will, sırtını a ğ a c ı n k a b a s ı r t ı n a v e r e r e k o l d u ğ u y e r e u z a n d ı ; b u e s n a d a ç a n t a y ı k a r ı ş t ı r a n E v a n l y n , iki t a n e kalın battaniye bulmuştu.

Battaniyeleri omuzlarına örttüğü

o ğ l a n ı n y a n ı n a o t u r d u ve k e n d i s i de k a b a yün k u m a ş ı n altına girdi. Will'in e l l e r i n d e n birini k e n d i elleri a r a s ı n a a l a r a k , parmaklarını ovmaya başladı.

Buz gibiydiler Oğlana cesa-

ret v e r m e k a m a c ı y l a g ü l ü m s e d i . " H e r şey y o l u n a g i r e c e k , " d e d i . "İyi o l a c a ğ ı z . " Will, b a ş ı n ı ç e v i r i p k ı z a b a k t ı . B i r a n i ç i n o n u n , s ö y l e d i k lerini a n l a d ı ğ ı n ı z a n n e t t i E v a n l y n . A m a h e m e n s o n r a o ğ l a n ı n yalnızca duyduğu seslere tepki v e r m e k t e olduğunu kavradı. Will b i r a z ı s ı n ı p t i t r e m e n ö b e t l e r i s o n r a e r d i ğ i n d e , E v a n l y n , örtülerin

altından

çıkarak midillinin

eyer

çantasını

çözdü.


Vücudunu

saran

kayışlardan

kurtulan

hayvan

rahatlayarak

h o m u r d a n d ı ve barınağın içine u z a n a b i l m e k üzere dizlerinin üzerine çöktü. B e l k i d e , b u k a r l a k a p l ı d i y a r d a k i a t l a r a b u ş e k i l d e bir eğitim veriliyordu. E v a n i y n ' i n bu k o n u d a hiçbir fikri yoktu. A m a b o y l u b o y u n c a u z a n a n m i d i l l i , Will ile ikisi için s ı c a k b i r yer hazırlamıştı. Karşı koymayan oğlanı ağacın gövdesinden uzaklaştırıp a t m s ı c a k k a r n ı n a y a s l a d ı . Y e n i d e n b a t t a n i y e l e r i n a l t ı n a g i r e r e k y a n m a kıvrıldı. H a y v a n ı n v ü c u t ısısı, içlerini ısıtıyord u . S a a t l e r d i r ilk k e z ı s ı n ı y o r d u E v a n i y n . B a ş ı W i l l ' i n o m z u n a düştü ve uykuya daldı. D ı ş a r ı d a tipi t ü m ş i d d e t i y l e d e v a m e d i y o r d u . O t u z d a k i k a i ç i n d e , t ü m a y a k izleri s i l i n m i ş t i .

Ertesi sabah, kölelerin kaçtığı haberi E r a k ' a , oldukça geç bir s a a t t e iletildi. B u h i ç d e s ı r a d ı ş ı bir şey d e ğ i l d i , zira k ö l e l e r i n k a ç m a giriş i m l e r i , üst d ü z e y b i r k o n t u n r a h a t s ı z e d i l m e s i n e g e r e k d u y u l m a y a c a k kadar ö n e m s i z bir olay olarak görülürdü.

İşin aslı,

m u t f a k k ö l e l e r i n d e n biri E v a n i y n ' i n b i r k a ç g ü n d ü r k o n t h a k k ı n d a atıp t u t t u ğ u n u h a t ı r l a m a s a y d ı eğer. B o r s a b u d u m m d a n E r a k ' a söz etmeyecekti bile. G e ç saatte yaptığı kahvaltının ardından y e m e k salonundan a y r ı l m a k t a o l a n s a k a l h k a p t a n a r a s t l a d ı ğ ı n d a , k o n u y u a ç m a iht i y a c ı hissetti B o r s a . " S e n i n ş u l a n e t kız g i t m i ş , " d i y e m ı r ı l d a n d ı E r a k ' ı n y a n ı n dan geçerken.

M u t f a k k â h y a s ı , k ö l e n i n y o k l u ğ u n u fark e d e r


e t m e z B o r s a ' y a h a b e r v e r m i ş t i . B u tür idari sıicmtılar, o n u n görev t a m m m a giriyordu. E r a k , b o ş g ö z l e r l e s ü z d ü o n u . " B e n i m icız m ı ? " B o r s a , elini s a b ı r s ı z bir h a r e k e t l e s a l l a d ı . " G e t i r d i ğ i n A r a l u enli işte, h i z m e t k â r ı n y a p t ı ğ ı n kız. K a ç m ı ş a n l a ş ı l a n . " E r a k , k a ş l a r ı n ı çattı. A l d ı ğ ı h a b e r d e n ö t ü r ü keyfi k a ç m ı ş gibi g ö r ü n m e s i g e r e k t i ğ i n i d ü ş ü n ü y o r d u . " N e r e y e ? " d i y e s o r d u v e B o r s a sinir b o z u c u bir ş e k i l d e o m u z silkti. " K i m b i l i r ? G i d e c e k yeri y o k ; d ü n g e c e deliler gibi k a r y a ğ m ı ş . T ü m izlerin ü z e r i ö r t ü l m ü ş . " B u h a b e r ü z e r i n e E r a k , i ç i n d e n r a h a t bir n e f e s aldı. P l a n ı n ı n b u k ı s m ı b a ş a r ı l ı o l m u ş t u . A n c a k a ğ z ı n d a n ç ı k a n s ö z l e r , gizli m e m n u n i y e t i n i hiç de y a n s ı t m ı y o r d u . "Eh,

neredeyse bulun

o

zaman!"

diye bağırdı

öfkeyle.

" B e y a z F ı r t ı n a b o y u n c a siz k a y b e d e s i n i z d i y e t a ş ı m a d ı m o n u ben!" A r k a s ı n ı d ö n e r e k hızlı a d ı m l a r l a u z a k l a ş t ı . N e d e o l s a , ü s t d ü z e y bir k o n t v e bir k o m u t a n d ı .

Borsa, Ragnak'ın kıdemli

idarecisiydi belki, a n c a k varlığını savaş üzerine kuran bir t o p l u m i ç i n d e , E r a k ' i n rütbesi B o r s a ' n m k i n i ç o k a ş ı y o r d u . B o r s a o n u n a r k a s ı n d a n b a k a r a k küfretti. A m a s e s i n i f a z l a y ü k s e l t m e m i ş t i . R ü t b e l e r i a r a s ı n d a k i farkın b i l i n c i n d e y d i ; ayrıca K o n t ' a

yüzüne karşı ya da arkasından

hakaret etmenin

hiç de akıllıca o l m a y a c a ğ ı n ı n da farkındaydı. Erak, en ufak bir t a h r i k k a r ş ı s ı n d a s a v a ş b a l t a s ı n ı s a v u r m a y a b a ş l a m a s ı y l a t a n ı n a n bir s a v a ş ç ı y d ı .


E r a k ' i n , kızı A r a l u e n ' d e n getirişini d ü ş ü n d ü ğ ü n d e , a k l ı n a diğer köle -şu O r m a n M u h a f ı z ı çırağı- geldi. K ı z ı n birkaç günd ü r etrafta o n u n h a k k m d a s o r u l a r s o r d u ğ u n u d u y m u ş t u . K a l ı n k ü r k l ü p e l e r i n i n i v ü c u d u n a s a r a r a k k a p ı d a n çıktı v e avlu k ö l e lerinin k a l d ı ğ ı b a r a k a y a y o l l a n d ı .

Y ı k a n m a m ı ş b e d e n l e r d e n ç ı k a n leş gibi k o k u l a r k a r ş ı s ı n d a y ü z ü n ü b u r u ş t u r a n B o r s a , avlu k ö l e l e r i n i n kışla k a p ı s ı n d a d u ruyor ve ona yaltaklanan K u r u l üyesini inceliyordu. " O ğ l a n ı n k a ç t ı ğ ı n i fark e t m e d i n m i ? " d i y e s o r d u . G ö z l e r i n i ö n ü n e i n d i r e n k ö l e , b a ş ı n ı h a y ı r a n l a m ı n d a s a l l a d ı . Tavırları, suçlu o l d u ğ u n u gösteriyordu. B o r s a , onun diğer kölenin kaç ı ş m a şahit o l d u ğ u n d a n v e h i ç b i r şey y a p m a d ı ğ ı n d a n e m i n d i . Ö f k e y l e b a ş ı m s a l l a y a r a k y a n ı n d a getirdiği m u h a f ı z a d ö n d ü . "Kırbaçlayın," dedi kısaca ve M e k â n ' m ana binasına döndü. K a y ı p filika h a b e r i g e l d i ğ i n d e , a r a d a n bir s a a t b i l e g e ç m e mişti.

Bıçakla kesilen halat, d u r u m u açıklıyordu.

İki k a y ı p

k ö l e v e bir k a y ı p f i l i k a . H e r şey o r t a d a y d ı . B o r s a , yılın b u z a m a n ı ü s t ü a ç ı k bir f i l i k a i ç i n d e B e y a z F ı r t ı n a ' d a h a y a t t a k a l m a i h t i m a l l e r i n i n ç o k d ü ş ü k o l d u ğ u n u d ü ş ü n d ü ; ö z e l l i k l e d e kıyıdayken. Zira

sanılanın

aksine,

kaçakların

hayatta kalma

şansla-

r ı a ç ı k d e n i z d e d a h a y ü k s e k t i . K ı y ı d a n ayrı l a m a d a n h e y b e t l i r ü z g â r l a r l a şiddetli d a l g a l a r t a r a f ı n d a n s a v r u l a r a k o n k i l o m e t r e b i l e g i d e m e d e n k a y a l a r a b i n d i r m e l e r i işten b i l e d e ğ i l d i . "İsabet o l m u ş , " diye mırıldandı ve kuzeydeki dağ geçitlerini


a r a m a y a g ö n d e r i l e n d e v r i y e l e r i n geri ç a ğ r ı l m a l a n n ı e m r e t t i . S o n r a k i s a a t l e r d e , iki k ö l e n i n bir filikaya b i n e r e k k a ç m a y a ç a l ı ş a n iki A r a l u e n l i h a k k i n d a f ı s ı l d a ş t ı k l a r i n i d u y d u E r a k . Öğlen saatlerinde,

d a ğ l a r d a k i a r a m a ekipleri geri d ö n d ü l e n

D e v r i y e l e r i n y o ğ u n kar ö r t ü s ü y l e ş a f a k t a n h e m e n s o n r a b a ş l a y a n k e s k i n r ü z g â r d a n k u r t u l d u k l a r ı için m e m n u n i y e t d u y d u k ları belli o l u y o r d u . E r a k ' ı n içi r a h a t l a d ı . K a ç a k l a r , e n a z ı n d a n b a h a r a d e k g ü vendeydiler

artık.

D o n a r a k ölmeden dağ kulübesini bulmayı başarabilirlerse t a b i i , diye g e ç i r d i i ç i n d e n .


o n t s o m b r e Ş a t o s u ' n d a k i h a y a t , rutin bir d ü z e n e oturmuştu. Ev sahipleri

Depamieux,

gönülsüz konuklarıyla yalnızca

c a n ı i s t e d i ğ i n d e , o d a h a f t a d a bir y a d a iki k e z a k ş a m y e m e ğinde olmak üzere, görüşüyordu.

Genellikle güçlerini açığa

ç ı k a r m a k üzere H a l t ' a kurduğu yeni tuzaklara denk geliyordu bu görüşmeler. B u n u n haricinde Araluenliler odalarında tutuluyor, larını ü s t l e r i n e

silah-

d o ğ m i t a r a k k u l e d e n ö b e t b e k l e y e n bir düzi-

n e k a d a r n ö b e t ç i n i n ş ü p h e l i b a k ı ş l a r ı e ş l i ğ i n d e her g ü n ş a t o a v l u s u n d a kısa bir s ü r e l i ğ i n e g e z i n m e l e r i n e izin v e r i l i y o r d u . B i r k a ç k e z ş a t o d u v a r l a r ı n ı n dışına ç ı k ı p ü s t ü n d e b u l u n d u k l a r ı platoyu gezip gezemeyeceklerini sormuşlardı. N ö b e t ç i ç a v u ş u , bir d u v a r gibi s e s s i z k a l m ı ş t ı s o m l a r ı karşısında;

farklı bir c e v a p v e r m e s i n i d e b e k l e m i y o r l a r d ı z a t e n .

A m a y i n e d e sinirleri ç o k b o z u l m u ş t u . Horace, Montsombre

Ş a t o s u ' n u n merkezi kulesinin tepe-

sinde, teras b o y u n c a volta atıyordu.


B a c a k b a c a k ü s t ü n e a t m ı ş o l a n H a l t ise y a t a ğ ı n d a o t u r u y o r , Will için h a z ı r l a d ı ğ ı y e n i y a y a s o n şeklini v e r i y o r d u . G a l y a ' y a ayak bastıkları günden bu yana o yayın ü s t ü n d e çalışıyordu. D i k k a t l e t o p l a d ı ğ ı ç ı t a l a r ı , farklı ş e k i l l e r d e k i p a r ç a l a r ı üst ü s t e getirmek üzere sıkıca y a p ı ş t ı n p birbirine b a ğ l a m ı ş ve oluşturduğu gövdeyi d ü z g ü n c e b ü k m ü ş t ü . A r d m d a n birbirinin kopy a s ı o l a n iki k ü ç ü k p a r ç a y ı , b ü k ü k a n a p a r ç a y l a ters d u r a c a k şekilde yayın uçlarına eklemişti. İstediği eğimli gövde yapısını bu şekilde elde etmişti. M o n t s o m b r e ' a ilk v a r d ı k l a r ı n d a , D e p a m i e u x , H a l t ' u n ç a n t a s ı n d a k i p a r ç a l a n fark e t m i ş a m a o n l a r a e l k o y m a k için b i r n e d e n göraıemişti. A t a c a k oku b u l u n m a y a n yarım y a m a l a k bir yay, o n u n a ç ı s ı n d a n t e h d i t o l u ş t u r m u y o r d u . Rüzgâr, kulelerin etrafından dolanıyor, taştan heykellerin ç e v r e s i n d e ıslık ç a l a r a k y o l u n u b u l u y o r d u . T e r a s ı n a ş a ğ ı s ı n d a i s e bir k a r g a ailesi, r ü z g â r ı a r k a s ı n a alıp h a v a d a s ü z ü l e r e k sert kayadan duvarın içindeki yuvasına gidip geliyordu. Kuşları izlerken H o r a c e ' i n hep midesi bulanırdı.

Korku-

l u k t a n geri ç e k i l i p r ü z g â r d a n k o m n m a k için p e l e r i n i n e s ı k ı c a sarındı.

H a v a d a y a ğ m u r k o k u s u v a r d ı ; k u z e y d e ise r ü z g â r l a

beraber üstlerine gelen k o c a m a n bulut kümeleri göze çarpıy o r d u . M o n t s o m b r e ' d a bir b a ş k a ö ğ l e d e n s o n r a s ı y a ş a n ı y o r d u . Altlarında u z a n m a k t a olan o r m a n , durgun ve cansızdı; bu yüks e k l i k t e n , p ü r ü z l ü bir halıyı a n d ı r ı y o r d u . " N e y a p a c a ğ ı z . H a l t ? " d i y e s o r d u H o r a c e . H a l t , y a n ı t verm e d e n ö n c e d u r a k s a d ı . K a r a r s ı z l ı k t a n değil, v e r e c e ğ i c e v a b ı n g e n ç a r k a d a ş ı n a u y g u n l u ğ u n d a n e m i n o l a m a d ı ğ ı içindi b u . "Bekleyeceğiz," dedi; H o r a c e ' m gözlerinde beliren hayal


kırıklığının f a r k ı n d a y d ı . O ğ l a n ı n D e p a m i e u x ile o l a n m e s e l e lerini h ı z l a h a l l e t m e k t e n y a n a o l d u ğ u n u b i l i y o r d u . " A m a D e p a m i e u x insanlara işkence edip onları öldürüyor! Ve biz de b u r a d a oturmuş, onu i z l i y o m z ! " dedi H o r a c e öfkeyle. Yetenekli O r m a n M u h a f ı z ı ' n d a n d a h a f a z l a s ı n ı b e k l i y o r d u . Bu zoraki hareketsizlik, H o r a c e ' ı çok üzüyordu. M o n t s o m b r e ' d a k i g ü n d e l i k h a y a t ı n getirdiği c a n sıkıntısı v e d ü ş kırıkhklarıyla pek başa çıkamıyordu. vaşmak

istiyordu.

Bir

i ç i n d e ; her n e o l u r s a .

dürtüsünü

hissediyordu

Gaddarlığından dolayı D e p a m i e u x ' y u

c e z a l a n d ı n u a k istiyordu. yedirmek

Savaş eğitimi almıştı ve sa-

şeyler yapma Alayh

yorumlarını

kara şövalyeye

istiyordu.

En önemlisi

de,

M o n t s o m b r e ' d a n bir a n ö n c e k u r t u l u p ,

Will'i a r a m a k ü z e r e y o l a k o y u l m a k i s t i y o r d u . Halt, H o r a c e bir p a r ç a sakinleşinceye k a d a r bekledi. " O , aynı z a m a n d a bu ş a t o n u n da efendisi," diye yanıtladı tatlılıkla. "Ve e m r i n d e elli a d a m ı var. İ k i m i z , o k a d a r a d a m l a b a ş a ç ı k a m a y ı z . " Horace,

korkuluğun

köşesinden kopardığı

k ü ç ü k bir taş

p a r ç a s ı n ı a ş a ğ ı y a fırlattı v e şato d u v a r ı n d a g ö z d e n k a y b o l u n c a y a d e k izledi. " B i l i y o r u m , " d e d i ters ters, " a m a bir şeyler y a p a b i l m e m i z i isterdim." H a l t , b a ş ı n ı i ş i n d e n kaldırdı.

Belli e t m e m e s i n e karşın, b u

d u m m onun canını H o r a c e ' d a n da çok sıkıyordu. Tek başına olsa, şatodan kolayca kaçabilirdi. A n c a k H o r a c e ' ı yüzüstü bırakamazdı.

K e n d i s i n i bir s a d a k a t ç a t ı ş m a s ı n ı n o r t a s ı n d a b u l -

m u ş t u H a l t ; Will ile özverili bir ş e k i l d e a r k a d a ş ı n ı a r a m a k için ona yardımcı olmayı tercih eden genç a d a m arasında gidip ge-


l i y o r d u aklı. K a ç m a s ı h a l i n d e D e p a m i u e x ' n u n H o r a c e ' a m e r h a m e t g ö s t e r m e y e c e ğ i n d e n emindi. Öte y a n d a n t ü m benliğiyle yola koyulup kayıp çırağını aramayı da istiyordu.

Gözlerini

y e n i d e n b i t i r m e k ü z e r e o l d u ğ u y a y a dikti; b u i ç ç a t ı ş m a l a r ı n ı n sesine y a n s ı m a m a s ı n a özen gösteriyordu. "Bir sonraki adımımız, korkarım ki ev sahibimize bağlı," dedi H o r a c e ' a . " B e n i nereye k o y a c a ğ ı n a karar veremiyor. O n a bir f a y d a m o l u p o l m a y a c a ğ ı n ı b i l e m i y o r . V e e m i n o l a m a d ı ğ ı için d e s a v u n m a y a çekiliyor. B u d a o n u tehlikeli kılıyor." "O z a m a n d ö v ü ş m e k z o m n d a kalabiliriz yani, h a ? " diye s o r d u H o r a c e , a m a H a l t ' u n tavrı k e s i n d i . "Biraz rahatlamış olmasını tercih e d e r i m , " dedi. " B i z i m o k a d a r d a tehlikeli o l m a d ı ğ ı m ı z ı , y a d a ilk b a ş t a s a n d ı ğ ı gibi, işine o k a d a r d a y a r a m a y a c a ğ ı m ı z ı d ü ş ü n m e s i n i t e r c i h e d e r i m . Benim hakkımda k a r a n m vermek üzere olduğunu hissediyor a m . Ş u aşçı m e s e l e s i , ö n e m h bir s ı n a v d ı . " Y a ğ m u m n ilk d a m l a l a r ı , t a ş l a r ı n ü z e r i n e d ü ş m e y e b a ş l a mıştı. B a ş m ı kaldıran H o r a c e , yalnızca birkaç dakika ö n c e çok u z a k l a r d a y m ı ş gibi g ö r ü n e n b u l u t l a r ı n ş a t o n u n t e p e s i n e k a d a r g e l m i ş o l d u ğ u n u , b i r a z d a ş a ş ı r a r a k fark etti. "Sınav m ı ? " diye tekrarladı. H a l t , y ü z ü n ü ekşitti. ediyordu.

" B e n i m ne tepki vereceğimi m e r a k

Daha doğmsu,

n e t e p k i verebileceğimi.

"Yani bir şey y a p m a d a n ö y l e c e o t u r d u n , öyle m i ? " diye sord u H o r a c e v e söyler s ö y l e m e z d e p i ş m a n o l d u . A m a H a l t , o n u n sözlerinden alınmamıştı.

Oğlanın bakışlarım ciddiyetle karşı-

layarak sessizliğini k o m d u .

Birkaç saniye sonra, bakışlarını

ö n ü n e indiren H o r a c e mırıldandı, "Affedersin, H a l t . "


Halt, özrü kabul ederek başını salladı. " Y a p a b i l e c e ğ i m pek bir şey y o k t u , H o r a c e , " d i y e a ç ı k l a d ı n a z i k bir dille. " D e p a r n i e u x g e r g i n v e d i k e n ü s t ü n d e y k e n o l m a z . D ü ş m a n a karşı h a rekete geçilecek z a m a n değil, korkarım. Ö n ü m ü z d e k i birkaç hafta b o y u n c a beni başka açılardan da deneyecektir." B u k o n u , H o r a c e ' i n ilgisini ç e k m i ş t i . " S e n c e n e l e r p l a n l ı yordur?" "Aynntısını

bilemem,"

Depamiuex'nun,

dedi

Halt.

"Ama

dostumuz

sırf b e n i m t e p k i m i ö l ç m e k a d ı n a ö n ü m ü z e

birkaç tatsız y e m e k süreceğine b a h s e girerim." Eski O r m a n M u h a f ı z ı , y ü z ü n ü y e n i d e n ekşitti. " İ ş i n aslı ş u ki, b e n t e p k i v e r m e m e y e d e v a m ettikçe, o giderek rahatlayacak ve y a n ı m d a y k e n tetikte o l m a k t a n v a z g e ç e c e k . " " S e n i n d e i s t e d i ğ i n b u m u ? " d i y e s o r d u H o r a c e . H a l t ' u n asıl amacını yavaş yavaş anlamaya başlıyordu. Halt, acımasızca gülümsedi. " İ s t e d i ğ i m b u , " d e d i . T e p e d e k i k a r a b u l u t l a r a bir g ö z attı. " S ı r ı l s ı k l a m o l m a d a n içeri gel a r t ı k . "

B i r a n d a b a s t ı r a n y a ğ m u r , r ü z g â r ı n d a etkisiyle bir s a a t b o j m n c a şakır şakır y a ğ d ı . Y a ğ m u r d a m l a l a n , ş a t o s a k i n l e r i n i n tahta panjurlannı

kapamayı

unuttukları

açık pencerelerden

içeri g i r e r e k ortalığı ı s l a t ı y o r d u . K a r a n l ı k b a s m a d a n bir s a a t ö n c e , r ü z g â n n b u l u t l a r ı g ü n e y e d o ğ m sürüklemesiyle birlikte y a ğ m u r da durdu ve güneş, dağılan fırtına b u l u t l a n y l a h a r i k a bir m a n z a r a o l u ş t u r a r a k b a t ı d a n b u m u n u uzattı.


