Page 1

1913 Sofya

Yıl: 5

Aylık Siyasi Aktüel Gazete

Sayı: 44

Eylül - Ekim 2009

Bilgi Ordusu Bizim Ordumuz Bilip Öğretmek Bizim Borcumuz.

Fiyatı: 1 TL

Amerika’daki Türk Diasporası Türkiye’nin bölgede daha güçlü olması için ciddi projeler üzerinde durulduğunu

Azerbaycan Amerikan Konseyi (AAC) ile Azerbaycan-Amerikan Toplumu’nun (ASA) organize ettiği “Pax Turcica” adlı konferans New York’ta, Columbia Üniversitesi’nde gerçekleşti. Programı, Columbia Üniversitesi Enerji Fakültesi, TürkAmerikan Koalisyonu (TCA), Özbek İnsiyatif ile

Türk Silahlı Kuvvetleri görevinin başındadır

Türk-Amerkan Birliği Assemblesi de (ATAA) destekleyici oldu. Ali Çınar: “Elimizi Taşın Altına Koymalıyız” Yurt Dışında Yaşayan Vatandaşlar Danışma Kurulu Üyesi Ali Çınar konferansta yaptığı konuşmada ABD’de yaşayan Türk Diasporası hakkında detaylı bilgiler verdi. Çınar, Türk kelimesinin, Türk Dünyası içinde 1000 yıldan önce tanımlandığını ve Amerika’ya ilk Türklerin 1880 yılında geldiklerini anlattı. Türk Dünyasındaki toplam nüfusun 300 milyon olduğunu hatırlatan Çınar, ABD’de yaşan 1 milyon üzerinde Türk soydaşı olduğunu söyledi. ABD’deki lobi çalışmalarının yetersiz kaldığını belirten Çınar, birlik ve beraberlik içinde, her soydaşımızın elini taşın altına koyması gerektiğini belirtti. ABD nüfus raporlarında yer alan etnik grup hanesine Türk kelimesinin konulması için çalışmalara California’daki grup ile başlandığını belirten Çınar,

Mezarlığı yok etti şehide dokunmadı Şehit mezarına sel zarar veremedi...

İnsanlarımız Siyaset ve terör Ağalarından kurtarılmalı

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, “Özellikle bu bölgedeki insanlarımız, vatandaşlarımız, Doğu Anadolu dahil olmak üzere ağalardan çekti. Bugün bu noktalardaysak, altında yatan temel nedenlerin bir tanesi bu. Bu zamanın ağalarından çeken insanlarımız, siyaset ağalarından, terör ağalarından muzdarip. Esas temel sorunlardan bir tanesi de bu halkımızı siyaset ağalarından, terör ağalarından kurtarılması” dedi. Orgeneral Başbuğ, Mardin’in Nusaybin ilçesindeki Sınırtepe Karakolu’nu ziyaret ettikten sonra açıklamalarda bulundu. Türk milletinin bazı şeyleri çok çabuk unuttuğunu ifade eden Orgeneral Başbuğ, şunları kaydetti: devamı; Sayfa 4’de

Birlik ve Barış

bu çalışmanın gerçek Türk soydaş sayımızın ve gücümüzü ortaya çıkacağını söyledi. Program organizatörlerinden Javid Hüseyinov da konferansın Columbia Üniversitesi’nde yapılmasından dolayı mutluluk duyduğunu belirterek, gelecek konferansın California’da gerçekleşeceğini söyledi. Birlikteliğin önemine değinen Hüseyinov, güçlü olmak için çok çalışmalıyız dedi. Azerbaycan Büyükelçisi Yaşhar Aliyev, Pax Turcica’nin çok önemli bir girişim olduğunu belirterek, organizasyonu yapanları kutladı. Dil bilimi, kültürel kimlik ve tarih üzerine konuşmaların yapıldığı programda, Wisconsin-Madison Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Uli Şamiloğlu, “Türk Dünyasında ortak bir devlet olmadığından, ortak bir dilin de kullanılamayacağını kimsenin emri-vaki edemeyeceğini” savundu. devamı; Sayfa 2’de

İlçesi’nde şehit düşen 1974 doğumlu Jandarma Çavuş Ercan Coşkun’a ait olan mezarın başındaki Türk bayrağı bile selden etkilenmedi.

Geçtiğimiz çarşamba günü şiddetli yağmur sonrası oluşan sel, Balıkesir’in Gönen İlçesi’ne bağlı Dereköy Beldesi’nde mezarlığın yok olmasına neden oldu. Selin yıktığı köy mezarlığında sadece bir mezar sağlam kaldı. 1995 yılında Hakkâri’nin Çukurca

Eyüp Mehter Takımımıza Amerikalılar Bayıldı

Leke Bile Yok Şehit babası Ethem Ruhi Coşkun, “Sel, kocaman blokları, ağaçları söküp götürdü. Şehit mezarı ve bayrak buradaydı. Aldım bayrağı yıkadım yerine koydum. Mezarın mermerini de sildim” dedi. Şehidin annesinin mezar taşını dere kenarında bulduklarını söyleyen köyün eski bekçisi Esat Engin ise “Gördüğünüz gibi bu mezarlar böyle bahçe kısmına doğru gelmiş. Mezar taşları sağa sola saçılmış. Fakat Allah’ın hikmeti ki, Ercan kardeşimizin mezarı bayrağına varıncaya kadar duruyor. Allah tarafından kardeşimize bir şey gelmiş ki, kabri sapsağlam kalmış. Mezar taşında dahi bir leke yok. Bu olayı duyan vatandaşlar köye bakmaya geliyor” diye konuştu.

Dobruca, doğudum yer Verka Siderova - Halk şarkıcısı

Eyüp Belediye Başkanı ve Mehter Takımı’na teşekkür plaketi verildi

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği Genel Başkanı

Prof. Dr. Hayati Durmaz

Yeni Bulgaristan Hükümetinin kültür bakanı Vejdi Raşidtov oldu. Topluluğumuz bu olguya hazır değildi. Birçoğumuzun onun yaratıcılığı ve kişiliği hakkında bilgisi yok. Fakat şimdi ağzı olan konuşuyor. Kendisini bende yeterince tanımıyorum, hatta kendisiyle hiç görüşmedim. Bildiğim kadarıyla iyi heykeltıraştır. Sözünün eri ve dik duruşlu Bulgaristan vatadaşı bir Türk’tür. Kırcaali doğumlu ve en büyük ses sanatçımızın evladıdır. devamı; sayfa 2’de

Bir varmış bir yokmuş, kalbur zaman içinde Rodoplar diyarında Çorbacılar Sultanlığı varmış. Hükümdarı da şaşkın Şukran Sultan imiş. Emir kullarının gızanları bir gün internet kafede isyan çıkarmışlar. Mausleri ellerinde haykırmaya başlamışlar. “Anadilimizi okumak isteruk! İsteruk! İsteruk! “ Saray tarafından derhal hemen e.posta ile Şukran Sultan bir ferman göndermiş; “Anadile gerek yok, size Rumca gerek. Hem de haftada dört saat okunacak!” O gün bu gün derken gızancıklar Anadilin ne olduğunu halen merak ederler. Bu dil yenilir mi içilir mi yutulur mu? Kalimera! Günaydın! Rafet Çelebi

UNESCO’da ilk kadın Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO’nun genel direktörlük seçimini Bulgaristanlı İrina Bokova kazandı. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü Unesco’nun genel direktörlük seçimini Bulgaristanlı aday İrina Bokova kazandı. 5. Turda, Bulgaristanlı Bokova, Mısırlı aday Faruk Hüsnü’ye karşı üstünlük sağladı. İrina Bokova 31 oy alırken, Faruk Hüsnü 27 oy aldı. devamı; sayfa 13’de

Tüm Dünya Türktür! Chicago Türk Dünyası Festivali; Türkiye Kırgızistan Türkmenistan Kazakistan Azerbaycan Bosna Hersek Makedonya ve Özbekistan’ın katılımıyla bu yıl üçüncüsü düzenlenen Türk Dünyası Festivali, muhteşem gösteriler zincirine ev sahipliği yaptı. Festivale katılmak üzere ABD’ye giden Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu ve Mehter Takımı, Amerikalılara mehteri ve Türk kültürünü tanıttı. devamı; sayfa 6’da

Dobruca, taze ekmek kokusu... Dobruca, doğduğum yer... Orada büyüdüm ben, gelenekleri, oyunları, şarkılarıyla. Acı günler de gördüm, sevinçli günler de... Benim köyüm Karabokluka, Bulgarlar ile Türkler’in berbaberlik içinde mutlu bir şekilde yaşadıkları bir yerdi. Orada kurulu toplumsal uyum ve huzuru tek bozan biz köyün yaramaz çocuklarıydık. Ancak annelerimiz bizimle nasıl başedileceğini iyi bilirlerdi; birkaç tokat sorunu çözerdi. devamı; sayfa 3’de

Balkanlar Ezan Sesleriyle Yankılandı

Tıbbi İstihbarat

5’te

8’de 9’da

Bulgaristan’da Türk Basını

11’de

Duvarların Yıkılışı

12’de

Almanya’da 5 Türk Mecliste

14’te

Türk Tarihi Alt-üst

15’te

Dünyanın ilk diskoteği

15’te

Kosova’da toplu mezar

15’te


2

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Türk Askerleri Hollywood Filmine ilham Verdi Türk askerinin üstün gücü, zorluklarla mücadelesi ve yılmayan savaşcı ruhu ¾ Mumya, Mumya’nın Dönüşü gibi yüksek bütçeli filmlerden tanıdığımız yönetmen Stephen Sommers, yine yüksek bütçeli bir filmde, 170 milyon dolarlık bütçeli G.I.JOE: Kobra’nın Yükselişi’nde, Türk askerlerinden ilham aldı. Türk askerinin üstün gücü, zorluklarla mücadelesi ve yılmayan savaşcı ruhu, dünyaya nam saldı salmasına ama bu yetmedi, şimdi de Hollywood’un milyon dolarlık filmlerine ilham kaynağı oldu.

Adını bir zamanların çizgi romanından alan G.I.JOE, yeni filminde sinemaseverleri bambaşka bir dünyaya götürüyor.: Transformers’daki ortak çalışmaları ile dünya çapında bir gişe başarısı sağlayan Paramount Pictures ve Harbro, macera aksiyon filmi G.I.JOE: Kobra’nın Yükselişi’nde, seyircinin daha önce görmediği bir dünya yaratıyor. Next generation-Gelecek nesil kıyafetlerin kullanıldığı bu dünyanın en büyük silahı ise, herşeyi yiyebilen ve akıl almaz objelere dönüşebilen nano böcekler.. Yönetmen Stephen Sommers’in yakın arkadaşı olan ve Mumya, Mumya’nın Dönüşü’nde oynayan ünlü aktör   Adewale Akinnuoye-Agbaje, Sommers’in ününü duyduğu Türk askerlerinin yenilmez cesaretinin etkisinde kaldığını itiraf etti. Çocukluğundan beri James Bond

filmlerinin hayranı olan Stephen Sommers’in yönetmenliğini yaptığı filmin Londra galasında biraraya geldiğimiz oyuncu Agbaje, şimdilerde Hollywood’da yaygın olan Türkiye tatillerinden de bahsetti. Hollywood yıldızlarının ya film çekimi ya festival ya da tatil için Türkiye’ye geldiğini söyleyen ünlü oyuncu, sıra bende dedi. Filmine çok güvenen yönetmen Stephen Sommers, sinemaseverleri, bambaşka bir dünyaya götüreceklerini belirtip G.I.JOE için şunları söyledi: ‘ Kobra’nın Yükselişi’nde seyircinin daha önce hiçbir filmde görmediği bir şey yapmak istedim. Yani eşi benzeri olmayan bir konsept. Sonra, aktif hale dönüşünce her şeyi yiyebilen çok etkili savaş silahları olacak nano böcek konsepti doğdu. Daha önceki yıllarda sinematografi açısından Eiffel Kulesi’ni yerle bir etmek mümkün değildi. Artık, teknoloji sayesinde yönetmenlerinde elindeki imkanlar değişti. Bu da gerçekten etkileyici. Mumya ve Mumya’nın Dönüşü’nden sonra bu hikayeden de çok etkilendim. Aslında çizgi roman tarzında yazılan G.I.JOE’nun en sevdiğim yanı karakterlerin birbirinden farklı olması ve hiçbir karakterin ölmemesi. Yani başka hikayelerdeki gibi merkez 2-3 karaktere bağlı kalmıyorsunuz. Hepsi birbirinden renkli karakterlerin hikayeleri, kullandıkları silahlar çok farklı. Seyirci bunu çok sevecek’. Seçkin ajanlardan oluşan G.I.JOE savaşcıları Mısır’ın

“Rus Ordusu Türkiye’de” Sergi Açtı

Rusya’nın St.Petersburg kentinde “RusyaGelibolu: 1920-1923 yıllarında Rus Ordusu Türkiye’de” başlıklı sergi açıldı. St.Petersburg Üniversitesi binasında açılan ve Gener A.Kutepova Uluslararası Hayırsever Vakfı tarafından organize edilen sergide 1920-23 yıllarında Türkiye’deki Gelibolu’ya yerleşen Rus Beyaz Ordusu birliklerine ait fotoğraf ve belgeler, dergi ve gazete ma-

Birlik ve Barış Bir Türk’ün Bulgaristan’da kültür bakanı olması, kanımca, büyük bir tarihi, kültürel ve siyasi olaydır. Olayı ilginç kılan taraf ise Vejdi Raşidov’u Bulgarların kabullenmesi. Hatta sahte “Hücumculardan” bile hala çıt yok… Karşılarında saygın bir kişilik görüyorlar. Ve atacağı adımları bekliyorlar. Daha çok onu Ahmet Doğan’a karşı kışkırtıyorlar. HÖH Liderinin arkasında ise Vejdi Raşidov’un düşmanları yok… Şimdilik Vejdi Raşidov’u aydın ve entelektüel Türkler takdir ediyor. Çoğunluk kendisini kabullenemiyor, çünkü bakanın Ahmet Doğan’a karşı çıkışlarını gözlemliyoruz. “Gerb’te” “HÖH”e karşı umarız ki, bakanımızın icraatları bizleri utandırmaz. Vejdi Beyi zor günler bekliyor. Yeni oluşan hükümette onun karşısındaki koltukta Bulgar nasyonalistlerinin ideoloklarından birisi olan Bojidor Dimitrov oturuyor. 2 bakanın görüşleri farklı, dünyaları farklı arbitir konumundaki Boyko’nun tavrı ne olacak? Unutmamak gerekiyor ki Vejdi Raşidov Bulgaristan Cumhuriyet’inin bir bakanıdır, görevi boyunca yalnız soydaşları için çalışamaz. Temennimiz, bizleri unutmasın yeter. Gönül ister ki, Bulgaristan vatandaşları arasında birlik ve barış sağlansın. Unutmasınlar ki, onların arkasından Avrupa Birliği yolunda yol katletmeye hazırlanan 80 milyonluk gecikmiş bir “Oriyent Ekspres”i geliyor…

kaleleri, belgesel filmler yer aldı. Serginin açılışına St.Petersburg Belediyesi Kültür Komisyonu, ayrıca da Türkiye, Bulgaristan ve Ukrayna yetkilileri de yardımcı oldu. Çanakkale’nin Gelibolu ilçesinde ölen Rus askerlerin geçen yıl anısına anıt da dikilmişti. 1920 yılların başlarında Rusya’da Beyaz ve Kızıl Ordu arasındaki iç savaş nedeniyle 150 bin Beyaz Rus askeri Karadeniz üzerinden 26 gemi ile Türkiye’ye kaçmıştı. Bunların çoğu üst düzey komutanlar idi. Bitkinlik ve yokluk içinde Gelibolu’da yaşayan askerler arasında salgın hastalıklar baş gösterdi. Burada 342 Rus askerinin hayatını kaybettiği kaydediliyor. 1923 yılından sonra burada yaşayan Rus askerler Balkanlar üzerinden Avrupa’ya gitmişti. 16 Temmuz 1921 yılında Gelibolu’da ölen askerlerin anısına Rus mezarlığında ilk anıt açılmıştı. 1949 yılında yaşanan deprem anıtın yıkılmasına neden oldu. 1990’lı yılların ortalarında Rusya’da Vladimir Lobitsin adlı gazeteci anıtın tekrar açılması konusunu gündeme getirmişti. Türkiye-Rusya arasında gelişen ilişkilerin sonunda Gelibolu’da Rus anıtının açılışı gerçekleştirildi.

Amerikan ikonu meğer Kırım Türkü’ymüs Rocky ve Rambo filmlerinde Rusları perişan eden karakterleri oynayan Amerikalı aktör Sylvester Stallone’nin Kırım soyundan geldiği ortaya çıktı. Filmlerde, Vietnam savaşı gazisi Rambo’nun, Afganistan’da komünist Rus güçlerine karşı tek başına zafer kazandığını, Rocky Bilbao’nun da Ivan Drago adlı Rus boksörü ringde perişan ettiğini hatırlatan İngiliz Daily Mail Gazetesi, şimdi Stallone’nin Ruslara bir özür borçlu olduğunu öne sürdü. Gazeteye göre, Hollywood biyografilerinde İtalyan-Amerikan olduğu belirtilen Stallone’nin bizzat kendisi, filmlerinde tasvir edilen “şer imparatorluğu”nun soyundan geliyor. ABD’ye iltica etmiş Daily Mail’in haberine göre Sylvester Stallone’nin annesi Jackie, aile ağacının köklerini araştırarak Rusya’da nasıl bulduğunu anlattı. Babaannesi Rose’un 19. yüzyılda kaçıp Amerika’ya iltica eden biri olduğunu keşfeden Jackie, Gorbaçov’un şahsi yardımıyla ve KGB’nin desteğiyle gittiği Ukrayna’nın Odessa şehrinde bir akrabalarını bulmuş. Girayhanların, Cengizhanların soyunundan olduğu zaten belli olan yakışıklı aktörü yakın zamanda Roki-5 Flminde hep birlikte seyredeceğiz.

çöllerinden, Kuzey Kutbu’nun buzullarının altındaki sulara, Paris’in kalabalık sokaklarına varana kadar dünyanın dört bir yanında en gelişmiş casusluk ve askeri ekipmanları kullanarak kötülerle mücadele ediyor. Bu mücadelede kimler yok ki. Dennis Quaid, Adewale AkinnuoyeAgbaje, Channing Tatum, Malon Wayens’in yanı sıra  İngiliz asıllı aktris Sienna Miller, Rachel Nichols ve podyumlardan tanıdığımız bir başka güzel Karolina Kurkova, usta birer ajan rolünde. Next Generation-Gelecek Nesil kıyafetler hayal değil G.I.JOE: Kobra’nın Yükselişi filminin tüm teknolojik dünyasının en ilgi çeken yanlarından biri de kuşkusuz Next Generation tasarımlar. Filmin Kostüm Tasarımcısı Ellen Mirojnick,  James Bond filmini ilk defa seyrediyormuşsunuz gibi bir etki yapmak istedik. Birisi elinize10 yıl önce iPhone verse kimse inanmazdı. İşte bu kaygıdan yola çıkarak askeri kıyafetleri inceledik ve teknolojiyle nasıl birleştirebiliriz’ diye düşündük diyor. G.I.JOE’nun  unutulmaz, akıllı kreasyonları yani  kullanıcıya metrelerce yükseklikten atlama kolaylığı sağlayan, bedeninizi sardığı andan itibaren sizi adeta koruyan bu ilginç kıyafetler de böyle doğmuş. Delta-6 Accelerator Suit isimli ikonik kıyafetler, birbirinden seçkin ajanların hayatda kalmasını da sağlıyor. Kimbilir, belki gelecekte askerlerin bu tür kıyafetler içinde olduğunu da göreceğiz.

ABD’deki Türk Diasporası

Türkiye’nin bölgede daha güçlü olması için ciddi projeler üzerinde durulduğunu Harvard Üniversitesi’nden Y. Doç. Dr. Umut Üzer konuşmasında Ziya Gökalp ve Hüseyin Nihal Atsız’ın milliyetçilik anlayışlarını ve Türk Dünyasına bakışları üzerinde durdu. Üzer, konuşmasında Türk milliyetçiliğinin iki ideoloğunun da Türk dünyasıyla siyasi ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesinden yana olduklarını belirterek, Ziya Gökalp’in Türk milliyetçiliğine bakışında kültür vurgusu ön plandayken, Atsız’ın fikriyatında etnik kimliğin daha güçlü bir şekilde yer aldığını dile getirdi. Arizona Devlet Üniversitesi’nden Nurhayat Bilge ise Ahıska Türklerinin geçmişi ve dünyadaki konumu ile ilgili çarpıcı bilgiler verdi. Programa katılan diğer konuşmacılar tarafından Türkiye’nın enerji kaynaklarına yakınlığı ve bunların Batı devletlerine ulaştırılmasında Anadolu’nun en güvenli geçiş üssü olduğu vurguladılar. NABUCCO enerji nakil hattının çok önemli proje olduğu konferansın konuşmacıları tarafından vurgulanırken bunun hayata geçirilmesi ile Rusya’nın doğalgaz pazarındaki tekelinin de kırılacağı kaydedildi. Washington Büyükelçiliği’nden Tuncay Babalı da Türkiye’nin bölgede daha güçlü olması için ciddi projeler üzerinde çalışıldığı ve Türkiye’nin enerji nakil üssü olması ile Kars-Tiflis-Bakü demiryolu ağının gelişeceğini kaydetti. Utah Üniversitesi’nden Dr. Hakan Yavuz ise Türk kimliğinin uluslarası politikalar içindeki yeri ve stratejik çıkarları konusunda bir konuşma yaptı. Eğitimin önemine dikkat çeken Yavuz, Türk kimliğinin güçlendiğini belirtti. America Turkic Network Başkanı Adil Baguirov ise Türk Dünyasının Turkic Network içinde daha güçlü olacağını belirterek, e-mail kampanyaları ile politikacılara sözde Ermeni soykırımı dâhil olmak üzere önemli çalışmalar yaptıklarını söyledi. Ayrıca, Türkica adlı sosyal içerikli bir site kurduklarını ve amaçlarının Türk Dünyasındaki gençleri bu platformda toplamak olduğunu söyledi.

Bakış Açısı

Abdullah Hacıfettahoğlu

BAŞLARKEN Bizleri yoktan var eden Yüce Yaradan’ın selamı ile selamlıyor, O’nun rahmeti ve bereketinin O’na inanan tüm insanların üzerinden eksik olmamasını temenni ediyorum. Rabbimiz bizleri sadece kendisine kulluk etmemiz için yarattığı gibi aynı zamanda da tüm insanlığa iyilik ve dürüstlükle davranmamız için Dünya’ya göndermiştir. Bu zamana kadar gelmiş bütün Peygamber ve Nebiler insanlara sevgiyi, dürüstlüğü, yardım etmeyi emretmiştir. Ne zaman ki bizler Allah (c.c.)’ın bizden istemiş olduğu ibadetlerin yanı sıra, çevremizdeki insanlara karşı sevgi, saygı, yardımlaşma ve dürüstçe davrandıkça bizlere yardım etmiş bizleri yüceltmiştir. Ne zamanki Allah (c.c.)’ın emirlerini sadece ibadet olarak algılayıp, diğer emirlerini askıya alınca; yani çevremize karşı sevgi, saygı, yardımlaşma ve dürüstlüğü kesip bencilleşince Rabbimizde bizleri rezil etmiş ve sıkıntılar çekmemize sebepler yaratmıştır. Eğer tekrar Allah (c.c.)’ın bizlerin üzerinde rahmet ve merhametinin yoğun bir şekilde oluşmasını istiyorsak; çevremize karşı “sevgiyi, saygıyı, dürüstlük ve yardımlaşmayı” yaymamız lazım. Bunu eğer becerebilirsek o zaman Allah (c.c.) da bizlere yardım edecek ve tekrar o ihtişamlı günlerimize döneceğiz. Bunun en güzel örneklerini Türk ve İslâm tarihinde görüyoruz. Tarihimizi mantıklı bir şekilde incelediğimizde tablo bütün ihtişamıyla görünüyor. İlk örneğimizi İslâm tarihinden verelim. Bütün Dünya’nın Efendisi Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) zamanında Müslümanlar o derece yardımlaşıyorlardı ki, neredeyse birbirleriyle yarışıyorlardı. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadisi şerifinde “Komşusu açken, tok yatan bizden değildir”, “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi bir başkasına yapmayınız” ve “Bütün Müminler kardeştir, kardeşine yardım etmeyen kimseye yardım etmez” buyurmuşlardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisine bir şey ikram edildiği zaman öncelikle ondan ilk önce kendisinden daha ihtiyaçlı durumda olan birisi varsa ona gönderirdi. Bazen öyle olurdu ki kendisine ikram edilen şeyden kendisine bile kalmazdı. Bunu gören sahabelerde aynı şekilde davranırdı. Onların bu şekilde yardımlaşmaları ve birbirlerine sevgi ve hürmet göstermeleri sebebiyle Allah (c.c.) onları Dünya’nın hükümdarı haline getirdi. Ne zamanki bu özelliklerinden vazgeçtiler, o zaman da Allah (c.c.) onların üzerine sıkıntı ve dertleri fazlaca verdi. İkinci örneğimizi de Türk tarihinden verebiliriz. Osmanlı Devleti ilk kurulduğu yıllar olan 1299-1683 tarihleri arasında yardımlaşma, sevgi, saygı ve adalet o kadar ileri derecedeydi ki, diğer tüm insanlık bundan nasiplenmek için Osmanlı’nın kendi ülkelerine gelmesi için adeta yalvarır durumda idiler. Fakat onlarda ne zaman bu özelliklerinde bencilleşmeye başladılar, Allah (c.c.) onları da rezil ve zelil duruma düşürdü. Osmanlı Devleti’nin o yıllarından çok örnek verebiliriz. Ama sadece yardımlaşma konusunda örnek vermek istiyorum. Osmanlı’nın o ihtişamlı yıllarında insanlar yardımlaşma da o kadar yarışırlardı ki, bazen zekat ve fitre verebilecek insan bulamazlardı. Bu sebeple bazı yerleşim yerlerinde “dibek taşı” veya “savm taşı” denilen taşlar bulunurdu. Zekat veya fitre verecek kimseler eğer verebilecek kimse bulamazlarsa zekat ve fitrelerini bu taşların oyuklarına bırakırlar, ihtiyaç sahipleri de buradan sadece ihtiyaçları kadarını alırlar, fazlasına dokunmazlardı. Ama ne zaman ki bizler bencilliğe düşüp, sadece kendimizi düşünmeye başlayınca bu dibek taşlarında artık para kalmaz oldu ve zamanla bu taşlarda yerlerinden sökülüp atıldı. Lütfen birbirimizi sadece Allah (c.c.) için sevelim, sayalım ve her zaman kendimizden zor durumda olan insanlara yardım elimizi uzatmaktan çekinmeyelim. Sadece ibadet etmekle Allah (c.c.)’a yaklaşmış olmayız. Çünkü yarın kıyamette Rabbimiz bizleri sorguya çekerken soracağı şu soru çok önemlidir. “Ey kulum! Dünya da benim için ne yaptın?” “Namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim, hacca gittim, cami yaptırdım, Kur’an okudum.” gibi her cümlemize Allah (c.c.) şöyle cevap verecektir. “Onlar senin vazifelerindi. Benim için ne yaptın?” İşte o zaman verecek cevap bulamayacağız ve elimiz, ayağımız birbirine karışacak ve karşısında titreyeceğiz. O yüzden diyorum ki; Lütfen Allah (c.c.) için birbirimizi sevelim. Allah (c.c.) için birbirimize saygı gösterelim. Allah (c.c.) için düşkün ve muhtaçlara yardım edelim. Allah (c.c.) için hastaları ziyaret edelim. Allah (c.c.) için yetim ve öksüzleri sevelim; onları koruyup kollayalım. Allah (c.c.) için yaşlılara hürmet, küçüklerimize muhabbet besleyelim. Eğer buları yapabilirsek Allah (c.c.) bizlere rahmet ve merhamet edecektir. Bizleri kendi koruması altına alacak ve bizleri o ihtişamlı günlerimize ulaştıracaktır. Selam ve dua ile…


Bulgaristan Türklerinin Sesi

Dobruca, Doğduğum yer

Sonunda biz yine eğlenceye dalardık, ailelerimiz arasındaki dostluk bağı daha bir güçlenirdi. Biz gerçekten paylaşım ve beraberlik ruhu içinde yaşardık. Dini bayramlarımızı, düğünlerimizi paylaşırdık. O kadar çok baklava ve pilav yedik ki! Bir o kadar da şarkı söyleyip oynadık! Horo oynayıp şarkı söylediğimiz özel bir yerimiz vardı sokağın köşesinde. İşte oradan geliyor benim repertuarım. Annem ve anneannemden öğrendim türküleri. Çocukken pek de boş vaktimin olduğu söylenemez. Annem halı dokuma işinde çalışırdı. Tüm günü dokuma tezgahının başında geçerdi. Ben de anneannemle birlikte yün hazırlardım annem için. Oyun oynamaya hep vaktim oldu da doya doya türkü söylemeye pek vakit yaratamadım. Gitgide büyüyen bir arzuydu türkü söylemek içimde. Hem yalnızaca söylemek yetmezdi. Ta uzaklardan duyulsun isterdim sesim. Bunun için ya çatıya çıkardım ya da amcam Zhendo’nun ceviz ağacına. Ayaklarımı dallardan aşağı sallarken söylerdim türkülerimi. Sonra büyüyüp çalışmaya başladığımda işyerinde sürdürdüm türkü söylemeyi. Ve Philip Kutev beni bir yarışmada keşfedip Devlet Topluluğu’na çağırıncaya değin bu böyle sürdü. Kutev beni şarkıcı yaptı orada. Yaptı diyorum çünkü herkesin kalbine dokunarak şarkı söyleyebilmek gerçekten büyük emek istiyor. Onun topluluğunda anladım ki türküler bana onları nasıl söylemem gerektiğini öğretiyor. Sevgili dostlarım, Herkes doğduğu yeri sever ve bu çok doğal bir duygu. Ben bu duyguyu türkülerle bağdaştırdım hep. Tüm yaşamımı türkülerin ruhu ve ezgileriyle yaşadım. Benim için türkülerle yaşamak yaşam pınarından yaşam veren su içmek gibi. Sizlerin de bu deneyimi tatmanızı dilerim. Bir pınardan su içmek istiyorsanız unutmayın yere diz çöküp eğilmeniz gerekir. Yoksa nasıl içebilirsiniz o sudan? Tüm sevgimle,

Forbes milyarderler listesinde 35 Türk New YorkForbes dergisi tarafından yayınlanan dünya milyarderler listesinde bu yıl 35 Türk yeraldı. Listenin başında 4.3 milyar dolarla Mehmet Emin Karamehmet, 4.1 milyar dolarla Şarık Tara, 4 milyar dolarla Hüsnü Özyeğin, 2.3 milyar dolarla Nazif Zorlu bulunuyor. Listenin sonlarında ise Doğan ve Sabancı ailsenin çocuklarının evlenmesinden oluşan ailelerin birer milyar dolarla yer aldıkları görülüyor. Rahmi Koç 2.1 Milyar dolar Aydın Doğan ve Ferit Şahenk ise 2 şer milyar dolara sahip oldukları gösteriliyor. Forbes milyarderler listesi açıklamalarında Amerikalı milyarderlerin ekonomik krizden milyar dolarlar kaybederek zararla çıktıkları vurgulanıyor. 01.Ekim.2009

ABD Türk Nufusunu belirleyecek Washington- Kısa adı ATAA olan Türk Amerikan dernekleri Asamblesi, Amerikan Sayım dairesi ile yaptığı işbirliği çerçevesinde Amerika’da yaşayan Türklerin sayım sırasında miktarını belirleyecek. Hazırlanan kampanya ile Mart 2010 tarihinde yapılacak sayım sırasında Türklerin evlerine gönderilen sayım formlarına beyaz yerine Türk yazmaları istenecek. Bu konuda hazırlanacak olan reklam filmleri ve kampanya ile ABD’de Türklerin nerelerde yoğunlaştığı sayılarının ne kadar olduğu da tesbit edilebilecek. Bu konuda ABD Nufus sayım idaresi ATAA’dan yardım istedi.

3

Türkiye havadan para kazanacak

Türkiye’nin 13 bin megavatlık harekete geçirilebilir rüzgar enerjisi olduğunu, 3- 4 yıl içerisinde bu enerjinin kullanılmaya başlanacağını. Türkiye nin bu sayede havadan para kazanacağını belirten Bakan Yıldız, mevcut tüm yer altı ve yer üstü kaynaklarını ülkeye kazandırabilmek için bakanlık nezdinde çalışmaların sürdüğünü açıkladı. Rüzgar, su ve maden kaynaklarını makul şartlarda özel sektörle paylaşarak Türkiye nin yararına kullanmaya açacaklarını aktaran Yıldız, bu kaynaklar içerisinde en fazla rüzgar enerjisi üzerinde durduklarını söyledi. Türkiye de yaklaşık 13 bin megavatlık harekete geçirilebilir halde rüzgar enerjisi bulunduğunu

bildiren Yıldız, bu kaynağın harekete geçirilmesi halinde ülkenin enerji alanında önemli kazanımlara sahip olacağını vurguladı. Nükleer enerji konusunda değinen Bakan Yıldız, bu konuda Rusya ile görüşmelerin sürdüğünü, teminat mektubunun son haftasına girildiğini hatırlattı. Karşılıklı Rusya Federasyonu yetkilileriyle beraber incelemelerin devam ettiğini aktaran Yıldız, “Mutabık kaldığımız bir kısım değerlendirmeler var. Zannediyorum bir buçuk ay kadar bu değerlendirme devam eder. Bu süre içerisinde de net bir fikre ulaşmış oluruz. Bizim nükleer santraldeki kararlılığımız hiç eksilmeden devam ediyor. Bu aldığımız tekliflerden öte bir konu.” diye konuştu Bakan Yıldız, vatandaşlarla yakından ilgilenerek sohbet edip bayramlarını tebrik etti. Hacılar Belediye meclis salonunda Hacılar Kaymakamlığı, Hacılar Belediye Başkanlığı ve Hacılar Genç İşadamları Derneği tarafından ortaklaşa düzenlediği bayramlaşma programına, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, AK Parti Grup Başkan vekili Mustafa Elitaş, AK Parti Kayseri Milletvekili Ahmet Öksüzkaya, Hacılar Kaymakamı Harun Öksüz, İlçe Jandarma Komutanı İbrahim Şahin, Hacılar Belediye Başkanı Ahmet Herdem, İlçe Emniyet Müdür Vekili Adnan Avşar, AK Parti İl Başkanı Mahmut Cabat, AK Parti İlçe Başkanı Doğan Ekici, ilçe daire müdürleri ve vatandaşlar katıldı.

