Issuu on Google+

Anna Freud Çocuklukta Normallik ve Patoloji

M ETİS ÖTEKİNİ DİNLEM EK


METİS / ÖTEKİNİ DİNLEMEK Anna Freud ÇOCUKLUKTA NORMALLİK V I PATOLOJİ 1895'te Viyana'da doğup 1982'de Londra'da ölen Anna Freud, Sigmund Freud'un en küçük kızı ve babasının çalışmalarının en sadık takipçilerindendi. Çocuk psikanalizinin Okve önde gelen uygulayıcılanndan olan Anna Freud, gençliğinde yaptığı ilkokul öğretmenliği sırasında çocuklan yakından gözleme imkânı buldu. Babası tarafından eğitilerek mesleğe başladı ve çocuk analizi üzerine çalışırken babasıyla yakın işbirliği içinde psikanaliz kuramını geliştireli. 1925-28 yıllan arasında Viyana Psikanaliz Demeğinin başkanlığını yaptı. Benin kişilik gelişimindeki etkileri ve savunma mekanizmalannın önemini vurgulayan Das Ich und die Abwehr mechanismen (1936; Ego ve Savunma Mekanizmaları, Bağlam, 1989) acHı çalışmasıyla ben psikolojisinin gelişimine önemli bir katkıda bulundu. 1938'de hasta babasıyla birlikte Nazi tehdidinden kaçarak Londra'ya yerleşti; 1945‘e kadar Hampstead'deki bir çocuk yuvasında çalıştı, ikinci Dünya Savaşı sırasında ailesiz kalmış çocuklar üzerinde yürüttüğü çalışmalan Young Children in Wartime (1942), Infants without Families (1943), Warand Children gibi kitaplannda aktardı. 1947'de kurduğu Hampstead Çocuk Terapisi Kliniğinin 1952-82 arasında yöneticiliğini yaptı. Özellikle babasının ölümünden sonra Melanie Klein'la sürdürdüğü sert tartışmalar Ingiliz Psikanaliz Demeğinin bölünmemek için iki paralel grup halinde çalışmasına neden oldu. Elinizdeki kitap, çalışmalan özellikle Heinz Hartmann ve Erik Erikson tarafından geliştirilen yazann görüşlerini özetleyen son çalışmasıdır. Psikanaliz ve psikiyatri alanında yaklaşık elti kitaplık kapsayıcı bir kütüphane oluşturmak amacıyla başladığımız Ötekini Dinlemek dizisi Sigmund Freud, Edith Jacobson, M.S. Mahler, O. Kemberg, Jacques Lacan, W.R.D. Fairbaim ve O. Rank gibi bu alanın en önemli isimlerinin temel yapıtlanyla sürecek. Her yapıtın başına koyulacak önsözlerie yapıtın gerek yazann dünyasında, gerekse alan içindeki öncülleri, yeri ve önemi belirtilecek.


METİS YAYINLARI Ötekini Dinlemek 8 ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ Gelişimin Değerlendirilmesi AnnaFreud ö zg ü n adı: Normality and Pathology in Childhood: Assessments of Development © International Universities Press, Inc., 1965 Mark Paterson ve The Estate of Anna Freud'un izniyle © Metis Yayınlan, 1996 Birinci Basım: Ocak 2000 Dizi Yayın Yönetmeni: Saffet Murat Tura Yayıma Hazırlayan: Kaya Şahin Dizi Kapak Tasanmı: Yetkin Başanr Grafik Tasanm: Semih Sökmen Dizgi ve Baskı öncesi Hazırlık: Sedat Ateş Film: Doruk Grafik Kapak ve İç Baskı: Yaylaak Matbaası Olt: Sistem Mücetlithanesi Metis Yayınlan İpek Sokak No. 9,80060 Beyoğlu İstanbul Tel: 212 2454696 Faks: 212 2454519 e-posta: metis@turk.net ISBN 975-342-254-7


Anna Freud Çocuklukta Normallik ve Patoloji Gelişimin Değerlendirilmesi Çeviren

Ali Nahit Babaoğlu Dizi Yayın Yönetmeni

Saffet Murat Tura


İçindekiler Sunuş, BEN PSİKOLOJİSİ VE ANNA FREUD Saffet M urat Tura 7 Çevirenin Ö nsözü 11 Yazarın Kitabın Almanca Baskısına Ö nsözü 21 ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ 1 2 3 4 5 6

Çocukluğun Psikanalitik Psikolojisi ve Kaynakları 23 Çocuk Analiziyle Yetişkin Analizi Arasındaki İlişkiler 39 Normal Çocuk Gelişimi (ölçütler ve Değerlendirme) 59 Patolojik Çocuk Gelişimi I (ö lç ü t ve Değerlendirme) 95 Patolojik Çocuk Gelişimi II 120 Terapi Yollan ve O lanaklan 160

Kaynaklar 177


SUNUŞ

Ben Psikolojisi ve Anna Freud Saffet Murat Tura

Psikanaliz sınırlan dahilinde kaldığı kabul edilen dört büyük okul vardır, klasik teori, ben psikolojisi, nesne ilişkileri kuramı ve kendilik psikolojisi. Daha psikanalizin kuruluş yıllarında Alfred Adler, Cari Gustav Jung ve Otto Rank gibi büyük teorisyenler Freud'dan ayrıldık­ ları noktalan belirtmişler ve kendi yaklaşımlannı geliştirmişlerdi. Gerçi bunlar arasında Otto Rank'm psikanaliz karşısındaki konumu çok özel ve tartışmalıdır; ama genel olarak bakıldığında söz konusu ilk kopuşlarla ortaya çıkan teorik yaklaşımlar psikanaliz çerçevesinde kabul edilmez. Keza psikanaliz içinde kalan bazı teorik akımlar (me­ sela sosyo-kültüralist Amerikan okulu) veya "kendine özgü" bazı teo­ risyenler (mesela Jacques Lacan) genel çerçeveye dahil olmakla bera­ ber ayn bir okul veya öğreti olarak kabul görmezler. Bunun çeşitli ne­ denleri vardır; en önde gelen neden de katkılannın tam bir teorik ke­ sinlikle ifade edilememiş olmasıdır. İşte bu bakımdan ben psikolojisi temel bir psikanaliz okuludur; çünkü hem psikanalizin ilkelerine bağ­ lıdır hem de katkısı belirtik olarak ifade bulmuştur. Ben psikolojisi Freud'un özellikle 1923 tarihli "Ben ve îd" adlı makalesi ile başlayıp "yapısal kuram” adı altında toplanan teorik de­ ğerlendirmelerini esas alan Hartmann, Kris, Rapaport, Erikson ve An­ na Freud'un çalışmalanna dayanır. Bu teorisyenler yapısal kuramdaki ben işlevlerini toplumsal ve kültürel işlevselliği de içerecek şekilde genişletmiş ve geliştirmişlerdir. Eğer sadece bir fikir vermek için ka­ baca ifade etmek gerekirse Freud özellikle ve öncelikle nevrotik durumlan açıklamaya yönelik bir teori geliştirmişti, işte ben psikolojisi, psikanalizin iıfkunu normalliği ve uyumu da açıklayacak şekilde ge­ liştirmeye, genel bir psikoloji teorisi kurmaya yönelir. Bu eğilimin Freud'un eserinde olmadığı söylenemezse de vurgunun yönü farklı­ dır; ben psikolojisi klasik teorinin eksik bıraktığına inanılan bu alanı geliştirmeye çalışır. Böylece ben psikolojisi, benin özerk işlevlerine


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 8

yönelmiştir; benin içgüdüsel yapılardan bağımsız kökenleri ve işlev­ leri araştırmanın temel konularından birini oluşturmuştur. Sonuç iti­ barıyla bu yaklaşımın psikanalitik teoriyi genel psikolojinin bir altteorisi haline mi getirdiği yoksa psikolojiyi genel bir psikanaliz teori­ sinin alt-teorisi olarak mı yorumladığı tartışmalıdır. Ancak bu yorum­ lardan hangisi verilirse verilsin ben psikolojisi sayesinde psikanaliz ile "diğer" psikoloji okulları arasında belli bir iletişimi sağlamaya yö­ nelik ortak bir dil kurulmaya başlanmıştır. Bu noktada psikanalizin asla bir psikoloji teorisi gibi yorumlanamayacağını savunan ciddi teo­ risyenler olduğunu da unutmamamız gerekir. Bunlara göre psikanali­ zin temeli ruh içi çatışmadır; dolayısıyla psikolojinin incelediği zekâ, algı, mantık, bellek, sentez, düşünme, toplumsal uyum vs. gibi konu­ larla psikanalizin esasta bir ilgisi olamaz. Ben psikolojisinin bene ve işlevlerine bakışındaki bu genişleme; beni çatışmalı ruhsal alanın dışında da değerlendirme çabası elbette sadece genel psikolojiyi değil pedagoji ile ilgili bazı inceleme alanla­ rını da psikanalitik çalışma ve araştırma çerçevesine sokmuştur. Bu genişlemiş alandaki araştırmalar da ister istemez psikanalitik araştır­ manın esasını teşkil eden "psikanalitik süreçte aktarımın incelenmesi" yönteminin dışında bazı araştırma teknik ve yöntemlerinin psikanali­ ze ithal edilmesine yol açmıştır. Anna Freud bu genişlemiş alanı en iyi değerlerdiren teorisyenlerden biridir. Akademik eğitim olarak kli­ nik kökenli olmaması başlangıçta bir dezavantaj gibi görülmüşse de bu durum muhtemelen psikanalizin aldığı bu yeni yöne ciddi katkılar­ da bulunmasını kolaylaştırmıştır. Anna Freud'un psikanalitik kurama en önemli katkısı benin savunma mekanizmalarını net bir şekilde ta­ nımlayarak hemen hemen nihai teorik şeklini vermiş olmasıdır. Prati­ ğe katkısı ise çocuk psikanalizleri ile ilgilidir. Psikanalitik ilkelerin çocuk terapilerine uygulanmasının öncülerinden olan Anna Freud bu alanda klasikleşmiş yöntemler geliştirmiştir. Anna Freud mesleki çalışmalarını İngiltere'de sürdürdü. Aynı yıl­ larda İngiltere'deki psikanaliz camiası bir başka büyük teorisyenin parlak çıkışına sahne oluyordu; Melanie Klein. Anna Freud gibi ço­ cuk psikanalizini temel alan Melanie Klein teorik olarak tam tersine bir yol izliyordu; Freud'un teorisini özellikle içgüdüler ve idin teza­ hürleri ile ilgili alanlarda geliştirmeye, nesne ilişkileri kuramını yer­ leştirmeye çalışıyordu. Bu durumda bu iki teorisyen arasında görüş farklılıkları ve çatışma kaçınılmazdı. O yıllarda İngiliz psikanaliz ca­ miasında çeşitli bölünmelere yol açan bu tartışmanın, süreç içinde sa-


SUNUŞ I 9

nıldığı kadar uzlaşmaz olmadığı görüldü; özellikle Edith Jacobson, Margaret Mahler ve Otto Kemberg nesne ilişkileri kuramıyla ben psi­ kolojisini birlikte formülleştirmeyi ve kullanmayı başardılar. Öyle ki bugün nesne ilişkileri kuramı ve ben psikolojisi bir tek pota olarak bi­ le kabul edilebilir. Çocuklukta Normallik ve Patoloji ben psikolojisinin genişletilmiş vepsikolojileştirilmiş psikanaliz alanım ifade etmenin en iyi örnekle­ rinden biridir. Bu kitapta gündelik yaşamda karşılaşılabilecek çocuk­ luk ve gençlik ile ilgili pek çok sorun psikanalitik bir teorik gözlükle ama psikanalizin temel inceleme tekniğinin dışında ele alınmıştır. Anna Freud'un görüşlerini temsil etmek bakımından oldukça güveni­ lir olmanın dışında çocuk yetiştiren herkesin ilgisini çekebilecek bir kapsama da sahiptir. Bu kitabı Melanie Klein'ın dizimizde yer alan ve alacak eserleriyle karşılaştırmalı olarak okumak sadece bir dönemin tartışmasını incelemek bakımından değil, psikanalizin ilgi alanının nasıl büyük bir yayılımı olduğunu görmek bakımından da anlamlı olabilir.


Çevirenin Önsözü

Anna Freud'un bu kitabını Türkçe’ye kazandırabilmek benim için büyilk bir önem taşıyordu. Onun 1965'te yayımladığı bu kitabı kendisi tarafından gözden geçirilmiş ve kısmen de yeniden kaleme alınmış «dan Almanca çevirisinden Türkçe'ye iletmeyi daha uygun buldum. Bunun nedeni bir yandan yazann kendi önsözünde de vurgulayarak belirttiği gibi o çevirinin, yazann kendi tarafından ana dilinde yapıl­ mış yeni bir versiyonu olarak sunulmuş olması, ikinci bir nedeni de psikanalizin ortaya çıkışında o çağın büyük kültür merkezi olan Viyana'mn Almancası’nın oynadığı büyük rolün daha sonra psikanalizin gelişiminde çok fazla gözardı edilmiş olduğunun bugün anlaşılmış ol­ masıdır. Çağının en kültürlü insanlarından biri olan Sigmund Freud, kuramım Almanca düşünmüş ve büyük bir özenle Almanca yazmış­ tır. Viyana Psikanaliz Birliği'nin bütün üyeleri arasında, psikanaliz kuramının başka diller konuşmakta olan ülkelerde uygulanması ve te­ mel eserlerin o dillere çevirisi her zaman kaygı verici bir heyecanla karşılanmıştı, fici dili birden konuşan üyeler, örnekse Adler ve Ferenczi bile bu konuda oldukça ikircikli kalmış ve tam olarak kesin bir yol önerememişlerdir. Adler Macar olmasına karşın tek kelime Ma­ carca yazmamış, Ferenczi de Macarca ve Almanca yazılarım birbirin­ den kesin olarak ayn tutmuş, ikisini hiçbir zaman birbirine çevirmemiştir. Anna Freud bu bakımdan oldukça önemli bir ara tanık ve ileti­ ci konumundadır. Kitabın özellikleri üzerinde birkaç söz etmeden ön­ ce bu yazann kişiliğine değinmek benim için ödenmesinden kaçınılamayacak bir borçtur. ANNA FREUD

Sigmund ve Martha Freud'un altıncı ve son çocuğu olarak 3 Aralık 1895'te doğdu. Babası aym gün en yakın dostu Beriinli Kulak Burun Boğaz uzmanı Wilhelm Fliess'e bir mektup yazarak durumu muştulu-


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 12

yordu: "Eğer oğlan olsaydı sana telgrafla haber verecektim; çünkü se­ nin adını alacaktı. Ama Anna adında bir kızım olduğu için sîzlere böyle gecikmeyle takdim ediyorum. Bugün saat 3:15'te doğum odası­ nı şereflendirdi. Sevimli ve tam bir kadıncık olacağa benziyor." Freud'un kızma neden Anna adım verdiğine ilişkin ancak söylence ve tahminler vardır. Bunlardan birincisi, Sigmund'un kendi kız karde­ şinin de Anna adını taşıması, İkincisi de psikanaliz tarihinde önemli bir yer tutan ünlü Bertha Pappenheim vakasının "Anna O." takma adıyla yayımlanmış olmasıdır. Ne olursa olsun, Anna'nın babası için daha ilk günlerden başlayarak önem taşıdığı anlaşılıyor. Yapıtlarında ondan Anna daha 19 aylıkken söz etmeye başlamıştır (Freud, 1900: 135). Anna babasının hemen bütün gezilerinde, daha en küçük yaşla­ rından başlayarak, birlikte olmuştu. Freud'un Fliess'le olan mektup­ laşmasında adı en çok geçen çocuğu Anna'ydı. Özellikle I. Dünya Sa­ vaşı yıllarında Anna babası için tek destekti. Öbür kızlan çoktan ev­ lenmiş ve evden çıkmışlardı; oğullan ise savaşta askerliklerini yapı­ yorlardı. Anna, Olgunluk sınavım tamamladıktan sonra özel olarak pedagoji eğitimi aldı ve 1914'te gerekli olan iki sınavı birden vererek öğretmen oldu. Eğitim ve öğretimini öğretmenlik alanında yapmış olması ve ol­ dukça uzun bir süre de doğrudan doğruya öğretmen olarak çalışmış olması, onun ileride kendini çocuklara, çocuk psikanalizine atlaması­ nın, babası tarafından da o yönde hararetle desteklenmiş olmasının nedenidir. Öğretmenliğiyle aynı zamanda psikanaliz eğitimine başladı. O sı­ ralarda böyle bir eğitimin herhangi bir plan ve programı olmadığı için doğrudan doğruya en birinci kaynaktan, babası Sigmund Freud’dan bu eğitimi almaktaydı. Psikiyatri bilgisi için de Wagner von Jauregg' in psikiyatri kliniğine gidiyor, orada Dr. Paul Schilder ve Dr. Heinz Hartmann'la çalışıyordu. Burada oldukça ağır psikoz olgulannı görü­ yor, o zaman kullanılan tedavi yöntemlerini öğreniyor, hastalann bü­ tün hezeyan sistemlerini dikkatle gözleyip izliyordu. Von Jauregg'in kullandığı Malarya ile tedavi yönteminin süreç ve sonuçlannm da ya­ kın gözlemcisiydi. îki yıldan fazla süren bu genel eğitim yanında, ba­ basının dersleri başta olmak üzere Viyana Üniversitesi’nin psikoloji derslerine de devam ediyordu. Anna doğrudan doğruya babası tarafından analiz edilmiştir. Bu analizin en geç 1917 yılı içinde başlamış olduğu ve en az 1921'e kadar düzenli olarak sürdüğü anlaşılıyor. Elbette baba-kız arasında böyle


ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ 113

bir analitik ilişkinin olabilirliği daha o günlerden başlayarak çok tartı­ şılmıştır. Bunun analiz sırasında oluşaçak aktarımlar ve karşı aktarım­ ların olağanüstü karmaşık bir duruma girmesi kadar, Freud’un en bü­ yük emek ürünü olan ve üzerine titrediği Viyana Psikanaliz Birliği' nin içinde yol açacağı tepkiler ve eleştirilerin Freud tarafından dikkat­ le hesaplanmış, düşünülmüş ve göze alınmış olduğu anlaşılıyor. An­ cak bu noktada Freud'un, birliğin ve hareketin sürekliliği, sağlam bir kuram olarak gelişebilmesi ve çeşitli uçlardan giderek yoldan ve baş­ tan çıkabilme olasılığına karşı hep tedirgin kaldığı, bunun için en gü­ vendiği kimselerden oluşan bir iç komite oluşturduğu bilinmektedir. Kuşkusuz ki böyle bir yakın çevre için yanında kalan, psikanalizle uğ­ raşmayı sürdüren tek evladının da desteğini elinde tutmak onun için çok önemli olmuştur. Bunun için 1920'de Anna'nm parmağına, bu iç Komite'nin üyesi olduğunu belirten armalı yüzüğü taktı. Bu yüzükten o güne kadar Abraham, Ferençzi, Jones, Rank, Sachs ve Anton von Freud (onun ölümünden sonra Eitington) ve Freud'un kendisinde bir adet bulunuyordu. Anna'dan sonra Lou Andreas-SalomĞ, Marie Bonaparte ve Bayan Jones da bu yüzükten birer adet almışlardır. Bunun­ la birlikte babasının Anna'ya bizzat analiz yapmak üzere izin verişi resmen 23 Mart 1923'te oldu. Freud ona muayenehane olarak kendi muayenehanesinin karşısında, salonun öbür yanında kendi elleriyle bir muayenehane hazırlamıştı. Bütün bu önceliklerine karşın Anna, kendi yaşıtı olan öbür analistlerin çoğu tarafından bile uzun yıllar cid­ diye alınmadan "Acemi" olarak kabul edildi ve babasının ünlü çar­ şamba toplantılarında yıllarca hiç söze karışmadan "ihtiyarlan" ve "ustaları" yalnızca dinlemekle yetindi. Anna Freud kuşkusuz ilk çocuk analisti değildir. Bilinen ilk çocuk analizi 1909 yılında doğrudan doğruya Sigmund Freud tarafından ele alınmış olan "Küçük Hans" olgusudur. Yalnızca çocuklarla uğraşmak üzere kendini uzmanlaştırmış olan ilk insan Hermine Hug-Hellmuth olmuştur. Gene Anna'dan çok önce 1919'da Melanie Klein, Budapeş­ te kongresinde "Bir Çocuk Gelişimi" adlı tebliğim sunmuş ve sonra da Berlin'de erken analiz ve oyun tekniklerini kullanarak 1926'da Londra'ya yerleşinceye kadar orada çocuk analizi uygulamıştır. Daha sonra da Klein yöntemi, A. Freud yönteminin karşı kutbu olarak geliş­ miştir. A. Freud'dan önce Aichhom'un, Bemfeld'in, Sadger ve Fedem' in, Hofferin çalışmalarını da anmak gerekir. Gene de Anna, 1922'den sonra artık psikanaliz kongre ve seminerlerine katılamayan babasını temsilen bütün kongrelere katılıp onun ağzından konuşarak ve aynı


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 14

zamanda kendi görüşlerini de babasından ayn olarak sunarak ikisi arasındaki ayrımları da göstermesi açısından çok büyük bir önem taşı­ maktadır. Freud'un birkaç kez Lou Andreas-Salom^'ye kızının süpervizyonlan için ricada bulunduğu ve Atina'nın böylece onunla da bir öğretmen-öğrenci ilişkisi içinde bulunduğu bilinmektedir. Freud'un, kızının çalışmasına ne denli bağlı ve hoşnut olduğu Feıenczi'ye yazdığı bir mektupta ondan "benim sadık Antigonem" diye söz edişinden; Andreas-Salom6'ye yazdığı bir başka mektupta, "Mefistofeles'in dediği gibi: 'Sonunda zorunluyuz asılmaya, / kendi yaptı­ ğımız yaratıklara.' Ama gene de bu yaratığı yapmış olmak çok akıllıca bir şeymiş," demesinden kolayca anlaşılmaktadır. Bu konuya ilişkin Amold Zweig'a yazdığı bir mektupta da Freud, "Ama biliyorsunuz ki kader benden pek çok esirgediklerine karşın, pek çok trajik olayda Antigone'den hiç de geri kalmayan bir kıza sahip olmayı bahşetti," di­ yordu. Gerçekten de Anna, ağır kanseriyle boğuşarak dik durmaya ça­ lışan babasını hiç yalnız bırakmadı. Almanya'nın 11 Mart 1938'de Avusturya'yı ilhakından hemen son­ ra 20 Mart'ta Psikanaliz Birliği kapatıldı ve o sırada birliğin resmi başkam olan Anna, Gestapo tarafından gözaltına alındı. Birkaç gün­ lük gözaltından sonra babasıyla birlikte 4 Haziran'da Avusturya'yı terk etmeleri tebliğ edildi. O gün gelinceye kadar İngiltere'den ve İs­ viçre'den istenen vizeler için korkulu ve acılı günler geçti. Sonunda İsviçre ve Fransa üzerinden Londra'ya varıldı. Sigmund Freud'un ora­ daki on beş ayı, Paris'teki bir kongre için verilmiş olan beş günlük bir ara dışında hep kızının gözetiminde ve yakın ilgisiyle geçti. 23 Eylül 1939'da Sigmund Freud öldü. İngiltere'de Anna Uluslararası Psikanaliz Biriiği'nin asbaşkanlığını sürdünneye ve aynı zamanda İngiltere Psikiyatri Demeği'nin onursal üyesi olarak çalışmaya başladı, fakat özellikle de babasının ölümün­ den sonra, Melanie Klein ile uyumsuzluğu bir sürtüşme ve çatışma boyutuna vardı. İngiltere'nin savaşa girmesi ve Britanya hava savaşı­ nın başlamasıyla 1940'ta Anna Freud, en yakın arkadaşı Dorothy Burlingham'la birlikte ve birkaç dostun yardımlarıyla, savaş yüzünden öksüz ve kimsesiz kalmış çocuklar için Hampstead Nurseries adlı ku­ ruluşu açtı. Ona bu yurda çok benzeyen Baumgarten yurdunu Viyana 'da uzun yıllar çalıştırmış olan WÜlie Hoffer de yardımcı oluyordu. Kurum üç yurttan oluşuyordu. Birinde 50, birinde 30 bebek ve çocuk barındırılıyor, üçüncüsü de çeşidi yurtlar için bir gündüz yuvası ola­ rak çalışıyordu. Yalnızca çocukların bakımına değil aynı zamanda ço-


ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ I 15

çuk gelişimi konusunda derin araştırmalara da konu olan bu kurumun çocuk psikiyatrisinin gelişiminde çok büyük katkıları olmuştur. Bura­ sı halen Hampstead Child Therapy Course and Clinic (Hampstead Çocuk Tedavisi Kliniği) adıyla eğitim vearaştırma hizmetini sürdür­ mektedir. Anna Freud 1982'de Londra’da öldü. Mezan babasının yanındadır. Anna Freud'un çocuk psikanalizine ilişkin ilk kitabı 1927de ya­ yımlanan Einfiihrung in die Technik der Kinderaıtalyse (Çocuk Ana­ lizine Kılavuz), son yayımladığı kitabı da şu anda çevirisini sunduğu­ muz Normality and Pathology in Childhood. Assessments ofDevelopment (Çocuklukta Normallik ve Patoloji. Gelişimin Değerlendirmesi) olmuştur. ÇEV İR İY E İLİŞK İN

Yukarıda da belirtildiği gibi kitabın Almanca çevirisinden Türkçe'ye kazandırılması yeğlenmiştir. Bununla birlikte böyle bir çevirinin pek çok zorlukları olmaktadır. Bu zorluğun başında Alman dili ve İngiliz dilinin özellikleri gelmektedir. Almanca, bütün yabancı ve teknik söz­ cükler de dahil olmak üzere 90-100 bin kadar sözcüğü olan bir dildir. Bu sözcükler de 6-7 bin kadar temel sözcükten sayısız ön ve son ekler­ le türetilir. Bu sözcük hâzinesiyle Almanca Ortaçağ'dan bu yana Av­ rupa'nın bütün düşün, bilim ve teknik gelişiminin bütün öyküsünü ya­ şamıştır. Luther'den Manc'a, Goethe'den Schiller'e bütün bir Batı uy­ garlığı bu dil içinde oluşmuştur. Bu bakımdan ancak Fransızca'yla kı­ yaslanabilir. Ve gerek sözcük kullanım olanakları, gerekse düşünce­ nin söze dökülmesindeki kıvraklık açısından bu benzerlik daha da çar­ pıcıdır. Yüksek bir yazın geleneği en zor kavranılan, duygu ve düşün­ celeri anlatmak için yeteneklidir. Buna ek olarak Sigmund Freud, 19. yüzyılın ikinci yansında Avrupa'nın en köklü hanedanı olan Haubsburg'lann egemenliğinde en canlı ve kıvrak örneklerini vermekte olan Viyana'nm bir aydım olarak bu kültürün taşıyıcılanndandır. İngilizce'yse büyük bir sömürge imparatorluğunun, daha da büyük bir ticaret ve denizcilik dünyasının pratik kullanımda çok gelişmiş olan dilidir. En mütevazı bir İngilizce sözlükte 300 bin sözcük bulu­ nur. Çünkü bu dil anlatım çabalan yerine o anlamı en iyi verecek söz­ cüğü yeryüzünün dört bir yanından toplayıp içine almıştır. Yalnızca "güzel" kavramı için, aralarında hiçbir anlam faikı olmayan 7-8 söz­ cük, küçük nüanslarla birlikte 18-20 sözcük bulunabilir. Bu özellikler


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 16

Almanca metinlerin İngilizce'ye çevirisinde bir seçim zorunluluğu yaratmaktadır. Eş anlamlardan biri seçilecektir. Bunu daha da zorlaş­ tıran, 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında pek çok Almanca konu­ şan düşünürün Amerika ve İngiltere’ye göç etmiş ve oraya yerleşerek orada ürün vermeyi sürdürmüş olmalarıdır. Bu insanlar dil açısından, tıpkı daha önceki akrabalarının dar ve kalabalık Avrupa kentlerinden uçsuz bucaksız prairie'ye çıktıklarında karşılaştıkları durumun bir benzeriyle karşılaşmışlardı. Otun için Alman asıllı bilim ve düşün adamlarının Amerika ve İngiltere'de yazdıkları, sözlüklerden toplan­ mış bir sürü yüksek edebi deyimle doludur ve güçlü bir sözlüğün yar­ dımı olmaksızın çevrilmesi çok zordur. Elinizdeki kitap gibi, Alman asıllı bir yazarın İngilizce yazmış olduğu bir kitabın kendisi tarafın­ dan yeniden Almanca'ya çevrilmiş ve bir bakıma Almanca yeniden yazılmış olan versiyonunun başka bir dile çevirisi ise, aynı zor yolun iki kez aşılması demektir. Bu zorlukların bilinmesine karşın bu yolun seçilmesinin nedeniy­ se, en başta belirtildiği gibi, Almanca'ya çevirinin yazar tarafından yapılmış ve kendi düşündüğü kavramlara en uygun olduğunun temin edilmiş olmasıdır. Çünkü gene aynı çeviri zorluklarından ötürü psikanalitik kavramların İngilizce ilk çevirilerinde yapılan ve bugüne ka­ dar da hiç değişmeden, daha da karışarak süren kavram değişim ve kaymaları olmuştur. Bunun en bilinen örneği Ego, Süperego ve Id kavramlarında sürmektedir. Bu deyimlerin Almanca!an sırayla leh, Über-ich ve £s'tir. leh te pek bir sorun yoktur. Ich Almanca doğrudan doğruya ben demektir ve bildiğimiz ben kavramından hiçbir farkı yoktur. Yani bir Alman bu sözcüğü kullandığında kendisini kendisi yapan bütün varlığın kastedildiğini anlar. Ego da aym sözcüğün Yunanca'dan alınma Latincesi'dir ve İngiliz dilinde de vardır. Dolayısıy­ la nasıl bir Türk, Türkçe ben, Farsça men, Kürtçe ez, ya da Itayanca io dendiğinde kafası karışmıyorsa, bunu da bir İngiliz öylece anlayabi­ lir. Ancak Über-ich'in çevrilmesinde kavram biraz değişmektedir. Bunun İngilizce'de kullanıldığı biçimiyle Super-ego olarak kullanımı­ nın, İngilizce zihniyette uyandıracağı kavram eğer Freud tarafından kastedilmiş olsaydı buna büyük olasılıkla Ober-ich derdi. Über-ich'm tam İngilizce karşılığı ise Vpper-ego olmalıydı. Yani Süper-ego adını almış olan oluşum ben'e sıkı sıkıya bağlıdır ve yalnızca benin üst tara­ fı anlamına gelir. Oysa Süper ben, ben'in üzerindeki bir anlamı verir. Konu Id ya da Es’e gelince kargaşa daha da köklüdür. Id İngilizce'de tekil üçüncü kişi özneye benzetilerek yapılmış, ama insana ait bir ya-


ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ I 17

pidan it olarak söz edilemeyeceğinden bir ses oyunuyla Id yapılmış­ tır. Ne var ki bu özgiin sözcük Latin kökeniyle (Ego, greko-latin kö­ kenli olduğuna göre burada da akla gelmesi kaçınılmaz) düşünce, dü­ şüncede olan, sanal anlamlarını kapsayan Idea'yla ses ve anlam birliği içindedir. Oysa aynı sözcüğün Almancası olan Es doğrudan doğruya tekil üçüncü şahsın nötral biçimidir. Ve İngilizce'de bunun karşılığı olan it insan varlığı için kullanılamazken Almanca'da küçük çocuk­ lardan Es diye söz edilmesi usuldendir. Bu durumda bir Alman, Es dendiğinde bir zamanlar kendisinin olmuş bulunduğu ve anısı bâlâ içinde bulunanın, yani kendi özgeçmişini anlarken, Amerikalı, ülke­ sinde egemen olan püriten bakış açısının da etkisiyle, olabilecek olan ama olmasına istençle engel olunabilecek olanı anlar. Elbette böyle bir kavram kaymasının sonucu, analitik görüşün temel felsefesi açı­ sından moral sonuçlar doğurabilir ve öyle de olmuştur. Amerika'da olağanüstü yaygınlaşmış olan, çok ayağa düşen ve olur olmaz herkes­ çe kullanılan kavramlarda bu temel kaymalarının ancak 701i yıllara doğru, temel incelemeler yoğunlaşıp, konuyla daha az ilgili olanlar da yükselen sinir bilimleri sayesinde psikanalizi terk ederlerken farkına varılabilmiştir. Bu bakımdan onu izleyen yıllarda kavramlar üzerinde çok daha sorumlu ve dikkatli durulmaktadır. Buna benzer bir kavram kayması da, daha az vahim olmakla birlikte, Repression-Bastuma kavramında vardır. Bu kavram da bir dürtünün yukarıdan aşağı, diki­ ne bir hareketini, büyük bir kuvvet harcanarak aşağıda tutulması ge­ rektiğini anımsatan bir sözcüktür. Oysa aynı bağlamda Freud'un kul­ landığı sözcük Vertreibung-Siiıüboe'dİT. Yani yatay bir itilme olgusu söz konusudur. Elbette ki yatay olarak sürülmüş olan bir şeyin, alan dışında aynı canlılıkla yaşaması olasıyken, bastırılanın ezilmesi, bo­ ğulması daha olasıdır. Ancak bastırma fiili, püriten ya da Katolik bir Hıristiyan'ın bir oldu bitti olarak kabul edeceği bir şeydir. Bir YahudiAlman ise sürülme ile kendi ırkının binlerce yıllık tarihini anımsatır. Bu durumda, ortalama kültürlü bir Avrupalı Yahudi ise kendini çok doğal olarak sürülenle özdeşleştirir. Sonuç terapötik birliğin kuruluşu sırasında terapistin hasta karşısındaki konum ve tutumunu büyük bir olasılıkla derinden etkileyecektir. Bu düşüncelerle ben, bütün bu tür çevirilerde, kavramların henüz oldukça yeni ve yabancı olduğu ülkemizde, Almanca kaynakların, hiç değilse bu alanda son yıllarda olan tartışmaların göz önünde tutulma­ sından yanayım.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 18 ÇEVİRİ tŞLEM!

Yakanda belirtilen zorlukların aşılması dışında çeviri sırasında karşı­ laşılan bir zorluk da son yıllarda Türkçe'mizde bu kavramların ve ge­ nel olarak psikiyatri kavramlarının güzel dilimizde anlatımı için bü­ yük çabalar harcanmış ve büyük adımlar atılmış olmasından kaynak­ landı. Özellikle çok uzun yıllardır bu deyim ve terim özleşmesi için büyük çabalar harcamış olan değerli hocam sayın Prof. Dr. Orhan Öztürk'ün çabalarını hayırla anmak isterim. Bu çeviride de temel olarak onun kullandığı dil özelliklerine ve önerdiği deyimlere elden geldi­ ğince bağlı kalındı. Onun önerileri içinde bulunmayan sözcüklerde de onun uyarlama yöntemini izleyebildiğimi sanıyorum. Yalnızca ve az önce belirttiğim özellikten ötürü, onun hoşgörüsüne sığınarak, ego, süper-ego ve id sözcüklerinde, benlik, üst-benlik ve ilkel-benlik de­ yimleri yerine orijinal kavrama daha yakın olduğunu düşündüğüm ben, üstben ve id deyimlerini kullanmayı yeğledim. Bu çeviriyle 7 yılı aşkın bir süre emek verdiğim çocuk psikiyatrisi alanına borcum olan görevin bir kısmını yerine getirebildiğimi umu­ yorum. Doç. Dr. Ali NahitBabaoğlu İstanbul, 1996


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ


Almanca Basım İçin Önsöz

Elinizde bulunan kitap, İngiltere'de Londra Hampstead Çocuk Tera­ pisi Kliniği'nde on beş yılı aşan çalışmaların ürünüdür. En küçük yaş­ lardan gençliğin ileri yaşlarına kadar olan bütün çocuklar için çalışan bu psikanalitik poliklinik, en yaygın eğitim güçlüklerinden ve geli­ şim sürecindeki yavaşlamalardan en ağır psikotik ya da otistik hasta­ lık biçimlerine ve başıboşluk belirtilerine kadar geniş bir ruhsal bo­ zukluk dizgesinin analitik incelenişine olanak sağlamaktadır. Kliniğe bağlı çalışan anne damşma merkezi, ilk yaşın gelişim belirtilerine de­ rin bir bakışı sağlamaktadır. 2-5 yaş arasındakiler için çalışan bir yu­ va, bu yaş grubunun toplumsal uyumunu adım adım izleme olanağı vermektedir. Kör ya da görme özürlü çocuklara hizmet veren ikinci bir yuva, insan kişiliğinin ağır fizik -bu özgün durumda duyumsalkoşullardaki gelişiminde gerçekleşen sapmaları incelemeye olanak sağlamaktadır. Hampstead Çocuk Terapisi Kliniği ve ona bağlı, analitik eğilimli çocuk terapisti yetiştiren eğitim enstitüsü az sayıda dost ve meslekta­ şın cesaret ve anlayışına borçludur; ABD'li bu dostlar arasında özellik­ le Washington D.C'den Bayan Helen Ross ve New York City'den Dr. K. R. Eissler'i anmak isterim. Onların hiç sona ermeyen çabalan saye­ sinde çeşitli Amerikan vakıf ve kuruluşlan konuyla ilgilenmiş ve et­ kin yardımlan kliniğin çalışmalannı sürdürebilmesini sağlamıştır. Hampstead Çocuk Terapisi Kliniği bu adımlann sonucunda küçük bir kamu yönetimine bağlı olan bağımsız bir örgüt olmuştur ve çalışanla­ rı güçlerini, kendilerine en önemli görünen amaç doğrultusunda, ken­ di oylanyla yönlendirmektedir. Burada normal ve yanlış gelişimdeki karanlık alanlann eğitimiyle ders ve terapiler önem sırasında birbiriyle yanşmaktadır.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 22

Şükran borçlu olduğumuz Amerikan kuruluşlarını şöyle sıralayabi­ lirim: The Fiel Foundation Inc., New York; The Anna Freud Founda­ tion, New York; The Grant Foundation, Inc., New York; The Estate of Flora Haas, New York; The Foundation for Research in Psychoa­ nalysis, Beverly Hills, California; The National Institute of Mental Health, Bethesda, Maryland; The Newland Foundation, New York; The Old Dominion Foundation, New York; The Psychoanalytic Rese­ arch and Development Fund, Inc., New York; The Taconic Foundati­ on, Inc., New York. Kitabın elinizde bulunan metni sözcük anlamıyla bir çeviriden çok tümüyle bağımsız bir biçimidir ve yazarın kendisi tarafından Alman­ ca konuşan geçmişine dayanarak üretilmiştir. Londra, Aralık 1967 Anna Freud, LL D., Sc. D.


1

Çocukluğun Psikanalttik Psikolojisi ve Kaynakları

Psikanalizin ilk günlerinden beri, "histeriklerin büyük ölçüde, anıla­ rından ötürü acı çektikleri" (Breuer ve Freud, 1893) görüşü analitik araştırmaların her yönü için belirleyici olmuştur. Analizin bir olguyu, daha önce okıp bitmiş ruhsal olay ve süreçlere geri dönmekten başka bir yöntemle açıklayamayacağı anlaşılınca, analitik terapinin ağırlığı, hastanın bugününden geçmişine ve yetişkinin sorunlarından yaşamın ilk yıllarına kaymıştır. Böylece olgun dürtü yaşamının anlaşılmasına koşut olarak bu dürtülerin daha erken dönemlerinin görüntüleri, yani çocuksu cinsellik aşamalarının ve ben ile dürtüler arasındaki ilk çatış­ maların sergilediği manzara yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Psikanalitik nevroz kuramının geri planında ve onunla e ş z a m a n lı olarak çocuk cinselliği kuramı vardır, çocuk cinselliği kuramının yanında ise, ço­ cukluk psikanalizine ve psikopatolojisine ilişkin ilk taslaklar bulun­ maktadır. Psikanalitik hareketin başlangıcında bu bilgi, pratik değerlendir­ meden henüz çok uzaktı. Analiz o sırada tamamen başka işlerle uğra­ şıyordu. Terapi tekniğinde hipnoz ve telkinden serbest çağrışıma, di­ renç ve aktarımın yorumlanmasına geçmeye çalışmak önemli çabalar­ dan biriydi. Bilimsel çalışmalarda, yorumlarda ortaya çıkarılan yeni malzemeyi sınıflandırma çabası başta geliyordu. Libidinal gelişme aşamalarının oral, anal ve fallik olarak sıralanması; Oidipus ve hadım edilme komplekslerinin ayrıntıları; kural olarak erken çocukluk döne­ mine ilişkin belleğin yitimi, hep yetişkin analizlerinde ortaya çıkan bulgulardı. Çocukluk, analistlerin ilgisinin merkezinde değildi; yal­ nızca, yetişkinlerin analizinin elverdiği kadarıyla, tümdengelim yo­ luyla çocukluk yaşantılarından bazı sonuçlar çıkarılıyordu. Anılarda­ ki boşlukların doldurulması ve gelişme sürecinin yeni ayrıntılarının "yeniden inşa" yöntemlerinin yardımıyla araştırılması o zamanlar her analistin büyük önem verdiği konulardı.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 24

On-yirmi yıllık bir analitik çalışma sürecinden sonra, analistin ye­ tişkinlerin analizlerinden edindiği bilgiler ışığında uygulamalı peda­ gojiyle ilgilenmesini mecbur kılan bir döneme gelindi. Yetişkin nevrotiklerin analizlerinde sürekli olarak eğitim kusurları ortaya çıkıyor­ du; bu kusurların nevroz oluşumundaki rolü hiçbir kuşkuya yer bırak­ mayacak kadar açıktı. Anne babaların cinsellik konusundaki samimi­ yetsizliği, gerçekçi olmayan yüksek ahlak standartlan, aşın sertlik ya da aşın özen, gereksiz karşı çıkmalar, cezalandırmalar, erken yaşta baştan çıkarmalar, çocuğun bilgisiz bir dış dünyadan alıp durduğu za­ rarlı etkilerdi. Yetişkinleri bilgilendirerek durumda kesin değişiklik­ ler yapabilmek ve gelecek kuşaklardaki çocuklan daha uygun koşul­ larda yetiştirebilmek amacıyla çalışmak makul görünüyordu. Analist­ leri bu açıdan bir gelecek ideali olarak çeken, yeni kazanılan bilgilere dayanarak kurulacak bir "psikanalitik eğitim" düşüncesiydi. Deneyimlerimiz bu tür idealleri tasarlamanın gerçekleştirmekten daha kolay olduğunu göstermiştir. Anne babalar, öğretmenler ve pe­ dagoglar psikanalizden bütünsel bir kurallar ve yönetmelikler dizgesi bekliyorlardı. Analistlerin sunabildikleriyse, uyanlar, dikkat çekişler, kavramlar ve en iyi olasılıkla öneriler oluyordu. Gelişme sürecine iliş­ kin psikanalitik bilgi o sıralarda yavaş ilerliyordu. Dürtü oluşumu aşa­ maları, nesne ilişkilerinin oluşması, nesne sevgisi, kimlik kazanma ve ideal oluşturma, benin işlevleri, ben aygıtı, kaygı ve savunma, semp­ tom oluşumu, saplantı noktalan, hastalığa yol açan gerilemeler, nev­ rozlar, gelişim bozukluklan ve kişilik çarpıklıklan hakkındaki bilgi­ ler henüz yeniydi. Analist için, pedagojik düşünce ve eyleme dönüşen her bir buluş, nevrozdan koruyucu yeni bir umut kapısı açıyordu. Eği­ tim dünyası için ise, yeni psikanalitik eğitim kuramının, kendisinin te­ melini oluşturan ve adım uydurmaya çalıştığı asıl analitik kuramdan daha mükemmel olmayışı; yani eksik, sistemsiz ve sürekli değişiklik­ lere açık oluşu düş kinciydi. Psikanalitik bulgulann pedagojik kurallar ve eylemlere dönüşümü adım adım ilerlemiştir; bu sürece dair örnekler de verilebilir kolayca. Hastalann analizleri, "Temel Sahneler" dediğimiz şeyin, yani anne babanın cinsel ilişkisine tanık olmanın travmatik sonuçlarına, anne ya da baba ile birlikte uyumanın baştan çıkancı etkisine ilişkin güvenilir kanıtlar sağlamıştı. Bu bulgulann pedagojik sonucu anne babalann, cinsel yaşamlannı çocuklardan gizlemeleri için uyarılması; bu yüz­ den de bütün çocukların, hatta en küçüklerinin bile anne babanın ya­ tak odasından çıkarılması oldu. Analizlerde birçok zihinsel kelleme-


ÇOCUKLUĞUN PSİKANALİTİK PSİKOLOJİSİ I 25

nin, çocukluktaki cinsel merakın doyurulmamış olmasından kaynak­ landığı ortaya çıkıyordu. Bu yüzden çocukların erken yaşta cinsel ola­ rak bilgilendirilmesi önerildi. Yetişkin yaşlardaki cinsel soğukluk ve iktidarsızlığın genel olarak çocuklukta cinselliğin bastırılmasından, özellikle de mastürbasyonun yasaklanmasından kaynaklandığı anla­ şılmıştı. Bunun üzerine analitik bilgi edinmiş olan anne babalar genitallik öncesi, oral, anal ve fallik cinselliğin belirtileri karşısında o gü­ ne dek görülmemiş bir hoşgörüyle davranmaya başladılar. Analitik içgüdüler teorisinin cinselliğe eşdeğer ağırlıktaki saldır­ ganlık dürtüsünün anlaşılması yolunda sağladığı ilerleme, çocuksu çift değerlilik ve saldırganlığı hoşgörmeyi gerektiriyor; çocukların kardeşlerine ve anne babalarına karşı duydukları düşmanca duygula­ rın bilincine varmalarına izin veriyordu. Analizi bilenler için özellikle etkileyici olan şey, kaygı ve suçluluk duygusunun zararlı rolüydü; böylelikle çocuklukta kaygılardan arıtılmış bir atmosfer sağlanması da nevroza karşı korunmanın en iyi güvencesi olarak belirmekteydi. Bu bilgi pedagojik gelişmelere uygulandığında, dış dünyada anne ba­ ba gücünü andıran bütün zorlamalardan ve iç dünyada da sert bir tistben oluşmasına yol açabilecek otoriter örneklerden kaçınılması de­ mek oluyordu. İçsel olgularla dış dünyanın gereksinimleri arasında benin aracı rolünü kabul eden analitik kuram, nevrozdan korunabilmenin çaresini çocuk beninin sağlam kalmasında görüyor ve benin işlevleri­ nin güçlendirilmesini anne babanın pedagojik görevi haline getiriyor­ du. Analitik araştırmaların, yaşamın ilk yılındaki gelişme süreçleri ve en erken dönemdeki anne-çocuk ilişkisi üzerinde yoğunlaşması, yeni ve birçok bakımdan devrimci bebek bakımı yöntemlerine yol açtı. Psikanalitik pedagoji kuramının ilk yarım yüzyılına dönüp bakar­ sak, eksik ve çelişkili olduğunu açıkça görürüz. Başlangıçtaki amaç nevrozların önlenmesidir. Eğitbilimsel öğüderie, nevrozların kökeni­ ne ilişkin değişken varsayımlarla, analizin kişiliğin daha derin ve da­ ha eski katmanlarına doğru inmesiyle nevrozların önleneceği düşü­ nülmüştür. Önce dürtülerin serbest bırakılması, daha sonra ben yapı­ larının ve işlevlerinin güçlendirilmesi, nihayet çocuksu sevgi ilişkile­ rinin sağlamlığı ruhsal sağlık bakımından önemli görülmüştür. Hal­ buki bu saydığımız şeyler birbiriyle hiç uyuşmaz. Bunlara karşı ileri sürülen kimi haklı kuşkulara karşın psikanalize dayalı pedagojik değişimlerin büyük başarılarını da saymak gerekir. Oral aşamanın gereksinimlerine (her gerektiğinde emzirmek, meme­ den yavaş yavaş kesmek, besinlerin nitelik ve niceliğinde zorlamalar­


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 26

dan kaçınmak gibi) anlayışlı bir yaklaşım daha sonraki yeme bozuk­ luklarının azalmasına yol açmıştır. Parmak emme, mastürbasyon gibi otoerotik uğraşılar karşısında gelişen yeni hoşgörü uyku bozuklukları (örneğin uykuya dalma zorluğu) üzerinde benzer bir etki sağlamıştır. Tuvalet terbiyesinin daha geç ve daha şefkatli şekilde verilmesi gibi yenilikler çocuklarda anal evreden kaynaklanan inatçılığı ortadan kal­ dırmaktadır. Fallik dönemdeki teşhircilik ve gözetleme zevkine tanı­ nan özgürlük, öğrenme isteği ve başarı sevinci sağlamaktadır. Saldır­ ganlık özgürlüğü bedensel ve ruhsal etkinliklerde tutukluğu önlemek­ tedir; cinsel konularda daha büyük bir dürüsttük de çocukla Mine ba­ bası arasında o güne dek görülmemiş bir güven ilişkisine olanak ver­ miştir. Bu kazançların arka yüzünde ise aynı zamanda bir dizi düş kı­ rıklığı ve başarısızlık yatar. Örnekse, çocukların cinsel konularda ay­ dınlatılması, bütün beklenti ve umutlara karşın istenen amaca ulaşa­ mamıştır. Burada yetişkinlerin cinsel yaşamının gerçekleri ile çocu­ ğun cinsel yapısının olgunlaşmamışlığı birbiriyle çelişir. Bu olgunluk eksikliği yüzünden, çocuklar en titiz ve ayrıntılı açıklamaları bile ken­ dilerinin genitallik öncesi cinsel varsayımlarının diline çevirmeyi sür­ dürmektedirler. Ağız yoluyla döllenme, anüs yoluyla doğum, çiftleş­ menin kadına bedensel bir saldın olarak algılanması gibi doğrudan doğruya gelişime bağlı olan yanlış algılamalar sürmekte ve ancak da­ ha sonraki olgunlaşma aşamalannda ortadan kalkmaktadır. Mastür­ basyon özgürlüğünün etkileri de istenildiği gibi olmamıştır. Verilen iznin amacı suçluluk duygulanmn ortadan kaldırılmasıydı; ama bu­ nunla birlikte, eskiden mastürbasyon alışkanlığından vazgeçirme ça­ balan ben ve id arasında bir çatışmaya yol açarak kişilik oluşumunda önemli bir rol oynarken, bu durumun yerini ahlak gelişiminde beliren eksiklik ve sakatlık almıştır. Çocuklan kaygının pençesinden kurtar­ ma çabalanmn da beyhude olduğu ortaya çıkmıştır. Anne babalar ço­ cuğun kendilerinden duyduğu korkuyu ortadan kaldırmaya çalışırken çocukta suçluluk duygulannı artırdıklarını görmüşlerdir. Üstbenin gücü azaldığında; çocuklar yaşanabilecek en büyük kaygıyla; dürtüle­ rinin baskısı karşısında korumasız duruma düşen insanların korku­ suyla karşı karşıya kalmışlardır. O halde psikanalitik eğitim, başlangıçta kendine saptadığı ereği oldukça gerisinde kalmıştır. Yeni yöntemlerle yetişmiş olan çocuklar kimi bakımlardan önceki kuşaklara göre daha farklı olabilirler. Ama kaygı ve çatışmalardan daha fazla kurtulmuş olduklan, bu yüzden de nevroz ve benzeri ruhsal bozukluklarla daha az karşılaştıktan söyle­


ÇOCUKLUĞUN PSİKANALİTİK PSİKOLOJİSİ I 27

nemez. Burada yanılgı eğitim uygulamalanndaki bir yetersizlikten değil, bizim abartılı beklentilerimizden kaynaklanmaktadır. Psikana­ litik düşüncenin bizi, "nevrozların kökeni"ni aramanın da, eğitime da­ yalı bir "nevrozdan korunma" yöntemi ummanın da gerçekçi olmadı­ ğına hazırlaması gerekirdi. Psikanalitik deneyimler nevrozların, in­ sanlığın kültür gelişimi karşılığında ödediği bedel olduğunu göster­ miştir. Bir ruhsal yapı oluşturan id, ben ve üstbenin her birinin, kendi kökenleri, kendi amaçlan ve kendi çalışma yöntemleri vardır. Bunlar tanım itibariyle birbiriyle çelişkilidir, bu çelişki, bireyin bilincine ruh­ sal çatışmalar olarak yansıyan bazı uyumsuzluklara ve çekişmelere neden olur. Kişinin çatışmalardan kurtulması ve bütünleşmesi, bütün kültürlerin insanlan için yerine getirilemeyecek bir idealdir. "Analitik eğitim "in burada yapabileceği, kimi durumlarda çocuğa çaüşmalanm ruhsal sağlığa uygun bir biçimde çözebilmekte yardım etmekten iba­ rettir. Ancak ben, üstben ve id arasındaki uyumsuzluğun önlenemedi­ ği, dolayısıyla patolojik gelişmelerin ortaya çıktığı durumlann sayısı da az değildir. ÇOCUK A N A LİZİN İN ORTAYA Ç IK IŞI VE SON U ÇLA RI

Eğitim uygulamalanyla nevrozdan konuna çabalan sınırlarına dayan­ dığında yeni ve etkili bir araç ortaya çıktı. Çocuk analizi denilen bu araç, analitik teknik ve terapinin erken çocukluk çatışmalanna, bu çatışmalann oluştuğu sırada el koyabilmesi amacıyla kullanılacaktı. Psikanalitik çocuk psikolojisi o zamana kadar yalnızca erişkinlerin analizlerinin yeniden kurulmasına dayanırken artık bu psikolojiyi oluşturmak amacıyla kullanılabilecek yeni bir veri kaynağı bulun­ muştu. Yetişkinlere ve çocuklara ait bulgulann karşılaştırılması artık analistler için önemli bir kuramsal görev oldu. Yetişkinlerin analizle­ rinden sağlanan çıkarsamalar, daha büyük çocuklann ve en küçükle­ rin analizlerinin verileriyle tamamlanmaya başlandı. Yeni psikanalitik uzmanlık alanı sayesinde, kamunun en başından beri psikanalizden beklediği bir şey, yani çocukluk sorunlan üzerinde kesin bilgiler verme olgusu gerçeklik kazandı. Çocuk analizi "dış dünya ile çocuğun kendi iç dünyasının gelişimi arasındaki karşılıklı etkiler”e ilişkin açıklamalar sağlamaktaydı; "çocukluk yaşamının sa­ yısız aynntısına" açılan pencereyi aralamaktaydı; "çocuklann gerçek gündelik yaşantılan ve fantezilerine" ulaşmayı sağlamaktaydı; "Ço­ cuğun gündüz düşlerinin ve gece korkulannm, oyunlarının ve üretici


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 28

ifadelerinin bugiine değin yetişkinlerin çocuğun deneyimlerinin gizli noktalarıyla ilgili olarak geliştirdikleri anlayıştan ... çok daha somut bir şekilde kavranılmasını sağlayan çerçeveyi yalnızca çocuk analisti kurmuştur”.1 Analitik terapist küçük yaştakilerin analizinde çocuksu komplekslerin ve bunların zihinde yarattığı karışıklığın gerek hasta­ nın bilinci gerekse analistin bakışı tarafından daha kolay kavranabil­ diğim; yani bunların çocuksu bellek yitimi ve örtü işlevi gören anılar tarafından henüz maskelenmediğini görecektir. Çocuk analisti olarak bu erken gelişim dönemlerini yıllarca yakın­ dan gözlemleyebilenler, yetişkin analizlerinden elde edilen çıkarsa­ malarla her zaman uyuşmayan sonuçlara ulaşırlar. Bu bakımdan ço­ cuk analizi kendisinden beklenen, yeniden inşa malzemesinin onay­ lanması işlevinden daha fazlasını yapacaktır. Çocuk analizi, baştan itibaren kendinden beklenene uygun olarak, analitik varsayımlara da­ ir bazı ispatlar getirir. Aynca, "yeniden inşa yöntemlerinin ortaya çe­ şitli varsayımlar attığı"2 noktalarda, belli bir karar verilmesine yar­ dımcı olur. O zamana kadar ihmal edilmiş olan gerçeklere dikkat çe­ ker, bakış açılarını düzeltir (bkz. A. Freud, 1951). Aşağıda gösterme­ ye çalışacağım gibi, çocuk analizi psikanalitik terapi kuramına ve psi­ kanalitik metapsikolojiye katkıda bulunabilir. ÇOCUĞUN DOĞRUDAN G Ö ZLEM LEN M ESİN İN ÇOCUK P SİK O L O JİSİ İÇİN KULLA N ILM A SI

Psikanaliz kuramcıları arasında ilk olarak Heinz Hartmann, genel ola­ rak psikanalitik psikolojinin ve özel olarak da psikanalitik çocuk psi­ kolojisinin "psikanalitik yöntemle ortaya çıkarılabilmiş olan bilgilerle sınırlı" olmadığını dile getirmiştir (Heinz Hartmann, 1950a). Analitik uygulamada bu görüş zaten uzun süredir kabul edilmekteydi. "Cinsel Kuram Üzerine Üç Deneme"nin (S. Freud, 1905) yayımlanmasının hemen ardından birçok analist kendi çocuklarım gözlemlemeye; ço­ cuksu cinselliğin, Oidipus ve hadım edilme komplekslerinin detayla­ rını saptamaya başlamışlardı. Viyana Psikanaliz Enstitüsü'nde yirmili ve otuzlu yıllarda açılan eğitimciler kursu, yuva eğitmenlerini ve öğ­ retmenim de aynı yönde cesaretlendirmekteydi. Sokak çocuklarıyla, küçük yaştaki suçlularla ve genel olarak da ergen yaştaki gençlerle ça1. Alıntılar için bkz. Ernst Kris (1950:28); aynca bkz. Ernst Kris (1951). 2. Bkz. Robeıt Waelder (1936); aktaran Ernst Kris (1950).


ÇOCUKLUĞUN PSİKANALİTİK PSİKOLOJİSİ I 29

lışan Aichom, Bemfeld ve onlann öğrencileri de bu faaliyeti sürdür­ düler.3 Bunları H. Dünya Savaşı sonrasında, ilgi odağını bebeklerin, küçük çocukların ve yeni yetmelerin oluşturduğu çok daha sistematik kurumlar ve projeler izledi. Bu ilk günlerin çok üretken ve umut verici olmasına karşın birçok analist için bakışlarım derinlerden, bilinçdışma itilmiş olandan yüze­ ye, yani görünürdeki davranışa doğru yönlendirmek gene de zordu. Analiz dışı gözlemlerin analitik kuram için bir anlam ve önem taşıyıp . taşımadığı, taşıyorsa bunun ne sağlayabileceği, onlarca yıl boyunca açık kalan ve analistler arasında çok tartışılan sorulardır. Analitik ka­ muoyunun bu konuda olumlu düşünmeye başlaması çok zaman al­ mıştır. Bu konuda olumlu görüşün ağır basmasını her şeyden önce Hampstead Nursery'<ieki gözlemlere, René Spitz, John Bowlby, Margaret Ribble, Margaret Mahler, Sally Provence ve çalışma arkadaşla­ rına; kuramsal bakımdan da Emst Kris ve Heinz Hartmann'ın önemli çalışmalarına borçluyuz. Psikanalizin içinden ve dışından yürütülen gözlemlerin etkileyici ve karmaşık bir öyküsü vardır. Bu öykü tarihsel akışı içinde anlatıl­ maya değer. Analistin Yalmzca Gizli Derinlikler Üzerinde Yoğunlaşması

Bu öykü analize yönelik bir düşmanlık ve yadsımayla başlar. İlk baş­ larda, çocuk analizi uzmanlığının ortaya çıkışından çok önce, yalnız­ ca iki meşru görev söz konusuydu: Analitik tekniğin geliştirilmesi ve onun yardımıyla bilinçdışı alanında bir adım daha ilerleyebilmek. Bunlann her ikisi de bilincin yüzeyinden hareketle daha derine doğru yönelmekteydi. Önemli olan yüzey ile derinlik, yani gözlemlenebilir davranış ile gizli itkiler arasındaki benzerlikleri değil farklan ortaya koymaktı. Bilincin ardında saklı olan, yani bilinçdışı olabilen güdü­ lenme yeni bir olguydu ve var güçle savunulması gerekiyordu. Ana­ listler dışında hiç kimse, bilincin ulaşamadığı birbilinçdışımn varlığı­ na inanmaya ya da doğrudan doğruya gözlemle kavranamayacak olan güçlerin etkinliğini ve gücünü kabul etmeye niyetli değildi. Birçok te­ mel analitik öğretinin artık aydın kamuoyunun malı haline geldiği gü3. Bkz. Bemfeld, Aichom, Alice Balint, A. Freud. Ayrıca Zeitschriftfür psychoanalytische Pàdagogikàdà (Intemationaler Psychoanalytische Veriag, Viyana, 1927-37) çe­ şidi yazılar.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 30

nümüzde, o günlerde kamuoyunun analize ve analistlere karşı tutu­ muna egemen olan inanmazlık, bilgisizlik ve batıl inançları düşüne­ bilmek bile zordur. Kimileri de her analistin daha ilk bakışta karşısmdakilerin bütün gizlerini görüvereceğine inanıyordu. Bunun hiç de öyle olmadığı, analitik yöntemin ancak çok yavaş ve çok özgün ko­ şullar altında uygulanabileceği gerçeğini ise önemsiz bir aynntı ola­ rak bir kenara atıyorlardı. Aralarında çok ünlü psikiyatrlar da bulunan başkaları ise, bilinçli olanla olmayan arasında hiçbir aynm yapmıyor­ lardı. Psikotik bir babanın kendi kızıyla gerçekten cinsel ilişkiye gir­ mesi onlar için Oidıpus kompleksinin bastırılmış arzularıyla aynı şey­ di. O çağın ünlü bir adli vakasında yargıç, örtük olanla açık olan, bas­ tırılmış olan, hedeften sapan ya da eyleme geçen heyecanlar arasında­ ki farka hiç aldırmaksızm, oğulların babayı öldürme arzularını bir suçlama olarak kullanmıştı.4 Akademik psikoloji alanında, soruştur­ ma ve anketler aracılığıyla (yani doğası gereği bilinç ile bilinçdışı ara­ sındaki sınırlan aşmaya ve yetişkinlerin bilinçli anılannda coşkulu, çocuksu çabalann kalıntılannı ortaya çıkarmaya uygun olmayan bir yöntemle) Oidipus kompleksinin varlığına ya da yokluğuna ilişkin kanıtlar toplamaya çalışılıyordu. Bilinçdışının içeriği ile onun bilinçteki türevlerinin birbirine kanştınlması genç kuşaktan analistierde bile görülüyordu, örneğin rüya yorumuyla ilgili olarak verilen psikanaliz kurslannda en zor işlerden biri, psikanalist adaylanna rüyalann açık ve örtük içeriklerinin farkım öğretmek, rüyadaki bilinçdışı arzunun rüya çalışması tarafından açık­ ça oltaya çıkanlmadığını anlatmak, bilinçli rüya metninin gizli içeriği ancak dolaylı bir biçimde temsil ettiğini göstermek oldu yıllarca. Aynca, bilincin ötesine ulaşıp yüzey ile derinlik arasındaki farkı bir an önce kapatmak isteyen bazı psikanalistler, serbest çağnşım yöntemi­ ne ve analitik koşullara uymaksızın, bilinçdışı kompleksin en küçük bir belirtisi karşısında özgül bilinçdışı itkiler, ensest veya sadomazoşist fanteziler, hadım edilme kaygılan, Ölüm arzulan gibi çıkarsama­ larda bulunuyorlardı. Bu tür yorumlar yetersiz verilere dayandıktan için, bilginin o günlerdeki genel düzeyi de düşünülürse, ancak yanlış sonuçlara götürebilir ve psikanalistlerin itibarını daha da düşürebilir­ di. O halde, sorumluluğunun bilincinde olan her analistin, görünür yü­ zey bir yana, bastırılmış bilinçdışına bile ancak adım adım, bütün yo­ rum kurallanna uyarak yaklaşmayı; yani özgün çalışma yöntemlerine 4. Halsmann olayı. Bkz. S. Freud(1931).


