Issuu on Google+

Esra-www.cepforum.com Kış Gecesi Ejderhalari Dışrıda kışrüzgarları hiddetleniyordu, ama Kharolis Dağan altındaki dağcücelerinin mağralarının içinde, fırtınanın hiddeti anlaşlmıyordu bile. Reis, toplanmışolan cüce ve insanlann susmalarını istediğnde, cüce bir halk ozanı ileri adım atarak, yolarkadaşa-rına saygılarını sundu. DOKUZ KAHRAMANIN ŞARKISI Tahmin ettiğmiz gibi kuzeyden geldi tehlike: Öncü kollarıyla birlikte kışin, bir ejderha dansı Kasıp kavuruyordu toprağ, sonunda orman içinden, Bozkırlardan, doğrgan topraktan çıkıp geldiler, Gök hesabını şşrdı önlerinde. Dokuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. Biri, taşan bir bahçeden yükseliyordu, Cüce saraylarından, fırtına ve bilgelikten Kalp ile aklın sorgusuz sualsiz geçtiğ Elin kanı akmamışdamarlarından. Onun babacan kollarında bir ruh toplandı. Dokuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. Biri meltemlerin alçaldığ bir limandan, Herşye dokunan havada hafifçe, Dalgalanan bozkırlara inen, kenderin ülkesine, Tahılın miniklikten yükseldiğ gibi Yeşllenip, sonra altın rengine bürünüp yeniden yeşllendiğ. Dokuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. Bir sonraki bozkırlardan, uzanan toprakların sakladığ, Uzaklarda serpilen, ufuklardan başa bir şy olmayan. Bir asa taşyarak geldi, bir yük erhamet ve nurun birleşiğ, elinde: ünyanın yaralannı taşyarak geldi. okuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. Bir sonraki bozkırlardan, ayın gölgesinde,


Gelenekten, merasimden geçip, ayı izleyerek Tüm safhalarında, büyürken ve küçülürken denetim altına alan Kanının gelgitini; ve savaşı eli oşuğn hiyerarşsinden ışğ yükseldi. okuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: ünya alçaldıkça onlar yükseldiler ardılar öykünün kalbine. Biri yokluğyla, ayrılışarıyla tanınan, Ateşn kalbindeki esmer silahşr kadın: İtişmı kelimeler arasındaki boşuk, Yaşandıkça biriken bir ninni, Uyanışve düşncenin kıyısında hatırlanan. Dokuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. Biri şrefin tam kalbinde, kılıcıyla biçimlenmiş Karalar üzerinde bir yalıçapkınının uçuşndan yüzyıllardır süren. Harabeye dönüşüşve yükselmişve yeniden yükselen Solamniya tarafından, gönlü göreve düşüğnde. Dans ederken kılıç, sonsuza uzanan bir yadigar aileden kalan. Dokuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. Bir sonraki, sade bir ışkta karanlığn kardeş, Kılıç tutan elini her türlü kurnazlık; hatta, Gönülün karmaşk ağarı için kullanan. Düşnceleri Değşn rüzgarda dağlan su birikintileri gibi... Göremez ama diplerini.


Dokuz kişydiler üç ayın altında, Alanda güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. Bir sonraki, lider, yanmelf, gözler önüne seren Çifte kanı toprağ çekip ikiye ayırırken Ormanları, elfler ile insanların dünyalarını. Yiğtliğ bulanmışama aştan korkan, Ve korkan, her ikisine de bulanıp bir şy yapamamaktan. Dokuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. Sonuncusu karanlıktan, geceyi soluyan Soyut yıldızların sözlerin yuvasını gizlediğ, Bedenin sayısız yarasına tahammül ettiğ Sonunda kutsayamayacak bir halde bilgiye teslim olan; Hayır duası sadece cahillere, alttakilere. Dokuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. Anlatılırken öykü başaları da katılmışı: Çapkın bir kız, lütuf görmüş lütuflarm ötesinde; Tohumların ve filizlerin prensesi, ormana çağlan; Kazaların kadim örücüsü; Bilemeyiz ayrıca öykü başa kimleri getirecek bir araya. Dokuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine. • Tahmin ettiğmiz gibi kuzeyden geldi tehlike: Kışn ordugahlarında, ejderhanın uykusu Topraklan yatışırdı, ama ormanın içinden, Bozkırlardan geldiler, doğrgan toprağn içinden Önlerindeki gökleri sınırlayarak. . Dokuz kişydiler üç ayın altında, Altında güz alacakaranlığnın: Dünya alçaldıkça onlar yükseldiler Vardılar öykünün kalbine.

K.haras'ın Çekici!" DağCücelerinin Kralı'nın Kabul Salonu muzafferane bir bildiriyle yankılandı. Bunu çılgınca bir tezahürat izledi; Salon'un arka kısmındaki muazzam kapılar savrularak açılıp Paladine'm dini temsilcisi Elistan girerken, cücelerin derin, gür sesleri insanların biraz daha yüksek perdeden çıkan sesleriyle karışyordu.


Kâse biçimindeki Salon, cüce standartlarına göre bile genişi genişolmasına ama ağına kadar hınca hınç dolmuşu. Pax Thar-kas'dan gelen sekiz yüz mültecinin hemen hepsi duvarlann önüne dizilmiş cüceler de aşğdaki taşan sıralara oturmuşardı. Elistan ortadaki uzun sıranın eteğnde belirdi; devasa savaşçekicini saygıyla taşyordu. Beyaz cüppesi içinde Paladine'm dini temsilcisi görülünce tezahürat arttı; tavanın koca kubbesinde patlayıp yankılanan ses sanki yeri sarsıyordu. Gürültü başnı zonklattıkça Tanis gözlerim kıstı. Kalabalıktan boğlmuşu. Zaten yeraltında olmaktan hoşanmıyordu; tepesi, parlayan meşle ışğnın gerisine yükselip gölgeler içinde yok olan tavan çok yüksek olduğ halde, yanmelf kendisini ha'psedilmiş kapana kısılmışgibi hissediyordu. "Ş işbir bitse rahat edeceğm," diye mırıldandı yanında durmakta olan Sturm'e. Her zaman melankolik bir yapıya sahip olan Sturm, her zamankinden daha karanlık, daha düşnceli görünüyordu. "Ben bunları hiç tasvip etmiyorum Tanis," diye mırıldandı kollarını parlak madeni antika göğs zırhının önünde kavuşurarak.


"Biliyorum," dedi Tanis huzursuzca. "Bunu söylemişin -bir değl, birkaç kez. Artık çok geç. Keyfini çıkartmaya çalışaktan başa çaresi yok." Elistan sıranın arasından yürümeye başamadan önce Çekiç'i başnın üzerine kaldırıp halka gösterirken kopan başa bir tezahürat içinde cümlesinin sonu kaybolmuşu. Tanis elini alnına götürdü. Serin yeraltı mağrası, üst üste bedenlerle ısındıkça baş dön-v meye başamışı. Elistan sıranın arasından aşğya doğu yürümeye başadı. Hylar cücelerinin reisi Hornfel, onu karşlamak için, salonun ortasındaki bir kürsüde ayağ kalktı. Cücenin arkasında, artık hepsi boşolan taşan oyulmuşyedi taht aralıklarla dizilmişi. Hornfeld yedinci tahtın önünde duruyordu -bu en muhteşm olanıydı, Kral Thorbardin'in tahtı. Uzun zamandır boşduruyordu; Hornfel, Kharas Çekici'ni kabul edince bir kez daha dolacaktı. Bu kadim yadigarın geri gelmesi Hornfel için özel bir zaferdi. Artık gıpta edilen Çekiç reisliğnin bir parçası olduğna göre, birbirine düşan cüce reisliklerini kendi liderliğnde bir araya toplayabilirdi. "Çekiç'i ele geçirebilmek için dövüşük," dedi Sturm yavaşyavaş gözleri pırıldayan silahın üzerinde. "Efsanevi Kharas Çekici. Ejderhamızraklarmı döven çekiç. Yüzlerce yıldır kaybolmuşolan çekiç yeniden bulundu ve bir kez daha kayboldu. Şmdi de cücelere verildi!" dedi yüzünü ekşterek. "Daha önce bir kez daha cücelere verilmişi," diye hatırlattı ona Tanis dikkatle, alnından aşğya ter damladığnı hissederek. "Unuttuysan söyle de Hint sana anlatıversin. Her halükarda artık onların zaten." Elistan ağr cüppeler giymiş cücelerin bayıldığ cinsten ağr altın zincirler takmışbekleyen Reis'in durmakta olduğ taşkürsünün kenarına varmışı. Elistan kürsünün dibinde diz çöktü; bu politik bir jestti, yoksa yapılı din adamı, kürsü yerden bir metre kadar yüksek olsa bile cüce ile yüz yüze duracaktı. Cüceler bunun karşsında büyük tezahüratta bulundular. Tanis'in dikkatini çektiğ kadarıyla, insanlar hislerini daha çok bastırıyordu; kimisi kendi aralarında mırıldanıyor, liderlerinin kendisini alçaltmasından hoşanmıyordu. Halkımızın bu armağnını kabul edin..." Elistan'ın sözleri, cücelerden gelen başa bir tezahüratla kaybolmuşu. "Armağn!" diye burun kıvırdı Sturm. "Fidye demek daha uygun olurdu." "Karşlığnda," diye devam etti Elistan tekrar sesini duyurabilin-ce, "kendi krallıklarında bizlere yaşyabilecek bir yer verdikleri için cücelere teşkkür ederiz." "Bir mezara kısılıp kalma hakkı için..." diye mırıldandı Sturm. "Ve eğr savaşkapıya dayanacak olursa onları destekleyeceğmize dair cücelere söz veririz!" diye haykırdı Elistan. • Tezahürat sesleri bütün salonda çınladı ve Reis Hornfel Çekici almak için eğldildiğnde, daha da arttı. Cüceler ayaklarım yere vuruyorlar, ıslık çalıyorlardı; çoğ taşsıraların üzerine tırmanmışı. Tanis'in midesi bulanmaya başamışı. Etrafına bakındı. Kimse onların yokluğnu fark etmezdi. Yücearayanlar Divanı'nın üyeleri bir yana, daha Hornfel konuşcaktı; tıpkı geri kalan diğr altı Reis gibi. Yarımelf Sturm'ün koluna dokundu ve şvalyeye kendisim izlemesini işret etti. İisi sessizce Salon'dan çıktılar ve dar kemerli kapıdan geçmek için iki büklüm eğldiler. Hâlâ yeraltındaki muazzam cüce şhrinde olmalarına rağen, en azından gürültüden uzaklaşışar, serin gece havasına çıkmışardı. "İi misin?" diye sordu Sturm, Tanis'in solgunluğnu sakalının altından bile görerek.


Yarımelf temiz havayı yutuyordu adeta. "Şmdi iyiyim," dedi Tanis, zayıflığndan dolayı utanıp kızara-rak. "Sıcak...gürültü." "Neyse kısa bir süre sonra buradan ayrılacağz," dedi Sturm. "Yücearayanlar Divanı'nın bizim Tarsis'e gitmemiz yolunda karar verip vermemesine bağı tabii ki bu." "Aman onların ne yönde karar verecekleri konusunda kuşu yok," dedi Tanis omuzlarını silkerek. "Artık insanları emniyetli bir yere getirdiğne göre belli ki denetim Elistan'ın elinde. Yüceara-yanların hiç biri ona karş koymaya cesaret edemez...en azından yüzüne karş. Hayır dostum, belki de bir ay içinde Güzel Tarsis'in ak kanatlı gemilerinden biriyle yelken açarız." "Kharas Çekici olmaksızın," diye ekledi Sturm acı acı. Yavaşyavaşalıntı yapmaya başadı. "Ve Şvalyeler'in, büyük tanrı Paladi-ne tarafından kutsanmışaltın Çekiç'i ve Ejderhafelaketi, Huma'nın Ejderhamızrağı dövsün diye GümüşKol'dan birine verilmişolan Çekiç'i savaşa gösterdiğ olağnüstü yiğtlik ve saygınlık nedeniyle Kharas ya da başa bir deyişe Şvalye ismindeki bir cüceye verdikleri söylenir. O da Kharas kelimesini kendi ismi yapmışır. Ve Kharas Çekici, ihtiyaç anında yeniden ortaya çıkarılacağ temin edilerek cüce krallığna geçmişir..." "Ortaya çıkarıldı da," dedi Tanis, artmakta olan hiddettim bastırmaya çalışrak. Bu alıntıyı başndan sonuna kadar birçok kereler iştmişi! "Ortaya çıkartıldı ve geride bırakılacak!" Sturm kelimelerin altını çizdi. "Onu Solamniya'ya götürebilir, kendi ejderhamızrakları-mızı dövmekte kullanabilirdik..." "Sen de başa bir Huma olurdun artık, elinde Ejderhamızrağ ihtişmla ilerleyen!" Tanis sonunda patlamışı. "Bu arada sekiz yüz kişnin de ölümüne sebep olacaksın..." "Hayır, onların ölmelerine izin veremem!" diye bağrdı Sturm yükselen bir öfkeyle. "Bu ejderhamızraklarıyla ilgili elimizdeki ilk ipucu ve sen bunu satıp..." Her iki adam da etraflarını saran gölgeden daha karanlık bir gölgenin süzülmekte olduğnu aniden fark ederek hemen tartışayı kesti. "Shirak," diye fısıldadı ses ve sade tahta bir asanın üzerindeki altından tek bir ejderha pençesinin içine yerleşirilmişkristal bir toptan parlak bir ışk alevlendi. Işk, bir büyükullanıcısının kırmızı cüppesini aydınlattı. Genç büyücü, asasına dayanıp hafif hafif öksürerek ikisine doğu yürüdü. Asadan yayılan ışk ince kemikler üzerine gergin bir şe-kilde gerilmişolan metalik altın bir renkle pırıldayan iskelet gibi bir yüz üzerinde parladı. Gözleri altın rengiyle pırıldıyordu. "Raistlin," dedi Tanis, sesi gergindi. "Arzu ettiğn bir şy mi var?" Raistlin, iki adamın kendisine çevirmişoldukları hiddetli bakışardan hiç alınmış benzemiyordu; belli ki, çok az insanın onun varlığndan hoşandığ veya onu yanlarında görmek istediğ gerçeğne alışışı. ikisinin önünde durdu. Narin elini uzatarak konuşu büyücü, Akular-alan şh Tagolann Jistrathar," ve Tanis ile Sturm hayret içinde seyrederken soluk bir silah görüntüsü önlerinde belirdi. Bu, dört metre kadar uzunluğ olan bir piyade neferi mızrağydı. Sivri ucu saf gümüşen yapılmışı; diken diken ve pırıltılıydı, sapı ise cilalı tahtadan biçimlendirilmişi. Diğr ucu çelikti ve toprağ saplanacak şkilde tasarlanmışı. "Çok güzel!" dedi Tanis nefesi kesilerek. "Nedir bu?"


'Bir ejderhamızrağ," diye cevap verdi Raistlin. Mızrağ eline alan büyücü, sanki onun temasından kaçınır gibi 0 geçerken iki yana çekilen iki adam arasına bir adım attı. Gözleri mızrağn üzerindeydi. Sonra Raistlin dönerek mızrağ Sturm'e; zattı. "İu351 te ejderhamızrağn şvalye," diye tısladı Raistlin, "Çekiç'in veya GümüşKol'un imtiyazı olmaksızın. Bununla birlikte, Huma için ihtişmın ölüm getirdiğni hatırlayarak ihtişm içinde ilerleyecek misin?" Sturm'ün gözlerinde şmşkler çaktı. Ejderhamızrağ'nı kavramak için elini uzattığnda korkuyla nefesini tutmuşu. Hayret içinde elinin mızrağn içinden geçip gittiğni gördü! Daha o dokunmuşu ku ejderhamızrağ gözden kayboldu. "Senin numaraların!" diye hırladı. Topukları üzerinde dönerek, iri adımlarla uzaklaşı; hiddetle boğlur gibi olmuşu. "Eğr bunu şka olsun diye yaptıysan Raistlin," dedi Tanis sakin sakin, "komik değldi." "Şka mı?" diye fısıldadı büyücü. Sturm dağn altındaki cüce şhrinin yoğn karanlığna doğu yürürken, garip altın gözleri onu izledi. "Beni daha iyi tanıman gerekirdi Tanis." Büyücü güldü -Tanis'in daha önce sadece bir kere duymuşolduğ garip bir kahkaha. Sonra alaycı bir edayla yarımelfe doğu eğlerek selam veren Raistlin, şvalyeyi gölgelerin içine doğu izleyerek gözden kayboldu. 'Beyaz kanatlı gemiler, Düzlüklerinin ötesinde yatıyor. Tanis Yarımelf, Yücearayanlar Divan toplantısında oturmuş kaşarını çatarak dinliyordu. Gerçi resmi olarak Arayanların sahte dinleri artık bitmişi ama, Pax Tharkas'tan gelen sekiz yüz mültecinin politik başanlığnı üstlenen grup hâlâ bu isimle anılıyordu. "Bize burada yaşma izni veren cücelere minnettar olmadığmızdan değl," diye beyan etti Hederick, coşuyla yaralı elini sallayarak. "Minnettar olduğmuza kuşum yok. Kharas'ın Çekicini elde etmekteki kahramanlıkları bizim buraya gelmemizi olanaklı kılanlara minnettar olduğmuz gibi aynı." Hederick, selama başnın hafif bir hareketiyle karşlık veren Tanis'e eğlerek selam verdi. "Ama biz cüce değliz!" Bu dikkat çeken söz, Hederick'in dinleyicilerine ısınmasını sağayan takdir mırıltıları kazandı. "Biz insanlar yeraltında yaşmak için yaratılmamışzdır!" Takdir haykırışarı ve bazı alkışar. "Bizler çiftçiyiz. Dağarın yamaçlarında yiyeceklerimizi yetişiremeyiz! Geride bırakmak zorunda kaldığmız gibi topraklara ihtiyacımız var. Ve ben derim ki, bizi gerideki evlerimizden ayrılmaya zorlayanlar, yenilerini bulmak zorundadır!" s "Ejderha Yüceefendileri'ni mi kastediyor?" diye fısıldadı Sturm Tanis'e alayla. "Eminim yardım etmekten memnuniyet duyacaklardır." "Ahmaklar yaşdıklarına şkretsinler!" diye mırıldandı Tanis. "Şnlara bak, sanki bunlar Elistan'ın başnın altından çıkmışgibi ona sırtlarını dönüyorlar!" Paladine'ın ermiş -mültecilerin lideri- Hederick'e cevap vermek için ayağ kalktı. "Yeni evlere ihtiyacımız olduğ içindir ki," dedi Elistan, güçlü bariton sesi mağrayı çınlatarak, "güneye, Güzel Tarsis şhrine temsilci gönderilmesini teklif ediyorum." Tanis, Elistan'ın planını daha önce duymuşu. Aklı, yolarkadaşlarıyla birlikte


ellerinde kutsal Çekiç, Derkin'in Mezarı'ndan geldikleri zamana gitti. Artık Hornfel'in liderliğ altında birleşn Cüce Reisler kuzeyden gelen kötülük için dövüşeye hazırlanıyordu. Cüceler bu kötülükten çok fazla korkmuyorlardı. Onların dağkrallıkları ele geçmez gibi görünüyordu. Sonra Çekiç'in geri verilmesi karşlığnda Tanis'e vermişoldukları sözü tutmuşardı: Pax Tharkas'tan gelen mülteciler Thorbardin'in krallığnın en güney bölümü olan Güney-kapısı'na yerleşişerdi. Elistan mültecileri Thorbardin'e getirmişi. Burada yaşmlarını yeniden kurmaya çalışışardı, ama yapılanlar çok da tatmin edici olmamışı. Emniyette oldukları kesindi, ama daha çok çiftçi olan mülteciler, yeraltındaki kocaman, cüce mağralarında yaşmaktan memnun değllerdi. Baharda dağyamacına ekin ekebilirlerdi fakat taşı toprak anca kendini doyuruyordu. İsanlar güneşaltında, temiz havada yaşmak istiyorlardı. Cücelere bağmlı olmak istemiyorlardı. Güzel Tarsis'in efsanelerini ve martı kanatlı gemilerini hatırlayan Elistan olmuşu. Ama hepsi buydu işe -efsane; Tanis'in de Elistan'ın konuyu ilk açtığnda belirtmişolduğ gibi. Ansalon'un bu tarafındaki kimse, Af et'ten beri üç yüz yıldır, Tarsis şhri hakkında hiç bir şy duymamışı. Tam o zamanlarda, cüceler Thorbar-din dağkrallığnı kapatmışar, böylece Kharolis Dağarından geçen tek geçit Thorbardin'den olduğ için de güney ile kuzey arasındaki bütün iletişm kesilmişi. Yücearayanlar Divanı Elistan'ın önerisini tam ittifakla oylarken, Tanis onları içi karararak dinledi. Tarsis'e, ne tür gemilerin limana geldiklerini, nereye gittiklerini, gemilerde yer ayırtmanın, hatta bir gemi satın almanın ne kadara mal olacağnı öğenmeleri için küçük bir grup insan yollamayı önerdiler. "Peki ya, bu gruba kim başanlık edecek?" diye sordu Tanis kendi kendine, daha şmdiden cevabını bildiğ halde. Bütün gözler ona döndü. Daha Tanis konuşmadan, hiç bir fikir beyanında bulunmadan bütün olup bitenleri dinlemişolan Ra-istlin, Divan'ın önünde duracak şkilde ilerledi. Onlara baktı uzun uzun, garip gözleri altın gibi pırıldayarak. "Siz ahmaksınız," dedi Raistlin, küçük gören yumuşk bir sesle fısıldayarak, "ve ahmakça bir rüya içindesiniz. Durmadan size tekrarlamak zorunda mıyım? Durmadan yıldızların belirtilerini hatırlatmak zorunda mıyım size? Gece göğne bakıp da iki takım yıldızın durduğ yerdeki kara delikleri görünce, kendi kendinize ne diyorsunuz?" Divan üyeleri yerlerinde kıpırdandılar, birkaç tanesi sıkıldıklarını belirtircesine uzun uzun baktılar birbirlerine. Raistlin bunu fark etti ve sesi gitgide kibirlenerek sözüne devam etti. "Evet, kiminizin bunun doğl bir olay olduğnu söylediğnizi duydum -hani bir ağcın yapraklarının dökülmesi gibi olagelen bir şy." Birkaç Divan üyesi kendi aralarında mırıldandılar, başarını sallayarak. Raistlin bir an için sessizce seyretti, dudakları alay ile kıvrıldı. Sonra bir kez daha konuşu. "Tekrarlıyorum, sizler ahmaksınız. Karanlıklar Kraliçesi diye bilinen takım yıldız gökyüzünde yok çünkü Kraliçe'nin kendisi burada, Krynn'de bulunuyor. Mis-hakal Diskleri'nden öğentiğmiz kadarıyla, Kadim Tanrı Paladine'ı temsil eden Savaşı takım yıldızı da, onunla savaşak için Krynn'e dönmüş"


Raistlin durdu. Aralarındaki Elistan, Paladine'ın elçisiydi ve orada bulunanların birçoğ onun yeni dinine inanmaya başayanlardandı. Raistlin'in yaptığnı dinsizlik addeden birçoğnun içinde yükselmekte olan bir hiddetin varlığnı hissedebiliyordu. Tanrıların insanların meseleleriyle bizzat ilgilenmeleri fikri! Hayret vericiydi! Ama dinsiz addedilmek Raistlin'i hiç rahatsız etmiyordu. Sesi yüksek bir perdeye yükseldi. "Sözlerime dikkat edin! Karanlıklar Kraliçesi ile birlikte onun "feryat eden ordu yığnları" da geldi, "ilahi"de anlatıldığ gibi. Ve bu feryat eden ordular ejderhalardır!" Rasitlin son sözlerini öyle bir tıslama halinde çıkarttı ki Flint'in dediğ gibi herkesin "tüylerini ürpertti." "Bunların hepsini biliyoruz," diye atıldı Hederick sabırsızlıkla. Teokrat'ın gecelik baharatlı sıcak şrabının zamanı geçmişi ve susuzluğ konuşak için cesaret veriyordu ona. Ama Raistlin'in kum saati gözleri Teokrat'ı kara oklar gibi parçalamaya başayınca hemen söylediğne pişan oldu. "N-nereye getirmeye çalışyorsun sözü?" "Krynn'de artık barışn hiçbir yerde olmadığna," diye fısıldadı büyücü. Narin ellerinden birini salladı. "İterseniz gemiler bulup istediğniz yere gidin. Nereye giderseniz gidin, ne zaman başnızı kaldırıp gece göğne baksanız o boşkara delikleri göreceksiniz. Nereye giderseniz gidin ejderhalar olacaktır!" Raistlin öksürmeye başadı. Bedeni kasılmalarla eğlip büküldü, neredeyse düşcekti, ama ikiz kardeş Caramon ileri koşrak onu güçlü kollarıyla yakaladı. Caramon büyücüyü Divan toplantısından dışrı çıkardıktan sonra sanki kara bir bulut kalkmışgibi oldu üzerlerinden. Divan üyeleri şyle bir silkelenip güldüler -biraz titrek de olsa- ve çocuk masallarından dem vurdular. Savaşn bütün Krynn'e yayılmışolduğnu düşnmek komikti. Daha burada Abanasinya'da bile, savaşneredeyse bitmek üzereydi. Ejderha Yüceefendisi Verminaard yenilmiş ejderan ordusu geri sürülmüşü. Divan üyeleri ayağ kalktılar, gerinip meyhane veya evlerine gitmek için odadan ayrıldılar. Tanis'e, grubu Tarsis'e götürüp götürmeyeceğni sormayı unutmuşardı. Onlar, bunu zaten yapacağnı düşnüyorlardı. Sturm ile ciddi bir ifadeyle göz göze gelen Tanis mağradan çıktı. Bu gece nöbet ondaydı. Cüceler kendilerini dağan kalelerinde emniyette hissetseler bile Tanis ile Sturm Güneykapı'ya açılan duvarlardan birinde nöbet tutulması konusunda ısrar etmişerdi. Ejderha Yüceefendilerine, yer altında bile rahat rahat uyuyamıyacak kadar saygı duymayı öğenmişerdi. Tanis Güneykapısı'nın dışduvarına yaslandı; yüzü düşnceli ve ciddiydi. Önünde pürüzsüz, pudramsı kar ile kaplı bir çayır uzanıyordu. Gece sakin ve kıpırtısızdı. Arkasında Kharolis Dağa-rı'nın koca kütlesi vardı. Güneykapısı'nın kapısı, gerçekten de dağn yan duvarlarında bulunan devasa bir tıkaçtı. Bu dünyayı, Afet ile yıkıcı Cüce Savaşarı'nı izleyen üç yüz yıl boyunca dışrda tutmayı başran cüce savunma tekniklerinden biriydi. Alt kısmı on sekiz metre kadar genişve bunun yarısı kadar yüksek olan kapı, tıkacı dağn içine sokup çıkartan muazzam bir mekanizma ile çalışyordu. Orta kısmı en az on iki metre kalınlığnda olan kapı, Krynn'de -sadece kuzeyde bulunan eş hariç- parçalana-mayacak tek kapıydı. Bir kez kapatıldığnda, dağn


yüzeyinden ayırt edilemezdi; işe kadim cüce taşustalarının işilikleri böyleydi. Yine de insanlar Güneykapısı'na geldiklerinden beri, açıklığ meşleler yerleşirilmiş adamların, kadınların, çocukların dışrıya, açığ çıkmaları sağanmışı -bu, yeraltı cücelerine anlaşlmaz bir insan gereksinimi gibi görünüyordu. Tanis orada durmuşçayırın gerisindeki ormana bakıp, sessiz güzelliklerinde hiç bir huzur bulamazken Sturm, Elistan ve Laurana ona katıldı. Üçü -belli ki- ondan konuşyorlardı ve rahatsız edici bir sessizliğ bürünüverdiler. "Ne kadar ağr başısın," dedi Laurana Tanis'e hafifçe, yaklaşp elini onun koluna koyarak. "Raistlin'in haklı olduğna inanıyorsun değl mi Tanthal...Tanis?" Laurana kızarmışı. Onun insan ismi hâlâ dudaklarına biçimsiz geliyordu yine de elf isminin ona ıstıraptan başa bir şy getirmediğni bilecek kadar iyi tanıyordu onu. Tanis kolu üzerindeki ince, minik ele baktı ve kibarca kendi elini üzerine koydu. Daha birkaç ay önce, içinde insan bir kadına duyduğ aş ile bu elf kızına duyduğ kendi kendine çocukluk aşı olduğna telkin ettiğ his arasında boğşrken bu elin teması onu rahatsız eder, kafasının karışasına, kendini suçlu hissetmesine neden olurdu. Ama şmdi Laurana'mm eli içini bir sıcaklık, bir huzurla doldurmuşhatta kanını bile harekete geçirmişi. Kızın sorusunu cevaplandırırken, bu yeni ve aklını karışıran hislerini zihninde tartıyordu. "Uzun zamandır Raistlin'in öğtlerini akıllıca bulurum," dedi, bunun onları nasıl mutsuz edeceğni bilerek. Gerçekten de Sturm'ün yüzü kararmışı. Elistan kaşarını çattı. "Ve bu kez haklı olduğnu düşnüyorum. Bir muharebe kazandık ama savaş kazanmaktan çok uzağz. Savaşn çok kuzeyde, Solamniya'da olduğnu biliyoruz. Bence karanlığn güçlerinin sadece Abanasini- •• ya'nın fethi için dövüşediklerini varsayabiliriz rahatlıkla." "Ama seninkisi sadece olayı zihninde tartmak!" diye tartışaya girişi Elistan. "Genç büyücünün etrafında asılı duran karanlığn senin düşncelerini bulutlandırmasına izin verme. Haklı olabilir, ama bu yüzden ümidini yitirmene, denemeyi bırakmaya gerek yok! Tarsis büyük bir liman şhridir -en azından bizim bildiğmiz kadarıyla. Orada bu savaşn bütün dünyayı kaplayıp kaplamadığnı soracak birilerini buluruz. Eğr öyle ise, yine de barış bulabileceğmiz sığnaklar vardır." "Elistan'ı dinle Tanis," dedi Laurana kibarca. "O akıllıdır. Halkımız Qualinesti'den ayrılınca körü körüne kaçmamışardı. Onlar barışdolu bir limana doğu yolculuk yapmışardı. Bunu açıklamaya bir türlü cesaret edemediğ halde, babamın aklında bir planı vardı..." Laurana sözünü yarıda kesti, konuşasının etkisi karşsında hayret içinde kalmışı. Birdenbire Tanis kolunu onun elinden kurtarmışve hiddetle dolu bakışarını Elistan'a çevirmişi. "Raistlin ümidin gerçeğ reddetmek olduğnu söylüyor," dedi Tanis soğk bir edayla. Sonra Elistan'ın hüzünle yıpranmışyüzünü görünce yarımelf canından bezmişbir halde gülümsedi. "Özür dilerim Elistan. Çok yorgunum, hepsi bu. Beni affet. Senin önerin gayet iyi. Başa hiç bir şy yapamasak bile, umutla Tarsis'e gideceğz." Elistan başyla onaylayarak ayrılmak için arkasını döndü. "Geliyor musun Laurana? Biliyorum ki yorgunsun tatlım, ama yokluğm sırasında başanlığmı Divan'a teslim etmeden önce yapılması gereken bir sürü işvar." "Hemen geliyorum Elistan," dedi Laurana kızararak. "Ben-ben biraz Tanis'le


konuşak istiyorum." Elistan ikisine de onaylayan ve anlayan bir ifade ile baktıktan sonra, kararmışkapıdan Sturm ile birlikte geçip gitti. Tanis kapıyı kapatmaya hazırlık olarak meşleleri söndürmeye başadı. Laurana girişn yakınında durmuş Tanis'in kendisini kaale almadığnı anladıkça yüzündeki ifade soğmaya başamışı. "Senin neyin var?" dedi sonunda. "Sanki, bugüne kadar tanıdığm en iyi, en akıllı insanlardan biri olan Elistan yerine, o karanlık ruhlu büyücünün tarafındaymışgibi konuşyorsun!" "Raistlin'i yargılama Laurana," dedi Tanis sertçe, bir meşleyi su dolu kovaya batırırken. Işk bir tıslama ile yok oldu. "Siz ciflerin inanmak istediğ gibi herşy siyah ve beyaz değldir her zaman. Büyücü hayatlarımızı bir kezden fazla kurtardı. Onun düşncelerine güvenmeyi öğendim...ve itiraf edeyim ki körü körüne bir inançtansa bunlara inanmak daha kolay geliyor!" "Siz elfler mi!" diye bağrdı Laurana. "Ne kadar da insanca geliyor bu kulağ! Sende itiraf etmek istediğnden fazla elflik var Tanthalas! O sakalı kalıtımını gizlemek için bırakmadığnı söylemişin ve ben de sana inanmışım. Ama artık o kadar emin değlim. Onların elfler hakkında neler düşndüklerini anlayacak kadar uzun zaman insanlar arasında yaşdım! Ben damarlarımdaki kanla gurur duyuyorum. Sen duymuyorsun! Sen bundan utanıyorsun. Neden? Hepsi o aşk olduğn kadın yüzünden! Adı neydi, Kitiara mı?" "Kes şnu Laurana!" diye bağrdı Tanis. Bir meşleyi yere fırlatarak, kapının yanında duran elf kızına doğu iri adımlarla ilerledi. "Madem ilişilerden söz açtın, senin ile Elistan'a ne demeli? O Pa-ladine'ın bir ermiş olabilir ama bir adam eninde sonunda -hiç kuşu yok ki senin de kabul edeceğn bir şy bu! Bütün o senden duy- • düğm," kızın sesini taklit etti," 'Elistan çok akıllı', 'Elistan'a sor, o ne yapılacağnı bilir', 'Elistan'ı dinle Tanis...'" "Nasıl olur da kendi zayıflıkların yüzünden beni suçlamaya kalkarsın?" diye cevap verdi Laurana. "Ben Elistan'ı çok seviyorum. Ona saygı duyuyorum. Tanıdığm en akıllı adam ve en kibarı. Kendini feda eden biri -bütün hayatı başalarına hizmet etmeye adanmış Ama aşk olduğm tek bir adam var, aşk olmuşoldu-, ğm tek bir adam -ama artık kendi kendime acaba bir hata yapmışolabilir miyim diye sormaya başadım! Sen o korkunç yerde, Sla-' Mori'de bana hep bir çocuk gibi davrandığmı ve büyüsem fena olmayacağnı söylemişin. Eh ben de büyüdüm Tanis Yarımelf. Ş geçen birkaç acı ay zarfında acı gördüm, ölüm gördüm. Varlığnı bile tahayyül edemediğm bir korkuyla korktum! Dövüşeyi öğendim ve düşanlarıma ölümü tattırdım. Bütün bunlar bana içten o kadar çok acı verdi ki sonunda hiç bir acıyı hissedemeyecek kadar hissizleşim. Ama seni gözüm açık olarak görmek bana her-şyden çok acı veriyor." "Hiç bir zaman mükemmel olduğmu iddia etmemişim Laurana," dedi Tanis yavaşa. Gümüşay ile kızıl ay yükselmişi, henüz hiç biri dolunay halinde değldi ama Tanis'in Laurana'nın ışltılı gözlerindeki yaşan görebileceğ kadar panldıyorlardı. Kıza sarılmak için uzandı ama kız geriye bir adım attı. "Sen bunu hiç iddia etmemişolabilirsin," dedi kız küçümseyerek, "ama bizim öyle düşnüyor olmamız da çok hoşna gidiyordu!"


Adamın uzanmışkollarım görmezlikten gelerek duvardan bir meşle kaptığ gibi Thorbardin kapısının arkasındaki karanlığ doğu yürüdü. Tanis onun uzaklaşasını izledi; ışğn bal rengi saçlarında parlayışnı, Çhıalinesti'deki elf yurdundaki ince toz ağçlan gibi zerafetle bükülerek yürüyüşnü seyretti. Tanis bir an için durup, Krynn'eki hiçbir elfin uzatamayacağ gür kızıl sakallarını kaşyarak, arkasından baktı. Laurana'mn son söylediklerini zihninde tartarak, herşye rağen Kitiara'yı düşndü. Kit'in kısa, kıvırcık siyah saçlannı, çarpık tebessümünü, ateşi şddetli mizacını, güçlü şhvetli bedenini aklında canlandırdı -eğtimli bir silahşr kadının bedeniydi bu; ama şmdi hayret içinde bu resmin eriyip yok olduğnu; bir çift çekik, pınltılı elf gözünün sakin, berrak bakışyla parçalandığnı fark etti. Dağan bir gümbürtü duyuldu. Koca taşkapıyı idare eden şft harekete geçmiş ezercesine kapıyı kapatıyordu. Kapının kapanmasını seyreden Tanis içeri girmemeye karar vermişi. "Mühürlü bir mezar." Sturm'ün sözlerini hatırlayarak gülümsedi ama ruhunda da bir ürperti yok değldi. Uzun süre, ağrlığnın Laurana ile arasına girdiğni hissederek, kapıya baktı. Kapı donuk bir güm sesiyle iyice kapandı. Dağn yüzü bomboş soğk ve ürkütücüydü. İini çeken Tanis pelerinine iyice sarınarak ormana doğu ilerledi. Karların üzerinde uyumak bile yer altında uyumaktan iyiydi. Bir an önce buna alışasında yarar vardı zaten. Tarsis'e varmak için içinden geçecekleri Toz Bozkırları daha kışn bu ilk günlerinde bile, büyük bir ihtimalle kar içindeydi. Yürürken yolculuğ düşnen Tanis gece göğne çevirdi gözlerini. Çok güzeldi, yıldızlarla parıldıyordu. Fakat iki boşdelik bütün güzelliğ bozuyordu. Raistlin'in kayıp takımyıldızları. Gökyüzündeki delikler. Kendi içindeki delikler. Laurana ile yaptığ kavgadan sonra Tanis, neredeyse yolculuğ başadığna memnun olmuşu. Bütün yolarkadaşarı gitmeye karar vermişi. Tanis hiç birinin mülteciler arasında rahat etmediğni biliyordu. Yolculukla ilgili hazırlıklar ona düşnecek dünya kadar şy çıkartmışı. Kendi kendine, Laurana'mn ondan kaçınmasını umursamadiğm söylüyordu. Ve başangıçta, yolculuğn kendisi eğenceliydi. Sanki kışn başangıcında değldiler de yeniden sonbahara dönmüşerdi. Güneşparlıyor, havayı ısıtıyordu. Sadece Raistlin en ağr cübbesini giymişi. Bozkırların kuzey bölümünden yürürlerken yolarkadaşarı arasındaki sohbet kaygısız ve neşliydi; şkalarla takılmalarla doluydu; birbirlerine Solace'ın daha önceki, mutlu günlerinde paylaşıkları hoşşyleri hatırlatıyorlardı. Kimse yakın geçmişe karşlaşışoldukları karanlık ve kötü şylerden söz etmiyordu. Sanki daha aydınlık bir gelecek düşncesiyle böyle şylerin hiç varolmadıklarını diliyorlardı. Gece Elistan onlara yanında taşdığ Mishakal Disklerinden kadim tanrılar ile ilgili neler öğendiğni açıklamışı. Öyküleri ruhlarını huzurla doldurmuş inançlarını kuvvetlendirmişi. Hatta -bütün hayatını inanabilecek bir şyler arayarak geçiren ve artık bulduktan sonra da bu inanca şpheyle yaklaşn- Tanis bile, eğr bir şye inanacak olursa buna inanacağnı, ruhunun derinliklerinde hissediyordu. İanmak istiyordu ama bir şy onu alıkoyuyordu ve ne zaman Laurana'ya baksa bunun ne olduğnu anlıyordu. Kendi iç kargaşsını çözmeden, içindeki elf ve insan yarısının hiddetli ayırımını halletmeden huzur bulamayacaktı.


Bir tek Raistlin muhabbetlere, eğencelere, şkalaşalara, kamp ^ teş çevresindeki konuşalara katılmıyordu. Büyücü, günlerini^ l üyükitabını inceleyerek geçiriyordu. Eğr çalışasını bölen olur-ff a, hırlayarak cevap veriyordu. Akşm yemeğnden sonra, gözleri;;?: ece göğnde, kumsaati biçimli göz bebeklerinden yansıyan iki boşf' ara deliğ bakarak, kendi başna oturuyordu. 4 ncak birkaç günlük yolculuktan sonra içleri kararmaya başa-; l ışı. Güneşbulutlar tarafından kapanmışı ve rüzgar kuzeyden')' oğk soğk esiyordu. Kar o kadar yoğn yağyordu ki, günün bi inde tipi kendini harcayıp bitirinceye kadar bir mağraya sığnıp eklemek zorunda kalmışardı. Kimse neden olduğnu açıklayaasa da gece iki gözcü dikmişerdi, çünkü gitgide artan bir tehlike e tehdit hissi vardı. Nehiryeli huzursuzca arkalarında karda bı aktıkları ize bakıyordu. Flint'in de söylemişolduğ gibi, kör bir ağm cücesi bile onları izleyebilirdi. Tehlike hissi arttı; onlan izle en gözlerin, dinleyen kulakların hissi arttı. Yine de kim olabilirdi bu, burada üç yüz yıldır kimsenin yaşmadığ Toz Bozkırları'nda? jderha içini çekerek koca kanatlarını gerdi, ağr bedenini kaplıcanın sıcak ve rahatlatan sularından kaldırdı. Buharın dalga dalga bulutu içinden soğk havaya çıkmak için kuvvet topladı. Berrak kışhavası burun deliklerine battı, boğzını ısırdı. Can acısıyla yutkunarak yeniden ılık havuzlara dönmek için içinden gelen dürtüye karş koyarak tepesindeki yüksek kaya çıkıntısına tırmanmaya başadı. Kaplıcanın, dondurucu havayla karşlaşr karşlaşaz hemen soğyan buharından oluşn buzlarla kayganlaşn kayalar üzerinde tedirgin tedirgin attı adımlarını. Pençeli ayağnın altında taşar çatırdıyor, kınlıyor, aşğdaki vadiye doğu seke seke yuvarlanıyordu. Bir kere, bir anlık dengesini kaybedecek şkilde kaydı. Koca kanatlarını gererek kolaycacık dengesini yeniden sağadı ama bu bir an °nun tedirginliğnin daha da çok artmasına neden olmuşu. Sabah güneş dağarın zirvelerini aydınlatıyor, ejderhaya dokunarak mavi pullarının berrak ışkta altın gibi parıldamasına neden oluyor ama kanının ısınmasına pek etki etmiyordu. Ejderha soğk toprağ sertçe ezerek, yeniden ürperdi. Kışmavi ejderhalar için uygun değldi; bu cehennemvari ülkede seyahat etmek de keza. Aklında bu düşnceyle, ki bütün o uzun ve acı gece boyunca da hiç aklından çıkmamışı, Skie efendisini arandı. Ejderha Yüceefendisinin kaya çıkıntısının üzerinde durduğnu gördü: Boynuzlu ejderhamiğeri ve mavi ejderha pulundan zırhı içinde heybetli bir suret. Pelerini soğk rüzgarda kırbaç gibi saklayan Yüceefendi, büyük bir dikkatle aşğya, uzaktaki bozkırlara bakıyordu. "Haydi Efendim, çadırınıza geri dönün." Ve bırak da ben de sıcak kaplıcalara geri döneyim, diye ekledi Skie aklından. "Bu soğk kemiklere nüfuz ediyor. Neden buraya geldiniz ki zaten?" Skie, Yüceefendinin askeri güçlerinin yerlerim, uçan ejderhaların saldırılarını planlıyor, tetkik ediyor diye düşnebilirdi. Ama durum bu değldi. Tarsis'in işali çok öncelerden planlanmışı -aslında başa bir Ejderha Yüceefendisi tarafından


planlanmışı çünkü bu topraklar al ejderhaların emri altındaydı. Mavi ejderhalar ile onların Ejderha Yüceefendileri kuzeyi denetim altında tutarlar; yine de işe burada, bu buz gibi güney toprak-larındayım, diye düşndü Skie tedirgin tedirgin. Ve arkamda bütün mavi ejderha uçuşkuvveti var. Başnı birazcık çevirip, tendon-larından soğğ söküp aldığ için sıcak kaplıcalara müteşkkir bir halde kanatlarını erken sabah vaktinde çırpmakta olan arkadaşarına baktı. Ahmaklar, diye düşndü Skie küçümseyerek. Bütün bekledikleri saldırmak için Yüceefendi'den gelecek olan bir işret. Bütün umursadıkları gökleri aydınlatıp şhirleri ölümcül top ateşeriyle tutuşurmak. Ejderha Yüceefendisine olan inançları tam. Böyle olması için nedenleri var, diye itiraf etti Skie -efendileri onları kuzeyde zaferden zafere taşmışı ve tek bir kayıp bile vermemişerdi. Soru sorma işni bana bırakıyorlar -çünkü ben Yüceefendi'nin bineğyim. Eh öyle olsun bakalım. Birbirimizi iyi anlıyoruz, Yüceefendi ile ben yani. "Tarsis'te bulunmamızın bir nedeni yok." Skie hissettiklerini açık açık söylemişi. Yüceefendi'den korkmuyordu. Gerçek hükümdarların kendileri olduğnu bilerek efendilerine isteksizce hizeden Krynn'deki birçok ejderhanın aksine Skie efendisine saygısından -ve sevgisinden- dolayı hizmet ediyordu. "Kırmızılar bizi burada istemiyor, bu kesin. Ve kimsenin de bize ihtiyacı yok. Sizi kendisine garip bir biçimde çeken o yumuşk şhir kolaycacık düşr. Hiç ordu yok. Zokayı yuttular ve sınırdan geçip gittiler." "Buradayız çünkü ajanlarım bana onların burada olduklarım -veya kısa bir süre içinde burada olacaklarını söylüyorlar," idi Yüce-efendi'nin kısa cevabı. Sesi alçaktı ama insanı ısıran o rüzgarda bile taşnıp gelmişi. "Onlar...onlar..." diye geveledi ejderha titreyip huzursuzca sırt boyunca ilerleyerek. "Kuzeydeki savaş bırakıyoruz, kıymetli zamanımızı boş harcıyoruz, çelikten bir serveti kaybediyoruz. Ve ne için...bir avuç maceracı gezgin için." "Benim için zenginlik bir hiçtir, bunu biliyorsun. Eğr isteseydim Tarsis'i satın alırdım." Ejderha Yüceefendisi ejderhanın boynunu, güçlü hareketleri dolayısıyla çıtırdayan, buzla kaplanmışderi bir eldivenle okşdı. "Kuzeydeki savaşgayet iyi gidiyor. Hükümdar Ariakus benim ayrılmama bir şy demedi. Bakaris deneyimli, genç bir kumandan ve bütün ordularımı neredeyse benim kadar iyi tanır. Sonra unutma Skie, bunlar sadece serseri değl. Bu 'maceracı gezginler' Verminaard'ı öldürdüler." "Pöh! Adam kendi mezarını kendi kazmış Kafasını takmış gerçek amacını şşrmışı." Ejderha efendisine bir bakışattı. "Aynı şy başaları için de geçerli olabilir." "Kafasını mı takmış Evet Verminaard kafasını takmışı ve bu düşnceleri daha ciddiye alması gereken başaları da var. O bir ermişi, gerçek tanrılarla ilgili bilgilerin bir kez insanlar arasında yayıldıktan sonra bize ne büyük zarar vereceğni biliyordu," diye cevap verdi Yüceefendi. "Şmdi, raporlara göre, artık insanların Pa-ladine'ın ermiş olan Elistan adında bir liderleri varmış Mishakal'a tapanlar topraklara yeniden gerçek şfayı getirmişer. Hayır, Ver-minaard ileriyi görüyordu. Burada daha büyük bir tehlike var. Bunun adını hemen koyup durdurmak için harekete geçmemiz gerekir -küçümsememiz değl." Ejderha alay edercesine burnundan soludu. "Ş rahip -Elistan-insanlara liderlik yapmıyor. O , daha önce Pax Tharkas'da Vermi-naard'm esiri olan sekiz yüz


kadar zavallı insana liderlik yapıyor. Şmdi onlar dağcüceleriyle birlikte Güneykapısı'na sıkışp kaldılar." Ejderha kayaya oturdu, sonunda sabah güneşnin pullu derisine bir nebze de olsa sıcaklık getirdiğni hissederek. "Sonra ajanlarımız, daha biz burada konuşrken, onların Tarsis'e doğu yol aldıklarını söylüyorlar. Bu geceye kadar ş Elistan elimizde olacak ve bu işde bitecek. Paladine'ın hizmetçileri bu kadarlık işe!" "Elistan benim işme yaramaz." Ejderha Yüceefendisi ilgisizce omuzlarım silkti. "Ben onu aramıyorum." "Aramıyor musun?" Skie hayret ederek başnı kaldırdı. "Kim o halde?" "Özellikle ilgi duyduğm üç kiş var. Ama sana hepsinin özelliklerini vereyim..." Ejderha Yüceefendisi Skie'a yaklaşı- "çünkü yarın Tarsis'i yakıp yıkmamızın nedeni onları ele geçirmek içindir. İu351 te bizim aradıklarımız..." Tanis buz tutmuşbozkırlar üzerinden iri adımlarla ilerliyordu; çizmelerinin izleri, rüzgarın süpürdüğ karın üzerindeki kabukları delip geçiyordu. Güneş etrafı oldukça aydınlatarak ama çok az ısı yayarak sırtına doğuşu. Cübbesine sarındı iyice ve kimsenin geri kalmadığna emin olmak için etrafına bakındı. Yolarkadaşarı tek sıra halinde dizilmişerdi. Birbirlerinin izlerinden gidiyorlardı; daha ağr ve güçlü olanlar, gerideki daha zayıflar için yolu açmak için önden gidiyordu. Tanis baş çekiyordu. Sturm her zamanki gibi metin ve sadık, ama hâlâ şvalye için neredeyse mistik bir özellik içeren Kharas'ın Çekicini geride bırakmışolduklarından dolayı bozuk, onun yanından gidiyordu. Endişyle her zamankinden daha bitkin ve daha yorgun görünüyordu ama Tanis'ten hiç geri kalmıyordu. Şvalye, ağrlığyla ayaklarının karın üzerideki kabuğ delip derine batmasına neden olan bütün o antika savaşzırhıyla yürümek konusunda ısrar ettiğ için, bu kolay bir şy değldi. Sturm ile Tanis'in arkasından, kar içinde bir ayı gibi zahmetle yürüyen Caramon geliyor, bütün silahları etrafında takırdayıp duruyordu; zırhlarını ve hem kendisinin, hem de ikiz kardeş Raist-lin'in erzağnı sırtında taşyordu. Caramon'u seyretmek bile Tanis'i yoruyordu çünkü koca savaşı, derin kar içinde sadece rahatlıkla yürümekle kalmıyor, bir de arkasından gelenler için yolu genişetiveriyordu. Bir sonraki kiş, birlikte iki kardeşgibi yetişirildiklerinden, Tanis'in bütün yolarkadaşarı içinde belki de kendisine en yakın hissedebileceğ kiş olan Gilthanas'dı. Fakat Gilthanas bir elf lorduydu; Tanis, bir insan savaşının vahşce tecavüzünün meyvası bir piç, bir yarımelf iken; o, Cjualinesti ciflerinin yöneticisi Güneşerin Sözcüsü'nün en genç oğuydu. Daha da kötüsü Tanis -çocukça, toyca bir şkilde- Gilthanas'ın kızkardeş Laurana'ya ilgi duyma cesaretini göstermişi. Ve böylece arkadaşolmak bir yana Tanis her zaman, Gilthanas'ın onun ölümünden memnuniyet duyacağ hissine kapılıyordu. Elf lordunun ardından Nehiryeli ile Altınay yürüyordu. Kürklü pelerinlerine bürünmüşolan Bozkırlılar'a soğk pek etki etmiyordu. Soğğn gönüllerindeki alevle kıyaslanınca sönük kaldığna şphe yoktu. Evleneli bir ayı anca geçmişi; birbirlerine karş hissettikleri derin aş ve tutku, dünyanın kadim tanrıları bulmasına neden olmuşve artık aşlarını ifade etmenin yeni yollarını buldukları için çok daha büyük derinliklere inmişerdi.


Daha sonra Elistan ile Laurana geliyordu. Elistan ile Laurana. Nehiryeli ile Altınay'ın mutluluklarını kıskanarak düşndüğnde, gözlerinin bu ikisine kaymasını garip buluyordu Tanis. Elistan ile Laurana. Hep birlikteydiler. Hep ciddi bir muhabbetin içine dalmışoluyorlardı. Beyaz cübbeleri içinde göz alıcı duran Paladine ermiş Elistan, karlar üzerinde bile parlıyordu. Ak sakalı ve seyrelmeye başamışsaçları ile de olsa, hâlâ heybetli bir görüntüsü vardı. Genç bir kızı bile kendine çekebilecek bir adamdı. Çok az kadın veya erkek, Elistan'ın buz mavisi gözlerine bakıp da etkilenmeden, ölüm diyarında yürüyüp yeni ve daha güçlü bir inanç bulan birinin varlığ karşsında korku duymadan durabilirdi. Yanında onun sadık 'asistanı' Laurana yürüyordu. Genç elf kızı, yurdu Cjualinesti'den kaçarak, Tanis'i çocuksu bir sevdayla izlemişi. Hemen büyümek zorunda kalmış gözleri dünyanın acısı ve çektikleri karşsında açılmışı. Grubun çoğnun -bunlara Tanis de dahil olmak üzere- onu bir başelası olarak gördüğnü bile bile, kendi değrini ispatlamaya çalışışı Laurana. Elistan'ın yanında aradığ fırsatı bulmuşu. Qualinesti'deki Güneşerin Sözcüsü'nün kızı olarak politika içine doğuşve büyümüşü. Elistan sekiz yüz adam, kadın ve çocuğ doyurmak ve giydirmek için debelenirken ona doğu yaklaşp yükünü hafifleten Laurana olmuşu. Kız onun için vazgeçilmez biri olmuşu; bu Tanis'in yüzleşekte zorluk çektiğ bir gerçekti. Yarımelf dişerini sıkarak bakışarının Laura-na'dan Tika'ya geçmesini sağadı. Bir macerapereste dönüşn barmen kız, Caramon kendisine ön tarafta ihtiyaç olduğndan ve ondan, narin kardeşnin yanında yürümesini rica etmişolduğ için, karların içinde Raistlin ile birlikte yürüyordu. Ne Tika, ne de Raistlin bu işen memnun değl gibiydiler. Kırmızı cüppeli büyücü, ciddi bir yüzle, kızın yanında yürüyordu, başnı rüzgara karş eğişi. Sık sık, neredeyse yıkılıncaya kadar öksürmek için durmak zorunda kalıyordu. Böyle zamanlarda Tika, Caramon'un endişsini görüp, tereddütle ona sarılıyordu. Fakat her seferinde Raistlin hırlayarak ondan kendini çekiyordu. Onların arkasından karların içinde yuvarlanarak, yaşı cüce geliyordu; karın tepesinden görünebilen tek şy miğeri ile "bir grif-fon yelesinden" yapılmışsorgucuydu. Tanis ona griffonların yeleleri olmadığnı, bunun bir at kuyruğ olduğnu anlatmaya çalışışı. Fakat atlara olan nefretinin atların onu hapşrtmasından kaynaklandığ konusunda inat eden Flint, bu sözlerin hiç birine inanmamışı. Tanis gülümseyerek başnı salladı. Flint sıranın başndan gitmek için ısrar etmişi. Ancak Caramon onu üç kar yığnından çekip çıkarttıktan sonraydı ki Flint kabul etmişi homurdanarak "artçı" olmayı. Flint'in yanında hoplaya sıçraya giden Tasslehoff Burrfoot idi; tiz, kulak tırmalayan sesi sıranın başndaki Tanis'e kadar geliyordu. Tas cüceyi, iki deli büyücü tarafından tutsak edilmişolan kürklü bir mamut -her ne idiyse- bulduğ zamanla ilgili bir öyküyle eğendiriyordu. Tanis içini çekti. Tas sinirlerini bozmaya başamışı. Daha şmdiden kenderi, Sturm'ü kafasından bir kar topu ile vurduğ için ciddi bir şkilde azarlamışı. Ama bunun yararsız olduğnu biliyordu. Kender macera ve yeni deneyimler kazanmak için yaşyordu. Tas bu kasvetli yolculuğn her anından zevk alıyordu. Evet, hepsi oradaydı işe. Hâlâ izliyorlardı. Tanis birden bire dönüp güneye baktı. Neden beni izliyorlar? diye sordu


içerleyerek. Ben yaşmımın beni nereye sürüklediğn bilmiyorum, yine de başalarına başanlık etmem bekleniyor. Bende Strum'ü harekete geçiren, onun kahramanı Huma'da olduğ gibi ülkemi ejderhalardan kurtarma dürtüsü yok. Elistan'ınki gibi, insanlara gerçek tanrıların bilgisini indirebilme amacım da yok. Bende, Raistlin'in güce duyduğ, o için için yanan tutku bile yok. Sturm onu dürterek ilerisini işret etti. Ufukta bir dizi küçük tepe uzanıyordu. Eğr kenderin haritası doğuysa, Tarsis şhri bunların gerisinde bulunuyordu. Tarsis ve ak kanatlı gemileri ile bembeyaz parlayan sivri kuleleri. Güzel Tarsis. Tanis kenderin haritasını yaydı. Haritaya göre, Tarsis şhrine bakıyor olması gereken ağçsız ve çıplak sırtların eteğne varmışardı. "Bu tepelere gündüz gözüyle tırmanmayı göze alamayız," dedi Sturm, eşrbım ağından aşğya sıyırarak. "Yüz mil içindeki herkese görünürüz o zaman." "Doğu," diye tasdik etti Tanis. "Burada, dibinde konaklayacağz. Ama gene de ben tırmanıp şhre bir bakacağm." "Bundan hiç hoşanmadım, hem de hiç!" diye mırıldandı Sturm kasvetle. "Yanlışgiden bir şyler var. Benim de gelmemi ister misin?" Şvalyenin yüzündeki yorgunluğ gören Tanis başnı hayır anlamında salladı. "Sen diğrlerine bak." Kışyolculuğ için beyaz pelerinlere bürünmüşbir halde, karla kaplı kayalık tepelere tırmanmaya hazırlandı. Gitmeye hazırlanmışı ki, kolunda soğk bir temas hissetti. Dönüp büyücünün gözlerinin içine baktı. "Ben seninle geleceğm," diye fısıldadı Raistlin. Tanis ona hayretle baktıktan sonra bakışarını tepelere çevirdi. Tırmanışkolay olmayacağ benziyordu ve büyücünün aşn bedensel çabadan ne kadar nefret ettiğni bilirdi. Raistlin onun bakışarını görerek anladı. "Kardeşm bana yardım eder," dedi Caramon'u eliyle yanına çağrarak; Caramon şşrmışolsa da hemen ayağ kalkarak kardeşnin yanma gelmişi. "Güzel Tarsis'e baksam iyi olacak." Tanis onu huzursuzca süzdü, ama Raistlin'in yüzü geçit vermiyordu ve benzediğ metal kadar soğktu. "Pekala," dedi yanmelf Raistlin'i inceleyerek. "Ama o dağn yüzünde bir kan lekesi gibi durursun. Beyaz bir pelerinle kendini ört." Yanmelfin alaycı tebessümü hemen hemen Raistlin'inkinin mükemmel bir taklidiydi. "Elistan'dan. ödünç alıver." Tepeden liman şhri, Güzel Tarsis'e bakmakta olan Tanis, yavaşa sövmeye başamışı. Sıcak sözcüklerle ağından helezoni buhar tutamlan yükseliyordu. Ağr pelerininin başığnı kafasına geçirerek, acı bir hayal kırıklığyla şhire baktı. Caramon ikizini dirseğyle dürttü. "Raist," dedi. "Neler oluyor? Anlamıyorum." Raistlin öksürdü. "Senin aklın şlahşrlüğnde kardeşm," diye fısıldadı büyücü, iğeliyici bir tavırla. "Tarsis'e bak, efsanevi liman şhrine. Ne görüyorsun?" "Şy..." Caramon gözlerini kısarak baktı. "Şmdiye kadar gördüğm en büyük şhirlerden biri. Ve gemiler var -aynı duymuşolduğmuz gibi..." " 'Güzel Tarsis'in ak kanatlı gemileri,' " diye ekledi Raistlin acı acı. "Gemilere bakıyorsun kardeşm. Onlarla ilgili garip bir şyler görmüyor musun?" "Durumları pek iyi değl. Yelkenleri parçalanmışve..." Caramon gözlerini kırpışırdı. Sonra nefesim tuttu. "Hiç su yok!" "Ne dikkat."


"Fakat kenderin haritası..." "Afet'ten önce yapılmış" diye söze kanşı Tanis. "Lanet olsun, bilmem gerekirdi! Bu ihtimali göz önüne almalıydım! Güzel Tar-sis -efsanevi liman şhri- artık karanın ortasında!" "Ve kuşusuz üç yüzyıldır da öyleydi," diye fısıldadı Raistlin. "Yanan dağgökten düşüğnde denizleri yarattı -Xak Tsaroth'taki gibi- ama denizleri yok etti aynı zamanda. Şmdi mültecileri ne yapacağz Yanmelf?" "Bilmiyorum," diye cevap verdi Tanis huzursuzca. Şhire baktıktan sonra döndü. "Buralarda durmanın bir yaran yok. Denizin bizim hatırımız için geri geleceğ yok." Dönerek, yavaşyavaşuçurumdan aşğya yürümeye başadı. "Ne yapacağz?" diye sordu Caramon kardeşne. "Tekrar Güneykapısı'na gidemeyiz. Bir şyin veya birinin bizi takip ettiğni biliyordum." Etrafına endişyle bakındı. "Bizi izleyen gözler hissediyorum -şmdi bile." Raistlin kardeşnin koluna girdi. Ender yaşnan bir an için ikisinin birbire ne kadar benzediğ serildi gözler önüne. Işk ile karanlık, ikizlerden daha farklı değldi. "Hislerine güvenmekle akıllılık edersin kardeşm," dedi Raistlin yavaşa. "Büyük bir tehlike ve büyük bir kötülük var etrafımızda. İsanlar Güneykapısı'na geldiklerinden bu yana içimdeki bu hissin arttığnı hissediyorum. Onları uyarmaya çalışım..." Bir öksürük nöbetiyle sözü yarım kaldı. "Nasıl bilebiliyorsun?" diye sordu Caramon. Raistlin başnı salladı, uzun bir süre cevap veremeden. Sonra, nöbet geçtikten sonra, tüyleri diken diken eden bir nefes çekerek kardeşne huzursuzca baktı. "Daha öğenemedin mi?" dedi acı acı. "Ben bilirim! Böyle diyelim. Bilgimin bedelini Yüksek Büyücülük Kuleleri'nde ödemişim. Bunu bedenim ve neredeyse aklımla ödedim. Bunu..." Raistlin ikizine bakarak durdu. Sınav'dan ne zaman söz edilse Caramon'un rengi soluyor ve sesi kesiliyordu. Bir şy söylemeye yeltendi, boğlur gibi oldu sonra boğzını temizledi. "Benim anlamadığm da bu..." Raistlin iç geçirdi ve elini kardeşnin kolundan çekerek başnı salladı. Sonra, asasına dayanarak tepeden aşğya doğu yürümeye başadı. "Anlamayacaksın da," diye mırıldandı. "Hiçbir zaman." Uç yüz yıl önce Güzel Tarsis, Abanasiniya ülkesinin Yönetim-Şhri'ydi. Buradan yelken açardı ak kanatlı gemiler, Krynn'in bütün bilinen topraklarına. Buraya dönerlerdi her türlü değrli, ilginç, iğenç, narin nesneyle. Tarsis pazarı harikalarla dolu olurdu. Caddelerinde gemiciler kabadayılık eder, kulaklanndaki altın küpeler bıçaklan gibi pınl pınl parlardı. Gemiler uzaktaki ülkelerden, eşalannı satmaya çalışn acaip insanlar taşrlardı. Kimi canlı renkler, mücevherlerle süslü dökük ipekler giyerdi. Baharat ve çay, portakal ve inci, kafeslerde rengarenk tüylü kuşar satarlardı. Diğrleri kaba deriler giyer, en az onları avlayan garip insanlar kadar tuhaf hayvanların lüks kürklerini satarlardı. Tabii ki Tarsis pazarında alıcılar da vardı; en az satıcılar kadar garip, tuhaf ve tehlikeli alıcılar. Beyaz, kırmızı veya siyah cüppeleri içinde büyücüler, pazarda yürürler ve büyülerini yapabilmek için ender büyü unsurları ararlardı. O zamanlarda bile güvenilmeyen büyücüler, kalabalıklar içinden tecrit olmuş tek başarına geçerlerdi. Beyaz cüppe giyenleriyle bile çok az konuşn olurdu ve kimse onları kandırmazdı.


Ermişer de şfa iksirleri için malzeme ararlardı. Çünkü Afet'ten önce Krynn'de ermişer vardı. Kimi iyilik tanrılarına, kimi nötr tanrılara kimi de kötülük tanrılarına tapardı. Hepsinin büyük gücü vardı. Duaları, ister iyi olsun ister kötü, hep karşlık görürdü. Ve her zaman, Güzel Tarsis'in pazar yerlerinde toplanan tuhaf ve garip insanlar arasında yürüyen Solamniya Şvalyeleri olurdu; onlar asayiş sağar, ülkeyi korur, Düstur ve Ölçüleri'nin katı kurallarına göre disiplinli bir hayat yaşrlardı. Şvalyeler Paladine'ın izinden giderlerdi ve tanrılara olan sıkı bağılıklanyla tanınırlardı. Etrafı surlarla çevrili Tarsis'in kendi ordusu vardı ve -söylendiğne göre- istilacı güçler karşsında hiç yenilgiye uğamamışı. Şhir -şvalyelerin dikkatli bakışarı altında- bir Hükümdar ailesi tarafından yönetilirdi ve sağuyulu, hassas ve adil bir ailenin eline düşek gibi iyi de bir bahtı olmuşu. Tarsis bir eğtim merkezi olmuşu; etraftan hikmet sahibi insanlar gelip burada irfanlarını paylaşrlardı. Okullar ve büyük bir kütüphane kurulmuşve tanrılara tapınaklar inş edilmişi. Öğenmeye meraklı genç adamlar ve kadınlar eğtim için Tarsis'e geliyordu. İk ejderha savaşarı Tarsis'i etkilememişi. Koca surlarla çevrili şhir, orduların girmesine imkan tanımazdı; ak kanatlı gemilerden oluşn filosu ve ihtiyatlı Solamniya Şvalyeleri, Karanlıklar Krali-çesi'ni bile yıldırıyordu. Karanlıklar Kraliçesi gücünü toplayıp da Yönetimşhri'ne saldırmadan önce Huma, onun ejderhalarını göklerden sürmüşü. Böylece Kudret Çağ'nda Tarsis gelişişve Krynn üzerindeki en zengin ve en mağur şhirlerden biri olmuşu. Ve Krynn üzerindeki birçok şhir gibi gururuyla birlikte kibiri de artmışı. Tarsis her geçen gün tanrılardan daha çok şy ister olmuşu: zenginlik, güç, ihtişm. İsanlar, ülkede bir azap görerek tannlardan kibirle, onların Huma'ya alçakgönüllülükle verdikleri


şyi isteyen İtar'ın Kralrahibine tapıyorlardı. Solamniya'daki Şvalyeler bile -Ölçülerinin katı kurallarıyla bağı olmalarına rağen, pek az derinliğ olan sırf merasime dayanan dinle kuştılarak- kudretli Kralrahip'in tesiri altına girmişerdi. Sonra Afet gelip çattı: ateşyağaya başadığnda yaşnan bir dehşt gecesi. Tanrılar, haklı hiddetleri içinde Krynn'e bir dağfırlatıp İtar'ın kibirli Kralrahip'i ve halkını cezalandırırken toprak kabarmış çatlamışı. İsanlar Solamniya Şvalyelerine koşuşardı. "Sizler ki adilsiniz, bize yardım edin!" diye bağrmışardı. "Tanrıları teskin edin!" Ama Şvalyelerin elinden bir şy gelmemişi. Gökten ateşyağyor, toprak yarılıyordu. Deniz suları kaçmışı, gemiler dibe oturup devrildiler, şhrin surları ufalandı. Dehşt dolu gece sona erdiğnde, Tarsis artık karalar içine sıkışp kalmışı. Ak kanatlı gemiler, yaralı kuşar gibi kumlar üzerinde uzanıyordu. Kurtulanlar yan şursuz, kan revan içinde, şhri yeniden inş etmeye çalışı; bir yandan da Solamniya Şvalyele-ri'nin, bir kez daha onlara yardım edip, onları korumak için kuzeydeki büyük kalelerden, Palanthas'tan, Solanthus'tan, Vingaard Kalesi'nden, Thelgaard'dan güneye Tarsis'e gelmelerini umuyorlardı. Ama Şvalyeler gelmedi. Onların da kendi sorunları vardı ve Solamniya'yı terk edememişerdi. Yola çıksalar bile Abanasinya ülkelerini yeni bir deniz birbirinden ayırmışı. Thorbardin dağkral-lığndaki cüceler kapılarını kapatmışar kimseyi içeri almamışardı. Böylece dağgeçitleri de kapanmışoluyordu. Elfler Qualinesti'ye çekilmişyaralarını sarıyor, afetten dolayı insanları sorumlu tutuyorlardı. Kısa bir süre sonra Tarsis kuzeydeki bütün dünya ile olan bağantısını kopartmışı. Ve böylece Afet'i izleyen günlerde, şhrin Şvalyeler tarafından terk edildiğ anlaşldıktan sonra, Sürgün Günü gelip çatmışı. Şhrin hükümdarı, iki arada bir derede kalmışı. Ö, Şvalyelerin bozulmuşolduğna gerçekten inanmıyordu, ama halkın da birilerini ve bir şyi suçlamak istediğni biliyordu. Eğr Şvalyelerden yana çıkacak olsa, şhirdeki denetimini kaybedecekti; o yüzden hiddetli kalabalığn Tarsis'te kalmışolan birkaç Şvalye'ye saldırışarına gözlerini yummak zorunda kalmışı. Onlar da şhirden sürülmüşer -veya öldürülmüşerdi. Bir süre sonra Tarsis'te yemden düzen kurulmuşu. Hükümdar üe ailesi yeni bir ordu toplamışı. Fakat çok şy değşişi. Halk bu kadar uzun zamandır tapındıkları eski tanrılarına sırtlarını çevirdiler. Dualarına nadiren cevap verseler de, tapınacak yeni tanrılar buldular. Afet'ten önce ülkelerinde olan bütün dini güçler yok olmuşu. Sahte vaatlerde bulunan, sahte ümitler yayan ermişer türemişi. Ülkede şrlatan şfacılar kol geziyor, düzmece her-derde-devalar satıyorlardı. Bir zaman sonra, insanların birçoğ Tarsis'ten uzaklaşı. Artık pazar yerlerinde gemiciler dolaşıyordu; elfler, cüceler ve diğr türler yoktu artık. Tarsis'te kalan insanlar böylesini tercih ediyordu. Dışdünyadan korkmaya ve dışdünyaya güvenmemeye başadılar. Yabancılar iyi karşlanmıyordu. Fakat Tarsis çok uzun bir zamandır bir ticaret merkeziydi; civarda yaşyan ve Tarsis'e ulaşbilen herkes Tarsis'e gelmeye devam etti. Şhrin dışmerkezi yeniden kurulmuşu. İ kısmı -tapınaklar, okullar, büyük kütüphane- harabe halinde bırakılmışı. Pazar yeniden açıldı; ama şmdi sadece çiftçiler için bir pazar ve yeni dinlerini anlatan sahte ermişer için bir toplantı yeri olmuşu. Barış bir örtü gibi çökmüşü şhrin üzerine. Geçmişgünlerin ihtişmı bir rüya idi; şhir merkezindeki kanıtı olmasa varlığna bile inanılmaz olmuşu. Artık Tarsis de savaşsöylentilerini


duymaya başamışı elbette ama hükümdarları güneye bakan ovaları koruması için orduyu yolladığ halde, bu haberler onlara ulaşığnda iyice önemini kaybetmişoluyordu. Halk ordunun neden gittiğni soracak olsa, bunun tatbikattan başa bir şy olmadığnı söylüyordu. Sonuç olarak bu dedikodular kuzeyden gelmişi ve hepsi de Solamniya Şvalyelerinin güçlerini yeniden oluşurmak için çok çaba harcadıklarını biliyordu. Bu hain Şvalyelerin, nelere tenezzül ettikleri şyanı hayretti -ejderhaların bile döndüklerini yaymaya çalışyorlardı ortalıkta! Yolarkadaşarının o sabah, şfaktan az sonra girdikleri Güzel Tarsis şhri buydu işe.


Tutuklama Kahramanlar ayrıhyor. Meşm bir veda. ehir surlarındaki birkaç uykulu nöbetçi o sabah içeri girmek isteyen, kılıç kuşnmış yorgun argın bir grupla uyanmışardı. Onları geri çevirmediler. Onları sorguya bile çekmediler -pek çekmediler. Onlarca yıldır eş emsali Tarsis'te görülmemişolan kızıl sakallı, tatlı dilli bir yanmelf uzun bir yoldan geldiklerini ve barınacak bir yer aradıklarını söylemişi. Yolarkadaşarı sessizce arkasında duruyordu, hiç de tehditkar bir tavırları yoktu. Nöbetçiler, esneyerek, Al Ejderha Hanı'na yönlendirdi onları. Bu herşyi halletmişolabilirdi. Sonuç olarak Tarsis savaşsöylentileri yayıldıkça her geçen gün yabancı tiplere tanık olmaya başamışı. Ama tam kapıdan geçerlerken insanlardan birinin pelerini savrulup açılmışve nöbetçi sabah güneşnde parlak bir zırhın şmşğm görmüşü. Nöbetçi, antika göğs zırhının üzerinde nefret edilen, küfür sayılan Solamniya Şvalyeleri'nin sembolünü gördü. Kaşarını çatan nöbetçi gölgeler içine çekilerek, uyanmakta olan kasabanın caddelerinden geçen grubun arkasından süzüldü. Nöbetçi onların Al Ejderha'ya girişerini izledi. Dışrıda, soğkta, onların odalarına girdiklerine emin oluncaya kadar bekledi. Sonra içeriye süzülerek hancıyla bir şyler konuşu. Nöbetçi, umumi odaya bir göz atarak grubun oturmuş bir süredir de yerlerine yerleşişolduklarım gördü ve raporunu vermek için koşurdu. "Bir kenderin haritasına güvenmenin sonu bu işe!" dedi cüce huzursuzca, boşlmıştabağnı ittirip ağını koluyla silerek. "Bizi denizi olmayan bir limana getirdi!" "Bu benim suçum değl," diye karş çıktı Tas. "Tanis'e verdiğmde, haritanın Afet'ten öncesine ait olduğnu söylemişim. Tas,' demişi Tanis ayrılmadan önce, Tarsis'e giden yolu gösteren bir haritan var mı?' Ben de var, diyerek bu haritayı vermişim. Dağn altındaki cüce krallığm ve Güneykapısı'nı gösteriyor ve Tarsis de • burada; geri kalan herşy haritanın gösterdiğ gibi yerli yerinde duruyor. Eğr okyanusa bir şyler olduysa benim yapabileceğm bir şy yok! Ben..." "Yeter Tas." Tanis içini çekti. "Seni suçlayan yok. Bu kimsenin suçu değl. Biz, sadece çok şy ümit etmişik." Yatışn kender haritasını geri alarak rulo yaptı ve Krynn'in diğr değrli haritalanyla birlikte harita muhafazasının içine koydu. Sonra minik çenesini elleri arasına alarak, masanın etrafında, sıkıntı içinde oturan yolarkadaşarına baktı. İteksiz isteksiz, ne yapacaklarını konuşyorlardı. Tas sıkılmışı. Şhri keşe çıkmak istiyordu. Her türlü alışlmadık manzara ve ses vardı etrafta -Tarsis'e girdikten sonra Flint onu sürükleyip götürmek zorunda kalmışı. Gidip araşırılmayı bekleyen, içi harikalarla dolu muhteşm bir pazar yeri vardı. Hatta birkaç kender de görmüş onlarla konuşak istiyordu. Yurdunu merak ediyordu. Flint masanın altından ona bir tekme attı. İini çeken Tas, dikkatini yeniden Tanis'e verdi. "Geceyi burada geçirip dinleneceğz, öğenebildiklerimizi öğenip Güneykapısı'na haber yollayacağz," diyordu Tanis. "Belki daha güneyde başa bir liman şhri vardır. Bir kısmımız yola devam edip araşırmalıyız. Sen ne dersin Elistan?" Ermiş bitmemişbir tabak yemeğ ittirdi. "Sanırım bu bizim tek seçeneğmiz," dedi hüzünle. "Fakat ben Güneykapısı'na geri döneceğm. Halkımdan uzun süre uzak kalamam. Sen de benimle gelmelisin canım." Elini Laurana'nın elinin üzerine


koydu. "Senin yardımın olmazsa başramam." Lauarana Elistan'a gülümsedi. Sonra bakışarı Tanis'e kayınca, yarımelfin kaşarının çatılmışolduğn görerek tebessümü soldu. "Nehiryeli ile bu konuyu tartışık bile. Biz de Elistan ile geri döneceğz," dedi Altınay. Pencereden akıp gelen güneşışğyla gümüşü altın saçları pırıldıyordu. "İsanların benim şfa gücüme ihtiyacı var." "Ayrıca yeni evliler çadırlarının mahremiyetini özlüyorlardır," dedi Caramon duyulacak şkilde fısıldayarak. Kocası gülümserken Altınay koyu kırmızı bir gül gibi kızardı. Sturm Caramon'a tiksintiyle baktıktan sonra Tanis'e döndü. "Ben seninle gelirim dostum," diye teklif etti. "Biz de tabii ki," dedi Caramon hemen. Sturm ateşn yanında kırmızı cübbesine sarınarak oturmuş öksürüğne iyi gelen şfalı otlardan çayını içmekte olan Raistlin'e bakarak kaşarını çattı. "Kardeşnin yolculuğ hazır olduğnu zannetmiyorum Caramon..." diye başadı Sturm. "Aniden sıhhatimle pek ilgilenmeye başadın şvalye," diye fi- . sıldadı Raistlin iğeli iğeli. "Ama aslında seni esas ilgilendiren benim sıhhatim değl öyle değl mi Sturm Brightblade? Benim artmakta olan gücüm. Benden korkuyorsun..." "Bu kadarı yeter!" dedi Tanis, Sturm'ün yüzü kararırken. "Ya büyücü geri gider, ya da ben," dedi Sturm soğk bir edayla. "Sturm..." diye başadı Tanis. Taslehoff fırsattan istifade ederek masadan sessizce ayrıldı. Herkes şvalye, yarımelf ve büyü kullanıcısı arasındaki tartışaya dalmışı. Tasslehoff adını özellikle çok komik bulduğ Al Ejderha'nın ön kapısından sıçrayıp çıktı. Ama Tanis bu isme gülmemişi. Tas bir yandan yürüyüp, bir yandan da yeni manzaralara zevkle bakarken bunları düşnüyordu. Tanis artık hiçbir şye gülmüyordu. Sanki yanmelf dünyanın yükünü omuzlannda taşyordu. Tasslehoff, Tanis'in nesi olduğnu tahmin ediyordu. Kender torbalarından bir yüzük çıkartarak inceledi. Yüzük altın bir yüzüktü, elf iş, bir sarmaşk biçiminde biçimlendirilmişi. Yüzüğ Çjuali-nesti'de almışı. Bu yüzük, kenderin merak etmek için aldığ bir şy değldi. Yüzük, Tanis geri verince kalbi kırılan Laurana tarafından ayaklarının dibine atılmışı. Kender bütün bunları düşnünce, aynlarak yeni bir maceraya atılmanın herkesin ihtiyacı olan şy olduğna karar verdi. O, tabii ki Tanis ve Flint ile gidecekti -kender her ikisinin de onsuz yapamayacaklarına inanıyordu. Ama önce bu ilginç şhre bir göz atmalıydı. Tasslehoff caddenin sonuna gelmişi. Arkasına baktığnda Al Ejderha Hanı'nı görebiliyordu. Güzel. Henüz ona bakman yoktu. Tam sokaktan geçen birine pazara nasıl gidebileceğni sormaya hazırlanıyordu ki bu ilginç şhrin daha da ilginçleşceğni vaad eden bir şye takıldı gözü... Tanis, Sturm ile Raistlin arasındaki tartışayı yatışırmışı, en azından o an için. Büyücü Tarsis'te kalıp, eski kütüphaneden kalanları araşırmaya karar vermişi. Tanis, Sturm ve Hint (ve Tas) güneye vurmaya ve dönüşe ikizleri almaya karar verirken, Cara- mon ile Tika onunla kalmayı önermişi. Grubun geri kalanı moral bozan haberi Güneykapısı'na götürecekti. Bu da halledilince Tanis hancıya o gecelik paralarını ödemeye gitti.


Gümüşsikkeleri sayıyordu ki koluna birinin değiğni hissetti. "Odamın Elistan'ınkine daha yakın bir oda ile değşirilmesini sağamanı istiyorum," dedi Laurana. Tanis kıza sert sert baktı. "Niyeymişo?" diye sordu, kızgınlığnı sesine aktarmamaya çalışyordu. Laurana içini geçirdi. "Yeniden başamayacağz değl mi?" "Ne demek istediğn hakkında bir fikrim yok," dedi Tanis soğk bir edayla, sırıtan hancıya arkasını dönerek. "Hayatımda ilk kez anlamlı ve yararlı bir işyapıyorum," dedi Laurana, Tanis'in kolunu kavrayarak. "Ve sen, Elistan ile aramda olduğnu zannettiğn bir şyi kıskandığn için bundan vazgeçmemi istiyorsun..." "Ben kıskanmıyorum," diye karş çıktı kızararak. "Sana Quali-nesri'de gençken aramızda olanların bittiğni söylemişim. Ben..." Bunların doğu olup olmadığnı düşnmek için durdu. Daha konuşrken, ruhu kızın güzelliğ karşsında titriyordu. Evet, o gençlik sevdası geçmişi ama yerini başa bir şy mi almışı acaba; daha güçlü, daha dayanıklı bir şy? Ve elindekini yitiriyor muydu? Yoksa kendi kararsızlığ ve inadı yüzünden kaybetmişmiydi bile? Tam bir insan gibi davranıyorum, diye düşndü yanmelf. Elinin altındayken reddettiğ şy için kaybettikten sonra ağamak. Aklı karışrak başnı salladı.


"Eğr kıskanmıyorsan neden o zaman beni rahat bırakmıyorsun huzur içinde Elistan ile işmi yapayım?" diye sordu Laurana soğk bir edayla. "Sen..." "Sus!" Tanis elini kaldırdı. Sinirlenen Laurana konuşaya başadı ama Tanis ona hiddetle bakınca sustu. Tanis dinliyordu. Evet, doğu tahmin etmişi. Tas'ın hoopak asasının ucundaki deri kayışn tiz, feryat eden sesini artık açık açık duyabiliyordu. Bu, kenderin sapanının başnın üzerinde çevirmesinden kaynaklanan, insanın tüylerini diken diken yapan garip bir sesti. Bu aynı zamanda kenderin tehlike alarmıydı. "Sorun var," dedi Tanis yavaşa. "Diğrlerine git." Tanis'in ciddi yüzüne bir kez bakan Laurana hiç soru sormadan itaat etti. Tanis, tezgâhının arkasından yan yan kaçan hancı ile yüzleşek için aniden döndü. "Nereye gidiyorsun?" diye sordu azarlarcasına. "Odalarınızı kontrol etmek için gidiyorum beyim," dedi hancı sakin sakin ve telaşa mutfağ girip kayboldu. Tam o anda Tasslehoff hanın kapısından içeriye daldı. "Muhafızlar Tanis! Muhafızlar! Bu tarafa geliyorlar!" "Bizim için geliyor olamazlar herhalde," dedi Tanis. Durdu ve aklına gelen ani bir fikirle uzun elli kendere baktı. Tas..." "Benim yüzümden değl, yemin ederim!" diye karş koydu Tas. "Pazar yerine bile gidemememişim! Bir bölük muhafızın bu tarafa doğu geldiğni gördüğmde anca sokağn ucuna varmışım." "Bu muhafız hikayesi de neyin nesi?" diye sordu Sturm, oturma odasından çıkarak. "Bu da kenderin hikayelerinden biri mi?" "Hayır. Dinle," dedi Tanis. Herkes sustu. Bir bölüğn çizme seslerinin o tarafa doğu geldiğni duyarak birbirlerine, anlamaya çalışrak ve endişyle bakışılar. "Hancı sıvışı. Şhre biraz fazla kolay girdik diye düşnmüşüm zaten. Bir sorun çıkacağnı bilmeliydim." Tanis, herkesin bir emir beklentisi içinde kendisine baktığnın farkında, sakalını kaşdı. "Laurana, sen Elistan ile birlikte üst kata git. Sturm, sen Giltha-nas ile yanımda kal. Geri kalanlar odalarınıza. Nehiryeli kumanda sende. Caramon sen ve Raistlin, onları koruyun. Gerekirse büyünü kullan Raistlin. Flint..." "Ben seninle kalıyorum," diye bildirdi cüce kati bir şkilde. Tanis gülümseyerek elini Flint'in omuzuna koydu. "Tabii eski dostum. Söylemene bile gerek yoktu." Sıntan Flint savaşbaltasını sırtındaki yerinden çıkarttı. "Bunu aV dedi Caramon'a. "İu287 renç, bitli şhir muhafızlanndansa sende kalsın." "Bu iyi bir fikir," dedi Tanis, kılıç kayışnı açarak; kendisine Elf Kralı Kith-Kanan'ın iskeleti tarafından verilen Ejderbiçer'i Cara-mon'a uzattı. Gilthanas da sessizce kılıcı ile elf yayını uzattı. "Seninkileri de şvalye," dedi Caramon elini uzatarak. Sturm kaşarını çattı. Çift ağzlı antika kılıcı ile kını, karısı ile çocuğnu ülke dışna yolladıktan sonra ortadan kaybolan büyük bir Solamniya Şvalyesi olan babasından kalan tek mirastı. Yavaşyavaşkılıç kuşğnı açtı, Sturm ve Caramon'a uzattı. Neşli savaşı, şvalyenin yüzündeki açık endişyi görünce ciddileşi. "Bunu dikkatle koruyacağmı biliyorsun Sturm." "Biliyorum," dedi Sturm, hüzünle gülümseyerek. Merdivenler-"de duran Raistlin'e


kaldırdı bakışarını. "Sonra onu koruyacak olan koca solucan Tırtılius var, öyle değl mi büyücü?" Raistlin, yanıp yıkılmışSolace kentinde bazı hobgoblinleri Sturm'ün kılıcının lanetli olduğna bu şkilde ikna ettiğ zamanın, böyle birden bire hatırlatılması karşsında şşrmışı. Bu, şvalyenin büyücüye gösterdiğ minnettarlığ en yakın hareketiydi. Raistlin kısaca güldü. "Evet," diye fısıldadı. "Her zaman bir Solucan vardır. Hiç korkma şvalye. Silahın emniyette, en az senin gözetiminde gidenlerin hayatları kadar....eğr emniyette olan bir şy varsa...Elveda dostlarım," diye tısladı, garip kum saati gözleri parıldarken. "Ve uzun bir veda olacak bu. Bazılarımızın kaderinde bir daha bu dünyada karşlaşamak var!" Bu sözle birlikte yeniden eğlerek selam verdi, kırmızı cübbesini etrafına toplayarak merdivenlere tırmanmaya başadı. Giderken bir halt etmek konusunda Raistlin'in üzerine yoktur, diye düşndü Tanis huzursuzca, kapının yakınındaki çizme seslerini duyarak. "Haydi!" diye emretti. "Eğr haklıysa, bu konuda yapabileceğmiz hiçbir şy yok." Tanis'e tereddütle bakan diğrleri merdivenlerden hızla çıkarak dediğni yaptılar. Sadece Laurana, Elistan onu kolundan tutarken Tanis'e korku dolu bir bakışa baktı. Kılıcı elinde bekleyen Caramon, sonuncusu da geçinceye kadar bekledi. "Endişlenme," dedi koca savaşı huzursuzca. "Bir şy olmaz. Eğr gece çöktüğnde dönmemişolursanız..." "Sakın bizi aramaya gelmeyin!" dedi Tanis, Caramon'un niyetini tahmin ederek. Yanmelf, Raistlin'in o meşm beyanatından itiraf etmek istemediğ kadar rahatsız olmuşu. Büyücüyü uzun yıllardır tanıyordu ve sanki gölgeler etrafında yoğnlaşıkça, gücünün arttığnı görmüşü. "Eğr geri gelmezsek Elistan, Altınay ve diğrlerini Güneykapısı'na götür." Caramon istemeye istemeye onayladı başyla, sonra silahları etrafında tangırdayıp tungurdarken düşnceli düşnceli merdivenlerden çıktı. "Büyük bir ihtimalle, sadece günlük bir denetimdir," dedi Sturm, artık pencereden görünen muhafızlar geçerlerken, acele acele, alçak bir sesle. "Bize birkaç soru sorduktan sonra serbest bırakırlar. Ama büyük bir ihtimalle hepimizin eşalini öğenmişerdir!" "Bunun bir devriye olmadığna dair bir his var içimde. Herkes ortadan yok olduğna bakılırsa. Ve bir kısmımızla hesaplaşak zorunda kalacaklar," dedi Tanis yavaşa, muhafızlar yanlarında amirleri ve surlardaki muhafız ile kapıdan girerken. "İu351 te onlar!" diye bağrdı muhafız işret ederek. "İu351 te size söylediğm gibi şvalye. Ve sakallı elf, cüce, kender ve elf lordu." "Doğu," dedi amir heyecanla. "Şmdi, diğrleri nerede?" Onun hareketiyle muhafızlar silahlarını bir hizaya getirerek yolarkadaşlarına tuttular. "Neler olduğnu anlamıyorum," dedi Tanis kibarca. "Biz Tar-sis'in yabancılarıyız, güneye giderken buradan geçiyorduk o kadar. Şhre gelen yabancıları böyle mi karşlarsınız siz?" "Biz yabancıları şhrimizde hoşkarşlamayız," diye cevap verdi amir. Bakışarı Sturm'e kayarak dudak büktü. "Özellikle de bir Solamniya Şvalyesini. Eğr söylediğniz gibi masumsanız, Hükümdar ve divanının birkaç sorusuna cevap vermekten yüksün-mezsiniz. Grubunuzun geri kalanları nerede?" "Arkadaşarım yorgun ve dinlenmek için odalarına çekildiler. Yolculuğmuz uzun ve


yorucu olmuşu. Fakat sorun yaratmak istemiyoruz. Dördümüz gelip sorularınıza cevap veririz. ("Beş dedi Tasslehoff hiddetlenerek ama kimse onu kaale almadı.) Arkadaşarımızı rahatsız etmenin bir gereğ yok." "Diğrlerine gidin," diye emretti amir, adamlarına. iki muhafız, merdivenlere doğu yönelmişi ki merdivenler aniden alev aldı! Bütün odaya dalga dalga bir duman yayılarak muhafızların gerilemesine neden oldu. Herkes kapıya koşu. Tanis, Sözleri fal taş gibi açılmışilgiyle izleyen Tasslehoff'u tutup dışrı sürükledi.


Birkaç adamı caddeden aşğya koşaya hazırlanırken, amir deliler gibi düdüğnü üflüyor, alarm veriyordu. Fakat alevler çıktıkları hızla yok oldular. "Biip..." Amir düdüğnü susturdu. Yüzü solgun, yorgun argın yeniden hanın içine bir adım attı. Omuzundan geriye bakan Tanis başnı korkuyla salladı. Bir duman izi bile kalmamışı ortada, bir parça cila bile kalkmamışı. Merdivenlerin tepesinden belli belirsiz duyabiliyordu Raistlin'in sesini. Amir endişyle merdivenlerden yukarı bakarken mırıltı sustu. Tanis yutkunduktan sonra derin bir nefes aldı. En az amir kadar solgun göründüğnü biliyordu; Sturm ile Flint'e baktı. Raistlin'in gücü gerçekten büyüyordu... "Büyücü orada, yukarıda olmalı," diye mırıldandı amir. "Çok iyi Kuşıvıltısı, bunu düşnebilmen ne kadar zamanını..." diye başadı Tas, Tanis'in bir sorun çıkacak anlamına geldiğni bildiğ bir tonla. Tanis kenderin ayağnı çiğedi ve Tas sitem dolu bir bakışa seşizleşi. Şnslarına, amir duymamışgibi görünüyordu. Sturm'e baktı kara kara. "Bela çıkarmadan gelecek misiniz bizle?" "Evet," diye cevap verdi Sturm. "Size şref sözü veririm," diye ekledi şvalye, "ve Şvalyeler hakkında ne düşnürsen düşn, şrefimin yaşmım olduğnu bilirsin." Amirin gözleri karanlık merdivenlere gitti. "Pekala," dedi sonunda. "Muhafızlardan ikisi burada merdivenin dışnda dursunlar. Diğrleri öbür çıkışarı tutsun. Girip çıkan herkesi kontrol edin. Yabancıların tariflerini biliyor musunuz?" Muhafızlar, huzursuzca birbirlerine bakarak, evet anlamında başarını salladılar. Han içindeki nöbetle cezalandırılan iki muhafız merdivenlere korkarak bakıp, mümkün olduğ kadar merdivenlerden uzak durdular. Tanis, acı acı güldü, kendi kendine. Beşarkadaş(kender heyecanla sırıtıyordu) amiri izleyerek binadan çıktı. Caddeye çıktıklarında Tanis yukarıdaki pencerelerden birinde bir hareket farketti gözünün ucuyla. Başnı kaldırıp bakınca, Laurana'yı gördü, kızın yüzü korkuyla asılmışı. Kız elini kaldırdı, Tanis kızın dudaklarının elfçe "üzgünüm" kelimelerini oluşurduğnu gördü. Aklına Raistlin'in sözleri gelince ürperdiğni hissetti. Kalbi buruldu. Bir daha onu göremeyeceğ düşncesi aniden dünyayı kasvetli, boş viran bir yer yapıvermişi. Laurana'nın onun için ne ifade etmeye başadığnı, Ejderha Yüceefendilerinin ordularının topraklan istila ettiğnde umudunun bile öldüğ son birkaç karanlık anda anlamışı. Kızın dönmez inancı, cesareti, o yilmaz hali, ölmeyen umudu! Kitiara'dan ne kadar da farklıydı! Muhafız Tanis'i sırtından dürttü. "Öne bak! Akadaşanna işretler verip durma!" diye hırladı. Yanmelfin düşnceleri Kitiara'ya geri döndü. Hayır, savaşı kadın hiç böyle kendini düşnmeden hareket etmezdi. O, insanlara, Laurana'nın yardım ettiğ gibi etmezdi. Kit sıkılır, kızar, onları ölüm ile yaşm arasında seçim yapmaları için kendi hallerine bırakırdı. O, kendinden daha zayıf olanlardan tiksinir, küçük görürdü. Tanis Kitiara'yı düşndü, Laurana'yı düşndü ama Kitiara'nın ismini andığ zaman duyduğ o eski acı heyecanın artık ruhunu karışırmadığnı fark etmek ilgisini çekmişi. Hayır şmdi ruhunu karışıran Laurana idi -birkaç ay öncesine kadar şmarık ve asap bozucu bir çocuk olan o aptal minik kız- artık damarlarındaki kanı tutuşuran ve ellerinin ona dokunmak için mazeretler aradığ o kız. Ve şmdi, belki


de, çok geç kalmışı. Caddenin sonuna vardığnda yeniden geriye baktı, ona bir işret verebilmek umuduyla. Anladığnı bildirecek bir şy. Aptallığnı fark ettiğni bildirecek bir şy. Ona, onu... Ama perde kapalıydı. kargaş. Tas yok oluyor. Alhana yildızmeltemi. "Sahte şvalye..." Sturm'ün omuzuna bir taşisabet etti. Taş zırhı üzerinden onun canını pek acıtmamışolmasına rağen, Şvalye büzüşü. Soluk" yüzüne ve titreyen bıyıklarına bakan Tanis, acısının bir silahın veremeyeceğ bir acı kadar derin olduğnu gördü. Yolarkadaşarı sokaktan yürüdükçe ve şhre gelişeri söylentisi yayıldıkça kalabalık artmışı. Sturm vakar ile yürüyordu, başnı gururla dik tutuyor, sataşaları ve alayları duymazlıktan geliyordu. Muhafızlar kalabalığ arada sırada geri sürseler de bunu gönülsüzce yapıyorlardı ve kalabalık da bunun farkındaydı. O kadar hoşolmayan başa diğr nesneler yanı sıra daha çok taşatıldı. Kısa bir süre sonra bütün yolarkadaşan yara bere içinde kalmış üzerleri çöp ve pislikle kaplanmışı. Tanis, Sturm'ün misilleme yapmaya, özellikle de bu kuru kalabalığ karş misilleme yapmaya hiç bir zaman tenezzül etmeyeceğni, biliyordu ama yanmelfin Flint'i sıkı sıkı tutması gerekiyordu. Bu durumda bile kızgın cücenin muhafızlar arasından saldırıp, birilerinin kafasını kırmasından korkuyordu. Fakat Flint'e göz kulak olayım derken Tasslehoff'u unutmuşu Tanis. Diğr insanların eşalarına, nispeten daha az ilgi duyan kender-lerin "iğelemek" olarak bilinen başa bir sevimsiz alışanlıkları daha vardı. Her kenderin bu huyu kendine göre değşrdi. Ufak ırkları, şvalyelerin, savaşıların, trollerin ve höbgoblinlerin dünyasında dolaşp, hayatta kalmayı bu yolla başrıyordu. İu287 nelemek, bir düşana sonunda deliler gibi, düzensizce dövüşelerine neden olarak hiddet derecelerini arttıracak kadar hakaret etme yeteneğdir. Tas, savaşı dostlarıyla yolculuk yaptığ için kullanmaya pek gerek duymadığ halde, bu iğeleme yeteneğnde bir ustaydı. Fakat şmdi Tas, içindeki durumdan sonuna kadar yararlanmaya karar vermişi. O da hakaretleri bağrarak iade etmeye başamışı. Neler olup bittiğni çok geç anlayabilmişi Tanis. Boş boşna onu susturmaya çalışışı. Tas sıranın başndaydı, yarımelf en arkadaydı ve kenderin çenesini kapatmanın hiç bir yolu yoktu. "Sahte şvalye" ve "elf pisliğ" gibi hakaretlerin bir yaratıcılığ olmadığnı hissetmişi Tas. Bu insanlara Ortak lisanda ne genişbir seçenek imkanı olabileceğni anlatmaya karar verdi. Tasslehoff'un hakaretleri, yaratıcılık ve maharetin şheserleriydi. Ama ne yazık ki son derece kişsel ve zaman zaman da oldukça kaba olma özelliğ de taşyorlardı ve çok hoşbir masumiyet havasıyla sarfediliyorlardı. "O senin burnun mu yoksa bir çeşt hastalık mı? Üstünde yürüyen o pireler numara da yapabiliyor mu? Annen bir lağm cücesi miydi?" sadece başangıçta


kullandıklarıydı. İu351 ler, o noktadan sonra tepe taklak gelmişi. Amir tutsakları daha hızlı yürütmeleri içiiı emir verirken, muhafızlar hiddetlenen kalabalığ telaşa bakmaya başamışı. Ele geçirdikleri tutsakları bir zafer gösterisi diye gördükleri olayı büyük lr kargaşya dönüşek üzereydi. O kenderin çenesi kapatın!" diye bağrdı hiddetle. Tanis, çaresizlik içinde Tasslehoff'a yetişeye çalışyordu ama mücadele eden muhafızlar ile bastıran kalabalık bunu imkansız kı-»yordu. Gilthanas'm ayakları yerden kesilmişi. Sturm, elfi korumaya çalışrak üzerine abanmışı. Flint büyük bir hiddet içinde tekmeler atıyor, çırpınıyordu. Tanis tam Tasslehoff'a ulaşışı ki yüzüne bir domates yeyince, bir an için görme yeteneğni yitirdi. "Hey amir efendi, o düdüğnü ne yapabilirsin, biliyor musun? Düdüğnü alıp..." Tasslehoff'un, amire düdüğyle ne yapabileceğni söyleyecek fırsatı olmamışı çünkü tam o anda koca bir el onu meydan kavgasının ortasından çekip çıkartmışı. İi çift el kenderin deliler gibi tekmeler atan ayaklannı sıkı sıkı tutarken, bir el Tas'ın ağını kapatmışı. Başna bir bir çuval geçirmişerdi; o andan itibaren yani taşndığnı hissettiğ andan itibaren, Tas'ın bütün görebildiğ veya kokusunu alabildiğ çuval bezinden başa bir şy olmamışı. Yanan gözlerinden domatesi silen Tanis, çizmeli ayak sesleri ile daha çok bağrışçağrışduydu. Kalabalık yuhalayıp, taşatmaya ve sonra ayrılarak koşaya başamışı. Yeniden görmeye başadığnda yarımelf herkesin iyi olup olmadığm anlamak için çabuk çabuk etrafına baktı. Sturm Gilthanas'ın kalkmasına yardım ediyor, elfin alnındaki bir kesikten akan kanı siliyordu. Durmadan küfredip duran Flint, sakalmdaki lahanaları temizliyordu. "O kahrolasıca kender nerede!" diye kükredi cüce. "Onu..." Durup, bir o yana, bir bu yana dönerek bakınmaya başadı. "O kahrolasıca kender nerede? Tas? Hay Allah..." "Sus!" diye emretti Tanis, Tas'ın kaçmayı başrmışolduğnu fark ederek. Hint mosmor kesildi. "Eh o ufak piç!" diye küfretti. "Bizi bu iş bulaşıran oydu ve bizi bırakıp..." "Şşu351 t!" dedi Tanis, cüceye kızgınlıkla bakarak. Flint yutkunarak sessizleşi. Amir, tutsaklarım Adalet.Sarayı'na doğu götürdü. Sonunda, sağsalim çirkin, tuğa binaya girmişerdi ki içlerinden birinin eksik olduğnu fark etti. "Peşnden gidelim mi komutanım?" diye sordu nöbetçi. Amir bir an durdu,sonra başnı hiddetle hayır anlamında salladı. "Zamanınızı boş harcamayın," dedi acı acı. "Bulunmak istemeyen bir kenderi bulmaya çalışak ne demek biliyor musunuz siz? Hayır, bırakın gitsin. Hâlâ elimizde önemli olanlar var. Ben Di-van'a bilgi verirken onları burada.alıkoyun." Memur sade tahta kapıdan girip yolarkadaşan ile muhafızları karanlık, pis kokulu holde bıraktı. Tamircinin teki holün bir köşsinde, belli ki çok fazla şrap içtiğ için gürültüyle horlayarak yatıyordu. Muhafızlar üniformaları üzerindeki bal kabağ rendelerini silkerek, üzerlerine yapışn havuç saplan ve diğr çöpleri temizlediler ciddiyetle. Gilthanas yüzündeki kana hafifçe dokundu. Sturm pelerinini elinden geldiğnce temizlemeye çalışı. Amir geri gelerek kapıdan geçmelerini işret etti. "Onları da getirin."


Muhafızlar tutsaklarını ileri sürerken Tanis, Sturm'ün yanına yaklaşayı başrdı. "Burada yetkili olan kim?" diye fısıldadı. "Eğr şnslıysak, şhir hâlâ Hükümdarın idaresi altındadır," diye cevap verdi şvalye hafifçe. "Tarsisli Hükümdarların soylu ve gururlu oldukları bilinir." Omuzlarını silkti. "Sonra bizim aleyhimizde ellerinde ne var ki? Bir şy yapmadık. En kötüsü, silahlı bir refakatçi alayıyla bizi şhrin dışna çıkartırlar." Tanis, mahkeme odasına girerken başnı kuşuyla salladı. Holden de kötü kokan kirli salona girince gözleri loşuğ alışncaya kadar biraz zaman geçti. İi Tarsis divanı üyesi, üzerine karanfil saplanmışportakalları burunlarına yaklaşırmıştutuyorlardı. Divanın altı üyesi; üçü, sandalyesi ortada bulunan Hükümdarlarının bir tarafında, üçü diğr tarafında olmak üzere yüksek bir platformda bulunan bir sıraya oturmuşu. Onlar içeri girerken Hükümdar bakışarını onlara çevirdi. Sturm'ü görünce kaşarı biraz kalktı ve Tanis'e sanki yüzü yumuşdı gibi geldi. Hatta Hükümdar, kibar bir başhareketiyle şvalyeyi selamladı bile. Tanis'in ümidi arttı. Yolarkadaşarı sıraların önünde durmak için ilerledi. Hiç sandalye yoktu. Ricacılar veya tutsaklar davalarını anlatmak için divanın önünde durmak zorundaydı. "Bu adamlann aleyhindeki iddia nedir?" diye sordu Hükümdar. Amir, yolarkadaşarına meşm bir bakışfırlattı. "Kargaş yaratmak milord," dedi. "Kargaş mı!" diye patladı Rint. "Bizim kargaşlıkla bir ilgimiz yok! Bu o sıçan beyinli..." Hükümdar efendinin kulağna bir şyler fısıldamak için uzun cüppeler içinde bir suret çıktı gölgelerden. Yolarkadaşannın hiç biri, girdiklerinde bu sureti fark etmemişi. Şmdi çekiyordu dikkatlerini. Flint öksürerek sustu; kalın ak kaşarının altından Tanis'e anlamlı, ciddi bir bakışattı. Cüce başnı salladı, omuzlan düşü. Tanis bitkinlikle iç geçirdi. Gilthanas titreyen ellerle yarasındaki kam sildi, elf hatları nefretle bembeyaz kesilmişi. Yan insan, yan sürüngen görünüşü çarpık ejderanın yüzüne hiç etkilenmeden, sakin sakin bakar gibi görünen bir tek Strurm vardı. Handa kalan yolarkadaşarı, diğrleri muhafızlar tarafından alındıktan sonra en az bir saat kadar hep birlikte Elistan'ın odasında oturdular. Caramon, kılıcı çekilmiş kapının yanında nöbetteydi. Nehiryeli pencereden dışrısını gözlüyordu. Uzaktan hiddetli kalabalığn sesini duyabiliyorlardı; yolarkadaşarı gergin, sinirli ifadelerle birbirlerine baktılar. Sonra ses azaldı. Kimse onları rahatsız etmedi. Han'da bir ölüm sessizliğ vardı. Sabah, hiç bir olay meydana gelmeden ilerledi. Soluk, soğk güneşgökyüzüne tırmanarak, kışgününü ısıtmak için pek az bir şyler yaptı. Caramon kılıcını kınına sokarak esnedi. Tika, yanına oturmak için bir sandalye çekti. Nehiryeli tetikte, sessizce Elistan ile konuşakta ve mülteciler için planlar yapmakta olan Altmay'ın yanına gitti. Sadece Laurana, görecek bir şy olmadığ halde pencerenin yanında kalmışı. Belli ki muhafızlar sokakta bir yukarı, bir aşğ yürümekten bıkmışkapı eşklerine sığnmışar, ısınmaya çalışyorlardı. Arkasında Tika ile Caramon'un hafifçe gülüşüklerini duyabiliyordu. Laurana dönüp onlara baktı. Duyulamayacak kadar alçak bir sesle konuşn Caramon görünüş göre bir savaş anlatıyordu. Tika,


gözlerinde bir takdir pırıltısıyla, dikkatle dinliyordu. Genç barmen kız güneye, Kharas Çekici'ni bulmak için yaptıkları yolculukta, dövüşkonusunda epey bir idman yapmış kılıç kullanmada büyük bir başrı sağayamasa da kalkanla vurmakta büyük bir ustalık kazanmışı. Zırhını artık rahatlıkla taşyordu. Hâlâ üzerine tam oturmuyordu zırh ama o durmadan bir şyler ekliyor, savaşalanlarında kalan parçaları tutturuyordu. Güneşışğ zincirden zırh yeleğ üzerinde aniden parıldayarak kızıl saçlan üzerinde parladı. Genç kadınla konuşrken Caramon'un yüzü canlanmışve rahatlamışı. Birbirlerine dokunmuyorlardı -Caramon'un altın gözlü kardeşnin bakışan üzerlerinde oldukçaama birbirlerine çok yaklaşışardı. Laurana içini çekerek, kendini çok yalnız hissederek ve -Raist-lin'in sözlerini düşndükçe- korkarak, döndü. Kız ahinin yankılandığnı duydu ama bu bir pişanlık âhı değldi. Bu, tedirgin olan birinin ahiydi. Biraz dönerek bakışarını Raistlin'e çevirdi. Büyücü okumaya çalışığ büyü kitabını kapatmış camdan süzülen az güneşışğna doğu hareket etmişi. Büyü kitabını her gün çalışak zorundaydı. Bu, büyücüler üzerindeki bir lanetti; zaman zaman büyüleri belleklerine işemek zorundaydılar, çünkü büyü sözleri ateşeki kıvılcımlar gibi parlayıp, ölürlerdi. Yapılan her büyü, büyücünün gücünü çeker, sonunda yeniden dinlenmeden hiç büyü yapamayacak kadar yoruluncaya kadar fiziksel olarak onu yorardı. Raistlin'in kudreti de kuvveti gibi, yolarkadaşan Solace'ta buluşuğndan beri git gide artıyordu. Kendisine, Pax Tharkas'da ölmüşolan sakar yaşı büyücü Fizban tarafından öğetilmişolan birkaç büyüye hakim olmaya başamışı. Onun kudreti arttıkça, yolar-kadaşannın kuşulan da artar olmuşu. Kimsenin ona güvenmemek için açık bir nedeni yoktu -aslında onun büyüsü sayesinde yaşmları birkaç kez kurtulmuşu. Fakat onun huzur kaçıncı bir yönü vardı -gizli, sessiz, kendiyle yetinen, bir istridye kadar yalnızdı. Aklı başa yerlerde, Xak Tsaroth'ta eline geçirdiğ garip büyü-kitabının gece mavisi kabını okşrken sokağ bakıyordu Raistlin. Karanlık, kum saati biçimli siyahları olan altın gözleri, soğk soğk pırıldıyordu. . Laurana büyücüyle konuşaktan hiç hoşanmadığ halde, bilmesi gerekiyordu! Ne demek istemişi -uzun bir veda ile? "Öyle uzaklara bakınca ne görüyorsun?" diye sordu yavaşa, aniden korkunun onu zayıflatarak ve üzerinden yalayıp geçtiğni hissederek yanına oturdu. "Ne mi görüyorum?" diye tekrarladı büyücü hafifçe. Büyük bir acı ve hüzün vardı sesinde, alışk olduğ iğeleyici ton değl. "Her şyi etkilediğ haliyle zamanı görüyorum. İsan teni önümde büzüşrek, ölüyor. Çiçekler, solmak için açıyor. Ağçlar bir daha edi-nemeyecekleri yeşl yapraklarını döküyorlar. Benim gözümde hep kışvar, hep gece var." "Ve -bunlar sana Yüksek Büyücülük Kulelerinde olmuşu öyle mi?" diye sordu Laurana, hayretten de öte bir şşınlıkla. "Neden? Ne için?" Raistlin o nadir ve çarpık tebessümüyle gülümsedi. "Bana kendi ölümlülüğmü hatırlatması için. Bana merhameti öğetsin diye." Sesi alçaldı. "Gençliğmde mağur ve kibirli idim. Sınav'a girmeye hak kazanmışen genç kiş olarak hepsine gösterecektim!" Narin yumruğ kasıldı. "A, evet onlara gösterdim. Bedenimi parÇalara ayırdılar, aklımı yuttular ta ki sonunda ben..." Aniden sustu/ gözleri


Caramon'a kayarak. "Sonunda sen ne?" diye sordu Laurana öğenmeye korktuğ halde büyülenmişbir halde. "Hiç," diye fısıldadı Raistlin gözlerini indirerek. "Bu konuda konuşak bana yasaklandı." Laurana ellerinin titrediğni gördü. Alnı boncuk boncuk terle-mişi. Nefesi ötmeye başadı ve öksürük tuttu. Dikkatsizce davrandığ için bu kadar kedere neden olduğndan kendini suçlu hisseden kız, kızararak başnı salladı, dudaklarını ısırdı. "Ben, ben sana acı verdiğm için özür dilerim. Böyle olmasını istemezdim." Aklı karışrak yere baktı, saçını yüzünü örtecek şkilde önüne dökerek -çocukça bir alışanlık. Raistlin şursuzca ileri abandı, eli titreyerek sanki kendilerine ait bir yaşmları varmışgibi duran o harika saçlara dokunmak için uzandı; saçlar o kadar canlı, o kadar gürdü ki. Sonra gözlerinin önüne ölmekte olan ten gelince hemencecik geri çekti elini ve dudaklarında acı bir tebessüm ile sandalyesine gömüldü. Çünkü Laurana bilmiyordu ve bilemezdi; ama Raistlin kıza baktığnda yaşmı boyunca görebileceğ tek güzelliğ görüyordu. Elf standartlarına göre genç, büyücünün lanetlenmişgörüşkabiliyetine göre bile ölüm veya harabiyet tarafından dokunulmamışı. . Laurana bunların hiç birini görmemişi. O sadece büyücünün biraz kıpırdadığm görmüşü. Neredeyse ayağ kalkıp gidecekti ama şmdi büyücü onu çekiyordu ve hâlâ onun sorusuna bir cevap vermemişi. "Y-yani..geleceğ görebilir misin? Tanis bana annenin -ne derler- olanları önceden bilen biri olduğnu söyledi. Tanis, hep akıl danışaya sana gelir..." Raistlin Laurana'yı düşnceli düşnceli süzdü. "Yanmelf bana, ileriyi gördüğm için akıl danışaya gelmez. Bunu yapamam. Ben bir kâhin değlim. Bana gelir, çünkü ben düşnmesini bilirim, bu da bu ahmaklann hiç birinin başramadığ bir şy olsa gerek." "Fakat -söylediğn o söz. Bazılarımızın bir daha görüşmeyebi-leceğ." Laurana büyücüye büyük bir ciddiyetle baktı. "Bir şyi görmüşolmalısın! Neydi -bilmeliyim! Yoksa...Tanis miydi?" Raistlin düşndü. Konuşuğ zaman, Laurana'dan çok kendiyle konuşyor gibiydi. "Bilmiyorum," diye fısıldadı. "Neden böyle bir şy söylediğmi bile bilmiyorum. Sadece -bir an için- bunu bildim..." Hatırlamaya çalışyor gibiydi ama sonra aniden omuzlarını silkti. "Neyi biliyordun?" diye ısrar etti Laurana.


"Hiçbir şyi. Burada olsaydı şvalyenin de söyleyeceğ gibi, benim aşn çalışn hayal gücüm. Dernek ki Tanis sana annemden söz etti," dedi, aniden konuyu değşirerek. Laurana hayal kırıklığna uğasa da eğr konuşaya devam ederse daha çok şy öğenebilecekmişgibi, başnı evet anlamında salladı. "Onun ileriyi görmek gibi vergisi olduğnu söyledi. Geleceğ bakarak olabilecek şylerin görüntülerini görürmüş" "Bu doğu," diye fısıldadı Raistlin, sonra alay .edercesine gülümsedi. "Bu çok da işne yaradı ya. Evlendiğ ilk adam, kuzey ülkelerinden gelen yakışklı bir savaşıymış Tutkulan birkaç ay içinde bitmişve bundan sonra hayatı birbirlerine zehir etmişer. Annem narin yapılı, bazen saatlerce uyanamadığ garip translara giren bir kadınmış Fakirlermiş kocasının kılıcıyla kazandığnı yer içerler-miş Adam soylu bir kanı olduğ halde, ailesinden hiç söz etmez-miş Ben karısına asıl ismini söyleyip söylemediğnden bile kuşuluyum." Raistlin'in gözleri kısıldı. "Gerçi Kitiara'ya söylemişi. Buna eminim. İu351 te bu yüzden kuzeye gitti Kitiara, ailesini bulmaya." "Kitiara..." dedi Laurana gergin bir sesle. İme ağıyan, bir diş dokunur gibi dokunmuşu, Tanis'in sevdiğ bu insan kadın hakkında daha fazla bir şyler öğenme hevesiyle. "Yani o adam -soylu savaşı- Kitiara'nın babası mıydı?" diye sordu kız boğk bir sesle. Raistlin onu delip geçen gözlerle bir baktı. "Evet," diye fısıldadı. "Benim ablam olur. Caramon ile benden sekiz yaşkadar büyüktür. Sanırım babasına çok benziyor. O ne kadar yakışklıysa, Kitiara da o kadar güzeldi. Azimkar, sert, savaşı, güçlü ve korkusuz. Babası ona bildiğ tek şyi öğetmiş-savaşsanatını. Her seferinde daha uzun yolculuklara çıkar olmuşve günün birinde tamamen ortadan kaybolmuş Annem, Yücearayanları onun ölümünü resmen tanımaları konusunda ikna etmiş Sonra bizim babamız olan adamla yeniden evlenmiş Basit bir adammış odunculuk yaparmış Bir kez daha, ileriyi görmesi kendisine bir fayda sağamamış" "Neden?" diye sordu hikayeye iyice kapılmışolan Laurana kibarca; onun sadece kızın yüzündeki ifadelerden kendi anlattıklarından çok daha fazlasını çıkarmakta olduğnu bilmeden genellikle suskun olan büyücünün bu kadar konuşan olmasına hayret etmişi. "Kardeşm ile benim doğmum herşyden önce," dedi Raistlin. Sonra, öksürük nöbetine tutularak konuşasını kesip eliyle kardesini işret etti. "Caramon! İeceğmin zamanı geldi," dedi, en yüksek konuşayı bile bastıracak tıslayan bir fısıltıyla. "Yoksa başalarının yanında beni unuttun mu?" Caramon tam kahkahasının ortasında sessizleşi. "Hayır Raist," dedi suçlu suçlu, aceleyle yerinden kalkarak ateşn üzerine bir çaydanlık astı. Tika büyücünün bakışarıyla karşlaşamak için ses-sizleşrek boynunu eği. Bir an içirt ona baktıktan sonra Raistlin yeniden, bütün bu olanları karnının içindeki bir yumrukla seyreden Laurana'ya döndü. Sanki.hiç kesintiye uğamamışgibi konuşaya devam etti. "Annem doğmdan sonra bir daha hiç kendini toparlayamamış Ebe beni ölü zannetmişve Kitiara olmasaymışölecekmişm de. Onun deyimiyle, ilk savaş ölümle olmuşve ödül olarak de beni kazanmış Bizi o yetişirdi. Annem çocuk bakacak durumda değldi ve babam karnımızı


doyurabilmek için gece gündüz çalışrdı. Caramon ile ben buluğçağdayken babamız bir kazada öldü. O gün annem translarından birine girdi" -Raistlin'in sesi alçalmışı- "ve bir daha da çıkmadı. Açlıktan öldü." "Ne kadar korkunç!" diye mırıldandı Laurana, titreyerek. Raistlin uzun bir süre konuşadı, garip gözleri dışrıdaki soğk, gri kışgöğne dalmışı. Sonra ağı alayla kaydı. "Bu bana önemli bir ders vermişi -gücü denetim altında tutmayı. Gücün seni denetlemesine izin vermeyeceksin!" Laurana duymamışgibiydi. Kucağnda duran elleri sinirle se-yiriyordu. Bu, sormayı tasarladığ soruyu sormanın tam sırasıydı ama bir türlü güvenemediğ ve korktuğ bu adama da kişliğnin derinliklerini açmışolacaktı. Fakat merakı -ve sevgisi- çok büyüktü. Ustaca hazırlanmışbir tuzağ düşüğnün farkında bile değldi. Çünkü Raistlin, günün birinde lazım olur diye insanların ruhlarının gizlerini keşetmeyi çok severdi. "Sen o zaman ne yaptın?" diye sordu kız yutkunarak. "Kit-Kiti-ara..." Doğl davranmaya çalışrken dili dolanmışve utanarak kızarmışı. Raistlin Laurana'nın iç çekişesini ilgiyle izliyordu. "Kitiara o zamanlar gitmişi bile," diye cevap verdi. "On beşnde evi terk etti, kılıcıyla ekmeğni kazanmaya başadı. Tam bir uzman -Caramon öyle diyor- ve ücretli bir işbulmakta hiç zorlanmıyormuş Sık sık gelirdi, nasıl olduğmuza bakmak için. Biraz daha büyüyüp, beceri kazanınca bizi de yanına aldı. İu351 te o zaman Caramon ile birlikte


dövüşeyi öğendik -ben büyümü kullanıyordum, kardeşm de kılıcını. Sonra, Kitiara Tanis ile tanışıktan sonra, -Raistlin'in gözleri Laurana'nın huzursuzluğ karşsında pırıldadı- "bizimle daha çok yolculuk etmeye başadı." "Bizimle dediğn kim? Nereye gidiyordunuz?" "Daha o zamanlardan şvalyelik hayalleri kuran Sturm Bright-blade vardı, kender vardı, Tanis, Caramon ve ben vardım. Hint demircilik işni bırakmadan önce onunla yolculuk yapardık. Yollar o kadar tehlikeli bir hal aldı ki, sonunda Flint yolculuk yapmaktan vaz geçti. Ve bu zaman boyunca, arkadaşarımızdan çok şyler öğendik. Huzursuz olmaya başamışık. Ayrılmanın zamanı geldi, demişi Tanis." "Siz de onun dediğni mi yaptınız? O zamanlar da mı sizin lide-rinizdi?" Qualinost'tan ayrılmadan önceki halini, sakalsız ve artık yüzünde bulunan üzüntü, sıkıntı çizgileri olmadığ zamanlardaki halini hatırlamak için gerilere gitti. Ama daha o zamanlar bile içine kapanık, düşnceli biriydi; her iki ırka da hem ait olmanın, hem de olmamanın acısı çekiyordu. O zamanlar onu anlayamamışı. Ancak şmdi, insanların dünyasında yaşdıktan sonra anlamaya başamışı. "Bir liderde olması gerektiğ söylenen vasıflara sahip. Çabuk karar verebiliyor, akıllı, yaratıcı. Fakat çoğmuzda bir fazla, bir eksik bu yetenekler var. Neden diğrleri Tanis'i izliyor? Sturm asil bir kana sahip, kökleri kadim zamanlara uzanan bir tarikata mensup. Neden piç bir yarımelfi izliyor? Sonra Nehiryeli? İsan olmayan ve yarı insan olan herkesten kuşu duyuyor. Yine de Altınay ile birlikte Tanis'i Cehennemin dibine kadar takip ederler. Neden?" "Bunu ben de merak ettim," diye başadı Laurana, "ve bence..." Fakat onu duymamazlığ gelen Raistlin kendi sorusuna kendi cevap verdi. "Tanis hislerini dinliyor. Onları bastırmıyor, şvalyenin yaptığ gibi, ya da Bozkırlı'nın yaptığ gibi gizlemiyor. Tanis, bir liderin bazen kafasıyla değl, gönlüyle hareket etmesi gerektiğni biliyor." Raistlin kıza baktı. "Bunu unutma." Laurana aklı karışrak gözlerini kırpışırdı, sonra büyücünün sesinin tonunda onu rahatsız eden bir büyüklük hissederek mağurca şyle dedi: "Görüyorum ki kendini katmıyorsun. Eğr iddia ettiğn kadar akıllı ve kudretli isen, neden Tanis'i izliyorsun?" Raistlin'in kumsaati gözleri karaydı ve kukuletasının altında gizliydi. Caramon ikizine çaydanlıktan özenle koyulmuşbir kupa su getirdiğnde konuşasını kesti. Savaşı, Laurana'ya baktı; yüzü, kardeş ne zaman böyle davransa takındığ ifadeyi takınmışı; kararmış utanmışve huzursuzdu. Bu Raistlin'in dikkatini çekmemişgibiydi. Torbasından bir kese çıkartarak, sıcak suya bazı yeşl yapraklar serpişirdi. Sert, ekş bir koku doldurdu odayı. "Ben onu izlemiyorum." Genç büyücü bakışarını Laurana'ya kaldırdı. "Şmdilik Tanis ile yollarımız aynı yöne gidiyor o kadar." "Solamniya Şvalyeleri şhrimizde hoşkarşlanmaz," dedi Hükümdar sert bir edayla, yüzü ciddiydi. Kara bakışarı grubun geri kalanını taradı geçti. "Elfler de, kenderler de, cüceler de ve onlarla birlikte yolculuk yapan herkes. Anladığm kadarıyla yanınızda bir büyü kullanıcısı varmış kırmızı cübbe giyen biri. Sizler zırh kuşnmışınız. Silahlarınızda kan izleri var ve hemen silahlarınıza davramveriyörsünüz. Belli ki hünerli savaşılarsınız." "Paralı askerler kuşusuz milord," dedi amir.


"Biz paralı asker değliz," dedi Sturm sıranın önünde durmak için öne çıkarak; tavrı mağur ve soyluydu. "Kuzeydeki Abanasi-niya Bozkırlarından geldik. Pax Tharkas'daki Ejderha Yüceefendi-si Verminaard'ın elindeki sekiz yüz kadın, erkek, çocuğ kurtardık. Ejderha ordularının gazabından kaçan insanları dağar arasındaki bir vadide gizledikten sonra efsanevi Tarsis şhrinde gemi bulmak umuduyla güneye geldik. Şhirin karalar içinde kaldığnı bilmiyorduk; yoksa buraya kadar zahmet etmezdik." Hükümdar kaşarını çattı. "Kuzeyden mi geliyoruz diyorsunuz? Bu imkansız. Kimse cücelerin dağar arasındaki Thorbardin krallığndan sağsalim geçemez." "Eğr Solamniya Şvalyeleri hakkında birazcık bir şy bilseniz, yalan söylemektense -düşanlarına bile- ölmeyi yeğeyeceklerini bilirsiniz," dedi Sturm. "Cüce krallığna girdik ve Kharas'ın kaybolmuşÇekicini bulup onlara teslim ederek geçişhakkı kazandık." Hükümdar huzursuzca kıpırdandı yerinde, arkasında oturmakta olan ejderana bakarak. "Şvalyeleri biraz tanırım," dedi gönülsüzce. "O yüzden öyküne inanmam gerekir, gerçi daha çok bir çocuk masalını andırsa da..." Aniden kapılar gümbürtüyle açılarak iki muhafız iri adımlarla içeri daldı, bir tutsağ kabaca sürüklüyorlardı. Yolarkadaşarını yana iterek tutsağ yere savurdular. Tutsak bir kadındı. Yüzü kapalıydı, uzun etekler ve ağr bir pelerin giymişi. Bir an için yerde yat-


tı kaldı, sanki doğulamayacak kadar yorgun veya pes etmişgibi. Sonra, görünüş göre içten gelen yüce bir gayretle kendini doğultmaya başadı. Belli ki kimse ona yardımcı olmayacaktı. Hükümdar yüzü ciddi ve asık bakıyordu kadına. Arkasındaki ejderan ayağ kalkmışkadını ilgiyle izliyordu. Kadın uğaşı, pelerinine, uzun dökük eteklerine takıldı. Sonra Sturm yanına gitti. Şvalye, bir kadına uygulanan bu hissiz davranışkarşsında hayrete düşrek, dehştle seyrediyordu. Tanis'e baktı, her zaman dikkatli davranan yanmelfin başnı hayır anlamında salladığnı gördü ama kadının ayağ kalkmak için harcadığ yürekli çabanın görüntüsü şvalye için çok fazlaydı. İeri doğu bir adım attı ve kendisine doğu bir silahın doğultulmuşolduğnu gördü. "İterseniz beni öldürün," dedi şvalye muhafıza, "ama ben ha-nımefendi'ye yardımcı olacağm." Muhafız gözlerini kıpnşırarak geriye adım attı, gözleri Hükümdarında emir bekliyordu. Hükümdarı başnı hafifçe salladı. Olanları yakından izleyen Tanis nefesini tuttu. Sonra Hüküm-dar'ın gülümseyip, hemen tebessümünü eliyle kapattığ gördüğnü zannetti. "Hanımefendi, izin verin size yardımcı olayım," dedi Sturm kibarca, dünyada uzun zamandır görülmeyen modası geçmişbir kibarlıkla. Güçlü elleri kadını kibarca ayakları üzerinde doğulttu. "Beni bıraksanız daha iyi şvalye bey," dedi kadın, sözleri peçesinin ardından anca duyuluyordu. Fakat sesini duyan Tanis ve Gilthanas hafifçe içlerini çektiler birbirlerine bakarak. "Ne yaptığnızın farkında değlsiniz," dedi kadın. "Yaşmınızı tehlikeye atıyorsunuz..." "Bu benim için bir şreftir," dedi Sturm eğlip selam vererek. Sonra korurcasına kadının yanında durdu, gözleri muhafızlardaydı. "Silvanestili bir elf!" diye fısıldadı Gilthanas Tanis'e. "Sturm bunu biliyor mu?" "Tabii ki bilmiyor," dedi Tanis yavaşa. "Nasıl bilebilir ki? Ben We aksanını zar zor anlayabildim." 'Burada ne yapıyor olabilir? Silvanesti çok uzakta..." Ben..." diye başadı Tanis ama muhafızlardan biri onu geriye it-• Tam Hükümdar konuşaya başadığnda sustu. Lady Alhana," dedi soğk bir sesle Hükümdar, "bu şhri terk etmeniz için uyarılmışınız. Son kez karşma geldiğnizde size merhamet ettim çünkü, halkınız tarafından diplomatik bir görevle gelmişiniz; Tarsis'te hâlâ protokola saygı duyulur. O zaman da size söylemişim ama, bizden bir yardım beklemeniz boşna ve o zaman da ayrılmanız için 24 saat zaman tanımışım. Ama bakıyorum hâlâ buradasınız." Muhafızlara baktı. "Suçu nedir?" "Paralı asker almaya çalışak milord," diye cevap verdi memur. "Eski Sahil'deki hanın birinde bulundu milord." Amir Sturm'e sert sert baktı. "Bunlarla daha önce karşlaşamışolması iyi. Tabii ki Tarsis'te kimse bir elfe yardım etmez." "Alhana," diye mırıldandı Tanis kendi kendine. Gilthanas'a doğu yanaşı. "Neden bu isim baria tanıdık geldi?" "Bu ismi tanımayacak kadar mı uzaklaşın kendi halkından?" diye cevap verdi elf yavaşa elf dilinde. "Silvanesti kuzenlerimiz arasında Alhana adım taşyan sadece tek bir kiş vardır. Alhana .Yıldızmeltemi, Yıldızların Sözcüsü'nun kızı, halkının


prensesi, oğan kardeşeri olmadığ için babasının ölümü üzerine onların yöneticisi olacak kiş." "Alhana!" dedi Tanis, hatıraları canlanarak. Elfler, Kith-Kanan acı Soykıyımı savaşarından sonra birçok elfi Qalinesti ülkesine götürdüğ zaman, yüzlerce yıl önce ayrılmışardı. Fakat elf liderler gizemli bir yolla, hâlâ birbileriyle bağantıyı kesmemişerdi; dendiğne göre onlar rüzgardan haberleri okuyabilirler, gümüşayın lisanında konuşbilirlerdi. Artık Alhana'yı hatırlamışı -bütün elf kızları arasında en güzeli ve doğuğnda parlayan gümüşay gibi mesafeli diye bilinen Alhana'yı. Ejderan, Hükümdar ile konuşak için eğldi. Tanis adamın yüzünün karardığnı gördü ve sanki karş koyacaktı, ama sonra dudaklarını ısırarak bir ah çekti ve başnı evet, anlamında salladı. Ejderan bir kez daha gölgeler içinde eridi. "Tutuklusun Lady Alhana," dedi Hükümdar kasvetle. Sturm, muhafızlar kadının etrafını almaya başayınca, kadına doğu bir adım daha attı ve Sturm başnı geriye savurarak, hepsine tehditkar bir bakışfırlattı. Silahsız olduğ halde o kadar kendinden emin, o kadar soylu görünüyordu ki, muhafızlar tereddüt ettiler. Yine de Hükümdar onlara emir vermişi. "Bir şyler yapsan iyi olacak," diye homurdandı Rint. "Her zaman şvalyeliğ takdir ederim, ama bir yeri ve zamanı vardır; ş anda ikisi de yok!" "Bir önerin var mı?" diye atıldı Tanis.