Almanya’da göçmenlerin dili tartışılıyor Alman Goethe Enstitüsü’nün yürüttüğü “Sınır Tanımayan Dil” projesinin kapanış konferansı Berlin’de düzenlendi. Uzmanlara göre çocukların iki dilli yetişmesi ülke için bir zenginlik, kendileri için de büyük bir avantaj. Günümüzde çalışma hayatında başarılı olabilmek için tek bir dil yetmiyor; mutlaka en az bir yabancı dilin bilinmesi gerekiyor. Birçok ülkede yabancı dil eğitimine ilk veya ortaokulda başlanıyor. Yapılan araştırmalar yabancı bir dilin erken yaşlarda çok daha kolay öğrenildiğini gösteriyor. Farklı kültürlerin bir arada yaşadığı ülkelerde, özellikle göçmen kökenli çocuklar evde kendi dillerinde, sokakta ve okulda ise çoğunluk toplumunun dilinde konuşuyor, yani iki dilli olarak büyüyorlar. Çocuklara iki dilde de destek-Oomen-Welke, göçmen kökenli çocukların her iki dilde de desteklenmesi gerektiğini belirtiyor. “Çocukların Almanca olarak öğrendiği şeyleri, kendi dillerinde de öğrenmesi önem taşıyor. Farklı dillerin konuşulması aynı zamanda karşılıklı olarak desteklenebilir” diyen Oomen-Welke, farklı dillerin öğrenilmesi için çocukların zorlanmasının gerekmediğini belirtiyor. Dil uzmanı Oomen-Welke, en ideal durumun her dersin iki dilli olarak yapılması olacağını kaydediyor. Oomen-Welke, göçmen kökenli çocukların evlerinde kendi anadillerinde konuşulmasının, Almanca öğrenilmesini engellemeyeceğini vurguluyor. Çocuklarla konuşmak gerek-Çocuklarla iletişim kurulmasının önemli olduğunu vurgulayan Oomen-Welke, “Deneyimlerimiz şunu gösteriyor; çocuklarla çok fazla konuşulmayan ailelerde; hangi ülkede olursa olsun, çocuklarla sadece şunu yap, bunu yapma şeklinde konuşulduğu zaman, okulda ihtiyaç duyulan dil yeteneğini geliştirmek mümkün olmuyor” şeklinde konuşuyor. Türkçe de önemli bir dil-Freiburg Eğitim Bilimleri Yüksek Okulu Öğretim Üyesi Oomen-Welke, her dilin yerinin ayrı olduğunu, örneğin İngilizce’nin diğer bir dilden daha üstün olmadığını, dillerin bu anlamda birbiriyle karşılaştırılamayacağını belirtiyor. Wuppertal Üniversitesi Latin Dil-

leri Bölümü Öğretim Üyesi Lars Schmelter bazı Türk kökenli ailelerin çocuklarıyla Almanca konuşmaya çalıştığını, çünkü Türkçe’nin kabul görmeyen bir dil olarak algılandığına dikkati çekiyor: Göçmenlerin Almancası kabul görmüyor-Almanya’da siyasetçiler, göçmenlerin topluma uyum sağlaması için Almanca öğrenmelerinin şart olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Toplumuna uyumun sadece Almanca ile değil çok dilliliğin geliştirilmesi ile sağlanabileceğini belirten Hamburg Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi İnci Dirim, göçmenlerin konuştuğu Almanca’nın yeterince kabul görmediğini savunuyor: Goethe Enstitüsü’nün projesi-Alman Goethe Enstitüsü’nün 30 ülkede iki yıl boyunca yürüttüğü ”Sınır Tanımayan Dil” adlı projede, bir ülkede farklı dillerin konuşulması bir sorun mu, yoksa kültürel bir zenginlik mi; insanların bir kaç dili birden konuşuyor olması siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan ne anlama geliyor gibi sorulara yanıt arandı. Projenin kapanış konferansı ise geçtiğimiz günlerde (18-19 Eylül) Berlin’de düzenlendi. Konferansta çok dilli olmanın avantajları, bilim ve iş dünyası için önemi, uyum ve dil gibi konular tartışıldı.

Moldavya’da Festivalde Konuşma

Rafet Ulutürk Dünya Türk Gençlik Birliği Balkan Masası Başkanı Sayın Bakan, Sayın Milletvekillerim, değerli Gagavuz kardeşlerim, değerli misafirler, Her yıl düzenlemekte olduğunuz bu güzel festivale katılmak, sizlerle birlikte olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu güzel organizasyonun yapılmasında katkısı olan herkesi tebrik ediyorum. Bizleri de bu büyük organizasyona davet eden değerli kardeşim Sayın Milletvekilimize Oleg Garizan’a Bulgaristan grubu olarak teşekkür ederiz. Sizlere “Bulgaristanlı Bulgar, Türk, Pomak, Gagavuz kardeşlerimizin selamlarını getiriyoruz.” “Bir düşünürün söylediği gibi bir toplumu ortadan kaldırmak için onun dilini yok etmek veya unutturmak gerekir. Çünkü bir toplumu yaşatan ve bir arada tutan o topluluğun kullandığı ortak dildir.” Biz Bulgaristan Türkleri, uzun süre dilimizi muhafaza edebilmek için mücadele ettik. Belki sizler de biliyorsunuz ki, Bulgaristan’da bir dönem Türkçe konuşmak dahi yasaklandı. İsimlerimiz Slav isimleri ile değiştirildi. Bizde kendimizi koruyabilmek ve var olabilmek için dilimize binlerce yıllık tarihimize ve kültürümüze sıkı sıkı sarılarak tüm saldırıları bertaraf ettik. Değerli Gagavuz kardeşlerimiz, Sizlerde uzun yıllar önce Rus imparatorluğu ardından Sovyet diktatörlüğü dönemlerinde kendi dilinizden, kültürünüzden ve törenizden uzaklaştırılmak için çeşitli baskılara maruz kaldınız. Bu gün burada görüyorum ki, bu baskılara göğüs gererek kendi kimliğinizi koruyabilmişsiniz. Gelecekte var olabilmek için kendi özünüze sıkı sıkıya sarılmanız şarttır. Sömürgeciler her zaman çeşitli toplulukları yok edebilmek için bu toplulukların dillerinin yeterli zenginlikte olmadığını, bilim dili olamayacağını, Dünya çapında bilimsel ve edebi eserler yaratamayacaklarını idda ediyorlar. Ancak bunun doğru olmadığını hepimiz biliyoruz. Gagavuz Türkçesinin en az Rusça, Ukraynaca, İtalyanca ve benzeri diller kadar zengindir. Bizlere düşen sıkı sıkıya kendi benliğimize sarılmak ve yücelmektir. Bildiğimiz kadarı ile tüm Gagavuz diyarında Kiliselerdeki ibadetlerin çoğu Rusçadır. Ancak çok az bir bölgede Gagavuz Türkçesi ile ibadet yapılmaktadır. Tüm Gagavuz diyarında ibadetlerin Gagavuz Türkçesinde yapılması toplumun Birlik ve beraberliğini sağlamada ve var olmasında büyük bir etken olacağı kesindir. Özellikle gençlerin arasında Gagavuz Türkçesinin yaygınlaştırılması için çalışmalar yapılmalıdır. Özellikle Gagavuz Türkçesine tercüme edilmiş incilin baskıları yapılarak herkese ulaşılacak, şekilde dağıtımı gerekmektedir. İncil’le birlikte Gagavuz Türkçesinde Gagavuz Tarihi ile birlikte Genel Türk Tarihi de dağıtılmalıdır. Hatta bunları her evde bulundurulmasını sağlayacak şekilde olmalı. Bu nedenle Gagavuz bilim adamlarının ve ileri gelenlerin bu konuda harekete geçmelerini temenni ederiz. Kanaatimizce bu faaliyet Gagavuz halkının tarihinde bir devrim, bir dönüm noktası olacaktır. Bizler Bulgaristanlı kardeşleriniz olarak düzenlemekte olduğunuz bu festivalin ilelebet yaşatılmasını temenni eder Kardeş Gagavuz halkına başarılar dileriz.

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği’nin Faaliyetlerinden Görüntüler

Feriköy Bulgar mezarlığı’nın temizliği

Dünya Türk Gençler Birliği Kurultayı - Kırım

Moldavya’da yemekli toplantı

Feriköy Bulgar mezarlığı’nın temizlik sonrası

Kırım Türkleri’nin lideri Cemil Kırımoğlu ile birlikte

Azerbaycan Milletvekilleri ile birlikte - Bakü


4

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir

Göçler

Müjgan DENİZ

Oku, hayata bakış açın değişsın

Bu yazıyı okumanız sadece 30 saniyenizi alacak, ve sonunda hayata ve ilişkilere bakış açınız değişecek.!!! İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için. Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eslerini, ailelerini, evlerini, işlerini,

askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine. Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için. Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot’larını suda yüzdürüyorlardı. Genç asıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu. Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı. Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle. Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karsılaştı. Uykusunda, huzur içinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı

Türk Silahlı Kuvvetleri görevinin başındadır

“Bakın geriye gittiğimizde bölücü terör örgütü bugüne kadar 5.669 sivil vatandaşımızın ölümüne neden olmuş bir örgüttür. Katliamlar... İşlediği katliamların sayısı 386, aslında kendi insanını, bölgedeki insanının katlediyor. Katliamlar sonucu 392’si çocuk, 371’i kadın olmak üzere tam 2 434 vatandaşımız katledildi. Terör eylemleri 15 Ağustos 1984’de Eruh Şemdinli olaylarıyla başlıyor ama çok çabuk unutuyoruz. Daha 3 ay geçmeden 8 Kasım 1984’de örgütün ilk katliamı gerçekleşti. Nerede? Eruh Karageçit. 35 ilde katliamlar gerçekleştirdi örgüt ve bu katliamların en yoğun olduğu il ise Mardin. Mardin ilimizde tam 56 adet katliam gerçekleşti. Bizim temel görevimiz yöredeki insanın güvenliğinin sağlanması, ikinci görevimiz sınır giriş çıkışların etkin şekilde kontrol altına alınması. Üçüncü görevimiz, kırsal kesimde alan hakimiyetinin sağlanması. Teröristlerin aranıp bulunarak etkisiz hale getirilmesidir.’’ “Terörden en büyük zararın bölge insanın

çektiğini ve çekmeye devam ettiğinin unutulmaması gerektiğini” vurgulayan Orgeneral Başbuğ, “O zaman herkesin üzerinde düşünmesi gereken soru şudur? Bu bölge insanımızın ihtiyaçları nedir? Bu ihtiyaçları doğru tespit etmek ve bunların karşılanmak devletin asli görevidir” dedi. Orgeneral Başbuğ, devlet olarak, aldıkları tedbirlerle tüm vatandaşlara daha mutlu bir hayat vermek durumunda olduklarını belirterek, bunun devletin asli görevi olduğunu söyledi. Orgeneral Başbuğ, ‘’Devlet elbete, fırsat eşitliğinden daha fazla yararlanabilme, kendini her alanda geliştirme imkanlarını bütün vatandaşlarına sağlamalıyız. Peki bunlar güzel, bir de bölgeye bakalım. Çok bilinen bir şey ama bir kez daha üzerinde durmamızda yarar var’’ diye konuştu. Bu bölgede hala Türkçe okuma yazma bilmeyenlerin oranının yüzde 20’lerde olduğunu dile getiren Orgeneral Başbuğ, “Türkiye ortalaması yüzde 8 küsur. Şimdi okuma yazma bilmeyenlerin oranının yüzde 20 olduğu bir yerde, biraz evvel söylediğimiz daha fırsat eşitliği, her alanda kendini geliştirme olanaklarını sağlayabildiğimizi söyleyebilir miyiz?” diye sordu. Orgeneral Başbuğ, gözden kaçan önemli bir nokta olduğunu belirterek, “Türkçe, tabii ki Türkçe... Anayasamız çizmiş, Anayasamızın 3. maddesi çok açık, Türkçe resmi dil ama önemli olan bir husus daha var. Türkçe, aynı zamanda ortak iletişim dilidir” dedi. Orgeneral Başbuğ, şunları söyledi: “Yaşanmakta olan gelişmelerden tedirgin olan vatandaşlarımız ve insanlarımıza da buradan sesleniyorum: Tedirginlik duyanlar merak etmesin. Türk Silahlı Kuvvetleri, milletimizden aldığı güç ve azimle, görevinin başındadır.”

taşımaları için çağırdı. Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı. Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam. Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, boş bir duvara bakıyordu. Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu. Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi. ‘Sanırım seni cesaretlendirmek istedi’ dedi. “Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir.” Kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise İki katı artar. Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın. Bu gün bize bir hediyedir. Bunun gibi davranışlar herkese mutluluk getirecektir.

Hitit Uygarlığı gün yüzüne çıkıyor

Temeli milattan önceye dayanan Hitit Uygarlığı, Türkiye ile İtalya liderliğindeki ‘KaleidoscopEurope’ projesi ile yeniden hayat buluyor. Yaklaşık üç yıllık bir çalışma ile Hitit çalgıları, bin 700 yıl sonra ‘Hattuşa Orkestrası’ ile yeniden sese kavuşacak. AVRUPA Birliği’nin ‘Kültür Köprüleri’ (Cultural Bridges) programı kapsamındaki ‘KaleidoscopEurope’ projesi ile Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi amaçlanıyor. Bu kapsamda Türkiye’nin yanı sıra İtalya, Portekiz ve Macaristan’da çok sayıda sergi, atölye çalışması ve performans düzenlenecek. Projenin önemli bir parçası olan Hattuşa Orkestrası ise binlerce yıl önce yaşayan köklü bir kültüre ışık tutacak. Hattuşa Orkestrası’nı fikir sahibi Müzikolog Oğuz Elbaş, TOBAV Genel Sekreteri Meltem Keskin, Başkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Okan Murat Öztürk ve İtalyan Kültür Merkezi Kültür Ataşesi Angela Tangianu ile konuştuk. Gelişim sürecinden biraz bahseder misiniz? Oğuz Elbaş: Bu, yaklaşık iki yıllık bir proje. Neler yaşadık, neler. Angela Tangianu: 2007’de proje çağrısı yapıldığında başvurduk. Projemizde atölye çalışmaları, konser gibi yedi etkinlik var. Bu proje ile Avrupa Birliği ve Türkiye ne kazandı? Angela Tangianu: İnsanlar beraber çalışmak için ülkelerinden geliyor. Bu kadar farklı ülkeden insan bir arada çalışmak ve ortaya somut bir şeyler koymak durumunda. Otomatik olarak projede bunu yapıyoruz. İkincisi üniversite öğrencilerine adanmış projeler var. Öğrencilere o projeyle ilgili yıl boyuna yayılmış bir çalışma yaptırılıyor. Bu sayede gençlerde bağı kuvvetlendirmek amaçlanıyor. Özetle atölye çalışmasının önemi projelerde devamlılık, farklı ülkelerin bağ kurması ve bu bağın proje sonrasında da devam edebilmesidir.

Kar Gıda Diş Hekimi İsmail Alioğlu

Kuaför Sevcan Küçük

Kar Gıda Otomotiv İnşaat San. ve Tic. Ltd. Şti.

Halil Özgür

İsmetpaşa Mahallesi, Tuna Caddesi, Tophane Sokak No: 65 Kat: 2 Bayrampaşa / İstanbul Tel: (0212) 577 73 71 (0212) 577 25 20

Eski Edirne Asfaltı No: 244 Daire: 2 Yıkıcı Durağı (Gülmar Hipermarket Yanı) 500 Evler - G.O.Paşa / İst. Tel: (0212) 538 47 77

Uğur Mumcu Mah. N Caddesi No: 42 (BİM Karşısı) Sultançiftliği-Sulatngazi/İstanbul Tel: (0212) 476 06 44 Fax: (0212) 476 11 28

Dünyayı utandıran tarihi gerçek -3Rumeli Türkleri, ayrı bir anı, ayrı bir acı, ayrı bir özlemle terk edilmeye zorlanmıştı ecdat yadigarı toprakları.... Şehzade Süleyman Paşa’nın 1352 yılında Rumeli’ye geçişi ve art arda devam eden fetihlerle Osmanlı, kısa sürede Balkanların tek hakimi haline geldi. Türklerin Rumeli’ne yerleştirilmesi ve bölgenin yerli halkları olan Arnavutlarla, Boşnakların da İslam’ı seçmesi Balkan coğrafyasını ikinci bir Anadolu yaptı. Yaklaşık 500 yıl idaresi altında yaşadıkları Osmanlı’nın zayıflamasıyla birlikte bu bölgede yaşayan Türkler ve Müslüman halkları da zor günler bekliyordu. 1912 yılında yapılan 1. Balkan Savaşı’nın kaybedilmesiyle de elden çıkan topraklardan milyonlarca Türk, Boşnak ve Arnavut, Anadolu’ya göç etmek zorunda bırakıldı. Göç etme imkanı bulamayanlar ise kaldıkları coğrafyada çeşitli asimilasyonlara maruz kaldı. Göçlerin en acı yanı ise 500 yılı aşkın Osmanlı idaresinde kalan coğrafyadaki Türk şehir mimarisinin en güzel örnekleri olan eserlerin yok edilmesi oldu. Osmanlı’nın 15 bin 787 mimari yapı inşa ettiği Balkanlar’da göçlerle birlikte bu tarihi eserler de sahipsiz kaldı. Osmanlı`nın izlerini yok etme pahasına birçok tarihi cami, han, hamam yıkıldı, geri kalan bir çok tarihi eser ise aslından uzak görünümle restore edilip amacı dışında kullanıldı. Balkanlarda İlk Göçler Sırbistan’a Başladı Balkanlardan Anadolu;ya göçün ilk dönemi, 1804 yılında Sırp isyanı ile başladı. 1804’te isyan eden Sırpların şiddet hareketleri sırasında, Semendire’ye bağlı yerlerde Türklere karşı girişilen katliamdan kaçanlar, Rumeli ve Bosna-Hersek’e göç etti. 1826’da yapılan Akkerman Antlaşması ile 150 bin Türk, Sırbistan’dan göç etmek zorunda kaldı. 1867 yılında Sırpların zulmünden kaçan 150 bin civarında Boşnak da Türklerle birlikte Anadolu’ya göç etti. Yine 1908-23 yılları arasında 300 bin, 1923-33 yılları arasında da 350 bin Türk Sırbistan’dan göç etti. Göç edenlerin bir kısmı ise yollarda hastalık ve açlıktan öldü. Yunanistan’dan Göçler Yunanistan’dan Türkiye’ye ilk göçler 1820 yılında Mora isyanından sonra başladı. Avrupa’dan gelen gönüllü askerlerle Rum çeteciler, Teselya ve Ege adaları ile Mora’da oturan Türk ve Müslüman halka zulmetmeye başladı ve 32 bin Müslüman Türkü öldürdü. Rusya ile İngiltere arasında yapılan anlaşma ile 1826 yılında bağımsız Yunan devleti kuruldu ve Müslüman halkı Yunanistan’dan çıkarma kararı alındı. Bu kararla birlikte Türkler yüzyıllarca yaşadıkları coğrafyadan sürgün edilmeye başlandı. Mora’nın ardından Girit’te de 1864 yılında Rumların sivil Türk halkına karşı katliamlara girişmesi üzerine, bu bölgeden Anadolu`ya ve İstanbul’a 60 bin kişi göç etti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Yunanistan’daki Türklerden bir kısmı, Anadolu’ya kaçmak zorunda kaldı. - Kurtuluş Savaşı’nı takip eden Lozan Antlaşması hükümlerine göre yapılan mübadelede ise Türkiye’ye 19231933 yılları arasında 384 bin kişi geldi. Yunanistan’dan göçler, 1934-1960 arasında da devam etti. Bu tarihlerde 23 bin 788 kişi Türkiye’ye geldi. 1960-1970 arasında ise 20 bin kişi Yunanistan’dan Türkiye’ye yerleşti. Bulgaristan - Rusların 1828’de Tuna’yı aşarak Edirne`ye kadar gelmesi ve Bulgarları Türklerin üzerine saldırtması sonucu 30 bin Türk, Anadolu`ya göç etti. 1876`da Rusya, Almanya ve Avusturya tarafından Balkanlar bölündü. Avusturya, Bosna-Hersek’i aldı, ayrıca Bulgarlar ve Sırplara, Rusya himayesinde bağımsızlık verildi. Aynı yıl Bulgarlar, Türklere karşı şiddet hareketlerine girişti. Buradaki Türkleri korumakla görevli Türk ordusunun hareketi, Avrupa devletlerinin müdahalesiyle durduruldu. Binlerce Türk, Edirne, İstanbul ve Anadolu’ya göç etti. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı`ndan sonra yapılan Berlin Antlaşması ile Bulgaristan devletinin kurulması kabul edildi. Bu durum, Bulgaristan`daki Türkler için kötü sonuçlar doğurdu. 1876-1878 yılları arasında 200 bin Türk, Edirne ve civarına yerleşti. Sonraki yıllarda ise 300 bin göçmen, Rumeli’den Anadolu’ya geçti. Kuzey Bulgaristan’dan göç eden bir kısım Türk ise Rodoplar’da uğradıkları silahlı saldırılarda ağır kayıplar vererek Türkiye’ye gelebildi. Bu tarihlerde Doğu ve Batı Trakya ile İstanbul’un her yeri göçmenlerle doldu. Osmanlı bu göçmenlerin iskanı konusunda büyük zorluklar yaşadı. devam edecek...


Bulgaristan Türklerinin Sesi

Yunanlıların “güle güle” diye uğurladığı diplomat Orhan Çakır Kahramanızın adı Enis Akaygen, kaynağımız da torunu ve halen TC’nin Paris Kültür ve Tanıtma Müşaviri, dostum Doç. Dr. Enis Tulça’nın yazdığı “Enis Bey... Atatürk, Venizelos ve Bir Diplomat” (Simurg Yayınları-2003) kitabı. İşte görev süresi dolduğunda Yunanların kapılara çıkıp ‘Stok kalo’ (güle güle) diye uğurladığı diplomatın hikayesi... Fransa’daki “Türk Mevsimi” etkinlikleri dolayısıyla yoğun çalışma temposuna rağmen Fransız Hükümetini’nin düzenlediği “Balkan Paktı’nın 75. yıldönümü” konferansına konuşmacı olarak Atina’ya gelen Enis Tulça’nın Türk-Yunan ilişkilerinin pek bilinmeyen ya da bilinmesi pek istenmeyen bir dönemine belgelerle ışık tutuluyor. 1930 Türk-Yunan ilişkileri için dönüm yılıdır. Yunancaya tercüme çalışmaları devam eden kitaptan aktarıyorum: “Venizelos’un kafasında Türkiye’yi ziyaret etmek fikri sürekli gelişiyordu. Ancak siyasi rakiplerinin tepkilerinden de çekiniyordu. Ankara’ya gitmesi için bir kıvılcım gerekti. Bu kıvılcım, Türk tarafından geldi. 25 Mart 1930’da Yunanların Osmanlı’dan bağımsızlıklarını kazanmalarının yıldönümü kutlanıyordu. Mesologi şehrinde yapılan resmi kutlamalara Türk büyükelçisi davetli değildi. Atatürk ‘İnisiyatifi elçimize bırakılım’ mesajı yolladı ve Atina’daki büyükelçimiz Enis Bey kutlamalara katıldı. İşte bu jestin ardından Venizelos için Ankara yolu açıldı.” Venizelos’un Ankara ziyareti ve tarihi Türk-Yunan anlaşması iki ülke ilişkilerinin dönüm noktalarından biridir. DUVARLAR ARTIK YOK Tarihi ziyaret gerçekleşir. Venizelos Atina’ya döndükten sonra izlenimlerini şöyle anlatır: “Mustafa Kemal’in beni nasıl karşılayacağını doğrusu kestiremiyordum. Elimi sıktı ve ilk sözü ‘Ordunuzu takdir ettim. Yenilmelerine komutanları sebep oldu’ dedi. Kemal ile uzun uzun konuştuk. Türkler belki ilk anda dostane sözlerimin arkasında yine fetih fikirlerinin saklı olduğunu sanıyorlardı. Ancak genelde dini fanatizmin bittiğinin farkındalar. Yunanları artık istiyorlar. Bizi ayıran duvarlar artık yok. Kemal, İsmet ve diğerleri bana ülkelerimiz arasında sınırlara bile ihtiyaç olmaması gerektiğini söylediler.” Enis Bey’in 1934 yılına kadarki ilginç Atina anıları sıralanıyor kitapta. Sözgelimi akşamüstü olduğunda Atina sokaklarında yaptığı yürüyüşler esnasında, Yunanların şapkalarını çıkararak “Sayın büyükelçi” deyip kendisini selamladıklarını anlatıyor. Atina’dan Tahran’a çıkar tayini. Tahran’da İran-Türkiye ilişkilerini düzeltmekten ve Türkiye’yi temsil etmekten başka bir görevi de üstlenir kahramanımız. Bugünün şartlarında düşünülmesi bile hayal bir görevi... Yunan tarafı İran’daki Yunan menfaatlerinin korunması işini de Enis Bey’in üstlenmesini istedi. Yani bir Türk diplomat İran’da hem Türk, hem de Yunan çıkarlarını koruyacaktı. Enis Bey, Tahran’daki süresi dolduğunda merkeze, yani Ankara’ya dönmeyi beklerken “Yine Atina’ya gidiyorsun” emri gelir. YANLIŞTAN DÖNÜN TELGRAFI 2. Dünya Savaşı patlamıştı. Almanlar Yunanistan’a girince yabancı misyonlar bir bir Atina’yı terk ediyordu. Yunan hükümeti de sürgüne, Kahire’ye gitmişti. Kitaptan aktarıyorum: “İsmet Paşa hem Alman işgaline karşı çıktığı hem de dost Yunanistan’ı yalnız bırakmaması için Enis Bey’den Kahire’ye gitmesini istedi. Kahire yıllarında, 1942’de Türkiye’de varlık vergisi kanunu çıkarıldığında Enis Bey tepkilidir. Çevresindekilerin ‘Aman yapmayın’ demesine rağmen İsmet Paşa’ya, ‘Atatürk’ün büyük çabalarla yarattığı eseri bir günde yok ettiniz’ diyen sert bir telgraf çeker. Çevresindelere de ‘Bu kanun devletimin menafaatlerine aykırıdır’ der.” Savaş bitmiştir. Atina’ya dönen Enis Bey kısa bir süre sonra da görev süresi dolduğundan Ankara’ya hareket eder. Kitaptan aktarıyorum: “TC Büyükelçiliği’nin bulunduğu Vasileos Gerogiu Sokağı sakinleri kapılara çıkıp ‘Stok kalo’ (güle güle) diye uğurluyorlardı Enis Bey’i...” 13 Mayıs 1880’de Felibe’de doğan Enis Akaygen dopdolu bir hayat yaşadı ve 15 Ocak 1956’da İstanbul’da öldü.

Altınsay Kuyumculuk Pırlanta siparişi alınır

Hüseyin Ata Eski Edirne Asfaltı No: 284 500 Evler / İstanbul Tel: 0212 617 64 29 e-posta: altinsaykuyumculuk@windowslive.com

5

“Tüm dünya aslında Türk’tür!”

Emel BALIKÇI

Dünya’yı Yerinden Oynatacak İddia! İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” Türklük Dünyayı Aydınlatan Güneştir Konferans vermek üzere Türkiye’ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla “Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu” tezini yeniden alevlendiriyor. Matlock, kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor. Herkes Türk! Hz. Musa, İsa. Muhammed ve Buda Bile!.. Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Ayteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi? Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine ‘evet’ cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz’ adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock. Söylüyor. Konuşulan İlk Dil de Türkçeydi İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin’i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız. Matlock İnsanlığın Türklerden nasıl başladığını şöyle anlatıyor; İlik İnsanların Yaşadığı Yer Sibirya Bozkırları Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı... Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler. Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu. Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir. Hindular buraya Uttura Kuru adını verir. Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur. Tibetli Budistler ise Khedar Hand (Tanrı Şiva’nın ülkesi) ve Şambala der. Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva’nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir. Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır. Nuh’un Gemisi Ağrı Dağı’nda Karaya Oturdu DNA’ya Göre Altay’dan Geldiler Öte yandan yakın tarihte Keltlerin (İrlandalılar, Galiler, İskoçyalılar) DNA’sı incelendi ve Altay’dan geldikleri kanıtlandı. Vikingler, Finikeliler ve İtalya’nın Roma İmparatorluğu’ndan yıllar önce burada yaşayan ve Roma’nın kurucuları sayılan yerli halkı Etrüskler de Türk’tür. Estrüskler’in DNA’larının Türklerinkiyle yüzde 97 aynı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Kızılderililer Türk’tür, bunu kendileri de söyler. Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikâr. Özellikle Amerika’da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar’dan olan Cherokee’ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir. Amerika’yı İspanyollar Değil Türkler Keşfetti Amerika kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli. Meksika’daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı)+ Tiwa (Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) + Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir. - Bu iddialarınızı dünyanın pek çok yerinde dile getiriyorsunuz. Peki, nasıl tepkiler alıyorsunuz? Önceleri herkes bana gülmüştü ama şimdi durum değişiyor. Amerikanın yerli halkları, Kızılderililer, Meksikalılar bu teze çok pozitif tepki veriyor. Çoğu kabul de ediyor. Ancak ABD’deki Amerikalıların veya İngilizlerin pek hoşuna gitmiyor. Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya’dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.’ Dünya barışı ve insanlığın huzuru, Türk Birliği ve gücüne bağlıdır. Türkün boyun eğdirildiği bir Dünyada insanlık yerlerde sürünüyor demektir.

Su, İslâm ve Folklor “Her suyun sahibi vardır. O, suyu nazardan korur. Nazar değmiş bir sudan bir yudum su içtin, diyelim. Hastalanırsın... Suyun sahibi. O göze görünmez. Hani, cin var, diyorlar ya. İşte suyun sahibi cin gibi birşey. Bir insan çok susadı diyelim. Sudan içti içti, gene kanmadı. Ayağı kaydı, düştü. Canı da oracıkta çıktı. Bu ölen o suyun sahibi oluyor. Ben suyun sahibini gördüm. Şura’nın suyu var ya, işte orada. Eski bahçe’nin suyu da sahiplidir. Yaşlılardan dinlerdim, Karaaliler’in ve Ocaklar’ın suatı da hiç boş değilmiş. Orda bir anılmış, büyük adam öldürmüşler. Adı da galiba Üzdürmen’miş. Bu yüzden o suya Özdürmen suyu derler. Onun türküsü bile var: Çal tepesinde boru çaldılar Merkez erinde haber saldılar Herkes almış teskeresini ürüdü Benim kardeşim Selçe kenarında çürüdü.

mak, onun can damarlarını yok etmek, demektir. Dahası var, İslam’ın giriş kapısı bir nevi sudan geçmektedir. Bir Müslüman Türk’ün günlük hayatında su, dinle bütünleşerek harikulade bir alem, bir kültür ansiklopedisi meydana getirmiştir. - Her namazdan önce, aptes almak, şarttır. Bu da her gün beş kez gerçekleştirilir. - Yemekten önce ve sonra, eller yıkanır, ağız temizliği yapılır. Yakın geçmişimizde yere sofra serilmeden önce, hanenin genç kızı ve gelini, leğen ibrik ve peşkir ile yemek yiyeceklerin ellerine su döker. Bu sadece bir su sunmak değil, genç kız ve gelinin davranış sınavı olarak algılanırdı. - Misafire kahve ve benzeri şeyler ikram edilmeden önce de bu gelenek muhafaza edilir. - Yola çıkan birinin yoluna bir bakır su dökmek, yolu, işi su gibi aksın, anlamına gelir.