ÇOCUKLUĞUN PSİKANALİTİK PSİKOLOJİSİ I 31

sıkı sıkıya ve inatla bağlı kalmayı görev edinmiş olması kimseyi şa­ şırtmamalıdır. Gözlem Malzemesi Olarak Bilinçdışmm Türevleri

öte yandan, görünenin altındaki derinliklerle uğraşan en kararlı psiko­ log bile, hastanın rahat bir şekilde divana uzanması, serbest çağrışıma yol açabilmek için eleştirel işlevinin azaltılması ya da durdurulması, analistin kendisinin bir aktarım nesnesi olarak kullanılması, hareketli­ liğin ve böylelikle tepkilerin ortadan kaldırılması gibi yöntemlerle ya­ ratılan analitik koşulların bilinçdışınm türevlerinin profilinin çıkartıl­ masından daha geniş bir etki yaptığını ileri süremezdi. Aslında, bu tü­ revler yalnızca analizde değil insan yaşamının her alanında görülebil­ diği için ciddiye alınmayı hak ediyordu. Örneğin, yetişkinlerde, önbilinçli veya bilinçdışı itkilere işaret eden semptomatik eylemler olan dil sürçmeleri görülebilir; ayrıca, hiçbir yorumlamada bulunmadan gizli anlamı anlaşılabilen riiya simgeleri ve tipik rüyalar vardır. Ço­ cuklarda ise, yüzeyin altındaki arzulan hemen açığa vuran basit tat­ min rüyalarına; asgari bir çarpıtma düzeyiyle çocuğun libidinal gelişi­ mine dair bilgi veren bilinçli gündüz düşlerine rastlanır. Bu gündüz düşlerine örnek olarak erkek çocuğu eril çabalannın doruk noktasına varmış bir halde resmeden kahramanlık ve kurtarma fantezileri; anne babaya dair yanılsamasının farkına varan gizillik dönemindeki çocuğa işaret eden aileye dair kurgular ve ikiz kardeş fantezisi5; çocuksu cin­ selliğin sadomazoşist, anal evresine yönelik bir saplantıyı haber veren dayak fantezileri gösterilebilir. Bütün analistler kendiliğinden ortaya çıkan tepkilerle ilgilenmeye, bunlan terapi çalışmasına hastayla bir­ likte dahil etmeye hazır değildir. Kimileri bunlan izleyip genel sonuç­ lar çıkarmaya, öbürlerinden daha fazla eğilimlidir. Kimileri ise, görü­ nür olanın bilince çıkanlması konusunda, ortodoks bir analist için ola­ bileceğinden daha ileri gider ve bunlardan çabuk sonuçlar çıkarmaya, bilinçdışma kısa yollardan ulaşmaya, hastanın işbirliğine çok daha az başvurmaya ve doğru analiz tarzını, aktanm ve direncin yorumu yo­ luyla ilerleyen analizi terk etmeye yönelirler. Bu yüzden, birer "yaba­ ni" terapist haline gelirler. Ama terapi için büyük bir tehlike oluştura­ bilecek olan bu tarz, bu yolla çeşitli yüzeysel belirtileri analitik açıdan anlamlı içeriklere çevirebilecek duruma gelebilen analitik gözlemci ve analitik tam koyucu için çok büyük faydalar da sağlar. 5. Bkz. Dorothy Budiagham (1952).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 32

Gözlem Malzemesi Olarak Benin Savunma Mekanizmaları

Yüzeysel süreçlerin önemini kavrama açısından bir sonraki adım, psi­ kanalitik ben psikolojisidir. Analistin dikkati o andan sonra, bir yan­ dan bilinçdışımn içeriğine ve türevlerine, yani itkilere, arzulara, fan­ tezilere ve varsayımlara; öte yandan da bilinci onlardan koruyan ben işlevlerine, eşit biçimde odaklanmıştır. Savunma mekanizmaları oto­ matik olarak, yani bilincin katılımı olmaksızın kendiliğinden faaliye­ te geçse de yol açtığı sonuçlar görünürdür ve bu yüzden de gözlemci­ ye açıktır. Bu varsayıma tam anlamıyla uymayan tek savunma mekanizması, gerçekte bu mekanizmaların en önemlisi olan bastırma'dır. Bastırma­ nın olduğu yerde, bilincin yüzeyinde bir boşluktan, bir delikten başka bir şey görünmez; yani beklentilerimize uygun olarak, normalde bu­ lunması gereken heyecanlar, yanılgılar yoktur. Örnekse, küçük bir kız çocuğu "uslu, nazik, çalışkan, alçakgönüllü" olarak tanımlandığında analist çocukluğa uygun düşen heyecanlar, saldırganlık, açgözlülük, inat gibi şeylerin eksik kaldığını düşünecektir. Anne babaların daha büyük olan çocuğun kendinden küçük bütün kardeşlerini sevdiğinden emin olduklan bir durumda, analist bastırılmış haset ve kıskançlık arar. Bir çocuk hiç meraklı değilse ve bebeklerin nereden geldiğini, cinsiyetler arasındaki faiklan ve anne babanın cinsel ilişkilerini bil­ mek istemiyorsa, haklı olarak normal cinsel ilginin bilinçli ifadeleri­ nin ortadan kalkmasına yol açan savunma süreçlerinin varlığım düşü­ nürüz. Benin diğer savunma mekanizmalan gözlemcinin işini o denli zor­ laştırmaz. Örneğin "karşıt tepki kurma" olgusunun denk düştüğü id içeriğinin anlaşılması hiç de zor değildir. "Babası akşamlan ya da ha­ vanın kötü olduğu durumlarda evden çıktığı zaman" korku nöbetleri geçiren küçük bir oğlan çocuğu, böylelikle ona karşı besleyip bastır­ dığı ölüm isteklerini ele verir. Aynı şey geceleri, "onun yaşayıp yaşa­ madığından emin olmak için" küçük kardeşinin soluk alıp vermesini kaygıyla dinleyen bir çocuk için de geçerlidir. Utanç, tiksinme ve acı­ manın teşhirciliğe, pislik zevkine ve acımasızlığa karşı verilmiş uzun savunma mücadelelerinin sonucu olduğunu biliriz. Utanç, tiksinme veya acıma yüzeye biraz fazlaca çıktığında güdülenle bu bileşenlerin de olduğunu biliriz. Benzer şekilde, önemli ilkel itkilerin yön değiştir­ miş biçimi olan yüceltme'nin ardında hangi itkilerin bulunduğu kolay-


ÇOCUKLUĞUN PSlKANAÜTfK PSİKOLOJİSİ I 33

ca tespit edilebilir. Küçük çocuklardaki yansıtma'lar, görünüşte isten­ meyen bir dizi nitelik ve tavra duyarlı olunduğunu gösterir. Hastaların kendilerinden elde edilen analitik deneyimler daha son* ra, bu tek tek mekanizmaların belirti karakterler ve kişilik tipleri biçi­ minde bir araya geldiklerinin anlaşılmasını sağladı; bunlar bir kez gö­ rüldüklerinde analiz dışı gözlemle tanınabilir. Bu tanıma ve anlama süreci, ilk olarak, takıntılı kişiliğin oluşumsal kökenlerine inilmesiyle başladı. Bu kişilik düzenlilik, temizlik, tutumluluk, ikiıciklilik, biriktirmecilik gibi özelliklerle tanınabilir ve anal-sadist eğilimlerin varlı­ ğını gösterir. Tabii, yüzey ve derinlik arasındaki bağlarla ilgili çeşitli bilgiler veren bu örneğin yanma başka örneklerin de eklenmemesi için hiçbir neden yoktu. Bu noktada Freud'un beklentisini, "diğer ka­ rakter özelliklerinin de benzer şekilde, genitallik öncesi döneme ait yapıların kalıntıları ya da karşıt tepki kurmalarının ortaya çıkaraca­ ğı..." beklentisini paylaşıyorduk (S. Freud, 1932). Bu satırların yazıldığı günden bu yana bu beklentilerin bitçoğu ger­ çekleşti. Bugün anal karakterden başka oral dönemden ve üretral dö­ nemden kaynaklanan karakter tiplerini de biliyoruz; çocuklardaki çe­ şitli kişilik gelişimlerinin birçoğunun altlarında yatan belirli gelişim aşamalarını tanıyoruz. Çocuklar nesne ilişkilerinde ya da başka bir ilişkide meraklı, doyumsuz, iddialı, bağımlı, vb. iseler, zehirlenme korkulan ya da benzeri bir yeme bozukluğu geliştirmişlerse onların oral aşamaya saplanıp kalmış oldukları ortadadır, bu saplanma nokta­ sına gerileme, daha sonraki gelişmeleri için bir tehlike demektir. Yü­ zeyde yakıcı bir hırs ve fevri davranışlar bulunduğunda saplanma nok­ tasının üretral aşamada bulunduğu sonucunu çıkannz. Gözlemci ya da tanı koyucu için bu tür olgularda bastmlmış id içeriği ile görünen benyapısı arasındaki uygunluğun rastlantısal olmadığını, tam tersine gelişime bağlı ve kurala uygun olduğunu; ruhsal aygıtın henüz girilememiş katmanlannda nelerin meydana geldiğini bilmek için yüzeye bir bakış atmanın yeteceğinin farkında olmak son derece önemlidir. Gözlem Malzemesi Olarak Çocuk Davranışı Özellikleri

Savunma mekanizma! an özelinde kullanılan yöntem, giderek, derin­ lerde neler olup bittiğini gözlemciye "işaret etmeye"6 başlayan çocuk davranışlan, tutumları ve yönelişlerine de uygulanmaya başlandı. Bu6. Bkz. Hartmann (1950a).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 34

tada da çıkış noktası, anal dönemden kaynaklanan zorlanmalı durum­ lardır. Çocuk analistleri deneyimleri sayesinde başka kökenlerden kaynaklanan davranış özelliklerine de ulaşmaya, buradan hareketle başlamışlardır. Bu bakımdan en verimli aşamalardan biri fallik dönemdir. Birer karşıt tepki kurma olan utangaçlık ve alçakgönüllülük, teşhirciliğin dönüşmüş biçimleridir. Çocuklarda sık görülen ve okul yaşamında ra­ hatsız edici olabilen "soytarıyı oynamak" şeklindeki zorlanmanın, teşhirciliğin çarpıtılmış hali olduğunu; fallik teşhirciliğin sahip olu­ nan bir şeyden çocuğun kendi kusurlarına kaydırıldığını artık biliyo­ ruz. Gürültücü bir saldırganlık ile abartılı erkekçe davranışlar, aşın düzeyde telafilerdir ve altta yatan hadım edilme korkusunu ele verir­ ler. Özellikle okulda öğretmenden kınk not almaktan ve arkadaşlar­ dan kötü muamele görmekten yakınan çocuklar gerçekte kendilerini edilgin-mazoşist eğilimlere karşı savunmaya çalışan edilgin kişilik­ lerdir. Bu arada çocuklann, kural olarak her zaman mastürbasyon fan­ tezilerinin ve eyleminin bastınlmasına dayalı olan can sıkıntısı şikâ­ yetleri de önemlidir. Çocuklann bedensel bir hastalık sırasında gözlenmesi de onlann ruhsal durumuna ilişkin sonuçlar çıkarmamıza olanak sağlar. Kimile­ ri böyle anlarda dikkat, teselli ve bakıma bir türlü doyamazlar. Kimi­ leriyse kendilerini dış dünyadan geri çeker, salt uyumak ve yalnız bı­ rakılmak isterler. Bu iki davranış tipi de iki ayn tipte libido yönelişi­ ne; ilki dış dünyadaki nesnelere, İkincisi ise kendine ve kendi vücudu­ na yönelik libidoya işaret eder. Çocuklann hekime, diyete ve diğer zorunlu özgürlük kısıdanmalanna itaatleri, anne babalann sevinerek inandıklannın aksine, her zaman akıllı ve uslu olmanın belirtisi değil­ dir. Hastalık döneminde beklenmedik şekilde uslu olan, bunun dışın­ da normal davranan bir çocuk edilgin heyecanlanm doyuruyor ya da korkulannın ve suçluluk duygularının etkisi altında bulunuyor olabi­ lir. Çünkü her hastalık yasak eylemlerin hakedilmiş cezası olarak al­ gılanabilir. Kendi sağlıklarından çok endişe eden hipokondriak ço­ cuklar, anneden gördükleri bakım ve şefkatin yetersiz kaldığını, ya da ona haklı veya haksız bir nedenle güven duymadıklannı belli etmek­ tedirler. Çocuk oyunlan da gözlemci için verimli kaynaklardan biridir. Re­ sim yapmak, el işleri, kum ve suyla oynamak anal ve üretral arzulann bilinen yüceltmeleridir. Cinsel merak çoğu zaman, sıkça yakımlan oyuncak parçalama ile dışa vurulur. Trenle oynamak, oyunun biçimi-


ÇOCUKLUĞUN PSİKANALİTİK PSİKOLOJİSİ I 35

ne göre, bir dolu bilinçdışı fantezi içerir: Sonu gelmeyen çarpışmalar, oynayan çocuğun, bilinçdışında anne babasının cinsel ilişkileriyle uğ­ raşmakta olduğunu ele vermektedir, tüneller ve yeraltı hatlarına yöne­ lik özel ilgi, vücudun içine duyulan merakı gösterir, çok yüklü katar­ lar gebelik düşüncelerini simgelemektedir, oyuncağın yerde pürüzsüz bir şekilde hareket etmesi ve hız üzerine yoğunlaşma, erkek çocuk için penisin işlevinden duyulan sevinçten kaynaklanır. Futbol maçla­ rı sırasında oyuncular kendi yaşıtlarıyla olan gizli ilişkilerini açığa vururlar. Sahada seçtiği konumlar başlı başına onun saldın, savunma, rekabet, başan ve yenilgi karşısındaki, kısaca erkeklik karşısındaki tutumunu simgelemektedir. Atlı sporlar da kızlann aym olanaklarla gözlenebilmesi olanağını verir. Yalnızca atın ritmik harekederine ilgi duymak, çocuğun kendine yönelik ilkel erotik arzuların varlığını belli etmektedir. Atlann beslenmesiyle, tımanyla uğraşmaktan duyulan heyecan, bakıcı olan anneyle özdeşleşmeyi göstermektedir. Kocaman atla birlik olduğunu hisseden, aü kendi vücudunun bir parçası gibi du­ yan binici kız penise duyduğu imrenmeyi ve aym zamanda da bu im­ renmeyi yatıştırmaya çalışmasını ele vermektedir. At üzerinde kesin bir egemenlik kurma hırsı da fallik yüceltmelere eş düşmektedir. Başka bir gözlem malzemesi de çocukların yeme alışkanlıktandır. Bilgili bir gözlemci kendini, çocuksu oburluk ya da bunun tam tersi olan iştahsızlığı gözlemekle sınırlı tutmamalıdır. Normal yeme işlevi­ nin bozukluktan olan her iki tutum da oral dönemden kaynaklanır. Bu alana yönelik her özel sevgi ya da tiksinme, oral, anal ya da saldırgan dürtülere ilişkin şu ya da bu gizli çabanın yansımasıdır. Aynca çeşidi yeme alışkanlıktan ya da zorluklan gelişimle ilgilidir. Bunlann orta­ ya çıkışı ya da kaybolması gözlemciye ya da tam için çalışana çocu­ ğun birbirini izleyen gelişme dönemlerinin hangisine saplanmış oldu­ ğunu ya da şu anda hangi aşamada bulunduğunu gösteren son derece önemli dayanak noktalan sağlar.7 Gözlemci için bir başka alan da çocuğun giyime karşı olan tutumu­ dur. Teşhirciliğin bedenin kendisinden üzerindeki örtüye de yayılabi­ leceği ve kendini her iki şekilde de gösterebileceği, analizin eski bulgulanndandır. Bastırılmış ilgi giyime karşı ilgisizlik ya da giyimin özensizliği biçiminde bir davranışla da ortaya çıkabilir. Deri erotizmi­ nin bastırılması burada sert ya da batıcı giysilere duyarlılıkla kendini belli eder. Kızlann penis haseti yani kendi bedenlerine yönelik olum­ 7. Bkz. bu kitapta 5. Bölüm.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 36

suz tutumları, ya özellikle kadınsı giyim özelliklerinden uzaklaşmak, ya da bunun tersine pahalı ve gösterişli giyime aşın istek duymak ha­ linde belirebilir. Çocukların kendi evinde, okulda, yaşıdannın arasında ya da bü­ yüklerin yanındaki davranışları da bunlarla ilgilenen kişi için bitmez tükenmez bir gözlem kaynağıdır. Söz konusu tutum ve davranışların her biri köken olarak belli bir dürtü türevine bağlıdır. Bu dürtü türe­ vinden kaynaklanan davranış, zihnin gizli duran bölümünde temel röller oynayan örtük kompleks veya çatışmalara dair bilgiler sağlar. Çocuk analisti için, doğrudan gözlemler ve buradan çıkartılacak sonuçlar üzerinde böylesi coşkuyla durmanın da bir tehlike oluştura­ bileceğini unutmamak çok önemlidir. Analistin bilincin ardındaki bilinçdışını görmeyi öğrenmiş olması onun bunu çocuk hastaların anali­ zinde de görebileceği anlamına gelmez. İd içerikleriyle benin eylem­ leri arasındaki örtüşmeye dair tipik örnekler, çocuk analizindeki yo­ rum çalışmaları için hiç de uygun kurallar oluşturmaz. Simgeleri yo­ rumlarken bu örnekleri temel almak, benin bilinçdışı içeriğe karşı kurduğu savunmaları yok saymak demektir, böylece hastanın bunlan sabırla ve yavaş yavaş ortadan kaldırması gerekirken kaygılan ve di­ rençleri daha da artar. Analistin bu noktalardan ne ölçüde yararlanabi­ leceğini de pek abartmaması gerekir. Bizim için artık saydamlaşmış olan görünür tutum ve davranışlardan başka, belli ve değişmez bir kö­ kenden kaynaklanmayan ya da kökenleri henüz anlaşılamamış olan pek çok başka davranış da vardır. Çocuk tutum ve davranışlanmn çok büyük bir bölümü bu yüzden henüz bilmece gibidir ve analiz süresin­ ce yürütülecek araştırmalarla aydınlatılmayı beklemektedir. Benin Doğrudan Gözlemlenmesi

Yukanda sözü edilen noktalarda, analist, gözlemciye oranla daha avantajlı bir konumdadır. Ancak, ben psikolojisinin psikanalitik çalış­ maya dahil edilmesiyle, gözlemci de belli bir statüye kavuşmuştur so­ nunda. Ben ve üstben bilince açık yapılar olduklan için, doğrudan ya­ ni yüzeysel gözlem, derinlikleri araştıran psikanalizin yanma eklenen ve onunla işbirliğine giren uygun bir çalışma aracı olmuştur. Analiz dışı gözlemler her şeyden önce benin çatışmadan arınmış alanıyla,8 yani iç ve dış uyaranların algılanmasına yarayan ben aygıt8. Bkz. Hartmann (1950a).


t

ÇOCUKLUĞUN PSİKANALİTİK PSİKOLOJİSİ I 37

I

| lanyla ilgilenirler. Her ne kadar dış uyaranların algılanışına dayalı * olan içselleştirme, özdeşleşme ve üstben oluşumu büyük ölçüde çatışI malı alana giriyor ve bu yüzden de analizin konusu oluyorlarsa da; ayI gıtlann kendisi ve ulaşüklan olgunluk düzeyi dışandan bakan göz; lemci tarafından da ölçülebilir. î Ben işlevlerinin incelenmesinde analitik ve analiz dışı gözlem yön* teinleri eşit şekilde kullanılır, iki önemli ben işlevi olan hareket ve konuşma dışandan yapılan doğrudan gözlemle değerlendirilebilir. Beî lirli bir etkililik ve nitelik derecesi söz konusuysa, bellek testlerle öl' çülebilir. Ama haz illisine bağımlı ya da ondan bağımsız oluşu, yani l haz alınmayan şeylerin anımsanıp anımsanmadığı, ancak analizin t kendisi tarafından saptanabilir. Gerçekliği sınama yetisinin yeterli \ olup olmadığı çocuğun davranışlanndan açıkça görülebilir. Sentezle■ me işlevi ise alttan alta faaliyet gösterir, çok bariz dununlar dışında, t bu işlevin zarar görmüş olup olmadığı ancak analizde saptanabilir. I Yaşamsal önemi olan birincil ve ikincil süreçler söz konusu oldu> ğunda her iki çalışma yöntemi de kullanılır. Bu iki tip düşünce yönteI mi arasında faik bulunduğu; birincinin rüya çalışması ve semptom j oluşumundan, ikincisininse akılcı düşünceden sorumlu olduğu gerçe| ği, bildiğimiz gibi, analitik çalışma sayesinde anlaşılmıştır. Ama bir i kez tanımlandıktan sonra, iki yaşındaki bebeklerde, suç işlemeye eğif lim gösteren ergenlerde veya ergenlik öncesi dönemdeki çocuklarda I kolayca gözlenebilirler. Her iki çocuk tipinde de, süreçlerin hızla bir; birinin yerini aldığı açıktır: Birey ruhsal denge içinde bulunduğu süI rece ikincil süreç egemendir; ama cinsel ya da saldırgan dürtüler artar f artmaz birincil süreç egemenliği ele geçirir. Bir işlev türünden öbürü- ne geçiş, davranışın görünürdeki değişiminden anlaşılabilir. j. Son olarak, psikanalitik çocuk psikolojisinde birçok analistin de ■ doğrudan gözlem yöntemini tercih ettiği bir alan da vardır. Bildiğimiz t gibi, analitik yöntem çocuklarda kullanabildikleri dışavurum olanak; lanyla, yetişkinlerdeyse aktarılabilen ve erken çocukluk yaşantılannın yeniden kurgulanışı ile değerlendirilebilen aıkaik malzemeyle sı­ nırlıdır.9 Bütün çabalara karşın, analiz sırasında konuşma gelişiminin - öncesine ve bebeklik dönemindeki ruhsal yaşamın başlangıçlanna gi­ dildiğinde, bu dönemlere ilişkin pek çok şeyin karanlıkta ve açıklan­ mamış olarak kaldığı görülmektedir. Burada annelerin, küçük çocuk­ lann ve onlann arasındaki en erken karşılıklı ilişkinin doğrudan göz9. Ayncabkz. ag.e.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 38

lenraesi, dayanılan varsayımların tamamlanması, onaylanması ya da düzeltilmesi için önemli bir rol oynamaktadır. Küçük çocuklarda ağır sonuçlan olabilen aynlık kaygısının ortaya çıkarılmasını ise, yetişkin analizlerinden elde edilenlerin yeniden kur­ gulanması ya da çocuk analizlerine değil, bakım kurumlannda, yetim yurtlannda ya da hastanelerde yapılan gözlemlere borçlu oluşumuz da analiz dışı yöntemin lehine yazılmalıdır.10 Bununla birlikte, ben psikolojisinin yöntemlerini analitik yöntemden üstün saymak büyük bir hata olur. Psikanalizden önce çocuk psikologlan, çocuk cinselliği, libido gelişim aşamalan ve çocuk komplekslerini, bunlann apaçık et­ kilerine karşın görmeden geçmişlerdir ve ancak analiz çerçevesindeki araştırmalar ve bulgular gözlemcilerin gözlerini açmıştır. Psikanalitik çocuk psikolojisindeki birçok sorunun yanıtlanması için en uygun yöntem doğrudan gözlem, çocuk analizi ve uzunlaması­ na çalışmanın bir arada kullanılmasıdır. Erken dönemdeki gelişim sü­ reçlerinin aynntılı anlatımı, çocukluğun daha ileri bir yaşında yürütü­ len bir analizin verileriyle karşılaştırdığında özellikle değer taşımak­ tadır. Küçük çocuklann analizi, daha ilerdeki belirgin bireysel özel­ liklerin izlenebilmesi açısından çok değerli temel bilgiler sağlamakta­ dır. Bu tür deneylerde analiz ve doğrudan gözlem birbirlerini tamam­ lamakta; kendi çalışma yöntemlerinin doğruluk ve güvenilebilirliğine ilişkin eleştirel sonuçlara da olanak sağlamaktadır.11

10. Ayncabkz. JohnBowlby (1960). 11. Bu çerçevede Emst ve Marianne Kris'in ABD'de, Yale University'deki Çocuk Araştırma Merkezi'nde; ayrıca Londra'daki Hampstead Çocuk Terapisi Kliniği’nde yap­ tıkları çalışmalara bakınız.


2

Çocuk Analiziyle Yetişkin Analizi Arasındaki İlişkiler

A N ALİTİK TERA PİN İN İLK ELERİ

Yeni uzmanlık alanı varlığım başarıyla sürdürürken çocuk analiziyle yetişkin analizi arasındaki farklar da1belirginleşiyordu. Çocuk analistleri, klasik yöntemden ayrıldıkları yönleri ilan etmek­ te hiç acele etmediler. Tam tersine, her iki yöntemin benzer ya da ne­ redeyse özdeş olduklarını öne çıkarıyor, hem çocuk hem de yetişkin hastalan karşısında aynı terapi ilkelerine2 bağlı kaldıklarım vurguluyorlardı. Çocuk analizi bağlamında bu ilkeler şunları gerektiriyordu: 1. Hasta karşısında otorite kullanmamak ve böylece telkin olasılığını tedaviden uzak tutmak; 2. Ertelenmiş duygusal tepkileri bir terapi aracı olarak kullanmamak; 3. Hastanın dış yaşantısına olabildiğince az karışmak, yani yalnızca çocuğun yaşam koşullarında açıkça travmatik ya da baştan çıkarıcı etkileri kesmek amacıyla değişiklik yapmak; 4. Terapinin meşru aracı olarak direnç ve aktarımın analizini ve bi­ linçdışı malzemenin yorumunu görmek. Bu ilkeleri izleyen bir çocuk analizi yöntemi, klasik yetişkin anali­ zinden hiç de geri kalmaz ve başarılarının aym temel ilkelere bağlı ol­ duğundan emin olabilir. Yani, çocuk ve yetişkin analistleri şunlan ya­ pacaklardır Id içeriğinden önce ben içeriğini analiz etmek, belli veri­ ler ortaya çıktıkça id ve ben arasında gelip giderek yorum yapmak; yüzeyden başlayıp derine gitmek; bilinçdışı fantezi ve tutumların ye­ niden yaşanıp yorumlanması için analistin kendisini bir aktarım nes­ nesi olarak sunmak; mümkün olduğu kadarıyla, itkileri bunlar hayata 1. Burada ve aşağıdaki satırlarda çocuk analiziyle ilgili olarak söylenen şeyler, yal­ nızca benim ilişkili olduğum çocuk analizi tipine göndermede bulunmaktadır. Dolayısıy­ la çocuk analizisin başka bir türü veya tekniğiyle, keza ondantüretilmiş teorilerle ilgisi yoktur. 2. Bkz. Edward Bibring (1954).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 40

geçirildikleri ve doyunılduklan halde değil doyurulamadıklan halde analiz etmek; gerilimin azalmasını duygusal boşalmadan değil malze­ menin birincil süreç düzeyinden ikincil düşünce süreçlerine aktarıl­ masından beklemek; kısacası, id'i bir ben içeriğine dönüştürmek. İYİLEŞM E EĞ İLİM LERİ

Çocuk analizi, kendisinden daha önce gelen yetişkin analizine yön­ tem açısından benzemekle beraber terapinin diğer temel koşullan açı­ sından hayli farklıdır. Kişilik yapısmda ruhsal dengeyi sağlamaya yö­ nelik güçler bulunduğu ve analizin başansımn temelde bu kendiliğin­ den çabalardan kaynaklandığı görüşünü Edward Bibring'e (1937) borçluyuz. Bibring tarafından "iyileşme eğilimleri" olarak adlandınlan, analistin destek alabileceği ve kendi amacı doğrultusunda fayda­ lanabileceği güçler, ruhsal yaşamda çeşitli biçimlerde ortaya çıkarlar: bireyin içindeki gelişim süreçlerini sürdürme çabası olarak; dürtüle­ rin doyurulması ve duygusal deneyimlerin yinelenmesi çabası olarak, normalliğe değer verme ve anormallikten uzaklaşma çabası olarak; benin sentez işlevi olarak; deneyimleri özümleme ve bütünleştirme yeteneği olarak; kendi kişiliğinin kimi parçalannı nesneler üzerine dışsallaştırma olarak. Ancak, bu açıdan çocuklar yetişkinlerden fark­ lıdır. Yetişkin nevrotik kendisi için çalışabilme ve haz alabilme de­ mek olan sağlığa kavuşmayı diler; çocuklarsa çoğu zaman hasta kal­ mayı, birincil ve ikincil hastalık kazançlanna tutunmayı ve haz ver­ meyen bir dış dünyaya uyumdan kaçınmayı yeğlerler. Yetişkinde ak­ tarım süreçlerine yardımcı dan yineleme eğilimine karşılık, çocuklar­ da yeni yaşantılara, deneyimlere ve nesnelere duyulan açlık ön plan­ dadır. Olgun benin, yorumlanan malzemenin çalışılmasında son dere­ cede yardımcı olan özümleme ve bütünleştirme yeteneği çocukta he­ nüz tam değildir; çocuk yansıtma, yalıtma, benin yarılması, yadsıma gibi yaşına uygun mekanizmalan yeğlemektedir. îd içeriklerinin sı­ kıştırması nedeniyle ortaya çıkan dürtü doyumu zorlaması çocuklarda o denli güçlüdür ki, analitik çabalara yardım edeceğine onlan engel­ ler. Kısaca, çocuk analisti, bir istisna dışında, iyileşme eğilimlerinden çok şey ummamalıdır. O istisna ise şudur. Çocuklarda, olgunlaşma sürecinden kaynaklanan gelişimi tamamlama itkisi, yetişkinlere oran­ la çok daha güçlüdür. Yetişkin nevrotiğin dürtü yaşamının büyük bölümü semptomlara kilitlenmiş bulunmaktadır, güçlü karşıt duygu yatmmlan nedeniyle


i

ÇOCUK ANALİZİYLE YETİŞKİN ANALİZ) I 41

i li ■ î

bu durum sabitleşmiştir, dürtü enerjisinin yeni dalgalan da bu neden­ le aynı yöne doğru akmaktadır. Buna karşılık çocuğun olgunlaşmamış kişiliği geçişken bir haldedir, yani sürekli değişimlere maruzdur, Bir gelişme evresinde uzlaşmaya ve çatışmayı çözmeye yarayan semptomlar, bir sonraki aşamada işe yaramaz ve bırakılır. Libido ve saldırganhk sürekli hareket halindedir, yetişkinlere oranla, analitik te­ rapi tarafından açılan kanallara yönelme olasılığı daha yüksektir. Bir çocuk analisti için açmaz, analitik başannın değerlendirilmesindeki güvensizliktedir. En ağ��r patolojik durumlar dışında, terapiden sonra atılan adımlann hangilerinin terapi yoluna, ne kadannın olgunlaşma­ ya ve gelişme sürecinin ani atılımlanna bağlı olduğuna karar vermek pek olası değildir. TEKNİK

Terapi kuramı açısından "çocuk analizi yöntemi" olgun ve olgunlaş­ mamış kişilik yapılan arasındaki farkın; çocuklukta ve yetişkinlikte içinde bulunulan yaşam koşullarının faildi oluşunun mantıki sonucu sayılabilir. Yine de, çocuk analisti gündelik çalışması için düzenli bir kurallar ve ilkeler sistemini gereksinir. Çocukta, yeniden sağlığına kavuşma isteğini ve analisde tedavide işbirliğine götüren hastalık içgörüsünü bulamayız. Çocuğun dirençle­ re karşı savaşmak yerine onlann yanında yer aldığını görürüz. Teda­ vinin başlamasının ve sonlandınlmasınm, hastanın kendi sorumlulu­ ğuyla değil çevresinin sorumluluğuyla olduğunu kural olarak kabul etmek zorundayızdır. Bu ve daha birçok nedenden anne baba çocuksu ben ve üstbene destek olmak veya onlann yerini almak üzere tedaviye katılmalıdır, dolayısıyla hasta ile analist arasındaki tümüyle dışa ka­ palı olan ilişki çocuk analizinde söz konusu değildir. Yetişkin nevrotiklerde, tedavinin başansı için vazgeçilmez olarak gördüğümüz ön­ koşullara birçoğu çocukta bulunmaz; bu önkoşullann yöntem yardı­ mıyla ve zahmetli çabalar sonucunda oluşturulması gerekir. Serbest Çağrışımın Yokluğu

Çocuk analisti için yukandaki noktalardan daha vahim görünen şey, serbest çağrışımın olmamasıdır. Yetişkin hastaların akıllanna gelen­ leri özeleştiriden geçirmeden bildirmeleri gibi temel bir kural, çocuk­ larda inatçı bir kaçınma engeline çarpar. Tıpkı yetişkinler gibi onlann da çok büyük çoğunluğu rüyalarım ve gündüz düşlerini analize getir-


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 42

meye hazırdır, ama büyüklerin aksine, akıllarına düş unsurlarına iliş­ kin bir anı ya da düşünce nadiren gelir. Bu yüzden de analiste açık düş İçeriğinden örtük düş içeriğine gidebilecek güvenilir bir yol açmazlar. Analiz sırasında bir güven ilişkisi oluşması koşuluyla, yaşantılarım analistle paylaşırlar, ama serbest çağrışım aracı olmaksızın anlattıkla­ rı bilinç çerçevesinin ötesine gidemez. Çocukların serbest çağrışım yapamayışlan ya da yapmayışlan genel bir deneyimdir ve birden çok nedeni vardır. Bilinç için büyüklerin otorite ve üstben figürü konu­ munda olmaları, muhtemelen çocuğun sınırsız açıklık ve doğruluğu­ nu engellemektedir. Bilinçdışı olarak çocuk beninin dürtü yaşamına karşı kendi savunmalarının gücüne güvenemeyişi; bu yüzden eleştiri ve sansürün tümüyle devreden çıkışının olgunlaşmamış birey için ol­ gun insanlara oranla daha büyük bir tehlike oluşturması da bu neden­ ler arasında sayılabilir. Çocuk analizinin tarihi aslında, ortada bulunmayan serbest çağrışı­ mın başka yardımcı araçlarla yerine konabilmesi girişimlerinden olu­ şan uzun bir zincirden başka bir şey değildir. Çocuk analizi saatini dolduran şeyler oyuncaklarla serbestçe oynamak, resim yapmak ve boyamak, oyun hamurundan şekiller yapmak gibi şeylerle geçer. Bunlar analiste, yorum için kullanabileceği malzemeyi sağlar. Ama aktarım davranışının en aşırı biçimde ortaya çıktığı durumlarda bile, serbest çağrışımın yokluğu nedeniyle önemli bir boşluk kalır. Çocu­ ğun oyun davranışının her şeyden önce simgesel malzeme sağlaması, bunun da genelde simge yorumunda bulunan bütün kuşku, belirsizlik ve keyfiyeti taşıması sonucu oluşan bir eksiklik hep hissedilir. Bilinçdışından gelenlerin yetişkinde söz olarak ortaya çıkmasına karşın ço­ cukta eylem olarak ortaya çıkması da bir başka dezavantajdır. Sözün yerini eyleme bırakması analitik konumu değiştirir. Serbest çağrışı­ mın hastanın hareketliliğinin az olduğu bir durumda gerçekleşmesi­ nin, klasik yöntemin vazgeçilmez bir koşulu olduğunu haklı olarak daha önce vurgulamıştık. Ancak, çocuk analizinde olduğu gibi hasta­ nın konuşmak yerine eylemde bulunduğu durumlarda istenen koşul yerine gelmez. Çocuk hasta kendini ya da analistin güvenliğini tehli­ keye soktuğunda, büyük maddi zararlar verdiğinde, baştan çıkarmaya çalıştığı ya da karşısındakini kendisini baştan çıkarması için zorlama­ ya giriştiğinde çocuk analisti, ne denli az isterse istesin, müdahale et­ mek zorunda kalır; bu hareketlerde beliren malzeme de istemeye iste­ meye analiz dışında kalır. Sözcükler, düşünceler, fanteziler, bildiği­ miz gibi "serbest"tir; eylemler ise bkşka yasalara tabidir. Çocuk ana-


ÇOCUK ANALİZİYLE YETİŞKİN ANALİZİ I 43

üstlerinin bu farkı unuttukları, bir yetişkin analizindelermiş gibi dav­ randıkları ve çocuğa terapi sırasında "her istediğini" yapabileceğini söyledikleri pek de ender değildir. Bu yanlışlarını ancak çocuk çok ileri gidip hareketlerinde tahammül edilebilir sınırlan aştığında fark ederler. Çağrışımla eylem arasındaki bir başka fark ise bence şimdiye ka­ dar dikkati pek çekmemiştir. Serbest çağnşım birinci planda hastanın cinsel fantezilerini yüzeye çıkardığı halde, serbest eylemler saldırgan fanteziler üzerine etki eder. Böylece çocukların aktarımında saldır­ ganlık, daha doğrusu genital dönem öncesi cinselliğin saldırgan yanı yönlendirici bir rol oynar. Bu yüzden de aktaran nesnesine saldırılar gerçek provokasyonlar, tükürmek, vurmak, dövmek gibi hareketlerle kendini gösterir. Analitik toleransın serbest bıraktığı saldırgan heye­ canlar her zaman denetim altına alınamaz. Kuramsal olarak, eyleme koyma ile saldırganlık arasındaki bu ilinti, çocuksu libido ile saldır­ ganlık arasındaki karmaşık ilişkiler konusunda yanılma ve yanlış var­ sayımlara düşme tehlikesini de beraberinde getirir. Tepki göstermek, harekete geçmek çocuğun yaşma göre normaldir, yani çocuğun gelişim durumunun dışavurulma biçimine uygundur. Ama bu durumun tedaviye bir etkisi olmaz; yani bir içgörü ve içsel değişim sağlamaz. Yetişkinlerin analizinde, dürtü türevlerinin eyleme konmasının, özellikle de yorumlanmadığı ya da yorumun hasta tara­ fından kabul edilmediği durumlarda, olumsuz olarak değerlendirilme­ si gerektiğini çoktan öğrenmişizdir. Çocuk analizinde ise bu görüş he­ nüz her yerde kabul edilmemiştir ve eyleme koymanın duygusal boşa­ lım sağladığı yolundaki batıl inancın kahntılan hâlâ mevcuttur. Yorumlamak ve Sözcüklere Dökmek

Çocuk analistinin de yetişkinlerin analisti gibi bilinçdışı malzemeyi bi­ linçli hale getirmek için çalıştığı aşağı yukan doğrudur, ancak bu ifade­ yi belli ölçülerde düzeltmek ve aydınlatmak gerekmektedir. Her iki yöntemin de amacı, id türevleri üzerinde daha iyi bir ben egemenliği kurmak için bilincin sınırlarının genişletilmesidir. Çocuk analisti de bu amaç doğrultusunda çalışır, ancak bu sırada serbest çağnşımın devre dışı oluşu, çocukta analitik olarak değerlendirilemeyen eyleme koymalann fazlalığı ve diğer teknik engeller bu çabalan zorlaştırmaktadır. Yöntemler arasındaki farklar amaç değil yorumlanacak malzeme türü çerçevesinde ortaya çıkar. Yetişkin analizi, uzun bir süre boyunca


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 44

ikincil bastırma altındaki malzemeyle; yani, şu veya bu zamanda bi­ linçten çıkarılmış olan id türevlerine karşı konulan savunmaları çöz­ mekle uğraşır. Ancak bunu başardıktan sonradır ki birincil bastırma al­ tındaki unsurlara yönelir. Konuşma öncesi dönemden kalan bu unsur­ lar hiçbir zaman ben örgütlenmesinin bir parçası olmamıştır, dolayı­ sıyla "ha&rlanamazlar", ancak aktarım içinde yeniden yaşanabilirler. Hastanın yaşı ne denli küçükse analitik süreçler de o denli çeşidi yürüyebilir. Gizillik dönemindeki çocuklar bu bağlamda yetişkinlere çok benzerlik gösterirler. Gizillik döneminden önce, yani oidipal ve pre-oidipal dönemlerden önce ise, birincil ve ikincil bastırma unsurla­ rının oranı ve analizde ortaya çıkış sıralan yetişkinlerde görülen oran ve sıranın tam tersidir. Çocuksu ben iç ve dış algılama dünyasına uyum sağlamak göreviy­ le yükümlüdür ve her ikisine de normal olarak ikincil düşünce süreç­ leri yardımıyla egemen olur ki bu da dilin gelişmesine bağlıdır. Bu gelişimin geciktiği ya da kısmen oluşmamış bulunduğu durumlarda gelişim analizi yardımcı olabilir. Böyle çocuklarda, bir yandan yo­ rumlama sürecine devam ederken; diğer yandan da bilince çıkması mümkün olabilen, ama henüz ben statüsüne, bilince ve ikincil geliştir­ meye erişmemiş olan (örneğin birincil bastırmaya maruz kalan) bilinçdışı çabalan söze dökmeye çalışmak gerekir. Küçük çocuğun gelişiminde söze dökmenin rolüne ilişkin önemli görüşler borçlu olduğumuz Anny Katan (1961), üstben oluşumuyla çocuğun birincil süreçten ikincil sürece geçmesi arasında doğrudan doğruya zamansal bir ilinti bulunduğunu göstermiştir. Ona göre, ikin­ cil süreç dilin gelişimine bağlıdır, dış dünyaya yönelik algılann söze dökülmesi içsel süreçlerinkinden önce gelir; içsel süreçlerin söze dö­ külmesi gerçekliğin sınanmasına ve benin idden gelen itkiler üzerinde denetim kurmasına yardımcı olur. Aslında, söze dökmenin insanın evrimindeki rolü, psikanalizin da­ ha ilk günlerinde fark edilmiştir. Freud, uygarlığın kurucusu olarak düşmanına mızrak fırlatmak yerine küfreden ilk insanı gösteren bir İngiliz yazardan söz eder (Freud, 1893; 36). Bilinçdışı id içeriğinin bi­ linçli sözcüklere çevrilmesi, her yorumlama çabasının en önemli işi ve bu yüzden de her yaşta analizin önemli bir unsurudur. Ayrıca çok küçük yaşta; konuşma gelişiminde, düşünce gelişiminde ve ben ör­ gütlenmesinde çeşitli yetersizliklerle terapiye gelenlerin tedavisinde özel bir role sahiptir.


ÇOCUK ANALİZİYLE YETtŞKtN ANALİZİ I 45

Direnç Analizi

i *

I p

İ f | I I t I

I I I |

j

Çocuk analizinin başlangıç döneminde, haklı olarak, olgunlaşmamış benin analize yetişkinlerden daha az direnç göstereceği umuluyordu. Bu beklenti hiçbir suretle haklı çıkmamıştır. Tam tersine, ben ve id arasındaki şuurlar, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, çocukta daha geç dönemlere oranla hiç de daha az keskin ve sert çizilmiş değildir, fd tü­ revlerinin yüzeye çıkmasını ve bunların analitik malzemeye dahil edilmesini sağlamak, yetişkinlerde olduğundan daha kolay değildir, Hastanın beni, kendi üstünlüğüne ve aracı rolüne güven duyamayınca savunmalarına daha da büyük bir korkuyla sanlır. Klasik terapi kuramında analizin karşısına çıkan dirençleri genel­ likle kökenlerine göre sınıflandırıyoruz. Hoşnutsuzluk, kaygı ve suç­ luluk duygularına karşı oluşturduğu savunmayı yönetmeye çabalayan ben dirençlerini; yasaklanmış düş ve fantezilerin ortaya çıkmasına ah­ lak adına engel olmaya çalışan iistben dirençlerini; analiz sürecinde, aktarımın içinde veya dışında ortaya çıkmalarına rağmen, içgörü amacıyla kullanıldıktan sonra da eyleme geçip doyurulmak istemeleri durumunda analizi engelleyen dürtü türevlerinin direnişlerini; yineleme ilkesine tabi oldukları için değişime karşı çıkan id direnişlerini biıbirinden ayırt ediyoruz. Yetişkinlerdeki bu dirençler çocuklarda da vardır; onları en geniş biçimde kullanırlar ve ayrıca aşağıda sayacağım özel içsel ve dışsal konumlarına özgü olan zorlukları da yaratırlar: 1. Çoğu, kendi istemleriyle analize gelmemiş olan isteksiz hastalardır. Terapistle hiçbir gönüllü işbirlikleri olmadığından kendilerini teknik kurallara bağlı da hissetmezler. 2. Çocuk olarak o anı yaşamaktadırlar. Analizde kaçınılmaz olan hoş­ nutsuzluk ve kaygı duygulan onlarda, ileride gerçekleşecek bir iyi­ leşme umudundan daha ağır basar. 3. Gelişim aşamalanna uygun olarak, malzemeyi sözlerle değil, hare­ ket ve tutumlanyla ortaya çıkanrlar. Zorlantılı olanlar dışında bü­ tün çocuklar analiz sırasında eyleme koymaktadırlar.3 4. Dürtü ve dış dünya baskılanna karşı yetişkine oranla daha güçsüz olan olgunlaşmamış ben, analizi bir tehlike olarak algılar ve ona karşı savunma direncini artınr.4 Çocuklukta kural olan bu tutum 3. Bkz. yukarıda "serbest çağrışım yerine eylem", 4. Bkz. yutanda "serbest çağrışımdan kaçınma".


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 46

özellikle ergenliğin başında, yani güdülere karşı savunmaların nor­ mal olarak dorukta olduğu, güdü tehlikesinin yükseliş döneminde görülür. Ergenlik öncesinde bulunan çocuklar, çoğunlukla analize karşı sanki yaşamı terk etmeleri ya da çocuksu dürtü doyumlarına gerilemeleri isteniyormuşçasına direnirler. 5. Çocuklarda, yetişkinlere oranla daha çok sayıda ben direnci bulu­ nur. Savunma örgütleme biçimlerine koşut olarak daha gelişkin ben mekanizmalarının yanında, en ilkel savunma biçimleri de he­ nüz iş başındadır. 6. Çocuk beni kendi dirençlerine karşı çalışmak yerine onlann yanın­ da yer alır.5 Kaygı uyandıran malzemenin basıncı altında ya da yo­ ğun olumsuz aktanm anlarında çocukların çoğu analizden kaçmak ister ve ancak anne babalarının etkisiyle analizde tutulabilirler. 7. Analiz sırasında arkaik malzemenin yeniden canlandırılması, ço­ cukların yaşlarının gereği olan geçmişi geride bırakma dileğine ay­ kırıdır. Bundan kaynaklanan sorunlar farklı yaşam dönemlerinde farklı büyüklüktedir. Çocuk analizi için özellikle kritik olan bir dö­ nem, çocuğun gelişim koşullarını izleyerek çocuksu yaşantılardan uzaklaşmak ve onları unutmak istediği süreçtir; yani oidipal aşa­ madan gizillik dönemine geçiştir. Analist de bu unutkanlığa karşı çalışmak ve çocuksu komplekslerle iletişimi sürdürmek ister. Nevrotik çocuklar bu dönem esnasında, daha önceki dönemlere oranla daha az tedavi gereksinimi içinde değildirier elbette; ama analize çok daha az isteklidirler ve dirençlerini güçlendirirler. Aynı durum ergenlikte de ortaya çıkar. Normal olarak çocuksu sevgi nesnelerinden uzaklaşmakta olan ergen, analitik aktaranın tam da bu ilişkileri yeniden canlandırmak istemesini özellikle güç bulacaktır. Birçok ergen analizi işte bu yüzden ortaya çıkan çatış­ ma nedeniyle kesilir. 8. Her çocuk, iç çatışmalarını dış dünyayla savaş şeklinde dışsallaştı­ rır. Çocuk çevresindeki bir kişiyle "kavga" eder; böylelikle içinde­ ki uyumsuzluğu rahatlatır ve yadsımış olur. Gerçek ruhsal içeriği yeniden oluşturmaya ve bilince açmaya çalışan analiz kimi durum­ larda tam bir kaçınmaya kadar ulaşabilen güçlü bir dirençle karşıla­ şır. Burada çocuğun olumsuz tutumunu yanlış anlayarak "olumsuz aktarım” olarak yorumlamak yerine, bu tutumun ardındaki kaygıya ve tiksinti savunmasına ulaşmak analist için çok önemlidir. 5. Yukarıya bakınız.


ÇOCUK ANALİZİYLE YETİŞKİN ANALİZİ i 47

Bu sayılanlar, çocuk analizinde analistin teknik konumunun, yetiş­ kinlerin analizine oranla daha zor olduğuna hiçbir kuşkuya yer bırak­ maksızın göstermektedir. Çocuk analisti için en zor olan, hastasının işbirliği yapmak için uzun bir süre bekleyememesidir. Çocuk Analizinde Aktarım

Çocukların tekil "aktarım tepkileri " geliştirmelerine karşın tam bir ak­ tarım nevrozu oluşturamadıklan görüşü,6 giriş aşamasının aradan çı­ karılması ve onun yerine savunma analizinin (Bomstein, 1949) kulla­ nılmaya başlanmasından sonra doğruluğunu yitirmiş bulunuyor. Bu, bugünkü bilgilerim ışığında çocuksu aktarım nevrozunun yetişkinlerdekiyle aynı olduğu sonucunu çıkardığım anlamına gelmemelidir. İki görünüm arasında nasıl bir ilişki bulunduğu, bana kalırsa yanıtı şimdi ete açık kalan bir sorudur. Çocuk analizinin yukanda belirtilmiş olan belirli özelliklerinden özellikle ikisi bu sorunun yanıtlanmasını zor­ laştırmaktadır: Serbest çağrışımın analistin aktarım olgularının tam bir tablosunu çıkarmasına fırsat bırakmayan eksikliği; çocuğun sal­ dırgan aktanmı, libidinal aktarımın aleyhine olarak daha fazla öne çı­ karan hareketliliği. Ayrıca, aktarım kavramı da daha sonraki yıllarda çeşitli değişimle­ re uğramıştır ve farklı analistlerce farklı şekillerde tanımlanmaktadır. Bir kısmımız, aktarımın gidişim yaklaşık olarak aşağıdaki gibi ele alan eski görüşe bağlı kalmıştır. Buna göre; terapinin başlangıcında analist ve analiz edilen arasındaki ilişki az çok gerçekçidir, yani dış koşullara uygundur. Bu ilişkide analiz ilerledikçe libidinal ve saldır­ gan unsurlar giderek ortaya çıkar. Bunların kökenleri hastanın bastı­ rılmış olan ve analizle yeniden yaşanan çocukluğuna dayanmaktadır. Geçmişin böyle yeniden yaşanışı, ana patolojik çatışmalar analistin şahsına yansıyıp, böylece ortaya çıkan gerçekdışı aktarım nevrozu gerçek hasta-hekim ilişkisini tümüyle geri plana itinceye kadar de­ vam eder. Analizin sonunda, analist, yorumlarla çocuksu unsurları çözdükten ve bu aktarım belirtileri analist ve analiz edilen için nevro­ zun yapısı ve içeriği üzerinde istenen bilgiyi sağladıktan sonra bu ger­ çek ilişki yemden oluşur. Diğer görüşlere göre analiste aktanm daha tedavinin başından iti­ baren vardır ve erkenden yorumlanarak hastanın bilincine çıkarılması 6. A. Freud, 1936.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 48

gerekir. Aktarıma ait olan dışavurumlar analizin de asıl malzemesi­ dir; bu yüzden de bilinçdışımn, düşler, anılar ve birden geliveren ser­ best çağrışımlar gibi öbür ürünlerine göre bir öncelik taşırlar. Çalış­ malarını bu şekilde tümüyle aktarıma dayandıran analistler, ruhsal ay­ gıtın bütün işlevlerinin sonunda nesne ilişkilerinden kaynaklandığım ve analiste aktarım üzerinden analiz edilebileceğini; nesne ilişkileri­ nin bütün arkaik aşama ve basamaklarının aynı ölçüde analizde akta­ rım ve yorumlara, analiz yoluyla değişime açık olduğunu; kişinin çev­ resindekileri olan ilişkileri libido ve saldırganlıkla dolu olduğundan, bu nesne ilişkilerinin yanında çevredeki kişilerin diğer niteliklerinin hiçbir önemli rolü olmadığım varsayarlar. Çok aşın kimi durumlarda aktanlmış nesne ilişkisi analistin gözün­ de öylesine önemli bir rol oynar ki yorum amacıyla kullanılacak bir araç olmaktan çıkıp tedavisi gereken bir amaç halini alır (aktanm ol­ gusunun tedavisi, patolojinin aktanm yaşantılan yoluyla düzeltilişi, vb. gibi). Bu varsayımlar çocuk analistinin deneyimleriyle karşılaştıniır ve bu bağlamda sınanırsa, yetişkinler özelinde ne denli kullanışlı olduklan daha iyi anlaşılabilir. Hastalan İçin "Yeni Bir Nesne" Olarak Çocuk Analisti Yukanda belirtildiği gibi,7 her birey, gelişip olgunlaştıkça yeni dene­ yimlere ihtiyaç duyar; bu ihtiyaç, kendisine karşıt olan yineleme itkisi kadar güçlüdür. Bir çocuk ne denli normalse o denli yeni olanın ege­ menliğinde, ne kadar nevrotikse o denli yineleme baskısı altındadır. Analize giren çocuklar her iki eğilimin etkisi altındadır. Kişiliklerinin sağlıklı yönü için analist, yaşamlanna giren ve yeni türden ilişkilere yol açan ilginç bir yeni figürdür. Patolojik yön için ise eski ilişkilerin yinelenmesine yol açan bir aktanm nesnesidir. Yöntem açısından ço­ cuğun bu ikili tutumu apaçık bir zorluk demektir. Analist birinci rolü kabul edip ona göre davrandığında aktanmı bozar, tersini yaptığında da hastanın, çocuk açısından bakıldığında çok haklı olan beklentileri, ni kırmış olur. Terapist için çocuksu davranışın hangi tarafının bir yö­ ne, hangisinin öbür yöne ait olduğuna karar vermek de kolay değildir. Burada incelik, ustalık, anlayış ve bir rolden öbürüne rahatça geçebil­ me becerisi, çocuk analistinin teknik araçlannı oluşturacaktır. 7. Bkz. bu bölümde, "İyileşme Eğilimleri" başlıklı altbölüm.


ÇOCUK ANALİZİYLE YETİŞKİN ANALİZİ I 49

Libidinal ve Saldırgan Aktarımın Nesnesi Olarak Çocuk Analisti

Doğrudan doğıuya aktarım görüngüleri söz konusu olduğunda çocuk ve yetişkinler arasındaki fark çok küçüktür. Burada analitik durumun kışkırttığı gerileme, nesne ilişkilerinin bütün aşama ve biçimlerini te­ rapiye taşır. Narsisizm, anneyle ortakyaşam, güven gereksinimi, nes­ ne sürekliliği, çift değerlilik, oral, anal ve fallik-oidipal aşamaları, her biri kendine göre er ya da geç, şu ya da bu biçimde, kendi kronolojik sıralarına uygun olarak ya da olmayarak kendi katkılarını analize ta­ şırlar. Böylelikle ortaya çıkan aktarımlar, kökenlerine göre hastânın patolojik gerilemelerine ya da patolojisinin özgün tipine ilişkin bilgi­ ler verirler. Gene kökenlerine göre analitik duruma kendi özelliklerini iletirler. Narsisistik tutumların yeniden ortaya çıkışı analizde kendine ve kendi çıkarlarına geri çekiliş, dış dünyaya ve analiste ilgisizlik ve onun çabalarına kapanış şeklinde kendini gösterir. Ortakyaşamsal tu­ tumların yeniden ortaya çıkışı analistle kesintisiz ve başka hiçbir şe­ yin rahatsız edemeyeceği bir birliktelik kurma isteğiyle kendini belli eder. Güven şeklindeki nesne ilişkisinin aktarımı özgün teknik zor­ luklara yol açar. Bunlar ilk bakışta çocuğun çaresizliği, yani yardım dilemesi şeklinde görünür. Yakından bakınca bu dileğin tek yönlülü­ ğü anlaşılır. Hasta karşılığında bir şey vermeye, gayret göstermeye ya da birlikte uğraşmaya çaba göstermeksizin her şeyi analistinden bek­ ler. Buna karşılık, kendisinden en küçük bir şey istendiğinde de ilişki­ yi ve onunla birlikte analizi kesmeye hazırdır. Oral dönemden terapi­ ye getirilen aktarımlar çocuğun analistinden bir türiü doyurulamayan isteklerde bulunmasının ve bütün sunulanlardan da hoşnutsuz olması­ nın; anal dönemden gelen benzeri uyanlar ise hastanın bencilliğinin, malzemenin saklanmasının, provokasyon ve düşmanlıkların, analizin tehlikeli bir hal almasının nedeni olarak gösterilebilir. Sevgi ve nesne yitimi karşısındaki çocuksu korkular analizde söz dinleme ve edilgin boyun eğme olarak görünür; analisti ve anne babayı sık sık yanıltan Ve yanlış yapmalanna yol açan yüzeysel aktarım başanlanna neden olur. Çocuğun aktanmına olumsuz ve analize karşı gelen niteliği vere­ nin genitallik öncesi, Oidipus-öncesi dirençler olduğunu fark ederiz. Çocuk analisti o sırada, nesne sürekliliğinin aktanmından, olumlu ve olumsuz Oidipus kompleksinden gelen ve kendini gözlemleme, içgörü ve rasyonel düşünceyi sağlayan olumlu katkılardan faydalanamasaydı çok zor bir durumda kalabilirdi. Bunlar çocukla analisti arasın­ daki tedavi işbirliğini güçlendirir ve hastanın dirençlerine ve olumsuz


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 50

aktarıma karşın analiste yardım etmeyi sürdürmesini hiç değilse bir parça sağlarlar. Burada, aktarımı daima dirence hizmet ettiği zaman yorumlamak gerektiğine ilişkin en eski teknik kuralı bir kez daha tekrarlıyoruz. Bu kural çocuk analizine uygulandığında aktarımın Oidipus-öncesi döne­ me ait unsurlarını oidipal olanlardan daha önce yorumlamak zorunlu­ dur. Şimdiye kadar anlatılanlardan çocuk analizinin neden özgtil teknik zorluklarla karşılaştığım; fallik döneme henüz ulaşmamış küçük ço­ cuklarda ya da gelişimleri Oidipus-öncesi aşamalarda (gerilemeden farklı olarak) durmuş olanlarda bazı teknik değişiklikler gerekeceğini anlamaya başlıyoruz. Hiçbir çocuk analistle istem dahilinde kurulan bir işbirliğine, kendisi tarafından henüz edinilmemiş olan bir tutuma dayanan yöntemlere cevap vermeyeceği için bazı teknik değişiklikler gerçeldeştirilmelidir. Teknik açıdan analistler bu konuda da annesiz­ lerin, yetimlerin ve toplama kamplarında yetişmiş olan çocukların analizlerinden çok şey öğrenmiştir. İlişkilerinde hiçbir zaman bir nes­ ne sürekliliği yaşamamış olan bu hastalar, aktanm çerçevesinde ana­ listleriyle sağlam ve sürekli bir tedavide işbirliği de kuramıyorlardı (bkz. Edith Ludowyk Gyomroi, 1963). Bir Dışsallaştırma Nesnesi Olarak Çocuk Analisti Çocukla analist arasındaki bütün aktanm ilişkilerinin eski nesne iliş­ kilerinden kaynaklandığım düşünürsek yanılmış oluruz. Analiste yal­ nızca libidinal ve saldırgan uğraşılar değil, çocuk kişiliğinin bu yol­ dan dış dünyaya yansıttığı bütün parçalar yatırılır.8 Analist, dürtü türevlerine, varsayımlara, fantezilere, eylemlere dışa çıkış olanaklarını açtıkça çocuk için id'in bir temsilcisi, yani olumlu ve olumsuz bütün sonuçlanyla bir "baştan çıkancı" olur. Sözlerini ve yorumlannı çocuksu kaygılara yönelttikçe, korunma gereksinimi içindeki hastanın sıkı sıkı yapışacağı bir yardımcı ben rolünü oynar. Analist, bir yetişkin olarak aym zamanda dış dünyaya taşınmış bir üstben ve ben idealidir. Burada çocuğun, aktarımda meydana gelen bu otorite figürünün eleştirisinden korktuğu ve analizde açığa çıkan id türevlerini yeniden ondan saklamaya çalıştığı paradoksal bir durum ortaya çıkar. 8. Bkz. Warren M. Brodey (1965) ve onun aile üyelerinin çoeuk yaştaki patoloji üze­ rindeki rolüne ilişkin çalışmaları.


ÇOCUK ANALİZİYLE YETİŞKİN ANALİZİ I 51

Bu tür dışsallaştırmalı çok değerli malzemelerdir ve ruhsal olgu­ lar arasında sürüp giden çatışmaların yorumunu olanaklı kılarlar. On­ larla nesne ilişkilerinin aldanım arasındaki aynmı ne ölçüde sıkı tu­ tarsak bunlar analiz için o ölçüde verimli olur. Bütün içsel çatışmala­ rın eninde sonunda dış dünyadaki kişilerle özdeşleşmeye, yani en er­ ken ilişkilere dayandığı şeklinde ileri sürülen sav, o kadar da sağlam değildir. Tedavi sırasında dışsallaştırmalann önemi, dış dünyadaki nesnelerle kurulan ilişkilerden farklı olarak, çocuğun iç dünyasında nelerin olup bittiğini, çocuğun içsel düzeyleri arasındaki ilişkilerin ne olduğunu göstermesidir. Ruhsal sistemler arasındaki ve içindeki çatışmaların dışa yansıma ve taşınması, yetişkinlerin analizinde de rol oynar. Örneğin, takıntılızorlantılı nevrozu olanlar "kavgayı seven" hastalar olarak bilinirler, çift değerliliklerinden kaynaklanan acı verici içsel kararsızlıklardan kaçmak için önemsiz meseleler üzerinde kavga çıkarırlar. Etkin ve edilgin, eril ve dişil yaklaşımlar arasında analist bir ya da öbür tarafın temsilcisi yapılır ve bu yüzden onunla çatışılır. Madde bağımlılan için analist, aym anda ya da art arda, savaşılması gereken bağımlılığı ve/veya bağımlılığa karşı savaşması için işbaşına çağnlan yardımcı bir beni simgeler. Sınır şizofreni durumlannda da terapiste yardımcı beiı rolü düşer. Kafa kanşıklığmda ya da kaygı uyandıran fantezilerin basıncı altında hasta hekimin akılcı tutumuna, kendisini boğulmaktan kurtaracak bir ipe sanlır gibi sanlır; analistin sesinin tonu ya da bir yorumun içeriğinden çok biçimi karşısında, birincil süreç düşünüş, ar­ ka plana itilebilir. Analist için bu tür hastalann terapistle olan bağlannın, eski sevgi heyecanlarını analistine taşıyan ve onun kişiliğinde do­ yurmaya çalışan histeriğinkinden çok farklı olduğunu ayırt edebilmek çok önemlidir. tçsel olgular ve heyecanlann analiste yüklenişi, bu açıdan, doğru yorumlandığında analize değerli katkılar sağlayabilecek olan özgün bir aktarım türüdür. ÇOCUK VE Y ETİŞK İN A N A LİZİN D EK İ BİR FAKTÖR OLARAK ÇOCUKSU B A Ğ IM LILIK

Bir hastanın anne babasının, çocuk analistinin tedavi çalışmalanna ne ölçüde katılabilecekleri sorunu yalnızca görünüşte teknik bir sorun­ dur. Bunun ardında, yetişmekte olan bir insanın hangi andan itibaren bağımsız bir yapı olarak görülmesi gerektiği, yani çocuğun ne zaman


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ f 52

kendisini çevreleyen dış dünya etkilerinin bir kopyası ve oyuncağı ol­ maktan çıktığı konusunda verilmesi gereken çok önemli bir kuramsal karar yatar. Freud'un yazılarında en başından beri, çocuğun bağımlılı­ ğının bir yandan karakter, öte yandan nevroz oluşumundaki önemine ilişkin bolca kanıt bulabiliriz. Freud'da bu bağımlılık, "biyolojik ol­ gu" olarak, kişiliğin daha yüksek bir gelişme düzeyine ulaşmasından sorumludur. Freud'a göre, bağımlı bir çocuğun karşı karşıya kaldığı nesne yitimi, sevgi yitimi ve cezalandırılma korkulan, çocuğun "eği­ time görünüşte uyum" göstermesine neden olur. Yetişkinlerde ise, topluluk tarafından eleştirilmekten korkmaya dönüşen bu durum "topluma görünüşte uyum "a yol açar. Anne baba otoritesinin içselleş­ mesinden kaynaklanan vicdan korkusu ise doğrudan doğruya nevrotik çatışmalara yol açar. Freud, genelde sevgi yeteneğini ve özellikle de oidipal zorlamaları, saldırganlığa karşı verilen kültür savaşım, din­ lerin oluşumunu, ahlakı, kısacası bireyin insanlaşması ve toplumsal­ laşmasını bağımlılık süresinin insan yavrusu için, bütün öbür canlıla­ ra oranla çok daha uzun sürmesi özelliğine bağlamaktadır.9 Yetişkin Analizinde Çocuksu Bağımlılık

Eskiden beri yetişkinlerin analizinde olgunluk döneminin görünür be­ lirtilerini geriye, gizil ön aşamalara kadar izlemeye ve böylece çocuk­ su çaresizliği ve bağımlılığı da aktarımda yeniden canlandırmaya ça­ lışılmaktaydı. Öte yandan, bu gerilemenin önemi yalnızca nedensel 9. Bu bağlamda S. Freud'un aşağıdaki yazılansa bakınız: ”... genç insanın uzıın bağımlılığı ve yavaş olgunlaşmasının biyolojik olguları...” {Ges. Werke, XII: 328). "... Oidipus kompleksinin iki temel biyolojik olgunun ruhsal birleşim olduğunu kav­ rıyoruz..." (a.g.e.: 426). "Biyolojik faktör insan yavrusunun uzun çaresizliği ve bağımlılığıdır. İnsanın ana rah­ mindeki varlığı, birçok hayvana oranla çok kısadır; onlardan daha az tamamlanmış olarak dünyaya getirilir. Bu nedenle gerçek dış dünyanın etkisi daha güçlenir. Benin idden ayrı­ şımı etkenden gerçekleşir, dış dünyanın tehlikelerinin önemi artar. Çocuğu bütün bu teh­ likelerden koruyabilecek, rahimdeki yaşamın yerini alabilecek olan nesnenin değeri ola­ ğanüstü derecede çoğalır. Bu biyolojik faktör ilk tehlike durumunu oluşturur ve sevilme gereksinimini doğurur, ki bu insanı hiçbir zaman terk etmeyecektir" (Ges. Werke, XIV: 186 n.). "... Dinsel eğitime kendine has görünümünü kazandıran şey... yetişkinin çocuğun ça­ resizliğine karşı kendisini savunmasıdır” (a.g.e.: 346). Bireyin ”kötü”yle savaşımındaki güdü, "kendisinin çaresizliği ve başkalarına bağımlı­ lığında kolaylıkla görülebilir; en iyi şekilde sevgi yitimi korkusu olarak tanımlanabilir” (ag.e.: 483).


