Page 1

V

&

Evrenin Sonundaki

Restoran DOUGLAS r i ’RKÇESI : İREM KU'rLUK


ItVRENİN S O NUNDAK İ RHSTOUAN O tostopçunun G alaksi R ehberi II U z a y a , z a m a n a , m a d d e y e v e \ arlığın d o ğ a s ı n a i li şkin t ü m sorular y a n ı t l a n d ı ğ ı n d a j^eriyc t e k bir soru kal acaktı r. “A k ş a m y e m e ğ i n i n e r e d e y i y e c e ğ i z ? ” K v r e n i n S o n u n d a k i R e s t o r a n artık e n d i ş e l e n e b i l e c e k l e r i bir b a ş ka s a b a h l a n k a l ma ya nl ar a y e m e k s an a t ı n a i l i şk in y a ş a n m ı ş t ü m d e n e y i m l e r i sunmaktadır. O to s to p ç u n u n (jd la k s i R e iib e ri b irb iriy le ilin tisiz a la n la rd a d ü şü n e b ile c e ğ in iz d e n ç o k d a h a fa z la b iç im le rd e in s a n la r a s u n u lm u ş tu r. İlk liB C ra d y o dizisi o la r a k y a y ın la n m ış, o n u te le v iz y o n dizileri, h e r t ü r fa rk lı k a y ıtla r, k a s e tle r, (> D ’le r, b ilg isa y a r o y u n la rı izlem iş, o to sto p ç u b a n y o h a v lu la r ın a k a d a r g irm iştir. B irk a ç d iz id en o lu ş a c a k çizgi r o m a n h a z ır la n m a k ta ve s in e m a y a a k ta r m a ç a lış m a la rı sü rm e k te d ir. D o u g la s A d a m s ’ın dün> a d a b ü y ü k ilgi to p la y a n O to sto p ç u K itap la rı; H e r O to s to p ç u n u n ( îa la k s i R e h b e ri; l^\ re n in S o n u n d a k i R e sto ra n ; "^ a şa m , re n \ e H e r Şey; H o şç a k a l B a lık İç in T e ş e k k ü r le r v e Ç o ğ u n lu k la Z a r a r s ız adlı > a p ıtla rd a n o lu ş m a k ta d ır.

IS BN 9 7 5 - 7 3 8 0 - 7 2 - 5

9 789757 380


SARM A L YAYINEVİ Babiali Cad. Pak Han No; 16/4 Cağaloğlu-İstanbııl Tel: (0212) 522 45 78 - 512 70 20 Fax: (0212)522 45 78

Yazan Türkçesi Birinci Baskı

D ouglas Adams İrem K utluk H aziran 1996

© 1996 Kesim Ajans İstanbul-T ürkiye T ürkçe Y aym H akları Sarm al Y aym evi C om pletely U nexpected Productions Lim ited

Teknik Hazırlık Kapak Dizgi Baskı Cilt

M. Selim Talay İnci Batuk Sevgi Kayıhan M elisa M atbaacılık

M


DOUGLAS ADAMS

EVRENİN SONUNDAKİ RESTORAN Türkçesi: İrem Kutluk


EVRENİN

so nundak i

RESTORAN

Otostopçu'nun Galaksi Rehberi Jane ve Jam es'e, O lasılıksızlığı gerçekleştirdiği için G eoffrey Perkins'e, ona yardım ettikleri için Paddy K ingsiand, Lisa. Braun ve A lick H ale M unro'ya, Orijinal M illiw ays m etinleriyle ilgili yardım ları için John L lyod'a, her şeyi başlatan kendisi olduğu için Sim on B rett'e kucak dolusu teşekkürler. Bu kitabı yazarken, yani beş yıl gibi çok uzun bir süre boyunca, hiç durm aksızın dinlediğim Paul Sim on'ın One Trick Pony albüm üne ve bütün aksiliklere rağm en sunduğu bitip tükenm eyen sabır, nezaket ve yem ekler için de Jacqui G raham 'a çok özel teşekkürler. Evrenin tam olarak neye yaradığı ve niçin burada bu­ lunduğu keşfedilecek olursa, bir anda ortadan kay­ bolacağım ve kendisinden daha da garip ve anlaşılm az bir şeyle yer değiştireceğini öne süren bir kuram var. B ir başka kuram sa bunun çoktan gerçekleştiği id diasında.


Eğer bir gün biri çıkıp da Evren’in hangi nedenle ve niçin varolduğunu keşfederse, evrenin birdenbire yok olacağını ve yerini daha garip ve anlaşılmaz bir şeyin alacağını ileri süren bir teori vardır.


Bir başka teori ise bunun zaten gerçekleştiğini ileri sürer.


Hikayenin buraya kadar olan kısmı: İşin başında Evren yaratıldı. Bu, pek çok kişiyi çok kızdırdı ve genellikle kötü bir adım olarak değerlendirildi. B irçok kavim E vren’in bir tür tanrı tarafından ya­ ratıldığına inanıyorduysa da, V iltvodle V l’nın Jatravardit halkı, aslında tüm E vren’in, adına Büyük Yeşil Pençe denen bir yaratığın hapşırm ası sonucu burnundan, etrafa saçıldığı inancındaydı. Sürekli olarak. Büyük B eyaz M endilin O rtaya Çıkışı diye adlandırdıkları bir dönem in korkusu içinde yaşayan Jatravartidler, her biri elliden fazla kola sahip olan, küçük mavi yaratıklar olup, bu yüzden tarihte tekerlekten önce deodorantı keşfetm iş olan tek kavim diler. B ununla birlikte, Büyük Yeşil Pençe kuram ı V iltvolde V I dışında pek de yaygm bir kabul görm em ekte, bu yüzden Evren bir yandan şaşırtıcı bir yer olm ayı sür­ dürürken öte yandan ona ilişkin başka açıklam alar bu­ labilm ek için yapılan araştırm alar durrnaksızın devam etm ekteydi. Örneğin, bir zam anlar, boyutsal bütünlüğe erişm iş, hiper akıllı yaratıkların oluşturduğu bir kavim , Derin


D üşünce adını verdikleri dev boyutlarda bir süper bil­ gisayar inşa etmiş ve bununla, Yaşam, Evren ve H er Şey ile ilgili En Önemli S orun’un tek ve kesin Cevabm ı bul­ mayı am açlam ışlardı. Y edibuçuk milyon yıl boyunca. Derin D üşünce ça­ lışm ış, çabalam ış, hesaplam ış ve sonunda cevabının Kırkiki olduğunu b ild irm işti- ve bu yüzden , bu sefer de, bu cevabın sorusunun ne olduğunu bulabilm ek için daha da büyük, bir başka bilgisayar inşa edilm esi zorunluğu doğ­ muştu. Y erküre olarak adlandırılan bu bilgisayar öyle bü­ yüktü ki, sıksık bir gezegen olduğu yanılgısına dü­ şülüyordu- özellikle de bilgisayarın dış yüzeyinde do­ laşıp duran ve kendilerinin yalnızca dev bir bilgisayar program ının ufak bir parçası oldukları gerçeğinden ta­ m am en habersiz olan, m aym una benzer yaratıklar ta­ rafından. V e bu çok tuhaftı, çünkü oldukça basit ve açık olan bu bilgi parçası olm adan, Y erküre’de oluşan hiçbir şeyin en ufak bir anlam taşım ası m üm kün değildi. B ununla birlikte, ne yazık ki, tam elde edilen bilginin okunm asına sıra geldiği o kritik anda Y erküre bek­ lenm edik bir şekilde V ogonlar tarafından -o n ların id­ diasına g ö re - yeni bir hiperuzay çevreyoluna yer sağ­ lam ak amacıyla, yerle bir edilm iş ve böylece yaşamın anlam ını bulm a üm itlerinin tümü sonsuza kadar yok ol­ muştu. Ya da öyle görünüyordu. Bu ilginç m aym unsu, ya­ ratıklardan iki tanesi sağ kalmıştı. 10


A rthur Dent, son anda kurtulm uştu, çünkü eski bir ar­ kadaşı olan Ford Prefect, başlangıçta öne sürdüğü gibi G uildford’dan değil de, B etelgeuse’un görüş alanı içinde bulunan küçük bir gezegenden gelm eydi ve daha da önem lisi uçan dairelerle nasıl otostop yapılacağını iyi bi­ liyordu. Tricia M acM illan -y a d a T rillian - ise altı ay önce, G alaksi’nin o zam anki Başkanı Zaphod B eeblebrox’la birlikte gezegenden ayrılm ıştı. İki kişi kurtulm uştu. Yaşam , Evren ve H er Şeyle ilgili En Ö nem li B i­ linm ez ve En Ö nem li Cevabı bulm ak için yapılan, tüm zam anların bu en büyük deneyinden arta kalan, sadece bu iki kişi olm uştu. V e m ürekkep siyahlığı içindeki uzayda, tem belce seyretm ekte olan yıldız-gem ilerinden yarım milyon m il­ den az bir m esafe ötede, bir V ogon gem isi yavaşça on­ lara doğru ilerlem ekteydi.

11


Bütün V ogon gem ileri gibi bu gemi de hiçbir modeli yokm uş gibi görünüyor, daha çok bir jöleyi andırıyordu. A slına bakarsanız, çirkin açılarla gövdesinden fırlayan bu sevim siz yapılar ve sarı yum rular çoğu gem inin gö­ rüntüsünü bozacak türden şeylerdi, am a yine de, bu ge­ m iler söz konusu olduğunda görüntünün daha fazla bozulabilm esi ne yazık ki imkansızdı. Gerçi göklerde daha çirkin şeylerin de tesbit edildiği söyleniyordu ama, bun­ lara tanık olanlar, pek de güvenilir kişiler sayılm azdı. Esasında, bir V ogon gem isinden de daha çirkin bir şey görebilm eniz için, gem inin içine girip, bir V ogon’un kendisine bakm anız gerekir. B ununla birlikte, akıllı bi­ riyseniz, bu tam da yapm aktan kaçınacağınız şey ola­ caktır. Çünkü ortalam a bir Vogon, sizi doğduğunuza piş­ m an edecek - y a da (daha net görüşlü birisi iseniz) size, kendisinin hiç doğm am ış olm asını d iletecek - kadar aşa­ ğılık ve iğrenç bir şey yapm adan önce, asla iki kez dü­ şünm eyecektir. A slında, ortalam a bir V ogon m uhtem elen tek bir kez bile düşünm eyecektir. Bunlar basit zekalı, inatçı, sülük beyinli yaratıklardır ve düşünm enin onlar için biçilm iş bir kaftan olduğu söylenemez. A natom ik incelem eler, V ogon beyninin orijinalinin, fena halde deform e olmuş. 12


yanlış yere yerleştirilm iş hazım sızlıktan m uzdarip bir ka­ raciğer olduğunu ortaya koym uştur. O halde V ogonlarla ilgili olarak söylenebilecek en adil şey, onların ne is­ tediklerini bildikleri ve isteklerinin de genellikle in­ sanları incitm ek ve imkan buldukça bol bol öfkelenm ek olduğudur. Sevm edikleri şey ise, bir işi yarım b ırak m ak tır- özel­ likle de bu V ogon ve özellikle de (çeşitli nedenlerden ö tü rü - bu iş. Bu V ogon, G alaktik H iperuzay P lanlam a Konseyi’nden Prostetnic V ogon K aptan Jeltz olup, kendisi sözde bir ’gezegen’ olan D ünyayı yok etm e işini üst­ lenm iş olan kişiydi. Son derece çirkin gövdesini, kendisine hiç de uygun olm ayan daracık koltuğuna zorla sığdırdı ve Altın Kalp isimli yıldız gem isini sistem atik olarak taram akta olan m onitörü izlem eye koyuldu. Sonsuz O lasılıksızlık Seyir Sistem ine sahip olan Altın K alp'm şim diye dek inşa edilm iş en güzel ve en gelişm iş gem i olm ası onun um urunda bile değildi. E.stetik ve tek­ noloji, onun için açılm am ış kitaplardı ve zaten ona kalsa kitapların tüm ünü yakar ve küllerini gömerdi. Zaphod B eeblebröx’un da o gem ide olm ası, daha da az um urundaydı. Zaphod Beeblebrox G alaksi’nin sabık başkanıydı ve son günlerde G alaksi’deki bütün polisler onun ve çalm ış olduğu bu gem inin peşindeydiler, am a bu, V ogon’un hiç de ilgisini çekm em ekteydi. Onun daha önem li bir işi vardı. Söylentiye göre, denizin bulutların üzerinde olduğu 13


nasıl doğru değilse, V ogonlar’ın rüşvet ve ahlaksızlığa karışm ak istem edikleri de aynı şekilde doğru değildi ve olayım ızda bu yargı tereddüte hiç yer bırakm ayacak bir şekilde doğrulanm aktaydı. O, “iffet” veya “ahlak gü­ zelliği” gibi sözcükler duyduğu zaman, sözlüğünü ara­ m aya başlar, çok m iktarda hazır paranın şıngırtısı ku­ lağına geldiğinde ise ahlak kuralları kitabını tuttuğu gibi fırlatıp uzaklara atardı. Y erküre’nin ve orada bulunan herşeyin yok edilmesi için böylesine acım asızca uğraşırken, profesyonel gö­ revinin ona yüklediği sorum lulukların hayli üstüne ve dı­ şına taşm aktaydı. Hatta, bahsi geçen çevre yolunun inşa edilip edilm eyeceği ile ilgili bazı şüpheler bile vardı ama, m esele örtbas edilmişti. İğrenç bir m em nuniyet hom urtusu çıkardı. “B ilgisayar” diye çatlak bir sesle seslendi,”bana der­ hal beyin uzm anım ı bağla.” Bir kaç saniye içinde ekranda G ag H alfrunt’ın yüzü göründü. B akm akta olduğu V ogon suratının kendisinden on ışık yılı uzakta olduğunu bilen bir adam ın gü­ lüm sem esi ardı yüzünde. Bu gülüm sem eye alaycı bir pı­ rıltı da karışm aktaydı. Çünkü her ne kadar V ogon onu ıs­ rarla “özel beyin bakım uzm anım ” diye adlandırıyorduysa da, uzm anlık gösterilm esi gereken fazla bir beyin yoktu ortalarda ve işin aslına bakılacak olursa, V ogon, H alfrunt’ın değil, H alfrunt, V ogon’un patronuydu. Ona bazı kirli işlerini yaptırm ak için yük­ lüce bir para ödüyordu. G alaksi’nin en tanınm ış ve ba­ şarılı psikiyatristlerinden biri olan kendisiyle öbür mes14


lektaşlarm dan oluşan bir konsorsiyum , tüm psikiyatri bi­ lim inin geleceğini

tehlikede gördükleri zam an, bu ko­

nuda epey bir para harcam aya karar verm işlerdi. t*.

“H ey,” dedi “Selam , benim Prostetnik V ogon

Kap­

tanım , bugün kendim izi nasıl hissediyoruz?” V ogon Kaptanı ona, son birkaç saat içinde yaptığı bir disiplin tatbikatında, gemi ekibinin neredeyse yarısını or­ tadan kaldırdığını bildirdi. H alfrunt’ın gülüm sem esindeki ışıltı bir an için söner gibi oldu. “E h ,” dedi “sanırım , bir V ogon için bu tam am en nor­ mal bir davranış şekli, değil m i? Yani, saldırgan dür­ tülerin, doğal ve sağlıklı bir biçim de, anlam sız şiddet ha­ reketlerine kanalize edilm esi.” “B u,” diye sıkıcı bir sesle m ırıldandı V ogon, “her zam an söylediğin şey.” “E h,” dedi H alfrunt “sanırım , bir psikiyatrist için ta­ m am en norm al olan davranış biçim i de bu. G üzel. A çık­ ça görülüyor ki, bugün her ikim iz de zihinsel ta­ vırlarım ıza iyi adapte olm uş durum dayız. Şim di söyleyin bana, görevle ilgili ne gibi haberleriniz var?” “G em iyi tesbit etm iş bulunuyoruz.” “Fevkalade,” dedi H alfrunt “fevkalade!

Y a için­

dekiler?” “D ünyalı orada.” “M ükem m el! V e...?” “Aynı gezegenden bir dişi. B unlar sonuncular.” 15


“İyi,

iyi”

diye

m em nuniyetle

gülüm sedi

Half-

runt,”Başka kim var?” “Prefect denen adam .” “Evet?” “Ve Zaphod Beeblebrox.” H alfrunt’m gülüm sem esi bir an için titreşti. “A, evet” dedi “Bunu bekliyordum . Çok üzücü.” “Özel bir arkadaş mı? diye soruşturdu V ogon. Bu de­ yim i bir yerlerde duym uş ve kullanm aya karar verm işti. “Y ok canım ,” dedi H alfrunt, “bilirsiniz, benim m es­ leğim de özel arkadaşlıklara yer yoktur.” “A h,” diye hom urdandı V ogon, “profesyonel ta­ rafsızlık.” “H ayır,” dedi H alfrunt neşeyle,” yHİm/ca böyle bir yeteneğe sahip değiliz, o kadar.” Duraksadı. Ağzı gülüm sem eye devam etti, am a kaş­ ları hafifçe çatılm ıştı. “Fakat, anlarsınız ya,” dedi, “Beeblebrox benim en kârlı m üşterilerim den birisiydi. Kendisi, araştırm acıların rüyalarında bile görem iyeceği kişilik problem lerine sa­ hiptir.” Onu isteksizce aklından uzaklaştırm adan önce bir m üddet bu düşünceyle oynaştı. Yine de,” dedi, “görevinize hazırsınız, değil m i?” “E vet.” “Güzel. G emiyi derhal im ha edin.” 16


“Y a B eeblebrox?” “E h” dedi H alfrunt canlı bir şekilde, “Zaphod böyle biridir, o icadar. A nlıyorsunuz değil m i?” Ekrandan kayboldu. V ogon Kaptanı, kendisini ekibinden arta kalanlarla bağlantıya geçirecek bir iletişim düğm esine bastı. “H ücum ,” dedi. * ** Tam bu dakikada Z aphod kam arasında yüksek sesle küfürler savurm aktaydı. İki saat önce, E v ren ’in So­ nundaki R estoran’a ayaküstü bir şeyler yem eğe gi­ deceklerini söylem iş, hem en ardından bu yüzden ge­ m inin bilgisayarı ile ateşli bir tartışm aya girişm iş ve O lasılıksızlık faktörlerini kendi kalem iyle de çö­ zebileceğini haykırarak, fırtına gibi kam arasına dön­ m üştü. Altın K a lp ’in O lasılıksızlık Seyir Sistemi, onu m ev­ cut gem iler içinde en güçlü ve hareketlerini önceden tahm in etm enin en im kansız olduğu gemi durum una ge­ tirm işti. Y apılm ak istenen şeyin tam olarak ne kadar ola­ sılıksız olduğu hesaplanabildiği sürece, gem inin ya­ pam ayacağı hiçbir şey yoktu. Zaphod, gem iyi. Başkan olarak onu uçuşa geçirm esi beklendiği sırada çalm ıştı. Onu beğendiğini biliyordu am a, tam olarak neden çaldığını bilm iyordu. Eğlenceli bir iş gibi görünm esi dışında, neden G a­ laksi Başkanı olduğunu da bilm iyordu. A m a bunların dışında aslında daha iyi sebepler de ol­ 17


duğunu ve bu sebeplerin iki beyninin karanlık ve kilitli köşelerinde gömülü olduğunu biliyordu. B eyinlerinin bu karanlık ve kilitli köşelerinden kurtulabilm eyi isterdi, çünkü burada saklı olanlar zaman zaman, bir an için yü­ zeye çıkıyorlar ve zihninin hafif ve eğlenceli bölüm ünü garip düşüncelerle doldurarak, kendisini yaşam ının temel görevi olarak gördüğü şeyden, yani fevkalade iyi zam an geçirm ekten alıkoym aya çalışıyorlardı. fşte o anlarda, hiç de öyle aman aman iyi zaman ge­ çirm iyordu. Sabrı ve kalemleri tükenm işti ve kam ının son derece acıktığını hissediyordu. “H ay Y ıldız Fren­ gisi!” diye haykırarak bir küfür savurdu. Tam da o anda, Ford Prefect havadaydı. Bunun se­ bebi, yapay yerçekim i alanındaki bir yanlışlık değil, o sı­ rada kendisinin gem inin özel kam aralarına giden m er­ diven kuyusundan aşağı atlam akta olm asıydı. Bu, tek atlayışta aşılması oldukça zor bir yükseklikti, onun için beceriksizce yere konarken tökezlendi, toparlandı ve bir kaç m inyatür hizm et robotunu sağa sola kaçırarak, hızla koridora daldı, köşeye gelince yalpaladı ve Z aphod’un kapısına fırtına gibi yüklenerek, telaşla haykırdı. “V ogonlar” . Bundan hemen kısa bir süre önce, A rthur D ent bir fincan çay bulm ak am acıyla kam arasından dışarı çık­ mıştı. Bu, pek de iyim ser bir yaklaşım la giriştiği bir araş­ tırm a sayılm azdı, çünkü tüm gemideki tek sıcak su kay­ nağının Sirius Sibernetik Anonim Şirketi tarafından üretilm iş bulunan eğitim siz bir robot olduğunu biliyordu. A dına N utri-M atik İçecek Üreticisi deniyordu ve Arthur onunla daha önce de karşılaşmıştı. 18


Sözüm ona, bu robot onu kullanan herkesin kişisel m etabolizm ası ve ağız tadıyla uyum lu, müm kün olan en geniş içecek çeşidini üretebiliyordu. B ununla birlikte, denendiği zam an, değişm ez bir şekilde tüm yaptığı, plastik bir kap üreterek, içini -ç a y la tam am en değilse de neredeyse hiç benzerliği o lm ay an - bir sıvıyla doldurm ak oluyordu. A rthur bu şeyle anlaşm ayı denedi. “Ç ay” dedi. “Paylaş ve Zevkini Ç ıkar” diye cevapladı m akina ve ona hastalıklı sıvıdan bir bardak daha sundu. A rthur kabı fırlatıp attı. “Paylaş ve Zevkini Ç ıkar” diye tekrarladı m akina ve bir tane daha üretti. “Paylaş ve Zevkini Ç ıkar” sözleri, alanında son de* rece başarılı olan Sirius Sibernetik A nonim Şirketi Şi­ kayetler D epartm am ’nın logosuydu. Şim di, üç orta bü­ yüklükte gezegenin ana kara kütlesini kapsam akta olan bu departm an, Şirketin son yıllarda devam lı kâr gös­ term iş olan tek bölüm ünü oluşturm aktaydı. Logo, E adrax’daki uzay lim anındaki Şikayetler D e­ partm anının hem en yanında, üç mil uzunluğunda bir ışık­ lı harfler dizisi olarak dikili durm aktaydı - daha doğrusu bir zam anlar dikiliydi. D ikildikten kısa bir süre sonra, harflerin altındaki toprak göçm üş ve bu harfler, şimdi ölm üş olan birçok yetenekli ve genç şikayet yö­ neticisinin çalışm akta olduğu ofis katları arasından ge­ çerek, hem en hem en y an boyları kadar aşağı düş­ m üşlerdi. 19


Harflerin dışarda kalan bölüm leri, şimdi yerel lisana göre “G it kafanı bir dom uza sapla” anlam m a gelen bir cüm lecik oluşturm aktaydı ve özel kutlam a günleri dışmda, arlık aydınlatılm ıyorlardı. A rthur altıncı kap sıvıyı da attı. “D inle, m akina,” dedi, ” var olan her tür içeceği üre­ tebileceğini iddia ediyorsun, öyleyse niçin bana dur­ m adan aynı ağza koyulm az sıvıyı verip duruyorsun?” “B eslenm e ve zevk alınabilir hislerle ilgili

veriler”

diye fıkırdadı m akina, “Paylaş ve Zevkini Ç ıkar.” “İğrenç bir tadı var!” “Bu içeceği denem ekten zevk aldıysan,” diye devam etti m akina, “bu zevki niye arkadaşlarınla da pay­ laşm ıyorsun?” “Çünkü,” dedi A rthur kaba bir şekilde, “onları kaybetm ek istem iyorum . Sana ne söylediğim i an­ lam aya çalışacak m ısın? Bu içecek...” “Bu içecek,” dedi m akina tatlılıkla, ” özel olarak sizin kişisel beslenm e gereksinim lerinizi ve dam ak zevkinizi karşılam ak üzere üretilm iştir.” “A h” dedi Arthur, “öyleyse ben rejim de olan bir ma­ zoşist olm alıyım , öyle m i?” “Paylaş ve Zevkini Ç ıkar.” “Oh, kes sesini.” “Bütün arzunuz bu kadar m ı?” A rthur vazgeçm eye karar verdi. “E vet.” diye cevapladı. Sonra, vazgeçersem lanet olsun bana diyerek karar değiştirdi. 20


“H ayır” dedi “Bak buraya, bu çok, çok basit... bütün istediğim .. bir fincan çay. Bana bir fincan çay ha­ zırlayacaksın. Sessiz dur ve dinle.” Ve oturdu. N u tri-M a tik ’e H indistan’ı anlattı, Ç in ’i anlattı, S eylan’ı anlattı. O na güneşte kuruyan geniş y ap­ raklardan bahsetti. G üm üş çaydanlıklardan bahsetti. Arka bahçedeki yaz akşam larından söz açtı. Çaydan önce koyulm ası ile, sütün kesilm esinin önlenebileceğini anlattı. H atta (kısaca) Batı H indistan rihinden bile söz etti.

Şirketinin

ta­

“O halde bu kadar, tam am m ı?” dedi m akina, o bi­ tirdiğinde. “E vet,” dedi A rthur, “benim istediğim bu işte.” “K aynam ış su içinde kurutulm uş yaprak tadı is­ tiyorsun?” “Eee, Evet. Sütlü olsun.” “Süt bir inekten akıtılıyor?” “Yani, böyle de ifade edilebilir, sanırım ...” “Bunun için biraz yardım a ihtiyacım olacak” dedi m akina kısaca. Sesindeki neşeli cıvıltılar kaybolm uştu, artık iş konuşuyordu. “Tam am , ne istersen yapabilirim ” dedi Arthur. “Sen yapacağını yaptın,” diye N utri-M atik onu bil­ gilendirdi. Ve gem inin bilgisayarına başvurdu. “Hey, selam !” dedi gem inin bilgisayarı. N u tri-M atik bilgisayara çayı anlattı. B ilgisayar te­ 21


reddüt etti, mantık devrelerini N utri-M atikle birleştirdi vc ikisi birlikle ciddi bir sessizliğe göm üldüler. Arthur bir süre izledi ve bekledi. Am a bundan başka bir şey olmadı. Onu yum rukladı ama, gene de birşey olmadı. En sonunda pes etti ve köprü üstüne dolaşm aya çıktı. *** Altın Kalp, uzayın boş arsalarında, hareketsiz bek­ liyordu. Çevresinde G alaksi’nin trilyonlarca m inik ışığı parıldam aktaydı. V ogon gem isinin çirkin sarı yum rusu sinsice ona doğru süzülm ekteydi.

22


“B ir çaydanlığı olan var m ı?” diye sorarak köprü üs­ tüne doğru yürüm ekte olan Arthur, bir an T rillian’ın bil­ gisayarla konuşabilm ek için neden öyle bağırdığını m erak etti. F o rd ’un onu neden yum rukladığını, Zapho d ’un neden tekm elediğini ve üstelik neden ekranda fesat görünüşlü bir sarı yum ru bulunduğunu da merak etmişti. Taşım akta olduğu boş fincanı bir tarafa bıraktı ve on­ lara doğru yürüdü. “H ayrola?” dedi. O sırada, Z aphod foton hızını kontrol eden klasik ci­ hazların barındığı cilalı m erm er yüzeye doğru atıldı. Ci­ hazlar ellerinin altında görünür hale gelince, onları ça­ bucak elle kontrol konum una geçirdi. İteledi, çekiştirdi, bastırdı, küfretti. Foton cihazı hastalıklı bir sarsıntı ge­ çirdiyse de tekrar devreden çıktı. “B ir şey mi var?” dedi Arthur. Şimdi de Sonsuz O lasılıksızlık Seyir Sistem ini elle kontrol konum una geçirm ekte olan Zaphod, “H ey, duy­ dunuz m u?” diye hom urdandı, “M aym un konuştu!” İki küçük iniltiden sonra, O lasılıksızlık Sistemi de devreden çıktı. 23


“insan, tarihin ta kendisi,” dedi Zaphod, bir yandan Seyir Sistemini tekm elerken, “konuşan bir m aym un!” “Eğer canmızı sıkan bir şey varsa...” dedi Arthur. “V ogonlar!” diye terslendi Ford, “bize saldırıyorlar!” A rthur’un kafası karışmıştı. “Peki, am a siz ne yapıyorsunuz? Hemen burdan ka­ çalım !” “Kaçam ayız. Bilgisayar kilitlenm iş.” “K ilitlenm iş m i?” “Bütün devrelerinin m eşgul olduğunu söylüyor. G e­ m inin hiçbir yerinde güç yok.” Ford bilgisayar term inalinden uzaklaştı, göm leğinin koluyla alnındaki terleri sildi ve tekrar duvarın dibine çöktü. “Elim izden bir şey gelm ez,” dedi. B oşluğa bakarak dudağını ısırdı. Eskiden, Y erküre’nin yerle bir olm asından çok önce, A rthur henüz okulda bir öğrenciyken, futbol oynardı. Bu işte hiçbir zaman iyi olam am ıştı ve en önemli özelliği, önemli m açlarda kendi kalesine gol atmaktı. Bunu ne zaman yapsa, boynunun arkasından başlayan yanaklarına oradan da alnına hücum eden, garip bir karıncalanm a hissetm eye başlardı. Birden hafızasında, çam urun ve çi­ m enin ve onu hırsla alaya alan bir sürü küçük çocuğun canlı görüntüleri belirdi. Boynunun arkasında başlayan garip bir karıncalanm a hissi yanaklarına doğru süzülüyor, alnına bir sıcaklık ya­ yılıyordu. 24


K onuşm aya başlar gibi oldu ve sustu. Teicrar iconuşmaya başlamışicen, tekrar sustu. Sonunda konuşm ayı başardı. “Iııhm ” dedi. Boğazını tem izledi. “Söyleyin bana,” diye devam etti ve bunu öyle hu­ zursuzca söyledi ki, diğerleri yüzüne bakm ak için hep birden ona döndüler. A rthur ekranda yaklaşm akta olan sarı yuvarlağa b ir göz attı. “Söyleyin bana,” dedi tekrar, “bilgisayar kendisini neyin m eşgul ettiğini anlattı m ı? Sadece m eraktan so­ ruyorum ...” Hepsinin gözleri üzerine çakılm ıştı. “Ve, ee... yalnızca bu kadar, gerçekten, yalnızca so­ ruyorum .” Zaphod elini uzattı ve A rthuru boynundan yakaladı. “O na ne yaptın, M aym unadam ?” diye soludu. “Y ani,” dedi A rthur, “aslında hiçbir şey. Sadece sa­ nıyorum ki kısa bir süre önce nasıl....” “E vet?” “Nasıl çay yapılacağını bulm aya çalışıyordu.” “Bu doğru arkadaşlar,” diye bilgisayar şakıdı aniden, “tam da şim di, bu problem i çözm eye çalışıyorum ve bu oldukça büyük bir problem . Birazdan size dönerim .” dedi ve tekrar sessizliğe göm üldü. Bu sessizliğin yo­ ğunluğu, ancak gözlerini A rthur’a dikm iş olan o üç ki­ şinin içinde olduğu sessizlikle karşılaştırılabilirdi. Sanki gerilim i azaltm ak isterm iş gibi, V ogonlar da ateşe başlam ak için bu dakikayı seçtiler.

25


Gemi sarsılıyor, gök gürültüsüne benzer sesler çı­ karıyordu. Dışarda, bir düzine 30-M egazararlık M u tlak Ö lüm Işın T opu’nun ateşi altında, gem inin etrafını saran bir inç kalınlığındaki güç zırhı tabakası kabarıp, ça­ tırdıyor ve çatlıyordu. Fazla uzun dayanam ayacağa ben­ ziyordu. Ford Prefect’in tanıdığı süre dört dakika idi. “Ü ç dakika ve elli saniye” dedi kısa bir süre sonra. “Kırkbeş saniye” diye ekledi zam anı gelince. B ir­ takım gereksiz düğm eyle am açsıza oynadıktan sonra, A rthur’a hiç de arkadaşça olm ayan bir bakış fırlattı. “Bir fincan çay uğruna ölüyoruz, ha?” dedi. “Üç da­ kika ve kırk saniye.” “Şu saymayı kesecek m isin!” diye hırladı Zaphod. “E vet” dedi Ford Prefect “üç dakika ve otuzbeş sa­ niye sonra.” Vogon gem isinde Prostetnik V ogon Jeltz’in kafası karışm ıştı. O, bir kovalam aca olacağım um m uştu. Çekici ışınlarla yapılacak heyecanlı bir m ücadele bekliyordu. Altın K alpım Sonsuz O lasılıksızlık Seyir Sistem ine kar­ şılık, kendi gem ilerine özel olarak m onte edilm iş olan Y arı-P eriyodik N orm allik Üstü Zorlayıcı A yar Kolunu kullanm ak zorunda kalacağını sanmıştı. Am a Altın Kalp orada öylece durm uş, kaderini kabullenirken, N orm allik Zorlayıcı Ayar Kolu da bir işe yaram adan öylece bek­ liyordu. Bir düzine 30-M egazararlık M utlak-Ö lüm Işın Topu Altın K alp’e ateş kusm aya devam etti. Em rindeki tüm sensörleri, bu işin içinde bilgisi dı­ 26


şında gelişen anlaşılm az bir aldatm aca olup olm adığm ı anlam ak için seferber etm işti, am a böyle bir şey de bu­ lunam am ıştı. Tabii, çay konusundan haberi yoktu. Bilm ediği bir başka şey de Altın Kalp yolcularının yaşam aları için kalan son üç dakika ve otuz saniyeyi tam olarak nasıl harcıyor oldukları idi. *** B öyle bir zam anda, bir seans düzenlem e fikrine nasıl vardığı, Z aphod B eeblebrox’un kendisinin de hiçbir zam an tam olarak açıklayam adığı bir şeydi. Tahm in edilebileceği gibi, ölüm havada his­ sediliyordu, am a üzerinde konuşulacak birşeyden çok, kaçınılacak bir şey olarak. Belki de Z ap h o d ’un ölm üş akrabalarıyla tekrar hiraraya gelm e olasılığı yüzünden geçirdiği korku, onu, bu akrabalarının da kendisi için aynı şeyleri hissettikleri, dolayısıyla da bu birleşm eyi ertelem ekte ona yardım cı olabilecekleri düşüncesine götürm üş olabilirdi. Y a da bunun, Galaksi Başkanı olm adan önce zihninin karanlık alanına hapsetm iş olduğu ve arasıra yüzeye vuran garip önerilerden biri olm ası da m üm kündü. “B üyük B üyükbabanla konuşm ak istiyorsun, öyle m i?” diye bocaladı Ford. “E vet.” “Bunu şu anda yapm ak zorunda m ısın?” Gem i sarsılıp, gökgürültüsüne benzer sesler çı­ karm aya devam ediyordu. Isı yükselm ekteydi. İçerdeki 27


ışık gittikçe azalıyordu çünkü bilgisayarın çay ko­ nusunda düşünm ek için ihtiyaç duym adığı enerjinin tüm ü, hızla çökm ekte olan güç alanına pom ­ palanm aktaydı. “Evet!” diye İsrar etti Zaphod, “Dinle Ford, onun bize yardım cı olabileceğini düşünüyorum .” “Düşüniiyonım derken doğru kelim e kullandığından em in m isin? K elim e seçim inde dikkatli olm alısın.” “Başka bir teklifin var mı? “Ee, bilm em ki...” “Tam am , herkes m erkez ünitenin etrafına. Hemen. Gelin hadi! Trillian, M aym unadam , acele edin.” Kafaları karışm ış bir vaziyette m erkez ünitenin çev­ resinde toplandılar, oturdular ve kendilerini son derece aptal hissederek, el tutuştular. Zaphod üçüncü eliyle ışık­ lan söndürdü. Gemiyi karanlık kaplamıştı. Dışarda, M utlak-Ö lüm topunun gökgürültüsünü an­ dıran güm bürtüsü güç alanını deşm eye devam ediyordu. “Onun ismi üzerinde konsantre olun” diye tısladı Zaphod. “İsmi ne?” diye sordu Arthur. “D ördüncü Zaphod Beeblebrox” “N e?” “Dördüncü Zaphod Beeblebrox. K onsantre ol!” “D ördüncü m ü?” “Evet. Dinle, Ben Zaphold B eeblebrox’um, babam 28


ikinci Z aphold B eebIebrox’du, büyükbabam

Üçüncü

Z aphold B eeblebrox....” “N e?” “B ir doğum kontrol hapı ve bir zaman m akinası ile il­ gili bir kaza. Şimdi konsantre ol!” “Ü ç dakika” dedi Ford Prefect. “B unu” dedi A rthur Dent, “niçin yapıyoruz sanki?” “K apa çeneni” diye önerdi Zaphod Beeblebrox. Trillian bir şey söylem edi. Söylenecek ne var ki diye düşünüyordu. Köprü üstündeki tek ışık M arvin’in, n am -ı diğer Paronoyak A ndroid’in, kendi özel ve oldukça da sevim siz dünyasında, etrafındakileri um ursam adan ve onlar ta­ rafından da um ursanm adan, kam burunu çıkarıp, başını om uzlarının arasına göm m üş bir vaziyette oturup kaldığı uzak bir köşedeki kısık ışıklı iki kırmızı üçgenden ge­ liyordu. M erkez ünite etrafında, kam burunu çıkarm ış dört vücut, sıkı bir konsantrasyon içinde, gem inin ürkütücü sarsıntılarını ve içerde yankılanan korkunç gürültüleri kafalarından atm aya çalışıyorlardı. Bütün dikkatlerini toplam ışlardı. ■ D ikkatlerini d ah a da çok toplam aya gayret ettiler. Ve dikkatlerini daha daha çok toplstdılar. Saniyeler geçip gidiyordu. Z aph o d ’un alnında ter taneleri birikm işti, önce kon­ santre olm aktan, sonra gerginlikten ve en son da utan­ cından ötürü.


Sonunda öfkeyle haykırdı, ellerini Trillian F ord’dan kurtararak ışık düğm esine saldırdı.

ve

“Oh, ben de ışıkları hiç açm ayacağını düşünm eye başlam ıştım ” dedi bir ses. “Hayır, o kadar parlak olm asın lütfen, gözlerim artık o kadar iyi değil.” Dört vücut oturdukları yerden doğruldular. Kafatasları olduğu yerden kım ıldam am ak için açıkça gö­ rülebilen bir eğilim sergiliyorduysa da, onlar yine de baş­ larını yavaşça çevirdiler. “Şimdi. Beni bu saatte rahatsız eden kim ?” dedi köprü üstünün öbür ucundaki eğrelti otu dallarının ya­ nında duran, ufak tefek, cılız ve iki büklüm şekil. Seyrek saçlı iki küçük kafasının öyle eskiden kalm a bir gö­ rüntüsü vardı ki, hayal meyal de olsa galaksilerin doğ­ duğu zam anlarla ilgili birtakım bilgiler taşıyabileceği hissini uyandırıyordu. Bu iki kafadan biri uyukluyor, di­ ğeri keskin ve kısık gözlerle kendilerine bakıyordu. Bir zam anlar bu gözler göz değil, elmas kesici olm alıydılar. Zaphod bir m üddet sinirli sinirli kekeledi. İki küçük baş eğm eden oluşan ve aileye saygıyı belirten Betelgeuse usulü karm aşık bir selam verdi. “Oh, ııhm , selam Büyük B üyükbaba..” nefes nefese kalmıştı. Küçük yaşlı şekil biraz daha yaklaştı. K ısık ışık al­ tında onları inceledi. Kemikli cılız parm ağını torunun to­ rununa doğru uzattı. “A h,” dedi tanıyarak, “Zaphod Beeblebrox. Büyük neslim izin son üyesi. Sıfırıncı Zaphod Beeblebrox.” 30


“B irinci.” “Sıfırıncı” diye terslendi şekil. Zaphod onun sesinden nefret ediyordu. Bu ses ona oldum olası tırnakların ka­ ratahtaya sürtünm esinden çıkan iç tırm alayıcı sesi ha­ tırlatm ıştı. K aratahta kendi ruhuydu. Beceriksizce yerinde kıpırdadı. “Eee, evet,” diye m ıridandı. “Eee, bakın, çiçek ko­ nusunda gerçekten üzgünüm . G önderm ek istedim ama, biliyorsunuz işte, dükkandaki bütün çelenkler bitmişti ve ...” “Sen de unuttun!” diye yapıştırdı D ördüncü Zaphod Beeblebrox.

“Yani..” “Çok m eşguller. Başkalarını hiç düşünm ezler. Bütün yaşayanlar hep aynı.” “İki dakika, Z aphod.” diye huşu içinde fısıldadı Ford. Zaphod huzursuzca kıpırdandı. “Evet, am a ben gerçekten de gönderm ek istem iştim .” dedi. “V e bu işten kurtulur kurtulm az büyük bü­ yükannem e de yazacağım a...” “B üyük büyükannen,” diye eğlenerek kendi kendine söylendi küçük, cılız şekil. “E vet” dedi Zaphod, “Ee, o nasıl? Ne yapacağım ı söyleyeyim m i? G idip onu ziyaret edeceğim . A m a önce bu durum dan...” “Merhum büyük büyükannen ve ben gayet iyiyiz,” diye gıcırdadı D ördüncü Zaphod Beeblebrox. “Ah.... dem eyin.” »

31


“A m a sen bizi çok hayal kırıklığına uğrattın genç Z aphod..” “Evet, yani...” Zaphod bu konuşm ayı kontrol ede­ bilm e konusunda kendini garip bir şekilde güçsüz his­ sediyordu ve hemen yanındaki F o rd ’un hızlanm ış nefesi ona saniyelerin süratle akıp gittiğini hatırlatm aktaydı. Gürültü ve sallantı ürkütücü oranlara yükselm işti. A laca karanlıkta göz kırpm adan oturan Trillian ve A rthur’un bem beyaz yüzlerini gördü. “Iıı, Büyük B üyükbabacığım ....” “Gelişm eni üzüntüyle takip ediyorduk ve...” “Evet, bakın, tam şu sırada....” “Tiksintiyle dem em ek için gayret ediyorum !” “Lütfen bir an için beni dinleyebilir m isiniz acaba...” “Pekala, bana tam olarak söyle bakayım , sana neler oluyor?” “Bir V ogon filosu tarafından hayatım a kastediliyor!” diye haykırdı Zaphod. Bu bir abartm a sayılırdı, am a onu çağırm asının esas amacını anlatabileceği tek şansdı. “Beni hiç de şaşırtm adı doğrusu” dedi küçük yaşlı şekil ve om uzlarını silkti. “A m a bu dediğim tam da şu sırada oluyor, anlıyor m usunuz,” diye ısrar etti Zaphod ateşli bir şekilde. Ö bür dünyaya ait dede başını salladı, A rthur D en t’in getirm iş olduğu kabı aldı ve ilgiyle inceledi. “Eee... Büyük Büyükbabacığım ...” “Bptelgeuse B eşlisi’nin yörüngesinde,” diyerek sö­ zünü kesti ruhani şekil, “şimdi çok hafif bir sapm a ge­ liştiğini biliyor m uydun?” Keskin bakışıyla Z aphod’u yerine çivilem işti. 32


Zaphod bilm iyordu ve bütün bu gürültü ve yaklaşan ölüm gerçeği vesaire arasm da ihtiyann söylediklerine konsantre olm ası da olanaksızdı. “Eee, hayır., bakın..,” dedi. “Bu yüzden m ezarım da fırıl fırıl dönüyorum !” diye hırladı dede. Kabı yere fırlattı ve sopa gibi, titrek ve şef­ faf parm ağını Z ap h o d ’a doğru salladı. “Bu senin hatan!” diye haykırdı tırm alayan sesiyle. “B ir dakika otuz saniye” diye m ırıldandı Ford, Başını elleri arasına almıştı. “Evet, bakın Büyük Büyükbabacığım , gerçekten bana yardım cı olup olam ayacağını söyler m isiniz lütfen, çünkü...” “Y ardım ?” diye haykırdı yaşlı adam sanki ken­ disinden av eti istenm iş av hayvanıym ış gibi. “Evet, yardım , hem de hem en, aksi halde...” “Y ardım !” diye tekrarladı yaşlı adam , sanki yarım ekm ek içine hafifçe kızarm ış bir parça av eti ve patates kızartm ası istem işler gibi. Şaşkınlık içindeydi. “Sen git de o...” dede küçük gören bir el işareti yaptı, “o adı çıkm ış arkadaşlarınla galaksi çevresini turla. M e­ zarım a b ir çiçek koyam ayacak kadar m eşgulsün. Plastik çiçeklere bile razıydım , üstelik tam da senin tarzındı, am a hayır. Fazla m eşgulsün. Fazla m odernsin. Fazla şüp­ h ec isin - taki kendini bir kriz içinde bulana kadar. O zaman birden y ıld ız-ak ıllı kesiliveriyorsun!” K afalarından tekini salladı. Bunu dikkatle yaptı, çünkü şimdiden, kıpırdanm aya başlam ış olan diğerinin uyuklam asını bozm ak istem iyordu. 33


“Bilm iyorum , genç Zaphod,” diye devam etti. “Sa­ nırım , bunu düşünm em gerekecek.” “Bir dakika on saniye” dedi Ford boş boş. D ördüncü Zaphod Beeblebrox onu m erakla inceledi. “Bu adam neden sayılarla konuşup duruyor?“dedi. “O sayılar ” dedi Zaphod huzursuzca, “yaşam am ız için kalan zam an.” “O h,” dedi Büyük Büyükbaba, kendi kendine ho­ murdanarak. “Benim için farketm ez tabii,” diyerek, köprü üstünün daha az aydınlık olan, arka köşelerinden birine, oyalanacak başka bir şeyler bulm aya gitti. Z aphod deliliğin eşiğinde tirtir titriyor, gem iden at­ layıp her şeyi bitirm enin ve bu konuda artık bir şey dü­ şünm ek zorunda kalm am anın nasıl olacağını m erak edi­ yordu. “Büyük Büyükbaba,” dedi “am a bizim için farkediyor! Biz hâlâ hayattayız am a bu hayatları kaybetm ek üzereyiz.” “îyi de olur hani.” “N e dediniz?“ “Senin hayatının kim e, ne faydası var? O na yap­ tıklarını düşününce ister istem ez aklım a “bir çuval inciri berbat etm ek” deyimi geliyor.” “H ey, am a ben Galaksi Başkanı bile oldum !” “H ıh,” diye m ırıldandı dedesi, “bu bir Beeblebrox için iş sayılır mı sence?” “Hey, ne yani? Tek başkan, anlıyor m usunuz? Bütün G alaksi’nin tek başkanı!” “K andırılm ış küçük m egakukla.” 34


Z aphod çaresizlik içinde gözlerini kırpıştırdı. “H ey, ne dem eye çalışıyorsun, adam ? Yani, Büyük B üyükbabacığım dem ek istem iştim .” İki büklüm , küçük şekil torununun torununa doğru azam etle yürüdü ve sertçe onun dizine vurdu. Bu Zaph o d ’a bir hayaletle konuştuğu gerçeğini hatırlattı, çünkü hiçbir şey hissetm em işti. “Sen de, ben de B aşkan olm anın ne dem ek olduğunu biliyoruz, genç Zaphod. Sen biliyorsun, çünkü başkanlık yaptın ve ben biliyorum , çünkü ben bir ölüyüm ve böyle olm ak insana m ükem m el ve hiçbir şeyle engellenm em iş bir perspektif sağlıyor. B izim buralarda ‘Y aşam ya­ şayanların elinde ziyan o lu y o r’ diye bir söz var.” “E v et” dedi Zaphod acı acı, “çok güzel. Ç ok derin. B öyle özdeyişlere de kafalarım daki delikler kadar ih­ tiyacım var doğrusu.” “Elli saniye” diye hom urdandı Ford Prefect. “N erde eblebrox.

kalm ıştım ?” dedi Dördüncü Z aphod Be-

“B ilgiçlik taslam ada,” dedi Zaphod Beeblebrox. “Ah, ev et.” “Bu adam ,” diye Ford yavaşça Z aphod’a m ırıldandı, “sence, gerçekten de bize yardım cı olabilir m i? “B aşka kim se olam az,” diye fısıldadı Zaphod. Ford üm itsizce onayladı. “Z ap h o d !” diyordu hayalet, “Sen bir am açla Galaksi B aşkanı oldun. Unuttun m u?” “B una daha sonra değinebilir m iyiz?" “U nuttun m u? “diye ısrar etti hayalet. 35


“Evet! Tabii ki unuttum! Unutm am gerekiyordu. îşi aldığm ız zam an beyniniz taranıyor, biliyorsunuz. Eğer kafam m içinin bir sürü kurnaz fikirle dolu olduğunu an­ lasalardı, kendimi şişkin bir emekli m aaşı, birkaç sek­ reter, bir filo dolusu gemi ve boğazım da birkaç kesikle sokaklarda bulurdum .” “A h,” diye tatmin olm uş bir şekilde başını salladı ha­ yalet, “o halde hatırlıyorsun!” B ir an için durdu. “İyi” dedi yaşlı adam ve dışardaki gürültü birdenbire sustu. “K ırksekiz saniye” dedi Ford. Tekrar saatine baktı ve cam ını tıkladı. Sonra başını kaldırıp baktı. “Hey, gürültü durdu,” dedi. Hayaletin sert küçük gözlerinde yaram az bir kıvılcım alevlendi. “Zam anı biraz yavaşlattım ,” dedi “yalnızca bir m üd­ det için, anlıyorsunuz ya. Bütün söyleyeceklerim i din­ leyem ezsen kahrolurum .” “Hayır, asıl sen beni dinle, seni şeffaf yarasa,” dedi Z aphod iskem lesinden fırlayarak, “a - Zam anı dur­ durduğun için falan çok teşekkürler. Bu m ükem m el, ha­ rika, şahane, am a b - verdiğin söylev için teşekkür filan yok, tam am m ı? G erçekleştirm ek için yaratıldığım o büyük iş nedir bilm iyorum , am a bana bilm em em gereki’ Ormuş gibi geliyor. V e bundan hoşlanm ıyorum , tam am mı? “Eski ben biliyordu. Eski benin um urundaydı. Güzel. B uraya kadar anlaştık. Bir nokta dışında; eski benin o 36


kadar um urundaydı ki, kendi beyninin içine g ird i- benim b e y n im - ve bu bilen ve endişelenen bölümleri kilit altm a aldı. Çünkü eğer bilip endişelenm eye devam etseydi bunu yapam ayacaktı. G idip başkan olam ayacak, bu ge­ miyi çalam ayacaktı ki galiba en önem lisi de bu. “A m a benim daha önceki bu kişiliğim , beynim i de­ ğiştirerek, kendi kendini bir daha hiç geri dönm em ek üzere bitirdi, öyle değil mi? T am am , bu onun kendi se­ çim i.idi. Şimdi bu yeni benin de yapacak kendi seçimleri var. V e büyük bir tesadüf eseri olarak bu seçim ler içine bu büyük sır veya her ne ise onıbbilm em ek ve ona al­ dırm am ak da dahil. Seçim i buydu ve bunu elde etti. “A ncak, eski benliğim denetim in kendisinde olm asını istiyor ve beynim in kilitlediği bölüm lerinden bana em ir­ ler gönderiyordu. Eh, bense bilm ek ve onları duym ak is­ tem iyordum . Bu benim seçim im . K im senin kuklası ol­ m ayacağım , özellikle de kendirtıin.” Zaphod, üzerine çektiği aptallaşm ış bakışların farkına bile varm adan hırsla üniteye vurdu. “E ski ben öldü!” diye haykırdı. “Kendini öldürdü! Ö lüler ortada dolaşarak yaşayanların işlerine ka­ rışm am alılar!” “B ö y le düşünm ene rağm en, beni çağırıp seni bu zor durum dan kurtarm am ı istedin,” dedi hayalet. “A h ,” dedi Zaphod, tekrar yerine oturarak , “ama, bu farklı bir şey, değil m i?” T rillian ’a bakarak, hafifçe sırıttı. “Z aphod,” dedi tuhaf görüntü, gıcırdayarak, “Sana nefesim i harcam am ın tek sebebi, sanırım bir ölü olarak onu kullanacak başka bir yerim in olm am ası.” 37


“Pekala,” dedi Zaphod, “bana o büyük sırrın ne ol­ duğunu neden anlatm ıyorsun. Bir dene bakalım .” “Zaphod, biliyorsun sen Galaksi Başkanı iken, tıpkı senden önceki başkan Yooden V ranx’ın gibi. Başkanın bir hiç olduğunu biliyordun. O yalnızca bir kukla. G öl­ geler altında bir yerde, sonsuz güce sahip bir başka adam, bir başka varlık, bir başka şey var. Bu adam ya da varlık, ya da şey, bunun ne olduğunu senin bulman gerek -b u Galaksiyi, hatta sanıyoruz diğerlerini d e - kontrolü altında tutan varlık. Belki de Evrenin tam am ını kontrol eden kişi.” “N için?” “N için m i?” diye haykırdı şaşırm ış hayalet, “Niçin ha? Etrafınıza bir bakın arkadaşlar, size iyi ellerde im iş­ siniz gibi geliyor m u?” “İdare eder.” Yaşlı hayalet ona kızgın kızgın baktı. “Seninle tartışm ayacağım . Sen sadece bu gem iyi, bu O lasılıksızlık Seyir Sistem ine sahip gem iyi alıp istendiği yere götüreceksin. Bunu y apacaksın.'A m acından kur­ tulabileceğini sanma. O lasılıksızlıklar Alanı seni kontrol altında tutuyor, onun pençeleri arasındasın. Bu da ne?” O sırada, gem inin Bilgisayarı E ddie’nin ter­ m inallerinden birinin yanında durm uş parm aklarıyla tem po tutuyordu. “N e işe yarıyor bu.” “Çalışıyor,” dedi Zaphold m ükem m el bir şekilde ken­ dine hakim olarak, “çay yapm ak için.” “G üzel,” dedi Büyük Büyükbabası, “Bunu beğendim. 38


Şim di, Z aphod,” dedi, ona dönüp parmağını sallayaraic, “ işinde gerçekten

başarılı olabileceic biri

misin bil­

m iyorum . Sanırım , bundan icaçmamayacaksın. Bununla birlikte, şimdi yaptığım gibi endişe duyabilm ek için fazla uzun bir zam andan beri ölüyüm ve çok da yorgunum . Sana şimdi yardım ediyor olm am ın esas sebebi, senin ve o m odern arkadaşlarının buraya, yanım ıza gelip de yan gelip yatm ası fikrine dayanam am am dır. A nlaşıldı m ı?” “Evet, kucak dolusu teşekkürler.” “A h, Z aphod?“ “Eee, evet?” “E ğer gene yardım a ihtiyacın olursa, bilirsin işte, eğer başın dertteyse, köşeye sıkıştıysan...” “E vet?” “Lütfen hiç tereddüt etm eden, toz ol.” Bir saniye içinde, buruşuk yaşlı hayaletin elinden bil­ gisayara doğru bir şim şek aktı ve hayalet kayboldu, köprü üstünde bir duman yükseldi ve Altın Kalp boşluk ve zam an içinde bilinm eyen bir m esafeye doğru hızla ileri atıldı.

