Page 1

Sofya 1913

Bilgi Ordusu Bizim Ordumuz Bilip Ö¤retmek Bizim Borcumuz

Say› – 50 - Eylül - Ekim 2010

1. Türk Halklar› Kongresi Gagavuzyeri’nde Yap›ld› Gagavuzyeri’nin başkenti Komrat’ta açılışı yapılan Türk Halkları Kongresi, Kongaz’da devam etti, Kıpçak’ta sona erdi. Dünyanın birçok bölgesinde azınlık durumunda olan Türklerin bir kısmı dillerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü tarihte olduğu gibi bugün de çeşitli baskılarla asimilasyona uğratılmak istenmektedirler. Bu çilelerin sona ermesi ve dünyada geniş bir coğrafyaya yayılmış olan ve azınlık olarak yaşayan Türklerin kendi benliklerini korumaları ve bulundukları yerlerde özgürce yaşamaları, dünyadaki Türklerin birleşmelerine ve ortak eylem yapma erklerine bağlıdır. Bu nedenle bütün dünya Türkleri bir an önce birleşerek güçlü olmak zorundadır. Artık birlik ve beraberlik zamanıdır. Türk Halkları Kongresi’nin delegeleri, Gagavuz yeri Kıpçak’ta buluştular. Yola çıktığım Bulgaristan'dan, karayolu ile Romanya toprakları üzerinden Moldova’ya geçtim. Sınırda Oleg kardeşimiz bizi bekliyormuş. Birlikte yola koyulduk ve Gagavuz kardeşlerimiz ile birlikte Kıpçak Köyü’ne geldik. Devamı 8’de...

Türkiye’yi Nesilden Nesile Aktarılacak

Türkiye'nin ve Türk askerlerinin cesurca savaştığı için Kore halkının yüreğinde yer ettiğini Güney Kore'ninİstanbulBaşkonsolosluğu'nca, Küçüksu Kasrı'nda düzenlenen etkinlikte konuşan Güney Kore Cumhuriyeti Vatanseverler ve Gazi İşleri Bakanı Yang Kim, 60 yıl önce kardeş ülke Türkiye'den BM çatısı altında demokrasiyi kurmak adına 15 bin askerin savaşmaya geldiğini belirterek, bu sırada 3 bin askerin can verdiğini, birçok askerin de gazi olduğunu hatırlattı. Türkiyeve diğer ülkelerin savaş için gelmemeleri halinde bugün huzur, refah ve barış içinde yaşamayı hayal bile edemeyeceklerini dile getiren Yang, Kore'de savaşta şehit olanların ailelerine başsağlığı diledi, gazilere de minnetlerini sundu.Yang, ''Güney Kore Cumhuriyeti sizlerin fedakarlıklarını boşa çıkarmamak için 60 yıl boyunca çalıştı. Savaşın hasarlarını tamir edip, dünyanın en çabuk gelişen ülkeleri arasında yerini aldı'' dedi.Savaşın etkilerinin çoktan geçtiğini ancak kendileriyle aynı safta yer alan Türkiye ve diğer ülkelerin gösterdiği fedakarlık ve çabaların nesilden nesile aktarılacağını kaydeden Yang, ''Bizim payımıza düşen, sizlerin attığı barış ve özgürlük tohumlarını büyütmektir. Güney Kore Cumhuriyeti sizleri asla unutmayacaktır'' diye konuştu.Güney Kore'nin İstanbul Başkonsolosu Jing-Kyoung Hong da Türkiye'nin ve Türk askerlerinin cesurca savaştığı için Kore halkının yüreğinde yer ettiğini dile getirerek, ''Biz sizleri daima kan kardeşi olarak bileceğiz'' dedi.

CUMHURIYET BAYRAMINIZ VE KURBAN BAYRAMINIZI KUTLARIZ

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Hayati DURMAZ Bu gün tart›flma zaman› de¤il, bu gün sadece birleflme ve ileri gitme ve önümüze bakma zaman›. Türkiye Cumhuriyeti önemli aflamalardan geçiyor yani yeni bir tak›m oluflumlara gebedir. Bizlerde Bulgaristan camias› olarak tüm camia bir araya toplanarak ortak faydalarda birleflmeli ortak hareket etme zaman› gelmifltir. Yani birlikte hareket etmeliyiz. Aram›zda k›rg›nl›klar› b›rakarak art›k çal›flma ve yo¤un faaliyet yürütme zaman›d›r bunu tüm yöneticilerer görmelidirler.

Bulgaristan’da Kardefllerimizin Hak ve Hukuklar›n›n Takipçisiyiz Bulgaristan'daki baş müftülük problemi yeni kongre ile çözülecek Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, günübirlik çalışma ziyareti için geldiği Bulgaristan'da, ülkedeki Türk azınlığın yaşadığı problemleri gündeme getirdi. Özellikle başmüftülükle ilgili problemin gündeme geldiği ziyarette, sorunların demokratik yöntemlerle çözülmesi liderlerin ortak temennisi olarak öne çktı. Başbakan Erdoğan, Sofya'ya indiğinde Başbakan Boyko Borisov tarafından karşılandı. İki lideri, baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak basın toplantısı düzenledi. İki saat süren görüşmenin ardından konuşan Erdoğan, kültürel konularda attıkları adımları 'özgüvene dayalı' olarak devam ettirdikleri mesajı verdi. Devamı 4’te...

Türkiye Bilge ve Güçlü Bir A¤abey oşnakları temsilen Devlet Başkanlığı Üçlü Konseyi üyeliğine seçilen Bilge Kral merhum Aliya İzzetbegoviç'in oğlu Bakir İzzetbegoviç, "Türkiye'yi güçlü ve bilge bir ağabey gibi görüyoruz. Türkiye doğru bir şekilde hem Boşnaklara hem de Balkanlar'daki diğer halklara yardım etmektedir." dedi. Aliya İzzetbegoviç için kullanılan "Bilge Kral" ismine atıfta bulunan oğul İzzetbegoviç, "Türkler babamı çok seviyordu, ona özel bir isim de verdiler. Bu duygularımızı somut adımlara, kültürel, ekonomik, siyasi anlamda somut işbirliklerine de çevirmeliyiz. Sadece duygu bazında kalmamalıdır. Türkler bizi, Aliya'yı seviyor, biz de onları seviyoruz." dedi. Ankara'nın yürüttüğü aktif diplomasinin çok güçlü ve inandırıcı olduğunu vurgu-

B

layan İzzetbegoviç, Türkiye'nin bölgeye zorla ve davetsiz bir şekilde girmediğini ve Balkanlar'da tüm ülkeler için doğru çö- Bosna-Hersek'te öncezümler üreten olumlu ki gün yapılan seçimbir rolü olduğunu ifa- lerde Boşnakların yeni de etti. İzzetbegoviç lideri seçilen Bakir İzayrıca, Türkiye'nin gi- zetbegoviç, Türkiye'ye sıcak mesajlar verdi. rişimiyle başlayan Bosna-Hersek, Sırbistan ve Hırvatistan arasındaki üçlü görüşmelerden önemli sonuçlar alındığını da hatırlattı. Boşnakların lider seçtiği Bekir İzzetbegoviç, hedeflerini ise; barış ortamının ve istikrarın sağlanması, yatırımları ülkeye çekmek, ekonominin düzelmesi, genç nüfusa iş vermek, AB'ye ve NATO'ya giriş yolunun hızlanması olarak açıkladı.

SEKELİSTAN İşgal Altında Unutulmuş Bir Ülke Sekelistan masallardaki gibi neredeyse hiç bilinmeyen bir ülke. Efsanelerin ve yanlış bilgilerin ardına kalmış bir kara parçasının sonunda bulabilirsiniz bu bölgeyi. Karpat Dağlarının doğusunda Transilvanya’nın batısında yer alır. Yüzölçümü yaklaşık 13,500 km2 (Lübnan’dan biraz daha büyük) nüfusu ise 700,000 civarındadır (İzlanda nüfusunun iki katından daha fazla) Devamı 4’te...

Bulgaristan’da Şüpheli Bir Ölüm

Kaza m›, Cinayet mi? 10.10.2010 tarihinde Kırcaali’nin Ardino bölgesinde domuz avı esnasında meydana gelen olayda bölgede sevilen ve iyi tanınan 40 yıllık avcı Veli PALOV, Dimo DOBREVİN silahından çıkan mermilerle hayatını kaybetmiştir. Kırcaali Emniyetinden olay yerine gelen olay yeri inceleme ekibinin yaptığı açıklama olayın bir kaza olduğu yönündedir. Devamı sayfa 15’te

Bulgaristan’da Yuvalarda 138 Çocuk Ölmüş Bulgaristan’da yuvalarda 238 çocuk ölmüş Bulgaristan Helsinki Komitesi 20 Eylül Pazartesi günü yayınladığı bir raporda, son on yıl içinde ülkede devlet tarafından işletilen sığınma evlerinde 238 çocuğun öldüğünü ileri sürdü. Belgeye göre, bu ölümlerin dörtte üçü önlenebilir nitelikteydi: 31'i açlıktan, 84'ü bitkinlikten, ikisi de şiddet sonucu gerçekleşti. Bazı olaylarda çocuklar yataklarına veya tekerlekli sandalyelerine bağlanıyor veya "kimyasal yoldan hareket edemez hale getirilmek" üzere güçlü sakinleştirici ilaçlar veriliyordu. Başsavcı Boris Velchev Pazartesi günü gazteecilere verdiği demeçte, rapor edilen ölümlerin 166'sı ile ilgili olarak soruşturma başlatıldığını söyledi.

AB’nde Türkler En Büyük Grup AB’de Türkler 2.4 milyon kişi ile en büyük yabancı grubu oluşturmaktadırlar. Ardından 2 milyon Romanyalılar geliyor.Burada bulunan 27 devletten 2009 yılında 31.9 milyon yabancı sayılmıştır. Bu 31.9 milyondan 11.9 milyon kişi bir başka ülkenin vatandaşıdırlar. AB içerisinde en çok yabancı Almanya’da -7.2 milyon kişi ile birinciliği çekmekte; 2.İspanya-5.7 milyonla, İngiltere 4 milyon, İtalya-3.9 milyon, Fransa-3.7 milyon v.s.y. AB’nin dışından gelen 19.9 milyon kişi, AB’nin içerisinden 7.2. milyon kişi, Afrikadan 4.9 milyon, Asyadan-3.3 milyon. vardır.

İstanbul’da Bulgar Cemaati -

12’de

İstanbulun yeni ilçe haritası UKOK Prensesi -

4'te 10’da

İletişim Çağı İtalyada bir Türk köyü -

11’de 13'te

Vatikan Gizli İlişkilerde -

10’da

Türk Dünyası Bize Yeter -

3’te

Azerbaycan Aydınları Bulgaristan’da 6’da Erkek Kıtlığının Yaşandığı Ülke 12’de


2

BULTÜRK

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Basın Bildirisi 10. Zirve Toplantısının Bildirisi Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Onuncu Zirvesi, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Kırgız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Roza Otunbayeva, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Türkmenistan Devlet Başkanı Gurbangulı Berdimuhamedov’un katılımlarıyla 16 Eylül 2010 tarihlerinde İstanbul'da düzenlenmiştir. Bu Bildiriyi imzalayan Devlet Başkanları, • Türk Dili Konuşan Ülkeler aralarında ortak tarih, dil, kimlik ve kültüre dayanan ortak çıkarları ve ilişkileri geliştirme, dayanışmalarını daha da güçlendirme niyetlerini yineleyerek; • Daha önce düzenlenen Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvelerinin yararlı sonuçlarını ve Nahçıvan Bildirisi dahil, önceki Zirve Toplantıları Bildirilerinin maddelerini teyit ederek, • Türk Dili Konuşan Ülkeler arasındaki kapsamlı ilişkilerin ve dayanışmanın Avrasya coğrafyasındaki bölgesel ve uluslararası işbirliğini pekiştirdiği inancıyla; • Helsinki Nihai Senedi başta olmak üzere, Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkeleri ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı belgelerine bağlılıklarını ifade ederek; • Egemenlik, toprak bütünlüğü, sınırların dokunulmazlığı, içişlerine müdahale etmeme, kuvvet kullanma veya kullanma tehdidinden kaçınma ilkelerine uygun olarak devletlerin siyasi ve ekonomik güvenliğini güçlendirmeyi amaçlayarak, • 3 Ekim 2009 tarihlerinde Nahçıvan’da düzenlenen Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları 9. Zirvesi sırasında, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin kuruluşuna dair “Nahçıvan Anlaşması”nın imzalanmasından duydukları memnuniyeti yineleyerek aşağıdaki hususları açıklamışlardır: 1. Kırgızistan’da 27 Haziran 2010 tarihinde yapılan referandumun başarıyla gerçekleştirilmesinden duydukları memnuniyeti beyan etmişler ve bu ülkede 10 Ekim 2010 tarihinde yapılacak parlamento seçimlerinin yapılmasının bölgesel barış ve istikrar açısından taşıdığı önemi de vurgulayarak, bu geçiş sürecinde Kırgızistan’a destek vermeyi sürdüreceklerini teyit etmişlerdir. 2. Kazakistan tarafından Almatı’da düzenlenecek Kırgızistan’a yardım için Uluslararası Donörler Konferansı’nın toplanmasına desteklerini dile getirmiş ve uluslararası toplumu bu Konferansa etkin bir şekilde katılmaya davet etmişlerdir. 3. İstanbul’da düzenlenen Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Onuncu Zirvesi’nin Türk Dili Konuşan ülkeler arasındaki ikili ve çok taraflı ilişkilerin ve işbirliğinin gelişimine katkı sağlayacağını vurgulamışlardır. 4. Türk Dili Konuşan Ülkeler arasındaki ortak tarih, kültür, kimlik ve dil birliğine dayanan karşılıklı çıkarları, işbirliğini ve dayanışmayı geliştirme niyetlerini dile getirmişler, bu kapsamda, ulusal ve bölgesel güvenlik, istikrar ve barışın korunmasına, demokrasi, insan haklarına saygı, hukukun üstünlüğü ve iyi yönetişim ilkelerine bağlılıklarını teyit etmişlerdir. 5. Türk Dili Konuşan Ülkeler arasındaki işbirliği ve dayanışmanın temelini oluşturan ortak tarihi değerlerin ve kültürel mirasın korunması ve gelecek nesillere aktarılmasının önemini vurgulayarak bu yöndeki çalışmaları desteklediklerini dile getirmişlerdir. 6. Türk Dili Konuşan Ülkeler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi doğrultusunda güvenlik, ekonomi, kültür, eğitim, bilim, mahalli idareler, sivil toplum kuruluşları dahil olmak üzere her alanda karşılıklı ziyaretlerin gerçekleştirilmesine, tecrübe değişimine ve işbirliğinin gelişimine katkı sağlayacaklarını vurgulamışlar ve halklar arası ilişkileri güçlendiren parlamentolararası ilişkilerin önemini vurgulamışlardır. 7. Terörizm, aşırıcılık, insan ticareti ve yasadışı göç, uyuşturucu ve psikotropik maddeler, ateşli silah kaçakçılığı ile sınıraşan örgütlü suçlar da dâhil olmak üzere, her türlü suçun yarattığı uluslararası güvenliğe yönelik tehditlerle mücadelede işbirliğinin ve ortak mücadelenin önemini bir kere daha vurgulamışlar ve bu amaçla kendi aralarında ve uluslararası toplumla dayanışmanın önemini teyit etmişlerdir. 8. Sınırların zorla değiştirilmesinin kabul edilemeyeceğine dair tutumlarını tekrar vurgulamışlar, uluslararası toplumun, barış ve istikrarı, devletlerin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit edebilecek saldırılarla mücadelesinin güçlendirilmesinin küresel güvenliğin tesisindeki belirleyici bir unsur olduğuna dair inançlarını kaydetmişlerdir. 9. Türk Dili Konuşan Ülkelerin ortak hassasiyetlerinin uluslararası kuruluşların gündeminde daha fazla yer alması için bölgesel ve uluslararası kuruluşlarda ortak tutum belirlenmesinin önemine dikkat çekmişlerdir. Bu bağlamda, uluslararası toplantılar öncesinde, bir araya gelerek işbirliği olanaklarının görüşülmesinin, ilişkilerin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi açısından yararlı olacağını dile getirmişlerdir. 10. Kazakistan’ın 2010 yılında AGİT Dönem Başkanlığı’nı üstlenmesinin ve başarıyla sürdürmesinin AGİT katılımcı ülkelerinin Kazakistan’a duydukları güvenin somut göstergesi olduğunu vurgulayarak, Kazakistan’ın AGİT Dönem Başkanlığı’ndaki başarısının devam etmesini dilediklerini belirtmişlerdir. 11. AGİT İstanbul Zirvesinden on bir yıl sonra ilk AGİT Zirvesinin Astana’da yapılması kararı dolayısıyla AGİT Dönem Başkanı Kazakistan’ı tebrik etmişler, 2010 yılında Kazakistan’ın liderliğinde Avrupa güvenliğine ilişkin olarak sürdürülen diyaloğun Astana Zirvesi’nde alınacak kararlarla daha ileri bir aşamaya ulaşmasını umduklarını ifade etmişlerdir. 12. Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı’nın (CICA) Asya kıtasında barış ve istikrara artan katkılarının önemini teyit ederek, CICA’nın bir siyasi diyalog forumu olarak, işbirliğine dayalı güvenliğin sağlanması yönündeki çabalarına aktif destek beyan etmişlerdir. 13. İstanbul Zirvesi ile CICA Dönem Başkanlığı’nın bir Türk Cumhuriyeti’nden, bir başka Türk Cumhuriyeti’ne geçmiş olmasından duydukları memnuniyeti ifade etmişler, Kazak Dönem başkanlığında kurumsallaşmasını başarıyla tamamlayan CICA’nın, şimdi eylem aşamasına geçmiş olduğuna atıfla, Asya’da güven arttırıcı önlemlerin hayata geçirilmesinde üstlenilmiş olan öncü role ve sorumluluklara işaret etmişlerdir. 14. Kazakistan’ın 2010 AGİT Dönem Başkanlığı ile Türkiye’nin 2010-2012 CICA Dönem Başkanlığının Avrasya güvenlik kuşağındaki merkezi konumlarının ülkelerini çok taraflı işbirliği platformlarında dayanışma içinde, daha aktif olmaya teşvik ettiğini dile getirmişlerdir. 15. Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı’nın (TÜRKSOY) ortak değerlerin ortaya çıkarılması, zenginleştirilmesi, yaygınlaştırılması ve tanıtılması ile Türk Dili Konuşan Ülkeler ve halklar arasındaki kültürel işbirliğinin derinleştirilmesi için önemli bir görevi yerine getirdiğini yinelemişlerdir. 16. Dünya medeniyetlerinin gelişimine önemli katkılar sağlayan zengin Türk kültür mirasının muhafazası ve Türk Kültürünün desteklenmesi amacıyla Bakü’de özel bir Vakfın kurulmasını amaçlayan girişimin hayata geçirilmesinin önemini teyit etmişlerdir. 17. TÜRKSOY’un 2012 yılı için Astana’yı Türk Kültür Başkenti olarak ilan etme önerisini desteklemektedirler. 18. Türk Parlamenterler Asamblesi (TÜRKPA) Sekretaryasının Bakü’de faaliyete geçmesinden duydukları memnuniyeti dile getirmişler ve TÜRKPA’nın, Türk Dili Konuşan Ülkelerin parlamentoları ile diğer ülkelerin parlamentoları arasındaki işbirliğinin geliştirilmesine katkı sağlayacağını kaydetmişlerdir. 19. Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları 9. Zirvesi sırasında imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile kurulan Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin üye ülkeler arasındaki işbirliğine kurumsal bir nitelik kazandıracağına ve bölgesel işbirliğine olumlu katkı sağlayacağına dair inançlarını yinelemişlerdir. 20. Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin İstanbul’da yerleşik Sekretaryası’nın kuruluş çalışmalarının son aşamaya gelmesinden duydukları memnuniyeti dile getirmişler ve Sekretarya’nın ilk Genel Sekreteri olarak, Nahçıvan Anlaşmasının yürürlüğe girmesinin ardından resmi olarak görevini üstlenecek olan Türkiye’nin adayı Büyükelçi Halil Akıncı’nın atanmasını onaylamışlardır. 21. Türk Dili Konuşan Ülkeler Dışişleri Bakanlarına, Nahçıvan Anlaşması’nda öngörülen ilgili belgelerin sonuçlanması ve kabul edilmesi hususunda talimat vermişlerdir. 22. Ticaret ve ekonomi alanındaki ilişkilerin eşitlik ve karşılıklı çıkar ilkeleri temelinde geliştirilmesi ile sanayi, tarım, ulaştırma, iletişim, hidroelektrik, alternatif enerji ve turizm dahil olmak üzere tüm alanlardaki işbirliğinin genişletilmesine dair niyetlerini ifade etmişlerdir. 23. Türk Dili Konuşan Ülkelerin dinamik bir şekilde gelişmekte olan ekonomilerinin, muhtelif alanların yanı sıra iş sahasında işbirliğinin geliştirilmesi açısından uygun şartlar yarattığını kaydetmişler ve mevcut potansiyelin azami ölçüde kullanılmasının önemini teyit etmişlerdir. 24. Ekonomik işbirliğini geliştirmek amacıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler İş Konseyi’nin kurulmasını kararlaştırmışlardır. Özel sektöre yeni fırsatlar yaratılması ve petrol dışı sektörlerde kalkınmanın desteklenmesi amacıyla İstanbul’da “Türk Dili Konuşan Ülkeler Kalkınma Bankası” ve ortak bir Sigorta Şirketi kurulması imkanını araştırmayı kararlaştırmışlardır. 25. Avrupa’nın enerji güvenliğini temin eden Hazar havzası enerji kaynaklarının artan önemini teyit ederek, stratejik Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ve Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattının küresel enerji güvenliğine ve bölge ülkelerinin sürdürülebilir ekonomik kalkınmalarına hizmet ettiğine dair inançlarını dile getirmişlerdir. Bu çerçevede, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının kapasitesinin arttırılmasının ve sözkonusu boru hattının Aktau limanıyla bağlantısının önemine dikkat çekmişlerdir. 26. Türk Dili Konuşan Ülkeler arasındaki ulaşımı kolaylaştıracak olan ve 2012 yılında hayata geçirilmesi planlanan Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu bağlantısının aynı zamanda Avrasya bölgesindeki ticaret hacmini arttıracağını, bölgesel kalkınma ve ekonomik işbirliğini kolaylaştıracağını dile getirmişler ve demiryolu bağlantılarının kısa bir zamanda tesis edilmesinin önemini vurgulamışlardır. 27. Bilim, eğitim, kültür, sanat, turizm, spor ve diğer alanlardaki ilişkilerin geliştirilmesinin karşılıklı yararını teyit etmiş, Türk Dili Konuşan halklar arasındaki beşeri temaslara olan desteklerini ve Türk Dili Konuşan ülkelerin gençlik birliklerinin bu faaliyetlere katkıda bulunacağı beklentilerini kaydetmişlerdir. 28. Bilimsel kurumlar, eğitim kurumları ve bilim adamları arasındaki ilişkilere katkıda bulunacak somut projelere olan desteklerini ifade etmiş, eğitim alanındaki işbirliğinin geliştirilmesine olan ihtiyacı yinelemiş ve halklar arasındaki dostluğun pekiştirilmesi ile daha yakın bağlara sahip gelecek nesiller yetiştirme amacıyla eğitim alanındaki belgelerin karşılıklı olarak tanınması imkanını aramanın önemini kaydetmişlerdir. 29. Türk Akademisi’nin Astana’da faaliyetlerine başlamasından duydukları memnuniyeti dile getirmiş ve akademik alandaki işbirliğinin Türk Dili Konuşan Ülkelerin bilimsel birikiminin geliştirilmesi ve ortaya çıkarılması bakımından büyük önem taşıdığını dile getirmişlerdir. 30. Türkoloji alanındaki bilimsel kaynakların, etnik-kültür ve etnik-turizmin desteklenmesinin, “Türk Akademisi” çerçevesinde bir girişim olan ve karşılıklı anlayış ile Türkoloji bilimini geliştirmeyi hedefleyen Türk Tarihi Müzesi ve Türk Kütüphanesi kurulmasının önemini teyit ederek, Türk Akademisi’nin uluslararası örgüt şeklinde oluşturulması ihtiyacını vurgulamışlar. Devamı gelecek sayıda...

Eylül-Ekim 2010

Alptekin CEVHERLİ Amerika’yı Yeniden Keşfetmeye Gerek Var Mı? Genel olarak sonucundan emin olmadığınız ancak test ederek ikna olacağınız bir konu gündeme geldiğinde çoğunlukla aklı evvelin biri çıkar ve “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” diye buyurur. Ve sizin o konuda araştırma yapmanıza kalbinizin mutmain olmasına böylece engel olunur. Bunu hepimiz hayatımız boyunca defalarca yaşamışızdır. Ama bugün, bu saçma ön yargıyı ortadan kaldırıyoruz! OSMANLI UYUYOR MUYDU? Şimdi bir devlet düşünün… Dört kıtada at koşturan (Asya, Avrupa, Afrika ve Avustralya –Açe Sultanlığı vs.-), donanması dünyanın en güçlü deniz filosu olan (Akdeniz, Karadeniz, Atlas Okyanusu ve Hint Okyanusu egemenliğinde), parası altından, ordusu yenilmez, istihbaratı süper, inancı sağlam, sözü dinlenen (hatta adamların kendi aralarındaki danslarını bile ahlâka mugayir diye yasaklatabilen), teknolojide ileri bir devlet… Osmanlı İmparatorluğu! Bütün bu imkânlara sahipken, Avrupa’nın küçük sayılan yeni bir devleti (İspanya) dünyanın başka bir köşesinde yeni bir kıta keşfeder ve koca kıtayı sömürgesi haline getirir. Ve bu bizim süper ötesi güç, sadece seyreder… Sizce ne kadar mantıklı? Yoksa bize tarih diye başka şeyler mi yutturuyorlar? Kendimizi, geçmişimizi anlatmayıp; zihnimize, kendi tasarladıkları geleceğe göre şekil mi veriyorlar? Uzun lafın kısası; onlar Amerika’yı bir daha, bir daha keşfederken, bize şartlandırdıkları tabulara bağlı kalmamızı ve bir lokma bir hırkayla uyumamızı mı öğütlüyorlar? Her dediklerine kayıtsız şartsız inanmamızı mı ve ‘he’ dememizi mi istiyorlar? Şimdi hep beraber, şimdiye kadar bütün bildikleriniz sarsacak, tarih diye yutturulan afyonu çıkartacak, geçmişin en büyük dinsel soykırımının yaşandığı gerçeklere uzanıyoruz… Amerika Kıtası 1492’de Avrupalılarca keşfedildikten sonra İspanyollar, Portekizliler, Fransızlar ve İngilizler, buradaki yerli halkları ortadan kaldırarak toprak sahibi oldular. Peki, madem orada insanlar yaşıyordu, bu bir keşif sayılır mı? Keşif olması için, insanlar tarafından ilk kez bulunması gerekmez mi? Bu soruyu aklınızın bir köşesine yazın… MEÇHUL TOPRAKLAR-27 Kasım 2007’de Profesör Barry Fell tarafından yayınlanan “İslâm Amerika’da her yerde” adlı makalede bakın neler anlatılıyor…“İslam Amerika'da her yerdedir. Biz, sadece bakmak zorundayız. Ülke üzerinde müthiş etkisi vardır” diyor. Ardından da Kızılderili dillerinden geçen ve bugün de aynen kullanılan eski yerleşim birimlerinin adlarından örnekleri sıralıyor. Meselâ Tallah-Hasse (Tallahassee), Allah-Bumya (Alabama), Halife –Caliph- Haronia (California), Islamorda Florida isimlerinin aslında Arapça kökenli etimolojik temellere dayanarak olduğunu öne sürüyor. Hatta Kristof Kolomb’un gemisinde kullandığı haritaların El İdrisi’ye ve El Mesudiye’ye ait olduğunu hatırlatıyor. Hatta El Mesudî’nin 950’lere ait haritasında aşağıda gördüğünüz gibi Amerika kıtası çizili olup ‘El Meçhul’ diye bahsedildiğini ispatlıyor. (El Mesudi: Ebu el-Hasan Ali bin el-Hüseyn bin Ali el-Mesûdî; kısaca El Mesudi olarak bilinen Bağdatlı bir Türk olan bu coğrafya ve metalürji uzmanı 896 ile 956 yılları arasında yaşamıştır. El İdrisi: El-İdrisi el-Kurtubi el-Hasani el-Sebti; Kısaca El İdrisi olarak bilinen Endülüslü bu coğrafya bilgini 1099 ile 1165 yılları arasında yaşamıştır.)


Eylül-Ekim 2010

Bulgaristan Türklerinin Sesi

BULTÜRK

Stres Atmak ‹çin Mezara Girmek Rusya'da bir firma stresini atmak isteyenler için ücretli geçici mezar hizmeti veriyor. 40 dakikası 160 dolar. Stersten kurtulmak isteyenler 160 dolar verip 40 dakikalığına mezara giriyorlar. Stresle mücadele için yeni yöntem icad eden Ruslar canlı canlı toprağın altına giriyor. Hayatın zorluklarıyla daha kolay yüzleşmeyi hedefleyen yeni stresle mücadale yönteminin adı 'terapi mezar'. Bir mezar kazarak diri-diri gömülmenin strese iyi geldiğini öne süren organizatörler, yaşamın güzelliğini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Mezara gömülmenin psikolojik problemler ile en etkili mücadele yolunun olduğunu belirten Aydınlık Sahası eğitmeni Konstantin Muhin, yöntemlerini şöyle açıklıyor: "Mezarda insan hiç bir şey duymuyor ve görmüyor. Ve hiç hareket edemiyor. İnsanın fikrin diplerine kadar dalarak tefekkür etmenin dışında bir çaresi yok."