ÇOCUK ANALİZİYLE YETİŞKİN ANALİZİ I 53

rolüyle sınırlıydı. Dinamik, yere, yapıya ve ekonomiye ilişkin bakış açılan söz konusu olduğunda yetişkin hasta kendi iç aygıtları, kendi kişilik yapısı ve bu kişiliğe bağlı nevrotik çatışmalarıyla bağımsız bir varlık olarak alınıyordu. Hastaların dış dünyayla olan ilişkisi ancak ikincil nitelikteydi. Yetişkin analizinin klasik yöntemi bu kamların mantıksal sonucu ve canlı ifadesidir. Dikkatin tümüyle hastanın iç yaşamına yönelik ol­ ması analizin temel kurallanndandır. Aynı şekilde, hastanın yorumla­ nacak malzemenin tek kaynağı olduğu; analistin hastanın çevresini nesnel olarak değil, hastanın gözleriyle görebildiği; hastayla analisti arasındaki ilişkileri dıştan gelecek bütün etkilere kapatmak gerektiği ve ancak bu yoldan geçmişten gelen aktarımların tam ifadelerini bula­ cağı bir durum yaratılabileceği de temel kurallar arasındadır. Bazı karşıt görüşler10dışında, bu temel ilkeler ana hatlanyla tartış­ masız kabul edilmektedir. Çocuk Analizinde Çocuksu Bağımlılık

Yukarıda belirtilmiş olanların hiçbirinin çocuk özelinde işe yarama­ yacağı, yani çocuğun çaresizlik ve bağımlılık içinde yaşadığı bir dö­ nemde kullanılamayacağı apaçıktır. Bir çocuğun ne ölçüde bağımsız ya da bağımlı bir varlık olduğu her olguda yaşa, gelişim durumuna ve patolojiye göre yeniden saptanmalıdır. Gelişim durumunun, yani bağımlılığın ya da çocuğun gerçekleştir­ diği bağımsızlığın derecesinin değerlendirilmesi için çocuk analisti­ nin elinde kullanabileceği bir dizi ölçüt bulunmaktadır. Analist, bir yandan bağımlılığın çeşitli biçim ve yönlerini birbirinden ayırmayı, öte yandan çocukla anne babası arasındaki değişken ilişkileri krono­ lojik sırasıyla anlamayı öğrenmiştir. Çocuğun bağımlılık düzeyi veya bağımsızlığının kronolojik yaşma uygun olup olmadığım anlamak için, çocuğun anne babayı aşağıdaki gibi kullanıp kullanmadığını de­ ğerlendirmek gerekir; a) Kendiliğin ve dış dünyanın henüz narsisistik bir ortamda birbirle­ rinden ayırt edilmedikleri dönemde bir anne figürüyle kaynaşma için; b) Dış dünyada yolunu bulmak ve doyum sağlayabilecek durumlar ya10. Bkz. B. R. Laforgue’un (1936), aile nevrozları üzerindeki görüşleri ve ailenin bir­ çok mensubunun analiz edilmesi önerisi.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 54

ratmak için; c) Dış dünyada yer alan, başlangıçta kendilerine narsisistik libidonun yatırıldığı (ki narsisistik libido daha sonra nesne libidosuna dönü­ şebilir) figürler olarak; d) İç dünyayı kavrayabilmek ve ona egemen olabilmek için yardım ve yönlendirme, yani dürtü kontrolü failleri olarak; e) Üstben oluşumu için dış dünyada bulunan örneklere olan gereksinimiçin. Çocuk analisti için, anne babanın etkilerinden hangi rolün hastalık belirtilerinin oluşumundan sorumlu olduğunu açıkça görebilmek de aynı derecede gereklidir. Burada neden ve etkiyi birbirinden ayırt ede­ bilmek, yani bir annenin anormal çocuğuna, örneğin otistik çocuğuna karşı tepkisini, annenin çocuğun gelişimi üzerindeki patolojik etkisiy­ le karıştırmamak her zaman kolay değildir. Bu tür ayrımlar en güvenli şekilde anne ve çocuğun aynı anda analiziyle, çok zaman alan ve çok pahalı olan fakat önemli bulgulara ulaşmayı sağlayan inceleme yön­ temleriyle gerçekleştirilebilir.11 Anne-çocuk analizinden şunları öğreniyoruz: a) Anne babaların bir kısmı için çocukları ya bir ideal figürdür ya da kendi geçmişlerinden bir nesneyi temsil eder; çocuğa bağlılıkları bu gerçekdışı ilişkiyle ilintilidir. Çocuk anne babanın sevgisini elinde tutabilmek için, kendi doğası buna uygun olmasa bile, bu fanteziler yönünde gelişir. b) Birçok nevrotik ya da psikotik anne baba çocuğu da kendi patoloji­ lerine çeker ve onun kendi gelişim gereksinimlerini ihmal ederler. c) Bazı anneler bir semptomu gerçekten çocukla paylaşır ve onunla birlikte "folie à deux" (çift delilik) tarzında hareket ederler. d) Yukarıda sözü edilen her örnekte, eğer ebeveyn çocukla kurduğu anormal ilişkiyi fantezide bırakmayıp eyleme de geçiriyorsa, bu durumun çocuk üzerindeki patolojik sonuçlan bir o kadar ağırla­ şır. Yalnız fanteziler söz konusu olduğunda çocuğun terapiye alın­ masıyla yetinilebilir; ancak, eğer eyleme geçilmişse, ebeveynin de terapiye alınması gerekecektir. Anne babalann çoğu kez çocuklardaki bozukluklann sürüp gitme­ sinden de sorumlu olduklan bilinen bir gerçektir. Çocukluktaki fobi­ 11. Bu münasebetle Hampstead Çocuk Terapisi Kliniği'nin yayınlarına ve Dorothy Burlingham (1955); Use Hellmann (1960); Kata Levy (1960); Marjorie Sprince (1962) gibi yazarlara bkz.


ÇOCUK ANALİZİYLE YETİŞKİN ANALİZİ I 55

lerin çoğu, çocuksu yeme bozuklukları, uykuya dalma törenleri ancak annenin yiiziinden sürüp gider. Çocuğun kaygılan karşısında çocuğun kendisi kadar endişelenen anne, savunma düzeneklerine ve önlemleri­ ne etkin bir şekilde katılır ve böylece çocuğun hastalığının seviyesini gözlerden saklar.12Çoğu zaman bu tür çocuksu bozukluklar, nevrotik çocuklar annelerinden ayrıldığında görünür hale gelirler. Zorlantılı çocuklarda saplantı kendi vücudu yerine annenin vücudu üzerinden sürdürülür. Bazı anne babalar özelinde, çocuğun bozukluğunun ken­ dilerindeki bilinçdışı bir isteğe uygun olduğu ve bu yüzden patolojiye karşı çalışmak yerine onu destekledikleri analiz sırasında ortaya çıkar. Anne babanın terapideki yardımının önemli bir rol oynadığı gerçe­ ği, karşı çıkılamaz bir gerçektir. Çocuk analisti, hastalanyla olan iliş­ kilerini dışa kapayabilen yetişkin analistlerine imrenmekte haklıdır. Çocuk analizinde, yukanda belirtildiği gibi, tedavinin başlaması, sür­ mesi ve sonlanması için önemli olan hastanın beni değil, anne baba­ nın aklı ve içgöriisüdür. Dirençler ve aktarımlar karşı koysa da tera­ pistle tedavi işbirliğini sürdürmek, çocuğa değil anne babaya düşen bir görevdir. Onlar bunu yapmak yerine çocuğun direncinin tarafım tutarlarsa analiz erkenden kesilir. Olumlu aktanm dönemlerinde, ço­ ğunlukla anne terapisti kıskanmaya başlar ve çocuğun zaten hiç eksil­ memiş olan anne babaya sadakat açmazını güçlendirir. Anne babanın analitik sürece gerçek katılımı, çocuğun yaşma, bo­ zukluğun tipine, anne babanın kişilik ve patolojilerine ve analistin teknik inançlanna göre değişir. Burada her tür olasılık söz konusudur. Bir uçta anne babanın kasıtlı uzak tutuluşu ve analitik ketumluğun on­ lara karşı da sıkı sıkı uygulanması yer alır. Öte yandan, çocuk analisti­ nin sık sık bilgi vermesi, annenin analize ayak uydurabilmesi için ay­ nı tempoyla bilgilendirilmesi, anne ya da babanın paralel psikoterapisi, küçük çocuklann analizinde annenin de hazır bulunması, aym sü­ reçle eşzamanlı olarak anne babanın bir yetişkin analizinden geçmesi gibi yaklaşımlar akla gelebilir. Bu çizginin öbür ucunda, bazı analist­ lerin, çocuğun doğrudan doğruya terapiye alınması yerine anne baba­ nın analizinin en etkin yol olduğu şeklindeki görüşleri yer almaktadır.

12. Örneğin Londra'daki çocuklar sava; yıllarında güvenlik amacıyla şehirden uzak­ laştırıldıklarında, pek çok nevrotik bozukluk ortaya çıkmıştı.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 56

Son Yıllardaki Bağımlıtık Araştırmaları

Yaşamın ilk yılı ve erken anne-çocuk ilişkisi üzerine ilginin artması çocuksu bağımlılık sorununu da odak noktası haline getirmektedir. Bu alandaki iki mükemmel çalışma konuyu, bir yandan olgunlaşma süre­ ci (Phyllis Greenacre, 1960), öte yandan da anne bakımı açısından (D. W. Winnicott, 1960) aydınlatmaktadır. Her iki inceleme yöntemi bir arada ele alındığında, çocuğun yaşamın ilk dönemindeki biyolojik ve psikolojik bağımlılığının etkileyici bir tablosu ve aynı zamanda da bunun daha sonraki ruhsal sağlık ya da hastalık üzerindeki etkisi orta­ ya çıkmaktadır. Bir kısmı analitik çalışmaların sonuçlan' bir kısmı analiz dışı doğ­ rudan gözlemlerin verileri olan diğer yayınlar da; anne-çocuk ilişki­ sinde duyarlılığın rolü (Winnicott, 1949), bağımlılık döneminin birey­ sel yapıya katkısı (Martin James, 1960), anne ve küçük çocuğun aynlığmın zararlı sonuçlan (A. Freud ve D. Burlingham, 1949,1950; John Bowlby vd., 1952; James Robertson, 1958, René Spitz, 1945,1946), yaşamın başlangıcında annenin zihniyetinin etkileri (Joyce Robert­ son, 1962) gibi kısmi sorunlan ele almaktadır. ÇOCUK VE Y ETİŞK İN A N A LİZLERİN İN IŞIĞ IN D A IÇ DÜNYA İLE DIŞ DÜNYA ARASIN D AK İ ETK İLEŞİM

Çocuk analistinin çalışmasında her gün karşılaştığı çocuksu bağımlı­ lığın baskın öneminin verdiği izlenim, kuramsal inançlan üzerinde de kalıcı etkiler yapar. Yetişkinlerle yapılan çatışmalarda ve bunlardan edinilen görüşler­ de iç dünyadan gelen etkileri dış dünyadan gelenlere oranla daha üst düzeyde değerlendirmek analist için doğaldır. Analist, hastalanndan, kendilerinde duygudurum değişimlerine yol açanın yaşam koşullanndaki değişiklikler olmadığını, tersine dış dünyanın daha değişik şekil­ de görülmesine yol açanın duygudurumdaki dalgalanmalar olduğunu; düşleri harekete geçirenin dış dünya olmadığını, tersine bilinçdışı fan­ tezi dünyanın gerçek dış dünyayı kendi amaçlan için kullanmakta ol­ duğunu; dış dünyadaki zararsız insanlara hastayı izleyen tehlikeli düş­ manlar görüntüsünü kazandıranın iç dünyadan gelen yansıtmalar ol­ duğunu; aktanm süreci içinde terapistin kendi kişiliğinin görüntüsü­ nün de böyle değişimler ve bozulmalar geçirmekte olduğunu, vb. sü­ rekli olarak görüp öğrenmektedir. Bu nedenle, analiste olan aktanm-


I | | | I İ I la | | I I î î | j I

ÇOCUK ANALİZİYLE YETİŞKİN ANALİZİ I 57

lar hastanın çocukluğuna doğru geriledikçe, analist çocuksu dönem­ lerde de bireyin üzerindeki derin etkilerin dış dünyaya değil iç dünya­ ya ilişkin olduğuna inanmaya hazırdır. Bu nedenlerle yetişkin analisti sarsılmaz şekilde ruhsal gerçeklik zemininde durur. Yargılarında yanlışlıklar yaptığında bunlar genel­ likle bu tutumundan ileri gelir. Çünkü tedavi boyunca olup biten bü­ tün yaşantıları hep direnç ve aktanm merceğinden görmeye ve bunla­ rın gerçek değerini yadsımaya eğilimlidir. Buna karşılık çocuk analisti için bütün kanıtlar aksi yönü gösterir. Çevre etkilerinin baskın rolü, çocuk ne kadar küçük ve dış dünyanın etkilerine ne ölçüde açıksa o denli belirginleşir. Bir çocuğun gündelik davranışlarını ve semptomatolojisini, anne babanın bakımına ya da ihmaline, sevgiye ya da sevgisiz yaklaşımına, çocuğa değer verilme­ sine ya da onun eleştirilerek küçümsenmesine veya anne babanın aile yaşamındaki düzen ya da düzensizliğe bağlamak zor değildir. Çocu­ ğun analiz saatinde getirdiği simgesel malzeme, oyun davranışı, vb. de yalnızca kendisinin içsel fantezilerinden kaynaklanmaz. Bu tutum­ larda aynı zamanda aile içindeki olgulara ilişkin haberler vardır. Bun­ lar anne babanın hangi gece birbirleriyle cinsel ilişkide bulunduklanm, ne zaman evde bir kavga olduğunu gösterirler, anne babanın pataloji ve semptomatolojilerini de simgelerler. Çocuk analisti yorum işlevinde sadece çocuğun iç dünyasını dikkate aldığında dış dünyayla ilişkili olan çok değerli malzeme de yitip gider.13 Ancak, çocuk analisti ve çocuk analizi dersleri için, bu pratik bilgilerden hareket ederek kuramsal yanılsamalara düşmemek son derece önemlidir. Bu bilgiler çerçevesinde dış önlemlerin en küçük çocuklar­ da bile çocuksu bozuklukları gidermeye yeteceği sonucunu çıkarmak yanlış olur. Dış dünya etmenlerinin tek yönlü tedavi edici etkisine inanmak, onların tek yönlü patolojik etkisine inanmak demek olur. Bu, psikanalize aykın bir görüştür. Nevrozların ve diğer ruhsal bozukluklann incelenmesinden edinmiş olduğumuz kanıtlar hastalık yaratan etkilerin her iki yönde aranması gerektiğini, ancak bunların her ikisinin birden etkisiyle ruhsal aygıttaki patolojik durumların ortaya çıktığını; bu bozuklukların ancak tedavi ruhsal süreçlere yönelip id, ben ve üstben arasındaki güç dengesinde gereken değişimleri yapabilecek nitelikte olduğu zaman giderilebileceğini ortaya çıkarmaktadır. Yetişkinlerin analizinden ruhsal gerçekliğin dış gerçekliğe olan üs13. Çocukların "ete veren davranışları" içinbkz. ayrıca Aagusta Bonnard (1950).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 58

tfinlüğiine ilişkin o kadar çok izlenim alıyoruz ki, hastalığın ortaya çı­ kışında tetikleyici rol oynamış olan gerçek başarısızlıkları, yitimleri, düş kırıklıklarını gözden kaçırmamak için gayret sarfetmemiz gereki­ yor. Çocuk analizinde ise tersine bir zorlukla karşılaşıyoruz. Burada da çocuğun üzerinde çalışan dış etkiler hakkındaki izlenimimiz öylesine öne çıkabiliyor ki; çevre etmenlerinin ancak doğuştan gelen ya da ka­ zanılmış olan libidinal konumlar ve ben yönelişleri tutumları ile bir araya gelerek patolojik sonuçlara yol açabileceğini unutma tehlikesiy­ le karşı karşıya kalıyoruz. Hem çocuk hem de yetişkin analisti, Freud'un dış ve iç etkiler ara­ sında değişken bir ilişkiyi tarif ettiği etiyolojik formülünde görülen dengeli yaldaşımı uygulayabilir "Nedenleri incelendiğinde nevrotik hastalık olguları, cinsel konum ve yaşantı amillerinin... biri arttığında öbürünün azaldığı görülür. Dizinin bir ucunda kesinlikle, 'Bu insan değişik libido gelişimi nedeniyle, yaşantıları nasıl olursa olsun zaten hasta olurdu,' diyebileceğiniz aşın vakalar ... öbür ucunda mutlaka tersine yargılayacağınız, yaşam onlan şu ya da bu duruma getirmeseydi hiç de hasta olmayacak olan vakalar bulunmaktadır. Bu dizi bo­ yunca görülen vakalann hepsinde az ya da çok bozuk olan cinsel yapı­ nın, az ya da çok zarar veren yaşam koşullanyla bir arada bulunduğu görülür. Cinsel yapılan, eğer onlar bu yaşantılan yaşamamış olsalar­ dı, bir nevroza neden olamazdı; o yaşantı da, eğer libido ilişkileri baş­ ka türlü olsaydı, travmatik bir etki yapmazdı" (Ges. Werke, XI: 360). Çocuklarla analitik çalışma, bir ölçünün üzerine çıkan iç ve dış et­ kilerin ne dereceye kadar patolojik etki yapabileceğini inceleme fırsa­ tını da.vermektedir. Bir yandan, normal bir gelişim için gerekli iç koşullann olmadığı, ruhsal aygıtın doğuştan gelme bir bozukluk taşıdığı çocuklar; öte yandan da zedelenmiş, yetim kalmış, ya da psikotik an­ ne babalann etkisi altında bulunan, yani normal bir yaşam için gere­ ken dış koşullar içinde yer almayan çocuklar incelenebilir. Bu koşul­ larda normal gelişim çizgisinden belirli sapmalar kaçınılmazdır. Ama kişilik ve nevroz yapısı söz konusu olduğunda analizlerimiz bu uç du­ rumlarda bile içsel ve dışsal etmenler arasındaki karşılıklı etkinin, ya­ ni belirli bir yapının belirli çevre koşullanna olan tepkisinin söz konu­ su olduğunu göstermektedir.


3

Normal Çocuk Gelişimi (Ölçütler ve Değerlendirme)

i

ERKEN TANI, TAHMİN VE KORUMA ÜZERİNE Resmi psikanalitik kuramlardaki çocuk analizi dersi hemen tümüyle ruhsal hastalığı olan çocuğa yönelik terapötik görevlerle ilgilidir. Ço­ cuk analisti adayı hastasının en eski geçmişinin yeniden kurgulanma­ sını ve belirtileri başlangıç noktalarına kadar geriye doğru izlemeyi öğrenir. Ama iş patolojik etkilerin ilerideki sonuçlarını çıkarsamaya gelince, bunun için herhangi bir kılavuz yoktur. Çocuğun ruhsal geli­ şim durumunu değerlendirebilmek, gelişim yönünü önceden kestirebilmek, çocuğun dış yaşam koşullarını ele alabilmek, anne babaya ço­ cuğun eğitimi konusunda yol göstermek; ya da genel olarak çocuğu nevrotik, psikotik ve toplum dışı gelişmelerden koruyabilmek için ne yapılacağı hakkında da bir bilgi verilmez. Terapiden eğitim sorunları kuramlarının uygulanışına geçiş, aynı zamanda ilginin patolojik olandan normal olana dönmesini de gerek­ tirir. Normal süreçlerin psikanalitik incelenişi son yıllarda büyük iler­ letmeler kaydetmiştir. Bunu her şeyden önce psikanalitik çocuk psiko­ lojisi alanındaki buluşlara borçluyuz.1 Yetişkinlerin analizinde nor­ mallik kavramı daha geri planda bir rol oynar ve genellikle ancak ana­ lizin başarısının değerlendirilmesinde, örneğin normal çalışabilme ya da zevk alabilme gibi durumlarda söz konusu olur. Buna karşılık ço­ cuk analisti, çocukla ilk buluşmasından itibaren, onun normalliğiyle yani onun normal ya da normdan sapan gelişim durumuyla uğraşır. Çocuk analizine dair eski bir yazımda (1945), çocuğun gelişmişlik düzeyinin ve tedaviye ihtiyaç duyup duymadığının belirlenmesi için, bir yandan çocuğun kişiliğinin libidinal ve saldırgan yönlerinde, diğer 1. Bkz. Özelikle Heinz Haıtmann ve Emst Kris'in çalışmaları.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 60

taraftan ben ve üstbenle ilgili bölümlerinde yaşma uygunluk, erken gelişmişlik veya gecikmişlik işaretlerinin araştırılması gerektiğini be­ lirtmiştim. Tanı koyucu bu yolla her şeyden önce hastanın ve patoloji­ sinin geçmişini öğrenir; ancak normal gelişim süreçlerinin ancak çok küçük bir parçasını edinebilir. Çocuksu çatışmalar ve bunlara dayalı uzlaşma çözümleri analist için ne denli apaçık hale gelmiş olursa ol­ sun, çocuğun dış dünyaya adım adım uyum sağlaması, yaşam becerisi ve gelecekteki olanakları gene de belirsiz kalır. DIŞ G ERÇEKLİĞİN RUHSAL G ERÇEK LİĞ E TERCÜ M ESİ

Anne babalar ve eğitimciler çocuk analistine ne denli güvenirlerse gü­ vensinler, gene de ondan bir dolu soruyu yanıtlamasını beklerler. Ço­ cukların sorunlarının çoğunun normal ve gündelik aile yaşamından ya da okul yaşamından kaynaklanıyor olması, bu soruların yanıtlanması­ nı analitik eğitim görmemiş olan kimselere, yuva eğitmenleri ve öğ­ retmenlere, çocuk hekimlerine, hemşirelere, bakıcılara bırakmak için yeterli bir neden değildir. Tam tersine, iyi düşünüldüğünde, doğru kullanılan psikanalitik kuramların çeşitli konularda söyleyecek ne çok şeyi olduğu kolaylıkla görülür. O halde, genç annenin bebeğine kendisinin bakmasının mı, yoksa bir bakıcı kadın ya da kızı yardıma çağırmasının mı daha iyi olacağı­ na; daha büyük olan çocukla veya kocasıyla, kendi anne babasıyla il­ gilenmek için çocuktan bir süreliğine ayrılmasının gerçekten yaşam­ sal öhem taşıyıp taşımadığına; hangi yaştan itibaren böyle ayrılıkların çocuğa zarai vermeksizin göze alınabileceğine çocuk analistinin bilir­ kişiliği karar vermelidir. Buna benzer diğer sorular şunlardır: Bebek beslenmesinde meme ve biberonun, katı ya da serbest bir düzenin fay­ dalan ve zararlan nelerdir? Tuvalet terbiyesi için en uygun yaş hangi­ sidir? Anne tek nesne olmaktan ne zaman çıkar, çocuğun yaşamında başka yetişkinler ya da çocuklar ne zaman bir rol oynamaya başlarlar? Yuvaya başlamak için uygun yaş hangisidir? Sünnet, bademcik ame­ liyatı, vb. gibi cerrahi girişimler gerektiğinde hangi yaşta bunlar en kolay göze alınabilirler? Hangi çocuklar daha özgür okullarda daha iyi çalışabilir, hangileri sıkı bir eğitim disiplini gereksinirler? Cinsel bilgilenme için en uygun yaş hangisidir? Kardeşler arasında ne kadar yaş farkı olması en uygun olur ve hangi yaşta bir sonraki çocuğun ge­ lişine en kolay katlanılabilir? Kendine yönelik erotik faaliyetler karşı­ sında anne baba nasıl davranmalıdır? Parmak emmeye, mastüıbasyo-


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 61

na, vb. izin vermek daha mı iyidir? Bu, çocukların kendi aralarındaki cinsel oyunları için de geçerli midir? Çocuksu saldırganlık karşısında en uygun tutum nedir? Evlat edinilmiş olan çocuklar bu evlat edinme gerçeğini ne zaman öğrenmelidirler ve kendi gerçek anne babalan hakkında onlara ne kadar bilgi verilmelidir? Gündüzlü okullar yatdı okullardan daha mı iyidir? Gençlerin, anne babalanndan içsel olarak, yani duygusal olarak kopmaya başladıklannda evden de aynlmalan (Anny Katan, 1937) daha mı iyidir? Bütün bu sorular, hatta en basitleri karşısında bile çocuk analistinin çifte görevi vardır, tik ve en önemli adım, anne babaya genel geçer bir yanıt olamayacağım; her çocuğa, yani çocuğun özgün kişiliğine ve öz­ gün gelişim durumuna göre yanıtlann değişebileceğini; bir çocuğun gelişim yaşının kronolojik yaşıyla eşit olmadığını; çocuklar arasında­ ki duygusal gelişim hızı farklılığının bedensel gelişimleri ve akıl yete­ nekleri arasındaki farktan daha az olmadığını ve bunlann bir çocuktan beklenebilecek şeyler açısından önemli olduğunu göstermektir. İkinci ve daha zor adım anne babayı, çocuğun, tamamen yabancısı olduklan duygu dünyasına sokabilmektir. Anne babanın çocuk hakkındaki planlan ve niyetleri mantıklı, akılcı ve dış koşullar açısından en uygun görünse de çocuklar bunlan kendi ruhsal gerçeklerine, yani gelişmelerine denk düşen çatışmalar ve kaygılara göre yaşarlar. Bura­ da analist, taraflar arasında, anne babanın isteklerini çocuksu komp­ lekslere tercüme eden ve böylelikle çocuğun düşünce tarzının fantas­ tik yanılgılan ve dolambaçlannı anlaşılır kılan bir aracı rolü oynar. ÇOCUKLAR VE Y ETİŞK İN LER İN FARKLI O LDU K LA RI DÖRT ALAN

Farklı düşünce ve duygu süreçleri nedeniyle çocuklarla yetişkinler arasında bir dizi alanda yanlış anlamalar ortaya çıkar. I. Nesne ilişkileri alanında küçük çocuk olgun bireyden en başta berimerkezci oluşuyla aynlır. Nesne sürekliliği aşamasından önceki dönemde nesne, yani çocuğa annelik eden kişi, çocuk tarafından ken­ dine ait bir varoluşa sahip değilmiş gibi görülür; bu kişi, yalnızca, ço­ cuğun ihtiyaçlan ve arzulan nezdindeki işlevi çerçevesinde algılanır. Annenin kendinde ya da anneyle kurulan ilişkide olup bitenleri çocuk bu dönemde kendi kişiliğiyle bağlantılandınr. Annenin diğer aile bi­ reylerine, kendi ilgilerine, ev işine ya da mesleğine yönelmesi; duygu dalgalanmalan, hastalığı hatta ölümü çocuk tarafından annenin kendi­


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 62

sini yadsıması olarak yaşanır. Kendinden sonra bir kardeşin doğumu çocuk için annesinin kendisine sadakatsizliği anlamına gelir. Yani bu, annenin kendisine düşmanlığıdır ve o da buna düşmanlıkla, duygusal uzaklaşmayla ya da daha fazla istekle ve zorluk çıkarmakla yanıt ve­ recektir. 2. Cinsel alanda çocuğun bedensel olgunluğa ulaşmamış olması, anne baba arasındaki genital olayları kendi genitallik öncesi durumu­ na tercüme ederek algılamasına yol açar. Bundan da anne babanın cinsel birleşmesi, babanın anneye vahşice saldırması olarak yanlış an­ laşılır ve bunun sonucu olarak da ileride birey eril ya da dişil eş ile, yani saldırgan ya da kuıbanla özdeşleşmekte güçlük çeker. Bu yüzden çocuk ileride cinsel kimliğine dair güvensizlikler taşır. Cinsel aygıtın çocuklukta henüz olgunlaşmamış olması aynı zamanda cinsel açıkla­ maların başarısız kalmasının da nedenidir. Anne babanın cinsel bilgi­ leri vermeye çalıştıktan sırada çocuk, bu bilgileri kendi bedensel ve duygusal deneyimlerine denk düşen çocuksu cinsel kuramlara tercü­ me eder; örneğin ağız ve anüsü cinsel organlann yerine koyar, kadı­ nın cinsel ilişki yoluyla hadım edildiğini düşünür. 3. Çocuksu düşünce tarzının farkları sadece niteliksel değil, ikincil süreçlerin birincil süreçlere oranla görece zayıflığı düşünüldüğünde aynı zamanda nicelikseldir de. Küçük çocuklar şaşılacak kadar "uslu" olabilir ve örneğin hastalık sırasında tıbbi girişimlerin, tadı kötü olan ilaçlan almanın, diyetin gerekliliğini çok iyi anlayabilirler. Ama, an­ ne babayı şaşırtan bu tutumlann güvenilir olmadığı görülür. Dokto­ run gelmesi ya da söz konusu olan ameliyatın yapılması yaklaştıkça, yani korku arttıkça birincil süreç düşünce tarzı, ikincil süreç düşünce­ lerine üstün gelmeye başlar. Gerekli olan cerrahi girişim çocuğun fan­ tezisinde kendi bedeninin doktor tarafından kasıtlı olarak yaralanma­ sına, hasta yatağı hapishaneye, diyet de ceza olarak yemek verilme­ mesine dönüşür. Böyle şeylere kendi gözleri önünde ya da yokluklannda izin veren anne babalar da çocuğun fantezisinde düşmanlann ve saldırganlann koruyucusu haline dönüşerek nefret, öfke ve kızgınlı­ ğın hedefi olurlar.2 4. Çocuklarla yetişkinler arasındaki bir başka önemli faik da zama­ nın değerlendirilmesiyle ilgilidir. Zamanın akışının insanlar tarafın­ dan değerlendirilişinde, ölçümün id düzeyinde mi yoksa ben düzeyin­ de mi yapıldığı önemlidir. İdden kaynaklanan itkiler doğalan gereği 2. Bu noktada ayrıca bkz. Anna Freud (1952), Joyce Robertson (1956).


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 63

herhangi bir ertelemeye tahammül edemezler, yani sabırsızdırlar. Beklemek, ertelemek ve sabır bene ait süreçlerdir, onun nitelikleri arasındadır ve ruhsal aygıta ancak düşünce süreçlerinin işlemeye baş­ lamasından girmesinden sonra yavaş yavaş katılır. Yetişkin, zamanı kendi beniyle ve saat, takvim gibi nesnel yardımcılar aracılığıyla öl­ çer. Buna karşılık çocuklar zamanı nesnel dürtü süreçleri, yani gerek­ sinimleri ve dilekleri aracılığıyla ölçmektedirler. Anne dışandan ve­ rilmiş olan zaman düzenine tam anlamıyla uysa da mama aralarının "çok uzun" olduğuna çocuğun açlığı karar verir. Ayrılık ve özlem du­ rumunda, örneğin hastanede, her zaman birimi, yetişkinlerin ölçümü­ ne göne çok kısa olsa da çocuğa sonsuz görülebilir. Çocuk için burada dayanılabilir ya da dayanılamaz, zararsız ya da zararlı olan, tamamıy­ la onun beninin olgunluğu ya da olgunlaşmamış olmasına bağlıdır; halbuki genellikle zaman, çocuğun aleyhine olarak, yetişkinlerin ço­ cuğa tümüyle yabancı olan ölçüleriyle ölçülmektedir. Çocuklar için, büyüklerin hareketlerini kendi duygu dillerine tercü­ me etmek nasıl doğalsa, anne babalar için de, kendi yetişkin düşünce tarzlarından ötiirii çocukların yaşantılarını küçümsemek ve yanlış an­ lamak o kadar kaçınılmazdır. Bu yüzden anne babanın, çocuklarının ruhsal geçmişine dair anlattıkları genellikle güvenilmez, eksik ve ya­ nıltıcıdır. Çocuklarını klinik muayene için getiren anne babalar, örneğin ço­ cuğun bebekken "memeyi hemen almadığını", annesi bir yere gidip geldiği zaman "bir süre onunla hiç ilgilenmediğini", ya da annesi has­ ta olduğu zaman "kendisine kimseyi dokundurmadığını", hastaneye "ilk korkulan geçtikten sonra alışabildiğim" önemsiz bir aynntıymış gibi söyleyiverirler.3 Oysa bu tür önemsiz ve kısa süren küçük olaylann, analitik bir ba­ kışla yakından incelendiğinde, çoğu zaman çocuğun duygu yaşamın­ daki dönüm noktalanmn; yani korkulann, patolojik değişimlerin, aşa­ ğılık duygulannm, tutukluklann ve semptomlann ortaya çıkmasına yol açan zedeleyici olaylar olduklan görülür.

3. Bu örnekler Hampstead Çocuk Terapisi Kliniği'ndeki vakalardan alınmıştır.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 64

n RUHSAL GELİŞİM ÇİZGİLERİ Analitik çalışmada kişiliğin yapı taşlarım birbirinden ayırır ve her bir parçanın kaderini izleriz. Böylece elde edilen gelişim silsilesi bir yan­ dan dürtülerin payıyla, öte yandan ruhsal aygıtın ben ve üstben yapı­ larıyla ilgilidir. Cinsel dürtünün gelişimini libidinal evrelerin oral, anal-sadist, fallik, gizil, ergenlik öncesi, ergenlik ve genitallik şeklin­ de sıralanmasıyla tanımlıyoruz. Saldırganlık dürtülerinin çeşitli dışa­ vurum biçimlerinin libido gelişiminin basamaklarına denk düştüğünü tahmin ediyoruz. Örneğin ısırma, tükürme, yutma istekleri oral saldır­ ganlığın; eziyet etme, tahrip etme, zulüm anal sadizmin; tahakküm hırsı, palavracılık, kibir fallik dönemin; toplum dışı coşkunluklar er­ genlik öncesi ve ergenliğin belirtileri, vb.'dir. Ben için "gerçeklik duygusunun gelişim aşamaları" (Ferenczi, 1913) ve savunma düze­ neklerinin yaklaşık bir kronolojisi; üstben için birbirini izleyen anne baba nesneleriyle özdeşleşme ve anne baba otoritesinin giderek öz­ nelleştirilmesi birer norm kabul edilir. Zihinsel işlevlerin gelişiminin değerlendirilmesi için analistler de akademik psikolojinin zekâ testle­ rini kullanırlar. Doğaları gereği tek yönlü olan bu bakış açılan analistin belli parça­ larla ilgilenen tutumuna uygundur; ama terapi ve kuram oluşturmanın söz konusu olmadığı, ruhsal aygıtın parçalan yerine bütününün yeti­ lerinin ele alındığı gelişim ve eğitim meselesi için yetersiz olduklan görülür. Bu çalışma için gözden kaçırılmaması gereken, id ve ben ara­ sındaki temel etkileşim ile bunlann çeşitli yaş ve gelişim aşamalannda ortaya çıkışlanndaki düzendir. Yetiye dair bu aşamalı düzen, söz konusu etkilerin kişiliğin her iki yanında temelden incelenebildiği du­ rumlarda en kolay saptanabilir. Örnekse, id açısından cinselliğin ve saldırganlığın gelişiminin, ben açısından da nesne ilişkilerinin gelişi­ minin incelenmesiyle görülebilir. İşte o zaman çocuğun duygu yaşa­ mının giderek biçimlenişi ile buna ait dışavurumlara, bu alanda ulaşı­ lan olgunluk ya da olgunlaşmamışlığa, çocuğun normal ya da anor­ mal oluşuna ilişkin bilgi edinilebilir. Bugün elimizde, psikanalitik çocuk psikolojisinin sağladığı, çocu­ ğun diğer yetilerinin gelişim sıralarını da ortaya çıkarabilecek yeterli malzeme bulunuyor. Bu arada bizim işimiz hep aynı; ben ve idin nasıl


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 65

bir araya gelerek birlikte etki yaptıklarını, iç dünyaya egemen oluşun ve dış dünyaya uyumun nasıl adım adım ilerlediğini, dürtü ve fantezi özgürlüğünün nasıl yavaş yavaş gücünü yitirdiğini, onun yerine dürtü­ lere arka plandan egemen oluşun, akılcılığın geliştiğini izleyebilmek. Bu tür gelişim çizgileri giderek daha fazla alanda saptanabilmektedir: örneğin, beslenme alanında bebeklik döneminden yetişkinlerin yemek alışkanlıklarına adım adım geçiş; temizlik alanında başlangıç­ taki eğitim çabalarından boşaltım işlevinin otomatik denetimine; be­ den temizliği için bakıcı kişilere bağımlılıktan bağımsızlığa; yaşıtlar­ la ilişkilerde bencillik ve ilgisizlikten dostluk ve karşılıklı yardımlaş­ maya; geçiş nesneleri aracılığıyla (Winnicott, 1953) kendinin ve an­ nenin vücuduyla oynamaktan oyuncaklarla oynamaya ve iş görmeye başlamaya geçiş. Bu merdivenlerin basamaklarında ilerlemek her olguda dürtü, ben ve üstben gelişim süreçleri arasındaki karşılıklı etkileşimlerin ve bun­ ların dış etkilerle geçirdikleri değişimlerin; yani olgunlaşma, yapılan­ ma ve uyumun karmaşık etkilerinin sonucudur. Ortaya çıkan bu geli­ şim çizgileri birer kuramsal soyutlama değildir. Bunlar, çocuğun ye­ teneklerinin gelişiminin gerçeğe uygun görüntülerini gözler önüne sermektedirler. Tipik Bir Psikanalitik Gelişim Çizgisi: Çocuksu Bağımlılıktan Yetişkin Aşk Yaşamına Çocuksu sevgi ilişkilerinin yetişkin biçimlerine varıncaya kadar iz­ lenmesi psikanalitik çabaların ilk günlerinden beri, insan yaşamının belirli bir sayfasının zaman içindeki gelişim sürecinin eksiksiz olarak çalışılması için uygun görülmüştür. Belirtilerin temeli olarak bir yan­ dan cinsel dürtülerin içinde bulunan ve oral, anal, fallik libidinal dö­ nemlerde ifadesini bulan olgunlaşma süreci de yukanda belirtilmeye çalışıldığı gibi nesne ilişkilerinin seçimi ve biçimlendirilmesi de bé­ nin katkılarıyla gerçekleşmektedir. Analistin analizde yeniden ortaya çıkardığı ve analiz dışındaki doğrudan gözlemlerin de teyit ettiği nok­ talar aşağıdaki gibi sıralanabilir: 1. Yaşamın başlangıcında anne ile çocuk arasında bulunan "biyolojik birlik", annenin narsisizminin çocuğa kadar genişlediği ve çocuğun da anneyi kendi "narsisisük ortamı"na çektiği (Hoffer, 1952) bir dö­ nemdir. Bu dönem otistik ve ortakyaşamsal olarak ikiye bölünebilir (Mahler, 1952); bu, bir yandan ayrılma korkusunun öte yandan ba­


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 66

ğımsız olma dileğinin iki zıt yönde zorladığı bir dönemdir. Bu geliş­ melerin her bilinde söz konusu aşama için karakteristik olan sayısız bozukluklar olabilir. 2. "Güvenme gereksiniminden kaynaklanan sevgi" ya da "kısmi nes­ neler" (Melanie Klein) dönemi, nesne seçiminin ben tarafından de­ ğil, gereksinimler ve dürtülerle düzenlendiği bir erken nesne ilişki­ leri dönemidir. Burada gördüğümüz, nesnenin sağladığı doyum ve olumlu bir libido uğraşısıdır. Bu tür uğraşılar sürekli değildir. Dile­ ğin doyuma ulaşmasıyla sona erer. Dinginlik durumunda birey libi­ donun narsisistik dağılımına geri döner. 3. Kelimenin tam anlamıyla nesne ilişkileri aşamasında libido uğraşı­ sı, gereksinimlerin doyumunu zorunlu olarak hesaba katmaksızın, belli bir kişiye yönlenmiş olarak sabit kalır. 4. Hem libidonun, hem saldırganlığın aynı nesneye yöneldiği analsadist dönemin kararsız ilişkileri. 5. Çocuğun anne babanın her ikisini ve özellikle de birisini kendi cin­ sel isteklerinin hedef! yaptığı ve öbürüyle rekabet ettiği oidipal (fallik) dönem. Merak, övünme, teşhircilik eğilimleri davranışlar­ da ön plandadır. Kızlarda Oidipus kompleksi anneye yönelik, eril bir çabadır ve babaya yönelik dişil tutumlardan önce gelir. 6. Çocuksu cinselliğin genitallik öncesi heyecanlarının söndüğü, Oi­ dipus kompleksinin bilinç alanının dışına çıktığı ve libidinal uğra­ şının büyük bölümünün anne ve babadan çekilerek yaşıtlara, öğret­ menlere, grup önderlerine, ideal figürlere ve kişileşmemiş idealle­ re, amacı kellenmiş ve yüceltilmiş ilgi alanlarına yöneltildiği gizil­ lik dönemi. Anne babaların ideal olarak uyandırdığı düş kırıklıkları kendini uydurulmuş aile öyküsü, ikiz fantezileri gibi şeylerin yer aldığı bir düş yaşamıyla belli eder. 7. Çocuksu yaşamın görünüşte aşılmış olan dilek ve uğraşılarının ye­ niden ortaya çıktığı, asıl ergenliğin bir ön aşaması olan ergenlik ön­ cesi dönem. 8. Ergenin, bit yandan oidipal nesnelerden çekilmek, öte yandan geni­ tallik öncesi kısmi dürtüleri genital bölgelerin egemenliğine dönüş­ türmek gibi iki önemli görevinin olduğu ergenlik aşaması. Ergen­ lik, bu adım atılabildiği ve aile dışında yeni ve karşı cinsten bir sev­ gi nesnesi ile uğraşı sağlanabildiği zaman kapanmış olur. Böyle bir gelişim çizgisinin pratik meselelere uygulanması, analis­ tin zaten sahip olduğu bu bilgüer ışığındaki tutumunda tekil olgular


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 67

açısından bir değişim yapmasa da, beklenmedik yeni görüşlere yol açar. Mesela, her bir gelişim aşamasında çocuktan nelerin istenip bek­ lenebileceği hakkında tam bir bilgi verir. Örnekse, son yıllarda çok tartışılmış olan anneyle çocuğun ayrılma­ sı olgusunun neden o kadar farklı sonuçlar verebildiğini artık anlaya­ biliyoruz. Gelişim çizgisine bir bakış bu olgunun her gelişim aşama­ sında başka bir anlam ve önemi olduğunu, her seferinde çocuğun bir : başka duyarlı noktasına dokunduğunu bize gösterir. Anne ve çocuk i biyolojik birlik döneminde birbirinden aynlacak olurlarsa, bunun nejr deni ne olursa olsun, çocukta sözcüğün tam anlamıyla aynlık kaygısı I ve aynlık acısı nöbetleri görürüz (Bowlby, 1960). Anne doyum yaşanI Ularının kaynağı olma işlevini yerine getirmekte yetersiz kalıyorsa bu, | bireyselleşmede bozukluklara (Mahler, 1952), erken dönem depresI yonlara (Spitz, 1946), yoksunluktan kaynaklanan diğer belirtilere (Al| pert, 1959), ben gelişiminde erken olgunlaşmaya (James, 1960) ya da I ’sahte kendilik" denilen duruma (Winnicott, 1955) yol açabilir. ÇocuI ğun sevgi çabalan anal-sadist dönemde uygun bir nesne bulamaz ya i da bu nesne güvenilmez olursa, libido ve saldırganlık arasındaki denI genin bozulduğu ya da ikisinin birbiri ile kaynaştığı görülecektir; ve | bu da her tiirlü eğitsel girişimi olanaksız kılan saldırganlık-yıkıcılık | gibi sonuçlara yol açacaktır (A. Freud, 1949). Çocukla onun sevgi nesnesi arasındaki ayrılıklara, 3. aşamaya ula­ şıldıktan sonra, öncesine göre daha iyi tahammül edilebilir. Çocuğun nesne ilişkileri ne derecede kalıcı olarak yerleşmişse; yani çocuk söz 1 konusu olan kimsenin orada oluşu ya da olmayışından, veya onun doI yuruculuğu ya da yetersizliğinden ne derece bağımsız hale gelmişse, i bir zedelenme olmaksızın bu kimseden o kadar uzun süre ayn kalabiI lir. Gelişim çizgisindeki çeşitli duraklamalar, hastanede yatmak, anne I babanın yolduğu, yuvaya verilme gibi durumlarda beklenebilecek 1 olan etkilere ilişkin bilgiler verir. Çocuğun hangi yaşta anne babadan [ ayrılabileceğini belirlemek mümkün olsa da, yaş faktörü tek başına I önemli değildir. Aym gelişim çizgisinden çıkartılabilecek olan diğer | sonuçlar şunlardır: i Küçük çocuğun annesine yapışması, çoğu zaman sanıldığı gibi, "şı­ martılmış" olmasının değil, Oidipus-öncesi çift değerliliğin bir belirti­ le sidir. Anne baba, Oidipus-öncesi aşamalarda nesne ilişkilerinde karşı' İlklilik beklerlerse yanılırlar. Bu karşılıklılık ancak 5. aşamada ortaya F çıkabilir. i Libidosu kendi yaşıtlarına aktanlmadan önce hiçbir çocuk bir top-

I


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 68

luluğa katılamaz. Oidipus kompleksinin kaybolmasının geciktiği ve bir çocuk nevrozunun çocuğu S. aşamada normalden daha uzun tuttu­ ğu durumlarda topluma uyum bozuklukları, okul yaşamına ilgisizlik, okul fobileri ve okulda şiddetli bir ev özlemi çok olağandır. Evlat edinilmiş olan çocuklar çoğunlukla gizillik döneminde (6), yani bütün çocukların anne babalan karşısında düş kınklıklannı yaşa­ dıklan; uydurulmuş aile öyküleri, yani çocuğun kendi anne babasın­ dan alınıp başka ailede büyüdüğü düşlerinin evlat edinilme olgusu yü­ zünden acı veren bir gerçekliğe dönüştüğü çağda, büyük zorluklarla karşılaşırlar. İlk olarak oidipal aşamada (5) ortaya çıkan ve gizillik döneminde (6) tam gelişen yüceltmeler, gizillik öncesinde (7) kaybolurlar. Bu eğitim kusurlanndan ya da yanlış gelişmeden değil, gelişim gereği da­ ha önceki gelişim aşamalarına (2,3,4) gerilemeden kaynaklanır. Gencin aileden ayrılma hakkı (S) anne baba tarafından, küçük ço­ cuğun kendi sevgi nesnesine yapışmasının engellenmesi (1, 2) ya da bütün çocuklann belli ölçüde kendilerine yönelik erotizme belli ölçü­ de izin verilmesi gerekliliği (1-7) kadar ciddiye alınmalıdır. Bedensel Bağımsızlığın Gelişim Çizgileri İnsan gelişiminde beden-beninin diğer bütün ben gelişimlerinden ön­ ce gelmesi, çocuklann kendi bedensel bağımsızlıklanna, anne babalanndan duygusal ve ahlaksal bakımdan bağımsızlaşmalanndan daha erken ulaşabilecekleri anlamına gelmez. Tam tersine, annenin çocu­ ğun bedeniyle kurduğu narsisistik bağlantı, çocukta karşılık olarak anneyle bedensel birlik duygusuna, beden ve ben sımrlanyla ilgili bir kanşıklığa yol açar; bu kanşıklığın nedeni yaşamın başlangıcında iç­ sel ve dışsal olanın farklılığının nesnel gerçekliğe göre değil, haz ve hoşnutsuzluk yaşantılanna göre algılanmasıdır. Küçük çocuk annesi­ nin memesini, yüzünü, elini ya da saçlannı, sanki bunlar kendi bede­ ninin parçalanymış gibi eller ya da hırpalar. Ondan aynı zamanda kendi açlığım, yorgunluğunu, kendi gereksinimlerini ve hoşnutsuzluk duygulannı da kendisi gibi hissetmesini bekler. Erken çocukluk döne­ mi bedensel gereksinimlerin, bedensel duygulann ve onlann ürünleri­ nin egemenliği altında olsa da çocuk bunlann nasıl ve ne ölçüde tat­ min edileceklerini pek az belirler. Bunun tek ayncalığı ona dış dünya nezdinde küçük bir bağımsızlık olanağı sunan kendine yönelik ero­ tizmdir. Ancak uyku ve beslenme, boşaltım ve beden temizliği, hasta-


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 69

lığa ve kazalara karşı korunma gibi meselelerin «menin denetimin­ den çıkıp gelişen çocuğun kendisi tarafından üstlenilmesi için uzun ve karmaşık gelişim süreçleri gerekir.

| İ I I I

I I E | Î ! | tsı f | t I ► r

f

! . ^ L'

Emzirilme durumundan akilci yemek yemeye Bir çocuğun kendi yeme gereksinimini kendi başına karşılayabilmesine; yani besin alışını kendi açlık ya da iştahına, zevk ya da tiksinmesine, yemeğin miktar ve türüne göre; bakıcısıyla olan ilişkilerinden veya bilinçli ya da bilinçsiz fantezi dünyasından etkilenmeksizin yapabilmesine kadar hayli yıl geçmesi gerekir. Bu süreçteki gelişimin basamaklan yaklaşık olarak şöyledin 1. Meme ya da biberondan, az ya da çok sıkı bir düzenle, yani ya saate ya da çocuğun açlık belirtilerine bağlı olarak emzirme dönemi. Bu süreçteki bozukluklar, kısmen çocuğun iştahındaki ve bağırsak ha, roketlerindeki değişimlere, kısmen annenin beslenmeye ilişkin zihniyeti ve kaygılanna bağlı olarak son derece yaygındır. Hoşnutsuzluğun egemen olduğu bekleme süreleri, çok fazla ya da çok az besin verme, istenmeyen besinlerin zorla yedirilmesi doyum yaşantı­ smı bozar ve bazen geç çocukluğa kadar süren ilk yeme zorluklanna yol açar. Yeme işlemiyle uyarılan oral doyum yanında görülen ya da ondan bağımsız olan kendine yönelik erotik bir eylem de vardır: beslenmenin ön belirtisi, refakatçisi, yedeği ya da bozukluğunun belirtisi olarak parmak emmekten haz alma. 2. Çocuğun kendisi tarafından veya annenin kararıyla meme ya da bi­ beronun bırakılması. İkinci durumda çocuğun oral yoksunluğa kar­ şı protestosu ve buradan bir yeme bozukluğu geliştirmesi, işlemin alıştırarak yapılıp yapılmamasına bağlıdır. Katı yiyeceklerin veril­ meye başlanması genellikle zorluk yaratır. Tat ve kıvamdaki yenilikler bazı çocuklar tarafından sevilir, ancak çoğu tarafından redde­ dilir. 3. Kaşıktan önce ellerin kullanılmasıyla başkaları tarafından beslen­ meden kendi başına yemeye geçiş. Bu aşamada "anne" ve "besin"in ruhsal anlamı henüz birdir. 4. Kaşık ve çatal kullanarak kendi başına yemek. Anneyle çocuk arasındaki besinin miktarıyla ilgili uyuşmazlıklar çoğu zaman yeme biçimine yani "yemek terbiyesine" dönüşür. Anne-çocuk arasındaki zorluklar genellikle yemek zamanlarında belli olur. Oral gereksinimlerin kuvveti bu döneme uygun bir biçim alarak tatlılara düş-


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 70

künlük şeklinde belirir. Tuvalet terbiyesinin sonucu olarak yeni ye­ mek kısıtlamaları, yani anal bölgeden oral bölgeye kaymış bir tep­ ki olan yeni iğrenme davranışları ortaya çıkar. 5. Oidipal aşamada anneyle besinin eşitliği geri plana çekilir ve onun * yerine çocuksu cinsel kuramlardan kaynaklanan fanteziler geçer: Oral döllenme fantezileri zehirlenme korkusu uyandırır, gebelik fantezileri yani şişmanlama yemekten vazgeçmeye yol açar, anal doğum fantezileri yemek yeme ve boşaltımda bozukluklara neden olur. Bastırılmış yamyamlık ve sadizme karşı tepki oluşturmalar yemek seçmede kendini gösterir. 6. Gizillik döneminde yeme işlevinin cinselleştirilmesinde bir azalma ile aynı zamanda yeme zevkinin serbest kalması ya da artması göz­ lenir. Yemeğe karşı akılcı ben tutumları dürtü türevlerinin aksine güçlenir ve giderek bir bağımsızlık gelişir. Daha önceki deneyim­ lerin kalıntıları bütün gelecek yaşam boyunca yemek tercihleri ya da iğrenmeler biçiminde, içki ya da uyuşturuculara olan düşkünlük şeklinde etkisini gösterir. Bu özgün gelişim çizgisinin sağladığı çeşitli görüşler vardır. Küçük çocuğun 2. aşamadaki tutumu, yani memeden kesmeye ve yeni verilen besinlere karşı tutum, tanı koymak için özellikle ilginçtir. Burada birey ilk olarak tutumlarında tutucu ya da ilerici olarak davra­ nır; yani her yeniliği hoş bir değişiklik olarak karşılama ya da her de­ ğişikliği alışılmış zevk doyumlarının yitimi tehdidi olarak reddetme eğilimi gösterir. İlerleme istenci ya da elde bulunana inatla sarılma tu­ tumlarından hangisinin sürece egemen olduğu, başka gelişme alanları açısından da önem taşır. Besinle annenin eşdeğerli sayılması ilk dört gelişim aşamasının be­ lirli bir niteliğidir, annelerin eskiden beri öznel olarak hissettikleri, yani çocuğun her yemek reddini kendilerine karşı düşmanca bir dav­ ranış olarak algılamaları, bu davranışı kendilerinin de aşın duyarlılık­ la ve negatif duygularla yanıtlamalan bunu doğrulamaktadır. Aynca, yemeği anne yerine az çok ilgisiz bir başka kimse verdiğinde çocuğun birçok yeme zorluğunun neden ortadan kaybolduğunu da bununla açıklayabiliriz. Evlerinde yemek yemeyen bir sürü çocuk yuvada, hastaneye yatüklannda ya da başka aileleri ziyaret sırasında hiçbir zorluk çıkarmadan yerler ama bu durum kendi evlerinde, anneleri ora­ dayken görülen yeme bozukluğunu ortadan kaldırmaz. Aynca, an­ neyle çocuğun her aynlışmın hemen beslenme durumunda bir etkiye


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 71

yol açmasını da anlayabiliyoruz. Ayrılık kaygısı durumunda yemeyi tümden reddetme (her türlü anne ikamesinin reddi) kadar aşın beslen­ me tutkusu da (anne sevgisinin yemek yoluyla oral açıdan doyurula­ rak simgesel olarak ikame edilmesi) görülür. S. aşamadaki yeme bozuklukları, yukanda tanımlandığı gibi, içsel çatışmaların ifadesidir ve bu yüzden annenin orada bulunuşu ya da bulunmayışından bağımsızdır. Buda yeme bozukluklarının ayırıcı ta­ nımlanmasında önemli bir bulgudur. 6. aşamanın bitmesiyle çocuksu yeme bozuklukları son bulur. Yetişkinin yemeğini kendisinin seçmesi bu alanda artık hiçbir dış savaşa yer bırakmaz; yalnızca içsel uygun­ suzluklar vardır. Açık yeme isteği, bastırılmış bilinçdışından kaynak­ lanan belirli yiyeceklere tahammülsüzlük, yeme alışkanlıktan, miktar gibi çatışmalarda kendini belli edebilir. Yetişkinlerde sık görülen mi­ de bağırsak yakınmaları çocukluğun yeme bozukluklarının yerini al­ madan önce,' ergenlikte kısa bir normal yemek dönemi görebiliriz. Tuvalet terbiyesinden temizliğe Daha önceki iki gelişim çizgisinden farklı olarak burada, dürtü türev­ lerinin değişmeden ayakta kalması değil, üretral ve anal eğilimlerin denetlenmesi, değiştirilmesi ve dönüştürülmesidir. Bu nedenle, id, ben, üstben ve çevredeki güçler arasındaki çatışmalar öne çıkar. 1. İlk aşama mesane ve bağırsakların doğa gereği hiç kısıtlanma­ dan boşaltımı aşamasıdır. Bunun kısa ya da uzun sürmesi yeni doğan çocukta yerleşik olan gelişim süreçlerine değil, annenin girişimlerini tayin eden törelere, alışkanlıklara ve tıbbi önerilere bağlıdır. Günü­ müzde bu sürecin çeşitli yerlerdeki süresi arasında çok büyük farklı­ lıklar vardır. Kimi yerlerde, ülkelerde ve toplumsal katmanlarda tuva­ let terbiyesi doğumdan birkaç gün sonra koşullu refleksler yoluyla başlatılırken başka yerlerde bu eğitim ikinci, üçüncü yaşa, nesne iliş­ kilerine ve ben egemenliğine kadar gider. 2. Birinci aşamanın aksine ikinci aşamaya geçiş, dış dünyanın etki­ leriyle değil olgunlaşma süreciyle olur. Oral gelişme aşamasından anale geçişle beden içeriklerine yönelik libido ilgileri artar; çocuğun, kendisi için böylesine önem kazanmış olan işlemlere yönelik dış mü­ dahalelere direnci de fazlalaşır. Bağırsakların ürettiği maddeler bu dönemde çocuk için çok değerli bir maddedir ve "annenin hatın için" ona bir armağan gibi sunulur. Aynı zamanda bağırsağın boşaltılması, saldırgan anlamıyla, anneye karşı öfkeyi ve düş kınldıklanm da ifade etmeye yarayan bir silahtır. Bedenin ürünlerinin bu çifte kullanımına,


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 72

çocukta bütün nesneler dünyasına yönelik bir çift değerlilik denk ge­ lir; çocuk sevgi ve nefret arasında hızla gelip gider (henüz libido ve saldırganlık birbiriyle kaynaşmamışür). Ben bölgesinde ise, o sırada merak ve bilme, öğrenme isteği beden içine doğru yönelir; çocuğun suyla, kumla, plastik maddelerle oynamaktan, kaplan doldurup bo­ şaltmaktan, her türlü nesneyi toplamaktan hoşlandığı görülür. Saldır­ gan belirtiler olan tahakkümden, sahip olmaktan, tahrip etmekten hoş­ lanma ortaya çıkar. Dış çevrenin etkileri de burada kaçınılmaz bir şe­ kilde katkıda bulunur. Küçük çocuklar dürtü ve ben işlevleri bakımın­ dan birbirlerine çok benzeseler de bu aşamada kişiliğin genel gelişi­ mi, bakıcı ve eğitici kişilerin girişimlerine ve onlara yapılan uyuma bağlı olacak çok farklıdır. Kimi anneler çocuklannm içsel gereksi­ nimlerini hissetmeye devam ederler, önceleri oral dileklere olduğu kadar bu dönemde de anal dileklere duyarlı kalırlar. Çocuğun pislik­ ten aldığı zevkle dış dünyanın temizlik isteği arasında uygun bir aracı rolünü oynayabilirler, çocuğun tutucu kaslannı denetlemesi için ya­ vaş yavaş ve onu koruyup kollayarak eğitimim sağlayabilirler. Başka anneler ise kendi anal baskılan, iğrenme, temizlik ve düzenlilik gibi tepkiler oluşturmuş olmalan nedeniyle böyle bir davranışta buluna­ mazlar. Böyle vakalarda tuvalet terbiyesinin istenmeyen biçimlerine rastlanz. Anne bütün gücüyle belli zamanda ve belli yerde boşaltımda ısrar eder; çocuk da idrar ve dışkısını kendi başına denedeme hakkını aynı şekilde inatla ve uzlaşmasızca savunur. Sonunda olan, ikisi ara­ sında bir yandan nesne ilişkisinde, öte yandan karakter oluşumunda kalıcı sonuçlar bırakan bir savaştır. 3. Üçüncü bir aşamada çocuk temizlik konusunda çevrenin tutu­ munu benimser, özdeşleştirme aracılığıyla bu görüşü özümser. Boşal­ tım işlemlerine egemen oluş böylece ilkel üstben olarak ahlakın çekir­ değini oluşturur; boşaltıma egemen olma mücadelesi, savunma düze­ nekleri arasındaki iç çatışmalar şeklinde sürdürülür. Sonunda pislik­ ten iğrenme, düzenlilik ve titizlik, bastırılmış olanın geri dönmesine karşı güvenceler olarak sürer. Bağırsak boşaltımının düzenliliğiyle ti­ tizlik, vicdanlılık, güvenilirlik gibi ben özellikleri kazanılmış olur. Bedenin içeriğinin çok değerli sayılışı, yer değiştirerek tutumluluk, koleksiyonculuk gibi diğer ilgi ve alanlara kayar. Kısacası bu dönem­ de, genitallik öncesi anal ve üretral dürtü türevleri büyük bir değişim geçirir. Bunun yavaş yavaş ve büyük şok yaşantılan olmaksızın ger­ çekleşmesi durumunda, adı geçen değişim bireysel karaktere sağlam­ lık kazandıran değerli ben tutumlannın kaynağı olacaktır.


I I |

I i I I I

I i

NORMALÇOCUK GELİŞİMİ t 73

öte yandan, unutulmamalıdır ki bu tür kazanımlar, özdeşleşme ve içselleştirmelere dayanır ve bu yüzden ancak Oidipus kompleksinin sona ermesinin ardından kişiliğin malı haline gelebilirler. Oidipus ön­ cesi dönemde, özellikle üçüncü aşamanın başlangıcında anal işlevler üzerindeki ben kontrolü, henüz nesnelere ve onlarla kurulan olumlu ilişkilerin istikrarına bağlıdır. Örneğin bir çocuk kendi evinde lazımlık ya da tuvaleti kullanmak için eğitilmiş olabilir ama bu yeteneği yabancı, alışılmamış çevreye ya da başka araçlara otomatik olarak aktaramaz. Çocuklar annelerinden ayrıldıklarında bir yandan kendi temizlik isteklerini geriye çevirerek, öte yandan boşaltım organını saldırgan amaçlarla kullanarak annelerini düş kırıklığına uğratırlar. Her iki durum, çoğu zaman anlaşılmaz görünen altını ıslatma ve altına etme şeklinde ortaya çıkar. 4. Tutucu kasların güvenle kontrolü ancak dördüncü aşamada ortaya çıkar. Oidipus evresinin tamamlanmasıyla söz konusu tutum ve davranışlar nesne dünyasından bağımsızlaşıp yansız ve özerk ben ve üstben içerikleri durumuna gelirler.4 Kendi bedenine karşı sorumsuzluktan sorumluluğa Kendi bedeni için sorumluluk duygusu, çocuğun beslenme ve boşal­ tım sorunlarındaki bağımsızlığı gibi yavaş yavaş oluşur. Daha önceki kimi yazılarımda da belirttiğim gibi (A. Freud, 1952) çocuk, bedeniy­ le ilgili sorumluluk ile kazalardan, hastalıklardan korunmayı "iyi” bir anneye bırakır ve böylece kendisine umursamazlık, düşüncesizlik ve aşırı gözüpeklik hakkı tanır. Yalnızca annenin yokluğunda, yitiminde ve ondan gelen bakımın yetersizliğinde çocuklar kendi sağlık ve gü­ venliklerine dikkat etmeye başlarlar; yani kendi bedenlerine hipokondriak bir ihtimamla bakmaya başlarlar. Bu konudaki bilgimiz henüz tam değilse de bu gelişim yolunda da kimi evreleri saptamak mümkündür. 1. Birinci aşama olarak yaşamın ilk aylarında saldırganlığın içer­ den dışarıya yönelişi görülür. Bu değişiklik yaşamsal önem taşır, çün­ kü çocuğun kendi bedenine onu tırmalayarak, ısırarak, vb. zarar ver­ mesini kısıtlar, ancak bu döneme ait bazı kalıntılara daha sonraki yaş­ larda rastlanabilir.3 Burada gelişme açısından ileriye doğru bir adım 4. Bkz. H. Hartmann, 1950b. 5. Bu kalıntılar, daha sonraki 'saldırganlığın kişinin kendiliğine yönelişi" olgusuyla karıştırılmamalıdır.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 74

atılabilmesi, bir yandan acıya karşı bir korunmanın oluşmasına, öte yandan çocuk vücuduna annenin narsisistik bir libido yatırmasına da­ yanmaktadır (Hoffer, 1950). Anne onu sevdikçe çocuk da kendi vücu­ dunu değerli bulmaya ve korumaya başlar. 2. İkinci adım tamamen ben işleyişindeki gelişimin işaretlerini ta­ şır. Dış dünyaya uyum, neden ve sonuç arasındaki ilişkinin görülme­ si, tehlikeli dürtülere gerçeklik ilkesi bağlamında hâkim olmak gibi işlevler, önceden edinilmiş olanlarla birleşir ve çocuğu ateş, su, yük­ sekten düşme gibi dış tehlikelere karşı koruma görevini üstlenirler. Bu ben işlevleri kazalardan korunma için ne denli önemliyse işlevle­ rin gelişiminin eşzamanlılığına ya da eşbiçimliliğine güvenmek de o denli yanlıştır. Şu ya da bu işlevin gelişimindeki gecikme çocuğu teh­ likede bırakır, yani uzun bir süre annenin korumasına muhtaç kılar. 3. Son olarak, çocuklann temel temizlik ve tıp kurallannı anlama­ sı, onlan istekle ve direnç göstermeden kabul etmesi gelir. Gerçi ço­ cuklar her şeyin yenemeyeceğini, aşın yemenin hoş olmayan sonuç­ lar doğurabileceğini ve bedeni temiz tutmanın zorunlu olduğunu gö­ rece erken öğrenirler, ama bu tür kazanımlar burada anlatılmak iste­ nen gelişim çizgisine değil oral ve anal kısmi içgüdülerin hareketlilik­ lerine bağlıdır. Burada ise önemli olan bir yandan hastalıktan korun­ maya yarayan dikkat, öte yandan hastalık durumunda ilaç alma, ya­ takta kalma ve diyet gibi tıbbi buyrultulara uymaktır. Çocuklar vücutlanyla bir suçluluk duygusu ya da hadım edilme kaygısı nedeniyle özellikle ilgilenebilirler. Ancak bu duygu veya kaygılann etkisinde olmadıklannda farklı davranırlar. Normalde kendilerine hiçbir şey ol­ mazmış gibi davranır, kendilerinde tehlikeye atılma hakkı görür, sağ­ lık ve güvenliklerinin bir yandan korunmasını, bir yandan yeniden onarılmasını annelerine bırakırlar. Kural olarak, büyümekte olan ço­ cuk önce annesini kendi vücudunun bakıcısı ve koruyucusu rolünden azat eder; böylece çocuk-anne arasındaki ortak yaşamın son kalıntılannı da gidermiş olur. Gelişim Çizgilerine Dair Başka Örnekler Burada anlatılacak olan gelişim çizgileri yalnızca birer ömek olarak kabul edilmelidir. Aynntılara ilişkin bilgi birikimi sayesinde analist, buna benzer daha pek çok aşamalı gelişim örneğine kolayca ulaşabi­ lir. Yetişkin analizi ile geçmişin yeniden kurulması da, çocuklann doğrudan doğruya gözlemi kadar örnek sağlar bize.


