Page 1


İÇİNDEKİLER The Truman Show (1998)Truman Burbank Gladiator (2000)Maximus The Lord of the Rings (2001-2003) Aragorn Harry Potter (2001- 2011) Hermione Granger American Beauty (1999) Lester Burnham The Shawshank Redemption (1994) Andy Dufresne Revolutionary Road (2008) April Wheeler Cold Mountain (2003) Inman V for Vendetta (2005) Evey Die Hard (1988 - 1995) John McClane No Country for Old Men (2007) Anton Chigurh Forrest Gump (1994) Forrest Gump Notting Hill (1999) Anna Scott &William Thacker The Bourne (2002 – 2007) Jason Bourne Black Swan (2010) Nina Sayers Cast Away (2000) Chuck Noland Lola rennt (1998) Lola Rocky (1976 - 1990) Rocky Balboa Moby Dick (1956) Captain Ahab Ben-Hur (1959) Judah Ben-Hur Le Dîner de Cons (1998) François Pignon The Terminal (2004) Viktor Navorski Crank (2006) Chev Chelios Buried (2010) Paul Conroy Léon (1994) Léon Les Choristes (2004) Clément Mathieu The Last Samurai (2003) Nathan Algren 25th Hour (2002) Monty Brogan Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain (2001) Amélie Poulain The Godfather (1972 -1990) Don Vito Corleone Fight Club (1999) Tyler Durden Rain Man (1988)Raymond Babbitt The English Patient (1996) Count Laszlo de Almásy You’ve Got Mail (1998) Joe Fox & Kathleen Kelly Metropolis (1927) Joh Fredersen The Ten Commandments (1956) Moses The Reader (2008) Hanna Schmitz Artificial Intelligence: AI (2001) David Dallas Buyers Club (2013)Ron Woodroof Amour (2012) Georges Malèna (2000) Malèna Scordia Hotel Rwanda (2004) Paul Rusesabagina Lock, Stock and Two SmokingBarrels (1998) Tom & Soap & Eddy & Bacon Das Boot (1981) Capt.Lt. Henrich Lehmann Willenbrock Lord of War (2005) Yuri Orlov Trois couleurs: Bleu (1993) Julie Vignon Scarface (1983) Tony Montana Il y a longtemps que je t’aime (2008) Juliette Fontaine Perfume: The Story of a Murderer (2006) Jean-Baptiste Grenouille Quiz Show (1994) Charles Van Doren Match Point (2005) Chris Wilton 12 Years a Slave (2013) Solomon Northup & Patsey & Edwin Epps Scent of a Woman (1992)Lt. Colonel Frank Slade The Big Lebowski (1998) Jeffrey Lebowski ( The Dude) La Migliore Offerta (2013) Virgil Oldman Ocean’s Eleven (2001) Danny Ocean Four Weddings and a Funeral (1994) Charles Slumdog Millionaire (2008) Jamal Blue Jasmine (2013) Jasmine La Piel que Habito (2011)Robert Ledgard Her (2013) Theodore Gone Girl (2014)Nick Dunne & Amy Dunne


ÖNSÖZ Lev Tolstoy, estetik kuramını, “Sanat Nedir?” kitabıyla dile getirmiş ve sanatı; sanatçı ile kişi arasındaki bağdan yola çıkarak tanımlamıştır. 7.sanat olarak tanımlanan sinemada ise yine aynı kaynaktan hareketle, bu bağın kullanılan soyut dil aracılığıyla kurulduğunu söyleyebiliriz. Bu dili nasıl konuştuğumuz, ne anlattığımız kadar önemli, zira mesaj derinliği ne olursa olsun, portrenin bütününe baktığımızda, estetik arayışımızın bizi yönlendirdiğini ve beğeni algımızı yönettiğini söyleyebiliriz. Kitabı yazarken kendi beğeni kıstaslarıma göre çıkarımlarda bulundum. Sinema, yönetmenin bakış açısından, metin yazarının özde anlatmak istediğine, yapımcının tercihlerine kadar birçok etmenin birleştiği bir sanat dalı. İşin büyüsüyse, izleyicinin kişisel tarihine göre her zihinde farklı evrilmesinden geliyor. Elbette ki genel çoğunluk için hedef alınan beklenti yerini buluyor ama sonunun nereye gideceğini asla bilemezsiniz... Sinemanın izleyicisiyle olan soyut etkileşiminin kontrolü, o sanat ürününün yaratıcılarında değildir. İzleyici zihninde şekillenen bu sürece noktayı da yine izleyici koyar. Bu bakımdan ele alındığında sinemanın kalıp yargılardan uzak bir sanat formu olduğunun altını çizmemiz gerekir. “Sinemada Seçici Alan Derinliği” ifadesi, okuyucunun kitabı anlaması için anahtar bir söz öbeği. Sinemada terimsel bir tabir olan “Seçici Alan Derinliği”, görüntünün tek bir kısmının odak noktası olarak alınmasını; odak haricinde kalan kısmın bu noktanın dışında veya bulanık gösterilmesini ifade eder. Yönetmenler bu teknik ile resmin bir bölümünü diğer bölümlerine nazaran daha belirginleştirerek, izleyicinin özellikle nereye dikkat etmesi gerektiğini vurgularlar. Kitabın tanımlayıcı cümlesi olarak kul-lanmamın sebebiyse, “Görünenin ötesindekini ne derece görebildik?” sorusuyla bir köprü kurabilmekti. Karakterin İz Düşümü, sade bir anlatımla sinemanın unutulmaz karakterlerinin izleyiciye perde gerisinde ne mesajlar verdiğini tahlil ediyor. Sinema, Büyülü Fener'den günümüze insanlarla olan etkile-şimini güçlendirerek sürdürdü. Bunun en büyük nedeni olarak; 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Michel Foucault’un yorumuyla “Neden her kişi kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? Neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın?” sorularının yansılamalarını gösterilebiliriz. Sinema içinde, bu teori geçerlidir. Hayat senaryosunun filmini her birey kendi zihninde çeker elbet ama kendi hayatına ayna tutulan, yargılardan uzak, salt söz sahibinin kendisi olduğu bir düzlemde bu özdeşleşmeyi yaşaması, Foucault’un sorduğu soruların cevabı kabul edilebilir. Sinema, sanatsal bir ürün olarak insan hayatını sergileyen en etkili alan olmuştur. Bu ürünlerin belleğimizdeki yerleri ise çoğu zaman karakterler üzerinden sınıflandırılır. Bu bağlamda kitap, kişisel tarihlere seslenerek hem o performansı gösterenlere bir saygı duruşu, hem de karakter profilleri üzerinden anlatılmak istenenlere dair değerlendirmeler sunuyor.


Dedem Ahmet Akkaş’a


"Günaydın!… Ve olur ya belki sizi göremem; iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler.”

The Truman Show (1998) / Truman Burbank

Bkz: Peter Weir’in yöentmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

1998 yapımı “The Truman Show” bir yalanın içinde kaybolmuş Truman’ın trajikomik hikâyesini anlatıyor. Truman özelinde tüm hayatlara ayna tutan filmde, sisteme getirilen eleştiriyle; kişinin özgürlüğünün elinden alınması ve yaşama dair kararların öz iradeden yoksun bıraktırılıp, bilinmeyen bir gücün, isteminiz harici, sizi yönlendirmesine vurgu yapılırken, gözetim toplumu olgusununda altı çiziliyor. Truman, içinizdeki kilitli kutuyu açma isteğinizi ateşleyecek bir karakter. İçinizde olduğunu bildiğiniz ya da bilmediğiniz cevherlerinizi keşfetme arzunuz.

Film üzerinden medya eleştirisi yapmaksa madalyonun başka bir yüzü. Kapitalist sistemlerden önce tüm yetkilerin merkezileştirildiği, devlete mutlak itaat beklenen ve bireysel özgürlüklerden söz edemeyeceğimiz, tek başlı (Diktatoral) rejimler hakimdi. “Yeni Dünya Düzeni” ise, özgürlükler verilmişçesine inandırılan ama aslında uykuda bir toplum inşa etmiştir. Medya ise bu düzenin masal okuyucusu konumundadır ki erk sahiplerinin güçlerini korumalarının ve halkları şekillendirmelerinin altındaki temel dinamik; sorgulamayan, zihinleri boşaltılmış kalabalıklardır.

Bu noktada Yönetmen Christof karakteriyle Ed Harris’i bir bakıma bu görünmeyen güç odaklarıyla bağdaştırmamız mümkün. Zygmunt Bauman ve David Lyon’ın akışkan toplum modelinde gözetim olgusuna dair yaptıkları saptamalarda; gözetim olgusunun iktidar mekanizmaları elinde her dönem kullanılan bir araç olduğunu, ancak günümüzde teknoloji desteğinin de sağlanmasıyla iktidar ve siyasette bulunan aktörlerin gözetim toplumu yaratma amacı taşıdıkları üzerinde yoğunlaşılmaktadır. Truman Show bize bu saptamada

anlatılanı, kurgusal derinlik içerisinde anlatmayı bilmiş bir yapım. Jim Carrey’nin hayat verdiği karakterde, aşkın gücüne yapılan göndermede bir anlamda duygulara zirve yaptırıyor. Gündelik işleyişin yapaylığından, görünmez prangalardan, kalbinin sesini dinleyerek kaçan Truman, en büyük korkularıyla bu sayede yüzleşebiliyor. The Truman Show, hayata ayna tutmak gayesinde olan, bizden bir hikaye. Peter Weir’a En İyi Yönetmen dalında Oscar adaylığı getiren filmde, toplumsal ahlaka getirilen eleştiri, zıtlıkların çekimi ve betimlemelerdeki ustalık vurgulanması gereken en göze çarpan noktalar oluyor.


"Hayatta yaptıklarımız kefaret vermek demekdir. Onurunuzu güçlendirin. Size ne olacağını düşünün ve hayal ettiğiniz gibi olun. Kendini yanlız kalmış bulursan, yeşil bir tarlada, yüzünde güneş ve ata binerken düşün. Hiçbir zaman endişelenme, çünkü zaten hepimiz ölüyüz."

Gladiator (2000) / Maximus

*

* Marcus Aurelius Antoninus Augustus, 161 - 180 yılları arası Roma DİPNOT İmparatorudur. 96 - 180 yılları arasında görev yapan Beş İyi İmparator’dan

Bkz: Ridley Scott’un yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Gladiator, Marcus Aurelius sonrası Roma dönemini anlatan en iyi epik çalışmalardan birisi kuşkusuz. General Maximus’un savaşla, kanla geçmiş yıllarını geride bırakmak istemesi, ihanete uğraması, özgürlüğünün elinden alınması ve sonrasında, küllerinden doğarak yeniden bir kahramana dönüşmesini anlatan filmde, Russell Crowe’un etkileyici performansına şahit oluyoruz. Gene Sharp, "Diktatörlükten Demokrasiye" kitabında “Ne yazık ki geçmişimiz hala bizimle. Diktatörlük sorunu derindir.

Birçok ülkede insanlar, yerel veya yabancı kaynaklı, onlarca veya yüzlerce yıl süren baskılar yaşamışlardır. Çoğu kez, otoriteye sahip kişilere ve yöneticilere sorgulamadan boyun eğme fikri aşılandı. Aşırı durumlarda, toplumun devlet kontrolünün dışındaki sosyal, ekonomik ve hatta dini kuruluşları kasten zayıflatıldı, emir altına alındı ve hatta toplumu kontrol etmek adına, devletin veya iktidar partisinin kullandığı güdümlü yeni kuruluşlarla değiştirildi. Kitleler genellikle püskürtülerek (tecrit edilmiş bir grup bireye dönüştürülerek), özgürlüğe ulaşmak, birbirine güvenmek veya kendi

sonuncusudur ve aynı zamanda en önemli Stoacı filozoflardan biri olarak kabul edilir.

* Marcus Aurelius 17 Mart 180 tarihinde halefi Commodus kendisine eşlik ederken Vindo-bona’da (Viyana)’da öldü. Yerine geçen oğlu Commodus, tarihçiler tarafından, politika ve askerlikle ilgisi olmayan, aşırı egoist ve sinirli birisi olarak tasvir edilir. Bu sebep yüzünden Marcus Aurelius’un ölümü uzun soluklu barış döneminin sonu olarak kabul edilir. * Commodus metresi ve kuzeni Marcia’nın gönderdiği güreşçi Narcissus tarafından 192’de kendi hamamında boğularak öldürüldü. * Filmde Commodus karakteri tahtı ele geçirmek için Marcus Aurelius’u öldürürken kurgulanmıştır. Tarihte Marcus Aurelius’un kendi oğlu tarafından öldürüldüğüne dair herhangi bir kanıt yoktur. Filmin kahramanı Maximus Decimus Meridius Commodus’un gerçek katili Narcissus’tan esinlenilmiş bir karakterdir.

başlarına bir şeyler yapmak için birlikte çalışamayacak hale getirildiler. Sonuç tahmin edilebilir: Kitle zayıflar, kitlenin kendine güveni kaybolur ve kitle direnemeyecek duruma gelir. İnsanlar genellikle diktatörlüğe karşı nefretlerini ve özgürlüğe olan açlıklarını aileleriyle ve arkadaşlarıyla bile paylaşmaktan, ciddi bir halk direnişini düşünmekten çok korkarlar. Zaten, ne faydası olurdu ki? Bunun yerine; "Bir amaç sahibi olmadan ızdırapla ve umutsuz bir gelecekle yüzleşirler.” diyor. Bununla bağlantılı olarak düşün-düğümüzde Maximus'la zincirlerimizi kırıyoruz. Efsanevi bir

kahramanlık destanına, diktatöre(Commodus) karşı, kimsesiz bir kölenin baş kaldırışına, aile özlemiyle yanıp tutuşan bir yüreğin ölüme meydan okumasına ve herşeye rağmen ayakta kalma hikayesine şahitlik ediyoruz. İzlerken kendinizi arenadaki bir Romalı gibi hissettiren 12 dalda Akademi Ödülüne aday gösterilip "En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu" dahil 5 dalda Oscar’a uzanmış Gladiatör’de yönetmen koltuğunda Ridley Scott var.


"Yaşayan pek çok kişi ölümü hak eder. Ölülerden bazıları da yaşamı. Yaşamı onlara verebilir misin? Ölüm hakkında karar vermekte aceleci olma. En bilgeler bile her sonucu bilemez"

The Lord of the Rings (2001-2003) / Aragorn

Bkz: Peter Jackson’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. J.R.R Tolkien’in ünlü üçlemesi The Lord of the Rings (Yüzüklerin Efendisi) hakkında sayfalarca övgü yazıları yazabilirsiniz ama kısaca ifade etmek gerekirse; akıl almaz bir zeka ürünü.

J.R.R Tolkien tarafından, Britanya tarihini, İkinci Dünya Savaşı’na simgesel göndermelerle bağlayan eser, kahraman askerlerden, halkı için savaşan ve onlarla var olan soylulara da bir saygı duruşu adeta.

Edebi ve sinamatografik olarak gelmiş geçmiş, en büyük yapıtlardan biri olmasının yanısıra, hayal gücünün sonsuzluğunda, cesaretin destansı anlatımına, insani zayıflıklarımızla dolu bir yolda ilerlerken, şartlar ne olursa olsun her zaman bir çıkış yolunun, umut ışığının olduğuna destansı bir yolculukta tanıklık ediyoruz.

Kötülük kavramını besleyen ve gerçek dünyanın nimetlerini, hırslarına yenik düşüp paylaşan, kendinden olmayanı hiçleştiren ve bunu içselleştiren insanın hikayesi, metafor yağmuru altında anlatılıyor.

“Gondorlular, Rohanlılar kardeşlerim, gözlerinizin içinde kalbimde yeşermesine izin vermediğim korkuyu görüyorum. Gün gelir insanlar cesaretlerini yitirebilir, dostlarına sırt çevirebilir ve tüm kardeşlik bağlarını koparabilir. Ama o gün bugün değil. Düşmanın zaferi ve harap olmuş siperler bekler insan çagının çöküşünü. Ama o gün bugün değil. Bugün savaşacağız. Bu dünyadaki tüm sevdikleriniz adına size kalmanızı emrediyorum batının halkı.”

Elbetteki film kitabın sadece ön gösterimi, bir yansıması gibi. Tolkien’in detaylarla bezendiği engin zihninin oyun bahçesini 3 filmle değil, 30 filmle bile anlatmak zor iş ama bu haliyle de sinemada çığır açıyor.

Kahramanlık hikayelerinde, hele ki çok kahramanlı eserlerde algıda seçicilik devreye girer ve farklı karakterler zihnimizin evreninde farklı anlamlar kazanabilir.

Korkusuz bir komutanın halkına seslendiği bir anda Aragorn’u görüyoruz kadrajda:

Bana göre, kötüyle olan savaşta halkının önderiyken, halklar üstü bir yücelik kazanmış Aragorn’a bir parantez açmamız gerekiyor.

Karanlığa karşı verilen savaşta “Güç Yüzüğünü” yok etmek için yola çıkan 9 yoldaş’tan Viggo Mortensen’in canlandırdığı Gondor Tahtı’nın varisi Aragorn, asaleti, bilgeliği ve savaşçı özellikleriyle lider imajının tam anlamıyla hakkını veriyor...

Burada karakteri kitapta oldu-ğundan daha farklı (Kibirinden Arınmış) ve algıda fark yaratacak şekilde düzenleyen Peter Jackson’ın dehasına da övgüde bulunmamak haksızlık olacaktır. 2003 yılında En İyi Yönetmen Oscar’ı ile taçlandırdığı başarısı yanında, Jackson, sinema tarihine bir başyapıt kazandırmıştır. Filmde anlatılmak isteneni, verilen mesajları, tarih ve edebiyattan bağımsız salt izleyici profilin de anlamak hem yazara hem de esere haksızlık olacaktır. Genel olarak eserin, hedef kitlesinde oluşturmak isteği imgeler, kültürel birikimle beslenmesi gereken cinsten. Süphesiz sinema sanatının yüzeysel algılarada seslenen bir yönü var diyebiliriz ama seyrettiğimizin sadece “Güzel Bir Film” olmadığı, alt metnin önemli olduğunu da unutmamak gerekli.


"Ölüler için üzülme Harry, yaşayanlar için üzül; en çokta sevgisiz yaşayanlar için."

Harry Potter (2001-2011) / Hermione Granger

Bkz: Harry Potter Serisi’nin yönetmenleri: Chris Columbus, Alfonso Cuarón, Mike Newell ve David Yates

Harry Potter serisi, İngiliz yazar J.K. Rowling’in kaleminden, yedi kitap olarak yazılan fantastik romanlarından sinemaya uyarlandı ve 10 yıl boyunca sekiz filmle büyük küçük herkesi sihirli dünyanın içine çekti.

profiline dikkat çekmek gerek. Emma Watson’ın canlandırdığı Hermione Granger karakteri 11 yaşında bir çocuktan, 20’lerinde genç bir kıza dönüşene kadar geçen sürede, bu unutulmaz film serisinde aklımızda kalanlardan oldu.

Harry Potter serisi de yine iyiyle kötünün ezeli savaşını anlatıyor. Dostluğun ve sevginin gücüyle kötü’ye karşı verilen mücadelede toplumun içinde görünmeyen kast sistemine de eleştirel bir bakış getirilmiş.

Kitap, yenilikçi kültürü öğütlerken, eski ve yozlaşmış olanın dönüşümü ve bu süreçte, insan ve yönetim mekanizmaların bir-birleriyle olan savaşını anlatıyor. Kitap, hem bireye, hem de eğitime, birbirleriyle olan etkileşimlerinden yola çıkarak göndermeler yapmış.

Filmin sosyolojik boyutu ve hikayenin başkahramanı Harry Potter bir yana dursun, yardımcı kadın oyuncu

Eğitimdeki elitist yaklaşım eleştirilirken, iktidarında, yine aynı elit zümrenin hükümranlık alanı olmasına, karşı bir duruş var. Direniş, zaferle taçlandırılarak, bu noktada da safını almış bir eserden bahsediyoruz. Tüm bunlar, alt metinde göze çarparken, bilinmezin insanoğlunu cezbedişide, kitabın gerçek manada büyüsünü ortaya çıkartıyor. Hermione karakteri, bahsettiğimiz göndermelerin birincil öğelerinden. Elbette Harry ve Ron’dan bağımsız düşünülmemesi gerekir ama süreç içerisinde, eksiklikleriyle yüzleşip, saplantıla-rından kurtulan, zamana

ve olaylara karşı aksiyon alma becerisi geliştirebilmiş bir rol modeli canlandıran Emma Watson, 10 yıl zarfında, övgüyü hak eden bir performans sergiledi ve insanların zihinlerine imzasını atmayı bildi. Farklı yönetmenlerle çalışılan proje, bakış açıları birbirinden ayrılsada, bütünlüğü korumayı bildi. Harry Potter serisi sinemaya gerçek manada tek bir yıldız kazandırdı; Emma Watson.


"Bazı posterlerde: "Bugün hayatınızın geri kalanının ilk günü" diye yazar. Her gün için doğru bu. Biri hariç: Öldüğünüz gün."

American Beauty (1999) / Lester Burnham

Bkz: Sam Mendes’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Sinema tarihinin eşsiz eserlerinden biri olan filmde, Kevin Spacey’nin ayakta alkışlanacak oyunculuğu, Lester Burnham karakterine hayat veriyor. Lester Burnham, içimizden biri; belki kardeşiniz, yan komşunuz, belki de tam olarak sizsiniz. Hayatın insanları en yakınlarına bile nasıl yabancılaştırdığını anlatan, kapitalist düzenin kafasına atılan bir taş aslında Lester. Amerikan aile kurumunun çıplak gerçeklerini gözler önüne seren, abartıdan uzak salt gerçeklik duygusuyla kendi dünyasından size doğru çevirdiği aynada, size, sizi gösteren bir karakter.

Sıradanlaştırılan ve hissizleştiren sisteme duyulan sessiz öfkenin yansımasını, seyrine doyum olmayacak şekilde izleyicisine veriyor American Beauty. Film, insanın kendini özgürleştirme çabalarına göndermelerde bulunuyor. “Öze Dönme” kavramını Lester’a sorgulatırken, özdeşleşme sürecini kusursuz olarak yerine getiriyor. Orta yaş bunalımını, sıradan olma korkusunu, iletişim eksikliğini, hoşgörüsüzlüğü ve göz alıcı ambalajından çıkardığımızda oluşan kokuşmuşluğu, ciddi bir sistem eleştirisiyle izleyicinin önüne getiriyor.

Filmin, sorgulatırken kendini sorguladığı bir yönü de var zira; toplumdaki yozlaşmışlık, zincirleri kırmak isteyen birey için ne derecede haklı gerekçe olarak ortaya sunulabilir? İdeal toplum düzeni nedir? Cevapları seyirciye bırakılmış sorular olarak karşımıza çıkıyor... Lester Burnham rolüyle Akademi Ödüllerinde Oscar’a layık görülen Kevin Spacey ve aslen tiyatro yönetmeni olan, ilk sinema filmiyle “En İyi Yönetmen” ödülüne uzanan Sam Mendes, Hollywood’un ikon eserlerinden birine imza atarak, başarılarıyla sinemanın unutulmazları arasına girdiler.


The Shawshank Redemption (1994) / Andy Dufresne

"Ya yaşamakla uğraşacaksın ya da ölmekle."

Bkz: Frank Darabont’un yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. The Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli), sinema tarihinde yapılmış en iyi kaçış filmidir. Stephen King’in "Kuşku Mevsimi" romanından uyarlanan filmde, hayatın çarpık yönleri tüm çıplaklığıyla hapishane ortamından aktarılıyor. Tim Robbins’in canlandırdığı Andy Dufresne karakterinin, sıradan orta sınıf hayatı, bir trajediye dönüşüyor ve sakladığı potansiyelini keşfetmesi onun tek kurtuluş yolu olarak veriliyor; "Zeka" Yapısal olarak Vladimir Propp’un “Masalın Biçimi” teorisinde bahsettiği yol haritasının yansımalarını da film içinde gözlemliyoruz. Propp, peri masalları üzerine yaptığı inceleme sonucunda masallardaki ortak unsurlardan hareket ederek masalların yapısını ortaya

koymuştur. Masallarda işlevler, "Yasak - Yasağı çiğneme", "Soruşturma - Bilgi toplama","Çatışma - Zafer", "Güç iş - Güç işi yerine getirme", "İzleme - Yardım (kurtuluş)" vb. şeklinde birer çift oluşturur. Propp, masalın bir kötülükle ya da eksiklikle başlayıp ara işlevlerden geçerek çözümle sonuçlandığını ifade ediyor ve her masalda bu işlevlerin bir kısmının bulunmayabileceğini ama bütün masalların ortak bir yapı üzerine kurulduğunu söylüyor.

uzaklaşması, mahkeme tarafından ömür boyu hapis cezasına çarptırılması sonrasında her türlü kötü muamele, taciz ve işkence ile ünlenen Shawsank Hapishanesi’ne nakledilmesi ile yasakların ve yeni düş-manların hayatına girmesi. Başlangıçtan, düşmanın maskesinin düşürülmesi ve cezalandırılmasına kadar geçen sürede, bu modern çağ masalını gerçekçi bir pencereden seyrediyoruz. Dufresne, insan ruhunun acımasızlığını, gerçek zaman akarken, zamanın anlamsızlaştığı bir ortamda tecrübe ediyor.

Fantastik yapılar bulunmasada aslında filmin bize düşündürdüğü yapı modernize ve gerçekçi makyajıyla bir masal. Karısının ve karısının onu aldattığı adamın öldürülmesi üzerine tutuklanan banker Andy Dufresne’in eski hayatından

İzleyenleri, her sahnesinde olayların içine çeken ve düşünmeye sevk eden film, adalet, umut, zaman, yalnızlık gibi kavramları yeniden tanımlamanızı sağlıyor.