YARIM SAATLİK MEZAR TERAPİ 160 DOLAR-Üniversite öğrencilerinden iş dünyasında bir çok insana çekici gelen gömülme terapisinin maliyeti 160 dolar. Terapiye katılanların bir çoğunun amacı korkularıyla yüzleşmek. Bir günlük psikolojik eğitime katılan vatandaşlar hayatları boyunca yüzleşebilecekleri korkulara hazır hale geliyor. Panik koşullarının kontrol edilemeyen bilinçaltıdan kaynaklandığını dile getiren Aydınlık Sahası Yöneticisi Andrey Gorbov, "Onun üstesinden gelebilmek için farklı yollar mevcut; Zihinsel görüntüler, ritm ve nefes çalışmaları. Kişinin korkularını bastırmak için çeşitli yollar var. İşte onları öğretiyoruz." ifadelerini kullanıyor. Yeraltında bulunmanın maksimum süresi 40 dakika. Daha fazlası fiziksel fonksiyon eksikliği yüzünden zihinde sorunlara yol açabilir. Derinlik ise 30 santimetre olarak belirlenmiş. Bu boyut basıncın en uy-

Türk Dünyas› Bize Yeter DP Genel Başkanı Serdar Denktaş, KKTC'nin izolasyon altında olduğunu söyledi. KKTC'deki Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Serdar Denktaş, KKTC'nin izolasyon altında olduğunu ve dünyada siyasi olarak tanınmadığını belirterek, ''Dünya varsın bizi dışlasın, 300 milyonluk Türk Dünyası KKTC'ye yeter ve artar'' dedi. DP Genel Başkanı Serdar Denktaş'a, Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de, Yeni Kuşak Azerbaycan Gençlik Derneği tarafından, Türk dünyasına hizmetlerinden dolayı ''Türk Milletinin Hizmetkarı'' ödülü verildi. Ödül törenine, Serdar Denktaş, Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Hulusi Kılıç, Azeri Milletvekili Ganire Paşayeva, MHP İstanbul Milletvekili Atila Kaya, sivil toplum kuruluşları temsilcileri ve davetliler katıldı. Azerbaycan Devlet Filarmoni binasında düzenlenen törende ilköğretim okulu öğrencileri halk oyunu gösterileri sundu, şiirler okudu. Törende konuşan Serdar Denktaş, Azerbaycan'a ikinci kez geldiğini belirterek, ülkenin kalkındığını gördüğünü söyledi. KKTC'nin dünya tarafından izolasyona uğradığını, siyasi olarak tanınmadığını ifade eden Serdar Denktaş, ''Dünya varsın bizi dışlasın, 300 milyonluk Türk Dünyası KKTC'ye yeter ve artar'' diye konuştu. Ayrıca Türkiye'nin Bakü Büyükelçi Hulusi Kılıç, eski Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Türkiye-Azerbaycan Parlamentolarası Dostluk Grubu Başkanı, AK Parti Konya Milletvekili Mustafa Kabakcı, MHP Milletvekili Kaya, Azeri Milletvekili Paşayeva, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ile TRT Bakü temsilcilerine de ödül verildi. Tüzmen ve Kabakcı ödül törenine katılamadı. Öte yandan Serdar Denktaş, Azeri Milletvekili Paşayeva'nın KKTC'nin 1. Cumhurbaşkanı ve babası Rauf Denktaş hakkında yazdığı kitabın tanıtım etkinliğine katıldı.

gun ve rahatsızlık vermediği derinliktir. Nefes ise boru yardımıyla alınıyor. On yıllık tecrübeye sahip örganizatör Gorbov, ev şartlarında bu tür gömmelerin denenmesinin olumsuz sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunuyor. Gorbov, "İnsanları çukurdan çok hızlı bir şekilde çıkartmayı ve onlarla kontakt kurmaya hazır olmalıyız. Toprak insan vücudu etrafında düzgünce yayılmalıdır ki basınc rahatsız etmesin. Bu konuda uzman değilseniz bu tür girişimlerde bulunmamanız lazım" diyor.

Terlik Günü Büyük Çoflkuyla Kutland› Her yıl geleneksel olarak kutlanan Terlik Günü, bu yıl da büyük çoşkuyla kutlandı. Kırcalinin Dıjdovnitsa köyünde yapılan ve bir ay süren festivalde, köyün erkekleri tarafından örülmüş 249 minyatür terlik de köy meydanında sergilendi. Kırcaliye bağlı Dıjdovnitsa köyü, bu yıl beşincisi düzenlenen ‘Terlik Günü’ kutlamalarına ev sahipliği yaptı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da büyük bir coşkuyla kutlanan ‘Terlik Günü’ festivali tam bir ay sürdü. Dıjdovnitsa köy halkı ve çevre komşu köylerden gelen misafirler Terlik Günü kutlamalarına büyük ilgi gösterdi. Dıjdovnitsa köyü erkekleri tarafından örülmüş olan 249 minyatür terlik de köy meydanında sergilendi. Festival programı Kırcali Belediyesi’nin katkısıyla KRIG Sanat Grubu tarafından düzenlendi. Açılışta başta Kırcaali Belediye Başkanı Hasan Azis olmak üzere Belediye Meclis Üyeleri Niyazi Şakir ve Belediye Kültür uzmanları Şirin Süleyman ve Elmaz Kasım hazır bulundu. Belediye Başkanı Hasan Azis konuşmasında, bu şenliğin sadece Rodoplar ve Bulgaristan’da değil, Avrupa’da da bir ilk olduğuna işaret etti. Dıjdovnitsa sanat evinin, birkaç yıldır farklı ülkelerden genç sanatçıları ağırladığına işaret etti. Belediye Başkanı, Kırcali’nin farklı etnik grupların ve kültürlerin bir arada yaşamına örnek teşkil ettiğini belirtti. Ençets, Rani list, Stremtsi, Jinzifovo ve Şiroko Pole okuma evlerinin folklor ekiplerinin yaptıkları gösteriler programa renk kattı. Gelen misafirlere ve köy halkına geleneksel keşkek ikram edildi. Bu arada Dıjdovnitsa’nın kadın ve çocukları, Ankara’da kimsesiz çocuklar için düzenlenecek olan bağış kampanyasına terlik ve sanat eserleri bağışında bulundu.

HAN‹ TUNA’NIN ‹LK SAH‹B‹

Bir Köylü ve Profesör...

Aziz Nazmi Şakir – Taş (Bulgaristan)

Nihat Kahraman

Tuna Tuna’m mı? Ve Tuna’m Tuna’na benzer mi? Tuna’yı kim sahiplenmedi ki… Roma, Bizans ve Osmanlı öncesi ve sonrasında Gelen geçen ve geçemeyen herkes Kendi lisanında, Kimi kılıç kimi kalem oynatarak Methetti Tuna’yı: Donau, Danube, Dunaj, Dunav… Ve methinde hep “Tuna’m, Tuna’m” diye haykırdı.

Bir profesör konferans vermek üzere salona girmiş. Ama bakmış ki salon, ön sırada oturan Erdoğan isminde bir kişi dışında boşmuş. Konuşup konuşmama konusunda tereddütte düşen Profesör sonunda Erdoğan’a sormuş: - Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?

(Sen Tuna’m, en çok kimi sevdin? “Plevne’den çıkmam” diyen ve sana “Akmam” dedirten o Osman Gazi’yi mi? Çetecileri ile Radeçki vapurunu kaçırarak Vatanına dönen şair Botev’i mi? Seni “Güzel Mavi Tuna”sıyla valslaştıran Strauss’u mu? Onlar’ı mı? Bizler’i mi? Yoksa gövdeni gâh okşayan gâh delik deşik eden balıklarını mı?) Tuna’nın suladığı toprakları Kuru kuru vaatleri Hep paramparça etti. Onu da böldüğünü sananlar Haritalarda kıyılarını “sınır” rengiyle boyadı.. Oysa o, bütün haritalardan çok önce Çizmişti güzergâhını Kara Orman’dan Karadeniz’e Hep Kara’dan Kara’ya Ama alnının akıyla aktı Hayy’dan Hû’ya, Kalpten kalbe,Benden sana Tuna.

3

Erdoğan cevap vermiş: - Hocam ben basit bir köylüyüm, Köselerin galburcalar köyünden İstanbula geldim bu konulardan da anlamam. Dinlemeye geldim. - Fakat ben Köselerde olsaydım ahıra gelseydim ve bütün koyunların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim. - Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamiş. - İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra da kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylanmasını isteyerek sormuş: - Konuşmamı nasıl buldun? - Erdoğan cevap vermiş: - Hocam sana daha önce basit bir köylü olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelir, biri dışında tüm koyuların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip de hayvanı çatlatmazdım. “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır."

Rafet ULUTÜRK Kıpçak Köyünün 219. Yılını Kutlaması Sayın Genel Başkanım, Sayın Milletvekillerim, Değerli misafirler, Değerli Gagavuz kardeşlerim, Her yıl düzenlemekte olduğunuz bu güzel festivale katılmaktan ve de sizlerle birlikte olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu güzel organizasyonun yapılmasında katkıda bulunan herkesi tebrik ediyorum. Bizleri de bu büyük organizasyona davet eden değerli kardeşim Sayın milletvekilimiz Oleg GARİZAN’a Bulgaristan grubu olarak teşekkür ediyoruz. Sizlere konuksever ve kardeş, Bulgaristan’dan “Bulgar, Türk, Pomak, Gagavuz kardeşlerimizin” kucak dolusu selamlarını getirdim. Değerli Kıpçaklı kardeşlerim, Bir düşünürün söylediği gibi bir toplumu ortadan kaldırmak için onun dilini yok etmek veya unutturmak gerekir. Çünkü bir toplumu yaşatan ve bir arada tutan o topluluğun kullandığı ortak dildir. Biz Bulgaristan Türkleri olarak, uzun süre dilimizi muhafaza edebilmek için mücadele ettik. Belki sizler de biliyorsunuz ki, Bulgaristan’da bir dönem Türkçe konuşmak dahi yasaktı. Dahası isimlerimiz Slav isimleri ile değiştirildi. Biz de kendimizi koruyabilmek ve var olabilmek için dilimize binlerce yıllık tarihimize ve kültürümüze sıkı sıkı sarılarak tüm saldırıları bertaraf ettik. Değerli Kıpçaklı Gagavuz kardeşlerim, Sizler de uzun yıllar önce Rus İmparatorluğunun ardından Sovyet diktatörlüğü dönemlerinde kendi dilinizden, kültürünüzden ve törenizden uzaklaştırılmak için çeşitli baskılara maruz kaldınız. Bugün burada görüyorum ki; bu baskılara göğüs gererek kendi kimliğinizi koruyabilmişsiniz. Gelecekte var olabilmek için kendi özünüze sıkı sıkıya sarılmanız şarttır. Sömürgeciler her zaman çeşitli toplulukları yok edebilmek için bu toplulukların dillerinin yeterli zenginlikte olmadığını, bilim dili olamayacağını, Dünya çapında bilimsel ve edebi eserler yaratamayacaklarını iddia ediyorlar. Ancak bunun doğru olmadığını hepimiz biliyoruz. Gagavuz Türkçesi en az Rusça, Ukraynaca, İtalyanca ve benzeri diller kadar zengindir. Bizlere düşen sıkı sıkıya kendi benliğimize sarılmak ve yücelmektir. Bildiğim kadarı ile tüm Gagavuz diyarında kiliselerde ibadet dili büyük çoğunlukta Rusça yapılmaktadır. Ancak çok az bir bölgede Gagavuz Türkçesi ile ibadet yapılmaktadır. Tüm Gagavuz diyarında ibadetlerin Gagavuz Türkçesinde yapılmasının, toplumun BİRLİK VE BERABERLİĞİNİ sağlamada ve var olmasında büyük bir etken olacağı kesindir. Özellikle gençlerin arasında Gagavuz Türkçesinin yaygınlaştırılması için çalışmalar yapılmalıdır. Burada Kıpçak’ta sokaklarda çocukları oynarken seyrettim, hiç birini Rusça konuşurken görmedim, hepsi Gagauzca konuşuyordu. Bu güzel gelişmeyi sizinle paylaşmak istedim, bu da göstermektedir ki; Kıpçak halkının geleceği islea demektir. Değerli kardeşlerim, Gagavuz Türkçesine tercüme edilmiş incilin baskıları yapılarak herkese ulaşacak şekilde dağıtımı yapılmalıdır. İncil’le birlikte Gagavuz Türkçesinde Gagavuz Tarihi ile birlikte Genel Türk Tarihi de dağıtılmalıdır. Hatta bunların her evde bulundurulması sağlanmalıdır. Bu nedenle Gagavuz bilim adamlarının ve ileri gelenlerin bu konuda harekete geçmelerini temenni ediyoruz. Kanaatimizce bu faaliyet Gagavuz halkının tarihinde bir devrim, bir dönüm noktası olacaktır. Bu organizasyona katkıda bulunanlara özellikle dostumuz Moldova Milletvekili Sn. Oleg GARIZAN başta olmak üzere Kıpçak Belediye Başkanı Sn. Ivan Nikolaevic ile tüm görevlilere teşekkür eder, katılımcıları gönülden kutlarım. Bizler Bulgaristanlı kardeşleriniz olarak Kıpçak Köyünün 219. yılını kutlar, Kıpçak’ın ilelebet yaşatılmasını temenni eder, kardeş Gagavuz halkına başarılar dileriz.


4

BULTÜRK

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Eylül-Ekim 2010

‹stanbul’un Yeni ‘‹lçe’ Haritas› Çizildi İstanbul’da 41 olan ilk kademe belediyelerinden 37'sinin tüzel kişiliği sona erdilerek 8 ilçe belediyesi oluşturuldu. 32 olan ilçe sayısı da Eminönü’nün kaldırılması ve 8 yeni ilçeyle birlikte 39 oldu. İstanbul İli Sınırları Dâhilinde 5747 Sayılı Kanun Kapsamında Oluşturulan 39 İlçeye Ait Alan ve Nüfus Bilgileri (EXCEL - 33 KB) “Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanun” çerçevesinde ilçe sayısı 39’a çıkan İstanbul'un yeni haritası hazırlandı. 32 ilçesi 151 köyü, 817 mahallesi ve 41 ilk kademe belediye oldu. Yeni Milletvekili Sayısı İstanbul 1 Bölge: 30; İstanbul 2 Bölge: 28; İstanbul 3 Bölge: 27 İstanbul'un Vekil sayısı 85 -YSK illerin çıkaracağı milletvekili dağılımını ve bölgeler yenlendi. YSK illerin çıkaracağı milletvekili dağılımını ve bölgeler yenlendi. Arnavutköy 3. Bölge, Zeytinburnu 2. Bölgeye alındı İstanbul 70'den 85 Milletvekili'ne çıktı... Yüksek Seçim Kurulu, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verilerine göre illerin çıkartacağı milletvekili sayılarını yeniden belirledi.

Yüksek Seçim Kurulu’nun Resmi Gazete’de yayımlanan kararına göre, İstanbul 85, Ankara 31, İzmir ise 26 milletvekili çıkartacak. İstanbul 1 numaralı Seçim Çevresi: Adalar, Ataşehir, Beykoz, Çekmeköy, Kadıköy, Kartal, Maltepe, Pendik, Sancaktepe, Sultanbeyli, Şile, Tuzla, Ümraniye ve Üsküdar. Milletvekil sayısı 24'den 30'a çıktı. İstanbul 2 numaralı seçim çevresi: Bayrampaşa, Beşiktaş, Beyoğlu, Esenler, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Kağıthane, Sarıyer, Sultangazi, Şişli ve Zeytinburnu. Milletvekil sayısı 21'den 28'e çıktı. İstanbul 3 numaralı seçim çevresi: Arnavutköy, Avcılar, Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy, Başakşehir, Beylikdüzü, Büyükçekmece,

Sekelistanı’ın Tarihçesi Sekeller, Macar lehçelerinden birinin farklı ağızlarını konuşurlar; fakat farklı bir topluluktur. Sekeller’in kökeni efsanelerin arasında kaybolup gitmiştir. Kendi inanışlarına göre Atilla’nın 453’te ölümü ve devamında gelen Hun İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında Karpat Havzası’nda muhkem bir yere çekilen 3000 Hun savaşçısının torunlarıdırlar. 895’te Macarlar gelene dek burada varlıklarını devam ettirdiler. Orta Çağın Macar vakayınameleri de Sekellerin Atilla’nın torunları olduklarını ve Macarlar geldiklerinde onları orda bulunduklarını kaydetmektedirler. Bazı tarihçiler ise Sekellerin bölgeye Macarlardan evvel geldiklerini fakat Hunların değil Avarların torunları olduklarını kabul etmektedirler. Bazıları ise Macarlarla beraber geldiklerini ve Esegel veya Esgil denilen topluluğun torunları olduklarını düşünmektedirler. (İsimleri Arap ve İran kaynaklarında sadece S’k’l sessizleri ile kaydedilmiştir). Bu topluluğun anavatanı bugünkü Başkurdistan civarı idi. Bir diğer grup tarihçi ise Hazar İmparatorluğu’ndan gelen Kabarlar olduklarını düşünmektedir. Ataları kim olursa olsun, Sekel Kültürü’nün eski unsurları ile eski sosyal ve siyasi teşkilatlanmaları göstermektedir ki kesinlikle bir Türk Boyu ile ilişkilidirler. Sekeller, eski Göktürk Alfabesi’ne çok benzer bir alfabe olan kendi alfabelerine sahiptirler. Milli renkleri mavidir ve üzerinde altın sarısı bir güneşle gümüş rengi bir hilal olan bayrakları da gök mavisidir. Sekellerin 6 boyu ve her boyun 4 kolu vardı. Birçoğunun adı Türkçedir. Ayrıca, Sekeller Macar Ağızları konuşmalarına karşın, dillerinde Macarca’dakinden daha katı bir ünlü uyumu söz konusudur. Yine bu özellik de dillerinin Türkçe ile olan ilgisini göstermektedir. Macarların gelişinden sonra Sekeller, sıırları korumak için sınırlar bölgelerine dağıtıldılar. Savaş zamanında görevleri hücum durumunda öncü kuvvet olarak, geri çekilme durumunda ise artçı kuvveti olarak savaşmaktı. Daha sonra, 11. yy.’ın başından itibaren Sekeller once güney sonra da batı sınırlarını korumak amacıyle çoğunlukla Transilvanya’da toplandılar. Burada teşkilatlanarak Latince olarak (zamanın resmi dili) Regnum Siculorum (Sekel Krallığı) dedikleri ülkelerini oluşturdular. Bu ülke Macar nüfusunun bulunduğu bölgelerden farklı bir şekilde teşkilatlanmıştı. İlçeler yerine, ‘sedes’ (makam sandalyesi) denilen yönetin birinlerine ayrılmıştı. Her bir makamın kendi meclisi vardı; fakat tüm milleti ilgilendiren konularla bir üst kurum olan Sekel Milli Meclisi ilgileniyordu. Ülke Sekellerin içişlerine müdahale etmeyen Macar Kralları hesabına derebeylik olarak tanınıyordu. Buna karşılık Sekeller de geleneklsek askeri görevlerini yerine getirmek durumunda idiler. 1526’da Macar Devleti’nin çökmesinden sonra Osmanlı Sultanları da Sekel Muhtariyeti’ni tanımıştır. Devam edecek...

Çatalca, Esenyurt, Güngören, Küçükçekmece ve Silivri. Milletvekil sayısı 25'den 27'ye çıktı.

Mesut UĞURLU

İLLERE GÖRE MİLLETVEKİLİ DAĞILIMI Yüksek Seçim Kurulu’nun belirlemelerine göre iller ve çıkartacakları milletvekili sayısı şöyle:Adana 14; Adıyaman 5; Afyonkarahisar 6; Ağrı 4; Amasya 3; Ankara 31 ; Antalya 13; Artvin 2; Aydın 7; Balıkesir 8; Bilecik 2; Bingöl 3; Bitlis 3; Bolu 3; Burdur 3; Bursa 17; Çanakkale 4; Çankırı 2; Çorum 4; Denizli 7; Diyarbakır 11; Edirne 4; Elazığ 5; Erzincan 2; Erzurum 6; Eskişehir 6; Gaziantep 12; Giresun 4; Gümüşhane 2;Hakkari 3; Hatay 10; Isparta 4; Mersin 12; İstanbul 85; İzmir 26; Kars 3; Kastamonu 3; Kayseri 9; Kırklareli 3; Kırşehir 2; Kocaeli 11; Konya 14; Kütahya 5; Malatya 6; Manisa 10; Kahramanmaraş 8; Mardin 6; Muğla 6; Muş 4; Nevşehir 3; Niğde 3; Ordu 6; Rize 3; Sakarya 7; Samsun 9; Siirt 3; Sinop 2; Sivas 5; Tekirdağ 6; Tokat 5; Trabzon6; Tunceli 2; Şanlıurfa 11; Uşak 3; Van 8; Yozgat 4; Zonguldak 5; Aksaral 3; Bayburt 2; Karaman 2; Kırıkkale 3; Batman 4; Şırnak 4; Bartın 2; Ardahan 2; Iğdır 2; Yalova 2; Karabük 2; Kilis 2; Osmaniye 4; Düzce 3; Genel Toplam 550

Orta Amerika’dan Sınır Anlaşmazlığı

Bulgaristan’da Kardefllerimizin Hak ve Hukuklar›n›n Takipçisiyiz Bulgaristan ziyareti Doğan'la görüşme iptal Başbakan Erdoğan, "Bulgaristan'daki Türk azınlık mensuplarının eşit haklara sahip vatandaşlar olarak, ülkenin istikrarına refahına ve gelişimine, huzur içinde katkısı olan ve ikili ilişkilere ilave bir boyut katmak suretiyle Bulgaristan'ın güçlenmesine vesile olmaları da tabii ki temennimizdir." dedi. Bu sözlerle, Bulgaristan'da kardeşlerimizin hak ve hukuklarının takipçisi olacakları mesajını verdi. Erdoğan devam etti: 'Birinci ulgaristanda Başmüftülük sorununun çözüm yolunu ise 'çok kısa sürede' ve 'demokratik ölçüler içerisinde', müftülerin katılımıyla' yapılacak seçim olarak gösterdi. Erdoğan, seçim sonucunda bir huzur ve rahatlama yaşanacağına dair inancını dile getirdi. Bulgaristan Başbakanı Borisov da bu konunun yeni bir seçim ile çözülmesi temennisini dile getirdi. Erdoğan, bu konunun Bulgaristan'ın iç meselesi olduğunu özellikle vurguladı. Erdoğan, başmüftülük sorunun taraflarından Mustafa Alış Hacı'yı da kabul etti. Başbakan Erdoğan ise görüşmeyle ilgili bir açıklama yapmadı. Bulgaristan'ın içişlerine karışma olarak algılanabilecek bir yorum yapmaktan kaçınan Erdoğan, desteğini sadece 'seçilmiş müftü' sıfatıyla Mustafa Aliş Hacı ile aynı karede yer alarak gösterdi. Başbakan Erdoğan, benzer bir görüntüyü çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Hak ve Özgürlük Hareketi lideri Ahmet Doğan'la da vermeyi planlamıştı. Fakat Doğan'la görüşmesi iptal edildi. BELGENİZ VARSA HAKKINIZI ALIRSINIZ -Başbakan Erdoğan, basın toplantısında gazetecilerin, Doğu Trakya'daki mülklerini terk etmek zorunda kalan Bulgarların haklarını iadesiyle ilgili soruyu cevapladı. Erdoğan, "Bilgi ve belge varsa bunların üzerinde dururuz ve malları sahibine teslim ederiz." dedi. Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın da katıldığı görüşmelerde Nabucco projesinin yanı sıra Bulgaristan'a doğalgaz aktarılacak ayrı bir hat üzerinde de duruldu. Erdoğan, Bulgaristan'a 'komşuluk hakkı' olarak böyle bir hatla doğalgaz verebileceklerini söyledi. Türkiye - AB ilişkileriyle ilgili sorulara da cevap veren Erdoğan, oyalama sürecini devam ettiren AB'yi eleştirdi, "Biz kararlı ve azimli şekilde müzakereleri sürdürüyoruz. Sabırla dersimize çalışıyoruz." dedi. Erdoğan, terörle mücadelede Avrupa ülkelerinden destek istedi, bazı Avrupa ülkelerinin teröristlere yataklık yapmaktan mali destek vermeye kadar olumsuz bir rol oynadığını dile getirdi.

Borisov, Bulgaristan ile Türkiye arasında aracılara gerek yok Borisov, Türkiye'nin iyi bir komşu olduğunu ve AB yolundaki müzakerelerinin devam ettiğini hatırlatarak bu konuda Bulgaristan'da "referandum" yapılmasının kesinlikle gündemde olmadığını vurguladı. Borisov, Fransa'nın Bulgaristan Büyükelçisinin "Sofya, Türkiye'nin AB üyeliği konusundaki kesin tavrını göstermeli." sözlerine, "Bazı büyükelçiler yetkilerini aşıyor." yorumunu yaptı. Başbakan Borisov, "Bizler elçilere karşı oldukça saygılı tutumlar sergiliyoruz, bizim elçimiz Fransa'da böyle bir konuşma yapmış olsaydı eminim ki Sarkozy onu sınır dışı ederdi." dedi. Başbakan Borisov, Bulgaristan'ın Türkiye ile güvenlik alanında başarılı bir iş birliği yaptığını belirtti. Borisov, "Uluslararası terörizm ve kaçakçılıkla mücadelede iş birliği çerçevesinde yakında çok büyük bir operasyon düzenleyeceğiz." dedi. Türkiye'den göç etmek zorunda kalan Trakya mültecileri konusuna da değinen iki Başbakan, elinde evrakları olan tüm mültecilerin tazminatlarının ödeneceğini belirttiler. İki Başbakan, Bulgaristan'da bulunan Osmanlı'dan kalma tarihî eserlerin ve Türkiye'de bulunan Bulgar kültürüne ait eserlerin restorasyonlarıyla ilgili 27 Kasımda Kültür Bakanı Vejdi Raşidov'un UNESCO Başkanı İrina Bokova ile görüşmesini destekleyecekleri konusunda da uzlaştı. Bulgaristan Müslümanları arasında süren başmüftülük sorununa da değinen Borisov, "Bulgaristan Müslümanlarının meselelerine karışmak istemiyoruz. Sayın Erdoğan'a da bu konuda gösterdiği anlayış için teşekkür ederim." dedi. Borisov, Müslüman cemaatindeki başmüftülük sorununun yeni bir Ulusal Müslüman Kongresi ile çözülebileceğini ve bu konferansın başarılı olması için gerekli güvenlik ortamını sağlamaya hazır olduğunu kaydetti. Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov Başmüftülük sorununun yeni bir konferans ile çözüleceğini, iki ülke arasındaki vize konusunda ise, "Türkiye'de biyometrik verileri içeren yeşil pasaport uygulamasına geçildiğinde vize sorunlarına da çözüm getirmeye kararlıyız." , "Ben, Sayın R.Tayip Erdoğan'a çok teşekkür ederim. Müşterek kariyerimiz var. Futbolculuk, belediye başkanlığı yaptık. Aramızda güven var.

San Juan Nehri Sınır Sorunu Nikaragua Gölü’nden Karayip Denizi’ne dökülen, 192 km uzunluğundaki San Juan Nehri, Kosta Rika ile Nikaragua arasındaki “doğal sınırı” oluşturuyor. Bu doğal sınırdan kaynaklanan ihtilaflar, Türkiye’nin bazı sorunlarıyla benzerlik gösteriyor. Orta Amerika ülkelerinin İspanya’dan bağımsızlığını elde etmesiyle bölge ülkelerinde sınır sorunları oluşmaya başladı. Bunlardan bir tanesi de Kosta Rika ve Nikaragua arasındaydı. Sorun ilk olarak ülkelerin İspanya’dan bağımsızlıklarını elde ettikleri 1821’de ortaya çıktı. 2005’te Kosta Rika’nın Uluslararası Adalet Divanı’na başvurması sonucu sorun Divan tarafından 13 Temmuz 2009’da çözüldü. Problem, Kosta Rika’nın San Juan üzerinde savunduğu “navigasyon haklarını” ve “askeri varlığını” içeriyor. Nikaragua’nın San Juan Nehri’nde Kosta Rika’nın haklarını kısıtlaması ve anlaşmazlığın detayları, Türkiye’nin taraf olduğu bazı uluslar arası sorunlarla paralellik gösteriyor. Nikaragua’nın San Juan Kanal Projesi 1800’lerde ABD ve İngiltere gibi ülkeler Orta Amerika’dan geçecek muhtemel kanal yollarını araştırıyorlardı. Böyle bir kanal Nikaragua’ya daha ucuz ulaşım ve muazzam kaynak sağlayacaktı. En uygun yol San Juan Nehri’ydi. Fakat Costa Rika kendi kıyısını da etkileyeceği için bu fikre karşı çıktı. O zamandan itibaren iki ülke nehir üzerine uzlaşamadılar ve sorun büyüdü. 1858’de Canas-Jeres Anlaşması Kosta Rika ile Nikaragua arasındaki doğal sınırı oluşturdu. Bu anlaşma ile Nikaragua San Juan Nehri üzerinde egemenlik hakkı elde ederken, Kosta Rika da navigasyon hakkı elde etti. Anlaşmaya göre Nikaragua, Kosta Rika’nın fikrini almadan okyanuslar arası kanal projesini gerçekleştiremeyecekti. Ancak Nikaragua 1913'de okyanuslar arası kanal projesinin başlatılması ile ilgili bir anlaşma imzaladı. Bu kanal projesi Kosta Rika’ya hiçbir hak tanımıyordu ve tüm nehri içeriyordu. Kosta Rika, Nikaragua’nın bu kararını şiddetle kınadı. Nikaragua tüm nehir üzerinde egemenlik istedi. Fakat Kosta Rika da aynı nehir üzerinde haklara sahipti. Canas-Jerez Anlaşması Nikaragua için sorun teşkil ediyordu. 1998'de Nikaragua Kosta Rika’nın sivil korumaların nehrin kenarında silahlı devriye gezmesini engelledi ve sorun daha da derinleşti. Geçmişin Kırgınlığı ve Bugünün Güvensizliği 1980’lerde Nikaragua İç Savaşı sırasında birçok Nikaragualı iki ülkenin sınırını oluşturan San Juan Nehri üzerinden Kosta Rika’ya kaçmak istedi. Kosta Rika’nın Nikaragua’dan daha fazla iş olanağı sağlaması ve daha zengin olması Kosta Rika’yı Nikaragua İç Savaşı’ndan kaçanlar için bir sığınak haline getirdi. Bu dönemde Kosta Rika, Nikaragualı göçmenlere iltica hakkı tanıdı. Zenginliği dolayısıyla Lerardo Morning Times’ın deyimiyle “Orta Amerika’nın İsviçre’si” olarak da bilinen Kosta Rika’nın, Nikaragua’dan gelen göçmenlere kötü davranması iki ülke arasında kırgınlığa da neden oldu. 1980’lerde Nikaragua İç Savaşı, San Juan Nehri kıyısındaki sivilleri tehdit ediyordu. Kosta Rika sınır boyuna silahlı korumalar yerleştirdi. Nikaragua bu durumu egemenliğin ihlali olarak nitelendirdi. Managua, Kosta Rika’nın sadece navigasyon hakkı olduğunu ve karakol bulundurma hakkı olmadığını iddia etti. 1998’de Nikaragua, Kosta Rika’nın nehir kıyısında silahlı devriye bulundurmasını yasaklamasıyla sorun en hararetli dönemine girdi. Kosta Rika tartışmayı Uluslararası Adalet Divanı’na taşıma tehdidinde bulundu. Nehir kıyısında oluşan yerleşimler sorunun çözümünü daha da karmaşık hale getirdi. Uyuşturucu, yasadışı göç, silah kaçakçılığı gibi güvenlik problemleri sınır sorununu derinleştirdi. Bunun üzerine geçmişten gelen kırgınlıklar da eklenince sınır sorunun çözümü daha da zorlaştı. Aynı Anlaşma, Farklı Anlamlar Nikaragua, 1858 Canas-Jerez Antlaşması’na göre San Juan Nehri üzerinde egemenlik hakkına sahip olduğunu ve nehirde başka bir ülkenin egemenlik hakkı olamayacağını iddia etti. Buna karşılık Kosta Rika ise 1858 Anlaşması’nın kendisine navigasyon hakkı tanıdığını ve daha önceki yönetimler tarafından kendisine verilmiş navigasyon hakkının geri alınamayacağını savundu.