Tutuklular,

aşağıda k o p a n gürültü e s n a s ı n d a teraslarında

d u r m u ş , güneşin batışını izliyorlardı. B i r atlı t e k b a ş ı n a a n a k a p ı d a d u r m u ş , çalıyordu.

d e v a s a p i r i n ç zili

B i r ş ö v a l y e gibi g i y i n m i ş t i ; k ı l ı ç , m ı z r a k v e k a l -

kan taşıyordu.

G e n ç biri o l d u ğ u a n l a ş ı l ı y o r d u ;

muhtemelen

H o r a c e ' d a n y a l n ı z c a bir y a d a iki y a ş b ü y ü k t ü . Kapıyı

yumruklamayı

bağırmaya başladı.

keserek,

ciğerlerinin t ü m

G a l y a dilinde konuşuyor,

gücüyle

daha doğrusu

b a ğ ı n y o r d u ; kulaklan " D e p a m i e u x " kelimesini yakalasa da, s ö y l e n e n h i ç b i r şeyi a n l a m ı y o r d u H o r a c e . " N e d i y o r ? " diye s o r d u . H a l t , ş ö v a l y e n i n s o n s ö z l e r i n i d u y a b i l m e k ü z e r e elini k a l d ı r ı p s u s t u r d u o n u . " D e p a m i e u x ' y e meydan okuyor", dedi; garip şövalyenin d e d i k l e r i n i d a h a iyi d u y a b i l m e k için b a ş ı n ı y a n a e ğ m i ş t i . H o r a c e , s a b ı r s ı z c a bir e l işareti y a p t ı . "O kadarinı a n l a d ı m ! " dedi sertçe. "Peki, a m a n e d e n ? " H a l t , eliyle o n u bir k e z d a h a s u s t u r d u ; g e n ç ş ö v a l y e b a ğ ı r m a y a d e v a m ediyordu. Sesi öfke doluydu, a n c a k r ü z g â n n içinde kaybolan kelimeleri zorlukla duyuluyordu. "Anladığım kadariyla," dedi Halt usulca, " d o s t u m u z D e p a m i e u x b u ç o c u k m a c e r a p e ş i n d e koşarken ailesini ö l d ü r m ü ş ; G a l y a ' d a b u m a c e r a i ş i n e ç o k ö n e m verilir." " N e l e r o l m u ş ? " H o r a c e t ü m hikâyeyi b i l m e k istiyordu. A n c a k O r m a n M u h a f ı z ı , y a l n ı z c a o m u z silkti. " A n l a ş ı l a n o ki, D e p a m i e u x , a i l e n i n t o p r a k l a r ı n a g ö z k o y muş ve oğlanın anne babasını öldürmüş." Dinlemeye devam ederek ekledi, " O l d u k ç a yaşlılarmış ve kendilerini savunacak d u r a m d a değillermiş."


Horace

homurdandı.

"Tam

da

bizim

tanıdığımız

D e p a m i e u x ' y e ö z g ü bir harelcet." Y a b a n c ı , a n i d e n b a ğ ı r m a y ı k e s e r e k atını çevirdi v e k a p ı d a n uzaklaşarak olacakları beklemeye başladı.

Birkaç dakika bo-

y u n c a hiçbir şey o l m a d ı ; sanki H a l t v e H o r a c e d ı ş ı n d a o l a n b i t e n i u m u r s a y a n y o k gibiydi. A m a h e m e n s o n r a s ı n d a k a l ı n d u v a r d a k i bir k a p a ğ ı n a ç ı l m a s ı y l a , s i m s i y a h s a v a ş atı ü z e r i n d e k i k a r a zırhlı ş ö v a l y e o r t a y a çıktı. Depamieux,

diğer ş ö v a l y e n i n y ü z m e t r e

yakınma kadar

geldi. G e n ç ş ö v a l y e m e y d a n o k u m a s ı n ı t e k r a r l a r k e n , karşılıklı b a k ı ş ı y o r l a r d ı . H o r a c e ile H a h , D e p a m i e u x ' n u n a d a m l a r ı n ı n y a k l a ş a n d ö v ü ş için k a l e d u v a r l a n n d a p o z i s y o n a l d ı k l a r ı n ı g ö rebiliyorlardı. " A k b a b a l a r , " diye m ı r ı l d a n d ı H a l t . K a r a zırhlı şövalye, y a b a n c ı y a c e v a p v e r m e d i . Y a l n ı z c a kalk a n ı n ı n u c u n u kaldırıp m i ğ f e r i n i n siperliğini kapattı. R a k i b i n e g e r e k e n m e s a j ı vermişti. G e n ç ş ö v a l y e , siperliğini sertçe k a p a t a r a k savaş atını m a h m u z l a d ı . D e p a m i e u x d e h a r e k e t l e n d i v e m ı z r a k l a r ı n ı k a l d ı r a r a k birbirlerine d o ğ m a t s ü r m e y e başladılar. Halt ile H o r a c e , g e n ç a d a m ı n p e k de yetenekli bir d ö v ü ş ç ü o l m a d ı ğ ı n ı görebiliyorlardı. A t m sırtında bir g a r i p o t u m y o r d u ; k a l k a n ı y l a m ı z r a ğ ı n ı d a yanlış yerleştirmişti.

D e p a m i e u x ise,

t a m tersine n e y a p t ı ğ ı n ı b i l e n , k o r k u t u c u bir g ö r ü n t ü ç i z i y o r d u . " D u r u m u p e k d e iyi g ö r ü n m ü y o r , " d e d i H o r a c e e n d i ş e l i bir sesle. Şövalyeler, şato d u v a r l a n n d a y a n k ı l a n a n bir tangırtıyla ç a r p ı ş tılar. G e n ç ş ö v a l y e n i n yanlış açıyla t u t t u ğ u m ı z r a ğ ı , p a r a m p a r ç a o l m u ş t u . D e p a m i u e x ' n u n m ı z r a ğ ı ise, o ğ l a n ı n k a l k a n ı n a sertçe


çarpmış ve dengesini kaybetaiesine neden olmuşüı. A n c a k D e p a m i e u x d e t u h a f bir b i ç i m d e m ı z r a ğ ı ü z e r i n d e k i h â k i m i y e t i n i kaybetmişti.

Tekrar karşılaşmak üzere

dönerlerken,

arkadaki

ç i m l e r e düştü m ı z r a k . H o r a c e , bir a n için u m u t l a n d ı . "Yaralandı!" dedi heyecanla. " B u da bir şeydir!" H a l t ise k a ş l a n m ç a t m ı ş , b a ş ı n ı iki y a n a s a l l ı y o r d u . " H i ç s a n m ı y o m m , " dedi. " B u r a d a bir şeyler d ö n ü y o r . " Z ı r h l ı şövalyeler, g e n i ş k ı l ı ç l a n n ı ç e k e r e k bir k e z d a h a birb i r l e r i n e h ü c u m ettiler. Sert bir ç a r p ı ş m a y a ş a n d ı . D e p a m i e u x , g e l e n d a r b e y i k a l k a n ı y l a k a r ş ı l a d ı . Bir y a n d a n d a kılıcını rakib i n i n m i ğ f e r i n e v u r m u ş , g e n ç a d a m ı n d e n g e s i n i bir k e z d a h a bozmuştu. Şövalyeler dövüşü k a z a n m a n ı n yollarım ararlarken,

savaş

atları d a ö f k e y l e k i ş n e y e r e k a l a n d a d ö r t d ö n ü y o r d u . K ı l ı ç l a r , bir k e z d a h a ç a r p ı ş t ı ;

D e p a m i u e x ' n u n adamları

lordlarının

v u r d u ğ u her d a r b e d e t e z a h ü r a t y a p ı y o r d u . " N e y a p ı y o r ? " diye s o r d u H o r a c e ; a z ö n c e k i h e y e c a n ı k a y b o l m u ş t u , "ilk v u m ş t a n s o n r a bitirebilirdi i ş i n i ! " O l a n b i t e n i n f a r k ı n a v a r ı n c a , tiksintiyle d o l d u sesi. " Ç o c u k l a o y u n o y n u yor!" A ş a ğ ı d a ise, k ı l ı ç l a n n ç ı n l a m a s ı d e v a m e d i y o r , a r a sıra kalk a n l a r d a n g e l e n b o ğ u k tıngırtılar d u y u l u y o r d u . H a l t v e H o r a c e gibi R e d m o n t Ş a t o s u ' n d a b i r ç o k t u m u v a i z l e m i ş o l a n t e c r ü b e l i izleyiciler, D e p a m i u e x ' n u n g e r ç e k g ü c ü n ü o r t a y a k o y m a d ı ğ ı m anlayabiliyOllardı. A n c a k ş ö v a l y e n i n a d a m l a r ı n ı n b u g e r ç e k t e n h a b e r l e r i y o k t u . B u tür d ü e l l o l a r h a k k ı n d a fazla bilgi s a h i b i o l m a y a n köylülerdi sonuçta.

D e p a m i u e x ' n u n her d a r b e s i n d e

tezahürat y a p m a y a devam ediyorlardı.


" D e p a m i e u x tribünlere oynuyor," dedi Halt, kale duvarlann a s ı r a l a n m ı ş a d a m l a n g ö s t e r e r e k . " R a k i b i n i o l d u ğ u n d a n iyiym i ş gibi g ö s t e r i y o r . " H o r a c e , başını salladı. D ö v ü ş ü bu kadar u z a t a r a k a c ı m a s ı z k a r a k t e r i n i bir k e z d a h a o r t a y a k o y u y o r d u D e p a m i e u x . O y s a g e n ç ş ö v a l y e y l e d a l g a g e ç m e d e n , o n a a c ı s ı z bir ö l ü m b a h ş e t mesi gerekirdi. " D o m u z u n teki b u a d a m , " d e d i a l ç a k sesle. D e p a m i u e x ' n u n d a v r a n ı ş l a r ı , ş ö v a l y e l i ğ i n H o r a c e için ç o k b ü y ü k a n l a m i f a d e e d e n t ü m ö ğ r e t i l e r i n e karşı ç ı k ı y o r d u . H a l t , b a ş ı y l a o n a y l a d ı . "Bunu

zaten biliyorduk.

Ç o c u ğ u şöhretini

artırmak için

kullanıyor." Horace, anlamadım dercesine bakınca, açıklamaya devam etti. "İnsanlara

onların

A d a m l a n üzerindeki

korkusunu nüfuzu,

kullanarak

hükmediyor.

ondan ne kadar korktuklanna

b a ğ l ı . V e b u k o r k u y u sürekli t a z e l e m e s i g e r e k i y o r . A z a l m a s ı n a a s l a izin v e r e m e z . R a k i b i n i o n d a n i y i y m i ş gibi g ö s t e r e rek, k e n d i n c e b ü y ü k bir s a v a ş ç ı o l d u ğ u n u i s p a t e d i y o r işte. V e m a a l e s e f , " d i y e k ü ç ü m s e y e r e k k a l e d u v a r l a r ı n ı işaret etti, " b u a d a m l a n n kafası da o kadar çahşıyor." D e p a m i e u x , d ö v ü ş ü y e t e r i n c e u z a t t ı ğ ı n a k a r a r v e r m i ş gibi d u m y o r d u . Araluenliler, a d a m ı n darbelerinin hızlanıp güçlendiğini fark ettiler. G e n ç ş ö v a l y e , h a m l e l e r k a r ş ı s ı n d a s a r s ı l a r a k geri ç e k i l i y o r d u . A n c a k k a r a zırhlı ş ö v a l y e , a c ı m a s ı z c a r a k i b i nin üzerine gidiyordu; kılıcına, kalkanına ve miğferine darbe ü s t ü n e d a r b e i n d i r i y o r d u o ğ l a n ı n . D e p a m i u e x ' n u n kılıcı, n i h a yet r a k i b i n i n b o y n u n u k o m y a n z i n c i r d e n z ı r h t a s a v ı m m a s ı z bir


n o k t a b u l d u ğ u n d a , b o ğ u k bir ses d u y u l d u . K a r a ş ö v a l y e , ö l d ü r ü c ü bir v u r u ş y a p m ı ş o l d u ğ u n u n f a r k ı n d a y d ı . Y ü z ü n d e k i k ü ç ü m s e m e d o l u i f a d e y l e atını ş a t o n u n k a p ı l a n n a d o ğ r u s ü r d ü ; bir k e z o l s u n a r k a s ı n a d ö n ü p a t sırtında k ı v r a n a n r a k i b i n e b a k m a m ı ş t ı . Yaralı ş ö v a l y e y e r e d e v r i l i p h a reketsiz kalırken, kale surlan da tezahüratlarla inliyordu. K a p ı , galibin arkasından gürültüyle kapandı. H a l t , d ü ş ü n c e l i bir i f a d e y l e s a k a l ı m s ı v a z l a y a r a k " L o r d D e p a m i e u x ile dedi.

s o m n u m u z u çözecek anahtarı bulduk sanırım,"


OTUZ BÎR

E

vanlyn, kuşluk vakti uyandı a m a saatin kaç o l d u ğ u n u bilemiyordu.

G ü n e ş , a l ç a k kar b u l u t l a r ı n ı n a r k a s ı n a s a k l a n m ı ş t ı . Işık o

k a d a r s o l u k v e d a ğ ı n ı k t ı ki, h e m a y n ı a n d a her y ö n d e n geliyor, h e m d e h i ç b i r y ö n d e n g e l m i y o r m u ş gibi d u r u y o r d u . E v a n i y n ' i n tek bildiği, gecenin sona ermiş olduğuydu. T u t u l a n k a s l a r ı n ı g e v ş e t e r e k e t r a f ı n a b a k ı n d ı . Will d e u y a n mış ve doğrulmuştu. Saatlerdir o k o n u m d a oturuyor da olabilirdi, E v a n i y n ' d e n b i r k a ç s a n i y e ö n c e u y a n m ı ş d a . B u n u b i l m e n i n bir y o l u y o k t u . A r d ı n a d e k a ç t ı ğ ı g ö z l e r i y l e o t u r m u ş , ileri geri s a l l a n a r a k ö n ü n e b a k ı y o r d u . Onu o halde görmek, Evanlyn'in yüreğini parçalıyordu. K ı z m k ı p ı r d a n d ı ğ ı n ı fark e d e n m i d i l l i d e a y a ğ a k a l k m a y a başlamıştı.

Evanlyn,

e l i n d e n t u t t u ğ u Will'i

y a n m a çekerek

d o ğ r u l m a s ı için h a y v a n a yer a ç t ı . T o y n a k l a r ı n ı bir iki k e z y e r e v u r a n m i n i k at,

silkinerek gürültüyle h o m u r d a n d ı ;

ağzından

ç ı k a n b u h a r , b u z gibi h a v a y a y ü k s e l i y o r d u . K a r yağışı

geceleyin

ağacın

altında barındıkları

çukura


u z a n a n t ü m izleri s i l m i ş t i . Y e n i d e n p a t i k a y a ç ı k m a k t a z o r l a n a cağız, diye d ü ş ü n d ü E v a n i y n , a m a e n a z ı n d a n dinlenmişlerdi. Y e m e k y e m e f i k r i n i - ç a n t a n ı n i ç i n d e bir m i k t a r y i y e c e k d e vardı- ilerlemek ve mesafeyi biraz d a h a a ç m a k adına uzaklaştırdı a k l ı n d a n . A r a m a e k i p l e r i n i n B o r s a t a r a f ı n d a n ç o k t a n geri ç a ğ rıldıklarını

bilmiyordu.

B o ş m i d e y l e b i r k a ç s a a t d a h a i d a r e e d e b i l e c e ğ i n e k a r a r verdi, y a l n ı z dilini d a m a ğ ı n ı k u r u t a n s u s u z l u ğ u n u n ö n ü n e g e ç mesi gerekiyordu.

Bir a v u ç k a n a ğ z ı n a g ö t ü r d ü v e e r i m e s i n i

b e k l e m e y e b a ş l a d ı . B i r iki a v u ç d a h a attı a ğ z ı n a ; kar eridikçe ortaya ç o k az su çıkıyordu. Will'e de bu şekilde su içmeyi ö ğ r e t m e k g e ç t i a k l ı n d a n , a m a b i r d e n b i r e y o l a k o y u l m a k için k a r ş ı k o n u l m a z bir istek d u y m a y a b a ş l a m ı ş t ı . E ğ e r s u s a d ı y s a , d i y e d ü ş ü n d ü , n e y a p a c a ğ ı m k e n d i k e n d i n e d e bulabilir. E y e r i y e n i d e n m i d i l l i n i n sırtına g e ç i r i p , k a y ı ş l a r ı e l i n d e n g e l d i ğ i n c e sıkı b a ğ l a d ı . T ü r ü n ü n zeki b i r ö r n e ğ i o l a n m i d i l l i , n e f e s v e r d i ğ i n d e k a y ı ş l a r ı n g e v ş e m e s i için i ç i n e h a v a ç e k e r e k kamını şişirmeye çalışıyordu. A n c a k Evaniyn, dayken öğrenmişti bu numarayı.

Dizini

o n bir y a ş ı n -

midillinin böğrüne

nazikçe geçirerek, yuttuğu havanın çıkmasını sağladı; hayvancağız o l d u ğ u yerde kasıhrken, kayışları sıkıca bağlamıştı bile. Midilli, sitemkâr bakışlarım kıza çevirse de kaderini kabullenm i ş gibi d u m y o r d u . Bellerine dek gelen karni içinden geçerek ağacın altından ç ı k m a y a ç a l ı ş ı r l a r k e n . Will m i d i l l i y e b i n m e k ü z e r e h a r e k e t l e n di. E v a n i y n o n u d u r d u r a p elini k a l d ı r a r a k n a z i k ç e , " H a y ı r , " dedi.

M i d i l l i y e i h t i y a ç l a n v a r d ı v e Will d e

çuguna

g ö r e

s ı c a k l ı ğ ı n d a sıkıntısız g e ç e n bir g e c e n i n a r d i n d a n d i n l e n m i ş ti. A t a b i n m e s i n e ilerleyen s a a t l e r d e izin v e r e b i l i r d i . O ğ l a n ı n


kuvvetinin yerinde

olmadığını biliyordu

Evanlyn.

A m a bir

süre y ü r ü y e b i l i r d i .

B ö y l e c e m i n i k atın g ü c ü n ü h a r c a m a m ı ş

olacaklardı. Yürümenin biraz daha

kolay olduğu patikaya varmaları,

b e ş d a k i k a l ı k z o r l u bir m ü c a d e l e g e r e k t i r m i ş t i . N e f e s n e f e s e v e k a n ter i ç i n d e k a l a n E v a n l y n , inatçı bir i f a d e y l e y o k u ş y u karı i l e r l e m e y e b a ş l a d ı . Midilli

ağır

adımlar

atarak

sabırla

Will ise h e m e n s a ğ ı n d a y ü r ü y o r d u .

arkasından

geliyor.

O ğ l a n ı n d ü z e n l i iniltile-

r i E v a n i y n ' i n c a n ı n ı s ı k s a d a , aldırış e t m e m e y e ç a l ı ş ı y o r d u . H a l l a s h o l m ' d a n a y r ı l m a l a r ı n ı n a r d ı n d a n , W i l l ' i n artık b u illetten t a m a m e n k u r t u l a c a ğ ı g ü n ü n h a y a l i y l e y a ş ı y o r d u . Ne yazık ki o günün gelmesine daha çok vardı. Karlı patika üzerindeki birkaç saatlik zahmetli yürüyüşün ardından, aniden ö n ü n e g e ç i l e m e z bir t i t r e m e n ö b e t i n e y a k a l a n d ı Will. Yere devrilip g ö ğ s ü n e çektiği dizleriyle k a r ı n i ç i n d e ç a r e s i z c e y u v a r l a n ı y o r , dişleri takırdıyor, t i t r e m e l e r l e s a r s ı l a n v ü c u d u bir k ö r ü k gibi inip k a l k ı y o r d u . Bir eli f a y d a s ı z c a karları d ö v e r k e n diğeriyle a ğ z ı n ı sıkıca k a p a t m ı ş t ı . E v a n l y n , o ğ l a n ı n r u h u n d a n k o p u p g e l e n tüyler ü r p e r t i c i feryatları k o r k u y l a d i n liyordu. D i z l e r i n i n ü z e r i n e ç ö k ü p s a n i d ı ğ ı Will ile k o n u ş a r a k o n u y a t ı ş t ı r m a y a çalıştı. A m a kızın e l i n d e n k u r t u l a n o ğ l a n , y e n i den çırpınmaya başlamıştı; Evanlyn, Erak'ın çantaya koymuş o l d u ğ u s ı c a k o t u n u k u l l a n m a k t a n b a ş k a ç a r e s i o l m a d ı ğ ı n ı fark etti.

S ı c a k kıyafet v e b a t t a n i y e a r a r k e n g ö z ü n e ç a r p m ı ş t ı k ü -

ç ü k p a k e t . B i r k a ç p a r ç a k u r u y a p r a k , yağlı b i r k e s e n i n i ç i n e konmuştu.

K o n t E r a k o n u , Will'in s ı c a k o t u n d a n öyle h e m e n


k u r t u l a m a y a c a ğ ı n a dair u y a r m ı ş t ı .

F i z i k s e l bir b a ğ ı m l ı l ı k s ö z

k o n u s u o l d u ğ u için, W i l l ' i n b ü n y e s i a c ı l a r i ç i n d e s ı c a k o t u n u arıyordu. Oğlanın bu

illetten y a v a ş y a v a ş

kurtulacağını

söylemişti

Erak; kendine gelinceye kadar giderek azalan dozlarda alması gerekiyordu

sıcakotunu.

Evanlyn, E r a k ' i n haksız çıkmasını u m m u ş t u . Her sıcakotu seansının Will'in sağlığına k a v u ş m a s ı n ı geciktirdiğini biliyor v e b u n u n bir a n d a k e s i l m e s i h a l i n d e o ğ l a n ı n ç e k t i ğ i a c ı l a r ı n üstesinden gelebileceğini ümit ediyordu. A m a ş u haliyle o ğ l a n a y a r d ı m e d e b i l e c e k d u r u m d a d e ğ i l d i v e g ö n ü l s ü z c e d e o l s a , k ü ç ü k bir s ı c a k o t u s e a n s ı n a izin verm e k z o r u n d a k a l d ı ; k e s e y i y e r i n e k o y a r k e n Will'in g ö r m e m e s i için v ü c u d u n u a r a y a s o k m a y ı i h m a l e t m e d i . Will, gri renkli y a p r a k l a r i i n s a n ı d e h ş e t e d ü ş ü r e n b i r a ç l ı k l a k a b u l etti. D o n u k b a k a n g ö z l e r i n d e ilk k e z bir i f a d e g ö r ü lüyordu. Dikkatini t a m a m e n sıcakotuna vermişti ve Evaniyn, a r k a d a ş ı n ı n artık t a m a m e n b u o t t a r a f ı n d a n y ö n e t i l m e k t e o l d u ğ u n u fark etti. B i r z a m a n l a r c a n l ı , hevesli bir yol a r k a d a ş ı o l a n Will'i yaşlı g ö z l e r l e s e s s i z c e izledi. B o r s a ile b u n a n e d e n o l a n diğer S k a n d i y a l ı l a r ' m , i n a n d ı k l a r ı c e h e n n e m her n e r e s i y s e , dib i n e k a d a r y o l l a r ı var, diye d ü ş ü n d ü . O r m a n M u h a f ı z ı ç ı r a ğ ı , a z s a y ı d a k i y a p r a ğ ı a ğ z ı n a tıktı v e y a n a ğ ı n a sıkıştırıp t ü k ü r ü ğ ü y l e ıslattı. B i r süre s o m a t i t r e m e n ö b e t l e r i a z a l d ı v e o ğ l a n , y o l u n y a n i n a ç ö k e r e k ileri geri sall a n m a y a , kıstığı g ö z l e r i y l e acı d o l u d ü n y a s ı n d a i n l e m e y e b a ş ladı u s u l c a . M i d i l l i , o l a n b i t e n l e r i i l g i s i z c e izliyor, ara sıra k a r i n i ç i n d e


k e n d i n e bir d e l i k a ç a r a k a ç ı ğ a ç ı k a n s e y r e k ç i m l e r i k e m i r i y o r du.