39


On ışık yılı ötede, Gag H alfrunt gülüm sem esini bir kaç diş daha arttırdı. V ogon gem isinin köprü üstünden kendisine uzay yoluyla ulaşan ekran, görüntülerini iz­ lerken, Altın Kalp''m parçalanan güç zırhının son ka­ lıntılarıyla gem inin kendisinin bir dum an bulutu içinde kaybolup gidişini gördü. îyi, diye düşündü. Y ok etmesi em redilen D ünya’dan artakalan başıboş canlıların sonuncusu, diye geçirdi kafasından. Yaşatn, Evren ve H er Şey ile İlgili En Önemli Bilinm ez’e ilişkin Soru’yu bulm akla ilgili tehlikeli (psi­ kiyatri mesleği adına) ve yıkıcı (yine psikiyatri mesleği adına) girişim in de kesin sonu, diye düşündü. Bu akşam arkadaşlarıyla bir kutlam a yapacaklar ve ertesi sabah, bundan sonra Yaşam ın A nlam ı’nın, tek ve kesin, sağlam ve güvenilir bir çözüm ü olm ayacağını bilm enin güvencesi içinde, yeniden, m utsuz, perişan ve çok kârlı m üşterilerini karşılam aya başlayacaklardı. * “A ile her zaman bunaltıcı olm uştur, değil m i?” dedi Ford Z aphod’a. D um an dağılıyordu. D urakladı, etrafına bakındı. 40


“Z aphod nerede?” dedi. A rthur ve Trillian boş boş bakındılar. Renkleri uçmuş ve sarsılm ışlardı ve Z aphod’un nerede olduğunu bil­ m iyorlardı. “M arvin?” dedi Ford, “Zaphod nerede?” Bir m üddet sonra: “M arvin nerede? diye soruyordu. R o bo t’un köşesi boştu. Gem i m utlak bir sessizlik içindeydi. K alın, kara uzay içinde öylece yatm aktaydı. A rada bir sallanıp, sar­ sılıyordu. B ütün cihazlar durm uştu, bütün görüntü ek­ ranları boşalm ıştı. B ilgisayara danıştılar. Şöyle dedi: ” N e yazık ki, geçici olarak bütün iletişim e kapalı du­ rum dayım . Bu arada, işte size biraz hafif m üzik.” H afif m üziği kapattılar. A rtan bir panik ve perişanlık içinde gem inin her kö­ şesini aradılar. H er taraf ölüm sessizliği içindeydi. H içbir yerde, ne Z ap h o d ’un lanm ıyordu.

ne

de

M arvin’in

izine

rast­

Baktıkları son yerlerden biri N u tri-M atik cihazının durduğu küçük girinti oldu. N u tri-M atik İçecek Ü reticisinin servis m asası üze­ rinde, küçük bir tepsi içinde en kaliteli porselenden üç çay fincanıyla tabakları, yine aynı porselenden bir sütlük içinde süt ve A rth u r’un hayatında tattığı en lezzetli çayla dolu bir güm üş dem lik ile üzerinde “B ekleyin” yazan küçük bir not vardı. 41


Ursa M inör Beta, kim ilerine göre, E vren’in bilinen kısım larının en berbat yerlerinden biridir. Her ne kadar acı verecek ölçüde zengin, ürkütecek derecedc güneşli ve bir narın tanelerinden daha çok sa­ yıda harikulade heyecan verici kişiyle doluysa da, Playvarlık dergisi son sayısında bir m akalesine “U rsa M inör B eta’dan bıktığınız zam an hayattan bıkm ışsınız de­ m ektir” diye başlık atınca, bir gece içinde intihar sa­ yısının dört misline çıkm ış olması pek de önem siz bir şey sayılamaz. Aslında Ursa M inör B eta’da gece de yoktur. Orası bir Batı bölgesi gezegenidir ve açıklanm ası m üm kün olm ayan ve oldukça şüpheli bir topografya ga­ rabeti yüzünden neredeyse tam am en, yalnızca tropik plajlardan oluşm aktadır. Aynı derecede şüpheli, geçici bir göreli statik garipliğe bağlı olarak da, burada zaman Cum artesi öğleden sonra, barların kapanm asından hemen önceki saatlerde durmuştur. Zam anlarının çoğunu manevi aydınlanm a sağlam ak am acıyla yüzm e havuzları etrafında koşm ak ve G alaktik Geçici Coğrafi Değişim leri Kontrol Heyetindeki A raş­ tırm a G örevlilerini “hoş bir gündüz anom alisi” görm eye 42


davet etm ekle geçiren U rsa M inör B eta’nın egem en yaşam biçim lerinden bu durum larla ilgili hiçbir yeterli bilgi ahnam am aktadır. U rsa M in ö r B eta’da yalnızca bir tek şehir vardır ve buraya şehir denm esinin tek sebebi, buradaki yüzm e ha­ vuzlarının yerden yüksekliğinin diğer yerlerden biraz daha fazla olm asıdır. Işık Ş ehrine havadan yaklaşırsanız - k i zaten başka ulaşım yolu bulunm am aktadır, ne karayolu, ne lim an te­ sisleri v a rd ır- (ayrıca eğer uçm uyorsanız zaten sizi Işık Şehrinde görm ek de istem eyeceklerdir)- ona neden bu ism in verildiğini anlarsınız. B urada güneş her yerdekinden d ah a parlaktır, yüzm e havuzlan üzerinde ışıl­ dar, palm iyelerle bezenm iş beyaz yollarda titreşir, bu yollarda yürüyen bronzlaşm ış, sağlıklı yaratıklar üze­ rinde dolaşır, villalardan, puslu hava yastıklarından, plaj barlarından ve benzeri yerlerden fışkırır. En çok da otuz katlı iki beyaz kuleden oluşan ve yarıyolda birbirlerine bir köprü ile bağlanan yüksek ve çok güzel binanın üzerinde parlar. Bu bina b ir kitabın ürünüdür. B ina kitabın yayıncıları ile kahvaltılık m ısır gevreği im al eden bir firm a arasında açılan, olağanüstü bir telif hakkı davası sonunda, elde edilen tazm inatla inşa edilm iştir. Bu kitap b ir seyahat kitabı, bir kılavuz kitaptır. Ursa M in o r’daki büyük yayın şirketlerinin çıkardığı en dikkate değer ve tabii ki en başarılı kitaplardan bi­ ridir. H ayat Beşyüz Ellisinde B a^/ar’dan daha popüler, Eccenterica G allum bits (Eroticon A ltı’nın üç m em eli fa43


hişesi) tarafından yazılm ış olan Büyük P atlam a- Kişisel Bir Görüşken daha iyi satan ve Oolon C olluphid’in Seks Hakkında Bilmek İstemediğin Ama Öğrenmeye Zorlandığm Her Şey adlı sansasyonal kitabından daha çok tartışm a yaratan bir kitap. (Ve G alaksi’nin U zak Doğu Bölgelerindeki daha rahat m edeniyetlerin pek çoğunda, uzun süredir standart bilgi ve aklın referansı o\a.n E ncydopedia G alactica Ansiklopedisi’nin yerini almıştır. H er ne kadar birçok eksiği bulunuyor ve uydurm a ya da en azından tam olarak doğru olm ayan pek çok bilgiyi içeriyorsa da, daha eski ve daha az ilginç bir kaynak olan ansiklopediye iki önemli açıdan fark atıyordu. Birincisi, biraz daha ucuzdu ve İkincisi kapağının üzerinde geniş, dost görünüşlü harf­ lerle PAN İĞ E K A PILM A Y IN yazıyordu.) E vren’in bilinen bölgelerinin harikalarını 30 A ltar Dolarının altında bir rakam a görm ek isteyenlerin ucuz arkadaşı olan Bu kitap, elbette kı-H er O tostopçu’nun Galaksi Rehberi idi. Rehberlik bürolarının ana giriş bölüm ünü arkanıza alıp (şim diye kadar gem iden indiğinizi ve kısa bir yüzme ve duş seansının ardından kendize geldiğinizi farzederek) sonra da doğuya doğru yürüm üş olsaydınız, Yaşam Bulvarının yapraklarla örtülü gölgesi altından ge­ çerken solunuzda uzanan altın rengi plajların sarı ışıl­ tısına hayran kalır, hiç de özel bir şey değilm iş gibi ta­ sasızca dalgaların yarım m etre üzerinde, beyin sörfü yapanların görüntüsüyle büyülenir, gün boyunca, ya da burası için daha doğru bir deyişle sürekli olarak, me44


lodisiz şarkılar m ırıldanan dev palm iye ağaçlarına önce hayret eder, sonra da onlardan biraz rahatsız olurdunuz. Y ürüyüşünüzü Yaşam B ulvarının sonuna kadar sür­ dürdüğünüzde, dükkanların, Betacevizi ağaçlarının ve kaldırım kafelerinin bulunduğu L alam atine bölgesine ge­ lirsiniz. B urada plajda geçen zorbir akşam üzerinden sonra rahatlam aya gelen U M -B etalılar’ı görürsünüz. Lalam atine bölgesi devam lı Cum artesi öğleden sonrasını yaşam ayan nadir bölgelerden b irid ir- burada bunun ye­ rine bir Cum artesi akşam ının erken saatlerinin bitip tü­ kenm ez serinliği yaşanır. Bu bölgenin ardında gece klüp­ leri vardı. Eğer sözü edilen bu günde, bu öğleden sonrada, bu uzayan akşam saatinde -n a sıl isterseniz öyle adlan d ırm sağdan ikinci kaldırım kahvesine yaklaşm ış olsaydınız, U M -B e ta ’lı kalabalığın herzam anki gibi söyleşip, içki içerek, son derece rahatlam ış bir görüntü içinde ve arasıra birbirlerinin saatine göz atıp, ne kadar pahalı ol­ duğunu kestirm eye çalışarak, oturduklarını görürdünüz. Bundan başka, A lg ol’den gelm iş, oldukça dağınık gö­ rünüşlü birkaç otostopçu da gözünüze çarpardı. Birkaç gün oldukça basit yaşam ak zorunda kalarak Acturan M ega T aşım acılık gemisi ile buraya varm ışlardı. Burada, Otostopçunun Rehberi binasının görüş m esafesi içindeki bu yerde, basit bir bardak m eyve suyunun altı A ltar do­ larının üzerinde tuttuğunu anlam anın siniri ve perişanlığı içindeydiler. “K azıklandık” dedi biri acı acı. E ğer o sırada hem en bitişikteki m asaya bir göz atacak 45


olsaydınız, Zaphod B eeblebrox’un da orada oturm akta olduğunu ve çok şaşkın ve aklı karışm ış göründüğünü farkederdiniz. Aklının karışm asının sebebi yalnızca beş saniye önce Altın Kalp'm köprü üstünde oturuyor olm asıydı. “Tam anlam ıyla kazıklandık” dedi ses yeniden. Zaphod gözlerinin köşesinden huzursuzca, yan m a­ sada oturm akta olan dağınık görünüşlü iki otostopçuya baktı. Hangi cehennem in dibine gelm işti böyle? Buraya nasıl ulaşm ıştı? Gem isi neredeydi? E liyle oturduğu san­ dalyenin kolunu, daha sonra da önündeki m asayı yok­ ladı. Gerçek görünüyorlardı. Hiç kıpırdam adan oturdu. “Böyle bir yerde oturup da otostopçu rehberi nasıl ya­ zabiliyorlar? diye devam etti ses. “Y ani, şuraya bakın. Bakın şuraya!” Zaphod bakıyordu. Güzel yer, diye düşündü. A m a ne­ resi? V e niye? İki çift güneş gözlüğünü bulabilm ek için cebini ka­ rıştırdı. Aynı cepte sert, düzgün, ne olduğunu tanım layam adığı ağır bir metal parçası eline geldi. Onu çı­ karıp baktı. Şaşırarak gözlerini kırpıştırdı. Bunu da nereden bulm uştu? Tekrar cebine yerleştirdi ve göz­ lüklerini taktı, metal objenin cam lardan birini çizm iş ol­ m asına canı sıkıldı. Y ine de onlarla kendini çok daha rahat hissetti. B unlar Joo Janta 200 Süper K rom atik T eh­ like H assasiyetine sahip iki çift gözlüktü. Tehlikeye karşı rahat bir yaklaşım tarzı geliştirebilm ek için özel olarak dizayn edilm işlerdi. Bir sorun sinyali alır almaz ta­ m am en kararıyorlar ve böylece sizi paniğe kaptırabilecek herhangi bir şeyi görm enizi engelliyorlardı. 46


Çizik dışında gözlükler temizdi. Gevşedi, am a yal­ nızca bir parça. Kızgm otostopçu pahalı m eyva suyuna öfkeyle bak­ m aya devam ediyordu. “R eh b er’in başm a gelen en kötü şey, U rsa M inör B eta’ya taşm m ak oldu,” diye hom urdandı, “hepsi sa­ pıttılar. O fislerden birinde tam elektronik bir evren ya­ rattıklarını bile duydum . Böylece gün boyu, katları do­ laşarak araştırm alarını yapabiliyorlar, akşam lan da partilere katılabiliyorlarm ış. Hoş, bu yerde gündüz ve akşam fazla bir şey ifade etm iyor ya.” U rsa M inör B eta, diye düşündü Zaphod. En azından artık nerede olduğunu biliyordu. Bunun Büyük B ü­ yükbabasının m arifeti olduğunu sanıyordu, am a niçin? Beklem ediği bir anda aklına b ir düşünce geliverdi ve bu çok canını sıktı. Bu, gayet belirgin ve net bir düşünce idi ve artık bu düşüncelerin gerçekte ne olduğunu ayırdedebiliyordu. İçgüdüsel tepkisi direnm ekti. B unlar zih­ ninin karanlık ve kilitli bölgelerinden gelen kaderi ön­ ceden çizilm iş önerilerdi. K ıpırdam adan oturarak, öfkeyle düşünceyi gör­ m ezden geldi. D üşünce m ızm ızlık etti. G örm ezden geldi. D üşünce başının etini yedi. G örm ezden geldi. D üşünce dırdıra devam etti. Sonunda Zaphod teslim oldu. Canı cehennem e, diye düşündü, kendini akıntıya bırak. D irenebilm ek için fazlasıyla yorgundu, kafası ka­ rışm ış ve acıkm ıştı. Bu düşüncenin ne anlam a geldiğini bile bilm iyordu.

47


“A lo? E vet? M egadodo Y ayınlan, H er Otostopçunun G alaksi Rehberi’nin, yani, tüm bilinen E vren’deki en dikkate değer kitabın evi, yardım cı olabilir m iyim ?” dedi büyük pem be kanatlı böcek. Her Otostopçu nun Galaksi Rehberi ofislerinin fuayesinde bulunan resepsiyon ma­ sasının geniş krom uzantısı üzerine dizili yetm iş te­ lefondan birine cevap verirken, kanatlarını çırpıp, göz­ lerini yuvarlıyordu. Fuayeyi dolduran, halıları kirletip m obilyalar üzerinde kirli ellerinin izlerini bırakan bütün o hırpani kılıklı kişilere baktı. H er Otostopçunun Galaksi RehberVnde çalışıyor olm aktan çok m em nundu, yalnızca bütün otostopçuları buradan uzak tutm anın bir yolu ola­ bilm esini arzu ediyordu. B unların iğrenç uzaysporlan veya öyle bir şeylerin olduğu yerlerde dolaşm aları ge­ rekm iyor m uydu? K itabın bir yerinde pis uzay spor­ larının yapıldığı ortam larda dolaşm anın önemi ile ilgili bir şeyler okuduğundan em indi. M aalesef otostopçuların çoğu da, o son derece kirli uzaysporlan ile ilgilendikten hem en sonra buraya gelip, bu güzel, tem iz, pınl pırıl fu­ ayeye takılıyorlardı. Ü stelik bütün yaptıkları da şikayet etm ekti. K anatlannı titretti. “N asıl?” dedi telefona. “Evet, M r. Z arniw oop’a m e­ sajınızı ilettim, am a korkarım şu an sizi hemen gö48


rem iyecek kadar meşgul. Kendisi galaksiler arası bir se­ yahatte.” Kızgın bir şekilde dikkatini çekm eye çalışan hır­ panilerden birine huysuzca antenlerini salladı. H uysuz antenler, kızgın kişiyi sol taraftaki duvarda asılı olan ilana bakm aya, böylece önem li bir telefon konuşm asını bölm em eye davet ediyordu. “E vet,” dedi böcek, “ofisinde ama, galaksiler arası bir seyahat yapıyor. A radığınız için çok teşekkür ederiz.” Telefonu çarparak kapattı. “Yazıyı okuyun” dedi, kitapta bulunan birçok bu­ dalaca ve tehlikeli yanlıştan biri hakkında daha şikayette bulunm aya çalışan kızgın adama. H er Otostopçunun Galaksi Rehberi, yaşam ın an­ lamını son derece karışık ve karm aşık bir E vren’de bul­ m aya heveslenenler için vazgeçilm ez bir arkadaştır. Çünkü kitap, her ne kadar her türlü konuda yararlı ve ay­ dınlatıcı olm ayı bekleyem ezse de, hiç olm azsa kusurlu olduğu noktalarda kesinlikle kusurlu olduğu güvencesini verm ektedir. K itaptaki bilgilerle gerçek arasında önemli farklılıklarla karşılaşıldığında, yanlış olan taraf her zaman gerçeğin kendisidir. Yazının özeti buydu. Kesin olanın Rehber olduğunu söylüyordu. G erçeğin kendisi çoğu zam an kusurluydu. Bu birtakım ilginç sonuçlara yol açıyordu. Örneğin, Traal gezegeniyle ilgili bölüm ün girişindeki yazıyı ke­ limesi kelim esine uygulam aya kalkıştıkları için ölenlerin ailelerinin R ehber editörlerine açtıkları davalarda olduğu gibi. (K itapta “Ziyaretçi turistler, canavar iştahlı Bö49


cekyiyen Y aratıklar için çoğu kez iyi bir yem ektir” ye­ rine “Ziyaretçi turistler için canavar iştahlı Böcekyiyen Y aratıklar çoğu kez iyi bir yem ektir” yazm aktaydı) Edi­ törler yazının onların yazdığı şeklinin estetik olarak ku­ lağa daha hoş geldiğini öne sürerek, uzman bir şair ça­ ğırdılar ve ona güzelliğin gerçek, gerçeğin ise güzellik olduğuna dair yem inli şahitlik yaptırdılar, Böylece, bu davada suçlu tarafın ya güzel, ya da gerçek olmayı ba­ şaram ayan Y aşam ’ın kendisi olduğunu kanıtlam aya ça­ lıştılar. Y argıçlar m utabık kaldılar ve güzel bir akşam da ultragolf oynam aya gitm eden önce, yaptıkları duygulu bir konuşm ayla, Y aşam ’ın m ahkem e kararına aykırı düştüğünü ilan ederek, orada hazır bulunan herkesin Y aşam ’m a el koydular. Z aphod Beeblebrox fuayeye girdi. Hızlı adım larla böcek resepsiyoniste yöneldi. “Pekala,” dedi niw oop’u bulun“

“Z am iw oop

nerede?

B ana

Zar-

“A federsiniz, beyefendi?” dedi böcek soğuk bir şe­ kilde. K endisine bu tarzda hitab edilm esinden hoş­ lanm am ıştı. “Zamivvoop. Çağırın onu, anlaşıldı m ı? H em en.” “B eyefendi,” dedi huzursuzca kırılgan küçük yaratık, “eğer biraz soğukkanlı olursanız...” “B ana bakın,” dedi Zaphod, “boğazım a kadar so­ ğukkanlıyım , tam am m ı? Öyle şaşırtıcı şekilde so­ ğukkanlıyım ki, bir parça eti içime koysanız bir ay bo­ zulm adan saklayabilirim . Öyle sakinim ki, sizin bile kanınızı dondurabilirim . Şimdi, ben patlam adan bir şey­ ler yapacak m ısınız?” 50


“Beyefendi, eğer açıklam am a m üsaade ederlerse,” dedi böcek sahip olduğu tüm antenleri en aksi biçim de tı­ kırdatarak, “Mr. Zarnivvoop galaksiler arası bir se­ yahatte olduğu için korkarım , şu an bu m üm kün değil.” Lanet olsun, diye düşündü Zaphod. “N e zam an dönecek?” dedi. “D önm ek mi, beyefendi? Kendisi ofisinde.” Zaphod

aklındaki

bu

garip

düşünceyi

kafasında

özüm lem eye çalıştı. Başaram adı. “Bu yaratık galaksiler arası bir seyahatte ve-... ofi­ sinde, öyle m i?” Ö ne doğru eğilerek tıkırdayan antenlere yapıştı. “D inle, üç gözlü,” dedi “Benim le dalga geçm e. K ah­ valtım da senden daha garip şeyler yediğim i de unutm a.” “Y ani, sen kim olduğunu sanıyorsun, tatlım ?” diyerek abartılı bir biçim de çevresinde dönerek, öfkeyle ka­ natlarını titretti böcek, “Zaphod Beeblebrox veya öyle biri m i?” “K afaları say” dedi Zaphod kısık bir hırıltıyla. Böcek ona bakarak gözlerini kırpıştırdı. Tekrar baktı ve tekrar gözlerini kırpıştırdı. “Siz Z aphod B eeblebrox’sunuz?” diye çınladı. “E vet” dedi Zaphod “am a öyle bağırm ayın, yoksa herkes bir tane isteyecek.” “Şu Z aphod B eeblebrox?” “Yok, herhangi bir Zaphod B eeblebrox, altılı pa­ ketlerde satıldığım ı duym adınız mı yoksa?


Böcek ızdırap içinde antenlerini çalkaladı. “A m a efendim ,” diye inledi, “Az önce uzay radyosu haberlerini dinledim . Sizin öldüğünüzü söylüyorlardı...” “E vet, doğru.” dedi Zaphod “Am a henüz can çe­ kişm em

bitm edi.

Şimdi.

Zamivvoop’u

nerede

bu­

luyorum ?” “Efendim , ofisi onbeşinci katta, fakat...” “F akat, kendisi galaksiler arası bir seyahatte, evet, evet, oraya nasıl çıkıyorum ?” “Y eni m onte edilen Sirius Sibernetik Şirketinin D ikey T aşım a A raçları şu köşede, efendim . A m a efen­ dim ...” Z aphod yola koyulm uştu. Geri döndü. “E v et?” dedi “M r. Z am iw oop’u niçin

görm ek

istediğinizi öğ­

renebilir m iyim ?” “E v et,” dedi Zaphod, bu noktadan kendisi de pek em in değildi, “kendim e görm em gerektiğini söyledim de ondan.” “T ekrarlar m ısıntz, efendim ?” Z aphod casusvari bir tavırla öne eğildi. “A z önce kendim i kafelerinizden birine ışınlanmış buldum ,” dedi ” bir hayalet olan B üyük B üyükbabam la bir tartışm anın sonucu olarak. Oraya varırvarm az, önceki kim liğim , yani beynim i işleten kişilik, zihnim e sıçradı ve “Git ZarnİNVoop’u gör” dedi. D aha önce bu yaratıktan bahsedildiğini hiç duym adım . İşte bütün bildiğim bu. 52


Bundan ve E vren’i yöneten adamı bulm am gerektiğinden başka bir şey bilm iyorum .” Göz kırptı. “M r. Beeblebrox, efendim ,” dedi böcek huşu içinde bir m erakla, “öyle acaipsiniz ki, bu halinizle film lere yakışırsm ız.” “E vet” dedi Zaphod, onun pırıltılı kanadını

ok­

şayarak ” ve sen de bebeğim gerçek yaşam a yaraşırsın" Böcek huzursuzluğundan kurtulm ak için bir an durdu ve sonra çalan telefonlardan birini cevaplam ak üzere bir antenini uzatı. M etal bir el onu bunu yapm aktan alıkoydu. “A federsiniz,” dedi m etal elin sahibi, daha duygusal yapıdaki bir böceği göz yaşlarına boğabilecek bir sesle. Bu öyle bir böcek değildi ve robotlardan hiç hoş­ lanm ıyordu. “Evet, efendim ,” dedi huzursuzca “size yardım cı ola­ bilir m iyim ?” “Sanm ıyorum ” dedi M arvin. “Bu durum da, efendim , eğer m üsaade ederseniz...” Şimdi telefonların altı tanesi birden çalıyordu. Böceğin ilgisini bekleyen m ilyonlarca şey vardı. “B ana kim se yardım cı olam az,”dedi M arvin ahenkle. “Evet, efendim beyefendi, bu durum da...” “K im se de buna gayret etm iş değil zaten.” Böceği en­ gelleyen metal kol gevşeyerek M arvin’in yanına sarktı. Başı hafifçe öne doğru düştü. 53


“ö y le m i,” dedi böcek soğuic soğuic. “K im senin zam anı aşağılık bir robota yardım cı olmak için harcanm aya değm ez, değil m i?” “Ü zgünüm , efendim beyefendi, eğer...” “D em ek istediğim , bir robot minnet devrelerine sahip olm adıkça, ona

nazik davranm anın yada yardım cı ol­

m anın kim e ne yararı olabilir ki?” “V e sizin böyle bir devreniz yok, değil m i?” dedi böcek, görünüşe bakılırsa kendini bu konuşm adan sı­ yırm ayı başaram ıyordu. “Ö ğrenm e fırsatım hiç olm adı,” diye M arvin bilgi verdi. “D inle, seni sefil, uyum suz, metal yığını...” “N e istediğim i sorm ayacak m ısınız?” B öcek durakladı. U zun ince dilini dışarı çıkardı, göz­ lerini yaladı ve tekrar yerine soktu. “D eğecek m i?” diye sordu. “N e değiyor ki?” dedi M arvin hemen. “N e ... îs..ti..yor.. sunuz?” “Birini arıyorum . “K im i? diye tısladı böcek. “Z aphod B eeblebrox’u,” dedi M arvin, “şurada ayakta duran.” Böcek öfkeyle sarsıldı. G üçlükle konuşuyordu. “O halde bana niye soruyorsunuz?” diye haykırdı. “Y alnızca konuşabileceğim birini istem iştim .” 54


“N e!” “Acıklı, değil m i?” Dişli gıcırtıları içinde M arvin döndü ve te­ kerleklerinin üzerinde ilerledi. A sansörlere yaklaşm akta olan Z aphod’a yetişti. Z aphod şaşkınlıktan yusyuvarlak oldu. “Hey ...M arvin? dedi, “M arvin! Buraya nasıl geldin?” M arvin kendisine çok zor gelen bir yanıt verdi. “B ilm iyorum ” dedi. “A m a..” “B ir dakika önce gem inizde oturm uş ve kendim i son derece m utsuz hissediyordum , bir sonraki dakikada bu­ rada ayakta duruyor ve kendim i tam anlam ıyla sefil his­ sediyorum . O lasılıksızlık A lanı ile ilgili bir konu sa­ nırım .” “E vet,” dedi Zaphod, “sanırım , Büyük B üyükbabam seni bana arkadaşlık etm en için gönderm iş olm alı.” “K ucak dolusu teşekkürler Büyükpeder,” diye ekledi içinden. “O halde, nasılsın?” dedi yüksek sesle. “Oh, iyiyim ,” dedi M arvin, “yani, eğer ben olm aktan hoşlanacak olursanız, ben şahsen hoşlanm ıyorum da.” “Evet, evet,” dedi Z aphod asansörün kapıları açı­ lırken. “M erhaba,” dedi asansör tatlı bir sesle, ” seçeceğiniz kata kadar yapacağınız yolculukta sizin asansörünüz olacağım . Sirius Sibernetik Şirketi tarafından, siz H er 55


Otostopçunun G alaksi Rehberi ziyaretçilerini ofislere götürm ek üzere tasarım landım . E ğer hızlı ve hoş geçecek bu tecrübeden m em nun kalırsanız, kısa süre önce Galaktik Vergi D airesine, Boobiloo Bebek M am aları bi­ nasına ve Sirius D evlet Akıl H astanesine de monte edil­ miş bulunan diğer asansörlerim izle de bu deneyi yineleyebilirsiniz. Buralarda karşılaşacağınız birçok Si­ rius Sibernetik Şirketi yöneticisi, dört gözle zi­ yaretlerinizi, sem patinizi ve dış dünyayla ilgili neşeli hi­ kayelerinizi bekliyor olacaklardır. “E vet,” dedi Zaphod, içeri girerken, “konuşm aktan başka ne yaparsınız?” “Yukarı çıkarım ,” dedi asansör, “veya aşağı inerim .” “G üzel,” dedi Zaphod, “Biz yukarı çıkıyoruz.” “Evet, tam am , yukarı lütfen.” Bir anlık bir sessizlik oldu. “A şağısı da çok hoş,” diye önerdi asansör ümitle. “Oh, öyle m i?” “Süper.” “G üzel.” dedi Zaphod, “Şimdi bizi yukarı çıkarır m ı­ sınız?” “Sorabilir m iyim ,” diye araştırdı asansör en tatlı, en m akul sesiyle, “aşağı inm enin size sağlayabileceği bütün im kanları gözden geçirdiniz m i?” Zaphod kafalarından birini iç duvara vurdu. B una hiç de ihtiyacı olm adığını düşündü kendi kendine, her şey bir yana buna hiç ihtiyacı yoktu. B urada olmayı o is­ tem em işti. E ğer bu dakikada nerde olm ayı istediği so­ rulacak olsa, herhalde, etrafında en azından elli kadınla 56-


birlikte bir plajda uzanıyor olm ayı ve uzm anlardan oluş­ muş küçük bir ekibin de onu nasıl tatm in ede­ bileceklerini araştırıyor olm alarını dilerdi. Bu, onun her zam anki cevabıydı. Buna bir de yem ekle ilgili iştah açıcı bir şey eklerdi belki de. Y apm ak istem edigı~şeylerden biri E vren’i yöneten adamın peşinde koşm aktı. O adam ın bütün yaptığı, Zaphod’un sürdürm esinde hiç m ahzur görm ediği b ir işi yap­ maktı ve nasılsa o yapm asa bir başkası yapacaktı bu işi. A m a bundan da çok yapm ak istem ediği bir iş hanm da asansörün biriyle tartışıyor olm aktı. “N e gibi başka im kanlar?” dedi yorgun yorgun. “E ee,” diye ses aktı, aynen bisküvi üzerindeki bal gibi, “O rada zem in katı var, m icro dosyaların durduğu bölüm ler var, ısıtm a sistem i... ıııh m ,..” Durakladı. “Özel olarak heyecan verici bir şey yok,” diye itiraf etti,” am a yine de bir alternatif.” “Kutsal Zarquon aşkına. V aroluşçu bir asansör is­ temiş miydim ben?” diye hom urdanıp öfkeyle yum ruk attı duvara. “Neyi var bu şeyin?” diye soludu. “Yukarı çıkm ak istem iyor,” dedi M arvin işi basite in­ dirgeyerek. “Sanırım korkuyor.” “K orkm ak m ı?” diye haykırdı Zaphod, “N eden kor­ kuyor? Y ükseklikten mi? Y ükseklikten korkan bir asan­ sör, öyle m i?” “H ayır,” dedi asansör bitkin bir halde, “gelecekten. " 57


“G eleceklen m i?” diye hayretle hayicırdı Zapiıod, “Sefil şey ne istiyorm uş, aylığa bağlanm ayı m ı?” Bu sırada, arkalarında bulunan resepsiyon alanında bir karışıklık çıktı. Birden harekete geçen bir makinenin sesi gelm eye başladı. “B izler hepim iz geleceği görebiliyoruz,” diye fı­ sıldadı asansör, sesi korkm uş gibiydi, “program lanışım ızın bir parçası bunu sağlıyor.” Zaphod dışarı b a k tı- asansör alanı çevresinde hu­ zursuz bir kalabalık toplanm ıştı, elleriyle işaret ediyorlar, bağırıyorlardı. B inada

bulunan

tüm

asansörler

hızla

aşağı

in­

m ekteydi. Kendini sakınarak içeriye döndü. “M arvin,” dedi, “bunu hemen yukarı çıkar, lütfen. Z am iw o o p ’u görm em iz gerek.” “N için?” diye sordu M arvin bezgin bir sesle. “B ilm iyorum ,” dedi Zaphod, “A m a onu bulunca, ken­ disini görm ek istem em in iyi bir sebebi olup olm adığını anlayacağız.” *** . M odern asansörler ilginç ve karm aşık varlıklardı. Eski elektrikli vinçler ve “M aksim um kapasite sekiz kişi”ler ile Sirius Sibernetik Şirketi’nin Neşeli Dikey Ta­ şım a A raçları arasındaki benzerlik soğukta kafası üşüyeıek dolaşan az giyim li bir kaç kişi ile Sirian D evlet Akıl H astanesi’nin batı kanadını dolduran kafayı üşüt­ m üşler arasındaki benzerlik kadardı. 58


Bu farklılığın sebebi, yeni asansörlerin ilgi uyandırıcı bir sistem olan “tek noktada kısıtlanm am ış termal al­ gılam a” sistem iyle çalışm asından ileri gelm ekteydi. D iğer bir deyişle, bu asansörler zayıf da olsa yakın ge­ leceği görm e kapasitesine sahiptiler. Bu kapasite asan­ sörün henüz onu çağırm ayı bile düşünm eden bu­ lunduğunuz kata gelm esini sağlayarak, eskiden asansör beklerken yapılm ak zorunda kalm an tüm rahatsız edici sohbetleri, gevşem eleri ve arkadaşlık kurm a girişim lerini ortadan kaldırm ayı hedeflem işti. Zeka ve önceden tahm in yetenekleriyle donatılm ış pek çok asansörün zeka gerektirm eden yapılabilecek yu­ karı çıkıp aşağı inm ekten ibaret olan iş yüzünden m üthiş bir bunalım a girm eleri hiç de olağandışı bir ^ey değildir. Bir çeşit varoluşçuluk tepkisi olarak, bunu yatay hareket etm e kavram ı ile protesto ettiler. K arar m ekanizm asında rol alm ayı istediler ve son olarak da suratlarını asıp zem in katında oturm a grevine başladılar. Sirius yıldız sistem indeki gezegenlerin herhangi bi­ rini ziyaret eden ve parası tükenm iş bir otostopçu nörotik asansörler için danışm anlık görevi yaparak kolayca para kazanabilirdi. *** Onbeşinci katta asansörün kapıları hem en açıldı. “O nbeş” dedi asansör, “ve unutm ayın, bunu yalnızca robotunuzu sevdiğim için yapıyorum .” Z aphod ve M arvin derhal kapılarını kapatıp m e­ kaniğinin imkan verdiği kadar hızla aşağı inen asan­ sörden apar topar çıktılar. 59


Z aphod bıkkın bir şekilde etrafına bakındı. K oridor terkedilm iş ve sessizdi ve Z arniw oop’un nerede ola­ bileceğine dair hiç ipucu verm iyordu. K oridora açılan kapıların hepsi kapalıydı ve üzerlerinde tek bir işaret yoktu. B inanın kulelerini birbirine bağlayan köprünün hem en yakınında idiler. Geniş bir pencereden U rsa M inör B e ta’nın parlak güneşi içeri bloklar halinde ışık saçıyor bu ışığın içinde, küçük toz zerrecikleri dans edi­ yordu. B ir gölge uçuşarak gelip geçti. “B ir asansör tarafından terkedildik,” diye mırıldandı Zaphod, kendini hiç de neşeli hissetm iyordu. İkisi de durup, önce sağa sonra sola baktılar . “B iliyor m usun?” dedi Zaphod M arvin’e. “T ahm ininden çok daha fazlasını.” “Son derece em inim ki, bu binanın şu anda sarsılıyor olm am ası gerek.” dedi Zaphod. A yaklarının dibinde hafif bir titrem e olm uştu -sonra bir tane daha. G üneş ışınları içindeki tozlar şimdi daha canlı dansediyorlardı. B ir gölge daha uçuştu. Z aphod döşem eye baktı. “Y a,” dedi, pek de em in olm adan, “personel ça­ lışırken kaslarına masaj yapan bir vibratör sistem leri var, veya..” Pencereye doğru yürüdü ve birden tökezledi, çünkü tam da o sırada Joo Janta 200 S uper-K rom atik Tehlikeye H assas güneş gözlükleri tam am en sim siyah olm uşlardı. Pencerenin önünden büyük bir gölge, keskin bir vın­ lam ayla uçarak geçti. 60


Zaphod güneş gözlüklerini çıkardı ve o bunu ya­ parken bina gökgürültüsüne benzer bir sesle sallandı. “Y a da,” dedi, “bu bina bom balanıyor.” B ina bir başka güm bürtüyle sarsıldı. “G alakside bir yayıncılık şirketini bom balam ak is­ teyen kim olabilir ki?” diye sordu Zaphod, am a M arvin’in cevabını işitem edi, çünkü o anda bina b ir başka bom ba saldırısı ile sallandı. T ekrar asansöre ulaşm aya çalışarak yalpaladı -b u n u n faydasız bir m anevra ol­ duğunu farketm işti ama, düşünebildiği tek şey bu ol­ muştu. A nsızın, bu koridora dik olarak uzanan diğer ko­ ridorun sonunda bir şekil gözüne çarptı, yaklaştıkça bunun bir adam olduğunu gördü. Adam da onu gör­ müştü. “Beeblebrox, bu tarafta!” diye bağırdı. Patlayan bir başka bom ba binayı sarsarken, Zaphod güvensiz gözlerle onu inceledi. “H ayır,” dedi Zaphod, “Beeblebrox bu tarafta! K im ­ sin sen?” “B ir dost!” diye bağırarak cevap verdi adam. Zaph od’a doğru koştu. “Ya, sahi m i?” dedi Zaphod, “H erhangi birinin özel bir dostu mu, yoksa herkesle iyi geçinen biri m i?” A yaklarının altındaki döşem e bir battaniye gibi sal­ lanırken, adam koridor boyunca ona doğru koşuyordu. K ısaboylu, tıknaz bir yapısı ve hava şartlarından yıp­ ranm ış bir yüzü vardı. Ü zerindeki kıyafetler sanki G a­ 61


laksi etrafında iki tur atıp, içlerine de kendisini alarak geri gelm işe benziyorlardı. “B iliyor m usun,” diye kulağına bağırdı Zaphod, adam yanına ulaştığında, “binanız bom balanıyor?” Adam farkında olduğunu belirtti. Birden bire ışıklar söndü. Z aphod pencereden bakıp nedenini anlam ak istediğinde soluğunu tutm ak zorunda kaldı, çünkü koyu yeşil m etal bir uzayaracı bulutlardan sıyrılarak binanın yanından geçm işti. Bunu iki tanesi daha takip etti. “T erkettiğin yönetim senin peşine düşmüş, Z aphod,” dedi adam yılan gibi tıslayarak, “B ir bölük Frogstar Sa­ vaşçısı gönderm işler arkandan.” “Frogstar Savaşçıları!” diye m ırıdandı Zaphod, “Zarquon!” “O layr kavrayabildin m i?” “Frogstar Savaşçısı nedir?” Z aphod Başkanlık yaptığı dönem de, birilerinin kendisine onlardan bahsettiğinden em indi ama, resmi konulara hiçbir zam an fazla dikkatini verm em işti. Adam , onu bir kapıdan içeri çekiyordu. O nunla gitti. K ulak tırm alayan bir inilti ile birlikte, havada küçük, kara örüm ceğe benzer bir obje belirm iş ve koridorum so­ nunda kaybolm uştu. “Bu neydi?” dedi ıslık gibi bir sesle Zaphod. “Frogstar A sınıfı adam . “Yaa,-öyie m i?” 62

K eşif robotu, seni arıyor,” dedi


“Y ere yat!” Karşı yönden, kara örüm ceğe benzer daha büyük bir obje geldi. Onları transit geçti. “V e bu..?” “Seni arayan, B Sınıfı bir F rogstar K eşif robotu.” “V e bu?” dedi Zaphod, bir üçüncüsü vınlayarak yan­ larından geçerken. “Seni aram aya devam eden C Sınıfı Frogstar K eşif robotu.” “H ey,” diye kıkırdadı Zaphod, kendi kendine. “O l­ dukça aptal şeyler, ha?” Köprü tarafından yoğun bir m etal hom urtusu geldi. D ev boyutlu siyah bir şekil, diğer kuleden bu tarafa doğru ilerlem ekteydi, biçimi ve boyutlarıyla andırıyordu.

bir tankı

“Kutsal Foton, bu da ne?” dedi Zaphod, nefes nefese. “B ir tank,” dedi adam, ” Seni alm aya gelen, D smıfı Frogstar robotu" “Buradan ayrılsak m ı?” “Sanırım öyle yapm alıyız.” “M arvin!” diye seslendi Zaphod. “N e istiyorsunuz?” M arvin koridorun dibinde bir yıkıntı küm esinin ara­ sından doğrularak onlara baktı. “Bize doğru gelen şu robotu görüyor m usun?” M arvin köprüden onlara doğru gelm ekte olan dev 63


siyah şekle baktı. Sonra başını eğip, kendi küçük metal gövdesini inceledi. Sonra tekrar tanka baktı. “Sanırım onu durdurm am ı istiyorsun,” dedi. “E vet.” “Sen postu kurtarırken yani,” “E vet,” dedi Zaphod, “git oraya!” “Sadece elveda diyorum ,” dedi M arvin “ben haddimi bilirim çünkü.” Adam Z aphod’un koluna yapıştı ve onu koridordan aşağı sürükledi. Z aphod’un aklına bu durum la ilgili bir şey takıldı. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu. “Z am iw oop’un ofisine.” “Şimdi randevunun zamanı mı sence?” “Hadi gel.”

64


M arvin köprü koridorunun sonunda ayakta du­ ruyordu. A slında, pek de küçük bir robot sayılm azdı. G ü­ müşi bedeni tozlu güneş ışınlan altında parıldıyor ve hâlâ binayı etkilem eye devam eden yaylım ateşin sar­ sıntıları ile sallanıyordu. Bununla birlikte dev boyutlu tank güm bürtüyle önün­ de durduğunda göze acınacak kadar küçük görünm eye başlam ıştı. Tank onu m etal bir sonda aleti ile inceledi. Sonra sonda geri çekildi. M arvin öylece duruyordu. “Y olum dan çekil, küçük robot,” diyerek kükredi tank. “K orkarım ,” dedi M arvin,- “burada seni durdurm ak için bırakıldım .” Sonda acele bir kontrol için tekrar dışarı çıktı. Tekrar yerine döndü. “Sen? Beni durduracaksın, öyle m i?” diye güm ­ bürdedi tank, “hadi dene!” “Hayır, gerçekten de öyle am a,” dedi M arvin yalın bir şekilde. “Silahların nedir?” diye yine güm bürdeyerek sordu tank, duyduklarına inanamayarak. 65


“Tahm in et,” dedi M arvin. Tanic’ın m otorları uğuldadı, dişlileri gıcırdadı. M icro-beyninin derinliklerinde bulunan molekül bü­ yüklüğündeki elektronik devreleri şaşkınlık içinde bir öne, bir arkaya zıpladılar. “Tahm in edeyim , ha?” *** Zaphod ve henüz adı konm am ış adam bir koridoru geçip, bir İkincisine ve bir üçüncüsüne daldılar. Bina sarsılıp, sallanm aya devam ediyor ve bu da Z aphod’u dü­ şündürüyordu. E ğer binayı havaya uçurm ak istiyorlarsa, bu niye bu kadar uzun zam an alıyordu? Güçlükle, hiç isim lendirilm em iş kapılardan birine ulaştılar ve ona yüklendiler. Kapı ani bir hareketle açıldı ve her'ikisi birden içeri yuvarlandılar. Bütün bu geldiğim yol, diye düşünüyordu Zaphod, bütün bu sorunlar, bütün bu p la jd a -y a n -g e lip -y a tıp -iy ivakit-geçirem em eler, ne için? D ekore edilm em iş bir ofi­ sin ortasında tek bir sandalye, tek bir m asa ve tek bir kültablası vardı. Ç alışm a m asası, üzerinde dans eden bir parça toz, ve m odem bir kağıt tutacağı dışında bom ­ boştu. “Z am iw oop, nerede?” dedi Zaphod, bütün bu çabanın zaten oldukça tutarsız olan başlangıç noktasının giderek daha da zayıfladığını hissediyordu. “Kendisi G alaksiler arası bir seyahatte.” Z aphod adamı tartm aya çalıştı. Sam im i bir tip, diye düşündü, bir kahkaha üreticisi değil. H erhalde zamanının 66


belirli bir kısmını koridorlarda oradan oraya ko­ şuşturarak, kapıları açıp boş ofislere anlaşılm az laflar atarak geçiriyor olm alıydı. “Size kendimi tanıtayım ,” dedi adam, ” Benim adım R oosta ve bu da benim havlum .” “Selam Roosta,” dedi Zaphod. “Selam , havlu,” diye de ekledi. Roosta, oldukça kirli, eski bir çiçekli havluyu kendisine uzatınca onu ne ya­ pacağını bilem eyip, köşesinden tutarak salladı. Pencerenin dışından, kocam an bir sülüğü andıran, koyu yeşil metal uzay gem ilerinden biri gürültüyle geç­ m ekteydi. *** “Evet, devam et,” dedi M arvin koca savaş makinasına, “hayatta tahm in edem ezsin.” “Inhm ...” dedi m akina, alışm adığı bir düşünce ile tit­ reyerek, “Lazer ışınları?” M arvin ciddiyetle başını olum suz yönde salladı. “H ayır” diye m ırıldandı m akina, genizden gelen derin m ırıldısıyla, “O lam ayacağı çok açık. M addeye zarar veren ışınlar?” diye önerdi. “D aha da olm ayacak şey,” diye azarladı M arvin. “E vet,’’ diye geveledi m akina, biraz utanarak, “Eee, ya elektron m ancınığına ne dersin?” Bu M arvin için yeni bir şeydi. “O da ne ?” dedi. “Şunlardan biri” dedi m akina hevesle. 67


Silahlarının saklandığı yerden, sivri uçlu bir çubuk çıktı ve ağzından tek bir öldürücü ışın parıltısı püskürttü. M arvin’in arkasında bir duvar güm bürdeyerek bir toz yı­ ğını halinde yere yığıldı. Toz kısa bir süre dalgalandı ve sonra duruldu. “H ayır,” dedi M arvin, “Bunlardan biri de değil.” “A m a güzel, değil m i?” “Çok güzel,” diye M arvin onayladı. “B uldum ,” dedi Frogstar savaş m akinası, bir dakika daha düşündükten sonra, “sende şu yeni Stabilize O l­ m ayan X anthic Zenon Yayıcı silahlardan olm alı!” “Güzel silahlar, değil m i?” dedi M arvin. “Sende olan bu m u?” dedi m akina, belirgin bir kor­ kuyla. “H ayır” dedi M arvin. “O h,” dedi m akina hayal kırıklığı içinde, “o halde bir...” “Y anlış çizgide düşünüyorsun,” dedi M arvin, “R o­ botlarla insanlar arası ilişkide oldukça temel bir yak­ laşım ı göz önüne alm ayı unutuyorsun.” “Iıhm , biliyorum ,” dedi savaş m akinası, “yoksa...” kuyruğunu sıkıştırıp tekrar düşünm eye koyuldu. “Y alnızca düşün,” diye teşvik ediyordu M arvin, “beni burada bıraktılar, sıradan, aşağılık bir robotu yani. K en­ dileri kaçıp canlarını kurtarırken, zavallı beni, senin gibi dev boyutlu ve dayanıklı bir savaş makinasını dur­ durm ak üzere geride bıraktılar. Bunun için bana ne bıraktılarını sanırsın?” 68


“Oooh, ıııhm ,” diye m ırıldandı “m akina panik içinde, sanırım oldukça baş belası bir tahrib edici olm alı.” “O lm alı!” dedi M arvin, “Oh, tabii, olm alı. Sana bana kendimi korum ak için ne yerdiklerini söyleyeyim mi? “Evet, tam am ,” dedi m akina, gergin bir şekilde. “H içbir şey,” dedi M arvin. Tehlikeli bir sessizlik oldu. “H içbir şey m i? ” diye gürledi savaş m akinası. “Hem de hiçbir şey,” diye ahenkle tekrarladı M arvin, üzgün, üzgün. “Bir elektronik sosis bile bırakm adılar.” M akina öfkeden kusacak gibi olmuştu. “Bu berbat bir şey değil m i!” diye gürledi. “H içbir şey, ha? H iç um urlarında değil, öyle m i?” “Ve ben,” dedi M arvin yum uşak, kısık bir sesle, “sol tarafım daki diyotlarda başlayan bu korkunç sancı ile burda kalakaldım .” ‘K usacağın geliyor değil m i?” “E vet,” diye, hissederek onayladı M arvin. “Lanet olsun, bu beni öfkeden çıldırtıyor,” diye kük­ redi m akina, “hırsım dan şu duvarı parçalayacağım !” Elektron mancınığı bir ışın parıltısı daha püskürterek m akinanın yanındaki duvarı yerle bir etti. “Y a ben kendim i nasıl hissediyorum sanıyorsun? dedi M arvin acı acı. “Öylece kaçıp, seni bıraktılar, değil m i?” derken gökgürültüsüne benzer sesler çıkardı makina. 69


“E vet,” dedi M arvin. “Sanırım onların kahrolasıca tavanlarını da başlarına indireceğim !’ diye çileden çıktı tank. K öprünün tavanını indirdi. “Bu çok etkileyici” diye m ırıldandı M arvin. “D aha bir şey görm edin,” diye söz verdi m akina,” bu döşem eyi bile sökebilirim , hiç sorunsuz!” V e döşem eyi de söktü. “C ehennem in çanları!” diye kükrüyordu m akina, onbeş kat aşağı yuvarlanıp, aşağıdaki zem ine çarpıp ken­ dini parçalarken. “C an sıkacak kadar aptal bir m akina,” dedi M arvin ve ağır ağır uzaklaştı.

70


8

“öy ley se, burda böylece oturacak m ıy ı/ yani, ne ya­ pacağız?” dedi Zaphod öfkeyle, “dışardaki bu adam ların derdi ne?” “Şensin, B eeblebrox,” dedi Roosta, “Seni alıp Frogstar’a -tü m Galaksideki en kötülük dolu y e re - gö­ türecekler.” “Oh, öyle m i?” dedi Zaphod, “Önce gelip beni ya­ kalam aları gerekecek” “G eldiler ve seni yakaladılar,” dedi Roosta, “Pen­ cereden dışarı baksana” Zaphod baktı ve gözleri yuvalarından fırladı. “Yer gidiyor!” diye nefes nefese haykırdı, “yeri ne­ reye götürüyorlar?” “Binayı götürüyorlar,” diye düzeltti Roosta, “havada taşınabilen bir binam ız var.” Bulutlar ofis pencerelerinin önünden hızla geçiyordu. Zaphod, tekrar açık gökyüzüne çıktıklarında, binanın kulesi çevresinde Yeşil Frogstar Savaşçıları'nın oluş­ turduğu çem beri görebiliyordu. Ü zerlerinden yansıyan güç ışınlarının oluşturduğu bir iletişim ağı ile kuleyi sı­ kıca kavram ışlardı. Zaphod şaşkınlık içinde kafasını salladı. 71


“Buna layık olm ak için ne yaptım ben?” dedi, “Bir bi­ naya giriyorum , onu alıp götürüyorlar.” “Endişeleri yapm ış olduğun şeyle ilgili değil,” dedi R oosta, “Y apacağın şeyle ilgili.” “Peki bana bir söz hakkı verm iyorlar m ı?” “Seneler önce verdiler. Sıkı dursan iyi olur. Hızlı ve sallantılı bir yolculuk olacak.” “E ğer kendim le karşılaşacak olursam ,” dedi Zaphod, “öyle bir yum ruk indireceğim ki, beni yum ruklayanın kim olduğunu anlam ayacağım .” M arvin ağır adım larla kapıdan içeri girdi, Z aphod’a suçlayıcı gözlerle baktı ve bir köşeye çökerek devrelerini kapattı. *** Altın Kalp''m köprü üstünde her şey sessizdi. A rthur önünde duran rafa baktı ve düşündü. T rillian’ın ken­ disine sorgulayan gözlerle baktığını gördü. Tekrar rafa döndü. Sonunda onu gördü. Üç küçük plastik kareyi eline aldı ve rafın hemen önünde duran tablonun üzerine koydu. Üç karenin her birinin üzerinde harfler vardı. E, N, F, . onları E ve S harflerinin önüne dizdi. “E nfes,” dedi, “üçlü kelim e puanı üzerinden. K or­ karım oldukça yüksek bir puan olacak.” Gemi sarsıldı ve harflerin bazılarını “n ” inci kere yere düşürdü. 72


Trillian içini çekti ve onları teicrar dizdi. Sessiz koridorlarda, suskun cihazları yum ruklayarak, aşağı yukarı gezinm ekte olan Ford P refect’in ayak ses­ leri duyuluyordu. Gemi niçin titreyip duruyor, diye düşünüyordu. Niçin sallanıp, sarsılıyordu? Nerede olduklarını niye bulam ıyordu? Aşağı yukarı neredeydiler? *** H er Otostopçunun G alaksi Rehberi ofislerinin sol ta­ raftaki kulesi, yıldız sistemi içindeki uzayda, daha önce E vren’deki hiçbir ofis binasının erişem ediği b ir hızla sü­ zülm ekteydi. K ulenin orta katlarındaki odalardan bi­ rinde, Zaphod B eebIebrox öfkeyle volta atıyordu.. Roosta, çalışm a m asasının ucuna ilişm iş, günlük havlu bakım ı ile meşguldü. “H ey, bu binayı nereye götürüyorlar dem iştin?” diye sorguladı Zaphod. “F rogstar’a,” dedi Roosta, Evrendeki en kötülük dolu yere.” “O rada yiyecek var m ı?” dedi Zaphod. “Y iyecek m i? Frogsatar’a gidiyorsun ve yiyecek var mı diye endişeleniyorsun öyle m i?” “Y iyecek

bir

şey

olm adan

Frogstar’a

va-

ram ayabilirim .” Pencereden baktıklarında yalnızca güç ışınlarının kır­ pışan ışıkları ile Frogstar S av aşçılan ’nın hız yüzünden 73


yassılaşm ış şekilleri olması gereken yeşil çizgilerden başka bir şey görem iyorlardı. Böyle bir hızda uzayın kendisi bile görünm ez, hatta gerçekdışı olm uştu. “Al, bunu em ,” dedi Roosta, Z aphod’a havlusunu önererek. Z aphod ona, sanki alnının ortasından fırlayacak küçük bir yay üzerinde bir palyaçonun ortaya çıkmasını beklerm iş gibi baktı. “Bu havluya besleyiciler em dirilm iştir,” diye açıkladı Roosta. “N esin sen, her bulduğunu yiyen bir obur falan m ı?” dedi Zaphod. “S an çizgiler yüksek protein içerir, yeşillerde B ve C vitam ini kom pleksleri vardır ve pem be çiçeklerde ise bol vitam inli buğday özü bulunur.” Z aphod havluyu alıp şaşkınlık içinde inceledi. “K ahverengi lekeler nedir?” diye sordu. “B arbekü sosu,” dedi Roosta, “tahıl özünden bıktığım zam anlar için.” Z aphod elindekini şüpheyle kokladı. D aha da büyük bir şüpheyle bir ucunu emdi. Sonra gerisin geri tükürdü. “Igh” diyerek fikrini belirtti. “E vet,” dedi Roosta, “o ucu em m ek zorunda olunca, genellikle öbür ucu da bir parça em m em gerekir.” “N için,” diye sordu Zaphod hâlâ şüphe içinde, “o uçta ne var?” 74


“A n ti-d ep resif ilaçlar,” dedi Roosta. “Ben bu havludan hem en vazgeçtim , anlıyor m usun,” dedi Zaphod onu geri verirken. Roosta, havluyu aldı ve kendini m asadan aşağı bı­ raktı, etrafında yürüyüp sandalyeye oturdu ve ayaklarını m asaya dayadı. “B eeblebrox,” dedi, ellerini başının arkasında ke­ netleyerek, “Frogstar’da sana neler olacağı hakkında bir fikrin var m ı?” “Beni besleyecekler m i?” diye tahm in yürüttü Z ap­ hod ümitle. “Seni değil, seninle,” dedi Roosta, “Ç ok Boyutlu Beyin F ırtm ası’nı besleyecekler!” Zaphod bunu hiç duym am ıştı. G alakside bulunan ve eğlenceli olan her şeyden haberi olduğuna inanıyordu, o halde diye düşündü, bu Çok Boyutlu Beyin Fırtınası pek de eğlenceli bir şey olm asa gerek. R oosta’ya bunun ne olduğunu sordu. “Sadece,” dedi Roosta, “hissedebilen bir varlığın da­ yanabileceği en vahşi psikolojik işkence türü.” Zaphod kabullenm iş şekilde başını salladı. “Y ani, ” dedi, “yernek yok, öyle mi? “D inle!” dedi Roosta üm itsizce, “birini öldürebilirsin, onun vücuduna zarar verebilir, m oralini çökertebilirsin, am a Çok Boyutlu Beyin Fırtınası adamın ruhunu ta­ mamen ortadan kaldırıyor, yok ediyor! Sadece bir kaç saniyelik bir işlem , am a etkileri hayatının sonuna kadar devam ediyor!” 75


“Sen P an -G alak tik G argara B om bası’nı duymuş m uydun?” diye sordu Zaphod sertçe. “Bu ondan daha kötü.” “O ooo!” diye itiraf etti Zaphod, çok etkilenm işti. “Bu adam lann bana bunu niçin yapm ak istediklerine ilişkin bir fikrin var m ı?”diye ekledi bir kaç dakika sonra. “Seni sonsuza dek ortadan kaldırm anm en iyi yo­ lunun bu olduğuna inanıyorlar. Senin neyin peşinde ol­ duğunu biliyorlar.” “B ana bir not yazıp bu yapacağım şeyi benim de öğ­ renm em i sağlarlar mı acaba?” “Sen biliyorsun,” dedi Roosta, “sen biliyorsun Bebelebrox. Senin am acın E vren’e hükm eden adamı ta­ nım ak.” “O adam yem ek yapm asını biliyor m u?” dedi Z ap­ hod. H atırlayınca ekledi: “A m a sanm ıyorum . Eğer iyi yem ek pişirebilseydi. E vren’in kalan kısm ı onu ilgilendirm ezdi. Benim is­ tediğim bir aşçı ile tanışm ak.” R oosta derin derin içini çekti. “Sahi, senin ne işin var burada?” diye sordu Zaphod, “Bütün bunların seninle alakası ne?” “Ben sadece bu işi planlayanlardan biriyim . Zarniv o o p ’la, Y ooden V ranx’la senin büyük büyükbabanla, ve seninle birlikte Beeblebrox.” “Benim le m i?” 76


“Evet seninle. B ana değiştiğini söylem işlerdi. A m a bu kadar değiştiğini ....” “Fakat..” “Ben burada bir tek işi yerine getirm ek üzere bu­ lunuyorum .