Flint cevap vermedi. Hiç birinin yapabileceğ tek bir şy yoktu ve bunu biliyorlardı. Sturm, bu kadının kim olduğ hakkında en ufak bir fikre sahip olmasa da, bu muhafızlardan herhangi biri, daha kadına dokunmadan ölecekti. Kadının kim olduğnu bilmemesi önemli değldi. Arkadaşna duyduğ takdir ve içinde bulunduğ sıkıntı arasında sıkışp kalan Tanis, yapabileceğ şyin en fazla, en yakınındaki muhafızı etkisiz hale getirmek olduğnu bilerek, muhafız ile arasındaki mesafeyi ölçtü. Gilthanas'm gözlerini kapattığnı ve dudaklarının oynadığm gördü. Elf, pek ciddiye almasa da, bir büyü kullamcısıydı. Tanis'in yüzündeki ifadeyi gören Flint rahat bir nefes aldı ve başnı bir şhmerdan gibi eğrek başa bir muhafıza doğu döndü. Derken aniden Hükümdar konuşu, sesi dişeri arasından çıkıyordu. "Dur şvalye!" dedi nesillerdir içinde taşdığ bir otorite ile. Bunu fark eden Sturm gevşdi ve Tanis tuttuğ nefesini salıverdi. "Divan odasında kan dökülmesine izin veremem. Bu lady ülkenin bir kanununa karş geldi; kanunlar şvalye, geçmişzamanda sizin korumaya and içtiğniz şylerdir. Fakat İabul ediyorum, bir hanıma bu şkilde saygısızca davranmanın alemi yok. Muhafızlar, hanımefendiye zindana kadar eşik edin, ama bana refaket ederken gösterdiğniz saygıyla. Ve sen şvalye bey, onunla bu kadar ilgilendiğne göre sen de ona eşik edeceksin." Tanis, aniden transtan çıkan Gilthanas'ı dirseğyle dürttü. "Belli ki Sturm'ün de söylemişolduğ gibi, bu Hükümdar, soylu ve şrefli bir soydan geliyor," diye fısıldadı Tanis. "Neden bu kadar memnun olduğnu anlayamadım Yarımelf." Onları duyan Flint homurdanmışı. "Önce kender bir kargaş çıkartarak bizim yargılanmamıza neden olup ortadan kayboluyor. Şmdi de şvalye hapse düşemize neden oluyor. Bir dahaki sefere hatırlat da ben büyücüyle kalayım. Onun deli olduğnu biliyorum en azından!" Tam muhafızlar tutukluları sıranın yanından uzaklaşırırken; ,,ana/ sanki eteklerinin arasında bir şyler aramaya başadı. Size yakarıyorum şvalye bey," dedi kız Sturm'e. "Bir şy dü-Şrdürn galiba. Önemsiz ama kıymetli bir şy. Bakmanız mümkün mü..." Sturm hemen diz çökerek, kadının etekleri arasına gizlenmiş , duran pırıltılı nesneyi gördü. Yıldız şklinde bir iğeydi bu; paslarla pırıldıyordu. Nefesini tuttu. Önemsiz bir şy! Değri ölerneyecek bir şy olmalıydı. İu287 nenin bu değrsiz muhafızlar tarafından bulunmasını istememesine hayret etmemek gerekirdi. Hemen parmaklarını iğenin üzerine koydu, sonra etrafa bakınır gibi yaptı. Sonunda, hâlâ dizleri üzerindeki kadına kaldırdı bakışarını. Kadın başndaki kukuletayı indirip, peçesini açınca Sturm'ün nefesi kesildi. İk kez insan gözleri Alhana Yıldızmeltemi'nin üzerine düşüşü. Muralasa, derdi elfler ona -Gecenin Prensesi. Gece meltemi gibi kara ve yumuşk saçları, örümcek ağ gibi bir ağile toplanmışı, içindeki minik taşar yıldızlar gibi parıldıyordu. Teni, gümüşayın soluk rengi gibiydi; gözleri gece göğ gibi derin, koyu bir mordu ve dudakları da al ayın gölgeleri rengindeydi. Şvalyenin ilk düşncesi, hazır dizlerinin üzerindeyken Paladi-ne'a şkretmek olmuşu. İincisi ise ölümün, ona hizmet etmek karşlığnda önemsiz bir bedel olduğ; üçüncüsü ise bir şy söylemesi gerektiğydi ama sanki bütün dillerdeki bütün


sözcükleri unutuvermişi. "Aradığnız için teşkkür ederim soylu şvalye," dedi Alhana hafifçe, dikkatle Sturm'ün gözlerine bakarak. "Dediğm gibi, önemsiz bir şydi. Lütfen kalkın. Çok yorgunum ve madem ki aynı yere gidiyoruz, bana desteğnizi vererek büyük lütufta bulunmuşolursunuz." "Emrinize amadeyim," dedi Sturm ateşi ateşi ve ayağ kalktı, mücevheri aceleyle kemerine sıkışırarak. Kolunu uzattı ve Alhana kendi ince beyaz eliyle şvalyenin koluna girdi. Kadının teması karşsında kolu titredi. Yüzünü yeniden örttüğnde, şvalyeye, yıldızların ışğnı bir bulut örttü gibi geldi. Sturm, Tanis'in arkalarından geldiğni gördü ama şvalye, hafızasında yanan o güzel yüzle o kadar doluydu ki, yarımelfe hiç tanımadan baktı. Tanis de Alhana'nın yüzünü görmüşve kendi kalbinin de kızın güzelliğ karşsında kıpırdadığnı hissetmişi. Ama Sturm'ün de yüzünü görmüşü. Bu güzelliğn şvalyenin gönlüne düşüğnü ve goblinlerin ucu zehirli oklarından daha çok yaraladığnı da görmüşü. Çünkü bu aş bir zehire dönüşcekti, bunu biliyordu. Silvanestiler mağur ve kibirli bir ırktı. Kirlenmekten ve yaşm biçimlerinin kaybolmasından korktuklarından, insanlarla en ufak bir teması bile reddetmişerdi. Böylece de Soykıyımı savaşarı olmuşu. Hayır, diye düşndü Tanis hüzünle, gümüşayın kendisi bile Sturm'den bu kadar uzak ve yüksek değldi. Yanmelf içini çekti. Bir bu eksikti.


Sohımniya Şvalyeleri, Tasslehoff'un gerçeğgösterengözlüğ Muhafızlar tutsakları Adalet Sarayı'ndan çıkartıp, dışrıda gölgeler içinde duran iki suretin yanından geçtiler. Her ikisi de öyle sarılıp sarmalanmışardı ki hangi ırka ait oldukları anlaşlamıyordu. Başarında kukuletaları vardı; yüzleri de örtülerle sarılmışı. Uzun cüppeler bedenlerini örtüyordu. Eller bile, sargı bezi gibi beyaz şritlerle sarılmışı. Birbirleriyle alçak sesle konuşyorlardı. "Bak!" dedi bir tanesi heyecan içinde. "İu351 te oradalar. Tariflere uyuyorlar." "Hepsi değl," dedi diğri kuşuyla. "Ama yarımelf, cüce ve şvalye! Sana söyleyeyim, bunlar onlar! Ve diğrlerinin de'nerede olduklarım biliyorum," diye ekledi suret kendini beğnerek. "Muhafızlardan birini sorguya çektim." Daha uzun boylu olan diğr suret, caddeden aşğya götürülen grubun arkasından bakarak düşndü. "Haklısın. Bunu hemen Yü-cehükümdar'a bildirmeliyiz." Örtülü suret döndü; sonra diğrinin tereddüt ettiğm görerek durdu. "Daha ne bekliyorsun?" "Ama birimizden birimizin izlemesi gerekmez mi? Ş çelimsiz muhafızlara bak. Tutsaklar mutlaka bir deneyip kaçacaklardır." Diğri sevimsiz sevimsiz güldü. "Tabii ki kaçacaklar. Ve gidecekleri yeri de biliyoruz -arkadaşarıyla buluşaya gidecekler." Örtülü suret akşmüstü güneşnde gözlerini kısarak baktı. "Sonra birkaç saat içersinde bunun bir önemi de olmayacak." Uzun boylu suret uzun adımlarla uzaklaşı, daha kısa olanı peşnden gitti aceleyle. Yolarkadaşarı Adalet Sarayı'ndan ayrıldıklarında, kar yağyordu. Bu kez amir, tutsakları ana caddeden geçirmeyecek kadar akıl-lanmışı. Onları, Adalet Sarayı'nın ardındaki karanlık ve kasvetli bir ara yola doğu yöneltti. Tam Tanis ile Sturm birbirlerine bakıyorlar ve Gilthanas ile Flint de saldırmaya hazırlanıyorlardı ki, yarımelf dar sokaktaki gölgelerin hareket etmeye başadığnı gördü. Üç tane kukuletalı ve cübbe-li suret muhafızların önüne sıçradı, çelik kılıçları parlak güneşışğnda parıldıyordu. Amir düdüğnü dudaklarına götürdü ama hiç ses çıkartamadı. Suretlerden biri onu kılıcının kabzasıyla bayıltırken diğr ikisi, derhal kaçmaya başayan muhafızlara saldırdı. Kukuletalı suretler yolarkadaşarma bakıyorlardı. "Kimsiniz siz?" diye sordu Tanis ani özgürlüğyle hayrete düşrek. Kukuletalı, cübbeli suretler ona, Solace'ın dışnda dövüşükleri kukuletalı ejderanlan hatırlatmışı. Sturm Alhana'yı arkasına aldı. "Yoksa yağurdan kaçalım derken doluya mı tutulduk?" diye erak etti Tanis. "Yüzlerinizi açın!" | Fakat kukuletalı adamlardan biri, ellerini havaya kaldırarak! turm'e döndü. "Oth Tsarthon e Paran," dedi. Sturm'ün ağı açık kaldı. "Est Tsarthai en Paranaith," diye ce-l-vap verdikten sonra Tanis'e döndü. "Solamniya Şvalyeleri," dedi i üç adamı işret ederek. "Şvalyeler mi?" diye sordu Tanis hayretle. "Neden..." "Açıklayacak zaman yok Sturm Brightblade," dedi şvalyelerden biri Ortak dil ile ve ağr bir aksanla. "Muhafızlar birazdan döner. Bizimle gelin."


"Bu kadar hızlı olmaz!" diye homurdandı Flint; ayaklarını sıkı sıkı yere basmış mızraklardan birinin sapını, kendi eline uyacak şkilde kırıyordu. "Ya bir açıklama getirecek zaman bulursunuz, va da ben gelmem! Nasıl oluyor da şvalyenin adını biliyorsunuz ve nasıl oldu da bizi burada beklediniz..." "Aman çiğeyip geçin şnu!" diye çınladı tiz bir ses gölgeler arasından. "Cesedini de kargalara bırakın. O da ilgileneceklerinden değl ya; bu dünyada midesi bir cüceyi öğtebilecek çok az..." "İna oldun mu?" diye döndü Tanis, yüzü hiddetle kıpkırmızı kesilmişFlint'e. "Günün birinde," diye yemin etti cüce, "o kenderi geberteceğmArkalarındaki sokaktan düdük sesleri yükseldi. Yolarkadaşarı, daha fazla tereddüt etmeden, şvalyeleri birbirine dolanmış fare dolu dar yollardan izledi. Yapacak işeri olduğnu söyleyen Tas, daha Tanis onu yakalayamadan ortadan yok oldu. Yarımelf, şvalyelerin buna hiç hayret etmediklerini ve Tas'ı durdurmaya çalışadıklarını fark etti. Yine de soruları cevaplamayı reddettiler ve yıkıntılara -eski Güzel Tarsis şhrine- dalıncaya kadar grubu acele ettirdiler. Burada, şvalyeler durdu. Yolarkadaşarını, şhrin artık kimsenin girmediğ bir bölümüne getirmişerdi. Caddeler yıkık dökük ve boşu; Tanis'e kadim Xak Tsaroth şhrini hatırlatmışı fena halde. Sturm'ün kolundan tutan şvalyeler, onu arkadaşarından biraz öteye götürüp, diğrlerini dinlenmeye bırakarak Solamnaca konuşaya başadılar. Bir duvara yaslanan Tanis ilgiyle etrafına bakındı. Sokakta, binalardan ayakta kalanlar çok etkileyiciydi, modern şhirden çok daha güzeldi. Güzel Tarsis'in ismini Afet'ten önce hak ediyor olduğnu fark etti. Artık etrafta devrilmişkoca granit bloklarından başa bir şy yoktu. Genişavlular, ısıran kışrüzgarlarıyla bozlaşış her yanı kaplamışayrıkotlanyla boğlmuşu. Alhala ile konuşakta olan Gilthanas'a doğu sıralardan birine oturmak için ilerledi. Elf lordu onu takdim etti. "Alhana Yıldızmeltemi, Tanis Yarımelf," dedi Gilthanas. "Tanis Oualinesti'de uzun yıllar yaşdı. Amcamın karısının oğudur." Alhana yüzündeki peçeyi kaldırarak Tanis'i soğk soğk süzdü. Amcamın karısının oğu, Tanis'in gayri meşu olduğnu anlatmanın kibar bir yoluydu, yoksa Gilthanas onu, "amcamın oğu" diye tanışırırdı. Yanmelf kızardı; eski yarası yeniden deşlmişve en" az elli yıl önceki kadar acı vermişi. Bundan kurtulup kurtulamayacağm merak etti. Sakalını kaşyan Tanis sertçe şyle dedi, "Anneme, Afet'i izleyen karanlık yıllarda insan savaşılar tecavüz etmiş Sözcü, annemin ölümünden sonra büyük bir merhametle beni yanına alarak kendi oğu gibi yetişirdi." Alhana'nın kara gözleri, en sonunda gece görünen su birikintileri halini alıncaya kadar karardı. "Soyunuz yüzünden özür dileme ihtiyacım mı hissediyorsunuz?" diye sordu ürperten bir sesle. "H-hayır..." diye kekeledi Tanis, yüzü yanarken. "Ben..." "O halde özür dilemeyin," dedi kadın ve bakışarını ondan, Gilt-hanas'a çevirdi. "Neden Tarsis'e gelmişolduğmu mu sordunuz? Yardım bulmaya geldim. Babamı aramak için Silvanesti'ye dönmem gerek." "Silvanesti'ye dönmek mi?" diye tekrarladı Gilthanas. "Biz -halkım Silvanesti ciflerinin kadim yurtlarından ayrıldıklarını bilmiyorduk. Demek ondan irtibatımızı yitirmişz..."


"Evet," Alhana'nın sesi hüzünlenmişi. "Sizin Qualinesti'ye gitmenize neden olan musibet kuzenim, bize de geldi." Başnı eği; sonra kaldırdı, sesi yumuşmışve alçalmışı. "Uzun süre savaşık bu musibetle. Fakat sonunda ya kaçacaktık, ya da tamamen yok olacaktık. Babam halkımızı benim önderliğmde Güney Ergoth'a yolladı. Musibetle tek basma savaşak için Silvanesti'de kaldı. Ben onun kararına karş çıkmışım ama bana bu musibetin yurdumuzu mahvetmesini engellemeye yetecek gücü olduğnu söyledi. İimde bir hüzünle halkımızı güvenli bir yere götürdüm ve hâlâ oradalar. Ama ben babamı aramak için geri geldim; çünkü günler geçtiğ halde ondan bir haber alamadık." "Peki ama hanımefendi, yanınızda bu tehlikeli yolculuğnuzda size refakat edecek savaşılarınız yok muydu?" diye sordu Tanis. Alhana, sanki kendisine sorulmadan konuşuğ için hayretler içinde kalmışgibi bakarak Tanis'e dönmüşü. İk başa ona cevap vermeye tenezzül etmiyor gibi göründü -uzun uzun yüzüne baktıktan sonra fikrini değşirdi. "Bana refakat etmek isteyen birçok savaşı çıktı," dedi gururla. "Fakat halkımı emniyetli bir yere götürdüm dediğmde biraz acelecilik etmişoldum. Artık bu dünyada emniyet diye bir şy yok. Savaşılar geride, halkı korumak için kaldılar. Tarsis'e, benimle birlikte Silvanesti'ye gelecek savaşılar bulurum umuduyla gelmişim. Kendimi Hükümdar'a ve Divan'a takdim ettim; protokol uyarınca..." Tanis, yüzü kararıp kaşarını çattıktan sonra başnı salladı. "Bu çok aptalca," dedi açıkça. "Onların elfler hakkında ne hissettiklerini bilmen gerekirdi -ejderanlar gelmeden önce bile! Seni şhirden atmalarını emrettikleri için ne biçim şnslısın." Alhana'nın solgun yüzü -mümkün olsaydı- daha da sararırdı. Kara gözleri parıldadı. "Ben protokolün gereklerini yerine getirdim," diye cevap verdi; kızgınlığnı, sesindeki soğkluktan öte göstermeyecek kadar iyi yetişirilmişi. "Başa türlü davranmak barbarlaşak olurdu. Hükümdar bana yardım etmeyi reddedince, kendi başma yardım aramak istediğmi bildirdim ona. Daha azı, saygın bir hareket olmazdı." Elfçe yapılan konuşadan bölük pörçük bir şyler çıkartıp, konuşlanları dinleyen Flint Tanis'i dirseğyle dürttü. "Şvalye ile bu p'ek iyi anlaşr." Homurdandı. "Tabii eğr gururlan daha önce ölümlerine sebep olmazsa." Tanis cevap veremeden, gruba Sturm de katıldı. "Tanis," dedi Sturm heyecanla, "şvalyeler eski kütüphaneyi bulmuşar! Burada olmalarının nedeni bu! Palanthas'ta, eski zamanlarda burada Tarsis'teki kütüphanede ejderhalarla ilgili bilgilerin saklandığna dair kayıtlar bulmuşar. Şvalyeler Divanı, kütüphanenin hâlâ ayakta olup olmadığnı araşırmaları için onları buraya yollamış" Sturm, şvalyelere yaklaşaları için işret etti. "Bu Brian Don-ner, Kılıç Şvalyesi," dedi. "Taç Şvalyesi Aran Tallbow ve Gül Şvalyesi Derek Crownguard." Şvalyeler eğlerek selam verdi. "Bu da liderimiz Tanis Yarımelf," dedi Sturm. Yarımelf, Alhana'nın hayretle irkilerek, doğu duyup duymadığnı anlamak için Sturm'e baktıktan sonra bakışarını ona çevirdiğni fark etti. Sturm, Gilthanas ile Flint'i takdim ettikten sonra Alhana'ya döndü. "Lady Alhana," diye başadı, sonra onun hakkında daha fazla bir şy bilmediğni fark edip utanarak sustu.


"Alhana Yıldızmeltemi," diye bitirdi Gilthanas. "Yıldızların Sözcüsünün kızı. Silvanesti ciflerinin Prensesi." Şvalyeler yeniden eğlerek selam verdiler, bu kez daha çok eğlmişerdi. "Beni kurtardığnız için samimi minnettarlığmı kabul buyurunuz," dedi Alhana soğk bir edayla. Bakışarı bütün grubu kapsamışı ama en uzun Sturm'ün üzerinde eyleşi. Sonra Gül Rütbesine sahip olduğndan liderleri olması gerektiğni bildiğ için De-rek'e döndü. "Divan'ın, sizi bulmanız için yolladığ kayıtları buldunuz mu?" O konuşrken Tanis, artık başıklarını çıkartmışolan şvalyeleri ilgiyle izliyordu. O da -Solamniyalı şvalyelerin idari bünyesi olan- Şvalyeler Divanı'nı, en iyilerini göndereceklerini bilecek kadar iyi tanıyordu. Özellikle en yaşıları ve kıdemlileri olan Derek'i inceledi. Çok az sayıda şvalye Gül Rütbesi'ne çıkabilirdi. Sınavlar hem tehlikeli, hem de zor olurdu ve sadece arı bir kana sahip şvalyeler bu rütbeye çıkabilirdi. "Bir kitap bulduk hanımefendi," dedi Derek, "anlayamadığmız kadim bir dilde yazılmış Ejderha resimleri olduğ için kitabı kopyalayıp, ulemanın çevirebileceğni umarak onu Sancrist'e götürmeyi düşnüyorduk. Ama kitabı okuyabilen birine rastladık. Ken-der..." "Tasslehoff!" diye patladı Flint. Tanis'in ağı bir karışaçık kaldı. "Tasslehoff mu?" diye tekrarladı kuşuyla. "O, Ortak dili zor okur. Hiç kadim lisan bilmez. Aramızda kadim dilleri tercüme edebilecek biri varsa o da Raist-lin'dir." Derek omuzlarını silkti. "Kenderin, 'gerçeğ gösteren tılsımlı gözlükler' adını verdiğ bir çift gözlüğ var. Onları takınca kitabı okuyabildi. Kitapta..." "Kitapta neler yazdığnı tahmin edebiliyorum!" diye atıldı Tanis. "Kendiliğnden hareket eden eşalar, yer değşirten sihirli yüzükler, havada yaşyan bitkiler. Nerede o? Tasslehoff Burrfoot'a söyleyeceklerim var." "Gerçeğ gösteren tılsımlı gözlüklermiş" diye homurdandı Flint. "Ben de bir lağm cücesi olayım!" Yolarkadaşarı yıkık dökük bir binaya girdiler. Döküntüler üzerinden tırmanıp Derek'i izleyerek alçak bir kemerden geçtiler. Küf kokusu çok keskindi. Dışrıdaki akşmüstü güneşnden sonra içerinin karanlığ insana çok yoğn geliyordu; bir an için herkes kör olmuşu. Sonra Derek bir meşle yakınca aşğya, daha yoğn bir karanlığ doğu inen dar, dolanbaçlı bir merdiven gördüler. "Kütüphane toprağn altına inş edilmiş" diye açıkladı Derek. "Belki de Afet'i bu kadar iyi atlatmasının tek nedeni budur." Yolarkadaşan hemen merdivenlerden inmeye başadılar ve kısa bir süre sonra kendilerini muazzam bir odada buldular. Tanis'in nefesi kesilmişi; hatta Alhana'nın bile gözleri açılarak, meşle ışğnda pırıldadı. Bu devasa oda tavandan tabana tahta raflarla kaplanmış göz alabildiğne gidiyordu. Raflarda kitaplar vardı. Her çeşt kitap. Deri ciltli kitaplar, ahşp kaplı kitaplar, acaip bir ağcın yaprağna benzeyen bir şylerle ciltlenmişkitaplar. Birçoğ hiç ciltlenmemiş sadece kara kurdelalarla bağanmışparşmen varaklar olarak duruyordu. Birkaç raf devrilmiş sonunda heryer bilek boyuna kadar parşmenlerle doluncaya kadar kitapların yere dağlmasına neden olmuşu. "Binlerce kitap olmalı!" dedi Tanis huş içinde. "Bunların ara- -sında o tek kitabı nasıl buldunuz?"


Derek başnı salladı. "Kolay olmadı," dedi. "Burada araşırarak, uzun günler geçirdik. Sonunda bulduğmuzda sevineceğmize daha çok ümitsizliğ kapıldık çünkü kitabın yerinden kaldırılma-yacağ kesindi. Daha sayfalarına dokunurken toz olup gidiyordu. Kitabı uzun bir sürece, binbir zahmetle kopya etmemiz gerektiğnden korkmuşuk. Ama kender..." "Öyle ya kender," dedi Tanis ciddiyetle. "Nerede o?" "Burada!" diye öttü tiz bir ses. Tanis loşodaya gözlerini kısarak iyice bakınca, masaların birinin üzerinde bir mum yandığnı gördü. Yüksek bir tabure üzerine oturmuşolan Tasslehoff kalın bir kitabın üzerine eğlmişi. Yolarkadaşarı ona yaklaşıkça, burnunun üzerine bir çift küçük gözlüğn kondurulmuşolduğnu gördüler. "Pekala Tas," dedi Tanis. "Nereden buldun onları?" "Neleri nereden buldum?" diye sordu kender masum bir edayla. Tanis'in gözlerinin kısıldığnı gördü ve elini tel çerçeveli minik gözlüğne götürdü. "Ha, tamam bunlar mı? Bunlar torbamdaydı...ve ıı, şy çok merak ediyorsan bunları cüce krallığnda bulmuşum..." Flint homurdanarak, elleriyle yüzünü kapadı. "Bir masanın üzerinde duruyorlardı öylece!" diye karş çıktı Tas, Tanis'in kaşarını çattığnı görerek. "Emin ol! Etrafta kimsecikler yoktu. Ben de, belki birileri yanlışıkla oraya koymuşur dedim. Sırf kaybolmasınlar diye aldım. İi de etmişm. Hırsızın biri gelip Çalabilirdi; üstelik o kadar değrliler ki! Geri verecektim ama sonra çok işm çıktı, kara cücelerle, ejderanlarla dövüşük, Çekic'i bulduk ve ben -yani bir nevi- unuttum gitti. Aklıma geldiklerinde cücelerden çok uzaklaşış Tarsis yollarına düşüşük ve senin de sırf onları geri götüreyim diye beni geri yollayacağnı düşnmemişim, o yüzden..." "Ne iş yarıyorlar?" diye sözünü kesti kenderin Tanis, çünkü, kesmese ertesi güne kadar orada kalacaklarını biliyordu. "Bunlar harika," dedi Tas aceleyle, Tanis'in onu azarlamayacağnı anlayıp rahatlayarak. "Bir gün, gözlükleri bir haritanın üzerinde unutmuşum." Tas harita muhafazasını okşdı. "Bir de baktım ki ne göreyim? Gözlüklerden bakınca harita üzerindeki yazıları okuyabiliyordum! Şmdi bu o kadar harika gelmemişolabilir kulaklarınıza," dedi Tas aceleyle, Tanis'in yeniden kaşarını çattığnı görerek, "ama bu harita o güne kadar hiç anlayamadığm bir dilde yazılmışı. Bunun üzerine gözlükleri bütün haritalarımda denedim ve hepsini okuyabiliyordum Tanis! Her birini! Hatta gerçekten çok, çok eski olanlarını bile!" "Ve bundan bize hiç bahsetmedin?" diye baktı Sturm ters ters Tas'a. "Şy, konu hiç açılmadıydı," dedi Tas özür dilercesine. "Eğr bana dosdoğu sorsaydınız -'Tas bir çift gerçeğ gösteren tılsımlı gözlüğn var mı?'- deseydiniz, size hemen gerçeğ anlatıverirdim. Ama böyle bir şy yapmadın Sturm Brightblade, o yüzden bana öyle bakma. Herneyse, bu eski kitabı okuyabiliyorum. Durun size anlatayım burada..." "Bunun, cücelerin mekanik bir icatı olmayıp da sadece tılsım olduğnu nereden biliyorsun?" diye sordu Tanis, Tas'ın bir şyler gizlediğni hissederek. Tas yutkundu. Tanis'in bu soruyu sormamasını umuyordu. "Iı," diye kekeledi Tas, "Ben-ben sanırım ben, öyle oldu ki, u, bir gece siz başa bir şyle meşulken bunu Raistlin'e sormuşum. Bana bunların tılsımlı olabileceğni söylemişi. Anlayabilmek için o garip büyülerinden birini yaptı ve gözlükler -mparlamaya başadı. Bu onların tılsımlı oldukları anlamına geliyordu. Bana ne


yaptıklarını sordu, ben de gösterdim ve bana bunların "gerçeğ gösteren gözlükler" olduğnu söyledi. Bunu diğr lisanlarda yazılan kitapları okuyabilmek için eskinin cüce büyü kullanıcıları yapmışve ..." Tas sustu. "Ve?" diye sıkışırdı Tanis. "Ve -ıı- diğr dillerdeki büyü kitaplarını okuyabilmek için." Tas'ın sesi bir fısıltı halinde çıkıyordu. "Ve Eaistlin daha neler dedi?" "Eğr onun büyü kitaplarını ellersem veya yan gözle bile bakarsam beni bir cırarböceğne dönüşürüp tek lokmada yutacağnı söyledi," diye kekeledi Tasslehoff. Gözlerini açarak Tanis'e baktı, "gen de inandım ona doğusu." Tanis başnı salladı. Bir kenderin merakını bastırma konusunda bile Raistlin'in tehditlerine güvenebilirdiniz. "Başa bir şy var jriı?" diye sordu. "Hayır Tanis," dedi Tas masum masum. Aslında Raistlin gözlüklerle ilgili bir şyden daha bahsetmişidi ama Tas bunu pek iyi anlayamamışı. Gözlüklerin herşyi çok fazla gerçek gördüğnden; bu da ona pek bir şy ifade etmemişi; o yüzden, meseleyi açmayı uygun bulmadı. Üstelik, Tanis yeterince sinirliydi zaten. . "Eh, neler buldun bakalım?" diye sordu Tanis isteksizce. "Ay Tanis o kadar ilginç ki!" dedi Tas, sorgu sualin sona ermesinden son derece memnun. Dikkatle bir sayfa çevirdi ve daha o çevirirken sayfa minik parmakları altında parçalanıp çatırdadı. Başnı hüzünle salladı. "Hemen hemen her seferinde böyle oluyor. Ama bak burada görebilirsiniz" -diğrleri kenderin parmağnın altmdakileri görmek için etrafını aldı- "ejderha resimleri. Mavi ejderhalar, al ejderhalar, kara ejderhalar, yeşl ejderhalar. Bu kadar çok olduğnu bilmezdim. Bakın, şnu görüyor musunuz?" Başa bir sayfa çevirdi. "Ay. Eh, artık göremezsiniz ama sırçadan kocaman bir top vardı. Ve -kitabın dediğne göre- eğr o sırça toplardan birine sahip olursanız ejderhaları yönetebilirmişiniz ve ejderhalar sizin dediğnizi yaparmış" "Sırça top!" diye burun kıvırdı Flint, sonra hapşrdu. "Ben ona inanmıyorum Tanis. Bence o gözlükler bir tek o uyduruk hikayelerini abartıyor o kadar." "Ben bal gibi de gerçeğ söylüyorum!" dedi Tas hiddetlenerek. "Bunlara ejderha küresi diyorlar; inanmıyorsan Raistlin'e sor! O biliyor olmalı, çünkü bu kitaba göre bu küreler, yıllar önce büyük arifler tarafından yapılmış" "Ben sana inanıyorum," dedi Tanis ciddiyetle, Tasslehoff'un gerçekten de çok üzüldüğnü görerek. "Ama korkarım bize pek bir faydası yok bunun. Büyük bir ihtimalle bu kürelerin hepsi de Afet'te yok olmuşur; sonra zaten nerelere bakmamız gerektiğni de bilmiyoruz..." "Evet efendim biliyoruz," dedi Tas heyecanla. "Burada, nerede saklı olduklarına dair bir liste var. Bakın...." Durdu, kulaklarını dikti. "Şşu351 t," dedi dinleyerek. Diğrleri sessizleşi. Bir an için hiçbir şy duymadılar sonra onların kulakları da, kenderin delik kulaklarının çok önce yakalamışolduğ şyi duymaya başadı. Tanis ellerinin buz kestiğni hissetti; ağını korkunun kuru • acı tadı doldurdu. Artık uzakta, hep birden böğren yüzlerce b ru sesini duyabiliyordu -daha önce duymuşolduğ boruların s sini. Ejderan ordusunun gelişni -ve ejderhaların yaklaşşnı- iv, ber veren, haykıran pirinç borular. Ölüm boruları. —•


"_ bir daha Bu dünyada görüşek nasip olmayacak^"


Yol arkadaşarı pazar yerine ancak varmışardı ki, ilk ejderha filosu Tarsis'e saldırdı. Grup şvalyelerden ayrılmışı ama pek hoşbir ayrılık olmamışı bu. Şvalyeler onları, hep birlikte tepelere doğu kaçmaları için ikna etmeye çalışışardı. Yolarkadaşarı'reddedince, Derek bir tek kender ejderha kürelerinin yerini biliyor diye Tasslehoff un onlara eşik etmesini talep etmişi. Tanis, Tas'ın şvalyelerden kaçacağnı bildiğ için bir kez daha reddetmek zorunda kalmışı. 'Kenderi de yanına alarak bizimle gel Sturm," diye emretti Derek, Tanis'i yok sayarak. Gelemem lordum," diye cevap verdi Sturm, elini Tanis'in kolu-na k°yarak. "O benim liderim ve benim ük sadakatim arkadaşarınca karş olanıdır." Derek'in sesi hiddetle soğmuşu. "Eğr seçimin bu ise," diye cevapladı, "seni durduramam. Ama bu senin aleyhine kara bir lekedir Sturm Brightblade. Bir şvalye olmadığm unutma. Henüz değlsin. Şvalyelik talebin Divan önüne getirildiğnde, benim orada bulunmamam için dua et." Sturm ölü gibi bembeyaz kesildi. Yan gözle, bu hayret verici haber kaşsındaki şşınlığnı saklamaya çalışn Tanis'e baktı. Fakat bu konuda düşnecek zaman yoktu. Boruların sesi, buz gibi havadaki ahenksiz çığıklar, her saniye daha da yaklaşyordu. Şvalyeler ile yolarkadaşarı ayrıldı; şvalyeler tepelerdeki kamp yerlerine doğu yöneldiler, yolarkadaşan da kasabaya geri döndüler. Kasaba halkını evlerinin dışnda, daha önce hiç duymamışoldukları ve bir anlam veremedikleri bu garip boru sesleri hakkında tartışrken buldular. Sadece tek bir Tarsisli duyduklarına anlam verebilmişi. Divan salonundaki Hükümdar, ses karşsında ayağ kalkmışı. Hızla arkasını dönerek, arkasında gölgeler içinde oturmuşolan, kendini beğnmişedalı ejderana baktı. "Bize dokunulmayacağnı söylemişin!" dedi Hükümdar sıktığ dişerinin arasından. "Daha görüşelerimiz devam ediyordu..." "Ejderha Yüceefendisi görüşelerden sıkıldı," dedi ejderan esnemesini bastırarak. "Ve şhire dokunulmayacak zaten -tabii önce bir ders verildikten sonra." Hükümdarın baş elleri arasına düşü. Tam olarak neler olduğnu anlayamayan diğr divan üyeleri, Hükümdarın parmakları arasından akan gözyaşarını görerek dehşt verici bir farkındalıkla birbirlerine baktılar. Dışrıda al ejderhalar göklerde görünmeye başamışı, yüzlercesi birden. Üçlü, beşi filolar halinde uçan ejderhaların kanatları, kavuşakta olan güneşe alev kırmızısı rengiyle parlıyordu. Tarsis halkı tek bir şy anlamışardı: Üzerlerinde ölüm uçuyordu. Ejderhalar kasaba üzerinden ilk kez geçerken, alçaldıkça üzerlerine ejderha korkusu indi ve ateşen daha büyük bir hızla yayıldı. Kanatların gölgeleri yitmekte olan günün ışğnı lekelerken insanların akıllarında tek bir şy vardı: Kaçmak. Fakat hiç kaçışyoktu. İk geçişen sonra, artık kendilerine hiç karş konulmayacağnı anlayan ejderhalar saldırdı. Biri biri ardına halkalar çizdikten sonra, ateşi nefesleri ardı ardına binaları tutuşuran ejderhalar, gök yüzünden kor alev gibi indiler. Yayılan yangınlar kendileri bir kasırga gibi esiyorlardı. Sokakları boğcu dumanlar kaplamış alacakaranlığ gece yarısına döndürüyordu. Kara bir yağur gibi yağyordu is- Bir zamanlar Tarsis olan alevler içindeki cehennemde insanlar


öldükçe, dehşt çığıkları yerini ıstırap çığıklarına bırakmışı. Ve ejderhalar saldırdıkça, alevlerin aydınlattığ caddelerden korkudan delirmişbir insanlık denizi kabarmışı. Çok azının nere-ve gi^ğ hakkında bir fikri vardı. Kimisi tepelerde emniyette olabileceklerini bağrıyordu, diğrleri eski deniz boyuna koşyordu; bir kısmı da şhrin kapılarına gitmeye çalışyordu. Tepelerinde ise ejderhalar uçuyordu; keyiflerine göre yakıyorlar, gönüllerine göre öldürüyorlardı. İsan denizi Tanis ile yolarkadaşannın üzerine çarptı, onları caddeye vurdu, birbirlerinden ayırdı, binalara yapışırdı. Duman onları boğrak gözlerine battı; akıllarını başarından alarak, ejderha korkusunu denetim altına almaya çalışrlarken, gözyaşarı onları kör etti. Isı o kadar yoğndu ki binaları bütün bütün patlatıyordu. Tanis, Giltahanas tam bir binanın yan cephesine savrulurken onu yakaladı. Onu sıkı sıkı tutan yarımelf, diğr arkadaşarı insan kalabalığ tarafından süprülüp götürülürken çaresizce izlemekten başa bir şy yapamadı. "Hana geri gidin!" diye bağrdı Tanis. "Han'da buluşlım!" Ama onu duyup duymadıklarını bilemiyordu. Tek yapabileceğ, hepsinin aynı yöre doğu yöneleceklerini ummaktı. Sturm Alhana'yı güçlü kollarıyla yakalayarak ölüm dolu sokaklarda yarı taşdı, yarı sürükledi. Küller arasından bakarak diğrlerini görmeye çalışı ama hiç umut yoktu. Derken hayatında yapmışolduğ en ümitsiz dövüşbaşadı: Aynı anda hem ayaklarını yerde tutmaya çalışyor; hem de, zaman zaman bu insanlık dalgaları üzerlerinde patlarken Alhana'ya destek olmaya çalışyordu. Sonra Alhana, çizmeli ayakları yaşyan herşyi çiğeyip geçeri, çığıklar atan bir kalabalık tarafından kollarından koparılıp alındı. Sturm kendini kalabalığn içine atarak zırhlar içindeki kolları ve bedeniyle itip kakarak Alhana'yı bileğnden yakaladı. Ölü gibi solgun olan kadın korkuyla titriyordu. Bütün gücüyle adamın ellerine tutundu ve sonunda Sturm onu çekip kendine yaklaşırabildi. Üzerlerinden bir gölge süpürerek geçti. Zalimce çığık atan bir ejderha adamlarla, kadınlarla, çocuklarla bir kabarıp bir alçalan caddeye doğu alçaldı. Sturm Alhana'yı kendiyle birlikte sürükleyerek bir kapıya büzüşü ve ejderha tepeden alçalarak geçerken kendi bedenini elf kadına siper etti. Caddeyi alevler kapladı; ölenlerin çığıkları yürekleri parçalıyordu. kedir Sturm Brightblade. Bir şvalye olmadığm unutma. Henüz değlsin. Şvalyelik talebin Divan önüne getirildiğnde, benim orada bulunmamam için dua et." Sturm ölü gibi bembeyaz kesildi. Yan gözle, bu hayret verici haber kaşsındaki şşınlığnı saklamaya çalışn Tanis'e baktı. Fakat bu konuda düşnecek zaman yoktu. Boruların sesi, buz gibi havadaki ahenksiz çığıklar, her saniye daha da yaklaşyordu. Şvalyeler ile yolarkadaşarı ayrıldı; şvalyeler tepelerdeki kamp yerlerine doğu yöneldiler, yolarkadaşan da kasabaya geri döndüler. Kasaba halkını evlerinin dışnda, daha önce hiç duymamışoldukları ve bir anlam veremedikleri bu garip boru sesleri hakkında tartışrken buldular. Sadece tek bir Tarsisli duyduklarına anlam verebilmişi. Divan salonundaki Hükümdar, ses karşsında ayağ kalkmışı. Hızla arkasını dönerek, arkasında gölgeler içinde oturmuşolan, kendini beğnmişedalı ejderana baktı. "Bize dokunulmayacağnı söylemişin!" dedi Hükümdar sıktığ dişerinin arasından. "Daha görüşelerimiz devam ediyordu..."


"Ejderha Yüceefendisi görüşelerden sıkıldı," dedi ejderan esnemesini bastırarak. "Ve şhire dokunulmayacak zaten -tabii önce bir ders verildikten sonra." Hükümdarın baş elleri arasına düşü. Tam olarak neler olduğnu anlayamayan diğr divan üyeleri, Hükümdarın parmakları arasından akan gözyaşarını görerek dehşt verici bir farkındalıkla birbirlerine baktılar. Dışrıda al ejderhalar göklerde görünmeye başamışı, yüzlercesi birden. Üçlü, beşi filolar halinde uçan ejderhaların kanatları, kavuşakta olan güneşe alev kırmızısı rengiyle parlıyordu. Tarsis halkı tek bir şy anlamışardı: Üzerlerinde ölüm uçuyordu. Ejderhalar kasaba üzerinden ilk kez geçerken, alçaldıkça üzerlerine ejderha korkusu indi ve ateşen daha büyük bir hızla yayıldı. Kanatların gölgeleri yitmekte olan günün ışğnı lekelerken insanların akıllarında tek bir şy vardı: Kaçmak. Fakat hiç kaçışyoktu. İk geçişen sonra, artık kendilerine hiç karş konulmayacağnı anlayan ejderhalar saldırdı. Biri biri ardına halkalar çizdikten sonra, ateşi nefesleri ardı ardına binaları tutuşuran ejderhalar, gök yüzünden kor alev gibi indiler. Yayılan yangınlar kendileri bir kasırga gibi esiyorlardı. Sokakları boğcu dumanlar kaplamış alacakaranlığ gece yarısına döndürüyordu. Kara bir yağur gibi yağyordu is- Bir zamanlar Tarsis olan alevler içindeki cehennemde insanlar öldükçe, dehşt çığıkları yerini ıstırap çığıklarına bırakmışı. Ve ejderhalar saldırdıkça, alevlerin aydınlattığ caddelerden korkudan delirmişbir insanlık denizi kabarmışı. Çok azının nere-ve gi^ğ hakkında bir fikri vardı. Kimisi tepelerde emniyette olabileceklerini bağrıyordu, diğrleri eski deniz boyuna koşyordu; bir kısmı da şhrin kapılarına gitmeye çalışyordu. Tepelerinde ise ejderhalar uçuyordu; keyiflerine göre yakıyorlar, gönüllerine göre öldürüyorlardı. İsan denizi Tanis ile yolarkadaşannın üzerine çarptı, onları caddeye vurdu, birbirlerinden ayırdı, binalara yapışırdı. Duman onları boğrak gözlerine battı; akıllarını başarından alarak, ejderha korkusunu denetim altına almaya çalışrlarken, gözyaşarı onları kör etti. Isı o kadar yoğndu ki binaları bütün bütün patlatıyordu. Tanis, Giltahanas tam bir binanın yan cephesine savrulurken onu yakaladı. Onu sıkı sıkı tutan yarımelf, diğr arkadaşarı insan kalabalığ tarafından süprülüp götürülürken çaresizce izlemekten başa bir şy yapamadı. "Hana geri gidin!" diye bağrdı Tanis. "Han'da buluşlım!" Ama onu duyup duymadıklarını bilemiyordu. Tek yapabileceğ, hepsinin aynı yöre doğu yöneleceklerini ummaktı. Sturm Alhana'yı güçlü kollarıyla yakalayarak ölüm dolu sokaklarda yarı taşdı, yarı sürükledi. Küller arasından bakarak diğrlerini görmeye çalışı ama hiç umut yoktu. Derken hayatında yapmışolduğ en ümitsiz dövüşbaşadı: Aynı anda hem ayaklarını yerde tutmaya çalışyor; hem de, zaman zaman bu insanlık dalgaları üzerlerinde patlarken Alhana'ya destek olmaya çalışyordu. Sonra Alhana, çizmeli ayakları yaşyan herşyi çiğeyip geçeri, çığıklar atan bir kalabalık tarafından kollarından koparılıp alındı. Sturm kendini kalabalığn içine atarak zırhlar içindeki kolları ve bedeniyle itip kakarak Alhana'yı bileğnden yakaladı. Ölü gibi solgun olan kadın korkuyla titriyordu. Bütün gücüyle adamın ellerine tutundu ve sonunda Sturm onu çekip kendine yaklaşırabildi. Üzerlerinden


bir gölge süpürerek geçti. Zalimce ç��ğık atan bir ejderha adamlarla, kadınlarla, çocuklarla bir kabarıp bir alçalan caddeye doğu alçaldı. Sturm Alhana'yı kendiyle birlikte sürükleyerek bir kapıya büzüşü ve ejderha tepeden alçalarak geçerken kendi bedenini elf kadına siper etti. Caddeyi alevler kapladı; ölenlerin çığıkları yürekleri parçalıyordu. "Bakma!" diye fısıldadı Sturm Alhana'ya, ona sıkı sıkı sarılarak; Sturm'ün yüzünden de gözyaşarı süzülüyordu. Ejderha geçmişi; aniden caddeler korkunç bir biçimde, dayanılmayacak şkilde ses-sizleşi. Hiçbir şy hareket etmiyordu. "Hâlâ mümkünken ilerleyelim," dedi Sturm, kendi sesi de titriyordu. Birbirlerine sarılıp kapının eşğnden sendeleyerek çıktılar; hisleri körelmişi, sadece içgüdüleriyle ilerliyorlardı. Sonunda kömürleşişet kokusu ve dumanıyla mideleri bulanıp başarı dön-meye başayınca, başa bir kapı eşğne sığnmak zorunda kaldılar. Kısa bir an için hallerine şkrederek, bir anlığna birbirlerine sa-; rılmaktan başa bir şy yapamadılar; ama yine de birkaç saniye , içinde ölümün kol gezdiğ caddeye geri dönmek zorunda oldukları düşncesi akıllanndaydı. Alhana başnı Sturm'ün göğüne dayadı. Kadim, eski moda zırh tenine serin serin gelmişi. Sert metal yüzü insana güven veriyordu ve zırhın altında adamın hızlı hızlı atan, rahatlatan kalbini ' hissedebiliyordu. Onu kavrayan kolları güçlü, sert, adeleliydi. Eli, kadının siyah saçlarını okşyordu. Sert, kah bir halkın saf kızı olan Alhana çok uzun zamandır ne zaman, nerede, kiminle evleneceğni biliyordu. Bir elf lorduydu ve anlayışarına göre -evlenmelerine karar verildiğnden bu yana- birbirlerine hiç dokunmamışardı. Alhana babasını bulmak için döndüğnde o geride, halkıyla kalmış. Alhana insanların dünyasına girmişve yaşdığ şktan hisleri sersemleşişi. Onları hem küçük görüyor, hem de hayranlık duyuyordu. Çok güçlüydüler; duygulan hamdı, terbiye edilmemişi. Ve tam sonsuza kadar onlardan nefret edip onları aşğlayacağnı düşnürken, biri diğrlerinden ayrüıvermişi. Alhana Sturm'ün ıstırap içindeki yüzüne baktı ve gururun, soyluluğn, katı ve eğlmez bir disiplinin, mükemmellik -ulaşlamıya-cak bir mükkemmellik- için durmadan verilen bir uğaşn izlerini gördü. Ve gözlerindeki derin hüznü de. Alhana bu adama -bu insana- yakınlaşığnı hissetti. Onun gücüne bel bağayıp, onun varlığndan teselli bularak tatlı, dağayan bir sıcaklığn üzerine yayıldığnı hissetti ve aniden bu ateşn kendisine, binlerce ejderhanın ateşnden daha çok zarar vereceğni fark etti. "Gitsek fena olmayacak," diye fısıldadı Sturm kibarca ama Alhana onu hayrette bırakıp itti ve kendisini ondan uzaklaşırdı. "Burada ayrılıyoruz," dedi; sesi gece rüzgarı gibi soğktu. "Kaldığm yere dönmem lazım. Bana refakat ettiğniz için teşkkür ederim." "Ne?" dedi Sturm. "Tek başna mı gideceksin? Bu delilik." Uzanarak kadının kolunu kavradı. "Buna izin veremem..." Kadının gerildiğni hisserek bunun yapılabilecek en yanlışşy olduğnu fark etti. Alhana hiç kıpırdamadı ama sadece onu serbest bırakıncaya kadar emredercesine baktı. "Benim de kendi arkadaşarım var," dedi, "aynı sizin arkadaşarınızın olduğ gibi. Sizin sadakatiniz onlar için. Benimki, kendi arkadaşarıma. İimiz de kendi yollarımıza gitmeliyiz." Sturm'ün hâlâ gözyaşarıyla ıslak yüzündeki yoğn acı karşsında sesi titredi. Bir an için Alhana daha fazla dayanamayacağnı hissetti ve


devam etmeye güç bulup bulamayacağnı merak etti. Sonra aklına halkını getirdi -ona güvenen halkım. Güç buldu. "Müşikliğniz ve yardımınız için teşkkür ederim, ama hazır sokaklar boşen, artık gitmem gerek." Sturm elfkadına bakakaldı, incinmişve aklı karışışı. Sonra yüzü sertleşi. "Size hizmette bulunmak beni çok mutlu etti Lady Alhana. Fakat hâlâ tehlike içindesiniz. Sizi kaldığnız yere götürmeme izin verin; sonra sizi bir daha rahatsız etmem." "Bu tamamen imkansız," dedi Alhana, çenesini sabit tutabilmek için dişerini sıkıyordu. "Kaldığm yer çok uzakta değl ve arkadaşarım beni bekliyor. Şhirden bir çıkışyolu biliyoruz. Sizi alamadığm için bağşayın ama insanlara güvenme konusunda hiç bir zaman emin olamıyorum." Sturm'ün kahverengi gözlerinden şmşkler çaktı. Yakında duran Alhana, adamın bedeninin titrediğni hissedebiliyordu. Bir kez daha neredeyse ihtiyatı elden bırakıyordu. "Nerede kaldığnızı biliyorum," dedi yutkunarak. "Al Ejderha Hanı. Belki -eğr arkadaşarımı bulabilirsem- size yardım etmeye çalışbiliriz..." "Hiç zahmet etmeyin." Sturm'ün sesinde kızın soğkluğ yankılanıyordu. "Ve bana teşkkür de etmeyin. Ben, Tarikat'ımın gereklerini yerine getirdim o kadar. Hoşakalın," dedikten sonra ayrıldı. Sonra, aklına bir şy gelerek geri döndü. Kemerinden, pırıl pırıl parlayan elmas iğeyi çıkartarak Alhana'nın eline bıraktı. Alın," dedi. Kadının kara gözlerine bakınca aniden kadının gizlenmeye çalışığ acıyı gördü. Sesi yumuşdı, sanki olanları kavrıya-rcuyormuşgibi. "Bu mücevheri bana emanet edecek kadar güvendiğniz için teşkkür ederim," dedi kibarca, "birkaç dakika için bile olsa." Elfkızı mücevhere bir an baktıktan sonra titremeye başadı Gözlerini Sturm'ün gözlerine doğu kaldırdı; adamın gözlerinde hakaret görmeyi beklerken şfkat gördü. Bir kez daha insanlara hayret etti. Adamın bakışarına karşlık veremeyen Alhana'nm baş önüne düşü ve adamın ellerini tuttu. Sonra mücevheri adamın avucuna koyarak, parmaklarını kapattı. "Bunu sakla," dedi yavaşa. "Buna baktığn zaman Alhana Yıl-dızmeltemi'ni düşn ve bil ki, bir yerlerde o da seni düşnüyor." :Şvalyenin gözlerinden aniden yaşar boşldı. Bir şy söyleye-meden başnı eği. Sonra mücevheri öperek, yeniden dikkatlice kemerine yerleşirdi ve ellerini uzattı ama Alhana kapı aralığna geri çekilmiş soluk yüzü başa yöne çevrilmişi. "Lütfen git," dedi. Sturm bir an için kararsız durdu ama -şrefi nedeniyle- kadının ricasını reddedemezdi. Şvalye dönerek, kabu-sumsu caddeye daldı. Alhana bir an için onu kapının aralığndan izledi; etrafında bir kalkan oluşurmaya başamışı. "Affet beni Sturm," diye fısıldadı kendi kendine. Sonra durdu. "Hayır, beni affetme," dedi sertçe. "Bana şkret." Gözlerini kapatarak zihnine bir görüntü getirdi ve kendisini insanların dünyasından taşyacak olan, şhrin eteğnde bekleyen arkadaşarına bir mesaj yolladı. Cevaben telepatik mesajlarını alan Alhana, bir iç çektikten sonra beklerken duman kaplı gökyüzünü taramaya başadı. "Ah," dedi Raistlin gayet sakin, ilk boru sesleri akşmüstünün sakinliğni tuzla buz ederken, "size söylememişmiydim."


Nehiryeli, ne yapması gerektiğni düşnürken büyücüye huzursuz huzursuz baktı. Tanis'in ona, grubu şhrin muhafızlarından korumasını söylemesinde bir şy yoktu, ama onları ejderan orduları ve ejderhalardan korumak! Nehiryeli'nin kara gözleri gruba kaydı. Tika, eli kılıcında ayağ kalktı. Genç kız cesur ve metindi, ama deneyimsizdi. Bozkırlı, kızın elinde kendi kendini kestiğ yerlerdeki izleri görebiliyordu. "Nedir bu?" diye sordu Elistan, dehşte düşüşgibi görünüyordu. "Ejderha Yüceefendisi şhre saldırıyor," diye cevap verdi Nehiryeli sertçe, düşnmeye çalışrak. Bir tangırtı tungurtu sesi duydu. Caramon ayağ kalkıyordu; koca savaşı sakin ve hiç rahatsız olmamışgibi görünüyordu. Buna da şkürler olsun. Nehiryeli Raistlin'den nefret ettiğ halde bü--vücü ile savaşı kardeşnin çelik ile büyüyü büyük bir ustalıkla birleşirdiğnikabul etmek zorundaydı. Gördüğ kadarıyla Laurana da serinkanlı vekararlı görünüyordu, ama o bir elfti -Nehiryeli bir türlü elflere güvenemiyordu. "Eğr biz geri dönmezsek şhirden ayrılın," demişi Tanis ona. Fakat Tanis böyle bir şyi canlandırmamışı gözünde! Eğr şhirden çıkarlarsa, Ovalarda Ejderha Yüceefendisi ile karşlaşcaklardı. Nehiryeli artık, bu lanetli yere gelirlerken kimlerin kendilerini izlediğni gayet iyi anlamışı. Kendi dilinde, kendi kendine küfretti, sonra -daha ilk ejderha şhrin üzerinden savrulup geçerken- ona sarılan Altınay'ın kollarını hissetti. Bakışarını kadına indirince onun gülümsediğni -Reis'in Kızı'nm tebessümünü- ve gözlerindeki imanı gördü. Tanrılara duyduğ iman; ona duyduğ iman. Rahatladı, kısa bir an da olsa süren paniğ geçti. Bir şk dalgası binaya çarptı. Aşğdaki caddeden yükselen çığıkları, yangının uğldayan sesini duyabiliyorlardı. "Bu kattan ayrılıp, zemine inmemiz gerek," dedi Nehiryeli. "Caramon, şvalyenin kılıcı ile diğr silahları getir. Eğr Tanis ile diğrleri..." sustu. Tam "hayattalarsa," diyecekti ki Laurana'nın yüzünü görmüşü. "Eğr Tanis ile diğrleri kaçtilarsa buraya geri döneceklerdir. Onları bekleyeceğz." "Mükemmel bir karar!" diye tısladı büyücü iğeleyerek. "Özellikle de gidebilecek başa bir yerin yoksa!" Nehiryeli onu duymazlıktan geldi. ırElistan diğrlerini aşğya indir. Caramon, Raistlin, biraz benimle kalın." Onlar gittikten sonra çabuk çabuk, "Benim görüşme göre yapılabilecek en iyi şy, Han'da kalıp kendimizi koruma altına almaktır. Sokakta ölüm kol geziyor," dedi. "Ne kadar dayanabiliriz dersin?" diye sordu Caramon. Nehiryeli başnı salladı. "Saatlerce belki de," dedi kısaca. iki kardeş akıllarında Que-shu köyünde işence görmüşcesetlerin görüntülerinin ve Solace'm yıkımı hakkında duyduklarının düşncesiyle ona baktılar. "Bizi canlı ele geçirmemeliler," diye fısıldadı Raistlin. Nehiryeli derin bir iç geçirdi. "Elimizden geldiğnce dayanmaya çalışrız," dedi, sesi belli belirsiz titriyordu, "ama daha fazla dayanamayacağmızı anlayınca..." Devam edemedi, eli bıçağnda ne yapması gerektiğni düşnerek durdu. 79 "Ona gerek olmayacak," dedi Raistiin hafifçe. "Bende otlar var. Bir kadeh şraba azıcık bir miktar. Çok hızlı, acısız."


"Emin misin?" diye sordu Nehiryeli. "Bana güven," diye cevap verdi Raistiin. "Ben bu sanatta ustayım. Şfalı otlar bilgisi," diye düzeltti, Bozkırlı'nın ürperdiğni görerek. "Eğr hayatta olursam," dedi Nehiryeli hafifçe, "ona -onlara içeceğ kendim veririm. Eğr olmazsam..." "Anlıyorum. Bana güvenebilirsin," diye tekrarladı büyücü. "Peki ya Laurana?" diye sordu Caramon. "Elfleri bilirsiniz. O abul etmez..." "Bana bırakın," diye tekrarladı Raistiin hafifçe. Bozkırlı büyücüye baktı; üzerini bir dehştin kapladığnı hissediyordu. Raistiin serin kanlılıkla önünde duruyordu; kollarını cübbesinin kollan içine sokarak kavuşurmuş kukuletasını başna geçirmişi. Nehiryeli hançerine bakıp, elindeki diğr seçeneğ düşndü. Hayır, bunu yapamazdı. O şkilde yapamazdı. "Pekala," dedi yutkunarak. Duraksadı; aşğya inip diğrleriyle yüzleşekten çekiniyordu. Fakat sokaktaki ölüm sesi gittikçe yükseliyordu. Nehiryeli birdenbire dönerek kardeşeri tek başarına bıraktı. "Dövüş dövüş öleceğm ben," dedi Caramon Raistlin'e, elinden geldiğnce umursamazmışgibi görünmeye çalışrak. Gerçi ilk kelimelerden sonra koca savaşının sesi çatladı. "Bana söz ver Ra-ist, eğr ben olmayacak olursam...o zımbırtıyı iç..." "Buna gerek olmayacak," dedi Raistiin sadece. "Bu büyüklükte bir savaşan kurtulacak kadar gücüm yok. Kendi büyüm içinde ölürüm." Tanis ile Gilthanas kalabalık içinde yollarını açmaya çalışyorlardı; yollarını panik halindeki kalabalık içinden elleriyle, kollarıyla, ite kaka yarmaya çalışrken daha güçlü olan yanmelf elfi tutuyordu. Zaman zaman, ejderhalardan korunmak için bir yerlere sığnıyorlardı. Gilthanas dizini burkarak bir kapı aralığna düşüşve Ta-nis'in omuzuna yaslanarak atlaya atlaya gitmek zorunda kalmışı. Yanmelf Al Ejderha Hanı'nı görünce içinden bir şkür duası okudu; ön taraftan dönerek saldıran kara sürüngen suretleri görünce lanete dönüşn bir şkür duası. Yanında körü körüne, düş kalka giden, artık acıdan yorulmuşolan Gilthanas'ı yeniden kapı aralığna sürükledi.


"Gilthanas!" diye bağrdı Tanis. "Han! Saldırıya uğamış" Gilthanas cam gibi gözlerini kaldırarak bir şy anlamadan baktı Sonra, belli ki anladıktan sonra içini çekip başnı salladı. "Laurana " dedi nefesini tutarak, sonra ileri doğu atıldı, kapı aralığndan çıkmaya çalışrak. "Onlara ulaşamız lazım." Tanis'in kollarına yığldı. "Burada kal," dedi yanmelf, onun oturmasına yardımcı olarak. "Kıpırdanacak halde değlsin. Ben yarıp girmeye çalışcağm. Bloğ dolanarak arkadan gideceğm." Tanis ileri doğu koşu; kapıdan kapıya fırlıyor, yıkıntılar arasında gizleniyordu. Han'dan anca bir blok ötedeydi ki kaba bir bağrtı duydu. Arkasını dönüp baktığnda Flint'in deliler gibi işret ettiğni gördü. Tanis sokağ bir ok gibi geçti. "Ne var?" diye sordu. "Neden sen diğrlerinin yanında değl-si..." Yarımelf sustu. "Yo, hayır," diye fısıldadı. Yüzü kül ile islenmiş göz yaşarıyla yol yol olmuşcüce Tassle-hoff'un yanına diz çöktü. Kender sokağ devrilmişbir direğn altında kalmışı. Tas'ın zeki bir çocuğn yüzünü andıran yüzü kül rengi, teni buz gibiydi. "Başbelası, sıçan beyinli kender," diye homurdandı Flint. "Gidip bir evin üzerine düşesine neden olmak zorundaydı." Kende-rin üzerinden kaldırmak için üç adamın, ya da bir Caramon'un gücüne ihtiyaç olan direğ kaldırmaya çalışaktan cücenin elleri yara bere içinde kalmış kanıyordu. Tanis elini Tas'ın boynuna koydu. Nabzı çok zayıftı. "Onun yanında kal!" dedi Tanis, söylemesi gerekmediğ halde. "Ben Han'a gidiyorum. Caramon'u getireceğm!" Flint ona ciddiyetle baktı, sonra Han'a çevirdi bakışarını. Her ikisi de ejderanların bağrtısını duyabiliyor, alevlerin ışğnda silahlarının şmşkler çaktığnı görebiliyordu. Arada sırada Han'dan doğl olmayan bir ışk çakıyordu: Raistlin'in büyüsü. Cüce başnı salladı. Tanis'in Caramon ile geri dönebilmesinin uçmak kadar imkansız olduğnu biliyordu. Fakat Rint gülümsemeyi becerdi. "Elbette evlat, onunla kalı-nm. Hoşakal Tanis." Tanis yutkundu, cevap vermeye çalışı, sonra vaz geçip caddeden aşğya doğu koşaya başadı. Raistiin ayakta duracak hali kalmayıncaya kadar öksürdü, du-daklarındaki kanı sildi ve cübbesinin en iç ceplerinden birinden küçük, siyah deri bir kese çıkarttı. Yapabileceğ tek bir büyüsü ve ancak bunu yapabilecek kadar gücü kalmışı. Artık elleri yorgunluktan titrerken, dövüşbaşamadan önce Caramon'a getirmesini söylediğ bir sürahi şrabın içine minik torbadakileri serpişirmeye çalışı. Fakat eli çok kötü titriyordu ve öksürük nöbeti onu iki büklüm yapmışı. Sonra başa bir elin, elini kavradığnı hisseti. Başnı kaldırınca Laurana'yı gördü. Kız torbayı onun narin ellerinden aldı. Kızın elleri koyu yeşl ejderan kanıyla lekelenmişi. "Nedir bu?" diye sordu kız. "Bir büyü için gerekli olan malzeme." Büyücü boğlur gibi oldu. "Şraba dök." Laurana başnı evet, anlamında salladıktan sonra karışmı söylendiğ gibi döktü. Karışm hemen gözden kayboldu. "Sakın içme," diye uyardı büyücü öksürük nöbeti geçince. Laurana ona baktı. "Nedir bu?" "Bir uyku iksiri," diye fısıldadı Raistlin gözleri parıldayarak. Luarana'nın yüzünde


iğeliyici bir tebessüm vardı. "Bu akşm uyuyamıyacağmızı mı düşnüyorsun?" "Öyle bir iksir değl," diye cevap verdi Raistlin ona dik dik bakarak. "Bu ölü taklidi yaptırıyor. Kalp atışarı neredeyse durmuşkadar yavaşıyor, soluk alışhemen hemen duruyor, ten soluklaşp soğyor, kollar bacaklar kasılıyor." Laurana'nın gözleri fal taş gibi açıldı. "Neden..." diye başadı. "Son bir çare olarak. Düşan öldü sanarak seni cephede bırakabilir -eğr şnslıysan. Değlsen..." "Değlsen?" diye tekrarladı yüzü solarak kız. "Şy, birkaç kişnin yanan odunlar üzerinde uyandığ da olmamışdeğl," dedi Raistlin serikkanlılıkla. "Ama böyle bir şyin bizim başmıza geleceğni zannetmem." Daha rahat nefes almaya başayarak oturdu ve atılmışbir ok te esinden geçip arkasında yere düşrken gayri ihtiyari başnı eği. zaman Laurana'nın elinin titrediğni gördü ve kızın kendini zor ayarak görünmeye çalışığ kadar sakin olmadığnı fark etti. Bizim bunu içmemizi mi istiyorsun?" diye sordu kız. Ejderanlar tarafından işence görmemizi engeller." Bunu nereden biliyorsun?" ! Bana güven," dedi büyücü belli belirsiz bir tebessüm ile. aurana ona bakarak ürperdi. Gayri ihtiyarı kan bulaşışpar aklarını deri zırhına sildi. Kan çıkmadı ama o farkına bile varmadı. anında bir yere bir ok çarptı. İkilmedi bile; öylece boşboşbaktı. Caramon, yanmakta olan umumi odanmın dumanı arasından yuvarlanırcasına çıktı. Omuzundaki bir ok yarası kanıyor, kendi kanının kırmızısı düşanının yeşl kanıyla garip bir biçimde karışyordu. "Ön kapıyı kırıp açıyorlar," dedi nefes nefese. "Nehiryeli buraya çekilmemizi emretti." "Dinle!" diye uyardı Raistlin. "Kırarak içeri girdikleri tek yer orası değl!" Mutfaktan arka sokağ açılan kapının da parçalanma sesi geliyordu. Kendilerini savunmaya hazırlanan Caramon ile Laurana, tam kapı parçalanırken arkalarını döndüler. Uzun ve kara bir suret girdi içeri. "Tanis!" diye haykırdı Laurana. Kılıcını kınına sokarak ona doğu koşu. "Laurana!" dedi nefes nefese Tanis. Kızı kollarına alarak sıkı sıkı sarıldı; neredeyse içindeki ferahlık duygusuyla kızı boğcaktı. Sonra Caramon kendi koca kollarını her ikisine birden doladı. "Herkes iyi mi?" diye sordu Tanis, konuşbildiğnde. "Şmdilik iyi," dedi Caramon, Tanis'in arkasına bakarak. Onun tek başna olduğnu görünce yüzü asıldı. "Neredeler..." "Sturm kayboldu," dedi Tanis yorgun bir halde. "Flint ile Tas caddesinin karşsında. Kender bir direğn altına sıkışış Giltha-nas iki blok ötede. Yaralı," diye anlattı Tanis Laurana'ya, "yarası kötü değl ama bu kadar ileriye gelemedi." "Hoşeldin Tanis," diye fısıldadı büyücü öksürerek. "Bizimle birlikte ölmek için tam zamanında geldin." Tanis sürahiye baktı, yanında duran kara torbayı gördü ve ani bir hayretle Raistlin'e baktı. "Hayır," dedi sertçe. "Ölmeyeceğz. En azından birileri gibi de-ğl..." aniden sözünü kesti. "Herkesi bir araya toplayın." Caramon hantal hantal yürüyerek uzaklaşı, avazı çıktığ kadar bağrıyordu. Umumi odada, kendi okları çoktan tükenmişolduğ için düşanın oklarını geriye onlara atan


Nehiryeli koşrak geldi. ^ Diğrleri umutla Tanis'e gülümseyerek onu izliyordu. Ona olan inançları karşsında yarımelf öfkelendi. Günün birinde, diye düşndü, onların güvenlerini boş çıkaracağm. Belki de o duruma düşüşmdür bile. Başnı kızgın kızgın salladı. "Dinleyin!" diye bağrdı, dışrıdaki ejderanların gürültüsü arasından sesini duyurmaya çalışyordu. "Arkadan kaçmayı deneyebiliriz! Han'a küçük bir kuvvet saldırıyor. Ordunun ana kısmı henüz şhire girmedi." "Birileri bizim peşmizde," diye mırıldandı Raistlin. Tanis başyla onayladı. "Öyle görünüyor. Pek zamanımız olmadı. Eğr tepelere ulaşbilirsek..." Aniden başnı kaldırarak sessizleşi. Hepsi kulak kabartarak sessizleşiler; gitgide yaklaşn tiz çığıkları, devasa deri kanatların gıcırtısını tanımışardı. "Gizlenin!" diye bağrdı Nehiryeli. Ama çok geç kalmışardı. Kulakları yırtan bir zırıltı ve arkasından bir bom sesi duyuldu. Taşve ahşpla inş edilmişüç katlı han, sanki eğeti sopalardan ve kumdan yapılmışgibi sarsıldı. Hava toz ve enkazla infilak etti. Dışrıda alevler patlıyordu. Tepelerinde, tahtaların açıldığnı ve kırıldığnı, düşn kütüklerin gümbürtülerini duyabiliyorlardı. Bina kendiliğnden çökmeye başadı. Yolarkadaşarı dilleri tutularak seyretmeye başadılar -tavan üst .katlara çöktükçe devasa tavan kirişerinin baskı altında titremesinin görüntüsü karşsında tutulmuşardı. "Dışrı!" diye bağrdı Tanis. "Bütün yer..." Tam yarımelfin üzerindeki kirişen büyük bir homurtu gelmişi ki kirişayrılarak çatırdadı. Laurana'yı bileğnden kavrayan Tanis, kızı elinden geldiğnce uzağ fırlattı ve Hanın önünde duran Elistan'ın kızı yakalayarak kucakladığnı gördü. Üzerindeki koca kirişçatırdayarak koparken Tanis büyücünün garip sözler viyakladığnı duydu. Sonra düşeye başadı, karanlığ doğu düşeye -sanki bütün dünya üzerine devriliyordu. Sturm tam köşden dönmüşü ki, tepesinde ejderhalar süzülürken Al Ejderha Hanı'nın bir alev ve duman bulutu içinde çöküşnü gördü. Şvalyenin kalbi üzüntü ve korkuyla deliler gibi atmaya başadı. Bir kapı aralığna sığndı, -kendi gırtlaktan ve soğk dillerinde onuşp gülüşn- birkaç ejderan yanından geçerken saklandı. Bel i ki bu işn bittiğni düşnüyorlar, kendilerine başa eğenceler arı orlardı. Üç ejderanın daha -kırmızı, değl mavi üniformalar giy iş tepedeki al ejderhaya yumruklarını sallayarak, Han'ın aceley-e yıkımından son derece üzüntü duyduklarını fark etti. . Sturm, ümitsizlikten kaynaklanan bir mecalsizliğn üzerini kapsl ladığnı hissetti. Ejderanlan boşboşseyredip, ne yapması gerekti-İğni düşnerek kapıya dayandı ve oracığ çöktü. Hepsi hâlâ ora, içeride miydi acaba? Belki de hepsi kaçmışı. Sonra kalbi acıyla çarp"- Şmşk gibi bir beyazlık görmüşü. "Elistan!" diye bağrdı, din adamının yıkıntı içinden, bir şyi sürükleyerek çıktığnı görünce. Kılıçlan çekili bekleyen ejderanlar din adamına doğu koşular; Ortak dilde teslim olmasını haykın-yorlardı. Sturm Solamniyalı bir şvalyenin düşanına haykırdığ meydan okuma sözleri ile durduğ kapı aralığndan fırladı. Ejderanlar döndüler, belli ki şvalyeyi görmek onları şşrtmışı. Sturm başa bir suretin daha kendisiyle birlikte koşuğnu belli belirsiz fark etti. Yanına bakınca, metal bir miğerden bir şmşk çaktığnı gördü ve cücenin


haykırdığnı duydu. Sonra bir kapı aralığndan büyü sesleri duydu. Yardım almadan ayakta duracak hali olmayan Gilthanas emek-liyerek çıkmışejderanları işret ederek bir büyü söylüyordu. Ellerinden alev içinde oklar fırladı. Yaratıklardan biri yanmakta olan göğünü tutarak devrildi. Flint bir başasının üzerine atladı, Sturm başa bir ejderanı yumruğ ile devirirken o da başnı bir ,taşile ezdi. Adam ileri doğu tökezlenirken Sturm Elistan'ı kucakladı. Dinadamı bir kadın taşyordu. "Laurana!" diye bağrdı Gilthanas kapı aralığndan. Dumandan baygınlık geçiren ve fenalaşn elf kızı buzlu gözlerini kaldırdı. "Gilthanas?" diye mırıldandı. Sonra başnı kaldırarak şvalyeyi gördü. "Sturm," dedi aklı karışp, belli belirsiz bir hareketle arkasını işret ederek. "Kılıcın, burada. Görmüşüm..." Gerçekten, Sturm de yıkıntının altında, belli belirsiz gümüşen bir şmşk görmüşü. Kılıcı oradaydı; yanında da Tanis'in kılıcı, Kith-Kanan'm elf kılıcı vardı. Taşyığnlarını bir kenara iten Sturm, korkunç ve devasa bir kurgan altında insan eliyle yapılıp bırakılmışbirer eser gibi duran kılıçları büyük bir saygıyla kaldırdı. Şvalye bir an için hareketleri, seslenişeri, çığıkları dinledi. Sadece korkunç bir sessizlik vardı. "Buradan gitmemiz gerek," dedi yavaşa, hiç kıpırdamadan. Dönmüşharabeyi seyreden Elistan'a baktı, yüzü ölü gibi beyazdı. "Diğrleri?" "Hepsi orada, içeride," dedi Elistan titreyen bir sesle. "Ve ya-nmelf..." "Tanis mi?" "Evet. Arka kapıdan gelmişi, tam ejderha Han'a saldırmadan önce. Hep bir aradaydılar, tam ortada. Ben bir kapı aralığnda duruyordum. Tanis kirişn kırıldığnı gördü. Laurana'yı attı. Kızı yakaladım, tavan onun üzerine çöktü. Kurtuluşarı imkansız gibi...." "İanmıyorum!" dedi Flint hiddetle, yıkıntının üzerine atlayarak. Sturm onu yakaladı, geriye çekti. "Tas nerede?" diye sordu şvalye cüceye sertçe. Cücenin yüzü asıldı. "Bir direğn altına sıkışı," dedi, yüzü acı ve hüzünle kül gibi olmuşu. Deliler gibi saçını başnı yolmaya başadı, miğerini düşrmüşü. "Onun yanına dönmem gerek. Ama onları bırakamam -Caramon-" Cüce ağamaya başadı, gözyaşarı sakallarına doğu akıyordu. "O koca, sersem öküz! Ona ihtiyacım var. Bunu bana yapamaz! Tanis de!" Cüce küfretti. "Lanet olasıcalar, onlara ihtiyacım var!" Sturm elini Flint'in omuzuna koydu. "Tas'ın yanına git. Sana ihtiyacı var. Sokaklar ejderan kaynıyor. Hepimiz..." 7 Laurana bir çığık attı; bu Sturm'ü bir mızrak gibi delip geçen dehşt verici, acıklı bir sesti. Arkasını dönerek, kızı tam yıkıntının içine doğu koşuracakken tuttu. "Laurana!" diye bağrdı. "Şna bak! Şraya bir bak!" Kendi ıstırabı içinde kızı sallıyordu. "Orada canlı kalmışbir şy olamaz!" "Bunu bilemezsin!" diye çığık attı kız hiddetle adama, adamın kollarından kurtularak. Elleri ve dizleri üzerine düşrek, kararmıştaşardan birini kaldırmaya çalışı. "Tanis!" diye haykırdı. Taşo kadar ağrdı ki anca birkaç milim oynatabildi. İi parçalanan Sturm, ne yapacağnı bilemeden kadını izledi. Sonra kararını çabuklaşıracak cevap geldi. Borular! Gitgide yaklaşyorlardı. Yüzlerce, binlerce boru. Ordular istilaya başamışı. Hüzünlü bir anlayışa başnı sallayan Elistan'a baktı. İi adam birden aceleyle Laurana'ya yöneldi.


"Bak canım," diye başadı Elistan kibarca, "onlar için yapabileceğn hiçbir şy yok. Yaşyanların sana ihtiyacı var. Ağbeyin yaralı, kender de. Ejderanlar istilaya başadı. Ya şmdi kaçar ve bu korkunç canavarlarla savaşaya devam ederiz, ya da hiç bir iş yaramayan bir kederle yaşmlarımızı boş harcarız. Tanis kendi yaşmını senin için verdi Laurana. Bunun gereksiz bir kurban olmasına izin verme." Laurana bakışarını kaldırarak ona bakakaldı; yüzü is ve kirle kapkara, gözyaşarı ve kanla yol yol olmuşu. Sorulan duyuyordu, Gilthanas'm seslerini duyuyordu, Flint'in Tas'ın ölüyor olduğyla [:' ilgili haykırışarını duyuyordu, Elistan'ın sözlerini duyuyordu;!


>onra, ejderha alevi gökten düşn karları erittikçe yağur olarak düşeye başadı. Yağur, yüzünden aşğya süzülerek, alev alev yanan tenini soğttu. "Yardım et bana Sturm," diye fısıldadı, neredeyse kelimeleri biçimlendiremeyecek kadar hissizleşişdudakları arasından. Adam kıza sarıldı. Kız, yaşdığ şktan sersem gibi, hasta bir halde ayağ kalktı. "Laurana!" diye seslendi ağbeyi. Elistan haklıydı. Yaşyanların ona ihtiyacı vardı. Ona gitmeliydi. Bu taşyığnı üzerine yatıp ölmeyi yeğese de gitmesi gerekiyordu. Bu, Tanis'in de yapacağ şy olurdu. Kıza ihtiyaçları vardı. Devam etmesi gerekiyordu. "Elveda Tanthalas," diye fısıldadı. Yağur artmışı; tatlı tatlı iniyordu, sanki tanrıların kendileri bile Güzel Tarsis için ağıyorlardı. Başna su damlıyordu. Bu son derece rahatsız ediciydi; soğktu. Raistlin yuvarlanmaya çalışı, sudan uzaklaşak için. Ama hareket edemiyordu. Üzerinde ağr bir yük onu eziyordu. Paniğ kapılarak çaresizlikle kurtulmaya çalışı. Korku bedenini kaplarken tamamen uyandı. Bilgi gelince, panik geçti. Raistlin bir kez daha denetimi eline almışı, kendisine öğetilmişolduğ gibi; gevşyip içinde bulunduğ durumu incelemek için kendini zorladı. Hiçbir şy göremiyordu. Tamamen karanlıktı, o yüzden diğr duyularına güvenmek zorundaydı. İk önce üzerindeki ağrlıktan kurtulmalıydı. Yere yapışış eziliyordu. Dikkatle kollarını oynattı. Hiç acı yoktu, kırık görünmüyordu. Uzanarak bir bedene dokundu. Zırhına ve kokusuna bakılacak olursa Caramon'du. İini geçirdi. Bunu anlamışolmalıydı. Bütün gücünü kullanan Raistlin kardeşni yana iterek, altından emekleyip çıktı. Yüzündeki suyu silen büyücü daha rahat nefes almaya başadı. Karanlıkta kardeşnin boynunu bularak nabzına baktı. Güçlüydü, adamın teni sıcaktı, düzenli nefes alıp veriyordu. Raistlin rahat bir nefes alarak yeniden yere uzandı. En azından, her neredeydiyse yalnız değldi. Neredeydi? Raistlin o son birkaç korkunç anı yeniden canlandırdı. Kirişn kırılışm, Tanis'in Laurana'yı kirişn altından fırlatışnı hatırladı. Bir büyü yaptığnı hatırladı, elindeki son güçle yapabildiğ kadar. Büyü bütün bedenini kaplamış hem kendi hem de yanındakileri fiziksel nesnelere karş koruyan bir kalkan oluşurmuşu, Cararnon'un kendisini onun üzerine atışnı, binanın etraflarına çöküşnü ve bir düşşhissi hatırladı. Düşş.. Öyle ya, Raistlin anlamışı. Her halde yer çökmüş Han'ın mahzenine düşüşerdi. Taşzemini el yordamıyla yoklayan büyücü aniden sırılsıklam ıslak olduğnu fark etti. Ama sonunda aradığ şyi buldu: Büyücülük Asası. Kristali kırılmamışı; ona Par-Salian tarafından İiz Büyücülük Kulesinde verilen Asa ancak ejderha ateşyle zarar görebilirdi. "Shirak," diye fısıldadı Raistlin ve Asa ışkla parıldadı. Oturduğ yerde doğularak etrafına bakındı. Evet, haklıydı. Hanı'ın mah-zenindeydiler. Kırılmışşrap şşleri muhteviyatlarını yere boşltıyorlardı. Bira fıçıları ikiye ayrılmışı. İinde yatıp durduğ şy sadece su değldi. Büyücü ışğ bütün zemin boyunca ışldattı. Tanis, Nehiryeli, Altınay, Tika, hepsi orada, Cararnon'un yakınlarına büzüşüşer-di. Hepsi iyi görünüyor, diye düşndü şyle aceleyle onları bir inceleyerek. Etraflarında dağlmışdöküntüler vardı. Kirişn


yarısı, yıkıntılar üzerinden yanlamasına uzanarak taşzemin üzerinde durmuşu. Raistlin gülümsedi. Ş büyü, güzel işi doğusu. Bir kez daha ona borçlu kalmışardı. Eğr soğktan telef olmazsak, diye hatırlattı kendi kendine. O kadar çok titriyordu ki asayı anca tutabiliyordu elinde. Öksürmeye başamışı. Bu onun ölümü olurdu. Dışrı çıkmaları gerikiyordu. "Tanis," diye seslendi, yarımelfi sarsmak için uzanarak. Tanis Raistlin'in büyüsünün koruyucu dairesinin kıyıcığnda, berelenmişyatıyordu. Mırıldanarak kıpırdandı. Raistlin bir kez daha sarstı. Yarımelf dönerek, gayri ihtiyari başnı korumak için kolları arasına aldı. "Tanis, emniyettesin," diye fısıldadı Raistlin öksürerek. "Uyan." "Ne?" Tanis dimdik oturdu, etrafına bakınarak. "Nerede..." Sonra hatırladı. "Laurana?" "Gitti." Raistlin ürperdi. "Sen onu tehlikenin dışna attın.." "Evet..." dedi Tanis, yeniden yerine çökerek. "Ve senin bir şyler söylediğni duydum, büyü..." "işe o yüzden ezilmedik." Raistlin sucuk gibi ıslanmışcüppesini etrafına topladı titreyerek ve aya düşüşgibi etrafına bakınmakta olan Tanis'e yaklaşı. "Hangi cehennim dibindeyiz..."


"Han'ın mahzenindeyiz," dedi büyücü. "Yer çöküp bizim buraya düşemize sebep olmuş" Tanis başnı kaldırıp baktı. "Bütün tanrılar adına," diye fısıldadı korkuyla. "Evet," dedi Raistlin, bakışarı Tanis'inkileri izleyerek. "Canlı canlı gömüldük." Al Ejderha Hanı'nın yıkıntısı altında yolarkadaşarı içinde bulundukları durumun muhasebesini yapıyorlardı. Pek ümit verici görünmüyordu. Altınay, Raistlin sayesinde zaten pek ciddi olmayan yaralarını iyileşirmişi. Fakat ne kadar süredir baygın yattıkları veya tepelerinde nelerin olup bittiğ hakkında bir fikirleri yoktu. Daha da kötüsü, nasıl kaçabileceklerini bilmiyorlardı. Caramon dikkatle tepelerindeki bazı taşarı açmaya çalışı ama bütün yapı çatırdayıp gacırdadı. Raistlin ona sertçe daha fazla büyü yapacak gücü olmadığnı hatırlattı ve Tanis, bezgin bir edayla koca adam bu iş unutmasını söyledi. Durmadan yükselen suyun içinde oturuyorlardı. Nehiryeli'nin de beyan etmişolduğ gibi iş ölümlerine önce neyin sebep olacağna varmışı: Havasızlık mı, donarak ölmek mi, Han'ın üzerlerine çökmesi mi, yoksa boğlmak mı. "Bağrıp yardım isteyebiliriz," diye önerdi Tika, sesine hakim olmaya çalışrak. "O zaman listeye ejderanları da ekleyin," diye cevapladı Raistlin hemen. "Seni duyabilecek yegane yaratıklar onlar." Tika'nın yüzü kızardı, acele acele eliyle yüzünü kapattı. Caramon kardeşne sitemle baktıktan sonra Tika'ya sarılarak kızı kendine çekti. Raistlin ikisine birden bezginlikle baktı. "Orada tek bir ses bile duymuyorum," dedi Tanis, aklı karışrak. "Sanki ejderanlar ve ordular..." Durdu, Caramon'la göz göze geldi; her iki asker de ani bir kavrayışa başarını salladılar. "Ne?" diye sordu Altınay onlara bakarak. "Düşan saflarının arkasındayız," dedi Caramon. "Ejderan orduları kasabayı istila ediyor. Ve büyük bir ihtimalle etraftaki millerce alanı da. Hiç çıkışyok; yani eğr dışrıya çıkabilmişolsaydık bile." Sanki sözlerinin öneminin altını çizmek istercesine tepelerinde sesler duydu yolarkadaşarı. Artık çok iyi tanımaya başadıkları, ejderanların gırtlaktan gelen sesleri onlara kadar geliyordu. "Sana söyleyeyim, bu zaman kaybından başa bir şy değl," diye sızlanıyordu başa bir ses; sesine göre Ortak dilde konuşn bir goblindi bu. "Bu mezbelelikte canlı manii yok." "Bunu Ejderha Yüceefendisi'ne söyle, seni sefil köpek-yiyen seni," diye hırladı ejderan. "Eminim düşncelerin efendi hazretlerinin ilgisini çeker. Ya da belki ejderhalarının ilgisini çeker. Emirlerinizi aldınız. Şmdi kazın, hepiniz." Bir kazma, taşarın yana sürüklenme sesi başamışı. Çatlaklardan toprak ve tozlar elenip akmaya başamışı. Koca kirişbiraz titremişama dayanmışı. Yolarkadaşarı neredeyse nefeslerini tutarak, Han'a saldırmışolan garip ejderanları hatırlayıp birbirlerine bakındılar. "Birileri peşmizde," dedi Raistlin. "Bu çöplük içinde ne arıyoruz?" diye gakladı bir goblin, goblin dilinde. "Gümüşmü? Mücevher mi?" Biraz goblince konuşbilen Tanis ile Caramon duyabilmek için çaba harcıyorlardı. "A a," dedi ilk goblin, emirlere homurdanan. "Ejderha Yüce-efendisi tarafından


bizzat sorguya çekilmek için aranan ajanlar veya onun gibi bir şyler." "Burada mı?" diye sordu goblin hayretle. "Aynen öyle dedim," diye homurdandı arkadaş. "Ne kadar ileri gittiğmi gördün. Ejderanlar, ejderha saldırdığnda onları handa kıstırdıklarını söylüyorlar. Hiç birinin kaçamadığnı söylüyorlar o yüzden Yüceefendi hâlâ burada olduklarına karar vermiş Eğr bana soracak olsan -ejderanlar köşye kıstı ve biz de onların hatalarının bedelini ödüyoruz." Arada bir ejderanların gırtlaktan gelen sesleriyle verilen sert bir emirle kesilen goblinlerin gürültüsüyle birlikte taşarın oradan oraya taşnma ve kazma sesi yükselmeye başamışı. Yukarıda en az elli kiş olmalı! diye geçirdi aklından Tanis, donup kalarak. Nehiryeli yavaşyavaşkılıcını sudan çıkarttı ve kurulamaya başadı. Genellikle neşli olan yüzü ciddileşn Caramon, Tika'yı bırakarak kılıcını buldu. Tanis'in bir kılıcı yoktu, Nehiryeli ona hançeri fırlattı. Tika kılıcını çekmeye davrandı ama Tanis başnı salladı. Birbirlerine çok yakın dövüşceklerdi fakat Tika'nın genişbir alana ihtiyacı vardı. Yarımelf gözlerinde bir soruyla Raistlin'e baktı. Büyücü başnı salladı. "Deneyeceğm Tanis," diye fısıldadı. "Ama çok yorgunum. Çok yorgun. Düşnemiyorum, konsantre olamıyorum." Islak cübbesi içinde şddetle titreyerek başnı eği. Bütün gücünü öksürmemek için harcıyor, ve öksürüklerini cübbe-sinin kolunda boğyordu.


Bir kez bundan kurtulsa tek bir büyünün onun işni bitereceğ-ni fark etti Tanis. Yine de diğrlerimizden daha şnslı olabilir. En azmdan canlı canlı ele geçmeyecek. Yukardaki sesler gittikçe yükseldi. Goblinler güçlü, yorulmaz işilerdi. Bu iş biran önce bitirmek sonra da Tarsis'i yağalamaya gitmek istiyorlardı. Yolarkadaşarı kasvetli bir sessizlik içinde bekliyordu aşğda. Neredeyse ani bir toprak ve ezilmiştaşseliyle birlikte taze yağur suyu akın etmişi aşğya. Silahlarını sıkı sıkı kavradılar. Artık ortaya çıkmaları an meselesiydi. Sonra, aniden, yeni sesler duyuldu. Goblinlerin korkuyla çığık attığnı duydular; ejderanlar onlara sesleniyor, iş geri dönmelerini söylüyorlardı. Fakat arkadaşar kazma ve küreklerin tepelerindeki taşar üzerine atıldığm ve anlaşldığ kadarıyla, büyük bir goblin ayaklanmasını durdurmaya çalışn ejderanların küfürlerini duyabiliyorlardı. Ve viyaklayan goblinlerin gürültüsünü bastıran, yüksek, belirgin, tiz bir çığık, daha uzaktan gelen bir çığığ cevap veren bir haykırışduyuldu. Sanki gün kavuşadan önce bozkırların tepesinde süzülen bir kartal çığığydı bu. Fakat bu haykırıştam tepelerinden gelmişi. Acı bir çığık duyuldu: bir ejderandı. Sonra bir yırtılma sesi duyuldu -sanki bir yaratığn bedeni parçalanmışgibi. Daha çok çığıklar, çekilen çeliğn takırtısı, başa bir haykırış başa bir cevap -son cevap çok yakından gelmişi. "Neydi bu?" diye sordu Caramon, gözleri fal taş gibi açılarak. "Bir ejderha değl. Sanki -sanki devasa bir yırtıcı kuşgibi!" "Her ne ise ejderanları lime lime ediyor!" dedi Altınay, dinledikçe korkuya kapılarak. Viyaklama sesleri aniden kesildi; gerisinde çok daha kötü bir sessizlik bırakarak. Eskisinin yerini ne gibi bir bela almışı acaba? Sonra kaldırılıp caddeye atılıp parçalanan taşarın, sıvaların, ahşbın sesi gelmeye başadı. Yukarıda her ne var idiyse, onlara ulaşakta kararlıydı! "Bütün ejderanları yedi," diye fısıldadı Caramon boğk bir sesle, "şmdi de bizim peşmize düşü!" Caramon'un koluna yapışn Tika bembeyaz oldu. Altınay hafifçe iç geçirdi; Nehiryeli bile o sakin görünüşnü biraz kaybeder gibi, dikkatle yukarı bakmaya başadı. "Caramon," dedi Raistlin titreyerek, "kapat çeneni!" Tanis büyücü ile hemfikir olduğnu kabul etmek zorunda kai di. "Kendimizi bir hiç uğuna korkutu..."diye başadı. Aniden b: r parçalanma gümbürtüsü duyuldu. Taş sıva, ahşp herşy etrafk -rina yağı. Tırnaklan Raistlin'in asasının ışğnda parlayan koce ıhan, pençemsi bir ayak yıkıntılar arasından uzandığnda hepsi saklanmaya çalışı. Çaresizlik içinde, kırılmışkirişer ve bira fıçıları altında saklana -çak yer arayan yolarkadaşarı, bu devasa pençenin yıkıntı araşr dan çıkıp gerisinde genişaçık bir delik bırakışnı hayret içinde seyrettiler. Herşy sessizdi. Kısa bir süre yolarkadaşarımn hiç biri kımıldanmaya cesaret edemedi. Ama sessizlik bozulmadan devam etti. "Tek şnsımız bu," diye fısıldadı Tanis yüksek bir tonda. "Cara-mon bak bakalım, yukarıda ne var." Ama zaten koca savaşı saklandığ yerden tırmanmaya başamış elinden geldiğnce


yıkıntılarla dolmuşzemin üzerinden ilerliyordu. Arkasından Nehiryeli izliyordu, kılıcını çekmiş "Hiçbir şy," dedi Caramon, delikten bakarak, aklı karışışbir halde. Kılıcı olmadan kendini çıplak hisseden Tanis deliğn altında durmak için yaklaşı, yukarı doğu bakarak. Sonra onlar hayret içinde bakarken, kara bir şkil belirdi üzerlerinde; yanan gökyüzü önünde bir siluet. Bu suretin arkasından koca bir yaratık yükseliyordu.- Gözleri ateşışğnda pırıldayan, tehlikeli biçimde kanca gibi eğilmişgagası alevlerde parlayan/devasa bir kartalın başnı anca görebiliyorlardı. Yolarkadaşarı geri büzüşüler ama çok geçti. Belli ki suret onları görmüşü. Daha yakma geldi. Nehiryeli'nin aklına -çok geçti ama- yayı gelmişi. Caramon bir eliyle Tika'yı kendine yaklaşırırken, öbür eliyle kılıcını tutuyordu. Öte yandan suret, ayağnın altında kayabilecek taşara dikkat ederek deliğn yakınına diz çökmüşü ve başnı gizleyen kukuletasını açtı. "Yeniden karşlaşık Tanis Yarımelf," dedi en az yıldızlar kadar serin, saf ve mesafeli bir ses.


8 Tarsışten kaçış 'Ejderha kürelerin öyküsü. E jderan orduları etrafı istila etmek için kaynaşrken, ejderhalar da derili kanatlarıyla tahrip olmuşTarsis şhri üzerinde uçuyorlardı. Ejderhaların iş tamamlanmışı. Pek yakında Ejderha Yüceefendisi onları yemden çağrarak, bir sonraki saldırıya hazır bekletecekti. Fakat şmdilik yanmakta olan şhirden yükselen süper-sıcak hava akımları üzerinde yükselerek, saklandığ yerden çıkacak kadar ahmak olan birkaç insanı yakalıyorlardı. Gökyüzünde al ejderhalar yüzüyor, mükemmel bir biçimde organize olmuşuçuşarını muhafaza ederek ölümün çember dansında süzülüyor, dalıyorlardı. Artık Krynn üzerinde onları durdurabilecek bir güç mevcut değldi. Bunu biliyorlardı ve zaferleriyle coşyorlardı. Fakat ara sıra, danslarım bozan bir şyler olmuyor değldi. Bir uçuşlideri, örneğn, bir han kenarındaki bir dövüşhaberi almışı. Genç bir erkek al ejderha olay yerine uçarken bölük komutanlarının yetersizliğ hakkında kendi kendine söyleniyordu. Gerçi Ejderha Yüceefendisi, Tarsis gibi yumuşk bir şhrin bile alınışnı izleyecek cesareti olmayan şşişbir hobgoblin olursa ne beklenebilirdi ki? Erkek al ejderha, Pyros'un sırtına ata biner gibi binmişVermi-naard'ın onları bizzat zaferden zafere uçurduğ günleri hatırlayarak içini çekti. İu351 te o bir Ejderha Yüceefendisiydi! Al ejderha başnı kederle salladı. Ah, işe o zaman savaşvardı. Artık açık açık gözünde canlandırabiliyordu, Emrindekilere havada kalmalarını söyleyerek o daha iyi görebilmek için alçaldı. "Sana emrediyorum! Dur!" Al ejderha uçuş sırasında hayretle yukarı bakarak durdu. Ses güçlü ve netti; bir Ejderha Yüceefendisi suretinden geliyordu. Fakat Ejderha Yüceefendisi'nin Toede olmadığ kesindi! Bu Ejderha Yüceefendisi, sıkı sıkı giyinmiş Yüceefendilerinin parlak maskesini ve ejderha pullu zırhını takmışolmasına rağen, sesinden anla-şdığna göre bir hobgoblin değl bir insandı. Fakat bu Yüceefendi nereden çıkıp da gelmişi? Ve neden? Çünkü al ejderha hayretler içinde, Yüceefendi'nin kocaman mavi bir ejderhaya binmişve birkaç mavi uçuşfilosunun refakatinde olduğnu görmüşü. "Ne emredersiniz Yüceefendi?" diye sordu al ejderha sertçe. "Ve Krynn'in bu bölümünde işniz olmadığ halde, ne hakla bizi durduruyorsunuz?" "İsanların kaderi benim isimdir, ister Krynn'in bu tarafında olsun, ister başa yerinde," diye cevap verdi Ejderha Yüceefendisi. "Ve silahşrluğmun kudreti bana size hükmetme hakkını veriyor yürekli al ejderha. Emirlerime gelince, senden bu zavallı insanları tutsak etmeni istiyorum, onları öldürmeni değl. Onlara, sorgulamak için ihtiyacım var. Onları bana getir. Karşlığnda ödüllendirileceksiniz." "Bakın!" diye seslendi genç diş bir al ejderha. "Grifonlar!" Ejderha Yüceefendisi bir hayret ve memnuniyetsizlik nidası attı. Ejderhalar aşğya baktıklarında üç grifonun dumandan yukarı doğu süzüldüklerini gördü. Al ejderhaların yarısı kadar bile olmasalar grifonlar hiddetleriyle ünlüydüler. Ejderan bölükleri, yollarına çıkacak kadar talihsiz olan sürüngen adamların başarını


keskin pençeleri ve yırtıcı gagalarıyla parçalayan grifonlar önünde, yel önünde savrulan küller gibi dağldılar.


Al ejderha nefretle hırladı ve yanında kendi uçuşbölüğyle dalmaya hazırlandı ama Ejderha Yüceefendisi süzülerek önüne geçti ve onun fren yapmasına neden oldu. "Size söylüyorum, öldürülmemeleri gerek!" dedi Ejderha Yüceefendisi sertçe. "Ama kaçıyorlar!" diye tısladı al ejderha hiddetle. "Bırakın kaçsınlar," dedi Yüceefendi soğk bir edayla. "Uzağ gidemezler. Bu görevinizi sizden devralıyorum. Ana birliğnize dönün. Ve eğr o ahmak Toede bundan söz ederse, ona mavi kristalden asayı nasıl kaybettiğnin sırrının Hükümdar Verminaard ile kaybolmadığnı hatırlatıverin. Seçkinamir Toede'nin hatırası hâlâ -benim aklımda- yaşyor ve eğr bana meydan okumaya kalkışrsa diğrlerine de duyruluverir!" Ejderha Yüceefendisi selam verdikten sonra iri mavi ejderhayı, muhteşm hızları, sırtlanndaki yükleriyle şhir kapılarından geçip kaçmalarına olanak sağayan grifonların ardından hızla sürmek için döndürdü. Al ejderha, mavilerin gece göğnde, iz peşnde gözden kayboluşarını izledi. "Biz de peşerine takılsak mı?" diye sordu diş al ejderha. "Hayır," diye cevap verdi erkek düşnceli düşnceli, gözleri uzakta küçülmekte olan Ejderha Yüceefendisi'nin üzerindeydi. "Ben ona karş çıkmam!" "Teşkkürlerinize ne ihtiyaç var, ne de böyle bir şy istiyoruz," diye kesti Tanis'in duraksaya duraksaya çıkan, yorgun sözlerini cümle ortasında Alhana Yıldızmeltemi. Yolarkadaşarı amansız bir yağur içinde üç grifonun sırtında, hayvanların tüylü boyunlarına elleriyle yapışış altlarında durmadan uzaklaşn ölmekte olan şhre endişyle bakıyorlardı. "Ayrıca beni dinledikten sonra teşkkürlerinize devam etmek istemeyebilirsiniz," diye beyan etti Alhana soğk bir edayla, arkasına binmişTanis'e bakarak. "Sizi kendi amacım için kurtardım. Babamı bulmam için savaşılara ihtiyacım var. Silvanesti'ye uçuyoruz." "Ama bu imkansız!" dedi Tanis nefesi kesilerek. "Arkadaşarımızla buluşamız lazım! Tepelere doğu uçun. Biz Silvanesti'ye gidemeyiz Alhana. Tehlikede olan çok şy var! Eğr ejderha kürelerini bulabilirsek bu kötü yaratıkları yok edip, savaş bitirebiliriz. O zaman Silvanesti'ye gidebiliriz..." "Silvanesti'ye şmdi gidiyoruz," diye karşlık verdi Alhana. "Bu konuda hiç bir seçiminiz yok Yanmelf. Grifonlarım sadece ve sadece benim emirlerime uyar. Eğr onlara emredersem sizi de o ej-derhaadamlar gibi paramparça ederler." "Günün birinde cifler uyanarak genişbir ailenin mensubu olduklarını anlayacaklar," dedi Tanis, sesi hiddetle titriyordu. "Geriye kalanlar kırıntılarla yetinirken onlar herşyi kapan büyük çocuklar gibi şmartılamazlar daha fazla." "Tanrılardan gelen bütün armağnları hak ettik biz. Siz insanlar ve yan-insanlar" -sesindeki sitem bir hançer gibi saplanıyordu-"da sahiptiniz bu armağnlara ama, tamahkarlığnızdan bunları har vurup harman savurdunuz. Sizin yardımınız olmadan da kendi varlığmızı devam ettirebilmek için savaşbiliriz. Sizin varlığnızı devam ettirebilmenize gelince, bu bizi pek ilgilendirmiyor." "Ama ş anda bizim yardımımızı can-ı gönülden istiyor gibisin!" "Bunun karşlığnı da fazlasıyla alacaksınız," diye karşlık verdi Alhana. "Silvanisti'de bize borcunuzu ödeyebilecek kadar ne çelik vardır, ne de mücevher..."


"Ejderha kürelerini arıyorsunuz," diye kesti sözünü Alhana. "Bir tanesinin nerede olduğnu biliyorum. Silvanesti'de." Tanis gözlerini kırpışırdı. Bir an için söyleyecek bir şy bulamadı ama ejderha küresinin bahsi aklına arkadaşarını getirmişi. "Sturm nerede?" diye sordu Alhana'ya. "Onu son gördüğmde se-ninleydi." "Bilmiyorum," diye cevap verdi kız. "Ayrıldık. O sizi bulmak için Han'a gidiyordu. Ben de grifonları yanıma çağrdım." "Madem savaşılara ihtiyacın vardı neden onun seni Silvanes-ti'ye götürmesine izin vermedin?" "Bu seni hiç ilgilendirmez." Alhana sırtını hiç ses çıkartmadan, açık açık düşnemiyecek kadar yorgun argın oturan Tanis'e döndü. Sonra Tanis, grifonun muazzam kanatlarının tüylü hışrtısı arasından belli belirsiz kendisine seslenildiğni duydu. Seslenen Caramon'du. Savaşı bir yandan bağrıyor, bir yandan da arkasını işret ediyordu. Şmdi ne var, diye düşndü Tanis bitmişbir halde. Tarsis'i kaplayan duman ve fırtına bulutlarını geride bırakmışar berrak gece göğne doğu gidiyorlardı. Tepelerinde yıldızlar pırıldıyor, kıvılcımlı ışkları elmaslar kadar soğk soğk parlıyor, iki takımyıldızın dünya tepesindeki yörüngelerinde boşkalmışkapkara deliklerine daha da bir dikkat çekiyorlardı. Aylar, hem gümüş hem de kızıl olanı batmışı ama Tanis'in parlayan yıldızla-n karartan kara suretleri görmek için onların ışğna ihtiyacı yoktu. "Ejderhalar," dedi Alhana'ya. "Bizi izliyorlar." Tanis, daha sonra Tarsis'ten kabus gibi kaçışarını hiç hatırlaya-mamışı. Neredeyse ejderhaların alevleri nefeslerini buzu kıran çekiç gibi ısıran rüzgarda geçen saatlerdi onlar. Kara suretlerin onları yakalayıp yakalamadıklarını anlamak için gözleri yaşrıncaya ve gözyaşarı yanaklarında donuncaya kadar arkasına bakıp durduğ, donmasına rağen yine de başnı önüne çeviremediğ panik saatleriydi. Korku ve yorgunluktan bitap düşrek akşm karanlığnda durmak ve yüksek bir kayalığn tepesindeki bir mağrada uyumaktı. Ve şfak vakti kalkınca -yeniden havada süzülürken- kara, kanatlı suretlerin hâlâ peşerinde olduğnu görmekti. Çok az yaratık kartal kanatlı grifonları yakalıyabilirdi. Fakat ejderhalar -o güne kadar gördükleri ilk mavi ejderhalar- hep ufuktaydılar, hep izliyorlardı; gündüzleri dinlenmelerine izin vermiyorlar ve yorgun grifonlann uyuması gereken gece vakitlerinde yolarkadaşarının saklanmalarına neden oluyorlardı. Çok az yiyecekleri vardı, sadece Alhana'nın getirmişolduğ ve paylaşığ qu-ith-pah -kuru meyva nevinden bedeni destekleyen ama açlığ pek iyi gelmeyen güçlü bir tayınvardı. Fakat Caramon bile pek fazla bir şyler yiyemeyecek kadar yorgun ve neşsizdi. Tanis'in açık açık hatırladığ ilk şy yolculuklarının ikinci gecesinde meydana gelmişi. Rutubetli ve kasvetli mağrada, ateşn etrafına toplanmışküçük gruba, kenderin Tarsis kütüphanesinde bulduklarını anlatıyordu. Ejderha kürelerinden söz edince Raist-lin'in gözleri pırıldamış ince yüzü içerden gelen canlı ve yoğn bir hararetle aydınlanmışı. "Ejderha küresi mi?" diye tekrarladı hafifçe. "Senin onları bilebileceğni düşnmüşüm," dedi Tanis. "Nedir bunlar?"


Raistlin hemen cevap vermedi. Hem kendi, hem de kardeşnin pelerine sarınarak mümkün olduğnca ateş yakın yattığ halde narin bedeni hâlâ soğktan titriyordu. Büyücünün altın gözleri, gruptan ayrı oturan, lütfedip mağrayı paylaşayı kabul etse de konuşaya katılmayan Alhana'ya çevrildi. Halbuki o anda, sanki kız başnı biraz çevirmişonları dinliyor gibiydi. "Silvanesti'de bir ejderha küresi var demişin," diye fısıldadı büyücü Tanis'e bakarak. "Elbette ki bu konuda danışlacak kiş ben değlim." "Bu konuda çok az şy biliyorum," dedi Alhana, soluk yüzünü ateşn ışğna doğu çevirerek. "Biz onu gelip geçmişyılların anısına, daha çok meraktan bir yadigar olarak alıkoyardık. İsanların bu kötülüğ yeniden uyandırıp, ejderhaları yeniden Krynn'e getireceklerini kim bilebilirdi?" Raistlin bir cevap veremeden Nehiryeli hiddetle konuşu. "Bu işn insanların başnın altından çıktığna dair bir kanıtınız yok!" Alhana Bozkırlı adama söz hakkı tanımazmışgibi baktı. Bir barbarla konuşanın kendisine yakışayacağnı düşnerek cevap bile vermedi. Tanis içini geçirdi. Bozkırlı adam zaten cifleri küçümsüyordu. Tanis'e güvenmesi için uzun bir zaman geçmişi; Gilthanas ile La-urana'ya güvenmesi için çok daha fazla bir zaman. Şmdi, tam Nehiryeli atalarından kalma önyargılarını yenmişgörünürken, Alhana bir o kadar önyargıyla yeni yaralar açmışı. "Pekala Raistlin," dedi Tanis sessizce, "ejderha küreleri hakkında neler biliyorsan anlat bize." "Bana içeceğmi getir Caramon," diye emretti büyücü. Kendisine emredildiğ gibi bir kupa sıcak su getiren Caramon, kupayı kardeşnin önüne bıraktı. Raistlin bir dirseğ üzerinde doğularak şfalı bitkileri suya karışırdı. Garip ve keskin koku bütün havayı doldurdu. Yüzünü buruşuran Raistlin, bir yandan konuşrken bir yandan acı karışmı yudumluyordu. "Rüyalar Çağ'nda, benim yolumdan olanlara Krynn üzerinde saygı gösterilip, hürmet edilirken beştane Yüksek Büyücülük Kulesi varmış" Büyücünün sesi, sanki acı bazı olayları hatırlamışgibi alçalmışı. Kardeş mağranın kayalık zeminine bakarak, asık bir yüzle oturuyordu. Tanis, ikizlerin her ikisine birden düşn gölgeyi görerek, Yüksek Büyücülük Kulesinde yaşmlarını böylesine değşkliğ uğatan nelerin olmuşolduğnu merak etti. Sormasının gereksiz olduğnu biliyordu. Her ikisine de bu konuda konuşak yasaklanmışı. Raistlin devam etmeden önce bir süre durakladı, sonra derin bir nefes aldı. "İinci Ejderha Savaşarı başadığnda, benim yolumda olanların en ululan en büyük Kule'de -Palanthas Kulesi'nde- toplanmışar ve ejderha kürelerini yapmışardı." Raistlin gözleri dalıp gitmişve fısıltı halinde çıkan sesi bir an için susmuşu. Yeniden konuşuğnda, sanki aklında yeniden yaşdığ bir anı anlatıyordu. Sesi bile değşiş daha bir güçlenmiş


derinleşiş netleşişi. Artık öksürmüyordu. Caramon ona hayretle baktı. "Kule'nin tepesindeki odaya gümüşay Solinari yükselirken ilk eirenler Ak Cübbeliler oldu. Sonra gökyüzünde Lunitari belirdi, üzerinden kan damlıyordu ve Kırmızı Cübbeliler girdi. Sonunda siyah kurs Nutari, yani yıldızlar arasındaki kara bir delik onu arayanlar tarafından görülmüşü ki Kara Cübbeliler geçtiler odanın içine. "Bu tarihin ilginç bir anıydı; Cübbeler arasındaki bütün düşanlık bastırılmışı. Bu dünya üzerinde sadece bir kez daha vuku bulacaktı, YitmişSavaşar zamanında büyücüler birleşceklerdi ama bu hiç bir zaman önceden bilinemezdi. O an için önemli olan büyük kötülüğn yokedilmesi gerektiğydi. Sonunda kötülüğn dünya üzerindeki bütün büyüyü yok etmeye niyetli olduğnu anlamışık, böylece sadece kendi büyüsü hayatta kalmışolacaktı! Kara Cübbeliler arasında onun büyük gücüyle birleşek isteyecekler yok değldi" -Tanis Raistlin'in gözlerinin yandığnı gördü- "fakat kısa bir süre sonra bu güce hükmedemeyeceklerini, sadece onun kölesi olacaklarını anladılar. Böylece ayların üçü de gökyüzünde dolunayken ejderha küreleri doğuşu." "Üç ay mı?" diye sordu Tanis yavaşa ama Raistlin onu duymadı bile ve kendisine ait olmayan bir sesle konuşaya devam etti. "O gece büyük ve güçlü bir büyü harekete geçmişi -o kadar güçlüydü ki çok az kiş buna dayanabiliyordu; yıkılmışardı, fiziksel ve ruhsal güçleri kurumuşu. Fakat o sabah kaideleri üzerinde ışkla pırıldayan, gölgelerle kararan beşejderha küresi duruyordu. Palanthas'ta sadece bir tanesi kalmışve diğrleri her biri dört Ku-le'den birine olmak üzere büyük tehlikeler içinde taşnmışı. Buralarda, onlar sayesinde Karanlıklar Kraliçesi'nden kurtulmuşardı." Raistlin'in gözlerinde alev alev yanan ışltı söndü. Omuzları çöktü, sesi kısıldı ve şddetle öksürmeye başadı. Diğrleri nefeslerini tutmuşonu seyrediyorlardı. Sonunda Tanis boğzını temizledi. "Üç ay ile neyi kastediyorsun?" Raistlin boşboşbaktı. "Üç ay mı?" diye fısıldadı. "Ben üç ay hakkında hiçbir şy bilmiyorum. Ne konuşyorduk?" "Ejderha küreleri. Bize onların nasıl yapıldıklarını anlattın. Sen nasıl..." Tanis, Raistlin'in kendisini ot şltesine bıraktığnı görerek sustu. "Ben size hiçbir şy anlatmadım," dedi Raistlin huzursuzca. "Sen neden söz ediyorsun?" Tanis diğrlerine baktı. Nehiryeli başnı salladı. Caramon dudaklarını ısırarak başnı çevirdi; yüzü endişyle asılmışı. "Ejderha kürelerinden konuşyorduk," dedi Altınay. "Bize onlar hakkında bildiklerini anlatacaktın." Raistlin ağındaki kanı sildi. "Pek bir şy bilmiyorum," dedi yorgun argın, omuzlarını silkerek. "Ejderha küreleri yüksek büyücüler tarafından yaratılmışardı. Benim yolumdakilerin en güçlüleri kullanabilirler onları ancak. Eğr kürelere hükmedecek kadar güçlü büyüleri olmayanlar kullanmaya kalkarsa, kürelerden büyük kötülüklerin çıkacağ söylenir. Bunun ötesinde hiçbir şy bilmiyorum. Bütün bildiğm ejderha kürelerinin YitmişSavaşar'da kaybolmuşoldukları. İi tanesinin Yüksek Büyücülük Kuleleri'nin Yıkılışnda yokolduğ söylenir; ayaktakımmın eline geçeceğne yoke-dildiğ. Kalan üç tanesine ait bilgiler büyücüleriyle birlikte yok oldu." Sesi kesildi. Yorgun Mr halde ot şltesine geri yaslanarak uykuya daldı.


"Yitik Savaşar, üç ayy garip bir sesle konuşn Raistlin. Bunların hiç biri bir anlam ifade etmiyor," diye mırıldandı Tanis. "Ben hiçbir şye inanmı/orum!" dedi Nehiryeli soğk bir edayla. Uyumak için hazırlanırken kürklerini silkiyordu. Tanis de tam onun gibi yapacaktı ki, Alhana'mn mağranın gölgesinden süzülerek Raistlin'in yanına gittiğni gördü. Uyumakta olan büyücüye bakarken eleri birbirine dolaşyordu. "Büyü konusunda güçlü" diye fısıldadı korku dolu bir sesle. "Babam!" Tanis aniden herşyi anlayarak kıza baktı. "Babanın küreyi kullanmaya çalışığnı düşnmüyorsun, değl mi?" "Korkuyorum," diye fısıdadı, ellerini ovuşurarak. "Kötülükle bir tek kendisinin savaşbileceğni ve topraklarımızdan uzak tutabileceğni söyledi. Kastettiji..." Hızla Raistlin'e doğu eğldi. "Bilmem gerekiyor! Onu uyancir ve tehlikenin ne olduğnu bana söylemesini sağa!" Caramon, kibarca ama sıkı sıkı tutarak onu geri çekti. Alhana ona sert sert baktı; güzel yüzü korku ve hiddetle çarpılmışı ve bir an için ona vuracakmışgibi durdu ama Tanis uzanarak kızın elini tuttu. "Lady Alhana," dedi sakin sakin, "onu uyandırmak bir iş yaramaz. O bildiğ herşyi bize anlattı. Diğr sese gelince, belli ki onun söyledikleri hakkında hiçbir şy hatırlamıyor." "Bunun daha önce de Raist'in başna geldiğni görmüşüm," dedi Caramon alçak sesle, "sanki bir başası oluyor. Ama bu hep onu yoruyor ve sonradan hiçbir şy hatırlamıyor." Alhana elini Tanis'in elinden sert bir hareketle çekti; yüzü soğk, saf, mermerimsi sükunetini koruyordu. Dönerek mağranın önüne doğu yürüdü. Nehiryeli'nin ateşn ışğnı gizlemek için astığ örtüyü tutarak, kenara çekip dışrı çıkarken neredeyse yırtacaktı. "İk nöbeti ben tutarım," dedi Tanis Caramon'a. "Sen biraz uyu." "Ben bir süre Raist'in yanında duracağm," dedi koca adam, şltesini narin ikizinin yanına sererken. Tanis, Alhana'yı izleyerek dışrı çıktı. Grifonlar, pençe şklindeki ön ayaklarıyla uçurum kenarına sıkı sıkı tutunmuş başarını boyunlarının yumuşk tüyleri arasına gömerek gürültülü gürültülü uyuyorlardı. Bir an için Alhana'yı karanlıkta göremedi; sonra koca bir kayaya yaslanmış baş kolları arasında acı acı ağarken gördü onu. Mağur Süvanesti kadını, eğr kadını zayıf ve aciz haliyle gördüğnü görse, onu hiç affetmezdi. Tanis kapıdaki örtünün arkasına geçti. "Ben nöbet tutacağm!" diye bağrdı yüksek sesle bir kez daha dışrı çıkmadan önce. Örtüyü kaldırınca, Alhana'mn irkilip aceleyle yüzünü gözünü sildiğni gördü. Sırtını adama dönmüşü; o da yavaşyavaşilerledi Alhana'ya doğu, toparlanacak zaman bırakarak. "Mağra boğcu," dedi kadın alçak bir sesle. "Dayanamıyorum. Nefes almak için dışrı çıktım." "İk nöbet benim," dedi Tanis. Sonra, duraksadıktan sonra ekledi, "Babanın ş ejderha küresini kullanmasından endiş ediyor gibisin. Mutlaka kürenin tarihçesini biliyordu. Sizin halkınız hakkında hatırladıklarıma göre o bir büyü kullamcısıydı." "Kürenin nereden geldiğni biliyordu," dedi Alhana; kendine hakim oluncaya kadar


sesi titremişi. "Genç büyücünün Yitik Savaşar ve Kulelerin yıkılış hakkında söyledikleri doğuydu. Fakat diğr üç kürenin kaybolmuşoldukları doğu değldi. Bir tanesi, babam tarafından, korunmak amacıyla Silvanesti'ye getirilmişi." "Bu Yitik Savaşar da neyin nesi?" diye sordu Tanis, Alhana'mn yanında kaya üzerine yaslanarak. "Oualinost'ta hiç irfan kalmamışmıydı?" diye cevap verdi kadın Tanis'e azarlarcasma bakarak. "İsanlarla karışıktan sonra ne kadar barbarlaşışınız!" "Diyelim ki bu sadece benim kabahatim," dedi Tanis, "İfan'a fazla kulak asmamışım." Alhana ona bir baktı, alay edip etmediğnden kuşulanmışı. Ciddi yüzünü görünce ve özellikle de kendisini yalnız bırakmasını istemediğ için sorusuna cevap vermeye karar verdi. "Kudret Ça-, ğ'nda İtar'ın ihtişmı git gide yükselirken İtar'ın Kralrahibi ve din adamları büyü kullanıcılarının gücünü kıskanır olmuşardı. Din adamları dünya üzerinde büyüye ihtiyaç kalmadığm düşnüyorlar -aslında tabii ki- denetleyemeyecekleri bir şy olduğ için bundan korkuyorlardı. Büyü kullanıcılarının kendileri, hatta ak cübbeliler bile, saygı görseler de, genellikle pek güven telkin etmiyorlardı. Papazların halkı büyücülere karş ayaklandırması zor olmamışı. Zaman gitgide kötüleşikçe, papazlar bütün kabahati büyü kullanıcılarının üzerine atmışı. Büyücülerin en son, yorucu sı-navlarını verdikleri yer olan Yüksek Büyücülük Kuleleri, büyücü- lerin güçlerinin toplandığ yerdi. Kuleler doğl birer boy hedefi olmuşu. İsanlar yığn yığn buralara saldırıyordu ve herşy arkadaşnın söylemişolduğ gibiydi: Cübbeler kuvvetlerinin son kalesini savunmak için, tarihleri içinde ikinci kez bir araya gelmişerdi." "Ama nasıl yenilmişolabilirler?" dedi Tanis inanamayarak. "Büyücü arkadaşnı gördükten sonra bunu sen mi soruyorsun? Ne kadar güçlü olursa olsun, dinlenmeye ihtiyacı var. En güçlüle-rin bile büyülerini yenilemek, hatıralarını tazelemek için zamana ihtiyaçları vardır. Bu yolun en yaşıları bile -o günden beri güçlerine denk bir güç Krynn üzerinde görünmemişolanları bile- uyumak ve büyü kitaplarını okumak için saatler harcamak zorundaydı. O zamanlarda da aynı şmdi olduğ gibi büyü kullanıcılarının sayısı azdı. Kaybetmenin ölüm demek olduğnu bildikleri için Yüksek Büyücülük Kuleleri'ndeki sınavı göze alabilen çok az kiş vardı." "Kaybetmek ölüm mü demek?"dedi Tanis yavaşa. "Evet," diye cevapladı Alhana. "Arkadaşn Sınav'ı bu kadar genç yaşa aldığna göre çok cesur. Ya çok cesur....ya da hırslı. Bunu sana hiç anlatmamışmıydı?" "Hayır," diye mırıldandı Tanis. "Bu konuda hiç konuşaz. Ama sen devam et." Alhana omuzlarını silkti. "Savaşn umutsuz olduğ ortaya çıkınca büyücülerin kendileri Kulelerin ikisini yok ettiler. İfilak, et-


rafındaki millerce araziyi mahvetmişi. Sadece üç tanesi ayakta kalmışı -İtar Kulesi, Palanthas Kulesi ve VVayreth Kulesi. Fakat diğr iki Kulenin bu korkunç infilakı Kralrahip'i korkutmuşu. İtar ve Palanthas Kulelerindeki büyücülere eğr Kuleleri tahrip etmezlerse bu şhirlerden sağsalim geçmeleri için izin vermişi çünkü Kralrahip'in de çok iyi bildiğ gibi isteselerdi büyücüler iki şhi-ri de yerle bir edebilirlerdi. "Ve böylece büyücüler hiç kuştılmamışolan Kule'ye -Kharolis Dağarındaki VVayreth Kulesi'ne gittiler. VVayreth 'te yaralarını sararak, hâlâ dünya üzerinde kalmışolan büyülerini gelişirdiler. Yanlarına alamadıkları büyü kitaplarını -çünkü bu kitapların sayısı çok fazlaydı ve büyülerle korunuyordu- Palanthas'taki kütüphaneye bıraktılar ve bu kitaplar benim halkımdaki bilgilere göre hâlâ burada bulunmaktadır." Gümüşay yükselmişi; ayın ışnlan kızlarını, Tanis'in nefesini kesen bir güzellikle ama bir o kadar da yüreğne işeyen bir soğklukla taçlandırıyordu. "Üçüncü ay hakkında ne biliyorsun?" diye sordu, gece göğne bakıp titreyerek. "Kara bir ay...'" "Çok az şy," diye cevap, verdi Alhana. "Büyü kullanıcıları aylardan güç çekerler; Ak Cübbeliler Solinari'den, Al Cübbeliler Lu-nitari'den. Bilgilere göre Kara Cübbelilere de gücünü veren bir ay vardır fakat onu göklerde bulmasını ve ismini bir tek onlar bilirler." Tanis Raistlin'in onun adını bildiğni düşnüyordu; ya da en azından diğr ses biliyordu. Ama bunu yüksek sesle söylememişi. "Baban ejderha küresini nasıl elde etmişi?" "Babam Lorac bir çıraktı," diye cevap verdi Alhana yavaşa yüzünü gümüşaya çevirerek. "İtar'daki Yüksek Büyücü Kulesi'ne Sınav için gitmişi; Sınav'ı vermişve hayatta kalmayı başrmışı. Ejderha küresini ilk orada görmüşü." Bir an için kız sessizleşi. "Sana, şmdiye kadar hiç kimseye anlatmamışolduğm ve onun da benden başa kimseye anlatmamışolduğ bir şy anlatacağm. Bunu sana anlatmamın nedeni senin ne...neyle karşlacağm bilme hakkın olduğnu düşnmem. "Sınav sırasında ejderha küresi..." -Alhana tereddüt etmişi: belli ki, doğu sözcükleri arıyordu- " ona konuşuş aklının içinde. Küre büyük bir felaketin yaklaşakta olduğndan korkuyordu. 'Beni burada İtar'da bırakmamalısın,' demişona. 'Eğr bırakırsan ben yokolurum ve dünya kaybolur.' Babam -aslında ejderha küresini çalmışda denilebilir, gerçi o kendini küreyi kurtarıyor gibi gö rüyor. "İtar Kulesi terk edilmiş Kralrahip buraya yerleşrek kendi amaçlan için kullanmış Sonunda büyücüler Palanthas Kulesi'ni de terk etmişer." Alhana titredi. "Onun hikayesi korkunçtur. Kralra-hibin talebesi olan Palanthas Kral Naibi, kapısını mühürleyip kapatmak için Kule'ye gelmiş-daha doğusu o öyle söylemiş Fakat herkes gözlerinin o güzelim Kule üzerinde açgözlülükle oynaşığnı görmüş çünkü içerdeki -hem iyi hem kötü- harikalar hakkında bir sürü söylenti bütün ülkeye yayılmışış "Ak'ın Büyücüleri Kule'nin narin altın kapılarını kapatarak, gümüşanahtarla kilitlemişer. Tam Kara Cübbeliler'den biri üst katlardaki pencerelerden birinde belirdiğ sırada Kral Naibi elini uzatmış niyeti anahtara uzanmakmış " 'Hem geçmişn, hem de şmdinin ustaları güçleriyle geri dö-nünceye kadar


kapılar kapalı, salonlar boşkalacak,' diye bağrmışbüyücü. Sonra kötü büyücü atlayarak, kendisini kapıların üzerine atmış Zıpkın gibi sırıklar kara cübbeyi delmiş büyücü Kule üzerine lanet etmişi. Kanı yere dökülmüş gümüşve altın kapılar buruşrak eğlip bükülmüşve kararmış Beyaz ve kırmızıdan oluşn pırıl pınl kule solarak buz grisi taşrengine dönmüş siyah minareleri ufalanarak toz olmuş "Kral Naibi ile insanlar dehşt içinde kaçışışar. Bu güne kadar kimse Palanthas Kulesi'ne girmeye cesaret edememiş-hatta kapısına yaklaşaya bile cesaret edememiş İu351 te babam, Kule'nin lanetlenmesinden sonra ejderha küresini Silvanesti'ye getirmişi." "Ama herhalde baban almadan önce küre hakkında bir şy biliyordu," diye ısrar etti Tanis. "Onun nasıl kullanılacağnı..." "Öyleyse bile, bundan hiç söz etmemişi," dedi Alhana bezgin bir edayla, "benim bütün bildiğm bu kadar. Şmdi dinlenmem gerek. İi geceler," dedi Tanis'e, yüzüne bakmadan. "İi geceler Lady Alhana," dedi Tanis kibarca. "Bu gece rahat rahat dinlen. Ve endişlenme. Baban akıllı biri, bugüne kadar başndan neler gelip geçmiş Ben herşyin yolunda olduğna eminim." Alhana tek bir söz söylemeden ilerlemeye başadı, sonra Ta-nis'in sesindeki yakınlığ duyarak tereddüt etti. "Sınav'ı geçmişolmasına rağen," dedi yavaşa, o kadar yavaşkonuşyordu ki Tanis onu duyabilmek için bir adım yaklaşak zorunda kalmışı, "büyü konusunda sizin genç arkadaşnız kadar güçlü değldi. Ve eğr ejderha küresinin tek ümidimiz olduğnu düşndüyse korkarım..." Sesi kesildi. "Cücelerin bir sözü vardır." Bir an için aralanndaki setin alçal-mışolduğnu hisseden Tanis elini Alhana'nın ince omuzlarına dolayarak kızı kendine doğu çekti. " 'Ödünç alınan sorunlar, üzüntü faiziyle geri ödenir.' Sıkılma. Biz seninleyiz." Alhana cevap vermedi. Bir an için adamın onu avutmasına izin verdikten sonra onun ellerinden kurutularak, mağranın girişne yürüdü. Orada durarak geri baktı. "Arkadaşarın için endişleniyorsun," dedi. "Endişlenme. Şhirden kaçtılar ve emniyetteler. Gerçi kender bir ara ölüme yaklaşışı ama kurtuldu ve şmdi bir ejderha küresini bulmak için Buz Duvar'a doğu gidiyorlar." "Nereden biliyorsun?" dedi Tanis hayret içinde. ; "Söyleyebileceğm herşyi söyledim." Alhana başnı salladı. "Alhana! Bunu nereden biliyorsun?" diye sordu Tanis ters bir edayla. Soluk yanakları pembeleşn Alhana mırıldandı, "Ben...ben, şvalyeye bir Yıldızziyneti vermişim. O, taşn gücünü ve nasıl kullanılacağnı bilmiyor tabii ki. Ziyneti neden ona verdiğmi bilemiyorum, sadece..." "Sadece ne?" diye sordu Tanis inanamıyacak kadar hayretler içindeydi. "Çok yürekliydi, çok cesur. Bana yardım edebilmek için hayatını tehlikeye atmışı, daha benim kim olduğmu bile bilmeden. Başm dertte olduğ için bana yardım etti. Ve..." Gözleri pırıldadı. "Ve ejderhalar insanları öldürürken ağadı. Daha önce ağayan erişin bir insan görmemişim. Ejderhalar gelip bizi evimizden ettiğnde bile biz ağamamışık. Galiba artık ağamayı unuttuk." Sonra, sanki çok fazla konuşuğnu fark etmişgibi aceleyle örtüyü yana çekerek mağraya girdi.


