Page 1

- 2018 -

tasarım, sanat ve fikir kütüphanesi lıbrary of desıgn, art and ıdea

Ücretsizdir ve üç ayda bir çıkar. For free and published every three months.

erdem varol // barn arch // gökhan demirdöğmez // sylvıa plath

kazım şimşek // hüseyin sandık // dadans // emin yoğurtçuoğlu


Hakkında // About Box in a Box Idea, mobilya alanında uzmanlaşan Ersa’nın

mühendislik yeteneğini ve esnek üretim altyapısını temsil eden mimari bir konsept olarak 2011 yılında doğdu. Yalın Tan Jeyan Ülkü İç Mimarlık imzasını taşıyan iç mimari konseptinde yer alan “Box in a Box” fikri, dijital dünyada interaktif alanlara

yer verme isteğinden yola çıkarak, farklı bir yöne evrildi. 2012 yılında, yerli ve yabancı tasarımcıları buluşturan en büyük

sosyal platform olma vizyonuyla, Türkiye’nin tasarımcılara

özel ilk sosyal ağı BoxinaBoxIdea.com ve Box in a Box Idea dergi hayata geçirildi. Zamanla farklı akımlara da kucak

açan proje; müzik, fotoğraf, video enstalasyon projelerini

destekledi; öğrencilerin kendilerini geliştirmelerine olanak sağladı, sanatçıların kendilerini ifade edebilecekleri bir saha açtı. Mimariden endüstriyel tasarım ve modaya,

grafik tasarımdan fotoğraf ve müziğe kadar uzanan geniş bir yelpazede amatör ve profesyonel sanatçıları bir araya

getiren Box in a Box Idea, kültür-sanat alanında Türkiye’nin en büyük sanal kütüphanesini oluşturma hedefiyle yoluna devam ediyor.

// Box in a Box Idea was born in 2011 as an architectural concept representing the infrastructure of flexible

production and high engineering skills of Ersa, which has become an expert in the furniture sector. Involved

in the interior design concept that holds the signatures

of Yalın Tan Jeyan Ülkü Interior Design, “Box in a Box Idea” has evolved into a different path, emerging from

an idea to give a place to the interactive areas in digital

world. With the vision of being the biggest social platform to bring the designers together in 2012, BoxinaBoxIdea. com, the first social network special for the investors of

Turkey, and Box in a Box Idea periodical were materialized. Embracing the different trends in the course of time, the

project has supported the projects of music, photography, video installation; has allowed the self-development of the students and has created an area where the artists

can express themselves. Bringing together the amateur and professional designers in every area ranging from

architecture to industrial design, from graphic design to

photography and music, Box in a Box Idea is continuing its journey with the aim of creating the biggest virtual design library of Turkey in the field of art and culture.


S A H I B I // P U B L I S H E R :

Ersa Mobilya San. Tic. A.Ş.

YAY I N Y Ö N E T M E N I // P U B L I C AT I O N D I R E C T O R

Yalçın Ata yalcin.ata@ersamobilya.com E D I T Ö R // E D I T O R

Şener Yılmaz Aslan sener.aslan@ersamobilya.com

İçindekiler Content

K A PA K I L L Ü S T R A S YO N U // C O V E R I L L U S T R AT I O N

Hüseyin Sandık instagram.com/huseyinsandik G R A F I K TA S A R I M // G R A P H I C D E S I G N

Şener Yılmaz Aslan sener.aslan@ersamobilya.com M E T I N E D I T Ö R Ü // T E X T E D I T O R

Merve Aktaş merve.aktas@ersamobilya.com Ç E V I R M E N // T R A N S L AT O R

Aydan Açıkalın a.aydan@gmail.com K AT K I D A B U L U N A N L A R // C O N T R I B U T O R

Aynur Yılmaz aynur.yilmaz@ersamobilya.com

Ebru Kentoğlu ebru.kentoglu@ersamobilya.com Melike Bayık melike.bayik@gmail.com

Melike Dede melkeontheroad@gmail.com

Olmadık Projeler Atölyesi iletisim@olmadikprojeler.com YAY I N T Ü R Ü // P U B L I C AT I O N T Y P E

Ücretsiz - Periyodik For Free - Periodical B A S K I // P R I N T E D B Y

Ofset Yapımevi

P O R T F O LYO L A R // P O R T F O L I O S 3 SANAL DA ÖN E ÇIK AN L AR // THE OUTSTANDINGS ON THE VIRTUAL 4 E R D E M VA R O L f o t o ğ r a f // p h o t o g r a p h y 6 BARN ARCH m i m a r l ı k // a r c h ı t e c t u r e 10 GÖKHAN DEMIRDÖĞMEZ m ü z i k // m u s ı c 13 S Y LV I A P L AT H e d e b i yat // l ı t e r at u r e 16 KAZIM ŞIMŞEK s a n at // a r t 18 HÜSEYIN SANDIK i l l ü s t r a s y o n // ı l l u s t r at ı o n 22 DADAN S s a n at // a r t 26 E M I N YO Ğ U R T Ç U O Ğ L U g e z i // t r av e l 30

I L E T I Ş I M // C O N TA C T

Ord. Prof. Kerim Gökay Cad. No:60 Çamlıca/ Üsküdar / İstanbul info@boxinaboxidea.com 3000 adet basılmıştır // Printed in a run 3000 copies.

issue 20 · 2018 aprıl // 1


Magnolia Designed by Balutto Associati

Balutto Associati tarafından çalışma mekanlarında ihtiyaç duyulan esneklik ve dinamizm göz önünde bulundurularak tasarlanan Magnolia, karakteristik kolçak ve sırt tasarımının yanı sıra ergonomik yapısıyla dikkat çekiyor. Tekerlekli ayak yapısı, ayarlanabilir sırt açısı ve koltuk yüksekliği, bel destekli sırtı sayesinde Magnolia, operasyonel kullanımlar ve toplantı alanları için kullanıcılarına konforlu bir oturma deneyimi sunuyor.

Designed by Balutto Associati to answer flexibility and dynamism need in workspaces, Magnolia distinguishes with its characteristic armrest and backrest design in addition to its ergonomic structure. Magnolia swivel chair features seat-to-back angle tilt, height adjustment, and inner lumbar support - ideal for a comfortable seating experience in the operational and meeting areas.

ersamobilya.com


ELİF DENEÇ be.net/elifdenec

DENİZ DAMAR be.net/denizdamar

ELİF KÖSE be.net/elifkose

1986 yılında Avusturya’da doğdu. Lise eğitimini Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi’nde tamamladı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde üç sene Sahne Dekor ve Kostüm Tasarımı okuduktan sonra, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne geçiş yaparak Resim bölümünden mevzun oldu. Başta Can Yayınları olmak üzere çeşitli yayınevlerinde çocuk kitapları çizerliği ve serbest illüstratörlük yapmakta, atölyesinde resim çalışmalarına devam etmektedir.

Elif Deneç (born 1986, Austria) attended Avni Akyol Fine Arts High School and then studied Stage Décor and Costume Design at Mimar Sinan Fine Arts Faculty for three years before transferring to the Fine Arts Faculty of Marmara University where she graduated from the Arts Department. In addition to illustrating children’s books as a freelancer for various publishing houses, including Can Publications, she also paints and draws in her own studio.

1993’te İstanbul’da doğdu. Saint Benoit Fransız Lisesi’nde okudu. 2016 yılında Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü’nden mezun oldu. 2014 - 2015 yılları arasında Erasmus programı kapsamında Ensad Paris’de öğrenim gördü. İstanbul’da sanat yönetmeni ve tasarımcı olarak çalışmalarına devam ediyor.

Deniz Damar (born 1993, Istanbul) graduated from Saint Benoit French High School and then studied Graphic Design at the Fine Arts Faculty of Marmara University, graduating in 2016. She attended Ensad Paris as part of the Erasmus program in 2014 – 2015. She currently works as an art director and designer in Istanbul.

1990’da Adana’da doğdu. Lisans eğitimini Mersin Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünde tamamladı. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak görev yapmakta ve lisansüstü eğitimine devam etmektedir. Birçok karma proje ve sergilerde yer alan Elif Köse, üretimlerini bireysel ve kolektif olarak (Carbon Collective) sürdürmektedir.

Elif Köse (born 1990, Adana) graduated from the Arts Department of Mersin University Fine Arts Faculty. Elif Köse is currently a research assistant at Muğla Sıtkı Koçman University, Bodrum Fine Arts Faculty and also studying toward her Master’s degree. She has participated in several group projects and exhibitions and currently works both solo and also collectively (Carbon Collective).

issue 20 · 2018 aprıl // 3


SANALDA ÖNE ÇIKANLAR THE OUTSTANDINGS ON THE VIRTUAL

DUDNIKOVA EUGENE Moskova merkezli ressam Eugene, çağdaş sanatın etkisiyle

daha az sıklıkla görmeye başladığımız klasik resmi farklı bir noktaya taşıyor. Tuvalin dışında başka arayışlara giren res-

samlara çok iyi bir örnek olan sanatçı, yaşayan tuvalleri keşfediyor. Ağaç yaralarını yaratıcı resimlerle dolduran sanatçı, süslemenin ötesinde yaşayan resimler yaratmış görünüyor. // Moscow-based artist Eugene takes classic painting, which

we see less and less with the influence of contemporary art, to a different point. As a very good example of artists who

seek other mediums beyond the canvas, Eugene discovered

living canvases. The artist fills the scars in trees with creative paintings that seem like living pictures. be.net/evgeniyad

REUBEN WU

//

Chicago merkezli çalışan fotoğraf sanatçısı Reuben Wu,

Chicago-based photographer Reuben Wu takes drones to

drone’u uzaktan kumandalı uçan bir ışık topu haline geti-

into a remote-controlled flying ball of light. Using this

fotoğrafçılıkta drone kullanımını bir üst düzeye taşıyarak

riyor. Bu ışıklı drone ile ışıkla boyama tekniğini kullanarak

dağ manzaralarını bölgesel ışıklandırma yaparak fotoğraflıyor ve ortaya farklı bir gezegende çekilmiş hissi yaratan bu görüntüler çıkıyor.

4 // say ı 20 · 2018 nisan

the next level in photography. Wu transforms the drone

light drone and light-painting technique, he illuminates

mountain views and takes photographs, creating images that evoke a sense of being from another planet. reubenwu.com


ALEXIS CHRISTODOULOU Cape Town merkezli 3D görselleştirme sanatçısı Christodou-

lou, içinde yaşadığımız dünyadan bambaşka bir dünya yaratıyor. Bu dünya kimine göre çok güzel ve hayal edilen bir dünya iken, kimine göre olması gerekenden çok daha fazla düzenli olduğu için çok sıkıcı da bulunabilir. Ancak ortaya çıkan görüntüler bizi kolaylıkla sanatçının hayal dünyasına götürüyor. // Cape Town-based artist Alexis Christodoulou renders a

world far more beautiful than the one we live in through 3D

digital art. While this world can be too perfect and imagined for some, it can seem boring to others because of its order.