Senaristliğini ve yönetmenliğini Frank Darabont’un yaptığı film, Tim Robbins ve Morgan Freeman’ın tadı damağınızda kala-cak performanslarıyla 7 dalda Oskar ödülü adaylığına layık görülen, zihinlerinizde kalıcı izler bırakacak bir kurgu şaheseri.

*

DİPNOT * (Propp, Vladimir

(2001), Masalın Biçimbilimi Olağanüstü Masalların Yapıs) (Propp’un Masal Çözümleme Metodu”, Türk Dili, C.LXXXIX, S.638, 127140 (Şubat 2005)


Revolutionary Road (2008) / April Wheeler

"Gerçeğin en güzel tarafı nedir biliyor musun ? Herkes, ne kadar onsuz yaşasa da ne olduğunu bilir."

Bkz: Sam Mendes’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Revolutionary Road (Hayallerin Peşinde), Amerikan orta sınıfı buhranını göz önüne seren bir film. Wheeler çifti, sistemin içinde kaybolmuş, mutsuz çoğunluğu temsil ediyor. Rutin hayata bir eleştiri getiren Revolutionary Road aslında binlercesinin yaşadığı bir “kaçamayış” öyküsü. Filmin canlandırdığı karakterler herkese bir kez daha aynaya dikkatlice bakma fırsatı verdi. Özdeşleşme süreci içerisinde, vasat bir aktris ve mutsuz bir ev kadını April’in kocası Frank’e olan yabancılaşması, Frank’i evlilik dışı ilişkiye itiyor ve sonrasında karakterin bunu meşrulaştırdığını gözlemliyoruz.

Kabullenmek istemediği sıradanlığını aşmak için sınırları zorlayan bir kadın April Wheeler. Günlük rutine karşı verdiği savaşı kaybetmesi, ailesini de bir trajedinin parçası yapıyor. Aslında bu yönüyle bakıldığında başarısız bir anne olarak da resmedilmiş. Karakterimizin, çaresiz kaldığı, orta sınıf banliyö hayatına direnişini izliyoruz. Zaman içerisinde verdiği yanlış kararların sorumluluğunu almak istemeyen, yitip giden onlarca hayatın iç sesi bir anlamda. Amerikan özelinden tüm dünyaya genel planda bir bakma fırsatı yakalıyoruz. Banliyö hayatının depresif yönünü öne çıkaran Revolutionary Road,

insan ilişkileri üzerine net bir yorum getirirken, Altın Küre ödülleri’nde de Kate Winslet’a drama filmi dalında en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandırdı. 2006 yapımı Little Children’da da buna benzer bir rol üstlenen Winslet, April karakteri için şüphesiz aranan kandı. Filmde, Sam Mendes’in yönetmenlik becerilerinin de altını çizmek gerek. Oyunculuğu ön plana çıkaran Mendes için Revolutionary Road, kariyerinin zirve çalışmalarından biri oldu.


"Kaybettiklerimiz bir daha asla geri dönmeyecek. Çok kan aktı. Bu topraklar iyileşmeyecek, kalbimizdeki yaralar kapanmayacak. Tek yapabileceğimiz geçmişle barışmak ve ondan ders almaya çalışmak."

Cold Mountain (2003) / Inman

*

DİPNOT

*Kuzey – Güney Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1861-1865 yılları arasında Kuzey ve Güney eyaletleri arasında yapılan savaştır. Savaş köleliğin kaldırılmasını isteyen, Kuzey eyaletleri ile köleliğin sürmesini savunan Güney eyaletleri arasında olmuştur. Görünüşte insancıl bir sebep olmasına rağmen, savaşın bir de ekonomik boyutu vardı. Kuzey eyaletleri zenci kölelerin bağımsızlık kazandıktan sonra Kuzey’e gelip, oradaki sanayi kuruluşlarında ucuz emek olarak çalışacaklarını umuyorlardı. Ayrıca Kuzey, Güney ile İngiltere arasındaki ticari ilişkilerden de rahatsızdı. İngiltere Güney eyaletlerine Afrika’dan zenci köle sağlıyor, karşılığında pamuk alıyordu. Kuzey eyaletleri pamuğu hem kendi endüstrileri için istiyorlardı, hem de pamuğun ucuza dışarı satılmasına karşıydılar. Sonuçta köleliği kaldırmak istemeyen 13 Güney eyaleti Amerika Konfedere Devletleri adı altında A.B.D’den ayrılmaya karar verdiler. Bunun üzerine 1861’de başlayan savaşı 1865’te Kuzey kazandı ve o tarihten sonra A.B.D’de kölelik yasaklandı. * ₀₁Yrd. Doç. Dr. Ferzan Curun

Bkz: Anthony Minghella’nın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Cold Mountain (Soğuk Dağ), Amerikan iç savaşı döneminde geçen bir aşk hikayesi. Film, Güney kültürünü epik ve şiirsel bir anlatımla beyaz perdeye taşıyor. Inman (Jude Law), Güneyli bir işçi olarak çıkıyor karşımıza. Kasabaya taşınan Ada Monroe’ya aşık olan Inman, bu aşka karşılık bulsada, Amerikan iç savaşının patlak vermesiyle Kuzey’le savaşmak için orduya katılıyor. Cephede cesur bir vatansaver gibi mücadele veren Inman’ı hayata bağlayan şeyse Ada’ya olan aşkı. Inman karakteri birçok aşk filminden kendisini hemen sıyırıyor. Kahraman bir askerin, saf aşkına tanık oluyoruz. Yaralı halde kasabasına, sevgili Ada’sına ulaşmak için verdiği mücadele adeta sizi kişinin kaderiyle verdiği, amansız bir savaşın içine çekiyor. Yüzeysel ilişkilerin yerden yere vurulduğu, aşka yazılmış bir methiye Cold Mountain.

Filozof Gabriel Marcel’a göre umut insanda varoluş duygusunu oluşturur. Kişinin yabancılaşmasını engeller ve kendini gerçekleştirme yönündeki kararlılığına yol açar.

elde etmeyi istemedir. Snyder’a göre hedeflerimiz genel ve soyut olmaktan ziyade somut ve iyi tanımlanmış olmalıdır. Hedefimizi gözümüzde canlandırabilmeliyiz.₀₁

Diğer yandan Friedrich Nietzsche umuda karamsar yaklaşmış ve umudun insanın yaşadığı eziyetin süresini arttırdığını belirtmiştir. Erik Erikson’a göre umut, kişinin isteklerini elde edebileceğine ilişkin kalıcı bir inançtır.

Filmde Inman’ın yaşadığı acıya şahit olurken, ölmeyen umudunu, umutsuzluğa karşı verdiği savaşı da gözlemliyoruz. Elbette hikayenin diğer tarıfında da Ada’nın direnişi var...

Staats’a göre ise istekler ve beklentiler arasındaki etkileşimdir. Kant, Hume gibi filozoflar ise umudu insan doğasında var olan bir duygu olarak ele almışlardır. Snyder, umudu daha önceki iyi şeylerin olacağına ilişkin genellenmiş beklentilerimiz olarak tanımlayan bakış açılarından farklı olarak hedefler temelinde tanımlamaktadır. Ona göre umut üç bileşen içerir. Bunlar: hedefler, hedefi elde etmek için yollar planlayabilme ve hedefi

Cold Mountain, “Aşkta Savaş” ve “Savaşta Aşk” kavramlarını gerçeğe en yakın haliyle, insani duyguların çeşitliliğiyle renklendirerek sunuyor. Inman’ın gözünden savaşın içinde umudunu kaybetmeyen kalplerin direnişini seyrediyoruz. Rolüyle, "En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü" için aday gösterilen Jude Law, performansıyla göz doldurdu.

Charles Frazier'in romanından uyarlanan filmde usta yönetmen Anthony Minghella, filmin uzunluğu yönünde eleştiriler alsada, Inman’ın aşk, savaş ve kaderiyle yüzleşmesi için uzun bir yolu vardı.


V for Vendetta (2005) / Evey

“Siyasiler gerçeği örtmek, sanatçılar ise gerçeği göstermek için yalan söylerler.”

*

DİPNOT *Barut komplosu, bir grup yönetim karşıtı İngiliz Katolik tarafından,

Bkz: James McTeigue’nin yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. V for Vendetta Alan Moore'un yazdigi cizgi romandan sinemaya aktarılmış bir yapım. Çizgi roman takipçileri tarafından, olumsuz eleştirilere maruz kalmış olsada, V for Vandetta sinema tarihinin en kışkırtıcı yapımlarından biri kuşkusuz. Baskıcı rejim altında makineleştirilmiş toplum, bastırılmış özgürlük duygusunun dışa vurumu için bir kıvılcım bekliyor. Kahramanımız V’nin iktidarla olan hesaplaşmasıysa, kıvılcımdan da öte, yarını olmayan insanlara, umut ışığı oluyor. ABD’de sosyal psikolojinin kurucularından Gordon Allport’un daha 1950’li yıllarda ortaya attığı, ve o zamandan bu yana sınanmış ve geliştirilmiş olan sosyal temas kuramına göre, birbirine karşı

İngiltere Kralı I. James ve diğer aristokratları öldürmek için 5 Kasım 1605’te yapılan Parlemento Binası’nı havaya uçurma girişimidir. Robert Catesby ve Guy Fawkes öncülüğünde planlanmıştır. Barut komplosunun Karşı Reform hareketi olduğunu ve baskıcı yönetime karşı anarşi hareketlerinin öncüsü olduğunu kabul eden gruplar vardır. Eylem, 1603 tarihli İlk komplo ve Veda komplosunu takiben 1605 yılında, her sene ekim ya da kasım ayında tekrarlanan aristokrasi zirvesine denk getirilmiştir. 5 Kasım 1605 tarihli bu girişim yalnızca Kral I. James’e karşı düzenlenen bir suikast değil, tüm Kraliyet ailesini, Protestan devlet adamlarının büyük bölümünü etkisiz hale getirmeyi ve halkı ayaklandırmayı hedef alan bir eylemdir. Eylemcilerden birinin saray çalışanı bir yakınına eylem günü sarayda olmaması yönünde ki uyarısının kraliyete sızması sonucunda, Guy Fawkes eyleme giderken yakalanmış ve ağır işkencelere maruz kalarak idam edilmiş, Eylem başarısızlıkla sonuçlanmıştır. * ₀₂Prof. Dr. Hale Bolak Boratav

önyargılı tutumlar besleyen ve toplumsal hiyerarşide farklı konumlarda olan grupların eşit koşullar altında biraraya gelmesi, birbirlerini tanıma fırsatı bulması ve işbirliği yapması gruplararası kalıp yargıların kırılmasına yol açabilmektedir.₀₂ Güdülen insandan, yeniden birey olan insana geçişinde “Ortak düşmanın ortadan kaldırılması” “Gruplar üstü hedef” olarak konumlanıyor. Özgürlüğü elinden alınmış ve pasifize olmuş halklar, kaderleriyle yüzleşmek için öncüler bekler. V, aydınlanma arzusunun ete kemiğe bürünmüş hali bir anlamda. Geçmişle olan hesapları kapatırken, yalnızca

intikamını almıyor, halkınında uykudan uyanmasını sağlıyor. Natalie Portman’ın hayat verdiği Evey, çarpık düzenin baskısı altında var olmaya çalışan sessiz kalabalıkta kaybolmuş biri. Gerçeklerine kulak tıkamak zorunda kalmış, beğenileri, hisleri, anıları, arzuları elinden alınmış, boyun eğmiş ve savunmasız. Kötü koşullar kişinin en zalim veya en zavallı halini ortaya çıkarabilir. Zimbardo’nun 70’li yıllarda yaptığı “Stanford Prison” çalışmasında, rastgele olarak “Hükümlü” ve “Gardiyan” rolleri “normal” üniversite öğrencilerine verilmiştir. Stanford Üniversitesi’nin zemin katında kurulan düzmece hapishane’de beklenenden çok daha kısa bir sürede, sadece 6 gün içinde öğrencilerin üstlendikleri rollerin kalıplarına uygun davrandıkları görülmüş,

çalışması ABD’de hapishane reformu ile ilgili çalışmalara ışık tutmuştur. Filmde baskılanan milyonlardan biri olan Evey’nin, güç sahiplerinin kendisi için uygun gördüğü rolü aşıp içindeki potansiyelini keşfetmekse V'ye düşüyor. Evey ve V’nin yollarının kesişmesi bir bakıma ilahi adaletin tecelli etmesi için olmazsa olmaz bir tesadüf. V, içindeki intikam ateşini körükleyen yozlaşmışlığı daha yakından gösteriyor Evey’e. Güven testinden geçerken Evey’nin gösterdiği dirayet kanımızı donduruyor. Bastırılmış duygularına çıkış yolu bulmaya çalışan bir karakter izliyoruz. Bu noktada fantastik güçlerle donatılmış V’nin ilham kaynağı oluyor Evey. Gideceği yolda insanlara olan inancını tazeliyor bir anlamda. Işığı gün yüzüne çıkarıyor.


Die Hard (1988-1995) / John McClane "Cesaret yoksa, zafer de yok"

Bkz: John McTiernan’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. 1985 yapımı Televizyon dizisi Moonlighting’de (Mavi Ay) dedektif David Addison Jr. rolüyle üne kavuşan Bruce Willis, kendisini bu komik ama iş bitirici haliyle seven milyonlara, 1988 yılında Die Hard (Zor Ölüm)’ı armağan etti. Dedektif John McClane; huysuz, komik, gözü kara bir polis memuru; karısı Holly’yle sürekli kavga eden ama vazgeçmeyen, karşısına çıkan her soruna bir çare üretebilen, en zor anda bile espri yapabilen, sıra dışı bir karakter. Aksiyon sahneleriyle ölüme meydan okuyan John, herkes için bir baş belası olsa da, pes etmeyen tavrıyla sorunların üstesinden gelebilecek tek kişidir. Birçok sinema sever için “Klişe” bir polis kahraman profili sergilesede, bir dönemin

çocukları “Yippee Ki Yay” sözünü jargona eklemiş John McClane’i unutulmazlarından sayar. Polis kahraman için formüle edilmiş, problemi saptama, seçenekleri gözden geçirme, çözüm yöntemini belirleme, eyleme geçme ve sonuçları değerlendirme safhalarını McClane’in tüm maceralarında da görüyoruz ama onun birçoklarından sıyrılması, kimsenin yardım beklemeyeceği birinin tek kurtarıcı olarak karşımıza çıkmasında yatıyor. Gösterdiği performansla hafızalara kazınan Willis’in McClane'i, aksiyon sinemasına unutulmaz bir iz bıraktı. İlk filmin başarısının ardından 2 yıl sonra serinin devam filmi "Die Hard 2" ilk filmin

gölgesinde kalsada 1995 yapımı Die Hard: With a Vengeance ile yönetmen koltuğunda ilk filmin yönetmeni John McTiernan’ı yeniden iş başında görüyoruz. İnişli çıkışlı kariyerine rağmen aksiyon sinemasında rüştünü ispatlamış olan yönetmen iki filmle seriye zirve yaptırmıştır.


No Country for Old Men (2007) / Anton Chigurh "Yazı tura'da şimdiye kadar kaybettiğin en büyük şey nedir?"

Bkz: Ethan ve Joel Coen’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

İki kötü grubun klişeleşmiş hesaplaşma, çatışma sahnesiyle başlayan No Country for Old Men’de (İhtiyarlara Yer Yok), bir raslantı sonucu orada bulunan Llewelyn’in parayı alması ve sonrasında peşine takılan saplantılı bir kiralık katilin kovalamacası anlatılıyor. Basit hayatların hiçliğin ortasındaki kaçışları, sade ama zeki bir metinle verilirken “Yılan besliyorsan ısırılmayı göze alacaksın” mesajıda yedirilmiş. İşte Anton bu hikayedeki yılan. Terminolojik olarak “Katil” diye tanımladığımız profile bakacak olursak, öldürme, yok etme veya acı verme sebebi olarak

“Kişilik Bozukluğu”nu gösterebiliriz. Bu, bahsi geçen kişilerin çoğunluğunda çocukluktan gelen travmalarla tetiklenir ve sonrasında, dürtülerinin esiri benlik, toplumun genelinden sıyrılarak, kendini tatmin ettiği eylemleri yapmaya başlar. Katiller, empati, vicdan, merhamet ve suçluluk duygusundan kendilerini soyutlarlar. Egoist karakterleri, sosyal ve ahlaki sorumluluktan yoksundur. Toplumun kabullendiği yazılı ve sözlü kurallardan çok, kendi yarattıkları dünyanın kurallarını kendileri yazar.

Anton Chigurh, bir kiralık katil olarak karşımıza çıkıyor ama o sıradan bir katil değil. Ölümün karşınıza çıkıp size “Yazı mı? Tura mı?” Diye sorduğunu düşünün... Javier Bardem, rolüyle “Katil” figürüne yeni anlamlar yükledi demek yanlış olmaz. Anton Chigurh karakteriyle 2008 Akademi ödüllerinde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” seçilen Bardem, akıllardan çıkmayacak, izleyende kalıcı izler bırakacak performansını taçlandırmış oldu.

Joel ve Ethan Coen kardeşlere En İyi Yönetmen Oscar’ını da getiren film, kurgu, teknik kullanımı ve diyaloglarıyla benzerlerin-den ayrılıyor.

*

DİPNOT

* No Country for Old Men, Edebiyat eleştirmeni Harold Bloom tarafından, aralarında Thomas Pynchon, Don DeLillo ve Philip Roth’un da olduğu, neslinin en iyi dört Amerikan romancısından biri olarak tanımlanmış Cormac McCarthy’nin 2005 yılında çıkan aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmıştır.


"Annem mi haklıydı yoksa Teğmen Dan mı ? Bilemiyorum. Herkesin bir kaderi var mı? Bilemiyorum. Yoksa rüzgara kapılmış gibi tesadüfen oraya, buraya mı sürükleniyoruz? Bence her ikisi de doğru. Belki ikisi de aynı anda oluyor."

Forrest Gump (1994) / Forrest Gump

*

DİPNOT

* Film, Winston Groom’un 1986 yılında piyasaya sürülen romanına dayanmaktadır. * Yazar Winston Groom’a, film senaryosu romanına dayandığından telif hakları için 350,000 dolar ve filmden elde edilen net kardan yüzde üç pay ödenecekti. Fakat film ya-pımcıları ve Paramount Yapım, Hollywood muhasebe tekniklerini kullanarak masrafları fazla gösterip gişe rekoru kıran film için zarar gösterdiklerinden, Winston Groom’a kar-dan ödenmesi gereken payı ödemediler. Tom Hanks ve yönetmen Zemeckis ise sabit üc-retle anlaşmak yerine brüt hasılat üzerinden anlaştıklarından, her biri yaklaşık 40 milyon dolar aldılar. Yanı sıra, Oscar Ödülleri’ndeki altı konuşmanın hiçbirinde yazar Groom’un adı yer almadı. Ancak yazarla olan uyuşmazlık sonradan çözüldü.

Bkz: Robert Zemeckis’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar

Forrest Gump’ta, zeka seviyesi toplumun genelinden daha düşük olan Forrest’in, dünyayı dize getirişi, zirve bir oyunculukla ortaya konuyor. İzlerini tüm hayatınız boyunca taşıyacağınız bir sevgi hikayesi Forres’ınki... Kirletilemeyen kocaman bir yüreğin, sizi alıp bir maceradan diğerine sürüklediği, aşka dair, dostluğa dair, dünyaya göğüs geren, kimi zaman komik, kimi zaman dokunaklı bir hikaye var karşımızda. Yönetmen Robert Zemeckis, fantastik anlatımını, gerçekmişgibilik açısından başarılı bir harmanla izleyenlere sunuyor.

Tom Hanks ise ayakta alkışlanacak oyunculuğuyla Forrest Gump’ı aklımızın bir köşesine kazıyor.

avukatlığına soyunuyor ve alt metinde izleyicilerine bir sistem eleştirisinin aksine, yoğun bir meşrulaştırma sunuyor.

Filmin alt metninde Forrest’in herkese bir mesajı var. Gerçek aşkı Forres’tan öğrenip, hayatın akışı içerisinde kaybettiğimiz toplumsal değerlerin yükünü, omuzlarınızda hissediyorsunuz.

Amerikan rüyasının ve kapitalizmin sizin dostunuz olduğu mesajı veriliyor, “İyi bir Amerikalı olursanız, şans bir gün sizede gülebilir!” diyorlar.

Buraya kadar çizdiğimiz olumlu imajın ardından filmin göründüğü kadar masum olmadığınıda belirtmemiz gerek. Şöyle ki; filmi sadece sinematografik açıdan, oyuncu performansları açısından, yüklediği yoğun duygulardan hareketle izlerken, bu sefer Hollywood şeytanın

Sonuç olarak, işin mesaj kısmından çok drama öğeleriyle değerlendirip, filmi manüplasyondan soyutlarsak, Forrest Gump gerçek bir başyapıt. Robert Zemeckis’e En İyi Yönetmen, Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu Oskarlarını getiren, toplamda 6 akademi ödülü kazanan

Forrest Gump, ayrıca 7 dalda da aday gösterilerek sinema tarihine adını altın harflerle yazdırdı.


"Ben aslında basit bir kızım ve bir erkeğin önünde durmuş onun beni sevmesini istiyorum."

Notting Hill (1999) / Anna Scott & William Thacker

Bkz: Roger Michell’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar

1999 yapımı Notting Hill (Aşk Engel Tanımaz), en bilinen sinema klişesi; zenginle fakirin, ünlüyle sıradanın yollarının birleşmesi ve sonrasını anlatan bir romantik komedi. Filmin onlarca benzeri varken, neden bu filme dikkat çekmek gerek noktasında, başlangıcından bitişine kadar kurgunun başarısından, film müziklerinin seçiminden, oyunculuk performanslarından bahsedebiliriz. Anna Scott, para ve şöhret dolu hayatı temsil ederken, "Mutluluk, maneviyat olmadan da elde edilebilir mi?" ya da “Gerçek mutluluk, gerçek insanların gerçekliğinde mi saklı?” sorularını yöneltiyor izleyicisine.

Anna, geldiği noktada yaşadığı hayatın sahteliğinden sıyrılmak istiyor, gerçek olana özlemini anlatıyor. İçinde bulunduğu dünyanın geleneksel yüzeyselliğiyle, değer yargılarıyla örselenmiş birisi var karşımızda. Yaşadığı manevi boşluğu doldurmak istiyor Anna. Sıradan insanların yaşantılarının büyüsüne kaptırıyor kendini. Antik Yunan’da mutluluk, ahlaklı olmak ve erdemli bir hayat yaşamak demekti. Aristo’ya göre “Mutluluk, insan yaşamının biricik amacıdır. Hayatımız boyunca harcadığımız tüm çabalar mutlu

olmak içindir ve mutluluk, ancak erdeme ve kusursuz bir karaktere ulaşarak yakalanabilir. William ve Anna'yı ortak paydada buluşturanda mutluluğa olan özlemleriydi. Kusursuzluk, elbette ki fantastik bir kavram. Hele ki söz konusu aşksa. Aşk, kusurlarına rağmen birlikte olabilme sanatı değil midir birazda? William, herhangi birini canlandırıyor filmde, milyonlarca insanın yaşadığı gibi ailevi sorunları, ayakta tutmaya çalıştığı bir işi, kırık bir kalbi var. Filmin mesajı açık "Aşk Engel Tanımaz". Anna sıradan mutluluğu ararken, William'da kalbinin sesine

kulak veriyor. Roger Michell’ın yönetmenliğini yaptığı Notting Hill, film müzikleriylede ayrıca izleyenlerin kalplerine dokunmayı bildi. Altın Küre de dahil bir çok festivalde En İyi Erkek ve Kadın oyuncu kategorilerinde adaylıkla yetinen akıllara kazınan sahnelerin yaratıcıları Julia Roberts ve Hugh Grant ise gerçek ödülü türün sevenlerinin takdiri ile kazandı.


The Bourne (2002–2007) / Jason Bourne "En iyisini ümit et. En kötüsüne hazırlan."

Bkz: Paul Greengrass ve Doug Liman’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

The Bourne serisi Robert Ludlum’un 1980-1986 ve 1990 yıllarında yazdığı romanlardan filmleştirilmiş en başarılı aksiyon uyarlamalarından birisidir. Kıyaslayacak olursak, kahramanın biricikleştiği, tek adam üzerinden ilerleyen “Aksiyon – Gerilim” ve “Polisiye – Gizem” türlerinde yapılmış filmerin zirvesinde Bourne’u koyabiliriz. Jason, hafızasını kaybetmiş bir C.I.A ajanıdır. Kimliğini ararken, özel yeteneklerini keşfediyor ve kendisini yaratanlara karşı apansız bir savaşın içine giriyor. Kim olduğunu bulmaya kararlı olan Jason, yap bozun parçalarını tek tek birleştirirken,

geçmişiyle hesaplaşıp, geçmişi olmayan yeni bir benlik içinde buluyor kendisini. Hayat döngüsü içerisinde, geçmişimiz, unutmak istediğimiz travmalar, anılarla doludur. "Bu anılarımız beynimizde, vücudumuzda izlerini yıllar boyunca taşır ve günlük hayatımıza sızarak etkilerini doğrudan ya da dolaylı olarak gösterebilirler. İnsanlar genellikle travmatik olayı unutmak ve hiç hatırlamamak ister. Beynimiz olayı bilinç dışına iterek bunu zaten yapmaya çalışır. Ancak bunun için daha ağır bir bedel öder.