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ t 75

Benmerkezcilikten dostluğa Çocuğun kendi yaşıtlarıyla olan ilişkisinde şu aşamaları ayırt edebili­ yoruz: 1. Küçük çocuk benmerkezci bir varlık olarak, başlangıçta yalnızca kendine ve kendi narsisistik ilgilerine yönelmiştir. Bu kısıtlı dün­ yada diğer çocukların hiçbir rolü yoktur. Onlar, o da eğer farkına varılırsa, anne babayla ilişkilerde bozucu bir faktör ve rakipler ola­ rak algılanırlar. 2. Küçük çocuk diğer çocuklara dikkat etmeye başlar fakat onlar can* , sız nesnelermiş, bir tür oyuncakmış, her şeye katlanırlarmış gibi; istenildiğinde tutulup istenildiğinde atılabilecek, hoşlanılabilecek ya da itilebilecek nesnelermiş gibi davranır. 3. Çocuk yaşıtlarını oyun arkadaşları olarak değerlendirmeye başlar. Onların bir şeyleri yapmakta, bozmakta ve her türlü planlamadaki yardımları hoş karşılanır ama onlarla kurulan ilişki, bu ilişkiye yol açmış olan oyundan daha uzun sürmez. 4. Oyun arkadaşı yavaş yavaş arkadaş halini alır; yani çocuk öbür ço­ cukları birer nesne olarak kabul etmek, onlan sevmek ya da onlar­ dan nefret etmek, onlardan korkmak ya da onlara hayran olmak, kendisini onlarla kıyaslamak ya da özdeşleştirmek, onlann istekle­ rine önem vermek yeteneğini kazanır. Mülkiyetini onlarla paylaşa­ bilir ve her bakımdan eşit haklan oian kimseler gibi hareket edebilir. Çocuk topluluğuna katılmak açısından bu gelişim çizgisinin bazı pratik sonuçlan vardır. 1. ve 2. aşamada, büyük kardeşlerin sevgi ve hoşgörü yüklü tutumuyla karşılaşsa da çocuk asosyaldir ve annenin buna karşı çabalan hiçbir şey değiştiremez. Bu yaşta toplu yaşam, ço­ cuk yuvası, çocuk bakımevi gibi girişimlere en iyi olasılıkla çocuk ta­ rafından katlanılır ama bunlar gelişime yardımcı olmaz. 3. aşamaya girince çocuk ilk olarak kardeşler arasında belli bir yer edinme ya da yuvadan faydalanma yeteneğini kazanır. 4. aşama daha uzun süren gerçek dostluklar ya da düşmanlıklar, yaşıtlarla işbirliği için çocuğa destek sağlayacaktır. Yani çocuk bir insan topluluğunun üyesi olma­ ya hazırdır. Kendine yönelik erotizmden oyuncağa ve oyuncaktan çalışmaya 1. Bebeğin ilk "oyun"u ağız, parmaklar, deri yüzeyi ve görsel izlenim­ ler yoluyla haz aramaktır. Haz arama ya kendi vücuduna (kendine


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 76

yönelik erotizm) ya da annenin vücuduna (emzirme sırasında ya da emzirmenin ardından) yöneliktir ve bu sırada bunların her ikisi de eşanlamlı olarak kullanılır. 2. Annenin ya da kendi vücudunun yedeği olarak bir "geçiş nesnesi"ne (Winnicott, 1953) yönelinir. Bu, genellikle bir kundak ya da yastık, bir battaniye ya da bir pelüş ayıcık gibi yumuşak bir nesnedir. Bu nesneye hem narsisistik libido hem de nesne libidosu yatırılır. 3. Çocuk, geçiş nesnesinden bir dizi başka ve benzeri nesneye yönelir. Bunlar, çoğunlukla simgesel nesneler olmaya yarayan, libido ve saldırganlığın yüklenebileceği, çocuğun duygularının çift değerlili­ ğine olabildiğince dışa vurum olanakları sağlayan nesnelerdir. 4. Oyuncak hayvanlara düşkünlük yavaş yavaş geriye çekilir ve yal­ nızca geceleri uykuya dalmaya yardımcı olarak önemini korur. Ge­ çiş nesnesi ikili anlamından kaynaklanan gücünü, yani hem narsi­ sistik hem de nesneye yönelik özelliğini, dış dünyaya etkin olarak katılımdan uykuya çekilmeyi sağlayarak göstermektedir. Oyun nesnelerinin yerini gün boyunca, birinci planda duygusal ilişkileri değil ben etkinliklerini ve onlara bağlı fantezileri dışa vu­ ran diğer oyun malzemeleri alır. Böyle etkinlikler kısmi dürtülerin doğrudan ya da yeri değiştirilmiş ve yüceltilmiş doyumuna yararlar ve aşağı yukarı ş u kronolojiyle ortaya çıkarlar: a) Doldurma ve boşaltmaya, açmaya ve kapatmaya, iç içe sokma­ ya uygun olan yani vücudun açıklıklarını ve onların işlevlerini simgeleyen oyun malzemesi; b) Çekmeye, vurmaya, hızla ileri hareket etmeye yarayan yani kas­ ların etkinliğinin verdiği hazzı hissettiren oyun malzemesi; c) Her türlü yapının inşa edilip sonra yeniden yıkılabilmesini sağ­ layan, bu yolla anal-sadistik aşamanın çift değerli çabalarına pozitif olduğu kadar negatif olarak da denk düşen malzeme; d) Eril ve dişil tutumların simgelenmesine uygun olan ve çeşitli şe­ killerde kullanılabilen oyuncaklar: - bireysel rol oyunlarında, - fallik teşhirciliğin oidipal nesneye gösterilmesi amacıyla, - bir çocuk grubuyla oidipal "aile" oyununda (bunun için en azından 3. aşamadaki dostluğun gerçekleşmiş olması gerekir). Fallik aşamada eril etkinliklerin ifade edilmesi oyun malzemesi­ nin doğrudan yardımı olmadan da jimnastik ve akrobasi yoluyla; yani çocuğun bütün vücudunu ve fallik gücü kullanmadaki beceri­ sini sergileyen ben etkinlikleriyle sağlanabilir.


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 77

5. Beşinci bir aşamada oyunun kendisine bağlanan baz yavaş yavaş etkinliğin başarısına yönlenir; yani akademik psikologların deyi­ şiyle çocuk görevin başarılması yoluyla haz almaya başlar. Bu "ça­ lışma olgunluğu" aşaması çocuğun okula başlayabilmesi için zo­ runludur (C. Btthler, 1935; L. Danziger, 1934). Bu son kazanımın çocuğun içgüdü dünyasıyla ne ölçüde bağlantılı olduğu sorusunun yanıtı analist için bugün de açıldığa kavuşma­ mıştır. Ancak burada işbaşında olan çeşitli faktörler vardır: anneçocuk arasındaki ilişkinin erken dönemlerindeki taklit ve özdeşleş­ me, ben idealinin etkisi, bir savunma ve uyum mekanizması olarak edilgin yaşantıların etkin eylemlere dönüştürülmesi, olgunlaşma yani giderek artan bir gelişme sağlamaya yönelik itki. Nesne ilişkileriyle arasında ancak ikincil bir bağ bulunan bu beceri zevkinin çok küçük çocuklarda bile gizil bir kapasite olarak bulun­ duğu Montessori yönteminin başarılan sayesinde kanıtlanmıştır. Montessori çocuk yuvasının oyun yöntemi çocuklann dikkatle se­ çilmiş malzeme sayesinde kendi başına becermek ve problem çöz­ mekten çok büyük keyif almalanna dayanır; çok küçük çocuklar bile bu olanaklan şaşırtıcı şekilde kullanmaktadır. Dışandan yardımcı malzeme sunulamadığmda beceriden haz ala­ bilme de çok daha geç yaşlara kadar nesne dünyasına ve ondan ge­ len onaylamalara bağlı kalmaktadır, ancak Oidipus döneminin biti­ miyle, özdeşleşmeler ve içselleştirmeler sonucunda bağımsızlaşabilmektedir. 6. Oyundan çalışma'ya.6 götüren yol da bir dizi kazanımlar üzerinden yürümektedir: a) Çocuk kendisine sunulan malzeme üzerinde sınırsız saldırganlık ve tahrip uygulamamayı; tersine bu dürtülerin denetim altına alınması, durdurulması ve yönlerinin değiştirilmesiyle oyun malzemesini pozitif ve yapıcı tarzda kullanmayı öğrenmelidir. b) Önceden kararlaştınlmış bir planı sonuna kadar götürmeyi, yol boyunca karşılaşılabilecek hoşnutsuzluklar ve zorluklar yüzün­ den hedeften vazgeçmemeyi öğrenmesi gereklidir. c) Doğrudan doyumlardan amacı ketlenmiş, yüceltilmiş dürtü doyumlanna geçmeyi öğrenmelidir. Ben işlevlerinin cinselleştirilmesinden dürtü eneıjisinin yansızlaşmasına, haz ilkesinden ger­ 6. Burada söz konusu olan "çalışma" kavramının psikolojik ve sosyal kapsamıyla bir tanımı değil, ben gelişimi ve dürtülere egemen oluştaki ilerlemenin tasviridir. Bu ilerle­ me, çalışma yetisine kavuşabilmek açısından kaçınılmazdır.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 78

çeklik ilkesine geçebilmelidir. Bireyin okul ve yetişkinlikteki ça­ lışma yeteneği, bu süreçlerin ve önkoşulların daha iyi ya da daha kötü olmasına bağlıdır. Bu gelişim sırasının sonlarına doğru, süreçle şöyle böyle ilgili olan, kişilik eğitimi açısından önem taşıyan bir dizi başka uğraşı, ör­ neğin gündüz düşleri, hareketli oyunlar, spor ve hobiler gibi uğraşılar davardır. Gündüz düşleri: Kronolojik olarak gündüz düşleri oyunlardan son­ ra gelir, yani oyuncaksız bir tür oyun gibidirler. Küçük çocuğun elle tutabildiği oyun malzemesiyle yaşadıkları daha büyük çocuklar, er­ genler hatta sık sık yetişkinler tarafından bilinçli fantezi etkinliği şek­ linde sürer ve gerçek yaşantılara refakat eder. Hareketli oyunlar ve spor: Bu tür oyunların çıkış noktalan çocuk grubu içindeki oidipal aile oyunlarıdır. Bu başlangıçtan hareketle, adı geçen oyunlar, saldırganlık, savunma ve rekabet eğilimlerinin son de­ rece biçimselleştirilmiş ve simgesel hale getirilmiş ifadelerine dönüş­ müşlerdir. Bunlara katılım sıkı kurallara bağlıdır, bu yüzden de ço­ cuktan dış dünyaya oldukça yüksek bir uyum yeteneği, yenilgileri ka­ bul edebilme yetisi ile bencillikten toplumsallığa giden yolda en azın­ dan üçüncü aşamaya ulaşmış olmayı ister. Hateketli oyunlar ve sportif eylemler, oyuncak ve oyun malzeme­ sinden farklı olarak kendi malzemelerini gerektirirler. Bu malzemele­ rin birçoğu fallik-saldırgan simgeler taşır ve sahipleri tarafından da bu nitelikte olarak çok değerli tutulur. Yarışmalarda ise bireyin vücudu ona hâkimiyet ve ustalık veren, amaca ulaşmasını sağlayan vazgeçilmez bir araçtır. Belli bir bireyin bu alanda başanlı olup olmaması, sözü edilmiş olan düşünceler ışığın­ da, tek değil birçok faktöre bağlıdır. Gerekli olan önkoşullar doğuştan gelen ve gelişim sırasında kazanılmış olan hareket becerisi, bedene ve onun becerilerine pozitif yatınm; gruba isteyerek uyum, gurur doyu­ mu için bir miktar serbest saldırganlık, vb.'dir. Böyle çok sayıda ön­ koşul bulunması, doğal olarak şu ya da bu işlevdeki gelişim durakla­ ması sonucu, birçok bozukluk olasılığını da ortaya çıkanr. Örneğin bir yandan anal saldırganlık evresine özgü kedenmeler, öte yandan fallik oidipal erillik gelişim duraklamalanna neden olabilir. Hobiler: Oyunla çalışma arasındaki mesafenin ortasında hobiler durur. Bunlar her iki uçla da birçok ortak noktaya sahiptir. Haz alma­ ya yaradıkça, yaşamın gereksinimleri ile ilgili olmadıkça, izledikleri


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMf I 79

yüceltilmiş amaçlar erotik yada saldırgan dürtü hedeflerine yakın ol­ dukça ve kullanılan eneıji henüz cinsel ve yansız eneıjilerin bir karışı­ mı olduğu sürece hobilerin bir oyun özelliği taşıdıktan söylenebilir. Gerçeğe uyan bir biçimde önceden hazırlanmış bir plana göre yü­ rüyor, dış engellerin ve zorluklann aşılmasıyla öngörülmüş olan bir sonuca götürülmesi gerekiyorsa hobiler aym zamanda iş ve çalışma­ nın değişik bir biçimidir de. Hobilerin ilk ortaya çıkışı gizillik döneminin başlangıcında görü­ lür. Genellikle toplama tutkusuyla ve özgün zihinsel ilgilerin belirme­ siyle başlar, buradan mümkün olabilen her türlü içerik ve alana yayı­ lır; çalışmanın refakatçi bir belirtisi olarak bütün yaşam boyunca sürerler.

r ^

,

X

Gelişim Çizgileri Arasındaki Uyum ve Uyumsuzluk

I I

"Normal" bir çocuğun her çizgideki ilerlemesinin birbirine uyumlu olmasını bekleriz. Klinik olarak bu, belli bir gelişim çizgisinde ulaşı­ lan her aşamanın, öbür çizgilerde de ona denk düşen aşamalarla aynı zamanda gerçekleşmesi demektir.7 Bu varsayıma zıt düşen pek çok örnekle karşılaşsak da, adı geçen norma göre hareket etmeyi sürdürü­ yoruz. Çocuklann büyük çoğunluğunun gelişimlerinde başka türlü ve böyle sıkı bir noımdan farklı şekilde davrandıktan yadsınamaz elbet­ te. Tek tek çocuklar kimi bakımlardan, Örneğin nesne ilişkilerinde ya da bedensel bağımsızlıklannda ileri bir duruma gelir; ama oyuncak gibi geçiş nesnelerini daha uzun süre kullanmak, ya da yaşıtlannı yal­ nızca eşya olarak görmek gibi bazı alanlarda çok daha geri aşamalar­ da kalmış olabilirler. Bazı çocuklar ikincil düşünme süreçleri, konuş­ ma, oyun, çalışma yeteneği, toplumsal yaşam gibi alanlarda çok gelişirler, ama aynı zamanda bedensel olarak küçük çocuklar gibi çok bağımlı kalabilirler. Gelişimde bu tür düzensizliklerin çok sık görülmelerine ve neden olduklan belirtilerle yetişkin çevreyi rahatsız etmelerine karşın bunlanri oluş koşullanna ilişkin bilgilerimiz birçok boşlukla doludur. Bunlan doğuştan gelen ya da edinilmiş olan faktörlere bağlamak yerine, ana-

: i ! [

' r

; : I

7. Buna örnek olarak kalıcı nesne ilişkilerinin aynı zamanda oluşu (yetişkin sevgi ya şanona çocuğun bağımlı duşundaki 3. aşama), yemde yemekte bağımsızlık (yemek çiz­ gisindeki 3. aşama), annenin hatırı için boşaltım (temizlik eğitimindeki 2. aşama), oyun arkadaşlarının seçilmeye başlanışı ve yapıcı oyunun başlaması (ilgili çizgilerin 4. ve 4c aşamaları) sayılabilir.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 80

lidkdttşüncenin öbür alanlarında da olduğu gibi, iç dünyayla dış dünya arasındaki en sıradan karşılıklı ilişkileri incelemekle işe başlanz. Bu inceleme sonucunda şöyle bir durumla karşılaşırız: Normal ola­ rak, yani doğumla gelen ya da doğum sırasında edinilmiş olan bir sa­ katlık yoksa, çeşidi gelişim çizgilerinin çocuğun yapısında gizil olası­ lıklar şeklinde bulunduğunu kabul edebiliriz. İd açısından, libido ve saldırganlığın gelişimindeki olgunlaşma evreleri; ben açısından ör­ gütlenme, savunma ve yapısallaşma gibi bazı eğilimler, batta belki de şu ya da bu ilerleme doğrultusu üzerinde diğerlerinden daha fazla du­ rulmasıyla ilgili verili niceliksel farklar gelişime katkıda bulunur. Bunların dışında, her bir gelişim çizgisinin hızlı ya da yavaş gelişimi, dış dünyanın etkileri tarafından da belirlenir. Daha büyük çocukların analizinde ve yetişkinlerin analizleri sırasında çocukluk yeniden oluş­ turulurken bu tür etkilerin saptanması hiç de zor değildir. Bu etkilerin kökenleri anne babanın kişiliklerinde, tutumlarında, eğilimlerinde, hareketlerinde, ideallerinde, aile atmosferinde ve geleneklerde, çocu­ ğun yetiştiği kültür çevresindedir. Bebeklerin ve küçük çocukların doğrudan gözlenmesinde annenin bireysel sevgi ya da tercihlerinin çocuğun gelişiminde çok önemli bir etkisi olduğunu düşündürmekte­ dir. Annenin en hoşuna giden ve onu en fazla sevindiren davranışlar en hızlı gelişmekte, tepkisiz kaldığı ya da onaylamadığı alanlarda ise gelişim süreci yavaşlamaktadır. Bunun sonucunda anne tarafından onaylanan etkinlikler çocuk tarafından diğerlerine oranla daha sık tekrarlanır, libidinal bir hal alır ve gelişir. Bu tür tahminlerin klinik gözlemlerle doğrulanması kolaydır. An­ nenin kendi kişilik yapısı gereği çocukla arasındaki ilk köprü olarak bedensel temas yerine sesini kullandığı durumlarda, konuşma gelişi­ minde erken olgunlaşma görülür. Çocuğun kas gelişimine karşı ilgi­ siz kalan bazı anneler kendilerini en çok çocuk gülümsediğinde ona yakın ve mutlu hissederler, bu durumda gülümseme çocuk tarafından da tercih edilen anlatım olur ve annenin ilgi ile sevgisini çekme aracı halini alır. Çocuğu uyurken şarkı söyleyen anneler onun gelecekte müziğe karşı takınacağı tutumu, hatta belki de müzik "yeteneğini" et­ kiler. Çocuğun hareket etmekten duyduğu sevinç annesinde hiçbir yankı uyandırmazsa kısa zamanda kaybolur ve onun yerine bedensel beceriksizlik ile tembellik geçer. Annenin mizaç değişikliklerinin çocuk üzerinde önemli bir etki ya­ rattığı olgusu psikanalizin ilk bulgulanndandır, yani yetişkin hastala­ rın analizlerinden elde edilen temel deneyimlerdendir. Annenin yaşa­


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 81

mın ilk iki yılma rastlayan depresyonları çocukta depresyona yönelik gidi bir eğilim oluşturmakta, bu eğilim yaşamın ileri yaşlarında (»ta­ ya çıkabilmektedir. Böyle durumlarda çocuk annesiyle otan birliğini ve birlikteliğini gelişim evrelerine annenin katılımıyla değil, kendisi­ nin annenin duygu durumunu paylaşmasıyla yaşar. Böylelikle gelişme için en önemli olan şeyin, her bireyde var olan eğilimlerden birinin çocuğun ilk nesne ilişkilerine karışması olduğu sonucuna varıyoruz. Anne-çocuk ilişkisinin sağlamlaşmasına yara­ yan her tutum libidinalleşir ve daha yüksek bir etkinlik düzeyine sa­ hip olduğundan öbürlerinin önüne geçer. Çeşitli gelişim çizgileri arasındaki uyumsuzlukları patolojik belir­ tiler olarak almamak gerekir. Gelişim hızındaki uyumsuzluklar olağa­ nüstü büyük değilse, bunlar sadece insanlar arasında en küçük yaşlar­ dan itibaren beklenen farklılıklar ve sapmalara, yani normalliğin sı­ nırlan içinde hepimizce bilinen çeşitlemelere yol açar. Çocuklar özelinde Yol Gösterici Olarak Gelişim Aşamaları Anne babalardan gelen sorularla karşılaşan analist, danışmanlık yap­ mak açısından eskisine göre daha iyi teçhiz edilmiştir. Bunun neden­ lerine aşağıda yer vereceğiz. Uzun bir süredir, analistler, karar alırken çoğu zaman yanıltıcı olan çocuğun yaşı ölçütüne ya da zorunlu olarak tek yönlü olan zekâ katsayılarına dayanmamaktadırlar. Bunların yeri­ ne, hareket noktası olarak, olgunlaşmamışlıktan olgunluğa doğru adım adım ilerleyen -önceki sayfalarda açıkladığımız- süreçten ya­ rarlanılmaktadır. Yeni görüşler uyarınca, belli bir çocuğun yeni bir kardeşin doğumunu, hastaneye yatırılmayı, okula yazılmayı nasıl kar­ şılayacağı bu yaşantı için yeterince olgunlaşıp olgunlaşmamış olması­ na bağlıdır. Yani bunun için gerekli olan gelişim aşamasına söz konu­ su olan gelişim çizgileriyle ulaşılıp ulaşılmadığına bağlıdır. Olay ve gelişim durumu birbirine uygun olduğu zaman çocuk bu olaydan olayın eğlenceli olup olmamasından bağımsız şekilde- ancak fayday­ la çıkar. Bu durum söz konusu olmadığında ya da gelişim bütün açı­ lardan oluşmadığında o zaman çocuk kendisini başa çıkamayacağı, anne babanın iyi niyetli desteklerinin de işe yaramayacağı hoşnutsuz­ luk yaşantılarına terk edilmiş hisseder. Bu konularda anne baba normal çocuklar için de analitik tanı koyu­ cunun yardımını isteyebilir.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 82

Pratik Bir Örnek; Yuvaya Giriş Böyle yardımlar için bir örnek, bir çocuğun tam ne zaman aile ocağını ilk kez terk edip bir çocuk topluluğuna girebileceğiyle ilgili zamanın analitik olarak saptanmasıdır. Bu yaşantıyı çocuk için verimli kılmak açısından gereken, gelişme çizgilerinin belirli bir asgari düzeye geldi­ ği zamandır. Bu asgari düzeyler şöyledir: Çocuksu bağımlılıktan yetişkin yaşamına uzanan çizgide asgari konum Analizden önceki günlerde, 3.5 yaş civarındaki her çocuğun yuva bi­ nası önünde annesinden ayrılarak ilk günden itibaren yabancı çevre­ ye, yabancı eğitmene ve yabancı yaşıtlarına alışabilmesi beklenirdi. Bu şekilde yuvaya getirilen çocukların sık sık annelerinin ardından ağladıkları ve kendilerine sunulan yeniliklerle ilgilenmeye hiç niyetli olmadıkları gerçeği ise önemli görülmezdi. Çocukların çoğunda baş­ langıçta zorluklar ve şaşkınlık görülmekte, ancak bunların birkaç gün içinde yerlerini az çok memnun edici boyutta bir alışkanlığa bıraka­ cakları düşünülmekteydi. Çocukların daha küçük bir kısmında ise bu süreç tersine yaşanıyordu. Bunlar için yuvaya başlamak sorunsuz ve sevinçli oluyordu. Ama birkaç gün geçince beklenmedik şekilde, yu­ vaya gitmeyi reddetmeye kadar varan zorluklar ortaya çıkıyordu. An­ laşılan çocuk yeni adımın bütün sonuçlarını kavrayıp hissetmeye baş­ ladıktan sonra bu zorluklar görülüyordu. Her iki durumda da çocukla­ rın er ya da geç ortaya çıkan duygu patlamalarını ciddiye almak ve bunların kaçınılmaz olmadığını düşünmek yetişkinlerin dünyasında hiç akla gelmiyordu. Bugünkü anlayışımıza göre ise, eğer çocuk duygusal bakımdan ha­ zır olduğu zaman yuvaya başlarsa bu tür umutsuzluk boşalmalarının önüne kolaylıkla geçilebilir. Burada ölçü olarak alınması gereken ço­ cuğun kronolojik yaşı değil, çocuğun sevgi yaşamında ulaşılmış olan aşamadır. Bu gelişim çizgilerinde 1. ve 2. aşamalarda bulunan çocuk anneden ve alışmış olduğu evinden aynlmaya katlanamaz. Bu ayrılış­ lar ne kadar kısa olursa olsun, çocuk kendisinin güvenilen kişilere olan biyolojik nedenli bağımlılığının göz önüne alınmayışını haklı olarak protesto edecektir. Ancak 3. aşamaya ulaşıldığında ve anneyle kurulan ilişki onun olmadığı zaman da sabit kalmaya başladığında an­ neden aynlma daha kolay kaldırılabilir, diğer yetişkinler ve yaşıtlarla


1

NORMAL ÇOCUK GELlŞlMl i 83

I I | f

yeni ilişkiler kurulabilir. O zaman bile anneyle çocuğun aynlışı yavaş yavaş olmalı, anneden uzak kalınan süre adım aAm ujMBMhdtar. Ea uygun yuvalar, başlangıçta çocuğun annesiyle grup arasında safocstçe gidip gelmesine bir süre izin veren yuvalardır.

* Bedensel bağımsızlığın gelişim çizgisinde asgari düzey İ Yuvaya alman bazı çocuklar yemeklere katılacak ya da tuvaleti keodl gereksinimleri için kullanabilecek durumda değildirler. Çocukların kendileri bu davranışı sunulan yemeklere ya da tuvaletin tesisatına alışmamış olduklarıyla açıklarlar ama bu yalnızca bir gerekçelendir­ medir. Bunun ardında gelişimden kaynaklanan bir yeteneksizlik yat­ maktadır. Çocuklar, akılcı yemek yeme çizgisinde en az 4. aşamaya, temizlik çizgisinde ise 3. aşamaya erişmiş olmazlarsa bu noktalarda başarı gösteremezler. Bencillikten dostluğa ve topluma katılmaya uzanan çizgideki asgari düzey Çok erken, yani henüz 1. ve 2. aşamalarda yuvaya giren çocuk başka çocuklarla ne yapacağını bilemez ve onlar tarafından da rahatsız edici olarak algılanır. 3. aşamada çocuk oyun arkadaşlarının varlığını de­ ğerlendirmeye başlayabilir. 4. aşamada yaşıdan arasında önemli, ki­ mi zaman da öncü bir rol oynamaya, dostluklar kurmaya başlayabilir. Erken gelişim dönemindeki çoculdann yuvaya hiç kabul edilmemesi ya da yanlışlıkla kabul edilmiş olanlann tekrar çıkanlarak beklemeye alınmalan, çocuk için de grup için de çok daha elverişli olur. Kendine yönelik erotizmden oyuncağa ve oyundan çalışmaya uzanan gelişim çizgisinde asgari düzey Çocuğun yuvaya alınacağı en elverişli dönem bu gelişim çizgisinin 4. aşaması, yani "oyun malzemesinin ben işlevlerine ve onlara bağlı olan fantezilere ifade sağlayabildiği" zamana denk gelecektir. Bura­ dan itibaren gelişime uygun oyuncaklar ve malzeme aracılığıyla baş­ layan gelişme yuva yaşamının sonunda 3. aşamaya, çalışma ve böylece okula gidebilme yeteneğine ulaşılıncaya kadar sürer. Yuva eğitme­ ninin görevi bu yıllar boyunca uygun uğraşılan bulmaktır. Çocuğun gereksinimleri karşılanamazsa can sıkıntısı ortaya çıkar; gerekenden daha hızlı gidilirse çocuk yeteneklerini gösteremez.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 84

Yuvada davranış. İçsel yapılar arasındaki ilişkiler Bir çocuğun yuva yaşamına uyum sağlayabilmesi ve kendinden bek­ lenen davranışları yerine getirebilmesi yalnızca kendi gelişim çizgile­ rine değil, id ve ten arasındaki güçler dengesine de bağlıdır. İsteğe yönlenmiş olan pedagojik düşünce tarzının içinde bir yerlerde mutla­ ka bir "ideal" yuva çocuğu varsayımı bulunur. Böyle bir çocuk ne hu­ zursuz, ne sabırsızdır, sakin ve sabırlı davranır, isteklerini dikkatsiz girişimlerle doyurmak yerine kelimelerle anlatır, sırası gelinceye ka­ dar bekler, daha fazlasını istemek yerine payına düşenle yetinir, başa­ rısızlıklara duygusal patlamalar yaşamaksızın katlanır. Ama her dene­ yimli yuva eğitmeni bilir ki böyle bir çocuk yoktur, yani hiçbir çocuk bütün bu talepleri karşılayamaz. Ama eğitmen haklı olarak bir çocuk grubunda bazı çocukların bu görevlerden bazılarını yerine getirebil­ mesini bekler. Analitik olarak söylenirse, bunun anlamı, söz konusu dönemde çocukların dürtülerine ve duygulan üzerinde hâkimiyet kur­ ma yolunda olmalan, bunlara direnç göstermeden teslim olmamalandır. Onlara gelişim gereği yardım eden iki şey vardır. Ben açısından, düşünme, akıl ve öngörüyü istekle isteğin doyumu arasına koyma ye­ teneği gerçekleşmekte; yani birincil süreçten ikincil sürece, aynı za­ manda da haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçiş yaşanmaktadır (Haıtmann, 1947). İd açısından ise, olasılıkla biyolojik nedenler dola­ yısıyla dürtü gereksinimlerinin baskısının azalması buna eklenir. Yuva eğitmeni aynı zamanda bilir ki hiçbir çocuk, her koşulda, her zaman en iyi becerisini sergileyemez. Ama böyle gerilemeler normal­ dir ve bunlar küçük nedenler sonucunda, zaman zaman ortaya çıksa bile çocuğun yuvaya başlaması için bir engel oluşturmazlar.

ffl

RUHSAL GELİŞİM FAKTÖRÜ OLARAK GERİLEME Çocuklann tedavisinde bilinen bütün bozukluklar aşağıda anlatılacak olan süreçlerle açıklanamaz. Tek tek gelişim çizgilerinde tıkanmalar olduğunda ve çizgiler arasında zamansal uyumsuzluklar ortaya çıktı­ ğında, ruhsal alanda geriye doğru işleyen hareketlerde, yeni gerileme­ ler yaşanır; bu nedenle genel dengelere, rastlamak zorlaşır. Organik gelişimin anatomi, fizyoloji ve nöroloji bakımından ince-


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 85

lenişi, gelişim süreçlerinin bir yandan kalıtsal, bir yandan dış çevre et­ kilerine bağlı olduğunu anlamak açısından en iyi başlangıçtır. Beden­ sel olarak çocuğun olgunlaşmamışlığından yetişkinin olgunluğuna doğru ilerleyen bir çizgi vardır. Normal olarak bundaki gelişme, ara­ ya giren ağır hastalıklar sayılmazsa kesintisiz ve duraksızdır. Gelişim sırasında kazanılmış olan yetiler, ancak yaşamın sonunda, yaşlılık ne­ deniyle gerilerler. Ruhsal olarak da dürtü etkinliği, itkiler ve duygulanımlar, akıl ve ahlak, önceden mevcut bir plana göre gelişir. Bu plan dış çevre etkile­ riyle karşılıklı bir etkileşim içinde yürür. Ancak iki alan arasındaki benzeşim burada durur. Fiziksel doğuştan edinilen tek güç, ileriye yö­ nelik harekettir. Ruhsal gelişimde ise ters yönde işleyen etkileri, yani saplantı ve gerilemeleri de hesaba katmak zorundayız. Ruhsal gelişim hakkında doyurucu açıklamalar yapmanın tek yolu ileriye ve geriye dönük etkiler ile onlar arasındaki karşılıklı etkileşimi dikkate almaktır. Gerilemenin Üç Biçimi Freud, Rüyaların Yorumu'na (1900) yaptığı bir ekte (1914) gerileme­ nin üç farklı biçimini ayırt eder: a) Topografik gerilemede, uyarım ruhsal aygıtın motor ucundan geriye, duyusal uca doğru gider ve algı­ lama sistemine ulaşır. Bu süreçte akılcı düşünceden farklı olarak, halüsinasyonlar aracılığıyla arzu doyumu görülür, b) Zamansal gerile­ me, daha geç kurulan ruhsal yapılardan daha erken dönemin yapıları­ na doğru döner, c) Biçimsel gerilemede ilkel ifade yöntemleri daha ol­ gun olan anlatım biçimlerinin yerine geçerler. Gene bu münasebetle Freud, "Her üç tür gerileme temelde birdir ve çoğu olguda birlikte bu­ lunur, çünkü zaman bakımından daha eski olan aynı zamanda biçim­ sel açıdan ilkel olan ve ruhsal yapıda algılama ucuna daha yakın olan­ dır," demiştir (Freud, 1900:554). Gerileme biçimleri ne kadar benzer olsa da, çocuktaki etkileri, tek tek ele alınmalarım ve daha ileri düzeyde sınıflandırılmalarını haklı kılacak kadar çeşitlidir. Yukarıda Rüyaların Yorumu’adaa yapılan alıntıda görülen topografik açıklamaları biz burada metapsikolojik di­ le çevireceğiz. Sonuçta, adı geçen varsayımlar şöyle bir anlam taşıya­ cak: Gerileme kişilik yapısının üç bölümünün herhangi birinde, hem idde hem de ben ve üstbende ortaya çıkabilir. Bu gerileme bir yandan ruhsal içeriğe, öte yandan ruhsal düzeneklere uzanabilir. Zamansal gerileme itkiler, itki hedefleri, nesne tasarımlan ve fantezi içerikleriy-


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 86

le ilgilidir; topografîk ve biçimsel gerilemeler ise ben işlevleriyle, ikincil süreçlerle ve gerçeklik ilkesiyle ilgilidir. Dürtü ve Libido Gelişiminde Gerileme Analitik çalışmada en iyi bilinen gerileme türü, zamansal gerileme­ dir; ayrıca onun dürtü ve libido süreçleri üzerindeki etkisi de tanın­ maktadır. Bu tür gerilemede, bir yandan, nesne seçimi ve nesnelerle kurulan ilişkiler etkilenir; bunun sonucunda, en erken dönemlere ait anlamlı nesnelere ve en çocuksu bağımlılık biçimlerine geri dönülür. Öte yandan, dürtü örgütlenmesi de bir bütün olarak durumdan etkile­ nir. Eski geniMlik öncesi aşamalara geri dönülebilir; sonuçta, bu aşa­ malara bağlı olan saldırgan dışavurumlar da ortaya çıkabilir. Dürtü gerilemesinin sık oluşunu dürtü gelişimine özgü olan ve fiziksel kar­ şılığı bulunmayan özgün bir süreçle açıklıyoruz. Libidinal ve saldır­ gan aşamalar ve onlarla ilişkili nesneler birbirini izler ancak bu akışta hiçbir aşama tam olarak geçilemez. Dürtü eneıjisinin büyük kısım ile­ ri doğru gidişle uğraşırken çeşitli büyüklükte parçalar geride kalır; bunlar geçmiş dürtü hedefleri ve nesnelerine bağlanarak saplantı nok­ talarını oluştururlar. Bu saplantı kendine yönelik erotizm ve narsi­ sizm, anne-bebek ilişkisinin çeşitli evreleri, Oidipus-öncesi ve Oidipus evresine özgü bağımlılık, oral hazlar ve oral sadizm, anal-sadist veya edilgin-mazoşist tavırlar, fallik mastürbasyon, teşhircilik, benmerkezcilik, vs. ile bağlantı içinde ortaya çıkabilir. Bu ön döneme yö­ nelik saplantılar herhangi bir travmatik yaşantı sonucunda meydana gelir, yani genitallik öncesi aşamalarda dürtü isteklerinin aşın doyu­ mu ya da aşın doyumsuzluğu ile oluşur. Bu saplantılann bilinçli ya da bilinçsiz, bene uygun ya da bastınlmış olması fark etmez. Onlann önemi, dürtü eneıjisini kendilerine bağlayabilmeleri, ileriye yönelik gelişimi durdurabilmeleri, böyleçe daha sonraki dürtü ve aşk yaşamı­ nın bütünlüğü bozabilmeleridir. Saplantılar ile gerilemelerin her zaman birbirlerine bağlı olduklan düşünülmüştür.8Salt mevcudiyetleri ve kendilerine yatırılan libido ile saldırganlık miktarı itibariyle, saplantı noktalan dürtü etkinliğini sü­ rekli olarak geriye doğru çekerler; bu çekim, bütün erken gelişme ve olgunluk dönemlerinde etkisini hissettirir.

8. Bkz. S. Fıeud (19İ6-17:353): "[Libidonun] Gelişim sürecindeki saplantılar ne den li güçlüyse, [libido da] dışsal güçlüklerden kaçınmak için saplantılara o denli çok gerile­ yecektir."


NORMAL ÇOCUK GELlŞlMl I 87

Cinsel dürtüdeki gerileme, iyi incelenen her hastalık öyküsünde, klinik tanımlamalar gerçeklere bağlı kalmak çabasıyla çok genel tu­ tulmuş olsa bile, hemen göze çarpar. Örneğin, fallik-oidipal aşamada bir erkek çocuğun, hadım edilme kaygısı nedeniyle "anal ya da oral aşamaya gerilediğini" okur ya da işitiriz. Böyle bir tanımlama, geriye dönüşün hangi biçimde ve hangi boyutta olduğuna inilmedikçe yeter­ sizdir. Olup biten babayla bir rekabetten geri çekilmek ya da anneye sahip olmak fantezisinden vazgeçmekten ibaret kalmış olabilir. Bu dununda annenin Oidipus-öncesi dönemdeki önemi ile bununla ilgili olarak anal veya oral nitelikler taşıyan bağımlılık yeniden canlanır ama bu değişiklik dışında her şey aynı kalır: Çocuk için anne sabit bir nesne olmayı sürdürür ve anneyle ilişkiden kaynaklanan cinsel uyan­ lar önceden olduğu gibi fallik mastürbasyonla boşaltılır. Gerilemenin böyle tarif edilmiş olması aynı zamanda geriye dönüş sürecinin nesne ilişkilerine de yansıyacağı, yani nesne sürekliliğinin terk edileceği, daha önceki bir gelişim aşamasına denk düşen "güven tipine göre sev­ gi "nin yeniden ortaya çıkacağı anlamına da gelir. Bunun olduğu du­ rumlarda nesne kişi olarak bütün önemini yitirir ve yalnızca doyum aracı olarak değerlendirilir. Böyle bir durumda aşk yaşamının aşağı­ lanması, ilişkilerin yüzeyselliği, hızlı nesne değişimi ve sadakatsizlik sık rastlanan olaylardır. Üçüncü bir olasılık, tanımlanan gerilemenin cinsel uyarımın boşal­ masıyla kendini göstermesidir. Bu durumda fallik mastürbasyon kli­ nik tablodan kaybolur ve onun yerini en yüksek uyanlma durumunda açlık, susuzluk, idrar ya da dışkı zorlanmalannın ortaya çıktığı dürtü­ ler alır. Gerilemenin en ağır tabloları, cinsel gerilemenin her üç biçi­ minin (nesnede, dürtü hedefinde ve boşalma yönteminde gerileme) aynı anda ortaya çıktığı durumlarda görülür.9

9. Çocuk analizi uygulamalarında gerileme biçimleri arasında aynm yapabilmek ol­ dukça kolaydır. Kimi erkek çocuklar tam o anda belirgin bir ereksiyon gösterirler ya da bunu göstermemek için ellerinden geleni yaparlar. Diğerleri aynı durumda çişlerini ya da kakalarını yapmak için dışarı çıkarlar. Kimileri de ya şekerlerini emmeye başlar ya da tam o sırada bir bardak su veya şeker isterier. Cinsel uyanının boşaltılma biçiminin çocuğun cinsel yapısına ilişkin bilgi vereceği konusunda bkz. S. Freud "Bir Çocuksu Nevroz Öyküsü" <1918/14: 113): "Bizim çocu' ğun kendi cinsel uyarılmasının belirtisi olarak bağırsaklarım boşaltmayı ortaya çıkanvermesi, taşıdığı cinsel yapının belirtisi olarak değeılendirilmelidir. Edilgin bir tavır üstlen­ mekle, gelecekte «teklerden çok kadınlarla özdeşleşmeye eğilimli olacağını oltaya koy­ maktadır."


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ 1 88

Ben Gelişiminde Gerileme Klinik-analitik deneyimlerimizin ışığında saplantı noktalarıyla gerile­ me arasındaki ilişkiden o kadar etkileniriz ki, aynı açıklamayı alışkan­ lık nedeniyle id, ben ve iistbenin gerileme süreçleri için de kullanma­ mak için tetikte durmalıyız. Yakın bir gözlemle, bu açıklamanın uy­ gun düşmeyeceğini hemen anlarız. Saplantının özelliği, bir kez yaşan­ mış olan doyumlara sıkı sıkı bağlı kalınması ve bunların eneıjiyle yüklenmesidir. Bu süreçlerin ikisinin de bene özgü gerilemelerde hiç­ bir rolü yoktur. Dürtü ve ben gerilemeleri arasında kimi benzerliklere karşın ben gerilemeleri, dürtülerin gerilemesinden çok daha başka ku­ rallara ve yasalara bağlıdır. Ben gelişiminde normal (geçici) gerileme Yukarıda da değinildiği gibi çocuklann becerilerinde ve davranışla­ rındaki geriye dönüşler gündelik olaylardır ve ne eğiticiyi ne anne ba­ bayı şaşırtır. Halk ağzında "Çocuklar iki adım ileri, bir adım geri atar­ lar" diye bir deyiş bile vardır. Yakından bakıldığında çocuk yaşamının her alanında; hareketlere hâkimiyet, gerçekliğin sınanması, dilin yapısal işlerliği gibi ben işlev­ lerinde; ikincil düşühce süreçlerinde ve kaygıya karşı savunmalarda, toplumsal uyum unsurlarında; doğruluk, adalet gibi üstben nitelikle­ rinde zaman zaman gerilemeye rastlandığı kolaylıkla görülebilir. Bu ilişkilerin her birinde çocuğun davranışı güvensizdir. Bir süre mevcut olan ya da belli bir düzeye ulaşmış bulunan bir yetenek, bunun hemen ardından kaybolur ya da çok azalır. Bu tür gerileme olguları son dere­ ce normaldir. Yetişkinlerin dilini öğrenmiş olan bir çocuğun zaman zaman anlamsız laflar etmemesini ya da sözcükler ve seslerle çocuk­ ça oynamaya dönmemesini; tuvalet terbiyesi görmüş olan çocuğun zaman zaman geriye dönmemesini beklemek gibi bir hakkımız yok­ tur. Boşaltım işlevlerine egemenlik bir çııpıda olmaz ve olmamalıdır da. Bunun normal yolu başarılar ve başarısızlıklar arasında uzun bir süre gidip gelmektir. Oyun oynarken çocuk oyuncakların, yapıların amaca uygun kullanımı ile malzemenin tahripkâr kullanımı ya da kendine yönelik erotizm çerçevesinde kullanımı arasında gelip gider. Toplumsal uyumda zaman zaman saf bir bencilliğe dönüşler görülür. Bu tür sık görülen gerilemelerden ziyade, beklenmedik ve neden­ siz ani ilerlemeler şaşırtıcıdır. Bebekler bir günden öbürüne memeyi


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 89

bırakabilir, kendilerini memeden kesebilir; biberona ya da biberon' dan kaşığa, fincana, sıvı besinden katı besine birdenbire geçebilirler. Yemek konusundaki tiksinmeler ortaya çıktıkları gibi birden kaybo­ lurlar. Kendine yönelik erotik uğraşılar, geçiş nesneleri, uykuya dal­ ma törenleri bazen aynı şekilde kayboluverirler. Tuvalet terbiyesinde uzun süren çabalar yanında şimşek hızıyla gerçekleşen başarılar da vardır. Kötü, saldırgan çocuklar bir gece içinde uslu, utangaç çocukla­ ra dönüşebilirler. Anne babalar ve eğitimciler böyle durumlarda, eğitim başarılarıyla değil kaygıların ve travmatik yaşantıların bir sonucuyla karşı karşıya olduklarını düşünmeksizin pek sevinirler. Aslında böyle bir yaşantı çocuğun dürtü yaşamının bir aşamasını zamanından önce sona erdir­ miş olur. Bildiğimizi sandığımız normal çocuk gelişimi sıçramalarla değil, ileri ve geri süreçlerin sürekli değişimiyle ilerler. Çocuğun bilinçli yaşamında işlevsel gerileme Analitik literatürde aslında çok büyük yaşamsal önemi olan bu geli­ şim koşullan hakkında yetersiz bilgi vardır; benim Viyana Psikanaliz Birliği’nin üyelerinin ilgilerini "Çocuğun Uyanık Yaşamında İkincil Süreçlerin Bozulması" konusuna çekme çabam da başansız kalmıştı. Benim o zaman (1930) yazdığım makalede özetlemeye çalıştığım şey, çeşidi yaşlardaki çocuklann uyanık bilinçlilik durumundayken ikincil düşünce süreçlerinden birincil düşünce süreçlerine geriledikle­ ri durumlardı. a) Böyle gerilemeler çocuk analizi sırasında gözlenebilir; temel analitik kurallara göre bu durum ben denetiminin kalkmasını yani sa­ vunmaların azalmasını ve fantezi üretmenin artmasını, itkisel davranışlan, bilinçdışı ve bilinç öncesi süreçleri kolaylaştınr. Bu durumlar­ da hastanın oyunlan gözlerimizin önünde değişir. Mantık, akıl ve ger­ çeklik duygusu geri plana çekilir, onun yerini yer değiştirmeler, yine­ lemeler ve abartmalar alır. Anlaşılır ve düzenli bir çocuk oyunu ola­ rak başlayan şey giderek parçalanndan aynlır; birbiriyle ilgisiz ya da olmadık bir biçimde birleşmiş olarak sahneye egemen olmaya başlar, örneğin beş yaşında bir çocuk "küçük dünya" dediğimiz kutuyla* oy­ narken figürleri aile içindeki kavgalan dramatik bir biçimde temsil * İçinde küçük bebekler, minik eşyalar ve hayvanların bulunduğu bölmelere aynimi; ya da bölmelere ayrılabilen bir kutu. Çocuk muayene ve tedavisinde oyun yoluyla gerçek ya da istenen sahnelerin temsili için kullanılır, (ç.n.)


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 90

için kullanır. Bu noktadan başlayarak oyun yavaş yavaş ben kontro­ lünden çıkmaya başlar, kavga ve dövüş merkezi unsur olarak egemen­ liği ele geçirir, akıl saçmalığa dönüşür, insanlarla eşya arasındaki fark ortadan kalkar, oyunun en gergin noktasında artık babayla anne ya da onlarla çocuklar birbirleriyle değil, mutfaktaki ocak dolaplarla, masa koltuklarla kavga etmeye başlar. Çocukların çizimleri de aynı şekilde olabilir, fici topu olan, bu toplan doğru yerlerine konulmuş bir savaş gemisine bir sonraki adımda toplar rasgele konmaya başlar; suyun üzerinde, altında, kâğıtta hiç yer kalmayıncaya kadar her yer toplarla dolar.10 Önce gerçekten ısırabilen hayvanlan, kaplanlan, timsahlan sembolize eden oral saldırgan sesler bu ben bağlantısından kurtulur ve tıpkı rüyadaki gibi en olmadık bağlantılarla kullanılır. b) Benzeri gerileme belirtilerini analiz dışında, normal çocuk yaşa­ mında, özellikle davranışın en akıllı ve en uyumlularda bile apaçık değişebildiği uykuya dalış sırasında görüyoruz. Çocuklar ne denli uy­ kuluysa duygulann ve huysuzluklann o denli öne geçtiği, küçük ço­ cuklar gibi davrandıklan, saçma sapan konuştuklan, küçücük gerek­ çeler yüzünden öfke patiamalan yaşadıktan ya da gündüzleri artık bü­ yüdükleri gerekçesiyle çoktandır reddettikleri okşamalara gereksinim duyduktan görülür. Düşünce süreçlerinde bazı sözcük ya da tümcele­ rin ısrarlı yinelenmeleriyle görülen bir düzensizlik ortaya çıkar. Duy­ gu yaşamında en abartılı gülüşlerle gözyaşlan arasında gidip gelmeler görülür. Benin bozulmasının gözlemciye bu denli şaşmaz bir şekilde gösterilebildiği pek az durum vardır. Benin işlevleri, bütün ben çalış­ mayı durdurup uykuya geçinceye kadar teker teker ortadan kalkar. c) Benim böyle bir ikincil süreçten birincil sürece geri dönüşü ilk gözlemleyişim kendi okul çağımda, 16 yaş civannda öğrencilerin bu­ lunduğu bir sınıfta oldu. O sırada son derecede zor konulann yeterli ara olmaksızın art arda sıralandığı bir ders programı altında ezilmek­ teydik. Okul disiplininin sonuçlan en istenmeyecek tarzda oluyordu. Sabahın erken saatlerinde dersi sakin ve dikkatli izleme yeteneği gös­ teren kızlar gittikçe huzursuz oluyorlar, daha 5. ya da 6. derse gelme­ den öğretmenlerin en zararsız sözleri bile çok yoğun kıkırdamalara yol açıyordu. Erkek öğretmenlerimiz bu davranışlan büyük bir öfkey­ le "aptal kazlar" diyerek karşılıyorlardı. Ben bu öfkeyi pek yerinde

10. Burada hadım edilme kaygısına yönelik bir savunma da söz konusudur. Ancak ge­ rilemeyi gösterebilmek için bunu şimdilik gözardı ettik.


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 91

bulmuyordum. Yorulmuş olduğumuzu anlıyordum ama yorgunlukla ben gerilemesi arasındaki ilişkiyi o sırada anlayabilecek yaşta değil­ dim henüz. Baskı altındaki ben. Ben gerilemesine ilişkin başka açıklamalar Analitik dünyanın otuzlu yıllarda pek ilgilenmediği belirtiler bir on yıl sonra dikkatleri çekmeye başladı. Emst Kris yuva çocukları üze­ rindeki gözlemleriyle "gerileme hızı" kavramını ortaya attı. Kris, yaş­ ları ve gelişim durumları bağlamında çocukların ulaştıkları başarılan vardıkları noktada ancak belli bir süre koruyabildiklerini, çocuk ne kadar küçükse çöküntü öncesi sürenin de o kadar kısa olduğunu gös­ terdi. Bu varsayımın örnekleri yuvanın gündelik yaşamında kolaylık­ la bulunabilir. Çocukların hepsi sabahın erken saatlerinde işlevlerini, günün geç saatlerine oranla daha iyi yerine getirirler. Yuva günü çok uzunsa oyun davranışlarının yapıcı karakteri kaybolur, çocukların birbirleriyle ilişkileri kötüleşir, başarısızlıklara daha az katlanılabilir, huysuzluklar ve itkisel davranışlar ön plana geçer. Diğer yazarlar ben üzerine büyük baskı yapan ve bu nedenle işlev­ ler açısından zararlı olan durumları vurgulamışlardır. Bedensel ağn, rahatsızlık, ateş, vb.'nin hemen bütün çocuklarda uyku, beslenme, te­ mizlik, oyun gibi olguları daha aşağı gelişim biçimlerine indirdiği hastalıklarda da bu etkileri görmek mümkündür. Hasta çocuklar he­ men her zaman gerilemiş olan çocuklardır ve çevre onlara, yaşlarına değil davranışlarına ve gereksinimlerine uygun şekilde, küçük çocuk­ lar gibi davranmakta son derece haklıdır (A. Freud, 1952). Ruhsal alandan gelen başka etkiler de vardır. Travmatik yaşantılar, kaygı, özellikle ayrılık acısı küçük çocuklarda libido ve ben gerilemelerine yol açar. Bu, savaş nedeniyle çocukların toplandığı yurtlar ve yetim­ hanelerde, bebeklerin alındığı yuvalarda, çocuk hastanelerinde, vb. bolca gözlenebilmiştir.11 Ben gerilemeleri söz konusu olduğunda bütün bu olgularda ortak olan, gerilemenin saplantı noktalarına kadar uzanmayıp gelişme basa­ maklarını düzenli bir şekilde geriye doğru inmesidir. Klinik gözlem, ben gerilemesinde ilk olarak yitenlerin en son kazanımlar olduğunu göstermektedir.12, 11. Bu bakımdan bkz.A. Freud ve D. Buriingham (194,9,1950), John Bowlby (1960), James Robertson (1958), Reni Spitz (1945,1946) ve başka yazarlar. 12. Bkz. örneğin anneleiinden ayrılmış olan çocuklarda konuşma yetisinin yitimi ve altım ıslatma, yatağı kirletme.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 92

Savunma çabalanma sonucu olarak ben gerilemesi Genellikle bu kategoride ele alınmasa da, benin işlevlerinin azaldığı öyle bir durum vardır ki bunun da "gerileme" olarak adlandırılması gerekir. Küçiik çocuğun beni oluşurken bu eğitim bir dizi hoşnutsuz­ luk yaşantısına da yol açar. İç ve dış dünyanın daha iyi tanınması, da­ ha önceki saf bir haz-ben algılamasına aykırı olarak yürür. Gerçeklik ilkesinin giderek artan egemenliği arzuların hızlı doyumunu zorlaştı­ rır; giderek güçlenen bellek hazzın da, hoşnutsuzluk ve korku yaşantı­ larının da hatırlanmasını sağlar. Sentez işlevi acılı çatışmaları kaçınıl­ maz kılar. Böylece büyümekte olan çocuk hoşnutsuzluk algılarının saldırısı karşısında kalır ve beni savunma düzeneklerinin yardımıyla kendisini savunmaya başlar. Dışarıdan ulaşan hoşnutsuz yaşantılara karşı kullanılan yadsıma düzeneği aym zamanda algılama işlevinin doğru dürüst çalışmasını da bozar. Bastırma ve tepki oluşturmalar bilinçli ruhsal içeriği bene uygun olan şeylerle similar veya bunu yaparken benin ruhsal yaşam­ daki egemenliğini de ortadan kaldırmış olurlar. Belirtilen düzenekle­ rin her üçü de belleği bozmuş ve kısıdamış olurlar. İstenmeyen unsur­ ları iç dünyadan çıkanp dış dünyaya bağlayan yansıtma düzeneği de sentez işlevine karşı çalışır. Ben güçleri, aynı anda, bir yandan oluşurken diğer yandan zayıfla­ maktadır. Olgunlaşma, gelişme ve uyum ben üstünlüğünün sağlanma­ sı ve genişletilmesine yararken hoşnutsuzluğa karşı savunma da bu­ nun tersine çalışır. Ben işlevlerinden birinde olan her bozulma bir hoşnutsuzluğun, korkunun ya da çatışmanın ben içinde korunmuş ol­ ması demektir. Bu durumda bu alanda da ileri zorlayan ve geri giden, ilerleme ve gerileme süreçlerinin biıbirini izlemesi ya da anlaşılması zor karmaşık klinik tablolara yol açmaları normaldir. Dürtü ve Ben Gerilemeleri ile Bunlann Süresi Şimdiye kadar anlatılanlara göre dürtü, ben ve üstben gerilemeleri normal bir süreçtir, gelişime sıkı sıkıya bağlıdır ve büyük ölçüde ço­ cuğun uyum yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Çocuk için geçmişteki davranışlar ve doyumlara kaçış yolunun açık kalması onun hoş olma­ yan yeni yaşantılara sarsılmadan katlanabilmesini sağlar.13 O halde 13. Bunun için bkz. René Spitz'in açıklamaları.


NORMAL ÇOCUK GELİŞİMİ I 93

gerilemeler de dış dünyaya uyum, iç dünyaya karşı savunma işlevle­ rinden daha az yararlı değildir ve her iki süreçte normal bir dengenin korunmasına yardım eder. Bu arada gerilemenin ikinci ve daha az istenir bir tarafını da unut­ mamalıyız. Gerileme süreçleri sağlığı koruyucu etkilerini ancak kısa .sürdükleri ve kendiliğinden eski durumlarına döndükleri sürece ya­ parlar. Normalde, yorgunluktan zarar görmüş olan becerilerin, dinlen­ dikten ve uyuduktan sonra önceki güçleriyle gene geri dönmelerini bekleriz. Hastalık ya da ayrılığın neden olduğu gerilemenin, gerile­ meye yol açan nedenler ortadan kalkar kalkmaz kaybolması bekle­ nir.14 Ama böyle iyimser beklentiler sık sık düş kırıldığıyla sonlanır. Şok yaşantıları, kaygılar, ağır hastalık ve ağır düş kırıklıklarını geliş­ medeki gerileme de izler ve bunlar kendiliğinden düzelmez. Bu du­ rumlarda dürtü eneıjileri çocuğun yaşma uygun olmayan hedeflere bağlanır, ben ve üstben işlevleri gerilemiş kalır, böylece çocuğun ge­ nel gelişimi bozulmuş ve yoldan çıkmış olur. Gerilemelerin geçici de­ ğil kalıcı olduğu durumlarda bunlar normal gelişim unsurları olma ro­ lünden çıkar ve patojen etkenlere dönüşürler. Halen, geçici ve kalıcı gerilemeleri ayırt edebilmemizi sağlayabile­ cek güvenilir ölçütler aramaktayız. Ancak böyle bir ölçüt bulduğu­ muz zaman çocuğun gelecekteki gelişiminin normal olup olmayaca­ ğım söyleyebilecek duruma geleceğiz. Ama bütün çabalarımıza kar­ şın, şimdiye kadarki bilgilerimizle, geriye doğru giden bir hareketin başlangıcında bunun nereye kadar gideceğim, ne kadar süreceğini ve hiçbir iz bırakmayacak geçici bir durum olup olmadığım değerlendi­ rebilecek durumda değiliz. Gerileme Süreçleri ile Gelişim Çizgilerinin İlişkisi Gerilemenin normal ve anormal rolünü öğrendikçe çeşitli gelişim çiz­ gilerinin süreçlerine ilişkin bilgimiz de artıyor. Çizgiler üzerindeki gelişimin her zaman neden iki yönlü olması gerektiğini ve onun üze­ rindeki geri adımların da ilerlemeler kadar önemli olduğunu anlama­ ya başlıyoruz. Çocukların davranışları zaman zaman dönemsel olarak kötüleştiğinde, ileri çocukluk yaşlarında bile en erken dönemlerin uy­ ku ya da yeme alışkanlıkları birden ortaya çıktığında, büyük çocuklar 14. Klinik gözlemi«’çocukların böyle yaşantılardan sonra daha önceki gelişim süreç­ lerinin vardıkları noktaya dönmek için faiklı sürelere gereksinim duyduklarını gösteriyor.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 94

bile teselli ve koruma arayarak Oidipus-Öncesi anne ilişkisinin en il­ kel biçimlerine geri döndüklerinde bunları artık düşündürücü şeyler olarak görmüyoruz. Yetişkinler dünyasının böyle belirtilere eleştire­ rek ve azarlayarak, böylece çocukta geçmişe giden yollan kapatan bastırma ve ketlemelerine yol açacak şekilde yaklaşmasının, sağlıklı bir gelişimin lehine olmadığım da anlamaya başlıyoruz. Dengesiz ki­ şilik gelişimleri de bir dizi nedene bağlıdır. Bir yandan gelişim çizgi­ lerindeki farklı hız ya da yavaşlıktaki ilerleme, öte yandan çeşitli bo­ yutlara ulaşan ve çeşitli uzunluklarda süren gerilemeler bir araya gelir ve bunlann etkileri de birbirine kanşır. Bu koşullarda insanlar arasın­ daki bireysel farklılıkların bu kadar büyük, düz gelişim çizgilerinden sapmaların bu kadar sık ve katı bir normun saptanmasının bu kadar zor olması hiç de şaşılacak bir şey değildir. İleri ve geri adımların sü­ rekli olarak değişen etkileri, normal gelişim süreci içinde sayısız çe­ şitlemeye neden olur.