But in any case, the images he creates take us to the imagination and fascinations of the artist. instagram.com/teaaalexis

NEAL GRUNDY

//

Grundy’nin fotoğraf serisi ilk bakışta bir manzara

At first glance, Grundy’s photography series may

ortamda havada duran kumaş parçaları gibi görü-

a landscape or a piece of fabric floating in the air

ortasında duran heykel ya da yer çekimsiz bir

nüyor olabilir. Ancak görüntüler uçuşan farklı

renklerdeki kumaşların bir ışık düzeneği orta-

sında hızlı enstantenerle çekilmesinden ibaret.

seem like a sculpture standing still in the middle of in a no-gravity environment. However, the images are actually created with high-speed photography

that allows him to isolate colors, cloths or liquids to achieve freezing moments in time. nealgrundy.co.uk


ERDEM VAROL “Serbest Düşüş” Fotoğraf Kitabı Üzerine Bir Söyleşi An Interview About His “Free Fall” Photobook

Röportaj | Interview Şener Yılmaz Aslan sener.aslan@ersamobilya.com

Öncelikle biraz seni tanıyalım, ne zamandır İstanbul’da yaşıyorsun? Fotoğrafa olan ilgin ne zaman nasıl başladı? Doğduğumdan bu yana İstanbul’da yaşıyorum. Arada üniversite eğitimim için şehir dışına, oradan

da yurt dışına çıktım fakat şimdi yine başlangıç noktama geri dönmüş durumdayım. Fotoğrafla olan

ilişkim üniversite yıllarımda başladı. Onun öncesinde de görsel malzemeye olan ilgim yoğundu. Hatta lise son sınıfta kocaman bir kasetli video kamerayla videolu yıllık çekip, tüm sınıfa dağıtmıştım.

Üniversitede güzel sanatlar fakültesinde okumadım. Bir dersimizde, sevgili hocam Bilgi Küçükcan

bize John Berger’in “Görme Biçimleri” adlı eserinden bir pasaj paylaştı. Sonrasında kitabı aldım, ilk sayfalarından başlayarak kendi kayıt pratiğimi de sorgulamamı sağlayan şey bu kitap oldu ve ben

kitapla birlikte fotoğrafın düşünsel süreçlerine girmiş oldum. Eğitim aldığım okulda güzel sanatlar

fakültesi de olduğundan kütüphanedeki fotoğraf kitaplığını neredeyse bir yılda bitirdim. Sonra aynı

yılın yaz döneminde Almanya’ya gittim ve ilk yarı profesyonel kameramı alarak yollara düştüm. O gün bu gündür fotoğraf çekiyorum.

Bir fotoğraf kitabı hazırlama fikri ne zaman ortaya çıktı, neden böyle bir ihtiyaç duydun? Okuduğum bir kitap sayesinde fotoğraf çekmeye başlayan biri olarak, fotoğraf kitabı yapmak uzunca bir süredir

üzerine düşündüğüm, heyecan verici bir konuydu. Bu

sebeple Mimar Sinan Üniversitesi bünyesinde kurulan FUAM’da (Fotoğraf Uygulama Araştırma Merkezi)

katıldığım bir atölye çalışması esnasında fotoğraf kitabı

üretiminin tüm aşamalarını bir hafta gibi kısa bir sürede deneyimlemiş oldum. Sanatçı kitapları, isteyen herkesin

ulaşabileceği fiyatlarda, kompakt, dolaşımı rahat, özgür ve yoğun bir sanatsal obje olduğundan kendi kütüphanemde de onlarca sanatçının kitapları mevcut.

“Free Fall” ismi nasıl ortaya çıktı, nasıl bir his böyle bir isim vermeye itti seni? “Serbest Düşüş” aslında benim ilk büyük sergimin de

ismiydi. 2015 yılında Fotoİstanbul Fotoğraf Festivali’nde birkaç duvara 60’a yakın fotoğrafımın yerleştirildiği

bu sergi öncesi yaşanan toplumsal olaylar, kent çehre-

sinin değişmesi ve en önemlisi sokakta yürürken içimi

kaplayan hissin özet adıydı. 2015’de kullandığım hiçbir fotoğraf kitapta yok fakat aynı his şiddetini arttırarak devam ediyor.

Kitap için tamamen planlı fotoğraflar mı çektin yoksa spontane çekilen fotoğrafların sonradan yan yana getirilişi ile mi ortaya çıktı? 6 // say ı 20 · 2018 nisan


Hemen her gün fotoğraf çekiyorum. Planlı ya da plansız

Evet, kendi fotoğraflarım ve düzenlememle hikayeyi his-

ründe yan yana gelmeyi bekliyordu. Yani aslında aynı konu

seçimi ve düzenleme süreci oldu. Geri dönüşü olmayan

çektiğim çok fazla fotoğraf vardı. Bunlar “Free Fall” klasöiçine dahil ettiğim fotoğrafları yan yana getirdim.

Genel olarak fotoğraflarınla ilgili belki de en çok merak edilen sorulardan biri de neden siyah beyaz ve neden gece? Siyah beyaz ve gece konuları çok merak ediliyor. Hafta içi tam zamanlı olarak çalışıyorum, kendime ait zaman

akşam 17.00 ile sabahın ilk ışıklarına kadar devam ediyor.

Dolayısıyla gece olması doğrudan bir tercih değilmiş gibi görünüyor fakat siyah beyaz doğrudan tercihim. Fotoğraf aracılığıyla kendimi olabildiğince keskin bir şekilde ifade etmeye çalışıyorum. İfademi de bazı yardımcı araçlarla

tamamlamam gerekir. Aslında siyah beyaz olması ifade

settiğim gibi anlattım. Bu aşamalardan en keyiflisi fotoğraf sanatsal bir obje için fotoğraflar seçip, yan yana sıralayarak kendi hikayenizi özgürce anlatmak için yola koyulmuş

oluyorsunuz. Fotoğraf seçimi bittikten sonra seçilen fotoğrafları azat etmiş sayılırsınız! Çünkü sergiler farklı galeri

ya da festivaller kapsamında aynı fotoğraflar kullanılarak yapılıyor olsa da fotoğraf kitapları için yeni fotoğraflar

gerekir! Türkiye’de kendi üretimlerini yayıncı olmaksızın kitaplaştırmaya çalışan sanatçıları en çok zorlayan konu,

kitabın basılacağı matbaayı seçmek ve çalıştığı matbaacıya

güvenmek. Teknik olarak matbaa, sizin hayalinizdeki objeyi yaratan yerdir. Benim tek önerim herkesin hayal kurup, gerçekleştirmek için çabalaması…

arayışıyla ilgili bir durum…

Biraz da seni beslediğini düşündüğün kaynaklardan

Kitabı başından sonuna herhangi bir editör desteği

neler etkiliyor daha çok?

bahseder misin? Kitap, müzik, sinema… Fotoğraflarını

almadan sen ortaya çıkardın yani tam olarak “kişisel yayıncılık” yaptın. Hem teknik hem teorik olarak en önemli deneyimlerin nelerdi bu süreçte? Bir kitap hazırlamak isteyen fotoğrafçılara önerilerin neler olur?

En büyük ilhamım İstanbul... Her köşesi bambaşka

hikayelerle dolu bir şehir. Hatta başka şehirlere gidince

bile kendimi İstanbul’un etkisi altında fotoğraf çekerken

buluyorum. Diğer taraftan yıllar geçtikçe

“En büyük ilhamım İstanbul... Her köşesi bambaşka hikayelerle dolu bir şehir. Hatta başka şehirlere gidince bile kendimi İstanbul’un etkisi altında fotoğraf çekerken buluyorum.”

yaşadığım şehre de benzemeye başladığımı

düşünüyorum. Fotoğraf dışında yazıyorum,

zaman buldukça çiziyorum. Eskiden müzik yapıyordum, bu aralar video da üretiyorum. Dolayısıyla çevremde olup biten her şey

yalnızca fotoğraflarımı değil hem hayatımı hem de farklı ifade araçlarındaki üretimlerimi etkiliyor.

issue 20 · 2018 aprıl // 7


//

considering it. During a workshop I attended at FUAM (Pho-

5:00 pm until the first lights of the morning. It may appear

Mimar Sinan University, I was able to experience all stages of

definitely on purpose. I strive to express myself as sharply as I

tography Application Research Center), established within

producing a photo book in as little as one week. Since artist First of all, we would like to know more about you. How long have you lived in Istanbul? When and how did your interest in photography begin?

books are available for all at affordable prices and because they

are compact, easy to browse, freeing and intense artistic objects, I have the books of dozens of artists in my library.

that night is not directly my choice but black & white is

can through photography. I also feel the need to complete the narrative with some helpful tools. So it is actually about the pursuit of expression…

You created the book from the beginning to the end on

How did you come up with the title “Free Fall”, what was the

your own, without any editorial support, so you actually

I have lived in Istanbul since I was born. I went to another

emotion that led you to it?

“self published”. What were your key experiences, both

I started. My relationship with photography started during

“Free Fall” was actually the title of my first big exhibition. It

recommend to photographers that want to create a book?

in visual materials. I even shot a video yearbook in our senior

before this exhibition, where approximately 60 of my photos

Yes, I told the story with my own photographs and design. The

Photography Festival in 2015, my emotions about the changing

photographs. You embark on a journey to tell your own story

city for university and then abroad but now I’m back where my college years. But even before that, I was highly interested year in high school using a huge camera and distributed the

cassettes to the entire class. I did not study fine arts in college. In one class, our instructor Bilgi Küçükcan shared a passage

from John Berger’s “Ways of Seeing,” which I went and bought immediately. Starting from the first pages, it made me question my own recording practice and I found myself within the

intellectual processes of photography as I read the book. The university I attended also had a fine arts school so I was able

technically and theoretically in this process? What would you summarized my feelings during the social acts that took place were placed on some walls on the occasion of the FotoIstanbul face of the city and the intense feelings that invaded me as I

walked in the streets. None of the photographs I used in 2015

are in this book, but the same feeling has remained, just more intense now.

Did you take the photos for the book according to a plan or

to go through the photography section of the library in almost

did you compile spontaneous photos and put them together?

year and hit the roads with my first semi-professional camera. I

I take photos almost every day. There were too many planned as

a year. Then I went to Germany in the summer of the same have been taking photographs ever since.

When was the idea of creating a photo book born and why did you feel such a need?

well as unplanned shots. They were waiting to come together in the “Free Fall” folder. So I actually brought together the photos I included in the same subject.