"Tanrılar adına!" diye derin bir nefes aldı Tanis. Yıldızziyneti! Ne kadar nadir, ne kadar eşiz bir armağn! Ayrılmak zorunda kalan elf aşklar tarafından birbirlerine verilen bir armağn; ziynet ruhlar arasında bir bağkurardı. Bu şkilde bağanan çiftler aşlarının en derin hislerini paylaşrlar-ve ihtiyaç anında birbirlerine güçlerini bahsedebilirlerdi. Fakat Tanis uzun yaşmı boyunca, daha önce, hiç bir insana Yıldızziyneti verildiğni duymamışı. Bu bir insana ne yapardı? Ne tür bir etki yaratırdı? Ve Alhana .. bir insanı hiçbir zaman sevemez, hiç bir zaman aşına karşlık vermezdi. Bu bir nevi kör sevda olmalıydı. Tek başnaydı ve çok korkmuşu. Hayır, eğr elfler veya Alhana içinde bir şyler, büyük ölçüde değşezse bunun sonu sadece hüzün olurdu. Tanis'in içi, Laurana ve diğrlerinin emniyette olduğ bilgisiyle ferahladığ halde, Sturm için korku ve hüzünle dolmuşu. üçüncü gün, gün doğmuna doğu ilerleyerek yolculuklarına devam ettiler. Görünüş göre ejderhalar onları kaybetmişi; gerçi Tika, arkaya doğu bakarken ufukta kara noktalar gördüğnü düşnüyordu. Ve o akşmüstü, güneşarkalarında kavuşrken, Silvanesti'yi dışdünyadan ayıran Thon-Thalas -Hüküm-dar'ın Nehri- diye bilinen nehire yaklaşışardı. Bütün yaşmı boyunca Tanis, her ne kadar Qualinesti'deki elfler buradan pişanlık duymadan bahsetseler de kadim Elf Yurdu hakkındaki harikaları ve güzelliğni dinlemişdurmuşu. Onlar kaybettikleri Silvanesti harikalarını özlemiyorlardı, çünkü bu harikalar iki elf soyu arasında gelişn ayrılıkların bir sembolü haline gelmişi. Oualinesti'deki elfler doğ ile uyum içinde yaşyor; doğnın gü-2elliğni gelişirip çoğltıyorlardı. Yuvalarını toz ağçlan arasına kurmuşar, ağçların gövdelerine büyüyle gümüşve altın kakmışlardı. Evlerini pırıl pırıl gül rengi kuvarstan yapmışar ve doğnın da onlarla birlikte yaşmasını sağamışardı. Öte yandan Silvanesti tüm nesnelerin benzersizliğni ve çeştliliğni takdir ediyordu. Bu benzersizliğn doğl olarak var olmadığnı fark ederek, doğyı kendi ideallerine uyması için yeniden biçimlendirmişerdi. Hem sabırları, hem de zamanlan vardı; çünkü yaşmları yüzyıllarla ölçülen elfler için asırlar neydi ki? Böylece bütün ormanı budayarak ve kazarak yeniden biçimlendirmişer, ağçları ve çiçekleri inanılmayacak güzellikte mükemmel bahçeler olmaya zorlamışardı. Onlar evlerini "inş" etmiyorlar doğl olarak toprakta bulunan mermer kayalarını oyarak öyle garip ve harika şkillerde biçimlendiriyorlardı ki -ırklar birbirlerine yabancılaşadan önce- cüce ustalar bunları seyretmek için millerce yok katedîyorlar ve bu nadir . güzellik karşsında ellerinden ağamaktan başa bir şy gelmiyordu. Ve dendiğne göre Silvanesti bahçelerine dalan bir insan buradan ayrılamaz, güzel bir rüyaya yakalanıp kendinden geçerek, sonsuza kadar burada avare avare dolaşrdı. Tanis bütün bunları bir efsane gibi duymuşu tabii ki çünkü Soykıyımı Savaşarı'ndan beri hiç bir Qualinestili kadim yurtlarına ayak basmamışı. Bilindiğ kadarıyla bundan önceki yıllardan beri de, hiçbir insanın buraya girmesine izin verilmemişi. "Peki ya anlatılanlar," diye sordu Tanis Alhana'ya, grifonlarm sırtında toz ağçlarının üzerinden uçarlarken, "insanların Silvanes-ti'nin güzelliğne kapılmalarıyla ve bir daha terk edememeleriyle ilgi anlatılanlara ne demeli? Arkadaşarım bu topraklara girmeye cesaret etmeliler mi?" Alhana dönüp ona


baktı. "İsanların zayıf olduklarını bilirdim," dedi soğk soğk, "ama onların o kadar da zayıf olduklarını zannetmem. İsanların Silva-nesti'ye gelmedikleri doğu, ama bunun nedeni bizim onları içeri, almamamız. Kesinlikle onları içeri almak istemeyiz. Eğr böyle bir tehlike olduğnu düşnseydim sizi yurduma sokmazdım." "Sturm'ü de mi?" diye alayla sormaktan kendini alamadı Tanis, kızın iğeleyici tonuna takılarak. Fakat cevaba hazırlıklı değldi. Alhana onun yüzüne bakmak için olduğ yerde o kadar hızlı döndü ki kara saçları bir kırbaç gibi tenini dövdü. Yüzü hiddetten öylesine beyazlaşışı ki, yarı şffaf gibi görünüyordu ve Tanis kızın derisi altında atan nabzını görebiliyordu. Kara gözleri onu kara derinliklerine yutacak gibiydi.


"Bu konuda bana konuşyım deme!" dedi kenetlediğ dişeri ve bembeyaz dudakları arasından. "Bir daha onun hakkında konuşa!" "Ama dün gece..." diye kekeledi Tanis, elini yanan yanağna götürerek. "Dün gece hiç yaşnmadı," dedi Alhana. "Zayıftım, yorgundum, korkmuşum. Aynı o zaman olduğ gibi...Stur- şvalyeyle karşlaşığm zaman olduğ gibi. Sana Yıldızziyneti'nden söz ettiğm için çok pişanım." "Ona verdiğne de pişan mısın?" diye sordu Tanis. "Tarsis'e adım attığm güne pişanım," dedi Alhana alçak, öfkeli bir sesle. "Keşe oraya hiç gitmeseydim! Hiç!" Aniden önüne dönüp Tanis'i karanlık düşnceler içinde bıraktı. Yolarkadaşarı güneş doğu döne döne yükselen bir dizi inci gibi duran yüksek Yıldızlar Kule'sinin görüşsahasındaki nehire tam varmışardı ki, grifonlar aniden durdular. İeri doğu bakan Tanis bir tehlike işreti göremiyordu. Ama grifonlar hızla alçalmaya devam ediyorlardı. Gerçekten de Silvanesti'nin bir hücum altında olduğna inanmak zordu. Eğr ejderanlar ülkeyi istila etmişolsalardı havaya yükselecek olan ince kamp ateşeri yoktu görünürlerde. Topraklar kararmamış harap olmamışı. Altında, gün ışğ altında pırıldayan toz ağçlarının yeşllerini görebiliyordu. Orada burada, mermer binalar ormanı beyaz bir ihtişm ile beneklendiriyordu. "Hayır!" Alhana grifonlara elf dilinde konuşyordu. "Size emrediyorum! Yolunuza devam edin! Kule'ye ulaşak zorundayım!" Fakat grifonlar onu duymazlığ gelerek gittikçe alçalan halkalar çiziyorlardı. "Ne var?" diye sordu Tanis. "Neden duruyoruz? Kule göründü. Sorun nedir?" Etrafına bakındı. "Etrafta endiş edilecek bir şy göremiyorum." "Yollarına devam etmeyi reddediyorlar," dedi Alhana, yüzü endişyle asılmışı. "Nedenini bana söylemiyorlar, sadece burdan sonra kendi başmıza yolculuk etmemiz gerektiğni söylüyorlar. Olanları anlayamıyorum." Bu Tanis'in hoşna gitmemişi. Grifonlar hiddetli, kendi başarına buyruk yaratıklar olarak bilinirlerdi ama birkez sadakatleri kazanıldığnda, efendilerine ölmeyen bir bağılıkla hizmet ederlerdi. Silvanestili elf soyluları grifonları her zaman kendi hizmetleri için evcilleşirirlerdi. Ejderhalardan daha küçük olmalarına rağen şmşk gibi hızlan, yırtıcı pençeleri, parçalayıcı gagaları ve aslan pençeli arka ayaklan onların saygı uyandıran birer düşan olmasına neden oluyordu. Krynn'de korktukları çok az şy olduğnu duymuşu Tanis. Hatırladığna göre bu grifonlar, Tarsis, ejderhalarla arı oğlu gibi kaynarken korkmadan şhrin içine uçmuşardı. Yine de grifonlann şmdi korktukları apaçık ortadaydı. Alha-na'nın uçmaya devam etmeleri gerektiğne dair kızgın, mütehak-kim emirlerine karş koyarak nehrin kıyısına konmuşardı. Sözünü dinleyeceklerine, karamsarca gagalarıyla tüylerini düzelterek inatla itaat etmeyi reddetmişerdi. Sonuç olarak yolarkadaşarına grifonların sırtından inip, eşalarını boşltmaktan başa yapacak bir şy kalmamışı. Sonra kuşas-lan yaratıklar, af dilercesine hiddetli bir asaletle kanatlannı gerip süzülerek uzaklaşılar. "Evet, işe böyle," dedi Alhana sertçe, kendine çevrilen kızgın bakışan görmezlikten gelerek. "Yürümemiz gerek o kadar. Gideceğmiz yer uzak değl." Yolda kalan yolarkadaşarı nehir kenarında durup pırıl pırıl akan suyun gerisindeki ormana baktılar. Hiç biri konuşuyordu. Hepsi gergin, tetikte, bir sorun beklentisi


içindeydi. Fakat bütün görebildikleri, kavuşn günün son ışnlarıyla oynaşn toz ağçlarıydı. Kıyıyı yalayan nehir mınldanıyordu. Toz ağçları hâlâ yeşl olmasına rağen, kışn sessizliğ toprakları örtmüşü. "Halkının istila altında olduğ için kaçmışolduğnu söylememişmiydin?" diye sordu sonunda Tanis, Alhana'ya. "Eğr bu topraklar ejderhaların yönetimi altındaysa, ben de bir lağm cücesiyim!" diye homurdandı Caramon. "Öyleydik!" diye cevap verdi Alhana, gözleri güneşe aydınlanmışormanı tararken. "Ejderhâlar gökleri doldurmuşu -aynı Tar-sis'teki gibi! Ejderhaadamlar bizim canım ormanlarımıza girmişyakıyor, yıkıyordu..." Sesi kesildi. Caramon Nehiryeli'ne yaklaşrak eğldi ve mırıldandı, "Olmayacak şye amin demek!" Bozkırlı adam kaşarını çattı. "Eğr, başa bir şy varsa şnslı sayılırız," dedi, gözleri elf kızı üzerinde. "Neden bizi buraya getirdi? Belki de bu bir tuzaktır." Caramon bir an için bunu düşndü sonra huzursuzca, grifonlar gittiğnden beri hiç konuşayan, kıpırdamayan ve garip gözlerini ormandan ayırmayan kardeşne baktı. Koca dövüşü kılıcının kı-nlni açtı ve Tika'ya yaklaşı. Sanki kazara, elleri birleşvermişi. Ti-jca korku dolu bir bakışa Raistlin'e baktı ama Caramon'a da sıkı sıkı sarıldı. Büyücü gözlerini kaçırmadan vahş doğya bakıyordu sadece. "Tanis!" dedi Alhana aniden; neşsinden ne yaptığnı unutmuş adamın kolunu tutmuşu. "Belki de iş yaramışır! Belki de babam onları yenmişir ve biz de yurdumuza geri dönebiliriz! Ah Tanis..." Heyecanla tir tir titriyordu. "Bütün yapacağmız nehri geçip gerçeğ öğenmek! Haydi! Sal, ş dönemecin hemen ardında duruyor..." "Alhana bekle!" diye seslendi Tanis, ama kız düzgün, çimenlik kıyıdan koşyor, etekleri bilekleri etrafında oynaşyordu bile. "Alhana! Tüh be. Caramon, Nehiryeli peşnden gidin. Altınay, konuşrak onun biraz sağuyulu davranmasını sağa." Nehiryeli ile Caramon huzursuzca birbirlerine baktılar ama Ta-nis'in emrettiğ gibi davranıp nehir kıyısı boyunca Alhana'nın peşnden koşular. Altınay ile Tika daha yavaşa izledi onları. "Bu ormanda neler olduğnu kim bilebilir?" diye mırıldandı Tanis. "Raistlin..." Büyücü sanki, duymuyordu bile. Tanis ona daha çok yaklaşı. "Raistlin?" diye tekrarladı, büyücünün dalgın bakışnı görürerek. Raistlin ona boşboşbakıyordu, sanki bir rüyadan uyanmışgibi. Sonra büyücü birisinin kendisiyle konuşakta olduğnu fark etti. Bakışarını indirdi. "Ne var Raistlin?" diye sordu Tanis. "Neler hissediyorsun?" "Hiçbir şy Tanis," diye cevapladı büyücü. Tanis gözlerini kırpışırdı. "Hiçbir şy mi?" diye terarladı. "Sanki delinmez bir sis var, boşbir duvar var," diye fısıldadı Raistlin. "Hiçbir şy görmüyorum, hiç birsey hissetmiyorum." Tanis ısrarla ona baktı ve aniden Raistlin'in yalan söylediğni anladı. Ama neden? Büyücü yarımelh'n bakışarını sükunla karşladı; hatta dudaklarında minik, çarpık bir tebessüm bile vardı, sanki Tanis'in ona inanmadığnı bildiğ halde umursamıyormuşgibi.. "Raistlin," dedi Tanis yavaşa, "diyelim ki elfkral Lorac ejderha küresini


kullanmaya kalkmışolsun -ne olurdu?" Büyücü gözlerini kaldırarak ormana baktı. "Sence bu mümkün mü?" diye sordu. "Evet," dedi Tanis, "Alhana'nın bana anlattığ kadarıyla Istar'da-ki Yüksek Büyücülük Kulesi'ndeki Sınav sırasında bir ejderha küresi Lorac'a konuşuş ondan kendisini yaklaşn felaketten kurtarmasını rica etmiş" "Peki o bu sözlere uymuşmu?" diye sordu Raistlin, sesi en az kadim nehrin mırıldanan suları kadar yavaşı. "Evet. Onu Silvanesti'ye getirmiş" "Demek ki buradaki İtar'm ejderha küresi," diye fısıldadı Raistlin. Gözlerini kıstıktan sonra içini ��ekti,.özlem dolu bir ah edişi bu. "Ejderha küreleri hakkında hiçbir şy bilmiyorum," dedi soğk bir edayla, "senin anlattıkların hariç. Fakat şnu gayet iyi biliyorum Yarımelf: Hiç birimiz Silvanesti'den yara almadan çıkamıyacağz, tabii o da çıkabilirsek." "Ne demek istiyorsun? Orada ne gibi bir tehlike var?" "Benim ne gibi bir tehlike gördüğm neyi değşirir ki?" diye sordu Raistlin, ellerini kırmızı cübbesinin kolları içine sokup kavuşurarak. "Silvanesti'ye girmek zorundayız. Bunu en az sen de benim kadar bilirsin. Yoksa bir ejderha küresi bulma şnsını geri mi çevireceksin?" "Ama eğr bir tehlike görüyorsan söyle bize! En azından hazırlıklı gireriz..." diye başadı Tanis kızgınlıkla. "O zaman hazırlanın," diye fısıldadı Raistlin usulca ve dönerek kardeşnin ardından, kumlu nehir kıyısından yürümeye başadı yavaşyavaş Yolarkadaşarı, güneşn son ışnları nehrin diğr yanındaki toz ağçlan arasında oynaşrken nehiri geçtiler. Ve sonra Silvanes-ti'nin efsanevi ormanı yavaşyavaşbir karanlık tarafından boğldu. Gecenin gölgeleri, salın omurgasının altına dolan karanlık sular misali, ağçların dibine aktılar. Yolculukları yavaşilerliyordu. Sal -nehrin her iki kıyısına da ipler ve makaralardan oluşuşayrıntılı bir sistemle bağanmışaltı düz, süslemeli oyma bir tekne- ilk bakışa sağam görünüyordu. Fakat bir kez sala adım atıp, kadim nehri geçmeye başadıklarında iplerin çürümeye başamışolduğnu gördüler. Sal gözleri önünde çürümeye başamışı. Sanki nehrin kendisi de değşeye başamışı. Sala, hafif bir kan kokusu bulaşışkiremit rengi sular doluyordu. Diğr kıyıda tam saldan inmişer yüklerini boşltıyorlardı ki yıpranmışipler sarkarak boşldı. Nehir, bir an içinde salı sürükleyip götürdü. Aynı anda alacakaranlık da yok oldu; gece onları yuttu. Gökyüzü tek bir bulurun dahi göğn karanlık yüzünü bozamayacak şkilde açık olduğ halde, görünürde hiç yıldız yoktu. Ne al, ne gümüşay yükselmemişi. Tek ışk, bir hayalet gibi, pek de tekin görülmeyen bir parlaklıkla pırıldamakta olan nehirden geliyordu. "Raistlin asan," dedi Tanis. Sesi sessiz orman içinde çok yüksek bir perdeden yankılanmışı. Caramon bile sindi. "Shirak." Raistlin emir sözünü söyledi ve bedeninden ayrılmışejderha pençesinin içindeki kristal küre ışkla alevlendi. Fakat bu soğk ve soluk bir ışktı. Sanki tek aydınlattığ şy büyücünün o garip, kumsaati gözleriydi. "Ormana girmeliyiz," dedi Raistlin titreyen bir sesle. Döndü ve karanlık vahş doğya doğu ilerledi tökezlenerek. Başa konuşn veya kıpırdayan olmadı. Kıyıda durmuşardı; korku her yanlarını


kaplamışı. Bunun için bir neden yoktu ve bunun mantıksız bir korku oluş, daha da korku vericiydi. Korku, onlara topraktan tırmanıp geliyordu. Korku elleri ve ayaklarından akıyor, içlerini eritiyor, kalplerinin ve kaslarının gücünü emiyor, beyinlerini yiyordu. Neyin korkusu? Hiç ama hiçbir şy yoktu ortada! Korkacak bir şy yoktu; yine de hepsi, bu hiçbir şyden hayatları boyunca karşlaşıkları en korkunç şyden de daha çok korkuyorlardı. "Raistlin haklı. Bizim...de...ormana girip...bir sığnak bulmamız gerek..." diye konuşu Tanis kendini zorlayarak, dişeri titriyordu. "R-raistlin'i izleyin." Titreye titreye ileri doğu hamle yaptı, kendisini izleyen olup olmadığnı bilmeden ve umursamadan. Arkasında Tika'nın zırladığnı, Altınay'ın da sözcükleri biçimlendiremeyen dudakları arasından dua etmeye çalışığnı duyabiliyordu. Caramon'un kardeşne durması için seslendiğni, Nehiryeli'nin dehştle bağrdığnı duydu ama bunların hiç önemi yoktu. Onun koşası, buradan kurtulması gerekiyordu! Tek rehberi Raistlin'in asasındaki ışktı. Çaresizlik içinde, büyücünün peşnden ormanın içine doğu ilerledi düş kalka. Fakat ağçlara vardığnda, gücünün tükendiğni hissetti. Hareket edemeyecek kadar korkuyordu. Titreyerek dizleri üzerine çöktükten sonra ileri doğu düşü, elleriyle yeri tuttu. "Raistlin!" Boğzı düzensiz bir çığıkla yırtılmışı. Ama büyücü yardım edemezdi. Tanis'in son gördüğ şy Raistlin'in yavaşyavaşyere düşşydü ve yavaşa, çok daha yavaşÇa, büyücünün gevşk ve anlaşldığ kadarıyla da cansız elinden asa kayıp gitmişi. Ağçlar. Silvanesti'nin güzelim ağçlan. Asırlar boyunca harikalar dolu, büyüleyici korular oluşurmak için tasarlanan, diller dökülen ağçlar. Tanis'in etrafı ağçlarla kaplıydı. Ama ağçlar artık efendilerine yüz çevirmiş canlı bir dehşt korusu oluşurmuşardı. Titreşn yaprakların arasından zararlı yeşl bir ışk süzülüyordu. Tânis etrafına dehştle bakındı. Hayatı boyunca bir sürü garip ve korkunç şy görmüşü, ama böylesini hiç görmemişi. Bu, diye düşndü, onu çıldırtabilirdi. Deliler gibi bir o yana, bir bu yana döndü ama hiç kaçışyoktu. Her yanında ağçlar vardı -Silvanesti ağçlan. Korkunç bir şkilde değşişerdi. Etrafındaki bütün ağçların ruhları sanki bir işence içinde kendi gövdesi içine hapsolmuşu. Ağcın eğilip bükülmüşdalları ruhunun can çekişrken bükülmüşkollarıydı. Aç gözlü kökleri, kaçıp kurtulmak için toprağ boş boşna avuçluyordu. Canlı ağçların özleri gövdelerindeki koca yaralardan akıyordu. Yaprakların hışrtısı, acı ve dehşt içindeki çığıklardı. Silvanesti ağçları kan ağıyordu. Tanis'in, ne kadar zamandır orada kaldığ ve nerede bululundu-ğ hakkında bir fikri yoktu. Toz ağçlarının tepesinden gördüğ Yıldızlar Kulesi'ne doğu yürümeye başadığnı hatırlıyordu. Yürümüş yürümüş yürümüşü ve hiçbir şy onu durdurmamışı. Sonra kenderin dehştle ayakladığnı duymuşu, aynı işence altındaki minik vahş bir hayvan gibi. Dönünce Tasslehoff'un ağçları işret ettiğni görmüşü. Dehştle ağçlara bakakalan Tanis, ancak bir zaman sonra Tasslehoff'un burada olmaması gerektiğni anlayabilmişi. Sonra Sturm de oradaydı; korkuyla kül gibi olmuşu; Laura-na da vardı, yeisle ağıyordu;Flint'in gözleri de fal taş gibi açılmışbakıyordu.


Tanis Laurana'ya sarıldı; kolları etten kandan bir bedeni sarıyordu ama yine de kızın orada olmadığnı biliyordu -daha onu sararken bunu bilmek dehşt vericiydi. Derken lanetlenmişerin hapishanesine benzeyen koruda dururken dehşt artmaya başadı. İu351 kence içindeki ağçlar arasından hayvanlar fırlayarak yolarkadaşanmn üzerine çullandı. Tanis karşlık verip saldırmak için kılıcını çekti ama silah titreyen elinde sallanıp duruyordu ve başnı başa tarafa çevirmek zorunda kalmışı, çünkü canlı hayvanlar bile çarpılıp biçimlerini yitirmiş ölmeyen ölümün korkunç suretlerine dönüşüşerdi. Çarpılmışhayvanlar arasında elf savaşıları atlannı sürüyordu, kuru kelleye benzeyen hatları bakılmayacak kadar korkunçtu.


Yüzlerindeki göz çukurlarında parlayan bir göz yoktu, ellerinin narin kemiklerini kaplayan derileri yoktu. Kan çıkartan, parlak parlak yanan silahlarla birlikte yolarkadaşannın arasında geziniyorlardı. Ama onlara bir silah isabet ettiğnde, yok oluveriyorlardı. Öte yandan onların açtıkları yaralar gerçekti. Bedeninden yılanlar çıkan bir kurtla savaşakta olan Caramon başnı kaldırıp bakınca elf savaşılardan birinin, derişz elinde parlayan bir mızrakla üzerine yürüdüğ gördü. Kardeşne yardım için haykırdı. Raistlin konuşu, "Ast kiranann kair Soth-aran/Suh kali Jala-ran." Büyücünün elinden bir alev topu fırlayarak doğudan elfin üzerinde patladı -hiç etki yaratmadan. İanılmayan bir güçle ittirilen mızrağ, Caramon'un zırhını delerek bedenine saplandı ve onu gerisindeki ağca çiviledi. Elf savaşı silahını koca adamın omuzundan kuvvetle çekti. Caramon yere yığldı, ona yaşm veren kanı ağcın kanıyla karışaya başadı. Raistlin onu hayrette bırakan bir hiddetle kolları arasında gizli gizli tuttuğ bir hançeri çıkartarak elfe fırlattı. Hançer elfin ölmemişruhuna battı ve elf savaşı atıyla birlikte hava oldu kayboldu. Ama Caramon yine de yerde yatıyor, sarkmışkolunu sadece ince bir deri parçası bedenine bağı tutuyordu. Altınay oriu iyileşirmek için diz çöktü ama dualarını karışırdı, korkusu nedeniyle inancı bozuluyordu. "Yardım et bana Mishakal," diye dua etti Altınay. "Dostlarıma yardım edebilmem için bana yardım et." Korkunç yara kapandı. Hâlâ yaradan kan sızdığ, Caramon'un kolundan aşğ süzüldüğ halde ölüm elini savaşıdan çekmişi. Raistlin kardeşnin yanında diz çökerek ona konuşaya başadı. Sonra aniden sessizleşi. Bakışarı Caramon'u geçerek ağçlara kaydı; garip gözleri hayretle açılmışı. "Sen!" diye fısıldadı Raistlin. "Kim o?" diye sordu Caramon zayıf bir sesle, Raistlin'in sesindeki dehşt ve korku tınısını duyarak. "Kimi kastediyorsun?" Fakat başa bir muhabbete dalmışolan Raistlin onu duymadı bile. "Senin yardımına ihtiyacım var," dedi büyücü ciddiyetle. "Daha önce olduğ gibi şmdi de." Caramon kardeşnin sanki büyük bir açıklığ doğu uzanırmışgibi elini uzattığnı gördü ve nedenini bilemeden korkunç bir kor-kapddı. "Hayır Raist!" diye bağrdı, panik halinde kardeşne yapışrak. Raistlin'in eli düşü. "Pazarlığmız devam ediyor. Ne? Daha çoğnu mu istiyorsun?" Raistlin bir an sessizleşikten sonra içini çekti. "Söyle o halde!" Uzun bir süre büyücü, düşnceli düşnceli dinledi. Onu sevgi dolu bir endişyle izleyen Caramon, kardeşnin ince metalik renkli teninin ölü gibi solduğnu gördü. Raistlin gözlerini kapattı ve o acı şfalı çayını içermişgibi yutkundu. Sonunda başnı eği. "Kabul ediyorum." Raistlin'in cübbesini gören Caramon dehştle bağrdı; dünyadaki nötrlüğ temsil eden kırmızı cübbesinin kırmızısı koyulaşaya başadı, kan kırmızısı oldu sonra daha da koyulaşı -kara oldu. "Bunu kabul ediyorum," diye tekrarladı Raistlin sakince, "geleceğn


değşirilebileceğni anlayarak. Ne yapmamız gerek?" Dinledi. Caramon ıstırapla inleyerek koluna yapışı. "Kule'den ölmeden nasıl geçebiliriz?" diye sordu Raistlin görünmeyen hocasına. Bir kez daha başnı sallaya sallaya dikkatle dinledi. "Ve ihtiyacım olan şy bana verilecek mi? Pekala. Hoşakal o halde, tabii karanlık yolculuğnda böyle bir şy mümkünse." Raistlin ayağ kalktı, kara cübbesi etrafında hışrdıyordu. Cara-mon'un hıçkırıklarını, Altmay'm onu görünce çıkarttığ dehşt dölü iç çekişerini duymamazlığ gelen büyücü Tanis'i aramaya başadı. Yanmelfi buldu; sırtını bir ağca vermişbir prdu dolusu elf savaşıyla dövüşyordu. Raistlin sakin sakin kesesine uzandı ve bir parça tavşn kürkü ve küçük kehribar bir çubuk çıkarttı. Bunları sol elinin avuç içinde birbirine sürterken sağelini uzatarak konuşu. "Ast kirananann ka-ir Gadurm Soth-arn/Suh kali Jalaran." Parmak uçlarından şmşkler çakıp yeşl renkli havadan hızla geçerek elf savaşılara saplandı. Her zamanki gibi savaşılar yok oldu. Tanis, yorgun argın kendini geriye bıraktı. Raistlin edişbücüşolmuş eziyet içindeki ağçların ortasında boşbir alanda durdu. "Etrafıma toplanın!" diye emretti büyücü yolarkadaşanna. Tanis tereddüt etti. Elf savaşılar bu boşalanın kenarında kıpırdanıp duruyorlardı. Saldırmak için ileri hamle yaptılar ama Raistlin elini kaldırarak onları sanki görünmeyen bir duvara çarpmışar gibi durdurdu. "Yakınımda durmak için yaklaşn." Yolarkadaşarı Raistlin'in -Sınav'dan bu yana konuşadığ- normal sesiyle konuşuğ için hayrete düşüşerdi. "Çabuk olun," diye ekledi, "şmdi saldırmayacaklar. Benden korkuyorlar. Ama onları uzun süre geri tutamam." Tanis ilerledi; yüzü kızıl sakalı altında soluktu, başndaki yaradan kan damlıyordu. Altınay Caramon'un düş kalka ilerlemesine yardımcı oldu. Yüzü acıyla çarpılan adam kanayan kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Yavaşyavaş teker teker yolarkadaşan ilerlemeye başadı. Sonunda sadece Sturm halkanın dışnda kalmışı. "Her zaman işn buraya varacağnı biliyordum," dedi şvalye yavaşyavaş "Senin korumana girmektense ölürüm Raistlin." Ve bu sözle birlikte, şvalye dönerek ormanın derinliklerine doğu yürüdü. Tanis ölmemişciflerin liderinin başyla bir hareket yaptığnı, hayaletimsi takımın izlemesini belirttiğni gördü. Yarı-melf onların arkasından davrandı sonra hayret verici kuvvette bir elin kolunu kavradığnı fark ederek durdu. "Bırak gitsin," dedi büyücü ciddiyetle, "yoksa hepimiz kayboluruz. Vermem gereken bir bilgi var ve zamanım azalıyor. Bu ormandan geçip Yıldızlar Kulesi'ne varmamız gerek. Ölülerin yolundan gitmeliyiz, çünkü ölümlülerin çarpık ve eziyet dolu rüyalarında yaratılmışolan bütün korkunç yaratıklar bizi durdurmak için ayaklanacak. Fakat şnu unutmayın -bir rüyada yürüyoruz, Lo-rac'ın kabusunda. Ve aynı zamanda kendi kabuslarımızda. Gelecek ile ilgili görüntüler önümüze çıkıp bize yardımcı olabilir -ya da bizi alıkoyabilir. Unutmayın, bedenlerimiz uyanık ama zihinlerimiz uyuyor. Ölüm sadece zihnimizde var -tabii aksine inanmazsak." "O halde neden uyanamıyoruz?" diye sorguladı Tanis kızgınlıkla. "Çünkü Lorac'm rüyaya olan inancı çok güçlü ve senin inancın zayıf. Bunun bir


rüya olmadığna kesin olarak ikna olduğnda, hiç kuşu duymadığnda gerçeğ, geri dönebilirsin." "Eğr bu gerçekse," dedi Tanis, "ve sen bunun bir rüya olduğna ikna olduysan, neden sen uyanmıyorsun?" "Belki de," dedi Raistlin gülümseyerek, "uyanmamayı tercih ediyorumdur." "Anlamıyorum!" diye bağrdı Tanis acı bir sıkıntıyla. "Anlayacaksın," diye tahminde bulundu Raistlin ciddiyetle, yoksa ölürsün. Her iki durumda da bir şy farketmez." Uyanık rüyalar, Gelecek görüntüleri. Arkadaşarının dehşt içindeki bakışarını görmezlikten gelen Raistlin, kanayan kolunu sıkı sıkı tutmuşkardeşne doğu yürüdü. "Ben ona bakarım," dedi Raistlin Altmay'a, kendi kara cübbesiy-le kardeşni örterek. "Hayır," dedi Caramon, nefesi kesilerek, "yeterince güçlü değl..." Kardeşnin kendisini destekleyen kolunu hissedince sesi kesildi. "Artık yeterince güçlüyüm Caramon," dedi Raistlin kibarca; kardeşnin kibarlığ bile savaşının bütün tüylerini diken diken etmişi. "Bana yaslan kardeşm." Korku ve acıdan zayıflamışolan Caramon, hayatında ilk kez Raistlin'e yaslandı. İisi birlikte korkunç orman içinden yürürken, büyücü onu destekliyordu. "Neler .oluyor Raist?" diye sordu Caramon boğlacak gibi olarak. "Neden Kara Cübbe giyiyorsun? Ve sesin..." "Nefesini boş harcama kardeşm," diye öğt verdi Raistlin yavaşa. İi adam ormanın derinliklerine doğu yol aldılar ve ölmeyen eli savaşıları ağçlar arasından onlara korkuyla baktı. Ölülerin canlılara duydukları nefreti, bu nefretin ölmeyen savaşıların boşgöz çukurlarında pırıldadığnı görebiliyorlardı. Ama hiçbiri kara-cübbeli büyücüye saldırmaya cesaret edemiyordu. Caramon kanının, canının parmakları arasında akıp gidişni hissedebiliyordu. Kanının, ayakları altındaki ölü, balçık kaplı yapraklara damlayışnı seyrederken git gide gücünü yitirmeye başamışı. O gücünü yitirdikçe, kara gölgenin bizzat bu gücü aldığna dair hummalı bir düşnceye kapılmışı. Tanis, Sturm'ü arayarak orman içinde aceleyle ilerledi. Onu bir grup pırıl pırıl parıldayan elf savaşıyla savaşrken buldu. "Bu bir rüya," diye bağrdı ölmeyen yaratıkları bıçaklayan, biçen Sturm'e Tanis. Ne zaman birini bıçaklasa, yaratık yok olup başa yerde yeniden ortaya çıkıyordu. Yarımelf kendi kılıcını çekip Sturm'ün yanında dövüşek için koşu. "Hıh!" diye homurdandı şvalye, sonra bir ok koluna saplanınca acıyla nefesi kesildi. Yara derin değldi çünkü zincirden zırhı onu korumuşu ama çok kanıyordu. "Bu da mı rüya?" dedi Sturm, kan kaplı çubuğ çekip çıkartarak. Tanis, Sturm kan akışnı durduruncaya kadar düşanlarını geri tutmak için ��valyenin önüne atladı. "Raistlin bize anlattı..." diye başadı Tanis. "Raistlinmiş Hıh! Cübbesine bir baksana Tanis!" "Ama sen buradasın! Silvanesti'de!" diye karş çıktı Tanis aklı karışrak. Sanki


kendi kendisiyle tartışyormuşgibi garip bir his taşyordu. "Alhana senin Buz Duvar'da olduğnu söylemişi!" Şvalye omuzlarını silkti. "Belki de size yardım etmem için yol-lanmışmdır." Tamam. Bu bir rüya, dedi kendi kendine Tanis. Uyanacağm. Ama hiçbir değşklik olmamışı. Elfler hâlâ oradaydı, hâlâ sarsıyorlardı. Sturm haklı olmalıydı. Raistlin yalan söylemişidi. Ormana girmeden önce yalan söylemişolduğ gibi. Ama neden? Arnacı neydi? Sonra Tanis anladı. Ejderha küresi! "Kule'ye Raistlin'den önce varmalıyız!" diye bağrdı Tanis Sturm'e. "Büyücünün neyin peşnde olduğnu biliyorum!" Şvalye başnı evet anlamında sallamaktan başa bir şy yapamadı. Tanis'e öyle gelmişi ki, bundan sonraki ayak bastıkları her milim için sadece savaşışda savaşışardı. Zaman zaman iki savaşı ölmeyen elfleri geri püskürtmüşama her seferinde onlar artan bir güçle yemden bastırmışardı. Zaman geçiyordu, biliyorlardı ama nasıl geçtiğ hakkındaki kavramlarını yitirmişerdi. Bir ara güneşboğcu yeşl pus arasından ışldadı. Sonra gecenin gölgeleri toprağn üzerine ejderhaların kanatlan gibi süzüldüler. Sonra, tam karanlık derinleşrken Sturm ile Tanis Kule'yi gördü. Mermerden yapılmışKule beyaz beyaz parlıyordu. Açık bir alanın ortasında tek başna duruyor, mezardan uzanan bir iskelet parmağ gibi gökyüzüne yükseliyordu. Kule'yi görünce her ikisi de koşaya başadı. Zayıf ve yorgun olmalarına rağen, gece çökerken bu ölümcül ormanlarda kalmak istemiyorlardı. Avlarının kaçmaya başadığnı gören elf savaşılar hiddetle çığıklar atarak peşerinden saldırdı. Tanis, ciğrleri patlayacakmışgibi oluncaya kadar koşaya devam etti. Sturm önünde koşyor, önlerinde onları durdurmaya, yollarını kesmeye çalışn ölmeyenleri biçiyordu. Tam Tanis Kule'ye yaklaşışı ki bir ağç kökünün botlarına dolandığnı hissetti. Kafa üstü yere devrildi. Tanis deliler gibi kendini kurtarmaya çalışyordu ama kök onu sıkı sıkı tutuyordu. Tanis çaresizlik içinde, ölmeyen bir elfin yüzünde çarpılmışkaba bir ifadeyle, mızrağnı bedenininden geçirmek için kaldırdığnı gördü. Aniden elfin gözleri faltaş gibi açıldı, bir bıçak saydam bedenini delip geçerken hissiz ellerinden mızrağ düşü. Elf viyaklayarak yok oldu. Tanis hayatım kimin kurtardığnı görmek için bakışarım kaldırdı. Bu yabancı bir savaşıydı, yabancı ama yine de tanıdık. Savaşı miğerini çıkarttı ve Tanis parlak kahverengi gözlere bakakaldı! "Kitiara!" diye kesildi nefesi hayretten. "Buradasın! Nasıl? Neden?" "Yardıma ihtiyacınız olduğnu duydum," dedi Kit, o çarpık tebessümü her zamanki kadar çekiciydi. "Görünüş göre doğuymuş" Elini uzattı. Tanis elini kavradı, kadın onu çekerken kuşu içindeydi. Ama işe kanlı ve canlıydı. "O ilerdeki kim? Sturm mü? Harika! Aynı eski zamanlardaki gibi! Kule'ye mi gideceğz?" diye sordu Tanis'e, yüzündeki hayrete gülerek.


Nehiryeli tek başna dövüşyor, ölmeyen elf savaşılarının bö-lükleriyle savaşyordu. Artık daha fazla katlanamayacağnı biliyordu. Sonra net bir çağı duydu. Gözlerini kaldırarak Que-shu'lu kabile mensuplarını gördü! Neşyle seslendi. Ama, dehşt içinde, onların oklarını kendisine doğu yönettiğni fark etti. "Hayır!" diye bağrdı Que-shu dilinde. "Tanımadınız mı beni? Ben..." Que-shu savaşıları sadece oklarının yaylarıyla cevap verdiler. Nehiryeli tüylü okların birbiri ardına bedenine saplandığnı hissetti. "Mavi kristalden asayı aramıza getirdin!" diye bağrdılar. "Bu senin hatan! Köyümüzün mahvolması senin hatan idi!" "Kötü bir niyetim yoktu," diye fısıldadı yere çökerken. "Bilmiyordum. Beni affedin." Tika, elf savaşılar arasından yolunu açmak için kesiyor biçiyor ama yok olanların aniden ejderan oluverdiklerini görüyordu! Sürüngen gözleri al al parlıyordu; dilleriyle kılıçlarını yalıyorlardı. Korku barmen kızı ürpertmişi. Tökezlenerek Sturm'e çarptı. Şvalye hiddetle dönerek kıza yolundan çekilmesini emretti. Geri geri giden kız Rint'e çarptı. Cüce sabırsızca kızı yana itti. Gözyaşarıyla körleşn, kendi ölü bedenlerinden tüm haşetle-riyle dirilip yeniden savaşalanına dönen ejderanların karşsında paniğ kapılan Tika kontrolünü kaybetti. Korku içinde kılıcını önüne çıkan, kıpırdayan herşye saplamaya başadı. Sadece başnı kaldırıp bakıp da siyah cübbeleri içinde önünde duran Raistlin'i görünce kendine gelebildi. Büyücü hiçbir şy söylemedi, sadece yeri işret etti. Hint kızın ayaklarının dibinde ölmüşyatıyordu, kızın kılıç darbeleriyle parçalanmışı. Onları buraya ben getirdim, diye düşndü Hint. Bu benim sorumluluğm. En büyükleri benim. Onları ben çıkartmalıyım. Cüce savaşbaltasını kaldırıp önünde duran elf savaşılara meydan okuyarak haykırdı. Ama onlar sadece güldüler. Hiddetlenen Hint iri adımlarla ilerledi -ama her yanının tutulmuşolduğnu hissetti. Dizleri şşişve kötü bir biçimde ağıyordu. Çarpılmışparmakları, baltasını elinden düşrmesine neden olan ani bir felçle titremeye başamışı. Nefesi yetmedi. O zaman Hint elflerin neden saldırmadıklarını anladı: Bırakmışardı, cüce-^n ilerlemişyaş işni bitirsin. Daha anladığ anda aklının da uçup gittiğni fark etti. Görüntü bulanıklaşışı. Yeleğnin koca ceplerini o kahrolası gözlüklerini bulmak için araşırdı. Önünde bir suret yükseldi, bildik bir suretti. Tika mıydı ne? Gözünde gözlükleri olmadan göremiyordu... Altınay burkulmuş işence görmüşağçlar arasından koşyordu. Tek başna, kaybolmuşbir halde, çaresizlik içinde arkadaşarını arıyordu. Uzaklarda bir yerde Nehiryeli'nin kılıç takırtıları arasından ona seslendiğni duyuyordu. Sonra Nehiryeli'nin sesinin bir ıstırap kargaşsı içinde kesildiğm duydu. Deliler gibi kendini ileri attı, sonunda elleri ve yüzü kanayıncaya kadar çalılıklar arasında cebelleşi. Nihayet Nehiryeli'ni buldu. Birçok ok tarafından vurulmuşolan savaşı yerde yatıyordu: Kızın bildiğ oklar tarafından vurulmuşsavaşı! Ona doğu koşrak yanında diz çöktü. "İileşir onu Mishakal," diye dua etti, sık sık dua ettiğ gibi. Ama hiçbir şy olmadı. Nehiryeli'nin kül gibi yüzüne renk gelmedi. Gözleri, yeşl renkli gökyüzüne takılmışkalmışı. "Neden cevap vermiyorsunuz? İileşir onu!" diye haykırdı Altınay tanrılara. Sonra


anladı. "Yo!" diye çığık attı. "Beni cezalandırın! Kuşusu olan bendim. Sorgulamışolan bendim. Tarsis'in yakılıp yıkıldığnı, çocukların ıstırap içinde öldüklerim gördüm! Böyle bir şyin olmasına nasıl izin verirsiniz? İanımı bütün tutmaya çalışım ama böyle dehşt verici şyler görünce kuşu duymadan edemiyorum! Onu cezalandırmayın." Ağayarak kocasının cansız bedeni üzerine eğldi. Etrafını sarmaya başayan elf savaşıları göremedi bile. Etrafındaki korku dolu hârikalarla büyülenen Tasslehoff patikadan çıktı ve sonra -her nasıl olduysa- arkadaşarının onu kaybetmeyi başrmışolduklarını fark etti. Ölmeyenler onu rahatsız etmiyordu. Korkuyla beslenen ölmeyenler, onun minik bedeninde hiç korku hissetmiyordu. Sonunda kender neredeyse bütün bir gün boyunca orada-bura-da dolandıktan sonra Yıldızlar Kulesi'nin kapılarına vardı. Burada kaygısız yolculuğ aniden bitmişi çünkü arkadaşarını bulmuşu -en azından bir tanesini. Sırtını kapalı kapılara dayamışolan Tika, canını kurtarmak için biçimsiz, kabustan fırlama bir orduyla dövüşyordu. Tas, kızın Kule'ye girdiğ takdirde emniyette olacağm gördü. İeri doğu atılarak kargaş arasından rahatça sıyrılan minik bedeni sayesinde kapıya ulaşı ve Tika deliler gibi savurduğ kılıcıyla cifleri geri tutarken kilidi incelemeye başadı.


"Çabuk ol Tas!" diye bağrdı kıs nefesi kesilerek. Kolaycacık açılan bir kilitti bu; bu kadar rahat açılan kilidi olan bir kapı için elflerin bu kadar zahmet etmelerine şşrmışı. "Bu kilidi birkaç saniyede açıveririm," dedi. Fakat tam çalışaya başarken sırtına bir şy vurdu ve bir an tutunamadı. "Hey!" diye bağrdı Tika'ya, huzursuzca arkasına dönerek. "Biraz daha dikkatli ol..." Aniden, dehşte düşrek durdu. Tika ayaklarının dibinde yatıyor, kızıl lülelerine kanlar akıyordu. "Hayır Tika olamaz!" diye fısıldadı Tas. Belki de sadece yaralanmışır! Belki de onu Kule'nin içine taşrsa birileri yardım edebilirdi. Gözyaşarı görmesini etkilemişi, elleri titriyordu. Acele etmem lazım diye düşndü Tas çılgınlar gibi. Neden açılmıyor bu? O kadar basit ki! Hiddetle kilide saldırdı. Kilit, tık diye açılırken parmağnın ucunda minik bir diken hissetti. Kule'nin kapıları açılmaya başadı. Ama Tasslehoff, minik bir kan damlacığnın parladığ parmağna baktı. Minik, altın bir iğeciğn pırıldadığ kilide baktı tekrar. Basit bir kilit, basit bir tuzak. Her ikisini de açmışı. Ve zehirin ilk belirtileri korkunç bir sıcaklıkla bedenine yayılırken yere baktığnda zaten çok geç kalmışolduğnu gördü. Tika ölmüşü. Raistlin ile kardeş, hiç yara almadan ormanda ilerlemişi. Ca-ramon gitgide artan bir hayretle Raistlin'in onlara saldıran kötü yaratıkları uzaklaşırışnı seyretti; bunu bazen inanılmaz büyü maha-retiyle, bazen de sadece iradesiyle yapıyordu. Raistlin iyi yürekli, kibar ve endişliydi. Gün geçmeye başarken Caramon sık sık durmak zorunda kalıyordu. Alacakaranlıkta Caramon'un bütün yapabildiğ bir ayağnı bir diğrinin önüne sürümek ve kardeşne yaslanabilmekti. Ve Caramon gitgide zayıfladıkça Raistlin güçlendi. Sonunda, gecenin gölgeleri çöküp de işence içindeki yeşl güne merhametli bir son verdiğnde ikizler Kule'ye vardılar. Durmak zorunda kaldılar. Caramon ateşer içindeydi ve çok acı çekiyordu. "Dinlenmem gerek Raist," dedi nefesi kesilerek. "Beni yere bırak." •"Elbette kardeşm," dedi Raistlin kibarca. Caramon'un Kule'nin ınci duvarına yaslanmasına yardımcı olduktan sonra kardeşni se-rinkanlı, pırıl pırıl gözlerle süzdü. 'Elveda Caramon," dedi. Caramon ikiz kardeşne, gözlerine inanamayarak baktı. Ağç-ların gölgesi içinde, kendilerini geri tutan büyücünün uzaklaşakta olduğnu hissederek onları belli bir uzaklıktan izlemekte olan ölmeyen ciflerin yakına süzüldüklerini görebiliyordu. "Raist," dedi Caramon yavaşa, "beni burada bırakamazsın! Onlarla savaşmam. Gücüm yok! Sana ihtiyacım var!" "Belki öyledir kardeşm, ama görüyorsun ki artık benim sana ihtiyacım yok. Senin gücünü kazandım. Sonunda artık, eğr doğnın bu acımasız hilesi olmasaydı olmuşolmam gerektiğ gibiyim -tek ve bütün bir insan." Caramon olanları anlayamadan bakarken Raistlin ayrılmak için sırtını döndü. "Raist!" Caramon'un ıstırap dolu haykırış onu duraksakttı. Raistlin durarak geriye, ikizine baktı; kara kukuletasının içinden bütün görü-nebilen altın gözleriydi.


"Zayıf olup korkmak nasıl bir duyguymuşkardeşm?" diye sordu yavaşa. Dönen Raistlin Kule'nin, önünde Tika ile Tas'ın ölmüşyattığ kapısına doğu yürüdü. Kenderin cesedi üzerinden adımını atan Raistlin karanlık içinde yok oldu. Kule'ye ulaşn Sturm, Tanis ve Kitiara, Kule'nin dibinde, çimenler üzerinde yatan bir beden gördüler. Ölmeyen ciflerin çığıklar atan, feryat figan eden hayaletimsi şkilleri, onu çevrelemişer soğk kılıçlarıyla onu biçmeye başıyorlardı. "Caramon!" diye bağrdı Tanis kederle. "Peki ya kardeş nerede?" diye sordu Sturm, yan gözle Kiti-ara'ya bakarak. "Onu ölüme bırakmışkuşusuz." Savaşıya yardım etmek için ileri doğu koşn Tanis başnı salladı. Tanis, ölümcül yaralar almışsavaşının yanına diz çökerken, Kitiara ile Sturm kılıçlarını kullanarak elfleri uzak tutuyorlardı. Caramon yaşrmışgözlerini kaldırarak Tanis ile göz göze geldi; görmesini engelleyen kanlı pustan Tanis'i anca tanıyabilmişi. Bütün gayretiyle konuşaya çalışı. "Raistlin'i koru Tanis..." Caramon kendi kanıyla boğlur gibi oldu -"artık ben yanında olamayacağma göre. Ona göz kulak ol." "Raistlin'e bak mı?" diye tekrarladı Tanis hiddetle. "O seni burada bıraktı, ölüme terk etti!" Tanis Caramon'u kollan arasına aldı. Caramon büyük bir yorgunlukla gözlerini kapattı. "Hayır, yanılıyorsun Tanis. Onu ben gönderdim..." Savaşının baş ileri doğu devrildi. Gecenin gölgeleri üzerlerinde kapandı. Elfler yokolmuşardı. Sturm ile Kit, ölü savaşının yanında durmak için ilerledi.


"Dememişmiydim?" dedi Sturm sertçe. "Zavallı Caramon," diye fısıldadı Kitiara, Caramon'un üzerine eğlerek. "Nedense hep bunun böyle biteceğni biliyordum." Biran için sessiz kaldıktan sonra yavaşa konuşu. "Demek ki benim minik Raistlin'im tam anlamıyla güçlendi," dedi düşnerek, sanki kendi kendine. "Kardeşnin canı pahasına!" Kitiara, Tanis'e sanki kastettikleri karşsında aklı karışışgibi baktı. Sonra omuzlarını silkerek yeniden kendi kanlarının oluşurduğ bir göl içinde yatan Caramon'a indirdi bakışarını. "Zavallı çocuk," dedi yavaşa. Sturm, Caramon'u peleriniyle örttükten sonra Kule'ye giriş aradılar. "Tanis..." dedi Sturm işret ederek. "Yo, hayır. Tas olamaz," diye mırıldandı Tanis. "Ve Tika." Kenderin cesedi tam kapının içine uzanmış minik kolları ve bacakları zehirin bedeni kasmasıyla çarpılmışı. Yakınında barmen kız yatıyordu, kızıl bukleleri kan ile keçeleşişi. Tanis onların yanına diz çöktü. Ölüm sancıları sırasında kenderin torbalarından biri açılmış içindekiler etrafa saçılmışı. Tanis'in gözüne bir altın pırıltısı çarpmışı. Uzanarak, elf yapımı, sarmaşk yapraklan şklindeki yüzüğ aldı. Gözleri buğlandı, yüzünü ellerine kaparken gözyaşarı gözlerine dolmuşu. "Yapabileceğmiz hiçbir şy yok Tanis." Sturm elini arkadaşnın omuzuna koydu. "Devam etmemiz ve bu iş bitirmemiz gerek. Hiçbir şy yapamasam bile Raistlin'i öldürmek için yaşyacağm." Ölüm aklımızda. Bu bir rüya, diye tekrarlıyordu Tanis. Fakat hatırladıkları Raistlin'in sözleriydi ve büyücünün neye dönüşüğnü görmüşü. Uyanacağm, diye düşndü, bütün iradesini kendisini bunun sadece bir rüya olduğna inandırmaya harcadı. Fakat gözlerini aç-tığnda kenderin cesedi hâlâ yerde duruyordu. Elindeki yüzüğ sıkı sıkı tutan Tanis Kit ile Sturm'ü, rutubetli, balçık kaplı mermer hole doğu izledi. Mermer duvarlar boyunca altın çerçeveli tablolar asılmışı. Yüksek, vitraylı pençeler içeriye soluk, dehştli bir ışğn girmesini sağıyordu. Hol bir zamanlar güzel olabilirdi, ama artık duvarlardaki resimler bile tahrif olmuş ölümün dehşt verici görüntülerini gözler önüne seriyordu. Üçü erlerken zamanla koridorun sonundaki bir odadan yayılan, parlak yeşl bir ışğn farkına vardılar. Bu yeşl ışktan bir kötülüğn yayıldığnı, sapkın bir güneşen yayılan bir ılıklık gibi yüzlerine vurduğnu hissedebiliyorlardı. "Kötülüğn merkezi," dedi Tanis. İine bir hiddet doldu -bir hiddet, bir keder ve öç almak için yanıp tutuşuran bir arzu. İeri doğu koşaya başadı ama yeşl renkli hava üzerine bir basınç uyguluyor ve sonunda her adımın büyük bir uğaşolmasına neden olarak onu alıkoyuyor gibiydi. Yanında Kitiara sendeliyordu. Tanis ona sarıldı, gerçi kendi bile kıpırdanacak kadar gücü anca bulabiliyordu. Kit'in yüzü terden sırılsıklam kalmışı; ter içindeki alnının etrafında kara saçları kıvrılıyordu. Gözleri korkuyla açılmışı -Tanis onun korktuğna ilk kez tanık oluyordu. Şvalye ileri doğu gitmek için uğaşr ve zırhının ağrlığ onu çökertirken nefesi kesik kesik çıkıyordu. İk başarda sanki hiç ilerlememişerdi. Sonra yavaşa, milim milim ilerleyebildiklerini, yeşl ışkla aydınlanmışodaya git gide yaklaşıklarını fark ettiler. Parlak ışk artık gözlerine acı veriyor ve, hareketlerini korkunç bir bedelle


ödüyorlardı. Yorgunluk her yanlarını kaplamış kasları ağımaya, ciğrleri yanmaya başamışı. Tam Tanis artık bir adım bile atamayacağnı hissediyordu ki, birinin kendisine seslendiğni duydu. Ağıyan başnı kaldırınca, Laurana'nın, elinde elf kılıcı karşsında durduğnu gördü. Belli ki bu ağrlığn onun üzerinde hiç etkisi yoktu, çünkü neşyle seslenmiş ona doğu koşyordu. "Tanthalas! Bir şyin yok! Ben de bekleyip duruyor..." Gözleri Tanis'in koluna girmişkadında, sustu. "Kim..." diye sormaya başamışı Laurana ama aniden, her nasılsa kim olduğnu anlamışı. Bu insan kadın Kitiara idi. Tanis'in sevdiğ kadın. Laurana'nın yüzü bembeyaz oldu, sonra kızardı. "Laurana..." diye başadı Tanis; aklı karışış üzerine bir suçluluk duygusu basmışı; kıza acı çektirdiğ için kendinden nefret ediyordu. "Tanis! Sturm!" diye haykırdı Kitiara işret ederek. Sesindeki korku ile irkilerek hep birlikte dönüp, yeşlle ay-dınlanmışmermer koridora baktılar. "Drakus Tsaro, dehnyhah!" diye söylenmeye başadı Sturm Solamnaca. Koridorun ucunda devasa, yeşl bir ejderha duruyordu. Ejderhanın ismi Cyan Kanfelaketi'ydi ve Krynn'deki en büyük ejderhalardan biriydi. Sadece Koca Kızıl ondan daha büyüktü. Başna


yılan gibi, bir kapıdan uzatarak, kör edici yeşl ışğ koca bedeniyle kesmişi. Cyan çelik, insan eti ve elf kanı kokuyordu. Alev alev gözlerlerle gruba baktı. Kıpırdıyamıyorlardı. Ejderha korkusuna tutulmuşar; ejderha kapıyı parçalayıp mermer duvarları, kerpiç gibi un ufak edip gelir-, ken sadece öylece durmuşbakabiliyorlardı. Ağını sonuna kadar açan Cyan koridor boyunca ilerliyordu. Yapabilecekleri hiçbir şy yoktu. Ellerinden sarkan silahlan dermansız kalmışı. Düşncelerinde sadece ölüm vardı. Fakat daha ejderha yaklaşrken, görünmeyen bir kapının daha koyu gölgelerinden, karanlık, gölge gibi bir suret süzüldü ve onlara döndü. "Raistlin!" dedi Sturm sakince. "Bütün tanrılar adına, kardeşnin yaşmını ödeyeceksin!" Ejderhayı unutarak Caramon'un cansız bedenini hatırlayan şvalye, kılıcını kaldırarak büyücüye doğu bir hamle yaptı. Raistlin ise ona sadece soğk soğk baktı. "Öldür beni şvalye, öldür ve hem kendini, hem de diğrlerini ölüme mahkum et çünkü sadece büyüm -ve sadece benim büyüm-sayesinde Cyan Kanfelaketi'ni alt edebilirsiniz!" "Dur Sturm!" Kendi ruhu da nefretle dolu olduğ halde Tanis büyücünün haklı olduğnu biliyordu. Raistlin'in gücünün kara cübbesinden bile yayılabildiğni hissediyordu. "Onun yardımına ihtiyacımız var." "Hayır," dedi Sturm başnı sallayıp Raistlin gruba yaklaşıkça geri geri giderek. "Daha önce de söylemişim -ben onun korumasını istemiyorum. Hele şmdi hiç. Elveda Tanis." Daha kimse onu durduramadan Sturm Raistlin'in yanından geçerek Cyan Kanfelaketi'ne doğu yürüdü. Koca ejderhanın baş, Silvanesti'yi ilk fethettiğnden beri gücüne karş ilk kez meydan okunmasını şvkle fark ettiğ için ileri geri sallanıp duruyordu. Tanis Raistlin'i sıkı sıkı yakaladı. "Bir şyler yap!" "Şvalye yoluma çıktı. Ne büyüsü yaparsam yapayım onu da yoketmişolurum," diye cevap verdi Raistlin. "Sturm!" diye bağrdı Tanis, sesi yeisle yankılanıyordu. Şvalye tereddüt etti. Dinliyordu ama Tanis'in sesini değl, Onun duyduğ çok açıktı: Bir trompetin net sesi; müziğ yurdunun kar kaplı dağarının havası kadar soğktu. Saf ve canlandırıcı trompet sesi, yiğtçe karanlık, ölüm ve yeisin üzerinde yükseldi kalbini parçalarcasına. Sturm trompetin çağısına, mutlu bir savaşçığığyla cevap verdi. Kılıcını kaldırdı -babasının kılıcını; kadim kılıç yalıçapkını ve gül ile sarmalanmışı. Kırık camdan akıp gelen gümüşmehtap - kılıcı safi beyaz bir ışn ile kavrayarak zararlı yeşl havayı parçaladı. Yeniden çaldı trompet ve yeniden cevap verdi Sturm, fakat bu kez sesi titredi çünkü duymuşolduğ trompetin tonu değşişi. Artık tatlı ve saf değldi; kaba kaba ve tiz ötüyordu. Hayır! diye düşndü Sturm ejderhaya yaklaşrken. Bunlar düşanın borularıymış Bir tuzağ çekilmişi! Artık etrafında ejderhanın arkasından süzülüp gelen, onun safdilliğne acımasızca gülen ejderan askerlerini görebiliyordu.


Sturm durdu, kılıcını eldiveninin içinde terleyen eliyle iyice kavradı. Ejderha, etrafı bölüklerle çevrilmişyenilmez yaratık, salyaları aka aka, kıvrık diliyle çenesini yalaya yalaya önünde yükseliyordu. Korkudan Sturm'ün midesi düğm olmuşu; teni soğmuşyapışyapışbir hale gelmişi. Boru sesi üçüncü kez duyuldu, korkunç ve kötüydü. Herşy bitmişi. Herşy bir hiç içindi. Ölüm: alçakça bir yenilgi bekliyordu onu. Üzerine çaresizlik çökerken korkuyla etrafına bakındı. Tanis neredeydi? Tanis'e ihtiyacı vardı ama onu bulamıyordu. Çaresizlik içinde şvalyelerin düsturunu tekrarlıyordu, Şrefim Yaşmımdır, ama sözcükler kulaklarına boşve anlamsız geliyordu. O bir şvalye değldi. Düsturdan ona ne? O bir yalanı yaşyordu! Sturm'ün kılıç tutan kolu titredi ve boşldı; kılıcı elinden düşü, bir çocuk gibi titreyip, ağayıp başnı önündeki dehştten gizleyerek dizleri üzerine çöktü. Cyan Kanfelaketi parlayan pençesinin tek bir hareketiyle, kanlı pençesini şvalyenin bedenine saplayarak Sturm'ün hayatına son verdi. Ejderanlar parça parça etmeye niyetlendikleri şvalyenin hâlâ canlı olan bedenine doğu viyaklayarak saldırırken Cyan bu sefil adamı küçümseyerek pençesinden yere silkeledi. Fakat yollarının kesilmişolduğnu gördüler. Ay ışğnda gümüşrenginde pırıldayan, parlak bir suret şvalyenin bedenine koşuşu. Hızla yere eğlen Laurana Sturm'ün kılıcını kaldırdı. Sonra doğularak ejderanlarla yüzleşi. "Ona dokurunsanız geberirsiniz," dedi gözyaşarının arasından. "Laurana!" diye bağrdı Tanis ona yardım etmek için koşurmaya çalışrken. Fakat ejderanlar önüne sıçradı. Çaresizlik içinde biçti onları, elf kızına yetişbilmek.için. Tam yolunu yarıp geçmişi ki Kitiara'nın onu çağrdığnı duydu. Dönünce dört ejderanm ona saldırmışolduğnu gördü. Yarımelf ıstırap içinde durdu tereddüt ederek ve tam o anda Laurana Sturm'ün bedeni üzerine düşü, bedeni ejderan kılıçlarıyla paramparça olmuşu. "Yo! Laurana!" diye haykırdı Tanis. Ona gitmek için harekete geçerken yeniden Kitiara'nın bağrdığnı duydu. Dönerek durdu. Başnı elleri arasına alarak kararsızlık ve çaresizlik içinde kalmışve Kitiara'nın düşanın elinden ölüşnü seyretmek zorunda kalmışı. Yarımelf, delirmeye başadığnı hissedip bu acının dinmesi için 'ölüme özlem duyarken, çılgınca hıçkırmaya başadı. Kith-Kanan'ın sihirli kılıcına yapışp ejderhaya doğu saldırdı; aklındaki tek düşnce ölmek ve öldürmekti. Fakat Raistlin, ejderhanın önünde kara bir dikilitaşgibi durarak yolunu kesti. Tanis, ölümünün artık mukadder olduğnu bilerek yere düşü. Minik altın yüzüğ elinde sıkı sıkı tutarak ölümü bekledi. Sonra büyücünün garip ve güçlü sözler mırıldandığnı duydu. Ejderhanın öfkeyle bağrdığnı duydu. İisi savaşyordu fakat Tanis umursamıyordu. Gözlerini sıkı sıkı yumarak, etrafındaki sesleri, yaşmın kendisini dışrıda bıraktı. Sadece tek bir şy gerçek kaldı. Elinde sıkı sıkı tuttuğ altın yüzük. Aniden Tanis yüzüğn avucunun içinde olduğnu şddetle hissetti: Metal serin, kenarları da kabaydı. Altından, dolanmışsarmaşk yapraklarının etini ısırdığnı hissediyordu. Tanis elini kapadı, yüzüğ sıkarak. Altın etine battı, derine battı. Acı...gerçek acı... Rüya görüyorum!


Tanis gözlerini açtı. Solinari'nin gümüşü ışnlan Kule'yi dolduruyor, Lunitari'nin kızıl ışnlarıyla karışyordu. Soğk, mermer bir zemin üzerine uzanmışı. Elini yumruk yapıp sıkmışı, o kadar sıkmışı ki bu acıyla uyanmışı. Acı! Yüzük. Rüya! Rüyasını hatırlayan Tanis dehştle doğularak etrafına bakındı. Ama hol, tek bir kiş hariç boşu. Raistlin bir duvara dayanmışöksürüyordu. Yarımelf sendeleyerek ayağ kalktı ve titreyerek Raistlin'e doğruyürüdü. Yaklaşıkça büyücünün dudaklarında kan olduğn Sordu. Kan, Lunitari'nin ışğ altında al al parlıyordu -en az Raistlın in narin, titrek bedenini sarmalayan cübbesi kadar al. Rüya. Tanis elini açtı. Eli boşu. 11 Rüya sona eriyor, Kabus Başıyor. Yarımelf holün etrafına bakındı. Hol de eli gibi bomboşu. Arkadaşarının cesetleri gitmişi. Ejderha gitmişi. Parçalanmışduvarlardan rüzgar esiyor, Raistlin'in kırmızı cübbesinin dalgalanmasına neden oluyor, ölü toz ağcı yapraklarını yere dağtıyordu. Yarımelf Raistlin'e doğu yürüdü ve genç büyücü yığlırken onu yakaladı. "Neredeler?" diye sordu Tanis Raistlin'i sallayarak. "Laurana? Sturm? Ve diğrleri, kardeşn? Öldüler mi?" Etrafına bakındı. "Ya ejderha..." "Ejderha gitti. Beni yenemeyeceğm anlayınca küre ejderhayı başa kere yolladı." Kendini Tanis'in ellerinden kurtaran Raistlin, cübbesine sarılmışmermer duvara yaslanarak tek başna durdu. "O halimle beni yenemedi. Şmdi ise bir çocuk bile beni yenebilir,".! dedi acı acı. "Diğrlerine gelince" -omuzlarını silkti- "bilmiyorum.


Garip gözlerini Tanis'e çevirdi. "Sen yarımelf, sevgin çok güçlü olduğ için yaşdın. Ben de ihtirasımdan yaşdım. Biz kabusun ortasında gerçeğ sarıldık. Diğrleri için kim bir şy söyleyebilir?" "O halde Caramon da hayatta," dedi Tanis. "Sevgisinden dolayı. Son nefesinde bile senin hayatını korumaya çalışyordu. Söyle bana büyücü, gördüğmüz bu gelecek değşirilemez mi?" "Neden soruyorsun?" dedi Raistlin yorgun bir edayla. "Beni öldürecek misin Tanis? Şmdi mi?" "Bilmiyorum," dedi Tanis yavaşa, Caramon'un ölürken söylediğ sözleri düşnerek. "Belki de." Raistlin acı acı gülümsedi. "Enerjini sakla," dedi. "Daha biz burada dururken bile gelecek değşyor, yoksa tanrıların oyuncağ olurduk, onların varisleri değl, bize vaad edildiğ gibi. Fakat" -büyücü iterek kendini duvardan uzaklaşırdı- "bu işdaha bitmedi. Lorac'ı ve ejderha küresini bulmamız gerek." Raistlin bütün gücüyle Büyücülük Asası'na yaslanarak hışrtılarla koridordan aşğya yürüdü; asanın kristali, yeşl ışk gittiğ için artık keft-anlık olan çevresini aydınlatıyordu. Yeşl ışk. Tanis, aklı karışp uyanmaya, gerçek ile rüyayı birbirinden ayırmaya çalışrak holde durdu -çünkü rüya ş an-dakilerden çok daha gerçek duruyordu. Parçalanmışduvara baktı. Demek ki bir ejderha vardı? Ve koridorun sonunda gözleri kör eden yeşl bir ışk? Fakat hol karanlıktı. Gece çökmüşü. Başadıklarında sabahtı. Aylar çıkmamışı ama şmdi dolunaydılar. Kaç gece geçmişi? Kaç gün? Sonra Tanis koridorun diğr ucunda gür bir ses duydu, kapının yakınında. "Raist!" Omuzları çökmüşolan büyücü durdu. Sonra yavaşyavaşdöndü. "Kardeşm," diye fısıldadı. Kanlı canlı ve görünüş göre de hiç yara almamışgibi görünen Caramon kapıda durmuşu, silueti yıldızlı gece önünde belirgindi, ikizine baktı. Sonra Tanis, Raistlin'in hafifçe iç çektiğni duydu. "Yorgunum Caramon." Büyücü öksürdükten sonra öten bir nefes aldı. "Ve kabus bitmeden, üç ay batmadan önce hâlâ yapılması gereken dünya kadar şy var." Raistlin ince kolunu uzattı. Senin yardımına ihtiyacım var kardeşm." Tanis Caramon'un titreyerek hıçkırdığnı duydu. Koca adam, kılıcı bacaklarına çarpıp tangırdarken odanın içine koşu. Kardeşne varınca kollarını ona doladı. Raistlin Caramon'un güçlü koluna abandı. İizler birlikte soğk holden aşğ gidip parçalanmışduvardan geçerek Tanis'in yeşl ışğ ve ejderhayı gördüğ odaya doğu yürüdüler. Yüreğ önseziyle ağrlaşn Tanis onları izledi. Üçü birlikte Yıldızlar Kulesi'nin toplantı odasına girdi. Tanis etrafına merakla bakındı. Bütün hayatı boyunca buranın güzelliğni duymuşu. Qualinost'taki GüneşKulesi bu Kule'ye -Yıldızlar Kulesi'ne- öykünülerek yapılmışı. İisi hem birbirine benziyor, hem benzemiyordu. Biri ışkla doluydu, diğri karanlıkla. Etrafına bakındı. İcimsi bir parlaklıkla parıldayan mermer spiraller önünde yükseliyordu. Bunlar ay ışklarını toplamak için yapılmışı, aynı GüneşKulesi'nin güneşışnlarını topladığ gibi. Kule'ye oyulmuşpencereler iki ayın yani Solinari ile Lunitari'nin ışklarını zap-tederek bunları büyütüp kırmızı ve gümüşrenkli ay ışnlarının oda


içinde oynaşasına neden olan kıymetli taşarla bezenmişi. Ama artık kıymetli taşar kırılmışı. Süzülüp içeri giren ay ışkları kırılmış gümüş ceset rengine, kırmızı da kan rengine dönüşüşü. Ürperen Tanis başnı kaldırıp doğudan yukarı baktı. Cjualinost'ta tavanda güneş, takım yıldızları ve iki ayı tasvir eden duvar resimleri vardı. Fakat burada, Kule'nin tepesinde bir delikten başa bir şy yoktu. Delikten bakınca sadece boşbir siyahlık görebiliyordu. Yıldızlar parlamıyordu. Sanki yıldızlı karanlık içinde noksansız bir yuvarlakta kara bir küre oluşuşu. Daha bunun ne anlama gelebileceğni düşnmeden Raistlin'in yavaşyavaşkonuşuğnu duydu ve döndü. Orada, toplantı odasının önünde, gölgeler içinde, Alhana'nın babası, elf kralı Lorac duruyordu. Küçülmüşve kadavraya dönmüşbedeni, neredeyse büyük bir yaratıcılıkla kuşar ve hayvan suretleri oyulmuşolan o koca taşan taht içinde kaybolmuşu. Herhalde taht bir zamanlar çok güzeldi, ama artık hayvanların başarı iskelet haline dönüşüşü. Lorac, baş arkaya düşüş ağı sessiz bir çığıkla açılmış hiç kıpırdamadan oturuyordu. Eli yuvarlak kristal bir küre üzerindeydi. "Yaşyor mu?" diye sordu Tanis dehşt içinde. "Evet," diye cevap verdi Raistlin, "kuşusuz buna çok üzüldüğ halde." "Nesi var?" "Bir kabusu yaşyor," diye cevap verdi, Lorac'ın elini işret ederek. "İu351 te ejderha küresi. Belli ki küreyi denetimi altına almaya çalışış Yeterince güçlü olmadığ için küre ona hakim olmuş Küre, Silvanesti'yi korusun diye Cyan Kanfelaketi'ni çağrmışve ejderha da Silvanesti'yi Lorac'ın kulağna kabuslar fısıldayarak yoketmeye karar vermiş Lorac kabusa o kadar inanmış topraklarına olan anlayış o kadar derinmişki kabus gerçek olmuş Böylece, girdiğmizde bizim yaşdığmız bir rüyaydı. Onun rüyası -ve bizimki. Çünkü Silvanesti'ye adım attığmızda biz de ejderhanın denetimi altına girdik." "Bununla karş karşya olduğmuzu biliyordun!" diye suçladı Tanis Raistlin'i omuzundan kavrayıp savururcasına kendisine doğu çevirerek. "Neye gittiğmizi biliyordun, orada, nehrin kıyısında..." "Tanis," dedi Caramon uyarırcasına, yarımelfin elini çekerek. "Onu rahat bırak." "Belki," dedi Raistlin, gözleri kısılmışomuzunu ovuşurarak. "Belki de değl. Ne bilgimi, ne de kaynağnı sana açıklamak zorunda değlim!" Daha cevap veremeden Tanis bir homurtu duydu. Ses sanki tahtın dibinden geliyordu. Raistlin'e kızgın bir bakışatan Tanis çabucak ondan uzaklaşrak karanlıklara doğu baktı. Dikkatle ilerledi, kılıcını çekerek. "Alhana!" Elf kızı babasının ayaklarının dibine çömelmişi; baş babasının kucağnda ağıyordu. Tanis'i duymuyor gibiydi. Tanis kızın yanına gitti. "Alhana," dedi kibarca. Kız, tanımadan baktı ona. "Alhana," dedi tekrar. Kız gözlerini kırpışırıp omuzlarını silktikten sonra sanki gerçeğ yapışrcasına adamın eline yapışı. "Yarımelf!" diye fısıldadı. "Buraya nasıl geldin? Neler oldu?" "Büyücünün bunun bir rüya olduğnu söylediğni duymuşum," diye cevap verdi


Alhana hatırladıklarıyla titreyerek, "ve ben ~ ben rüyaya inanmayı reddettim. Uyandım ama sadece kabusun gerçek olduğnu gördüm! Güzelim yurdum dehştle dolmuşu!" Yüzünü elleriyle kapattı. Tanis kızın yanına diz çökerek ona sarıldı, "Buraya doğu ilerledim. Günler...sürdü. Kabusun içinden." Enis'e sıkı sıkı sarıldı. "Kule'ye girdiğmde ejderha beni yakaladı.


Beni buraya, babama getirdi; aklından Lorac'ın beni öldürmesi geçiyordu. Fakat kabusunda bile olsa, babam kendi çocuğna zarar veremezdi. Böylece Cyan görüntülerle ona işence etmeye başadı -bana yapabileceğ şylerin görüntüleriyle." "Peki ya sen? Sen de o görüntüleri gördün mü?" diye fısıldadı Tanis kadının uzun kara saçlarını okşyarak. Bir süre sonra Alhana konuşu. "O kadar kötü değldi. Bunların bir rüyadan başa bir şy olmadığnı biliyordum. Fakat zavallı babam için bunlar gerçekti..." Hıçkırmaya başadı. Yarımelf Caramon'a işret etti. "Alhana'yı uzanabileceğ bir odaya götür. Babası için ne gerekirse yapacağz." "Bana bir şy olmaz kardeşm," dedi Raistlin, Caramon'un endişli bakışarına karşlık. "Tanis'in dediğni yap." "Haydi Alhana," diye ısrar etti Tanis, kızın ayağ kalkmasına yardımcı olarak. Kız yorgunluktan sendeliyordu. "Dinlenebileceğn bir yer var mı? Gücüne ihtiyacın olacak." İk başa kız tartışaya başadı, sonra ne kadar zayıf olduğnu fark etti. "Beni babamın odasına götürün," dedi. "Yolu size gösteririm." Caramon kolunu kıza attı ve birlikte odadan çıktılar. Tanis tekrar Lorac'a döndü. Raistlin elf kralın önünde duruyordu. Tanis, büyücünün alçak sesle kendi kendine konuşuğnu duyuyordu. "Ne var?" dedi yarımelf sessizce. "Öldü mü?" "Kim?" diye irkildi Raistlin gözlerini kırpışırarak. Tanis'in Lorac'a baktığnı gördü. "Ha, Lorac mı? Hayır, öyle olduğnu zannetmiyorum. Henüz değl." Tanis büyücünün ejderha küresine bakmakta olduğnu fark etti. "Küre hâlâ hakim mi?" diye sordu Tanis sinirli sinirli; gözleri, bulmak için bu kadar çok şye katlandıkları şyin üzerinde. Ejderha küresi, bir uçtan bir uca en az altmışsantim, kocaman kristalden bir küreydi. Silvanesti'nin çarpılmış işence altındaki yaşmını yansıtan korkunç, çarpık desenler işenmişaltından bir ayak üzerinde duruyordu. Küre, parlak yeşl ışğn kaynağ olmuşolsa bile, o anda tam ortasında soluk, yanardöner, nabız gibi zonklayan bir parlaklık vardı sadece. Raistlin'in eli kürenin üzerinde geziniyordu ama Tanis onun büyünün örümcekimsi sözlerini mırıldanırken küreye dokunmamak için- özen gösterdiğni fark etti. Küreyi hafif bir kırmızı aura sarmaya başadı. Tanis geriledi. "Korkma," diye fısıldadı Raistlin auranın geçişm seyrederek. "Bu benim büyüm. Küre tılsımlı -hâlâ. Benim tahmin ettiğm gibi büyüsü ejderhanın göçüp gitmesiyle yok olmadı. Malesef hâlâ denetim onda." "Lorac'ın denetimi mi?" "Kendi kendinin denetimi. Lorac'ı bıraktı." "Bunu sen mi becerdin?" diye mırıldandı Tanis. "Onu sen mi yendin?" "Küre yenilmedi!" dedi Raistlin sert bir ifadeyle. "Yardım ile ben ejderhayı yenmeyi başrdım. Cyan Kanfelaketi'nin yenilmeye başadığnı fark eden küre onu uzaklaşırdı. Lorac'ı bıraktı çünkü artık onu kullanamaz. Fakat küre hâlâ çok güçlü." "Raistlin, söyle bana..." "Söyleyecek başa bir şyim yok Tanis." Genç büyücü öksürdü. "Enerjimi


toplamam lazım." Raistlin kimin yardımını almışı? Bu küre hakkında başa neler biliyordu? Tanis konunun peşni bırakmamak için ağını açtı, ama sonra Raistlin'in altın gözlerinin parıldadığnı gödü. Yarımelf sustu. "Artık Lorac'ı serbest bırakabiliriz," diye ekledi Raistlin. Elf krala doğu yürüdü, kibarca Lorac'ın elini ejderha küresinin üzerinden çektikten sonra ince parmaklarını Lorac"ın boynuna koydu. "Yaşyor. Şmdilik. Nabzı zayıf. Daha yakına gelebilirsin." Fakat gözleri ejderha küresinde olan Tanis geri duruyordu. Raistlin eğenerek yarımelfe baktıktan sonra onu eliyle çağrdı. Tanis gönülsüzce yaklaşı. "Bana bir şy daha söyle -küre hâlâ bizim işmize yarayabilir mi?" Uzun süre sessiz kaldı Raistlin. Sonra, hafifçe cevap verdi. "Evet, eğr cesaret edebilirsek." Lorac titreyen bir nefes aldıktan sonra çığık attı -ince, ulur gibi, kulaklara korkunç gelen bir çığık. Elleri -yaşyan bir iskelet elleri gibi olan elleri- bükülmüşve kurumuşu. Gözleri sıkı sıkı kapalıydı. Boş boşna avutmaya çalışı Tanis onu. Lorac nefessiz kalıncaya kadar haykırdıktan sonra sessizce çığık atmaya devam etti. "Baba!" diye haykırdığnı duydu Tanis Alhana'nın. Toplantı odasının kapısında belirdi tekrar kız ve Caramon'u yana ittirdi. Babasına doğu koşrak adamın kemikli ellerini elleri arasına aldı. Ellerini öperek ağadı, susması için yalvararak. "Dinlen baba," diye tekrarlayıp durdu. "Kabus sona erdi. Ejderha gitti. Uyuyabilirsin baba!" Fakat adamın çığığ devam etti. "Tanrılar adına!" dedi Caramon onlara doğu gelirken, yüzü kül olmuşu. "Buna daha fazla katlanamayacağm." "Baba!" diye yalvardı Alhana, tekrar ve tekrar ona seslenerek. Yavaşyavaşkızının sevgi dolu sesi Lorac'ın işence altındaki zihninde oynaşn çarpık rüyalara nüfuz etmeye başadı. Yavaşyavaşçığıkları dehşt dolu sızlanmalara dönüşüşü. Sonra, sanki görebileceğ şyden korkarmışgibi gözlerini açtı. "Alhana, yavrum. Hayatta!" Kızın yanağna dokunmak için titreyen elini kaldırdı. "Olamaz! Senin öldüğnü gördüm Alhana. Yüzlerce kere öldüğnü gördüm, her seferi bir öncekinden daha korkunçtu. Seni öldürdü Alhana. Seni, benim öldürmemi istedi. Ama bunu yapamadım. Gerçi o kadar çok insanı öldürdüm ki neden seni öldürmedim bilmiyorum." Sonra Tanis'i farketti. Gözleri parlayarak açıldı, nefretle parlıyordu. "Sen!" diye hırladı Lorac, çarpılmışelleri tahtının iki yanım kavramışı. "Sen, yanmelf! Seni öldürmüşüm -ya da öldürmeye çalışım. Silvanesti'yi korumam lazım! Seni öldürdüm! Yanındakileri öldürdüm!" Sonra gözleri Raistlin'e kaydı. Nefret ifadesi yerini korkuya bıraktı. Titreyerek büyücünün önünde sindi. "Ama sen, seni öldüremedim!" Lorac'ın dehşt dolu ifadesi değşi, kafası karışışgibiydi. "Hayır," diye bağrdı. "Sen o değlsin! Senin cübben siyah değl! Sen kimsin?" Gözleri yeniden Tanis'e kaydı. "Ve sen? Sen tehdit-kar değlsin? Ben neler yaptım?" Homurdandı. "Yapma babacığm," diye yalvardı Alhana, ateşer içindeki yüzünü okşyıp onu


avutarak. "Artık dinlenmelisin. Kabus bitti. Silvanesti kurtuldu." Caramon güçlü kollarıyla Lorac'ı kaldırarak onu odasına taşdı. Alhana babasının yanında yürüyor, babasının elini sıkı sıkı tutuyordu. Tehlikesiz, diye düşndü Tanis, pencereden eziyet çeken ağçlara bakarak. Artık ölmeyen elf savaşılar ormanda dolaşadıkları halde, Lorac'ın kabusunda yarattığ işence görmüşbiçimler hâlâ yaşyordu. Istırap içinde bükülmüşağçlar hâlâ kan ağıyorlardı. Artık burada kim yaşr? diye düşndü hüzünle Tanis. Elfler geri dönmez. Karanlık ormanlara kötü şyler girecek ve Lorac'ın kabusu gerçek olacaktı. Kabusumsu ormanı düşnen Tanis aniden diğr arkadaşarının " nerede olduklarını merak etti. İi miydiler acaba? Ya kabusa inan-dılarsa -Raistlin'in söylemişolduğ gibi? O zaman gerçekten ölürler miydi? İi sıkılarak, o çıldırmışormana geri dönüp arkadaşarını araması gerektiğni kabullendi.


Tam yarımelf yorgun bedenini harekete geçirmeye çalışrken arkadaşarı Kule odasına girdi. "Onu öldürdüm!" diye bağrdı Tika, Tanis'i görerek. Gözleri keder ve dehştle açılmışı. "Hayır! Bana dokunma Tanis. Yaptığmı bilmiyorsun. Flint'i öldürdüm. Böyle bir şy yapmak istememişim Tanis, yemin ederim!" Caramon odaya girerken Tika hıçkırıklar içinde ona döndü. "Flint'i öldürdüm Caramon. Bana yaklaşa!" "Şst!" dedi Caramon kızı koca kollarıyla sararak. "Bir rüyaydı Tika. Raist öyle diyor. Cüce buraya hiç gelmemişi. Şşu351 ş." Tika'nın kızıl buklelelerini okşyarak kızı öptü. Tika ona, Caramon da kıza sarıldı; birbirleriyle teselli buluyorlardı. Tika'nın hıçkırıkları yavaşyavaşazaldı. "Dostum," dedi Altınay, Tanis'e sarılmak için uzanırken. Kadının yüzündeki ciddi, sıkıntılı ifadeyi gören yarımelf, Nehiryeli'ne sorgulayan bakışarla bakıp kadına sıkı sıkı sarıldı. Neler görmüşerdi acaba rüyalarında? Fakat Bozkırlı adam sadece başnı salladı, kendi yüzü de solgun ve hüzünlüydü. Sonra aniden, Tanis'in aklına herkesin kendi rüyasını yaşdığ geldi ve aniden Kitiara'yı hatırladı! Ne kadar da canlı duruyordu! Ve ölen Laurana. Gözlerini kapatarak başnı Altınay'in başna yasladı. Nehiryeli'nin güçlü kollarının her ikisini birden sardığnı hissetti. Sevgileri onu kutsamışı. Rüyanın dehşti çekilmeye başadı. Sonra Tanis'in aklına korkunç bir düşnce geldi. Lorac'ın rüyası gerçek olmuşu! Yoksa onlarınki de olacak mıydı? Tanis arkasında Raistlin'in öksürmeye başadığnı duydu. Göğünü tutan büyücü Lorac'ın tahtına çıkan merdivenlere çökmüşü. Tanis, hâlâ Tika'ya sarılmışduran Caramon'un kardeşne endişyle baktığnı gördü. Fakat Raistlin kardeşni görmezlikten geldi. Cübbesine sarman büyücü, soğk zemin üzerine uzandı ve yorgun argın gözlerini kapattı. İini çeken Caramon Tika'yı kendine doğu daha da çekti. Tanis, onlar kırılmışgümüşve al ay ışnlarında siluetleri görünecek Şkilde birlikte dururken kızın minik gölgesinin, Caramon'un daha tfi gölgesine karışşnı seyretti. Hepimizin uyuması lazım, diye düşndü Tanis; gözlerinin yandığnı hissederek. Ama nasıl uyuyacağz? Bir daha nasıl uyuyacağz?


12 Paylaşlan görüntüler. Lorac 'ın ölümü. Yine de sonunda uyudular. Yıldızlar Kulesi'nin taşzemini üzerinde, birbirlerine sokularak, mümkün olduğ kadar birbirlerine yakın durdular. Onlar uyurken, soğk ve düşanc-topraklar, Süvanesti'den uzak topraklar üzerinde olan diğrler uyandı. Önce Laurana uyandı. Derin bir uykudan, çığıkla irkilip kali tığnda, ilk olarak nerede olduğnu anlayamadı. Tek bir söz soy ledi, "Silvanesti!" Flint titreyerek uyandığnda parmaklarının hâlâ kıpırdadığ! fark etti, bacaklarındaki ağılar her zamankinden daha fazlaydı. Sturm panik içinde uyandı. Dehştle titreyerek, bir süre bütür yaptığ sadece battaniyeleri altında büzüşp zangırdamak oldı Sonra çadırının dışnda bir şyler duydu. Eli kılıcında doğulara N ileri doğu emekledi ve çadırının bez kapısını açtı.


"Ay!" Laurana'nın onun yabani görünüşü yüzü karşsında nefesi tıkanmışı. "Özür dilerim," dedi Sturm. "Niyetim..." Sonra kızın elindeki mumu tutamayacak kadar zangır zangır titrediğni gördü. "Ne var?" diye sordu telaşanarak, kızı soğktan çekip alarak. "Bil- biliyorum çok saçma gelecek," dedi Laurana kızararak, "ama o kadar korkunç bir rüya gördüm ki uyuyamıyorum." Titreyerek, Sturm'ün onu çadırına almasına izin verdi. Mumundan çıkan alev, çadırın etrafına, sıçrayan gölgeler yolluyordu. Mumu düşrmesinden korkan Sturm, onu kızın elinden aldı. "Seni uyandırmak niyetinde değldim ama seslendiğni duydum. Ve benim rüyam da o kadar gerçek gibiydi ki! Sen de rüyamın içindeydin -seni gördüm-" "Silvanesti gibi bir yer miydi?" diye kesti sözünü birden Sturm. Laurana ona bakakaldı. "Ama rüyamda bizi gördüğm yer orasıydı! Neden sordun? Yoksa...sen de mi Silvanesti'yi gördün rüyanda!" Sturm pelerinine sıkı sıkı sarılarak başnı evet anlamında salladı. "Ben..." diye başadı, sonra çadırın dışnda başa bir ses duydu. Bu kez, sadece çadırın bez kapısını açtı. "Gel içeri Flint," dedi bezginlikle. Cüce içeriye girdi sert adımlarla, yüzü kızarmışı. Laurana'nın orada olduğnu görünce utanmışı, yine de Laurana ona gülüm-seyinceye kadar kekeleyerek, dolandı. "Biliyoruz," dedi kız. "Bir rüya gördün, Silvanesti miydi?" Flint boğzını temizleyerek öksürdü, yüzünü eliyle sıvazladı. "Galiba tek gören ben değlim?" diye sordu, orman gibi kaşarının altından diğr ikisine gözlerini kısıp bakarak. "Galiba ne gör -gördüğmü size anlatmamı istiyorsunuz?" "Hayır!" dedi Sturm yüzü solarak aceleyle. "Hayır, bu konuda konuşak istemiyorum -hiç bir zaman hem de!" "Ben de," dedi Laurana yavaşa. Flint tereddütle kızın omuzunu okşdı. "Memnun oldum" dedi terslikle. "Ben de kendiminki hakkında konuşcak halde değldim. Sadece bunun gerçekten bir rüya olup olmadığnı merak etmişim. Okadar gerçek görünüyordu ki, ikinizi de..." Cüce durdu. Dışrıda bir hışrtı sesi vardı, sonra Tasslehoff heyecanla çadırın bez kapısını yana savurdu. Bir rüya hakkında konuşuğnuzu mu duydum? Ben hiç rüya görmem -en azından gördüklerimi hatırlamam. Kenderler rüya görmez, pek görmez. Aman herhalde görüyoruzdur. Hayvanlar bile rüya görür ama..." Flint'in gözlerini görerek aceleyle esas konuya geri döndü. "Şy! Hayatımdaki en müthişrüyayı gördüm! Ağçlar kan ağıyordu. Korkunç elf ölüleri etrafta dolanıp insanları öldürüyordu! Raistlin kara cübbeler giymişi! Bu en inanılmaz şydi! Sen de ordaydın Sturm. Laurana da, Rint de. Ve herkes öldü! Yani hemen hemen herkes. Raistlin ölmedi. Sonra yeşl bir ejderha vardı..." Tasslehoff durdu. Arkadaşarın nesi vardı? Yüzleri ölü gibi beyaz, gözleri fal taş gibi açıkü. "Y-yeşl ejderha," diye kekeledi. "Raistlin karalar giymişi. Bunu söylemişmiydim? O-oldukça uygun aslında. Kırmızı hep onu sarı gösterir aslında, bilmem ne demek istediğmi anlatabildim mi. Anlamadınız. Şy sa-sanırım ben tekrar yatsam iyi olacak. Tabii daha fazlasını dinlemek istemiyorsanız?" Etrafına ümitle baktı. Kimse cevap vermedi.


"Eh iy-geceler," diye mırıldandı. Aceleyle geri geri çadırdan çıkarak yatağna gitti, aklı karışışbaşnı sallaya sallaya. Milletin nesi vardı öyle? Alt tarafı bir rüya... Uzun bir süre kimse konuşadı. Sonra Hint içini çekti. "Bir kabus görmüşolmak değl benim kafama takılan," dedi cüce aksi aksi. "Ama bunu bir kenderle paylaşaya karşyım. Nasıl oldu da hepimiz aynı rüyayı gördük dersiniz? Ve bu ne anlama geliyor?" "Tuhaf bir ülkedir -Silvanesti," dedi Laurana. Mumunu alarak ayrılmak için davrandı. Sonra dönüp arkasına baktı. "Sizce- sizce gerçek miydi? Gördüğmüz şkilde öldüler mi gerçekten?" Tanis o insan kadınla mıydı? diye düşndü ama yüksek sesle sormadı. "Biz buradayız," dedi Sturm. "Ölmedik. Diğrlerinin de ölmemişolduklarına inanmaktan başa bir şy yapamayız. Ve..." -durdu- "bu komik gelebilir ama her nasılsa onların iyi olduklarını biliyorum." Laurana bir an için şvalyeye dikkatle bakarak ciddi yüzünün o ilk şk ve dehşt geçtikten sonra sakinleşiğni gördü. Kendisinin de rahatladığnı hissetti. Uzanarak Sturm'ün uzun, düzgün elini kendi eline alarak, biraz sıktı. Sonra dönüp yıldızların aydınlattığ geceye kayarak, çıktı. Cüce ayağ kalktı. "Eh bu kadar uyku yeter. Nöbet sırasını ben alayım." "Ben de sana katılırım," dedi Sturm ayağ kalkıp kılıç kayışnı kuşnarak.


"Galiba hiç bilemeyeceğz," dedi Flint, "neden ve nasıl hepimizin aynı rüyayı gördüğnü." "Sanırım öyle," diye katıldı fikrine Sturm. Cüce çadırdan dışrı çıktı. Sturm onu izlemeye başadıktan sonra gözleri bir ışğ takılınca durdu. Belki de Laurana'nm mumundan bir parça fitil düşüşolabilir diye düşnen Sturm söndürmek için eğldiğnde Alhana'nın ona vermişolduğ mücevherin kemerinden kayıp düşüşolduğnu ve yerde durduğnu gördü. Mücevheri eline alınca kendi iç ışğyla parıldadığnı fark etti, daha önce bunu hiç görmemişi. "Sanırım öyle değl," diye tekrarladı Sturm düşnceli düşnceli, mücevheri elinde döndürüp durarak. Uzun, korkunç aylardan sonra ilk kez Silvanesti'de şfak atmışı. Fakat sadece bir kiş gördü bunu. Yatak odasının penceresinden bakman Lorac güneşn pırıltılı toz ağçlarının üzerinden yükseldiğni gördü. Yorgunluktan bitmişolan diğrleri derin bir uyku içindeydi. Alhana bütün gece boyunca babasının yanından ayrılmamışı. Fakat yorgunluk galip gelmişve oturduğ sandalye üzerinde uykuya dalmışı. Lorac soluk güneşışğnın kızın yüzünü aydınlattığnı gördü. Uzun siyah saçları yüzüne, ak mermerdeki çatlaklar gibi dökülmüşü. Teni dikenlerden yırtılmış kuru kanla sıvanmışı. Lorac güzellik gördü ama o güzellik kibirle bozulmuşu. O, halkının bir timsaliydi. Dönerek yeniden dışnya Silvanesti'ye bakü ama orada da onu teselli edecek bir şy yoktu. Yeşl, pis bir pus hâlâ Silvanesti üzerinde asılı duyordu, sanki toprağn kendi çürürmüşgibi. "Bunları ben yaptım," dedi kendi kendine; gözleri; bükülmüş işence içindeki ağçlar, buralarda acılarına bir son arayarak dolanan acınacak durumdaki biçimsiz yaratıklar üzerinde gezindi. Çünkü dört yüz yıldan uzun bir zamandır Lorac bu topraklarda yaşmışı. Toprakların biçim almasını, kendi ve halkının elleriyle Çiçekler açmasını seyretmişi. Sorunlu zamanlar da olmuşu tabii. Lorac, Afet'i hatırlayan hayattaki nadir kişlerden biriydi. Fakat Silvanesti cifleri -diğr ırk-ardan ayrı kaldıkları içindünyanın diğr yerlerindekinden çok aha iyi dayanmışı olanlara. Onlar kadim tanrıların Krynn'i neden" terk ettiklerini biliyorlardı -insanlıktaki kötülüğ görmüşerdi- ama neden elf ermişerinin de yok olduklarını açıklayamıyorlardı. Silvanestili elfler, tabiidir ki, rüzgarlardan, kuşardan ve diğr gizemli yollarla Afet'ten sonra kuzenlerinin, Qualinesti'nin çektiğ ıstırapları öğeniyorlardı. Tecavüz ve cinayet öykülerine üzülseler de Silvanestililer kendilerine insanlar arasında yaşnırsa başa ne beklenebileceğm sormadan edemiyorlardı. Ormanlarının içine çekilmiş dışdünyayla alâkalarını kesmişerdi ve dışdünyanın da kendileriyle alâkasını kesmesine pek aldırışetmiyorlardı. O yüzden Lorac kuzeyi kasıp kavuran, kendi yurdunu tehdit eden bu kötülüğ anlamakta zorluk çekmişi. Neden Silvanesti'yi rahatsız etsinlerdi ki? Ejderha Yüceefendileri'yle buluşuşve Sil-vanesti'nin onlara hiç bir sorun çıkarmayacağnı söylemişi. Elfler herkesin, her biri ister kötü olsun, ister iyi; kendine özgü alışanlıklarıyla, Krynn üzerinde yaşma hakkına sahip olduğna inanırdı. O konuşukça onlar dinlediler ve ilk başarda herşy yolunda gibiydi. Sonra Lorac'ın, aldatıldığnı anladığ gün geldi çattı -yani göklerin ejderhalarla dolup taşığ gün.


Elfler, yine de gafil avlanmışsayılmazlardı. Lorac gafil av-lanamayacak kadar çok yaşmışı. Gemiler halkı emniyetli bir yerlere götürmek için bekliyordu. Lorac, gemilere kızının komutası altında ayrılma emri vermişi. Sonra, yalnız kaldığnda ejderha küresini gizlemişolduğ, Yıldızlar Kulesi'nin altındaki bölümlere inmişi. Sadece kızı ve çoktan yitip gitmişelf ermişer kürenin varlığnı biliyorlardı. Dünyadakilerin geri kalanı kürenin Afet'te yok olmuşolduğnu zannediyordu. Lorac kürenin yanına oturarak uzun günler boyunca küreye baktı. Yüksek Büyücülerin ihtarlarını hatırladı, küre ile ilgili herşyi bir bir hatırına getirdi. Sonunda, kürenin nasıl çalışığ hakkında bir fikri olmadığnı bile bile, ülkesini kurtarmak için Lorac, küreyi kullanmaya karar verdi. Küreyi, içine baktıkça gitgide güçlenen, nabız gibi atan büyüleyici yeşl ışğ belli belirsiz hatırladı. Ve parmaklarını küreye koyduğ ilk andan itibaren korkunç bir hata yaptığnı anladığnı da hatırladı. Büyüye hükmedecek ne gücü vardı, ne de denetimi. Fakat geç kalmışı. Küre onu yakalamışve büyülemişi; kabusunun en korkunç kısmı da kendisine sürekli rüyada olduğnun hatırlatılması ama yine de rüyadan kopup kurtulamamasıydı. Ve şmdi de kabus, rüya değl gerçek olmuşu. Lorac başnı eği, acı gözyaşarının tadı ağındaydı. Sonra omuzuna değn kibar elleri hissetti. "Baba, ağadığnı görmeye dayanamıyorum. Pencereden uzak' laş Yatağ gel. Topraklar zamanla yeniden güzelleşcek. Bicim vermek için yardımcı olacaksın..."


Fakat Alhana ürpermeden pencereden dışn bakamıyordu. Lorac onun titrediğni hissederek hüzünle gülümsedi. "Halkımız döner mi Alhana?" Dışrıya, yaşmın canlı yeşli değl de ölüm ve çürümenin yeşli olan o yeşle baktı. "Tabii ki," dedi Alhana hemen. Lorac kızın elini okşdı. "Yalan, ha çocuğm? Ne zamandan beri elfler birbirlerine yalan söylüyor?" "Belki de hep kendi kendimize yalan söyledik diye düşnüyorum şmdi," diye mırıldandı Alhana, Altınay'ın öğettiklerini hatırlayarak. "Kadim tanrılar Krynn'i terk etmediler baba. Şfacı Mis-hakal'ın bir ermiş bizimle birlikte seyahat etti ve öğendiklerim bize anlattı. İinanmak istemedim baba. Kıskanmışım. Sonuç olarak o bir insandı ve tanrılar neden böyle bir ümitle insanlara gel-sinlerdi? Ama şmdi görüyorum ki tanrılar zekiymiş İsanlara gittiler, çünkü biz elfler onları kabul etmezdik. Kederimizden, bu yalnızlık içinde -senin de öğenmişolduğn gibi- hem bu dünyada yaşyıp, hem de bu dünyadan ayrı yaşyamayacağmızı öğeneceğz. Elfler sadece bu toprakları yeniden inş etmekle kalmayacak, kötülük tarafından harap olmuşbütün toprakları da inş edecekler." Lorac dinliyordu. Gözleri işence altındaki topraklardan, kızının gümüşay ile soluk ve parlak görünen yüzüne döndü ve kızına değek için kolunu uzattı. "Onları geri getirecek misin? Halkımızı?" "Evet baba," diye söz verdi kız, adamın soğk etsiz elini kendi elleri arasına alıp sıkı sıkı tutarak. "Birlikte çalışp uğaşcağz. Tanrılardan af dileyeceğz. Krynn halkları arasına katılacağz ve..." Gözlerine yaşar doldu, sesi boğldu çünkü Lorac'ın artık kendisini duymadığnı gördü. Lorac'ın gözleri karardı ve sandalyesine çökmeye başadı. "Ben kendimi toprağ veriyorum," diye fısıldadı. "Bedenimi toprağ göm kızım. Yaşmım nasıl buralara lanet getirdiyse belki de ölümüm kutsar." Lorac'ın eli kızmınkinden kurtuldu. Yaşmsız gözleri Silvanes-tinin eziyet görmüştopraklarına bakıyordu. Fakat yüzündeki dehşt azaldı, yerini sükuna bıraktı. Ve Alhana üzülemedi. P gece yolarkadaşarı Silvanesti'den ayrılmak için hazırlandılar. Kuzeye yapacakları yolculuğn büyük bir bölümünü karanlığn °örtüsü altında yapacaklardı çünkü artık, ejderha ordularının, geçmeleri gereken toprakları denetimleri altında tuttuklarını öğenmişerdi. Onlara yol gösterecek bir haritaları yoktu. Artık, karalarla çevrilmişliman şhri Tarsis'i gördükten sonra eski haritalara güvenmeye korkuyorlardı. Fakat Silvanesti'de bulabildikleri haritalar binlerce yıl öncesine dayanıyordu. Yolarkadaşarı Silvanes-. ti'nin kuzeyine doğu, Sancrist'e gidecek bir yol bulabilecekleri bir liman şhri bulma umuduyla körü körüne yolculuk yapmaya karar verdiler. Hızlı yolculuk yapabilmek için yanlarına pek bir yük almadılar. Zaten alabilecekleri pek bir şy de yoktu; elfler gittiklerinde ülkelerini hem yiyecek hem de gereç açısından tamamen çıplak bırakmışardı. Ejderha küresini büyücü yüklendi -bu kimsenin itiraz etmediğ bir görevdi. Tanis ilk


başarda koca kristal küreyi nasıl yanlarında taşyacakları konusunda ümitsizliğ düşüşü -çapı altmışsantim kadar olan küre, inanılmayacak kadar ağrdı. Fakat ayrılmadan bir gece önce Alhana elinde küçük bir keseyle Raistlin'e_gelmişi. "Babam, küreyi bu kesenin içinde taşrdı. Bu bana hep garip gelirdi, yani kürenin büyüklüğnü düşnecek olursak; ama kesenin ona Yüce Büyücülük Kulesi'nde verilmişolduğnu söylerdi. Belki bu sana yardımcı olur." Büyücü ince elini uzatarak keseyi sabırsızca kaptı. "Jistrah tagopar Ast moirparann Kini," diye mırıldandı ve halinden memnun bir edayla kelimelerle anlatılamayacak kesenin soluk pembe bir ışkla parlamasını seyretti. "Evet büyülü," diye fısıldadı. Sonra bakışarım Caramon'a kaldırdı. "Git .ve bana küreyi getir." Caramon'un gözleri dehştle fal taş gibi açıldı. "Bütün dünyadaki hazineleri de versen olmaz!" dedi koca adam yemin edercesine. "Küreyi bana getir!" diye emretti Raistlin, hâlâ başnı sallamak" ta olan kardeşne hiddetle bakıp. "Öf aptallaşa Caramon!" diye kestirip attı Raistlin, çileden çıkarak. "Küre, onu kullanmaya kalkmayanlara bir zarar vereme/, inan bana sevgili kardeşm, ejderha küresi şyle dursun senin bir hamamböceğni denetim altına alacak kadar bile gücün yok!" "Ama beni tuzağ düşrebilir," diye itiraz etti Caramon. "Pöh! Onun aradığ.." Raistlin aniden durdu. "Eee?" dedi Tanis sessizce. "Devam et. .O kimi arıyor?" "Akıllı olanları," diye hırladı Raistlin. "O yüzden bence bti, gruptaki herkes emniyette. Küreyi buraya getir Caramon, yoksa onu yol boyunca kendin mi taşmak isterdin? Ya da sen Yarımelf? Ya da sen Mishakal'm ermiş?" Caramon huzursuz huzursuz Tanis'e baktı; yarımelf koca adamın onun onayını istediğni anladı. Bu, Raistlin'in emirlerini hiç sorgusuz yerine getiren ikiz için garip bir hareketti. Tanis, Caramon'un sessiz müracaatını bir tek kendisinin fark etmemişolduğnu gördü. Raistlin'in gözleri hiddetle parlıyordu. O anda, her zamankinden çok bir bıkkınlık hissetti Tanis büyüye karş, Raistlin'in garip ve güçlenen gücüne güvenmeyerek. Bu mantıksız, diye tartışı kendi kendiyle. Bu bir kabusa verilen bir tepkiydi sadece. Ama bu onun sorununu çözmüyordu. Ejderha küresi hakkında ne yapmalıydı. Aslında, diye fark etti pişanlıkla, pek de bir seçeneğ yoktu. "O şyi tutma konusunda bilgisi, hüneri ve -kabul edelim ki-cesareti olan tek insan Raistlin," dedi Tanis istemeye istemeye. "Ben o alsın derim, tabii içinizde bu sorumluluğ yüklenmek isteyen varsa o başa!" Nehiryeli kaşarını çatıp başnı sallasa da kimse konuşadı. Tanis Bozkırlı Adamın eline fırsat geçse küreyi -ve yanısıra Raist-lin'i de- burada Silvanesti'de bırakacağnı biliyordu. "Haydi Caramon," dedi Tanis. "Aramızda onu kaldıracak kadar güçlü bir tek sen varsın." Caramon gönülsüz gönülsüz küreyi altın ayağndan almak için gitti. Küreye dokunmak için uzanırken elleri titriyordu ama ellerini onun üzerine koyduğnda


hiçbir şy olmadı. Kürenin görüntüsü değşedi. Rahat bir nefes alan Caramon küreyi kaldırdı ve ağrlığ altında homurdanarak keseyi açık tutan kardeşne taşdı. "Kesenin içine bırak," diye emretti Raistlin. "Ne?" diye açıldı Caramon'un ağı, devasa küreden, büyücünün narin elindeki küçük keseye bakarak. "Yapamam Raist! Oraya sığaz ki! Yere düşr!" Koca adam Raistlin'in gözleri günün ölmekte olan ışklarıyla al-ün altın alevlenince sustu. "Hayır! Caramon bekle!" Tanis ileri doğu sıçradı ama bu kez Cararnon, Raistlin'in verdiğ emri yerine getirdi. Yavaşyavaşgöz-leri kardeşnin yoğn bakış altında sıkışp kaldı ve Caramon ejder- ha küresini elinden bıraktı. Küre yok oldu! "Ne? Nerede..." Tanis Raistlin'e kuşuyla dik dik baktı. "Kesenin içinde," diye cevap verdi büyücü soğkkanlılıkla küçük keseyi uzatarak. "Bana inanmıyorsan kendin bak." Tanis kesenin içine baktı. Küre kesenin içindeydi ve gerçekten de hakiki ejderha küresiydi. Hiç kuşusu yoktu. Sanki belli belirsiz bir yaşm içinde kıpırdanırmışgibi dönüp duran yeşl pusu görebiliyordu. Çekmişolmalı diye düşndü korkuyla ama küre her zamanki boyutunda görünüyor ve Tanis'e sanki büyüyen kendisiymişgibi korkutucu bir his veriyordu. içi ürperen Tanis geriye bir adım attı. Raistlin kesenin uçkurunu aceleyle çekip bağayıverdi. Sonra onlara güvenmeyen bir edayla bakarak keseyi cübbesi içindeki torbalardan birinin içine atıp, sayısız gizli ceplerinden birinin içine gizledikten sonra arkasını döndü. Fakat Tanis onu durdurdu. "Artık aramızdaki hiçbir şy eskisi gibi olamaz, öyle değl mi?" iye sordu yarımelf sakin sakin. Raistlin bir an için ona baktı, Tanis genç büyücünün gözlerinde bir anlık pişanlık ışltısı, güvene, dostluğ gençlik günlerine duyulan bir özlem gördü. "Hayır," diye fısıldadı Raistlin. "Fakat benim ödemem gereken bedel buydu." Öksürmeye başadı. "Bedel mi? Kime? Ne için?" "Sorgulama Yarımelf." Büyücünün zayıf omuzları öksürmekten iki büklüm olmuşu. Caramon güçlü kollarını kardeşne doladı ve Raistlin cılız bir halde ikizine yaslandı. Nöbeti atlatınca altın gözlerini kaldırdı. "Sana cevabı veremem Tanis, çünkü ben de bilmiyorum." Sonra başnı eğrek Caramon'un onu, yolculuklarına çıkmadan evvel ne kadar dinlenebilecekse, dinleneceğ yere götürmesine izin verdi. "Yeniden düşnüp babanın cenaze merasiminde sana yardımcı olmamıza izin vermeni dilerdim," dedi Tanis Alhana'ya; kız Yıldızlar Kulesi'nin kapısında durmuşonlara veda ederken. "Bir gün bizim için çok şy farkettirmez." "Evet, lütfen izin ver," diye yakardı Altınay gönülden. "Bu iş kendi halkımdan iyi bilirim, çünkü bizim cenaze adetlerimiz sizin-kilere benziyor, eğr Tanis bana doğu aktardıysa. Ben kabilemde bir rahibeydim ve bedeni" korumak için baharatlı bezlere sararken onlara refakat ederdim..." "Hayır dostum," dedi Alahana ciddiyetle, yüzü solgundu-"Bunu yalnız yapmam -yapmam babamın bir arzusuydu."


Bu tam olarak doğu değldi ama Alhana babasının cesedinin -sadece goblinler ve diğr kötü yaratıklar tarafından uygulanan bir yöntem olan- toprağ verilmesi karşsında bu insanların ne büyük bir şk yaşyacaklarını biliyordu. Düşnce, kızı dehşte düşrüyordu, istemeye istemeye bakışarı babasının mezar işreti olacak, mezarı üzerinde korkunç bir leşkargası gibi duracak işence görmüş eğilip bükülmüşağca doğu kaydı. Hemen başnı çevirdi, sesi titriyordu. "Mezarı....uzun zaman önce hazırlanmışı ve bu tür konularda benim de bir deneyimim var sayılır. Lütfen benim için endişlenmeyin." Tanis kızın yüzündeki ıstırabı gördü ama kızın ricasını yerine getirmeyi reddedemezdi. "Anlıyoruz," dedi Altınay. Sonra aniden Bozkırların Que-shu'lu kadını, içinden gelerek elf prensesine sarıldı; ona kaybolmuşda ürkmüşbir çocuğ sarılır gibi sarılmışı. İk başa Alhana gerilmişi ama sonra Altınay'ın şfkat dolu kollarıyla rahatladı. "Huzur içinde olasın," diye fısıldadı Altınay, Alhana'nın yüzüne dökülen kara saçlarını geri çekerek. Sonra Bozkırlı kadın gitti. "Babanı gömdükten sonra ne yapacaksın?" diye sordu Tanis, Alhana ile Kule'nin merdivenlerinde yalnız kalınca. "Halkımın yanına döneceğm," diye cevap verdi Alhana ciddiyetle. "Artık bu topraklardaki kötülük gittiğ için grifonlar yanıma gelecek ve beni Ergoth'a götüreceklerdir. Kötülüğ yenmek için elimizden geleni yaptıktan sonra yurdumuza döneceğz." Tanis etrafına, Silvanesti'ye bir baktı. Gündüz vakti olduğ halde korkunç görünüyordu; gece vakti ise dehşti kelimelerle anlatılacak gibi değldi. "Biliyorum," dedi Alhana onun kelimelere dökülmemişdüşncelerine cevaben. "Bizim cezamız da bu olacak." Tanis kaşarını şphe ile kaldırdı; kızın önünde uzanan, halkını geri getirebilmek için vermesi gereken savaş bilerek. Sonra Alhana'nın yüzündeki kararlılığ gördü. Şnsları eştti. Gülümseyerek konuyu değşirdi. "Peki Sancrist'e gidecek zaman bulabilecek misin?" diye sordu. "Şvalyeler senin varlığnla kıvanç duyacaktır. Özellikle de bir tanesi." Alhana'nın solgun yüzü kızardı. "Belki," dedi, sesi anca bir fısıl-tının üzerinde çıkıyordu. "Henüz bir şy söyleyemem. Kendim hakkında çok şy öğendim. Ama bunları içime sindirmem biraz vaktimi alacaktır." içini çekerek başnı salladı. "Bir daha onların arasında tam anlamıyla rahat edemeyebilirim. " "Yani bir insanı sevmeyi öğenmek gibi mi?" Alhana başnı kaldırdı, berrak gözleri Tanis'inkilere bakıyordu. "O mutlu olur muydu Tanis? Yurdundan uzakta, çünkü benim Silvanesti'ye dönmem gerek. Ya da ben mutlu olabilir miyim, ben hâlâ gençken onun yaşanıp ölmesini görürken?" "Ben de kendime bu soruları sordum Alhana," dedi Tanis, Kitiara hakkında verdiğ kararı acı içinde hatırlayarak. "Eğr bize verilmişolan aşı inkar edersek, eğr aşı onu kaybetme korkusuyla reddersek o zaman yaşmlarımız bomboş kaybımız da daha büyük olur." "Sizinle ilk karşlaşığmda bütün bu insanların neden seni iz-'lediklerini merak etmişim Tanis Yarımelf," dedi Alhana yavaşa. "Şmdi anlıyorum. Sözlerini


düşneceğm. Yaşmının yolculuğ bitinceye kadar elveda." "Elveda Alhana," diye cevap verdi Tanis kızın uzattığ ele uzanarak. Söyleyecek başa bir şy bulamadı ve dönerek kızı bıraktı. Fakat dönüp giderken de eğr bu kadar akıllı idiyse, neden yaşmının bu kadar berbat olduğnu merak etmeden edemedi. Tanis yolarkadaşarına ormanın kenarında katıldı. Bir an için orada durdular, Silvanesti ormanlarına girmeye pek gönüllü değllerdi. Kötülüğn gitmişolduğnu bilseler de işence görmüş eğlip bükülmüşağçlar arasından günlerce yolculuk etme fikri iç sıkıcı bir düşnceydi. Fakat başa çareleri yoktu. Daha şmdiden onları bu kadar uzaklara sürükleyen aciliyeti hissettiler. Zaman kum saatinden dökülüp duruyordu ve neden olduğnu bilmeseler de kumların boş gitmesine izin veremiyeceklerini biliyorlardı. "Haydi kardeşm," dedi sonunda Raistlin. Büyücü ormana giden yolda baş'çekti; o yürürken Büyücülük Asası soluk ışğnı saçıyordu. Caramon içini çekerek onu izledi. Birer birer diğrleri de yola koyuldu. Bir tek Tanis geriye bakmak için döndü. O gece iki ayı göremiyorlardı. Toprak sanki iki ay da Lörac'm ölümüne yas tutarmışasına ağr bir karanlıkla örtülmüşü. Alhana Yıldızlar Kulesi'nin kapısında duruyordu; bedeni asırlar önce zapt edilmişay ışnlarıyla pırıldayan Kule tarafından çevrelenmişi. Gölgeler içinde bir tek Alhana'nın yüzü görünüyordu, aynı gümüşayın hayaleti gibi. Tanis'in gözüne bir kıpırtı takıldı. Kız elini kaldırdı ve kısa, net, saf beyaz bir ışk şmşk gibi çaktı: Bir Yıldızziy-neti. Sonra kız gözden kayboldu. Yolarkadaşarının Buz Duvar Kalesi'ne yaptıkları yolculuk ve kötü Ejderha Yüceefendisi Feal-thas'ı öldürüşeri, bu ıssız topraklarda barınan Buz Barbarları arasında bir efsane halini almışı. Kahramanlık öykülerinin hatırlanıp şrkılarının söylendiğ uzun kışakşmlarında, hâlâ köy dinadamları tarafından anlatılır.

Buz HAKIMI'NIN ŞRKISI Onları geri getiren benim. Raggart'ım ben, size bunları anlatan. Kar üstüne düşn kar, buzun işretlerini örter Kar üstünde güneşak ak kanar Sonsuza kadar, tahammül edilmez soğk ışkta. Ve eğr ben anlatmazsam bunları size, Kar, kahramanların yaptıklarını örtecek, Onların gücü benim şrkımla Donun çekirdeğnde yatar, kalkmaz artık Artık kaybolan son nefes ufalanırken. Yedi kişydiler sıcak topraklardan (Onları geri getiren benim) Kuzey'de kan kardeş olmuşdört silahşr Elf kızı Laurana Taşsahralarından gelen cüce Atmaca misali minik kemikli kender.


Üç kürek palasına binerek tünele, Tek kalenin boğzına geldiler. Thanoi arasında eski gardiyanlar Kılıç kullananların sıcak havayı kazıdığ yerde Tendonlar bularak kemikler bularak • Tüneller eriyip kızarırken. Minotor üzerine, buz ayısı üzerine Kılıçlar ıslık çaldı yeniden Çıldırmanın köşsinde parlak parlak Diz boyu silahlarla dolu tünel Pençelerle dolu ağza alınmaz şylerle Silahşrler inerken Donarken parlak buhar arkalarında.


Sonra kalenin kalbindeki bölmelere doğu Ejderhaların ve kurtların efendisi FealThas'ın beklediğ Bir hiç olan beyazla zırhlanmışGüneşak ak kanarken buz ile kaplanmış Kurtlara seslenmişi, bebek hırsızlarına Ataların inlerinde cinayetle beslenen. Kahramanların etrafında bıçaklardan bir halka; aç gözlü Kurtlar sezdirmeden yaklaşrken, efendilerinin gözünde. Ve halkayı bozan ilk Aran idi Feal-thas'ın gırtlağndaki sıcak rüzgarı indirdi ve söktü Mükemmelleşirilmişavın çıkrığnı. Bir sonraki, kurt efendisinin kılıcının gönderdiğ Arasın arasın diye ılık toprakları, Brian idi. Hepsi jiletlerin çarkında dondu kaldı Hepsi dondu kaldı Laurana hariç. Aklın tepesinde çakan sıcak bir ışkla kör olup Dalan güneşe ölümün eridiğ yerde Buz Hakimi'ni ele geçirdi Ve kurtların galeyanı üzerinden, üzerinden katliamın Buzdan bir bıçak taşyarak, taşyarak karanlığ Kurt efendisinin boğzını yarıp açtı Ve kurtlar, kelle düşrken sessizleşi. Gerisini anlatmak kısa sürer. Yumurtaları, ejderhaların şddetli mahsûllerini yok ederek Pullardan ve pislikten bir tünel Korkunç bir kilere açılan Ve daha da devam eden, devam eden hazineye kadar. Orada küre mavi mavi dans etti, dans etti beyaz beyaz Sonsuz atışarında bir kalp gibi şşn (Onu tutmama izin verdiler, onları ben geri getirdim.) Tünelden dışrı kan buz üzerinde, buz altında kan Kendi korkunç yüklerini taşyan Genç şvalyeler sessiz, üstleri paramparça Daha şmdi beşoldular Sonuncusu kender, minik cepleri şşiş Raggart'ım ben, size bunları anlatan. Onları geri getiren benim. "Gemiye," diye sözünü kesti Tas. "Kayığ!" diye tekrarladı Flint hiddetle. "Bu allahın cezası kayığ beni siz sürüklediniz, sonra da fare dolu bir odada, beni korkunç bir hastalığn pençesinde çürümeye bıraktınız..." "Seni Buz Duvar'da bırakabilirdik biliyorsun, mors adamlarla birlikte ve..." Tasslehoff sustu. Hint bir kez daha doğulmaya çalışı ama bu kez gözlerinde çılgın bir ifade vardı. Kender ayağ kalktı ve ufak ufak kapıya doğu yanaşaya başadı. "Ay galiba ben gitsem fena olmayacak. Buraya -n- yiyecek birşyler isteyip istemediğne bakmaya gelmişim. Geminin aşısı bezelye çorbası dediğ bir şy yapmış.."


Ön güvertede rüzgardan korunmak için sarınmışduran Laura-na, güvertenin altından duyulabilecek en korkunç kükremeyi takiben kırılan çanak çömlek sesini duyunca sıçradı. Yanında durmakta olan Sturm'e baktı. Şvalye gülümsedi. "Hint," dedi. "Evet," dedi Laurana endişyle. "Belki ben..." Üstünden başndan bezelye çorbası damlayan Tasslehoff'un belirmesiyle sözü yarım kaldı. "Bence Hint kendini daha iyi hissediyor," dedi Tasslehoff ciddiyetle. "Ama henüz birşyler yemeğ hazır değl." Buz Duvar'dan yapılan yolculuk hızlı olmuşu. Minik gemileri deniz suları içinden rahatça uçuyor, akıntılar ve güçlü, soğk, sık esen rüzgarlarla kuzeye taşnıyordu. Yolarkadaşarı, Tasslehoff'a göre bir ejderha küresinin muhafaza edildiğ Buz Duvar Kalesi'nin bulunduğ Buz Duvar'a gitmişerdi. Küreyi bularak şytani gardiyanı Feal-thas'ı -güçlü bir Ej-derhaefendisi'ni- yenmişerdi. Buz Barbarları'nın yardımıyla kalenin yıkılışndan kaçarak Sancrist'e yola çıkmışbir gemiye binmişerdi şmdi de. Kıymetli ejderha küresi, aşğda bir sandık içinde emniyette olduğ halde, Buz Duvar'a yaptıkları yolculuğn deriş" ti hâlâ rüyalarında onlara rahat vermiyordu. Fakat Buz Duvar kabusları, neredeyse bir ay önce paylaşıkları o garip ve belirgin kâbus yanında bir hiçti. Hiç biri o rüyaya değnmiyordu ama Laurana zaman zaman Sturm'ün yüzünde -Sturm'e hiç yakışayan- korku ve yalnızlık ifadesi görüyordu ve onun da rüyayı hatırlıyor olabileceğni düşnüyordu. Bunun dışnda grubun morali yerindeydi -gemiye karga tuluni' ba taşnıp, yola çıkar çıkmaz kendisini deniz tutan cüce hariç. BUZ puvar'a yapılan yolculuk, tartışasız bir zaferdi. Ejderha küresinin yanı sıra, ejderhamızrağ olduğna inandıkları kadim bir silahın kırılmışsapını da getiriyorlardı yanlarında. Ve çok daha önemli birşyi daha taşyorlardı; gerçi o anda bunun farkında değllerdi... Onlara Tarsis'te katılan Derek Crownguard ve diğr iki genç şvalyenin refakatindeki yolarkadaşarı, Buz Duvar kalesinde ejderha küresini aramışı. Araşırmaları iyi gitmemişi. Zaman zaman kötü mors-adamlarla , kışkurtlarıyla ve ayılarla dövüşüşerdi. Yolarkadaşarı buraya boş boşna geldiklerini düşnmeye başamışardı ama Tas, Tarsis'te okuduğ kitapta burada bir küre bulunduğnun yazılı olduğnu iddia ediyordu. O yüzden aramaya devam ettiler. Bu arayışarı sırasında çok şşrtıcı bir manzara ile karşlaşışardı -oniki metre uzunluğnda, derisi gümüşgibi pırıl pırıl parlayan, tamamen bir buz kütlesi içinde sıkışışkalmışkocaman bir ejderha. Ejderhanın kanatlan uçacakmışgibi açıktı. Ejderhanın yüz ifadesi çok hiddetliydi ama baş son derece soylu duruyordu ve onlara al ejderhalar gibi korku veya dehşt saçmamışı. Onun yerine, bu muazzam yaratık için büyük, çok kuvvetli bir hüzün duymuşardı. Fakat onlara en garip geleni ejderhanın bir binicisi olmasıydı! Ejderha Yüceefendileri'nin ejderhalarına bindiklerim görmüşerdi; ama bu adam, üzerindeki zırha bakılacak olursa bir Solamniya Ş-valyesi'ydi! Elinde de, koca bir mızrak olduğ anlaşlan bir silahın kırılmışsapını tutuyordu. "Neden bir Solamniya Şvalyesi ejderhaya binsin?" diye sordu Laurana, Ejderha


Yüceefendileri'ni düşnerek. . "Kötü yolu seçen şvalyeler olmuşu," dedi Lord Derek Crovvn-guard. "Gerçi bunu itiraf etmek beni utandırıyor." "Ben burada bir kötülük algılamıyorum," dedi Elistan. "Sadece büyük bir hüzün var. Acaba nasıl ölmüşerdi. Hiç yara görmüyorum..." "Bu bana tanıdık geldi," diye sözünü kesti Tasslehoff kaşarını Çatarak. "Aynı bir resim gibi. Gümüşrengi bir ejderhaya binmiş"ir şvalye. Ben bunu gördüm..." "Pöh!" diye homurdandı Hint. "Sen tüylü filler de görmüşün..." 'Ben cidddiyim," diye itiraz etti Tas. Neredeydi bu Tas?" diye sordu Laurana kibarca, kenderin yü-undeki incinmişifadeyi görünce. "Hatırlıyabiliyor musun?" "Galiba..." Tasslehoff'un gözleri dalıp gitti. "Aklıma Pax Thar-kas ile Fizban'ı getiriyor..." "Fizban!" diye patladı Flint. "O yaşı büyücü Raistlin'den bile deliydi, tabii böyle bir şy mümkünse." "Tas'ın ne hakkında konuşuğnu bilmiyorum," dedi Sturm, ejderhaya ve binicisine düşnceli düşnceli bakarken. "Fakat annemin bana, son savaşnda Huma'nın elinde Ejderhamızrağ'yla Gümüşbir Ejderha'ya bindiğni anlattığnı hatırlıyorum." "Ve ben de annemin kekleri, Bayram zamanı ştomuza gelen beyaz cübbeli Yaşı Kiş için saklamam gerektiğni söylediğni hatırlıyorum," diye dalga geçti Derek. "Hayır, belli ki bu dejenere olmuş kötülüğ mahkum edilmişŞvalyelerden biri." Derek ile diğr iki şvalye ayrılmak için döndüler fakat geri kalanlar, ejderha üzerindeki surete bakarak oyalandı. "Haklısın Sturm. Bu bir ejderhamızrağ," dedi Tas heyecanla. "Bunu nasıl bildiğmi bilmiyorum ama bundan eminim." "Bunu Tarsis'teki kitapta mı görmüşün?" diye sordu Sturm La-urana ile bakışrak; her ikisi de kenderin bu ciddiyetinin normal olmadığnı, hatta korkutucu olduğnu düşnüyordu. Tas omuzlarını silkti. "Bilmiyorum," dedi kısık sesle. "Üzgünüm." "Belki yanımızda götürsek fena olmaz," diye önerdi Laurana, huzursuzca. "Bir zararı olmaz." "Haydi Brightblade!" diye geldi Derek'in sesi, sertçe yankılanarak. "Thanoiler ş anda bizi kaybetmişolabilir ama çok geçmeden izimizi bulacaklardır." "Nasıl alırız?" diye sordu Sturm Derek'in emrini duymazlıktan gelerek. "En azından bir metre kalındığnda bir buz tabakası içinde hapsolmuş" "Ben alabilirim," dedi Gilthanas. Ejderha ile binicisi etrafında oluşuşkoca buz tepesine atlayan elf, tutunacak bir yer bularak, bu heykelin üzerine doğu milim milim ilerlemeye başadı. Ejderhanın donmuşkanadından binicinin elinde sıkı sıkı duran mızrağ gelinceye kadar elleri ve dizleri üzerinde emekledi. Giltahanas elini mızrağ kaplamışolan buzdan duvara dayayarak büyünün o garip, örümcek ağmsı dilinde konuşu. Elfin elinden buza doğu kızıl bir parlaklık yayıldı ve buzu derhal eritmeye başadı. Birkaç dakika içinde mızrağ tutabilmek için elini buzun arasındaki delikten geçirmişi bile. Fakat mızrak, ölmüşşvalyenin elinde sıkışışı.