Eylül-Ekim 2010

Bulgaristan Türklerinin Sesi

BULTÜRK

TUSKON, Balkan Liderlerini Buluflturdu Amerikan-Balkan Dernekleri Federasyonu (FEBA) ve TUSKON işbirliği tarafından organize edilen “Balkan Liderleri Zirvesi 2010” Balkan ülkelerinin cumhurbaşkanları, başbakan ve dışişleri bakanlarını New York’ta bir araya getirdi. Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı zirvenin onur konuğu Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül oldu. Amerikan-Balkan Dernekleri Federasyonu (FEBA) ve TUSKON işbirliği tarafından organize edilen “Balkan Liderleri Zirvesi 2010” Balkan ülkelerinin cumhurbaşkanları, başbakan ve dışişleri bakanlarını New York’ta bir araya getirdi. Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı

zirvenin onur konuğu Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül oldu. Gül, konuşmasında Türkiye’nin, Balkan ülkelerinin hepsinin NATO içerisinde yer almalarını çok arzu ettiğini, bütün Balkan ülkelerinin bir gün AB’ye de tam üye olacaklarına kesinlikle inandığını belirtti. Zirvede konuşan Başbakan Borisov, Bulgaristan’ın komşu ülkelerin AB ve NATO üyeliklerini desteklemeye ve kendi tecrübelerini aktarmaya hazır olduklarını söyledi. AB üyesi olmayan ülke liderlerine seslenen Borisov, ‘Önünüzde uzun bir yol var. Ancak AB’ye üye olduktan sonra sizi daha farklı bir zorluk bekliyor. Sizlere yardım etmeye hazırım.’ dedi. Daha sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile kısa süreliğine bir araya gelen Borisov, kendisi ile Sofya’ya yapacağı ziyarette daha kapsamlı görüşmelerde bulunacaklarını söyledi.?

ABD ‹nsanl›¤a Karfl› Suçlarla Suçland› 16 Yafl›ndaki K›z ‘Kan A¤l›yor’ 1940'lı yıllarda Guatemala'da 700'e yakın kişiye cinsen hastalık bulaştırmakla suçlanan ABD sert eleştirilere hedef oluyor. Guatemala lideri ABD'yi sert dille eleştirdi. ABD Guatemala'da insanlığa karşı suç işlemekle suçlandı.Suçlamanın nedeni atmış yıl önce ABD'nin bu ülkede yaptığı bazı tıp deneylerinde yüzlerce kişiye cinsel hastalık bulaştırılmış olması.Guatemala Cumhurbaşkanı Alvaro Colom bunun insanlığa karşı suç olduğunu söyledi. ABD Başkanı Barack Obama'nın da Colom'a, bu deneylerin ABD'nin değerlerine aykırı olduğunu söylediği açıklandı. ABD konuya ilişkin soruşturma başlatma sözü de verdi. Amerikalıların 1946 and 1948 yıllarında yürüttüğü araştırma, cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı aşı geliştirmeyi amaçlıyordu.Enfeksyona maruz kalanların çoğunun, onayına başvurulmayan ve üzerlerinde ne tür deney yapıldığının farkında olmayan mahkumlardan ve ruh hastalarından oluştuğu anlaşıldı.Amerikan yönetimi şimdi bu araştırmadan dolayı özür diledi.

5

Çiğdem, 2 yıldır her ağladığında ve canı sıkıldığında gözlerinden gelen kan damlalarıyla görenleri şaşırtıyor. İzmir'in Tire İlçesi'ne bağlı Akkoyunlu Köyü'nde oturan tarım işçisi Kala Nurcan ve Mustafa Kala çiftinin kızları 16 yaşındaki Çiğdem, 2 yıldır her ağladığında ve canı sıkıldığında gözlerinden gelen kan damlalarıyla görenleri şaşırtıyor. Aynı anda genç kızın el ve ayak tırnakları ile çeşitli uzuvlarında başlayan kanama da ailesini endişelendiriyor ‘Kan ağlamak’ deyimini somut hale getiren olay Tire’nin Akkoyunlu Köyü’nde yaşanıyor. Tarım işçisi 44 yaşındaki Mustafa Kala ve 39 yaşındaki Nurcan Kala'nın dört çocuğundan biri olan Çiğdem'in dramı yürek burkuyor. İlkokuldan terk Çiğdem'in 2 yıldır her ağladığında ve canı sıkıldığında gözlerinden akan kan damlaları hayrete düşürüyor. Aynı anda genç kızın el ve ayak tırnakları ile çeşitli uzuvlarında başlayan kanama da ürkütüyor. Esrarengiz rahatsızlığına Tire Devlet Hastanesi’nde herhangi bir teşhis konulamayan ve İzmir’e sevk edilen genç kız, doğuştan görme engelli ağabeyi Enver (17), kalbi delik kardeşi Önder (5) ve Gülşen (12) ile birlikte hayata tutunmaya çalışıyor.

BOSNA'DA ''TÜRK GÜNÜ'' ‹LAN ED‹LD‹ KAKANY KENTİNDE ''30 AĞUSTOS'' BUNDAN BÖYLE ''TÜRK GÜNÜ'' OLARAK KUTLANACAK. Bosna Hersek'in Kakany kentinde 30 Ağustos tarihi, bundan böyle ''Türk Günü'' olarak kutlanacak. Başkent Saraybosna'ya 45 kilometre uzaklıkta, çoğunluğu Boşnak 50 bin nüfusun yaşadığı Kakany kenti belediye meclisi, 30 Ağustos tarihini ilde ''Türk Günü'' olarak kutlamak için karar aldı. Karar doğrultusunda Kakany kentinde düzenlenen törende ayrıca, Bosna Hersek'te Avrupa Birliği Barış Gücü (EUFOR) bünyesinde görev yapan Türk Temsil Heyeti Başkanlığı'nca inşa edilen saat kulesinin açılışı yapıldı. Törene, Türkiye'nin Saraybosna Büyükelçisi Vefahan Ocak, Türk Temsil Heyeti Başkan Kurmay Albay İbrahim Şahinol, Zenica-Doboy Kantonu Ulaştırma Bakanı Nermin Mandra ve Kakany Belediye Başkanı Mensur Yaşarspahiç ile yağışlı havaya rağmen çok sayıda kişi katıldı. Büyükelçi Vefahan Ocak, törende yaptığı konuşmada Bosna Hersek'in geleceğinin parlak olacağına inandığını ifade ederek, ''Bu ülkenin geleceği parlak olacaktır ve bunu bir arzu değil profesyonel görüş olarak söylüyorum. Sizin ülkenize Türk halkı olarak hizmet edebildiğimiz için

K›rcal›'da neleri görmek isterdim; 1. En azından bazı kafelerde Kadriye Latifova'nın "Yandım Ela gözlere" şarkısı nı duymak isterdim. 2. Otogarla pazar yeri arasında mini bir tramvay çalışmasını isterdim. 3. Kapısında "Helal" tabelası olan lokantalar görmek isterdim. Yine bu cümleden, üzerinde helal yazan sucuk ve salamlar, sızdırmalar görmek isterdim. 4. Belediye başkanına sokakta, camide, pazar yerinde rastlamak isterdim. 5. Cami cemaatinde genç insanlar hatta çocuklar görmek isterdim. 7. Hediyelik eşya ve el sanatları çarşısı olmasını isterdim. 8. Klimasız ve çok eski otobüslerle şehirler arası yolcu taşımacılığının yasaklanmasını isterdim. 9. Başta Mestanlı, Koşukavak, Alibey Konağı gibi yer isimlerinin ve köylerin Türkçe isimlerinin iade edilmesini isterdim. Bu liste daha uzar gider en iyisi burada bir son verelim, Kalın sağlıcakla diyelim. Tunay Şen-Ekim 2010

Frans›z Kad›nlar Neden Bebeklerini Öldürüyor? Sorulması gereken soru önemli olduğu kadar korkutucu: Fransa’da yeni doğan bebeklerini öldüren kadın sayısı neden günden güne artıyor? Uzmanlar, sebebin henüz tıbben ve yasal olarak tanınmamış bir hastalık olduğunu söylüyor. Bu soru, Fransa’nın kuzeyinde boğularak öldürüldükleri düşünülen sekiz bebeğin katillerinin anneleri olduğunun ortaya çıkmasının ardından acil olarak değerlendirilmesi gereken bir husus haline geldi. 2003 yılından bu yana en az beşinci bebek cinayeti vakasıyla karşı karşıya olan Fransa’nın, bu cinayetlerin arkasında olduğu düşünülen olguyla yüzleşmesi hayati önem taşıyor. Bu olgu, "gebeliği reddetme" olarak bilinen ruhsal bir sorun. Fransa’daki son bebek cinayeti vakası, ülkenin kuzeyindeki Villiers-au-Tertre kasabasındaki iki evin bahçesinde sekiz bebeğe ait kalıntıların bulunmasıyla ortaya çıktı. Cesetlerden altısı, 29 Temmuz tarihinde 45 yaşındaki Dominique Cottrez ve 47 yaşındaki kocası Pierre-Marie’nin evinde gün ışığına çıkarıldı. İlk iki ceset ise, önceden bu çifte ait olan başka bir eve taşınan ailenin, bahçede havuz inşaatına başlamasıyla tespit edildi. ADI BİLİNMEYEN HASTALIK-Soruşturmayı yürüten savcının belirttiğine göre, Lille kentinin güneyindeki kasabada yaşayan Dominique, hamileliklerini ve bebekleri öldürdüğünü kocasından gizledi. Bu durum, bebek cinayetlerinde eşinin hamileliğinden haberi olmayan baba vakalarının en sonuncusu. 2003 yılında, Véronique Courjault adlı kadın yeni doğan üç bebeğini öldürmüş, bebeklerin cesedi kocası tarafından buzdolabında bulunmuştu. Geçtiğimiz Mart ayında ise, Céline Lesage adlı kadın, hamileliklerini kocasından sakladığı altı bebeğini öldürmekten suçlu bulundu. Courjault sekiz, Lesage ise 15 yıl hapse mahkûm oldu. Uzmanlar, bu cinayetlerin genelde yanlış anlaşılan ve çok az görülen "gebeliği reddetme" sorunundan kaynaklandığını söylüyor. Courjault’nun davasında tanıklık eden eski bir kadın doğum uzmanı Michel Delcroix’ya göre, "gebeliği reddetme" kadınların kürtaja yasal olarak izin verilen süre içinde hamile olduklarını anlayamamaları veya bunu kabul etmemelerine neden olan şizofreni benzeri bir hastalık. Delcroix, kadınların doğumdan önce veya doğum anında bu sorunla aniden karşı karşıya kaldıklarını ve tüm belirtilere rağmen yaşadıkları psikolojik reddin ağırlığından dolayı durumlarını kabul etmediklerini ifade etti. Jinekoloji uzmanı, “Bu kadınlar hamileliğin imkânsız olduğu düşüncesine kendilerini öyle kaptırıyor ki, istemedikleri çocuk doğduğu zaman onu gerçek gibi görmüyor ve hamileliğin söz konusu olmadığı hayatlarına dönmek için onlardan kurtuluyorlar” dedi. Delcroix, “Sonuçları çok korkunç olsa da, bebek cinayetlerinde gebeliğin reddi sorunu bir insanı başka bir insanı öldürmeye iten ruhsal bozukluk etkisi yapıyor” dedi.

büyük mutluluk duyuyorum'' dedi.Kakany Belediye Başkanı Mensur Yaşarspahiç de törendeki konuşmasında Türkiye'ye, Bosna Hersek'e ve Kakany kentine yönelik yaptığı çalışmalar için teşekkür ederek, ''Bu saat kulesi aslında gerçek bir dostluğun sembolüdür'' diye konuştu.Türk Temsil Heyeti Başkanı İbrahim Şahinol da Kakany'de inşaa edilen saat kulesinin aslında Bosna Hersek'in bütünlüğünü ve istikrarını temsil ettiğini vurguladı.17 metre yüksekliğindeki saat kulesinin açılış töreninde, kulenin mimarı Tiyana Tufek Memişeviç AA muhabirine yaptığı açıklamada, kulenin tasarımında iki ülke kültürünün yakınlığının gösterilmek istendiğine dikkat çekerek, ''Saat kuleleri Osmanlı'nın mirasıdır ve inşaa edilen bu kulenin tasarımında Türk sembolleri kullanıldı'' dedi.Saat kulesinin açılışı ve kentte ilan edilen ''Türk Günü'' nedeniyle düzenlenen törenler kapsamında, öğrenciler halk oyunları gösterileri yaptı, şiir dinletisi sundu ve çeşitli şarkıları seslendirdi. Kentin birçok yerine ise Türk bayraklarının asıldığı görüldü.

Erdo¤an’›n Ziyaretinde Arad›¤›n› Bulamayan Kim?

KADINLAR NEDEN BUNU YAPIYOR? Gebeliğin reddinin tıbben ve yasal olarak tanınması için mücadele eden Delcroix ve diğer uzmanlar, bu sorunu yaşayan kadınların tespit edilmelerinin ve tedavilerinin kolaylaştırılmasının onları cezalandırmaktan çok daha mantıklı olduğunu savunuyor. Peki kadınların bu sorunu yaşamasına neden olan şartlar neler? Delcroix’ya göre dayak ve tecavüz gibi travmaya neden olan birçok şey etkili olabilir. Dahası, fiziksel olmayan faktörler de gebeliğin reddinde etkili olabilir. Hatta sorunsuz bir gebelik yaşamış ve çocuk büyütmüş kadınlarda da bu sorun görülebilir. Bunun en iyi örneği, 14 yaşında bir oğlu olan Lesage ve 20’li yaşlarda iki kızı bulunan Dominique Cottrez. Delcroix, gebeliğin reddi sorununun onlarca yıldır var olmuş bir hastalık olmasına rağmen son yıllarda vakalarda belirgin bir artış görüldüğüne dikkat çekti. Fransız uzman artışın en muhtemel nedeninin, geniş toplumlarda çocukluğun, ana-babalığın ve ailenin değerinin düşüren sosyal değişimler olduğunu belirtti. KENDİLERİNİ ANNE OLARAK KABUL EDEMİYORLAR Ancak bazı durumlarda, sorun kadınların kendilerini anne olarak kabul edememeleri kadar basit olabilir. Psikiyatrist Pierre Lamothe, bazı kadınların hamilelik döneminde bireysel kimliklerini değiştirmek konusunda başarılı olamadıklarını, bazılarının da doğum yapmak istememelerine rağmen hamile kaldıklarını belirtti. Lamothe, Le Parisien gazetesine, “Çocuk doğduğu zaman, anneleri var olduklarını kabul etmiyor. Psikolojik terimler altında, ona yaşam hakkı vermiyorlar. Eğer onu gerçek bir bebek olarak görebilseler, cinayet işlemezler” yorumunu yaptı. Bazı kadınlar ise hamile olduklarını ya hiçbir zaman anlayamıyor ya da idrak edemiyor. Gebeliğin reddi konusunda uzman kişiler bu sorunu yaşayan kadınların fazla kilolu olduğunu veya hamilelik yüzünden kilo aldıklarını zannettiklerini belirtiyor. Fransa’da her yıl 230 bin kadın hamile olduğunu doğum esnasında fark ediyor. Bugüne dek ortaya çıkarılandan çok daha fazla gizli bebek cinayeti vakası olduğundan endişe eden Delcroix, tüyleri ürperten bir soru soruyor: “Acaba bir olgu halini almaya başlayan gebeliğin reddi, ya da bebek cinayetleri Fransa’da büyük bir sorun haline gelebilir mi?” Dr. Nedim BİRİNCİ

Nahit Doğu Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir günlük Sofya ziyareti sona erdi. Bulgar mevkidaşı Borisov ile iki ülke arasında varolan ancak çözülmesi zor olmayan konular görüşüldü. Ağırlık tabi ki ekonomik konulara verildi. Görüşmeden beklediklerini alamayanlar arasında görev süresi sona eren Fransa’ın Sofya Büyükelçisi, VMRO partisi ve sayıları onbinleri geçen Mehmet agalarım oldu. Daha önce Fransız monşeri, Türkiye’nin AB üyeliğine Bulgaristan’ın ‘evet’ mi, ‘hayır’ mı dediğine cevap vermesı yönünde çağrıda bulunmuştu. Fransız diplomatın duymak istediği cevabı sanırım söylememe gerek yok. Ne var ki, Borisov, iyi komşuluk çerçevesinde Türkiye’nin AB yolunu desteklediklerini söyledi. Diğer yandan aşırı sağ VMRO partisi de bu cevaptan hiç memnun kalmadı. Bu siyasi oluşum, 300 bin cıvarında imza toplayarak Türkiye’nin AB üyeliğine Bulgaristan’ın ne diyeceğini bulmak için referandum yapılmasını istiyor. Borisov, bu konuda bir halk oylamasının gündemde olmadığını açıklayarak VMRO’yu yine kızdırdı. Gelelim Erdoğan’ın Bulgaristan ziyaretinden hayal kırıklığına uğrayan onbinlerce Mehmet agama. Onlar Erdoğan’ın Hak ve Özgürlükler Hareketi Partisi lideri Ahmet Doğan’la göşmesini, el sıkışmasını ve bunları da televizyonlarda izlemeyi bekliyordu. Hayatında bir şeylerin değişeceğini beklediklerinden mi? Hayır, sadece ve sadece bunun gerçekleştiğini görmek için. Yakın tarihin sayfalarından bugüne taşan mesajı kendi kendilerine vermek için. Görüşmeden kendileri için almak istedikleri mesajda siyaset yok, ekonomik planlar yok, bölgesel denge stratejisi yok... Sadece yakın tarihin bugünkü birleşiminden doğan beklenti vardı. Bu beklenti maalesef bugün gerçekleşemedi. Bu onbinlere, görüşmenin Erdoğan'ın programının sarkması nedeniyle yapılamadığına inandırmaya kalkan varsa vazgeçsin derim.

‹lk Kal›c› Yapay Kalp Nakli Dünyada ilk kez bir hastaya kalıcı yapay kalp takıldı. İtalyan haber ajansı Ansa, önceki gün Roma'daki Bambino Gesu hastanesinin cerrahlarının 15 yaşındaki bir çocuğa kalıcı yapay kalp taktığını duyurdu. İtalyan doktorların hastaya kalıcı yapay kalp takarak bir ilke imza attığı ameliyatla ilgili ilerleyen saatlerde basın toplantısı düzenlenmesi bekleniyor. Geçici yapay kalp nakli uygulamasına, uygun kalp bulunana kadar beklemek zorunda olan hastalar için sık sık başvuruluyor.


6

BULTÜRK Almanya’da Yeni Nesil Gözüyle Birleflme

Almanların yüzde 20’si, 1990 sonrasında doğduğu için Almanya’nın iki ayrı devlete ayrıldığı dönemi yaşamadı. Peki Almanya’nın birleşmesiyle ilgili ne düşünüyorlar? 1990 sonrası nesil ‘bir’ olabildi mi? Matteo Brossette, Köln kentinde orta sınıfın yaşadığı bir semtte St. Irmgardis lisesine gidiyor. Okul eve sadece 20 metre mesafede. Ona eşlik ediyor, sınıfın kapısından içeri giriyoruz… Öğrenciler için mazi…-Petra Linssen tarih dersi veriyor. Bugünkü konu Almanya’nın yakın tarihi. Öğrencilere dönerek, “Kim şimdiye kadar Berlin Duvarı’nı gördü?” diye soruyor. Öğrencilerin yarısı ya da üçte ikisi el kaldırıyor. Petra Linssen, “Duvarın Batı Berlin’deki tarafı rengarenk görünüyordu. Peki Doğu tarafının nasıl göründüğünü düşünebiliyor musunuz?” sorusunu yöneltiyor. Öğrencilerden biri yanıtlıyor: “O tarafta hiçbir şey yoktu. Doğu tarafında duvarı boyamak zaten imkansızdı!” Öğretmen, niye imkansız olduğunu soruyor ve bir kız öğrenci yanıtlıyor: “Çünkü duvarın yanına yaklaşılamıyordu bile!”. Yanıt doğruydu. Çünkü duvarın Doğu Almanya kısmında gözetleme kuleleri ve duvarın önünde Almanca ‘ölüm şeridi’ olarak bilinen, içine girenin vurulduğu dikenli tellerle çevrili bir alan vardı. Eski

komünist Demokratik Almanya Cumhuriyeti, Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Almanya’nın yeniden birleşmesi… Günümüzün 17-18 yaşındaki gençleri bu tarihî olayları sadece filmlerden biliyor. ‘Birlik’ ise onlar için içinde yaşadıkları gerçek bir kavram. Öğrencilerden biri, “Kafalarda hâlâ bir duvar olduğuna inanmıyorum. Ben birleşmiş Almanya’da büyüdüm” diyor. Diğerleri onaylarcasına başını sallıyor. Neredeyse fark kalmadı-Münih merkezli sosyal araştırmalar enstitüsü TNS’de çalışan bir sosyolog. Gençlik üzerine araştırmalar yapan Gensicke, birleşmenin üzerinden 20 yıl geçerken Doğu ve Batı’daki gençlerin homojen bir grup haline geldiğini belirtiyor. Gensicke’ye göre bunun nedeni, iki tarafın yakınlaşma sürecindeki çerçeve koşulların büyük benzerlikler taşıması. Ancak daha yakından

Altm›fl Y›lda Altm›fl Tablo Bulgaristanın Kırcaali şehrinde bulunan Türk Medresesi şimdi müze olarak kullanılan Bölge tarih müzesi 27 Eylül tarihinde saat 17.30’da Rodopların en büyük fırça ustalarından biri olan Mestanlı’lı Kamber Kamber’in “Altmış yılda almış tablo” adı altındaki resim sergisine ev sahipliği yaptı. Rodopların usta ressamı Kamber Kamber 02.07.1950 yılında Momçilgrad (Mestanlı) belediyesine bağlı Sedefçe (Sahranlar) köyünde Kamberler mahallesinde Kamberoğullarından Osman’ın ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. İlk ve ortaokul eğitimine köydeki Nazım Hikmet Ortaokulunda, lise eğitimini de belediye merkezinde Mustafa Suphi Lisesinde görür. 4 – 5 yaşlarındayken köydeki evde eline ne tür kağıt geçerse geçsin hemen iki yüzünü de çizimlerle doldururmuş. Kendi değişiyle, “O dönem kıtlık dönemi, fakirlik dönemi. Şimdiki gibi her şey bol değildi. Kağıtların, gazetelerin, kartonların, kağıt kaplamaların ve benzeri tüm malzemelerin yüzeylerini çizimlerle dolduruyordum”. Geriye dönüp yaşamının ilk yıllarını hatırlarken fırça, boya ve gergibezin (tuval) egemeni Kamber duygulandı! Torununun bu yeteneği Mehmet dedenin gözünden kaçmaz, resim çizme tutkusunu destekler ve torunu çizerken kıvanç ve sevinç dolu izlermiş. Minik Kamber ilkokul üçe geldiğinde dedesi kendisine renkli kalemler hediye eder. Bunu daha sonra babası tarafından hediye edilen sulu boyalar takip eder. İlkokul dördün sonunda da evlerinin yanındaki killi topraktan doğadaki yabani hayvanların ve kuşların heykellerini yapar, güneşte kurutur ve onları avluda sergilemeye başlar.

Vatani görevini Gorna Oryahovitsa (Yukarı Rahova ) kentinde ressam olarak yapar. Oradaki atölyesinde 55 – 60’a yakın resim çizer. Aralarında dev boyutta, çoğaltma (reprodüksiyon) resimler de vardır. İlk sergisini askerde açar ve ulusal çapta ilk ödülünü alır. Hiçbir zaman da resim çizmeyle, kültürüyle, tarihiyle, teknikler ile bilgilenmeyi bırakmaz, sürekli kitap okur. Askerden sonra Gabrovo (Gabrova)kentinin tarihi evlerin güzelliğine kapılır ve bir yıl orada kalır. Orada dönemin büyük fırça ustalarından Nikifor Balbanov ile tanışır. Kendisini, kaldığı kiraya davet eder ve Balabonov dört duvarın da resimlerle kaplanmış olduğunu görünce Kamber’e meslektaşım diye hitap eder. Ancak genç ressam bundan rahatsız olur. Anılarını anlatırken bile alçak gönüllüğünden ödün vermiyor. Bu dönem Kamber’in serbest şekilde çeşit çeşit ve farklı akımlardan resim çizmesine denk gelir. Nikifor’un resim sanatı ve tarihiyle ilgiliği verdiği tüm kitapları ve kütüphanelerden aldıklarını da bir nefeste okur, kendini geliştirmeye devam eder. Gabrovo’dan dönünce Zvezdel (Gökviran) köyündeki okuma yurdunda göreve başlar ve 1972 yılında da bölgedeki ilk sergisini açar. Sonra da gerisi gelir. Hem sancakta hem de ulusal çapta resim sergileri açar ve onun adına düzenlenir. İsim yapmaya başladığı bu dönemde dışarıdan gıyaben eğitim alır. Bu eğitim esnasında yılda iki kez atölye çalışmaları her yaz da açık hava çalışmalarına katılır. Kendisi tapunun sadece bir kağıt parçası olduğuna, başarının yetenek ve çok çalışmanın sonucu geldiğine inanır. “Zamana ayak uydurmak gerek. İnsan bu yönde sürekli kendisini geliştirmelidir. Aksi halde yerinde sayar. İyi ressam Allah’tan kabiliyetli olan ve yorulmak nedir bilmeden bilinçli çalışandır”. Resim sergisi 20 Ekim tarihine kadar devam edecek

Bulgaristan Türklerinin Sesi

bakıldığında yeni bir eğilim ortaya çıkıyor. Batı Almanya’daki gençlerin maddi koşulları daha iyi. Doğu’daki gençlerin geleceğe daha karamsar bakmasının ardında yatan da bu. Sosyolog Thomas Gensicke bunun hiç şaşırtıcı olmadığını belirtiyor ve Doğu’da gençler arasındaki işsizliğin, Batı’dakinin iki katı olduğuna dikkat çekiyor. Batı’daki gençlik, ‘cumhuriyet sistemine’ daha yakın-Gençlik üzerine araştırmalar yapan sosyolog Thomas Gensicke, aşırı sağcıların Doğu Almanya’da da azınlıkta olduğunu belirtiyor, ancak Doğu’daki gençlerin Federal Almanya Cumhuriyeti’nin siyaset, ekonomi ve toplumunu daha fazla sorgulama eğiliminde olduğunu belirtiyor. Gensicke bunun nedenini ise, Batı’daki ebeveynlerin, okul ve medyanın, sisteme Doğu’ya göre daha alışık olması ve sistemi benimsemiş olması olarak açıklıyor. Josephine yine de Doğu’ya gidip yerleşebileceğini söylüyor. Ancak şartı, yerleşeceği yerin büyük şehir olması. Batılı gençlerin çoğu ise Doğu’ya Josephine kadar açık değil. Çoğu, Almanya’nın batısının eğitim ve meslek açısından daha iyi perspektifler sunduğuna inanıyor. Gerçi haksız da sayılmazlar. Çünkü Doğu Almanya’daki gençlerin çoğu da aynı görüşte ve geleceklerini, ekonomik sistemin daha iyi işlediğine inandıkları Batı’da arıyorlar.

Teori: Ölüm Yok ABD'li bilim adamı Robert Lanza yayınladığı bir hipotez ile ölümün aslında var olmadığını iddia etti. Lanza'nın bilim dünyasını ikiye bölen şok iddiasını dayandırdığı nokta ise bilim ve felsefeyi buluşturuyor. Lanza, ölümün insanlar için bir yok oluş değil, sınırsız sayıda Evren içerisinde bir diğerine geçiş olarak tanımlıyor. Bu geçiş senaryolarının hiç birinde ise bugün anladığımız anlamda bir ölüm gerçekleşmiyor sadece enerji şekil değiştiriyor. Lanza, insan bedeninin zaman içerisinde işlevini yitiriyor olmasının "Ben kimim?" diye sorma becerisini gösteren yanımız ile aynı şey olmadığını iddia ediyor. Lanza'ya göre insan beyninde bulunan enerji kaynağı, bedenin ölümü ile birlikte yok olmuyor. Doğadan enerjinin asla ölmediği veya yok edilemediği gerçeğinden yola çıkan Lanza, bu enerjinin bizi biz yapan en önemli öğe olduğunu ve bedenin ölümünden sonra varlığını sürdürdüğünü iddia ediyor. Beyaz Saray'a Türk doktor Dünyaca ünlü Ürolog Prof.Dr. Ziya Kırkalı, 11 aday arasından ABD Ulusal Sağlık Araştırmaları Enstitüsü Üroloji Bölümü'nün başına getirildi. Uzun yıllardır Amerikan Ulusal Sağlık Araştırmaları Enstitüsü Üroloji Bölümü'nde görev yapan Amerikalı Dr. Nyberg'in bu yıl başında emekli olmasının ardından arayışa geçen Amerikan yönetimi, bu pozisyon için dünyaca ünlü ürologlardan toplam 11 isim için referans aldı. Amerikan yönetiminden mayıs ayında yapılan resmi çağrı üzerine başkent Washington'da 20 ayrı mülakata alınan 54 yaşındaki Prof. Dr. Kırkalı, Amerika'nın en iyi 10 doktorunu geride bırakarak bu göreve seçildi. Amerikan üroloji ve kanser araştırmalarına ayrılan 1 milyar dolarlık bütçeyi yönetmek için ilk kez bir yabancıyı görevlendirildi.