Akşam oldu ben nereden geçeyim Geçeyim de Üzdrümen suyu içeyim, Üzdrümen suyu souktur içilmez Üksek tepeler de buz dur geçilmez. Türkünün metni yerel ağızla yazılmıştır Eski bir gelenektir. Her insan için su tutulur. Rahmetli babamı hatırlarım. Onun küçücek bir çapası vardı. Yaz sıcakları bastı mı, vururdu çapasını omuzuna su arardı. Bir yerde bir yeşerti gördü mü, para bulmuş gibi sevinirdi. Orayı damar damar kazar, eğer geçici bir su değilse, o su tutulur. Birinin adına çeşme, pınar, kaynak yapılır. Ölenler için de su tutulur. Zaten insanın yaşamı su ile başlar, su ile sona erer. Bir çocuk dünyaya geldi, diyelim. Önce hava alır, sonra su içirilir. İnsana ölüm anları yaklaştığı zaman da pamukla su verilir. Kime olursa olsun, su vermek, sevapların en büyüğüdür. Hatta insanımız, bir cimriyi anlatmak için, “o tavuğa bile bir kaşık su vermemiştir,” der. İnsan su içerken yılan dahi dokunmazmış. Bir de kuyu hadisesi var. Derinliklerde su aranır. O derinlerdeki su da sahipsiz mi sanıyorsun? Yooo, kuyulardaki suyun sahibi Sarıkızlar’dır. Sarıkızlar, kendilerini suyun aynasına çıkardıkları için kızgındırlar. Bu yüzden çocuklar, tenbihlenir: “Sakın, kuyunun kapağını açıp bakmayın, Sarıkızlar, sizi sulara çekerler!...” Sarıkızlar bir çocuğu yakaladılar mı, suyun dibine çekerler onu. Eğer çocuğun ruhu hoşlarına gitmezse iade ederler. Bu çocuktan da zamanla büyücü, bakımcı olur. Çünkü öteki dünyadan da haberi var, demek. Su, Cenab-ı Allah’tır. Bu dünyada herşeyin sahibi vardır. Herşeyin en büyük sahibi de Cenab-ı Allah’tır. Bu konuşma, Smolyan sancağı Selça köyünde Zekiye Ahmet Poryaz ile yapılmıştır. Yıl 1976. “Su sahiplidir. Suyun sahibi gecenin ortasında çıkar. Sudan çıkarken öyle bir şapırtı şupurtu duyulur ki, kıyamet günü gelmiş, sanırsın. Suyun sahibi, belki de herhangi bir hazineyi koruyor olabilir. Büyük bir para...” Büyükannemden işitirdim: “Suya küçük küçük paralar atın da, sahibi sizi hırsız bellemesin.” Eğer, bir kaynak başından geçiyorsanız, bir dala bez parçası, iplik gibi şeyler takın. Kaynak suları şifalıdır. Hastalığı orada bırakıp iyileşirsiniz. Kimileri gene suyun sahibinin cinler olduğunu söylerler. Belki bu da doğru... Suya kötü düşüncelerle gidersen çarpılırsın. Suyu pislemek, suya çiş yapmak da büyük günahtır. Cin çarpmasına “uğramak “da derler. Cin çarpmasın, dersen, dua okuyacaksın. Çünkü sahipli su, tekin olmayan yerdir. O yerde ecelsiz biri ölmüştür, ruhu oradadır onun. Bir iki duacık okursan hiç korkma. Allah, seni korur. Allah insanı herçeşit beladan kazadan korur... Smolyan şehrinde Şefiye Uykovs-ka’dan alınmıştır. Yıl 1972 Su, yaşamın anlamı, yaşamın anlamdaşı. Dünya, dünya olalı bu böyle gelmiş, böyle gidecektir. Yeryüzünde büyük göçlere neden de bir bakıma su olmuştur. Halklar, kavimler Ortaasya çöllerinde ardı arkası kesilmeyen kuraklıklar sonucu, çareyi Batı’ya göçmekte buluyorlar. Amerika’da da dört başı mamur kentleri gene bu yüzden terk edip geçit vermeyen dağları aşıp nehir kıyılarına konuyorlar. İnsanlık, su ile, yüzyıllar boyu teması sayesinde nice nice kültürler yaratmış ve yaratacaktır. Biraz önce iki yaşlı kadının da konuşmalarından aldığımız örneklerde bunu görüyoruz. Su ile temasımızdan doğan gelenek ve göreneklerimiz bundan böyle de hayat bulacaktır. Bu gelenek ve göreneklerimizin bir çoğu, İslam inancımızla yoğrularak daha değişik bir içerik ve biçime bürünmüşlerdir. Hatta bir Müslüman’ı sudan uzaklaştır-

- Her duada suya okunur, bu su da şifalı olur. Bu okunmuş su bin bir derde devadır. - Bir Müslüman cepheye susuz çıkmaz, Hıristiyanlarda böyle hallerde alkol geçerlidir. / Her halde cesaret için/. - Bir savaş esnasında, karşı cephelerin askerleri aynı su kaynağı başında bir araya gelirlerse, birbirlerine düşmanca davranmazlar. / Buna benzer olaylar Plevne Meydan savaşında ve Çanakkale Muharebelerinde defalarca yaşanmıştır/ - Su içerken insana yılan bile dokunmaz, derler atalarımız. Müslümanlar, Kurban ve Ramazan bayramları ile yanısıra, bir de Acet bayramı düzenlerler. Bu bayramda kurbanlar kesilir, yağmur için dualar okunur... - Cinsel ilişkiden sonra sudan geçmemek büyük günahtır. Cunup halde bir iş tutmak, ekmeğe dokunmak hem ayıp hem günah sayılır. - Cemre düşü sırasında suyun çemberlerine göre yılın kurak ya da bolluk geçeceği tahmin edilir. - Suyun tedavi gücü insanlarca evvelden ezelden bilinir.Hangi kaynak neyi tedavi eder, suları neye iyi gelir.... - Bebeğin yıkandığı su başka hiçbir şey için kullanılmaz. Bu su, insanların uğramayacağı, tertemiz bir yere dökülür. devam edecek...


6

Guinness’e giren Türkler Türkiye’de yayımlanan Guinness Rekorlar Kitabı 2010’da “yaşayan en uzun adam” unvanıyla öne çıkan Sultan Kösen dışında en uzun burun, en büyük el baskısı resim, en büyük futbol forması ve halter alanındaki bir çok rekor Türklere ait. Rekor kırma başarıları konusunda dünya çapında kabul edilen bir otorite olan Guinness Rekorlar Kitabı ilk olarak 1955 yılında basıldı. Kitap 100’den fazla ülkede, 25 farklı dilde basılıyor ve telif hakkı altında en fazla satılan kitap olma özelliğini taşıyor. Kitap dünya genelinde yılda 3 milyondan fazla satılıyor. Guinness World Records, 100 milyonuncu kopyasını satmasının bir yıl ardından, 2004 yılında 50. yıldönümünü kutladı. Guinness World Records internet sitesi www.guinnessworldrecords.com, her yıl 11 milyondan fazla tıklanıyor. Halterde üç rekor: Erkekler 56 kg. koparma: 138 kg, Halil Mutlu, Antalya, 4 Kasım 2001 Erkekler 56 kg. silkme: 168 kg, Halil Mutlu, Trecin (Slovakya), 24 Nisan 2001Erkekler, 56 kg. toplam: 306 kg, Halil Mutlu, Sydney (Avustralya), 16 Eylül 2000 En uzun el ve ayak: Yaşayan en uzun adam Türkiye’den Sultan Kösen ayrıca el bileğinden orta

Macaristan’da Osmanlı çıktı Dombovar şehrinde bir inşaat alanındaki kazılarda, Osmanlı-Türk dönemine ait yerleşim birimlerini kalıntıları ve ev eşyaları bulundu. Eserlerin heyecan verici olduğu belirtildi. Macaristan’ın güney batı bölgesindeki Dombovar şehrinde yapılan bir alışveriş merkezi inşaatının temel çalışmaları sırasında Osmanlı-Türk dönemine ait yerleşim biriminin kalıntıları ve ev eşyaları bulundu. Tarihi eserlerin bulunmasının ardından Wosinsky Mor Müzesi adına kazıları sürdüren Macar arkeolog Geza Szabo, yaptığı açıklamada, inşaat kazısı alanında 13. yüzyıla ait kalıntıların yanı sıra, Balkanlar’dan gelerek bölgeye yerleşen Türklerin yaşadığı yerleşim biriminin kalıntılarının bulunduğunu bildirdi. Macar bilim adamı Szabo, Osmanlı-Türk dönemine ait olduğu kesinleşen kalıntıların arasında, toprak çanaklar, seramikler, su değirmeni kalıntılarının bulunduğunu, bulunan kalıntıların 1543 yılına ait olduğunu tahmin ettiklerini açıkladı. Çalışmaların aralıksız sürdürüldüğü kazılarda bulunan eserlerin heyecan verici olduğu bildirildi.

parmağının ucuna kadar 27.5 santimlik mesafe ile en uzun ellerin ve topuktan ayak parmaklarına kadar 36.5 santimlik mesafe ile de en uzun ayakların sahibi. İlk kadın savaş pilotu: 1913 doğumlu Sabiha Gökçen Eskişehir’deki Hava Harp Akademisi’ne kaydoldu ve Hava Alayı’nda eğitim aldı. Gökçen, savaş uçaklarında uçarak ilk Türk kadın havacısı ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu oldu. En uzun burun: En uzun burun rekoru Türkiye’den Mehmet Özyürek’e ait. 31 Ocak 2001’de Özyürek’in memleketi Artvin’de yapılan ölçümlerde burun kemiği ile üst dudağı arasındaki mesafenin 8.8 santim olduğu belirlendi. En büyük futbol forması: 5 Nisan 2009’da İstanbul Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda düzenlenen bir etkinlikte AVEA tarafından 71.35 metreye 79.15 metre boyutlarında bir Fenerbahçe forması sergilendi. Bu forma Guinness Rekorlar Kitabı’na “en büyük forma” olarak girdi. En büyük el baskısı resim: Erdem Örnek ve Tevfik Kuşoğlu İlköğretim Okulu’nun öğrencileri 20 Haziran 2008’de Kars’ta 2.944,62 metrekarelik el baskısı bir resim yaptı ve bu resimle rekorlar kitabına girmeye hak kazandı. Beton blok kırma: Türkiye’deki GWR Günü kutlamaları kapsamında Ali Bahçetepe 14 Kasım 2008’de Türkiye Datça’da bir seferde en çok beton bloğu kırma rekorunu kırdı. Aynı etkinlikte Norveçli Narve Laeret 700 ayrı beton bloğunu 1 dakikada kırma rekoruna imza attı. Laeret’in rekoru daha sonra 9 Ocak 2009’da 888 blokla Bahçetepe tarafından kırıldı.

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Bulgaristan’da 102 gazeteci komünist ajanı çıktı Bulgaristan’da 1989 yılında sona eren komünizm rejimi döneminde ajanlık yapan kişilerin geçmişini araştıran devlet komisyonu, 102 ajan gazetecinin isimlerini açıkladı. Parlamento kararı ile kurulan komisyonun resmi internet sitesinde yayımlanan açıklamada 273 medya kuruluşunda çalışan 2 bin 366 gazetecinin durumunun araştırıldığı belirtildi.Aralarında onlarca ünlü gazetecinin isimlerinin de bulunduğu ajan listesinde 1973 yılından sonra doğan 1300 kişinin ise araştırma kapsamı dışında tutulduğu belirtildi. Komisyon Başkanı Evtim Kostadinov, liste ile ilgili basına yaptığı açıklamada, son ajanlar listesinde yer alan 103’üncü kişinin ölmüş olmasından dolayı, isminin açıklanmadığını söyledi. Evtim Kostadinov, kimi gazetecilerin iş değişikliği yapmış olmalarının, komisyonun çalışmalarında bazı bürokratik zorluklar yarattığını ifade etti. Kamuoyuna açıklanan yeni ajanlar listesinde Konstantin Tilev, Radosvet Radev ve Petar Punçev gibi ülkenin ünlü özel radyolarının sahipleri de yer aldı. Bulgaristan Ulusal Radyosundaki ajan gazeteciler sayısının 37 olduğu bildirildi. Listede, daha önce Bulgaristan Ulusal Televizyonunda (BNT) program sunuculuğu yapan Devlet Bakanı Bojidar Dimitrov da yer aldı. Ajanlık yaptığı dönemde eski Bulgar Kralları Kardam, Tervel ve Terelig’in isimlerini kod adı olarak kullandığı belirlenen Dimitrov Bulgaristan’ın yeni hükümetinde, yurtdışındaki Bulgarlar’dan sorumlu devlet bakanı olarak görev yapıyor.

Kâbe’nin Sırrı! Cofrafyanın gizemli işaretleri tesadüf mü yoksa ilahi bir işaret mi? Kabe’nin konumu ilginç sonuçlar ortaya çıkardı.. Dünyanın altın oran şehri Mekke çıktı. Kâbe bir doğrunun en mükemmel yerinden bölünmesi anlamına gelen altın oran noktasında bulunuyor. Kâbe’nin Güney ve Kuzey kutup noktalarına olan uzaklığının birbirine oranı altın oran olarak kabul edilen 1.618’i veriyor. Aynı oran enlem hesaplamalarında da çıkıyor.. Yönetmen Ender Çetintaya, ressamlar, sanatçılar ve grafikerlerin sıkça kullandığı 1,618’i Kâbe’de nasıl tezahür ettiğini anlattı. Bilgileri bilim adamlarına tasdiklettirdiğini söyleyen Çetinkaya, reklamcı olduğu ve ticari amaçlı kitabın yazıldığı eleştirilerini kabul etmiyor. Çetinkaya ayrıca İstanbul, Mekke ve Kudus’ün üzerine düz çizgi çekildiğinde diz çökmüş insan silüeti çıktığını savundu.. Kitabında bunun detaylı şekillerinin olduğunu iddia ediyor. Cografyanın gizemli işaretlerini araştıran reklam yönetmeni Ender Çetinkaya konuyla ilgili “Kâbe’nin sırrı” isimli kitabı yazdı.

Eyüp Mehter Takımımıza Amerikalılar Bayıldı

Ağlayan bebek, babasını mucit yaptı

Gümüşhane’de, bebeğinin sürekli ağlamasından rahatsız olan baba, bebek ağlayınca sallanmaya başlayan beşik icat etti. Gümüşhane’de, bebeğinin sürekli ağlamasından rahatsız olan baba, bebek ağlayınca sallanmaya başlayan beşik icat etti. Şiran ilçesinde 3 yıl önce dünyaya gelen Leyla ile

İsmail Gündoğan çiftinin, 1 yıl önce “Esra” adını koydukları bir bebekleri dünyaya geldi. İlçede elektrikçilik yapan ve yaptığı ilginç aletlerle tanınan baba İsmail Gündoğan, küçük Esra’nın geceleri sürekli ağlamasından rahatsız olunca, ağlama sesi üzerine sallanacak beşik yapmaya karar verdi. Kısa bir çalışmanın ardından da bebek ağladıkça sallanmaya başlayan bir beşik üretti. Bu beşik sayesinde geceleri rahat uyuma fırsatı bulan İsmail Gündoğan şunları anlattı: “Esra dünyaya gelmeden 3 ay önce bir beşik aldık ve doğumdan sonra onu bu beşiğe koyduk. Ama geceleri durmadan ağlayıp bizi uyutmuyordu, sürekli beşiğini sallamak zorunda kalıyorduk. Sonunda çareyi beşiği sese ve harekete duyarlı hale getirmeye karar verdim. Beşiğe sensörlar yerleştirdim. Böylece bebek ağlayınca çıkardığı sesten dolayı beşik kendiliğinden sallanmaya başlıyor, bebek susunca beşik de duruyor” Beşiğe yerleştirdiği sensörler sayesinde, çocuğun hareket etmesi veya ağlaması durumunda beşiğin sallanmaya başladığını, bebeğin uyuması halinde de beşiğin durduğunu anlatan Gündoğan, istenilmesi halinde yine sistem sayesinde beşiğin sallanacağı sürenin de ayarlanabildiğini anlattı. İsmail Gündoğan, sallanacağı süre konusunda beşiğin uzaktan kumanda ile ya da manuel olarak ta ayarlanabildiğini ifade ederek, yeni icatlar yapmak için çalışmalarının sürdüğünü aktardı.

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği’nin Faaliyetlerinden Görüntüler

Genel Merkez de iftar

TUBİTAK ve Bulgaristan Bilimler Akademisi’nden Derneğimizi ziyaret

Yunanistan Milletvekili adayı ile birlikte

Genel Merkez de iftar

Blagoevrad’da eski Türk mezar taşlarının tesbit ve okunması

Karabük Valisi’ni ziyaret

Baştarafı Sayfa 1’de Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu, Başkan Yard. Şengül Kocabaş ve ünlü tarihçi yazar İlber Ortaylı da Festival çerçevesinde ABD’de ziyaretlerde bulundu. Chicago ve Aurora Belediye Başkanlarını makamında ziyaret ederek görüş alışverişinde bulunan İsmail Kavuncu, “Türk ve Amerikan halkları arasındaki dostluk, hoşgörü ve işbirliği köprüsünü oluşturacak bu tür organizasyonların devam edeceğini ve Eyüp ilçesinin Türk kültürünü dünyaya tanıtma konusunda gönüllü elçilik görevini üstlendiğini” söyledi. Indiana Senatörü Brandt Hershman, Eyüp Belediye Başkanı ve Mehter Takımı’na teşekkür plaketi verdi. Türk Dünyası Festivali çerçevesinde Amerika’nın Dayton, Cleveland, Columbus, Indianapolis şehirlerinde konserler veren Eyüp Mehter Takımı, büyük beğeni topladı. Chicago Türk Amerikan Derneği (TASC), Niagara Vakfı ve Chicago Türk Amerikan Ticaret Odası’nın birlikte organize ettiği Türk Dünyası Festivali’nde Chicago’nun önemli noktalarında gösteriler yapan Mehter Takımı, şehrin yerel kanallarından NBC5’in sabah programına da konuk oldu. Festival çerçevesinde Michigan Caddesi’nde yürüyüş yapan mehtere zaman zaman Amerikalılar da katıldı. Şehrin en büyük outlet merkezinde gösteri yapan Eyüp Belediyesi Mehter Takımı’nın beyzbol sahasındaki konseri ise ilgi odağı oldu.. Aurora Üniversitesi beyzbol takımı Cougars’ın maçı öncesi beysbol meraklılarına mini bir konser veren mehteranlar, izleyicilerden büyük alkış aldı. Chicago’nun turistik ve popüler mekânlarından Navy Pier’de de Türk kültürünü tanıtan etkinliklere imza atan Mehter Takımı, Amerikalıların gönüllerini fethetti. Illinois eyalet temsilcilerinin ve belediye başkanlarının ilgi gösterdiği festivalde, Malatya’nın kayısısı, Giresun’un fındığı da Amerikalıların beğenisine sunuldu. Chicago’lu Türk hanımların evlerinde hazırladığı sarma, dolma, mantı, hamur işi, tatlı, gözleme stantlarının önünde farklı lezzetler arayan Amerikalılar uzun kuyruklar oluşturdu. Türk döneri ve tantuni de Amerikalıların beğenisini kazandı. Festivalde Mardin’in gümüş telkari ve bakır işçiliği, Erzurum’un Oltu, Eskişehir’in Lüle taşı da tanıtıldı. Hediyelik eşyalarda vardı. Eyüp Belediyesi Mehter Takımı festivalin en büyük ilgi gören grubuydu. Mehter iki gün boyunca yaptığı konserlerle Chicagoluların ilgi odağı oldu. Amerikalıların da mehterin coşkusuna katıldığı gözlendi. Bilecik Valiliği tarafından sponsor olunan Osmanlı çadırı ve Kırgız çadırı ise festival hatırası çektirmek isteyenlerin mekanıydı.


Bulgaristan Türklerinin Sesi

Türkiye’de tek kadın jokey

Zülfiye Bulut Şimşek (35), şu anda Türkiye’de yapılan at yarışlarında erkeklerle birlikte yarışan tek kadın jokey. Birkaç hafta önce Bursa Osmangazi Hipodromu’nda yapılan altılı ganyana dâhil yarışta 12 Arap tayı arasında Remazan Kaya’nın sahibi olduğu Bozkaya isimli atıyla, erkek jokeylere nal toplatıp birinci geldi. Ayağına çelme takılsa da, bazen pes ettirilip fabrikada oto koltuğu dikmeye razı hale getirilse de, 20 yıldır Türk atçılık camiasında jokey olarak var olabilmeyi başaran nadir kadınlardan. İşte, eşine bile “Atlarla arama gireceksen hiç evlenmeyelim” diyen, 1.60 boyunda ve 52 kilo olan, cüssesinden çok daha büyük inadıyla spor camiasının erkeklerine nanik yapan Zülfiye Bulut’un portresi. İlk kez at binmeye, henüz 6 yaşında küçük bir çocukken, Bulgaristan’daki köyünde tarlaya koşulan atlarla başladı. Babası, onu değil de ablasını at üzerinde gezdirmek isteyince kıyameti koparıp “Hayır ben bineceğim” diye tutturdu. At üzerinde, dünyayı tepeden seyretmek ona muhteşem geldi. Başka kız çocukları oyuncak bebeklerin saçını tararken, Zülfiye’nin aklı hep atların yelelerini fırçalamaktaydı. Onu arayan nerede bulacağını bilirdi. Ahırdan başka yerde vakit geçirmez olmuştu. Daha o yaşta, atlarının bütün bakımını üstlendi. Tabure üzerine çıkıp tımarını yapıyor, ahırını temizliyor, eliyle yem yediriyordu. Aradan 6 yıl geçip 12 yaşına geldiğinde, Zülfiye’yi atın üzerinde tırıs gitmek artık kesmiyordu. Yine babasının başının etini yiyerek bir yarış atı alması için ikna etti. İki yaşında Durling isimli bir İngiliz atı vardı artık. Yarış atına biner binmez koşabileceğini sanıyordu, ama ilk denemesinde at öyle bir koşturmaya başladı ki, eyer kaydı, ayağı üzengiden çıktı, sadece at üzerinde tutunmaya ve düşmemeye çalışıyordu. Bunun böyle olmayacağını anlayıp eski bir jokeyden eğitim almaya başladı. Daha sonra, Durling’in huysuzluğuyla ünlü bir at olduğunu, sahibinin de zaten onu bu yüzden sattığını öğrenecekti. Durling, üzerine kim binerse düşürüyor, düşüremezse de sinirlenip son çare kendi yere yatıp illa ki üzerindekini deviriyordu. Ama Zülfiye’ye kimseye olmadığı kadar uysal davranıyordu. Zülfiye ve Durling katıldıkları köy yarışlarında hep birincilikler ya da ikincilikler kazanmaya başladı. Ta ki, 1989 yılında Bulgaristan Türklerinin göçe zorlanmasına kadar. Gazetecilerin haber yapmaları onu işinden etti Türkçe konuşmanın, Türkçe müzik dinlemenin, Türkçe isimle dolaşmanın artık yasak olduğu bu dönemde, doğdukları topraklarla vedalaşmak zorunda kaldılar. Ama Zülfiye’nin vedalaşmakta en çok zorlandığı, Durling oldu. Aile Durling’i o kadar seviyordu ki, göçten bir önceki geceyi hep beraber onun ahırında geçirip ağlaştılar. Zülfiye, şu an bile Durling’in adını duyduğunda ağlamaya başlıyor. “Henüz 15 yaşındaydım ama benim için hayatın sonuydu” diyor. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen, hâlâ Durling’in fotoğrafını cüzdanında taşıyor. Türkiye’ye göç ettiklerinde devlet onları önce Isparta’ya gönderdi. Sıfırdan başlayacakları

yeni hayatları için iş bulmak zorundaydılar. Zülfiye, babasına atlarla yapabilecekleri bir iş bulmaları için yalvardı. Türkiye’de yarışabilmesi için lisans alması gerekiyordu. Isparta’da kaldıkları okulun müdürünün yol göstermesiyle, İstanbul’a gidip lisans sınavına girmeye karar verdi. O karar verdi vermesine ama ona lisansı verecek olanların kafası karışıktı. Kadından da jokey olur muydu? Bir toplantı yaptılar ve lisans sınavına girebileceğine karar verdiler. Sınava girdi ve kazandı. Arkasından İzmir’de iş bulup yarışmaya başladı. Henüz 15 yaşında, erkeklerle birlikte yarışan bir genç kız, tabii ki gazetecilerin dikkatini çekmişti ve onunla röportajlar yapıyorlardı. Ama bu haberler, antrenörünü kızdırıp Zülfiye’yi ve babasını işten kovdu. Zülfiye, o günkü travmasını şöyle anlatıyor: “20 yıl içimde tuttum ama artık söyleyeceğim. Ona karşı… Göç etmiştik, sadece hayata tutunmaya çalışıyorduk. Gazetelere çıkmak, şöhret olmak umurumda bile değildi. Haber olmak karın doyurmuyor ki. Benim tek istediğim atlarla birlikte olabilmekti. İşten kovulunca babamın gururu çok kırıldı. ‘Bugüne kadar hiçbiri beni işten kovmadı, ama kendi memleketimde hak etmediğim şekilde kovuldum’ diyerek Bulgaristan’a dönmeye karar verdi. Benim çok işime geldi çünkü atıma kavuşacaktım.” Bulgaristan’a gitti ve tekrar geri döndü Bulgaristan’a döndükleri gece, artık o köyün muhtarlığının malı olan Durling’e koştu. Yine yarışlara katıldı ve hep birincilikler kazandı. Bu arada sırf Durling’i daha sık görebilmek için köye en yakın kız meslek lisesine gitmeyi seçti. Bu sayede dikiş öğrendi. Liseyi bitirdikten sonra, Tekrar Türkiye’ye göç etmek zorunda kalınca, bu kez Bursa’ya yolları düştü. Babası seyislik yapmaya, kendisi de idman jokeyliğine başladı. Başka atların idman jokeyliğini yaptığı gibi, kendisine de bir yarış atı satın almıştı. 1994 yılında ilk yarışını İngiliz safkanı Young ile kazandı. Bursa’da kışın sezon kapanıp yarışlar bitince, geçimini sağlayabilmek için ya dikiş dikiyor ya da markette çalışıyordu. Atlar bütün dünyası olmuştu. 2001 yılında tanışıp evlendiği eşine, “Eğer atlarla arama gireceksen bu iş olmaz” şartını koştu. Düğün davetiyesine bile at resmi bastırdı. Erkekler dünyasında, genç bir kadın olarak yarışmak hiç kolay değildi... “Her kafadan bir ses çıktı. Kadından jokey mi olurmuş dendi. En çok bakışlardan rahatsız oldum. Benim erkeklerle birlikte at üzerinde pistte koşmaya başladığım zamanlarda, seyirci olarak bile kadın yoktu. Erkeklerin arasında iyot gibi yalnız kalıyordum. ‘Ne işin var aramızda, git evde yemeğini yap, örgünü ör’ dediler. Birçok kez karamsarlığa kapılıp pes edip gittim. Ama her seferinde atlar rüyama girdiği için, onlarsız yapamayacağıma karar verdim ve geri döndüm” diyor başarılı jokey. At sahipleri kadın jokeylere güvenmiyor Zülfiye Bulut, 1996 yılından beri 102 yarış koşup, bunların beşini kazandı. Hiçbir zaman şansı yüksek atlara binmedi. Ona göre, at sahipleri kadın jokeylere güvenmiyor. Bir at sahibinin “Şans verilmediyse 102 yarışı nasıl koştu” sorusuna cevap olarak, “16 yılda 102 yarış koşmak hiçbir şeydir. Ayrıca o yarışların 80 tanesini kendi atımla koştum” diyor. Nihayet iki ay önce, Türkiye’nin en fazla yarış atına sahip isimlerinden biri olan Remazan Kaya, Zülfiye’yi kendi ekürisinde çalışmak üzere işe aldı. Yarıştığı zamanlarda atın kazancının yüzde 10’unu Zülfiye alıyor. Yarışmadığı zamanlarda ise idman jokeyliğinden ayda sadece 200 lira alıyor. Bazen de yarış formalarını dikiyor. İstediği tek bir şey var: Komşularının düğünde giyecekleri kıyafetleri ya da oto koltuk kılıfı dikmek yerine, hayatının sonuna kadar atlarla uğraşacağı bir iş yapabilmek. Bulturk yayını olarak kendisine başarılar dileriz.

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği’nin üyelerinden haberler Sengül ve Ferdi hayatlarını birleştirdiler Bu iki çiftin de hayatinin en mutlu gününü kutluyor ve Bultürk yayın kurulu olarak, bir ömür boyu mutluluklar diliyoruz.

7

İslâm Dünyası’na Türkiye’yi örnek gösterdi

Tarih ve Dil

Rıdvan Tümenoğlu

Türk Yazı Devrimi ve Bulgaristan Türkleri

Türkiye’nin İslam Dünyası için örnek teşkil ettiğini söyleyen KÖ) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu Türkiye’nin İslam dünyasında öneminin giderek arttığını söyledi. İKÖ Genel Sekreterliği’nin Türkiye’de bulunmasının, Türkiye ile İslam dünyasının arısındaki münasebetlerde yeni ufuklar açacağını söyledi. Genel Sekreter şöyle konuştu; “O bakımdan Türkiye’nin İslam dünyasındaki önemi artmakta. Ayrıca dolayısıyla 4 yıldan beri İslam Konferansı Teşkilatı’nın başında bir Türk’ün olması da bu münasebetlere bir nebze olsun katkı sağladığına inanıyorum. Bu iş birliği, dayanışma içerisinde Türkiye ile İslam dünyası arasındaki münasebetlerin daha büyük ufuklara ulaşacağına inanıyorum.” Yozgat Valisi Amir Çiçek de İhsanoğlu’nu ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Dedesinin Konağını restore ettirip bağışlayacak. İslam Konferansı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Dedesi Hacı Aziz Efendi’nin yaşadığı konağı ziyaret etti. Konak çıkışında gazetecileri konuşan İhsanoğlu, “Yozgat’ta bulunmaktan dolayı son derece mutluluk duyuyorum. Yozgatlı olmaktan aile olarak gurur duyuyoruz. Ben Yozgat’ın dışında doğdum, çocuklarım Yozgat’ın dışında doğdu. Ama her zaman kendimizi buraya bağlı hissettik ve hiçbir zaman nüfus kaydımızı buradan aldırmadık” dedi. Dedesinden kalma konağı restore ettirerek Yozgat’ın kültür hizmetine sunmak istediğini açıklayan Ekmeleddin İhsanoğlu, ailesinin de bu düşüncesine destek verdiğini kaydederek şunları söyledi; “Ailemin de fikrini aldım. Onlar da bunu uygun görüyorlar. İşbirliği içerisinde inşallah bunu kazandıracağız ve buranın kültür hayatına, bilim hayatına katkıda bulunacak naçizane bir hediye, armağan olmasını planlıyorum.”

Taşdevri’nde yaşamak isteyenlere “Tarih öncesi devirde yaşamak nasıl olurdu?”

Birkaç günlüğüne tarih öncesi devirlere gitmeye ne dersiniz? Portekiz’de Fafe dağının eteklerinde inşaa edilen taş evler, ilkel bir yaşamın kapılarını aralıyor. Orijinal adıyla Flintstones, Taşdevri’ni hangi çizgi film sever bilmez? Amerikan televizyonlarında ilk olarak 1960 ile 1966 yılları arasında gösterilen ve sonra tüm dünyanın hayranı olduğu çizgi filmlerin unutulmazları Fred ve Wilma, Barni ve Betty, evcil hayvan Dino’nun yaşadığı evlerin çok benzeri, çizgi film dışına, tarih sonrasına atladı! Portekiz’deki Nas kentinde bulunan Fafe dağının eteklerine sıralanmış taş evler, kolay kolay rastlanmayacak mimarileriyle insanın ağzını açık bırakıyor. “Tarih öncesi devirde yaşamak nasıl olurdu?” sorusuna bir tür cevap niteliğindeki bu evlerin içi de en az dışı kadar basit ve ilkel. Sıcak yuvadaki donanımın burada zerresi bile yok. Ancak farklı bir anlayış, farklı bir yaşam tarzı için bir başkaldırı! Asi kimliklere duyurulur! Özellikle turistler için ilgi çekici olan taş evler, tatil yapmak isteyenlere alternatif bir seçenek olarak sunuluyor. Lüksten uzak, doğayla baş başa olmak için ideal olan evler, maceraperest, salaş ruhlar için ideal.

Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’da başlayan Milli Mücadele Hareketi, fraklı coğrafyalarda yaşayan ve çoğunluğu sömürge konumunda bulunan Müslüman ve Türk Halkları arsında ciddi bir heyecan uyanmasına neden olmuştur. Özellikle Mücadelenin galibiyetle sonuçlanması ve ardından bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması Anadolu dışında yaşayan Türklerin bu yeni Devlete olan ilgilerini arttırmıştır. Cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkiye Cumhuriyetini çağdaş devletler düzeyine ulaştırmak için başlatılan Devrimler de yurt dışında kalan Türkler tarafından ilgiyle takip edilmiş ve Yeni Cumhuriyetin devrimleri örnek alınarak Dış Türkler de kendi aralarında örgütlenmişlerdir. Diğer bir söylemle Türk Devrimi Ülke dışında uygulama alanına sokulmuş, Türkler, Türkiye dışında da Devrimlerimizin uygulayıcısı ve savunucusu olmuşlardır. Bulgaristan Türkleri, coğrafi yakınlıkları, Bulgaristan’daki nüfus yoğunluklarının fazla olması, Bulgaristan’da Türk toplumuna önderlik edecek aydınların bulunması ve I. Dünya Savaşından itibaren giderek iyiye doğru giden özellikle Milli Mücadele döneminde üst seviyeye ulaşan Türk – Bulgar İlişkilerinin olumlu koşullarının da etkisi ile Türk Devleti ile yakın ilişkiler kurmuşlar ve Türk Devrimini yakından takip etmişlerdir. Bu çalışmanın temel amacı Türk Yazı Devrimi Ve Bulgaristan Türklerinin bu devrimini yakından takip ederek uygulama sürecine koymalarını ve Yazı Devrimi ile ilgili çalışmalarını incelemektir. Bilindiği üzere Bulgaristan Türkleri Yeni Yazıyı Türkiye dışında kabul eden ilk Türk topluluğudur ve bu değişikliğin heyecanını en az Türkiye’deki Türkler yaşamışlar bu konuda oldukça zorluklara göğüs germek zorunda kalmışlardır. Bütün zorluklara rağmen Bulgaristan Türkleri, çocuklarının Türkiye’deki eğitime paralel bir eğitim görmeleri ve çağdaşlaşma yolundan uzaklaşmamak uzun süren mücadelelere girişmişler. Bir taraftan Anadolu’dan kaçıp Bulgaristan’a sığınan gericilerle mücadele ederken diğer taraftan da Türkiye ile kültürel bağlarını koparmak isteyen veya en azından bu ilişkileri asgari düzeyde tutmaya çalışan ve her geçen gün Türklere karşı tutumunu sertleştiren Bulgar hükümetlerine karşı mücadele etmişlerdir. Bu mücadeleleri süresince belli dönemlerde istediklerini almışlar belli dönemlerde haklarını kaybetmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti de bu konuda Bulgaristan Türklerini desteklemiş ve onların sorunlarının çözümü için Bulgar Hükümetleri nezrinde yoğun çalışmalarda bulunmuştur. İşte bu çalışmanın diğer bir amacı da Bulgaristan Türklerinin bu mücadelesini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konusundaki çalışmalarını, Atatürk Dönemi Türk Kültür Politikaları perspektifinde değerlendirmektir. Harf Devriminden Önce Bulgaristan Türklerinin Genel Durumu I. Dünya Savaşında Osmanlı Devleti ve Bulgaristan aynı tarafta savaşmışlar ve her iki tarafta savaşı kaybederek aynı kaderi paylaşmışlardır. Dolayısı ile iki ülke arasındaki ilişlikler olumlu bir yönde seyretmeye başlamış ve bu da Bulgaristan’daki Türklerin sosyal ve ekonomik hayatlarına olumlu anlamda yansımıştır. Bulgaristan Türkleri, özellikle Stambuliski iktidarı ile birlikte daha rahat bir yaşam sürmeye başlamışlardır. Bu iktidar döneminde öncekilere kıyasla çok daha olumlu bir azınlık politikası uygulanmıştır. İki ülkenin I. Dünya savaşında birlikte savaşmaları, Stambuliski’nin iktidarını çiftçi ve köylülere dayandırmak istemesi ve Türklerin büyük çoğunluğunun çiftçi ve köylü olması, Bulgaristan’ın Savaş sonrasında dost araması ve bu doğrultuda Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istemesi gibi nedenler bu olumlu politikanın başlıca nedenleri olara düşünülebilir. Bu dönemde baskılardan kurtulan ve bir takım haklarını kazanan Türkler dış dünya ile ilgilenmeye fırsat bulmuşlardır. Özellikle çok yakınlarındaki Anavatanlarında olan gelişmeler Türkleri yakından ilgilendirmiştir. Türkler Anadolu’daki Kurtuluş Hareketini sadece takip etmekle kalmamışlar bu harekete destek olmak için örgütlenmişlerdir. Türkler arasındaki bazı vatansever gençler Anadolu’ya geçerek bizzat savaşa katılmışlardır. Diğer taraftan Bulgaristan Türkleri gerek Bulgaristan’dan yapılan silah sevkıyatlarında görev almışlar diğer taraftan da Milli mücadele için yardım toplamak için gönüllü olmuşlardır. Özellikle Ahali Gazetesi Milli Mücadele Hareketine ciddi bir destek cephesi oluşturmuştur. Gazete bir taraftan yayınladığı haberlerle milli mücadeleye destek olurken diğer taraftan da yardım komisyonları oluşturarak ve yardımları teşvik ederek Milli Mücadeleye destek olmaya çalışmıştır. Bulgaristan Türkleri arasındaki ileri gelen şahısların yanı sıra, Bulgaristan Muallimimin-i Cemiyeti İttihadiyesi, Hilal-i Ahmer Komiteleri, Hilal-i Ahmer Derc-i İane Komisyonları ve Tenvir-i Efkar Müslüman Klüpleri gibi cemiyetlerde yadım toplayarak bunları Kızılay vasıtası ile Anadolu’ya gönderiyorlardı. Devam edecek...