Gilthanas olanca gücüyle asıldı; hatta donmuşelin parmaklarını açmaya bile çalışı. Sonunda buzun soğğna daha fazla dayanamayarak, titreyerek yeniden yere atladı. "Hiç çaresi yok," dedi. "Sıkı sıkı tutmuş" "Parmakları kıralım..." diye önerdi Tas, yardımcı olurcasına. Sturm kenderi kızgın bir bakışa susturdu. "Bu bedene bir saygısızlıkta bulunulmasına izin vermem," deyip kestirdi. "Belki mızrağ kaydırıp, elinden çıkartabiliriz. Ben bir deneyeyim..." "Hiç bir iş yaramaz," dedi Gilthanas kardeşne, Sturm'ün buz tepesinin yanına tırmanışnı seyrederken. "Sanki mızrak elin bir parçası haline gelmiş Ben..." Elf sustu. Daha Sturm elini buzun arasındaki delikten uzatıp da mızrağ anca tutmuşu ki, buz içinde sıkışışkalmışşvalye sanki belli belirsiz hareket etti. Sert ve donmuşeli, kırılmışmızrak üzerindeki kavrayışnı gevştmişi. Sturm hayretten neredeyse düşcekti; aceleyle silahı bırakarak ejderhanın buzla kaplanmışkanadı boyunca geriledi. "Onu sana veriyor," diye bağrdı Laurana. "Haydi Sturm! Al onu! Görmüyor musun... onu başa bir şvalyeye veriyor." "Ben bir şvalye değlim, daha" dedi Sturm acı acı. "Ama belki de bu bir belirtidir, belki kötüdür..." Tereddüt içinde yeniden deliğ doğu kayarak bir kez daha mızrağ tuttu. Ölü şvalyenin katılmışeli açıldı. Kırık silahı tutan Sturm dikkatlice bunu buzdan çıkarttı. Yeniden yere atladı ve kadim sopaya bakakaldı. "Bu harika birşydi!" dedi Tas huş içinde. " Flint cesetin canlanışnı gördün mü?" "Hayır!" diye kestirip attı cüce. "Ve sen de görmedin. Haydi bu^-radan çıkalım," diye ekledi ürpererek. Sonra Derek belirdi. "Sana bir emir vermişim Sturm Brightblade! Gecikmenin nedeni ne?" Mızrağ görünce Derek'in yüzü hiddetten karardı. "Onu benim için almasını rica ettim," dedi Laurana, sesi en az arkasındaki buz duvar kadar soğktu. Mızrağ alarak, bohçasından çıkarttığ bir kürk içine sarmaya başadı. Derek bir an için ona hiddetle baktıktan sonra hızla eğlip selam vererek topukları üzerinde döndü. 'Ölü şvalyeler mi, canlı şvalyeler mi, hangisi daha kötü bilemiyorum," diye homurdandı Hint, Tas'ı yakalayıp onu Derek'in arkasından sürüklerken.


"Ya bu kötülerin bir silahıysa ne olacak?" diye sordu Sturm La-urana'ya alçak sesle, ştonun buzlu koridorlarında ilerlerlerken. Laurana son bir kez daha ejderhanın üzerine binmişölü şvalyeye baktı. Güney topraklarındaki soğk, soluk güneşkavuşyor, cesetler üzerine su gibi gölgeler düşrüyor, onlara meşm bir hava veriyordu. Daha o bakarken cesetin cansız yığldığnı gördüğnü düşndü. "Huma'nın öyküsüne inanıyor musun?" diye sordu Laurana yavaşa. "Artık neye inanabileceğm! bilemiyorum," dedi Sturm; burukluk, sesini sertleşirmişi. "Herşy siyah beyazdı benim için, herş-yin kesin hatları vardı; kesin tanımları. Huma'nın öyküsüne inanırdım. Annem bana onu bir gerçek gibi öğetmişi. Sonra Solam-niya'ya gittim." Sanki devam etmeye gönlü yokmuşgibi duraksa-dı. Sonunda, Laurana'nın ilgi ve şfkatle dolu yüzünü görerek yutkundu ve devam etti. "Bunu kimseye, hatta Tanis'e bile anlatmamışım. Yurduma geri döndüğmde, Şvalyeliğn annemin bana anlatmışolduğ şrefli, özveri isteyen bir yol olmadığnı gördüm. Siyasi entrikalarla doluydu. En iyi adamlar Derek gibi, şrefli ama kendinden aşğdakilere pek faydası olmayan katı, eğlmez adamlardı. En kötüsü..." başnı salladı. "Huma'dan söz ettiğmde güldüler. Gezgin bir şvalye dediler ona. Onların öykülerine göre, kurallara uymadığ için bu yoldan çıkarılmışı. Huma'nın kırlarda dolaşığnı söylediler; kendisini köylülülere sevdirmiş dolayısıyla onun hakkında bir efsane uydurulmuş" "Ama gerçekten yaşmışmı?" diye ısrar etti Laurana, Sturm'ün yüzündeki hüzünle hüzünlenerek. "A, tabii. Bu konuda hiç kuşu yok. Afet'ten kurtulan kayıtlarda ismi, şvalyelerin alt rütbelerinde kayıtlı. Fakat GümüşEjderha ve Son Savaş hatta Ejderhamızrağ ile ilgili şylere...artık kimse inanmıyor. Derek'in de söylemişolduğ gibi hiç bir kanıt yok. Efsaneye göre Huma'nın mezarı kule gibi yükselen bir yapıymış-dünya harikalarından bir tanesi. Fakat bunu görmüşolan birini bulamazsın. Elimizdeki herşy, Raistlin olsaydı söyleyeceğ gibi, çocuk masalları." Sturm elini yüzüne görürdü, gözlerini kapattı ve tüylerini ürperten, derin bir iç çekti. "Biliyor musun," dedi yavaşa, "bunu söyleyebileceğmi hiç zannetmezdim ama Raistlin'i özlüyorum. Hepsini özlüyorum. Sanki bir parçamı kesmişer gibi geliyor; Solamniya'dayken de öyle hissetmişim. O yüzden bekleyip şvalyelik sınavlarımda rekabet edeceğme, geri geldim. Bu insanlar -yani arkadaşarım- dünyadaki kötülükle, şvalyelerin topundan daha çok savaşyorlardı. Raistlin bile; anlayamadığm bir biçimde. O bütün bunların ne anlama geldiğni bize söyleyebilirdi." Parmağnı buzla kaplanmışşvalyeye uzattı. "En azından o ona inanırdı. Eğr burada olsaydı. Eğr Tanis burada olsaydı..." Sturm devam edemedi. "Evet," dedi Laurana sessizce. "Eğr Tanis burada olsaydı..." Kızın o korkunç hüznünü, kendisininkinden çok daha fazla olan hüznünü hatırlayan Sturm, Laurana'ya sarılarak kızı kendine doğu çekti. İisi bir an için öylece durdu; ikisi de kayıpları karşsında birbirlerinin varlığnda teselli buluyordu. Derken, geri kaldıkları için onları azarlayan Derek'in sesi sert bir biçimde geldi kulaklarına. Ve şmdi, Laurana'nın kürk pelerinine sarılı duran kırık mızrak, ejderha küresi, Laurana ve Sturm'ün Tarsis'ten taşyıp getirdikleri Tanis'in kılıcı Ejderbiçer'le birlikte sandıkta duruyordu. Sandığn yanında, hayatlarını grubu müdafaa ederken ölmüşve yurtlarında gömülmeleri için buraya taşnmışiki genç şvalyenin cesetleri


uzanmışı. Buzullardan hızla ve buz gibi esen güçlü güney rüzgarı gemiyi Sirrion Denizi'nde sürüyordu. Kaptan, rüzgarın devam etmesi halinde iki gün içinde Sancrist'e varabileceklerini söylemişi. "O tarafta Güney Ergoth var," diye anlatmışı kaptan Elistan'a, sancağ göstererek. "Biz güney ucuna varacağz. Bu akşm Cris-tyne Adası'nı göreceksiniz. Sonra, iyi bir rüzgarla Sancrist'e varırız. Güney Ergoth'un tuhaf yanı," diye ekledi kaptan Laurana'ya bakarak, "elflerle dolu olduğnun söylenmesi; gerçi ben bunun doğu olup olmadığnı anlamak için oraya gitmedim." "Elfler!" dedi Laurana şvkle, kaptanın yanında durmak için yaklaşrak; erken sabah rüzgarı pelerinini kırbaç gibi şklatıyordu. "Duyduğma göre yurtlarından kaçmışar," diye devam etti kaptan. "Ejderhaordulan tarafından sürülmüşer." "Belki de bizim halkımızdır!" dedi Laurana, yanında duran Gilthanas'ı sıkı sıkı tutarak. Geminin pruvasından dikkatle bakmaya başadı sanki istese karanın belirmesini sağayabilecekmişgibi. "Büyük bir ihtimalle Silvanesti'dir," dedi Gilthanas. "Aslında ki Lady Alhana Ergoth'la ilgili birşylerden söz etmişi. Hatır-lıyor musun Sturm?" "Hayır," diye cevap verdi şvalye terslikle. Dönüp geminin iskele tarafına yürüyerek parmaklıklara yaslanıp pembe, gölgeli denize doğu baktı. Laurana onun kemerinden bir şy çıkartıp, sevgiyle parmaklarını bunun üzerinde gezdirdiğni gördü. Elindeki şy güneşn ışnlarını yakalayınca parlak bir şmşk çaktı; sonra bunu yeniden kemerine soktu. Baş eğlmişi. Laurana ona doğu gitmeye yeltenmişi ki, gözüne bir kıpırtı ilişnce aniden durdu. "Ş güneydeki ne garip bir bulut öyle?" Kaptan, hemen döndü, kürk parkasından küçük dürbününü sertçe çekip çıkartarak gözlerine götürdü. "Yukarıya bir adam yollayın," dedi hemen ikinci kaptanına. Birkaç saniye içinde gemicinin biri direğ tırmanmışı. Başdöndürücü bir yükseklikte, tek koluyla direğ sarılarak, küçük dürbünle güneye doğu baktı. "Çıkartabiliyor musun?" diye seslendi kaptan yukarıya. "Hayır kaptan," diye kükredi adam. "Eğr bu bir bulutsa, ben bu güne kadar böyle bir bulut görmediydim." "Ben bir bakayım!" diye teklif etti Tasslehoff içtenlikle. Kender plere en az bir gemici ustalığyla tırmanmaya başadı. Direğn te esine varınca, adamın yakınında sıkı sıkı tutunarak güneye doğu akmaya başadı./"'" Bir buluta benzediğ kesindi. Kocamandı, beyazdı ve su üzerinde uçuyor gibiydi. Fakat gökyüzündeki diğr bulutlardan çok daha hızlı hareket ediyordu ve .... Tasslehoff'un nefesi kesildi. "Dur şnu bir ödünç alayım," diye istekte bulundu gözcünün küçük dürbünlerine uzanarak. Adam istemeye istemeye dürbünleri ona verdi. "Aman tanrım," diye mırıldandı. Dürbünleri aşğ doğu indirerek kapattı ve aklı başa bir yerdeymişgibi tuniğnin içine atıverdi. Tam aşğya kayacakken gemici onu yakasından yakaladı. "Ne?" dedi Tas hayretle. "Ay! Bu senin miydi? Özür dilerim." Küçük dürbünü


dalgın dalgın okşyarak yeniden gemiciye verdi. Tas büyük bir hünerle iplerden aşğya kayarak, koş koş Sturm'e| gitti. "Bir ejderha," diye bildirdi nefes nefese. Ejderhanın ismi Sulusepken'di. Ak bir ejderhaydı; Krynn'de yaşyan diğr ejderhalardan daha küçük olan bir cins. Arktik bölgelerde doğp büyüyen bu tür ejderhalar şddetli soğklara dayanabiliyorlar, Ansalon'un buzlarla kaplı güney bölümlerini denetimleri altında tutuyorlardı. Daha küçük oldukları için ak ejderhalar, ejderha türünün en hızlısıydı. Ejderha Yüceefendileri onları genellikle ulak olarak kullanırdı. Bu nedenle Sulusepken, yolarkadaşarı Buz Duvar'a ejderha küresini aramak için girdiklerinde orada bulunmuyordu. Karanlık Kraliçe, Silvanesti'nin bir grup maceraperest tarafından isti-la edildiğ haberini almışı. Her nasıl yaptılarsa Cyan Kanfelake- ti ni yenmeyi başrmışar ve verilen bilgilere göre ejderha küresini ele geçirmişerdi. Karanlık Kraliçe onların, istihbaratlarına göre Solamniya Şvalyeleri'nin yeniden gruplaşaya çalışıkları Sancrist'e doğudan uzanan, Toz Bozkırları üzerindeki Krallar Yolu'ndan gidebileceklerini tahmin etmişi. Karanlık Kraliçe Sulusepken ile onun ak ejderhalarına o sıralarda kalın, ağr bir kar tabakası altında olan Toz Bozkırları'na gidip küreyi bulmalarını emretmişi. Altında parıldayan karı gören Sulusepken, insanların bu uçsuz bucaksız açıklığ geçmeye yeltenecek kadar çılgın olup olmadığnı merak ediyordu. Ama kendisine verilen emirler vardı ve o da bunlara uyuyordu. Uçuşgrubunu yayan Sulusepken, bütün toprakları; doğda Silvanesti'nin sınırından, batıda Kharolis Dağarı'na kadar milim milim arattırdı. Ejderhalarından birkaç tanesi mavilerin elinde olan Yeni Sahil kadar uzaklara bile gitmişi. Ejderhalar Bozkırlar'da hiçbir canlıya rastlamadıklarını rapor . etmek için toplandıklarında Sulusepken, o ön kapı önünü keşe çıktığnda, tehlikenin arka kapıdan girdiğ haberini almışı. Hiddetlenen Sulusepken geri uçmuşu ama çok geç kalmışı. eal-thas ölmüşü, ejderha küresi de gitmişi. Fakat mors-adam üttefikleri Thanoiler, bu iğenç hareketi gerçekleşiren grubu ona arif etmişi. Hatta gemilerinin gittiğ yönü bile göstermişerdi; ger i Buz Duvar'dan ayrılan bir geminin gidebileceğ tek bir yön var ı: Kuzey. '~ Sulusepken ejderha mızrağnın kayıp olduğnu son derece hiddetlenen ve korkan Karanlık Kraliçe'sine bildirmişi. Şmdi kayıp iki ejderha küresi vardı! Kendi kötü gücünün Krynn'deki en güçlüsü olduğnu bildiğ için kendini emniyette hisseden Karanlık Kraliçe, rahatsız edici bir kesinlikle topraklar üzerinde hâlâ iyi güçlerin de dolandığm biliyordu. Bunlardan biri kürenin sırlarını keşedecek kadar güçlü ve akıllı çıkabilirdi. Q yüzden Sulusepken'e küreyi bulup Buz Duvar'a değl de Kra-liçe'nin kendisine geri getirilmesi emredilmişi. Her ne olursa olsun ejderhanın bunu kaybetmek veya kaybolmasına göz yummak hakkı yoktu. Küreler akıllıydı ve hayatta kalmak için güçlü bir his-le doluydu. Bu şkilde, kendilerini yaratanlar çoktan öldükleri halde onlar bunca yıldır yaşmayı başrmışardı.


Sulusepken Sirrion Denizi üzerinden hızla gidiyordu; güçlü ak kanatları onu kısa bir süre içinde gemiyi görüşalanına sokmuşu bile. Fakat şmdi de Sulusepken'in önünde oldukça ilginç zihinsel bir problemi vardı ve bunu çözmeye de hiç hazır değldi.


Belki de soğk havaya dayanıklı bir sürüngen yaratabilmek uğuna, ak ejderhalar ejderha cinsi arasında en az zeka düzeyine sahipti- Sulusepken'in kendi başna düşnmesine pek ihtiyaç olmazdı. Ne yapması gerektiğni hep Feal-thas söylerdi. Sonuç olarak, geminin üzerinde dönerken, o anki problem zihnini oldukça karışırıyordu: Küreyi nasıl alacaktı? İk başa gemiyi buz nefesiyle dondurmayı düşnmüşü. Sonra bunun küreyi donmuşahşplar içine hapsedeceğni ve onu çıkartmayı son derece zorlaşıracağnı düşndü. Sonra o daha gemiyi parçalayamadan geminin batma tehlikesi de vardı. Ve gemiyi par-çalayabilse bile küre sulara gömülebilirdi. Gemi onun pençelerine alıp karaya taşyamayacağ kadar ağrdı. Sulusepken geminin üzerinde dönüp düşnürken, zavallı insanların ürkmüşsıçanlar gibi oradan oraya koşşurduğnu görüyordu. Ak ejderha, Kraliçe'sine başa bir telepatik mesaj yollayıp ondan yardım istemeyi düşndü. Fakat Sulusepken kinci kraliçesine hem varlığnı, hem de cahilliğni hatırlatmak konusunda gönülsüzdü. Ejderha bütün gün boyunca gemiyi izledi; tam tepesinde asılı kalmış kara kara düşnceler içine dalmışı. Rüzgarlar üzerinde kolaylıkla yüzerek, ejderhakorkusunun insanları delilik derecesinde bir paniğ sevketmesini sağıyordu. Sonra, tam güneşkavuşmken Sulusepken'in aklına bir fikir geldi. Düşnmek için vakit harcamadan hemen harekete geçti. Tasslehoff'un ak bir ejderhanın gemiyi izliyor olduğ haberi, mürettebat arasında bir dehşt rüzgarı estirmişi. Bahriye kılıçlarını kuşnıp, ellerinden geldiğnce yaratık ile savaşbilmek için ciddiyetle hazırlandılar, gerçi hepsi böyle bir uğaşn nasıl sonuçlanacağnı biliyordu. Her ikisi de hünerli okçular olan Gilthanas ile La-urana yaylarına oklarını yerleşirdiler. Sturm ile Derek kılıç ve kalkanlarını ellerine aldılar i Tasslehoff hoopakını aldı. Flint yataktan kalkmaya çalışı ama ayakta bile duramıyordu. Elistan soğk kanlıydı; Paladine'a dua ediyordu. "Ben kılıcıma o yaşı adam ve tanrısından daha çok güveniyorum," dedi Derek Sturm'e. "Şvalyeler her zaman Paladine'a hürmet etmişerdir," dedi Sturm azarlarcasına. "Hürmet ediyorum...hatırasına," dedi Derek. "Paladine'in 'geri dönmesi1 muhabbetini rahatsız edici buluyorum Brightblade. Divan da aynı şkilde rahatsız olacaktır duyduğnda. Şvalyeliğnin sorgusu sırasında bu konuyu iyi düşnsen iyi olur." Sturm dudaklarını ısırarak kızgın cevabını acı bir ilaç gibi yuttu. Uzun dakikalar geçti. Herkesin gözü üzerlerinde uçan ak kanatlı yaratıktaydı. Fakat yapabilecekleri hiçbir şy yoktu, o yüzden beklediler. Ve beklediler. Ve beklediler. Ejderha saldırmadı. Durmadan üzerlerinde halkalar çizip duruyor, gölgesi monoton, tüyler ürperten bir düzenle güverteden geçip duruyordu. Hiç soru sormadan dövüşeye hazır olan denizciler, beklemek dayanılmaz olmaya başadıkça kendi kendilerine mırıldanmaya başamışardı. İu351 leri daha da kötüleşirircesine, sanki ejderha rüzgarı emiyormuşgibi yelkenleri çırpınıp, hareketsizce kendilerini salmışardı. Gemi, o vakur gidişni kaybetmişve suya batıp çıkmaya başamışı. Kuzey ufkunda fırtına bulutlan toplanıyor, yavaşyavaşsu üzerinde hareket ediyor, parlak deniz üzerine bir bıkkınlık yayıyordu. Laurana sonunda yayını indirerek ağıyan sırtını ve omuz kaslarını ovuşurdu.


Güneş bakmaktan kamaşn gözleri sulanmış bulanıklaşışı. "Onları bir filikaya bindirelim, bırakalım gitsinler," diyg'fısılda-dığnı duydu yaşı, sinirli bir denizcinin arkadaşna, duyulacak ş-> kilde. "Belki aha ş koca yaratık bizi bırakır. O onların peşnde, bizim değl." Peşnde olduğ biz de değliz diye düşndü Laurana huzursuza. Büyük bir ihtimalle ejderha küresidir. Saldırmamasının nedei bu. Fakat Laurana bunu söyleyemiyordu, kaptana bile. Ejderha üresi bir sır olarak saklanmalıydı. Akşmüstü ilerliyor ve ejderha korkunç bir deniz kuş gibi üzerlerinde dönüp duruyordu. Kaptanın huzursuzluğ gitgide artıyordu. Başnda sadece ejderha belası yoktu, bir de isyan ihtilma-liyle uğaşak zorundaydı. Akşm yemeğne yakın, yolarkadaşa-rına güverteden inmelerini emretti. Derek ile Sturm karş çıktı, tam "Sancak tarafında kara göründü!" dendiğnde olaylar rayından çıkıyordu. "Güney Ergoth," dedi kaptan suratsızca. "Akıntı bizi kayalara ; doğu sürüklüyor." Tepelerinde daireler çizen ejderhaya kaldırdı j bakışarını. "Eğr hemen rüzgar çıkmazsa kayalara bindireceğz." Tam o anda ejderha halkalar çizmeyi bıraktı. Bir an için havada durduktan sonra yukarı doğu yükselmeye başadı. Ejderhanın uzaklaşığnı düşnen denizciler sevinip tezahüratta bulundular. Fakat Tarsis'i hatırlayan Laurana daha iyisini biliyordu. "Dalışyapacak!" diye haykırdı. "Saldıracak!" "Aşğya!" diye bağrdı Sturm; yukarıya tereddütle bakan denizciler ambar kapaklarına doğu koşurmaya başadılar. Kaptan dümene koşu. "Aşğya," diye emretti dümenciye, kumandayı kendi alarak. "Burada kalamazsın!" diye bağrdı Sturm. Ambardan çıkarak kaptana doğu koşu. "Seni öldürür!" "Eğr burada kalmazsam su alır batarız," diye bağrdı kaptan hiddetle. "Ölürsen de batarız!" dedi Sturm. Yumruğnu sıkarak kaptanın çenesine bir yumruk indirdi ve onu aşğya taşdı. Laurana, arkasında Gilthanas ile birlikte merdivenlerden aşğya indi yuvarlanırcasına. Elf lordu, Sturm baygın kaptanı getirinceye kadar bekledikten sonra ambar kapağnı kapattı. Tam o anda ejderha gemiye, gemiyi neredeyse sular altına yollayacak bir nefes verdi. Gemi tehlikeli bir biçimde yan yattı. Herkes, hatta en deneyimli denizciler bile dengelerini kaybederek, güverte altındaki ambarda birbirleri üzerine kaydılar. Flint bir küfürle yere yuvarlandı. "Şmdi tanrına dua etme sırası geldi," dedi Derek Elistan'a. "Dua ediyorum zaten," diye cevap verdi Elistan soğk bir edayla, cücenin kalkmasına yardım ederken. Bir kazığ tutunan Laurana korku içinde aniden yükselen kavuniçi ışğ, ısıyı, alevleri bekledi. Onun yerine nefesini kesip kanım donduran ani keskin ve acı bir soğk oluşu. Tepesinde gemi direğnin çatırdadığnı, yelkenlerin çırpıntı sesinin kesildiğni duydu. Sonra, yukarı doğu bakarken, güvertenin tahtaları arasından toz gibi buzların elenip aktığnı gördü. "Ak ejderhalar ateşkusmuyor!" dedi Laurana dehştle. "Onlar buz kusuyor! Elistan! Duaların kabul oldu!" "Pöh! Alev olsaydı da olurdu," dedi kaptan başnı sallayıp çenesini ovuşurarak.


"Buz bizi kaskatı kesecek." "Buz kusan bir ejderha!" dedi Tas heyecanla. "Keşe görebilseydim!" "Ne olacak?" diye sordu Laurana, gemi çatırdayıp homurdanarak kendini doğulturken. "Çaresiziz," diye terslendi kaptan. "Direk üzerindeki donanım, buzun ağrlığ altında kırılıp yelkenleri de aşğya çekecek. Direk 165 de kar fırtınasmdaki bir ağç gibi kırılacak. Dümende kimse olmadığ için akıntılar gemiyi kayalara bindirecek ve geminin iş bitecek. Yapabileceğmiz tek bir şy yok!" "Üzerimizden geçerken onu vurmayı deneyebiliriz," dedi Gilt-hanas. Fakat Sturm başnı sallayarak ambar kapağnı ittirdi. "Bunun üzerinde bir otuz santim buz olmalı," diye rapor etti şvalye. "İeride mühürlendik kaldık." Demek ki ejderha küreyi böyle alacak, diye düşndü Laurana çaresizlik içinde. Gemiyi karaya bindirecek, bizi öldürecek, sonra da okyanusa batma tehlikesi geçince küreyi alacak. "O şkilde başa bir nefes bizi dibe yollar" diye tahminde bulundu kaptan, ama ilki gibi bir nefes daha olmadı. Bir sonraki nefes daha hafifti ve hepsi, ejderhanın, nefesini onları karaya sürüklemek için kullandığnı anladı. Bu mükemmel bir plandı, Sulusepken'in oldukça gurur duyduğ bir plan. Geminin peşnden suyun üzerinde uçuyor, akıntıların ve dalgaların gemiyi kıyıya taşmasına izin veriyor, arada hafif bir üflemeyle yardım ediyordu. Ancak mehtabın aydınlattığ^Jank dişer gibi sudan çıkan kayaları fark edince planlarındaki aksaklığ aniden gördü. Ayın ışğ gitmiş fırtına bulutlarıyla süprülmüşü; ejderha hiçbir şy göremiyordu. Kraliçe'nin ruhundan bile daha karanlıktı. Ejderha, kuzeydeki Ejderha Yüceefendileri'nin amaçlarına son derece yararı olan fırtına bulutlarına küfretti. Bulutlar iki ayı kapattığ için onun aleyhine çalışyordu. Sulusepken kayalara çarpan geminin açılan tahtalarının ezilme, çatırdama seslerini duyabiliyordu. Hatta denizcilerin çığıklarını ve bağrtılarını bile duyabiliyordu -ama göremiyordu! Su üzerine doğu bir dalışyaparak, gün ışyıncaya kadar aşğdaki zavallı yaratıkları buzlar içine hapsetmeyi düşndü. Sonra karanlıkta başa bir ses, çok daha korkutucu bir ses duydu -koyverilen yaylar. Bir ok ıslık çalarak başnın yanından uçtu geçti. Başa bir tanesi kanadının narin zarını parçalayarak geçti. Acı içinde ciyaklayan Sulusepken o dik dalışndan vazgeçti. Hiddetle aşğda elflerin olduğnu fark etti! Yanından daha çok sayıda ok vızıldadı. Gece gören elflere lanetler olsundu! Elf görüşyetenekleriyle onu kolay vurulur bir hedefe çevirmişerdi, özellikle de sakatlanmışbir kanadıyla. Gücünün azalmaya başadığnı hisseden ejderha, Buz Dağ'na geri dönmeye karar verdi. Bütün gün boyunca uçmaktan yorulmuşu ve ok yarası da çok kötü ağıyordu. Doğu, Karanlık Krali-çe'ye başa bir başrısızlığnı rapor etmek zorunda kalacaktı ama -düşnünce- bu o kadar da büyük bir başrısızlık sayılmazdı. Ejderha küresinin Sancrist'e varmasını engellemişve gemiyi tahrip etmişi. Kürenin yerini biliyordu. Ergoth üzerindeki ajan ağyla Kraliçe kolayca küreyi buluverirdi. Yatışn ejderha güneye doğu çırptı kanatlarım, yavaşyavaşyolculuk ederek. Sabah olunca buzdan engin evine varmışı. Oldukça iyi karşlanan raporundan


sonra, Sulusepken buzdan mağrasına girip kanadını iyileşirmeye başayabilmişi. "Gitti!" dedi Gilthanas hayretle. "Elbette," dedi Derek yorgun argın, geminin enkazından kurtarabildiklerim kurtarmalarına yardım ederken. "Onun görme yetisi sizin elf görme yeteneğnizle boy ölçüşmez. Sonra, onu bir kez de vurdunuz." "Laurana'nın atışydı, benim değl," dedi Gilthanas yayı elinde, kıyıda duran kız kardeşne gülümseyerek. Derek kuşuyla burnunu çekti. Taşmakta.olduğ kutuyu dikkatle yere bırakan şvalye yeniden suya geri döndü. Karanlıkta beliren bir suret onu durdurdu. "Faydası yok Derek," dedi Sturm. "Gemi battı." Sturm Flint'i sırtında taşyordu. Sturm'ün yorgunlukla sendelediğni fark eden Laurana ona yardım edebilmek için suya koşu. Aralarına aldıkları cüceyi kıyıya taşyarak onu kumların üzerine uzattılar. Deniz tarafında tahtaların çatırtı sesi kesilmişyerini artık patlayan dalgaların sonsuz sesine bırakmışı. Su şpırtısı duyuldu. Tasslehoff dişeri takırdaya takırdaya onların ardından karaya doğu yürüyordu ama yüzündeki tebessüm her zamanki kadar büyüktü. Onu, Elistan'ın yardım ettiğ kaptan izliyordu. "Peki adamlarımın cesetleri ne olacak?" diye hesap sordu Derek kaptanı, gördüğ an. "Onlar nerede?" "Taşmamız gereken daha önemli şyler vardı," dedi Elistan ciddiyetle. "Yaşyanlar için gerekli şyler, yiyecek gibi, silah gibi." "Bir sürü iyi adam son yolculuklarına dalgaların altında çıktılar. Seninkiler ne ilk, ve ne yazık ki ne de son olacak," diye ekledi kaptan. Derek tam konuşcaktı ki hüzün ve yorgunluk dolu kaptan Şyle dedi: "Bu gece altı adamımı orada bıraktım lordum. Sizinkilerin aksine, bu yolculuğ başadıklarında onlar sağı. Gemimin, geçim kaynağmın orada yattığ bir yana. Eğr ne demek istediğmi anladıysanız, başa bir şy söylememe gerek yok. Lordum." "Kayıplarınız için üzgünüm kaptan," diye cevap verdi Derek çabucak. "Ve hem sizi, hem de mürettebatınızı yapmaya çalışıklarınız için takdir ediyorum." Kaptan birşyler mırıldandıktan sonra, etrafına sanki hiç bir amacı yokmuş kaybolmuşgibi bakınarak sahilde durdu. "Adamlarınızı sahil boyunca kuzeye doğu yolladık kaptan," dedi Laurana işret ederek. "Orada, ağçların içinde sığnacak bir yer var." Sanki sözlerini kanıtlamak istercesine parlak bir ışk yükseldi, koca bir ateşn ışğ. "Aptallar!" diye sövdü Derek acı acı. "Ejderhayı üzerimize çekecekler." "Ya ejderhadan öleceğz, ya da soğktan," dedi kaptan buruk bir ifadeyle dönüp omuzundan bakarak. "Seçimini yap şvalye efendi. Benim için pek bir şy fark etmiyor." Sonra da karanlık içinde kayboldu. Sturm buz kesmiş tutulmuşkaslarını rahatlatmak için gerinerek homurdandı. Hint ıstırap içinde büzüşüş zırhının tokaları takır takır takırdıyacak şkilde tir tir titriyordu. Pelerinini onun etrafına sarmak için eğlen Laurana aniden kendisinin de ne kadar üşdüğnü fark etmişi. Gemiden kaçmak ve ejderhayla dövüşek heyecanıyla üşdü-'günü fark etmemişi, Aslında nasıl kaçtığna dair detayları hiç ha- tırlamıyordu. Sahile varışarını, üzerlerine dalış geçen ejderhayı gördüklerini hatırlıyordu. Hissizleşiş titreyen parmaklarla yayı-1 nı arıyışnı hatırlıyordu. Nasıl olmuşu da insanlarda her hangi


biri şyi kurtaracak kadar akıl kalmışı bilemiyordu... "Ejderha küresi!" dedi korkuyla. "Burada, sandığn içinde," diye cevap verdi Derek. "Mızrak ve Ejderbiçer adını verdiğniz o elf kılıcıyla birlikte. Ve şmdi de sanı-!rım gidip ateşen istifade etsek..." "Ben aynı fikirde değlim." Tutuşurulmuşmeşleler etraflarında alevlenip onları kör ederken, karanlıktan garip bir ses konuşuşu. İkilen yolarkadaşarı hemen silahlarına davrandılar ve çaresiz duran cücenin etrafını aldılar. Fakat Laurana bir anlık korkudan sonra, meşle ışğndaki yüzlere baktı dikkatle.


"Durun!" diye bağrdı. "Bunlar benim halkım! Bunlar elf!" "Silvanesti!" dedi Gilthanas içtenlikle. Yayını yere bırakarak konuşuşolan elfe doğu yürüdü. "Uzun bir karanlık içinden yolculuk ettik," dedi elfçe, kollan ileri doğu uzanarak. "Karşlaşak ne hoşkardeş..." Kadim selamını hiç bitiremedi. Elf grubunun lideri ileri doğu bir adım atarak asasının ucuyla Gilthanas'ın yüzüne vurup onu bayıltarak kumlara serdi. Sturm ile Derek sırt sırta vererek derhal kılıçlarını kaldırdılar. Elfler arasında çelikler pırıldadı. "Durun!" diye bağrdı Laurana elfçe. Ağbeyinin yanına diz çökerek, ışğn yüzüne düşesini sağayacak şkilde kukuletasını geri çekti. "Bizler kuzeniz. Qualinesti! B.u insanlar Solamniya Şvalyeleri!" "Sizin kim olduğnuzu gayet iyi biliyoruz!" Elf lider sözcükleri tükürüyordu adeta, "Cjualinesti ajanları! Sonra sizin insanlarla seyahat ediyor olmanızı da hiç yadırgamadık. Kanınız uzun zamandır pislenmişi. Alın onları," dedi adamlarına işret ederek. "Eğr paş paş gelmezlerse yapmanız gerekeni yapın. Sözünü ettikleri bu ejderha küresiyle neyi kastediyorlar bir bakın." Elfler ileri doğu adım attı. "Hayır!" diye haykırdı Derek, sandığn önünde durmak için atlayarak. "Sturm küreyi ele geçirmemeleri gerek!" Sturm daha o anda düşana bir Şvalye selamı vermişve kılıcı çekili yaklaşaya başamışı. "Görünüş göre dövüşcekler. Öyle olsun," dedi elflerin lideri, kendi silahını kaldırarak. "Size söylüyorum, bu delilik!" diye bağrdı Laurana hiddetle. Kendisini kıvılcımlar saçan kılıç ağzlarının arasına attı. Elfler tereddüt içinde duraksadı. Sturm onu geri çekmek için kızı yakaladı ama kız kendini onun elinden kurtardı. "Goblinler ve ejderanlar bile, bütün o iğenç kötülükleri içinde birbirleriyle savaşcak kadar batmadılar" -sesi hiddetle titriyordu-"ama bu arada biz elfler, iyiliğn kadim timsali bizler birbirimizi öldürmeye çalışyoruz! Bakın!" Tek eliyle sandığn kapağnı savu-nırcasına açtı. "Burada dünyanın ümidi var! Büyük tehlikeler içinde Buz Duvar'dan getirilmişbir ejderha küresi. Gemimiz orada, enkaz halinde sular dibinde yatıyor. Bu küreyi almaya çalışn ejderhayı uzaklaşırdık. Ve bütün bunlardan sonra en büyük tehlikeyle kendi halkımız içinde karşlaşyoruz! Eğr bu doğuysa, eğr bu kadar alçaldıysak, o zaman bizi şmdi öldürün ve yemin ederim bu gruptaki tek bir kiş bile sizi durdurmaya çalışayacak." Elfçe anlamayan Sturm bir an için baktıktan sonra elflerin silahlarını indirdiklerini gördü. "Eh her ne dediyse desin, iş yaramış benziyor." Gönülsüzce kılıcını kınına taktı. Bir tereddüt ettikten sonra Derek de kılıcını indirdi ama o kınına geri sokmadı. "Anlattıklarınızı düşneceğz," diye başadı elflerin lideri, Ortak lisanda duraksaya duraksaya konuşrak. Sonra sahilden bağrışmalar, çağrışalar gelince sustu. Yolarkadaşarı karanlık gölgelerin kamp ateşne yaklaşığnı gördüler. Elf o tarafa doğu döndü ve herşy sakinleşnceye kadar bir an için bekledikten sonra gruba döndü. Özellikle kardeşnin üzerine eğlmişolan Laurana'ya bakıyordu. "Aceleci davranmışolabiliriz ama burada biraz yaşyınca bizi anlamaya başarsınız." "Bunu hiçbir zaman anlamayacağm!" dedi Laurana, gözyaşarı sesini boğrken.


Karanlıktan bir elf çıktı. "İsanlar lordum." diye rapor ettiğni duydu Laurana elfçe. "Görünüş göre denizciler. Gemilerine bir ejderhanın saldırarak onları kayalara çıkardığnı söylüyorlar." "Kanıt?" "Sahile vuran enkaz parçaları bulduk. Sabah araşırırız. İsanlar ıslanmış perişn durumda ve yarı yarıya boğlmuşar. Hiç karş koymadılar. Yalan söylediklerini zannetmiyorum." Elflerin lideri Laurana'ya döndü. "Öykünüz doğuya benziyor," dedi, bir kez daha Ortak lisanda konuşrak. "Adamlarım ele geçirdikleri insanların denizci olduğnu söylüyor. Onlar hakkında endişlenmenize gerek yok. Tabii ki onları tutsak olarak alacağz. Başmızda bu kadar sorun varken, bir de adada insanların dolanmalarına izin veremeyiz. Ama onlara iyi bakarız. Biz goblin değliz," diye ekledi buruk bir edayla. "Arkadaşna vurduğm için pişanım..." "Ağbeyime," diye cevap verdi Laurana. "Güneşerin Sözcü-sü'nün en küçük oğu. Ben Lauralanthalasa'yım; bu da Gilthanas. Biz Qualinesti'nin kraliyet ailesi mensuplarıyız." Ona, bu haberi duyan elfin beti benzi attı gibi gelmişi ama hemen kendisini toparladı. "Ağbeyinize bakılacak. Bir şfacı çağrtacağm..." "Bizim bir şfacıya ihtiyacımız yok!" dedi Laurana. "Bu adam" -eliyle Elistan'ı işret etti- "Paladine'm bir ermişdir. Ağbeyimi o iyileşirir..."


"Bir insan mı?" diye sordu elf yüzü asılarak. "Evet, insan!" diye bağrdı Laurana sabırsızca. "Elfîer vurup kardeşmi yere serdi! Karşlığnda insanlar iyileşirecek. Elistan..." Ermişilerlemeye başadı ama liderlerinin bir işretiyle birkaç elf hızla onu yakalayarak kolunu arkaya kıvırdılar. Sturm onun yardımına gitmeye hazırlandı ama Elistan tek bir bakışyla onu durdurdu; anlamlı anlamlı Laurana'ya bakıyordu. Sturm Elistan'ın sessiz ikazını anlayarak durdu. Yaşmları kıza bağıydı. "Bırakın onu!" diye emretti Laurana. "Bırakın ağbeyimi iyileştirsin!" "Bu Paladine'm ermiş öyküsüne inanmam mümkün değl Lady Laurana," dedi elflerin lideri. "Benim bütün bildiğm, tanrıların yüzlerini bizden çevirdiklerinde Krynn üzerindeki bütün ermişerin de yok olduklarıdır. Bu şrlatanın kim olduğnu veya nasıl olup da sizi numaralarına inandırdığnı bilmiyorum ama bir insanın ellerinin bir elfe değesine izin veremeyiz!" "Düşan olan bir elfe bile mi?" diye bağrdı kız hiddetle. "Elf benim kendi babamı öldürmüşbile olsa," dedi elf acımasızca. "Ve şmdi Lady Laurana sizinle özel konuşp Güney Ergoth'da neler olup bittiğni anlatmam gerek." Laurana'nın tereddüt ettiğni gören Elistan konuşu, "Git canım. Bizi kurtarabilecek tek kiş sensin şmdi. Ben Gilthanas'ın yakınlarında dururum." "Pekala," dedi Laurana ayağ kalkarak. Solgun bir yüzle, elf liderle birlikte gruptan ayrıldı. "Bu hiç hoşma gitmiyor," dedi Derek, kaşarını çatarak. "Söylememesi gerektiğ halde onlara ejderha küresinden söz etti." "Bizim küre hakkında konuşuğmuzu duymuşardı," dedi Sturm ihtiyatla. "Evet, ama o onlara kürenin yerini söyledi! Ona da, halkına da güvenmiyorum. Ne tür bir pazarlık yaptıklarını kim bilebilir?" diye ekledi Derek. "Bu kadarı yeter!" dedi biri dişerinin arasından. Her iki adam da döndüklerinde Flint'in sallanarak ayağ kalktığnı gördüler hayretle. Dişeri hâlâ titriyordu ama Derek'e bakarken gözlerinde soğk bir ışk parlıyordu. "S-sana yeterince d-da-yandım Y-yüce ve Kudretli L-lord." Cüce konuşbilmek için titremesini kesebilsin diye uzun süre dişerini sıktı. Sturm araya girmek için bir hamle yaptı ama cüce Derek ile yüz-Jeşek için onu yana savurdu. Bu çok gülünç bir görüntüydü, Sturm'ün hep tebessümle hatırladığ, günün birinde Tanis'e anlat-mak için bir köşye yazdığ bir görüntü. Uzun ak sakalı sırılsıklam, tiftik tiftik; durduğ yerde ıslak giysilerinden akan suların bir biri- kinti oluşurduğ cüce neredeyse Derek'in kemer tokasıyla bir boy- da durmuş uzun boylu mağur Solamniyalı şvalyeyi, Tasslehoff'u azarlarmışgibi azarlıyordu. "Siz şvalyeler o kadar uzun zamandır metaller içinde sıkışışkalmışınız ki beyinleriniz mısır lapasına dönüşüş" Cüce bur-nundan soludu. "Başa beyinleriniz var mıydı, yok muydu ondan bile emin değlim. O kızın küçücükten büyüyüp böyle güzel, eris-kin bir kız oluşna tanık oldum. Sana, Krynn üzerinde, ondan da-ha cesur, daha soylu biri olmadığnı rahatlıkla söyleyebilirim. Sa-na dokunan, onun senin postunu da kurtarmışolması. Buna ta-hammül edemiyorsun!" Derek'in yüzü, meşle ışğnda mosmor oldu.


"Ne cücelerin, ne de ciflerin beni savunmasına ihtiyacım yok... diye başamışı ki Derek, Laurana koşrak gözleri pırıl pırıl geri geldi. "Sanki yeterince bela yokmuşgibi," diye mırıldandı sıktığ du-dakları arasından, "kendi türüm arasında da belanın arttığnı görü-yorum." "Neler oluyor?" diye sordu Sturm. "Durum ş: Ş anda Güney Ergoth'da üç elf ırkı birden yaş-yor... "Üç ırk mı?" diye söze karışı Tasslehoff, Laurana'ya ilgiyle ba-karak. "Üçüncü ırk hangisi? Nereden gelmişer? Onları görebilip miyim? Daha önce hiç duymamışım..." Laurana'nın canına tak etmişi. "Tas," dedi, sesi gergindi. "Git Gilthanas'm yanında dur. Ve Elistan'ın buraya gelmesini rica et." "Ama..." Sturm kenderi iteledi. "Git!" diye emretti. Kırılan Tasslehoff, Gilthanas'm hâlâ yatmakta olduğ yere kederle ilerlemeye başadı. Kender somurtarak kendini kumların üzerine bıraktı. Elistan diğrlerine katılmak için giderken onun omuzunu okşdı. "Ortak lisanda Yabani Elfler olarak bilinen Kaganesti üçüncü bir. Ü ırktır," diye devam etti Laurana. "Soykıyımı savaşarında bizimle' birlikte savaşışardı. Sadakatlerine karşlık olarak Kith-Kanan onlara Ergoth dağarını vermişi -bu Afet'ten önce, Qualinesti ile


Ergoth ayrılmadan önceydi. Sizin Yabani Elfleri daha önce duyma-mışolmanıza hayret etmedim. Bunlar çok gizemli bir halktır ve kendi kendilerine yaşrlar. Bir zamanlar Hudut Elfleri denen bu halk, hiddetli savaşılardır ve Kith-Kanan'ın çok işne yaramışardı ama şhirleri hiç sevmezler. Druitlerle karışışar ve onların irfanlarını öğenmişerdir. Kadim elflerin yolunu yordamını yeniden yaştmışardır. Halkım onları barbar bulur -aynı sizin halkınızın Bozkırlıları barbar buldukları gibi. "Birkaç ay önce Silvanestiler kadim yurtlarından sürülünce buraya kaçarak, geçici olarak Ergoth'da yaşmak için Kaganesti-ler'den izin istemişer. Sonra benim halkım, Qualinestiler denizi aşp gelmiş Ve böylece yüzlerce yıldır ayrı olan akrabalar buluş muş" "Aradaki alakayı anlayamadım..." diye lafa karışı Derek. "Anlayacaksın," dedi kız derin bir nefes alarak. "Çünkü yaşmlarınız, bu hüzünlü adada neler olup bittiğni anlamanıza dayanı. yor." Sesi kesildi. Elistan giderek, avuturcasına elini kızın omuzu na attı. "Herşy yeterince barışiçinde başamış Sonuç olarak sürgündeki iki kuzenin çok ortak yanı varmış-her ikisi de yurtlarından, dünyadaki kötülük tarafından sürülmüşer. Ada üzerinde kendilerine yuva kurmuşar -Silvanestiler batı kıyısında, Qualinestiler doğ kıyısında; Kaganesti dilinde 'Ölülerin Nehri' anlamına gelen Thon-Tsalarian diye bilinen bir boğzla birbirlerinden ayrılmışar. Kaganesti, nehrin kuzeyinde dağık bölgede yaşyormuş "Bir süre Silvanestiler ile Qualinestiler arasında döşük kurma girişmlerinde bile bulunulmuş Ve sorunlar da o zaman başamış Çünkü bu elfler bir araya geldiklerinde mutlaka, yüzlerce yıl sonra dahi olsa, eski nefretleri ve yanlışanlaşaları su yüzüne çıkıyormuş" Laurana bir an için gözlerini kapattı. "Ölülerin Nehri'ne rahatlıkla Thon-Tsalaroth 'Ölüm Nehri' denilebilirmiş" "Tamam kızım tamam," dedi Flint kızın elini okşyarak. "Cüce- ler de bunu yaşyor. Thorbardin'de bana nasıl davrandıklarını gördün -dağcüceleri arasında bir tepe cücesi. Aile arasındaki nefret,nefretlerin en acımasız olanıdır." "Henüz bir cinayet işenmemişama yaşılar böyle birşyin olasılığ karşsında o kadar büyük bir şk yaşmışar ki -yani elflerin kendi soylarından olanı öldürmelerinden- nehri geçenlerin tutuklanması hükmünü getirmişer," diye devam etti Laurana. "Biz de tam bu noktada duruyoruz. Her iki taraf da birbirlerine güvenmiyor. Hatta Ejderha Yüceefendileri'ne bilgi sattıkları hakkında iddialar bile var! Her iki tarafta da ajanlar yakalanmış" "Bu, bize neden saldırdıklarım açıklıyor," diye mırıldandı Elistan. "Peki ya Kag...Kag..." diye kekeledi Sturm yabancı elfçe kelimeyi. "Kaganesti," diye içini geçirdi Laurana, yorgun bir edayla. "Yurtlarını bizimle paylaşaya razı olanlar en kötü muameleye maruz kalmış Kaganesti her zaman maddi açıdan fakirmiş Ormanlarda, dağarda yaşr, gereksinimlerini doğdan karşlarlar-mış Toplayıcı ve avcıymışar. Ürün yetişirmez, maden dövmez-lermiş Bizimkiler geldiğnde, altın takıları ve çelik silahlarıyla onlara zengin görünmüşer. Gençlerin çoğ, parlak altının ve gümüşn -ve çeliğn- sırrını öğenmek için Qualinesti ile Silvanesti'ye gelmiş" Laurana dudaklarını ısırdı; yüzü sertleşişi. "Bunu utanarak söylüyorum ama halkım Yabani Elfler'in fakirliklerinden yararlanmış Kaganestiler aramızda köle


olarak çalışyor. Ve bu yüzden Kaganestili yaşılar, gençlerinin kendilerinden alındığnı ve eski yaşm biçimlerinin tehdit altında olduğnu gördükçe, daha vahş ve daha savaşı olmaya başamışar." "Laurana!" diye seslendi Tasslehoff. Kız döndü. "Bak," dedi kız Elistan'a yavaşa. "Orada bir tane var." Ermiş kızın bakışarını izleyerek kıvrak genç bir kadın gördü -en azından uzun saçlarından genç bir kadın olması gerekiyordu; erkek kıyafeti giymişi; Gilthanas'ın yanında diz çökmüşalnını okşyordu. Elf lordu kızın temasıyla kıpırdayarak acı içinde inledi Kaganesti yanında duran bir keseye uzanarak küçük toprak bir çömlekte birşyler karmaya başadı. "Ne yapıyor?" diye sordu Elistan."Belli ki onların çağrttığ bir 'şfacı' dedi Laurana, kıza dikkat le bakarak. "Kaganestiler Druit hünerleriyle tanınırlar." Elistan, elf kızı dikkatle inceleyerek Yabani Elf'in uygun bir isim olduğna kanaat getirdi. Krynn üzerinde daha yabani görünüşü akıllı bir varlık görmediğ kesindi. Deri çizmelere sokulmuşderi pantalon giyiyordu. Görünüş göre bir elf lordu tarafından atılmışJ bir gömlek omuzlarından dökülüyordu. Soluk, çok zayıf ve bakım- sızdı. Keçe gibi olmuşsaçları o kadar kirliydi ki, rengini anlamak olanaksızdı. Fakat Giltahanas'a dokunan eli ince ve biçimliydi. Elf lordu için duyduğ endiş ve şfkat, kibar yüzünden okunuyordu.


"Evet," dedi Sturm, "bütün bunların arasında biz ne yapacağz?" "Silvanestiler bize, halkımın yanına kadar refakat etmeyi kabul etti," dedi Laurana yüzü kızararak. Belli ki bu konuda acı bir çekişe olmuşu. "İk başa onlann yaşılarına gitmemiz için ısrar ettiler, ama ben önce babama bir selam verip de bu konuyu onunla konuşadan bir yere gitmeyi reddettim. Buna söyleyebilecekleri pek birşyleri yoktu." Laurana, sesinde bir burukluk tınısı olduğ halde belli belirsiz gülümsedi. "Bütün elfler arasında bir kız, yaş gelinceye kadar babasının evine bağıdır. Beni, kendi rızam dışmda burada alıkoymak beni kaçırmak anlamına gelir ve bu da düşanlığ neden olur. Her iki taraf da böyle birşye hazır değl." "Ejderha küresinin bizde olduğnu bildikleri halde bizi bırakıyorlar mı?" diye sordu Derek hayretle. "Bizi bırakmıyorlar," dedi Laurana sertçe. J'Bize, halkımın olduğ yere kadar refakat edecekler, dedim." "Fakat kuzeyde bir Solamniya karakolu var," diye tartışı Derek. "Oradan/bizi Sancrist'e götürecek bir gemi bulabiliriz..." "Eğr kaçmaya kalkışrsan ağçlara varıncaya kadar bile yaşyamazsın," dedi Flint şddetle hapşrarak. "Haklı," dedi Laurana. "Qualinestiler'e gidip babamı, kürenin Sancrist'e gitmesi konusunda yardımcı olması için ikna etmeliyiz." Kız, kaşarı arasında, bunun söylendiğ kadar kolay olmayacağnı düşndüğnü gösteren minik kara bir çizgi belirerek, Sturm'ü uyardı. "Evet, yeterince uzun zamandır konuşyoruz. Onlardan size açıklamam için izin verdiler, ama bir an önce gitmek için hu-zursuzlanıyorlar. Gilthanas'a bakmam gerek. Anlaşık mı?" Laurana her iki şvalyeye de, onun liderliğni teyit eden bir tasdik bekliyormuşgibi baktı. Bir an için çenesinin duruş ve gözündeki sakin, sabit, kararlı ifade o kadar Tanis'e benzemişi ki, Sturm gülümsedi. -Fakat Derek gülümsemiyordu. O hiddetlenmişve bunalmışı; daha çok da elinden bir şy gelmediğ için. Fakat sonunda, ellerinden ne geliyorsa onu yapmaları gerektiğ anlamına geliyor olduğ anlaşlan bir homurtu mırıldanarak sandığ almak için kızgın kızgın yürüdü. Flint ile Sturm onu izledi; cüce, neredeyse sonunda ayaklan yerden kesilinceye kadar hapşrdu durdu. Laurana kumlar üzerinde yumuşk deri çizmeleriyle sessizce ilerleyerek ağbeyinin yanına döndü. Fakat Yabani elf onun geldiğni duymuşu. Başnı kaldırarak Laurana'ya korkuyla baktıktan sonra, aynı insan gördüğnde sinen bir hayvan gibi geri geri gitti. Fakat onunla Ortak lisan ile elfçenin garip bir karışmıyla konuşakta olan Tas, Yabani elfin kolunu kibarca yakaladı. "Ayrılma," dedi kender neşyle. "Bu elf lordunun kız kardeş. Bak Laurana. Gilthanas kendine geliyor. Kızın kafasına yapışırdı ğ ş çamur şyden olmalı. Günlerce kendine gelemeyeceğne yemin edebilirdim." Tas ayağ kalktı. "Laurana, bu arkadaşm -adın ne dediydin?" Gözleri yerde olan kız şddetle titriyordu. Elleriyle kumları tutuyor, tekrar bırakıyordu. Hiç birinin duyamayacağ birşyler mırıldandı. "Ne dedin çocuk?" diye sordu Laurana, o kadar tatlı ve kibar bi çimde ki, kız utana utana gözlerini kaldırdı. "Silvart," dedi alçak bir sesle. "Bu Kaganesti dilinde 'gümüşsaçlı' demek, değl mi?" diye sor


u Laurana. Güthanas'ın yanına diz çökerek onun oturmasına yar ım etti. Gilthanas sersem sersem, elini kızın kanayan yanağna apışırdığ yoğn hamura götürdü. "Dokunma," diye uyardı Silvart, elini aceleyle Güthanas'ın elif nin üzerine koyarak. "Seni iyileşirecek." Ortak lisanı kabaca değl net ve özlü konuşyordu. Gilthanas ıstırapla inledi, gözlerini kapatarak elini serbest bı-raktı. Silvart ona derin bir endişyle bakıyordu. Yüzünü okşmaya başadıktan sonra -Laurana'ya bir göz atarak- aceleyle elini çekti ve doğulmaya başadı. "Dur," dedi Laurana. "Dur Silvart." Kız aynı bir tavşn gibi dondu kaldı; Laurana'ya iri gözlerinde korkuyla öyle bir bakıyordu ki, Laurana .utandı. "Korkma. Ağbeyime baktığn için sana teşkkür etmek istiyo um. " Tasslehoff haklı. Gerçekten de yarasının ciddi olduğnu dü u351 ünüyordum ama sen onu iyüeşirdin. Lütfen onun yanında kal, ğr kabul edersen." Silvart yere bakıyordu. "Onunla kalırım hanımefendi eğr eminiz buysa." "Bu benim emrim değl Silvart," dedi Laurana. "Bu benim dile u287 im. Ve benim adım da Laurana." Silvart gözlerini kaldırdı. "O zaman memnuniyetle onun yanın-da kalırım hanLaurana, eğr böyle diliyorsanız." Başnı eği, se-sini anca duyuyorlardı. "Gerçek ismim Silvara, gümüşsaçlı demektir. Onlar bana Silvart diyorlar." Kız Silvanestili savaşılara baktıktan sonra gözleri yeniden Laurana'ya kaydı. "Lütfen, sizin bana Silvara demenizi istiyorum." Silvanesti elfleri ağç dalları ve battaniyeden idareten yaptıkları bir sedye getirdiler. Elf lordu -pek de sarsmadan- sedyenin üzerine koydular. Silvara sedyenin yanından yürüyordu. Tasslehoff onun yakınından yürüyor, çene çalmaya devam ediyordu; henüz onun öykülerini dinlememişolan biriyle karşlaşaktan sön derece memnundu. Laurana ile Elistan Güthanas'ın diğr yanından yürüyorlardı. Laurana Güthanas'ın ellerini ellerinde tutuyor, ona şfkatle bakıyordu. Arkalarından Derek geliyordu; yüzü kararmış gölgelenmiş sırtında ejderha küresinin durduğ sandıkla birlikte. Hepsinin gerisinde de Silvanesti ciflerinden bir bölük geliyordu. Sahil boyunca uzanan ağçların sınırına vardıklarında şfak, gri gri ve kasvetle yeni yeni söküyordu. Flint titredi. Başnı çevirerek denize baktı. "Derek'in Sancrist'e giden gemiyle ilgili o söylediğ neydi?" "Korkarım öyle," diye cevap verdi Sturm. "Orası da bir ada." "Ve bizim oraya mı gitmemiz gerek?" "Evet." "Ejderha küresini kullanmak için mi? Onun hakkında hiçbir şy bilmiyoruz ki!" "Şvalyeler öğenecek," dedi Sturm yavaşa. "Dünyanın geleceğ buna dayanıyor." "Pof!" Cüce hapşrdu. Gece karanlığ sulara dehştle bakan cüce başnı ümitsizce salladı. "Bildiğm iki kere boğlduğm, bir kere ölümcül bir hastalık kaptığm..." "Seni deniz tutmuşu." "Ölümcül bir hastalık kapmışım," diye tekrarladı Flint yüksek sesle, "ve battık. Sözlerime dikkat et Sturm Brightblade -kayıklar bize uğrsuz geliyor. Kristalmil


Gölü'nde o lanet olasıca kayığ adım attığmızdan beri beladan başa birşye bulaşadık. Deli büyücü takım yıldızların yok olduklarını ilk kez orada görmüşü ve oradan sonra şnsımız alaşğ oldu. Kayıklara bel bağadığmız sürece daha da kötüye gidecek." Sturm, cücenin kumlar üzerinde gidişni tebessümle seyretti. Fakat tebessümü bir iç çekiş dönüşü. Keşe herşy o kadar basit olsaydı, diye düşndü şvalye.


3 Güneşerin Sözcüsü. Laurana 'nın kararı. Qualinesti elflerinin lideri olan Güneşerin Sözcüsü, Kaga-nesti elflerinin ona daimi konut olarak inş ettikleri tartta j ve çamurdan kaba barınakta oturuyordu. Burayı kaba bulan oydu i -Kaganestiler burayı beşaltı aileyi barındırabilecek, son derece genişve hünerle yapılmışbir ev olarak görüyordu. Zaten aslında onlar evi birkaç aileyi barındırmak için yapmışar, Sözcü buranının ihtiyaçlarını anca karşlayan bir yer olduğnu beyan edip -yalnız-kansıyla buraya yerleşnce hayretler içinde kalmışardı. Tabii ki Kaganestiler, Sözcü'nün sürgündeki evinin Qualinesti-ler'in işerinin merkezi olacağnı bilemezdi. Merasim muhafızları, Qualinost'daki sarayın heykellerle dolu salonlanndaki yerlerini aynen muhafaza ediyorlardı. Sözcü de ziyaretçilerini aynı zamanda ve aynı kibar terbiyeyle kabul ediyordu, tek fark buradaki kubbe şklindeki tavan pırıltılı mozaik yerine çamurla sıvanmışotlardan, duvarları da kuvarz yerine ahşptandı. Sözcü her gün cifleri huzuruna kabul ediyor, karısının kız kardeşnin kızı yanında yazıcı olarak görev yapıyordu. Aynı cübbeyi giyiyor, aynı soğk güvenle işeri yönetiyordu. Fakat farklılıklar vardı. Son birkaç ayda Sözcü'de çok büyük değşklikler olmuşu. Fakat Qualinestiler arasında buna hayret eden kimse yoktu. Sözcü, çoğlarının intihar addettiğ bir göreve yollamışı küçük oğunu. Daha da kötüsü, sevgili kızı yanm-elf bir sevgilinin peşnden kaçmışı. Sözcü her iki evladını da bir daha görmeyi ümit bile etmiyordu. Oğu Gilthanas'ın kaybını kabullenebilirdi. Sonuç olarak bu kahramanca, soylu bir hareketti. Genç elf bir grup maceraperesti, burada tutsak olan insanları kurtarmak ve ejderan ordularının Qu-alinestiler üzerindeki tehtidini uzaklaşırabilmek için Pax Tharkas madenlerine götürmüşü. Bu plan başrıyla sonuçlanmışı -beklenmedik bir başrıyla. Ejderan orduları Pax Tharkas'a geri çağrılmış elflere ülkelerinin batı kıyılarına kaçacak ve oradan da denizi aşp Güney Ergoth'a gidecek zaman sağamışı. Öte yandan Sözcü, kızının kaybını -ayıbını- bir türlü kabullene-miyordu. Laurana'nın ortalıkta olmadığ fark edildikten sonra olanları ona büyük bir soğkkanlılıkla açıklayan Sözcü'nün büyük oğu Porthi-os olmuşu. Çocukluk arkadaş Tanis Yarımelf in peşnden gitmişi. Sözcü çok meyustu, kederlere gark olmuşu. Nasıl yapabilmişi böyle birşyi? Nasıl böyle bir şrefsizliğ ailelerine sürmüşü? Halklarının bir prensesi, melez bir piçin peşnden koşyordu! Laurana'nın kaçış, babası için, güneşn ışğnın sönmesine neden olmuşu. Allahtan, halkına başanlık etme gereksinimi, ona ayakta kalması için güç vermişi. Fakat Sözcü'nün bütün bunların ne iş yarayacağnı sorguladığ zamanlar oluyordu. Emekliye ayrılıp tacını büyük oğuna devredebilirdi. Zaten hemen hemen her-şyi Porthios yürütüyor, gerekli olan şyleri babasına bıraksa da, hemen hemen kararlardan çoğnu kendi veriyordu. Yaşna göre çok ciddi olan genç elf lordu mükemmel bir lider olduğnu ispatlıyordu; gerçi kimi onun Silvanestiler ve Kaganestiler'le ilişilerinde çok sert olduğnu düşnüyordu. Sözcü de bunlann arasındaydı ve herşyi Porthios'a devretme-mesinin nedeni de buydu. Zaman zaman büyük oğluna ılımlı ve sabırlı olmanın, kılıç takırtılı


tehditlerden çok daha fazla zafer kazanabileceğni anlatmaya çalışyordu. Fakat Porthios babasının yu muşk ve duygusal olduğnu düşnüyordu. Katı bir kast yapısı na sahip Silvanestiler, Qualinestiler'i bir elf ırkı kabul ediyor sayı-Urlardı ama Kaganestiler'i elf dahi kabul etmiyorlar; onlar, lağm cücelerinin cücelerin bir alt ırkı olduğ gibi, elflerin bir alt soyu ola- rak görüyorlardı, Porthios babasına söylemese de, kesinlikle her-şyin sonunda kan dökülerek halledileceğne inanıyordu. Görüşeri, Thon-Tsalarian'ın diğr tarafında burnu havada, soğk kanlı, Quinath isimli Prenses Alhana Yıldızmeltemi'nin nişnlısı olduğ rivayet edilen bir lord ile aynıydı. Lord Quinath, Alha-na'nın açıklanamayan yokluğnda Silvanestiler'e liderlik ediyordu ve adayı, savaşn iki elf ırkı arasında paylaşırıp, üçüncüsünü yok sayan da Porthios ile oydu. Sınırlar, hor görürcesine Kaganestiler'e bildirilmişi; aynı bir köpeğ mutfağn sınırları bildirildiğ gibi. Çabuk alevlenen tabiat-larıyla ünlü Kaganestiler, kendi topraklarının bölünüp paylaşldığnı öğenince çok hiddetlenmişi. Daha şmdiden av hayvanları azalmaya başamışı. Yabani elflerin hayatta kalmak için muhtaç oldukları hayvanlar, mültecileri doyurmak için büyük miktarlarda silinip süpürülüyordu. Laurana'nın da söylemişolduğ gibi Ölülerin Nehri her an kan ile kızıl kızıl akabilir ve ismi trajik bir biçimde değşbilirdi. Böylece Sözcü, kendini silahlanmışbir kampta yaşr bulmuşu. Eğr bu onu üzüyor idiyse bile, bu hüznü diğrleri içinde öylesine kaybolmuşu ki, sonunda zamanla artık hiçbir şy hissedemez olmuşu. Hiçbir şy ona dokunmuyordu. Çamurdan evine çekilmiş gün geçtikçe idareyi Porthios'un eline daha çok verir olmuşu. Yolarkadaşarı artık Qualin-Mori olarak bilinen yere sabahın erken saatlerinde vardıklarında Sözcü kalkmışı. Her zaman erken kalkardı. Pek fazla bir iş olduğndan değl, ama gecenin büyük bir bölümünü tavam seyrederek geçirdiğ için. Hanedanın Başarı ile yapacağ günlük toplantı için notlar alıyordu ki- bu, Hanedanın Başarı durmadan şkayet ettikleri için, hiç de iş yarayan bir işdeğldievinin dışnda bir gürültü duydu. Sözcünün içi sıkılmışı. Şmdi ne var? diye merak etti korkuyla. Bu tür alarmlar günde bir iki kere geliyordu sanki. Büyük bir ihtimalle Porthios, kavga eden veya bir yerlere saldırmış kanları kaynayan Çhıalinesti veya Silvanesti gençleri yakalamışı. Gürültünün geçmesini umarak yazmaya devam etti. Ama gürültü azalaca- gına artmışı ve gitgide yaklaşyordu. Sözcü çok daha ciddi birş- yin olmuşolabileceğni tahmin ediyordu en fazla. Ve, diye düşndü -üstelik ilk kez de değl-, elfler yeniden savaş başarlarsa ne olurdu? Tüy kalemini bırakarak hükümranlık cübbesine sarındı ve korku ile beklemeye başadı. Dışrıda muhafızların hazırola geçtiğni duydu. Zamanından önce olduğ için, Porthios'un girebilmek için geleneklere uygun olarak izin istediğni duydu. Sözcü, korkuyla özel odasına açılan kapılara baktı, karısının rahatsız edilmesinden korkuyordu. Qualinesti'den ayrıldıklarından beri sağık durumu iyi değldi. Titreyerek ayağ kalktı, üzerine bir gömlek geçirir gibi ciddi ve soğk bir ifade takındıktan sonra, onlara girmelerini söyledi. Muhafızlardan biri kapıyı açtı, belli ki birini takdim etmeye niyetliydi. Fakat sözleri bulamadı ve daha o konuşmadan kukuletalı, ağr kürkten bir pelerin giyen, uzun boylu, ince bir suret nöbetçileri iterek Sözcüye doğu koşu. Şşran ve suretin kılıç


ve yay kuşnmışolduğnu gören Sözcü telaşa sindi. Suret, kukuletasını geri ittirdi. Sözcü bal rengi saçların kadının yüzünden döküldüğnü gördü -elfler arasında bile güzelliğyle dikkat çeken bir yüzden aşğya döküldüğnü. "Baba!" diye bağrdıktan sonra Laurana kendini babasının kollarına attı. Halkı tarafından, öldüğ için yası tutulan Gilthanas'ın dönüş için yapılan kutlama, Çhıalinesti arasında yol arkadaşarının Sla-Mori'ye gitmeden önce şreflerine verilen büyük kutlamadan beri yapılan, en büyük kurulamaydı. Gilthanas’ın yaraları, kutlamalara katılabilecek kadar iyileşişi; yarasının tek izi elmacık kemiğ üzerindeki minik bir izdi. Laurana ile arkadaşarı buna çok hayret etmişerdi, çünkü onlar Silvanesti elfinin o korkunç darbesini görmüşerdi. Fakat Laurana bundan babasına söz ettiğnde, Sözcü sadece omuzlarını silkmişve Kaganestiler'in ormanlarda yaşyan Druidler'le arkadaşık kurduğnu söylemişi; hekimlik sanatı konusunda onlardan çok şy öğenmişolmalıydılar. Bu, Krynn üzerinde gerçek şfa gücüne ne kadar ender rastlandığnı bilen Laurana'nın canını sıkmışı. Bu konuyu Elistan ile konuşak için can atıyordu, fakat ermiş uzun saatler boyunca, adamın ermişik güçlerinden kısa süre içinde etkilenen babasıyla kapanmışkonuşaktaydı. Sözcünün, Şfa Tanrıçası Mishakal'ın madalyonunu takmışhalde Oualinesti'ye ilk geldiğnde Altınay'a nasıl muamele ettiğni hatırlayan Laurana, babasının Elistan'ı kabul etmesine sevinmişi. Fakat Laurana akıllı kılavuzunu özlemişi. Evine geri dönmekten çok mutlu olsa da Laurana, onun için evin artık değşişolduğnu ve bir daha hiç bir zaman eskisi gibi olmayacağnı anlamaya başamışı. Herkes onu gördüğne çok memnun olmuşgibi görünüyordu ama, ona Derek, Sturm, Flint ve Tas'a gösterdikleri kibarlıkla davranıyorlardı. O bir yabancıydı. İk duygusal karşlamalarından sonra evebeyninin davranışarı bile soğk ve mesafeliydi. Eğr Gilthanas'a olan düşünlüklerini görmese kız buna pek şşrmayacaktı. Bu ayırım nedendi? Laurana anlayamıyordu. Gözlerini açmak büyük ağbeyi Porthios'a düşüşü. Olay şlen sırasında başamışı. "Yaşmlarımızı Qualinesti'dekinden çok farklı bulacaksın," diye açıkladı babası kardeşne, Kaganestiler tarafından inş edilmişbüyük ahşp salonda şlen için toplandıklarında. "Ama kısa sürede alışrsın." Laurana'ya dönerek resmi bir biçimde konuşuşu. "Seni de eski makamında, yazıcım olarak görmekten memnuniyet du- i yardım ama, senin ev içindeki diğr şylerle meşul olacağnı bili,,§ yorum." Laurana hayretler içinde kalmışı. Orada kalmaya niyetli değl- -di tabii ki, ama kraliyet ailelerinde kızların iş sayılan bir işn başasına verilmesine gücenmişi. Ayrıca babasına, küreyi Sancrist'e götürmekten söz ettiğ halde, elfin onu tamamen duymazlıktan gelmişolduğ gerçeğne de gücenmişi. "Sözcü," dedi yavaşa, sesindeki tedirginliğ belli etmemeye çalışyordu, "daha önce anlatmışım. Kalamayız. Elistan ile beni dinlemiyor muydunuz? Ejderha küresini bulduk! Artık ejderhaları denetim altına almak ve bu savaş sonuçlandırmak için bir aracımız var! Küreyi Sancrist'e götürmeliyiz..." "Kes Laurana!" dedi babası sertçe, Porthios'la bakışrak. Ağbeyi onu asık bir yüzle süzüyordu. "Ne hakkında konuşuğnu bilmiyorsun Laurana. Ejderha küresi


büyük bir ödüldür ve burada . tartışlmaması gerek. Onu Sancrist'e götürmeye gelince, bu tartışlamaz bile."


"Affedersiniz lordum," dedi Derek ayağ kalkarak, eğlip selam vermişi, "ama sizin bu konuda bir söz hakkınız yok. Ejderha küresi sizin değl. Ejderha küresini ele geçirebilirsem getireyim diye Şvalyeler Divanı tarafından yollandım ben. Bunu başrdım ve bana emredilmişolduğ gibi götürmeyi amaçlıyorum. Beni durdurmaya hakkınız yok." "Yok mu?" Sözcü'nün gözleri hiddetle parıldadı. "Oğum Gilt-hanas onu bizim, Qualinestilerin sürgündeki yurdu kabul ettikleri yere, bu topraklara getirdi. Bu takdirde o bizim hakkımız oluyor." "Ben hiç böyle bir hak iddia etmedim baba," dedi Gilthanas, yo-larkadaşannın yüzlerinin .kendisine döndüğnü hissederek. "O benim değl. O hepimize ait..." Porthios küçük kardeşne hiddet dolu bir bakışfırlattı. Gilthanas kekeleyerek sustu. "Eğr küre üzerinde hak iddia edecek biri varsa, o da Laura-na'dır," diye konuşu Rint Fireforge elflerin hiddetli bakışarından hiç gözü korkmadan. "Çünkü elf büyü kullanıcısı Feal-thas'ı öldüren oydu." "Eğr küre onun ise," dedi Sözcü, yaşdığ yüzlerce yıldan daha kadim bir sesle, "o zaman benim hakkım sayılır. Çünkü o henüz reşt değl -babası olduğm için onun olan herşy benim sayılır. Bu hem elflerin, hem de cücelerin bir kanunudur, yanılmıyorsam." Flint'in yüzü kızardı. Cevap vermek için ağını açtı ama Tass-lehoff ona vurdu. "Ne garip değl mi?" diye dikkatini çekti kender, konuşanın neden olabileceğ ciddi sorunları kaçırdığ için neşyle. "Kender kanunlarına göre, tabii kender kanunu diye bir şyden söz edilebilirse, herkes herşyin sahibidir." (Bu oldukça doğuydu. Kender-ler'in diğr insanların eşalarına karş takındıkları o rahat tavır, kendilerininki olması ilkesine uzanıyordu. Kenderler'in evinde hiçbir şy orada uzun süreyle kalmazdı, yere çivilenmediğ takdirde. Komşlardan birinin girip, onu beğnip, farkında olmadan eline alıp çıkması işen bile değldi. Kenderler arasında aile yadigarı denen şy, bir evde üç haftadan fazla kalan şy demek oluyordu.) Bundan sonra kimse konuşadı. Flint Tas'ı masanın altından tekmeledi; kender incinerek sessizce yerine çökmüşü; ta ki, komşsu olan bir elf lordu masadan çağrılıp cüzdanını masada bırakmasına kadar. Elf lordunun eşalarını karışırmak kenderi yemeğn geri kalan kısmında oyalamışı. ğNormal şrtlarda Tas'a göz kulak olacak olan Flint, diğr endijl şleri yüzünden bunu fark etmemişi bile. Bir sorun çıkacağ kesin! gibi görünüyordu. Derek hiddetlenmişi. Sadece şvalyelerin kati! düsturları onu masada oturmaya zorluyordu. Laurana sessiz ses-siz oturmuş bir şy yemiyordu. Yanmışteni altından solgunluğ görülebiliyordu; masanın ince dokunmuşörtüsüne çatalıyla minik delikler açıyordu. Rint Sturm'ü dirseğyle dürttü. "Ejderha küresini Buz Duvar'dan almanın zor olduğnu düş-nüyorduk," dedi cüce alçak sesle. "Orada sadece deli bir büyücü-den ve birkaç mors adamdan kaçmak zorundaydık. Şmdi ise üç elf ırkıyla sarıldık!" "Onlarla anlaşbiliriz," dedi Sturm yavaşa. "Anlaşakmış" diye homurdandı cüce. "İi taşn birbiriyle an| laşası daha büyük bir ihtimal!" Gerçekten de durumun öyle olduğ anlaşldı. Sözcünün isteğ üzerine, yemek


bitince diğr cifler gittikten sonra yolarkadaşarı yerlerinde kaldılar. Gilthanas ile kız kardeş yan yana oturuyorlar- di; Derek Sözcü'nün önünde durmuşonunla "anlaşaya" çalışr- ken yüzleri asık ve endişli duruyorlardı. "Küre bizimdir," diye beyan etti Derek soğk bir edayla. "Onun üzerinde hiç bir hakkınız yok. Kürenin kızınıza veya oğunuza ait olmadığ da kesin. Onlar benim teveccühümden benimle birlikte seyahat ettiler, ben onları Tarsis'teki yıkımdan kurtardıktan sonra, Onlara yurtlarına kadar refakat edebildiğm için mutluyum; ayrıca sizin misafirperverliğniz için de teşkkür ederim. Fakat yarın Sancrist'e gitmek için ayrılacağm ve küreyi de yanıma alacağm." Porthios Derek'le yüzleşek için ayağ kalktı. "Kender ejderha küresinin kendisinin olduğnu söyleyebilir. Bu hiç fark etmez." Elf lordu, gece havasında bir bıçak gibi kayan düzgün ve kibar bir biçimde konuşyordu. "Küre artık elf ellerinde ve burada kalmaya da devam edecek. Daha çok sorun çıkartmak için bu ödülün insanların eline geçmesine izin verecek kadar aptal mı zannettiniz bizi?" "Daha çok sorun!" Derek'in yüzü mosmor olmuşu. "Ş anda dünyanın içindeki sorunun farkında mısınız? Ejderhalar sizi yurdunuzdan etti. Şmdi de bizim yurdumuza yaklaşyorlar! Sizin aksinize biz kaçmaya niyetli değliz. Biz kalıp dövüşceğz! Küre bi- zim tek ümidimiz olabilir..." "Yurdunuza geri dönüp kavrulmakta serbestsiniz, bu umurumda değl," diye cevap verdi Porthios. "Bu kadim kötülüğ karışıran siz insanlarsınız. Sizin dövüşeniz de uygun düşr. Ejderha Yüceefendileri bizden istediklerini elde ettiler. Kuşusuz bizi rahat bırakacaklardır. Burada, Ergoth'da kalacak küre, emniyet içinde." "Ahmak!" diye vurdu Derek yumruğnu masaya. "Ejderha Yü-ceefendileri'nin sadece tek bir düşnceleri var; o da bütün Ansa-lon'u istila etmek. Buna, bu sefil ada da dahil! Bir süre için burada rahat kalabilirsiniz, ama eğr biz düşrsek, siz de düşrsiniz!" "Biliyor musun gerçeğ söylüyor baba," dedi Laurana büyük bir cüretle. Elf kadınları konuşak şyle dursun, savaştoplantılarına katılmazlardı bile. Laurana sadece benzersiz durumu yüzünden orada bulunuyordu. Ayağ kalkarak, kendisine gözünden şmşkler çakarak bakan ağbeyiyle yüzleşi. "Porthios, babam Qualines-ti'de, Ejderha Yüceefendisi'nin sadece bizim topraklarımızı değl, ama soyumuzu da yok etmek istediğni söylemişi! Unuttun mu?" "Pöh! O sadece tek bir Ejderha Yüceefendisi Verminaard idi. O öldü..." "Evet, bizim sayemizde," diye bağrdı Laurana hiddetle, "senin değl!" "Laurana!" Güneşerin Sözcüsü bütün endamıyla ayağ kalkmışı, büyük oğundan bile daha uzun boyluydu. Varlığ hepsini bastırıyordu. "Kendini kaybediyorsun genç hanım. Ağbeyin ile öyle konuşaya hakkın yok. Biz de kendi yolculuğmuzda, kendimize göre badireler atlattık. O, aynı Gilthanas gibi kendi görevini ve sorumluluklarını hatırladı. Onlar yanmelf bir piçin arkasından kaçıp gitmediler; tıpkı arsız, insan bir fahi..." Sözcü aniden sustu. Laurana dudaklarına kadar bembeyaz kesilmişi. Sallandı, düşemek için masaya tutundu. Gilthanas hemen ayağ kalkıp kızın yanına geldi ama kız onu ittirdi. "Baba," dedi kendi bile tanıyamadığ bir sesle, "ne diyecektin?" "Haydi gel Laurana," diye yalvardı Gilthanas. "Onu kastetmedi. Sabah konuşruz." Sözcü hiç bir şy söylemedi; yüzü kül rengi ,ve buz gibiydi.


"Tam 'insan bir fahiş gibi' diyecektin!" dedi Laurana yavaşa, sözleri yay gibi gerilmişsinirlere iğeler gibi batıyordu. "Doğu odana git Laurana," diye emretti Sözcü gergin bir sesle. "Demek ki benim hakkımda bunu düşnüyorsunuz," diye fısıldadı Laurana boğzı kasılarak. "Demek ki herkesin ben yaklaşnca bana bakıp susmalarının nedeni bu. İsan fahiş." "Kardeşm, babamın emrettiğni yerine getir," dedi Porthios. "Senin hakkında ne düşndüğmüze gelince -unutma, bunu kendin istedin. Ne bekliyordun ki? Kendine bir baksana Laurana! Bir erkek gibi giyinmişin. Kana bulanmışbir kılıcı gururla taşyorsun. Hiç düşnmeden 'maceraların' hakkında konuşyorsun! Bunlar gibi adamlarla -insanlarla, cücelerle- seyahat ediyorsun! Geceleri-ni onlarla geçiriyorsun. Gecelerini melez aşkınla geçiriyorsun. Nerede o? Senden usanıp..." Ateşışkları Laurana'nın gözleri önünde alevlendi. Isısı bütün vücuduna yayıldı, yerini korkunç bir soğğ bırakarak. Hiç bir şy göremedi ve kendim tutamadan düşüğne dair korkunç bir his hatırlıyabiliyordu sadece. Sesler ona büyük mesafelerden geliyordu; çarpılmışyüzler üzerine eğlmişi. "Laurana, kızım..." Sonra hiç. ... "Lady..." "Ne? Neredeyim ben? Sen kimsin? Gö-göremiyorum! Yardım et bana!" "Tamam hanımefendi. Elimi tut. Şşu351 t. Ben buradayım. Silva-ra'yım ben. Hatırladın mı?" Laurana, doğulup otururken nazik ellerin kendisininkileri tuttuğnu hissetti. "Bunu içebilir misiniz hanımefendi?" Dudaklarına bir kupa değişi. Laurana bir yudum aldı; berrak, soğk suyun tadını fark etti. Kaparcasma kupayı alarak, suyun ateşi kanını serinlettiğni hissederek, istekle içti. Gücü geri döndü ve yeniden görebildiğni fark etti. Yatağnın yanında minik bir mum yanıyordu. Babasının evinde, kendi odasındaydı. Giysileri, kaba tahta bir sıranın üzerinde duruyordu; kılıç kemeri ve kını yakınlardaydı; bohçası da yerde. Yatağnın karşsındaki bir masada bir hemşre duruyordu, baş ellerinin arasında uykudaydı. Laurana, kızın gözündeki soru işretlerini görerek, parmağnı dudağna götüren Silvara'ya döndü. "Yavaşkonuş" diye cevap verdi Yabani elf. "Oo, onun yüzünden değl" -Silvara hemşreye baktı- "iksirin etkisi geçinceye kadar daha saatlerce huzur içinde uyuyacak. Ama evde uyandırabileceğn başaları da var. Kendini daha iyi hissediyor musun?" "Evet," diye cevap verdi Laurana, kafası kanşrak "Hatırlamıyorum..." "Bayılmışın," diye cevap verdi Silvara. "Seni buraya geri getirdiklerinde bu konuda konuşuklarını duydum. Baban gerçekten çok üzüldü. O şyleri hiçbir zaman kastetmemişi. Ama onu o kadar çok incitmişin ki..." "Sen nasıl duydun?" "Saklanıyordum, oradaki köşnin gölgesinde. Benim halkım için kolay bir iş Yaşı hemşre iyi olduğnu söyledi; sadece dinlenmeye ihtiyacın varmış onlar da gittiler. O da bir battaniye almaya gittiğnde çayının içine uyku suyu koydum." "Neden?" diye sordu Laurana. Kıza daha yakından bakan Laurana, Yabani elfin


güzel bir kadın olması gerektiğni gördü -ya da, üzerindeki kir pas temizlenseydi öyle olabilirdi. Laurana'nın dikkatli bakışarını fark eden Silvara utanarak kızardı. "Ben Silvanesti'den kaçtım hanımefendi, sizi nehirden geçirdiklerinde." "Laurana. Lütfen çocuk bana Laurana de." "Laurana," diye düzeltti Silvara kızararak. "Ben-ben buradan ayrılırken, beni de yanınızda götürmenizi rica etmeye gelmişim." "Ayrılmak mı?" dedi Laurana. "Ben gitmiyo..." Durdu. "Gitmiyor musun?" diye sordu Silvara kibarca. "Bil...bilmiyorum," dedi Laurana aklı karışrak. "Ben yardım edebilirim," dedi Silvara hevesle. "Dağardan geçip, kuşkanatlı yelkenleri olan gemilerin olduğ, Şvalyelerin karakoluna giden bir yol biliyorum. Kaçmanıza yardım ederim." "Bunu neden yapasın bizim için?" diye sordu Laurana. "Üzgünüm Silvara. Kuşucu olmak istemiyorum ama bizi tanımıyorsun ve yaptığn şy çok tehlikeli. Kendi başna kaçman çok daha kolay olurdu mutlaka." "Ejderha küresini taşdığnızı biliyorum," diye fısıldadı Silvara. "Küreyi nereden biliyorsun?" diye sordu Laurana hayretle. "Sizi nehirde bıraktıktan sonra Silvanesti'nin konuşalarını duydum." "Ve bunun ne olduğnu biliyordun. Nasıl?" "Benim...halkımın öyküleri vardır....bu konuda," dedi Silvara elleriyle oynayarak. "Ben...ben bunun savaş bitirmek için önemli olduğnu biliyorum. Senin halkınla Silvan elfleri yurtlarına geri dönecekler ve Kaganestiler'i huzur içinde bırakacaklar. Bir bu neden var ve..." Silvara bir an için sesiz kaldıktan sonra çok yavaşkonuşaya başadı, Laurana onu anca duyabiliyordu. "Adımın anlamını bilen tek kiş sen oldun." Laurana aklı karışrak kıza baktı. Kız samimiye benziyordu. Ama Laurana ona inanmadı. Kız neden onlara yardım etmek için kendini tehlikeye atsındı? Belki de bir Silvanesti ajanıydı ve küreyi alması için yollanmışı? Bu pek muhtemel görünmüyordu ama çok daha garip şyler... Laurana başnı elleri arasına alarak düşnmeye çalışı. Silva-ra'ya güvenebilirler miydi -en azından onlan buradan çıkartacak kadar? Görünüşe başa seçenekleri yoktu. Eğr dağara gidecek-lerse, Kaganesti topraklarından geçmeleri gerekecekti. Silvara'nın yardımı paha biçilmez olabilirdi. "Elistan ile konuşalıyım," dedi Laurana. "Onu buraya getire- , ilir misin?" ; "Buna gerek yok Laurana," diye cevap verdi Silvara. "Dışrıda senin uyanmanı bekliyordu." "Peki ya diğrleri? Arkadaşarımın geri kalanı nerede?" "Lord Gilthanas babanızın evinde tabii ki..." Bu Laurana'nın bir yanılsaması mıydı, yoksa Silvara bu ismi söylerken yanakları pem-j beleşişmiydi? "Diğrlerine 'konuk odaları' verildi." "Evet," dedi Laurana ciddiyetle, "tahmin edebiliyorum." Silvara yanından ayrıldı. Odanın zemininde sessizce emekleyerek kapıya gitti, açtı ve eliyle gel işreti yaptı. "Laurana?" . -


"Elistan!" Kız kollarını ermiş doladı. Başnı göğüne yaslayan Laurana adamın güçlü kollarının kendisini kibarca sardığnı hissederek gözlerini kapattı. Artık herşyin yoluna gireceğni biliyordu. Şmdi Elistan işere el koyar. O ne yapması gerektiğni bilirdi. "Kendini daha iyi hissediyor musun?" diye sordu ermiş "Baban.-.." "Evet, biliyorum," diye sözünü kesti Laurana. Ne zaman babasından bahsedilse kalbinde donuk bir acı hissediyordu. "Ne yapmamız gerektiğne senin karar vermen gerek Elistan. Silvara bizim kaçmamıza yardım etmeyi önerdi. Küreyi alıp bu gece ayrılabiliriz." "Eğr yapman gereken buysa şkerim, o zaman hiç vakit kaybetmemen gerekir," dedi Elistan, onun yanına bir sandalyeye oturdu. Laurana gözlerini kırpışırdı. Uzanarak adamın kolunu tuttu. "Elistan, ne demek istiyorsun? Sen de bizimle gelmelisin..." "Hayır Laurana," dedi Elistan kızın elini sıkı sıkı kendi eli içinde tutarak. "Eğr bunu yapacaksan, kendi başna gitmen gerekiyor. Ben Paladine'dan yardım istedim; burada ciflerle kalmalıyım. Çünkü zanıumca, burada kalırsam, babanı gerçek tanrıların bir erniş olduğm konusunda ikna edebileceğm. Eğr aynlırsam, ağbeyinin bana yakışırdığ gibi benim hep bir şrlatan olduğmu zannedecek." "Peki ya ejderha küresi?" "O sana kalmışLaurana. Elfler bu konuda yanılıyorlar. İşllah zamanla onlar da göreceklerdir. Fakat bu konuda tartışcak yüzlerce yıl yok elimizde. Bence küreyi Sancrist'e götürmen gerek." "Benim mi?" dedi Laurana nefesi kesilelere. "Yapamam!" "Bak canım," dedi Elistan metanetle, "eğr bu kararı verirsen liderlik yükünün senin omuzlarına bineceğni bilmen gerekir. Sturm ile Derek kendilerini kavgalarına çok kaptırmışar; hem sonra onlar insan. Siz, elflerle uğaşcaksınız -hem kendi halkın, hem de Kaganestiler ile. Gilthanas babanın tarafını tutuyor. Tek başrma şnsı olan sensin." "Ama ben o kadar muktedir..." "Sen, olaylara tahmin ettiğnden çok daha muktedirsin Laurana. Belki de bugüne kadar yaşdıkların, seni bugüne hazırlıyordu. Hiç vakit harcamaman gerek. Hoşakal canım." Elistan ayağ kalkarak elini kızın başna koydu. "Paladine'ın -ve benim- inayetim seninle olsun" "Elistan!" diye fısıldadı Laurana ama ermişgitmişi. Silvara yavaşa kapıyı kapattı. Laurana yatağna gömüldü, yeniden düşnmeye çalışrak. Elistan haklıydı tabii ki. Ejderha küresi burada kalamaz. Ve eğr kaçacaksak bu gece kaçmalıyız. Fakat herşy o kadar hızla gelişyordu ki! Ve herşy de bana bağı! Silvara'ya güvenebilir miyim? Bunu niye sorguluyorum ki? Bize kılavuzluk yapabilecek tek kiş o zaten. Bütün yapmam gereken küreyi ve mızrağ alıp arkadaşarımı serbest bırakmak. Küreyi ve mızrağ nasıl alabileceğmi biliyorum. Fakat arkadaşarım..." Laurana aniden, ne yapması gerektiğni anladı. Elistan ile konuşaya başadığndan beri bunu aklının bir köşsinde planlayıp durduğnu fark etti. Bu beni bağayacak, diye düşndü. Geriye dönüşolmayacak. Ejderha küresini çalmak, gecenin köründe yabancı ve düşan topraklara kaçmak. Sonra Gilthanas da var. Onu geride bırakamayacağm kadar çok şy yaşdık birlikte. Fakat o, küreyi çalmak ve kaçmak fikrinden rahatsızlık duyacaktır. Ve eğr benimle gelmek


istemezse, bize ihanet eder mi? Laurana bir an için gözlerini kapattı. Başnı yorgun bir halde dizlerine dayadı. Tanis, diye düşndü, neredesin? Ne yapmam gerek? Neden herşy bana kaldı? Bunu ben istemedim. Ve sonra, Laurana orada oturmuşen, Tanis'in yüzünde de, kendisininkini aksettiren bir yorgunluk ve hüzün olduğnu hatırladı. Belki o da aynı şyleri kendisine soruyordu. Her zaman onun çok güçlü olduğnu düşnmüşüm, belki de onun da benim gibi kafası karışktı ve korkuyordu. Kendisini halkı tarafından dışanmışhissettiğ gerçek. Ve biz de ona belbağamışık; o bizi istese de istemese de. Ama o bunu kabullendi. Doğu olduğna inandığ şyi yaptı. Ben de öyle yapmalıydım. Hareketlenerek daha fazla düşnmekten vazgeçen Laurana, başnı kaldırdı ve Süvara'ya eliyle gelmesini işret etti. Sturm, uyuyamadığ için kendilerine verilen kaba kulübe boyunca volta atıp duruyordu. Cüce yatağ uzanmışyatıyor, yüksek |sesle horluyordu. Odanın öbür yanında Tasslehoff bir ıstırap yu- îmağ halinde kıvrılmış ayağndan bir yatağn ayağna zincirlenmişti. Sturm içini çekti. Başarını daha fazla nasıl derde sokabilirlerdi? Akşm herşy kötüden berbata dönüşüşü. Laurana bayıldıktan sonra Sturm'ün bütün yapabildiğ hiddetten deliren cüceyi zap-1termeye çalışaktı. Flint, Porthios'u parçalamaya and içmişi. De- rek kendisini düşan tarafından hapsedilmişbiri gibi gördüğnü beyan etmişi; öyle ki kaçmayı denemeyi kendisi için bir görev addediyordu; sonra Şvalyeleri ejderha küresini zorla almak için geri getirecekti. Derek hemen muhafızlar refakatinde götürülmüşü. Tam Sturm Flint'i yatışırmışı ki elf lordunun teki bir yerlerden be- lirmişve Tasslehoff'u cüzdanını çalmakla itham etmişi. Artık Güneşerin Sözcüsü'nün 'konukları' olarak iki misli muhafaza altındaydılar. "Öyle yürüyüp durmak zorunda mısın?" dedi Derek soğk bir edayla. "Neden? Seni uyutmuyor muyum?" diye kestirdi Sturm. "Tabii ki ondan değl. Ancak ahmaklar bu koşllarda uyuyabilirler. Konsantrasyonumu bozuyo..." "Şşu351 t!" dedi Sturm elini uyarırcasına kaldırarak. Derek hemen sessizleşi. Sturm eliyle işret etti. Yaşı şvalye, Sturm'ün odanın ortasında tavana baktığ yere, onun yanına gitti.


Kütükten yapılma kulübe tek bir kapısı, iki penceresi ve odanın tam ortasında bir ateşçukuruyla, dikdörtgen şklinde bir yapıydı. Dama, baca işevi görsün diye bir delik açılmışı. İu351 te bu delikten, Sturm dikkatini çeken o garip sesleri duymuşu. Bu bir sürtünme, sürüklenme sesiydi. Tavandaki tahta kirişer, sanki üzerlerinde ağr bir şy emekliyormuşgibi gıcırdıyordu. "Bir çeşt vahş hayvan olsa gerek," diye mırıldandı Derek. "Üstelik hiç silahımız yok!" "Yok," dedi Sturm daha dikkatlice dinleyerek. "Hırıltı yok. Çok sessiz ilerliyor, sanki duyulmak veya görülmek istemiyormuşgibi. Dışrıdaki o nöbetçiler ne yapıyor?" Derek pencereye giderek dışrı bakındı. "Bir ateşn etrafına ' turmuşar. İi tanesi uyuyor. Bizim için pek de o kadar endiş et iyorlar, değl mi?" dedi buruk bir edayla. s "Neden etsinler ki?" dedi Sturm gözlerini tavandan ayırmadan. "Bir fısıldasalar çağrabilecekleri birkaç bin elf var etrafta. Neler olu..." Delikten izlediğ yıldızlar aniden karanlık, biçimsiz bir kütle tarafından kapatılınca, Sturm telaş düşü. Hemen eğlerek dumanları tüten ateşen bir kütük aldı ve ucundan bir sopa tutar gibi tuttu. "Sturm! Sturm Brightblade!" dedi biçimsiz kütle. Sturm bakıyor, sesi tanımaya çalışyordu. Ses tanıdıktı- Aklına Solace anıları geliverdi. "Theros!" dedi nefesi kesilerek. "Theros Ironfeld! Burada işn ne? Seni son gördüğmde elf krallığnda ölüm döşğnde yatıyordun!" Solace'lı koca demirci tavandaki delikten geçmeye çalışı ve inerken tavanın bir parçasını da kendisiyle birlikte aşğ indirdi. , Yere gümbürtüyle inerken, doğulup oturan ve mahmur gözlerle -kulübenin ortasındaki hayalete bakan cüceyi uyandırmışı. "Ne..." diye sıçradı cüce, artık yanında olmayan savaşbaltasına . uzanarak. "Sust!" diye emretti demirci. "Soru soracak zaman yok. Lady Laurana sizi kurtarmam için beni yolladı. Onunla kampın arkasındaki ormanlarda buluşcağz. Çabuk olun! Şfaktan önce sadece birkaç saatimiz var ve şfağ kadar nehrin öbür tarafına geçmemiz gerek." Theros, boş boşna kendini kurtarmaya çalışn Tasslehoff a bakmak için iri adımlarla o yöne gitti. "E usta hırsız, görüyorum ki sonunda seni birileri yakalamış." "Ben bir hırsız değlim!" dedi Tas hiddetle. "Beni daha iyi tanır^ sın Theros. O cüzdan benim üzerime bilerek konmuş.." Demirci kıkırdadı. Zincirleri eline alıp aniden asılarak zinciri kopardı. Bu arada Tasslehoff bunu farketmemişi bile. O, demircinin kollarına bakıyordu. Kollarından biri, sol kolu koyu esmerdi, yani demircinin teninin rengindeydi. Ama diğr kolu, yani sağkolu parlaktı, pırıl pırıl gümüşen! "Theros," dedi Tas sesi boğlarak, "Kolun..." "Sorular sonraya minik hırsız," dedi demirci ciddiyetle. "Şmdi hızla hareket edeceğz, sessizce hareket edeceğz." "Nehrin diğr tarafına," diye homurdandı Flint başnı sallayarak. "Daha çok kayık. Daha çok kayık..."


"Sözcü'yü görmek istiyorum," dedi Laurana babasının süit odasına açılan kapılarda duran nöbetçiye. "Geç oldu," dedi nöbetçi. "Sözcü uyuyor." Laurana kukuletasını geri çekti. Nöbetçi eğlerek selam verdi. "Özür dilerim prensesim. Sizi tanıyamadım." Silvara'ya kuşuyla baktı. "Yanınızdaki kim?" "Hizmetçim. Gece tek başma gezinemem." "Tabii, olmaz," dedi nöbetçi aceleyle kapıları açarken. "Geçin. Uyuduğ oda holün ilersinde sağtaraftaki üçüncü oda." "Teşkkür ederim," diye cevap verdi Laurana ve nöbetçinin yanından sıyrılıp geçti. Koca bir pelerine sarınmışolan Silvara yavaşa onun arkasından süzüldü. "Sandık babamın odasında, yatağnın ayak ucunda," diye fısıldadı Laurana Silvara'ya. "Ejderha küresini taşyabileceğne emin misin? Hem büyük, hem de ağr." "Büyük değl," diye mırıldandı Silvara kafası karışk bir halde Laurana'ya bakarak. "Ancak ş kadar..." Eliyle, kabaca bir çocuk topu büyüklüğnde bir işret yaptı. "Hayır," dedi Laurana kaşarını çatarak. "Sen küreyi görmedin. Neredeyse çapı altmışsantim kadar. O yüzden senin uzun bir pelerin giymeni istedim." Silvara ona hayretle baktı. Laurana omuzlarını silkti. "Evet, burada durup tartışmayız. Zamanı gelince birşyler düşnürüz." İisi birlikte, yatak odalarına varıncaya kadar holden ilerlemee başadılar, kender gibi sessizce. Kalp atışarının bile çok yüksek olduğnu düşnen Laurana nefesini tutarak kapıyı ittirdi. Dişerini sıkmasına neden olan bir gıcırtıyla açıldı kapı. Yanında Silvara korkuyla titredi. Yataktaki bir | suret kıpırdadı, döndü: Annesiydi. Laurana babasının, uykusunda * .bile elini annesine güven verircesine okşmak üzere uzattığm gördü. Gözyaşan Laurana'nm gözlerini kararttı. Dudaklarını kararla sıkı sıkı birleşiren kız Süvara'nın elini yakalayarak odaya süzüldü. Sandık, babasının yatağnın ayak ucunda duruyordu. Kilitliydi ama bütün yolarkadaşan gümüşanahtarlardan birer tane taşyorlardı. Laurana hızla sandığn kilidini açtı ve kapağnı kaldırdı. Sonra neredeyse hayretten kapağ düşrecekti. Ejderha küresi hâlâ orada, yumuşk bir beyaz mavi ışkla parıldıyordu. Fakat küre aynı küre değldi! Ya da eğr aynı küre idiyse bile, çekmişi! Silva-ra'nın söylemişolduğ gibi küçük bir çocuğn topu büyüklüğn-deydi! Laurana küreyi almak için uzandı. Hâlâ ağrdı ama küreyi rahatlıkla kaldırabilmişi. Eli titrerken ihtiyatla küreyi kavrayıp kutudan çıkartarak Silvara'ya uzattı. Yabani elf küreyi hemen pelerininin altına sakladı. Laurana ejderhamızrağnın kırık sapını aldı; bir yandan da acaba neden bu eski ve kırık silah parçasını almak için zahmet ediyorum diye geçiriyordu aklından. Kırık silahı, silahı şvalye Sturm'e uzattığ için alıyorum, diye düşndü. Sturm onu almak istemişi. Sandığn dibinde Tanis'e Kith-Kanan tarafından verilen kılıcı Ejderbiçer duruyordu. Laurana bakışarını kılıçtan ejderha mızrağna kaydırdı. İisini birden taşyamam, diye düşndü ve mızrağ geri koymaya başadı. Ama Silvara onu eliyle kavradı. "Ne yapıyorsun?" diye biçimlendirdi dudakları sözleri, gözlerinde şmşkler çaktı. "Âl onu! Onu da al!"


Laurana hayretler içinde kıza baktı. Sonra aceleyle mızrağ yeniden alıp cübbesinin altına sakladı, sandığn kapağnı dikkatlice kapatarak kılıcı içinde bıraktı. Tam elini kapaktan ayırmışı ki babası yatakta dönerek yan yarıya doğuldu. "Ne? Kim var orada?" diye sordu telaşa üzerindeki uykuyu atmaya başayarak. Laurana Süvara'nın titrediğni hissederek kızın elini güven verircesine tuttu, sessiz olması konusunda onu uyararak. "Benim baba," dedi hafif bir sesle. "Laurana. Ben...ben sana...çok üzgün olduğmu sösylemek istiyordum baba. Senden özür diliyorum." "Aman Laurana." Sözcü kendini yastıklarının üzerine bırakarak gözlerini kapattı. "Seni affediyorum kızım. Şmdi yatağna geri dön. Sabah konuşruz."


Laurana babasının nefes sesi hafifleyip, düzenli çıkmaya başayıncaya kadar bekledi. Sonra ejderha küresini pelerinin alfanda sıkı sıkı tutan Silvara'yı odadan çıkarttı. "Kim o oradaki?" diye sordu bir insan sesi hafifçe elf dilinde. "Kim soruyor?" diye cevap verdi bir elf sesi net olarak. "Gilthanas? Sen misin?" "Theros! Dostum!" Genç elf lordu, insan demirciyi kucaklamak için hızla gölgelerden dışn bir adım attı. Bir an için Gilthanas o kadar duygulanmışı ki konuşmadı. Sonra irkilerek demircinin ayı gibi kollarından kurtardı kendini. "Theros! İi kolun var! Fakat Solace'taki ejderanlar sağkolunu kesmişerdi! Eğr seni iyileşiren Altinay olmasaydı ölecektin." "O domuz bozuntusu Seçkinamir'in bana dediğni hatırlıyor musun?" diye sordu Theros o zengin, derin sesiyle hafifçe fısıldıya-rak. " 'Bir kolun olmasını istiyorsan demirci kendin dökmen gerekecek!' Eh, ben de aynen öyle yaptım! GümüşKol'u bulmak için karışığm maceralar uzun bir öyküdür..." "Ve şmdi anlatmanın sırası değl," diye homurdandı başa bir ses arkasından. "Tabii eğr birkaç bin elfin de öyküyü bizle birlikte dinlemesini istemiyorsanız." "Demek ki kaçmayı başrabildin Gilthanas," dedi Derek'in sesi gölgeler içinden. "Ejderha küresini de getirdin mi?" "Ben kaçmadım," diye cevapladı Giltahanas soğk bir edayla. "Babamın evinden karanlık içinden geçecek olan kızkardeşm ve Sil. .hizmetçisine refakat etmek için ayrıldım. Küreyi almak kızkar-deşmin fikri, benim değl. Hâlâ bu deliliğ düşnecek zaman var Laurana." Giltahanas kıza döndü. "Küreyi geri ver. Porthios'un aceleyle söylenmişsözlerinin senin sağ duyunu engellemesine izin verme. Eğr küreyi burada alıkoyarsak kendi halkımızı savunmak için kullanabiliriz. Nasıl çalışığnı keşederiz, aramızda büyü kullanıcıları var." "Hadi hemen gidip nöbetçilere teslim olalalım! O zaman sıcak olan biryerlerde uyuma fırsatımız da olur hem!" Flint'in sözleri buz gibi gelmişi. "Ya alarmı şmdi verin elf, ya da bırakın biz gidelim. En azından bizi ele vermeden, bize zaman verin," dedi Derek. "Sizi ele vermek gibi bir niyetim yok," diye beyan etti Gilthanas iddetle. Diğrlerini görmezlikten gelerek, bir kez daha kız karder ine döndü. "Laurana?"


"Ben bu konuda kesin kararlıyım," diye cevap verdi kız yavaşa. "Bu konuda düşndüm ve doğu şyi yaptığmızı düşnüyorum. Elistan da öyle. Silvara bizi dağardan geçirecek..." "Ben de dağan tanıyorum," diye konuşu Theros. "Burada dağarda dolaşaktan başa pek bir işm olmadı. Ayrıca nöbetçilerin yanından geçmek için bana ihtiyacınız var." "O halde tamamız." "Pekala." diye içini çekti Gilthanas. "Ben de sizinle geliyorum. Eğr geride kalırsam Porthios beni sizle işirliğ yapmakla suçlar." "Güzel," diye söze daldı Rint. "Artık kaçabilir miyiz? Yoksa herkesi uyandırmamız şrt mı?" "Bu taraftan," dedi Theros. "Nöbetçiler benim gece yansı yürüyüşerime alışındır. Siz gölgede kalın ve bırakın konuşayı ben yapayım." Eğlerek Tasslehof f'u ağr kürk paltosunun yakasından yakaladı, havaya kaldırdı ve tam gözlerinin içine baktı. "Kastettiğm sensin minik hırsız," dedi koca demirci ciddiyetle. "Peki Theros," diye cevap verdi kender uysalca, demirci onu yere bırakınçaya kadar adamın gümüşelinde kıvranarak. Biraz kırılmışolan, incinen itibarını yeniden kazanmaya çalışrak keselerim yeniden yerleşirdi. Yolarkadaşan, iki adet tepeden tırnağ silahlanmışşvalye ve bir cüceyle mümkün olduğ kadar sessizce ilerleyerek uzun boylu, kara derili demirciyi sessiz elf ordugahının eteklerine doğu izlediler. Laurana'nın kulağna bir düğn alayı kadar gürültülü geliyorlardı. Şvalyeler karanlık içinde takırdayıp tukurdarken ve Flint önüne çıkan her ağç köküne takarak düşp ve her su birikintisine şpırtıyla girerken sessiz durabilmek için dudaklarını ısıtıyordu kız. Fakat elfler kendi gönül rahatlıklannın içine yumuşk yün bir battaniyeye sarılır gibi sarılmışardı. Emniyet içinde tehlikeden kaçmışardı. Hiç biri tehlikenin yeniden kendilerini bulacağna inanmıyordu. O yüzden yolarkadaşan gecenin içine doğu kaçarken onlar uyuyordu. Ejderha küresini taşyan Silvara, soğk kristalin onu bedenine i yakın taşrken ısındığnı, yaşmla kıpırdanıp nabız gibi attığnı hissetti. "Ne yapacağm?" diye fısıldadı kendi kendine Kaganesti dilinde, aklı başa yerlerde, karanlıkta neredeyse körü körüne tökezlenip giderken. "Bu bana geldi! Neden? Anlamıyorum? Ne yapmam gerekiyor?" 4 Ölülerin nehri. Gümüs 'Ejderha efsanesi. Gece soğk ve sakindi. Fırtına bulutları, ayların ve yıldızların ışklarını engellemişerdi. Ne yağur, ne de rüzgar; ama insanın içine sıkıntı veren bir bekleyişvardı havada. Laurana bütün doğnın tetikte, ihtiyatlı ve korku içinde olduğnu farketti. Geride elfler, kendi minik korku ve nefretleri içinde kozaya girmişuyuyorlardı. O kozalardan ne gibi korkunç ve kanatlı yaratıklar çıkacak diye merak etti kız. Yolarkadaşarının, elf nöbetçilerin yanından geçmesi zor olma ışı. Theros'u tanıyan nöbetçiler, diğrleri etraflarındaki ağçlar rasından süzülüp geçerken, durup onunla bir güzel muhabbet et-g


iler. Şfağn ilk soğk ışklarıyla nehre varmışardı. J "Peki karşya nasıl geçeceğz?" diye sordu cüce, suya suratını sarak bakıp. "Her ne kadar kayıklara bayılmasam da yüzmekten iç hoşanmam." "Bu bir sorun olmaz." Theros Laurana'ya dönerek, "Minik arkadaşna sor," dedi, Silvara'yı başyla işret ederek. Şşran Laurana, diğrleri gibi Yabani elfe baktı. Üzerinde bu kadar çok göz olmasından sıkılan Silvara, kıpkırmızı kesilerek ba-. şı önüne eği. "Kargai Saragon haklı," diye mırıldandı. "Burada, ağçların gölgesinde bekleyin." Onları bırakarak, seyretmesi bile insanı büyüleyen, vahş ve özgür bir zerafet ile nehir kıyısına koşu. Laurana, özellikle Giltha-nas'ın gözlerinin Yabani elf üzerinde oynaşığnı fark etmişi. Silvara parmaklarını dudaklarına götürerek bir kuşgibi öttü. Biraz bekledikten sonra sesi üç kez tekrarladı. Birkaç dakika içinde, onun seslenişne, nehrin diğr yakasından bir cevap yankılandı. Tatmin olan Silvara gruba döndü. Laurana, Silvara Theros'a konuşa bile gözlerinin Gilthanas'a kaydığnı fark etti. Gilthanas'ın kendisini izlediğni görünce kızararak bakışarını aceleyle Theros'a çevirmişi. "Kargai Sagaron," dedi aceleyle, "halkım geliyor, ama onları karşlayıp açıklamada bulunmak için yanımda olman lazım." Silva-ra'nın mavi gözleri -Laurana sabah ışğnda açık açık görebiliyordu- Sturm ile Derek'e kaymışı. Yabani elf başnı hafifçe salladı. "Bu insanları veya bu elfleri topraklarımıza getirdiğme pek memnun olmayacaklardır korkarım," dedi Laurana ve Gilthanas'a özür dilercesine bakarak. "Ben onlarla konuşrum," dedi Theros. Gözleriyle gölü tarayan Theros işret etti. "İu351 te geliyorlar." Laurana gök grisi nehir üzerinden kayan iki kara şkil gördü. Kaganestiler burada aralıksız nöbetçi tutuyorlar herhalde diye düşndü. Silvara'nın seslenişni tanımışardı. Bir kölenin bu kadar özgürlüğ olması...garipti. Eğr kaçmak bu kadar kolay idiyse, neden Silvara Silvanestiler arasındaydı? Bu hiç de akla mantığ uymuyordu... tabi eğr amacı kaçmak değl idiyse o başa. " 'Kargai Sargaron ne demek?" diye sordu Theros'a birden bire. " 'GümüşKollu Adam,'" diye cevap verdi Theros gülümseyerek. "Sana güveniyorlar anlaşlan." "Evet. Zamanımın büyük bir bölümünü dolaşrak geçirdiğmi söylemişim sana. Bu pek doğu sayılmazdı. Zamanımın çoğnu Silvara'nın halkı arasında geçiriyordum." Demircinin kara yüzü kaşarını çatınca kırışkırışoldu. "Saygısızlık saymayın elf lady ama halkınızın bu yabanilere ne büyük zorluklar yaşttıklarını tahmin edemezsiniz: Av hayvanlarını vuruyorlar veya hayvanları kaçırtıyorlar; gençleri altın, gümüşve çelikle esir ediyorlar." Theros hiddetle iç geçirdi. "Ben elimden geleni yaptım. Onlara avlansınlar diye silah ve alet yapmaları için demiri işemesini gösterdim. Fakat kışhem uzun, hem de zorlu olacak korkarım. Daha şmdi-. den avlar azaldı. Eğr işelf akrabalarını açlıktan veya bizzat öldürmeye varırsa..." "Belki kalsaydım," diye mırıldandı Laurana, "yardımım olurdu..." Sonra bu sözlerinin çok saçma olduğnu fark etti. Ne yapabilirdi ki? Kendi halkı tarafından


kabul görmüyordu bile! "Aynı anda heryerde olamazsın," dedi Sturm. "Elfler kendi sorunlarını kendileri çözmeli Laurana. Sen doğu olanı yapıyorsun." "Biliyorum," dedi kız içini çekerek. Başnı çevirip arkasına, Qu-alinesti kampına doğu baktı. "Ben de aynı onlar gibiydim Sturm," dedi ürepererek. "O güzelim minik dünya o kadar uzun zamandır etrafımda dönüyordu ki, kendimi evrenin merkezi zannetmeye başamışım. Tanis'in peşnden koşamın nedeni, kendimi ona sevdirebileceğmden emin olmamdı. Neden sevmesindi? Ondan başa herkes seviyordu. Sonra dünyanın etrafımda dönmediğni fark ettim. Dünya beni umursamıyordu bile! Çekilen eziyetleri, ölümü gördüm. Öldürmek zorunda kaldım" -ellerine baktı- "yoksa ölecektim. Gerçek aşı gördüm. Nehiryeli ve Altınay'ınki gibi bir aşı; herşyi -hatta yaşmın kendisini bile- feda etmeye hazır bir aşı. Kendimi çok küçük, çok ufak hissettim. Şmdi halkım benim gözümde böyle. Küçük, ufak. Onların mükemmel olduklarını düşnürdüm, ama artık Tanis'in nasıl hissettiğni...ve neden gittiğm biliyorum." Kaganesti kayıkları kıyıya varmışardı. Silvara ile Theros, kürekleri çeken ciflerle konuşak için onlara doğu yürüdü. Theros'tan bir işretle yolarkadaşarı gölgeler arasından çıkarak Kaganestiler onları görebilsin diye -elleri silahlarından oldukça uzakta- kıyıda durdular. İk başa herşy ümitsiz görünüyordu. Elfler, Laura-na'nın anlamakta zorluk çektiğ o garip ve kaba elfçeleriyle konuşular. Belli ki grupla ilgilenmeyi hepten reddetmişerdi. Sonra-arkalarındaki ormandan boru sesleri yükseldi. Gilthanas ve Laurana telaşa birbirlerine baktılar. Arkasına bakan Theros, gümüşparmağnı aceleyle gruba doğu uzattı, sonra böğüne vurdu -belli ki yolarkadaşarına kefil oluyordu. Borular yeniden öttü. Silvara kendi ricalarını ekledi. Sonunda Kaganestiler, belirgin bir isteksizlikle de olsa kabul etti.


Yol arakadaşarı suya doğu aceleyle seyirttiler; hepsi, artık yokluklarının ortaya çıktığnın ve takibin başadığnın farkındaydı. Birer birer dikkatle içi boşltılmışağç gövdelerinden başa bir şy olmayan kayıklara bindiler. Homurdanarak kendini yere atıp başnı sallayan ve cüce dilinde mırıldanan Flint hariç hepsi. Sturm endişyle onu izliyor, cücenin kayığ adımını dahi atmayı reddettiğ Kristalmil gölünde olanların tekrarlanmasından endiş duyuyordu. Fakat sonunda, homurdanan cüceyi asılarak, çekerek ayağ kaldıran Tasslehoff olmuşu. "Daha seni bir gemici yapacak vaktimiz var," dedi kender neşyle Flint'i sırtından hoopakı ile dürterek. "Yapamayacaksınız! Ve o şyi bana batırmaktan da vaz geç!" diye hırladı cüce. Suyun kenarına gidince durdu, sinirli sinirli bir parça tahtayla oynamaya başadı. Tas kayığn içine hoplayıp elini uzatarak, heyecanla beklemeye başaldı. "Utandır onu Flint, kayığ atla!" diye emretti Theros. "Bana tek bir şy söyle," dedi cüce yutkunarak. "Neden ona 'Ölülerin Nehri' diyorlar?" "Yakında görürsün," diye homurdandı Theros. Güçlü kara elini uzatarak cüceyi kıyıdan kaldırdı ve bir çuval patatesmişgibi kayığn içindeki oturulacak yere attı. "İin," dedi demirci, söze ihtiyacı olmayan Yabani elflere. Tahta kürekleri daha şmdiden suyun derinlerine batmaya başamışı bile. Ahşp kayık akıntıyı yakalayarak hızla batıya, nehir aşğya gitmeye başadı. Ağçlarla örtülmüşkıyılar uçup gidiyordu; yolarkadaşarı kayıklarda, yüzlerine rüzgar çarpıp nefeslerini keserken bir araya sokuluyorlardı. Qualinesti'nin yurt edindiğ güney kıyılarında hiç hayat belirtisi görmüyorlardı. Fakat Laurana'nın gözüne, kuzey kıyısında gölge gibi, oradan oraya fırlayan, ağçların arasına girip çıkarak saklanan şkiller takıldı. O zaman Kaganestilerin göründükleri kadar saf olmadıklarını anladı -kuzenlerini yakından izliyorlardı. Kaganesti arasından köle olarak yaşyanların gerçekte kaç tanesinin ajan olduğnu merak etti. Gözleri Silvara'ya kaydı. Akıntı onları hızla iki nehrin birleşiğ bir çatala doğu götürdü. Biri kuzeyden akıyordu, diğri -onların üzerinde gittikleri nehir-doğdan gelip birleşyordu. Her ikisi de tek genişbir nehirde birleşyor güneye, denize doğu akıyordu. Theros aniden işret etti. "İu351 te cüce, cevabın şrada," dedi ciddiyetle. Nehrin kuzeyden gelen kolundan aşğya başa bir kayık geli- -yordu. İk önce kayığn demir attığ yerden kurtulmuşolduğnu düşndüler, çünkü içinde kimse yoktu. Sonra suya, boşolmayacak kadar çok batmışolduğnu fark ettiler. Yabani elfler kayıklarını yavaşatarak sığsulara doğu sürdüler ve başarını sessiz bir saygıyla eğrek kayıklarını sabit tuttular. O zaman Laurana anladı. "Bir cenaze kayığ," diye mırıldandı. "Öyle," dedi Theros hüzünlü.gözlerle seyrederken. Kayık sû- rüklenip geçerken, akıntı nedeniyle yakına doğu geldi. Kayığn içersinde genç bir Yabani elfin cesedini görebiliyorlardı; kaba deri zırhına bakılacak olursa bir savaşıydı. Göğünde kavuşuşdu- ran ellerinin soğk parmakları arasında demir bir kılıç tutuyordu, Yanında bir yay ve oklarla dolu bir sadak vardı. Bir daha hiç uyanmayacağ huzur dolu bir uykuyla kapanmışı gözleri.


"Artık neden buraya Thon-Tsalarian, Ölülerin Nehri dendiğni anladınız," dedi Silvara alçak, ezgisel bir sesle. "Yüzyıllar boyunca halkım ölülerini, doğuşolduğmuz denize geri verdi. Halkımın bu kadim geleneğ, Kaganestiler ile kuzenlerimiz arasında acı bir çekişe nedeni oldu." Gözleri Gilthanas'a kaydı. "Sizin halkınız bunun nehre bir hürmetsizlik olduğnu düşnüyor. Bizi zorlayıp -durdurmaya çalışyorlar." "Günün birinde nehirden aşğya giden, göğünde bir Kaganes- ti oku bulunan Qualinesti veya Silvanesti olacak," diye kehanette bulundu Theros. "Ve sonra da savaşçıkacak." "Bence bütün elflerin uğaşak zoruncla kalacakları çok daha tehlikeli bir düşanları olacak," dedi Sturm başnı sallayarak. "Bakın!" İu351 aret etti. Ölü savaşının ayak ucunda bir kalkan, dövüşekte olduğ düşanının kalkanı duruyordu. Yamrulup yumrulmuşkalkanın üzerindeki kötü sembolü tanıyan Laurana derin bir iç çekti. "Ejderanlar!" Thon-Tsalarian'dan yukarı yapılan yolculuk hem uzun hem de güçtü çünkü nehir hem hızlı hem de güçlü akıyordu. Tas bile kürek çekimine yardım etmek zorunda kalmışama derhal küreğ su- da kaybetmişve alayım derken neredeyse kafa üstü suya düşüştü. Tas'ı kemerinden yakalayan Derek, Kaganestiler el işretiyle Tas biraz daha sorun yaratırsa, onu kendileri suya atacaklarını an- latırken, tekrar kayığ çekti.