Çünkü bilinç dışına itilen bir olay, tıpkı suyun altına itilen bir top gibi yukarı çıkmaya çalışır. Ne kadar derine itersek o kadar güçlü çıkmaya çalışacaktır. Direncimizi düşüren bir yaşam olayı olduğunda, hatta bazen koşuşturmamız bitip tam rahata kavuşacağımızda hızla yukarı fırlar.”₁ Jason Bourne’un benliğini aradığı hikâyede de bunu gözlemleme şansı buluyoruz. Karaktere hayat veren Matt Damon, Hollywood’un en başarılı erkek oyuncularından birisi. Damon, Bourne Serisi'yle yine zirvede bir oyunculuk performansı sunu-yor. Sırasıyla Doug Liman,

Paul Greengrass isimlerinin yönettiği seri, ilk iki filmle Akademi Ödülleri hariç birçok farklı ödüle aday gösterilmiş, 2007 yılı yapımı The Bourne Ultimatum, 3 dalda Os-kar heykelciği kazanmıştı.

*

DİPNOT * ₁ Dr. Sümer Öztanrıöver


Black Swan (2010) / Nina Sayers

*

DİPNOT

"Önünde duran tek kişi yine kendinsindir."

* Kuğu Gölü, Pyotr İlyiç Çaykovski tarafından bestelenmiș dört perdelik bale eseridir. * Eserde, bir büyücü tarafından arkadaşları ile birlikte kuğuya dönüştürülen ve ancak bir erkeğin aşkı ile tekrar insan kılığına dönüşebilecek olan Odette ile Prens Siegfried arasındaki aşk ve büyücünün, kızı Odil’i prenses Odette kılığına sokarak prensi kandırması anlatılır. * Moskova’daki Rus Kraliyet Tiyatrosu’nun (Bolşoy Balesi) 1875 yılında verdiği sipariş üzerine bestelenen eserin ilk temsili 1877 yılında Moskova’da Julius Reisinger koreografisi ile yapıldı. *₀₃ Prof. Dr. Özcan Köknel

Bkz: Darren Aronofsky’ninyönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Sinemada "Akıl oyunları" şüphesiz ki klişe olarak kategorize edebileceğimiz bir başlık; ama aynı zamanda, onlarca filme rağmen özgünlüğünü koruyabilen, uçsuz bucaksız bir deniz. Sonuçta insan zihninden bahsediyoruz, neler üretebileceği, kocaman bir soru işareti. Yaratıcı bakış açılarıyla birçok kült filmde insan zihni baş aktördür. Black Swan’da (Siyah Kuğu) , Natalie Portman’ın yeteneklerinin, standart üzeri oyunculuğunun bir kez daha altını çiziyoruz. Film ise tiyatral alt yapısıyla Portman’a gerekli ortamı sağlıyor. İnsanın kendisini keşfetmesine, saplantıların psikolojik etkilerine tanık olduğumuz filmde, Nina karakterinin masumiyetine aşık olup, değişim sürecini ve içindeki karanlığı

keşfetmesini seyrediyoruz. Tutkulu insan amaç edindiği nesneye, kişiye, düşünceye ruhsal yaşantısı içinde büyük bir yer ve değer verir. Onu yüceltir ve kutsallaştırır. Rousseau tutkuyu, “İnsanın içinde bulunduğu, duyduğu en iyi ruhsal durum” olarak tanımlamıştır. Tutsaklık da, tutku gibi kişiliğin derinlerinden gelen, değişmesi zor olan ruhsal güçlerden ve karmaşalardan kaynaklanır. Ancak bu güçlerin ve karmaşaların yarattığı kaygıdan kurtulmak için kullanılan savunma düzenleri, seçilen amaç, tutkunun biçimi ve rengi bakımından kişilik ve toplum açısından olumsuz öğeler taşır.

Kökleri aynı olan tutku ve tutsaklıkta kullanılan savunma düzenleri farklıdır. Tutuda, yüceltme, özgeçicilik, bilinçli beklenti, dengeleme gibi olgun savunma düzenlerinin kullanılmasına karşılık, tutsaklıkta, gerileme, yansıtma, bedenleştirme, gibi olgunlaşmamış savunma düzenleri kullanılır.₀₃ Filmde bu kavramları “İyi” ve “Kötü”nün aynı bedendeki çatışması olarak seyrediyoruz. Bir yandan da bir bütünün iki yarısı olmaları gerektiği algısının aktarımı, yönetmen Darren Aronofsky’nin yetenekleri hakkında fikirler veriyor. Nina Sayers; ideallerine kavuşamamış bir annenin, tutkuları hırsına dönüşmüş bir kadının, kızı üzerinden, dönmeye

çalıştığı gençliğinin oluşturduğu baskı sonucu şekillenmiş bir hayata vurgu yapıyor. Nina, içini kemiren toplumsal baskıların dışa vurumuyla, kendisine kodlanmış olanı kabulleniş ve içindeki delinin, kontrolü eline alması arasında, kendiyle olan savaşını aktarıyor seyirciye. İzleyeni, yaşadığı ruhsal gerilimle, olay örgüsüne çeken bir oyunculuk sergileyen ve performansıyla Akademi Ödülü'ne layık görülen Natalie Portman’ı final sahnesiyle birlikte unutulmazların arasına yazıyoruz.


"Şimdi ne yapmam gerektiğini biliyorum, nefes almaya devam edeceğim. Çünkü yarın güneş yine doğacak, zamanın ne getireceğini kim bilebilir ki?”

Cast Away (2000) / Chuck Noland

*

DİPNOT

* Robinson Crusoe, Daniel Defoe’nun 1719 yılında ilk basımı yapılan kitabıdır. * ₂Yalnızlık Ve Kişilerarası İletişim İlişkisi (Ahsen Armağan) * Kitabın konusunun aslında gerçek hayatta, eski adı Isla Mas a Tierra olan bir adada yalnız yaşamış Alexander Selkirk adlı İskoç bir denizcinin 1709 yılında Woodes Rogers tarafından kurtarılmasının yarattığı şaşkınlık ve ilgiden ilham alınarak yazıldığı iddia edilmiştir. 1704 yılında İskoç denizci Alexander Selkirk bu adada mahsur kalır ve 4 yıl 4 ay boyunca adada tamamen yalnız olarak yaşar.

Bkz: Robert Zemeckis’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Daniel Defoe’nin “Robinson Crusoe” romanını bir çoğumuz sever. 2000 yılı yapımı Cast Away’de de (Yeni Hayat) modern bir Robinson Crusoe hikayesi anlatılıyor. Tom Hanks’in hayat verdiği Chuck Noland’ın yalnızlık hikayesi bir iş seyahatinde uçağının düşmesiyle başlıyor. Kimsenin yaşamadığı tropik bir adada mahsur kalan Chuck’ın mücadelesine tanık olduğumuz film, izleyenin iç dünyasına da ışık tutuyor. Açık bir mesaj kaygısı taşımayan filmin alt metninde, “Yalnızlık” olgusunun altı çiziliyor.

Yalnızlık, insan bilincinin ve duyularının kendi üstüne kapanarak, dış dünya ile aidiyet bağlarını koparması sonucunda, kendi ördüğü kozanın dışına çıkamamasıdır. Etkileşim ve iletişim ise, kozanın duvarlarının aşılarak, diğer bilinç ve duygularla bütünleşip, insanın, varlığına anlam katmasıdır.₂ Filmde de insanın, en temel ihtiyaçlarını karşılayarak, modern dünyanın nimetleri ve bunun getirdiği alışkanlıklardan yoksun olarak, hayatta kalabileceği ama yalnız varolamayacağı, kendi sesinden başka bir sese olan ihtiyacı resmedilirken,

yalnızlıktan kaçış, dirayet, cesaret ve elbette ki aşk, bu tualde kendilerine yer bulan renkler olarak gözümüze çarpıyor. Tom Hanks’in üstün performansına bir kez daha tanıklık ettiğimiz filmde, yönetmen koltuğunda Forrest Gump Efsanesi’nde olduğu gibi Robert Zemeckis’i görüyoruz. İki dalda Oscar adaylığı alan Cast Away’de cansız karakterimiz Wilson bile ödüle layık görülmüştür. Cast Away, ezber bozan kurgusuyla, izleyenleri olasılıklar denizinde gezintiye davet ediyor.


"İnsanoğlu… Muhtemelen dünya üzerindeki en gizemli türdür. Cevaplanmamış soruların gizemi... Biz kimiz? Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri nasıl biliyoruz? Her hangi bir şeye neden inanıyoruz? Bir cevap arayışında sorulan sayısız soru… Ki bu cevap başka soruları doğuracak… ve sonraki cevap bir tane daha ve bu böyle devam edecek. Fakat en sonunda, her zaman aynı soru olmaz mı? Ve aynı cevap? Top yuvarlaktır. Maç 90 dakikadır.Bu bir gerçektir. Gerisi sırf teoriden ibaret."

Lola rennt (1998) / Lola

Bkz: Tom Tykwer’un yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Lola’nın sevgilisi Manni, mafya için kuryelik yapmaktadır. Son işinde alması gereken 100.000 DM’lik (Alman Markı) parayı kaybeder. Mafyanın sevgilisini öldürmemesi için Lola’nın 20 dakika içinde bu parayı bulması gerekiyor. Zamana karşı bu duraksız yarışta, gerçek zamanlı 3 hikaye, farklı sonuçlarla izleyenlere ulaştırılıyor. “Pek çok durumda, düşünmemiz problem çözmeye yöneliktir. Problem, temelde, bireyin bir hedefe ulaşmada engellenme ile karşılaştığı bir çatışma durumudur. Bu engellenme, hedefe ulaşmayı güçleştirebilir. Böyle bir durumda problem, engeli aşmanın en iyi yolunu bulmaktır.

Bir kimsenin problem çözmedeki başarısı problemin özelliklerinden çok, bazı kişisel etkenlere, yani bireyin kendisine ilişkin etkenlere bağlıdır.”₃ Lola’nın, zaman baskısı, fiziksel koşullar ve stresle girdiği mücadelede, problemi nasıl çözdüğüne tanık oluyoruz. Buna ek olarak, Lola’nın seçimlerini, durmaksızın bir tempo içinde anlatan filmin, sinematografik olarak, paralel zaman düzleminde, aynı hikayenin alternatif sonuçlarını vermesi, küçük değişikliklerin büyük sonuçlar doğurabileceği (Kelebek Etkisi) mesajını da izleyiciyle paylaşıyor.

Franka Potente’nin ilk ciddi sinema deneyimi olmasına rağmen, Lola’nın kızıl saçlarının aklımızda yer etmesi, Potente’nin karakterle yakaladığı uyumun ve oyunculuk performansının A+ olmasının yansımaları olarak sayılabilir. Tom Tykwer’ın yönetmenliğini yaptığı film, Alman Film Ödülleri’nde yedi dalda ödüle uzanırken, Bafta’da da “En İyi Yabancı Film” ödülünü aldı.

*

DİPNOT * ₃Psikolog Zeynep Şeker Aygül * Kelebek etkisi, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır. Edward N. Lorenz’in çalışmalarından biri olan Kaos Teorisi ile ilgilidir. Daha sonralarda hava durumuyla ile ilgili verdiği şu örnek ile ünlenmiştir. “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, Dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.” Fakat daha çok yaratılan bir kaosun büyüyerek artmasını ifade eder.


Rocky (1976–1990) / Rocky Balboa

“Kimse hayat kadar sert vuramaz.”

*

DİPNOT

* Rocky 1976 yılında tek filmlik bir projeyken gişe başarısı devam filmlerinide beraberinde getirdi. * Altın Ahududu Ödülleri (Golden Raspberry Awards) ya da en bilinen şekliyle Razzie Ödülleri’nin fikir babası John Wilson’dır. Akademi Ödüllerinin tersine yılın en kötü film, yönetmen ve oyuncularına dağıtılan ödüllerdir. Razzie ödülleri düşük bütçeli film-leri hedef almaz. Hollywood’un yüksek bütçeli, çok şey beklenen büyük prodüksiyonları bu ödülün hedefi olur. Sylvester Stallone, Kevin Costner, Sharon Stone, Halle Berry gibi oyuncular bu ödülün sahibi olmuşlardır. Seçim, Akademi Ödüllerinde olduğu gibi 5 aday arasından yapılır. Ödüller, Oscar Ödülleri töreninden bir gün önce dağıtılır.

Bkz: John G. Avildsen’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Rocky, basit bir insanın bir kahramana nasıl dönüştüğünü anlatan, döneminin en iyi dramalarından birisi. “Kendinize ne kadar inanıyorsunuz?”“Ne kadar daha iyi olabilirsiniz?”“Ne kadar daha en iyi kalabilirsiniz?” Bu sorulara cevaplar vermeye çalışan film, aşka, hayata dair duygulara hitap ediyor, mücadele motivasyonunuza pozitif etkiler yapıyor. İzleyiciye, bir anlamda kendisini keşif yolculuğu vaat ediyor. Rocky’nin dünyasından, sıradan gerçekliğe bakıyoruz.

Kaliforniya Üniversitesi’nden psikolog Dean Simonton “Hırs, enerji ve kararlılık gerektirir. Ancak bu noktada bir hedefin de olması gerekir. Hedefi olup da enerjisi olmayan insanlar, bir kanapeye uzanıp “Bir gün daha iyi bir fare kapanı yapacağım” diye hayal kuranlardır.” diyor. Antropolog Edward Lowe “Prestij peşinde koşmak son derece insani bir tutumdur. Yalnızca karnını doyurmak ve barınmak yeterli gelmez. İnsanlar daha fazlasını ister” diyor.

Bu iki yorumu Fransız yazar ve filozof Voltaire’in “Hırs, bir sandalın yelkenini şişiren rüzgara benzer; fazlası gemiyi batırır, azı da gemiyi olduğu yerde tutar.” sözüyle birleştirebiliriz ve Rocky projesinin altmetnine uyarlayabiliz. 2006 yılında “Rocky Balboa” ismiyle serinin 6.filmi vizyona girdiysede, Rocky Serisi’nin, 1990 yılında vizyona giren 5. filmi, unutulmaz serinin son noktasıydı. 1985 yapımı Rocky 4’le zirvedeki son gösterisini sergileyen Rocky, sonraki iki filmde beklenen başarıyı gösteremedi.

On dalda Akademi ödülü adayı olan, 1976 yapımı ilk Rocky filmi John G. Avildsen’e En İyi Yönetmen ödülünü getirirken, toplamda üç Oscar kazandı. Sylvester Stallone’yi akıllara Rocky olarak kodlatan film, aktöre “En İyi Erkek Oyuncu” Oskar adaylığıda getirmişti. 2. Filmle yönetmen koltuğuna kendisi geçen Stallone, 5. Filmde yerini tekrar John G. Avildsen’e bıraktı ama ne trajiktir ki, ilk filmle Oscar kazan yönetmen, bu filmle “En Kötü Yönetmen seçildi” (Razzie)


Moby Dick (1956) / Captain Ahab

"Boşa geçen her dakika günah defterine yazılır."

Bkz: John Huston’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. Herman Melville’nin romanından sinemaya uyarlanan film, sinema tarihinin en özel yapımlarından birisidir. Çekilmiş en iyi uyarlamalardan biri olan Moby Dick, üzerine tez yazılabilecek derecede izleyiciye söyleyecek sözü olan, beyaz perdenin altın yaldızlı yapımlarındandır. Filmde Gregory Peck’nin canlandırdığı Kaptan Ahab, balina avı sırasında Moby Dick adlı beyaz balinaya bacaklarından birini kaptırmıştır. Bacağının yerini, bir tahta parçası alırken, yüreği de yerinidi kin ve nefrete bırakmıştır. İntikam ateşiyle yaşayan Ahab’ın gözü Moby Dick’ten başkasını görmez. Michael McCullough, “Beyond Revenge” kitabında, felsefeci Arindam Chakrabarti’nin bir makalesinden alıntı yapmıştır. Chakrabarti, intikam

davranışının irrasyonel, haksız ve hastalıklı olduğunu söylüyor. Chakrabarti’nin argümanını üç başlık halinde özetleyebiliriz. İlk olarak intikam irrasyoneldir; çünkü birine kayıp yaşatmak bizim geçmişte yaşadığımız kaybı geri getirmez. İkinci olarak erdemli bir davranış değildir; çünkü intikam alanı, geçmişte yaşadığı haksızlığı bu sefer yaşatan konumuna düşürür. İntikam alan “ders verme” amacı güdüyor olsa da aslında haksızlık yapanı taklit ederek “ders alan” konumuna düşmüştür. Üçüncü olarak intikam her zaman kan davası türü, sonu gelmez döngülere dönüşür çünkü intikam alan, adaletin yerine gelmesi için her zaman kendi-

sine yapılan kötülükten daha fazlasını yapmak ister. Bu da karşı tarafta yeniden intikam alma hırsı uyandırır. Sonuç olarak, “İntikam” bir güç gösterisi değil, tam tersine bir zayıflıktır; ahlaki olarak yenilgiyi kabul etmenin göstergesidir.” diyor. Ahab, intikamı peşinde sizleri, derin denizlere sürüklerken, öfkesine şahitlik ediyorsunuz. İnsanoğlunun, hırslarına nasıl yenik düştüğünü, sonuçları felaket bile olacak olsa içindeki şeytana nasıl boyun eğebildiğini görüyorsunuz. Melville’in gençliğinde balina gemilerinde çalışmasından ve denizciliğe olan merakından ötürü kitabına aktardığı kusursuz detaylar filmde de izleyenleri tatmin ediyor ve ambiyansa kapılıp gemideki yerinizi alıyorsunuz.

On kez Akademi ödülüne aday gösterilmiş senarist, senaryo yazarı ve yönetmen efsane sinema adamı John Huston’ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmde, Ahab karakterine hayat veren Gregory Peck sizlere aklınızdan çıkmayacak bir oyunculuk gösterisi sunuyor.


"Doğanın kanununu biliyorum. Kan isteyen kanı, bela isteyen belayı bulur. Ölüm, ölümü getirir. Akbabanın akbabayı doğurduğu gibi… Ama bugün tepedeki ses şöyle dedi: “Düşmanınızı sevin. Sizi kullanmak isteyenlere iyilik edin.”

Ben–Hur (1959) / Judah Ben–Hur

Bkz: William Wyler’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Sinema tarihinin en görkemli yapıtlarından Lewis Wallace’nin romanı Ben-Hur: A Tale of the Christ’ten aktarılan Ben-Hur’da Charlton Heston’ın, hayat verdiği Judah karakteri, hem kendisini hem de filmi unutulmazlarımızdan yaptı. İsa Peygamber’in ölümünden önce başlayan film, iyi ve kötü imgelerini “Monte Kristo Kontu” tadında izleyiciye ulaştırıyor. Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, “Adalet Kavramının İçeriği, Mutlaklığı ve Değişmezliği” makalesinde “Adalet, herkese hakkını verme konusunda müstakar (değişmez) ve kesintisiz bir iradedir.

Herkese hakkını, istihkakını verme; hakkaniyet, hak ve nasfete (Adalete uygunluk) riayet etme demektir ki, işte bunu insan toplumlarında gerçekleştirebilmek, asıl zor olan meseledir. İnsanlık onurundaki eşitlik ilkesini herkes kağıt üzerinde ve nazari olarak kabul edebilir. Ne var ki, iş, somut olay adaletinin sağlanmasına gelince, “Potansiyel Eşitlik” ilkesinde uzlaşabilen insanların, hele kendi çıkarları söz konusu olduğunda, ‘hakkaniyet’e uygun davranmadığını görürüz.” der.

Bu paralelde, yahudi bir aristokrat olan Ben Hur’un, Roma generali olan eski dostu Massala’nın ihanetine uğraması sonucu bir ailenin yok oluşunu, Ben-Hur’un karmasını ve adaletin tecellisi yolundaki hikâyesini izliyoruz. Kürek mahkumu Judah, ailesi gün ışığından mahrum bir zindanda ölümü beklerken, sabırla acılarına göğüs geriyor. Yürek burkan hikayesinin yanında, Hristyanlık dinine de vurgular yapılan filmde, Roma topraklarında Roma’ya rağmen yükselen bir inanca tanıklık ediyoruz. Bir sinema klasiği olan Ben-Hur’un yönetmen koltuğunda William Wyler’ı görüyoruz.

On iki kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilen ve biri Ben-Hur’la olmak üzere üç Oscar heykelciği sahibi yönetmen aynı filme on bir Akademi Ödülü verilmesiyle başyapıtını taçlandırmıştır. Charlton Heston, Judah’la sağ duyulara seslenirken, izleyicileri unutulmaz bir yolculuğa davet ediyor.

DİPNOT

* Filmin uyarlandığı romanın yazarı Lewis Wallace ABD İç Savaşı’nda Kuzey Orduları generaliydi ve II. Abdülhamid zamanında, 1882 yılında ABD’nin İstanbul’daki Osmanlı İmparatorluğu elçiliğine getirilmiştir.


Le Dîner de Cons (1998) / François Pignon

Bkz: Francis Veber’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

1998 yapımı Le Dîner De Cons (Aptallar Sofrası) başarısına ulaşılması zor bir komedi filmi. Fransız sinemasının şaheserlerinden olan bu vodvil uyarlaması, sizi unutulmaz bir karakterle tanıştırıyor. Bir grup insanın tanıdığı aptal insanları, alay etmek için yemeğe çağırmalarını konu alan filmde Jacques Villeret’in canlandırdığı François Pignon karakteri, Pierre Brochant’ın konuğu olarak söz konusu yemek için davet edilir. Brochant’ın hesapla yamadığı şeyse Pignon’un sandığından daha da aptal olmasıdır…

Öyle ki; Pierre Brochant’ı kendi kazdığı kuyudan çıkmaya çalışırken seyretmek izleyiciye doyumsuz bir seyir zevki sunuyor.

François Pignon’u akıllara kazıyan film, aslında hergün gördüğümüz ve bazen alay konusu yaptığımız insanların dünyasına da ışık tutuyor.

Araştırmalar, narsistlerin kurdukları karşılıklı ilişkilerin çok kısa sürdüğünü, duygusal eksikliklerinin bu ilişkileri kumdan kaleye çevirdiğini, güven telkin etmeyen kişiliklerinin ayrıca kontrol delisi ve şiddete meyilli davranışları yanında getirdiğini gösteriyor.

Francis Veber’in senaryosunu yazıp yönettiği ve César Ödülüne uzandığı Le Dîner De Cons, kusursuz sadeliğiyle hayranlık uyandıran bir yapım olarak aklımızda yer ediyor. Fransa’nın en büyük sinema ödülü César’dan “En İyi Uyarlama, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülleriyle dönen yapım, sizi, Veber’in sıkı bir takipçisi yaparken; aldığı tüm övgüleri sonuna kadar hakeden Le Dîner De Cons’la klişe komediden sıyrılıyorsunuz.

Pierre Brochant’ın egolarını ve narsist eğilim gösteren karak-terinin dönüşümünü, sosyal anlamda aldığı dersle izliyoruz.


The Terminal (2004) / Viktor Navorski

"Hayatım boyunca bekledim; sadece ne için beklediğimi bilmiyorum."

Bkz: Steven Spielberg’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

2004 yapımı “Terminal” filminde Balkan ülkelerinden birinden, Amerika’ya gelen Victor Navorski’nin, ülkesinde darbe olması sonucu, New York Uluslararası Havaalanı’nda mahsur kalışı anlatılıyor. Pasaportu geçersiz sayılan Victor, ne ülkesine geri dönebiliyor ne de Amerikaya girebiliyor.

Herbert Marcuse, “Karşıdevrim ve Başkaldırı” kitabında “İnsanların, kulluktan kendilerini kurtarmaları gerektiği doğru olduğu gibi her şeyden önce, yaşadıkları toplumun, onları soktuğu halden kurtarmaları gerektiği de doğrudur.” saptamasında bulunmuştur.

Ülkesindeki savaş bitinceye kadar havaalanı terminalinde beklemek zorunda kalan Victor, sistemdeki boşluklardan, insana verilen değerlere birçok mesajı izleyiciyle buluşturuyor. Geldiği ülkenin dilini bile bilmeyen ve onca kalabalığın ortasında yapayalnız kalan bir insanın, bulunduğu ortama adaptasyonunu zaman zaman tebessümle, zaman zamansa iç geçirerek seyrediyoruz.

Filmde de Victor Navorski’yi izlerken, sistemin yalnızlaştırdığı bir adamın, pasif direnişine, hayatta kalma azmine ve becerilerine şahitlik ediyoruz. Var olan ama kullanmadığımız iletişim yeteneklerimizi fark ediyor, “Aşk” kavramına farklı bir açıdan bakıyoruz. The Terminal, değer yargılarımızı sorgulayıp, yaşama dair yeni ip uçları edinebileceğimiz bir yapım. Tom Hanks, Cast Away’den sonra tek

adam üzerine kurulu bu filmde de harikalar yaratıyor. Hanks’i, var olmayan bir ülkenin hayali dilini konuşurken yine performansının zirvesinde seyrediyoruz ve Navorski’yi, bu tatlı adamı, aklımıza kazıyoruz. Hollywood’un yarattığı en büyük dehalardan Steven Spielberg imzalı yapım, gerçeği masalsı tadıyla sunuyor izleyicilerine. Elbetteki bu traji komik hikayenin altında, mesaj aramak is-teyenleri yolun sonuna götürecek birtakım işaretlerde var. Kanun-ların kişiler için değil sistem için bir anahtar olduğu, zaman za-man, var oluşla birlikte getirdiğimiz söylenen eşitlikten, sistemin haberinin olamayabileceği işleniyor. Navorsky, yaşanılan aksilikle hava alanında tutsakken, özgür insanların tutsaklığının kendisi-ninkini bastırdığına şahit oluy-

oruz. Burada yine Amerikan rüya-sının gölgelerinde yaşananlara bir gönderme var.