8

Balkanlar ezan sesleriyle yankılandı Sahurda evlerin ışığı yanıyorsa orası bizden Yunanistan Türklerin yoğun olarak yaşadığı Batı Trakyanın İskeçe şehrinde Ramazan ayı adeta bayram havasında yaşandı. Ramazan süresince Müslümanlar evlerinin ışıklarını gece boyunca açık tutarak bu ayın farkını ortaya koydu. Camilerden yankılanan kuran sesleri şehirde manevi atmosferi doğura çıkartı. Gündüzleri bağıda bahçede çalışanlar akşamları camilere akın edip terafih namazlarına katıldılar. Düzenlenen toplu iftarlarla azınlık insanı bir araya gelme fırsatı yakaladı. Mukabele ve vaazların dışında İskeçeye bağılı Türk köyleri verdikleri toplu iftarlarla, etraftaki diğer köyleri iftara davet ederek birlik mesajları verdiler. Bu ayda İskeça Müftülüğüne bağlı 12 Bay ve 4 Bayan irşat görevlisi hergün ayrı bir camide vaaz verdi. Türkiye’den gelen 4 din görevlisi her akşam ayrı bir camiye giderek Yunanistan Türkleri ile kucaklaştı. Bulgaristan Bulgaristan’da Ramazan nedeniyle camiler doldu taştı. Yoğunluk nedeniyle camilere sığımayanlar evlerini ibadete aştı. Teravih kılınan, mukabeleler okunan, tespihler çekilen evler de camiler gibi Ramazan boyunca tıklım tıklım doldu. Türkiye Diyanet işleri tarafından gönderilen 18 imam çeşitli camilerde görev yaptılar. Türkiye’deki Müslümanlar nasıl Eyüp’ü Sultanahmet’i ve camilerin olduğu her yeri dolduruyor ise Bulgaristan Müslümanları da Kırcaali, Şumnu, Aytos, Ragrad, Madan’da iftarını açıyor, sayıları az da olsa birlik ve beraberliğin en güzel örneğini gösteriyorlar. Bazı cemaatlerin iftarlıklarını alıp, camilere akın ettiği görüldü, hayırsever işadamlarının verdiği toplu iftarlarda Ramazan ayının getirdiği dayanışma duygusunu yaşadılar. Bulgaristan camileriyle de dikkat çeken bir ülke Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşıyan camilerin tarihi 1300’lü yıllara dayanıyor. Burada bulunan en eski cami ise, Filibede bulunan Cuma-Muradiye camisi. Avrupanın en eski camisi olarak da bilinen camisi 1363-1364 yıllarında 2.Murat tarafından inşa edilmiştir. Bazı camiler ise çaşitli siyasal ve sosyal nedenler yüzünden halen kapalı. Romanya ve Ukrayna Müslümanların azınlık olduğu Romanya ve Ukrayna ülkelerinde Ramazan ayı hoşgörü atmosferinde geçti. Kırım Müslümanları Müftüsü Emirali Ablayev, “Müslümanlığı hakkıyla yaşamaya çalıştık, bize çok duğa edin, biz de Türk Dünyası için duğalar ediyoruz.” Ukraynada Müslümanların sayısı 47 milyonluk nüfus içerisinde yaklaşık 2 milyon. İslam dininin hoşgörü anlayışının buradaki gayrimüslümlere de örnek olduğunu vurgulayan Ablayev, “Camimizin etrafında çok Müslüman yok Müslümanların evleri biraz daha şehir dışında kalıyor amma buna rağmen camiye hergün geliyorlar, gayrimüslümler bize hiç karışmıyorlar, Müslümanlığı hakkıyla yaşamaya çalışıyoruz. Camilerimizde kuran kursları veriliyor. Televizyonlarda her gün Ramazan ayı ile ilgili sohbetler veriliyor. Eğitici sohbetlerden insanlar çok memnun olduğunu söylüyorlar.” Romanyada ise 24 milyon nüfusun içinde 67 bin Müslüman bulunuyor. Burada her camide kadın ve erkeklere özel mukabele okunuyor. Her Ramazan ayı öncesinde gençlere özel bilgilendirme seminerleri yapılıyor. Bu ayın önemi ve oruç ibadeti anlatılıyor. Romanya Müftülüğü her Ramazan ayında Türk işadamları derneği Başkonsolosluk ve Elçilik işbirliği ile toplanan zekatları muhtaç insanlara dağıtıyor. Böylece yardımlaşma duygusunu herkes hissediyor. Bosna Hersek İstanbul Bayrampaşa belediyesinin “Kardeşlik sınır tanımaz” sloganı ile yola çıkan bereket konvoyu bir kez daha Bosna herseke ulaştı. Bayrampaşa belediyesinin proje kapsamında 5. kez yola çıkan bereket konvoyu Mostar köprüsünün hemen yanında kurduğu 800 kişilik iftar sofrasında Bosnalıları ağrladı. Bayrampaşa belediye başkanı Hüseyin Burge iftar yemeğinde birlik ve beraberlik mesajı verdi. Konvoyun ikinci durağı Ilıca oldu. Burada 2 bin kişilik iftar yemeği verildi. Ilıcanın meydanında gerçekleşen program, iftar öncesinde kurulan halkın yoğun ilgi gösterdiği fotograf sergisi ve geleneksel ebru atöliyesi ile başladı. Okunan ezanın ardından oruçlar açıldı. Belediye Başkanı Amer Genanoviç, Bayrampaşa belediyesi yetkililerine teşekür etti. Arnavutluk Ramazan Bayramı, nüfusun yüzde 80’inden fazlası Müslüman olan Arnavutluk’ta da kutlanıyor. Başkent Tiran ile diğer kent ve yerleşim birimlerinde Müslümanlar bayram namazı kıldı.

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Aynı toprakların sahibiyiz, aynı çatı altında yaşamaktayız Ahmet Altan çok yazar, iyi yazar, fakat bazen bana ters düşer. Kendisinin tabiri ile, Kırcaali diyarından gelmeme rağmen, ben bir”Selanikliyim”. Ahmet Altan da iyi biliyor ki, kaybedilen Osmanlı topraklarından gelen ya da Rusya’dan püskürtülen Müslümanlar yıllarca Anadoluya akın etmişlerdir. “Büyük Selanik” yazısının yankısı var. Aslında görücüye bir kalem ve ayak oyunu sunmuş. Bizler bu oyuna ayak uydurmayız, bunu ne zihnimiz nede yüreğimiz kabullenir. Güya Cumhuriyetle beraber Anadolu insanımız kendi ülkesinde bile bir söz hakkına sahip olamamış. Kürtleri, Müslümanları, Demokratları, Solcuları, devlet dışlamış. Biz bugün hala Türkiye’de Selaniklilerl’e Anadolular mücadelesini yaşıyormuşuk da, haberimiz yokmuş. 18. y.y. sonundan itibaren sürekli savaşların ve kargaşanın yaşandığı bir coğrafya Balkanlar, ancak bölge için asıl kırılma Osmanlı devletinin dağlması ile başlıyor, tepedeki güç ortadan kalkınca zihinlerdeki düşmanlar ve farklılıklarda gün yüzüne çıkıyor. Son 150 yılda yaşanan acılar soğuk savaş sonrası kargaşa ortamı ile zirveye çıktı. Daha düne kadar aynı sokağı paylaşan Milletler kültürel farklılıklarını zenginlik görmekten ziyade ayrımcılık unsuru adletti ve bu günlere gelindi. Haklıdır Ahmet agamız. Biz Anadolu insanı değiliz, uzaylıyız biz, uzaylı… Fazla söze gerek yok, kendisini biraz aydınlatalım, çünkü hep beraber güçlü ve güzel bir Cumhuriyette yaşamak mecburiyetindeyiz. Cumhuriyet, 72 ayrı Milletten yeni Millet yarattı. Bakın Tanin dergisinde neler okuyoruz: - 1913 yılında düzcenin 53.760 kişilik nüfusunu şöyle ayırmıştır: 19.681 Türk, 9.313 çerkez, 6.914 abaza, 5.805 ordulu, 4.814 Rumelili muhacir, 3.225 Laz-gürcu, 1.242 Tatar, 788 rum, 747 kürt, 745 kıpti, 293 ermeni ve 90 boşnak… devam edelim: “1912’de Biga nüfusu bir Osmanlı yetkilisi tarafından söyle gruplandırılıyor: 16.122 yerli (Müslüman, rum, ermeni ve Yahudi) 34.542 balkan muhaciri, 5.782 kavkasyalı, 572 kumuk, 737 boşnak, 5.942 pomak, 292 tatar, ve 153 gürcü muhkimle toplam 64.157 …” Biga, Düzce gibi binlerce şehir ve köy nüfusu örneği vardır göçmenler her yere ulaşmış, her yere yerleştirilmiştir Kemal Karpat, göçmen sayısını 9 milyon olarak hesap eder. McCarthy, 1827-1922 arasında 4.5 milyon göçmenden söz eder-Cumhuriyet başındaki nüfusun yarısı. Bu nüfus, Abdulhamit döneminden itibaren gayrimüslüm nüfusu dengelemek için dağıtılarak yerleştrilmiştir. Yerleştirme mülk dağıtmayı da

Mümin Topçu

içermiştir 1870 lere kadar göçmenlere aile başına 100 dönüm toprak verilirdi… Mustafa kemal demiş ki; “Diarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır”. Ahmet Altan senin amacın nedir? Bu gün Anadolu insanının bir “Selanik derdi yoktur”. Memleketin batısında doğumak suçmudur. Atamız “Güzelkadınlar, şık beyler, balolar, danslar, temiz evler, çiçekli bahçeler, köylerde vals çalan orkestralar, kahve ve konyak kokan kafeler, beyaz örtülü lokantalar…” emeline ulaşamadı. Yazar bu emelleri bize tavsiye etmiyor. Kim istemez böyle bir Türkiyede yaşamayı? Anlıyoruz ki Ahmet Altan istemiyor. Kendisi ile ahpaplığım yok, amma zannediyorum ki onun o hayal edilen hayattan uzak bir yaşantısı yoktur, beklide daha lüksüne sahiptir. Nede olsa ne töreden, çekmişliği vardır, ne kara cahillikten, ne padişahtan, nede şehten, ne akraba evliliğinden? Tanrımıza şükürler olsun, (Selaniklilerde bunlardan uzaktır). Balkan göçmenlerinin dedeleri ve nineleri, babaları ve anneleri beş vakit namazında ve niyazında olan insanlardı. Bu Atatürkün ailesi ve soyu için de geçerlidir. Sofyada Osmanlının askeri ateşesi iken kendisi beş kuruşa aldığı secdadiyenin bile hesabını tutmuştur. Balkan göçmenleri Müslümandır, çoğu da demokrat ve solcudur. Kürtleri ise gardaş bilirler. Aynı toprakların sahibiyiz aynı çatı altında yaşamaktayız. Ahmet Altanın görüşleri kendisine aittir bizim kiler de meydanda bu satırları geçen ay vefat eden şehzade Osman Erturulun sözleri ile noktalamak istiyorum “20.y.y.da Cumhuriyete geçişi nasıl değerlendiriyorsunuz. Atatürk’e nasıl bakıyorsunuz?” Sorusuna verdiği yanıt “Hanedanın Cumhuriyete genel bakışını da ortaya koyuyordu; “Atatürk’e bir defa borcumuz var. Çünkü memleketi kurtardı. Memleketi kurtarmasaydı, biz bu gün burada yada istanbulda oturamıyacaktık. Ya Ruslar, ya Rumlar, yada bir başkası oturacaktı. Bütün hanedanlar bir süre devam ediyor yıkılıyor. Bakın mısırlılara 10 bin sene devam etmiş yıkılmış. Ondan sonra yunanlılar geldi. Gene büyük kültürdü. O kültür 3 bin sene sürdü. Romalılar geldi, 1.500 sene sürdü. Biz geldik, 700 sene devam ettik. İngilizler geldi 150 sene sürdü. Her uygarlığın her kraliyetin çıkışı var birde inişi var. Zaten biz çoktan beri Kanuni Sultan Süleymandan beri inişteydik…”

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği’nin Faaliyetlerinden Görüntüler

Başakşehir Belediye Başkanı Mevlüt Uysal

Sultangazi Belediye Başkanı Cahit Altunay

Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu

G.O.Paşa Belediye Başkanı Dr. Erhan Erol

Balkanlar da İnsan Hakları Koruma Dern. Bşk. Akif Süleyman, Bulgaristan Başmüftüsü Hacı Mustafa Aliş

Moldava milletvekili Oleg Harizan ve Kıpçak papazı

PERSPEKTİF

Dr. Nedim Birinci

Yaşamanın amacı olgunlaşmak, özgürleşmek ve hedefe varmaktır İnsan Hayatında iniş ve çıkışlar çoktur. Birçoğu bu oyuna kapılır gider. İşler iyi giderken kendimizi mutlu hissederiz, biraz kötü olunca üzülürüz. Yaşama bu tür bir yaklaşım güçsüz bir yaklaşım biçimidir. Dalgalarla sürüklenen dal parçası gibisin demektir. Akıntıya göre gidersin. Şu anda bir yönde gidiyorsun, bir sonraki anda başka bir yöne. Oysa yaşam oyununu iyi oynamanın yolu, tüm yargılardan olabildiğince kurtulmak ve hafiflemektir. Ve şöyle doğal bir duruşu gerektirir: “Başıma gelen her şey güzeldir. Kusurlu oluşumuz, yaptığımız yanlışlar ve onlardan aldığımız dersler yaşamımıza anlam katar, bizleri güçlendirir...” Başarılı olmak, daha çok şey yapmakla değil, daha çok şey olmakla ilgilidir. Aslında biz yaşamda istediğimiz yere varıyor değiliz, gerçekte olduğumuz şeyi gün yüzüne çıkarıyor ve onu madde dünyasına indiriyoruz. Doğu Bilgeleri der ki; “Yaşamında sevmediğin, sinir olduğun ve sıkıntıya girdiğin şeylerin hepsi şu andaki sınıfında öğrenmen gereken dersleri içeren araçlardan başka bir şey değildir. Bu sınıfı geçmelisin ki bir sonrakine başlayabilesin.” Özünde bütün insanlar iyidir. Saldırmak, suçlamak, yargılamak yerine koşulsuz sevgi ve anlayışa ulaşmayı hedef edindiğimizde, daha yüce ve aydınlanmış tepkiler vermek zorunda kalır, eskiden olduğu gibi davranmayı kendimize yakıştırmamaya başlarız. Yüreğinde gerçek sevgiyle karşılaşan hiçbir insan, yüreğinden uzak kalmaya dayanamaz. Işık girdiğinde, bütün gölgeler yok olur. Kötü ve iyi insanları ayıran tek çizgidir. Biz davranışlarımızı değiştirdiğimizde, insanlar da davranışlarını değiştirmek zorunda kalırlar... Kendini değiştirmek, enerjini ziyan edip karşındakini değiştirmeye çalışmaktan çok daha iyi sonuç verir... Koşulsuz sevginin ilk temel şartı, karşı tarafı suçlamaktan vazgeçip, değişimi kendinden başlatmaktır ki, bu günümüz modern terapi yöntemlerinin de temelini oluşturur. Olaylara ve yaşananlara bizim bakış açımızın değişmesi, olay veya kişinin değişmesinden çok daha önemlidir. Öfkeyle hareket eden ya da sevgisiz davranın bir insanın, bunun hemen öncesinde bir acı yaşadığını göz ardı etmemek, onunla empati kurmak, kendini onun yerine koymak anlamına gelir. Öfke sergileyen insanların bunu yapmalarının nedeni, incinmiş olmalarıdır. Koşulsuz sevgi incinmiş insanlara daha çok sevgi ve merhamet duymayı, şefkatimizi onlardan esirgememeyi gerektirmez mi? “Birini bencil buluyorsan, senin içinde de biraz bencillik olmalı.” Yaşam yolculuğu, zayıf noktalarımızı bulmak, onları iyileştirmek, sonunda da evrenle uyumlu, yasalarla bütünleşen biri haline ulaşmak yolculuğundan başka ne olabilir ki? “Amacın kalıcı huzur ve özgürlükse, seçebileceğin tek yol budur.” Her olay ve insan bir sebeple ortaya çıkar. Tesadüf diye bir şey yoktur. Bilgeliğin anlamı, hayatımızdaki insanların bizlere birer ayna oluşudur. Hepsi bizim en parlak ve en karanlık yanlarımızı yansıtır. Bir başkasının büyüklüğünü takdir edebilmek demek, o büyüklüğü kendi içinde görebilmek demektir. İnsanların kendi tempolarında yürümelerine ve bizimleyken gerçek benliklerini sergileyecek kadar kendilerini güvende hissetmelerine izin vermeliyiz. Koşulsuz sevginin anlamı budur; Biz onlarla aynı düşüncede olmasak bile onları dilekleri, sevgileri, hayalleri ve yapmak istedikleri konusunda yüreklendirmek, o deneyimi yaşamalarına izin vermektir. “Güçlü bir düş insana umut verir.” Unutmayalım ki bu gezegen, bizim daha iyi ya da daha kötü oluşumuza göre, da daha iyi ya da daha kötü olacaktır. Onun gidişatında hepimizin rolü var. Bizler tüm eylemlerimiz hatta düşüncelerimizle aktif katılımcılarız. Bu evrensel gerçekleri inkar etmek ya da görmezden gelmek bize yarar sağlamaz. İnkâr, gerçeği kabullenmenin acısından kurtulmak için kendine yalan söylemektir. Çünkü insanların yaşadığı en derin kişisel yenilgi, olabileceği kişiyle olduğu kişi arasındaki farktan kaynaklanır. “Dünlerin, bugünlerin içinde fazla zaman işgal etmesine izin verme.” İç dünyanı ne kadar temizlersen, dış dünyan o kadar güzelleşir ve yaşamın amacı tüm pırıltısı ile açığa çıkar. Yaşamın gerçek amacını bulan birine hiçbir hasım etkide bulunamaz. Neden yaşıyoruz? Biz kimiz? Ve bu gezegende ne yapmaya çalışıyoruz? Seksen veya 100 yıllık bir ömür; kendimizi, varoluşu ve evreni anlamak, onun yasalarını uygulamak için yeterli mi? gibi sorulara da yanıt arayan insanlar konumunda oluyoruz. Dışarı bakan, rüya görür. İçeri bakan, uyanır. Yaşamın amacı olgunlaşmak, genişlemek, büyümek, doğa yasalarını anlamaya ve uygulamaya çalışmak, özgürleşmek ve hedefe varmaktır. “Ben yaşamımın hedefini bilmiyorum ki.” demeyin; aslında iç varlığının derinliklerinde herkes hedefini bilir. Hedefimiz; Yaşam plânımız önceden, yine bizim tarafımızdan tespit edilmiştir ve gerçekleşmek ister. İçinde bize ait mecburi dersler olduğu gibi ödüller, sevinçler ve yeni fırsatlar da vardır. Varoluşun ardı arkası kesilmez, dönüşümleri ve değişimleri, sanki kulağımıza evrenin en büyük sırrını fısıldar gibidir. Bu dünyada rolünü unutma. Sen bir enerji dönüştürücüsüsün. Ruhun senin aracılığınla her gün bir yenilenme yaratıyor ve tüm varoluşun değişimine sen de kendi ölçün kadar katkıda bulunuyorsun.


Bulgaristan Türklerinin Sesi

Yazı Dizisi

Tıbbi İstihbarat - 2 “Petrolü kontrol ederseniz ulusları ya da bölgeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları kontrol edersiniz” Henry Kissinger Bu sayımızda hem halk sağlığını hem de çevre sağlığını olumsuz yönde etkileyen, çok acil olarak önlem alınmadığında giderek tüm Dünya’yı saracak olan ve geri dönüşü imkansız bir tehlikeyi ele alacağız. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar Tarihçe ve Tanımlama: Çiftçiler yüzyıllardır hızlı büyüme, tatlı meyve, büyük tohum gibi değişiklikler için uğraşmışlar ve yabani türleri de ıslah amacı ile çalışmışlardır. Çiftçilerin ve bilim adamlarının bu çabaları genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünün 1953 yılında keşfi, 1980’li yıllarda DNA teknolojisinin gelişimi, 1983 yılında ise transgenik bitkilere aktarılan genler ile devam etmiştir. Gen mühendisliği yöntemleri ile oluşturulan genetiği değiştirilmiş bir organizma (GDO, GMO veya transgenik), yapısında doğal koşullar ile sahip olamayacağı veya doğal koşullar ile çok uzun bir zaman dilimi içinde küçük olasılıkla kazanabileceği DNA parçaları taşımaktadır. Genetik kodu gen teknolojisi kullanılarak değiştirilmiş canlı organizmalara yani biyo teknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki – hayvan ya da mikroorganizmalara “transgenik” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma” denilmekte ve bu ürünler kısaca GDO olarak adlandırılmaktadır. Bu kapsamda, örneğin domuza ait gen domatese, bakteri veya virüse ait gen de bir bitkiye aktarılabilmektedir. GDO’lu ürünlerin üretilme amaçları ise; verimin artırılması, hammaddeden işlenmiş maddeye kadar olan zincirde, çevreye daha az zararlı, besleyici değeri daha yüksek, raf ömrü daha uzun ürünler elde etmek olarak söylenmekte ise de Dünya’daki gıda sorunu; ihtiyacın karşılanamamasından değil dağılımın adaletsiz olmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca sözedilen yararlara karşılık insana ve çevreye verdiği zararlar çok daha büyük ve telafi edilemez zararlardır GDO’lu ürünler üzerine çalışmalar, ABD kökenli şirketler tarafından başlatılmıştır. Tarla denemelerine 1985 yılında alınan GDO’ların ticari anlamda ekimine 1996 yılında başlanmıştır. İlk transgenik tahılın ekimi 1994 yılında Amerika’da yapılmıştır. 1996 yılında ise böceklere karşı dirençli ilk ticari pamuk, mısır ve soyanın tarla ekimleri gerçekleştirilmiştir. Bütün bu gelişmelerin mimarı baba Bush’dur. 1988’de başkan olduktan sonra GDO üreten şirketlere serbestlik tanımıştır. ABD’deki Monsanto şirketi, büyüme hormonu verilen ineklerin %30 daha fazla süt vereceğini iddia etmiş, elde ettiği bu sütü de piyasaya sürmüştür. Ancak “rBGH” denilen bu hormonun verildiği ineklerde meme iltihabından bağırsak kanserine kadar 20 kadar değişik türde hastalık ortaya çıkmış, bu hastalıkların tedavisinde de antibiyotikler kullanılmıştır. 1990ların sonunda antibiyotiklerin %70i hayvanlar tarafından kullanılıyordu. Sadece süt olarak değil, bu hasta hayvanlardan gelen etin %40’ı hamburger için kullanılmaktaydı. Bunun sonucu olarak da insanlar antibiyotiğe daha dirençli hale gelmişlerdir. Etiketlenmeden, insana olan etkileri test edilmeden ve farelerde lösemi ve tümöre yol açan kansorejenlerle dolu bu sütü sattılar. Kanadalı bilim adamları yaptıkları araştırmayla bu sütün insanlarda göğüs ve prostat kanserine yol açacağını açıkladı. Süt, 1999’da Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde yasaklandı. Benzer çalışmalar başka ürünler üzerinde de devam etmiştir. Filipinler merkezli Rockefeller kuruluşu Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsü (IRRI) Asya’daki bütün önemli pirinç türlerini depolamıştır. İşte o tohumların dörtte üçü Monsanto ve diğer dev şirketlerin laboratuarlarında genetik olarak değiştirilmiş ve patentlenmiştir! Henry Kissinger’in 1970’lerde ilan ettiği strateji “Petrolü kontrol ederseniz ulusları ya da bölgeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları kontrol edersiniz” stratejisi bu. 2005’ten beri ABD yönetiminin biyo yakıt sübvansiyonları ve promosyonu, bu tür yakıtların küresel ısınma sorununa çözüm olduğu yalanı, gıda fiyatlarını da etkiledi.

Dünya’da Durum:

Günümüzde ticari olarak en fazla ekimi yapılan transgenik ürünler; Bacillus thuringiensis adlı bir bakteriden gen aktarılarak oluşturulan böcek zararlılarına dayanıklı mısır ve pamuk, sap ve koçan kurduna dayanıklı mısır, patates böceğine dayanıklı patatestir. Transgenik ürün eken ülke sayısında ve ekim alanlarında da korkunç artışlar yaşanmaktadır. 1996 yılında bu şekilde ekim yapan ülke sayısı 6 iken bu sayı 2005 yılında 21e ulaşmıştır. Ekim alanı ise 1,7 milyon hektardan 91 milyon hektara çıkmıştır. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar sadece tarımda değil yaklaşık yirmi yıldır GDO’lu bakteri ve funguslar aracılığıyla gıda sektöründe de kullanılıyor. Bu organizmalardan izole edilen enzimler peynir, ekmek, bira, şekerleme, sabun ve deterjan yapımında da kullanılmaktadır. Bugün tüm Dünyada Türkiye yüzölçümüne yakın bir alanda transgenik ekim yapılmakta olup, ekim alanlarının % 99’u; ABD, Arjantin, Kanada, Çin ve Brezilya’da bulunmaktadır. Dünyada GDO’lu olarak üretilen bitkilerin % 99’unu soya, mısır, kolza ve pamuk oluşturmaktadır. Bunların yanında patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kasava ve papaya da GDO’lu olarak üretiliyor. GDO’lu Ürünlerin Zararları 1- Sağlık Riskleri: Potansiyel Alerjenlik: GDO’lu bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin meydana getirebileceği risklerin başında alerji gelmektedir. Nitekim 1996 yılında, brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır. Potansiyel Toksisite: Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, potansiyel bir toksisiteye (toksin; zehirli kimyasal üretme yeteneği) sahiptir. Potansiyel Kanserojenlik: GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırıcı tarafından belirtilmektedir. Özellikle, herbisitlere (tarım ilaçları) dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bi-

linmektedir. Antibiyotiğe Dayanıklı Mikroorganizma Oluşumu: İnsan ve hayvan bünyesindeki bakterilerin genlerinin antibiyotiklere dayanıklı hale dönüştürülmesi gibi sağlık açısından büyük riskler taşımaktadır. Besin Değerinde Bozulma: GDO’lu bitkilerde, yeni özellikler kazandırılırken, bitkinin orijinal yapısında bulunan bazı kalite öğelerinde önemli azalmalar olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan “phytoestrogen” bileşiklerinin, klasiklere oranla, GDO’lu bitkilerde daha az olduğu bilinmektedir. 2- Çevresel Riskler: Toprak ve Su Kirliliği: GDO’lu bitkilerin kalıntılarındaki toksik maddelerin toprağa ve suya geçtiğine ilişkin çok sayıda araştırma sonucu bulunmaktadır. Öte yandan, GDO’lu bitkilerin ikinci kuşak üretimini engellemek amacıyla, tohumlar üreticiye verilmeden önce yüksek dozda antibiyotik ile bulaştırılmaktadır. Bu tohumların ekilmesiyle toprağa önemli miktarda antibiyotik geçişi söz konusudur. Buğday ve pamuk gibi çok geniş alanlarda ekimi yapılan ürünlerde bu uygulamanın etkisinin ne kadar büyük olacağı açıktır. Faunada Değişim: GDO’lu bitkilerin yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlıların oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “ladybugs” (hanım böceği) ve “lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Mikroorganizmalarda Değişim: Toprağa verilen yüksek dozdaki antibiyotiklerin baskısı nedeniyle dayanıklı yeni bakteri tiplerinin oluşma ihtimali her zaman vardır. Virüslere dayanıklı olarak geliştirilen GDO’lu bitkilerin, başka virüs tiplerinin ortaya çıkmasına neden olabileceği Michigan Üniversitesi’nde deneysel olarak kanıtlanmıştır. Örneğin “cauflower mosaic” virüsü GDO’lu mısır, pamuk ve kolzalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. “pararetrovirüsler” grubundan olan bu virüsün, hepatit-b ve hıv virüsleri ile büyük benzerlik göstermesi, konunun önemini daha da artırmaktadır. Florada Değişim: Bitkilere kazandırılan yeni özellikler bu bitkilerin yaşadıkları çevredeki floranın bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitlilik kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengesinin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin yok olmasına neden olabilecektir. Çiçektozları, genetik kirlilikte en önemli etkendir. Mısır çiçektozlarının rüzgârın etkisi ile canlı olarak 1 km uzağa gidebildiği, yoncada arıların çiçektozlarını canlı olarak 2–3 mil uzağa taşıdıkları deneysel olarak belirlenmiştir. Genetik olarak değiştirilmiş bitki çiçektozlarının rüzgâr, kuş, arı, böcek, mantar ve bakterilerce taşınması sonucunda kilometrelerce uzaktaki bitki türleri de etkilenecek ve genetik bir kirlilik ortaya çıkabilecektir. Variyabilite ve Beklenmeyen Sonuçlar: Ekosistemler son derece karmaşık bir yapıya sahiptir. Özellikle, GDO’lu bitkiler gibi, yeni organizmaların sistem içine girmesiyle bazı bilinmeyen risklerin ortaya çıkması beklenebilir. Bu zamana ve yere bağlı olarak türler arası gen akışının sonucunda ortaya çıkabilecek gen etkileşimlerinden kaynaklanmakta olup, popülasyonda değişik bir karakterin ortaya çıkma ihtimali her zaman söz konusudur. 3- Sosyo-Ekonomik Riskler: Pahalılık: GDO’lu ürünlerin tohumları, GDO’lu olmayanlara göre, %25 ile %100 arasında daha pahalı olup her yıl yenilenme zorunluluğu söz konusudur. Fiyatının yüksek olması nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçiler bu durumdan zarar göreceklerdir. Tek tip çeşit ve ilaç kullanımı: Bitkisel üretimin GDO’lu çeşitlere dayandırılması, geleneksel tarımda yerel çeşitlerin kullanımında önemli azalmalara neden olabileceği gibi, tarımda tohumluk ve ilaç bakımından dışa bağımlılık sorununu da doğuracaktır. Tohumluğun her yıl yenilenmesi: GDO’lu çeşitlerin sahip olduğu “terminatör gen” sistemi nedeniyle, tohumluk üretiminin çiftçiler tarafından yapılması olanaksızdır. Bu nedenle, tohumluğun üretici firmadan her yıl alınması zorunludur. Çeşit karışımı: Aynı bölgede klasik ve GDO’lu çeşitlerin bir arada ekilmeleri halinde, çiçektozları nedeniyle, birbirlerine karışmaları kaçınılmazdır. Bu durumda, üreticilerin istedikleri tip ürünü özelliklerini bozmadan yetiştirmeleri imkânsız hale gelebilecektir. Bunlardan elde edilen ürünlerin de karışık olma olasılığı çok yüksek olacak ve tüketici açısından da önemli bir risk oluşturabilecektir. Gdo’lu çeşit yetiştiren ülke konumuna gelinmesi: Birçok Avrupa ülkesi, GDO’lu ürün yetiştirmeyen ülkelerden bile, dışalım yaptıkları ürünler için “genetik olarak değiştirilmiş organizma” değildir belgesi istemektedir. Bu çeşitlerin yetiştirilmesi halinde, klasik ürünlerin pazarlanması da önemli ölçüde zorlaşacaktır. 4- Dini ve Etik Riskler: Müslümanlar ve museviler domuz eti ve türevlerini tüketmedikleri için domuz geni karıştırılmış ürünlerden de yemek istemeyeceklerdir. Ayrıca müslümanlar bazı böcek ve hayvan genlerinin kullanıldığı ürünlere karşı da rezerv koyacaklardır. Aynı şekilde vejeteryanlar ise hayvansal gen içeren tüm bitkisel ürünleri tüketmek istemeyecektir. Bu durumda GDO’lu ürünlerin etiketlerinde gerekli bilgilerin doğru ve açık bir şekilde verilmesi bir insanlık görevi olarak ortaya çıkmaktadır. Konu üzerinde araştırmalarını sürdüren bilim kurulları, GDO’lu ürünlerin insanların bağışıklık sisteminde, santral sinir yapısında tahribatlar yapabileceği, mikroplu hastalıklara karşı kullanılacak antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği, kanser ve allerjik reaksiyonlara neden olabileceği üzerinde ısrarla durmaktadırlar. İthalat ile kendi tarım ürünlerimizin rekabet gücünü kırmamak adına milli üretime ağırlık verilmelidir. Üretimin de tüketimin de bu yönde gerçekleşmesi için bilinçli tedbirler alınmalıdır. Bu kapsamda yurdun değişik bölgelerinde ulusal tohum bankaları yaygınlaştırılarak yerli tohumlarımız depolanmalı, yerli tohumla üretim yapılması zorunlu hale getirilmelidir. Çiftçilerimiz de kendi tohumluklarını mutlak surette oluşturarak üretimde bunları kullanmaları gerekmektedir. “Yüksek verimli tohum” kandırmacasıyla satılan tohumlar kısır olup bunlar dışa bağımlılığı beraberinde getirmektedir. “Acil tahıl stokları” artırılmalı, erimesine müsaade edilmemelidirler. AB fonlarından destek alan kimi sivil toplum örgütlerinin küresel ısınmaya çare olduğu gerekçesi ile biyo-yakıtın yaygınlaşması adına yaptığı çalışmalara itibar edilmemeli hatta bu çalışmaların yasaklanması için tedbirler geliştirilmelidir. Bunun arkasında kendi öz ürünlerimizin yakılarak yerine sağlığa zararlı ürünlerin satın alınması gelecektir. Bu ise ekonomik olarak dışa bağımlılık demektir. Ayrıca gümrüklerde biyo teknoloji laboratuarları kurulmalı, söz konusu laboratuarlarda yurtdışından gelen ürünlerde gen transferi yapılıp yapılmadığı, yapılmışsa transfer edilen genin orijini, doğaya yayılma potansiyeli, hedef dışı canlılara etkileri, yararlı böcek ve hedef olmayan böcekler üzerlerine etkileri, pestisidal bileşenin toksisitesi, insan tüketimine uygunluk, ekolojik tehlikeleri, böcek direncinin oluşmasında genin kaynağı, kullanılışının geçmişi, toksisite, beslenme profili, kimyasal kompozisyonu, allerjik potansiyeli ve antibiyotik direnci gibi testlere tabi tutulmalı ve kesinlikle etiketlendirilerek kontrollü geçişi sağlanmalıdır. Önümüzdeki sayımızda tıbbi istihbaratın çalışma alanına giren bir başka konuda buluşmak üzere… NOYAN KUBRAT boyankubrat@gmail.com

9

Atatürk’ü ağlatan komutan Atatürk’ün gözyaşlarını tutamadığı diyalog ! Albay Reşat Çiğiltepe, 1879’da İstanbul’da Doğdu. 1896’da Harp Okulu’nu Bitirdi. Trablusgarp ve Balkan Savaşları’na katılmış, Yanya savunmasında yaralanmıştır. Çanakkale Cephesi’nde ve Muş’un Rus işgalinden kurtarılmasında da önemli rol oynayan Reşat Bey, 1918’de Suriye Cephesi’nde İngilizlere esir düştü. Kurtulur kurtulmaz Millî Mücadele’ye katıldı. Yarbay rütbesi ile İnönü ve Sakarya savaşlarına da katılan Reşat Bey, son olarak 57. Tümen Komutanlığı görevine atanmıştır. Büyük Taarruz’un ikinci gününde, Dumlupınar yolunu kilitleyen Çiğiltepe’yi düşmandan temizlemesi emredilmiştir. Ne var ki, bu tepenin önemini çok iyi bilen Yunan Başkomutanı Trikopis ise en zinde bir tümenini üstün ateş gücüyle bu tepeye yığmıştır. Bundan sonrası kayıtlara aşağıdaki gibi geçmiştir; «... 27 Ağustos 1922 sabahı saat 10.30’da Mustafa Kemal telefonda komutana; Reşat Bey, bu önemli tepeyi ne zaman alacaksınız? Gecikmeniz genel durumu etkiliyor. Komutanım, yarım saat sonra alacağız. Başarılar diliyorum.