Tasslehoff kısa bir süre sonra sıkılarak, zıplayan bir balık görme umuduyla kayığn yanından bakınmaya başadı. "Allah allah ne garip!" dedi kender aniden. Uzanarak minik elini suya daldırdı. "Bakın," dedi heyecanla. Eli ince bir gümüşkatmanıyla kaplanmış sabahın erken ışnlarında pınl pırıl parlıyordu. "Su parıldıyor! Baksana Hint," diye seslendi diğr kayıktaki cüceye. "Suya bak..." "Bakmayacağm," dedi cüce takırdayan dişeri arasından. Flint ciddi bir yüzle kürek çekiyordu ama bunun bir faydası olup olmadığ şphe götürürdü. İatla suya bakmayı reddetti ve sonuç olarak da diğrlerine ayak uyduramaz oldu. "Haklısın Kenderken," dedi Silvara gülümseyerek. "Aslında Sil-vanestiler nehre GümüşYol anlamına gelen Thon-Sargon ismini verdiler. Buraya bu kadar kasvetli bir günde gelmeniz çok acı. Gümüşay dolunay olduğnda nehir erimişgümüş döner ve gerçekten de çok güzeldir." "Neden? Bunun nedeni nedir?" diye sordu kender, parıldayan elini büyük bir zevkle seyrederken. "Kimse tam olarak bilmiyor, ama halkım arasında bir efsane vardır..." Silvara birden bire sustu, yüzü kızarmışı. "Ne efsanesi?" diye sordu Gilthanas. Elf lordu kayığn burnun-da bulunan Silvara'ya yüzü dönük olarak oturuyordu. İu351 inden çok Silvara'nın yüzüyle ilgilenen Gilthanas'ın kürek çekmesi de Flint'in-kinden pek farklı sayılmazdı. Silvara ne zaman başnı kaldırıp baksa, oğanın kendisine baktığnı görüyordu. Saatler ilerledikçe kızın daha çok aklı karışyor ve eli ayağ biribirine dolanıyordu. "İginizi çekmeyeceğ kesin," dedi, Gilthanas'ın bakışarından kaçınmaya çalışrak gümüşgrisi suya bakarken. "Bu Huma hakkında bir çocuk öyküsü..." "Huma!" dedi hızlı ve güçlü kürek .çekişeri hem elf hem de cücenin beceriksizliğni kapatan Sturm, Gilthanas'ın arkasında, oturduğ yerden doğularak. "Bize Huma'nın efsanesini anlat Yabani elf." "Evet, bize efsaneni anlat," diye tekrar etti Gilthanas gülümseyerek. "Pekala," dedi kız kızararak. Boğzını temizleyip başadı. "Ka-ganesti'ye göre korkunç ejderha savaşarının son günlerinde Huma, insanlar için yardım bulabilmek amacıyla topraklar üzerinde geziniyordu. Fakat hüzünle, ejderhaların neden olduğ bu perişnlık ve yıkımı durdumak konusunda, bir gücü olmadığnı fark etmişi. Bir cevap bulmak için tanrılara yakarmışı." Silvara, ciddiyetle başnı evet anlamında sallayan Sturm'e baktı. "Doğu," dedi şvalye. "Ve Paladine dualarına karşlık vererek ona Ak Geyik'i yollamışı. Ama geyiğn onu nereye götürdüğnü kimse bilmiyor." "Benim halkım biliyor," dedi Silvara yavaşa, "çünkü Geyik Hu-ma'yı birçok sınav ve tehlikeden sonra buraya, Ergoth topraklarına getirmiş Koruda onun acılarını hafifleten bir kadınla karşlaşış güzel ve erdem sahibi bir kadınla. Huma kadına, kadın da Hu-ma'ya aşk olmuş Fakat kadın Huma'nm sevgi yeminlerini aylarca reddetmiş Sonunda, içinde yanan ateş inkâr edemeyen kadın, Huma'nm aşına karşlık vermiş Mutlulukları, korkunç karanlık bir gecede beliren gümüşmehtap gibiymiş" Silvara bir an sessizleşi, gözleri uzaklara dalmışı. Farkında bile olmadan, ayaklarının dibinde ejderha küresini örten kaba pelerinin kumaşna dokunmak için


uzandı. "Devam etsene," diye ısrar etti Gilthanas. Elf lordu kürek .çekiyormuşgibi yapmayı bile bırakarak, Silvara'nın güzel gözleriyle ve ezgisel sesiyle büyülenmiş kıpırdanmadan oturuyordu. Silvara içini çekti. Kumaş ellerinden bırakarak su üzerinden gölgeli ormanlara doğu baktı. "Mutlulukları çok kısa olmuş" de- di yavaşa. "Çünkü kadının korkunç bir sırrı varmış-bir insan de- ğl, bir ejderha olarak doğuşuş Sadece büyüsü sayesinde bir kadın gibi görünüyormuş Ama Huma'ya daha fazla yalan söyleyemezmiş Onu çok fazla seviyörmüş Bir gece korka korka gerçek haliyle -yani gümüşbir ejderha suretiyle onun önüne çıkarak Huma'ya ne olduğnu açıklamış Huma'nın ondan nefret etmesini, hatta onu öldürmesini umuyormuş çünkü acısı o kadar büyükmüşki, yaşmak bile istemiyormuş Fakat önünde duran parlak ve muhteşm yaratığ bakan şvalye, ejderhanın gözünde, sevdiğ kadının o soylu ruhunu görmüş Büyüsü onu yeniden kadın suretine büründürmüşve Paladin'a ona sonsuza kadar bir kadın sureti vermesi için yakarmış Kadın da, bu dünyada Huma ile birlikte yaşyabilmek için büyü gücünden ve ejderhaların sahip oldukları uzun ömürden vaz geçmek istemiş" Silvara yüzünde büyük bir acı ifadesiyle gözlerini kapadı. Onu izlemekte olan Gilthanas, neden onun bu efsaneden bu kadar etkilendiğni merak etti. Uzanarak kızın eline dokundu. Yabani bir hayvan gibi ürken kız o kadar ani bir şkilde geri çekildi ki, kayık sallandı. "Özür dilerim," dedi Gilthanas. "Seni korkutmak istememişim. Ne oldu? Paladine'ın cevabı neymiş" Silvara derin bir nefes aldı. "Paladine onun duasını kabul «etmiş-korkunç bir koşlda. Her ikisine de geleceğ göstermiş Eğr kadın bir ejderha olarak kalırsa, kötü ejderhaları yenmeleri için Huma ile ona Ejderhamızrağ verilecekmiş Eğr ölümlü olursa, Huma ile birlikte karı koca olarak yaşyacaklar ama kötü ejderhalar sonsuza kadar topraklar üzerinde kalacakmış Huma herşyinden -şvalyelik payesinden, şrefinden- kadın için feragat edeceğni söylemiş Fakat kadın, daha o konuşrken, adamın gözlerindeki ferin sönmeye başadığnı görmüşve ağayarak, vermesi gereken cevabı anlamış Kötü ejderhaların dünyada kalmalarına izin veril-memeliymiş Gümüşnehrin, Ejderhamızrağ'nı bulmak için ayrılan Huma'nm peşnden ağayan ejderhanın göz yaşarından oluşuğ söylenir." "Güzel bir öykü. Azıcık hüzünlü," dedi Tasslehoff esneyerek. "Bizim Huma geri gelmişmi? Öykünün sonu mutlu mu bitmiş" "Huma'nm öyküsü mutlu bitmez," dedi Sturm kendere kaşarını çatarak. "Savaşalanında bütün şrefiyle ölmüşür, kendisi ölümcül bir yara aldığ halde ejderhaların liderini öldürerek. Gerçi duyduğm kadarıyla," diye ekledi şvalye düşnceli düşnceli, "sonra GümüşEjderha üzerinde savaş gitmiş" "Biz de Buz Duvar'da gümüşbir ejderha üzerinde bir şvalye gördük," dedi Tas parlak bir fikirle. "O Sturm'e şyi vermiş.." Şvalye kenderin sırtını hızla dürttü. Çok geç kalmışı, Tas bunun bir sır olarak kalacağnı sonradan hatırlamışı. "Ben GümüşEjderha'yı bilmiyorum," dedi Silvara omuzlarını sil-kerek. "Halkım Huma hakkında çok az şy bilir. Sonuç olarak o bir insandı. Bu efsaneyi


anlatmalarının nedeni her halde bu kadar çok sevdikleri, ölülerini alıp giden, bu nehir hakkında olduğ içindir." Tam bu noktada Kaganesti'lerden biri Gilthanas'ı işret ederek Silvara'ya sert sert birşyler söyledi. Gilthanas, bir şy anlamadan Silvara'ya baktı. Elf kızı gülümsedi. "Senin kürek bile çekemeye-cek kadar soylu bir lord olup olmadığnı soruyor -çünkü öyleysen-siz soylu efendinin yüzmesini rica edeceklermiş" Gilthanas, yüzü kızararak kıza baktı. Aceleyle küreğni alarak, ş koyuldu. Bütün uğaşarına rağen -hatta gün sonunda Tasslehoff bile yeniden kürek çekmeye başamışı- nehir yukarı yapılan yolculuk hem yavaş hem de külfetliydi. Karaya yaklaşıklarında, kasları, zorlanmaktan acımaya başamış elleri kanamış su toplamışı. Bütün yapabildikleri kayıkları kıyıya çekerek, gizlemelerine yardım etmekti. "Sence bizi izleyenleri atlatabildik mi?" diye sordu Laurana The-ros'a yorgun argın. "Bu, sorunun cevabı sayılabilir mi?" Adam nehir aşğsında bir yeri işret etti. Koyulaşakta olan alacakaranlıkta, Laurana su üzerinde belli belirsiz birkaç kara şkil seçmişi. Hâlâ nehir aşğ, uzakta bir yerlerdeydiler ama Laurana o akşm yolarkadaşarının pek rahat olmayacağnı açık açık anlamışı. Öte yandan Kaganestilerden biri nehrin aşğsını işret ederek Theros'a konuşu. Koca demirci başyla onayladı. "Endişlenmeyin. Sabaha kadar emniyetteyiz. Onların da karaya çıkmak zorunda olduklarını söylüyor. Kimse nehirde gece yolculuk yapmaya cesaret edemezmiş Kaganestiler bile; üstelik onlar bütün dönemeçleri ve su altındaki kökleri biliyorlar. Burada, nehrin yakınında kamp yapacaklarını söylüyor. Gece ormanda garip yaratıklar dolaşyormuş-kertenkele başı insanlar. Yarın gündüz, su yoluyla mümkün olduğ kadar ilerleyeceğz ve sonra karaya çıkacağz." "Sor bakalım, eğr onların topraklarına girersek, onlar Qualines-tiler'in bizi izlemelerine engel olurlar mı," dedi Sturm Theros'a. Theros Kaganesti elfine dönerek elf dilini kabaca, ama anlaşlacak şkilde konuşu. Kaganesti elfi başnı hayır anlamında salladı. Vahş, yırtıcı görünüşü bir yaratıktı. Laurana halkının nasıl oldu da onları hayvanlardan bir gömlek üstün yaratıklar olarak gördüğnü anlıyabiliyordu. Yüzü, insan atalarına ait hafif izler taşyordu. Sakalı olmasa da -elf kanı Kaganesti kanında buna müsade etmeyecek kadar saf akıyordu- elf Laurana'ya net bir biçimde hızlı hızlı ve kesin konuşa tarzı, güçlü ve kaslı yapısı ve belirgin jestleriyle Tanis'i hatırlatmışı. Hatıralara dalan kız yüzünü çevirdi. Theros tercüme etti. "Qualinestiler'in protokole uyarak, sizi aramak amacıyla Kaganesti topraklarına girebilmek için yaşılardan izin isteyeceklerini söylüyor. Yaşılar büyük bir ihtimalle izni verecekler, hatta belki yardım bile önereceklerdir. Onlar da, Güney Ergoth'da insan istemiyorlar, en az kuzenleri kadar. Aslında," diye ekledi Theros yavaşa, "kendisinin ve arkadaşarının size yardım etmelerinin yegane nedeninin benim eskiden onlara yaptığma bir karşlık vermek ve Silvara'ya yardım etmek olduğnu kesin bir dille belirttiler." Laurana 'mn bakışarı kıza kaymışı. Silvara nehir kıyısında durmuş Gilthanas ile


konuşyordu. Theros Laurana'nın yüzünün asıldığnı gördü. Yabani elfe ve elf lorduna bakarak kızın aklından geçenleri tahmin etti. "Söylentilere göre arkadaşm yarımelf Tanis'in sevgilisi olmak için evden kaçan birinin yüzünde kıskançlık izleri görmek hayret verici," diye belirtti Theros. "Senin, halkından farklı olduğnu zannediyordum Laurana." "Ondan değl!" dedi kız sertçe, teninin yandığnı hissederek. "Ben Tanis'in aşğ değlim. Bunun birşyi değşireceğnden değl. Sadece o kıza güvenemiyorum. Şyr..bize yardım etmeye çok gönüllü ve bu pek normal gelmiyor." "Ağbeyinin bununla bir ilgisi olabilir." "O bir elf lordu..." diye başadı Laurana hiddetle. Sonra, ne söylemek üzere olduğnu fark ederek sustu. "Silvara hakkında ne biliyorsun?" diye sordu onun yerine. "Az," diye cevap verdi Theros, Laurana'ya kızı anlamsız bir bi-çimde hiddetlendiren hüzünlü bir ifadeyle baktı. "Onun, halkı arasında çok saygı gördüğnü ve sevildiğni biliyorum, özellikle de si- ' facılığ yüzünden." "Ya ajanlığ?" diye sordu Laurana serinkanlılıkla. "Bu insanlar varlıklarını sürdürebilmek için savaşyorlar. Yapmaları gerekeni yapıyorlar," dedi Theros sert bir ifadeyle. "Sahilde hoşbir konuşa yapmışın Laurana. Neredeyse sana inanacaktım." Demirci, kayıkları gizlemekte olan Kaganestiler'e yardım etmeye gitti. Kızmışve utanmışolan Laurana sıkıntıyla dudaklarını ısırdı. Theros haklı mıydı? Yoksa Gilthanas'ıın ilgisi onu kıskandırmışmıydı? Silvara'nın ona münasip olmadığnı mı düşnüyor- -du? Gilthanas Tanis'i hep öyle değrlendirmişi belli ki. Bu farklı mıydı? Hislerini dinle, demişi Raistlin ona. Bu tamamdı da önce hislerini kendi anlaması gerekirdi! Tanis'e olan sevgisi ona birşyler öğetmemişmiydi? Silvara. Evet, diye bir karara vardı Laurana sonunda, kafasındakileri netleşirerek. Theros'a, söylediğ şyleri kastetmişi. Eğr Silva-ra'da güvenmediğ bir şy varsa bunun Gilthanas'm kıza ilgi duy-masıyla bir ilgisi yoktu. Bu açıklanamaz birşydi. Laurana The-ros'un kendisini yanlışanlamışolmasına üzüldü ama Raistlin'in sözünü dinleyecek kendi hislerine güvenecekti.Gözünü Silvara'dan ayırmayacaktı.


Gilthanas'm bedenindeki kasların her biri dinlenmek için can atsa da, daha başnı yastığ koymadan uyuyup kalacağnı düşnse de, uykusu kaçtığndan gözlerini yıldızlara dikmişoturmakta olduğnu fark etti. Hâlâ yukarda fırtına bulutları tüm yoğnluklarıyla asılı duruyordu fakat hafif tuzlu bir havayı taşyan meltemler batıdan esiyor ve bulutları dağtıyordu. Zaman zaman yıldızları görüyordu, bir kez de kırmızı ay gökyüzünde bir mum alevi gibi kıpırdamış sonra bulutlar tarafından söndürülmüşü. Elf rahatlamaya çalışı, sonunda yatağnda bir düğm oluncaya kadar, döndü durdu, sonunda oturup kendini açtı. Nihayet bu sert ve donmuştoprak üzerinde uyumanın imkansız olduğna karar vererek uyumaktan vaz geçti. Yolarkadaşarırun geri kalanlarından hiç birinde böyle bir sorun . olmadığm fark etti acı acı. Laurana, çocukluğndan kalma bir alışanlıkla, ellerini yanaklarının altına koyup yatmış mışl mışl uyuyordu. Son zamanlarda ne kadar garip davranmaya başadı, diye düşndü Gilthanas. Fakat sonra onu suçlamaya pek hakkı olmadığnı düşndü. Doğu olduğna inandığ şyi yapmak, küreyi Sancrist'e götürmek için herşyden vaz geçmişi. Babası zamanla onu yeniden aileye kabul edebilirdi, ama artık sonsuza kadar dışanacaktı. Gilthanas içini çekti. Peki ya kendisi? O, küreyi Qualin-Mori'de alıkoymak istemişi. Babasının haklı olduğnu düşnüyordu....Ya da öyle mi düşnüyordu gerçekten de? Burada olduğma göre öyle düşnmediğm açık, dedi kendi kendine. Tanrılar adına, kendi değrleri de Laurana'nınkiler kadar karışaya başamışı! Önce Tanis'e olan nefreti -yıllarca erdemle büyüttüğ nefreti- yerini takdir hatta sevgiye bırakıp, eriyip bitmek üzereydi. Sonra, diğr ırkalara karş beslediğ nefreti de ölmeye başamışı. İsan Sturm Brightblade kadar soylu ve fedakar çok az elf tanımışı. Ve Raistlin'i sevmese de genç büyücünün becerilerini kıskanmışı. Laf olsun diye büyü yapan biri olan Gilthanas için, sabrı ve cesareti dışnda birşydi bu. Son olarak da kenderi ve hatta aksi yaşı cüceyi bile sevdiğni kabul etmek zorunda kaldı. Fakat hiç bir zaman Yabani bir elfe aşk olabileceğ gelmezdi aklına. "İu351 te!" dedi Gilthanas yüksek sesle. "İiraf ettim. Onu seviyorum!" Ama bu bir aş mı acaba, diye merak etti, yoksa sadece fiziksel olarak mı cezbetmişi kız onu? Bunun üzerine, kir pas içindeki yüzü, pis saçları ve lime lime olmuşelbiseleriyle Silvara'yı düşnerek sırttı. Gönlümün gözü, kafamdakinden daha iyi görüyor olmalı, diye düşndü içi sevgiyle dolu, kızın yatağna doğu bakarak. Hayretle kızın yatağnın boşolduğnu gördü! Şşran Gilthanas aceleyle kampın etrafına bakındı. Bir ateşyakmaya cesaret edememişerdi -peşerindekiler sadece Qualinestiler değldi, The-ros etrafta dolanan ejderan gruplarından söz etmişi. Bunu düşnen Gilthanas aceleyle ayağ kalkarak Silvara'yı aramaya koyuldu. Nöbet tutmakta olan Sturm ile Derek'in sorgusundan kurtulabilmek için sessizce hareket ediyordu. Aniden ürper-mesine neden olan bir düşnce geçti aklından. Aceleyle ejderha küresine baktı. Küre hâlâ Silvara'nın bıraktığ yerde duruyordu. Yanında da kırılmışejderhamızrağnın parçası vardı. Gilthanas daha hızlı hızlı nefes almaya başadı. Sonra keskin kulakları su şpırtıları duydu. Dikkatle dinleyerek bunun bir balık veya balık yakalamak için suya dalan bir gece kuş olmadığna kanaat getirdi. Elf lordu, Derek ile Sturm'e baktı. Kampın üzerine hakim bir kayada birbirlerinden uzakta oturuyorlardı.


Gilthanas onların hiddetli fısıltılarla birbirleriyle tartışıklarını duyabiliyordu. Elf lordu kamptan uzaklaşrak yavaşa şpırdayan suyun sesine doğu ilerledi. Gilthanas ormanın içinden, gecenin gölgelerinin çıkartacağ sesten daha fazlasını çıkarmadan geçip gitmişi. Arada bir ağçların arasından parıldayan nehir takılıyordu gözüne. Sonra suyun kayalar arasından akıp minik bir havuzda hapsolduğ bir yere geldi.. Gilthanas burada durdu ve burada kalbinin atış da neredeyse durmuşu. Silvara'yı bulmuşu. Ağçlardan karanlık bir halka, hızla uçuşn bulutlar önünde tüm kesinliğyle beliriyordu. Gecenin sesizliğ sadece kayadan basamaklar üzerinden havuza dökülen gümüşnehrin kibar mırıltıları ve Gilthanas'ın dikkatini çeken şpırtılar tarafından bölünüyordu. Artık bu şpırtıların ne olduğnu biliyordu. Silvara yıkanıyordu. Belli ki havanın soğğ karşsında, elf kızı suyun içine gömülmüşü iyice. Giysileri karışk yıpranmışbattaniyesinin üzerinde, kıyıda duruyordu. Sadece omuzları ve kolları Gilthanas'ın elf görüşyeteneğne kendini gösteriyordu. Kara bir örümcek ağ gibi karanlık havuza yayılan, arkasından uzayıp giden saçlarını yıkarken başnı geriye atmışı. Elf lordu nefesini tutmuşkızı seyrediyordu. Gitmesi gerektiğni biliyordu ama taşkesilmiş büyülenmişi. Sonra bulutlar aralandılar. Gümüşay Solinari, henüz yarım ay da olsa, bütün gece göğnü buz gibi bir parlaklıkla tutuşurdu. Havuzun içindeki su erimişgümüş dönüşü. Silvara doğulup havuzdan çıktı. Gümüşsu teni üzerinde parıldıyor, gümüşsaçlarında parlıyor, gümüşmehtapla boyanan parlak sular bedeninden süzülüyordu. Kızın güzelliğ Gilthanas'ın gönlüne öyle bir saplanmışı ki yoğn bir acıyla ah çekti. Silvara dehştle etrafına bakınarak sıçradı. Onun o yabani, ahlak dış zerafeti güzelliğni o kadar arttınyordu ki, onu ikna etmek için konuşaya can atan Gilthanas sözcüklerin göğündeki acıyı aşp çıkmalarını sağayamamışı. Silvara sudan çıkıp kıyıda giysilerinin bulunduğ yere doğu koşu. Fakat giysilerine dokunmadı. Bunun yerine elini bir cebine attı. Sonra elinde bir bıçakla kendini savunmaya hazır döndü. Gilthanas kızın bedeninin gümüşü ay ışğnda titrediğni görebiliyordu; bu ona uzun bir av sonunda sıkışırdığ bir ceylanı hatırlatmışı tüm canlılığyla. Hayvanın gözü de ş anda Silvara'nın ışl ışl gözlerinde gördüğ aynı korkuyla parlıyordu. Yabani elf dehştle etrafına bakındı. Neden beni görmüyor? diye merak etti Gilthanas bir an için, kızın gözlerinin bir kaç kez onu yalayıp geçtiğni hissederek. Elflerin görme yeteneğyle onun kıza tabak gibi görünüyor olması gereki.... Aniden Silvara, göremese de hissettiğ tehlikeden kaçmaya başamak için döndü. Gilthanas sesinin serbest kaldığnı hissetti. "Hayır! Bekle Silvara! Korkma. Benim, Gilthanas." Belirgin ama yine de alçak sesle konuşyordu -aynı köşye kıstırdığ ceylanla konuşuğ gibi. "Tek başna uzaklaşamaksın...tehlikeli..." Silvara yan gümüşışkta, yarı korunaklı gölgede, kasları gerilmiş sıçramaya hazır duraksadı. Gilthanas avcı içgüdülerini izliyor, yavaşyavaşyürüyor, konuşaya devam ediyor, ılımlı sesi ve gözleriyle kızı alıkoyuyordu. "Burada tek basma bulunmamalısın. Ben seninle kalacağm. Zaten seninle konuşak istiyordum. Bir anlığna da olsa beni dinlemeni istiyorum. Seninle konuşam gerek Silvara. Ben de burada tek başma durmak istemiyorum. Beni


bırakma Silvara. Bu dünyada beni terk eden o kadar çok şy oldu ki. Gitme..." Yavaşa, durmadan konuşn Gilthanas ihtiyatlı, muntazam adımlarla, sonunda kız geriye doğu bir adım atıncaya kadar Silva-ra'ya doğu ilerlerledi. Ellerini havaya kaldırıp, suyu aralarına alarak, havuzun kenarındaki bir kayaya oturdu aceleyle. Silvara onu seyrederek durdu. Kendisini örtmek için hiç bir harekette bulunmuyordu; belli ki, kendini savunmasının edepten daha önemli olduğnu düşnüyordu. Bıçağ hâlâ elindeydi. Gilthanas kızın çıplaklığndan utandığ halde, onun kararlılığnı takdir etmişi. İi yetişirilmişher hangi bir elf kadını şmdiye kadar bayılmış kaskatı kesilmişi bile. Gözlerini kaçırması gerektiğni biliyordu ama kızın güzelliğ karşsında büyülenmişi. Kanı tutuşuşu. Bir gayretle konuşaya devam ediyordu ama ne dediğnin farkında bile değldi. Sadece zamanla kalbinin en derinliklerindeki düşnceleri anlattığnı fark etti. "Silvara ben burada ne arıyorum? Babamın bana ihtiyacı var, halkımın bana ihtiyacı var. Ama yine de ben buradayım, kendi hükümdanmın kanunlarını çiğiyorum. Halkım sürgünde. Onlara yardımcı olabilecek tek şyi buluyorum -ejderha küresini- ama şmdi tutmuşinsanlara savaşarında yardımcı olsun diye onu canım pahasına, kendi halkımdan kaçılıyorum! Bu savaşbenim savaşm bile değl, halkımın savaş da değl." Gilthanas, kızın gözlerini üzerinden ayırmadığnı fark ederek samimiyetle kıza doğu eğldi. "Neden Silvara? Neden kendimi bu kadar şrefsiz bir konuma düşrdüm? Neden bunu kendi halkıma yaptım?" Nefesini tuttu. Silvara karanlığ ve ormanların güvencesine baktıktan sonra tekrar ona çevirdi bakışarını. Kaçacak, diye düşndü kalbi gümbür gümbür atarken. Sonra yavaşa bıçağnı indirdi Silvara. Sonunda gözlerinde o kadar büyük bir hüzün vardı ki, Gilthanas kendisinden utanarak bakışarını çevirdi. "Silvara," diye başadı boğlur gibi, "beni affet. Seni kendi sorunlarıma karışırmak istememişim. Sadece ne yapmam gerektiğni anlayamıyorum. Tek bildiğm..." "...bunu yapman gerektiğ," diye bitiriverdi Silvara onun adına. Gilthanas bakışarını kaldırdı. Silvara kendini yıpranmışbatta-niyesiyle örtmüşü. Bu iffetli hareket, onun arzularını alevlendirmekten başa bir iş yaramamışı. Kızın belinden aşğya uzanan saçları ay ışğnda pırıldıyordu. Battaniye kızın gümüştenini gözden gizliyordu. Gilthanas yavaşa kalktı, kıyı boyunca kıza doğu yürümeye başadı. Kız hâlâ ormanın emniyetinin kıyıcığnda duruyordu. Gilthanas hâlâ kızın içinde çöreklenmişkorkusunu hissedebiliyordu. Fakat bıçağ elinden bırakmışı. "Silvara," dedi, "yaptığm şy bütün elf adetlerine aykın. Kardeşm bana küreyi çalma planını anlattığnda dosdoğu babama gitmeliydim. Alarm vermeliydim. Küreyi kendim almalıydım..." Silvara ona doğu bir adım attı, hâlâ battaniyeye sıkı sıkı sarılmışı. "Neden yapmadın bunları?" diye sordu kız alçak bir sesle. Gütahanas su birikintisinin kuzey ucundaki kaya basamaklara yaklaşyordu. Bunların üzerinden akan su mehtapta gümüşen bir perde oluşuruyordu. "Çünkü halkımın yanıldığnı biliyordum. Laurana haklı. Sturm haklı. Doğu olan küreyi insanlara götürmek! Bu savaş katılmalıyız. Benim halkımın kanunları yanlış adetleri yanlış Bunun böyle olduğnu biliyorum...kalbimin ta derinliklerinde! Fakat kafamın da bunu anlamasını sağayamıyo-rum. Bana işence ediyor..."


Silvara yavaşyavaşhavuzun kenarına yürüdü. O da, aksi yönde gümüşsu perdesine doğu yaklaşyordu. "Anlıyorum," dedi yavaşa. "Benim kendi...halkım da benim yaptıklarımı, veya neden yaptığmı anlamıyor. Ama ben anlıyorum. Ben neyin doğu olduğnu biliyorum ve buna inanıyorum." "Sana imreniyorum Silvara," diye fısıldadı Gilthanas. Gilthanas adımını en iri kayaya attı; bu parıldayan, dökülen suda düz bir adacık gibiydi. Islak saçlan gümüşen bir duvak gibi dökülen Silvara artık ondan birkaç metre ileride duruyordu. "Silvara," dedi Gilthanas sesi titreyerek, "halkımı terk etmemin başa bir nedeni daha vardı. Sen bunun ne olduğnu biliyorsun." Gilthanas, avuçlan yukarı dönük ellerini kıza doğu uzattı. Silvara başnı sallayarak geri çekildi. Daha sık sık nefes almaya başamışı. Gilthanas ona doğu bir adım daha attı. "Silvara seni seviyorum," dedi yavaşa. "Çok yalnız görünüyorsun, en az benim kadar yalnız. Lütfen Silvara, bir daha hiç yalnızlık çekmeyeceksin. Yemin ederim..." Silvara tereddütle elini ona doğu kaldırdı. Ani bir hareketle Gilthanas kızın kolunu yakalayarak suyun içinden onu kendine doğu çekti. Tökezlenirken onu yakalayarak kayaya, yanına kaldırdı. Bir tuzağ düşüğnü çok geç fark etmişi yabani ceylan. Adamın kollarına değl... onun kollarından çok kolaylıkla kurtulabilirdi. Onu esir eden bu adama duyduğ kendi aşıydı. Adamın derin ve şvkatli sevgisi kaderlerini mühürlemişi. O da kapana kısılmışı. Gilthanas kızın bedeninin titrediğni hissedebiliyordu ama artık -kızın gözlerine bakarken- kızın korkudan değl, arzudan titrediğni biliyordu. Kızın yüzünü elleri arasına alarak şfkatle öptü. Silvara hâlâ bir eliyle bedenine sardığ battaniyeyi tutuyordu ama Gilthanas onun diğr elinin kendisini kavradığnı hissediyordu. Kızın dudakları yumuşk ve arzuluydu. Sonra Gilthanas'ın ağına tuzlu göz yaşarının tadı geldi. Geriye çekilerek hayretle kızın ağadığnı gördü. "Silvara, ağama. Çok üzgünüm..." Kızı serbest bıraktı. "Hayır!" diye fısıldadı kız, sesi karık karıktı. "Gözyaşarını senin sevginden korkmamdan kaynaklanmıyor. Onlar kendim için. Sen anlayamazsın."


Uzanarak mahcup mahcup elini adamın boynuna koydu ve onu kendine doğu çekti. Sonra Gilthanas onu öperken kızın diğr elinin -battaniyeyi bedeninde sarılı tutan elinin- yüzünü okşdığnı hissetti. Silvara'mn battaniyesi onlar fark etmeden dereye kayıp düşüşve gümüşsularla taşnıp gitmişi. 6 Takip. Ertesi gün öğe vakti, yolarkadaşan nehrin dağardan akıp gelen kaynaklarına vardığ için kayıklardan ayrılmak zorunda kaldı. Burada sular sığve ilerdeki ivinti yerleri nedeniyle köpüklü bir beyazdandı. Birçok Kaganesti kayığ kıyıya çekilmişi. Kendi kayıklarını da kıyıya çeken yolarkadaşan, ormanlardan çıkan bir grup Kaganesti ile karşlaşışı. Yanlarında iki genç elf savaşının cesedini taşyorlardı. Kimisi silahlarını çekti ve Theros Ironfeld ile Silvara aceleyle gidip onlarla konuşasalardı saldıracaklardı. Yolarkadaşan nehir aşğsını huzursuzca gözlerken ikisi uzun uzun Kaganesti dilinde konuşu. Şfaktan önce uyanmışolmalan-na ve Kaganestiler'in ortamın hızla akan su üzerinde yolculuk yapabilecekleri kadar emniyetli olduğnu söyledikleri andan itibaren yola çıkmalarına rağen, birden fazla sefer, kendilerini izleyen kara kayıklan görmüşerdi.


Theros döndüğnde esmer yüzü ciddiydi. Silvara'nmki ise hiddetle kızarmışı. "Halkım bize yardım etmek için hiç bir şy yapmayacakmış" diye rapor etti Silvara. "Son iki günde iki kez kertenkele adamların saldırısına uğamışar. Bu yeni kötülüğ, buraya ak kanatlı gemiyle gelen insanlara yüklüyorlar..." "Bu çok saçma!" diye kesti sözünü Laurana. "Theros, onlara bu ejderanları anlatmadın mı?" "Denedim," diye belirtti demirci. "Ama korkarım deliller aleyhinize. Kaganestiler geminin üzerindeki ak ejderhayı görmüşer ama anlaşlan sizin onu kaçırdığnızı görmemişer. Her halükarda topraklarından geçmemize izin verdiler ama bize yardım etmeyecekler. Silvara ile ben hayatlarımızla size kefil olduk." "Ejderanlar burada ne arıyor?" diye sordu Laurana, hatıraları geri gelmişi. "Bu bir ordu mu? Güney Ergoth istila mı edilmiş Eğr öyleyse belki de geri dönüp..." "Hayır zannetmiyorum," dedi Theros düşnceli düşnceli. "Eğr Ejderha Yüceefendileri bu adayı almaya niyetli olsaydı bunu uçan ejderhalarla ve binlerce askerle yapardı. Bunlar bu berbat durumu daha da karışırsın diye yollanmışufak bir devriyeye benziyor. Büyük bir ihtimalle Yüceefendiler; bir savaşn zahmetine girmeden önce, elflerin kendi kendilerini yok etmesini bekliyorlar." "Ejderha Yüce Gücü, Ergoth'a saldırmaya hazır değl," dedi De-rek. "Henüz kuzeyde tutunacakları sağam bir yer yok. Ama bu bir zaman meselesi. İu351 te o yüzden ejderha küresini Sancrist'e götürüp, taş ne yapılması gerektiğni kararlaşırmak için AktaşDiva-m'nı toplamak bu kadar zorunlu." Eşalarını toplayan yolarkadaşan yüksek araziye gitmek için yola çıktı. Silvara onları, tepelerden sıçraya sıçraya gelen gümüşdere boyunca götürüyordu. Gözden kayboluncaya kadar Kaganestiler'in düşanca bakışarını üzerlerinde hissettiler. Arazi neredeyse derhal yükselmeye başadı. Kısa bir süre sonra Theros onlara daha önce hiç gitmediğ bölgelerde seyahat ettiklerini söyledi; onlara rehberlik etme iş artık sadece Silvara'ya kalıyordu. Laurana bu durumdan pek memnun olmuşsayılmazdı. Aralarındaki tatlı ve gizli tebessümü görünce, kız ile ağbeyinin arasında birşyler geçtiğni tahmin etmişi. Silvara kendi halkı arasında, üzerindeki giysileri değşerecek kadar zaman bulabilmişi. Artık bir Kaganesti kadını gibi, deri pantalon üzerine uzun deri bir tunik ve hepsinin üzerine de ağr kürk bir pelerin giyinmişi. Saçlan yıkanıp taranınca herkes adının ona ne kadar çok yakışığnı görmüşü. Saçının garip, metalik gümüşrengi vardı ve alnının tepesindeki bir noktadan parlak bir güzellikle bütün omuzlarına dökülüyordu. Silvara onları hızlı bir tempoyla götürerek, beklemedikleri kadar iyi bir rehber olduğnu göstermişi. Gilthanas ile birlikte, yan yana yürüyorlar, elfçe konuşyorlardı. Gün kavuşadan kısa bir süre önce bir mağraya vardılar. "Geceyi burada geçirebiliriz," dedi Silvara. "Artık takip edenleri atlatmışzdır. Bu dağan benim kadar iyi bilen çok az kiş vardır. Ama bir ateşyakmayı göze alamayız. Korkarım akşm yemeğmiz soğk olacak." Gün boyu yaptıkları tırmanışan yorulan yolarkadaşarı neşsiz bir yemek yedikten sonra mağrada yataklarını yaptılar. Battaniyelerine ve sahip oldukları en ufak kumaşparçlarma bile sarılarak huzursuz bir uykuya daldılar. Nöbet tutacaklardı; hem Laurana hem de Silvara nöbet tutmak için ısrar etti. Gece sessiz sakin


geçmişi; duydukları tek ses kayalar arasında uğlduyan rüzgarın sesiydi. Fakat ertesi gün, mağranın çatlak gibi duran gizli girişnden süzülüp çıkan Tasslehoff etrafa bakındıktan sonra aceleyle içeri girdi. Parmağnı dudaklarına götüren Tas onlara, kendisini takip edip dışn gelmelerini işret etti. Theros mağranın ağına yuvarlamışoldukları koca kayayı yana ittikten sonra, yolarkadaşarı Tas'ın peşnden süzüldüler. Mağradan beşaltı metre kadar uzaklaşışardı ki onları durdurarak ciddiyetle bembeyaz karları işret etti. Karın üzerinde ayak izleri vardı, o kadar tazeydi ki uçuşn karlar henüz üzerlerim örtmemişi. Hafif, narin izler kar üzerine çok batmamışı. Kimse konuşadı. Gerek yoktu buna. Herkes elf çizmelerinin kesin, belirgin hatlarını tanımışı. "Gece bizi geçip gitmişolmalılar," dedi Silvara. "Ama burada daha fazla kalamayız. Kısa bir süre sonra izleri kaybettiklerini fark ederek geri geleceklerdir. Gitmemiz gerek." "Bunun pek bir fark yaratacağnı zannetmiyorum," diye homur andı Flint bezginlikle. Oldukça daha belirgin olan kendi izlerini şret etti. Sonra yukarıya, berrak mavi gökyüzüne baktı. "Burada turup onları beklesek de olur. Hem onlara zamandan tasarruf et irmişoluruz, hem de kendimiz zahmetten kurtuluruz. İlerimizi izlemenin hiç yolu yok!"


"Belki izlerimizi gizleyemeyiz," dedi Theros, "ama belki arayı birkaç mil açabiliriz." "Belki," diye tekrarladı Derek asık bir yüzle. Uzanarak kınında-ki kılıcını gevştmişi ve mağraya geri döndü. Laurana Srurm'ü yakaladı. "Kan dökülmemeli!" diye fısıldadı deliler gibi, Derek'in hareketiyle telaşanarak. Şvalye, diğrlerini izlerken başnı salladı. "Halkının kürenin Sancrist'e gitmesine engel olmasına izin veremeyiz." "Biliyorum!" dedi Laurana yavaşa. Başnı eğrek, sessiz bir yeisle mağraya girdi. Geri kalanlar birkaç dakika içinde hazırlanmışı. Derek kapıda durmuş sabırsızca Laurana'yı izleyerek burnundan solumaya başamışı. "Siz gidin," dedi kız onlara, ağadığnı görmesini istemiyordu. "Hemen geliyorum." Derek hemen ayrıldı. Theros, Sturm ve diğrleri daha yavaşa ilerlediler, huzursuzca Laurana'ya bakarak. "Gidin, gidin." Kız eliyle işret etti. Bir an tek başna kalmak istiyordu. Fakat düşnebildiğ tek şy elini kılıcına götüren Derek'ti. "Hayır!" kendi kendine sertçe. "Ben halkıma karş dövüşeyeceğm. Bunun olduğ gün ejderhaların kazandığ gündür. Önce kendi kılıcımı bırakacağm..." Arkasında bir kıpırtı duymuşu. Hızla arkasına dönerken, eli gayri ihtiyari kılıcına giden Laurana durdu. "Silvara?" dedi hayret içinde kızı gölgeler arasında görerek. "Gittin zannediyordum. Ne yapıyorsun?" Laurana Silvara'nm karanlıkta diz çökmüş elleriyle mağra zemininde birşyler yaptığ yere doğu gitti. Yabani elf hemen ayağ kalktı. "H-hiç birşy," diye mırıldandı Silvara. "Sadece eşalarımı topluyorum." Silvara'nm gerisinde, mağranın soğk zemininde Laurana ej erha küresini görür gibi oldu; kristal yüzeyi garip, dönerli bir ışk a parlar gibiydi. Fakat daha yakından bakmaya fırsat bulamadan ilvara pelerinini aceleyle kürenin üzerine bıraktı. Bunu yaparken aurana onun, yerde her ne ile uğaşyor idiyse onun önünde dur uğnu fark etti.. ^ "Haydi Laurana," dedi Silvara," acele etmemiz gerek. Eğr geç kaldıysam özür dilerim..." "Bir dakika," dedi Laurana ciddiyetle. Yabani elfi geçerek ilerle di. Silvara'nın eli onu yakaladı. "Acele etmemiz gerek!" dedi; o alçak sesinde çeliğn tınısı vardı. Laurana'yı kavrayan eli, Laurana'run ağr pelerinine rağen acıtıyordu. "Beni bırak," dedi Laurana soğk bir edayla kıza bakarak; yeşl gözlerinde ne bir korku, ne de bir hiddet vardı. Silvara gözlerini yere indirerek elini bıraktı. Laurana alçak mağranın arkasına doğu yürüdü. Öte yanda' yere baktığnda bir anlam ifade eden bir şy göremedi. Yerde çalı, çırpı, dal, yanmışodun parçaları, biraz taşvardı hepsi o. Eğr bu bir işret idiyse bile beceriksizce verilmişbir işretti. Laurana çiz-meli ayağyla tekme atarak taşarı ve sopaları dağttı. Sonra döre-nek Silvara'nın kolunu yakaladı. "İu351 te," dedi Laurana, sakin ve muntazam bir tonda konuşyordu, "arkadaşarına her ne mesaj bıraktı idiysen okuması biraz zor


olacak." Laurana kızdan hemen hemen her türlü tepkiyi bekliyordu -hiddet, yakalandığ için utanç. Hatta kızın saldırmasını bile bekliyor sayılırdı. Fakat Silvara titremeye başadı. Gözleri -Laurana'ya bakarken- yakarıyordu, hatta neredeyse üzgündü. Bir an için Silvara konuşaya çalışı ama konuşmadı. Başnı sallayarak kendini Laurana'nın elinden kurtardı ve dışrıya koşu. "Çabuk ol Laurana!" diye seslendi Theros boğk bir sesle. "Geliyorum!" diye cevap verdi kız mağra zemininde duran çer çöpe bakarak. Biraz daha zaman harcayıp daha yakından incelemeyi düşndü, ama bu zamanı harcamaya cesaret edemezdi. Belki de hiç bir nedeni yokken ben kıza karş aşrı kuşucu davranıyorum, diye düşndü Laurana içini çekip aceleyle mağradan dışrı giderken. Sonra yolun yarısında o kadar ani durdu ki, artçı olarak yürüyen Theros ona çarptı. Adam kızın kolundan tutarak onu doğulttu. "İi misin?" diye sordu. "E-evet," diye cevap verdi Laurana onu yarı duymuş -yan duymamışı. "Solgun görünüyorsun. Bir şy mi gördün?'1 "Hayır. Ben iyiyim," dedi Laurana aceleyle ve yeniden karlar üzerinde, kaya kaya taşık uçuruma tırmanmaya devam etti. Ne kadar ahmaktı! Ne kadar ahmaktılar! Bir kez daha aklında Silvara'nın ayağ kalkışnı ve pelerinini ejderha küresinin üzerine bırakışnı canlandırabiliyordu. Garip bir ışkla parlamakta olan ejderha küresinin üzerine! Tam Silvara'ya küreyi soruyordu ki, aniden bütün düşnceleri darmadağn oldu. Havada vızlayan bir ok Derek'in başnın yakınında bir ağca saplanmışı. "Elfler! Birghtblade saldır!" diye haykırdı şvalye kılıcını çekerek. "Hayır!" diye koşu Laurana ileri doğu ve adamın kılıç tutan kolunu kavradı. "Dövüşeyeceğz! Öldürmek yok!" "Delirmişin sen!" diye bağrdı Derek. Hiddetle kendini Laurana'nın elinden kurtaran adam onu geriye, Sturm'e doğu savurdu. Başa bir ok uçtu yakından. "Haklı!" diye yalvardı Silvara, aceleyle geri dönerek. "Onlarla dövüşmeyiz. Geçide ulaşamız gerek! Orada onları durdurabiliriz." Neredeyse hızı kesilmişbaşa bir ok, Derek'in deri tuniğnin üzerine giydiğ zincir zırhına saplandı. Huzursuzca oku üzerinden silkeledi Derek. "Öldürmek için nişn almıyorlar," diye ekledi Laurana. "Eğr öyle olsaydı, şmdiye kadar çoktan ölmüşolurdun. Kaçmamız gerek. Zaten burada dövüşmeyiz." Sık ormanları işret etti. "Geçidi daha iyi savunabiliriz." "Kılıcını kaldır Derek," dedi Sturm kendi kılıcını çekerek. "Yoksa önce benimle dövüşrsün." "Sen bir ödleksin Brightblade!" diye bağrdı Derek, sesi hiddetle titriyordu. "Düşandan kaçıyorsun!" "Hayır," diye cevap verdi Sturm serinkanlılıkla, "dostlarımdan kaçıyorum." Şvalye kılıcını elinde tutuyordu. "Yürümeye başa Crownguard yoksa elfler geldiklerinde seni esir almak için geç kaldıklarını görecekler." Başa bir ok geçti yanlarından ve Derek'in yakınlarındaki bir ağca kondu. Yüzü hiddetle benek benek olan şvalye, kılıcını kınına sokup, dönerek yola koyuldu^


Fakat dönüp Sturm'e yoğn bir düşanlıkla bakıncaya kadar Laurana ürpermemişi. "Sturm..." diye başadı kız ama adam onu dirseğnden tutarak ileri doğu o kadar aceleyle sürükledi ki, konuşcak vakti olmadı. Hızla tırmanıyorlardı. Arkasında Theros'un kar içinden gürültüyle geçtiğni, arada bir de arkalarına koca bir kaya yuvarladığnı duyabiliyordu. Kısa bir süre sonra sanki dağn bütün yan kısmı dik yola doğu kayıyormuşgibi bir ses duyuldu; oklar gelmez oldu. "Ama bu geçici," diye pöfledi demirci, Sturm ile Laurana'ya yetişrek. "Bu onlan uzun süre durduramaz." Laurana cevap veremiyordu. Ciğrleri yanıyordu. Gözleril nünde mavi ve altın renkli yıldızlar patlıyordu. Bu eziyeti bir teki çekmiyordu. Sturm'ün nefesi boğzını törpülüyordu. Kızı kavayan eli zayıflamışve titremeye başamışı. Güçlü demirci bile soüksüz kalmışbir at gibi soluyordu. Devrilmişbir kayayı dönünce, üceyi dizleri üzerinde buldular; Tasslehoff boş boşna onu kalırmaya çalışyordu. "Dinlenmek....lazım...." dedi Laurana boğzı yanıyordu. Otur aya yeltenmişi ki güçlü eller onu kavradı. Hayır!" dedi Silvara telaşa. "Burada olmaz! Birkaç metre da-j a! Haydi! Devam edin!" abani elf, Laurana'yı ileri doğu çekti. Srurm'ün Flint'i ayağaldırdığnı hayal meyal fark etti; cüce homurdanıyor, küfrediyoru. Theros ile Sturm aralarında cüceyi yol boyunca sürükledi. asslehoff arkalarından tökezlene tökezlene geliyordu; konuşmayacak kadar yorgundu. Sonunda geçidin tepesine vardılar. Laurana karların içine çoku, artık başna ne geldiğ umurunda bile değldi. Geri kalanlar da nun yanına çöktüler; aşğya bakan Silvara hariç hepsi. Bu enerjiyi nereden buluyor? diye düşndü Laurana soluk bir ; acı perdesi arasından. Fakat sorgu sual edemeyecek kadar yorgundu. O anda, elfler onu bulmuşar mı, bulmamışar mı bile umurunda değldi. Silvara onlara bakmak için döndü. "Ayrılmamız gerek," dedi kararlı kararlı. Laurana bir şy anlayamadan ona baktı. "Hayır," diye başadı Gilthanas, başrısızlıkla ayağ kalkmaya çalışışı. "Beni dinle!" dedi Silvara aceleyle yere diz çökerek. "Elfler çok yakında. Bizi yakalayacakları kesin; o zaman ya dövüşceğz, ya da teslim olacağz." "Dövüşceğz," diye mırıldandı Derek vahşce. "Daha iyi bir yolu var," diye tısladı Silvara. "Sen şvalye, ejderha küresini Sancrist'e tek başna götüreceksin! Biz takibi üzerimize çekeceğz." ir an için kimse konuşadı. Herkes sessizce Silvara'ya bakıyor,; u yeni olasılık üzerinde düşnüyordu. Derek başnı kaldırdı, göz eri panldıyordu. Laurana Sturm'e doğu telaşı bir bakışfırlattı.


"Bence tek bir kişye bu kadar ciddi bir sorumluluk yüklenemez," dedi Sturm, nefesi kesik kesik çıkarken. "İi kiş gitmeli...en azından." "Kendini mi kastediyorsun Brightblade?" diye sordu Derek kızgınlıkla. "Evet, tabii ki Sturm gitmeli," dedi Laurana, "eğr biri gidecekse." "Dağardan geçen yolun haritasını çizebilirim," dedi Silvara canla başa. "Yol zor değldir. Şvalyelerin karakolu buradan iki günlük yolda." "Ama uçamayız," diye itiraz etti Sturm. "İlerimiz ne olacak? Elfler bizim ikiye ayrıldığmızı göreceklerdir." "Çığ" diye önerdi Silvara. "Theros'un arkamızdan yuvarladığ kayalar aklıma yeni bir fikir getirdi." Başnı kaldırdı. Onlar da kızın bakışarını takip ettiler. Üzerlerinde kar kaplı zirveler yükseliyor, kenarlarından karlar sarkıyordu. "Büyümle bir çığoluşasını sağayabilirim," dedi Gilthanas yavaşa. "Bu herkesin izini siler." "Tam olarak değl," diye uyardı Silvara. "Biz kendimizinkilerin tekrar bulunmasını sağamalıyız -çok belirgin olmamak şrtıyla. Sonuç olarak bizi izlemelerini istiyoruz." "Ama nereye gideceğz?" diye sordu Laurana. "Amaçsızca vahş doğda dolanmak istemem." "Ben -ben bir yer biliyorum." Bakışarını yere çeviren Silvara ke-kelemişi. "Bu sadece benim halkım tarafından bilinen bir sırdır. Sizi oraya götüreceğm." Ellerini birleşirdi. "Lütfen, acele etmemiz gerek. Pek zaman yok!" "Ben küreyi Sancrist'e götüreceğm," dedi Derek, "ve tek başma gideceğm. Sturm grupla gitmeli. Bir savaşıya ihtiyacınız var." "Yanımızda savaşılar var," dedi Laurana. "Theros, ağbeyim ve cüce. Ben, kendim de savaşan payıma düşni aldım..." "Ben de," diye bipledi Tasslehoff.,^"Ve kender," dedi Laurana ciddiyetle. "Sonra, kan dökülmeyecek." Gözleri yüzünde endiş olan Sturm'e düşü ve adamın ne düşndüğnü merak etti. Sesi yumuşdı. "Tabii ki karar Sturm'ün-dür. O, en doğu olduğnu düşndüğ şyi yapmalıdır, ama bence Derek'e refakat etmeli." "Aynı fikirdeyim," diye mırıldandı Flint. "Sonuç olarak tehlikede olacak olanlar biz değliz. Ejderha küresi olmazsa daha emniyette oluruz. Elflerin istediğ küre." "Evet," diye katıldı bu düşnceye Silvara, sesi kısıktı. "Küre ol mazsa daha emniyette olacağz." "O halde benim yolum kesinleşi," dedi Sturm. "Ben Derek ile gideceğm." "Peki ya sana burada kalmanı emredersem?" diye bilmek istedi; erek. "Benim üzerimde bir otoriten yok," dedi Sturm, kahverengi gözeri kararmışı. "Unuttun mu? Ben bir şvalye değlim." Istırap dolu, derin bir sessizlik oldu. Derek dikkatle Sturm'e ba kıyordu. "Hayır," dedi, "eğr benim yolum izlenecek olursa, hiç bir zaman da olamayacaksın!" Sturm, sanki Derek ona fiziksel bir darbe indirmişgibi çekildi. Sonra ayağ kalkarak derin bir iç geçirdi.


Derek eşalarını toplamaya başamışı bile. Sturm daha yavaş hareket ediyor, şltesini düşnceli düşnceli sanyordu. Laurana] ayağ kalkarak Sturm'e gitti. "Al," dedi ona bir paket uzatarak. "Yiyeceğ ihtiyacınız ola-1 ak..." Bizimle gelebilirsiniz," dedi Sturm alçak bir sesle, kız yiyecek eri pay ederken. "Tanis bizim Sancrist'e gittiğmizi biliyor. O da ırsatını bulursa oraya gelir." Haklısın," dedi Laurana gözleri pırıldayarak. "Belki bu güzel J ir fikirdir..." Sonra gözleri Silvara'ya kaydı. Yabani elf, hâlâ peleini ile örtülü duran ejderha küresini tutuyordu. Silvara'nın gözlei kapalıydı, sanki görülmeyen bir ruhla irtibat halindeymişgibi. u304 çini çeken Laurana başnı salladı. "Hayır, onunla kalmam gerek" turm," dedi yavaşa. "Birşylerde terslik var. Anlıyamıyorum..." üşncelerini ifade edemeyerek sustu. "Peki ya Derek?" diye soru onun yerine. "Neden tek başna gitmek konusunda bu kadar ıs arcı? Tehlike konusunda cüce haklı. Eğr elfler yanınızda biz okken sizi yakalarsa, hiç tereddüt etmeden öldürür." Sturm'ün yüzü asılmış katılaşışı. "Soruyor musun? Lord Derek Crownguard dehşt verici tehlikelerden geçip, tek başna)gelecek ve yanında, özlemi çekilen ejderha küresini getirecek...1 Sturm omuzlarını silkti. "Fakat tehlikede olan çok şy var," diye itiraz etti Laurana. "Haklısın Laurana," dedi Sturm sertçe. "Tehlikede olan çok şy var. Bildiğnden de çok -Solamniya Şvalyelerinin liderliğ. Şmdi açıklayamam..." "Haydi Brightblade, eğr geleceksen!" diye hırladı Derek. Sturm yiyeceğ aldı, torbasına tıkışırdı, "Hoşakal Laurana," dedi bütün hareketlerine damgasını vurmuşsesiz bir nezaketle eğlip kıza selam vererek. "Hoşakal Sturm dostum," diye fısıldadı kız, kollarını şvalyeye dolayıp. Adam kıza sıkı sıkı sarıldıktan sonra kibarca alnından öptü. "Küreyi, incelesinler diye ariflere vereceğz. AktaşDivanı yakında toplanır," dedi. "Elfler de, akıl danışlan üyeler olduklarından, katılmaları için davet edilecekler. İk fırsatta Sancrist'e gelmelisin Laurana. Sana ihtiyacımız olacak." "İşllah orada olurum," dedi Laurana, gözleri ejderha küresini ' Derek'e uzatmakta olan Silvara'ya kayarken. Derek gitmek için döndüğnde, Silvara'nın yüzünde kelimelerle açıklanamayacak bir rahatlama ifadesi belirmişi. Sturm veda ettikten sonra Derek'in peşnden karlara daldı. Yo-larkadaşan, güneşn adamın kalkanına çarpıp şmşk gibi çaktığnı gördüler. Laurana aniden ileri doğu bir adım attı. "Bekleyin!" diye bağrdı. "Onları durdurmam gerek. Ejderhamızrağnı da alsınlar." "Hayır!" diye bağrdı Silvara ve Laurana'nın önünü kesmek için koşu. Laurana hiddetle kızı kenara itmek için uzanmışı ki Silvara'nın yüzünü görerek durdu. "Ne yapıyorsun Silvara?" diye sordu Laurana. "Neden uzaklaştırdın onları? Neden bizi ayırmak için bu kadar istekliydin? Neden onlara küreyi verdin de mızrağ vermedin..." Silvara cevap vermedi. Kız omuzlarını silkerek Laurana'ya gece yarısından daha


mavi gözlerle baktı. Laurana o mavi gözlerin, istencini eritip bitirdiğni hissetti. Korkunç bir biçimde aklına Ra- , istlin gelmişi. Giltharıas da Silvara'ya şşın ye-endişli bir ifadeyle bakıyordu. Theros ciddi ve sert duruyor; Laurana'ya sanki onun endişlerini paylaşaya başamışgibi bakıyordu. Fakat kıpırdıyamıyor-lardı bile. Tamamen Silvara'nın denetimi altındaydılar -ama onlara ne yapmışı ki? Sadece durmuş Yabani elfin Laurana'nın bohçasını yorgunca elinden bıraktığ yere sakin sakin yürüyüşnü sey-rebiliyorlardı. Eğlen Silvara, kırılmıştahta sapın parçasını açtı. Sonra bunu havaya kaldırdı. 223 Güneşışğ Silvara'nın gümüşsaçı üzerinde parlamış Sturm'ün kalkanının taklidini yapmışı. "Ejderhamızrağ benimle kalacak," dedi Silvara. Büyülenmişgrubu aceleyle süzerek ekledi, "aynı sizin gibi."


Arkalarından kar, dağn yamacından gümbürdeyerek yuvarlandı. Geçidi kapatıp boğrak beyaz tabakalar halinde döküldü ve onların varlıklarının izini sildi. Gilthanas'm büyülü gökgürültüsünün yankıları hâlâ havada dolaşyordu; ya da bu sesler belki de yamaçlardan aşğya doğu yuvarlanan kayaların güm-bürtüsüydü. Emin olamıyorlardı. Silvara'nın kılavuzluk ettiğj/plarkadaşan, yollarından doğya doğu yavaşyavaşve ihtiyatla ilerliyor, mümkün olduğnca taşık yerlerden yürüyüp karlı bölümlerden sakınıyorlardı. Birbirlerinin ayak izlerinden gidiyorlardı ki, takipteki elfler kaç kiş olduklarım kestiremesin. Çok dikkatliydiler aslında, bu da Laurana'yı endişlendirmişi. "Bizi bulmak istediklerini unutma," dedi Silvara'ya, kayalık bir dar geçitten geçerken.


"Üzülme. Bizi pek uğaşadan bulacaklardır," diye cevap verdi Silvara. "Kendinden bu kadar emin olmanın nedeni ne?" diye sorgulamaya başadı Laurana, ama sonra kayıp elleri ve dizleri üzerine düşü. Gilthanas onun kalkmasına yardımcı oldu. Istırapla yüzünü ekşterek, sessiz sessiz Silvara'ya baktı. Theros da dahil olmak üzere hiçbiri, şvalyelerden ayrıldıklarından beri, Yabani elfin üzerine gelen halden memnun değldi. Fakat onu izlemekten başa seçenekleri yoktu. "Çünkü gideceğmiz yeri biliyorlar," diye cevap verdi Silvara. "Mağrada bir işret bıraktığmı düşnmekle akıllılık ettin. Bıraktım. Neyse ki işreti bulamadın. Benim için dağtıverdiğn o sopaların altında kaba-taslak çizilmişbir harita vardı. Onu bulduklarında, o haritayı size yolunuzu göstermek için çizdiğmi düşnecekler. Olayı o kadar gerçekçi gösterdin ki Laurana." Gilthanas ile göz göze gelinceye kadar sesinde bir küstahlık vardı. Elf lordu ondan yüzünü çevirdi, yüzü asılmışı. Silvara kekeledi. Sesi yalvarır gibi çıkmaya başadı. "Onu kasıtlı yapmışım...kastim iyi. Daha o zamanlar, yolları görünce ayrılmak zorunda olduğmuzu anlamışım. Bana inanmanız lazım!" "Peki ya ejderha küresi? Onunla ne yapıyordun?" diye bilmek istedi Laurana. "Hi-hiçbir şy," diye kekeledi Silvara. "Bana güvenmeniz gerek." "Güvenmek için bir neden göremiyorum," diye cevap verdi Laurana soğk bir edayla. "Size hiç zarar vermedim..." diye başadı Silvara. "Tabii eğr şvalyeler ile ejderha küresini bir ölüm tuzağna göndermediysen!" diye haykırdı Laurana. "Hayır!" Silvara ellerini salladı. "Öyle yapmadım! Bana inan. Emniyette olacaklar. Ta başndan beri planım buydu. Ejderha kü- j resine hiçbir şy olmamalı. Her şyden öte, elflerin eline düşe-! meli. İu351 te o yüzden yolladım küreyi. Kaçmanıza o yüzden yardım ettim!" Etrafına bakındı, sanki yabani bir hayvan gibi havayı kok-luyordu. "Haydi! Çok oyalandık." "Tabii eğr seninle gelmeye niyetimiz varsa!" dedi Gilthanas sertçe. "Ejderha küresi hakkında ne biliyorsun?" "Bana soru sorma!" Silvara'nın sesi aniden derinleşişve hüzünle dolmuşu. Mavi gözleriyle Gilthanas'ınkilere o kadar büyük bir sevgiyle bakıyordu ki, elf lordu ona bakamadı. Kızın bakışarın- J dan kaçınarak başnı salladı. Silvara onun kolunu yakaladı. "Lütfen shalori, sevgili, güven bana! Konuşuklarımızı hatırla...havuzun orada. Sen gönülden inandığn bir şy yüzünden bu yaptıklarını yapmak zorunda olduğnu söylemişin...yani halkına karş gelmek, dışanmak zorunda olduğnu. Seni anladığmı söylemişim, aynı şyi yapmak zorunda kaldığmı. Bana inanmamışmiydin?" Gilthanas bir an için baş önüne eğk kalakaldı. "Sana inanmışım," dedi yavaşa. Uzanarak kızı yanına çekti ve gümüşsaçlarından öptü. "Seninle geleceğz. Haydi Laurana." Birbirlerine sarılarak kar üzerinde ilerlediler. Laurana boşboşdiğrlerine baktı. Onlar ise bakışarını kızdan kaçırdılar. Sonra Theros ona yetişi. "Dünyada neredeyse elli yıldır yaşyorum genç hanım," dedi hafifçe. "Bu siz elfler için uzun sayılmaz, biliyorum. Ama biz insanlar o yıllan yaşrız -sadece geçip gitmelerine izin vermeyiz. Ve sana ş kadarını söyleyeyim -o kız ağbeyini, bugüne kadar gördüğm kadarıyla, bir adamı seven bir kadının tüm samimiyetiyle seviyor. Ve ağbeyin de onu seviyor. Böyle bir sevgiden kötülük doğaz. Sadece onların


sevgileri yüzü suyu hürmetine, onları ejderhanın inine kadar izlerim." Demirci ikisinin peşnden gitti. "Büz gibi olmuşayaklarımın yüzü suyu hürmetine, eğr ayak parmaklarımı ısıtacaksa ben de onları ejderha inine kadar izlerim!" Flint ayaklarını yere vuruyordu. "Haydi, gidelim." Kenderi yakalayarak demircinin ardından sürükledi. Laurana tek başna kalmış duruyordu. Onun da izlemesi gerektiğ kesinleşişi. Başa çaresi yoktu. Theros'un sözlerine güvenmek istiyordu. Bir zamanlar dünyanın öyle döndüğne inanmışı. Fakat artık doğu bildiğ şylerin çoğnun yanlışolduğnu görmüşü. Neden aş da bunlardan biri olmasındı? Aklında görebildiğ tek şy, ejderha küresinin dönen renkleriydi. Yolarkadaşarı doğya, toplaşakta olan gecenin kasvetine doğu yolculuk yapıyorlardı. Yüksek dağgeçidinden inince, nefes almalarının daha kolaylaşığnı fark ettiler. Donmuşkayalar yerlerini düzensiz çam ağçlanna bırakmışı; sonra bir kez daha ormanlar etraflarında yoğnlaşı. Sonunda Silvara, kendinden son derece emin bir şkilde, onları siste örtülmüşbir vadiye soktu. Yabani elf artık izlerim gizlemek konusunda tedirgin değl gibiydi. Artık onu ilgilendiren tek şy hızdı. Grubu, sanki gökyüzünde giden güneşe yarışırır gibi götürüyordu. Akşm çöktügünde ağçlarla çevrelenmişbir karanlığ çöktüler, yemek yiyemi-yecek kadar yorgundular. Fakat Silvara onlann sadece birkaç huzursuz, acı içinde geçen saat, uyku uyumalarına izin vermişi. Aylar, yani artık dolunay olmak üzere olan gümüşve kırmızı ay yükseldiğnde, yolarkadaşarmm ilerlemesi için onları sıkışırdı. Herkes yorgunlukla neden bu kadar acele ettiklerini sorduğnda o sadece, "Yakındalar. Çok yakındalar," diye cevap veriyordu. Hepsi de bunlann elfler olduğnu varsayıyordu, gerçi Laurana çok önce kendilerini izleyen kara şkillerin hissini yitirmişi artık. Şfak attı ama ışk, Tasslehoff un bir avuç alıp keselerinin birinde aklayabileceğni düşnmesine neden olacak kadar yoğn bir sisin çinden süzülüp geliyordu. Yolarkadaşarı birbirlerine iyice yaklaşu8232 mışar, hatta ayrılmamak için el ele tutuşrak yürüyorlardı. Hava sınmaya başamışı. Islak ve ağr cübbeleri üzerlerinden dökülüyor, ökezlene tökezlene yürürken ayaklarının altındaki yol, sanki o ana sisten çıkarak önlerinde yoğnlaşveriyordu. Silvara önden gidiordu. Gümüşsaçından yayılan soluk ışk onlann tek rehberiydi. onunda grup, ayaklarının altındaki zeminin düz olduğnu ark etti, ağçlar açıldı ve kışnedeniyle kahverengileşişdüzgün ir çimenlikte yürümeye başadılar. Hiç biri bu gri siste birkaç met e ilerisini göremese de, genişve açık bir alandaymışgibi hissedi orlardı kendilerini. Burası Sissığnağ Vadisi," diye cevap verdi Silvara sorularına evaben. "Yıllar yıllar önce, Afet'ten de önce burası Krynn'deki en üzel yerlerden biriydi...öyle anlatıyor halkım." . "Hâlâ güzel olabilir," diye mırıldandı Flint, "eğr bu kahrolası-ca sisten birşyler görebilseydik." "Hayır," dedi Silvara hüzünle. "Bu dünyadaki birçok diğr şy ibi Sissığnâğ'nın güzelliğ de yitip gitti. Bir zamanlar Sissığnağalesi sisin üzerinde,


sanki bir bulutun üzerinde yüzermişgibi du urdu. Sabahları yükselen güneşn pusu onu pembeye boyar, öğu8232 len vakti tutuşurur; böylece kalenin süzülen sivri uçlân millerce teden görülebilirdi. Akşmları sis geri döner, kaleyi bir örtü gibi rterdi. Geceleri gümüşve kırmızı ay sislerin üzerine parıldayan! şklar yansıtırdı. Krynn'in dört bir yanından hacılar gelirdi..." Silara aniden durdu. "Bu gece burada kamp kuracağz." Ne hacıları?" diye sordu Laurana, torbasını yere bırakırken. ilvara omuzlarını silkti. "Bilmiyorum," dedi başnı çevirerek. Bu halkıma ait bir efsane sadece. Belki doğu bile değldir. Ama rtık buraya kimsenin gelmediğ kesin."


Yalan söylüyor, diye düşndü Laurana ama bir şy söylemedi. Umursayamayacak kadar yorgundu. Ve hatta bu tekin olmayan sessizlikte Silvara'nın alçak,^yumuşk sesi bile gayri tabii bir şkilde yüksek ve ahenksiz geliyordu. Yolarkadaşan sessizlik içinde battaniyelerini serdiler. Yemeklerini de sessizlik içinde yediler, torbalarındaki kuru meyvaları işahsız işahsız kemirerek. Kender bile boyun eğişi. Sis iç sıkıcıydı, üzerlerine ağrlık oluyordu. Duydukları tek şy aşğdaki orman zemininin üzerindeki ölü yaprak tabakasına damlayan, damlayan, damlayan sulardı. "Şmdi uyuyun," dedi Silvara yavaşa, kendi battaniyesini Gilt-hanas'ınkinin yanma sererken, "çünkü gümüşay en yüksek noktasına yaklaşnca gitmek zorundayız." "Bu neyi değşirir ki?" diye esnedi kender. "Zaten göremeyeceğz onu." "Her halükarda gitmemiz gerek. Ben sizi uyandırırım." "Sancrist'ten döndüğmüz zaman -AktaşDivanı'ndan sonra-evlenebüiriz," dedi Gilthanas Süvara'ya, birlikte Gilthanas'ın battaniyesine sarılmışyatarlarken. Kız elf lordunun kollarında kıpırdandı. Kızın yumuşk saçının .yanağna değiğni hissetti. Ama kız hiç cevap vermedi. "Babam için endişlenme," dedi Gilthanas gülümseyip, karanlıkta bile parlayan o güzelim saçları okşyarak. "Bir süre ciddileşp su- -ratını asar, ama ben küçük kardeşm -kimse bana ne olacağnı umursamaz. Porthios atıp tutar, çılgınca bağrır çağrır. Ama biz ona kulak asmayız. Halkımın yanında yaşmak zorunda değliz. Ben seninkilerin arasında nasıl olurum'bilemiyorum ama öğenebiliriz. İi ok-yay kullanırım. Aynca çocuklarımızın vahş doğda özgür ve mutlu yetişesini istiyorum...ne...Silvara -sen ağıyorsun!" Kız yüzünü Gilthanas'ın omuzuna gömüp hıçkıra hıçkıra ağarken o da kıza sıkı sıkı sarıldı. "Tamam, tamam," diye fısıldadı kızı avuturcasına, karanlıkta gülümseyerek. Kadınlar öyle komik şylerdi ki. Ne söylemesi gerektiğni düşndü. "Sus Silvara," diye mili, rıldandı. "Herşy düzelecek." Ve Gilthanas yeşl ormanlarda koş-| şn gümüşsaçlı çocukların hayaliyle uykuya daldı. "Zamanı geldi. Gitmeliyiz." Laurana omuzunda onu sarsan bir el hissetti. Sıçrayarak bir türlü hatırlayamadığ belirsiz, korkunç bir rüyadan uyanıp Yabani elfin üzerine diz çökmüşolduğnu gördü. "Diğrlerim de uyandırayım," dedi Silvara ve yok oldu. Kendini, uyuduğ zamandan daha yorgun hisseden Laurana, ne yaptığnın dahi farkında olmadan eşalarını toplayarak, titreye titreye karanlıkta beklemeye başadı. Yanında cücenin homurdan-dığnı duyabiliyordu. Nemli hava cücenin eklem yerlerinin şddetle ağımasına neden oluyordu. Laurana bu yolculuğn Flint'e ağr geldiğni fark etti. Sonuç olarak kaç -neredeyse yüz elli yaşnda mıydı neydi. Bu cüceler için saygın bir yaşı. Deniz yolculuğ sırasında yüzünün rengi gitmişi. Bıyıkları altından belli belirsiz seçilen dudaklarının mavimtrak bir rengi vardı ve zaman zaman da-elini göğüne bastırıyordu. Fakat cesaretle iyi olduğnu konusun-l da ısrar ediyor ve onlarla birlikte ilerlemeye devam ediyordu. "Herşy tamam!" diye bağrdı Tas. Tiz sesi, sis içinde garip bir şkilde yankılanmışı; öyle ki birşyleri rahatsız ettiğne dair kesin A: bir his vardı içinde. "Üzgünüm," dedi sinerek. "Tuhaf," diye mırıldandı Tas, "bu, tapınakta olmak gibi bir his."


"Çeneni kapat ve kıpırda!" diye sözünü kesti cüce. Bir meşle parladı. Yolarkadaşarı, Silvara'nın elinde tuttuğ ani ve kör edici ışkla irkildiler. "Işğ ihtiyacımız var," dedi kız daha kimse karş koyamadan. "Korkmayın. İinde bulunduğmuz vadi artık mühürlendi. Eskiden iki giriş vardı: Biri şvalyelerin karakollarının olduğ insan topraklanna, diğri de doğya, umacıların topraklarına açılıyordu. Afet sırasında iki girişde kayboldu. Korkmamıza hiç gerek yok. Sizi, sadece kendi bildiğm yoldan getirdim." "Ve halkının bildiğ yoldan," diye hatırlattı Laurana ona sertçe. "Evet -halkımın..." dedi Silvara ve Laurana kızın betinin benzinin attığnı görünce hayret etti. "Bizi nereye götürüyorsun?" diye ısrar etti Laurana. "Göreceksin. Bir saat içinde orada oluruz." Yolarkadaşan birbirlerine baktıktan sonra hepsi birlikte Laurana'ya baktı. Lanet olsun! diye düşndü kız. "Bir cevap için bana bakmayın!' dedi hiddetle. "Ne yapmak istiyorsunuz? Burada durup sis içinde! kaybolmak mı..." "Size ihanet etmeyeceğm!" diye mırıldandı Silvara kederle. Lütfen bana biraz daha güvenin." Devam et," dedi Laurana yorgun arığn. "Seni takip edeceğz. onunda karanlığ geri tutan tek şy Silvara'nın meşlesi olunca a kadar, sis etraflarında daha yoğn bir şkilde kapanmışı sanki. îKimse gittikleri yönü bilmiyordu. Arazi değşemişi. Yüksek otların arasından yürüyorlardı. Hiç ağç yoktu. Arada sırada karanlık içinden, devrilmişbir kaya yükseliyordu ama hepsi buydu. Ne gece kuşarı, hayvanları vardı, ne de bir işret. Sonunda onlar yürürken ortaya çıkan ve hepsi hissedinceye kadar artan bir aciliyet hissi belirdi; durmadan adımlarını hızlandırdılar, hiç meşle ışğnın dışna çıkmadan. Sonra aniden, hiç ikaz etmeden duruverdi Silvara. "Geldik," dedi ve meşleyi yukarı kaldırdı. Meşlenin ışğ sisi parçaladı. Hepsi arkasındaki gölgeli şyi görebiliyordu. İk başa, bu yolarkadaşarının bir türlü anlayamadıkları, sisler içinden çıkıp biçimlenen birşydi. Silvara yaklaşı. Merakla, korkuyla izlediler onu. Sonra gecenin sessizliğ aniden devasa bir çaydanlık gibi fokurdamaya başayan su sesleriyle kesildi. Sis yoğnlaşı; hava ılık ve boğcuydu. . "Sıcak sular!" dedi Theros aniden anlayarak. "Tabii ya, bu sürekli sisi açıklıyor. Ve bu kara suret..." "Bu da suların üzerinden aşn köprü," diye cevap verdi Silvara meşle ışğm, gördükleri kadarıyla altında kaynayarak akan ve gece havasını ılık ve dalga dalga sisle kaplayan suları aşn parlak taşan bir köprü üzerine tutarak. "Bunu geçmek zorundayız!" diye haykırdı Flint kaynayan kara sulara korkuyla bakarak. "Bunu geçmek zorunda..." "Buna Geçit Köprüsü derler," dedi Silvara. Cüceden gelen yanıt sadece bir yutkunma sesi olmuşu. Geçit Köprüsü bembeyaz, som mermerden uzun bir kemer şklindeydi. Her iki yanında da -belirgin rölyefler halinde- fokurda-yan ırmaklardan sembolik olarak


yürüyerek geçen şvalye kabartmaları vardı. Köprünün başyla sonu arasındaki mesafe o kadar fazlaydı ki, döne döne yükselen sisten köprünün tepesi görünmüyordu bile. Ve köprü eski, o kadar eskiydi ki, elini hürmetle yıpranmıştaşüzerinde gezdiren Rint bile üzerindeki işiliğ tanıyamamışı. Bu cüce iş değldi, elf iş değldi, insan iş de değldi. Bu kadar mükemmel bir iş kim yapmışolabilirdi? Sonra köprünün parmaklığ olmadığrfark etti; aşğdaki sıcak suların fokurdayan köpüklerinden durmadan yükselen buhar ile kayganlaşış parıl parıl parlayan mermer kemerden başa bir şy yoktu. "Bunu geçemeyiz," dedi Laurana sesi titreyerek. "Şmdi kapana kıstık..." 8 Duma'nın mezon. "Geçebiliriz," dedi Silvara. ."Çünkü buraya çağrıldık." "Çağrıldık mı?" diye tekrarladı Laurana hiddetlenerek. "Ne tarafından? Nereye?" "Bekleyin," diye emretti Silvara. Beklediler. Yapabilecekleri hiçbir şy kalmamışı. Hepsi meşle ışğnda etrafa bakmarak, ama sıcak su nehirlerinden yükseler sislerden başa hiçbir şy göremeyip sadece aşğdaki fokurtu f sini duyarak, durdular. "Solinari vakti," dedi Silvara aniden ve -kolunu savurarak- meu351 aleyi fokurdayan sulara fırlattı. aranlık yutuverdi onlan. Gayri ihtiyari birbirlerine yanaşılar; anki Silvara da ışkla birlikte yok olmuşu. Gilthanas ona seslen i ama kız cevap vermedi. Sonra sis parılıtüı bir gümüş dönüşü. Bir kez daha görmey aşadılar; artık Silvara'yı görebiliyorlardı: gümüşü bir sisin önünv de kara, gölgemsi bir siluet. Köprünün ayağnda durmuş gökyüüne bakıyordu. Yavaşyavaşellerini kaldırdı ve sis aralandı. Bau351 ını kaldıran yolarkadaşarı sisin uzun, zarif parmaklar gibi aralaarak, yıldızlı bir gökte gümüşayı tüm haşetiyle dolunayken,; özler önüne serdiğni gördü. ilvara garip sözler söyledi ve ayın ışkları üzerinden dökülme-; e, onu ışğyla yıkamaya başadı. Ayın ışnları fokurdayan sular zerinde parlıyor, suları canlandırıp gümüşrenginde oynaşaları a neden oluyordu. Ay mermer köprü üzerine parlayıp, sonsuza adar dereden geçmekte olan şvalyelere hayat verdi. Fakat yolarkadaşarmın birbirlerine titreyen ellerle tutunup, sarmaşdolaşolmalarına neden olan bu güzel manzara değldi. Rint'in Reorx'un adını en hürmetli dualar içinde durmadan tekrarlamasına veya gözleri ani gözyaşarıyla körleşn Laurana'mn başnı kardeşnin omuzuna yaslanmasına veya korku, huş ve saygıyla nefesi kesilen Gilthanas'ın kıza sıkı sıkı sarılmasına neden olan, ayın sular üzerindeki ışğ değldi. Üzerlerinde, baş neredeyse gökyüzündeki ayı ikiye ayıracak-mışgibi uzun boylu olan dağn kendisine oyulmuş ayın ışğyla gümüşrenginde parlayan bir ejderha sureti yükseliyordu.


"Neredeyiz?" diye sordu Laurana kısık bir sesle. "Burası neresi?" "Geçit Köprüsü'nü geçince GümüşEjderha Abidesi'nin önünde olacaksınız," diye cevap verdi Silvara yavaşa. "Abide, Solamniya Şvalyesi Huma'nın Mezarı'nı korur." Solinari'nm ışğnda Sissığnağ Vadisi'nin fokurdaya fokur-daya akan dereleri üzeniden aşn Geçit Köprüsü, gümüşzincirlere dizilmişparlak inciler gibi parlıyordu. "Korkmayın," dedi Silvara tekrar. "Geçişsadece Mezar'a kötü niyetle girmek isteyenler için tehlikelidir." Fakat yolarkadaşarı hâlâ pek ikna olmamışardı. Onları köprünün tepesine götüren birkaç basamağ korkuyla tırmandılar. Sonra, tereddütle üzerlerinde yükselen, kaynaklardan tüten buharla kayganlaşışmermer kemere attılar adımlarını. Önce Silvara geçti, hafif adımlarla kolaycacık ilerleyerek. Diğrleri onu daha dikkatle, mermer zeminin en ortasında kalmaya gayret göstererek izledi. Karşda, köprünün diğr tarafında Ejderha Abidesi yükseliyordu. Adımlarına dikkat etmeleri gerektiğni bildikleri halde, gözleri hep ona kayıyordu. Birçok kez altlarındaki sıcak su kaynakları kaynayıp, dumanları tüterken durup, huş içinde abideye bakmaya zorlanmışardı. "Hale bakın -eminim su o kadar sıcaktır ki, içinde et bile haşayabilirsiniz!" dedi Tasslehoff. Karın üstü uzanarak kemer şklindeki köprünün en yüksek yerinden eğldi ve aşğya baktı. "Seni ha-haşayabileceğne e-emin o-olabilirsin," diye kekeledi dehşte düşüşcüce, elleri ve ayakları üzerinde emeklerken. "Baksana Flint! Seyret. Torbamda bir parça et vardı. Dur bir parça ip bulayım da aşğya bir uzatıverelim, suyun içine..." "Yürü!" diye gürledi Hint. Tas içini çekerek kesesini kapattı. "Seninle gezinmek hiç de eğenceli değl," diye şkayet etti ve popo üstü oturmuş köprünün geri kalan kısmından kayarak indi.. Fakat yolarkadaşarının geriye kalanları için bu dehşt verici bir yoldu ve hepsi de mermer köprüden aşğdaki yere indiklerinde rahat bir oh çektiler. Akılları fikirleri Geçit Köprüsü'nden sağsalim geçmek oldu- l ğndan, hiçbiri köprüden geçerken Silvara ile konuşamışı. Fakat diğr tarafa geçtikten sonra ilk soru soran Laurana oldu. "Neden bizi buraya getirdin?" "Hâlâ bana güvenmiyor musun?" diye sordu Silvara hüzünle. Laurana tereddüt etti. Bakışarı bir kez daha baş yıldızlarla taç- -lanmışdevasa taşan ejderhaya gitti. Taşan ağı sessiz bir çığıkla j açılmışı; taşan gözleri ise hiddetle bakıyordu. Dağn her iki yanından taşan iki kanat oyulmuşu. En az yüz vallenağcı gövdesi kalınlığndaki taşan pençesi ileri uzanmışı. "Önce ejderha küresini yolladın, sonra bizi ejderhaya adanmışbir abideye getirdin!" dedi Laurana biraz sonra, sesi titreyerek. "Ne düşnmemi beklerdin? Bizi Huma'nın Mezarı olduğnu söylediğn bu yere getirdin. Daha Huma gerçekten yaşdı mı, yoksa bir ef-sane miydi onu bile bilmiyoruz. Burasının onun ebedi istirahatga- -j hı olduğ nereden belli? Naaş içeride mi?" "H-hayır," diye kekeledi Silvara. "Naaş yok oldu tıpkı..." "Tıpkı ne gibi?" "Tıpkı taşdığ mızrak, Tüm Renklerden Ejderhalar ve Renksiz, Ejderhalar'ı yok etmesini sağayan Ejderhamızrağ gibi." Silvara içini çekerek başnı eği. "İeri gelin," diye yalvardı, "ve bu gece dinlenin. Sabah herşy açıklığ kavuşcak, söz


veririm." "Zannetmem..." diye başadı Laurana.


"İeri giriyoruz!" dedi Gilthanas ciddiyetle. "Şmarık bir çocuk gibi davranıyorsun Laurana! Silvara neden bizi tehlikeye atsın? Belli ki, burada yaşyan bir ejderha olsaydı, Ergoth'da yaşyan herkes bililrdi bunu! Adadaki herşyi çok önceleri niahvedebilirdi. gu yer hakkında kötü bir his yok içimde; sadece büyük ve kadim bir huzur hissi var. Ayrıca saklanmak için de harika bir yer! Kısa bir süre sonra cifler kürenin emniyet içinde Sancrist'e vardığ haberini alırlar. Aramaktan vaz geçerler ve biz ayrılabiliriz. Öyle değl rni Silvara? Bizi buraya getirmenin sebebi bu değl miydi?" "Evet," dedi Silvara yavaşa. "Be-benim planım da buydu. Şmdi haydi, haydi gümüşay parladığ sürece çabuk olun. Çünkü ancak o zaman girebiliriz içeriye." Silvara ile el ele olan Gilthanas parıldayan gümüşsisin içine doğu yürüdü. Tas onların önünden hoplayıp sıçrıyor, keseleri • zıplayıp duruyordu. Flint ile Theros daha yavaş Laurana ise daha da yavaşizliyordu. Korkularını ne Gilthanas'ın fazla düşnmeden yaptığ açıklamaları, ne de Silvara'nın onun sözlerine gönülsüzce katılması rahatlatamamışı. Fakat gidilebilecek başa yer yoktu ve -kendi de itiraf ettiğ gibi- son derece meraklanmışı. Köprünün diğr tarafındaki çimenler buhar bulutları nedeniyle pürüzsüz ve dümdüzdü ama onlar uçurumun sırtına oyulmuşejderhanın bedenine yaklaşıkça, zemin yükselmeye başamışı. Aniden Tasslehoff'un sesi geldi kulaklarına, önden koşp girdiğ sisin içinden. "Raistlin!" diye boğk bir çığık attığnı duydular. "Bir dev olmuş" "Kender delirdi," dedi Flint kasvetli bir tatminle. "Bunu hep biliyordum..." İeri doğu koşn yolarkadaşarı Tas'ın yukarı aşğ zıpladığnı ve eliyle işret ettiğni gördüler. Yan yana durup soluklanmaya çalışılar. "Reorx'un sakalı adına," diye nefesi kesildi Flint'in korkudan. Raistlin bu." / Dönmekte olan sisin ortasında, dokuz ayak boyunda, genç büyücüye inanılmaz bir surette benzetilerek yontulmuşbir heykel yükseliyordu. Her detayı tamı tamına gerçek olan heykel Raist-Hn'in imalı, acı tebessümünü bile yakalamışı; gözleri bile kum saati şklindeydi. "Ve işe Caramon!" diye bağrdı Tas. Birkaç metre ötede başa bir heykel duruyordu; bu ise büyüc nün ikiz kardeş savaşı suretindeydi. "Ve Tanis..." diye fısıldadı Laurana korkuyla. "Ne tür kötü biri üyü bu?" Kötü değl," dedi Silvara, "kötülüğ buraya kendiniz getirdiyeniz başa. O zaman bu taşheykellerde en korkunç düşanlara ızm yüzlerini görürdünüz. Onların yayacakları korku ve dehşt izin geçmenizi engellerdi. Ama siz sadece dostlarınızı görüyorsu uz, o yüzden emniyet içinde geçebilirsiniz." "Ben Raistlin'i tam olarak dostlarımdan biri saymazdım," diye ırıldlandı Flint. Ben de," dedi Laurana. Titreyerek büyücünün soğk suretiniı anından tereddütle geçti. Büyücünün obsidiyen cübbesi mehtap


a kapkara parıldıyordu. Laurana açık bir şkilde Silvanesti kabuunu hatırlayıp titreyerek, artık taşan heykellerin oluşurduğ biri alka olduğnu anladığ yere girdi -her biri arkadaşarına hayreti erici, hatta neredeyse korkutucu bir biçimde benziyordu. Bu sesiz taşhalkanın ortasında küçük bir tapınak vardı. | Sade, dikdörtgen prizması şklindeki bina, parlak basamaklar an oluşn sekiz kenarlı bir kaide üzerinde sisden fırlıyordu. O da bsidiyenlerden yapılmışı ve kara yapı, sürekli siste ıslak ıslak arlıyordu. Her şkil sanki birkaç gün önce yontulmuşgibi duru ordu; yontuların keskin, temiz hatlarını bozan bir yıpranmışık oktu. Her biri bir ejderhamızrağ taşyan mabedin şvalyeleri hâ â koca canavarlara saldırıyordu. Uzun ve narin kargılarla parça anmışejderhalar donmuşbir ölümle sessizce çığıklar atıyordu, Bu mabedin içine Huma'nm naaşm koydular," dedi Silvara yaaşa, onları merdivenlerden yukarı çıkartırken. -j ilvara'nın dokunmasıyla soğk bronz kapılar sessiz menteşleri i üzerinde açılıverdiler. Yolarkadaşarı sütunlu mabedi çevreleen basamaklarda tereddüt içinde kalmışardı. Fakat Gilthanas'ın a söylemişolduğ gibi, kimse buradan bir kötülük hissi yayıldıu287 ını hissetmiyordu. Laurana belirgin bir şkilde, Sla-Mori'deki. raliyet Muhafızları'nm Mezarı'nı ve ölmüşkralları Kith-Kanan'ı onsuza kadar korumaları için bırakılmışölmeyen muhafızların aydığ dehşti hatırladı. Öte yandan bu mabette sadece büyük bir aferle -korkunç bir bedelle kazanılan ama, yanı sıra sonsuz bir huur ve tatlı bir istirahat getiren bir savaşa- hafifleyen hüzün ve kaıp hissi vardı.


Laurana yükünün hafiflediğni, kalbinin rahatladığnı hissetti. Kendi hüznü ve kaybı burada azalmışı sanki. Kendi zaferlerini ve başrılarını hatırlamışı. Yolarkadaşarı birer birer mezara girdiler. Bronz kapılar arkalarından kapanarak onları, mutlak bir karanlıkta bıraktı. Sonra bir ışk alevlendi. Silvara, elinde belli ki duvardan almışolduğ bir meşle tutuyordu. Laurana bir an için onu nasıl yaktığnı merak etti. Fakat durmuşmezarın çevresini huşyla seyrederken bu önemsiz soru aklından gitmişi. Odanın ortasında duran, obsidiyenden oyulmuşbir tabut hariç mabet boşu. Kesin hatlı şvalye suretleri tabutu destekliyorlardı, ama burada yatıyor olması gereken şvalyenin naaş yerinde yoktu. Ayak ucunda kadim bir kalkan ve kalkanın yakınında Sturm'ünkine benzeyen bir kılıç uzanmışı. Yolarkadaşarı insan eliyle yapılmışbu şylere sessizce baktılar. Bu yerin hüzünlü sükunetinde konuşak bir hürmetsizlik gibi geliyordu; kimse bunlara dokunmadı, Tasslehoff bile. "Keşe Sturm burada olsaydı," diye mırıldandı Laurana etrafına bakarak; gözleri yaşrmışı. "Burası Huma'nm istirahatgahı olmalı...yine de ..." Üzerine yayılmakta ve gitgide artmakta olan huzursuzluk hissini bir türlü açıklayamıyordu. Bu korku değldi; bu vadiye girdiklerinde hissetikleri şy gibiydi -bir aciliyet hissi. Silvara duvar boyunca başa meşleler de yaktı; yolarkadaşarı taburu geçerek mezarın etrafına merakla bakınmaya başadılar. Mezar pek büyük değldi. Tabut tam ortadaydı ve taşsıralar duvarlar boyunca sıralanmışı; büyük bir ihtimalle bunlar ziyarete gelen yaslı kişlerin dua ederken dinlenmeleri için yapılmışsıralardı. En uç köşde küçük taşan bir sunak vardı. Bunun yüzeyine Şvalyelerin rütbeleri yontulmuşu: Taç, gül ve yalıçapkını. Üzerine, kurumuşgül yaprakları ile kokulu bitkiler serpilmişi, kokuları yüzlerce yıl sonra bile tatlı tatlı etrafta dolanıyordu. Sunağn altında taşzemine gömülmüşkocaman demir bir levha vardı. Laurana merakla bu levhaya bakarken Theros onun yanına ilerledi. "Sence bu ne?" diye merakla sordu kız. "Bir kuyu mu?" "Bakalım," diye homurdandı demirci. Eğlerek levhanın üzerindeki halkayı koca, gümüşeliyle kaldırıp asıldı. İk başa hiçbir şy olmadı. Theros her iki elini de halka üzerine koyarak bütün gücüyle asıldı. Demir levha büyük bir homurtu çıkardıktan sonra zemin boyunca iç gıcıklayan, tiz bir sesle kaydı. "Ne yaptınız?" Mezann yanında durmuşhüzünle mezara bakan Silvara onlara doğu savrulurcasına döndü. Theros kızın tiz sesi karşsında hayretle doğuldu. Laurana gayri ihtiyari yerde açılmışdelikten geri geri gitti. Her ikisi de Silvara'ya bakıyordu. "Onun yakınına gitmeyin!" diye ikaz etti Süvara, sesi titreyerek. "Uzak durun! Tehlikelidir!" "Ne biliyorsun?" dedi Laurana serinkanlılıkla, kendine gelerek. "Yüzlerce yıldır buraya kimse gelmiyormuş Yoksa geliyor muydu?" "Hayır!" dedi Silvara, dudaklarını ısırarak. "Ben...ben bunu...halkımın efsanelerinden biliyorum..." Kızı duymazlıktan gelen Laurana, deliğn kenarına doğu bir adım atarak içine baktı. Karanlıktı. Hatta Rint'in ona duvardan getirdiğ meşleyi tutunca bile aşğda bir şy göremiyordu. Delikten hafif küflü bir koku çıkmaya başamışı ama hepsi


buydu. "Burasının bir kuyu olduğnu zannetmiyorum," dedi Tas, göre-, ilmek için sokularak. Oradan uzak durun! Lütfen!" diye yalvardı Silvara. Haklı, minik hırsız!" diye yakaladı Tas'ı Theros ve onu delikten! zaklaşırdı. "Eğr oraya düşrsen, yuvarlana yuvarlana dünyanın bür tarafından çıkabilirsin." "Gerçekten mi?" diye sordu Tasslehoff nefesi kesilerek. "Gerçekten diğr tarafa düşr miyim Theros? Acaba bu nasıl olurdu? Orada da insanlar var mıdır acaba? Bizim gibi?" "Umarım kenderler gibisi yoktur!" diye homurdandı Flint. "Yoksa hepsi bu vakte kadar ahmaklıktan ölmüşür. Ayrıca herkes dünyanın Reorx'un Örsü üzerinde durduğnu bilir. Diğr tarafa düşnler onun çekiç darbelerine yakalanır; dünya hâlâ dövülmek-te olduğna göre. Öbür taraftakilermişiş" Theros'un levhayı başrısızca yerine yerleşirmeye çalışasını seyrederken burnundan homurdamp duruyordu. Tasslehoff hâlâ deliğ merakla bakıyordu. Sonunda Theros vaz geçmek zorunda kaldı ama Tas içini çekip, kalkan ile kılıca özlem dolu gözlerle bakmak için taştabuta doğu gidinceye kadar ona dik dik baktı. Hint Laurana'mn kolunu çekişirdi. "Ne var?" diye sordu kız, aklı başa yerlerde. "Ben taşişiliğnden anlarım," dedi cüce yavaşa, "ama bütün burada garip bir şy var." Durup Laurana'mn kendisine gülüp gülmediğne baktı. Fakat kız onu ciddiye alıyordu. "Diğr taraftaki mezar ve heykeller insan elinden çıkmış Eski..." "Huma'nın mezarı olabilecek kadar eski mi?" diye söze karışı Laurana. "Her bir parçası hem de." Cüce büyük bir katiyetle başnı salladı. "Ama ötedeki koca yaratık" devasa taşejderhaya doğu işret etti- "ne insan, ne elf, ne de cüce eliyle yapılmamış" Laurana bir şy anlıyamadan gözlerini kırpışırdı. "Ve daha da eski," dedi cüce, sesi boğk çıkmaya başamışı. "O kadar eski ki" -eliyle bütün mezarı işret etti- "bunun hepsi yanında modern kalıyor." Laurana anlamaya başamışı. Flint kızın gözlerinin açıldığnı fark ederek yavaşyavaşve ciddiyetle başm salladı. "Krynn üzerinde iki ayağ üzerinde yürüyen hiçbir varlık bu heykeli dağn yamacına oymamış" dedi cüce. "Bu korkunç bir güce sahip bir yaratık olmalı..." diye mırıldandı Laurana. "Kocaman bir yaratık..." "Kanatları olan..." "Kanatlan olan," diye mırıldandı Laurana. Tam konuşasının ortasında duyduğ bazı sözler, büyü dilinin garip ve örümcekimsi sözlerini duyunca, kanı donarak duruverdi. "Hayır!" Dönerek gayri ihtiyari büyüyü uzaklaşırmak için elini kaldırdı; daha bunu yaparken bile bir yararı olmadığnı biliyordu. Silvara sunağn yanında durmuşgül yapraklarım elinde ufalıyor, yavaşyavaşbirşyler söylüyordu. Laurana üzerine düşn büyülü uyuşklukla savaşaya çalışyordu. Aptallığ yüzünden kendi kendine küfrederek dizleri üzerine düşü, taşsıraya tutunmaya çalışı. Fakat bir yararı olmadı. Uykulu gözlerini kaldırarak TheroJ'un yuvarlandığnı, Giltha-


nas'ın da yere çöktüğnü gördü.» Yanında cüce, baş daha yere değeden horlamaya başamışı. Laurana bir takırtı sesi, yere yuvalanan bir kalkan sesi duyduktan sonra hava gül kokusuyla doldu. Kenderin hayret verici keşi Tasslehoff Silvara'nm birşyler mırıldandığm duymuşu. Büyü sözlerini tanıyan kender, içgüdüsel olarak hemen tepki vererek tabutun üzerinde duran kalkanı tuttu ve kendine çekti. Ağr kalkan üzerine kapanıp onu altında bırakarak yere etrafı çınlatan bir takırtıyla çarptı. Kalkan Tas'ı tamamiyle örtmüşü. Silvara'nm sözlerini bitirdiğni duyuncaya kadar kalkanın altına kıpırdamadan kaldı. O halde bile, bir kurbağya dönüşp doüşeyeceğni, havaya karışp karışayacağnı, ya da çok da ilginç irşylerin olup olmayacağnı anlamak için bekledi. Bir şy olmadı her ne kadar üzüldüyse de. Silvara'yı bile duyamıyordu. Sonunda oğk taşzemin üzerinde, karanlıkta yatmaktan sıkılan Tas, düşn ir tüyün sessizliğyle ağr kalkanın altından emekleyip çıktı. ütün arkadaşarı uyuyordu! Demek ki yaptığ büyü buydu. ma Silvara neredeydi? Korkunç bir canavan onları yutsun diye;j etirmeye mi gitmişi acaba?


Tas dikkatle başnı kaldırarak mezarın üzerinden baktı. Hayret içersinde Silvara'nm mezarın girişne yakın bir yerde, yere çömel-jnişolduğnu gördü. Tas onu izlerken o bir ileri bir geri sallanıyor, hafif inilti sesleri çıkartıyordu. Kızın, kendi kendine, "Nasıl bitireceğm bu iş?" dediğni duydu Tas. "Onları buraya getirdim. Bu yetmez mi? Hayır!" Yeisle başnı salladı. "Hayır, küreyi yolladım. Nasıl kullanacaklarını bilmiyorlar. Yeminimi bozmalıyım. Aynı senin söylemişolduğn gibi abla... seçim bana ait. Ama çok zor! Onu seviyorum..." Hıçkırarak, mecnun biri gibi yüzünü dizlerine kapattı Silvara. Yumuşk kalpli kender, hayatında böyle bir hüzün görmemişve onu teselli etmek için yanıp tutuşaya başamışı. Sonra konuşuğ şylerin kulağ pek de hoşgelmediğm fark etti. "Seçim zor, yemini bozmak..." Hayır, diye düşndü Tas, büyünün bana etkisi olmadığnı anlamadan, benim buradan bir çıkışyolu bulmam gerek. Fakat Silvara mezarın girişni kapatıyordu. Onun yanından süzülüp geçmeyi deneyebilirdi... Tas başnı olmaz anlamında salladı. Çok riskliydi. Delik! Yüzü aydınlandı. Zaten deliğ daha yakından incelemek istiyordu. Tek dileğ kapağn hâlâ açık olmasıydı. Kender mezarın etrafında parmak uçlarında yürüyerek sunağ gitti. İu351 te delik oradaydı, hâlâ açık duruyordu. Theros gümüşkolunu başna yastık yapmışderin uykularda onun yanında yatıyordu. Tekrar Silvara'ya bakan Tas sessizce deliğn kenarına süzüldü. Saklanmak için ş andaki konumundan daha iyi yerler olduğ kesindi. Hiç basamak yoktu ama duvarda tutunabileceğ yerler görüyordu. Onun gibi becerikli bir kenderın aşğya inmesinde hiç bir zorluk olamazdı. Belki de delik dışrıya çıkıyordu. Tas aniden arkasından bir ses duydu. Silvara iç geçirip kıpırdanmaya başamışı... Başa bir şy düşnmeyen Tas sessizce kendini delikten aşğya uzattı ve inmeye başadı. Duvarlar nem ve yosunla kaygandı ve tutumaklar da birbirlerinden uzaktı. İsanlar için yapılmışdiye düşndü huzursuzca. Kimse minik halkı düşnmüyor! Aklı o kadar başa yerlerdeydi ki, üzerine gelinceye kadar değrli taşarı fark etmemişi bile. "Reorx'un sakalı adına!" diye sövdü. (Flint'ten ödünç almışolduğ bu küfür pek hoşna gidiyordu.) Altı güzel, değrli taş-her biri eli kadar büyüktü- bu bacanın duvarlarına enlemesine bir hal a olarak dizilmişi. Üzerleri yosunla kaplanmışı ama Tas biri akışa bunların ne kadar kıymetli olduklarını anlamışı. "Şmdi, kim bu kadar harika mücevherleri buraya koymaya kal-J kar ki?" diye sordu yüksek sesle. "Eminim bir hırsızdı. Eğr onları] yerlerinden oynatabilirsem, o zaman gerçek sahiplerine teslim ede bilirim." Eli bir taş kavradı. Bacaya güçlü bir hava akımı doldu ve kenderi, kışyellerinir ağçlar üzerindeki yaprakları kopardığ gibi duvardan alıverdil Düşeye başayan Tas yukarı bakarak bacanın aydınlık olan ağj kısmının git gide küçülmesini seyretti. Bir an için Reorx'uı Çekici'nin ne büyüklükte olduğnu düşndü ve derken düşe durdu. O an için rüzgar ona taklalar attırıp duruyordu. Sonra yön değşirdi ve yan tarafa doğu esmeye başadı. Demek ki dünyanır


diğr yanına gitmiyorum, diye düşndü üzüntüyle. İini çekerek! başa bir tünelden gitmeye başadı. Sonra aniden yeniden yüksel-f meye başadığnı hissetti! Şddetli bir rüzgar onu bacadan yukan doğu sürüklüyordu! Bu oldukça neş veren olağndış bir histi.1 Gayri ihtiyari, her neyin içindeyse, acaba yanlara değbilecek mil diye kollarını açtı. Kollarını açınca hızlı hava akımları üzerindel yukarı doğu kibarca daha hızlı yükseldiğm fark etti. Belki de olmuşmdur, diye düşndü Tas, Şmdi ölüyüm ve artık havadan da hafifim. Nasıl anlayabilirim ki? Kollarını indirerek deliler gibi keselerini araşırdı. Emin değldi -kenderlerin yaşm' sonrasına ait pek bir bilgileri yoktur- ama eşalarını yanına almasına izin vermeyeceklerine dair bir his vardı içinde. Hayır, herşy buradaydı. Tas tam rahat bir nefes alıyordu ki, yavaşamaya başadığnı, hatta geri düşeye başadığm fark ettiğnde nefesi boğzına takıldı! Ne? diye düşndü çılgınca; sonra her iki kolunu da bedenine aklaşırmışolduğnu fark etti. Aceleyle kollarını yeniden açtı ve abii ki yeniden yükselmeye başadı. Ölmemişolduğna ikna] larak, bu uçuşan tad almaya baktı. Ellerini çırpan kender havada sırt üstü dönerek nereye gittiğni görmeye çalışı. Hah işe tam tepesinde uzakta ışk vardı ve git gide daha da par-laklaşyordu. Artık bir hava bacasında olduğnu görebiliyordu ama bu yuvarlanmışolduğ bacadan çok daha yüksekti.


"Dur sen, Flint bir duysun bunu!" dedi şvkle. Sonra altı değrli taş görür gibi oldu, aynı diğr bacada görmüşolduğ gibi. Hızla esen rüzgar azalmaya başadı. Tam uçmayı yaşmın bir parçası olarak görüp gerçekten eğenmeye başamışı ki bacanın tepesine vardı Tas. Hava akımları onu meşlelerle aydınlanmışbir odanın taşzeminiyle aynı seviyede tutuyordu. Tas bir daha uçmaya başayabilir mi diye biraz durdu; hatta faydası olur diye kollarını bile çırptı ama bir şy olmadı. Belli ki uçuş bitmişi. Madem ki buradayım, etrafı biraz kolaçan edebilirim diye düşndü kender, içini çekerek. Hava akımlarından aşğya atlayarak taşzemin üzerine indi ve etrafına bakınmaya başadı. Duvarlarda birkaç meşle yanıyor, odayı parlak beyaz bir parlaklıkla aydınlatıyordu. Bu odanın mezardan daha büyük olduğ kesindi! Kocaman, kavisli bir merdivenin altında duruyordu. Her bir basamaktaki koca döşme taşarı -odada bulunan tüm diğr taşar gibi- bembeyazdı; mezarın kara taşndan çok daha farklıydı. Merdivenler sağ doğu dönüyor ve görünüş göre salonun başa bir seviyesine çıkıyordu. Tepesinde, merdivenlere bakan parmaklıklar görebiliyordu -belli ki orada bir çeşt balkon vardı. Görmek için neredeyse boynunu kıran Tas, diğr duvarda yanmakta olan meşle ışğndan yanar döner şkiller, benekler seçebildiğm düşnüyordu. Kim yaktı acaba meşleleri, diye merak etti. Burası neresi? Huma'nm mezarının bir bölümü mü? Yoksa o Ejderha Dağ'na mı uçtum geldim? Burada kim yaşr? Bu meşleler kendiliklerinden tutuşadılar ya! Bu düşnceyle -emniyette olmak için- tuniğne uzanan Tas minik bıçağnı çekti. Bıçağ elmde tutarak koca merdivenlere tırmandı ve balkona çıktı. Burası çok büyük bir salondu, ama titrek meşle ışğnda pek bir şy göremiyordu. Tepedeki tavanı dev sütunlar taşyordu. Başa koca bir merdiven bu balkondan başa bir kattaki başa bir balkona gidiyordu. Tas, parmaklığ dayanarak arkasındaki duvarları görmek için arkasını döndü. "Reorx'un sakalı adına!" dedi yavaşa. "Şna bir bakın hele!" Ş dediğ bir resimdi. Daha doğusu bir duvar resmiydi. Tam Tas'ın durduğ yerin karşsından, merdivenlerin başndan başıyor ve metre metre parıltılı renklerle uzanıp gidiyordu. Kender sanata pek meraklı değldi ama hayatında bu kadar güzel bir şy daha gördüğnü hatırlayamıyordu. Yoksa görmüşmüydü? Her nedense biraz tanıdık geliyordu. Evet, baktıkça bunu daha önce görmüş olduğ hissi de artıyordu. Tas hatırlamaya çalışrak resmi inceledi. Tam önündeki duvarın üzerinde karalara saldıran, her renkten ve cinsten ejderhaya ait korkunç bir manzara vardı. Şhirler alev alevdi -aynı Tar-sis gibi- binalar ufalanıyor, insanlar kaçıyordu. Korkunç bir manzaraydı, kender aceleyle bunun yânından geçti. Gözleri resmin üzerinde balkon boyunca yürümeye 4evam etti. Tam duvar resminin ortasma varmışı ki nefesi kesildi. "Ejderha Dağ! İu351 te o -orada duvarda!" diye fısıldadı kendi kendine ve fısıltısının yankılanıp kendisine gelmesine hayret etti. Çarçabuk etrafına bakınarak, balkonun ucuna doğu yürüdü. Parmaklığ yaslanarak resme yakından baktı. Gerçekten de ş anda içinde bulunduğ Ejderha Dağ'nı gösteriyordu. Ancak bu resim sanki dağdev bir kılıçla tam ortadan ikiye ayrılmışgibi gösteriyordu!


"Ne kadar güzel!" diye içini çekti harita düşünü kender. "Tabii ya," dedi. "Bu bir harita! Ye ben de tam buradayım! Dağn içine çıktım." Ani bir farkındalıkla odaya bakındı. "Ejderhanın boğzın-dayım. Bu salonun bu kadar komik bir şkli olmasının nedeni de bu." Haritaya geri döndü. "Duvardaki resim burada ve ş anda üzerinde durduğm balkon da burada. Ve sütunlar..." Etrafında tam bir dönüşyaptı. "Evet, büyük merdivenler orda." Geriye döndü. "Baş çıkıyor! Ve benim gelişyolum da bu. Bir çeşt rüzgar bölümü. 'Ama kim inş etmişbunu...ve neden?" Tasslehoff resimde bir ipucu bulabilir umuduyla balkon boyunca araşırmaya devam etti. Galerinin sağyanına başa bir savaşsahnesi resmedilmişi. Ama bu onu dehşte düşrmemişi. Al ejderhalar vardı, siyah, mavi ve beyaz ejderhalar -hem ateş hem buz kusan- ama onlarla savaşn başa ejderhalar da vardı, gümüşve altın rengi ejderhalar... "Hatırladım!" diye bağrdı Tasslehoff. Kender zıp zıp zıplamaya, çılgınlar gibi bağrmaya başamışı. "Hatırlıyorum! Hatırlıyorum! Pax Tharkas'taydı. Fizban göstermişi bana. Dünyada iyi ejderhalar da var. Kötü olanlarla savaşamız için bize yardım edecekler! Sadece onları bulmamız gerek. Ve işe ejderhamızrakları!" "Kahrolasıca!" diye hırladı bir ses kenderin altından. "İsan biraz uyuyamıyacak mı? Nedir bu şmata? Ölüleri bile yerinden kaldıracak kadar gürültü yapıyorsun!"


Tasslehoff bıçağ elinde, telaşa arkasını döndü. Burada yalnız \ olduğna yemin edebilirdi. Ama hayır. Meşle ışğnın dışnda kalmışgölgeli bir bölgedeki taşsıralardan birinden doğulmakta olan kara, cübbeli bir suret vardı. Şyle bir kendini silkeledi, gerindi, sonra kalkarak hızla kendere'doğu ilerleyerek merdivenlerden tırmanmaya başadı. Tas kaçamazdı, isteseydi bile; ayrıca kender bu gelenin kim olduğnu çok merak ettiğni fark etti. Bu garip yaratığ ne olduğnu, uyumak için neden bir Ejderha Dağnın boğzını seçmişolduğnu sormak için ağını açmışı ki suret ışğ çıktı. Gelen yaşı bir adamdı. Bu... Tasslehoff'un bıçağ yere düşü. Kender sendereleyerek geri geri parmaklığ dayandı. Hayatında ilk, son ve tek bir kez Tasslehoff Burrfoot'un nutku tutulmuşu. "F-F-F..." Boğzından bir gaklamadan başa hiç bir ses gelmemişi. "Eee, ne var? Konuşana!" diye atıldı yaşı adam, üzerinde dikilerek. "Bir dakika önce yeterince gürültü çıkartabiliyordun. Ne oldu? Birşyler yanlışbir taraflara mı gitti?" "F-F-F..." diye kekeledi Tas zayıf bir sesle. "Ay zavallı çocuk. Bir dertten muzdaripsin ha? Konuşa özürlü. Üzücü, üzücü. Al..." Yaşı adam cübbesinin içini karışırdı, Tasslehoff önünde tir tir titrerken, o üzerindeki sayısız keseleri açıp duruyordu. "İu351 te," dedi suret. Madeni bir para çıkartarak bunu kenderin uyuşuşavucuna koydu ve minik, cansız parmaklarını kapattı. "Hadi koşşmdi. Bir ermişbul..." "Fizban!" diyebildi sonunda Tasslehoff. "Nerede?" diye döndü yaşı adam arkasına. Asanını kaldırarak korkuyla karanlığ doğu baktı. Sonra sanki aklına bir şy gelmişgibi oldu. Tekrar geri dönerek Tas'a yüksek bir fısıltıyla sordu, "Şmdi; sen bu Fizban'ı görmüşmuydun? O ölmedi mi?" "Bildiğm kadarıyla ben de öyle düşnüyordum..." dedi Tas zavallı bir tavırla. "O zaman etrafta dolaşp insanları korkutmamalı!" dedi yaşı adam kızarak. "Onunla bir konuşyım. Hu, sen!" diye bağrmaya başadı. Tas titreyen bir elle uzanarak yaşı adamın cübbesine asıldı. "B-ben emin değlim a-ama galiba sen Fizban'sın." "Yok canım, hakkatten mi?" dedi yaşı adam hayret içinde. "Bu sabah üzerimde biraz ağrlık vardı ama o kadar kötü olduğnu bilmiyordum." Omuzları düşü. "Demek ki ben ölüyüm. Bu kadar. Nalları dikmişm." Sıraya kadar sendeleyerek gidip çöktü. "Güzel bir cenaze töreni oldu mu?" diye sordu. "Çok insan geldi mi? Yirmi bir pare top atış oldu mu? Hep yirmi bir pare top atış istemişmdir..." "I -ıh," diye kekeledi Tas, top atışnın ne olduğnu merak ederek. "Şy seninki... daha çok...bir çeşt anma töreni de denebilirdi. Yani, biz -ııı- senin şyini bulamadık -nasıl söylesem?" "Benden arta kalanları mı?" dedi yaşı adam yardım etmeye çalışrak.Aa...arta kalanlar." Tas kızarmışı. "Baktık ama sadece tavuk tüyleri vardı...ve kara elf...ve Tanis canlı kurtulabildiğmiz için şnslı olduğmuzu söyledi..." "Tavuk tüyleri!" dedi yaşı adam hiddetle. "Benim cenazemle tavuk tüylerinin ne alakası var?" "Biz -m- sen, ben ye Sestun. Sestun'ı, o lağm cücesini hatırlıyor musun? Şy Pax Tharkas'ta kocaman, devasa bir zincir vardı. Sonra o koca al ejderha. Biz zincire tutunmuşuk, ejderha ateşkustu, zincir kırıldı ve düşeye başadık" -Tas öyküsüne ısınmaya başamışı; bu en gözde öykülerinden biri olma yolundaydı- "ben artık


herşy bitti, diyordum. En aşğ yirmibeşmetrelik bir düşşü bu (bu Tas'ın öyküyü her anlatışnda artıyordu) ve sen de benim al-tımdaydın ve senin bir büyü yaptığnı duydum..." "Evet, ben oldukça iyi bir büyücüyümdür biliyor musun." "Aa, evet," diye kekeledi Tas sonra acele acele devam etti. "Sen bu büyüyü söyledin -Tüydüşş veya onun gibi bir şy işe. Her neyse, daha ilk kelimeyi söylemiş 'tüy' demişin ki birden bire" -kender o anda olanları hatırlayınca yüzünde bir korku ifadesiyle ellerini iki yana açtı- "milyonlarca, milyonlarca, milyonlarca tüy doldu her yana..." "E, sonra ne oldu?" diye bilmek istedi yaşı adam Tas'ı dürterek. "A, şy burada işer biraz -ııı- karışyor," dedi Tas. "Bir çığık ile güm diye bir ses duydum. Şy aslında daha çok bir birşyin patlayıp saçılma sesi vardı ye ben de patlayıp saçılanın sen olduğnu d-d-düşnmüşüm." "Ben mi?" diye bağrdı yaşı adam. "Saçılmışış" Hiddetle kendere baktı. "Ben hayatımda patlayıp saçılmadım!" "Sonra Sestun ile ben zincirle birlikte tavuk tüyleri arasına yuvarladık. Ben bakındım -gerçekten bakındım." Yaşı adamın cesedini ararken yaşdığ üzüntüyü hatırlayan Tas'ın gözleri yaşrmışı. "Ama çok fazla tüy vardı...sonra dışrda, ejderhaların dövüşükleri yerde korkunç bir karışklık vardı. Sestun ile birlikte kapıya gittik; sonra Tanis'i bulduk; sonra ben geri gidip seni biraz daha aramak istedim ama Tanis olmaz dedi..." "Yani beni tavuk tüylerinden bir yığn altında gömülü bıraktın, öyle mi?" "Bence bu korkunç derecede güzel bir cenaze töreniydi," diye kekeledi Tas. "Altınay konuşu, sonra Elistan konuşu. Sen Elis-tan'la tanışadın ama Altınay'ı hatırlıyorsun değl mi? Ve Tanis'i?" "Altınay..." diye mırıldandı yaşı adam. "A, evet. Güzel kız. Koca, ciddi yüzlü delikanlı da ona aşktı." "Nehiryeli!" dedi Tas heyecanla. "Ya Raistlin?" "Sıska tip. Felaket bir büyücüydü," dedi yaşı adam ciddiyetle, "ama eğr o öksürüğnün çaresine bakmazsa bir şy olacağ yok." "Sen Fizban'sın!" dedi Tas. Neşyle hoplayıp zıplayarak; kollarını yaşı adama dolayıp ona sıkı sıkı sarıldı. "Tamam, tamam," dedi Fizban utanıp, Tas'ın sırtını okşyarak. "Bu kadarı yeter. Cübbemi buruşuracaksın. Burnunu çekip durma. Buna dayanamıyorum. Mendil ister misin?" "Hayır benim bir tane var..." "Hah, böylesi daha iyi. A, dur bakayım, o mendil benim galiba. Bunlar benim ismimin ilk harfleri..." "Öyle mi? Demek ki düşrmüşün." "Şmdi seni hatırladım!" dedi yaşı adam yüksek sesle. "Sen Tassle, Tasslebilmem-nesin." "Tasslehoff. Tesslehoff Burrfoot," diye cevap verdi kender. "Ben de..." Yaşı adam durdu. "Adım neydi dediydin?" "Fizban." ı "Fizban. Evet..." Yaşı adam bir an düşndükten sonra başnı salladı. "Valla o öldü sanıyordum ama..."


10 Silvara'mn sırrı. Nasıl kurtulabildin?" diye sordu Tas, Fizban ile paylaş mak için kesesinden kuru bir meyva çekip çıkartırken. Yaşı adam dalgın görünüyordu. "Kurtulduğmun farkında değldim," dedi yaşı adam özür dilercesine. "Korkarım bu konuda en ufak bir fikrim yok. Ama düşnüyorum da o gün bugündür tavuk yiyemez oldum. Şmdi" -kendere keskin bir bakışattı- "sen burada ne arıyorsun?" "Birkaç arkadaşmla birlikte geldim buraya. Diğrleri ise bir yerlerde dolanıyorlardır, eğr hâlâ hayattalarsa." Yeniden burunu çekti. "Hayattalar. Merak etme." Fizban Tas'ın sırtım okşdı. "Öyle mi dersin?" diye yüzü aydınlandı Tas'ın. "Her neyse , biz burada Silvara ile birlikte..." "Silvara!" Yaşı adam ayağ sıçradı, beyaz saçı çılgınlar gibi uçuşyordu. Yüzündeki belirsizlik ifadesi geçmişi.


"Nerede o?" diye bilmek istedi yaşı adam sertçe. "Ve arkadaşarın, onlar nerede?" "A-aşğda," diye kekeledi Tas, adamın bu değşmi karşsında hayrete düşrek. "Silvara onlara bir büyü yaptı!" "Ya, yaptı demek, öyle mi?" diye mırıldandı yaşı adam. "Bir bakalım. Haydi." Balkon boyunca yürümeye başadı, o kadar hızlı yürüyordu ki Tas yetişbilmek için koşak zorunda kalıyordu. "Neredeler dediydin?" diye sordu yaşı adam merdivenlerin yakınında durarak. "Tam olarak söyle," diye kestirdi attı. "Iıı...mezar! Huma'nm mezarı. Silvara öyle demişi." "Hıh. Eh en azından yürümek zorunda kalmayacağz." Yerde bulunan, Tas'ın içinden çıkıp geldiğ deliğ doğu gitmek için merdivenlerden inen yaşı adam tam deliğn ortasına adımını attı. Biraz yutkunan Tas da yaşı adamın cübbesine yapışrak, ona katıldı. Altlarındaki karanlığn üzerinde muallakta duruyorlar, etraflarından yukarı doğu üfleyen serin havayı hissedebiliyorlardı. "Aşğya," dedi yaşı adam. Yukardaki galerilerin tavanına, doğu yükselmeye başadılar. Tas başndaki saçların dikildiğni hissetti. "Aşğya, dedim!" diye bağrdı yaşı adam hiddetle, elindeki asayı altındaki deliğ doğu tehditle sallayarak. Bir höpürtü sesi duyuldu ve her ikisi de aşğya doğu öyle bir emilmeye başandı ki, Fizban'ın şpkası başndan uçtu. Şpkası aynı al ejderhanın ininde kaybettiğ şpkaya benziyor> diye düşndü Tas. Eği büğü ve biçimsizdi ve belli ki kendine göre bir aklı vardı. Fizban şpkasını yakalamak için büyük bir hamle yaptı ama ıskaladı. Öte yandan şpka onların onbeşmetre kadar üzerinden aşğ doğu süzülüyordu. Tasslehoff büyülenmişesine aşğya bakıyordu ve tam bir soru soracaktı ki, Fizban onu susturdu. Asasını tutan yaşı büyücü kendi kendine fısıldamaya, havada garip işretler yapmaya başadı. Laurana gözlerini açtı. Taşan soğk sıranın üzerinde yatmış, kara ve pırıl pırıl parlayan tavana bakıyordu. Nerede olduğ hakkında bir fikri yoktu. Sonra hatıralar geri döndü. Silvara! Hızla oturarak, şmşk gibi odanın etrafına göz gezdirdi. Flint homurdanarak boynunu ovuyordu. Theros, aklı karışışbir halde gözlerini kırpışırarak etrafına bakmıyordu. Ayağ kalkmışolan Gilthanas, Huma'nın mezarının ucunda durmuşkapıdaki birşye bakıyordu. Laurana ona doğu yürürken, elf lordu döndü. Parmağnı dudağna götürerek, başyla kapı tarafına doğu bir işret yaptı Silvara orada oturmuş baş kollan arasında, acı hıçkırıklarla ağıyordu. Laurana tereddüt etti, dudaklarındaki hiddet dolu sözcükler ölüyordu. Beklediğ şyin bu olmadığ kesindi. O ne ummuşu? diye sorguladı kendi kendine. Büyük bir ihtimalle bir daha hiç uyanmamayı. Mutlaka bir açıklama olmalıydı. İerlemeye başadı. "Silvara..." diye başadı. Kız sıçradı, gözyaşarmdan sırılsıklam yüzü korkudan kül gibi' kesilmişi. "Uyanmışne yapıyorsunuz? Kendinizi benim büyümden nasıl kurtardınız?" dedi hayret içinde, duvara arkasını vererek. "Sen onu boşer!" diye cevap verdi Laurana, nasıl kalktığ hakkında hiç bir fikri


olmamasına rağen. "Sen bize anlat bakalım..." "Bu benim isimdi," diye beyan etti derin bir ses. Laurana ve diğrleri dönerek kurşni renkli cübbeler içinde, beyaz sakallı yaşı bir adamın yerdeki delikten ciddiyetle yükseldiğni gördüler. "Fizban!" diye fısıldadı Laurana gözlerine inanamayarak. Bir takırtı, tukurtu sesi duyuldu. Flirit kaskatı kesilip bayılmışı. Kimse ona bakmadı bile. Sadece yaşı büyücüye korkuyla bakıyorlardı. Sonra, tiz bir çığıkla Silvara, kendini soğk taşzemine atarak titremeye ve yavaşyavaşsızlamaya başadı. Diğrlerinin bakışarını görmezlikten gelen Fizban, mezar odasının zemini üzerinde ilerleyip, mezarın ve baygın cücenin yanından geçerek Süvara'ya geldi. Arkasından Tasslehoff delikten çıkmışı. "Bakın kimi buldum," dedi kender gururla. "Fizban! Ve uçtum Laurana. Deliğn içine atladım ve dosdoğu havada uçmaya başadım. Sonra orada altın ejderhalar olan bir resim var; sonra Fizban kalktı bana bağrmaya başadı ve -itiraf etmeliyim ki bir an için orada kendimi biraz garip hissetim. Sesim gitti ve...Flint'e ne oldu?" "Sus Tas," dedi Laurana mecalsizce, gözleri Fizban'daydı. Diz çökmüşyaşı adam Yabani elfi sarsıyordu. "Silvara neler yaptın?" diye sordu Fizban ciddiyetle. Laurana o zaman belki de kızın bir hata yapmışolabileceğni düşndü -belli ki bu, yaşı büyücünün giysilerini giymişbaşa bir yaşı adamdı. Bu ciddi yüzlü, güçlü adamın onun hatırladığ yaşı sersem büyücü olmadığ kesindi. Ama hayır, o yüzü nerede olsa hatırlardı, o şpka bir yana! Önünde duran Silvara ile Fizban'ı izleyen Laurana, ikisi arasında sessiz, şmşk gibi güçlü ve korkunç bir gücün dalgalandığnı hissediyordu. Bu mekandan koşrak uzaklaşak ve sonunda yorgunluktan yığlıp kalıncaya kadar koşak için bir dürtü vardı içinde. Ama kıpırdıyamıyordu. Sadece bakıyordu. "Silvara neler yaptın?" diye bilmek istedi Fizban. "Yeminini bozdun!" "Hayır!" diye inledi kız, yerde yaşı büyücünün ayaklarının dibinde kıvranarak. "Hayır, bozmadım. Daha bozmadım..." "Dünyada başa bir bedenle dolaşın, insanların işne burnunu soktun. Sadece bu kadarı bile yeter. Ama en önemlisi onları buraya getirdin!" Silvara'nın sırılsıklam yüzü şddetli bir ıstırapla çarpılmışı. Laurana kendi göz yaşarının, kontrolü dışnda yanaklarından aktığnı hissediyordu. "Tamam o zaman!" diye bağrdı Silvara cüretle. "Yeminimi bozdum, en azından bozmaya çalışım. Onları buraya getirdim. Getirmek zorundaydım! Çaresizliğ ve çekilen ıstırapları gördüm. Sonra..." -sesi kısıldı, gözleri uzaklara daldı- "bir küreleri vardı..." "Evet," dedi Fizban yavaşa. "Bir ejderha küresi. Buz Dağ Şto-su'ndan alınmış Senin eline geçti. Sen küreyle ne yaptın Silvara? Şmdi küre nerede?" "Onu yolladım..." dedi Silvara anca duyulabilen bir sesle. Fizban sanki birden yaşanıvermişi. Yüzünde yorgun bir ifade belirdi. Derin bir iç çekerek asasına yaslandı. "Onu nereye yol-ladın Silvara? Ejderha küresi nerede şmdi?" "St-Sturm'de," diye araya girdi Laurana korkarak. "Onu Sanc-rist'e götürdü.


Bunun anlamı ne? Sturm tehlikede mi?" "Kim?" Fizban omuzundan arkaya baktı. "A, selamlar olsun şkerim." Kızı görünce yüzü aydınlandı. "Seni tekrar görmek ne hoş Baban nasıl?" "Babam..." Laurana aklı karışrak başnı salladı. "Bak şmdi ihtiyar adam, babamı boşer! Kim..." "Ya kardeşn." Fizban bir elini Gilthanas'a doğu uzattı. "Seni görmek ne hoşdelikanlı. Sizi de lordum." Hayret içinde olan Theros'a eğlerek selam verdi. "Gümüşkol ha? Bak bak" -Silvara bir bakışfırlattı- "ne de büyük bir tesadüf. Theros Ironfeld idiniz değl mi? Hakkınızda çok şy duydum. Benim adım da..." Yaşı büyücü durdu, kaşarı çatıldı. "Benim de adım..." "Fizban," diye telafi etti Tasslehoff yardım sever bir edayla. "Fizban." dedi yaşı adam gülümseyip başnı sallayarak. Luarana yaşı büyücünün Silvara'ya doğu uyaran bir bakışfırlattığnı gördüğnü düşndü. Kız, sanki aralarında sessiz ve gizli bir sinyal alışeriş olmuşgibi başnı eği. Fakat daha Laurana fırıldak gibi dönen düşncelerini bir hale yola koyamadan Fizban yemden ona döndü. "Ve şmdi Laurana, Silvara'nın kim olduğnu merak ediyorsundur. Bunu söyleyip söylememek Silvara'ya kalmış Çünkü benim şmdi ayrılmam gerekiyor. Önümde uzun bir yolculuk var." "Onlara söylemek zorunda mıyım?" sordu Silvara hafifçe. Hâlâ dizleri üzerindeydi ve konuşrken gözleri Gilthanas'a kayıyordu. Fizban onun bakışarını takip etti. Elf lordunun gergin yüzünü görünce yüzü yumuşdı. Sonra başnı hüzünle salladı. Silvara ellerini ona doğu yakaran bir tavırla kaldırmışı. Fiz ban ona doğu ilerledi. Kızın ellerini tutarak ayağ kaldırdı. Kız| - kollarını Fizban'ın boynuna doladı; Fizban da ona sıkı sıkı sarıldı. "Hayır Silvara," dedi, sesi yumuşk ve sevecenlikle doluydu "onlara söylemek zorunda değlsin. Ablan gibi seçim sana ait" Buraya geldiklerini bile unutmalarını sağayabilirsin." Aniden Silvara'nın yüzünde kalan tek renk gözlerinin koj mavişydi. "Ama bunun anlamı...." "Evet Silvara," dedi yaşı adam. "Karar sana ait." Kızı anlından! öptü. "Elveda Silvara." Dönerek diğrlerine baktı. "Hoşakalın, hoşakalın. Sizi! eniden görmek çok hoş Ş tavuk tüyleri hakkında biraz darüdım; ma -küsmedim." Bir dakika kadar kaşarını çatarak Tasslehoff'a aktı. "Geliyor musun? Bütün gece bekleyecek değlim!" "Gelmek mi? Seninle mi?" diye bağrdı Tas, Flint'in başnı tol iye taşzemine bırakarak. Kender ayağ kalktı. "Elbette, dur toramı alayım..." Sonra yerde baygın yatan cüceye bakarak durdu. Flint..." "O iyi olacak," diye söz verdi Fizban. "Arkadaşarından çok uzun süre ayrılmayacaksın. Onları " -kendi kendine söylenerek! kaşarını çattı- "yedi gün, üç daha, biri oraya koy, yedi kere dört kaçtı? Aman işe Kıtlık Zamanı'nda yeniden görürsün. Divan top-lantısını o zaman yapacaklar. Şmdi haydi. Yapacak işerim var Arkadaşarın güvenilir ellerde. Silvara onlara bakar, bakarsın değl mi


şkerim?" Yabani elfe doğu döndü. "Onlara söyleyeceğm," diye söz verdi elf kızı hüzünle; gözleri Güthanas'taydı. Elf lordunun, yüzü solmuş korku tüm ruhuna yayılırken bir orıa, bir Fizban'a bakıyordu. Silvara içini çekti. "Haklısın. Yeminimi çok önce bozmuşum. Yapmaya niyetlendiğm şyi bitirmeliyim. "Nasıl istersen." Fizban elini Silvara'nın başna koyup gümüşsaçlarını okşdı. Sonra geri döndü. "Cezalandıralacak mıyım?" diye sordu kız, tam yaşı adam gölgelere adımını atarken. Fizban durdu. Başnı sallayarak omuzundan geriye baktı. "Kimisi, ş anda bile cezalanmakta olduğnu düşnebilir, Silvara," dedi yavaşa. "Ama ne yaptınsa, aştan yaptın. Nasıl ki seçim sana aitti, ceza da sana ait olacak." Yaşı adam karanlıklara daldı. Keseleri arkasından zıplayıp duran Tasslehoff arkasından koşyordu. "Hoşakal Laurana! Hoşçakal Theros! Flint'e iyi bakın!" Bunu takip eden sessizlikte Laurana yaşı adamın sesini duyabiliyordu. "Neydi ş isim? Fizbut, Furball..." "Fizban!" dedi Tas tiz bir sesle. "Fizban...Fizban..." diye mırıldandı yaşı adam. Bütün gözler Silvara'ya çevrildi. Artık sakindi, kendi kendiyle barışışı. Yüzü hüzünle dolu olsa da, daha önce görmüşoldukları işence veren, acı hüzün değldi bu. Bu kayıptan duyulan bir hüzündü, pişan olacak birşyi olmayan birinin huzur dolu, boyun eğn hüznüydü. Silvara Gilt-hanas'a doğu gitti. Elf lordunun ellerini eline alarak, yüzüne o kadar büyük bir aş|a baktı ki, Gilthanas kızın veda edeceğni anlamışolsa bile kendisini kutsanmışhissetti. "Seni kaybediyorum Silvara," diye mırıldandı buruk bir sesle. Bunu gözlerinden anlayabiliyorum. Ama nedenini bilmiyorum! Beni seviyorsun..." "Seni seviyorum elf lordu," dedi Silvara yavaşa. "Seni yaralan-mıŞhalinle kumda yatarken gördüğmde sevmişim. Bana bakıp Sülürnsediğnde benim kaderimin de ablamınkiyle aynı olacağnı an-tarnışım." İini çekti. "Fakat bu, bu biçime girdiğmizde hepimizin göze alması gereken bir risk. Her ne kadar gücümüzü bu biçime taşsak da biçimin kendisi, zayıflığ etkisi altına alıyor. Ya da bu zayıflık mı acaba? Sevmek..." "Silvara, anlamıyorum!" diye bağrdı Gilthanas. "Anlayacaksın," diye söz verdi kız, sesi yumuşktı. Baş önüne eğk. Gilthanas kızı elleriyle kavrayarak tuttu. Kız yüzünü elf lordu göğüne gömdü. Gilthanas kızın o güzel gümüşsaçlarını öptükten sonra hıçkırarak kucakladı. Laurana arkasını döndü. Istırapları izinsiz bakılamayacak adar kutsal görünmüşü gözüne. Kendi gözyaşarını içine kıtarak etrafına bakınmaya başadı; derken aklına cüce geldi. ulumundan biraz su alarak Flint'in yüzüne serpti. Hint gözlerini kırpışırarak açtı. Cüce bir an için Laurana'ya baktıktan sonra titreyen elini uzattı. "Fizban!" diye fısıldadı cüce boğk bir sesle.