Bunu

da

senden

ayrıltnadan

önce

ya­

pacağım .” “Ne işi be adam, neden bahsediyorsun sen?” “Bunu senden ayrılm adan önce yapacağım .” Roosta derin bir sessizliğe göm üldü. Zaphod buna çok mutlu olm uştu.

77


Frogstar yıldız sistem inin iicinci gezegeni etrafındaki hava bayat ve sağlıksıksızdı. Y üzeyi üzerinde durm aksızın esen rutubetli ve soğuk rüzgarlar, tuz düzlüklerini, kurum uş çayırları, birbirine girm iş çürüyen sebze bahçelerini ve harabolm uş şe­ hirlerden arta kalan kalıntıları süpürm ekteydi. H içbir hayat belirtisi yoktu. G alaksi’nin bu tarafında bulunan, birçok

gezegende

olduğu

gibi,

toprak

çoktan

ter­

kedilm işti. Şehirlerde, çökm ekte olan eski evler arasında gezinen rüzgarın uğuldayan sesi yeterince hüzün vericiydi; bir yandan öbür yana huzursuzca sallanm akta olan o kap­ kara yüksek gökdelenlerin tem ellerini kırbaçlayan rüzgar bu hüznü daha da artırıyordu. Şim di, bu kulelerin te­ pelerinde, bir zam anlar burada egem en olan uygarlıktan tek sağ kalan, kocam an, cılız ve kötülük kokan kuşlar koloniler halinde yaşam aktaydı. B ununla birlikte, rüzgarın uğultusu en fazla, bu ter­ kedilm iş şehirlerin eteklerinde bulunan gri renkli geniş bir düzlüğe kurulm uş, çıban başını andıran bir yerin üze­ rinden estiği zam anlarda huzursuzluk veriyordu. Bu alem e G alaksi’nin en kötülük dolu yeri olm a ün78


vanını kazandıran şey de bu çıban başını andıran yerdi. Dış görünüşü ile burası, aşağı yuican d o kuz-on

m etre

çapında, basit çelik bir kubbeydi. O ysa içerden, burası aklın kavrayabileceğinin çok daha ötesinde canavarca bir yerdi. Buradan yüz m etre kadar ötede, yüzeyi çukurlarla dolu, hayal edilebilecek en kurak, verim siz ve lanet olası bir toprak uzantısıyla ana binadan ayrılm ış ve herhalde bir çeşit iniş pisti olarak tanım lanabilecek b ir alan bu­ lunuyordu. B ir başka deyişle, bu oldukça geniş alan üze­ rinde dağınık bir şekilde, iki üç düzine kadar, m ecburi iniş yaptırılm ış hantal bina gövdesi durm aktaydı. Bu binaların üzerinde ve çevresinde uçarak do­ laşm akta olan bir zihin vardı, bir şeyler bekleyen bir zihin. Zihin bütün dikkatini gökyüzüne yönlendirm işti

ve

çok geçm eden ufukta, etrafında kendisinden daha küçük lekelerden oluşm uş bir çem ber bulunan bir lekenin be­ lirdiğini gördü. Büyük leke H er Otostopçunun Galaksi Rehberi ofis­ lerinin bulunduğu binanın sol kulesi idi ve Frogstar B bölüm ünün stratosferine doğru inişe geçmişti. Kule alçalırken, Roosta iki adam arasında oluşm uş, uzun, huzursuz sessisizliği birden bozdu. Ayağa kalktı ve havlusunu bir torbaya yerleştirdi. Dedi ki; “Beeblebrox, şim di buraya derildiğim işi yapacağım .” .

yapinak

üzere

gön­

79


Zaphod, M arv in ’le birlikte konuşulm am ış dü­ şüncelerini paylaşarak oturdukları köşeden başmı kal­ dırıp, ona baktı. “E vet?” “B ina kısa süre sonra inişini tam am lam ış olacak. Bi­ nayı terkederken, kapıdan çıkm a,” dedi Roosta, “pen­ cereden çık.” “İyi şanslar,” diye ekledi, odadan dışarı çıktı ve gir­ diği kadar esrarengiz bir şekilde Z aphod’un yaşam ından kaybolup gitti. Zaphod, ayağa fırladı ve kapıyı denedi ama, Roosta onu çoktan kilitlem işti. O m uzlarım silkti ve köşesine döndü. İki dakika sonra, bina diğer enkazlar arasına iniş yaptı. Onu eskortlam ış olan F rogstar Savaşçıları güç ışınlarını kestiler ve aceleyle tekrar yükselerek, tüm üyle daha yaşanabilir bir yer olan, F rogstar A bölüm üne git­ tiler. H içbir zam an B bölüm üne in m e zlerd i, kim se in­ m ezdi. Çok Boyutlu B eyin Fırtınası kurbanları dışında hiç kim se, onun yüzeyinde yürüm em işti. İniş Z aphod’u çok sarsm ıştı. B ir süre, büyük bölüm ü bir toz yığınına dönüşm üş olan odanın sessiz kalıntısı içinde uzandı. Y aşam ı boyunca ulaştığı en kötü ruh hali içinde olduğunu farkediyordu. K endisini perişan, yalnız ve sevgisiz hissediyordu. Bu işin sonunda başına ge­ lecekler ne ise onlarla bir an önce karşılaşm aya karar verdi. K ırık dökük odada etrafına bakındı. Kapı çer­ çevesinin etrafındaki duvar ayrılm ış ve kapı açılmıştı. 80


Pencere ise kapalıydı ve m ucize eseri cam da kı­ rılm am ıştı. B ir an için tereddüt etti, sonra eğer az önceki ilginç konuğu bütün başına gelenlere, sadece ona söy­ lediğini söyleyebilm ek için katlanm ışsa, bunun için ge­ çerli bir sebebi olm ası gerektiğini düşündü. M arvin’in yardım ı ile camı açtı. İnişin kaldırdığı toz ve bu binayı çevreleyen diğer binaların gövdeleri Z aphod’un dış dün­ yayı görm esini engelliyordu. Bu onun ciddi olarak pek de um urunda değildi. Esas ilgilendiği aşağı baktığında gördükleri idi. Z am iw oop’un ofisi onbeşinci kattaydı. B ina kırkbeş derecelik bir açıyla yere konrnuştu ama, yine de iniş yürek durduracak zor­ lukta gözüküyordu. Nihayet, M arvin’den geldiğini düşündüğü bir dizi aşağılayıcı bakıştan incinerek, derin bir nefes aldı, el ve ayaklarını kullanarak, binanın dik eğim li yüzeyine çıktı. M arvin onu takip etti ve birlikte kendilerini yerden ayı­ ran onbeş katı, eziyet içinde ve yavaş yavaş em ekleyerek inmeye başladılar. Em ekledikçe, rutubetli, pis hava ve toz ciğerlerine doluyor, gözlerini yaşartıyor ve bulunduğu yükseklik ba­ şını döndürüyordu. Arada sırada M arvin’den gelen “Dem ek siz canlıların hoşlandığı şeyler bu tür şeyler, öyle mi? Sadece bilgi edinm ek için soruyorum ,” türünden laflar kafa du­ rum unu düzeltm ekte ona pek de yardım cı olmuyordu. Param parça olm uş binanın hemen hem en yarısına geldiklerinde, dinlenm ek için durdular. Z aphod’a, ken­ disi orada korku içinde ve tükenm iş bir halde, nefessiz 81


kalm ışken, M arvin her zam ankinden bir nebze daha ne­ şeliym iş gibi gelm işti. Daha sonra, bunun öyle olm adığm ı farketti. R obot sadece kendi ruh haline göre daha neşeli gibi görünüyordu o kadar. Yavaş yavaş yerleşm ekte olan toz bulutu arasmdan kanat çırparak büyük, kuru kem ikli, siyah bir kuş çı­ kageldi. Kemikli bacaklarıyla, Z aphod’dan birkaç metre ötede, bir pencere kenarına kondu. Biçim siz kanatlarını toplayarak tüneği üzerinde beceriksizce sallandı. K anatlarının genişliği bir buçuk-iki m etre kadar ol­ m alıydı, kafası ve boynu ise bir kuş için dikkat çekecek kadar büyüktü. Yüzü düzdü ve ibiği de gelişm em işti. K a­ natlarının alt yüzünün tam ortasında, açıkça görülebilen, ele benzeyen birtakım kalıntılar vardı. Hatta, bu kuş neredeyse insanı andırıyordu. Durgun gözlerini Z aphod’a çevirdi ve gönülsüzce ga­ gasını takırdattı. “Git burdan” dedi Zaphod. “T am am ,” diye m ırıldandı kuş suratsızca ve tekrar toz bulutunun içine döndü. Zaphod onun uzaklaşm asını şaşkınlık içinde izledi. “Bu kuş az önce benim le konuştu m u?” diye M arv in ’e sordu tedirginlikle. A lternatif açıklam a olan, ken­ disinin hayal gördüğü cevabını alm aya çoklan hazırdı. “E vet,” diye onayladı M arvin. Z aphod’un kulaklarını derin, ruhani bir ses doldurdu, “Zavallı yaratıklar.” Sesin kaynağını bulm ak am acıyla dehşetle arkasını 82


dönmesi neredeyse Z aphod’un binadan aşağı düşm esine sebep oluyordu. Dışarı fırlam ış bir pencere çerçevesine çılgınca tutundu ve eli kesildi. Hızla soluyarak bekledi. Sesin hiçbir görünür kaynağı yoktu -o rta d a kim seler görünm üyordu. Buna rağm en, ses yeniden konuşm aya başladı. “Trajik bir hikayeleri var. K orkunç bir afet.” Zaphod çıldırm ışcasına etrafına bakındı. Ses derin ve sakindi. Başka şartlar altında yatıştırıcı olarak bile ta­ nım lanabilecek bir sesti. B ununla birlikte, boşluktan gelen gövdesiz bir ses tarafından hitab edilm enin hiçbir yatıştırıcı tarafı yoktu, özellikle de Zaphod Beeblebrox gibi, çarpılm ış bir binanın dış cephesindc, yerden sekiz kat kadar yukarda bir çıkıntıya asılıyken ve kendini hiç de iyi hissetm ezken. “Hey, ııhm ...” diye kekeledi. “H ikayelerini anlatm amı ister m isin?” dedi ses sa­ kince. “Hey, kim sin sen?” diye soluk soluğa sordu Zaphod, “N eredesin?” “O zam an, belki de daha sonra,” diye m ırıldandı ses, “Benim adım Gargravarr. Ben Çok Boyutlu Beyin Fırtınası’nın bekçisiyim .” “Seni niçin görem i...” “Eğer iki m etre kadar soluna doğru hareket edersen,” dedi ses, biraz yükselerek, “binadan inişinin oldukça ko­ laylaştırıldığını göreceksin. N iye denem iyorsun?” Zaphod baktı ve binanın yanından aşağı kadar inen kısa yatay oluklar gördü. M innetle, onlara doğru yöneldi. 83


“N eden aşağıda yine görüşm üyoruz?” dedi ses ku­ lağına ve kayboldu. “H ey,” diye seslendi Zaphod, “N ereye...?” “Sadece bir kaç dakikanı alacak...” dedi ses çok zayıf bir şekilde. “M arvin,” dedi Zaphod içtenlikle, kendisinin hemen yanında m utsuz bir şekilde çöm elm iş olan robota, “Bir... bir ses., biraz önce...” “E vet,” dedi M arvin kısaca. Zaphod kafalarını sallayarak onayladı. Tehlikeye H assas Güneş G özlüklerini tekrar cebinden çıkardı. Sim ­ siyahtılar ve bu sefer cebindeki bilinm eyen metal obje ta­ rafından kötü şekilde çizilm işlerdi. Onları taktı. Binadan aşağı inm esi, ne yaptığına bakm ak zorunda kalm adan daha kolay olacaktı. D akikalar sonra, binanın birbirine girmiş, sökülm üş tem ellerine tutunarak ve gözlüklerini çıkararak yere at­ lıyordu. Bir iki dakika sonra M arvin de ona katıldı ve toz ve yıkıntı yığınının üzerine yüz üstü uzandı. Görünüşe ba­ kılırsa kıpırdam aya hiç niyeti yoktu. “Ah, işte geldiniz” dedi ansızın ses, Z aphod’un ku­ laklarına, “sizi öyle bıraktığım için kusura bakm ayın, am a yükseklik korkum var da. Yani, en azından,” diye ekledi şakacı bir edayla, “eskiden yükseklik korkum vardı.” Zaphod, yavaş ve dikkatli bir şekilde etrafını in­ celeyerek, sesin kendisinin gözünden kaçm ış bir kaynağı 84


olup olm adığını araştırdı. B ununla birlikte bütün gör­ düğü toz, yıkıntılar ve çevreleyen binaların yüksek göv­ deleriydi. “Hey, Niçin seni görem iyorum ?” dedi. rada değilsin.”

“N için bu­

“B u radayım ” dedi ses yavaşça, “Bedenim de gelm ek istedi ama, şu anda biraz m eşgul. Y apılacak işleri var. G örülecek kişiler.” B ir çeşit ruhani bir iç çekişin ar­ dından ekledi, “Bedenler nasıldır, bilirsin.” Zaphod bundan pek emin değildi. “Bildiğim i sanıyordum .” dedi. “Tek üm idim bir dinlenm e kürüne gitmiş olm ası,” diye devam etti ses, “Son zam anlardaki gibi yaşam ayı sürdürürse dirseklerini tüketm ek üzere olm alı.”

'

“D irseklerini m i?” dedi Zaphod, “sıfırı tüketm ek dem ek istiyorsun herhalde.” Ses, bir m üddet hiçbir şey dem edi. Zaphod hu­ zursuzca etrafına bakındı. H âlâ orda olup olm adığım veya ne yaptığını bilm iyordu. Sonra ses yine konuştu. “Evet, dem ek Fırtına’ya giriyorsun, öyle m i?” “Eee, yani” dedi Zaphod, aldırm az gibi görünm ek için gösterdiği başarısız bir çabayla, “biliyorsun, bu ada­ mın hiç de acelesi yok. Şöyle bir dolanıp çevredeki manzarayı da seyredebilir, ne dersin?” “Ç evrenin m anzarasına ilişkin bir fikrin var m ı?” diye sordu G argravarr’ın sesi. “Iıhm , hayır.” 85


Zaphod yıkıntıların üzerine tırm andı ve görüşünü en­ gelleyen yıkılm ış binalardan birinin köşesinden öbür ta­ rafa dolaştı. Frogstar B B ölüm ünün m anzarasına baktı. “Ah, tam am ,” dedi, “o zaman buralarda tembel tem ­ bel dolanayım biraz.” “H ayır,” dedi Gargravarr, “Fırtına .artık hazır, seni bekliyor. G elm en gerek. Beni takip et.” “Ya, öyle m i?” dedi Zaphod, “ve bunu nasıl yapm am bekleniyor?” “Senin için birşeyler m ırıldanacağım .” dedi G arg­ ravarr, “m ırıltım ı takip et.” H avada yum uşak, yaslı bir ses duyuldu, herhangi bir odak noktası olm ayan, soluk, üzgün bir ses. Zaphod, ancak çok dikkatli dinleyerek sesin geldiği yönü bu ­ labiliyordu. Y avaşça, şaşkın şaşkın, onun peşinden sü­ rüklendi. B aşka ne yapabilirdi ki?

86


10

Eskiden beri bilindiği gibi, Evren rahatsız edici büyüiclükte bir yer olup, pek çoklan sakin bir hayat uğruna bu gerçeği görm ezlikten gelm e eğilim indedir. Pek çok kimse,

kendi keşfettikleri daha küçük bir

yere m em nuniyetle taşınm akta, hatta çoğunluk böyle yapm aktadır. Örneğin, Doğu G alaktik K olunun bir köşesinde, büyük bir orm an gezegeni olan O glaroon yer alm akta, ve “zeki” nüfusunun tam amı oldukça küçük ve kalabalık olan bir ceviz ağacında yaşam aktadır. Bu ağaçta doğup, yaşayıp, aşık olup, onun kabuğuna yaşam ın anlam ı, ölü­ m ün am açsızlığı ve doğum kontrolünün önemi hakkında küçük hayal m ahsulü m akaleler' kazıyıp, son derece küçük birkaç savaşa katılıp, sonunda öldüklerinde, daha zor ulaşılabilen dallardan birinin toprağa bakan tarafına bağlanm aktadırlar. Öyle ki, ağaçlarından ayrılan tek tük O glaroon’lular, başka ağaçlarda hayat olup olm adığını m erak etm ek ya da öbür ağaçların, yalnızca fazla O ğla m eyvesi yem enin yarattığı bir hayal olup olm adığını araştırm ak gibi kor­ kunç bir suç işledikleri için sürgüne gönderilm işlerdir. Ru suç unsuru davranış egzotik bir davranış biçimi 87


gibi görünse de, galai<si üzerinde aynı suçlan iıir şekilde suçlu olm ayan hiçbir yaşam formu bulunm am aktadır ve Çok Boyutlu Beyin Fırtınası’nın bu kadar dehşet verici olm asının sebebi de budur. Ç ünkü Fırtına cihazına sokulduğunuzda, size bir an için tüm yaratılışın akıllara sığm ayan sonsuzluğu, su­ nulm akta ve bu sonsuzluğun bir yerlerindeki m ik­ roskobik bir noktanın üzerindeki m ikroskobik bir nok­ tada bulunan m inicik işaret levhasındaki “siz buradasınız” yazısı gösterilm ektedir. *** Z ap h o d ’un önünde gri bir alan uzanm aktaydı, yı­ kılm ış, viran olm uş bir düzlük. Bu alan üzerinde çılgınca bir rüzgar ortalığı kasıp kavuruyordu. O rta yerde görünen şey kubbenin çelik çıbanbaşı idi. Bu, diye akıl yürüttü Zaphod, gittiğim yer olmalı. G er­ çekten de Çok Boyutlu Beyin Fırtınası buradaydı. O rada durup üm itsizce bakarken ansızın birinin ruhu bedeninden yakılarak çıkarılıyorm uşçasm a insanlık dışı bir dehşet çığlığı ortalığa yayıldı. Z aphod korkuyla irkildi, kanı adeta likit helyum a dönm üştü. “H ey, bu neydi?” diye zorlukla fısıldadı. “B ir bant kayıt” dedi G argravarr, “en son Fırtına ci­ hazına sokulan kişinin sesi. H er zam an bir sonraki kur­ bana dinlettirilir. Bir çeşit prelüd gibi.” “H ey, bu gerçekten de berbattı...” diye kekeledi Z ap­ hod, “şöyle bir partiye falan, o cins bir yerlere kaçıp, bu işi baştan gözden geçirem ez m iyiz?” 88


“Bildiğim kadarı ile” dedi G argravarr’ın ruhani sesi, “şu an ben bir partide olabilirim . Yani, benim bedenim. Bensiz birçok partiye gidiyor. Benim ise sadece ken­ disine engel olduğum u söylüyor. Hey gidi.” “Bedeninle ilgili bütün bunlar ne dem ek oluyor?” dedi Zaphod, başına gelecekler her neyse onları bir parça geciktirebilm ek endişesiyle. “Yani, bedenim ... bedenim meşgul, anlarsın ya,” dedi G argravarr tereddütle. “Onun kendine ait bir beyni olduğunu mu söylem ek istiyorsun?” dedi Zaphod. G argravarr tekrar konuşm aya başlam adan önce uzun ve hafifçe dondurucu bir sessizlik oldu. “Belirtm eliyim ki,” diye cevapladı sonunda,” bu yo­ rumunu oldukça tatsız buldum .” Zaphod şaşkın ve m ahçup bir özür m ırıldandı. “H erneyse,” dedi G argravarr, “nereden bilecektin?” Ses m utsuzca titredi. “Gerçek şu ki,” diye devam etti, kullandığı tonlardan, kontrolünü çok zor koruduğu belli oluyordu. “G erçek şu ki, son günlerde yasal bir ayrı yaşam deneyinden geç­ mekteyiz. Sanırım boşanm a ile sonuçlanacak.” Ses tekrar sakinleşm iş, Z aphod’u ne söyleyeceğini bi­ lemez bir durum da bırakm ıştı. K endinden em in olm ayan bir şekilde bir şeyler geveledi. “Sanırım pek de birbirim ize uygun değildik,” dedi bir süre sonra G agravarr, “aynı şeyleri yapm aktan hiç mutlu olm uyor gibiydik. Seks ve balık tutm a üzerine her zaman 89


büyük kavgalar ettik. Sonunda ikisini birleştirm eye ça­ lıştık, am a belki de tahm in edebileceğin gibi, bu sadece felakete yol açtı. V e şimdi bedenim benim içine girmemi reddediyor. Beni görm ek bile istem iyor...” T rajik bir hava içinde tekrar durdu. Rüzgar düzlüğün üzerinde ıslıklar çalıyordu. “Benim kendisini sadece kısıtladığım ı söylüyor. O na gerçekten de onu kısıtlam ak üzere yaratıldığım ı an­ latm aya çalıştım ve o da bunun bir bedeni sol burun de­ liğine kadar dolduran dahiyane bir cevap olduğunu söy­ ledi ve işi orda kestik. Sanırım ilk ism im in velayetini alacak.” “Y a?” dedi Z aphod kısık bir sesle, “ilk ismin nedir?” “Şenşakrak,” dedi ses, “B enim ismim Şenşakrak G argravarr. Bu her şeyi açıklıyor değil m i?” “H ım m ...,” dedi Zaphod sem patiyle. “V e bu sebeple, vücutsuz bir beyin olarak bu işe gir­ dim , yani Çok Boyutlu Beyin Fırtınası bekçiliğine. Bu gezegenin topraklarına kim se ayak basmaz. Fırtına kur­ banları d ışın d a - korkarım onlar sayılm ıyor.” “A h..” “S ana hikayeyi anlatm am ı ister m isin?” “E ee...” “Seneler önce burası canlı, sağlıklı ve mutlu bir ge­ ze g e n d i- insanları, şehirleri, dükkanları olan normal bir dünyaydı. Sadece bu şehirlerin caddelerinde ge­ rektiğinden fazla diyebileceğim iz sayıda ayakkabıcı dük­ kanı bulunuyordu. Ve bu dükkanların sayısı sinsice art­ 90


maktaydı. Bu, bilinen bir eiconomik fenom en olm akla birlikte, gidişatını izlem ek trajik oluyordu. Çünkü ayak­ kabıcı dükkanları arttıkça, daha çok ayakkabı yapm aları gerekiyor ve ayakkabılar gittikçe daha kötü ve daha gi­ yilm ez oluyordu. Ve onlar giyilm ez oldukça, ayakkabısız kalm am ak için insanlar daha çok ayakkabı alm ak zo­ runda kalıyor ve dükkanlar yayılm aya devam ediyordu. Ta ki bölgenin ekonom isi A yakkabı Olayı Sınırı olarak adlandırdıklarını sandığım sınırı geçip, ekonom ik olarak ayakkabıdan başka bir şey üretm e im kanının kalm adığı bir durum a ulaşana kadar. Sonuç çöküntü, yıkım ve k ıt­ lık. N üfusun çoğu hayatım kaybetti. Uygun genetik den­ gesizliğe sahip olup da başkalaşım geçirerek kuşa dö­ nüşen bir azınlık -o n lard an birini sen de g ö rd ü n - ise ayaklarını lanetledi, toprağı lanetledi ve bu topraklar üze­ rinde bir daha kim senin yürüm eyeceğine and içti. M ut­ suz bir grup. H adi, seni Fırtına’ya götürm eliyim .” Zaphod şaşkınlık içinde başını salladı ve tökezleyerek yürüm eye devam etti. “Y a sen,” dedi, “sen de bu cehennem deliğinden ge­ liyorsun öyle m i?” “H ayır, hayır,” dedi G argravarr, şaşkm iıkla, “ben Frogstar C bölüm ünde yaşıyorum . Çok güzel bir yer. Nefis balıkçılık im kanları var. G eceleri oraya kaçıyorum . Gerçi artık tek yapabildiğim şey balıkçıları seyretm ek. Bu gezegen üzerinde işleyen tek şey Çok Boyutlu Beyin Fırtınası. B urada inşa edildi, çünkü başka kim se onu kendi topraklarında istemedi. Tam o sırada bir başka dehşetengiz çığlık havayı kap­ ladı ve Zaphod sarsıldı. 91


“Bir insana bunu yapan şey nedir?” dedi soluic so­ luğa. “E vren,” dedi G argravarr basitçe, “sonsuz E vren’in bütünlüğü. Sonsuz güneşler, aralarındaki sonsuz uzak­ lıklar, ve görünm ez bir nokta üzerinde görünm ez bir nokta olan, sonsuz küçüklükteki kendin.” “H ey, ben Z aphod B eeblebrox’um biliyorsun ya, ar­ kadaş?” diye m ırıldandı Zaphod, egosunun son kı­ rıntılarını toplam aya çalışarak. G argravarr cevap verm edi, yalnızca yaslı m ırıltısını düzlüğün ortasındaki parlak çelik kubbeye ulaşana kadar m ırıldanm ayı sürdürdü. O raya yaklaştıklarında yan tarafta bir kapı vı­ zıldayarak açıldı. İçerde küçük karanlık bir hücre gö­ rünüyordu. “G ir,” dedi G argravarr. Z aphod korkuyla irkildi. “H ey, ne oluyor, şim di?” dedi. “Ç abuk.” Zaphod tedirgin bir şekilde içeriyi gözledi. H ücre çok küçüktü. Ç elik kaplı idi ve bir kişiden fazla kim seye yer yok gibiydi.” “O rası., ee.. bana Fırtınay’mış, gibi gelm iyor,” dedi Zaphod. “D eğil,” dedi G argravarr, “o sadece asansör. Gir içeri.” Sonsuz bir panik içinde Zaphod içeri adımını attı. G argravarr’n. da kendisiyle birlikte olduğunun far­ kındaydı am a o sırada bedensiz adam suskundu. 92


A sansör inişe geçti. “Kendim i bu iş için uygun beyin durum una sok­ m alıyım ” diye m ırıldandı Zaphod. ■‘Bu iş için uygun bir beyin durum u yoktur.” dedi sertçe G argravarr. "Adam ı nasıl yetersiz hissettireceğini gerçekten iyi biliyorsun.” “Ben değil. Fırtına biliyor.” Tünelin sonunda asansörün arkası açıldı ve Zaphod tökezleyerek, küçük sayılabilecek fonksiyonel çelik bir bölm eye daldı. Bölm enin en uç köşesinde içine ancak bir tek adamın sığabileceği büyüklükte dikine duran bir çelik kutu vardı. Bu kadar basitti. B ir cihaz ve onun parçalarından oluşan küçük yığına tek bir kalın telle bağlanıyordu. “Bu o m u?” diye şakınlıkla sordu Zaphod. “E vet bu o.” O kadar da kötü görünm üyor diye düşündü Zaphod. “V e ben onun içine giriyorum , öyle m i?” “O raya giriyorsun,” dedi G argravarr, “ve korkarım bunu hem en yapm an gerekiyor.” “Tam am , tam am ,” dedi Zaphod. Kutunun kapağını açtı ve içeri girdi. ' K utunun içinde bekledi. Beş saniye sonra bir klik sesi duyuldu ve onunla bir­ likte tüm Evren kutuya doldu.

93


11

Çok B oyutlu Beyin Fırtınası’nın, tüm E vren’in res­ m ini, bir bölge dışında bulunan fonksiyon değerlerinin bu bölgenin içinde bulunan fonksiyon değerlerine göre hesaplandığı m adde analizi prensibiyle sağlam aktaydı. A çıklam ak gerekirse -E v re n içindeki her m adde par­ çası, bir şekilde diğer m adde parçalarından etkilendiğine göre, kuram sal olarak bilinen gerçekleri inceleyerek tüm y ara tılışın - bütün güneşlerin, bütün gezegenlerin, bun­ ların yörüngelerinin, ekonom ik ve sosyal tarihlerinin res­ m ini küçük bir peri pastasm dan yola çıkarak oluşturm ak m üm kündür. Çok B oyutlu B eyin Fırtm ası’nı keşfeden adam bunu karısını kızdırm ak için yapm ıştı. Trin T rangula -ism i b u y d u - bir hayalci, bir düşünür, tahm inler yürüten bir filozof yada karısının ifadesiyle budalanın biriydi. Ve karısı, uzaya bakarak harcadığı sınırsız zam an ko­ nusunda, çengeHi iğnelerin m ekanizm aları üzerinde kafa yorduğundan dolayı ya da krem alı peri pastası par­ çalarının zerresel spektrografık analizlerini yaptığı için durm aksızın dırdır ederdi. “Biraz orantı duygun olsun!” derdi karısı. Kimi zam an bir günde tam otuzsekiz kez. 94


Ve T ragula bu yüzden Çok Boyutlu Beyin Fırlınası’nı inşa etti -sad ece karısına gününü gösterm ek için. Ve bir uca krem alı pastadan elde ettiği tüm gerçekleri bağladı, diğer uca karısını; amacı karısının devreyi aç­ tığında bütün yaratılışı bir bütün halinde görebilm esi ve onun içinde kendi yerini anlayabilm esiydi. Trin T ragula’yı dehşete düşüren şey, bu şokun ka­ rısının beynini tüm üyle harap etmesi oldu; onu tatmin eden şeyse, bu büyüklükteki bir E vren’de yaşam var ola­ caksa, onun (yaşam ın) orantı duygusu diye bir şeyle başa çıkam ayacağını kesin olarak ispatlam ış olm asıydı. *** Fırtm a’nın kapısı ardına kadar açıldı. Bedensiz beyni ile G argravarr m utsuz bir şekilde iz­ lem ekteydi. G arip bir biçim de, Zaphod B eeblebrox’dan adeta hoşlanm ıştı. A çıkçası, Beeblebrox birçok ni­ telikleri olan biriydi, bunlar çoğunlukla kötü nitelikler olsa bile. Onun bütün diğerlerinin olduğu gibi kutudan yu­ varlanm asını bekledi. Bunun yerine, Zaphod yürüyerek çıktı. “Selam !” dedi. “B eeblebrox...” diyerek nefesini tuttu, G argravarr’ın beyni şaşkınlık içinde. “B ir şey içebilir m iyim lütfen?” dedi Zaphod. “Sen... sen... Fırtına cihazına girdin m i?” diye ke­ keledi Gargravarr. 95


“Beni gördün, ufaklık.” “V e o çalıştı m ı?” “E lbette çalıştı.” “V e sen sonsuz yaratılışın tam am ını gördün?” “Elbette. B iliyor m usun, gerçekten m uhteşem bir yer?” G argravarr’ın beyni şaşkınlık içinde yüzüyordu. B e­ deni onunla birlikte olsaydı, ağzı bir karış açık bir yere yığılıverirdi. “V e kendini de gördün,” dedi Gargravarr, “her şey içindeki yerini?” “O h, evet, evet.” “A m a... neler hissettin?” Zaphod kendini beğenm işçe om uz silkti. “B ana her zam an bildiğim bir şeyi anlattı. Ben ger­ çekten de m uhteşem ve büyük bir adamım. Sana söy­ lem edim mi, bebek, ben Z aphod B eeblebrox’ım .” Bakışlarını F ırtına’ya güç sağlayan cihazın üzerinde dolaştırdı ve birden şaşkınlık içinde durakladı. H ızlı hızlı solum aya başladı. “H ey,” dedi, “şu gördüğüm gerçekten de krem alı peri pastası m ı?” Sensörlerin üzerine bulaşm ış olan şekeHemeden bir parça kopardı. “E ğer buna ne kadar ihiyacım olduğunu sana söy­ lemiş olsaydım ,” dedi aç bir kurt gibi, “bunu yem eye vaktim olm ayacaktı.” Ve onu yedi. 96


12

Kısa bir süre sonra, yıkılm ış şehir yönüne doğru ko­ şarak alanı geçm ekteydi. Küflü ve soğuk hava ciğerlerinin yoğun bir şekilde hırıldam asına yol açıyor ve hâlâ geçm eyen bitkinliği yü­ zünden sık sık tökezliyordu. G ece de yaklaşm ıştı ve sert toprak tehlikelerle doluydu. B unlara rağmen, az önce ya­ şadığı deneyin ona verdiği m utluluk duygusu hâlâ için­ deydi. Tüm Evren. Tüm E vren’in sonsuzluğa doğru et­ rafında uzandığını görm üştü - h e r şeyiyle. V e bu görüntü ile birlikte kendisinin o sonsuzluk içindeki en önem li şey olduğunu açıkça bildiren o olağanüstü bilgi de gelm işti. Kibirli, kendini beğenm iş bir egoya sahip olm ak önem li bir şeydi. Bunun bir m akina tarafından söylenm esi ise daha da önem liydi. Bu konu üzerinde yeterince düşünecek vakti yoktu. G argravarr efendilerine olan biteni anlatm ası ge­ rektiğini, am a bunu yapm adan evvel kendisine uygun bir süre tanım ak niyetinde olduğunu söylemişti. Bu Zaphod’un kaçıp saklanacak bir yer bulm ası için yetecek bir süreydi. N e yapacağını bilm iyordu, am a E vren’deki en önemli kişi olm a hissi ona bir şeylerin değişeceği güvencesini veriyordu. 97


Bu lanetli gezegende başka hiçbir şey ona iyim serlik duygusu sağlayabilecek durum da değildi. K oşm aya devam etti ve sonunda terkedilm iş şehrin varo şlan n a ulaştı. Ağaçlaşm ış yaban otlan ile kaplanm ış, çatlak ve yer yer açılm ış yollardaki çukurlar çürüm üş ayakkabılarla doluydu. Önünden geçtiği binalar öyle yıkık dökük ve köhne idi ki, onlara girm enin tehlikeli olacağını dü­ şündü. N ereye saklanabilirdi? A celeyle yürüm eye devam etti. B ir süre sonra yürüm ekte olduğu yoldan saparak geniş bir yolun kalıntılarına çıktı. Bu yolun sonunda çev­ resi çeşit çeşit küçük binalarla çevrelenm iş büyük alçak bir binayı saran yıkık duvarlara ulaştı. Büyük ana bina hâlâ oldukça sağlam görünüyordu ve Zaphod buranın kendisine sağlayabileceği bir şeyler ... yani., herhangi birşey olup olam ayacağını anlam ak için oraya doğru yö­ neldi. B inaya yaklaştı. B ir kenarı boyunca -g e n iş bir beton park alanına baktığı için, görünüşe göre burası ön cephe o lm alıy d ı- belki 18 m etre yüksekliğinde dev boyutlu üç kapı vardı. Bunlardan en sonda olanı açıktı ve Zaphod ona doğru koştu. İçerde alaca karanlık, toz ve karm aşa vardı. H er şeyin üzerini dev örüm cek ağları kaplam ıştı. Binanın te­ m ellerinin bir bölüm ü çökm üş, arka duvarın bir kısmı oyulm uş ve döşem esinin üzeri kalın boğucu bir tozla kaplanm ıştı. Koyu alaca karanlık içindeki pislikle kaplanm ış ko­ cam an şekiller hayaletleri andırıyordu. 98


Bu şekillerin bir kısmı silindirik şekillerdi, bir kısmı yuvarlak ve şişkindi, bir kısmı da bir yum urtayı, daha doğrusu kırık bir yum urtayı andırıyordu. Ç oğu ardına kadar açılm ış ve dağılm ış, bir kısm ının yalnızca iskeleti kalmıştı. Bunların hepsi terkedilm iş uzay araçlarıydı. Zaphod, bir engellenm e duygusu içinde bu hantal gövdeler arasında dolaşıyordu. .Burada tam ir edilebilir gibi görünen hiçbir şey yoktu. Z aphod’un adım ları bile dengesizce yerinde sallanan bu harabelerden birinin kendi kendine çökm esine neden olm uştu. Binanın arkasına doğru bir bölüm de diğerlerinden biraz daha geniş ve daha derin bir toz ve örüm cek ağı ta­ bakasına göm ülm üş eski bir gemi duruyordu. B ununla birlikte gem inin dış çizgileri bozulm am ıştı. Z aphod ona ilgiyle yaklaştı, yaklaşırken de ayağı eski bir destek kab­ losuna takıldı. K abloyu bir tarafa atm ak istedi ama şaşırarak hâlâ ge­ m iye bağlı olduğunu gördü. D aha da büyük bir şaşkm iıkla kablo da hafif bir tit­ reşim olduğunu da farketti. İnanm az gözlerle gem iye baktı ve sonra tekrar elin­ deki kabloya. Ceketini sıyırıp bir kenara attı. Elleri ve dizleri üze­ rinde em ekleyerek gem iyle bağlandığı yere kadar kab­ loyu takip etti. Bağlantı sağlamdı ve titreşim daha da be­ lirginleşm işti. Kalbi hızla atm aya başladı. Bir parça pisliği eliyle si­ 99


lerek kulağını gem inin yüzüne yapıştırdı. Y alnızca hal'il, belirsiz bir gürültü duyabildi. H eyecanla yerdeki çöplüğü eşeledi ve kısa bir tüp ve dönüşüm süz plastikten bir kap buldu. Bunlardan ka­ bataslak bir steteskop modeli geliştirdi ve geminin bir yüzüne bunu dayadı. D uydukları beyninin taklalar atm asına sebep oldu. Ses şöyle diyordu: “Y ıldızlararası Seyahat Acentası olarak, halen sür­ m ekte olan bu gecikm eden ötürü, siz yolcularım ızdan özür dileriz. Şu sırada, ikram ım ız olan ve yolculuğunuz süresince, serinlem e, rahatlam a ve tem izlik amaçlı kul­ lanacağınız lim onlu m endillerin yüklenm esini bek­ lem ekteyiz. Bu gecikm e esnasm da gösterdiğiniz sabır için teşekkür ederiz. Kabin görevlilerim iz az sonra tekrar kahve ve bisküvi servisine başlayacaklardır.” Z aphod tökezleyerek geriye çekilirken gem iye çıl­ dırm ış gibi bakıyordu. Birkaç dakika, rüya görüyorm uşçasına ortalarda do­ laştı. B unu yaparken de birden, tepesindeki tavanda hâlâ bir ucundan asılı olarak durm akta olan ve kalkış sa­ atlerini gösteren dev boyutlu bir levha gözüne ilişti. Hertarafı pislikle kaplanm ış olm asına rağm en, yine de bazı rakam ları seçm ek m üm kündü. Z aphod’un gözleri rakam lar arasında dolaştı, sonra birtakım hesaplar yaptı. Gözleri faltaşı gibi açıldı. “D okuz yüz yıl...” dedi, nefessiz bir şekilde, kendi kendine. Gemi işte bu kadar gecikm işti. 100


iki dakika sonra gem ideydi. Koruyucu bölmeyi geçer geçm ez kendisini karşılayan hava, serin ve taptazeydi, havalandırm a hâlâ çalışıyordu. Işıklar hâlâ yanm aktaydı. Ufak giriş bölm esinden, kısa dar bir koridora doğru huzursuz bir adım attı. Birden kapı açıldı ve karşısında beliren çıktı.

şekil dışarı

“Lütfen koltuğunuza dönün efendim ,” dedi android hostes ve ona arkasını dönerek önü sıra koridorda yü­ rüm eye başladı. Kalbi yeniden atm aya başlayınca, Z aphod da onu takip etti. H ostes koridorun sonundaki kapıyı açtı ve öbür tarafa geçti. Zaphod kapıdan geçerek onu takibe devam etti. Şimdi yolcu kabinindeydiler ve Z aphod’un kalbi bir an için yeniden durdu. H er koltukta, koltuğuna bağlanm ış bir yolcu otur­ maktaydı. Yolcuların saçları uzun ve bakım sızdı, tırnakları uza­ mıştı ve erkekler sakallıydı. A çıkça görülüyorduki hepsi c a n lı- fakat uykudaydı. Z aphod’un içini bir korku sarm aya başlam ıştı. K oridor boyunca, uykudaym ış gibi ağır ağır yü­ rüyordu. O yarı yola geldiğinde, hostes en uca varmıştı. Geriye dönerek, konuştu. “Tünaydın bayanlar ve baylar,” dedi tatlı bir sesle. 101


“Bu küçük gecikm e için gösterdiğiniz anlayışa teşekkür ederiz. Y apabildiğim iz en kısa süre içinde uçuşa ge­ çeceğiz. Şimdi lütfen uyanırsanız, sizlere kahve ve bis­ küvi servisine başlayacağım .” Belli belirsiz bir uğultu başlam ıştı. H aykırarak ve kendilerini sıkıca koltuklarına bağlıyan kem erleri ve can yeleklerini tırm alayarak uyan­ dılar. Z aphod kulak zarının patlam ak üzere olduğunu dü­ şününceye kadar çığlıklar attılar, feryad ettiler, uludular. H ostes sabırla koridor boyunca yürüyerek herbirinin önüne küçük bir fincan kahve ve bir paket bisküvi ko­ yarken, hepsi can havliyle çabalam ayı ve kıvranmayı sürdürüyordu. Sonra bir tanesi yerinden kalktı. D öndü ve Z aphod’a baktı. Z aphod’un derisi sanki kendisinden kurtulm ak is­ tercesine geriliyordu. Arkasını dönerek bu tım arhaneden kaçm aya çalıştı. H ızla kapıyı açarak tekrar koridora çıktı. Adam onu takip ediyordu. K orku içinde koridor’un sonuna kadar koşarak, giriş bölüm ünün öteki tarafına geçti. U çuş kabinine vardı. A r­ kasındaki kapıyı kapatıp kilitledi. Sırtını kapıya yas­ layarak nefes nefese beklem eye koyuldu. B ir-iki saniye sonra kapı yum ruklanm aya başladı. O sırada uçuş kabini içinde bir yerlerden m etalik bir ses Z aphod’u uyarm aktaydı. 102


“Y olcuların uçuş kabinine girm eleri yasaktır. Lütfen yerinize dönerek gem inin kalkışını bekleyiniz. K ahve ve bisküvit servisim iz devam etm ektedir. O topilotunuz ko­ nuşuyor, lütfen yerinize dönünüz.” Zaphod hiç cevap verm edi. Hızlı hızlı nefes alıyor, arkasını dayadığı kapı yum ruklanm aya devam edi­ liyordu. “Lütfen yerinize dönünüz,” diye tekrarladı otopilot. “Y olcuların uçuş kabinine girm eleri yasaktır.” “Ben yolcu değilim ” diye soludu Zaphod. “Lütfen yerinize dönünüz.” “Ben yolcu değilim !” diye bağırdı Zaphod, tekrar. “Lütfen yerinize dönünüz.” “Ben yolcu... hey, beni duyuyor m usunuz?” “Lütfen yerinize dönünüz.” “Siz otopilotsunuz öyle m i?” “E vet,” diye cevap verdi ses pilot m asasının ar­ kasından. “Bu gem iden siz mi sorum lusunuz?” “Evet,” dedi ses yeniden, “Ufak bir gecikm e ya­ şanm aktadır. İkram sürem iz yolcularım ız rahatı ve kon­ foru düşünülerek geçici olarak uzatılm ış bulunm aktadır. K ahve ve bisküvi servisim iz m evcuttur. Stoklarım ız ta­ m am landığı zaman uçuşa geçilecektir. G ecikm eden do­ layı özür dileriz.” Zaphod kapıdan uzaklaştı. Zaten kapı da artık yum ­ ruklanm ıyordu. Uçuş m asasına yaklaştı. 103


“G ecikm e m i?” diye haykırdı, ” Bu geminin dışındaki dünyayı gördün mü sen? Orası bir harabe, bir çöl. M e­ deniyet falan kalm am ış. H içbir yerden limonlu mendil filan gelm eyecek!” “İstatistiksel olasılıklara göre,” diye devam etti otopilot resmi bir sesle, “yeni m edeniyetler kurulacaktır. L i­ m onlu m endillerin olduğu bir gün gelecektir. O zam ana kadar ufak bir gecikm e olacaktır. Lütfen yerinize dö­ nünüz.” “A m a...” A m a tam bu sırada kapı açıldı. Zaphod, kendisini oraya kadar izlem iş olan ve şimdi arkasında duran adamı görm ek üzere geriye döndü. A dam büyük bir el çantası taşıyordu. Şık giyinm işti ve saçları kısaydı. N e sakalı, ne de uzun tırnakları vardı. “Z aphod B eeblebrox,” dedi, “İsm im Zamivvoop. Sa­ nırım beni görm ek istiyordun?” Z aphod BeebIebrox afalladı. A ğzından birtakım ap­ talca sesler çıktı. Sonra bir koltuğa çöktü. “Tanrım , am an tanrım , sen nerden ortaya çıktın böyle?” dedi “B urada seni bekliyordum , “diye cevap verdi bir iş adam ı tonuyla. El çantasını yere bıraktı ve bir başka koltuğa da o oturdu, “Talim atları uygulam ış olm ana sevindim ,” dedi, “ofi­ sim den çıkarken pencere yerine, kapıyı kullanacağından endişe ediyordum . O zam an başın derde girerdi.” 104


Zaphüd başını salladı ve bir şeyler m ırıldandı. “O fisim e girdiğinde, elektronik olarak yaratılm ış Evrenim ’e girm iş oldun,” diye izah etti., “eğer kapıdan çık­ mış olsaydın, gerçek olana geçm iş olacaktın. Yapay olan buradan idare ediliyor.” Kendini beğenen bir edayla yavaşça el çantasm ı ok­ şadı. Zaphod ona kızgınlık ve nefretle baktı. “N e fark var?” diye m ırıldandı. “H içbir fark yok,” dedi Zarnivvoop, “birbirinin aynısıdırlar. Öh -san ırım gerçek olanında Frogstar Sa­ vaşçılarının rengi gridir.” “N eler oluyor?” diye tükürürcesine sordu Zaphod. “B asit,” dedi Z am iw oop. A dam ın kendine güveni ve burnu büyüklüğü Z aphod’u çileden çıkarıyordu. “Çok basit,” diye tekrarladı Z am iw oop, “Bu adamın -evreni yöneten adam y a n i- bulunabileceği koordinatları hesapladım ve onun dünyasının bir O lasılıksızlık Alanı ile korunduğunu keşfettim . Sırrımı - v e k en d im i- ko­ rum ak için bu tam am en yapay E vren’e sığındım ve unu­ tulm uş bir yolcu gem isinde saklandım . Böylece gü­ venlikteydim . Bu arada sen ve ben...” “Sen ve Ben m i?” dedi Zaphod öfkeli bir şekilde, “Yani seni tanıyor m uyum ?” “E vet,” dedi Zarnivvoop, “biz birbirim izi gayet iyi ta­ nıyoruz!” “Çok zevksizm işim ,” dedi Zaphod ve asık suratlı bir sessizliğe göm üldü. 105


“Bu arada, sen ve ben, senin O lasılıksızlık Vitesine sahip gemiyi -y a n i Evreni yöneten adamın dünyasına ulaşabilecek yegane a ra c ı- çalm ana ve buraya getirm ene karar verdik. Şimdi bunu yapm ış olduğuna inanıyor ve seni tebrik ediyorum .” Küçük, kısık bir sırıtışla gü­ lüm sedi ve Z aphod’un içinden bu suratın ortasına bir tuğla fırlatm ak geldi. “V e eğer m erak ediyorsan,” diye ekledi Zarnivvoop, “Bu Evren senin gelişin için özel olarak yaratılm ıştır. Bu yüzden, sen bu E vren’deki en önem li kişisisin. Y oksa,” diye devam etti daha da tuğlalanabilir bir sırıtışla, “ger­ çek E vren’deki Çok Boyutlu Beyin F ırtınası’ndan kur­ tulm ana imkan yoktu. G idelim m i?” “N ereye?” dedi Z aphod suratını asarak. Kendini çök­ m üş hissediyordu. “Gem ine. Altın K alp’e. Onu getirdiğinden emin ola­ biliriz değil m i?” “H ayır.” “Ceketin nerede?” Z aphod büyülenm işcesine ona baktı. “Ceketim m i? Onu çıkardım . D ışarda.” “G üzel. G idip buluruz.” Zarnivvoop ayağa kalktı ve Z aphod’a kendisini takip etm esini işaret etti. D ışarda tekrar giriş bölm esine geldiklerinde, kahve ve bisküvi ile beslenen yolcuların çığlıklarını hâlâ du­ yabiliyorlardı.

“Seni beklem ek pek hoş bir deneyim olm adı doğ­ rusu,” dedi Zarniwoop,. 106


“Senin için hoş olm adı öyle m i!” diye kükredi Zaphod, “Y a benim için nasıl...” Çıkış kapısı ardına kadar açılırken, Zarnivvoop işaret parm ağını dudaklarına götürerek susm asını işaret etti. K endilerinden bir kaç adım ötede Z ap h o d ’un ceketini görebiliyorlardı, pislik içinde yerde yatm aktaydı. “Çok şaşırtıcı ve güçlü bir gem i,” dedi Zarnivvoop, “izle.” O nlar izlerken ceketin cebi birden şişkinleşti. Yırtılıp, parçalandı. Z aphod’un cebinde bularak şaşkına döndüğü m etal, yani Altın Kalp''m m etal modeli büyüm ekteydi. B üyüdü, büyüm eye devam etti. İki dakika içinde tam boyutlarına ulaştı. “Çok m uazzam ,” dedi Z am iw oop, “Oh, ne bileyim , am a m uazzam bir O lasılıksızlık Seviyesi.” Zaphod bir o yana bir bu yana sallanıyordu. “Yani bütün bu zam an boyunca hep benim le miydi dem ek istiyorsun?” Zarnivvoop gülüm sedi. El çantasını yerden kaldırdı ve açtı. İçerde tek bir düğm eyi çevirdi. “E lveda yapay E vren,” dedi, “selam gerçek olanı!” Önlerindeki görüntü hafifçe titreşti - v e az önceki ha­ liyle tekrar belirdi. “Gördün m ü?” dedi Zarniw oop, “tam am en aynısı.” “Y ani,” diye tekrarladı Zaphod gergin bir şekilde, “bütün bu zam an boyunca o hep benim leydi?” 107


“Oh, evet,” dedi Zarnivvoop, “Tabii. Bütün amaç buydu.” “Bu icadar,” dedi Zaphod, “burdan itibaren beni bu işin dışında sayabilirsin. Bütün istediğim buydu. Sen içendi oyununu sürdür.” “Koricanm, bıraicamazsm,” dedi Zarnivvoop, “O la­ sılıksızlık A lanıyla çevrili durum dasın. K açam azsın.” Z aphod’un içinde vurm a isteği uyandıran gü­ lüm sem esiyle tekrar gülüm seyince, Zaphod bu kez ken­ dini tutamadı.

108


13

Ford Prefect Altın K alp'm köprü üstüne doğru yö­ neldi. “Trillian! A rthur!” diye iıaykırdı, “Çalışıyor! Gemi tekrar faaliyete g e ç ti!” Trillian ve A rthur yerde uyuyakalm ışlardı. “Hadi arkadaşlar, gidiyoruz, uçuyoruz,” dedi ayak­ larıyla dürterek onları uyandırırken. “Selam , oradakiler!” diye kıkırdadı bilgisayar, “tekrar sizinle birlikte olabilm ek, gerçekten de çok hoş ve di­ yebilirim ki...” “K apa çeneni,” dedi Ford, “bize hangi cehennem in dibinde olduğum uzu söyle.” “Frogstar D ünyası B Bölüm ü, ve burası bir bataklık,” dedi Zaphod, köprü üstüne doğru koşarken, “selam ço­ cuklar, beni gördüğünüze öyle m em nun olm alısınız ki, kelim eler yiğitliğim i ve cengaverliğim i anlatm aya yet­ m em eli.” “N eyini övm eye?” dedi A rthur boş boş, kendini yer­ den kaldırm aya çalışarak. O lan bitenden hiçbir şey an­ lamamıştı. “N eler hissettiğinizi biliyorum ,” dedi Zaphod, “Öyle 109


m üthişim ki, benim bile içendi kendim e konuşam ayacak kadar dilim tutuldu. Hey, sizleri yeniden görm ek çok hoş Trillian, Ford, M aym unadam . Hey, ee, bilgisayar...?” “Selam , M r. Beeblebrox, efendim , sizi görm ek tabii ki büyük bir şeref....” “Kes sesini ve bizi hemen buradan çıkar, çabuk, çabuk, çabuk.” “Tabii, arkadaşlar, nereye gitm ek isterdiniz?” “N ereye olursa olsun, farketm ez,” diye bağırdı Zaphod, “Ah, evet, ed er!” dedi sonra, “yem ek yenebilecek en yakın yere gitm ek istiyoruz.” “K olay,” dedi bilgisayar neşe içinde ve ardından m u­ azzam bir patlam a köprji üstünü sarstı. Bundan bir ya da iki dakika sonra, m orarm ış gözüyle içeri giren Z am iw oop, orada gördüğü dört dum an sütünunu ilgiyle inceledi.