One of the questions people want to ask about your photographs As someone who started to take photos after a book he read,

it was exciting to create a photo book because I had long been

most pleasant stage was the selection and editing process of the freely by selecting and lining up photographs for an artistic

object of no return. Once you are done with the selection, you

have almost liberated the photos! Even though the same pho-

tographs can be used in exhibitions in different galleries or festivals, you need new photographs for photo books! The hardest thing that artists face as they try to create books of their own

production without a publisher is choosing the printing house that will print the book and trusting the printer. Technically,

printing house is the place where the object in your imagina-

tion comes to life. My only recommendation is for everyone to keep on dreaming and striving to make it come true…

What about the resources that you think nourish you? Books, music, films... Which ones influence your photos the most?

is probably why they are black & white and why you prefer night. People indeed wonder about black & white photos and night shots. I work full time on weekdays so my me-time is from

My biggest inspiration is Istanbul... It is a city with different stories at every corner. Even when I travel to other cities, I

find myself taking photographs influenced by Istanbul. On the other hand, I think I am beginning to resemble the city where

“My biggest inspiration is Istanbul... It is a city with different stories at every corner. Even when I travel to other cities, I find myself taking photographs influenced by Istanbul.”

I live as years go by. Other than photography, I write and draw

when I find the time. I used to make music and nowadays I

am also producing videos. So everything that is happening

around me influences not only

my photos but also my life and my productions in different mediums of expression.

8 // say ı 20 · 2018 nisan


box ın a box ıdea

erdem varol - free fall

issue 20 · 2018 aprıl


BARN ARCH Geçici Mimari İle Anları Tasarlamak... Designing Moments With Temporary Architecture...

Röportaj | Interview Ebru Kentoğlu ebru.kentoglu@ersamobilya.com

Ağacan Bahadır ve Tümer Keser ortaklığında 2016 yılında kurulan BARN Arch, mimari ve iç mekan tasarımlarının yanı sıra “geçici mimari”, “markalanmış deneyim alanları” gibi kavramları odağına alan projeler geliştiriyor. Anları tasarlama üzerine deneyimlere önem veren BARN Arch’ın farklı disiplinlerden beslenen tasarım süreçlerine dair merak ettiklerimizi sorduk. Kendinizden ve BARN arch.'ın kurulma sürecinden biraz bahseder misiniz? Ağacan Bahadır: İkimiz de İTÜ'de aynı dönemde lisans eğitimi aldık ve 2014 yılında mezun

olduk. Okuduğumuz dönemde şehir ve mekanları üzerine hem okul içinde hem dışında projeler üretmeye başladık. Mezuniyet öncesi düşüncelerimizi fiziksel olarak inşa etme fırsatları yakalamaya başladık ve kendimizi profesyonel yaşamın içinde bulduk. Aslında en keyifli yıllardı

diyebiliriz. Okuldan beslenip dışarıda üretme imkanının olması oldukça heyecan vericiydi. BARN da bu heyecanın mekanı ve ismi oldu.

BARN arch. olarak mimari ve iç mekan tasarımı hizmeti veriyor, projelerinizde ise en çok "geçici mimari" kavramı üzerine yoğunlaşıyorsunuz. Yaratıcı, interaktif ve mekanı farklı boyutlarda deneyimlemeye olanak sağlayan bu konsepte yönelmenizin sebebini öğrenebilir miyiz? Tümer Keser: Bu konu da üniversite yıllarımızda olgunlaşan bir kavramdı bizim için. Ürettiğimiz projelerin zaman-mekan-kent

üzerinden bolca okumalarını yapıyorduk ve zamanı birincil parametre olarak önümüze alıyorduk. Kente dair olgunlaşan

fikirlerimizi projelerimizde

farkındalık yaratacak mekan-

lar olarak işlemeye başlayınca, farkındalık durumunun kişinin

“Farkındalık durumunun kişinin mekanlarda geçirdiği süreç içerisindeki anlarda olduğunu keşfettik.”

mekanlarda geçirdiği süreç içe-

risindeki anlarda olduğunu keşfettik. Şu an her şeyin merkezine

bu karşılaşmaları ve anları alıyoruz diyebiliriz. Geçici mimari kav-

ramı üzerine yaptığımız çalışmalar bize anları tasarlama konusunda deneyim kazandırarak, mimari ve iç mekan tasarımlarımızda çokGordo R estaurant

lama imkanı sunuyor. Tasarladığımız mekanlar, provası alınmış

anlar dizisine dönüşüyor. Tersinir olarak birden fazla anı bir arada

düşünme durumu geçici mekan projelerimizin içeriğinde farklılaşmalar doğuruyor. Bu karşılıklı besleme durumu devam ettiği sürece sanırım aynı yönelim devam edecektir.

Portföyünüzde sergi, festival, konser, konut, restoran gibi birbirinden farklı deneyimler sunan çalışmalar yer alıyor. Her bir proje sizin için farklı disiplinlerden beslenen yepyeni bir deneyim sürecini beraberinde getiriyor. İnteraktif ve dinamik bir yapıya sahip bu süreçleri, 10 // say ı 20 · 2018 nisan


projelerinizden de örnekler vererek paylaşabilir misiniz? Bu süreç içerisinde malzeme kullanımı, işlevsellik gibi konular da dahil olmak üzere dikkat ettiğiniz noktalar ve ilham kaynaklarınız neler?

ile yarattığımız mekanlardaki anlar tekrar edildiğinde alış-

T.K.: Proje özelinde gitmektense sözleri olan kişi ve

kentsel mekan ve hafıza konularını düşündürtüyor.

Snarkitecture, Studio 11 Minsk, Os & Oos, Santi Zoraidez

kanlık değil tükenmişlik hissi uyandırmaya başlıyor. Bu da

"Branded space" üzerine yoğunlaştığınız bir diğer kavram A.B.: Her proje sonunda yarattığımız senaryoların durum-

aslında, "geçici mimari" kavramı ile kesiştiği projeleriniz

kontrol etmeye çalışıyoruz. Çalışılan konuların farklı zaman

nitelendirebileceğimiz bu mekanları oluştururken ne gibi

larını gözlemliyor, anları okuyarak senaryonun işlerliğini

de mevcut. Markalanmış deneyim alanları olarak

ve kullanıcılar üzerinden okunması, aynı senaryoları aynı

öncelikleriniz oluyor, nelerden besleniyorsunuz?

zamanlarda benzer işler üzerine uzmanlaşmak yerine farklı

T.K.: Marka alanları, bahsettiğimiz geçici mimari ve iç

potansiyellerinden faydalanmamızı sağladı. Bazen saniyeleri

Çünkü markalar her iki alanda çalışmaya en alışkın aktörler

deneyimlerle kurgulamamızın önüne geçiyor. Bu da son

senaryolardaki zaman, kullanıcı ve mekanlarda çalışmanın bile tasarladığımız projeler varken şimdi ayları ve yılları

tasarlamaya başladık. Öte yandan programların çok keskin olduğu bir alanda yeni senaryolar yaratmak biraz daha zor. Biz bu durumda alışılagelmiş malzeme kullanımları ve

ihtiyaç listelerini sil baştan kurgulamak yerine, bu listelerde reformlar yapmayı ya da listeleri eklemlenerek çoğaltmayı deniyoruz. Çokça bahsettiğimiz, malzemelerin kullanımlarını çeşitleme hikayemiz de bunun bir sonucu. RBMA

Sahnesi ve 76-77'nin tasarım süreçlerinin çakışmasını buna bir örnek olarak sunabiliriz. Bir sahne ve konut tasarımı süreci çakıştığında, geçici mekan için kullandığımız bir

malzeme uzun ömürlü hale getirilerek iç mekanda detayın ya da düğüm noktasının çözümü haline gelebiliyor. Geçici

mekanlarda kullandığımız malzeme-ışık ilişkisi iç mekanların odak hali olabiliyor. İşlevler farklılaşsa da kullanım

esnasında yaşanılanlar benzerlik gösterebiliyor. Kısacası,

çalışmalarımızdaki çeşitliliğin pozitif etkilerini ön planda tutmaya çalışıyoruz ve bunlar da kendiliğinden, dikkat ettiğimiz noktalar haline geliyor.

Yürüttüğünüz geçici mekan tasarımlarında insanlara bir

mekan projelerimizin tam kesişimini oluşturuyor diyebiliriz. aslında. Global ve yerel markalarla gerçekleştirdiğimiz

bize oldukça ilham veren gruplar. Son zamanlarda geçici

mimarlık üzerine daha fazla söz söylenmeye başlandı, her

okuduğumuz yazı ve incelediğimiz proje bizi heyecanlandırıyor ve kendimizi sorgulama fırsatları yaratıyor.

//

birçok projeden sonra, artık “branding” ve marka konumlan-

BARN arch., founded in 2016 by Ağacan Bahadır and

şıyor. Bu olgunlaşma pazarlama ve mimarlık kavramlarını

projects that place at its core concepts such as “temporary

dırma gibi konulara dair düşüncelerimiz giderek olgunla-

zorunlu olarak yan yana düşündürtüyor. Geçici mekanlarda

bahsettiğimiz tüm durumlara bir de bu pencereden bakmayı öğreniyoruz. Markaların ilgili departmanları, stratejileri ve konumlandırmalarını düşünerek okazyonda vermek iste-

dikleri mesajın mekan halini bizimle oluşturmaktan keyif alıyor. Bu mekanları çoğu zaman kamusal sergi durumu

Tümer Keser, develops architectural and interior design

architecture” and “branded experience spaces”. We asked

BARN arch., which values the importance of experiences

while designing moments, questions about the design processes fed by different disciplines.

Please tell us a little about yourselves and how you

olarak düşünmek, ulaşmaya çalıştıkları kitlelere mesajlarını

founded BARN arch.

yarattığımız hacim ve işlevlere bir de marka dokunuşu

Ağacan Bahadır: We both studied at ITU at the same

kendimizi en çok zorladığımız nokta markanın logosunu

we started to create projects about the city and spaces

daha rahat iletmesini sağlıyor diyebiliriz. Lokasyon özelinde geliyor ve başka durumlara evrilebiliyor. Son zamanlarda

ve renklerini kullanmadan mesajı nasıl iletebiliriz sorusu.

Boşluk ve doluluklar, malzeme, ışık, ses, bazen koku... Çok heyecan verici gibi gözüken bu durum için markayı iyi

tanıyıp çok geniş düşünmek ve düşündürtmek gerekiyor, her marka ile bunu başaramıyoruz.

deneyim yaşatmayı hedefliyorsunuz. Yaşanılan bu geçici

Bu sıralar üzerinde çalıştığınız, sizi heyecanlandıran

deneyim sürecinin dünyanın bugünkü tüketim kültürüyle

projelerinizden bahseder misiniz?

bir ilişkisi olduğunu düşünüyor musunuz? A.B.: Tüketim kültürünü önemsiyoruz. Negatif ve pozitif

oluşumlar üzerinden söyleyebiliriz. Bureau Spectacular,

time and graduated in 2014. While we were still students, both in and out of the school. Before graduation, we had

opportunities to physically build our ideas and found ourselves within professional life. Those were really the most enjoyable years. It was exciting to be able to feed from

school and produce outside. BARN became the name and location of this excitement.

At BARN arch. you provide architectural and interior design services but you focus more on the concept of

A.B.: Devam eden bir restoran ve birkaç marka alanı

“temporary architecture” in your projects. Why did you

altında şantiye kapamaları üzerine yaptığımız bir araştırma

interactive and allows people to experience the space in

projemiz var. Ancak şu sıra özellikle geçici mimari başlığı

gravitate toward this concept, which is creative and

projemiz üzerine yoğunlaşmış durumdayız. Kamusal cephe,

different dimensions?

sabırsızlıkla beklediğimiz bir araştırma diyebilirim.