E v a n l y n nihayet Will'in elinden tutarak karşı k o y m a y a n

oğlanı ayağa kaldırdı. " H a y d i b a k a l ı m , Will," d e d i k e y i f s i z b i r s e s l e . " D a h a ö n ü m ü z d e u z u n bir y o l var." K e l i m e l e r a ğ z ı n d a n ç ı k a r k e n , avcı k u l ü b e s i n d e n ç o k d a h a uzak mesafeleri kastettiğinin farkındaydı. A l ç a k bir s e s l e k e n d i k e n d i n e m ı r ı l d a n a n Will, y o l u n b a ş ı n ı çeken Evaniyn'i takip etmeye başladı.

Evanlyn kulübeyi bulduğunda, hava k a r a r m a k üzereydi. E r a k ' m o n a e z b e r l e t m i ş o l d u ğ u t a r i f e u y d u ğ u h a l d e , farkın a v a r m a d a n iki k e z y a n ı n d a n g e ç m i ş t i k u l ü b e n i n . Y ı l d ı r ı m ç a r p m ı ş ç a m ağacının yüz a d ı m ötesinden sola ayrılan yol, yüz m e t r e b o y u n c a a ş a ğ ı i n e n v e s o n r a y e n i d e n y ü k s e l e n dar bir o y u k v e m i n i k d e r e n i n k a r ş ı s ı n d a k i sığ n e h i r g e ç i d i n i t a k i p etmesi gerekiyordu. B u n i r e n g i n o k t a l a r i n k a f a s ı n d a n sayıyor, ağaçlarrin ü z e r i n d e n etrafı s a r m a k t a o l a n k a r a n l ı ğ ı n i ç i n d e n y o l u n u b u l m a y a ç a l ı ş ı y o r d u . A n c a k o r t a l ı k t a k u l ü b e y e d a i r h i ç b i r işaret y o k t u . S o n u n d a k u l ü b e n i n d ı ş a r ı d a n k u l ü b e gibi g ö r ü n m e y e c e ğ i g e r ç e ğ i d a n k etti k a f a s ı n a . Ü z e r i tabii k i k a r l a k a p l ı o l m a l ı y d ı . Bu basit gerçeği kavradığı an, on metre ötesindeki geniş t ü m sek ç e k t i d i k k a t i n i . M i d i l l i n i n d i z g i n l e r i n i b ı r a k ı p ö n e atıldı v e elleriyle y o k l a y a r a k d u v a r l a r ı , e ğ i m l i çatıyı v e k u l ü b e n i n kar t a r a f i n d a n g i z l e n m i ş sivri k ö ş e l e r i n i b u l d u .


G e n i ş t ü m s e ğ i n e t r a f m d a n d o l a n d ı ğ m d a , Iculübenin otelci t a r a f m m b i r a z d a h a a ç ı k t a o l d u ğ u n u fark etti; k a p ı ile t a h t a p a n j u r l u k ü ç ü k p e n c e r e a ç ı k ç a g ö r ü l e b i l i y o r d u . K a p ı n ı n kasıtlı bir ş e k i l d e a r k a t a r a f a k o n d u ğ u n u d ü ş ü n d ü . Ş i d d e t l i r ü z g â r l a r ı n estiği k u z e y y ö n ü n e k a p ı a ç m a k , y a l n ı z c a a k ı l s ı z bir m i m a r ı n y a p a c a ğ ı işti. R a h a t bir nefes alan E v a n l y n , geri d ö n e r e k midillinin dizginlerini y a k a l a d ı . Yetersiz iradesi saatler ö n c e t ü k e n m i ş o l a n Will, bir kez d a h a hayvanın sırtına t ı r m a n a r a k a l ç a k sesle i n l e m e y e b a ş l a m ı ş t ı . E v a n i y n , midilliyi girişin bitişiğindeki m i n i k v e r a n d a ya g ö t ü r ü p dizginleri yerdeki direğe geçirdi. Belki de g e r e k y o k b u n a , diye d ü ş ü n d ü . Midilli ş i m d i y e d e k k a ç m a y a ç a h ş m a m ı ş t ı a m a tedbirli d a v r a n m a k t a n d a bir zarar g e l m e z d i . A l a c a k a r a n l ı k t a bir d e midilliyle binicisinin p e ş i n d e n k o ş m a k l a u ğ r a ş a m a z d ı . Dizginlerin sıkıca bağlı o l d u ğ u n d a n emin olduktan sonra eğreti k a p ı y ı açtı ve k u l ü b e n i n i ç i n e a d ı m ı n ı attı. T e k o d a l ı k ü ç ü k bir y e r d i b u r a s ı ; h e m e n o r t a s ı n d a k a b a bir m a s a v e her iki t a r a f t a d a ikişer sıra d u r u y o r d u . A r k a d u v a rın k e n a r ı n a , i ç i n d e hasır k a p l ı d ö ş e k b e n z e r i bir n e s n e n i n b u l u n d u ğ u a h ş a p bir k a r y o l a y e r l e ş t i r i l m i ş t i . İ ç e r i s i n e m v e k ü f k o k u y o r d u . E v a n i y n bir a n için b u r n u n u t ı k a d ı ; b a t ı d u v a r ı n ı k a p l a y a n taş ş ö m i n e y i y a k m a s ı h a l i n d e , k o k u l a r ı n ö n ü n e g e ç e b i l e c e ğ i geldi a k l ı n a . Ş ö m i n e n i n y a n ı n a , ç a k m a k t a ş ı v e k a v l a bir m i k t a r o d u n istiflenmişti. K ı z , b i r k a ç d a k i k a u ğ r a ş a r a k ateş yaktı. N e ş e l i çıtırtılarla k u l ü b e n i n içini k a p l a y a n titrek sarı ışıklar, m o r a l i n i y e r i n e g e tirmişti.


K i l e r gibi d u r a n b ö l m e d e bir m i k t a r u n , k u r u e t v e f a s u l y e buldu.

M i n i k hayvanlarca didiklendikleri

anlaşılıyordu a m a

E v a n i y n ' e k a l ı r s a , e l d e k i e r z a k l a t a h m i n e n bir y a d a iki a y i d a re edebilirlerdi.

Ö ğ ü n l e r i b i r e r ziyafeti a n d ı r m a y a c a k t ı b e l k i ,

a m a en azından hayatta kalmalarını sağlayacaktı. H e l e k i Will s ı c a k o t u n d a n k u r t u l u p eski y e t e n e k l e r i n e k a v u ş u r s a . . . Z i r a k a p ı n ı n a r k a s ı n d a asılı d u r a n k ü ç ü k avcı y a y ı y l a deri o k kılıfını g ö r e b i l i y o r d u E v a n l y n . K a r a k ı ş ı n o r t a s ı n d a b i l e a v l a n a c a k b i r k a ç kar t a v ş a n ı b u l u n u r d u . M e v c u t e r z a k l a r ı n a bir d e a v l a d ı k l a r ı h a y v a n l a r e k l e n e b i l i r s e , ç o k iyi o l u r d u . O l m a z s a da;

eh ne yapalım.

En azından özgürlerdi ve

Will'in sıcakotu b a ğ ı m l ı h ğ ı m sona erdirme şansları vardı. D i ğer s o r u n l a r l a d a k a r ş ı l a ş t ı ğ ı z a m a n y ü z l e ş i r d i artık. K u l ü b e n i n içi g i d e r e k ı s ı n ı y o r d u ;

E v a n l y n dışarı ç ı k a r a k

W i l l ' e y e r e i n m e s i n i işaret etti. Will i n d i ğ i n d e , m i d i l l i n i n g ö r ü n t ü s ü k a r ş ı s ı n d a k a ş l a r ı n ı çattı.

Hayvanın dışarıda kalama-

y a c a ğ ı n ı fark e t m i ş t i . B u n u n l a b i r l i k t e , t e k o d a l ı k u l ü b e y i b ü t ü n kış o n u n l a p a y l a ş m a f i k r i d e k u l a ğ a hiç ç e k i c i g e l m i y o r d u . B i r ö n c e k i g e c e , her n e k a d a r h a y v a n ı n d o ğ a l s ı c a k l ı ğ ı n a m i n nettar kalmış olsa da, havayı dolduran kötü kokular, b u r n u n u n d i r e ğ i n i kırmıştı. Will'e kapıda beklemesini söyleyerek, kulübenin yan tarafına g e ç t i v e a r a d ı ğ ı n ı o r a d a b u l d u . K u l ü b e n i n h e m e n a r k a s ı n d a k ü ç ü k bir yer b u l u n u y o r d u . Bir tarafı açıktı b e l k i a m a m i d i l l i y e kış b o y u n c a b a r ı n a k s a ğ l a y a b i l e c e k d u r u m d a y d ı . D e m i r çivilere b a z ı b a s i t alet e d e v a t ı n y a n ı sıra, e s k i m i ş k o ş u m t a k ı m l a n v e k a y ı ş l a r a s ı l ı y d ı . B u r a n ı n bir ahır o l a r a k t a s a r l a n d ı ğ ı belli o l u y o r d u .


B u r a n ı n E v a n i y n ' i ç o k m e m n u n e d e n bir ö z e l l i ğ i d a h a vardı. D ı ş d u v a n n a ç o k s a y ı d a o d u n istiflenmişti. K u l ü b e d e k i birkaç p a r ç a y a k a c a k bittiğinde ne yapacağını kara kara düşünen E v a n i y n , b ö y l e c e d e r i n bir n e f e s aldı. A h ı r a g e t i r d i ğ i m i d i l l i n i n eyerini v e b a ş l ı ğ ı n ı ç ı k a r d ı . İ ç e r i d e bir y e m t e k n e s i y l e a z m i k t a r d a a r p a d a v a r d ı ; h a y v a n ı n b e s l e n m e s i n e izin v e r d i . M i d i l l i , a r p a y ı keyifle m i d e s i n e indiriyor, a t l a r a ö z g ü u y s a l h a r e k e t l e r l e dişlerini b i r b i r i n e s ü r t ü y o r d u . M i d i l l i y e v e r e c e k suyu y o k t u a m a E v a n i y n , h a y v a n ı n g ü n b o y u n c a karları y a l a d ı ğ ı n a şahit o l m u ş v e bir ç ö z ü m b u l u n c a y a d e k b u ş e k i l d e i d a r e e d e b i l e c e ğ i n e ikna o l m u ş t u . A h ı r d a bulunan az miktarda arpa, bahara kadar yetmeyecekti ve şu an daha ç o k y e m e k meselesiyle m e ş g u l d ü kafası. Acil ç ö z ü m bul a m a y a c a ğ ı sıkıntıları k e n d i s i n e dert e t m e m e y e k a r a r v e r d i . " S o n r a d ü ş ü n ü r ü z , " d e d i k e n d i k e n d i n e v e k u l ü b e y e geri döndü. N e y s e k i Will, içeri girip a t e ş e y a k ı n s ı r a l a r d a n b i r i n e oturm a y ı akıl e d e b i l m i ş t i . E v a n i y n , b u n u iyiye işaret o l a r a k algıladı v e E r a k ' m y a n l a r ı n a v e r m i ş o l d u ğ u e r z a k ı n a r t ı k l a r ı n d a n b a s i t bir y e m e k h a z ı r l a m a y a k o y u l d u . Ş ö m i n e n i n ü z e r i n d e k i k o l a asılı d u r a n eski p ü s k ü t e n c e r e y i a ğ z ı n a d e k k a r l a d o l d u r a r a k y e r i n e astı v e k o l u ç e k e r e k t e n c e reyi a l e v l e r i n ü z e r i n e u z a t t ı . E r i y e n kar s o n u c u o r t a y a ç ı k a n su, yavaş yavaş k a y n a m a y a başladı.

Kilerdeyken içinde çay yap-

r a k l a r ı n ı a n d ı r a n bir şeyler b u l u n a n k ü ç ü k bir k u t u g ö r m ü ş t ü . Soğuk ve nemin etkisinden t a m a m e n kurtulmamızı sağlayacak s ı c a k bir şeyler i ç e b i l e c e ğ i z e n a z ı n d a n , diye d ü ş ü n d ü . Önüne konan yemeği

ifadesizce

ç i ğ n e y e n Will'e

gülüm-


sedi. T u h a f bir i y i m s e r l i k v a r d ı ü z e r i n d e . B a k ı ş l a r ı n ı , bir k e z d a h a k u l ü b e n i n i ç i n e çevirdi.

D ı ş a n d a h a v a k a r a r m ı ş t ı artık

v e y a l n ı z c a ş ö m i n e d e n ç ı k a n titrek a m a tatlı alevler s a y e s i n d e a y d ı n l a n ı y o r l a r d ı . B u ışıkta k u l ü b e , bir ş e k i l d e g ü v e n l i v e h o ş g ö r ü n ü y o r d u ; a l e v l e r d e n ç ı k a n ısıyla d u m a n k o k u s u , t a h m i n ettiği gibi, o d a y a ilk g i r d i ğ i n d e ortalığı k a p l a y a n n e m v e k ü f kokulannı bastırmıştı. " E h , " d e d i , " k ü ç ü k bir yer, a m a i d a r e e d e r i ş t e . " Y ü z l e r c e k i l o m e t r e g ü n e y d e k i H a l t ile a y n ı s ö z l e r i s ö y l e d i ğinden haberi yoktu.


OTUZ İKİ

M

u h a f ı z k o m u t a n ı n ı n , t e k taraflı d ü e l l o y u t a k i p e d e n g ü nün a k ş a m ı n a doğru yanlarına gelip D e p a m i u e x ' n u n

onları o gece y e m e k salonunda beklediğini söylemesi,

Halt

ile H o r a c e ' ı p e k d e ş a ş ı r t m a m ı ş t ı . B i r d a v e t d e ğ i l , e m i r d i b u . H a l t ' u n d a bir d a v e t e k a t ı l ı y o r m u ş gibi

d a v r a n m a y a niyeti

yoktu. Ç a v u ş u n söylediklerini d u y m a z d a n gelerek, bakışlarını k u l e n i n p e n c e r e s i n e ç e v i r d i . Ç a v u ş , o n u n b u tavrını u m u r s a m a z bir i f a d e y l e k a r ş ı l a d ı . A r k a s ı n ı d ö n e r e k y e m e k s a l o n u n a açılan döner merdivenin tepesindeki nöbetine döndü.

Mesajı

iletmiş, yabancılar söylediklerini duymuşlardı. O akşam, banyo yapıp giyinerek döner merdivenden şaton u n alt k a t m a indiler; ç i z m e l e r i n d e n ç ı k a n sesler p a r k e t a ş l a rında yankılanıyordu. Öğleden sonrasını, g e c e y e dair planları hakkında konuşarak geçirmişlerdi.

H o r a c e , harekete g e ç m e k

için c a n a t ı y o r d u . Y e m e k s a l o n u n u n ü ç m e t r e y ü k s e k l i ğ i n d e k i k a p ı l a r ı n a v a r d ı k l a r ı n d a , H a l t elini o ğ l a n ı n k o l u n a k o y a r a k o n u durdurdu. G e n ç a d a m ı n sabırsızlığını j m z ü n d e n okuyabiliyord u . H a f t a l a r d ı r b u r a y a t ı k ı l m ı ş , D e p a m i u e x ' n u n alaylı s ö z l e r i ni, gizli h a k a r e t l e r i n i işitiyor v e z a l i m t a v ı r l a r ı n ı i z l i y o r l a r d ı .


A ş ç ı İle g e n ç ş ö v a l y e , şahit o l d u k l a n b i r ç o k o l a y d a n y a l n ı z c a ikisiydi. H a l t , g e n ç l i ğ e ö z g ü b i r sabırsızlık i ç i n d e k i H o r a c e ' m , D e p a m i u e x ' n u n h a k ettiği c e z a y ı b u l a c a ğ ı anı iple ç e k t i ğ i n i biliyordu. B u n u n yanında, üzerinde anlaştıkları planın b a ş a rıya u l a ş m a s ı için sabır v e d o ğ m z a m a n l a m a g e r e k t i ğ i n i n d e farkındaydı. Halt,

D e p a m i u e x ' n u n y e n i l m e z bir s a v a ş ç ı gibi g ö r ü n m e

takıntısından yararlanabileceklerini düşünüyordu. D e p a m i e u x , şahitler ö n ü n d e g e r ç e k l e ş m e k ü z e r e , o n a y a p ı l a n t ü m m e y d a n o k u m a l a r ı k a b u l e t m e k z o m n d a k a l d ı ğ ı bir o r t a m y a r a t m ı ş t ı kendisine. D e s p o t şövalyenin, mazeret üretmek ya da k a ç a m a k d a v r a n m a k gibi bir şansı y o k t u . K o r k u e m a r e s i g ö s t e r m e s i y a d a d ü e l l o d a v e t i n i k a b u l e t m e k t e isteksiz d a v r a n m a s ı , u z u n v e acılı bir d ü ş ü ş ü n b a ş l a n g ı c ı a n l a m ı n a g e l e c e k t i . Yan yana geldiklerinde Halt, H o r a c e ' m beklenti dolu, hevesli b a k ı ş l a r ı m o c i d d i , sabırlı ve k u r n a z g ö z l e r i y l e k a r ş ı l a d ı . " S a k ı n u n u t m a , " d e d i , " b e n s a n a işaret v e r i n c e y e k a d a r b i r şey y a p m a y a c a k s ı n . " H o r a c e , b a ş ı n ı s a l l a d ı . Y a n a k l a n h e y e c a n d a n h a f i f ç e kızarmıştı. " B i l i y o m m , " dedi, kendisini zorla da olsa kontrol ederek. O r m a n M u h a f ı z ı o ğ l a n ı k o l u n d a n t u t m u ş , c i d d i b a k ı ş l a r ı n ı d a g ö z l e r i n e d i k m i ş t i . S a k i n l e ş m e k için d e r i n d e r i n n e f e s aldı v e b u k e z d a h a b i l i n ç l i bir ş e k i l d e b a ş ı n ı s a l l a d ı o ğ l a n . "Biliyorum, karşılık v e r e r e k .

Halt," dedi.

Orman Muhafızı'nın bakışlarına

" R a h a t d u r a c a ğ ı m , " diye a r k a d a ş ı m t e m i n

etti. " B u a n için ç o k u z u n süre b e k l e d i k v e b e n d e h e r şeyin farkındayım. Merak etme." U z u n süre ç o c u ğ u izleyen Halt, nihayet tatmin olarak başıni


salladı. Kapılar, arka taraftaki duvara ç a r p a c a k şekilde ardına dek açıldı. H o r a c e ve Halt, D e p a m i u e x ' n u n onları b e k l e m e k t e o l d u ğ u y e m e k s a l o n u n a a d ı m attılar. Onlara sunulan yemek,

h a y a l k ı r ı k l ı ğ ı n d a n b a ş k a bir şey

değildi. Önlerine k o n a n yemekler, H a l t ' u n d a m a k tadına göre, aşırı m i k t a r d a y a ğ l a s a r ı m s a k t a n m e y d a n a g e l e n ,

zengin ve

m i d e b u l a n d ı r ı c ı bir k a r ı ş ı m d a n ibaretti. Ç o k a z y e m e s i n e r a ğ m e n , y e m e k l e r e g e n ç l i k i ş t a h ı y l a s a l d ı r a n H o r a c e ' m h e r şeyi silip s ü p ü r d ü ğ ü n ü fark etti. D e p a m i e u x , y e m e k b o y u n c a k ü ç ü m s e m e dolu, iğneleyici bir dil t a k ı n a r a k fırtına gibi e s m i ş , h i z m e t k â r l a r ı n ı n s a k a r l ı k ları v e a p t a l l ı k l a n y l a m e ç h u l ş ö v a l y e n i n bir g ü n ö n c e sergilediği a c e m i g ö s t e r i y e atıflarda b u l u n m u ş t u . Â d e t l e r i o l d u ğ u ü z e r e . H a l t y e m e ğ i n y a n ı n d a ş a r a p içiyor, H o r a c e ise s u y u tercih e d i y o r d u . Aşırı y a ğ l ı , ağır y e m e ğ i n s o n u n a g e l d i k l e r i n d e , h i z m e t k â r l a r e l l e r i n d e k a h v e s ü r a h i l e r i y l e içeri girdi. Halt, Galyalıların kahve konusunda çok başarılı olduklarım k a b u l e d i y o r d u . K a h v e l e r i A r a l u e n ' d e t a t m ı ş o l d u k l a r ı n a kıyasla ç o k d a h a lezzetliydi; insanı adeta k e n d i n d e n geçiriyordu. M i s k o k u l u , s ı c a k k a h v e s i n i keyifle içti.

Fincanının kenarın-

d a n , h e r z a m a n k i k ü ç ü m s e m e d o l u t e b e s s ü m ü y l e H o r a c e ile ikisini s ü z m e k t e o l a n D e p a m i e u x ' y u i z l i y o r d u . Galyalı şövalye. Halt hakkındaki kararıni vennişti. Kır sakallı y a b a n c ı n ı n k o r k u l a c a k biri o l m a d ı ğ ı n a i n a n ı y o r d u . A d a m ı n iyi o k attığı o r t a d a y d ı . V e m u h t e m e l e n o r m a n h a y a t ı ile i z s ü r m e k o n u l a n n d a d a y e t e n e k l i y d i . A m a H a l t ' u n gizli y e t e n e k l e r i b u l u n a n bir b ü y ü c ü f a l a n o l m a d ı ğ ı n d a n e m i n d i artık. B u a n l a m d a k e n d i s i n i artık g ü v e n d e h i s s e d e n D e p a r n i e u x ,


alay ve hakaretleriyle H a l t ' u yerden yere v u r m a fırsatmı kaçırmıyordu. Bir süredir k o r k u s u n d a n b u l a ş a m a d ı ğ ı sakallı yabancıyı, fırsattan istifade h u z u r s u z e t m e y e çalışıyordu. K a r a şövalye,

i n s a n l a r l a o y u n c a k gibi o y n a m a k t a n h o ş l a n ı y o r d u .

O n l a r ı ç a r e s i z b ı r a k m a y ı seviyor, a l a y c ı sözleri k a r ş ı s ı n d a ç e k tikleri ıstırabı y a d a i ç i n e d ü ş t ü k l e r i ö f k e n ö b e t l e r i n i i z l e m e y e bayılıyordu. H a l t ' a n e f r e t i a r t t ı k ç a , H o r a c e ' ı d a bir a n ö n c e m a s a d a n u z a k l a ş t ı r m a k i s t i y o r d u . B i r l i k t e y e d i k l e r i her y e m e ğ i n s o n u n d a , g e n ç a d a m ı sert bir t a v ı r l a m a s a d a n k o v a c a ğ ı a n ı s a b ı r l a b e k l i y o r v e y a n a k l a n ö f k e v e u t a n ç l a alev alev y a n a n iri k ı y ı m o ğ l a n ı k u l e y e geri g ö n d e r i y o r d u . B u n u bir k e z d a h a y a p m a z a m a n ı n ı n geldiğine karar vermişti. A ğ ı r s a n d a l y e s i n i a r k a y a d o ğ r u iterek sol e l i n d e k i g ü m ü ş k a d e h i k a f a s ı n a dikti.