110


14

Dört hareketsiz vücut fırıldak gibi dönen bir siyahlık içine daldı. Bilinçleri kaybolm uştu ve gittikçe derinleşen o yokluk kuyusundaki soğuk unutulrjıuşluk bedenlerini aşağı, daha aşağı çekiyordu. Sessizliğin heybetli uğul­ tusu kasvetle çevrelerinde yankılanm aktaydı. Sonunda, etraflarını yavaşça sarm akta olan bir denizin, kıpkırm ızı dalgalar içindeki acı ve kekrem si karanlığına görünüşe bakılırsa sonsuza kadar, göm üldüler. Hiç bitm eyecek gibi gelen bir zaman süresinden sonra, deniz çekildi ve bedenleri soğuk, sert bir kum ­ salda, Yaşam , Evren ve H er Ş ey’in akıntılarının sü­ rüklem iş olduğu çöp ve enkaz yığını arasında, yatar bı­ raktı. Soğuk kasılm alar onları sarstı, ışıklar midelerini bulandırıncaya kadar etraflarında dans etti. Sert, soğuk kum sal yana yattı ve uzadı, sonra hareketsiz kaldı. Koyu bir parıltıyla parıldıyordu -b u rası çok cilalı, sert ve soğuk bir kum saldı. Yeşil bir lemekteydi.

karaltı

hoşgörüsüz

gözlerle

onları

iz­

Hafifçe öksürdü. “îyi akşam lar, bayan ve beyefendiler,” dedi, “re­ zervasyonunuz var mıydı acaba?” 111


Ford P refect’in bilinci, gerilm iş bir lastik parçası gibi, beynini sızlatarak geri döndü. Sersem leşm iş bir vaziyette yeşil karaltıyı görebilm ek için kafasını kaldırdı. “R ezervasyon m u?” dedi zor çıkan bir sesle. “Evet efendim ,” dedi yeşil karaltı. “Ö bür dünya için rezervasyona gerek var m ı?” 13ır yeşil karaltının aşağılayıcı biçim de kaşlarını kal­ dın- -I ne kadar m üm künse, bu yeşil karaltı da öyle yaptı. ■'Übür dünya mı, efendim ?” A rthur D ent, banyoda düşürdüğü sabunu yakalam aya uğraşan birinin çabaladığı gibi, bilincini yakalam aya ça­ balıyordu. “Burası öbür dünya m ı?” diye kekeledi. “Eh, sanırım , ö yle,” dedi Ford Prefect, yukarının hangi yönde olduğunu kestirm eye çalışarak. Ü zerinde yatm akta olduğu sert, soğuk kum salın tam aksi yönde ol­ ması gerektiği kuram ım denedi ve um duğu şeylerin üzerinde doğruldu.

ayaklan olduğunu

“D em ek istiyorum ki,” dedi yavaş yavaş bir o yana bir bu yana sallanarak, “o patlam adan kurtulm uş ol­ m am ıza im kan yok değil m i?” “H ayır,” diye m ırıldandı A rthur. D irsekleri üzerinde doğrulm uştu, am a bunun işleri düzeltm eye pek de fay­ dası oluyorm uş gibi görünm üyordu. T ekrar yere yığıldı. “H ayır,” dedi Trillian, “bu m üm kün değil.” Yerden 112

suyun

kaynam a

sesine

benzeyen

donuk,


boğuk bir ses geldi. Bu, konuşm aya çabalayan Zapiıod B eeblebrox’un sesiydi. “Benim kurtulam adığım kesin,” diye boğazında bir gurultuyla cevap verdi. “Ben tam am en göçtüm . G öz açıp kapayana kadar her şey bitti.” “Evet, sayende,” dedi Ford, “Hiç şansım ız olm adı. Parçalarım ıza ayrılm ış olm alıyız. Heryeri kollar, ba­ caklar kaplam ış olm alı.” “Ö yle,” dedi Zaphod, gürültüyle ayağa kalkm aya ça­ lışarak. “E ğer hanım efendi ve beyefendiler birer içki ıs­ m arlam ak isterlerse...” dedi yeşil karaltı, sabırsızlıkla et­ raflarında dolanırken. “B am -b u m ..Ş lap ,” diye devam etti Zaphod, “M o­ leküllerim iz bir anda yıpranm ış olmalı. Hey Ford,” dedi etrafındaki karaltılardan birini tanım layarak, “şu bütün hayatının gözlerinin önünden bir şerit gibi geçm esi d u­ rum unu yaşadın m ı?” “Sana da mı aynı şey oldu?”dedi Ford, “bütün ha­ yatın?” “E vet dedi Zaphod, “en azından o geçenlerin benim hayatım olduğunu sanıyorum . Bilirsin, benim kafataslarım ın dışında geçirdiğim çok zam an vardır.” Etrafında bulunan ve nihayet ne idüğü belirsiz, eğreti, şekilsiz şekiller yerine doğru dürüst şekillere dönüşm eye başlayan şeylere baktı. “Ö yleyse...” dedi. “Ö yleyse ne?” dedi Ford. 113


“işte," dedi Zaphod, tereddütle, “ölm üş öylece y a ­ tıyoruz...” “A yakta duruyoruz,” diye düzeltti Trillian. “Ece, ölm üş öylece ayakta duruyoruz,” diye devam etti Z aphod, “bu terkedilm iş...” “R estoranda,” dedi A rthur Dent. A yağa kalkmıştı ve bu onu çok şaşırtm asına rağm en, artık etrafı net olarak görebiliyordu. D aha doğrusu, onu şaşırtan şey gö­ rebilm esi değil de, görebildiği şeylerin neler olduğu idi. “Ö lm üş, ayakta duruyoruz,” diye ısrarla devam etti Zaphod, “burada, bu terkedilm iş...” “Beş yıldızlı yerde,” dedi Trillian. “R estoranda” diye bitirdi Zaphod. “G arip değil m i? dedi Ford. “Eee, evet.” “A m a avizeler çok hoş, “dedi Trillian. Şaşkınlık içinde etraflarına bakındılar. “B urası pek öbür dünya gibi değil,” dedi Arthur. ” daha çok, sonradan görm e bir dünyaya benziyor.” A vizeler gerçekten de biraz şatafatlı cinsindendi ve asılı oldukları alçak, kubbeli tavan, ideal bir E vren’de koyu turkuazın o özel tonuna boyanm azdı, boyansa bile, bu ayrıca gizli ışıklandırm a yoluyla aydınlatılm azdı. Bu­ nunla birlikte, m erm er döşem enin gözleri yoran de­ senlerinden ve seksen m etre boyundaki, m erm er tezgahlı barın ön cephesinin yapılış şeklinden de anlaşılabileceği gibi, bu ideal bir Evren değildi. Seksen metre uzun­ 114


luğundaki m erm er tezgahlı bu barın ön cephesi, yaklaşık yirm ibin kadar M ozaik A ntar K ertenkelesi derisinin bir­ birine dikilm esiyle m eydana gelirilm işti, bahsi geçen yir­ mibin kertenkelenin de yaşam ak için bu derilere ihtiyacı olduğu gerçeğine rağmen. Birkaç şık giyim li yaratık barda oyalanıyor veya bar bölgesinde oraya buraya yerleştirilm iş olan, rengarenk rahat koltuklarda dinleniyorlardı. VI. H urg’den genç bir subay ve onun genç, ateşli eşi barın diğer ucundaki füme camlı geniş bir kapıdan geçerek, R estoran’ın arka ta­ rafındaki bol ışıklı ana bölüm üne geçtiler. A rthur’un arkasında, perdesi kapalı duran geniş bir cum ba vardı. Genç adam, perdenin ucunu bir parça kal­ dırarak dışarı, boş ve ürküntü veren m anzaraya, normal şartlarda onu dehşete düşürecek, gri renkli, çiçek bo­ zuğu bir cildi andıran, o kasvetli m anzaraya baktı. B u­ nunla birlikte, norm al koşullarda değillerdi ve bu yüz­ den onun kanını donduran, derisinde sırtm dan sıyrılıp, kafasından kaçıp gitm e hissi uyandıran şey gökyüzü oldu. Gökyüzü öyle..... Görevli bir üniform alı hizm etkar kibarca perdeyi geri çekerek, yerine yerleştirdi. “H er şey sırayla, efendim , sabredin.” dedi. Z aphod’un gözleri parladı. “Hey, ölü arkadaşlar, durun bir dakika.,” dedi, “B i­ liyor m usunuz, sanırım burada ultra -ö n em li bir şey ka­ çırıyoruz. Birinin söylediği ve bizim atladığım ız bir şey.” A rthur dikkatini az önce gördüğü şeyden alabildiği için gerçekten çok rahatlam ıştı. 115


“Ben dem iştim ki, burası daha Çok sonradan görm e “Ya, evet, dem em iş olm ayı istem ez m iydin?” dedi Z aphod, “Ford?” “B uranın tuhaf bir yer olduğunu söyledim .” “Evet, zekice am a sıradan, belki de...” “Belki de,” diye sözlerini kesti, şim di,

koyu renk

takım elbise içinde bir garsona dönüşm üş olan yeşil ka­ raltı, “belki de konuyu tartışm aya içkilerinizi alırken devam etm ek istersiniz....” “İçkiler! ” diye haykırdı Zaphod, “işte buydu! Eğer uyanık davranm azsanız neler kaçırabileceğinizi görün.” “G erçekten de efendim ,” dedi garson sabırla, “H a­ nım efendi ve beyefendiler yem ekten önce birer içki al­ m ayı lütfederlerse ....” “Y em ek!” diye ihtirasla haykırdı Zaphod, “Dinle, küçük, yeşil şahsiyet, m idem bu fikri beğenip, seni eve götürerek bütün gece okşayabilir.” “... ardından, keyfinizi arttıracak” diye devam etti garson, uzun ve sıkıcı görevinden taviz verm em ekte di­ renerek, “bir Evren patlam ası olacaktır.” F o rd ’un

kafası

yavaşça

garsona

doğru

çevrildi.

D uygu yüklü bir şekilde konuştu. “O oo,” dedi, “N asıl içkilerm iş bunlar böyle?” G arson, küçük kibar bir garson gülüm seyişi ile cevap v e ıJi. “A h,” dedi, “sanırım , beyefendi beni yanlış an­ ladılar.” 16


“U m arım doğru anlam ışım dır.” diyerek soludu Ford. Garson ufak, kibar garson öksürüğü ile öksürdü. “M üşterilerim izin zaman yolculuğundan ötürü bir parça uyum suz olm aları alışılm adık bir şey değildir,” dedi, “Bu yüzden m üsaade ederseniz...” “Zam an yolculuğu m u?” dedi Zaphod. “Zam an yolculuğu m u? dedi Ford. “Zam an yolculuğu m u?” dedi Trillian. “Yani burası öbür dünya tiyorsunuz?” dedi Arthur.

değil

mi

dem ek

is­

G arson küçük kibar garson gülüm seyişi ile gü­ lümsedi. K üçük kibar gülüm sem e repertuarı neredeyse tükenm işti ve çok yakında sıkı dudaklı, alaycı küçük gar­ son rolünü üstlenm eye m ecbur kalacaktı. “Ö bür dünya mı, efendim ?” dedi, “Hayır, efendim .” “V e biz ölm edik öyle m i?” diye sordu Arthur. G arson dudaklarını sıktı. “Aha, ha,” dedi, “Çok açıkça görülüyor ki, beyefendi bayattalar. Aksi takdirde beyefendiye servis yapm aya kalkışm azdım , efendim .” Tanım lanm asına gerek olm ayan abartılı bir şekilde, Zaphod Beeblebrox iki eliyle her iki alnına ve diğer eliy­ le de kalçalarından birine birer şaplak attı. “H ey, arkadaşlar,” dedi, “Bu çılgınca b ir şey. B a­ şardık. N ihayet gelm ek istediğim iz yere geldik. Burası Millivvays!” “M illiw ays!” dedi Ford. 117


“Evet, efendim ,’' dedi garson, adeta sabrının sı­ nırlarını zorlayaraic. “burası Millivvays -E v rc n ’in Sonundaici R estoran.” “Neyin sonundaki?” dedi Arthur. “E vren’in,” diye tekrarladı garson, çok net ve ge­ reksiz bir açıklıkla. “N e zam an onun sonuna geldik?” dedi Arthur. “Birkaç dakika önce, efendim ,” dedi garson. D erin bir nefes aldı. A slında bunu yapm asına hiç gerek yoktu, çünkü gövdesi, dam ar içine yerleştirilerek bacağına bağ­ lanan ufak bir cihaz vasıtasıyla, yaşam ı için gerekli garip bir gaz karışım ıyla desteklenm ekteydi. B ununla birlikte, m etabolizm anız ne olursa olsun, derin bir nefes alm anızı gerektirecek durum lar vardır. “Şim di, eğer içkilerinizi ısm arlam ak lütfunda bu­ lunursanız,” d e d i, “ben de sizi m asanıza götürebilirim .” Zaphod iki çılgın sırıtışla sırıttı, acelesiz adım larla bara doğru gitti ve içkilerin çoğunu satın aldı.

18


15

Evrenin sonundaki restoran tüm beslenm e hizm etleri :arihindeki en sıradışı girişim lerden biriydi. Parçalanm ış kalm tılar üzerinde inşa edilm işti... daha doğrusu inşa edi­ lecek olan......, yani /bu vakte kadar inşa edilm iş olacak olan, hatta edilen... Zam an yolculuğu esnasm da karşılaşılan en önem li so­ runlardan biri, kazayla kendi anne ya da babanız haline gelm eniz değildir.. Geniş görüşlü ve uyum lu bir ailede, kendi anne babanız olm akla ilgili, başa çıkam ayacağınız bir sorununuz olm ayacaktır. Tarihin akışını değiştirm ek gibi bir sorun da mevcut değildir. Tarihin akışı de­ ğişmez, çünifti orada her şey birbirine bir zincirin hal­ kaları gibi kenetlenm iştir. Bütün önem li değişiklikler, değiştirm eleri beklenen şeylerden önce olagelm işler ve böylece her şey bir anlam da kendi kendini çö­ züm lem iştir. Esas sorun, basit bir gram er sorunudur ve bu konuda başvurulacak ana eser Dr. Dan Streetm entioner’a ait olan Zaman Yolcusu’mm 1001 Zaman Formasyonu İle İlgili El K itabı’dn. Örneğin, bu eser size geçm işte başınıza gelm ek üzere olan bir olayın onu önlem ek için öne doğru iki günlük zaman sıçraması ile önlenm eden önceki şeklini nasıl anlatacağınızı gösterecektir. Olay, onun hak­ 19


kında kendi doğal zam anınız açısından mı yoksa daha uzaktaki bir gelecek ya da geçm işten mi sözettiğinize göre farklı şekillerde anlatılacak bu arada aslında kendi anne babanız olm ak am acıyla, bir zam andan bir başka zam ana seyahat ederken konuşm aların sürdürülm esi ola­ sılığı işi daha da karm aşık hale getirecektir. Okuyucuların çoğunun pes etm eden önce ge­ lebildikleri en ileri nokta G elecek Zam an İçinde Y a rıŞartlı O larak D eğiştirilm iş ve Ters Ç evrilm iş Geçmiş Z am an Y apısal D ilek Kipini anlatan bölüm olm aktadır ve zaten kitabın daha sonraki baskılarında bu noktanın ötesindeki' sayfalaf, basım m asraflarını azaltm ak am a­ cıyla boş bırakılm aya başlanm ıştır. Otostopçunun Galaksi Rehberi, bu akadem ik kavram karm aşasının üzerinden, hiç ciddiye alm adan atlamış, yalnızca “G eçm iş G elecek Z am an” kavram ının ol­ m ayacağı keşfedildiğinden beri, bu zam anın kul­ lanılm adığını belirtm ekle yetinm iştir. Ö zetlem ek gerekirse: Evrenin Sonundaki Restoran tüm beslenm e m etleri tarihinde rastlanan en sıradışı girişim dir.

hiz­

G eniş bir zam an köpüğüne sarm alanarak, zam an için­ de E v ren ’in yokolduğu en son ana fırlatılm ış bulunan ve bir süre sonra harabeye dönüşm üş bir gezegenin par­ çalanm ış kalıntıları üzerinde inşa edilm iştir (edilmiş olancakm ıştı). B öyle bir şey, birçoklarına göre, m üm kün değildir. İçerde, m isafirler m asalardaki yerlerini alır (almış olancakdılar) ve bir yandan, etraflarını saran tüm ya120


ratılm ışlığın patlam asını seyrederlerken (seyredecekyorlar olancaktın), bir yandan da, lüks ve m uh­ teşem yem eklerini yerler (yemiş olacakdıydılar). B ir­ çokları, böyle bir şeyin de im kansız olduğunu söyleyeceklerdir. Arzu ettiğiniz herhangi bir seans için, önceden (son­ radan ö n -n e zam an) rezervasyon yaptırm adan oraya gi­ debilirsiniz (gidebilm eniz m üm kün olacaktı olur olan), çünkü kendi zam anınıza döndüğünüzde, bu rezervasyonu geriye dönük olarak yaptırabilm eniz müm kün olacaktır (zaman bir önceki kendinize sonradan dönüş yapılan re­ zervasyon olm uş olacaktı). Şim di, birçoklan bunun duğunu iddia edeceklerdir.

adam akılh

im kansız ol­

Restoranda, tüm uzayın ve zam anın bir kesitiyle kar­ şılaşıp, yem ek yem eniz m üm kündür (tüm gelecek geç­ miş uzay ve zam an karşılaşılm ış olurken, yem ek yenm iş olunacakken im kan olm uş olan). Bıkıp usanm adan kansızdır.

ısrar edilebilir ki, bu da im ­

Restoranı istediğiniz kadar çok defa ziyaret ede­ bilirsiniz (tekrar ve tekrar ziyaret etm ek yapılabilegelen v.s. v .s - zaman düzeltm e ile ilgili daha fazla bilgi için, lütfen Dr. Streetm entioner’m kitabına başvurun) yalnız, genellikle sıkıntılı bir durum yarattığı için, bu ziyaretler sırasında, önceki veya sonraki kendinizle kar­ şılaşm ayacağınızdan emin olm alısm ız. Şüpheci bir yapıya sahip olanlar, diğerleri doğru bile olsa, ki değildir, bunun kesinlikle im kansız olduğunu söyleyeceklerdir. 121


Bütün yapm anız gereken, kendi zam an dilim inizdeki bir bankada bulunan m evduat hesabm ıza biraz para ya­ tırm aktır. Bunu yapm ak, Zam anın Sonuna vardığınızda, işlem iş olan bileşik faizin, m uhteşem yem eğinizin be­ delini karşılayacağı anlam ına gelecektir. B irçoklan, bunun yalnızca im kansız olm akla kal­ m ayıp, üstelik açıkça çılgınlık olduğunu da iddia et­ m ektedir. Bastalon yıldız sistem inin reklam yö­ neticilerinin, aşağıdaki sloganı ortaya atm alarının sebebi de budur: “Bu sabah altı im kansız şeyi gerçekleştirm iş bulunuyorsanız, bunu niçin Millivvays’de, yani E vren’in Sonundaki Restoranda bir kahvaltı ile tam am lam ayasınız?

122


16

Barda, Zaphod hızla kafayı bulm aktaydı. İki kafası birbirine vuruyor, gülüm sem eleri arasındaki uyum bo­ zuluyordu. Perişan bir m utluluk içindeydi. “Z aphod,” dedi Ford, “henüz konuşm a yeteneğini yi­ tirm eden, ne olup bittiğini anlatm ayı lütfeder m iydin, foton aşkına? B unca zam andır sen neredeydin? Biz ne­ redeydik? Ö nem siz bir m esele belki ama, açıklığa ka­ vuşmasını istiyorum .” Z aphod’un sol başı ayılırken, sağ başını içkinin bi­ linm ezliklerine daha da fazla bıraktı. “D oğru,” dedi. “B uralarda idim. Benden E vren’i yö­ neten adamı bulm am ı istiyorlar, am a onunla tanışm ak benim um urum da değil. Bu adamın iyi yem ek pi­ şirebildiğini hiç sanm ıyorum .” Sol başı, sağ başının bunu söylem esini dinledi, sonra aynı fikirde olduğunu belirtm ek için öne eğildi. “D oğru” dedi, “bir içki daha al.” Ford, bir duble daha P an-G alaktik G argara Bom bası aldı. Bu, bir gaspın yarattığı etkinin, alkolik eşdeğerine sahip olduğu söylenerek tanıtılan bir içk iy d i- pahalı ve akıl için zararlı. N e olacaksa olsun, diye karar verdi Ford, fazla da aldırm ıyordu aslında. 123


“D inle Ford,” dedi Zaphod, “her şey sakin ve cengaverce.” “H er şey kontrol altında demek istiyorsun, yani” “H ayır.” dedi Zaphod, “H er şey kontrol altında demek istem iyorum . Bu sakin ve cengaverce dem ek olmazdı. Eğer ne olduğunu bilm ek istiyorsan, tüm olup bitenleri cebim de taşım ış olduğum u bilmen yeterli. Tam am m ı?” Ford om uz silkti. Z aphod köpürerek bardaktan taşıp barın m erm er yü­ zeyinde m inik dereler oluşturan içkisine bakıp kıkırdadı. Sert derili bir uzay çingenesi yanlarına yaklaştı ve ve Z aphod bir yığın para verip uzaklaştırıncaya kadar on­ lara elektrikli kem an çaldı. Ç ingene daha sonra barın başka bir tarafında otur­ m akta olan A rthur ve T rillian’a yaklaştı. “Bu yerin neyin nesi olduğunu bilm iyorum ,” diyordu Arthur, “am a sanırım bana tiksinti veriyor.” “B ir içki daha al,” dedi Trillian, “Eğlenm ene bak.” “H angi ben bunu yapsın? İki benliğim den yalnızca biri gerçek olabilir.” “Zavallı Arthur, bu hayat pek de sana göre sayılmaz, değil m i?” “Sen buna hayal mı diyorsun? “M arvin gibi konuşm aya başladın.” “M arvin benim tanıdığım en net düşünebilen dü­ şünür. Bu kem ancıyı nasıl başım ızdan savarız dersin?” G arson yaklaştı. “M asanız hazır, efendim ” dedi.

124


Dışardan bakıldığı zam an, ki bu hiçbir zam an ol­ m uyordu, Restoran unutulm uş bir kaya üzerinde gü­ neşlenm ekte olan, parıltılı dev bir deniz yıldızını an­ dırıyordu. K ollarının herbiri barları, m utfakları, sistemi koruyan güç alanı jenaratörlerini ve o en önem li anda tüm sistemi bütünüyle ileri geri yavaşça sallayan Zaman Türbinlerini barındırm aktaydı. N eredeyse tam bir küre olan m uhteşem altın kubbe ortadaydı. Zaphod, Ford, A rthur ve T rillian’m şimdi geç­ tikleri bölüm de burasıydı. O nlar oraya gelm eden önce en az beş ton pırıltı harcanarak, uygun olan bütün yü­ zeyler bununla kaplanm ıştı. U ygun olm ayan yüzeyler zaten m ücevherler, Santraginus’dan gelm iş değerli deniz kabuklan, altın varaklar, m ozaik fayanslar, kertenkele derileri ve m ilyonlarca tanım lanam ayan süs ve de­ korasyon m alzem esi ile kaplanm ış durum daydı. C am lar şıkırdıyor, gürnüş parıldıyor, altın ışıldıyor ve Arthur gözleri faltaşı gibi açılm ış etrafı seyrediyordu. “O ooo,” dedi Zaphod, “Zappo!” “İnanılm az!” dedi A rthur nefessiz kalarak, “bu ki­ şiler.....! bu şeyler...!” “Şeyler de ” dedi Ford yavaşça, “kişi sayılır.” “Bu kişiler..” diye düzeltti Arthur, “diğer....kişiler...” “Bu ışıklar...! dedi Trillian “Bu m asalar...” dedi Arthur. “Bu kıyafetler.,.! dedi Trillian G arson onların bir çift çığırtkanı andırdığım düşündü. “Evrenin Sonu çok popüler bir yerdir,” dedi Zaphod, m asa kalabalığı arasında sallanarak yürüm eye çalışırken. Bu masaların bazısı mermer, bazısı zengin görünüşlü 125


ultra kalite m aun, bazısı ise platinden yapılm ıştı ve herbirinde kendi aralarında sohbet eden ve menüleri in­ celeyen egzotik tipler bulunm aktaydı. “B uraya gelirken şık giyinm eyi severler,” diye devam etti Zaphod, “bunu yapm ak, özel bir olay yaşandığı his­ sini yaratıyor.” M asalar küçük bir orkestranın hafif m üzik çalm akta olduğu yuvarlak sahnenin çevresinde açılm ış, geniş bir yelpaze düzeni ile yerleştirilm işlerdi. A rthur’un tah­ m inine göre en azından bin m asa vardı ve bunların ara­ lan da, bir o yana bir bu yana sallanan palm iyeler, şı­ rıldayan fıskiyeler, abartılı dekorasyonlar, kısacası para harcanm asından sakm ılm adığı hissini verm ek için m as­ raftan çok az kaçınılm ış bütün restoranlarda bu­ lunabilecek o özel şeylerle doluydu. Etrafına bakınan A rth u r’u neredeyse, birinin çıkıp A m erican Express rek­ lam ı yapm ası hiç de şaşırtm azdı. Y alpalayarak yürüyen Zaphod, F ord’a doğru sen­ deledi, Ford da aynı şekilde ona doğru. “O ooo,” dedi Zaphod. “Z appo” dedi Ford. “B iliyorm usun, Büyük B üyükbabam bilgisayarın iş­ lerini arapsaçına döndürm üş olm alı,” dedi Zaphod, “ben ona bizi yem ek yiyebileceğim iz en yakın yere gö­ türm esini söyledim , o bizi E vren’in sonuna gönderdi. Bir gün onunla ilgilenm em gerektiğini hatırlat bana.” D urakladı. “H ey, biliyor m usun herkes burada. B ir zam anlar bi­ risi olm uş olan herkes.” “O lm uş olan m ı?”

126


“Evrenin Sonunda geçm iş zam an kipini oldukça sık kullanm ak zorunda kalırsın” dedi Zaphod, “çünkü her şey yapılıp bitm iştir, anlıyorsun ya. Selam arkadaşlar,” hemen yakınlarında bir grup halinde oturm akta olan dev iguanalara sesleniyordu, “N asıldınız?” “Bu Zaphod Beeblebrox m u?” diye sordu bir iguana diğerine. “Sanırım ,” diye cevapladı ikinci iguana. “İşin zevki kaçıyor mu dersin,” dedi birinci iguana. “H ayat çok garip,” dedi ikinci iguana. “Bu onu nasıl kullandığına bağlı,” dedi birincisi ve tekrar sessizliğe göm üldüler. Evrendeki en büyük şovu seyretm eyi bekliyorlardı. “H ey, Z aphod,” dedi Ford, Z aphod’un kolunu ya­ kalam aya çalıştıysa da üçüncü kadeh P an-G alaktik G ar­ gara Bom bası yüzünden bunu başaram adı. Sallanıp duran parm ağıyla işaret etm eye çalıştı. “Şurada eski bir arkadaşım var,” dedi, “H otblack Desiato! Platin m asada oturan, platin takım elbiseli adamı görüyor m usun?” Zaphod, F o rd ’un parm ağını gözleriyle takip etm eye çalıştı, am a bu başını döndürüyordu. N ihayet yakaladı. “Ah, evet” dedi, esas tanım a hissi bir dakika geriden geldi. “H ey,” dedi “bu adam m ega-önem li biri! Gelmiş geçm iş en ünlülerden daha ünlü. Tabii benim dışım da.” “Bu adamın kim olm ası gerekiyor?” diye sordu Trillian. “H otblack D esiato?” dedi Zaphod şaşkınlık içinde, “B ilm iyor m usun? Felaket Bölgesini hiç duym adın m ı?” 127


“H ayır,” dedi T rillian duymamıştı. “En büyük,” dedi Ford, “en yüksele sesli...” “En zengin ...” diye ekledi Zaphod. “... rock orkestrası, şey ...tarihinin ...” uygun bir ke­ lime aradı. “tarihin kendisinin,” dedi Zaphod. “O lam az,” dedi Trillian. “Z ow ee,” dedi Zaphod, “B urada Evrenin Sonundayız ve sen henüz yaşam am ışsın bile. K açırm ışsın.” Zaphod, T rillian’ı bütün bu süre içinde kendilerini beklem ekte olan garsonun yanında durduğu m asaya gö­ türdü. A rthur kendini kaybolm uş ve yalnız hissederek, onları takip etti. Ford m asa yığını arasından güçlükle yolunu bularak eski bir tanışıklığı yenilem eye gitti. “H ey, ee, H otblack” diye seslendi, “ne var, ne yok? Seni görm ek çok hoş, koca oğlan, güm bürtüden ne haber? M üthiş görünüyorsun, gerçekten çok çok şişman ve sağlıksız görünüyorsun. Hayret verici.” Adam ın sır­ tına bir şaplak indirdi ve bunun hiçbir tepki uyan­ dırm am ış görünm esine biraz şaşırdı. İçinde çal­ kalanm akta olan Pan G alaktik G argara Bom bası ona, aldırm adan olaya dalm asını söylüyordu. “Eski günlerim izi hatırlıyor m usun?” dedi, “o za­ m anlar birlikte dolaşırdık, öyle değil m i? K anunsuz Bistro, hatırladın m ı? S lim ’in Boğazı M ağazası? Boozaram a? Ne günlerdi, ha?” H otblack D esiato nasıl günler olduğu hakkında bir fikir belirtm edi. Ford hiç telaşlanm ıyordu. 128


“V e sonra acıkınca halk sağlığı m üfettişi rolü ya­ pardık, hatırladın mı? V e yem eklerle içkilere el koyarak ortalarda dolaşırdık, değil mi? Ta ki gıda zehirlenm esine uğrayıncaya kadar. Oh, sonra New Betcl, Grettchen T ow n’daki Kafe L ou’nun pis kokulu odalarında ge­ çirdiğim iz uzun sohbet ye içki gccclcri. Sen her zaman bitişik odada olur ve yeni şarkılar yazm aya çalışırdın ve biz hepsinden nefret ederdik ve sen um urunda, ol­ m adığım söylerdin, biz ise um urum uzda olduğunu çünkü onlardan nefret ettiğim izi söylerdik.” F o rd ’un gözleri bu­ ğulanm aya başlam ıştı. “V e sen bir yıldız olm ak istem ediğini söylerdin,” diye devam etti, nostaljinin keyfini çıkararak, “çünkü yıldız sistem inden hoşlanm azdın. Ve biz de, yani Hadra, Sulijoo ve ben, zaten bir seçeneğin olm adığm ı dü­ şündüğüm üzü söylerdik. Bir de şimdi yaptığın işe bak? Artık yıldız sistem lerini satın alıyorsunl D öndü ve çevre m asalardan ilgi aradı. “İşte,” dedi.” yıldız sistem lerini satın alan bir adam !” H otblack D esiato bu bilgiyi onaylam ak ya da yad­ sım ak yönünde hiçbir girişim de bulunm adı ve geçici din­ leyicilerin ilgisi çabucak azaldı. “Sanırım birileri sarhoş olm uş,” diye şarap kadehinin içine bakarak mırıldandı, eflatun renkli, çalıya benzeyen bir yaratık . Ford biraz sendeledi ve H otblack D esiato’nun kar­ şısındaki sandalyelerden birine külçe gibi çöktü. “Y aptığın o num ara nasıldı?” dedi ve bir şişeye akıl­ sızca tutunarak, destek alm aya çalıştı ve onu d e v ird i- üs-

129


telikde yakınında duran bir bardağın üzerine. Bu mutlu rastlantıyı ziyan etm em ek için bardakta kalan içkiyi ka­ fasına dikti. “G erçekten m uhteşem bir num araydı,” diye devam etti, “nasıldı? “Bvvarm! Bwarm! Baderr! !” falan gibi birşeyler, ve sizin şov yaptığınız sahne, o geminin dosdoğru güneşe çarpm ası ile sona ererdi ve sen bunu gerçekten de yapardın!” Ford bir yum ruğunu öbür avucunun içine çarptırarak bu zor sahneyi grafik olarak canlandırm ak istedi. Tekrar şişeyi devirdi. “Gemi! Güneş! Bum, bam !” diye haykırdı. “Yani lazer oyunlarını falan boşver, sizler güneş alevleri ve gerçek güneş yangınlarıyla uğraşıyordunuz! Ve oh, tabii korkunç şarkılarla.” G özleriyle şişeden m asaya dökülm ekte olan sıvıyı takip etti. B una bir şey yapm ak gerek diye düşündü. “H ey, içki ister m isin?” dedi. İçkiden sırılsıklam ol­ duğu için vıcık vıcık sesler çıkaran beyni nihayet bu ka­ vuşm ada eksik bir şeyler olduğunu farketm eye baş­ lamıştı ve bu eksik bir şeyler, karşısında oturm akta olan platin takım lı ve gümüşi fötr şapkalı adam ın, henüz “Selam Ford” veya “Bu kadar zam andan sonra seni gör­ m ek ne hoş” cinsinden bir şeyler, hatta hiçbir şeyler söy­ lememiş olm asıydı. Daha da önem lisi henüz yerinden bile kıpırdam am ış olmasıydı. “H otblack?” dedi Ford. A rka taraftan uzanan kocam an etli bir e! om uzuna kondu ve onu kenara itti. Ford, hiç de zarif olm ayan bir 130


biçim de kolluğundan kaydı ve bu nezaketsiz elin sa­ hibinin kim olduğunu anlayabilm ek için yukarılara baktı. Elin sahibi hiç de güç tesbit edilir biri değildi, zira yak­ laşık iki buçuk metre boyunda ve bu boya göre de hafif yapılı olm ayan biriydi. Bir başka deyişle, tıpkı deri kol­ tuklar gibi, parlak, hantal vc bol bol sert m alzem eyle dol­ durulm uş bir yapıdaydı. Bu adam ın içine tıkıştınldığı el­ bisenin hayattaki tek amacı, böyle bir vücudu, böyle bir takım içine sıkıştırm anın güçlüğünü anlatm akm ış gibi görünüyordu. Y üzünün derisi portakal kabuğu gibi, rengi ise yeşille alın karıştığı bir elm a gibiydi. A m a lezzetli ve tatlı bir şeylerle olan benzerlik burada son buluyordu. “U faklık..” dedi adamın ağzından çıkan bir ses, için­ de bulunduğu göğüs kafesinde zor anlar geçiriyorm uş gibi. “Eee, evet?” dedi Ford sohbet eder gibi. Y alpalayarak tekrar ayağa kalktı ve kafasının tepesi adam ın vü­ cudundan daha yüksek bir seviyeye erişem ediği için hayal kırıklığına uğradı. “Çek arabanı,” dedi adam. “Oh, sahi m i?” dedi Ford, bir yandan da bunun ne kadar akıllıca bir davranış olduğunu m erak ediyordu. “Sen de kim sin?” Adam bunu bir m üddet düşündü. Bu çeşit sorular so­ rulm asına alışkın değildi. Buna rağmen, bir m üddet sonra bir cevap bulmuştu. “Ben sana burdan arabanı çekm eni söyleyen ada­ m ım ,” dedi “araban senin yerine çektirilm eden önce.” “Şimdi beni dinle,” dedi Ford öfkeyle -b aşın ın dönr 131


m ekten vazgeçm esini, yerine yerleşm esini ve durum a hakim oim asm ı arzu e d e rd i- “D inle şim di” diye devam etti, “Ben H otblack’in en eski arkadaşlanndan biriyim ve îî H enüz kirpiklerini bile oynatm am ış olan H otblack D esiato’ya bir göz attı. “ ...ve...” dedi Ford yeniden, “ve” den sonra söy­ lenebilecek etkili bir kelim enin ne olabileceğini m erak ederek. Büyük adam “ve” den sonra kullanılabilecek cüm ­ leler buldu ve şöyle dedi; “V e ben Mr. D esiato’nun korum asıyım ,” devam etti, “ve onun vücudundan sorum luyum , ve senin vücudunla ilgili olarak da en ufak bir sorum luluğum yok, onun için hasara uğram asını istem iyorsan onu burdan uzaklaştır.” “Şim di, dur bir dakika,” dedi Ford. “D akika falan yok!” diye gürledi korum a, “beklem e yok! M r. D esiato kim seyle konuşm az!” “İyi ama, belki de bu konuyla ilgili kendisinin ko­ nuşm asına izin versen daha iyi olurdu.” “O kim seyle konuşm az!” diye kükredi fedai. Ford endişeyle tekrar H otblack’e baktı ve gerçeklerin korum adan yana olduğunu kabul etm ek zorunda kaldı. Bırakın F ord’un sağlığıyla ilgili samimi bir ilgiyi, hâlâ en ufak bir kıpırdam a işareti bile görülm üyordu. “N için?” dedi Ford, “Neyi var onun?” K orum a anlattı.

132


17

Otostopçunun Galaksi R ehberfnde belirtildiğine göre, G agrakacka Akıl Y öresinin, Felaket Bölgesi adın­ daki plutonyum rock orkestrası, yalnızca G alaksideki en yüksek sesli orkestra olarak kabul edilm ekle kalm ayıp, genellikle her çeşit gürültü içinde en yüksek sesli gürültü olarak da öne çıkm aktadır. O rkestra elem anları ens­ trüm anlarını gezegenin etrafındaki yörüngede -h a tta bir başka gezegenin yörü n g esin d e- seyreden ve sıkıca ses yalıtım ı yapılm ış bir uzay gem isinden, uzaktan kum anda yoluyla çalarlarken, konser m eraklıları da, en iyi ses den­ gesinin sahneden otuzyedi mil kadar uzaktaki büyük beton sığm aklarda elde edilebildiğinde karar kıl­ m aktaydılar. Şarkıları genellikle, çok basit olup, daha çok e rk e k varlığın kızvarlıkla güm üş renkli bir ay altm da bu­ luşması ve daha sonra yeterince araştırılm am ış bir se­ bepten ötürü ayın patlam ası gibi tanıdık bir tem a üzerine kurulu oluyordu. Gösterileri birçok gezegende yasaklanm ıştı. Bu ya­ saklam a bazen sanatsal nedenlerle olabildiği gibi, daha ziyade orkestranın açık adres sistemi, yerel stratejik si­ lahları sınırlandıran antlaşm alarla uyuşm adığı için ko­ nulm aktaydı. 133


Bu yine de, kazançlarının hiperniatem atik sınırlarını zorlam asına engel olam am ıştı. Felaket Bölgesi Vergi İa­ deleri ile ilgili G enel ve Özel K uram larının kısa bir süre önce bilim selliğinin kabulünün ardından, araştırm a ile görevli baş m uhasebecileri, M axim egalon Üniversitesine N eom atem atik Profesörü olarak atanm ıştı. Bu kuram larla u zay-zam an bütünlüğünün tüm yapısının sadece kavisli değil, üstelik tam am en kıvrık olduğu ispatlanm aktaydı. Ford yalpalayarak, Zaphod, A rthur ve T rillian’ın oturduğu ve eğlencenin başlam asını bekledikleri m asaya döndü. “B ir şeyler yem em gerek,” dedi Ford. “Selam Ford,” dedi Z aphod, “büyük burunlu çocukla konuştun m u?” *** Ford kendinden em in olm adan başını öne, arkaya, aşağı yukarı salladı. “H otblack m i? K onuştum sayılır, evet.” “N e dedi?” “Y ani, çok bir şey sayılm az. O... ee..” “E vet?” “V ergisel nedenlerden ötürü bir yılını ölü olarak ge­ çiriyorm uş. O turm ak zorundayım .” Ford oturdu. Garson yaklaştı. “M enüyü görm eyi mi arzu ederdiniz?” dedi, ” yoksa G ünün Yem eği ile tanışm ayı mı tercih edersiniz?” “H ı? ” dedi Ford. “H ı? ” dedi A rthur 134


“H ı? ” dedi Trillian. “Bu çok hoş.” dedi Zaphod, “etle tanışacağız.” *** Restoran kompleicsinin kollarından birinde uzun 3oylu, ince yapılı, beceriksiz görünüşlü biri, perdeleri ıçınca dışardaki unutulm uşluk yüzüne vurdu. Belki de unutulm uşluğun sık sık çarpm ış olm asından ötürü, bu yüz, güzel bir yüz sayılm azdı. Bir defa çok uzun bir yüzdü, gözler düşük ve kısıktı, yanaklar çok çukur, du­ daklar çok ince ve çok uzundu ve birbirlerinden ay­ rıldıklarında dişleri yeni cilalanm ış cum balı bir pen­ cereye benziyordu. Perdeyi tutan eller de uzun ve inceydi: üstelik de soğuktular. Perdenin kıvrım ları ara­ sına hafifçe tutunm aktaydılar ve eğer genç adam onları kollam azsa, bir şahin gibi başlarını alıp oradan uzaklaşıverip ve bir köşede söylem esi güç bir şey ya­ pacaklarm ış gibi görünüyorlardı. Perde onun bırakm asıyla kapanınca, yüz hatları üze­ rinde oynaşm akta olan korkunç ışık, daha sağlıklı bir or­ tam da oyalanm ak üzere uzaklaştı. Küçük odası içinde, bir peygam ber böceğinin akşam avı üzerinde planlar yaptığı zamanki haliyle, yavaş yavaş ve dikkatle do­ laşm aktaydı. Sonunda, bir sehpanın yanında duran çürük bir sandalyeye oturarak, bir mizah kitabının sayfalarını karıştırm aya başladı. Bir zil çaldı. İnce kitabı bir kenara iterek ayağa kalktı. Ceketini süsleyen gök kuşağı renklerindeki m ilyonlarca pulu el­ leriyle şöyle bir okşadı, kapıdan çıktı. 135


Restoranda ışıklar kısıldı, orkestra hızını arttırdı, sah­ nenin ortasına açılan m erdivenin karanlığına bir ışık topu saplandı. M erdivenlerin tepesinde duran, parlak renklerle be­ zeli, uzun boylu adam figür hoplaya zıplaya aşağı indi. Sahneye fırladı, m ikrofonu hafifçe tıklattı, ince uzun eli­ nin tek bir hareketiyle, onu bağlı olduğu ayaktan kur­ tardı. Bir an durakladı, sağa ve sola eğilerek seyircilerin alkışlarını cevapladı ve onlara çıkıntılarını sergiledi. O rada olm asalar bile, seyirciler arasındaki özel ar­ kadaşlarına el salladı ve alkışın dinm esini bekledi. Elini yukarı kaldırm ış, yalni7xa bir kulağından öteki kulağına değil, adeta yüzünün sınırları ötesine de ya­ yılıyorm uş hissini veren bir gülüm sem e ile gülüm sem ekteydi. “Teşekkürler, bayanlar ve baylar!” diye bağırdı, “Çok teşekkürler. Çok çok teşekkürler.” Pırıl pırıl gözlerle izleyicileri taradı. “Bayanlar ve baylar,” dedi, “B ildiğim iz gibi Evren yüzyetm işbin m ilyon bilyon yıldan şu ana kadar varlığını sürdürm ektedir ve yarım saaten biraz fazla bir süre için­ de de sona erecektir. Ö yleyse, şu anda Millivvays’de, yani Evrenin Sonundaki R estoran’da hazır bulunan her­ kese hoşgeldiniz diyorum .” B ir el hareketiyle çabucak ikinci bir alkış dalgası ya­ ratıverdi. Bir başka el hareketiyle bu alkışı kesti. “Bu akşam için ev sahipliğinizi yapacağım ,” dedi, “adım M ax Q uordlepleen...” (Herkes bu ismi tanıyordu, gösterisi G alaksinin tüm bilinen bölüm lerinde meşhurdu. 136


am a bu cüm leyi sebep olduğu taze alkış dalgasm ı elde etm ek için söylem işti ve iddiasız bir gülüm sem eyle, el sallayarak alkışları kabul etti.)... ve buraya doğrudan za­ manın çok çok başındaki öbür ucundan, Big Bang Burgercisi’ndeki şovum dan g eliy o ru m - size orada çok he­ yecanlı bir akşam geçirdiğim izi söyleyebilirim . Bayanlar ve baylar, bu tarihi fırsat süresince, yani Tarihin So­ nunda sizlerle birlikte olacağım !” Işıklar daha da kısılırken başlayan bir başka alkış pat­ laması çabucak söndü. M asalardaki tüm m um ların bir anda kendi kendilerine yanıverm esi, akşam yem eğinde hazır bulunanların hafifçe nefesinin tutulm asına ve hep­ sinin binlerce küçük, titrek alev ve m ilyonlarca samimi gölge ile çevrelenm esine yol açtı. Tepelerindeki altm kubbenin ışıltısı çok çok yavaş bir şekilde kısılm aya, ka­ rarm aya, solm aya yüz tutm asıyla birlikte karanlık R es­ toran içinde de bir heyecan dalgası dolanm aya baş­ lamıştı. K onuşm asını sılm aktaydı.

sürdüren

M ax’ın

sesi

giderek

kı­

“İşte, bayanlar, baylar,” diye soludu, “m um lar ya­ kıldı, orkestra yum uşacık bir m üzik çalıyor. Güç alanı ile korunm akta olan kubbe başım ızın üzerinde şeffallaşırken, şişm iş ve m orarm ış yıldızların tarihi ışığı al­ tında ağırlaşan karanlık ve asık suratlı gökyüzünü ortaya çıkarıyor. M uhteşem bir akşam ın tam am en yokoluşunu izlem ek üzere hepim izin burada olduğunu görüyorum !” Çarpıcı şok, bu m anzarayı daha önce görm em iş olan­ ların üzerine çökerken, orkestranın yum uşak m üziği bile susm uştu. 137


üzerlerin e canavarca, pis ve korkunç bir ışık akın etti. - iğrenç bir ışık. - fokur Ibkur kaynayan, veba gibi bir ışık. -c e h e n n e m in bile şeklini bozacak bir ışık. Evren sona erm ekteydi. Restoran, birkaç sonsuz saniye süresince çıldıran boş­ luk içinde sessizce bir fırıldak gibi döndü. Sonra M ax tekrar konuştu. “D aim a tünelin sonundaki ışığı görebilm eyi ümit etm iş olanlarınız için” dedi “işte bu, o ışık.” O rkestra tekrar yükseldi. “T eşekkürler bayanlar, baylar,” diye haykırdı M ax, “bir kaç dakika sonra tekrar sizlerle olacağım . Bu arada sizleri Mr. Reg N ullify ve onun Tufan Grubunun ye­ tenekli ellerine bırakıyorum . B ayanlar, baylar, Reg ve ar­ kadaşları için büyük bir alkış lütfen!” G öklerin ağıtdolu karm aşası devam ediyordu. Seyirciler tereddütle alkışlam aya başladı ve bir süre sonra herkes norm al konuşm alarına dönüldü. M ax m a­ saları dolaşm aya, şakalar patlatm aya, kahkahalar atmaya, yani kazandığı paranın hakkını verm eye koyuldu. Kocam an bir m andra hayvanı Zaphod B eeblebrox’un m asasına yaklaştı. Büyük, yağlı, etli, sığır cinsi bir dört ayaklıydı bu ve nemli gözleri, küçük boynuzları ve du­ daklarında da neredeyse arkadaşça denebilecek bir gü­ lüm sem e vardı. “İyi akşam lar,” diye böğürdü ve kıçüstü oturdu, “Ben 138


Günün Y em eğiyim . G övdem in parçalan ilginizi çeker mi acaba?” biraz geviş getirip, hom urdandı, arka ayaklarmı daha rahat bir pozisyona getirdi ve sakin bir şe­ kilde onlara bakm aya devam etti. Bakışları A rthur ile T rillian 'ın perişan ve şaşkın ba­ kışlarıyla, Ford’un um ursam az om uz silkişiyle ve Zaphod B eeblebrox’un gözle görülür açlığı ile karşılaştı. “Belki bir parça kol alırdınız?” diye önerdi hayvan. “Beyaz şaraplı sosta pişm iş?” “Eee, siz., sizin kolunuz m u?” diyebildi A rthur dehşet içinde bir fısıltıyla. “Fakat, tabii ki benim kolum , efendim ,” diye mööledi hayvan mutlu bir şekilde, “başka kim seninki benim değil ki ikram edebileyim .” Zaphod ayağa kalktı ve hayvanın koluna parm ağıyla dokunm aya ve beğeniyle incelem eye başladı. “V eya but da çok güzel,” d iy e m ırıldandı hayvan. “Butlarım ı uzun zam andır çalıştırıyorum ve bol bol ot yiyiyorum , onun için orda bayağı lezzetli et olm ası gerek.” tatlı bir hom urtu çıkardı, tekrar mööledi ve geviş ge­ tirm eye başladı. Sonra çiğnediklerini gerisin geri yuttu. “Ya da belki bir güvecim i alırdınız?” “Bu hayvanın açıkça bizim kendisini yem em izi is­ tediğini mi söylüyorsunuz yani?” diye fısıldadı Trillian F ord’a. “Ben m i?” dedi Ford, gözlerinde donuk bir bakışla “Ben hiçbir şey dem ek istem iyorum .” “Bu tam anlam ıyla dehşet verici,” diye haykırdı Art139


hur, “H ayatım da duyduğum en tiksinti verici şey.” “Sorun nedir D ünyalı?” dedi Zapiıod, dikkatini but­ larda yoğunlaştırırken. “Sadece önüm de durup da beni, kendisini yem eğe davet eden bir hayvanı yem ek istem iyorum o kadar,” dedi Arthur. “Bu insafsızlık.” “Y enm ek istem eyen bir hayvanı yem ekten iyidir,” dedi Zaphod. “Konu bu değil,” diye A rthur protesto etti. Sonra bunu bir an düşündü. “T am am ,” dedi, “belki de konu bu. U m urum da değil. Şimdi bunu düşünm eye niyetim yok. Ben sadece ...ee..” Ç evresinde Evren öfkeyle can çekişiyordu. “Sanırım ben sadece yeşil salata yiyeceğim ,” diye m ı­ rıldandı. “Size ciğerim i düşünm eniz için İsrar edebilir m iyim ?” diye sordu hayvan, “ şim diye kadar çok zen­ ginleşm iş ve yum uşam ış olm alı, aylardır kendim i özel olarak besliyordum .” “B ir yeşil salata,” dedi A rthur anlayarak. “B ir yeşil salata, öyle m i?” dedi hayvan. O nay­ lam adığını belli edercesine A rthur’a gözlerini devirdi. “B ana,” dedi Arthur, “yeşil salata yem em em ge­ rektiğini mi söyleyeceksiniz?” “E vet,” dedi hayvan, “bu diğiniz gibi olduğuna ilişkin Zaten sonunda bu arapsaçına atarak, gerçekten de yenilm ek 140

konunun tartışm asız de­ birçok sebze tanıyorum . dönm üş konuyu kestirip isteyen ve bunu açıkça ve


belirgin bir şekilde ifade edebilen iıayvanlann tilm esine bu yüzden karar verildi. Ve işte şınızdayım .”