Best Cafe- 500 Evlerde

Cevatpaşa Mah. Gökhan Sok. No: 23 Bayrampaşa/İstanbul

Eylül-Ekim 2010

Prof. Dr. Hayriye Yenisoy Azerbaycan Aydınları Bulgaristan’da Bulgaristan sınırları içerisinde bir azınlık olarak yaşamaya mahkûm edilmiş Türklerin tam 130 yıllık bir azınlık tarihî geçmişleri vardır. Bulgarlardan sonra en büyük nüfus oranını oluşturan bu topluluk 1877-1878 OsmanlıRus Savaşından bu yana kendi millî benliğini koruyabilmek için eğitime canla başla sarılmış ve kültür mirasına sahip çıkmayı, kültürünü geliştirmeyi bir borç bilmiştir. Bulgaristan’ın prenslik (1879-1908) ve çarlık (1908-1944) dönemlerinde Bulgaristan Türklerine Türkiye’den az sayıda öğretmen, belirli sayıda da ders kitabı, gazete ve dergi gönderilmiş, bazı gençler Türkiye’de öğrenim görmüş ve İkinci Dünya Savaşına kadar Bulgaristan Türklerinin Türkiye ile bağları kopmamıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra dünya ikiye bölünür ve Bulgaristan Doğu Blokunda, Türkiye de Batı Blokunda yer alır. Türk-Bulgar devlet sınırı da iki süper gücün “cephe hattı”nı oluşturur. Başlangıçta (NATO’nun 1949’da, Varşova Paktı’nı da 1955 yılında kuruluşlarından önce) Müttefikler Kontrol Komisyonunun Bulgaristan’da bulunduğu dönemde SSCB’nin Bulgaristan’a doğrudan diktesi, bu ülkede millî meselenin, yani azınlıklar sorununun Yosif Visarionoviç Stalin’in Millî Mesele Teorisi doğrultusunda çözümlenmesiyle ilgili olmuştur.Müttefikler Kontrol Komisyonunda Sovyetler Birliği’nin temsilciliğini yapanlardan biri de A.D. Noviçev’dir. Leningrat (Petersburg) Üniversitesinde Türkiye tarihi profesörü olan A. Noviçev’in başlıca görevi, Bulgaristan Türk azınlığının sorunlarını Sovyet modeline uygun bir şekilde halletmekten ibarettir. Y. V. Stalin’in MİLLÎ MESELE ÖĞRETİSİ’nin uygulanması demek, bu topluluğun İslâm dinine bağlılığının aşılmasını, İslâm dininden uzaklaştırılmasını sağlamak demektir. Bu amaçlara ulaşabilmek için de ilk adım olarak özel statüde bulunan Türk ilk ve ortaokulları (iptidai ve rüştiye mektepleri) “resmî okul” statüsüne alınmalıydı. Bulgaristan Ulusal Meclisi 27 Eylül 1946 tarihli toplantısında Türk özel okullarının devletleştirilmesiyle ilgili yasa tasarısını kabul etti. Bundan sonra da bir-iki yıl içerisinde tüm Türk okulları devletleştirilerek eğitim ve öğretim Bulgaristan Eğitim Bakanlığının denetimi altına alınmıştır. Bu tarihe kadar lise veya lise düzeyli Türk okulları yoktu. 1918/19 eğitim-öğretim yılında Şumnu’da açılan Türk Devlet Öğretmen Okulu (Dar’ul- Muallimin) 1928?de hükümet tarafından kapatılmıştı. Dinî içerikte eğitim veren tek bir “Nüvvab” Okulu kalmıştı, bu okul da 1 947? de lâik devlet lisesine dönüştürülmüştür. Türk okulları devletleştirilince zorunlu ilk öğretim (ilk ve ortaokul) yasası Türk çocuklarına da daha titizlikle uygulanmaya başlanmıştır. Bu yeni durum burjuva, faşist Bulgar hükümetlerince kapatılmış Türk okullarının açılmasını gerektirmiştir. 1921 – 1922 eğitim-öğretim yılında sayıları 1720’lere ulaşan Türk okulları 1943-1944 eğitim-öğretim yılında 4l3?e düşürülmüştü. Türk okullarının açılması ve öğrenci sayısının artması öğretmen ve ders kitapları ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. İşte o zaman Bulgaristan Millî Eğitim Bakanlığı Azerbaycan Eğitim Bakanına (Maarif Nazırına) başvurarak yardım istemiştir. Devletin denetiminde bulunan Türk okullarına öğretmen yetiştirmek için 1947-1948 eğitim-öğretim yılında Eski Zağra’da (Stara Zagora’da) dört yıllık bir Türk Öğretmen Okulu açılır ve bazı ders kitaplarının hazırlanmasına başlanır. Bundan böyle okul kitapları hazırlatma ve bastırma işini Bulgaristan Millî Eğitim Bakanlığı üstlenir. Bulgar komünistleri bir yandan okul açmakla ve bazı başka kültürel olanaklar sağlamakla Türkleri kendilerine ısındırma ve kazanma yoluna giderken, öte yandan da eski devlet politikalarından vazgeçmeyerek Türkleri göçe zorlamaya devam etmişlerdir. Ağustos 1949 yılında Politbüronun almış olduğu kararı yürürlüğe geçirerek 1950 yılında Türkiye’ye bir göç başlatıldı. Bu göçü Bulgar hükümeti hazırlamış ve gerçekleştiriyordu. Ülkede zorunlu olarak toprağın kooperatifleştirilmesine geçilmişti. Yüzde seksen beşi (%85) köylü ve toprağına bağlı olan Türk halkından tepki beklenebilir iddiaları ileri sürülerek, kitle hâlinde bir göç ile hem Türklerin sayısı azaltılacaktı, hem de toprak ve öteki gayrimenkuller Bulgarlara kalacaktı.Türkler de Türk okullarının devletleştirilmesi, bu okullarda ateistik eğitime geçilmesi, dinî âdet ve geleneklerin giderek kısıtlanması, gayrimenkullerin ellerinden alınmasıyla işlerin nereye varabileceği bilincinde olarak, çocuklarını gelecek karanlık günlerden kurtarmak için kitle hâlinde göç ediyorlardı. Göç etmeye niyeti olmayan Türk aydınlarını da Bulgar makamları 15 gün içerisinde Türkiye’ye zorunlu olarak gönderiyordu. Böyle aydınlara onbeş günlükler adı verilmişti. 1950-1951 yıllarında 154.000’in üzerinde Türk Türkiye’ye göç etmiş, 60.000 Türk de Bulgar makamlarından çıkış vizesi almış, daha on binlerce Türkün de elinde göç pasaportları vardı.


Eylül-Ekim 2010

Bulgaristan Türklerinin Sesi

BULTÜRK

Bo¤aziçi Köprüsünün Hikayesi 20 Şubat 1970'de temeli atılan ve Cumhuriyet'in 50. yıldönümü olan 30 Ekim 1973'de büyük bir törenle açılan Boğaziçi Köprüsü'nün kare kare yapılış hikayesi... 20 Şubat 1970: Beylerbeyi'ndeki temel atma töreni .Mart 1970'de Ortaköy ayaklarının kazısı başladı. Hemen ardından da Beylerbeyi ayaklarının kazısı başladı. 4 Ağustos 1971'de Kule montajı yapıldı. Mayıs 1971'de Ortaköy çelik kulelerinin montajına başlandı. Beylerbeyi kulelerinin montajına ise Temmuz 197'de başlandı. Ocak 1972'de iki çelik kule de yükseldi. Dikey kulelerinin birbirleriyle yatay olarak bağlanması. Ocak 1972'de kuleler tamamlanınca Ortaköy'den Beylerbeyi'ne kadar denizin yüzeyine, birbirine paralel 2 adet kulavuz halat serildi ve bunlar kulelerden aynı anda çekilerek ilk birleşim sağlandı. 21 Şubat 1972'de kılavuz halatlar çekildi...

Son tabliye denizden montaja getirilirken... 26 Mart 1973'de son tabliye de monajlandı. Ardından 60 adet tabliye birbirine kaynaklandı. Böylece ilk kez yürüyerek Asya'dan Avrupa'ya geçildi... 26 Mart 1973'de son tabliyenin montajı tamamlanmak üzere...

Nisan 1973'de kauçuk alaşımlı çift kat asfaltın dökümüne başlyandı. 1 Haziran 1973'de asfalt döküm işlemi sona erdi... Şubat 1973'de Ortaköy ve Beylerbeyi üzerinden geçen yaklaşım viyadüklerinin inşasına başlandı. Mayıs 1973'de bitirildi... 8 Haziran 1973'de ilk defa araçla geçiş tecrübesi yapıldı... 15 Mart 1974'de Çevreyolu'nun önemli geçişlerinden olan Haliç Köprüsü'nün iki yakası birleştirildi ve yaya olarak geçildi. 10 Eylül 1974'de de Haliç Köprüsü açıldı İşte 3. köprü güzergâhı Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, 3. Boğaz Köprüsü geçişinin de dahil olduğu Kuzey Marmara Otoyolu Projesi'nin Garipçe ve Poyraz mevkisi arasında olduğunu bildirdi. Yıldırım, üçüncü köprünün güzergahıyla ilgili yaptığı açıklamada, 3. Boğaz Köprüsü de dahil Kuzey Marmara Otoyolu'nun maliyetinin kamulaştırma bedelleri de dahil olmak üzere 6 milyar dolar civarında olacağını söyledi. Bakan Yıldırım, 3. Boğaz Köprüsü'nün Garipçe ve Poyrazköy mevkisi arasında olduğunu belirterek, şöyle konuştu:

''Kuzey Marmara Otoyolu, İstanbul'un batı sınırından 41 derece enlem, 28 derece boylamındaki Kınalı mevkisinde TEM otoyolu kavşağında başlamakta. 41 derece enlem 28 derece boylamdan başlayan Kömür ocakları mevkisini katetmekte, İstanbul Boğazı'nı ise 41 derece enlem 29 derece boylamda 1275 ana açıklığı olan bir asma köprüyle geçmekte. Daha sonra 41 derece enlem 29 derece boylamdaki Paşaköy mevkisine ulaşarak, 40.8 derece enlem 29.4 derece boylamda Gebze civarında İzmir otoyolu ayrımına ulaşmaktadır. Kuzey Marmara Otoyolu, 40.7 derece enlem, 30 derece boylamla İzmit'in kuzeyini katederek Adapazarı'na yönelmektedir. 40.8 derece enlem, 30.3 derece boylamında Adapazarı'ndan Eski Adapazarı ile Yeni Adapazarı-Yeni Kent arasında geçen güzergah, 40.7 derece enlem, 30.6 derece boylamda Ak Yazı ile Hendek ilçe sınırları içerisinde TEM otoyolu ile buluşmaktadır.''

Dev Fasulye Sakarya’da

Türkiye modern bir İslam ülkesi olarak Ortadoğu'da öncü rolünü üstlenebilir. Türkiye'nin AB üyeliğine muhalif olan Belçika'nın aşırı milliyetçi Lijst Dedecker Partisi Milletvekili Jurgen Verstrepen, İstanbul'u gezdikten sonra fikrini değiştirdi. Ziyaret çerçevesinde Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile görüşen Verstrepen, ülkeye dönüşünde kaleme aldığı makalede partisinin Türkiye'nin AB üyeliğine karşı tutumunu sorguladı. Belçikalı parlamenter, yazısında "Türkiye'nin AB'ye üye olmasına izin vermemenin akıllıca olacağını düşünmüyorum." dedi. Avrupa her zamankinden çok Türkiye ile ilişkilerinde ciddi olmalı." görüşüne yer verdi. Türk ekonomisinin büyümesi ve dinamiği göz önünde bulundurulduğunda Ankara'nın Birlik'e alınmasının AB'nin ekonomik büyümesi için iyi olacağını vurguladı. Sağcı milletvekili, yazısında, "Türkiye'de yüzde 11,4'lük bir ekonomik büyüme var. İşsizlik çok hızlı bir şekilde düşüyor ve bu tempoda Türkiye'nin 20 yıl içinde ek işgücüne ihtiyacı olacak. Az zaman sonra Avrupa'ya ihtiyaçları kalmayacak ve Avrupa artık AB'ye gelmeleri için yalvaracak. O ülkede dönen nakit AB'nin boş kasaları için gitgide daha da ilginç oluyor." ifadelerini kullandı. Bu ekonomik göstergelerin, aynı zamanda "Türkler AB'yi istila edecek" şeklindeki korkuların da yersiz olduğuna işaret ettiğini dile getirdi. Sağcı milletvekilinin değindiği bir diğer konu ise Türkiye'nin Ortadoğu'da yükselen profili oldu. Türkiye'nin bölgede istikrar için çaba harcadığına dikkat çeken Verstrepen, "Türkiye modern bir İslam ülkesi olarak Ortadoğu'da öncü rolünü üstlenebilir.

Sakarya'nın Karasu ilçesinde bir çiftçinin tarlasında çıkan fasulyeler görenleri şaşkına çeviriyor. Karasu İlçesi Tepetarla köyü Saz mahallesinde yaşayan ve çiftçilik yapan Kani Yaman tarlasına ektiği fasulyelerin verdiği ürünü görünce şaşkına döndü. Bu güne kadar görülmemiş bir boyda fasulyeleri gören Yaman bu durum karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Yaman, “Biz her yıl olduğu gibi bu yılda tarlamıza fasulye diktik. Ancak bu yıl her zamankinden farklı bir fasulye ile karşılaştık buda bizi şaşırttı. Fasulyelerin boyu 50 ile 60 santim uzunluğunda olması bizi hem sevindirdi. Hem de şaşkınlığımıza neden oldu. Konuyu ilgilere aktararak, bu konuda bir araştırma yapılmasını istiyorum. Bu fasulye özel bir tohumun ürünü değildir. Geçen yıl ektiğimiz fasulyeden alınan tohumdur. Bu güne kadar bu boyda fasulye hiç olmamıştı. Görenlerde hayretler içinde kaldı” dedi.

Amerika'dan Avrupa'ya, Afrika'dan Asya ve Avustralya'ya dünyanın dört bir yanında yaklaşık 1,5 milyon Türk, ekmeğini yurtdışında kazanıyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'ndan alınan verilere göre, Türkiye dışında çalışan Türklerin sayısı 1,5 milyonu buldu. Türklerin 1 milyon 41 bin 835'i Batı Avrupa ülkelerinde, 48 bin 140'ı Türk Cumhuriyetlerinde, 143 bini ABD ve Kanada'da, 143 bin 991'i Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde, 30 bin 90'ı Avustralya'da, 33 bin 582'si Rusya ve diğer ülkelerde çalışıyor. Türklerin en çok bulunduğu ülkelerin başında gelen Almanya'da 564 bin 92 Türk çalışıyor. Fransa'da da 195 bin 794 Türk çeşitli alanlarda iş yapıyor.

Sabri ALAGÖZ Bulgaristan Türk Şiirinde Atatürk

‹stanbul’u Gezdi, Türk Hayran› Oldu

1,5 Milyon Türk, Yurtd›fl›nda

7

Bakü’de Yahudi Okulu Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev, Habad-Or-Avner" adlı Yahudi okulunun açılışını yaptı. Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ve eşi Mehriban Aliyeva Bakü'nün Hatai ilçesinde Yahudi çocuklarının eğitim göreceği "Habad-Or-Avner" okulunun açılışını yaptı. Okulda 50 öğrenci eğitim görecek. Okulun içerisinde Yahudi tarihi ve kültür merkezi, kütüphane de buunuyor. "Or Avner" BDT ve Uluslararası Yahudi toplumu fonunun başkanı Lev Laveyev devlet başkanına teşekkürünü bildildirdi. Törene devlet başkanı ve eşinin yanı sıra İsrail elçisi Shlomo Amar, Rusya Yahudi topluluğu temsilcisi Berel Lazar, Amerika Yahudi Kongresinin başkanı Jack Rosen da katıldı. Okulun inşa edilmesine dair anlaşma Haydar Aliyev ile Lev Laveyev arasında yapılmış ve okulun 2005 yılında inşa edilmesi ön görülüyordu. İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres de açılış törenine mektup gönderdi.

Atatürk Bulgaristan ve Bulgar toplumu ile kurduğu dostluğun ilk adımlarını 1913 - 1915 yılları döneminde başkentimizde ataşemiliter olarak görevaldığı günlerde atmıştır. Bulgar aydınları ile dostluğunun temellerinde ise Prof. Dr. Stefan Kirov bulunmaktadır ki, o genç Türklerle ilişkisi olan nadir Bulgar toplumsularından biridir. Mustafa Kemal de Genç Türklere dahildir. Prof. Kirov'un evinde Bulgar cephesinde savaşan iki düşman,Mustafa Kemal ile General Stilyan Kovaçev karşılaşır/ar. Bir gerçek var ki,Mustafa Kemal'in Sofyada ataşerniliter olarak kaldığı yıllar, Türkiye ile Bulgaristan ilişkilerinden Balkan Savaşından ve Birinci Cihan Savaşı başlarındaki yıllarda ilginç sayfalar oluşturmaktır. Yine bu yıllarda Bulgar Ordusu sabık Genel Kurmay Başkanı General Jekov da Savunma Bakanlığı'nda Mustafa Kemal ile gizli görüşmelerde bulunmaktadır. Atatürk, 1912 ve 1913 yıllarında Balkanlar'da olup biten tüm askeri olayları fevkalade bilen bir kişidir, ki o yüzden de Bulgar halkının Neuilly Antlaşrnasr'ndan uğradığı hayal kırıklığını tamamen paylaşmaktadır. Ruhça liberalolan Mustafa Kemal şunu iyi algılamaktadır ki, Türkiye Avrupa tarafından tek komşu Bulgaristan bakımından arkasını sağlamalı, bel bağlamalıdır. hatta ulusal ülkülerini gerçekleştirebilme hususunda askeri yardımı bile ararnalıdır. Mustafa Kemal'in de sık ve güvenilir biçimde gelişebilmesi. iki ülke arasında dostluk ilişkileri olmadığında mümkün değildir. Mustafa Kemal. Bulgar halkının dinamik gelişiminden hayranlık duymaktadır. Çünkü Bulgar halkı 40, 50 yıl içerisinde yaşamın tüm dallarında büyük ilerleme kaydetmiştir.Atatürk daha Sofya'da iken yeni bir Türkiye'ye ilişkin hayaller kurmaktadır. Kr. Naumov'un ifadesince. o zamanki binbaşı. 'Türk Ordusunun başına geçip başkomutan olmayı son derece arzu ediyorum, ki BALTAM / Türk/ük Bilgisi 141 Türklere ve yabancılara Türkiye'nin nasıl savaştığını ve nasıl idare edilmesi gerektiğini göstermek istiyorum!" demektedir. Ve ancak yedi yıl sonra Mustafa Kemal'İn emeli gerçekleşmektedir. İlk askeri başarılarını 1915 yılı sonlarında Çanakkale'de İngilizler'e karşı elde etmiştir. Atatürk ve emrinde bulunan erleri bütün dünyaya nasıl savaşıldığını ve vatan uğruna nasıl şehit olunduğunu göstermişlerdir. Profesör Petko Stoyanov'un ifadesine göre " Atatürk, eski Türk İmparatorluğu üzerine ayaklanan aç, susuz, fakat yüce önderi n emirlerini yerine getirebilmek için ölüme hazır olan erlerin yardımı sayesinde yepyeni bir Türkiye kurmuştur." Ve 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Başta Atatürk olmak üzere halkının savaş meydanında olduğu gibi, yeni Türk devletinin, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda eriştiği başarılar nice kimseler tarafından büyük sevinçlerle karsılandı. Hatta Yama, Burgas, Razgrat vb. şehir ve köylerin sakinleri orduya ve Türk halkına yardım ettiler. Ve Cumhuriyetin ilanı ve Mustafa Kemal Paşa'nın Büyük Millet Meclisi'ne Başkan seçilmesi ile ilgili kutlama telgrafları gönderdiler. O da, kendi tarafından bütün bunlara son derece dikkatli ve nezaketli, saygılı minnettarlık cevapları çevirdi. Mustafa Kemal ile Bulgaristan Türk ahalisi arasındaki karşılıklı sevgi ve saygının kaydadeğer ön nedenleri vardır. Mustafa Kemal Türkiye'nin Bulgaristan elçiliğinde görevaldığı günlerde Türk ahalisinin yoğun olduğu bölgeleri sık sık ziyaret etmektedir, ünlü aydınlarla, milletvekilleriyle. işadamlanyla vb. kirnselerle görüşüp konuşmaktadır. Örneğin, o, Plovdiv Türkleri'ne misafirliğe gider, onlar da onu zamanının en lüks otelinde misafir ederler. Bu münasebetle verilen ziyafete Plovdiv valisi, ordu komutanı ve Şehir Belediye Başkanı da katılmıştır. Bu da gösteriyor ki, Mustafa Kemal toplumun önde gelen Bulgarları tarafından da saygı ve hürrnetle karşılanmaktadır. Mustafa Kemal daha sonra Pleverı'i ziyaret etmektedir. Orada da şarkılarla, marşlarla karşılanmıştır. Yama rüştiye öğrencileri ve Pleven ilkokul öğrencileri onu özel karşılamak amacıyla tren garına getirilmişlerdir. Burada Mustafa Kemal Veliko Tırrıovo, Gabrovo, Yama, Kazanlık şehirlerini ziyaret eder, oradan da dinlendirilmiş erik rakısı ile anılmış Kösterıdil şehrine devam eder. Birkaç zaman sonra yeni bir ziyaret düzenlenir. Bu defa Pleven ve Nikopo\ misafirliği gerçekleştirilir. Küçük bir gemiyle de Vidirı'e devam edilir, oradan da Sofya'ya dörıülür.142 BAL-TAM i Türkliik Bilgisi Mustafa Kemal Deliorman Türkleri ziyaretini asla unurrnarnaktadır. Oranın erkek ve kadınlanna ilişkin izlenimlerini Türkiye'ye döndüğünde de alenen sık sık dile getirmeden geçemerniş, onlardan gururla söz etmiştir. Misafirlik esnasında ovada 125 yaşını çoktan aşmış olan bir ihtiyara tesadüf eder. O ihtiyar ise böyle beklenmedik bir misafiri görünce, beş on adım ötede bulunan bir başka beyaz sakallıya, gelenek üzere bir Türk kahvesi yapmasını rica eder (ikinci yaşlı ise birincinin 90 yalanndaki oğludur ve misafire kahve ikram ederler.


8

BULTÜRK

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Eylül-Ekim 2010

1. Türk Halklar› Kongresi Gagavuzyeri’nde Yap›ld› Beni Primariyanın sekreteri (Belediye Başkanı Sekreteri) Svetlana Hanım karşıladı ve eşyalarımı alarak kendi arabasına koydu. Birlikte babasının evine gittik. Orada bir yemek hazırlamışlardı. Ben de oruçlu olduğum için yemek yiyemeyeceğimi söyledim, hiç itiraz etmediler. Zaten bizim Ramazan ayında olduğumuzu ve oruç tuttuğumuzu biliyorlardı. Oradan Primariya’ya (Belediyeye) gittik orada yeni seçilen başkan ve çalışanlarla tanıştık. Bana Belediye Başkanı Sn.İvan Nikolaeviç odasını verdi, “İşte telefon, işte internet burası senin” dedi. Hemen Moldava’ya gelen diğer arkadaşları aramaya ve irtibat kurmaya başladım. İlk gün on arkadaş ile haberleşmeyi başardım ve gelmelerine sevindim. Akşam oradan Svetlana Hanımla birlikte evine gittik. Evlerinde beni kocası Panteley (Manerka) ve oğlu Artöm çok sıcak karşıladılar, daha sonra öğrendim kızları da varmış Alöna isminde... 16 yaşındaki Alöna sağ olsun bana çok hizmet etti. Bana kalacağım odayı gösterdiler, (burası Alöna’nın yani kızlarınınmış) “bu oda artık senin” dediler. Arkadaşlardan önce geldiğim için köyde gezme fırsatı da buldum. Burada sokaklarda gezerken yanımda getirdiğim bazı hediyeleri ay yıldızlı balonları, oyuncak at, kedi ve köpekleri çocuklara dağıttım. Ayrıca Sn.Sakin ÖNER hocamızın verdiği Atatürk rozetlerini de burada dağıttım. Bu rozetleri çok sevdiler. Sokaklarda gezerken dikkatimi çeken en önemli şey küçük çocukların kendi aralarında sadece Gagavuz Türkçesi konuşmalarıydı. Ben özellikle Kıpçak’ta şunu gördüm; Kıpçak Köyü’nün geleceği gerçekten parlak. Bu arada, Kıpçak Köyü’nün tamamı Bulgaristan’dan gelmiş... Evlerde ise hizmet gerçekten mükemmeldi, yani ailelerin birer parçasıydık. Kıpçak Belediye Başkanı Sn.İvan Nikolaeviç beni Komrat’ın kurtuluş günü kutlamalarına götürdü. 21.08.2010 tarihinde Kıpçak Belediyesi’nin önünden Gagauz özerk bölgesinin Başkenti Komrat şehrine doğru Belediye Başkanı Nikoleviç ve hanımı ile birlikte yola çıktık. Komrat şehrine ulaştığımızda Komrat’ın kurtuluşu için toplanmış kalabalığın içine karıştık. Kıpçak Belediye Başkanı Sn.İvan Nikolaeviç’i tanıyanlar alıp bizleri ön sıralara oturttular. Komrat şehrinin kurulusunun 221.yılı kutlamalarında açılış 4 dilde (Moldova, Gagavuz Türkçesi, Rusça ve İngilizce) yapıldı. Komrat Belediye Başkanı açılış konuşmasında, “Gagavuz halkı artık tüm dünyaya dağıldı. ABD, AB, Türkiye ve Rusya’ya... Hoş geldiniz sizleri ekmek ve tuzla karşılıyoruz, bunlar bizim geleneklerimiz” dedi. Açılıştan sonra Rusça konuşuldu. Moldova ve Gagauzya milli marşları okundu. Ardından 3 çocuk sahneye gelerek ellerinde Gagauzları temsilen mavi, beyaz ve kırmızı renkli balonları havaya bıraktılar. Gagavuzyeri bayrağını gökyüzüne gönderdiler. Komrat semaları Gagavuz bayraklarıyla donandı. Daha sonra sahneye çıkan Gagavuzyeri’nin folklor grubu, seyircileri oyunlarıyla büyülediler. Ardından da Gagavuz halkının en çok sevdiği şarkıcı Stepan KURİDİMOV ceketinde Sakin hocamızın verdiği Atatürk rozeti ile sahneye çıktı. KURİDİMOV muhteşem sesiyle şarkılarını seslendirdi. Özellikle “Oğlan Oğlan” şarkısıyla Gagavuz halkının coşkusu doruğa çıktı. Halk dakikalarca onu ayakta alkışladı. Kuridimov’un ardından Moldova folklor grubu Ansanbıl JOK sahneye geldi. Orada bir şey dikkatimi çekti. Gruptaki kadın ve erkeklerin hepsi bir boydaydı. Bu durum bana çok ilginç geldi. Daha sonra öğrendim ki onların hepsi seçilirken, aynı boyda olmaları istenirmiş. Her şey çok güzeldi fakat kutlamalarda Gagavuzyeri’nin Başkanları yoktu. Böyle bir kutlamaya Başkan’ın katılmaması, orada bulunan herkesi son derece üzdü. Daha sonra öğrendik ki geç vakit gelmiş konuşma yapmış ve gitmiş. Konuşmasını da Rusça yapmış. Hâlbuki Gagavuzya, Moldava’da bir bölge ve Rusya ile hiç bir alakası yok. Gagauz halkının Başkanı kendi halkının geleceğini düşünerek özgüvenlerinin artması için çabalamalı ve konuşmalarını Gagavuz Türkçesinde yapmalıdır. Burası Gagavuz Türklerinin öz vatanıdır. Kendi vatanlarında başkanın Rusça konuşmasını anlamak mümkün değildir. Zaten Gagavuz halkı da kendisinden pek hoşnut değildir. Her şeye rağmen Gagavuz Türkleri kendi liderlerini mutlaka bulacaklardır ve gelecek kuşakların kendi varlıklarını ve dillerini muhafaza etmek için mücadele edeceklerdir. Kongre çalışmalarına girmeden önce unutamayacağım bir hatıramı anlatmak istiyorum. Gagauz halkının örf ve adetlerine bağlılığını gösteren ve Gagauz halkını ebediyen yaşatmaya götürebilecek olan son derece önemli bir geleneğin uygulanması. Son Pazar akşamı, misafir olduğum Panteley beni babasının evine davet etti. Anlattığına göre her Pazar babasının evinde bütün sülale toplanıyorlarmış. Babasının evine gittiğimizde gördüm ki; tüm kardeşleri oradaydı. 9 kardeşler... 6 kadın, 3 erkek. 26 torun ve 6 torunun çocuğu hepsi bir arada ailenin en büyüğünün yanındaydılar. Tanıştıktan sonra bana kendilerinden biriymiş gibi sarıldılar, çok mutlu oldular. Panteleyin Babası ORJİNAL MANERKA (Panteleyin Babası İkinci Dünya Savaşı sonrası Polonya dönüşünde köyüne

ilk defa Manerka (askerlein taşıdığı matara) getirdiğinden bu isimle anılmaya başlanmıştır) herkese orada şunları söyledi, “Ben sizleri burada görmekten çok mutluyum. Size, hepinize söylüyorum; Türkiye’de ki kardeşlerinizi unutmayın. Biz bu gün burada özerk cumhuriyetimizi Sn. Süleyman Demirel’e borçluyuz. O olmasaydı bugün özerklik olmazdı. Bunun için bir olun, birbirinize sahip çıkın. Böyle birbirinize gidin gelin ki aranızdaki kardeşlik, sıcaklık kaybolmasın. Birbirinizi asla unutmayın. Sizler birbirinize sahip çıkarsanız, hepiniz güçlü olursunuz. Ama şunu da ilave etmeliyim ki, en çok bizim onlara yani Türkiye’ye ihtiyacımız var, çünkü güçlü ve özgür bir ülke, yarının da lider ülkesi olacak. Bizleri sadece Türkiye koruyabilir, bunu aklınızdan çıkarmayın” dedi. Bana dönerek de, “Ne olur bizim evlatlarımızı yalnız bırakmayınız” dedi. Bir anda gözlerim doldu... Türkiye’yi gerçekten çok seviyor olduklarını bizzat görme imkânım oldu. Ben de “benim de burada artık kardeşim var Panteley (Manerka) benim kardeşim dolayısıyla onun çevresinde 8 kardeşi ve Gagauz halkı bizim öz ve öz kardeşlerimizdir” dedim. İki yaşlı o kadar mutluydular ki, ailelerinin bir arada olmaları onları mest ediyordu. Babası “Ben bu görüntü için her şeyimi veririm, beni bu dünyada en çok mutlu eden ailemi böyle bir arada görmektir. Yanımızda bir de Türkiye’den bir kardeşimiz olunca mutluluğumuz on kat daha artmış oldu” dedi. Kanaatim şudur ki; Gagavuz halkı bu geleneklerini sürdürdüğü sürece kendi benliğini koruyacak ve asimile olmaktan kurtulacaktır. Her Milleti yaşatan zaten sahip oldukları milli değerler değil midir? 1.Dünya Türk Halkları Kongresi -1.günü 25.08.2010 tarihinde toplantıya Türk Dünyasından gelen tüm arkadaşlar ile Kıpçak Belediyesi’nin önünde buluştuk. Otobüslere binerek Kıpçak Köyü’nden Gagavuzya’nın başkenti Komrat şehrine doğru yola çıktık. Kongre Gagavuzların başkenti Komrat şehrinde başladı. Türk Dünyasında kültürel yakınlaşmayı ve bütünleşmeye hizmet etmek amacı ile her yıl geleneksel olarak toplantılar düzenleyen DTGB, kendine yeni bir hedef çizerek Birinci Türk Halkları Kongresi’ni bu yıl 24-28 Ağustos tarihleri arasında Gagavuz yerinde gerçekleştirdi. Balkanlardan – Altaylara, Türkmenistan’dan – Sibirya’ya, Adriyatik’ten - Çin Seddi’ne kadar "Dilde, Fikirde ve İşte Birlik" şiarını hayata geçirmek için dünyanın her tarafından 80 genç delege Gagavuzya özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Komrat’ta bir araya geldi. Komrat şehrinde açılış yapıldı. Açılış konuşmasını bir erkek ve bir kız Gagauzca ve Rusça yaptılar. Daha sonra Gagauz marşı okundu.