4

Patolojik Çocuk Gelişimi (Ölçüt ve Değerlendirme)

i

GENEL GÖRÜŞLER Normallik çerçevesi içindeki sayısız çeşitlemelerden gerçekten pato­ lojik olan durumlara geçiş, olgulardaki farklardan ziyade nicelikteki farklara bağlı akıcı bir geçiştir. Psikanalitik görüşlerimize göre, bir in­ sanın ruhsal dengesi, bir yandan kendi içsel yapılarının birbiriyle olan ilişkisine, öte yandan bir bütün olarak kendi kişiliği ile dış dünya ara­ sındaki ilişkiye, yani sürekli gidiş-gelişler yaşayan ilişkilere bağlıdır. Bu ilişkileri etkileyen pek çok etmen vardır. İd türevleri bireyin geç­ mekte olduğu gelişim evresine göre, örneğin gizillik evresinde, ergen­ likte, yaş dönümlerinde kendiliğinden artar ya da azalır. Ben ve üstben basınç altında olduğunda, örneğin yorgunluk durumlarında, be­ densel hastalıklarda, ileri yaşlarda benin gücü ve üstbenin etkisi aza­ lır. Bütün bunlar, adı geçen ilişkileri etkiler. Ayrıca, doyum sağlama fırsatlarında çeşitli değişiklikler olması; örneğin bir nesne yitimi, dı­ şarıdan dayatılan bir yoksunluk ve engellenme yaşanması da bir baş­ ka etmendir. S. Freud, bu münasebetle şöyle demektedir: "Nevrotik ve normal çocuklar ve büyükler arasında hiçbir keskin sınır çizilemez ... bizim 'hastalık' kavramımız tamamen pratik amaçlıdır ve toparlayı­ cı bir deyiştir; bu hastalığın eşiği geçilmeden evvel, belli bir hazırlık­ lılık durumu ile hayattaki bazı olayların bir araya gelmesi gerekir; so­ nuçta sürekli olarak belli sayıda birey sağlıklı insanlar zümresinden koparak nevrotik hastalara katılır, bundan çok daha az sayıda birey de, bu hareketliliği ters yönde gerçekleştirir" (S. Freud, 1909:376). Bu ifade her yaştan çocuk ve yetişkini kapsasa da, sağlıklı ve hasta, normal ve anormal arasındaki sınırın çizilmesi çocuklarda büyüklere oranla daha zordur. İd ve ben arasındaki güçler orantısının sürekli dal­ galanmalar göstermesi; uyum ve savunmanın, yararlı ve patojenik sü-


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 96

reçlerin iç içe girmesi; bir gelişim aşamasından öbürüne yönelen her adımın tıkanma, kedenme, saplantı ve gerileme tehlikesini de birlikte taşıması; id türevleri ve benin eşit olmayan bir tempoyla gelişmesi ve bu yüzden tek tek gelişim çizgilerindeki ileri gidişi düzensiz hale sok­ ma riski barındırması; geçici gerilemelerin kalıcı hale gelebilmesi; kı­ saca ruhsal dengeyi bozan, sarsan ve yıkan etkilerin sayısının önce­ den tahmin edilemeyecek kadar çok oluşu, daha önce tanımlanmış olan çocuk yaşantısının özellikleridir. Bu belirtileri düzene sokmak zorunda olan tam koyucu elde bulu­ nan sınıflandırma dizgelerinin hiç yardımcı olamayacağı zor bir du­ rumdadır. Çocuk analizi son yıllarda çeşitli yönlerde gelişim göstermiştir. Çocuk analizinin yöntemi yetişkinler için geçerli olan temel ilkeler­ den önemli ölçüde kurtulmuş, birçok zorluk ve engele karşın kendi kurallarını oluşturabilmiştir. Teoride, yetişkinlerden kazanılan bilgi­ leri onaylamakla yetinmeyip analitik yapıya yeni katkılarda bulunan buluşlar yapmayı başarmıştır. Ancak bozuklukların sınıflandırılması konusunda çocuk analisti tutucu davranır; yetişkin analizinde, dahası psikiyatri ve kriminolojide geçerli olan tanılarla yetinmeyi sürdürür. Böylelikle, çocukluğun psikopatolojisi, şu ya da bu ölçüde, var olan kalıplar içine yerleştirilmiş olur. TANIM SAL VE M ETA PSİK O LO JİK DÜ ŞÜ N CE TA RZLARI A RA SIN D AK İ FARKLAR

Yetişkinlerde olduğu gibi çocuklardaki bozuklukların bölümletme­ sinde de tanımsal düşünce tarzı metapsikolojik olana aykırıdır. Biri görünürdeki semptomların benzerlik ya da farklılığını esas alırken, İkincisi onların ardında yatan gizil nedenleri ele alır. Tanımsal yön­ tem sayesinde, rahatsızlıklar, yüzeysel bir bakışla düzenli ve anlaşılır görünen bir biçimde sınıflandırılabilirler. Ancak böyle bir şema anla­ yış ve bilgilerimizi derinleştirebilmek ve özgün durumlar arasındaki belli başlı farkları araştırabilmek bakımından hiçbir katkıda bulun­ maz. Tam tersine, böyle bir tanısal düşünceyle yetinen analist kaçınıl­ maz olarak yanılgıya düşer; nitekim klinik ve terapi açısından bir kar­ gaşayla karşı karşıya kalır. Birkaç örnek verecek olursak; öfke nöbetleri, sürekli kaçıp dolaş­ ma, ayrılık korkusu, vb., aynı ad altında çok farklı hastalık durumları­ nı; yani görünür davranış ve semptomlar bakımından birbirine benze­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 97

yen hatta birbirinin aynı olan, ama metapsikolojik yapılarına göre çok farklı analitik kategorilere giren ve çok farklı analitik çabalan gerekti­ ren klinik tablolan bir araya getiren adlardır. Çocuklarda öfke nöbet­ leri denilen durumlar üç farklı anlam taşır. Çok küçüklerde bu durum, yaşa uygun olarak o sırada hiçbir dışavurum olanağı bulamayan dürtü türevlerinin hareketsel-duygusal çıkış yollandır. Böyle bir semptom, çocuk tarafından başka çıkış yollannın da bulunduğu kavranır kav­ ranmaz, hiçbir tedavi gerektirmeksizin ortadan kalkar. Ama aynı semptom, içine girilemeyen ve yaşanamayan nesne dünyası karşısın­ da hemen ulaşabildiği nesnelere yönelen nefret duygulan ve saldır­ ganlıklar (kendini yaralamak, kafasını duvara çarpmak, mobilyalan kırmak gibi) peklini de alabilir. Bu durumda yer değiştirmiş olan duy­ gunun bilince çıkanlması ve asıl hedefiyle yeniden bağlantılandınlması gereklidir. Üçüncü olasılık söz konusu öfke nöbetinin gerçekte bir kaygı nöbeti olmasıdır. Fobik çocuklar korunma ya da kaçınma davranıştan engellenirse kaygı nöbetleriyle yanıt verirler, bu da eği­ timsiz bir gözlemci tarafından saldırgan bir nitelik diye görülebilir ve bilinen öfke nöbetlerinden ayırt edilemeyebilir. Böyle kaygı nöbetleri daha önce belirtilenlerden farklı olarak yalnız iki önlemle ortadan kal­ dırılabilir: Y^föbik savunmanın yeniden sağlanmasıyla ya da kaygı­ nın kaynağıoin analitik olarak aranışı, yorumlamşı ve çözülüşüyle. Durum çocuklann kaçmalannda, başıboş dolaşmalannda da ben­ zerdir. Aynı semptomun çok çeşitli koşullarda bulunduğunu ve çok çeşitli anlamlar içerdiğini görürüz. Bazı çocuklar evlerinde eziyet gör­ dükleri ya da ailelerine olan libidinal bağlan çok zayıf olduğu için ev­ den kaçarlar. Bazılan öğretmenlerinden ya da okul arkadaşlanndan korktuktan için, azardan ve cezadan kurtulmak amacıyla ya da kötü öğrenci olduktan için okuldan kaçarlar. Her iki durumda da sempto­ mun nedeni dışandadır ve dış yaşam koşullanndatri değişikliklerle bu davranışlar ortadan kaldırılabilirler. Diğer bazı çocuklardaysa aynı semptomun nedeni içsel yaşamdadır. Bunlar bilinçdışından gelen bir itkinin etkisi altındadırlar ve geçmişlerine ait bir sevgi nesnesinin ara­ yışı içindedirler. Tanımsal olarak bu çocuklann "kaçtığı" doğrudur ama metapsikolojik olarak bu gidiş, amaçladıktan hedef bir fantezinin doyumundan başka bir şey olmasa da, hedefe yöneliktir. Onlar için dış dünyaya dair girişimlerin hiçbir başansı olamaz. Terapinin sağlanma­ sı için gereken şey bilinçdışı arzunun analitik olarak yorumlanması ve bilince çıkanlması yoluyla bir iç değişim gerçekleştirmektir. Son zamanlarda sık konulan ayrılık kaygısı tanısıyla ilgili olarak da


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 98

benzeri kuşkular söz konusudur. En azından bu tanının bugün birçok çocuk kliniğinde son derece çeşitli durumlar için hiç düşünülmeden kullanılışına karşı çıkılabilir. Metapsikolojik olarak küçük çocukların aynlık kaygısı ile gizillik döneminde bulunan çocukların okul korku­ su ya da ailelerinden ayrı olarak yatılı okulda bulunmaları durumunda yaşadıkları özlem arasında hiçbir benzerlik yoktur. Bunlardan birinci­ sinde biyolojik olarak haklı olan bir gereksinimin, anne ile birlik ha­ linde bulunmanın örselenmesi söz konusudur. Çocuk bu duruma kay­ gı ve çaresizlikle yanıt vermektedir. Burada ona annesine yeniden ka­ vuşması, hiç değilse annenin ikamesi olabilecek bir kimsenin bulun­ ması dışında hiçbir şey yardımcı olamaz. İkinci durumda ise kaygının nedeni çocuğun duygusal çift değerliliğinde yatmaktadır. Anne baba karşısında sevgi ve nefret birbirini dengelemekte, yokluklarında ise onlara yönelik ölüm arzulan ve düşmanca duygulann onlara gerçek­ ten zarar verebileceği kaygısı güçlenmektedir. Bu yüzden de çocuk anne babasına, onlan kendi kötülüğünden koruyabilmek için yapış­ maktadır. Burada anne babayla yeniden bir araya gelmek ya da onlar­ dan ayrılmamak sadece yüzeysel bir yatışma sağlar. Semptom ancak duygusal çatışmalann analitik olarak görülmesiyle ortadan kalkar. Kısacası, tanımsal terimlerle düşünmek kendi alanında belirli bir yarar sağlasa da, bu düşünce tarzının analitik çıkarsamalar yaparken kullanılması son derece zararlıdır. TA NISAL D EYİM LERİN ÇOCUKLAR VE Y ETİŞK İN LER İÇİN KULLA N IM IN D AK İ AY RILIK LAR

Yaygın olarak kullandığımız tanısal tanımlamalar yetişkin yaşamın­ daki çeşitli ruhsal bozukluklarla ilgilidir, gelişimdeki çok çeşitli bo­ zukluk ve garipliklere de, gelişime ve çatışmaya bağlı semptomlar arasında bir ayrıma da yer vermektedir. Halbuki bu tür ayrımlar ço­ cuk psikopatolojisinde son derecede önemlidir. Çocukların yalan söy­ lemeleri ve çalmalan, saldırganlığı ve tahripkâriığı, sapkın uğraşlan, vb.nin normal mi anormal mi görüleceği ancak bonlann ortaya çıktıklan gelişim evresi ışığında belirlenebilir. Yalan söylemek Örneğin, bir çocuğun "yalan söylediği” ifadesini hangi andan sonra kullanabiliriz? Yani gerçeğin değiştirilmesi ne zaman semptomatik


PATOLOJlK ÇOCUK GELİŞİMİ I 99

nitelik kazanır, çocuktan beklenebileceklere aykırı durum alır? Daha sonraki yaşamdan bildiğimiz bir gerçeklik gereksinimi elbette ki en baştan beri mevcut değildir, bir dizi ön evreden geçildikten «Mira beli­ rir. Küçük çocuk normal olarak haz veren şeyleri tercih edip haz ver­ meyen her şeyi yadsır, kendisini zorlayan, hoşnutsuzluk ya da korku uyandıran uyaranların algılanmasını reddeder. O halde yalan söyle­ yen daha büyük çocuklardan ya da yetişkinlerden farklı davranmaz. Ama çocuk analisti için, erken dönemdeki ilkel zihniyetin daha sonra­ ki yalan söyleme semptomuyla bağlantısını kurabilmek önemlidir. Çocuk henüz haz ilkesinin ve birincil süreçlerin egemenliği altında bulunduğu sürece, gerçek durumun koşulsuz olarak tanınması bekle­ nemez. Ancak, gerçeklik ilkesi, gerçekliği sınama ve akılcı düşünce belidi bir olgunluğa eriştikten sonra çocuk gene de gerçeği çarpıtma­ yı sürdürürse analist "yalan" sözcüğünü kullanma hakkını kendinde görecektir. Kimi çocuklar bu ben işlevlerinin olgunlaşması için öbürlerinden daha uzun Ijir süreye gereksinirler. Bu yüzden ileri yaşlara kadar ya­ lan söyler yani inkâr ederler. Diğerleri yaşlarına uygun gelişiri«, ama engellenmeler ve düş kırıklıkları nedeniyle ilkel alt evrelere geriler­ ler. Bunlar arasında fantezi uyduranlar (Pseudologia fantastica) yani çocuksu arzu doyumu yöntemleriyle gerçeklik karşısındaki hoşnut­ suzluktan kaçınmaya çalışanlar da vardır. Bu dizinin en uç noktasında ben işlevleri sağlam olan ama gelişime bağlı olmayan nedenlerle ger­ çekten kaçan çocuklar bulunmaktadır. Onların yetişkinlerden, azar ve cezadan korku, hırs, büyüklük hırsı, vb. güdüleri vardır. Yalan deyi­ mini bu son olgulardaki suç oluşturan yalanlarla sınırlamak kuşkusuz daha doğru olur. Çocuk kliniğinde en sık görülenler saf türler değil, inkâr, fantezi uydurmak ve suç oluşturan yalan söylemenin hepsinin payının olduğu karmaşık olgulardır. Bu durumda çocuk analistinin işi, bu özgün un­ surları birbirinden ayırmak; bir yandan olgunlaşma ve gelişim süreç­ lerinin, öte yandan yaşantıların semptom oluşumundaki rollerini be­ lirlemektir. Çalma Yalan söyleme örneğinde olduğu gibi burada da deyimin tamsal bir anlamının olabilmesi için belirli gelişim evrelerinin aşılmış olması ge­ rekir. Küçük çocukların isteklerinin kendilerini yönlendirdiği her şeye el atmalarına neden olan "oral açgözlülük" genellikle bu dönemin


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 100

Özelliği saydır. Daha doğru bir söylemle, bu davranış iki nedene bağlı­ dır. Bir yandan, çocuk haz veren her şeyi düşünmeden ister; aynı şekil­ de, otomatik olarak hoşnutsuzluk uyandıran her şeyi reddeder ve böylece haz ilkesine uyar. Öte yandan, yaşma uygun olarak, kendisi ve nesne arasında aynm yapamaz. Bildiğimiz gibi, bebek ya da küçük ço­ cuk annenin bedenini kendisininki gibi kullanır; onun parmaklarıyla, saçlarıyla kendine yönelik erotizm aracı olarak oynar ya da annenin de kendi bedeniyle aynı şekilde oynamasına izin verir. Küçük çocuklann kaşığı bazen kendi ağzına bazen annesinin ağzına götürmesini biz çocuğun kendiliğinden ortaya çıkan erken cömertliği sanma yanılgısına düşebiliriz. Gerçekte bu benin sınırlannın yokluğu sonucunda ortaya çıkar. Kendiyle nesne dünyası arasındaki aynı kanşıklık çocuğu çok masum bir şekilde başkalannın mülkiyetinin düşmanı haline sokar. "Benim" ve "senin" kavramlannın gelişimi de çocuğun davranışı üzerinde yeterli bir etki yapmaya yetmez. Adı geçen kavramlar mülkiyetine geçirme yönündeki güçlü arzularla çatışır. Oral açgözlülük; anal dönemden gelen sahip olma, tutma, biriktirme, yığma; fallik simgeleri isteme eğilimleri çocuğu her yönden çalmaya yöneltirler. Eğitimsel girişimlerin ve üstbenin taleplerinin ben üzerinde aksi bir etki yapması ve dürüstlüğün temellerini atabilmesi hiç de kolay değildir. Bir çocuğun "çalıp çalmadığı" yani tanısal olarak, toplumsal bakış açısından "hırsız" olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı bir dizi karara bağlıdır. Belli bir çalma işlemi çocuğun beninin kendi bağımsızlı­ ğına ulaşmakta gecikmiş olmasından, çocukla çevresi arasındaki nes­ ne ilişkilerinin yeterince eğitilmemiş olmasından, içgörü eksikliğin­ den, üstbenin fazla çocuksu kalmış olmasından kaynaklanabilir. Ruh­ sal, zihinsel bakımdan az gelişmiş ve geri kalmış çocuklar bütün bu nedenlerle çalarlar. Gelişimin normal olduğu durumlarda ise, şu ya da bu önemli noktadaki geçici gerilemeler aym tabloyu oluşturabilirler. Bu durumda geçici olarak çalma ortaya çıkar ve gelişmenin sürmesiy­ le yeniden kaybolur. Adı geçen durumlarda görülen gerilemeler bir uzlaşım oluşturma (nevrotik semptom) olarak çalmaya neden olabilir­ ler. Aynca, çocuğun beni, gerilemeye uğramamış olan sahip olma ar­ zulan üzerinde yeterli kontrol kuramadığı için, toplumsal uyumdaki bir bozukluğun sonucu olarak çalma durumu ortaya çıkabilir. Yalan söyleme örneğindeki gibi çalma örneğinde de nedenleri açı­ sından karmaşık olan tablolara, yukanda belirtilen saf tablolardan da­ ha sık rastlanır. Çoğu zaman karşımızda gelişim tıkanmalannın, geri­ lemelerin ve ben-üstben eksikliklerinin karmaşık sonuçlannı görürüz.

J 1 | | I | l 1 | 1 jj j i

j

| '


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 101

Bütün suç işleyen gençlerin ilk olarak annelerinden para çalmaları, ~tütün hırsızlıkların, "benim" ve "senin" kavramlarının, kendi ve nes~nenin en baştaki birliğine dayalı olduğunun kanıtı olarak değerlendin. lebilir. H A STA LIĞ IN A Ğ IR LIĞ IN IN ÖLÇÜTLERİ

Çocuklukta olan bir ruhsal bozukluğun hafif mi yoksa ciddi mi oldu­ ğunu belirlemek hiç de kolay değildir. Yetişkinler özelinde üç ölçütü­ müz vardır: 1. semptom tablosunun kendisi, 2. öznel yakınma duygulannın şiddeti, 3. yaşam için önemli becerilerdeki bozulmalann düze­ yi. Birçok nedenden dolayı, bu bakış noktalannın hiçbiri çocuk yaşa­ mına uygulanamaz. 1, Semptomların "tanıda bulunurken bize dayanak sağladıklan" (S. Freud, 1916/17: 279) yetişkin yaşamına oranla, bunlann çocuklukta aynı önemi taşımadıklannı biliyoruz. Çocuklardaki kedenmeler, semptomlar ve kaygılar, daha sonra belirtileceği gibi, yalnızca patolo­ jik etkilerin değil, çoğu zaman normal gelişim süreçlerine eşlik eden olgulann sonucudur. Belirli bir gelişim evresi çocuk üzerine özellikle büyük talepler yüklediğinde semptom türünden belirtiler ortaya çıkar; çevrenin akü başında davranması koşuluyla, yeni aşamaya uyum ta­ mamlandığı ya da doruk noktası aşıldığında bu belirtiler kaybolur. Gerçi böyle geçici bozukluklan da hafife almamayı; bunlann çocu­ ğun ne kadar etkilendiğini gösteren uyanlar taşıdıklarım; çoğu zaman yalnızca görünüşte kaybolduklarını, yani yeni bir bozukluk üzerinden bir sonraki evrede yeniden ortaya çıkacaklarım; bunlann da ileride semptom oluşturmanın çıkış noktalan olan izler bıraktıklannı öğren­ miş bulunuyoruz. Ama gene de çocuk yaşamında, görünüşte ağır semptomlann bile kaybolmasına sık rastlanmaktadır. Fobik kaçınma­ lar, takıntılı titizlikler, uyku ve yeme bozukluklan çoğu zaman, anne babalar kliniğe başvurur başvurmaz hemen ortadan kalkar. Çünkü ço­ cuklar için bunlann altında yatan fanteziler, kendilerini tehdit etmek­ te olan tıbbi muayeneden çok daha az korku vericidir. Aynı nedenler­ le, tedavinin hemen başında ya da tedavi sırasında semptomatoloji de­ ğişebilir ya da tümüyle kaybolabilir. O halde çocukta semptomatik iyileşme, yetişkine oranla daha önemsizdir. 2. Öznel yakınmalarda da durum buna benzer. Yetişkinler, hasta­ lıktan kaynaklanan ruhsal acı katlanılabilir ölçüyü aştığında tedaviye gitmeye karar verirler. Acı faktörünün, bir ruhsal bozukluğun bulu­


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 102

nup bulunmadığı ya da bu bozukluğun ağırlığı üzerine pek bir şey söylemeyeceği çocuklar özelinde ise durum farklıdır. Çocukların zor katlanabildiği kaygı durumları dışında çocuklar semptomlarından bü­ yükler gibi acı çekmezler, örneğin fobik ve takıntılı nevrozlar kaygı­ dan ve hoşnutsuzluk duygusundan kaçınmayı sağlar, çocuk tarafın­ dan hoş karşılanır; onlara uygun olarak normal yaşamın kısıtlanmış olması yetişkin dünyasını çocukların kendilerinden daha çok rahatsız eder. Yeme bozuklukları ve yemeğin reddi, uyku bozukluktan, öfke nöbetleri, vb. çocuk açısından bakıldığında bene uygundur ve ancak annenin nezdinde rahatsız edici bozukluklardır. Çocuk bunlardan, an­ cak çevre bunlann serbestçe yaşanmasını engellerse rahatsız olur ve acısının kaynağı olarak semptomu değil yetişkinlerin girişimlerini gö­ rür. Altını ıslatmak ve altına kaka yapmak gibi utandıncı olan semp­ tomlar bile çocuk tarafından önemsiz sayılır. Nevrotik ketienmeler çoğu zaman korku uyandıran uğraşıdan bütün libidonun çekilmesine ve ben ilgilerinin kısıtlanmasına yol açarak etkinliklerde ve haz ala­ nındaki yitimleri örter. En ağır durumda olan otistik, psikotik ya da zi­ hinsel özürlü çocuklar bile bozukluklardan çok az rahatsız olurlar. Bu çocuklann anne babalan daha çok acı çekerler. Ruhsal bozukluğun acının mevcut olması ölçütüyle saptanamayışının bir nedeni daha varidır. Çocuklar yetişkinlere oranla kendi psiko­ patolojilerinden daha az acı çekerler; ancak gelişime bağlı durumlar, yani onlan nesne dünyasına bağımlılığa ve kişiliklerinin olgunlaşma­ masına mahkûm eden beceriksizlikler, talepler ve uyum zorlukları ço­ cuklara daha çok acı verir. Küçük çocuklarda, kendi bedensel gereksi­ nimlerini ve dürtü türevlerini doyurmaktaki yetersizlik, aynlma kay­ gılan, gerçekdışı beklentilerin uyandırdığı düş kmklığı, birer hoşnut­ suzluk ve kaygı kaynağıdır. Oidipal evrede ise bu kaynaklar kıskanç­ lıklar, rekabetler ve hadım edilme kaygılandır. En normal çocuklar bile her zaman mutlu değildir; gözyaşı, kızgınlık ve öfke paüamalan hiç ender değildir. Heyecanlannı, dışsal izlenimlere ve olaylara dair duygusal yorumlan uygun şekilde gelişmiş olan bir çocuk için, bunlar meşru tepkilerdir. Yetişkinlerden faiklı olarak çocuklann duygulanna egemen olmalannı, olaylan kabul etmelerini, fark etmelerini, kaçınıl­ maz olana boyun eğmelerini bekleyemeyiz. Tam tersine böyle bir uy­ sallıkla karşılaşırsak, çocukta bir şeylerin pek yolunda olmadığından kuşkulanır ve organik bozukluklan, yavaşlamış bir ben gelişimini ya da dürtü yaşamındaki aşın edilginliği düşünürüz. Anne babalarından hiç itiraz etmeden aynlabilen küçük çocuklar içsel ya da dışsal neden­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 103

lerle onlara libidinal olarak yeterince bağlı değilledir. Sevgi yitimini bir tehdit olarak algılamayan çocuklar otistik bir gelişim yolunda ola­ bilirler. Suçluluk duygularının baskısı olmazsa normal üstben gelişi­ mi de olmaz. Acı iç çatışmalar her bireyin kişiliğinin daha yüksek bir gelişimi için ödemesi gereken bedeldir. Paradoks gibi görünse de öznel acılar her normal çocuklukta yaşar nır; bunlar patolojik bir gelişimin belirtisi olarak değerlendirilemez ve değerlendirilmemelidir de. 3. Yetişkinler özelinde çok açıklayıcı olan üçüncü bir etmen, yani beceri ve i$ görme kaybı da çocuklar özelinde yanıltıcıdır. Geçici ge­ rilemeler nedeniyle, çocuklarda bu beceri bir evreden diğerine, bir ge­ lişim yönünden bir başkasına, bazen bir günden öbürüne, hatta saat­ ten saate değişebilir. İlerleme ve gerilemelerin arasında sürekli gidip gelmenin normal yaşamın bir parçası olduğu bu durumda, değerlen­ dirme yaparken dayanılabilecek sabit bir nokta bulunmaz. İşlevlerde­ ki kötüleşmelerin uzun sürdüğü ve çevreyi üzdüğü durumlarda bile tanısal olarak böyle bir çocuğu "ketlenmiş" ya da "geri kalmış" olarak tanımlamak risklidir. Hangi çocuksu becerinin "yaşamsal önemde" sayılması gerektiğim de bilmiyoruz. Oyun oynamak, öğrenmek, özgür fantezi uğraşları, nesne ilişkilerinde istikrar, uyum yeteneği çocuk için önemlidir; ama bunların yetişkin yaşamındaki "sevme yeteneği" ve "çalışma yetene­ ği" gibi kapsamlı kavramlarla kıyaslanarak yorumlanması doğru de­ ğildir. Daha önce öne sürdüğüm gibi (1945), çocuğun yaşamında, bu açıdan önem taşıyan tek bir yetenek vardır: Çocuğun, olgunlaşma, ki­ şiliğin her alanındaki gelişim ve topluluğa uyum sağlama gerçekleşene kadar, birbiri ardından gelen aşamalardan geçerek ilerleme yetene­ ği, Bu süreçler az çok bozulmadan gittiği sürece ortaya çıkan semp­ tomları hafife alabiliriz. Gelişim tıkandığı zaman ise çocuğu tedaviye almak gerekir. T A N ISA L ÖLÇÜ TLER OLARAK G ELİŞİM SÜREÇLERİ

Gelişim psikolojisinin bakış noktalarına göre farklı teorilere dayanan tanısal kategoriler, çocuksu bozuklukları belirtmek için kullanılan ye­ ni kavramlar açısından geçerli değildir elbette. Tam koyan kişi ancak bunlardan bağımsız hareket ettiğinde dikkatini semptomatolojiden ayırmayı ve hastasının dürtü, ben ve üstben bakımından hangi gelişim evrelerine erişmiş olduğunu; kişiliğin yapılanmasının yani bu iç yapı-


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 104

lann birbirinden ayrılmasının ve bunlann birbirleriyle ilişkilerinin ne ölçüde gelişmiş olduğunu; ruhsal olgulann henüz birincil süreçlerin ve haz ilkesinin egemenliğinde mi yoksa artık ikincil süreçlerin ve gerçeklik ilkesinin egemenliğinde mi olduğunu; çocuğun gelişiminin genel çizgileriyle yaşma uygun olup olmadığını; çocuğun "erken ol­ gunlaşmış" ya da "geri kalmış" olup olmadığım ve patolojinin gelişim süreçlerini ne kadar ve hangi yönde etkilemiş olduğunu; gelişimde gerilemelerin olup olmadığım, eğer olmuşsa ne ölçüde ve hangi sap­ lantı noktalannda gerçekleştiğini incelemeyi başarabilir. Bu sorulan yanıtlayabilmek için, geçen bölümde yapmaya çalıştığımız gibi, kişi­ liğin her yönü açısından ortalama gelişim normlarını belirten bir çi­ zelge gerekir. Bu çizelge ne ölçüde tamamlanmış olursa, hastanın ge­ lişme hızının eşitsiz olup olmadığı, gelişme çizgileri arasında belli bir uyum olup olmadığı, gerilemelerin geçici mi yoksa uzun süreli mi ol­ duğu, adı geçen çizelge ışığında o denli başanyla tayin edilebilir. Dürtü ve Ben Gelişiminde Dengesizlikler Kişiliğin çeşitli bölümlerinin farklı hızlarla gelişmesi durumunda or­ taya patolojik sonuçlann çıkmasını bekleriz. Bu noktada en bilinen örneklerden biri takıntılı nevrozun nedenleridir. Burada ben ve üstben gelişim açısından dürtü yaşamından daha hızlıdırlar. Bunun sonucun­ da nispeten yüksek ahlaki ve estetik istekler, nispeten ilkel dürtü tü­ revleri ve fantezilerle karşı karşıya gelerek beni takıntılı savunma uğraşüannda bulunmaya iter.1Aym sonuç daha sonraki bir gerileme so­ nucunda da ortaya çıkabilir. Bu daha aşağıda anlatılacaktır. Bunun tersi olan olasılığa, yani ben yapılanmn, normal ya da nor­ malden daha hızlı bir dürtü gelişimi karşısında yavaş gelişimi olgusu­ na bugünkü koşullarda aym sıklıkla, hatta daha fazla rasüanmaktadır. Böyle atipik çocuklarda ve sınır olgularda nesne ilişkileri de üstben işlevleri de genitallik öncesi ve saldırgan dürtüleri denetim altına ala­ cak kadar gelişmemiştir. Bu durumdaki çocuklar anal-sadist evreye geldiklerinde, bu evreye özgü genitallik öncesi eğilimleri etkisizleşti­ recek; bu eğilimleri karakter kurmak için gerek duyulan tepki oluştur­ malara ve yüceltmelere dönüştürecek kadar olgunlaşmış bir bene sa­ hip değillerdir. Veya, fallik evreye geldiklerinde, benleri, parçalanmış 1. Bkz. S. Freud: "Ben gelişiminin libido gelişiminden daha önce oluşunun takıntılı nevroza yönelik bir yatkınlığa yol açtığını... söylersem fazla cesur mu davranmış olu­ rum; bilmiyorum.” (1913:451).


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 105

fallik eğilimleri Oidipus kompleksi çerçevesinde bir araya getirerek örgütleyen nesne ilişkilerinden yoksundur. Keza, ergenlikte fiziksel olgunluğa eriştiklerinde, benleri, cinsel edime ruhsal anlamını veren duygusal genital ilişkilere hazır değildir. Başka sözcüklerle söylemek gerekirse, zamanından önceki ben ge­ lişimi iç çatışmalara ve böylelikle de nevroza yol açar. Zamanından önceki dürtü gelişimi ise sakat ve itkisel bir karakter oluşmasına. Gelişim Çizgileri Arasındaki Uyumsuzluk Gelişim çizgileri arasında uyumsuzluk, yukarıda belirtildiği gibi, nor­ mallik sınırlan içinde yer ahr; bunlann belli bozukluklann çıkış nok­ tası olduklan düşünülebilir. Böyle bir şey başa geldiğinde, anne babalar ve eğitimciler çok ça­ resiz kalırlar. Böyle çocuklara aile üyesi olarak tahammül edilemez; bu çocuklar sınıfı rahatsız ederler, oyun arkadaşı olarak kavgacıdırlar, hiçbir topluluğa uyamazlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar tepki uyandınriar, kendileri de çoğunlukla mutsuz ve hoşnutsuzdurlar. Klinik muayenede de bunlar bilinen hiçbir kategoriye sığdınlamazlar; anormallikleri ancak gelişim çizgileri bakımından incelendik­ lerinde anlaşılabilir. Bu incelemeyi yaptığımızda, çeşitli çizgilerde ulaşılan evrelerin biıbirleriyle hiçbir bakımdan orantılı olmadıklannı görürüz. Örneğin yüksek zekâ düzeyinin yanında, yalnızca anlayış alanında kötü perfor­ mans değil aynı zamanda duygu olgunluğu, bedensel bağımsızlık, ya­ şıtlarla toplumsal ilişkiler ğibi alanlarda da belli bir gerilik gözlenebi­ lir. Böyle orantısızlıklar ustaca rasyonalleştirilmiş dürtü davranışları­ na, fantezi yaşamının şişmesine, tuvalet terbiyesinde başansızlığa, kı­ saca karmaşık/ve nedenleri açısından zor kavranabilen bir semptomatolojiye götürür. Tanımsal yaklaşımlarda böyle olgulara genellikle "psikotik öncesi" ya da "sınır durum" adı verilir. Sık rastlanan başka bir durum da çocuğun oyundan çalışmaya doğru uzanan çizgideki geri kalması; ancak duygu olgunluğu, toplumsal uyum ve bedensel bağım­ sızlık açısından yaşma uygun bir düzeye ulaşmış bulunmasıdır. Bu tür çocuklar, klinik muayeneye ne akıl gelişimleri ne de son derecede uyumlu olan okul davranışlanyla açıklanabilen öğrenme güçlükleri nedeniyle getirilirler. Muayenenin amacı burada özgün gelişim çizgi­ sinin neresinde id ile ben arasında beklenen uygunluğun olmadığını saptamaktır. Bunun için hatanın haz ilkesinden gerçeklik ilkesine ge­


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 106

çişte mi, genitallik öncesi arzulara egemen olarak onların biçimlerinin değiştirilmesinde mi, etkinliklerden haz alabilme yetisinde mi oldu­ ğunu bulmak gerekir. Çocuk kimi zaman yukarıda sayılan süreçlerin hepsinde, kimi zamansa bunların yalnızca birinde geri kalmış olabilir. Tanımsal yaklaşımda böyle olgular "zihin işlevlerinde bozukluk­ lar" ya da "konsantrasyon yokluğu" diye adlandırılır. 'Halbuki bunlar birer zihinsel bozukluk değildir. Konsantrasyon yokluğu ise yüzeysel bir durumdur. Patojen Gerilemeler 3. Bölüm’de ayrıntılarıyla anlatıldığı gibi, gerilemeler, gelip geçici belirtiler olarak kaldıkları sürece; yani daha önce ulaşılmış olan geli­ şim düzeyi kendiliğinden yeniden ortaya çıkabiliyorsa, zararsız sayıl­ malıdırlar. Ancak bu gerilemelerin sonuçlan sürekli olur ve ortaya çıkardıklan zararlar kişilik içinde yeniden düzen değişikliklerine yol açarsa patojen sayılırlar. Bu iki tür gerileme, ruhsal aygıtın herhangi bir tarafında görülebilir. Ben ve üstbende başlayan gerilemeler bu ikisinin gücünü azaltırsa sonuçta id türevleri de zarar görür. Ben ve üstbendeki gerilemelerin dürtüler üzerindeki egemenlik bakımından da sonuçlan olur. Bu du­ rum savunma olanaklanna zarar verir ve idin aşın itkiselliğe, duygu patlamalanna ve akıl dışı davranışlara yol açacak, çocuğun kişilik res­ mini tanınmayacak ölçüde değiştirecek şekilde ben örgütlenmesi içi­ ne giımesine neden olur. Muayene sırasında, böyle bir kişilik yitimi, benin başa çıkmakta yetersiz kaldığı ve bu yüzden zedelendiği du­ rumlara; yani kaygılar, aynlıklar, sevgi nesnesinden gelen ağır red­ detmeler, özdeşleşme nesneleri nezdinde hayal kırıklığına uğrama gi­ bi yaşantılara bağlıdır (Jacobson, 1946). İkinci bir olasılık da gerile­ menin idden başlaması-, böylece ben yapılannın daha değişik bir yol­ dan başa çıkmak zorunda kalacakları ilkel dürtü türevleriyle doğru­ dan doğruya karşı karşıya kalmasıdır. Bu durumda, ben ve üstben, dürtülerde meydana gelen gerilemeye kapılır ve onlar da gerilerler; yani, standartlannın ve taleplerinin düzeyini aşağı çekerler. Bu saye­ de, id ve ben arasındaki iç çatışma önlenmiş olur; dürtüler ben ile uyumlu olmayı sürdürürler. Ancak bu yeni düzenin bedeli bütün kişi­ liğin, çocuksuluk, suçluluk ve itkisellik yönünde bozulmasıdır. Pato­ lojik zarann nereye kadar uzanacağı dürtü ve bendeki geriye hareke­ tin ne kadar güçlü olduğuna, dürtülerdeki hareketin hangi saplantı noktasına kadar gerileyeceğine, hangi ben tutumlannın sağlam kala­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 107

cağına ve bütün bu iç değişimin hangi gelişim evresinde durabileceği­ ne bağhdır. öte yandan, ben ile gerilemiş dürtüler arasındaki çatışma bambaş­ ka bir biçim de alabilir. Ben ve üstbenleri erkenden gelişmiş olan ço­ cuklarda, ben işlevlerinin ikincil otonomisi denilebilecek olan bir du­ rum (Hartmann, 1950); yani dürtü yaşamından, dürtü gerilemesini bene yabancı olarak görüp reddedebilecek ölçüde bağımsızlaşma olgu­ su ortaya çıkar. Yeni ortaya çıkan genitallik öncesi, saldırgan itkileri kabul edip onlara uygun fantezilere tahammül etmek yerine bu çocuk­ lar kaygı geliştirir, dürtü savunmalarını güçlendirir ve bunun da işe yaramadığı durumlarda dürtü ve ben arasında kurulacak uzlaşmalara sığınmaya çalışırlar. Burada semptom oluşmasına yol açan iç çatış­ malardır. Kaygı histerileri, fobiler, gece korkulan (pavor noctumus), takıntı belirtileri, törensi davranışlar, ketlenmeler ve karakter nevrozlan bu zeminde oluşurlar. Dürtü gerilemesinin bene uygun ve bene yabancı sonuçlannın en iyi örneklerini erkek çocuklarda, hadım edilme kıygısı sonucunda fallikoidipal evreden anal-sadistik evreye gerilemede görebiliriz. Birinci durumda, yani ben ve üstbenin de gerilemesi halinde çocuklar tutum ve davranışlarında ya eskisine oranla daha saldırgan, ya annelerine daha bağımlı, dolayısıyla genelde daha az bağımsız; veya edilgin ve daha az erkeksi bir görünüş kazanırlar. Kısacası, çocuklar önceden aş­ mış oldukları özellik ve eğilimleri yeniden benimserler; bu saplantı noktalan arasında genitallik öncesi cinsellik ve saldırganlık da vardır. İkinci durumdaki çocuklarda, ben, dürtü gerilemesi karşısında ken­ dini kaygı ve suçluluk duygulan ile savunabilecek kadar güçlüdür, burada, patolojik sonuç onlann benlerinin hangi dürtü unsuruna en fazla itiraz ettiğiyle ilişkilidir. Anallik, sadizm ve edilgenliğe ben ya­ pılarınca aynı şiddetle karşı konulduğu durumlar, semptomatolojinin en yaygm olduğu durumlardır. Benin karşı çıkışı yalnız pislik zevkine yönelmişse, aşın temizlik, yıkanma tutkusu, vb. görülür. Saldırganlık ve sadizme yöneldiğinde ise başan kellenmesi, yarışma yeteneksizli­ ği doğal bir sonuç olur. Edilgin-dişil dürtülerden korkutuyorsa yük­ sek bir hadım edilme kaygısı ya da aşın ödünleme ve saldırgan erillik ortaya çıkar. Her durumda sonuç nevrotiktir, yani nevrotik semptom­ lar ya da karakterlerdir. Burada, özellikle yetişkinlerden elde edilmiş olan analitik dene­ yimlere dayanarak, nevrozlarda da benin bir dizi gerilemeye uğradığı­


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 108

nı söyleyebiliriz; Özellikle takıntılı nevrotik savunma biçimleri, örne­ ğin yadsıma, büyüsel düşünce, yapma-bozma gibi savunma düzenek­ leri, benin işlevini daha aşağı bir düzeye çeker. Ancak bu tür ben geri­ lemesi, bozukluğun nedeni değil sonucudur. Buradaki gerileme ben işlevleriyle sınırlıdır, üstben işlevleri ise sağlam kalır. Hatta nevrotik ben, üstbene layık olabilmek için her şeyi yapar. TA NISAL Ö NEM LERİ A ÇISIN D A N ÇA TIŞM A VE KAYGI

Normal gelişim süreçleri sırasında, her birey bir dizi evreden geçer. Bunlar kişiyi başlangıçtaki farklılaşmamış durumdan çıkarıp çeşitli yapıların, id, ben, üstben, kişilik yapısı gibi kertelerin bir bileşimi du­ rumuna getirir. İlk olarak, başlangıçta ayrışmamış bir kitle olan id ve ben ayrışır; yani farklı erekler, amaçlar ve çalışma tarzıyla nitelenen iki yürürlük alanı ortaya çıkar. Bu ilk bölünmeyi, benin kendi içinde gerçekleşen bir bölünme izler. Bu bölünmenin ardından ortaya çıkan üstben, ben ideali ve ideal kendiliğin işlevi, benin düşünce ve eylem­ lerine rehberlik etmek, bunları eleştirmektir. Bir çocuğun bu yolda ne kadar ileriye gitmiş ya da geri kalmış ol­ duğu muayene sırasında iki görünür belirtiyle, yani çatışmalarının öz­ gün biçimi ve bunlara bağlı olan kaygılarla saptanabilir. Çocuklukta üç tür çatışma ayırt edebiliyoruz: dış çatışmalar, içsel­ leştirilmiş çatışmalar ve iç çatışmalar. Dış çatışmalar. Çocuğun kişiliğiyle dış çevre arasında geçen bu ça­ tışmalar, dış çevre çocuğun haz yaşamına rahatsız edici olarak girip doyumlarını ittiği, kısıtladığı ya da bunlann reddi için baskı yaptığın­ da oluşur. Çocuk kendi dürtü uyanlanna egemen olmakta yetersiz kaldığı, yani beni henüz idiyle birîikte olduğu ve bu ikisi arasında hiç­ bir engel bulunmadığı şikece dış çatışmalar kaçınılmazdır. Bunlar ço­ cukluğun, yani henüz olgunlaşmanın olmadığı çağm özelliğidir. Dış çatışmalann geç çağlara kadar sürmesi ya da gerilemeyle yeniden or­ taya çıkması durumunda, bunlan yaşayan kişiyi "çocuksu" olarak tanımlanz. Bu tür çatışmaya denk düşen ve bu çatışmanın varlığına işa­ ret eden kaygılar, çocuğunyaşma ve öbür yönlerdeki gelişmesinin du­ rumuna göre çeşididir, ortak noktalan kaynaklannın dış çevrede bu­ lunmasıdır. Bunlann zamansal sıralanışı yaklaşık olarak şöyledir: An­ nenin bakımının yitimi sonucunda mahvolma korkusu, sevginin yiti­ mi korkusu, eleştiri ve ceza korkusu, hadım edilme korkusu. İkinci tür, yani içselleştirilmiş olan çatışma çocuk kendini anne ba­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 109

basıyla özdeşleştirip onların isteklerini kendisine mal ettikten, anne baba otoritesinin büyükçe bir bölümü üstben tarafından üstlenildikten sonra ortaya çıkar. Bir öncekinden pek de farklı olmayan bir şekilde çatışmalar hep arzu doyumu ya da reddi çevresinde dolanır. Ancak çarpışma ve uygunsuzluklar artık dışarıda, çocukla nesneleri arasında değil onun iç yaşamında, benin dürtülerin istekleri ve üstben buyruk­ tan arasında seçme yapmak zorunda kaldığı ruhsal yapılann tam ortasındadır. Bu durum için tanımlanan korku, üstben karşısında duyulan korkudur, yani suçluluk duygusudur. Suçluluk duygulan algılanmaya başlanır başlanmaz muayeneyi yürüten analist, çocuğun ben içindeki bölünme evresine ulaşmış olduğunu, yani üstbenin yapılandırılmasını başarmış olduğunu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde anlar. Üçüncü çatışma biçiminin, yani içsel olanın ana belirtisi, dış çevre­ nin dış çatışmadaki gibi doğrudan, veya içselleştirilmiş çatışmada ol­ duğu gibi dolaylı bir rol oynaması değil, hiçbir rol oynamamasıdır. Bu tür iç çatışmalar, id ile ben arasındaki gelişime bağlı ilişkilerden ve her ikisinin örgütlenişindeki farklılıklardan kaynaklanır. Ruhsal aygıta id ve birincil süreç egemen oldukça, sevgi ve nefret, edilginlik ya da etkinlik, erillik ya da dişillik gibi karşıt nitelikteki duygular ve dürtü ürünleri banşçıl bir biçimde yan yana yer alır. Ancak ben olgun­ laşıp sentez işlevlerinin yardımıyla bu karşıt içerikleri kendi örgütlen­ mesine katmaya başlayınca, sözü edilen duygular ve dürtü türevleri birbirleriyle uyum içinde var olamaz ve çatışmalara sürüklenirler. İd içeriklerinin nitelik olarak karşıt olmasalar da yalnızca nicelik olarak güçlenmeleri bile, bunlann ben tarafından tehdit olarak algılanmaları ve iç çatışmalara yol açmalan için yeterlidir. Bu nedenle ortaya çıkan kaygılar özgün niteliktedir ve bireyin ruhsal dengesi için özellikle tehdit edicidir. Ama dış çevre karşısında duyulan korku ya da suçlu­ luk duygulanndan farklı olarak, bu kaygılann kökeni daha derinde­ dir, bunlar tanısal muayene sırasında değil, ancak analitik bir tedavi sırasında tespit edilebilirler. Çatışma ve korkuların dış, içselleştirilmiş ve iç olarak üç sınıfa bö­ lünmesi, çatışmaya bağlı çocuksu ruhsal bozuklukların ve bunlann ağırlık derecelerinin değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, tanı koymak açısından büyük bir yardımcıdır. Burada neden bazı olgulann dış yaşam koşullanndaki değişimlerle iyileştirilebildiği (dış çev­ reyle çatışmaların neden olduğu birinci türden olgular); kimilerine ne­ den içsel müdahaleyle ulaşılabildiği ama ortalama bir analiz süresinih yeterli olduğu (hastalık nedeni içselleştirilmiş çatışmalar olan, ikinci


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 110

türden olgular); kimilerinin ise neden çok uzun ve yoğun, zorlu anali­ tik çabalar gerektirdiğini (iç dürtü çatışmaları, "bitmeyen" analizler, bkz. S. Freud, 1937) de açıklayabiliyoruz. TANI VE TA HM İN D EKİ Ö NEM LERİNE GÖRE GENEL Ö ZELLİK LER VE TUTUM LAR

Muayeneyi yapan analistten beklenen, yalnızca şu andaki çocuksu bozukluklan saptaması ve bunlan kişisel geçmişe doğru izlemesi de­ ğil, aynı zamanda gelecekteki iyileşme olasılıklannı, yani ruhsal sağ­ lığın yeniden kazanılması ve kalıcı olması olasılığım, hiç değilse yak­ laşık olarak çıkarsayabilmesidir. Geleceğe ilişkin böyle çıkarsamalar için yalnızca gelişim süreçlerinin aynntılanna değil; aynca kökenleri bireyin doğuştan getirdiği yapıda ya da en erken dönem yaşanülannda aranabilecek olan, ruhsal dengenin korunması ya da tehlikeye düş­ mesinde mühim bir etkisi olan belirli kişisel özelliklere de eğilmek gerekir. Hem kendilik içinde, hem de kendilik ile dış dünya arasında aracılık etmesi gereken ben olduğu için, adı geçen kişisel özellikler çoğunlukla bene aittir. Ortalama istikrar kazandıran etmenler ise şun­ lardır: engellenmeye tahammül edebilme, iyi bir yüceltme yetisi, kay­ gıyla başa çıkacak etkili yollara başvurabilme, gelişmeyi tamamlama­ ya yönelik güçlü bir itki. Engellenme ile Başa Çtkma ve Yüceltme Yetisi Bir çocuğun ruhsal açıdan sağlıklı kalma ya da olma şansı, çok önem­ li ölçüde, beninin reddedilişleri kaldırabilmesine, yani bu durumda beliren engellenmeyle başa çıkma yeteneğine bağlıdır. Bu bakımdan, en küçük yaşlardan itibaren, çocuklar arasında büyük farklılıklar var­ dır. Kimi çocuklar bir arzu doyumundaki en küçük bir gecikme ya da kısıtlamayı dayanılmaz bulup öfke, kızgınlık, huzursuzluk ve sabır­ sızlıkla yanıt verir; ilk arzulannın yerine getirilmesinden başka hiçbir şey onlan hoşnut etmez ve her ikame doyum olanağı hoşnutsuzlukla reddedilir. Gerekli ve çoğu zaman kaçınılmaz olana karşı bu inat ge­ nellikle bebeklikte başlar, kendini önce oral arzularda ortaya koyup buradan daha sonraki dönemlere ve alanlara yayılır. Kimi çocuklar ise çok daha kolay doyurulabilirler. Aym dürtü kısıtlamalanna onlar aym tepkileri göstermeksizin katlanabilir, ikame doyumlar da hoşnut­ lukla kabul edilir ve hoşnutsuzluğun dindirilmesine yarar. Erken ka­ zanılan bu tutum genellikle ilerki yıllarda da korunur.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 111

tik örnekteki çocuklann, ikinci ömektekilere oranla çok daha bü­ yük bir tehlike altında bulunduklan açıktır. Büyük miktarda hoşnut­ suzluğu dizginlemek zorunda kalan bir çocuğun beni doğal olarak yadsıma ve yansıtma gibi en ilkel yardım ve savunma düzeneklerine ya da öfke, gazap ve diğer duygu patlamalan gibi ilkel boşaltım yollanna başvuracaktır. Bu yardımcı araçlar ile nevrotik, toplum dışı ya da sapkın semptomlar arasındaki mesafe ise son derece kısadır. İkinci örnekteki çocuklann dürtü enerjilerini yansızlaştırma ve bunlan amacı ketienmiş, ulaşılabilir doyumlara kaydırma olanaklan daha fazladır. Yüceltme yeteneği, ruhsal sağlığın korunması ya da ye­ niden kurulabilmesinde çok değerli bir yardımcıdır. Kaygıyı Yenebilme Analitik görüş bize kaygı duymayan çocuk olmadığım, yani çeşitli kaygı türlerinin çeşidi gelişim evrelerinin yan belirtileri olduğunu öğ­ retir. Aynlık kaygısı anneyle çocuk arasındaki biyolojik birlik evresi­ ne, sevgi yitimi korkusu sabit nesne ilişkilerine, hadım edilme kaygısı Oidipus kompleksine, suçluluk duygusu üstben oluşumu evresine denk düşer. Burada tahmin için önemli olan kaygının biçimi ve yo­ ğunluğundan çok, çeşidi bireylerde farklı ölçülenle bulunan ve so­ nunda ruhsal dengeye bağlı olan, kaygıyla başedebilme yetisidir. Ortalama düzeyde bir kaygıyı bile katlanılmaz bulan çocuklann di­ ğerlerine oranla, nevrotik bozukluklar yaşamalan daha muhtemeldir. Bunlann beni her tür iç ve dış tehlikenin varlığım, yani her türlü kaygı kaynağım reddetmek ve bastırmak; yeniden daha büyük kaygılar hali­ ne gelip kendilerine geri dönecek olan bütün iç kaygılan dış çevreye yansıtmak; ya da bütün tehlike ve kaygı ihtimallerinden fobik şekilde kaçınmak gereksinimi içindedir. Kaygıdan ne pahasına olursa olsun kaçınma tutumu önce çocukluğa, gelecekte de yetişkin yaşamına ege­ men olur ve savunma düzeneklerinin aşın kullanımı kişiyi nevroza götürür. Benin kaygıdan kaçmmayıp onu etkin önlemlerle karşıladığı; yani akıl, mantıklı düşünce, dış çevrenin etkin bir biçimde değiştirilmesi, saldırgan karşılık verme gibi tutumlar takındığı durumlarda bireyin ruhsal sağlığı daha iyi bir geleceğe sahiptir. Böyle bir ben yoğun kay­ gılarla başedebilir; aşın ¿avunma, uzlaşım ya da semptom oluşturmaksızm kaygıyla kolaylıkla başa çıkabilir.2 < 2. Kaygıyla etkin şekilde başa çıkma çocuklann bilinen fobi karşıtı eğilimleriyle ka-


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 112

İleriye ve Geriye Yönelik Eğilimler Hem ileriye hem de geriye yönelik çabalara ruhsal aygıtta bütün ço­ cukluk boyunca rastlansa da, bunlann biıbirine orantısı her bireyde aynı değildir. Her yeniliği zevkle karşılayan çocuklar biliriz. Yeni bir yiyeceğe, hareketlilikte ilerlemeye ve bağımsızlığa, maceraya, kendi­ sini annesinden uzaklaştmp yeni yüzlere ve oyun arkadaşlanna götü­ ren her şeye sevinir. Bunlar için "büyümek", yetişkinlere eşit olabil­ mek her şeyden önemlidir. Bu arzulannı bir parça olsun gerçekleştir­ mek bile, onlar için, bu süreçte doğal olarak rastlanan zorluklan, en­ gellemeleri ve hayal kmklıklannı telafi eder. Bu tutumun karşıtım sergileyen çocuklar içinse her ileri adım önceki haz kaynaklanndan yoksunluk demektir ve bu yüzden korku yaratır. Böyle çocuklann memeden kesilmesi zordur ve memeden kesilmeyi bir şok olarak algı­ larlar. Büyümek istemezler, annelerini ve alıştıklan çevreyi bırak­ maktan korkarlar, yabancılardan korkarlar, daha sonra sorumluluktan korkarlar, vb. Belirli bir bireyin hangi tipten olduğuna en kolay karar verilen an­ lar, başa çıkmanın çocuk için büyük sorun oluşturduğu ağır bir beden­ sel hastalık, ya da yeni bir kardeşin doğumu gibi deneyimlerin yaşan­ dığı durumlardır. İlerleme isteği geriletici eğilimlerden daha güçlü olan çocuklar, uzun süren bir hastalık sürecini benin olgunlaşması için kullanırlar; yeni doğana karşı kendilerini "ağabey" ya da ’’abla” olarak hissederler. Geriletici eğilimlerin daha güçlü olması durumun­ da, çocuk hastalıkta daha "çocuksu" hale gelir, yeni gelen bebeği kıs­ kanır ve kendisi de bebekliğe geri dönmek isteğini gösterir. Bu tür farklılıklar tahmin bakımından anlam taşır. Birinci türden çocuklann atbklan adımlardan aldıklan hazkazanımlan, olgunlaşma, gelişim ve uyum sırasında kendisine yardımcı olur. İkinci türden ço­ cuklar ise her gelişim evresinde takılıp kalmak ve saplantı noktalan geliştirmek tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Dengeleri rahatlıkla bozu­ lur; gerileme eğilimleri kaygı, savunma ve nevrotik çözümlere neden olur. nştmlmamalıdır. Birincide ben doğrudan doğruya tehdit eden bir tehlikeye karşı savun­ madadır; İkincide ise fobik kaçınmalara karşı. Kaygıyla etkin bir şekilde başa çıkmayı gösteren bir ömek, korkmuş bir çocuğun söz­ lerini aktaran O. Isakower tarafından verilmiştir: "Askerler bile korkuyor; ama ne mutlu onlara ki, korkuyu umursamıyorlar."


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 113 M ETA PSİK O LO JİK BİR G ELİŞİM TABLOSU

Bir çocuğun psikanalitik muayenesi, kişiliğin her yönü ve tabakasına dair bilgiler verir; bedensel ve ruhsal unsurlara; çocuğun geçmişine ya da bugününe; dış ya da iç dünyasına ait bilgilere; zararlı ya da faydalı etkilere; başarılar ya da başarısızlıklara; fantezi ve korkulara; savun­ ma süreçlerine, semptomlara, vb. ilişkin bir dizi gerçeği aydınlatır. Elde edilen her bir verinin dikkatli bir şekilde araştırılması, hatta daha sonra, tedavi sırasında bu verilerin doğrulanması veya düzeltil­ mesi gerektiği açıktır. Ancak, analitik düşüncenin en temel yaklaşım­ larından biri hiçbir verinin değerinin tek başına, yani kendisine bağlı olan başka verilerden bağımsız olarak saptanmamasıdır. Analist ola­ rak insanın kaderini yalnız kalıtımın değil kalıtımsal temelin yaşantı­ larla olan karşılıklı etkileşiminin tayin ettiği; bedensel sakatlık ya da körlük gibi organik zararların, çocuğun karşılaştığı çevre etkilerine ve zorluklarım yenebilmek için elinde bulunan yardımcı malzemeye bağlı olarak çok çeşidi sonuçlara yol açabileceği kanısındayız. Kaygı­ ların palojenik sayılıp sayılmaması, tür ve güçlerinden çok, çocuğun beninin bunlarla uğraşacak araçlara sahip olup olmamasına (Muıphy, 1964) bağlıdır. Öfke ve duygu patlamaları, çocuğun gelişimi sırasın­ da kendiliğinden ortaya çıkmalarına veya çevrenin taklidi ve çevreyle özdeşleşme yoluyla edinilmiş olmalarına göre farklı yorumlanmalıdırlar. Travmatik olaylar görünüşteki özellikleriyle alınmamalı, ço­ cuk için taşıdıkları özgül anlama bakılmalıdır. Cesaret ya da korkak­ lık, pintilik ya da cömertlik, akıllı ya da akılsız olmak gibi özellikler, yaşam koşullarına, yaşa, gelişim evresine ve kökenine göre farklı ağırlıklar kazanırlar. Klinik malzemenin tekil parçalan, aym ismi taşısalar bile, farklı bir kişilik çerçevesinde bambaşka anlamlar taşıyabi­ lirler. Bu değişkenler ile başka bireylerde bulunan sözde benzer de­ ğişkenler arasında karşdaştırmaya gidilemez; keza, bağlam dışında ele alındıklannda, yani kişilik yapısının diğer alanlanyla ilişkilendirilmediklerinde, tanı koyarken de bu değişkenlerden yararlanılamaz. Önünde bulunan malzemeyi örgütlü bir bağlantı düzenine sokmak; yani metapsikolojik görüş açılanna, dinamik, oluşumsal, ekonomik, yapısal görüşleri içeren bir çerçevede ilişkilendirmek analistin göre­ vidir. Bu tabloya, bir yandan, analistin farklı parçalan bir araya geti­ ren bir sentez çabası; öte yandan, tanılamaya yönelik düşüncesinin analitik parçalanna ayrılmış hali gözüyle bakılabilir. Bu tür profiller, tanısal muayene sırasında, analitik tedavi sırasında, tedavinin sonun­


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ t 114

da, yani çeşitli zamanlarda oluşturulabilir. Bu profil yalnızca tamla­ manın tamamlanması ve doğrulanması açısından değil, tedavi sonuç­ larının ölçülmesi; yani psikanalitik tedavinin etkililiğinin kontrol edilmesi açısından da işe yarayan bir araçtır. "Metapsikolojik profil", semptoma, hastanın betimlenmesine, aile öyküsüne ve tarihsel gerçeklere ilişkin verilerle başlar. Dış çevre etki­ lerinin muhtemel önemlerinin değerlendirilmesini de içerir. Buradan kişiliğin yapısı, yapılar arasındaki güçlerin dinamik etkileşimi, id ve ben arasındaki güç dengesi, dış çevreye uyum ve genetik varsayımlar sırasıyla düzenlenmiş olarak çoeuğun iç yaşamına girer. Böylelikle ortaya çıkan şema yaklaşık olarak şöyledir: Metapsikolojik Bir Profil Taslağı I. BAŞVURU NEDENİ (Gelişim Bozuklukları, Sorunlu Davranışlar, Kaygılar, Ketlenmeler, Semptomlar, vb.) n. ÇOCUĞUN BETİMLENMESİ (Dış Görünüş, Geliş ve Muayeneye Giri­ şi, Davranışı) m . AİLE GEÇMİŞİ VE ÇOCUKLUK ÖYKÜSÜ IV. MUHTEMEL ÖNEMLİ ÇEVRE ETKİLERİ (Olumlu ve Olumsuz) V. GELİŞİME İLİŞKİN VERİLER

A. Dürtülerin Gelişimi 1. Libido - Şunlar incelenecektir: a) Libido gelişimine ilişkin olarak: Çocuk kendi yaşma uygun olan evreye ulaşmış mı (oral, anal-sadist, fallik, gizil, ergenlik öncesi, ergenlik); özellikle de anallikten fallik olana doğru cinsellik gelişimi olmuş mu? Bedensel olarak da o evreye uygun mu? Muayene sırasında çocuk ulaşmış olduğu en yüksek evrede mi bulunuyor yoksa daha önceki aşamalara gerilemiş durum­ da mı? b) Libido dağılımına ilişkin olarak: Libido uğraşları kendiyle nesne dünyasına uygun şekilde da­ ğılmış mı? Narsisistik uğraşlar (bedene, bene ve üstbene yatırılmış bi­ rincil ve ikincil narsisizm) uygun bir kendilik duygusu sağla-


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ 1 115

maya yetiyor mu, kendilik duygusu ne ölçüde nesne ilişkile­ rine bağlı? c) Nesne libidosuna ilişkin olarak: Nesne ilişkileri düzeyi ve niteliği açısından (narsisistik, gü­ venme türünden, nesne sürekliliği, Oidipus-öncesi, amacı kedenmiş, ergen) zamansal yaşa uygun evreye ulaşmış mı? Çocuk ulaşmış olduğu en yüksek evrede mi bulunuyor yoksa daha önceki evrelere gerilemiş durumda mı? Nesne ilişkilerinin biçimi ulaşılmış olan, ya da gerilenerek varılmış olan libido gelişim evresine uygun mu? 2. Saldırganlık - Çocuğun elinde saldırganlığın hangi dışavurum yollarının bulunduğuna bakılacaktır: a) Niceliğe uygunluk bakımından, yani klinik tabloda bulunup bulunmaması. b) Biçim ve türü bakımından, yani libidonun gelişme düzeyine denk düşüp düşmeme. c) Dış çevreye ya da kendiliğine yönelik oluşu bakımından. B. Ben ve Üstben Gelişimi Şunlar incelenecektin a) Benin elinde bulunan duyu organları ne ölçüde sağlam ya da bozuktur? b) Bellek, gerçekliğin sınanması, sentez işlevi, ikincil süreç gibi ben işlevleri ne ölçüde sağlamdır? Bozukluklar nevrotik koşul­ lardan mı, gelişimsel nedenlerden mi? İşlevler düzgün mü yok­ sa düzensiz mi eğitilmiş? Zekâ katsayısı nedir? c) Ben savunması ne ölçüde gelişmiştir: Savunma belirli (adı burada verilecek) bireye özgü dürtülere mi yoksa genel olarak dürtü uğraşları ve dürtü doyumuna mı karşı? Kullanıma hazır bulunan savunma düzenekleri yaşa uygun mu yoksa daha ilkel veya erken olgunlaşmış mı? Savunma uğraşısı eşit olarak çok sayıda düzeneğe mi yayılmış yoksa bunlann biıicaçıyla mı sınırlı? Savunma uğraşısı, özellikle kaygı konusunda işe yanyor mu, yaramıyor mu? Yapılar arasındaki dengeyi koruyor, yeniden sağlıyor mu? îç hareketliliğe izin veriyor mu, yoksa onu felç mi ediyor? Nesne dünyasından bağımsız mı, yoksa bağımlı mı işliyor?


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 116

Eğer bağımsızsa (üstben gelişimi, dış çatışmaların içselleştiril­ mesi) ne derecede bağımsız? d) Ben işlevleri benin savunma uğraşısından ne ölçüde zarar gör­ müş? Yani dürtülere karşı savunma ve egemen olmak için yete­ nek gücünün ne kadan feda edilmiş? VI. SAPLANTI NOKTALARI VE GERİLEMELER

(Nedensel Veriler)

Düşünüyoruz ki çocuk nevrozlarının ve çocuk psikozlarının bir bölü­ münün temellerinde gelişim nedeniyle oluşan saplantı noktalarına ge­ rileme yatmaktadır. Bu yüzden bunlann çocuğun öyküsünde saptan­ ması hekimin en önemli görevlerindendir. Tam koymanın ilk aşama­ sında, aşağıdaki durumlar, böyle saplantı noktalan ve gerilemelerin varlığım haber verir: a) Altlarında yatan dürtü süreçlerine ulaşılabilen, ruhsal aygıtın de­ rinliklerinde neler olduğunu daha yüzeyden gösteren belli özellik­ ler ve davranışlar. Bunlann en bilinen örneği bir takmülı-zorlantılı karakterin, temizlik, düzenlilik, tutumluluk, titizlik, çift değer­ lilik ve karar vermede yeteneksizlik gibi özellikleriyle anal-sadistik evreyi, yani bu evredeki bir saplantı noktasını ele veren görü­ nür tablosudur. Diğer karakter özellikleri ve davranışlar da aynı şekilde diğer alanlarda ve evrelerdeki saplantı noktalannı ele ver­ mektedirler. (Bir çocuğun, anne babasının ya da kardeşlerinin sağ­ lığından kaygılanması, çocuksu ölüm arzulanndan kaynaklanan özgül çatışmalan gösterir; ilaç almakta zorlanma ve belirli yeme zorluklan, vb. oral fantezilere karşı savunma savaşımının; utan­ gaçlık teşhirciliğe yönelik savunmanın; özlem ise çözülmemiş bir çift değerliliğin işaretidir.) b) Uygun koşullarda kendilerim klinik muayene sırasında belli eden, daha sık olarak da testlerle ortaya çıkanlabilen çocuksu fanteziler. (Fantezi yaşamına giriş ilk muayenede ne denli zor olsa da bilinçli ya da bilinçdışı fantezi malzemesi analitik tedavide son derece ve­ rimlidir ve hastanın gelişim öyküsünün patojenik yönleri hakkın­ da tam bilgi verir.) c) Bilinçdışı zeminle görünür belirtiler arasındaki ilişkinin saptana­ bildiği, tipik olduğu; tıpkı takıntılı nevrozlardaki gibi, tanı koyu­ cunun semptom tablosuna bakarak bastınlmış süreçleri bulması olanağını sağlayan semptomlar. Böyle semptomlann sayısı abartılmamalıdır. Birçok semptom, örneğin yalan söylemek, çalmak,


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 117

yatağı ıslatmak, vb. çok çeşitli diidü zeminlerinden kaynaklanır­ lar ve muayene sırasında henüz bulanıktırlar. VII. ÇATIŞMALAR (Dinamik ve Yapısal Veriler)

Bir çocuğun normal gelişimi, tıpkı patolojisi gibi bir yandan dış ve iç dünyaları arasındaki, öte yandan içsel yapılar arasındaki çatışmaların etkisi altında bulunur. Tam koyucunun bir görevi de bu güçler savaşı­ nı görmek ve bunu kendi dinamik süreçleriyle birlikte bir şemaya oturtmaktır: a) Çocuğun bütün kişiliğiyle nesne dünyası arasındaki dış çatışma­ lar (refakatinde nesne dünyasından korku) b) İd ile ben yapılan arasında, ben çevrenin taleplerim alıp içselleştirdikten sonra patlak veren içselleşmiş çatışmalar (refakatinde suçluluk duygulan) c) Birbirine karşıt ve birbiriyle geçimsiz dürtü temsilcileri arasında­ ki daha derin iç çatışmalar (sevgi ve nefret, etkinlik ve edilginlik, erillik ve dişillik arasındaki çözülmemiş çift değerlilikler) Çocuğun yaşamında öne çıkan çatışma biçimine göre şu noktalarda sonuçlar çıkarılabilir 1. Kişilik yapısının olgunluğu, yani nesne dünyası içindeki bağım­ sızlığının derecesi, 2. Bozukluğunun ağırlığı, 3. Hastanın durumunu hafifletme ve iyileştirme için gerekli olan te­ rapi yönteminin türü. VIII. GENEL ÖZELLİKLER VE TUTUMLAR

Belli bir çocuktaki bozukluğun kendiliğinden iyileşme şansının olup olmadığım ya da çocuğun tedaviye ne tepki vereceğini öngörebilmek için aşağıdaki kişisel özellikler ve davranış biçimleri önem taşır: a) Çocuğun engellenmeye tahammül edebilmesi. Reddedilmenin beklenenden daha kötü karşılandığı durumlarda benin başa çıka­ bileceğinden daha fazla kaygı ve hoşnutsuzluk oluşur. Bu yüz­ den de patolojik gerileme, savunma ve semptom oluşturma dizi­ sinin işlemeye başlaması daha kolay olur. Reddedilmeye daha iyi tahammül edilebildiği durumlardaysa, bireyin kendi iç den­ gesini koruması ve eğer bozulmuşsa yeniden kurabilmesi daha


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 118

kolaydır. b) Çocuğun yüceltme yetisi. Bu noktada bireyler arasında derin farklılıklar vardır. Amacı ketlenmiş ve yansızlaştırılmış ikame doyumlar kabul edilebilir olduğunda bunlar çocuğun kaçınılmaz engellenmelerini onarabilir ve patolojik çözümler olasılığım azaltırlar. Çocuğun ketlenmiş yüceltme yetisini bu durumdan kurtarmak tedavinin en önemli görevlerindendir. c) Çocuğun kaygı karşısındaki tutumu. Burada kaygıdan kaçınma eğilimi ve kaygıyla etkin şekilde başa çıkma eğilimi arasındaki ayrım önemlidir. Birincisi kolaylıkla hastalığa sürüklerken İkin­ cisi sağlıklı, iyi örgütlenmiş, iş görebilen bir benin işaretidir. d) Çocuğun gelişim süreçlerinde bulunan ilerleme ve gerileme'nin orantısı. İleriye yönelik çabaların geriye yönelik olanlardan da­ ha güçlü olduğu durumda sağlığın korunması ya da kendiliğin­ den iyileşme olasılığı daha yüksektir. Gelişimin ileriye yönelik güçlü itişleri çocuğun semptomlarım aşmasına yardım eder. Ge­ riletiri çabaların üstün olduğu ve çocuğu arkaik haz kaynakları­ na sıkı sıkıya bağladığı durumlarda tedaviye direnç de daha bü­ yüktür. Her iki eğilim arasındaki güçler orantısı her çocukta, "büyük" olma arzusu ile bebeksi konumu ve doyumları terk et­ mekte direnme arasındaki çatışmadan belli olur.