üre­ kar­

H afifçe eğilerek selam vermeyi başarabildi. “Ben bir bardak su alayım lütfen,” dedi Arthur. “B ak,” dedi Zaphod, “yem ek yem ek istiyoruz, yem ek konusunu sorun haline getirm ek istem iyoruz. D ört az pişm iş biftek lütfen ve acele olsun. B eşyüzyetm işaltı milyon yıldır bir şey yem edik.” Hayvan sendeleyerek ayakları üzerinde doğruldu. Tatlı bir hom urtu çıkardı. “Çok akıllıca bir seçim olduğunu söyleyebilirim , efendim ,” dedi, “hem en gidip kendimi vurayım .” A rthur’a dönüp arkadaşça göz kırptı. “Endişelenm eyin, efendim ,” dedi, “çok insancıl dav­ ranacağım .” A celesiz adım larla m utfağa yöneldi. Birkaç dakika sonra bir garson dum anlan tüten dört tabak biftekle çıkageldi. Zaphod ve Ford ikinci bir te­ reddüde gerek duym adan kurt gibi tabaklara daldılar. Trillian bir an durakladı, sonra om uz silkti ve kendisininkini yem eğe koyuldu. A rthur tabağına bakarken hafifçe midesi bulandı. “Hey, D ünyalı,” dedi Zaphod, hınzırca sırıtarak henüz açlığı süren yüze baktı, “seni yiyip bitiren ne böyle?” Ve orkestra çalm aya devam ediyordu. 141


Restorandaki herkes ve her şey gevşem iş ve sohbete dalm ıştı. H ava şundan bundan konuşm alarla, egzotik bit­ kilerin, m uhteşem yem eklerin ve baştan çıkarıcı şa­ rapların birbirine karışm ış kokularıyla dolm uştu. Her yönde sonsuz kilom etreler boyunca sürüp giden Evren tufanı, sersem letici bir zirvede toplanm ak üzere tır­ m anm aktaydı. Saatine bir göz atan M ax gösterişli bir şe­ kilde sahneye döndü. “V e şim di, bayanlar, baylar,” diye sırıttı, “herkes son bir kez iyi vakit geçiriyor m u?” Şovm enlarce kendilerine iyi vakit geçirip ge­ çirm edikleri sorulduğunda “evet” diye cevap veren cins­ ten kişiler “E vet,” diye bağırdılar. “Bu fevkalade,” diye heyecanla konuştu M ax, “tam anlam ıyla m ükem m el. Ve sıcak kırm ızı güneşlerin so­ nuncusunu parçalam aya hazırlanan foton fırtınaları, ka­ labalık girdaplar halinde etrafım ızda toplanırken, hepiniz arkanıza yaslanarak, m üthiş heyecan verici bu son de­ neyim i benim le birlikte yaşayıp bundan çok büyük bir zevk alacağım ızı biliyorum . “ D urdu. Parıldayan gözleriyle seyirciyi etkisi altına al­ mıştı. “İnanın bana bayanlar, baylar,” dedi “bu deneyim in en son yaşayacağınız deneyim den bir önce yaşayacağınız deneyim olm ak gibi bir idddiası yoktur.” T ekrar durakladı. Bu gece zam anlam ası Bu şovu birbiri ardına her gece yapıyordu. manın en uç noktalarının yaşandığı bu yerde bir anlam ı yoktu. Tüm olay. Restoranın, 142

kusursuzdu. Aslında za­ gecenin pek zam anın en


ucundan önce yavaşça öne doğru sallanıp sonra geriye gelm esiyle, son anın tekrar tekrar yaşanm asıydı. Bununla birlikte bu “gece” çok iyiydi, seyirciler ince kem ikli avcunun içinde kıvranm aktaydı. Sesi iyice alçaldı. Onu duym ak için büyük çaba harcam aları gerekiyordu. “Bu deneyim ,” dedi, “gerçekten de kesin bir bitiş, içinde m uhteşem güzellikteki yaratılm ışlık dalgasının yokolduğu son dondurucu yalnızlık olacaktır. Bu, ba­ yanlar ve baylar, herkesçe m alum ‘son’dur.” Sesini daha da alçalttı. Bu sessizlik içinde, bir sinek bile, boğazını tem izlem ek için ses çıkarm aya cesaret ede­ mezdi. “Burdan sonra,” dedi, “hiçbir şey yok. Anlam sızlık. Boşluk. U nutulm uşluk. K esin hiçlik...” . Gözleri tekrar parıldadı - yoksa göz mü kırpıyordu? “H içbir şey...tabii ki A ldebaran likörlerinin en seçkin örnekleri ile tatlı servisim iz dışında!” O rkestra onun için bir alkış müziği tıngırdattı. O ise bunu yapm am alarım yeğlerdi, onun çapında bir sa­ natçının buna ihtiyacı yoktu. O, seyirciyi adeta bir ens­ trüman gibi çalabilecek yetenekteydi. Rahatlam anın et­ kisiyle herkes gülüyordu. O devam etti. “V e ilk defa,” diye haykırdı neşeyle, “sabah kalk­ tığınızda kendinizi akşam dan kalm a hissetm iyeceğinizden em in olabilirsiniz -çü n k ü sabah olm ayacaktır.”

başka

G ülüşen, mutlu seyircisine bakarak sırıttı. Gözlerini kaldırıp gökyüzüne baktı. Bu sırayı her gece uy­ 143


guluyordu, am a bakışı yalnızca bir saniyenin onda biri kadar bir süre içindi. Bir profesyonelin diğerine gü­ vendiği şekilde, o da gözlerinin kendisine düşen işi ba­ şaracağından em indi. “V e şim di,” dedi, gururla sahnede dolanırken,”Bu gece, burada hissettiğiniz o m uhteşem değersizlik ve kötü kader duygularını bir parça zayıflatm ak pahasına da olsa, bu akşam burada bulunan birkaç gruba hoş geldiniz dem ek istiyorum .” C ebinden bir kart çıkardı. “A ram ızda...” alkışları dindirm ek için bir elini ha­ vaya kaldırm ıştı. “Aram ızda, Q varne, V ortvoid yö­ resinden Z ansellquasure Flam arion Briç Klübü üyesi bir grup var m ı? K endileri buradalar m ı?” A rkalardan bir alkış yükseldiyse de, o duym am azlıktan geldi. E trafına bakınarak onları bulm aya çalıştı. “B urdalar m ı?” diye daha yüksek perdeden bir alkışı teşvik edebilm ek için tekrar sordu. H er zam an olduğu gibi istediğini elde etti. “A h, işte ordalar. Evet son konuşm alar beyler -v e hile yok ona göre, bunun çok ciddi bir an olduğunu unut­ m ayın.” Gelfen alkışları hevesle karşıladı. “V e ayrıca..., ayrıca... Asgard Salonlarından gelmekte olan küçük bir ilahlar grubu da aram ızda m ı?” Ö teden, kendisinin sağ tarafında bir yerlerden bir gökgürültüsü eüm bürtüsü duyuldu. Sahnenin üzerinde


bir şim şek çaictı. K endilerinden m em nun bir eda içinde oturan, başları miğferli, kıllı erkeklerden oluşm uş küçük bir grup kendisine kadeh kaldırm aktaydı. Başarıları geçm işte kalm ış diye düşündü kendi ken­ dine. “Am an o çekice dikkat edin efendim ,” dedi. Şirrişek num aralarını yeniden yaptılar. M ax onlara çok ince dudaklı bir gülücük gönderdi. “V e üçüncü olarak,” dedi, “üçüncü olarak Sirius B ’den bir grup Genç M uhafazakar, onlar da burada m ı?” Şık giyim li bir grup genç köpek birbirlerine ekm ek atmayı bırakıp, sahneye ekm ek atm aya başladılar. Pek de zekice olm ayan bir şekilde uluyup havladılar. “E vet,” dedi M ax, “bu olanlar hep sizin yüzünüzden, farkında m ısınız?” “V e son olarak,” dedi M ax, ciddi yüzünü takınıp se­ yircileri sakinleştirirken, “sanırım son olarak, Büyük Peygam ber Z arquon’un D önüşü Kilisesine m ensup bir grup inanç sahibi sofu da bu akşam bizim le birlikte.” H em en hem en yirmi kişi kadardılar, inançlarına uygun, basit ve her türlü lüksden uzak giyim leriyle, duvarın di­ bine, yere oturm uş, huzursuz bir şekilde m aden sularını yudum luyorlar ve şenliklerden uzak kalm aya ça­ lışıyorlardı. Spotlar üzerlerine çevrildiğinde, gücenm iş bakışlarla gözlerini kırpıştırdılar. “İşle buradalar,” dedi M ax, “orada oturup, sabırla bekliyorlar. Peygam beriniz döneceğini söyledi ar­ kadaşlar ve siz de uzun bir süredir beklem ektesiniz, o 145


halde um alım ki biraz acele ediyor olsun, çünkü bunun için yalnızca sekiz dakikası kaldı!” Z argon’un m üridleri, üzerlerinden aşan m erham etsiz kahkaha dalgaları ile yıpratılm ayı reddederek dimdik oturm aktaydılar. M ax seyircilerini dizginledi. “H ayır, am a ciddi olarak arkadaşlar, ciddi olarak, kim seyi incitm ek niyetinde değiliz. Hayır, böyle derin inançlarla dalga geçm em em iz gerektiğini biliyorum , bu yüzden, sanırım B üyük Z argon’a büyük bir alkış gön­ derm eliyiz..” “..kendisi

her

nerede

bulunm ak

zorunda

olursa

olsun!” Seyirciler huşu içinde alkışladılar. İfadesiz suratlı gruba, eliyle bir öpücük üfledi ve sah­ nenin ortasına döndü. Y üksek bir tabureyi kavrayarak ortaya getirdi ve üze­ rine oturdu. “Yine de bu akşam burada bu kadar seçkin kişiyi bir arada görm ek” diye şakıdı,” büyük m u tlu lu k - öyle değil mi am a? Evet, kesinlikle m uhteşem . Çünkü biliyorum ki çoğunuz buraya zam an zaman geliyorsunuz ki bence bu harika bir şey, buraya gelip her şeyin sonunu böyle iz­ ledikten sonra kendi çağlarınıza dönm ek... çocuklar ye­ tiştirm ek, doğru olduğuna inandığınız şeyler için kor­ kunç savaşlar verm ek... bu her türlü yaşam çeşidine gelecek için bir üm it veriyor. T abii,” üzerlerinde ve et­ raflarında devam eden yıkıcı fırtınayı işaret etti, “bir ge­ lecek olm adığını bildiğim izi saym azsak....” 146


Arthur F o rd ’a döndü - bu yeri kafasında tam olarak çözem em işti. “B aksana,” dedi, “eğer Evren sona erm ek üzereyse, bizde onunla birlikte yok olm ayacak mıyız? Ford ona üç kadeh Pan G alaktik G argara Bom bası içmiş birinin bakışlarıyla, yani bir başka deyişle, oldukça güvenilm ez bir bakışla baktı. “H ayır,” dedi, “bak” dedi, “bu batakhaneye girdiğin andan itibaren, bir

nevi güç zırhı ile korunuyor, bu

acaip, geçici zaman sapm asının etkisi altına giriyorsun. Sanırım .” “Oh, dedi Arthur. Dikkatini yeniden garsonun bifteği ile değiştirm esini sağlayabildiği çorbasına çevirdi. “B ak,” dedi Ford, “sana göstereyim .” M asadan kaptığı peçeteyle bir süre um utsuzca bo­ ğuştu. “B ak,” dedi yeniden, “Farzet, tam am mı, bu peçete geçici Evren olsun, tam am m ı? V e bu kaşık da m addenin eğim i içinde geçit görevi yapan bir tüp olsun....” Bu son bölüm ü söylem ek biraz vakit almıştı ve A rt­ hur onun sözünü kesm eyi istem em işti. “O benim yem ek yediğim kaşık,” dedi. “Pekala,” dedi Ford, “farzet bu kaşık...” tatlı tepsisi üzerinde tahta saplı küçük bir kaşık bulmuştu am a onu ordan almayı biraz m aceralı bulduğu için fikrini de­ ğiştirdi, “hayır, daha da iyisi bu çatal...” “Hey, çatalım ı bırakır m ısın?” diye tersledi Zaphod. 147


“Tam am ," dedi Ford, “tamam, tamam. Diyelim ki,... diyelim ki bu şarap kadehi geçici Evren olsun...” . “H angisi, biraz önce yere düşürdüğün mü?” “Ö yle bir şey mi yaplnn?” “Evet," “T am am ,” dedi Ford, “unut onu. Dem ek istediğim... D em ek istediğim , bak şimdi, biliyor m usun, en başm dan E vren’in ne şekilde başladığm ı biliyor m usun?” “Sanırım , hayır,” dedi bu konuyu hiç açmamış ol­ mayı tercih eden Arthur, “Pekala,” dedi Ford, “gözünün önüne şunu getir. Tam am . Bir küvet var. Tam am mı. Geniş yuvarlak bir küvet. V e abonozdan yapılm ış.” “nereden alınm ış?” dedi Arthur, “H arrods Vogonlar tarafından yerle bir edilm işti.” “Bunun önem i yok.” “H ep böyle diyorsun.” “D inle.” “P ekala,” “Bu küvet var, anlıyorm usun? Bu küveti gözünün önüne getir. A bonozdan yapılm ış ve konik bir biçimi var,” “Konik m i?” dedi Arthur, “Küvetin konik olanı...” “Shhh!” dedi Ford, “Konik, Şimdi yapacağın, anlıyorm usun, onu ince beyaz kum la doldurm ak, tamam m ı? V eya toz şekerle. İnce beyaz kum ve/veya şeker. H erhangi biri. Ö nem li değil. Şeker de olabilir. Ve do­ lunca tıpasını açacaksın,,, dinliyorm usun?” 148


“D inliyorum .” “Tıpasını açacaksın ve hepsi döne döne akıp gi­ decek, aniiyorm usun, tıpa deliğinden akıp gidecek.” “A nlıyorum .” “A nlam ıyorsun. H içbir şey anlam ıyorsun. Esas can alıcı noktaya gelm edim henüz. Can alıcı noktayı duym ak isterm isin? “Bana can alıcı noktayı söyle.” Ford biraz düşündü, can alıcı noktanın ne olduğunu hatırlam aya çalıştı. “Can alıcı nokta,” dedi, “Şu. Bunun oluşunu film e alıyorsun.” “G erçekten zekice,” diye onayladı Arthur. “B ir film m akinesi alıyor ve bu oluşum u film e çekiyorsun.’^ “Çok zekice.” “Can alıcı nokta bu değil. Can alıcı nokta şu, şimdi hatırladım . Can alıcı nokta filmi projektöre yer­ leştirirken... geriye doğru!” “G eriye doğru m u?” “Evet, can alıcı nokta kesinlikle filmi geriye doğru sarmak. Böylece oturup seyrettiğin zaman, her şey yu­ karı doğru döne döne küvetin deliğinden içeri giriyorm uş gibi gözükecek ve küveti dolduracak. A niiyorm usun?” “Ve Evrenin başlangıcı da böyleydi, öyle m i?” “Hayır, ama bu gevşem ek için m uhteşem bir yol.” Şarap kadehine uzandı.

149


“Şarap kadehim nerede?” dedi. “Y erde.” “A h.” Ford , bardağa baicmaic için sandalyesini geriye doğru eğince, elinde kablosuz bir telefonla m asaya yak­ laşm akta olan küçük yeşil garsonla çarpıştı. Ford iyice kafayı bulduğunu söyleyerek garsondan özür diledi. G arson bunun hiç sorun olm adığını ve onu çok iyi an­ ladığını belirtti. Ford garsona bu nazik davranışı için teşekkür etti ve kahkülünü çekiştirm ek istedi am a hedefi 20 santim kadar ıskalayarak m asanın altına kaydı. “M r Z aphod B eeblebrox?” diye araştırdı garson. “E ee, evet?” dedi Zaphod, üçüncü bifteğinden başını kaldırarark. “Size bir telefon var.” “H ey, anlam adım , ne var dedin?” “B ir telefon efendim .” “B ana m ı? B urada? A m a nerede olduğum u kim bi­ liyor?” A kıllarından biri aceleyle işlem eye başladı. Diğeri sevgiyle hala hızla ağzına doldurulm akta olan yiyecekler üzerinde yoğunlaşm ıştı. “Ben devam edersem kusura bakm azsınız değil m i?” dedi yem ekle m eşgul baş ve yem eğe devam etti. A rtık kendisinin peşinde o kadar çok kişi vardı ki he­ sabını kendisi de kaybetm işti. Bu kadar dikkat çekici bir 150


giriş yapm am ış olması gerekirdi. Canı cehennem e, niye yapm asaydı ki, diye düşündü. Eğer kim se eğlendiğini görm üyorsa, eğlendiğini nasıl anlayacaksın? “Belki burdan birileri G alaktik Polise haber uçur­ m uştur,” dedi Trillian, “H erkes içeri girdiğini gördü.” “Yani beni telefonda tutuklam ak istediklerini mi söy­ lüyorsun?” dedi Zaphod, “M üm kündür. K öşeye sıkıştırıldığım zaman oldukça tehlikeli bir adam olurum .” “E vet,” dedi bir ses m asanın altından, “öyle çabuk bozulur parçalanırsın ki^ insanlar şarapnelle vurulm uşa dönerler.” “Hey, bu da ne K ıyam et Günü m ü?” diye terslendi Zaphod. “B urda onu da mı göreceğiz?” diye sordu A rthur, hu­ zursuzca. “Benim hiç acelem yok,” diye m ırıldandı Zaphod, “Tam am , telefondaki yaratık kim m iş bakalım ?” F o rd ’a bir tekm e indirdi. “Hey, kalk bakalım ufaklık,” dedi ona, “sana ihtiyacım olabilir.” “Bahsi geçen m adeni beyefendiyi,” dedi garson, “şah­ sen tanım ıyorum , efendim ...” “M adeni m i?” “Evet efendim .” “M adeni mi dedin?” “Evet efendim , bahsi geçen madeni beyefendiyi şah­ sen tanım adığım ı söyledim ....” “Peki devam et.” 151


“A m a bana kendisinin epeyce bin yıllar süresince sizin dönüşünüzü beklediği bildirildi. G örünüşe bakılırsa buradan ayrılışınız oldukça ani olm uş.” “B uradan ayrılışım m ı?” dedi Zaphod, “Saç­ m aladığının farkında m ısın? B uraya daha yeni geldik.” “A ynen öyle efendim ,” dedi garson inatçı bir ısrarla, “ama, efendim , anlıyorum ki, buraya gelm eden önce bu­ radan ayrılm ışsınız.” Z aphod bunu önce beyinlerinden birinde sonra öbü­ ründe değerlendirdi. “Sen diyorsun ki,” dedi, “buraya gelm eden önce, bu­ radan ayrılm ışız, öyle m i?” Bu uzun bir gece olacak diye düşündü garson. “K esinlikle, efendim ,” dedi. “Psikanalistine risk tazm inatı ödem elisin, sen,” diye öğütledi Zaphod. “H ayır, bir dakika,” dedi Ford, tekrar m asa seviyesine yükselirken, “burası tam olarak neresi?” “Tam olarak efendim . Burası Frogstar B B ölüm ü.” “A m a biz daha oradan yeni ayrıldık.” diye itiraz etti Zaphod, “oradan ayrıldık ve E vren’in Sonundaki R es­ torana geldik.” “Evet efendim ,” dedi garson, şimdi kendi sahasında olduğunu ve iyi koştuğunu hissederek, “biri diğerinin enkazı üzerine inşa edilm işti.” “O h,”^dedi A rthur zekice, “dem ek istediğin biz uzay­ da değil zam anda yolculuk yaptık.” “D inle, seni yan gelişm iş şem panze,” diyerek onun 152


sözünü kesti Zaphod, “sen git de ağaca tırm an, olur m u?” A rthur kabalaştı. “G it de kafalarm ı birbirine vur, dört göz,” diye öğüt verdi Z aphod’a. “H ayır, hayır, efendim ,” dedi garson “ m aym ununuz olayı doğru anladı, efendim .”

Z ap h o d’a,

A rthur öfkeyle kekeledi ve bunun tersine bir şey, hattâ bununla ilgili bir şey bile söyleyem edi. “Tam am en aynı yerde kaldığınız halde, sanırım beşyüzyetm işaltı m ilyon yıl.... ileri atıldınız.” diye açıkladı garson. G ülüm sedi. Başa çıkılam ayacak gibi görünen ga­ ripliklere en sonunda galip geldiğini düşündüğü için ken­ dini çok iyi hissediyordu. “İşte bu kadar!” dedi Zaphod, “Anladım . Ben bil­ gisayara bizi yem ek yiyebileceğim iz en yakın yere gö­ türm esini söylem iştim o da tam olarak böyle yaptı. Beşyüsyetm işaltı m ilyon yıl m ıdır nedir, o zam anı ekle veya çıkar, hiç yerim izden kım ıldam am ış durum dayız. Çok açık.” Hepsi bunun çok açık olduğunda hem-fikirdi. “A m a kim ,” dedi Zaphod, “bu telefondaki yaratık?” “M arvin’e ne oldu?” diye sordu Trillian. '

Zaphod ellerini başlarına vurdu. “Paranoyak A ndroid! Onu Frogsatr B ’de m utsuz,

um utsuz ve am açsız dolaşırken bırakm ıştım .” “Bu ne zaman olm uştu?” 153


“Ecc, sanırım beşyü/.yctmişaltı milyon yıl evvel." dedi Zaphod, “Hey. tabak kaptanı, bana konuşm a çu­ buğunu versene..” Küçük garsonun kaşları karm aşa içinde alnında do­ laştı. “Al'edersiniz efendim , anlayam adım ?” dedi. “Telefonu ver, garson.” dedi, aleti elinden kaparak, “yani, öyle dem odesiniz ki, bu dünyaya nasıl ayak uy­ duruyorsunuz anlam ıyorum .” “H aklısınız efendim .” “H ey, M arvin, sen m isin?” dedi Zaphod telefona, “ne alem desin, ufaklık?” İnce bir ses hatta duyulm adan evvel uzun bir sessizlik oldu. “Sanırım kendim i çok kötü hissettiğim i biliyor ol­ m alısınız,” dedi. Zaphod telefonu eliyle kapattı. “A rayan M arvin,” dedi. “Hey, M arvin,” dedi tekrar telefona, “biz çok iyi vakit geçiriyoruz. Y em ek, şarap, biraz kişisel istism ar ve E v ren ’in bum layışı. Seni nerede bulabiliriz?” T ekrar sessizlik. “B enim le ilgileniyorm uş gibi görünm ek zorunda ol­ m adığınızı biliyorsunuz,” dedi M arvin sonunda, “ben yalnızca el yapım ı bir robot olduğum un farkındayım .” “Tam am , tam am ,” dedi Zaphod, “am a neredesin?” “B ana ‘yakıtı değiştir, M arvin’ diyorlar. “Üç nolu hava kilidini aç, M arvin. M arvin şu kağıdı yerden alır154


m ısın?” Kağıdı yerden alır m ıym ışım ! Şu hale bakın, benim bir gezegen büyüklüğünde beynim olsun, benden...”

onlar

“Evel, evet,” dedi Zaphod, onu anlıyorm uş gibi, ama zerre kadar sempati duym adan. “Am a ben aşağılanm aya alışığım ,” diye vızıldadı M arvin, “İsterseniz gidip kafamı bir kova suyun içine de daldırabilirim . Bunu yapmam ı ister m isiniz? Y anım da hazır bir kova var. Bir dakika bekleyin.” “Eee, hey, M arvin...” diye sözünü kesti Zaphod, fakat çok geç kalm ıştı. H attan m etal tıngırtıları ve kederli, küçük baloncuk sesleri geldi. “N e diyor?” diye sordu Trillian. “H içbir şey,” dedi Zaphod, “bizi sadece başını yı­ kayışını duyurm ak için aram ış.” “İşte,” dedi M arvin, hatta geri dönerek ve bir parça daha fokurdayarak, “U m arım bu sizi mutlu etm iştir...” “Evet, evet,” dedi Zaphod, “şimdi bize nerede ol­ duğunu söyler misin lütfen?” “Araba parkındayım ,” dedi M arvin. “Araba parkı m ı?” dedi Zaphod, “O rada ne ya­ pıyorsun?” “Araba parkediyorum . A raba parkında başka ne ya­ pılır ki?” “Tam am , bekle orda, hemen geliyoruz.” Bir ham lede Zaphod ayağa kalktı, telefonu fırlattı ve faturaya “H otblack D esiato” yazdı. 155


“Hadi çocuklar,” dedi. “M arvin, araba paricındaymış. Hadi oraya inelim .” “A raba parkında ne yapıyorm uş?” diye sordu Arthur. “Arabaları park ediyor, başka ne yapsın, boş kafa.” “A m a Evrenin

sonu

ne olacak?

Büyük

anı ka­

çıracağız.” “Ben daha önce gördüm . Saçm alıktan başka bir şey değil,” dedi Zaphod, “bir küyüb am allap o kadar.” “B ir ne?” “Büyük patlam anın tersi. Hadi, fırlayın.” Restoranın çıkışına doğru ilerlerlerken diğer m üş­ terilerin çok azı onlara dikkat etti. H epsinin gözleri gökyüzündeki dehşete çivilenm işti. “G ökyüzünün sol üst kadranında” diyordu M ax on­ lara, “izlem esi çok ilginç olan bir sonuç göreceksiniz. E ğer çok dikkatle bakacak olursanız, H astrom il yıldız sistem inin ultra-v io le içinde kaynarnakta olduğunu iz­ leyebilirsiniz. A ranızda H astrom il’den gelen kim se var m ıydı? ” A rkalarda bir yerlerden bir iki hafif tereddütlü alkış geldi. “E ee,” dedi M ax neşeyle onlara sır-ıtarak, “gazı açık bırakıp bırakm adığınızı düşünm ek için artık çok geç.”

156


18

Ana resepsiyon girişi hem en hemen bom boştu ama Ford yine de yolu açm aya çah şır gibi yürüyordu. Zaphod onu kolundan sıkıca yakaladı ve giriş ho­ lünün duvarındaki küçük bir kabine soktu. “O na ne yapıyorsun?” diye sordu Arthur. “A yıltıyorum ” dedi Zaphod ve orada bulunan deliğe bir jeton attı. Işıklar parladı, gazlar kabardı. “Selam ” dedi Ford bir dakika sonra kabinden dışarı adım atarken, “nereye gidiyoruz?” “A şağıya araba parkına, hadi çabuk olun.” “Personel taşıyan Zam an Teletaşıtı yok m u?” dedi Ford, “Bizi hem en Altın K alp’e ulaştırırdı.” “E vet am a ben artık o gem iden soğudum. İstiyorsa Zarnivvoop’da kalabilir. Onun oyunlarına ortak olm ak is­ tem iyorum . Hadi, biz gidip, ne bulabileceğim ize ba­ kalım .” Sirius Sibernetik Şirketi Neşeli D ikey Taşım a Aracı onları Restoranın altındaki kata indirdi. D aha önceden serserilerin ratılm ıştı.

saldırısına Bu

yüzden,

uğrayan onları

asansör aşağı

epey

indirirken

yıpne­

şelendirm eye çalışm adığı için, hepsi memnun oldu.

157


A sansör boşluğunun sonuna vardıklarında kapılar açıldı ve kötü kokulu, soğuk bir hava dalgası suratlarına çarptı. A sansörden çıktıklarında ilk gördükleri şey, elli ana yaşam form unun hepsine tuvalet imkanı sağlayan ve bu iş için üzerinde elliden fazla kapı bulunan uzun bir beton duvar oldu. G alaksinin tarihi boyunca varolm uş bütün araba parkları gibi, bu parka da hakim olan sabırsızlık kokuşuydu. Bir köşeyi döndüler ve kendilerini, geniş m ağaramsı bir boşluğun üzerinden geçip, loş uzaklığa doğru uzanan, ince uzun, yürüyen bir köprü üzerinde buldular. Bu yürüyen köprü küçük bölm elerle kesintiye uğ­ ruyordu ve bu bölm elerin her birinde yukarda yem ek ye­ m ekte olanlara ait gem ilerden biri durm aktaydı. Bunların bazıları küçük, günlük kullanım a yönelik halk tipi m o­ deller iken, diğerleri kocam an, parlak limuzin tipi ge­ m iler, yani zengin oyuncaklarıydı. Bunların önünden geçerken Z aphod’un gözlerinde, para hırsı olup olm adığı tartışılabilecek bir şey pa­ rıldıyordu. A slında, bu konuda açık olm ak gerekir - bu parıltı kesinlikle para hırsıydı. “İşte orada,” dedi Trillian, “M arvin orada aşağıda.” Onun işaret ettiği yere baktılar. Uzaktan, cruiser tipi güm üş renkli dev bir yıldız gem isinin bir köşesini elin­ deki bezle parlatm akta olan kederli küçük bir metal figür gördüler. Y ürüyen köprü boyunca, yer seviyesine inen geniş şeffaf tüpler vardı. Zaphod köprüden bu tüplerden birine 158


atladı ve yavaşça aşağı süzüldü. Diğerleri de onu takip etti. D aha sonradan bu olayı düşünürken A rthur, G a­ laksiler arasında yaptığı yolculuklar içinde geçirdiği en zevkli deneyim in bu olduğuna karar verdi. “Hey, M arvin,” dedi Z aphod robota doğru hızlı adım ­ larla yürüyerek, “Hey, ufaklık, seni gördüğüm üze m em ­ nun olduk.” M arvin döndü ve tam am en hareketsiz metal bir yüzün gücenm iş görünm esinin m üm kün olabildiği kadar gücenm iş bir ifadeyle, . “H ayır, değilsiniz,” dedi, ” kim se de beni görm ekten m em nun olm uyor.” “Sen bilirsin,” dedi Z aphod ve uzaklaşarak gemileri gözden geçirm eye gitti. Ford da onu izledi. M arvin’in yanında sadece T rillian’la A rthur kalmıştı. “H ayır, gerçekten m em nunuz,” dedi Trillian ve M ar­ vin’in hiç hoşlanm adığı bir şekilde om zunu okşadı, “bunca zam andır bizi burda beklediğin için.” “Beşyüz yetm işaltı m ilyon, üçbinbeşyüzyetm işdokuz sene,” dedi M arvin, “saydım .” “Eh, işte artık geldik,” dedi Trillian bunu söylem enin biraz -M a rv in ’in görüşüne göre çok da isabetli o larak aptalca bir şey olduğunu hissederek. “tik on m ilyon yıl en kötü zam andı,” dedi M arvin, “vc ikinci on milyon yıllık süre de en kötüsüydü. Üçüncü on milyon yıllık süreden ise hiç hoşlanm adım . Zaten ondan sonra, bir parça çöküntüye uğradım. O nlara bir şey söylem eleri gerektiğini düşündürecek kadar bir zam an sustu, sonra atıldı. 159


“Kendini kötü hissetm ene sebep olan şey, bu iş sı­ rasında karşılaştığın insanlar,” dedi ve yine sustu. Trillian boğazındaki gıcığı tem izledi. “Y ani...” “Y aptığım en iyi konuşm a bundan kırkm ilyon yıl ön­ cede kaldı,” diye devam etti M arvin. Tekrar suskunluk. “O h, a..” “V e o da bir kahve makinası ile olm uştu.” Bekledi. “Bu b...” “B enim le konuşm aktan hoşlanm ıyorsunuz değil m i?” dedi M arvin kısık ve perişan bir sesle. Trillian bu sefer A rthur’la konuşm ayı tercih etti. * ** D aha aşağılarda bir yerde Ford Prefect bakm aktan çok hoşlandığı bir şey bulm uştu, hatta birçok şey. “Z aphod,” dedi, kısık bir sesle, “şu küçük yıldız ara­ basına bir bak...” Zaphod baktı ve sevdi. İnceledikleri araç aslında oldukça küçüktü am a ola­ ğanüstü bir şeydi ve aynen bir zengin çocuğunun oyun­ cağını andırıyordu. A slında fazla incelenecek bir şeyi yoktu. İnce am a sert m etal folyodan yapılm ış altı m etre boyundaki bu gem inin en çok bezetilebileceği şey bir ok olabilirdi. A rka uçta yatay, iki insan alabilecek bir uçuş kabini bulunuyordu. Pek de yüksek hızlara çıkm asına 160


fırsat verm eyen narin yapılı küçük bir m otoru vardı. B u­ nunla birlikle sahip olduğu gerçekten önemli bir şey vardı ki bu da ısı tankı idi. Isı tankı ikibin trilyon kapasitelik bir gövdeye sahipti ve gemi uzunluğunun or­ tasında bir yere yerleştirilm iş bulunan elektro m anyetik alan içindeki bir kara deliğe m onte edilm işti. Bu ısı tankı, gem inin bir sarı güneşe bir kaç mil uzaklığa kadar yaklaşabilm esini ve güneşin yüzeyinde patlayan solar alevleri yakalayıp onlarla yoluna devam ını sağlıyordu. M evcut sporlar içinde, alev-sörfü en egzotik ve he­ yecan verici olanıydı ve buna hem parası hem cesareti yetenler G alaksinin en kahram an kişileri kabul edilirdi. Tabii bu, aynı zam anda da şaşırtıcı derecede tehlikeli bir spordu -a le v sörfü sırasında ölm em eyi başaranlar, daha sonra D aedalus K lüb’ün verdiği A le v - Ertesi partilerinde yaşadıkları yoğun cinsellik sonucu tükenerek m utlaka yaşam larını yitirirlerdi. Ford ve Zaphod bakıp geçtiler. “Y a bu yavru,” dedi Ford, “siyah güneş tarayıcıları olan şu m andalin renkli yıldız böceği...” Yıldız arabası dedikleri bu araç yine küçük bir ge­ miydi - aslında bu nitelem e tam am en yanıltıcı idi, çünkü bu gem inin başaram ayacağı birşey varsa o da yıldızlararası m esafelere ulaşm aktı. Bu, olm adığı bir şey gibi gösterilm ek üzere süslenip püslenm iş, aslında ge­ zegen içi kullanılacak spor bir araçtı. Bununla birlikte hoş çizgileri vardı. Onu da geçtiler. Bir sonraki, 30 metre uzunluğunda büyük bir gemiydi -b u yolcu otobüsü yapısında bir limuzin gemi idi ve bes­ 161


belli dizayn edilirken tek bir am aç göz önünde tu­ tulm uştu ki o da bakanı hasetten çatlatm aktı. Kullanılan boya ve aksesuar detayları açıkça “Ben yalnızca bu ge­ m iye sahip olabilecek kadar değil, aynı zam anda onu ciddiye alm ayacak kadar da zenginim .” dem ekteydi. M uhteşem bir çirkinliği vardı. “Şuna bir bak,” dedi Zaphod, “birden fazla m otor grubu ile sağlanan çekim gücü, perspulex kontrol paneli. Bunun L azlar Lyricon işi bir özel yapım olması gerek.” H er bir santim ini dikkatle inceledi. “E vet,” dedi, “N eutron m otorunun kapağı üzerindeki pem be-ötesi kertenkele am blem ini görüyor musun? Lazlar’m ticari am blem i. A dam ın hiç utanm ası yok.” “Bu anasının gözü şeylerden biri, bir gün beni Axel N ebula yolunda geçm eye kalkıştı.” dedi Ford, Ben son hızla gidiyordum ve bu şey yanım dan, adeta salınarak geçti, m otorunu bile doğru dürüst çalıştırm am ıştı. İna­ nılm az bir şey.” Z aphod hayranlıkla ıslık çaldı. “On saniye sonra,” dedi Ford, “Jaglan B eta’nın üçün­ cü ayını dosdoğru delip geçti.” “Ciddi m isin?” “ A m a şaşırtıcı görünüşlü bir gem i. Balığa benziyor, oalik gibi hareket ediyor, sığır gibi düm en kırıyor. Ford diğer tarafa doğru baktı. “H ey, gel de bir bak,” diye seslendi, “bu tarafına büyük bir resim yapılm ış, patlayan bir g ü n e ş- Felaket Bölgesi O rkestrasının logosu. Bu H otblack’in gemisi ol­ 162


malı. Şanslı kerata. Hani şu gösteri gem isinin güneşe çarpm asıyla biten korkunç şarkı da onların biliyorsun değil m i? A kıllara durgunluk veren bir m anzara olması istenmiş. A m a bu durum gösteri gem ilerine pahalıya mal olm alı.” Buna rağm en, Z aphod’un dikkati başka bir yerdeydi. İlgisi, H otbiack D esiato’nun lim uzinine bitişik duran bir gem iye çevrilm işti. İki ağzı da bir karış açılm ıştı. “B u” dedi, “bu... gözler için zararlı ...” Ford baktı. O da şaşırdı kaldı. Bu, klasik, basit çizgileri olan bir gem iydi. Yassıltılm ış bir somon balığını andırıyordu, yirmi m etre uzunluğunda çok temiz, çok bakım lıydı. Çok dikkat çe­ kici bir yanı vardı. “Bu çok.... siyah!” dedi Ford Prefect, “şeklinin ne ol­ duğunu anlam ak çok zor... sanki bütün ışığı üzerine çe­ kiyor!” Zaphod hiçbir şey söylem edi. A deta aşık olm uştu. Siyahlığı öyle aşırıydı ki ona ne kadar yaklaşıldığını bile anlam ak m üm kün değildi. “G özlerin adeta üzerinde duram ayıp kayıyor g ib i.” dedi Ford merak içinde. Çok duygusal bir andı bu. D u­ daklarını ısırdı. Zaphod yavaşça gem iye yaklaştı, büyülenm iş biri gibi - ya da daha doğrusu onu elde etm ek isteyen biri gibi. O kşam ak için elini uzattı. Durdu. T ekrar okşam ak üzere uzandı. Tekrar durdu. “Gel ve şu yüzeyi bir hisset,” dedi kısık bir sesle.

163


Ford ona dokunm ak için elini uzattı. El öylece kaldı. “D okuna., dokunam ıyorum ...” dedi. “G ördün m ü?” dedi Zaphod, “hiç sürtünm e yok. Bu acaip bir hız yapıyor olm alı..” Ciddi bakışlarla Ford’a döndü. En azından baş­ larından biri döndü - diğeri huşu içinde gemiyi sey­ retm eye devam etti. “N e diyorsun Ford?” dedi. “Y ani... ee..” Ford om uzunun üzerinden baktı. “Yani onu burdan yürütm eliyiz mi dem ek istiyorsun? Bunu yapm am ız doğru olur mu dersin?” “H ayır.” “B ence de.” “A m a yürüteceğiz değil m i?” “N asıl yürütm eyiz ki?” Biraz daha izlediler, ta ki Z aphod birden kendini toparlayıncaya kadar. “B ir an önce burdan uzaklaşm alıyız,” dedi, “bir iki dakika sonra E vren sona erm iş olacak ve bütün Sürüngen K aptanlar burger-m obillerini bulm ak üzere buraya akın edecekler.” “Z aphod,” dedi Ford. “E vet?” “Bunu nasıl yapacağız?” “B asit,” dedi Zaphod. Döndü. “M arvin!” diye ses­ lendi. M arvin, yavaş yavaş, büyük bir çaba sarfederek, ve

164


çıkarm ayı rültülerini

öğrendiği m ilyonlarca küçük m etal gü­ çıkararak, çağrılara cevap verm ek üzere ar-

kasm a döndü. “Hadi buraya gel,” dedi Zaphod, “Sana bir iş bulduk.” M arvin, ağır ağır, yorgun ve m utsuz bir şekilde on­ lara doğru yürüdü. “B undan hoşlanacağım ı sanm ıyorum .” “Evet, hoşlanacaksın,” dedi heyecanla “Ö nünde yepyeni bir hayat uzanıyor.”

Zaphod,

“Oh, başka bir hayat daha m ı?” diye inledi M arvin. “Çeneni kapat ve dinle!” diye tısladı Zaphod, “bu sefer heyecan, m acera ve gerçekten çılgınca şeyler ola­ cak.” “K ulağa korkunç geliyor.” dedi Marvin. “M arvin! Senden bütün istediğim ...” “Sanırım , sizin için bu gem inin kapısını açmam ı is­ tiyorsunuz?” “N e? Ee.. evet. Evet, doğru,” dedi Zaphod sıçrayarak. Enaz üç gözü giriş kapısındaydı. Zam an sınırlıydı. “Bende heyecan uyandırm aya çalışacağınıza, direk olarak söylem enizi tercih ederdim ,” dedi M arvin, “çünkü bende heyecan denen şeyden bulunm uyor.” G em iye yaklaştı, ona dokundu ve bir giriş kapısı ar­ dına kadar açıldı. Ford ve Zaphod kapıya baktılar. “Bir şey değil,” dedi M arvin, “oh, teşekkür etm ediniz ki” tekrar m utsuz bir yorgunluk içinde uzaklaştı. A rthur ve Trillian yanlarına yaklaştı.

165


“N eler oluyor?" diye sordu Arihur. “Şuna bak.” dedi Ford, şu gem inin içine bak.” “G ittikçe daha ilginçleşiyor,” diye soludu Zaphod. “Siyah,” dedi Zaphod. “İçindeki her şey tam am en siyah...” *** R estoran’m içinde, işler hızla artık geriye başka dakikanm kalm ayacağı dakikaya doğru yaklaşm aktaydı. Bütün gözler kubbeye çevrilm işti. D ikkatle H otblack D esiato’ya bakm akta olan koruması ile korum anın ona olan saygısından ötürü kapatm ış olduğu Hotblack Desiato’nun gözleri dışında kalan bütün gözler. Korum a m asanın üzerine eğildi. H otblack D esiato sağ olsaydı, bu anın arkaya yaslanm ak, hatta ufak bir yürüyüş yapm ak için iyi bir an olduğunu düşünürdü. Ko­ rum a yakınlıktan faydalanacak kişilerden değildi. Ama, H otblack D esiato, talihsiz şartlan yüzünden tam am en ha­ reketsiz kalm ıştı ve onun yakınlığına m uhtaçtı. “Mr. D esiato, efendim ?” diye fısıldadı korum a. Ko­ nuştuğu zam an, ağzının iki tarafındaki kaslar yoldan çe­ kilm ek için birbirinin üzerine tırm anıyorm uş gibi olu­ yordu. “M r. D esiato, beni duyuyorm usunuz?” Çok doğal olarak H otblack D esiato bir şey söy­ lemedi. “H otblack” diye ıslık çalar gibi fısıldadı koruma. Çok doğal olarak H otblack D esiato’dan yine cevap gelm edi. B ununla birlikte, doğal olm ayan bir cevap gel­

166


mişti. Önündeki m asada bir şarap kadehi şıngırdam ış ve bir çatal bir 3 santim kadar yükselerek bardaığı hafifçe tı­ kırdatm ış, sonra tekrar m asaya dönm üştü. Korum a hoşnut bir hom urtu çıkardı. “Artık gitm e zam anım ız, Mr. D esiato,” diye m ı­ rıldandı koruma, “kalabalığa yakalanm ak istem eyiz, sizin durum unuzda olmaz. B ir sonraki gösteriye iyi ve dinlenm iş vaziyette gitm ek istersiniz. Gerçekten büyük seyirci vardı. En iyi seyircilerdendi. Kakrafoon. İki M il­ yon beşyüzyetm iş altı bin yıl önce. Bunu dört gözle bek­ lem iyor m uydunuzcaktı? Çatal yine yükseldi, bekledi, pek de bağlantıya gir­ mez bir şekilde aşağı yukarı hareket edip tekrar yerine döndü. “Ah, hadi am a,” dedi korum a, “Çok m uhteşem oldu. Onların aklını başından aldınız.” Koruma, Dr. D an Streetm entioner’in kalp krizi geçirm esine sebeb olabilirdi. “G üneşe giden siyah gemi her zaman onları şaşırtıyor ve bu yenisi bir güzellik abidesi. Onun gitm esine ger­ çekten üzülün. Hem en aşağıya inersek, siyah gemiyi otopilota ayarlarım ve bizde lim uzinle uzaklaşırız tamam m ı?” Çatal onay anlam ında bir kez m asaya vurdu ve şarap bardağı esrarengiz bir şekilde kendi kendini boşalttı. Korum a H otblack toran’m dışına sürdü.

D esiato’nun

sandalyesini

R es­

“Ve şim di,” diye haykırdı M ax sahnenin ortasından, “hepinizin beklem ekte olduğu an geldi!” Kollarını hızla havaya kaldırdı. A rkasında bulunan orkestra bütün ens­ 167


trüm anlara birden vurarak yaşanm akta olan çılgınlığa, çılgınca bir gürültüyle eşlik etm eye başladı. M ax onlarla bu konuda tartışm ış, am a m üzisyenler, kontratlarında yapm aları gerekenin bu olduğunun yazılı olduğunu iddia etm işlerdi.

Bu

m eseleyi

m enejerinin

halletmesi

ge­

rekecekti. “Gökyüzü kaynam aya başladı!” diye haykırdı. “D oğa çığlıklar içinde olan bir boşluğa yuvarlanıyor! Yirmi sa­ niye içinde E vren’in kendisi sona erm iş olacak! Son­ suzluk ışığının üzerim ize hücum ettiği yere bakın!” İğrenç hasar kasırgası ortalarda dolaşm aktaydı- o sı­ rada, sanki sonsuz uzaklıklardan geliyorm uş gibi küçük sakin bir trom pet sesi doldu kulaklarına. M ax’ın gözleri orkestraya doğru döndü. Hiçbiri trom pet çalar gibi gö­ rünm üyordu. B irden sahnede, hem en yanıbaşında, bir dum an sütunu dönerek yükselm eye ve yanıp sönen pı­ rıltılar saçm aya başladı. Trom pete başka trom petler de katıldı. M ax bu şovu beşyüz kereden fazla yapm ış ve hiçbir seferinde böyle bir şey başına gelm em işti. D ö­ nerek yükselen dum andan panik içinde uzaklaştı. O böyle yaparken dum an içinde eski çağlardan kalm a, sa­ kallı, giyim li bir adam görüntüsü şekillenm eye ve ışığın altm da kıvranm aya başladı. G özlerinde yıldızlar ve al­ nında altın bir taç vardı. “Bu da ne?” diye fısıldadı M ax, çılgın gibi bakan gözlerle, “neler oluyor?” R estoran’ın arkasında oturm akta olan Büyük Pey­ gam ber Z arquon’un Dönüşü K ilisesinin ifadesiz yüzlü müritleri heyecan içinde ayağa fırlayarak ağlam aya ve 168


ilahiler söylem eye başladılar. M ax şaşkınlık içinde gözlerini kırpıştırdı. Kollarını izleyicilere uzattı. “Büyük bir alkış, lütfen, bayanlar ve baylar,” diye uludu, “Büyük Pegam ber Zarquon için! İşte döndü! Zarquon tekrar geldi!” M ax enerjik bir şekilde sahneyi adım layarak Pey­ gam bere mikrofonu uzatırken fırtına gibi bir alkış koptu. Zarquon öksürdü.

Etrafına, orada toplanm ış ka­

labalığa bakındı. G özlerindeki yıldızlar huzursuzca pı­ rıldadı. M ikrofonu kafası karm akarışık olarak aldı. “Eee...” dedi, “Selam . Eee, bakın, biraz geç kaldığım için özür dilerim . Son derece kötü şeyler geldi başıma. Son dakikada bir sürü şey çıktı ortaya. Huşu içinde her yanı saran sessizlikten huzursuz olm uş gibiydi. Boğazını tem izledi. “E ee, ne kadar zam anım ız var?” dedi, “benim sadece bir d a ...-” Ve, böylece Evren sona erdi.

169


19

Her Otostopçunun Galaksi Rehberi adındaki çok dik­ kat çekici seyahat kitabının bu kadar çok satılmasının önemli sebeplerinden biri, diğer kitaplarla kar­ şılaştırıldığında farkedilen ucuzluğu ve kapağında dost görünüşlü harflerle PA N İĞ E KA PILM A Y IN yazm asının yanı sıra, anlaşılabilir ve arada sırada tutarlı bir sözlüğe de sahip olm asıydı. Ö rneğin, E vren’in Jeo-sosyal do­ ğasına ilişkin istatistikler, dokuzyüzotuzsekizbinüçyüzyirm idördüncü sayfa ile dokuzyüzotuzsekizbinüçyüzyirmialtıncı sayfa arasında ustaca sergilenm ekteydi; Y a­ zılm ış oldukları basit tarz kısm en şöyle açıklanabilir; Editörler basım la ilgili bir zam an sınırlam ası içinde ol­ dukları için, bilgileri bir m ısır gevreği kutusunun arkasm dan kopya etm işler, sonra da bunların anlaşılm az şekilde uzun, karm aşık ve bilgi verm ekten uzak bir kanun olan G alaktik T elif Hakları K anunu ile ça­ tışmasını önleyebilm ek için aceleyle süsleyici bir iki dip­ not eklem işlerdir. Daha sonra gelen, daha hırslı editörlerden birinin, ge­ çici bir zam an dönüşüm ünden yararlanarak, kitabı zaman içinde geri gönderip, daha sonra da kahvaltılık m ısır gev­ reği üreten firm ayı, aynı kanunları ihlal ettikleri ge­ rekçesiyle dava ettiğini burada belirtm ek de sanırım ilgi çekici olacaktır.

170


işte bir örnek: Evren - içinde yaşam anızı kolaylaştıracak bazı bil­ giler.

Saha: Sonsuz. H er O tostopçunun Galaksi Rehberi ‘sonsu z’ kelimesi için şu tanımı sunmaktadır. Sonsuz: En büyük şeyden daha büyük olup biraz da fazlası olan. Aslında bundan da büyük, gerçekten şa­ şırtıcı muazzamlıkta, tam anlamıyla şok edici bir b o­ yutta, gerçekten “oo, bu çok büyük" dedirtecek bir zaman süresi. Sonsuzluk o kadar büyüktür ki, kar­ şılaştırıldığında büyüklüğün kendisi onun yanında ger­ çekten minicik gözükür. Burada anlatmaya çalıştığım ız kavram, dev gibi büyük çarpı dağ gibi muazzam çarpı şaşırtıcı derecede kocaman cinsinden bir şeydir.

İthalat : H içbir şekilde. Sonsuz bir sahaya herhangi bir şey ithal etmek müm­ kün değildir, çünkü böyle b ir sahanın içerisine bir şeyler ithal edilebilecek bir dışarısı yoktur.

İhracat ; H içbir şekilde. Bakınız ithalat.

Nüfus : H içbir şekilde. Sonsuz sayıda gezegenler olduğu bilinmektedir, bunun en basit sebebi onların içinde bulunabileceği son­ suz büyüklükte bir uzay olmasıdır. Bununla birlikte, bu gezegenlerin hepsinde yaşam yoktur. Bu, yaşam olan ge­ zegenlerin sayısının sınırlı olduğu anlamına gelir. H er­ hangi bir sonu olan sayının sonsuz bir sayı ile bö171


lünmesinden elde edilecek sayı farketm eyecek kadar hiçe yakın hir sayıdır. O halde E vren ’deki bütün g e­ zegenlerde ortalam a nüfusun sıfır olduğu söylenebilir. Bundan çıkarılacak sonuç tüm Evrenin nüfusunun da sıfır olduğu ve zaman zaman rastlayabileceğiniz kişilerhı ise sadece hastalıklı beyinlerin hayal ürünleri ol­ duğudur.

Para Birim leri : H içbir şeicilde. Aslında G alakside serbestçe birbirine çevrilebilir üç para birim i vardır, ama bunların hiçbiri geçerli sa ­ yılmaz. A ltar D oları kısa süre önce batmıştır, Elan Çakıl Boncuğu ancak bir başka Elan Çakıl Boncuğu ile d e­ ğiştirilebilm ektedir ve Trigan Pu (Plutonıuın)’nun da kendine özel sorunları bulunmaktadır. Bu sonuncuya ait değişim oranı, yani sekiz N in gi’nin bir Pu değerinde ol­ ması yeterince basit bir orantı olmakla birlikte, bir Ningi üçgen biçim li kauçuk hir bozuk para olduğu ve herbir kenarı altıbin sekizyüz mil uzunluğunda olduğu için şim diye kadar kimse bir Pu elde edebilecek sayıda Ningi toplayam am ış bulunmaktadır. Ningi ise kul­ lanılabilir bir kur değildir, çünkü Galaktibanklar bozuk para ile uğraşmayı kabul etmemektedirler. Bu basit te­ melden yola çıkarak, Galaktibankların da hastalıklı b e­ yinlerin hayal ürünlerinden olduklarını ispat etmek çok kolaydır.

S an at : H içbir şeicilde. Sanatın görevi doğaya ayna lu tım k tır oysa ne yazık ki yeterince büyük bir ayna m evcut değildir. Bakınız m adde bir. 172


S eks : H içbir şeicilde. Aslında, para, ticaret, banka, sanat veya haşka şey­ lerin yokluğu yüziinden. Evren ’in var olmayan nüfusunu oyalayabilecek bir şey olarak bundcm bolca bu­ lunmaktadır. Bununla birlikte, şim di bu konuyla

ilgili

uzun tartışm alara başlam aya değmeyecektir, çünkü bu konu gerçekten müthiş karmaşıktır. Daha fa zla bilgi için baknıız; Rehber bölüm yedi, dokuz, on, onbir, ondört, onaltı, onyedi, ondokuzuncu bölüm ler ve yirm ibirinci b ö ­ lümün başnıdan seksendördüncü bölümün sonuna kadar olan kısım ve hatta R ehber’de kalan başka ne varsa.

173


20

R estoran var olm aya devam etti ama, bunun dışm da her şey durm uştu. Geçici görelistatik onu sadece bir boş­ luk olm ayan bir hiçlik içinde tuttu ve korudu. Bu yal­ nızca bir hiçlikti-içinde bir boşluğun varolduğu söy­ lenebilecek hiçbirşey yoktu. G üç zırhı altm daki kubbe bir kez daha saydam ol­ m ayan hale döndürüldü. Parti bitm iş, m isafirler ay­ rılıyorlardı, Z arquon E vren’in kalan kısm ıyla birlikte o r­ talıktan kaybolm uş. Zam an Türbinleri öğle seansına yetiştirebilm ek için R estoran’ı zam an sınırına çekm eye hazırlanıyorlardı ve M ax Q uordlepleen menajerini tem pofon konusunda uyarm ak için perdeli, küçük giyinm e odasına dönm üştü. Siyah gem i, kapıları kapalı ve sakin şekilde araba p arkında duruyordu. M erhum H otblack D esiato ise K orum ası tarafından yürüyen köprü üzerinde araba parkına götürülüyordu. T üplerden biri ile aşağı indiler. Lim uzinogem iye yak­ laştıklarında gem inin yan tarafında bir am bar giriş kapısı açıldı ve tekerlekli iskem lenin tekerleklerini yakalayarak onu içeri çekti, korum a da onu izledi. Patronunun ö lü m destek sistem ine em niyetli bir şekilde bağlandığından 174


em in olduktan sonra küçük kontrol kabinine girdi. B u­ rada lim uzinin bitişiğindeki siyah gem inin otopilot sis­ temini harekete geçiren uzaktan kum andayı işletti ve böylece on dakikadan fazla bir zam andır bu şeyi nasıl iş­ leteceğini bulm aya çalışan Zaphod B eeblebrox’a büyük rahatlık sağlam ış oldu. Siyah gemi bulunduğu bölüm den yağ gibi kayarak çıktı, döndü ve ana çıkış yoluna doğru hızlı ve sessiz bir şekilde ilerlem eye başladı. Sonra, çabucak hızını arttırdı, geçici fırlatm a kabinine girdi ve uzak geçm işe doğru uzun yolculuğuna başladı. *** M illiw ays Öğlen M enüsü, editörün izniyle, H er O tos­ topçunun Galaksi Rehber'lnden bir pasaj aktarm aktaydı. Pasaj şöyleydi; Önemli Galaktik M edeniyetlerin hepsinin tarihleri üç belirgin ve dikkat çekici aşamadan geçme eğilimini göstermiştir. Bunlar Hayatta Kalma, So­ ruşturma ve Gelişme ya da bilinen bir başka şekliyle Nasd, Niçin ve N erede aşamalarıdır. Örneğin ilk aşama “N asıl yiyeb iliriz? ” sorusuyla, ikinci aşama “Niçin yiyo ru z? ” sorusuyla ve üçüncü aşama ise “Öğle yem eğim izi nerede yiyeceğ iz? ” so ­ rusuyla tanımlanabilir. M enü daha sonra M illiw ays’in yani E vren’in So­ nundaki R estoran’ın bu üçüncü soru için çok uygun ve rafine bir cevap olacağını öne sürerek devam ediyordu. Söylem eye devam etm ediği şey ise genellikle büyük m edeniyetlerin bu N asıl, N için ve N erede aşam alarını geçirebilm esi binlerce yıl alabilirken, stress şartlan al­

175


tındaki küçük, toplum sal grupların bu dönemleri son de­ rece büyük bir hızla aşm asının müm kün olabildiğiydi. “Nasıl gidiyor?” dedi A rthur Dent. “K ötü” dedi Ford Prefecl. “N ereye gidiyoruz? ” dedi Trillian. “Bilm iyorum dedi” Zaphod Beeblebrox. “N için bilm iyorsun?” diye sordu A rthur Dent. “K apa çeneni,” diye hom urdandı Zaphod Beeblebrox ve Ford Prefect aynı anda. “Esas olarak, söylem eye çalıştığınız şey,” dedi Arthur D ent, bu durum u görm ezden gelerek, “işlerin kont­ rolüm üz dışında olduğu.” Ford ve Z aphod kontrolü otopilottan alabilm ek için boğuşurken, gem i hastalıklı bir şekilde sallanıp, sar­ sılıyordu. M otorlar süperm arkette yorulm uş çocuklar gibi, ağlaşıp, inlem ekteydi. “Beni delirten bu çılgın renk şem ası” dedi Zaphod. Bu gem iye olan aşkı uçuşa geçm elerinden üç dakika sonra bitm işti. “Şu siyah zem in üzerindeki siyah etiketli garip siyah kontrol düğm elerinden birini ne zam an iş­ letm eye kalksan küçük bir siyah ışık yanarak sana o düğ­ meyi kullandığını belirtiyor. Bu nasıl gemi böyle? Bir çeşit galaktik hipercenaze aracı falan m ı?” Sallanan kabinin duvarları da siyahtı, tavanı da si­ yahtı, oturacak yerler de siyahtı -k i bu sonuncular çok tem el çizgilerdeydi ve gelişm em işti, çünkü gem inin ya­ pacağı en önem li yolculuğun yolcusuz ger­ çekleştirileceği varsayılm ıştı. K ontrol panosu siyahtı, ci­

176


hazlar siyahlı, onları yerinde tutan küçük vidalar siyahtı, ince tüylü naylon yer döşem esi siyahtı ve bir köşesini kaldırdıklarında altındaki köpük tabakasının bile siyah olduğunu görm üşlerdi. “Belki de bunun tasarım ını yapan her kim se onun gözleri değişik bir dalga uzunluğuna cevap veriyordu” diye fikir yürüttü Trillian. “Y a da pek fazla hayal gücü yoktu” diye m ırıldandı Arthur. “Belki de” dedi M arvin, “kendini çok bunalım lı his­ sediyordu.” A slında, onların bilmesi gerekm iyordu ama, bu dekor, sahibinin üzücü, yaslı ve vergiden m uaf durum u şerefine seçilm işti. Gem i daha da hastalıklı bir sarsıntı geçirdi. “Sakin ol,” diye yalvardı Arthur, “beni uzay tuttu, m idem bulanıyor.” “Bu zam an tutm ası,” dedi Ford, “zaman içinde geriye doğru yuvarlanıyoruz.” “Sağol, ” dedi Arthur, “sanırım şimdi gerçekten ku­ sacağım .” “H iç durm a,” dedi Zaphod, “ortalıkta biraz renk ol­ m asına bir itirazım ız olm az.” “Bunun kibar bir yem ek sonrası konuşm ası olm ası gerekirdi değil m i?” diye tersledi Arthur. Zaphod kontrolü sağlam a işini F ord’a bıraktı ve Arthur’a doğru sendeledi. “Buraya bak. Dünyalı, ” dedi öfkeyle, “senin yapm an 177


gereken bir iş var, tam am mı? Yüce Cevabın Sorusunu bulm ak, öyle m i?” “N e, o m u?” dedi Arthur, “Ben ona boşverdiğim izi sanıyordum .” “Ben verm edim , bebeğim . K uşlann söylediğine göre, yerini bulursan bu bilgi çok para ediyorm uş. V e bu bilgi senin şu beyninde saklı durum da.” “Evet, am a...” “A m a, yok! D üşün bunu. Y aşam ın anlamı! Bu bilgiyi elde edersek G alaksideki bütün psikiyatristleri rehin ala­ biliriz ve bu da yığınla para anlam ına gelir. Ben be­ nim kine bir servet borçluyum .” A rthur fazla hevesli ol­ mayan derin bir soluk aldı. “T am am ,” dedi, “am a nereden başlayacağız? Nasıl bilebilirim ? Y üce C evap ya da Kırkiki her neyse, bunun sorusunu bilebilm em nasıl beklenir ki? Bu soru her şey olabilir. Y ani, altı kere yedi nedir? Z aphod onu bir m üddet çok sıkı inceledi. Sonra göz­ leri heyecanla parladı. “K ırkiki!” diye haykırdı. A rthur avuç içini alnına sildi. “E vet,” dedi “bunu biliyorum .” Z aphod’un suratı sarktı. “Sadece sorunun herhangi bir şey olabileceğini söy­ lüyorum .” dedi Arthur, “V e bunu benim bilm em nasıl be'denir anlam ıyorum .” “Çünkü diye” yılan gibi tısladı Zaphod, “senin ge­ zegenin havaifişek gibi patlarken sen oradaydın.” 178


“D ün y a’da şöyle bir şey vardır...” diye başladı Arthur. “V ardı,” diye düzeltti Zaphod. “A dına taktik denir. Oh, herneyse. Bakın, ben bir şey bilm iyorum .” Kısık bir ses kabinin etrafında m onoton bir yan­ kılanm a yaptı. “Ben biliyorum ” dedi M arvin. Ford kontrolların olduğu

köşeden seslendi. Kay­

betm ekte olduğu savaşı hâlâ sürdürüyordu. “Bu

işden

uzak

dur

M arvin,”

dedi,

/ “biz

or­

ganizm adan bahsediyoruz.” “D ünyalının beyin dalgalarında bu bilgi yazılı du­ rum da,” diye devam etti M arvin, “am a bunu öğrenm eye pek de hevesli olduğunuzu sanm ıyorum .” “Y ani,” dedi Arthur, beynim in içini okuyabileceğini mi söylüyorsun sen?” “E vet” dedi M arvin. A rthur şaşkınlık içinde bakakaldı. “V e...?” dedi. “Bu kadar küçük bir şeyle yaşayabildiğini görm ek beni şaşırtyor.” “A h,” dedi Arthur, “saçm a.” “E vet,” diye onayladı M arvin. “Ah, ona boşver, ” dedi Zaphod, “sadece uyduruyor.” “U yduruyor m uyum ?” dedi M arvin, Bir şaşkınlık pa­ 179


rodisi içinde başını döndürerek. “N iye bir şey uydurmaic isteyeyim ki? Yaşam başka bir şey uydurm aya kal­ kışm adan da yeterince kötü zaten.” “M arvin.” dedi Trillian, sadece onun bir cansıkıcı varlıkla konuşurken kullanm ayı sürdürdüğü yumuşak ses tonuyla, “m adem ki bu kadar zam andır biliyordun, bize niçin o zam an söylem edin?” M arvin’in başı arkaya, ona doğru döndü. “Sorm adınız ki? ” dedi basitçe. “O halde sana şimdi soruyoruz, m etal adam ,” dedi Ford, ona bakm ak üzere dönerek. Bu dakikada gemi birden sallanm ayı, sarsılmayı bı­ raktı, ve m otor sesi yum uşak bir m ırıltıya dönüştü. “H ey, Ford, ” dedi Zaphod, “bu güzel bir ses. Bu ge­ m inin dizginlerini ele geçirdik m i?” “H ayır.” dedi Ford, “sadece onlarla uğraşmayı bı­ raktım . Sanırım bu gemi nereye gidiyorsa oraya git­ m em iz ve bu işi çabucak bitirm em iz gerekiyor.” “Evet, doğru” dedi Zaphod. “G erçekten ilgilenm ediğinizi anlam ıştım ,” diye m ı­ rıldandı M arvin kendi kendisine ve bir köşeye yığılıp devrelerini kapattı. “S orun,” dedi Ford, “gem ide okunabilecek tek ci­ hazın beni endişelendiriyor olm asında. E ğer bu cihaz dü­ şündüğüm şeyse ve düşündüğüm şeyi söylüyorsa, o zam an daha şim diden geçm işte çok derinlere gitm işiz de­ m ektir. Kendi zam anım ızdan belki de iki milyon yıl ön­ cesine m esela.” Z aphod om uz silkti.