Mustafa Kemal (10.45): -Düşmanın halen direndiğini görüyorum. Gözümüz o tepede, çok önemli. -Komutanım tepeye düşman bir tümen yığmış direniyorlar. Ama alacağız komutanım, mutlaka alacağız. Mustafa Kemal (11.00): -Reşat Bey’i isAlbay Reşat Çiğiltepe, tiyorum. 1879’da İstanbul’da doğdu. -Komutanım Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti. Okuyorum, komutanım. -Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam. -Çiğiltepe alındı -Mustafa Kemal’in gözlerinden yaşlar boşanır: -Allah rahmet eylesin, Reşat Bey büyük bir vatanseverdi. 11.45 Başkomutanın telefonu çalar: Çiğiltepe alınmıştır komutanım. Yüzlerce ölüsünü bırakan düşman Sincanlı Ovası’na doğru kaçmaktadır, arz ederim. Şahadetinin sonrasında TBMM kendisi adına ailesine İstiklal Madalyası takdim etmiştir. Ailesi, soyadı kanununu müteakip “Çiğiltepe” soyadını almıştır.

Rusya, İslâm Dünyası’nın bir Parçası İslam dünyası ile kurulacak bağların Rusya’nın uluslararası alanda gücünü artıracağının farkında Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev in Moskova Merkez Camii ni ziyaret etmesinin ardından Rusya, İslam dünyasına yönelik açılımlarına devam ediyor. Kremlin, 23 milyon müslümanın yaşadığı ülkede İslam dünyası ile kurulacak bağların Rusya nın uluslararası alanda gücünü artıracağının farkında. Rusya Dışişleri Bakanlığı, Rusya Müftülüğü, Moskova Belediyesi ve İslam Konferansı Örgütü birlikte “Rusya ile İslam Dünyası: İstikrar İçin Ortaklık” adlı konferans düzenledi. Moskova da gerçekleşen uluslararası konferansta Rusya-İslam dünyası ilişkileri yeni bir boyuta taşındı. Moskova Belediye Başkanı Yuri Lujkov kendisini mücahid olarak tanımlarken, Liberal Demokrat Parti Başkanı Vladimir Jirinovski nin konuşmasına besmele ile başlaması büyük alkış topladı. Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynuddin, Türkiye Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Moskova Belediye Başkanı Yuri Lujkov, Liberal Demokrat Parti Başkanı Vladimir Jirinovski, İnguşetya Cumhurbaşkanı Yunus-Bek Evkurov, Başkırdistan Cumhurbaşkanı Murtaza Rahımov, çok sayıda ülkeden müftü, din adamı ve siyasetçiler konferansta yer aldı. Dini önderlerden Mustafa Sungur da konferansa katıldı. Kur an-ı Kerim okunması ile başlayan konferansa Rusya Devlet Başkanı Medvedev de bir tebrik mesajı gönderdi. Medvedev mesajında, katılımcılardan Rusya ve islam dünyasının sorunlu konularının ele alınmasını istedi. İslami geleneklerin korunması, din eğitiminin geliştirilmesi, diğer müslüman topluluklarla birlikte etnik düşmanlık, ırkçılık ve diğer tehditlere karşı önlem alınmasını iste-

yen Rusya lideri, “Milyonlarca müslümanın yaşadığı günümüz Rusya sında İslam kültür eserlerini restore ediyor, yeni cami ve medreseler açıyoruz. İslam dünyası ile sıkı ve çok boyutlu ilişkilerimizi artırmak istiyoruz.” temennisinde bulundu. Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Gaynuddin, Rusya ile İslam dünyasının ilişkilerinin gelişmesinin tüm dünyanın yararına olduğunu kaydederek, “Sovyetler Birliği döneminde Rusya müslümanları felç durumuna düştü. Rusya Başbakanı Vladimir Putin in iktidara gelmesinin ardından Rusya müslümanları rahatlamaya başladı. Rusya İslam dünyasının ayrılmaz bir parçasıdır.” dedi. LUJKOV: Moskova da Müslümanların rahat şekilde dini ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için kendi adına mücadele ettiğini anlatan Lujkov, “Din cihaddır. Ama bizi cihadla korkutuyorlar. Oysa cihad üretmektir, mücadele etmektir, ortaya alnın terini koymaktır. Cihadı insanoğlu ekonomi, sosyal, kültür, ticaret ve iş hayatında ortaya koymalı. Ben de Moskova da cihad yapıyorum.” dedi. Lujkov un Rusya Merkez Camii arsası ile ilgili yaptığı çalışmayı cihad olarak tanımlaması katılımcılardan büyük alkış topladı. Rusya Parlamentosu alt kanadı Duma Başkan Yardımcısı ve Liberal Demokrasi Partisi Başkanı Vladimir Jirinovski ise konuşmasına besmele çekerek başladı. Katılımcıların bu davranışa alkışlarla karşılık vermesi üzerine Jirinovski, “Ben kendim Kazakistan da doğdum. Şarkıyat uzmanıyım. Konferansı çok güzel ve yararlı buluyorum. Ama başlıkta küçük bir düzeltme yapmak istiyorum. “Rusya-İslam Dünyası” yerine, “Rusya, İslam dünyasının bir parçası” olsaydı harika olurdu. Bu gerçekten de böyle. Ülkemizin güney sınırı direkt İslam dünyasına açılan bir pencere gibi.” ifadelerini kullandı. Jirinovski, bazı Müslüman geleneklerini beğendiğini kaydederk, “İçkiye karşı amansız mücadele çok hoşuma gidiyor. Darısı ülkemizin başına” şeklinde konuştu.

Akif ile Zehregül ‘ün mutlu günü Akif Ali Şaban ile Zehregül Ş.Mutalibova hayatlarını birleştirdiler Bu iki çiftin de hayatinin en mutlu gününü kutluyor ve Bultürk yayın kurulu olarak, bir ömür boyu mutluluklar diliyoruz.


10

SAĞLIK KÖŞESİ

Dr. Mustafa Kahraman Türkiye’deki çok önemli bitkiler kayboldu Prof. Saraçoğlu, açıklamaları sırasında şu uyarıyı da yaparak insanların öncelikli olarak doktorlarına danışmalarının önemine değindi: “Ben bir kimyacıyım. Esas olan modern tıptır. Hekim önerileri doğrultusunda hareket etmek esastır. Benim önerdiklerim yardımcı ve destekleyici bir tedavidir. Tabi ki hekime gidecekler ve tahlillerini yaptıracaklar. Bütün bu önerilerimi de hekim kontrolünde yapacaklar.” Türkiye’deki çok önemli bitkiler kayboldu -Son 10 yıl içinde Türkiye’nin tarımda çok fazla şey kaybettiğini söyleyen Saraçoğlu, “Dünya ömrü boyunca ki 6,5 milyar yaşını doldurmuştur ve önümüzde bir o kadar yıl daha var. Son buzul çağından Türkiye nasibini almadı, iyi ki almadı. Bu 4. buzul çağı 4 bin yıl sürmüştür. Ama Anadolu topraklarında yetişen bitkilerimiz bu 100 bin yıl içinde evrimini en mükemmel biçimde tamamlama imkanı bulmuştur. Yani Anadolu topraklarında yetişen bitkiler ki buna sebzelerimiz, ağaçlarımız, duttan tutun da Çankırı eriğine kadar evrimini en iyi şekilde tamamlamıştır. Bazı bitki türlerimizi İskandinav ülkelerinde, Hollanda da ve bir çok ülkede de bulabilirsiniz. Ama Anadolu’daki çok farklı” diyerek, Türkiye’deki bitkilerin ne kadar önemli olduğuna değindi. Günümüzde doğal, melez ve genetik tohumların olduğunu vurgulayan Saraçoğlu, “Türkiye bu doğal tohumlarını bıraktı ve hiç farkında olmadan bunlar kayboldu gitti. Mesela, Çankırı eriği, Heybeli kavunu, Yamula patlıcanı, Anadolu buğdayı, Çavuş Üzümü, Diyarbakır ve Ceyhan karpuzlarımız kayboldu, Washington Domates’i yok, Kızıllı zeytini yok vs.” dedi. İşte Saraçoğlu’nun bir çok gıda ile ilgili çarpıcı açıklamaları ve mucizevi olarak nitenlendirdiği formüller: Gençleştirici karışım -15-16 tane maydonoza 2 yemek kaşığı taze limon suyu ve yarım bardak da su ilave edildikten sonra blenderdan geçirilir. Sabah aç karnına kahvaltıdan 15-20 dakika önce içilir. Bu karışımın özelliği gençleştirici bir etkisinin olmasıdır. Vücuttan toksin attırır ve karaciğer yağlanmasına karşı da mükemmel bir çözümdür. 15 gün boyunca her sabah içmek gerekir. 2. günden itibaren sabahları kalktığınızda daha dinç ve daha zinde kalkacaksınız. Yorgunluğu daha az hissedeceksiniz. Organik gıdadaki gerçekler! Türkiye’de organik tarımdan bahsediliyor. Yok mu? Evet var ama kullanılan tohumlar doğal tohumlar değil, hibrit (melez) tohumlar. Domates’e bakıyorsunuz; hakikaten prostat şikayetlerine karşı mükemmel bir çözümdür ya da kalp büyümesine karşı. Aynı zamanda kalbin dıştan yağ bağlamasında hem önleyicidir hem de bu yağı dıştan eritici özelliğe sahiptir vs. Ancak bu doğal tohumdan ise! Ama organik tarım diye konuşulan şey melez tohumlardır. Yani bunların tarımını yaptığınız zaman hiç bir şekilde bu saymış olduğum sağlık konusundaki özelliklere karşı bir güç değildir. Örneğin organik tarımla kazanılmış dometesin içindeki likopen yok, antioksidanları bulamıyorsunuz, insan sağlığı için birinci derecede önemli olan bağışıklık sistemini güçlendirici maddeler yok. Çünkü onu doğal ortamında yetiştirmiyorsunuz, zorlandırılmış şartlar altında yetiştiriyorsunuz. Yani 100 dönümde elde edeceğiniz ürünü 3 dönüme indiriyorsunuz ve kapalı alanda yetiştiriyorsunuz. Yani organik tarımdan elde edilen sebzenin hiç bir şekilde doğal tohumdan elde edilenle eş değil ve onun yerini hiç bir zaman dolduramayacak. Belki organik tarımla uğraşanlar kızacaktır ama benim karşı çıkmamın nedeni şu; bizim doğal tohumlarımız kayboldu ve bunların insan sağlığı üzerinde de bir özelliği, önleyici ve tedavi edici durumu yok.” Peki tüketici ne yapacak? Mevsiminde olanı tüketeceksiniz fakat acı bir gerçek ama yaz mevsiminde dahi bu melez tohumları kullanıyorlar. Bir kilo tohum bir kilo altından daha pahalı bugün için. Türkiye’nin hızlı bir şekilde bu doğal tohumlarına sahip çıkması lazım. Zaten bir çoğunu kaybetti Türkiye. Gençlerde doğal beslenmemenin etkileri -Bu olay bir bütündür bunu tek başına tanımlamanız mümkün değil. Bugün gencecik kızlarımız 16-17 yaşında polikistik over. Çok sık rastlanmaya başlandı. Genç delikanlılar, daha yeni evliler, sperm sayıları düşük ve tüp bebek merkezlerine koşuyorlar. Bunların hepsi beslenmeden kaynaklı. Sağlıklı beslenme gerekli ve şart. Ancak yeterli değil. Keçiboynuzunun mucizevi etkisi - beslenmeye bağlı olarak son yıllarda erkeklerde sıkça görülen sperm sayısının düşüklüğüne çare olarak keçiboynuzunu tavsiye etti. 7-8 tane keçiboynuzunu kırıp yarım litre sıcak suya atarak 7-8 dakika kaynatın. Bunun suyu 3 ay içilmeli. devam edecek...

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Osmanlı’ya baş kaldırdı, Osmanlı’ya sığındı Seyhan Özgür Bundan tam 100 yıl önce Osmanlı Makedonu Yane Sandanski’nin de Şark Sorunu’nu çözecek bir reçetesi vardı! Sandanski, Osmanlı sosyalistiydi; dağa çıkmıştı. Ancak bağımsızlıktan yana değildi, çözümü dış güçlerde değil Osmanlı yönetimiyle ittifakta aradı. Bir dönem dağlarda çatıştığı İttihatçılarla masaya oturdu. Ve sonra... YANE Sandanski bugün hem Bulgaristan’ın hem de Makedonya’nın milli kahramanıdır. Sandanski’nin adı şehirlere, stadyumlara, okullara verilmiştir. Her iki ülkede de heykelleri vardır. Bir dönem Osmanlı’nın da kahramanıydı. 1908 Temmuz Devrimi (II. Meşrutiyet) gerçekleştiğinde sokaklara çıkan Osmanlıların ellerinde hürriyet kahramanları Enver’in, Eyüp’ün, Resneli Niyazi’nin kartpostalları gibi, bir dönem Osmanlı askeriyle çarpışan Yane Sandanski’nin de fotoğrafları vardı! Peki Osmanlı sosyalisti olan Yane Sandanski kimdi?.. Gerilla Sandanski Tarih 31 Mayıs 1872. Bugünkü Bulgaristan ile Makedonya arasındaki dağlık Pirin sınır bölgesindeki Vlahi Köyü’nde dünyaya geldi.Makedonların 17 Ekim 1878’de, Osmanlı’ya karşı ayaklandıkları Kresna Olayları’nın önderlerinden biri de babası İvan’dı.Osmanlı ayaklanmayı bastırdı; Sandanski annesiyle birlikte yeni özerk olmuş Bulgar Prensliği’ndeki Dupniça’ya kaçtı.Yoksulluk nedeniyle pek okuyamadı. Amelelik yaptı. Amcasının bürosundaki bir avukatın yardımcılığı görevini yürüttü.Babası gibi siyasal olaylarla ilgiliydi. Yirmi beş yaşında “Mladost” (Gençlik) derneğine üye oldu. Dernek daha çok Bulgar sorunuyla ilgilendiği için ayrıldı.Gizli Makedonya Devrimci Örgütü’ne (IMARO) katıldı. Sandanski’nin hedefi Makedonya’nın kurtuluşuydu. Sürekli toplantılar düzenledi; köylüleri örgütledi; Makedonlara silah yardımı için para topladı. 1901’de Amerikan vatandaşı Mrs. Ellen M. Stone’u kaçırıp 14

Barış Manço’nun Fransıza cevabı

Barış Manço Fransa’da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur... Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmektedir... Sürekli, “İşte Türk, yani barbar, vahşi vs...” demektedir... Barış Manço daha fazla dayanamaz ve spikere “yanınızda kâğıt para var mı?” diye sorar! Bu soruya spiker şaşırır ve “evet var ama n’olacak” der... Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır... Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında “Anahtar” adlı şarkısını söylemiştir... Bu şarkının bir bölümü şöyledir: “Beş Akif - bir Saat Kulesi, iki Kule - bir Fatih, beş Fatih - bir Mevlana, İki Mevlana - bir Sinan” (Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992). Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir... Barış Manço spikere sorar: “Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim?” Spiker: “General....” Barış Manço diğer paralardaki fotoğrafları olan kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynıdır, “General.....”, “Amiral.....”, “Komutan.....” Spikerin bu “falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan” cevabından sonra, bu sefer de Barış Manço cebinden Türk paralarını çıkarır... Barış Manço der ki: * Bu parada fotoğrafı olan kişi Mehmet Akif Ersoy’dur. Şairdir... * Bu fotoğraftaki kişi Mevlana’dır. Düşünürdür... * Bu paradaki fotoğrafı olan kişi Fatih Sultan Mehmet’dir. Adaletin sembolüdür... * Bu paradaki kişi ise Atatürk’tür. “Yurtta barış, dünyada barış” diyen kişidir...Bizim paralarımız bunlar... * Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına “şairlerimizin”, “düşünürlerimizin”, “bilim adamalarımızın” fotoğraflarını bastık... “Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş Adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!” der... Barış Manço’nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri Canlı yayını keserler ve spikeri yayından alırlar, başka bir spiker yerine gelir ve canlı yayın yeniden başlar, yeni spiker Barış Manço’dan ve Türklerden özür diler, programa böylece devam edilir..

bin lira fidye aldı. Bu parayla silahlı bir müfreze kurup dağa çıktı. O artık Bulgaristan’daki Makedon göçmenlerin lideriydi. Gerilla savaşı yaptı. “Kurtarılmış bölgeler” oluşturmaya başladı.Makedonya; Bulgar, Yunan, Sırp ve Arnavutların hak iddia ettiği bir bölgeydi. Osmanlı’ya başkaldıran Sandanski buralardan hep destek aldı. En büyük desteği de Osmanlı askerleri sıkıştırdığında kaçıp saklandığı özerk Bulgar Prensliği’nden aldı. Kuşkusuz onların arkasında da Rus çarlığı vardı! Diğer Batılı devletler de seyirci değildi. “Hasta Adam” Osmanlı İmparatorluğu paylaşım masasına yatırılmıştı. Osmanlı ise şaşkındı. Nereye nasıl yetişeceğini bilemez haldeydi. “İnsan haklarını ihlal ediyorsunuz” diyen Avrupalıların hışmına uğruyordu. Diğer yanda... Daha gerilla savaşını bile bilmiyordu. Örneğin 1902’de Razlık bölgesi Şarapçı Boğazı’nda Sandanski tarafından pusuya düşürülen Osmanlı neferleri 10 şehit 20 yaralı verdi. Evet Osmanlı şaşkındı... Solcular ve sağcılar Tarih 2 Ağustos 1903.Makedon Devrimci Örgütü dünya kamuoyunun ilgisini bölgeye çekmek için (kuşkusuz bunda Osmanlı yönetiminin yeni koyduğu ehl-i hayvan ve şahsi verginin de rolü vardı) büyük bir ayaklanma başlattı. Makedonların bugün hâlâ bayram olarak kutladıkları “İlinden Ayaklanması” Osmanlı’nın çok sert önlemleriyle bastırıldı. İsyan bastırıldı ama Avrupa’nın bölgeye ilgisi daha da arttı. Ayaklanma Avrupalılara bir fırsat verdi. Osmanlı ile “Mürzsteg Reform Programı” üzerinde anlaştılar. Artık Balkanlar’ın bazı bölgelerinde Avrupalı jandarma güçleri görev yapacaktı! Avrupa’nın Balkanlara müdahalesi Makedon Devrimci Örgütü’nü böldü. Yane Sandanski’nin başını çektiği sosyalistler (levitsi), Avrupa’nın Balkanlar’a müdahalesine karşı çıktılar. Makedonya’nın ve tüm Balkanlar’ın emperyalist büyük güçler tarafından paylaşılmak istendiğini söyleyerek; en iyi çözümün Osmanlı bayrağı altında eşit hak ve yükümlülükler ile, anayasal bir sistemde yaşamak olduğunu savundular. Sandanski’ye göre çözüm; Osmanlı’nın liderliğinde tüm halklarının kardeşlik temelinde bir arada bulunacağı Balkan Federasyonu’ydu. Örgütün sağ kanadı (desnitsi) ise Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını, Makedonların Bulgarlar ile birleşmesini istiyordu. Kuşkusuz her iki grup arasında ideolojik ayrılıklar vardı; Sandanski, papazların eteklerinin öpülerek kazanılan zaferin özgürlük getirmeyeceğini söylüyordu. Laik eğitimden yanaydı. Resmi dilin Türkçe olmasını ama bölgesel dillerin de öğretilmesini savunuyordu.

Uzatmayayım... Örgüt içindeki bu iki farklı görüş zamanla silahlı çatışmalara neden oldu. Nisan 1905’te Sandanski’ye suikast düzenlendi, ağır yaralı olarak kurtuldu. Görüşlerinden geri adım atmadı. Üstelik Makedonları bile şaşırtarak, Osmanlı’nın modernist hareketi İttihat ve Terakki ile ittifak yaptı. Ve bu nedenle 1908 Temmuz Devrimi’ne coşkuyla katıldı. Dağdan indi; Selanik’te halka seslendi. Artık kardeşlik, eşitlik ve özgürlük dönemi başlamıştı. O da birçok Osmanlı gibi, Kanuni Esasi’nin yürürlüğe girmesiyle tüm sorunların ortadan kalkacağına inanıyordu. Savaştığı komutanla aynı masada Yane Sandanski Temmuz Devrimi’nden sonra bir bildiri yayınladı. “Köle halk efendi oldu” diyen Sandanski, toprak ve vergi reformlarıyla ıslah edilmiş güçlü Osmanlı’nın en büyük destekçisinin bölgesel özerkliğe kavuşacak Makedonya olacağını söyledi. Temmuz Devrimi’nin sömürgeci büyük Batılı devletlerin yayılmacı oyunlarını bozacağına inanıyordu. Sandanski, İttihatçılara sunulmak üzere “Nevrokop Programı”nı hazırladı. İttihatçılar Selanik’teki görüşmeye, daha birkaç yıl önce Sandanski’yle silahlı çatışmalara giren Yarbay Tahsin (Uzer) Bey’i gönderdi. Toplantılar sırasında Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Sandanski her ne kadar “Makedonya Makedonlarındır” açıklaması yapsa da Makedonlar, bağımsız Bulgaristan’ın boyunduruğuna girmeye çok hevesliydi. Sandanski, Sultan II. Abdülhamid ile Kral Ferdinand’ın farkı olmadığını söylüyordu ama artık onu dinleyen Makedon sayısı her geçen gün azalıyordu. Sandanski İstanbul’da, Birlikten, eşitlikten, özgürlükten bahseden İttihatçılar daha tam iktidar olamadan, İstanbul’da 31 Mart 1909 gerici ayaklanması patlak verdi. Sandanski 1200 kişilik silahlı gücüyle Harekât Ordusu’ndaki Miralay Hasan İzzet Bey’in komutasına girdi; İstanbul’a geldi. Sandanski İstanbul’daki ayaklanmayı bastırmaya yardım etti ama örgütü içindeki isyana engel olamadı. Bulgaristan’ın bağımsızlığı Makedon Devrimci Örgütü’nü parçaladı. Sandanski, Federal Halk Partisi’ni kurdu. Bulgarlar kendilerine katılmayan Sandanski’ye suikast düzenlediler. Öldüremediler. Fakat Bulgarlar Makedonların tamamen kendilerine katılmalarına engel olan Sandanski’yi yok etmeye kararlıydılar. Ve Sandanski 22 Nisan 1915’te pusuya düşürülerek öldürüldü. Tabancalarını ateşleyenler Makedon Devrimci Örgütü’nün sağ kanat liderlerinden Todor Aleksandrof’un tetikçileriydi. Bizzat emri veren ise Bulgar Kralı Ferdinand’dı. Halkların kardeşliğini savunan, Avrupalı emperyalistlerin Balkanlar’a girmesine karşı çıkan Yane Sandanski’nin sonu Osmanlı’dan farklı olmadı. Her ikisi de kaybetti...

Dünya Türk Gençler Birliği Balkan Masası Sonuç Bildirgesi Moldavya - Gagauzya Bağımsız Özerk Cumhuriyeti. Kıpçak Belediyesinde 28.08.2009 tarihinde yapılan

Dünya Türk Gençler Birliği Balkan toplantısında aşağıdaki kararlar alınmıştır. 1. Balkan ortak çalışma grubu oluşturulması tüm Balkan ülkelerindeki Türk ve Akraba topluluklarının sivil ve siyasi kuruluşların belirlenerek bir danışma toplantısı tertiplenmeli toplantıya her kuruluştan 3 temsilci davet edilmesi, toplantının 2010 yıl sonuna kadar yapılması. 2. Balkan çalışma grubunun faaliyet merkezi belirlenmesi, finans koordinasyon şeklinin belirlenmesi. Balkan ortak çalışma grubu ile ilgili çalışmaların DTGB Balkan masası Başkanı Rafet Ulutürk tarafından yürütülmesi kararlaştırılmış. Katılacak Sivil ve Siyasi kuruluşların aralık ayı sonuna kadar belirlenmesi ve katılacaklardan teyit alınması. Dayanışma toplantısının Gündemi; • Açılış konuşması • Katılan teşkilatların tanıtımı

• Balkanlardaki Türk ve Akraba topluluklarının sorunlarının ve çözüm yollarının tartışılması • Ortak çalışma grubunun çalışma şeklinin belirlenmesi • Kapanış 3. Moldavya –Gagauz Bağımsız Özerk Cumhuriyeti Kıpçak Belediyesi kilise inşaatı yardımı. İnşaat için Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığından yardım talep edilmesi. 4. 15 Aralık 2009 tarihine kadar Balkan takvimi baskısının yapılması ve dağıtılması. 5. Balkan Türk ve Akraba topluluklarının Genç İşadamlarının tespiti yapılması ve daha sonra bunlarla toplantı tertiplenmesi 6. Türkiye’de her yıl düzenlenen 23 Nisan Çocuk Bayramına Balkanlarda yaşayan Türk ve Akraba topluluklardan çocuk gruplarının katılımının sağlanması. Katılımcılar: Türkiye; Moldavya; Romanya; Bulgaristan; Kosova; Makedonya; Bosna Hersek; KırımKaraylar; Yunanistan; Arnavutluk; Sancak

BULTÜRK Yayın kurulundan Başsağlığı

Nafiye Yılmaz’ın babası ve annesi Mehmet-Naciye Topal Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Yakınlarına Allah’tan sabrı cemil niyaz ederiz.

Halil Mutlu’nun annesi Zekiye Mutlu Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Yakınlarına Allah’tan sabrı cemil niyaz ederiz.