DİPNOT

* Krakozya, eski Sovyetler Birliği dağılmasıyla kurulduğu varsayılan hayali bir ülkedir. Kendine özgü bir dili vardır. 2004 yılında iç savaş çıkar ve ülkede darbe olur. Hayali ülkenin ismi Spielberg’in favori şehirlerinden Polonya’daki Kraków şehrinden gelmektedir.


Crank (2006) / Chev Chelios

Bkz: Filmin yönetmenleri Mark Neveldine ve Brian Taylor

Akisyon sinemasının birçok başarılı örneğini komedi türünde olduğu gibi, sanatsal ve içerik olarak “Yetersiz” ve Hollywood’un kolay tüketen seyircisinin önüne attığı yeni atıştırmalıklar olduğunu söyleyebilirsiniz. Crank (Tetikçi)’ta ise durum bundan biraz daha fazlası. Sinemasal olarak nitelemek gerekirse, derin anlamlar yükleyebilece-ğimiz, alt metinde izleyicilere yoğun göndermeler sunan, kısacası bir derdi olan filmlerden değil ama, “Yüzeyselliğin Kusursuzluğu” tanımını da hak ediyor bir yerde.

Yaşama şansı olmayacak şekilde zehirlenen bir kiralık katilin, intikam ateşiyle birlikte, fizyolojisiyle olan savaşını, katıksız aksiyonla birlikte, fantastik ve espirili bir anlatımla izliyoruz. Viktor E. Frankl, “İnsanın Anlam Arayışı”kitabında “Bir insan, acı çekmenin kaderi olduğunu gördüğü zaman, acısını kendi görevi olarak kabul etmek zorunda kalacaktır. Bu onun tek ve eşsiz görevidir.”der. Anti Kahramımız Chev Chelios’ta da bu adaptasyonu gözlemliyoruz. Chelios’la alışılagelmiş “İyinin dostu kötülerin düşmanı” profilinden sıyrılıyoruz. Filmde kahramanımızın

sıradışı kovalamacasını, yaşama umudunu, kişisel bir savaş tadında, gerçek zamanlı olarak yaşamanın heyecanını hissederken, şiddetin dozuda arttıkça artıyor. Jason Statham’la vücut bulan karakter aksiyon sineması ve sonraki Statham filmleri için bir milat. Mark Neveldine ve Brian Taylor’ın yönetmen koltuğunda olduğu Crank, bir aksiyon filminden isteyeceğinizden fazlasını veriyor sizlere. Chev Chelios’sa bir fenomene dönüşüyor.

*

DİPNOT * Jason Statham, film için

“Böyle bir filmde rol aldığınız için size Akademi ödülü vermezler” demiştir.

* Jason Statham, filmdeki dövüş ve araba sahnelerinde dublör kullanmamıştır


Buried (2010) / Paul Conroy

Bkz: Rodrigo Cortés’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Çaresizliğinizle başbaşa kaldığınızı düşündüğünüz anları düşünün, belki aşk acısı çekiyordunuz belki de kötü bir günün ardından, midenizde hissettiğiniz yumrukla bir kanepede hayatın anlamsızlığından dem vuruyordunuz. Bunların hepsini unutturan film Buried’la (Toprak Altında) psikolojinizin sınırlarını ne kadar zorlayabilirsiniz öğrenme şansını elde ediyorsunuz. Fransız sosyolog Jean Baudrillard, “Spirit of Terrorism” adlı kitabında “Aslında ziyadesiyle olumsuzlamacı bir toplumda yaşıyoruz. Hiçbir olay gerçek değil artık. Terör saldırıları, yargılamalar, savaşlar, yolsuzluk, kamuoyu yoklamaları. Artık hile karışmamış veya üzerinde karar verilemeyecek hiçbir şey yok.

Hükümet, otoriteler ve kurumlar, doğruluk ve gerçeklik prensiplerinin itibar kaybetmesinde ilk kurban. Kuşkuculuk kasıp kavurmakta. Komplo teorisiyse, sadece bu zihinsel istikrarsızlaştırmaya bir nebze burlesk (Parodi. Bazen abartı içeren mizahi bir tiyatro türü) bir bölüm eklemekte. Bu nedenle bu ürpertici olumsuzlamacıyla mücadele etmek için olan ivedi ihtiyaç, şu anda bir damla ile canlı tutulmakta olan gerçekliği, her ne pahasına olursa olsun korumaktır” düşüncesini dile getirmiştir. Buradan yola çıkarsak Buried, terör kavramına rağmen devam eden insanın var olma mücadelesi ve sistemin kendi gerçeği dışında kalan her şeye gözünü yummasını anlatıyor.

2010 yapımı Buried’i soluk almadan izlerken, sistemin eleştirisini yapacak, hayatınızda önemli olduğunu düşündüğünüz şeyleri, yeniden gözden geçirecek, fedakarlık olgusunu bir kez daha anlamlandıracak ve aslında dünya için değerinizin ne olduğu ko-nusunda fikirler edineceksiniz. Paul Conroy’un 90 dakika boyunca sürecek yaşam mücadelesini, kalp atışlarının ritmini, vücudunuzda hissederek yaşayacaksınız. Ryan Reynolds’ın hayat verdiği karakter ölüm ve yaşam arasındaki çaresizlik, umut arayışı ve terkedilmişlik duygularını kusursuzca aktarıyor. Burada Reynolds’da alkışı hak ediyor. İspan-yol yönetmen Rodrigo Cortés’in yönetmen koltuğunda oturduğu film

Cortés’in ilk ciddi deneyimi olması nedeniyle önemli. İspanya’nın en önemli sinema ödülleri olan Goya’dan en iyi kurgu dalında ödülle dönen Rodrigo Cortés, Buried’le çalışmaları takip edilmesi gereken yönetmenler listesine de adını yazdırmış oldu.


Léon (1994) / Léon

"Mutlu olmakla, mutsuz olmanın arasında bir yerde kaybolup gitmekten korkuyorum."

*

DİPNOT * ₄ Prof. Dr. Özcan (İlgi ve Sevgi Eksikliği Güvensizlik Yaratır)

Bkz: Luc Besson’un yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Yalnızlık; sizi yavaşça elegeçirir ama sizinle işi bittiğinde kabuğunu kırmak, çoğu zaman mümkün olmaz. Unutulmaması gerekense, kalplerde yeşerecek sevginin aşamayacağı herhangi bir engel olmadığıdır. 1994 yılında gösterime giren Léon, sizi yalnızlığınızla önce başbaşa bırakacak sonra ruhunuza seslenecek. Léon, New York’ta, patronu Tony’den aldığı işleri yapan bir kiralık katil. Kuralların adamı Léon’un hayatında hataya yer yok. O bir profesyonel. Her ne kadar kendi kurallarına göre yaşasa da her durumun bir istisnası olabileceği gerçeği ile tanışıyor ve Mathilda’yla yolları kesişiyor.

O andan itibaren yeni bir dünyaya “Merhaba” diyen Léon, kendisinden çok küçük olan Mathilda’nın, ruhuna dokunan elini geri çeviremiyor. “İnsanlar bedensel gereksinimleri olan beslenme ve korunmayı sağladıktan sonra, sevgi gereksinimine doyum aramaya başlarlar. Sevgi olmadıkça insanlar arası bağlantı, ilişki, iletişim, etkileşim kurulamaz. Sevgiden yoksun bir ortamda insanın kendisine ve başkalarına güven ve saygı duyması sağlanamaz. İnsanın yaşamı bir görev saymasına, çalışmasına, kendini gerçekleştirmesine, yaratıcı olmasına

ancak sevgiyle ulaşılır.”₄ Geçmişte kaybettiği sevgiyi, bir saksıda büyüttüğü çiçekte saklayan Léon, kendinin bir yansımasını gördüğü Mathilda’yı da kalbinde yeşertiyor. Yaşamak için bir şeylere tutunmamız gerekir çoğu zaman, sebepler yaratmamız gerekir aldığımız nefese anlam yüklemek için. Zorunda olduğumuz kurallar koyarız bazen, bazense akıntıyla beraber yol alırız. Léon tüm bu duyguları barındıran bir eser. Filmin arkasında Luc Besson’u görüyoruz. Zihninden çıkanları kendine has bir sinematografi ile beyaz perdeye taşıyan Fransız, hem yazar hem

yönetmen kimliğiyle imzasını taşıdığı birçok yapımda fark yaratıyor. Filmin, ödül olarak kayda değer bir kazanımı olmasa da Jean Reno, Léon karakteriyle unutulmazlar arasına girdi. İsmi akıllara gelmediği zamanlarda bile aktörü Léon’la hatırlayan izleyici, kalplerdeki yeriyle Reno’ya en büyük ödülü de vermiş oldu. Natalie Portman’a da ek bir parantez açmadan edemeyiz. İlk sinema deneyimini mükemmel bir performansla taçlandıran Portman, Mathilda imzası ile zihnimizdeki yerini aldı.


Les Choristes (2004) / Clément Mathieu

"Asla asla deme. Birşeyler her zaman denemeye değer"

Bkz: Christophe Barratier’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Müzisyen kökenli bir yapımcı olan Christophe Barratier’nin uzun metrajda ilk yönetmenlik denemesi olan Les choristes (Koro), senaryo yazarlığını da yaptığı filmde, Barratier’e övgü getirdi. 1949 yılında geçen hikayede, müzik öğretmeni Clément Mathieu kimsesiz ve fakir öğrencilerin bulunduğu yatılı bir okulda işe başlar. Baskıcı bir tutum sergileyen okul, asi tavırlarını dizginle yemediği çocukları disipline etmekte zorluk çekmektedir. Onları müzikle tanıştıran Mathieu, çocukların hayatlarını sonsuza dek değiştirecek bir hikâyenin içinde bulur kendisini.

Clément Mathieu ile iyliğin, şefkatin ve inancın hangi yolları açabildiğine, insanın kalbine açılan kapıların eşiğindeki sevgiye tanıklık ediyoruz. Önyargılarımıza teslim ettiğimiz hayatlarımıza el sallarken, kaybettiklerimizi, kalbimizin pusulasıyla nasıl bulacağımızı öğreniyoruz. İçindeki sevgiyi sadece afacan sınıfıyla değil izleyiciyle de paylaşan Clément Mathieu karakterine hayat veren Gérard Jugnot sinemanın unutulmaz karakterlerinden biri şüphesiz. Film, müzikleriyle de ayrı bir öneme sahip. Akademi ödülle-rinde de “En İyi Orijinal Film Müziği” ve

“En İyi Yabancı Film” dallarında ödüle aday gösterilmiş Les choristes, ses ve müzik dallarında Fransa’da César Ödüllerini kazanan, Fransız Sineması’na değer katan bir yapım olarak öne çıkıyor.

*

DİPNOT

* Aynı zamanda filmin prodüktörlerinden biri de olan aktör Gérard Jugnot, filme kaynak sağlayabilmek için Paris’teki evini de ipotek ettirmiş, sonrasında filmden kazandığı 5 Milyon euro ile Jean Reno ve Gérard Depardieu’yü geride bırakarak 2004’te Fransanın en çok kazanan aktörü ünvanını almıştır. * Film 1945 yapımı “La Cage aux rossignols” adlı filmden esinlenilerek yapılmış. * Filmin müziklerini Parisli film müziği bestecisi Bruno Coulais yapmıştır. Koral müzik parçalarının birçoğunun sözleri ise bizzat filmin yönetmeni Christophe Barratier tarafından yazılmıştır. Barratier de aslında Coulais gibi bir müzisyendir ve “Koro” onun yönet-tiği ilk uzun metrajlı sinema filmidir. Filmin kazandığı ödüller de ağırlıklı olarak müziğine verilmiştir.


The Last Samurai (2003) / Nathan Algren

"Çok ender görülen çiçekler vardır. Bir tane görebilmek için tüm hayatın boyunca beklersin ama yinede zamanın ziyan olmaz"

Bkz: Edward Zwick’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Edward Zwick’in yönetmen koltuğunda oturduğu The Last Samurai (Son Samuray)’da, Amerikan İç Savaşı sonrası, yaşadıkları buhrana dönüşen Nathan Algren’in hikâyesi izleyici karşısına çıkıyor.

eğitmeye başlar. Çatışmalarda esir düşen Algren, samurayların hayat felsefesiyle tanışır ve zamanla onlardan biri olur.

Amerika kıtasının keşfi sonrasında, yerliler ve göçmenler arasında yaşanan ikililiğe, farklı bir boyutta yaklaşan film, geleneğe karşı emperyalizmin savaşı olarak da nitelendirilebilir.

Geçmişimiz çoğu zaman kendimize açıklayamadığımız, vicdanımıza hesap veremediğimiz sorularla meşgul eder beynimizi. Filmde Nathan Algren’in karanlıktan aydınlığa kendini yeniden keşfetme ve hesaplaşma süreci, olanca doygunluğuyla beyazperde-ye aktarılmış.

Deneyimli bir asker olan Nathan, bir ordu yaratma görevi ile Japonya’ya gider, güce direnen ve düşman olarak gösterilen samu-raylara karşı deneyimsiz köylüleri savaş konusunda

Sanayi Devrimi şüphesiz insanlık tarihindeki en önemli dönüm noktalarından birisidir. Sanayileşme ile birlikte insan gücüne dayalı üretimden, makine gücüne dayalı

üretime geçilmiştir. Buna bağlı olarak ekonomik alanda emek ve sermaye diye ayrılan ve birbirleri ile var olma mücadelesi içine giren iki grup ortaya çıkmıştır. Toplumsal alanda ise tarıma dayalı bir toplum yapısından sanayiye dayalı bir toplum yapısına geçiş yaşanmıştır. Böylece insana ve insani değerlere verilen önem azalmaya başlamıştır.₅ Filmi, modern olanın gelenekseli talan edişini, rutinden uzaklaşıp, Batı’nın kendini meşrulaştıramadığı, adeta günah çıkardığı bir bakış açısından izliyoruz.

Edward Zwick’in yönetmeni olduğu film, sanat, görüntü yönetmenliği, sahne ve kostüm tasarımıyla da görsel şölen vaat ediyor.

*

DİPNOT

* Samuray, eski Japonya’da soylu asker sınıfı için kullanılan bir terimdi. *₅ Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sanayi Devrmi’nin Ortaya Çıkardığı Toplum-sal Sorunların Edebyattaki İzdüşmü: Émıle Zola’nın Germinal Örneği


"Fırsatımız varken eğlenelim. Şehvetli av kuşları gibi şenlenelim. Zamanımızı tek hamlede tüketmeyip onun ağır ve etkili gücü altında seyredelim. Tüm gücümüzü ve neşemizi toplayalım; tek bir nefeste her şeyimizi. Ve eselim savaşarak tüm coşkumuzla, geçelim hayatın demir kapılarının ardına. Belki durduramayız ama yine de koşturabiliriz güneşi."

25th Hour (2002) / Monty Brogan

Bkz: Spike Lee’nin yöentmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. Bir uyuşturucu satıcısının, hapishaneye girmeden önce dışarıdaki son 24 saatini anlatan 25th Hour (25. Saat), yazar David Benioff’un romanından uyarlanarak, usta yönetmen Spike Lee’nin ellerine teslim edildi. Yavaş temposu, ağır, dramatik öğeleriyle izleyenlerin bilinç altına mesajlar gönderen film; temelde, özelden genele bir toplumsal eleştiri sunuyor. Kahramanımızın Monty’nin babasıyla yemek yediği restoranın tuvaletinde, ayna karşısında ki monolog filmin en akılda kalıcı sahnesi ve özü olarak kayıtlara geçiyor: “ Canın cehenneme! Senin de canın cehenneme. Senin, bu koca şehrin ve içinde yaşayan herkesin canı cehen-

neme. Arkamdan gülümseyen dilencilerin canı cehenneme. Arabamın temiz camlarını kirleten çekçekli adamın canı cehenneme. Git de kendine bir iş bul! Hurda taksilerini son sürat süren, derilerinden yayılan köri kokulu, günümü berbat eden sih ve pakistanlıların canı cehenneme. Teröristler, yavaş gidin!.. Fahiş fiyata plastiğe sarılı meyve ve çiçek satan koreli manavların canı cehenneme. On yıldır buradalar, hala ingilizce bilmiyorlar... Wall Street simsarlarının canı cehenneme. Kai-natın efendileri. Çalışkan insanları gözü kapalı soymaya çalışan Gordon Gekko olmak isteyen piç kuruları. O sorumsuz piç kuruları ömür boyu hapiste yatmalı!.. Bir arabaya 20 kişi binen Puerto Rico’luların canı cehenneme. Hepsi

devletten yardım alıyor. En berbat gösteriler onlarınki. Dominik’lilerden hiç söz etmeyeyim. Puerto Rico’lular onların yanında iyi kalıyor. Defol buradan!.. Banliyödeki zencilerin canı cehenneme. Pas atmaz, defans oynamaz, potanın yakınından basket atmaz ve her şey için beyaz adamı suçlarlar...” 11 Eylül sonrasının güven bunalımı, Amerikalının yargı ekseninede zarar verdi. Monologdaki faşist tavrın ardında da bu yatıyor ve o dönemin sosyal anlamda yeniden inşa edildiğini haber veriyor. Verdiği alt metnin haricinde, insani olarak muhasebesini yapan Edward Norton’un hayat verdiği Monty Brogan, uzun yıllar uyuşturucu satıcılığı yapmış, daha sonra yakalanmış ve hapise girmeden önce bir günü kalan bir adamdır. Özgürlüğünün

son anlarında geçmişi, ilişkileri ve hayatı ile olan hesaplaşması, iz bırakan bir oyunculukla izleyici karşına çıkıyor. Yolun sonuna geldiğimizde, masumiyetini kaybetmiş şehirler ve insanlar arasında sıkışınca her şeyden herkesten vazgeçmeyi düşünür ya insan! Monty 25th Hour’da kaybetmek ya da kaybolmak ikilemini bir New York masalında anlatıyor


"Hayat çok tuhaf. Çocukken zaman çok yavaş geçer. Sonra bir de bakmışsın 50 yaşına gelmişsin ve çocukluğundan ne kaldıysa geriye bir kutuya sığmıştır,tozlu bir kutuya."

Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain (2001) / Amélie Poulain

*

DİPNOT * ₆ Prof. Dr. M. Kemal SAYAR * Film ticari ve sanatsal açıdan büyük başarı yakalamıştır. Bununla birlikte Les Inrockuptibles yazarı Serge Kaganski’nin ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Kaganski’ye göre film, Fransız toplumunun realistlikten oldukça uzak, şaaşalı bir betimlemesi, eski, etnik grupların nadir görüldüğü, gizli lepenist (Fransız aşırı sağ siyasetçi, aynı zamanda Ulusal Cephe’nin (Front National) kurucusu, Jean Marie Le Pen’den ötürü o görüşü savunanlar için kullanılan tabir) bir Fransa kartpostalıdır. Paris çeşitli etnik kökenin bir arada bulunduğu bir şehirdir ve Montmartre’ın bitişiğinde, siyahi yerleşimlerin bulunduğu ve burada yaşayanların filmde pek az görüldüğü Barbès Rochechouart bölgesi yer almaktadır. Eleştirmene göre, yönetmen, mükemmel Paris’in rüyası bir görüntüsünü yakalamak için, siyahi insanların filmde yer almaması gerektiğini düşünmektedir. İlginç olansa, filmde sadece tren istasyonunda Amélie’yi rahatsız etmek için arkasından yürüyen üç serseri için siyahi oyuncu kullanılmış olmasıdır.

Bkz: Jean Pierre Jeunet’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Modern çağda bir peri masalı Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain (Amélie). Sosyal etkileşimini diğer insanlar gibi yaşayamamış Amélie, annesinin ölümü sonrası babasınında kendi içine kapanmasıyla yalnız bir çocukluk geçirmiştir. Hayal dünyasının içinde, kendi masalının kahramanı olan Amélie, mutlu olmanın bir yolunu bulmuştur. Ünlü bir sosyolog olan Zygmunt Bauman’nın “Yaşam Sanatı” adlı kitabında çok önemli bir tespiti vardır: “İnsana mutluluk veren değerler, satın alınamaz.”

Filmde Amélie’nin özelinde her insanın sosyal olarak, sağlıklı bir ortamdan gelmese de mutluluğu arayışı vurgulanıyor. Atladığımız küçük ayrıntılar, hayat yap bozunda aradığınız parça olabilir. Saplantılarınızdan kurtulun ve çevrenize bakın, dünya dönüyor ve sizin her zaman mutluluk için bir şansınız var. Mutluluğun öğeleri: “Aşk, iyimserlik, cesaret, özgürlük hissi, proaktivite (Yapacagi işi , sonu olumlu ya da olumsuz olsun, sonuçlarina katlanmayi göze alarak yapmak), emniyet, sağlık, maneviyat, başkasını düşünebilmek, bakış açısı, mizah ve gaye”₆ şeklinde formüle edilebilir.

Amélie’nin hikâyesine tanıklık ederken, kendi denkleminin bilinmezlerini, aynı formülle aradığını gözlemliyoruz. Yönetmen koltuğunda oturan Jean Pierre Jeunet’in fantastik tasviri içinde kaybolup gideceğiniz hikâye, Yann Tiersen’in müzikleriyle doyumsuz bir keyif sunuyor izleyiciye. Amélie karakterini canlandıran Audrey Tautou ise Amélie Poulain’in masum tebessümüyle aklımızda yer etmeyi başardı. Dünyanın önde gelen film festivallerinde adından söz ettiren yapım, Fransız sinemasının eşsiz başyapıtlarından biri.


The Godfather (1972 - 1990) / Don Vito Corleone "Eli çantalı bir hırsız, eli silahlı bir hırsızdan daha çok çalar."

Bkz: Francis Ford Coppola’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Mario Puzo’nun romandan uyarlanan, 1972 yapımı The Godfather (Baba) Part I ile başlayıp, 1974 ve 1990 yıllarında Part II ve Part III ile devam eden, sinema tarihinin en ünlü serilerinden birisidir.

gösteriliyor. Aldığın ya da almak zorunda kaldığın kararlar ve sorumlulukların sonuçlarıyla yüzleşmemiz gerektiği, aklınızda olmayanın hayatınızın bütünü olabileceği gerçeği anlatılıyor.

Don Vito Corleone’nin başında olduğu, Sicilya göçmeni Corleone ailesi, yasa dışı güçlerle New York’un yeraltı dünyasının odağında bulunan İtalyan asıllı meşhur bir ailedir. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı aile yaşamlarının yanı sıra, karanlık taraflarını göstermekten çekinmeyen Corleoneler, İkinci Dünya Savaşı son-rasında New York’ta suç aileleri ile savaşa başlayacaktır...

“Güç” kavramının işlendiği Filmde gücün kazandırdığı imtiyazlar kadar onun için feda ettiklerimizin de altı çiziliyor. “İnsan doğasındaki, üstünlük, düzen ve kontrol arayışının nesnel bir göstergesi olan güç kavramının, insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir. Çünkü güç ile ilgili konular ve güç mücadeleleri, tarihin her döneminde ve toplumun her kesiminde görülmüştür, görülecektir. Devletten aileye, tüm sosyoekonomik sınıf ve etnik gruplara, iş dünyasından eğlence dünyasına, dini kurumlardan bilimsel kuruluşlara kadar geniş bir yelpaze içinde, günlük hayat ve

Filmde, yaratılan mafya kültürünü tüm çıplaklığıyla seyrediyoruz. İnsanların seçimlerine vurgu yapılıyor Godfather’da. Bir anlamda “Ne ekersen onu biçersin”

organizasyonel hayatın önemli bir parçası “Güç Sahipliği” üzerinedir.”₇ Filmde de bu mücadelenin geleneksel değerler çerçevesinde bir tasviri yapılmaktadır. Michael Corleone esas karakter olmasına rağmen Don Vito’yu, önce her şeyin arkasındaki adam, sonrasındaysa Michael’in adeta iç sesi olarak betimlemek mümkün. Burada Marlon Brando’nun ayakta alkışlanacak aktörlüğünün yanısıra, filmin senarist ve yönetmeni Francis Ford Coppola’nın yeteneklerinden de bahsetmemiz gerekiyor. Hollywood’a yön veren efsane isimlerden biri olan Coppola, Cast aşamasında yapımcı şirketle ihtilafa düşmesine

rağmen, ağırlığını koymuş ve film sonransında bir yıldız olarak Al Pacino’yu sinema dünyasına armağan etmiştir. Marlon Brando’ysa “En İyi Erkek Oyuncu” dalında Oscar ödülüne layık görülmüştür. Part I ve Part II ile toplamda “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” dahil dokuz Oscara sahip olan yapım sinema tarihine damgasını vurmuş bir başyapıttır.

DİPNOT

*₇ Dr.Sabahat Bayrak (Yönetimde Bir İhmal Konusu Olarak Güç Ve Güç Yönetimi )


Fight Club (1999) / Tyler Durden

*

"Tüm umudunuzu kaybetmek özgürlüktür."

* Yapımcı Ross Bell, Tyler Durden rolü için aktör Russell Crowe ile bir araya geldi; DİPNOT fakat, Prodüktör Art Linson’un Meet Joe Black’te ki başarısıyla yükselişte olan

Brad Pitt’i önermesi sonrası, ticari olarak daha başarılı olacağı inancından hareketle Pitt’le anlaşıl-dı. Brad Pitt’e filmde oynaması için 17.500.000 dolar teklif edilmiştir.

Bkz: David Fincher’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Burada yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum. Bu potansiyeli görüyorum ve hepsi heba oluyor. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız ya da yerimiz yok, ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş, en büyük buhranımız hayatlarımız. Televizyonla büyürken, milyoner film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık, ama olmayacağız.

Bunu yavaş yavaş öğreniyoruz ve o yüzden çok çok kızgınız.” Tyler Durden, 1999 yapımı Fight Club’ta (Dövüş Kulübü) bu sözleri sadece izleyenler için değil toplumun çok büyük bir kesiminin içinde bulunduğu kaos ve harcanmışlık duygusuna hitaben söylemiştir.