Tümer Keser: This was a concept that matured during

T.K.: Tüketim hızının ve kültürünün etkisini mekanların

Türkiye ve dünyadan son dönemde ilginizi çeken özellikle

we produced in terms of time-space-city and take time

açılan bir restoran, yarın kapasitesinin üzerinde hizmet

projeler var mı?

yanlarını önümüze koyuyoruz. Yarattığımız mekanların geçici, yaşattıkları deneyimin ise kalıcı olmasını bekliyoruz. Çoğu

zaman da bireysel olarak kullanıcılardan deneyimlerini sosyal medyadan gelen mesajlarla duyma fırsatı yakalayabiliyoruz.

yaşadığı süreçlerden rahatlıkla okuyabiliyoruz aslında. Dün veriyor, sonraki gün ise kapatılıyor ve el değiştirip yeniden tasarlanıyor. Ağacan’ın söylediği deneyimin kalıcılığını bu

noktada tekrar düşünmek gerekli belki de. Bu kültür sebebi

geçici örtü gibi kavramlar hakkında çalışıyoruz. Paylaşmayı

geçici mimari, kamusal alan gibi konulara yoğunlaşan

our university years. We would interpret the projects

as the primary parameter. As we began to integrate our matured ideas about the city into our projects as spaces

to raise awareness,

“We discovered that awareness happens in the moments that the person experiences in a space.”

we discovered that

awareness happens in

the moments that the person experiences in

a space. Now we place these encounters and

moments at the core of everything. We gain experience in designing moments through our works on the concept of

temporary architecture and get the opportunity to replicate them in our architectural and interior designs. The spaces

we design turn into a series of rehearsed moments. Thinking of multiple moments together as reversible instances

provides a chance to differentiate the content of our temporary space projects. As long as this mutual inspiration

Nike R eact

continues, I think the same trend will continue.

issue 20 · 2018 aprıl // 11


Your portfolio includes works such as exhibitions,

You aim to offer people experiences through temporary space

festivals, concerts, residences and restaurants that

designs. Do you think this process of temporary experiences is

provide different experiences. Each project brings along

related to the current consumption culture in the world?

interactive and dynamic structure? Please explain with examples from your projects. In this process, what are your inspirations and what do you focus on the most, the use of materials and functionality, etc.? A.B: We observe the status of the scenarios we have

A.B: We think about the consumption culture and consider all its aspects, both positive and negative. We expect that

the spaces we create to be temporary but the experiences

they provide to remain. And most of the time, we get the opportunity to learn of these individual experiences via social media and comments.

T.K.: We can easily understand the effects of consumption

Comparing the works created at different times and

A restaurant that opens just a day ago can be overbooked

with different users keeps us from constructing the same

scenarios that would deliver the same experiences. Lately, this has allowed us to leverage the potential of work-

ing with different scenarios at different times, users and

locations instead of specializing in similar tasks. We once

had projects where we designed even the seconds whereas we have now started to design months and years ahead. On the other hand, it can be a challenge to create new

messages to target audiences more easily. The volumes and functionalities we create for a specific venue are enhanced

with touches of the brand and sometime evolve into other things. One question that gas lately been challenging us is

how to communicate the message without using the logos and colors of the brand. Empty and full spaces, materials,

light, sound, sometimes smell ... The idea may sound excit-

created at the end of each project and try to check its functionality by trying to understand the moments.

manifest itself in the space. Thinking of these spaces as

public exhibitions can allow them to communicate their

a whole new experience process that is fed by different disciplines. What are these processes that present an

how the message they aim to give during the event will

speed and culture on the processes that spaces go through. today and shut down the next day, changing hands and

ing but we really need to know the brand well and think out

of the box and get them to think as well, which I must say is not easy to achieve with every brand.

What are you currently working on and do you have

being redesigned. As Ağacan said, we need to rethink

exciting projects in the pipeline?

experienced in the spaces we created repeat themselves,

A.B.: There is an ongoing restaurant work and some

habit. These thoughts makes us question issued like urban

our research project about hoardings in construction sites

the permanence of the experience. When the moments

they may begin to give a feeling of exhaustion and not a spaces and memory.

scenarios in an area where the programs are very sharp.

“Branded space” is another concept that you focus on and

the usual material uses and need lists, we try to reform

of diversifying the use of materials, which we talk about

branded space projects. Lately we have been working on

under the topic of temporary architecture. We are studying and researching concepts like public spaces and temporary façades. We can’t wait to complete and share it.

When this is the case, instead of rewriting a script with

you also have projects that intersect with “temporary architecture”. What do you prioritize and how are yoy

Are there any temporary architecture and public space

these lists or reproduce them with articulations. The story

inspired when creating these spaced that can be described

projects that you follow with great interest both in

as branded experience venues?

Turkey and the world?

processes of the RBMA Stage and 76-77 overlapping as

T.K.: We can say that branded spaces are at the cross-

T.K.: Rather than mentioning specific projects, we can talk

intersect, a material used for the temporary space can be

projects we mentioned because brands are used to working

Spectacular, Snarkitecture, Studio 11 Minsk, Os & Oos and

quite a lot, is a result of this and we can give the design

an example. If design processes of a stage and residence

made into something else to last much longer and become the solution of a detail or somewhere we get stuck in the interior design. The material-light relationship we use in

temporary spaces can be the focus of interiors. Despite the differences in functionality, experiences during use can be similar. In short, we try to highlight the positive effects

of the diversity in our works and they naturally become points that we focus on more.

section of our temporary architectural and interior design

in both areas. After a number of projects we did for global

and local brands, our thinking about issues such as “brand-

ing” and brand positioning is evolving. And as you mature, it pushes you rethink the concepts of marketing and architecture side by side. We also learn to look at all the situations

about people and collectives that have things to say. Bureau Santi Zoraidez are very inspirational groups. Lately tem-

porary architecture has become a conversation topic, every

article we read and every project we see excites us and gives us a chance to question ourselves.

in temporary spaces from this angle as well. The relevant departments of brands enjoy creating the space together

with us by considering their strategies and positioning and

R ed Bull Müzik Akademi Sahnesi // R ed Bull Music Academy Boards

12 // say ı 20 · 2018 nisan


GÖKHAN DEMİRDÖĞMEZ “‘Imp’rovize Bir ‘Bakış’tan Dünyanın En İyi Sahnelerine…” "From An ‘Imp’rovised ‘Look’ To The Best Stages Of The World …"

Nefesinizle var ettiğiniz seslerden, sizi var eden nefese ulaşan bir yolculuk hayal edin. Şimdi gözlerinizi kapatın ve dünyanın en iyi sahnelerinde çalmayı, kendi gibi bütün müzisyen arkadaşları için dileyen bir adamın hikayesini, kendi nefesinden dinleyin. Ya da en iyisi dinlerken onun gözlerinin içinden, kendi içinize doğru bir “bakış” atın.

Röportaj | Interview Tuğçe Asya Yaldız asyatugceyaldiz@gmail.com

Hepimizin diline pelesenk olmuş ontolojik amaçlarımız; onun için tek bir şeyde nefes bulmuş olacak ki, müzikal kariyerinin dışında belki de sadece “bakış” olarak değerlendirebileceğimiz bu tavrı, gerçek bir misyon tanımıyla buluşturuyor: “Ben onu bulmak için gelmişim!” diyor ve ekliyor: “Ortaya koymam gereken bir şey vardı ve işte şimdi buradayım!” Kendi yolculuğunun farkına vardığı günden bu yana, yol arkadaşı olarak gördüğü klarnetiyle bir an olsun ayrılmadan, kendi deyimiyle dudak dudağa bir rota çizen sanatçı, buradayım derken de bunun sonsuz bir yolculuk hali olduğunun altını çiziyor. İlk albümü “Bakış”ı babasına ithaf ettiğini öğrendiğimiz Demirdöğmez’in bir klarnet single’ı (tekli) olarak piyasaya sürülen albümünde; “Babam” ve “Bakış” adında iki bestesinin yanı sıra, ağabeyim olarak hitap ettiği Hüsnü Şenlendirici’nin de “Ay Işığı” adında bir eseri bulunuyor. Kendine has yorumu dışında, Türk müziğinden blues, jazz ve funk müziğine kadar uzanan türleri harmanladığı beste çalışmalarına sahip sanatçının, gelecek projeleri hakkındaki yorumları da hepimizi şaşırtacak işlerin kapıda olduğunu haber veriyor. Konuşmamız sırasında ikinci single’ı “IMP”yi henüz kaydeden Demirdöğmez, söyleşimizi yayınladığımız tarihlerde IMP’nin de piyasaya çıkmış olacağını müjdeliyor. Nasıl başladı bu yolculuk? Bildiğim kadarıyla biraz aykırı bir örneksin? Eskişehir’de farklı bir bölümde okurken, Gemlikli bir arkadaşım vasıtasıyla bir gece Gemlik’te klarnetle tanıştım. Albümde yazdığım gibi de aynı gece ayrıldım. Sonra Mersin’de Süleyman Hocam (Örs) ile tanıştık ve devam ettim. Evet, biraz aykırı çünkü 23 yaşından sonra başka bir hayat seçmek, herkesin kabul edebildiği bir durum değil. Ben sadece klarnet çalmak istiyordum. Biraz eğitim aldıktan sonra konservatuvara gitmeye karar verdim - ki beni almayacaklarına emindim, yine de denemek istedim. (Gülüyor.) Sonunda kazandım! Albüm fikri var mıydı? Hayır, hiç yoktu. Konservatuvar sürecinde bestelerim olsa da böyle bir fikrim yoktu, sadece kendi müziğimi yapmak istiyordum. Albüm yapmak için de yapmadım aslında, ben kendime bir yol açmaya çalışıyordum, hepsi bu.