için kutluyorum. Biz sizleri burada gezdireceğiz, Komrat şehrimizi çok seveceksiniz. Türk Halkları her yerde rahat ve özgür yaşasınlar. Hepinize buralara kadar geldiğiniz için teşekkür ederiz. Tekrar hoş geldiniz, Türk topraklarına” dedi. Moldavadaki dış ülke diplomat ve büyükelçilerinden de toplantıya yakın ilgi vardı. Katılan diplomatlardan Türkiye Cumhuriyeti- Ali Urkal, Rusya-A.M.Şevçenko ve Azerbaycan Moldova Büyükelçiliği temsilcisi-Vahap Zade birer konuşma yaptılar. Moldova Halk Asamblesi Başkanı-Olga Gonçarova’da konuşmasında toplantının Moldava’da yapılmasının kendileri için büyük bir kazanım olduğunu belirtti. Türkiye’den Sayın Prof. Dr. Ahmet ÇOLAK da bir konuşma yaptı. "Biz Türkler devletsiz yaşayamayız, dünya devlet kurmayı bizlerden öğrenmiştir, ancak artık “Türk gibi başlayıp Türk gibi bitir” dedirtmeliyiz. Artık dünyada yalnız kendi sınırlarının içinde kalacak şekilde çalışmanın faydası yoktur. Bütün dünyayı esas almalıyız. Telefonda sesimizi duyurmamız için karşı tarafın da telefonu açması gerekir. BAKINIZ BİR ÇAĞRI ÜZERİNE PAPA VATİKAN’DA BİR MİLYON GENCİ TOPLAYABİLDİ. Biz Türkler de bu tür organizasyonlar yapabilmeliyiz. Artık Türklerin tarihini dünyaya tanıtmalıyız. Binlerce film yaparak Türk tarihini dünyaya göstermemiz lazım. Her şey sabır işidir, siz gençlere benim üç tavsiyem var: 1. Hedeflerinizin sonu olmayacak; 2. Ağır şartlar karşısında yanıp yakılmayacaksınız; 3. Mükâfat kesinlikle beklemeyeceksiniz Bedenleri ruhlara galebe çalanlar, asla büyük işler başaramazlar, ruhlar bedenlere galebe çalmalı. Bir de şahsınıza yapılan zulmü affedin ki; zalim olmayasınız. Fakat devletinize veya milletinize yapılan zulmü hiç bir zaman asla ve asla affetmeyiniz. Muhtaç oldunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur” dedi. Ardından gönderilen Mesajlar okundu; Gagauzyerinin Başkanı’na da plaket takdim edilecekti ancak plaketini bile almaya gelmedi. Bu da hepimizi çok üzdü, diyebilirim ki, “bizim için en kötü olay” buydu. Nasıl oluyor da bir Başkan 1.Türk Halkları Kongresi’ne katılmıyor hatta toplantıyı yapmak için gelen “misafirlere hoş geldin bile” diyemiyor. Gagavuzların Başkanı kongre 1 hafta sürmesine rağmen, Türk Dünyasının değişik bölgelerinden gelen delegelerle görüşmek için zaman ayırmamasını yadırgıyoruz ve kınıyoruz. Büyük ça-

Ardından divana DTGB Başkanı Sn. Ekrem Adullayev, Başkan Yrd. Şemsettin Küzeci, DTGB Koordinatörü Rafet Ulutürk ve Moldova Milletvekili Sn. Oleg Garizan seçilerek yerlerini aldılar. Sn. Ş.Küzeci, açılış konuşmasını yapmak üzere DTGB Genel Başkanı Sn. Ekrem Abdullayev’e sözü verdi. Sn. Ekrem Abdullayev konuşmasında “DTGB 14 Kurultay, 10 Liderler toplantısı yapabilen tek teşkilattır. Bugün de burada 1.Türk Halkları Kongresi’ni başlatıyoruz. 1.Türk Halkları Kurultayı’nın yeni bin yılın başında Gagauzyeri’nde toplanması çok anlamlıdır. Bizler dostluk ve sevgi hareketiyiz. Bizler tarih boyunca kendi kültürümüzün kıymetini pek bilmedik. Şimdi Türk ülkeleri istiklallerine kavuşuyor. İstiklalin korunması milli ve manevi güçlerin kuvvetlenmesine bağlıdır” dedi. Gagavuz yeri özünün en şerefli günlerini yaşıyor. Bu 1.Türk Hakları Kurultayı Türk Dünyasının kendi arasındaki birliği kuvvetlendirecektir” dedi. Ardından Umut Derneği Başkanı sözü aldı. O da “Bu bayram bizim tanışma bayramımız, buralara gelmekle iyi bir iş yaptınız. Bizim kapımız tüm Türk Dünyasına açıktır. Buraya geldiğiniz, bizi yalnız bırakmadığınız ve bize yalnız olmadığımızı kanıtladığınız için sizlere teşekkür ederim. Buradan ayrıldığınızda bizi Gagavuzları her yerde anlatınız. Türk Dünyası ilk defa buraya geliyor, sağ olunuz sizleri her zaman bekleriz” dedi. Daha sonra Moldova Milletvekili Sn. Oleg Garizan sözü aldı; Gagavuz dilinde “Bugün bizim Gagavuzya’da yeni beyaz bir sayfa açıldı. Daha sonra Komrat Belediye Başkanı N. H. DUDOĞLU sözü aldı; Gagavuz dilinde “Biz Sn. O. GARİZAN kardeşimizi, sizleri bir araya bizim topraklara getirebildiği

balar sarf edilerek tertiplenen 1.Türk Halkları Kongresi Gagavuzların Başkanı için bir fırsat olması gerekirken, hiç ilgi göstermemesi, Gagauz halkını ne kadar düşündüğünün de bir göstergesidir. Demek ki Türk Dünyasından uzak olmak istiyor, belki de gönlünde başka şeyler vardır. Gagauz bayramında bile Rusça’ya Gagauz Türkçesinden daha çok önem verdiğine göre. Gün bitince akşam yemeği ile birlikte Türk Dünyasından gelen heyetlerden her gece ayrı bir teşkilat, kendi giysileri ve türküleriyle folklor gösterileri sundu. Böylece “Gagavuz kardeşlerimiz ile kaynaşma sağlandı” diyebiliriz. Geç saatlere kadar gösteriler devam etti. Ardından yorgun düşen evine gitti. Evine diyoruz çünkü gerçekten hepimizi Kıpçak Köyü’nde bir eve misafir vermişlerdi. Ev sahipleri üzerimize titriyorlardı. Gece saat 01.00'de bile bizlere yemek ikram ediyorlardı ki, “bu da bizim kendimizi öz evimizdeymişiz gibi hissetmemizi” sağlıyordu. Güneş her gün genç olanlar ve de yüreği genç kalanlar için bambaşka doğar. Güneş ondan nasiplenmeyi bilenler için sonsuz bir güç kaynağıdır. Gagauzyerinin Kıpçak Köyü’nde güneşin doğması yorgunlukların kader defterine devredilmesi gibidir. Burada Gagavuz topraklarında doğan güneşi kuş ve horozlarla birlikte seyrettik. 2.günü Kongaz’da 1.Türk Halkları Kongresi devam etti - Kozgaz’da devam eden kongrede Türk Dünyasının her köşesinden gelen Heyet Başkanları daha çok kendi bölgelerindeki problemleri anlattılar. Katılımcılar Türk Dünyası'nı bir arada görmekten duydukları mutlulukları dile getirdiler. Konuşmalar genel olarak eğitim, ekonomi, kültür ve siya-

set üzerine yapıldı. Bu konuşmaları dinlerken bazen gözlerimiz yaşardı, bazen sevindik, bazen de göğsümüz kabardı. Bizler bu konuşmaların hepsini Türk dünyasının umutlu geleceğine uzanan eller olarak görmekteyiz. Şahsen bu toplantılarda DÜNYA TÜRKLERİ HAKKINDA BİRÇOK ŞEYİ BİLMEDİĞİMİ, İNSANLAR İÇİN ÖĞRENMENİN BAŞI OLAN SONU OLMAYAN BİR UĞRAŞ OLDUĞUNU BİR KEZ DAHA İDRAK ETTİM. Çalışmalarımız başladı. Burada genç beyinler geleceğe dair beklentilerinde ne varsa onları masaya koydular, ideallerini hayallerini bembeyaz kâğıtlar üzerine yazdılar. Bu hayallerin bizden sonra gelecek nesillerin gerçekleri olacağının bilincindeydiler. Artık tarihten, tozlu sayfalarda saklanan, altın harflerden değil, bu harflerin oluşturduğu kelimelerden değil, o kelimeleri fikirleştiren yepyeni bir tarihten söz etmeliyiz. Büyük ve genç potansiyeline sahip olan Türk Halkları aramızda bir Türk Halklarının Merkezinin kurulması bizlere ayrı bir dinamik katacak ve birçok olayı daha bilinçli bir şekilde idrak etmemizde yardımcı olacaktır. Aslında burada herkesin ne yapılabilir sorusunu sormaktan ise, bir kaç kişi ne yapabilirim sorusunu sorması daha yararlı olurdu kanaatindeyim. Bir ülkü için bir ülke için kalplerinde aynı güzel şeyleri besleyen az kişi de olsa bunlar yeter de artar bile. Heyet konuşmaları; Türkiye adına Prof. Dr. Ahmet ÇOLAK; Dağıstan adına YANGURCİ ADZHIEV; İngiltere adına Levent BORBLEY; Kırım adına Eskender BARİYEV; Omsk Sibirya adına Dinara LUKMANOVA; Kırgızistan adına Edil MARLIS UULU EDIL; Çuvaşistan adına Oleg STEPNİKOV; Irak adına Şemsettin KÜZECİ; Bulgaristan adına Rafet ULUTÜRK konuşması: 3. günü Kongre Kıpçak’ta devam etti - Türk Dünyasının neferleri dünyanın dört bir yanından iman, bilgi, dürüstlük, cesaret ve ülkü getirip Türklük meydanında harmanladılar bunları. Getirmiş oldukları bilgileri gerçeklerin süzgecinden geçirip, aralarında tartışıp doğruları buldular. Sırtlarında geleceğin yükünü taşıyormuşçasına sorumlu, hiç çökmemesini istedikleri bir binanın temelindeki taşları tek tek koyuyormuş gibi titiz davrandılar. Kongrenin 3.gününde basın ve sonuç bildirisi de hazırlandı. Buraya gelen her delege şunun bilincindeydi: HAYAT NEYİ NİYE YAPACAĞIMIZI DÜŞÜNEBİLECEĞİMİZ KADAR UZUNDUR. AMA DÜŞÜNMEDEN YAPTIKLARIMIZI TELAFİ EDEBİLECEĞİMİZ KADAR UZUN OLMAYABİLİR. Türk Dünyası'nın her yerinden gelen heyet başkanları ve delegeler bu bilincin yeşermesi, dallanıp budaklanması, gürleşmesi için çalışmaları gerektiğinin bilincindedirler ve bu yönde bıkmadan, yorulmadan gecelerini gündüzlerine kattılar. B u r a d a gerçekten büyük işler yapıldığını herkese duyurmak isterim. Bunlar tarihe not düşmek için bunları yazıya döküyoruz, buradan herkes okusun ve bunları gençlerimiz bir yerlere not etsinler diye. Bilindiği gibi Türk milleti büyük işleri tarihten bu yana hep yapmıştır ve bizler de bunu devam ettireceğiz. Yalnız zaman mekân ve metod değişebilir, dün Çanakkale’de top tüfek ve süngüyle yapılanlar, bugün burada Gagauzyeri’nde eğitim, bilgi ve iletişimle yapılıyor. Yarın da tarih neyi nasıl gerektirirse onu öyle yapacaklardır. KİM NE DERSE DESİN BÜTÜN DÜNYA BUNUN KARAKTER MESELESİ OLDUĞUNU ER YA DA GEÇ ANLAYACAKTIR. Buradan çıkan sonuçlar bir daha tüm delegelere okunup yine oylarına sunuldu ve hepsi oy birliği ile kabul edildi. En sonunda da her zaman olduğu gibi basın ve sonuç bildirisi hazırlandı ve böylece 1.Türk Hakları Kongresi’nin sonuna gelindi. Görüyoruz ki; on yıl önce konuşulması, hatta düşünülmesi bile güç olan şeyler bugün gerçek olmaktadırlar. Toplantıdan tüm delegeler çok güzel sonuçlar çıkardılar. TÜRK DÜNYASININ DELEGELERİ GELECEKLERİNİ TAYİN EDİLMESİNİ BEKLEMİYORLAR, GELECEĞE YÖN VERME YARIŞINA GİRİYORLAR. Evet, böylece bu kongrenin de sonunda hepimiz güzel duygularla geriye dönüyoruz. Bugün sınırların kalkmasından bahsedenler çoktur, fakat bizler Dünya Türk Halkları bu işi aramızda çözmeye karar verdik. Bizler dünyada ayrı bölgelerde yaşayan Türkler, kalplerdeki sınırları kaldırdık. Bizim de amacımız zaten kalpleri fethetmek, gönüllere girmektir. Gagavuzyeri’nde misafirliğimiz sona erdi, şahsen yıllarca okuyup sahip olamayacağım şeyleri burada öğrendim. Ayaklarımızı geçmişin üzerine koyup, kollarımızı geleceğe doğru uzattık. Gagavuz kardeşlerimiz bizleri tek tek evlerinden alarak uçakla gidenleri havaalanına, karayolu ile gidenleri otogarlara kadar götürdüler. Bazı Gagauz kardeşlerimiz ise Komrat ve Kagula kadar uğurlamaya geldiler misafirlerini. Bu toplantının düzenlenmesinde katkıda bulunan özellikle tüm Kıpçak halkına, Sayın Oleg Garizan ve Kıpçak Belediye Başkanı Sn. İvan Nikolaeviç ve Belediye sekreteri Sn. Svetlana CAVDAR kardeşlerimize, emeği geçen herkese, özellikle de Kıpçak Primariya da çalışan herkese sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Türkler Türkleri korusun ve yüceltsinler. Tüm Gagauz Halkı sağ olun ve sonsuza dek var olun. Nafiye YILMAZ Bulgaristan


Eylül-Ekim 2010

Bulgaristan Türklerinin Sesi

BULTÜRK

‹LG‹NÇ HABERLER Otobüste Ders...

Tabutta ‘Hayata Dönüfl’ Alarm›

Para sıkıntısı çeken bir ilkokul, iki yeni sınıfını bir otobüste açmak zorunda kaldı. İngiltere'de para sıkıntısı çeken bir ilkokul, iki yeni sınıfını bir otobüste açmak zorunda kaldı. Cornwall yakınındaki Parc Eglos Okulu, iki yeni sınıf açmak üzere okul binasında tadilata girmek için gerekli 15 bin sterlini (33 bin TL) bulamayınca ilginç bir yönteme başvurdu. Toplayabildikleri 3 bin 500 sterlinle (Yaklaşık 8 milyar) eBay sitesinden iki katlı bir otobüs satın alan okul, dersleri park halindeki bu otobüsün içinde yapıyor.

Cenazelerin uzun süre korunması için klimalı tabut yapıldı. Tabutlara ölülerin canlanması halinde devreye girecek bir alarm sistemi de yerleştirildi Çorum'da her türlü aracın iç ve dış dizaynını yapan firma, geliştirdiği klimalı tabutla cenazelerin uzun süre muhafazası sağlıyor. Zorlu Oto Dizayn Ticaret Limited Şirketi Genel Müdürü Elvan Zorlu, yaptığı açıklamada, cenazelerin uzun süre korunması için klimalı tabut üretmeye başladıklarını belirterek, ürünün yurt çapında büyük ilgi gördüğünü söyledi.

Hangi ‹l Ne Kadar ‹çiyor?

Bu Taksiye Erkeklerin Binmesi Yasak!

TUİK'in yaptığı araştırmasında çıkan sonuçlar ezber bozdu.. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) yürüttüğü araştırma, aylık gelir içinde alkole ayrılan payı, il il gösteren bir tablo ortaya koydu. Açıklanan rakamlarsa yıllardan beri kulaktan kulağa söylenen bu şehir efsanesini yıkmış oldu. Zira aylık gelir içinde en büyük harcama oranını alkole yapan il, hep söylenilenin aksine Konya değil, kuzeydoğu Anadolu içerisinde yer alan Ağrı, Kars, Iğdır ve Ardahan.

9

Meksika'da kadın sürücülerin sadece kadın müşterilere hizmet verdiği pembe taksiler büyük ilgi gördü... Hem sürücüleri hem de müşterileri sadece kadınlar olan bu pembe taksiler Meksika’da bir yıldır kullanılıyor. Hırsızlık ve tacize karşı başlatılan pembe taksi uygulamasına ilgi oldukça yoğun… Kadınların zevkine hitap etmesi için pembe renge boyanan taksilerde makyajını tazelemek isteyenler için güzellik seti bile var…

Deterjan ve Suya Son Pamukkale Üniversitesi'nde, nano teknoloji kullanılarak pamuklu kumaşların deterjan ve suya gerek kalmadan güneş ışığında kendi kendini temizlemesini sağlayan bir ürün geliştirildi . PAÜ Mühendislik Fakültesi’ndeki Çevre Mühendisliği, Tekstil Mühendisliği ve Biyoloji Bölümü tarafından 18 ay önce, pamuklu kumaşların güneş ışığında kendi kendini temizlemesini sağlayacak bir ürün için çalışmalara başlandı. TÜBİTAK’ın da destek verdiği projeye İtalya’dan Napoli Üniversitesi ve Kuzey İrlanda’dan da Ulster Üniversitesi ortak oldu. Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Selçuk, Tekstil Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sema Palamutçu, Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fehiman Çiner ve Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Hilmi Çon’un birlikte çalıştığı projenin son aşamasına gelindi. Tekstil Mühendisliği labaratuvarında pamuklu kumaş parçalarına nano partikülleri uygulandı. Ardından başta çay olmak üzere ve çeşitli lekeler sürülen kumaş parçaları güneş ışığında yaklaşık 4 saat bekletildi. Kumaşların deterjanla temizlemeye gerek duymadan, üzerindeki lekeleri güneş ışığı sayesinde kendi kendine temizlediği gözlendi.

Atatürk Özel Köflesi Yılların değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” Allah, bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.” Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal Atatürk, döneminin dünya liderleri içerisinden 21. yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler, kendi halkları tarafından yok edilmenin acısını yaşamışken; o, hâlâ halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider. Önemli olan da, sanırım, yaşarken ölmek değil; öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir? Biz, Atatürk'ü hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: "Asker Atatürk" ya da "Devlet adamı Atatürk" olarak. Bu verdiğim örnek, dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina'daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, Atatürk'ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran 120'den fazla kişiye döner ve aynen şöyle der: “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim.” dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal'i. Ya da, yıl 1938. Bir İranlı şair, bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. “Allah, bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.” dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal. Yıl, 1976. UNESCO, üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki; "Bugün UNESCO'nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal'dir." Öneri nedir? Öneri ise, "Atatürk'ün doğumunun yüzüncü yılında, 152 ülkenin (152 üyesi vardı UNESCO'nun) devletleri, aynı anda kutlasın." önerisidir. Birden İsveç delegesi, ayağa kalkar ve şöyle söyler: “Ne yani, dünyada bu kadar devlet adamı var. Hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinâyeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;”Genç delege arkadaşım, hatırlatmak isterim ki; Atatürk, öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir. Bırakın onu bir yıl anmayı, her ülke her probleminde onu çare olarak aramalıyız.” Sonra ne mi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tektir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok... 152 ülke, şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;”Ben, Atatürk'ü inceledim. Bütün ülkelerden özür diliyor, ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir. İşte o muhteşem belge diyor ki; “ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK, ULULAR ARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKILÂPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU” Var mı böyle bir metin! İşte bu metin, 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor. Hadi gelin Haiti'ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti'ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyor ki “Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” Peki yıllar, bir şey değiştirir mi? Hayır. Yıl 2000 ABD Başkanı, milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000'de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Gazi Mustafa Kemal var.

BULTÜRK’ün Faliyetleri


10

BULTÜRK Sa¤l›k Köflesi

Vatikan’›n Gizli ‹liflkileri

Ölümlerin yarısının nedeni kalp Türkiye'de ölümlerin yüzde 55'inin kalp-damar hastalıklarına bağlı olduğu bildirildi. Ümraniye Hisar Intercontinental Hospital Kardiyoloji Bölümünden Doç. Dr. Yılmaz Güneş, 26 Eylül Dünya Kalp Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, halk arasında damar tıkanıklığı olarak bilinen koroner arter hastalığının kalp krizine neden olabileceği hatta ölümle sonuçlanabileceği gerçeğinin hastaları korkuttuğunu dile getirdi. Koroner arterlerin kalp kasını besleyen damarlar olduğunu ve kalbi besleyen bu damarlarda daralma ya da tıkanma sonucunda hastalığın oluştuğunu ifade eden Güneş, hastalığın tam tıkanma olduğunda kap krizi ile kendini gösterdiğini belirtti. Gelişmiş ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye'de sigara içme oranı oldukça yüksek olduğundan koroner arter hastalığının temel nedenleri arasında sigaranın ilk sıralarda yer aldığını anlatan Güneş, risk faktörleri arasında genetik, aile öyküsü, yaşlanma gibi değiştirilemeyen faktörlerin yanı sıra hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, şişmanlık, hareketsizlik, stres gibi değişebilen faktörlerin de yer aldığını kaydetti. Damardaki darlık arttıkça, koroner arterlerin kalp kasının oksijen ihtiyacını karşılayamaz hale geldiğini ve bu durumda göğüs ağrısının ortaya çıktığını belirti. Kalp krizlerinin çoğunluğunun kritik darlık oluşturmayan darlıklar üzerinde meydana geldiği akıldan çıkarılmamalı, bu hastalar mutlaka önerilere uymalıdır'' dedi. Diş eti hastalıklarında en önemli etken bakteriler Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Diş Birimi Sorumlusu Diş Hekimi Hasan Kaçaroğlu, diş eti hastalıklarının Türk halkının yüzde 70'inde görüldüğünü belirterek, bakteri plaklarının çürükler ve dişeti iltihaplarının en önemli etkeni olduğunu kaydetti. Ağız sağlığına ve hijiyeni ne gerekli özen gösterilmediği için nüfusun büyük bir bölümünde diş eti hastalıklarının görüldüğünü ifade eden Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Diş Birimi Sorumlusu Hasan Kaçaroğlu, düzgün temizlenmediği zaman gıda artıklarının dişler arasında ve yüzeylerinde biriktiğini vurgulayarak, üç gün içerisinde bu artıkların bakteri ürettiğini söyledi. Ayrıca tükürükte bulunan kalsiyumun artıkların üzerine çökeldiğini ve böylelikle tekrarlanan siklus diş taşı oluşumu başladığını belirten. Kaçaroğlu, "Bunlar aslında bakteri kolonileridir. Bu bakteriler gıdalardaki şekerle birleştiklerinde asit üretirler, bunlar da diş çürüklerine, aynı zamanda dişleri çevreleyen dokularda yıkımlara neden olur. Daha ileri safhalarda çekim kaçınılmaz olabilir". Diş eti hastalıklarının ilk belirtisinin kanamalar olduğunu aktaran Kaçaroğlu, buna diş etlerinde şişmeler, kızarıklık, çekilmeler gibi belirtilerin de eşlik ettiğini bildirdi. Yapılan araştırmalara göre yüzde 30 oranında genetik etkenlerin diş eti hastalıklarında önemli bir yere sahip olduğunu hatırlatan Diş eti kanamalarının aynı zamanda kan hastalıklarının da habercisi olabileceğine dikkat çekti, özellikle lösemi hastalarının altı ayda bir kez diş hekimine gitmesi gerektiğini kaydetti. " Uyku Hapları Erken Ölüm Nedeni Kanada'nın Quebec eyaletindeki Laval Üniversitesi bilimadamlarından Genevieve Belleville'nin 12 yıl süren araştırması, The Canadian Journal of Psychiatry isimli bilimsel psikiyatri dergisinin son sayısında yayımlandı. Uzun ömürlü, yüksek gelirli, kronik sağlık sorunu olan, sigara içen ya da alkol alan gruplardan 12 bin kişi üzerinde çalışan Belleville'nin araştırmasına göre, uyku hapları ölüme neden olan etkenler arasında. Belleville, araştırmasında, uyku hapı kullananların ilacı hangi sıklıkta aldıklarına ilişkin bilgi vermedi. Uyku haplarının şekerleme olmadığına dikkati çekti, her yıl yazılan milyonlarca uyku hapı reçetesine ilaveten, eczanelerde reçetesiz satılan uyumaya yardımcı ilaçların da aynı etkiye sahip olduğunu hatırlattı.

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Eylül-Ekim 2010

Ayşe YILMAZ

UKOK PRENSESİ

Vatikan’ın ve Papalığını tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandalla doludur. Vatikan’da gece sapasağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur. Vatikan’ın servetinin tam olarak ne kadar olduğu hiç bir zaman açıklanmayan bir sırdır. Yıllık gelirleri bazı kalemlerde açıklanır, yaptığı açıklamalar biraz da abartılarak gösterilir ancak mal varlığı tam olarak asla açıklanmaz. Vatikan tam bir “Bezirgan” gibidir; daima gelirlerinin azlığından yakınır ama ilginçtir ki her geçen yıl biraz daha zenginleşir, biraz daha fazla para kazanır. Vatikan maliyesi yılda iki kez incelenir. Mali komisyonda kardinaller vardır ve başkan da (Prefektür denir) Amerikalı Kardinal Edmund Szoka’dır. DÜNYANIN SERVETİ SIR EN KÂRLI ŞİRKETİ -Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden biridir. Ünlü Vatikan uzmanı Peter Hebblethwaite’nin dediğine göre de bu devlet hiç bir özel girişimcinin ya da kapitalistin baş edemeyeceği kadar katı “Sosyalistce” kurallarla yönetilmektedir. Aynı uzmana göre bu nedenle Vatikan yeryüzündeki tek Sosyalist Tanrı–Devleti sayılmalıdır. Gerçekten de Vatikan’da hiç bir devletin yapamayacağı bir “sistem” ve yönetim anlayışı yürürlüktedir. Gördükleri işe göre dünyada en az maaş ve ücret alan insanlar buradadır. Buna rağmen toplam 1000 kişiyi geçmeyen Vatikan bürokrasisi, 2500 işçisiyle dünyanın en kalabalık dinsel topluluğunu (yaklaşık 900 milyon) hiç bir aksama olmadan yönetmektedirler. Bu gerçeği yeni öğrenen bir Amerikalı zengin kendini tutamamış ve “Aman Tanrım! Meğer dünyanın en kârlı şirketi Vatikan’mış” deyivermişti. 600 kişinin yönlendirdiği 900 milyon insan koşulsuz olarak Vatikan’a bağlıdırlar ve onun emirlerine tabidirler. Dahası, onu korumak, geliştirmek ve gerçekte daha da zenginleştirmekle yükümlüdürler. Bu emeklerine karşılık Papa’dan alabilecekleri tek “gelir” her Pazar günü Papa’nın onlar adına yaptığı şükran “Duası”dır, o kadar. DÜNYAYI SARAN AĞ -Vatikan’ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bu yayınlar 24 saat süreyle bütün dünyayı bir ağ gibi sarmaktadırlar. Vatikan’ın gelirleri başta her ülkedeki Katolikler’den kesilen Kilise Vergisi; Aidatlar; Bağışlar; Şirket Gelirleri; Hisse Senedi–Tahvil–Bono gelirleri; Bankacılık ve Faiz gelirleri; hediyelik eşya satışlarıyla elde edilen gelirlerden oluşmaktadır. Basın yayından elde edilen reklam gelirleri de epeyce tutmaktadır. Vatikan’ın diğer bir gelir kaynağı da Hıristiyanlığı temsil eden kişileri, örneğin İsa’yı, Meryem’i, azizleri veya sembolleri (Haç gibi) pazarlayarak kazandığı kazançlardır. Bu açıdan bakıldığında Vatikan’ın kendi Tanrısı’nı (İsa) ve dinini en iyi pazarlayan holding olduğu apaçık görülebilir!Vatikan’ın gelirleri sadece bunlar değildir. Vatikan, dünyanın önde gelen bir çok şirketinde hissedardır. Çeşitli ülkelerde sayısız gayrimenkulü vardır. Bir çok bankanın ortağıdır. Özellikle giyim ve turizm sektörlerinde çok kâr getiren yatırımları vardır. Avrupa Birliği içinde Vatikan’a bağlı olarak çalışan “Katolik Tekstil Sanayicileri Birliği” onun çıkarlarının yöneticisi durumundadır. Benzer şekilde ayakkabı, yiyecek ve enerji ile inşaat sektörlerinde de kârlı yatırımları ve ortaklıkları vardır.Sözün kısası, 200 milyon nüfuslu ABD’yi yönetebilmek için sadece Washington’da 250.000 devlet memuru bulunduğu düşünülürse Vatikan “Mucizesi (!)” daha iyi anlaşılır. İhraç malı olarak sadece “Dualar ve Emirleri” olan bir devletin dünyanın en kalabalık topluluğunu yönetip dünyanın en zengin devletlerinden biri olabilmesi başka hangi sözcükle tanımlanabilir ki... VATİKAN’DA İKTİDAR KAVGASI -Böylesine zengin ve güçlü bir devletin başında kim olmak istemez ki? Bu nedenle Vatikan’ın içinde sürekli bir mücadele yaşanmaktadır. Vatikan’da etkileri ve güçleri tartışılamayacak başlıca altı akım vardır. Bunlardan ikisi “Laik”, dördü “Dinsel” niteliktedir. Laikler OPUS DEI (Tanrı’nın İşleri demektir) ile Malta Şövalyeleri’dir. OPUS DEI, İspanyol asıllıdır ve sadece 65 yıllık bir örgüttür. Buna rağmen günümüzde Vatikan’da en etkili olan “Laik” kurumdur. Gizli bir örgüt olan OPUS DEI’nin tüm üyeleri Katolik meslek sahiplerinden oluşmakta fakat her ülkede örgütten sorumlu bir Kardinal bulunmaktadır. Vatikan pasaportu taşıyan bu Kardinaller’in dokunulmazlıkları vardır ve sadece Papa’ya karşı sorumludurlar. Curia bile bunlara diş geçirememektedir. Malta Şövalyeleri ise öncekinden çok daha eski ve köklü, aristokratik bir örgüttür. Bu da önceki gibi kapalı devre işleyen bir örgüttür ve ününü Türklere karşı Katolik inancını savunarak edinmiştir. İlkin Rodos’ta kurulmuş, burası Osmanlı’nın eline geçince Malta’ya sürülmüşlerdir. Türklüğe ve İslamiyet’e kökten karşı bir örgüttür. İlginçtir ki bu sofu Katolik örgütü ölümünden bir yıl önce Turgut Özal’a özel statü sağlayarak onursal üyelik beratı vermişti! Mesut Uğrlu