D i ğ e r elini d e k ü ç ü m s e r c e s i n e o ğ l a n a

doğru salladı. "Bizi yalnız bırak, delikanli," dedi; bu sırada H o r a c e ' a bakm ı y o r d u b i l e . Yol a r k a d a ş ı n a hızlı bir b a k ı ş fırlatan o ğ l a n , k ı s a bir sessizliğin ardından y a v a ş ç a ayağa kalkıp tek kelimelik yanıtını v e r d i ğ i n d e , D e p a m i e u x b e n l i ğ i n i n tatlı b i r h e y e c a n t a r a f ı n d a n k u ş a t ı l d ı ğ ı n ı hissetti. "Hayır." B u t e k s ö z c ü k , a r a l a r ı n d a asılı d u r u y o r d u ş i m d i . D e p a m i e u x , o ğ l a n ı n i s y a n ı n a b a y r a m etse d e b u n u dışarı y a n s ı t m ı y o r du. M e m n u n i y e t s i z l i ğ i n i ortaya k o y a c a k şekilde kaşlarım çatm a y ı t e r c i h etti. Y a v a ş ç a g e n ç a d a m a d ö n d ü . N i h a y e t b e k l e d i ğ i a n g e l d i ğ i için k a n ı k a y n ı y o r , H o r a c e ' m n e f e s alış v e r i ş i n i n d e hızlandığım görebiliyordu.

'


" H a y ı r , m ı ? " diye t e k r a r l a d ı , k u l a k l a r ı n a i n a n a m a m ı ş gibi. " B u ş a t o n u n l o r d u b e n i m v e b u r a d a b e n i m d e d i ğ i m olur.

Sö-

züm kanundur. K e n d i şatomda b a n a 'hayır' deme kabalığında mı bulunuyorsun?" " S ö z ü n ü z e s o r g u s u z s u a l s i z u j m I d u ğ u z a m a n l a r g e r i d e kald ı , " diye d i k k a t l e c e v a p v e r d i H o r a c e ; metne kelimesi kelimesine çatılmıştı.

H a l t ' u n ezberlettiği

sadık k a l m a y a çalışırken kaşları

"Şövalyeliğe yakışmayan hareketlerinizden dolayı

bu topraklarda h ü k ü m sürme hakkını kaybettiniz." D e p a m i e u x , hâlâ hakarete uğramış numarası yapıyordu. "Kendi toprağıma hükmetme hakkımı mı sorguluyorsun?" H o r a c e , k e l i m e l e r i d o ğ m h a t ı r l a d ı ğ ı n d a n e m i n o l m a k için bir k e z d a h a d u r a k s a d ı .

H a l t ' u n üzerine basa b a s a söylediği

ü z e r e , b u işte titizlik s o n d e r e c e ö n e m l i y d i . H a t t a v e h a t t a artık H o r a c e ' m d a ç o k iyi a n l a d ı ğ ı ü z e r e , bir ö l ü m k a l ı m m e s e l e yiydi. " O h a k k ı n s o r g u l a n m a z a m a n ı g e l d i , " d e d i H o r a c e k ı s a bir a r a n ı n a r d ı n d a n . K o y u renkli y ü z h a t l a r ı n a v a h ş i bir g ü l ü m s e m e y e r l e ş t i r e n D e p a m i e u x , s a n d a l y e s i n d e n kalktı v e iki eliyle birden çıplak ahşap yüzeyine tutunduğu m a s a d a hafifçe öne d o ğ m eğildi. "Yani b a n a m e y d a n m ı o k u y o r s u n ? " diye s o r d u ; m u t l u l u ğ u , s e s i n d e n anlaşılıyordu. A n c a k H o r a c e ,

belirsiz bir işaret yaptı.

" M e y d a n o k u m a m ı k e s i n l e ş t i r m e d e n ö n c e , sizin b a n a saygı göstereceğinizden emin o l m a k isterim," dedi.

K a r a şövalye,

k a ş l a n m çattı. " S a y g ı g ö s t e r m e k m i ? " diye t e k r a r etti. " N e d e n s ö z e d i y o r s u n , seni zırlak ş e y ? "


İ n a t ç ı bir i f a d e y l e b a ş ı n ı s a l l a y a n H o r a c e , h a k a r e t i d u y m a z d a n geldi. " D ü e l l o n u n ş a r t l a n n a u y a c a ğ ı n ı z a dair s ö z v e r m e n i z i istiyorum. Ve bunu, a d a m l a n m z m önünde yapacaksınız." " D e m e k ö y l e ? " D e p a m i u e x ' n u n s e s i n e s a h t e bir ö f k e h â k i m d e ğ i l d i artık. D ü p e d ü z ö f k e l e n m i ş t i . O ğ l a n m n e r e y e v a r m a k istediğini anlamıştı. " B e n c e , " diye u s u l c a a r a y a girdi H a h , " ç o c u k sizin etrafınıza korku s a l a r a k h ü k m e t t i ğ i n i z i d ü ş ü n ü y o r . L o r d D e p a m i e u x . " G a l y a l ı , b a ş ı n ı çevirdi. "İyi d e b u n d a n size n e , o k ç u e f e n d i ? " diye s o r d u , a m a a l a c a ğ ı yanıtı b i l i y o r d u . H a l t , o m u z silkerek s ı r a d a n bir sesle y a n ı t l a d ı . " Ş ö h r e t l i bir s a v a ş ç ı o l d u ğ u n u z için e t r a f ı n ı z d a b u k a d a r a d a m var. S a n ı r ı m Horace,

meydan okumanın adamlarınızın önünde yapılarak

kabul edilmesini tercih edecektir." D e p a m i e u x , kaşlarinı çattı. A d a m l a r i n ı n ö n ü n d e y a p ı l a c a k d ü e l l o teklifini, n e olursa o l s u n kabul e t m e k z o m n d a k a l a c a ğ ı n ı n f a r k ı n d a y d ı . O n altı y a ş ı n d a bir ç o c u k t a n bile k o r k a n bir savaşçı, d ö v ü ş ü k a z a n s a bile e m r i n d e k i a d a m l a r d a n saygı g ö n n e z d i . " B u ç o c u ğ u n d ü e l l o teklifinin b e n i k o r k u t t u ğ u n u m u sanıy o r s u n ? " d i y e s o r d u , a l a y c ı bir dille. H a l t , elini ikaz e d e r c e s i n e kaldırdı. " O r t a d a bir m e y d a n o k u m a y o k . . .

en azından henüz yok,"

d e d i . " B i z y a l n ı z c a , m e y d a n o k u n m a s ı h a l i n d e , d ü e l l o n u n şartlanna u y a c a k cesarete sahip misiniz, onu m e r a k ediyoraz." D e p a m i e u x , O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n ihtiyatlı s ö z l e r i k a r ş ı s ı n d a


tiksintiyle h o m u r d a n d ı .

" G e r ç e k y ü z ü n ü artık g ö r e b i l i y o r u m ,

o k ç u e f e n d i , " diye y a n ı t l a d ı .

" S e n i n bir b ü y ü c ü o l a b i l e c e ğ i n i

d ü ş ü n m ü ş t ü m . A r t ı k k e l i m e o y u n l a r ı n d a n h o ş l a n a n p i s bir laf e b e s i n d e n b a ş k a bir şey o l m a d ı ğ ı n ı b i l i y o r u m . " U s u l c a g ü l ü m s e y e n H a l t , b a ş ı n ı ö n ü n e e ğ d i . B i r süre s e s siz k a l d ı l a r . D e p a m i e u x , y e m e k s a l o n u n u n g e n i ş k a p ı l a r ı n ı n h e m e n i ç t a r a f ı n d a b e k l e y e n iki n ö b e t ç i y e d o ğ m bir b a k ı ş fırlattı.

Adamların

yüzleri,

k a r ş ı ilgilerini ele v e r i y o r d u .

önlerinde

ya da oğlan karşısında haksız avantaj halinde,

sahnelenen

olaylara

Meydan okumayı reddetmesi kazanmaya çalışması

haberler t ü m şatoya yayılacaktı. Adamlarının

onu

s e v m e d i k l e r i n i v e b u d ü e l l o teklifi k a r ş ı s ı n d a adil bir tavır t a k ı n m a m a s ı halinde onları kaybedeceğini biliyordu. H e m e n d e ğ i l b e l k i a m a z a m a n i ç i n d e , b i r e r ikişer e m r i n d e n a y r ı l ı p düşmanlarına

katılacaklardı.

Depamiuex'nun

çok

sayıda

d ü ş m a n ı vardı üstelik. B a k ı ş l a r ı n ı o ğ l a n a çevirdi. H o r a c e ' ı adil bir d ö v ü ş t e alt e d e b i l e c e ğ i n d e n hiç ş ü p h e s i y o k t u . A m a ç e v r i l e n d o l a p l a r s o n u c u bu hale d ü ş m ü ş olmasına kızıyordu. M o n t s o m b r e Ş a t o s u ' n d a , d a l a v e r e y a p m a h a k k ı b u l u n a n t e k kişi, o o l m a l ı y d ı . K e n d i n i zorlayarak g ü l ü m s e d i ve bu ö n e m s i z m e s e l e d e n canı sıkılmış gibi bir tavır t a k ı n d ı . " P e k â l â , " d e d i u m u r s a m a z bir s e s l e , " e ğ e r i s t e d i ğ i n i z b u y sa, d ü e l l o n u n ş a r t l a n n a u y a c a ğ ı m . " " S a l o n d a k i adamlarinizin önünde söz veriyor m u s u n u z ? " d e d i H o r a c e hızla. A r t ı k b u g e v e z e ç o c u k l a sakallı yol a r k a daşından hoşlanıyormuş numarası y a p m a y a n kara şövalyenin tehditkâr bakışlannı üzerine çekmişti.


" E v e t , " diye yanıtladı D e p a m i e u x b e k l e t m e d e n .

"Tatmin

o l m a n ı z için a d a m l a r ı m ı n ö n ü n d e s ö z v e r i y o m m . " H o r a c e , r a h a t l a y a r a k d e r i n bir i ç g e ç i r d i . " O z a m a n , " d e d i , k e m e r i n e sıkıştırdığı e l d i v e n i n i ç ı k a r t a r a k , " d ü e l l o teklifi y a p ı labilir. D ö v ü ş , iki h a f t a s o n r a o l a c a k . " " K a b u l , " dedi D e p a m i e u x . "...ve M o n t s o m b r e Ş a t o s u ' n u n önündeki çim a l a n d a . . . " " K a b u l . " N e r e d e y s e t ü k ü r ü r gibi her s ö y l e n e n i k a b u l ediyordu kara şövalye. "...adamlarınızla

diğer

şato

çalışanları

önünde

yapıla-

cak..." "Kabul." " . . .ve ö l ü m ü n e bir d ö v ü ş o l a c a k . " H o r a c e , b u n o k t a d a b i r a z t e r e d d ü t etse d e H a l t ' a hızlı bir b a k ı ş fırlattı v e O r m a n M u h a f ı z ı d a o ğ l a n ı c e s a r e t l e n d i r m e k a d ı n a b a ş m ı h a f i f ç e eğdi. Z a l i m v e k e s k i n t e b e s s ü m ü , ş ö v a l y e n i n y ü z ü n d e b e l i r d i tekrar. " K a b u l , " dedi yeniden. A n c a k bu kez, neredeyse mırıldanarak söylemişti kelimeyi.

" H a y d i b a k a l ı m , evlat, c e s a r e t i n i

k a y b e d i p altına k a ç ı r m a d a n bitir ş u işi." H e r ş e y i n p l a n l a d ı k l a r ı gibi g i t m e k t e o l d u ğ u n u fark e d e n H o r a c e , b a ş m ı şövalyeye d o ğ m kaldırdı. " N e l a n e t bir ş e y m i ş s i n sen b ö y l e , D e p a m i e u x , " d e d i u s u l ca. K a r a ş ö v a l y e , d ü e l l o teklifini r e s m i l e ş t i r i p geri d ö n ü l m e z bir h a l e s o k a c a k o l a n e l d i v e n d a r b e s i için m a s a n ı n ü z e r i n d e n yanağını uzattı. " K o r k t u n m u , e v l a t ? " diye d u d a k b ü k t ü v e e l d i v e n y a n a ğ ı n a sert bir b i ç i m d e ç a r p t ı ğ ı n d a irkilerek g e r i y e s ı ç r a d ı .


İ r k i l m e s i n e n e d e n o l a n şey, y a n a ğ m d a h i s s e t t i ğ i a c ı d e ğ i l , y a ş a d ı ğ ı ş a ş k ı n l ı k t ı . Z i r a m a s a n ı n k a r ş ı s ı n d a k i o ğ l a n , kıpırd a m a d a n yerinde duruyordu. Kır sakallı o k ç u , kara şövalyey e fırsat v e r m e d e n s ü r a t l e a y a ğ a f ı r l a m ı ş v e b i r k a ç d a k i k a d a n beri m a s a n ı n a l t m d a t u t m a k t a olduğu eldiveni a d a m ı n y ü z ü n e çarpıvermişti. "Öyleyse sana m e y d a n o k u y o r u m , D e p a m i e u x , " dedi Orm a n M u h a f ı z ı . Ve o kararlı, ciddi gözlerdeki sevinç p m l t ı s ı nı gören şövalyenin yüreği, birkaç saniye b o y u n c a tereddütle çarptı.


OTUZ UC

K

ü ç ü k bir ışık l i u z m e s i , k u l ü b e n i n i ç i n e d o ğ r u s ü z ü l ü yordu. Sandalyenin üzerinde kestirmekte olan Evanlyn,

güneşin sıcaklığını y ü z ü n d e hissedince farkında o l m a d a n gül ü m s e d i . D ı ş a r ı y a h â l â k a l ı n bir kar ö r t ü s ü h â k i m d i a m a ö ğ l e d e n s o n r a g ö k 5 m z ü b u l u t s u z , m a s m a v i bir r e n g e b ü r ü n m ü ş t ü . U y u k l a y a n Evanlyn, v ü c u d u n d a dolaşan sıcaklığın tadını çıkarıyordu. K a p a l ı gözlerinin ardından parlak kırmızı güneşi görebiliyordu. B i r d e n g ö r ü ş ü k a r a r d ı v e g ö z l e r i n i açtı. Will, E v a n i y n ' i n s o n bir h a f t a d ı r a l ı ş m ı ş o l d u ğ u tavırlarıyl a k a r ş ı s ı n d a d u r u y o r d u . E l l e r i n i k a v u ş t u r m u ş t u ; bir z a m a n l a r keyifli v e ş a k a c ı bir i f a d e y l e ışıl ışıl y a n a n k o y u k a h v e r e n g i g ö z l e r i n e d a l g ı n bir s u ç l u l u k i f a d e s i y e r l e ş m i ş t i .

S a b ı r l a kızın

t e p k i s i n i b e k l e d i . E v a n l y n d e k e d e r l i bir t e b e s s ü m t a k ı n d ı y ü züne. " P e k â l â , " dedi Will'e nazikçe. O ğ l a n ı n d u d a k l a r ı , k o y u r e n k g ö z l e r i n e y a n s ı r m ı ş gibi d u r a n bir g ü l ü m s e m e y l e h a f i f ç e kıvrıldı. E v a n l y n , b i r k a ç g ü n d ü r


İ ç i n d e y e ş e r t t i ğ i u m u t f i l i z i n i n c a n l a n d ı ğ i n ı hissetti. Will, y a v a ş y a v a ş a m a fark edilir bir b i ç i m d e d e ğ i ş i y o r d u . İlk g ü n l e r d e , o k o r k u n ç t i t r e m e n ö b e t l e r i n i n p e n ç e s i n d e k ı v r a n m ı ş , a n c a k sıcakotunu e m m e y e başladığında kendine gelebilmişti oğlan. A n c a k d o z l a r ı n a r a s ı u z a y ı p a ğ z ı n a attığı y a p r a k l a r ı n sayısı a z a l d ı k ç a , o ğ l a n i n e r y a d a g e ç i y i l e ş e c e ğ i n e dair u m u t l a n m a y a b a ş l a m ı ş t ı E v a n i y n . T i t r e m e n ö b e t l e r i , g e r i d e k a l m ı ş t ı artık. S ı c a k o t u ö z l e m i y l e y a n a n v ü c u d u t a r a f ı n d a n y ö n e t i l m e k yerin e , artık k ü ç ü k bir d o z l a y e t i n m e s i n i b i l i y o r d u Will. O t a h â l â i h t i y a ç du3aıyordu g e r ç i ,

ama yalvaran,

ç o c u k s u tavırlarıyla

dile g e t i r i y o r d u b u i s t e ğ i n i . Sıcakotuna verdiği üçer günlük araların ardindan, gözlerind e k i istekli i f a d e y l e k ı z m y a n m a g e l i y o r d u . E v a n i y n d e b u n a k a r ş ı l ı k yağlı k e s e n i n i ç i n d e k i , g i d e r e k a z a l m a k t a o l a n y a p r a k l a r d a n bir p a r ç a a l m a s ı n a izin v e r i y o r d u . E l i n d e kritik m i k t a r da sıcakotu kaldığının farkındaydı. Will'in yapraklar b i t m e d e n hastalığı y e n e m e m e s i halinde, zor günler onları bekliyordu. E v a n i y n , sıcakotu bitince Will'in ne tepki vereceğini kestirem i y o r d u . M u h t e m e l e n bir d i ğ e r k o n t r o l s ü z t i t r e m e v e feryat nöbetiyle karşı karşıya kalacaktı. Belki de, diye d ü ş ü n d ü , iyileşebilmesi için b u n u da yaşaması gerekiyordur.

D o ğ r u ya da yanlış, o çaresizliği bir

kez daha y a ş a y a c a k gücü g ö r m ü y o r d u kendinde.

Sıcakotu

bittiğinde bunlarla u ğ r a ş a c a k bol bol vaktimiz olacak, diye düşündü. " B u r a d a b e k l e , " dedi Will'e ve ahşap s a n d a l y e d e n kalkarak k a p ı d a n çıktı. O ğ l a n ı n g ö z l e r i , bir k e z d a h a o keyifli i f a d e y l e parlamıştı sanki. A n ı n d a k a y b o l m a s ı n a r a ğ m e n , kendi k e n d i n e


parıltının hâlâ orada olduğunu,

oğlanın henüz iyileşmediğini

telkin etti E v a n l y n . Sıcakotu kesesini ahırdaki duvarlardan birinin üzerinde bul u n a n g e v ş e k bir b ö l m e n i n a r k a s ı n d a t u t u y o r d u . Yağlı k e s e y i , ilk ö n c e o d u n y ı ğ ı n ı n a s a k l a m a y ı p l a n l a m ı ş a m a s o n r a , z a m a n z a m a n y a k a c a k g e t i r m e s i için Will'i g ö n d e r d i ğ i n i h a t ı r l a m ı ş t ı . O ğ l a n ı n s ı c a k o t u z u l a s ı m b u l m a s ı , a k l ı n a bile g e t i r m e k istem e d i ğ i bir olasılıktı. Aşıri d o z d a s ı c a k o t u a l m a s ı h a l i n d e Will'in b a ş ı n a neler g e leceğini

kestiremiyordu.

H i ç b i r şey o l m a s a b i l e , diye d ü ş ü n d ü , s ı c a k o t u n a y e n i d e n b a ğ ı m l ı h a l e g e l e c e k . B u d u r u m u n m u h t e m e l e n kalıcı -hatta ö l ü m c ü l - y a n etkileri d e o l a c a k t ı . W i l l ' i n t ü m s ı c a k o t u z u l a s ı m eline g e ç i r i p bir a n d a t ü k e t m e s i h a l i n d e , h a f t a l a r c a k a s ı l m a v e titreme nöbetleriyle u ğ r a ş m a k zorunda kalacağından emindi. Will'in b u l a n ı k zihni, y a p r a k l a r ı g e t i r m e k için her s e f e r i n d e k u l ü b e d e n çıktığının f a r k ı n d a m ı a c a b a diye d ü ş ü n d ü .

Emin

d e ğ i l d i , a m a b u k o n u d a k e s i n l i k l e risk a l m ı y o r , k e s e y i t a h t a d u v a r ı n i ç i n d e k i gizli b ö l m e d e n ç ı k a r ı r k e n ö n ü n ü a r k a s ı n ı ihtiyatla k o n t r o l e d i y o r d u . E v a n l y n a h ı r a girerken e t r a f ı m d i k k a t l e k o n t r o l etti; kızın içeri g i r d i ğ i n i g ö r e n m i d i l l i , b a ş ı n ı k a l d ı r ı p s e l a m v e r i r c e s i n e kişnemişti.

Will,

kızın n e r e y e gittiğiyle i l g i l e n m i y o r d u .

Ol-

d u ğ u y e r d e k a l ı p b i r a z d a n sevgili y a p r a k l a r ı y l a d ö n e c e k o l a n E v a n i y n ' i b e k l e m e k h o ş u n a g i d i y o r d u . K ı z ı n b u n u nasıl y a p t ı ğı ya da sıcakotunu nereden b u l d u ğ u , u m u m n d a değildi. D i k k a t l e ö l ç ü p b i ç e r e k k u m otların bir t u t a m ı n ı a v u c u n u n i ç i n e sıkıştıran E v a n l y n , a r t a n y a p r a k l a n i ç i n e s o k t u ğ u keseyi


gevşek b ö l m e n i n arkasina kaldırdı.

Kolu havadayken başını

ç e v i r d i v e i z l e n m e d i ğ i n d e n bir k e z d a h a e m i n o l d u . A m a ortalıkta kimsecikler yoktu;

ıslak,

zeki g ö z l e r i y l e o n u i z l e y e n

midilli hariç. " T e k k e l i m e b i l e e t m e , " d e d i a l ç a k sesle. H a y v a n d a m i d i l lilerin z a m a n z a m a n y a p t ı k l a r ı gibi b a ş m ı e ğ d i . K ı z ı d u y m u ş ve anlamıştı sanki. Evaniyn, keseyi oyuğa yerleştirip b ö l m e y i y e n i d e n k a p a t t ı . Y e r e e ğ i l e r e k e l i n e aldığı bir a v u ç p i s l i k l e k ü t ü ğ ü n y ü z e y i n d e k i p ü r ü z l ü ç i z g i y i örttü. Z u l a y ı e n iyi ş e k i l d e gizlediğine emin olarak kulübeye döndü. İ ç e r i girip d e Will'in g ü l ü m s e y e n y ü z ü y l e k a r ş ı l a ş ı n c a , bir a n o ğ l a n ı n o n u h a t ı r l a d ı ğ ı n ı s a n d ı . A h o eski g ü n l e r , d i y e d ü şündü pişmanlıkla. Yalnızca birkaç ay öncesiydi ama aradan s a n k i yıllar g e ç m i ş g i b i y d i . B i r d e n , o ğ l a n ı n b a k ı ş l a r ı n ı n k a p a l ı o l a n sağ e l i n e k i l i t l e n d i ğ i n i fark etti. G ü l ü m s e m e s i n i n n e d e n i , sıcakotuydu. E h , b u d a bir b a ş l a n g ı ç t ı r , d i y e d ü ş ü n d ü . A v u c u n u u z a t t ı v e h e v e s l e ö n e a t ı l a n o ğ l a n , bir t e k y a p r a ğ ı n b i l e z i y a n o l m a m a s ı için iki elini b i r d e n u z a t t ı . K ı z , grili yeşilli o t l a r ı n t e k e r t e k e r e l i n d e n d ö k ü l m e s i n e izin v e r e r e k , b u n u izl e y e n ç o c u ğ a bir g ö z attı. W i l l ' i n dili, i ç g ü d ü s e l bir ş e k i l d e d u daklarını yalıyordu.