issue 20 · 2018 aprıl // 13


Kendi müziğin olarak tanımladığın bir tarz var mı? Kendi “bestem” olarak tanımladığım bir tarz var. En belirgin özelliği de sizde uyandırdıkları sanırım. Çünkü şarkının beni götürdüğü yer belli ama asıl ona şekil verecek olan sizin hissettikleriniz. Bu yüzden yorumlarınız benim için çok önemli. Albümde “Babam” adlı bir beste var, çok fazla ses getirdi o… Babamı 2016 yılının Temmuz ayında kaybettik. Aslında bir dönüm noktası oldu, böyle olduğunu ben birkaç ay sonra kendime geldiğimde fark edebildim. “Babam” bestesinden sonra bir dönüşüm oldu ve kimseyle çalmak istemedim. Yıllardır farklı farklı sanatçılarla çalışmama ve onlara eşlik etmeme rağmen, artık yalnızca kendi müziğimi yapmak istedim. Bu süreçte yeni bir yola girdim, eğitim vermeye başladım ve kendi okulumu açtım. Tam bu süreçte “Babam”ı küçük bir melodi olarak klarnetle kaydettim ve ara bölümleri piyano ile çalıp tamamladım. Sonra onu Hüsnü Şenlendirici’ye dinletme fırsatı buldum. Bu durumu rüyamda görsem, Hüsnü Abi’nin benim bestemi klarnetle yorumladığını falan görürdüm sanırım ama bir mucize oldu ve Hüsnü Abi benim bestemi piyano ile çalarken ben yanında klarnet çalmaya çalışıyordum. O geceyi hiç unutamayacağım! Hüsnü Şenlendirici ile tanışman nasıl oldu? Benim konservatuvardaki bitirme tezim, Mustafa Kandıralı’nın hayatı üzerineydi ve bununla ilgili Türkiye’nin en iyi klarnetçileriyle konuşmak istiyordum. Hüsnü Şenlendirici zaten benim için idol idi hep. Menajerinden rica etmiştim, sağ olsun beni kırmadı. Hüsnü Abi uzun uzun mu anlatayım yoksa kısaca mı diye sorduğunda, “Abi sabaha kadar anlatır mısın?” dediğimi hatırlıyorum. Bana Mustafa Kandıralı için klarnetin Atatürk’ü demişti, hiç unutmuyorum. Hüsnü Şenlendirici’nin bütün konserlerine gidiyordum, hep en önde dinliyordum, gözlerimi ayırmadan…

Ara ara karşılaşıyorduk kendisiyle. Bir gün bizi evine davet ettiğinde bestemi dinleyip çaldı ve ertesi gün bana albümümde çalmam için bir bestesini hediye ettiğini yazan o efsane mesajı gönderdi. (Gözleri doluyor.) Albümün adı da onun sayesinde gelişti. Öncesinde “Nefes” ismindeki bestemi dinlediğinde “Ben dünyanın pek çok yerinde konserler veriyorum ama ben çalarken bana, böyle gözlerle bakan bir adam daha görmedim” dedi. O an kendi adım da dahil bütün isimler bakış olabilirdi ki nihayetinde albümün adı da oldu. Senden duyduğum en farklı şey, bütün dünya müzisyenlerine aynı dilekte bulunuyor olman… Evet, dünyanın en iyi sahnelerinde çalalım; hepimiz. Kim bilir belki bir gün devasa bir sahnede yirmi klarnetçi birden harika bir iş çıkarırız. Neden olmasın? Çaldığım en özel sahne diyebileceğin bir yer var mı? Mersin’deki Palmiye Düğün Salonu. Çok ciddiyim! Çünkü ilk sahnemdi ve orda çalabilmek için aynı salonda defalarca düğüne katılıp izin vermedikleri için geri dönmek zorunda kalmıştım. Annem her gün “Bugün çaldırdılar mı oğlum?” diye soruyordu ve çok üzülüyordu. Biliyor musun, her müzisyenin mutlaka hayatında bir defa bunu deneyimlemesi gerektiğine inanıyorum. Bir de şu var… Ben klarneti nerede çalarsam çalayım, çok mutluydum. Yani sokakta ya da kocaman bir salonda, hiç fark etmez. Bunu aşkla yaptığında, orası dünyanın en iyi sahnesi… Sonra başka ülkelerde ve şehirlerde birçok konserler verdim. Avustralya Sidney’de, Azerbaycan Targovi’de, Londra Peddington’da, Kuveyt’te ve Cidde’de de çaldım ama orayı hiçbir zaman unutmayacağım. Müzikal kimliğini inşa ederken, bugünkü Demirdöğmez imzasını oluşturan en önemli dinamikler nelerdi?

Açık konuşacağım. Bir konservatuvarlı olarak, aslında bu işin tam olarak bir çeşit usta-çırak ilişkisiyle ilerlediğini söylemeliyim. Ben yalnızca klarnet çalmak istiyordum. Siz de eğer akademisyen olmak istemiyorsanız, konservatuvar okumak zorunda falan değilsiniz. Yani bir hocayla beraber çalmak, başka başka işlerde, projelerde yer almak ve salt müzik için bu işi yapmak kimliğinizi oluşturuyor sanırım. Beraber çalmayı hayal ettiğin isimler var mı? Bu biraz büyük bir soru çünkü benim beraber çalmak istediğim değil de çok sevdiğim müzisyenler var. Hüsnü Şenlendirici benim için idol zaten. Burhan Öcal’ı da çok seviyorum ve vizyonuna hayranım. Martin Fröst var, aramızda yaptığımız müzik konusunda uçurumlar olmasına rağmen. Levent Altındağ ile sadece bir saat çalışma imkanı buldum ama hayatımın en unutulmaz bir saati olduğunu söyleyebilirim. Yanından ayrıldığımda klarnetimin tonu değişmişti. Hayata bakışımı da etkiledi. Bir saatte yeni bir diploma kazandırdı bana. İlk albümünü değerlendirmen gerekirse, nerede görüyorsun bu işi? İlk albümü stüdyoda çaldığım gün bitirdim kafamda ve “Evet, şimdi ne yapıyoruz?” sorusunu düşünmeye başladım. İlk albüm çıktığı gibi, ikinci albüm için stüdyoya girmeye karar verdim. Belki genel olarak çok kısa bir süreç gibi görünebilir ancak inan benim için çok uzun. Ben hep kendi müziğimi hayal ederek yaşadım. Bu yüzden de hem bir an önce çalışmaya başlamak, hem de en ufak ayrıntısına kadar içime sinsin istiyorum. “Bakış” albümü sound olarak çok içime sindi fakat bir sonraki single bambaşka bir sound’a sahip olmalıydı mesela. Bunun için belki de biraz risk almam gerekiyordu. Tek şarkı ve format olarak çok başka… Aranje olarak ben nasıl bir altyapıyla çalarsam çalayım, bir şekilde kendimi çıkarıyorum ortaya ve açıkçası bundan da sıyrılmaya niyetim yok. Fakat yeni single’ın sound’u benim bile alışık olmadığım bir tarz olmakla beraber, bir yandan da çok yatkın olduğum ve içinde kendimi çok iyi hissettiğim bir sound. Çok dinlediğim ama klarneti içerisine hiç empoze etmediğim bir durum var bu tek parçada. “Bakış” albümüne de bir yandan çok güveniyorum çünkü “Bakış” ikinci albümüm olsaydı, o zaman bu kadar net konuşamayabilirdim. En çok da insanlar daha albüm çıkmadan bestelerimi sosyal medyada çalıp paylaştıklarında, demek ki onlara ulaşabilen melodiler üretiyorum dedim ve ilerlemeye başladım. Ne üretirsem üreteyim, kime hitap ederse etsin, yine benim gibi bir şey çıkacak ortaya, buna eminim. Ben özellikle ikinci albümünde Ibrahim Maalouf ve Mark Eliyahu sound’una yakın bir şeyler hissettim, sen ne düşünüyorsun? Her ikisi de hayatımda aldığım kararlarda durup baktığım adamlar. Ibrahim Maalouf ’un izlediğim konserleri, kendimi içinde görmekten keyif alacağım sound ve ambiyansa sahip. Maalouf tam bir artist bana göre! Mark Eliyahu içinse oldukça özgün olduğunu söyleyebilirim. En etkilendiğim yanı, beğendirme arzusu gütmeden kendi müziğini yapması… Bu yüzden çok teşekkür ederim sana, her ikisi de sevdiğim müzisyenler. Haklı da görüyorum yakınlık kurmanı, çünkü hem sound olarak Maalouf ’unkine yakın bir tarzda kendimi özgür hissediyorum, hem de asla ısmarlama bir iş yapamayacak oluşumla Mark’la bir yakınlık hissediyorum. Yeni single “IMP” ile ilgili söylemek istediğin bir şey var mı? “Canım IMP!” demek istiyorum. (Gözlerinin içi gülüyor.) Evet, çok başka bir tarz ve kesinlikle tamamen kendimi bulduğum bir iş. Bu yüzden, kime hitap ettiğiyle hiç ilgilenmiyorum. Canım IMP! Canımız IMP… Peki, bu yolda ilerleyen müzisyenlere ve dinleyicilerine söylemek istediğin bir şey var mı? Anlatırken gözlerinizin parlamadığı hiçbir işi yapmayın! Ben hâlâ her konser sabahı, koşmak istiyorum. Uçağa gitmek için müthiş bir heyecanla çıkıyorum yola. Siz de sizi böyle hissettirecek bir yol açın kendinize ve her zaman dediğim gibi, dünyanın en iyi sahnelerinde çalalım! Çok teşekkür ederim bu samimi söyleşi için. Ben çok eğlendim, ben teşekkür ederim…

14 // say ı 20 · 2018 nisan

Çizer // Illustrator: Ethem Onur Bilgiç


// Imagine a journey starting from the sounds you create with your breath and reaching the breath that is your existence. Now close your eyes and listen to the story of a man who aspires to play on the best stages of the world and who wishes the same for all his colleagues. Or better yet, take a “look” inside yourself through his eyes as you listen to him. It is quite possible that our ontological goals, which have become a rhetoric for all of us have come together as one for him because this attitude that we can only define as a “look” other than his musical career brings with it the definition of a true mission: “I have come to find it!” and adds: “There was something I needed to do and here I am now!” Since the day he became aware of his own journey, the artist has been mapping a route with his fellow clarinet accompanying him, lip to lip as he puts it, while emphasizing that this is an infinite state of traveling. His debut clarinet album “Bakış” (Look), dedicated to his father, features two titles called “Babam” (My Father) and “Bakış” that he wrote and “Ay Işığı” (Moonlight), written by Hüsnü Şenlendirici, who Demirdöğmez sees as his older brother. Apart from playing his own interpretation of songs, the artist has also been composing pieces that combine different genres from Turkish music to blues, jazz and funk. His comments about future projects give us clues that we should expect surprises. At the time of our talk, Demirdöğmez has just recorded his second single “IMP” which will be release by the time we go into print.

How did you embark on this journey? As far as I know, your story is different than what we are used to hearing. While I was studying another subject in Eskişehir, I discovered clarinet one night in Gemlik through a friend who is a local. I quit the same night as I wrote on the album. Then I met Süleyman Örs, who became my instructor, in Mersin and continued. Yes, it is rather different because choosing another life after 23 is not something that everyone can be comfortable with. I just wanted to play clarinet. After some training, I decided to attend the conservatory and I was certain that they would accept me but I wanted to try anyway. I finally got in! Was there an idea for an album? No, there was not. Event though I wrote some compositions during the conservatory years, there was no such idea and I just wanted to play my own music. And I did not make this album just for the sake of it but I was trying to carve a way for myself, that's all. Is there a style that you define as your own? I have a style that I define as my own “composition”. I think the most distinguishing feature is what it evokes in you because I know where the song takes me but what really shapes it is how you feel. So your comments are very important to me.

Your song “Babam” from the album created a lot of buzz…

If you had to evaluate your first album, how would you rate it?