Biliyorum," dedi Laurana, cücenin Tas'ın ayrılışhaberini naşl arşlıyacağnı merak ederek. Fizban ölmüşü!" dedi Rint nefesi kesilerek. "Tas öyle demişavuk tüylerinden bir yığn içinde!" Cüce oturmaya çalışı. O ıçan beyinli kender nerede?" "Gitti Flint," dedi Laurana. "Fizban ile birlikte gitti." Gitti mi?" Cüce etrafına boşboşbaktı. "Gitmesine izin mi ver in? O yaşı adamla?" Korkarım öyle..." "Onun o ölü yaşı adamla gitmesine izin mi verdin?" Aslında pek bir seçme hakkım yoktu." Laurana gülümsedi Bu onun kararıydı. Merak etme iyi olacaktır..." Nereye gittiler?" Flint ayağ kalkarak eşalarını sırtladı. Onların peşnden gidemezsin," dedi Laurana. "Lütfen Flint. ollarını cücenin omuzuna doladı. "Sana ihtiyacım var. Seq anis'in en eski arkadaşsın, benim akıl hocamsın..." "Ama o bensiz gitti," dedi Rint sızlanarak. "Nasıl gidebilir? Neden ben onun gidişni göremedim?" Bayılmışın..." "Ben öyle bir şy yapmam!" diye gürledi cüce. "Sen...sen kaskatı kesildiydin," diye kekeledi Laurana. "Ben hiç bayılmam!" diye beyan etti cüce kızgınlıkla. "O kayığ güvertesinde kapıldığm ölümcül hastalığn tekrarı olsa gerek. flint eşalarını yere bırakarak kendisi de yanına çöktü. "Aptal kender. Ölü ve yaşı bir adamla kaçıp gitti." Theros Laurana'nın yanına gelerek onu bir kenara çekti. "O yaşı adam kimdi?" diye sordu merakla. "Bu uzun bir hikaye." Laurana içini çekti. "Aynca ben bu sorunun cevabını verebileceğmden bile emin değlim." "Bana tanıdık geldi." Theros kaşarını çatarak başnı salladı. "Yalnız onu daha önce nerede gördüğmü hatırlıyamıyorum ama her nedense Solace ile Son Yuva Hanı'nı çağışırıyor bana. Üstelik beni tanıyordu da..." Demirci gümüşeline baktı uzun uzun. "Bana baktığnda, aynı bir ağçta dolaşn yıldırım gibi içimde bir şk hissettim." Koca demirci ürpererek Silvara ve Gilthanas'a doğu baktı. "Peki ya buna ne dersin?" "Sanırım sonunda öğenmek üzereyiz," dedi Laurana. "Haklıydın," dedi Theros. "Ona güvenmemişin..." "Ama doğu nedenlerden dolayı değl," diye itiraf etti Laurana suçluluk duyarak. Hafif bir ah ederek Gilthanas'ın kollarından uzaklaşı Silvara. Elf lordu gönülsüzce kızı bıraktı. "Gilthanas," dedi Silvara derin ve titrek bir nefes alarak, "duvardan bir meşle alarak önümde tut." Gilthanas tereddüt etti. Sonra, neredeyse hiddetle kızın dediklerini yaptı. "Meşleyi şrada tut..." diye tarif etti kız; sonunda ışk önünde alevleninceye kadar oğanın eline kumanda etti. "Şmdi...arkamda duvardaki gölgeme bak," dedi titreyen bir sesle. Mezar sessizdi, sadece meşlenin çıtırtısı duyuluyordu. Sil-, vara'nm gölgesi,


ardındaki soğk taşduvarda hayat buldu. Yolarkadaşarı gölgeye bakıyordu ve -bir an için- hiç biri bir şy söyleyemedi. Silvara'nın duvara düşn gölgesi, genç bir elf kızının gölgesi değldi. Bu bir ejderhanın gölgesiydi. "Sen bir ejderhasın!" dedi Laurana şk olmuşbir halde. Elini kılıcına koydu ama Theros onu durdurdu. "Hayır!" dedi aniden. "Hatırladım. O yaşı adam..." Koluna baktı. "Şmdi hatırlıyorum. Son Yuva Hanı'na gelirdi sık sık! Daha değşk giyinirdi. Bir büyücü değldi ama oydu! Yemin ederim! Çocuklara masallar anlatırdı. İi ejderhalarla ilgili masallar. Altın ejderhalarla ve ..." "Gümüşejderhalarla," dedi Silvara Theros'a bakarak. "Ben bil gümüşejderhayım. Ablam Huma'ya aşk olan GümüşEjderha'ydı ve son büyük savaş onunla birlikte katıldı..." "Yo!" diye fırlattı meşleyi yere Gilthanas. Bir an için ayaklarının dibinde titreşk kaldıktan sonra hiddetle üzerine basaral; meşleyi söndürdü. Silvara onu hüzünlü gözlerle izliyordu; om teselli etmek için elini uzattı. Gilthanas dehşt dolu gözlerle bakarak onun temasından çekin-di. Silvara elini yavaşyavaşindirdi. Hafifçe içini çekerek, evet, an lamında başnı salladı. "Anlıyorum," diye mırıldandı. "Üzgünüm. Gilthanas titremeye başadıktan sonra ıstırapla iki büklüm oldu üçlü kollarıyla Gilthanas'a sarılan Theros onu bir sıraya götürene zerini pelerini ile örttü. "Şmdi kendime gelirim," diye geveledi Gilthanas. "Yalnız beri kendi başma bırakın, bırakın düşneyim. Bu delilik! Bu bir kabus. Bir ejderha!" Gözlerini, sanki görüntüleri sonsuza kadar gözünden uzaklaşırmak istercesine sıkı sıkı yumdu. "Bir ejderha..." diye fısıldadı mahvolmuşbir halde. Theros onun sırtım kibarca sıvazladık-tan sonra diğrlerinin yanına gitti. "Diğr iyi ejderhalar nerede?" diye sordu Theros. "Yaşı adam; çok olduğnu söylemişi. Gümüşejderhalar, altın ejderhalar..." "Çok fazlayız," diye cevap verdi Silvara gönülsüzce. "Buz Duvar'da gördüğmüz gümüş ejderha gibi!" dedi' Laurana. "O da iyi bir ejderhaydı. Eğr sayınız çoksa, birleşn! Bizim kötü ejderhalarla savaşamıza yardım edin!". "Hayır!" diye bağrdı Silvara hiddetle. Mavi gözleri alev alev oldu ve Laurana onun hiddeti önünde bir adım geriledi. "Neden?" "Size anlatamam." Silvara'nın elleri sinirle kasılıyordu. "Bu o yeminle ilgili birşy!" diye ısrar etti Laurana. "Öyle değl mi? Bozduğn yeminle. Ve Fizban'a sorduğn cezayla ilgili..." "Size anlatamam!" Silvara alçak ve ateşi bir sesle konuşyordu. "Yaptığm yeterince kötü zaten. Ama bir şy yapmam gerekiyordu! Dünyada yaşyıp mazlum insanların acı çekmelerine daha fazla dayanamazdım! Belki bir yardımım olur diye düşndüm ve elimden geleni yaptım. Elfleri birleşirmek için uzun uzun uğaşım. Onların savaş girmelerini engelledim, ama işer gittikçe kötüleşi. Sonra siz geldiniz; sizin büyük bir tehlike içinde olduğnuzu gördüm, hiç birimizin hayal bile edemiyeceğ kadar büyük bir tehlike. Çünkü yanınızda..." Sesi tekledi.


"Ejderha küresi!" dedi Laurana birden bire. "Evet." Silvara yumruklarım çaresizlikle sıkmışı. "O zaman bir seçim yapmak zorunda olduğmu anladım. Sizde küre vardı ama mızrak da vardı. Hem mızrak, hem küre bana gelmişi! İisi birlikte! Bu bir işret, diye düşndüm ama ne yapmam gerektiğni bilmiyordum. Küreyi buraya getirerek sonsuza kadar emniyet içinde tutmayı düşndüm. Sonra, yolculuk ederken, şvalyelerin onun burada kalmasına hiç bir zaman izin vermeyeceklerini fark ettim. Sorun yaşnacaktı. O zaman elime fırsat geçince küreyi yolladım." Omuzları çöktü. "Belli ki bu yanlışbir karardı. Ama bunu nasıl bilebilirdim?" "Neden?" diye sordu Theros hararetle. "Küre ne iş yarıyor? Kötü mü? O şvalyeleri tehlikeye mi attın?". "Büyük kötülük," diye mırıldandı Silvara. "Büyük iyilik. Kim bilebilir? Ben bile ejderha kürelerini anlayamıyorum. Çok uzun bir zaman önce, çok güçlü büyü kullanıcıları tarafından dövülmüş lerdi." "Fakat Tas'ın okuduğ kitapta onları kullanarak ejderhaların denetim altına alınabilecekleri yazıyor!" dedi Flint. "Bunları bir çeşt gözlükle okumuşu. Gerçeğ gösteren gözlükler diyordu onlara. Onların yalan söylemediklerini söylüyordu..." "Hayır," dedi Silvara hüzünle. "Doğu. Aslında çok doğu -korkarım arkadaşarınız acı bir pişanlık duyarak anlayacaklar bunu." Üzerlerindeki korku çemberi daralan yolarkadaşan, sadece ilthanas'ın hıçkırıklarıyla bozulan bir sessizlik içinde bir arada turuyorlardı. Meşleler, mezarın duvarlarına ölümsüz hayaletler ibi dans eden, kaçışn gölgeler yolluyordu. Laurana, Huma ile ümüşEjderha'yı hatırladı. En son, korkunç savaş düşndü -gök erin ejderhalarla dolmuş toprağn alevler ve kan içinde patladığavaş.\ "O halde neden getirdin bizi buraya?" diye sordu Laurana Silvara'ya sessizce. "Neden hepimizin küreyi alıp uzaklaşamıza izin vermedin?" "Onlara söyleyebilir miyim? Bu güce sahip miyim?" diye sızlandı Silvara görülmeyen bir ruha. Yüzünde hiç bir ifade olmaksızın, elleri kucağnda kıpır kıpır, uzun bir süre sessizce oturdu. Gözleri kapandı, baş eğldi, dudaklan kıpırdandı. Yüzünü elleriyle kapattıktan sonra hareketsiz otuJ du. Sonra, titreyerek, kararını verdi. Ayağ kalkan Silvara Laurana'nm eşalarına doğu yürüdü Diz çökerek, yolarkadaşarmm onca uzun ve yorucu bir mesafede getirmişoldukları kırık tahta parçasının örtüsünü dikkatlice açd Silvara bir kez daha yüzünde bir huzurla duruyordu. Ama şmd hem gurur, hem de güç vardı yüzünde. İk kez olarak Laurana kızın bir ejderha kadar güçlü ve mükemmel olduğna inanma) başamışı. Gümüşsaçları meşle ışğnda pırıldarken gururll yürüyen Silvara gidip Theros Ironfeld'in önünde durdu. "Gümüş Kollu Theros'a," dedi, "ejderhamızrağm dövrrt gücünü bahşdiyorum." Kızıl 'Büyücü ve harika İlüzyon!


Domuz ve Islık meyhanesinin tozlu masalarının üzerinde gölgeler sürünüyordu. Balifor Körfezi'nden esen deniz meltemi, yerine tam oturmayan ön pencerelerden geçerken ıslık çalıyor -hanın isminin son bölümünü oluşuran, o farklı ıslık sesim çıkartıyordu. Meyhanenin isminin ük bölümünü nereden aldığna dair tüm tahminler, hancının belirmesiyle ortadan kalkardı. Şn şkrak, iyi kalpli bir adam olan VVilliam Sweetwater daha doğşan, ortalıkta dolaşn bir domuz (böyle diyordu kasaba söylentileri) bebeğn beşğni devirdiğnde lanetlenmişi; küçük William o kadar korkmuşu ki, domuzun izi yaşmı boyunca yüzünde kalmışı. ^ Öte yandan, bu şnssız benzerliğn William'ı sinirlendirmediğ kesindi. Balifor Limam'nda, hayatı boyunca arzuladığ hancılık işne atılmak için emekliye ayrılmadan önce bir gemici olarak çalışn VVilliam kadar çok sevilen veya sayılan bir adam daha yoktu.


Kimse, domuz şkalarına VVilliam kadar içten gülmezdi. Hatta oldukça gerçeğ yakın domuz homurtuları çıkartabilir ve müşerilerini eğendirmek için domuz taklitleri yapardı. (Fakat hiç kimse Williarn'a -Tahta Ayak Al'in zamansız ölümünden beri- "Domuzcuk" demiyordu.) VVilliam, son günlerde müşerileri için pek homurtu çıkarmaz olmuşu. Domuz ve Ishk'ın genel havası karanlık ve kasvetliydi. Birkaç eski müşeri birbirlerine sokulmuşoturuyor, alçak sesle konuşyorlardı. Çünkü Balifor Limanı istila altında bir şhirdi -gemileri Liman'a yeni girmişolan yüceefendilerin orduları ve gemilerin kustuğ o iğenç ejderhaadamlar tarafından istila edilmişi. Balifor Liman'ı -genellikle insan olan- ahalisi kendilerine çok acıyorlardı. Tabii ki dışdünyada neler olup bittiğne dair bir bilgileri yoktu, yoksa ellerindekine şkretmesini bilirlerdi. Şhirlerini yakıp yıkmak için ejderhalar gelmemişi. Ejderanlar genelde, halkı rahat bırakıyordu. Ejderha Yüceefendileri Ansalon kıtasının özellikle doğ bölümüyle ilgilenmiyordu. Ülkede yerleşm yerleri dağnıktı: birkaç fakir ve dağnık insan topluluğ ve kenderlerin yur- • du Kendermore vardı. Ejderhaların tek bir uçuş bile ülkeyi yerle bir edebilirdi, ama Ejderha Yüceefendileri güçlerini kuzeyde ve batıda yoğnlaşırıyordu. Limanlar açık olduğ sürece Yüceefendi-ler'in Balifor ile Goodlund'u harap etmesine gerek yoktu. Domuz ve Islık'a eski müşeriler artık pek gelmese de, VVilliam Sweetwater adına işer açılmışı. Yüceefendi'nin ejderan ve goblin askerleri iyi para alıyorlardı ve en büyük zaafları da sert içkiydi. Fakat VVilliam meyhanesini para için açmamışı. Hem eski, hem de yeni dostların ahbaplıklarından hoşanıyordu o. Yüceefendi'nin askerlerinin ahbaplığndan hoşanmıyordu. Onlar geldiğnde eski müşerileri gitmişi. O yüzden VVilliam derhal ejderanlar için fiyatlarını, kasabadaki bütün hanların üç misline çıkartmışı. Sonra birasına su da karışırıyordu. Sonuç olarak birkaç eski dostu hariç, meyhanesi hemen hemen terk edilmişi. Bu yeni düzen VVilliam'ın işne gelmişi. Yabancılarıh meyhanesine girdiğ akşm -daha çok yanık tenli, dişiz denizciler olan- dostlarının birkaçıyla konuşyordu. VVilliam bir an için, aynı arkadaşarı gibi onlara dik dik baktı. Fakat Yüceefendi'nin askerleri değl de yol yorgunu yolcular olduklarını görünce onları köşdeki bir masaya götürdü. Yabancıların hepsi bira ısmarladı -sıcak sudan başa birşy istemeyen kırmızı cüppeli adam hariç. Sonra deri bir para kesesi ve içindeki birkaç sikke üzerinde yapılan alçak sesli bir tartışadan sonra William'dan kendilerine ekmek ve peynir de getirmesini rica ettiler. "Bu taraflardan değller," dedi William, içki tezgahının altında bulundurduğ özel küçük bir fıçıdan bira alırken (ejderanlar için olmayan fıçıdan) arkadaşarına alçak sesle. "Ve eğr yanılmıyorsam bir hafta karada kalmışbir denizci kadar da fakirler." "Mülteciler," dedi dostu, onları gözünde tartarak. "Garip bir karışm ama," diye ekledi başa bir denizci. "Beride i kızıl sakallı herif bir yarımelf, benim gördüğm kadarıyla. Ve o ocaman olanmında da Yüceefendi'nin bütün bir ordusunu rehin;1 lacak kadar çok silah var." "Bahse girerim o kılıcı bir kaçına da batırıvermişir," diye mırıldandı William. "Eminim bireylerden kaçıyorlar. Ş sakallı ti- pik kapıyı kollayışna bir bakın. Eh Yüce efendi ile savaşalarına yardımcı olamasak da burada bir eksikleri


olamamasına dikkat ederim." Onlara hizmet etmek için ayrıldı. "Paranızı kaldırın," dedi William boğk bir sesle, sadece ekmek ve peynir değl ama koca bir tepsi dolusu soğk eti de sertçe masaya bırakarak. Paraları kenara itti. "Belli ki başnız bir çeşt dertte, bu en az yüzümdeki domuz burnu kadar aşkar/' Kadınlardan biri ona gülümsedi. VVilliam'in o güne kadar gördüğ en güzel kadındı. Kürk bir kukuletanın altından gümüşaltm saçları pırıldıyordu; gözleri sakin bir gündeki okyanuslar kadar maviydi. Kadın ona gülümsediğ zaman VVilliam'ın kanında kaliteli bir konyak dolanmışgibi oldu. Fakat kadının yanında oturan ciddi yüzlü, kara saçlı bir adam paraları hancıya geri itti. "Sadaka istemiyoruz," dedi uzun boylu, kürk pelerinli adam. "İtemiyor muyuz?" diye sordu kocaman adam arzuyla, tütsülenmişete özlemli gözlerle bakarak. "Nehiryeli," diye serzenişe bulundu kadın, kibar elini adamın koluna koyup. Yarımelf de tam müdahale edecek gibiydi ki, sıcak suyu ısmarlamışolan kırmızı cüppeli adam uzanarak masadan madeni parayı aldı. Parayı kemikli, metalik renkli elinin arkasında dengede tu adam aniden ve hiç güç sarf etmeden/paranın parmaklarının ğmları arasında dans etmesini sağadı. VVilliam'in gözleri fal taş gibi açıldı. İki tezgahındaki arkadaşarı daha iyi görebilmek için r yaklaşılar. Para, kırmızı cüppeli adamın parmaklarında bir içeri, bir dışrı çırpınıyor, dönüyor, zıplıyordu. Havadayken yok olarak tam büyücünün başnın üzerinden, kukuletasının çevresinde dön-ırıekte olan altı para olarak belirmişi. Tek bir hareketle paraların VVilh'am'm başnın etrafında dönmesini sağadı. Denizciler ağzlan bir karışaçık seyrediyorlardı. "Verdiğmiz zahmet için bir tanesini al," diye fısıldadı büyücü. VVilliam tereddütle gözlerinin önünden dönerek geçen paralan yakalamaya çalışı ama eli paraların içinden geçip gidiyordu! Aniden altı paranın hepsi birden yok oldu. Sadece bir tanesi kalmışı şmdi, kırmızı cüppeli büyücünün avucu içinde. "Bunu sana borcumuzu ödemek için vermek istiyorum," dedi büyücü kurnazca bir tebessümle, "ama dikkatli ol. Cebini yakabilir." VVilliam parayı ihtiyatla kabul etti. İi parmağ arasında tuttuğ paraya kuşuyla baktı. Sonra para tutuşverdi! Boşbulunup korkarak kısa kısa çığıklar atan VVilliam parayı yere atıp ayağyla söndürmeye çalışı. İi arkadaş kahkahalarla gülüyordu. Parayı alan VVilliam paranın tamamen soğk ve bozulmamışolduğnu gördü. "Bu etin ücretine değr!" dedi hancı sırıtarak. "Ve bir gecelik konaklama ücretine de," diye ekledi denizci olan arkadaş, bir avuç bozuk parayı masaya koyup. "Sanırım," dedi Raistlin yavaşa, diğrlerine bakarak, "sorunumuzu çözdük." İu351 te böyle doğuşu, Balifor kadar güneyde ve Harabeler kadar kuzeyde hâlâ sözü edilen gezgin gösteri - Kızıl Büyücü ve Harika Gözbağarı. Ertesi gece, kırmızı cüppeli büyücü VVilliam'm arkadaşarından oluşn, hayran bir seyirci topluluğna gösteri yapmaya başamışı. Söylenti hızla yayıldı. Büyücü, Domuz ve Islık'da bir hafta kadar gösteri yaptıktan sonra -ilk başarda bütün bu düşnceye karş olan- Nehiryeli, Raistlin'in yaptıklarının sadece mali sorunlarını çözmekle kalmayıp, çok daha acil sorunlarını da çözdüğnü kabul etmek zorunda kalmışı.


En acil sorunları para sorunuydu. Yolarkadaşarı kırlık arazide karınlarını doyurabilirlerdi -hem Nehiryeli, hem de Tanis yetenekli avcılar olduğndan, kışn bile doyurabilirlerdi. Fakat onları Sancrist'e götürecek gemiye binebilmek için paraya ihtiyaçları vaf-, di. Bir kez parayı elde ettikten sonra da, düşanın istilası altındaki topraklardan serbestçe geçebilmek zorundaydılar. Gençliğnde Raistlin sık sık el çabukluğyla hem kendi, hem de! ardeş için ekmek parası çıkarırdı. Genç büyücüyü okulundan; ovmakla tehdit eden ustası tarafından men edilse de, Raistlin bu onuda oldukça başrılı olmuşu. Artık, artmakta olan büyü gücü'' nu, daha önce ulaşmadığ bir menzile ulaşırmışı. Gerçekten def eyircilerini numaraları ve hayalleriyle bağıyordu. aistlin'in bir emriyle ejderhalar pencerelerden içerisini gözleip, hayret içinde kalan müşerilere ateşkusarken, çorba kâseleriin üzerinde kuşar uçuşyor, ak kanatlı gemiler Domuz ve Islık'ır çki tezgahından yelken açarak yükselip, alçalıyorlardı. Büyük fi alde -Tıka tarafından dikilmişkızıl cüppeleri içinde göz alıcı gö ünen- büyücü, hiddetlenmişalevler tarafından tamamen yutul uşgibi göründükten kısa bir süre sonra (gürültülü bir alkıştufaıyla) ön kapıdan girerek, sakin sakin müşerilerin sıhhatine bir kaeh beyaz şrap içiyordu. Bir hafta içinde Domuz ve Islık, Wüliam'ın bir yılda yapacağ işen fazla işyapmışı. Daha da güzeli -onu ilgilendirdiğ kadanyla-dostları sorunlarını unutabiliyordu. Öte yandan, kısa bir süre sonra istenmeyen ziyaretçiler de gelmeye başadı. İk başarda VVilli-am kalabalık içinde ejderanlarm ve goblinlerin belirmesiyle sinirlenmişi ama Tanis onu yatışırmış VVilliam da istemeye istemeye izlemelerine izin vermişi. Tanis, gerçekte onları gördüğne sevinmişi. Yarımelf açısından herşy iyi gidiyor ve ikinci sorunları da çözülüyordu. Eğr Yü-ceefendi'nin askerleri gösteriden hoşanır da bunu etrafa yayarlarsa, yolarkadaşarı taşada rahatsız edilmeden gezebilirlerdi. Planları -William'a danışıktan sonra- İtar Kan Denizi'nde bulunan, Balfor Limanı'nın kuzeyinki şhir olan Flotsam'e gitmekti. -Burada bir gemi bulmayı umuyorlardı. VVilliam onlara, Balifor Li-mam'nda kimsenin kendilerim kabul etmeyeceğni açıklamışı. Bu- i tün yerli gemi sahipleri Ejderha Yüceefendileri'nin hizmetine gir- f misti (veya gemilerine el konmuşu). Fakat Flotsam politikadan ' çok parayla ilgilenenlerin limanı olarak nam salmışı. Yolarkadaşarı Domuz ve Islık'ta bir ay kaldılar. VVilliam onla- ra bedava oda ile yiyecek-içecek tedarik ediyor, hatta kazandıkları bütün parayı da alıkoymalarına izin veriyordu. Nehiryeli Wüli-am'ın bonkörlüğne karş çıktıysa da, VVilliam kendisi için eni önemli şyin eski müşerilerinin geri dönmeleri olduğnu söyle misti.


Bu süre zarfında Raistlin, ilk başarda sadece gözbağndan oluşn gösterisini iyileşirmiş genişetmişi. Fakat büyücü çok çabuk yoruluyordu, o yüzden Tika dans ederek, gösteriler arasında ona dinlenmesi için zaman kazandırmayı teklif etti. Raistlin kararsızdı fakat Tika kendine o kadar başan çıkancı bir kıyafet dikmişi ki, Caramon -ilk başa- projeye tamamen karş çıkmışı. Fakat Tika ona gülmüşü sadece. Dansı büyük bir başrı sağamış topladıkları parayı önemli bir ölçüde arttırmışı. Raistlin derhal kızı gösteriye dahil etti. Kalabalığn bu eğentiden hoşandığnı gören büyücü başalarını da düşnmeye başadı. Hiddetle kızaran Caramon kuvvet gösterileri yapması için ikna edilmişi; gösterisinin en ilgi çeken kısmı iri kıyım VVilliam'ı başnın üzerine tek eliyle kaldırmasıydı. Tanis kalabalığ, elf yeteneğ olan karanlıkta "görme" yetisiyle hayretler içinde bırakıyordu. Fakat Raistlin bir gün, bir gece önceki gösteriden toplanan parayı sayarken Altınay'ın yanına gelmesiyle hayretler içinde kaldı. "Bu gece ben de gösteride şrkı söylemek istiyorum," demişi kadın.Raistlin ona gözlerine inanamayarak baktı. Gözleri Nehiryeli'ne kayıverdi. Uzun boylu Bozkırlı gönülsüzce başnı, olur anlamında salladı."Güçlü bir sesin var," dedi Raistlin, parayı keseye kaydırıp, ipini sıkı sıkı çekerek. "Çok iyi hatırlıyorum. Son Yuva Hanı'nda söylediğni duyduğm şrkı neredeyse hepimizi öldürecek bir kargaşnın patlak vermesine neden olmuşu." Altınay kendisim gruba tanıtan o meşm şrkıyı hatırlayarak kızardı. Kaşarını çatan Nehiryeli elini kadının omzuna koydu. "Haydi gel!" dedi sertçe, Raistlin'e dik dik bakarak. "Sana söylemişim..." Fakat Altınay başnı inatla sallayarak çenesini o bildik, müteh-hakkim edayla kaldırdı. "Şrkı söyleyeceğm," dedi serinkanlılıkla, "ve Nehiryeli de bana eşik edecek. Bir şrkı yazdım." "Pekala," diye cevap verdi büyücü, para kesesini cüppesine so-. karken. "Bu akşm deneriz." Domuz ve Islık o gece kalabalıktı. Karmaşk bir seyirci kitlesi vardı: Küçük çocuklar, ebeveynleri, denizciler, ejderanlar, goblin-ler, herkesin eşalarına dikkat etmesine neden olan birkaç kender. WilHam ile iki yardımcısı etrafta koşşuruyor, içecek ve yiyecek servisi yapıyordu. Sonra gösteri başadı. Kalabalık Raistlin'in dönen paralarım alkışayıp, hayali bir do-j uz içki tezgahının üzerinde dans etmeye başayınca güldü ve dev ir troll pencerelerin birinden içeri yıldırım gibi girince korkuyla andalyelerinden düşüler. Selam veren büyücü dinlenmek için çe-J ildi. Tika çıktı. Kalabalık ve özellikle de ejderanlar, kupalannı masalara vuraak Tika'nın dans etmesine tezahüratta bulundular. Sonra soluk mavi bir elbise giymişolan Altınay çıktı önlerine. Gümüşaltın saçları, mehtapta parıldayan sular gibi akıyordu]omuzlarına. Kalabalık derhal sustu. Hiç birşy söylemeden, Willi-am'ın aceleyle yapmışolduğ yüksek platformdaki sandalyeye1 oturdu. O kadar güzeldi ki kalabalıktan bir mırıltı yayıldı. Hepsi" bir umutla bekliyordu. Nehiryeli, onun ayaklarının dibine yere oturdu. Elde oyulmuş bir flütü dudaklarına götürerek çalmaya başadı; biraz sonra Altı-1 nay'ın sesi de flüte karışı. Şrkısı


basit bir şrkıydı, ezgisi tatlı ve^ ahenkli ama yine de akıldan çıkmayan bir ezgiydi. Fakat Tanis'in ; dikkatini çeken ve Caramon ile huzursuzca bakışasına neden;! olan, şrkının sözleri olmuşu. Yanında oturmakta olan Raistlinf Tanis'in kolunu yapışı. "Ben de bundan korkuyordum!" diye tısladı büyücü. "Başa bir kargaşlık." Belki de olmaz," dedi Tanis etrafı seyrederek. "Seyircilere bir i ak." adınlar başarını kocalarının omzuna dayamışı; çocuklar da essizleşiş dikkat kesilmişerdi. Ejderanlar sanki büy��lenmişi ynı, bazen vahş hayvanların müziğ kapıldıkları gibi. Sadece sarıttıkları ayaklarını yerde sürümelerinden sıkıldıkları belli olan oblinler, ejderanlardan korktuklarından protesto etmeye cesaret demiyorlardı. ltınay'ın şrkısı kadim tanrılara aitti. Nasıl tanrıların Afet'i, İar'ın Kralrahibi'ni ve Krynn halkını gururları yüzünden cezalanırmak için yolladığm anlatıyordu. O gecenin dehştini ve onu iz^ eyenleri okudu şrkısında. İsanların nasıl kendilerini terk edilis sanarak sahte tanrılara dua ettiklerini hatırlattı. Sonra onlara ir umut mesajı verdi: Tannlar onlan terk etmemişi. Gerçek tanılar buradaydı, kendilerini dinleyecek birilerini bekliyorlardı. u350 arkısı bittikten ve flütün kederli ağtı solduktan sonra kalabalıu287 ın çoğnluğ, sanki hoşbir rüyadan uyanırlarmışgibi başarını


l salladılar. Şrkının neyle ilgili olduğ sorulduğnda bilemediler. Ejderanlar omuzlarını silkerek daha çok bira istedi. Goblinler Ti-ka'nın bir daha dans etmesi için bağrışılar. Fakat Tanis, orada burada, şrkı sırasında takındıkları o merağ hâlâ taşyan yüzler fark etti. Ve genç, esmer bir kadının utana sıkıla Altınay'a doğu yaklaşığnı gördüğnde hiç sasınmadı. "Sizi rahatsız ettiğm için özür dilerim hanımefendi," dediğni duydu Tanis kadının, "fakat şrkınız beni çok derinden etkiledi. Ben...ben kadim tanrıları ve onların yollarını öğenmek istiyorum." Altınay gülümsedi. "Yarın bana gel," dedi, "ben de sana bildiklerimi öğeteyim." Ve böylece yavaşyavaşkadim tanrıların söylentisi yayıldı. Balifor Limanı'ndan ayrıldıklarında esmer kadın, yumuşk sesli genç bir adam ve birkaç kiş daha Şfa Tanrıçası Mishakal'ın mavi madalyonlarını takmaya başamışı. Karanlık ve huzursuz topraklara ümit getirerek bu yola gizli gizli devam etmişerdi. Ay sonunda yolarkadaşan bir yük arabası, bunu çekecek atlar ve birkaç da binek atı ile erzak alabilecek duruma gelmişerdi. Kalan da Sancrist'e gitmek için gemiye verilecekti. Yolda, Balifor Limanı ile Flotsam arasındaki küçük çiftçi topluluklarının olduğ yerlerde gösteri yaparak paralarını çoğltmayı düşnüyorlardı. Kızıl Büyücü Balifor Limaru'nı Yılbaş sezonundan kısa bir süre önce terk ettiğnde, arabası heyecanlı bir kalabalık tarafından uğr-lanmışı. Kostümleri, iki aylık erzakları, bir fıçı bira ile (VVilliam tarafından tedarik edilmiş yüklenmişaraba, Raistlin'in içinde uyuyup, yolculuk edebileceğ kadar genişi. Aynı zamanda, diğrlerinin içinde kalacakları çok renkli, çizgili çadırlar da buraya yüklenmişi. Tanis başnı sallayarak, oluşurdukları o garip görüntüye bir baktı. Ona öyle geldi ki -başarına tüm gelenler arasında- bu en tuhafıydı. Arabayı kullanan kardeşnin yanına oturan Raistlin'e baktı. Büyücünün kırmızı pullu cüppesi, kışgüneş altında alev alevdi. Rüzgara karş kamburunu çıkartmışoturan Raistlin, kalabalığn pek hoşna giden sır dolu bir görüntüye bürünmüş önüne bakıyordu. Ayı postuna bürünmüşCaramon (bu giysi ona VViliam'ın hediyesiydi) ayının kafasını kendi kafası üzerine çekmiş sanki arabayı bir ayı kullanıyormuşizlenimi veriyordu. Yalancı bir hiddetle çocuklara hırladıkça, çocuklar tezahüratta bulunuyordu.


Neredeyse şhirden çıkmışardı ki bir ejderan komutanı onları durdurdu. Midesi ağına gelen Tanis, eli kılıcında atını ileri sürdü Fakat komutan sadece ejderan ordularının bulunduğ Blood-vvatch'dan geçip geçmediklerinden emin olmak istiyordu. Ejderan gösteriden bir arkadaşna bahsetmişi. Askerler gösteriyi merakla bekliyordu, içinden oraya adımını dahi atmamaya and içen Tanis, tüm sadakatle gidecekleri konusunda yemin etti. Sonunda şhrin kapısına vardılar. Bineklerinden aşğya inerek arkadaşarıyla vedalaşılar. VVilliam, Tika ile başayıp, Tika ile bitirerek hepsiyle kucaklaşı. Raistlin'e de sanlacaktı ama, ona yaklaşrken büyücünün gözleri öylesine bir telaşa açıldı ki hancı alelacele geri çekildi. Yolarkadaşarı yeniden atlarına bindiler. Raistlin ile Caramon ise arabaya döndü. Kalabalık tezahüratta bulunup, tekrar bahardaki Kırkma kutlamalarına gelmeleri için ısrar etti. Nöbetçiler kapıları açıp onlara iyi yolculuklar diledi ve böylece yolarkadaşarı kapılardan geçip gittiler. Kapılar arkalarından kapandı. Rüzgar soğk soğk esiyordu. Tepelerindeki gri bulutlar kesik kesik kar atışırıyordu. Kendilerine işek olduğ konusunda güvence verilen yol çıplak ve bomboşuzanıyordu önlerinde. Raistlin titreyip öksürmeye başamışı. Bir süre sonra, arabanın içinde yolculuk yapacağm söyledi. Kalanlar kukuletalarını başarına geçirip, kürklerine sıkı sıkı sarındılar. Tekerlek izleriyle yol yol olmuşçamurlu yolda arabayı süren Caramon normalin dışnda endişli görünüyordu. "Biliyor musun Tanis," dedi, Tika'nın atların yelelerine bağadığ çıngırakların şngırtısı arasından ciddiyetle, "en çok arkadaşarımızın bizi bu halde görmediğne şkrediyorum. Flint'in neler diyebileceğni düşnebiliyor musun? Durmadan homurdanan o yaşı cüce benim böyle dolaşama hiç izin vermezdi. Srurm'ü gözünde canlandırabiliyor musun!" Düşncesi bile kelimeleri aşığ için koca adam başnı sallamakla yetindi. Evet, diye çekti içini Tanis. Srurm'ü gözümde canlandırabiliyoum. Canım dostum sana -senin cesaretine, soylu ruhuna ne kadar ok güvendiğmi hiç fark etmemişm. Hayatta mısın dostum? ancrist'e sağsalim varabildin mi? Artık, her zaman ruhunda taşığn o şvalyeliğ bedenen de kazanabildin mi? Bir daha karşla u351 abilecek miyiz, yoksa bu yaşmda bir daha karşlaşamak üzere i ayrıldık -Raistlin'in önceden gördüğ gibi?


Grup yoluna devam etti. Gün karardı, fırtına vahşleşi. Nehir-yeli atını Altınay'ın yanından sürmek için geri kaldı. Tika atını arabanın arkasına bağayarak, kıvrılıp Caramoh'un yanına oturuverdi. Arabanın içinde Raistlin uyuyordu. Tanis, baş önünde, düşnceleri uzaklarda, tek başna sürüyordu atını. Şvalye Duruşaları. Ve son olarak," dedi Derek, alçak ve ölçülü bir sesle "Sturm Brightblade'i, düşan karşsında korkaklıkla Lord Gunthar'ın ştosunda toplanmışolan şvalyelerin arasında da alçak bir mırıltı yayıldı. Meclisin önündeki masif kara meşden masada oturan üç şvalye alçak sesle görüşek için başarını bir leşiler Uzun'zaman önce -Kurallar gereğnce- bu Şvalye Duruşala-rı'nda oturan üç kiş Büyük Usta, Yüce Ermişve Yüce Hakim olurdu. Fakat artık bir Büyük Usta yoktu. Afet'ten ben de bir Yüce Er mis bulunmuyordu. Yüce Hakim -Lord Alfred MarKenın- varolsa bile bulunduğ mevkiye olan hükmü en iyi ihtimalle yuzeyseldi Büyük Usta seçilecek olan her hangi biri onun yerine bir başasını seçebilirdi.


Nizam'ın başndaki bu boşuklara rağen Şvalyelerin işeri devam etmeliydi. Lord Gunthar Uth Wistan gıpta edilen Büyük Usta mevkiinde hak talep edecek kadar güçlü olmasa da, o rolü üstlenecek kadar güçlüydü. Ve bugün de, Yılbaş mevsiminin ba-şda, genç şvalye yamağ Sturm Brightblade'in yargılanması sırasında, o mevkide oturuyordu. Sağnda Lord Alfred, solunda ise Yüce Ermişin yerinde genç Lord Michael Jeoffrey oturuyordu. Uth Wistan Ştosu'nun Büyük Salonu'nda, Sancrist'in dört bir yanından aceleyle toplanmışSolamniya'nın diğr yirmi Şvalyesi, Şvalye Duruşaları'na tanıklık etmek için -Kurallarda yazılmışolduğ şkliyle- onlara karş oturuyordu. Şmdi bunlar, liderleri birbirlerine danışrken mırıldanıyor, başarını sallıyorlardı. Duruşa için oturan üç Şvalye'nin tam önündeki bir masadan kalkan Lord Derek, eğlerek Lord Gunthar'a selam verdi. Şhadeti bitmişi. Şmdi sadece Şvalye'nin Cevabı ile Yargı'nın kendisi kalmışı. Derek, gülerek ve konuşrak diğr şvalyeler arasındaki yerine döndü. Salonda tek bir kiş sessizdi. Sturm Brightblade, Lord Derek Crovvnguard'ın lanetleyici suçlamaları sırasınca hiç kıpırdamadan oturmuşu. Asilik, emirlere itaatsizlik, şvalye taklidi yapmak türü suçlamalar duyduğnda ağından tek bir söz veya mırıltı bile çıkmamışı. Yüzünde özenli bir ifadesizlik ifadesi vardı; elleri de masanın üzerinde kavuşuşu. Lord Gunthar'ın gözleri şmdi de, bütün yargılama süresinde olduğ gibi Sturm'ün üzerindeydi. Yüzü o kadar beyaz ve katı, duruş o kadar dimdikti ki, adamın hâlâ hayatta olup olmadığnı merak etti. Gunthar, Sturm'ün sadece bir kez çekinir gibi bir hareket yaptığnı görmüşü. Korkaklıkla suçlanınca adamın bedeni bir titremeyle sarsılmışı. Yüzündeki ifade... Gunthar aynı ifadeyi hayatında sadece bir kez daha -tam bir mızrağn deşp geçtiğ sırada bir adamda- gördüğnü hatırlamışı. Fakat Sturm hemen eski dinginliğni kazanmışı. Gunthar, kendini Brightblade'i izlemeye öylesine kaptırmışı ki, yanında oturan iki şvalyenin konuşuklarını kaçıracaktı neredeyse. Sadece Lord Alfred'in cümlesinin sonunu yakalayabildi. "....Şvalye'nin Cevabına izin verilmemeli." "Nedenmiş" diye sordu Lord Gunthar, sesini alçak da tutsa, sertçe. "Kurallar'a göre bu onun hakkı." "Şmdiye kadar böyle bir davaya bakılmamışı," diye beyan etti açıkça Kılıç Şvalyesi Lord Alfred. "Daha önce her seferinde, Tarikat Divan'ı önüne şvalyeliğni almak için getirilen şvalye yamağnın, tanıkları, birçok tanığ olurdu. Yaptıkları için gerekçelerini açıklaması amacıyla ona bir fırsat tanınırdı. Kimse onun bu hareketleri yapıp yapmadığnı sorgulamıyor. Fakat Brightblade'in tek -savunması..." "Derek'in yalan söylüyor olduğnu söylemek oldu," diye bitirdi Taç Şvalyesi Lord Michael Jeoffry. "Bu da düşnülemez bile. Gül Şvalyesi'ne karş bir şvalye yamağnın sözünü dinlemek!" "Herşye rağen genç adam söz hakkını kullanacak," dedi Lord Gunthar, her iki adama da sert sert bakarak. "Kurallar'a göre, Ka- nün bu. Yoksa aranızda bunu sorgulayan mı var?" "Hayır..." "Hayır, tabii ki hayır. Fakat..." "Pekala." Gunthar bıyıklarını düzeltip ileri doğu uzanarak ma-


anın üzerinde duran kılıcın -Sturm'ün kılıcının- kabzasıyla ahşp! asaya hafifçe vurdu. Diğr iki şvalye, biri kaşnı kaldırarak, diu287 eri de belli belirsiz omuzlarını silkerek, arkasından bakışılar. unthar, artık Şvalyelik'e yayılmışolan bütün o gizli entrikaların e planların farkında olduğ gibi bunun da farkındaydı. Görmez ikten gelmeyi tercih ediyordu. enüz boşolan Büyük Usta mevkiine hak talep edecek kadar, üçlü olmasa da, Divan'da o anda bulunan şvalyeler arasında eri uvvetli ve en güçlüsü olduğ için Gunthar -başa bir zaman veya aşa olsaydı- hiç tereddüt etmeden bastıracağ şylerin bir çoğnu örmezlikten gelmek zorunda kalıyordu. Uzun süredir Derek'in emberi içinde olan Alfred MarKenin'den bu vefasızlığ beklerdi ma kendisine sadık olduğnu düşndüğ Michael'a hayret etmişu8232 ti. Belli ki Derek onu da çelmişi. Gunthar, yerine dönerken Derek Crovvnguard'ı gözleriyle izle di. Derek, Büyük Usta mevkiine aday olunabilecek paraya ve arka; ya sahip tek rakipti. Birkaç oy daha kazanabilirim ümidiyle Derek efsanevi ejderha kürelerini aramak için çıkılacak tehlikeli bir mace-raya içtenlikle gönüllü olmuşu. Gunthar'in kabul etmekten başa pek bir çaresi kalmamışı. Eğr karş çıksa Derek'in artmakta olan gücünden korkuyor durumuna düşcekti. Derek'in bu işiçin en iyi niteliklere sahip olduğ inkar edilemezdi -eğr Kurallar'a sıkı sıkı bağı kalınması gerekirse. Fakat Derek'i uzun bir zamandır tanıyan Gunthar, eğr elinden gelseydi Derek'in gitmesine mani olurdu şvalyeden korktuğndan değl ama ona gerçekten güvenmiyordu. Adam gururlu, güce doymayan ve -sıkışnca- kendinden başa kimseye sadık olmayan biriydi. Ve görünüş göre şmdi de Derek'in ejderha küresiyle başrı içinde geri dönüş onun için bir zafer olmuşu. Zaten o yöne meyli olan birçok şvalye onun çemberine girmiş hatta Gunthar'ın kendi grubundan bazıları da ayartılmışı. Hâlâ ona karş durabilenler, Şvalyelik hiyerarşsinin en alt mevkilerinde olan genç şvalyelerdi: Taç Şvalyeleri. Bu genç adamlar, daha yaşı şvalyeler için hayat memat meselesi sayılan, Kurallar'ın katı ve kesin yorumuna pek aldırışetmiyorlardı. Onlar değşm istiyorlar ve Lord Derek Crovvnguard tarafından şddetle cezalandırılıyorlardı. Kimisi neredeyse şvalyeliğni kaybedecek duruma gelmişi. Bu genç şvalyeler sıkı sıkıya Lord Gunthar'ın ardındaydılar. Ne yazık ki sayılan çok azdı ve genellikle paradan çok sadakatleri vardı. Genç şvalyeler Sturm'ün davasını, kendi davaları gibi görüyorlardı. Ama bu Derek Crownguard'ın ustaca hazırladığ bir darbe, diye düşndü Gunthar acı acı. Tek bir kılıç darbesiyle Derek hem nefret ettiğ adamdan kurtulmuş hem de en büyük rakibini elemişolacaktı. Lord Gunthar, Brightblade ailesinin bilinen bir dostuydu; nesiller boyu geriye giden bir dostlukları vardı. Beşyıl önce babasının mirasını aramak için gökten zembille inmişgibi aniden ortaya çıkan Sturm'ün hak talebini yürürlüğ koyan Gunthar olmuşu. Sturm, annesinden getirdiğ mektuplar sayesinde Brightblade ismini taşma hakkına sahip olduğnu kanıtlamışı. Birkaç kiş bu beyanın kağtların yanlıştarafına yazıldığnı ima etmişfakat Gunthar bu söylentileri hızla bastırmışı.


Genç adamın eski dostunun oğu olduğ kesindi -bu kadarı Sturm'ün yüzünden bile belliydi. Gerçi Sturm'e arka çıkarak, çok fazla şyi riske atıyordu lord. Gunthar'ın bakışarı şvalyeler arasında yürüyüp tokalaşn, gülümseyen Derek'e kaydı. Evet, bu duruşa onu -Lord Gunthar Uth VVistan'ı- aptal durumuna düşrüyordu. Daha da kötüsü, diye düşndü Gunthar hüzünle, gözleri yeniden Sturm'e dönerek, babasının izinden gitmeye layık bir adamın, Çok iyi biri olduğna inandığ bir adamın, meslek hayatını mahvedecekti. "Sturm Brightblade," dedi Lord Gunthar, salona sessizlik hakim olunca, "aleyhindeki suçlamaları duydun mu?" "Duydum lordum," diye cevap verdi Sturm. Derin sesi salonda ürkünç bir biçimde yankılandı. Aniden Gunthar'ın arkasındaki muazzam şminedeki kütük, bacadan yukarıya sıcak bir dalga ve kıvılcım sağağ yollayarak yarıldı. Hizmetkarlar daha fazla odun eklemek için aceleyle ve büyük bir beceriyle içeri girdiklerinde Gunthar biraz ara verdi. Hizmetkarlar gidince, geleneksel sorgulamasına devam etti. "Sen, Sturm Brightblade, aleyhindeki suçlamaları ve bunların son derece üzücü suçlamalar olduklarını ve Divan'ın seni şvalyeliğ uygun bulmamasına neden olabileceğni de anlıyor musun?" "Anlıyorum," diye cevap vermeye başadı Sturm. Sesi kısıldı. Öksürerek daha kuvvetlice tekrarladı, "anlıyorum lordum." Gunthar, genç adamın Derek aleyhinde söyleceğ herşyin olumsuz bir şkilde Sturm'ün kendisine yansıyacağnı bilerek, konuşaya nasıl girebileceğni düşnmeye çalışı ve bıyıklarını düzeltti. "Kaç yaşndasın Brightblade?" diye sordu Gunthar. Sturm beklemediğ bu soru karşsında gözlerini kırpışırdı. "Otuzun üzerindedir herhalde?" diye devam etti Gunthar düşnceli bir halde. "Evet lordum," diye cevap verdi Sturm, "Ve Derek'in bize Buz Duvar Kalesi'nde yaptıklarını anlattığna göre de, usta bir savaşıymışın..." "Bunu hiçbir zaman inkar etmedim lordum," dedi Derek, bir kez daha ayağ kalkarak. Sesinde bir sabırsızlık tınısı vardı. "Yine de onu korkaklıkla suçladm," diye kestirdi Gunthar. "Eğr yanlışhatırlamıyorsam elfler saldırdıklarında, senin dövüşe emrine karş geldiğni söylemişin." . Derek'in yüzü kızardı. "Lord Hazretlerine yargılananın ben olmadığmı hatırlatabilir miyim..." "Sen Brightblade'i, düşanla yüzyüze geldiğnde korkaklık yapmakla suçluyorsun," diye söze karışı, Gunthar. "Elfler düşanımız olalı çok yıllar geçti." Derek tereddüt etti. Diğr şvalyeler de huzursuz görünüyordu. Elfler AktaşDivanı üyeleriydiler; gerçi oy kullanmalarına izin verilmezdi. Ejderha küresinin bulunması dolayısıyla, elfler gelecek Divan'a katılacaklardı ve şvalyelerin onları düşan addediyor oldukları kulaklarına giderse bu hiç hoşde olmazdı. "Belki de 'düşan1 kelimesi biraz fazla iddialı bir sözdür lordum." Derek iş toparlayabilmişi. "Eğr bir hatam varsa bunun


nedeni sadece Kurallar'da yazılı olanlara uygun olarak hareket etmeye çalışamdır. Benim sözünü ettiğm sırada -aslında bizim düşanımız sayılmayacak olan- elfler, ejderha küresini Sancrist'e getirmememiz için ellerinden geleni yapıyorlardı. Görevim onu getirmek olduğ -ve elfler de karş çıktıkları- için, onlan 'düşan' olarak betimlemek zorunda kaldım -Kurallara göre." Kurnaz piç, diye düşndü Gunthar kinle. Söz hakkı onda olmadığ halde konuşuğ için eğlerek özür dileyen Derek yeniden oturdu. Yaşı şvalyelerin çoğ, takdirle başarını salladılar. "Aynı zamanda Kurallar'da," dedi Sturm yavaşa, "gerek olmadıkça can almamamız ve sadece savunma amacıyla -ister kendimizi isterse diğrlerini savunmak için- dövüşemiz gerektiğ söylenir. Elfler hayatlarımıza kast etmemişerdi. Hiç bir zaman gerçek anlamda fiziksel bir tehlike içine girmemişik." "Size ok atıyorlarmışlordum!" diye vurdu Lord Alfred masaya eldivenli eliyle. "Doğu lordum," diye cevap verdi Sturm, "ama herkes elflerin mükemmel birer nişncı olduklarını bilir. Eğr bizi öldürmek isteselerdi ağçları vurmazlardı!" "Eğr siz ciflere saldırsaydınız, sence ne olurdu?" diye sorguladı Gunthar. "Benim görüşme göre sonuç trajik olurdu lordum," dedi Sturm, sesi yumuşk ve alçaktı. "Nesiller boyu ilk kez elfler ile insanlar birbirlerini öldürmeye başardı. Sanırım Ejderha Yüceefen-dileri buna gülerlerdi." Birkaç genç şvalye alkışadı. Lord Alfred, Kurallar'ın davranışhükümlerinin böylesine ciddi bir şkilde ihlal edilmesi üzerine hiddetlenerek onlara dik dik baktı. "Lord Gunthar, burada yargılananın Lord Derek Crownguard olmadığnı size hatırlatabilir miyim? Kendisi yiğtliğni savaşalanlarında defalarca kanıtlamışır. Düşanca bir hareket konusunda onun sözüne güvensek fena olmayacak. Sturm Brightblade, Lord Derek Crownguard'm ithamlarının yanlışolduğnu mu söylüyorsunuz?" "Lordum," diye başadı Sturm, çatlamışve kurumuşdudaklarını yalayarak, "ben şvalyenin yalan söylediğni söylemiyorum. Öte yandan, beni yanlıştakdim ettiğni söylüyorum." "Ne amaç ile?" diye sordu Lord Michael.


Sturm tereddüt etti. "Buna cevap vermemeyi yeğiyorum lordum," dedi, arka sıralarda oturan şvalyelerin duyamayacakları ve Gunthar'ın sorusunu tekrarlamasını isteyecekleri kadar alçak bir sesle. Gunthar isteneni yaptı ve aynı cevabı -bu kez daha yüksek olarak- aldı. "Neye dayanarak soruya cevap vermek istemiyorsun Brightbla-de?" diye sordu Lord Gunthar ciddiyetle. "Çünkü -Kurallar'a göre- bu Şvalyelik onurunu aşcaktır," diye cevapladı Sturm. Lord Gunthar'ın yüzü ciddiydi. "Bu ciddi bir itham. Bu ithamda bulunurken, sana tanıklık yapacak kimse bulunmadığnın farkında mısın?" "Farkındayım lordum," diye cevap verdi Sturm, "işe o yüzden cevap vermek istemiyorum." "Eğr sana konuşanı emredersem?" "Bu, tabii ki herşyi değşirir." "O halde konuşSturm Brightblade. Bu olağndış bir durum; herşyi duymadan, adil bir karara varmamız nasıl beklenebilir. Sence, Lord Derek Crownguard seni neden yanlıştakdim ediyor?" Sturm'ün yüzü kızardı. Ellerini bir kavuşurup, bir açarak bakışarını kaldırdı ve doğudan, hakkında karar vermek için oturmuşolan üç şvalyeye baktı. Davayı kaybetmişi, bunu biliyordu. Şvalye olamayacak, canından bile çok istediğ şye kavuşmayacaktı. Bu hakkı kendi hatası yüzünden kaybetmek acı olurdu, ama hakkını bu şkilde kaybetmek kanayan bir yaraydı. Ve böylece De-rek'i yaşmının geri kalan zamanında acı bir düşan yapacak olan sözleri söyledi. "İancıma göre Lord Derek Crownguard, kendi hırsına kapıla-1 rak, beni yanlıştakdim ermişir lordum." Bir yaygaradır koptu. Derek ayağ kalkmışı. Arkadaşarı onu t zorla tutuyorlardı yoksa Sturm'e Divan Salonu'nda saldıracaktı.} Gunthar düzenin yeniden sağanması için kılıcının kabzasını kuv- ı vetle masaya vurunca topluluk yavaşyavaşsakinleşi ama daha önce Derek, Sturm'e, şrefini dışrıda sınaması için meydan okudu. Gunthar şvalyeye soğk bir edayla baktı. "Lord Derek, siz de bilirsiniz ki -savaşesnasında- şref karşlaşaları yasaklanmışır! Ya kendinize gelirsiniz ya da sizi bu meclisten atarım." Nefes nefese kalan, yüzü perçem perçem kızaran Derek yeniden yerine oturdu.


Gunthar meclise sakinleşesi için biraz daha zaman tanıdıktan sonra devam etti. "Kendini savunmak için söyleyeceğn başa bir-şy var mı Sturm Brightblade?" "Hayır lordum," dedi Sturm. "O halde bu konu tartışlırken çekilebilirsin." Sturm ayağ kalkıp eğlerek lordlara selam verdi. Sonra dönüp Meclis'i selamladı. Sonra onu bir antreye götüren iki şvalyenin refakatinde odadan ayrıldı. Burada iki şvalye, pek de sert olmayan bir biçimde Sturm'ü kendi başna bıraktılar. Kapalı kapıların yakınında durarak, davayla ilgisi olmayan konular hakkında alçak sesle konuşaya başadılar. Sturm odanın uzak köşsindeki bir sıranın üzerine oturdu. Düşncelere dalmış sakin bir hali vardı ama hepsi roldü. Ruhundaki fırtınayı bu şvalyelere göstermemeye kararlıydı. Ümit olmadığnı biliyordu. Gunthar'ın ıstırap içindeki ifadesi bu kadarını anlatmışı ona. Ama karar ne olacaktı? Topraklarından ve servetinden men edilerek sürgüne yollanmak mı? Sturm acı acı gülümsedi. Ondan alabilecekleri hiç birşyi yoktu. Çok uzun zamandır Solam-niya dışnda yaşyordu, sürgün anlamsız olurdu. Ölüm? Neredeyse bunu memnuniyetle karşlıyordu. Herşy bu umutsuz varlığndan, bu zonklayan, sersemleşiren acıdan daha iyiydi. Saatler geçti. Salonun etrafındaki koridorlardan üç sesin mırıltısı bir yükseliyor, bir alçalıyordu; bazen hiddetle. Sadece Divan'ın üç Baş bir karar alabileceğnden, kalan şvalyelerin çoğ dışrı çıkmışı. Diğr şvalyeler ayrı gruplara bölünmüşerdi. Genç şvalyeler açık açık Sturm'ün, Derek'in bile sindiremediğ soylu halinden, cesaret dolu davranışarından söz ediyorlardı. Sturm, elflerle dövüşemekte haklıydı. Solamniya şvalyelerinin bu günlerde, elde edebilecekleri bütün dostlara gereksinimleri vardı. Neden gereksiz yere saldırsınlardı, vs. Daha yaşı şvalyelerin tek bir cevabı vardı: Kurallar. Derek Sturm'e bir emir vermişi. O da emre uymayı reddetmişi. Kurallar bunun affedilemez olduğnu söylüyordu. Tartışalar akşmüstünün büyük bir bölümünde tüm hiddetiyle devam etti. Sonra akşm yaklaşrken minik gümüşbir çıngırak çaldı. "Brightblade," dedi şvalyelerden biri. Sturm başnı kaldın. "Zamanı geldi mi?" Şvalye başnı evet anlamında salladı. Sturm bir an için başnı eği, Paladine'dan cesaret dileyerek. J Sonra ayağ kalktı. Muhafızları ile birlikte diğr şvalyelerin girip, yerlerine oturmalarını beklediler. İeri girer girmez karan duyacaklarını biliyordu. Sonunda refakatçi olarak seçilen iki şvalye kapıyı açarak; turm'ün girmesini işret etti. Arkasında şvalyelerle Salon'a yüüdü. Sturm'ün bakışarı hemen Lord Gunthar'ın önündeki masaa gitti. Babasının kılıcı -efsaneye göre Berthel Brightblâde'in kendisin-den gelmişolan ve ancak sahibi yenilirse kırılacak olan kılıç- masa- nın üzerinde duruyordu. Sturm'ün gözleri kılıca gitti. Gözlerini, yakan gözyaşarını saklayabilmek için baş önüne düşü. Kılıcın etrafında, kadim bir suçluluk sembolü olan kara gülle vardı. "Adamı, Sturm Brightblade'i getirin," diye seslendi Lord Guntar. Adamı, Sturm Brightblade'i, şvalyeyi değl! diye düşndü


turm ümitsizlik içinde. Sonra aklına Derek geldi. Gözyaşarına, özlerim kırpışırarak engel olmaya çalışrak başnı hızla ve gurura dikti. Savaşalanında acısını nasıl düşandan gizlerse, şmdi de erek'ten gizlemeye niyetliydi. Gözlerini sadece Lord Gunthar'a evirerek, başnı cüretle geriye savuran, şrefi lekelenmişşvalye amağ Tarikat'ın üç memuru önünde durup mukadderatını duyak için ilerledi. "Sturm Brightblade, seni suçlu bulduk. Verilen kararı bildirme ye hazınz. Dinlemeye hazır mısın?" "Evet lordum," dedi Sturm gergin bir edayla. Gunthar bıyıklarını çekişirdi, bu ona hizmet etmişolan adar arın tanıdıkları bir hareketti. Lord Gunthar atını savaşalanına sür! eden önce hep bıyıklarını çekişirirdi. "Sturm Brightblade, verdiğmiz karara göre bundan böyle Soamniya Şvalyelerine ait süsleri veya savaşaletlerini kullanmanr en ediyoruz." : "Evet lordum," dedi Sturm yavaşa, yutkunarak. "Ve, bundan böyle Şvalyelerin hazinesinden para çekemeye-çek veya onlardan bir mal veya bir hediye kabul edemeyeceksin..." Salondaki şvalyeler huzursuzca kıpırdandılar. Bu saçmalıktı! fet'ten beri kimse Tarikat'a yaptığ hizmet için para çekmemişi. irşyler geliyordu. Fırtına öncesinden şmşğn kokusunu alabiliorlardı. "Son olarak..." Lord Gunthar durdu. Elleri antika kılıcın etrafı nı alan kara güllerle oynarken, ileri doğu uzandı. Gerginliğn ha da artmasını sağarken keskin gözleri, toplanan meclisi taradı geçti. Konuşaya başadığnda arkasındaki ateşartık çatırdamayı kesmişi"Sturm Brightblade. Şvalyeler Meclisi. Şmdiye kadar Divan önüne böyle bir dava gelmemişi. Ve belki de, bu göründüğ kadar tuhaf da değldir çünkü bunlar karanlık ve olağndış günler. Genç bir şvalye yamağ var -size her halükarda Sturm Brightblâde'in Tarikat standartlarına göre genç sayılacağnı hatırlatmak isterimsavaşaki hüneri ve cesaretiyle dikkat çekmişgenç bir şvalye yamağ. Kendisini suçlayan kiş bile bunu kabul ediyor. Düşan ile yüzleşnce emirlere uymamak ve korkaklıkla suçlanan genç bir şvalye yamağ. Genç şvalye yamağ bu ithamlara karş çıkmıyor ama kendisinin yanlıştakdim edildiğni beyan ediyor. "Şmdi, Kurallar'a göre, henüz kalkanını kazanmamışbir adamın sözüne karş Derek Crovvnguard gibi daha önce denenmişbir şvalyenin sözünü kabul etmek zorundayız. Fakat Kurallar bu adamın, kendini savunmak için şhit çağrabileceğni de söylüyor. Bu karanlık günlerin doğrduğ olağndış ortamdan dolayı Sturm Brightblade şhitlerini çağramıyor. Aynı nedenden dolayı Derek Crownguard da kendi savını desteklemek için tanık çağramıyor. O yüzden, biraz sonra açıklayacağm, önemsiz sayılabilecek bir kuralsızlık içeren bir işem yapılmasına karar verdik." Sturm, Gunthar'ın önünde, aklı karışışve rahatsız olmuşbir halde duruyordu. Neler oluyordu? Diğr iki şvalyeye baktı. Lord Alfred öfkesini gizlemek için zahmet


bile etmiyordu. O yüzden Gunthar'ın bu "karar"ının zor kazanılmışolduğ belliydi. "Divan'ın kararı," diye devam etti Lord Gunthar, "genç adam Sturm Brightblâde'in şvalyeliğn en alt derecesine -Taç Nizamı'na-kabul edilmesi, benim kefaletimle kabul edilmişir..." Hayret dolu muazzam bir nida yükseldi. "Ve dahası, kısa bir süre sonra Palanthas'a yelken açacak ordunun başna üçüncü kumandan olarak atanmasına karar verilmişir. Kurallar uyarınca, Yüce Kumanda Mevkii'nde her Nizam'dan birer temsilcisi olması gerekir. O yüzden Derek Crownguard Gül Niza-nu'nı temsilen Yüksek Kumandan olacaktır. Lord Alfred MarKe-nin Kılıç Nizamı'nı temsil edecektir ve Sturm Brightblade -benim kefaletimle- Taç Nizamı'mn kumandanı olacaktır." Herkesin affaladığ bir sessizliğn ortasında, Sturm gözyaşarının yanaklarından aşğya süzüldüğnü hissetti ama artık onları gizlemek zorunda değldi. Arkasında, ayağ kalkan birinin sesini, hiddetle takırdıyan bir kılıç sesi duydu. Derek Salon'dan dışrıya öfkeyle ve azametle yürüdü, onun grubunda olan şvalyeler de peşndeydi. Oradan buradan tezahüratlar da duyuluyordu. Sturm gözyaşarı arasından odadaki şvalyelerin yarısının -özellikle de onun komuta edeceğ daha genç şvalyelerin- alkışamakta olduğnu gördü. Sturm ani bir acının ruhundan kabarıp yükseldiğni hissetti. Zafer kazanmışolsa bile, şvalyeliğn düşüğ durum onu dehşt içinde bırakmışı: Güce doymayan adamlar tarafından gruplara ayrılmışı şvalyelik. Bu bir zamanların şrefli kardeşiğnin bozulmuşbir kabuğydu sadece artık. "Tebrik ederim Brightblade," dedi Lord Alfred sertçe. "Umarım Lord Gunthar'ın senin için yaptıklarının farkındasındır." "Farkındayım lordum," dedi Sturm, eğlip selam vererek, "ve babamın kılıcı üzerine yemin ederim ki" -elini kılıcına koydu "onun güvenine layık olacağm." "Göreceğz genç adam," diye cevap verdi Lord Alfred ve çıkü Daha genç bir lord olan Michael, Sturm'e tek bir söz söylemede! ona eşik etti. Fakat onların ayrılmasıyla diğr genç şvalyeler gelerek candan tebriklerini sundular. Onun sıhhatine şrap içtiler ve eğr Günthan onları yollamasaydı küfelik oluncaya kadar içmeye devam edecek lerdi. İisi Salon'da yalnız kaldıklarında Lord Gunthar Sturm'e coş-kuyla gülümseyerek elini sıktı. Genç şvalye gülümsemese bile, o da samimiyetle Gunthar'ın elini sıktı. Acısı çok tazeydi. Sonra, yavaşa ve dikkatle kılıcının üzerindeki kara gülleri aldı Sturm. Bunları masanın üzerine bırakarak, kılıcı yanında asılı duran kınına soktu. Gülleri kenara itmeye başamışı ki durdu ve sonra bir tanesini alarak kemerinin içine sıkışırdı. "Size müteşkkirim lordum," diye başadı Sturm titreyen bir sesle. "Bana teşkkür etmeni gerektiren birşy yok oğum," dedi Lord Gunthar. Odaya bir göz gezdirerek titredi. "Buradan çıkıp daha sıcak bir yere gidelim. Baharatlı sıcak şraba ne dersin?" İi şvalye, Gunthar'ın kadim ştosunun taşkoridorlarından geçtiler, genç şvalyelerin ayrılışsesleri -parke taşan üzerindeki at nallarının sesi, bağrtılar, hatta marşsöyleyen bazı sesler- aşğdan yükselerek geliyordu. "Size müteşkkirim lordum," dedi Sturm katiyetle. " Göze aldı ğnız risk çok büyük. İşllah güveninize layık olabilirim...'


"Risk mi! Saçmalama oğum." Kan deveranını sağamak için ellerini oğşuran Gunthar Sturm'ü yaklaşakta olan Yılbaş kutlamaları için hazırlanan küçük bir odaya götürdü. Oda, içeride yetişirilmişkırmızı kışgülleri, yalıçapkını tüyleri, minik, narin altın taçlarla süslenmişi. Ateşparlak parlak yanıyordu. Gunthar'ın emriyle uşklar, sıcak, baharatlı bir koku yayarak dumanları tüten içeceklerle dolu iki kupa getirdiler. "Babanın, düşüğm zamanlar kalkanını önüme gererek ve beni koruyarak önümde durduğ çok olmuşur." "Siz de ona aynı şkilde davranmışınız," dedi Sturm. "Ona hiç borcunuz yok. Bana kefil olmanız demek, başrısız olduğm zaman sizin de bundan zarar göreceğniz demektir. Mevkinizden, sıfatınızdan ve topraklarınızdan olacaksınız. Derek bunun gerçekleşesi için elinden geleni ardına koymaz," diye ekledi kasvetle. Gunthar şrabından koca bir yudum alırken önünde duran genç adamı inceliyordu. Sturm belirgin bir şkilde titreyen eliyle tuttuğ kupadan kibarlık olsun diye şrabından ancak bir yudum aldı. Gunthar elini şfkatle Sturm'ün omuzuna koyarak, genç adamı kibarca ittirdi ve bir sandalyeye oturttu. "Geçmişe başrısız oldun mu Sturm?" diye sordu Gunthar. Kahverengi gözlerinde şmşkler çakan Sturm bakışarını kaldırdı. "Hayır lordum," diye cevap verdi. "Olmadım. Yemin ederim!" "O halde, benim de gelecek konusunda bir endişm yok," dedi Lord Gunthar gülümseyerek. Kupasını kaldırdı. "Savaşa bahtının açık olması şrefine içiyorum Sturm Brightblade." Sturm gözlerini kapadı. Üzerindeki gerginlik çok fazlaydı. Başnı koluna yaslayarak ağamaya başadı -bedeni acı dolu hıçkırıklarla sarsılıyordu. Gunthar Sturm'ün omuzlarını kavradı. "Anlıyorum..." dedi; gözleri, bu genç adamın babasının aynı şkilde önünde kendini bırakarak ağamaya başadığ -Lord Brightblade'in genç karısıyla küçük oğunu sürgünde bir yolculuğ-, onların geri döndüklerini hiç göremeyeceğ bir yolculuğ yolladığ bir zamana bakıyordu. Bitkin düşn Sturm sonunda, baş masanın üzerinde uyuyakal-dı. Gunthar sıcak şrabını yudumlayarak, geçmişn hatıralarında kaybolmuşbir halde uykuya dalıncaya kadar onun yanında oturdu. Ordunun Palanthas'a yelken açmasından önceki birkaç gün Sturm için çok hızlı geçmişi. Bir zırh bulması gerekiyordu. Kullanılmışbir zırh; yeni bir zırh edinecek parası yoktu. Babasının zır hını özenle paketlemişi; giymesi yasaklanmışolduğndan onu ya ında taşmak istiyordu. Sonra katılması gereken toplantılar, ince enmesi gereken savaşnizamları, düşan hakkında hazmetmesi ereken bilgiler vardı. Solamniya'nın tüm kuzey bölümlerinin denetimini belirleyecek lan Palanthas savaş zorlu bir savaşolacaktı. Liderler izleyecekle i strateji konusunda anlaşışı. Şhir surlarını şhrin ordusuyla uvvetlendireceklerdi. Şvalyeler, Vingaard Dağan'ndaki geçidin nünü keserek duran Yüce ErmişKulesi'ni zaptedeceklerdi. Fakat ütün fikir birliğ ettikleri konu buydu. Üç lider arasında geçeni oplantılar gergin ve soğktu. onunda gemilerin yelken açma günü gelip çattı. Şvalyeler geide toplandılar. Aileleri sessizce sahilde duruyordu. Yüzleri so


uk bile olsa, biraz gözyaş da olsa kadınlar da en az erkekleri kaar dişerini sıkmışsert duruyorlardı. Şvalye eşerinin bazıları da ılıç kuşnmışardı. Hepsi kuzeydeki savaşkaybedildiğ takdirde üşanın denizi aşp geleceğni biliyordu. arlak zırhlarına bürünmüşGunthar rıhtımda durmuşşvalye er ile konuşyor, oğllarına veda ediyordu. Derek ile, Kurallar ge eğ adetten birkaç söz söylediler karşlıklı. Lord Alfred ile formaite icabı kucaklaşılar. Sonunda Gunthar Srurm'ü aradı. Genç şalye sade, eski püskü bir zırha bürünmüş kalabalıktan ayrı duruordu. Brightblade," dedi Gunthar alçak bir sesle, ona yaklaşıkça sana bir şy soracaktım ama bu son günlerde hiç fırsat bulama ım. Ş arkadaşarının Sancrist'e geleceklerini söylemişin. Arala ında Divan'da tanıklık yapabilecek olanları var mı?" Sturm duraksadı. Çılgın bir an için tek düşnebildiğ Tanis ol uşu. Sorgulandığ bu son günlerde aklı hep arkadaşndaydı. atta Tanis'in Sancrist'e varabileceğne dair bir umut dalgasına bi e kaptırmışı içini. Fakat umutları kırılmışı. Tanis her nerede diyse kendi sorunları vardı, kendi tehlikeleriyle yüzleşyordu. örmeğ ummanın ötesinde umduğ biri daha vardı. Sturm gayri htiyari elini, göğü üzerine bir zincirle astığ Yıldızziyneti'nin üze ine koydu. Yıldızziyneti'nin sıcaklığnı neredeyse hissediyor ve asıl olduğnu bilmese de- uzaklarda biryerlerde Alhana'nın nunla birlikte olduğnu biliyordu. Sonra... Laurana!" dedi. . . •


"Bir kadın mı?" Gunthar kaşarını çattı. "Evet, ama Güneşerin Sözcüsü'nün kızı, Qualinesti hanedanından biri. Bir de ağbeyi Gilthanas var. Her ikisi de benim için tanıklık yapar." "Hanedan mensupları..." diye düşndü Gunthar. Yüzü aydınlandı. "Bu mükemmel olacak, özellikle de Sözcü'nün kendisinin ejderha küresi hakkında fikir alışerişnde bulunmak için Yüce Di-van'a geleceğ haberini aldığmız için. Eğr bu gerçekleşrse oğum, bir yolunu bulup sana haber yollarım ve sen de zırhını yeniden kuşnırsın! Öcünü alacaksın! Utanmadan zırhını serbestçe giyeceksin!" "Ve siz de kefaletinizden kurtulacaksınız," dedi Sturm, minnetle şvalyenin elini sıkarak. "Pöh! Bunu düşnme bile." Gunthar elini, aynı kendi oğllarının başna koyduğ gibi Sturm'ün başna da koydu. Sturm onun önünde saygıyla diz çöktü. "Hayır duamı kabul et Sturm Brightblade, kendi babanın yokluğnda sana bir baba gibi hayır dua ediyorum. Görevini yerine getir genç adam ve babanın oğu olarak kalmaya devam et. Lord Huma'nın ruhu seninle olsun." "Teşkkür ederim lordum," dedi Sturm ayağ kalkarak. "Hoşçakalın." "Hoşakal Sturm," dedi Gunthar. Genç şvalyeye aceleyle sarılarak döndü ve yürüyerek uzaklaşı. Şvalyeler gemilere bindiler. Şfak vaktiydi ama kışgöğnde parlayan bir güneşyoktu. Kurşn grisi deniz üzerinde gri bulutlar asılı duruyordu. Hiç tezahürat yoktu; sadece kaptan tarafından ba-ğrılan emirler ve mürettebatının cevapları, bocurgatların gıcırtısı ve rüzgarda çırpınan yelkenlerin sesi vardı. Ak kanatlı gemiler ağr ağr demir alarak kuzeye yelken açtılar. Kısa bir süre sonra son yelken de gözden kaybolmuşu ama şddetli bir yağur indirdiğ, onları karla karışk buzlu damlalarla dövüp serin suların üzerine ince gri bir perde çektiğ halde, rıhtımdan ayrılan olmamışı. 'Ejderha küresi. . Caramon 'un yemini Raistlin arabanın küçük kapısında durmuş altın gözleriyle güneşaltındaki ormanı gözlüyordu. Herşy sakindi. Yılbaş geçmişi. Kırlar kış teslim olmuşu. Karla kaplanmıştopraklarda hiç birşy kıpırdamıyordu. Arkadaşarı gitmişi, hepsi kendine göre bir işe meşuldü. Raistlin zalimce başnı salladı. Güzel. Geriye dönerek arabaya girdi ve tahta kapılarını sıkı sıkı kapattı. Yolarkadaşarı birkaç gündür burada, Kendermore'un eteklerinde konaklıyorlardı. Yolculukları bitmek üzereydi. İanılmayacak kadar başrılı olmuşu. Bu akşm, karanlığn örtüsü altında Flotsam'e doğu ilerleyeceklerdi. Bir gemi kiraladıktan sonra erzak alıp, bir hafta da Flotsam'de kalacak kadar paraları vardı. Bu akşmüstü son gösterilerini yapmışardı. Genç büyücü arabanın arkasındaki karışldığ doğu ilerledi. Gözleri bir çivide asılı duran pırıltılı al cüppeye gitti. Tika onu kat-


layıp kaldırmaya başadığnda Raistlin hırçınlaşp ona hırlamışı. Omuzlarım silken Tika iş oluruna bırakmış Caramon'un -her za-ınanki gibi-onu bulacağnı bilerek ormanda dolaşak için dışn çıkmışı. Raistlin cüppeyi ellemek için ince elini uzattı; yaşmının bu döneminin bittiğne üzülürken, ince parmaklan parlak, pullu kumaş arzuyla okşdı. "Mutluydum," diye mırıldandı kendi kendine. "Garip. Hayatımda böyle birşyi iddia edebileceğm pek başa bir zaman olmadı. Küçükken veya bedenime işence edip beni bu gözlerle lanetledikleri geçen bu son yıllarda olmadığ kesin. Ama hiç mutluluk beklememişim ki zaten. Büyümün yanında ne kadar değrsiz kalıyor! Yine de....yine de bu son haftalar huzur dolu günler oldu. Mutluluk haftaları. Bir daha böyle günler geleceğni zannetmiyorum. Özellikle de yapmam gereken şyden sonra..." Raistlin cüppeyi biraz daha tutuktan sonra omuzlarını silkerek, bir köşye fırlattı ve arabanın arkasında, kendi şhsi kullanımı için bir perdeyle ayırmışolduğ bölüme doğu ilerledi. O bölüme girince perdeleri sıkı sıkı çekti. Mükemmel. Birkaç saat, yani gün kavuşncaya kadar kendi başna kalabilecekti. Tanis ile Nehiryeli avlanmaya gitmişi. Caramon da avlanmaya gitmişi güya, gerçi herkes bunun Tika ile yalnız kalabilmek için bir mazeret olduğnu biliyordu. Altınay yolculukları için yolluk hazırlıyordu. Kimse onu rahatsız etmezdi. Büyücü memnuniyetle kendi kendine başnı salladı. Caramon'un onun için yaptığ açılıp kapanan küçük masasının başna oturan Raistlin, cüppesinin en iç ceplerinden birinden, sıradan görünüşü bir kese çıkardı; ejderha küresini banndıran keseyi yani. İkeletimsi parmakları kesenin ipini çekişirirken titriyordu. Torba açıldı. Elini içine sokan Raistlin ejderha küresini kavrayarak dışrı çıkarttı. Rahatlıkla elinin içinde tutuyor, bir değşklik olup olmadığnı anlamak için yakından inceliyordu. Hayır. Hâlâ içinde soluk yeşl bir renk dönüyordu. Hâlâ, sanki bir dolu parçası tutuyormuşgibi ele soğk geliyordu. Gülümseyen Raistlin, masanın altındaki eşalarını eliyle yoklarken bir eliyle de küreyi sıkı sıkı tutuyordu. Sonunda aradığnı buldu - kabaca yontulmuşahşp üç ayaklı küçük sehpa. Sehpayı kaldıran Raistlin buttu masanın üzerine koydu. Pek birşye benzemiyordu - Flint gör-86 küçümserdi. Raistlin'de ağcı işemek için ne bir aş, ne de bir hüner vardı. Bunu da, yollarda geçirdikleri uzun günler boyuncu sarsıla sarsıla giden arabanın içinde zahmetle yontmuşu, gizlice. Hayır, pek bir şye benzememişi ama bu umurunda bile değldi. İu351 ine yarayacaktı. Sehpayı masanın üzerine koyarak, ejderha küresini üzerine yerleşirdi. Bilye büyüklüğndeki küre komik duruyordu ama Raist-lin arkasına yaslanarak sabırla beklemeye başadı. Tahmin ettiğ gibi, kısa bir süre sonra küre büyümeye başamışı. Gerçekten büyümüşmüydü? Belki de onu çekiyordu. Raistlin ayırd edemiyordu. Aniden kürenin olması gerektiğ boya geldiğni biliyordu o kadar. Değşn birşy varsa, o da çok küçük olanın kendisi, küreyle aynı odada olamayacak kadar önemsiz olduğydu. Büyücü başnı salladı. Denetimini yitirmemesi gerektiğni biliyordu; kürenin, onun denetimini zayıflatmak için oynadığ kurnazca oyunu hemen fark etti. Kısa bir süre sonra bu oyunlar kurnazca olmayacaktı. Raistlin boğzının gerildiğni hissetti. Zayıf ciğrlerine lanet okuyarak öksürdü. Titrek bir nefes alarak, derin ve rahat nefes


alabilmek için kendim zorladı. Rahatla, diye düşndü. Rahatlamalıyım. Korkmuyorum. Güçlüyüm. Bak neler başrdım! Sessizce küreye seslendi: Elde ettiğm güce bir bak! Karank Orman'da yaptıklarıma tanık ol. Silvanes-ti'de yaptıklarıma tanık ol. Güçlüyüm. Korkmuyorum. Kürenin renkleri yumuşk yumuşk dönüyordu. Cevap vermedi. Büyücü bir an için gözlerini kapatarak, küreyi gözlerinden uzaklaşırdı. Denetimini yeniden kazanarak gözlerini yeniden açtı, içini çekerek küreye baktı. Beklenen an yaklaşyordu. Ejderha küresi artık özgün boyutuna dönmüşü. Neredeyse Lo-rac'ın küreyi kavramış pörsük ellerini görür gibi oldu. Genç büyücü gayri ihtiyari ürperdi. Hayır! Kes şnu! dedi kendisine metanetle ve hemen görüntüyü aklından uzaklaşırdı. Bir kez daha gevşdi, düzgün nefes alıp vermeye başayarak kumsaari gözleri küre üzerine odaklandı. Sonra -yavaşa- ince, metal renkli parmaklarını uzattı. Son bir anlık tereddütten sonra Raistlin ellerini ejderha küresinin soğk kristali üzerine yerleşi"* rek kadim sözleri söyledi. "Ast bilak moipar alan/Şh akvlar tantangusar." Ne demesi gerektiğni nasıl bilmişi? Hangi kadim sözlerin, kürenin onu anlamasını, onun varlığnı fark etmesini sağayacağnı nasıl bilmişi? Raistlin bilmiyordu. Sadece -her nasılsa, içinde bir yerlerde- bu sözleri biliyor idi! Bu, ona Silvanesti'de konuşn ses miydi? Belki de. Önemi yoktu. Sözleri tekrar, yüksek sesle söyledi. "Ast bilak moiparalan/Suh akvlar tantangusar!" Hareket eden yeşl renk yavaşyavaş seyrederken başnın dönmesine neden olan, dönen ve kayan sayısız renge dönüşü. Avuçlarının altındaki kristal o kadar soğktu ki dokunması bile acı veriyordu. Raistlin'in gözlerinin önünde, ellerini çekince derisinin donarak küreye yapışcağna dair bir görüntü canlandı. Dişerini sıkarak acıyı duymazlıktan geldi ve sözleri bir kez daha fısıldadı. Renklerin dönmesi durdu. Ortasında bir ışk parladı; ne beyaz, ne siyah olan, hem bütün renkleri içine alan, hem de renksiz bir ışk. Raistlin, boğzından yükselmekte olan, onu boğn balgamla savaşrak yutkundu. Işktan iki el uzandı! Kendi ellerim geri çekmek için dayanılmaz bir dürtü vardı içinde, ama daha o kıpırdayamadan o iki el, büyücünün ellerini güçle sıkı sıkı kavradı. Küre yok oldu! Oda yok oldu! Raistlin etrafında hiç birşy görmüyordu. Hiç ışk yoktu. Karanlık yoktu. Hiç! Hiç...kendi ellerini tutan iki elden başa hiç birşy yoktu. Raistlin sadece dehşti nedeniyle o ellere konsantre oldu. İsan mıydı? Elf mi? Genç mi? Yaşı mı? Bilemiyordu. Parmaklar uzun ve inceydi, ama kavrayan ölümün pençeleriydi. Bir bıraksa, merhametli karanlık onu tüketinceye kadar sürüklenerek bir boşuğ düşcekti. Raistlin korkudan aldığ kuvvetle ellere tutunurken ellerin yavaşyavaşonu kendine doğu çektiğni fark etti; ellerin onu çektiğ yer....çektiğ yer... Raistlin, sanki biri yüzüne soğk su atmışgibi aniden kendine geldi. Hayır!, dedi elleri denetimi altında tuttuğnu düşndüğ akıla. Gitmeyeceğm! Onu koruyan o elleri kaybetmekten korksa da, istemediğ bir yere çekilmekten daha çok korkuyordu. Elleri bırakamazdı. Denetimimi koruyacağm, dedi vahşce, ellerin sahibi akla. Kendi elleriyle sıkı sıkı tutunup bütün iradesini kullanarak, elleri


kendine doğu çekti! Eller durdu. Bir an için, iki istenç birbiriyle çatışrak, bir ölüm kalım yarışa kitlendi. Raistlin kuvvetin bedeninden çekildiğni, ellerinin zayıfladığnı, avuç içlerinin terlediğni hissetti. Kürenin ellerinin belli belirsiz, onu yeniden çekmeye başadığnı hissetti. Şddetli bir ıstırap içinde Raistlin yeniden denetimi eline almak için kanını son damlasına kadar topladı, bütün sinirlerini odakladı, narin bedenindeki her kası feda etti. Yavaş.. yavaş.. tam güm güm atan kalbinin göğünden fırlayacağnı veya beyninin ateştopu gibi patlayacağnı düşndüğ sırada, Raistlin ellerin güçlü çekişerini gevşttiklerini hissetti. Hâlâ sıkı sıkı tutuyorlardı onu -aynı kendi ellerinin diğr elleri kavradığ gibi. Ama artık ikisi bir yarışiçinde değldi. Onun elleri ile ejderha küresinin elleri kilitli kaldı; her ikisinin elleri de saygı gösteriyor, hiç biri üstünlük aramıyordu. Zaferin ve büyünün sarhoşuğ Raistlin'in damarlarından akıyor, onu ılık, altın bir ışkla sarıyordu. Bedeni gevşdi. Titreyerek ellerin onu kibarca tuttuğnu, onu desteklediğni, ona güç verdiğni hissetti. Nesin sen? diye sorguladı sessizce. İi misin? Kötü müsün? Ne biriyim, ne öbürü. Ben hiçim. Ben herşyim. Çok uzun zaman önce yakalanan ejderhaların özüyüm ben. Nasıl çalışyorsun? diye sordu Raistlin. Ejderhaları nasıl denetimin altına alıyorsun? Senin emrinle onları kendime çağrırım. Benim çağıma karş koyamazlar. İaat ederler. Kendi efendilerine ihanet ederler mi? Benim emrime girerler mi? Bu efendisine ve aralarındaki bağ bağı. Bazı durumlarda bu bağo kadar güçlü olur ki ejderha, efendisinin denetiminde kalır. Ama çoğ istediğni yapar. Kendilerine engel olamazlar. Bu konuda çalışalıyım, diye mırıldandı Raistlin zayıfladığnı hissederek. Anlıyamıyorum... İin ferah olsun. Ben sana yardım edeceğm. Artık birleşiğmize göre sık sık yardımımı isteyebilirsin. Ben çoktan unutulmuşbirçok sırn bilirim. Bu sırlar senin olabilir. Ne sırrı?... Raistlin bilincini yitirmeye başadığ hissetti. Üzerindeki gerginlik çok fazlaydı. Elleri tutmaya devam etmek için çabaladı ama ellerinin kaydığnı hissedebiliyordu. Sonra eller onu sıkı sıkı sardı; aynı çocuğnu tutan bir anne gibi. Rahatla, düşene izin vermem. Uyu. Yorgunsun. Anlat bana! Bilmem gerek! diye haykırdı Raistlin sessizce. Sadece şnu söyleyeceğm sana, sonra dinlenmelisin. Palant-has'daki Astinus kütüphanesinde, kadim günlerde, YitmişSavaşzamanında büyücüler tarafından oraya götürülen kitaplar var, yüzlerce kitap. Bakan herkese bu kitaplar büyü üstüne ansiklopediler, zamanın derinliklerinde yitip gitmişbüyücülerin can sıkıcı öyküleri gibi gelir. Raistlin kendine doğu süzülen karanlığ gördü. Ellere sıkı sıkı sarıldı. Kitaplarda aslında ne var? diye fısıldadı. Sonra bilgiyle birlikte karanlığn üzerine bir okyanus dalgası gibi patladığnı


biliyordu. Arabanın yakınlarındaki bir mağrada, gölgeler içine gizlenen, kendi arzularıyla ısınan Tika ile Caramon birbirlerine sarılmışyatıyorlardı. Tika'nın kızıl saçı yüzüne, alnına sıkı bukleler halinde yapışışı; gözleri kapanmışdolgun dudakları aralanmışı. Canlı renklere sahip eteğ ve kabarık kollu beyaz bluzu içindeki bedeni Caramon'a sıkı sıkı sarılmışı. Bacakları Caramon'un bacaklarına dolanmış elleri Caramon'un yüzünü okşyor, dudakları onun dudaklarına dokunuyordu. "Lütfen Caramon," diye fısıldadı. "Bu işence. Birbirimizi istiyoruz. Ben korkmuyorum. Lütfen, sev beni!" Caramon gözlerini kapattı. Yüzü terle parlıyordu. Aşının acısı katlanılamayacak gibiydi. Bunu bitirebilirdi; herşyi, tatlı tatlı, kendinden geçerek bitirebilirdi. Bir an için tereddüt etti. Tika'nın hoşkokulu saçları burun deliklerine giriyor, yumuşk dudakları boynunda dolaşyordu. Çok kolay olurdu...çok harika... Caramon içini çekti. Güçlü elleriyle Tika'nın bileklerini kuvvetle kavradı. Kızın ellerini yüzünden kuvvetle ayırarak, kendinden uzaklaşırdı. "Hayır," dedi, arzusu onu boğyordu. Yerde yuvarlanıp dönerek ayağ kalktı. "Hayır," diye tekrarladı. "Üzgünüm. Niyetim...işn bu kadar ileri gitmesine izin vermek değldi." "Ama benim öyleydi!" diye bağrdı Tika. "Korkmuyorum! Artık korkmuyorum." Öyle, diye düşndü Caramon, elleriyle güm güm atan kalbini bastırarak. Ellerimde tuzağ düşüşbir tavşn gibi titrediğni hissediyorum. Tika beyaz bluzunun bağıklarını bağamaya başadı. Gözyaşarı arasından göremediğ için bağığna o kadar asıldı ki bağık koptu. "Bak şmdi! Gördün mü!" Kopmuşipek sicimi mağraya doğu fırlattı. "Bluzumu mahfetrim! Şmdi tamir etmek gerek. Tabii ki herkes ne olduğnu anlayacak! Ya da anladıklarını zannedecekler! Ben...ben...Of neyaran var ki!" Sinirinden ağayan Tika yüzünü elleriyle kapatarak ileri geri sallanmaya başadı. "Ne düşndükleri umurumda değl!" dedi Caramon, sesi mağrada yankılanıyordu. Kızı teselli etmedi. Çünkü bir daha kıza do-kunsa, arzusuna boyun eğceğni biliyordu. "Sonra birşy düşndükleri de yok. Onlar bizim arkadaşarımız. Bizi düşnüyorlar..." "Biliyorum!" diye bağrdı Tika bozularak. "Raistlin değl mi? O beni beğnmiyor. Benden nefret ediyor!" "Böyle söyleme Tika." Caramon'un sesi sert idi. "Eğr öyle olsaydı ve o da daha güçlü olsaydı o zaman önemli olmazdı. Diğrlerinin ne dediğ veya düşndüğ umurumda olmazdı. Diğrleri mutlu olmamızı istiyor. Neden bizim ...bizim...m., sevgili olmadığmızı anlamıyorlar. Tanis, yüzüme karş bir ahmak olduğmu söylemişi..." "Haklı." Tika'nm sesi, gözyaşanndan sırılsıklam olmuşsaçlarıyla boğlmuşu. "Belki haklıdır. Belki de değldir." Caramon'un sesindeki birşy kızın ağamayı kesmesine neden olmuşu. Caramon ona bakmak için dönerken, o da Caramon'a baktı. "Sen Raist'e Yüksek Büyü Kulesi'nde neler olduğnu bilmiyorsun. Hiç biriniz bilmiyorsunuz. Hiç de bilmeyeceksiniz. Ama ben biliyorum. Oradaydım. Gördüm. Görmemi sağadılar!" Caramon elleriyle yüzünü kapatarak titredi. Tika


kıpırdamadan duruyordu. Sonra yeniden kıza bakarak derin bir nefes aldı. " 'Onun kuvveti dünyayı kurtaracak,' dediler. Ne kuvveti? İ kuvveti mi? Ben onun dışkuvvetiyim! An...anlayamıyorum ama Raist rüyada bana bizim, tanrılar tarafından lanetlenerek iki ayrı bedene konan tek bir insan olduğmuzu söyledi. Birbirimize ihtiyacımız var -en azından tam şmdi." Koca adamın yüzü karardı. "Belki günün birinde bu değşr. Belki günün birinde dışkuvvetini bulur..." Caramon sessizleşi. Tika yutkunarak, elleriyle yüzünü sıvazladı. "Ben..." diye başadı ama Caramon onun sözünü yarım bıraktı. "Bir dakika bekle," dedi. "Bırak sözümü bitireyim. Seni seviyorum Tika, bu dünyada bir kadını seven bir adamın sevebileceğ kadar seviyorum. Seninle sevişek istiyorum. Eğr bu aptal savaş kanşamışolsaydık bugün sana sahip olurdum. Ş dakika. Ama yapamam. Çünkü eğr böyle birşy yaparsam bu, bütün yaşmımı seni korumaya adayacağmı taahhüt etmem anlamına gelir. Bütün düşncelerimde ilk senin gelmen gerekir. Sen bunu fazlasıyla hak ediyorsun. Ama ben bu taahhütte bulunamam Tika. Ben herşy-den önce kardeşme bağıyım." Tika'nm gözyaşarı yeniden akmaya başadı -bu kez onun için değl, kendi için. "Seni serbest bırakmam gerek ki, birinin, seni..." "Caramon!" Bir ses akşmüstünün o tatlı sessizliğni bozdu. "Caramon, hemen gel!" Bu Tanis'ti. "Raistlin!" dedi koca adam ve başa bir söz söylemeden mağradan dışrı koşu. Tika bir an onun peşnden bakarak durdu. Sonra içini çekerek ıslak saçlarını toplamaya çalışı. "Ne var?" diye yıldırım gibi girdi arabanın içine Caramon. "Raist?" Tanis başyla onayladı, yüzü ciddiydi. "Onu bu şkilde buldum." Yarımelf büyücünün küçük bölümüne açılan perdeyi yana çekti. Caramon onu kenara itti. Raistlin yerde yatıyordu; teni bembeyaz olmuş nefes alışveriş alçalmışı. Ağından kan sızıyordu. Diz çöken Caramon onu kollarına aldı. "Raistlin?" diye fısıldadı. "Ne oldu?" "O, oldu," dedi Tanis gaddarca, işret ederek. Caramon bakışarını kaldırdı, bakışarı dolanıp ejderha küresinin üzerinde durdu -küre, Caramon'un onu Silvanesti'de gördüğ boyuta gelmişi. Raistlin'in yaptığ ayak üzerinde duruyor, baktıkça dönen renkleri sonsuz bir biçimde hareket ediyordu. Lorac'ın korkunç görüntüleri koşşurdu aklına. Delirmiş ölen Lorac... "Raist!" diye homurdandı, kardeşne sıkı sıkı sarılarak. Raistlin'in baş hafifçe kıpırdadı. Göz kapakları kırpışı, ağını açtı. "Ne var?" dedi Caramon iyice eğlerek; kardeşnin soğk nefesi tenine geliyordu. "Ne var?" "Benim..." diye fısıldadı Raistlin. "Büyüler...kadim büyüler...be-nim....Benim..." Büyücünün baş sarktı, sözleri sustu. Yüzü sakin, uysal ve rahattı. Nefesi düzenli çıkmaya başadı. Raistlin'in dudakları bir tebessümle aralandı. yılbaş konukları. Şövalyeler Palanthas'a doğu yola çıktıktan sonra Lord Gunthar'm Yılbaş zamanına kadar evine ulaşbilmesi için, birkaç gün zorlu bir yolculuk yapması


gerekti. Yollar diz boyu çamurdu. Atı bir kereden fazla tökezlemişve atını neredeyse oğlları kadar çok seven Gunthar, mümkün olan her yerde yürümüşü. O yüzden ştosuna geri döndüğnde çok yorulmuş sırılsıklam olmuş tir tir titriyordu. Seyisi atıyla bizzat uğaşak için dışrı çıkmışı. "Onu iyice kurula," dedi Gunthar, tutulmuşbir halde attan inerken. "Sıcak yulaf ve..." O komutlarına devam ederken seyis sabırla, sanki hayatında hiç ata bakmamışgibi onu dinleyerek, başnı sallıyordu. Hatta Gunthar neredeyse atını ahıra kendi sokacaktı ki eski hizmetlisi onu aramaya çıktı.


"Lordum." Wills, Gunthar'ı antrede bir kenara çekmişi. "Konuklarınız var. Birkaç saat önce geldiler." "Kim?" diye sordu Gunthar, konuklar, özellikle de Yılbaş zama- . nında önemli sayılmadığndan pek ilgi duymadan. "Lord Michael mi? Bizimle yolculuk yapamaz ama eve giderken bize uğamasını Isöylemişim..." "Yaşı bir adam lordum," diye sözünü kesti VVills, "ve bir ken-i'der." "Bir kender mi?" diye tekrarladı Gunthar telaşanarak. "Maalesef öyle lordum. Fakat endişlenmeyin," diye ekledi hizmetkar çabuk çabuk. "Gümüşeri dolaba kilitledim ve eşniz hanımefendi mücevherlerini mahzene indirdi." "Kuştma akındayız diye mi düşnüyorsun!" diye homurdandı Gunthar. Yine de, avludan normalden daha hızlı geçti. "O yaratıklar söz konusu olunca hiçbir şy kesin değldir lordum," diye geveledi VVills, Gunthar'ın peşnde seyirterek. "Ne peki bunlar? Dilenci mi? Neden onları içeri aldın?" diye sordu Gunthar, huzursuz olmaya başayarak. Bütün istediğ sıcak baharatlı şrabı, sıcak giysileri ve karısının sırtını ovmasıydı. "Onlara biraz yemek ve para ver, gitsinler yollarına. Önce kenderi bir ara tabii ki." "Öyle yapacaktım lordum," dedi VVills inatla. "Fakat onlarda öyle bir hal var ki -özellikle de yaşı adamda. Bana soracak olursanız o daha çatlak ama akıllı bir çatlak. Birşyler biliyor ve bilgisi çok işne yarayabilir -bizim de tabii." "Ne demek istiyorsun?" Tam eski ştonun yaşnan bölümlerine açılan devasa ahşp kapıları açmışardı ki, hizmetkarının keskin gözlem gücünü bilen ve buna saygı duyan Gunthar durarak VVills'e baktı. VVills etrafına ba-kındıktan sonra Gunthar'a yaklaşı. "Yaşı adam size, ejderha küresiyle ilgili vereceğ acil bir haberi olduğnu söyledi lordum!" "Ejderha küresi!" diye mırıldandı Gunthar. Küre bir sırdı, ya da o öyle olduğnu varsayıyordu. Şvalyeler biliyordu bunu tabii ki. Derek başasına söylemişmiydi acaba? Yoksa bu da çevirdiğ dolaplardan biri miydi? "Akıllıca davranmışın VVills, her zamanki gibi," dedi Gunthar sonunda. "Neredeler?" "En az zararı orada verebileceklerini düşnerek, onları sizin savaşodanıza götürdüm lordum." 11 "Zatürre olmadan üstümü bir değşireyim, sonra hemen görürüm onlan. Onlara birşyler ikram ettin mi?" "Evet lordum," diye cevap verdi Wills, yeniden harekete geçen Gunthar'ın peşnden yetişeye çalışrak. "Sıcak şrap, biraz ekmek ve et. Gerçi korkarım kender şmdiye kadar tabaklan yürütmüşür bile..." Gunthar ile Wills, bir an için savaşodasının kapısının dışnda, konuklarının sohbetlerine kulak misafiri olarak durdular. "Onu yerine geri koy!" diye emretti sert bir ses. "Koymam. Bu benim. Bak, kesemin içindeydi". "Pöh! Beşdakika önce onu kesene koyduğnu gördüm!"


"Yanılıyorsun işe," diye itiraz etti diğr ses, alıngan bir tonda. "Benim! Bak üzerine ismim kazınmış.." " 'Sevgili kocam Gunthar'a; Yaşmveren Günü,'" dedi ilk ses. Odada anlık bir sessizlik oldu. Wills'in yüzü soldu. Sonra tiz ses konuşu, bu kez daha itaatkar çıkıyordu sesi. "Torbama düşüşolmalı Fizban. Tamam! Bak, torbam masa-run altında duruyordu. Ne şns değl mi? Yere düşeydi kırılacaktı Lord Gunthar yüzünde ciddi bir ifadeyle kapılan savurarak açtı. "Mutlu Yılbaşarı lordlar," dedi. Wills onun peşnden içeri girdi; gözleri hızlı hızlı etrafı kolaçan ediyordu. iki yabancı savrulurcasına geri döndü; yaşı adam toprak kupayı elinde tutuyordu. Wills kupa için bir hamle yaparak hafif bir hareketle elinden aldı. Kendere hiddetli bir bakışfırlatarak kupayı' şmine rafının üzerine, kenderin yetişmiyeceğ bir yere koydu. 1 "Başa birşy var mı lordum?" diye sordu VVills, anlamlı anlam-J h kendere bakarak. "Burada kalıp eşalara göz kulak olayım mı?" jj Gunthar cevap vermek için ağını açmışı ki yaşı adam elini ka-} yıtsızca salladı. "Evet, teşkkür ederim iyi yürekli adam. Biraz daha bira getir, i onra uşkların fıçdarındaki o düşk kalite şyden de getireyim! eme!" Yaşı adam VVills'e sert sert baktı. "Mahzenin merdivenle-| inin yanındaki karanlık köşde duran fıçıya tak musluğ. Anla-ı in mı -hani o her tarafını örümcek ağarı bürümüşolanına." VVills, ağı bir karışaçılmışbir halde ona bakakaldı. "E, haydi. Sudan çıkmışbalık gibi ağını açık tutma! Biraz zor kavrıyor galiba, öyle mi?" diye sordu yaşı adam Gunthar'a. . "H-hayır," diye kekeledi Gunthar. "Tamam VVills. S-sanınm ben de merdivenlerin yanındaki -u- fıçıdan bir- bir kupa alacağm. Siz nereden biliyordunuz?" diye sorguladı yaşı adamı kuşuyla. "A, o bir büyü kullanıcısıdır," dedi kender omuzlarını silkip, davet beklemeden oturarak. "Bir büyü kullanıcısı mı?" Yaşı adam etrafına bakındı. "Nerede?" Tas, yaşı adamı dürterek birşyler fısıldadı. "Gerçekten mi? Ben mi?" dedi adam. "Yapma ya! Ne kadar harikulade. Biliyor musun, şmdi düşnünce bir büyü hatırlar gibi oldum... Ateşopu. Nasıldı bakayım o?" Yaşı adam garip sözler söylemeye başadı. Telaşanan kender oturduğ yerden sıçrayarak yaşı adama asıldı. "Hayır Yaşı Kiş!" dedi, çekişirip yeniden onu sandalyesine 'oturtarak. "Şmdi sırası değl!" "Sanırım değl," dedi yaşı adam istekle. "Gerçi nefis bir büyüydü..." "Eminim," diye mırıldandı Gunthar, tamamen hayrete düşüşbir halde. Sonra ciddiyetini yeniden kazanarak başnı salladı. "Şmdi kendinizi tanıtın. Kimsiniz? Neden buradasınız? VVills ejderha küresi hakkında birşyler söyledi..." "Ben..." Büyücü gözlerini kırpışırarak sustu. "Fizban," dedi Kender içini çekerek. Kalkarak minik elini kibarca Gunthar'a uzattı.


"Ben de Tasslehoff Burrfoot." Tekrar oturmaya başamışı ki "ay," dedi yeniden yerinden sıçrayarak. "Size de mutlu Yılbaşarı şvalye beyim." "Evet evet," diye elini sıktı Gunthar, aklı başa yerlerde başnı sallarken. "Şmdi ş ejderha küresine gelsek?" "A, evet, ejderha küresi!" Fizban'ın yüzündeki şşınlık ifadesi silindi. Gunthar'a, kurnaz, zeki gözlerle baktı. "Nerede? Onu incelemek için uzun bir yoldan geldik." "Korkarım bunu size söyleyemeyeceğm," dedi Gunthar soğk bir edayla. "Tabii öyle birşy burada olsaydı bile..." "Öf, tabii ki buradaydı," diye cevap verdi Fizban. "Size Gül Şvalyesi Derek Crovvnguard tarafından getirilmişi. Sturm Brightb-lade de onun yanındaydı." "Onlar benim arkadaşmdır," diye açıkladı Tasslehoff, Gunthar'ın ağının bir karışaçıldığnı görünce. "Aslında küreyi almalarında onlara yardım etmişim," diye ekledi kender tevazu ile. "Onu buzdan bir saraydaki kötü bir büyücünün elinden almışık. Bu < le harika bir öykü ki..." Büyük bir hevesle sandalyesinin ucuna di. "Dinlemek ister misiniz?" "Hayır," dedi Gunthar her ikisine de hayretler içinde bakarak. "Eğr bu yüzen kuşmasalına inanacak olsaydım bile -durun bir dakika..." Kendisini sandalyesine bıraktı. "Sturm bir kender hakkında birşyler söylemişi. Grubunuzda başa kimler vardı?" "Cüce Flint, demirci Theros, Gilthanas ve Laurana..." "Doğu olmalı!" diye bağrdı Gunthar, sonra kaşarım çattı. "Ama büyü kullanıcısından hiç söz etmemişi... "A, onun nedeni benim ölü olmam," diye anlattı Fizban, ayaklarını masaya koyarak. Gunthar'm gözleri fal taş gibi açıldı ama bir cevap veremeden Wills içeri girdi. Tasslehoff'a hiddetle bakan hizmetkar kupaları, masanın üzerine, lordunun önüne koydu. "Üç kupa getirdim lordum. Örtünün üzerindekiyle birlikte dört ediyor. Ve döndüğmde de dört tane olursa fena olmaz!" Kapıyı arkasından çarparak dışrı çıktı. "Ben göz kulak olurum," diye söz verdi Tas, ciddiyetle. "Kupalarınızı çalanlarla başnız dertte mi?" diye sordu Gunthar'a. "Ben -hayır...Ölü mü?" Gunthar olaya olan hakimiyetim hızl kaybettiğni fark ediyordu. "Bu uzun bir hikaye," dedi Fizban, sıvıyı tek bir seferde midesi e indirerek. Dudaklarmdaki köpüğ sakalının ucuyla sildi. "Ah ükemmel. Şmdi, ne diyordum?" Ölü," dedi Tas yardım ederek. A, evet. Uzun bir hikaye. Şmdi anlatılmayacak kadar uzun. üreyi almam lazım. Nerede?" Gunthar bu garip yaşı adamı ve bu kenderi hem salonundan,; hem de ştosundan kovmak için hiddetle ayağ kalktı. Onları çı^ karmaları için muhafızlarını çağracaktı. Fakat onun yerine yaş* adamın yoğn bakışarına yakalandığnı fark etti. Solamniya Şvalyeleri büyüden hep korkmuşardı. Yüksek Bü-| ü Kuleleri'nin yıkımında bir rol oynamamışolsalar da -bu Kural-1 ar'a aykırı olurdu- büyü kullanıcılarının Palanthas'tan sürülmele-|


ine üzülmemişerdi."Neden bilmek istiyorsun?" diye duraksadı Gunthar; yaşı ada-| m garip gücünün kendisini kapladığnı hissettikçe iliklerinde sc^ u287 uk bir korku duymuşu. Gunthar yavaşa, isteksizce yerine oturdt Fizban'ın gözleri pırıldıyordu. "Ben kimseye hesap vermem," dedi yavaşa. "Küreyi aramaya geldiğmi bilmen senin için yeter. Küre çok zaman önce büyü kullanıcıları tarafından yapılmışı! Bunu biliyorum. Onun hakkında çok şy biliyorum." Gunthar kendisiyle boğşrak tereddüt etti. Sonuç olarak küreyi koruyan şvalyeler vardı ve eğr bu yaşı adam onun hakkında birşyler biliyorduysa, yerini söylemesinde ne gibi bir sakınca olabilirdi? Bu konuda pek bir seçeneğ olduğnu da zannetmiyordu zaten. Aklı başa yerlerde olan Fizban yeniden kupasını alarak içmeye başadı. Gunthar cevabını verirken, o üzüntüyle kupanın içine bakıyordu. "Küre gnomların yanında." Fizban elindeki kupayı düşrerek kırdı. Kupa, ahşp zeminde kıymık kıymık bin parçaya ayrıldı. "Bak şmdi, ne diyeyim sana?" dedi Tas hüzünle kırılmışkupaya bakarak. Gnomlar hatırlayabildiklerinden beri Boşer Dağ'nda yaşyordu -bu konuya sadece kendileri önem verdikleri i��in, zamanın kaydını sadece kendileri tutuyordu. İk şvalyeler, yeni oluşurulan Solamniya krallığnın en batıdaki sınırlarına kalesini ve kale zindanlarım inş etmek için Sancrist'e geldiklerinde orada oldukları kesindi. Yabancılardan hep kuşu duyan gnomlar; kıyılarına gelen, ordular dolusu uzun boylu, asık suratlı, savaşı görünüşü adam taşyan bir gemi görünce telaş düşüşerdi. Bir dağcenneti kabul ettikleri yeri, insanlardan gizli tutmaya kararlı olan gnomlar hemen harekete geçmişi. Krynn ırkları arasında kafaları teknolojiye en yatkını olan gnomlar (buhar makinası ve yayı icat ettikleri söylenir) ilk önce dağardaki mağralarında saklanmayı düşnmüşej ama zamanla akıllarına daha iyi bir fikir gelmişi. Dağn kendisini saklamak! En büyük mekanik dehaya sahip olanların aylar süren, sonu gelmez uğaşndan sonra gnomlar hazırlanmışardı. Planları mı? Dağarım yok edeceklerdi! Tam bu nazik zamanda Gnom Filozoflar Loncası üyeleri, şvalyelerin, adanın en yüksek dağ olan dağ farketmişolup olmadıkla-' nnı sorguladılar. Dağn aniden ortadan yok oluş insanların daha Çok merakını cezbedebilir miydi? Bu soru gnomlar bir telaş düşrdü. Tartışalarla günler-geçti. Kısa bir süre sonra bu soru, Filozof gnomlan iki ayn kutuba böldü: Bir ormanda bir ağç devrildiğnde onu duyacak kimse olmadığ halde ağcın devrilirken bir gürültü çıkardığna inananlar ile bir ses çıkarmadığna inananlar. Bu sorunun konularıyla ne gibi bir ilgisi olduğ sorusu yedinci gün ortaya atılmışama çabucak komiteye havale edilmişi. Bu arada, makina mühendisleri -öfkelenerek- ne olursa olsun bu aleti kurmaya karar vermişerdi. Bu gün, Sancrist vekayinamesinde (geriye kalan herşy hemen hemen Afet'te kaybolduğ halde) Çürük Yumurtalar Günü olaral hâlâ anılmaktadır. O gün Lord Gunthar'ın atalarından biri uyanıp, oğunun yind ümesin damından içeri düşp düşediğni merak etmişi. Birkaç


afta önce böyle birşy olmuşu çünkü. Oğan bir horozu kovahordu.l "Onu gölete götür," demişi Gunthar'ın atası karısına, yatakta önüp örtüleri başndan yukarıya çekerken uykulu uykulu. "Götüremem!" demişi kadın uyur gezer bir halde. "Baca tütü-yor!" İu351 te tam o anda ikisi de iyice uyanıp eve dolan dumanın baca-dan ve o kötü kokunun da kümesten gelmediğni anlamışardı. Yeni koloninin sakinleriyle birlikte ikisi de dışn koşrak, her dakika kötüleşn kokuyla boğlup tıkandılar. Hiç birşy göremi-yorlardı. Ada üç gün güneşe kalmış yumurta kokusuna sahip yoğn, sarı bir dumanla kaplanmışı. Birkaç saat içinde adadaki herkes bu kokudan hasta olmuşu. Battaniyelerini ve giysilerini toplayan insanlar kumsallara yollanmışı. Şkranla taze, tuzlu havayı teneffüs ederek bir daha evlerine geri dönüp dönemeyeceklerim merak etmekteydiler. Bu olayı tartışp, ufuktaki sarı dumanın kalkıp kalkmayacağnı endişyle seyrederken kısa boylu, kahverengi bazı yaratıklardan oluşn bir ordunun dumanın içinden çıkıp yarı ölü bir halde kendilerini ayaklarının dibine atmalarına oldukça hayret etmişerdi. Solamniya'nın iyi yürekli insanları hemen zavallı gnomların imdadına yetişişve böylece Sancrist'e yaşyan iki ulus karşlaşışolmuşu. Gnomlar ile şvalyelerin karşlaşaları dostça bir karşlaşa olmuşu. Solanmiya insanlan dört şye çok önem verirdi: öz say Rl/ Düstur, Kurallar ve teknoloji. Gnomlann o zamanlar icat etmişoldukları, makara, şft, vida ve dişi dahil olmak üzere, zamandan tasarruf ettiren aletlerinden çok etkilenmişerdi. İu351 te bu ilk karşlaşalarında, Boşer Dağ, ismini kazanmışı. Şvalyeler kısa bir süre sonra gnomların cücelerle bir ilgileri olduğ halde -kısa boylu ve tıknaz olmaları itibariyle- bütün benzerliğn burada bittiğni öğenmişerdi. Aslında gnomlar sıska, kahverengi tenli, soluk beyaz saçlı, oldukça sinirli ve çabuk hiddetlenen tiplerdi. O kadar hızlı konuşyorlardı ki, ilk başarda şvalyeler onların başa bir dilde konuşuklarını düşnmüşerdi. Sonradan bunun hızla konuşlan Ortak lisan olduğ çıkmışı ortaya. Bunun nedeni, yaşı birinin gnomlara dağarının ismini sormasıyla anlaşlmışı. Kabaca tercüme edildiğnde şyle birşy oluyordu: Bizim Granit, Obsidiyen, Kuvars ve Hâlâ Üzerinde Çalışakta Olduğmuz, Ne Olduğnu Bilmediğmiz Değşk Birkaç Taşn da İini Taşyan Katmanlardan Oluşn, Günün Birinde Bir Kopyasını Yaparız Düşncesiyle İcelemeye Aldığmız, Kayaları Hem Gaz, Hem De Sıvıya Dönüşürecek Kadar Yüksek Isılarda Isıtan ve Zaman Zaman Yüzeye Çıkartan ve Büyük, Kocaman, Yüksek Tepenin Kenarlarından Akmasına Neden Olan Kendine Ait Bir İ Isıtma Sistemi Bulanan, Büyük, Kocaman, Yüksek Tepe... "Boşer," demişi yaşı kiş. Boşer! Gnomlar çok etkilenmişerdi. Bu insanların bu kadar dev gibi ve olağnüstü bir şyi bu kadar basit bir şkilde özetlemeleri onlann inanamayacakları kadar harika birşydi. Ve böylece dağ o günden itibaren Boşer Dağ olarak anılmaya başandı -bu en çok gnomlar Haritacılar Loncası'nı sevindirmişi. Bu olaydan sonra Sancrist'teki şvalyeler ile gnomlar uyum içinde yaşmışardı; şvalyeler gnomlara çözülmesi gereken teknolojik doğlı soruları getiriyorlar,


gnomlar da hiç durmadan yeni icatlar yapıyorlardı. Ejderha küresi geldiğnde, şvalyeler bu şyin nasıl çalışığnı öğenmek istemişerdi. Küreyi gnomlara emanet etmişer, koruması için de yanına iki muhafız göndermişerdi. Bu şyin büyülü olabileceğ hiç akıllarına gelmemişi. Gnom mancınıkları. Silimdi unutma. Gelmişgeçmişhiçbir gnom, hayatında başadığ bir cümleyi tamamlamamışır. Ancak onla rın sözlerim kesersen bir yere varabilirsin. Kaba olacaksın diye ı dişlenme. Bunu beklerler." Onlara doğu gelip, yerlere kadar eğlerek saygıyla selam veren uzun kahverengi cüppelere bürünmüşbir gnomların görünmesiy-le, yaşı büyücünün kendi sözü yarım kalmışı. Tasslehoff gnomu heyecanlı bir merakla inceledi -Gargath Boz taş ile ilgili efsaneler iki ırkın arasında uzak bir akrabalık olduğ nu ima etse de, kender daha önce hayatında hiç gnom görmemişi! Bu genç gnomda kendervari birşy olduğ kesindi: İce eller, he vesli bir yüz ifadesi, herşyi incelemeye kararlı, keskin, parlak göz ler. Fakat benzerlik burada bitiyordu. Onda kenderlerin o rahat ta vırları yoktu. Gnom sinirli, ciddi, işdamı tavırlı biriydi.


"Tasslehoff Burrfoot," dedi kender kibarca, elini uzatarak. Gnom Tas'ın elini eline alarak dikkatlice baktıktan sonra -ilginç bir şy bulamayarak- hafifçe bir salladı. "Ve bu da..." Tas Fizban'ı takdim etmeye başamışı fakat gnom uzanıp, gayet sakin bir hareketle hoopakını alınca sustu. "A..." dedi gnom, silaha bakan gözleri parlamışı. "SilahLonca-sından biriniçağrıngelsin..." Büyük dağn zemin katında bulunan nöbetçi, gnomun cümlesini bitirmesini beklemedi. Elini kaldırarak bir manivela koluna asıldı ve bir viyaklama duyuldu. Bir ejderhanın yanına konduğnu zanneden Tas, kendini savunmaya hazır, savrularak arkasına döndü. "Düdük," dedi Fizban. "Alışan iyi olacak." "Düdük mü?" diye tekrarladı Tas şşrarak. "Şmdiye kadar hiç böyle bir düdük sesi duyumamışım. İinden duman çıkıyor! Nasıl çalışyor b....Hey! Geri gel! Hoopakımı geri getir!" diye bağrdı asası üç hevesli gnom tarafından koridor boyunca hızla taşnırken. "İcelemeodası," dedi gnom, "Skimboshdabulunan..." "Ne?" "İceleme Odası," diye tercüme etti Fizban. "Gerisini kaçırdım. Gerçekten de daha yavaşkonuşanız lazım gelir," dedi asasını gnoma doğu sallayarak. Gnom başnı evet anlamında salladı fakat parlak gözleri Fiz-ban'm asasına dikilmişi. Sonra bunun sade, biraz hırpalanmışahşp bir asa olduğnu gören gnom dikkatini yeniden büyücü ile kendere verdi. "Yabancılar," dedi. "Unutmamayaçalışcağm...Elimden geleni yapıp unutmamaya çalışcağm, o yüzden üzülmenize gerek yok çünkü" -şmdi yavaşyavaşve açık açık konuşyordu- "sadece bir resmini yapacağmızdan silahına birşy olmaz.." "Gerçekten mi," diye kesti sözünü Tas, oldukça gurur duymuşu. "Eğr isterseniz size nasıl çalışığnı da gösteririm." Gnomun gözleri parladı. "Bunekadariyiolur..." '- "Ve şmdi," diye kesti yine sözünü kender; iletişm kurmayı öğendiğ için kendinden pek memnundu," adın ne?" Fizban hemen kaşgöz işreti yaptı ama çok geç kalmışı. "Gnoshoshallamarionininillisyylphanitdisdisslishxdie..." Gnom nefes almak için durdu. ' "Bu senin adın mı?" diye sordu Tas, hayretler içinde kalmışı. Gnom nefesini verdi. "Evet," diye cevapladı, biraz yerini şşra-fak. "Bu benim ilk adım, şmdi izin verirseniz devamını. .." "Bir dakika!" diye bağrdı Fizban. "Dostların sana ne diyor?" Gnom yeniden derin bir nefes aldı. "Gnoshoshallamarioninillis...""Şvalyeler sana ne diyor?" "Hu" -gnom üzülmüşgörünüyordu- "Gnosh, eğr siz..." "Teşkkürederiz," diye kestirip attı Fizban. "Şmdi Gnosh, bizim biraz acelemizvar. Savaşmavaşfalan yar. Lord Gunthar resmi bildirisinde bizimbu ejderha küresini görmemiz gerektiğni söyledi." Gnosh'un minik, kara gözleri pırıldadı. Elleri sinirle kasıldı. "Tabii, madem ki Lord Gunthar rica etmişejderha küresini görebilirsiniz ama -izninizle sorabilir miyimküreyi merak etmenizin meraktan başa bir nedeni var m...?" "Ben bir büyü kullamcısıyım," diye başadı Fizban.


"Büyükullanıcısı!" dedi gnom, heyecanından yavaşkonuşası gerektiğni unutarak. "Ejderhaküresibüyükullanıcılarıtarafındanyapılmışlduğndanhemenbutaraftanİcelemeodasınadoğugelin..."Hem Tas, hem de Fizban anlamadan gözlerini kırpışırdı. "Aman gelin işe..." dedi gnom sabırsızca. Daha tam olarak ne olduğnu anlayamadan, yeraltıcücesi onları -hala bir yandan konuşrak- haddinden fazla bir miktarda çıngırak ve düdüğ harekete geçirerek, dağn girişnden itiverdi. Gnosh'un peşnden aceleyle giderken "İceleme Odası mı?" dedi Tas fısıltıyla Fizban'a. "Bunun anlamı ne? Ona bir zarar vermezler, değl mi?" "Zannetmiyorum," diye mırıldandı Fizban, orman gibi ak kaşarı burnunun üzerinde meşm bir V şklinde birleşrken. "Gunthar küreyi korusun diye muhafızlar yollamışı, unuttun mu?" "O halde sen neden endişleniyorsun?" diye sordu Tas. .. "Ejderha küreleri garip şylerdir. Çok güçlüdürler. Benim korkum," dedi Fizban, Tas'tan çok kendi kendine, "onu kullanmaya kalkabilirler!" "Ama Tarsis'te okuduğm kitapta kürenin ejderhaları denetimi altına alabileceğ yazıyordu!" diye fısıldadı Tas. "Bu iyi birşy değl mi? Yani küreler kötü değl, değl mi?" "Kötü mü? Yok canım! Kötü değl." Fizban başnı salladı-"Tehlike de burada ya. Ne iyiler, ne de kötüler. Hiç birşy değl" ler! Ya da belki de herşyler demem gerekir."


Tas, aklı uzaklarda bir yerlerde olan Fizban'dan doğu dürüst bir cevap alamayacağnı anladı. Eğenecek birşylere gereksinimi olan kender dikkatini ev sahibine yöneltti. "Adının anlamı ne?" diye sordu Tas. Gnosh mutlulukla gülümsedi. "İk Başarda, Tanrılar Yercüce-leri'ni Yaratmışardı ve İk Yarattıklarından Birinin İmi Gnosh İi ve Onun Hayatında Başna Gelen En Soylu Olaylar Şnlardı: Evlendiğ Kız Marioninillis...." Tas bayılacak gibi olmuşu. "Dur..."diye sözünü kesti. "İminin uzunluğ ne kadar?" "Kütüphanede bu büyüklükte bir kitabı dolduruyor," dedi Gnosh gururla, ellerini uzatarak, "çünkü devam ettiğmde senin de anlayacağn gibi biz çok eski bir sülaleyi..." "Tamam tamam," dedi Tas aceleyle. Nereye gittiğne bakmadığndan bir ipe takılıp düşü. Gnosh onun ayağ kalkmasına yardımcı oldu. Başnı kaldırıp bakan Tas ipin, her yöne doğu yılan gibi uzanan, biribirine bağı bir ip kümesine bağı olduğnu gördü. İlerin nereye gittiğni merak etti. "Belki başa bir zaman." "Ama çok güzel bölümleri var," dedi Gnosh, birlikte kocaman çelik kapıya doğu yürürlerken, "eğr istersen atlar onları söylerim; büyük büyük büyük büyük anne Gnosh'un kaynar suyu icat ettiğ yere..." "Dinlemeyi çok isterdim." diye yutkundu Tas. "Ama hiç zaman..." "Evet, sanırım öyle," dedi Gnosh, "zaten ana bölümün kapısına da geldik, o yüzden müsade ederseniz..." Bir yandan konuşrken bir yandan da uzanıp bir sicime asıldı. Bir düdük sesi duyuldu. İi çıngırak çaldıktan sonra bir gong sesi iştildi. Sonra, neredeyse hepsini haşayacak şddette bir buhar akımı ile dağn içine yerleşirilmişkocaman iki çelik kapı yana kayarak açılmaya başadı. Neredeyse kapılar hemen takıldı ve her yan, bunun kimin suçu olduğnu bağran, oraya buraya işret eden gnomlarla doldu. Tasslehoff Burrfoot, aklının gizli bir köşsinde, bu macera sona erdikten, bütün ejderhalar öldürüldükten (kender olumlu bir manzara canlandırmaya çalışyordu) sonra ne yapabileceğnin planlarını kurup dururdu. Yapmayı ilk planladığ şy, gidip Pax Thar-kas'taki eski dostu lağm cücesi Sestun ile birkaç gün geçirmekti. Lağm cücelerinin ilginç bir yaşm biçimleri vardı ve Tas -onların işrdikleri yiyecekleri yemediğ sürece- oraya yerleşrse mutlu! lacağnı biliyordu. Fakat Tas, Boşer Dağ'na girdiğ andan itibaren yapacağ ilk ş yin gelip gnomlarla birlikte yaşmak olacağna karar verdi. Ken-der bütün ömrü boyunca böylesine harika birşyle karşlaşamışı. Neredeyse olduğ yerde kalakalacaktı. Gnosh ona baktı. "Etkileyici, değl mi?..." diye sordu. "Benim kullanacağm sözcük bu olmazdı," diye mırıldandı Fizban. Gnomlann şhrinin tam ortasında duruyorlardı. Eski bir volkanın bacasına inş edilmişolan şhrin genişiğ yüzlerce metre, yüksekliğ ise millerceydi. Şhir, bacanın içine, kademe kademe inş edilmişi. Tas yukarı ...daha da yukarı ve daha da yukarı baktı.... "Kaç kat var?" diye sordu kender, görebilmek için başnı geri atayım derken neredeyse arka üstü düşcekti. "Otuz beşve..." "Otuz beş" diye tekrarladı Tas dehştle. "Otuz beşnci katta oturmak hiç hoşma


gitmezdi. Kaç basamak tırmanmak zorunda kalıyorsun?" Gnosh burnunu kıvırdı. "İkel aletleri çok uzun zaman önce gelişirmişik zaten ve artık" -eliyle işret etti- "şçalışırdığmızharikateknolojiyebirbakar..." "Görebiliyorum," dedi Tas, gözlerini zemine indirerek. "Büyük bir savaş hazırlanıyor olmalısınız. Hayatımda hiç bu kadar çok mancınık görmemişim..." Kenderin sesi kesildi. Daha o seyrederken bir düdük öttü ve mancınıkların biri gerilen bir yay sesiyle salıverildi ve bir gnom havada uçmaya başadı. Tas savaşaletlerine değl de, merdiven yeri ne kullanılan bazı aletlere bakıyordu!Bölmenin zemini mancınıklarla doluydu; gnomlar tarafından: tasarlanmışher çeşt mancınıkla: Sapan şklinde mancınıklar, yay şklinde mancınıklar, zemberekli mancınıklar, buhar güçlü mancı-nıklar (hala deneme safhasındaydı -su derecesini ayarlı tutma işyle uğaşyorlardı). Mancınıkların etrafında, mancınıkların üzerinde, mancınıkların] altında ve mancınıkların içinden geçen, hepsi dönen, gıcırdıyan, ça-tırdıyan her çeşt çılgın dişiyi, tekerleğ, makarayı harekete geçiren miller ve miller uzunluğnda ipler vardı. Yerlerden, makinaların kendilerinden ve yanlardaki duvarlardan çıkan, bir miktar gnomun ittiğ, çektiğ veya hem çekip, hem ittiğ koca kollar vardı. "Herhalde," diye sordu Fizban ümitsiz bir tonda, "İceleme Odası zemin katında değldir?" Gnosh başm hayır anlamında salladı. "İceleme Odası on beşnci katta..." Yaşı büyücü iç parçalayan bir ah etti. Aniden, Tas'ın tüylerini diken diken eden korkunç bir sürtünme sesi duyuldu. "Hıh, bizim için hazırlanmışar. Haydi gelin..." dedi Gnosh. Devasa mancınığ doğu ilerlerken Tas onun arkasından neşyle gidiyordu. Gnomlardan biri, beklemekte olan uzun gnom sırasını göstererek rahatsız olmuşbir şkilde onları işret etti. Tas kocaman bir sapan şklindeki mancınığn koltuğna oturarak bacadan yukarı bakmaya başadı. Tepesinde, hepsi de büyük makinalar, düdükler, duvarlardan sarkan yarasa gibi kocaman biçimsiz şylerle dolu bir sürü balkondan ona doğu bakan gnomları görebiliyordu. Gnosh kaşarını çatarak onun yanında durdu. "Önce büyükler, genç adam o yüzdenhemenşmdiburadankal-karakbırak" -hatırısayılır bir güçle Tasslehoff 'u yerinden sürükledi"daöncebüyükullanıcısıgitsin..." "A, ziyanı yok canım," diye itiraz etti Fizban geri geri giderken bir ip yığnına takılarak. "Be-ben beni yukarıya çıkartacak büyülerimden birini hatırlayıverdim. Havaya yükselme. Nasıldı o bakayım? Bana biraz zaman tanıyın." "Acelesi olan sizdiniz..." dedi Gnosh haşnce, Fizban'a hiddetle bakarak. Sıradaki gnomlar kabaca bağrıp, itişp kakışaya başadılar. "Eh pekala," diye homurdandı yaşı büyücü ve Gnosh'un yardımıyla tırmanıp koltuğ oturdu. Mancınığ harekete geçirmek için manivela kolunu işeten gnom Gnosh'a, "kaçcıncıkat?" gibi birşy-ler bağrdı. Gnosh de işret ederek bağrdı, "Skimbosh!" Şf, beşmanivela kolundan oluşn bir serinin önünde durdu. Düzensiz bir sürü ip


yukarı, sanki sonsuzluğ uzanıyordu. Fizban bedbaht bir halde mancınığn sandalyesinde oturmuşbüyüsünü hatırlamaya çalışyordu. "Şmdi," diye bağrdı Gnosh; daha iyi seyredebilsin diye Tas'ı yakına çekmişi, "şf hemen sinyali verecek, evet -işe..." Şf iplerden birini çekti. "O ne iş yarıyor?" diye atıldı Tas. "İ Skimbosh'da -m- on beşnci katta bir zili çalıyor ve onlara rinin gelmekte olduğnu haber veriyor..." . "Eğr zil çalmazsa ne olur?" diye sordu Fizban yüksek sesle. "O zaman ilk zilin çalmadığnı belirten ikinci bir zil çalar..." "Eğr zil çalmazsa burada ne olur?" "Hiç. Bu Skimbosh'unsorunusenindeğl..." "Eğr gelmekte olduğmu bilmezlerse bu benim sorunumdul diye bağrdı Fizban. "Yoksa öylece düşp onları hayretler içinde mi bırakacağm!" "A," dedi Gnosh gururla, "bakınşmdi..." "Ben iniyorum..." diye belirtti Fizban. "Hayır, bekle," dedi Gnosh keder içinde, daha da hızlı konuşa a başayarak, "artıkhazırlandılar... "Kim hazır?" diye sordu Fizban kuşuyla. "Skimbosh! Seniyakalayacakolan ağhazırladılar..." "Ağ" Fizban sarardı. "Bu son damlaydı!" Ayağnı kenara koydu. Ama daha kıpırdıyamadan şf uzanıp ilk manivela kolunu çekti. Mancınık bağandığ yerde dönmeye başarken sürtünme sesi yeniden duyuldu. Bu ani hareket Fizban'ı geriye yapışırdı, şpkası gözlerine düşü. "Neler oluyor?" diye bağrdı Tas. "Onu hazırlıyorlar," diye bağrdı Gnosh. "Enlem ve boylam daha önce hesaplanmışı, mancınık yolcuyu doğu yere atabilmek için yerleşyor..." "Peki o ağneyin nesi?" diye haykırdı Tas. "Büyücü Skimbosh'a uçacak -emniyet içinde, emin olabilirsin-bir sürü çalışa yaptık; aslında uçmanın yürümekten daha emniyetli olduğnu ispat da ettik- tam eğisinin en üst noktasına gelince biraz düşeye başayacak, o zaman Skimboşaltına bir ağatıp onu aynen böyle yakalayıverecek" -Gnosh eliyle bir sinek yakalama hareketi yaparak nasıl olacağnı gösterdi- "ve çekecek..." "Çok mükemmel bir zamanlama olsa gerek!" "Herşy gelişirmişolduğmuz bir manivela koluna bağı oldu- ğ için zamanlama büyük bir ustalık iş, gerçi" -Gnosh kaşarını çatarak ağını büzdü- "birşy zamanlamanın biraz aksamasına neden oluyor ama bu konuda bir komite..." Gnom manivela kolunu aşğya indirdi ve Fizban -viyaklaya| rak- havaya fırladı. "Tüh," dedi Gnosh bir yandan seyrederken, "görünüş göre... "Ne? Ne?" diye bağrdı Tas görmeye çalışrak.