Rusya Bilimler Akademisi'nin (RBA) Sibirya Bölgesi - Altay Karma Ekibi 1990-1995 yılları arasında Çin, Moğolistan ve Kazakistan sınırları içerisinde yer alan Yüksek Ukok Dağ Plâtosu'nda araştırma ve kazı çalışmaları yapmıştır. Bu bölgedeki Kurganlardan AK-ALAHA Höyükü'nde yegâne bir kadın mezarına rastlanmıştır. Bu höyükte yapılan kazılarda ölünün cesedi, 3,3 x 2,3 m. ebatlarında olan ve duvarların iç kısmı çok iyi düzlenmiş melez ağacı tomruklarından yapılmış defin odasında bulunmuştur. Defin odasının tabanına da aynı şekilde yontulmuş tomruklar döşenmiştir. Söz konusu oda onbir adet iyi örtüşen tomrukla tamamen kapatılarak mezar boşluğu buzlarla doldurulmuş. Tabandaki tomrukların üzerine taş ve özel mıcır yayılmış. Bunların üstüne ise birkaç parça keçe üstüste dikilerekhazırlanan siyah örtü serilmiş. Defin odasının güney duvarının hemen bitişiğinde büyük bir kütüklerden yapılmış bir sandık bulunmaktadır. Bu sandığın kapağı başları yuvarlak ve bakırdan yapılmış çivilerle birleştirilmiş vaziyettedir. Buzlar eriyince bu kütük sandığın içinde deriden yapılmış geyik figürlü süs eşyaları bulunmuştur. Yan tarafta soğuktan parçalanmış iki seramik testinin parçaları yere yayılmış vaziyettedir. Tabaklarda çok iyi muhafaza edilmiş et parçalarına rastlanmıştır. Bir parça et bir bıçağın ucuna batırılmış şekilde bırakılmıştır. Bıçağın özenle süslenmiş sap kısmı simetrik olarak iki yana yönelik dağ keçisi boynuzlarını andıran figür ve kurt başı şekliyle süslenmiştir. Neticede sapı süsleyen kompozisyonun merkezinde sivri dişlerini gösteren kurtağzı yer almaktadır. Diğer Pazırık definlerinde de olduğu gibi, mezarın kuzey kısmında tamamen duvarın dibine yakın bir yerde altı tane at görülmektedir. Bunların tüyleri, saç örgülü kuyrukları, at koşumunda kullanılan ahşap süs eşyaları, eyer parçaları, keçeden yapılmış at örtüleri en iyi şekilde korunmuştur. İki kat keçeden hazırlanarak yere özenle serilmiş kalın örtünün üstünde ise sağ tarafına yatmış, başının altında keçe silindir yastık bulunan bir kadın uyur pozisyonda yatmaktadır. Bacaklar diz kısmından hafif bükülmüş, eller ise karnının üstünde kavuşturulmuş vaziyettedir. Cesedi örten kürk örtü ise altın folyodan bitki ornamentlerinde süslenmiştir. Ölünün üstündeki elbiseler de çok iyi muafaza edilmiş durumdadır. Sarımtrak ipek kumaştan geniş gömleğin kolları uzundur, bilekleri örtmektedir. Dikişleri üzerinden ayrıca ince kırmızı iplikle geçilerek süslenmiş olup etek, yaka, kol uçları ve ortası kırmızı şeritle bezenmiştir. Uzun ve iki renkten (beyaz-kırmızıdan) oluşan yün etek ise kalın yün iplikle dikilmiştir. Beli saran kırmızı kemerin uçları püsküllüdür. Ayaklardaki uzun beyaz yün çorapların konç kısımları, aplike nakışla süslüdür. Ölüye şahsi eşyaları da eşlik etmektedir. Sol kalçayı örten eteğin üzerinde keçe kılıf içinde dikdörtgen şeklindeki ayna bir tunç levhasıdır. Ayna çerçevesinin arka tarfı ise geyikli motiflerle süslenmiştir. Ayna levhasının yüz kısmına sürülmüş olan cilâ hem parlaklık, hem geçeklik izlenimi vermektedir. Nazarlığına gelince: boncuk, inci ve tunç salkımlartamamı ince bir iple bir araya toplu bir şekilde bağlanmış vaziyettedir. Onun hemen yanında bulunan bir makyaj seti yer almakta olup, içinde at kılından fırça, yeşil-mavi arası toz halindeki(vivianit minerali genelde mavi boya yapımında kullanılan) madde bulunmaktadır. Onun yanında özel kalem parçaları ve özü, taştan oyma vivianit maddesinin bulunduğu kap yer almaktadır. Parçalanmış halde bulunan kalem genelde resmi törenlerde yüz makyajında kullanılmaktadır. Ölünün başlığının bitiştiğinde taştan oyulmuş fincan içinde bitki tohumları bulunmuştur. Bariz şekilde görülmektedir ki, bu mezar sıradan bir kadına ait bir defin olayı değildir. Defin odasının ferahlığı ve büyüklüğü, tesis ediliş şekli, cesedin mumyalanması, özenle süslenmiş ve büyük bir kütükten yapılmış tabuta konmuş olması, özel hazırlanmış ve çok zarif motiflerle süslenmiş koşum takımlarıyla gömülmüş altı ölüye eşlik etmesi, bunlar hepsi soylu bir kadının ekonomik durumunun ve toplumda aldığı mevkinin göstergesidir. Diğer taraftan gerçekten soylu, zengin ve toplumda yüksek bir sosyal statüye sahip olmasının göstergesi olarak ölünün üzerindeki ipek kumaştan yapılmış elbise, Pazırık kurganlarında çok nadir rastlanan mücevherler de sadece hükümdar ailelerinin defnedildiği kurganlarda rastlanan eşyalardır. Vurgulayarak belirtebiliriz ki, ipek kumaştan dikilmiş elbiseye ilk defa bu mezarda rastlanmıştır. Etnografya kaynaklarından aldığımız bilgiye göre, soylu-zengin ve fakir olup hayvancılıkla uğraşanların arasındaki temel farklılığı görsel olarak genelde giyim kuşamda kullanılan kumaş türü oluşturmaktadır. Ukok'lu genç kadının iki kolu da bilekler kadar dövmelerle süslüdür. Ellerinin bazı parmaklarında dövme kalıntıları görülmektedir.Özellikle sol koldaki bembeyaz cilt üzerine yapılmış mavi renkteki dövmeler çok net bir şekilde görülmektedir. Sağ koldakilerden sadece bilek kısmında ve büyük parmaktaki dövmeler korunmuş vaziyettedir. Sol omuzun üzerindeki dövme, hayalet hayvan şeklinde olup görünüş itibarıyla geyiği andırmaktadır, gagası tihariyle akbabaya benzemekte, boynuzları ise geyik ile dağ keçisini çağırıştıran bir hayvan figürüdür. Boynuzlar grifon başlarıyla süslenmiş, söz konusu hayalet hayvan hafif bükülmüş vaziyettedir. Başını arkaya eğmiş bir de koç görülmektedir. Ayağını kurban olarak gördüğü koçun üzerine basmış olan benekli parsın kuyruğu halka şeklinde kıvrılmış bir vaziyette görülmektedir. Bazı belirtiler var ki, bunlara dayanarak açık bir şekilde şunu söyleyebiliriz: Söz konusu genç kadının defnedilme şeklinle kabilesi, bariz bir şekilde ona olan saygı ve sonsuz hürmetini, statü itibariyle de mevki özelliğini vurgulamaktadır. Fakat bu işaretleri dikkate alarak onu muhakkat bir şaman veya dini lider saymamız gerkmiyor. Bu genç kadının hâkim, ozan veya falcı olarak geleceği bildiren birisi olması da mümkündür. Zaten SayanAltay Bölgesi törenlerinde genel olarak pratikte, otuzdan fazla farklı alanda bu tür uzmanlar vardır ki; bunlar bilgi sırlarının hamili olarak her zaman şamanın yanısıra mevcudiyetleriyle gerekli fonu oluşturmaktadır. Bundan 2500 yıl önce ölmüş kadının görünüşü birçok kşiyi hayrete düşürmüştür. Ben bu satırları yazarken şunu belirtmek istiyorum. Pazırık'taki kadınların ruhu sanki benim de 39'ncu yaş günümde ise dişi geyik dövmesini omuzuma da yaptırdım. Benim de kanımın 1/8 Lenan'dır. Amerika'daki Lenanlar Kızılderili boyudur ve Delavar nehri vadisinde yaşamışlardır. Onlar Baykal Gölü'nün güneyinde bulunan bölgede sözkonusu Leydi'nin mezarının bulunduğu yerden 1000 km kadar mesafede yaşamış olup Bering'i geçerek Amerika'ya göçetmişlerdir. Bu satırlar Roza Domnan'ındır.(ABD'nin Kaliforniya Eyaleti'nden yazdığı mektuptan alıntıdır).Elizabet Jonsonlyine (ABD'nin Kaliforniya Eyaleti'nden) Novasibirsk'e gönderdiği slaytta da battaniye üzerine kapitone nakış işi olarak aynı hayalet hayvanın resmi, yani aynen Altaylı Hanımefendi'nin dövmesinde olduğu gibi görülmektedir. İspanyol Migel Anhel Gorgilio Urkuya ise Pazırlıklıların defnedildiği bölgenin üzeride uçakla bir gezi planlamaktadır. O da uçağının kuyruğunu grifon-geyikle süslemiştir. Kaybolmuş halkın bu çok eski sembolü sanki yeniden hayat bulmak üzere...


Eylül-Ekim 2010

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Marmara’da Bir Yarat›k Marmara Denizi'nde hamsi avına çıkan balıkçıların ağlarına kanatları olan ve türü bilinmeyen ilginç görünümlü balıklar takıldı. Hamsi sürüsüyle birlikte Ege Denizi'nden Marmara'ya geldikleri sanılan balıkların görünümü herkesi hayrete düşürdü.

Bu Nas›l Birahane? Almanya ve Hollanda başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde giderek daha fazla yayılan 'Bisikletli birahaneye' trafiği alt üst ettiği için yasak geldi. Almanya ve Hollanda başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde giderek daha fazla yayılan ‘Bisikletli birahaneye' Düseldorf’taki mahkeme sınırlama getirdi. Bisikletli birahaneler bundan böyle "kamu noktalarında" trafiğe çıkamayacak. Dünyada kişi başına en fazla bira tüketilen Almanya’nın Düsseldorf kentindeki mahkemenin verdiği karara göre kentteki iki bisiklet birahane işletmecisi halka açık yollarda, bisiklet parkurlarında bisikletli birahaneler kullanılabilecek. Aynı anda 1’i sürücü 16 bira tutkununun 5 metre uzunluğunda 2.25 metre genişliğindeki bisikletli birahanelerin müşterileri kentte dolaşırken, bu tür araçların tehlikeli olduğu belirtildi.

20 Yafl›nda Dünyaya Geldi ABD’de 20 yıl önce dondurulan embriyodan bir erkek çocuk dünyaya geldi ABD'de ismi açıklanmayan 42 yaşındaki İngiliz kadın, 20 yıl önce dondurulan embriyodan sağlıklı bir erkek çocuk dünyaya getirdi. İngiliz gazetesi Sunday Times’ın haberine göre, 42 yaşındaki kadın, on yıl boyunca süren başarısız tüp bebek tedavilerinden sonra, dondurulmuş embriyoyla mayıs ayında 3.15 kg ağırlığında bir bebek dünyaya getirdi. Institute for Reproductive Medicine’da yapılan tedavide, bir başka kadının 20 yıl önce bir günlükken dondurttuğu beş embriyodan biri kullanıldı. Embriyonun sahibi olan annenin, kendi tedavisi başarılı olunca onları bağışladığı açıklandı. 40 YILA KADAR DONDURULABİLİYOR-20 yıl donmuş halde kalan embriyolardan ikisi, yeni annenin rahmine yerleştirilmeden önce iki gün laboratuvar ortamında büyüdü. Ancak sadece bir tanesi hayatta kaldı ve dünyaya geldi. 2006 yılında İspanya’da bir kadın 13 yıl dondurulan embriyodan bebek dünyaya getirmişti. Embriyoların 40 yıla kadar dondurabileceği sanılıyor. KANSER TEDAVİSİ GÖREN KADINLAR DA ANNE OLABİLECEK-Bu gelişmeyle kadınlar geç yaşlarda, gençliklerinde dondurttukları embriyolardan çocuk dünyaya getirebilecek. Ayrıca kemoterapi tedavisi yüzünden anne olma şansları azalan kadınlar da yumurtalarını saklayarak bebek sahibi olacak.

Dünyan›n En Büyük Uça¤› THY’de Türk Hava Yolları (THY), Boeing'den aldığı ve tek katlıda dünyanın en büyük uçağı olan 777-300ER tipi yolcu uçağını Türkiye'ye getirdi Boeing'in ABD'deki sivil uçaklarının üretim merkezi Seattle'dan kalkan 777300 ER tipi uçak durmadan 11 saat 25 dakika uçarak, öğle saatlerinde İstanbul Atatürk Havalimanı'na indi. TC-JJE kuyruk tescilli "Dolmabahçe" isimli Boeing 777300ER tipi uçak, THY Genel Müdürü Temel Kotil ve çalışanlar tarafından karşılandı. DHMİ'ye bağlı itfaiye araçları da "su köprüsü" kurarak yeni uçağa "Hoşgeldin" dedi. Uçağın ilk yolcuları ise THY Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu ile Türk ve yabancı gazeteciler oldu.

Cebiniz Vücudunuzla Konuflacak... Cep telefonunuzun bir gün vücudunuzla da "konuşacağı" hiç aklınıza gelir miydi? En son teknolojik gelişmeler, cep telefonlarının sağlığımızı da korumasını sağlayabilir. Hollandalı araştırma organizasyonu IMEC'in en son teknolojisi tanıtıldı. Vücuda bağlanan elektrotlar ile durumu takip eden cep telefonu, uzaktaki bir bilgisayara veri gönderip alabiliyor. Kronik durumu olan hastaların devamlı takip edilmesini sağlayan bu teknoloji daha öteye de geçiyor.

Yüzeyin 10 Metre Alt›ndakiler... Tamamı gerçek insanlara ait heykellerden yaratılan resif büyülüyor... Meksika'nın doğu kıyısı açıklarında insan heykelleriyle yeni bir yapay resif yaratıldı. Yapay resif, İngiliz sanatçı Jason de Caires Taylor tarafından gerçek insanların heykellerinin resif oluşumunu sağlayacak materyaller kullanılarak yapılmasıyla oluşturuldu.

Oltayla 35 Kilo Yakalad›! Oltayla 35 kiloluk lagos yakaladı... Muğla'nın Bodrum İlçesi'nde balıkçılık yapan 45 yaşındaki Mehmet Aksu, oltayla 35 kiloluk ‘patlakgöz’ cinsi lagos yakaladı. Turgutreis Beldesi, Akyarlar Köyü açıklarında, bugün öğle saatlerinde avlanan balıkçı Mehmet Aksu'nun parakete oltasına 1.5 metre boyunda, 35 kilo ağırlığında lagos balığı takıldı. Aksu, güçlükle tekneye çektiği dev lagosu, Bodrum Limanı'na getirerek tezgâhında sergiledi. Bugüne kadar bu büyüklükte bir lagos görmediğini belirten Aksu, daha sonra balığı satılması için hale gönderdi. Balıkçı Hamdi Karayel'in tezgâhında kilosu 40 TL'den satışa sunulan lagosa otel veya restoran sahiplerinin ilgi gösterdiği belirtildi.

BULTÜRK Göçmenler Almanlar Ayr› S›n›fta Köln’de bir ilkokulun, Alman ve göçmen öğrencileri ayrı sınıflara koyduğu iddiaları tartışma yarattı Almanya'nın Köln şehrindeki Goterning İlkokulu'nun, yeni eğitim döneminde kayıt yaptıran birinci sınıf öğrencilerinin etnik kökenlerine göre ayırdığı iddia edildi. Deutsche Welle Türkçe'nin haberine göre, göçmen kökenliler ile Alman öğrencilerin farklı sınıflara konulması veliler tarafından da tepkiyle karşılandı. Okul müdiresi Silke Schröder–Wohlert, Alman medyasına Türk bir veli tarafından taşınan bu haberi "bir yanlış anlama" olarak değerlendirdi ve çocukların milliyetlerine göre bir ayrıştırmanın söz konusu olmadığını söyledi. İlkokula yeni kayıt yaptıran çocukların sayısı 33. Bunlardan 11’i Alman. Bu Alman öğrencilerin tümü aynı sınıfta bulunuyor. Sınıflar oluşturulurken etnik köken gibi hususların göz önünde bulundurulmadığını belirten Müdire Schröder-Wohlert, sınıflandırmanın tüzük gereğince yapıldığını ifade etti. Bu kıstaslar arasında okula gidiş yolu, erkek-kız dengesi, Alman-göçmen öğrenci dengesi ve kardeş öğrenciler var. VELİLER ÇOCUKLARIN GELECEĞİNDEN KORKUYOR-Müdire Schröder-Wohlert,1A sınıfının sadece Alman çocuklardan oluşturulmasını pedagojik gerekçelere dayandığını belirtti. Öte yandan 1B sınıfının sadece göçmen kökenli çocuklardan oluşmasından dolayı kaygı duyan ve kendi çocuğu da bu özel sınıfta olan veli Christina Özkan ise sınıfların hangi ölçütlere göre ayrıldığına dair yeterince açıklık getirilmediğini düşünüyor. Veli Özkan, bu sınıf ayırımından dolayı, çocuğunun 3 ayaklı Alman eğitim sisteminin en düşük kademesi olan "Hauptschule" tipi okul seviyesinde eğitim görecek olmasından endişe duyuyor. Kendi çocuğu 1B sınıfında olan Özkan, bu sınıfta hiç Alman çocuk olmamasına dikkat çekiyor ve bu durumdan dolayı çocuğunun dışlanmasından korkuyor. Okul idaresi 1A ve 1B sınıflarının eşit derecede ayrıldığını ifade etti. Sınıfların sağlıklı şekilde ayrıldığını savunan okul, velileri ise ikna edebilmiş değil.

Yerliler Topraklar›na Kavufluyor Oueensland Başbakanı Anna Bligh, parlamentoda yaptığı açıklamada, kuzeydoğuda Cape York yarımadasındaki 75 bin hektar alanın Wik Mungkan halkına iade edileceğini belirterek, kararla, Oueensland'in yerli tarihinde utanç dolu bölümün sona ereceğini söyledi. "Archer Bend" olarak bilinen ve Mungkan Kandju Ulusal Parkı'nda bulunan alan, 1977 yılında hükümet tarafından ulusal park ilan edilmiş, böylelikle bölgede yerlilerin ya da başkalarının toprak alması, ev yapması ve iş kurması engellenmişti. Geçmişte yerliler tarafından büyük oranda hayvan otlatma alanı olarak kullanılan bölgenin gelişmesiyle ilgili olarak herhangi bir kısıtlama getirilip getirilmediği konusunda ise açıklama yapılmadı. Avustralya'nın gerçek sakinleri olan yerliler, 21 milyon nüfusun yüzde 2'sini oluşturuyor.

Türk ve Müslüman Mucitler ve ‹catlar› Aksemseddin: (1389-1459) Pasteurden cok cok once mikrobu bulan ilk bilim adami. Ammar: (11.yuzyil) Ilk katarak ameliyatini kendine has bicimde yapan bilim adami. Battani: (858-929) Dunyanin en meshur 20 astronomundan biri, trigonometrinin mucidi, sinus ve kosinus tabirlerini kullanan ilk bilgin. Cabir Bin Eflah: (12. yuzyil) Cubuklu gunes saatini bulan bilim adami. Cahiz: (776-869) Zooloji ilminin onculerinden. Hayvan gubresinden amonyak elde etti. Cezeri: (1136-1206) Ilk sistem muhendisi, sibernetikci, elektronikci ve bilgisayarin babasi; oysa bilgisayarin babasi yanlis olarak Ingiliz matematikci Charles Babbage olarak bilinir. Demiri: (1349-1405) Ilk zooloji ansiklopedisini yazan alim. Ebu’l Vefa: (940-998) Matematik ve Astronomi bilginidir, trigonometriye; tanjant, kotanjant, sekant ve kosekanti kazandiran matematik bilginidir. Ebu Maser: (785 – 886) Med-Cezir olayini (gel-git) ilk kesfeden bilgin. Giyasuddin Cemsid: (?-1429) Ondalik kesir sistemini bulan Cemsid ayni zamanda cebir ve astronomi alimi. Harizmi: (780 – 850 ) Ilk cebir kitabini yazan ve batiya cebiri ogreten kisidir. Adi algoritmaya isim olurken, rakamlari Avrupaya ogreten kisi olarak taninir. Ibni Cessar: (?- 1009) Cuzzam hastaliginin sebeb ve tedavilerini 900 sene once aciklayan Musluman tabip. Ibni Fazil: (73 -805) 12 asir once ilk kagit fabrikasini kuran vezir. Ibni Havkal: (10. yuzyil) 10 asir once ilmi degeri yuksek bir cografya kitabi yazan alim. Ibni Karaka: (?- 1100) Dokuz yuz yil once torna tezgahi yapan bilgin. Istahri: (10. yuzyil) Minyaturlu cografya kitabi yazan bilgin. Ibni Yunus: (?-1009) Galileden once sarkaci buldu. Ibnunnefis: (1210-1288) Kucuk kan dolasimini bulan unlu Islam alimi. Ibrahim Efendi: (18.yuzyil) Osmanlilarda ilk denizaltiyi yapan muhendis. Kadizade Rumi: (1337-1430) Osmanlinin ve Turklerin ilk astronomudur. Kazvini: (1203-1283) Astronom ve cografyaci bilgin. Vesim: (?- 1761) Verem mikrobunu Robert Kochdan 150 sene once kesfeden unlu doktor

101 Y›l Sonra ABD Vatandafl› Oldu 101 yıl önce geldiği ABD'de geç de olsa vatadaş olmaya hak kazandı. Meksika doğumlu Eulalia Garcia-Maturey, 101 yıl önce geldiği ABD'de geç de olsa vatadaş olmaya hak kazandı. Doğum tarihi 12 Şubat 1909 olan Garcia-Maturey, sadece sekiz aylıkken ailesiyle birlikte geldiği Brownsville'deki göçmenlik bürosunda düzenlenen törenle resmen ABD vatandaşı oldu.

11 Nuh Mehmet Deniz Sofyada 10. Türk liderler toplantısında

İletişim Çağı Sayın milletvekilleri, değerli basın mensupları ve kıymetli katılımcılar. Her şeyden önce sizin gibi değerli bir topluluğa Türkçe olarak hitap edebildiğim için mutlulukların en büyüğünü yaşamaktayım. Evet, Türkçe konuşmak, birbirimizi rüyalarımızın dili ile anlamak. Ne mutlu ki bizlere Çin den Adriyatik kıyılarına kadar Türkçe iletişim kurma özgürlüğüne sahip bir milletin fertleriyiz. Yaşadığımız yüzyılın adı kesinlikle iletişim çağı olmalı. Bu çağ o kadar ilginç bir çağ ki temelleri milletlerin oluşumuna kadar gitmekte ve olgunlaşması ise bu döneme rastlamaktadır. Türk tarihinin önemli gerçeklerinden birisi Akı sistemidir. Tabi bu Akı sistemi nedir diyenleriniz olacaktır. Akı sistemi Ahiliğin temelini oluşturan Kardeşlik sistemidir. Bu günkü Doğu Türkistan bölgesinde ticaret yapan Türkler binlerce yıl önce Türkçe konuşanları kardeş olarak kabul etmişler ve ticaretlerine yön vermişlerdir. Bu sistemi daha sonra bir dünya nizamı haline getirmek ise Hoca Ahmet Yesevi ve erenlerine nasip olmuştur. Anadolu coğrafyasında ise Ahi Evren bu sistemin kemikleşmesini ve Türk milleti arasındaki iletişim sistemi haline gelmesini sağlamıştır. Dilde, fikirde ve işte birlik diyen Yusuf Akcura iletişim ile ilgili en önemli şeyi ortaya koymuştu aslında. Konuşmak, anlamak ve anlatmak. Aynı dilde artık sadece yüz yüze değil binlerce kilometre ötedeki kardeşlerimize de hitap edebiliyoruz. Rüyalarımızı hayallerimizi aktarabiliyoruz. Acılarımızı, hüzünlerimizi paylaşabiliyoruz. Kısaca tek yürek olabiliyoruz. Bu gün iletişimin çağının en önemli gereçlerinin başında radyo, televizyon ve sinema gelmektedir. Toplum mühendislerinin en önemli uygulama araçları da bunlardır. Topluma yön vermek, topluma istediğini tükettirmek ya da istediğin gibi düşünmesini sağlamak tamamen bu araçların doğru şekilde kullanılmasından geçmektedir. Bu gün hepimiz büyük devletlerin tv kanallarını takip etmekte, büyük sinema yapıtlarını izlemekte ve müzik yapımlarını radyolarımızda dinlemekteyiz. Globalleşen dünya adlı köyün içinde bir taraftan kendimize yabancılaşırken bir taraftan da global dünya köyünün muhtarı olduğunu iddia eden güç odaklarının hem müşterisi hem tebaası haline gelmekteyiz. Global dünya köyünde kendimize bir yer açmak mı yoksa bu köyde silik bir şahsiyet olmak mı? Tabi ki bu dünya köyünde kendi kimliğimizle ve kendi ruhumuzla var olmak. Bu küçük köyde mutlu olmanın yegâne yolu da kendi milli değerlerimizi korumak başka milli değerlere saygılı olmak kaydıyla kendi coğrafyamızda bizim gibi yaşayabilme Özgürlüğüne sahip olabilmektir. Bunun içinde tek yol iletişim unsurlarını kendi dilimizde ve kendi milli değerlerimiz içinde doğru olarak kullanabilmektir. Bu gün dünyamızda beş yüz milyona yakın Türkçe konuşan, Türkçe rüya gören büyük bir Türk Milleti var. Bu milletin rüyalarını süsleyen unsurları yaratmakta bu milletin entelektüellerine düşmektedir. Bu minvalde Türk sinemasını ve Türk sanatını hak ettiği yere çıkarmak bu milletin entelektüellerinin birinci görevidir. Evet entelektüellerimiz Dedem Korkut’u çekmeleri gerekiyorsa defalarca beyaz perdeye aktarmalılar, yada Zaloğlu Rüstem’i veya bozkurtların destanını ve ya ılgamış destanını defalarca sihirli cama aktarmaları gerekmekte radyolarda bunların müzikleri hit parçalar olmalıdır. Biz bu yüzyılda 6 milyarlık dünya çapında dünya köyünün 500 milyonluk Türk milletinin fertleri olarak tarihe; her şeyden önce insanlığa bu değerleri aktarmakla görevliyiz. İletişim çağının belkide insanlığa bahşettiği en önemli görev bu olsa gerek. Aksi takdirde yaşamanın beklide bir millet olmanın bir anlamı kalmayacaktır.


12

BULTÜRK

Bulgaristan Türklerinin Sesi

‹stanbul’da Bulgar Cemaati-2 Demir Kilise "Sveti Stefan" “Sveti Stefan” Demir kilise bahsi geçtiğinde heyecan duymayan Bulgar kalbi yok denecek kadar azdır. Şanlı bir geçmişe sahip olan bu anıt kilise Bulgaristan veya her nerede yaşarsa yaşasın kendini Bulgar hisseden herkesin gurur ve güven vesilesidir. ”Altın Boynuz” Haliç kıyısında, Fener semtinde yükselen bu kilise, eski ve ebedi şehrin tacındaki bir inci tanesi gibi dikkatleri üzerine çeker. Prens Stefan Bogoridi’nin bağışladığı arazi ve üzerindeki ahşap hane, Istanbul’daki Bulgarların gönüllü yardımlarıyla kiliseye dönüştürülür. 9 Ekim 1849 yılında Slavca dilinde bir ayinle takdis edilen kilise ve iki sene sonra karşısına inşa edilen metoh binası Bulgarların kültürel ve dini bilincinin uyanışının beşiği olurlar. Bulgarların, Osmanlı İmparatorluğu sınırları dâhilinde ilk defa Osmanlı Padişahın fermanı ile ayrı bir dini cemaat olarak tanındığı 28 Şubat

1870 tarihli ferman ilk olarak burada okunur, kısa bir süre sonra ise başka bir fermanla Bulgar eksarhiyası kurulur. 1898 yılında yanmış olan ahşap kilisenin yerine, bugün hala ayakta olan Demir kilise inşa edilir. Projenin mimarı Hovsep Aznavour’dur. İmalatçı ve inşaatçı firma ise Avusturya’da Viyana şehrinde faaliyet gösteren Rudolf von Wagner’dir. Toplam 500 ton ağırlığında demir dökülmüş ve sonradan parçalar burada birleştirilmiştir. Bina zamanının 4.000.000 gümüş levasına mal olmuştur. Dökülmüş olan parçalar, Viyana’dan Tuna ve Boğazlar yoluyla gemilerle getirilmiştir. Kilise 08.Eylül.1898 günü Ekzarh Yosif tarafından kutsanarak ibadete açılmıştır. Zamanında, tüm dünyada sadece 2 adet olan demir kiliselerden diğeri zamanla yok olunca Sveti Stefan dünyadaki tek demir kilise olarak varlığını sürdürmektedir. 3 kubbeli ve haç şeklinde olan kilise, diş süslemelerinin zenginliği ile de dikkatleri üzerine çeker. Mihrabı Haliç’e dönüktür. Çan kulesi giriş kapısının üzerinde ve 40 metre yüksekliktedir. Çan kulesindeki altı adet çanın hepsi Rusya’nın Yaroslavl şeh-

rinde dökülmüş olup, günümüzde iki tanesi mükemmel bir şekilde kullanılabilmektedir. Modern rönesans stilindeyapılmış olan ahşap ikonostas bir mükemmellik ve zerafet örneğidir. Hayırseverler tarafından bağışlanmış olan kilise eşyaları ve ikonaların tarihsel önemi büyüktür. Günümüzde Demir Kilise Sveti Stefan Bulgar dini inanışının en büyük sembollerinden biri olmaya devam etmektedir. Bulgar Eksarhane Binası-Bulgar Eksarhane binası, Şişli semtinde, yeşil, bakımlı ve geniş bir bahçenin içinde, günlük gürültüden ve meraklı gözlerden uzak, güzel ahşap bir bina olarak yükselir.1907 yılında, varlıklı Bulgarların yardımıyla Eksarhlık konutu olarak alınmış ve Bulgar Eksarhanesinin ihtiyaçları için kullanılmıştır. Giriş katındaki odalardan biri Eksarh Yosif.1’in çalışma odasıdır. Otantik görünümü korunmuş olup ziyarete açıktır. Bu odada, Sultan Abdülaziz’in 1870 yılında Bulgarları, İmparatorluğunun içinde ayrı bir millet olarak tanıdığı ferman da bulunmaktadır. Hemen yanında, kilise yönetim kurulunun mutad toplantılarını yaptığı toplantı odası bulunur. Orta katta, oldukça harap bir vaziyette, kabul salonu bulunur.