We lost my father in July 2016. It was actually a turning point but I could only realize that a few months later when I recovered a bit. Composing “Babam” was transformational and I did not want to play with anyone. I had worked with and accompanied different artists for years but now I only wanted to make my own music. In this process I took a new path, started teaching and opened my own school. Meanwhile, I recorded “Babam” as a small melody with clarinet and filled the gaps with the piano. Then I found the opportunity to have Hüsnü Şenlendirici listen to my song. If I had a dream about it, I would probably see Hüsnü Şenlendirici playing my song with his clarinet but a miracle happened. He played my song on the piano and I accompanied him with my clarinet. I will never forget that night!

I finished the first album in my head the day I played in the studio and started thinking “What’s next?” As soon as the first one was released, I decided to go into the studio for the second album. It may seem like a very short process but believe me it is very long. I have always lived dreaming of my own music. So I want to start working as early as possible but I also want to ensure that every tiny detail feels right. The sound of my album “Bakış” satisfied my but the next single had to have a completely different sound. And perhaps I had to take some risks. It is a single song and in a very different format... While arranging it, no matter what kind of equipment I play with, I always somehow draw myself out and frankly I have no intention of changing it. The sound of the new single is a style I am not really used to but at the same time it makes me feel good. There is a partition that I listen to a lot but I never impose the clarinet on it. I also trust the album “Bakış” because if it had been my second, maybe I would not be speaking so clearly. Especially when people played and shared my compositions on social media before the release of the album I thought, “ok, so I am creating melodies that reach them” and started to progress. No matter what I produce, no matter who they appeal to, I am certain that something uniquely me will emerge again.

How did you first meet Hüsnü Şenlendirici? My graduation thesis at the conservatory was on the life of Mustafa Kandıralı and I wanted to speak with some of the best clarinetists in Turkey. Hüsnü Şenlendirici has always been my idol. I had contacted him through his manager and he kindly accepted to meet me. When he asked me, “Do you want the short version or the long story?”, all I could say was “Tell me until the morning…” He said Mustafa Kandıralı was the Atatürk of clarinetists, I never forget that. I was going to all concerts of Hüsnü Şenlendirici, always listening from the front row without blinking my eyes ... I occasionally ran into him. One day, when he invited us to his house, he listened to my composition and played it and the next day he sent me that legendary message saying that he would give me one of his songs for my album. (His eyes fill up.) The name of the album also developed thanks to him. When he listened to my song “Nefes” (Breath), he said, "I give concerts all around the world, but I have never seen someone look at me the way you do.” At that moment, anyone, including me, could have been that look, which eventually became the title of the album. The most different thing I heard from is that you have the same wish for all musicians of the world... Yes, I wish for all of us to play on the world’s best stages.Who knows maybe one day, twenty clarinetists will come together on a huge stage and create something great. Why not? Is there a stage you can call the most special one you have ever played? Palmiye Wedding Hall in Mersin. I am serious! Because it was my first stage and I had gone to many weddings there but had to come out empty handed because they did not let me play. My mother would ask every day, “Son, did they let you play today?” and she would get very upset. You know, I believe every musician should experience this, at least once. And there is also this… I was very happy wherever I could play the clarinet. It can be on the street or in a big hall, it does not matter. When you do it with love, it's the best stage in the world ... Then I gave many concerts in other countries and cities. I played in Sydney, Australia, Targovi, Azerbaijan, Paddington, London, Kuwait and Jeddah, but I will never forget that wedding hall.

I felt something close to the sound of Ibrahim Maalouf and Mark Eliyahu in your second album. What do you think? They are both people I look up to when I had to make important decisions. The performances of Ibrahim Maalouf that I have watched have a sound and ambiance of which I would love to be a part. Maalouf is a true artist for me! As for Mark Eliyahu, I can say he is very authentic. What impresses me the most about him is that he makes his own music without the desire to please others… So, thank you for your thoughts, I greatly admire both musicians. I also understand how you made the connection because I feel more liberated with a sound closer to Maalouf ’s and also a kinship with Mark in the way that I would never do a commissioned work either. What would you like to say about your new single “IMP”? I want to say “My dearest IMP!” (His eyes shine.) It definitely has a different style and I really found myself in it. So, I am not interested in who it appeals to at all. My dearest IMP! My dearest IMP… So what would say to musicians on this path and your listener? Don’t do any job that doesn’t sparkle your eyes as you talk about it! I still want to run to the venue every concert morning. I set off with great excitement to go to the airport. Carve yourself a path that will make you feel like this. And as I always say, let’s play together on the greatest stages of the world! Thank you very much for this heartfelt interview. I had great fun, thank you …

What were the most important dynamics that formed today’s Demirdöğmez signature as you built your musical identity? I will be frank. As a conservatory graduate, I must say that these things work exactly in some kind of masterapprentice relationship. I just wanted to play the clarinet. If you do not want to be an academic, you do not have to attend the conservatory. If you want to play together with a master, take part in other projects and do this job for the sake of music alone, then such factors form your identity I guess. Are there any musicians you have always dreamed of playing together? This is a big question because there are musicians I greatly admire more than I want to play together. Hüsnü Senlendirici has always been my idol. I like Burhan Öçal too and admire his vision. There is also Martin Fröst, even though our styles are miles apart. I have been able to work with Levent Altındağ for only an hour but I can say that it was the most memorable hour of my life. When I left, the tone of my clarinet had changed. He affected my outlook on life. He got me a new diploma in an hour.

issue 20 · 2018 aprıl // 15


Bazen Ölüm Şık Bir Şiir Girişimidir Yazar | Author Tuğçe Asya Yaldız asyatugceyaldiz@gmail.com

“Çünkü nerede olursam olayım –bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi eskimiş havamda bunalıyor olacaktım.” Sylvia Plath; bütün ömrünü sırça bir fanusa sıkıştırıp galaksinin başka bir ucuna yuvarlayan, ölümün şairi olarak anılan, oysa yaşayarak ölmenin dehasında bir kadın şair... 1932 yılında Boston’da dünyaya gelen Plath, erken yaşta babasının ölümüyle beraber ilk kez karşılaştığı ölüm olgusunun etkilerini ömrünün sonuna dek hem özel, hem de edebi yaşamında taşımıştı. Öyle ki; hem bir gün yaşamını sonlandıracak intihar girişimleri, hem de şiirlerinde yer verdiği ölüm teması, Plath’in kişiliğindeki önemli analizler içerisinde yer almaktaydı. Otobiyografik bir okuma olarak değerlendirebileceğimiz “Sırça Fanus” isimli romanında da, Plath’in ölüme dönük yüzünü ve kurgunun ötesinde cereyan eden kendi yaşamını bulmamız mümkündü. Çocukluğunda karşılaşmak zorunda kaldığı kaybın ardından, baba teması da sıkça şiirlerinde yer bulmuş, hatta öyle ki bazen nefret söylemleri içerisinde dahi yer almıştı. İntihar girişimleriyle ilgili olarak da bu kaybın etkisinde geliştiğine yönelik çıkarımlarda bulunulan Plath’in, sıklıkla babanın yokluğunu ele alırken agresif bir üslup kullandığı ve belki de bir ölümden kurtulmak adına başka bir ölüme sarıldığı görülmekteydi. Plath yaşadığı süreçleri sıklıkla edebi yaşantısına taşırken, çocukluk dönemindeki travmaların da dışa vurulduğu bir anlatı biçimiyle, edebiyat dünyasında kendine yer bulmuştu. İlk şiirini henüz sekiz yaşındayken babasının ölümünün ardından yayınlamıştı. Alman bir baba ve Amerikalı bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Plath, son derece disiplinli bir öğrencilik yaşamı geçirmiş ve aldığı burslarla eğitimini tamamlamıştı. Babasının hayatta olduğu dönemde kendisi ile mesafeli bir ilişkisi olduğunu öğrendiğimiz Plath, annesi ile de son derece zorlayıcı bir ilişki süreci geçirdiğini dile getirmişti. Özellikle ailesiyle yaşadığı sorunların bir dışavurumu olarak değerlendirebileceğimiz “Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı” adlı yapıtı ise çeşitli dergilerde yer alan öykülerinin derlemesinden oluşuyordu. Henüz öğrencilik yıllarında ilk kez hayatını sonlandırmak istediğinde bu hastalıklı ruh halinin aile yaşantısının bir getirisi olduğunu vurgulamıştı. Üniversite yıllarında, yüzlerce şiirin sahibi başarılı bir kadın şair olarak, oldukça mükemmel bir hayata sahip gibi görünse de hayatı sürekli yaşadığı sinir krizleriyle çıkmazlara sürüklenmekteydi. Üstün zekâlı, dahi gibi sıfatlarla kendinden söz ettiren Plath, bu yıllarda üniversitede toplumsal kimlik üretimleri üzerinde çalışmış ve toplumsal cinsiyet konusuyla yakinen ilgilenmişti. Kendisi gibi şair olan eşi Ted Hughes’le 1956 yılında evlendiğinde, eş ve annelik gibi kimliklerle mücadelesine ket vurmuş gibi hissetmekte olan Plath, edebi kariyerine de katkısı olacağı düşüncesiyle bir çocuk dünyaya getirmiş, ne yazık ki aile yaşantısında yine de aradığı mutluluğu yakalayamamıştı. Kötü giden evliliklerinde, kısa süreli bir iyileşme süreci yaşarken ikinci çocuğunu da dünyaya getiren Plath, sıklıkla çocuklarıyla ilgilendiği zamanların dışında, sabah çocuklarının uyuduğu saatlerde çalışmalarını sürdürüp; bir yandan da eşi ile edebi bir rekabet içerisinde yer almıştı. Eşinin kendisini aldatması ardından asıl büyük depresyon süreci giren Plath için, boşanmalarının ardından trajik intihar süreci başlamıştı. Yaşadığı dönemde her on yılda bir intihar girişiminde bulunduğunu dile getiren şair, üçüncü intihar denemesinde tam otuz yaşında aramızdan ayrıldı. Bir sabah çocukları uyurken, onların başucuna süt ve ekmek bırakarak son intihar girişiminde bulundu. Yine de ölümden ve yaşamla kurduğu ironik bağdan tereddütle, doktoru aramalarını söyleyen bir not bıraktı. Fakat Plath’e belki de tahmininden oldukça geç bir zamanda ulaşılmış olması, onu hayata döndürmeye yetmedi. Gaz fırını içerisine başını sokarak yaşamına son veren şair, edebiyat dünyasında kendinden sonra gelen pek çok kadın yazarın da yaşamında önemli izler bıraktı. Hatta öyle ki kimi kadın yazarların ölümünde “Sylvia Plath etkisi” olarak adlandırılan bir olgunun açığa çıkmasına sebep oldu. Bu etki özetle; kişisel üretimle deliliğin bağdaştığı bir anlayışı ve trajik bir sonun gelişini anlamayı hedeflemişti. Edebiyatımızın önemli kadın şairlerinden Nilgün Marmara’nın da ölümü bu sebepten dolayı Plath ile ilişkilendirildi. Oysa ölüm ya da intihar; ne kadınlıkla ne de yazarlıkla ilişkilendirilebilecek bir durumdur. Psikolojik tahlillerde açıkça görülen ruh durumu, kendisini yaşamına son vermeye itmiş ve ardında büyük bir Plath yazını bırakmıştır. Sylvia Plath’in trajik hikayesini ise romantize etmek yerine, yalnızca onu ve eserlerini anlamak adına bilmemiz yeterli olacaktır. 16 // say ı 20 · 2018 nisan