Sıcakotu t a m a m e n el değiştirip Evaniyn

a v u c u n a y a p ı ş m ı ş kırıntıları t e m i z l e d i ğ i n d e , b a ş ı n ı k a l d ı r ı p bir k e z d a h a g ü l ü m s e d i Will. Bu k e z bana g ü l ü y o r , d i y e d ü ş ü n d ü E v a n l y n . " G ü z e l , " d e d i Will k ı s a c a v e b a k ı ş l a r ı n ı e l i n d e k i m i n i k sıc a k o t u y ı ğ ı n ı n a çevirdi. U z a n ı p elini a ğ z ı n a g ö t ü r ü r k e n a r k a sını d ö n d ü .


E v a n l y n , o ani u m u t ı ş ı ğ m m i ç i n d e bir k e z d a h a y a n d ı ğ m ı hissetti. H a l l a s h o l m ' d a n k a ç t ı k l a n n d a n b e r i o n u n l a ilk k e z k o n u ş u y o r d u Will. T o p u t o p u bir k e l i m e y d i a ğ z m d a n ç ı k a n a m a bir b a ş l a n g ı ç t ı işte. K u l ü b e n i n k ö ş e s i n e y ı ğ ı l a n o ğ l a n ı n a r k a s ı n d a n g ü l ü m s e d i E v a n l y n . S ı c a k o t u n u eline g e ç i r i n c e , bir h a y v a n gibi u z a k l a ş a r a k o n u e l i n d e n alırlar k o r k u s u y l a ç ö m e l m i ş t i Will. " H o ş g e l d i n Will," d e d i E v a n l y n u s u l c a . Cevap gelmedi.

S ı c a k o t u bir k e z d a h a d e v r e d e y d i .


OTUZ DÖRT

V

urucu dörtnala giderken, H o r a c e da üzengilerin üstünde a y a ğ a kalktı. U z u n sırığı sağ t a r a f ı n d a , v ü c u d u n a v e h a -

r e k e t i n e u y g u n bir a ç ı d a t u t u y o r d u . H e m e n ö t e s i n d e , ş a t o n u n ö n ü n d e k i a l a n ı n t a m o r t a s ı n d a d u r m a k t a o l a n H a l t ' u n yayı, o k u n tüylü u c u ağzının kenarına d e ğ e c e k şekilde ardına kadar çekiliydi. H o r a c e , atıin s o n bir k e z m a h m u z l a d ı . Sırığın u c u n a taktığı miğferin halen H a l t ' u n bulunduğu tarafta olup olmadığını k o n t r o l etti. V e s o n r a , ç i m l e r i n ü z e r i n d e d u r a n u f a k t e f e k a d a m a çevirdi y ü z ü n ü . İlk o k u n m u a z z a m bir g ü ç v e h ı z l a h a r e k e t l i h e d e f e d o ğ r u fırlatılışını izledi. H e m e n a r k a s ı n d a n , H a l t ' u n elleri i n a n ı l m a z bir h ı z l a ikinci o k u y o l l a d ı . Yarım saniye

a r a l ı k l a fırlatılan oklar,

öne doğru uzattığı

a ğ a ç sırığın u c u n d a k i m i ğ f e r e n e r e d e y s e a y n ı a n d a s a p l a n d ı . H o r a c e , H a l t ' u n y a n ı n d a n geçerken Vurucu'yu yavaşlattı ve g e n i ş bir ç e m b e r ç i z e r e k O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n ö n ü n d e d u r d u . H a l t , y a y ı n ı t o p r a ğ a b ı r a k m ı ş , s o n u ç l a r ı g ö r m e k için s a b ı r s ı z -


l a m y o r d u . H o r a c e , sırık ile u c u n d a k i m i ğ f e r i y e r e i n d i r d i . H e r iki o k d a i n a n ı l m a z bir b i ç i m d e m i ğ f e r i n g ö z d e l i k l e r i n d e n i ç e r i g i r m i ş v e H a l t ' u n o k l a r ı n sivri u ç l a r ı m k o r u m a k ü z e r e içeri yerleştirmiş olduğu y u m u ş a k süngerlere saplanmıştı. H a l t m i ğ f e r i e l i n e a l ı r k e n , H o r a c e d a atın s ı r t ı n d a n iniyordu. K ı r s a ç l ı O r m a n M u h a f ı z ı , atış t a l i m i n i n s o n u ç l a r ı n ı i n c e leyerek b a ş ı m salladı. " F e n a değil," dedi. " H i ç fena değil." D i z g i n l e r i e l i n d e n b ı r a k a n H o r a c e , V u r a c u ' n u n k o ş u p gitm e s i n e v e t u r n u v a a l a n ı n d a k i k ı s a , kalın otları k e m i r a ı e s i n e izin v e r d i . H a l t ' u n tavırları k a r ş ı s ı n d a ş a ş k ı n d ı v e a r k a d a ş ı için endişeleniyordu.

'

D e p a m i e u x , d ü e l l o d a v e t i n i k a b u l ettikten s o n r a , ikisinin s i l a h l a r ı n ı geri v e r m e y i k a b u l e t m i ş t i . H a l t , h a f t a l a r d ı r t e k bir o k b i l e a t m a d ı ğ ı n ı v e d ö v ü ş için h a z ı r l ı k y a p m a s ı g e r e k t i ğ i ni iddia ediyordu. Her gün düzenli talim y a p a n D e p a m i e u x , onun bu talebini normal karşılamıştı.

B ö y l e c e s i l a h l a n geri

verilmişti; a n c a k idmanları sırasında en az yarım düzine asker tarafından izleniyorlardı. H a l t , ü ç g ü n d ü r H o r a c e ' i n atını d ö r t n a l a k o ş t u r u r k e n t a şıdığı m i ğ f e r e o k a t a r a k i d m a n y a p ı y o r d u . o k l a r d a n e n a z biri h e d e f i n i b u l u y o r d u .

Her denemesinde

Ç o ğ u z a m a n h e r iki

oku birden hedefteki minik deliklerden geçirmeyi başarıyordu Hah. Horace, Orman Muhafızı'ndan bundan azım beklemiyordu z a t e n ; H a l t , e f s a n e v i bir o k ç u y d u . İ d m a n y a p m a s ı n a g e r e k b i l e y o k t u , ö z e l l i k l e d e taktiklerini G a l y a l ı ş ö v a l y e y e a ç ı k e d e r ken.


"İzliyor m u ? " diye sordu Halt u s u l c a , H o r a c e ' i n d ü ş ü n c e lerini o k u m u ş t u s a n k i . O m ı a n M u h a f ı z ı ' n i n sırtı ş a t o n u n d u varlarına dönüktü ve arkasını göremiyordu. Başını çevirmeden g ö z l e r i n i o y n a t a n H o r a c e , ş a t o n u n s a y ı s ı z t e r a s ı n d a n b i r i n e çıkıp k o r k u l u ğ a y a s l a n a r a k o n l a n s e y r e d e n k a r a silueti s e ç e b i l i yordu. K a r a şövalye, şimdiye dek b ü t ü n idmanlarını izlemişti zaten. " E v e t , H a l t , " d e d i H o r a c e . "İzliyor. A m a b i z i g ö r e b i l d i ğ i bir yerde çalışıyor o l m a m ı z sence doğru m u ? " O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n d u d a k l a n n a hafif bir t e b e s s ü m yerleşti. " M u h t e m e l e n h a y ı r , " diye y a n ı t l a d ı .

" A m a nerede idman

y a p a r s a k y a p a l ı m , b i z i m u t l a k a izleyecektir, öyle değil m i ? " " H a k l ı s ı n , " diye i s t e k s i z c e k a b u l l e n d i H o r a c e , " a m a a s l ı n d a i d m a n a f a l a n i h t i y a c ı n y o k , değil m i ? " H a l t , k e d e r l e b a ş ı n i s a l l a d ı . " G e r ç e k bir ç ı r a k gibi k o n u ş t u n , " d e d i . " İ d m a n y a p m a n ı n k i m s e y e bir z a r a r ı o l m a z , g e n ç H o r a c e . R e d m o n t Ş a t o s u ' n a d ö n d ü ğ ü m ü z d e , b u n u a k l ı n d a tuts a n iyi o l u r . " H o r a c e , o k l a r ı m m i ğ f e r i n i ç i n d e k i deri v e s ü n g e r k a p l a m a dan sökmekle meşgul olan Halt'u huzursuz bakışlarla süzdü. " B i r şey d a h a v a r , " diye b a ş l a d ı a m a elini k a l d ı r a n H a l t , o n u susturdu. " B i l i y o m m , b i l i y o r u m , " dedi. " Ş u kıymetli şövalyecilik kur a l l a r ı n c a n ı n ı sıkıyor, değil m i ? " H o r a c e , g ö n ü l s ü z bir ş e k i l d e başını

s a l l a m a k z o m n d a kaldı.

H a l t ' u n Depamieux'yu d ü e l -

l o y a d a v e t ettiği o l a y l a r s i l s i l e s i n d e n b e r i , a r a l a r ı n d a bir tür çekişme söz konusuydu. K a r a ş ö v a l y e d ü e l l o teklifi k a r ş ı s ı n d a ö n c e ö f k e l e n m i ş , s o n -


ra da sıradan bir vatandaşın ona m e y d a n olcuma cesaretini göstermesiyle dalga geçmişti. " B e n k u t s a n m ı ş bir ş ö v a l y e y i m , " d i y e b ö b ü r l e n m i ş t i . " S o y luyum!

O r m a n kaçkını bir baldırı çıplak tarafından düelloya

davet e d i l e m e m ! " B u n u n üzerine O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n k a ş l a n çatılmıştı. K o n u ş t u ğ u n d a , sesi a l ç a k v e tehlikeli ç ı k ı y o r d u . D e p a m i e u x ile H o r a c e , d e d i k l e r i n i d u y a b i l m e k için i s t e m d ı ş ı o l a r a k ö n e d o ğ m

eğilmişlerdi. " S ö z l e r i n e d i k k a t et, s o y s u z k ö p e k ! " d e m i ş t i H a l t . " İ b e r -

y o n K r a l i y e t t a h t ı n ı n altıncı v a r i s i y l e ;

sen v e s e n i n gibilerin

y i y e c e k b u l a b i l m e k için l a ğ ı m l a r ı k o k l a d ı ğ ı z a m a n l a r d a b i l e a s i l z a d e o l a n bir s o y u n t e m s i l c i s i y l e k o n u ş u y o r s u n ! " K e l i m e l e r , a p a ç ı k bir İ b e r y o n a k s a n ı y l a ç ı k m ı ş t ı a ğ z ı n d a n . H o r a c e , ş a ş k ı n a d ö n m ü ş t ü , H a l t ' u n asil bir s o y d a n g e l d i ğ i n i b i l m i y o r d u . D e p a m i e u x d e gafil a v l a n m ı ş t ı . h a k l ı y d ı elbette.

Söylediklerinde

H i ç b i r ş ö v a l y e , alt sınıftan b i r i l e r i n i n m e y -

d a n o k u m a s ı n ı k a b u l e t m e k z o m n d a d e ğ i l d i . A n c a k kır s a ç l ı o k ç u n u n soylu kanı iddiaları,

olayın y ö n ü n ü değiştiriyordu.

D ü e l l o d a v e t i n i n , d i k k a t v e s a y g ı y l a ele a l ı n m a s ı g e r e k i y o r du.

Depamiuex'nun

görmezden

gelemeyeceği

bir

meydan

o k u m a y d ı bu; özellikle de adamlarının gözü ö n ü n d e yapılmış o l d u ğ u için. B u d a v e t i r e d d e t m e s i , ş ö v a l y e n i n o t o r i t e s i n i c i d d i a n l a m d a sarsacaktı. S o n u ç olarak, D e p a m i e u x daveti kabul etmiş ve düellonun bir h a f t a s o n r a y a p ı l m a s ı n a k a r a r v e r i l m i ş t i . D a h a sonra, kuledeki dairelerine çekildiklerinde, H o r a c e , H a l t ' u n g e ç m i ş i y l e ilgili ş a ş k ı n l ı ğ ı m dile g e t i r m i ş t i .


" S e n i n İ b e r y o n kraliyet a i l e s i n d e n g e l d i ğ i n i b i l m i y o r d u m , " dediğinde. Halt, u m u r s a m a z c a homurdanmıştL " G e l m i y o r u m . A m a d o s t u m u z b u n u bilmiyor v e soylu olm a d ı ğ ı m ı k a n ı t l a m a s ı n a da i m k â n yok. Dolayısıyla düello davetim, onu bağlıyor." Ş ö v a l y e l i ğ i n katı g e l e n e k l e r i n e u y u l m a m a s ı n ı n y a n ı sıra, H a l t ' u n d ü e l l o d a k u l l a n a c a ğ ı taktikleri r a k i b i n e a ç ı k e t m e s i d e endişelendiriyordu Horace'ı. eğitimde,

Savaş Okulu'nda almış olduğu

şövalyeliğin gelenek ve sorumluluklarına çok bü-

yük ö n e m atfediliyordu.

On sekiz ay b o y u n c a , H o r a c e ' a bu

kurallann kesin ve bağlayıcı oldukları öğretilmişti.

Şövalye

olacaklara sorumluluklar veriliyor ve b ü y ü k imtiyazlara sahip olmalarına r a ğ m e n , şövalyelerin b u n l a n hak etmeleri gerektiği ö ğ r e t i l i y o r d u . Bir ş ö v a l y e , k u r a l l a r a d i k k a t e t m e l i y d i . O n l a r l a y a ş a m a l ı , g e r e k t i ğ i n d e o n l a r için ö l m e l i y d i . B u g e l e n e k l e r i n i ç i n d e e n sert v e b a ğ l a y ı c ı o l a n ı ise, bir ş ö v a l y e n i n d i ğ e r bir ş ö v a l y e y e y a p t ı ğ ı d ü e l l o d a v e t i y d i . Y a l n ı z c a ş ö v a l y e l i k t a r i k a t l a r ı n a ü y e o l a n k i ş i l e r i n b ö y l e bir h a k l a n v a r d ı . A s l ı n d a h e n ü z ş ö v a l y e ilan e d i l m e m i ş bir s a v a ş ç ı o l a n H o r a c e ' m bile D e p a m i e u x ' y u düelloya davet etme hakkı yoktu. A m a H a l t , b u n l a r a aldırış e t m i y o r d u . O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n , s o n d e r e c e saygı d u y d u ğ u d e ğ e r l e r e karşı t a k ı n d ı ğ ı b u u m u r s a m a z tavır, H o r a c e ' ı d e r i n d e n s a r s m ı ş t ı ; s a r s m a y a d a d e v a m ediyordu. " D i n l e , " dedi Halt nazikçe, kolunu H o r a c e ' m güçlü o m u z larına a t a r k e n , " ş ö v a l y e l i ğ i n s o n d e r e c e h a s s a s k u r a l l a n o l d u ğ u n u b e n d e b i l i y o m m . A m a y a l n ı z c a o k u r a l l a r a u y a n kişiler için."


" A m a . . . " diye itiraza b a ş l a y a n H o r a c e , H a l t t a r a f m d a n susturuldu. " D e p a m i e u x , o kuralları, T a n n bilir k a ç yıldır a d a m öld ü r m e k , y a ğ m a v e k a t l i a m y a p m a k için kullanıyor. K a f a s ı n a u y a n l a r ı k a b u l e d i p , k a l a n ı n a a l d ı n ş e t m i y o r . B u n a sen d e şahit oldun." H o r a c e , üzüntüyle b a ş m ı salladı. " B i l i y o m m , H a h . A n c a k , benim eğitimim... " H a l t , o ğ l a n ı n s ö z ü n ü bir k e z d a h a n a z i k ç e kesti. " S e n soyl u l a r c a v e r i l e n bir e ğ i t i m a l d ı n , " d e d i . " Ş ö v a l y e l i k k u r a l l a r ı n ı - t a m a m ı n ı - muhafaza edip o kurallara göre yaşayan insanlarca eğitildin. S a n a şöyle s ö y l e y e y i m , b u a n l a m d a S ö r R o d n e y y a d a B a r o n A r a i d ' d a n iyisini t a n ı m a m .

Ş ö v a l y e l i k kuralları, o

insanlarda vücut bulmuştur adeta." G ö z l e r i n i o ğ l a n i n k i l e r d e n a y ı r m a d a n sustu. H o r a c e , b a ş m ı s a l l a d ı . H a l t , o ğ l a n ı n b ü y ü k saygı d u y d u ğ u R o d n e y v e A r a i d ' ı ö m e k vermişti. A m a c ı n a ulaştığını anlayan O r m a n Muhafızı, d e v a m etti. " A n c a k D e p a m i e u x gibi k o r k a k bir k a t i l e , o a d a m larla a y n ı d ü s t u r a s a h i p ç ı k m a izni v e r i l e m e z . A d a m ı o n u n l a d ö v ü ş e b i l e c e ğ i m -ve ş a n s ı m y a v e r g i d e r s e alt e d e c e ğ i m - n o k t a y a ç e k m e m e faydası o l a c a k s a eğer, y a l a n s ö y l e m i ş o l m a k t a n dolayı hiçbir pişmanlık h i s s e t m i y o r a m . " H â l â h u z u r s u z olsa d a e s k i s i n e g ö r e r a h a t l a m ı ş g ö r ü n e n yüzüyle H a l t ' a d ö n d ü H o r a c e . "İyi d e , t a k t i k l e r i n i n h e p s i n i ö ğ r e n m i ş k e n , o n u nasıl y e n e c e k s i n k i ? " diye s o r d u ç a r e s i z c e . O m u z silken H a l t , c i d d i bir i f a d e y l e c e v a p verdi. " K i m bilir, b e l k i d e ş a n s ı m y a v e r g i d e r . "


OTUZ Beş

E

v a n l y n , k ü ç ü k y a y ı a c e m i c e t u t u y o r d u . K i r i ş e yerleştirm e y i bir türlü b e c e r e m e d i ğ i o k u , ö n d e k i a ç ı k l ı k t a y ü -

rüyen minik tavşanı gözleyeyim derken elinden düşürüyordu neredeyse. K ı z , f a r k ı n d a b i l e o l m a d a n ö f k e l i bir ses ç ı k a r d ı v e t a v ş a nın birden arka ayaklarının ü s t ü n d e d o ğ r u l m a s ı n a n e d e n oldu; h a y v a n ı n k u l a k l a r ı , y a b a n c ı sesi t a k i p e d e b i l m e k için s a ğ a s o l a seğiriyor, h a v a y ı y o k l a y a n b u r n u ise o y n a y ı p d u r u y o r d u . Tavşanın tehlikenin geçtiğini sanmasını bekleyen Evanlyn, o l d u ğ u y e r d e d o n u p k a l d ı . H a y v a n , bir s ü r e s o n r a ö n a y a k l a rıyla karı e ş e l e y i p alt t a r a f t a k i ıslak, b o d u r ç i m l e r i a ç ı ğ a çıkarm a y a d e v a m etti. K ı z , n e f e s a l m a y a b i l e c e s a r e t e d e m e y e r e k , tekrar b e s l e n m e y e b a ş l a y a n hayvanı gözledi ve kirişe geçirdiği o k u , y a y ı n g e r ç e k s a h i b i n i n a t m ı ş o l d u ğ u ç e n t i ğ i n h e m e n altındaki çıkıntıya dayadı.

A

O n o k t a d a , çıkıntının oku r a h a t ç a t u t a b i l m e s i için, etrafına d e f a l a r c a sarılmış olan ince bir s i c i m l e k a l i n l a ş t ı n l m ı ş t ı kiriş.

Sıkıca a m a hafif bir şekilde k a v r a n a n o k u n ,

kirişin


serbest kalışıyla ortaya çıkan enerji s o n u c u hedefini b u l m a sıydı a m a ç . E v a n i y n , y a y ı y u k a r i k a l d ı r d ı v e sağ eliyle kirişi g e r i y e doğru çekmeye başladı.

Bu k o n u d a pek başarılı olmadığının

f a r k ı n d a y d ı . K i r i ş i h a t a l ı g e r d i ğ i n i b i l e c e k k a d a r ç o k o k ç u görm ü ş t ü z a m a n ı n d a . F a r k ettiği ü z e r e , eğitimli bir o k ç u y u izlemekle, onun hareketlerini tekrarlamak, birbirinden t a m a m e n farklı iki k o n u y d u . H a t ı r l a d ı ğ ı k a d a r ı y l a Will, hiç z o r l a n m a d a n tek bir h a r e k e t l e o k u k i r i ş e y e r l e ş t i r i p yayı g e r e b i l i y o r d u . Her ne kadar g ö z ü n d e canlandırabilse de, kızm yeteneklerinin d ı ş ı n d a k a l ı y o r d u b u h a r e k e t . V a z g e ç i p yayı d i k t u t a r a k o k u n ç ı k ı n t ı s ı n ı p a r m a k l a r ı y l a k a v r a d ı v e kirişi, y a l n ı z c a kol g ü c ü n ü kullanarak çekmeyi denedi. Bu şekilde yayı a n c a k y a n yarıya gerebilmişti. Öfkeyle dudaklannı büzdü Evaniyn.

B u n u n l a idare etmek zorundaydı.

Tek g ö z ü n ü kapattı ve açıklığın kenarındaki ağaçlarda gezinen ölümcül tehlikenin farkında olmaksızın, mutlulukla beslenen m i n i k t a v ş a n a n i ş a n aldı. B i r u m u t l a o k u b ı r a k ı v e r d i . O an üç şey b i r d e n o l d u . E l i n d e n s a v r u l a n yay, o k u h e d e f i n d e n a z ü ç m e t r e s a p t ı r d ı . Yaydan ayrılan ok, deliciliğini kaybederek ortalığa savruldu v e geri t e p e n y a y ı n kirişi, E v a n i y n ' i n k o l u n u n i ç t a r a f ı n d a k i deriyi yırtıp g e ç t i . E v a n l y n , a c ı y l a çığlık a t a r a k y a y ı e l i n d e n d ü ş ü r d ü . Bir a ğ a c ı n g ö v d e s i n i sıyırıp g e ç e n o k , a ç ı k l ı ğ ı n ö t e s i n d e k a y b o l u p gitti. Bir kez d a h a arka a y a k l a n n m üzerinde doğrulan tavşan, şaşkınlıkla E v a n l y n ' e baktı ve dört ayak üstüne inerek yavaşça uzaklaştı.