180


“Zam an bir saçm alıktır.” dedi. “Bu gem inin kim e ait olduğunu merak ediyorum ,” dedi Arthur. “B ana.” dedi Zaphod. “Hayır. G erçekte kim e ait olduğunu.” “G erçekten bana ait,” diye İsrar etti Zaphod, “bak, özel m ülkiyet hırsızlıktır, öyle mi? O halde hırsızlık da m ülkiyettir. O halde bu gemi bana aittir. Tam am m ı?” “Bunu gem iye anlat,” dedi Arthur. Zaphod kontrol paneline doğru enerjik adım larla yü­ rüdü. “G em i,” dedi panellere eliyle vurarak, “bu konuşan senin yeni sahibindir...” Daha öteye gidem edi. Birkaç şey birden aynı anda oldu. Gemi zaman yolculuğu m odundan çıktı ve yeniden gerçek uzaya girdi. Zam an yolculuğu için kapatılm ış bulunan bütün kontrollar çalışm aya başlam ıştı. K onsolun üzerindeki büyük görüntü ekranı yaşam a göz kırpm ış ve geniş bir yıldız ufku ile uzakta önlerinde kocam an, tek ve ölü bir güneş gösterm eye başlam ıştı. Bununla birlikte, bunların hiçbiri Z aphod’un diğerleri ile birlikte geriye, kabinin arkasına doğru savrulm asının sebebi değildi. G eriye savrulm alarına, görüntü ekranını çevreleyen m önitör ses aygıtlarından gelen ve gökgürültüsünü an­ dıran tok bir ses yol açmıştı.

181


21

K akrafoon’un kurak kırm ızı dünyasında, geniş Rudlit çölünün ortasında, sahne teknisyenleri ses sistemini test etm ekteydiler. D aha doğrusu, çölün ortasında olan ses sistem iydi, teknisyenler değil. O nlar gezegenin yüzeyinden dörtyüz m il kadar uzaklıkta bir yörüngeye oturm uş olan Felaket B ö lgesi’ne ait dev boyutlu kontrol gem isinin güvenliğine sığınm ışlar, ses sistem ini buradan kontrol ediyorladı. Ses ünitesi silolarının beş mil yakınında olan herhangi bi­ risinin bu akord işlem i sırasında hayatta kalm ası m üm ­ kün olm azdı. E ğer A rthur D ent ses ünitesinin bu silolarına beş mil uzaklıkta olsaydı, son düşüncesi, bu ses gösterisinin boyut ve biçim açısından M anhattan’ı andırdığı olurdu. Silolardan yükselen nötron fazlı ses ünitesi dem etleri gökyüzüne doğru dev kuleler halinde yükseliyor, ar­ kalarında kalan plutonyum reaktörlerini ve sism ik yük­ selticileri gizliyordu. Ses üniteleri şehrinin arkasında, m üzisyenlerin ge­ m iden uzaktan kum andayla idare edecekleri beton koruganlar içine göm ülü enstrüm anlar bulunm aktaydı, m u­ azzam büyüklükteki foton-ajitar, bas detonatör ve m ega vurug davul kom pleksi. 182


Bu gürültülü bir şov olacaktı. Dev boyutlu kontrol gem isinde hareket ve telaş ha­ kimdi. Bu gem inin yanında bir kurbağa yavrusu gibi kalan H otblack D esiato’nun limuzini de bölgeye varmış ve rıhtım a yanaşm ıştı. Yaslı centilm en, yüksek voltajlı koridorlardan aşağı taşınarak, onun ruhundan gelen il­ hamları ajitar klavyesi üzerinde yorum layacak olan m ed­ yum la buluşm aya götürülüyordu. Bir kutu hapla birlikte kendini banyoya kilitleyen ve kesinlikle bir balık olm adığı kendisine ispat edilmediği sürece oradan çıkm ayı reddeden as solist ile konuşup onu ikna etm ek üzere olay yaratacak büyüklükte har­ cam alarla, M axim egalon’dan getirtilen bir doktor, bir m antık uzm anı ve bir deniz biyoloğu da henüz var­ mışlardı. Basçı, m akineli tüfekle yatak odasını taram akla m eşguldü, davulcu ise gem ide hiçbir yerde bu­ lunam am ıştı. Ü m itsiz araştırm aların sonunda, yarım saatten beri mutlu olduğunu ve arkadaşı olabileceği küçük bir taş bulduğunu iddia ettiği yüz ışık yılı ötedeki Santraginus V plajında ayakta durm akta olduğu keşfedilm işti. O rkestra menejeri çok rahatlam ıştı. Bunun anlamı, bu turnede onyedinci defadır davulların yine bir robot ta­ rafından çalınacak olm asıydı. Böylece zillerin ça­ lınm asıyla ilgili zam anlam a doğru olacaktı. Hava yoluyla yayın yapan ses üniteleri, kanallarını test eden sahne teknisyenlerinin konuşm aları ile çın-, hyordu ve siyah geminin içini dolduran gürültü buradan gelm ekteydi. 183


Siyah gem inin şaşkına dönm üş işgalcileri kabinin arka duvannm dibine uzanm ışlardı ve m onitör üni­ telerinden gelen bu sesleri dinliyorlardı. “T am am , dokuzuncu kanal çalışıyor,” dedi bir ses, “onbeşinci kanalı deniyorum ...” Bir başka fırtına sesi gemi içinde dörtnala dolandı. “Onbeşinci kanal tam am ,” dedi bir başka ses. Üçüncü bir ses araya girdi. “Siyah gösteri gem isi şimdi pozisyona girdi, iyi gö­ züküyor. Güzel bir güneş dalışı olacak. Sahne bilgisayarı hatta m ı?” Bir bilgisayar sesi cevap verdi. “H atta,” dedi. “Siyah gem inin kontrolünü al.” “Siyah

gem i

fırlatm a

program ına

kitlendi,

bek­

lem ede.” “Y irm inci kanalı deniyoruz.” Zaphod kabinin diğer ucuna doğru atıldı ve bir başka beyin püskürtücü gürültü onlara çarpm adan önce, ha­ vadaki yayınlan kaydeden alıcıdaki frekansları kur­ caladı. O rada dururken titriyordu. “N e .d e m e k ,” dedi Trillian kısık, sakin bir sesle, “güneş dalışı dem ek?” “Bunun anlam ı,” dedi M arvin, “gem inin güneşe dal­ m asıdır. G üneş... dalış.... Anlam ası son derece basit. H otblack D esiato’nun gösteri gem isini çalarsanız başka ne beklerdiniz k i?” 184


“Sen nerden biliyorsun...” dedi Zaphod, V egalı bir kar yılanını bile dondurabilecek bir sesle,” bunun Hotblack D esiato’nun gösteri gem isi olduğunu?” “Çok basit, “dedi M arvin, “kendisi için ben parketm iştim . “ “O halde neden... bize.... söylem edin!” “Sen heyecan, m acera ve gerçekten çılgınca şeyler is­ tediğini söyledin,” “Bu çok korkunç,” dedi A rthur, aradaki suskunluk es­ nasında, gereksiz olarak. “Ben de öyle söylem iştim ,” diye doğruladı M arvin. Şimdi de alıcının değişik bir frekansdan yakaladığı halka açık bir yayın kabin içinde yankılanıyordu. “... burada, bu öğleden sonra, konser için uygun güzel bir hava var. Ben sahnenin hem en önündeyim ,” diye yalan söylüyordu yayıncı, “R udlit Çölünün ortasında, hiperoptik gözlüklerim sayesinde etrafım daki ufku sarmış bulunan seyirci kalabalığını ancak algılayabiliyorum . A r­ kam da ses ünitesi dem etleri, kayalıklar gibi yükseliyor ve güneş kendisine çarpacak şeyden habersiz, tepem de parlıyor. O na neyin çarpacağını bilen çevreler lobisi bu konserin yersarsıntılanna, gelgit dalgalarına, hortum lara ve atm osferde onarılm az hasarlara sebep olacağını ve böyle durum larda çevrecilerin söylem eyi gelenek haline getirdikleri şeyleri söylüyorlar. “Am a az önce, bir Felaket Bölgesi tem silcisinin öğle üzeri çevrecilerle buluştuğunu ve hepsini vurduğunu ve böylece gösterilerini engelleyecek....” 185


Z aphod devreyi kapattı. F ord’a döndü. “N e düşünüyorum biliyor m usun?” dedi “Sanırım ,” dedi Ford. “N e düşündüğüm ü düşündüğünü söyle.” “Sanırım bu gemiyi tericetmenin zam anının geldiğini düşünüyorsun.” “Sanırım haklısın,” dedi Zaphod. “Sanırım haklısın,” dedi Ford. “N asıl?” dedi Arthur. “Sakin ol,” dedi Ford, “dü­ şünüyoruz.” “İşte, buraya kadar,” dedi Arthur, “hepim iz öleceğiz.” “Şunu söylem ekten vazgeçm eni tercih ederdim .” Bu noktada, Ford’un insanoğlu ile ilk kar­ şılaşm asında, onun (insanın) açık seçik ortada olan şey­ leri, örneğin “G üzel bir gün,” veya “Çok, çok uzun boy­ lusunuz,” veya “İşte, buraya kadar, hepim iz öleceğiz.” gibi sözcükleri tekrar tekrar söyleyerek ifade etm ek gibi garip bir huyu oluşunun sebeplerini açıklam ak üzere ge­ liştirdiği kuram ları tekrarlam ak faydalı olabilir. İlk kuram ı insanoğlunun, dudaklarını çalıştırm a eg­ zersizlerini sürdürm ezse ağzına el konulabileceği ola­ sılığıydı. Birkaç aylık bir incelem eden sonra, ikinci bir ku­ ram la ortaya çıkm ıştı ki bu da şuydu - “eğer insanoğlu dudaklarını çalıştırm aya devam etm ezse, beyni ça­ lışm aya başlar.” A slında bu ikinci kuram K akrafoon’daki Belcerebon halkı için sözlük anlam ıyla daha doğru idi. 186


B elcerebon halkı eskiden kom şu ırklar ve kavim ler arasm da büyük üzüntülere ve güvensizliğe neden ol­ muştu. Çünkü G alaksideki en aydın, en başarılı ve her şeyden önem lisi en sakin uygarlıklardan biriydi. Y akışıksız bir kendini beğenm işlik ve kışkırtıcılık olarak kabul edilen bu davranışları cezalandırm ak için, bir G alaktik Özel M ahkem esi, onları toplum sal has­ talıkların en zalim ine yani telepatiye m ahkum etti. Bunun sonucu olarak, akıllarından geçen en ufak bir dü­ şüncenin bile, beş m illik bir çap çevresinde ya­ yınlanm asını önleyebilm ek için, çok yüksek sesle ve dur­ m aksızın. hava durum u hakkında, küçük ağrılar ve acılar hakkında, bu hafta sonu yapılacak o maç hakkında ve K akrafoon’un birden ne kadar gürültülü bir yer haline eldiği hakkında konuşm ak zorunda kaldılar. Beyinlerini bir süre için kurutm anın bir başka metodu da Felaket Bölgesi konserlerine ev sahipliği yapm aktı. Konserin zam anlam ası çok önem liydi. G em inin, ilgili şarkının en şiddetli noktasından altı dakika ve otuzyedi saniye önce güneşe çarpabilm esi için, dalışına konser başlam adan önce başlam ası gerekiyordu, çünkü solar alevlerin aydınlığı K akrafoon’a ulaşacak za­ manı ancak böyle bulabilecekti. Ford P refect’in siyah gem inin öbür bölüm lerinde yap­ tığı araştırm a bittiğinde gemi epeyce bir süredir dalışa geçm iş durum daydı. Ford yıldırım gibi kabine döndü. G örüntü ekranında K akrafoon güneşi endişe verici bir büyüklükte gözükm ekteydi. Eriyen hidrojen çekirdeğinin yarattığı parlak, beyaz cehennem , gem inin ileriye doğru 187


dalışı devam ettikçe, her dakika daha da büyüyor, Zapho d ’un ellerinin kontrol paneli üzerine vurup, onu yum ­ ruklam asını um ursam ıyordu. A rthur ve T rillian’ın ba­ kışlarında, geceleri yol üzerinde yaklaşan farlarla başa çıkm anın en iyi yolunun gözlerini dikip onlara bakm ak olduğunu düşünen tavşanların, sabit ifadesi vardı. Z aphod, çılgın bakışlarla etrafta dönüyordu. “F ord,” dedi, “kaçış kapsülü kaç tane?” “H iç yo k ,” dedi Ford. Zaphod anlaşılm az bir şeyler söyledi. “O nları saydın m ıT diye haykırdı. “îki kere,” dedi Ford, “sen telsizle sahne ekibine ulaş­ mayı başarabildin m i?” “E vet,” dedi Zaphod acı acı, “K endilerine gem ide bir grup insan olduğunu söyledim , onlar da herkese “m er­ haba” dem em i istediler.” F ord gözlerini devirdi. “Senin kim olduğunu söylem edin m i?” “Oh, tabii. O nlar da bunun büyük bir şeref olduğunu söylediler. B ir de bir restoran faturası ve benim yö­ neticilerim le ilgili bir şeyler.” Ford, A rth u r’u kabaca iteleyerek kontrol panelinin üzerine eğildi. “B unların hiçbiri mi çalışm ıyor?” dedi vahşice. “H epsi geçersiz.” “O topilotu parçala.” “Ö nce onu bulm ak gerek. H içbir şeyin bağlantısı yok.” 188


Bir an soğuk bir sessizliic oldu. A rthur icabinin arkalarında bir yerde sendeleyerek do­ laşm aktaydı. Birden durdu. “Sahi,” dedi “teletaşım a ne dem ek?” Diğerleri yavaşça dönerek yüzüne baktılar. “Belki de sorm ak için yanlış bir zam an seçtim , ” dedi Arthur, “Sadece bu kelim eyi kısa bir süre önce kul­ landığınızı hatırlıyorum da, şimdi aklım a gelm esinin se­ bebi...” “N erede,” dedi Ford Prerfect sakince, “teletaşım a ya­ zıyor?” “Yani, aslında tam da şurada,” dedi A rthur, kabinin arkasındaki koyu renkli b ir konrol kutusunu işaret ede­ rek, “ ‘acil’ kelim esinin altında, ‘sistem ’ kelim esinin üs­ tünde ve ‘bozuktur’ yazan işaretin yanında.” Hem en bunu takip eden gürültülü karm aşa sırasındaki tek hareket Ford Prefect’in kendini kabinin bir ucundan, diğer ucundaki A rthur’un gösterdiği küçük kara kutuya doğru atması ve üzerine m onte edilmiş olan siyah düğ­ m eye arka arkaya bastırm ası idi. İki m etrekarelik panel yana kayarak açıldı ve ar­ kasında, ashnda çok üniteli bir duş kabiniyken, yaşam da yeni bir rol üstlenerek elektrik teknisyeninin eski parça deposu haline gelm işe benzeyen bir bölm e ortaya çıktı. Yarı bitm iş kablo tesisatı tavanda sallanıyor, kul­ lanılm aktan vazeçilm iş ünite yığınları yerlerde sü­ rünüyor, program lam a paneli m onte edilip em niyete alın­ mış olması gereken duvar oyuğundan dışarı sarkıyordu. 189


Felaket Bölgesi m uhasebecilerinden küçük bir m em ur, bu gem inin inşa edildiği tersanede, gemiyi teftiş ederken, ustabaşm dan, yapacağr tek bir önemli yolculuk olup, onu da yolcusuz yapacak olan bu gem iye ne akla hizm et bu çok pahalı teletaşıtı monte etm eye kal­ kıştıklarını öğrenm ek istemişti. Ustabaşı tclctaşıtın yüzde on Iskontolu olarak bulunduğunu açıklam ış, m uhasebeci ise bunun önem siz olduğunu anlatm ıştı; ustabaşı bunun paranın satın alacağı en iyi, en güçlü ve en gelişm iş teletaşıt olduğunu açıklam ış ve m uhasebeci ise paranın onu alm ak istem ediğini anlatm ıştı. Ustabaşı insanların yine de gem iye girip çıkacaklarını hatırlatm ış, m u­ hasebeci ise gem inin m ükem m el bir kapısı olduğunu söylem işti; ustabaşı m uhasebecinin cehennem olmasını istem iş ve m uhasebeci kendisine sol tarafından hızla yaklaşm akta olan şeyin bir yum ruk sandviçi olduğunu açıklam ıştı. A çıklam alar tam am landıktan sonra teletaşıtın m ontesine devam edilm em iş ve bu daha sonra hesaplarda “G üneşdal. A çkim ir.” başlığı altında ve nor­ mal fiatın beş misli olarak farkedilm eden geçm işti. “C ehennem in eşekleri,” diye söylendi Zaphod, ken­ disi ve Ford kablo yığınını çözm eye gayret ederlerken. B ir iki dakika sonra Ford ona geri çekilm esini söy­ ledi. T eletaşıta bir madeni para attı ve sallanm akta olan kontrol paneli üzerinde bir düğm eyi kurcaladı. Bir çıtırtı ve ışık saçılm ası sonunda para ortadan kayboldu. “Bu kadarı çalışıyor,” dedi Ford, ” Ama, kılavuz sis­ temi yok. K ılavuz sistemi olm ayan bir teletaşıt sistemi sizi , eee... herhangi bir yere götürebilir.” 190


Kakrafoon güneşi kaçam ayacakları ürkütücü bir son gibi ekran üzerinde bekliyordu. “Kimin um urunda,” dedi Zaphod, “nereye gidersek gideriz.” “V e,” dedi Ford, “oto çalıştırm a sistemi de yok. Hep birlikte gidem eyiz. Birinin kalıp onu çalıştırm ası gerek.” ^^ K asvetli bir an gelip geçti. G üneş gittikçe daha büyük ve kaçınılm az bir görüntü haline geldi. “H ey, M arvin, ufaklık.” dedi Zaphod, neşeyle, “na­ sılsın?” “Çok kötü, sanırım ,” diye m ırıldandı M arvin. Kısa sayılabilecek bir süre sonra, K akrafoon’daki konser en yüksek noktasına beklenm edik bir şekilde ulaştı. Siyah gem i, huysuz ve içine kapanık tek yolcusu ile güneşin nükleer fırınına tam vaktinde daldı. G üneşten fışkıran m uazzam solar alevler uzayda m ilyonlarca m ile yayıldı ve güneş yüzeyine yakın seyrederek bu anı bek­ lem ekte olan bir iki düzine alev sörfçüsüne heyecan ya­ şatırken, bazılarının da devrilm esine yol açtı. Alev aydınlığının K akrofoon’a ulaşm asından da­ kikalar önce, m üziğin ritm iyle atm akta olan çöl, derin bir fay hattı boyunca yarıldı, M uazzam ve o vakte kadar tesbit edilm em iş olup, yüzeyden çok derinlerde akm akta olan bir yeraltı nehri yüzeye fışkırdı ve bunu takibeden birkaç saniye içinde de, E v ren ’in bir ucuna kadar yan­ kılanıp geri gelen bir patlam ayla, m ilyonlarca ton kay­ 191


nam ış iav, yüzlerce metre yukarı püskürerek, nehrin, top­ rağın hem üstünde hem de altm da buharlaşm asına sebep oldu. O laya şahit olup da hayatta kalan -p e k a z - kişi, yüzbin mil karelik çölün tam am ının, bir mil kalınlığında bir gözlem e gibi havaya yükseldiğine ve kendi kendini ters yüz ederek, tekrar geri düştüğüne yem in ediyordu. Bu dakikada alevlerden yayılan solar radyasyon buharlaşm ış suyun oluşturduğu bulutların arasından süzüldü ve yere çarptı. B ir yıl sonra, yüzm il karelik çöl çiçeklerle kap­ lanm ıştı. G ezegenin çevresindeki atm osferin yapısı da dolaylı olarak değişm işti. Yazları güneş daha az ka­ vuruyor, kışları soğuk daha az ısırıyor, yum uşak yağ­ m urlar daha sık yağıyor ve K akrafoon’un çöl dünyası yavaş yavaş bir cennete dönüşüyordu. Kakrafoon hal­ kının lanetlendiği telepatik güç bile patlam anın gücüyle tam am en dağılm ıştı. D aha sonra. Felaket Bölgesinin bir sözcüsünün -b ü tü n çevrecileri vurm uş o la n ı- bunun ‘iyi bir g ö steri’ olduğunu söylediği bildirilm işti. B irçok kişi duygusallık içinde, m üziğin iyileştirici gücünden bahsetti. Birkaç şüpheci bilim adamı olayların kayıtlarını daha yakından incelediler ve uzayın yakın bir bölgesinden içeri doğru, yapay olarak yaratılm ış bir M u­ cize A lanının sızm akta olduğuna dair zayıf bulgular elde ettiler.

192


22

A rthur uyandı ve uyanır uyanm az da buna pişm an oldu. Akşam dan kalm anın ne dem ek olduğunu iyi bi­ liyordu am a, böylesi hiç başına gelm em işti. Bu bam ­ başka bir şeydi, bu en kötünün kötüsüydü. M adde trans­ fer ışınları, diye kendi kendine karar verdi, kafana bir tekm e yem ek kadar bile eğlenceli değil. G üm bürtüsü çevreye yayılan kalp çarpıntısı yü­ zünden yerinden kıpırdam ak istem eyen Arthur, bir m üd­ det yattığı yerde düşündü. Ulaşım biçim lerinin bir ço­ ğunun sorunu diye geçirdi aklından, hiçbirinin çekilen sıkıntılara değm em esiydi. D ünya’dayken - b ir D ünya’nın olduğu zam anlarda, yani D ünya henüz yeni hiper uzay çevreyolu yapm ak uğruna yerle bir edilm eden ö n c e sorun otom obillerdi. B ir yığın yapışkan, kara çam uru, kim seye zarar verm em esi için yerden toplayıp, araziyi kaplayan katrana ve havayı dolduran dum ana çevirip, ka­ lanı da denize dökmek, gibi dezavantajlar, bu vasıtalarla bir yerden bir yere daha çabuk ulaşm anın sağladığı avan­ tajları bastırır gibi olm uştu -ö zellik le de vardığınız yer, m uhtem elen bahsedilen dezavantajın sonucu olarak, ay­ rılm ış olduğunuz yere çok benzer bir hale gelm iş bu­ lunuyorsa, yani katranla sıvanıp, dum anla dolm uş ve ba­ lıklan tükenm işse. 193


Y a m adde transfer ışınlarına ne dem eli? Sizi önce atom larınıza ayırıp parçalayan, sonra bu atomları hava yoluyla etrafa savurup, daha sonra da onları, tam yıl­ lardan beri ilk kez özgürlüğü tadm ışlarken, tekrar bir araya toplam ayı öngören herhangi bir ulaşım biçim inin kötü olm ası gerekir. A rthur D en t’ten önce de birçok kişi aynen böyle dü­ şünm üş ve ve bunun hakkında şarkılar yazm a zahm etine bile katlanm ışlardı. İşte, eskiden Ş akrak-D ünya IIFde bulunan Sirius Sibernetik Şirketi Teletaşıt Sistemleri Fabrikası önünde büyük kalabalıklar tarafından söy­ lenm esi adet olanlardan bir tanesi: A ldebaran m uhteşem dir, A lgol de oldukça hoş, B etelgeuse’ün güzel kızları K endinizden geçirir sizi. Y aparlar ne isterseniz, G erçek bir elçabukluğuyla önce ve sonra yavaş yavaş. A m a beni oralara götürm ek için parçalam ak zo­ rundaysan O zam an oralara gitm eyi istem iyorum ben. Nakarat; Parçalanm ak, atom lara ayrılm ak. G ezm ek için ne yol ama. V e eğer beni oralara götürm ek için parçalam ak zo­ rundaysan. K ullanırım tercihim i evde kalm aktan yana. 194


Sirius altın kaldırım larla bezeli D iye işittim hep D elilerden, sonra da dediler “T au ’yu gör ölm eden evvel“ M em nuniyetle çıkardım otoyola ve hattâ ara yola A m a eğer beni oralara götürm ek için parçalam ak zo­ rundaysan, O zam an kendi adım a ben istem iyorum ora­ lara gitm eyi. Nakarat: Parçalanm ak, atom lara ayrılm ak Sen kaçırm ış olm alısın aklını V e eğer beni oralara götürm ek için parçalam ak zo­ rundaysan Y atakta kalmak için kullanıyorum ben hakkım ı. ... ve böyle sürüp gidiyordu. Çok daha kısa bir başka sevilen şarkı da şöyleydi: B ir akşam eve geldim teletaşıtla, Sid ve M eg ve Ronla, Ron M eg g i’nin kalbini çaldı B ana Sidney’in bacağı kaldı. A rthur acı dalgalarının yavaş yavaş durulduğunu his­ setti. A m a o boğuk kalp çarpıntısını hâlâ farkedebiliyordu. Yavaşça, dikkatli bir şekilde yerinden doğruldu. 195


“Boğuk bir kalp çarpıntısı duyabiliyor m usun?” dedi Ford Prei'ecl. A rthur kendi etrafında döndü ve anlaşılm az bir şeyler geveledi. Ford Prefecl kızarm ış gözleri ve soluk bir yüzle kendisine yaklaşm aktaydı. “N eredeyiz?” diye nefesini tutarak sordu Arthur. Ford etrafına bakındı. H er iki yönde de sonu gö­ rünm eyen, uzun, kavisli bir koridorda ayakta du­ ruyorlardı. O kullarda, hastanelerde, ruhsağlığı kli­ niklerinde sakinlerini baskı altında tutabilm ek için kullanılan iç karartan bir soluk yeşile boyanm ış olan dış çelik duvar başlarının üzerinde kıvrılıyor ve koyu kah­ verengi çuval kum aşıyla kaplanm ış dikey iç duvarla birleşiyordu. Y er döşem esi koyu yeşil çizgili kauçuktandı. Ford dış duvara yerleştirilm iş çok kalın, koyu renk saydam bir panele yaklaştı. Bir kaç kat derinliğinde ol­ m asına rağm en uzak yıldızların toplu iğne başı gibi pa­ rıldayan ışıklarını görebiliyordu. “Sanırım uzay gem isine benzer bir yerdeyiz,” dedi. Koridorun sonundan boğuk, güçlü ayak seslerine ben­ zer kalp atışlarının sesi geliyordu. “T rillian?” diye seslendi A rthur huzursuzca, “Zaphod?” Ford om uz silkti. “B uralarda yoklar,” dedi, “Ben baktım . H erhangi bir yerde olabilirler. Program lanm am ış bir teletaşıt adamı herhangi bir yönde ışık yılları boyunca .uzaklara fır­ latabilir. K endim i nasıl hissettiğim e bakacak olursam , bizim de epeyce ilerlem iş olduğum uzu tahmin ede­ biliyorum .” 196


“Nasıl hissediyorsun ki?” “K ötü.” “O nların...” “N erede olduklarını, nasıl olduklarını, bilm em ize imkan yok ve bunun için de hiçbir şey gelm ez elim izden. Benim yaptığım ı yap sen de.” “N e?” “Bunu artık düşünm e.” A rthur bu düşünceyi kafasında evirip çevirdi, is­ teksizce de olsa mantıklı olduğunu gördü, sarıp sar­ maladı ve uzak bir köşeye koydu. Derin bir nefes aldı. “Ayak sesleri!” diye heyecanla haykırdı Ford birden. “N erede?” “O gürültü. O güçlü kalp atışı. B unlar yere -Vurulan ayak sesleri, D inle!” A rthur dinledi. Gürültü koridorda, kendilerinden tah­ min edem edikleri bir uzaklıktan yankılanıyordu. Bu uzaktan gelen ve yere vuran ayakların çıkardığı boğuk bir sesti. “Burdan uzaklaşalım ,” dedi Ford sertçe. H er ikisi de uzak laştı- ama ters yönlere. “O tarafa değil, ” dedi Ford, “orası onların geldiği yön.” “H ayır değil,” dedi Arthur, “Bu taraftan geliyorlar.” “H ayır, bu taraftan...” H er ikisi de durdu. H er ikisi de döndü. H er ikisi de sesin geldiği yönü dinledi. H er ikisi de birbirine hak verdi. H er ikisi de daha önce gittiklerinin tersine ama, yine aksi yönlere doğru yürüdüler. 197


K orkuya kapılm ışlardı. H er iki yönden de gürültü gittikçe artm aktaydı. K endilerinden birkaç m etre ilerde, iç duvara dik açıy­ la uzanan bir başka koridor vardı. O na doğru koştular ve koridor boyunca aceleyle yürüdüler. Bu karanlık bir ko­ ridordu ve çok uzundu. K oridorda aşağı doğru iler­ ledikçe onlara hava gittikçe soğuyorm uş gibi geliyordu. İçinde ilerledikleri koridora açılan sağlı sollu başka ko­ ridorlar da vardı ve hepsi de çok karanlıktı. Önlerinden geçerken buz gibi bir havanın keskin rüzgarlarını his­ sedebiliyorlardı. Bir an için panik içinde durakladılar. K oridorda aşa­ ğılara doğru ilerledikçe ayak seslerinin daha da güçlü gelm eye başladığını farketm işlerdi. Sırtlarını soğuk duvarlara yapıştırarak öfkeyle din­ lediler. N e soğuk ve karanlık ve ne de gövdesiz ayak ses­ leri hoşlarına gidiyordu. Ford titredi. Bu titrem enin bir kısm ı soğuk yüzündense de, bir kısm ı da henüz gencecik bir B etelgeus’lü iken, yani boyu A rctur’lu bir megaçekirgenin ayak bileklerine henüz ulaşm ışken, en sev­ diği annesinden dinlediği öyküler aklına geldiği içindi: şeytanlar ve' unutulm uş tayfaların hayaletleri ile kay­ naşan uzayın derinliklerindeki gizli bölgelerde hu­ zursuzca dolaşan ölü gem ilerin öyküleri; böyle gem iler bularak onlara giren tedbirsiz yolcularm öyküleri; öyle öyküler k i....- sonra F ord’un akim a birden kahverengi çuval kum aşından yapılm ış duvar kaplam ası geldi ve kendini toparladı. H ayaletler ve şeytanlar ölüm tek­ nelerini nasıl dekore ederlerse etsinler, diye düşündü kendi kendine, istediğiniz paraya bahse girerdi ki, onlar 198


çuval kum aşından duvar kaplam ası kullanm azlar. A rthur’un kolunu yakaladı. “H em en geldiğim iz yere dönüyoruz,” dedi kararlı bir şekilde ve geldikleri yolu takip ederek geri dönm eye baş­ ladılar. Bir dakika sonra şaşırm ış kertenkeleler gibi havaya sıçradılar, çünkü en yakın koridor bağlantısının sonunda güçlü adım ların sahipleri ansızın tam önlerinde şekilleniverm işti. Saklandıkları köşeden, iki düzine kadar eşofm anlı, iriyarı, çok kilolu kadın ve erkeğin, bir kalp cerrahını korkutacak kadar hızlı ve zorlukla soluyarak koşm akta olduğunu gördüklerinde, gözleri şaşkınlıktan yerinden fırladı. Ford arkalarından baka kaldı. “K oşucular!” diye ıslık çalar gibi fısıldadı, ayaksesleri koridor ağının içinde aşağı yukarı yankılanırken. “K oşucular m ı?” diye fısıldadı Arthur. “K oşucular,” dedi Ford Prefect om uz silkerek. Saklandıkları koridor diğerleri gibi değildi. Ç ok kı­ saydı ve büyük çelik bir kapıyla son buluyordu. Ford ka­ pıyı inceledi, açılm a m ekanizm asını keşfetti ve ardına kadar açtı. G özlerine ilk çarpan tabuta benzeyen bir şeydi. Ve

ondan

sonra

gözlerine

çarpan

dört-

bindokuzyüzdoksandokuz şey de yine tabuttu.

199


23

Tabutların bulunduğu bölm e alçak tavanlı, az ay­ dınlatılm ış ve dev boyutlu idi. U zak bir köşede, aşağı yu­ karı üçyüz m etre kadar ilerdeki kem erli kapı aynı am açla kullanılan benzer bir odaya açılm aktaydı. Ford Prefect içeri adım atarken kısık bir ıslık çaldı. “Ç ılgınca,” dedi. “Ölü insanların bu kadar beğenilecek neyi var an­ lam adım ?” diye sordu A rth u r-, huzursuzca onu takip ederken. “B ilm iyorum ,” dedi Ford, “Hadi anlayalım m ı?” D aha yakından incelendiğinde tabutların daha çok birer lahidi andırdığı görülüyordu. Hem en hemen bel yüksekliğinde bir yerde duruyorlardı ve beyaz m erm er görünüm lü bir m alzem eden yapılm ışlardı -k i bu m al­ zem enin aslı göründüğü gibiydi, yani beyaz m erm er gö­ rünüm lü bir şeydi. K apaklan yarı-saydam dı ve kederli lahit sakinlerini bu kapaklar sayesinde bulanık da olsa görm ek m üm kündü. B unlar hum onoidler yani insansı ro­ botlardı ve geldikleri dünya hangisiyse orayla ilgili prob­ lem lerini çok geride bırakm ış oldukları belliydi, am a bunun ötesinde pek bir şey anlaşılm ıyordu. Lahitler arasında yerde ağır, yağlı beyaz bir gaz usul­ 200


ca dolanm aktaydı. A rthur önce bunun am acının orada özel bir atm osfer yaratm ak olduğunu düşündüyse de bu yargısı gazın bileklerini dondurduğunu keşfedene kadar sürdü. D okunulduklarında lahitler de ele son derece soğuk geliyorlardı. Ford birden onlardan birinin yanına çöm eldi. Sırt çan­ tasından havlusunun bir ucunu çıkardı ve zorlanarak bir şey ovalam aya başladı. “Bak, bunun üzerinde bir plaket var,” diye açıkladı A rthur’a “üzeri donm uş.” Buzu iyice temizledi ve plakete kazılm ış olan harfleri inceledi. B unlar A rthur’a, dışarda geçirdiği bir gecede neyin fazlasını içm iş olabilirse onu içmiş bir örüm ceğin ayak izleri gibi geldiyse de Ford, G alaktik E ezzeereed’in ilkel bir form u olan yazıyı hem en tanıdı. “Burada ’G olgafrincham Ark Filosu, Gemi B, Bölük Yedi, Telefon Tesisatçısı, ikinci s ın ıf diye y a z ıy o r- ve bir seri num arası var.” “B ir telefon tesisatçısı m ı” dedi Arthur, “Ölü b ir te­ lefon tesisatçısı m ı?” “En iyisinden.” “A m a burda ne yapıyor?” Ford kapağın üzerinden içerdeki şekle baktı. “Pek bir şey yaptığı söylenem ez,” dedi, ve birden, onu görenlerde son günlerde fazla çalıştığı ve biraz din­ lenm esi gerektiği hissini uyandıran, o sırıtışlarından biri belirdi suratında. Zıplayarak bir başka lahitin yanına gitti. Kısa bir havlu çalışm ası ve ardından ilan etti. 201


“B uradaki ölü bir kuaför. H eey!” B undan sonraki lahit, kendisinin bir reklam cılık şir­ ketinin m uhasebe m üdürü için son dinlenm e yeri ol­ duğunu anlatıyordu; bundan sonraki üçüncü sınıf bir ikinci el araba pazarlam acısını barındırıyordu. B irden döşem eye açılan bir kontrol kapısı F ord’un dikkatini çekti ve yere çöm elerek onun ne olduğunu an­ lam aya çalıştı. B ir yandan da kendisini sarm alam akla tehdit eden dondurucu gaz bulutlarını başından savm aya çalışıyordu. A rthur’un aklına bir şey gelm işti. “E ğer bunlar yalnızca birer tabutsa,” dedi, “niçin böyle soğutuluyorlar?” “Y a da niye burada m uhafaza ediliyorlar,” dedi Ford servis kapısını çekip açarken. G az ordan içeri aktı. “H atta, neden kim se beşbin ölü bedeni uzayda taşım a zahm eti ve m asrafına girişm iş olsun?” “On bin,” dedi A rthur, ikinci bölüm ün hayal meyal görülebildiği kem erli kapıyı göstererek. Ford kafasını döşem edeki servis kapısından aşağı doğru sarkıttı. T ekrar yukarı baktı. “O nbeş bin” dedi, ” A şağıda da bir sürü var.” “O nbeş milyon ,” dedi bir ses. “Bu çok,” dedi Ford, “çok çok.” “Y avaşça arkanıza dönün;” diye hırladı ses, “ve e l­ lerinizi yukarı kaldırın. En ufak bir hareketinizde sizi mini mini parçalara ayırırım .” “S elam ?” dedi Ford, yavaşça arkasına dönerek, el­ lerini yukarı kaldırıp başka bir harekette bulunm ayarak. 202


“N için?,” dedi A rthur D ent, “bizi görm ekten kimse m em nun olm uyor?” ^ * İçeriye girdikleri kapm m ^eşiğinde onları görm ekten m em nun olm ayan adamm 4iltıeti durm aktaydı. M em ­ nuniyetsizliği hem sesinin hırlayarak hakim iyet ilan eden tonundan hem de onlara doğru tutm akta olduğu uzun nam lulu güm üş rengi bir K ill-O -Z a p silahm dan belli oluyordu. Silahın tasarım cısının lafı dolaştırm am ak üzere talim at aldığı belli idi. “Bu silahı kötü ruhlu yarat” dem işlerdi ona. “Bu silahın bir doğru ucu bir de yanlış ucu olduğunu çok açıkça belirt. Yanlış ucunda durm akta olan herkese kendisi için işlerin kötü gittiğini açıkça be­ lirt. Eğer bunun anlamı silahın etrafına her türlü oku, iğ­ neyi ve kara şeyleri takm aksa o zaman öyle yap. Bu şö­ m inenin üzerine asm ak için, ya da şem siye kovasına koym ak için yapılm ış bir silah değil, bu silah dışarı çıkıp insanları perişan etm ek için.” Ford ve A rthur silaha m utsuzluk içinde baktılar. Eli silahlı adam kapıdan ayrıldı ve etraflarında dön­ m eye başladı. Işığa geldikçe onun siyah ve altın renkli üniform asm ı görebiliyorlardı. Ü niform anın düğm eleri öyle partlatılm ış ve öyle yoğun bir şekilde parıldıyorlardı ki yaklaşm akta olan bir m otosikletli olsaydı, rahatsız ola­ cağı için ışıklarını yakardı. Kapıyı işaret etti. “D ışarı,” dedi. Bu kadar ateş gücü olan birinin ayrıca bir de laf gücü olm ası gerekm ezdi. A rthur ve Ford K ill0 - Z a p ’in yanlış ucu ile düğm eleri tarafından yakıdan takib edilerek dışarı çıktılar. 203


K oridora döndüklerinde gelm ekte olan yirm idört ko­ şucu ile karşılaştılar. K oşucular şimdi duşlarını yapmış, üzerlerini değişm işlerdi vee onların önünden geçerek de­ polandıkları bölm eye gidiyorlardı. A rthur arkasına dö­ nerek onların içeri girişlerini kafası karm akarışık bir şe­ kilde gözledi. “Y ürüyün!” diye bir çığlık attı onları esir eden adam. A rthur yürüdü. Ford om zunu silkip yürüdü. D epoda koşucular yan duvar boyunca dizili lahitlere yöneldiler, kapaklarını açtılar, içine girm ek üzere tır­ m andılar ve girergirm ez de yirm idört huzurlu uykuya dalıp gittiler.

204


24

“Eee...K aptan...” “Evet, Bir N um ara?” “Sadece İki N um aradan bir rapor şeyi aldığımı söy­ leyecektim de.” “Oh, tanrım .” Yukarda, gem inin köprü üstünde, Kaptan hafif bir hu­ zursuzluk içinde uzayın sonsuz derinliklerini sey­ retm ekteydi. Y aslandığı yerden, geniş kubbeli dam ­ lacığın ardında, içinden geçtikleri yıldızların önlerinde ve arkalarında oluşturdukları görkem li m anzarayı iz­ liyordu - bu yolculuk süresince farkedilir derecede in­ celm iş olan m anzarayı. Dönüp, gem inin iki m illik iri cüssesinin üzerinden geriye bakınca arkalarında bı­ raktıkları çok daha sık, adeta metal bir şerit gibi görünen yıldız küm elerini görebiliyordu. Bu içinde yol aldıkları Galaktik M erkezden görünen m anzara idi. A slında se­ nelerdir, şu anda pek de hatırlayam adığı am a m üthiş yüksek olduğunu bildiği bir hızda yol alm aktaydılar. Birşeyin hızına yaklaşan bir hızdı bu. Y oksa bir başka şeyin hızının üç misli miydi hızlan? H er neyse, çok etkileyici bir hızdı sonuç olarak. Gem inin arkasındaki parlak uzak­ lığı izledi bir şeyler görm eye çalışarak. Bunu her b ir-ik i 205


dakikada bir yapıyordu, fakat aradığını bir türlü bu­ lam ıyordu. A m a bunun kendisini telaşlandırm asına da izin verm iyordu. Bilim adam ları kim se paniklem ediği ve herkes kendi üzerine düşeni düzenli bir biçim de yaptığı sürece her şeyin m ükem m el gideceğini söylüyorlardı. Kendisi paniklem iyordu. Onu ilgilendiren her şey m uhteşem gidiyordu. Büyük köpüklü bir süngerle om u­ zunu sildi. Bir şeyden dolayı ufak bir huzursuzluk his­ settiğini hatırladı. Şimdi bütün bunlar ne dem ek olu­ yordu? Y anıbaşında duyduğu ufak bir öksürük gem inin birinci subayının hâlâ yanında durduğunu ona hatırlattı. İyi bir çocuktu B ir N um ara. En zekilerinden değildi belki, ayakkabı bağlarını bağlam akla ilgili garip bir so­ runu vardı, am a buna karşılık iyi bir subayın birçok ye­ teneğine sahipti. K aptan, eğilip ayakkabısının bağlarını bağlam aya çalışan bir adam ı, bu iş ne kadar uzun sürerse sürsün, tekm eleyecek biri değildi. O rtalıkta kendini be­ ğenm iş bir şekilde dolanıp duran, durm adan düğmelerini parlatan, her saat başı raporlar yayınlayan , o sevim siz İki N um ara gibi değildi o: “Gem i hâlâ hareket halinde. K aptan.” “H âlâ rotam ızdayız. K aptan.” “Oksijen se­ viyem iz hâlâ yeterli. K aptan.” K aptan’ın önerisi, “Bırak biraz eksilsin” oluyordu. Ah, evet, bu tür şeyler onu te­ dirgin ediyordu. B ir N um araya döndü. “Evet, K aptan, iki N um ara bazı tutuklular bulduğuna ilişkin bir şeyler bağırıyordu....” Kaptan bunu düşündü. Ona pek olacak şeymiş gibi gelm edi ama, kendisi em rinde çalışanlara engel olacak biri değildi. 206


“Eh, belki de bu onu bir m üddet için m utlu eder,” dedi, “herzam an böyle bir şey istiyordu” * ** Ford Prefect ve A rthur D ent gem inin sonsuz gibi gö­ rünen koridorlannda ağır ağır, sürüklenircesine yü­ rüm ekteydiler. İki num ara hemen arkalarından uygun adım geliyor ve arada sırada yanlış bir hareket yap­ m am aları veya olm ayacak bir şeye kalkışm am aları yö­ nünde em irler yağdırıyordu. En azından bir m illik kah­ verengi çuval kumaş kaplı duvar geçm işlerdi. Sonunda, İki N um ara’nın seslenm esiyle kendiliğinden açılan geniş, sürgülü bir çelik kapının önüne geldiler. İçeri girdiler. Ford Prefect ile A rthur D ent’e burada en ilgi çekici gelen şey, köprü üstünü örten, onbeş m etre çapındaki ya­ rım küre ile onun ardından gözüken ve üzerlerinde par­ layan yıldızların göz kam aştırıcı manzarası değildi : E v­ renin Sonundaki R estoran’da yem ek yem iş kişiler için böyle m anzaralar olağandı. Etraflarını çepeçevre saran uzun duvar boyunca sıralanm ış çeşitli cihaz kalabalığı da değildi. A rthur’a göre geleneksel uzay gem ilerinin tam da böyle bir görüntüsü olm ası gerekiyordu, Ford için ise bu görüntü antika kalıyordu: Felaket B ölgesi’nin gösteri ge­ m isinin kendilerini iki milyon yıl değilse en azından bir milyon yıl geriye götürdüğüne ilişkin şüphelerini doğ­ rulayan bir görüntüydü bu. Hayır, onları gerçekten sarsan şey bir küvetti. Küvet, bir buçuk iki m etre yüksekliğinde mavi su kristalinden kabaca yontulm uş bir kaide üzerinde dur­ 207


maktaydı ve M axim egalon’daki H astalıklı Hayalgüçleri M üzesi dışında pek rastlanm ıyan bir barok şekilsizliği idi. Altın varakla belirginleştirilm iş bağırsak kar­ maşıklığını andıran tesisat boruları bir geceyarısı açılan isim siz bir m ezarı andırıyordu; m usluklar ile duş bağ­ lantısı ise çirkin suratlı taş yaratıkları bile yerinden sıç­ ratacak nitelikteydi. Bu bir uzaygem isi köprüüstünün en dikkat çekici par­ çası olarak son derece uygunsuz bir şeydi ve İki Num ara, bunu bilen bir adam ın neşesiz tavrıyla ona yaklaştı. “Kaptan, efendim !” diye sım sıkı kapalı dişlerinin ara­ sından haykırdı - z o r bir num araydı ama bunu mükem m elleştirdiği yılları olm uştu. C anavar görünüşlü küvetin bir kenarından geniş dost bir surat ve köpükle kaplı dost bir kol yükseldi. “Ah, selam , İki N um ara,” dedi K aptan, elindeki sün­ geri neşeyle sallayarak, “günün güzel geçiyor m u?” İki N um ara her zam ankinden daha ciddi, hazırol va­ ziyetinde bekliyordu. “Size 7 num aralı dondurucu bölüm de tesbit ettiğim tutukluları getirdim efendim !” diye bağırarak rapor verdi. Ford ve A rthur şaşkınlıkla öksürdüler. “Eee.. .. M erhaba,” dediler. Kaptan onlara gülüm sedi. D em ek ki İki N um ara ger­ çekten binlerini bulm uştu. Eh, kendisi için iyi bir şey diye düşündü K aptan, bir adam ın en iyi yaptığı şeyi yap­ tığını görm ek hoş bir şeydi. “Oh, oradakiler, m erhaba,” dedi onlara, “ Ayağa kal­ 208


kamadığım için kusura bakm ayın, çabucak yıkanayım demiştim de. O ralarda cinentonik olacak. Bir Num ara, buzdolabına bakıver.” “Tabii efendim .” İsler ilkel ister gelişm iş olsun galakside bilinen dün­ yaların yüzde seksenbeşini cinentonik, veya g e e -N ’N T ’n -ik , veya c in o n -o -n ik s veya aynı fonetik bağlantıda binlerce veya daha da fazla çeşitlem esi yapılabilecek bir içki icad etm iş olmaları ilginç bir gerçekti ve bunun ne derece önem li olduğunu kestirm ek güçtü. İsim ler benzer olm akla birlikte içkilerin kendileri aynı değildi ve ale­ lade suyun oda ısısının biraz üzerinde servis edilmesi olan Sivolvo usulü “şinanto/m ings” ile yüz adım dan bir sığın öldürebilecek güçteki G agrakack usulü “tsin anthony-k s” arasında bir sürü değişik çeşidi vardı. İsim ­ lerinin birbirine benzer seslerde olmaları dışında, hep­ sinin ortak bir noktası daha bulunuyordu ki bu da, her bir içkinin kendi dünyasının, henüz diğer dünyaların hiçbiri ile bir tem as kurm adan önce, bu içkiyi icad etm iş ve is­ mini koym uş olm asıydı. Bu gerçekten nasıl faydalanılabilirdi? Bu bilgi ta­ mamen tek başına var olan bir bilgiydi. Herhangi bir ya­ pısal linguistik kuramını ilgilendirdiği kadarı ile belli bir grafiği yoktu am a devam eden bir gerçekti. Yaşlı yapısal linguistik uzm anlan, genç yapısal linguistik uzm anlan bunu devam ettirdikleri için onlara kızıyorlardı. Genç linguistik uzmanları bunun için çok heyecanlanıyorlar ve derin bir önem e sahip bir şeye çok yaklaştıklanna ina­ narak gece geç vakitlere kadar oturup bunu tartışıyorlar 209


ve sonunda vaktinden önce yaşlı yapısal dil uzm anlan haline gelerek, genç yapısal linguistik dil uzm anlarına çok kızıyorlardı. Y apısal linguistik uzm anlan acı şekilde bölünm üş, m utsuz bir disiplindiler ve içlerinden birçoğu sorunlannı O uisghian Zodahs içine göm erek uzun ge­ celer geçiriyorlardı. İki N um ara K aptanın banyo küveti gellenm e hissi içinde tirtir titriyordu.

önünde en­

“T utuklulan sorgulam ak istem iyor m usunuz, efen­ dim ?” diye uludu. K aptan ona eğlenerek baktı. “G olgafrincham aşkına, teyeyim ?” diye sordu.

bunu

niye

yapm ak

is­

“O nlardan bilgi elde edebilm ek için, efendim! Buraya neden geldiklerini anlam ak için!” “Oh, hayır, hayır, hayır,” dedi K aptan, “sanınm sa­ dece bir kadeh cinen tonik içm eye uğram ışlardır, siz de öyle düşünm üyor m usunuz?” “A m a efendim onlar benim tutuklulanm . O nlan sor­ gulam alıyım !” Kaptan onlara şüpheyle baktı. “Oh, tam am o zam an,” dedi “ne gerekiyorsa öyle yap. Onlara ne içm ek istediklerini sor.” İki N um ara’nın gözlerinde sert soğuk bir pırıltı be­ lirdi. Y avaşça Ford Prefect ve A rthur D ent’e yaklaştı. “Pekala, pislikler,” dedi, “sizi sıçan kılıklı...” F ord’u K ill-O -Z a p silahı ile dürtükledi. “Sakin ol, İki N um ara.” diye uyardı Kaptan ne­ zaketle. 210


“Ne içmek istiyorsıınuzlV.'' diye haykırdı İki N um ara . “Cinen tonik benim kulağım a hoş geliyor,” dedi Ford, “Sen ne dersin A rthur?” A rlhur gözlerini kırpıştırdı. “N e? oh, evet,” dedi. “Buzlu mu, buzsuz m u l\” diye kükredi İki N um ara. “Oh, buzlu lütfen,” dedi Ford. “LimonV.V." “Evet, lütfen,” dedi Ford, “Bir de şu küçük bis­ küvilerden var m ıydı acaba? Hani şu peynirli olan­ larından?” “Soruları ben sorarım \\\" diye haykırdı İki num ara, vücudu bir sinir krizi içinde sarsılıyordu. “Eee, İki N um ara...” dedi Kaptan yum uşak bir sesle. “Buyrun efendim !” “Bu işten vazgeçer m isin lütfen, o iyi bir adam. R a­ hatlatıcı bir banyo yapm aya çalışıyorum burda.” İki N um aranın gözleri kısıldı ve Bağıran ve İnsan Ö l­ dürenler dünyasında soğuk birer çizgi olarak ad­ landırılabilecek hale geldi. B urada esas fikir, rakibde gözlüklerini kaybettiğin veya uyanık kalm a güçlüğü çek­ tiğin im ajını yaratabilm ekti. Bunun niye ürkütücü olduğu ise henüz çözülem em iş bir problem di. K aptan’a yaklaştı, ağzı (İki N um ara’nın ) ince, sert bir çizgi halini almıştı. Böyle bir ağzın niçin bir kavga tavrı olduğunu anlam ak da bir başka zorluktur. Bir Traal orm anında dolaşırken, birdenbire m asallardaki Açgözlü 211


B öcekyiyen Y aratıkla karşılaşsanız ve eğer yaratığın ağzı, çoğunlukla olduğu gibi, keskin dişlerle dolu, sal­ yalar akıtan, kocam an açılm ış bir ağız değil de, ince, sert bir çizgi halinde bir ağız olsa, sanırım bunun için yal­ nızca şükran duyarsınız. “Size hatırlatabilir miyim efendim ,” dedi İki Numara, yılan ıslığına benzer bir sesle Kaptana, “üç seneden fazla bir zam andan beri bu küvetin içinde olduğunuzu?!” Bu son atışı da yaptıktan sonra İki N um ara topuklan üze­ rinde döndü ve aynada bakışları ile ok atm a egzersizleri yapm ak üzere, kızgınlık içinde bir köşeye yürüdü. K aptan küvetinin içinde kıpırdandı. Ford Prefect’e acem ice beceriksiz bir gülücük attı. “Eh, benim ki gibi bir işiniz olunca, çok gevşem eniz gerekiyor,” dedi. Ford yavaşça ellerini indirdi. Bu herhangi bir tepki uyandırm adı. A rthur da kendininkileri indirdi. Çok yavaş ve dikkatli bir şekilde ilerleyen, Ford küvet ayağının yanına yaklaştı. Onu okşadı. “Ç ok hoş” diye yalan söyledi. Önce sırıtm asının bir sorun yaratıp yaratm ayacağını tarttı ve bir sorun çıkm ayacağından em in olunca yavaş ve dikkatli bir şekilde sırıtm aya başladı. Sorun yoktu. “Ee..." dedi Kaptana. “E vet?” dedi Kaptan. “M erak ediyorum ,” dedi Ford, “gerçekten de, işinizin ne olduğunu sorabilir m iyim acaba?” O m uzuna bir el dokundu. Hem en arkasına döndü. 212


Bu Birinci süvari idi. “İçicileriniz,” dedi. “Ah, teşeickür ederim , “dedi Ford. O ve Arthur, cinen toniklerini aldılar. K endininkinden bir yudum içen A rt­ hur, tadm m aynı viski soda gibi olduğunu keşfedince şa­ şırdı. “Y ani, farketm em em m üm kün değildi,” dedi Ford, o da içkisinden bir yudum alırken, “o cesetler. Depodakiler.” “C esetler m i?” dedi K aptan şaşkınlıkla. Ford du­ rakladı ve kendi kendine düşündü. H içbir şeyi öylece ka­ bullenm e, diye geçirdi içinden. K aptan’ın, gem isinde onbeş m ilyon ölü gövde taşıdığım bilm iyor olm ası m üm ­ kün olabilir miydi? Kaptan neşeyle onaylayarak başını salıyordu. Aynı zam anda da lastik bir ördekle oynar gibiydi. Ford etrafına bakındı. İki N um ara da aynadan ken­ disine bakıyordu, ama yalnızca bir an için. G özleri de­ vam lı kıpır kıpırdı. Birinci süvari orada öylece duruyor ve kibarca gülüm seyerek içki tepsisini tutuyordu. “C esetler m i?” dedi kaptan yeniden. Ford dudaklarını yaladı. “E vet,” dedi, “Bütün o ölü telefon tesisatçıları ve m u­ hasebe m üdürleri, biliyorsunuz aşağıda, depoda.” Kaptan onu inceledi. B irden başını geriye doğru ata­ rak kahkahalarla güldü. “Oh, onlar ölü değil ki,”- dedi, “oh. Tanrım , hayır, hayır onlar dondurulm uş. O nlar canlandırılacak.” 213


Ford çok az yaptığı bir şey yaptı. Gözlerini kır­ pıştırdı. A rthur bir transdan çıkm ış gibiydi. “Yani bir depo dolusu dondurulm uş kuaförünüz ol­ duğunu mu söylüyorsunuz?” dedi. “Oh, evet,” dedi Kaptan, “M ilyonlarcası. Kuaförler, yorgun TV yapım cıları, sigorta satıcıları, personel m e­ m urları, em niyet görevlileri, halkla ilişkiler uzm anları, idari dam şm anlar, aklınıza ne gelirse. Bir başka ge­ zegende bir koloni kuracağız. Ford çok hafif bir şekilde kıpırdandı. “Ç ok heyecanlı değil m i?” dedi Kaptan. “N e, elinizdeki yığınla m ı?” “A h, beni yanlış anlam ayın.” dedi Kaptan, “Biz Ark Filosundaki gem ilerden yalnızca bir tanesiyiz. Biz Ark “B ” yiz, anlıyorm usunuz. Pardon, benim için sıcak suyu biraz açabilir m isiniz lütfen?” A rthur itaat etti ve pem be köpüklü bir su küvetin içine doldu. Kaptan m utluluk içinde m em nuniyetle ne­ fesini bıraktı. “Ç ok teşekkürler, kıym etli arkadaşım . Lütfen ken­ dinize tekrar içki alm aktan çekinm eyin.” Ford kendi içkisini bitirdi. Bir N um aradan içki şi­ şesini aldı ve bardağını tekrar ağzına kadar doldurdu.” “A rk B ,” dedi “nedir?” “B u.” dedi Kaptan, ve elindeki lastik ördekle neşeli sesler çıkararak köpüklü suyu etrafa saçtı. “E vet,” dedi Ford, “A m a...” “O lan şu ki,” dedi K aptan, bizim gezegenim iz, yani 214


getm ekte olduğum uz dünya, söylem esi uygunsa, lanetli idi.” “Lanetli m i?” “Oh, evet. Bu yüzden herkesin düşündüğü bütün nü­ fusu birkaç dev boyutlu uzay gem isinde toparlayıp, gidip bir başka gezegene yerleşm ekti.” Ö yküsünün bu kadannı anlattıktan sonra, halinden m em nun bir hom urtuyla arkasına dayandı. “Yani daha az lanetli bir gezegene' m i?” diye ce­ saretlendirdi Arthur. “N e dem iştiniz kıym etli arkadaşım ?” “D aha az lanetli bir gezegen diyordum . G idip yer­ leşecektiniz.” “G idip yerleşeceğiz, evet. Bu yüzden üç gem i inşa edilm esine karar verildi. A nlıyorm usunuz, U zayda üç A rk, ve... sizi sıkm ıyorum değil m i?” “H ayır, hayır,” dedi Ford kesin bir dille,”çok ilgi çe­ kici.” “B iliyor m usunuz, arada sırada, değişiklik olarak,” diye fikrini belirtti K aptan, “konuşabilecek bir başkasını bulm ak çok hoş oluyor doğrusu.” İki N um aranın gözleri yine ateşli bir şekilde odayı ta­ radı ve bir aylık bayat etinin en sevdiği parçasından kısa bir süre ayrılm ak zorunda kalm ış bir çift karasinek gibi tekrar aynanın üzerine yerleşti. “Bunun gibi uzun yolculukların sorunu,” diyerek devam etti Kaptan, “sonunda sadece kendi kendine ko­ nuşm ak zorunda kalm ak ki bu korkunç sıkıcı bir hale ge­ lebiliyor, çünkü bu konuşm aların yarısında bir sonraki lafın ne olduğunu bilir hale geliyorsunuz.”