Bulgaristan Türklerinin Sesi

Bulgaristan’da Türk Basını Gazete Adı Tuna Mecra-i Efrak (Dergi) Slava Uçilişte (Dergi) Eididissi-ei-tuAinu Philippoplis Güneş-le soleil Maritza Tarla Bg. Resmi Gazetesi Tercümesi Hilal Dikkat Çaylak Balkan Varna Postası Serbest Bulgaristan Bulgaristan Başlangıç İttifak Sebat Gayret Bedreka-i Selamet Muvazene Emniyet Şems Sada-i Millet Sada Resimli Emniyet Hamiyyet Doğru Yol Mecra-i Efkar Nadas Resimsiz Emniyet Balkan Malumat Islah Kamer Müsademe-i Efkar Müdafaa-i Hukuk Rağbet Le Courrier Des Balcans Uhuvet Temeşa-i- Esrar Efkar-i Umumiye Rumeli Telgrafları Şark Efkar-ı Umumiye Ahali Tuna Feryat Temaşa-i Efkar Dritta Balkan Rumeli Şark Muhbiri Güneş Peyam Sofya Muhbiri Tırpan Hurşit Eyyam Tunca Tunca Türk Sadası Balkan Resimli Türk Sadası Türk Sadası Resimli Balkan Çiftçi Bilgisi Balkan Sada-i – Millet Türk Sözü Arda Ziya Mecuma-i- İrşad Ahali Tunca Koca Balkan Terbiye Ocağı Yoldaş Ahali Deli Orman Spor Gazetesi Türk Muallimler Mecm. Altın Kalem Başlangıç – Naçalo Rumeli Genç Mektepli Koca Balkan Rumeli Yeni Söz Dostluk Bulgaristan

Çıktığı Tarih Kapatılış Tarihi Çıktığı Yer 16.03.1865 13.06.1877 Rusçuk 12.03.1867 14.12.1867 Rusçuk 01.08.1871 25.07.1873 Rusçuk 24.01.1872 23.02.1874 Rusçuk 01.01.1874 23.02.1874 Filibe 15.01.1875 30.12.1887 Filibe 13.03.1875 31.12.1875 Rusçuk 12.01.1878 30.09.1985 Filibe 01.04.1880 28.04.1880 Sofya 12.10.1880 15.03.1882 Sofya 13.01.1884 01.01.1889 Filibe 01.06.1884 28.02.1886 Sofya 02.12.1884 31.01.1885 Sofya 01.03.1885 31.12.1885 Rusçuk 15.03.1887 30.09.1887 Varna 14.11.1887 01.12.1887 Sofya 13.01.1888 01.03.1888 Varna 13.03.1888 27.02.1889 Sofya 01.03.1884 01.08.1908 Sofya 20.11.1894 16.12.1895 Sofya 13.03.1895 25.12.1897 Filibe 15.01.1896 30.09.1896 Filibe 20.08.1896 27.03.1905 Filibe 29.10.1896 15.01.1908 Filibe 25.11.1896 31.12.1907 Filibe ? 15.06.1897 Filibe 01.09.1897 31.12.1897 Filibe 01.10.1897 27.02.1898 Filibe 30.12.1897 31.12.1897 Filibe 01.01.1898 22.02.1898 Filibe 11.02.1898 01.05.1907 Filibe 01.05.1898 08.06.1898 Filibe 01.05.1898 30.07.1898 Filibe 14.05.1898 30.07 1898 Rusçuk 21.09.1898 01.08.1908 Filibe 16.01.1899 27.02.1902 Rusçuk 01.03.1899 31.07.1908 Filibe 12.12.1899 25.02.1902 Filibe 01.04.1901 30.06.1905 Rusçuk 30.11.1902 16.02.1904 Filibe 02.01.1903 31.08.1908 Sofya 24.05.1904 01.03.1908 Rusçuk 01.10.1904 30.06.1905 İslimiye 27.12.1904 28.02.1905 Rusçuk 13.01.1905 28.02.1906 Filibe 14.01.1905 28.02.1906 Sofya 05.03.1905 30.11.1905 Sofya 06.04.1905 01.08.1908 Filibe 01.09.1905 28.10.1910 Rusçuk 14.12.1905 31.12.1907 Sofya 01.05.1906 07.06.1906 İslimiye 01.06.1906 31.08.1908 Sofya 01.07.1906 01.12.1912 Filibe 01.07.1906 06.07.1906 Filibe 01.11.1907 01.12.1907 Filibe 24.12.1908 01.12.1909 Filibe 20.09.1909 01.11.1909 Sofya 14.02.1910 10.08.1910 Sofya 14.02.1911 30.04.1911 E.cuma 23.01.1912 01.03.1913 Filibe 01.08.1912 30.09.1912 Filibe 01.03.1913 01.01.1915 Filibe 14.09.1913 01.01.1915 Sofya 01.12.1913 30.06.1914 Filibe 01.02.1914 10.11.1918 Sofya 01.07.1914 07.01.1915 Sofya 14.11.1915 31.12.1920 Sofya 14.03.1917 28.02.1919 Sofya 14.01.1919 19.05.1934 Sofya 15.03.1919 14.12.1920 Filibe 15.11.1919 12.12.1919 Filibe 13.03.1920 09.10.1920 Filibe 01.11.1920 01.12.1920 Kırcaali 07.11.1920 09.06.1923 Sofya 01.12.1920 30.11.1921 Sofya 18.12.1920 14.09.1922 Sofya 14.01.1921 01.11.1925 Sofya 01.09.1921 30.11.1921 Filibe 01.09.1921 02.01.1922 E.cuma 15.12.1921 01.09.1922 Şumnu 04.10.1922 01.12.1924 Rahova 21.10.1922 30.10.1926 Razgrad 16.03.1923 09.08.1926 Rusçuk 01.12.1923 17.03.1925 Şumnu 10.01.1924 15.06.1924 Rahova 13.03.1923 14.07.1924 Kırcaali 15.08.1924 01.09.1925 Eskicuma 14.10.1921 01.12.1924 Şumnu 16.02.1925 25.07.1925 Sofya 01.03.1925 27.02.1926 Kırcaali 15.06.1925 01.02.1929 Şumnu 20.06.1925 14.03.1935 Sofya 27.01.1926 30.10.1926 Sofya Murat Toylu arşivinden Devam edecek

11

İngiliz casusunun itirafı Sovyetler Birliği için çalışan İngiliz istihbaratı eski yetkilisi Antony Blunt, İkinci Dünya Savaşı sırasında Moskova adına casusluk yaptığı için pişman olduğunu itiraf etmiş. 1983 yılında ölen eski casus Blunt’ın, ölümünden 25 yıl sonra hatıraları bir kitap olarak Londra’da yayınlandı. Blunt, eski casusluk hatıralarını 1979-83 yılları arasında kaleme almış ve belgeleri de dostu avukat Jhon Golding’e bırakmıştı. Avukat Golding ise muhafaza edilmesi için İngiltere Devlet Kütüphanesi’ne bıraktı. İngiliz yetkililer, eserde adı geçen ajanlar ve olaylar nedeniyle ülkede skandal gelişmelerin yaşanabileceğinden endişe ediyordu. Bu yüzden yazılar mühürlenerek rafa kaldırılmıştı. Gizli bilgilerin yayınlanması için gerekli 25 yıllık sürenin tamam-

lanmasının ardından, Rusya için çalışan İngiliz ajanının hatıralarına ulaşılmış oldu. Ajan Blunt, eserinde kendi casusluk hatıralarını anlatıyor. İngiliz ajan İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’ne verdiği casusluk hizmetleri için ise şöyle diyor: “Bu benim hayatımdaki en büyük hata idi.” Savaş sırasında İngiliz MI5 istihbarat yetkilisi Blunt, Moskova’ya yüzlerce gizli belge ve Nazi Almanya’sının radyo haberlerinde bulunan şifreleri sızdırmıştı. Sovyetlere çalışan İngiliz casus, bu hizmeti Moskova’nın Faşizmle mücadelede başarılı olması için yaptığını da savunmuştu. Blunt kitabında 1937 yılından itibaren SSCB için casusluk yaptığını da belirtmiş. Sovyet ajanı olduğundan dolayı intiharı bile düşündüğünü itiraf eden Blunt, gençlik yıllarında Marksist ideolojiyle tanıştığını anlattı. 1963 yılında İngiliz istihbaratı Blunt’ın Sovyet casusu olduğunu ortaya çıkarmıştı. (Mesut Uğurlu)

New York Valiliği sonra ABD Başkanlığı ABD’de yaşayan dünyaca ünlü Türk kalp cerrahı Prof. Dr. Mehmet Öz’ün, gelecek seçimlerde New York veya New Jersey valiliğine aday olmak istediği belirtildi. Mehmet Öz’ün İstanbul’da yaşayan babası Prof. Dr. Mustafa Öz, oğlunun ABD’de Cumhuriyetçi Parti’den New York veya New Jersey valisi olmak istediğini, bu yönde aktif siyaset yapmaya başladığını söyledi. Prof. Dr. Mustafa Öz, oğlunun ABD’de çok başarılı bir cerrah olduğunu belirterek, aynı başarıyı siyasette de göstereceğine inandığını kaydetti. Cumhuriyetçi Parti’li oğlunun partide çok sevildiğini, adaylığının destekleneceğini ifade eden baba Öz, “ABD’de oğluma karşı çok büyük bir sevgi var. Ülkenin en çok izlenen televizyonlarında haftada

üç gün televizyon programına katılıyor. Bu programlarda en çok seyredilen, izlenen programlar. Şimdi kendi televizyonunu kuruyor. New York’ta bir binanın 42. katı kiralandı. Burada haftada 5 gün kendi programını yapacak. Geriye kalan 2 günü de hastalara ayırarak ameliyatlara girecek.” dedi. ABD Başkanlık seçimlerinde Obama’yı destekleyen basın ve diğer çevrelerin Mehmet Öz’ü de desteklediğini dile getiren Baba Öz, “Ayrıca ABD halkı Mehmet’i çok seviyor, taktir ediyor. Öyle ki Yunan, Ermeni kökenliler bile Mehmet’e “Run”, “Hedefe Koş” diye destek veriyor. Mehmet’in ayrıca ABD siyasetinde her partiden çok iyi dostları var. ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Colin Powell, California Valisi Arnold Schawarzenegger dostlarından sadece bir kaçı. Mehmet artık New York veya New Jersey valisi olmayı istiyor. Belki senatör de olabilir. Ancak valilik kararı şu anda ağır basıyor. Bu yolda çalışmalarını sürdürüyor.” dedi.

Diş fırçasındaki ölümcül tehlike Türkiye’de diş fırçası kullanımına dikkat edilmesi gerektiği, diş fırçasının ortak kullanımının ciddi sağlık risklerine neden olabileceği bildirildi.

Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Diş Hastalıkları ve Tedavisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nimet Ünlü, Türkiye’nin diş sağlığı konusunda son yıllarda mesafe aldığını ancak henüz yeterli düzeyde olunmadığını söyledi. Her konuda olduğu gibi diş sağlığının da insanların eğitimiyle yakından alakalı olduğunu ifade eden Ünlü, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde diş sağlığına çok önem verildiğini hatırlattı. AB ülkelerinde hükümetlerin ciddi yaptırımlar uyguladığını vurgulayan Ünlü, düzenli olarak 3 ayda bir diş muayenesini yaptırmayanların, ceza olarak sigortalarını kendilerinin ödediğini belirtti. Ünlü, ülkemizde ise diş sağlığına insanların gereken özeni henüz göstermediğini anlatarak, ilköğretimde diş sağlığı eğitimi verilmesi ve bunun müfredata alınması gerektiği uyarısında bulundu. Ortak Kullananlar Var Türkiye’de özellikle 5-12 ve 35-44 yaş gruplarında çürük düzeyinin yüksek

olduğunu aktaran Ünlü, “Sabah ve gece yatmadan önce günde en az iki kere dişimizi fırçalamalıyız. Olması gereken günde 3 kere düzenli olarak fırçalanmasıdır. Ancak 2 kez fırçalanarak da diş sağlığımızı koruyabiliriz” dedi. Ünlü, diş fırçasının, diş sağlığında önemli bir yeri olduğununu anlatarak, şunları kaydetti: “Diş fırçası en geç 3 ayda bir değiştirilmeli. Ancak ülkemizde en iyi ihtimalle bir yılda değiştiriliyor. Bazı aileler ise diş fırçasını ortak kullanıyor. Bu durum, fırçalama sırasında kişinin diş etinin kanamasıyla, diş fırçasında kalacak tortuların hastalık bulaştırma tehlikesini ortaya çıkarıyor. Bireylerin taşıdığı çok tehlikeli hastalıklar bu yolla yayılabilir. Diş fırçasının ortak kullanımı, AIDS, hepatit ve tüberküloz gibi ölümcül hastalıkların bulaşma riskini ortaya çıkarıyor. Bu nedenle kesinlikle diş fırçası kişinin kendisine ait olmalıdır ve bir başkası tarafından kullanılmamalıdır.”

Alptekin Cevherli “Bizim Yunus” olabilmek Bazen öyle çok hayat gailesinin içinde boğuluyoruz ki, insan olarak yaşadığımızı bile unutuyoruz. Bir telaş, bir umut, bir hırs veya bir kararsızlık içinde koşuşturup duruyoruz. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecek gibi ahirete çalış demişler, demişler ya... Pekiyi ölen kim, çalışan ne? İnsan nedir? Bize derlerdi ki: Şu nefes alıp veren mi ya da ortada dolaşan et ve kemik yığını mı, yoksa başka bir şey mi? Öyle ya; eğer insan şu gördüğümüz beden ise niçin ölüp de musalla taşına yatırıldığında “er kişi ya da hatun kişi niyetine namazı kılınıyor? Eğer ‘insan’ dediğimiz bütün dünyayı sevk ve idare edebilen yaratık, sadece bu beden ise o zaman Ahmet, Mehmet, Ali, Ayşe veya Fatma niyetine cenaze namazlarının kılınması gerekmez miydi? Demek ki ölen varlık sadece beden, yani dişi veya erkekliği mevzuu bahis olan yediğimiz yemeklerden ve içtiğimiz sulardan müteşekkil bir yapı taşı. Yok eğer ölen, nefes alıp veren bir can ise; bu nedir, nasıldır? Nefes nasıl alınır? Kim bu nefes almamızı bize sağlayan? Öyle ya, insan denilen canlı günlerce aç ve susuz kalabildiği halde 3 dakika bile nefessiz kalamıyor! Elindeyse 3 dakika nefesini tut, denemesi bedava... Ya da nefes alan can, ölmüyor da; sadece çeşitli protein, mineral ve karbonhidratlardan oluşan bu yapı taşı olan bedenimizi mi terk ediyor? Derin konu, düşünmek gerekir!... İnsan kendi varlığının gücünü ve sınırlarını bilmesi kadar erdem sahibidir. “Kişi kendin bilmek gibi devlet olmaz” derler. Gerçekten de bütün kâinatın sahibi ve Yaradan’ı adına idarecisi olan insanoğlu öyle zamanlar olur ki kendi varlığından bi haber, kendi değerinden habersiz, bulunduğu sultanlık makamından azade dolaşır durur... Çoğu kez kendini hiç yerine koyan nice süper insanların yaptıkları hatayı anlayarak, pişmanlık gözyaşlarına tarih şahittir... Bunlardan biri de Yunus Emre Hazretleridir. Tapduk Emre’nin dergâhında yıllarca hizmet eder, çileye girer, çileden çıkar ama bir türlü kendi kendinin gönül makamına, kalbinden iman edemez. Yunus, Emre’sinden habersiz gönlünde gezinir durur… Dergâha dümdüz odunlar getirir. Odun nedir? Ormanda düz odun olur mu? Yoksa bu odunları düzeltir de mi getirir? Yoksa odun bir sembol müdür? Bunlar bilinmez. Ama canından çok sevdiği Tapduk Hoca’sının karşısına odun dahi olsa, eğri büğrü olanları çıkarmaktan ‘ar’ edinir. Önce onları lisan-ı hal ile düzeltir, sonra hocasının divanına getirirmiş. Lâkin yine de kendinden habersiz yaşar dururmuş. Ermek istermiş, ham meyva dahi erip olgunlaşmak için bahar güneşinde hatta bazıları yazın kavurucu güneşinde pişerken, kavrulmadan pişmek imkânsızmış. Yunus da yıllarca hizmet ettikten sonra, kendisinin bir türlü olgunlaşamadığını, hâlâ ham olduğunu “zan” etmiş. Bir gece ansızın gönül dergâhından firar etmeye karar vermiş. Öyle ya, ham kaldıktan sonra güneşin yanında olmanın ne manâsı varmış ki? Kendisini yollara veren Yunus’un karşısına 3 derviş çıkmış. Hoşbeşten sonra karınları acıkan dervişlerden biri ellerini Yaradan’ına açıp dua etmiş. Az sonra huzurlarına mükellef bir sofra gelmiş, yemişler-içmişler. Neyse gel zaman git zaman yine acıkmışlar. Bu kez diğeri dua etmiş, yine bir sofra gelmiş, aynı hadise üçüncüsü için de gerçekleşmiş… Sıra Yunus’a gelmiş. Gelmiş lâkin, Yunus’un kendinden haberi yok ki! Arkadaşları aç, himmet beklerken o ruhunda kopan fırtınalarla ne yapacağının tasasına düşmüş... Gözyaşları içinde dua etmiş, “Allah’ım benim durumum malûmun, beni utandırma, hangi sevdiğin kulunun yüzü suyu hürmetine bu sofrayı getiriyorsan yine onun hatırına gönder” diye yalvarmış, yalvarmış, yalvarmış… Ortaya öyle bir mükellef sofra gelmiş ki, sultanların saraylarında öyle çeşitli yemekler olmazmış. Diğer dervişler bile şaşırmış. Demişler ki Yunus’a; “Kimin hatırına geldi bu sofra?” O da, önce siz söyleyin demiş utançla. Dervişler, “Tapduk Emre dergâhında bir Yunus Emre var. Onun hürmetine Yaradan’ımızdan isterdik!..” Yunus perişan, Yunus mahcup, Yunus pişman vaziyette Tapduk Emre’nin kapısına varmış... Hocasının kapısını çalacak cesareti bir türlü kendinde bulamamış. Hocasının eşi “Cici Ana”ya derdini anlatmış, pişmanlığını arz etmiş. Ana da hocasının, Yunus’un hasretiyle ağlamaktan gözlerinin kör olduğunu dile getirmiş. Yunus, “Peki hocam beni af eder mi?” demiş. Cici ana, Tapduk Emre’nin kapısın eşiğine yatmasını hocasının ayağının takılıp da «“Kim bu?” diye sorduğunda, ben “Yunus” derim. Hocan “Bizim Yunus mu?” derse bil ki gönlünden silmemiştir. Yok eğer “Hangi Yunus?” derse, sen var git, başka bir efendi bul kendine,» demiş. Planı kurmuşlar... Tapduk Emre “Bizim Yunus mu?” dediğinde bütün dünyalar Yunus’un olmuş. Yunus artık Emre’sine kavuşmuş. Bizleri de “Bizim Yunus” diye bağrına basacak gönül dostlarına selam olsun!...


12

Hem ABD’yi, hem Rusya’yı kim döver? Size minik ve fakir bir ülkenin hikayesini anlatalım.. “Biz bölgesel gücüz, bize ne miniklerden” demeyin. Çünkü o ülkede “süpergüçler” bulunuyor!

Ne kadar minik ve ne kadar zor durumda olduğunu anlatmak için ilk önce bir iki rakam verelim. Nüfusu 4.5 milyona yakın. Yüzölçümü de yine yaklaşık 34 bin Km kare. İsmini de söyleyelim ki, böyle bildik bir ülkede neler oluyor biraz daha şaşırılsın: Moldova. Ukrayna ve Romanya’nın arasında, Rusya’nın hayli arka bahçesi, eh, Türkiye’ye yakın “mütevazı” bir ülke burası. Jeopolitik açıdan da Romanya ile Rusya arasında sıkışmış diyebiliriz. İç politikasına hiç girmeyeceğiz Ama kısa süre önce seçim yaşadığını, oyların büyük çoğunluğunu Komünist Parti’nin aldığını not düşelim.Tabii ekonomisini de söyleyelim, Moldova fakir bir ülke. Çeşitli kaynaklar kişi başına yıllık gelire ilişkin “değişik” rakamlar verse de, gerçek bunlara uygun değil. Moldova devleti de ekonomik açıdan hayli sıkışık! Şu kadar söyleyelim; tüm bütçesi 1.5 milyar dolar. Ekonomik krizi de buna eklerseniz “zar zor” ayakta durduğu söylenebilir Kişinev’in. Etnik dağılımına falan hiç bakmıyoruz ki, bir çok problemi de barındırır. Yalnız bu ülkede yüzde 5’e yakın Gagavuz Türkü olduğunu söyleyelim ve sadede gelelim. Moldova’ya o kadar süper güç sığar mı? Moldova’nın ekonomik geçimi (!) açıkça, “siyasi dengelerini ve küresel pozisyon”unu etkiliyor. Herhalde ne demek istediğimiz anlaşıldı. Bu konuda da Rusya’nın majör bir konumu var. Sıkışıklık sürerken Rusya Moldova’ya Temmuz ayı başında 500 milyon dolarlık bir kredi sağlayacak prensip an-

laşması yapmaya karar verdi. Ve imzalandı da. Tabii bu durum, Moldova’nın Ukrayna konusundaki yakınlığı, Romanya’nın durumu, AB meselesini bilen ABD tarafından hemen fark edildi. Edilince de toplamı “yaklaşık” ve maksimum 700 milyon doları bulan ama ancak yıllar içinde taksit taksit verilen (25 milyon dolar) yardımını hemen artırdı. Böylece Moldova ve periferisi üzerine süren ABD ve Rusya rekabeti biraz dengelenmiş gibi oldu. İşte tam bu sırada kimsenin beklemediği, hatta tahmin bile etmediği bir gelişme yaşandı. Çin, Moldova’ya tam 1 Milyar dolar verdi! Moldova’nın dış borcu bir anda üç katına fırladı. Eski Sovyet topraklarında Komünist çoğunluğu sahip ülkede süpergüçlerin kavgası patladı. Üstelik ne ABD’nin ne Rusya’nın bu kredi ile başetmesi mümkün gözükmüyor. Zaten Moldova’da borçlarının katlanmasına bu yüzden ses çıkarmadı. Bu borç için ilk 5 yılda Moldova’nın ödeyeceği para.. Buraya dikkat, sadece “sıfır”! Ardından da 15 yıllık taksit imkanı. Ardından da faiz sadece yüzde 3. Ve ABD veya Batı’nın verdiği her borçta dayattığı örneğin “insan hakları” gibi konularda tek bir şartı da yok Çin’in. IMF’e ‘hadi canım sana güle güle” demiş Sonradan ortaya çıktığına göre, iki ülke arasındaki temaslar bu yıl başından beri sürüyor. Aynı dönemde Moldova’ya “yardım” için gelen IMF’e Devlet Başkanı Voronin “sağolun, başka zaman inşallah” demiş. Peki tüm bunlar ne demek? Gayet basit. Çin hayli “cesur” hissediyor olmalı. Çünkü bu topraklar bugüne değin onun pek ilgi alanı olmadığı gibi, hem ABD’yi hem de Rusya’yı “açıkça” karşısına alacak böyle bir hareket de yapmış değildi. Özetle bu hamle ekonomik/ticari değil, açıkça “jeopolitik” bir adım. Üstelik iki gücü de tasfiye etmiş bulunuyor bu manada. Hasılı Çin, büyüklüğüne münasip şekilde artık her yeri kendi arka bahçesi olarak görüyor. Peki ya Moldova? Onun için sorun var mı bilinmez ama şu sıralar “Allah bin bereket versin” dediğine şüphe yok.

BULTÜRK’ü birlikte yaşatalım, Abone olalım! Değerli okuyucular, Bildiğiniz gibi kendi imkânlarımızla, BULTÜRK (Bulgaristan Türklerinin Sesi) Gazetesini artık 5 yıldır yayınlamaktayız. İlk sayımızı 2004 yılında yayınlamıştık. Yayın kurulumuzda 12 kişilik ekip. Gazetemizi son derece kısıtlı çabalarla çıkarmaya devam etmekteyiz. Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneğine ve yöneticilerine ve reklam verenlere katkılarından dolayı teşekkür ederiz. Bu yılda abonelik kampanyası düzenliyoruz. Bizler Bulgaristan Türklerine ve bütün Türk Dünyasına hitap ediyoruz. Gönül ister ki gazetemiz her Türk evine girsin. Eski abonelerimize ve bütün okuyucularımıza teşekkür ederiz. Gönül isterdi ki, tüm Bulgaristan Türkleri kendilerinin olan bu gazeteye abone olsun. Sesimiz gür çıksın, tüm dünyada duyulsun. Değerli işadamlarımız, esnaf ve sanatkarlarımız gazetemize reklam vererek destekleyebilirler. Reklam vermek isteyenlere bizlere yönlendirebilirsiniz. Bir yıllık abone bedeli 25 TL, Yurtdışı için ise 30 $ veya 20 EURO’dur.

İngiltere, devlet işletmelerini satacak İngiltere Başbakanı Gordon Brown, ülkesinin bütçe açığını azaltmak için devlete ait bazı işletmeleri satışa sunmayı planlıyor. İngiltere hükümeti, devlete ve kamu kuruluşlarına ait bazı işletmeleri satışa sunarak, bütçe açığını azaltmayı hedefliyor. Brown’un bugün, konunun ayrıntılarına ilişkin bir açıklama yapması bekleniyor. Gelecek yıl bahar aylarında yapılması planlanan genel seçimler için yapılan kamuoyu araştırmalarında, İşçi Partisinin önünde gözüken David Cameron liderliğindeki ana muhalefet Muhafazakar Parti ise kamu varlıklarının satışa çıkarılmasının uzun vadeli bir çözüm olmayacağını belirtiyor. Küresel ekonomik krizden en çok etkilenen ülkeler arasında yer alan İngiltere’nin bütçe açığının gelecek yıl 175 milyar sterline ulaşması bekleniyor. Muhafazakârlar da, ülkenin bütçe açığını azaltmak için, iktidara gelmeleri halinde emeklilik yaşını 66’ya çıkarmak istediklerini açıklamıştı.

Gazetemiz hakkında bilgi edinmek için lütfen şu web adresini tıklayınız: http://www.bulturk.org.tr Abone olmak için Yetkili Müjgan DENİZ Tel: 0212 511 63 47 / 526 51 98 Belgegeçer: 0212 511 33 91 Yıldırım Mah. Millet cad. Kocatepe sk. No.44/A Bayrampaşa / İstanbul Hesap No: Müjgan Deniz Garanti Bankası Şb. Kodu: 00062 Hesap no: 6685949 TL Garanti Bankası Şb. Kodu: 00044 Hesap no: 9092440 $ Önemli NOT: Abonelik bedelini yatırırken “açıklama” kısmına: “BULTURK Gazetesi için 1 yıllık abonelik bedeli” bilgisini yazmayı unutmayınız. Ayrıca parayı yatırdıktan sonra bize e-posta yoluyla bilgi vererek, gazetemizi size ulaştırılmasını istediğiniz adres bilginizi bize gönderiniz. Reklam veriyorsanız bunu da “açıklama” kısmına: “reklam bedeli” olarak belirttikten sonra bize e-posta yoluyla reklamınızı gönderebilirsiniz. bilgi@bulturk.eu

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Duvarın yıkılışının 20’nci yılı

Gözlem

İsmail Erdem

Duvarın yıkılışının 20’nci yıldönümü yaklaşırken Stephens, bugünün Avrupası’nı 20 yıl öncekiyle karşılaştırdı komünizme karşı alınan zaferin dünyaya düzensizlik getirdiğini öne sürdü. Philip Stephens, Berlin Duvarı yıkılmadan önce Avrupa’nın sadece, komünizmle olan var olma mücadelesi gibi küçük bir sorunu olduğunu belirtti. Buna karşın daha sabit ve tahmin edilebilir bir Soğuk Savaş algısının hâkim olduğunu ve güvenliğin tek anlamının da Sovyetler Birliği’nin önünü kesmek olduğunu yazdı. Bugün ise parçalanmış devletler, terör, nükleer silahların yayılması, Asya’nın yükselişi ve dünyanın her yerinde yükselmekte olan siyasi karmaşayı herhangi bir stratejik doktrine oturtmanın mümkün olmadığı, 1989 yılının Kasım ayında alınan zaferin yeni Kırcaali’nin en muhteşem yapılarından biri olan bir dünya düzenine değil, küresel bir düzensizliğe yol aç- Bulgaristan Türklerinin gururu Kırcaali Medresesi 20. tığı ifade edildi. yüzyılın 20.li yıllarında St. Petersburg’da Güzel sanatlar İki Önemli Gelişme Akademisi profesörleriğnden Rus mimar Pomerantsev’in Aradan geçen süreye iki önemli gelişmenin dam- projesi üzerine inşa edilmiştir. Medrese binası olarak gasını vurduğunu belirten Stephens bu süreci şöyle de- planlanan bina Orta Asya türk mimari tarzında olup, ğerlendirdi: hiçbir zaman kuruluş amacına uygun kullanılamamış“Birincisi, dünya tır. Kırcaali Medresesi komünist idare ile birlikte Türkle20 yıl öncesinin yö- rin elinden tamamen alınarak müzeye çevrilmiştir. 1.300 neticilerinin bekleme- metre kare sergi alanıyla Bulgaristanın en güzel müzelediği kadar çok ve hızlı rinden birisidir. değişti. İkinci olarak Bulgaristan Türkleri kendi geçimlerini sağlamakta da bu değişimin yönü güçlük çektikleri yıllarda, lokmalarını ayırarak, çocukla- daha doğrusu yönrının eğitimi için alın teri ile inşaa edilen Medrese gerçek leri - her türlü tahmaksadına uygun işlevini yapacağı günleri beklemektemini boşa çıkardı. 2009 yılının jeopolitik haritası, dir. Kırcaali halkı kimi para, kimi bedava çalışarak, en 1989’daki dünya liderlerinin tahayyülünün çok öteçok ise kurban derileri toplanarak bu medreseyi halk sine geçti.” kendi imkânları ile bitirebilmişlerdir. Batı’nın Yanılgısı 1990 yılından sonra Bulgaristanda yeni bir döneme Stephens, İngiliz hükümetinin geçtiğimiz günlerde geçilerek, Jivkov idaresinin devrilmesiyle birlikte deyayımladığı ve büyük devletlerin Berlin Duvarı’nın yımokratik bir düzen kurma çabaları da filizlenerek gelişti. kılışına verdiği tepkileri gösteren belgelerin de bu farkı göstermeye katkıda bulunduğunu ifade ediyor. Adı Ancak rejim ne olursa olsun Türklerin kaderi değişmedi. geçen belgelerde Batı Almanya Başbakanı Helmut Bulgar vakıfları en kısa yoldan gayrımenkülerini elde Kohl’ün ülkesini birleştirme kararlılığına karşın Fransa ederken Türk-İslam vakıf malları için her türlü engelve İngiltere’nin frene basma çabaları, Washington’ın leme yöntemleri devreye sokuldu. Bazı vakıf mallları ve aydınlanmış devlet yönetimi ve Moskova’da Mihail camiler yağmalanarak meyhanelere, kumarhanelere çevGorbaçov’un savaşı kaybettiğini kabul edişi gözler rilerek, Bulgar devletinin Bulgaristan’da bulunan Türk önüne seriliyor. Stephens’ın sözleriyle liderler özetle tarihi eserlerine karşı tutumunu da ortaya koymuş oldu. Bir seçim propagandası sırasında S. Koburgotski İkinci Dünya Savaşı’nı başlatan Almanya’da, Kohl’ün doğu ve batıyı birleşme çabalarını Hitler’in 1930’lardaki Kırcaali ziyaretinde Medresenin Türklere verileceğine ilerlemesiyle karşılaştırıp “önlenmesi gereken” bir ge- dair söz verdi, ancak seçimden sonra bu sözler unutuldu. lişme olarak değerlendiriyor. Bu belgelerin geleceği yan- Ne tuhaftır ki, HÖH’ün de bu konuda herhangi bir çalış okumanın ne kadar kolay olduğunun bir kanıtı oldu- basını göremedik. HÖH 17, kesintisiz 8 yıl iktidar döneğunu öne süren Stephens, Avrupa’nın aradan geçen 20 minde Bulgaristan Türklerinin manevi feyz kaynağı olan yılda neredeyse barışçıl diyebileceğimiz bir şekilde bir- tarihi eserlerin, vakıf mallarının elde edilmesi konusunda leştiğini, Almanya’nın yarattığı karın ağrısının da geniş- ciddi başarılar elde edebilirdi, fakat belirtiğimiz konular lemeciliğinden değil çekingenliğinden kaynaklandığını üzerine sadece seçimler öncesi gidilerek her seçim önifade etti. Komünizmin yıkılışının Avrupa’daki güç si- cesinde seçim malzemesi olarak kullanılması ile yetindi. yasetini 100 yıl önceki duruma döndüreceği korkusu- Hatta çok yerde zararları dahi oldu. nun temelsiz olduğunun kanıtlandığını belirten Stephens, Diğer yandan vakıf malları belirli güçlerin elinde hem İngiltere hem de Fransa yönetiminin, Avrupa’nın veya ne idüğü belirsiz kimselere peşkeş çekilmiş, bübütünleşmesinde AB’nin ve NATO’nun etkisini küçümyük bir kısmı da satılmıştır. Vakıf mallarının bir kısmını sediğini ifade etti. Stephens bugünün dünyasının da baelde etmek için açılan davalar ise yıllardan beri sürmekzen bu kadar korkunç görünmesini ise insanlarda bu kutedir ve yakın bir gelecekte sonuçlanma ihtimali de pek rumların yetersiz kaldığı duygusunun hâkim olmasına bağladı. Stephens makalesini şöyle sonlandırdı: “Bir di- görünmemektedir. Geçmişte Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah ğer hata da Avrupa’nın küresel güvenlik kaygılarının Gül’ün (o zaman Dışişleri Bakanı) eski Osmanlı toprakmerkezinde kalacağını varsaymaktı. Balkanları bir kenara bırakırsak, 20 yıl içinde yaşanan neredeyse her şey larında bulunan Türk Kültürel ve tarihi eserlerine Türkiağırlık merkezinin Avrupa’nın sınırlarının dışına kay- yenin sahip çıkarak gerekli onarım ve bakım çalışmadığını gösterdi.Günümüzün tehlikelerinin kökleri Orta- larını başlatacağını söylemesi Bulgaristanda tepkilere neden oldu. Prof. Dimitrof Bulgaristanda Osmanlıdan doğu, Asya ve Afrika’da yer alıyor.” kalma eserlerinin bulunduğu ancak Osmanlı devletinin Türk devleti olmadığını dolayısıyla Bulgaristandaki eserlerin Türk değil, islam eserleri oluğunu belirterek Türkiyenin de bunlara sahip çıkamayacağını öne sürmüştü. “Koca Yusuf Türkiye’de” araştırma ve belgesel eks- Türkiyenin para vermesi durumunda ise geri çevirmeyepedisyonu, Türk tarihinin en önemli pehlivanlarından ve ceklerini söylemişti. ilk Türk Greko-Romen güreşçisi olarak dünya tarihine Gerçek ise şudur. Şu anda Bulgaristanda bulunan adını yazdırmış olan Koca Yusuf’un hakkındaki tüm bilin- Türk-İslam eserlerinin asıl sahipleri Bulgaristan Türklemeyenleri araştırmak ve eş zamanlı olarak hayatının bel- ridir. Atalarımızın özene, bezene meydana getirdiği bu eserlerin sahipleri olduğumuza göre bunlara öncelikle bigesel yapılması için organize edildi. Bu proje, Atlantik okyanusunda kaybolan Koca zim sahip çıkmamız gerekirdi. Bu durumu yeni seçilen Kültür Bakanımız ele alaYusuf’un izlediği rotayı takip ederek, hakkında bilinmecağı kanatindeyiz, bunu zamanla hep birlikte göreceğiz. yenlerin ortaya çıkarılması, spekülasyonların deneysel çaBir diktatör rejiminden çıkıp, demokratik sürece gilışmalar ile test edilmesi ve Azor adalarında olduğu rivaren ve AB üyesi olan Bulgaristan devleti kendi vatandaşı yet edilen mezarının bulunarak Türkiye’ye getirilmesini - Bulgaristan Türklerini 20 yıdır içine sindirememiş bir hedefliyor. Alanında dünya çapında birkaç önemli projegörüntü sergilemiştir. Kendi vatandaşlarının hakkı olan den biri olup, Türkiye’de ise şimdiye kadar bu anlamda mallarını elde edememeleri için her türlü yollara başvuryapılan ilk projedir. muştur. Ancak bu tutumunu değiştirmesini bizler yeni Tivi Medya hükümetten özellikle Kültür Bakanımızdan beklemek Sinan Haliç - Genel Müdür hakkımızdır. Tivimedya Tic. Ltd. Şti. Sayın Bakanım Kırcaali Medresesi ile bir partinin Söğütlü Çeşme Cd. Karatekin İş Merkezi No: 65 / K. 3 yapamadığını tek başınıza başarmanızı cani gönülden Kadıköy / İstanbul arzu eder ve çalışmalarınızda başarılar dileriz.. Tel: 0216 336 40 28 Fax: 0216 336 44 28 AB üyesi olan ülkemizde artık gerçek demokrasi web: www.tivimedya.com kurallarının işlediğini görmek isteriz.