Benden

de

ne

ölümcül

tehlike

olur ya,

diye

düşündü

Evanlyn. Yayı eline alıp kirişin kestiği b ö l g e y i o v u ş t u r a r a k ,

attığı

oku a r a m a y a koyuldu. On dakikalık a r a m a n ı n ardından, okun k a y b o l d u ğ u n d a k a r a r kıldı. A s ı k bir s u r a t l a k ü ç ü k k u l ü b e y e yollandı. " S a n ı r ı m b i r a z d a h a i d m a n y a p m a m g e r e k e c e k , " diye m ı nidandı. A v l a n m a y ı ikinci k e z d e n i y o r d u v e ilk d e n e m e s i d e h a y a l kırıklığıyla s o n u ç l a n m ı ş t ı . Will'in - s a ğ l ı k l ı o l s a - y a y l a a v l a n m a k t a hiç d e z o r l a n m a y a c a ğ ı n ı d ü ş ü n e r e k , b e l k i ellinci k e z i ç geçirdi. B e l k i g ö r ü r s e i ç i n d e bir ışık y a n a r u m u d u y l a yayı o ğ l a n a g ö s t e r m i ş t i elbette. A m a Will, o ilgisiz ve i f a d e s i z g ö z l e r i y l e b o ş b o ş b a k m a k t a n b a ş k a bir şey y a p m a m ı ş t ı . Dönüş

yolunda,

geceki yağışın

ardından

gelen karın içinden g e ç m e s i gerekiyordu.

diz hizasına

Bir haftayı

aş-

k ı n s ü r e d i r ilk k e z y a ğ a n kar, E v a n i y n ' i d ü ş ü n c e l e r e s e v k etmişti.

Kışın yarıdan fazlası geride kalmış olmalıydı ve

bahar geldiğinde,

Hallasholmlu

çitlerini

kullanmaya

yeniden

i ç l e r i n d e n b a z ı l a r ı . Will

Skandiyalılar bu dağ ge-

başlayacaklardı.

de kalmak üzere buralara kadar gelecekti. yapacakları

uzun

Belki

de

ile b a r ı n m a k t a o l d u k l a r ı k u l ü b e Güneye doğru

yürüyüşe başlayabilmeleri

için

artık yavaş yavaş kendini t o p l a m a s ı gerekiyordu.

oğlanın Sıcako-

tunun etkisinden tam olarak kurtulmasının ne kadar sürec e ğ i n e d a i r h i ç b i r fikri y o k t u E v a n i y n ' i n . d a h a iyiye g i d i y o r gibiydi

Her geçen gün

a m a kız, b u n d a n çok da e m i n


olamıyordu.

Öte

yandan,

havanın

karları

eritecek kadar

ısınmasına ne kadar kaldığını da bilemiyordu. Bildiği tek ş e y z a m a n l a yariş h a l i n d e o l d u k l a n y d ı . V a n s ç i z gisini bir türlü g ö r e m e d i ğ i bir y a n ş a k a p ı l m ı ş , gidiyorlardı. K u l ü b e g ö r ü ş a l a n ı n a g i r m i ş t i artık. B a c a d a n y ü k s e l m e k t e olan ince d u m a n ı görünce rahatladı. O gün a y n i m a d a n önce k o n t r o l a l t ı n a aldığı a t e ş i n , o y o k k e n d e y a n m a y a d e v a m ettiğini u m u y o r d u . K e ş f e t m i ş o l d u ğ u ü z e r e , ü ş ü m ü ş v e ıslak bir h a l d e eve d ö n ü p d e , s ö n m ü ş bir ateşle k a r ş ı l a ş m a k k a d a r m o ral b o z u c u bir şey y o k t u . O y o k k e n Will'in ateşle i l g i l e n m e s i n i b e k l e m i y o r d u elbette. B u k a d a r b a s i t bir işi b i l e y e r i n e g e t i r e m e y e c e k d u r u m d a y d ı o ğ l a n . İ s t e k s i z l i ğ i n d e n değil, diye d ü ş ü n d ü E v a n i y n . T e m e l i h t i y a ç l a r ı n d ı ş ı n d a bir şey y a p m a k y a d a s ö y l e m e k g e l m i y o r gibiydi Will'in i ç i n d e n . Yiyor,

içiyor ve ara sıra o y a l v a r a n

b a k ı ş ı y l a y a n ı n a g e l e r e k s ı c a k o t u istiyordu.

En azından, dedi

Evaniyn kendi kendine, son sıcakotu seansından bu yana epeyce z a m a n geçti. Will, z a m a n ı n ı n k a l a n ı n ı d ö ş e m e y e o t u r u p eline, bir t a h t a p a r ç a s ı n a ya da o an için g ö z l e r i n i n takıldığı bir n o k t a y a b a k a rak geçiriyordu. E v a n i y n , içeri d o ğ r u a ç ı l a n k a p ı n ı n eski deri m e n t e ş e l e r i n i g ı c ı r d a t a r a k k u l ü b e y e girdi.

Ç ı k a n g ü r ü l t ü , Will'in d i k k a t i n i

çekti. E v a n i y n ' i n b i r k a ç s a a t ö n c e o n u b ı r a k t ı ğ ı gibi b a ğ d a ş kurmuş, kulübenin ortasında oturuyordu. " S e l a m , Will. B e n g e l d i m , " d e d i E v a n i y n , g ü l ü m s e m e k için kendini zorlayarak.

O ğ l a n ı n bir g ü n o n a y a n ı t v e r e c e ğ i u m u -

duyla sürekli şansını deniyordu.


A n c a k çabalarının karşılığını alacağı gün, b u g ü n değildi. O ğ l a n , s e l a m ı n a n e bir c e v a p v e r m i ş n e d e o n a ilgi g ö s t e r m i ş t i . K ı z , iç geçirerek küçük yayı, kapının h e m e n arkasındaki duvar a d a y a d ı . S i c i m i ç ö z m e s i g e r e k t i ğ i n i h a t ı r l a r gibi o l d u a m a o an b u n u y a p a m a y a c a k kadar keyifsizdi. Kilere geçerek a z a l m a k t a olan kuru et stoklarından küçük bir p a r ç a e t ç ı k a r d ı . B i r a z p i r i n ç l e r i d e v a r d ı . E n a z ı n d a n bir p a r ç a tat v e r m e s i a m a c ı y l a eti i ç i n e b a t ı r d ı ğ ı s u y u k a y n a t a r a k b i r k a ç h a f t a d a n b e r i a n a y e m e k l e r i h a l i n e g e l m i ş o l a n etli p i l a vı hazırlamaya başladı. E v a n l y n , ö l ç ü p b i ç t i ğ i p i r i n c i d i ğ e r bir t a v a y a k o y m a k ü z e r e y k e n , a r k a s ı n d a n hafif bir g ü r ü l t ü g e l d i .

D ö n ü p baktığında,

W i l l ' i n , artık t ü m ö ğ l e d e n s o n r a b o y u n c a o t u r d u ğ u n o k t a d a olm a d ı ğ ı n ı fark etti. K a p ı n ı n y a n ı n d a o t u r u y o r d u artık. E v a n l y n , o ğ l a n ı n n e d e n yer d e ğ i ş t i r d i ğ i n i m e r a k etse d e , b u n u n r a s t g e l e bir d e ğ i ş i m d e n ibaret o l d u ğ u n d a k a r a r kıldı. B i r d e n neler o l d u ğ u n u g ö r d ü ve şaşkınlıkla irkilerek değerli p i r i n ç l e r i n i n bir k ı s m ı n ı m a s a n ı n ü z e r i n e d ö k t ü . K ü ç ü k yay, h â l â k a p ı n ı n y a n ı n d a k i d u v a r a d a y a l ı y d ı . A m a kiriş s i c i m i ç ı k a r ı l m ı ş t ı .


O T U Z ALTI

D

epamiuex'nun

adamlari,

sabahin

erken

saatlerinden

beri M o n t s o m b r e Ş a t o s u ' n u n ö n ü n d e k i a r s a y ı k a p l a y a n

u z u n ç i m l e r i k ı r p ı y o r l a r d ı . G a l y a l ı ş ö v a l y e , d ü e l l o d a işini ş a n s a b ı r a k m a k i s t e m i y o r d u . U z u n ç i m y ı ğ ı n l a r ı n a takılıp devrilen s a v a ş atları g ö r m ü ş t ü v e s a v a ş a l a n ı n ı n b u tür t e h l i k e l e r d e n arındırıldığından e m i n o l m a k istiyordu. D e p a m i e u x , ö ğ l e d e n s o n r a bir s u l a r ı n d a , bir ö n c e k i d ü e l l o s ı r a s ı n d a k u l l a n m ı ş o l d u ğ u çıkış k a p ı s ı n d a b e l i r m i ş t i .

Halt'u

alt e d e c e ğ i n d e n h i ç k u ş k u s u y o k t u . A n c a k u f a k t e f e k y a b a n c ı y ı hafife d e a l m ı y o r d u . H a l t ile H o r a c e ' m i d m a n l a r ı n ı i z l e m i ş t i v e A r a l u e n l i y a b a n c ı n ı n n a d i r b u l u n a n bir o k ç u o l d u ğ u n u n f a r k ı n d a y d ı . R a k i b i n i n u y g u l a y a c a ğ ı stratejiyi adı gibi biliyordu. D e p a m i e u x , k e n d i k e n d i n e g ü l ü m s e d i . H a l t ' u n p s i k o l o j i k o y u n l a r ı ilgi ç e k i c i , diye d ü ş ü n d ü . H a r e k e t h a l i n d e k i m i ğ f e r i n g ö z d e l i k l e r i n d e n içeri y a ğ a n oklar, b i r ç o k h a s m ı n ı n c e s a r e t i n i kıracak nitelikteydi. A n c a k D e p a m i e u x , H a l t ' u n yeteneklerind e n ş ü p h e e t m e d i ğ i gibi, k e n d i n i n k i l e r d e n d e e t m i y o r d u . B i r k e d i k a d a r k e s k i n refleksleri v a r d ı v e k a l k a r ı y l a H a l t ' u n o k l a rmı savuşturacağından emindi.


Kır saçlı Araluenli,

r a k i b i n i iyi d e ğ e r l e n d i r e m e m i ş gibi

duruyor, diye d ü ş ü n d ü ; bu gerçek karşısında belli belirsiz bir hayal

kırıklığı

hissetti.

Yabancıdan

çok büyük beklentileri

vardı aslında. A m a fazla iyimser izlenimlere kapıldığı ortaya çıkmıştı. Halt, çok yetenekli bir o k ç u y d u , o kadar. D o ğ a ü s t ü g ü ç l e r i y a d a gizli y e t e n e k l e r i y o k t u . Ü s t ü n e ü s t l ü k , d i y e d ü ş ü n d ü ş ö v a l y e , kısıtlı v e k e n d i s i n i bir şey s a n a n sıkıcı b i r a d a m d ı . O k ç u n u n kraliyet s o y u n d a n geldiğine dair iddiaların a p e k i n a n m ı y o r d u a m a a r t ı k b u n u n bir ö n e m i y o k t u . H a l t , ö l m e y i h a k e d i y o r d u v e D e p a m i e u x d e b u n u o n a keyifle b a h şedecekti. D e p a m i e u x , k a r a a y g ı n ü z e r i n d e ağır a d ı m l a r l a s a v a ş a l a n ı n a g e l i r k e n , etrafta a l ı ş ı l a g e l d i k b o r a z a n v e t r a m p e t g ü r ü l t ü l e r i n d e n eser y o k t u . T ö r e n y a p ı l a c a k bir g ü n d e ğ i l d i b u ; k a r a ş ö v a l y e için s ı r a d a n bir i ş g ü n ü y d ü y a l n ı z c a .

Birileri, o n u n

otoritesini ve bölgedeki hâkimiyetini sorgulamıştı ve bu tiplerin b a ş l a r ı n ı n ç a b u c a k e z i l m e s i g e r e k i y o r d u . H e r şeye r a ğ m e n ,

Montsombre

Şatosu çalışanlarının he-

m e n h e m e n tamamıyla D e p a m i u e x ' n u n savaşçılarının büyük bir ç o ğ u n l u ğ u , d ö v ü ş e t a n ı k l ı k e t m e k ü z e r e t o p l a n m ı ş t ı . İ ç l e rinden kaçının efendilerinin yenilmesini istediğini m e r a k ederek s e r t ç e g ü l ü m s e d i ş ö v a l y e . B i r k a ç k i ş i y l e sınırlı o l m a d ı ğ ı n a e m i n i m , diye d ü ş ü n d ü . A m a hayal kırıklığına uğrayacaklardı. E s a s e n o k ç u n u n ö l ü m ü n ü n o n a b ü ) m k bir f a y d a s ı o l a c a k t ı . Ş a t o l o r d u n u n , z ı p ç ı k t ı n ı n t e k i n i iki v u r u ş t a ö l d ü r d ü ğ ü g ö s t e r i , d i s i p l i n i s a ğ l a m a k için y e r d e a r a r k e n g ö k t e b u l d u ğ u fırsattı. H a l t d a b u s ı r a d a d ü e l l o a l a n ı n a g e l m i ş t i . T u h a f m i n i k atının ü z e r i n d e , a l a n ı n ö t e k i u c u n a d o ğ m i l e r l i y o r d u . Z ı r h y e r i n e D e p a m i u e x ' n u n m ı z r a ğ ı y l a kılıcı k a r ş ı s ı n d a h i ç b i r k o r u m a


s a ğ l a m a y a c a k olan k a k m a deriden bir yelek giymişti. Bir de, her z a m a n k i , grili yeşilli p e l e r i n i n i . G e n ç arkadaşı, birkaç adım gerisinden at sürüyordu. Zincird e n zırhını g i y m i ş , m i ğ f e r i n i s a v a ş a t m m eyer t o p u z u n a a s m ı ş tı.

M e ş e yaprağı sembolüyle süslü yuvarlak kalkanı sırtında,

kılıcı ise b e l i n d e y d i . Ç o k ilginç, diye d ü ş ü n d ü D e p a m i e u x . H a l t ' u n k a ç ı n ı l m a z y e n i l g i s i n i n a r d ı n d a n , g e n ç s a v a ş ç ı , u s t a s ı n ı n i n t i k a m ı n ı alm a y a ç a h ş a c a k m ı ş gibi d u m y o r d u . D a h a iyi y a , d i y e d ü ş ü n d ü k a r a ş ö v a l y e . B i r ö l ü m asi ç a l ı ş a n l a r ı n ı y o l a g e t i r e c e k s e eğer, iki ö l ü m ü n etkisinin n e o l a c a ğ ı m k i m b i l e b i l i r d i ki? A t ı m d u r d u m p sağ e l i n d e k i m ı z r a ğ ı n d e n g e s i n i k o n t r o l etti. A l a n ı n ö t e t a r a f ı n d a k i r a k i b i , y a v a ş v e s a ğ l a m a d ı m l a r l a ilerl e m e y e d e v a m e d i y o r d u . A r k a s ı n d a a t s ü r e n k a s l ı g e n ç l e dev savaş a t m a kıyasla m i n i c i k g ö r ü n ü y o r d u Halt.

"Umarım

ne

yaptığını

biliyorsundur,"

dedi

Horace;

D e p a m i u e x ' n u n o n l a n izliyor o l m a s ı i h t i m a l i n e -ki ş ü p h e s i z izliyordu- karşın, dudaklarını o y n a t m a d a n k o n u ş m a y a çalışıyordu. Eyerinin sırtında o n a d o ğ m d ö n e n Halt, n e r e d e y s e gülümsüyordu. " B e n de öyle," dedi usulca.

H o r a c e ' m sağ e l i n i n bir k e z

d a h a k m ı n d a k i k ı l ı c ı m g e v ş e t t i ğ i n i fark etti. Y a n y a n a a t sürerlerken b u n u d e f a l a r c a y a p m ı ş t ı o ğ l a n . " S a k i n o l , " d i y e e k l e d i . H o r a c e , artık D e p a m i u e x ' n u n o n u g ö r ü p g ö r m e d i ğ i n e aldırmadan, açıkça Halt'un yüzüne bakıyordu.


" S a k i n m i ? " d i y e t e k r a r l a d ı ş ü p h e y l e . " Z ı r h l ı bir ş ö v a l y e y l e e l i n d e y a y d a n b a ş k a bir şey o l m a d a n d ö v ü ş e c e k s i n v e b a n a sakin o l m a m ı mı söylüyorsun?" " B i r iki t a n e d e o k u m var, b i l i y o r s u n , " d e d i H a l t tatlılıkla. H o r a c e g ü v e n s i z b i r tavırla b a ş ı n ı s a l l a d ı . "Şey... ben yalnızca... u m a r ı m ne yaptığının farkmdasındır," d e d i y e n i d e n . H a l t , m i n i k bir t e b e s s ü m attı o n a . " H e p de b u n u söylüyorsun," diyerek,

kulaklarını dikmiş

t a l i m a t ı n ı b e k l e y e n A b e l a r d ' ı d u r d u r d u . G ö z l e r i n i u z a k t a k i siy a h zırhlı ş e k l e d i k e r e k a t ı n d a n indi. " Ş u n u g ü v e n l i bir y e r e g ö t ü r , " d e d i o ğ l a n a v e H o r a c e u z a n a r a k atı d i z g i n l e r i n d e n y a k a l a d ı . K u l a k l a r ı s e ğ i r e n A b e l a r d , m e r a k h gözlerle sahibine baktı. Halt

"Onunla

git,"

dedi

usulca

ve

hayvan,

kendisini

H o r a c e ' m kontrolüne bıraktı. O r m a n M u h a f ı z ı , bakışlarını sav a ş a t m m s ı r t ı n d a k i d e l i k a n l ı y a çevirdi. O ğ l a n ı n e n d i ş e s i , v ü c u d u n u n her u z v u n d a n okunabiliyordu. " H o r a c e ? " diye seslendi ona. Savaşçı çırağı, durup arkasına döndü. " N e yaptığımın farkındayım, merak etme." H o r a c e , m u t s u z bir t e b e s s ü m t a k ı n m a y ı b a ş a r d ı . " Ö y l e d i yorsan öyledir Halt." O r m a n M u h a f ı z ı , b u k o n u ş m a l a r s ı r a s ı n d a k ı l ı f ı n d a k i iki d ü z i n e o k t a n ü ç ü n ü , u ç l a r ı a ş a ğ ı b a k a c a k ş e k i l d e sağ ç i z m e sine sıkıştınyordu. Bu, H o r a c e ' ı şaşkına çevirmişti. H a l t ' u n o k l a r ı m o ş e k i l d e s a k l a m a s ı n a g e r e k y o k t u ki. K ı l ı f t a n çektiği t e k o k u a t m a s ı , s a n i y e n i n o n d a birini b i l e b u l m u y o r d u .


M e r a k edecek zamanı da yoktu zaten. D e p a m i e u x , alanm öbür tarafmdan onlara sesleniyordu. " L o r d H a l t , " diye s ö z e b a ş l a y a n a k s a n l ı sesi, atları y a n t a rafa çeken H o r a c e ' m k u l a k l a n n a kadar geliyordu. " H a z ı r m ı sınız?" K o n u ş m a y a t e n e z z ü l b i l e e t m e y e n H a l t , c e v a p o l a r a k elini k a l d ı r d ı . B u d a n m ı ş a l a n ı n o r t a s ı n d a tek b a ş ı n a d u r m u ş , d e v a s a s a v a ş a t m m sırtındaki k a p k a r a ş ö v a l y e n i n ü s t ü n e g e l m e s i n i b e k l e r k e n , a m m a d a k ü ç ü k v e s a v u n m a s ı z g ö r ü n ü y o r , diye d ü şündü Horace. " O z a m a n iyi o l a n k a z a n s ı n ! " diye s e s l e n d i D e p a m i e u x , alaylı bir ş e k i l d e . B u k e z c e v a p v e r d i H a l t . " Ö y l e p l a n l ı y o r a m ! " diye b a ğ ı r d ı , D e p a m i e u x , a t ı m m a h muzlayıp dörtnala koştumrken. H o r a c e birden, H a l t ' u n ona D e p a m i u e x ' n u n galip gelmes i h a l i n d e n e y a p m a s ı g e r e k t i ğ i n e dair hiçbir şey s ö y l e m e m i ş o l d u ğ u n u fark etti.

B ö y l e bir d u r a m d a O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n

ona kaçmasını söylemesini bekliyor,

D e p a m i e u x ile d ö v ü ş -

mesini istemediğini sanıyordu. Ki Halt'un yenilmesi halinde H o r a c e ' m y a p a c a ğ ı ilk şey, k a r a ş ö v a l y e y e m e y d a n o k u m a k o l a c a k t ı . H o r a c e , O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n b u k o n u d a s e s s i z kalm a s ı n ı n nedenini m e r a k ediyordu. Ya H o r a c e ' m dediklerini nasılsa y a p m a y a c a ğ ı m biliyordu ya da dövüşten m u t l a k a galip çıkacağına inanıyordu. G a l i p ç ı k a c a k m ı ş gibi d u r d u ğ u n d a n d e ğ i l y a . T o p r a k , k a r a savaş atının toynakları altında gümbürderken H o r a c e ' m m a hir g ö z l e r i , G a l y a l ı ş ö v a l y e n i n i n a n ı l m a z t e c r ü b e l i v e d o ğ a l y e t e n e ğ e s a h i p bir s a v a ş ç ı o l d u ğ u n u g ö r e b i l i y o r d u . A t i n i n


sırtına m ü k e m m e l bir dengeyle oturmuş' uzun,

ağır m ı z r a ğ ı

k ü ç ü k b i r t a h t a p a r ç a s ı gibi r a h a t l ı k l a k a l d ı r m ı ş t ı . M ı z r a ğ ı n ı n u c u gri y e ş i l p e l e r i n l i u f a k t e f e k r a k i b i n e y a k l a ş ı r k e n , üzengilerinin üzerinde

yükselerek

öne

doğru

yaylanmaya

başlamıştı. D e p a m i u e x ' n u n z i h n i n e d ü ş e n ilk k u ş k u t o h u m l a r ı n ı n kayn a ğ ı d a o p e l e r i n o l d u . K o n u m u n u k o m y a n H a l t , h a f i f ç e sallan ı y o r gibiydi ş i m d i ; gri yeşil ç i m l e r l e b ü t ü n l e ş e n a l a c a l ı p e l e rini. O r m a n M u h a f ı z ı ' n ı n bir g ö r ü n ü p bir k a y b o l m a s ı n a n e d e n o l u y o r d u . B u d a rakibini ş a ş k ı n a ç e v i r i y o r d u . Ö f k e l e n e n D e p a m i e u x , bu düşünceleri aklından kovarak dikkatini okçuya v e r m e y e ç a l ı ş ı y o r d u . D i b i n d e y d i artık, o t u z m e t r e bile y o k t u aralarında ve okçu daha hâlâ... Oku havada gördü.

Y a y ı n y u k a r ı k a l k ı ş ı y l a karşı t a r a f t a

belli b e l i r s i z bir h a r e k e t l e n m e o l d u . M i ğ f e r i n i n g ö z deliklerini h e d e f a l a n felaket h a b e r c i s i ok, i n a n ı l m a z bir h ı z l a o n a d o ğ r u gelmeye başlamıştı bile. O k n e k a d a r hızlı o l u r s a o l s u n ,

kalkanın

kaldırıp kendisi-

n i s a v u n a n D e p a m i e u x d a h a hızlıydı. O k u n k a l k a n a ç a r p t ı ğ ı n ı hissetti; ç e l i ğ i n çeliğe s ü r t m e s i y l e p a r l a k , s i y a h k a l k a n d a d e r i n bir o y u k o l u ş t u v e o k , t ı s l a y a r a k o r t a d a n k a y b o l d u . A m a b u p o z i s y o n d a y k e n kısa b o y l u rakibini g ö r e m i y o r d u ; h ı z l a k a l k a n ı indirdi. C e h e n n e m d e k i t ü m ş e y t a n l a r alsın seni! kendine.

diye s ö v d ü k e n d i

H a l t ' u n planı da buydu zaten ve daha kalkan hava-

d a y k e n g ö n d e r m i ş t i ikinci o k u n u . D e p a m i u e x ' n u n g ü ç l ü refleksleri, ş ö v a l y e n i n i m d a d ı n a bir k e z d a h a yetişti. Bir i n s a n n a sıl bu k a d a r hızlı atış y a p a b i l i r , diye g e ç i r d i a k l ı n d a n . B i r d e n ,


okçunun bulunduğu noktanın yani mızrak mesafesinin dışına çıkmış o l d u ğ u n u fark ederek küfrü bastı. Yavaşlattığı

savaş

atını

g e n i ş bir y a y ç i z e r e k d ö n d ü r d ü .