IX. TANI KATEGORİLERİ

Bu verilerle elde edilen tekil bilgilerin sonuç olarak bir araya getiril­ mesi şimdiye kadar elde bulunan tam dizgeleri içinde yapılamaz; çe­ şitli bozuklukların gelişimle ve normal gelişim sürecinden sapma de­ recesiyle ilişkisinin odak noktasında tutulduğu özgün bir tam şeması gerekir. Böylece tam koyucu şu olasılıklardan biri üzerinde karar ver­ me zorunluluğu ile karşı karşıya bulunmaktadır 1. Bedenin gereksinimlerinin karşılanmasında, çevreyle ilişkilerde, çocuğun günlük davranışlarında ortaya çıkan zorluklara karşın ge­ lişim süreçlerinin kendisinin zarar görmediği, yani bozukluğun "normal çerçevede" kalması; 2. Klinik tabloda görülen semptomların gelişimin yarattığı basıncın birer yan üriinü olması; bir sonraki gelişim evresine ilerlemenin bunları kendiliğinden ortadan kaldıracak olması; 3. Daha önce edinilmiş olan saplantı noktalarına yönelik dürtü geri-


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 119

lemesinin sürekli olması; bu durumun nevrotik türden çatışmala­ ra, çocuksu nevrozlara ve karakter bozukluklarına yol açması; 4. Gerçekleşmiş olan dürtü gerilemelerinin ben ve üstbendeki gerile­ meleri de davet ediyor, çocuksuluk ve itkiselliğe yol açıyor olması; 5. Kalıtımdaki organik bozukluklara bağlı olan zararların ya da yaşa­ mın ilk döneminde, yoksunluklar, redler, bedensel hastalıklar yo­ luyla edinilmiş olan yapının gelişim sürecini kısıtlaması; iç yapı­ ların eğitimi ve ayrılmasını engellemesi; sakat, gelişimde geri kal­ mış ya da başka bir türden atipik olan klinik tablolara yol açması; 6. Organik, toksik ya da ruhsal türden, şimdiye dek bilinmeyen sü­ reçlerin kişilik kazanımlan üzerinde bozucu ve değiştirici etkiler yapmış olması; örneğin konuşmanın, dürtüleri ketleyebilmenin ve gerçek denetimin yitimi, gelişim sürecinin kendisini durdurması (çocuksu psikozlar, otizm vb.).


Patolojik Çocuk Gelişimi

n DAHA SONRAKİ HASTALIKLARIN ÇOCUKLUKTAKİ ÖN EVRELERİ Klinik olgularımızın bir yandan gelişim durumlarını, bir yandan psi­ kopatolojilerini tartışmamızın birkaç amacı vardır. Öncelikle bir ço­ cuğun tedavi gereksinimi üzerinde bir karara varabilmek ve eğer teda­ vi girişimi gerekli görülürse en uygun yöntemi bulmak gibi pratik bir amaç söz konusudur. Kuramsal bir ilgi alanından, yani gelişim süreç­ leri üzerindeki bilgimizi derinleştirmek; gelişime bağlı, yani geçici belirtilerle kalıcı bozukluklar arasında daha net ayrım yapabilmek amacıyla yola çıkılmıştır. Nihayet ruhsal hastalıkların ön aşamalarına ilişkin daha fazla bilgi sahibi olmak, bununla analistin yetişkinlerin te­ davisiyle daha iyi uğraşabilmesi dileğine de uygun düşmektedir.1 ÇOCUKLUK NEVROZLARI

Çocukluk nevrozları karşısında, kendimize başka herhangi bir alanda olduğundan daha fazla güvenmenin haklı nedenleri var. Çocukluk nevrozlarına ilişkin bilgilerimiz analizin erken dönemlerinden kay­ naklanmakta; bu hastalık türü üzerindeki görüşler o zamandan beri, yetişkin nevrozlarına ilişkin görüşlere uygun olarak gelişmektedir. Freud'da, yetişkin nevrozları için "çocukluk nevrozunun örnek değer­ de önemi" olduğu (1909: 377), "bunların yetişkinlerin nevrozlarının anlaşılmasında, çocuk rüyalarının yetişkin rüyalarını anlamakta gör­ düğüne benzer bir iş gördüğü" (1918: 31) yolunda güvenceler vardır, "Böyle çocukluk nevrozlarının incelenmesi, yetişkinlerin nevrozla1. Dr. Lisolette Frankl'a göre bu hastalıkların "doğal tarih"ini incelemek için gerekli­ dir bu yaklaşım.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 121

nnda düşülebilecek kimi tehlikeli yanlışlıklardan konır" (1916/17: 378). "Daha ileri yaşlarda bir nevroz patlak verdiğinde analiz bunun o çocukluk hastalığının doğrudan bir devamı olduğunu daima ortaya çı­ karmaktadır" (a .g .e 378). Aym denkliği çocuk ve yetişkin nevrozlarının semptom tabloların­ da da buluyoruz. Histeri örneğinde, hem çocuklarda hem de yetişkin­ lerde aynı serbest kaygı ve panikleri, hastalığın bedensel semptomlar göstermesini, histerik kusmalar ve zehirlenme korkularım, agorafobi ve hayvan fobilerini görüyoruz. (Ancak çocuklarda kapalı yer korku­ su daha az, buna karşılık duruma bağlı olan okul ve dişçi fobileri daha sık görülür.) Takıntılı nevrozda hem çocuklarda hem yetişkinlerde duygusal çift değerliliği, uykuya dalmada ve benzeri durumlardaki törensi davranışları, yıkama zorlantısını; yinelenen düşünceleri, eylem­ leri ve saymaları; büyülü sözler ve hareketleri ya da bunlardan kaçın­ maları; dokunma zorlantısı ve kaçınmasını, vb. aynen görmekteyiz. Ketlenmeler söz konusu olduğunda, çocuklardaki oyun ve öğrenme ketlenmeleri, yetişkinlerdeki iş görme ketlenmelerine denk düşmekte; ketlenmiş teşhircilik, saldırganlık, rekabet, çocuk ve yetişkinlerin ya­ şamım aym şekilde etkilemektedir. Kişiliğin gelişimi açısından, nevrotik çocuğun yaşamının sonraki yıllarında, "nevrotik karakter" dedi­ ğimiz klinik tablonun bütün ipuçları bulunur. Semptomatolojideki çakışmadan çok onun temelinde bulunan di­ namik ilişkilerdeki çakışmalar önemlidir. Klasik nedensellik formülü gerek çocuk, gerekse yetişkin nevrozları için geçerlidir: Görece yük­ sek dürtü ve ben gelişimi (çocuklar için fallik-oidipal, yetişkinler için genital evreye hızla ulaşma); bu evrede kaygı ve hoşnutsuzluk yaşan­ tıları (çocukta hadım edilme kaygısı); yaşa uygun olan bu düzeyden genitallik öncesi saplantı noktalarına gerileme; çocuksu cinselsaldırgan itkilerin, arzu ve fantezilerin ortaya çıkışı, üstbenin karşı koymaları yüzünden bu uyarımlara tahammülsüzlük, kaygı ve suçlu­ luk duygusu, ben savunmalarının seferber edilişi; savunma çabalan ve uzlaşma oluşumu, sonuç olarak da dürtülerin gerilediği saplantı noktalan, karşı çıkılan itki ve fantezilerin içerikleri ve benin kullandı­ ğı özgül savunma düzenekleri tarafından belirlenen nevrotik semp­ tomlar ve kişilik bozukluklan. Başlangıç yıllannda, az ve iyi seçilmiş hastalar çocuk analistine gelirken, olgulann çoğunda "Küçük Hans" ya da "Kurtadam" türün­ den çocuk nevrozlan bulacağımızı umuyorduk. Ancak özel muayene­ haneden danışma merkezlerine ve çocuk kliniklerine gelindiğinde bu


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 122

beklentiler değişti; tümüyle yabancı malzemelerle, yani bir dolu belir­ siz, zor görülebilen, saydam olmayan, bulanık klinik tabloyla karşı­ laşmaya başladık. Bunlar bir bakışta, bilinen nedensel varsayımlara dayandınJamıyorlardı. Analistlerin karşılaştığı ilk düş kırıklıklarından biri, çocuklardaki semptomların, yetişkinlerdekinden farklı olarak kökende bireyin bü­ tün kişilik yapısıyla uyuşmaması; çoğu zaman tek tek belirtiler halin­ de, başka tür ve kökenden olan semptomlar ve kişilik özellikleriyle birlikte ortaya çıkışları oldu. Uykuya dalma törenleri, takıntılı sayı saymalar gibi takıntılı nevroz semptomları bile, aslında histerik ola­ rak tanımlanabilecek çocuklarda sık sık görülebiliyordu. Aynı şekil­ de, histerik döndürmeler, fobiler, psikosomatik belirtiler de, takıntılı nevrozu olan çocuklarda sık sık görülebilir. İyi yetiştirilmiş, topluma uyumlu, genel olarak vicdan sahibi çocuklar sık sık tekil suçlar işler. Anne babalarının evinde zor başa çıkılan birçok çocuk okuldayken en uslu öğrenciler oluverirler. Analistlerin ikinci düş kırıklığı ise çocuk ve yetişkin nevrozları arasında doğrudan bir devamlılığın olmayabileceği gerçeğiydi. Hatta çoğu zaman bunun tam tersi görülmekteydi. Dört yaşındaki "kötü" bir çocuk, saldırgan tutumu, acımasızlığı, dürtüselliğiyle daha sonraki başıboş ve suçlu çocukları ne denli andırsa da bu çocukluk durumunu ilerideki yetişkin bozukluğunun öncülü saymaya hakkımız yoktur. Önümüzde duran tümüyle başka bir şey, örnekse takıntılı bir nevro­ zun ya da takıntılı kişiliğin başlangıç dönemi de olabilir. Erken bir fo­ bi ya da kaygı histerisi, çoğu zaman, kural olarak değilse de gelecekte bir takıntılı nevroza dönüşür. Yetişkinlerdeki biçiminden hiçbir fark göstermeyen bir takıntılı nevroz ileride belki de bir şizofreniye dönü­ şecektir. Bu uyumsuzlukları açıklama amacıyla bazı varsayımlarda buluna­ biliriz. Örnekse, çocuklann ya da yetişkinlerin nevrozlannın dayandı­ ğı güçler dengesinin dürtülerle ben arasındaki etkileşime bağlı olduğu açıktır. Gerilemiş dürtülerin takılı kalmış olduğu durumlarda bile ço­ cukta, henüz hastalığa yakalanmamış olan ben yapılan, olgunlaşma ve gelişme süreçleri yoluyla değişirler. Dört yaşındaki bir aşamada henüz ben ve üstbene uygun olan öldürme arzulan, saldırganlık ve dü­ rüst olmayan davranışlar, bir sonraki aşamada bene yabana hale gelip yadsınabilirler. Böylece semptomlar suç işlemekten çıkıp zorlantıh bir hal alırlar. Benin olgunlaşmasının ilerlemesiyle elde bulunan ve kullanılan savunma düzenekleri de değişir. Döndürme ve kaçınma gi-


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 123

; l

; ; I i f I

{ t

fc i | Î İ I (

ş

bi bedensel savunma biçimleri geri plana çekilir; onların yerini sayı saymak, büyülü formüller, tersine çeviımek, yalıtmak gibi, düşünce süreçlerine dayanan savunmalar alır. Burada da histerik semptomların yerine zorlantılı semptomlar geçer. Histeri ve zorlantılardan kurulu karma oluşumlar, histerik çocukların anal-sadist evrede bu aşamanın savunma çatışmalarına uyan yeni semptomlar edinmeleriyle açıklana­ bilir; aynı şekilde, takıntılı nevrozların yüzer gezer kaygılar, fobiler, vb. gibi daha önceki gelişim evrelerinin kalıntılarını da taşımaları böyle karma bir oluşuma yol açabilir. Takıntılı çocuklarda yüksek derecede çift değerlilik ve katı zorlantılı tutumlar gibi anal-sadist dönem bulgularının varlığı iyiye işaret değildir. Ruhsal aygıttaki bölünme ve uyumsuzluklara ait bu belirtiler, çoğu zaman gelecekteki psikotik, şizofren çözülmenin öncülleridir. Başlangıçtaki beklentilerimizin tersine çocuklardaki psikopatolojik belirtiler yetişkinlere oranla daha az değil çok daha fazladır. Önümüzde zorlantılar, törensi davranışlar, kaygı nöbetleri, fobiler, travmatik ve psikosomatik bozukluklar, karakter bozuklukları, vb. gibi tipik çocukluk nevrozlan; çocukluk psikozları; otistik durumlar, vb. bulunur, Aynca, bu çekirdek dışında daha pek çok durum bulunmaktadır önemli becerilerin eğitiminde organik nedenlerden kaynaklanmayan gecikmeler; konuşma yeteneğinde, kas etkinliğine ve boşaltım süreçlerine egemenlikte, okul yeteneklerinde bozulmalar; narsisizm, nesne libidosu gibi uğraşılarda bozukluklar; dürtüler üzerinde yetersiz denetim, kendini yaralama eğilimleri, vb. bulunmaktadır. Bu çocukların ki­ mileri, çocuk nevrozlarının asıl başlangıç noktası olan fallik-oidipal evreye bile ulaşamazlar. Kimilerinin savunma örgütlenmeleri az geliş­ miş, ilkel ve kusurludur; bumın sonucunda, onlarda görülen semptom­ lar id ile ben arasındaki uzlaşım oluşturmalardan değil idden doğrudan çıkıp gelen bazı unsurlardan kaynaklanır. Kimilerinde ise üstben olu­ şumu öyle eksik kalmıştır ki, denetim işlevi gören birer içsel güç olan ahlaki yargı, suçluluk ve iç çatışmaya bu çocuklarda rastlanmaz. Bu çalışma alanında eksik olan, klinik tabloların anlaşılmasını sağ­ layacak psikodinamik açıklamalardır. Tanımlanan belirtilerden kimilerinin, kişilik gelişiminin sürmesiyle tipik bir nevroza dönüşecek olan nevrotik gelişmenin ilk adımı olması; öbürlerinin ise daha çok başarısız bir nevroz oluşturma girişimi, yani uygunsuz dış ve iç koşul­ lar altında kısa süreli bir denge kurmaya yönelik, amaca uygun olma­ yan ve işe yaramayan bir çaba olması mümkündür.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 124

G ELİŞİM E BAĞLI BOZUKLUKLAR

Gelişime bağlı bozuklukların nedenleri bir yandan çocuğun nesne dünyasına olan bağımlılığında, öte yandan gelişim sürecinin kendisi­ nin çocuk benine dayattığı zorunluluklardadır. Çocuktaki Bağımlılığın Sonuçlan

Bir çocuk belli derecede bir bağımsızlığa ulaşmadıkça gereksinimle­ rinin doyurulması açısından tümüyle çevresine bağımlıdır. Annenin ya da önün yerini tutan bakıcının işlemlerini çocuğun gereksinimleri­ ne göre değil de katı, kişiliksiz kurallara göre uyguladığı durumlarda, uyku bozuklukları, yeme bozuklukları, boşaltım işlevlerindeki bozuk­ luklar, yalnız kalmaktan korkma gibi zorluklar ortaya çıkar. Burada, bu dört konuda çocuklann gerçek gereksinimleri kültürü­ müzde yaygın olan âdet ve yöntemlere uymaz. Çocuklann, çevrenin isteklerine ancak nadiren uyan özgün uyku ritimleri vardır. Halbuki çoğu anneler çocuğu yatağa yatırır, çocuğun uykuya dalması ve uyan­ masının kendi günlük programlanna uymasım beklerler. Aynca, ço­ cuklann uyanıklıktan uykuya giden yolda kendilerine yardım edecek araçlan da vardır. Bu amaçla kendine yönelik erotik etkinlikleri, örne­ ğin parmak emmeyi, mastürbasyonu, geçiş nesnelerini kullanırlar; ama bu etkinlikleri gerçekleştirmek için, annenin, pek sık görülmeyen hoşgörüsüne muhtaçtırlar. Çocuğun doğası gereği uykuya dalmanın en kolay yolu annenin yatağında, ondan yayılan vücut sıcaklığını his­ sedip ona dokunarak uyumaktır; ama bu günümüzün bütün hijyenik (ve aynı zamanda analitik) görüşlerine aykın olan ilkel bir gereksi­ nimden ibarettir. Beslenme hususunda da mamanın ne zaman verileceği (bebekliğin ilk günleri sayılmazsa), mama olarak ne verileceği ve çocuğun ne ka­ dar mama alacağı çocuğun kendisine nadiren bırakılır. Sonuç da çoğu zaman çocuğun aç olmasına karşın yemek için beklemek zorunda kal­ ması ve hiç de aç olmadığı zaman zorla beslenmesi olmaktadır. Tuva­ let terbiyesi çoğunlukla daha ne tutucu kaslara komuta etmenin, ne de bedensel bağımsızlık için gerekli olgunluğun bulunduğu bir yaşta başlamaktadır. Hemen bütün Batılı kültürlerde, çocuğun bütün doğal gereksinimlerine karşın, yalnız uyuması, yalnız dinlenmesi ve daha sonra da yalnız oynamasının daha sağlıklı olacağına ilişkin saçma bir inanç nedeniyle çocuklar anne ya da bakıcının rahatlatıcı varlığı ol­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 125

maksızın saatlerce yapayalnız kalmaya zorlanmaktadır. Doğal gereksinimlerin böylece ihmal edilmesi, ne denli iyi niyetli olursa olsun, arzu ile doyum arasına girmekte ve doyum yaşantıları­ nın kolay yaşanmasına engel olmaktadır. Sonuçta anneler yorgun ol­ malarına karşın uykuya dalamayan ya da yeterli uykusunu alamayan; aç olmalarına karşın yeterli yemek yemeyen ya da gerekli şeyleri ye­ meyen; annelerinin orada olmasına karşın durmadan ağlayan ve bir türlü yatıştunlamayan çocukları için yardım istemeye gelirler. Bebeğin bakımı daha en başından anlayışla, çocuğun gereksinimle­ rine göre ayarlansa bu bozuklukların çoğundan kaçınılabilir. Ancak bu tür bozukluklar bir kere ortaya çıktıktan sonra, anne tutum ve yak­ laşımını değiştirmeye hazır olsa da hemen ortadan kaldırılamazlar. Bir beden ya da dürtü gereksinimiyle ilişkili olarak yaşanmış olan engel­ lenme ve hoşnutsuzluk duygulan çocuğun belleğinde bu gereksinme bağlı olarak kalır. Dürtünün haz yerine hoşnutsuzlukla yüklenmesi onun etkililiğini, doyuma olumlu yönelişi zayıflatır, bu alanı daha son­ raki nevrotik çatışmalar ve ketlenmelere açık hale getirir (A. Freud, 1946). Çocuk gereksinimlerine karşı anlayışsızlığın yaşamın ilerisine yö­ nelik daha başka ve daha ağır sönuçlan da vaıdır. Kişiliğinin gelişimi sırasında yani dış etkilerin içselleştirildiği sırada, çocuk kendisini dürtü yaşamı karşısında da annesiyle özdeşleştirir. Annenin onun di­ leklerini anlayıp saygı gösterdiği ve olabildiğince karşılamaya çalıştı­ ğı durumlarda çocuğun beni de kendi idi karşısında aym şekilde dav­ ranır. Annenin çocuğun doyumunu gereğinden fazla ertelediği, kıstığı ya da reddettiği durumda çocuğun beni dürtülere düşmanca yaklaşır; yani gelecekteki bir nevrozun ön koşullanndan sayılan bir konumu benimser. İçsel Zorluklar

Dış zorluklardan belli ölçülerde kaçınmak mümkün olsa da, çocuğun iç zorluklardan kaçınabilmesi hayli zordur. İç zorluklar önceki bozukluklann zemin hazırladığı durumlarda daha büyük; bozulmamış bir dürtü yaşamının çocuğa bolca haz kazandırmış olduğu durumda ise daha hafiftir. Ama genelde, bu zorluklar, olgunlaşma ve gelişme sü­ reçlerinin ortaya çıkışı kadar kaçınılmazdır. Ancak bunlar, yetişkin­ lerdeki patolojilerden farklı olarak, kalıcı semptomlar değildir. Bun­ lar bir gelişim evresinin refakatçi belirtileri olarak ortaya çıkar ve ge­ lişim bir sonraki evreye geçince ortadan kaybolur, yani "aşılır'lar.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 126

Uyku bozuklukları

Çocukların bütün uyku bozuklukları dış çevrenin sonucu olarak ele alınmamalıdır. Birinci yıl boyunca çocuğun uyku ritmiyle ilgili ola­ rak nasıl davranılırsa davranılsın, ikinci yaş girer girmez uyku bozuk­ lukları başlar. Bir yaşındaki yorgun bir küçük çocuğun, eğer açlık, be" densel bir acı, bedensel bir ağrı ya da başka bir bedensel gereksinim tarafından engellemiyorsa bir anda uykuya dalabilmesi karşısında şa­ şırmayız. Ama bundan birkaç ay sonra, aynı çocuk yorgunluğuna hiç bakmaksızın yatağa götürülmesine karşı çıkacak, bütün gücüyle uya­ nık durmaya çalışacak, annesini çağıracaktır. Çünkü bu dönemde uy­ ku, daha önce olduğunun aksine basitçe bedensel bir gereksinimin do­ yumu değildir. İki yaşındaki çocukta ben ve id, kendilik ve nesne dün­ yası birbirinden ayrışmıştır. Artık uyanık durumdan uykuya geçiş üç ayrı anlam taşımaktadır; Bütün libidonun nesnelerden geri çekilmesi, bütün ben ilgilerinin dış dünyadan çekilmesi ve benin ide gömülmesi. Bunların hiçbiri kolay değildir. Bu süreçlerin her biri çocukta kaygı uyandırır, onun uykuya karşı mücadele etmesine yol açar; çocuğun annesinin orada durmasını, ışığın açık kalmasını, kapının açık durma­ sını talep etmesi, bir bardak su istemesi için nedenler oluşturur. An­ cak çocuğun nesne ilişkileri kalıcı olmaya ve ben örgütlenmesi kendi­ ni daha güvenli hissetmeye başladığında bu zorluklar yeniden kaybo­ lacaktır. Artık büyümüş olan çocuk kendisine uyuma iznini verebilir! Daha yukarıda değinildiği gibi uyanık yaşamdan uykuya geçiş için çocukların kendi yardımcı araçları vardır. Kendine yönelik erotizm etkinlikleri libidonun çocuğun kendi vücuduna dönmesine yarar. Pe­ lüş ayıcık gibi "geçiş nesneleri" anne vücuduyla kendi vücudu arasına sokulur. Daha sonraki çocukluk döneminde, kendine yönelik erotiz­ me ve mastürbasyona karşı mücadele edilmeye başlandığı zaman bu iç çatışmadan ötürü uyku bozuklukları yemden başlar. Bu durum gi­ zillik evresinde yaşanırsa, adı geçen alışkanlıkları bırakma mücadele­ sine refakat eden görünür belirtiler genellikle takıntılı olanlar, örnek­ se takıntılı dualar, takıntılı sayı sayma, takıntılı düşünceler, vb.'dir. Dışarıdan bakıldığında çocukların uykuya dalma zorlukları, depresif ve melankolik yetişkinlerin uykuya dalma bozukluklarına çok ben­ zer. Ama belirli görünür benzerliklere karşın altta yatan metapsikolojik tablo tümüyle başkadır. Gerçekte iki belirtinin tabiriyle pek ilgisi yoktur ve çocukluk bozuklukları, yetişkinlerinkilerin öncülü olarak görülmemelidir. İkisi arasındaki ortaklık yalnızca uyku işlevinin zara­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 127

ra uğramış olması ve böylece içsel çatışmaların zemini işlevini gör­ mesidir. Yeme bozuklukları

Çocukların yeme bozukluktan hakkında daha fazla bilgiye sahibiz.2 Çeşitli beslenme zorluklan art arda, dürtü ve ben gelişiminin refakatçi belirtileri olarak görülür. îlk bozukluklar bebeğin emzirilmesinde ortaya çıkar ve çeşitli ne­ denlere dayanır. Anne açısından meme başının biçimi, sütün miktan gibi bedensel engeller ya da emzirme biçimi gibi ruhsal engeller söz konusu olabilir. Bebek de daha olgunlaşmamış bir emme refleksi, beslenme gereksiniminin organik nedenlerle azalmış olması gibi be­ densel ya da annenin çift değerliliğine otomatik bir negatif karşılık verme gibi ruhsal zorluklar yaşayabilir. Daha sonra sık sık rastlanan bir bozukluk, sütten kesildikten sonra­ ki besin reddidir. Bundan, meme ya da biberonun birdenbire değil adım adım kesilmesi koşuluyla sakınılabilir. Bu durum çocuk tarafın­ dan bir zedelenme olarak yaşanırsa, geride beslenmeye karşı olumsuz tutum, her yeni tada karşı güvensizlik, alışılmamış yemeklerin geri çevrilmesi, oral haz duygulanmn azalışı, vb. gibi sonuçlar kalır. Kimi zaman da etki ters yönde olur. Birdenbire sütten kesilmiş olan çocuk­ lar yaşamlan boyunca aç ve obur kalırlar. Bir sonraki adımda yemek, çocuğun annesi karşısındaki çift değer­ li duygulanmn dışa vurulabildiği bir savaş alanı olur.3Çocuk belli ye­ meklerden kaçınır, büyük bir çabayla başka bir şey yemek ister. Adı geçen savaşlar ne yenileceği, ne kadar yenileceği, sakin oturup otu­ rulmayacağı, sofra adabına uyulup uyutmayacağı konusunda patlak verir. Bunun ötesinde, anal eğilimlere yönelik savunmalar nedeniyle bel­ li yemeklerden tiksinme; çevresel etkilerden kaynaklandığı durumlar hariç bastınlmış yamyamlık ve sadizm fantezilerine dayanan vejetar­ yenlik; ağızdan döllenme veya gebelik fanezileriyle başa çıkmak için kimi zaman yemek yemeyi tümüyle reddetme gibi durumlara da rast­ lanır. 2. Bu kitapta 3. Bölüm'e bakmız. Ayrıca A. Freud (1946). 3. Bu belitti biçimi için güzel bir klinik örnek, annesine duyduğu öfkeyi dışa vurraamaya çalışan, ama hem yemeği reddeden, hem de dilinde kalan yemek artıklarını bile ka­ zıyıp atan bir çocuktu.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 128

Anne babalar sık sık bu zorluklardan oldukça zararsız olanların, ya­ şamı tehdit edebilen yemek yadsımalarının öncülleri olmasından ve tedavi edilmezlerse bunlara dönüşeceklerinden korkarlar. Böyle kor­ kular gereksizdir. Tanımlanan bozukluklar patolojik değişimlerin be­ lirtisi olmayıp gelişime bağlıdır ve bu yüzden de kısa ömürlüdür. An­ cak, yeme işleminin aşın derecede bozulmasının yeme zevkini zayıf­ latması ve bir sonraki aşamadaki zorluklara yol açması mümkündür. Çocukluktaki yeme bozukluktan ne ölçüde yaygınlaşırsa, yetişkin ya­ şamındaki nevrotik mide-beslenme bozukluklarına da o ölçüde zemin hazırlayacaktır. Arkaikkorkular

Bir yandan kendi nesne ilişkilerinin durumuna, öte yandan iç dünyası­ nın yapısına uygun olan özgün kaygılar4 gelişmeden de çocuğun duy­ gu yaşamında kaygıca rastlanır. Küçük çocuğun "arkaik" denilen kor­ kulan kendiliğinden ortaya çıkar; bunlar mevcut tehlike durumlanna ya da hoşnutsuzluk duygulanna bağlanamaz. Tanımsal olarak karan­ lıktan, yalnızlıktan, yabancılardan, yeni izlenimlerden, gökgürültüsü ve rüzgâr gibi gürültülerden koıku görülür. Bu erken arkaik korkularla daha sonraki fobiler arasında görünen ama metapsikolojik olarak izlenemeyen benzerlikler bulunmaktadır. Fallik evrenin fobileri gelişmiş ruhsal süreçler, örnekse gerilemeler, yer değiştirmeler, çatışmalardır. Buna karşılık arkaik korkular benin olgunlaşmamış ve zayıf olduğu­ nun belirtileridir; elinde korkuyla başa çıkabilmek için yeterli araç bu­ lunmayan ben, uyaranlara panikle yanıt vermektedir. Ben olgunluğun­ da ilerledikçe henü? anlayamadığı ve başa çıkamadığı bu tür korkular geriye çekilir. Gerçeği değerlendirme yetisi, mantıklı düşünme ve ak­ lın gelişmesi, yansıtma ve büyülü düşüncenin zayıflaması sonucunda çevre daha az tehdit edici olarak algılanır. Küçük çocukların davranış bozuklukları

Kimi küçük çocuklann davranış zorluklan annelerinin başa çıkama­ yacağı ölçülere kadar ilerleyebilir. Anal-sadist evrenin en doruk nok­ tasında dürtü uyarılan doğrudan doğruya pislik zevki, yıkıcılık ve ye­ rinde duramama olarak; ya da ayrılma yeteneğinin olmayışı, acılı dav­ ranış, yakınma,, hoşnutsuduk, kaotik duygu boşalmalan biçiminde kendilerini gösterebilirler. Çevre için böyle zor kaldınlabilen, apaçık 4. Bkz. bu kitapta 4. Bölüm.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 129

patolojik görünen bu belirtilere karşın durum pek de ciddiye alınma­ malıdır. Olup bitenler, bu yaştaki çocuklann elinde bulunan dışavu­ rum olanaklanıun yetersizliğinden kaynaklanır, bu tablo düşünce, ko­ nuşma, oyun ve yüceltme gibi ben işlevlerinin ilerleyen gelişimiyle ortadan kaybolur.5 Geçici birtakıntt evresi

Düzene düşkünlük, temizlik, büyülü düşünce ve uykuya dalma tören­ lerini takıntılı nevroza ya da takıntılı kişiliğe bağlamaya alışmışızdır; ama öte yandan bunlar hemen bütün çocuklarda anal evrenin doruk noktasına ulaştığı dönemde veya bu noktanın arifesinde görülür. Kıs­ men tuvalet terbiyesinin, kısmen de ben gelişiminin zaman olarak anal sorunlarla bir araya gelmesinden ötürü (H. Hartmann, 1950) ço­ cuklar takıntılı nevrotikler gibi davranırlar. Oysa metapsikolojik ola­ rak böyle bir durum söz konusu değildir. Bu yaş döneminin görünüş­ teki patolojisi dürtü ve ben gelişimi bir sonraki fallik evreye geçer geçmez kaybolur. Buna karşılık gelişime bağlı olan bu takıntı evresiyle daha sonraki takıntılı nevrozun bağlantısı da gözden kaçmlmamalıdır. Bu dönem­ deki yaşantılar, daha sonra fallik evreden anal evreye doğru gerileme­ lere yol açan takıntı noktalan teşkil edebilir. Bu erken takıntı evresi nevrotik sayılamasa da bu evreye geri dönüş, bu geri dönüşe karşı sa­ vunma, bundan kaynaklanan çatışmalar ve uzlaşma oluşturmalar so­ nunda takıntılı nevroza temel oluşturur. Fallik evre, ergenlik öncesi ve ergenlikte gelişime bağlı bozukluklar

Gelişim atılımlarının yalnızca bozukluklardan değil aym zamanda kendiliğinden olan iyileşmelerden de sorumlu olması olgusu, gelişi­ me bağlı değişimlerin niceliksel olduğu, yani dürtü yaşamı ve ben ör­ gütlenişinin ekonomik ilişkileriyle ilintili olduğu durumlarda iyice öne çıkar. Örnekse fallik evrede dürtülerin gücü, hadım edilme kaygı­ sı, ölüm korkusu, öldürme arzulan ve bunlara karşı savunmalar artar; ketlenme, aşın ödünleme, geriletici ve edilgen tutumlardan oluşan bir klinik tablo ortaya çıkar. Son derecede tehdit edici gibi görünen tablo, Oidipus kompleksinin gücü azalıp çocuk biyolojik olarak belirlenen gizillik dönemine adımı atarsa, bir çııpıda ortadan kalkabilir. Çocuk nevrotik dürtü yoğunluğunun azalmasıyla görece sorunsuz bir duru5. Bkz. A. Katan (1961).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 130

ma gelir. Gizillik döneminden ergenlik öncesi evreye geçişte bunun tam ter­ si yaşanır. Burada Oidipus-öncesi dönemin ora! ve anal uyaranları ye­ niden ortaya çıkar ve çoğu gizillik döneminde sağlanan (sosyal uyum, yüceltme gibi) kazançları tehdide başlar. Görünüşteki bütün ruhsal sağlamlık ve içsel denge yeniden ortadan kalkar. Nevrotik tutumlar ve suç davranışları görülmeye başlanır. Ergenlik öncesinin çelişkili niteliği de buradan gelir. Bunun ardından analistin birçok çalışmadan tanıdığı ergenlik tab­ losu gelir.6Yeni ortaya çıkan genital uyaranlar erkekliği sağlamlaştır­ mada yardımcı olur, Oidipus kompleksinden getirilmiş olan edilgendişil yönelişleri ve öbür genitallik öncesi kalıntıları şimdilik sona er­ dirir. Öte yandan ergenlik atılımının da kendi semptomları vardır. Bunlar uygunsuz koşullarda ruhsal ve davranışsal sorunlar haline ge­ lebilir ve ancak yetişkinliğe girişle gerilemeye başlar.7

ÇOCUKLUKTA TA NI K A TEG O RİLERİ OLARAK SUÇLULUK VE CÜRÜM

Toplumsal Uyum ve Kronolojik Yaş. Hukuki ve Psikolojik Bakışlar

Bir çocuğun "yalan söylediği" ya da "çaldığı"ndan söz etmeye ne za­ mandan sonra hakkımız olduğuna ilişkin daha önce belirtmiş olduğu­ muz çekince, soruyu bütün toplumsal uyum ve uyum bozukluklan alanına yayacak olursak daha da büyür. Bir gencin hangi yaştan itibaren mahkeme ya da çocuk mahkemesi önüne çıkartılabileceği ve yasa önünde hareketlerinden sorumlu tutu­ labileceği devletlere ve anakaralara göre değişmektedir. Orta Avrupa devletlerinde ortalama yaş 13-14'tür. İngiltere ve Amerika'da yasal gi­ rişimlerde 8 yaşından başlayarak 16, 18 ila 21 yaşa kadar uzanan bir 6. Bkz. Hssler (1958), Geleerd (1958X aynca A. Freud (1936). 7. "Bir Çocukluk Nevrozu'' başlıklı çalışmasında (1966) H. Nagera aşağıdaki sırayı önermektedir: a) Gelişim bozukluklan (gelişim sürecine yapılan dış müdahalelere bağlı), b) Gelişmeye bağlı çatışmalar (gelişim aşamalarının yan belirtileri olarak), c) Nevrotik çatışmalar (dürtülerden kaynaklanan arzular ile dış dünyanın benimsen­ miş istekleri arasında), d) Çocukluk nevrozları.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I t3 1

derecelendirme görüyoruz. Avrupalı kriminologlar, uluslararası ola­ rak "yasa önünde tam ehliyetin 18 yaşından önce olmamasının" uy­ gun olacağı konusunda hemfikirdir. Eğitimciler ve analistler bu alanda, tıpkı hukukçular gibi, belirli bir saptama yapmış olmaktan uzaktırlar. Çocukların gelişimleri toplum­ sal uyumla örtüşebilecek bir duruma gelinceye kadar onlan toplum karşıtı, topluma uyumsuz ve suçlu olarak tanımlamanın anlamsız ve amaca uygunsuz olduğunu hissetmekteyiz yalnızca; çocukların tutum ve eylemlerinin bütün yazılı yönetmeliklere, kurallara, aile ya da top­ lumun bütün ahlak gereklerine aykırı olması durumunda bile bu görü­ şü savunmaya uğraşıyoruz. Toplumsal uyumdan önce, duygusal ve zihinsel bakımdan böyle kuralların anlaşılabilmesi; bu kuralların tem­ silcileri olan anne babalarıyla özdeşleşmeyi izleyecek bir "toplumsal taleplerle özdeşleşme yetisinin” oluşabilmesi gereklidir. Böyle uyum­ ların ancak yavaş yavaş ve kronolojik yaşla uyumlu olarak oluşabildi­ ği konusunda hukuk dünyasıyla aym görüşteyiz, ancak hukukçu ve kriminologlara oranla bu gelişmenin daha erken dönemde belirdiğini düşünüyoruz. Oidipus kompleksinin aradan çıkmasıyla kanımızca en azından toplumsal uyumun ana hatlarının belirmesi gerekir. Kuram ve uygulama bu konuda her zaman el ele yürümüyor. Kuramsal ola­ rak çocukların oidipal evre öncesinde insan toplununum ne yasal ne de metapsikolojik bağlamda uyumlu üyeleri olabileceğini biliyoruz. Bununla bitlikte klinik incelemede bu erken yaş dönemleri için de toplum karşıtı, suçlu, topluma uyumsuz ya da en azından "gizil suçlu" (Aichhom, 1925a) gibi tanımlan kullanıyoruz. Bizim bu olgularda değerlendirdiğimiz, olgun bir bireyin tam toplumsal uyumu değil, toplumsallaşmaya giden yoldaki birçok ara aşama ve kısmi başarılar­ dır. Çocuğun bu basamaklarda gereken ilerlemeyi göstermeksizin ge­ lişmesi, istenen nihai başanya ulaşamayacağı ya da ulaşmakta yeter­ siz kalacağı kaygısını uyandınr. Nihai toplumsal uyumun bir dizi önkoşula bağlı olduğundan, yani gelişim yolundaki ilerlemenin bu sonucu sağlamak için ruhsal aygıtın her yerinde aynı olması gerektiğinden kuşkumuz yoktur. Gelişme ko­ şullarına ilişkin ne kadar şey bilirsek o kadar iyidir. Çünkü, tam koy­ duğumuz sırada, klinik tabloda gelişim çizgileri arasındaki uyumsuz­ luğun, dürtüler ve benin gelişim hızlan arasında üygunsuzluklann ya da nesne ilişkilerindeki eksiklik ve zayıflıklann sadese çok hafif be­ lirtileri bulunsa bile, bunlann ilerideki toplumdışılığı haber verip ver­ mediğini saptayabiliriz.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 132

Toplumsal uyumun gelişim öyküsünün alt bölümlerine bu şekilde bölünmesi, topluma uyumsuzluk ve suçluluğun nozolojik kavramlar olarak ruhsal ya da ahlaki azgelişmişlik, anne balâ evinden erken ay­ rılmak, anne baba tarafından ihmal edilmek, anne baba geçimsizlikle­ ri, ailenin bölünmüşlüğü, vb. gibi özgün bir iç nedene bağlanabilecek başlı başına kavramlar olarak algılanması hatasına düşülmesine de son verecektir. Topluma uyumsuzluğun özgün nedenlerinden ne ka­ dar az söz edersek, toplumsal uyumu dürtülerin ilerleyişinin son ürü­ nü olarak görebilmemiz; yani her normal çocukta normal olarak bulu­ nan çabaların dönüşümü olarak görebilmemiz o denli kolay olacaktır. Böyle bir kuramsal tutum, burada söz konusu olan patolojik sonuca götüren gelişim çizgilerini saptayabilmeyi kolaylaştırır. Beklenebile­ ceği gibi, anormale giden bu yolların izlenmesi, daha yukarıda anla­ tılmış olan normal gelişim çizgilerine oranla daha zor, bulanık ve tı­ kalıdır. Haz İlkesinin Egemenliğindeki Yeni Doğan

Yeni doğan tek bir yasayı, yani bütün dışavurumlarına körlemesine tabi olduğu haz ilkesini tanır. Bu ilkenin egemenliği altında haz ya­ şantılarından hoşlanılır, hoşnutsuzluk yadsımr ve gerilimler olabildi­ ğince düşük tutulur. Yeni doğanın bu haz ilkesini yalnızca kendi be­ deni çerçevesinde, ihtiyaçları ve içgüdüsel talepleri kendi bedeni tara­ fından karşılanabildiği sürece işletmesi, gelecekteki gelişimi açısın­ dan son derece önemlidir. İlk Yasa Koyucu Olarak Çocuğa Bakan Anne

Açlık, uyku, ısınma gibi bedensel gereksinimlerinin doyumu için be­ bek bütünüyle kendisine bakan kimseye emanet edilmiştir. Haz ara­ mak ne kadar bir iç ilke olsa da haz doyumu dış dünyanın damgasını taşır. Çocuğun arzularını anne doyurur ya da yadsır ve bu rolü yüzün­ den yalnızca onun ilk sevgi nesnesi değil aynı zamanda ilk yasa koyu­ cusu da olur. Dış dünyanın çocuk tarafından fark edilen ilk kural ve yasaları ona sağlanan doyumların sıklığı ve miktarına ilişkindir. Bu­ rada bebek bakımında başvurulan yol ve yöntemlerin çocuğun kendi­ sine bağlı olan haz ilkesiyle ne ölçüde uyumlu olduğu, buna karşı mı geldiği yoksa onun tarafından mı yönetildiği önem kazanmaktadır. Kimileri şartlı reflekslerden faydalanarak bakımı tamamen çocuğun dürtü ve gereksinimlerinin düzenlenmesi yolunda kullanırlar; bu


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 133

amaçla engeller koyar, doyumları şuurlar, çocuğun keyif ve arzularım yatay kesen bir yol izlerler (örneğin Truby King yöntemi). Başkaları ise ters yönde davranır, çocuğu hoşnutsuzluk yaşantılarına terk et­ mekten kaçınır, böylece ona olabildiği kadar haz sağlarlar. Yaşamım sürdürebilmesi açısından annesine bağımlı olan bebek önüne konulmuş olan kurallar, yönetmelikler ve programlamalara bir çıkış yolu olmaksızın tabidir. Düzeni kendisine hoşnutsuzluk getirdi­ ği oranda düşman bir güç olarak, kendi doyumlarını sağladığı oranda da dostça olarak algılar. Çaresizliğine karşın bakım zemininde anne­ nin belli tutumlarına karşı eğitilmeye başlamıştır. Anneler bu en er­ ken yaşlarda bile iki türlü çocuğu ayırt ölebilirler: Kolay yönetilen, "uslu", bakımı kolay olanlar; sabırsız, bencil, "zor" olan, karşılarına çıkarılan bütün kısıtlamaları gürültüyle protesto edenler. Dürtü Doyumuna Dış Kısıtlamalar

Büyüyen çocuk beslenme, uyku, vb. bakımından bağımsızlaştıkça dış dünya ile bedensel gereksinimleri için sürdürdüğü savaş da geri plana çekilir; bu gereksinimlerin yerini dürtü türevleri alır. Çocuk bundan sonra kendi bencil, genitallik öncesi ya da saldırgan arzularının doyu­ munu daha önce açlık duygusunun bastırılması için gösterdiği telaşla izlemeye başlar. Ve daha ikice olduğu gibi dış dünyanın önüne koy­ duğu engellerle karşılaşır. Çocuk için dürtülerinin hedefine ısrarla ve çevre koşullarına aldırmadan ilerlemek çok doğaldır. Yetişkin çevre istese de istemese de, çocuğu zararlardan korumak için, insanları ve eşyayı çocuğun saldırılarından korumak için engelleyici olarak müda­ hale etmek zorundadır, tç ile dış arasındaki, hazza yönelik ve gerçeğe uygun çabalar arasındaki uygunsuzluk sonucunda bu yaştaki bütün çocukların çevreleriyle aralarında sürekli zorluklar bulunur, normal olarak bu çocuklar itaatsiz, azgın, yaramaz, kısaca "felakettirler. Dış Kısıtlamaların İçselleştirilmesi

Bir birey, dürtü türevleri ve bunlann doyumu açısından kendisiyle çevresi arasında böyle parçalanmış olduğunda bu bireyi olgunlaşma­ mış diye adlandınyoruz: Bu durumda arzular bireyden, bu arzulann doyumu ya da reddi çevreden gelmektedir. Çocukluk için normal olan bu ahlaki bağımlılıktan sonra, olgun kişinin kendi işinin yargıcı oldu­ ğu yetişkinlik durumuna kadar uzun ve zahmetli bir gelişim yolu baş­


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 134

lar. Birey sonunda kendi önüne konulacak beklentilerin ve kendi iç ideallerinin zemininde, kendi amaçlannı gözden geçirerek akılcı bir yargıya tabi tutacak; uyanların yadsınmasına, ertelenmesine ya da ey­ leme geçirilmesine kendi başına karar verecek duruma gelecektir. Böyle bir ahlaki bağımsızlığa ulaşmak çelişkiden bağımsız bir süreç değildir; aksine, bireyin tasarrufundaki yetUer ve eneıjilerin dürtüle­ rin veya benin yanında yer aldıklan dinamik bir mücadelenin sonucu­ dur. Bu çatışmanın taraflan, toplumsallaşmaya yardımcı olup olmamalan temelinde, çeşitli başlıklar içinde aşağıdaki sayfalarda incele­ necektir. "Ruhsal işleyiş ilkeleri” ve bunlann bireyin toplumsallaşmasında oynadıklan rol

En temel biçimiyle haz ilkesi de, onun daha sonra gerçeklik ilkesine dönüşen hali de ruhsal aygıtın içinde bulunan yasalardır ve her biri za­ manı gelince ruhsal süreçlere egemen olurlar. Haz ilkesi, yukanda an­ latıldığı gibi, erken çocukluk döneminde, içten gelen bir karşı koyma olmaksızın egemendir. Ondan sonra da idle yakından ilgili olan bi­ linçsiz ve kısmen de bilinçli fantezi yaşamı, rüya yaşamı, nevroz ve psikozlarda semptom oluşturma gibi bütün ruhsal süreçlerde egemen­ liğini sürdürür. Her iki ilke de kuramsal psikolojik kavramlardır, yani ruhsal olgulann belli türlerini tanımlama ve birbirinden ayırt etme çabalanmn ürünüdürler. İlk ortaya atıldıklannda, bu tanımlamalann ah­ laki ya da toplumsal değer yargılan bildirmeleri amaçlanmamıştı. Ancak bireyin toplumsal ve ahlaki gelişimi açısından bu ilkelerin önem taşıdığı da ortadadır. Haz ilkesinin egemenliğinde olan kimse, eylemlerinde baştan başa ve dış koşullara aldırmaksızın kendini kendi haz amaçlanna bırakmıştır. Gerçeklik ilkesi ise erteleme, duraklayıp düşünme ve toplumsal çevreye dikkat etme olgulanna ve bunlann ge­ reklerine yer verir. Haz ilkesiyle toplum dışı ya da karşıtı davranış, tıp­ kı gerçeklik ilkesiyle toplumsallaşma gibi birbiriyle çok sıkı ilişkilidir. öte yandan bu alanda çok dikkatli olmak zorunludur çünkü gerçek­ lik ilkesiyle toplumsallaşma arasındaki ilişki ilk bakışta sanıldığı ka­ dar açık değildir. August Aichhom (1925a), suç işleyen çocuklar ve genç suçlulann yüksek bir gerçeklik uyumu gösterdiklerini, ancak bu yetinin toplumsallaşmaya hizmet etmediğini ortaya çıkaran ilk kişi ol­ du. Haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçmenin toplumsallaşma için bir önkoşul olduğu varsayımı doğrudur. Ancak bu kural tersine işle­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 135

mez, yani gerçeklik ilkesine geçmiş olmak tek başına biteyin toplum­ sal taleplere uyacağının garantisi değildir. Gerçeklik ilkesi her şeyden önce, arzuların engellenmesine, erte­ lenmesine, amaçlarının ketlenmesine tahammül edebilme; ikame baz­ lara, yani haz niteliğinin azalmasına rağmen hoşnut olabilme yetisi­ dir. Birçok yazar bu yeteneği toplumsallaşma için son derece önemli görmektedir; haz kazanmaktaki ısrann sürmesini ise uyumun olmadı­ ğının kanıtı kabul etmektedir. Bu tür yargılar kısmen doğrudur; ancak aym derecede önemli etkileri göz önüne almadıkları için bunlara tü­ müyle kablmamaz. Toplumsallaşmanın ön koşulu olarak ben işlevlerinin gelişimi

Bir çocuğun haz ilkesinden gerçeklik ilkesine geçişi ve böylece top­ lumsallaşmanın olanaklı hale gelişi, çeşitli ben işlevleri belli bir geli­ şim aşamasına ulaşmadan başarılamaz. Ancak bellek izleri ruhsal ay­ gıta yerleştiğinde, yani bir bellek bulunduğunda çocuğun eylemleri deneyim ve öngörüye göre, yani gerçeğe uygun olarak işlemeye baş­ lar. Gerçeği değerlendirme yetisi olmaksızın iç ve dış, fantezi ve ger­ çek arasında bir aynm; dolayısıyla sannsal arzu doyumunu uygun edimlerle değiştirmek için bir neden de yoktur. Ancak konuşmanın kazanılması çocuğu insan toplumunun bir üyesi haline getirir; konuş­ ma yeteneğine bağlı olan ikincil süreçler, yani mantık ve akıl, neden ile etki arasındaki ilişkinin anlaşılmasını, çevre isteklerine basitçe kör bir itaat olmadan uyabilmeyi sağlar. Bu gelişmeler sonucunda, edim­ leri düşünsel olarak ölçüp biçme de mümkün olur; yani, içgüdüsel bir arzunun ortaya çıkışı ile bu arzunun doyurulmasına yönelik davranış arasında, çocuk belli bir akıl yürütmede bulunabilir. Çocuğun kas ha­ reketlerinin idden gelen itkilerin değil benin denetiminde olması da toplumsallaşma açısından önemlidir. Son olarak insanın toplumsal tu­ tumu benin bütünleştirme işlevine bağlıdır. O olmadan dürtüler, arzu­ lar, tutumlar ve davranışlar, eğilimler, vb. kaodk, tek tek parçalar ha­ linde kalırdı. Birey kendini tek bir kişi, kendi olarak çevresine bir bü­ tün halinde sunamazdı, insanın toplumsal uyumu söz konusu olma­ dan önce birincil süreci aşması gerektiği öylesine doğaldır ki belki bu yüzden bu durum her açıdan tam olarak değerlendirilememektedir. Küçük çocukların anımsayamadan, konuşamadan, düşünemeden ve dalla yargılayamadan önce toplumsal olarak davranmalarını bekle­ meyiz. Aym şekilde, ruhsal bakımdan düşük bir gelişme düzeyine sa­


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 136

hip olanlar ile benleri organik açıdan zarar görmüş bulunanlardan top­ lumsal tutumlar beklemeyiz. Keza, yaşamın bir anında ben gerileme­ leri nedeniyle benin işlevlerinin konuşma öncesine, birincil süreç dü­ zeyine düşmesi de toplumsallaşmayı ortadan kaldırabilir. Toplumsallaşmadaki rolleriyle ben düzenekleri

Bir yandan gerçeklik ilkesinin oluşturulması, öte yandan ikincil dü­ şünce süreçleri sayesinde çocuk kendi iç değerlendirmeleriyle çevre­ nin değerlendirmelerini karşılaştırmaya ve yaklaştırmaya başlar. Ama ikisi arasındaki uzaklık ancak daha başka etkiler, yani çocuğun libidi­ nal bağlarıyla ilgili olan ben düzenekleri etkili olmaya başladığında kaybolur, böylece kendilik ile nesne dünyasımn farklılıkları arasında köprüler kurulmaya başlar. Burada ilk olarak önem taşıyan güdü, ken­ dini erkenden hissettiren, dış dünyaya olan ilginin ve dikkatin çoğal­ masıyla hızla artan taklit güdüsüdür. Küçük çocuk hep edilgin kal­ maz; en azından fantezisinde kendisine bakan annenin rolüne girme­ ye ve böylelikle onun kendi doyum süreçleri üzerindeki egemenliğin­ den kendisi de pay almaya çalışır. Oidipus-öncesi evrelerden itibaren, zaman zaman yapılan taklitle­ rin haz vermesi durumunda, çocuk bu hazzı sürekli kılmaya çalışır. Kendi kişiliğini değiştirmeye ve böylece anne babasının o hayran ol­ duğu özelliklerini gittikçe daha fazla edinme arzusuna uygun olarak özdeşleşmeye doğru ilerler. Anne babanın toplumsal tutumları, böyle­ ce çocuğun dış dünyasından iç dünyasına alınır, onun ideal benliği ve üstbeninin de öncülü olur. Böyle özdeşleşmeler çocuğa, o eski günler­ deki gibi kendisini annesiyle bir hissetmesi olanağını -bu yeni birlik yalnızca ahlak ve ideal oluşturma düzeyiyle sınırlı olsa bile- sağlar. Oidipal dönem sırasında ve sonrasında bu yeni yapı, anne babadan alınmış olan otoriteyle de donanır, içe atım yoluyla bu otorite içsel bir yasa koyucu haline gelir. O zamana kadar yalnızca arzulanan bir ideal olan bu otorite etki ve güncellik kazanarak üstbene dönüşür ve bun­ dan böyle dürtüleri içsel olarak denetlemeye başlar. Ben bunları yeri­ ne getirdikçe üstben tarafından kendinden hoşnut olma ve kendine de­ ğer verme duygularıyla ödüllendirilir. Eğer ben dürtüleri üstlenir ve üstbenin buyruklarına uymazsa üstben tarafından suçluluk duygulan yoluyla cezalandırılır. O halde önceleri toplumsal uyum konusunda anne babayla çocuk arasında verilen mücadele; böylece çocuğun ar­ zulan ile dış dünya örneğine göre yaratılmış bir içsel yasa koyucu ara­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 137

sındaki bir iç çatışma haline gelir. Etkin bir üstbenin oluşturulması çocuk için toplumsallaşma yolun­ da atılmış önemli bir adımdır; toplumsal çevresinin ahlaki isteklerine tabi olmak yerine artık kendisi onun bir parçasıdır ve kendisini onun bir temsilcisi olarak hissedebilir. Bununla birlikte, çok katı da olsa bir çocuk üstbeninin bağımsızlığım olduğundan daha büyük sanmak bir hata olur, tçsel otorite daha yıllarca korunmaya ve dış dünyanın otori­ te örneklerine tutunmaya muhtaçtır, anı» babasıyla kurduğu nesne ilişkileri ya da özdeşleşme ağır düş kırıklıkları ya da şok türünden bir yaşantıyla bozulursa bu içsel otorite tamamen yıkılabilir. Toplumsallaşmanın önünde bir engel olarak id

Normal çocukta ben ve üstben oluşumu kısa zamanda büyük bir yol katetdği için gözlemci, aşılması gereken diğer sayısız zorluk ve engel­ leri kolayca hafife alabilir. Çocuğu toplumsal taleplere yatırım yap­ maya, onlan kabule ve sonunda benimsemeye yönlendiren güdüler onun en önemli nesneleriyle, anne babasıyla kurduğu duygusal ilişki­ lerinden kaynaklanır ve o denli de güçlüdür. Öte yandan çocuk için kendi içgüdüsel arzularının doyumunun da daha az önemli olmadığını unutmamak gerekir. Genitallik öncesi cinsellik ve çocuksu saldırgan­ lığın, yani dürtü yaşamının çekirdeğini oluşturan ilk temel biçimlerin tepki uyandırması; yetişkinlerin dünyasına uymaması ve izin verilen dışavurumlara geçinceye kadar birçok değişime uğramasının gerek­ mesi gerçeği hemen her çocuk için çok acı veren bir deneyimdir. On­ dan istenen toplumun bir üyesi olabilmesi için kendinden bir parçayı terk etmesidir. Yine de, bütün gerekli dürtü değişimlerinin iç çatışmalarla kazanıl­ masının gerekmeyişi; hiç değilse birkaçının kendiliğinden, olgunlaş­ ma ve büyümeyle değişmesi çocuğa bir parça yardımcı olur. Örnekse en erken yamyamca fanteziler birincil bastırmaya kurban giderler, yani bunlar benin bütünlüğüne hiç alınmaz ve daha ben ken­ di savunma çabalarını seferber etmeden kaybolurlar. Küçük çocuğun serbest saldırganlık ve tahripkârlığı da kendiliğinden; benin çaba ve zorlamaları ya da eğitinde değil, çocuk libidosunun hizmetine girerek boyunduruk altına alınır ve denetlenir (libido ve saldırganlık arasın­ daki kaynaşma). Bizim kültürümüzün çocuklarının bazı anal eğilim­ leri de neredeyse otomatik olarak amacı keüenmiş yer değiştirme ve yüceltme yoluyla etkisizleştirilir, tabii bu alandaki eğitim önlemleri-


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 138

nin doğal sürece uyması ve dikkatli yürütülmesi koşuluyla. Çocuktaki bütün dürtü türevleri uysal değildir; çoğu zaman önce çevreyle, daha sonra ben yapılarıyla çatışmalara yol açarlar. O zaman ben dürtüyü bir haz kaynağı olarak ele alma yetisini yitirir; onun dış çevrenin ve kendi üstbeninin gözünde uygun ya da itici mi, kabul edi­ lebilir yada edilemez mi olduğunu incelemeye başla-. Nesnel olarak bakılırsa çocuğun dürtü yaşamının neredeyse bütün elementleri; hırs, açgözlülük, kıskançlık/rekabet, ölüm arzulan, vb. bireyi toplumdışına doğru itmektedir, toplumsallaşma bunlara karşı savunmayla eşan­ lamlıdır. îdin kimi ürünleri bilinçli benden tümüyle dışlanacak (bas­ tırma), diğerleri tam tersine çevrilecek (karşıt tepki kurma), dürtü amaçlanndan uzak amaçlara yönlendirilecek (yüceltme), kendinden başka kişilere taşınacaktır (yansıtma). Fallik cinsellik gibi bene daha az yabancı olan heyecanlarsa gelecekte doyurulmak üzere askıya alı­ nacaktır. Görevi bireyin toplumsal geleceğini güvenceye almak olan savun­ ma süreçleri aym zamanda kişinin bütünlüğü üzerinde keüeyen, kısıt­ layan ve yoksullaştıran bir etkiye sahiptir. Bu zarar ne savunma düze­ neklerinin seçimine ne de eğitimin aşın baskısına yüklenebilir. Savun­ ma düzenekleri kimi yazarlarca ileri sürüldüğü gibi sadece patolojik ya da sağlık koruyucu değildir. Her ikisi birdendir, yani aym zamanda hem içsel dürtülerle başa çıkma hem dışanya uyum sağlamanın hiz­ metindedir. Bunlar sonuç olarak aynı sürecin iki yanıdır. Gelişim sü­ reçleriyle savunma süreçleri arasında hiçbir içsel çelişki yoktur. Tam tersine savunma süreçlerinin örgütlenmesi ben oluşumunun önemli ve vazgeçilmez parçasıdır. Bizim burada karşılaştığımız gerçek çelişki­ ler daha derinde, bireyle toplum arasındadır. Bu çatışma bireysel kişi­ liğin özgürlüğüyle bireyin topluluk içinde düzene sokulması arasın­ dadır. Bu iki amaç arasındaki çelişki toplumsallaşma sürecinin başansının önündeki en büyük engeldir.8 8. Normal ve patolojik savunma düzeneklerini birbirinden ayırt etmek yerine bunları aşağıdaki bakış açılarına göre incelemek amaca daha uygundur: a) Yaşa uygunluk. Savunma düzeneklerinin en azından kısmen bildiğimiz kendi kro­ nolojileri vardır. Çok erken ortaya çıkarlar ya da normalden daha uzun sürerlerse patolo­ jik sonuçlara neden olmaları büyük bir olasılıktır. Örneğin yadsıma ve yansıtma erken bir çocukluk evresinde "normaTdir, daha sonraki bir evredeyse patolojik etki yapar. Bastır­ ma ve tepki oluşturma eğer çok erken kullanılırsa çocuk kişiliğinin felç olmasına yol açar. b) Denge. Bir savunma düzeneği yalnızca belirli önlemlerle sınırlı kalmayıp çeşitli tehlikeler için çeşitli yöntemleri kullanabiliyorsa bunu olumlu olarak değerlendiririz.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 139

Toplumsallaşmanın Olmayışı

Bir gelişim süreci için ne kadar çok önkoşul gerekirse sürecin karşıla­ şacağı bozukluklar da o kadar çok olur. Çocuğun toplumsallaşması olaymda yukanda belirtildiği gibi önkoşullar iki alanda bulunmakta­ dır dışsal olarak eğitim etkilerinde, içsel olarak id, ben ve Üstbenin ol­ gunlaşması, gelişmesi ve büyümesinde. Dış etkiler aileye, toplumsal duruma ve kültür kökenine göre değişir, içsel etkiler de dürtü ve ben gelişiminin kişisel kaderine göre değişmektedir. Bunun sonucu, top­ lumsal vicdanın ortaya çıkış anı, genişliği ve güvenilirliği bakımından olabildiğince farklılaşmasıdır. Varyasyonların böylesine çeşitli oldu­ ğu durumlarda kuramsal normlar koymaya kalkmanın hiçbir anlamı yoktur. Toplumsallaşmanın yürümemesi psikanalitik yazında genellikle te­ kil etkilere bağlanır. Yüksek ben gelişimindeki bozuklukların toplumdışılığa götürdüğü gerçeği, birçok suçlu çocuğun test sonuçlarıyla da uyum içindedir.9Anne babaların toplum dışı tutumlarının onlarla nor­ mal özdeşleşme sonucunda çocuğun üstbenine alındığına birçok yazar dikkat çekmiştir (A. Aichhom, 1925a; Augusta Bonnard, 1950). Anne babayla olan nesne ilimcilerinin zorla kopmasının da toplumsallaşma bozulduklarım ortaya çıkaracağı ilk olarak A. Aichhom'da (1925a), sonra John Bowlby'de (1944) öne çıkarılmıştır; bu olgu bugün genel olarak kabul edilmektedir. Yazarların çoğunda, patolojik gelişim açısından nitel etmenlere, daha önemsiz olmayan nicel etmenlerden daha fazla önem verildiği görülmektedir. Dürtü ve ben gücündeki ya da ikisinin ilintisindeki her değişiklik, toplumsal konumu henüz çok güvensiz olan çocuk için bir tehlike oluşturur. Hangi nedenden olursa olsun benin gücünü yitirme­ siyle çocuk normal dürtü etkinliği üzerindeki egemenliğini de yitirir. Böylece ilkel haz dürtüsü ve bencil tutum, yaşa uygun, topluma uyum­ lu davranışın yerine geçer. Dürtü etkinliğinin uğraşısının geneli ya da özel olarak belli bir kısmi dürtü artarsa, normal savunma işlevi, top­ lumsal uyum için gerekli olan egemenliği sağlayamaz. Öte yandan, c) Yoğunluk. Bir savunma çabasının nevroza mı yoksa toplumsal uyuma mı götürece­ ği yalnızca düzeneklerin seçimine değil aym zamanda kullanımındaki yoğunluğa da bağ­ lıdır. Dürtülere egemen olmaktaki aşırılık da nevroza götürebilir. d) Geri dönüşlülük. Hiçbir savunma düzeneği başlangıçta ortaya çıkmasına neden olan tehlikenin ortadan kalkmasının ardından varlığını devam ettirmemelidir. 9. "Suçluların itkisel karakteri” üzerine bkz. J.J. Michaels, 1955.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ 1,140

böyle nicel dalgalanmalar normal gelişim kaderine dahildir. Bedensel ağrı, bedensel hastalık, korku, şok türünden yaşantılar ben üzerinde zayıflatıcı etki yapar. Dürtü gücü dış deneyimlere göre ya artar ya da azalır; baştan çıkarma, cinsel gözlemler, red ve doyumların aşın veril­ mesi ya da çeşidi gelişim aşamalanna geçişler bu güçte değişikliklere yol açar.10Bu tür nicel dalgalanmalar olup bittiği sürece çocuğun top­ lumsal uyumu çeşidi değişimlere tabi olarak kalır. Birçok yazann görüşüne göre, toplumsal uyumun sık sık başansız olmasının nedeni bir ölçüde çocuk cinselliğine, fakat büyük ölçüde çocuk saldırganlığının inatçılığına bağlıdır. Ancak bence yapılan göz­ lemler bu görüşü desteklememektedir. Saldırgan uyaranlar libidoyla normal oranda kaynaştığı zaman toplumsallaşma üzerinde kedeyici değil destekleyici etki etmektedir. Bebeğin dış dünyaya girmesini ve ona sıkıca tutunmasını güvencelemek için saldırgan, yani etkin uya­ ranlara gereksinimi vardır. Küçük çocukta saldırganlık büyüyüp ba­ ğımsız olmak ve anne babasının yerine geçmek dileğini, yani onlarla özdeşleşme dileklerini güçlendirir. Üstben oluşumu saldırganlığa ba­ ğımlıdır çünkü dışan yönelik saldırgan uyaranlar nesne dünyasından geri çekilerek üstbenin kullanımına sunulacaktır. Yalnızca libidoyla saldırganlık arasındaki kaynaşma oluşmazsa ya da ileride aynşmalar olursa saldırganlık, saf saldırganlık ya da tahrip­ karlık olarak toplumsal davranış için tehdit oluşturacaktır. Bunun ne­ denleri genellikle saldırganlık dürtüsünün kendisinde değil libidinal süreçlerdedir. Libido ilişkileri gelişimde geri kalır ya da nesneden düş kınklıklan, nesneden aynlış, nesne yitimi, nesneden zarar görmek gi­ bi olaylarla zarara uğrarsa saldırganlığın tümünü içeremez. Saldırgan­ lığın normal olarak bir zirve noktasına ulaştığı, bu saldırganlığın top­ lumsal yararlılığının eşit libido miktarlanyla yakın bir birliktelik kur­ masına bağlı olduğu anal-sadist evrede böyle bir aynşmanm yaşanma­ sı özellikle tehlikelidir. Bu aşamada saldırgan uyaranlar sık sık libido­ nun etkisinden kurtulup saf bir tahripkârlık olarak kısmen dış dünyaya kısmen çocuğun kendi kişiliğine yönelirler. Böyle çocuklar acımasız, açgözlü, kavgacı ve dış dünyaya karşı olan tutumlannda düşmanca olur; eğitimsel etkilere ya da üstbenden gelecek isteklere yanıt ver­ mezler. Saldırganlıkla libido arasındaki kaynaşma yeni, mutiu bir nes­ ne bağlantısıyla yeniden oluşmazsa gelişimin yolu suçluluğa çıkar.