(tüketim toplumu) onun ölçütü değil ideolojisidir. Endüstri, insanla yalnızca müşterisi ve çalışanı olarak ilgilenir. Tüketiciler kendilerini boş zamanlarında bile üretimin birliğine uydurmak zorundadır.” saptamasında bulunmuştur.

Theodor Adorno, “Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi” kitabında, ‘‘Günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır, filmler, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirir. Bu alanların her biri kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir. Her ne kadar kültür endüstrisi kitlelere uyum sağlamadan varolamacayak olsa da, kitleler

Adorno’nun bahsettiği bu sisteme atılmış tokat, sinema tarihinin en başarılı filmlerinden birisi olarak vücut buldu. Modern zamanın, modern köleleri olan insanın dirilişini, gerçeğe uyanma ve yeni dünya düzeni ütopyası üzerinden anlatan Fight Club’ta, Durden karakterini canlandıran Brad Pitt’in performansı kadar, Edward Norton’da anlatıcı

olarak övgüyü hak eden bir gösteri sunuyor izleyiciye. Chuck Palahniuk’un romanından uyarlanan Fight Club, algı yönetimiyle önümüze konan değer yagılarının hayatlarımızı yönetmesi, bize vazgeçilmez olarak sunulanların aslında anlamsızlığının altını çiziyor. David Fincher’ın yönetmenliğini yaptığı film, topluma ayna tutuyor.


Rain Man (1988) / Tyler Durden

Bkz: Barry Levinson’un yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Belki geçmişi unuttunuz, belki de hatırlamak istemiyorsunuz. Rain Man (Yağmur Adam), geçmişle olan yüzleşmenizde size kapıyı aralayacak. Kendini, doğduğu topraklardan, geçmişinden soyutlayan Charlie’yle, unutmak istediklerinizin, elbet bir gün sizi hatırlayacağı gerçeği gözünüzün önüne gelecek. Raymond’sa size hoşunuza gitmeyen şeylerin bile belki de bilmediğiniz sebepleri olabileceğini anlatacak… Rain Man’de, babasının ölüm haberini alan Charlie, babasının, vasiyetinde kendisine, sadece o güne kadar söylemek isteyip de söyleyemediği birkaç cümle ve garajdaki arabasının kaldığını öğrenir.

Tüm miras bir vakıfa bırakılmıştır. İşin aslını öğrenmek için ısrarcı olan Charlie, o güne dek varlığından habersiz olduğu otistik kardeşi ile tanışır. İki karakterin birbirleri üzerindeki etkilerini bir yol hikayesine yediren filmde, izleyenler yabancı oldukları duygularla tanışırken, özdeşleşmeyi empati kurarak yaşıyorlar. Her insan, hayatını belirli temeller üzerine kurar. Bazı belirleyici odak noktaları vardır. Charlie’yle görüyoruz ki maddeci, iletişim bozukluğu içindeki bir insan, kendi doğruları dışında başkasının penceresinden de dünyaya bakmayı öğrenebilir.

Empati yani eş duyum, hissedebilme, anlayabilme anlamında kullanılmaktadır. Çok yakın ya da çok uzak olmak empatiyi zorlaştırabilir. Zorluklarla mücadele etmemek her zaman bir seçenek olsada şartlar seçeneklerinizi yönlendiren ana etmenlerden biridir. Charlie, Raymond’la çıktığı yolculukta, unuttuğu ve sahip olmadığı değerlerle yüzleşip, onları yeniden kazanıyor. Hayat ne kadar acımasız olursa olsun, doğru zamanda, doğru şeyleri yapmak için her zaman fırsat verir.

Charlie’yle bunları Raymond üzerinden inşa ediyoruz. Bu noktada Raymond Babbitt karakterine hayat veren Dustin Hoffman’a, sinema tarihinin en çok iz bırakan karakterlerinden birine üstün performansıyla kan ve can verdiği için teşekkür etmek gerek. Dustin Hoffman’ın “Raymond”la, "En İyi Erkek Oyuncu" Akademi Ödülü'ne de sahip olduğu Rain Man, "En İyi Yönetmen" (Barry Levinson), "En İyi Film" ve "En İyi Senaryo" ile birlikte dört Oskar Heykelciği ile onurlandırılmıştır.


The English Patient (1996) / Count Laszlo de Almásy

"Her gece kalbimi boşaltıyorum ama her sabah yeniden doluyor."

Bkz: Anthony Minghella’nın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar

İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen hikâyede, aşkın destansı anlatımının yanısıra, coğrafi koşulların büyüsüyle sizi içine çeken gizem, cevabını arayan soruları ve Almásy’nin kitabının arasından süzülen acıyı, eşsiz bir ahenk içerinse önünüze getiriyor. Michael Ondaatje’nin aynı adlı romanından uyarlanan film, şiirsel anlatımıyla; ölüm ve yaşamla kol kola, gün batımında bir gezintiye davet ediyor adeta izleyenleri. Kaderinize karşı koyamazsınız. Zaman, onun gölgesinde akar ve siz onun kölesisinizdir.

Yasak aşkın ateşinde yanan ruhunu, adeta bedeninde resmeden kaderine yenik düşmek üzere olan Laszlo de Almásy’nin ölümle randevusundan önceki, son sözlerinin yansıması olarak hayat buluyor The English Patient (İngiliz hasta). Bir rüyanın içinde kaybolmuş, çaresizliğinin ölümden daha keskin olduğunu anlatan karakterine verdiği canla, oyunculuğuyla kendisine hayran bırakan Ralph Fiennes, anlatıcı olarak da filmin şiirselliğine katkıda bulunuyor. İngiliz hastasını hayatta tutmaya çabalayan Hana ise filmin içindeki farklı bir hikâyenin kahramanı,

kendisini seven herkesin lanetlendiğini ve öldüğünü düşünmekte, bu yüzden de İngiliz hastasını ne olursa olsun yaşatmak istemektedir. Hana’yı, savaşın getirdiği ölüm trajedisini, hastası üzerinden atlatmaya çalışırken izliyoruz. Akademi Ödüllerine on iki dalda aday olarak, dokuz Oscar kazanan Anthony Minghella imzalı film, sinema tarihinin özel projelerinden biri.

*

DİPNOT

* İngiliz Hasta, 1992’de yayımlanmış olan Michael Ondaatje’nin aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Roman aynı zamanda 1992 Booker Ödülü’nün sahibidir. Ondaatje, film yapımcıları ve senaristler ile birlikte de çalışmış ve filmin romandan uyarlanma aşamasında önemli katkılarda bulunmuştur


"Bir kitabı çocukken okuduğunda bu kişiliğinin bir parçasi olur ve bütün hayatın boyunca okuduğun kitaplar bu etkiyi vermez."

You’ve Got Mail (1998) / Joe Fox & Kathleen Kelly

Bkz: Nora Ephron’un yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Sinema sanatının en hor görülen türlerinden biri romantik komedilerdir. Sanatsal değerleri tartışmalı görülsede her sinema izleyicisinin, içinde kendisini bulduğu bir romantik komedi mutlaka vardır. 1998 yapımı You’ve Got Mail’de (Mesajınız Var) yine usta oyuncu Tom Hanks’i görüyoruz. Hanks’e Meg Ryan eşlik ediyor; öyle ki filmi izledikten sonra ikilinin gerçek hayatlarında da birlikte oldukları bilinci uyanmaya başlıyor. Joe Fox, kitap marketleri zinciri sahibidir. Kathleen Kelly ise annesinden kalan küçük kitapçı dükkanını ayakta tutmaya

çalışmaktadır. Kader, bu ikiliyi Fox’un yeni kitapçı dükkanını Kathleen’in dükkanının olduğu bölgeye açmasıyla rakip, internette tanışmalarıyla da arkadaş yapacaktır. “Tekelleşme, kapitalist pazarın büyümeye ve kontrole yönelik doğasının kaçınılmaz ve özel şirketlerin, kapitalist pazarda arz, dağıtım, talep üzerinde kontrol kurmasını getiren çeşitli stratejilerle büyümelerinin bir sonucudur.”₈ ifadesiyle fimin verdiği mesajların bir ayağı açıklanabilir. Geriye kalan mesajlar, akıldan kalbe giden yolun sürprizlerini 90’lı yıllar romantizmiyle aklınıza işliyor.

Romantizim’e modern dünyanın pencerelerini aralayan filmde, kapitalizm’in bizi biz yapan şeyleri nasıl yok ettiğini ve sistemin içinde boğulmamak için sistemin bir parçası olmanız gerektiği bilinci de veriliyor. Modernleşen dünyanın kurallarını Fox’tan öğrenip Kathleen’le geride bıraktıklarınızın burukluğunu yaşıyoruz. Romantik komediye kendine has uslubuyla özgün bir bakış açısı getiren Nora Ephron’un yönetmen koltuğunda oturduğu film, unutulmaz karakterleriyle öne çıkıyor.

*

DİPNOT

* ₈ Prof.Dr. İrfan Erdogan (Tekelleşme, Medya ve Medya Pratikleri)


"Yıldızlara ulaşacak bir kale insa edecegiz! Babel'i tasarladıkları halde, tek başlarına inşa edemezlerdi, binlerce kişi vardı; ama inşa edenler tasarlayanların hiçbir rüyasını bilmiyorlardı ve Babel kulesini tasarlayan zihinler inşa edenleri hic umursamadılar. Birkaç kişinin övgü sözleri birçok insanin laneti haline geldi Babel! Babel! Babel! Tasarlayan zihinlerin ve üreten ellerin arasında bir araci olmali, ve bu kalp olmalı."

Metropolis (1927) / Joh Fredersen

Bkz: Fritz Lang’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Alman yönetmen Fritz Lang’ın çektiği sessiz bilimkurgu, 1927 yılında, dönemi içinde, sinema adına bir devrim niteliğindedir. Kapitalizme göre insan bencildir. Bencil insan akılcıdır. Akılcı olmak çıkarlarını en yüksek seviyede tutmak demektir. Adam Smith 1776 yılında yayınladığı “Ulusların Zenginliği” kitabında “Toplum, çıkarı peşinde koşan bireylerden oluşur. Bireyin motivasyonu çıkarıdır. Toplumun çıkarını bireyin düşünmesine gerek yoktur.” şeklinde açıklamıştır. Peki çıkarı doğrultusunda sistemde yer alan ve ekonomik olarak büyüyen birey, mutluluğunu da kazanabilmiş

midir? İnsan mutluluğu için tek başına ekonominin fazla bir fayda sağlamadığı tespit edilmiştir. Mutluluk ve ekonomi arasındaki ilişki 1974 yılında geliştirilen Easterlin Pradoksu ile ölçülmeye başlandı. Easterlin çalışmasıyla, kişisel gelirin artması ile kişisel hedeflerinde arttığı, bitmek bilmez bu koşuşturmada ise insanların mutluluğu yakalayamadığı görülmüştür. Metropolis tüm bu temellerle şekillenen bir film. Kapitalizmin içinde kimliğini kaybetmiş işçiler ile işverenler arasında yaşanan sosyal krizin anlatıldığı film, Babil Kulesi efsanesini sosyal motiflerle ifade

ederken; Alman dışavurumcu sinema akımının en nadide yapımı olarak, nesiller sonra bile sinema tarihinin altın yaldızlı sayfalarında yer almaktadır. “Üreten eller ile planlayan beyin arasındaki aracı kalp olmalıdır” cümlesi filmin mottosu olmakla birlikte, sosyal adalet ve yeni dünya düzeni arayışında siyasal mesajlarda göndermektedir. Alfred Abel’ın canlandırdığı Joh Fredersen karakteri filmin baskın karakteridir. Resmedilen dünyanın aklı, yönetim mekanizmasıdır.

Patron ve güç kavramının en katı formunda, aslında sistemi canlandıran Fredersen, oğlu Freder’e olan sevgisi ve Freder’in sisteme baş kaldırısı arasında içsel bir savaş yaşarken, Met-ropolis’te, bireyden topluma değişim mesajları güçlü metaforlarla izleyiciye sunuluyor. Alfred Abel’ın unutulmaz performansı, Fritz Lang’ın ustalığı eşliğinde, sinemanın taht odasında Metropolis’i görüyoruz.

DİPNOT

* Filmin senaryosu 1924’te Fritz Lang ve eşi Thea von Harbou tarafından yazıldı. von Harbou 1926’da senaryoyu romanlaştırdı


The Ten Commandments (1956) / Moses

"Köleleri esaretten kurtarmak için bir insandan fazlasina ihtiyaç vardir. Onlari ancak tanrı kurtarabilir."

*

* On Emir, dini inanışa göre, Musa’ya Sina Dağı’nda Tanrı DİPNOT tarafından 2 taş tablet üzerinde verildiği söylenen bir dizi dini ve

Bkz: Cecil B. DeMille’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Sinema endüstrisinin kuruluşundan beri beyaz perdenin en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen Cecil B. DeMille imzalı The Ten Commandments (On Emir), birçok yönden referans olarak gösterilebilecek, gösterime girdiği dönem baz alındığında, epik sinemanın zirvesinde bir şaheser olarak karşımızda duruyor. Musa, terk edilmiş bir bebekken, Firavun’un kızkardeşi onu Mısır sarayına getirir. Sarayda bir prens olarak yetişen Musa, iyi karakteri ve adaleti ile kısa zamanda tahtın mirasçısı olarak görülmeye başlanır. Erkek kardeşi Ramses ise tahtın gerçek varisidir.

Musa, İsrailoğuları’ndan biri olduğunu öğrendiğinde, kötü muameleye maruz kalan, köle hayatı yaşayan bu kavimle birlikte hareket etmeye başlar ve nihayetinde onlarla birlik olup Mısır’ı terkeder. Tanrının emriyle inananları etrafında toplayan, dört büyük peygamberden biri olan Musa, zorlu dönemeçlerle dolu yolunda, İsrailoğulları Kavmi’yle sınanıyor. Yılmadan, Tanrı yolunda insanlarını biraraya getiren Musa, kavminin kurtuluşa ermesi sürecinde kendisine ilahi yollarla gönderilen On Emir’le doğrunun, güzelin, iyinin ve ahlaklı olananın sınırlarını çiziyor.

ahlaki öğretiler bütünüdür.

Emirler: Karşımda başka ilahların olmayacak. Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin. Yehova’nın, Rab’ın ismini boş yere ağıza almayacaksın. Sebt gününü (Dinlenme günü olan Cumartesi) takdis etmek için onu hatırında tutacaksın. Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın, fakat yedinci gün efendin Rab’e Sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı. Babana ve anana hürmet edeceksin. Öldürmeyeceksin. Zina etmeyeceksin. Çalmayacaksın. Komşuna karşı yalan şahitlik yapmayacaksın. Komşunun evine tamah etmeyeceksin, komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine, yahut öküzüne, yahut eşeğine, yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin.

Charlton Heston, Musa karakterine hayat, tiyatral oyunculuk üzerineyse gelecek nesillere önemli bir miras bıraktı. Kutsal kitaplarda bahsi geçen ve okuyan okumayan birçok insanın bildiği efsane, Firavuna karşı Musa’nın savaşının anlatıldığı film, görsel efekteleriyle Oskar kazanırken, “En İyi Film”, “En İyi Sinematografi, Sanat Yönetimi, Kostüm” dallarında diğer birçok festivalden ödüller kazanmıştır.


"Benim ne düşündüğümün ne önemi var. Benim ne hissettiğimin ne önemi var. Ölüler hala ölü değil mi…"

The Reader (2008) / Hanna Schmitz

*

* Nisan 1998’de Miramax Films, Bernhard Schlink’in 1995 tarihli The Reader romanının DİPNOT film haklarını almıştır. Ağustos 2007’de, Stephen Daldry, filmin yönetmeni, Kate Winslet ve

II. Dünya Savaşı sonrası, 1958 yılında Almanya’da, 15 yaşındaki Michael Berg ve 36 yaşındaki Hanna Schmitz’in, yaş farkına aldırmaksızın birlikte olmaya başlaması sonrası, Michael’ın tutku ve aşkla bağlandığı Hanna’yla ilişkilerinin seyri anlatılıyor.

* Alman yıldız David Kross’un filmdeki cinsel içerikli sahnelerde bulunabilmesi için 18 yaşına gelmesi beklendiğinden filme aksaklıklarla devam edilmiştir. Filmin prodüksiyon şirketi olan The Weinsten Company, filmin 2008 yılı sonlarına ve ödül sezonuna yetiştirilmesi için tüm ekibi zorlar. Tartışmalarıyla daha prodüksiyon aşamasındayken gündemdeki filmin prodüktörlerinden Scott Rudin bu filmin, diğer filmleri olan Doubt ve Revolutionary Road filmleriyle aynı yılda yarışmasını istemediğinden ve buna karşı çıkan The Weinstein Company yüzünden ismini filmin jeneriğinden çıkarmıştır. Kate Winslet’ın diğer filmi Revolutionary Road’daki rolü ile aynı yıl Akademi ve Altın Küre dahil bazı ödül törenlerinde aynı kişinin farklı filmlerle yarışamayacağından prodüktörler Winslet’in The Reader filmindeki rolünü yardımcı rol olarak pazarlamışlardır ve SAG(Screen Actors Guild Awards Sinema Oyuncuları Derneği’nin 1995’den bu yana dağıttığı sinema ödülleri.) ile Altın Küre ödüllerinde bu kategoride yarışmasına rağmen, Akademi Üyeleri rolü başrol kabul etmişlerdir. Ayrıca filmin diğer prodüktörlerinden Sydney Pollack ve Anthony Minghella ise filmin tamamlanmış halini göremeden farklı zamanlarda hayatlarını kaybetmişlerdir. * ₉ Yalnızlık Ve Kişilerarası İletişim İlişkisi (Ahsen Armağan)

Bkz: Stephen Daldry’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Kate Winslet’in başrolünde yer aldığı ve Oscar Heykelciği’ne kavuştuğu The Reader (Okuyucu), masumiyet kavramının insan doğasıyla olan savaşını konu ediyor. “Kim gerçekten masum?” sorusuna cevap arayan filmde, başkarakter Hanna Schmitz’in yalnızlığı sadece bireysel olarak değil, tüm topluma mal edilerek veriliyor.

Ralph Fiennes ise başrol oyuncuları olarak kabul edilmiştir. Fakat bu sırada Revolutionary Road adlı filmin çekimleriyle meşgul olan Winslet, rolden çekildi ve onun yerine Nicole Kidman uygun görüldü ve Kidman rolü kabul etti. Film prodüktörleri, henüz hiçbir sahnesi çekilmeden hamileleği nedeniyle Nicole Kidman’ın rolden çekilmesiyle Hanna Schmitz rolünü tekrar diğer projesini tamamlayan Kate Winslet’a götürürler ve onun da katılımıyla filmin çekimleri Almanya’da devam eder.

Okuma yazma bilmeyen Hanna, Michael’den ona kitap okumasını ister... II. Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampında, 300 Yahudi kadının bir kilisede yanarak ölmesine izin vermekten yargılanan Hanna ve Michael’ın yolları, duruşma salonunda yeniden kesişecektir. Tek başına kalabilme düşüncesi özellikle, üzerimize sel gibi gelen yorucu kalabalıkla, sorunlarla, kargaşa ve yorgunlukla başa çıkabilmek, ya da bir şeyler yaratıp üretmek ve kendimizi yeniden inşaa edebilmek için, kendi kapılarımızı isteyerek kapattığımız

bir durumdur. Sosyal izolasyon ise; bireyin sosyal etkileşim ağının bilinçli olarak minimal seviyeye getirilmesi, geçici olarak toplumdan soyutlanarak kendi fildişi kulesine kapanmasıdır. ₉ Hanna Schmitz’de, her iki olguyuda gözlemliyoruz. Geçmişinden ötürü, içinde yaşadığı toplumun baskılarından kaçıp, çareyi yalnızlığında buluyor. Hanna Schmitz’in tekdüze bir hayatla görünmez olma çabası, sevgiye olan içsel özlemi ve Kate Winslet’ın başarılı oyunculuğuyla birleşince, The Reader sıra dışı bir dönem filmi olmanın yanı sıra, oyunculuk anlamında da izleyicinin karşısına bir

başyapıt olarak çıkıyor. Stephen Daldry’ın yönetmen koltuğunda oturduğu , Bernhard Schlink imzalı aynı adlı romandan uyarlanan film, Kate Winslet’a “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Akademi Ödülü, Altın küre ve BAFTA getirirken, Hanna Schmitz’in hikâyesi, duygu derinliğinizin sınırlarını zorlayan, insan gerçeğinin bilinmezliğinde bir yolculuğa davet ediyor seyircilerini.


Artificial Intelligence: AI (2001) / David

*

"AI, sevmek için yaratıldıysa, nasıl nefret edeceğini de biliyordur."

* Hekate, titan soylu Perses ve Asteria’nın kızıdır, Ay ve gecenin DİPNOT dışında ölüler,yeraltı ve büyücülük ile ilişkilendirilmiştir. Korkuyla karışık bir saygı uyandırır. Mitolojide çok ön planda olmayan Hekate’ye, özellikle erken hristiyanlık döneminde birçok olumsuz anlam yüklenmiştir.

* İsis, Mısır Mitolojisinde, tanrılar ile insanoğlu arasında hayati bir bağlantıdır. Firavun yaşayan Horus olarak onun oğlu kabul edilirdi. Piramit yazıtlarında Horus, İsis’in kutsal memelerinden emzirilen çocuk olarak gösterilmiştir. * Demeter, Yunan mitolojisinde tarımın, bereketin, mevsimlerin ve anne sevgisinin tanrıçasıdır. *₁₀ Prof.Dr.Üstün Dökmen (Pinokyo’nun Arketipler ve Ana Baba Çocuk İlişkileri Açısından İncelenmesi)

Bkz: Steven Spielberg’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. Yapay zekâ, insan zekâsına yakın algılama ve düşünme yetisine sahip yapay bir işletim sistemidir. Düşüncelerinden tepkiler üretebilmeyi de başaran bu sistemle, Dünya’ya yeni bir çehre kazandırmak ihtimali, 2001 yapımı Artificial Intelligence: AI (Yapay Zekâ) ile izleyenleri geleceğin simulasyonunda yolculuğa çıkıyor ve “Yaradalışımızda sahip olduğumuz manevi algılarımızı, elimizle varettiğimiz bir makineye de aktarabilir miyiz?” sorusunu yöneltiyor. David, yapay zekâ ile özbilinç sahibi olarak üretilmiş yeni bir tür çocuk robottur. David, kendisini evlatlık olarak alan bir aileyle yaşamaya başlar. Öz çocuklarının ölümcül derecede hasta olması sonucu acılarını David ile dindireceklerini düşünen Swinton çifti, öz çocuklarının iyleşmesi ile David’i hayatlarından çıkartırlar. Kendisini bir ormanda terk edilmiş bulan David, gerçek

bir insan olup olamayacağını merak etmektedir. Geleceğe dair bu modern pinokyo hikayesi duygusal ögeleriyle izleyenlerde derin izler bırakıyor. “Pinokyo’da yüce ana,Peri Kızıdır. Peri ile Pinokyo arasında gizemli bir yakınlık vardır. Pinokyo Peri’ye derin bir sevgi ve özlem duymaktadır. Eserde, ilginç, ayni zamanda hüzün verici bir ilişki sergilenmektedir. Aşağıda, yeryüzünde, annesini arayan küçük bir kukla, gökyüzünde, bir görülüp bir kaybolan, kendini sürekli özleten, güçlü ve ulaşilmaz bir anne. İşte Collodi’nin Pinokyosunda böyle bir “Yüce Ana” ortaya çıkmaktadir. Yüce Ana, bazı masal ve mitlerde, kahramanı destekleyen, onun gelişmesine katkıda bulunan kişi olarak ortaya çıkarken, bazılarında ise kahramanı engellemekte, hatta yok etmektedir.

Bu durumu dikkate alan Neumann (1963), Yüce Ana, özelliklerini iki boyutta toplamıştır. Bu boyutlardan birincisi iyilik, ikincisi ise kahramanın geçireceği aşamanın niteligi ile ilgilidir. İyilik boyutunun bir ucunda “İyi Anne”, diğer ucunda ise “Korkunç Anne” bulunmaktadır. İyi Anne özellikleri, kahramanı desteklemek, geliştirmek, aşama kaydetmesini ve yeniden doğmasını sağlamaktir. İyi Anne’ye İsis ve Demeter örnek gösterilebilir. Korkunç Anne ise, kahramanın gelişmesini engeller, hatta ölümüne yol açar. Hekate, Korkunç Anne’ye örnektir. Aşamanın niteliğini belirten ikinci boyutun bir ucunda pozitif, diğer ucunda ise negatif aşama özellikleri vardır. “Pozitif Aşama” kahramanın, Yüce Ana’dan ilham alması, onun tarafından desteklenmesi ve eskiye oranla daha ileri

bir gelişim düzeyine ulaşarak yeniden doğması demektir. “Negatif Aşama” ise, kahramanın yüce ana ile olan ilişkisi sonucunda kendinden geçmesi, sarhoş olması ve bu yolla eriyip tükenmesi anlamına gelir.”₁₀ AI’de de bununla paralel bir fantazyadan bahsedebiliriz. David karakterine hayat veren Haley Joel Osment, Hollywood’un en başarılı çocuk aktörlerinden birisiydi ve filmde küçük bir çocuğun “Anne” figürü ile olan sevgi bağını kusursuz şekilde aktarıyor. Steven Spielberg’in yönetmen koltuğunda oturduğu film sizi modern bir peri masalına çağırıyor.


Dallas Buyers Club (2013) / Ron Woodroof

"Sahip oldugum tek bir hayat... Tek bir tane değil mi? Benim hayatım. Ama bazen başkasının hayatını istiyorum."