"Yine ağçok erken açıldı" -Gnosh başnı salladı- "ve bugün bu ikidir oluyor, Skimbosh'a üstelik ve kesinliklebirsonrakiAğLoncası toplan tıs ındabukonudabazıkararlar..." Tas ağı bir kanşaçık kalmışbakıyordu: önce Fizban mancınığn muazzam gücüyle yukan fırlatılmış havada vızıldıyarak uzaklaşışı; derken kender aniden Gnosh'un neden söz etmişolduğ gördü. On beşnci kattaki ağ-büyücü geçtikten sonra açılıp, tekrar alçalmaya başadığnda onu tutacağna- büyücü on beşnci kata gelmeden açılmışı. Ağ çarpan Fizban ezilmişbir örümcek gibi . yassılmışı. Bir an için tehlikeli bir biçimde -elleri böğünde- orada asılı kaldıktan sonra düşeye başadı. Hemen çıngıraklar ve gonglar çaldı. "Dur, söyleme," diye tahminde bulundu Tas yeisle. "Bu, ağn başrısız olduğnu bildiren tehlike işreti." "Öyle, ama o kadar telaşanma," diye kıkırdadı Gnosh, "çünkü bu tehlike işreti on üçüncü kattaki bir ağn tam zamanında açılmasını sağayan bir mekanizmayı harekete geçiriyor -ay, biraz geç kaldı ama daha on ikinci kat var..." "Birşyler yap!" diye viyakladı Tas. "Bu kadar heyecanlanma!" dedi Gnosh kızarak. "Dur dabirazöncesöyleyecekoldu- ğmşyibitireyim biraciltedbirsistemidahavar ' veoda...a, işeaçıldıbile*.." Tas, üçüncü katın duvarlarından sarkan, altı adet devasa varilin altı açılıp, orta bölümün zeminine binlerce süngerin dökülmesini hayretler içinde seyretti. Bu -belli ki- eğr bütün ağar başrısız - olursa diye alınmışbir tedbirdi. Allahtan dokuzuncu kattaki ağçalışış tam zamanında büyücünün altında açılıvermişi. Sonra ağbüyücünün etrafına sarılarak onu gnomlarm bulunduğ balkona fırlattı; içinden büyücünün küfredip, lanetler yağırdığnı duyan gnomları onu dışrı çıkartma konusunda biraz gönülsüz gibiydi. "Evetherşyyolunagirdiğnegöreartıksırasende," dedi Gnosh. "Son bir soru!" diye bağrdı Tas Gnosh'a, yerine yerleşrken. "Eğr o süngerli son acil tedbiri de çalışazsa ne olur?" "Çok ustaca birşy..." dedi Gnosh neşyle, "çünkü, eğr süngerler geç çıkarsa bir alarm çalar ve koca bir varil suyu tam ortaya boşltır ve -zaten süngerler ortada olduğndan- pisliğ temizlemek Çok kısa zaman alır..." Şf manivela kolunu çekti. ' Tas, İceleme Odası'nda her türlü büyüleyici şyle karşlaşca-ğnı zannediyordu ama -hayretler içinde- neredeyse bomboşoldu-"ğnu gördü. İeriye güneşışğ girmesini sağayan, dağn yüzeyi, ne açılmışbir delikten aydınlatılıyordu içerisi. (Bu, gezgin bir cüce tarafından, ziyareti sırasında onlara gösterdiğ "pencere" adını ver diğ basit ve dahice bir buluşu; gnomlar bundan büyük gurur duyuyordu). İeride üç masadan başa da pek birşy yoktu. Gnom ların etrafım almışolduğ orta masada ejderha küresi ile Tas'ın ho opakı duruyordu. Tas kürenin eskisi gibi, orijinal büyüklüklüğnde olduğnu far-, ketti ilgiyle. Aynı görünüyordu -hala, ortasında süt renkli bir pusun döndüğ, yuvarlak bir parça kristaldi. Genç bir Solamniya Ş-valyesi, yüzünde son derece bıkkın bir ifadeyle kürenin yanında durmuş nöbet tutuyordu. Yüzündeki bıkkınlık ifadesi yabancıla rm yaklaşasıyla hemen değşvermişi.


"Herşyyolunda," dedi Gnosh şvalyelere, yatışıran bir edayla "bunlar Lord Gunthar'ın haberini yolladığ o iki kiş..." Bir yandan konuşn Gnosh bir yandan da onları ortadaki masaya doğu itiyor du. Küreye bakan gnomun gözleri parıldıyordu. "Bir ejderha küresi," diye mırıldandı neşyle, "bunca yıldan sonra..." "Ne yılları?" diye sordu Fizban, masadan biraz uzakta durarak. • "Şmdi," diye açıkladı Gnosh, "her gnoma doğşan bir Yaşm Araşırması verilir; o andan itibaren onun bütün amacı, bu Yaşm Araşırması'nı yerine getirmektir ve benim Yaşm Araşırmam da ejderha kürelerini araşırmaktı, ta..." "Fakat ejderha küreleri yüzlerce yıldır ortalıkta yoktu!" dedi Tas kulaklarına inanamayarak. "Onları kimse bilmiyordu! Nasıl olur da bu senin Yaşm Araşırman olur?" "Oo, biz onları biliyorduk," diye cevap verdi Gnosh, "çünkü bu benim dedemin Yaşm Aratırmasıymış sonra babamınki olmuş er ikisi de bir ejderha küresi göremeden ölmüşerdi. Ben de göremeden ölmekten korkuyordum; ama sonunda bir tanesi ortaya çıktı; artık sülalemin yerini ölümden sonra da garanti altına alabileceğm.." "Yani eğr Yaşm Araşırmanı tamamlayamazsan -m- öbür yaşma başayamayacağnızı mı söylemek istiyorsun?" diye sordu Tas. "Ama deden ve baban..." "Büyük bir ihtimalle çok rahatsızdırlar," dedi Gnosh üzgün bir edayla, "her nerede iseler... Aman allahım!"


Ejderha küresinde dikkate değr bir değşklik yaşnıyordu. Bir sürü değşk renk dönmeye ve titreşeye başamışı. Sanki heyecanlanmışgibi. Garip sözler mırıldanan Fizban küreye doğu yürüyerek elini kürenin üzerine koydu. Küre hemen kapkara oluverdi. Fizban odanın etrafına baktı; yüzündeki ifade o kadar haşn ve korkutucuydu ki Tas bile onun önünde geriledi. Şvalye öne doğu atıldı. "Dışrı çıkın!" diye patladı büyücünün sesi. "Hepiniz!" "Bana ayrılmamam emredildi ve ben de..." Şvalye kılıcına davrandı ama Fizban birkaç kelime fısıldadı. Şvalye yere çöküverdi. Gnomlar, yüzü acıyla burulmuşGnosh ellerini ovuşururken onu odada bırakarak hemen dışrı çıktılar. "Haydi Gnosh!" diye ısrar etti Tas. "Onu hiç böyle görmemişim. Dediğm yapsak fena olmayacak. Eğr yapmazsak bizi bir lağm cücesine veya şyle tuhaf birşye çevirebilir!" Zırlayan Gnosh, Tas'ın kendisini dışrı çıkarmasına izin verdi. Dönüp ejderha küresine bakarken, kapı çarparak kapandı. "Yaşm Araşırmam..." diye inledi gnom. "Eminim herşy yoluna girecek," dedi Tas; gerçi kendi de emin değldi, hem de hiç. Fizban'ın yüz ifadesini hiç beğnmemişi. Aslında gördüğ hiç de Fizban'ın yüzüne -ya da Tas'ın tanımak isteyebileceğ her hangi birine - benzemiyordu! Tas ürperdiğni hissetti; midesinde de bir düğm vardı sanki. Gnomlar kendi aralarında mırıldanıyorlar ona meşm bakışar fırlatıyorlardı. Tas ağındaki acı tattan kurtulabilmek için yutkundu. Sonra Gnosh'u bir kenara çekti. "Gnosh, incelediğn zaman küre hakkında bir şyler fark etmişmiydin?" diye sordu Tas alçak sesle. "Şy," Gnosh düşnceli görünüyordu, "içinde birşyin olduğnu buldum -ya da var gibi görünüyor- çünkü küreye baktım, hiç birşy görmeden çok uzun bir süre baktım, tam bakmaktan vaz geçecektim ki, pusun içinde dönen kelimeler gördüm..." "Kelimeler mi?" diye kesti sözünü Tas heyecanla. "Ne diyorlardı?" Gnosh başnı salladı. "Bilmiyorum," dedi ciddiyetle, "çünkü okuyamıyordum; kimse okuyamadı. Yabancı Diller Loncası üyeleri bile..." "Büyü, büyük bir ihtimalle," diye mırıldandı Tas kendi kendine. "Evet," dedi Gnosh ümitsizlikle, "bende öyle olduğna karar vermişim..." Kapı savrularak açıldı, sanki birşy patlamışgibi. Gnosh dehşt içinde arkasına döndü. Fizban, bir elinde küçük siyah bir torba, diğr elinde de asası ve Tasslehoff un hoopakıyla kapıda duruyordu. Gnosh onun yanından koşp geçti. "Küre!" diye ciyakladı, o kadar üzülmüşü ki cümlesini bile tamamladı. "Almışın!" "Evet Gnosh," dedi Fizban. Büyücünün sesi yorgun çıkıyordu ve Tas -ona yakından bakınca- yorgunluktan yıkılmak üzere olduğnu fark etti. Teni kül rengi olmuş göz kapakları sarkmışı. Bütün yükünü asasına veriyordu. "Benimle gel oğl," dedi gnoma. "Ve merak etme. Yaşm Araşırmanı tamamlayacaksın. Fakat şmdi kürenin AktaşDivanı önüne çıkartılması gerek." "Seninle gelmek mi," dedi Gnosh hayretle tekrar ederek, "Di-van'a" -heyecanla ellerini birleşirdi- "belki de bir bildiri sunabileceğm Divan'a, sence..." "Bu konuda hiç kuşun olmasın," diye cevap verdi Fizban. "Hemen geliyorum,


toplanacak kadar zaman tanı bana, kağtlarım nerede..." Gnosh hızla ayrıldı. Fizban, arkasından yaklaşaya çalışn, hevesle asasına uzanan diğr gnomlara doğu döndü. Kaşarını o kadar korkutarak çattı ki geri geri giden gnomlar birbirlerine takılarak Araşırma Odası'na girip gözden kayboldular. "Ne buldun?" diye sordu Tas, tereddütle Fizban'ın yanına yaklaşrak. Yaşı büyücü karanlıklara bürünmüşgibiydi. "Gnomlar birşy yapmamışar değl mi?" . "Yok, yok canım." Fizban iç geçirdi. "Şnsları varmışki yapmamışar. Çünkü hâlâ aktif ve çok güçlü. Birçok şy, birkaç kişnin vereceğ karara bağı -belki de bütün dünyanın kaderi buna bağı." "Ne demek istiyorsun? Karan, Divan vermeyecek mi?" "Anlayamıyorsun oğum," dedi Fizban yavaşa. "Bir dakika dur, dinlenmem gerek." Büyücü bir duvara yaslanarak yere oturdu. Başnı sallayarak devam etti. "Bütün irademi kürede topladım Tas. Yo, ejderhaları denetim altına almak için değl," diye ekledi, kenderin gözlerinin açıldığnı görünce. "Geleceğ baktım." "Ne gördün?" diye sordu Tas tereddüt ederek; büyücünün ciddi görünüşnden dolayı, aslında gerçekten bilmek isteyip istemediğnden emin değldi. "Önümüzde uzanan iki yol gördüm. Eğr kolay olanını seçersek ilk başarda en iyisiymişgibi görünecek fakat sonunda karan-jjlc çökecek; bir daha kalkmamak üzere. Eğr diğr yolu seçersek, bunda ilerlemesi zorlu ve güç olacak. Çok sevdiğmiz bazı kişlerin hayatlarına mal olabilecek oğum. Daha da kötüsü, bazılarının ruhlarına mal olacak. Fakat ancak bu büyük fedakarlıklar sonucu bir umut bulabiliriz." Fizban gözlerini kapattı. "Ve bunun küreyle bir ilgisi mi var?" diye sordu Tas titreyerek. "Evet." "Ne yapılması gerektiğni biliyor musun...k-karanlık yolu seçmek için yani?" Tas cevaptan korkuyordu. "Biliyorum," diye cevap verdi Fizban alçak bir sesle. "Fakat karar bana bırakılmadı. Karar başalarının elinde." "Anlıyorum," diye içini çekti Tas. "Önemli insanlardır her halde. Krallar gibi, elf lordları gibi, şvalyeler gibi." Derken Fizban'ın sözleri aklında yankılandı. Çok sevdiğmiz bazı kişlerin hayatları... Aniden Tas'ın boğzına birşyler takıldı, boğlur gibi oldu. Başnı elleri arasına aldı. Bu macera yanlışbir yöne gidiyordu! Tanis neredeydi? Ve sevgili Caramon? Ya o güzel Tika? Onları düşn-memeye çalışyordu, özellikle de o rüyadan sonra. Ve Flint -onsuz ayrılmamalıydım, diye düşndü Tas ümitsizce. Ölebilir, hatta ş anda bile ölmüşolabilir! Çok sevdiğmiz bazı kişlerin hayatları! Hiç, içimizden birinin ciddi ciddi öleceğni düşnmemişim. Hep bir arada olursak herşyi yenebiliriz gibi geliyordu bana! Ama şmdi, her nasıl olduysa dağldık. Ve herşy de ters gidiyor! Tas, Fizban'ın, tepesindeki medarı iftiharı olan kuyruğ okşdı-ğnı fark etti. Ve kender hayatında ilk kez kendini kaybolmuş yalnız ve korkmuşhissetti. Büyücü ona daha büyük bir şfkatle sarıldı. Yüzünü Fizban'ın koluna gömen Tas ağamaya başadı. Fizban onu tatlı tatlı okşyordu. "Evet," diye tekrar etti büyücü, "önemli kişler." AktaşDivani. Önemli bir insan.


AktaşDivanı, Solamniya'da, insanların Afet'i izleyen ilk kışyaşdıkları sıkıntılar anısına Kıtlık Günü diye bilinen Aralık'm yirmi sekizinci günü toplanmışı. Lord Gunthar, Divan toplantısını oruç ve tefekkürle geçirilen bu güne almayı uygun bulmuşu. Orduların Palanthas'a yelken açmalarının üzerinden bir aydan fazla zaman geçmişi. Gunthar'ın şhirden aldığ haberler hoşdeğldi. Aslında yirmi sekizinci günün sabahında erkenden bir haber geldi. Haberi iki kere okuduktan sonra derin bir ah çekti, kaşarını çattı ve kağdı kemerine sıkışırdı. Yakın geçmişe AktaşDivanı bir kez daha toplanmışı; bu mülteci elflerin Güney Ergoth'a varmaları ve ejderha ordularının kuzey Solamniya'da ortaya çıkmalarıyla, zamanından önce meydana gelmişbir toplantıydı. Bu Divan toplantısı, birkaç aydır planlanıyor yani bütün üyelerinin -ister bir koltuğ sahip olsunlar, ister sadece danışan olsunlar- hepsi temsil edilmişi. Oy kullanabilen koltuk sahibi üyeler Solamniya Şvalyeleri, gnomlar, tepe cüceleri, Kuzey Ergoth'un kara tenli denizci halkı ve Sancrist'te yaşyan Solamniya sürgünlerinin temsilcileriydi. Danışan olarak katılanlar ise elfler, dağcüceleri ve kenderlerdi. Bu üyeler fikirlerim beyan etmek için davet edilmişerdi ama oy kullanamıyorlardı. Bununla beraber ilk Divan toplantısı iyi gitmemişi. Temsil edilen ırklar arasındaki eski kan davaları ve husumetler alevlenmişi. Öyle bir an gelmişi ki dağcücelerinin temsilcisi olan Arman Kha-ras ile tepe cücelerinin temsilcisi Duncan Hammerrock'ı güçlükle yatışırmak zorunda kalmışardı, yoksa neredeyse eski bir kanda-vası uğuna kan dökülecekti. Babasının yokluğ nedeniyle Silva-nestileri temsil eden Alhana Yıldızmeltemi, bütün toplantı süresince ağını açıp konuşayı reddetmişi. Alhana sadece, Qualinesti-ler'den Porthios orada olduğ için gelmişi. Qualinestiler ile insanlar arasında yapılacak bir ittifaktan korkuyordu ve bunu engellemeye kararlıydı. Alhana'nın endişlenmesine gerek yoktu aslında. Elfler ve insanlar arasında o kadar büyük bir güvensizlik vardı ki, sadece kibarlıklarından birbirleriyle konuşyorlardı. Lord Gunthar'ın, "Birlikteliğmiz barışgetirir; bölünmemiz ise ümitleri yok eder!" şklindeki heyecanlı konuşası bile pek bir etki yaratmamışı. Buna Porthios'un cevabı, ejderhaların yeniden ortaya çıkmalarını insanlara yüklemek olmuşu. O yüzden insanlar bu felakettten kendilerini kendileri kurtarmalıydı. Porthios kendini belli ettikten kısa bir süre sonra Alhana kibirle kalkmış Silvanestilerin ne düşndüklerini açıkça belli ederek salondan ayrılmışı. Dağcücesi Arman Kharas, halkının yardıma hazır olduğnu ama Kharas Çekici bulununcaya kadar dağcücelerinin bir araya gelemeyeceğni söylemişi: O sırada hiç kimse yolarkadaşarının Çekiç'i getireceklerini bilmiyordu; o yüzden Gunthar cücelerin yardımını yok saymak zorunda kalmışı. Aslında gerçek anlamda yardım teklif eden tek kiş kenderlerin şfi Kronin Thistleknott olmuşta- Aklı başnda bir ülkenin isteyebileceğ son şy bir kender ordusunun "yardımı" olduğndan, bu jest kibar tebessümlerle karşlanmışı; bu arada üyeler Kroiıin'in ardından dehşt içinde birbirleriyle bakışışardı. O yüzden ilk Divan toplantısı pek bir iş yaramadan dağlmışı. Gunthar bu ikinci Divan toplantısından çok umutluydu. Ejderha küresinin


bulunması tabii ki herşyi daha aydınlık kılıyordu. Her iki elf tarafının temsilcileri gelmişi. Bu, yanında Paladine'ın bir ermiş olduğnu söyleyen bir insanla gelen Güneşer Sözcü-sü'nü de kapsıyordu. Gunthar, Sturm'den Elistan hakkında birçok şy duymuşu ve onunla karşlaşak için can atıyordu. Silvanes-ti'yi kimin temsil edeceğnden emin değldi Gunthar. Temsilcinin Alhana Yıldızmeltemi'nin gizemli bir biçimde ortadan yok oluşndan sonra vekilliğni ilan eden lord olacağnı tahmin ediyordu. Elfler Sancrist'e iki gün önce gelmişerdi. Tarlalar üzerine kurulu çadırlarının canlı renklere sahip ipek bayrakları, gri, fırtına yüklü göğ karş bir tezat oluşurarak çırpınıyordu. Divan'a katılan tek farklı ırk onlardı. Dağcücelerine haber yollayacak zaman olmamışı ve gelen raporlara göre tepe cüceleri canları pahasına ejderha ordularıyla savaşyordu; haberciler onlara ulaşmıyordu bile. Gunthar bu toplantının, -ejderha ordularını Ansalon'dan kovmak için yapılacak büyük savaşa insanlar ile elfleri birbirlerine bağayacağnı umuyordu. Fakat umutları daha toplantı başamadan bitmişi. Palanthas'taki ordulara ilişin raporlara göz attıktan sonra, her-şyin yolunda olup olmadığna bakmak için AktaşÇimenliğ'ni son bir kez dolanmak amacıyla hazırlanmak niyetiyle çadırına gitti. Hizmetkarı Wills koşrak peşnden geldi: "Lordum," dedi yaşı adam oflaya, puflaya, "hemen geri gelin." "Ne var?" diye sordu Gunthar. Fakat yaşı hizmetkar cevap veremeyecek kadar nefessiz kalmışı. İini çeken Solamniya lordu çadırına döndü; tepeden tırnağ silahlı Lord Michael çadırda sinirli sinirli geziniyordu. "Ne var?" diye sordu Gunthar; genç lordun yüzündeki ciddi ifadeyi görünce içi sıkılmışı. Michael hızla yaklaşrak Gunthar'ı kolundan kavradı. "Lordum, elflerin kürenin geri verilmesini talep edeceklerine dair bir-şyler duyduk. Eğr vermezsek, geri almak için savaşhazırlıklarına başamışar!" "Ne?" dedi Gunthar kulaklarına inanamayarak. "Savaş Bize karş! Bu çok komik! Yapamazlar -Emin misiniz? Bu bilgi ne kadar güvenilir?" "Korkarım oldukça güvenilir Lord Gunthar." "Lordum, Paladine ermiş Elistan'ı takdim ederim," dedi Michael. "Daha önce takdim etmediğm için özür dilerim ama bana bu haberi getirdiğ andan beri aklım öyle karışı ki."


"Sizin hakkınızda çok şy duydum beyim," dedi Lord Gunthar, elini adama uzatarak. Şvalyenin gözleri, Elistan'ı merakla inceliyordu. Gunthar, Paladine'ın ermiş olduğ söylenen birinde neler görmeyi umduğnu bilmiyordu -belki çalışaktan solmuş sıska, zayıf gözlü, güzel biri. Gunthar, atını en iyi şvalyelerle savaş sürebilecek kadar boylu poslu biriyle karşlaşayı ummuyordu. Adamın boynunda bir ejderhanın kazılmışolduğ platin bir madalyon olan kadim Paladine sembolü vardı. Gunthar; ermişn ciflerle insanları birleşirmek için çaba göstermek ve onları ikna etmek niyeti de dahil olmak üzere Sturm'den Elistan ile ilgili duyduğ herşyi aklından geçirdi. Elistan, sanki Gunthar'ın aklından geçenleri okuyormuşgibi yorgun bir edayla gülümsedi. Cevap verdiğ bu düşncelerdi. "Evet, başrısız oldum," diye itiraf etti. "Bütün yapabildiğm Divan toplantısına katılmaya ikna etmekti onları; onlar da buraya sadece bir ültimatom vermek için geldiler sadece korkarım: Ya küreyi elflere geri verirsiniz, ya da onu alıkoymak için savaşrsınız." Gunthar, zayıf bir hareketle diğrlerine de oturmalarını işret ederek bir sandalyeye çöktü. Önünde masanın üzerinde, ejderha ordularının yayıldıkları yerlerin kara gölgelerle belirtilmişolduğ Ansalon topraklarının haritaları açılı duruyordu. Gunthar'ın bakışarı haritalar üzerinde durduktan sonra aniden yere çevrildi. "Ş anda pes etsek de olur!" diye terslendi. "Ejderha Yüceefen-dileri'ne bir haber yollayalım: 'Gelip bizi silip süpürmek için zahmet buyurmayın. Biz kendi kendimize de bu iş gayet güzel başrıyoruz.' " Hiddetle, almışolduğ mesajı masanın üzerine fırlattı. "İu351 te! Bu Palanthas'tan geldi. Halk şvalyelerin şhirden çıkmaları için ısrar ediyormuş Palanthaslılar Ejderha Yüceefendileri'yle anlaşaya çalışyormuşve şvalyelerin varlığ 'ciddi bir biçimde durumlarını tehlikeye sokuyormuş. Bize yardım vermeyi reddediyorlarmış O yüzden binlerce kişlik Palanthas ordusu boşboşoturuyormuş" "Lord Derek ne yapıyor lordum?" diye sordu Michael. "Derek, şvalyeler, bin kadar piyade neferi ve Throtyl'in istila edilmiştopraklarından kaçan mülteciler Palanthas'ın güneyindeki Yüce ErmişKulesi'ni kuvvetlendiriyorlarmış" dedi Gunthar hayatından bezmişbir halde. "Orası, Vingaard Dağarı'ndan gelen tek geçidi koruyor. Bir süre Palanthas'ı koruyacağz ama eğr ejderha orduları geçerse..." Sessizleşi. "Lanet olsun," diye fısıldadı, yumruğnu hafifçe masaya vurarak, "o geçidi iki bin adamla elimizde tutabilirdik! Ahmaklar! Bir de üstüne bu!" Elini elflerin çadırları-j na doğu salladı.Gunthar içini çekerek başm elleri arasına aldı. "Peki, ne öğt edersiniz sayınermişElistan cevap vermeden önce bir an için sessiz kaldı. "Mishakall Diskleri'nde, kötülüğn yapısı gereğ, her zaman kendi kendine zarar vereceğ yazılıdır. Böylece kendi kendini yenmişolur." Elini Gunthar'ın omuzuna koydu. "Bu toplantıdan neler çıkar bilemem, Tanrılarım bunu benden gizliyor. Belki kendileri de bilmiyordur;belki de dünyanın geleceğ bir dengede duruyordur ve burada verilecek karar, olacakları tayin edecektir. Yalnız şnu biliyorum:! Gönlünüzdeki yenilgiyle girmeyin toplantıya çünkü bu kötülüğn] ilk zaferi olur." Bunu söyleyen Elistan ayağ kalkarak çadırı yavaşa terk etti. Ermişgittikten sonra Gunthar hiç sesini çıkarmadan oturdu.Sanki bütün dünya


sessizleşi gerçekten de, diye düşndü. Gece-j leyin, rüzgar dinmişi. Fırtına bulutlan alçak ve yüklü duruyor ve etrafı öylesine bir boğyordu ki şfağ bildiren sabah borusunun sesi bile donuk çıkmışı. Bir hışrtı sesi Gunthar'ın dikkatini dağttı. Michael yavaşa dağlmışharitaları topluyordu. Gunthar gözlerini ovuşurarak başnı kaldırdı. "Ne düşnüyorsun?" "Ne hakkında? Elfler mi?" "O ermiş" dedi Gunthar, çadırın açıklığndan dışrısını seyrederken. "Beklediğm gibi olmadığ kesin," diye cevap verdi Michael, bakışarı Gunthar'mkini izleyerek. "Eski ermişer, Afet'ten önceki günlerde Şvalyeler'e kılavuzluk eden ermişer hakkında duyduklarımıza benziyor daha çok. Etrafta gezinen şrlatanlara pek benzemiyor. Elistan savaşalanında da insanın yanından ayrılmayacak, bir eliyle Paladine'ın hayır duasını isterken diğr eliyle de topuzunu kullanacak biri. Tanrılar bizi terk ettiğnden beri kimsenin takmadığ madalyonu takıyor. Ama hakiki bir ermişmi?" Michael omuzlarını silkti. "Beni ikna edebilmesi için bir madalyondan çok daha fazlasına ihtiyaç var." "Aynı fikirdeyim." Gunthar ayağ kalkarak çadırın kapısına doğu yürüdü. "Neredeyse zamanı geldi. Başa haber gelirse diye sen burada kal Michael." Tam ayrılacaktı ki, çadırın girişnde durdu. "Ne kadar garip Michael," diye mırıldandı, artık beyaz bir nokta kadar kalmışolan Elistan'ı gözleriyle izleyerek. "Biz hep ümitle gözlerini tanrılara çevirmişbir halk olmuşuk, imanı olan, büyüye güvenmeyen bir halktık. Ama şmdi ümidimiz büyüde ve elimize imanımızı tazelememiz için bir şns geçtiğnde bunu sorguluyo-ruz." Lord Michael cevap vermedi. Gunthar başnı sallayıp, hâlâ düşnerek AktaşÇimenliğ'ne doğu ilerledi. Gunthar'ın da söylemişolduğ gibi Solamniyalılar hep tanrıların imanlı birer izleyicisi olmuşu. Çok önceleri, Afet'ten önceki günlerde AktaşÇimenliğ ibadet edenler için kutsal bir yer sayılıyordu. Olağnüstü sayılan aktaşkimsenin tam olarak hatırlıyama-dığ bir zamandan beri meraklıların ilgisini çekiyordu. İtar'ın Kralpapazı bile, her zaman yeşl olan çimlerin ortasına konmuşkoca beyaz taş bizzat kutsamış bunun tanrıların kutsal bir emaneti olduğnu ilan edip, ölümlülerin dokunmasını yasaklamışı. Afet'ten sonra, eski tanrılara olan inanç öldükten sonra bile, Çimenlik kutsallığnı korumuşu. Bunun nedeni, belki de Afet'in bile onu etkilememişolmasıydı. Efsaneye göre ateşi dağgöklerden düşüğnde Aktasın etrafındaki topraklar çatlayıp açılmışama Aktaşkendisi bir bütün olarak kalmışı. Koca beyaz taşn görüntüsü o kadar huş vericiydi ki, bugün bile kimse yaklaşp dokunmaya cesaret edemiyordu. Ne tür garip güçlere sahip olduğnu kimse bilemiyordu. Tek bildikleri Aktaşyakınındaki havanın her zaman bahar havası gibi ılık olduğydu. Kışne kadar zorlu geçerse geçsin, AktaşÇimenliğ'ndeki çimenler hep yeşl olurdu. İi sıkkın da olsa çimenliğ adım atar atmaz ve ılık, tatlı havayı teneffüs eder etmez Gunthar rahatlayıverdi. Bir an için yeniden Elistan'ın iç huzuru yayan temasını omuzunda hissetti. Aceleyle etrafına bakarak herşyin hazır olduğnu gördü. Oy-oıalı sırtları olan masif ahşp sandalyeler yeşl çimlerin üzerine yerleşirilmişi. Oy kullanacak olanlar için


beşsandalye Aktaşın sol tarafında, danışan olarak katılacak üyeler için üç tanesi de sağnda duruyordu. Kurallar uyarınca gelişelere tanık olacakların °turacaklan cilalı sıralar Aktaşile Divan üyelerinin karşsına yer-kşirilmişi. Tanıkların bazılarının gelmeye başamışolduğnu gördü Gunthar Silvanesti lordu ve Sözcü'yle gelen elflerin çoğ yerlerini alıyordu. Birbirine yabancılaşışiki elf soyu, gelmekte olan insanlardan ayn, birbirlerine yakın oturmuşardı. Kimisi Kıtlık Günü'nii hatırlayarak, kimisi de o kutsal günü anmayan gnomlar gibi etraflarını Kuşyla seyrederek, ama hepsi sesizce oturuyordu. Öndeki sıralar, şref konuklarına veya Divan'la konuşaya izinli olanlara ayrılmışı. Gunthar Sözcü'nün sert yüzlü oğu Porthios'un maiyetindeki elf savaşılarla geldiğni gördü. On taraftaki yerlerini aldılar. Gunthar Elistan'm nerede olduğnu merak etti. Ondan konuşasını rica etmeyi düşnüyordu. Adamın (bir şrlatan bile olsa) sözlerinden etkilenmişi ve bunları tekrarlamasını ümid ediyordu. Boş boşna Elistan'ı ararken üç yabancı suretin girip, ön sıra a yerlerini aldıklarını gördü: Bunlar, eği büğü şpkasıyla yaşı üyücü, dostu kender ve Boşer Dağ'ndan getirdikleri gnomdu. çü de bir gece önce dönmüşerdi yolculuklarından. unthar dikkatini yeniden Aktaşa vermek zorunda kaldı. Da ışan Divan üyeleri gelmeye başamışı. Sadece iki tane vardı: üvanestiler'den Lord Quinath ile Güneşerin Sözcüsü. Gunthar, rynn'deki Afet'in dehştini hatırlayan nadir kişlerden biri oldu u287 unu bildiğ Sözcü'ye merakla baktı. Sözcü o kadar kamburunu çıkarmışduruyordu ki, sakat gibi görünüyordu. Saçları beyaz, yüzü bitkindi. Fakat yerine yerleşp bakışarını tanıklara çevirince Gunthar elfin gözlerinin parlak ve kes kin olduğnu gördü. Gunthar onun yanında oturan Lord Quinath'ı tanıyor; onun Qualinestili Porthios kadar kibirli ve mağur olduğ nü ama Porthios'un zekasına sahip olmadığnı düşnüyordu. Porthios'a gelince; Gunthar Sözcü'nün büyük oğunu sevebile-j ceğni düşnüyordu. Porthios şvalyelerin hayran oldukları her özelliğ sahipti; bir teki hariç: Çok çabuk sinirleniyordu. Gunthar'ın gözlemleri bölünmüşü, çünkü oy kullanan Divan üyelerinin gelme sırasıydı ve Gunthar da yerini almak zorundaydı! İk önce Kuzey Ergoth'dan, demir kırı saçlara ve dev gibi kollara sa^: hip, kara tenli bir adam olan Mir Karthon geldi. Sonra Sancrist'te ki Sürgünleri temsilen Serdin MarThasal ve son olarak da Solamni-ya Şvalyesi Gunthar geldi. Yerlerini aldıktan sonra Gunthar son bir kez etrafına bakındı. Koca Aktaşarkasında panldıyor ve güneşbugün parlamadığ için kendi garip ışğnı yayıyordu. Aktaşın diğr tarafına Sözcü oturmuşu, yanında da Lord Quinath vardı. Karşlarında tanıklar, yüzler i Divan'a dönük olarak sıralarına yerleşişerdi. Kender baskı al-tında oturmuş kısa bacaklannı yüksek sıradan aşğ doğu sallıyordu.Gnom bir tomar kağdı karışırıyordu; raporun bir özetini isteyeceek kadar zaman olmasını dileyen Gunthar ürperdi. Yaşı büyü-cü_esneyerek başnı kaşdı ve etrafa belli belirsiz bir göz attı. Herşy hazırdı. Gunthar'ın işretiyle, altından bir ayak ile a hibir sandık taşyan iki şvalye alana girdi. Ejderha küresinin gişni seyreden kalabalığ suskunluk bir ölüm gibi indi.


Şvalyeler Aktaşın tam önüne gelince durdular. Burada sövalyelerden biri altın ayağ yere koydu. Diğri sandığ bırakarak kilidini açtı ve dikkatle, artık çapı yetmişsantim kadar olan, nor-al boyutlarına dönmüşküreyi dışn çıkarttı. Kalabalık içinde bir mırıltı duyuldu. Güneşerin Sözcüsü yüzü-, i asarak huzursuzca kıpırdandı. Oğu Porthios, yanındaki elf lorduna birşy söylemek için döndü. Gunthar bütün ciflerin silah-lı olduklarını fark etti. Elf protokollerinden bildiğ kadarıyla bu hayra alamet değldi. Devam etmekten başa seçeneğ yoktu. Toplantıyı usulüne göre açan Lord Gunthar Uth Wistan şyle dedi: "AktaşDivanı başasın." İi dakika kadar sonra Tasslehoff işerin gerçekten berbat olduğnu anladı. Daha Lord Gunthar açılışnutkunu tamamlayamadan Güneşerin Sözcüsü ayağ kalkmışı. "Benim konuşam kısa olacak," dedi tepesindeki çelik grisi fırtına bulutlarına uyan bir sesle elf lideri. "Silvanesti, Qualincsti ve Kaganesti, küre kampımızdan alındıktan kısa bir süre sonra bir toplantı yaptı. Soykıyımı savaşarından beri üç cemaat üyeleri ilk kez bir araya geliyor." Son sözlerinin önemini belirtmek istercesine biraz sustu. Sonra devam etti. "Farklılıklarımızı bir kenara bırakarak, ejderha küresinin elflere ait olduğ ve ne insanlara, ne de Krynn üzerindeki her hangi bir ır-kı teslim edilmemesi gerektiğ konusunda mutlak bir anlaşaya vardık. O yüzden AktaşDivanı karşsına gelerek ejderha küresinin derhal bize verilmesini talep ediyoruz. Karşlık olarak, onu kendi topraklarımıza götürerek gerektiğ zaman -öyle bir zaman olur iseKullanılıncaya kadar emniyet içinde saklıyacağmıza söz veriyoruz." Kara gözleri, sessizliğ alçak seslerden çıkan hafif bir mırıltıyla 'bozulmuşolan kalabalığ tarayan Sözcü oturdu. Gunthar'ın yanında oturan diğr Divan üyeleri asık yüzlerle başarım salladılar. Ku zey Ergoth halkının kara tenli lideri, sözlerini daha da belirginleşirmek istercesine yumruklarını sıkarak sert bir sesle Lord Gunt-har'a fısıldadı. Birkaç dakika onu dinleyerek, başyla onaylayan Lord Gunt cevap vermek için ayağ kalktı. Konuşası serin kanlı, sakin, elf-leri öven cinstendi. Fakat satır aralarında, ejderha küresini onlara vermeden önce elfleri Cehenneme yollayacaklarını söylüyordu. Güzel sözlerle ifade edilen çelik gibi bu mesajı gayet iyi anlayan Sözcü cevap vermek için ayağ kalktı. Tek bir cümle söyledi ama tanık olarak toplanan herkesi ayağ kaldırdı. "O halde Lord Gunthar," dedi Sözcü, "elfler, ş andan itibaren size karş savaşilan etmişerdir!" Hem insanlar, hem elfler, altın ayağ üzerinde durmakta olan, kristal içindeki sütümsü akı tatlı tatlı dönen ejderha küresine doğu ilerlediler. Gunthar, kılıcının kabzasını masaya vurarak tekrar ve tekrar sakin olunmasını bağrdı. Sözcü, oğu Porthios'a sert sert bakarak elfçe birkaç sert söz sarfetti ve sonunda asayişsağandı. Fakat ortamın havası, fırtına öncesindeki buz gibi olmuşu, Gunthar konuşu. Sözcü cevap verdi. Sözcü konuşu. Gunthar ce-vap verdi. Kara tenli denizci sinirlerine hakim olamayarak elfler hakkında birkaç acı mütalaada bulundu.


Silvanesti lordu iğeliyi-ci cevaplarıyla onu küçülterek sinirden tir tir titreyen bir halesok-tu. Şvalyelerin bir kısmı çimenliğ terk edip burunlarına kadar si-lahlanıp geri geldiler. Elleri silahlarında Gunthar'ın yakınlarında durdular. Porthios tarafından yönlendirilen elfler de kendi liderlerinin çevresini almak için ayağ kalktı. Elindeki raporunu sıkı sıkı tutan Gnosh, kimsenin ondan bir rapor istemeyeceğni anlamaya başamışı. Taslehoff keder içinde Elistan'ı arandı. Çaresizlikten deliye dönmüşbir halde ermişn gelmesini umuyordu. Elistan bu insanları yatışırabilirdi. Ya da belki Laurana. Neredeydi acaba? Elfler soğk bir edayla, arkadaşarından hiç haberleri olmadığnı söyle-mislerdi. Belli ki ağbeyi ile birlikte vahş doğ içinde yok olmuştu. Onlardan ayrılmamalıydım, diye düşndü Tas. Burada olmamalıydım. Neden, neden bu yaşı, deli büyücü beni getirdi sanki? Hiç bir iş yaramıyorum! Belki de Fizban birşyler yapabilir. Tas umutla büyücüye baktı ama Fizban derin uykulara dalmışı "Lütfen uyan!" diye yalvardı Tas adamı sarsarak. "Birileri birşyler yapmalı!"


Tanı o sırada Lord Gunthar'ın bağrdığnı duydu, "Ejderha kü-resi sizin hakkınız değl! Gemileri kazaya uğadığnda Lady Laurana ile diğrleri küreyi bize getiriyorlardı. Onu Ergoth'ta zorla alı-koymaya kalktınız ve kendi kızınız..." "Kızımı karışırma!" dedi Sözcü derin, sert bir sesle. "Benim kızım yok." Tasslehoff'un içinde birşyler koptu. Laurana'nın küreyi koruyan kötü büyücü ile tüm gücüyle savaşası, Laurana'nın ejderan-larla dövüşesi, Laurana'nın okunu ak ejderhaya atış, Laura-na'nın ölüm döşğndeyken ona gösterdiğ şfkatli ilgi aklında birbirine karışışı. Onları kurtarmak için bu kadar canla başa uğaşrken, bu kadar büyük fedakarlıklarda bulunurken kendi halkı tarafından dışanması... "Kesin şnu!" diye tüm gücüyle bağrdığnı duydu Tasslehoff kendi kendisinin. "Şnu hemen keserek beni dinleyin!" Aniden hayretle herkesin konuşayı bırakarak ona baktığnı gördü. Şmdi bu kadar izleyicisi olunca, Tas, bu önemli insanlara ne söyleyeceğ hakkında hiçbir fikri olmadığnı fark etti. Ama birşyler söylemesi gerektiğm biliyordu. Sonuç olarak, diye düşndü, bu benim kabahatim -bu lanet olasıca küreler hakkındaki bilgileri ben okudum. Yutkunarak sırasından aşğya kaydı; Aktaşa ve etrafında toplanmışiki düşan gruba doğu yürümeye başadı. Gözünün bir ucuyla, Fizban'm şpkasının altından sırıttığnı görür gibi olduğnu zannetti. "Ben...ben..." Ne söyleyeceğni bilemeyen kender kekeledi. Ani bir ilhamla durumunu kurtarıverdi. "Halkımı temsil etme hakkını talep ediyorum," dedi Tasslehoff gururla, "ve danışanlık divanında yerimi almak istiyorum." Kahverengi saç kuyruğnu omuzuna atan kender tam ejderha küresinin önünde duracak şkilde ilerledi. Başnı kaldırıp baktığnda Aktaşın hem kendi, hem de küre üzerinde yükselmekte olduğnu görebiliyordu. Tas ürpererek taş baktıktan sonra aceleyle bakışarını taşan Gunthar'a ve Güneşerin Sözcüsü'ne kaydırdı. Ve o anda Tasslehoff ne yapması gerektiğni anladı. Korkuyla titremeye başadı. O, bugüne kadar hiç birşyden korku duymamışolan Tasslehoff Burrfoot! Ejderhaların bile karşsında titremeden durabilmişi ama yapacağ şyin ne olduğnu bilmek şmdi onu dehşte düşrüyordu. Elleri, eldivensiz kar topu yapar gibiydi. Dili sanki daha büyük bir insanın ağına aitti. Fakat Tas kararlıydı. Onlara konuşası, planının ne olduğnu tahmin etmelerini engellemesi gerekiyordu. "Biz kenderleri hiç bir zaman ciddiye almadınız, biliyorsunuz," diye başadı Tas; sesi kendi kulaklarına bile çok yüksek ve tiz geliyordu, "bu konuda sizi suçladığmı da söyleyemem. Sanırım pek öyle güçlü bir sorumluluk duygumuz yok ve galiba biraz fazla meraklıyız -ama sorarım size, eğr meraklı olmazsanız birşyin ne olduğnu nasıl bulursunuz?" Tas, Sözcü'nün yüzünün sertleşiğni, hatta Lord Gunthar'ınki-nin bile asıldığnı gördü. Kender ejderha küresine yaklaşaya devam etti. "Sanırım istemesek de hep sorun yaratıyoruz ve zaman zaman bazılarımız kendimize ait olmasa bile bazı şyleri talep ediyor. Fakat kenderlerin bildiğ birşy var ki..." Tasslehoff aniden koşaya başadı. Bir sıçan kadar çabuk ve kıvrak koşrak onu yakalamaya çalışnların elinden kurtuldu ve birkaç saniye içinde ejderha küresine ulaşı. Etrafındaki yüzler bu-lamklaşı, ağzlar açılıp ona haykırmaya, bağrmaya başadı. Ama çok geç kalmışardı.


Tek ve seri bir hareketle Tasslehoff ejderha küresini koca, parlak Aktaşa savurdu. İi dalga dalga dönen yuvarlak, parlak kristal uzun, uzun saniyeler boyunca havada asılı kaldı. Tas, kürenin kendi uçuşnu durdurma gücüne sahip olup olmadığnı merak etti. Fakat bu sadece kenderin aklında yarattığ hummalı bir izlenimdi. Ejderha küresi kayaya çarparak parçalandı ve binlerce minik parlak parçaya ayrıldı. Bir an için sütümsü ak dumandan bir top, sanki çaresizlik içinde bir arada kalmaya çalışrmışgibi havada asılı durdu. Sonra çimenliğn ılık, baharımsı esintisine yakalanarak, dağlıp gitti. Yoğn ve korkunç bir sessizlik yaşndı. Kender durmuş parçalanmışejderha küresine bakıyordu. "Biliyoruz ki," dedi, korkunç sessizlik içine minik bir yağur damlası gibi düşn minik sesiyle, "ejderhalarla savaşak zorundayız. Birbirimizle değl." Kimse kıpırdamadı. Kimse konuşadı. Sonra bir patırtı duyuldu. Gnosh bayılmışı. .


Sessizlik bozuldu -en az kırılan kürenin şngırtısı gibi. Aynı anda Lord Gunthar ile Sözcü Tas'a doğu bir hamle yaptılar. Biri kenderin sol omuzunu, diğri sağomuzunu tuttu. "Ne yaptın?" Titreyen ellerle kenderi tutan Lord Gunthar'ın yüzü sinirden mosmor kesilmişi, gözleri çıldırmışgibiydi. "Hepimizi ölüme mahkum ettin!" Sözcü'nün parmakları Tas'ın etine, alıcı kuşarın pençeleri gibi batıyordu. "Tek umudumuzu mahvettin!" "Ve bu yüzden, ölecek olan ilk kiş kendisi olacak!" Uzun boylu, ciddi yüzlü elf lordu Porthios, elinde parıldayan kılıcıyla, büzüşüşolan kenderin üzerine dikildi. Küstah bir ifadeyle duran, minik yüzü solgun kender elf kralı ile şvalye arasında duruyordu. Bu suçu işerken, cezasının ölüm olacağnı biliyordu. Tanis yaptığm şyi duyunca hiç memnun olmayacak, diye düşndü Tas hüzünle. Ama en azından yiğtçe öldüğmü öğenecek. "Bir dakika, bir dakika, bir dakika..." dedi uykulu bir ses. "Kimse ölmeyecek! En azından şmdi ölmeyecek. O kılıcı sallayıp durmaktan vazgeç Porthios! Birileri yaralanabilir." Tas, bir deniz gibi kabaran ellerin kolların, parlak zırhların arasından bakarak, gnomun hareketsiz bedeni üzerinden atlayıp onlara doğu yalpalayarak gelen Fizban'ı gördü. Elfler ve insanlar sanki görünmeyen bir güç tarafından mecbur ediliyormuşgibi geçmesi için ona yol açıyorlardı. Porthios Fizban'a bakmak için döndü; o kadar hiddetliydi ki ağından köpükler çıkıyor, sözleri ise neredeyse anlaşlmıyordu. "Dikkatli ol yaşı adam, yoksa sen de cezaya katılırsın!" "Sana o kılıcı sallamaktan vazgeç dedim," diye cevap verdi Fiz-ban, tedirgin bir edayla, bir parmağnı kılıca sallayarak. Porthios acı bir çığıkla silahını elinden düşrdü. İu287 neler batan, yanan elini tutarak hayretle kılıca bakakaldı : Kabzasında dikenler çıkmışı! Fizban elf lordunun yanma gelip ona hiddetle baktı. "İi bir delikanlısın ama sana büyüklerine karş saygılı olmayı öğetmek lazım. Sana o kılıcını indir demişim ve bunu kastetmişim! Belki bir dahaki sefere bana inanırsın!" Fizban'ın meşm bakışarı Sözcü'ye döndü. "Ve sen Solostaran, iki yüz yıl kadar önce iyi biriydin. Üç mükemmel çocuk yetişirmeyi basardın -üç mükemmel çocuk dedim. Sakın bana da o, kızım yok martavalını okumaya kalkma. Bir kızın var ve çok iyi bir kız. Babasından daha sağuyulu. Anne tarafına çekmişolmalı. Ne diyordum? A, evet. Tanis Yanmelf i de sen yetişirmişin. Biliyor musun Solostaran, bu dört genç bile bu dünyanın kurtulmasını sağayabilir. "Şmdi herkesin oturmasını istiyorum. Evet, sen de Lord Gunthar. Haydi Solostaran, sana yardım edeyim. Biz yaşılar birbirimizi gözetmeliyiz. Bu kadar ahmak olman ne kötü." Kendi kendine mırıldanan Fizban hayretten donakalmışSöz-cü'yü yerine oturttu. Yüzü acı içinde çarpılmışolan Porthios, savaşılarının yardımıyla yerine oturdu. Toplanmışelfler ve şvalyeler aralarında mırıldanarak, yavaşyavaşoturdular; hepsi Aktaşın altında parçalanmışduran ejderi küresine kara kara bakıyordu.


Fizban Sözcü'yü yerine yerleşirdikten sonra, birşy söylemeye niyetlenen ama sonra hemen vazgeçen Lord Qianth'a hiddetle bak- ti. Sonunda tatmin olan yaşı büyücü Aktaşın önüne, sarsılmışve aklı karışışolan Tas'ın durduğ yere geri geldi. "Sen," dedi Fizban sanki kenderi ilk defa görüyormuşgibi, "git de o zavallıya bak." Elini, hâlâ kaskatı yerde yatmakta olan gnoma doğu salladı. Dizlerinin titrediğni hisseden Tasslehoff yavaşa Gnosh'a doğu giderek yanına diz çöktü; hiddetli ve korku dolu yüzlerden başa bir şye baktığ için memnundu. "Gnosh," diye fısıldadı yeisle, gnomun yanağnı okşyarak, "çok üzgünüm. Gerçekten öyle. Yani senin Yaşm Araşırman, babanın ruhu falan için. Ama yapacak başa birşy yok gibiydi." Fizban yavaşa dönerek, şpkasını biraz geriye iterek toplanmışgruba baktı. "Evet, size bir nutuk çekeceğm. Bunu hak ediyorsunuz, hem de hepiniz -o yüzden orada öyle kendinizi beğnmişbir edayla oturmayın. O kenderin" -sinmişolan Tasslehoff'u işret etti- "o acaip tepe saçının altında, sizin hepinizin toplamından daha çok beyni var. Eğr kenderin yaptığ şyi yapacak kadar aklı olmasaydı başnıza ne gelirdi biliyor musunuz? Biliyor musunuz? O zaman ben söyleyeyim. Durun surda oturacak bir yer bulayım..."Fizban belli belirsiz etrafına bakındı. "A, evet, işe..." Tatmin olmuşbir şkilde başm sallayan yaşı büyücü paytak paytak yürüyerek gidip yere oturdu; sırtını da kutsal Aktaşa dayadı! Toplanmışolan şvalyelerin dehştle nefesleri kesildi. Bu hürmetsizlikten dehşte düşn Gunthar ayağ fırladı. "Hiç bir ölümlü Aktaşa dokunamaz!" diye bağrdı, iri adımlarla ilerleyerek.


Fizban hiddetli şvalyeye bakmak için başm çevirdi. "Bir şy daha söylersen," dedi yaşı büyücü ciddiyetle, "bıyıklarını dökerim. Şmdi otur ve çeneni kapat!" Ağından tükürükler saçılan Gunthar yaşı adamm tek bir zorba hareketiyle susmuşu. Hiç birşy yapamayan şvalye yerine geri döndü. "Sözüm kesilmeden önce ne diyordum?" diye kaşarını çattı Fizban. Etrafına bakınca kürenin kırılmışparçaları gözüne takıldı. "Evet. Tam bir öykü anlatacaktım. İinizden biri küreyi kazanacaktı elbette. Ve onu alıp ya 'emniyet' içinde saklayacaktınız, ya da 'dünyanın emniyeti için' kullanacaktınız. Üstelik, evet, dünyayı kurtarabilirdi de, ama eğr nasıl kullanıldığnı bilirseniz. Aranızdan kimin bu bilgisi var? Kimin kuvveti var? Küre, eski zamanların en büyük, en güçlü büyücüleri tarafından yapılmışı. En güçlü olanların hepsi tarafından -anlıyor musunuz? Hem Beyaz Cüppeliler, hem de Kara Cüppeliler tarafından yapılmışı. Hem iyi, hem de kötünün özüne sahip. Al Cüppeliler her iki özü bir araya getirerek, kendi güçleriyle bunu bağamışardı. Artık küreyi anlayabilecek, gizlerine inebilecek ve ona hakim olabilecek güçte ve kuvvette olan çok az kiş var. Çok az gerçekten" -Fizban'ın gözleri parıl-dadı- "ve burada oturanlar arasında da kimse yok!" Şmdi bir sessizlik, sesi güçlü olan ve gök yüzündeki fırtına bulutlarını üfleyen, artmakta olan rüzgarın üzerinden duyulabilen yaşı adamı dinlerken derin bir sessizlik çökmüşü. "Aranızdan biri küreyi alıp kullanacak ve kendisini ateş attığnı görecekti. Kenderin küreyi parçaladığ gibi parçalanacak olduğnuz kesindi. Parçalanan ümitlere gelince, size şnu söyleyeyim ümit bir süredir yoktu zaten ama şmdi yeniden doğu..." Aniden esen bir rüzgar büyücünün şpkasını alarak başndan uçurdu ve oyuncu bir edayla ondan uzaklaşırdı. Rahatsız olarak homurdanan Fizban şpkasını almak için emekledi. Tam büyücü eğlmişi ki, güneşbulutların arasından kurtuldu. Gözleri kör eden gümüşbir şmşk çaktı; bunu, sanki topraklar yırtılıp yarılıyormuşgibi kulakları sağr eden bir çatırtı sesi izledi. Yarı yarıya körleşişolan kalabalık gözlerini kırpışırarak kuşu ve huş içinde gözleri önündeki manzaraya baktılar. Aktaşikiye ayırlımışı. Yaşı büyücü tam taşn dibinde, eli şpkasında, diğr kolu da korkuyla başnı siper alarak yere uzanmışı. Tepesinde, tam oturdüğ yerden taş parçalayan, parlak gümüşen uzun bir silah du ruyordu. Silah, sonradan gidip silahının yanında duran gümüşkollu kara bir adam tarafından atılmışı. Yanında üç kiş daha vardı: Deri bir zırh giymişbir elf kadın, yaşı, ak sakallı bir cüce ve Elistan. Kalabalığn donmuşsessizliğ içinde kara adam uzanarak silahı, taşn parçalanmışkalıntıları arasından aldı. Silahı başnın üzerine kaldırdı; diken diken gümüşucu, gün ortası güneşnin ışnlarıyla parıl parıl parlıyordu. "Ben Theros Ironfeld," diye seslendi adam derin bir sesle, ve son bir aydır bu silahı dövüyordum!" Elindeki silahı salladı. "GümüşEjderha Abidesi'nin tam ortasına gizlenmişkuyudan eriyik gümüşaldım. Bana tanrılar tarafından verilen gümüşkol ile, çok önceleri anlatılmışolan silahı dövdüm. Ve bunu size -Krynn'in tüm


Bu sözle birlikte Theros silahı toprağ sapladı. Silah ejderha kü halklarınasunuyorum; sunuyorum ki birleşlim ve bizi sonsuza kadar karanlığ gark etmek isteyen büyük kötülüğ yenelim." "Size Ejderhamızrağnı sunuyorum!"resinin kırık parçalarının ortasında dimdik ve parıl parıl duruyordu


"Artık görevim bitti," dedi Laurana. "Artık gidebilirim." "Evet," dedi Elistan yavaşa, "ve neden gittiğni biliyorum" -Laurana kızararak bakışarını indirdi- "ama nereye gideceksin?" "Silvanesti'ye," diye cevap verdi kız. "Onu son gördüğm yere." "Sadece bir rüyada..." "Hayır, o bir rüyadan daha fazlaydı," diye cevap verdi Laurana ürpererek. "Gerçekti. Oradaydı. Hayatta ve onu bulmam gerek." "O zaman, burada kalman gerekir hayatım," diye önerdi Elistan. "Rüyada bir ejderha küresi bulduğnu söylemişin. Eğr küre elindeyse, Sancrist'e gelecektir." Laurana cevap vermedi. Mutsuz ve kararsız olan kız, Elistan, Flint ve Tasslehoff ile konuk olarak kalmakta olduğ Lord Gunt-har'ın ştosunun penceresinden dışrı bakıyordu. Elflerin yanında olması gerekiyordu. AktaşÇimenliğ'nden ayrılmadan önce babası onlarla birlikte Güney Ergoth'a gelmesini rica etmişi. Fakat Laurana kabul etmemişi. Dile getirmediyse bile, bir daha hiç bir zaman kendi halkı arasında yaşyamayacağnı biliyordu. Babası ısrar etmemişi ve Laurana -babasının gözlerinden- dile getirmediğ sözleri duymuşolduğnu gördü. Elfler yıllarla yaşanırlardı, insanlar gibi günlerle değl. Babası için sanki zaman hızlandırılmışve daha kız ona bakarken değşeye başamışgibiydi. Sanki babasını Raistlin'in kumsaati gözleriyle görüyordu; düşncesi bile dehşt vericiydi. Yine de kızın getirdiğ haber sadece adamın derin mutsuzluğnu daha da arttırmışı. Gilthanas geri dönmemişi. Laurana babasına sevgili oğunun nereye gittiğni de söyleyemiyordu, çünkü Silvara ile çıktıkları yolculuk karanlık ve tehlikelerle doluydu. Laurana babasına sadece Gilthanas'ın hayatta olduğnu söylemekle yetinmişi. "Onun nerede olduğnu biliyor musun?" diye sordu Sözcü bi raz durduktan sonra. "Biliyorum," diye cevap verdi Laurana, "ya da daha doğusu ne reye gittiğni biliyorum." "Ve bu konuda bana, babasına bile mi birşy söyleyemezsin?" Laurana başnı sebatla salladı. "Hayır Sözcü, söyleyemem. Be ni affet ama bu çaresizlik dolu iş üzerimize almaya karar verdiğ mizde, bilenlerin kimseye birşy söylemeyeceğne karar verdik Kimseye," diye tekrarladı. "Yani bana güvenmiyorsun..." Laurana iç geçirdi. Gözleri parçalanmışAktaşa kaydı. "Baba, dedi, "neredeyse savaş giriyordunuz...üstelik bizi kurtarabilecek yegane halkla..." Babası cevap vermedi ama -soğk bir edayla veda edişnden ve büyük oğunun koluna girişnden- artık tek bir çocuğ kalmışolduğnu Laurana'ya gayet açık bir biçimde gösterdi. Theros elflerle birlikte gitti. Ejderhamızrağnın dramatik bir biçimde ortaya çıkışndan sonra AktaşDivanı oy birliğyle daha çok silah yapıp, bütün ırkları ejderha ordularına karş savaşak için bir araya getirmeye karar vermişi. "Şmdilik," diye ilan etti Theros, "bir ay içinde tek başma döve bildiğm kadar mızrağmız var; ayrıca ejderhaların dünyadan ko' vuldukları zaman GümüşEjderhaların saklamışolduğ birkaç kadim mızrak daha var. Ama daha fazlasına ihtiyacımız olacak -çok daha fazlasına. Bana yardım edecek adamlara


ihtiyacım var!" Elfler ona, ejderhamızrakları yapması için yardımcı vereceklerine söz verdiler ama savaş yardımcı olup olmayacakları... "Bu tartışamız gereken bir konu," dedi Sözcü. "Çok uzun süre tartışayın," diye kesti sözlerini Flint Fireforge, "yoksa kendinizi, bu konuyu Ejderha Yüceefendisi'yle tartışrken bulacaksınız." "Elfler gerekirse kendi kendilerine danışrlar, cücelerin öğtlerine başurmazlar," diye cevap verdi Sözcü soğk bir edayla. "Ayrıca bu mızrakların bir iş yarayıp yaramadıklarını bile bilmiyoruz! Efsanenin, bunların gümüşkollu bir adam tarafından dövüleceğni söylediğ doğu. Fakat aynı zamanda mızrak dövülürken Kha-ras'ın Çekici'ne ihtiyaç olduğ söylenir. Peki ya Çekiç nerede şmdi?" diye sordu Theros'a. "Ejderha ordularının ellerine düşeden getirilebilse bile, Çekiç buraya zamanında varmaz. Eski zamanlarda Kharas Çekici'ne ihtiyaç duyuluyormuşçünkü insanların ustalıkları tek başna mızrakları yapmaya yetmiyormuş Benim ustalığm yetiyor," diye ekledi gururla. "Mızrağn kayaya ne yaptığnı gördünüz." "Ejderhalara ne yapacağnı göreceğz," dedi Sözcü ve İinci AktaşDivanı kapandı. En son anda Gunthar, Theros'un yapmışolduğ mızrakların Palanthas'taki şvalyelere yollanmasını önerdi. Pencereden kasvetli kışmanzarasına bakmakta olan Laura-na'nın aklından bunlar geçiyordu. Çok geçmeden vadiye kar yağcağnı söylemişi Lord Gunthar. Burada kalamam, diye düşndü Laurana, yanağnı soğk cama dayayarak. Delireceğm. "Gunthar'ın haritalarını inceledim," diye mırıldandı, neredeyse kendi kendine konuşyor gibiydi, "ejderha ordularının yerlerini gördüm. Tanis Sancrist'e ulaşmaz. Ve eğr küre elindeyse, kürenin tehlikesini bilmiyor olabilir. Onu uyarmam gerek." "Hayatım, makul konuşuyorsun," dedi Elistan kibarca. "Eğr Tanis emniyet içinde Sancrist'e varamazsa, sen nasıl ona ulaşcaksın? Mantıklı düşn Laurana..." "Mantıklı düşnmek istemiyorum!" diye bağrdı Laurana, ayağnı yere çarpıp, ermiş hiddetle bakarak. "Makul olmaktan bıktım! Bütün bu savaşan bıktım. Ben üzerime düşni yaptım -düşnden de fazlasını. Bütün istediğm Tanis'i bulmak!" Elistan'ın tatlı yüzünü gören Laurana içini çekti. "Üzgünüm sevgili dostum. Söylediklerinin doğu olduğnu biliyorum," dedi utanarak. "Ama burada hiç bir şy yapmadan boşboşduramam!" Laurana sözünü etmemişolsa da, başa bir endişsi daha vardı. O insan kadın Kitiara. O neredeydi acaba? Rüyada görmüşolduğ gibi birlikte miydiler yoksa? Laurana birden bire, Tanis'in sarılmışolduğ kadının görüntüsünün, kendi ölüm görüntüsünden daha rahatsız edici olduğnu farketmişi. Tam o anda aniden Lord Gunthar girdi odaya. "Ah!" diye şşrdı Elistan ile Laurana'yı görünce. "Özür dilerim, umarım rahatsız etmiyorumdur..." "Lütfen girin, tabii ki hayır," dedi Laurana aceleyle. "Teşkkür ederim," dedi Gunthar içeriye girip dikkatle kapıyı kapatarak -gerçi önce yakınlarda birileri var mı diye koridora bakmışı. Pencereye, onların yanına gitti. "Aslında zaten ikinizle de konuşak istiyordum. Sizi araması için Wills'i yollamışım.


Ama böylesi daha iyi. Kimse konuşuğmuzu bilmiyor." Biraz daha dalavera, diye düşndü Laurana bezgin bir halde. Gunthar'ın ştosuna yaptıkları yolculuk boyunca Şvalyeliğ yok etmekte olan politik iç çekişelerden başa birşy duymamışı. Gunthar'ın, Sturm'ün davasıyla ilgili anlattıkları karşsında şk olan ve hiddetlenen Laurana, Sturm'ü savunmak için Şvalyeler Divanı'nın önüne çıkmışı. Divan'ın karşsına bir kadının çıkmasının duyulmamışbir şy olmasına rağen şvalyeler, bu canlı ve güzel genç kadının Sturm lehine yaptığ dokunaklı konuşadan etkilenmişerdi. Laurana'nın elf hanedanından geliyor olması, ejderha mızrağnı getirmesi de onun lehine etkili olmuşu. Derek'in tarafı bile -orada kalanlar- onu haksız çıkartmak için zorlanmışardı. Fakat şvalyeler bir karara varamamışardı. Lord Alfred'in yerine bakan adam koyu bir Derek taraftarıydı ve Lord Michael o kadar tereddüt içinde kalmışı ki Gunthar, açık bir oylama yapılmasını istemek zorunda kalmışı. Şvalyeler düşnmek için toplantının başa bir güne ertelenmesini istemişerdi. Bu akşmüstü toplanmışardı. Belli ki Gunthar bu toplantıdan geliyordu. Laurana Gunthar'ın yüzündeki ifadeden herşyin yolunda gittiğni anlamışı. Ama eğr öyle idiyse, bu dönen dolaplar neydi? "Sturm affedildi mi?" diye sordu. Gunthar sırıtarak ellerini biribirine sürttü. "Affedilmedi şke rim. Bu sucunu kabul etmek olurdu. Hayır. Tamamen suçsuz oldüğ kabul edildi! Bunun için çok uğaşım. Affedilmesi hiç işmize yaramazdı. Şvalyeliğ garantilendi. Ve kumandanlığ resmen kendisine verildi. Ve Derek'in baş da ciddi biçimde dertte!" "Sturm adına memnun oldum," dedi Lamana serinkanlılıkla; endişyle Elistan'la bakışılar. Gördüğ kadarıyla Lord Gunt-har'dan hoşanmışolmasına rağen, sarayda büyüdüğ için Sturm'ün artık oyunun bir parçası haline geldiğni biliyordu. Gunthar kızın sesindeki soğkluğ yakalayınca yüzü ciddileşi. "Lady Laurana," dedi daha kasvetli bir edayla, üne düşndüğnüzü biliyorum -Sturm'ü kukla gibi oynattığmı düşnüyorsunuz. Gelin sizinle zalimce dürüst olalım hanımefendi. Şvalyeler bölündü, iki ayrı kuruba ayrıldı -Derek'inkiler ve benimkiler. Hepimiz ikiye ayrılan ağca ne olduğnu biliriz: Her iki taraf da kurur ve ölür. Aramızdaki bu savaşbitmeli, yoksa trajik bazı sonuçlar yaratacak. Şmdi hanımefendi ve siz Elistan, sizin kararlarınıza güvendiğm için bu konuyu size bırakıyorum. Hem beni gördünüz, hem de Lord Derek Grownguard'ı. Sizce Şvalyelerin başna kim geçmeli?" "Tabii ki siz Lord Gunthar," dedi Elistan samimiyetle. Laurana başyla onayladı. "Aynı fikirdeyim. Bu kan davası Ş-valyelik'i yıpratıyor. Bunu kendim de Divan toplantısında gördüm. Ve -Palanthas'tan gelen haberlere göre, duyduğm kadarıyla- bu oradaki davamızda da zararlı oluyormuş Öte yandan önce dostlarımı düşnmek zorundayım." "Anlıyorum ve bunu sizin söylemişolduğnuzu duyduğma memnun oldum," dedi Gunthar takdirle, "çünkü sizden rica edeceğm şyi daha da kolaylaşırdı bu." Gunthar Laurana'nın kolunu tuttu. "Sizden Palanthas'a gitmenizi rica ediyorum." "Ne? Neden? Anlamıyorum!" "Tabii ki anlamazsınız. Durun açıklayayım. Siz de Elistan. Biraz şrap koyayım..." "Zannetmiyorum," dedi Laurana, pencere yakınına oturarak.


"Pekala." Gunthar'ın yüzü ciddileşi. Elini Laurana'nın elinin üzerine koydu. "Biz ikimiz politikadan anlıyoruz hanımefendi. O yüzden bütün taşarımı önünüze seriyorum. Görünüşe Palanthas'a, şvalyelere ejderhamızrağnı kullanmasını öğetmek için gideceksiniz. Bu mantıki bir neden. Theros olmayınca, onların nasıl kullanılacağnı bilen bir tek cüce ile siz kalıyorsunuz. Ve -gelin dürüst olalım- cüce bunları kullanamayacak kadar kısa boylu."


Gunthar boğzını temizledi. "Mızrakları Palanthas'a götüreceksiniz. Ama daha da önemlisi yanınıza, Divan'ın Sturm'ün şrefini tamamen geri iade eden Suçsuzluk Beratı'nı alacaksınız. Bu De-rek'in ihtiraslarına bir darbe gibi inecek. Sturm zırhlarını giydiğ an herkes benim Divan'ın desteğni aldığmı anlayacak. Derek kendisi döndüğnde yargılanırsa hiç şşrmam." "İi ama neden ben?" diye sordu Laurana açık açık. "Ben -örneğn Lord Michael'eejderhamızrağnı kullanmasını öğetebilirim. O mızrakları Palanthas'a götürebilir. Berat'ı da Sturm'e götürebilir..." "Hanımefendi..." Lord Gunthar kızın elini sıkı sıkı kavrayarak daha da yaklaşp bir fısıltıyla konuşu- "hala anlamıyorsunuz! Lord Michael'e güvenemem! Güvenemem -bu konuda şvalyelerin hiç birine güvenmeyi göze alamam! Derek atından düşrüldü -doğusunu söylemek gerekirse- ama henüz turnuvayı kaybetmedi. Tamamiyle güvenebileceğm birine ihtiyacım var! Derek'in ne olduğnu bilen, Sturm'ün iyiliğni samimiyetle isteyen biri!" "Ben Sturm'ün iyiliğni samimiyetle istiyorum," dedi Laurana soğk bir edayla. "Bunu Şvalyelik çıkarlarının çok üzerinde tutuyorum." "A, ama unutmayın Lady Laurana," dedi Gunthar; ayağ kalıp eğlerek kadının elini öptü, "Sturm'ün tek istediğ Şvalyelik. Eğr şvalyeliğ düşrse ona ne olur? Eğr denetim Derek'in eline geçerse ona ne olur?" Sonunda, tabii ki, Gunthar'ın da tahmin etmişolduğ gibi Laurana Palanthas'a gitmeyi kabul etti. Ayrılma vakti yaklaşıkça, o adadan ayrılır ayrılmaz adaya gelen Tanis'in rüyalarını görmeye başamışı. Birkaç kere gitmekten vazgeçme noktasına kadar gelmişama sonra Tanis'le yüzleşp ona Sturm'e gidip bu tehlikeyi bildirmeyi reddettiğni söylemek zorunda kalacağnı düşnmüşü. Bu, onu fikrini değşirmekten alıkoymuşu. Bu ve Sturm'e olan saygısı. Kollarıyla gönlünün Tanis için yandığ; kara, kıvırcık saçlı, parlak kahverengi gözlü, çekici, çarpık tebessümlü insan kadına sarıldığnın görüntülerini gördüğ yalnız gecelerde ruhunda fırtınalar kopuyordu. Dostları onu pek teselli edemiyordu. Dostlarından Elistan, elf-lerden ermişn gelmesini ve şvalyelerden de bir hükümet temsilcisinin ona refakat etmesini rica eden bir haberci yollayınca ayrılmışı. Veda edecek pek bir zamanları olmamışı. Elf haberci geldikten sonra bir gün içinde Elistan ile -Doughas adında ciddi, ağr başı bir delikanlı olan- Lord Alfred'in oğu, Güney Ergoth'a yola çıktılar. Laurana kendini hiç, akıl hocasına veda ederkenki kadar yalnız hissetmemişi. Tasslehoff da hüzünlü bir vedalaşa yaşmışı. Ejderhamızrağ heyecanının tam orta yerinde kimse Gnosh'u ve çimenler üzerine binlerce pırıltılı zerrecik olarak yayılmışYaşm Araşırması'nı hatırlamamışı. Fizban hariç kimse hatırlamamışı. Yaşı büyücü, kırılmışAktaşın önünde sindiğ yerden kalkarak, şka girmiş hüzünle parçalanmışejderha küresine bakan gnomun yanına gitti. "Tamam, tamam oğum," dedi Fizban, "bu herşyin sonu değl ki!" "Değl mi?" diye sordu Gnosh, o kadar kederliydi ki cümlesini bitirmişi. "Hayır, elbette değl! Bu olaya, doğu bir açıdan bakman lazım gelir. Baksana, artık ejderha küresini içten dış araşırabilirsin!"


Gnosh'un gözleri pırıldamışı. "Haklısın," demişi kısa bir sessizlikten sonra, "aslında, eminim bunu yapışırabilirim..." "Tabii, tabii," demişi Fizban aceleyle ama Gnosh ileriye doğu .bir hamlede bulunmuşu bile; konuşası da git gide hızlanıyordu, "Parçaları etiketliyebiliriz, görüyormusun,sonraherparçanınol-duğyeri yerdenerededurduğnugösterenbirplan çizerek..." "Öyle, öyle," diye mırıldanmışı Fizban. "Kenara çekilin, kenara çekilin," demişi Gnosh, insanları kürenin yanından kovarak, önemli bir edayla. "Nereye bastığnıza dikkat edin Lord Gunthar, evet içten dış inceleyeceğz küreyi ve birkaç hafta içinde bu konuda detaylı bir rapor..." Gnosh ile Fizban bölgeyi çevirerek çalışaya başamışardı. Sonraki iki gün boyunca Fizban kırılmışAktaşın altında durarak planlar çiziyor, parçaların toplanmadan önce durmuşoldukları varsayılan yerleri işretliyordu. (Fizban'ın planlarından biri kazayla kenderin torbalarından birine karışışı. Tas, daha sonra bunun büyücünün kendi kendine oynadığ ve görünüş göre de kaybettiğ "x ve O" oyunundan başa birşy olmadığnı görmüşü.) Bu arada Gnosh memnun mutlu çimenler üzerinde emekliyor, üzerinde sayıların yazılı olduğ kağt parçalarını, kağt parçalarından daha küçük küre parçalannin üzerine yapışırıyordu. Sonun-da Fizban ile birlikte ejderha küresinin 2687 parçasını toplayarak bir sepete koymuşar ve bunu Boşer Dağ'na götürmüşerdi. Tasslehoff isterse Fizban'la kalacak, isterse Laurana ve Rint ile birlikte Palanthas'a gidecekti. Seçim basitti; Kender, elf kızı ve cü ce gibi iki masumun onsuz hayatta kalamayacaklarını biliyordu Fakat eski dostundan ayrılmak zordu. Gemi ayrılmadan iki gün önce gnomlara ve Fizban'a son bir ziyarette bulundu. Mancınıkla yaptığ neşli bir yolculuktan sonra Gnosh'u İcele me Odası'nda buldu. Kırılmışejderha küresinin -etiketlenmişve numaralanmış parçaları iki masa üzerine yayılmışı. "Kesinliklemuhteşm," Gnosh o kadar hızlı konuşyordu ki ke keliyordu, "çünkü camıinceledik, üginçbirmadde, şmdiyekadar gördüğmüzhiçbirşyebenzemiyor, enbüyükbuluş buyüzyılda.. "Yani senin Yaşm Araşırman bitti, öyle mi?" diye kesti sözünü Tas. "Babanın ruhu..." "Huzuriçindeyatıyor!" Gnosh'un yüzü sevinç içindeydi; sonra işne döndü. "Senindegiderkenuğamanasevindim, eğrbucivarla ragelirsen yineuğayıpbiziziyaretet..." "Gelirim," dedi Tas gülümseyerek. Tas, Fizban'ı iki kat aşğda buldu. (Büyüleyici bir yolculuktu adece kaçıncı kat olduğnu haykırması yeterliydi, sonra boşuğtlayıveriyordu. Ağar açılıp çırprınıyor, çıngıraklar çalıyor, gongar vuruyor, düdükler ötüyordu. Tas sonunda yerden bir kat yuka ıda, tam ortalık süngerlere boğlduğ sırada, yakalandı.) Fizban Silah Gelişirme'deydi; etrafını gnomlar almış onu hiç çekinmeden seyrediyorlardı. "A, oğl!" dedi Tasslehoff'a şyle bir bakarak. "Tam yeni silahı! mızı deneyeceğmiz sırada geldin. Savaşsanatında bir devrim ya- ratacak. Ejderhamızrağ bunun yanında modası geçmişkalacak." "Gerçekten mi?" diye sordu Tas heyecanla. "Tabii ki gerçek!" diye garanti verdi Fizban. "Şmdi, sen şrada dur..." Onun sözüyle sıçrayıp, kalabalık odanın ortasında durmaya giden bir gnoma işret etti.


Fizban, aklı karışn kendere, deliye dönmüşbir balıkçının sal ırdığ bir arbalet gibi görünen bir şyi eline aldı. Bu gerçekten de ir arbaletti. Fakat ok yerine, ucundaki kancadan bir ağsallanıyor u. Homurdanan ve mırıldanan Fizban gnomlara arkasında dur alarını ve ona yer açmalarını söyledi.


"Şmdi sen düşansın," dedi Fizban odanın ortasında duran gnoma. Gnom derhal hiddetli, dövüşen bir eda takındı. Diğr gnomlar takdirle başarım salladılar. Fizban nişn alarak, ateşetti. Ağhavaya uçtu, arbalet ucundaki kancaya takılarak, kapanan bir yelken gibi büyücüyü içine aldı. "Kahrolasıca kanca!" diye mırıldandı Fizban. Gnomları ile Tas, aralarında onu çözdüler. "Sanırım veda etme zamanı," dedi Tas, yavaşa minik elini uzatarak. "Öyle mi?" Fizban şşrmışgörünüyordu. "Bir yere mi gidiyorum? Kimse bana bir şy söylemedi! Eşalarım hazır değl..." "Ben bir yerlere gidiyorum," dedi Tas sabırla, "Laurana ile birlikte. Mızrakları götürüyoruz ve ....öff bunu kimseye söylememem lazımdı," diye ekledi utanarak. "Üzülme. Aramızda kaldı," dedi Fizban, kalabalık oda içinde rahatça duyulan boğk sesli bir fısıltıyla. "Palanthas'a bayılacaksın. Güzel şhirdir. Sturm'e selam söyle. A, Tasslehoff -yaşı büyücü ona anlayışa baktı- "doğu olanı yaptın oğum!" "Öyle mi?" dedi Tas ümitle. "Memnun oldum." Tereddüt etti. "Söylediğn şyleri... karanlık yolu....düşndüm de. Yoksa ben...?" Tas'ın omuzunu sıkı sıkı tutan Fizban'ın yüzü ciddileşi. "Korkarım öyle. Ama senin bu yolda yürüyecek cesaretin var." "Umarım öyledir," dedi Tas hafifçe iç çekerek. "Eh, haydi hoşçakal. Geri döneceğm. Savaşbiter bitmez." "A, büyük bir ihtimalle ben burada olmam," dedi Fizban; başnı öyle bir salladı ki şpkası başndan uçup gitti. "Yeni silahı mükemmel bir hale sokar sokmaz ben de şye doğu..." durdu. "Ben nereye gidecektim? Hatırlayamıyorum. Ama üzülme. Tekrar buluşcağz. En azından beni bir yığn tavuk tüyünün altında gömülü bırakmıyorsun!" diye mırıldandı, şpkasını ararken. Tas, şpkasını alarak ona uzattı. "Hoşakal," dedi kender, boğzına birşyler düğmlenmişi. "Güle güle, güle güle!" Fizban neşyle elini salladı. Sonra -gnomlan şyle bir gözüyle taradıktan sonra- Tas'ı yanına çekti. "Şy, yine unuttum galiba. Neydi o benim ismim?" Aynı koşllar altında olmasa da birisi daha yaşı büyücüyle ve-dalaşışı. Elistan, onu Güney Ergoth'a götürecek tekneyi beklerken Sanc-rist sahilinde volta atıyordu. Genç delikanlı Douglas da yanında "B,"u delilik, umarım farkındasındır!" diye tısladı Caramon. "Eğr aklı başnda kişler olsaydık burada olmazdık zaten, öyle değl mi?" diye tepki verdi Tanis, dişerim sıkarak. "Doğu," diye mırıldandı Caramon. "Galiba haklısın." İi adam; dar sokaklarında sadece sıçanların, sarhoşarın ve cesetlerin olduğ bir şhrin karanlık ve dar bir sokağnın başnda duruyordu. Bu rezil şhrin adı Flotsam* idi ve İtar Kan Denizi'nin sahillerinde, kayalara çarpmışbir geminin enkazı gibi durduğndan, ismi de kendisine yakışyordu. Krynn'deki ırkların çoğnun süprün-tülerinin doldurduğ Flotsam, bu yetmezmişgibi, bir de istila altındaydı; Yüceefendileri'ni yüksek maaşve savaşganimeti yüzünden tercih eden her ırktan toplanmışparalı asker, goblin ve ejderan sokakları dolduruyordu. Flotsam ingilizcede gemi enkazı anlamına gelmektedir.


yürüyordu. İisi koyu bir sohbete dalmışardı; ELBiSTAN kendini kaptırmış ilgili dinleyicisine kadim tanrıların yollarını anlatıyordu. Sonra ELBiSTAN başnı kaldırıp bakınca birden bire Divan toplantısında görmüşolduğ yaşı, şşın büyücüyü gördü. Günlerdir yaşı büyücüyle karşlaşaya çalışyordu ama Fizban hep ondan kaçmışı. O yüzden şmdi yaşı adamın sahil boyunca onlara doğu geldiğni görmek Elistan'ı şşrtmışı. Baş önüne eğkti ve kendi kendine birşyler mırıldanıyordu. Bir an için Elistan, adam onları fark etmeden yanlarından gelip geçecek zannetmişi ama aniden yaşı büyücü başnı kaldırdı. "Bakın hele! Daha önce karşlaşamışmıydık?" diye sordu gözlerini kırpışırarak. Bir an için Elistan konuşmadı. Ermişn yüzü, yanmışteninin altından ölü gibi soldu. Sonunda yaşı büyücüye cevap verebildi; sesi güçlüydü. "Karşlaşışık beyim. Sizi daha önce fark etmemişm. Daha yeni tanışırılmışolmamıza rağen sanki sizi çok çok uzun zamandan beri tanıyormuşm gibi geldi bana." "Gerçekten mi?" Yaşı adam kaşarını kuşuyla çattı. "Yaşmla ilgili birşyler kastetmeye çalışıyorsun değl mi?" "Hayır, elbette ki hayır!" Elistan gülümsedi. Yaşı adamın yüzü rahatladı. "Eh, sana iyi yolculuklar. İi ve emniyetli yolculuklar. Elveda." Eği büğü, yıpranmışbir asaya dayanmışolan yaşı adam paytak paytak yanlarından geçti. Sonra aniden durarak arkasına döndü. "A, bu arada, benim adım Fizban." "Unutmayacağm," dedi Elistan ciddiyetle, eğlip selam verirken. "Fizban." Memnun olan yaşı büyücü başyla onayladıktan sonra sahilden ilerlemeye devam ederken, aniden düşncelere dalıp sessizleşn Elistan da içini çekip yürümeye devam etti. Perecfon. 'Eski günlerin hatımtan. Ve böylece, Raistlin'in de müşhade etmişolduğ gibi, "bütürJ öbür pislikler gibi" yolarkadaşan da savaşsüprüntüleri üzerinde sürüklenerek Flotsam'e yığlmışı. Burada kendilerini Ansalon'un kuzey bölümlerinden dolandırarak Sancrist'e -veya her nereye gi-deceklerse oraya- doğu uzun ve tehlikelerle dolu yolculuklarına çıkartabilecek bir gemi bulmayı ümit ediyorlardı. Nereye gidecekleri konusu son zamanlarda -Raistlin hastalığn dan kalktığndan beri- münakaş konusu olmuşu. Yolarkadaşarı onun ejderha küresini kullanımından sonraki halini endişyle izle-mislerdi; endişleri sadece onun sıhhatiyle ilgili değldi. Küreyi kullandığnda neler olmuşu? Onlara ne gibi bir zarar getirebilirdi? "Korkmanıza gerek yok," dedi Raistlin onlara, fısıltı halinde çı-kan bir sesle. "Ben elf kral gibi zayıf ve ahmak değlim. Küreye ben hakim oldum. O bana hakim olmadı." "O halde, küre ne iş yarıyor? Onu nasıl kullanabiliriz?" diye sordu Tanis, büyücünün metalik yüzündeki donuk ifadeyle telaşlanarak. "Küreye hakirn olmak için bütün gücümü harcadım," diye ce-vap verdi Raistlin; gözleri yatağnın tepesindeki tavandaydı. "Kul-lanmayî öğenmeden önce daha çok çalışam gerekecek." "Çalışak..." diye tekrarladı Tanis. "Küre hakkında mı çalış-çaksın?"


Raistlin ona bir bakışfırlattıktan sonra tavana bakmaya devam-etti. "Hayır," diye cevapladı. "Hayır, küreyi yaratan eski büyücüleri tarafından yazılan kitapları çalışcağm. Palanthas'a, orada oturan Astinus isimli birinin kütüphanesine gitmeliyiz." Tanis bir an için sessizleşişi. Nefes almaya uğaşn büyücü-nün ciğrlerinde öten nefesini duyabiliyordu. Onu bu yaşma bağayan ne acaba?, diye merak etti Tanis sessizce. O sabah kar yağış ama artık yerini yağura bırakmışı. Ta-nis yağurun, arabanın tahta tavanında çıkarttığ takırtıları duya-biliyordu. Ağr bulutlar gökyüzünde hareket halindeydi. Belki de günün kasvetiydi bu ama Tanis, Raistlin'e bakarken, sonunda so-ğk kalbini donduruncaya kadar bedeninde bir ürpertinin dolan dığnı hissetti. "Kadim büyülerden söz ederken kastettiğn bu muydu?" diye sordu Tanis.


"Elbette. Başa ne olabilirdi ki?" Raistlin öksürerek durduktan sonra sordu, "Kadim büyülerden... ne zaman söz ettim?" "Seni ilk bulduğmuzda," diye cevap verdi Tanis, büyücüye yakından bakarak. Raistlin'in alnında bir kırışklık görmüş titrek sesinde de bir gerginlik duymuşu. "Ne dedim?" "Pek bir şy değl," diye cevap verdi Tanis ihtiyatla. "Kadim büyülerden, yakında senin olacak büyülerden söz ediyordun." "Hepsi bu mu?" Tanis hemen cevap vermedi. Raistlin'in kum saati şkilli garip gözleri soğk bir edayla onun üzerine odaklandı. Ürperen yarımelf başnı evet anlamında salladı. Raistlin başnı çevirdi. Gözleri kapalıydı. "Şmdi uyuyacağm," dedi yavaşa. "Unutma Tanis. Pa-lanthas." Tanis Sancrist'e sadece bencilce nedenlerle gitmek istediğni kabul etmek zorunda kalmışı. Bütün kalbiyle Laurana, Sturm ve diğrlerinin orada olmalarını umuyordu. Üstelik ejderha küresini oraya götürmeye söz vermişi. Ama buna karşlık, Raistlin'in, kürenin nasıl kullanıldığnı öğenmek için Astinus denilen bu kişnin kütüphanesine gitmeleri yolundaki sürekli ısrarını da tartmak zorundaydı. Flotsam'e vardıklarında hâlâ tereddütteydi. Sonunda, önce kuzeye doğu giden bir gemiye binip, nerede karaya çıkacaklarını sonra tayin etmeye karar vermişi. Fakat Flotsam'e vardıklarında kötü bir sürprizle karşlaşılar. Balifor Limanı'ndan kuzeye doğu yaptıkları bütün yolculuk boyunca görmedikleri kadar çok ejderan vardı şhirde. Sokaklar, yabancılarla yakından ilgilenen, burunlarına kadar silahlanmışdevriyelerle doluydu. Allahtan yolarkadaşarı kasabaya girmeden önce arabalarını satmışardı da sokaklardaki kalabalığ karışbiliyorlardı. Ama daha şhir kapılarından geceli beşdakika olmamışı ki bir ejderan devriyesinin, bir insanı "sorgulamak" için tutukladığna tanık oldular. Bu onları telaşandırdığ için karşlarına çıkan ilk hana girdiler; burası kasabanın ucunda kötü bir yerdi. "Gemiye binmek şyle dursun, limana nasıl ulaşcağz?" diye sordu Caramon, eski püskü odalarına yerleşr yerleşez. "Neler oluyor?" "Hancı, Ejderha Yüceefendisi'nin kasabada olduğnu söylüyor. Ejderanlar casus falan arıyorlarmış" diye mırıldandı Tanis huzursuzca. Yolarkadaşan bakışılar. "Belki de bizi arıyorlardır," dedi Caramon. "Saçma!" diye cevap verdi Tanis çabucak -çok çabuk. "Kafayı yiyoruz. Nerede olduğmuzu nasıl bilebilirler? Ya da ne taşdığmızı?" "Kim bilir..." dedi Nehiryeli ciddiyetle, Raistlin'e bakarak. Büyücü bakışnı soğk bir edayla karşladı cevap vermeye tenezzül bile etmeden. "İeceğm için sıcak su," diye talimat verdi Caramon'a. "Düşnebildiğm tek bir yol var," dedi Tanis, Caramon kardeşnin emrettiğ suyu getirirken. "Bu gece Caramon ile dışrı çıkıp ejderha ordusundan iki askeri pusuya düşrürüz. Üniformalarını çalarız. Ejderanlardan değl..." dedi aceleyle, Caramon'un yüzü tiksintiyle kırışnca. "İsan olan paralı askerlerden. O zaman Flot-sam'de rahatça dolaşbiliriz." Biraz tartışıktan sonra, herkes iş yarayabilecek en iyi planın bu olduğ konusunda anlaşı. Yolarkadaşan işahsız bir yemek yediler; umumi odanın riskini göze


almaktansa kendi odalarında yemişerdi yemeklerini. "Sen idare edebilir misin?" diye sordu Caramon Raistlin'e huzursuzca, ikisi paylaşıkları odada yalnız kaldıklarında. "Kendi başmın çaresine bakabilirim," diye cevap verdi Raistlin. Ayağ kalkarak, çalışak için bir büyü kitabı alıyordu ki bir öksürük nöbeti onu iki büklüm yaptı. Caramon elini uzattı ama Raistlin geri çekildi. "Git artık!" dedi büyücü nefesini zor alarak. "Beni rahat bırak!" Tereddüt eden Caramon iç çekti. "Tabii Raist," deyip, kapıyı yavaşa arkasından kapayarak odadan çıktı. Raistlin bir an soluklanmaya çalışrak durdu. Sonra yavaşa oda içinde hareket ederek büyü kitabını bıraktı. Titreyen ellerle Caramon'un yatağnın yanındaki masaya koyduğ bir sürü torbadan bir tanesini eline aldı. Torbayı açan Raistlin dikkatle ejderha küresini çıkarttı. Kukuletasını iyice başnın ve kulaklarının üzerine çeken Tanis ile Caramon, üniformaları kendilerine uyabilecek iki muhafız arayarak Flotsam sokaklarında dolaşaya başadı. Bu Tanis için oldukça kolay birşydi ama, zırhı dev Caramon'a uyacak bir muhafız bulmak zordu. İisi de bir an önce bir şyler bulurlarsa iyi olacağnı biliyordu. Ejderanlar, birkaç kere onlara kuşuyla bakmışı. Hatta iki ejderan onları durdurmuş kaba taslak ne işe uğaşıklarını öğenmek için ısrar etmişi. Caramon kaba paralı asker lehçesiyle Ejderha Yüceefendisi'nin ordusunda işaradıklarını söyleyince ejderanlar onları bırakmışı. Ama her iki adam da devriyelerin kendilerini yakalamalarının an meselesi olduğnu biliyordu. "Acaba neler oluyor?" diye mırıldandı Tanis endişyle. "Belki de savaşYüceefendiler için ısımyordur," diye başadı Caramon. "Şraya bak Tanis. O meyhaneye giren..." "Görüyorum. Evet, aşğ yukarı senin kadar. Ş dar sokağ saklanalım. Dışrı çıkıncaya kadar bekler sonra..." Yarımelf, boyun kırma hareketi yaptı. Caramon başyla onayladı. İisi birlikte pis caddelerden geçip dar bir sokakta gözden kaybolarak meyhanenin ön kapısını gözleyebilecekleri bir yere saklandılar. Hemen hemen gece yarısı olmuşu. O akşm aylar çıkmayacaktı. Yağur durmuşu ama bulutlar hâlâ gökyüzünü gözden saklıyordu. Dar sokağ sinmişolan iki adam, kalın pelerinlerine rağen kısa bir süre sonra titremeye başadı. Ayaklarının altında sıçanlar kaynaşyor, karanlıkla korkuyla sinmelerine neden oluyorlardı. Sarhoşbir hobgoblin yanlışyöne doğu dönüp yalpalayarak yanlarından geçmiş kafa üstü bir çöp yığnına düşüşü. Hobgoblin bir daha ayağ kalkamamış kokusu Tanis ile Caramon'u hasta etmişi ama bu avantajlı yerlerinden ayrılmak istemiyorlardı. Sonra kulaklarına hoşgelen bir ses duydular: Sarhoşkahkahaları ve Ortak lisanda konuşn insan sesleri. Beklemekte oldukları iki muhafız sendeleyerek meyhaneden çıkmış onlara doğu geliyordu. Kaldırımda, geceyi aydınlatan yüksek, demir bir mangal duruyordu. Paralı askerler mangalın ışğnda sendeliyor, Tanis'in onları yakından incelemesine olanak sağıyorlardı. Her ikisinin de ejderha ordusunda subay olduğnu gördü. Yeni terfi etmişolduklarını tahmin etti; büyük bir ihtimalle de bunu kutluyorlardı. Zırhları pırıl pırıl yeni, nisbeten temiz ve ezilmemişi. Güzel bir zırh olduğnu memnuniyetle gördü. Mavi çelikten, Yüceefendi'nin ejderha pullu zırhına


benzetilerek yapılmışı. "Hazır mısın?" diye fısıldadı Caramon. Tanis başyla onayladı.


Caramon kılıcını çekti. "Elf pisliğ!" diye kükredi derin, genişbas sesiyle. "Seni buldum işe, haydi bakalım Ejderha Yüceefendi-si'ne geliyorsun, casus!" "Beni canlı ele geçiremezsin!" Tanis kendi kılıcını çekti. Seslerine sendeleyerek duran iki subay, bulanık gözlerle kar lık sokağ baktılar. Caramon ile Tanis birbirlerine birkaç hamlede bulunup, pozisyon değşirirken, onlar da artan bir ilgiyle seyretmeye koyuldu. Caramon'un sırtı, Tanis'in de yüzü subaylara dönükken yarımelf ani bir harekette bulundu. Caramon'un silahını elinden kurtarıp, havaya savurdu. "Çabuk! Onu yakalamama yardım edin!" diye böğrdü Caramon. "Başna ödül konmuş-ölü veya diri!" Subaylar tereddüt bile etmediler. Sarhoşhalleriyle silahlarına davranmaya çalışrak Tanis'e doğu ilerlediler; yüzlerinde zalimce bir zevk ifadesi vardı. "Hah işe! Mıhlayın şnu!" diye yüreklendiriyordu Caramon, yanlarından geçip gitmelerini beklerken. Sonra - tam kılıçlarını çektiklerinde - Caramon'un koca elleri onlara dolanıverdi. Başarını birbirine vurdu; cesetleri yere yığldı. "Çabuk!" diye homurdandı Tanis. Cesetlerden birini ayağndan tutarak ışktan uzaklaşırdı. Caramon diğrine aynı şyi yaptı. Çabuk çabuk zırhlarını çıkarmaya başadılar. "Uf! Bu bir yarı troll olmalı," dedi Caramon, kötü kokudan kurtulmak için elini sallıyordu. "Şkayet etmeyi bırak!" diye kesti sözünü Tanis; bir yandan da bu tokalar ve bağıkların karışk düzeninin nasıl çözüleceğni bulmaya çalışyordu. "En azından sen böyle şyler giymeye alışksın. Bana da yardım eder misin?" "Tabii." Sırıtan Caramon, Tanis'in zırhı giymesine yardım etti. "Zırhlar içinde bir elf. Daha neler göreceğz?" "Acı günler," diye mırıldandı Tanis. "Sana VVilliam'm sözünü efe tiğ o gemi kaptanıyla ne zaman buluşcaktık?" "Şfak vaktinde onu gemide bulabileceğmizi söylemişi." "İim, Maquesta Kar-thon," dedi kadın; yüzündeki ifade soğk ve ciddiydi. "Ve -durun bir tahminde bulunayım- sizler ejderha ordusunun subayları değlsiniz. Tabii son günlerde elfleri de iş almaya başadılarsa o başa."


Kızaran Tanis, yavaşa subayın miğerini çıkarmaya başadı. "Çok mu belli oluyor?" Kadın omuzlarını silkti. "Büyük bir ihtimalle başaları anlamaz. O sakal çok iyi olmuş-belki de yarımelf demeliydim, tabii ki. Miğer de kulaklarını gizliyor. Ama bir maske takmazsan, o badem biçimli güzel gözlerin seni hemen ele verir. Ama öte yandan o güzel gözlerine bakacak kadar akıllı ejderan pek bulunmaz, öyle değl mi?" Sandalyesine yaslanan kadın çizmeli ayaklarını masanın üzerine koyarak, soğk bir edayla ona baktı. Tanis, Caramon'un kıkırdadığnı duyunca kanın beynine sıçradığnı hissetti. Perechon adlı gemiye binmişer, kaptan kamarasında, kaptanın tam karşsında oturuyorlardı. Maquesta Kar-thon, Kuzey Ergoth'ta yaşyan, kara tenli bir ırktan geliyordu. Kadının ailesi yüzlerce yıldır gemicilik yapıyordu; ayrıca deniz kuşarı ve yunusların dilini de konuşbildiklerine dair yaygın bir inanışvardı. Tanis, Maques-ta'ya bakarken aklına Theros Irofeld'in geldiğni fark etti. Kadının teni parlak bir siyahtı ve kıvır kıvır saçları, altın bir bantla alnından tutturulmuşu. Gözleri de teni kadar parlak ve kahverengiydi. Fakat kemerinden sarkan hançerde ve gözlerinde bir çelik pırıltısı, vardı. "Buraya işkonuşaya geldik Kaptan Maque..." Tanis, garip ismi söylerken dili dolandı. "Elbette öyledir," dedi kadın. "Bana Maq de. İimiz için de dar ha kolay olur. Domuz suratlı VVilliam'dan bu mektubu getirmeniz iyi oldu, yoksa sizinle konuşazdım bile. Ama sizin harbi insanlar olduğnuzu, paranızın iyi olduğnu söylüyor, ben de onun sözünü dinleyeceğm. Şmdi, uğunuz nereye?" Tanis ile Caramon birbirlerine baktılar. Sorun da buydu zaten. Ayrıca, gitmek istedikleri her iki yerin de bilinmesini isteyip istemediklerinden emin değllerdi. Palanthas Solamniya'nın başentiyken, Sancrist de Şvalyelerin en çok bilinen limanlarından biriydi. "Haydi artık canım..." diye atıldı Maq, onların tereddüt ettiklerini görerek. Gözleri alevlendi. Ayaklarını masadan indirerek onlara ciddiyetle baktı. "Bana ya güvenirsiniz, ya güvenmezsiniz!" "Söylesek mi?" diye sordu Tanis açıkça. Maq'ın kaşarı kalktı. "Ne kadar paranız var?" "Yeteri kadar," dedi Tanis. "Diyelim kuzeye, Nordmaar Burnu yakınlarına gideceğz. Eğr, o noktaya geldiğmizde birbirimizle anlaşbiliyor isek, daha da ileriye gideriz. Eğr olmazsa, sana paranı öderiz, sen de sağsalim bizi karaya indirirsin." "Kalaman," dedi Maq, arkasına dayanarak. Eğeniyor gibiydi. "Orası emniyetli bir limandır. Bu günlerde olabildiğnce emniyetli. Paranın yarısı şmdi. Yarısı da Kalaman'da. Daha ileri gidilip gidilmeyeceğ tartışaya açık." "Kalaman'a kadar emniyet içinde," diye düzeltti Tanis. "Kim böyle bir söz verebilir?" diye omuzlarını silkti Maq. "Denizde yolculuk etmek için yılın sert zamanı şmdi." İteksizce kalkarak bir kedi gibi gerindi. Hemen ayağ kalkan Tanis kadını hayranlıkla izliyordu. "Anlaşık," dedi kadın. "Gelin. Size gemiyi göstereyim." Maq onları güverteye çıkarttı. Gemiler hakkında hiç bir bilgisi olmayan Tanis'e göre gemi iyi durumda ve temizdi. İk konuşuklarında kadının sesi ve tavırları soğktu ama onlara gemiyi gezdirirken ısınmışgibiydi. Tanis, Maq'ın gemisi


hakkkında konuşrken takındığ bu sıcak tonu, Tika'nın da Caramon'a konuşrken takındığnı duymuşu. Belli ki Perechon Maq'ın tek aşıydı. Gemi sessiz ve boşu. Maq, mürettebat ile ikinci kaptanın karada olduğnu açıkladı. Tanis'in gemide gördüğ tek insan, tek başna oturmuş yelken onaran bir denizciydi. Onlar geçerken adam başnı kaldırarak baktı ve Tanis, ejderha zırhı karşsında adamın gözlerinin korkuyla açıldığnı gördü. "Nocesta, Berem," dedi Maq geçerlerken, onu yatışırmak istercesine. Tanis ve Caramon'u işret ederek, güzel, işreti yaptı. "Nocesta. Müşeri. Para." Adam başyla onayladıktan sonra işne döndü. "Kim o?" diye sordu Tanis Maq'a alçak sesle, pazarlıklarını tamamlamak için bir kez daha kaptan kamarasına doğu giderlerken. "Kim? Berem mi?" diye sordu kadın, etrafına bakmarak. "Dü encidir. Onun hakkında çok şy bilmiyorum. Birkaç ay önce işu8232 arayarak geldi. Onu güverteleri fırçalasın diye aldık. Sonra benim ümencim, birileriyle girişiğ ufak bir kavgada öldü. Fakat bu he if dümende harikalar yarattı, aslında ilkinden daha iyi. Ama tu af biri. Dilsiz. Hiç konuşaz. Elinden gelirse hiç kıyıya inmez. ayıt defterine ismini yazıverdi, yoksa onu da bilmiyecektim. Ne en sordun?" diye sordu kadın, Tanis'in adamı dikkatle incelediği görünce. .; Berem uzun boylu, yapılı bir adamdı. İk başa insana, insan; standartlarına göre orta yaşı gibi gelebilirdi. Saçları beyazdı; yüzi|


temiz traşı, güneşen iyice yanmış gemide geçen aylarla yıpranmışı. Fakat gözleri genç, berrak ve parlaktı. İu287 neyi tutan elleri, genç bir adamın elleri gibi muntazam ve güçlüydü. Belki de elf kanı vardır, diye düşndü Tanis, ama öyle ise bile, bu yüzünün hatlarından beli olmuyordu. "Onu bir yerlerde gördüm," diye mırıldandı Tanis. "Peki ya sen Caramon? Sen onu hatırlıyor musun?" "Aman, haydi," dedi koca savaşı. "Ş son ayda yüzlerce insan gördün Tanis. Bizim gösterilerdeki adamlardan biri olsa gerek." "Hayır." Tanis başnı salladı. "Onu ilk gördüğmde aklıma Pax Tharkas ve Sturm geldi..." "Bana bak, benim yapacak dünya kadar işm var yarımelf," dedi Maquesta. "Geliyor musunuz yoksa yelkeni diken herife bakıp duracak mısınız?" Ambar kapağndan aşğya indi. Caramon beceriksizce onu izledi; kılıcı ve zırhı takırdayıp duruyordu. Tanis, gönülsüzce gitti peşerinden. Fakat adama son bir kez daha bakmak için döndü -ve adamı kendisine garip, delip geçen bir şkilde bakarken yakaladı. "Tamam, sen de diğrleriyle birlikte Han'a git. Ben erzak alayım. Gemi hazır olur olmaz yola çıkarız. Maquesta dört gün falan diyor." "Keşe daha önce olsaydı," diye mırıldandı Caramon. "Bence de öyle," dedi Tanis asık bir yüzle. "Etrafta çok fazla ej-deran var. Ama gel-giti falan mı ne beklememiz gerekiyormuş Hana geri dön ve kimseyi dışrı çıkartma. Kardeşne de söyle içtiğ o bitkili şyden iyi stok yapsın -uzun süre denizde kalacağz. Er-zağ tedarik edip birkaç saat içinde geri dönerim." Tanis Flotsam'in kalabalık caddelerinden yürüdü; ejderha zırhına bürünmüşolduğndan kimse ona bakmıyordu bile. Zırhı seve seve çıkartabilirdi üzerinden. Hem sıcaktı, hem ağr, hem de kaşndırıyordu. Ayrıca ejderanların ve goblinlerin selamlarına karşlık vermeyi de unutup duruyordu. Yavaşyavaşüniformanın uyandırdığ saygıyı gördükçe- üniformalarını çaldıkları insanların yüksek rütbeli birileri olması gerektiğni fark etmişi. Bu düşnce onu rahatlatmamışı. Her an biri, üniformasını tanıyabilirdi. Ama üniformasız yapamayacağnı da gayet iyi biliyordu. O gün caddelerde, her günkünden daha fazla ejderan vardı. Flot-sam'deki tansiyon iyice yükselmişi. Kasaba sakinlerinin çoğ evlerindeydi; dükkanların da -meyhaneler hariç- çoğ kapalıydı. As-hnda kapalı dükkanları birbiri ardına geçtikçe, uzun okyanus yolculuğ için erzağ nereden bulabileceğ konusunda endişlenmeye başamışı. Tanis kapalı bir dükkanın vitrinini seyrederken bu sorun hakkında düşncelere dalmışı ki aniden bir el çizmesine yapışrak onu yere devirdi. Düşşnefesini tıkamışı. Başnı ağr bir biçimde kaldırım taşna vurmuşve -bir an içinsersemlemişi. İgüdüsel olarak onu ayağndan kavrayıp düşren her ne ise onu tekmelemeye başadı ama onu kavramışolan eller güçlüydü. Karanlık bir sokağ sürüklendiğni hissetti. Kendine gelmek için başnı silkeliyerek, kendisini kimin yakaladığnı görmeye çalışı. Bir elfti! Giyecekleri kir pas içinde, yırtık pırtık, yüzü acı ve nefretle çarpılmışolan elf elinde bir mızrakla üzerinde duruyordu. "Ejderha adam!" diye hırladı elf Ortak lisanda. "Senin ş rezil soyun ailemi -karımı, çocuğmu- katletti! Merhamet istedikleri halde onları yataklarında öldürdü. Bu


onlar için!" Elf mızrağnı kaldırdı. "Shak! it mo dracosali!" diye haykırdı Tanis elfçe, miğerini çıkarmaya çalışrken, çaresizlik içinde. Fakat üzüntüyle delirmişolan elf ne duyacak, ne anlayacak haldeydi. Mızrağ inmeye başa-dı. Aniden elfin gözleri .fal taş gibi açılarak, şkla bir noktaya di-kildi. Sırtından giren bir kılıç darbesi, duygusunu yitirmişparmaklarından kılıcını düşrttü. Ölmekte olan elf viyaklayarak düştü ve tüm ağrlığyla kaldırıma çarptı. Tanis hayretle hayatını kimin kurtardığna baktı. Elfin bedeni üzerinde bir Ejderha Yüceefendisi duruyordu. "Bağrdığnı duyunca, subaylarımdan birinin başnın dertte ol-duğnu gördüm. Galiba biraz yardıma ihtiyacın var," dedi Yüce-efendi, yardım etmek için eldivenli elini Tanis'e uzatırken. Acıyla baş dönen ve aklı karışn, kendini ele vermemekten başka hiçbir şy düşnemeyen Tanis, Yüceefendi'nin elini kabul ede-rek, ayağ kalktı. Dar sokaktaki kara gölgelere şkrederek yüzünü eğn Tanis, sert bir sesle teşkkür mahiyetinde bir şyler mırıldan-dı. Sonra Yüceefendi'nin, maskesinin ardındaki, gözlerinin fal taş gibi açıldığnı gördü. "Tanis?"


Yarımelf bedeninde bir titremenin dolandığnı hissetti; en az elfin mızrağ kadar hızlı ve keskin bir acı. Yüceefendi hızla mavi ve altın renkli ejderha maskesini çıkartırken bakakalmış hiç bir şy söyleyememişi. "Tanis! Sensin!" diye haykırdı Yüceefendi onu kollarından kavrayarak. Tanis parlak kahverengi gözleri ve çekici, eği tebessümü gördü. "Kitiara..." "Evet, Yüceefendi," dedi hancı, tekrar ve tekrar eğlerek. Merci venleri çıkarken, hancı önden koşrak herşyin muntazam olup o madiğni denetliyordu. Kit etrafına bakındı. Herşyi tatmin edici bulunca, rahat edayla ejderha miğerini masanın üzerine atarak eldivenlerini kartmaya başadı. Bir sandalyeye oturarak bacağnı şhvani kasti bir teslimiyetle uzattı. "Çizmelerim," dedi Tanis'e gülümseyerek. Yutkunup, ona zayıf bir tebessümle karşlık veren Tanis kadının bacağnı tuttu. Bu -onun kadının çizmelerini çıkartması- araların daki eski bir oyundu. Bunun sonu hep...Tanis bunu düşnmeme-ye çalışı. "Bize en iyi şraplarından bir şş getir," dedi Kitiara etrafında dolaşp duran hancıya, "ve iki de bardak." Kahverengi gözleri Ta-nis'in üzerinde, öbür ayağnı da kaldırdı. "Sonra bizi yalnız bırak." "Fakat -lordum..." dedi hancı tereddütle, "Ejderha Yüceefendisi Ariakus'tan bir mesaj vardı..." "Şrabı getirdikten sonra, bu odada yüzünü gösterecek olursan -kulaklarını keserim," dedi Kitiara rahat bir ifadeyle. Bir yandan konuşrken bir yandan da kemerinden parlak bir hançer çıkartmışı. Hancının rengi attı, başnı sallayarak aceleyle ayrıldı. Kit güldü. "İu351 te!" dedi ayak parmaklarını mavi ipek çorapları içinde oynatarak. "Şmdi ben senin çizmelerini çıkartacağm..." "Ben-benim gitmem gerekiyor aslında," dedi Tanis, zırhının altında terler dökerek. "B-bölük kumandanım beni merak eder..." "Ama senin bölük kumandanın benim!" dedi Kit neşyle. "Ya-rın sen bölük kumandanı olursun. Ya da daha yüksek bir rütbe eğr istersen. Şmdi, otur bakalım." Tanis itaat etmekten başa bir şy yapamazdı; öte yandan için-den, zaten itaat etmekten başa birşy istemediğni de biliyordu. "Seni görmek çok hoş" dedi Kit, önünde diz çöküp çizmelerini çekerken. "Solace'taki randevuya gelemediğm için çok üzüldüm. Millet nasıl? Sturm nasıl? Her halde Şvalyelerle birlikte savaş-yordur. İinizin ayrılmasına şşrmadım. Zaten o, hiç anlayamadığm bir dostluktu..." Kitiara konuşaya devam etse de Tanis dinlemeyi bırakmışı. Sadece bakabiliyordu. Ne kadar tatlı olduğnu unutmuşu; ne ka-dar şhvetli, ne kadar davetkar olduğnu. Çaresizlikle kendi için-de bulunduğ tehlikeye yoğnlaşaya çalışı. Ama bütün düşr nebildiğ Kitiara ile geçen gecelerin saadeti idi.


Tam o anda Kit bakışarını ona kaldırdı. Gözlerde gördüğ tutku ile tutuşn kadının ellerinden çizmeler kayıp düşü. Gayri ihtiyari uzanan Tanis, kadını yanına yaklaşırdı. Kitiara elini onun boyuna dolayarak dudaklarını dudaklarına yapışırdı. Beşyıldır Tanis'e işence eden arzuları ve özlemleri, kadının temasıyla bedeninde yükseldi. Sıcak ve kadınsı kokusu, deri ve çelik kokusuna karışışı. Busesi alev gibiydi. Eziyet dayanılacak gibi değldi. Tanis bunu durdurmanın tek bir yolunu biliyordu. Hancı kapıyı çaldığnda bir cevap alamadı. Takdirle başnı sallayarak -bu üç günde, üçüncü erkekti- şrabı yere koydu ve ayrıldı. "Ve şmdi," diye mırıldandı Kitiara uykulu uykulu, Tanis'in kollarında uzanmışen. "Ufak kardeşerimden söz et. Senin yanında-lar mı? Onları son gördüğmde, yanınızda o elf kadınla birlikte Tarsis'ten kaçıyordunuz." "O sendin!" dedi Tanis, mavi ejderhaları hatırlayarak. "Elbette!" Kit daha da sarıldı Tanis'e. "Sakalı sevdim," dedi yüzünü okşyarak. "O zayıf elf yüz hatlarını gizliyor. Orduya nasıl katıldın?" Nasıl ya? diye düşndü Tanis deliler gibi. "Silvanesti'de...yakalanmışık. Subaylardan biri benim K-karan-lık Kraliçe'ye karş savaşığm için ahmak olduğmu söyledi." "Ya küçük kardeşerim?" "Biz...biz ayrıldık," dedi Tanis zayıf bir sesle. "Ne fena," dedi Kit iç geçirerek. "Onları görmek isterdim. Ca-ramon bir dev olmuşur herhalde. Ve Raistlin -duyduğma göre yetenekli bir büyücü olmuş Hâlâ Kırmızı Cüppe mi giyiyor?" "S-sanırım," diye mırıldandı Tanis. "Onu görmeyeli..." "Bu pek uzun sürmez," dedi Kit kendini beğnmişe. "O bana benzer. Raist her zaman güce özlem duymuşu..." "Ya sen?" diye sözünü kesti Tanis aceleyle. "Sen burada, hareketten bu kadar uzaklarda, ne yapıyorsun? Savaşkuzeyde..." "Niye olsun, seninle aynı nedenden," diye cevap verdi Kit, gözlerini fal taş gibi açarak. "Yeşl Ziynetli Adam'ı arıyorum elbette." "Onu daha önce orada görmüşüm!" dedi Tanis, hatıralar aklına koşşrken. Perechon'daki adam! Zavallı Eben ile kaçan, Pax Tharkas'taki adam. Göğünün ortasına yeşl ziynet gömülü olan adam. "Onu bulmuşun!" dedi Kitiara heyecanla doğularak. "Nerede Tanis? Nerede?" Kahverengi gözleri pırıldıyordu. "Emin değlim," dedi Tanis kekeleyerek. "O olduğna emin değlim. Ben...bize kaba taslak bir tarif verilmişi..." "İsan yaşarına göre elli yaşnda gibi duruyor," dedi Kitiara heyecanla, "ama garip, genç gözleri var ve elleri en az seninkiler kadar genç. Ve göğünün tam ortasında yeşl bir taşvar. Flotsam'de görüldüğne dair elimizde raporlar bulunmakta. Karanlık Kraliçe o yüzden beni buraya yolladı. O, anahtar Tanis. Eğr onu bulur-: san Krynn'deki hiç bir güç bizi durduramaz!" "Neden?" diye sordu Tanis kendini zorlayarak serinkanlılıkla. "Savaş ....bizim tarafın kazanması için elinde bu kadar önemli neyi var?" "Kim bilir?" İce omuzlarını silken Kit Tanis'in kollarına bıraktı kendini. "Titriyorsun. Al, bu seni ısıtır." Elini bedeninde gezdirirken boynundan öptü. "Tek bir seri


hareketle savaş bitirebilmemiz için bu adamı bulmamız gerektiğ söylendi." Tanis, kadının temasıyla ısınmaya başadığnı hisseterek yutkundu. "Düşnsene," diye fısıldadı Kitiara onun kulağna, nefesi tenine sıcak ye nemli geliyordu, "eğr onu bulursak -seninle birlikte- bütün Krynn'i dize getiririz! Karanlık Kraliçe hayal bile edemeyeceğmiz şylerle ödüllendirir bizi! Seninle hep birlikte oluruz Tanis. Haydi hemen gidelim!" Kadının sözleri kafasının içinde yankılanıyordu. İisi, sonsuza kadar birlikte. Savaş bitirmek. Krynn'i yönetmek. Hayır, diye düşndü, boğzı kasılarak. Bu çılgınlık! Delilik! Halkım, dostlarım... Ama yeterince uğaşadım mı? Onlara, hem insanlara, hem elfle-re ne borcum var? Hiç! Beni inciten, benimle alay eden onlardı! Bütün bu yıllar boyunca dışanmışbiriydim. Neden onları düşnüyorum? Ben! Artık kendimi düşnsem fena olmayacak! İu351 te, o kadar uzun zamandır hayalini kurduğm kadın. Ve benim olabilir! Kitiara...çok güzel, çok çekici... "Hayır!" dedi sonra Tanis sertçe, "Hayır," dedi daha kibarca. Uzanarak kadını yanına çekti. "Yarın olsun. Eğr oyduysa bir yere gitmiyor zaten. Biliyorum..." Kitiara gülümseyip iç çekerek kendini bıraktı. Üzerine eğlen Tanis onu arzuyla öptü. Uzaklarda İtar'ın Kan Denizi'nin dalgalarının sahilde patlayışnı duyabiliyordu. Sabaha, Solamniya üzerinde fırtına kendini tüketmişi. Güneşdoğu: Hiçbir şyi ısıtmayan soluk altın bir küre. Yüce ErmişKulesi'nin burçlarında nöbet tutan şvalyeler, o korkunç gece boyunca gördükleri ucubelerden söz ederek minnetle yataklarına gittiler çünkü bunun gibi bir fırtına Afet'ten bu yana Solamniya topraklarında görülmemişi. Arkadaşarından nöbeti devralan şvalyeler de nerdeyse bir o kadar yorgundu; kimse uyumamışı. Şmdi kar ve buzla kaplı ovalara bakıyorlardı. Orada burada arazi, fırtına sırasında gökyüzünü sivri uçlu çizgilerle yol yol eden yıldırımların vurduğ, ürkütücü bir biçimde yanan ağçlardaki titreşn alevlerle beneklenmişi. Fakat burçlara çıkarken şvalyelerin gözleri bu alevlere çevrilmemişi. Onlar ufukta yanan alevlere -berrak, soğk havayı kötü dumanlarıyla doldurarak yanan yüzlerce, yüzlerce aleve bakıyorlardı. Savaşiçin kurulan kampın ateşeri. Ejderan ordularının kamp ateşeri. Ejderha Yüceefendisi ile Solamniya zaferi arasında tek bir şy duruyordu. O bir "şy" de (Yüceefendi'nin de sık sık işret ettiğ gibi) Yüce ErmişKulesi'ydi. Çok uzun zaman önce şvalyeliğn kurucusu Vinas Solamnus tarafından baş karlı, bulutlarla kaplı Vingaard Dağarının tek geçidine inş edilen Kule, Solamniya'nın başenti Palanthas'ı ve Pa-ladine Kapıları diye bilinen limanı koruyordu. Kule bir yıkılsa Pa-lanthas ejderha ordularının olacaktı. Burası yumuşk bir şhirdi -zengin ve güzel bir şhir, kendi aynasına hayran hayran bakmak için sırtını dünyaya dönmüşolan bir şhirdi. Yüceefendi Palanthas'ı eline, limanı da denetimine geçirirse Solamniya'nın geri kalan kısmım rahatlıkla aç bırakıp dize getirebilir,, sorun yaratan şvalyeleri silip süpürürdü. Askerleri tarafından Kara Lady diye çağılan Ejderha Yüceefendisi o gün kampta değldi. Bir işiçin doğya gitmişi. Fakat ardında sadık ve becerikli, onun adına kazanabilmek için her şyi yapabilecek kumandanlar bırakmışı. Bütün Ejderha Yüceefendileri arasında Kara Lady, Karanlıklar Kraliçesi'nin


gözünde en üst yere sahipti. O yüzden ejderan, gob-lin, hobgoblin, dev ve insanlar kamp ateşerinin etrafına oturmuşKule'ye aç gözlerle bakıyor, Kule'ye saldırarak onun övgüsünü almayı arzuluyorlardı. Kule, birkaç hafta önce Palanthas'tan çıkıp gelmişolan bir Solamniya Şvalyeleri garnizonuyla korunuyordu. Efsaneye göre Kule, Yüce Ermişe ithaf edilmişolduğndan, imanlı insanlar tarafından korunduğ sürece hiç düşezdi; Yüce Ermiş Şvalyelikte en çok saygı gören Büyük Usta'dan sonra gelen rütbeydi. Rüyalar Çağ'nda Paladine ermişeri Yüce ErmişKulesi'nde yaşrdı. Genç şvalyeler buraya dini eğtimleri ve sistemin esaslarını öğenmek için gelirdi. Hâlâ, eskide kalmışermişerin bir çok izine rastlanıyordu. Ejderha ordularının aylak aylak oturmalarının tek nedeni efsaneden korkuyor olmaları değldi. Komutanlarına bu Kule'nin fethinin pahalıya mal olacağnı anlatmak için efsanelere gerek yoktu. "Zaman bizim lehimize," demişi Kara Lady, gitmeden önce. "Casuslarımız, şvalyelerin Palanthas'tan çok az yardım aldıklarını söylüyor. Doğdaki Vingaard Kalesi'nden erzaklarının yolunu da kestik. Bırakın Kule'de oturup açlıktan ölsünler. Eninde sonunda sabırsızlıkları ve mideleri bir hata yapmalarına neden olacak. Hatayı yaptıklarında biz hazır olacağz." "Ejderhaların uçuşarıyla alabiliriz," diye mırıldanmışı genç bir komutan. İmi Bakaris'di; savaşaki yiğtliğ ve yakışklı yüzü onun Kara Lady'nin gözünde yükselmesine yetmişi. Kadın mavi ejderhası Skie'a binmeye hazırlanırken onu tartarak bir süzmüşü. "Belki de alamayız," demişi kadın soğk bir edayla. "Kadim silah ejderhamızrağnın bulunduğ hakkındaki raporları duymadın mı?" "Pöh! Çocuk masalı!" Genç kumandan kadının Skie'ın sırtına bindirirken gülmüşü. Mavi ejderha yakışklı kumandana hiddetli, alevli gözlerle bakmışı. "Çocuk masallarını yabana atma," demişi Kara Lady, "çünkü ejderhaları anlatanlar da aynı masallardı." Sonra kadın omuzlarını silkinişi. "Üzülme Skiecığm. Eğr Yeşl Ziynetli Adam'ı yakalama işnde başrılı olursam Kuleye saldırmak zorunda kalmayız çünkü yıkımı kesinleşr. Eğr olmazsa, belki o zaman istediğn o ejderha filosunu getiririm." Bu sözle birlikte mavi dev kanatlarını kaldırarak doğya, İ-tar'ın Kan Denizi kıyısındaki o sefil kasaba Flotsam'e doğu kanat açmışı. Ve böylece -Kara Lady'nin da önceden sezmişolduğ gibi- ejderha orduları ateşerinin etrafında rahat rahat beklerken, Kule'de-ki şvalyeler açlık çekiyordu. Fakat yiyecek kıtlığndan da kötü olanı kendi içlerindeki rütbeler, arası çekişeydi. Sturm Brightblade'in komutasındaki genç şvalyeler, Sanc-rist'ten ayrıldıktan sonra geçen zorlu aylarda gözden düşüşliderlerine hürmet etmeyi öğenmişerdi. Melankolik ve genellikle soğk biri olan Srurm'ün dürüstlüğ ve doğuluğ adamlarının saygısını ve takdirini kazanmışı. Bu, bedeli ağr bir zaferdi; Sturm'ün Derek'in ellerinde ıstırap çekmesine neden oluyordu. Bu kadar soylu olmayan bir adam Derek'in siyasi manevralarını görmezlikten gelir, ya da en azından çenesini kapardı (Lord Alfred'in yapmışolduğ gibi); fakat Sturm bunun güçlü şvalye ile aralarındaki durumu daha da kötüleşirdiğni bildiğ halde, durmadan Derek'e karş konuşyordu. Palanthas halkının tamamen soğmasına neden olan Derek'ti. O güzel ve huzur


dolu şhrin zaten güvensiz olan, eski nefret ve buruklukla dolu halkı, şvalyelerin şhrin içine yerleşesini dettikleri zaman, Derek'in tehditleri karşsında telaşanarak hidd J lenmişerdi. Şvalyeler ancak Sturm'ün sabırla yaptığ girişmler sayesinde biraz erzak tedarik edebiliyordu. Şvalyeler Yüce ErmişKulesi'ne vardıklarında durumda bir iyileşe olmamışı. Şvalyeler arasındaki çatlaklar, zaten yiyecek kıtlığ çeken piyade neferinin moralini bozuyordu. Kısa bir süre sonra Kule silahlı bir "kamp halini almışı: Derek'i tercih eden şvalyelerin çoğ artık açık açık, Sturm tarafından idare edilen Lord Gunthar'ın tarafını tutan şvalyelere karş çıkıyordu. Kulenin içinde henüz bir çatışa yaşnmıyorsa, bu sadece şvalyelerin Kurallar'a olan sıkı bağılığndandı. Fakat yiyecek kıtlığ yanı sıra, yakınlarda kamp kurmuşolan ejderha ordularının moral bozucu görüntüleri, sinirlerin yıpranmasına ve gerilmesine neden oluyordu. Lord Alfred içinde bulundukları tehlikeyi çok geç fark etmişi. Derek'e destek vermişolduğ için kendi ahmaklığna yanıyordu, çünkü artık Derek Crovvnguard'm delirmeye başadığnı görebiliyordu. Gün geçtikçe deliliğ artıyordu; Derek'in güce olan arzusu onu yiyip bitiriyor, aklını başndan alıyordu. Fakat Lord Alfred'in bir şy yapacak gücü yoktu. Şvalyelerin katı yapılarına öyle bir kısmışardı ki -Kurallara göre- Derek'in rütbesini almak için aylar süren Şvalye Divanları kurulması gerekirdi. Sturm'ün suçsuz olduğnun ispat edilmesi bu kurumuşormana bir yıldırım gibi düşüşü. Gunthar'ın da tahmin etmişolduğ gibi bu Derek'in bütün umutla'rını kırmışı. Gunthar'ın tahmin edemediğ, bunun Derek'in pamuk ipliğne bağı aklını da koparacağydı. Fırtınayı takip eden gece, nöbetçilerin ejderha ordularının üzerindeki dikkatli gözleri bir an için Yüce ErmişKulesi'nin avlusuna inmişi. Güneşgökyüzünü, kutsal şvalyelik merasimi için toplanan Solamniya Şvalyelerinin soğk soğk parlayan zırhlarından yansıyan serin, soluk bir ışkla doldurmuşu. Tepelerinde, üzerinde Şvalyelik Tacı bulunan bayraklar burçlarda donmuş durgun ve soğk havada hareketsizce duruyordu. Sonra bir borazanın katıksız notaları havayı yararak, kanlarını harekete geçirdi. Bu boru sesiyle şvalyeler başarını mağur bir edayla kaldırarak avluda resmi geçide başadılar.