10. Bir örnek Oidipus kompleksinden gizillik evresine geçişte diiıtti gücünün düşme­ sidir. Gizillik evresinde toplumsal uyumun fazla olması, bu güçteki düşüşün sonucudur.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 141

Aile Birliğinden Toplumsal Birliğe

Bütün gelişim boyunca sürüp giden taklit, özdeşleşme ve içe atım ço­ cuğun anne babasına benzemesinden öteye geçmez. Onlar daha sonra yetişkinlerin dünyasına girmesi için vazgeçilmez önkoşullardır ama gene de bir başlangıçtan fazla bir anlama gelemezler. Aileden daha öteye adım atılmadıkça, ailenin ahlakıyla kamu ahlakı arasında hiçbir önemli farkın bulunmadığı durumlarda bile, sonuç güvenli olamaz. Aile içindeki ahlaki ve etik normların çocuk için iki yönü vardır. Bunlar bir yandan anne baba kişiliklerinin önemli öğeleridir. Bu saye­ de çocuk nesne sevgisinden özdeşleşmeye giden yolu benimseyebilir. Öte yandan bunlar anne baba tarafından çocuğun özgül özeliklerine; onun özel zorluktan, hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyler göz önünde tutularak sunulabilir. Böyle bir durumda anne baba çocukla narsisistik bir özdeşleşme içinde olduğundan, çocuğun kavrayamayacağı ya da onun ben gücünü aşan istekleri zaten ileri sürmezler. Çocuğun ya­ şı, bireyselliği, aile birliği içindeki yeri göz önünde tutulur. Çocuğun aile içinde böyle ele almışının birçok olumlu yanlan olduğu kadar olumsuz yanlan da vardır. Kimi çocuklar aynı hoşgörüyü aile dışında da bulacaklanm kendiliğindenmiş gibi bekler ve bu beklentilerinde düş kırıklığına uğradıldannda buna şokla yanıt verirler. Bununla bir­ likte çocuğa başlangıçta gösterilen hoşgörü yaşamsal önemdedir. Bu olmadığı zaman çocuk libido uğraşılannı çevresinden geri çeker ve böylece onlann etkinliğine de kapanmış olur. Çocuğun bundan sonra girdiği okul, çocuğa yönelik istekler bir otoriteden, yani olumlu durumlarda sevilen, hayran olunan ve özdeş­ leşme nesnesi olarak kullanılacak olan öğretmen tarafından geldiği sürece, aileyi andırmaktadır. Bunun ötesinde okul düzeni kişisellikten uzaktır. Kurallar ve programlar aşağı ve yukan sınıflara, yani yaşlara göre farklı olsa da bir sınıfın içinde bütün çocuklar için aynı düzen vardır. Birbirlerinden ancak birey olarak bir parça ayırt edilebilirler. Birçok çocuk bu yüzden okula alışmakta güçlük çeker. Aile uyumu okula sorunsuz olarak aktanlmaz. Okuldan kamu yaşamına ablan son adımla bireyselliğin son kalıntılan da yitip gider. Kanun önünde bütün yurttaşlann eşit oluşunun yal­ nız faydalan yoktur. Bu aynı zamanda bütün kişisel ayncalıklann bıra­ kılması da demektir. Kanunlar katı ve kişiliksizdir, onlara aykın hare­ ketlerin yaptınmlan vardır. Bu, bunlara uymanın birey için ne tür feda­ kârlıklar demek olduğuna, onun kişiliğinin ve zekâ durumunun böyle


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 142

bir fedakârlığı kolaylaştırıp kolaylaştırmadığına bakılmaksızın geçerlidir. Bu bağlamda tek istisnalar, sakatlıklarının kendilerini "iyi"yi "kötü"den ayırmalarını Önlediği ruh hastalan ve ruhsal bakımdan sa­ katlanmış kimselerdir; yada en azından yakın zamana kadar böyleydi. Biz normal bireylerden kanunlan kendi iç diinyalannın bir parçası kılmalannı beklemeyiz. Bireyin (istbeninden beklenen, ahlak ve eti­ ğin temel kurallanm saymazsak, yalnızca hukuk ve kanunun gerekli­ liğini tanıması ve ilke olarak onlara uymaya hazır olmasıdır. Kanun önünde "iyi vatandaş"ın konumu, anne babanın otoritesini gözü kapa­ lı kabul eden çocuğunkinden aslında farklı değildir. Suçlular, hangi nedenle suç işlemiş olurlarsa olsunlar, anne babasının otoritesini say­ mayan, ondan kaçman ve ona karşı eylemde bulunan çocuğu andırır. Ancak, şimdiye kadar tanımlananlardan faiklı olarak; kendilerine yö­ nelik ahlaki beklentileri, toplumun ve çevrenin onlardan beklediği ve istediğinden çok daha fazla olan birçok insan vardır. Bunlann idealle­ ri gerçek anne babalanndan değil idealleştirilmiş anne baba imgesin­ den kaynaklanmaktadır. Onlann üstbeni diğer kimselerin dış dünyay­ la savaş için kullandığı saldırganlığı içe yönelik olarak kullanarak kendi görüşlerini egemen kılmaktadır. Takıntılı nevrotik kişiliklerinin önlerine koyduğu bütün sınırlamalanyla bu kimseler kendilerine gü­ venir ve kendilerini öbürlerinden üstün görürler. Kendi konulannda "kendi kendilerinin efendisi" olma durumuna ulaşmışlardır; yasalann dışında değil üzerinde bulunmaktadırlar. ÇOCUKLUK SORUNLARINDA BÎR TANI KATEGORİSİ OLARAK EŞCİNSELLİK

Gelişim sırasında ortaya çıkan eşcinsel dışavurumlan bir kategoriye yerleştirmek, topluma uyumsuzluk örneğinde olduğu gibi, kolay de­ ğildir. Aynı soruyla karşı karşıya buluruz kendimizi: Hangi yaştan sonra eşcinsel tanımı anlamlıdır, normal psikoseksüel gelişim aşamalanyla eşcinsel belirtiler arasında hangi ilişkiler vardır, eşcinselliğin ön basamaklanyla yetişkin yaşamının anormal cinsel sapmalannı ilk belirtilerinden başlayarak önceden görmek ne kadar olasıdır? "Cinsel Kuram Üzerine Üç Deneme"nin ilk yayımından (S. Freud, 1905) başlayarak gittikçe artan sayıda psikanalitik çalışma eşcinsellik konusuyla ilgilenmiş bulunuyor. Bu yayınlann tümü çocukluk yıllan üzerine değil. Açık ve gizil eşcinsellik arasındaki önemli fark, yetiş­ kinlerdeki cinsel eylemlerin gerçek uygulamalanna, yani bilinçdışı


PATOLOJİK ÇOCUK GEIİŞİMİ I 143

fanteziler ya da açık eylemler şeklinde oluşuna dayanır; çocukların cinsel oyunlarına kolaylıkla uygulanamaz. Edilgin ve etkin eşcinsel­ lik ya da bunların temelinde yatan fanteziler cinsel eylemdeki eşin ro­ lüne, yani ancak ergenlikten sonra söz konusu olacak olan eyleme da­ yalıdır. Ayrıca eşcinselliğin ne ölçüde tedavi edilebileceğine ilişkin çok sorulan soru da yalnız bu sapmayı ya benine uygun bulan ve tem­ sil eden, ya da bundan yakınan ve bunun basıncı altında tedavi çaresi arayan yetişkinler için söz konusudur. Öte yandan psikanaliz literatüründe ortaya çıkan bir dizi soru ço­ cuk analisti için büyük anlam taşımaktadır. Burada ortaya çıkarılması önemli olan üç konu vardın nesne seçiminin niteliği; cinsel yönelişin değerlendirilmesinde yetişkin analizindeki yeniden kurgulama ile çocuklann doğrudan gözleminin farkları; eşcinselliğin doğuştan gelen ya da edinilmiş olan etkilere ve bu etkilerin birbiriyle karşılıklı ilişki­ sine bağlanmasına ilişkin mesele. Yaş Aşamaları İle İlişkili Olarak Nesne Seçimi

Her iki cinsin çocuklukta hem eril, hem dişil nesnelere libidinal ola­ rak bağlandıkları, psikanalizin temel bulgulanndandır. Çeşitli yaş ve gelişim basamaklarında nesne seçimi çeşitli gereksinim ve zorunlu­ luklar temelinde olur. Bu nedenle aym cinsten kişilereolan bağlanma­ lar da, başka cinsten olanlara bağlanmalar kadar normaldir ve bu çö­ zümlerin hiçbiri sonraki normallik ya da anormalliğin öncülleri ola­ rak görülemez.11 Küçük çocuklar yaşamın başlangıcında nesnelerini, cins farkı gö­ zetmeksizin, kendi gereksinim ve arzularının doyumuna göre seçer­ ler. Anne libidoyla yüklenir çünkü onun bakım için yaptıklan haz da vermektedir. Baba hayran olunan gücü ve otoritesiyle, koruyucu ola­ rak ve annenin sahibi olarak, vb. aym şekilde yüklenmektedir. Baba­ nın anne yerine çocuğun bakımım üstlendiği durumda çocuk onunla bir "anne ilişkisi” kurar, annenin ailede yönlendirici bir rol oynadığı durumdaysa "baba ilişkisi" anneye doğru yönlenir. Böyleçe normal olarak küçük çocuk her iki cinse karşı libidinal bağlantılara sahiptir. Haklı olarak küçük çocuğun ne eşcinsel ne zıtcinsel olduğunu söyle-

11. Bkz. S. Frcud: "Psikanaliz, eril ve dişil nesneleri aynı şekilde elinde bulunduran çocukluk çağında, ilkel dununlaıda ve tarihin erken dönemlerinde nesne seçiminin nes­ nenin cinselliğinden bağımsız olduğunu düşünmektedir. Bu temelde, taraflardan birinin kısıtlanmasıyla, normal ya da eşcinsel tip gelişir" (19 İS: 44).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 144

riz. Aynı derecede haklı olarak çocuğun aym anda her ikisi olduğunu söylemekteyiz. İnsanların ilk nesne seçiminin bu temelde oluştuğunu tedavi sıra­ sında terapiste olan aktarım da ispat etmektedir. Burada da cinsiyet hiç fark etmez. Baba ya da anne ilişkisi gerek erkek, gerek kadın tera­ piste aynı şekilde aktarılır. Bu ilk "güvene bağlı nesne seçimi"nin ötesinde, bütün genitallik öncesi kısmi dürtüler aym biçimde davranırlar. Hepsi hoşnutluktan yola çıkar, bunun için de eşin cinsel aygıtları değil, çok daha başka özellikleri rol oynar. Anne çocuğuna oral ya da anal bir haz sunduğu sırada, erkek çocuğun o aşamada zıtcinsel, kız çocuğun ise aym aşa­ mada eşcinsel olduğunu söyleyebiliriz. Eğer baba ve anne rollerini değiştirirlerse sonuç da tersinedir. Burada nesne seçimi için göz önün­ de tutulan kısmi dürtünün özgül amacıdır ve bu da cinsellikten bağım­ sızdır. Daha önceki gelişim evrelerinin tersine fallik evrede sevgi nesnesi­ nin cinsiyeti birinci planda bulunur. Gelişim gereği erkek organına değer verilmesi oğlanların da kızların da penis sahibi olan bir nesne seçmelerini, en azından fantezi olarak bir penise sahip olduğu düşü­ nülen bir nesne seçmelerini (fallik anne) gerektirir. Cinsel gelişimleri­ nin o zamana kadarki gelişimi nasıl olursa olsun, çocuklar bu evrede "özel bir koşulla belirlenmiş olan nesneden vazgeçmezler."12 Gerek pozitif gerek negatif Oidipus kompleksi elbette cins ayrımı­ na dayalıdır ve oidipal çocukların nesne seçimi yetişkinlerinkinden farklı olmaz. Karşı cinsten olan ebeveyne oidipal bağlanma her ba­ kımdan yetişkin zıtcinselliğini, aym cinsten olan ebeveyne bağlanma da görünüşte yetişkin eşcinselliğini andıracaktır. Her iki olgu normal gelişim çerçevesi içindedir ve insanın biyolojik koşullu iki-cinsliliğine dayalıdır. Öbür yandan burada ilişkilerde ve uğraşıda, daha sonra normal cinsellikten sapmaların öncü belirtileri sayılabilecek olan ni­ cel farklılıklar görülebilir. Çocuk erkek ya da kadın nesneden yayılan çekim gücüne, Oidipus-öncesi döneme ait kimi tercihlere doğru yöne­ lebilir. Burada anne ve babanın kendi dişil ya da eril rollerini nasd doldurdukları da önem taşır. Anal evrenin saldırgan-sadist takıntıları­ na saplanmak erkek çocuğu pozitif Oidipus kompleksine ve daha son­ 12. "Oğlanlara da kızlara da ayrım yapmaksızın sevgi gösteren ve zaman zaman da arkadaşı Fritzl'i sevdiği kız olarak ilan eden kfl(iik Hans'ımız gibi. Hans bütiin çocuklar gibi eşcinseldir. Unutulmamalıdır ki bu durum kendisininkinden başka hiçbir genital organ tanımayışıyla uyumludur" (S. Fıetıd, 1909:344/45).


PATOLOJİKÇOCUK GELİŞİMİ I 145

raki zıtciaselliğe iter. Ora! ve anal edilginliğe saplanmada buna karşı­ lık negatif Oidipus kompleksi ve daha sonraki eşcinselliğe iter. Gizillik evresine girilmesiyle bu ön belirtiler çözülmemiş oidipal bağlantıları dan nevrotik çocuklar hariç gene geriye çekilir. Sağlıklı gizillik dönemi çocuğunda amacı ketlenmiş, ertelenmiş ve yüceltil­ miş eğilimler ön plandadır ve bunlar nesnelerini cinselliğine pek bak­ maksızın seçerler. Örnekse, okul çocuğu için büyük bir rol oynayan öğretmenler erkeklik ya da kadınlıklarından dolayı değil, yardımcı, anlayışlı, uyarıcı ya da katı, yaklaşılmaz ve korku uyandırıcı olmaları­ na göre pozitif ya da negatif yüklenirler; yani sevilir, sayılırlar, onlar­ dan nefret edilir, korkulur, vb. Gizillik evresinde akranlarla libidinal ilişkilerin yetişkinlerden baş­ ka türlü kurulmuş olduğunu gözden kaçırmamak da önemlidir. Oğlan çocukların erkek oyun arkadaşlarım ve arkadaşlarını yeğleyip kızlar­ dan geri çekilmeleri görünüşte eşcinsel bir nesne seçimi izlenimi ve­ rir, fakat gerçekte sağlıklı bir erkekliğin belirtisidir. Gelecekteki eş­ cinsel ise tersine yönelir, yani kızlarla birlikteliği arar ve onlann oyuncaklarını, kitaplarını ve uğraşılarını yeğler. Gizillik dönemindeki kızlar için gözlemciler benzeri davranışın anlamı üzerinde hiçbir kuş­ ku taşımamışlardır. Oğlanlarla oynamaya, onlann ilgilerini paylaşma­ ya, vb. çalışan kızlar erkek eş arama peşinde değillerdir; dişil eğilim­ leriyle değil yalnızca penise imrenme ve erillik arzulanyla oraya yö­ nelmektedirler. O halde gizillik evresinde eşcinsel olarak görünenler zıtcinsel eği­ limler, zıtcinsel gibi görünenler de eşcinsel eğilimler olarak algılan­ malıdır. Bu dönüşüm, adı geçen gelişim evresinde akranlarla ilişkile­ rin eşe yönelik nesne seçimine değil onunla özdeşleşmeye yönelik ol­ masıyla açıklanabilir. İstenen ve uğraşılan şey arkadaşla "eşitlik"tir ve bu da doğal olarak cinsel eşitliği gerektirmeyebilir.13 Ergenlik öncesinde eşcinsel bağlar, zıtcinsel olanlardan ne daha az­ dır ne de daha az normaldir. Bunlar da daha sonraki nesne seçimini ya hiç göstermez ya da çok az gösterir; her şeyden önce eski genitallik öncesi ilişkilerin yinelenmesine dayalıdır. Ergenlikteki eşcinsel nesne seçimi büyük ölçüde bu yaşam evresin­ de sık görülen bir durumun, nesne yatırımından kendine yönelik sev­ giye ve nesneyle özdeşleşmeye gerilemenin sonucudur. Bu durumda cinsel eş ergenin kendi kinciliği yerine geçer ya da daha doğru bir de13. "Dengi dengine' deyimine bak.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 146

yişle kendi benliğinin bir ideal resmi olur. Buna kendi idealize edil­ miş cinsel işlevi de dahildir. Böyle ilişkilerin yetişkin erkekler arasın­ daki eşcinsel ilişkilere benzediği yalnızca yüzeyseldir. Metapsikolojik açıdan eşcinsellik eşin nesne libidosuyla yüklenmesidir. Gençler­ de olansa narsisistik görüngülerdir ve ergenlikte ortaya çıkan birçok diğer şizoid belirtiyle aynı gruba girer. Bu, bir olguda libido gerileme­ sinin ne kadar derine gittiğini gösterir ve bireyin daha ilerideki aşk ya­ şamının nasıl olacağına ilişkin pek bir şey söylemez. Eşcinsellik Alanında Yeniden Kurgulama ve Tahmin

Çeşitli gelişim evrelerinin daha önceki inceleniş! daha sonraki eşcin­ selliğe ilişkin şaşırtıcı azlıkta veri sağlamaktadır. Bunun tam tersine olarak yetişkin eşcinsellerin analizleri, bunların normal cinsel amaç­ tan sapmalarının çocukluktaki kökenlere dayalı olduğuna, genitallik öncesi kısmi dürtülere ve erken nesne bağlantılarına bağlı olduğuna dair en küçük bir kuşkuya bile yer bırakmamaktadır. Psikanalitik lite­ ratürde aşağıdaki noktalarda bu ilintiye dair kanıtlar buluyoruz. Bu hastaların öykülerinin yeniden kurgulanışmda çocukluk öyküsünün patolojik olarak etkidiği gösterilmiş bulunuyor a) Yapısal zemin, yani eşcinselliğin temeli olarak doğuştan gelen ikicinslilik (Freud, 1905, özellikle 1915'te eklenen dipnot, 1915, 1909; Böhm, 1920; Sadger, 1921; Bryan, 1930; Nunberg, 1947; Gillespie, 1964); b) Bireyi cinsel eşini kendi imgesine göre seçmeye yönlendiren narsi­ sizm (Ferenczi, 191-1,1914; Freud, 1914; Böhm, 1933); c) Eşcinselliğin oral ve anal kökenleri (Böhm, 1933; Grete Bibring, 1940; Sadger, 1921; Lewin, 1933); d) Fallik evrede penise aşın değer yüklenmesi (Freud, 1909; Sadger, 1920; Jones, 1932; Lewin, 1933; Loewenstein, 1935; Fenichel, 1936; Pasche, 1964); e) Anne ya da babaya aşın olumlu ya da olumsuz bağlantı (sevgi ya da nefret) (Freud, 1905, 1918, 1922; Sadger, 1921; Weiss, 1925; Böhm, 1930,1933; Wulff, 1941); f) Dişil cinsel organların travmatik etki yapan görünümü, ya da âdet görmenin gözlenmesi (Daly, 1928; Nunberg, 1947); g) Annenin vücudunu kıskanma (Böhm, 1930; Klein, 1957); h) Daha sonra bir sevgi nesnesi haline gelen küçük erkek kardeşe yö­ nelik kıskançlık (Freud, 1922; Lagache, 1950), vb.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 147

Bu tür tahminler, geçmişleriyle bugünleri arasındaki ilinti analiz­ den elde edilen malzemeyle iyi belgelenmiş olan yetişkin nevrotiklerin analizlerinden elde edilmiştir. Bununla birlikte bu bulgular ters yönde değerlendirilememektedir. Yani uygun verilerin gözlemle ya da analizle göze çarptığı çocuklarda daha sonraki eşcinselliğin önce­ den tahmin edilmesinde işe yaramamaktadırlar. Her varsayımı güvensizleştiren durum aşağıdaki örnekte daha iyi görülebilir: Erkek eşcinselliğinin çeşitli biçimleri arasında dişil-edilgin tip, çe­ şitli tedaviler nedeniyle analistlerce çok iyi bilinmektedir. Görünür davranışlarında böyle erkekler anneye bağımlı; dişi cinsle cinsel iliş­ kiye isteksiz ve yetersiz; genellikle aşağı toplumsal sınıflardan olan ve bedensel özellikleriyle erkeksi özellikleri, yani kas gücü, fazla kıl­ lılık gibi özellikleri fazlaca belirgin erkekler arayan kişiler olarak gö­ rünmektedirler. Çocukluk öykülerinin yeniden kurgulanması, oral aşamadan fallik gelişim aşamasına ve bunun ötesine kadar anneye yö­ nelik bariz bir bağımlılık; genellikle annede ya da kız kardeşte kadın cinsel organlarının travmatik şekilde keşfi; baba penisine büyük hay­ ranlıkla geçen bir dönem gibi verileri ortaya çıkarır. Bu unsurların eş­ cinsellik oluşumundaki etkileri bu olgularda hiçbir kuşkuya yer bırak­ mamaktadır. öte yandan aynı fizik gerçekler yalnızca edilgin-dişil eşcinsellerde bulunmaz, her erkek gelişiminin normal içerikleridir de. Gelecekteki eşcinsellerde baba önünde hadım edilme kaygısını artıran ve çocuğu anal ya da oral evreye geri fırlatan aynı anne bağımlılığı, normal ço­ cuk için pozitif Oidipus kompleksinin kaçınılmaz bir parçasıdır ve da­ ha sonraki zıtcinselliğimn öncülüdür. Dişi cinsel organlarının keşfi birinin her zaman için kadın cinsinden korkmasına yol açarken nor­ mal gelişim yaşantılarından hiç de eksik değildir. Bu normal olarak çocuğun herkeste bir penis bulunduğunu düşündüğü dönemi sona er­ dirir. Erkek çocuklarda normal olarak hadım edilme kaygısının geçici bir süre için yükselmesinden; bunun yanında dişil eğilimlere karşı sa­ vunmasının artmasından; kendi erkekliğinden gurur duymasından; hadım kızlara karşı kendi üstünlüğü inancında bir artma sağlamaktan başka hiçbir şeye yol açmaz. Büyük adamın penisine olan hayranlık da edilgin eşcinselin aşk yaşamına egemenken, babayla olan ilişkide normal bir basamaktır. Gelecekteki eşcinsel orada saplanıp kalır, eril nesnelerini bütün belirtileriyle hayran olunacak güç, büyüklük ve er­ kekliğin simgesi olarak almayı sürdürür; gelecekteki zıtcinsel ise bu


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 148

evreyi geçer, kendini de penis sahibi olarak babayla özdeşleştirir ve babanın erkekliğine kendi adına sahip çıkmaya çalışır. Bu örneğin ışığında tanımlanan çocuksu faktörlerin tek başına da­ ha sonraki cinsel kimliği betimlemediğini, bunun daha sonraki süreci­ nin eş ya da zıtcinselliğini oluşturabildiğini öğrenmiş oluyoruz. Bu süreç bir dizi refakatçi koşula da bağlıdır. Bunlar analitik kurgulama­ da kolay saptanamaz ve bir çocuk için geleceği tahminde ise hiç işe yaramaz. Dış ve iç, nicel ve nitel etkiler birlikte faaliyette bulunurlar. Bir oğlan çocuğun annesine bağlılığının onun erkekliğe ilk adımı mı olacağı, yoksa annesine olan sevgisi nedeniyle eril-saldırgan yön­ lerini bastırmaya mı yöneleceği yalnızca kendi seçimine, yani fallik cinselliğine, kendi hadım edilme kaygılannın ve arzularının yoğunlu­ ğuna ya da eski saplanma noktalarından gelen çekime bağlı değildir. Annenin tutum ve davranışları da aynı derecede büyük bir rol oynar. Onun çocuğun oral ve anal gelişim evresini, beslemeyi ve tuvalet ter­ biyesini nasıl ele aldığı, bağımlılığından mı hoşlandığı yoksa bakım­ dan bağımsızlaşmasından kıvanç mı duyduğu, fallik erkekliğine hay­ ran mı olduğu yoksa oidipal yaklaşımlarım geri mi çevirdiği hiç de önemsiz değildir. Olup bitenlerin zamansal sıralan da anlam bakımın­ dan önemsiz sayılmamalıdır. Her çocukta tehditler, gözlemler, tıbbi ameliyatlar şeklinde görülen hadım edilme şokları, büyüklükleri açı­ sından, ortaya çıktıktan zamana bağlıdır; fallik mastürbasyonun, ba­ baya yönelik edilgin-dişil arzulann, suçluluk duygulanmn dorukta ol­ duğu noktada bunlann etkileri daha büyük olur. Hadım edilme kaygı­ lan ve istekleri babanın bireysel kişiliğine, sertliğine ya da hoşgörülü oluşuna, erkeksi örnek olarak yetkinliğine, vb. de bağlıdır. Aile birliği içinde babanın olmadığı durumda oidipal çocuk için anneye karşı cin­ sel yaklaşımlannda güvenlik de eksiktir. Fantezilerde babanın olma­ yışı anneye bağlanır, yani çocuk annenin babayı saldırgan erkekliğin­ den ötürü yok ettiğini sanır ve kendisinin de benzer arzulardan dolayı cezalandınlacağmı bekler. Cinsel gelişimi etkileyen şeyler sonsuz­ dur. Buna kazalar, baştan çıkarmalar, hastalıklar, anne babanın ölü­ müyle nesne yitimi, ergenlik sırasında çevrede uygun zıtcinsel nesne­ lerin oluşu ya da olmayışı da eklenir. Bu tür olaylann önceden görül­ mesi olası değildir ama bunlar bir çocuğun gelişim yönünü her an dur­ durabilir, değiştirebilir ya da tam tersine çevirebilir. Etkilerin sayısı ne denli çoksa tam koyan için bu alanda gelecekte neler olabileceğini bilmek de o denli zorlaşacaktır.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 149

Gelişimde Eşcinselliği Ketleyen ya da Kolaylaştıran Etkiler

Yetişkin eşcinselliğinin çocukluktaki ilk evrelerini aramaktan vazge­ çip, normal gelişim evrelerinin hangilerinin ilerideki eşcinsellik üze­ rinde destekleyici, hangilerinin kedeyici bir etki yapacağım incele­ mek daha iyi olacaktır. Böyle bir inceleme, çocuk gelişiminin tamamı boyunca her iki cinsel akımın yan yana bulunduğu, birbiriyle egemen­ lik için çekiştiği ve libidinal konumlardan şuayla çıkar sağladıktan, bu çıkarlann gelişim yolu boyunca etkilerinin olacağı varsayımına dayanmaktadır. Bu bakış açısından görüldüğünde aşağıdaki etmenler eşcinsellik için destekleyici olarak alınabilir. 1. Bütün bireyleri eril ve dişil özelliklerle donatan; onlan erkek ve di­ şileri sevgi nesnesi olarak almayı ya da onlan sevgi nesneleri ola­ rak libidoyla yüklemeyi olanaklı kılan doğuştan gelme iki-cinslilik. Oidipus-öncesi aşamada anne ve babanın her ikisiyle olan öz­ deşleşme, iki-cinsli tabam güçlendirir ve daha sonra öbür kaynak­ lardan gelecek verilerle oluşacak yapısal temeli sağlamlaştım. 2. Birincil ve ikincil narsisizm, yani çocuğun kendi benliğinin narsisistik libidoyla yüklenmesi. Daha sonraki çocuklukta nesne seçimi bu örneği izlerse, kendi benliğine en benzer olan kimseler, kendi cinsiyetini taşıyanlar da dahil, olumlu yüklenecektir. Böyle narsisistik türden ilişkiler gizillik evresi, ergenlik öncesi ve ergenlik için karakteristiktir. 3. Cinselliğin söz konusu olmadığı, güven tipinde sevgi bağlan. Bu aşamadaki saplanma. Örneğin çocuğun kendisine bakan anneye saplanıp kalması, kadın eşcinselliği için erkek eşcinselliğine göre daha anlamlıdır. 4. Anüsün libidine oluşu ve anal aşamanın gelişime bağlı edilgin yö­ nelişleri oğlan çocuklann dişil yönelişine zemin oluşturur. 5. Kızlann erkeksi özdeşleşmesi için temel oluşturan penis haseti. 6. Fallik evrede penisin aşın değerlendirilmesi. Bu durum oğlanlann penisi olmayan, yani hadım edilmiş bir sevgi nesnesinden yüz çe­ virmelerine neden olabilmektedir. 7. Normal "eşcinsel" gelişim aşaması olan negatif Oidipus kompleksi. Eşcinsel etkilerin ketlenişi ve normal zıtcinselliğin güvenceye alı­ nışı için de aşağıdaki etkiler alınabilin


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 150

1. Bütün çocukluk boyunca her iki cinsel yönelişten hangisinin daha işe yarar olduğuna karar verdiren libidinal-ekonomik etmen. Zıtcinselliği sağlayan her şey eşcinselliği ketler; örnekse eril fallik fantezi ve olumlu Oidipus kompleksi, anal edilginliğin ve onunla ilişkili olabilecek eşcinsel eğilimlerin kalıntılarını yok eder. Ergen­ likte génital cinsellik itkileri de aym zıtcinsel yönde etkir. 2. Belirli koşullarda dişi cinsel organlarından yüz çevirmeye ve sonuç olarak eşcinselliğe yol açan hadım edilme kaygılan, başka koşul­ larda tersine etki yapar. Babaya yönelik edilgin-dişil yaklaşımlara karşı savunmaya iter; bir "yalancı erkeklik"le saldırgan tutumun abartılmasına, kadınlara yönelik cinsel saldırganlığa, hadım edilme ve dişil arzulann her türlüsünün yadsınmasına yol açar. 3. Analliğe karşı tepki oluşturma, özellikle iğrenme açık eşcinsel uğ­ raşılan büyük ölçüde engeller. Ancak eşcinselliğin gizil türleri üze­ rinde etkin değildir. 4. Gelişim yolunu tamamlama çabası, "biyolojik sağduyu" (Edward Bibring, 1936), normal çözümlerin normal dışı olanlara oranla yeğlenişi, zıtcinselliğin lehine çalışan etkilerdir. Genel olarak her iki yöneliş arasındaki güçler oram bütün çocukluk boyunca salınır durur. Bu oran iç ve dış, rastlantılara ya da gelişime bağlı koşullarla değişmektedir. "En son cinsel davranışa karar veriş... ancak ergenlikten sonra kesinleşir" (S. Freud, 1905/1915:44). ÇOCUK K LİN İĞ İN D E TA NI K A TEG O RİLERİ OLARAK ÖBÜR SA PIK LIK LA R , BA Ğ IM LILIK LA R, VB.

Çocuklarda tartışmasız şekilde kullanılamayan öbür tam kategorileri transvestitizm, fetişizm ve bağımlılıktır. Her sapıklıkta olduğu gibi burada da ilgili nedenler elde bulunmak­ tadır. Çocuk cinselliği bu açıdan çok yönlü sapık olduğundan, çocuk muayenehanelerinde sık sık yapıldığı gibi çocuğun belli uğraşılannı sapıklık olarak kabul etmek doğru değildir. Sorunun başka türlü ele alınması gerekir. Tam ve gidiş öngörüsü için, hangi kısmi dürtülerin ya da kısmi dürtülerin hangi bölümünün génital bölgelerin egemenli­ ğine karşı koyduğunu; hangilerinin yetişkinlikte ilerki sapıklıklara ze­ min oluşturacağım bilmek önemlidir. Birçok çocuk görünen klinik tablo bakımından yetişkin sapıklar­ dan hiç de ayırt edilemeyeceği için, bu tür saptamalar çok zordur. Ta­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ 1 151

nı koyan farkları net bir şekilde görebilmek için tek tek çeşitli unsur­ lar arasındaki metapsikolojik ayrıma sıkı sıkıya tutunmalıdır. Bir ye­ tişkini eğer cinsel organ bölgesi onun cinsel yaşamında hiç önem taşı­ mıyor ya da daha ikincil bir rol oynuyorsa "sapık" olarak adlandırıyo­ ruz. Yani cinsel eylemin kendisinde bile kısmi dürtünün payı genital cinsel birleşme ve buna hazırlayıcı eylemlerden daha fadaysa bunu kullanıyoruz. Bu tür bir tanım elbette ki, cinsel ilişkinin söz konusu olmayacağı, genitallik öncesi bölgelerin doğal ve meşru olarak cinsel yaşamda başrolü oynadığı durumlarda kullanılamaz. O halde ergenlik öncesi çocuklar sapık olamazlar ya da normal olarak zaten sapıktırlar, bu durumda biz sapık görünen belirtileri psikanalitik yönelişli bir ço­ cuk psikopatolojisinde yerine koyabilmek için başka bakış açılan ara­ mak zorundayız. Klinik deneyimler, çocuğun sapık denilen belirtilerinin normal ge­ lişim sürecinin uğradığı iki türlü sapmaya bağlı olabileceğini göster­ mektedir. Bunlar zamansal sıralamadaki sapmalara ve dürtü şiddetine bağlı olanlardır. Erotojen beden bölgelerinin beklenen ya da yaşa gö­ re olması gereken sırayla öne çıkmadığı; ya da rollerini bir sonraki bölgeye vereceklerine cinsel yaşamdaki önemlerini sürdürdükleri du­ rumlarda zamansal sıralamada bozukluk düşünüyoruz. Böyle olgular diğer gerilemeleri hesaba katmasak bile, hiç de nadir değildir. Burada örnek olarak, deri erotizmi alınabilir. Yaşamın başında bu erotizm büyük önem taşır. Vücut yüzeyine anne tarafından haz verir şekilde dokunulması, çocuk bakımından çok yönlü roller oynar. Bazı beden bölgelerini Iibidinize eder, betten beninin oluşmasına yardım eder, narsisizmi yükseltir ve aym zamanda anneyle çocuk arasındaki nesne ilişkisini sağlamlaşünr. Normal olarak ilk iki yılı aşmayan bu gereksinim doyurulduktan sonra deri erotizminin durumu da değişir. Anal ya da fallik evrede bulunan çocuklar gene de derinin haz dolu uyanmını, özellikle de o sırada çocuğun cinsel uyanmı daha başka çı­ kış yollan bulmuşken, bütün öbür hoşlanmalara yeğlerlerse artık bu­ nu daha başka bir gözle görütüz. Örnekse bir oğlan çocuğu oidipal aşamadayken anne tarafından deri temasıyla uyanlır ve uyanlmasını fallik mastürbasyonla boşaltırsa bu, genitallik öncesi bir bölgenin uyanlmasınm genital orgazmı sağlayabildiği bir yetişkin sapığa ben­ zemektedir. Burada önemli olan, uyanlma kaynağı ile uygulama or­ ganı arasındaki uzaklıktır.14 14. Böyle "sapık" bir erkek çocuk örneği için Hampstead Çocuk Terapisi Klini-


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 152

Alışılmış dürtü gücünden sapmalar öylesine sık görülen bir durum­ dur ki artık az çok normal sınırlar içinde sayılmalıdır. Her cinsel kıs­ mi dürtü ve her tülden saldırganlık çocuklukta her an güçlenebilir ve çocuğun dürtü yaşamına egemen olabilir. Kimi olgularda böyle bir öne çıkış yapıya bağlıdır, örnekse alkoliklerin, bağımlıların ve manik-depresiflerin, oral yönelişleri ön planda olan çocukları gibi. Keza, takıntılı ana babaların çocuklarında yoğun anal eğilimler görülür; an­ cak, bu durumlarda, doğuştan gelen özelliklerin, takıntılı ana babanın çocuğun tuvalet terbiyesinde uyguladığı yöntemler tarafından güçlen­ dirilmesi de söz konusudur. Yanlış eğitimin etkileri, baştan çıkarma, dürtülere egemenlikte yetersiz eğitimsel yardım gibi dış çevre etkileri de aym yönde işleyebilirler. Belli bir kısmi dürtünün diğerlerinden daha üstün bir duruma gel­ mesinin nedeni, dışsal etmenler ile içsel etmenler arasındaki etkile­ şimdir; bu içsel etmenler arasında ben ya da üstbenin güdüleri denet­ lemekteki göreli zayıflığı, veya üstbenin aşın bir savunma etkinliğine yed açacak kadar katı olması sayılabilir. Bu sonuncusu için iyi bir örnek fallik teşhirciler gibi davranan ve öyle olduklan da sanılan; ama bu davranıştan hadım edilme kaygısı ve arzusuna karşı savunmadan kaynaklanan, aslında yetişkin teşhirciler gibi haz kazanmaya yönelik olmayan oğlan çocuklardır. Çocuklukta Bağımlılık

Çocuklukta bağımlılık gibi ortaya çıkan ve oral yönelişlerin güçlen­ mesine bağlı olan durum hemen her zaman tatlı ve şekerlere karşı olu­ şur. Bazı çocuklar tatlılara karşı, yetişkin bağımlılann alkol ve uyuş­ turucu maddeler karşısında davrandıklan gibi davranırlar. Tıpkı yetiş­ kinler gibi kaygı, boşluk, engellenme, depresyon, vb. duygulannı dü­ şük düzeyde tutabilmek için aynı karşı konulamaz gereksinimi duyar ve bu maddelerin verdiği doyumu da tıpkı onlar gibi kullanırlar. Ye­ tişkinlerden farksız olarak bağımlılıklannı doyurmak için her şeye ha­ zırdırlar, yani kendilerine gereken şekerlere ulaşabilmek için yalan söylerler, çalarlar, vb. Ancak çocuk ve yetişkin bağımlılığı arasındaki benzerlik yalnız ği'ndelti Isabel Paret'in bir hastası iyi bir örnek olabilir (2.S-4.S yaşlan arasında analiz edilmiştir). Onun olgusunda okşanmadan alınan cinsel zevk baştan çıkarılmaya, yani an­ nesinin çocuğuyla olan bu özgün ilişki biçimini tercih ediyor olmasına bağlanabiliyordu.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 153

yüzeyseldir, yani görünür davranıştadır ve metapsikolojik olarak fark­ lıdır. Çocuklann tatlı bağımlılığı görece daha basittir« yadsıma, vb. gi­ bi erken dönem yaşantilan yoluyla güçleri artmış olan (sal kısmi dür­ tülerin doğrudan dışavurumudur. Oral doyum isteği daha sonra da tat­ lılardan başka şeylere kayarak, yemekten özel zevk alarak, sigara iç* mekle,15vb. sürer. Böyleleri aşk yaşamlarında, yaşamın bütün zorluk­ tan karşısında teselli, yardım ve destek bulabilecekleri sevgi nesneleri ararlar. Yetişkinlerin bağımlılıklanysa daha başkadır. Bir yandan oral ar­ zulardan, öte yandan edilgin-dişil ve kendine zarar verici eğilimlerden gelen çok karmaşık ve karışık bir semptom yapısıdır. Yetişkin için ba­ ğımlılığının yönelmiş olduğu nesne ya da madde, yalnızca çocuğun tatlılan gibi iyi, haz veren, doyuran değil aynı zamanda zararlı, zayıf düşürücü, bastıncı ve hadım edicidir. Ancak birbirine zıt iki arzunun, örnekse güç ve zayıflık, etkinlik ve edilginlik, erkeklik ve dişillik gibi iki gücün bir araya gelişi gerçek bağımlıyı bağımlılığının nesne ve maddesine bağlar. Bu sürecin benzerini çocuklarda bulamayız. Çocuklukta Transvestitizm

Tıpkı tatlı ve şekerlere olan bağımlılık gibi çocukluktaki transvesti­ tizm de genel olarak belli bir düzeyi aşmadıkça, normal gelişime ait çabaların nicel abartısından ibarettir. Bu olgularda dürtü gücünün ar­ tışı çocuğun eril ya da dişil yönüyle ilişkilidir. Karşıt cinse ait giysilerin çocuklar üzerinde özellikle bir uyarıcı et­ kisi olduğu bilinmektedir. Giysi değiştirmek, çocuklara baba ya da anne olarak, erkek ya da kız kardeş olarak rol düşleme ve onlann iş­ levlerini taklit etme olanağını veren, sevilen bir oyundur. Babanın bir şapkası, şemsiyesi ya da bastonu, çocuğun düş gücünde, babaya dö­ nüşmek için yeterlidir. El çantası, pabuçlar ve dudak boyası da anne olmak için aynı işi görür. Oyuncakçılarda polis ya da pilot olmak için miğfeıler, demiryolu kondüktörü olmak için kasketler, kızılderili ol­ mak için tüy süsl«', hemşire için kepler ve formalar bulunur. Çocuk için giysi, hayran olunan herhangi bir örnek kimseye dönüşmek için kullanılan büyülü araçtır. Cinsel farklılıklar bu giysi değiştirmede, en azından kız çocuk!an için, daha önemsiz bir rol oynar, önemli olan yaş, önem ve statü gibi farklılıklardır. 15. Özgün bir olguda ölçüsüz derecede su içmek de görülmüştür.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 154

Kız çocuklarında oyun dışında da penis haseti döneminde erkek giysilerine düşkünlük o denli yaygındır ki artık yaşa uygun bir durum olarak kabul edilmektedir. Anne babalar, kızlan bütün koşullarda, ço­ cuklar arasındaki toplantı ve oyunlarda bile dişil giysileri giymeyi reddetmeye, batta gelin olmayı dahi istememeye koyulduğunda telaş­ lanmaya başlar. Ama penis hasetinin, erkek olma dileğinin ve dişilli­ ğe karşı savunmanın anormal ölçüde yükselmiş olduğu durumlarda bile, ericek çocuk giysisi içindeki kız çocuğu, erkek giysisi içindeki bir yetişkin kadınla aym konumda değildir. Bu İkincinin tutumu, doğ­ rudan doğruya cinsel yaşamın dışavurumuna ve orgazmik haz duygu­ lan sağlamaya yöneliktir. İlkindeyse cinsel uyarılmadan çok oğlanlann kızlardan daha becerili olduklan durumlara karşı bir kıskançlık ve imrenme, çocuğun fantezisinde hadım edilmeye yol açtığı düşünülen mastürbasyon karşısındaki suçluluk duygulan ve hadım edilme fante­ zilerinin yadsınması önemlidir. Fallik kızlann erkek kılığında dolaş­ ması denilen şey, hem eril çabalannm hem de savunma örgütlenişinin parçasıdır. Oğlan çocuklardaki transvestitizm aym koşullan izlemez. Bugün­ kü törelerimizde, erkek çocuklara dişil giysiler hiçbir gelişim evresin­ de anlaşılır sayılmaz, hoş görülmez.16 Böyle bir düşkünlük gene de görülürse bu gelecekteki bir cinsel sapıldık belirtisi olarak kaygı uyandınr. Bu tür olgulardan birçoğunda bu sapma açıklanabilmiştir. Kimi çocuklardan elde edilen klinik bulgular da birbiriyle uyuşmakta­ dır.17 Semptom, yani dişil giysiye düşkünlük, bu deneyimlere göre üçün­ cü ve beşinci yaşlarda belirir. Ancak tek başına değil diğer dişil tu­ tumlarla, örnekse açıkça kız olma isteğini, bir kız adıyla çağınlma is­ teğini dile getirmek; bebeklerle ya da kızlann kendisiyle paylaştığı oyuncaklarla oynamayı yeğlemek gibi davranışlarla birlikte ortaya çı­ kar. Aranan ve istenen ya da gerçekten giyilen giysiler ve iç çamaşırlan genellikle anne ya da kız kardeşe, bakıcı kıza, vb. ait olabilir; özellikle dişil, dantelli ve süslü giysi ve çamaşırlar yeğlenir. El altında böyle giysiler bulunmadığında, çocuk kendi giysilerini kız elbiseleri­ ne çevirmeye çalışır; örnekse bele oturan, beli ince gösteren bluzlar, giymek gibi yöntemler kullanılır. Kimi çocuklar bu giysilerle görü16. Daha elli yıl öncesine kadar oğlan çocukları 2. ya da 3. yaşlarına kadar kız çocuk­ lar gibi giydirmek âdetti. 17. Bu bulgular Hampstead Çocuk Terapisi Kliniği'nde, muayenede ya da analitik te­ rapide elde edilmiştir.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 155

ntirler, kimileriyse edindikleri bu tür giysileri saklayıp gizli gizli, ya­ tağın içinde, vb. giyerler. Anne babalar durama el koyduklarında ço­ cuk bu davranışı inkâr eder ya da bunları akılcı gibi görünen yoldan açıklamaya girişir; veya bu çabalan engellenecek olursa, "yürek par­ çalayacak" kadar ağlamaya18başlar. Tekil olgulann dış koşullan arasındaki benzerlikler gözden kaç­ maz. Neredeyse her dorumda ya anne bir kızını oğluna açıkça yeğle­ mektedir ya da çocuğun doğumlundan önce bir kız çocuğu beklemiş­ tir.19 Sık sık anneler oğullannın tutumuna yardımcı olur, onlara dişil giysiler satın alırlar. Bunu örneğin çocuklar arasındaki çekişmeye son vermek için yaparlar. Söz konusu çocukların özgeçmişinde çoğu za­ man bir nesneden ayrılış, nesne yitimi; örnekse annenin yitimi, bir ba­ kıcı kızdan aynlma gibi travmalar vardır. Analitik malzemeden hareketle görünür belirtilerin bir dizi nedeni ortaya çıkanlabilir yeğlenen kız kardeşin rolüne girerek anne sevgisi­ ni kazanmak, annenin hatın için fallik erilliğin yadsınması, yitirilmiş bir dişil sevgi nesnesinin kısmi özdeşleşme yoluyla tutulması. Kızlar gibi oğlanlarda da libido ekonomilerinde nicel değişiklikler söz konu­ su olur. Yalnızca dişil öğelerin özellikle ve belirgin şekilde güçlenmiş olduğu durumlarda erkeklikle övünme, erkekçe giyim, vb. o denli ge­ riye çekilebilir ki bu semptom ortaya çıkabilir. Böyle bir güçlenmenin ve gerilemenin bulunmadığı durumlarda kız kardeşe yönelik aym kıs­ kançlığı, annenin sevgisini kazanmaya çalışmayı, onunla özdeşleşme­ yi, vb. dışavurmanın başka yollan bulunabilir. Transvestitizmin bir başka kaynağı çocuğun, nesnenin bir parçasının nesnenin tümünün ikamesi olarak kabul edildiği bir evreye saplanıp kalmasıdır. Bu evre­ de, erkek ya da kadın bedeninden bu bedeni örten giysilere geçmek kolaydır. Flugel’e göre (1930) elbise simgeciliği bu evreye dayalıdır. Çocuk transvestitizminin yetişkin sapıklığının öncülü olarak görü­ lüp görülemeyeceği sorusu bu açıklamalardan harekede kolayca yanıtlanamaz. Herhalde çocuğun bu semptomatik davranışı çoğu olguda erillik ve dişillik arasındaki çatışmayla ilgili öbür uzlaşma oluşumlanndan daha ciddiye ya da daha hafife alınamaz. Kızlarda bu belirti pe­ nis haseti evresine bağlıdır ve bu evrenin andından kaybolur. Oğlan­ larda ise anal dönemin edilgin-dişilliğine, negatif Oidipus kompleksi­ 18. Bu bilgi çocuğun annesinden alınmıştır. 19. Ya da küçük bir hastanın sözleriyle "Annem erkekleri sevmez çünkü babamı sev­ mez.”


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 156

ne veya bu tavırlara gerilemeye bağlıdır. Transvestitizm ayrılık kay­ gısı, sevgi nesnesinin yitiminden korku ve hadım edilme kaygısı gibi korkulara karşı savunmalara bağlı olduğunda bu korkuların en yüksek olduğu evrelerden sonra ortadan kalkması beklenir. Bunlann yanında çocuksu transvestitizmin bu amaçlann hiçbirine yönelik olmadığı, çocuk cinselliğinin taşıyıcısı olarak güçlü bir cinsel heyecanın biitün belirtileriyle bitlikte görüldüğü olgular da vardır. Bu semptom o zaman yetişkin sapıklığına eşittir ve bir olasılıkla o şekil­ de sürecektir.20Bu bakımdan tehlikede olan çocuklar olasılıkla transvestitizmi gizlice, akşamlan, yatakta uygulayanlardır. Az çok zararsız olan ve kaygı verici olan olgular arasındaki aynm gene de kolay de­ ğildir. Çocuklar cinsel uyanlmadan başka nedenlerle de gizlenme ge­ reksinimi duyabilirler. Yalnız transvestitizme mastürbasyon ve ereksiyonun refakat ettiğinin kesinlikle saptanabildiği durumlarda, geçici bir belirti değil de sürekli bir semptomun yani gelecekteki bir sapkın­ lığın bâşlangıcmda olduğumuzu düşünebiliriz. Çocuklukta Fetişizm

Görünüşte sapık olan davranışın bir yandan bir savunma aracı olarak, öte yandan cinsel gereksinimlerin dışavurumu olarak taşıdığı iki yan­ lılık, psikanalitik literatürde bol bol incelenmiş olan21 çocuk "fetişiz­ mi" söz konusu olduğunda daha da belirgindir. Kimi görüş farklanna karşın yazarlann çoğu "çocuk fetişizmi yetişkinlerdekinin benzeri ol­ sa da" çocuklann fetişlerinin "kimi olgularda yetişkin fetişizmine yol açan, kimilerindeyse yol açmayan bir sürece bağlı" olduğu konusun­ da fikir birliği içindedir (Sperling, 1963). Wulff (1946), "Oidipus-öncesi evredeki... bu patolojik belirtilerin çocuğun ketlenmiş ya da do­ yurulmamış dürtülerine yönelik tepki oluşturmalardan başka bir şey olmadığı"m ya da "fetişist davranışlar çocuklarda sık olsa da" bunla­ nn temelinde yatan psikolojik yapılann "yetişkin fetişizminden faiklı olduğunu" vurgulayarak belirtirken aynı görüşü temsil etmektedir. Her iki yazann açıklamalan, aym tanımlamayı hem çocuk hem de ye­ tişkinlerdeki görünüm türleri için kullanmanın ve aynı görünür yüze­ yin ardında aynı metapsikolojik yapımn bulunduğunu varsaymanın 20. Yetişkinlerin analizinde böyle semptomlar çoğunlukla 3., S. yaşa kadar geri götlirülebilir. 21. Ayrıntılı bir bibliyografya için bkz. Melitta Sperling (1963), "Çocuklarda Feti­ şizm“.


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 157

anlamsızlığı konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmamaktadır. Burada çocuklar ve yetişkinler arasında ortak olan şey, kendinin ya da bir başkasının bir beden patçasına büyük nesne libidosu yatırmak­ tır. Bu yatırım sonucunda bu şey ya da vücut parçası bir kısmi nesne rolü oynamaya başlar ve söz konusu kişi için vazgeçilemez olur. Ye­ tişkin fetişistlerin analizlerinde fetişin bilinçdışı anlamım bulmak pek zor olmaz. Birçok erkeğin fetişi fallik annenin hayali penisidir; bire­ yin cinsgl tatmini bu fetişe bağlanmıştır. Edilgin eşcinsellerin fetişle­ ri, daha önce de belirtildiği gibi babanın bireyin kendi erkekliğinin yerini almış olan fallusudur. Bu olgularda da cinsel uyanm ve doyum fetişin bulunuşuna ve görülmesine bağlıdır. Fetiş zorlantılı bir şekilde aranır, buna ulaşılamadığında eşcinsel kendini boş, hadım edilmiş hisseder ve cinsel yoksunluktan yakınır. O halde yetişkinlerin fetişlerinin cinsel yaşamdaki rolleri kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde açıktır. Bu onlarda bütün cinsel uyarılmanın ve boşaltım olanaklarının çevresinde döndüğü şaşmaz merkezdir. Ço­ cukta ise bambaşkadır, fetişsi nesne ulaşılmış olan gelişim aşamasına göre her türlü anlamı taşıyabilir, her türlü ben ve id amacına hizmet edebilir. Örnekse bebek için oral haz doyumunun sağlamasını ve hazzın sürekliliğini güvenceye alarak çocuğun ayrılık kaygılarını gider­ mesi koşuluyla her şey aşın bir yatırım nesnesi olabilir ve vazgeçil­ mez hale gelebilir. Wulffa göre (1946) fetişin değeri, onun "annenin vücudunun ve özellikle de anne memesinin" yerini alabildiği zaman­ lardan kalmadır. Bu tür fetişler bir sonraki aşamada "geçiş nesnesi" (Winnicott, 1953) olarak çocuğun kendi bedeni ile dış dünyamn bir nesnesi haline gelmekte olan anne vücudu arasındaki köprüyü oluştu­ rabilecek bir oyuncak, battaniyenin köşesi ya da küçük bir yastık gibi yumuşak bir cisimle yedeklenir. Winnicott'a göre bu geçiş nesnesi dö­ nemi "normal duygu gelişimi" sürecine ilişkindir ve nedeni annede değil, çocuğun kendisindedir. Melitta Sperling'e (1963) göreyse bura­ da, suçun annenin bilinçdışı duygu ve yönelişlerinde olduğu bir "duy­ gu gelişimindeki özgül bozukluk ve bunun patolojik dışavurumu" söz konusudur. "Geçiş nesneleri" ve "fetişsi" nesnelerin, akşam uykuya dalmakta, çocuğun ilgisini dış dünyadan geri çekmekte, yani uyku durumuna hazırlanmakta ve uykuyu sağlamakta önemli bir rolü vardır. Çoğu ço­ cuk, böyle Önemli bir nesne herhangi bir nedenle ulaşamayacağı bir yerdeyse, yeti değiştirilmiş ya da yitmişse uykuya dalamazlar. Birçok anne çocuklann ağlama ve sızlanmasını sona erdirebilmek için büyük


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 158

bir istekle bu nesneyi atarlar. Melitta Sperling, "aslında değersiz olan bir nesnenin çocuk için annenin kendisinden daha önemli olabilişi"nin nasıl olduğunu sormakta ve bundan, böyle bir yer değiştirme­ nin "annenin müdahalesi olmaksızın" kendiliğinden gerçekleşemeye­ ceği sonucuna varmaktadır. Burada Winnicott'un ileri sürdüğü karşıt gerekçe daha akla yakın görünmektedir. Geçiş nesnesi, hem kendine yönelik erotizme, hem nesne sevgisine yarayan ikili yüklenimi nede­ niyle çocuğu doyurmakta ve sakinleştirmektedir. Ayrıca, annenin ak­ sine kendi istencinin olmaması, gelip gitmemesi ve ondan korkulma­ sının gerekmemesi gibi faydalı bir özelliği de vardır. Sperling'in, "an­ nenin fetişist davranışa yol açtığı ve fetişin seçimini birlikte tayin etti­ ği" savına karşıt olarak, çocuğun kendine yönelik erotizm, narsisizm ve nesne sevgisi arasındaki gelişime bağlı gidip gelmeler ile çakışmasa annenin faaliyetlerinin bu konuda tümüyle etkisiz kalacağını sa­ vunmaktadır. Fetiş nesnenin libido gelişimindeki rolünden başka çocuğun çok yönlü sapıklığıyla daha birçok ilintisi vardır. Dokunmak, ritmik olarak okşamak, didiklemek, yumuşak yüzeyi ovuşturmak ciltte haz duy­ gulan uyandırmaktadır (deri erotizmi). Kokusu, özellikle de üzerine bulaşan vücut kokulan, anal bölgeye ilişkin bir haz da sağlar. Burada karşı cinsin kullanılmış giysi ve çamaşırlannın fetiş olarak kullanıldı­ ğı transvestitizmle de ilintisi vardır. Anal sadizm evresinde geçiş nes­ nesinden vazgeçilemez çünkü çocuğun bütün çift-değeriiliği onun üzerinden anlatım bulabilir. Fallik devrede fetiş sonunda kendinin, babanın penisinin ya da annenin hayali penisinin yerini alır. Bu çocuksu yalancı fetişizmin, gelecekteki sapıklığın ne ölçüde öncülü olacağını söylemek kolay değildir. Yetişkin fetişistlerin anali­ zi, fetişlerinin kökeninin erken çocukluk döneminde olduğuna ve o erken dönemden, hiçbir değişiklik olmadan yetişkin yaşama alınmış olduğuna dair hiçbir kuşkuya yer bırakmamaktadır. Ayak ya da par­ mak, belli bir giysi parçası, bir eldiven, anneden yayılan belli bir koku ya da ses bireyin bütün yaşamı boyunca cinsel olarak uyarılması ve boşalması için vazgeçilemeyen bir koşul olarak kalır. Ama çocukların gözlemi ve analizi çocuk fetişlerinin yetişkin sapıklıkla oranlanamayacak kadar sık görüldüğünü göstermektedir ki bu da çocuktaki feti­ şist davranışın yalnız belli bir gelişim evresine bağlı olduğu ve olgulann büyük çoğunluğunda bu evrelerin geçilmesiyle kaybolduğu yani aşıldığı anlamına gelir. Geçici ve kalıcı fetişizm türleri arasındaki ayrımın tek dayanağı bu­


PATOLOJİK ÇOCUK GELİŞİMİ I 159

rada da "geçiş nesnesi "nin ben ve savunma çabalarına yaradığı durum­ larda görülmeyen cinsel uyarılmadır. Çocuk cinsel yaşamının odak noktası olan fetişin gelecekte de bu konumda kalması olasılığı vardır. Bu tür çocuk olguları psikanalitik literatürde hayli sık tanımlanmış­ tır.22 Çocuksu sapıklıkların tahmin bakımından önemi: Daha önce belir­ tilen incelemeler analistleri karşılaştırmalı çıkarsamalardan sakınma­ ya davet etmektedir. Belirtilen bağlamlarda zaman ya da şiddet bakı­ mından normdan sapan bir kısmi dürtü bir yandan genital bölgelerin egemenliği altına alınabilir ama öte yandan da merkezi konumunu ko­ ruyarak gelecekteki bir sapıklığın çekirdeğini oluşturabilir. Bunun ge­ lecekteki durumunu ergenlikten önce kararlaştırmak olası değildir; o zaman bile böyle bir saptamada bulunmak şu aşağıdaki koşullara bağ­ lıdır 1. Genitallik öncesi kısmi dürtülere ve ergenlikte ortaya çıkan genital uyarımlara; 2. Gelişim sırasında genitallik öncesi saplanma noktalarında takılıp kalmış olan libido miktarına ve bunun çekim gücünün genitallik üzerindeki zayıflatıcı etkisinin niteliğine; 3. İleri ve geriletiri çabaların güçler dengesine, yani büyük olma iste­ ğinin çocuksu haz kaynaklarına sıkı sıkı bağlanma dileğinden daha güçlü olup olmamasına; 4. Ergenin ilk genital nesne ilişkilerinin başarılı ya da başarısız oluşu­ na. Yukarıdaki nitel etmenler ve onlara eklenen diğer nicel etmenleri, gelecekteki sonucun ne olacağına dair tahminde bulunmayı zorlaştır­ makta ve güvenilir olmaktan çıkarmaktadır.

22. Bakınız Melitta Speriing, 1963; A. Freud ve S. Dann, 1951. Bu ikinci çalışmad doyumunu zorlantılı parmak emme, zorlantıh mastüıbasyon, kendine yönelik erotizm ve fetişizmde bütan yetim ve grupta büyümüş olan 4.5 yaşındaki bir oğlan tanımlanmakta­ dır. "Öbür çocukların banyoda asılı duran sabunlanma bezlerini emme alışkanlığını edinmişti ve onlan emerken bütün konsantrasyonunu bu uğraşıya veriyordu... Çocukların sa­ bunlanma bezleri ve alt bezleri onun fetişleriydi. Emerken bezlerle burnunu da okşuyor­ du. Alt bezini birden kucaklıyor ya da bacaklarının arasında sıkıştırıyordu. Gezmeye git­ tiğinde yetimhaneye dönmek için sabırsızlanıyor ve dönünce sevinçle 'Bezler, bezler,' di­ ye bağırarak hemen banyoya koşuyordu." Fallik uyarılması ve fallik mastürbasyonu ko­ layca gözlenebiliyordu. Ama fetişin kendisi hiç de fallik bir simge değildi. Aym sabun­ lanma ya da alt bezleri temiz, yıkanmış yani kokusuz oldukları zaman bütün çekicilikleri­ ni yitiriyorlardı. Buradan hareketle kokuyla uyarılma durumunun belki de bebek mamala­ rının oral doyum sağlayışına bağlı olduğu söylenebilirdi.


Terapi Yollan ve Olanakları

Psikanalitik bir çocuk polikliniği1 çocukluğun bütün psikopatolojisi­ ni, bütün çevresiyle ve çerçevesiyle görebilme olanağım sağlamakta­ dır. Kliniğe getirilen vakalar bir uçta bilinen gelişim ve eğitim bozuk­ lukları, okul başarısızlıkları ve olgunlaşma sürecinde yavaşlıklar gibi olgularla başlar; travmaya uğramış ve baştan çıkarılmış olanları, ger­ çek çocukluk nevrozlarım kapsayarak öbür uca, organik açıdan zede­ lenmiş olanlardaki ağır ben ve dürtü bozukluklarına, suçluluk ve psi­ kozun sınır vakalarına, otistik çocuklara, vb. kadar uzanır. Analiz çalışması iki noktaya yöneltilmiştir: terapi ve araştırma. Aynı teknik önlemler her ikisine de yarar, duruma göre bu amaçlar yan yana ilerler, bir arada akar, ya da yer değiştirerek sırayla biri diğe­ rinden daha fazla ön plana çıkar. Kimi vakalaıda çocuk analisti, anne babaya yönelik danışma hizmeti ve eğitim yardımı zamanında yapıla^ bilmiş olsaydı, yani dış koşulların düzeltilmesiyle daha iyi iç gelişim olanakları sağlanabilseydi, zaman alan analitik terapiden tasarruf edilmiş olacağı duygusuna kapılır. Başka vakalarda ise güvenle tanı koyar ve analizin çocuğun terapisinde en uygun yöntem olacağından hiçbir kuşku duymaz. Daha başka kimi vakalardaysa bilinmeyen ve bilinemeyen faktörler öne geçmektedir. Analist o durumlarda kendi yönteminin karanlığı aydınlatmakta öbürlerinden daha uygun olduğu kanısıyla yetinmek zorundadır. Ancak bu hastalık türlerinde genetik, dinamik ve libidinal-ekonomik koşullar üzerinde bilgi edinildikçe bunlan çocuk psikopatolojisi içinde sıralayıp yerleştirmek; tanı ve tahmine dayalı olarak en uygun terapi yöntemini önermek mümkün olabilecektir. Bir çocuk analizinin istenen amaca ulaşamaması durumunda başa­ rısızlığı uygunsuz dış koşullara; örnekse analistin terapi yeteneğinde­ 1. Hampstead Çocuk Terapisi Kliniği gibi.