Erkek K›tl›¤›n›n Yafland›¤› Ülke Sosyolog Baiba Bela Letonya’da kadınların erkek bulmasının zorlaştığını belirtiyor. Kadın ve erkek ölüm oranındaki dengesizlik yüzünden Letonya'da erkek nüfus oranı bir hayli düşük. Letonya'da Sovyetler döneminden sonra kapitalizme erkeklere kıyasla daha iyi uyum sağlayan kadınlar daha iyi eğitimli ve ortalama ömürleri daha uzun. Ancak bu durum aynı zamanda Leton kadınların eş bulmasının çok zor olması anlamına geliyor. Erkekler erken yaşta ölüyorlar. Letonya'da erkeklerin doğum oranı kadınlardan daha yüksek. Ancak erkeklerin ortalama ömrünün kadınlara kıyasla daha kısa olması, yetişkin kadın oranının erkeklerden yüzde 8 daha fazla olmasına yol açıyor. Cinsiyet dengesizliği 30-40 yaşlarında ortaya çıkıyor.

Başkent Riga'daki Letonya Üniversitesi'nde cinsiyetler arasındaki dengesizlik açıkça görülüyor. Sosyolog Baiba Bela, kız öğrenci sayısının erkeklerden yüzde 50 fazla olduğunu söylüyor. Bu nedenle de, kadınların kendi eğitim seviyelerinde erkekler bulmasının zorlaştığını belirtiyor. Kadınlar evlenme çağına geldiklerinde de, bu yaşlardaki erkeklerin daha erken ölmesi ve intihar etme ihtimallerinin dört kat daha fazla olduğunu vurguluyor. Bela, 'Cinsiyet dengesizliği ilk olarak 30 ila 40 yaş arasında ortaya çıkıyor. Çünkü bu yaş grubundaki erkeklerin ölüm ihtimali kadınlara göre üç kat fazla. Kadınlar 11 yıl daha fazla yaşıyor. 30 yaşın altındakiler arasında kadınlardan 9 bin daha fazla erkek var. Ancak 30 ila 39 yaşları arasında

kadın sayısı erkeklerden 3 bin daha fazla. Kadınların ortalama yaşam süresi ise erkeklerden 11 yıl daha fazla. Nihat KAHRAMAN

Rodoplar’da Haf›zl›k Gelene¤i Sürdürülüyor Bulgaristan Hükümet Güvenoyu Ald› Bulgaristan'da tek hafız yetiştirme merkezi, Ro- ristan'dan öğrenciler geliyor. Baş Müftülüğe bağlı dop dağlarında 6 bin nüfuslu Maden şehrinde bulunuyor. Çoğunluğunu Bulgarca konuşan Pomakların oluşturduğu belediyede 25 hafız adayı öğrenim görüyor. Ramazan ayı boyunca Merkez Camii'de öğlen namazı öncesi mukabele okunuyor. Bu mukabelenin özelliği hafız ve hafız adayları tarafından ezbere okunması. Her gün bir cüz okunan cami içindeki ilk sırayı kurs kurucularından olan emekli Hafız Murat alıyor. Ardından oğlu ve kurs müdürü Hafız Şevket Hacı takip ediyor sırayı. Yetişkinlerin ardından mukabeleye küçükler devam ederken, onları mushaftan cami imamı takip ediyor. Madan'da hiç bir zaman hafız yetiştirme olayının kesilmediğini aktaran Şevket Hacı, kendisinin komünizmin en zor dönemlerinde hafızlığını tamamladığını ve o zamanda dahi Kur'an'ın unutulmadığını söylüyor. KURS 11 YILDAN BERİ FAALİYETTE-Eyyüb El Ensari'nin (r.a) adını taşıyan kursa tüm Bulga-

kurs, 1999 yılından beri faaliyette. Yatılı olarak kalan öğrenciler okul vaktinde normal derslerine gidip, öğleden sonra Kur'an'ı Kerim ezberliyor. Normal olarak 3 yıl içinde bir hafız olunabileceğine değinen Hacı, 18 ayda hafız olan bir öğrencilerinin de olduğunu belirtiyor. Şevket Hacı, "Bir zamanlar Madan hafızlarıyla ünlü bir yerleşim yeri imiş. Bu bu geleneği devam ettirmek için bundan 11 yıl önce bu kursu kurduk. Ülke çapında eskiden Kur'an'ı Kerim ezberlenen yerler olmasına rağmen bugün sadece burada hafız yetiştiriliyor. Kurulduğundan bu yana merkez camide her yıl hafızlar tarafından okunan mukabele yapılması gelenek haline geldi." diyor. Şevket Hacı, 5 yıldan beri yılda bir defa hafızlık yarışması yapıldığını ve burada herkesin seviyesi ölçüldüğünü kaydediyor. Babası hafız olan Hacı'nın kızı da atalarının izini takip etmiş; şimdi ülkede hafızlık eğitimi gören beş kızdan biri onun talebesi.

BULTÜRK ÜYELER‹ Naz›m ile Renginar ÇAUfi ve Hasan ile Mehtap GÜLER Hayatlar›n› birlefltirdiler Genç çiftlerimizin hayatının en mutlu gününü kutluyor ve Bultürk Yönetimi olarak ömür boyu mutluluklar diliyoruz.

Hükümet ilk güven oylamasını 8 Ekim Cuma günü yaptı ve başarıyla çıktı. Önergeyi, hükümetin sağlık sektöründe reform yapamadığını ileri süren muhalefetteki Bulgaristan Sosyalist Partisi ve Hak ve Özgürlükler Hareketi sunmuştu. Oylama bir çekimserle 144'e karşı 70 oyla gerçekleşti. Millet Meclisi’nde Boyko Borisov hükümetine yapılan güvensizlik oylamasının reddedilmesi dolayısıyla başbakan Ataka Partisi lideri Volen Siderov, Mavi Koalsiyon lideri Martin Dimitrov ve İvan Kostov’la parlamento gruplarına hükümete gösterdikleri yapıcı destek için teşekkür etti. Başbakan şöyle dedi: ‘Hükümet, Bulgaristan yurttaşlarına yönelik şeffaf ve açık politikasını sürdürecek. Ülkemiz zorluklarla dolu birkaç ay yaşayacak, ancak ben krizden çıkabileceğimize inanıyorum ve çabalarımız da buna yöneliktir.

SALUT 2009 KIRCAALI - MUHASEBE İŞLEMLERİ - EMEKLILIK İŞLEMLERİ/kuruma teslim/ - VATANDASLIK ve D VIZA İŞLEMLERİ EKSPRES TERCUME ve LEGALIZE Tel: +359361 / 5 45 97 GSM: +359 878 81 61 73 / 878 18 61 73 e-mail: salut2009@abv.bg, Skype: salut 2009 adres:Kircaali „Orfey” sinema, kat.1 ofis No 15

Eylül-Ekim 2010

Nafiye YILMAZ

Ayrımcılık ve Trajedi Soykırımdan kötü trajedi sizce nedir? Sizce nedir? 8.300 sivilin soykırıma tabi tutulması mıdır? “Uluslararası koruma gücünün himayesinde oldukları” halde katledilmesi midir? Cesetlerinin parçalanması mıdır? Buna göz yuman barış gücü birliğine madalya verilmesi midir? Yoksa dava açıldığında Adalet Divanı’nın “soykırım olmuş, ama kimin yaptığı belli değil” diye karar alması mıdır? Bunlardan hangisi daha trajiktir? Sizi hangisi daha çok utandırır? Bu soykırımın üzerinden 14 yıl geçti. Soykırımın 14. yıldönümünde on binlerce Boşnak Potocari Mezarlığı'na gitti. Sessizce kayıpları için ağladı. O zaman öldürülen 8.300 kişiden sadece 534 kişinin kimliği tespit edilebildi. Kimliği tespit edilemeyen kurbanların cenazelerinin halini düşünmek bile korkunç. Bugüne kadar Srebrenitsa'da öldürülenlerden şimdiye kadar 3.200'ü -bulunabildiği kadarıylaPotocari'deki mezarlığa defnedildi. Srebrenitsa’da Ne Oldu? Yıllardan 1995, aylardan temmuzdu. Bosna’da katliam “savaş adı altında” sürüyordu. Sivil Boşnaklar “etnik arındırma” politikasından kurtulmak için BM'nin korumasındaki Srebrenitsa’ya sığındılar. Sırp milisler Srebrenitsa’yı kuşattı. Sonra Srebrenitsa’ya girdi. Milisler mavi bereli Hollandalı askerlerle pazarlık etti. BM adına orada olan ve orada uluslararası toplumun vicdanına sığınan Boşnakları korumakla görevli mavi bereliler önce Boşnaklardan silahlarını aldı, sonra kadınları ve erkekleri ayırdı. En sonunda da silahsızlandırdığı ve gruplara böldüğü Boşnakları kasaplara teslim etti. Sorumlular belliydi; Bosnalı Sırpların lideri Radovan Karadziç ile komutanı Ratko Mladiç. “Bosna Kasabı” Karadziç ancak 21 Temmuz 2008’de yakalanarak “Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne” teslim edilebildi. Mladiç ise hala “bulunamadı”. Mladiç denilince, soykırım öncesindeki sözünü unutmamak lazım: “Bugün 11 Temmuz 1995 günü Sırp şehri Srebrenica'dayız. Büyük bir Sırp kutsal gününün öncesindeyiz. Bu şehri Sırp milletine armağan ediyoruz. Türklere karşı ayaklanmamızı hatırlayarak... Müslümanlardan rövanşı almanın zamanı geldi”. Karadziç şimdi içeride. Daha önce Slobodan Miloseviç de “büyük patron” olarak aynı mahkemeye teslim edilmişti. Ağır savaş suçları hakkında 66 ayrı davası bulunan Miloşeviç, dört yıl Hollanda'nın Lahey kentinde aynı mahkemede yargılandı. Miloşeviç, 11 Mart 2006'da savaş suçlarından yargılandığı sırada Lahey'de öldü. Hüküm giymeden gitti. Bu sene Srebrenitsa’daki vahşiliğin yıldönümünde sadece -kimin katlettiği belli olmayan- soykırım kurbanları anılmadı. Bir şey daha oldu. Bu sene Srebrenitsa’nın yıldönümünde, AB Sırbistan’a vizeyi kaldırma kararı aldı! AB yıl sonunda Sırbistan, Karadağ ve Makedonya'ya vize muafiyeti getirecek. Bosna-Hersek ise AB’ye göre muafiyet için “kriterleri yerine getiremedi”. Ama siz bunun kötü bir şey olduğunu düşünmeyin. Bakın Solana ne diyor; “böyle olumlu bir adımdan kötü sonuçlar çıkartmaya çalışmak bana saçma geliyor”. Solana daha önce Karadzic ile Mladiç mahkemeye teslim edilmeden Sırbistan’a AB kapılarının açılmayacağını da söylemişti. Soykırımcılara daha güzel bir hediye olamazdı. AB “yıldönümü partisi” düzenlese daha fazla sevindiremezdi. AB, Batı Balkanlarda çoğunluğu Hristiyan ülkelere vize muafiyeti tanıdı. Bosna-Hersek, Kosova ve Arnavutluk'u dışarıda bırakması mutlaka “Müslümanlara ayrımcılık yapıldığı” anlamına gelmez. Solana’nın dediği gibi “böyle olumlu bir adımdan kötü sonuçlar çıkartmaya çalışmak bana saçma geliyor”. Trajedi nerede başladı? Nerede bitti? “En trajik” olan nedir? Hangisi daha fazla utandırır? Hangisi daha saçma?


Eylül-Ekim 2010

Bulgaristan Türklerinin Sesi

BULTÜRK

Beyaz Irk›n Devam› ‹çin

‹talya’da Bir Türk Köyü

Avustralya Başbakanı Kevin Rudd, İngiltere’nin sömürge tarihindeki utanç verici bu bölümünde ülkesinin oynadığı rol nedeniyle af diledi. “Beyaz ırkın devamı için sizlere ihtiyacımız var”... Bu sözler 19301967 yıllarında “Göçmen Çocuk Programı” kapsamında fakir ailelerden koparılarak İngiltere’den Avustralya’ya tek başlarına getirilen, yaşları 3-14 arasında değişen 7 bin çocuğa söylendi. Şimdi ise Avustralya hükümeti hala hayatta olup bugünün yaşlıları olan bu insanlardan ve devlet gözetimindeki yetimhanelerde ve bakımevlerinde kötü muamele görenlerden özür diledi. İngiliz hükümeti tarafından yapılan açıklamada da, Başbakan Gordon Brown’un “Çocuk Göçmen Programı” için özür dileyeceği bildirildi. “Unutulmuş Avustralyalılar” olarak adlandırılan ve bugün halen hayatta olanların hikayeleri birbirinden çok farklı değil. Fakir ailelerden gelen bu çocuklara öksüz oldukları söylendi ve akıbetleri ailelerinden gizlendi. Kardeşler birbirinden ayrı kurumlara yerleştirildi. Göç programı sayesinde bu çocukların İngiltere’ye sosyal anlamda yük olmaması ve göç alan ülke için işçi sağlanması hedeflendi. “Unutulmuş Avustralyalılar'dan" olan John Hennessey, henüz 10 yaşındayken II.Dünya Savaşı’ndan yeni çıkan İngiltere’den Avustralya’daki bir Hristiyan yetimhaneye bol miktarda yiyecek bulunduğu ve çocukların okullara kangurularla gittiği söylenerek gönderildi. Vaat edilenlerin aksine Hennessey şiddete ve cinsel tacize maruz kaldı, gün doğumundan gün batımına kadar çalıştırıldı. Bugün 72 yaşındaki Hennessey, “Başka hiçbir ülke çocuklarını dünyanın öbür tarafına gönderip terk etmemiştir” dedi. Rod Breydon’a ise, henüz 6 yaşındayken Melborn kentindeki erkekler yurdunda geçirdiği ilk gece Kurtuluş Ordusu’nda görevli bir subay tecavüz etti. Bu olayı yöneticilere rapor ettiğinde dayak yedi ve zindana kapatıldı. Altını ıslatan çocuklar ceza olarak derileri kanayana kadar temizleniyordu, ayakları kaynamış su içine konuluyordu.

Türkçe bilmemeleri ve Türkiye’ye hiç gelmemelerine rağmen 1950’lerden beri gelenek haline getirdikleri Türk festivali Moenalılar tarafından her yaz kutlanıyor. 323 yılldır süren bir efsaneyi Türk gelenek ve göreneklerine göre yaşatmaları efsaneyi başlatan yeniçeri askerine olan saygılarını gösteriyor. “İl Turco” Efsanesi… Efsaneye göre bundan tam 323 yıl önce 2.Viyana Kuşatması sonrası yaralı bir yeniçeri askerini ölmek üzereyken bulan Ausburg düklüğünden (Moena’nın bağlı olduğu düklük) biri onu tedavi ettirir. Bir süre sonra burada yaşayan bir İtalyan kızla evlenen yeniçeri, “Osmanlı Erkeği” görünümüyle ev yerine eşiyle bir çadırda yaşamayı tercih eder. Zamanla kasabanın ağası haline gelir ve o sıralar Ausburg Dükalığı askerlerinin topladığı haksız vergilere karşı halkı ayaklandırır ve bölgede kahraman ilan edilir. Kıl çadırda yaşayan, başındaki sarığı ve belindeki kılıcıyla gezen yeniçeri Avrupalı’ya ayak uyduramaz. Ancak ismi meçhul Türk, Türk gelenek ve adetlerini yörenin insanlarına öylesine sevdirir ki 323 yıldır bu “Türk Köyü”, gelenekleriyle varlığını sürdürmeye devam eder. Moenalıların, “İl Turco” dedikleri yeniçeri askerinin çocuğu yok ve mezar yeri de belli değil. İl Turco’nun ölümünden sonra bile bu efsaneye olan derin saygılarını koruyarak geleneklerini sürdürmeleri ve bunu 323 yıldır yaşatmaları Moenalıların ne kadar vefalı olduğunu gösteriyor. Manzori Dağları’nın eteklerindeki Karadeniz yaylasını andıran bir dağ köyü olan Moena’da her yaz “Moena Türk Festivali” düzenleniyor. Festival yeniçeri büstünün bulunduğu meydanda yapılıyor ve 2 gün sürüyor. Festivalde belediye başkanı dahil herkes Türk gibi giyiniyor. Moenalılar, kitaplardan ve televizyondan öğrendikleriyle kendi festival kostümlerini yapıyor. Festivalde yeniçeri askeri gibi giyinen insanlar sokaklarda dolaşıyor. Moena köyünün en yaşlısı sultan olarak giyiniyor ve “İl Turco”yu temsil ediyor. Türk örf ve adetlerini benimseyen Moenalılarda başlık parası da isteniyor. Köyden dışarıya gelin giderken “Albastia” töreni düzenleniyor. Köyün büyüklerinin sultan ve geri kalanın Türk olarak giyindiği törende gelinin dışarıya çıkması için sultanlarının izin vermesi gerekiyor. İzin toplantısı gelin köyden çıkarken yapılıyor. Bunu Moenalılar töre olarak kabul ediyor. Moenalılar “İl Turco” efsanesini hayatlarının her kısmına dahil ediyor. Evlerinde bile Türk geleneklerini yaşatan Moenanlılar babalarından ve dedelerinden gelen bu geleneği gelecek nesilere inançla aktarmaya devam ediyor

ABD ‹nternette Kontrolü Artt›rmak ‹stiyor Sivil toplum kuruluşları tepkili -Ancak sivil toplum örgütü Electronic Frontier Foundation’den Kevin Bankston bu planların dehşet verici olduğunu, böyle bir uygulamanın araştırma-geliştirmeyi frenleyeceğini belirtiyor ve Facebook örneğini veriyor.Bankston, “Mark Zuckerberg, bu gözetleme mekanizmalarını kurmak ya da aksi takdirde para cezası ödemek zorunda kalacağını biliyor olsaydı, okul yurdundaki odasında Facebook'u geliştirebilir miydi? Hükümetin dinleme imkanı o dönemde olsaydı Skype bu kadar başarı kaydedebilir miydi?“ değerlendirmesinde bulunuyor. Uzmanlar dinlemelerin sadece hakim kararıyla yapılabileceğine dikkat çekiyor. Hükümetin planını eleştirenler ise programlara yerleştirilecek bu tür arka kapıların sadece devlet değil, bilgisayar korsanları, suçlular ya da ajanlarca da kullanılabileceği uyarısında bulunuyor.

Haliç’e Mega Kanal, ‹stanbul’a Dev Ada İstanbul için hazırlanan 20 milyar dolarlık müthiş projeyle Haliç Boğaz'a kanalla bağlanacak, yeni bir boğaz oluşacak ve Manhattan'a benzer bir ada ortaya çıkacak. İstanbul ikinci bir boğaz ve devasa boyutta yeni bir ada kazanacak. Haliç'ten kanallar açılarak Kağıthane ve Alibeyköy dereleri üzerinden Boğaz'ın kuzeyindeki Büyükdere'ye ulaşılacak. İstanbulda proje ola-

rak Başbakan Erdoğan'a sunulan plana göre, çalışmalarda başta Kağıthane ve Alibeyköy dereleri olmak üzere su yolları kullanılacak. Haliç'ten kanal açılmaya başlanarak Kağıthane ve Alibeyköy dereleri takip edilecek. Kağıthane İlçesi ve Ayazağa ve Kemerburgaz'ın hemen üzerinden yine su yolları takip edilerek Büyükdere'ye yani İstanbul Boğazı'nın kuzeyine ulaşılacak. Kanal ortalama 100 meter genişliğinde planlanıyor. Haliç'in Boğaz'ın kuzeyinde kalan Büyükdere ile uzunluğu 20 kilometreyi bulan bir kanalla birleştirilmesiyle İstanbul yeni bir doğal adaya daha kavuşmuş olacak.Yeni İstanbul adasında Beyoğlu, Beşiktaş, Şişli, Kağıthane, ve Sarıyer'in bir kısmı yer ala-

‹zmir-‹stanbul 3.5 Saat Olacak Türkiye'nin en büyük otoyol projesi için imzalar atıldı. İstanbul-İzmir arası artık çok ama çok yakın. Türkiye ulaşımda dev hamlelere imza atıyor. 'Süper Proje' için imzalar atıldı. İstanbul-İzmir 3.5 saate inececek. Türkiye’nin en büyük otoyolu projesi olan ve İzmit Körfez geçişiyle bağlantı yolları dahil olmak üzere yap-işlet-devret modeliyle ihale edilen Gebze-Orhangazi-İzmir otoyoluna ilişkin sözleşme imzalandı. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, proje için "Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Yap-İşlet-Devret modeliyle bir seferde yapılan en büyük projedir'' ifadelerini kullandı. Dolaylı istihdam 50 bin kişi-Törene, sözleşmeye imza atan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Nurol, Özaltın, Makyol, Astaldı, Yüksel ve Gökçay firmalarının temsilcileri katıldı. Proje için gelecek 20 ayda 7 ayrı şantiye kurulacak ve 10 bin kişi doğrudan istihdam edilecek. Dolaylı istihdam sayısı ise 50 bini bulacak. En büyük proje-Projenin bir diğer özelliği ise Yap-İşlet-Devret modeliyle bir seferde

13

gerçekleştirilen en büyük proje olması. Projenin yaklaşık maliyeti ise kamulaştırmalarla birlikte 11 milyar TL. Proje kapsamında inşa edilecek olan İzmit Körfez Geçiş Köprüsü ise toplam açıklığı nedeniyle dünyanın en büyük ikinci köprüsü olacak. Tüm hukuki engellerin aşıldığı projede ilk temelin 2 ay içinde atılması bekleniyor. Yolun tamamının ise 7 yıl içinde bitirilmesi hedefleniyor. 22 Yıl 4 ay işletme hakkı-Projenin yüklenicileri de otoyolu yapım dahil 22 yıl 4 ay işletme hakkına sahip olacaklar. Projedeki köprünün toplam uzunuluğu ise 3 bin metre olacak. Ayaklar arasındaki uzunluk ise bin 700 metre olarak öngörülüyor. Bugün yaklaşık 1 saat süren İzmit körfez geçişinin de köprünün yapımının ardından 6 dakikaya inmesi öngörülüyor. Bursa bir saat - Proje tamamlandıktan sonra azami hız kurallarına uyulduğunda Bursa'ya 1 saatte, İzmir'e 3-3.5, Eskişehir'e 2.5 saatte ulaşılabilecek.

cak. Böylelikle tarihi yarımada olarak bilinen Eminönü-Fatih bölgesinin yanı başında yeni bir de ada yer alacak. Yeni kanal İstanbul'a çok önemli başka katkılar da sağlayacak. Bölgedeki araziler değerlenirken, özellikle Alibeyköy ve Kağıthane'de yıllardır kaldırılmyan, çevreye zararlı fabrikalar da ortadan kalkmış olacak. Su kanalının Boğaz'dan sağlayacağı akış ile sirkülasyon artacağı için Haliç temizlenmiş olacak, derelerin kirliliği de ortadan kalkacak. Ön proje ünlü mimar Sinan Genim tarafından hazırlandı. İki yıl içinde bitirilmesi planlanan projenin kamulaştırma bedelleriyle birlikte 20 milyar dolarlık bir maliyete ulaşması bekleniyor.

Bulgaristan Mart 2011'e kadar Schengen kriterlerini karşılayacak İçişleri Bakanı Tsvetan Tsvetanov 3 Ekim Pazar günü yaptığı açıklamada, Bulgaristan'ın 31 Mart 2011'e kadar Schengen bölgesine katılım kriterlerini karşılayacağını söyledi. Tsvetanov'un sözleri, Açık Toplum adlı STK'nın hazırladığı bir raporun eline geçmesi sonrasında geldi. Belgede, Bulgaristan'ın AB'nin vizesiz bölgesine katılması için gereken tedbirlerin uygulanmasının gidişatına övgüde bulunuluyor. Bakan, Bulgaristan ve Romanya'nın 2011 yılında Schengen'e birlikte katılmaları gerektiğini öne sürdü.

Bulgarlar zorunlu din eğitimi için yürüdüler Okullara zorunlu din eğitimi getirilmesi talebiyle 24 Eylül Cuma günü Sofya'da düzenlenen bir mitinge binlerce kişi katıldı. Din adamları ve vatandaşların katılımıyla gerçekleşen olaysız gösteride, kalabalık Ortodoks Hıristiyanlığı, Roma Katolikliği veya İslam'ın zorunlu olarak öğretilmesini talep etti. Hükümet konuyu kamuoyunda tartışmaya sunacağını açıkladı. Din dersleri şu anda Bulgar okullarında seçmeli olarak veriliyor.

İSMAİL ERDEM İBNİ SİNA İbn-i Sina (Ebu Ali el-Hüseyin ibn Abdullah ibn Hasan ibn Ali İbn Sina) (Batı dillerinde Avicenna) (d. Ağustos 980, Horasan - ö. 21 Haziran 1037, Hemedan), felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik alanlarında çalışmalar yapan bilgin. Ailesi Belh’ten gelerek Buhara’ya yerleşmişti. İbni Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan’dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘anı Kerim’i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan’da öldüğü zaman 150?den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler. İbni Sinâ, daha çocukluğunda, çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve hafıza örneği göstermiştir. Küçük yaşta çağının bütün, ilimlerini öğrenmişti. Gündüz ve gece okumakla vakit geçirir, mum ışığında saatlerce, çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. Pek az uyurdu. Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu yüzden de Samanoğulları sarayının kütüphanesinde çalışma iznini aldı. Bu sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve yazmakla geçirdi. Hükümdar öldüğü zaman o, henüz yirmi yaşındaydı ve Buhârâ’dan ayrılarak Harzem’e gitti: EI-Bîrûni gibi büyük bir şöhret ve değerin, onun çalışkanlığına, bilgisine değer vermesi, kendisini yanına kabul etmesi, beraber çalışması, hakkında kıskançlığa yol açtı. Bu yüzden takibata bile uğradı. Harzem’de barınamayarak yeniden yollara düştü. Şehirden şehre dolaşarak nihayet Hemedan’a kadar geldi ve orada kalmaya karar verdi. İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapça’dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapça’ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir. Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete ulaşan İbni Sinâ, yanlış olarak bir süre Avrupa’da İranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi, eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır… Bununla beraber, batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb, yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbni Sinâ, resmî saray doktorluğu da yapmıştır. Matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. İbni Sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir. Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fi’t-Tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları ve Aristo’nun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbü’l-İnsâf’ı başta gelen eserlerindendir.İbni Sina kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet, kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde İbni Sina’nın büyük yardımı olduğunu söyler.Bu çalışmaları ve etkileriyle İbni Sina Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbni Sina çok güzel şiirler yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır. İbni Sina, 1037 tarihinde Hemedan’da mide hastalığından öldü. İbn-i Sina’nın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. Şifâ adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi, ismine rağmen tıptan çok matematik, fizik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını içine alır. Onun tıp şaheseri, kısaca Kanûn diye bilinen el-Kanûn Fi’t-Tıb adlı büyük kitabıdır. Eser, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır. Konular dikkatle incelendiğinde İbn-i Sina’nın bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu; mesela mikroskop olmadığı halde, hastalıkların ‘mikrop’ mefhumuna benzer yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz. İbn-i Sina’nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latince’ye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Roma’nın Galen’i de, Er Razi’de ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın Fransa’sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina, 700 yıl Avrupa’nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn-i Sina’nın Kanûn’u yer almıştır. Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki kişinin duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbn-i Sina ve er-Razi’ye aittir. Devamı gelecek sayıda...


14

BULTÜRK

Dünyan›n En ‹yi Saklanan 3 S›rr› 1-) COCA COLANIN FORMÜLÜ!- Dünyanın en çok kâr eden şirketlerinden Coca Colanın formülünü ölesiye saklamasından daha doğal birşey yoktur. Birçok kola markasına rağmen hala dünyanın lideri konumundadır. İçindekileri herkes merak ediyor ama sadece bilinenlerden kabarcıklı su, yüksek oranda fruktoz mısır şurubu, kafein ve kahverengi boya maddesinin olabileceği. KİM BİLİYOR? Sadece dünyada 2 kişi... Söylentilere göre 2 kişide formülün yarısını biliyor ve ancak birlikteyken gerçek formül ortaya çıkıyor. NASIL SIR OLARAK SAKLANABİLİYOR? Formülün orjinali ve kopyaları Atlantadaki SunTrust Bankasında tutuluyor. Bu sırrın iyi saklanması için şirket SunTrust Bankasına 48.3 milyon dolar bir pay ayırmış. Coca Cola şirketinin politikaları

arasında sırrı bilen 2 kişinin aynı uçaklarda seyahat etmesi yasak. Bütün bu sırra rağmen kolanın içinde coca bitkisinden bir katkı olduğu biliniyor. 2-) KFCNİN 11 ŞİFALI OTU VE SOSU -KFC firmasının menü sırları 1930lu yıllarında benzin istasyonu işleten Harland Sandersın müşterilerine sattığı tavuklardan geliyor. Kentucky Corbinden çıkan bir başarı hikâyesi. 1936da savaş sırasında askere katılmamasına rağmen başarılarından dolayı eyaletinden madalya bile almış. Bu alandaki başarılarını devam ettiren Sanders bir restoran zinciri kurmaya başlar ama asıl şirketin en büyük kozlarından biri 11 şifalı ot ve özel sosları olur. Kim biliyor? Coca Cola firmasında olduğu gibi sadece 2 yönetici bu sırrı biliyor. Nasıl sır olarak saklanabiliyor? KFCnin ana şirket binasında sır saklanıyor. Görevimiz Tehlikeden Tom

Cruise gelse bu formülü alamayabilir çünkü çok iyi bir şekilde korunuyor. Ana üssteki güvenlik şefinin açıklamarına göre, sırrın korunduğu yerin tanımı şöyle: 2 metre kalınlığında duvarları olan bir oda, heryeri kameralarla dolu, 7/24 silahlı görevliler hazırda tutuluyor, 2 farklı anahtarı, 2 farklı PİN şifresi Evet bunlar bir tavuk için yapılıyor ama dünyanın en çok tavuk satan firması olduğu düşünülünce garip kaçmıyor.