H ı z l ı bir d ö n ü ş y a p ı p atı s a k a t l a m a y a d e ğ m e z d i . A c e l e s i y o k t u nasılsa ve... O a n sol o m z u n d a b i r acı d a l g a s ı h i s s e t t i . M i ğ f e r i y l e kısıtlı o l a n g ö r ü ş a l a n ı i ç e r i s i n d e a c e m i h a r e k e t l e r l e iki b ü k lüm oldu ve yanından geçerken Halt'un,

bu kez zırhının

o m u z b o ş l u ğ u n u h e d e f alarak bir o k d a h a g ö n d e r m i ş olduğ u n u f a r k etti. O k , b o ş l u ğ u k a p a t a n z i n c i r d e n zırh t a r a f ı n d a n d u r d u r u l m u ş a n c a k sivri u c u zırhı h a f i f ç e d e l e r e k e t i n e s a p l a n m a y ı b a ş a r m ı ş t ı . D a y a n ı l m a z bir acı d e ğ i l d i s o n u ç t a ; a n a kas v e t e n d o n l a n n ı n z a r a r g ö r ü p g ö r m e d i ğ i n i a n l a m a k için k o l u n u h ı z l a h a r e k e t ettirdi. D ö v ü ş ü n u z a m a s ı h a l i n d e , s e r t l e ş e n k o l u k a l k a n s a v u n m a s ı n a katkıda bulunabilirdi bile. Şu haliyle,

y a l n ı z c a ö n e m s i z bir y a r a y d ı . A c ı v e r i c i v e

ö n e m s i z , diye düzeltti, k o l u n d a n d a m l a y a n sıcak kanı hissederek. B u n u n hesabını s o r a c a ğ ı n a söz verdi kendine. H e m de ne hesap. Z i r a D e p a m i e u x , artık H a l t ' u n p l a n ı n ı k a v r a m ı ş o l d u ğ u n a inanıyordu.

Okçu, üzerine g e l m e y e d e v a m eden şövalyeyi,

kalkanım kaldırıp görüş alanını sıfırlamaya zorlayacak ve D e p a m i e u x geçerken de yana kayacaktı. Ş ö v a l y e n i n b u o y u n u o y n a m a y a h i ç niyeti y o k t u . M ı z r a k l a y a p t ı ğ ı süratli s a l d ı n y ı , y a v a ş v e ihtiyatlı bir s t r a t e j i y l e d e ğ i ş t i r e c e k t i . H ı z l ı b i r s a l d ı n n ı n y a r a t a c a ğ ı etkiye i h t i y a c ı y o k t u n e d e o l s a . O n u a t s ı r t ı n d a n d e v i r m e y e ç a l ı ş a n zırhlı bir ş ö v a l y e


y o k t u k a r ş ı s ı n d a . M e y d a n ı n o r t a s ı n d a a y a k t a d u r a n , s a b i t bir savaşçıyla dövüşüyordu. P l a n ı a k i m a y a t ı n c a , u z u n v e h a n t a l m ı z r a ğ ı u z a n ı p kırdığı o k l a b i r l i k t e y e r e fırlattı. K ı l ı c ı n ı ç e k e r e k atını y a v a ş a d ı m l a r l a H a l t ' u n o n u b e k l e mekte olduğu noktaya doğru sürmeye başladı. K a l k a n ı n ı n o k l a r ı s a v u ş t u r a b i l e c e k p o z i s y o n d a k a l m a s ı için H a l t ' u sol t a r a f ı n d a t u t u y o r d u . S a ğ e l i n i n m ü k e m m e l bir d e n geyle kavradığı u z u n kılıcıyla h a v a d a z o r l a n m a k s ı z ı n daireler çiziyordu. D ö v ü ş ü izleyen H o r a c e , kalp atışlarının hızlandığını hissetti. D ö v ü ş ü n y a l n ı z c a bir t e k k a z a n a n ı o l a c a k t ı . D e p a m i u e x ' n u n m ı z r a k l ı s a l d ı r ı d a n v a z g e ç i p ihtiyatlı bir kılıç d ö v ü ş ü n e d ö n m e s i y l e birlikte. Halt için tehlike çanları ç a l m a y a başlamıştı. H o r a c e , o n ş ö v a l y e d e n d o k u z u n u n , H a l t ' u n stratejisi k a r ş ı s ı n d a ö f k e d e n d e l i y e d ö n ü p o n u e z m e k için m ı z r a k s a l d ı r ı s ı n a d e v a m edeceğini biliyordu.

D e p a m i e u x ise b u n u n çılgınlık

olduğunu görüp Halt'un avantajım ortadan kaldıracak onda birlik k e s i m e dahildi. U f a k t e f e k r a k i b i n e d o ğ m y a v a ş a d ı m l a r l a i l e r l e y e n atlı ş ö v a l y e y l e H a l t ' u n a r a s m d a y a l n ı z c a kırk m e t r e v a r d ı artık. A z ö n c e o l d u ğ u gibi, y a y h a v a y a kalktı v e o k h e d e f i n e g ö n d e r i l di. D e p a m i e u x , b e c e r i k l i , h a t t a n e r e d e y s e r a k i b i n i h o r g ö r e n b i r h a r e k e t l e k a l k a n ı n ı k a l d ı r d ı . D a r b e n i n tıngırtısını d u y u n c a k a l k a n ı y e n i d e n indirdi.

K a f a s ı n ı h e d e f a l a n bir s o n r a k i o k u

g ö r e b i l i y o r d u . O k ç u n u n eli o y n a y ı p o k h a v a d a s ü z ü l m e y e b a ş l a d ı ğ ı a n k a l k a n ı n ı bir k e z d a h a k a l d ı r d ı . A m a ö n e m l i bir şeyi g ö z d e n k a ç ı r m ı ş t ı .


Bu, Halt'un çizmesine saklamış olduğu üç oktan biriydi. Ucu, ateşte sertleştirilmiş çelikten yapılmış, özel bir oktu. Uç kısmı, Halt'ın normal savaş oklan gibi geniş ve yassı değildi; Depamiuex'nun zırhını delip etine saplanmasını sağlayacak olan dört minik uzantıyla çevrilmişti. Halt, zırh delici okların sımnı, yıllar önce doğu steplerindeki vahşi atlı okçulardan öğrenmişti. Ok, hedefine gönderilmişti. Depamieux kalkanını kaldınrken, okun, ucunda yer alan ağırlıklar sayesinde, nişan alınan bölgenin altına çarptığım göremedi. Eğik kalkanın altma doğm bir yay çizen ok, tüm hızıyla şövalyenin açıktaki göğüs zırhına isabet etti. Depamieux, bir ses duydu. Metalin metale çarpış sesi; tangırtıdan çok gümbürtüyü andınyordu. Neler olup bittiğini merak etti. Birden yoğun bir acının, bir ıstırap dalgasının sol tarafmdan başlayarak hızla tüm vücudunu kapladığmı hissetti. Çimlerin üzerine devrildiğini fark etmemişti bile. Halt, yayını indirdi. Kirişi gevşetti ve hazır beklettiği ikinci zırhdelici okunu kıhfina geri koydu. Montsombre Şatosu'nun lordu yerde hareketsiz yatıyordu. Dövüşü izlemek üzere şatodan dışan çıkmış olan küçük izleyici gmbunun üzerine, şaşkın bir sessizlik çökmüştü. Hiçbiri ne tepki vermesi gerektiğini bilmiyor, bu sonucu beklemiyordu. Hizmetkârlar, aşçılar ve ahır çalışanları ihtiyatlı bir memnuniyet içindeydiler. Depamieux, hiçbir zaman sevilen bir efendi olmamıştı. Canını sıkan her hizmet kân kırbaçlatıp kafeslere kapatmasının da bunda etkisi büyüktü. Ama biraz önce onu öldürmüş olan adamdan da fazlasmı beklemiyorlardı. Doğal


o l a r a k , sakallı y a b a n c ı n ı n e f e n d i l e r i n i , M o n t s o m b r e ' m y ö n e t i m i n i ele g e ç i r m e k için ö l d ü r d ü ğ ü n ü s a n ı y o r l a r d ı .

Galya'da

işler b u ş e k i l d e y ü r ü r d ü v e t e c r ü b e l e r i o n l a r a , e f e n d i d e ğ i ş i k liklerinin hiçbir o l u m l u g e l i ş m e

sağlamayacağını göstermiş-

ti. Z a t e n D e p a m i e u x d e b i r k a ç yıl ö n c e bir diğer z o r b a y ı alt e d e r e k e f e n d i l e r i o l m u ş t u . D o l a y ı s ı y l a , m e r h a m e t s i z v e sadist k a r a ş ö v a l y e n i n ö l ü m ü n d e n h o ş n u t o l m a l a r ı n a r a ğ m e n , halefine de pek iyimserlikle baktıklan söylenemezdi. D e p a m i e u x ' y e h i z m e t e t m i ş o l a n a s k e r l e r i n d u r u m u ise, b i r a z d a h a farklıydı.

Ölen efendileriyle aralarında en azından

bir b a ğ v a r d ı ; gerçi b u y a k ı n l ı k s a d a k a t o l a r a k n i t e l e n e m e z d i . A m a yıllardır D e p a m i u e x ' n u n y a n ı n d a s a v a ş a r a k b i r ç o k z a f e r k a z a n m ı ş v e ö n e m l i m i k t a r d a g a n i m e t ele g e ç i r m i ş l e r d i . Ş i m d i a r a l a r ı n d a n ü ç ü , elleri k ı l ı ç l a n n m k a b z a s ı n d a , H a l t ' a d o ğ m yürümeye başlamışlardı bile. Hareketlenmeyi gören Horace, Vumcu'jm mahmuzlayarak a s k e r l e r l e gri pelerinli o k ç u n u n a r a s ı n a girdi. K ı n ı n d a n v ı n l a y a r a k ç ı k a n kılıcı, ö ğ l e d e n s o n r a g ü n e ş i n i y a k a l ı y o r d u . A s k e r ler d u r a k s a d ı l a r . H o r a c e ' m ş ö h r e t i , o n l a r a k a d a r u l a ş m ı ş t ı v e hiçbiri g e n ç a d a m l a k a r ş ı k a r ş ı y a g e l e b i l e c e k k a d a r y e t e n e k l i bir s i l a h ş o r o l d u ğ u n u d ü ş ü n m ü y o r d u . Onlar, m e y d a n m u h a r e b e l e r i n i n k a r m a ş a s ı n a a l ı ş k ı n l a r d ı , b u tür h e s a p k i t a p gerektir e n , s o ğ u k d ü e l l o a l a n l a r ı n a değil. "Atını g e t i r ! " diye s e s l e n d i H a l t , H o r a c e ' a . S a v a ş ç ı , ş a ş k ı n lıkla etrafına b a k ı n d ı . H a l t y e r i n d e n k ı m ı l d a m a m ı ş t ı . B a c a k l a n m h a f i f ç e a ç m ı ş , y a k l a ş m a k t a o l a n askerleri b e k l i y o r d u . Y a yını a l ç a l t m ı ş o l m a s ı n a r a ğ m e n , o k u kirişte h a z ı r b e k l i y o r d u . " N e ? " diye s o r d u H o r a c e a n l a m a y a r a k .

Orman Muhafızı


b a ş ı n ı k a r a ş ö v a l y e n i n , ağırlığını bir a y a ğ ı n d a n d i ğ e r i n e v e r i p kararsız hareketlerle başını savuran savaş a t m a doğru salladı. "Atı d i y o r u m . dı Halt.

O b e n i m artık. Al da g e t i r , " d i y e t e k r a r l a -

H o r a c e d a V u r u c u ' y u , u z a n ı p k a r a atın d i z g i n l e r i n i

yakalayabileceği noktaya dek sürdü.

B u n u y a p a r k e n kılıcını

k ı n ı n a geri k o y m a k z o r u n d a k a l m ı ş t ı v e ü ç a s k e r i - a y n c a ark a l a r ı n d a d u r a n , h e n ü z bir t a r a f s e ç m e m i ş bir d ü z i n e d i ğ e r i n i ihtiyatlı g ö z l e r l e s ü z ü y o r d u . " M u h a f ı z k o m u t a n ı ! " diye seslendi Halt. " N e r e d e s i n ? " G e n i ş s a v a ş ç ı g r u b u n u n i ç i n d e n y a n zırhlı, i r i y a n bir a d a m çıktı ö n e . H a l t , bir a n a d a m ı s ü z d ü k t e n s o n r a y e n i d e n seslendi: "Admne? " K o m u t a n , duraksadı.

O l a y l a r n o r m a l bir ş e k i l d e g e l i ş m i ş

o l s a , b u tür bir d ü e l l o y u k a z a n a n k i ş i n i n , her ş e y i n o l d u ğ u gibi kalmasını talep edeceğini ve M o n t s o m b r e ' d a k i hayatın, pek d e ğ i ş m e d e n d e v a m edeceğini biliyordu. A n c a k k o m u t a n aynı z a m a n d a y e n i bir e f e n d i n i n , bir ö n c e k i y ö n e t i m e ait ü s t d ü z e y s u b a y l a r ı n r ü t b e l e r i n i i n d i r e b i l e c e ğ i n i n , h a t t a b u kişileri i d a m e d e b i l e c e ğ i n i n d e f a r k ı n d a y d ı . Y a b a n c ı n ı n e l i n d e k i yay, o n u tedirgin ediyordu. A m a kimliğini açık e t m e m e y i de gereksiz buluyordu.

D i ğ e r askerler, ö n l e r i n i n a ç ı l m a s ı i ç i n o n u tecrit

etmekten hiç de çekinmeyeceklerdi. Kararını verdi. "Philemon, lordum," dedi. Halt adamı incelerken rahatsız e d i c i , u z u n bir s e s s i z l i k y a ş a n d ı . " B u r a y a gel, P h i l e m o n , " d e d i H a l t n i h a y e t v e o k u n u kılıfın a k o y u p , y a y ı n ı sol o m z u n a astı. A s l ı n d a k o m u t a n ı c e s a r e t l e n d i r m e k t i a m a c ı a m a H a l t ' u n i s t e r s e , o n u t e k bir a d ı m b i l e a t a m a d a n ö l d ü r e b i l e c e ğ i n i n f a r k ı n d a y d ı k o m u t a n . T ü m sinir


uçlan gerilmiş bir şekilde, dikkatle yaklaştı ufak tefek adama. Konuşma mesafesine geldiğinde. Halt söze başladı. "Burada ihtiyacım olandan daha uzun süre kalmaya hiç niyetim yok," dedi sakin sakin. "Bir ay içinde Tötonya ve Skandiya'ya uzanan geçitler açılacak ve yol arkadaşımla ben de buradan gideceğiz." Sustu. Söylenenleri idrak etmeye çalışan Philemon, kaşlanm çattı. "Sizinle gelmemizi mi istiyorsunuz?" diye sordu nihayet. "Arkanızdan gelmemizi mi bekliyorsunuz?" Halt, başını iki yana salladı. "Bir daha hiçbirinizi görmek niyetinde değilim," dedi açıkça. "Bu şatodan, insanlanndan hiçbir şey istemiyorum. Yalnızca Depamiuex'nun savaş atını alacağım, çünkü düellonun galibi olarak buna hakkım var Kalanını alabilirsin; şatoyu, mobilyaları, hazineyi, yiyecekleri, hepsini. Arkadaşlanm kontrol altma alabilirsen eğer, hepsi senindir" Philemon, şaşkınlıkla başını salladı. Ayağına ne büyük bir fırsat gelmişti böyle! Yabancı yoluna devam ediyor ve şatoyu içindekilerle beraber ona -bir muhafız komutanına- bırakıyordu. Kendi kendine hafif bir ıslık çaldı. Bölge yöneticisi olarak Depamiuex'nun yerine geçecekti. Bir şatosu, emrine amade askerleriyle hizmetkârlan bulunan bir lord olacaktı! "İki şey var," diyerek onun düşüncelerini böldü Halt. "Kafeslerdeki insanlan derhal serbest bırakacaksın. Şatodaki diğer hizmetkâr ve kölelere gelince... burada kalıp kalmamak onlann bileceği iş. Hiçbirini senin yanında kalmaya zorlamayacagım.


Komutanın kalın kaşlari, bu açıklama üzerine çatıldı. ttiraz etmek üzere ağzını açtı, ancak Halt'un gözlerindeki ifadeyi görünce duraksadı. Soğuk, kararlı ve kesinlikle merhametsiz bir ifadeydi bu. "Senin ya da halefinin," diye düzeltti Hah. "Seçim sana ait. Kabul etmezsen seçme şansım, seni öldürdükten sonra yerine geçene veririm." Philemon, bu sözleri duyduğu an, Halt'un söylediklerini yapmakta hiç tereddüt etmeyeceğini fark etti. Halt ile ya da savaş atının sırtındaki kaslı genç silahşörle mücadele edebilecek durumda değildi. Seçeneklerini değerlendirdi. Mücevherler, ahin, zenginlik içinde bir şato, paralan zamanında ödeneceği için ona sadık kalan bir grup silahlı asker ve muhtemelen ayrılacak olan birkaç hizmetkâr. Ya da ölüm; buracıkta, hemen şimdi. "Kabul ediyorum," dedi Philemon. Sonuçta, diye düşündü, hizmetkâr ve kölelerin çoğunun evi yok. Büyük olasılıkla birçoğu, işlerin bundan daha kötü olamayacağı, hatta daha iyiye bile gidebileceğine dair kaderci bir anlayışa teslim olup, Montsombre Şatosu'nda kalmayı tercih edecekti. Halt, hafifçe başını salladı. "Ben de öyle düşünmüştüm."


E

v a n l y n , işine o d a k l a n m ı ş t ı . Y u m u ş a k deri p a r ç a s ı n ı k e sip d ü z e l t i r k e n d i ş l e r i n i n a r a s ı n d a n dışarı fırlayan dili-

n e , hafifçe ç a t ı l m ı ş k a ş l a r ı eşlik e d i y o r d u . Hata y a p m a lüksünün bulunmadığını biliyordu. Ahırda buld u ğ u deri p a r ç a s ı , t a m d a a m a c ı n a h i z m e t e d e c e k b o y u t t a y d ı . Yumuşak, esnek ve inceydi. Kulübede başka k u m a ş parçaları d a b u l m u ş t u , a m a h e p s i k u r u m u ş v e k a s k a t ı k e s i l m i ş bir h a l deydi. İhtiyacı olan p a r ç a , buydu. E v a n i y n , k e n d i n e bir s a p a n y a p ı y o r d u . Yayı k u l l a n m a k t a n v a z g e ç m i ş t i s o n u n d a .

B ü y ü k bir hedefi

v u r a b i l e c e k h a l e g e l m e m için bile, diye d ü ş ü n m ü ş t ü , o k a d a r vakit g e ç m e s i g e r e k e c e k ki, o z a m a n a d e k Will ile i k i m i z ç o k t a n a ç l ı k t a n ö l m ü ş o l a c a ğ ı z . D e r i n bir i ç geçirdi. Bir p r e n s e s o l a r a k yetiştirilmiş o l m a n ı n belli s a k ı n c a l a r ı d a y o k değildi hani. H a s s a s dikiş ve nakış işlerini becerebilir, iyi ş a r a p t a n a n l a r ve bir d ü z i n e soylu ile eşlerine bir a k ş a m y e m e ğ i verebilirdi. H i z m e t k â r l a r ı o r g a n i z e edebilir ya da en sıkıcı r e s m i törenler s ı r a s ı n d a , t ö r e n l e i l g i l e n i y o r m u ş ç a s ı n a k o l t u ğ u n d a saatlerce d i m d i k oturabilirdi.


Bunlarin hepsi değerli özelliklerdi belki a m a içinde bulund u ğ u şartlar a l t m d a hiçbiri işe y a r a m ı y o r d u . E n a z ı n d a n b i r k a ç saatlik temel o k ç u l u k eğitimi almış olmayı dilerdi. Pişmanlıkla kabullendiği üzere, ok ve yay kullanımı, onun yeteneklerinin ötesinde kalıyordu. A m a s a p a n ö y l e m i y d i ya! O n o k t a d a işler d e ğ i ş i y o r d u işte. K ü ç ü k bir k ı z k e n , iki e r k e k k u z e n i y l e s a p a n l a n m alıp A r a l u e n Ş a t o s u ' n u n dışındaki o r m a n l a r d a az avlanmamışlardı. O zam a n l a r , s a p a n ı g a y e t iyi k u l l a n d ı ğ ı n ı h a t ı r l ı y o r d u . O n u n c u d o ğ u m g ü n ü n d e , babası E v a n i y n ' i öfkeden deliye d ö n d ü r e n bir k a r a r l a , k ı z ı n ı n artık o ğ l a n l a r l a o y n a m a y ı b ı r a k a rak hanımefendiliğin e s a s l a n n ı ö ğ r e n m e y e b a ş l a m a s ı n a karar vermişti. O günden sonra gezinti ve s a p a n avlan sona ermiş, dikiş n a k ı ş işleri ile ev s a h i b e l i k l e r i b a ş l a m ı ş t ı . Y i n e d e , d i y e d ü ş ü n d ü , b i r a z a h ş t ı r m a y l a m u h t e m e l e n işime yarayacak kadannı hatırlarım. A r a l u e n Ş a t o s u ' n d a k i o m u t l u günleri hatırlayınca, d u d a k larına h a f i f bir t e b e s s ü m yerleşti.

Şimdiki hayatıyla kıyaslan-

d ı ğ ı n d a g e c e v e g ü n d ü z gibiydiler.