Bkz: Jean Marc Vallée’nin yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. Jean Marc Vallée imzalı film, drama ve sahne sanatları okullarında ders olarak gösterilecek derecede etkili oyuncu performanslarıyla, izleyiciye unutulmaz bir 120 dakika yaşatıyor. Kariyerinin zirve rollerinden biriyle, Matthew McConaughey’i sınırlarını ilk kez aşarken seyrediyoruz ama Rayon karakterine hayat veren Jared Leto’ya da bir parantez açmak gerekir ki sinema tarihinin en iz bırakan yardımcı rollerinden biriyle karşımıza çıkıyor. “1981 yılında ilk kez fark edilen HIV/AIDS, bugüne dek milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine sebep olmuştur. HIV/AIDS tablosunun fark edilmesinden sonra hastalığa karşı duyarsız kalınan bir dönem olduğu ve bu duyarsızlığın ardında bu hastalıktan sadece eşcinsel

erkeklerin, uyuşturucu kullananların ve siyahların etkilendikleri düşüncesinin yattığı genel olarak kabul görmüş bir argümandır. Ancak, virüsün başlıca bulaşma yolunun cinsel ilişki ve kan nakli olduğu, hastalıktan en çok etkilenen popülasyonun heteroseksüeller olduğu, yapılan araştırmalarla ortaya konmasına rağmen; HIV/AIDS, diğer enfeksiyonlardan ve bulaşıcı hastalıklardan farklı olarak, sadece tıbbi bir sorun olarak değil, aynı zamanda sosyal, hukuki, ekonomik ve psikolojik sorunların da dahil olduğu karmaşık bir sorun olarak küresel gündemin önemli maddelerinden biri olagelmiştir.

Virüsün güncel ilişkilerle bulaşmadığının, yalnızca belirli gruplara özgü olmadığının ve basit önlemlere uyulması halinde bulaşının engellenebildiğinin anlaşılmış olmasına rağmen, halen süregelen yanlış inanışlar ve bilgi eksikliği yüzünden hastalıkla savaşımda ciddi engellerle karşılaşılmaktadır.”₁₁ AIDS ekseninde, ataerkil geleneklerimizin ilkel dışavurumlarını, sağlık alanında yaşanan skandallardan, adalet ve insan kavramlarına, anlatmak istediği bir şeyler, vermek istediği mesajlar olan bir film Dallas Buyers Club (Sınırsızlar Kulübü), Ron Woodroof’un gerçek hayat hikâyesi olması dolayısıyla bırakacağı etkiyide ikiye katlıyor.

Teşhis sonrası, 30 günlük bir hayat biçilen Woodroof’un taşralı cahil bir işçiden, hayatı için savaşan, savaşırken öğrenen, öğrenirken hisseden, içindeki insanı keşfeden adama dönüşmesine tanıklık ediyoruz. Yönetmen Jean Marc Vallée’nin, karakter tahlilleri, farklı hi-kayelerle beslediği olay örgüsü ve izleyiciyle kurduğu duygusal bağ, yapımın diğer fark unsurları. 86. Oscar Ödülleri’nden “En İyi Erkek Oyuncu”, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ve “Makyaj” kategorisinde Altın Heykelle dönen film, hayata gerçekçi bir bakış atıyor.

DİPNOT * ₁₁ AIDS, İnsan Hakları ve Yasalar Türkiye’de AIDS Konusundaki Yasal Düzenlemeler ve Öneriler kitabı (Pozitif Yaşam Derneği)


Amour (2012) / Georges

"Her şey şimdiye kadar olduğu gibi devam edecek. Kötü olan daha da kötü olacak. Böyle devam edecek ve bir gün son bulacak."

Bkz: Michael Haneke’nin yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Amour (Aşk), tek kelimeyle tarif edilmesi gerektirse hangi kelimeyle ifade edeceğiniz konusunda oldukça kafa yoracağınız bir film, ama bu film için “ZOR” demek birçok duyguyu ve etkiyi içinde barındırdığından sanıyorum, doğru kelime olur. Yaşlılık, hastalık, ölüm, sevgi, bağlılık, pişmanlık, fedakarlık ve hepsinin alt başlığında toplanmış AŞK etiketleri, gerçekçi bir dramaya davet ediyor izleyenleri. Michael Haneke, sinema dünyasının nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden birisi ve hiçkimse onun filmlerini, sabun köpüğü bir yapım izler gibi izleyemez,

her yönetmen için kullanamayacağımız bir tabirle; onun filmlerini izlemek biraz emek gerektirir diyebiliriz; dolayısıyla bu noktada yönetmenin takipçisi değilseniz, yepyeni bir sinema deneyimine de “Merhaba” diyeceksiniz. Haneke, Amour’da acıyı işleyiş biçimiyle, travma etkisi yaratıyor. Yavaş işleyişi, izleyici ve öykü arasında açılmak istenmeyen kapıların zorlanması, oyuncularının performanslarıyla perçinleniyor ve “Amour” aşk algısına yeni bir pencereden bakıyor.

Gösterime girdiği yılın en iyi filmlerinden biri olmasının yanında, “Amour”, aşırı derecede depresif bir film olarakta öne çıkıyor. Oyuncu performansı olarak Georges karakterine hayat veren Jean Louis Trintignant’sa, zihnimizin çatı katında kendimizi, yerine asla koymadığımız ama bizi beklediğini bildimiz gerçekliğin yansımasını üstün bir yetenek ve akılda kalıcı etkileriyle paylaşıyor. 65. Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” ile ödüllendirilen, Akademi Ödülleri’nde Avusturya’yı temsil ederek “En İyi Ya-bancı Film” dalında altın heykelciğe uzanan film

Golden Globes, BAFTA ve dünyadaki birçok önemli festivalden ödüllerle döndü.


Malèna (2000) / Malèna Scordia

Bkz: Giuseppe Tornatore’nin yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Sicilya kıyısında sıradan bir kasaba olan Castelcuto’nun hikayesi diyebiliriz Malena için, Malena üzerinden anlatılan... Savaş zamanı, güzeller güzeli Malena’nın kasabaya gelişiyle birlikte, tek düze hayatların ritmi bozulacaktır. Cepheye gönderilen eşinden uzakta olan Malena’nın, arzu dolu bakışlar altında başlayan günleri, insanlığı ihtiraslarının gölgesinde kaybolmuş erkekler, kıskançlıklarını öfkeyle harmanlayan kadınlarla içinden çıkılmaz bir hal alacaktır.

Bireyi biçimlendiren, onun tutum ve davranışlarını belirleyen, sosyal psikolojinin “Grup Dinamiği” alanına giren ünlü “Grup Baskısı” kavramı, tüm ilişkileri de kapsayarak, topluma egemen olan bireylerin ve toplumun belli bir yöne sevk edilmesidir.₁₂ Tüm bu mahalle baskısının içinde, 13 yaşındaki hayalperest Renato Amoroso’nun gözünden izlediğimiz hikâyede, hormonlarının esareti altında olan genç bir adamın Malena’ya olan tutkusunun, saf bir sevgiye dönüşmesini görüyoruz.

2. Dünya Savaşı döneminde, bir kadının yaşadığı dramın yanı sıra bir çocuğun platonik aşkına tanıklık etmekle kalmıyor, aynı zamanda birçok metaforla zaman zaman insanların zihinlerinin köhne köşelerine sürükleniyor, zaman zamansa gündelik mizahla özdeşleşme sürecinde, kendimizi bu Akdeniz kasabasının bir sakiniymiş gibi hissediyoruz. Yönetmen Giuseppe Tornatore’nin hayatı, hüzünlü bir sadelikte anlattığı filmde, Ennio Morricone’in imzasını taşıyan müziklerle tam bir bütünlük

taşıyor. Malena karakterine hayat veren, sinema tarihinin en güzel kadınlarından Monica Bellucci seçimi hikayesiyle derinlik yaratan filmi unutulmaz hale getiriyor. Müzikleri ve sinematografisiyle Akademi Ödülleri’ne aday gösterilen film, birçok festivalde de ödül ve takdir kazandı.


Hotel Rwanda (2004) / Paul Rusesabagina

"İnsanlar bu çekimi gördüklerinde "Aman tanrım, bu korkunç!" diyecekler ve aksam yemeklerini yemeye devam edecekler, hepsi bu. "

*

* Ruanda Soykırımı, Ruanda’da 1994 yılında yaklaşık yüz gün içinde 800.000 DİPNOT Tutsi ve ılımlı Hutu’nun, aşırı uç Hutular tarafından öldürülmesi olayıdır. * Soykırımın nedeni olarak, Avrupa kaynaklı ırk temeline dayalı teoriler de öne sürülmek-tedir. Avrupa’da o dönemde, ırk üzerine düşünce üreten bazı çevrelerce, Ruanda bölge-sinde yaşayan insanların, ari ırk ile aşağı ırk olarak kabul edilen zenciler arasında bir tür geçiş ırkı olduğu iddia edilmiştir. Bu yüzden Hutuların, Tutsileri gerçek Ruandalı olarak değil, kendilerini sürekli aşağılayan ve sömüren Avrupalıların ülkelerindeki işgal-ci akrabaları olarak değerlendirdikleri iddia edilmiştir. Bir başka neden olarak, özelikle Tutsi bölgelerinde kalan verimli tarım alanlarının Hutu-larca ele geçirilme isteği de gösterilmektedir. Zengin komşularının mallarını ele geçirmek isteyen Hutuların, özellikle Tutsileri öldürdükleri ve katliamın bir anda yayıldığı da düşünülmektedir *₁₃ Prof.Dr. Ahmet İnam (Şiddeti Anlamak)

Bkz: Terry George’un yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. 1994 yılında Rwanda’da gerçekleşen ve yaklaşık 800.000 insanın öldürüldüğü soykırımı konu alan Hotel Rwanda, tam anlamıyla hayattaki yerinizi sorgulatacak, insan olmak kavramının içinin ne ölçüde dolu olduğu, yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızla da dünyaya karşı sorumlu olduğumuz gibi fikirsel fırtınaları zihninizde estirecek, gerçek bir hikâyeyi anlatıyor. “Şiddeti neden anlamalıyız? Şiddetin yaşamımızdaki yerini, ortaya çıkışının ardında yatan etkenlerin neler olduğunu, şiddetle yaşanan yaşamın olumsuzluklarını, bu olumsuzlukla nasıl başedebileceğimizi öğrenmek, bilmek, tartışmak için şiddeti incelemeli, tartışmalı, yorumlamalıyız. Şiddetin önüne geçebilmek, şiddete karşı bir duyarlılık geliştirmek, bir şiddet

bilincine sahip olmakla olanaklıdır. Şiddetin olduğu bir yaşam, mutsuzluğun, acının, tutsaklığın, ezilmişliğin, kendini gerçekleştirememenin yaşandığı bir yaşamdır. Böyle bir yaşamda insanlar sağlıklı düşünemezler, algılayamazlar, tartışamazlar, sorgulayamazlar, dolayısıyla da bilim yapamazlar, sanat etkinliğinde bulunamazlar, inançlarını yaşayamaz, gönüllerindeki dünyayı gerçekleştiremezler. Şiddetin ortadan kalkmasının, ekonomik, toplumsal, kültürel, eğitsel koşulları var. Bunlara dış koşullar diyebiliriz. Şiddet bir çevre içinde ortaya çıkıyor. Bu çevre, içinde haksızlıklar, eşitsizlikler yaşanan bir çevre ise, kolayca şiddet üreten çevreye dönüşebilir.

Orada, insanlar kendilerini gerçekleştirebilecekleri, kendi olabilecekleri olanakları oluşturabilirlerse, toplumsal ilişkiler, şeffaf, dürüst, açık biçimde kurulabilirse, insanların gelir düzeyi en azından kendi karınlarını doyuracak durumda ise, eğitimde sorunları yoksa, o çevrede bulunan toplumun şiddet üretimini belli ölçüde engelleyecek dış koşullar oluşmuş demektir.”₁₃

müdürü olduğu Milles Collines otelinde, Hutuların katliamından saklamayı başaran Rusesabagina, iradenin, vicdanın, insanlığın savaşını, olanca kin ve nefret arasında vererek, nesillere; “Kendinden kötü durumdakilere bakarak haline şükret-mek” inancının yanlışlığı mesajını veriyor. Birey olarak sadece kendimize ve çevremize değil tüm dünyaya karşı sorumluyuz aslında. Hotel Rwanda’da görüyoruz ki akan kanda hepimizin payı var...

Bu noktadan hareketle filmde insan ve şiddet kavramlarını, iki kav-ramın birbiri içerisindeki (insan içindeki şiddet ve şiddet içindeki insan)tasvirini daha iyi algılayabiliriz.

Akademi Ödülleri’nde Rusesabagina karakteriyle “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünde aday gösterilen Don Cheadle, performansıyla unutulmaz sinema karakterlerinden birisine hayat verdi.

Paul Rusesabagina, filmin baş karakteri. Sayıları 1200’ün üzerindeki mülteciyi,


"İki kötü seçenek arasında her zaman denememiş olduğunu seçmelisin."

Lock, Stock and Two Smoking Barrels (1998) / Tom & Soap & Eddy & Bacon

Bkz: Guy Ritchie’nin yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Lock, Stock and Two Smoking Barrels, (Ateşten Kalbe Akıldan Dumana) İngiliz sinemasının keskin zekâ ürünlerinden ve unutulmazlar arasındaki yerini, sinemaya özgün bakış açısı getirerek almış bir film. Londra’nın arka sokaklarına ışık tutan yapımda, küçük kirli işler çeviren dört kafadarın kumar tutkularının, başlarına açtığı bela ve birbirini etkileyen farklı hikayelerin kesişmesine tanık oluyoruz. Sade anlatımı, durmak bilmeyen temposu ile izleyiciye doyumsuz bir keyif sunan yapım zengin metniylede göz dolduruyor.

Abraham Maslow’un ihtiyaçlar teorisi; Kişinin yemek, içmek, barınmak, seks gibi “Fiziksel” ihtiyacı, can ve mal varlığı gibi “Güvenlik” ihtiyacı, sevme, sevilme ve ait olma gibi “Sosyal” ihtiyacı, saygı görme ve başarı gibi “Benlik” ihtiyacı ve son olarak da ideallerini hayata sokma ve kişisel gelişim gibi “Kendini Gerçekleştirme” ihtiyacı var. Kısa yoldan zengin olma fikri ile toplumun beklentileri arasındaki ilişkiden hareketle “İnsanların kısa yoldan zengin olma ümitleri ve yoksulluktan kurtulma” istekleri bir benlik ihtiyacı formuna sokulabilir.

Beklentiler, idealler ve umutlar kişinin sosyo ekonomik yaşam seviyesiyle aynı paralelde seyretmektedir. Film, bu düşünceden yola çıkarak kara mizah yapıyor. Öte yandan; “Kendinizi zeki sanıyorsunuz ama belkide öyle değilsinizdir. Hayatın size sunacağı sürprizlerin toz pembe düşlerden bir demet olacağını sanıyorsanız, belkide ondan hiçbir şey beklememeniz yararınızadır.”mesajıda filmle birlikte izleyiciye veriliyor. Guy Ritchie’nin uzun metrajlı ilk filmi olmasının da altı çi-zilmesi gereken noktalardan biri olduğunu söylememiz gerekir. Senaryosunu yazıp, yönetmen koltuğuna oturan

Ritchie, bu ilk filmin ardından özgün tarzıyla sinemaya yeni bir soluk getirdi. Filmle birlikte Jason Statham’a merhaba diyoruz. İzleyiciler, aktörü, iki yıl aradan sonra, doyamadıkları bu maceranın bir benzeri Snatch’te de, baş rollerden birinde izleme fırsatı buldu.


"Hep bu günü hayal etmemizi istemişlerdi. Korkusuz, mağrur ve tek başımıza olacağımız anları. Bunun erkekliğimizin sınanması olacağını vatan için her şeyi fedâ ederken kimseye ihtiyacımız olmayacağını söylemişlerdi. Ben yalnız olmak istemiyorum. Tek hissettiğim şey korku."

Das Boot (1981) / Capt.Lt. Henrich Lehmann Willenbrock

*

* U-Boot, Almancada, Unterseeboot kelimesinin kısaltılmışıdır. DİPNOT anlamına gelir.

Almancada denizaltı

* I. Dünya ve II. Dünya savaşları sırasında kullanılmışlardır. II. Dünya Savaşı’nın başında denizaltı filosu komutanı olan Karl Donitz’in geliştirdiği kurt kapanı taktiği ile bu denizaltılar özellikle savaşın ilk 2-3 yılında müttefik konvoylarına ağır kayıplar ver-dirmiştir. * ₁₄ Japon Atasözü

Bkz: Wolfgang Petersen’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Eric Hobsbawm’ın, “Kısa 20.Yüzyıl” adlı kitabında, Fransız Direniş Grubu’nun üyesi, 22 yaşındaki Spartaco Fortano’nun mektubuna yer verilmiştir. Mektupta “ Sevgili anne, tanıdığım bütün insanlar içinde en çok sen üzüleceksin, bu yüzden son düşüncelerimi sana aktarıyorum. Ölümümden ötürü kimseyi suçlama, bu kader benim seçimim. Sana ne yazacağımı bilemiyorum. Aklım başımda ama uygun sözleri bulamıyorum. Kurtuluş Ordusu’nun saflarında yer aldım ve zaferin ışığı henüz parlamaya başlarken ölüyorum. Az sonra 23 yoldaşımla birlikte kurşuna dizileceğim. Savaştan sonra hakkın olan emekli aylığını istemelisin. Eşyalarımı sana hapishanede verecekler. Sadece babamın fanilasını alacağım;

çünkü soğuktan titremek istemiyorum. Bir kez daha elveda diyorum. Cesaret! Oğlun Spartaco” yazıyor. Politikalar savaşlar doğurup, bir takım çıkarlara hizmet ediyor. Güç sahiplerinin çıkarları için gövdesini siper eden ya da birey olup düşünceleri uğrunda canlarını hiçe sayanlar, milli birliğini her şeyin üstünde sayanlar, özgürlükleri için savaşanlar veya köle oldukları için siperlere sürülenler... Tarih sayfaları tüm bu insanların hikâyelerini savaşların arkalarından yazarken, esas olanın savaşlar değil insanlar olduğunu unutmamak gerek.

Savaşta “Görev dağdan ağır, ölüm tüyden hafif midir?”₁₄ Das Boot (Mukaddes Vazife), II. Dünya Savaşı’nda Alman U-Boot mürettebatını konu alıyor. Savaşın taraflarına dair propaganda unsuru taşımayan ender yapımlardan olan Das Boot, Wolfgang Petersen yönetmenliğinde özgün bakış açısıyla, savaşın insani yönlerine mercek tutuyor. Alman denizciler özelinde, ikinci dünya savaşının psikolojik bir tasviri niteliğinde olan filmde Kaptan Henrich Lehmann Willenbrock karakteri öne çıkıyor. Gerçekliği senaryosunda yakalayan ve izleyiciyle bu gerçekliği sınırsızca paylaşan filmde, Nazi Almanya’sının bir

subayı olan, filmde Jürgen Prochnow’un başarılı oyunculuğuyla beyaz perdeye aktarılan Kaptan Henrich’le, derinliğin içinde kayboluyor, savaşın bilinmeyen yüzünü, kasvetini mürettebat edasıyla yaşıyorsunuz. Nazi ideolojilerinin dehşetinden ve politik göndermelerden ayrılarak Das Boot özüne insan temasını alarak yola çıkıyor. Yönetmen Wolfgang Peterson’in zamanın ötesine geçen yapımı için “İzleyicisini Seçen” bir tavır sergilediğini de söyleyebiliriz; zira derinlere daldıkça zaman kullanımı seyircininde omuzlarına yük bindiriyor.


"Hayatta sadece iki trajedi vardır. Biri istediğine sahip olamamak diğeri sahip olmaktır."

Lord of War (2005) / Yuri Orlov

Bkz: Andrew Niccol’ün yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Andrew Niccol’un yazıp, yönettiği 2005 yapımı Lord of War (Savaş Tanrısı) farkındalığın yanı sıra Nicholas Cage’in devleştiği filmlerden biri. Güç ve sermayenin başındaki adamlara karşı, sistem eleştirisi getirmek ve bunu onların propaganda aracı Hollywood’u kullanarak yapmak bile, filmi taçlandıran ana unsurlardan; nitekim Hollywood’daki büyük stüdyoların tamamı tarafından reddedilen yapım, bağımsız olarak finanse ediliyor ve izleyiciye silah ticareti, dünya düzeni hakkında ayrıntılar vererek, onları düşünmeye sevk ediyor. Yönetmen Andrew Niccol’ün izleyiciye mesajı “Bu film silah kaçakçılığına,

ülkelerin bundaki rollerine ve dünya devletlerinin denetimsiz silah ticaretini durdurmadaki ısrarlı başarısızlıklarına bir ışık tutuyor. Sorunun büyüklüğü karşısında ezilebilirsiniz, ama sizin gibi birinin vereceği küçücük bir destek bile bunu durdurmaya yardımcı olabilir. Uluslararası Af Örgütü’ne ve onların uluslararası boyutta sürdürdükleri silahlar denetlensin kampanyasına katılın. Lütfen bugün bir şeyler yapın ve talebimizi dünyayla paylaşın.” Bir merminin hedefini vurmadan önce izlediği yol ile başlayan hikaye, Yuri Orlov karakterine bir anti kahramandan ziyade gerçeklik

vurgusuyla, anlatıcı payesi veriyor. Bu sıradışı ahlâk anlayışını ve ölümle yaşam arasındaki yolu, tanrısal bir iz düşümle izleyiciye veren film Cage’in Yuri Orlov’a bürünmesiyle ve “Tiplemenin Karakter Kazanması” olarak belirtebileceğimiz sürecin başarısıyla, sinema tarihinde ayrı bir anlam kazanıyor. Bu derece cesur mesajların ardından, önemli festivalde adaylık ve ödül alamayan Lord of War, görmez duymaz işitmez sistemde düşünebilme olanağı sağlamasıyla ödülü izleyiciden alıyor. Filmi anlatırken Orlov’dan alıntı yapmadan geçmeyelim :

“Şu anda dünyada dolaşan 550 milyon ateşli silah var. Bu da her 12 kişiden birinin silahlı olduğunu gösterir. Şimdi sorulması gereken: Geri kalan 11 kişiyi nasıl silahlandırabiliriz?”


Trois couleurs: Bleu (1993) / Julie Vignon "Artık tek bir şey yapmam gerektiğini öğrendim; hiçbir şey!"

Bkz: Krzysztof Kieslowski’nin yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Trois Couleurs: Bleu (Üç Renk: Mavi), yönetmenliğini Krzysztof Kieslowski’nin yaptığı, başrollerini Juliette Binoche ve Benoit Regent’in paylaştıkları dram türünün en iyi örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Filmin konusu; parçalanan bir aile ve bunun ardından yaşananlar üzerine kurulu. Bir eş ve anne olarak Julie sahip olduklarını bir trafik kazası sonrasında yitirmiştir. O kazadan eşini ve kızını kaybetmiş olarak kurtulan Julie, son ve başlangıç arasında anlamlandıramadığı bir yerde sıkışıp kalmıştır.

Bu ani kaza, Julie’yi hayatla sınayacak, geçmişinden kaçan Julie ise özgürlük kavramıyla yüzleşecektir. Üçlemenin mavisi, özgürlük sorunundan hareketle Fransız İhtilali’ne, göndermede bulunur. Mavi özgürlüğün rengidir. Fransa Bayrağı’nın renkleri temel alınarak adlandırılan Üç Renk: Mavi, Beyaz ve Kırmızı, işin özüne bakıldığında, özelde Fransız toplumundan geneldeyse tüm kıta Avrupası insanlarının birey olma sürecini Julie’nin hayatına ışık tutarak yansıtmakta.

Trois couleurs: Bleu, depresif bir şiirin dizelerini, kapalı bir havada evinizin camından düşen yağmur damlalarını, sebepsizce seyredercesine, içinizde hem buruk hem hüzünlü hem de sorgulamacı bir etki bırakıyor. Hüznün bir insanı bu kadar çekici göstermesi belki de en çok onun için söyleyebileceğimiz bir tanım; Juliet Binoche’un Julie karakterine hayat verişi, adeta maviye hayat verişi, insan ve özgürlük kavramlarını birbirine bağlayan filmde, sinema sanatının derinliklerine doğru yüzme şansı veriyor izleyenlere.


Scarface (1983) / Tony Montana

"Kimse sana özgürlük veremez. Kimse sana eşitlik veya adalet veya başka birşey veremez. Sen alırsın !"

Bkz: Brian De Palma’nın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

1983 yılında gösterime giren Scarface (Yaralı Yüz) Brian De Palma’nın, sinema tarihine damgasını vurmuş filmlerindendir. Senaryosu Oliver Stone tarafından yazılmış film, 1980’li yıllarda Miami’de, Kübalı bir mülteci olan Tony Montana’nın (Al Pacino), suç dünyasında yükselişini anlatıyor. Tony Montana ‘‘Bu ülkeye ilk geldiğinde önce para kazanmak zorundasın. Paran varsa gücün vardır. Gücün varsa kadının…’’ düsturundan hareketle yeni dünya düzenine kendi yorumunu getiriyor. Eşit yaratılmışlığın sadece kutsal kitaplarda yazan bir öğreti, buna

inananlarınsa toplumun görünmezleri olduğunu, insan oğlunun hırslarıyla bezediği dünyasında, silikleşen insan onurunun yerini iktidarın aldığı ve her yolun mübah sayıldığı gerçekleri, Tony’nin silahından çıkan her kurşunla izleyenlerin kalplerine saplanıyor. Tony Montana’ya, kendisini de bir sinema ikonuna çeviren performansıyla Al Pacino hayat verirken, İlginçtir ki film için bir ödül kolesiyoncusu tanımı yapmak zor. Golden Globes’ta aldığı birkaç adaylık dışında, başarısının takdir edildiği başka bir platform kağıt üzerinde yok

ama otoriteler gözlerini yummuş olsa da, zamanla, film gösterime girdiği dönemden daha fazla değer kazandı. Günümüzde “Kült” filmler arasında sayılan yapım, her sinema severin zihninde yer etmeyi başarmıştır.