Koca Yusuf belgeselle anlatılacak

20 yıldır medreselerimiz sahiplerini bekliyor


Bulgaristan Türklerinin Sesi

13 Türk Dünyası’nda İnsan Hakları

Okuyucu Köşesi Türkler için bir kanun çıktı mı? Evet, Bulgaristan’da Türk olmak ayrıcalıktır, diye bir yazı yazmıştım. Bu yazım Bulgaristan doğumlu Türkler için gece gündüz demeden çalışan cesur adımlarla adı geçen Türkler için, onların refahı için her tehlikeyi göze alan Bulgaristan Türkleri Derneği “Bultürk” gazetesinde yayınlanmıştı. O zaman bazı hava ile pompalanmış kahramanlar hesap aramaya kalkıştılar: Kim bu kişi, nasıl böyle bir yazı yazılır diye. Fakat onlara yazılı bir dilekçe verin yazının sahibiyle sizi karşılaştıralım denmişti. Maalesef bunlardan bir kişi bile yazılı dilekçe vermedi, veremedi. Çünkü yazıda belirtilenler konular doğru idi. Bu yazıda yazılanlar doğru, dürüst bir şekilde tarafsız yazılmıştı. Fakat bu kahramanlarımız, Türkiye’de yaşayan çift vatandaşlarımızın DPS partisi ile arasında köprü kurmak çabası içerisinde idiler. Günler geçti, seneler geçti ama onlar bunu başaramadılar. Nedeni çok açık. Ahmet Doğan’ın cuntası onları para sevdalısı olduklarını anladı ve onların şişirme sonrası kahramanı olduklarını anladı onlarla ne seçim öncesi nede bir seçim sonrası karşılaştı. Hatta onlara kendi adamı olan Enver sayesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin birçok şehrinde bulunan dernek yöneticilerini bir birine düşürdü. Şimdi hiçbir dernek başkanı diğer dernek başkanlarıyla görüşmüyor. Neden acaba diye araştıran yok. Bursa’da faaliyet gösteren Bal göç yöneticileri Bulgaristan’da DPS Partisi’nin cuntası elemanlarıyla iş çeviriyor. Ekonomik yatırımlar yapıyor. Onlardan hesap soran hiçbir kahraman yok. Nerede bu Belene kahramanlık madalyası alanlar? Derneklerde Bulgaristan şarkıları söyleniyor, Bulgar şarkıcıları davet ediliyor, geceler düzenleniyor. İstanbul’un her nerede Bulgaristan doğumlu yaşıyorsa Bulgar kâffeleri kuruluyor. Devamlı Bulgar müziği söyleniyor. Düğünlerde Bulgar melodisi ve oyunlarından geçilmiyor. Tekrar soruyorum nerdesiniz? Siz ya Türkçe konuştunuz diye, ya tecavüz ettiniz uydurma suçlarla Belene hapishanesine gönderilmediniz mi? Siz Türkiye Cumhuriyeti’nde bu tür gelişmeleri önleyemezseniz hangi kahraman derneği önler. DPS cuntasıyla iş birliği yaparsanız böyle yıkıcı faaliyetler de bulunan Enver’i, şimdide Necmettin’i hiç durduramazsınız. Bu gün siz yalnız GERB

Partisi’nden seçilen Vejdi Bey’i ihanetle suçlayabilirsiniz. Ama yıkıcı faaliyetlerde bulunan Enver’i, Necmettin’i, Filiz Hüsmenova’yı suçlayamazsınız. Filz’in Avrupa parlamentosunda konuşmasını hiç, hiç duymadınız. Hala bunlardan ümit mi umuyorsunuz? Vejdi Beyi tanımam ne de gördüm ama oda bizim ağabeyimiz, kardeşimiz, Ona da biz sahip çıkarız, çıkacağız da. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Bulgaristan’da yaşayanlar 20 yıl boyunca aldatıldı DPS cuntası tarafından onlardan hesap mı arandı. İhanetle hiç biri suçlanmadı sizin tarafınızdan. Ama Vejdi suçlanıyor neden? Şu ana kadar Bulgaristan Türk’ünün ailesi yıkıldı, kızlarını zorla okutuyor o da bir Bulgar’la evlendiriliyor, çocuğunu okutuyor Bulgar kızı ile evleniyor, 10 dakika yayın Bulgar Televizyon’unda o da kapatılmaya çalışılıyor. Hanımlar yurt dışında para kazanıp çocuk okutmaya çalışılıyor bu esnada ailesi yıkılıyor, yalan mı bunlar beyler, kahramanlar? Bulgaristan Türk’ü için bir kanun çıktı mı Bulgaristan parlamentosundan? Bir tane gösterin! Asimilasyon sinsi, sinsi devam ediyor DPS cuntası sayesinde. Senelerdir DPS Partisinin uyguladığı politikalar belli, görülüyor. Biz olmasak isimlerimiz değişecek, sizi Türkiye’ye sürecekler, Çingeneleri sabun yapacaklar, Türklere iş vermeyecekler, şimdi biz Türk bakan çıkaralım sizin için iyi olur. Bu yazdıklarımın dışında korku baskı dışında bir gelişme oldu mu? Hayır olmadı olmayacakta. Vejdi Beyi kimse hor görmesin, doğrusunu yaptı, onu yalnız geç kalmışlıkla suçlayabiliriz. Dilerim sizde yavaş, yavaş bu duruma alışmanız gerekiyor. Dilerim daha Vejdi’ler çoğalır ve Bulgaristan Türk’ü daha iyi günlere ulaşır. Yeni Bulgaristan Türkünün gelişmesini okumayanlar, dökülecektir. Bir zaman Kahraman yapılanlar, cilalanıp, parlatılarak, önce Beleneliler diye çıkanlar, titrek bir mum ışığına dönecektir, kendi önlerini bile göremeyeceklerdir. Dernek kurmak marifet değildir, faaliyetini tam isabetli politika üretenler kalacaktır. Üç beş kahve, çay parasından ötürü milletimizi satmayalım. Yakında bizlere sizlere Gidin siz Türkiye’yi düzeltin. Bize karışmayın denilecektir. NAD Deliorman

UNESCO’nun kadın direktörü

Sofya’da 1952 yılında doğan Bokova, Bulgaristan’ın Fransa Büyükelçisi ve UNESCO nezdindeki daimi temsilcisi olarak görev yapıyordu. Bokova’nın UNESCO’nun yeni Genel Direktörü seçilmesi, Bulgaristan’da coşkuyla karşılandı. Cumhurbaşkanı Georgi Pıvanov ve Başbakan Boyko Borisov, Bokova’yı şahsen arayarak kutladılar. UNESCO’nun ilk kadın Genel Direktörü olarak anılacak İrina Bokova, açıklamasında, örgütün daha etkin şekilde çalışması için gayret göstereceğini. UNESCO’nun yeniden yapılandırılması gerektiğini ve ciddi reformlara ihtiyacı olduğunu belirten Bokova, özellikle bürokratik işlemlerin azaltılmasına yönelik çalışmalara hız ve-

Türk Bilim Diasporası yuvaya dönüyor Uzun yıllardır ABD’de görev yapmış, bilimsel araştırmalarda önemli başarılara imza atmış ve bilim politikalarına yön vermiş Türk Biliminsanları dönüşe hazırlanıyor. Hükümet, üniversiteler ve özel sektör işbirliğiyle Türkiye’de “Bilim Şehirleri” kurmak üzere çalışmalar başladı. Proje, TASSA (Türk Amerikan Biliminsanları ve Akademisyenler Derneği) ile Ulusal İnovasyon Girişimi’nin İstanbul’da eylül ayında düzenleyeceği arama konferansıyla yola koyulacak. TASSA Başkanı Banu Onaral, Amerika’da 15 binin üzerinde Türk bilim insanı bulunduğunu ve projenin, ters beyin göçünün yanı sıra tüm dünyadan bilim insanlarını ve uluslararası sermayeyi Türkiye’ye çekebileceğini söylüyor.

rileceğini. Bu göreve adaylığını koyduktan sonra 40’tan fazla ülkede temasta bulunduğunu, temaslarında üç ana noktayı ön plana çıkardığını söyledi: “Öncelikle insanı öne çıkaracağım. Küreselleşmenin kriz ve sıkıntılarını yaşayan dünyamızda buna ihtiyacımız var. Ayrıca hoşgörü ve kültürel çeşitliliği vurgulayacağım. Medeniyetler çatışmasına hiçbir zaman inanmadım.” Genel direktörlük seçimi çekişmeli geçmiş, Faruk Hüsnü ile İrina Bokova örgütün idari organı yürütme kurulunda 4’üncü tur seçimde 29’ar oy alarak berabere kalmıştı. Sofya’da varlıklı ve siyasi çevrelerde etkili bir ailenin kızı olarak 1952 yılında doğan Bokova, üniversite eğitimi Moskova’da aldı. Demir Perde’nin yıkılmasının ardından yeni Bulgar Anayasası çalışmalarında görev alan Bokova, Bulgaristan’ın Fransa Büyükelçisi ve UNESCO nezdindeki daimi temsilcisi olarak görev yapıyordu. Bokova, UNESCO Genel Direktörlüğüne seçilmesinde Bulgaristan yönetiminin büyük gayret gösterdiğini kaydederek, “Bana destek veren herkese teşekkür ediyorum. Sorumluluğumun bilincindeyim ve görevimi en iyi şekilde yerine getirmeye çalışacağım” dedi. Görevi Koichhiro Matsuura’dan 15 Ekim’de devralacak Bokova, 4 yıl süreyle UNESCO’nun başında kalacak.

ARKADAŞIM SOYDAŞ’A Hatırlıyor musunuz yaşadığımız günleri, Merak ediyorduk radyodan haberleri, Sindiremezdik içimize, kanımıza isimleri, O Bulgarların çizdiği çizgiyi. Seninle yaşadık, yürüdük yolları, Her yerden kötülüyorduk olayları, Şimdi unuttun sen bunları, Seneler sonra doldurdun yolları. Biliyorum, seviyorsun oraları, Ama sen sevindiriyorsun Jivkov’çuları, Unutamıyorsun sen hiç draganı, Boş buldun Türkiye’de meydanı. İvan, Petır, Dragan, Emir mi verdi size Doğan, Gidiyorsun oraya Anadolu’dan, Bulgar ismi alıyorsun sıradan. Yoksa zor mu geldi burada yaşam, Kurtulmak için kiradan, Dönüyorsun oraya Anadolu’dan, Jivkov’çu oluyorsun sıradan. Şimdi, ben kınıyorum seni, Affetmiyorum hareketini, Al sen yanına sülâleni, Git Bulgaristan’a, bul artık yerini. Dernek üstüne kurulmuş dernek, Türemiş orada sahte gazilik, Yalan söyleyene tanınmış kahramanlık, Yakışır mı sana sahtekârlık. Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az! Saygılarımla… NAD Deliorman

Karagöz ve tango BM kültür mirasına girdi UNESCO, tangoyla birlikte Karagöz Gölge Oyunu, aşıklık geleneği ve Nevruz’u insanlığın kültür mirası listesine aldı. UNESCO bünyesindeki ’Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Hükümetlerarası Komitesi’, Abu Dabi’de yapılan 4. olağan toplantısında, Türkiye tarafından sunulan ’aşıklık geleneği’ ve ’Karagöz Gölge Oyunu’ ile ilgili başvurular ve ’Nevruz kutlamaları’ ile ilgili Türkiye’nin de ortak sunucusu olduğu başvuruyu kabul etti. Nevruz da listede-Türk ve Kürt toplulukların ortak bayramı olan Nevruz’u da kapsayan bu karar sonucunda, anılan gelenekler, ‘UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne kaydedildi. Daha önce de, Türkiye’nin önerisi üzerine ’meddah hikayeleri’ ve ’Mevlevi sema ayini’ listeye alınmıştı. ’Somut Olmayan Kültürel Miras’ terimi, sözlü gelenek ve anlatımlar; geleneksel müzik, tiyatro ve dans gibi gösteri sanatları; toplumsal tören, adet ve kutlamalar-şenliklerin oluşturduğu kültürel mirası tanımlıyor. İhtiraslı dans adımları ve tangoya eşlik eden melankolik müzik, bundan böyle dünya kültür hazinesinin bir parçası sayılacak ve desteklenecek. 20’nci yüzyılın başında Buenos Aires ve Montevideo’da orta sınıf arasında yaygınlaşmaya başlayan tango giderek evrensel kabul gördü.

Yunanistan Parlamentosunda 2 Türk Yunanistan’daki seçimden Yorgo Papandreu liderliğindeki PASOK oyların yüzde 43’ünü alarak 1. çıktı. 300 üyelik mecliste PASOK yüzde 43,90’lık oranla 160 milletvekili çıkarıyor. Yeni Demokrasi (YDP) ise 34,25’lik oranla 93, Yunanistan Komünist Partisi (KKE) 7,32 ile 20, geçen seçimlere göre 5 milletvekili fazla alan Halkçı Ortodoks Cephe (LAOS) 15 ve Radikal Sol İttifak (SİRİZA) 4,43’le 12 sandalye

alıyor. “Kaybedilecek bir gün bile yok” Yunanistan’da yapılan erken genel seçimlerden büyük zaferle çıkan PASOK lideri Yorgo Papandreu, “Bize layık olan Yunanistan’ı yeniden inşa etmeye başlıyoruz.” dedi. Zappion Sarayı’nda basın toplantısı düzenleyen Papandreu, seçim döneminde verdiği sözleri hatırlattı. “Kaybedilecek bir gün bile yok” diyen Papandreu, “Kadın erkek bütün Yunanları bundan sonraki tarih sayfalarını yazmak için bu çabaya katkı vermeye” davet etti. Yunanistan seçimlerinde 14 Türk kökenli aday da parlamentoya girmek için yarıştı. PASOK’un Rodop adayı Ahmet Hacıosman ve yine PASOK’tan İskeçe adayı Çetin Mandacı Yunanistan Parlamentosu’na girmeyi başardılar.

Abdullah Buksur İHAF, İnsan Hakları Avrasya Federasyonu-Genel Başkanı

Doğu Türkistan’da yaşayan zulmün adını koyun - 2 İklil Kurban bu üniversitenin hükmü-damgası gereği kurban edilen insanlardan biri olarak, 1955-1979 yılları arasında Çin’in hapis ve çalışma kamplarında 24 yıllık ömrümü tüketmiştir. Bu üniversitede Rektörlük yapmış Burhan Şehidi, Şın Şisey devrinde 6 yıl, Mao Zedung devrinde 10 yıl hapsedilmiştir. Üniversitenin Tarih Bölümü Başkanı Hamut Mahmudi, hapishanede ölü bulunmuştur. Üniversitenin edebiyat öğretmeni Hemit Seidi, uzun yıllar hapsedilmiştir. Üniversitenin Fizik Bölümü Başkanı Abduveli Güli, uzun yıllar çalışma kampında cezalandırılmıştır. Edebiyat sınıfı öğrencilerinden olan Sabit Abdurahman, Rehim Huşur’lar da benim kaderimi paylaşmışlardı. Suç damgamız “Karşı Devrimci” ve “Yerli Milliyetçi” idi. Shin Cang Üniversitesi, Doğu Türkistan’ın öz çocuklarına cennet değil cehennem olmuştur. Doğu Türkistan’ın temel halkı olan Doğu Türkistan Türklüğü 250 yıldır, Çin zulmü altında bir kan deryasında yaşamaktadır. 28 Haziran 2009 Pazar günü Urumçi’deki bir işyerinde Han Çinlileri tarafından darp edilerek öldürülen Uygur Türklerine karşı uygulanan kanlı linç’i, protesto etmek için sokağa inen, bu toprakların temel halkı Uygur Türkleri, 5 Temmuz 2009 kadar bu tepkilerini sürdürmüşlerdir. Hala da çeşitli biçimde devam etmektedir. Bunun bedelini kitlesel ölümlerle sokaklarda taşla kafaları ezilerek ödemektedirler. Doğu Türkistan’ın demografik yapısını değiştirmek amacıyla Çin devleti, bölgede büyük hapishaneler kurarak buradan şartlı tahliye ettiği yüz binlerce Çinlinin, bölgede uzun süreli ikametgâhını zorunlu hale getirmiştir. Bu da her türlü olumsuz davranış ve alışkanlık sahibi olan insanların bir anda Doğu Türkistan toplumunun parçası olma gerçeği ile insanları karşı karşıya bırakmıştır. Bir tarafta uygulanan bölgenin nüfus yapısını değiştirmeyi amaçlayan “sivil işgal” politikası ve Çin güvenlik kuvvetleri baskısı, diğer tarafta her türlü gayri kanuni - gayri ahlaki davranışlara sahip yığınlar. Doğu Türkistan’ın temel halkı olan Türkler bu kıskaçta sıkıştırılarak ezilmektedir. 21. y.y.’da yaşanan bu yok etme süreci, Doğu Türkistan Türklüğü’nün kendi topraklarında özgürce yaşama temel talebini daha da diri hale getirmiştir. Onun içinde olaylar bir anda Urumçi’nin dışında Kâşgar ve Hotan gibi Doğu Türkistan’ın diğer büyük şehirlerine de yayılmıştır. Şimdiye kadar çin devleti tarafından bölgeye yerleştirilen Han Çinlileri, haklı taleplerini dillendiren Doğu Türkistan Türklüğünü susturamamıştır. Onlara bölgede görev yapan Çin güvenlik kuvvetleri destek vermiş, onlarında yetersiz kalmaları üzerine, bölgeye dışarıdan yüksek sayıda silahlı birlikler gönderilmiştir. Şimdiye kadar yaşananlar tam anlamıyla bir katliama dönüşmüş durumdadır. Olaylar sırasında ölenlerin sayısı Çin resmî makamlarınca 150-200 civarında olarak verilirken, bu sayı tarafsız gözlemcilerce binlerle ifade edilmektedir. Hiçbir silaha sahip olmayan Doğu Türkistan Türkleri’ne açılan ateşler ve kalabalık grupların sopalı linç girişimleri Çinli yöneticilerce yeterli görülmeyerek, 100 den fazla kişi de olaylara önderlik ettikleri gerekçesiyle, idam edildikleri bölgeden alınan haberler arasındadır. Son olarak, Çin güvenlik güçlerince önce dövülerek linç edilen, sonra kafaları taşla ezilerek öldürülen iki Uygur Türk’ün görüntüleri bütün insanlığa ders verir niteliktedir. Yaralıların sayısı konusunda rakam bile verilemez durumdadır. Şu âna kadar dünya medyasına kapalı olan bölge, Çin devlet yetkililerince Türklere karşı kitlesel yok etmenin yaşandığı bir ölüm kampı haline dönüştürülmüştür. Yaşananlar ve yaşanmakta olan süreç göstermiştir ki daha büyük kıyımların yaşanması an meselesidir. Çin devleti tarafından çeşitli noktalarda yığınaklar yapılırken, saldırganlıklara ilaveten, Urumçi başta olmak üzere birçok Türk şehrinden binlerce Doğu Türkistan Türk’ü evlerinden, yurtlarından koparıp bilinmeyen yerlere nakledilmeye başladığı , yâni, sonu nasıl biteceği belli olmayan toplu sürgün ve kıyımların kapıda olduğunu göstermektedir. Çin hükûmeti, yaşananların hesabını vermek yerine, yaptığı insanlık dışı vahşetin faturasını, sürgünde yaşamak zorunda bıraktığı Doğu Türkistan’ın liderlerinden Rabia Kadir’e kesmeye çalışmaktadır. Devam edecek...


14

Doç. Dr. Erhan Arıklı

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Türklerin Anadolu’da ilk inşa ettiği camii

Türkiye, Türk Cumhuriyetlerini kayıp mı ediyor? Bundan önceki birkaç yazımda Orta Asya’daki gelişmeleri ele almış ve Türkiye’nin Orta Asya ülkelerinde çok büyük mevzi kaybettiğini söylemiştim. 1991 de Sovyetlerin dağılmasından sonra bölge ülkelerini defalarca dolaşan ve bu ülkelerdeki tüm gelişmeleri yakından inceleyen birisi olarak bana göre, Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri ile olan ilişkilerinin gerileme sebepleri şunlardır; a) Türkiye’nin ekonomik gücü, bölge ülkelerinin ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kaldı.Başlangıçta bölge ülkelerine açılan Eximbank kredileri geri dönmedi. Türkiye finansman açısından bu ülkelerin beklentilerini karşılayamadı. Bölge ülkeleri de başka kaynaklara yöneldi. b) Türkiye’nin Demokratik, Laik ve Liberal yapısı bu ülkeleri yönetenler tarafından fazla cazip bulunmadı. SSCB’nin dağılmasından sonra, bölgede iktidarı ele geçiren yöneticiler, ülkelerinde demokrasinin yerleşmesinden ziyade kendi hâkimiyetlerini güçlendirip kökleştirecek ve hatta, iktidarın kendilerinden sonra çocuklarına kalmasını sağlayacak bir yönetim geliştirdiler. İktidarda kalmalarının yolu olarak ta, Türkiye’den daha güçlü bir süper güce arkalanmanın gerekli olduğunu düşündüler. 1996’dan sonra hızla toparlanma sürecine giren Moskova, bu ülkelerin yöneticileri tarafından bir hami olarak kabul edildi. Rusya, bu ülkelerdeki Rus azınlıklarında varlığını düşünerek bu ülkelerin doğal liderliğini kabullendi. Türkiye’nin bölge ülkelerine doğal liderlik yapabilecek ne ekonomik, ne siyasi, ne de askeri gücü vardı. c) Üçüncü sebep ise; Türkiye’yi yönetenlerin olduğu gibi, Türkiye’yi temsilen bu ülkelere gelen resmi yetkililerin, başlangıçta bölge insanlarına ve yöneticilerine karşı takındığı yanlış tavır, bu ülke insanları üzerinde itici bir faktör olmuştur. Bu durum bazı bölge yöneticilerinin; “Biz bir ağabeyden kurtulduk.Yeni bir ağabeye ihtiyacımız yok..” şeklinde konuşmalarına neden olmuştur..Öte yandan SSCB’nin dağılmasından hemen sonra bölgeye akın eden Türklerin arasında bazı kötü niyetli işadamı veya işadamı kılığındaki dolandırıcıların yaptıkları faaliyetler de, bu ülkelerde, Türkiye’ye ve Türk işadamlarına karşı güvenin sarsılmasına neden olmuştur.. d) Türkiye’nin son yıllarda kendi iç problemleri ve AB’ye yönelik politikaları bölgeye olan ilgisini azaltmıştır. Türkiye son yıllarda birkaç ekonomik kriz atlatmıştı. Özellikle Bankacılık krizi esnasında ekonomik açıdan çok büyük sıkıntılar yaşamıştı. Üstüne birde yaşadığı deprem felaketi Türkiye’yi iyice bunaltmıştı. Bu durumda Türkiye kaynaklarını daha hesaplı kullanmak zorunda kalmıştı. Aynı şekilde Türkiye’de baş gösteren bölücü ayaklanma ve Fundamentalist tehlike, bölge ülkelerinin kafasında “Türkiye Modeli”ni iyice zayıflatmıştı. e) Rusya, bölgeyi başka güçlere bırakmama düşüncesindedir. Bölge ülkeleri Rusya’nın ekonomik ve siyasi baskılarına dayanabilecek güçte değildi. Azerbaycan’da Elçibey örneği, diğer ülke yöneticileri üzerinde derin etkiler bıraktı. Türkiye yanlısı Elçibey, Rusya destekli Suret Hüseyinov’un karşısında tutunamamış ve ülkeyi terk ederek Nahcıvan’a geçmişti. Türkiye, kendi yanlısı Elçibey’i savunmak için fazla bir çaba göstermemişti. Öte yandan bölge ülkelerinin ekonomileri de Rusya’ya bağımlı idi. Özellikle Kazakistan’ın petrolü, Türkmenistan’ın gazı, Rusya’nın kontrolünde olan boru hatlarından geçiyordu. Rusya bu boru hatlarını bir tehdit unsuru olarak kullanabiliyordu. f) Bir diğer konu ise; bu ülkelerin aydın kesimleri 70 yıllık yönetimden sonra çok fazla Rusçu veya Rus yanlısı olmuşlardı. Bu aydınlar, Rusya ile kafa ve gönül bağlarını hala daha koparmış değillerdi. Geçmişte olduğu gibi, Aydınların ve özellikle Akademik çevrelerin okullarda Rus yanlısı eğitim vermeleri sebebi ile, yetişen genç dimağların şuur altında Rusya’ya hayranlık oluşmaktadır. g) Bölge ülkelerinden Özbekistan’ın lideri İslam Kerimov, başından beri Türkiye’ye karşı mesafeli durmuş ve ilk fırsatta da Türkiye ile ilişkileri koparmıştı. Kerimov, 1999 da kendisine karşı yapılan veya yapıldığı iddia edilen bir suikast girişiminden Türkiye’yi sorumlu tutmuş ve Türkiye’ye sığınmış olan muhalefet liderlerinin kendisine teslim edilmesini istemiştir. Türkiye’nin bu teklifi kabul etmemesi üzerine Türkiye ile diplomatik ilişkilerini askıya almış, Türkiye’de okuyan bütün Özbek öğrencileri geri çağırmış ve ülkesindeki bütün Türk okullarını kapatmıştı. h) Türkiye, Atatürk’ten sonra Türk dünyasına gözlerini kapamış ve Sovyetler Birliğinin dağılma ihtimaline karşı hiçbir hazırlık yapmamıştı. Özbeklerin muhalif lideri Muhammed Salih, Türkiye’nin politikasını değerlendirirken şöyle demiştir; “Türkiye’nin Özbekistan ya da Orta Asya politikası maalesef yok. Bugüne kadar olmadı. Ben Türkiye’ye ilk kez gittiğimde Dışişleri Bakanlığı’nda küçük bir brifing verdim. O zaman, “Biz çok hazırlıksız yakalandık. Bizim Orta Asya politikamız maalesef olmadı. Sovyetler Birliği aniden çöktü ve biz de böyle yakalandık, ama şimdi bizim kardeşlerimiz hakkında düşünmemiz lazım,” diyorlardı. Bakın bu 19 yıl önce ne söylüyorlarsa şimdi de aynı şeyi söylüyor ama hala bir politika geliştirmiyorlar.Türkiye’yi ve Türkiye’yi yönetenleri anlamak çok güç..”

Türklerin Anadolu’da inşa ettiği ilk camiinin hangi camii olduğu ve ne zaman inşa edildiği ve şimdi bu camiye ne olduğu ne yazık ki pek bilinmez. Yıkılmıuş mıdır, ayakta mıdır hangi şehirdedir? Sorun isterseniz kendinize bakalım. Anadolu’da Türklerin yaptığı ilk camii nerededir ve adı nedir? Gördünüz mü cevabı bilmiyorsunuz. Aslında kendinize kızmayın hiç. Çok insan ve bu haberi yapan haberiniz.com muhabiride bu konuda sizden çok farklı durumda değildi. Bir gün Kars’a gidip, Kars’ta tarihi kent Ani’yi ziyaret edene kadar. Ani tarihte Ermeniler dahil bir çok milletin gelip geçtiği muhteşem anıt eserleri ile bir insanlık mirası olarak ayakta zamana direnme mücadelesi veriyor. Ani’nin bittiği yerde uçurum başlıyor. Uçurumun altında Arpaçay Nehri çoşkulu bir şekilde alıyor. Arpaçay’ın karşısında

İşsiz adam hazine buldu

ise Ermenistan toprakları uzanıyor. İşte bu şehirde kiliselerin arasında dolaşırken Arpaçay nehrinin tam kenarında, 200 metre yüksekliğinde uçurumun dibinde, yara başını eğmiş aşağıya bakar gibi duran Selçuklu Türklerinin 1072’de yaptığı Ebul Menucehr Camii’ni görüyorsunuz. Malazgirt savaşından bir sene sonra yapılmış. Camii, 1064 Yılında Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Anı Kentini fethetmesinden sonra Anı Beyi olarak atadığı MENUCEHR tarafından 1072 yılında dikdörtgen planlı iki katlı olarak yapılan caminin tavanında Selçuklu dönemi yıldız motifleri mevcuttur. Sekizgen köşeli minareye 99 basamaklı merdivenle çıkılmaktadır. Minarenin üzerinde kufi yazı stili ile “Bismillah” yazısı bulunmaktadır. Sekizgen minare Orta Asya Türk Mimarisinin izlerini taşımaktadır. Bugün ise camiinin yarısı yıkılmış ancak minaresi kısmende olsa ayakta. İçi pis, moloz dolu, hüzün verici bir şekilde zamana karşı direniyor. İnanılmaz sarsıcı ve hüzün verici bir manzara. Eğer Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı var ise Türkiye’de Kültür bakanlığı var ise bu Anadolu’daki ilk Türk eserinin bir an önce restore edilmesi gerekiyor. Kars Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’nden aldığımız bilgilere göre ; Anı Ören Yeri’nde bulunan Ebul Menuçerh Camisi’nin onarım ve güçlendirme ihalesi geçtiğimiz yıl yapılmış olup, restorasyon çalışması için ödenek ayrılmış, bakanlığın talimatı beklenmektedir. Bakanlığın bir an önce talimat vermesi dileği ile.

Almanya’da 5 Türk Federal Meclis’e Almanya’daki genel seçimlerde alınan sonuçlara göre 5 Türk kökenli milletvekili adayı Federal Meclis’e (Bundestag) girmeyi başardı. Memet Kılıç: Yeşiller Partisi’nin BadenWürttemberg eyalet listesinden milletvekili adayı olan avukat Memet Kılıç, ilk kez Federal Meclis’e girmeyi başardı. Aydan Özoğuz: Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) Hamburg eyalet listesinden milletvekili adayı olan Aydan Özoğuz da SPD’nin aldığı kötü seçim sonucuna rağmen Federal Meclis’e girmeyi başardı. Serkan Tören: Hür Demokrat Parti’den (FDP) Aşağı Saksonya eyalet listesinden ilk kez milletvekili adayı olan Serkan Tören, Federal Meclis’e girdi. Böylece FDP, Almanya’daki genel seçimlerde ilk kez bir Türk kökenli bir milletvekili çıkarmış oldu. Ekin Deligöz: Yeşiller Partisi’nin Bavyera eyalet listesinden milletvekili adayı olan Ekin Deligöz de 4. kez meclise girmeyi başardı.

Sevim Dağdelen: Sol Parti’nin Kuzey Ren Vestfalya eyalet listesinden milletvekili adayı olan Sevim Dağdelen de ikinci kez meclise girmeyi başardı. Almanya’nın Duisburg kentinde doğan ve hukuk bilimleri öğrenimi gören Dağdelen, 2005 yılının ekim ayından bu yana Bundestag üyesi. Sevim Dağdelen de Sol Parti’nin bu seçimlerde tarihi bir başarı elde ettiğini ve 2005 yılında elde ettiği başarının geçici bir başarı olmadığını ispatladığını belirterek, yeniden meclise girmekten dolayı mutlu olduğunu, çalışmalarında her zaman insanların kendisini desteklediğini ifade etti. Vatandaşların, ülkedeki barış ve sosyal adaletin daha güçlenerek devam etmesini istediklerini kaydeden Dağdelen, bu çerçevede göçmen kökenli insanlar için politika yapmayı sürdüreceğini söyledi.

18 yıldır hobby olarak define arayan işsiz İngiliz, metal dedektörüyle müthiş bir Anglosakson hazinesi buldu. 55 yaşındaki Terry Herbert, Staffordshire bölgesinde bir arkadaşının arazisinde metal dedektörüyle define ararken, 7. yüzyıldan kalma yaklaşık 1500 parçadan oluşan bir hazine keşfetti. Keşfi “piyangoda kazanmaktan daha zevkli” bulan işsiz İngiliz’in gün ışığına çıkardığı hazinenin, arkeolojik bakımdan Tutankamon’un mezarı kadar önemli bir keşif olduğu belirtildi. Hazine, 5 kilo ağırlığında 650 altın ve 1.3 kilo ağırlığında 530 gümüş parça ve çok sayıda değerli taştan oluşuyor. British Museum yetkilileri, 1.1 milyon euro değer biçilen hazine parçalarını inceleme çalışmalarının bir yılı bulacağını düşünüyor. Hazineyi bulan adam ve arazi sahibi hazineden paylarına düşeni alacak.

Parmak izi uygulaması başladı Yeni uygulamaya göre kişilerden alınacak dört parmak izinden ikisi pasaport ya da Avrupa kimlik kartındaki ciplere eklenecek, diğer ikisi de şahsi bilgiler ve dijital fotoğraf ile birlikte veri bankasında toplanacak. Hollanda da yeni pasaportlar ile Avrupa kimlik kartlarına parmak izi eklenmeye başlandı. Hollanda parlamentosundan sessiz sedasız geçen ve Haziran ayından bu yana diplomatik pasaportlara eklenen parmak izleri ile ilgili olarak veri bankası da oluşturulacağı bildirildi. Kimlik yolsuzluklarının önlenmesi çerçevesindeki karar doğrultusunda başlatılan yeni uygulamaya göre, kişilerden alınacak dört parmak izinden ikisi pasaport ya da Avrupa kimlik kartındaki ciplere eklenecek, diğer ikisi de şahsi bilgiler ve dijital fotoğraf ile birlikte veri bankasında toplanacak.

Amerika yalnızlığa itiliyor

Türk Polisinin Yeni Kimlik Kartı Polis, teknolojik donanımlı yeni kimlik kartlarına 1 Ocak 2010 tarihinden itibaren kavuşacak. Bütün illerde personelin parmak izleri alındı ve yeni fotoğrafları çekildi. Kimliklere yerleştirilen mikroçiplerde emniyet mensubunun göreviyle ilgili bilgileri ve parmak izleri bulunacak. Kimliğin sahtesinin yapılması mümkün olmayacak. 2009’un Mart ayında İçişleri Bakanlığı’nca alınan bir kararla 200 bin polis memurunun kimliklerinin yenilenmesi kararlaştırıldı. Bu bağlamda il emniyet müdürlüklerinde çalışma başlatıldı. Olay yeri inceleme şube müdürlüklerinde polislerin 10 parmak izleri alındı. Ayrıca sivil polisler de dahil bıyık ve sakalsız fotoğrafları yeniden çekildi. Bu işlem ülke genelinde 4 aya yakın bir sürede tamamlandı. Emniyet kaynakların-

dan edinilen bilgilere göre yeni kimlik kartları teknolojik donanımı barındırıyor. Kartlar özel plastik kaplamadan oluşuyor. Mikroçip, görünmeyecek şekilde kartın içine yerleştirilecek. Mikroçiplerde kart sahibi polis memurunun, parmak izi, kimlik bilgileri, görev yeri, sicili, kan grubu, görev yaptığı yerler gibi bilgiler bulunacak. Yeni kimliklerin sahtesinin yapılması mümkün olmayacak. Fotoğraf özel olarak yerleştirilecek ve özel bir soğuk damgaya sahip olacak. Yeni kimlikler kamuoyuyla da paylaşılarak vatandaşın bilgilendirilmesi sağlanarak kandırılmaların önüne geçilecek. Öte yandan polislerin parmak izleri Otomatik Parmak İzi Sistemi’ne de (AFPS) aktarıldı. Ayrıca parmak izleri ve fotoğraflar polisin iletişim ağı POL-NET’e de yüklendi.