215


“Sadece yarısında m ı?” diye sordu Arthur. Kaptan bir süre düşündü. “Evet, iıemen hem en yarısında dem eliydim . Hern e y se - sabun nerede?” E trafta arandı ve buldu. “Evet, o halde, her neyse,” diye özetledi, “A maç, bi­ rinci gem iye yani ‘A ’gem isine, bütün parlak liderlerin, bilim adam larının, büyük sanatçıların, anlıyorsunuz işte, başarılı kişilerin binm esiydi üçüncüsüne, yani ‘C ’ ge­ m isine de esas işleri yapanlar, iş sahibi olanlar ve iş gö­ renler yerleştirilecekti; ’B ’ gem isine ise -b u bizim g e m ikalan herkes binecekti, anlıyor m usunuz, sıradan kişiler yani..” M utlu bir şekilde gülüm sedi. “V e ilk olarak biz gönderildik,” diye tam am ladı öy­ küsünü. Ve küçük bir banyo şarkısı tutturdu. Onun dünyasının en heyecan verici ve üretken şarkı .sözü yazarlarından biri (ki şu sırada, bulundukları yerden dokuzyüz m etre kadar aşağıdaki otuzaltıncı am barda uyum aktaydı) tarafından kendisi için bestelenm iş olan bu banyo şarkısı bir süre için bile olsa yaşanacak cansıkıcı sessizlik anını engelledi. Ford ve A rthur ayaklarının ye­ rini değiştirdiler ve gözlerini dikkatle birbirlerinden ka­ çırdılar. “Eee...” dedi A rthur bir m üddet sonra, “O halde sizin gezegeninizde tam olarak yolunda gitm eyen şey neydi?” “Oh, dediğim gibi orası lanetli idi.” dedi Kaptan, “A nlaşılan güneşe çarpacaktı yani, öyle bir şey. Ya da belki de ay bize çarpacaktı. Bu cins bir şey. H er ne ise kesinlikle çok ürkütücü bir olasılıktı.” 216


“O h,” dedi birinci süvari, “Ben gezegenin büyük bir üç m etrelik pirana arıları istilasına uğrayacağını sa­ nıyordum . Ö yle değil m iydi?” İki N um ara olduğu yerde döndü, gözleri soğuk ve sert bir ateşle yanıyordu. Bu ateş ancak onun yaptığı m iktarda egzersiz ile sağlanabilirdi. “Bana söylenen bu değildi!” diyerek yılan gibi tısladı. “Benim kom utanım , bana tüm gezegenin dönüşüm e uğram ış korkunç büyüklükte bir yıldız keçisi tarafından yenm e tehlikesi içinde olduğunu söylem işti!” “Oh, sahi m i...” dedi Ford. “Evet! C ehennem in dibinden canavar bir yaratık, onbin mil uzunluğunda keskin dişleri olan, nefesi ok­ yanusları kaynatabilecek, pençeleri kıtaları köklerinden kopartabilecek, ve binlerce gözü güneş gibi yanan, sal­ yalar akıtan çeneleri birbirinden bir milyon yıl ötede, hiç görm ediğiniz gibi b ir canavar.... hiç... hayatınızda...” “V e ilk olarak da sizi gönderdiklerinden em in olm ak istediler, öyle m i?” diye soruşturdu Arthur. “Oh, evet,” dedi Kaptan, “yani herkes, çok hoş ol­ duğunu düşündüğüm bir yaklaşım la, yeni b ir gezegene varıldığında iyi bir saç kestirilebileceğinden ya da te­ lefonların bakım ından em in olunabilm esinin m oral açı­ sından çok önem li bir şey olduğunu söylüyordu.” “Oh, evet,” diye aynı fikirde olduğunu belirtti Ford, “Bunun çok önem li olduğunu görebiliyorum . V e diğer gem iler, ee... onlar da sizi takip ettiler değil m i?” Kaptan bir süre cevap verm edi. K üvetinde kıvrılarak gem inin parlak galaktik m erkeze doğru uzanan m uazzam 217


gövdesine doğru bir geri bakış fırlattı. Akıl alm az uzak­ lığa kısık gözlerle baktı. “İlginç bir soru doğrusu” dedi F ord’a hafifçe kaş ça­ tarak bizim de m erakım ızı çekm iyor değil h an i... on­ lardan ayrılalı beş sene oluyor, o günden bu yana hiçbir haber alam ad ık ... am a arkam ızda bir yerde olm alılar.” T ekrar uzakları izlem eye devam etti. Ford da onunla birlikte izledi ve kaşları düşünceli bir şekil aldı. “K uşkusuz öyledir, ancak,” dedi yum uşak bir sesle, “bir keçi tarafından yenm iş olm adıkları sürece...” “Ah, evet...” dedi kaptan sesine hafif bir tereddüt sı­ zarken, “keçi, ...” gözleri köprü üstünü çevreleyen ci­ hazların ve bilgisayarların üzerinde dolaştı. Hepsi uzak­ tan m asum bir şekilde kendisine göz kırpıyorlardı. D ışarıdaki yıldızlara baktı, am a hiçbiri bir kelim e söy­ lem iyordu. Birinci ve İkinci süvarilerine baktı am a o an için, ikisi de kendi düşüncelerinde kaybolm uş gibiydiler. K endisine kaşlarını kaldırarak bakm akta olan Ford Prefect’e baktı. “Bu garip bir şey, biliyor m usunuz,” dedi sonunda K aptan, “am a şimdi öyküyü bir başkasına anlatırken... yani sana da tuhaf geldi mi, B ir N um ara?” “E eeeeeee....” dedi B ir Num ara. “E vet,” dedi Ford, “A ranızda konuşm ak isteyeceğiniz çok şeyiniz olabileceğini görüyorum , içkiler için te­ şekkürler, acaba bizi size en uygun gezegende bırakabilir m iydiniz dı'ye...” “Ah, ama, bu biraz güç biliyorsunuz,” dedi Kaptan, 218


“çünkü bizim iniş çıkış program ım ız biz Golgafrincham ’dan ayrılm adan önce otom atik olarak ayar­ lanmıştı, sanırım bunun bir sebebi de benim rakam larla aram ın pek iyi olm am asındandı...” “Yani bu gem ide kısılıp kaldığım ızı mı söylem ek is­ tiyorsunuz?” diye haykırdı Ford bütün sabrını ve yap­ m acık nezaketini aniden kaybederek. “Koloni kurm anız beklenen bu gezegene ne zam an varm anız bekleniyor?” “Oh, sanırım hemen hem en gelm iş olm alıyız, dedi Kaptan, “her dakika bu m üm kün. Benim de artık bu ban­ yodan çıkm am lazım aslında. Oh, am a bilm iyorum , tam da zevkini çıkarırken, niye çıkayım ki?” “Yani bir dakika sonra falan yere iniyoruz öyle m i?” dedi Arthur. “Yani, pek iniyoruz sayılmaz, aslında inm ek değil, hayır... eee..” “Neden bahsediyorsunuz siz?” diye sordu Ford sert­ çe. “Y ani,” dedi Kaptan, kelim eler arasında yolunu dik­ katle seçerek, “sanırım , hatırlayabildiğim kadarıyla, biz oraya çarpm ak üzere program lanm ıştık.” “Ç arpm ak m ı?” diye bağırdı Ford ve Arthur. “Eee, evet,” dedi Kaptan, “evet, bu da planın bir parçasıydı. Bunun şu anda tam olarak hatırlıyam adığım çok iyi bir sebebi vardı. Şeyle ilgiliydi... ee...” Ford patladı. “Siz bir yığın yararsız allahın cezası ser­ sem siniz!” diye bağırdı. “Ah, evet, işte bu yüzden,” diye gülüm sedi Kaptan, “sebep buydu.”

219


25

Her Otostopçunun Galaksi Rehberi G olgafrincham Gezegeni hakkında şu bilgileri verm ektedir: Burası ef­ saneler açısından zengin, yer y e r geçmiş zamanlarda onu işgale kalkışanların kanıyla yeşermiş, kırmızı, ta­ rihsel ve gizem li bir gezegendir; kurak ve çıplak top­ rakları, sıcak ve tozlu kayalarının üzerinden damlayan ve arkalarındaki koyu renkli bol kokulu yosunları bes­ leyen, parfümlü kaynakları ve bu kaynakların kokusu ile sarhoş eden. Tatlı, sıcak ve sıkıntılı bir havası vardır. Ateşli alınların ve m est olmuş hayallerin ülkesiydi bu­ rası. Yosunların büyümesini durdurmayı becerip de al­ tında oturacak b ir ağaç bulanların serinkanlı ve gölgeli düşüncelerinin ülkesiydi. Aynı zamanda da bir çelik, kan ve kahram anlıklar ülkesiydi. Vücudun ve ruhun ül­ kesiydi. Gezegenin tarihi buydu. Ve bütün bu eski ve gizem li tarihin en gizemli kişileri hiç şüphesiz A riu m ’un D aireler Çizen Büyük Şairleri idi. D aireler Çizen Şairler eskiden uzak dağ geçitlerinde yaşar, buralarda pusuya yatar ve tedbirsiz küçük yolcu gruplarının etrafında daireler çizerek onlara kaya p a r­ çaları atarlardı. Ve yolcu lar bağrışm aya başlayıp, onlara bu kaya parçası atma işiyle başkalarını rahatsız edeceklerine 220


niçin gidip de şiir yazm adıklarını sorm aya haşlayınca, birden dururlar ve sonra büyük Vassillian Şarkı Zin­ cirini oluşturan yediyüzdoksandört şarkıdan birini oku­ maya başlarlardı. Bu şarkıların herbiri olağanüstü gü­ zellikte ve olağanüstü uzunluktaydı ve hepsi de aynı kalıptaydı. Her şarkının ilk bölümü, bir zam anlar Vassillian Şeh­ rinden beş akıllı ve bilgin prensin dört atla nasıl yola ko­ yulduklarını anlatırdı. Tabii herbiri cesur, asil ve akıllı olan bu prensler, uzak ülkelere yolculuk yaparlar, kötü devlere karşı savaşırlar, egzotik felsefeler sürdürürler, . tuhaf tanrılarla çay içerler, yakışıklı canavarları çılgın prenseslerin elinden kurtarırlar, sonunda cehaletten kur­ tulduklarını ve mucizelerin bu yüzden gerçekleştiğini b il­ dirirlerdi. H er şarkının ikinci ve çok daha uzun olan kısmında, geri dönerken kimin yürümek zorunda kalacağına ilişkin incir çekirdeğini doldurmayan tartışm alar anlatılırdı. Bütün bunlar, gezegenin uzak geçmişinde kalmıştı. Bununla birlikte, Golfrincham halkının, nüfusunun bir işe yaram ayan üçte birlik kısmının tamamını başında a t­ masına olanak sağlayan, kaçınılmaz lanetle ilgili uy­ durma m asalları icad edenler de bu egzantirik şairlerdi. Halkın kalan üçte ikilik kısmı evlerinde kalmış dolu, zen­ gin ve mutlu bir yaşam sürdürmüşlerdi, ta ki bakımsız b ir teleforulan kaptıkları bulaşıcı bir virüs yüzünden hepsi birden aniden ortadan silininceye kadar.

221


26

o gece gem i. G alaksinin Batı spiral kolunda bulunan ve pek de m akbul sayılm ayan ucunun haritalarda gö­ zükm eyen arka yüzündeki önem siz, gözden kaçm ış san bir güneş etrafında dönen, küçük m avi-yeşil bir ge­ zegene m ecburi iniş yaptı. Bu inişten önceki saatlerde Ford Prefect belirsizlik içinde, am a öfkeyle gem inin kontrollannı daha önce kenetlendirildiği uçuş yolundan kurtarm ak için savaşm ıştı. Ç abucak kavram ıştı ki, gemi, yükünü rahat olm asa da, salim en yeni evine ulaştırm ak üzere planlanm ış ve üs­ telik her türlü tam ir ve değişiklik üm idine tam am en ka­ palı olacak şekilde bozulm uştu. A tm osferin arasından çığlık çığlığa, alev alev geçişi süper yapısının çoğunu ve dış zırhını alıp götürm üş, ve çam urlu bir bataklığa karın üstü başarısız inişi içindeki ekibe, derin dondurulm uş yükünü canlandırıp gem iden çıkarm ası için sadece ışıksız birkaç saat bırakm ıştı. G e­ minin gövdesi inişi izleyen birkaç dakika sonra yavaş yavaş yapışkan katranın içine göm ülm eye başlam ıştı. G ece boyunca bir iki defa -in iş sırasında gem iden kopan e n k a z - yanm akta olan bir m eteor gibi gökyüzünde par­ ladı. Gemi gri renkli şafak öncesinde, kükreyen iğrenç bir

222


boğulm a sesiyle sonsuza kadar leş kokulu derinliklerde kalm ak üzere battı. Güneş, o sabah doğduğunda, solgun ince ışıklannı, üm itsizce kuru topraklara ulaşm ak için tırnaklarıyla sa­ vaşarak ağlaşan kuaförler, halkla ilişkiler uzm anları, da­ nışm anlar ve diğerlerinin doldurduğu geniş bir alana saçtı. D aha az kararlı bir güneş belki de gerisin geri yerine dönerdi, am a bu, gökyüzündeki yerine tırm anm aya devam etti ve bir m üddet sonra ılık ışınları bitkin bir şe­ kilde m ücadele eden yaratıklar üzerinde az da olsa ona­ rıcı bir etki yapm aya başladı. Hiç de şaşırtıcı olm ayan bir şekilde gece bataklıkta sayısız kayıplar verilm iş ve m ilyonlarca kişi de gem iyle birlikte dibe çekilm işti, am a kurtulanlar yine de yüzbinleri buluyordu. Gün ilerledikçe etrafı çevreleyen kır­ lara doğru em ekliyorlar ve her biri üzerine ka­ panabileceği ve geçirdiği son derece tatsız deneyim in kâbusunu üzerinden atabileceği birkaç m etrekarelik bir yer arıyordu. **♦ İki şekil daha uzaklara ilerlem işti. Yakın bir tepenin kenarında Ford Prefect ve A rthur Dent, kendilerini bir parçası olarak hissedem edikleri bu dehşeti izliyorlardı. “Bu oynanan pis, aşağılık bir oyun,” diye söylendi Arthur. Ford bir dal parçasıyla toprağa bir şeyler çizerek om uz silkti. 223


“Bir problem in hayalci bir yoldan çözüm ü bence,” dedi. “İnsanlar birlikte huzur ve uyum içinde yaşamayı niye bir türlü öğrenem iyorlar?” dedi Arthur. Ford yüksek sesle, boş bir kahkaha attı. “K ırk -ik i!” dedi pis pis sırıtarak, “H ayır işe ya­ ram ıyor. B oşver.” A rthur onun çıldırm ış olabileceğini düşünerek yü­ züne baktı, ortada bunun aksini gösterecek bir şey gör­ mediği için de, gerçekten çıldırdığını kabul etm enin son derece m akul olacağını düşündü. “O nlara ne olacağını tahmin ediyorsun?” dedi bir m üddet sonra. “Sonsuz bir E vrende her şey m üm kündür,” dedi Ford. “H atta kurtuluş bile. G arip am a gerçek.” G özleri, çevrenin m anzarası üzerinden geçip, tekrar önlerindeki sefalet görüntüleri üzerine döndüğünde, bir tuhaf bakm aya başladı. “Sanırım bir m üddet için başaracaklar.”dedi. A rthur ona keskin bir bakış yöneltti. “N iye böyle söylüyorsun?” dedi. Ford om uz silkti. “Sadece bir sezi.,” dedi ve başka soruları yanıtlam ayı reddetti. “B ak,” dedi birden. A rthur onun işaret parm ağını takip etti. A şağıda ya­ yılm ış yatan kalabalıklar arasında hareket eden -v e y a 224


daha doğru bir tanım lam ayla sıçray an - bir figür vardı. Sırtında bir şey taşıyor gibiydi. B ir tükenm iş biçim den öbür tükenm iş biçim e sıçrarken, sırtında taşıdığı her neyse onu sarhoş birinin edasıyla onlara doğru sallıyor gibi gözüküyordu. B ir m üddet sonra m ücadeleden vaz­ geçti ve bir yığının üzerine yıkıldı kaldı. A rthur’un bunun kendisine ne rektiğine ilişkin hiçbir fikri yoktu.

ifade etm esi

ge­

“K am era,” dedi Ford. “Tarihi anı kaydediyor.” “Seni bilm iyorum am a,” dedi Ford kısa bir süre sonra, “bende üm it yok.” Bir süre sessizce oturdu. B ir süre sonra açıklam a bekleyen gözler bakm aya başladı. “Eee, üm it yok derken, tam olarak ne dem ek is­ tem iştin?” dedi Arthur. “G üzel bir soru,” dedi Ford, “ben sessizlikten başka bir şey duym uyorum .” A rthur om uzunun üzerinden baktığında, onun küçük siyah bir kutu üzerindeki düğm elerle oynadığını gördü. Ford daha önce A rthur’a bu kutuyu E tha-A ltı D u y u M atik olarak tanım lam ış, A rthur bir şey anlam adan sa­ dece başını sallam akla yetinm iş, ve meseleyi benim sem em işti. Onun kafasında Evren hâlâ iki kısım dan ibaretti -D ü n y a ve onun dışında kalan her şey. D ünya bir hiperuzay çevreyolu yapm ak am acıyla yerle bir edil­ diğinde bu görüş açısı biraz çarpılm ıştı ama. A rthur bu çarpıklığı korum aya m eyletti, çünkü bu onun eviyle ara­ 225


sındaki en son bağdı. E tha-A ltı D uyu-M atik kesinlikle “kalan her şey” kategorisine dahildi. “B ir sosis bile yok,” dedi Ford, o şeyi sarsarak. Sosis, diye düşündü A rthur kendi kendine, bir yandan da etrafındaki ilkel dünyaya huzursuzca bakarken, lez­ zetli bir dünya sosisi için neler verm ezdim . “İnanır m ısın,” dedi Ford tükenm iş bir şekilde, “bu lanet

şeyle

ışık

yılları

boyunca

hiçbir

ulaşım

ya­

pılm ayacak. Beni dinliyor m usun?” “N e?” dedi Arthur. “B aşım ız dertte,” dedi Ford. “O h,” dedi «Arthur, bu ona yıllanm ış bir haber gibi gelm işti. “Bu m akineden herhangi bir reaksiyon alm adığım ız sürece,” dedi Ford, “bu gezegenden uzaklaşm a şansım ız sıfır. G ezegenin m anyetik alanına etki eden kaçak bjr yayın dalgası olabilir. Bu durum da temiz bir alan bu­ luncaya kadar etrafta dolaşm am ız gerekecek. G eliyor m usun?” Cihazını aldı ve enerjik adım larla yürüdü. A rthur tepeden aşağı baktı. Sırtında kam era olan adam tekrar ayağa kalkm ış, düşm ekte olan meslekdaşlarm dan birini tam zam anında film e alıyordu. A rthur yerden bir parça ot kopardı ve sürüklenerek F o rd ’un arkasından yürüm eye başladı.

226


27

“U m arım yem eğiniz iyi geçm iştir?” dedi Zarnivvoop, Zaphod ve Trilliana, yıldızgem isi Altın K alp'm icöprü üs­ tünde tekrar şeicillendikleri sırada. İkisi de yere serilm iş, güçlükle nefes alıyordu. Zaphod gözlerinden birkaçını açıp ona öfkeyle baktı. “Sen,” dedi tükürürcesine. Sendeleyerek ayağa kalktı ve bir sandalye bularak çökebilm ek için tökezleyerek et­ rafına bakındı. B ir tane bularak üzerine yığıldı. “Bilgisayarı yolculuğum uzla ilgili O lasılıksızlık ko­ ordinatlarına göre program lam ış bulunuyorum ,” dedi Zarnivvoop,” kısa bir süre içinde oraya varıyoruz. Bu arada sen neden biraz rahatlayarak, kendini buluşm a için hazırla m ıyorsun?” < Zaphod hiçbir şey söylem edi. Tekrar ayağa kalktı ve m untazam adım larla küçük bir dolaba doğru yürüyerek, içinden eski bir Janx şişesi çıkardı. Şişeyi ağzına dikti ve uzun bir yudum çekti. “V e bütün bunlar bittikten sonra,” dedi Zaphod, hır­ çın bir şekilde, “her şey bitm iş olacak, anlaşıldı m ı? İs­ tediğim yere gidebilecek, ne istersem yapabilecek, yan gelip plajlarda yatabileceğim , tam am mı?” “Toplantıdan elde edilecek sonuçlara bağlı.” dedi Zarnivvoop. 227


"Zaphod, kim bu adam ?” dedi geçirdiği şoicia titreyen ve zorluicia ayağa kalkm aya çalışan Trillian, “Burada ne işi var? Niçin bizim gem im izde?” “O çok aptal bir adam ,” dedi Zaphod, “Evreni yö­ neten adam la tanışm ayı isteyen biri.” “A h,” dedi T rillian, şişeyi Z aphod’dan alıp, kendi kendisine ikram ederken, “toplum sal bir dağcı, tır­ m anarak sınıf atlam ayı seviyor.”

228


28

En önemli sorun - y a da en önem li sorunlardan biri, çünkü bir sürü en önem li sorun v a rd ı- halkı yönetm ekle ilgili en önem li sorunlardan biri, bu işin kim e yaptırtılacağını bulm aktı. D aha doğrusu halkı, kendilerini yönetm esine izin verm eleri için ikna etm eyi başaracak birini bulm aktı. Ö zetlersek: İyi bilinen bir gerçektir ki, halkı yö­ netm eyi en çok isteyenler, ipso facto, bu işi yapm aya en az uygun olanlardır. Özeti özetleyecek olursak: ken­ disinin Başkan yapılm asını sağlayabilecek kişilerin bu işi yapm asına hiçbir surette izin verilm em esi gerekir. Ö ze­ tin özetinin özeti: H alk bir problem dir. V e karşılaştığım ız durum şudur: B ir dizi G alaktik başkan, iktidarda olm anın eğlencesinden ve boş te­ laşından öyle hoşlanm ışlardı ki, iktidarda olm adıklarını hem en hiç farketm em işlerdi. V e onların arkasındaki gölgede - kim vardı? Y önetm ek isteyenlerin hiçbirine yönetm eleri izin ve­ rilm ezken, bunu yapabilecek olan kim olabilirdi?

229


29

ö z ellik le hiçbir yerin ortasında olm ayan, küçük, keş­ fedilm em iş bir dünyada -g e n iş bir mucize alanı ile ko­ runduğu için bulunm ası m üm kün olm ayan ve bu G a­ lakside ancak altı kişi de anahtarı olan o yerde, yağm ur yağıyordu. Bardaktan boşanırcasına yağıyordu ve bu saatlerdir böyleydi. D enizin üzerini bir pus bulutu kaplam ış, ağaç­ ları dövüyor ve denizin yakınındaki kurak ve çorak bir kara parçası uzantısını çam ur banyosuna çeviriyordu. Bu çorak kara parçasının tam ortasında bulunan küçük barakanın oluklu m etalden yapılm ış çatısında şid­ detle yağan yağm ur dans ediyordu. Barakadan deniz ke­ narına ulaşm ak için oluşturulm uş patikayı yerle bir ede­ rek oraya yerleştirilm iş olan ilginç deniz kabuğu yığınlarını parçalayıp geçiyordu. Barakanın dam ında yağm urun çıkardığı ses içerdekinin kulaklarını sağır edebilecek yoğunluktayken, onun dikkati başka yerde olduğu için, olan bitenin ne­ redeyse farkında bile değildi. Bu, uzun boylu sarsak bir adam dı, akan çatı yü­ zünden nem lenm iş, kaba saman rengi saçları vardı. G iy­ sileri bakım sızdı. Sırtı kam burlaşm ış, gözleri açık ol­ m asına rağm en kapalı gibi görünüyordu. 230


B arakasında eski püskü bir koltuk, yıpranm ış bir m asa, eski bir yatak, birkaç yastık ve küçük am a sıcak bir soba bulunuyordu.. Bir de yaşlı ve havadan etkilenm işe benzeyen bir kedi vardı ve adam ın dikkati sürekli olarak bu kedinin üze­ rinde toplanm aktaydı. Sarsak vücuduyla ona doğru eğil­ di. “Pisi, pisi, pisi,” dedi, “gel pisi, pisi... kedicik balık ister mi? güzel bir parça balık... ister mi kedicik?” Kedi bu konuda kararsız gözüküyordu. A dam ın ken­ disine doğru uzattığı balığa kendini üstün gören bir eday­ la bir pençe attıktan sonra, ilgisini döşem e üzerindeki toz parçasına yöneltti. “K edicik balığını yem ezse, zayıflayacak ve iğne ip­ liğe dönecek, sanırım ,” dedi adam . Sesine bir şüphe sin­ mişti. “Sanırım olacak olan bu ,” dedi “am a bunu ona nasıl anlatayım ?” Balığı tekrar sundu. “K edicik düşün,” dedi, “balığı yem ek veya yem em ek. A m a galiba ben kanşm asam daha iyi olacak.” diyerek iç çekti. “Ben balığın iyi olduğunu düşünüyorum , am a yağ­ m urun da ıslak olduğunu düşünüyorum , ben kim olu­ yorum da hüküm verebiliyorum ?” Balığı kedi için yerde bıraktı ve koltuğuna çekildi. “Ah, galiba onu yediğini görüyorum ,” dedi sonunda. Kedi, m evcut eğlenm e im kanlarını toz taneciği ile tü­ kettikten sonra balığın üzerine atlam ıştı. 231


“Balık yiyişini seyretm eyi seviyorum ,” dedi adam, “çünkü bence, yem eyecek olursan iğne ipliğe dönersin.” M asadan bir kağıt ve ufalm ış bir kurşun kalem par­ çası buldu. Birini bir eline ve öbürünü de diğer eline aldı ve onları bir araya getirm enin çeşitli yollarını denedi. Önce kalemi kağıdın altında tutm ayı denedi, sonra üze­ rinde, sonra kağıda bitişik. Kağıdı kalem in etrafına sar­ mayı denedi, kalem in küt ucunu kağıda sürtmeyi denedi, sonra açılm ış ucunu kağıda sürm eyi denedi. Kalem iz bı­ rakmıştı ve adam hergün olduğu gibi bugün de bul­ gusuyla mutlu oldu. M asadan bir kağıt daha aldı. Bunun üzerinde bir bilm ece vardı. Şöyle bir inceledi ve konuya ilgisini kaybetm eden önce bir iki boşluk doldurdu. Ellerinden birinin üzerine oturm ayı denedi ve kalça kem iklerini elinde hissederek büyülendi. “Balık uzaklardan gelir,” dedi, “ya da bana öyle söy­ lediler. Ya da ben bana öyle söylendiğini hayal edi­ yorum . A dam lar geldiğinde, ya da benim hayalim de adam lar siyah ve parlak altı gem iyle geldiklerinde, senin hayalinde de geliyorlar m ı? Sen ne görüyorsun kedicik?” Kediye baktı. O, bu düşüncelerden çok, asıl bir an ince balığı m ideye indirm e konusuyla ilgileniyordu. “V e ben onların sordukları soruları duyduğum da, sen de sorular duyuyor m usun? O nların sesleri senin için ne anlam ifade ediyor? Belki de sen onların sana sadece şarkı söylediklerini düşünüyorsundur.” Bunun üzerinde dii'-ünmeye devam etti ve bu akıl yürütm edeki kusuru ,ördü. “Belki de sana şarkı söylüyorlardır,” dedi, “ve ben de bana soru soruyorlar zannediyorum dur.” 232


Tekrar durakladı. Bazen yalnızca nasıl olduğunu gör­ mek için, duraklam asını günlerce sürdürürdü. “Bugün de geleceklerini sanıyor m usun?” dedi, “Ben sanıyorum . Yerde çam ur, m asada sigaralar ve viski, bir tabakta senin için balık ve benim kafam da da onların anısı var. Bunların hiçbiri sonuca götüren bulgular değil, biliyorum am a ona bakarsan bütün bulgular çevre şart­ larına bağlıdır. Ve bak bana daha neler bırakm ışlar.” M asaya uzandı ve üzerinden bir şeyler aldı. “B ilm eceler, sözlükler ve bir hesap m akinası.” Bir saat kadar hesap m akinasıyla oyalandı. Bu arada kedi uyum uştu ve dışarıda yağm ur devam ediyordu. So’nunda m akineyi bir tarafa bıraktı. “B ana sorular sorduklarını düşünm ekte haklıyım ga­ liba, “dedi, “O kadar yoldan gelip, bütün bu şeyleri sa­ dece sana şarkı söylem enin sağlayacağı yararlar açı­ sından getirm iş olm aları çok garip bir davranış biçimi olurdu. Y a da bana öyle geliyor. Kim bilebilir, kim bi­ lebilir ki.” M asadan bir sigara aldı ve ocaktan aldığı bir korla yaktı. Derin derin içine çekti ve arkasına dayandı. “Sanırım bugün gökyüzünde bir başka gemi gör­ düm ,” dedi sonunda. “Büyük beyaz bir gem i. Hiç büyük beyaz bir gemi görm em iştim , daha önce altı tane küçük siyah gemi bir de altı tane yeşil gemi görm üştüm . A m a büyük beyaz birini hiç görm em iştim . Belki de belli zam alarda altı siyah küçük gem i, bir beyaz büyük gemi gibi gözüküyordur. Belki de bir kadeh viskiye ihtiyacım vardır. Evet, bu daha makul görünüyor.” 233


A yağa kalktı ve yatağının yanında yerde duran bir bardak buldu. Şişeden bir ölçek viski dolurdu. T ekrar oturdu. “Belki beni görm eye başkaları geliyordur,” dedi. * * *

Y üz m etre kadar ötede, bardaktan boşanırcasına yağan yağm urun taneleri Altın K alp’i dövm ekteydi. Ser­ vis kapısı açıldı ve üç şekil belirdi, yağm ur yüzlerine gel­ m esin diye yum ulm uşlardı. “O rada m ı?” diye bağırdı Trillian yağm ur sesini bas­ tırarak. “E vet,” dedi Zarnivvoop. “Şu barakada r^ıı?” “E vet.” “G arip,” dedi Zaphod. “A m a burası kayıp bir yer.,” dedi Trillain, “Yanlış bir yere gelm iş olm alıyız. Evrene bir barakadan hükm edem ezsiniz.” B oşanan yağm urun altında aceleyle ilerlediler ve baş­ tan aşağı sırsıklam bir halde kapıya vardılar. Kapıyı vur­ dular. T itreşerek beklediler. Kapı açıldı. “B uyrun?” dedi adam. “Ah, özür dilerim ,” dedi Zarnivvoop, “E ğer elim deki veriler yanlış değilse...” “E vrene siz mi hükm ediyorsunuz?” dedi Zaphod. A dam onlara gülüm sedi. “B unu yapm am aya garet ediyorum ,” dedi, “ıslandınız m ı?” 234


Zaphod şaşkınlık içinde ona baktı. “Islanm ak m ı?” diye haykırdı, “Islanm ış gibi gö­ zükm üyor m uyuz?” “B ana gözüken öyle,” dedi adam, “am a sizin bu ko­ nuda hissetikleriniz tam am iyle farklı olabilir. E ğer sı­ cağın sizi kurutacağını düşünüyorsanız, içeri girseniz iyi olur.” Hep birlikte içeri girdiler. M inik barakada etraflarına bakındılar. Zarniw oop pek de hoşlanm adan, Trillian ilgiyle, Zaphod zevkle ba­ kıyordu. “Hey, ee...” dedi Zaphod, “A dınız neydi?” A dam onlara tereddütle baktı. “Bilm iyorum . N iye bir adım olması gerektiğini dü­ şünüyorsunuz? B ir dem et belirsiz duygu algılam asına bir isim verm ek bana oldukça tuh af geliyor.” T rillian ’ 1 koltuğuna oturttu. Kendisi koltuğun koluna oturdu, Zamivvoop dim dik bir şekilde m asaya yaslandı, Zaphod ise yatağa uzandı. “H eeyt!” dedi Zaphod, “Gücün kaynağı!” Kediyi gı­ dıkladı. “D inleyin,” dedi Zamivvoop, “Size bazı sorular sor­ mam gerek.” “Pekala,” dedi adam nezaketle, “isterseniz kedim e şarkı söyleyebilirsiniz,” “Bunu sever m i?” diye sordu Zaphod. “O na sorm anız gerekir,” dedi adam. 235


“K onuşuyor m u?” dedi Zaphod. “Onun konuştuğuna ilişkin hiçbir anım yok.,” dedi adam , “ am a benim hafızam hiç güvenilir değildir.” Zarniw oop cebinden bir takım notlar çıkardı. “Şim di,” dedi, “E vrene’e sizin hükm ettiğiniz doğru, değil m i?” “Bunu nasıl bilebilirim ?” dedi adam. Zarniw oop kağıtta bir yeri işaretledi. “Bunu ne zam andır yapıyorsunuz?” “A h,” dedi adam, “bu geçm işle ilgili bir soru değil m i?” Zarnivvoop ona kafası karışarak baktı. Beklediği durum tam olarak bu sayılmazdı. “E vet” dedi. “G eçm işin, benim şu anki fiziksel algılam alarım la zi­ hinsel durum um arasındaki uyum suzlukları giderm ek üzere tasarım lanm ış bir düzm ece olm adığını,” dedi adam , “nasıl bilebilirim ki?” Zamivvoop ona bakakaldı. Sırsıklam giysilerinden buhar yükselm eye başlam ıştı. “Yani bütün sorulan böyle mi cevaplıyorsunuz?” dedi. A dam çabucak cevap verdi. “İnsanların konuştuklarını duyduğum u sandığım da akî.rna gelenleri söylerim . D aha fazlası elim den gel­ m ez.” Z aphod neşe içinde güldü. 236


“Ben buna içerim ,” dedi ve Janx şişesinden bir yudum çekti. A yağa fırladı ve şişeyi Evrenin H ü­ küm darına uzattı, o da m em nuniyetle kabul etti. “Bu sizin için iyi bir şey, büyük hüküm dar,” dedi “nasılsa öyle söyleyin.” “H ayır, beni dinleyin,” dedi Zarniw oop, “Size ge­ liyorlar, öyle değil mi? G em ilerle...” “Sanırım ,” dedi adam. Şişeyi T rillian’a uzattı. “V e size soruyor ve,” dedi Zarniw oop, “onlar adına karar verm enizi istem iyorlar m ı? Y aşam ları ile ilgili, dünyalarıyla ilgili, ekonom i ile ilgili, savaşlarla ilgili, orada E vren ’de olup biten her şeyle ilgili?” “O rada m ı?” dedi adam, “orası neresi?” “O rada!” dedi Z am iw oop kapıyı işaret ederek. “O rda bir şey olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? dedi adam kibarca, “kapı kapah.” Y ağm ur çatıyı dövm eye devam ediyordu. B arakanın içi sıcaktı. “A m a dışarda koca bir Evren olduğunu liyorsunuz!” diye haykırdı Z am iw oop. “V ar m adıklarını söyleyerek sorum luluklarınızdan

bi­ ol­ ka­

çam azsınız!” Z am iw oop öfke içinde titrerken Evrenin H üküm darı uzun bir süre düşündü. “Siz gerçeklerinizden çok em insiniz,” dedi sonunda, “Evreni, eğer öyle bir şey varsa tabii, kendisine ba­ ğışlanm ış bir hak gibi kabul eden birinin düşüncelerine güvenem em .” 237


Zarniw oop hâlâ titriyordu am a susmuştu. “Ben yalnızca kendi Evrenim le ilgili karar veririm ,” diye devam etti adam sakince, “Benim Evrenim gözlerim ve kulaklarım dır. Bunu dışm da her şey söylentidir.” “A m a hiçbir şeye inanm az m ısm ız?” A dam om uzlannı silkti ve kedisini kucağm a aldı. “N e dediğinizi anlam ıyorum ,” dedi. “Bu barakada aldığm ız kararlann m ilyonlarca kişinin yaşam lannı ve kaderlerini etkilediğini anlam ıyor m u­ sunuz? B unlar korkunç yanlışlar!” “B ilm iyorum . Bahsettiğiniz bütün bu kişilerle hiç karşılaşm adım . V e sizin de karşılaştığınızdan şüp­ heliyim . O nlar yalnızca duyduğum uz kelim elerde m ev­ cutlar. B aşkalarına ne olduğunu bildiğinizi söylem ek saçm alıktan başka şey değil. V arolup olm adıklarını yal­ nız onlar bilir. O nların kendi gözleri ve kulaklarından oluşan kendi Evrenleri vardır.” L afa karışan Trillian: “Sanırım ben biraz hava alm ak istiyorum .” Dışarı çıkarak yağm urda yürüm eye başladı. “B aşkalarının var olduğuna inanıyor m usunuz?” diye Zarnivvoop üsteledi. “H iç bir fikrim yok. Nasıl söyleyebilirim ?” “T rillian’ın neyi olduğuna bir baksam iyi olacak,” dedi Z aphod ve dışarı süzüldü. D ışarda ona şöyle dedi: “Sanırım Evren oldukça iyi ellerde, ne dersin?” 238


“Çok iyi,” dedi Trillian. Y ağm urda birlikte yürüm eye başladılar. İçerde Z arniw oop devam ediyordu. “Am a anlam ıyor m usunuz, insanlar sizin bir ke­ limenizle ölüyor veya yaşam aya devam ediyorlar?” Evrenin Hüküm darı bekleyebildiği kadar uzun bir süre bekledi. G em inin m otorlarının çalıştığını belirten h atif sesi duyduğunda onu bastırm ak için konuştu. “Benim le bir ilgisi yok,” dedi, “Ben kim seye ka­ rışm ıyorum . Efendim bilir ki, ben zalim biri değilim dir.” “A h,” diye bağırdı, Zarnivvoop, “İşte ‘E fendim ’ di­ yorsunuz. Siz de bir şeye inanıyorsunuz!” “K edim ,” dedi adam sakin sakin, onu kucağına alıp okşayarak, “ben ona Efendim derim . O na her zam an iyi davranırım .” “Pekala,” dedi Zarnivvoop, iddiasını sürdürerek, “onun varlığından nasıl em in olabiliyorsunuz? Onun sizin ona iyi davrandığınızı bildiğini ya da sizin iyi­ liğinizle ilgili olarak onun ne hissettiğini nasıl bi­ liyorsunuz? “Bilm iyorum ,” dedi adam gülüm seyerek, “hiçbir fik­ rim yok. Y alnızca kedi gibi gözüken bir şeye, belli bir tarzda davranm ak beni mutlu ediyor. Sizin farklı bir dav­ ranış tarzınız mı var? R ica etsem , sanırım biraz yo­ ruldum .” Zarnivvoop hiç tatm in olm adığını anlatan bir soluk verdi ve etrafına bakındı. “Ö bür ikisi neredeler?” diye sordu birden. 239


“Hangi öbür ikisi?” dedi Evrenin hüküm darı, tekrar koltuğuna yerleşip viski kadehini doldururken. “Beeblebrox ve kız! Biraz önce burada olan iki kişi!” “Ben kim seyi hatırlam ıyorum . G eçm iş fiziksel al­ gılam alarım ızla...” “K es şunu!” diye terslendi Zarniw oop ve dışarı yağ­ m ura koştu. G örünürde gem i filan yoktu. Y ağm ur çam uru akıt­ m aya devam ediyordu. G em inin nerede olduğunu gös­ terebilecek hiçbir işaret de yoktu. Çılgın gibi yağm urun altında koşm aya başladı. Geri dönüp barakaya koş­ tuğunda kapının kitlenm iş olduğunu gördü. Evrenin hüküm darı koltuğunda şekerlem e yapıyordu. B ir süre sonra tekrar kalem ve kağıtla oynam aya başladı ve biriyle öbürünün üzerini işaretleyebildiğini farkedince çok m em nun oldu. D ışardaki gürültüler devam ediyordu, am a o bunların gerçek olup olm adığını bilm iyordu. Sonra bir hafta kadar m asasıyla konuşarak, onun buna nasıl tepki vereceğini anlam aya çalıştı.

240


30

o gece yıldızlar ortaya çıktıklarında şaşırtacak kadar parlak, berraktılar. Ford ve A rthur tahm in edebilm e ola­ naklarının çok üzerinde kilom etrelerce yürüdükten sonra, sonunda dinlenm ek için durdular. G ece serin ve fe­ rahlatıcı, hava tertem iz, E th a-A ltı D u y u -M atik tam am en sessizdi. A deta onların karm aşık ruh durum larını yatıştırm ak için, orm anın yum uşacık kokuları, böceklerin sakin söy­ leşileri, yıldızların parlak ışıkları ve sihirli bir sakinlikle birleşen m uhteşem bir durgunluk hüküm sürüyordu. Uzun bir öğle sonrasında sayabileceğinden daha fazla dünyalar görm üş olan Ford Prefect bile, bunun o gör­ dükleri içinde en güzeli olup olm adığını sorgulayacak kadar duygulanm ıştı. Bütün gün boyunca zengin ot­ laklar, vahşi kokulu çiçekler ve yüksek bol yapraklı ağaçlarla dolu yeşil tepeler ve vadilerden geçm işlerdi. Güneş onları ısıtmış, hafif rüzgarlar serinletm iş, Ford Prefect E th a-A ltı D u y u -M atik cihazını gittikçe daha az kontrol eder ve onun devam eden sessizliği yüzünden daha az huzursuzlanır olm uştu. Burayı sevdiğini dü­ şünm eye başlam ıştı. G ece havası serin olm asına rağm en deliksiz ve rahat . bir uyku uyum uşlar ve birkaç saat sonra hafif bir çiğ dü­

241


şüşü ile tazelenm iş, fakat aç bir şekilde uyanm ışlardı. Y ollarına devam etm eden önce, F ord’un Millivvays’de sırt çantasına tıkıştırdığı birkaç küçük ekm ek som unu ile kahvaltı ettiler. O zam ana kadar tam am en rasgele yürüm üşlerdi, ama artık kesinlikle doğuya yönelm işlerdi. Çünkü eğer bu dünyayı tanıyacaklarsa nereden gelip nereye gittikleriyle ilgili fikirlerinin daha belirgin olm ası gerektiğini dü­ şünüyorlardı. Ö ğleden hemen önce, indikleri bu dünyada binlerinin yaşadığına ilişkin ilk belirtilerle karşılaştılar: ağaçların arasından kendilerini izleyen bir yüz şöyle bir gözlerine ilişiverm işti. Bu yüz, onu gördükleri anda ortadan kay­ bolm uştu am a, her ikisinin de aklında kalan görüntü in­ sansı bir yaratıktı. Y aratık onları ilgiyle izlem iş am a te­ laşa kapılıp ortalığı ayağa kaldırm am ıştı. Yarım saat sonra buna benzer bir başka yüz gördüler ve on dakika sonra bir tane daha. B ir dakika sonra geniş ve açık bir düzlüğe geldiler ve birden durdular. D üzlüğün ortasında hem en önlerinde aşağı yukarı iki düzine erkek ve kadından oluşm uş bir grup duruyordu. Sessiz ve sakin öylece duruyorlar ve F o rd ’la A rthur’a ba­ kıyorlardı. Bazı kadınların etrafında birkaç küçük çocuk onlara sarılıyordu. Grubun arkasında çam ur ve ağaç dal­ larından yapılm ış derm e çatm a küçük barınaklar vardı. Ford ve A rthur nefeslerini tuttular. A dam ların en uzun boylusu bir ellinin biraz üze­ rindeydi, hepsi hafif öne doğru eğilm iş, uzun kollu, dar 242


alınlı ve berrak gözlü idiler ve dikkatle yabancılara ba­ kıyorlardı. H içbir silah taşım adıklarını ve kendilerine doğru hiç­ bir saldırgan davranışta bulunm adıklarını gören Ford ve A rthur biraz rahatladılar. İki grup, bir m üddet için sadece birbirine bakm akla yetindi. İşgalciler yüzünden yerlilerin kafası karışm ış gi­ biydi ve hiçbir saldırganlık işareti gösterm em ekle bir­ likte herhangi bir davette de bulunm uyorlardı. H içbir şey olm adı. Dolu dolu iki dakika hiçbirşey olm am aya devam etti. İki dakika sonra Ford b ir şeyler olm ası gerektiğine karar verdi. “Selam ” dedi. Kadınlar çocuklarını hafifçe kendilerine doğru çek­ tiler. Erkekler hem en hiçbir farkedilir harekette bu­ lunm am alarına rağm en, bütün davranışlarıyla selamın hoşa gitm ediğini belli ettiler -k ızm ış değillerdi, sadece hoşlanm am ışlardı. G rubun kalan kısm ından biraz daha önde duran, dolayısı ile önderleri olabilecek erkeklerden biri bir adım öne çıktı. Yüzü duru ve sakindi, neredeyse huzurlu denebilirdi. “U ggghhhuuggghhhrrr uh uh ruh uurgh” dedi sakin bir şekilde. Bu A rthur’u çok şaşırttı. K ulağına yerleştirilm iş olan Dil Balığı sayesinde duyduğu her şeyin anında çevirisine öyle alışmıştı ki, onun varlığını anım sam az olm uştu Am a 243


şimdi adam ın çıkardığı sesler karşısında hiçbir şey an­ lam am ası ona kullağındaki cihazın varlığını anımsatm ıştı. Birtakım belirsiz anlam gölgeleri beyninin gerisinde kıpırdanır gibi olduysa da, kavrayabileceği hiçbir şey yoktu. B una rağm en, bu insanların henüz anlamlı bir dilin en çıplak tem elinden öteye gidebilecek kadar ge­ lişm em iş olduklarını doğru olarak tahm in etmişti. Dil Balığının yardım ınm güçsüz kalm ası da bu yüzdendi. Bu konularda kesinlikle daha tecrübeli olan F ord’a bir bakış attı. “Sanırım ,” dedi Ford ağzının bir köşesinden, “köyün etrafından dolaşm am ızın bir sakıncası olup olm adığını soruyor.” Bir dakika sonra, erkek yaratıktan gelen bir el işareti bunu doğrular gibiydi. “R ıırgggghhhh urrggh; urgh urgh (uh ruh) rruurruuh ug,” diye devam etti erkek-yaratık. “G enel anlam ıyla,” dedi Ford, “anlayabildiğim darıyla, istediğim iz şekilde yolculuğum uza devam m em izde hiç sakm ca yok, am a köylerinin içinden çeceğim ize, çevresinden dolaşırsak kendilerini m em nun edecekm işiz.”

ka­ et­ ge­ çok

“O halde ne yapıyoruz?” “Sanırım onları mutlu ediyoruz.” dedi Ford. Yavaş ve dikkatli bir şekilde düzlüğün çevresinden yürüdüler. Bu yerliler olum lu bir etki bırakm ışa ben­ ziyordu. H afifçe eğilerek kendilerini selam lam ışlar ve sonra kendi işlerine dönm üşlerdi. 244


Ford ve A rthur orm an arasında yollarına devam et­ tiler. D üzlüğü bir kaç yüz m etre geçtikten sonra birden önlerine küçük bir m eyva yığını çıktı - ahududu ve karaduta çok benzeyen çileksi m eyveler ve arm uta çok ben­ zeyen etli, yeşil m eyveler. B uraya kadar, ağaçlar ve çalılar onlarla dolu olduğu halde, gördükleri böğürtlenlerden ve m eyvelerden uzak durm uşlardı. “Bu durum a şÖyle’ bakm am ız gerek,” demişti Ford Prefect, “yabancı gezegenlerdeki böğürtlen ve m eyveler seni, ya yaşatır, ya da öldürür. Bu yüzden onlarla il­ gilenm eye başlayacağım ız nokta, onları yem ezsek öle­ ceğim iz zam an olm alı. Bu şekilde ayakta kalabiliriz. Sağlıklı otostop yapm anın yolu hazır yem ek cinsi şeyler yem ektir.” Y ollarına çıkan m eyva yığınına şüpheyle baktılar. M eyvalar öyle iştah kam çılayıcıydılar ki bu görüntü kar­ şısında açlıktan başları dönm eye başladı. “Bunu şöyle ele alm alıyız,” dedi Ford, “eee...” “E vet?” dedi Arthur. “İşte onları yem em izi sağlayacak bir çıkış yolu arı­ yorum .” dedi Ford. A rm uta benzeyen şeylerin etli gövdeleri üzerine yap­ rakların gölgesi düşüyordu. A hududu ve çileğe benzeyen şeyler A rthur’un şim diye kadar gördüklerinin hepsinden, hatta dondurm a reklam larm daküerden bile daha dolgun ve olgundular. “Neden önce yiyip, bunu sonra düşünm üyoruz?” dedi. 245


“Belki de yapm am ızı istedikleri budur.” “Pekala, bir de şöyle bakalım ...” “B uraya kadar kulağa iyi geliyor.” “B urada bizim yem em iz için bulunuyorlar. Ya iyiler ya kötüler, ya bizi beslem ek istiyorlar ya da zehirlem ek. Eğer bunlar zehirli ise ve biz yem ezsek bize saldıracak bir başka yol bulacaklardır. E ğer yem ezsek, her halikarda kaybedeceğiz.” “D üşünm e şeklini beğendim .,” dedi Ford, “şimdi bir tane ye bakalım .” Arthur, tereddüt içinde arm uda benzeyen meyveyi eline aldı. “C ennet Bahçesi öyküsüyle ilgili olarak hep bunu dü­ şünm üşüm dür,” dedi Ford. “E ee?” “C ennet Bahçesi. Ağaç. Elm a. O ışınlan lokma, ha­ tırlıyor m usun?” “Evet, elbette hatırlıyorum .” “Sizin tanrınız bir bahçenin ortasına bir elm a koyar ve derki, arkadaşlar ne isterseniz yapın am a bu elm ayı yem eyin. Sürpriz, sürpriz, elm ayı yerler ve o saklandığı çalının arkasında fırlayarak ’sizi yakaladım ’ der. O ysa yem eselerdi de bir şey değişm eyecekti.” “N iye değişm esin?” “Çünkü eğer karşındaki, içten pazarlıklı bir kişilik ya­ pısına sahipse, gayet iyi bilirsin ki bundan vazgeçm ez. Sonunda seni yakalar.” 246


“Sen neden bahsediyorsun?” “Boşver, m eyvayı ye.” “B iliyor m usun, burası neredeyse Cennet B ahçesine benziyor.” “M eyvayı ye.” “Söylediklerin de onu anım satıyor.” A rthur arm uta benzeyen şeyden bir ısırık aldı. “Bu bir arm ut,” dedi. Birkaç dakika sonra, bütün yığını yiyip bitirm elerinin ardından, Ford Prefect arkasına döndü ve yüksek sesle bağırdı. “T eşekkür ederiz, sağolun, çok naziksiniz.” Y ollarına devam ettiler. D oğuya doğru yaptıkları yolculuğun ikinci elli m illik kısm ında arada sırada yollarına serilm iş m eyve yığınları bulm aya devam ettiler. H er ne kadar ağaçların arasında yerli erkek yaratıklar görür gibi oldularsa da, yeni bir doğrudan iletişim de bulunm adılar. Sadece kendi baş­ larına kalm ak istediklerini açıkça belirten bu kabileyi sevdiklerine karar verdiler. Elli mil sonra m eyveler sona erdi, çünkü burada deniz başlıyordu. Zam an açısından onları sıkıştıran yetişecek hiçbir randevuları olm adığı için, bir sal inşa ettiler ve denizi bu­ nunla geçtiler. N ispeten sakin, yalnızca altmış mil ge­ nişliğinde bir denizdi. O ldukça hoş bir geçiş yaptılar ve en az bıraktıkları kadar güzel b ir karaya vardılar. 247


Kısacası hayat saçm a bir şekilde icolaydı ve en azın­ dan bir süre için amaçsızlıic ve izole olm uşiuğun yarattığı sorunlarla, onları görm ezlikten gelm eye karar vererek, başa çıktılar. A rkadaş bulm a arzusu dayanılm az olunca onu bulabilecekleri yeri biliyorlardı, am a şu anda Golgafrinchan’lılann kendilerinden kilom etrelerce geride ol­ m alarından da m utluydular. Yine de, Ford Prefect E tha-A ltı D uyu-M atik cihazını daha sık kullanm aya başlam ıştı. Y alnızca bir keresinde, bir sinyal alm ıştı am a o da öyle zayıftı ve öyle uzak bir m esafeden geliyordu ki F ord’u, kesintisiz sürm ekte olan sessizlikten daha kötü etkilem işti. A kıllarına esti, kuzeye yöneldiler. H aftalarca yol al­ dıktan sonra bir başka denize geldiler, bir başka sal yap­ tılar ve bunu da aştılar. Bu sefer yolculuk daha zor ge­ çiyor, iklim soğuyordu. A rthur, Ford P refect’de bir m azoizm dam annm varlığından şüphelenm eye baş­ lamıştı - yolculuğun artan güçlükleri, onda başka türlü ortaya çıkm a olasılığı bulunm ayan bir irade gücü ya­ ratm ıştı. H ızh adım larla, yorulm aksızın ilerliyorlardı. K uzeye doğru yolculukları onları dik, dağlık ama nefes kesici güzellikte bir araziye getirm işti. U çsuz bu­ caksız, inişli çıkışlı, karlarla kaplı tepeler duyularını canlardırdı. Soğuk kem iklerine işlem eye başlam ıştı. F ord’un, H unian D ağlarında bir Z ihin-S örfü M erkezi işleten ve bir zam anlar Pralit keşişi olan çiftten öğrendiği teknikle elde ettiği hayvan derileri ve kürklerine sa­ rındılar. Galaksi, hepsi de çok para kazanan, eski Pralite ke­ 248


şişleri ile doluydu. Çünkü T arikat tarafından bir ibadet disiplini olarak geliştirilen zihinsel kontrol teknikleri gerçekten de sansasyonaldi- ve ibadet disipliniyle ilgili eğitim lerini bitirip, hayatlarının sonuna kadar küçük m etal kutuların içinde kilitli kalm ak için ettikleri son ye­ m inlerinden hemen önce, olağanüstü sayıda keşiş T a­ rikat’tan ayrılm aklaydı. F ord’un tekniği esas itibarıyla, bir m üddet için kı­ pırdam adan durup gülüm sem ekten ibaretti. Bir süre sonra bir hayvan -b e lk i bir g e y ik - ağaçların arasından ortaya çıkacak ve dikkatle onu izleyecekti. Ford ona gülüm sem eye devam edecek, gözleri yu­ m uşayıp parlam aya başlayacak, sanki derin ve evrensel bir aşkı, bütün yaratıkları kucaklam ak üzere uzanan bir sevgiyi çevreye yayıyorm uş gibi bir görüntü ser­ gileyecekti. Çevredeki kırlara m uhteşem b ir sessizlik inecek, m utluluktan yüzünün ifadesi değişm iş bu adam ­ dan etrafa adeta huzur ve sükunet yayılacaktı. G eyik, ya­ vaşça, adım adım , neredeyse burun buruna gelecek kadar ona yaklaşacak, tam o sırada Ford Prefect uzanacak ve onun boynunu kıracaktı. Bunun “ferom an kontrolü” olduğunu söylem işti, “bil­ m en gereken tek şey doğru kokunun nasıl salgılanacağı.”