Lord Alfred şvalyelerin oluşurduğ halkanın ortasında duruyordu. Savaşzırhlarına bürünmüş kırmızı pelerini omuzlarından dalgalanan şvalye; eski, yıpranmışkabzasında antika bir kılıç tutuyordu. Yalıçapkını, gül ve taç -yani Şvalyeliğn kadim sembolleri- kabzanın etrafını çevreliyordu. Lord aceleyle, toplanmışolanlara umut dolu bir bakışfırlattı ama sonra başnı sallayarak gözlerini indirdi. Lord Alfred'in en çok korktuğ şy gelmişi başna. Az da olsa bu törenin şvalyeleri yeniden birbirine bağayacağnı ummuşu. Fakat tam ters bir etki gösteriyordu. Kutsal' Halka'da büyük boşuklar, nöbetteki şvalyelerin huzursuzlukla baktıkları boşuklar vardı. Derek ile emrideki şvalyelerin hepsi eksikti. Borazan iki kere daha çaldıktan sonra, toplanmışolan şvalyelerin üzerine bir sessizlik çöktü. Uzun, beyaz cüppeler giymiş Kurallar gereğnce bütün geceyi dualarla ve tefekkürle geçirmişolan Sturm Brightblade Yüce ErmişMabedi'nden dışrı adım attı. Ona, pek alışlmadık bir Şref Muhafızı refakat ediyordu. Sturm'ün yanında, güzelliğ bu soluk günde, baharda atan bir şfak gibi parlayan bir elf kadın yürüyordu. Kadının yanında da, ak saçları ve sakallarında güneşn parladığ yaşı bir cüce vardı. Cücenin yanında da parlak mavi pantalonlu bir kender gidiyordu. Şvalyelerin yaptığ halka Sturm ile refakatçılarını almak için açıldı. Gelenler Lord Alfred'in önünde durdular. Sturm'ün miğerini elinde tutan Laurana sağnda duruyordu. Kalkanını tutan Hint ise solunda. Cücenin dürtüklemesinden sonra da Tasslehoff aceleyle gidip, şvalyenin mahmuzlarıyla birlikte önünde durdu. Sturm başnı eği. Daha otuzlarının başnda olduğ halde beyazlar bulaşışuzun saçları omuzlarına dökülmüşü. Bir an için sessiz bir dua okuyarak durduktan sonra Lord Alfred'den gelen bir işretle, saygıyla diz çöktü. "Sturm Brightblade," dedi Lord Alfred vakarla, bir kağt sayfasını açarken, "Şvalyeler Divanı, hem Çjualinesti kraliyet ailesinden Lauralanthalasa'nın, hem de Solace sakini tepe cücesi Flint Fireforge'un tanıklığnı dinledikten sonra, aleyhindeki suçlamalara karş Suçsuzluğ'nu beyan etmişir. Bu tanıklar tarafından anlatılan kahramanlık ve cesaretin karşsında, burada, bir Solamniya Şvalyesi olduğn ilan edilmişir." Bakışarını Sturm'e indiren Lord Alfred'in sesi yumuşmışı. Sturm'ün kuru yanaklarından göz yaşarı süzülüyordu. "Geceyi dua ederek geçirdin Sturm Brightblade," dedi Alfred sakince. "Kendini bu büyük şrefi taşmaya layık görüyor musun?" "Hayır lordum," diye cevap verdi Sturm, kadim merasim gereğnce, "fakat bunu tevazu ile kabul edip, layık olmak için bütün hayatımı bu uğrda harcayacağma yemin ederim." Şvalye gözlerini gökyüzüne çevirdi. "Paladine'ın yardımıyla" dedi yavaşa, "böyle yapacağm." Lord Alfred birçok merasimde bulunmuşu ama hiç bir adamın yüzünde kendini bu kadar ateşe adayan birinin ifadesini görmemişi. "Keşe Tanis de burada olsaydı," diye mırıldandı Flint Laurana'ya, boğk bir sesle; kadın ise başyla kısaca onayladı. Lord Gunthar'ın emriyle Palanthas'ta kendisi için özel yapılmışzırhı giyen kadın tüm endamıyla dimdik duruyordu. Bal renkli saçları gümüşmiğerinden aşğya dökülüyordu. Göğs zırhında karmaşk altın desenler parlıyor; -rahat hareket edebilmesi için her iki yanından yırtmaçlı- siyah, yumuşk deri eteğ çizmelerinin


ucunu süpürüyordu. Yüzü solgun ve ciddiydi, çünkü görünüş göre hem Palanthas'taki, hem de Kule'deki durumlar karanlık ve büyük bir ihtimalle de umutsuzdu. Sancrist'e dönebilirdi. Aslında öyle de emredilmişi. Lord Gunthar, Lord Alfred'den şvalyelerin içinde bulundukları ümitsiz darboğzı anlatan gizli bir bildiri almışve Laurana'ya ziyaretini kısa kesmesi için emir yollamışı. Fakat o, en azından bir süre için, kalmaya karar vermişi. Palanthas halkı onu kibarca karşlamışı -her şyden önce soylu bir kanı vardı ve güzelliğne hayran olmuşardı. Ayrıca ejderhamız-rağ da oldukça ilgilerini çekmiş bir tanesini müzede sergilemek için rica etmişerdi. Fakat Laurana ejderha ordularından söz ettiğnde, sadece omuzlarını silkip tebessüm etmekle yetinmişerdi. Sonra Laurana, bir haberciden, Yüce ErmişKulesi'nde neler olup bittiğni öğenmişi. Şvalyeler kuştma altındaydı. Sayıları binleri bulan bir ejderha ordusu savaşalanında bekliyordu. Şvalyelerin ejderhamızraklarma ihtiyaçları olduğna karar verdi Laurana; ve mızrakları şvalyelere götürüp onlara nasıl kullanılacağnı gösterecek, kendisinden başa kimse yoktu. Lord Gunthar'ın Sancrist'e dönmesi yolundaki emirlerine kulak asmadı. Palanthas'tan Kule'ye yapılan yolculuk kabus gibiydi. Laurana az bir miktar erzak ve değrli ejderhamızraklarıyla dolu iki arabanın eşiğnde yola çıktı. İk araba, şhirden dışrı çıktıktan birkaç mil sonra kara saplanmışı. Arabadakiler, refakattaki birkaç şvalye, Lauranayla yanındakiler ve ikinci arabaya bölüşürüldü. İinci araba da battı. Zaman zaman arabayı kazıp karların içinden çıkarmak zorunda kalıyorlardı ama sonunda her yanı balçıkla kaplanmışı. Yiyecekleri ve mızrakları kendi atlarına yükleyen şvalyeler, Laurana, Flint ve Tas yolun geri kalanını yürümüşerdi. Yoldan geçebilen son grup da onlar olmuşu. Bir gece önce yaşnan fırtınadan sonra -Kule'deki herkes gibi- Laurana da artık başa erzak gelemeyeceğni biliyordu. Palanthas'a giden yolartık geçit vermiyordu. En kısıtlı paylaşmda bile şvalyeler ile piyadelere ancak birkaç gün yetecek kadar yiyecek vardı. Ejderha orduları ise kış geçirmeye hazırlıklı gibi görünüyordu. Ejderhamızrakları, Derek'in emriyle onları taşyan yorgun atlardan alınarak avluya yığlmışı. Şvalyelerin birkaçı bunlara merakla baktıktan sonra umursamaz olmuşardı. Mızraklar ağr, kullanışız silahlar gibi görünüyordu. Laurana çekingen bir tavırla mızrakların nasıl kullanılacaklarını anlatmayı teklif ettiğnde Derek alayla burun büktü. Lord Alfred pencereden, ufukta yanan kamp ateşerine doğu çevirdi bakışarını. Laurana, Sturm'e dönünce korkularının doğu çıktığnı anladı. "Laurana," dedi Sturm kibarca, kızın soğk elini eline alarak, "Yüceefendi'nin ejderhaları yollamaya zahmet bile edeceğni zannetmem. Eğr erzak yolunu yeniden açamazsak, Kule, zaten onu savunacak ölülerden başa kimse kalmadığ için kendiliğnden düşcek." Böylece ejderhamızraklan avluda kullanılmadan kalmış parlak gümüşeri kar altında kalarak unutulmuşu. 11 Kenderin merakı. Şvatyekr attarmı sürüyor.


Sturm'ün şvalye ilan edildiğ günün gecesi, Sturm ile Flint hatıralarını yad ederek burçlarda yürüyorlardı. "Saf gümüşen bir kuyu -mücevher gibi pırıl pırıl-, tam Ejderha Dağ'nm göbeğnde," dedi Hint sesinde bir huşyla. "Theros da ej-derhamızraklarını bu gümüşe dövdü." "Herşyden çok Huma'nın mezarını görmek isterdim," dedi Sturm sessizce. Ufuktaki kamp ateşerine bakarak durdu, elini kadim taşsura koydu. Yakındaki bir pencereden gelen meşle ışğ ince yüzüne vuruyordu. "Görürsün," dedi cüce. "Bu işbitince, oraya döneriz. Tas bir harita çizdi -bir iş yarayacağndan değl ya..." Tas hakkında konuşrken Flint eski arkadaşnı endişyle süzüyordu. Şvalyenin yüzü ciddi ve melankolikti -bu Sturm için olağn dış birşy değldi. Fakat yeni birşy vardı: Huzurdan değl de ümizsizlikten kaynaklanan bir sakinlik.


"Oraya birlikte gideriz," diye devam etti, açlığnı unutmaya çalışrak. "Sen, ben, Tanis. Kender de gelir herhalde, sonra Caramon ile Raistlin. O sıska büyücüyü özleyeceğmi hiç tahmin etmezdim ama bir büyü kullanıcısı şmdi işmize yarayabilirdi. Caramon'un burada olmaması isabetli oldu. Birkaç öğn atlarsa karnı ne çok acıkırdı düşnebiliyor musun?" Aklı başa yerlere dalıp gitmişolan Sturm gülümsedi. Konuşuğ zaman, cücenin söylemişolduklarını duymadığ belliydi. "Hint," diye başadı, sesi alçak ve yumuşktı, "yolu açabilmek için tek bir ılık güne ihtiyacımız var. O gün geldiğnde Laurana ve Tas'ı alarak buradan ayrıl. Bana söz ver." "Bana soracak olursan hepimiz ayrılmalıyız!" diye kesti sözünü cüce. "Şvalyeleri Palanthas'a geri çekin. Her iddiasına girerim ki, o şhri ejderhalara karş bile koruyabiliriz. Binaları sağam taşan. Burası gibi değl!" Cüce insan yapımı Kule'ye küçümseyerek baktı. "Palanthas savunulabilir." Sturm başnı salladı. "Halk buna izin vermiyor. Onlar bir tek güzel şhirlerini düşnüyorlar. Şhrin korunabileceğni düşndükleri sürece, savaşazlar. Hayır, biz burada durmalıyız." "Hiç şnsınız yok," diye anlatmaya çalışı Hint. "Hayır, var," diye cevap verdi Sturm, "erzak yolu adam gibi kuruluncaya kadar dayanabilirsek var. Yeterince insan gücümüz var. Ejderha ordunusunun saldırmamasının nedeni bu..." "Başa bir yol daha var," dedi bir ses. Sturm ile Flint döndüler. Meşle ışğ kuru bir yüze düşnce Sturm'ün yüz ifadesi sertleşi. "Hangi yoldur bu Lord Derek?" diye sordu Sturm ölçülü bir kibarlıkla. "Gunthar'la beni yendiğnizi düşnüyorsunuz," dedi Derek, soruyu duymazlıktan gelerek. Sesi alçaktı ve nefretle Sturm'e bakarken titriyordu. "Ama yenemediniz! Tek bir kahramanca hareketle şvalyeleri avucumun içine alacağm" -zırhları ateşışğnda şmşkler çakan zırh eldivenli elini uzattı- "ve hem senin, hem de Gunthar'm iş bitmişolacak!" Yavaşyavaşyumruğnu sıktı. "Ben de savaşmız orada, ejderha ordularıyla zannediyordum," dedi Sturm. "Bana o erdemli adam gevezeliklerini yapmaya kalkma!" diye hırladı Derek. "Şvalyeliğnin tadını çıkar Brightblade. Sana pahalıya mal oldu. Yalanları karşlığnda elf kadına ne vaad ettin? Evlilik mi? Onu saygın bir kadın haline mi sokacaksın?" "Kurallara göre seninle dövüşmem ama cesur olduğ kadar da iyi olan bir kadın hakkında böyle konuşanı dinlemek zorunda da değlim/' dedi Sturm, topukları üzerinde dönerek gitmeye hazırlanırken. "Sakın benim yanımdan ayrılmaya kalkışa!" diye bağrdı Derek. İeri fırlayarak Sturm'ün omuzundan kavradı. Sturm, kılıcı elinde hiddetle döndü. Derek de kendi silahına uzandı ve bir an için Kurallar unutulmuşgibiydi. Fakat Flint, arkadaşnın elini zap-tedercesine tuttu. Sturm derin bir iç çekerek elini kılıcının kabzasından çekti. "Ne söyleyeceksen söyle Derek!" Sturm'ün sesi titriyordu. "İu351 in bitti Brightblade. Yarın şvalyeleri savaşalanına süreceğm. Artık kayadan


bu rezil hapishanede gizlenmeye paydos. Yarın akşma varmadan ismim bir efsane olacak!" Hint, telaşa Sturm'e baktı. Şvalyenin yüzünden kan çekilmişi. "Derek," dedi Sturm yavaşa, "sen delisin! Düşanın sayısı çok fazla! Seni lime lime ederler!" "Evet, sen böyle birşyi görmeyi çok arzu ederdin değl mi?" diye alay etti Derek"Şfak vakti hazır ol Brightblade." O gece, hem üşyen, hem aç, hem de sıkılmışolan Tasslehoff, aklım midesinden başa bir yere çekmenin tek yolunun etrafı araştırmak olduğna karar vermişi. Burada birşyler gizleyecek biri sürü yer olsa gerek, diye düşnmüşü Tas. Burası, bu güne kadar gördüğm en garip binalardan biri. Yüce ErmişKulesi, doğ Solamniya'yı Palanthas'tan ayıran Habbakuk Sıradağarını aşn tek kanyon geçidi olan Batıkapı Geçidi'nin batı tarafına dayanmışı. Ejderha Yüceefendisi'nin de bildiğ gibi Palanthas'a varmak isteyen biri, bu yoldan gitmezsek dağan veya çölden veya denizden yüzlerce mil dolanarak gitmek zorunda kalırdı. Paladine Kapıları'ndan giren gemiler de gnom-ların mancınık ateşnin kolay birer hedefi olurlardı. Yüce ErmişKulesi, Kudret Çağ'nda inş edilmişi. Cüceler'i binaların çoğnun tasarlanma ve inş aşmasında çok yararlı ol-duklarından, Flint bu devir mimarisi hakkında çok şy biliyordu. Ama bu Kule'yi cüceler ne tasarlamışar, ne de inş etmişerdi. As- lında, burayı inş edenin ya sarhoş ya da deli olduğnu tahmin eden Hint kuleyi kimin inş etmişolduğnu merak ediyordu. Kule'nin kaidesini paravan şklinde, taşan sekizgen bir dışsur oluşuruyordu. Her köşye küçük bir kule hakimdi. Küçük kuleler arasında mazgallı siperler uzanıyordu. İte bulunan sekizgen bir sur ise ortadaki Kule'ye doğu zerafetle yükselen bir dizi kule ve payandanın kaidesini oluşuruyordu. Bu oldukça standart bir tasarımdı ama cücenin aklını karışıran iç savunma noktalarının noksanlığydı. Bir tane yerine üç çelik kapı dışsurun zayıflamasına neden oluyordu -bu gibi durumlarda tek kapı daha akla mantığ uygun olurdu çünkü üç kapıyı korumak için çok sayıda adama ihtiyaç duyulurdu. Her kapı, uç kısmında koca bir hole açılan, inip kalkan parmaklıkların bulunduğ dar avluya açılıyordu. Her üç hol de Kule'nin tam göbeğnde birleşyordu! "Düşanı çaya davet etselermişbari!" diye homurdamışı cüce. "Böyle aptalca bir kale daha inş edilemez." Kimse Kule'ye girmemişi. Şvalyeler için burası dokunulamaz bir yerdi. Kule'ye ancak Yüce Ermişin kendisi girebilirdi; bir Yüce Ermişolmadığ için de şvalyeler Kule surlarını canları pahasına koruyacak bile olsa, hiç biri kutsal hollere ayak basamazdı. İk başarda Kule sadece geçidi koruyordu, geçidi kapatmıyordu. Fakat Palanthaslılar daha sonra, ana yapıya ekler yaparak geçidi mühürlemişerdi. İu351 te şvalyeler ve piyadeler bu ek binalarda yaşyordu. Kimsenin aklına Kule'ye girmek bile gelmiyordu. Tasslehoff hariç kimsenin aklına. Doymak bilmez merakı ve içini kemiren açlığyla harekete geçen kender, dışsur boyunca ilerlemeye başadı. Nöbetteki muhafızlar onu dikkatle izliyor, bir elleriyle silahlarını bir elleriyle de cüzdanlarını tutuyorlardı. Fakat geçip gider gitmez rahatladılar; Tas basamaklardan kayarak orta avluya inebiliyordu. Burada sadece gölgeler yürüyordu. Hiç meşle yanmıyor, kimse nöbet


tutmuyordu. Genişbasamaklar çelik parmaklıklara iniyordu. Tas merdivenlerden ilerleyerek esneyen bir ağz gibi açılmışbüyük kemerden, parmaklıkların arasından içeriye sabırsızca baktı. Hiçbir şy yoktu. İ geçirdi. İerdeki karanlık o kadar yoğndu ki, cehennem kuyusuna bakıyordu sanki. Canı sıkılarak, bir şy umduğndan değl de adeti üzeri parmaklıkları ittirdi; çünkü böyle bir parmaklığ kaldırmak için Caramon'a veya on şvalyeye ihtiyaç vardı. Tas'ı hayretler içinde bırakan parmaklık, çıkartabileceğ en korkunç gıcırtı sesi ile yükselmeye başadı! Parmaklığ yakalayan Tas, yavaşa çekerek durdurdu. Kender, bütün bir garnizonun onu yakalamak için yıldırım gibi gelmesinden korkarak başnı burçlara çevirdi. Ama belli ki şvalyeler sadece aç karınlarının gurultularını dinliyorlardı. Ta§ parmaklıklara geri döndü. Parmaklıkların sivri ve keskin uçlarıyla taşarasında çok az bir mesafe -ancak bir kenderin geçebileceğ kadar bir mesafe vardı. Tas durup sonuçlarını düşnmek için hiç vakit harcamadı. Bedenini yere yapışırarak sivri demirlerin altından kendini kıpırdata kıpırdata geçti. Kendini geniş-neredeyse bir uçtan bir uca on beşmetrelik-büyük bir holde buldu. Önünü ancak görebiliyordu. Gerçi duvarlarda eski meşleler vardı. Birkaç kere zıpladıktan sonra Tas bir tanesine ulaşbildi ve torbasında bulduğ Flint'in kav kutusuyla yaktı. Tas artık bu devasa holü rahat rahat görebiliyordu. Tam Kule'nin göbeğne doğu dümdüz ilerliyordu. Her iki yanında garip sütunlar, kırık dişer gibi sıralanmışı. Birinin arkasına bakınca girintiden başa birşy görememişi. Hol boşu. Hayal kırıklığna uğayan Tas ilginç birşyler bulma umuduyla holden aşğya doğu yürümeye başadı. Kalkmışduran ikinci bir parmaklığ vardı; parmaklığn kalkmışolmasına üzülmüşü. "Kolay şyler değrlerinden daha fazla sorun çıkartır, derdi eski bir atasözü. Tas bu parmaklığn altından geçerek ilkinden daha dar -ancak üç metre genişiğnde, her iki yanında dişer gibi yükselen sütunları olan- ikinci bir hole çıktı. Neden girmesi bu kadar kolay bir kule inş edilir ki? diye merak etti Tas. Dışsurlar heybetliydi ama bir kez burayı geçtikten sonra beşsarhoşcüce bile burayı alabilirdi. Tas yukarı baktı. Ve neden bu kadar büyüktü? Ana hol dokuz metre yüksekliğndeydi Belki de o gün yaşyan şvalyeler dev gibiydi, diye fikir yürüt tu kender holden ilerleyip her açık kapıya ve köşye bakarken. İinci holün sonunda üçüncü bir parmaklıkla karşlaşı. Bu diğr ikisinden farklı ve Kule'nin geri kalan kısmı kadar garipti. Bu parmaklık, kayıp ortada kapanacak şkilde iki kanattan oluşyor du. Hepsinden garibi kapıların tam ortasından bir delik açılmışı! Bu delikten giren Tas kendini daha küçük bir odada buldu Karşsında iki koca çelik kapı duruyordu. Dikkatsizce kapıları iter kender, bunların kilitli olduğnu görünce hayret etti. Parmaklık ların hiç biri kitli değldi. Koruyacak hiçbir şy yoktu. Eh, en azından burada onu oyalayacak ve boşmidesini unut masını sağayacak birşyler vardı. Taşsıralardan birine tırmanan


Tas meşlesini duvardaki meşle yerlerinden birine taktı ve torbalarını karışırmaya başadı. Sonunda her kenderin doğşan hakkı olan çilingir aletlerini buldu -"Neden kilitleyerek kapının amacını aşğlayalım?" sevilen bir kender deyimiydi. Tas hemen gerekli aletleri bularak iş koyuldu. Kilit basitti. Hafif bir klik sesi oldu ve kapı içeri doğu açılırken Tas aletlerini memnuniyetle cebine kaldırıyordu. Kender bir an için dikkatle dinleyerek bekledi. Hiçbir şy duymuyordu. İeri bakınca da hiçbir şy göremedi. Yeniden sıraya tırmanarak meşleyi aldı ve dikkatle çelik kapılardan içeri süzüldü. Meşleyi yukarıda tutan kender kendini büyük, geniş yuvarlak bir odada buldu. Tas iç geçirdi. Koca oda, tam ortasında bulunan, toz içinde kadim bir fıskiyeye benzeyen şy hariç bomboşu. Burası aynı zamanda koridorun sonuydu da; odadan dışrı açılan iki tane daha çiftli kapı olduğ için kender bunların diğr iki devasa hole açılan kapılar olduğnu gayet iyi biliyordu. Burası tam Kule'nin merkeziydi. Kutsal yer burasıydı. Bütün bu tantana bunun içindi. Hiç. Tas biraz etrafta dolandı; meşlesini oraya, buraya tuttu. Sonunda canı sıkılan kender, ayrılmadan önce ortadaki fıskiyeyi incelemek için o yöne gitti. Yaklaşnca Tas bunun bir fıskiye olmadığnı anladı ama üzerindeki toz o kadar fazlaydı ki ne olduğnu çıkartamıyordu. Bu kender kadar uzun, yerden bir metre kadar yükselen birşydi. Tepesindeki yuvarlak şy, ince üç ayaklı bir dayak üzerinde duruyordu. Tas nesneyi yakından inceledikten sonra derin bir nefes alıp üzerindeki tozu üfledi. Tozlar burununa kaçınca şddetle hapşr-du, neredeyse meşleyi düşrecekti. Bir an için hiçbir şy göremedi. Sonunda toz çökmeye başayınca nesneyi görebildi. Midesi ağına gelmişi. "Yo, hayır!" diye homurdandı Tas. Elini başa bir torbaya daldırarak bir mendil çıkarttı ve nesneyi sildi. Toz hemen çıkıyordu; Tas bunun ne olduğnu biliyordu. "Hey mübarek!" dedi kederle. "Haklıymışm. Şmdi ne yapacağm?" Ertesi sabah güneş ejderha ordularının üzerinde dolanıp duran duman arasından parlayarak kıpkızıl doğu. Yüce ErmişKulesi'nin avlusunda hareket başadığnda, daha gecenin gölgeleri çekilmemişi. Bin kadar piyade etrafta dolanıp sıradaki yerlerini ararken yüz şvalye atlarına binerek kuşklarını sıktılar, kalkanlarını istediler veya zırhlarını bağadılar. Sturm, Laurana ve Lord Alfred karanlık kapı aralığnda durmuşsessizce; gülerek adamlarıyla şkalaşn, avluda atını süren Lord Derek'i izliyordu. Şvalye zırhları içinde muhteşm görünüyordu; günün ilk ışnlarıyla göğs zırhındaki altın gül parüdamaya başamışı. Adamlarının morali yerindeydi, savaşdüşncesi açlıklarını bastırmışı. "Bunu durdurmalısınız lordum," dedi Sturm sessizce. "Durduramam!" dedi Lord Alfred eldivenlerini çekişirerek. Sabah ışğnda yüzü bitkin görünüyordu. Sturm onu sabaha karş uyandırdığndan beri hiç uyumamışı. "Kurallar ona böyle bir karar vermek hakkı tanıyor." Birkaç gün daha beklemesi için onu ikna etmeye çalışrak boş boşna tartışışı Alfred Derek ile! Daha şmdiden hava dönmeye kuzeyden sıcak bir esinti getirmeye başamışı bile. Fakat Derek'te hiç hoşörü yoktu. Atını sürüp ejderha ordusuyla savaşalanında


karş karşya gelecekti o kadar. Sayılarının azlığna gelince, buna alayla gülüyordu. Ne zamandan beri goblinler Solamniya Şvalyeleri gibi dövüşeye başamışardı? Yüz yıl ön- çeki Vingaard Kalesi savaşarında Şvalyeler, Goblin ve Devlere karş bire elli daha az sayıdaydılar ve rahatlıkla bu yaratıkların kökünü kazımışardı! "Ama ejderanlarla dövüşceksiniz," diye uyardı Sturm. "Onlar goblin değl. Hem akıllılar, hem de hünerli. Aralarıda büyü kullanıcıları var ve silahları Krynn'deki en iyi silahlar. Hatta ölürken bile öldürme güçleri var..." "Onlarla baş çıkabileceğmize inanıyorum Brightblade," diye sözlerini kesti Derek sertçe. "Ve sana da adamlarını kaldırıp hazır olmalarını söylemeni tavsiye ederim." "Ben gelmiyorum," dedi Sturm metanetle. "Adamlarıma da gitmelerini emretmiyorum ayrıca." Derek hiddetten sarardı. Bir an için konuşmadı; çok kızmışı. Lord Alfred bile şşrmışgörünüyordu. "Sturm," diye başadı Alfred yavaşa, "ne yaptığnı biliyor musun?" "Evet lordum," diye cevap verdi Sturm. "Palanthas ile ejderha orduları arasında ayakta kalan tek yer burası. Bu garnizonu adamsız bırakmayı göze alamayız. Ben kumandamı burada devam ettireceğm." "Açık bir emire itaatsizlik ediyorsun," dedi Derek, ağr ağr nefes alarak. "Sen de şhitsin Lord Alfred. Bu kez kellesini alacağm!" Azametle yürüyerek çıktı. Yüzü ciddi olan Lord Alfred onu izleyerek Sturm'ü yalnız bıraktı. Sonunda Sturm adamlarına bir şns tanıdı. Kendilerini hiç riske atmadan -sonuç olarak komutanlarının emirlerine uyuyorlardı-onunla kalabilir veya Derek'e katılabilirlerdi. Bunun çok uzun zaman önce Vinas Solamnus'un, Şvalyeler bozulmuşErgoth İ-paratoru'na karş isyan ettikleri zaman adamlarına tanımışolduğ bir seçenek olduğnu söyledi. Adamlarına bu efsaneyi hatırlatmasına gerek yoktu. Solanmus'da olduğ gibi, bunu bir işret olarak algılayıp, çoğ saygı duyarak hayran oldukları komutanlarıyla kalmayı seçti. Şmdi durmuşar asık yüzlerle, ayrılmak için hazırlanan arkadaşarını seyrediyorlardı. Bu uzun Şvalyelik tarihindeki ilk açık kopukluktu ve bu an çok keder vericiydi. "Tekrar düşn Sturm," dedi Lord Alfred şvalye onun atına binmesine yardım ederken. "Lord Derek haklı. Ejderha orduları eğtimli değl, Şvalyeler kadar değl. Büyük bir ihtimalle tek bir hamlede onların kökünü kazırız." "İşllah doğudur lordum," dedi Sturm metanetle. Alfred ona hüzünle baktı. "Eğr doğu ise Brightblade, Derek bu yüzden senin yargılanıp asılmanı sağayacaktır. Gunthar'ın onu durdurmak için yapabileceğ bir şyi olmaz." "Seve seve böyle bir ölümü kabul ederim lordum, eğr korktuğm şyin olmasını engelleyecekse," diye cevap verdi Sturm. "Allah kahretsin!" diye patladı Lord Alfred. "Eğr biz yenilecek olursak burada kalmakla senin eline ne geçecek? Bu azıcık sayıdaki adamınla bir lağm cücesi ordusunu bile durduramazsın! Diyelim ki yollar açıldı? Palanthas'tan yardım gelinceye kadar bile Kule'yi elinde tutamazsın." "En azından Palanthas'ın boşltılması için zaman kazanabiliriz eğr..." Lord Derek Crownguard atını kendi adamlarının sırasının kenarına sürdü. Miğerinin yarıklarından parlayan gözleriyle Sturm'e sert sert bakan Lord Derek


herkesin susması için elini kaldırdı. "Kurallara göre Sturm Brightblade," diye başadı Derek resmi bir şkilde, "seni fesat tertip etmekle suçluyor ve..." "Kuralların canı cehenneme!" diye homurdandı Sturm, artık sabrı taşrak. "Kurallar bizi nerelere getirdi? Böldü, kıskanç yaptı, delirtti! Kendi halkımız bile düşanla işbirliğ yapmayı yeğiyor! Kurallar çöktü!" Avludaki şvalyelerin üzerine sadece bir atın huzursuzca eşlenmesi veya orada burada bir adamın eyeri üzerinde kıpırdanması, bir çıngırağn çalmasıyla bozulan bir ölüm sessizliğ çöktü. "Ölmem için dua et Sturm Brightblade," dedi Derek yavaşa, "yoksa tanrılar adına, idamın sırasında senin gırtlağnı ben deşceğm!" Başa birşy söylemeden atını döndürerek sıranın başna eşin sürdü. "Kapıları açın!" diye seslendi. Sabah güneş dumanın üzerine tırmanmışmavi gökyüzüne doğu yükseliyordu. Rüzgar kuzeyden esiyor, Kule'nin tepesinden kahramanca sallanan bayrağ dalgalandırıyordu. Zırhlar parladı. Adamlar kalın ahşp kapıları açmak için koşrken kalkanlara vuran kılıçların ve çalan bir borazanın sesi duyuldu. Derek kılıcını kaldırdı. Yüksek sesle düşanı selamladıktan sonra atını ileri doğu dört nala sürdü. Arkasındaki şvalyeler onun çınlayan meydan okuyuşnu duyarak -çok uzun bir zaman önce- Huma'nın şnlı bir zafere yöneldiğ savaşalanına doğu sürdüler atlarını. Piyade neferleri yürüyor, adımları taşyolda trampet çalıyordu. Bir an için Lord Alfred Sturm ve durmuşonları izleyen genç şvalyelerle konuşcak gibi oldu. Fakat başnı sallayarak yoluna devam etmekle yetindi. Kapılar arkalarından sıkı sıkı kapandı. Kapıları güzelce kilitlemek için ağr demir çubuk yerine yerleşirildi. Sturm'ün emrindeki adamlar seyretmek için burçlara koşular. Sturm sessizce avlunun ortasında durdu; sıska yüzü ifadesizdi. Kara Lady'nin yokluğnda ejderha ordularına kumanda eden genç ve yakışklı adam, tam kahvaltısını etmek ve başa sıkıcı bir güne başamak için kalkmışı ki, bir gözcü dört nala kampa girdi. Kumandan Bakaris bezginlikle gözcüye baktı. Adam kampın içinde çılgınlar gibi sürüyordu atım; atı kap kaçağ ve goblinleri dört bir yana saçmışı. Ejderan nöbetçiler yumruklarını sallayıp küfrederek ayağ sıçradı. Gözcü onlara aldırışbile etmedi.


"Yüceefendi!" diye seslendi, çadırın önünde atından kayarak inerken. "Yüceefendi'yi görmeliyim." "Yüceefendi yok," yok dedi komutanın yaveri. "Komuta bende," diye araya girdi Bakaris. "Ne istiyorsun?" Bir yanlışyapmak istemeyen gözcü aceleyle etrafına bakındı. Fakat etrafta ne Kara Lady, ne de üzerine bindiğ büyük mavi ejderhanın korkusu yoktu. "Şvalyeler savaşalanına çıktı!" "Ne?" Komutanın ağı bir karışaçıldı. "Emin misin?" "Evet!" Gözcünün söyledikleri hiç anlaşlmıyordu. "Gördüm! Yüzlerce at sırtında! Ciritler, kılıçlar. Bin yaya." "Haklıydı!" diye sövdü Bakaris kendi kendine, hayranlıkla. "Enayiler hatalarını yaptılar!" Hizmetkarlarını çağrarak aceleyle çadırına girdi. "Alarm verin," diye emretti, oraya buraya talimatlar yağırarak. "Komutanlar son emirler için beşdakika içinde burada olsun." Zırhını takarken elleri heyecandan titriyordu. "Wyvern ile Flotsam'e, Yüceefendi'ye haber yollayın." Goblin hizmetkarlar her yana dağlmış kısa bir süre sonra bütün kampta yankılanan borazanlar ötmeye başamışı. Komutan masasının üzerindeki haritaya son bir göz attıktan sonra subaylarıyla konuşak için ayrıldı. "Çok kötü," diye düşnüyordu çadırından ayrılırken. "O haberi alıncaya kadar savaşbitmişolur herhalde. Ne acı. Yüce ErmişKulesi'nin düşşnde burada olmak isterdi. Yine de," diye düşndü, "belki yarın akşm Palanthas'ta uyuruz....o ve ben." . Ovada ölüm. Tasslehoff un keşi. Güneşgökyüzünde yükseldi. Şvalyeler Kule'nin burçlarında durmuşar, gözleri ağıyıncaya kadar önlerinde uzanan ovaya bakmışardı. Bütün görebildikleri savaşalanı üzerinde yavaşyavaşilerleyen, kaynaşn kara şkillerin, onlarla karşlaşak için durmadan ilerleyen zarif mızrakların gümüşparlaklığnı yutmaya hazır kabarmasıydı. Ordular karşlaşılar. Şvalyeler görebilmek için kendilerini zorladılar fakat topraklar üzerine puslu gri bir perde indi. Hava sıcak demir gibi kötü bir kokuyla bozuldu. Pus daha da koyulaşrak neredeyse güneş tamamıyla kararttı. Artık hiçbir şy göremiyorlardı. Kule sanki bir sis denizinde üzüyordu. Yoğn sis sanki sesleri bile öldürmüşü, çünkü ilk başu8232 larda silahların takırtısını ve ölenlerin çığıklarını duyabiliyorlardıu350 imdi o bile solmuşu, herşy sessizdi. -


Gün ilerledi. Kararmakta olan odasında sabırsızca yürüyen Laurana kötü havada çıtırdayıp titreşn bir mum yaktı. Kender onunla birlikte oturuyordu. Kule penceresinden aşğya bakan Laurana, alttaki burçta duran, hayaletimsi meşle ışğnda yansıyan Sturm ile Flint'i görebiliyordu. Bir hizmetkar, o günlük hakkı olan kurtlu bir ekmekle, kuru bir parça et getirdi. Akşmüstünün ortalarına gelmişolmaları gerektiğni fark etti. Sonra aşğda, burçlar arasındaki hareket dikkatini çekti. Üzerine çamur bulaşışderi elbiseli bir adamın Sturm'e yaklaşığnı gördü. Bir haberci olmalı, diye düşndü. Aceleyle zırhının kayışarını bağamaya başadı. "Geliyor musun?" diye sordu Tas'a, birden bire kenderin inanılmayacak kadar sessiz olduğnu fark ederek. "Palanthas'tan bir haberci geldi!" "Öyledir," dedi Tas, hiç ilgi duymadan. Kaşarını çatan Laurana, kenderin gıdasızlıktan bitap düşemişolmasını diledi. Fakat Tas, onun endişsi karşsında başnı salladı. "Ben iyiyim," diye mırıldandı. "Sadece bu aptal gri havadan." Laurana merdivenlerden aceleyle inerken onu unutmuşu. "Haber mi var?" diye sordu, surlardan boşna bir gayretle savaşalanındaki çatışayı görmek için eğlen Sturm'e. "Haberciyi gördüm..." "A, evet." Yorgun bir halde gülümsedi. "İi haberler var galiba. Palanthas yolu açılmış Kar, geçilebilecek kadar erimiş Hazır bir haberci bekletiyorum, gerekirse haber yollamak için, eğr yeni...". Aniden durarak derin bir nefes aldı. "Senin de onunla Palanthas'a dönmen için hazırlanmanı istiyorum." Laurana bunu bekliyordu ve cevabını hazırlamışı. Şmdi konuşasını yapmanın zamanı gelince konuşmaz olmuşu. Acı hava ağını kurutmuşu; dili sanki ağının içinde şşişi. Hayır nedeni bu değl, diye azarladı kendi kendini. Korkuyorsun. İiraf et. Palanthas'a geri gitmek istiyordu! Ölümün gölgelerde oynaşığ bu kasvetli yerden gitmek istiyordu. Yumruğnu sıkarak, eldivenli elini sinirle taş vurup cesaretini topladı. "Ben burada kalıyorum Sturm," dedi. Sesini denetim altına almak için durduktan sonra devam etti, "Ne söyleyeceğni biliyorum o yüzden önce beni dinle. Elindeki bütün yetenekli dövüşülere ihtiyacın var. Ben kendi kıymetimi biliyorum." Sturm başyla onayladı. Söyledikleri doğuydu. Emrinde onun kadar iyi bir okçu olan çok az kiş vardı. Eğtimli bir silahşrdu de aynı zamanda. Savaşalanına çıkmışı -bu emrindeki genç şvalyelerin hiçbiri için söyleyemeyeceğ bir şydi. Böylece kabul ederek salladı başnı. Bir yolunu bulup onu yollamayı amaçlıyordu. "Ejderhamızrağnı kullanmak için eğtim görmüştek kiş benim..." "Hint de eğtim almış" diye sözünü kesti Sturm yavaşa. Laurana cüceye delip geçen bir bakışfırlattı. Sevdiğ ve saygı duyduğ iki kiş arasında bölünen Flint kızararak boğzını temizledi. "Doğu," dedi boğk bir sesle, "fakat...ben...111....kabul etmeliyiz ki....u, Sturm, ben birazcık kısayım." "Zaten ejderhalara ait bir işret de görmedik," dedi Sturm tam Laurana muzafferane bir bakışfırlatacakken. "Raporlara göre daha güneyde, Thelgaard'ın denetimi için savaşyorlarmış" "Ama ejderhaların yolda olduklarını biliyorsun, değl mi?" diye cevap verdi Laurana. Sturm huzursuz görünüyordu. "Belki de," diye mırıldandı.


"Sen yalan söyleyemezsin Sturm, o yüzden şmdi yalana başama. Ben kalıyorum. Tanis olsaydı o da böyle yapardı..." "Allah kahretsin Laurana!" dedi Sturm, yüzü kızarmışı. "Kendi hayatını yaş! Sen Tanis olamazsın! Ben Tanis olamam! O burada değl! Bunu kabul etmek zorundayız!" Şvalye aniden arkasını döndü. "Burada değl," diye tekrarladı sertçe. İini geçiren Flint, azarlarcasına Laurana'ya baktı. Kimse, bir köşye büzüşüşTasslehoff'a dikkat etmiyordu bile. Laurana Sturm'e sarıldı. "Sana, Tanis gibi bir dost olmadığmı biliyorum Sturm. Ben onun yerini alamam. Ama sana yardım etmek için elimden geleni yaparım. Ben bunu kastetmişim. Bana şvalyelerinden başa türlü davranmak zorunda değlsin..." "Biliyorum Laurana," dedi Sturm. Kollarını dolayarak ona sıkı sıkı sarıldı. "Öyle sözünü kestiğm için özür dilerim." Sturm iç geçirdi. "Sonra seni neden yollamak zorunda olduğmu da' biliyorsun. Eğr sana birşy olacak olursa Tanis beni hiç affetmez." "Evet efendim affeder," diye cevap verdi Laurana hafifçe. "Anlar. Bir keresinde bana, hayatını, hayattan daha anlamlı şyler için tehlikeye atman gerektiğni anlatmışı. Anlamıyor musun Sturm? Eğr arkadaşmı bırakıp kendim emniyet içinde bir yere kaçarsam, anladığnı söyler. Ama içinden, bunu hiç anlamaz. Çünkü bu ken- i di yapacağ şyden çok farklı. Sonra" -gülümsedi- "eğr bu dünyada Tanis diye biri olmasaydı bile, ben yine de dostlarımı bırak-|mazdım."


Sturm kadının gözlerine bakarak, söyleyeceğ hiç bir şyin, bir şy fark ettirmeyeceğni gördü. Yavaşa, kıza sıkı sıkı sarıldı. Diğr eliyle Flint'e uzanarak, onu da yanına çekti. Hıçkırıklara boğlan Tasslehof ayağ kalkarak kendini onlann üzerine attı ve sarsıla sarsıla ağamaya başadı. Hayretle ona baktılar. "Tas, ne oldu?" diye sordu Laurana telaşanarak. "Herşy benim suçum! Bir tanesini kırdım! Benim kaderim bütün dünyayı dolaşp bunları kırıp durmak mı olacak?" diye zırlayıp duruyordu, sözleri pek anlaşlmayacak bir şkilde. "Sakinleş" dedi Sturm, sesi sertti. Kenderi sarstı. "Ne hakkında konuşyorsun?" "Başa bir tane daha buldum," diye geveledi Tas. "Aşğlarda, büyük boşbir odada." "Başa bir ne buldun, kapı kulbu akıllı?" dedi Flint öfkelenerek. "Başa bir ejderha küresi!" diye uludu Tas. Gece, Kule'nin üzerine daha yoğn ve ağr bir sis gibi indi. Şvalyeler meşleleri yaktı ama alev sadece karanlığ hayaletlerle doldurmaya yaramışı. Şvalyeler burçlarda sessiz nöbetler tutuyor, bir şy duymak veya bir şy görmek için gayret gösteriyorlardı -her hangi birşy... Sonra, neredeyse tam gece yarısı, arkadaşarının zafer dolu haykırışarını veya düşanlarının pes borazan seslerini değl de bir koşm takımının şngırtısını ve kaleye yaklaşn atların hafif kişemelerini duyduklarında şşrmışardı. Burçtaki mazgallı siperlere koşuran şvalyeler ellerindeki meşleleri sise doğu tuttular. At seslerinin yavaşayıp durduğnu işttiler. Sturm tam kapının üzerinde duruyordu. "Kim sürüyor atını Yüce Ermişin Kulesi'ne?" diye seslendi. Aşğda tek bir meşle alevlendi. Puslu karanlığ bakan Laurana dizlerinin bağnın çözüldüğnü hissederek taşsura tutunup kuvvet aldı. Şvalyeler dehştle haykırdı. Alevle meşleyi tutan binici ejderha ordusunun parlak zırhlarına bürünmüşü. Sarışndı, yüzü çok yakışklı, soğk ve zalimdi. Üzerine iki cesetin atılmışolduğ ikinci bir atı çekiyordu: Cesetlerden birinin kafası yoktu, her ikisi de kanlar içinde ve paramparçaydı. "Subaylarınızı geri getiriverdim," dedi adam, sesi sert ve kalındı. "Biri, sizin de gördüğnüz gibi tamamen ölü. Diğri sanırım hâlâ yaşyor. Ya da ben yola çıktığmda yaşyordu. İşllah hâlâ yaşyordur da bugün savaşalanında olanları size anlatabilsin. Tabii olanlara savaşdiyorsanız." Kendi meşle ışğnın parlaklığyla yıkanan subay attan indi! Cesetleri eyere bağayan kayışarı bir eliyle çözmeye başadı. Son-ra yukarı baktı. "Evet, şmdi beni öldürebilirsiniz. Sis de olsa tam bir nişn tahtası gibiyim. Siz Solamniya Şvalyeleri'siniz" -alayı çok keskindi-"şrefiniz hayatınız demektir. Liderlerinizin cesetlerini getiren silahsız bir adamı vurmazsınız." İlere asıldı. Başız ceset yere kaydı. Subay diğr bedeni atın eyerinden çekti. Meşleyi bedenlerin yanına, karların üzerine fırlattı. Meşle çıtırdayarak söndü ve karanlık adamı yuttu. "Savaşalanında aşrı cesaretiniz var," diye seslendi. Şvalyeler adam yeniden âtına binerken esneyen derinin, takırdayan zırhının sesini duyabiliyorlardı. "Teslim olmanız için yarına kadar zaman tanıyorum. Ejderha Yüceefendisi size şfkatle yaklaşr..."


Aniden yaydan atılan bir ok, bir okun ete batışsesi ve altlarından şşınlıkla ağzdan çıkmışbir küfür sesi duyuldu. Şvalyeler dönerek hayretle surlar üzerinde, elinde yayıyla duran uzun boylu surete baktılar. "Ben bir şvalye değlim," diye seslendi Laurana, yayını indirerek. "Qualinestiler'in kızı Lauralanthalasa'yım ben. Biz elflerin şref kuralları başadır ve sizin de mutlaka bildiğniz gibi biz karanlıkta da gayet rahatlıkla görebiliriz. Seni öldürebilirdim. Aslında sanırım o kolunu daha uzun bir zaman zor kullanırsın. Aslında belki bir daha hiç kılıç tutamayabilirsin." "Bunu Yüceefendi'ne cevabımız olarak al," dedi Sturm sertçe. "Cesetlerimizi çiğetmeden bayrağmızı indirmeyiz!"


13 Çüneşdoğyor. 'Karanlık iniyor. Sabahın gelişyle sis de dağldı. Gün tüm parlaklığ ve berraklığyla doğu - o kadar berraktı ki burçlardaki siperler arasında yürüyen Sturm, artık tamamen ejderha ordularının denetimi altında bulunan Vingaard Kalesi yakınlarındaki doğm yeri olan, karlarla kaplı otlukları görebiliyordu. Güneşn ilk ışnları Şvalyelerin bayraklarına vurmuşu: Altın bir taç altında elinde gülle süslenmişbir kılıç tutan bir yalıçapkını. Altın amblem sabah ışğnda pırıldadı. Sonra Sturm acı borazan seslerini duydu. Ejderha orduları şfakla Kule'ye doğu yürümeye başamışı. Genç şvalyeler -kalmışolan yüz kadar şvalye- herşyi yutup bitiren böceklerin amansızlığyla ilerleyip gelen koca orduyu burçlardan sessizlik içinde seyrediyorlardı. İk önce Sturm şvalyenin ölürken söylediğ sözleri düşndü. "Önümüzden kaçtılar!" Neden ejderha ordusu kaçsındı ki? Sonra yüzünde bir tebessümle ona baktı. Tas'ı hiçbir şy rahatsız etmiyordu. Kender için harika bir gün olmuşu -hayatı boyunca unutmayacağ bir gün. "Daha önce hiç kuştma altında kalmamışım," diye duymuşu Sturm, Tas Flint'e sır verirken; tam cücenin savaşbaltası bir gobli-nin kellesini vücudundan ayırmadan birkaç saniye önce. "Hepimiz öleceğz biliyorsun değl mi," diye homurdanmışı Flint baltasının keskin ağındaki kanı temizlerken. "Xak Tsaroth'da o kara ejderhayla karşlaşığmızda da aynı şyi söylemişin," diye cevap verdi Tas. "Sonra Thorbardin'de de aynı şyi söylemişin; sonra teknede..." "Bu kez öleceğz!" diye kükredi Flint hiddetle. "Seni kendi elle imle öldürmek zorunda kalsam bile!" Ama ölmemişerdi -en azından o gün için. Her zaman için bir yarın var, diye düşndü Sturm, bakışarı taşsura dayanmışbir tah-ta parçasını yontan cüceye düşnce. Flint bakışarını kaldırdı. "Ne zaman başayacak?" diye sordu. Sturm, bakışarı doğ göğne kayarken iç geçirdi. "Şfak," diye cevap verdi. "Daha birkaç saat var." Cüce başyla onayladı. "Dayanabilecek miyiz?" Sesi tabii çil yordu; tahta parçasını tutan eli sıkı ve sağamdı. "Dayanmak zorundayız," diye cevap verdi Sturm. "Haberci bul gece Palanthas'a varacak. Eğr hemen harekete geçerlerse, bize varmaları iki günlerini alır. Onlara iki gün tanımalıyız..." "Eğr hemen harekete geçerlerse!" diye homurdandı Flint. "Biliyorum..." dedi Sturm yavaşa iç çekerek. "Gitmen gerekir-di," dedi, dalıp gittiğ yerden irkilerek kurtulan Laurana'ya döne " rek. "Palanthas'a git. Onları tehlike konusunda ikna et." "Sizin haberciniz yapmalı bunu," dedi Laurana bezginlikle. "Eğr o yapamazsa benim hiçbir lafım onlara tesir edemez." "Laurana," diye başadı adam. "Bana ihtiyacın var mı?" diye sordu kız aniden. "Burada bir işyarıyor muyum?"


"Yaradığnı biliyorsun," diye cevap verdi Sturm. Elf kızının yorulmak nedir bilmeyen gücüne, cesaretine ve ok kullanma yeteneğne hayrandı. "O halde kalıyorum," dedi Laurana kısaca. Battaniyeye daha da sarınarak gözlerini kapattı. "Uyuyamıyorum," diye fısıldadı. Fakat kısa bir süre sonra nefes alışveriş en az uyumakta olan kenderin-kiler kadar yavaşayıp, muntazamlaşı.


Sturm başnı salladı, yutkunarak boğzında onu tıkayan düğmü açmaya çalışı. Flint'le göz göze geldi. İ çeken cüce oyma işne geri döndü. İisi de konuşuyor ve aynı şyi düşnüyordu. Eğr ejderanlar Kule'yi istila ederlerse, ölümleri korkunç olacaktı. Laurana'nın ölümü bir kabusa dönüşbilirdi. Doğ göğ güneşn yaklaşığm haber vererek aydınlanmaya başadığ sırada, şvalyeler huzursuz uykularından borazanların etmesiyle uyandılar. Aceleyle kalkarak silahlarına davrandılar, surlarda durup ilerdeki karanlık topraklara doğu baktılar. Ejderha ordularının kamp ateşeri sönmek üzereydi; gün ışğ yaklaşığ için sönmesine izin vermişerdi. Bu korkunç bünyeye yaşmın dönmeye başamasının seslerini duyabiliyordu. Şvalyeler silahlarını sıkı sıkı tutarak bekledi. Sonra hayret içinde birbirlerine bakakaldılar. Ejderha orduları geri çekiliyordu! Loşışkta belli belirsiz seçilse bile kara taşının yavaşyavaşgerilediğ aşkardı. Aklı karışn Sturm seyrediyordu. Tam ufukta ordular geri çekiliyordu. Ama hâlâ orada olduklarını biliyordu Sturm. Onları hissedebiliyordu. Genç şvalyelerden bazıları sevinip tezahüratta bulunmaya başamışı."Sessiz olun!" diye buyurdu Sturm sertçe. Bağrışarı gergin sinirlerini iyice yıpratmışı. Laurana yanında durmak için ilerleyerek Sturm'e hayretle baktı. Sturm'ün yüzü titreşn meşle ışğnda kül rengi ve bitkin görünüyordu. Surların üzerinde duran eldivenli yumruklan sinirli sinirli bir açılıyor, bir kapanıyordu. İeri doğu abanmış doğya bakarken gözleri kısıldı. Sturm'ün içinde yükselen korkuyu hissedebilen Laurana, kendi bedeninin de ürperdiğni hissetti. Tas'a söylemişolduğ şyler geldi aklına. "Korktuğmuz şy mi yoksa?" diye sordu, elini adamın koluna koyarak. "Dua et de yanılmışolalım!" dedi yavaşa titreyen bir sesle. Dakikalar geçti. Hiçbir şy olmadı. Flint de onlara katılarak görebilmek için büyük ve kırık bir taşparçasına zorlukla tırmandı. Tas esneyerek uyandı. "Kahvaltı ne zaman?" diye sordu kender neşyle ama kimse ona kulak bile asmadı. Onlar bir yandan seyredip, bir yandan beklemeye devam ediyorlardı. Artık her biri yükselen aynı korkuyu paylaşrak surlara dizilmiş neden olduğ tam olarak bilmeseler de doğya doğu bakıyordu. "Neler oluyor?" diye fısıldadı Tas. Flint yanına tırmanarak ufukta yanmakta olan güneşn minik kırmızı gümüşnü gördü; güneşn kavuniçi ateş gece göğnü morlaşırıyor, yıldızlan solduruyordu. "Neye bakıyoruz?" diye fısıldadı Tas, Flint'i dürterek. "Hiçbir şye," diye homurdandı Flint. "O zaman ne diye bakıyoruz..." Kender ani bir yutkunuşa nefesini tuttu. "Sturm..." diye titredi sesi. "Ne oldu?" diye telaşa döndü şvalye ne olduğnu öğenmeye alışrak. Tas bakmaya devam ediyordu. Diğrleri onun bakışarını izledi ama onların gözleri kenderinkilere yetişmezdi. "Ejderhalar..." diye cevap verdi Tasslehoff. "Mavi ejderhalar." "Ben de bu kadarını tahmin etmişim," dedi Sturm yavaşa. "Ejderha korkusu. O


yüzden ordularını geri çektiler. Aralarında dövüşn insanlar buna tahammül edemezdi. Kaç ejderha var?" "Üç," diye cevap verdi Laurana. "Artık ben de onları görebiliyorum." "Üç," diye tekrarladı Sturm, sesi boşve ifadesizdi. "Dinle Sturm..." Laurana onu çekerek surlardan uzaklaşırdı. "Ben...biz...bir şy söylemeyecektik. Bu önemli olmayabilirdi ama şmdi önemli. Tasslehoff ile ben ejderha küresini kullanmayı biliyoruz!" "Ejderha küresi mi?" diye mırıldandı Sturm, söylenenleri dinlemiyordu bile. "Buradaki küre Sturm!" diye ısrar etti Laurana, heyecanla onu tutmuşu. "Kule'nin altındaki, tam ortada bulunan. Tas gösterdi onu bana. Üç uzun ve genişkoridor oraya açılıyor ve ...ve..." Sesi kesildi. Aniden, bilinçaltının gece göstermişolduğ şyi, taşkoridorlardan uçan ejderhaları net bir biçimde gördü... "Sturm!" diye bağrdı, heyecanla onu sarsarak. "Kürenin nasıl çalışığnı biliyorum! Ejderhaları nasıl öldürebileceğmizi biliyorum! Şmdi eğr vaktimiz olur da..." Sturm onu yakaladı, güçlü elleriyle omzundan kavramışı. Onu tanıdığ bunca aydır, gözüne hiç bu kadar güzel görünmemişi. Yorgunluktan solmuşyüzü heyecanla aydınlanmışı. "Çabuk çabuk anlat bana," diye emretti.


Laurana anlatmaya başadı; o Sturm için tabloyu çizerken keli-• meler kendiliklerinden dökülerek onun da daha açıkça anlamasına neden oluyordu. Flint ile Tas, Sturm'ün arkasından seyrediyordu; cücenin yüzü donakalmış kenderinki ise hayret dolu bir ifade yüklüydü. "Küreyi kim kullanacak?" diye sordu Sturm yavaşa. "Ben," diye cevap verdi Laurana. "Ama Laurana," diye haykırdı Tasslehoff, "Fizban demişi ki..." "Tas, kapat çeneni!" dedi Laurana sıkmışolduğ dişeri arasından. "Lütfen Sturm!" diye ısrar etti. "Bu bizim tek ümidimiz. Hem ejderhamızraklarımız hem de ejderha küremiz var!" Şvalye bir kıza, bir de gitgide aydınlanan doğ göğnden yaklaşakta olan ejderhalara baktı. "Pekala," dedi sonunda. "Flint, sen Tas ile giderek adamları avluda toplayın. Haydi çabuk!" Laurana'ya son bir kez huzursuzca bakan Tasslehoff cüceyle birlikte üzerinde durdukları kayadan aşğya atladı. Flint arkasından daha yavaşindi; yüzü asık ve düşnceliydi. Yere inince Sturm'e doğu yürüdü. Mecbur musun? diye sordu Flint Sturm'e sessizce, gözleri bir eşiğnde. " Sturm başnı bir kez onaylarcasına salladı. Laurana'ya bakarak, hüzünle gülümsedi. "Ona anlatacağm," dedi yavaşa. "Kender'e dikkat et. Hoşakal dostum." Hint yutkunarak yaşı başnı salladı. Sonra yüzü bir hüzün maskesi halini alan cüce yamru yumru elleriyle gözlerini sıvazlayarak Tas'ı arkasından ittirdi. "Kıpırda," dedi cüce. Tas, hayretle ona bakmak için döndükten sonra omuzlarım sil-kerek sur boyunca zıplaya, hoplaya koşaya başadı; cırtlak sesiyle hayretler içinde kalmışşvalyelere sesleniyordu. Laurana'nın yüzü ışldadı. "Sen de gel Sturm!" dedi, anne ve babasına yeni oyuncağnı göstermek için heyecanlanan bir çocuk gibi Sturm'ü çekişirerek. "Eğr istersen bunu adamlara da açıklarım. Sonra sen emir verip, savaşiçin yerlerini almalarını sağarsın..." "Komuta sende Laurana," dedi Sturm. "Ne?" Laurana durdu; içindeki umudun yerini korku o kadar ani almışı ki, tıkandı. "Zamana ihtiyacın olduğnu söylemişin," dedi Sturm, gözlerini onun gözlerinden kaçırabilmek için kılıç kuşğnı düzeltiyordu. "Haklısın. Adamları yerlerine yerleşirmelisin. Küreyi kullanmak için zamana ihtiyacın var. Ben sana zaman kazandıracağm." Bir yay ve bir sadak ok aldı. "Hayır! Sturm!" Laurana dehştle titredi. "Bunu kastediyor olamazsın! Ben komuta edemem! Sana ihtiyacım var! Sturm bunu kendine yapma!" Sesi bir fısıltı halini aldı. "Bunu bana yapma!" "Sen komuta edebilirsin Laurana," dedi Sturm kızın başnı elleri arasına alarak. Uzanarak kızı kibarca öptü. "Elveda elf kızı," dedi yavaşa. "Saçtığn ışk dünya üzerinde parlayacak. Benimkinin kararma zamanı geldi. Sakın üzülme canım. Sakın ağama." Kıza sarıldı. "Kararık Orman'da Ormanefendisi bize görevini yerine getirenler için üzülmememiz gerektiğni söylemişi. Ben görevimi yerine


getirdim. Şmdi, acele et Laurana. Her saniyeye ihtiyacın var. "En azından ejderhamızrağnı yanına al," diye yalvardı kız. Eli babasının antika silahında olan Sturm başnı salladı. "Nasıl kullanıldığnı bilmiyorum. Hoşakal Laurana. Tanis'e de ki..." Duraksadıktan sonra iç çekti. "Hayır," dedi hafif bir tebessümle. "O gönlümden geçenleri bilecektir." "Sturm..." Laurana'nın gözyaşarı susmasına neden oldu. Sadece suskun bir yakarışa ona bakabiliyordu. "Git," dedi adam. Körü körüne tökezlenerek giden Laurana döndü ve her nasılsa merdivenlerden inerek aşğdaki avluya vardı. Burada güçlü bir elin kendi elini kavradığnı hissetti. "Flint," diye başadı, acıyla hıçkırarak, "o, Sturm..." "Biliyorum Laurana," diye cevap verdi cüce. "Bunu yüzünde gördüm. Sanırım hatırladığm kadarıyla hep öyleydi. Şmdi her-şy sana bağı. Onu utandırma." Laurana derin bir nefes çektikten sonra gözlerini elleriyle sildi, elinden geldiğnce gözyaşarıyla yol yol olmuşyüzünü temizledi. Başa bir nefes alarak başnı kaldırdı. "Tamam," dedi sesini sabit tutarak. "Hazırım. Tas nerede?" "Burada," dedi cılız bir ses. "Sen aşğya in. Küredeki yazıları daha önce okumuşun. Biı daha oku. Doğu okuduğna iyice emin ol." "Tamam Laurana." Tas yutkuranak koşu. "Şvalyeler toplandı," dedi Flint. "Emirlerini bekliyor." "Emirlerimi bekliyorlar," diye tekrarladı Laurana boşboş Tereddüt ederek bakışarını kaldırdı. Sturm, orta Kule yakınla nndaki yüksek bir sura çıkan dar merdivenleri tırmanırken günesin kızıl ışnlan parlak zırhında şmşkler çaktırıyordu. İ çekerek bakışarını aşğdaki avluda bekleyen şvalyelere indirdi. Laurana derin bir nefes aldıktan sonra onlara doğu yürüdü; miğerinden kırmızı sorgucu dalgalanıyor, altın saçları sabah ışğyla alevleniyordu. Soğk, kırılgan güneşgökyüzünü, çekilen gecenin kadifemsi mavi-karalığna doğu derinleşn bir kan kırmızısına boyamışı. Güneşışnları dalgalanan bayrağ altın ipler fırlatsa da Kule hâlâ gölgedeydi. Sturm surların tepesine vardı. Kule üzerinde yükseliyordu. ; Sturm'ün durduğ siper, sol yana doğu otuz metre kadar, belki de daha fazla uzanıyordu. Taşyüzeyi pürüzsüzdü; ne sığnacak ne , saklanacak bir yer yoktu. Doğya bakan Sturm ejderhaları gördü. Bunlar mavi ejderhalardı ve öndeki ejderhanın üzerinde, mavi-kara ejderha pulundan zırhı güneşışğnda parlayan Ejderha Yüce-efendisi biçimli biri oturuyordu. Boynuzlu korkunç maskeyi, arkasında çırpınan siyah pelerini görebiliyordu. Üzerinde binicileri olan iki mavi ejderha, Ejderha Yüceefendisi'ni izliyordu. Sturm onlara kısa, başan savma bir bakışfırlattı. Onlar onu ilgilendirmiyordu. Onun savaş liderleri, Yüceefendi ileydi. Şvalye altındaki avluya baktı. Güneşışnları ancak surlara tırmanıyordu. Sturm güneşışnlarının, artık her adamın elinde tuttuğ ejderhamızraklarının ucunda parıldadığnı, Laurana'nm altın saçında yandığnı gördü. Adamların kendisine baktığnı gördü. Kılıcını sıkı sıkı tutarak havaya kaldırdı. Güneş nakışgibi işenmişkılıcında şmşk gibi çaktı.


Gözyaşan arasından onu belli belirsiz görse de gülümseyen Laurana, cevaben -veda edercesine, ejderhamızrağnı havaya kaldırdı. Onun tebessümüyle teselli bulan Sturm düşanla yüzleşek için döndü. Surun ortasına yürüyen adam yer ile gök arasında dengede kalmışminik bir suret gibiydi. Ejderhalar yanından uçup gidebilir veya etrafında dönebilirlerdi ama o bunu istemiyordu. Onu bir tehdit olarak görmeliydiler. Onunla dövüşcek kadar ciddiye almalıydılar. Kılıcını kınına sokan Sturm yayına bir ok yerleşirerek öndeki ejderhayı nişn aldı. Nefesini tutarak sabırla bekledi. Bunu boş harcayamam, diye düşndü. Bekle...bekle... Ejderha atışalanına girmişi. Sturm'ün oku, sabah parlaklığnda hızla ilerledi. Doğu nişn almışı. Ok, mavi ejderhanın boynuna denk geldi. Ejderhanın mavi pullarından sekerek pek bir zarar vermedi ama ejderha başnı acıyla ve öfkeyle geriye çekti, uçuşnu yavaşattı. Sturm aceleyle bir kez daha ok attı; bu kez tam liderin arkasından gelmekte olan ejderhaya. Ok kanadına saplanınca ejderha hiddetle ciyakladı. Sturm bir kez daha ok attı. Bu kez öndeki ejderhanın binicisi kendini oktan sakınabildi. Fakat şvalye istediğni başrmışı: Onların dikkatlerini üzerine çekmiş bir tehdit oluşurmuşve onları kendisiyle dövüşeye zorlamışı. Avluda koşşnların ayak seslerini, demir parmaklıkları kaldıran vinçlerin tiz gıcırtılarını duyabiliyordu. Sturm artık Ejderha Yüceefendisi'nin eyeri üzerinde ayağ kalktığnı gördü. Bir savaşarabası gibi yapılmışolan eyer, sürücüsünü savaşpozisyonunda ayakta taşyabilecek biçimde tasarlanmışı. Yüceefendi eldivenli elinde bir mızrak taşyordu. Sturm yayını elinden bıraktı. Kalkanını alıp kılıcını çekip kırmızı gözleri alev alev olan, beyaz dişeri pırıldayan ejderhanın uçarak gitgide yaklaşasını seyrederek surlar üzerinde durdu. Sonra Sturm -çok uzaktan- bir borazanın net ve berrak sesini duydu; sesi en az uzaktaki yurdunun kar kaplı dağarının havası kadar serindi. Saf ve canlandırıcı borazan sesi, etrafını sarmışolan karanlığn, ölümün, ümitsizliğn üzerine yükselerek kalbini parçaladı. Sturm kılıcını düşana doğu kaldırarak çağıya vahş bir savaşçığığyla karşlık verdi. Güneşışğ kılıcı üzerinde al al parladı. Ejderha dalmaya başadı. Borazan yeniden öttü ve Sturm sesi yükselerek yeniden cevap verdi. Fakat bu kez sesi titredi, çünkü Sturm aniden bu sesi daha önce duymuşolduğnu fark etti. Rüya! Sturm, eldiveninin içinde terlemekte olan eliyle kılıcım sıkı sıkı kavrayarak duraksadı. Ejderha tepesinde yükselmişi. Üzerinde Yüceefendi vardı; maskesinin boynuzları kan kırmızı titreşyor, elindeki mızrak atılmaya hazır bekliyordu. Korku Sturm'ün midesinde düğmlenmiş teni buz gibi olmuşu. Borazan sesi üçüncü kez duyuldu. Rüyasında da üç kez çalmışı ve üçüncüsünden sonra o düşüşü. Ejderhakorkusu her yanını kaplamaya başamışı. Kaç! diye bağrdı beyni. Kaç! Ejderhalar avluyu süpürecekti. Şvalyeler daha hazır olamazlardı, öleceklerdi: Laurana, Flint, Tas... Kule düşcekti. Hayır! Sturm kendine hakim oldu. Geri kalan herşy gitmişi: İealleri, umutları, hayalleri. Şvalyelik çöküyordu. Kurallar kusurluydu. Yaşmındaki herşy manasızdı. Ölümü öyle olmamalıydı. Laurana'ya zaman kazandıracaktı; verebileceğ tek bu


olduğna göre bunu yaşmı pahasına yapacaktı. Ve tutunabileceğ tek o kaldığ için Düstur'a göre ölecekti. Kılıcını havaya kaldırarak düşanını şvalyelerin selamıyla selamladı. Hayret içinde selamının Ejderha Yüceefendisi tarafından ciddi bir saygıyla karşlandığnı gördü. Sonra ejderha, ağı açık, şvalyeyi jilet gibi keskin dişeriyle biçmeye hazır daldı. Sturm kılıcını bir daire çizecek biçimde hırçınca savurdu; eğr ejderha kellesini korumak istiyorsa, başnı geri çekmek zorundaydı, öyle de oldu. Sturm ejderhanın uçuşnu bozmayı umuyordu. Fakat yaratığn kanatları onu sabit tutuyor, binicisi bir eliyle ejderhasını idare ederken diğr eliyle de parlak uçlu mızrağnı tutuyordu. Sturm doğya doğu bakıyordu. Güneşn parlaklığyla yarı yarıya körleşn Sturm ejderhayı bir karartı olarak görüyordu. Yaratığn uçuş sırasında daldığnı gördü ve mavinin binicisine saldırmak için ihtiyacı olan yeri sağamak amacıyla aşğdan yükselip geleceğni anladı. Diğr iki ejderha binicisi, liderlerinin bu küstah şvalyenin işni bitirmek için yardıma ihtiyacı olup olmadığnı anlamak niyetiyle bekleyip izlemek için geride kaldılar. Bir an için güneş batıp çıkmışgökyüzü bomboşkalmışı; derken ejderha surun kenarından belirdi; korkunç çığığ Sturm'ün kulak zarını patlatarak başna bir ağı sapladı. Açılmışağından çıkan nefesi onu öğrttü. Baş dönerek sendeledi ama kılıcını savururken ayakta kalmayı başrdı. Kadim kılıç ejderhanın sol burun deliğne isabet etti. Kan havaya fışırdı. Ejderha hiddetle kükredi. Fakat bu darbesini pahalıya ödemişi. Sturm'ün kendini toparlayacak vakti olmadı. Ejderha Yüceefendisi mızrağnı kaldırdı, ucu güneşe alev alev i. Aşğya doğu uzanarak mızrağm zırhı, eti ve kemiğ deşrek erinlere soktu. Sturm'ün güneş paramparça olmuşu.

'Ejderha küresi. Ejderha mızrağ. Şvalyeler, Laurana'nm söylediğ gibi yerlerini almak için yanından hızla geçerek Yüce ErmişKulesi'ne girdiler. İk başarda şpheyle yaklaşalar da Laurana planını anlattıkça içlerine ümit düşeye başadı. Şvalyeler gittikten sonra avlu boşlmışı. Laurana çabuk olması gerektiğni biliyordu. Tas'ın yanında ejderha küresini kullanmaya hazırlıyor olmalıydı kendini. Ama Laurana surlar üzerinde durmuş-bekleyen- o pırıl pırıl yalnız sureti bırakamıyordu bir türlü. Sonra yükselmekte olan güneşönünde silueti çıkan ejderhaları gördü. Parlak güneşışğnda kılıç ve mızrak şmşk gibi çaktı. Laurana'ın dünyası durmuş dönmüyordu. Zaman yavaşayıp bir rüyaya dönüşüşü. Sonra kılıç kan akıttı. Ejderha haykırdı. Mızrak sanki sonsuza kadar fırlatılmaya hazır durdu. Güneşkıpırdamadı.


Mızrak saplandı. Pırıltılı bir nesne surun tepesinden yavaşyavaşavluya düşü. Bu nesne Sturm'ün cansız elinden düşn kılıcıydı ve -Laurana için-bu hareketsiz dünyadaki tek hareketti. Ejderha Yüceefendisi'nin mızrağna geçmişşvalyenin bedeni kıpırdamadan duruyordu. Kanatları dengede duran ejderha havada asılıydı. Hiçbir şy kıpırdamıyordu; herşy tamamen hareketsizdi. Sonra Yüceefendi mızrağ birdenbire asılarak serbest bıraktı ve Sturm'ün bedeni durduğ yere yığlıverdi: Güneşönünde karanlık bir yığn. Ejderha insafsızca bağrdı ve mavinin kanla köpürmüşağından bir şmşk kümesi çıkararak Yüce ErmişKulesi'ne çarptı. Şddetli patlamayla taşar birbirinden ayrıldı. Güneşen daha parlar alevler yükseldi. Diğr iki ejderha Sturm'ün kılıcının çınlayarak düşüğ avluya daldılar. Zaman başadı. Laurana üzerine doğu dalan ejderhaları gördü. Üzerine taşar ve kayalar yağp havaya toz duman dolarken yer sarsılmaya başamışı. Laurana yine de kıpırdayamıyordu. Kıpırdanmak trajediyi gerçek yapacaktı. Beyninde alçak bir ses ona seslenip duruyordu: Eğr sen hiç kıpırdanmadan durabilseydin, bunlar olmayacaktı. Ama kılıç orada duruyordu, ondan birkaç metre ileride. Ve seyrederken Ejderha Yüceefendisi'nin mızrağnı salladığnı, ovalarda bekleyen ejderha ordularına işret verdiğni, onlara saldırmalarını söylediğni gördü. Laurana borazanların ötüşnü duydu. Karla kaplı topraklar üzerinden saldıran ejderha ordularını gözünde canlandırabiliyordu. Yemden ayaklarının altındaki toprak sarsılmaya başadı. Laurana bir an daha, şvalyenin ruhuna veda ederek tereddüt içinde durdu. Sonra zemin kabardıkça ve hava korkunç şmşklerle çatır-dadıkça o ileri doğu koşu. Eğlerek Sturm'ün kılıcını kaptı ve cüretle havaya kaldırdı. "Soliasi Arathü" diye bağrdı elfçe; saldıran ejderhalara meydan okuyan sesi bütün o gürültünün üzerinde çınlıyordu. Ejderha binicileri de karşlık olarak haykırışve hakaretle ona jneydan okudular. Ejderhalar avın acımasız zevkiyle çığık çığı-ğydı. Yüceefendiye eşik eden iki ejderha Laurana'nın ardından avluya indi. Laurana Kule'ye giren yolun başnda duran, aslında pek de bir anlamı olmayan ağına kadar açılmışkoca demir parmaklığ doğu koşu. Yanlarından koşp geçerken taşduvarlar bulanıklaşışı. Arkasında, peşnden saldıran ejderhaları duyabiliyordu. Hırıltılı nefeslerini, kanatlarından geçen havayı duyabiliyordu. Onu Kule'nin içine kadar izlememesi için ejderhasını durduran binicinin sesini duydu. Güzel! diye gaddarca gülümsedi Laurana kendi kendine. Genişkoridordan koşrak ikinci parmaklıklardan da geçti. Şvalyeler burada, parmaklığ salmak için hazır bekliyorlardı. "Açık tutun!" dedi nefes nefese. "Unutmayın!" Başarıyla onayladılar. O hızla yoluna devam etti. Artık garip, dişbiçimli sütunların birer jilet keskinliğye kendine doğu uzandığ daha dar ve karanlık bölümdeydi. Sütunların ardında, parlak miğerli beyaz yüzleri görebiliyordu. Işk orada burada ejderhamızraklarının üzerinde parlıyordu. O koşp giderken şvalyeler ona bakıyordu.


"Geriye!" diye bağrdı kız. "Sütunların ardında durun." "Sturm?" diye sordu biri. Konuşmayacak kadar yorgun olan Laurana başnı salladı. Ortasında bir deliğ olan acaip üçüncü parmaklığ da geçti. Burada Hint ile birlikte dört şvalye duruyordu. Bu, anahtar pozisyondu. Laurana burada güvenebileceğ birinin bulunmasını istemişi. Cüceyle bakışaktan başa bir şy yapacak vakti yoktu, ama bu da yetmişi. Flint, arkadaşnın öyküsünü kızın yüzünden okudu. Cücenin baş bir an için önüne eğldikten sonra eliyle gözlerini kapattı. Laurana koşaya devam etti. Küçük odadan, saf çelikten yapılmışçifte kapılardan geçip ejderha küresinin bulunduğ bölmeye geldi. Tasslehoff ejderha küresinin tozunu mendiliyle almışı. Laurana artık içini görebiliyordu: Sayısız renkle dönen hafif kırmızı bir pus. Kender önünde durmuş büyülü gözlükleri minik burnunun üzerinde, küreye bakıyordu. "Ne yapacağm?" diye sordu Laurana nefes nefese. "Laurana," diye yalvardı.Tas, "bunu yapma! Okudum -eğr sen kürenin içindeki ejderhaların özünü denetim altına alamazsan, ejderhalar gelip Laurana, seni denetimleri altına alıyorlarmış" "Ne yapmam gerektiğni söyle bana!" dedi Laurana sertçe. "Ellerini kürenin üzerine koy," diye kekeledi Tas, "ve -dur bekle Laurana!" Çok geç kalmışı. Laurana her iki ince elini de soğk kristalin üzerine koymuşu. Kürenin içinden bir şmşk çaktı, o kadar parlaktı ki Tas gözlerini başa tarafa çevirmek zorunda kaldı.


"Laurana!" diye bağrdı tiz sesiyle. "Dinle! Bütün aklını boşltıp, fcütün iradem küreye yöneltmen gerekecek şkilde yoğnlaşan gerekiyor! Laurana..." ' Laurana onu duyduysa bile bir tepki vermemişi; Tas onun küreyi denetimi altında tutma savaşna başamışolduğnu fark etti. Korkuyla Fizban'ın uyarısını hatırladı: Sevdiklerinin ölümü, ya da daha kötüsü -ruhlarının yitip gitmesi. Kürenin alevlenen renkleri arasına yazılmışuğrsuz kelimeleri belli belirsiz, ama burada Laurana'nın ruhunun dengede olduğnu fark edecek kadar anlamışı. Şddetli bir ıstırapla seyretti kızı, yardım edebilmek için yanıp tutuşyordu -ama yine de bir şy yapmaması gerektiğni biliyordu. Laurana uzun bir süre, elleri kürenin üzerinde, yüzünden yaşmı yavaşyavaşçekilerek hiç kıpırdamadan durdu. Gözleri fır dönen renklerin derinlerine bakıyordu. Kender bakarken baş dönünce, midesi bulanarak sırtını döndü. Dışrıdan başa bir patlama sesi gelmişi. Tavandan tozlar elendi. Tas huzursuzlukla kıpırdadı. Ama Laurana hiç kıpırdamıyordu. Gözleri kapandı, baş öne eğldi. Küreye sıkı sıkı sarıldı, harcadığ güç nedeniyle elleri bembeyaz olmuşu. Sonra sızlanarak başnı sallamaya başadı. "Hayır," diye inledi; sanki çaresizlik içinde ellerini geri çekmeye çalışyordu. Ama küre ona sıkı sıkı tutunmuşu. Beti benzi atmışTas ne yapması gerektiğni düşndü. Koşp kızı çekerek kurtarmak geliyordu içinden. Küreyi kırmışolmayı diledi ama artık yapabileceğ hiçbir şy yoktu. Sadece durup çaresizlik içinde seyredebilirdi. Laurana'nın bedeni son bir kez sarsıldı. Tas onun, hâlâ elleriyle küreyi tutarken dizleri üzerine düşüğnü gördü. Sonra Laurana kızgınlıkla başnı salladı. Elfçe anlaşlmaz sözcükler mırıldanarak, kürenin kendisini çekmesine izin vererek ayağ kalkmaya çalışı. Sahip olduğ bütün gücü harcıyordu. Laurana ıstırap veren bir yavaşıkla ayağ kalktı. Küre son bir kez parladı, renkler hep birlikte döndü; hem birçok renk, hem de renksizlik vardı. Sonra küreden bembeyaz saf, parlak bir ışk döküldü. Laurana tüm endamıyla kürenin önünde duruyordu. Yüzü gevşdi. Gülümsedi. Sonra, bayılarak yere yığldı. Yüce ErmişKulesi'nin avlusunda ejderhalar sistematik bir biçimde taşduvarları ufalıyorlardı. Ordu Kule'ye yaklaşyordu; en önde gedikler açılmışsurlardan geçip, içeride canlı kalmışherşyi öldürmeye hazırlanan ejderanlar geliyordu. Ejderha Yüceefendisi, mavi ejderhasının burun deliğnde kurumuşkanla, bu kaosun tepesinde dönüp duruyordu. Kulenin yıkımım Yüceefendi denetliyordu. Parlak gün ışğ, Kule'ye giren üç açık kapıdan dışn yayılan saf beyaz ışkla parçalamncaya kadar herşy yolunda gidiyordu. Ejderhaların binicileri bu ışnlara baktılar, ihtiyatla bunun ne olabileceğni düşnüyorlardı. Öte yandan ejderhaları daha farklı bir tepki vermişi. Başarını kaldırdıklarında gözleri bir şy görmez oldu. Ejderhalar çağıyı duymuşu. Kadim büyü kullanıcıları tarafından yakalanıp bir elf kızının denetimi altına getirilen -kürenin içinde tutsak olan ejderha özleri emredileni yapmak zorundaydı. Küre, karş konulmaz çağısını yapmışı. Ejderhaların bu çağrıya cevap vermek ve çaresizlik içinde kaynağna ulaşaya çalışaktan başa seçenekleri yoktu. Hayret içindeki ejderha binicileri boş boşna bineklerini döndürmeye çalışılar. Fakat ejderhalar artık binicilerin emreden seslerini duymuyorlardı bile; onlar tek bir ses, kürenin sesini duyuyorlardı. Binicileri deliler gibi bağrıp, tekmelerken her


iki ejderha da davetkar duran parmaklıklara doğu ilerledi. Beyaz ışk Kule'nin gerisine de yayılmış ejderha ordularının ilk saflarına değişi; insan komutanları, deliren ordularını hayretler içinde seyrediyordu. Kürenin çağısı ejderhalar tarafından rahatlıkla duyulabiliyor-du. Fakat, sadece bir parça ejderha sayılan ejderanlara bu çağı kulaklarını sağr eden bir sürü komut gibi geliyordu. Her biri sesi başa türlü duyuyor, her biri başa bir çağı iştiyordu. Ejderanların bazıları başarını ıstırapla tutarak dizleri üzerine düşü. Diğrleri dönerek Kule'de pusuya yatmışgörülmeyen bir dehştten kaçmaya başadı. Kalanları ise silahlarını düşrerek deliler gibi Kule'ye doğu koşaya başadı. Kısa bir süre içinde güzel planlanmışbir saldırı kargaş içinde çığık çığığ bin ayrı yöne -koşuran binlerce ejderanın oluşurduğ bir yığna dönüşüşü. İsanlar şşınlık içinde bu kaosun ortasında durmuşverilmeyen emirleri beklerken, güçlerinin ana bölümünün çözülüp kaçtığnı gören goblinler aceleyle savaşalınından kaçtılar. Ejderha Yüceefendisi'nin kendi bineğ bile, Yüceefendi'nin güçlü iradesiyle ancak denetimde turulabiliyordu. Fakat diğr iki ejderhayı ve zıvanadan çıkmışorduyu durdurmanın imkanı yoktu.


Yüceefendi sadece aciz kalmışhiddetini besliyor ve bu beyaz ışğn ne olduğnu, nereden geldiğni bulmaya çalışyordu. Ve -mümkünse- bunun kökünü kazımanın. İk mavi ejderha ilk parmaklıklara vararak koca kapıdan hızla içeri girdi; binicisi tam zamanında başnı eğrek duvarın başnı biçmesini engellemişi. Kürenin çağısına uyan mavi ejderha geniştaşkoridorlardan rahatlıkla uçuyor, kanatlarının ucu anca iki yana de-ğyordu. İinci parmaklıklı kapıdan fırlayan ejderha dişgibi garip sütunları olan bölmeye girdi. Burada, bu ikinci bölümde insan eti ve çelik kokusu aldı fakat küreye o kadar esir olmuşu ki bunları hiç umursamıyordu bile. Bu bölüm daha küçüktü; o yüzden kanatlarını bedenine yaklaşırmak, girdiğ hızla ilerlemek zorunda kalmışı. Rint ejderhanın gelişni seyretti. Yüz kırk küsurluk yaşmında böyle bir görüntüyle hiç karşlaşamışı...bir daha da karşlaşamayı umdu. Ejderhakorkusu, sersemleşirici bir dalga gibi odada toplanmışolan adamların üzerine çarptı. Titreyen ellerindeki mızraklarını sıkı sıkı tutan genç şvalyeler duvarlara yaslandılar; mavi pullu canavarımsı beden yanlarından gümbür gümbür geçerken gözlerini sakladılar. Cüce sendeleyerek duvara dayandı; dermansız eli parmaklığ indirecek olan mekanizma üzerinde kuvvetsizce duruyordu. Bütün yaşmı boyunca bu kadar dehşte düşemişi. Eğr bu dehşti bitirecekse ölümü seve seve kucaklardı. Aklında tek bir şy -küreye varmak- olan ejderha hızla ilerliyordu. Baş garip parmaklığn atlından süzüldü. Bütün bildiğ ejderhanın küreye ulaşaması gerektiğ olan Flint, içinden gelen bir sesle mekanizmayı serbest bıraktı. Parmaklık ejderhanın boynu etrafına kapanarak, boynunu sıkı sıkı tuttu. Artık ejderhanın baş küçük bölümde sıkışp kalmışı. Her iki yanında katlı duran kanatlarıyla çaresizlik içinde çırıpınan bedeni ej-derhamızrakları hazır bekleyen şvalyelerin bölümünde kalmışı. Tuzağ düşüğnü çok geç anladı ejderha. Öyle bir hiddetle uludu ki, ejderha küresini patlatmak amacıyla şmşk kusmak için ağını açtığnda taşar titreyerek çatladı. Deliler gibi Laurana'yı ayıltmaya çalışn Tasslehoff kendisini alev alev iki göze bakarken buldu. Ejderhanın ağının aralandığnı gördükten sonra içine çektiğ havayı duydu. Ejderhanın boğzında bir şmşk çaktı; sarsıntı kenderi yere düşr-: muşu. Odaya, patlayan taşar düşü ve ejderha küresi ayağ üzerinde titredi. Çıkan rüzgarla sersemleyen Tas yerde yatıyordu. Kımıldı-yamıyor, aslında kımıldamak istemiyordu. Laurana'yı -tabii eğr daha ölmediyse- ve kendisini öldüreceğni bildiğ ikinci nefesi bekleyerek orada öylece yattı. Tam o anda pek öyle umursadığ yoktu. Fakat ikinci akım hiç gelmedi. Mekanizma sonunda harekete geçti. Çiftli çelik kapı, ejderhanın başm küçük odaya hapsederek tam burnunun önünde kapandı. Önce ölümcül bir sessizlik oldu. Sonra akla gelebilecek en korkunç çığık bölüm boyunca yankılandı. Şvalyeler dişere benzeyen sütunların arkasında saklandıkları yerden saldırıp gümüşej-derhamızraklarını kapana kısmışejderhanın mavi, kıvranan bedenine saplarken çıkan ses, son derece yüksek perdeden, tiz, uluyan, ıstırapla guruldayan bir sesti.


Tas bu korkunç sese engel olmak için kulaklarını elleriyle kapattı. Kasabalarda ejderhaların yaptıkları korkunç yıkımı, öldürmüşoldukları masum insanları tekrar ve tekrar gözleri önüne getirdi. Ejderha onu da öldürebilirdi, biliyordu -hiç acımadan öldürürdü hem de. Zaten Sturm'ü öldürmüşü bile her halde. Kendi kendine bunu hatırlatıp duruyor, kalbini katılaşırmaya çalışyordu. Fakat kender başm elleri arasına gömerek ağamaya başadı. Sonra kibar bir elin omzuna dokunduğnu hissetti. "Tas," diye fısıldadı bir ses. "Laurana!" Tas başnı kaldırdı. "Laurana! Çok üzgünüm. Ejderhaya yaptıkları umurumda olmamalı ama dayanamıyorum Laurana! Neden öldürmek zorundalar? Buna dayanamıyorum!" Yüzünden yaşar süzülmeye başadı. "Biliyorum" diye mırıldandı Laurana; ölmekte olan ejderhanın çığıklanyla Sturm'ün ölümünün taze anısı birbirine karışyordu. "Utanma Tas. Düşanının ölümü karşsında hem acuna hem de utanç duyduğn için haline şkret. Umursamayı bıraktığmız gün -düşanımızı dahi- savaş kaybettiğmiz gündür zaten." Korkunç uluma daha da yükseldi. Tas ellerini uzattı, Laurana ona sıkı sıkı sarıldı. İisi birbirlerine sarılarak ölmekte olan ejderhanın çığıklarını duymamaya çalışyordu. Sonra başa bir ses duydular -şvalyeler uyarmak için sesleniyorlardı. Başa bir ejderha diğr bölmeye girmiş ejderha küresinden yayılan çağıya cevaben küçük kapıdan girmeye çalışrken binicisini duvara yapışırmışı. Şvalyeler alarm veriyordu.


Tam o anda işence altındaki ejderhanın dehşt verici çırpını-şyla sarsısan Kule tepesinden temeline titredi. "Haydi!" diye haykırdı Laurana. "Buradan çıkmamız gerek!" Tas'i sürükleyip ayağ kaldırarak onları avluya çıkartacak olan duvardaki küçük kapıya doğu tökezlenerek ilerledi. Laurana kapıları tam açmışı ki ejderhanın baş, kürenin olduğ odaya girdi. Tas, tam o anda olanları seyretmek için durmadan edemedi. Görüntü o kadar büyüleyiciydi ki. Ejderhanın alev alev gözlerini görebiliyordu -ölmekte olan eşnin sesiyle delirmiş çok geç olsa da aynı tuzağ girdiğni anlamışı. Ejderhanın ağı şddetli bir hırlamayla ya-muldu, derin bir nefes aldı. Çiftli çelik kapılar ejderhanın önünde düşüler -ama yarı yarıya. "Laurana kapı sıkışı!" diye bağrdı Tas. "Ejderha küresi..." "Haydi!" diye asıldı Laurana kenderin eline. Bir şmşk çaktı; arkasındaki odanın alev içinde patladığnı duyan Tas dönerek kaçtı. Bölmeye kayalar ve taşar doldu. Ejderha küresinin ak ışğ, Yüce ErmişKulesi'nin tozu toprağ altına gömülüp kalmışı. Bu sarsıntı Laurana ile Tas'ın dengesini bozmuş duvara çarpmalarına neden olmuşu. Tas, Laurana'nın ayağ kalkmasına yardım etti; sonra ikisi birlikte parlak gün ışğna doğu ilerlemeye devam ettiler. Yerin sarsıntısı geçmişi. Yuvarlanan kayaların gümbürtüsü de bitti. Sadece arada bir duyulan şddetli bir çatırtı sesi veya alçak bir gümbürtü vardı. Soluklanmak için bir an duran Tas ile Laurana arkalarına baktılar. Koridorun sonu tamamen kapanmış Kule'nin koca taşarıyla tıkanmışı. "Ya ejderha küresi?" dedi Tas nefesi kesilerek. "Yok olmuşolması daha iyi." Artık Laurana'yı gün ışğnda daha iyi görebilen Tas, kızın görüntüsü karşsında şşrıp kalmışı. Yüzü ölü gibi beyazdı, hatta dudaklarında bile kan kalmamışı. Tek renk gözlerindeki yeşldi; onlar bile insanı rahatsız edecek biçimde iri, mor lekelerle gölgelen-mişi. "Bir .daha kullanamazdım onu," diye fısıldadı, kenderden çok kendi kendine. "Neredeyse pes edecektim. Eller....Bu konuda konuşmayacağm!" Titreyerek gözlerini örttü. "Sonra surların üzerinde duran ve ölümüyle tek başna yüzleşn Sturm'ü hatırladım. Eğr ben vazgeçecek olsam, onun ölümü anlamsız olacaktı. Bunun olmasına izin veremezdim. Onu yarı yolda bırakamazdım." Titreyerek başnı salladı. "Küreyi emrime uyması için zorladım ama bunu sadece bir kere yapabileceğmi biliyordum. Ve bir daha asla, asla böyle bir şy yapmam!" "Sturm öldü mü?" Tas'ın sesi titredi. Laurana, gözlerinde yumuşk bir ifadeyle ona baktı. "Çok üzgünüm Tas," dedi. "Bilmediğnin farkında değldim. Bir Ejderha Yüceefendisi ile savaşrken öldü." "Peki-peki..." Tas tıkandı. "Evet; çabuk oldu," dedi Laurana kibarca. "Çok eziyet çekmedi." Tas başnı eğikten sonra, kalenin geri kalanım sarsan bir patlamayla yeniden, aceleyle başm kaldırdı. "Ejderha orduları..." diye mırıldandı Laurana. "Dövüşmüz sona ermedi." Eli, kendi ince beline kuşnmışolduğ Sturm'ün kılıcının kabzasına gitti. "Git Flint'i bul." Laurana tünelden avluya çıktı; hâlâ gündüz olduğnu fark edince şşrmışgibi parlak


ışkta gözlerini kırpışıyordu. O kadar çok şy olmuşu ki ona yıllar geçmişgibi geliyordu. Fakat güneşancak avlunun surları üzerine tırmanmışı. Yüre Ermişin yüksek Kulesi yıkılmış olduğ yere çökmüş avlunun ortasında bir yığn taştoprak olarak duruyordu. Ejderha küresine doğu giden koridorlar ve geçitlere, ejderhaların çarptığ yerler hariç bir şy olmamışı. Yer yer gedikler açılmış ejderhanın kustuğ şmşkle taşarı kararmışolsa da dışkalenin surları hâlâ ayaktaydı. Fakat gediklerden içeri akan ordular yoktu. Her tarafın sessiz olduğnu fark etti Laurana. Arkasındaki tünellerde ikinci ejderhanın ölüm çığıklarını, işerini bitiren şvalyelerin kaba bağışarını duyabiliyordu. Orduya ne oldu acaba? diye merak etti Laurana, etrafına aklı karışrak bakarak. Surlara doğu geliyor olmalıydılar. Korkuyla sur üzerindeki mazgallara doğu baktı; hiddetli yaratıkların surları aşp girmesinden korkuyordu. Sonra bir zırh üzerinde şmşk gibi çakan güneşışğnı gördü. Surun tepesinde yatan biçimsiz yığnı gördü. Sturm. Rüyasını, Sturm'ün cesedini kesen ejderanların kanlı ellerini hatırladı. Böyle olmamalı! diye düşndü ümitsizce. Sturm'ün kılıcını çekerek avludan koşaya başamışı ki bu kadim silahın, onun kullanamayacağ kadar ağr olduğnu fark etti. Fakat başa ne vardı? Aceleyle etrafına bakındı. Ejderhamızrakları! Kılıcı elinden bırakarak, bir mızrağ kavradı. Sonra piyadelerin hafif mızrağm kolaylıkla taşyarak merdivenlere tırmandı. Laurana burçlardaki mazgallara vararak ovaya baktığnda ileri doğu gelen kara dalgayı göreceğni zannediyordu. Ama ova boşu. Sadece birkaç insan grubu durmuşöylesine etrafa bakmıyordu. Bunun anlamı ne olabilirdi? Laurana'nın hiçbir fikri yoktu ve düşnemeyecek kadar da yorgundu. Çılgın mutluluğ sona erdi. Artık üzerine bir yorgunluk çökmüşü, aynı hüzün gibi. Mızrağ arkasından sürükleyerek Sturm'ün cesedinin yattığ, kana bulanmışkarlarla kaplı yere doğu gitti tökezlenerek. Laurana şvalyenin yanında diz çöktü. Elini uzatarak rüzgarın yüzüne üfürdüğ saçları, arkadaşnın yüzünü son bir kez görmek için geri çekti. Karşlaşıklarından beri ilk kez Laurana Sturm'ün cansız gözlerinde huzur gördü. Adamın soğk elini kaldırarak kendi yanağna bastırdı. "Uyu sevgili dostum," diye mırıldandı, "ejderhalar senin uykunu boza-masınlar." Sonra, soğk beyaz eli yamulmuşzırhı üzerine bırakırken kan içinde kalmışkarlar arasında parlak bir kıvılcım takıldı gözüne. Ne olduğ anlaşlamayacak kadar kanlara bulanmışbir nesneyi aldı eline. Laurana dikkatle karı va kanı temizledi. Bu bir ziynet parçasıydı. Laurana hayretle buna bakakaldı. Fakat daha bunun buraya nasıl gelmişolabileceğni bile düş-nemeden üzerine kara bir gölge düşü. Laurana muazzam kanatların gıcırtısını ve koca bir bedene çekilen nefesin sesini duydu. Korkuyla ayağ sıçrayarak arkasına döndü. Üzerine ejderhakorkusu düşrken geriye doğu bir adım attı. Ejderhamızrağ güçsüz elinden kaydı ve mücevheri de kara düşrdü. Dönerek kaçmaya çalışı ama nereye gittiğni göremiyordu. Kayarak kar üstüne, Sturm'ün cesedinin yanına düşp titreyerek orada yatıp kaldı. Onu felç eden korkusuyla düşnebildiğ tek şy rüyasıydı! Tam burada ölüyordu -aynı Sturm'ün ölmüşolduğ gibi. Yaratığn koca boynu üzerinde yükseldikçe bütün


görebildiğ mavi pullar olmuşu. Ejderhamızrağ! Kanla ıslanmışkarı araşıran Laurana'nın parmakları tahta sopayı kavradı. Ayağ kalkmaya başadı, niyeti mızrağ ejderhanın boynuna saplamaktı. Fakat siyah bir çizme, kızın elini ıska geçerek-sertçe mızrağn üzerine bastı. Laurana güneşe parlayan altın işerle işenmişolan parlak siyah çizmeye bakakaldı. Sturm'ün kanlan üzerinde duran kara çizmeye bakarken derin bir nefes aldı. "Eğr bu cesete dokunursan kendini ölmüşbil," dedi Laurana yavaşa. "Ejderhan seni kurtarmaya fırsat bulamayacak. Bu şvalye benim arkadaşmdı ve katilinin onun cesetini kirletmesine izin vermem." "Cesedi kirletmek gibi bir niyetim yok," dedi Ejderha Yüceefen-disi. Özellikle yavaşyavaşhareket eden Yüceefendi eğlerek kibar ca şvalyenin, artık görmediğ güneş sabitlenmişgözlerini kapattı Ejderha Yüceefendisi kalktı, karda diz çökmüşelf kızına döndü ve çizmeli ayağnı ejderhamızrağndan kaldırdı. "O benim de arka daşmdı. Bunu -tam onu öldürdüğm sırada fark ettim." Laurana Yüceefendi'ye doğu baktı. "Sana inanmıyorum," dedi yorgunlukla. "Nasıl olabilir bu?" Ejderha Yüceefendisi sakin bir edayla boynuzlu, korkunç ejderha maskesini çıkarttı. "Beni duymuşolabilirsin Lauralanthalasa. İmin bu, öyle değl mi?" Dili tutulan Laurana başyla onayladı, ayağ kalkarken. Ejderha Yüceefendisi gülümsedi, çekici, çarpık bir tebessümü vardı. "Benim adım da..." "Kitiara." "Nasıl bildin?" "Bir rüya..'." diye mırıldandı Laurana. "A evet, ş rüya." Kitiara eldivenli elini kara, kıvırcık saçları arasına daldırdı. "Tanis bana rüyadan söz etti. Her halde hepiniz paylaşışınız onu. Arkadaşarının da paylaşışolabileceklerini düşnüyordu." İsan kadın, ayakları dibinde yatan Sturm'e baktı. "Garip, değl mi -yani Sturm'ün ölümünün böyle gerçekleşesi? Tanis, rüyanın onun için de gerçek çıktığnı söyledi: Yani onun hayatını kurtardığm bölümün." Laurana titremeye başadı. Yorgunluktan bembeyaz olan yüzünden kan öyle bir çekilmişi ki yüzü şffaf gibi görünüyordu. "Tanis mi?... Tanis'i gördün mü?" "Daha iki gün önce," dedi Kitiara. "Ayrıldığmda işerle ilgilensin diye onu Flotsam'de bıraktım." Kitiara'nın soğk, sakin sözleri Laurana'nın ruhunu, Yüceefen-di'nin mızrağnın Sturm'ün tenini deldiğ gibi deldi. Laurana ayaklarının altındaki taşarın kaydığnı hissetti. Gökyüzüyle yer birbirine karışı, acı onu ikiye ayırdı. Yalan söylüyor, diye düşndü


Laurana çaresizlik içinde. Fakat çaresiz bir katiyetle -Kitiara istediğ zaman yalan söyleyebileceğ halde- o anda yalan söylemediğni biliyordu. Sendeleyen Laurana neredeyse düşyordu. Sadece, insan kadına karş zayıf görünmeme kararı tutuyordu elf kızı ayakta. Kitiara buna dikkat etmemişi. Eğlerek Laurana'nın bırakmışoldüğ silahı aldı ve ilgiyle inceledi. "Demek meşur ejderhamızrağ bu ha?" dedi dikkatle Kitiara. Üzüntüsünü yutan Laurana, titremeyen bir sesle konuşak için kendini zorladı. "Evet," diye cevap verdi. "Ne yapıp yapmadığm merak ediyorsan, gidip kalenin surlarının içine, ejderhalarından geri kalanlara bak." Kitiara bir anlığna pek ilgi duymadan avluya doğu baktı. "Ejderhalarımı senin tuzağna düşren bu değldi," dedi; kahverengi gözleri Laurana'yı serinkanlılıkla tartıyordu, "ordumu darma dağn eden de bu değldi." Laurana bir kez daha boşovaya baktı. "Evet," dedi Kitiara, Laurana'nın yüzünde aydınlanan ifadeyi görerek. "Sen kazandın -bugünlük. Zaferinin tadını çıkar şmdi Elf, çünkü kısa sürecek." .Ejderha Yüceefendisi mızrağ elinde ustalıkla çevirerek tam Laurana'nın kalbine tuttu. Yüzünde hiç bir ifade bulunmayan elfkızı, onun önünde kıpırdamadan duruyordu. Kitiara gülümsedi. Seri bir hareketle mızarğn öldürücü konumunu değşirdi. "Silaha teşkkürler. Bakalım senin iddia etkiğn kadar korkunç bir silah mıymış" Kitiara, belinden hafifçe bükülerek Laurana'yı selamladı. Sonra ejderhamaskesini başna takarak ejderhamızrağnı kavradı ve ayrılmak için arkasını döndü. Tam dönerken bakışarı bir kez daha şvalyeye kaydı. "Ona şvalyelere layık bir cenaze töreni hazırlayın," dedi Kitiara. "Orduyu yeniden bir araya toplamak en az üç gün alır. Ona yakışn bir tören hazırlamanız için zaman tanıyorum size." "Biz kendi ölülerimizle ilgileniriz dedi Laurana gururla. "Senden bir şy istemiyoruz!" Sturm'ün ölümünün hatırası, şvalyenin cesetinin görüntüsü, uykucu birinin yüzüne dökülen soğk su gibi kendine getirmişi onu. Ejderha Yüceefendisi ile Sturm'ün cesedi arasında, onu korur-casına duran Laurana ejderhamaskesi ardında pırıldayan kahverengi gözlere baktı. "Tanis'e ne diyeceksin?" diye sordu birden bire. "Hiç," dedi Kit sadece. "Hiçbir şy." Dönerek uzaklaşı. . Laurana, Ejderha Yüceefendisi'nin yavaş zarif yürüyüşnü seyretti; siyah pelerini kuzeyden esen ılık havayla çırpmıyordu. GüneşKitiara'nm elinde taşdığ ödül üzerinde parladı. Laurana ı mızrağ geri alması gerektiğni biliyordu. Aşğda bir ordu dolusu şvalye vardı. Bir seslense yeterdi. Fakat Laurana'nın yorgun beyni ve bedeni harekete geçmeyi reddetti. Ayakta durmaya çalışak bile güç istiyordu. Soğk taslara düşesini engelleyen sadece gururuydu. Ejderhamızrağnı al, dedi Laurana, Kitiara'ya" sessizce. Pek bir işne yarar. . Kitiara dev mavi ejderhaya yürüdü. Aşğda şvalyeler, mavi ejderhalarından birinin başnı sürükleyerek avluya çıkmışardı. Bu görüntü karşsında Skie başnı sinirle salladı; göğünün içinden, derinden vahş bir homurtu yükseldi. Şvalyeler hayretle surlar üzerinde gördükleri ejderha, Ejderha Yüceefendisi ve Laurana'ya çevirdiler bakışarını. Birden fazla sayıda şvalye silahına davrandı ama Laurana


elini kaldırarak onları yatışırdı. Bu yapabilecek gücü bulduğ son hareketti. Kitiara şvalyelere kibirle bakarak elini Skie'ın boynuna koyup hayvanı yatışırarak okşdı. Onlardan korkmadığnı göstermek için acele etmiyordu. Şvalyeler gönülsüzce silahlarını indirdiler. istihfafla gülen Kitara kendini ejderhanın üzerine çekti. "Hoşakal Lauralanthalasa," diye seslendi. Ejderhamızrağnı havaya kaldıran Kitiara Skie'a uçmasını emretti. Kocaman mavi ejderha kanatlarım gererek hiç zahmet çekmeden yükseldi. Onu büyük bir hünerle yönlendiren Kitiara tam Laurana'nın tepesine uçtu. Elf kızı ejderhanın hiddetli, kırmızı gözlerine baktı. Yaralı, kanlı burun deliğni, hırçın bir hırıltıyla yamulmuşaçık ağını gördü. Sırtında, dev kanatlar arasında Kitiara oturuyor, ejderha pulundan zırhı parlıyor; güneş boynuzlu maskesinden pırıldıyordu. Güneş tam ejderhamızrağnın uçundan şmşk gibi çaktı. Sonra ejderha mızrağ Ejderha Yüceefendisi'nin eldivenli elinden düşükçe döne döne parladı. Taşara vururken takırdayan mızrak Laurana'nın ayakları dibinde durdu. "Sakla onu," diye seslendi Kitiara, sesi çınlıyordu. "İtiyacın j olacak!" Mavi ejderha kanatlarını kaldırdı, hava akımlarını yakaladı ve gökyüzüne süzülerek güneş doğu gözden kayboldu.


Cenaze Kışgecesi karanlık ve yıldızsızdı. Rüzgar fırtınaya dönüş müş zırhlarını bir okun sivriliğ ile parçalayan, insanın hem etini kemiğni, hem ruhunu donduran bir tipi getirmişi. Hiç nöbetçi bırakılmamışı. Yüce ErmişKulesi'nin burçlarında duran biri nöbet yerinde donardı. Nöbetçiye ihtiyaç da yoktu. Bütün gün boyunca, güneşparladı-ğ sürece şvalyeler ovaya bakmışardı ama ejderha ordularının geri gelişyle ilgili hiç iz yoktu. Hava karardıktan sonra bile şvalyeler ufukta birkaç kamp ateş görebiliyordu. Bu kışgecesinde rüzgar, Kule'nin yıkıntıları arasında öldürülen ejderhaların çığıkları gibi dolanırken Solamniya Şvalyeleri ölülerini gömdü. Cesetler, Kule'nin altındaki mağramsı mezara taşndı. Burası çok uzun zaman önce Şvalyeliğn ölüleri için kullanılıyordu. Fakat bu asırlar önceydi; Huma ötedeki ovada şnlı ölümüne doğu giderken. Eğr kenderin merakı olmasaydı bu mezar bilinmeye-cekti. Bir zamanlar burasının güzel korunduğ ve iyi bakıldığ belliydi ama zaman, zamanın ötesindeki ölülere bile dokunmuşu. Taştabutların üzeri, incecik tozların kalın tabakalan altında kalmışı. Tozlar temizlendiğnde taşarın üzerine kazınmışolan yazılar okunamıyordu. Paladine Odası adı verilen mezarlık, Kule'nin yıkımının zarar veremeyeceğ kadar yerin derinliklerine kazılmış büyük dikdörtgen bir odaydı. Üzerinde Paladine'ın sembolü -ölümün ve yeniden doğşn kadim sembolü olan platin ejderha- bulunan iki koca demir kapıdan aşğya inen dar, uzun bir merdivenle iniliyordu buraya. Şvalyeler odayı aydınlatmak için meşleler getirerek, ufalanan taşduvarlardaki paslanmışdemirden meşle tutacaklarına yerleşirdiler. Eski ölülerin taştabutları odanın duvarları boyunca dizilmişi. Her birinin üzerinde demir bir plaka ölü şvalyenin ismini, ailesini ve ölüm tarihini belirtiyordu. Ortada, tabut dizileri arasından odanın başndaki mermer sunağ doğu bir aralık ilerliyordu. Paladine Odası'nın ortasındaki bu yere şvalyeler ölülerini yatırdılar .Tabut yapacak zaman yoktu. Hepsi ejderha ordularının geri döneceğni biliyordu. Şvalyeler, artık zamanlannı umursamayan-lar için evler yapacaklarına kalenin tahrip olmuşsurlarını tamirle geçirmeliydiler. Yoldaşarının naaşarını Paladine Odası'na ta��yıp uzun sıralar halinde soğk taşüzerine yatırdılar. Naaşar, ölüleri törenle sarmak için kullanılan kadim sargılarla örtülmüşerdi. Bunun için de zaman yoktu. Her ölü şvalyenin kılıcı göğüne konulmuş düşanın bazı eşası da -belki bir ok, eğilmişbir kalkan veya ejderhanın pençesi- ayak uçlarına bırakılmışı. Naaşarı meşlelerle aydınlatılmışbölüme taşndığnda şvalyeler toplandılar. Her adam kendi arkadaş, yoldaş veya kardeşnin yanında, ölüler arasında duruyordu. Sonunda her adamın kendi kalp atışarını duyabilecekleri kadar derin bir sessizliğn arasında, son üç naaşda getirildi. Sedyelerle taşnan naaşara vakur Şref Muhafızları eşik ediyordu. Bu tören, detayları Kurallar tarafından konulmuşolan süslerle donanmışgöz alıcı resmi bir cenaze töreni olmalıydı. Sunakta Büyük Usta, merasim zırhlarına bürünmüşduruyor olmalıydı. Yanında zırhı üzerine Paladine'ın ak cüppesini giymişYüce Ermişdurmalıydı. Burada da Yüce Hakim durmuş zırhının üzerine yargının kara'cüppesini örtmüşolmaydı. Sunağn kendisi güllere boğlmuşolmalıydı. Üzerine yalıçapkını, taç ve kılıcın altından amblemleri yerleşirilmeliydi.


Fakat burada, sunakta sadece zırhı yamulmuş kanlara bulanmışbir elf kızı duruyordu. Yanında ise baş kederle önüne eğlmişyaşı bir cüce ve yaramaz ifadeli yüzü hüzünle harap olmuşbir kender vardı. Sunaktaki tek gül, Sturm'ün kemerinde bulunan kara bir gül; tek süs ise pıhtılaşışkanla kapkara olmuşgümüşbir ej-derhamızrağydı. Muhafız alayı naaşarı odanın ön tarafına taşyarak büyük bir hürmetle üç arkadaşn önüne yatırdılar. Sağtarafta Lord Alfred MarKemn'in naaş yatıyordu; sakatlanmışbaşız cesedi merhametle beyaz ketene sarılmışı. Sol tarafta Lord Derek Crovvnguard uzanmışı; onun ceseti de, yüzünde ölümün dondurduğ korkunç sırıtış gizlemek için beyaz bir kumaşa örtülmüşü. Ortada Sturm Brightblade'in bedeni vardı. O beyaz bir örtüyle örtülmemişi. Babasının antika kılıcı göğünde, soğk ellerinde duruyordu. Paramparça olmuşgöğünde başa bir süs daha vardı; şvalyelerin hiç birinin tanıyamadığ bir nişn. Bu, Laurana'nın şvalyenin kanından oluşuşbirikintinin içinde bulduğ Yıldızziynetiydi. Ziynet karaydı; daha Laurana eline almışen parlaklığ solmaya başamışı. Daha sonra Yıldızziyneti'ni incelerken birçok şy açıklığ kavuşuşu aklında. Demek ki Silvanesti'deki rüyayı paylaşalarının nedeni buydu. Acaba Sturm gücünü fark etmişmiydi? Kendisi ve Alhana arasında meydana getirdiğ bağ biliyor muydu? Hayır, diye düşndü Laurana hüzünle, büyük bir ihtimalle bunlan hiç bilmemişi. İade ettiğ aşı da anlayamamışı her halde. Hiçbir insan anlayamazdı. Hüzünle, pırıltılı Yıldızziyneti'nin üzerinde durduğ kalbin, sonsuza kadar durduğnu biliyor olması gereken kara saçlı elf kadını, düşnerek ziyneti dikkatle Sturm'ün göğüne bıraktı. Şref Muhafızları geriye bir adım atarak beklemeye başadı. . Toplanan şvalyeler bir an başarını önlerine eğikten sonra Laura-na'ya bakmak için kaldırdılar. Bu, övgü dolu nutukların söyleneceğ, ölmüşolan şvalyelerin kahramanlıklarının tekrarlanacağ an olmalıydı. Fakat bir an için bütün duyulan, yaşı cücenin zırlayan hıçkırıkları ve Tasslehoff'un sessiz burun çekişeriydi. Laurana Sturm'ün huzur dolu yüzüne bakarak konuşmadı. Bir an için Sturm'ü kıskandı, onu şddetle kıskandı. O artık acıların ötesindeydi, elemin ötesindeydi, yalnızlığn ötesindeydi. Onun savaş savaşlmışı. O bir muzafferdi. Beni bıraktın! diye bağrdı Laurana şddetli bir ıstırapla. Beni kendi kendimle baş çıkmam için bıraktın! Önce Tanis, sonra Elis-tan, şmdi de sen. Yapamam! O kadar güçlü değlim! Gitmene izin veremem Sturm. Ölümün çok saçma, çok manasızdı! Bir hileydi, bir yalan! Gitmene izin vermeyeceğm. Böyle sessiz sessiz! Hiç hiddetlenmeden! Laurana başnı kaldırdı, gözleri meşle ışğnda parlıyordu. "Övgü dolu bir nutuk bekliyorsunuz," dedi, sesi en az mezar kadar soğktu. "Ölmüşolan bu adamların kahramanlıklarını öven bir nutuk. Ama böyle bir nutuk dinlemeyeceksiniz. Benden dinleyemeyeceksiniz!" Şvalyeler birbirlerine baktılar, yüzleri kararmışı. "Bu adamlar, Krynn daha gençken kurulmuşbir kardeşik altında birleşceklerine,


gururla, acı bir anlaşazlıkla öldüler. Gözleriniz Derek Crownguard'a çevriliyor, ama tek suçlanacak o değl. Sizlersiniz. Hepiniz! Güç için yapılan bu kayıtsız çekişede rolü olan hepiniz." Birkaç şvalye başnı eği; kimisinin utanç ve hiddetle beti benzi attı. Laurana hıçkırıklarıyla boğlur gibi oldu. Sonra Flint'in elinin kendi elini kavrayıp, onu teselli edercesine sıktığnı hissetti. Yutkunarak derin bir nefes aldı. "Sadece tek bir adam tüm bunların üzerindeydi. Burada bulunanlar arasında sadece tek bir adam her gününü Düstur'a göre yaşdı. Ve yaşdığ o günlerin çoğnda da bir şvalye değldi. Yada olması gereken yerde -resmi listeler üzerinde değl; ruhunda, kalbinde bir şvalyeydi." Arkasına uzanan Laurana kana bulanmışejderhamızrağnı sunaktan alarak başnın üzerinde kaldırdı. Mızrağ kaldırırken, morali de yükseldi. Karanlığn, etrafında asılı duran kanatları yok olmuşu. Sesini yükselttiğnde şvalyeler hayretle birbirlerine baktılar. Güzelliğ, doğakta olan bir bahar gününün güzelliğ gibi onları kutsadı. "Yarın buradan ayrılacağm," dedi Laurana yavaşa, aydınlık gözleri ejderhamızrağnın üzerindeydi. "Palanthas'a gideceğm. Bugünün öyküsünü de götüreceğm! Bu mızrağ ve ejderhalardan birinin başnı da götüreceğm. O uğrsuz kanlı kelleyi, muhteşm saraylarının merdivenlerine atacağm. Ejderhanın baş üzerinde durup beni dinlemelerini sağayacağm! Ve Palanthas dinleyecek! İinde bulundukları tehlikeyi görecekler! Sonra Sancrist'e, Ergoth'a ve bu dünya üzerinde o adi nefretlerini bir yana bırakıp da birleşmeyen insanların yaşdığ diğr yerlere gideceğm. Çünkü kendi içimizdeki kötülükleri -bu adamın yapmışolduğ gibi- fethede-mezsek, bizi yutma tehdidinde bulunan büyük kötülüğ hiç yenenleyiz!" Laurana başnı ve ellerini göğ çevirdi. "Paladine!" diye seslendi, sesi bir borazan sesi gibi gürlemişi. "Yüce ErmişKulesi'nde ölen bu soylu şvalyelerin ruhlarına eşik ederek sana geldik Paladine. Savaşa parçalanmışbu dünyada kalan bizlere de bu adamların ölümlerini şreflendiren aynı ruh soyluluğnu nasip et!" Gözyaşarı umursamazca ve denetimden çıkmışasına yanaklarından süzülürken Laurana gözlerini kapattı. Artık Sturm için üzülmüyordu. Hüznü kendi içindi, onun varlığnı özlemesinden, Tanis'e arkadaşnın ölümünü söylemek zorunda kalacak olmasından, bu dünyada yanında soylu arkadaş olmadan yaşmak zorunda kalacağndandı. Yavaşa mızrağ sunağn üzerine bıraktı. Sonra, Flint'in kolunu omzunda, Tasslehoff'un da nazik temasını elinde hisseredek bir an için önünde diz çöktü.


Sanki onun duasına bir cevapmışgibi, arkasından şvalyelerin yükselen, büyük ve kadim tanrı Paladine'a kendi dualarını ileten seslerini duydu. Bu adamı Huma'mn sinesine geri döndür: Güneşışğnda kaybolsun, Nefesin çevrildiğ havanın korosunda; Gökyüzünün sınırında onu kabul et. Vahş, tarafsız göklerin ardında Kurdun geçici meskenini, Yıldızların kışasında, kılıcın arzuladığ Bir hasret kemerinde, şrkı söyleyerek birleşiğmiz. Ona savaşının huzurunu bahşt. Bizim şrkı söylememizin, şrkının kendisinin üzerinde, Asırların barış bir günde birleşin O Paladine'ın gönlünde yaşsın. Ve gözünün son ferini Çağan yeniden yeniden sayarken Sözlerin ve çok sevilen ödünç toprakların Belirli ve kutsal bir yere koy. Savaşn boğcu bulutlarından azade Bir zamanlar bebekliğnde olduğ gibi, Uzun dünya önünde tüm parlaklığyla kabil Lord Huma kurtar onu. Yıldızların meşleleri üzerine Çocukluğn lekesiz haşetinin haritası çizildi; Aldatılmışve yavru ülkeden Lord Huma kurtar onu. Nefesinin son dalgalanması Çiçeklerin özü şrabı ebedileşirir; Son teslim olan Sevginin öncü kollarından Lord Huma kurtar onu. . Sakınan havaya sığn İen kılıcın kalbinden, Savaşarın savaşarından; Lord Huma kurtar onu. Kuzgunların rüylannın üzerinde Değşmin ötesinde bir istirahat denedi rüyaları ilk kez, Savaşve savaşn sonu için duyulan özlemin içinden, Lord Huma kurtar onu. Sadece atmaca hatırlar ölümü Geç kalmışbir ülkede; alacakaranlıktan Duyuların solmasından sana minnettarız, " Lord Huma kurtar onu. Sonra bırak gölgesi Huma 'ya yükselsin Ölümün bedeninden çıkarak, sökülerek kabuğndan; Senin hiçlik üzerindeki akıl mekanına, sana minnettarız, Lord Huma kurtar onu. Vahş, tarafsız göklerin ardında Kurdun geçici meskenini, Yıldızların kışasında, kılıcın arzuladığ Bir hasret kemerinde, şrkı söyleyerek birleşiğmiz. Bu adamı Huma 'nın sinesine geri döndür: Vahş, tarafsız göklerin ardında Ona savaşının huzurunu bahşt. Ve gözünün son ferini Savaşn boğcu bulutlarından azade Yıldızların meşleleri üzerine


Nefesinin son dalgalanması Sakınan havaya sığn Kuzgunların rüyalarının üzerinde Sadece atmaca hatırlar ölümü Sonra bırak gölgesi Huma 'ya yükselsin Vahş, tarafsız göklerin ardında. Şrkı sona erdi. Şvalyeler birer birer yavaşa, vakarla ölülere hürmetlerini belirtmek için ilerleyerek, her biri bir an için sunağn önünde diz çöktü. Sonra Solamniya Şvalyeleri Paladine Odası'mn terk ederek sabah şfak atmadan biraz dinlenmeye çalışak için soğk yataklarına döndüler. Laurana, Flint ve Tasslehoff arkadaşarının yanında tek başarına durdular; yürekleri dolu, birbirlerine sarılmışardı. Mezarın, her an odayı sıkı sıkı kapatmak için bekleyen Şref Muhafızlarının durduğ açık kapısından soğk bir rüzgar eserek ıslık çaldı.


"Kharan bea Reorx," dedi Flint cüce dilinde, titreyen yamru yumru elleriyle gözlerini silerek. "Dostlar Reorx'da buluşr." Torbasını karışırarak güzelce gül şklinde yontulmuşbir tahta parçası çıkardı. Kibarca bunu Sturm'ün göğü üzerine, Alhana'nın Yıl-dızziyneti'nin yanına bıraktı. "Hoşakal Sturm," dedi Tas acemice. "Senin tasvip edebileceğn... tek bir armağnım var. Ben...ben senin anlayabileceğni zannetmiyorum. Ama belki de anlıyorsundur. Belki de benden daha çok anlıyorsundur." Tasslehoff şvalyenin soğk eline minik beyaz bir tüy bıraktı. "Ouisalan elevas," diye fısıldadı Laurana elfçe. "Sevgimizin bağ sonsuza kadardır." Karanlıkta onu bir türlü bırakıp gidemeyen kız duraksadı. "Haydi Laurana," dedi Flint kibarca. "Veda ettik. Onu serbest bırakmamız gerek. Reorx onu bekliyor." Laurana geri çekildi. Üç arkadaşsessizce, arkalarına bakmadan mezardan yükselen dar merdivenleri tırmanarak sert kışgecesinin soğğna ve insana batan tipisine doğu sebatla yürüdü. Solamniya'nm donmuştopraklarının çok ötesinde, başa biri daha Sturm Brightblade'e veda ediyordu. Silvanesti, geçen aylarla değşemişi. Lorac'ın kabusu sona erdiğ ve naaş sevgili vatanının toprağ altında yattığ halde, topraklar hâlâ Lorac'ın o korkunç rüyalarını hatırlıyorlardı. Hava ölüm ve çürümüşük kokuyordu. Ağçlar bitmek tükenmek bilmeyen azapları içinde eğlip bükülüyorlardı. Şkilsiz hayvanlar ormanlarda dolanıyor, işence içindeki varlıklarına son vermenin yollarını arıyorlardı. Alhana Yıldızlar Kulesi'ndeki odasından bakarken bir değşm işretini boş boşna beklemişi. Griffönlar, onun da tahmin ettiğ gibi ejderha gider gitmez geri gelmişi. Silvanesti'yi terk edip Ergoth'daki halkı arasına gitmeye gerçekten niyeti vardı. Fakat griffonlar huzursuzluk verici bazı haberler taşmışardı: İsanlar ve elfler arasında savaşvardı. Alhana'nın bu haberi keder verici bulmasının nedeni bunun değşmin bir işreti, geçen ayların ıstırabının bir işreti olmasından-dı. Tanis ve diğrleriyle karşlaşadan önce elfler ile insanlar arasındaki savaş kabul edebilir, hatta belki de hoşkarşlardı. Fakat şmdi bunun dünyadaki kötü güçlerin bir iş olduğnu anlıyordu. Halkına geri dönmesi gerektiğni biliyordu. Belki bu çılgınlığ bir son verebilirdi. Fakat kendi kendine havanın seyahat için elverişi olmadığnı söyleyip duruyordu. Aslında ülkelerinin yıkımını, ölüm döşğndeki babasına elflerin -Karanlık Kraliçe ve onun buy-ruğndakiler ile yapılan savaşa insanlara yardım ettikten sonra geri gelerek yeniden herşyi inş edeceklerine dair verdiğ sözü anlattığ zaman, halkının yaşyacağ hayretten ve güvensizlikten çekiniyordu. Kazanırdı. Hiç kuşusu yoktu. Fakat Silvanesti'nin ötesindeki dünyanın kargaşsıyla yüzleşek için kendi sürgününün yalnızlığnı terk etmekten korkuyordu. Ve sevdiğ insanı görmekten de korkuyordu, buna özlem duyduğ halde. Soylu ve mağur yüzünü sık sık rüyalarında gördüğ, Yddızziynet aracılığyla ruhunu paylaşığ şvalyeyi görmekten korkuyordu. O bilmese de şrefini savunmak için yaptığ mücadelede yanındaydı. O bilmese de onun ıstırabını payralaşrak soylu ruhunun derinliklerini öğendi. Ona olan aşı her gün derinleşi, tıpkı onu sevmeye korkusunun büyüdüğ gibi.


O "yüzden Alhana durmadan ayrılışgününü erteleyip durdu. Ayrılacağm, diyordu kendi kendine, halkıma verebileceğm bir işrete -bir umut işretine- sahip olur olmaz. Yoksa geri gelmezler. Ümitsizlik içinde pes ederler. Birbirini izleyen günler boyunca penceresinden dışrıya baktı. Fakat hiç işret göremedi. Kışgeceleri uzadı. Karanlık koyulaşı. Bir akşm Alhana Yıldızlar Kulesi'nin burçları arasında yürüyordu. O sıralarda Solam-niya'da akşm üstüydü -başa bir Kule'deSturm Brightblade gök mavisi bir ejderha ve Kara Lady isimli bir Ejderha Yüceefendisi ile karşlaşışı. Aniden Alhana garip ve dehşt verici bir şyler hissetti -sanki dünya artık dönmüyordu. Paramparça eden bir acı bedenini parçalayıp sanki altındaki taş çarptı. Korku ve kederle hıçkırarak boynunda taşdığ Yıldızziyneti'ni kavradı ve ışğn titreşp ölüşnü seyretti. "Demek ki beklediğm işret buymuş" diye haykırdı acı acı, kararmışziyneti elinde tutup gökyüzüne doğu sallayarak. "Hiç umut yok! Ölümden ve yeisten başa bir şy yok!" Sivri taraflarını etine batacak şkilde ziyneti sıkı sıkı tutan Alhana karanlık içinde, tökezlene tökezlene önünü görmeden Kule'deki odasına gitti. Oradan bir kez daha ölmekte olan topraklara baktı.


Sonra hıçkırıklarla sarsılarak penceresindeki ahşp kepengi kapatarak kitledi. Bırak dünya nasıl isterse öyle olsun, dedi kendi kendine acıyla. Halkım kendi sonunu istediğnce yaşsın. Kötülük galip gelecek. Durdurabilmek için yapabileceğmiz hiçbir şy yok. Burada, babamın yanında öleceğm. O gece son bir kez daha topraklar üzerinde gezindi. Dikkat bile etmeden omuzlarına ince bir pelerin attı ve yamulmuşişence altındaki mezarın yanına yollandı. Elinde Yıldızziynet vardı. Kendini toprağn üzerine atan Alhana çıplak elleriyle deliler gibi kazmaya başadı; babasının mezarının donmuştopraklarını kısa bir süre sonra derisi yüzülerek kanamaya başayan elleriyle kazıyıp duruyordu. Umurunda değldi. Katlanması gönlündeki acıdan çok daha kolay olan acıyı severek karşlıyordu. Sonunda küçük bir delik kazdı. Kırmızı ay Lunatari gece göğne tırmanarak gümüşayın ışğnı kanla renklendirmişi. Alhana, sonunda gözyaşarından göremez hale gelinceye kadar Yıldızziy-neti'ne baktı durdu; sonra bunu kazdığ deliğ attı. Ağamayı kesmek için kendini zorladı. Yüzündeki yaşan silerek deliğ doldurmaya başadı. Sonra durdu. Elleri titredi. Tereddüt ederek uzanıp Yıldızziyneti üzerindeki toprakları temizledi; bir yandan da kederden delirip delirmemişolduğnu merak ediyordu. Hayır, ziynetten daha o bakarken gittikçe güçlenen cılız bir pırıltı geliyordu. Alhana pırıldayan ziyneti mezardan çıkardı. "Ama o öldü," dedi yavaşa, Solinari'nin gümüşışğda pırıldayan ziynete bakarken. "Ölümün onu ele geçirdiğni biliyorum. Hiçbir şy bunu değşiremez. Yine de, neden bu ışk..." Aniden gelen bir hışrtı sesi kadını şşrttı. Alhana, Lorac'ın mezarının üzerindeki şkilsiz korkunç ağcın, çıtırdıyan dallarını onu yakalamak için uzattığndan korkarak geri düşü. Ama ağca bakmışı ki ağcın dallarının, o işence altında kuruyan dallarının kurumayı bıraktığnı gördü. Bir an için kıpırdamadan durdular, sonra -bir ah ile- gökyüzüne doğu döndüler. Ağcın gövdesi doğularak, kabuğ yeniden pürüzsüz bir şkilde gümüşmehtapta parlamaya başadı. Ağçtan kan akmıyordu artık. Yapraklar bir kez daha damarlarından canlı öz sularının dolaşığnı hissettiler. 407 Alhana'nın nefesi kesildi. Sallanarak ayağ kalkıp etrafındaki topraklara baktı. Fakat değşn başa bir şy yoktu. Diğr ağçların hiç biri değşemişi -sadece bu, Lorac'ıri mezarının üzerindeki ağçta değşm vardı. Deliriyorum, diye düşndü. Korkarak yeniden babasının mezarının üzerinde yükselen ağca bakmak için döndü. Evet, bu değşişi. O bakarken güzelleşyordu. Alhana dikkatlice Yıldızziyneti'ni, kalbinin üzerindeki yerine astı. Sonra dönerek Kule'ye doğu yürüdü. Ergoth'a gitmeden önce yapılacak çok iş vardı. Ertesi sabah, güneşışnlarını Silvanesti'nin mutsuz topraklarına yollarken Alhana ormana doğu baktı. Hiçbir şy değşemişi. Hâlâ can çekişn ağçların üzerine zararlı yeşl bir pus asılı duruyordu. Elfler geri dönüp de değşirmek için çalışaya başamadan hiçbir şyin değşeyeceğni biliyordu. Lorac'ın mezarı üzerindeki ağç dışnda değşn bir şy olmamışı.


"Elveda Lorac," diye seslendi Alhana, "biz dönünceye kadar." Griffonunu çağrarak hayvanın güçlü sırtına tırmandı ve sertçe komut verdi. Griffon halkalar çizerek Silvanesti'nin hasta toprakları üzerinden tüylü kanatlarını gererek yükseldi. Alhana'dan gelen tek bir sözle başm batıya çevrerek Ergoth'a doğu uçmaya başadı. Aşğlarda Silvanesti'de tek bir ağcın güzelim yeşl yapraklan, etrafındaki ormanın kara harabesine tezat oluşuracak şkilde duruyordu. Kışrüzgarında salınıp, baharı bekleyerek kışn karanlığnı Lorac'ın mezarı üzerinden korumak istercesine dallarım uzatıyordu.