SYLVIA


PLATH

Sometimes Death is an Attempt for a Beautiful Poem

“Because wherever I sat—on the deck of a ship or at a street café in Paris or Bangkok—I would be sitting under the same glass bell jar, stewing in my own sour air.” Sylvia Plath, a female poet also known as the poet of death who squeezed her whole life into a bell jar and rolled it to another corner of the galaxy as she mastered the art of death until she succeeded … Plath, who was born in 1932 in Boston, carried the effects of the notion of death, which she learned firsthand with the passing of her father at a young age, throughout her life and also reflected them on her poetry. Such that, both the suicide attempts that would one day end her life and also the death theme in her poems provided important analyses of Plath’s personality. In her roman a clef titled “The Bell Jar”, which is considered a semi-autobiographical novel, it was possible to find clues from Plath’s own life and her view of death. After the loss she had to face in her childhood, the father theme also frequently appeared in her poems, so much so that she sometimes used hateful expressions. Her suicide attempts were sometimes thought to stem from the effects of her father’s death on her but it also appeared that Plath could use an aggressive style when dealing with the absence of her father, perhaps holding on to her own demise to escape another death. While Plath often reflected her processes onto her writings she also made a place for herself in the literary world with a style that exposed her childhood traumas. She published her first poem when she was only eight, after her father’s death at the age of eight. Plath, the daughter of a German father and an American mother, had a highly disciplined student life and completed her education with the scholarships she won. Plath, who had a rather reserved relationship with her father when he was alive, later said that she also had a very challenging relationship process with her mother. Her book “Johnny Panic and the Bible of Dreams,” which we can consider as an expression of the problems she had with his family, was a collection of stories published in various magazines. When she wanted to end her life for the first time during her college years, she emphasized that this sick mood was an outcome of family life. As a successful female poet with hundreds of poems in her university years, she seemed to have quite a perfect life while her depression dragged her life into a downward spiral. Plath, often described as a brilliant and gifted poet and a genius, worked on social identity productions during in college and showed great interest in gender issues. She married Ted Hughes, a poet like herself in 1956 but felt like it hindered her work against identities and labels such as wifedom and motherhood. She still brought a child into the world, thinking that it could contribute to her literary career but was unable to find the happiness she sought in her family life either. During their troubled marriage, Plath gave birth to a second child when the couple had a brief period of improvement. She continued to work in the free time left after taking care of her children or in the early hours when they still slept but she was also in a literary competition with her husband. They divorced when Plath discovered that Hughes was having an affair, which led her into a major depression and several attempts at taking her life.

Çizer // Illustrator: Ethem Onur Bilgiç

The poet, who expressed that she attempted suicide once every decade, succeeded in her last attempt and died when she was only thirty years old. One morning when the children were asleep, she left milk and cookies for them and a note for her neighbor to call the doctor, perhaps hesitant due to her ironic bond to life. But it was too late when they reached her lifeless body. The poet who took her own life by putting her head deep into the gas oven influenced the lives of many female writers who came after her into the literary world. As a matter of fact, the death of some female writers caused the phenomenon dubbed the “Sylvia Plath effect” to emerge, claiming that creative people and especially women were more prone to mental illnesses and likely to see a tragic end. The death of Nilgün Marmara, one of the important female poets in Turkish literature, has been associated with Plath for this reason. But death or suicide is not something that can be associated with only being a woman or a poet. The mental state, evident in psychological analyses, pushed Plath to take her own life and left behind great writing. But, instead of romanticizing the tragic story of Sylvia Plath, we only need to know it to understand her and her works.

issue 20 · 2018 aprıl // 17


KAZIM ŞİMŞEK Toplumsalın Temsili: Yeni Bir Gerçeklik Denemesi Representation of Social: An Experiment with a New Reality

Röportaj | Interview Melike Bayık melike.bayik@gmail.com

Çok yönlü bir disiplinel yönelimle çalışan sanatçı Kazım Şimşek, sanatsal pratiğinde realiteden beslenerek toplumun çeşitli yapılarında var olan problemlerin yansımalarını ele alır. Sanatçı, yapıtlarında aktardığı toplumsal ve sınıfsal çelişkileri, bugünün gerçek olaylarına referans vererek, izlenen olağandışı figür ve mekanların kökenini, politik ve güncel olaylara temellendiriyor. Şimşek, resimlerinde karanlık, depresif ve tedirgin edici izlenimleri, doğaçlama yaparak ve planlı kurgular olarak sunarken ayrıca tuhaf reel bir gerçeklik kesitini de izleyiciye belirli bir ironi içinde sezdiriyor. Öncelikle multidisipliner çalışan ve üreten bir sanatçı olarak kendinizden bahseder misiniz? Kazım Şimşek sanatsal ve estetik pratiğinde nelerle uğraşır? 1987 yılında kır kökenli bir ailenin son çocuğu olarak Ankara’da doğdum. Ailemin şehre göç etmesiyle benim doğumum aşağı yukarı aynı zamana denk gelir. Bu nedenle, yaşamım boyunca göçün yarattığı sancılara tanık oldum ve oluyorum. Bu, düşünme tarzımı ve üretimlerimi oldukça etkiledi. Yine, çocukluğumdan itibaren çok farklı işlerde çalıştım. Simitçilikten berber çıraklığına, inşaat işçiliğinden garsonluğa ve akademisyenliğe kadar çok farklı işler. İnsanların düşünme biçimlerinin, yaşam biçimleri ve en önemlisi toplumsal üretim ilişkilerinde aldıkları pozisyon tarafından belirlendiğine inanan birisiyim. Benim de sanat pratiğimin beslendiği ve ilgilendiğim kaynaklar buralar oldu. Yani toplumsal ve sınıfsal çelişkiler… Şimdilerde de yüksek lisans yapıyorum ve tez konusu olarak sınıfların sanat eserlerinde nasıl tasvir edildiğini araştırıyorum. Peki, içeriğine biraz girdiğiniz eserlerinizin formsal yapısından ve daha derin olarak kavramsal çerçevesinden söz eder misiniz? Biçimsel olarak bir çerçeve yaratmamak için gayret ediyorum. Fakat, bu oldukça zorlayıcı bir şey, bir çeşit alışkanlıklarla ve dayatmalarla başa çıkma meselesi. Ağırlıklı olarak tuval ve kağıt üzerine figüratif çalışmalar yapıyorum. Çalışmalarımın biçimsel ve teknik yapısının, içerikte kurguladığım durumun duygusal ağırlığına karşılık gelmesini istiyorum. Bu yüzden benim için biçim her zaman değişebilir bir şeydir. İçerik olarak ise az evvel konuştuğumuz üzere temelde toplumsal ve sınıfsal çelişkiler benim merkez noktam. Bunları tarih içinde belirli anlar olarak kavramaya, o anların toplumsal gerçekliğini öz olarak yakalamaya çalışıyorum. Burada kendime rehber edindiğim şey diyalektik metottur. Tasvir ettiğim anlarda onların geçmişini, bugününü ve muhtemel geleceğini, yine onların hareketli, değişken ve birbiriyle sürekli ilişkilenen yapısını bir arada düşünmeye çalışıyorum. Yani resim durağan olsa da, resmin teorik arka planı benim için akışkan, hareketli bir hikayeyi taşıyor.

‘Model’, Tuval Üzerine Yağlı Boya // Oil On Canvas, 35x50, 2011

Eserlerinizde sosyal yapı içindeki sınıf ayrımlarını, sınıfsal farklılıkları çeşitli disiplinlerde görmek mümkün. Sizin de söylediğiniz gibi kavramsal odak noktanızda figür göze çarpıyor. Yapıtlarınızdaki figür anlayışı ve figürasyonun hayatınızdaki önemi nedir? Eğer akademik bir formasyona sahipseniz, figür öyle ya da böyle bir dönem ilgilendiğiniz bir şey olacaktır. Bu bazılarımız için zamanla bir alışkanlığa dönüşür. Benim içinse durumun daha farklı olduğunu düşünüyorum. Çocukluğumdan beri resim yapıyorum ve sıklıkla insan resimleri yaptım. Bugün akademik formasyonum bana figüratif resimler yaptığımı söylettiriyor. Fakat alttan alta hep insan resimleri yaptığımı, yani insanların resimlerini yaptığımı düşündüm. Figür dediğimizde onlara karşı mesafelendiğimizi ve oldukça soğuk ve teknik bir şey olduklarını hissediyorum. Halbuki insanların resimlerini yapıyorum dediğimde hissettiğim şey hep farklı oldu. Tek başlarına hikayeleri olan, kendi gerçekliklerini

18 // say ı 20 · 2018 nisan


taşıyan varlıkları düşlüyorum. Benim için bu, şu ana kadar hep çok güçlü bir duygu oldu. Aslında resimlerinize baktığımızda olağandışı bir anlar bütünü ve insan temsiliyetlerini görüyoruz. Figürleriniz için söylediğiniz "kendi gerçekliklerini taşıyan varlıklar" betimlemenizi biraz daha açabilir misiniz? Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” Galip Usta’nın hikayesiyle başlar. Nazım Hikmet bizlere burada bir portre sunar. Galip Usta’nın portresi… “Zayıf. Korkak. Burnu sivri ve uzun yanaklarının üstü çopur. Merdivenlerdeki adam -Galip Usta-” Haydarpaşa Tren Garı’nda başlayan bu hikayede, memleketin dört bir yanını dolanarak bir sürü insanın portresi sunar. Her biri hem birbirlerinden bağımsız, hem de birbirlerine bir o kadar bağımlı varlıklardır. Her biri kendi hikayesini taşır, Galip Usta’nın anlatılan hikayesi gibi. Fakat hepsi bir araya geldiklerinde aslında büyük bir resmi ve hikayeyi yaratırlar. Kendi gerçeklerini taşıyan varlıklar derken kastettiğim biraz böyle bir şeydi. Figürlerden yola çıkıp forma gelirsek iki boyut üzerinde teknik olarak yağlı boya, akrilik, mürekkep gibi teknikler yanında bir diğer taraftan kolaj ile de çalışıyorsunuz. Bu disiplinel çeşitlilikten söz eder misiniz? Kolaj benim için oldukça deneysel bir alan. Özellikle boya çalışmalarına nazaran daha pratik bir alan olması bu yönünü kuvvetlendirdi. Fakat altını çizmek istediğim bir şey var; sanat benim için bir ömrü içeren bütünsel bir şey. Yani her şey bir tarafa, insanın kendini tanımasında da çok büyük bir yanı olduğuna inandığım uzun bir süreç... Bu yüzden çalışmalarımda içerik, biçim ve tekniğe çoğu zaman yön verse de bunun beni sınırlamasına müsaade etmemeye çalışırım. Genele vurduğumuzda kimi zaman doğaçlamalar, kimi zaman başından sonuna planlı kurgulanmış hikayeler üzerinde çalışırım. Doğaçlamaların bize alternatif yollar sunacağını ve o yollarda kendimizle, yaşamla ve sanatla ilgili keşfedilecek çok fazla şey olduğunu düşünürüm. İzleyiciye çoğu zaman baştan sona planladığım hikayeleri sunsam da geri planda, atölyemde en çok uğraştığım şey bu doğaçlamalar olmuştur. Disiplinel çeşitliliğin kökleri de buradan geliyor. O halde resimlerinizde gördüğümüz konuları belli doğaçlamalar ve planlı kurgular olarak niteleyebiliyoruz. Bu durumda ayrıca yapıtlarınız için sürrealizm akımından yararlandığınızı söyleyebilir miyiz? İlk bakışta insanlarda böyle bir izlenim uyandırmalarını doğal karşılıyorum. Biçimsel açıdan benzerlikler taşıdıklarını söyleyenler oluyor. Fakat sürrealizm benim beslendiğim ya da yararlandığım bir akım olmadı. Tersine, benim beslendiğim şey hep gerçeklik oldu. Andrei Tarkovsky'nin şu sözü benim için çok kıymetlidir: “Gerçek, hayal gücünden çok daha zengindir.” Gerçeküstücülükten ziyade realizmden beslenen bir sanatçı olarak yapıtlarınızı bugünün gerçekliği içinde nasıl bir yerde konumlandırabilirsiniz? Sizce eserleriniz bugünün realitesinin ironik bir yansıması olabilir mi?