*

DİPNOT

*Giriş: Fidel Castro’nun “devrimimizin ruhunu benimsemeye niyetleri yok” dediği ve “Onları istemiyoruz!” diye haykırdığı binlerce Kübalı rejim muhalifine Amerika Birleşik Devletleri’ne gitme izni verilir. Göç eden 120 bin Kübalı arasında adi suçlular ve akıl hastaları da vardır. Bu adi suçlulardan biri olan Tony Montana (Al Pacino) askerlik arkadaşı Manny Ribera’yla (Steven Bauer) beraber Miami’ye gelir. ABD’ye gelmesinden sonra göçmenlik ofisinde sorgulanır. Kendisini siyasi sığınmacı olarak tanıtmasına rağmen çok geçmeden bir adi suçlu olduğu anlaşılır ve arkadaşıyla beraber çalışma ve oturma izni alamayan diğer Kübalı göçmenlerin tutulduğu Freedomtown’a gönderilir. * Film, Türkiye’de 2 Aralık 1985’te yanlış bir tercümeyle “Sicilyalı” ismiyle vizyona girmiştir; fakat Tony Montana Kübalıdır ve filmin Sicilya ve İtalyan mafyalarla hiçbir bağlantısı yoktur.


"En kötü hapihane tek çocuğunuzun ölmesidir. Oradan asla çıkamazsınız."

Il y a longtemps que je t’aime (2008) / Juliette Fontaine

Bkz: Philippe Claudel’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Juliette Fontaine’nin hikâyesini anlatan film, trajedilerimizle ne ölçüde yüzleştiğimizi sorgulatırken, hayatlarımızı dramatize ederken kullandığımız gri rengin altında yatan benliğimize de sesleniyor.

normaldir. Fakat anormal olan, bu ilk yargımızı çürüten ve bizi onu değiştirmeye zorlayan daha sonraki tecrübelere rağmen, ilk yargıda ısrarlı olmamız, gerçeği görmek ve kabul etmek istemeyişimizdir.”₁₅

Film, özgürlük ve esaret kavramlarının birbirleriyle zıt kutup olmaktan nasıl çıktığına, zihnimizdeki hapishane temelinde ince vurgular yaparak, bir anne portresi çiziyor ve toplumsal ön yargıların ardındaki gerçekliğe sesleniyor.

Filmde Juliette Fontain’in sebebini açıklama gereği hissetmeyecek derece-de dünyaya kendini soyutlamış, yaşama dair beklentisiz karakteri ve kaybolmuşluğu ardındaki sır perdesi, insani olarak derin anlamlar ifade ediyor. Bu süreci izleyici koltuğundan izlerken, top-lumsal önyargılarınızıda size sorgulatan bir bakış açısı filmin sonuç bölümünde altı çizilen bir öge.

“Hayatımız boyunca aslında her ilk karşılaşma ve ilk intiba ile daima bir önyargıda bulunuruz. Bu gayet

Fransız yazar Phillippe Claudel’in ilk yönetmenlik deneyimi olan, 2008 yapımı, Il y a longtemps que je t’aime’de (Seni O Kadar Çok Sevdim ki...) Juliette karakterine hayat veren Kristin Scott Thomas’ı kariyerindeki zirve performanslardan biriyle izliyoruz. Onun kariyeri açısından olduğu kadar, belleklerimizde yer etmesi açısından, izleyici içinde önemli yapım. Seni O Kadar Çok Sevdim ki...Özgün bakış açısı, sade ve gerçekçi anlatımı ile övgüyü hak ediyor. Dünyada bir çok festivalden ödülle dönen film, kendine has derin hikayesiyle hafızalarınızdan çıkmayacak türde bir çalış-ma sunuyor.

*

*₁₅ Sızıntı Dergisi, Patalojik DİPNOT Önyargı Dr. Ömer Said Gönüllü


"Yetenek, hiçbirşey demektir ama tevazu ve zor şartlardaki deneyim herşey demektir"

Perfume: The Story of a Murderer (2006) / Jean-Baptiste Grenouille

Bkz: Tom Tykwer’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

18. yüzyılda Fransa... Sefalet içersindeki Paris’te dünyaya gelen bir bebek, sıradan hayatını tersine çevirecek bir lütufla gözlerini açar... O dönemi yaşarken, Jean-Baptiste Grenouille’in hikâyesinde kaybolmak, aynı zamanda, sinema tarihinin en keyifli yolculuklarından birine davet ediyor izleyenleri. Koku alma yeteği normal insanlara göre çok gelişmiş olan Jean-Baptiste doğadaki tüm farklı kokuları ayrıştırabilecek bir kabiliyetle karşımıza çıkıyor. Yetimhanede başlayan yolculuğu, güzelliğin gizemli kokusunu aldığında farklı bir yola sapacak ve bir efsanenin peşinden

giderken, arkasında ölü bedenler bırakarak devam edecek. “Para, terör ve ölümden çok daha mutlak bir güç yaratmıştı. Peki, İnsan sevgisini yüceltecek bu güç, onu herkes gibi seven ve sevilen biri yapmayı başarabilecek miydi?” Fimden alıntı yaptığımız bu replik, Jean-Baptiste Grenouille’in hikayesinde bir anlam arayışına da kapı aralıyor. Yalnızlık, hiçlik duyguları insanın temel sorunudur, insan kendisinin dünya ve evren içindeki durumunu farkettiğinde önemsizliğini, yalnızlığını, hiçliğini anlar. İnsanın güçlerini harekete geçiren

temel etken onun içinde bulunduğu belirsizlik durumudur. Gerçekle yüzleşebilen gerçeği anlayan insan kendi başına yaşamın anlamı olmadığını anlar. Kendinde varolan güçleri harekete geçirerek yaşamına anlam verebileceğini görür.₀₄ Patrick Suskind'in "Parfüm" romanından uyarlanan Perfume: The Story of a Murderer'da (Koku - Bir Katilin Hikâyesi) baş karakterimiz Jean-Baptiste Grenouille’in peşinden hikâyede sürükleniyoruz. Tutkularına gem vuramayan, kendisine bahşedilenin kölesi olan ve bu uğurda ölümü bile hiçe sayarcan Grenouille, bir masala davet ediyor

izleyiciyi. Ben Whishaw’ı sessiz haykırışı içinde keyifle seyrederken, Film, oyuncu seçimlerinde genel olarak takdiri hak ediyor. Tom Tykwer’ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmde, Alman yönetmenin detaylarla resmettiği kader olgusu, görsel olarak bir başyapıt sunuyor. * (Filmden alıntı) “He possessed a power stronger DİPNOT than the power of money, or terror, or death the invincible power to command the love of man kind. There was only one thing the perfume could not do. It could not turn him into a person who could love and be loved like everyone else. So, to hell with it he thought. To hell with the world. With the perfume. With himself”

* ₀₄Prof. Dr. Özcan Köknel


"Hayatin omuzlarinda dikildim ve hiçbir zaman çamurun içine inmedim. İnşa etmek için ve kendime bir temel kurmak için emanet kanatlarla çok yükseklerde uçtum. Hersey çok kolay geldi bana."

Quiz Show (1994) / Charles Van Doren

Bkz: Robert Redford’un yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. 1950’li yıllarda ABD’de yayınlanan “Twenty One” adlı yarışma programı, televizyonun yeni yeni popüler olmasının da yarattığı etki ile ülkeyi kasıp kavurmakta, yapımcı şirketlere büyük paralar kazandırmaktadır. Harbie Stempel, büyük bir ilgi ile izlenen yarışmada aylarca üstüste birinci olur. Sponsor şirketin rating kaygısı ile daha faklı profilde bir yarışmacı arzu etmesi üzerine NBC televizyonunun yöneticileri, Stempel’ın karşısına Amerika’nın en saygın ailelerinden gelme parlak bir adam olan Ralph Fiennes’ın hayat verdiği Charles Van Doren’ı yarışmacı olarak getirir ve yarışmayı sürekli kazanıp haftalarca ekranlarda kalması için de ona iltimas etmeye başlarlar. Bir televizyon skandalı üzerinden, ciddi bir televizyon eleştirisi getiren film, bireysel olarak bakıldığında sağlam gibi görünen karakterlerimizin, yıkılmaya ne kadar

müseait olduğunu kulağımıza fısıldar. “Böyle bir sistemde, kazanmak, her seferinde daha çok kazanmak için “Her Şeyin Mübah” sayıldığı koşullarda, etik değerlere hâlâ yer var mıdır? Eğer bireysel zenginlik yaşamın yegane ereği sayılırsa, çok ve çabuk kazanmak yüceltilirse, ve birinin [azınlığın] durumunun ‘iyileşmesi’ ötekilerin [çoğunluğun] durumunu kötüleştirmeden mümkün olmuyorsa, orada geçerli ahlâk ancak işbitiricilik ahlâkı olabilir ki, doğrusu işbitiricilik ahlâksızlığıdır. Mâlûm: birilerinin iş bitirmesi, başkalarının işinin bitirilmesini varsayar. Dolayısıyla liberal aydınların, burjuva ideologlarının yücelttikleri başarı öyküleri, işi bitirilen çoğunluk aleyhine ve doğanın tahribi pahasına mümkün oluyor. Çelişik bir durum söz konusu: sistem bir yanda çok

kazanmayı, ne pahasına olursa olsun kazanmayı bir marifet olarak sunuyor, hırsızlığı, ahlaksızlığı, yağma ve talanı yüceltiyor, sonra da yolsuzlukla mücadele amacıyla kanunlar çıkarıyor, kurumlar oluşturulor... Sözde etik kurallar vâzediyor... Kapitalizm doğası, ve temel eğilimlerinin ve dinamiklerinin zorunlu bir sonucu olarak, kendine özgü bir ahlâka sahip olamazdı ama geçmiş uygarlıklardan miras kalanı aşındırabilirdi. İnsan emeğinden başlayarak her şeyi metalaştıran, ticarileştiren, alınıp satılan nesnelere dönüştüren, insanı üreten ve tüketen bir araca bir tür ‘makineye’ indirgeyen, maddi zenginliği yaşamın biricik ereği mertebesine çıkaran, bencilliği, egoizmi ve gücü yücelten, parayı tam bir tapınma aracına dönüştüren, işbitiriciliğin kural olduğu burjuva uygarlığının bir ahlâkı olabilir mi?”₁₆

Mark Twain “İnsanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten daha kolaydır” der. Filmde, beyaz camdan kitlelere söylenen yalanlara ve manipülasyonlara göndermeler yapılmıştır. Suçlu olan kişiler midir yoksa suçlu kişilerden oluşan büyük şir-ketler mi? Ahlaki değerlere sahip birkaç Don Kişot, sistemi alt edebilir mi? Quiz Show (Şike) bu sorularla sizleri baş başa bıra-kırken, tüketim toplumunun karanlığını da gözler önüne seriyor.

DİPNOT

* ₁₆ Dr.Fikret Başkaya (Neden kapitalizmde ahlâk istisna, ahlâksızlık kuraldır?)


"İyi olmaktansa, şanslı olmayı tercih ederim” diyen adam, hayatı anlamış adamdır. İnsanlar, yaşamın çok büyük bir kısmının şansa bağlı olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten korkarlar. Bu kadar çok şeyin, insanın kontrolünde olmaması ürkütücüdür."

Match Point (2005) / Chris Wilton

Bkz: Woody Allen’ın yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar.

Woody Allen filmografisinde en nadide parçalardan birisi, hiç şüphesiz Match Point’tir (Maç Sayısı). İlişkiler ve insan konularında kendine has üslubunu, filmde ince ince dokuduğunu, olay örgüsüne kapıldığınız an da hissediyorsunuz. Londra’da geçen hikâyede, yakışıklı Tenis Eğitmeni Chris Wilton’la tanışıyoruz. Yaşadığı hayatı değiştirmek için azmine, zenginliğe olan tutkusuna, aşka kayıtsız kalamayışına ve metaryalist doğasının içindeki canavarı ortaya çıkarışına tanıklık ediyoruz. Zenginlik arayışında olan fakat bunun için kolay yolu seçen ve hayatlarıyla

bir kumara girişen Chris ve Nola, kaderlerinin farklı kişilerle yaşadıkları ilişkilerle biraraya getirdiği, o ilişkilerin üstünde bir bağ ile birbirine bağladığı, birbirine tutsak bir hayat yaşıyorlar. İnsan olgusunda, doyum sağlama bağlamında, paranın maddi refahının, aşkın tutkusuyla olan savaşında, şansınıza da roller düştüğünü görüyorsunuz. Karaktere hayat veren Jonathan Rhys Meyers, iz bırakan performansıyla, Scarlett Johansson’la birlikte, alkışı hak ediyor. Her sahnesi ile Match Point, kusursuz bir yönetim dehâsının ürünü, filmin aryalar ve caz

parçalarından oluşan müzikleri ise yaratılan etkiyi ikiye katlıyor; yine Woody Allen, tarzını anlatıyor. Birçok festivalde adından söz ettiren film Allen’a Akademi Ödülleri’nde “En İyi Senaryo” dalında adaylıkta getirmiştir.

DİPNOT

* Filmin müzikleri 1. Dünya Savaşı öncesi, İtalyan tenor Enrico Caruso’nun opera kayıtlarından. Opera seçimi Allen filmleri için bir ilk sayılıyor.


"Hiç bir zaman ümitsizliğe kapılmam! Kendimi herzaman zorlarım ta ki özgürlüğe kavuşana kadar."

12 Years a Slave (2013) / Solomon Northup & Patsey & Edwin Epps

Bkz: Steve McQueen’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. 12 Years a Slave (12 Yıllık Esaret), Amerikan İç Savaşı öncesinde, New York Eyaletinde özgür bir siyah olarak doğmuş ve 1841 yılında Washington’da kaçırılıp köle olarak satılan Solomon Northup’un 12 yıl boyunca köle olarak geçirdiği yaşamını Northup’un 1853 yılında yazdığı Twelve Years a Slave isimli kitabına bağlı kalarak anlatıyor.

nefretle beslendiği, cehaletin ve kibrin kollarındaki insanı, tüm ruhunun arınmaz pisliği içinde görüyoruz.

sadece şekil değiştirdiği de imgesel olarak Hegel’in kölelik kavramı paralelinde verilmiş oluyor.

Yönetmenliğini, üçüncü uzun metrajlı çalışmasıyla Steve McQueen’in yaptığı film, Hollywood sinemasında örneklerini daha önceden gördüğümüz ama gerçek yaşam hikâyesi olması ve oyuncu performansları bakımından kerameti kendinden menkul bir yapım olarak kayıtlara geçti.

Hegel, efendiyi efendi yapan şeyin, kölenin kendisini “Efendi” olarak onaylayan bakışı olduğunu söyler. Efendi kimliği, toplumsal bir kimlik olarak ötekinin onayıyla varolabilir, efendi bu anlamda aslında kölenin müşterek bakışına mahkumdur. Efendi kendisini aynada efendi olarak görür ama bu görüntünün yanına, kölenin onaylayan müşterek bakışı gelmezse, efendi kimliği toplumsal gerçekliğin değil, hayaller dünyasının imgesel kimliği olarak kalacaktır. Yani; efendiyi toplumda vareden köledir.₁₇ der.

Beyaz Adam ve kölesi arasındaki insan dışı ilişkiyi; güç ve maddeciliğin, öfke ve

Geçmişin izleri ışığında modern zamanlarda “Kölelik” kavramının, aslında

“Din” ve “Tanrı” kavramları “Tanrıtanımaz” bir alt metinle izleyiciye sunulan diğer olgular. Öyle ki; sorgulama sürecinin tetiklendiğini de gözlemliyoruz. Oyuncu performanslarıyla gösterime girdiği yıla damgasını vuran filmde, Chiwetel Ejiofor, sade oyunculuğunu izleyicide oluş-turduğu insani etkiyle devleştiriyor. Düşünün ki bu bir sessiz film bile olsaydı, yarattığı etki bundan daha azı olmazdı. Lupita Nyong’o ve Michael Fassbender’in yardımcı rollerdeki performansları da yıllarca unutulmayacak ve anlam derinliğini seyirciyle paylaşmada önemli faktörler olarak göze çarpıyor.

“12 Years a Slave”, adalet, eşitlik, özgürlük, ahlak, kutsiyet, aile, insan gibi kavramları sanatsal düzlemde eleştirel bir bakış açısıyla önünüze koyuyor. 86. Oscar Ödül Töreni’nde büyük ödülün sahibi olan film, Lupita Nyong’o’ya da “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülünü getirdi.

DİPNOT

*₁₇ Dr. Mutluhan İzmir (Hegel ve Efendi-Köle Diyalektiği)


"Eğer takım yenilirse, liderlik ruhu ölür; çünkü liderleri yaratanlar, nasıl liderler yarattıklarına asla dikkat etmiyorlar."

Scent of a Woman (1992) / Lt. Colonel Frank Slade

Bkz: Martin Brest’in yönetmenliğini yaptığı önemli diğer yapımlar. Herhangi bir şeye bakmanız onu gördüğünüz anlamına gelir mi? Gördükleriniz göremediklerinizin kaçta kaçıdır?

bulur. Görme engelli aksi ihtiyar Frank’e bakıcılık yapacak olan Charlie’nin bilmediği şeyse yaşamın anlık kararlarla şekillendiği gerçeğidir.

1992 yapımı Scent of a Woman (Kadın Kokusu) sinema tarihinin en etkileyici yapımlarından bir başkası. Al Pacino’nun kendi oyunculuk tarihinin, başka bir altın sayfasını çevirdiği filmde, aktörü emekli, görme engelli bir albay rolünde izliyoruz. Görme engellilerle birlikte uzun süre birlikte kalıp rolü için adeta görme yetisini kaybeden Pacino, karakterin biçimsel özellikleri bir yana dursun, Frank Slade aracılığıyla birçok mesajı da izleyicisiyle paylaşıyor.

“Hayatta her şeye rağmen, her türlü doğru ve hataya rağmen, acı tatlı pek çok şeye rağmen, kendinizi sevmeye ve kendinizden vazgeçmemeye devam etmeniz gerekiyor. Çünkü kendinden vazgeçen birinden herkes vazgeçer.

Gözde bir okulun burslu öğrencisi Charlie Simms, hafta sonunda biraz para kazanmak için kendisine bakıcılık işi

Unutmamak gerekir ki başkalarını anlarken kaybettiğiniz zamanı, kendi lehinize kendiniz için kullanırsanız, “Daha Dün Gibiydi” dediğiniz geçmişinize ve ömrünüze baktığınızda, “Hakkını Vererek Geçirebildim” dersiniz. Kendi gerçeğiniz dışında var olan her şey sadece varsayımdır.”₁₈

Bu noktadan hareketle Scent a Woman’la “Ya kaybolacaksınız ya da sadece kendinizi anlamaya çalışıp, kendi gerçeğiniz içinde net ve basit bir hayat yaşayacaksınız.” mesajının verildiğini söyleyebiliriz. Alışılmışın dışında bir yol hikayesi Scent of a Woman. Hayatı, kader çemberiyle çıkmaz bir yola sapan Frank, sevimsiz, geçimsiz, umutsuzca bir hayata, son bir gösteri yürüyüşü ile veda etmeye hazırlanırken, Charlie ile sahip olduğu erdemlerinin farkına varıyor, şeklen göremediği dünyayı nasıl şekillendirebileceğini gözler önüne seriyor, görmezden geldiği sahibiyetlerinin farkına varıyor. Erdemin ne olduğunu, aslında ne olması gerektiğine dair önermeleriyle, izleyicinin, modern dünyanın getirdiği kalıplaşmış

acizlik içerisinde kayboluşuna işaret ediyor. Charlie ile birlikte izleyiciye de unutulmaz bir deneyim sunan Al Pacino ve Albay Frank Slade, zihnimizin kaydettiği en özel karakterlerden birisi. Martin Brest’i “En İyi Yönetmen” adaylığıyla onure eden akademi, Pacino’ya da Oscar Heykelciği ile saygısını göstermiştir.

*₁₈ Uzman Psikolog Esin Nur DİPNOT Akyıldız


The Big Lebowsk (1998) / Jeffrey Lebowski ( The Dude)

"İşin güzel tarafı basitliğinde saklı. Eğer plan çok karmaşıklaşırsa, yanlış gidecek şeylerin sayısı da artar."

Bkz: Joel ve Ethan Coen’in birlikte yönetmenliğini yaptığı diğer önemli yapımlar.

Jeffrey Lebowski birçok insanın hayatında, bir an olsa bile hayalini kurduğu ya da en azından “Nasıl olurdu?” diye aklından geçirdiği hayatı izleyenlerle buluşturuyor. Los Angeles’ta yaşayan Jeffrey Lebowski (The Dude), kaygısızca sürdürdüğü hayatında, bowling oynamaktan başka herhangi bir aktivitesi olmayan, hayata boşvermiş bir adam. Aynı isimde başka bir adamı arayan iki gangsterin evine girmesi ve çok sevdiği halısını kirletmeleri sonrası, diğer Lebowski’yi aramaya koyulan kahramanımız, yaşanan tatsızlığı çözmeye çalışırken, Dude, Vietnam Gazisi arkadaşı Walter’la birlikte planlamadığı bir

maceranın ortasında kalır. İnce mizahının yanında kavramsal olarak “Hayat” olgusuna derin bir bakışta sunuyor Big Lebowski... Fenomenolojik görüş ya da görüngübilim, genel felsefe akımlarında olduğu gibi, özne-nesne ilişkisini konu edinir. Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği şeyler olarak görür. Akımdan beslenen filozoflardan Jean-Paul Sartre’ın “Varlık ve Hiçlik” kitabını Dude’un başucunda görüyoruz.

Öz olarak varılmak istenen nokta “Canlı veya cansız her madde bu evren içinde kendi varlıklarını sürdürür ve her birinin varlığı ayrı değer taşır, evrenin bütünündeyse birer hiçtirler.” Şeklinde özetlenebilir. Terminolojik olarak çevirisi “Hiçlik” olarak yapılan şey aslında her şey olmaktır. Egolarımızdan kurtulup evrenle bir olmak “Ben” kavramından sıyrılıp bütünün bir parçası olmak olarak da anlamlandırabiliriz. Tam olarak Dude’un değer yargılarını ve yaşayış biçimini anlatan da budur. Kült film kategorisinde gösterilen, Coen Kardeşler’in kamera arkasında oturdukları The Big Lewboski (Büyük

Lebowski), ikilinin en başarılı yapımlarından biri. Jeff Bridges ve John Goodman’ın unutulmaz performanslarıyla akıllara kazınan film, hiçbir şey anlatmadan da ne kadar çok şey anlatılabileceğinin kanıtıdır.

*

DİPNOT * Dudeism, The Big Lebowski filmin-

deki baş kahramandan esinlenerek oluşan bir felsefe ve yaşam tarzıdır. Dudeist inanç sistemi Taoculuğun bir modern şeklidir. Dudeism savunucuları “Akışına bırakmak”, “Sakin olmak” pratiklerinden beslenerek hayatın zorlukla-rını basit yaşayarak karşılarlar.


La Migliore Offerta (2013) / Virgil Oldman

"Sanat aşkı ve fırçayı nasıl tutacağını bilmek bir insanı sanatçı yapmaz. Esrarengiz bir derinliğin olmalı."

Bkz: Giuseppe Tornatore’in yönetmenliğini yaptığı diğer önemli yapımlar.

La Migliore Offerta’da (En İyi Teklif), ünlü bir müzayede şirketinin sahibi ve sanat eksperi Virgil Oldman’la tanışıyoruz. Giuseppe Tornatore’nin yönetmen koltuğunda oturduğu 2013 yapımı film de, Tornatore tarzının belirgin özelliklerinden masalsı bir gizem, Ennio Morricone’nin büyüleyici müzikleriyle birlikte izleyiciye sunuluyor. Yalnız adam profili; takıntılar, bastırılmış tutkular, gizemle harmanlanarak, paha biçilmez bir tablonun anlamını çözmeye çalışır gibi bir özdeşleşme sürecini beraberinde getiriyor Yüz çevirdiğimiz geçmişimizin hazırladığı gelecekte, her an o

gerçekle yaşamak, her an o gerçekten kaçarak yaşamak sarmalında, insanın sınırları, bastırılmış iç dünyasının anahtarının gün yüzüne çıkması ve yarattığı imajdan sıyrılıp farklı bir karaktere geçişi beyaz perdeye aktarılıyor. Friedrich Nietzsche, “Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine” kitabında, “İnsan unutmayı bir türlü öğrenemeyip de hep geçmişe bağlı kaldığı için şaşar durur kendine de. İstediği ka-dar ileri ve çabuk yürüsün, zinciri ile birlikte yürür, hızla akıp geçen olaylara bağlıdır yine de. Şaşılacak bir şey; Zaman tomarından, boyuna bir yaprak çözülür, düşer, uçup gider, birden

yeniden insanın kucağına geri döner. İşte o zaman insan “Anımsıyorum…” der” tesbitinde bulunmuştur. Filmde de, görmezden gelsekte, taşıdığımız zincirler özelden genele, Virgil Oldman karakteri üzerinden anlatılmış. Filmde, görüntü ve sanat yönetiminden müziklere, Virgil Oldman’a hayat veren Geoffrey Rush’ın oyunculuğuna kadar, La Migliore Offerta , son dönem Avrupa sinemasının başyapıtlarından biri olarak öne çıkıyor.