249


31

Bu dağlık bölgeye çıkışlarından bir kaç gün sonra güney batıdan kuzey doğuya doğru çaprazlam asına uza­ nan, son derece etkileyici, derin vadiler ve buz fıyordlarının yükselen sivri tepelerinden oluşm uş m uh­ teşem heybette bir kıyı şeridiyle karşılaştılar. G üzellikler karşısında şaşkına dönm üş bir vaziyette, iki gün daha kayaların ve buzulların üzerine tırm anarak dolaştılar. “A rthur!” diye haykırdı Ford aniden. İkinci günün öğle sonrasıydı. A rthur yüksek bir ka­ yanın üzerine oturm uş, dalgaların denize uzanan dik ve sivri uçlu kayalar üzdrinde patlayışını izliyordu. “A rthur!” diye haykırdı Ford yeniden. A rthur rüzgarla hafifçe uzaklara taşınan F ord’un se­ sinin geldiği yöne doğru baktı. Ford bir buzulu incelem eye gitm işti. A rthur onu mavi buzun sert duvarı altında çöm elm iş vaziyette buldu. H e­ yecandan

kaskatı kesilm işti — gözleri

ok gibi A rt­

hur’unkileri buldu. “B ak!” dedi “bak!” “A rthur baktı. M avi buzulun sert duvarını gördü. 250


“E vet,” dedi, “bu bir buzul. Onu görüyorum .” “H ayır,” dedi Ford, “Sen ona yalnızca baktın, onu görm edin. B ak.” Ford buzulun tam ortasındaki derinlikleri işaret edi­ yordu. A rthur baktı, belirsiz gölgelerden başka bir şey gör­ medi. “G eriye çekil” diye İsrar etti Ford, “sonra tekrar bak.” A rthur geri çekildi ve tekrar baktı. “H ayır,” dedi ve om uz silkti. “N eye bakıyor olm am lazım ?” Ve birden o da gördü. “G ördün m ü?” Görm üştü. Ağzı konuşm ak üzere açıldı, am a beyni henüz söy­ leyecek bir şeyi olm adığına karar verince yeniden ka­ pandı. D aha sonra beyin gözlerin baktığını şöylediği şey sorununu çözm eye çalıştı, am a böyle yaparken, hem en arkadan tekrar açılan ağzın kontrolünü da kaybetm iş oldu. B ir kez daha çeneyi toplayan beyin, sol elin kont­ rolünü kaybederek am açsız bir şekilde ortalarda do­ laşm asına yol açtı. Ağzm kontrolünü bırakm adan, b ir iki saniye sol eli yakalam aya gayret etti ve aynı zam anda da buzun içinde göm ülü olanı düşünm eye çalıştı. D izlerin bağının kontrolünü kaybetm esi ve A rthur’un gevşem iş bir şekilde yere yığılm asının sebebi de buydu zaten. Bütün bu sinirsel bozgunun sebebi olan şey, buzulun içinde, yüzeyin aşağı yukarı yarım m etre altında bulunan 251


bir gölge ağı idi. D ik açıdan bakılınca, bunların yabancı b ir alfabenin herbiri bir metre yüksekliğindeki üç bo­ yutlu harfleri olduğu görülüyordu; M agrathea alfabesini okuyam ayan A rthur gibileri için ise harflerin üzerinde, buzda asılı duran bir yüzün dış hatları görülebilirdi. Bu yaşlı bir yüzdü, ince ve seçkin, endişeli am a ne­ zaketsiz bir ifadesi olm ayan bir yüzdü. Bu yüz, şu anda üzerinde durdukları bu kıyı şeridini tasarım ladığı için ödül almış olan adam a aitti.

252


32

ince bir inilti iıavayı doldurdu. A ğaçlar arasında dö­ nerek yükseldi ve feryadıyla sincapları huzursuz etti. Bir iki kuş tiksinti duyarak uzaklara uçtu. Ses dansederek düzlüğün çevresine yayıldı. H eyecanla uludu, kaba saba sesler çıkardı ve herkesi, h er şeyi rahatsız etti. B una rağm en Kaptan, yalnız gaydacıyı nezaketle iz­ liyordu. Onun sakinliğini bozabilecek pek az şey vardı; hatta o kadar ay önce, bataklıkta yaşadıkları o se­ vim sizlik sırasında, m uhteşem küvetini kaybetm esinin şokunu üzerinden atabildiğinden beri, yeni yaşantısını dikkat çekecek derecede uyum lu bile bulm aya baş­ lamıştı. D üzlüğün ortasında bulunan büyük bir kayaya bir oyuk açm ışlardı ve yaşam larını sürdürebilenler, üze­ rine su dökerlerken o, bu oyuk içinde günlük banyosunu yapabilm ekten m utluydu. Suyun pek de ılık bir su o l­ m adığını söyleyebilirdi, çünkü henüz suyu ısıtm anın bir yolunu bulam am ışlardı. A m a bu o kadar da önemli de­ ğildi, çünkü nasılsa bir gün bulunacaktı. Bu arada keşif ekipleri araziyi köşe bucak araştırarak çevrede bir sıcak su kaynağı olup olm adığını yada daha m ükem m el bir olasılık olarak bir sabun m adeninin yakınında olup ol­ m adıklarını anlam aya çalışıyorlardı. Sabunun m a­ denlerde bulunm adığı şeklinde bir varsayım ı öne sü­ renlere karşı Kaptan, bunun sebebinin şim diye kadar kim senin bu konuda yeterince araştırm a yapm am ış ol­ 253


m asına bağlıyor ve bu olasılık isteksizce de olsa göz önüne alınıyordu. H ayır, hayal oldukça hoştu ve bu hayatın en güzel ta­ rafı da, sıcak su kaynağı ile ardından ağaçlarla dolu düz­ lüğün bulunup da gecikm eksizin günde beşyüz kalıp sabun elde edilebilecek sabun m adeninin keşfini bildiren çığlığın karşı tepelerden yankılanarak gelm esiyle daha da hoşlaşacak olm asıydı. H er zaman üm itle beklenen bir şeylerin olm ası son derece önem liydi. G aydadan yükselen feryat, figan, inilti, acı çığlık, ulum a ve gıcırtı sesleri, K aptan’m zaten önem li ölçüde yerinde olan neşesini bu gürültünün her an sona ere­ bileceği düşüncesiyle daha da arttırıyordu. Bu da onun üm itle beklediği şeylerden biriydi. K endikendine başka nelerin güzel ve hoş olduğunu sordu? E, bir yığın şey vardı: ağaçların kırmızı ve altın renkleri; küvetinden birkaç m etre uzakta bir iki berberin, uyuklam akta olan bir sanat yönetm eniyle onun yar­ dım cısı üzerinde yeteneklerini deneyen m akaslarının huzur dolu gevezelikleri; kayadan oyulm uş küvetinin ke­ narına dizilm iş olan altı adet tertem iz telefonun güneş al­ tındaki pırıltısı gibi. D urm adan çalm ayan (hatta hiç çal­ m ayan) bir telefondan daha hoş olan tek şey, durm adan çalm ayan (hatta hiç çalm ayan) altı telefondu. H er şeyden daha hoş olan ise etrafındaki düzlükte öğ­ leden sonraki kom ite toplantısını izlem ek için top­ lanm akta olan yüzlerce kişiden çıkan m utlu m ırıltılardı. Kaptan lastik ördeğinin gagasına şakacı bir yum ruk indirdi. Ö ğleden sonraki kom ite toplantıları en sevdiği şeylerdi.

254


Toplanan kalabalığı izleyen başka gözler de vardı. M eydanın kenarındaki ağaçlardan birinin tepesinde çöm elmiş olan Ford Prefect, kısa süre önce yabancı ik­ limlerden dönm üş bulunuyordu. Altı ay süren yol­ culuğundan sonra incelm iş ve sağlıklı bir görünüm kazanm ıştı. Ü zerinde geyik derisi bir ceket taşıyor, göz­ leri pırıl pırıl parlıyordu. Sakalının kalınlığı ve yüzünün bronzluğu taşralı bir rock şarkıcısını andırm aktaydı. O ve A rthur D ent şimdi neredeyse bir haftayı bulan bir süredir G olgafrinchan’lıları izlem ekteydi ve Ford artık işleri biraz karıştırm anın zam anı geldiğine karar vermişti. M eydan dolm uştu. Y üzlerce kadın ve erkek tem bel tem bel dolanıyor, birbirleriyle gevezelik ediyor, m eyve yiyor, kağıt oynuyor ve büyük çoğunluğu oldukça rahat ve huzurlu bir vakit geçiriyordu. Eşofm anları artık kir­ lenm iş, hatla yırtılm ıştı, am a hepsinin saçları itinalı bir şekilde kesilm işti. Çoğunun eşofm anlarının içini yap­ raklarla doldurm uş olm aları F o rd ’un aklını karıştırm ış, bunu acaba yaklaşm akta olan kışa bir hazırlık olarak ya­ lıtım am acıyla mı yaptıklarını m erak etm işti. F o rd ’un gözleri kısıldı. B irdenbire botanikle ilgilenm eye baş­ lamış olam azlardı her halde? Bu düşüncelerinin ortasında labalığın uğultusunu bastırdı.

K aptan’ın

sesi

ka­

“Pekala,” dedi, “Eğer m üm künse bu toplantıda biraz düzen rica edeceğim . Bu herkes için uygun m u?” N e­ zaketle gülüm süyordu. “B ir dakika içinde. H epiniz hazır olduğunuzda.” Gürültü yavaş yavaş kesildi. G aydacının m üziği dı­ şında. Gaydacı kendisine ait çılgın ve ulaşılm ası im255


kansız bir m üzik dünyasında yaşıyor gibiydi. Hem en yakın görüş uzaklığında olan bir kaç kişi ona yaprak attı. O zam an bunun bir sebebi vardıysa da, Ford o sırada bu sebebi görem em işti. Küçük bir grup, Kaptanın etrafında toplandı. İç­ lerinden birinin konuşm aya hazırlandığı açıktı. Bunun için ayağa kalktı, boğazını temizledi ve uzaklara bakarak kalabalığa birazdan söze başlayacağını belirtti. Tabii kalabalık da kım ıldandı ve herkez gözlerini ona çevirdi. Bunu bir sessizlik anı izledi. Ford bu anın kendi gi­ rişini yapm ak için doğru bir an olduğuna karar verdi. K o­ nuşm acı konuşm asına başlam ak üzere döndü. Ford ağaçtan aşağı atladı. “H erkese selam , “dedi. K alabalık sarsıldı. “Ah, sevgili arkadaşım ,” diye seslendi K aptan, “Y a­ nınızda kibritiniz var m ı? V eya çakm ağınız? Buna ben­ zer herhangi birşey?” “H ayır,” dedi Ford, biraz bozulm uş gibi. Onun ha­ zırladığı gelişm e bu değildi. K onuya daha kuvvetli asıl­ ması gerektiğine karar verdi. “H ayır, yok,” diye devam etti, “ateşim yok. Bunun yerine size haberlerim var...” “Y azık,” dedi Kaptan, “Hiç birim izde ateş kalm adı, anlıyor m usunuz? H aftalardır sıcak bir banyo ya­ pam adım . Ford konunun değiştirilm esine izin verem ezdi. “Size haberler getirdim ,” dedi, “sizi ilgilendirebilecek bir keşifle ilgili.” 256


“G ündem de varm ıydı?” diye tersledi F o rd ’un sözünü tcestiği adam. Ford güldü.

taşralı

rock

şarkıcısı

gülücüğüyle

kocam an

“H adi, yapm a,” dedi. “Ecc, özür dilerim ,” dedi adam açıkça rahatsız bir bi­ çim de, “am a uzun yıllar idari danışm anlık yapm ış biri olarak, kom ite yapısını gözönüne alm anın önemi üze­ rinde ısrarla durm ak zorundayım .” Ford kalabalığa baktı. “O aklını kaçırm ış, biliyorsunuz,” dedi, “burası tarih öncesi bir gezegen.” “Sorununuzu B aşkanlık bozuk attı idari danışm an.

M akam ına

iletin!”

diye

“M akam filan yok burda, diye açıkladı Ford, yalnızca bir kaya parçası var.” İdari danışm an bu durum da ısrarlı davranm ak ge­ rektiğine karar verdi. “O halde onu B aşkanlık M akam ı kabul edin,” dedi huysuzca. “N iye kaya olarak kabul etm iyeyim ?” diye sordu Ford. İdari danışm an, eski m oda “m odem iş idaresi metodları” lehine, huysuzluğunu elden bırakm adan, “A çık­ ça görülüyor ki bazı kavram lar sizde hiç gelişm em iş,” dedi. “V e sende de bulunduğun yerle ilgili hiçbir kavram gelişm em işi” dedi Ford. Tiz ve bet sesli bir kız yerinden fırlayarak bu sesini kullandı. 257


“ikiniz de susun,” dedi, “Kurul M akam ına bir öneri sunm ak istiyorum .” “Yani kurul kay asm a dem ek istiyorsun,” diye sinirli sinirli kıkırdadı bir kuaför. “Sessizlik, sessizlik!” diye yırtındı danışman. “Pekala,” dedi Ford, “nasıl becerdiğinizi görelim ba­ kalım .” öfkesine kaç dakika hakim olabileceğini an­ lam ak için kendisini yere bıraktı. Kaptan uzlaştırıcı olabilecek bir çeşit gürültü çıkardı. “Sizi sessizliğe davet etm ek istiyorum ,” dedi kibarca, “Fintlew oodlew ix’in beşyüzyetm iş üçüncü kolonileşm e kom itesi ...” On saniye, diye düşündü Ford tekrar ayağa fırlarken. “Bunun yararı yok,” diye feryat etti, “beşyüz yetmiş üçüncü kom ite toplantısı ve siz hâlâ ateşi bile keş­ fedem em işsiniz!” “Eğer lütfeder de,” dedi bet sesli kız, “gündem e bir göz atarsanız...” “G ündem kayasına,” diye kıkırdadı kuaför neşeyle. “T eşekkür ederim , bunu şöylem iştim ,” diye m ı­ rıldandı Ford. “...göreceksiniz...ki...” diye devam etti kız ka­ rarlılıkla, “bugün kuaförlerden A teş G eliştirm e A lt K o­ m itesinin sunacağı bir rapor alacağız.” “O h...ah” dedi kuaför koyunca bir bakışla. Bu bakış bütün G alakside “Eee, acaba bu gelecek salı olam az m ıydı?” anlam ına gelen bir bakıştı. Pekala,” dedi Ford, onun etrafında dönerek, “Bu ko­ nuda ne yaptınız? N e yapacaksınız? Ateş geliştirm e ko­ nusundaki fikirleriniz nelerdir?” 258


“Eee, yani bilm iyorum ,” dedi kuaför, “Bana bütün verdikleri birkaç çubuktan ibaret...” “Peki, o çubukları ne yaptm ?” Kuaför, huzursuz bir şekilde eşofm anm m cebinde bir şeyler aradı ve bu çabasının m eyvelerini F o rd ’a uzattı. Ford onları herkesin görebileceği şekilde yukarı kal­ dırdı. “Saç m aşası” dedi. K alabalık alkışladı. “Ziyanı yok,” dedi Ford, “R om a da bir günde yan­ m adı.” K alabalığın F o rd ’un neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri bile yoktu, am a yine de bundan hoşlanm ışlardı. A lkışladılar. “A nlaşılan konuya tam anlam ıyla acem ice yak­ laşıyorsunuz,” dedi kız, “benim bulunduğum kadar uzun süre pazarlam a alanında bulunm uş olsaydınız, yeni bir ürünün geliştirilebilm esi için önce yeterli araştırm anın yapılm ış olm ası gerektiğini bilirdiniz. İnsanların ateşten beklediklerinin ne olduğunu bulm am ız, onunla nasıl iliş­ ki kurduklarını öğrenm em iz, onların kafasında nasıl bir im aja sahip olduğunu anlam am ız gerek.” K alabalık gergindi. F o rd ’dan şahane bir şeyler bek­ liyorlardı. “Alın da onu burnunuza sokun,” dedi. “Ö rneğin bu, tam olarak anlam ak istediğim iz şey­ lerden biri,” diye ısrarla devam etti kız, “insanlar bu­ runlarına sokabilecekleri cins bir ateş istiyorlar m ı?” “İstiyor m usunuz?” diye sordu Ford kalabalığa. “E vet!” diye bağırdı bazıları. 259


“H ayır,” diye haykırdı diğerleri. Bu konuda bir fikirleri yoktu, sadece bunun iyi bir fikir olduğunu düşünüyorlardı. “Y a tekerlek,” dedi K aptan, “şu tekerlek denen şey neyin nesi? M üthiş enteresan bir projeye benziyor.” “A h,” dedi pazarlam acı kız, “M aalesef, o konuda bazı sorunlarla karşılaşıyoruz.” “Sorunlar m ı?” diye feryad etti Ford. “Sorunlar ha? Sorunlar dem ekle neyi kastediyorsunuz? O bütün Evren üzerindeki en basit m akinedir!” Pazarlam acı kız onu sert bir bakışla azarladı. “Pekala, Bay Ç okbilm iş,” dedi, “öyle akıllısınız ki, ne renk olm ası gerektiğini de siz söyleyin bakalım .” K alabalık çılgına döndü. Ev sahibi takım a bir puan diye düşünüyorlardı. Ford om uzlarını silkti ve tekrar ye­ rine oturdu. “B üyük Z arquon aşkına,” dedi, “şu ana kadar hiç­ biriniz hiçbir şey yaptı m ı?” Sorusuna cevap olm ak ister gibi, m eydanın girişinden ani bir m etal gürültüsü geldi. K alabalık bu öğleden sonra karşılarına çıkan eğlencenin bolluğuna inanam ıyordu; şimdi de m eydana, üzerlerinde G olgafrinchan Ü çüncü Bölüğünün üniform alarından kalanlara bürünm üş, bir dü­ zine kadar adam dan oluşm uş bir bölük uygun adım gir­ m ekteydi. Y arısından fazlasının elinde hala K ill-O -Z ap silahları vardı, diğerleri yürürken birbirine vurdukları kı­ lıçlar taşıyorlardı. Bronzlaşm ış, sağlıklı am a çok yorgun ve perişan görünüyoriardı. Y ine m etal gürültüleri içinde durdular ve dikkat çekm ek üzere gürültü yaptılar. İç­ lerinden biri yere yığıldı ve bir daha hiç kım ıldam adı. 260


“K aptan, kom utanım !” diye haykırdı İki N u m a ra çünkü liderleri oydu, “rapor verm ek için izin talep edi­ yorum , efendim !” “Evet, tam am iki N um ara, H oşgeldiniz filan, falan. Hiç sıcak su kaynağına rastladınız m ı?” dedi Kaptan ümitle. “H ayır efendim !” “Ben de öyle sanıyordum .” İki N um ara kalabalığın arasından geçerek küvetin önünde silahlarını sergiledi. “B aşka bir kıta keşfettik, kom utanım !” “Bu ne zam an oldu?” “D enizin öbür tarafında...” dedi İki N um ara, gözlerini iyice kısarak, “doğuya doğru!” “A h,” İki N um ara yüzünü kalabalığa döndü. Silahını ba­ şının üzerine kaldırdı. Bu çok m uhteşem olacak diye d ü ­ şündü kalabalık. “O raya savaş açtık!” M eydanın her tarafından çılgınca alkışlar yükseldi. bu bütün beklentilerin ötesindeydi: “B ir dakika,” diye bağırdı Ford Prefect, “bir dakika!” A yağa fırladı ve sessizlik istedi. B ir süre sonra is­ tediği oldu ya da en azından m evcut şartlarda sağ­ layabileceği en iyi sessizliği yakaladı: Şartlar gaydacının hemen orada bir milli m arş bestelem esini öngörüyordu. “B ir gaydacım ız olm ası şart m ı?” diye sordu Ford. “Oh, evet,” dedi kaptan, “ona bir m adalya verdik.” Ford bir an bu fikri tartışm aya açmayı düşündü fakat hemen bunun bir çılgınhk olacağına karar verdi. Onun 261


yerine gaydayıcıya iyice nişan alıp bir taş attı ve İki N u­ m araya döndü. “Savaş nnı?” dedi. “E vet!” dedi İki N um ara F ord’a onu aşağılayarak. “Bitişik kıtada?” “Evet, tam bir savaş durum u!” Bütün savaşları sona erdirm ek için bir savaş!” “A m a henüz orda yaşayan kim se bile yok!” Ah, enteresan, diye düşündü kalabalık, iyi bir nokta. İki N um aranın bakışları bu fikirden hiç rahatsız ol­ m adan etrafta dolaştı. Bu açıdan gözleri ısrarla bur­ nunuzun beş altı santim ötesinde dolaşan bir çift siv­ risinek gibiydiler, elle kolla, sineklikle veya bükülm üş bir gazeteyle kovalanm ayı reddeden inatçı sivrisinekler gibi. “Bunu biliyorum ,” dedi, “ am a bir gün olacak! Bu yüzden belirsiz bir ültim atom bıraktık.” “N e?” “V e bir iki askeri tesisi uçurduk.” K aptan küvetinin içinden öne doğru eğildi. “Askeri tesisler mi İki N um ara?” dedi. G özler bir anlık tereddüt geçirdi. “Evet, efendim . Yani potansiyel askeri tesisler dem ek istedim . Pekala... yani ağaçlar.” Belirsizlik anı geçti— gözler seyircisinin üzerinde bir kırbaç gibi şaklıyordu. “V e” diye kükredi, “yakaladığım ız bir ceylanı da sor­ guya çektik!” K ill-O -Z a p ’ını şık bir hareketle kolunun altına ge­ çirdi ve şimdi heyecanlı kalabalığı sarmış olan gürültülü karm aşa arasından uygun adım geçm eye başladı. Ancak 262


iki üç adım gidebilm işti ki, om uzlarda taşm arak, m eydanm etrafm da şeref turu attırılm ak üzere yakalandı. Ford oturduğu yerde uyuşuk bir şekilde iki taşı bir­ birine vuruyordu. “Peki, başka ne yaptınız?” diye soruşturdu kutlam alar dinince. “B ir kültür başlattık,” dedi pazarlam acı kız. “Oh, öyle m i?” “Evet. Film yapım cılarım ızdan biri bölgenin yerli m ağara adam ları hakkında büyüleyici bir döküm anter çekm eye başladı bile.” “O nlar m ağara adamı değil” “M ağara adam larına benziyorlar.” “M ağaralarda yaşıyorlar m ı?” “Eee..” “K ulübelerde yaşıyorlar.” “Belki de şu sırada m ağaralarını yeniden dekore ettiriyorlardır,” diye seslendi kalabalıktan bir şaklaban. Ford ona öfkeyle karşılık verdi. “Çok kom ik,” dedi, “am a ölm ek üzere olduklarım farkettiniz m i?” Ford ve A rthur geri dönerlerken yollan üzerinde ter­ kedilm iş iki köy ve orm an içinde bir yerde, ölm ek üzere kendilerini oraya saklam ış olan birçok yerlinin cesediyle karşılaşm ışlardı. H âlâ hayatta olanlar da, vücutlarının değil de, ruhlarının bir hastalığından dolayı ızdırap çe­ kiyorm uş gibi, bitkin ve neşesiz görünüyoriardı. U yuşuk uyuşuk ve sonsuz bir keder içinde hareket ediyorlardı. Gelecekleri ellerinden alınmıştı. “Ö lüyorlar!” diye tekrariadı Ford. “Bunun ne anlam a geldiğini biliyor m usunuz?” 263


“Eee... onlara hayat sigortası yapm am am ız gerek her­ halde?” diye seslendi aynı şaklaban. Ford onu duym am azlıktan geldi ve bütün kalabalığa yalvardı. “B ir gayret gösterip anlam aya çalışır m ısınız ki,” dedi, “biz buraya geldiğim izden beri ölüyorlar!” “Film de bu nokta çok etkileyici oluyor” dedi pa­ zarlam acı kız, “ve gerçekten büyük döküm anter film lerin karekteristik özelliği olan, o beklenm edik dokunaklı ge­ lişm eyi sağlıyor. Y apım cı çok yetenekli.” “Ö yle olm alı,” diye m ırıldandı Ford. “A nladığım kadarıyla,” dedi kız, olduğu yerde uyuk­ lam aya başlam ış olan K aptan’a dönerek, “bundan son­ raki film ini sizinle ilgili olarak yapm ak istiyor, K aptan.” “Oh, sahi m i?” dedi K aptan, şaşkınlıkla kendine ge­ lirken, “Bu son derece hoş bir şey.” “B u yeni film le ilgili çok güçlü bir açısı var, bilrsiniz, sorum luluğun ağırlığı, kom utanın yalnızlığı...” K aptan bu konudaki hislerini açıklam ak için bir süre beceriksizce bir şeyler m ırıldandı. “Eee, yani, ben bu açıyı çok da vurgulam azdıra, anlatabiliyorm uyum ,” dedi sonunda, “lastik ördeği olan biri, hiçbir zam an yalnız sayılm az.” Ö rdeğini havaya kaldırdı ve kalabalıktan büyük bir alkış aldı. Bütün bunlar olurken, İdari D anışm an parm ak uçları şakaklarına dayalı olarak taş gibi bir sessizlik içinde otu­ rarak bekliyor, icab ederse bütün gün bekleyebileceğini im a ediyordu. A m a bu noktada, bütün gün beklem eyeceğine ve son yarım saati hiç yaşam am ış gibi davranm aya karar verdi. 264,


A yağa kalktı. “E ğer,” dedi kısaca, “bir dakikalığına litikam ız konusuna dönebilirsek...”

para

po­

“Para politikası!” diye bir hayret ıslığı çaldı Ford, “Para politikası!” İdari D anışm an ona sadece J)ir balığın taklid ede­ bileceği bir bakış fırlattı. “Para politikası...” diye tekrarladı, “evet, sarfettiğim kelim eler bunlar.” “E ğer hiçbiriniz bir şey üretm iyorsa,” diye sordu Ford, “nasıl paranız olabilir? Para ağaçta yetişm ez, bi­ lirsiniz.” “E ğer devam etm em e izin verirseniz...” Ford neşesiz neşesiz başını salladı. “T eşekkür ederim . Birkaç hafta önce yaprağı yasal param ız olarak kabul ettiğim izden beri, pek tabiidir ki, hepim iz m üthiş zenginleştik. Ford kalabalığa büyük bir inanm azlık içinde baktı. Herkes m em nuniyet içinde m ırıldanıyor ve eşof­ m anlarını tıkabasa doldurdukları yaprak banknotları ih­ tirasla avuçluyordu. “B ununla birlikte,” d iy e devam etti İdari D anışm an, “yaprağın elde edilebilirlik seviyesindeki yükseklikten kaynaklanan ufak bir enflasyon sorunuyla da karşılaştık. Yani sanırım , şu anki piyasa değeri üzerinden, yap­ raklarını döken m evsim lik ağaçlardan oluşm uş üç orm an ancak bir gemi dolusu fıstık satın alabilm ekte.” K alabalıktan panik m ırıltıları yükselm eye başladı. İdari D anışm an bu m ırıltıları elinin bir işaretiyle bastırdı. “O halde bu sorunu ortadan kaldırm ak için,” diye 265


devam etli, “ ve yaprağın değerlendirilm esini elkin bir şekilde yeniden yapabilm ek için, yoğun bir yaprak dü­ şürm e kam panyası ve ...ee, bütün orm anları yakm a kam panyasm ı başlatm ak üzereyiz. Sanırım m evcut şartlar al­ tında hepiniz bunun m antıklı bir atılım olduğu konusunda hem fikirsinizdir.” K alabalık bir veya iki saniye süreyle, yani aralarından biri çıkıp da, bunun ceplerindeki yaprakların değerini ne kadar yükselteceğine dikkat çekene kadar, bu konudan pek de em in olam adı. Sonra m em nuniyet ıslıkları ortalığı sardı ve hepsi ayağa kalkarak İdari D anışm anı al­ kışladılar. A ralarında bulunan m uhasebeciler bolca kâf edecekleri bir sonbahar beklentisine girdiler. “Siz hepiniz çıldırm ışsınız,” diye açıkladı Ford Prefect. “Siz tam anlam ıyla sersem siniz,” diye haykırdı. “Siz bir yığın keçileri kaçırm ış çatlaksınız,” diye söy­ lendi öfkeyle. K alabalığın kendisine karşı tavrı sorun yaratacak şe­ kilde değişm eye başlam ıştı. M ükem m el bir eğlence ola­ rak başlam ış olan şey, şimdi kalabalığın gözünde bir ha­ karet yağm uruna dönüşm üştü ve bu hakaretler doğrudan kendilerine yöneltildiği için bundan hoşnut değillerdi. H avadaki bu değişikliği hisseden kız ona döndü. “O halde bütün bu aylar boyunca.” diye soruşturdu kız, “sizin ne yapm akta olduğunuzu sorm ak düzene uyar mı acaba? Siz ve diğer kaçak yolcu, buraya var­ dığım ızdan beri ortalarda yoksunuz.” “Seyahatteydik,” dedi Ford, “ Bu gezegenle ilgili bir şeyler öğrenm eye gitm iştik.” 266


“O h,” dedi kız fesatça, “bu bana pek de verimli bir uğraş gibi gelm iyor.” “Sahi m i? Eh, yine de sizin için bazı haberlerim var, hayatım. Bu gezegenin geleceğini keşfetm iş bu­ lunuyoruz.” Ford bu açıklam asm m etkisini gösterm esini bekledi. H içbir etki görülm edi. N eden bahsettiğini bile an­ lam am ışlardı. Devam etti. “Sizlerin ne yapm aya karar vereceğiniz bundan sonra vahşi bir D ingo köpeğinin pis kokulu böbrekleri kadar bile para etm ez. O rm anları yakın, ne yaparsanız yapın, zerre kadar farketm ez. G elecek tarihiniz şim diden ya­ zılm ış durum da. İki m ilyon yılınız var, hepsi o kadar. Bu sürenin sonunda ırkınız ölm üş olacak, ve gitm iş ola­ caksınız, işiniz bitm iş olacak. Bunu unutm ayın, iki m il­ yon yıl!” Kalabalık kendi kendine huzursuzluk içinde m ı­ rıldandı. K endileri gibi böylesine aniden zenginleşiverm iş kişiler böyle saçm alıklarla uğraşm aya m ecbur edilm em eliydiler. Belki de bu adam a biraz bah­ şiş verirlerse başlarından savabilirlerdi. Zahm et etm eleri gerekm edi. Ford kendiliğinden ka­ rarlı adım larla m eydanı terkediyordu. Bir an için durdu ve şim diden K ıll-O -Z a p ’i ile yakındaki ağaçlara ateş et­ meye başlam ış olan İki N um ara’yı kınayarak başını iki yana salladı. “İki m ilyon yıl!” dedi ve güldü. “Pekala,” dedi Kaptan yatıştırıcı bir gülüm sem eyle, “hâlâ bir kaç banyoluk vaktim var. Birisi bana süngerim i verebilir mi acaba? Aşağıya düşürdüm de.” 267


33

Bir mil kadar ötede, A rthur Dent, Ford P refect’in yaiclaştığını duyam ayacak kadar yaptığı işe dalmıştı. Y apm akta olduğu m erak uyandıran şey şuydu: Geniş düz bir kaya parçası üzerine büyük bir kare çizmiş, bu kareyi de bir kenarına on üç tanesi sığm ak üzere, yüzaltm ışdokuz adet daha küçük kareye bölm üştü. Ayrıca topladığı küçük ve düzgün bir yığm taşa bir harf kazım ıştı. K ayanın etrafında, hayatta kalan yer­ lilerden birkaçı, yüzlerinde m utsuz bir ifadeyle otur­ m aktaydı. A rthur D ent onlara bu taşlarla ifade edilen il­ ginç kavram ı tanıtm aya çalışıyordu. B uraya kadar işler pek de iyi gitm em işti. Y erliler taş­ ların bir kısm ını yem eye kalkm ışlar, bir kısmım göm ­ mek, kalanını da atm aya yeltenm işlerdi. A ncak epeyce uğraştıktan sonra A rthur içlerinden birini, çizdiği tab­ lonun üzerine birkaç taş yerleştirm eye ikna edebilm işti. Bir gün öncesine kadar bunu bile başaram am ıştı. Bu ya­ ratıkların m orallerindeki çöküntüyle birlikte doğal ze­ kalarında da buna paralel bir düşm e oluyor gibiydi. Onları heveslendirebilecek bir girişim olarak A rthur tablonun üzerine kendisi bir-iki taş dizdi ve yerlileri bir kaç taş da onların eklem esi için cesaretlendirm eye ça­ lıştı. A m a işler pek iyi gitm iyordu. Ford yakındaki bir ağacın yanından sessizce onları iz­ liyordu. 268


“H ayır,” dedi Arthur. Yerlilerden biri korkunç bir cansıkıntısı krizi sırasında harfleri birbirine karıştırm ıştı. “Bak, Q on puan ediyor ve üçlü kelim e puanı, o halde... bak, sana kuralları anlatm ıştım ... hayır, hayır, bak lütfen, o çene kemiğini bırak... tam am tekrar başlıyoruz. Bu sefer konsantre olm aya çalış.” Ford dirseğini ağaca ve elini başına dayadı. “N e yapıyorsun, A rthur?” diye sakin sakin sordu. A rthur şaşkınlıkla başını kaldırdı. Birden bütün bun­ ların çok saçm a görünebileceği hissine kapılm ıştı. Bütün bildiği kendisi bküçük bir çocukken bunun bir rüya gibi işe yaradığı idi. A m a o zam an işler farklıydı, ya da farklı olabilirdi. “M ağara adam larına kelim e oyunu öğretm eye ça­ lışıyorum .” “O nlar m ağara adamı değil,” dedi Ford. “M ağara adam larına benziyorlar.” Ford düzeltm ekten vazgeçti. “A nlıyorum .” dedi. “Çok zorlu bir iş,” dedi Arthur, “tek bildikleri kelime hom urtu, onun da harflerini bilm iyorlar.” îçini çekti ve arkasına yaslandı. “Bunun ne işe yaram ası gerekiyor?” “Onları gelişm eleri için cesaretlendirm em iz gerek! İlerlem ek için! A rthur öfkeyle patladı. Bıkkın bir iç çe­ kişi ve ardından da öfkenin, içinde kabaran sersem ce bir iş yapıyor olm a hissini bastıracağını um uyordu. B as­ tırmadı. Ayağa fırladı. “B u....avanaklardan doğacak neslin nasıl bir dünya yaratacağını hayal edebiliyor m usun?” dedi. 269


'‘Hayal etm ek?” dedi Ford, kaşlarını kaldırarak, “Hayal etm em ize gerek yok. Biz o D ünya'yı gördük.” “A m a...” diyerek Arthur ümitsizlik içinde kollarını salladı. “G ördük,” dedi Ford, “bundan kaçış yok.” A rthur taşlardan birine bir tekm e savurdu. “O nlara keşfettiğim iz şeyden bahsettin m i?” diye sordu. I “H m m m ?” dedi Ford, pek konsantre olam ayarak. “N orveç,” dedi Arthur, “B uzul içinde Slartibartfast’ın imzası. O nlara söyledin m i?” “N e anlam ı var?” dedi Ford, “onlar için ne anlam ifade edecek?” “A nlam m ı?” dedi Arthur, “Anlam öyle m i? N e an­ lam a geldiğini gayet iyi biliyorsun. Bunun anlamı bu ge­ zegenin D ünya olduğu! Burası benim evim! Burası doğ­ m uş olduğum yer!” “D oğm uş olduğun m u?” “Pekala, doğm uş olacağım .” “Evet iki milyon yıl sonra. Bunu onlara neden sen söylem iyorsun? Git ve onlara ’A federsiniz, sadece şuna dikkatinizi çekm eye çalışıyorum ki, iki m ilyon yıl sonra ben, buradan birkaç mil ötede doğm uş olacağım .’ Bak bakalım , ne diyorlar. Seni bir ağacın üzerine kadar ko­ valayacaklar ve sonra da ağacı ateşe vereceklerdir.” A rthur bunu m utsuz bir şekilde içine sindirdi. “G erçeği kabul et,” dedi Ford, “senin ataların oradaki o çatlaklar, buradaki bu zavallı yaratıklar değil.” M aym unadam ların huzursuz bir şekilde taş harfleri karıştırdığı yere gitti. Başını salladı. 270


■■Kelime oyununu kaldır. A rthur,” dedi “İnsanlığı kur­ taram ayacak, çünkü insan ırkını oluşturacak grup bu değil. İnsan ırkı şu anda bu tepenin öbür tarafında bir ka­ yanın etrafında toplanınış, kendileri hakkında döküm anterler hazırlam akla m eşgul.” A rthur gözlerini kırpıştırdı. “Y apabileceğim iz bir şeyler olm alı,” dedi. V ü­ cudunda m üthiş bir üm itsizlik hissi dolandı. Burada, D ünya’daydı. Geleceğini dehşet verici, plansız bir fe­ laketle kaybeden D ünya, görünüşe bakılırsa şimdi de geçm işini kaybetm ek üzereydi. “H ayır,” dedi Ford, “yapabileceğim iz hiçbir şey yok. Bu D ünya’m n tarihini değiştirm ez, çünkü bu zaten onun tarihi. İster beğen, ister beğenm e senin geldiğin soy G olgafrinchanlar. İki m ilyon yıl sonra V ogonlar t:arafından m ahvedilecekler. Tarih hiç değişm ez, anlıyorm usun. Aynı bir y ap -b o z gibi tüm parçalan birbirini tam am lar. G arip şey değil mi şu yaşam ?” Q .harfini aldı ve uzaktaki bir şim şirin dibine doğru attı, taş genç bir tavşana çarptı. Tavşan dehşet içinde son hızla kaçtı ve bir tilki tarafından yutuluncaya kadar da hiç durm adı. K em iklerinden biri tilkinin boğazm a takıldı ve tilki, daha sonra leşini sürükleyip uzaklara götüren bir nehrin kenarında öldü. Bunu taklip eden haftalarda Ford Prefect gururunu bastırdı ve G olgafrincham ’da personel m em urluğu gö­ revinde bulunm uş olan bir kızla arkadaşlık kurdu ve kız birdenbire, ölmüş bir tilkinin leşiyle kirlenm iş bir göl­ cükten içtiği su yüzünden zehirienip ölünce m üthiş üzül­ dü. Bu hikayeden alınabilecek tek ders Q harfinin katiyen bir şim şir dibine atılm am ası gerektiği olabilir. A m a ne yazık ki bazen öyle anlar vardır ki. bu kaçınılm az olur. 271


H ayatta gerçeklen çok önemli olan bazı şeyler gibi, bu olaylar zinciri Ford Prefecl ve A rthur D ent tarafından tam am en görülm ez durum daydı. O sırada onlar üzülerek, huysuzca diğer harHeri çekiştiren yerlilerden birini iz­ lem ekteydiler. “Zavallı allahın cezası m ağara adam ları,” dedi A rt­ hur. “O nlar m ağara adamı değil ....” “N e?” “Oh, boşver,” dedi Ford. Talihsiz yaratık acıklı bir ulum a sesi çıkararak ka­ yanın üzerini yum rukladı. “Bu onlar için biraz zam an kaybı oldu, değil m i?”dedi Arthur. “uh uh urghhhh,” diye söylendi yerli ve tekrar kayayı yum rukladı. “Telefon tesisatçıları gelişm ede bunların önüne geç­ m iş.” “U rgh, grr grr, gruh!” diyen yerli İsrarlıydı ve kayayı yum ruklam aya devam ediyordu. “N için kayaya vurup duruyor?”dedi Arthur. “Sanırım , kendisiyle tekrar kelim e oyunu oynam anı istiyor,” dedi Ford, “harfleri işaret ediyor.” “H erhalde gene crzjgrdw ldiw dc kelim esini heceliyor, zavallı şey. O na crzjgrdw ldiw dc kelim esinde yalnızca bir g olduğunu söyleyip duruyorum .” Yerli tekrar kayayı yum rukladı. O m uzunun üzerinden baktılar. G özleri yuvalarından fırladı. O rada karm akarışık harfler arasında yedi tanesi net bir düz çizgi üzerinde sıralanm aktaydı. 272


iki kelim e m eydana getirm işlerdi. K elim eler şunlardı; “KIRK İK İ.” “G rrrurgh guh guh,” diye açıkladı yerli. H arfleri öf­ keyle savurdu ve yakındaki bir ağacın altına giderek ar­ kadaşı ile am açsızca dolanm aya başladı. Ford ve A rthur ona bakakaldılar. Sonra birbirlerine döndüler. “O rada benim düşündüğüm şey mi yazıyordu?” diye her ikisi de birbirlerine sordu. “E vet,” dedi her ikisi de . “K ırk -ik i,” dedi Arthur. “Kırk iki,” dedi Ford. Arthur iki yerliye doğru koştu. “Bize ne anlatm aya çalışıyorsunuz?” diye bağırdı. “Bunun ne anlam a gelm esi gerekiyor?” İçlerinden biri yerde bir takla attı, ayaklarını kal­ dırarak havada salladı, tekrar takla attı ve sonra uyum aya başladı. Diğeri ağaca tırm andı ve Ford Prefect’e bir at kes­ tanesi attı. Söylem ek istedikleri her ne idiyse, söy­ lem işlerdi bile. “Bunun ne anlam a geldiğini biliyor m usun?” “Pek değil.” “Kırk iki. D erin D üşüncenin Büyük Cevap o larak'bil­ dirdiği sayı.” “E vet.” “V e D ünya da D erin D üşünce’nin Büyük Cevabın Sofusunu bulm ak için tasarım ladığı bilgisayar.” “İnanm am ız için yönlendirildiğim iz şeyler bunlar. D oğru.” 273


“V e tırganik ya^am bilgisayar matrii<sinin bir par­ çasıydı. “Öyle diyorsan öyledir.” “Öyle diyorum . Bu dem ektir ki bu yerliler, bu m ay­ mun adam lar da bilgisayar program ının bölünm em iş bir parçasıdırlar ve biz ve GolgaiVinchanlar da öyle değiliz.” “A m a m ağara adamları ölüyorlar ve G olgafrinchanlar açıkça onların yerini almak için üretilm işler.” “K esinlikle. O halde bunun ne dem ek olduğunu an­ lıyorsun değil m i?” “N e?” “Büyük bir yanlış, bir yüze göze bulaştırm a,” dedi Ford Prefect. Arthiır etrafına bakındı. “Bu gezegen bu yüzden berbat bir dönem den ge­ çiyor” dedi. Ford bir an için bocaladı. “Y ine de, ortaya bundan bir şey çıkm ası gerek,” dedi sonunda, “çünkü M arvin Soru’nun senin beyin dalgası m odellerinde yazılı olduğunu görebildiğini söylem işti.” “F akat...” “M uhtem elen soru da yanlış ya da doğru olanın çar­ pılm ışı. A m a yine de bulabilseydik bize bir ipucu verirdi. A m a bunu nasıl yapabileceğim izi bilem iyorum .” B ir m üddet her şeye ilgisiz kaldılar. A rthur yere otur­ du ve çim enleri çekiştirm eye başladı, am a bunun içine göm ülebileceği bir uğraş olm adığını gördü. İna­ nabileceği şey çim enler değildi, ağaçlar amaçsız gö­ rünüyordu, sıra sıra tepeler hiçbir yere doğru sıralanm ıyorlarm ış gibiydiler ve gelecek aynen içinde em eklenm esi gereken bir tünele benziyordu. 274


Ford E lha-A llı D uyu-M alik ile oynuyordu. Hiç ses yoktu. Bir iç çekli ve onu bir kenara bıraktı. A rthur kendi yaptığı taştan iıatlerden birini eline aldı. Bu bir B idi. İçini çekti ve tekrar yerine koydu. Y anına koyduğu harf O idi. İkisi birlikte BO okunuyordu. Onların yanına bir iki harf daha attı. B unlarda tesadüfen K, T, A ve N idi. İlginç bir raslantıyla A rthur’un o içinde olduğu his ortam ını mükemnnel niteliyorlardı. Bir an için harflere bakakaldı. Bunu bilerek yapm am ıştı. Y alnızca rastgele, bir şans eseri olm uştu. Beyni yavaşça birinci vitese geçti. “F ord,” dedi aniden, “bak, eğer o soru benim beyin dalgalan m odelim de yazılı ise ve ben bunun farkında de­ ğilsem , onun benim bilinçaltım da olm ası gerekiyor.” “Evet, sanırım öyle.” “Bu bilinç altı modeli öne çıkarm anın bir yolu olm alı.” “Öyle mi dersin?” “Evet, bu m odelin şekillendirilebileceği gelişigüzel elem an aracılığıyla rastgele bir aracı sayesinde”, “N e gibi yani?” “M esela gözlerim bağlı iken bir torbadan K elim e O yunu harflerini çekm ek gibi” Ford ayağa sıçradı. “Çok zekice!” dedi. Ç antasından havlusunu çıkardı ve bir iki düğüm le onu bir torba haline getirdi. “Tam anlam ıyla çılgınca,” dedi, “Tam bir saçm alık. A m a bunu deneyeceğiz, çünkü bu zekice bir saçm alık. Hadi, çabuk ol.” G üneş saygılı bir şekilde bir bulutun arkasına geçti. Birkaç küçük yağm ur dam lacığı düştü. Kalan tüm harfleri bir araya getirdiler ve hepsini tor­ banın içine attılar. Torbayı salladılar. 275


“T am am ,” dedi Ford, “K apa gözlerini. Ç ekm eye başla. H adi, hadi, hadi.” A rthur gözlerini kapadı ve elini bir havlu dolusu har­ fin araşm a daldırdı. Onları karıştırdı ve dört tanesini çekip F o rd ’a verdi. Ford onları aldığı sırayla yere dizdi. “A ” dedi Ford, “L, T, I.. ALTI! Gözlerini kırpıştırdı.. “Sanırım bu işe yarıyor!” dedi. A rthur ona üç tane daha verdi. “K ,E,R ,...K ER . Oh, belki de yaram ıyor,” dedi Ford. “İşte bir üçlü daha.” “E, D ,0 , K eredo....korkarım bir anlamı yok.” A rthur torbadan üç harf daha çekti. Ford yerlerine yerleştirdi. “K ,U ,Z, dokuz... Altı kere D okuz!” diye bağırdı Ford, “İşe yarıyor! H ayret verici, gerçekten işe yarıyor!” “B urda daha var.” A rthur harfleri ateşli bir şekilde çekebildiğince hızlı çekm eye çalışıyordu. “K ,A ,Ç ,” dedi Ford,..A ltı kere dokuz kaç ......E,D ,E,R ,.... Altı kere dokuz kaç eder...” durakladı. “Hadi gerisi nerde?” “E, hepsi bu,” dedi Arthur, “O lanların hepsi bu.” G eriye yaslandı, aklı karışm ıştı, ne diyeceğini bil­ miyordu. Düğüm lü havlunun dibini tekrar karıştırdı am a başka harf yoktu. “Yani hepsi bu dem ek istiyorsun, öyle m i?” dedi Ford. ‘Hepsi bu.” “Altı kere dokuz. K ırkiki.” “Bu kadar. Hepsi bu.” 276


34

Güneş çıktı ve onlara neşeyle gülüm sedi. Bir kuş şa■kıdı. Ilık bir rüzgar ağaçlar arasında gezindi ve çiçeklerin başını kaldırm asını sağlarken, kokularım orm anın için­ den uzaklara taşıdı. B ir böcek vızıldayarak böcekler öğ­ leden sonra ne yaparlarsa, onu yapm aya gitti. A ğaçlar arasından gelen ahenkli seslerin hemen ardından iki genç kız belirdi. Ford P refect ve A rthur D en t’in, gö­ rünüşe göre yerde ızdırap içinde kıvranan, gerçekte ise sessiz bir kahkaha krizi içinde sarsılan vücutlannı gö­ rünce şaşırararak durdular. “H ayır, gitm eyin,” diye seslendi Ford Prefect iki nefes arasm da, “Şimdi yanınıza geliyoruz.” “N e oluyor böyle?” diye sordu kızların biri. İkisinden de daha ince ve uzun boyluydu. G olgafrincham ’da per­ sonel m em urluğu yapm ış, am a bundan pek hoş­ lanm am ıştı. Ford kendini toparladı. “A federsiniz,” dedi, “M erhaba. A rkadaşım ve ben tam yaşam ın anlamı üzerinde felsefe yapıyorduk. E ğ­ lenceli bir egzersiz.” “Oh, sizsiniz,” dedi kız, “bu öğleden sonra gösteri yapm ıştınız. B aşlangıçta çok kom iktiniz ama sonra biraz fazla üstlerine gittiniz.” 277


“ö y le mi? Oh, ev el.'’ “Evet, niye öyle yaptınız?” diye sordu öi:ıür, daha !<ısa yuvarlak yüzlü olan kız. G olgafrincham 'da ufak bir şir­ ketin sanat yöneticiliğini yapm ıştı. Şu anda içinde ol­ dukları dünyanın zorlukları ne olursa olsun, ertesi sabah uyandığında, karşılaşacağı şeyin, hemen hem en bir­ birinin aynı yüzlerce diş m acunu tüpü fotoğrafı ol­ mayacağını bilm ekten ötürü, her akşam uyurken derin bir şükran hissi duyuyordu. “N iye m i? Hiç sebebi yok. H içbir şeyin sebebi yok­ tur.” dedi Ford Prefect neşeyle. “Gelin ve bize katılın, Benim adım Ford, bu da Arthur. Bir süre için hiçbir şey yapm ayacaktık, am a bu biraz ertelenebilir.” K ızlar onlara şüpheyle baktı. “Benim adım A ğda,” dedi uzun boylu olan, “ve bu da M ella.” “Selam Ağda, selam M ella,” dedi Ford. “Siz hiç konuşm az m ısınız?” dedi M ella, A rthur’a “Oh, eninde sonunda,” dedi A rthur gülüm seyerek, “am a yine de Ford kadar değil.” “İyi.” Biraz sessizlik oldu. “Ne dem ek istediniz,” diye sordu Ağda, “sadece iki m ilyon yılım ız olduğunu söyleyerek? Söylediklerinizden bir anlam çıkaram adım .” “Oİı, şu iş, ” dedi Ford, “B oşverin.” “Bütün

mesele

bir

hiperuzay

çevreyolu

için

D ünya’nın yıkılm asında.,” dedi A rthur om uz silkerek 278


"am a bu iki milyon yıl sonra olacai< bir şey, üstelik Vogonlar V ogonlann yapacağı şeyi yapıyorlar işte.” “V ogonlar m ı?” dedi M ella. “Evet, siz tanım azsınız.” “Bu fikre nasıl kapıldınız?” “G erçekten de önem li değil. G eçm işten yada ge­ lecekten kalm a bir rüya gibi.” A rtbur gülüm sedi ve uzak­ lara baktı. “K onuştuklarınızın hiçbir anlam ifade etm em esi sizi endişelendiriyor m u?” diye sordu Ağda. “D inleyin, bunları unutun gitsin,” dedi Ford, “her şeyi unutun. H içbir şeyin önem i yok. Bakın nefis birgün, bunun tadını çıkarın. Güneş, tepelerin yeşilliği, vadinin dibindeki nehir, yanan ağaçlar.” “Bu yalnızca bir rüya bile olsa, yine de oldukça ür­ kütücü bir rüya,” dedi M ella, “sadece bir çevreyolu açmak için bir gezegeni yerle bir etm ek.” “Oh, ben daha kötülerine de şahit oldum .” dedi Ford, “Yedinci boyutttaki bir gezegenin G alaksiler arası bar bi­ lardosunda top olarak kullanıldığını okudum . Bir siyah deliğe atılıp gitm iş. On m ilyar kişi ölm üş.” “Bu çılgınca,” dedi M ella. “Am a otuz puan da toplam ış.” Ağda ve M ella birbirlerine baktılar. “Bak.” dedi Ağda, K om ite toplantısından sonra bir parti var bu akşam. İsterseniz siz de gelebilirsiniz.” “Evet, tabii,” dedi Ford. “İsterim .” dedi Arthur.

, 279


Epeyce saat sonra, A rthur ve M ella oturm uş ağaçların monoton kızıl parıltısınm üzerinde yükselen ayı sey­ rediyordu. “Şu D ünya’nın m ahvolacağı ile ilgili öykü...” diye başladı M ella. “İki milyon yıl sonra, evet.” “Söyleyişine bakılırsa, bunun gerçek olduğuna inanır gibisin.” “Evet, sanırım daydım .”

öyle. Sanırım

o sırada ben ora­

Kafasını şaşkınlıkla salladı. “Çok garipsin,” dedi kız. “Hayır, ben çok sıradan sayılırım .,” dedi A rthur, “A m a başım a bazı çok ilginç şeyler geldi. D iyebilirsin ki değiştirici olm aktan çok değiştirildim . “Y a arkadaşının sözünü ettiği o diğer gezegen, şu siyah bir deliğe itilen?” “Ah, onu bilm iyorum . K itaptan okuduğu bir şey gibi geliyor kulağa.” “N e kitabı?” A rthur durakladı. ""Her Otostopçunun Galaksi Rehberi,” dedi en so­ nunda. “O da ne?” “Oh, bu akşam nehire attığım bir şey, o kadar . O na artık ihtiyaç duyacağım ı sanm ıyorum .” dedi A rthur D ent.

280

Evrenin Sonundaki Restoran - 2 - Douglas Adams