TERAPİ YOLLARI VE OLANAKLARI I 161

ki eksikliğe, anne babanın işbirliğindeki yetersizliğe, terapi sareanm kısalığına; bedensel hastalıklar, kaderin darbeleri, zedeleyici olaylar, terapistin değişmesi gibi koşullara yüklemeye ep a lijû . Analiz işe yaradığındaysa bu sonucu doğal karşılar, aym yOMeaia, bu kadar çok hastalık türünde nasıl olup da aynı şekilde uygalattfa9diğini kendimize sormayız. Y ETİŞK İN LER İN K LASİK PSİK A N A L İZ İ. UYGULAM A ALANI VE TANIM

Psikanalizin başlangıçtaki asıl uygulama alanı yetişkin nevrozları, bu­ na denk düşen çocuk analizi alanı da çocukluk nevrozuydu.2 Yetiş­ kinlerden edinilen deneyim arttıkça analistin çalışma alanı da genişle­ miş3 ve küçük teknik değişikliklerle4 psikozlara, sapıklıklara, bağım­ lılıklara ve çeşitli suçluluk biçimlerine de ulaşmaya başlamıştır. O günden beri benzeri bir gelişim çocuk analizi alanında da izlenebil­ mektedir. Yetişkin analizi söz konusu olduğunda psikanalitik literatürde son 30 yılda psikanalitik yöntemin kuram ve uygulanışı üzerine, analizin işlettiği süreçlerin açıklanmasına ilişkin artan sayıda çalışma bulmak mümkündür.5 2. Daha başından itibaren çocuk analizini ağır ben bozukluklarında ve psikozlarda kullanan Melani Klein ve takipçileri bunun istisnasıdır. 3. Bkz. Sempozyum (1954), "The Widening Scope of Psychoanalysis". 4. Ya da "parametreler" ile, bkz. K. R. Eissler, 1953. 5. Teker teker yazarları ve düşüncelerini saymak yerine aşağıda bu tema üzerinde du­ ran sempozyumların bir listesi verilmektedir. 1936: XIV. Uluslararası Psikanaliz Kongresi, Maricnbad. "Terapi Sonuçlarının Kura­ mı Üzerine Sempozyum" (Glover, Fenichel, Strachey, Bergler, Nunberg, E. Bibring), Int. Z.f.PsA, XXIII, 1. Tek tek katkılar için bkz. Sempozyum (1937). 1952: American Psychoanalytic Association Kı; Toplantısı, New York. "The Traditi­ onal Psychoanalytic Technique and Its Variations" (Orr, Greenacre, Alexander, Weigert), J. Amer. Psychoanal. Assn., 2. Panel raporu için bkz. Zetzel (1953). Tek tek katkılar için bkz. Sempozyum (1954a). 1953: American Psychoanalytic Association, Yıllık Toplantı, L. Angeles. "Psychoa­ nalysis and Dynamic Psychotherapy" (E. Bibring, Gill, Alexander, Fromm-Reichmann, Ranged), J. Amer. Psychoanal. Ass., 2. Panel raporu için bkz. Rangell (1954); tek tek kat­ kılar için bkz. Panel (1954b). 1954: Arden House'da düzenlenen sempozyum, New York, "The Widening Scope of Indications for Psychoanalysis" (Stone, Jacobson, A. Freud), J. Amer. Psychoanal. Ass., 2. Tektek katkılar için bkz. Sempozyum(1954). 1957: Sempozyum, Uluslararası Psikanaliz Kongresi, Paris, "Variations in Classical Psychoanal. Technique" (Greenson, Loewenstein, Bouvet, Eissler, Reich, Nacht), Int. J. Psychoanal., 39. Tek tek katkılar için bkz. Sempozyum (1958).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 162

Tartışmalara yapılan katkılardan analitik terapinin amaçlarıyla ilgi­ li olarak aşağıdaki noktalar çıkartabilmektedir: - Analizin bir amacı id, ben ve üstben arasındaki karşılıklı etkileşimi değiştirmektir (E. Bibring, 1937); - Analitik terapi, savunma süreçlerini geriye çekmek ya da değiştir­ mek ve "benin bozulmamış ve değişmemiş id ürünlerine karşı daha hoşgörülü olarak eğitilmesini sağlamak" için çabalar (Fenichel, Sempozyum, 1937); - Analiz üstbenin hoşgörüsüzlüğünü azaltır (Strachey, Sempozyum, 1937); - Analizin amacı hastanın kişiliğinde ruh içi değişimler sağlamaktır (Gill, Panel, 1954b); - Analistin amacı, hastanın içgörüsünü, kendi nevrotik çatışmalarına kendi çözümlerini bulabilecek, ben, id ve üstbende sürekli değişik­ likler yapabilecek ve böylelikle benin öbür yapılar üzerindeki ege­ menliğini sağlamlaştıracak duruma getihnektir (Greensön, Sem­ pozyum, 1958). Bunlar ve adı burada sıralanamamış olan daha birçok yazar anali­ zin terapötik etkisinin her şeyden önce id, ben ve üstben arasındaki güçler dengesini değiştirmekte, bunlann karşılıklı hoşgörüsünü artır­ makta ve böylece daha iyi bir ruhsal denge oluşturmakta yattığı üze­ rinde fikir birliği içindedir. Terapinin amacına dair bu tanımlar, anali­ ze gelmiş olan hastanın yakındığı bozukluklann her şeyden önce ruh­ sal çatışmalara bağlı olduktan, olabilecek diğer bütün patolojik etken­ lerin, çatışmanın patojen etkisinden çok daha geride durduğu varsayı­ mına dayalıdır. Bu yazarlara göre çeşitli teknik önlemlerin değeri, her önlemin yukanda tanımlanan terapi amaçlanna ne ölçüde yararlı olduğuna bağlı­ dır. ÇOCUK A N A LİZİN İN GEREK ÇELERİ

Yukanda verilen tanımlamalar yetişkinlerin analizlerinden elde edil­ miş olmakla birlikte çocuk analisti için de daha az önemli değildir. Adı geçen tanımlamalar çocuk analizini ruhsal çatışma, ruhsal bozuk­ luk ve ruhsal tedavi arasındaki aym ilişkilerin kendi çalışma alanında da geçerli olup olmadığım araştırmaya iter. Sonuçta çocuk analizim klasik yetişkin analiziyle bir arada ele almak, her iki yöntemin aynı önkoşullara sahip olup olmayışına ve aym temel ilkelere dayanıp da­ yanmadığına bağlıdır.


TERAPİ YOLLARI VE OLANAKLA« I 1 6 3

Çocuk Analizinde Ruhsal Çatışmalar Analiz ve "normal"çatışmalar (Tanı kategorisi 1)

Daha önce ayrıntılı olarak belirtildiği gibi iç çatışmalar, kişiliğin daha yüksek bir gelişimi için olmazsa olmaz bir normal belirtidir. Bunlar çocukta önce id ve ben, daha sonra da ben ve üstben birbirlerinden ay­ rışmaya başlayınca, yani her ruhsal yapı kendi özgün amaçlanm izle­ meye başladığı andan sonra faik edilir. Normal olarak yapılar arasındaki aracı rolünü üstlenmek ve arala­ rında dengeyi sağlamak benin işidir. Fakat bu görev, çocuklukta an­ cak anne babanın desteği ve yardımıyla yerine getirilebilir. Böyle bir yardımın olmadığı durumda çocuk bir şaşkınlık ve çaresizlik içinde kalır ve bu durum analizi zorunlu kılabilir. O zaman çocuk analizinin görevi çocuğun ortaya çıkan zorluklarım kelimelere dökmek, bilinçdışı olmaları halinde bunları yorumlamak, ortaya çıkan kaygılan gi­ dermek, gereksiz savunma önlemlerini bunlar gelişmeyi felç etmeden önce geriletmek, dürtülere boşaltım ve dışavurum yollarını açmak ya da açık tutmaktır. Bu tür analitik çalışma sözcüğün tam anlamıyla bir eğitim ve gelişim yardımı etkisi yapar. Bu bağlamda, her çocuğun, is­ ter hasta ister sağlıklı olsun, yaşamın erken yıllannda bir analizden fayda sağlayacağı varsayımı doğrudur. Yine de, çocuk analisti, terapi­ nin aslında bir yandan çoctiğun beni, öte yandan anne babası tarafın­ dan yerine getirilmesi gereken bir görevi üsdendiği hissine sık sık ka­ pılır. Analiz ve gelişim bozuldukları (Tanı kategorisi 2)

Çocuğun içsel dengesindeki bozulma dürtü ve benin gelişim sürecin­ de birbirlerine ayak uyduramamalan raddesine vardığı zaman anne babalann çaresizlik duyup terapiye başvurmalarına hak verilebilir. Yukanda tanımlandığı gibi6ben ve üstbeni erkenden gelişen çocuklar oral ve anal kısmi dürtülerin saldırgan ve zalim içerikleriyle karşı kar­ şıya kaldıklannda iç çatışmalardan acı çekerler. Her ne kadar dürtüler yaşa uygun olsa da çocuk bu dunımlan bene uygun olarak algılamaz ve bu yüzden kendini bunlara karşı savunmak zorunda kalır. Durum bunun tersine olduğunda, yani ben gelişmesi dürtü gelişmesine oranla daha yavaş olduğunda ise çocuğun beni genitallik öncesine ait dürtü­ ler karşısında çaresiz kalacaktır. 6. Bkz. 4. Bölüm.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 164

öznel acı duygularına ve ortaya çıkan semptomlara rağmen böyle olgularda da bir terapinin lehine ya da aleyhine karar verebilmek hiç kolay değildir. Dürtü ve ben gelişimleri arasındaki uzaklık bir sonraki yaş döneminde analiz olmadan da kendiliğinden kapanabilir; öte yan­ dan, bu durumun uzaması halinde daha ağır sonuçlar vermemesi için analizin zorunlu olması da mümkündür. Tam koyan burada henüz tamamlanmamış olan gelişimlerin sonuç­ larını önceden görebilmek gibi ağır bir görevle karşı karşıyadır. Çocuk analizinin uygulamm alanı olarak çocuk nevrozu (Tanı kategorisi 3)

Tanı koyan böyle kuşkulara yer bırakmayan bir çocuk nevrozuyla karşılaştığında rahatlar. Analist, metapsikolojik olarak nevrozun ya­ pısını çok iyi tanımaktadır. Burada çocukla yetişkinler arasındaki fark yalnızca bunu başlatan nedendir, bu neden çocuklarda Oidipus evresi­ nin çatışmalarında bulunur. Semptomatoloji ele alındığında gerek ço­ cuk, gerekse yetişkin nevrozunda aym oluşum dizgesi söz konusudur. Bu sıra yadsınma, dürtünün engellenmesi, hadım edilme tehdidi, muhtemel sevgi yitimi gibi yaklaşan bir tehlikeden nesne yitimi kay­ gısı, sevgi yitimi kaygısı, hadım edilme kaygısı, suçluluk duygusu gi­ bi bir kaygıya; korkudan libido gelişiminin daha erken dönemlerinde­ ki bir saplanma noktasına gerilemeye; bu gerileme nedeniyle genitallik öncesi dürtülerin ortaya çıkmasına ve bunlara dayanılamayışına; bu yüzden de bu dürtülerin benle yeniden barıştıracak savunma süreç­ lerine başvurmaya; bu savunma çabalarının işe yaramayışı üzerine de dürtü ile ben arasında uzlaşmaya ve böylece de semptomların ortaya çıkışına doğru gider. Analistin terapi sırasındaki rolü de yetişkinler karşısındakinin hemen hemen aynıdır. Çocuğun benine yürüttüğü bu içsel savaşta yardım ölebilir ve uygun koşullarda çocuk bu yardımı sevinçle kabul eder. Çocuğun hangi yaştan itibaren analitik bir terapiyi hoş karşılaması­ nın beklenebileceği sorusu sık sık sorulur. Bunun yanıtı kuşkusuz ki kronolojik yaşta değil, diğer ilişkilerde bulunmaktadır. Bir benin iç çatışmalara karışması ve dürtüsel yaşamı uzlaşmaya, yani semptom­ lara zorlaması kendine güvenmeye niyetli olduğunun bir belirtisidir. Bu durumda en azından kuramsal olarak, bir analistle terapötik bir birlik oluşturmaya da niyetli olabileceğini çıkarsayabiliriz. Çocukla böyle bir birlik, nevrotik semptomların çocuğun duygulan açısından


TERAPİ YOLLARI VE OLANAKLARI I 165

hoşnutsuz bulunması ölçüsünde erken kurulabilir. Bir hastalığın nes­ nel ağırlığım saptamak söz konusu olduğunda hiç de iyi birişarct ol­ mayan öznel acı etmeni, bir çocuğun kendi analizi için ne derecede iş­ birliğine hazır olduğunu tahmin etmekte çok güvenilir bir noktadır. Çocuklar psikosomatik mide ve bağırsak bozukluklarından, ekzemalardan, astım nöbetlerinden, baş ağrılarından ve uyku bozuklukların­ dan acı çekerler, ruhsal olarak fobilerinin neden olduğu korkulardan ve özgürlüklerinin kısıtlanmasından yakınırlar. Takıntılı çocuklar, kendilerim zor ve anlamsız hareketlere zorlayan bilmedikleri güçler karşısında kendilerini çok çaresiz hissederler. Kimi zaman çocuklar bu duygulan açıkça dile getirebilecek durumdadırlar. Aşağıdaki ör­ nekler bunu göstermektedir. 4.5 yaşındaki bir hasta analistinin önün­ de zorlantılı edimini yaptıktan sonra "Gördün işte, istesem de isteme­ sem de neyi yapmak zorunda olduğumu," der. Ya da okul fobisi olan 6 yaşındaki bir çocuk annesine "Okula gitmek istemediğimi sanma. İsti­ yorum, ama yapamam," der. Birçok kardeşin en büyüğü olan, bastınlmış kıskançlık ve penis haseti yüzünden büyük zorluklar çeken ağır bir gizillik dönemi çocuğu "Bütün çocuklar uslu; yalnız ben kötüyüm. Neden ben kötüyüm?” diye şarkı söyler. Bu çocuklann bu yolla dışavurduklan, kendilerinin olmak istedikleri gibi olamadıklan duygusu ve kendi benlerinin, üstbenin buyruklannı yerine getiremediğidir.7 öte yandan kendi zorluklan üzerinde böyle bir içgörü sahibi olma­ nın, bir çocuğu terapiye hazırlaması da beklenemez. Analizde direnç ve aktanm ortaya çıkmaya başlar başlamaz içgörüler ortadan kalkar. Bunlar, yetişkinlerdekinden farklı olarak, süreklilik göstermez; duygulann terapi sırasındaki çıkış ve inişlerine, bir analizde kaçınılmaz olan yadsımalara, düş kırıklıklarına, korkulara, vb. karşı koyabilecek kadar sağlam değildir. Yetişkinlerin beni analizde ikili bir rol oynar, terapi sırasında bir gözleyen ve bir de gözlenen parçaya bölünür. Bu, hastalara birçok zorluğu aşmakta yardımcı olan ve ancak aktanm nevrozunun doru­ ğunda kendisini aşan duygular tarafından ortadan kaldmlabilen bir tu­ tumdur. Richard Sterba'nm (1934) aynntılı olarak tanımladığı gibi be­ nin gözleyen yanı kendini analist ile özdeşleştirir, onun içsel süreçler üzerindeki artan anlayışım paylaşır ve terapi çalışmasına etkin katkı­ larda bulunur. Çocuktan kendi iç süreçleri üzerinde buna benzer bir içgörü beklemeye hiç hakkımız yoktur. İçe bakış denilen şey yetişkin 7. Bkz. Bornstem (1951).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 166

bir yetenektir ve çocuklukta henüz oluşmamıştır. Bu yönde katkıların bulunduğu durumlar normal gelişimden değil, sevgi ve nefret arasın­ daki yükselmiş çift değerlilik; takıntılı çocuk nevrozlarında ve takıntı­ lı kişiliklerde görülen ben ve üstben arasındaki suçluluk duygusu; özeleştiri ve kendine eziyet gibi patolojik bölünmelerden kaynaklanır. Böyle olgular sayılmazsa, çocuklar kendi içlerinde olup biteni sa­ yıp dökmeye hevesli değildirler. Meraklan ve araştırma hazlan uzun yıllar dış dünyaya yönelmiş kalır. Ancak ergenlikte, kimi şizoid tip­ lerde kendi kişiliğine ve iç süreçlerine yönelik aşın, çoğunlukla da eziyetli bir uğraşı görebiliriz. Çocuklann her iç çatışmayı dış dünyadaki bir çatışmaya dönüştür­ me eğilimleri, içgörünün bu iç yaşamdan kaçınmasmdandır. Eylemle­ rinde kendi vicdanlarına tosladıklarında, kendi üstbenlerinin yaymak­ ta olduğu suçluluk duygulannı hissetmektense, anne babalanmn ço­ ğunlukla çok uzaktaki bir başka itaatsizlik nedeniyle cezalandırmalanm yeğlerler. Örnekse, kendi cinsel fantezi ve uğraşlanndan kaçın­ maya çalışan gizillik dönemi çocuktan, her mastürbasyon eylemin­ den sonra dış dünyanın, anne babalanmn, öğretmenlerinin, vb. kendi­ lerine karşı çıkmasını sağlamak için ellerinden gelen her şeyi yapar­ lar. Çocuklann suç davramşlan, birçok olguda aynı şekilde cezalandınlma aranmasına dayanıyor olabilir. Benin bildiğimiz savunma düzeneklerinin birçoğu aynı amaca yö­ neliktir. Çocukluk nevrozunda korku uyandıran oral ve anal çabalar, anne babaya ya da kardeşlere yönelik ölüm arzulan, vb. iç dünyadan dış dünyadaki kişilere çevrilir, yani yansıtılır. Böylelikle yasaklanmış olan bir dürtü içsel arzuya karşı sürdürülecek savaş, varsayılan bir baştan çıkancıya ya da zulmedici kişiye karşı sürdürülecek bir dış sa­ vaşa dönüşür ve çocuk kendini suçsuz hisseder. Burada kullanılan mekanizmalar özellikle analistin, görünüşte dışardan gelen tehlikeyi yeniden onun altında yatan; id, ben ve üstben arasında süren iç çatış­ maya dayandırmaya çalışacağı çocuksu fobilerde görülebilir. Çocuk analisti için çocuğun iç çatışmadan kaçmasının, çocuğun te­ rapiye karşı tutumunu ne ölçüde etkileyeceğini anlayabilmek önemli­ dir. Çocuğun kendi rahatlaması için umduğu şey iç değişiklikler de­ ğil, dış dünyadaki değişikliklerdir. Kendi iç vicdanının bir dış temsi­ linden başka bir şey olmayan bir öğretmenden, kendi dürtüsel arzula­ rının yansıtılmasıyla baştan çıkancı olarak algılanan bir sınıf arkada­ şından kurtulmak; aslında yalnızca kendi edilgin mazoşist arzulan ne­ deniyle korktuğu saldırgan arkadaşlardan uzaklaşmak için okulunun


TERAPİ YOLLARI VE OLANAKLARI I 167

değiştirilmesini ister. Böyle “iyileşme girişimlerine" haklı olarak kar­ şı çıkan terapist çocuğun gözünde istenen bir yardımcı olmaktan çı­ kar, yeni ve fazladan bir tehlike halini alır. Analiste üzüntü verecek şekilde, anne babalar da çok sık olarak ço­ cuğun yanında yer alırlar. Onlar da çocuğun kendisinde olacak deği­ şikliklerden çok, çevrede yapılacak bir değişikliğin etkili olacağına inanırlar. Teknik olarak bu tür zorlukları, analizin içinde bastırmalar ve akta­ rımlar nedeniyle ortaya çıkan, ancak yorumlar yoluyla çözülebilen di­ rençlerle karıştırmamak önemlidir. Hastalık içgörüsündeki eksiklik ve iç çatışmadan kaçış analitik terapinin önündeki engellerdir fakat çocukluktaki zayıf benin kendini büyük korku ve hoşnutsuzluk yığı­ nına karşı savunmasına yarayan normal araçlardandır. Ancak bir ye­ tişkine duyulan güvenin çok büyük olabildiği durumlarda çocuk, onun yardımıyla iç dünyasımn tehlikeleriyle böyle kaçınmalar olma­ dan yüzleşmeye cesaret edebilir. Burada birçok yetişkin nevıotiğin de hastalık içgörüsünde benzeri bir yetersizlik; buna uygun olarak da iç çatışmalarının yadsınmasında benzeri bir eğilim gösterdiklerini söylemek kolaydır. Ama gene de te­ rapi açısından aradaki farklar çok büyüktür. Bu tutumun çok güçlü ol­ duğu yetişkinler yalnızca iç çatışmalarının algılanışından değil aym zamanda analitik terapiden de kaçınırlar ve sağlıklarını dış dünyada bitmez tükenmez çabalarla aramayı sürdürürler. Çocuk analizinin kendine özgü bir zorluğu da, hastaların, bilerek veya kendi iradeleriy­ le seçmedikleri bir sürece tabi olmaları ve belli taleplerle karşı karşıya kalmalarıdır. Çocuk analizinde çocuk nevrozunun değişik bir türü (Tanı kategorisi 4)

Ben yapılarının gerilemiş olan dürtü ürünlerine karşı koymadığı; ken­ dilerini gerileterek onlara uyum sağladığı, yani daha önceki bir geli­ şim aşamasına gerilediği ve bu yolla id ve ben arasındaki her türlü ça­ tışma olasılığını ortadan kaldırdığı durumlarda; yukarıda değişik bir tür olarak adlandırılan çocuksuluklar, tipik olmayan bozukluklar, top­ luma uyumsuzluk belirtileri gibi durumlar söz konusu olduğunda; kı­ sacası çocuk iç çatışmasını tam olarak bir çocuk nevrozuyla çözmedi­ ğinde analistle kurulan ilişiri çok değişik olacaktır. Böylelikle çocu­ ğun bütün kişiliği daha aşağı bir konuma indirilmiştir ve oluşturulmuş


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 168

olan dengeyi bozacağından hiçbir terapi girişimi istenmez. Analist böyle durumlarda bir huzur kaçıncıdan daha fazla bir şey olmayı dili­ yorsa ben ve id arasındaki iç çatışmaları yeniden oluşturmaya çalış­ malıdır; yani kendisi asıl nevrotikleri kurtarmaya çalıştığı aynı çatış­ maları onaylamalı hatta oluşturmalıdır. Çocuk analizi özelinde, çelişkili görünen bu terapi görevi iki yazar tarafından ele alınmıştır. İlk olarak August Aichhom (1925a ve b) genç suçlular karşısında, onların beni diirtüsel arzulan onayladıkça, kendisinin ve biitün dış dünyanın yadsınmasına yol açtıkça kendini çok çaresiz hissettiğini belirtmişti. Bu durumda narsisist bir bağ kurma, gencin kendisiyle ve kendi değerleriyle özdeşleşmesini sağlama ve çatışmalan böylece gencin kişiliğinin çekirdeğine iletmeyi çare görmüştü. Böylece bir suçlu bir nevrotiğe dönüştükçe onun bilinen kurallara göre yürütüle­ cek bir analitik terapiye yatkınlaştığını görmüştü. Aichhom için de, daha birçok yazarda olduğu gibi iç çatışmalann varlığı bireyin analiz edilebilirliğiyle eşanlamlıydı. Benim tarafımdan 1926'da önerilmiş olan çocuk analizine başlan­ gıç aşaması aynı amaca yönelikti.8Çocuğun özel yaşamına ve gizleri­ ne girmeyi amaçlayan ilk yoklayıcı girişimlerin yanında analist bura­ da çocuğun dikkatini kendi içindeki zıtlıklara çekmek ve bunlann yadsınmasına karşı çıkmak görevini de üstlenmektedir. Aichhom'la birlikte ben de iç çatışmalann algılanmasının ve yemden yaşanması­ nın, onlann yorumlanması ve yeni çözümler aranmasından daha önce gelmesi gerektiği kamsındaydım. Başlangıç aşaması yaklaşımını bugün artık kullanmıyoruz. Teknik olarak, savunma düzeneklerinin ve onlar tarafından bastırılan bilinçdışı içeriklerin yorumlanmasının, id ile ben arasındaki çatışmanın yo­ rumlanmasıyla aym amaca hizmet ettiğini düşünüyoruz. Özet olarak denilebilir ki bir ruhsal bozukluk çocuğun iç dünyasında­ ki çatışmalardan kaynaklanıyorsa, bunlar ister gelip geçici ve gelişi­ me bağlı, ister nevrotik nitelikte ve kalıcı olsunlar, çocuk analizi olumlu bir rol üstlenebilir. Çocuğun analiste karşı duyduğu olumlu duygulara bağladığımız yüzeysel iyileşmeler yani aktanm başanlan sayılmazsa, kısmi ya da tam iyileşmeler genel olarak bastmlmış mal-

8. Çoğu zaman sanıldığının aksine, buradaki amacım kolay aktanm başarılan sağla mak değildi.


TERAPİ YOLLARI VE OLANAKLARI I 169

zemenin bilince çıkartılmasıyla, direnç ve aktarımların yorumuyla, yani sözcüğün tam anlamıyla analitik çalışmayla sağlanabilir. Gelişim bozukluklarında (Tanı kategorisi 2) iyileşme her şeyden önce tehlikeli durumların ve kaygıların yorumlanması ve çalışılması, gerilemelerin düzeltilmesi ve ileriye yönelik gelişimin tıkandığı yer­ den yeniden yola koyulması ile sağlanır. Çocukluk nevrozlarında (Ta­ nı kategorisi 3) kaygı nöbetleri, uykuya dalma törenleri, takıntılı tu­ tumlar, vb., bilinçdışı içeriklerinin bilince çıkanlması durumunda kaybolurlar. Dokunma zorlantılan ya da dokunma korkulan ancak ço­ cuk bunlann mastürbasyonla ya da saldırgan fantezilerle ilgisini anlar­ sa terk edilir. Fobiler oidipal yer değiştirmelerin yorumu sonucunda çözülür. Travmatik yaşantılara saplanma, travmanın kendisi bilinçli belleğe getirilebilir ya da aktarim sırasında yeniden yaşanabilir ve yo­ rumlanabilirse çözümlenebilir. Yukanda anlatıldığı gibi nevrotik semptom oluşumu çocuğa bir yandan dürtü yaşamının zayıflamasıyla, öte yandan benin çabalan ve becerilerinin kısıtlanmasıyla iki yönden zarar verir. Bununla koşut olarak çocuk analizinin görevi de ikilidir. Savunmayla savunulan ara­ sında gidip gelen yorum çalışması bir yandan korkmuş olan bene, öte yandan yetersiz doyurulan ve boşalımı elinden alınmış olan dürtülere rahatlama sağlar. Sonuçta nevrotik çocuklann analizinden beklediği­ miz, kişiliklerinin özgürleşmesi, zenginleşmesi ve rahatsız edilmeden gelişmeyi sürdürebilmesidir. Nevrotik Olmayan Nitelikteki Bozukluklarda Terapötik Önlemler

Çatışmaya bağlı olan nevrotik bozukluklardan, yani 1-4 arası tam ka­ tegorilerinden uzaklaştıkça, çocuk analizinin yöntemleri kullanılabi­ lir ve iyileşme sağlayabilir durumda olsa da, terapi sürecinin aynntılan değişikliğe uğrar. Psikanalitik yöntemde terapötik öğeler9

Analitik yöntemin analistin en fazla umut bağladığı aynntılan direnç ve aktannun yorumu, id, ben ve üstbenin bilinçdışı bölümünün zaranna olarak bilincin genişletilmesi, bundan sonra da kişiliğin öbür kı­ sınılan üzerindeki ben egemenliğinin artırılmasıdır. Bu önemli öğeler yanında, niyet dahilinde olmasalar bile kaçınılmaz şekilde karşılaşı9. Bkz. E. Bibring (1954).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ İ 170

lan başka bir dizi öğe de bulunmaktadır. Çocuk analizinde özellikle Önbilinç içerikleriyle uğraşmak büyük bir rol oynar. Analist bunları çocuk için sözcüklere döktüğünde ve tümüyle bilince çıkardığında bilinçdışının her doğrudan yorumuyla ortaya çıkan kaygılan azaltmış olur. Telkin öğeleri analizden hiçbir zaman tam olarak dışlanamazlar. Özellikle de analisti hep bir otorite halinde görecek olan çocuk için bu mümkün değildir. Analizin eğitici denilen işlevi buna bağlıdır. Ço­ cuklar analisti aktarım nesnesi olarak değil de gerçek ve yeni bir nes­ ne olarak aldıklannda, ona olan duygusal ilişkilerini geçmişin açık­ lanması için değil, geçmiş zamanlarda sevgi nesnelerinde yaşadıklan düş kınklıklanmn düzeltilmesi ve zararlann giderilmesi için kullan­ maya başlarlar. Korkulann yüzeysel olarak yatıştınlmast da analizde az çok kaçınılmazdır. Güvenilebilir bir yetişkinin orada olması bile çocuğun korkulanmn yatışması için yeterli etki yapar. Analistin gös­ tereceği dostça paylaşım da buna eklenir. Kurala uygun bir analiz sürdümıeyi isteyen bir analist, bu analiz dı­ şı araçlann etkisini de analize katmak için elinden geleni yapar. An­ cak çabalannın her zaman başanlı olamayacağım da görmelidir. Te­ rapi yöntemi ve sürecinin seçimi onun ellerindeyse de iyileşme süre­ cinin doğası sonuçta ona değil, hastasının bireysel yapısına, kişiliğine ve hastalığının özgül türüne bağlıdır. Ferenczi (1909) Freud'un bir sözünü naklederek nevrotiklerin, ana­ list nasıl bir terapi izlerse izlesin kendi kendilerini aktanmlar yoluyla iyileştirdiklerini söylediğini bildirir. Buna karşılık başka kaynaklar­ dan, kısmen sözlü olarak aktanldığına göre Freud'un şöyle bir izleni­ mi de vardır: Analist hangi araçlan kullanırsa kullansın, hastalar ken­ di hastalık türlerine göre analitik dunıma tutunurlar: Histerikler tut­ kun olduklan sevgi ve nefreti analistleriyle doyurmaya çalışarak; ta­ kıntılı nevrotikler mutlak güç dileklerini, hiç değilse hayallerinde ger­ çekleştirmelerine katkıda bulunmuş olan analistlerine yansıtarak; mazoşistler tedavi sürecinden hayali acılar türeterek; sadistler eziyet et­ menin zevkini analistin kişiliğinde yaşayarak; bağımlılar bağımlı ol­ duklan maddenin yerine analisti koyarak, vb. Buna benzer biçimde K. R. Eissler (1950), ben patolojisiyle ilişkili olarak, her hastanın kendi bireysel patolojisine uygun şekilde analisti teknik yöntem değiştirmeye zorladığım ve bu zorlamalar aracılığıyla hastadaki ben bozukluğunun çıkarsanabileceğini belirtmektedir. Her iki yazann sözleri kimi değişikliklerle çocuk analizinde de kul­ lanılabilir. Analist olarak terapide bulunan çocuğa, yöntemin içerdiği


TERAPİ YOLLARI VE OLANAKLARI I 171

bütün terapi öğelerini sunarız. Ve sonra da tekniğin hep aynı kaldığı durumda bile çocuktaki iyileşme sürecimi) faiklı yollar izlediğini* ya­ ni özgül hastalığa en uygun olan terapi öğesinin çocuk tarafından en etkin şekilde alındığım görürüz. Hastalık biçimi, terapötik araçlar ve iyileşme süreci arasındaki ilinti

Çocuğun psikopatolojisine yeni bir düzen vermeye çalışan tam kate­ gorilerimiz (bkz. 4. Bölüm), aym zamanda çocuk analizindeki iyileş­ me sürecinin kuram ve tekniği üzerinde de yeni görüşler sağlamakta­ dır. Aşağıdaki satırlarda gösterildiği gibi bozukluklann her biri yalnız terapinin amacı üzerinde değil aracın etkisi ve iyileşme sürecinin do­ ğası üzerinde de belirleyici bir etkiye sahiptir. Yukarıda belirtildiği gibi terapi süreci en iyi olarak çocuk nevrozu­ nun çeşidi ön aşamalarında ve nevrozun kendisinde uygulanabilir. Burada analitik araçlar, sözcüğün tam anlamıyla değişikliklere ve iyi­ leşmelere yed açarlar. Analist rolüne uygun davrandığı sürece ne tel­ kin, ne eski duygu ilişkilerinin düzeltilmesi, ne korkunun yatıştmlması önemli bir rol oynar. Nevrotik çocuğun bu araçları yeğlemesi bir di­ rencin ifadesidir; böyle bir anda analizden kaçmak, içgörü kazanmak­ tan daha önemli olarak algılanır. Ancak bu araçların biri veya birkaçı, çocuk nevrozu üzerinde, analistin iyileşme anlayışım andıran terapö­ tik bir etki yaratamaz. Çocuk terapistleri ve eğitim danışmanlarının çeşitli psikoterapilerde bu yoldan yapabildikleri şey, id, ben ve üstben arasındaki karşılıklı ilişkilerde bir değişiklik değil, çok başka ve ço­ ğunlukla yüzeysel süreçlere dair değişikliklerdir; bu çabalar nevrozun kendisine hiç dokunmazlar. Nevrotik olmayan bozukluklarda (Tanı kategorisi 5) durum tama­ men değişiktir. Burada bilinçdışının yorumu, aktanm ya da direnç et­ kisiz kalır ya da zaman zaman istenmeyen sonuçlara yol açabilirken, ikincil araçlar tek tek veya hep birlikte ön plana çıkabilirler. Örneğin, yorum sonucunda kötüleşme çocukluk psikozunun sınır durumlarında gözlenebilir. Böyle çocuklarda genellikle aşın bir fan­ tezi yaşamı bulunur. Bu çocujklann hayal gücünün verileri nevrotik çocuklann bilinçli fantezilerinin aksine çarpıtmaya uğramamıştır. Bunlar analist için kolay kavranabilir, kolay anlaşılabilir ve kaygılara, id içeriklerine ilişkin yeterli bilgi verir. Ama bu fanteziler eğer nevrotiklerle aynı yoldan yorumlanacak olursa kaygı ve iç gerilimin düş­ mesine yol açmaz. Tam tersine, analistin şaşkın bakışları önünde yo-


ÇOCUKLUKTA NORMALÜK VE PATOLOJİ t 172

ramlar çocuğun kendi patolojisi bağlamında kollanılır. Çocuk yalnız­ ca sözcükleri alır ve analistin söylediğinden hareketle durmadan ge­ nişleyen fanteziler oluşturur. Analist analitik tekniğe ne denli uygun davranırsa çocuk da o denli beklenmedik davranır. Analisti fantezile­ rinin tanığı haline getirir; ama bu sırada amacı bunlardan kurtulmak değil onları analistin yardımıyla yaşamak, onunla bir tür folie à deux (iki kişilik delilik) oluşturmaktır. Çocuk analisti fantezinin içeriğini yorumlamanın böyle olgularda amaca uygun olmadığım; çalışmanın önbilinçteki tehlike durumları ve korkulan çocuk adına dile getirmek­ ten ve onun bunlan anlamasına yardım etmekten ibaret kalması ge­ rektiğini öğrenir. Bu yolla çocuk adı geçenleri kendi düşünce sürecine alabilecek ve bilinçli beninin egemenliğini sağlayabilecektir. Sınır durumlar ile ağır nevrozlar arasında ayıncı tam zorluğu çekildiğinde bu özellik bir işaret değeri taşıyabilir. Duygu yaşamı ağır bir şekilde zedelenmiş olan çocuklarda faik özellikle aktaranın yorumundadır. Hastalar analiste yönelik algılamalannda libidinal aşamanın bütün belirtilerini gösterirler. Burada yo­ rum ancak bozukluğun travmatik bir yaşantıya ya da libidonun görece daha yüksek aşamalanna gerilemeye dayandığı durumlarda işe yarar. Zedelenmelerin çok geride kalmış çarpıtma ve yadsımalara dayalı ol­ duğu durumlarda aktanmın yorumu hiçbir etki yapmaz. Öte yandan böyle durumlarda bile analiz sırasında iyileşme görülür ve çocuklar aşağı libido evrelerinden üst evrelere ilerlerler. Burada analist için, iyileşmenin analizin kendisinden kaynaklanmadığını bilmek önemli­ dir. Bu hastalarda terapötik olarak etkiyen yetişkinin sabırlı, paylaşan ve hiçbir şeyle eksilmeyen ilgisidir. Bu, eğer çok geç kalınmamışsa çocukta yankı bulur ve libido kalıntılanm yeniden gelişme yönünde uyanr. Burada çocuk analizinde karşılaştığımız şey aslında geçmişin analizi değil, düzeltümesidir.10 Ağır zekâ bozukluklan olan çocuklarda burada incelenen farklar korkunun giderilmesinde görülür. Böyle hastalar büyük ölçüde arkaik korkularla ezilmektedir. Ben işlevlerinin geri kalmış olmasından do­ layı onlar iç ve dış dünyada yollarım bulabilecek durumda değildir. Her iki taraftan gelen uyanlarla başa çıkılamaz ve bunlar korkuya yol 10. Bu tür iyileşmeler ya da düzelmelerin analitik haşandan farta, belli bir zamanla sı­ nırlı olmasıdır. Gerekli düzeltmelerin bozukluğun ortaya çıktığı gelişim evresi içinde ya­ pılması zorunludur. Çok erken ortaya çıkan zedelenmeler çocukluğun daha ileri yaşların­ da artık düzeltilemezler. Yani eğer öngörülmüş oldukları süre geçmişse artık belli geliş­ meleri yeniden ortaya çıkarmak mümkün değildir.


TERAPİ YOLLARI VE OLANAKLARI I 173

açar. Burada terapi müdahale eder; terapist çocuğa çabalarında yar­ dımcı olur, gerilimleri gevşetir ve böylece güçleri gelişim için serbest bırakır. Çocuk o zaman korku türlerinde ilerlemeler gösterir, yani ar­ kaik yok olma korkusundan ayrılık korkusu, sevgi nesnesi yitimi kor­ kusu gibi korkulara geçer. Burada da iyileşmeyi sağlayan analitik uğ­ raşı değil çocuk tarafından korkulan kaydırmakta kullanılan terapist­ tir. Beklentilerimizin aksine analiz, organik vakalarda bile iyileşmele­ re yol açar. Zarann özellikle dürtülerde fakirleşme yarattığı ve ben iş­ levlerinin görece sağlam kaldığı durumlarda terapi fantezi yaşamının uyanlmasıyla ve olabilecek bütün dürtü türevlerinin desteklenmesiy­ le gerçekleştirilir. Buna karşılık benin ağır zarar gördüğü ve görece normal bir dürtü yaşamının bulunduğu vakalarda çocuğun kişiliği analistte bulabildiği ben desteklerinden faydalanır. Bu vakalarda da uygun terapötik etkiyi sağlayan, analizin kendisi değil onda bulunan ikincil elementlerdir. Dengesiz ergenlerin analizinde psikopatolojilerinin karmaşık özel­ liği ile analitik terapiye karşı olan tutumlanndaki sürekli değişim ara­ sında bir uygunluk görürüz. K. R. Eissler'in bir tanımına göre (1958) bu gençlerde nevroz ve psikozlann, suçluluk ve bağımlılığın, vb. be­ lirtileri bir araya gelmektedir. Bu yüzden analistten de tekniğinin dur­ madan değişmesi ve bu farklı hastalık türlerine uyması beklenir. Eiss­ ler'in buradan terapi tekniği için çıkardığı sonuçlan biz tersine doğru izleyerek analiz edilen kişinin davranışlanna da uyarlayabiliriz. Genç de kendi iç durumundaki değişimlere uygun olarak analizin teknik araçlan arasından arka arkaya kendisini rahatlatacak olanlan seçip alır. Nevrotik olduğu sırada düzenli analitik yorumlan dikkate alır, bağımlılık durumunda analistin kişiliği onun için vazgeçilmez ola­ caktır, dürtüler altında boğulduğu sırada analisti bir yardımcı ben ola­ rak kullanacaktır; ben ve idi birlikte çalıştıklannda ise analizi bir teh­ dit olarak algılayacak, terapi çabalanm kesmek ve kırmak için uğraşa­ caktır, vb.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 174

SONUÇLAR

Çocuklukta terapi yollan ve araçlan gelişim sürecinde ortaya çıkan bozukluklar kadar çok, çocuk kişiliğinin çeşidi tasımlan kadar da farklıdır. Çocuğu olduğu yerde durduran ketlenmeler ve kökleşmiş nevrotik semptomlann söz konusu olduğu durumlarda ancak ruhsal yapılar arasındaki güçler dengesini değiştiren bir çocuk analizi yar­ dımcı olabilir. Dış dünyayla bağlantının olabildiğince korunduğu öbür bozukluklarda ev, okul ve yüzeysel psikoterapiler de etkilerini gösterebilirler. Bu tür dış etkilenmelerin iyi bir örneği, çocuğa bakan annenin gö­ rüş ve tutumlarının çocuğun hızlı ya da yavaş gelişimi için son derece önemli olduğu birinci yıldır. Daha sonraki yıllarda da anne babalar gelişim hızı uygunsuzluklarım düzeltmek için birçok şey yapabilirler. Onlar kendi ilgi, dikkat ve libidolannı çocuğun geri kaldığı alanlara yöneltirlerse çocuğun ilgi ve libidosu da ottlan izler ve bu şimdiye ka­ dar geri kalınmış olan konuda ilerlemeyi kolaylaştırır. Ancak anne ba­ balar çoğunlukla aksi yönde etkide bulunmaktadırlar. Çocuğun zekâ­ sının erken geliştiği yerde onu durmadan beslemek için her şeyi yap­ maya hazırdırlar, konuşma yeteneği erken gelişmişse çocukla durma­ dan konuşurlar, hareketliliğin özellikle çok geliştiği durumlarda da ona durmadan yeni uygulama olanaklan yarattılar. Anne babalann üzerlerine düşen terapötik olanaklan tam zamanında fark edebilmele­ ri, bu tür hatalardan kaçınmakta ve etkenden çok işe yarayan etkiler sağlamakta hayli faydalı olur. Yıkıcı eğilimler örneğinde dış dünya sanıldığı kadar etkisiz değil­ dir. Çocuğun yüksek saldırganlık ve yıkıcılığının yetersiz sevgi bağlanyla ilgili okluğu durumlarda yeni bir çevreyle libidinal ilişki ola­ naklan durumun hafiflemesine yardımcı olur. Libido gelişiminin ken­ disi çocuğun çevresindeki kişilerin çocuğa ve onun sevgi gereksini­ mine nasıl yaklaştıklanna bağlıdır. Çocuğun beni nesne dünyasının kendisine sunduğu özdeşleşme olanaklanna yanıt verir. Çocuğun içindeki çok katı bir üstben karşısındaki suçluluk duygulan ve korku, dış çevredeki kişilerden biri geçici olarak onun vicdanı rolünü üstle­ nir ve acısını azaltırsa dindirilebilir. Böyle olumlu değişimlerle karşı­ laştıkça çocuk gelişiminin anne baba tarafından iyileşme yönünde et­ kilenmesi olanaklannın neredeyse sınırsız olduğuna inancımız art­ maktadır. '


TERAPİ YOLLARI VE OLANAKLARI I 175

Bu kitabın bir önceki bölümünden hareketle, her bir hastalığın öz­ gül yapısına uygun terapi yöntemini uygulamanın avantajlı olacağı sonucu çıkartılabilir. Pratikte bu yaklaşım libidinal bozukluğa uğra­ mış çocukların doğrudan doğruya ortakyaşamsal ya da otistik tutumla­ rına yöneltilmiş bir tekniği gereksindikleri; ilk yaşlardaki ruhsal yok­ sunluklar nedeniyle hastalanmış çocuklara anne benzeri bir nesneyle daha önceki eksiklikleri giderme olanağı verilmesi gerektiği (Augusta Alpert, 1959); ağır ben sakatlanmaları olgularında ya da psikotik sınır durumlarda beni güçlendirici bir terapiye ihtiyaç duyulduğu, vb. anla­ mına gelir. Bu tür özgül terapiler çocuk analizine göre kuşkusuz çok daha az masraflı ve çok daha kısa sürelidir. Bu yöntemler çocuğun kullanama­ yacağı terapi olanaklarını sunmadıkları için ekonomiktir de. Onlar tekniklerinin asıl bileşeni olarak, analitik yöntem için ancak ikincil belirtiler sayılan şeyleri alır ve geliştirirler. Bu tür gerekçeler ilk bakışta çok şey vaat etmektedir ama yakından bakıldığında bunun böyle olmadığı görülür. Bir kez, olguların çoğu­ nun telli bir tanı kategorisinde sınıflandırılması olanaksızdır. Karşı­ mızda çoğunlukla hastalığa çeşitli oranlarda katkı yapan farklı öğeler­ den oluşan durumlar bulunmaktadır. Örneğin çocuğun duygusal yaşa­ mındaki bozukluklar onun ilgisinin dış dünyadan çekilmesine ve böylece zihinsel bozukluklara yol açar. Akut travmalar genellikle tek ba­ şına değil, tam tersine yinelenen yani kronikleşen zedelenmelerle bir­ liktedir. Suçluluk belirtilerinin çoğu olguda nevrotik bir temeli de var­ dır. Tipik olmayan gelişmeler ve sınır durumlar çocuk nevrozuyla bir­ çok semptomu paylaşırlar. En ağır olgular sayılmazsa (Tanı kategori­ si 6) ruh hastası çocuklarda da kişiliğin birçok sağlıklı yönünü bulabi­ liriz. O yönleri tamamen normal bir gelişim göstermiştir. Çocukluğun psikopatolojisi bilebildiğimiz kadarıyla hiç de tek yönlü değildir. Birbiriyle çelişkili birçok etkiye bağlıdır ve bir dizi biıbiriyle çelişkili hastalık tablosu ortaya çıkarır. Bir yöntem ne kadar çok terapi olanağı sunarsa çocuğun çok yönlü terapi gereksinimleri­ nin karşılanması adeiüi doyum imkânı bulabilir. Çocuk analizinin çocukluk nevrozları alanının ötesinde kullanımı için bir gerekçe daha vardır. Yalnızca analitik yöntem aynı zamanda iki amaca birden yönelebilin terapi ve araştırma. Bunlardan vazgeçti­ ğimizde aynı zamanda çocukluk psikopatolojisinin karanlıkta kalan alanlanm zorlama olanaklanmızdan da vazgeçmiş oluruz. Gelecekte tanısal kararlarımızın, bir çocuğun terapisini daha başından yalnızca


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 176

bir amaçla sınırlamamızı sağlayacak ölçüde keskinleşmesi olanaksız değildir. Ancak bilgilerimizin şu andaki durumu bize böyle bir kesin­ lik hakkım vermiyor, öğrendikçe terapiste durmadan yeni görüşler kazandıran ve çocuğa da kendi iyileşme yolunu kendiliğinden bulma olanaklarını sağlayan bir yöntemle çalışmanın üstünlüğüne giderek daha fazla inanıyoruz.


Kaynaklar

AICHHORN, A. (1925a): Verwahrloste Jugend. Die Psychoanalyse in der Fürsor­ geerziehung, Bern (Huber) 1951. ------- (1925b): Erziehungsberatung und Erziehungshilfe. 12 Vorträge über psychoanalytische Pädagogik, Bern/Stuttgart (Huber) 1959. ALPERT, A. (1959); "Reversibility of Pathological Fixations Associated with Ma­ ternal Deprivation in Infancy", The Psychoanalytic Study o f the Child, 14, 16985 (1). ANGEL, A. (1937): "Die Rolle der Verschiebung bei der Straßenangst", Int. Z Psychoanal., 23,376-92. Bkz, KATAN, A. BIBRING, E. (1936): "Zur Entwicklung und Problematik der Triebtheorie'', Ima­ go, 22,147. ------- (1937): "On the Theory of thé Therapeutic Results of Psycho-Analysis", Int. J. Psycho-Anal., 18,170-189. ------- (1954): "Psychoanalysis and the Dynamic Psychotherapies", J. Amer. Psychoanal. Assn., 2,745-70. BIBRING, GRETE L. (1940): "Über eine orale Komponente der männlichen In­ version", Int. Z Psychoanal., 25,124-30. BÖHM, F. (1920): "Beiträge zur Psychologie der Homosexualität", Int. Z Psychoanal., 6,297-319. ------- (1930): "Über den Weiblichkeitskomplex des Mannes", Psyche, 14,38. ------- (1933): "Über zwei Typen von männlichen Homosexuellen", Int. Z Psychoanai, 19,499-506. BONNARD, A. (1950): "Environmental Backgrounds Conducive to the Producti­ on of Abnormal Behaviour and Character Structure, Including Delinquency", Congrès International de Psychiatrie içinde, Paris (Hermann). BORNSTEIN, B. (1949): "Die Analyse eines phobischen Kindes", Psyche, 20,72. ------- (1951): "On Latency", The Psychoanalytic Study of the Child, 6,279-85. BOWLBY, J. (1944): Forty-four Juvenile Thieves. Londra (Baillière, Tindall & Cox), 1946. / ------- (1960):”Die Trennungsangst", Psyche, 15,411. ------- ROBERTSON. JAMES ve ROSENBLUTH, D. (1952): "A Two-Year-Old Goes to Hospital", The Psychoanalytic Study of the Child, 7, 82-94. BREUER, J. ve FREUD, S. (1893): "Studien über Hysterie", S. Freud, Ges. Werke 1 (2). BRODEY, W. M. (1965): "On the Dynamics of Narcissism: I. Extemalization and Early Ego Development”, The Psychoanalytic Study o f the Child, 20,165-93. BRYAN, D. (1930): "Bisexuality",/«/. J. Psycho-Anal., 11, 150-66. BÜHLER, C. (1928): Kindheit und Jugend, Leipzig (Hirzel).


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 178

------- (1935): From Birth to Maturity, Londra (Routledge & Kegan Paul). BURLINGIIAM, D. (1952): Twins: A Study of Three Pairs o f Identical Twins, New York (International Universities Press). ------- GOLDBERGER, A. ve LUSSIER, A. (1955): "Simultaneous Analysis of Mother and Child", The Psychoanalytic Study of the Child, 10,165-86. DALY.C. D.(1928): "Der Menstruationskomplex", Imago, 14,11-75. ------- (1943): "The Role of Menstruation in Human Phylogenesis and Ontogene­ sis", Int. J. Psycho-Anal., 24,151-70. DANZIGER, L. ve FRANKL, L. (1934): "Zum Problem der Funktionsreifung", Z Kinderforsch, 43,219-54. EiSSLER, K. R. (1950): "Ego-Psychological Implications of the Psychoanalytic Treatment of Delinquents", The Psychoanalytic Study of the Child, 5,97-121. ------- (1953): "The Effect of the Structure of the Ego on Psychoanalytic Techni­ que", J. Amer. Psychoanal. Assn., 1,104-43. ------- (1958): "Bemerkungen zur Technik der psychoanalytischen Behandlung Pubertierender nebst einigen Überlegungen zum Problem der Perversion", Psyche, 20,837. FENICHEL, O. (1936): "Die symbolische Gleichung: Mädchen = Phallus", Int. Z. Psychoanal., 22,299-314. FERENCZI, S. (1909): "Introjection und Übertragung", Bausteine zur Psychoa­ nalyse, 1, Bern/Stuttgart (Huber) 1964,9. ------- (1911): "Über die Rolle der Homosexualität in der Pathogenese der Parano­ ia", Bausteine zur Psychoanalyse, 1,120. ------- (1913): "Die Entwicklungsstufen des Wirklichkeitssinnes", Bausteine zur Psychoanalyse, 1,62. ------- (1914): "Zur Nosologie der männlichen Homosexualität (Homoerotik)", Ba­ usteine zur Psychoanalyse, 1,152. FLÜGEL, J. C. (1930): The Psychology c f Clothes, Londra (Hogarth Press). FREUD, A. (1926-1946): Einführung in die Technik der Kinderanalyse, Londra (Imago) 1949 ve MUnih (Kindler) 1966. ------- (1945): "Indikationsstellung in der Kinderanalyse", Psyche, 21,233-53. ------- (1946): "The Psychoanalytic Study of Infantile Feeding Disturbances", The Psychoanalytic Study of the Child, 2,119-32. ------- (1949): "Aggression in Relation to Emotional Development", The Psychoa­ nalytic Study o f the Child, 3/4,37-42. ------- (1951): "Observations on Child Development", The Psychoanalytic Study of the Child, 6,18-30. ------- (1952): "The Role of Bodily Illness in the Mental Life of Children", The Psychoanalytic Study of the Child, 7,69-81. ------- (1936): Das Ich und die Abwehrmechanismen, Londra (Imago), Miinih (Kindler), 1964. ------- (1936): Einführung in die Psychoanalyse für Pädagogen, Bern/Stuttgart (Hub«), 1956. ------- (1962): "Assessment of Childhood Disturbances", The Psychoanalytic Study of the Child, 17,149-58. FREUD, A. ve BURLINGHAM, D. (1949): Kriegskinder, Londra (Imago Publ. Co.). --------------- (1950): Anstaltskinder, Londra (Imago Publ. Co.).


KAYNAKLAR I 179

FREUD, A. ve DANN, S. (1951): "Gemeinschaftsleben im frühen Kindesalter", Jahrb. d. Psychoanalyse, 2,201-48; Köln (Westdeutscher Verlag) 1961/62. Bkz. ROBERTSON, JOYCE, LEVY, KATAN. FREUD, S. (1893): "Über (ten psychischen Mechanismus hysterischer Phäno­ mene", Ges. Werke I. ------- (1900): "Die Traumdeutung", Ges. Werke II ve III. ------- (1905): "Drei Abhandlungen zur Sexualtheorie", Ges. Werke V. ------- (1907): "Zur sexuell«! Aufklärung der Kinder", Ges. Werke VII. ------- (1909): "Analyse der Phobie eines fünfjährigen Knaben", Ges. Werke VII. ------- (1913): "Die Disposition zur Zwangsneurose", Ges. Werke VIII. ------- (1914): "Zur Einführung des Narzißmus", Ges. Werke X (Türkçesi: Narsizm Üzerine, Metis, 1998). — — (1916-1917 [1915-1917]): "Vorlesungen zur Einführung in die Psychoa­ nalyse", Ges. Werke XI. _ —■ — (1918 [1914]): "Aus der Geschichte der infantilen Neurose", Ges. Werke XII. ------- (1919): "Vorrede zu 'Probleme der Religionspsychologie' von Dr. Theodor Reik", Ges. Werke XII. ------- (1922): "Über einige neurotische Mechanismen bei Eifersucht, Paranoia und Homosexualität", Ges. Werke XIII. ------- (1924): "Kurzer Abriß der Psychoanalyse", Ges. Werke XIII. ------- (1926 [1925]): "Hemmung, Symptom und Angst”, Ges. Werke XIV. ------- (1927): "Die Zukunft einer Illusion", Ges. Werke XIV. ------- (1930 [1929]): "Das Unbehagen in der Kultur”, Ges. Werke XIV (Türkçesi: Uygarlığın Huzursuzluğu, Metis, 1999). ------- (1931): "Das Fakultätsgutachten im Fall Hallsmann", Ges. Werke XIV. ------- (1932): "Neue Folge der Vorlesungen zur Einführung in die Psychoanalyse",

Ges. Werke XV. ------- (1937): “Die endliche und die unendliche Analyse", Ges. Werke XVI. Bkz. BREUER. GELEERD, E. R. (1958): "Borderline States in Childhood and Adolescence",.The Psychoanalytic Study c f the Child, 13,279-95. GILLESPIE, W. H. (1964): "Symposium on Homosexuality", Int. J. Psycho-Anal., 45,203-209. GREENACRE, P. (1960): "Considerations Regarding the Parent-Infant Relations­ hip", Int J. Psycho-Anal., 41,571-84. GYOMROI, E. L. (1963): "The Analysis of a Young Concentration Camp Vic­ tim", The Psychoanalytic Study o f the Child, 18,484-510. HARTMANN, H. (1947): "On Rational and Irrational Action", Psychoanalysis and the Social Sciences, 1,359-92^New York (Int Univ. Press). ------- (1950a): "Psychoanalyse und Entwicklungspsychologie", Psyche, 18, 354, 1964. ------- (1950b): "Bemerkungen zur psychoanalytischen Theorie des Ichs", Psyche, 18,330,1964. HELLMANN, I., FRIEDMANN, O. ve SHEPHEARD, E. (1960): "Simultaneous Analysis of Mother and Child", The Psychoanalytic Study o f the Child, 15, 35977. HOFFER, W. (1950): "Development of the Body. Ego", The Psychoanalytic Study of the Child 5,18-23.


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 180

------- (1952): "The Mutual Influences in the Development of Ego and Id: Earliest Stages”, The Psychoanalytic Study o f the Child, 7,31-41. ISAKOWER, O.: Kişisel görüşme. JACOBSON, E. (1946): "The Effect of Disappointment on Ego and Superego For­ mation in Normal and Depressive Development", Psychoanal. Rev., 33, 12947. JAMES, M. (1960): "Premature Ego Development: Some Observation upon Dis­ turbances in the First Three Years of Life”, Int. J. Psycho-Anal., 41,288-94. JAMES, T. E. (1962): Child Law, Londra (Sweet & Maxwell). JONES, E. (1932): "Die phallische Phase", Int. Z Psychoanal, 19,322-51. KATAN, ANNY (1937): "The Role of Displacement' in Agoraphobia", Int. J. Psycho-Anal., 32,41-50,1951. ------- (1961): "Some Thoughts about the Role of Verbalization in Early Childhood”, The Psychoanalytic Study of the Child, 16,184-88. KLEIN, M. (1957): "Neid und Dankbarkeit", Das Seelenleben des Kleinkindes içinde, Stuttgart (Klett) 1962. KRIS, E. (1950): "Notes on the Development and on Some Current Problems of Psychoanalytic Child Psychology", The Psychoanalytic Study of the Child, 5, 24-46. ------- (1951): "Opening Remarks on Psychoanalytic Child Psychology", The Psychoanalytic Study o f the Child, 6,9-17. LAFORGUE, R. (1936): "La Névrose Familiale", Rev. Franç. Psychanal., 9, 32759. LAGACHE, D. (1950): "Homosexuality and Jealousy", Int. J. Pscyho-Anal., 31, 24-31. LAMPL-DE GROOT, J. (1950): "On Masturbation and Its Influence on General Development", The Psychoanalytic Study o f the Child, 5,153-74. LEVY, K. (1960): "Simultaneous Analysis of a Mother and Her Adolescent Daugh­ ter: The Mother's Contribution to the Loosening of the Infantile Object Tie”, An­ na Freud'un sunuşuyla, The Psychoanalytic Study o f the Child, 15,378-91. LEWIN, B. D. (1933): "The Body as Phallus”, Psychoanal. Quart., 2,24-47. LITTLE, M. (1958): "On Delusional Transference (Transference Psychosis)", Int. J. Pscyho-Anal., 39,134-38. LOEWENSTEIN, R. M. (1935): "Phallic Passivity in Men", Int. J. Psycho-Anal., 16,334-40. MAHLER, M. S. (1952): "Ü b» Psychose und Schizophrenie im Kindesalter, Au­ tistische und symbiotische frühkindliche Psychosen", Psyche, 21,895. MAHLER, M. S. ve GOSLINER, B. J. (1955): "On Symbiotic Child Psychosis: Genetic, Dynamic and Restitutive Aspects", The Psychoanalytic Study of the Chad, 10,195-212. MICHAELS, J. J. (1955): Disorders o f Character: Persistent Enuresis, Juvenile Delinquency and Psychopathic Personality, Springfield, HI. (Charles C. Tho­ mas). ------- (1958): "Character Disorder and Acting upon Impulse", Readings in Psychoanalytic Psychology içinde, der. M. Levitt, New York (Appleton). MURPHY, L. B. (1964): "Some Aspects of the First Relationship", Int. J. PsychoAnal., 45,31-43. NAGERA, H. (1966): "Early Childhood Disturbances, the Infantile Neurosis and


KAYNAKLAR I 181

the Adulthood Disturbances”, New York (Int. Univ. Press). NUNBERG, H. (1947): Problems o f Bisexuality as Reflected in Circumcision, Londra (Imago Publishing Co.) 1949. PANEL (1954a): "The Traditional Psychoanalytic Technique and Its Variations", J. Amen Psychoanal. Assn., 2,621-710. ------- (1954b): "Psychoanalysis and Dynamic Psychotherapies: Similarities and Differences", J. Amer. Psychoanal. Assn., 2,711-97. PASCHE, F. (1964): “Symposium on Homosexuality", Int. J. Psycho-Anal., 45, 210-13. PECK, N. (1962): Chronological Age and the Rehabilitative Process, Tez, Cezi Hukuku Böliimü, Yale Law School, New Haven.. RANGELL, L. (1954): "Panel Report: Psychoanalysis and Dynamic Psychothe rapy-Similarities and Differences", J. Amer. Psychoanal. Assn., 2,152-66. ROBERTSON, JAMES (1958): Young Children in Hospital, Londra (Tavistocl Publications), New York (Basic Books) 1959. ROBERTSON, JOYCE (1956): "A Mother's Observations on the Tonsillectomy oi Her Four-Year-Old Daughter", Anna Freud'un yorumlanyla, The Psychoanaly­ tic Study o f the Child, 11,410-33. ------- (1962): "Mothering as an Influence on Early Development A Study o: Well-Baby Clinic Records”, The Psychoanalytic Study o f the Child, 17, 245-64 SADGER, J. (1920): "Psychopathia sexualis und innere Sekretion", Fortschr Med., 1. ------- (1921): Die Lehre von den Geschlechtsverirrungen, Leipzig & Wien (Deu ticke). SARNOFF, C. (1963): "Discussion of The Analysis of a Transvestite Boy' by Me litta Sperling", Psychoanalytic Association, New York toplanüsimn özeti Psychoanal Quart., 32,471. SEMPOZYUM (1937): "The Theory of the Therapeutic Results of Psycho Analysis", Int. J. Psycho-Anal., 18,125-89. ------- (1954): "The Widening Scope of Indications for Psychoanalysis", J. Amei Psychoanal Assn., 2,567-620. ------- (1958): "Variations in Classical Psycho-Analytic Technique", Int. J Psycho-Anal., 39,200-42. SPERLING, M. (1963): "Fetishism in Children", Psychoanal Quart., 32,374-92. SPITZ, R. A. (1945): "Hospitalism", The Psychoanalytic Study of the Child, 1, 53 74. ------- (1946): "Anaclitic Depression", The Psychoanalytic Study of the Child, 1 313-42. ------- (1954): Die Entstehung der ersten Objecktbeztehungen, Stuttgart (Kletl 1957. x ---- — (1957): Nein und /¿ , Stuttgart (Klett) 1960. ------- (1965): Vom Säugling zum Kleinkind, Stuttgart (Klett) 1967. SPRINCE, M. P. (1962): "The Development of a Preoedipal Partnership betwee an Adolescent Girl and Her Mother, The Psychoanalytic Study of the Child, 11 418-50. STERBA, R. (1934): "Das Schicksal des Ichs im therapeutischen Verfahren", In Z Psychoanal, 20,66-73. WEISS, E. (1925): "Über eine noch nicht beschriebene Phase der Entwicklung zi


ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ I 182

heterosexuellen Liebe", Int. Z Psychoanal., 11,429-43. WINNICOTT, D. W. (1949): The Ordinary Devoted Mother and Her Baby, Lond­ ra (Tavistock Publications). ------- (1953): "Transitional Objects and Transitional Phenomena: A Study of the First Not-Me Possession", Int. J. Psycho-Anal., 34, 89-97 (Türkçesi için bkz. Oyun ve Gerçeklik, Metis, 1998). ------- (1955): "Metapsychological and Clinical Aspect of Regression within the Psycho-Analytical Set-up", Int. J. Psycho-AnaL, 36,16-26. ------- (1960): "The Theory of the Parent-Infant Relationship", Int. J. Psycho-

Anal, 41,5S5-95. WULFF, M. (1941): "Über einen Fall von männlicher Homosexualität", Int. Z Psychoanal., 2 6 , 105-21. ------- (1946): "Fetishism and Object Choice in Early Childhood", Psychoanal. Quart, 15,450-71. ZETZEL, E. R. (1953): "Panel Report: The Traditional Psychoanalytic Technique and Its Variations", J. Amer. Psychoanal. Assn., 1,526-37.


METİS / ÖTEKİNİ DİNLEMEK

Sigm und Freud NARSİZM ÜZERİNE ve SCHREBER VAKASI ✓ (Tek ciltte) D.W. W fnnicott OYUN VE GERÇEKLİK ✓ Heinz Kohut KENDİLİĞİN ÇÖZÜMLENMESİ ✓ Heinz Kohut KENDİLİĞİN YENİDEN YAPILANMASI ✓ Sigm und Freud UYGARLIĞIN HUZURSUZLUĞU ✓ M elanie Klein HASET VE ŞÜKRAN ✓ O tto Kemberg SİNİR DURUMLAR VE PATOLOJİK NARSİSİZM ✓ A nna Freud ÇOCUKLUKTA NORMALLİK VE PATOLOJİ ✓ O tto K em berg SAPIKLIKLARDA VE KİŞİLİK BOZUKLUKLARINDA SALDIRGANLIK Sigm und Fteııd HAZ İLKESİNİN ÖTESİNDE v e BEN VE İD (Tek ciltte) Edith Jacobson KENDİLİK VE NESNE DÜNYASI


METİS / ÖTEKİNİ DİNLEMEK

D. W. W innlcott OYUN VE GERÇEKLİK

Ingiliz "nesne ilişkileri okulu“nda M. Klein'dan sonra öne çıkan isimlerden D.W. W innicott'in en belirleyici katkılanndan biri, kişisel ve içsel sayılan ruhsal gerçeklikle dışsal ya d a ortak gerçeklik arasındaki ara deneyim bölgesine dikkat çekmiş olmasıdır. "Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları" adlı önemli ya 2isından yola çıkarak oluşturduğu Oyun ve Cerçeklik'te W innicott, bu geçiş aşamasının gerek bireyin yaşamındaki yerini, gerekse sanat, din, düşsel yaşam ve yaratıcı bilimsel çalışma gibi alanlarda yaşanan yoğun deneyim ler içindeki payını tartışıyor.

M elanfe Klein HASET VE ŞÜKRAN ✓

Haset ve Şükran Freud sonrası psikanalizde en büyük isim olan M. Klein'ın yapıtının doruk noktasıdır. Klein insan ruhunda iyi ile kötünün mücadelesini gözlemiştir. Sevgi ve nefret Klein’ın tem el konulandır. Haset ve Şükran'd a Klein nefretin ve saldırganlığın en karmaşık yönlerini ortaya koyar; iyi olan karşısında duyulan nefret, insanın iyiye düşmanlığı, husum eti. Ama aynı zam anda insandaki iyi; şükran. İnsanın bu garip paradoksu Klein'ın eserinin tem elinde yer alır.


Ben psikolojisinin önde gelen isimlerinden Anna Freud psikanalitik ilkelerin çocuk terapisine uygulanmasına öncülük etmiştir. Kendisi gibi çocuk psikanalizini temel alan, ancak nesne ilişkileri kuramını yerleştirmeye çalışan Melanie Klein ile giriştiği kuramsal tartışma Ingiliz psikanaliz çevrelerinde ciddi bölünm elere sebep olmuştur. Yazarın son kitabı olan ve görüşlerini özetler nitelikteki Çocuklukta Normallik ve Patoloji, çocukluk ve gençlikle ilgili pek çok gündelik soruna eğilişiyle uzman­ ların yanı sıra çocuk yetiştiren herkesin de ilgisini çeke­ cek temel bir kitaptır. Ö tekini D inlem ek uzm anlaşm ış b ir dizi. Ama d izid e yer alacak bütün kita p la r doğrudan insana dair. Hayatlarım ıza, kendi kişise l deneyim alanımıza, ana babalarım ıza, onlarla iliş k ile rim iz e , zor büyüm e yıllarım ıza dair bir bilgi... K endim iz ve d iğ e r insanlarla ilgili se zg ile rim izi g e liştirm e m ize yardım cı olacak, yeni kavrayış im kânları verecek ve kuşkusuz öğre n irke n herkesin kendi deneyim leriyle sınayacağı tü rden bir bilgi... P sikiyatri ve psikanaliz alanında yüzyıl boyunca yazılm ış te m e l yapıtları bir kütüphane o lu ştu ra ca k kapsam da bir araya g e tirirke n bunu am açladık.


Anna Freud - Çocuklukta Normallik ve Patoloji