Günde 14 Defa Deri De¤ifltiriyor Henüz 5 yaşında olan bir kız çocuğu 3 milyonda bir görülen bir hastalığın pençesine düştü. Küçük kız genetik bozukluk nedeniyle günde tam 14 defa deri değiştiriyor. İngiltere'nin West Midlands bölgesinde ailesiyle birlikte yaşayan 5 yaşındaki Annabelle Whitehouse genetik bozukluk sonucu oluşan ıchthyosis hastalığına yakalandı. Minik kızın derisi günde tam 14 defa önce kırmızıya dönüşüyor sonra da pul pul dökülmeye başlıyor. Hastalık karşısında çaresiz kalan aile, Annabelle'nın vücudunda derin yaralar oluşma-

ması için onu neredeyse saat başı kremliyor ve hasas bölgelerine bandaj uyguluyor. Doğumdan sonra kızının sağlık durumunda bir terslik olduğunu fark eden anne Sonia Whitehouse, "Doktorlar teşhisi çabuk koydular. Kızımızın genetik bir bozukluk sonucu lchthyosis hastalığına yakalandığını söylediler. Ancak biz çaresiz kaldık, bu hastalığın tedavisinde nasıl bir yöntem uygulayacağımızı bilmiyoruz" dedi. ICHTHYOSİS NEDİR? - Ichthyosis kalıcı olarak derinin kuru, kalın, pürtüklü balık derisi görünümü hal aldığı bir haltalık. Ichthyosisin doğuştan veya sonradan gelişebilen en az 20 çeşidi bulunmaktadır. Kalıtsal formları genetik bozulma sonucu gelişir. Bozulmaya uğramış genler bir jenerasyondan diğerine geçebiliyor.

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Eylül-Ekim 2010

3-) OLIVER CROMWELLİN KAFASININ OLDUĞU YER -Oliver Cromwell 1600lü yıllarda İngilterede monarşik yapıyı tek başına sona erdiren önemli isimlerden biri. Cromwellin doğal nedenlerden dolayı ölümünden sonra monarşik yapı tekrar kurulmuştur. Kral II. Charlesın emriyle mezarı kazılarak ölü olan Cromwellin tekrar öldürülmesi emri gelmiştir. Cesedini 12 saat ipte asılı tutan Kral Charles Cromwellin başını kestirtmişti. Daha sonra Cromwellin kellesi müze tarafından devralındı daha sonra ise bir koleksiyoncuya satıldı. Kellenin son sahibi 1957 yılında ölünce oğlu kelleyi saklamak istemedi ve gömmek için uygun bir yer aradı. Başı gömmek için 3 yıl yer arayan aile sonunda bunu gerçekleştirebildi. Şuan ise 2 kişi kellenin yerini biliyor. Kim biliyor? Cambridge Üniversitesinden 2 profesör. Nasıl sır olarak saklanabiliyor? Mezarın üstünde bir işaret yok ama yakınlarında mezarın yönünü gösteren bir işaret var. Bu sır sadece profesörlerden profesörlere aktarılabiliyor.

Uçan Araba Transition Cisco Türkiye Genel Müdürü Ümit Cinali, AcademyTech Genel Müdürü Özcan Yıldız ve Cisco Learning Partner Kanal Müdürü Helena Polakova AcademyTech, 11 yıllık yoğun çalışmanın karşılığı olan bu başarıyı, düzenlediği basın toplantısının ardından bilgi teknolojisi sektörünün önde gelen firmalarının temsilcileri ile birlikte Kuruçeşme Sortie’de gerçekleşen partide kutladı. Dünyanın en önemli ağ teknolojileri eğitim programı olan Cisco Learning, dünya genelinde özel eğitim kurumları tarafından ağ teknolojisi konusunda uzmanlaşmak isteyen kişilere uygulanıyor. Bu eğitim şirketleri Cisco tarafından sağlanan içerik ve deneyime dayanarak en yeni teknolojiler hakkında eğitim düzenliyor ve BT uzmanlarını da profesyonel sertifikalara hazırlıyor. Cisco eğitimleri üç farklı kategorideki eğitim kurumu tarafından

veriliyor. Learning Partner Associate (LPA), Cisco eğitimleri konusunda en temel eğitimleri veren kuruluşlar. Cisco Learning Partner (CLP) seviyesindeki firmalar ise daha uzmanlık isteyen eğitimleri vermeye yetkin. CLSP’ler ise sertifikalı kadro ve müfredat konusunda en yüksek gereklilikleri karşılayacak ve kendi sertifikalı eğitmenleri ile kendi eğitimlerini yaratacak, düzenleyecek ve sunacak kapasitede.

Fransa’ya Burslu Okumaya Gitti Rektör Oldu Türkiye’ye Geldi Ord. Prof. Dr. Cafer Özkul, tek kelime Fransızca bilmeden burslu okumaya gittiği Fransa'da azmiyle, bu ülkede bir üniversiteye rektör olmayı başardı. Malatya'nın bir köyünde doğan Ord. Prof. Dr. Cafer Özkul, tek kelime Fransızca bilmeden burslu okumaya gittiği Fransa'da azmiyle, bu ülkede bir üniversiteye rektör olmayı başardı. Trakya Üniversitesi'nin 2010 - 2011 Akademik Yılı açılış töreninde ilk dersi vermek üzere Türkiye'ye gelen, Fransa Rouen Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Cafer Özkul, hayat hikâyesinin arasında gizli, azim ve çalışkanlıkla kazandığı başarının sırlarını anlattı. Özkul, törende verdiği ilk derste, Malatya'ya bağlı bir köyde doğduğunu ilk ve orta öğrenimini birincilikle tamamlamasının ardından, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne kayıt yaptırarak, üniversite yaşamına başladığını anlattı. Özkul, bir süre sonra tıp eğitimini yarıda bırakarak, yurt dışı yüksek öğrenim burs sınavını kazanarak, Fransa'ya

Almanya-Köln: Rafet DAL İngiltere: Gökçe YÜKSELEN Amerika-New York: Terken HACALOĞLU Belçika-Antwerpen:Nevi BEYTULLAH İsviçre: Muharrem GÜDER İspanya-Madrid: Hüseyin Hasan (+34665397923) Kazakistan-Türkistan: Erkan Bayra

Sofya 1913

İmtiyaz Sahibi Rafet ULUTÜRK Yazı İşleri Müdürü Alptekin CEVHERLİ Yazı İşleri Müdür Yrd. Mümin TOPÇU Genel Yayın Yönetmeni Rafet ULUTÜRK Genel Yayın Müdürü Rıdvan TÜMENOĞLU Yayın DanıSmanları: Prof. Dr. Hayati DURMAZ Diş Dr. İsmail ALİOĞLU Prof. Dr. Ahmet ÇOLAK Prof. Dr. Emin ÇARIKÇI E.Alb. Süheyl ÇOBANOĞLU Yavuz GÖKALP YILDIZ Prof. Dr. Basri ERDEM Y.Doc.Dr.Hasine ŞEN Doç. Dr. Emine İNANIR Muh.Erdoğan YURDAKUL Dr. Nazım ZAFER E. Kur. Alb. Nurettin RUACAN

gittiğini belirtti. "Fransa'ya gittiğimde tek bir kelime Fransızca bilmiyordum" diyerek cesaretinin yanında azmini de özetleyen Özkul, öğrencilere seslenerek, "Azmin ve kararlılığın elinden hiç bir şey kurtulmaz. Malatya'nın bir köyünden kalkıp dilini bilmediğim bir ülkeye gitmem inatçılığımın da bir göstergesi" dedi. Elektrik Yüksek Mühendisliği eğitimi alacağı için Eti Bank bursuyla Fransa'ya gittiğini anlatan Ord. Prof. Dr. Özkul, kendisinin lazer optik alanına kaydığı için bursunun kesildiğini buna rağmen, azmini hiçbir zaman yitirmediğini bildirdi. Özkul, Fransa'da dil eğitimini tamamlamasının ardından, önce Elektrik Yüksek Mühendisi olduğunu, daha sonra 1987 yılında Fizik Bilimleri Optik alanında doktorasını tamamladığını anlatarak, sırasıyla bölüm başkanlıkları, araştırma merkezleri kurucu başkanlıkları ve rektör yardımcılıkları görevlerinin ardından, 2007 yılında Rouen Üniversitesi'ne rektör olduğunu ifade etti. 135 uluslararası dergide bildirileri yayımlanan Rouen Üniversitesi Ord. Prof. Dr. Cafer Özkul, 10 uluslararası dergide de hakemlik yapmaya devam ediyor.

Haber Sorumlusu: Hukuk Danışmanı: Ekonomi Müdürü: İstihbarat Müdürü: Eğitim Sorumlusu: Görsel Yönetmen: Kültür-Sanat: Spor Müdürü: Art Direktör: İnternet Müdürü: Halkla İlişkiler: Reklam Müdürü:

Hüseyin ALTINALAN Av. Hasan MOLLAOĞLU Zihni KARPAT Hüseyin YILDIRIM Muazes YURDAKUL Muharrem KIRAN Muharrem TERZİ Mümin YILMAZ Timur BOZKURTOĞULLARI Murat ULUTÜRK Dr.Müjgan DENİZ Nihat KAHRAMAN

İrtibat Bürosu: Yıldırım mah. Şehit Bahtiyar Kamil Sok. No: 114/A Bayrampaşa/İSTANBUL Tel: 0212 581 78 08- Fax: 0212 526 51 98 Teknik Hazırlık: Abdullah Hacıfettahoğlu Bu gazete basın yayın ilkelerine uymayı taahhüt eder. Yazarlar yazılarından sorumludur.

BULGARİSTAN: Sofya: Blagoevrad: Smolyan: Kırcaali: Kj-Momçilgrad: Kj-Ardino: Kj-Cebel: Kj-Krumovgrad Plovdiv: Burgaz: Stara Zagora: Loveç: Troyan: Pleven: Şumen: Razgrad: Haskovo: Silistra: Varna: Dobriç: Ruse :

Hikmet EFENDİEV Bülent MURADOV Rufat FELETİ Emel BALIKÇI Akif MEHMET Aziz ŞAKİR Erdal H. AHMET Mehmet ALEV Fikret SEPETÇİ Dr.Akif SULEYMAN Hamiyet DAL Emine BAYRAKTAROVA Ergül BAYRAK Rafet RODOPLU Nurten RECEP Aydoan ALİ Güner SERBES Tijen GÜLER Şakir ARSLANTAŞ Sebahattin AYYILDIZ Mecbure Efraimova

TÜRKİYE: Ankara:

Doc.Dr.Hasan KARASAR Sedat Aşkın, Salih DOĞAN

İstanbul: Bayrampaşa: Dr. Bilican DERMAN Sultangazi: Seyhan ÖZGÜR GOP.Yeşilpınar: Suzan YAMAÇ GOP.Merkez: Metin AKIN GOP BHPaşa Mah. Dr.Nedim BİRİNCİ Zeytinburnu: Mustafa GÜLER Esenler: Ramazan KIŞLA Başakşehir: İsmail ERDEM Avcılar Ömer KAYA Anadolu Bölge: Mahmut ORAL Bursa: Rıdvan TÜMENOĞLU B-Yıldırım: Turhan YAMAÇ B-Hürriyet: Üzeyir AKGÜN B-Yenibağlar: Cevat ÇALIŞKAN İzmir: İ-Sarnıç: Durmuş İ-HATİPOĞLU İ-Görece: Mümin GÜNEY İ-Buca: Hüseyin PAŞAMOĞLU İ-Bornova: Kenan ÖZGÜR Edirne: Nadir ADLI Kırklareli: Ali ÖZTÜRK Tekirdağ: Ertaş ÇAKIR, S.ALTINAY Balıkesir-Bandırma: Güner BAŞARAN Eskişehir: Osmangazi Ünv. - Svgin GÖKE Zonguldak: Dr.Mustafa KAHRAMAN

B U L T Ü R K T E M S İ L C İ L E R İ


15

BULTÜRK

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Eylül-Ekim 2010

İngiltere ile ABD, Irak İşgali Öncesi Gizli Görüşme yapılmış

Anlamlı Sözler Aç insan kolay kandırılır. Acele ise, şeytan karışır. Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir. Adalet hissi insanlarda doğuştan mevcuttur. Adalet kutup yıldızı gibi yerinde durur ve geri kalan her şey onun etrafında döner. Adalet olmadan düzen olmaz Adalet olunca yiğitliğe lüzum kalmaz. Adalet önce devletten gelir. Adalet topaldır, ağır yürür fakat gideceği yere er geç varır. Adaletin hedef ve gayesi eşitliği sağlamaktır. Ağlamayan çocuğa meme vermezler. Akilli Don Kisot uygun rüzgârı bekler. Akilli olup dünyanın kahrını çekmektense, deli ol dünya senin kahrını çeksin. Alkış isteyen ıslığa da katlanır. Allah, hak ve adaletle idare edenleri sever. Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır Asılan hırsız değil, yakalanandır. Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkları sürece, avcı hikayelerine inanmak zorundayız. Aşağıda olan düşmekten korkmaz.... Ask bakışlarla başlasaydı, öküz çoktan trene aşık olurdu. Ask, gülü dikenle avuçlamak demektir. Ateş düştüğü yeri yakar. Aşk bir pencere gibidir. Fazla açarsan havanı alırsın... Aşk sözle baslar, dudak ile beslenir, dokuz ay sonra baba diye seslenir... Aşkımızın suya düşeceğini bilseydim, balık olurdum Ayağını yorganına göre uzat, yoksa üşütürsün Aşkımızı lekeleme, çamaşır suları çok pahalı Adam aklını kurcalamış, bozulmuş. Atalarımız zamanında Orta Asya'dan çıkıp da ters yöne gitselerdi, simdi Japon olurduk... Bir şey her şey için, he şey bir şey için vardır. Başkalarına imrenme, çok kimseler var ki senin hayatına imreniyorlar. Bir işe başlamak, bitirmenin yarısıdır. Bir devletin yıkılışıyla birlikte yasaları da çoğalır Dünya batıyor yüzmeyi öğrenin Sekiz dil bilen adamı öldürdü, toplu katliam suçundan yargılandı. Zengin insan geleceği, fakir insan ise bugünü düşünür. Tanrım! Kendim için bir şey istemiyorum. Yalnızca anneme paralı ve güzel bir gelin nasip et! Oturarak başarıya ulasan tek varlık tavuktur... İnsanlar Ay’a benzer... Kimseye göstermedikleri karanlık bir yüzleri muhakkak vardır...

Amerikan Ordusu’nda görevli üst düzey General Tommy Franks’ın, Saddam Hüseyin rejimine yönelik saldırıdan 11 ay önce çok gizli bir görüşme için İngiltere’ye gittiği belirtildi. Ülkenin Oxfordshire bölgesindeki Brize Norton Kraliyet Hava Üssü’nde Nisan 2000’de yapılan ve Tony Blair hükümetinin Savunma Bakanı Geoff Hoon’un evsahipliğini yaptığı gizli görüşmede, Iraklı diktatörün belirtilen tarihten daha önce devrilmesi ve Iran’ın bölgesel sorunlarının ele alındığı kaydedildi. MISIR, SUUDİ ARABİSTAN VE KUVEYT ÜÇGENİ-Amerikalı General Fransk’ın, Mısır, Suudi Arabistan ve Kuveyt üçgeninde benzer görüşmeler yaptığı öne sürüldü.Gizliliği kaldırılan Pentagon belgelerinde, İngiliz Savunma Bakanı Hoon’un, ABD’nin Irak’la ilgili planı hakkında bilgi edinmek istediği bilgisi yer alıyor.

Belgelerde ayrıca, Bakan Hoon’un tam anlamıyla ne dediği sansürlenmiş olsada, belgelerin gizliliği kaldırılan bölümleri,General Franks’ın, İngiltere Genelkurmay Başkanı’nın yanı sıra Amiral Sir Michale Boyce ve üst füzey savunma bakanlığı yetkilileriyle de görüştüğü açıkça ifade ediliyor. BAKAN HOON, GÖRÜŞMEYİ KOMİSYONDAN SAKLAMIŞ-Irak savaşına gitme kararının nasıl alındığı ve savaş sonrasında ülkenin izlediği politikaları soruşturan ‘Chilcot’ Komisyonu tarafından ifadesi alınan Savunma Bakanı Hoon’un, Amerikalı yetkililerle yapılan bu görüşmeyi sır gibi sakladı kaydedildi. “AFGANİSTAN KONUŞULDU”-Bakan Hoon, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “ Görüşmenin öncelikle amacının Afganistan olduğundan eminim“dedi

BAŞSAĞLIĞI Üyemiz Beycan GÖNLÜŞEN’in Babası ve Kayınpederi Bir hafta arayla Allahın rahmetine kavuşmuşlardır. Merhumlara Allah’tan rahmet kederli ailelerine ve Bulgaristan Türklerine başsağlığı diliyoruz. Prof. Dr. Hayati DURMAZ BULTÜRK

Kafkasya’da ‘Halk Direnişi’ Büyüyor Rusya Sivil Meclisi Üyesi Maksim Şevçenko, Kuzey Kafkasya'da direnişçilerin yok edilmesine endeksli özel operasyonlara rağmen direnişçilerin tutunduğu sosyal temelin devamlı büyüdüğü uyarısı yaptı. Ajans Kafkas'ın haberine göre Rusya Sivil Meclisi Üyesi Maksim Şevçenko, Kuzey Kafkasya'da direnişçilerin yok edilmesine endeksli özel operasyonlara rağmen direnişçilerin tutunduğu sosyal temelin devamlı büyüdüğü uyarısı yaptı. Rusya Sivil Meclisi bünyesinde Kafkasya'daki sivil toplum örgütleriyle diyaloğun gelişmesi konusunda çalışmalar yürüten grubun toplantısında Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerindeki farklı dini akımların temsilcileri ile terörle mücadele memorandumu imzalan-

ması fikri tartışıldı. Çalışma grubunun başkanı Maksim Şevçenkov, bu konuda bir belge hazırlamaya çalıştıklarını belirterek "Belgede milletler arası anlaşmazlıkları tahrik eden kişiler ciddi şekilde eleştiriliyor. Belgede güce dayalı eylemlere karşı çıkılıyor ve tüm anlaşmazlıkların sadece halk diplomasisiyle çözülmesi öneriliyor" dedi. Şevçenkov, 20 yıldır kimsenin yanıt veremediği Kuzey Kafkasya'daki durum karşısında deklarasyonların işe yaramadığını belirtip artık somut çalışmalar gerektiğinin altını çizdi. Bölgedeki problemin çözümü için durumun insani, siyasi, ekonomik, sosyal ve güvenlik boyutlarıyla birlikte ele alınmasının şart olduğunu belirten Şevçenko "Terörizmi yenmek sadece ortak güçle olur" dedi.

Türkiye Bağımsız Bir Küresel Güç Amerikalı Uluslararası Hukuk Profesörü Richard Falk, eskiden dünyada İsrail ve ABD’nin küçük ortağı olarak görülen Türkiye’nin şimdi bağımsız bir küresel güç olarak algılandığını söyledi. Amerikalı Uluslararası Hukuk Profesörü, Princeton Üniversitesi öğretim üyesi, Richard Falk, eskiden Amerika ve İsrail’in küçük ortağı olan Türkiye’nin elde ettiği ekonomik güç ve doğru dış politika ataklarıyla bağımsız bir dünya gücü olduğunu söyledi. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin ev sahipliğini yaptığı “Düşünce Özgürlüğü için 7. İstanbul Buluşması”na bu sene Noam Chomsky ve Richard Falk gibi uluslarası düşün, muhalif siyaset ve hukuk dünyasından önde gelen isimler konuk oldu. Panelde düşünce özgürlüğü ve oluşan dünya düzeninde demokrasi ve haklar konularında konuşan panelistlerden uluslararası hukuk profesörü Princeton Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Richard Falk, yakından takip ettiği Türkiye’nin geldiği son durumla ilgili ilginç açıklamalarda bulundu.

Bulgaristan’da Şüpheli bir Ölüm?

Kaza Mı, Cinayet Mi? 10.10.2010 tarihinde Kırcaali’nin Ardino bölgesinde domuz avı esnasında meydana gelen olayda bölgede sevilen ve iyi tanınan 40 yıllık avcı Veli PALOV, Dimo DOBREVİN silahından çıkan mermilerle hayatını kaybetmiştir. Kırcaali Emniyetinden olay yerine gelen olay yeri inceleme ekibinin yaptığı açıklama olayın bir kaza olduğu yönündedir. Ancak atışın 20 metre mesafeden ve iki el yapılması olayın kasıtlı olabileceği şüphesini doğrulamaktadır.

Tecrübeli avcıların ifade ettiğine göre söz konusu olayda avcılık kurallarının ihlal edildiği görülmektedir. Avcılığın birinci kuralı kesinlikle av net görülmeden ve emin olmadan ateş edilmez. Bu olayda ise iki kez ateş edilmiş ve talihsiz avcı Veli PALOV hayatını kaybetmiştir. Hedef görülmeden iki kez nasıl ateş edilebiliyoruz. Olayın kaza olduğuna dair aceleyle yapılmış olan beyanatların avcılık kuralları ışığında kabul edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle Veli PALOV’un ölümü ile ilgili sır perdesinin aralanması için Kırcaali Savcılığının çok yönlü bir araştırma yapması gerekir. Araştırmaları da eksiksiz ve titizlikle yapması ve gerçeği ortaya çıkarması şarttır. Aksi takdirde olaydaki şüphe perdesi kalkmayacaktır. Bizlerde bu olayın takipçisi olacağız.

ERTAŞ ÇAKIR (Fizyoterapist) Rehabilitasyon Uzmanı

DEMOKRASİ GÜÇLENİYOR-Türkiye’ye ilk gelişiyle bugün arasında büyük farklar olduğunu vurgulayan Falk, “Türkiye eskiden Amerika ve İsrail’in küçük ortağı olarak görünen bir ülkeydi. Şimdi ise, tamamen bağımsız, dünya genelinde güçlü bir aktör olarak görülüyor. Ben de bu görüşe katılıyorum. Dışişleri Bakanınız Ahmet Davutoğlu, uluslararası camiada, en aktif ve akıllı çalışan politikacılardan biri. Türkiye şu an özellikle

H E R G Ü N B U L G A R İ S T A N

dış politikasında yumuşak bir diplomasi izliyor ve komşularla ilişkilerini iyi yönde geliştiriyor. Bunu yaparken iç işlerinde de ilerliyor ve insan hakları ve demokrasi konusunda da kendini geliştirerek, bu konuda demokratik esaslara daha derinden bağlı bir ülke haline geliyor.” DÜNYANIN YENİ GÖÇ MERKEZİ OLABİLİRSİNİZ-Türkiye’nin ekonomi alanında da büyük bir değişim ve ilerleme yaşadığını kaydeden Prof. Falk şöyle devam etti: “Büyüme rakamlarınız herkes tarafından alkışlanıyor. Bu sizi hem içeride, hem dışarıda güçlü bir konuma getiriyor. Yaratıcı dış politika ve güçlenen ilerleyen ekonomi ile Türkiye güçleniyor. Bu olanaklar yurtdışından da ilgi görüyor ve Bill Clinton’ın da bahsettiği gibi, Türkiye dünyanın göç merkezi olma yolunda ilerliyor. Burada tek bilinmez nokta ise, zaten bünyesinde farklı etnik kökenlerden insanlar bulunduran Türkiye’nin bu yeni göçleri ülkesinde nasıl barındıracağı ve onlarla birlikte bir yaşamı nasıl kurgulayacağı olacaktır.”

VARAN VE IVKONI - 0212-444 8 999 Türkiye’den Her Gün Bursa–İzmit–İstanbul–Kırcaali Bursa Otogarı –18.00 İstanbul Otogarı –22.30 Kırcaali Otogarı –06.30

Bulgaristan’dan Her Gün Kırcaali-İstanbul–İzmit-Bursa Bursa Otogarı –18.00 İstanbul Otogarı –22.30 Kırcaali Otogarı –06.30

Türkiye’den Her Gün İZMİT-Gebze-İstanbulHaskova-Plovdiv-SOFYA Hareket Yeri Hareket Saati İzmit 19:45 Gebze 20:30 İstanbul 22:00

Bulgaristan’dan Her gün SOFYA-Plovdiv-Haskova– İstanbul-Gebze - İZMİT Hareket Yeri Hareket Saati Sofya 22:00 Plovdiv 23:30 Haskova 01:00

İrtibat: Gebze Otogarı–0262–642-41-00 / İzmit Otogarı–0262-311-61-75 / İstanbul Otogarı-0212-658-02-78 Kırcaali Otogarı +359–0361-6-46-99 / 6-67-25 / Haskovo Otogar-+359–038–62-48-48 Detaylı Bilgi: Web: www.varan.com.tr - www.union-ivkoni.com

TUNA AMBALAJ Kırtasiye Malzemeleri Dış Ticaret Ltd. Şti.

Tel: +90 554 439 18 15 •Ortopedik Hastalıklarda • Bel ve Boyun Fıtığı • Spor Sakatlıklarında • Kırık Sonrası • Eklem Hareketleri İçin

• Felç Tedavisi • Genel masaj ve Spor Masajı • Bebek Masajı • Fiziksel Engelli Rehabilitasyonu • Protez ve Protez Sonrası

Bayram Ali Çeşmeci Adres: Mahmutbey-İSTOÇ 43 ADA No: 42-44 Bağcılar/ İSTANBUL web: info@tunaambalaj.com.tr

Tel: 0212 659 36 56 Fax: 0212 659 36 47 E-posta: info@tunaambalaj.com.tr


16

BULTÜRK

Bulgaristan Türklerinin Sesi

Eylül-Ekim 2010

Türk Dünyas› ‹stanbul’da Bulufltu

Alt› Devlet Tek Milletiz

Sofya 1913

Türkçe Konuşan Ülkeler Konseyi artık resmen kuruldu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün '6 devlet tek milletiz' diye özetlediği zirvenin ardından liderler birlikte kameraların karşısına geçti. İŞBİRLİĞİ GELİŞECEK-Türkçe Konuşan Ülkeler Konseyi, İstanbul'da düzenlenen hükümet ve devlet başkanları zirvesiyle kuruldu. Cumhurbaşkanı Gül, yaptığı

açıklamada, 'Genel Sekreter olarak Büyükelçi Halil Akıncı'yı atadık. Türk İşbirliği Konseyi, Devlet Başkanları Konseyi, Dışişleri Bakanları Konseyi, Aksakallar Konseyi, Kıdemli Memurlar Komitesi ve Daimi Sekretarya'dan müteşekkil olacaktır' dedi. Gül, alınan kararları ise şöyle açıkladı: 'Ülkelerimiz arasında işbirliğinin artması için Türk İş Konseyi'nin kurulmasını, Türk kültürü ve mirasının korunması için bir vakıf kurul-

masını, Astana'nın TÜRKSOY tarafından 2012'de Türk Kültür Başkenti olarak ilan edilmesini, Türk Akademisi bünyesinde bir müze ve kütüphane kurulmasını, 'Üniversitelerarası Birlik' adı altında bir yapılanmaya gidilerek, bu alandaki işbirliğinin ilerletilmesini ve 3 Ekim'in Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdık.'

Dünya’da Gezilecek Görülecek Yerler-Taç Mahal Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt, Türk İmparatorluğu'nun Timuroğulları tarafından yapılan “TAÇ MAHAL” Taç Mahal, Hindistan Türk İmparatorluğu'nun Timuroğulları hanedanının 5. hükümdarı Şah Cihan -Şah-ı Cihan (Dünyanın şahı-1593-1666)- tarafından, o zamanki imparatorluğun başkenti olan Hindistan'in Agra şehrinde, Jumna (Yamuna) Nehri'nin kıyısında yaptırılmıştır. (Babür Şah'ın kurduğu Hint-Türk İmparatorluğu, Hindistan'da 332 yıl (1526-1858) egemen oldu.) Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt olarak kabul edilen bu türbe, Şah Cihan'ın büyük bir aşkla sevdiği eşi Arcümend Banu'nun, (Mümtaz Banu Begüm) doğum sırasında ölümü üzerine, onun hatırasına yaptırılmıştır. Yapının mimarları; Mimar Sinan'ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendi, eserin yapımı için Şah Cihan tarafından İstanbul'dan davet edilmişlerdi. 1630'da inşasına başlanan eser, 22 yil sonra 1652'de tamamlanmıştır. Taç Mahal'in yapımında parlak, ince mavi damarları olan beyaz mermer kullanılmıştır. Aynı mermerden yapılan ve yerden yüksekliği 82 metre olan

BULTÜRK’ten Sultangazi Belediye Baflkan›na Teflekkür

kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından yapılmıştır. Kubbe üzerinde altınlı bir âlem vardır. Türbenin beyaz mermerden 4 minaresi vardır. Anıtın dört yanına Hattat İsmail Efendi tarafından Yasin suresinin tamamı yazılmıştır. İnşaatta çok sayıda ustanın da yanı sıra, günde 20 bin işçinin çalışmasıyla türbe 1643'te, çevresindeki avlu ve yapılar 1649'da bitirildi. Tac Mahal, 22 yılda 1653'te bütünüyle tamamlandı. Agra ilinin dışında Yamuna Irmağı'nın kıyısında, 305x580 metre ölçülerinde dikdörtgen avluda yer alan Tac Mahal, dört cephesinin ortalarında 33 metre yüksekliğindeki taç kapılarıyla 75 metre yüksekliğindeki anıt kubbeyi çevreliyor. İç mekânı örten 30 metre yüksekliğindeki alt kubbeyle üst kubbe arasında türbe mekanı kadar ölü hacim var. Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın sandukaları üst katta, kubbenin altındadır. Sandukaların bulunduğu yerdeki kubbede insan ağzından çıkan her ses 7 kez yankılanacak şekilde bir akustiğe sahiptir. Şah'ın ve eşinin asıl lahitleri ise, en alt katta bulunmaktadır. Taç Mahal'in yüz binlerce akik, sedef ve firuze gömülü olan duvarlarında ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet çok iri inci vardır. İbrahim SOYTÜRK

BULTÜRK Gazetesi 50.Sayı  

Bulgaristan Türklerinin Sesi Gazetesinin 50.sayısı