ABD’ye uluslararası desteğin soğuk savaş döneminden bile daha az olduğu açıklandı. Amerikan Siyaset Bilimi Derneğinin araştırmasına göre, ABD’nin uluslararası desteği son on yılda Soğuk Savaş dönemindeki seviyenin bile altına düştü. Derneğin raporuna göre, Başkan Barack Obama’nın iktidara gelmesiyle destekte artış eğiliminin başlamasına rağmen, ABD dış politikasının olumsuz olduğu kanısı hala devam ediyor. Raporda, “Birçok Amerikalı lider ve vatandaş, bu düşüşün uzun dönemli, tersine çevrilmesi zor bir eğilimin parçası olmasından endişe duyuyor” denildi. 20 bilim adamının 1 yıllık çalışmasıyla hazırlanan rapor, kamuoyu yoklamaları, BM Genel Kurulu’ndaki oylamalar ve bütün dünyadan karşılaştırmalı jeopolitik alanında uzman siyaset bilimcilerle yapılan görüşmelere dayanıyor. Amerika’ya olan desteğin en sert biçimde Orta Doğu’da düştüğü belirtilen raporda, “Orta Doğu’daki otoriter rejimlerin kamuoyuna söyleyebileceklerinden daha fazla Amerikan politikalarını desteklediği gerçeği de” teyit edildi.

BULTÜRK TEMSİLCİLERİMİZ Almanya-Köln: 1913 Sofya

Aylık Siyasi Aktüel Gazete

www.bulturk.eu / bilgi@bulturk.eu - Tel: 0212 511 33 91 İmtiyaz Sahibi Rafet ULUTÜRK Yazı İşleri Müdürü Alptekin CEVHERLİ Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Mümin TOPÇU Genel Yayın Yönetmeni Rafet ULUTÜRK Genel Yayın Müdürü Rıdvan TÜMENOĞLU Yayın Danışmanları Diş Dr. İsmail ALİOĞLU Prof. Dr. Hayati DURMAZ Prof. Dr. Emin ÇARIKÇI Prof. Dr. Ahmet ÇOLAK Em. Alb. Süheyl ÇOBANOĞLU Yavuz GÖKALP YILDIZ Em. Kur. Alb. Nurettin RUACAN Prof. Dr. Basri ERDEM Niyazi GÜLER Doç. Dr. Emine İNANIR Hüseyin DEĞİRMENCİ Dr. Nazım ZAFER

Haber Sorumlusu: Nafiye YILMAZ Hukuk Danışmanı: Av. İhsan MOLLAOĞLU Ekonomi Müdürü: Zihni KARPAT İstihbarat Müdürü: Hüseyin YILDIRIM Eğitim Sorumlusu: Ayşe YILMAZ Görsel Yönetmen: Muharrem KIRAN Kültür-Sanat: Muharrem TERZİ Spor Müdürü: Mümin YILMAZ Art Direktör: Timur BOZKURTOĞULLARI İnternet Müdürü: Murat ULUTÜRK Halkla İlişkiler: Eliz KÖKLÜCELİ Reklam Müdürü: Ramazan ÖZGÜR İrtibat Bürosu: (500 Evler) Yıldırım Mh. Kocatepe Cd. No: 30/A 500 Evler - Bayrampaşa / İSTANBUL Tel: 0212 581 78 08 / 511 63 47 Fax: 0212 511 33 91 Reklam için İrtibat: 0212 526 51 98 Teknik Hazırlık: Abdullah Hacıfettahoğlu Baskı: Akademi (0212) 493 24 67 - 68 Bu gazete basın yayın ilkelerine uymayı taahhüt eder. Yazarlar yazılarından sorumludur.

Rafet DAL

TÜRKİYE

Amerika-New York: Terken HACALOĞLU

Ankara:

Belçika-Antwerpen: Nevi BEYTULLAH

İstanbul

İspanya-Madrid:

Bayrampaşa:

Dr. Bilican DERMAN

Sultangazi:

Seyhan ÖZGÜR

Hüseyin Hasan (+34665397923)

Kazakistan-Türkistan:

Erkan

Salih DOĞAN

G.O.P. Yeşilpınar: Suzan YAMAÇ

BULGARİSTAN Sofya:

Hikmet EFENDİEV

G.O.P. Merkez:

Metin AKIN

Blagoevrad:

Bülent MURADOV

Zeytinburnu:

Mustafa GÜLER

Smolyan:

Rufat FELETİ

Esenler:

Ramazan KIŞLA

Kırcaali:

Emel BALIKÇI

Başakşehir:

İsmail ERDEM

Momçilgrad:

Akif MEHMET

Bursa:

Üzeyir AKGÜN

Ardino:

Aziz ŞAKİR

Bursa-Yıldırım:

Turhan YAMAÇ

Cebel:

Erdal H. AHMET

Bursa-Hürriyet:

Rıdvan TÜMENOĞLU

Plovdiv:

Fikret SEPETÇİ

Bursa-Yenibağlar: Cevat ÇALIŞKAN

Stara Zagora:

Hamiyet DAL

İzmir

Loveç:

Emine BAYRAKTAROVA

Sarnıç:

Durmuş HATİPOĞLU

Troyan:

Ergül BAYRAK

Görece:

Mümin GÜNEY

Pleven:

Rafet RODOPLU

Buca:

Hüseyin PAŞAMOĞLU

Şumen:

Nurten RECEP

Bornova:

Kenan ÖZGÜR

Razgrad:

Aydoan ALİ

Edirne:

Nadir ADLI

Haskovo:

Güner SERBES

Kırklareli:

Ali ÖZTÜRK

Silistra:

Tijen GÜLER

Tekirdağ:

Sezai ALTINAY

Varna:

Salih POMAK

Balıkesir-Bandırma: Güner BAŞARAN

Dobriç:

Sebahattin AYYILDIZ

Eskişehir: Osmangazi Ünv. - Svgin GÖKE


Bulgaristan Türklerinin Sesi

15

Türk tarihini alt üst edecek iddia

Bize hep “Türkler Anadolu’ya Malazgirt Zaferi’yle girdi” diye öğretildi. Ama arkeoloji böyle söylemiyor. İşte gerçekler... Prof. Dr. Ekrem Memiş, Türkler’in Anadolu’ya Malazgirt Zaferi’yle girdiği ve bu zaferle Anadolu’nun 1071’de el değiştirdiği iddiasını çürüttü. Arkeolojik buluntular ve bilgi, belgeler Anadolu’ya 1071 Malazgirt Zaferi’yle girilmediğini ortaya çıkardı. Anadolu’ya Malazgirt Zaferi’yle girildiği yanlışını düzeltmeye çalışan Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş, “Anadolu Türkler’in ikinci yurdu değildir. Anadolu Türkler’in anayurdudur. Anadolu’da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin varlığı belgelerle kendini gösteriyor. Bu yanlış öğrencilere öğretiliyor” dedi. 1071 efsanesini çökerten belge Hakkari’de 4 bin yıllık Türk mezarı bulundu... Van 100. Yıl Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Veli Sevin de Anadolu kapılarının Malazgirt’le açılmadığını Türklerin binlerce yıl önce Anadolu’da var olduklarını iddia etti. Türklerin Anadolu’ya 1071 Malazgirt Zaferi’yle girmediği tezini öne süren Afyon Kocatepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ekrem Memiş”ten sonra, Türk Tarih Kurumu adına Anadolu”da kazı çalışmaları yürüten Yüzüncü Yıl Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Veli Sevin”den de önemli açıklamalar geldi. Sevin, Hakkari Bölgesi’nde milattan önce 2 binli yıllara uzanan Türk mezar taşları bulduklarını belirtti. Anadolu’dan Asya’ya Gittik Anadolu”da binlerce yıl öncesinde Türkler”in yaşadığı tezi destek buldu. Prof. Dr. Ekrem Memiş”in yıllarını vererek araştırdığı, milattan önce 2 binli yıllarda bir Türk krallığının bulunduğu ve bu krallığın soylarının Hurilere dayandığı gerçeği, arkeolojik kazılar yapan Prof. Dr. Veli Sevin tarafından da savunuldu. Sevin, Yakındoğu, Ön Asya, İran, Azerbaycan, Hatay ve Hakkari bölgelerinde Türkler’in binlerce yıldır yaşadığına ilişkin bulguları olduğunu aktardı. “Hakkari bölgesinde milattan önce 2 binli yıllara ait Türk mezar taşları bulduk. Bu da Türklerin Anadolu’ya Malazgirt”le girdiği tezini çürütüyor. Hatta ben Orta Asya’dan geldiğimize de inanmıyorum. Olsa olsa Anadolu’dan oralara bir gidiş olabilir. Çok uzaklardan gelmedik. Zaten buradaydık.” Türkler Anadolu’ya 1071’de Girmedi’ Arkeolojik buluntular ve bilgi, belgeler Anadolu’ya 1071 Malazgirt Zaferi’yle girilmediğini ortaya çıkardı. Anadolu’ya Malazgirt Zaferi’yle girildiği yanlışını düzeltmeye çalışan Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ekrem Memiş, “Anadolu Türkler’in ikinci yurdu değildir. Anadolu Türkler’in anayurdudur. Anadolu’da bundan 8 bin yıl önce de Türk devletinin varlığı belgelerle kendini gösteriyor.

Hasta muayenesi stent, efor testi, EKG

Mehmet Alev

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de zevk, eğlence ve iletişim ön planda yer alıyor 80’li yıllarda altın çağını yaşadı, diskjokeylik mesleğini yarattı, olmazsa olmazı “aynalı küre” kült bir nesne olarak tarihe geçti: Diskotekler milyonları eğlendirmeye devam ediyor. “Dünyanın ilk diskoteği nerede açıldı? Londra’da mı, New York’ta mı, Berlin’de mi, yoksa Aachen’da mı?” Aslında bu, ‘Kim 500 milyar ister?’ yarışması için ideal bir soru. Zira yanıt ne New York ne de Berlin; dünyanın ilk diskoteği bundan tam 50 yıl önce Almanya’nın batısındaki küçük sınır kenti Aachen’da “Scotch Club” adıyla açıldı; ilk kez burada bir diskjokey eşliğinde dans pistinde dans edildi. Alman Diskotekler Birliği bu tarihi yıldönümünü Almanya çapında düzenlenecek büyük bir parti ile kutlamayı planlıyor. Birliğin başkanı Stephan Büttner, “tek bir yerde değil, diskoteklerin olduğu her yerde kutlama yapmak istiyoruz” diyor. Büttner, “23-24 Ekim tarihlerinde Almanya’nın en büyük partisi yapılacak” sözleriyle Ekim ayında dansa ve eğlenceye doyulacağının müjdesini verdi. Bu büyük kutlamaya 1000’den fazla işletmecinin, diskjokeyin, geçmişin ve günümüzün ünlü yıldızlarının katılması bekleniyor.

Bu yanlış öğrencilere öğretiliyor” dedi. Çivi yazlılı Metindeki Türk Kralı Bugün Gazetesi’nin haberine göre; Memiş, tezini belgelere dayanarak şöyle anlattı: “Elimizdeki metinler M.Ö.2 bin 200’lere ait bir olayı anlatıyor. Akat Kralı Mezapotamya’dan gelmiş. Fırat nehrini geçmiş ve Anadolu’ya geçmiş. Anadolu’da o zaman küçük küçük şehir devletleri var. Bu küçük şehir devletlerinden 17’si Hatti Kralı Pampa’nın önderliğinde bir araya gelmişler ve Akat Kralı’na karşı vatanlarını korumak için mücadele etmişler. Bu 17 kraldan biri de çivi yazılı metnin 15. satırında geçen Türki Kralı İlşu-Nail’di. Burada geçen Türki kelimesinin Türk olduğuna şüphe yok. 2 bin yıl da buradan koyduğumuzda 4 bin 250 yıl önce Anadolu’da Türk kavmi olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor.” 8 Bin Yıllık Geçmişi Var Memiş, bu Türk krallığının da Hurri isimli bir kavimden geldiğini belirterek, bu kavmin M.Ö. 3. binde yaşadığını ve dillerinin Türkçe ile aynı dil grubuna girdiğini söyledi. Türki krallığını oluşturan grubun bu kavimden geldiğini ileri süren Memiş, çok geriye gidildiğinde kavmin soyunun 6 binlere dayandığını anlattı. Memiş, “2 bin de milattan sonraki dönemi eklediğinde 8 bin yıllık geçmiş ortaya çıkıyor” dedi. Kültürlerde Kopukluk Yok Yazılı metinlerden Hurriler’in geçmişlerinin 3. bine gittiğini kaydeden Ekrem Memiş, “Fakat işin bir de arkeolojik boyutu var. O günden bu güne gelen bir 3 kültür var. İlki neolitik köy kültürü. Onu takip eden 5 binlerde kalkolitik kültür var. Köylerin yerini şehirlere terk ettiği dönem. 3. dönem ise eski tunç çağı. Şehir kültürünün tamamen oluştuğu dönem. Bu üç kültür arasında hiçbir kopukluk yok. Bu kopukluğun oluşmaması kavmin değişmediğine işaret ediyor” dedi. Türk Adını Taşıyan ilk Devlet: Türkler Ekrem Memiş, Huriler’in Anadolu’nun doğu bölgelerinde yaşayan en eski sahiplerinden biri olduğunu ve Anadolu’nun Türkün ikinci vatanı olmadığı, hatta anayurdu olduğunu söyledi. Göktürk Devleti’nin de ilk Türk adını taşıyan devlet olduğu tezini de çürüten Memiş, Hureler’in devamı olan ve M.Ö. binlerde yaşayan Türki Krallığı’nın Türk adını taşıyan ilk devlet olduğunun altını çizdi. Yetkililer Kulak Versin “Türk tarihini Hunlar’la başlatıyoruz. Hunlar Orta Asya’da büyük bir devlet kurmuşlar ama ilk değiller. Yetkililerin bu serzenişe kulak vermesi gerek. Çocuklarımıza yanlış bilgiler veriyoruz. Biz buralara sonradan gelmedik. Hep vardık. Bu toprakların o tarihlerden bu yana bizim olduğu gerçeğini görmezlikten gelemeyiz. Ders müfredatlarına bunlar işlenmeli” diyen Memiş, yeni araştırmaları gözden geçirmek gerektiğini belirtti.

Özel Balkan Rumeli Kalp Hastalıkları Merkezi

Dünyanın ilk diskoteği

Diskoteklere ilgi sürüyor 50’li yılların ünlü dans şarkılarından Bill Haley’nin “Rock Around The Clock”undan, günümüzün sevilen disko şarkılarından Lady Gaga’nın “Pokerface”ine gelene kadar dans müzikleri ve eğlence anlayışı büyük bir dönüşümden geçti. Alman Diskotekler Birliği Başkanı Stephan Büttner, “geçmişte olduğu gibi günümüzde de zevk, eğlence ve iletişim ön planda yer alıyor” diyor. Büttner, diskoteklerin altın çağının yaşandığı 80’li yıllarda diskoya gidenlerin sayısının yılda 100 milyona vardığını, bu rakamın bugün de 80 ila 90 milyon arasında olduğunu belirtiyor. Dünyanın ilk diskjokeyi İlk diskoteğin kuruluşunun 50’inci yıldönümünü heyecanla bekleyen bir isim de kuşkusuz bu diskotekte diskjokeylik yaparak ‘dünyanın ilk diskjokeyi’ unvanını kazanan Klaus Quirini. Bugün 68 yaşında olan Quirini, “Scotch Club 1958 yılında lokanta olarak açılmıştı, ancak bir yıl sonra battı. Sahibi de gelip benimle konuştu. Amacı, Radyo Lüksemburg’daki programlar örnek alınarak, plakların geceleri canlı şekilde çalınmasıydı” sözleriyle ilk diskoteğin kuruluş hikâyesini anlatıyor. Kendisine “Heinrich” lakabını takan Quirini, uzun dans gecelerine Belçika, Hollanda gibi komşu ülkelerden de çok sayıda dans tutkununun geldiğini söylüyor. ‘Scotch Club’ o dönemlerde diskotek olarak değil, “Jokey Dans Barı” olarak adlandırılıyordu. İlk diskjokey Klaus Quirini, “diskotek sözcüğü 60’lı yılların ortalarında sözlüklere girdi. Bundan tam 15 yıl sonra da ‘Cumartesi Gecesi Ateşi’ adlı dans filmiyle birlikte diskotekler ABD’nin günlük hayatının bir parçası oldu” sözleriyle o günlerde dair hatıralarını anlatıyor. Quirini’ye göre, diskoteğe gitmek hala gençlerin en önemli boş zaman aktivitelerinden biri. İlk diskjokey, diskoteklerin hala ilk gençlik aşklarının başladığı yerler olduğunu söylüyor.

Yollara dökülüşün 20. yılı İnsan hayatında bir yirmi yıl nedir? Eğer bu yirmiyıllık kesit insanoğlunun doğumundan itibaren ise tadından yenmez.Bu dönemde ilk kez sizin parmaklarınız kalem tutar, kitapların sayfalarını açarsınız.Annenizden öğrendiğiniz türküleri siz de mırıldanırsınız. Başınızın üzerindeki bulutları görürsünüz... Bu yirmi yıl içerisinde insan ilk kez aşkı tadar. O, başdöndürücü şaraptan içer de ,içer... Orta yaşlardaki yirmiyıl sönük, senik geçer çoklukla. Bu yılların tamamı hizmetle doludur genelde. Aile ocağına hizmet, vatana millete hizmet...Bazen bu hizmet davası kulluk kölelik noktasına kadar uzanır. Ben, bizim kuşağın arkada bıraktığımız yüzyılın son yirmiyılından dem vuracağım.Bu, öylesine bir yirmiyıldı ki, inşallah gelen nesiller böylesine bir cehennem yaşamazlar! Bulgaristan Türk’ü, 1983-85’deki hıristiyanlaştırmaya karşı dimdik dikildi. Bu dikilişin faturası da çok ağırdı. Onlarca ölü-yaralı, yüzlerce sürgün, binlerce kırgın... Sonra, 1989’da yollara dökülüş... Her adım başı, her viraj, korku ve kuşkuların hedefisin, belirsizlikler senin kılavuzun. Oysa oturduğun yerde kıyamete kadar oturabilirsin. Bir önceki göçlerde olduğu gibi seni dipçikle, kırbaçla evinden kimse kovmuyor. Ancak yurdunda yuvanda benim istediğim, benim dilediğim gibi yaşayacaksın, diyor adam. Adın benim istediğim ad olacak, konuştuğun dil, benim dilim olacak, içinden bir türkü söylemek gelirse, benim türkülerimi söyleyeceksin, diye direniyor adam. Bunlara bir de, kendi dinini, imanını unut, komutu eklenince, yollara dökülmekten gayrı bir çare göremiyorsun artık... Böyle bir dayatma dünya dünya olalı hiçbir milletin başına gelmemişti! Savaşlardan, kırım ve kıyımlardan insanlar canlarını hep kaçarak, göçerek kurtarmaya çalışmışlardır. Hiçbir yerde kişinin dinine imanına, diline adına saldırılmamıştır. İnsanımız, dilini, dinini, adını, imanını korumak adına yollara döküldü. Bu yollar onun için bir ölümdü. Dili, dini, adı, imanı için ölmek ona göre bir onur, yüce bir şerefti! Doksanlı yıllara geldiğimizde insanımızın totaliter rejimin karşısında dimdik duruşu ve yollara dökülüşü sonucu, politburolar yıkıldı, nice nice duvarlar söküldü... Yine bu yıllarda benim ülkem, Bulgaristan’da pampacık bir “bebek” doğdu. Adını da “Demokrasi” koydular! Kırkbeş yıl kanlar, katliamlarla dolu bir dönemden sonra böyle bir bebek hiç sevilmez mi? Bu bebek sevilmesine öylesine sevildi ki, beşikten beşiğe, kucaktan kucağa gitti hep. Yıllar da su gibi aktı, geçti. Biz, al bebek, gül bebek, derken bizim bebek neredeyse koskoca bir delikanlı oluverdi. Ancak, halkımız, insanlarımız bugüne dek, bebekdelikanlının belli başlı bir marifetini henüz görmüş değiller. Allah korusun, yeniden yollara düşmemek için her halde kırk yaşına girmesini beklemeyiz!

Kosova’da toplu mezar Kosova Savaşı’nda yaklaşık 12 bin Kosovalı hayatını kaybetti Kosova’nın batısında başkent Priştine’nin 50 kilometre batısında Malişeva belediyesine bağlı Kleçka köyünde bir toplu mezar bulundu. Görgü tanığı köy sakinlerinden edindiği bilgiye göre, köye gelerek incelemede bulunan Avrupa Birliği Kosova Misyonu (EULEX) polisleri daha sonra kazı çalışması yaptı. Görgü tanıkları, EULEX polislerinin, kazı çalışmalarında buldukları toplu mezardan,

adli tıp uzmanlarıyla birlikte cesetler çıkardığını ve cesetlerin bazılarının ellerinin kelepçeli olduğunu anlattı. Kosova polisi ile EULEX polisi, toplu mezar ile ilgili olarak henüz resmi açıklama yapmadı. Kosova’da savaşın ardından çok sayıda toplu mezar bulundu. 19981999 yıllarında süren ve NATO’nun Sırp güçlerine karşı düzenlediği hava harekatıyla sona eren Kosova Savaşı’nda yaklaşık 12 bin Kosovalı hayatını kaybetti. Kosova’da 1998-1999 yıllarındaki çatışma sırasında kaybolan 2 bin kişinin kaderi hala bilinmiyor.

Dinç Ofset Matbaacılık Muharrem Kuru Kitap, dergi, gazete, broşür ve

Servet Çelik

katalog işleriniz itina ile basılır

Millet Cad. Adasaray Apt. No: 53/1-3 Fındıkzade / İstanbul Tel: 0212 585 32 31 (Pbx) 585 62 03 Fax: 0212 530 64 08

Alemdar Mh. Çatalçeşme Sk. Yavuz Han. No: 26-28 D: 16-18 Sultanahmet / İstanbul Tel&Fax: 0212 511 97 78 - 511 36 19

Evitan Çakır Diş Hekimi

Yıldırım Mah. Ali Fuat Başgil Cad. No: 31 Kat: 1 Bayrampaşa / İstanbul Tel: 0212 479 26 40


Bosnalı kardeşlerimize

1913 Sofya

Aylık Siyasi Aktüel Gazete

Balkanlar kültürel bir zenginliktir Balkan ülkeleri kendilerine güvenerek yeni bir ruhla güçlerini birleştirmelidir

ABD’nin New York kentinde Balkan Liderleri Toplantısı yapıldı. Balkan Amerikan Dernekleri Federasyonu (FEBA) ve Rutgers Üniversitesi tarafından düzenlenen “2009 Yıllık Balkan Liderleri Toplantısında”, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, FEBA Başkanı Aras Konjhodzic, Rutgers Üniversitesi Rektörü Steven Diner, Arnavutluk Dışişleri Bakanı Ilir Meta, Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanı Haris Siladziç, Kosova Cumhurbaşkanı Fatmir Seydiu, Hırvatistan Devlet Başkanı Stipe Mesiç konuşma yaptı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Princeton’dan New York’a gelirken helikopterin gecikmesi dolayısıyla toplantıya katılamadı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, konuşmasına, Başbakan Erdoğan’ın bu “tarihi” toplantıya elinde olmayan nedenlerle katılamaması nedeniyle katılımcılardan özür dilediğini belirterek başladı. Balkan bölgesinin ortak tarih, kader ve geleceğe sahip olduğunu vurgulayan Davutoğlu, Balkanların her zaman bölgesinde kültürel bir zenginlik oluşturduğunu belirtti. Balkanlaşma kelimesinin bu çerçevede “parçalanma, bölünme” gibi olumsuz anlamda değil, kültürel ve etnik farklılıkların zenginliği ve uyumu temelinde olumlu anlamda değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen Davutoğlu, Balkan tarihinin bir başarı öyküsü olduğunu,

16. yüzyılda Balkan kentlerinin Batı Avrupa kentlerinden daha fazla refah içinde olduğunu kaydetti. Balkan tarihinin acılı yanlarının unutulamayacağını, ancak bu acılarla da yaşanamayacağının altını çizen Davutoğlu, geleceğe bakılması ve Balkan ülkelerinin güç birliği yapmaları gerektiğini vurguladı. Bu kapsamda bölgesel bütünleşmenin ve işbirliğinin önemine dikkati çeken Davutoğlu, Balkanlarda yeni bir bölgesel yaklaşıma ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Davutoğlu, “Balkanlar Avrupa’nın periferi değil, Avrupa’nın merkezidir. Bu yüzden Balkan ülkeleri kendilerine güvenerek yeni bir ruhla güçlerini birleştirmelidir” dedi. Davutoğlu, “New York’ta bir Balkan havası esmiş oldu, dışarıda birçok alanda birbirleriyle problemli görünen ülkeler ve liderler burada bir Balkan havasında son derece güzel mesajlar verdiler. Balkan tarihi sadece etnik çatışmalardan, gerilimlerden ibaret bir tarih değildir, aksine Balkan milletlerinin çok güçlü birlikler, şehirler, medeniyetler oluşturduğu güçlü bir tarihtir. O yüzden bunun tekrar keşfedilmesi başlı başına bir büyük bir kazançtır.” İKT Genel Sekreteri İhsanoğlu da yaptığı konuşmada, ülkeler ve medeniyetler arası anlaşmazlıkların hep birbirini anlayamamaktan ve hoşgörüsüzlükten kaynaklandığını söyledi. İKT’nin 57 üyesi arasında Türkiye ve Arnavutluk olarak iki Balkan ülkesi, ayrıca gözlemci konumlarda bulunan Balkan ülkeleri bulunduğuna dikkati çeken İhsanoğlu, İKT’nin Balkanlarda barış ve istikrar sağlanması çabalarına destek ve katkıda bulunduğunu belirtti.Kosova Devlet Başkanı Seydiu, konuşmasında, Kosova’yı tanıyan ülke sayısının 62’ye yükseldiğini ve Kosova’nın bölgedeki tüm ülkelerle ilişkilerini ilerletmeyi istediğini söyledi.Diğer Balkan ülkelerinin liderleri de acılar yaşanan Balkanlarda yeni bir işbirliği ve iyimserlik havasının doğması gereğine işaret etti.Gelecek yıllarda da düzenlenmesi temennisi dile getirilen toplantının sonunda Balkan liderleri “aile fotoğrafı” çektirdi.

her türlü desteği vermeye hazırız “Türkiye geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da Bosna-Hersek’in yanında yer almaya devam edecektir.” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “BosnaHersek’te bir defa devletin mevcut durumu korunmalı. Dayton’dan geri bir durumu kabullenmek mümkün değildir” Başbakan Erdoğan, Başbakanlık Yeni Bina’daki görüşmenin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında Slajdziç’in kendisine bir çalışma ziyareti gerçekleştirdiğini belirterek, “Kendilerini ülkemizde ağırlamaktan büyük memnuniyet duyduğumu özellikle belirtmek istiyorum” dedi. Erdoğan, Bosna-Hersek’in Türkiye ve Türk milleti nezdinde çok farklı bir konumu olduğunu. BosnaHersek’in son derece önemli bir dönemeçten geçtiğini, geleceğini etkileyen önemli kararlar alınabilecek bir süreç yaşandığına dikkati çekti. Ardından “Bu denli önemli bir süreçte tabii Türkiye geçmişte olduğu gibi bugün de yarın da Bosna-Hersek’in yanında yer almaya devam edecektir. Her türlü desteği Bosnalı kardeşlerimize vermeye hazırız. Ayrıca Dışişleri Bakanımız 16 Ekimde Bosna-Hersek’i ziyaret ederek görüşmelerde bulunacak. Özetle Türkiye olarak birçok

konuda Bosnalı kardeşlerimizin sorunlarıyla ilgileniyoruz. Gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Bosna-Hersek’in sınır bütünlüğünün korunarak NATO ve AB içinde yer almasına büyük önem veriyoruz. Tabii şunu çok açık ve net söylemek durumundayım; Bosna’da bir defa devletin mevcut durumu korunmalı. Dayton’dan geri bir durumu kabullenmek mümkün değildir. Böyle bir adım zaten tüm Bosna halkına çok büyük bir saygısızlık olur, çok ciddi bir yanlışlık olur. Türkiye olarak, bizler de böyle bir duruma sessiz kalamayız’’ dedi.

Türkiye’nin ilk milli uydusu

TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü’nün (TÜBİTAK UZAY), Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından sağlanan kaynakla Türkiye’de yerli mühendislerce tasarlayıp ürettiği ilk gözetleme uydusu RASAT, gelecek

yıl Rusya’nın güneydoğusundaki Orenburg Bölgesi’nde bulunan ‘Yasny Fırlatma Üssü’nden uzaya fırlatılacak. RASAT uydusu, çoklu uydu fırlatmasına katılan uydulardan biri olacak. RASAT ile TÜBİTAK UZAY tarafından tasarlanıp geliştirilen uydu sistemlerinin uzayda denenmesi ve diğer milli uydu görevlerinde kullanılması hedefleniyor. RASAT’tan elde edilecek uydu görüntüleri ayrıca, şehir bölge planlama, ormancılık, tarım, afet izleme ve benzeri başka amaçlarla da kullanılabilecek. RASAT uydusu, çoklu uydu fırlatmasına katılan uydulardan biri olacak. Fırlatma, dünyanın en güçlü kıtalararası balistik füzesi olan SS-18’den geliştirilen Dnepr fırlatma aracı ile gerçekleştirilecek. Dnepr, günümüzde alçak yörüngeye yapılan mini uydu fırlatmaları için kullanılan en hassas ve etkin fırlatma araçlarından biri olarak biliniyor.

Çin’de 1 Camide 3 Kere Namaz Kılındı Çin’in Şanghay şehrindeki bir camide Ramazan Bayramı namazı üç kere kılındı. Apartmanlar arasına sıkışmış ve İstanbul’daki Ortaköy Camisi büyüklüğündeki iki katlı Huxi (Huşi) Camii’nde bugün Ramazan Bayramı namazını üç kere kılındı. Cuma ve bayram namazlarında en az bin kişinin namaz kıldığı cami, yaklaşık 70 bin Çinli Müslüman’ın yaşadığı Şanghay’daki eski camilerden birisi olarak biliniyor. Bayram namazını kılmak için camiye gelen cemaat, yağmur nedeniyle kalabalıktan dolayı dışarıda beklemek zorunda kaldı. Cami imamı, dışarıdaki cemaate beklemelerini ve kendileri için namaz kılınacağını söyledi. İlk bayram namazı sabah 9’da, ikincisi 9.30’da üçüncüsü de 10.30’da kılındı.

Türkler Çıldırmış Olmalı yük gişeler yapan ve gişe hasılatı listesinde ilk sıralarda yer alan oyuncu Peker Açıkalın da yer alıyor. Yönetmenliğini Murat Aslan’ın üstlendiği “Türkler Çıldırmış Olmalı” filminin Türkiye’de çekilmekte olan sahneleri için de Kenya’dan getirilen mimarlar ile Bahçeköy’de müthiş bir yerli köyü kuruldu. Yaklaşık 1000’e yakın Afrikalı yerli, filmde figüran olarak rol alıyor. Yerlilerin kostümleri ve takıları bile Afrika’dan özel olarak getirtildi. Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında kurtarma timinin boğuşacağı hayvan sahnelerinde (timsahlar, ayılar, filler, aslanlar, yılanlar vb.) canlı hayvanlar kadar, robot hayvanlar da kullanılacak. Bu zorlu sahneler için ise Hollywood’a gidilecek. “Türkler Çıldırmış Olmalı” hem senaryo hem de görsel kalitesinden ve kahkasından o kadar emin ki Türkiye’nin yanı sıra 10 ülFransa’da düzenlenen “Türkiye Mevkede daha 450 kopya ile 27 Kasım tarihinde vizyona girecek. simi” etkinlikleri çerçevesinde kırmızı-beyaz

Fransa’nın 400 bölgesinde Türkiye tanıtıldı

Avşar Film, 4 milyon $ bütçeli müthiş bir komedi filmine imza atıyor. Önemli bir bölümü Güney Afrika ve Hollywood’da çekilecek olan “Türkler Çıldırmış Olmalı” adlı filmin başrolünü paylaşan isimler arasında bugüne kadar oynadığı her filmi bü-

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği’nin Faaliyetlerinden Görüntüler

Türk renkleriyle ışıklandırılan Eyfel Kulesi Türklerin ilgi odağı oldu. Eyfel Kulesi’nin altında toplanan Türkler, Türk Bayrakları açarak “kırmızı-beyaz en büyük Türkiye” sloganları attı. Paris’teki Türk göçmenlerin halay ve zurnayla coşkulu gösterisi, Paris’in en fazla turistik bölgelerinin başında olan Eyfel’e gelen yabancı turistlerin de ilgisini çekti. Fransa’da devam eden “Türkiye Mevsimi” etkinlikleri çerçevesinde 70’in üzerinde kentte 400’ü aşkın kültürel etkinlikle Türkiye tanıtılıyor.

Bulgaristan Türkleri’nin Acı Kaybı Ömrünün yarım asrını paylaştığımız, neşe kaynağımız, emekliyken bile içimizdeki çocuğu canlandıran büyük yürekli adamı, can dostumuz

Sn. Hüseyin Değirmenci’yi vefatını büyük bir üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Merhum’a Allah’tan rahmet, kederli ailesine ve Bulgaristan Türklerine başsağlığı diliyoruz. Prof. Dr. Hayati Durmaz Genel Başkan Ukrayna’da Türk yürüyüşü

Dış Türkler ile ilgili Devlet Bakanı Sayın Faruk Çelik’le birlikte iftar

BULTÜRK Gazetesi 44.Sayı  

Bulgaristan Türklerinin Sesi Gazetesi'nin 44.sayısı