Ocean’s Eleven (2001) / Danny Ocean

Bkz: Steven Soderbergh’in yönetmenliğini yaptığı diğer önemli yapımlar.

Aksiyon sinemasının en gösterişli konularından birisidir soygun filmleri. Zamanla olan yarış, ince hesaplar ve pamuk ipliğine bağlı hayatların seyri, her saniye sizi de filmin bir parçası yapar. Ocean’s Eleven, 1960 yılında gösterime giren ilk filminde oldukça zengin kadrosuyla (Frank Sinatra, Dean Martin, Sammy Davis Jr.) göz dolduran bir yapım olarak karşımızda duruyor. 2001 yılındaki yeniden çekimin yönetmen koltuğunda Steven Soderbergh’i görüyoruz ve birçok yıldız oyuncuyu aynı film içinde seyretme şansı yakalıyoruz. Danny Ocean, hapisten yeni çıkmış bir soyguncudur. Danny hapisten çıkınca tarihin en büyük kumarhane soygununu planlamaya başlar. Terry Benedict acımasız kumarhane kralıdır ve Danny, Las Vegas’taki 3 kumarhanesini aynı

gecede soymayı planlamaktadır. Teknolojinin son imkanlarıyla modern bir kaleyi andıran kumarhaneler, soygunu imkansız gibi göstersede 11 kişiden oluşan bu takım olayların seyrini değiştirecektir. Yönetmen olarak Soderbergh’in zirve eserlerinden biri kabul edeceğimiz filmde George Clooney, Brad Pitt, Julia Roberts, Andy Garcia, Matt Damon, Don Chadle ve Bernie Mac gibi isimler; bir birleriyle o kadar iyi bir uyum içindedirler ki izleyici, gerçekmiş gibilik duygusundan kopmadan zamana karşı verilen yarışta grubun 12. üyesi oluveriyor. “Liderlik; sıradanlık, koşullara teslimiyet, pes etmek, sinmek, işi oluruna bırakmak, inanmadığı şeylere inanmış görünmek, sinsi davranmak, sahte, içi boş nutuklar

atmak ve kandırmacılık değil, koşullar ne olursa olsun girişimci, yenilikçi, dengeleyici, uzlaşıcı; gerektiğinde uzlaşmaz, inatçı, öngörü sahibi olan, kendini akılıyla, başkalarına kalbiyle önderlik eden, kedine özgü, özgün bir kişilik ve kimliktir.” ₁₉ Bu noktadan hareketle Danny, grup temalı filmlerin baş unsurlarından “Lider” kavramına keskin bir bakış getirmiş, George Clooney ise hem filme karakterinin adını vermiş hem de zihnimize bir paraf atmıştır. Filmin başarısı, kendisini bir seriye dönüştürdü ve devam Filmeri Ocean’s 12 ve 13’te izleyiciyle buluştu. Öyleki ; 2008 yılında Bernie Mac’in ölümünün ardından, seriye son verilmiş ve oyuncular arasında kurulan güçlü bağ sinema tarihinde

mühürlenmiştir. Yönetmen Steven Soderbergh, “Mac olmadan olmaz”diyerek noktayı koymuştur. Ocean’s serisi devam filmlerinde de yine aynı seyir zevkini verse de ilk film, ayrıca değerlendirmeyi hak eden bir yapım olarak dikkat çekiyor.

Prof. Dr. Turgay Biçer (Liderlik DİPNOT *₁₉ ve Ötesi)


Four Weddings and a Funeral (1994) / Charles "Hepimiz birgün "Bende bir zamanlar sevildim." diyebilelim!"

Bkz: Mike Newell’in yönetmenliğini yaptığı diğer önemli yapımlar.

Four Weddings and a Funeral (Dört Nikah Bir Cenaze), 90’lar kuşağının unutulmaz yapımlarından biri. Yönetmen Mike Newell’in beyaz perdedeki ilk zaferlerinden biri olarakta adlandırabileceğimiz film, yakışıklılığının zirvesindeki Hugh Grant ve güzelliğiyle baş döndüren Andie MacDowell’ı aynı filmde buluşturuyor.

kavramlardan biri olmuştur; aynen kader gibi, talih gibi. Hatta bu söylenen ve yazılanlar arasında aşkın bir talih olduğu görüşü de önemli bir paya sahiptir. İnsanoğlunun hayatını idamesinde kaderin, talihin önemli bir yeri olduğu şüphe götürmese de, bu kadere müdahale şeklinin insaniyetimizin asıl belirleyicisi olduğu göz ardı edilmemelidir.

Sinema tarihinin en sıcak hikayelerinden biri, romantik komedi klişesi içerisinde bile olsa, kendi türü içinde, izleyenlerin kalplerine fısıldayan özel bir yapım olarak belleklerdeki yerini koruyor. “Aşk, insanoğlunun üzerinde en çok söz söylediği, yazı yazdığı

Aşkın oluşum süreci ve devamına dair çok sayıda farklı görüş dile getirilmiştir. Bu görüşlerden biri de Robert J. Sternberg tarafından ifade edilen, aşkın bir öykü/hikaye olarak yaşanmasıdır. Ona göre aşklar bir öykü olarak kurulur ve bir öykü olarak yaşanır. Öyküler, aşk ilişkileri ortaya

çıkmadan evvel insanların kafasında vardır ve insanlar ilişkilerine bu öykülerini yansıtırlar. Aslında insanın aşk ilişkisindeki temel çabası, kafasındaki ideal aşkı/aşk öyküsünü yaşama arzusudur. İyi ilişkiler, iyi öykülerin oluşmasında hayati rol oynar.”₂₀ Tüm bu etmenleri etkileyici bir metin üzerinde izliyoruz. Seyircinin her dönem için ayni duygu yoğunluğuyla, empati kurabilecegi, kafamızda kurduğumuz aşk öyküsünün yansılamarını bulabileceğimiz, eğlencenin hüznü, hüznün aşkı çağırdığı unutulmaz bir film Four Weddings and a Funeral...

Hugh Grant, aklımıza tebessümle kazınan performansıyla, göz dolduruyor. Grant, 1995 yılında, Golden Globes ve BAFTA ödüllerinde “En İyi Aktör” ödüllerini kazanarak başarısını perçinlemişti.

DİPNOT * ₂₀ Uzm. Psk. Yusuf Bayalan

(İlişki Terapisi ve Aşk Öyküleri)


Slumdog Millionaire (2008) / Jamal

"Her sabah kalktığımda, bu sorunun doğru cevabını keşke bilmeseydim diyorum. Yapılanlar, Rama ve Allah için yapılmasaydı hâlâ bir annem olacaktı."

*

* Who Wants to be a Millionaire?’in (Hindistan) şimdiki DİPNOT sunucusu Bollywood yıldızı Shahrukh Khan’a, filmdeki programın sunucusu olması teklif edilmişti ancak o teklifi geri çevirdi ve rol en sonunda bir başka Bollywood yıldızı Anil Kapoor’a gitti.

*Slumdog Millionaire’in uygulayıcı yapımcısı ve Celador Films’in başkanı Paul Smith, Who Wants to be a Millionaire? programının ilk yaratıcısıdır.

Bkz: Danny Boyle’un yönetmenliğini yaptığı diğer önemli yapımlar.

Slumdog Milyoner (Milyoner), kahramanımız Jamal’ın Hindistan’da ‘Kim Milyoner Olmak İster?’ yarışmasına katılarak, 20 milyon rupe için yarışmasının hikâyesi ekseninde aşkı, yoksulluğu, yoksulluğun getirdiği çarpıklaşmayı, tüm bunların yaşamak ve varolmak ayrımında kırılma noktalarını, sistemi sorguluyor! Hindistan’ın Bombay kentinde, aslında dünyanın örselenip bir kenara atılmış toplumlarının, aldıkları nefesin bile sahibi olamadıkları gerçeğini, varoşlardaki kalabalığın içinde bir kum tanesi Jamal’ın hikâyesiyle anlamaya çalışıyoruz. Ama, ne şart altında olursa olsun AŞK’ın tohumları

kalbinize atıldıysa, yeşermesine kim mani olabilir? İngiliz sinemasının, son dönemde çıkardığı en başarılı isimlerden biri olan Danny Boyle’un Slumdog Millionaire’i sekiz dalda Akademi Ödülü kazandı. Bu ödülleri kazanırken Hint Sinemasına “Sizi sizden daha iyi anlatırım.” mesajını da vermiş olsa gerek, zira filme bir ingilizin eli değmiş olsa bile katıksız hint rüzgarları esiyor. Jamal karakteri küçük, orta yaş ve olgunluk dönemleri verilerek 3 farklı oyuncu tarafından resmediliyor. Dev Patel, olgunluk dönemiyle Jamal karakterinin öne çıkan ismi ama,

Küçük Jamal için ayrıca bir parantez açmamız gerekli. Çocukluğun masumiyeti, yoksunluğun gölgesinde nasıl filizlenebilir? Kişisel tarihi, travmalar içinde geçen körpe zihinler, hayata tutunmak için neleri göze alabilir? Gibi soruların cevabını, özellikle filmin akıcı ilk bölümü sırasında Ayush Mahesh Khedekar’ın canlandırdığı Jamal ile görmemiz mümkün. Şaşırtıcı bir sabrın bekçisi Hindistan halklarının toplumsal acı eşikleri, kültürel yaşanmışlıklarının yansıması olarak karşımıza çıkar. Benzeri olmayan bir yoksulluğa mahkum olsalar da, itaat, ölüme çoğu zaman üstün gelir. Otoritenin beklentisiyse,

istisnalarıda ortadan kaldırmaktır. Tarih boyunca efendilerin zulmü art-tıkça, insanlarda umutsuzluk baş göstermeye başlar, umutsuzluk isyanı tetikler ve halk ayaklanmaları ortaya çıkar. Erk sahipleri bunun aşılması için, katıksız umutsuzluğun içine biraz umut ışığı serperler. Yarışmanın, metafor olarak bize anlattığıkabaca bundan ibaret. Jamal ise akılda kalan bir karakter olarak zihnimizin arşivinde yerini çoktan aldı.


Blue Jasmine (2013) / Jasmine

"Bazı insanlar, herşeyi kolayca arkalarında bırakamazlar."

Bkz: Woody Allen’ın yönetmenliğini yaptığı diğer önemli yapımlar.

Zenginliğin, alabildiğine gösterişin içinde kendilerini dünyanın geri kalanından soyutlamış insanların, parayla ördükleri duvarın yıkılmasına, Jasmine’in hikâyesiyle tanıklık ediyoruz. Unutmak istediğiniz, zaman zaman yok saydığınız geçmiş, yüzleşme zamanı geldiğinde, hele ki bir yalanın içinde yaşarken, sahte mutluluk duvarları gerçeklere toslayıp yok olduğunda, sizi de yeni bir hikâyenin başrolüne yazıyor; fakat bu seferki film sizsiniz ve kendi dramınızı oynuyorsunuz.

“Gerçek” insanı özgürleştiren bir kavramdır. Gerçekleri görmek ve kabul etmek, değişim için bir kapıyı da aralar. Gerçeklerle yüzleşme cesaretini göstermek yerine, onu inkâr ederek özgürlüğünü feda etmek, Jasmine’nin tercih ettiği yol oluyor filmde. Jasmine için güvenli bir liman, özgürlüğün ta kendisi. Gösterişli ama kendi gerçeğinden soyutlanmış, yüzeysel hayatının kölesi olmuş başkarakterin dibe vurması ve görmezden geldikleriyle yüzleşme sürecinin ustaca beyaz perdeye aktarıldığını görüyoruz. Yönetmenliğini ve senaristliğini Woody Allen’ın yaptığı Blue Jasmine

(Mavi Yasemin) size özgün bir hikâye sunmuyor ama anlatımıyla fark yarattığı bir gerçek. Allen’ın karakter tahlillerinin alışılagelmiş ustalığı filme yansırken, belkide ilk defa oyunculuk kendisinden bir adım önde gözümüze çarpıyor. Cate Blanchett, oyunculuk yeteneğini seneler sonra bile hatırlanacak performansıyla perçinliyor. Blanchett 86. Oscar Ödül Töreni’nde Blue Jasmine’de ki performansını Oscar heykelciğiyle de taçlandırdı.

*

DİPNOT

* Mavi Yasemin açık mavi ve oldukça dekoratif çiçeklere sahip olan zarif bir bitkidir. Dış görünümü oldukça hoş olan bu bitki hem iç mekan hem de dış mekan süs bitkisi olarak yetiştirilebilir. Bol güneşi seven, aydınlık ve havadar yerler isteyen bir bitkidir. Gölge, güneş almayan ve havadar olmayan yerlerde cılız kalır.


La Piel que Habito (2011) / Robert Ledgard

*

DİPNOT

* ₂₂ A. Mevhibe Coşar (İntikam: Öznesi de Nesnesi de Mağdur Bir Duygu)

Bkz: Pedro Almodóvar’ın yönetmenliğini yaptığı diğer önemli yapımlar.

Pedro Almodóvar imzalı La Piel que Habito (İçinde Yaşadığım Deri), dürtülerimize sesleniyor adeta. İlk etapta bir intikam hikâyesi gibi gelse de perde gerisinde daha derin duygulara hitap ettiğini söyleyebiliriz. Sonuç olarak adalet algısının tatminsizliği, içimizdeki karanlıkla yüzleşmek, insanoğlunun tanrısallaşma kompleksi gibi yan unsurlarla beslenmiş, eşsiz bir drama ortaya çıkıyor. Başarılı bir plastik cerrah olan Dr. Robert Ledgard (Antonio Banderas) vücudu tamamen yanan eşine yeni bir deri yaratmak için uzun yıllar boyunca araştırmalar yapar. Çalışmalarının sonucunu alacağı sırada, eşi aynada

yanan vücudunu görünce intihar eder. Küçük kızı Norma’nın, gözleri önünde annesini kaybetmesi, bir travmaya sebep olacak ve insanlardan kendini soyutlayacaktır. Dr. Ledgard, kızını hayata döndürmek için elinden geleni yaparken, Norma’nın tecavüze uğrayıp annesinin kaderini yaşaması, zaten psikolojik sorunları olan Dr. Ledgard’ın raydan çıkmasına neden olacaktır. “İnsanın kendi halini idraki ya huzur ya huzursuzluk, ya umut ya umutsuzluk, ya iktidar ya da mağduriyet halidir. Olumlu ve olumsuz karşıtlıklar içinde insanın algısı ve dolayısıyla tepkisi belirlenir ve sürer. İnsanın uyumsuzluğu,

başkaldırısı, çoğunlukla bir çaresizlik ya da mağduriyet halinde hasıl olur. Üstelik bu durumda kişinin haklı olup olmaması da savunma ve başa çıkma, bulunulan halden kurtulma psikolojisi ile bir mana ifade etmez. İster toplum, ister kendi gözünde olsun haksızlığa uğramış kimse mağdurdur. Mağdur olan kişi benlik savunmalarını kullanır. Bu savunma hali mağdur psikolojisini tehlikeli bir hale sokar. “Bu psikolojinin ilk adımı kendine acıma, ikinci adımı içinde bulunduğun durum için karşı tarafı suçlama, üçüncü adımı ise bunu önlemek için harekete geçme” olarak gösterilebilir.”₂₂

Dr. Ledgard karakterinde de bu süreçleri görebiliyoruz. Thierry Jonquet’in “Tarantula” adlı kitabından uyarlanan filmde değer yargılarının birbirinden ayrıldığı, ince çizgide bireyin “Kimlik” algısı da alt metin olarak izleyiciye sunuluyor. İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar’ın özgün bakışı ve Antonio Banderas’ın etkileyici oyunculuğuyla sunulan La Piel que Habito, BAFTA “En İyi Yabancı Film” Ödülünü kazanmış ayrıca Cannes başta olmak üzere çok sayıda festivalde en iyi film adayı olarak gösterilmiştir.


Her (2013) / Theodore

"Geçmis kendimize anlatip durdugumuz hikayelerden ibaret."

*

DİPNOT

* ₂₃,₂₄ Morahan-Martin, J., P. Schumacher, “Loneliness and social uses of the Internet,” Computers in Human Behavior, Vol: 19, 2003, pp. 659–671, Sanders, C., T. Field, M. Diego, M. Kaplan, “The Relationship of Internet Use to Depression and Social Isolation Among Adolescents,”Adolescence, Volume:35, 2000, pp. 237–242. (Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt: 24, Sayı: 1, 2010)

Bkz: Spike Jonze’nin yönetmenliğini yaptığı diğer önemli yapımlar.

Sinemada “Ezber Bozmak” demek; hikâyenizin özgünlüğüyle paralel seyreden bir yapıyı anlatır. Şöyle ki; filme imzasını atan yönetmenin, yönetmenin soyut kurgusunu somutlaştıran oyuncu performanslarının sağlam bir temelde birleşebilmeleri, metnin özgünlüğüne bağlıdır. Sadece özgünlük yeterli midir? Elbette değildir. İzleyici algısını canlı tutamazsanız, özdeşleşme sürecini yaşatamazsınız ve film kendi kendisini “Sınırlı” bir alana hapseder. Bağımsız Sinema, bu tür yapımların bir çok örneğini bünyesinde barındırır. Sınırlılıktan kaçış, insani olanı izleyiciye vermekle mümkündür.

Hele ki birbirinden bağımsız olguları da kesiştirdiyseniz o zaman yaptığınız iş belleklerde yer edecektir. Her (Aşk), bilim kurgu ve aşkın yollarını yalnızlık düzleminde kesiştiriyor. Filmde, Modern insanın, yalnızlığı ile olan sınavı, lirik bir anlatımla izleyenlerin karşısına çıkıyor. Yalnızlıkla, internet tabanlı sanal modernite arasında kalan bireyin, sistemin ördüğü duvarlardan, yine sistemi kullanarak kaçmaya çalışması ama sanal olanın, sonsuz olmadığı gerçeğiyle bireyin rüyadan uyanması anlatılıyor. “Yalnızlık ve internet kullanımı arasındaki ilişkiyi açıklamak için iki

farklı hipotez kullanılmıştır. Birinci hipotez, aşırı internet kullanımı yalnızlığa sebep olur ve yalnız bireyler, interneti daha aşırı olarak kullanır.”₂₃ Birbirini destekleyen bu iki hipotez, bize, sanal alemin, kişilerin gerçek yaşam ile bağlantısını kestiği sonucunu verir. İnternet kullanımı, bireyleri gerçek dünyadan uzaklaştırarak onları aidiyet duygusundan ve gerçek dünya etkileşimlerinden mahrum kılar. Bireylerin internet kullanarak sanal alemde fazla vakit geçirmeleri, suni çevrimiçi ilişkilere yönelmeleri, beraberinde bireylere yalnızlığı da getirir.₂₄ Kahramanımız Theodore’da bu çıkmazlarla yüzleşerek kendi

gerçeğiyle tanışıtırıyor izleyicileri. Bir anlamda yaşadığımız zamanlara ve sonrasına ışık tutuyor. Modern zamanlarda insanın tek gerçeğinin kendisi olduğu sonucu beliriyor. “Theodore” imgesi aracılığıyla kendimizle yüzleşiyoruz. Yönetmen koltuğundaki Spike Jonze, başta formülize ettiğimiz sinemasal derinliği kendi metniyle yakalamış. Jonze “En Orjinal Senaryo” dalında Oscar Ödülüne uzanırken, Altın Küre dahil bir çok festivalde Yılın En İyilerine aday gösterilen Joaquin Phoenix ise iz bırakan bir performansla duygularımıza sesleniyor, aynadaki yüzümüz oluyor.


Gone Girl (2014) / Nick Dunne & Amy Dunne

"İki insan birbirini sevdiği halde ilişkilerini yürütemiyorsa işte asıI trajedi budur."

*

DİPNOT

* ₂₅ Robert Keohane and Joseph S. Nye, “Power and Interdependence in the Information Age”, Foreign Affairs, 1998, Vol 77, No 5, pp. 81-94.

Bkz: David Fincher’ın yönetmenliğini yaptığı diğer önemli yapımlar.

Gillian Flynn’in aynı isimli romanından uyarlanan Gone Girl (Kayıp Kız) birçok mesajı izleyicisiyle paylaşan, sınırları zorlayan ve her yönüyle başyapıt payesini hakeden bir yapım. Nick Dunne’ın (Ben Affleck), karısı Amy’nin (Rosamund Pike) kaybolduğunu fark etmesiyle başlayan film. Kayıp kadının bulunamaması üzerine, izleyicisini ihtimaller denizinde bir yolculuğa davet ediyor. Süreç içerisinde medya eleştirisinden, algı yönetimine, bireysel ilişkilerdeki çıkmazlardan, insan zihninin karanlık tarafına, bir çok önerme karşımıza çıkıyor. Günümüzde çevremiz algılarımıza yönelik birçok bilgi kaynağı ile doludur. Modern dünya enformasyon yüzyılı olarak da tanımlanmaktadır. İnternet, kablolu televizyon, uydu ve bilgi teknolojisindeki diğer gelişmeler bir yandan hayatı kolaylaştırmakta ancak öte yandan da gerçek ve ilüzyon arasındaki farkın ayrılma-sında zorluk yaratmaktadır.

Medya, bilgiyi depolayan ve aktaran araçlar olarak tanımlanmaktadır. Algı yönetimi çerçevesinde ele alındığında medya, bilginin üretildiği, abartıldığı ve çarpıtıldığı bir araç olarak yeni anlamlar kazanır. Şekil değiştiren bilgi ise gerçeklik olmaktan çıkar ve bir simulasyon haline gelir. Gerçekliğin maskelenmiş yanlızca bir yansıması olan bu imgenin artık hakikat ile hiçbir ilgisi kalmaz, dezenformasyon halini alır. Walter Lippman’a göre algı ve gerçeklik arasındaki uçurum modern dünya ile daha da genişleyerek, sosyal, siyasal ve ekonomik hayatın içerisindeki karmaşıklık kitle iletişim araçlarının zihnimizdeki imgeleri değiştirmesi ile hız kazanmıştır. Lippman, kitlelere sunulan söz ve imgelerin bir çeşit sanal gerçeklik yarattığını ve istenilen şekilde davranış geliştirmede etkili olduğunu söylemektedir.₂₅ Bu açıdan algı yönetimi kavramının bir çeşit yumuşak güç olarak kullanıldığını ve hedefinin gönülleri ve

zihinleri fethetmek olduğunu söyleyebiliriz. Filmde Nick Dunne’ın zamana karşı kozlarını kaybetmesi sonrası, toplumun öfkesini kışkırtan medyanın kendi sürekliliğini sağlamak adına etik değerleri hiçe sayan tavrına şahit oluyoruz. Toplumu manipüle eden bu yayınlar, karanlık çağlar geride kalsada cadı avından beslenen insan benliğine istediği or-tamı sunuyor. İki ayaklı bu tabloda, algılarımızı besleyen ve bu algılarla beslenenin birbirini çektiğini eleştirel bir yorumla izliyoruz. Bireysel olarak kaçış ve çatışma kavramlarını, iki başrol oyuncusununda karakterlerinde canlandırdığına şahit oluyoruz. Psikolojinin konusu olan, “Savunma Mekanizmalarının Devreye Girmesi” sonucu kişilerin kaygı, üzüntü verici olay ve durumların unutulmaya çalışılması yani bilinçaltına itilmesi sonucunda, önce bahane üretme, sonra bunu “Sen Dili” kullanarak yansıtma, ve sonuç olarak kaçma eylemlerinin yansımalarını görüyoruz. Baskın

karakterin içindeki karanlığı dışa vurması sonucu olay örgüsüne kapılıp, karakterlerimizin sınırlarını aştığı bir çatışma alanının ortasında kalıyoruz. Yönetmen David Fincher için ayrı bir pencere açmamak elbetteki düşünülemez. Kendine has oluşturduğu sinema dilini her yeni filmde daha da olgunlaştıran Fincher, Gone Girl’de de iki başlı kurgusunu karakter zenginliği içinde, akıcılıktan bir an bile kopmadan ve zirvede finaller düsturundan taviz vermeden aktarıyor. Elbetteki iyi film için iyi oyuncular yetmez. O film için biçilmiş kaftanlara ihtiyacınız vardır. Kadrajda her yaptığı filmle kendini biraz daha aşan, Ben Affleck ve itiraf etmeliyiz ki böylesine üstün bir performansı beklemediğimiz Rosamund Pike’ı görüyoruz.


BURAK ŞENTÜRK 1984 Ankara doğumlu yazar, 2007 yılında Yakın Doğu Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olmuştur. Radyo spikerliği ile başlayan meslek hayatı muhabirlik, seslendirme, yapımcılık, yönetmenlik ve editörlükle devam etmiştir. Medya sektöründe birçok radyo, televizyon ve dergide görev almış olan yazarın, kendine ait belgesel ve kısa film projeleri de bulunmaktadır. “Karakterin İz Düşümü, Sinemada Seçici Alan Derinliği” yazarın yazın hayatında ki ilk çalışmasıdır. Lisanslı Çalışmaları: * Kitap - Karakterin İz Düşümü, Sinemada Seçici Alan Derinliği - ANKARA - 12/2015 ISBN : 9786056448676 * Sesli Kitap - Varoluş - CD Baby Music Store USA - 01/2017 Barcode No : 191061249320 * Albüm - Düşler, Gölgeler ve Sen CD Baby Music Store USA - 12/2017 Barcode No : 191924652564 Araştırma ve Çalışma Alanları: -Sinema -Tarih -Müzik -Sosyoloji / Sosyal Psikoloji -Edebiyat


Karakterin İz Düşümü  

Kimler kaldı büyük aşklardan, savaşlardan aklınızda?

Karakterin İz Düşümü  

Kimler kaldı büyük aşklardan, savaşlardan aklınızda?

Advertisement