B u g ü n l e r d e b a ş k a şeyler

ö ğ r e n i y o r u m , diye dalga geçti. Bir midilliyi belinin hizasındaki k a r l a n n içinden çekebiliyor, rahatsız z e m i n d e uyuyabiliyor, n a z i k k i ş i l e r i n u y g u n g ö r d ü ğ ü sıklıktan ç o k d a h a a z b a n y o y a p ı y o r d u . Ş i m d i d e şansı y a v e r g i d e r s e a v l a n ı p , a v l a d ı ğ ı h a y v a nı temizleyerek kendi yemeğini pişirecekti. S a p a n ı d o ğ r u d ü r ü s t b a ğ l a y a b i l i r s e tabii. Y u m u ş a k deri p a r çayı g e n i ş , y u v a r l a k t a ş ı n e t r a f ı n a g e ç i r i p b a ğ l a d ı v e deriyi sık ı c a ç e k e r e k t a ş ı n e t r a f ı n d a b i r tür k e s e o l u ş m a s ı n ı s a ğ l a d ı . B a ğ l a m a ve serbest b ı r a k m a işlemini defalarca tekrar ederek


deriye taşın şeklini veriyordu. Harcadığı emekten dolayı elleri ağnyordu artık. Küçük bir çocukken, hizmetkârların bunu onun için yaptıklarını hatırlar gibiydi. "Pek bir işe yaramıyorum, değil mi?" dedi kendi kendine. Aslında kendisini hafife alıyordu. S o n derece cesaretli, azimli ve sadık bir kızdı, becerikliliği de cabasıydı. Bu şartlar altında yaşamak zorunda bırakılan herhangi biri gibi, her defasında en doğru çözümü bulamıyordu belki. Ama bir şekilde, bir çözüm buluyordu işte. Asla geri adım atmazdı. Araluen'e dönebilmesi halinde onu büyük bir hükümdar yapacak olan şey de bu azmiyle yeni koşullara uyum sağlayabilme yeteneğiydi zaten. Birden arkasında bir ses duyarak döndü. Will'in hemen yanında durduğunu görünce, içi burkuldu. Oğlanın gözleri, yine boş boş bakıyordu. Bir an sıcakotu istediğini sanarak korkuya kapıldı Evaniyn. Will'in otu son alışından bu yana iki hafta geçmişti. Yaprakları oğlana verdiğinde, paketin içi neredeyse boşalmıştı. Bir sonraki kriz geldiğinde neler olacağına dair hiçbir fikri yoktu. Günlerini, oğlanm sıcakotu isteğiyle yanına gelmesinden korkarak ve bağımlılıktan kurtulmuş olmasını umarak geçiriyordu. WiU yayın sicimini çözdüğünden bu yana, onun başka şeyleri de hatırlamasını umutla bekliyordu Evaniyn. Ama beklediği, bir türlü olmuyordu. Will, sıranıin üzerindeki su testisini işaret edince derin bir nefes alıp, çocuğa bir bardak su doldurdu. Will, aklı hâlâ yalnızca madde bağımlılarının bildiği, uzaklardaki o noktaya takılı halde, ayaklarıinı sürüyerek uzaklaştı. İyileşmedi, diye


düşündü Evanlyn, ama en azmdan korktuğunun basma gelmesine daha vardı. Y a ş l a r l a d o l a n g ö z l e r i n i silerek, işinin b a ş ı n a d ö n d ü . Ö n c e d e n eyer ç a n t a s ı n ı n u c u n d a n k e s m i ş o l d u ğ u i n c e u z u n şeritleri, k e s e n i n her iki t a r a f ı n a t u t t u r d u . T a ş ı d e r i n i n i ç i n e k o y a r a k s a p a n ı d e n e m e a m a c ı y l a ş ö y l e bir s a v u r d u . U z u n z a m a n g e ç m i ş t i a r a d a n , a m a n e y a p a c a ğ ı n ı belli b e l i r s i z h a t ı r l a r gibiydi. T a ş , d e r i n i n i ç i n e g ü v e n l i bir b i ç i m d e y e r l e ş m i ş t i . W i l l ' e bir g ö z attı. K u l ü b e n i n d u v a r ı n a y a s l a n a r a k ç ö m e l m i ş , k a p a l ı g ö z l e r i y l e b a ş k a bir d ü n y a y a g ö ç e t m i ş t i . Ç o c u ğ u n s a a t l e r c e o pozisyonda kalacağım biliyordu. D a h a f a z l a z a m a n k a y b e t m e n i n bir a n l a m ı y o k , d e d i k e n d i k e n d i n e v e W i l l ' e s e s l e n d i . " B e n ava ç ı k ı y o r u m . Will. Bir s ü r e burada olmayacağım." Birkaç tane çakıltaşı toplayarak yola koyuldu. Yayla yaptığı d e n e m e l e r o n a h a y v a n l a r ı n -artık i ç i n d e birileri y a ş a d ı ğ ı içinkulübenin

çok uzağında gezinmekte

olduklarını

öğretmişti.

G e ç m i ş t e n k a l m a acı t e c r ü b e l e r i o l m a l ı , d i y e d ü ş ü n d ü . B u n l a rın kızın a v c ı l ı k d e n e m e l e r i y l e ilgisi o l m a d ı ğ ı k e s i n d i . Y ü r ü r k e n bir y a n d a n d a p r a t i k y a p m a fırsatını d e ğ e r l e n d i riyor, t u h a f bir u ğ u l t u sesi ç ı k ı n c a y a k a d a r b a ş ı n ı n ü z e r i n d e ç e v i r d i ğ i s a p a n ı , etraftaki a ğ a ç k ü t ü k l e r i n e n i ş a n l ı y o r d u . İlk b a ş l a r d a , p e k b a ş a n l ı d e ğ i l d i s o n u ç l a r . T a ş y e t e r i n c e h ı z lı gidiyordu a m a Evanlyn'in nişancılığı yerlerde sürünüyordu. A m a p r a t i k y a p m a y a d e v a m e t t i k ç e , eskisi gibi attığını v u r m a y a b a ş l a d ı ğ ı n ı fark e d i y o r d u . S a p a n a iki t a n e taş k o y a r a k ş a n s ı n ı a r t ı r m a y ı d e n e d i ğ i n d e ise ç o k d a h a iyi s o n u ç l a r a l m a y a b a ş l a d ı . N i h a y e t h a z ı r o l d u -


ğuna kanaat getirerek harekete geçti. D e r e kenarındaki açıkhğa doğru gidiyordu; tavşanların açıklıktaki sıcak kayalıklara u z a n ı p b e s l e n e r e k g ü n e ş l e n d i k l e r i n e şahit o l m u ş t u .

Ş a n s l ı y d ı . G ö z l e r i k a p a l ı k o c a m a n bir t a v ş a n k a y a l a r m ü z e rine oturmuş, güneşin ve altındaki sımsıcak kayanın tadını çıkarıyordu. T o p l a d ı ğ ı b ü y ü k t a ş l a r d a n ikisini s a p a n a k o y u p k a f a s ı n ı n üzerinde

çevirmeye

başlayan

Evaniyn'i

heyecan

basmıştı.

H ı z l a n a n s a p a n ı n ç ı k a r d ı ğ ı u ğ u l t u d a arttı v e sesi d u y a n tavş a n ı n g ö z l e r i bir a n d a a ç ı l ı v e r d i . A m a bir t e h l i k e s e z m e d i ğ i için y e r i n d e n k ı m ı l d a m a m a y ı t e r c i h etti.

Hayvanın gözlerini

a ç t ı ğ ı n ı g ö r e n E v a n l y n , t a ş l a r ı h e m e n f ı r l a t m a i ç g ü d ü s ü n e karş ı k o y d u . S a p a n ı iki ü ç k e z d a h a d ö n d ü r d ü k t e n s o n r a k o l u n u n t ü m gücüyle hedefine doğru savurdu. A c e m i ş a n s ı y a d a n e d e r s e n i z d e y i n , t a ş l a r ı n ikisi d e h e d e f lerini b u l m u ş t u . B ü y ü k o l a n ı a r k a a y a ğ ı n ı kırdığı için, z a v a l l ı hayvanın elinden, k a r m ü s t ü n d e hafifçe t o p a l l a m a k t a n fazlası g e l m i y o r d u . A n i bir z a f e r h i s s i y l e ö n e a t ı l a n E v a n i y n , c a n h a v liyle ç ı r p m a n h a y v a n ı y a k a l a d ı ğ ı gibi b o y n u n u kırıp a c ı l a r ı n a bir s o n v e r d i . T a z e et, y e t e r s i z ö ğ ü n l e r i n e ö n e m l i bir k a t k ı o l a c a k t ı . C o ş kudan kıpkırmızı kesilen Evaniyn, avlanmaya d e v a m ederek şansının yaver gidip gitmeyeceğini g ö r m e y e karar verdi.

Bu

g e c e , iki katı e t y e m e y i t e r c i h e d e r d i . D i k k a t l e ilerledi; a y a k l a r ı n ı n a l t ı n d a k i y u m u ş a k kar, ses ç ı -


k a r m a d a n yürümesini sağlıyordu zaten.

Bir s o n r a k i a ç ı k l ı ğ a

yaklaştığında, minicik adımlarla yürümeye başladı. Adımlarını atacağı noktayı özenle seçiyor ve y a n l a n n d a n geçtiği ağaç d a l l a r ı n ı eliyle k a l d ı r ı p , eski h a l i n e g e t i r i y o r d u . B ü y ü k bir i h t i m a l l e h a y a t ı n ı k u r t a r a n şey d e b u aşırı titizliği olmuştu. T a m ağaçlığın içinden çıkacakken,

i ç i n d e n bir ses b i r a z

d a h a b e k l e m e s i n i s ö y l e d i . Y o l u n d a g i t m e y e n bir şeyler v a r d ı . O r t a m a ait o l m a y a n bir şey d u y m u ş y a d a h i s s e t m i ş t i s a n k i . G e r i ç e k i l i p a ğ a ç l a r ı n g ö l g e s i n e sığındı v e t e d i r g i n l i ğ i n i n n e d e n i n i a n l a m a k ü z e r e etrafı g ö z l e m e y e b a ş l a d ı . B i r k e z d a h a d u y u n c a , sesin n e o l d u ğ u n u a n l a d ı . B i r a t m k a l ı n kar ö r t ü s ü üzerindeki y u m u ş a k toynak sesleriydi kulağına gelen. A ğ z ı k u r u y u p , k a l p atışları h ı z l a n a n E v a n l y n , o l d u ğ u y e r d e d o n a k a l d ı . S o n r a , Will'in o n a S k o r g h i j l ' d e v e r m i ş o l d u ğ u talimatları hatırladı. Açıklıktakilerin

göremeyecekleri

kadar

iyi

gizlenmişti.

Ç a m a ğ a ç l a r ı her y a n ı kaplıyor, s a b a h g ü n e ş i a ğ a ç l a r ı n a r a s ı n d a k o y u g ö l g e l e r o l u ş m a s ı n a n e d e n o l u y o r d u . K ı l ı n ı b i l e kıpırd a t m a d a n b e k l e r k e n , t ü y l e r i n i n d i k e n d i k e n o l d u ğ u n u hissetti. G ö z l e r i bir o y a n ı bir b u y a n ı y o k l u y o r , ışıkları y a n s ı t a n p a r l a k kar ile k o y u g ö l g e l e r i n a r a s ı n d a n ileriyi g ö r e b i l m e k için k e n disini z o r l u y o r d u . A t m n e f e s alıp v e r i r k e n ç ı k a r d ı ğ ı o y u m u şak, b o ğ u k h o m u r t u y u d u y d u ğ u n d a , h a k l ı o l d u ğ u n u a n l a m ı ş t ı . A ç ı k l ı ğ ı n u c u n d a n h a v a y a b u h a r y ü k s e l d i v e o i z l e r k e n , atla b i n i c i s i , a ç ı k l ı ğ ı n a r k a t a r a f ı n ı k a p l a y a n kojoı g ö l g e l e r i n i ç i n d e n çıktılar. K a r ş ı s ı n d a W i l l ' i n atı Ç e k i c i ' n i n o l d u ğ u n u s a n a n E v a n l y n ,


bir a n İçin h e y e c a n l a n d ı . K a r m a k a r ı ş ı k tüylerle k a p l ı , u f a k t e fek g ü r b ü z h a y v a n , bir midilli k a d a r d ı . E v a n i y n , t a m a ç ı k l ı ğ a çıkacakken gözleri biniciye takılınca, t a m z a m a n ı n d a durdurdu kendini. K ü r k l e r e sarılı a d a m , y a s s ı bir k ü r k ş a p k a t a k ı y o r d u v e y a yını sol o m z u n a g e ç i r m i ş t i . E v a n i y n , o n u n y ü z ü n ü net bir ş e k i l d e s e ç e b i l i y o r d u ; g ü n e ş t e n y ı p r a n m ı ş , k a h v e r e n g i bir cildi v e g ö z l e r i n i m i n i c i k g ö s t e r e n y ü k s e k , çıkıntılı avurtları v a r d ı . B i n e ğ i gibi k e n d i s i d e u f a k tefek, s a ğ l a m g ö r ü n ü m l ü y d ü v e b i r ş e k i l d e tehlikeli bir h a v a y a y ı y o r d u etrafına.

Sağ tarafındaki

a ğ a ç l a r a b a k m a k ü z e r e b a ş ı n ı ç e v i r d i ğ i n d e , fırsatı d e ğ e r l e n d i r e n E v a n i y n o r m a n ı n i ç i n d e iyice gerileyip b ü z ü l e r e k g ö z d e n u z a k l a ş t ı . E t r a f t a k i m s e o l m a d ı ğ ı n a i k n a o l a n atlı, ö n e d o ğ r u birkaç a d ı m atarak açıklığın ortasına kadar gelmişti şimdi. O r a d a bir a n d u r d u ; bakışları, kızin k a b u ğ u s o y u l m u ş g e n i ş bir a ğ a ç g ö v d e s i n i n a r k a s ı n d a s a k l a n m a k t a o l d u ğ u gölgeleri delip g e ç i y o r d u adeta. N e f e s s i z g e ç e n b i r k a ç saniye b o y u n c a , a d a m ı n o n u g ö r d ü ğ ü n ü sandı E v a n i y n . A m a kürk kaplı ç i z m e siyle atını m a h m u z l a y a n a d a m , hayvanı sağa d o ğ r u d ö n d ü r d ü ve açıklıktan hızla ç ı k a r a k a ğ a ç l a r ı n içine y ö n e l d i . Bir an s o n r a kızın g ö r ü ş a l a n ı n d a n çıktı; a r k a s ı n d a bıraktığı tek iz, a t m s o l u k v e r m e s i s o n u c u d o n d u r u c u h a v a d a asılı k a l a n sıcak b u h a r d ı . E v a n l y n , atlının a n i d e n geri d ö n m e s i i h t i m a l i n e karşı b i r k a ç dakika b o y u n c a ç a m ağacının dibinden ayrılmadı. A t m toynak seslerinin k a y b o l m a s ı n d a n çok sonra, nihayet arkasını d ö n e r e k ormanın içinden kulübeye doğru ilerlemeye başladı.


Will, u y u y o r d u . Ağır h a r e k e t l e r l e u y a n d ı ; sert a h ş a p z e m i n d e o t u r m a k t a old u ğ u n u geç fark etti. G ö z l e r i n i a ç ı n c a , o n a y a b a n c ı g e l e n ort a m k a r ş ı s ı n d a kaşlarını çattı. P a r l a k kış g ü n e ş i n i n c a m s ı z bir p e n c e r e d e n içeriye g i r e r e k y e r d e t u h a f şekiller o l u ş t u r d u ğ u bir kulübedeydi. U y k u s e r s e m i bir h a l d e a y a k l a n d ı v e a n l a m a d ı ğ ı bir n e d e n d e n ö t ü r ü , y e r e o t u r u p sırtını d u v a r a v e r e c e k ş e k i l d e u y u y a k a l m ı ş o l d u ğ u n u fark etti. K u l ü b e d e k a b a bir d ö ş e k l e iki s a n d a l y e bulunmasına Ayağa

rağmen

kalktığında,

yere düştü.

neden yerde

uyuduğunu

anlamıyordu.

k u c a ğ ı n d a b u l u n a n bir n e s n e

tıngırtıyla

K ü ç ü k bir avcı yayıydı b u . M e r a k l a n a r a k h a v a y a

k a l d ı r d ı ğ ı yayı i n c e l e m e y e b a ş l a d ı . U z u n y a y a ö z g ü g e n i ş k a n a t l a r d a n y o k s u n v e e ğ i m s i z bir silahtı. U f a k t e f e k işler için k u l l a n ı ş l ı , diye g e ç i r d i Will a k l ı n d a n .

Eğimli yayının nerede

o l d u ğ u n u m e r a k etti. E l i n d e k i b u o y u n c a ğ ı n o n a ait o l d u ğ u n u sanmıyordu. S o n r a b i r d e n hatırladı. Yayı k a y b o l m u ş , Skandiyalılar tarafınd a n k ö p r ü d e elinden alınmıştı. Ve bu haürayla birlikte, diğer h a ü r a l a n d a zihnine h ü c u m etti; S k a n d i y a h l a r ' ı n tutsağı olarak b a taklıkların içinden k a ç ı ş l a n ; E r a k ' m kurt gemisiyle B e y a z Fırtına D e n i z i ' n i geçişleri; fırtına s e z o n ı m u n en berbat günleri b o y u n c a b a n n d ı k l a n Skorghijl limanı ve H a l l a s h o l m ' a gidişleri. V e s o n r a . . . s o n r a s ı n d a hiçbir şey y o k t u . Aklıni

zorlayarak

Skandiya'ya

vardıktan

sonrasına

dair

bir şeyler h a t ı r l a m a y a çalıştı. A m a o g ü n l e r e dair hiçbir anısı y o k t u . Y a l n ı z c a t ü m h a t ı r l a m a ç a b a l a r ı n i e n g e l l e y e n bir b o ş l u k vardı zihninde.


B i r d e n k o r k u y l a sıçradı. E v a n i y n ! O n a n e o l m u ş t u ? B i r sis perdesinin

içinden,

Evaniyn'in üstünde

d o l a ş m a k t a o l d u ğ u n u hatırladı.

tehlike b u l u t l a r ı n ı n

K ı z m kimliği,

onları t u t s a k

a l a n l a r a kesinlikle a ç ı k l a n m a m a l ı y d ı . H a l l a s h o l m ' a v a r m ı ş l a r mıydı gerçekten de? Varmış olsalar hatırlayacağından e m i n di.

O n u n için ç o k şey ifade e d e n şu yeşil g ö z l ü , sarışın kız

n e r e l e r d e y d i ? İ s t e m e d e n kıza i h a n e t m i etmişti y o k s a ? Y o k s a Skandiyalılar öldürmüş müydü onu? Valla Y e m i n i !

Hatırlıyordu şimdi.

Skandiyalılar'm Yüce

K o n t ' u R a g n a k , A r a l u e n kraliyet ailesinin t ü m üyelerinden intikam almaya y e m i n etmişti. Ve Evaniyn, Araluen Prensesi C a s s a n d r a idi a s l ı n d a . B e l i r s i z l i k v e k a y ı p h a t ı r a l a r d a n o l u şan ı s t ı r a p l a a v u ç l a r ı n ı a l n ı n a g ö m d ü Will; h a t ı r l a m a y a , k ı z ı n bir şekilde o n u n y ü z ü n d e n zarar g ö r m e d i ğ i n e i n a n m a y a çalışıyordu. B u n l a r ı d ü ş ü n ü r k e n , k u l ü b e n i n k a p ı s ı k a b a deri m e n t e ş e leri e t r a f ı n d a d ö n e r e k a ç ı l d ı . İşte o r a d a y d ı E v a n i y n ; n e k a d a r y a ş a r l a r s a y a ş a s ı n l a r , k a ç y a ş l a r ı n a gelirlerse gelsinler Will'in hatırlayacağı nefes kesici güzelhği, dışarıdaki kardan yansıyan parlak güneş ışıklanyla çevrelenmişti. Yaşadığı rahatlama

s o n u c u y ü z ü n e bir t e b e s s ü m y a y ı l a n

Will, ellerini, t e k k e l i m e e t m e d e n h a y a l e t g ö r m ü ş gibi o n u s ü zen kıza doğru uzattı. " E v a n l y n ! " dedi. " T a n r ı ' y a şükür k i g ü v e n d e s i n ! " Kızm

hıçkırıklarla

sarsılan

omuzlarıyla

a n d a b o ş a n a n y a ş l a r a bir a n l a m v e r e m i y o r d u . Ortada ağlayacak ne vardı, anlayamıyordu.

gözlerinden

bir


SONSÖZ

H

alt ile H o r a c e , M o n t s o m b r e Ş a t o s u ' n d a n a y r ı l a n d o -

lambaçlı patikada dikkatle at sürüyorlardı. K o n u ş m a -

m a l a r ı n a r a ğ m e n , ikisi d e a y n ı c o ş k u l u m e m n u n i y e t i p a y l a şıyorlardı. Yeniden yola koyulmuşlardı. Kışın en kötü z a m a n ı g e ç m i ş t i v e sınıra v a r d ı k l a r ı n d a , S k a n d i y a ' y a g i d e n y o l l a r açılmış olacaktı. H o r a c e , h a f t a l a r d ı r h a p s e d i l d i k l e r i çirkin b i n a y a d ö n ü p bir k e z d a h a b a k t ı . D a h a iyi g ö r e b i l m e k için elini g ö z l e r i n e siper etmişti. " H a l t , " d e d i , " ş u n a bir b a k s a n a . " Halt, Abelard'1 durdurarak geriye döndürdü. Şato duvarlar ı n d a n y ü k s e l e n gri d u m a n , o n l a r i z l e r k e n k a l m l a ş ı p k a r a r ı y o r du. U z a k l a r d a n , P h i l e m o n ' u n a l e v l e r l e m ü c a d e l e v e r e n a d a m larının s e s l e r i n i d u y a b i l i y o r l a r d ı . " B a n a k a l ı r s a , " d e d i H a l t d ü ş ü n c e l i bir s e s l e , " d i k k a t s i z b i r i l e r i y a n m a k t a o l a n bir m e ş a l e y i b o d r u m k a t t a k i d e p o d a , yağlı paçavra yığınının ortasına bırakmış." H o r a c e sırıttı. ö y l e değil m i ? "

" T ü m b u n l a r ı bir b a k ı ş t a s ö y l e y e b i l i y o r s u n ,


M u z i p ifadesini koruyan Halt, başını salladı. " B i z O r m a n M u h a f ı z l a n , esrarengiz sezgilere sahibiz," diye y a n ı t l a d ı . "Ve b e n c e b u ş a t o o l m a d a n G a l y a d a h a h o ş bir yer olacak, ne dersin?" Kulede

yaşayan

tek

kişi,

kara

şövalyeydi.

Askerlerle

h i z m e t k â r l a r , b i n a n ı n diğer k ı s ı m l a r ı n d a y a ş ı y o r l a r d ı v e o r a l a r a k a d a r s ı ç r a y a n alevleri s ö n d ü r m e k için y e t e r i n c e z a m a n l a r ı v a r d ı . A n c a k D e p a m i u e x ' n u n k a r a r g â h ı o l a n m e r k e z i kuleyi, k a ç ı n ı l m a z bir s o n b e k l i y o r d u . V e o l m a s ı g e r e k e n d e b u y d u . M o n t s o m b r e , yıllar b o y u bir z u l ü m v e d e h ş e t y u v a s ı o l m u ş tu. B u d u m m u c e z a s ı z b ı r a k ı p P h i l e m o n ' u n eski e f e n d i s i n i n y o l u n d a n i l e r l e m e s i n e izin v e r m e k , H a l t ' u n a k l ı n d a n bile g e ç memişti. " T a ş d u v a r l a r alev a l m a y a c a k t ı r , e l b e t t e , " d e d i H o r a c e , bir p a r ç a h a y a l kırıklığına u ğ r a m ı ş bir sesle. "Öyle," dedi Halt.

" A m a ahşap zeminlerle destek kolon-

ları y a n a c a k . V e d ö ş e m e l e r l e m e r d i v e n l e r d e y a n ı p ç ö k e c e k . A y n c a duvarlar da alevlerden zarar görecek.

H a t t a bir k ı s m ı

ç ö k e r s e hiç ş a ş ı r m a m . " " G ü z e l , " d e d i H o r a c e ; a ğ z ı n d a n ç ı k a n her k e l i m e d e n m e m nuniyet

akıyordu.

Beraberce

Depamieuxlu

hatıralarına

arkalanm

döndüler.

A t l a r ı m ileriye d o ğ m s ü r d ü l e r v e m i n i k kafile, h e m e n a r k a s ı n d a n g e l e n Ç e k i c i ile y o l a çıktı. " H a y d i gidip Will'i b u l a l ı m , " dedi Halt.



John Flanagan - Gölgelerin Efendisi 3 Buzlar Ülkesi