toplumsal kavranışındaki ve o anın kendi gelişimine has iç çelişkileri, hikayemin bireylerine özgü tarihsellikleriyle birlikte merkez haline geliyor. İşin bu kısmında diğerine oranla daha duygulanımsal ya da moral ifadeler ön plana çıkıyor. Çalışmanın merkezinde yer alan figürlerin birbirleri ve çevreleriyle kurdukları duygusal iletişimler, aktif, hareket halindeki bu duygulanım durumu, benim için kavrama ve ifade etme gereksinimi duyduğum haller olarak ortaya çıkıyor. Üretimlerinize bakarsak, çalışma pratiğinizdebir resmi ya da kolajı yapmadan önceki ön hazırlık aşamanızda tuval, boyalar ya da kolajları kesip birleştirmeden önceki süreçten söz eder misiniz? En başta konunun belirlenmesi, herhangi bir yerden edindiğim çok yönlü bir gözlem, bilgi, durum olabilir. Üzerine bir süre düşündükten sonra, bunların bir demlenme süreci vardır. Genellikle bu düşüncenin, zihnimin arka planında olgunlaşmasını beklerim. Hâlihazırdaki çalışmamı yaparken bu devam eder. Çalışmaya başlamaya karar verdiğim anda bu konuyla ilgili teorik araştırmalar önemli bir kısmı oluşturur. Anlatıyı en doğru olduğunu düşündüğüm teknik ve biçimde anlatmak için yaptığım düşünme süreciyse bunları izler. Bundan sonrası malzeme ve benim aramdaki mücadeledir. Biraz ben ona, biraz o bana şekil vererek süreç ilerler. Üretim sürecinizden, yapıtlarınızdaki figürlere dönecek olursak bir kısım figürler apokaliptik bir göstergeyi izleyiciye sunduğu kadar, bir diğer kısımda ise yapay bir mutluluk göze çarpıyor. Öncelikle bu insanlar kim ve bu iki farklı kitle arasında nasıl bir bağ var? Ayrıca bu topluluk bugünkü sosyal yapının bir yansıması sayılabilir mi? Evet, söylediğiniz şeyi yapmaya çalışıyorum diyebilirim. Böyle bir yansımayı yaratmaya çalışıyorum. Bahsedilen insanları kendi sınıflarına has özelliklere sahip bireyler olarak düşünüyorum. Aralarındaki farklılık ve çelişki de, onların sınıfsal aidiyetlerinden geliyor. Aralarındaki bağ da, düşün dünyamda önce bu insanların üretim ilişkilerindeki rolleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler, sonrasında da moral ve duygusal açıdan verdikleri tepkilerle tasarlanıyor. Figürlerle birlikte eserlerinizde çoğunlukla bir mekan yorumu her zaman var. İnsanların arkasında, onları destekler nitelikle detaylı olarak izlendiğinde göze çarpan bu iç ve dış mekanların resimlerinizdeki yeri nedir? Günden güne mekan benim için daha önemli hale geliyor diyebilirim. Mekan, kendi başına çok şey söyler. Ancak bir olayın gerçekleştiği yer olarak ise, mekan çok daha fazla şey söyler. “Fabrikada Polis” isimli çalışmam bu konuda öncesinde fazlasıyla düşündüğüm bir resimdi. Hareket noktam: 2015 yılında sendikalarını değiştirmek için Arçelik LG işçileri direnişe geçti. İşçilerin direnişini kırmak ve bu yönde baskı oluşturmak için fabrikaya çevik kuvvet polisleri sokuldu. Bir ülkedeki demokrasinin temel taşlarından bir tanesi, çalışan kesimin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasıdır. Bunun olmadığı yerde kölelik var demektir. Kölelik ise demokrasiyle anılır bir şey değil. Resmin bir diğer adı da,

bu yüzden “Faşizm Günleri” oldu. Resmin ortasında yerde yatan figür, 12 Eylül zamanı çekilmiş sembol bir fotoğraftan. Fotoğrafın aslında, askerler tarafından aranan yüzüstü yere yatırılmış insanlar olduğunu görüyoruz. Bu sahnenin bütün detaylarıyla tarihsel olarak taşıdığı anlam, fabrika içinde polislerin olmasıyla aynı anlamı taşıyor. 12 Eylül’den bir sene önce, 1979’da, Tariş Fabrikası’nda da benzer olaylar yaşanmıştı. Ülkeyi adım adım 12 Eylül rejimine doğru hazırlayan süreçlerden bir tanesiydi bu. Yani olayın gerçekleştiği mekanın kritik bir anlam taşıdığına inanıyorum. İçeriğin bu deni katmanlı ve heterojen göstergeleri üstüne bir de ayrıca figür ve mekan arasında dolaylı olarak kurguladığınız yapıtlarınız için batı ve doğu kültürünün bir sentezi olarak ortaya çıkarılmış bir yorum denebilir mi? Kaçınılmaz olarak evet. Geleneklerimizin önemli bir kısmı doğu kültüründen geliyor. Bu açıdan önemli ölçüde yetişmemizde, kişisel yaşamımızda bunların büyük payı var. Diğer yandan ise, hem metropol yaşamı, hem de aldığımız eğitim batıcı bir formasyona sahip. Bu ikililikte bir sentez yapmak hem çalışmalarımız hem de kişiliğimiz için kaçınılmaz oluyor. Sona yaklaşırken resimlerinizde figürlerin ya da hayvanların dramatik halleri dışında ölüm ya da yıkım tasvirleriniz ile birlikte izleyicinin eserlerinizle ilk karşılaşma anları nasıl oluyor? Genellikle karanlık, depresif ya da korku veren etkiler yaratan çalışmalar olduğuna dair yorumlar duyduğum oluyor. Fakat burada da, izleyicilerin yaptığı yorumlarda küçük nükte farklılıkları hep dikkatimi çeker. Bu genellikle farklı sınıftan farklı bireylerin verdiği yorumlarda böyledir. Belki bunun nedeni kapitalist toplumsal yaşamın cehenneminin herkese eşit uzaklıkta olmayışıdır. İzleyicilerin tepkileri de buna göre hep değişir. Son olarak, Andrei Tarkovsky'den bir alıntıyı üretim pratiğiniz içinde referans aldığınızdan söz etmiştiniz. Onun filmlerinde ise tuhaf bir düş dünyası içinde tedirgin ruh ve dünya durumlarının iz düşümleri göze çarpar. Tarkovsky ve yapıtlarınız arasında ironik ve paralel giden bir denge olduğunu söyleyebilirim. Bu noktada aleni olarak Tarkovsky'nin filmlerinden direkt olarak takip ettiğiniz, yapıtlarınızın temel söylemi ya da göstergesi olan resimleriniz var mı? Doğrudan Tarkovsky’nin eserlerinden hareketle yaptığım bir çalışma yok. Ama sahneleri beni her zaman çok etkilemiştir. “Stalker” bu yönüyle en etkilendiğim filmidir. Kesinlikle ilham verici bir yapıt. Andrei Rublev’i ise sayfalarını tekrar tekrar çevirip altını çizerek okumam gereken bir kitap gibi düşünürüm. Entelektüel bir başyapıt, anlattığı hikayenin yanı sıra anlatım biçimindeki filozofça düşünme yöntemi beni oldukça etkiler. Keyifli röportajınız için çok teşekkürler! Zaman ayırdığınız için ben teşekkür ederim.

Bazı çalışmalarım için ironiden bahsedebiliriz. Özellikle iktidarın, yönetenlerin söylemleri üzerine düşünüp yaptığım üretimlerde bu söz konusudur. Çünkü malum söylemlerin çoğu zaman toplumun gerçekliğiyle büyük bir çelişki içinde olduğunu görürüz. Örneğin, “Mükemmel Kent” böyle bir çalışmadır. İktidara sahip olanların kendi tarihi adına kurguladığı kahramanlık ve başarı hikayelerinin, toplumun yoksul sınıflarının yaşamlarında bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Siyasal ve ayrıca patriarkal güç dengeleri içindeki söylemlerin çarpıklığı karşısında yapıtlarınızdaki konularınızı nereden alıyorsunuz ve içeriği nasıl oluşturuyorsunuz? Çoğunlukla toplumların siyasal, sosyo-ekonomik olay ve durumlarından hareket ediyorum. Eğer siyasallaşmış bir konuyu ele alıyorsam, konunun öznelerinin kendi tarihleri içinde benzer konularda geliştirdikleri refleksleri ve sonuçları, bu reflekslerin belirleyeni olan hareket ettirici motor durumlar, aynı durumun tarihteki benzerleri ve sonuçları özel olarak ilgilendiğim kısımlar oluyor. Genel olarak, belirli durumlar için benzerleri ve geçmişleriyle kesişme noktalarını yakalamaya çalışıyorum. Eğer ki siyasallaşmamış gibi görünen ve kanaatimce siyasal, sosyo-ekonomik bir öze sahip olan, daha olağan ve gündelik tasvirlere odaklanıyorsam, buradaki durumların kendi iç çelişkileri, yani onların gündelik ifadesi,

Fabrikada Polis\Faşizm Günleri 1, Tuval Üzerine Yağlı Boya // Oil On Canvas, 70x100, 2017

issue 20 · 2018 aprıl // 19


// Kazım Şimşek is an artist who works with multidisciplinary tendencies, feeding on reality in his artistic practice and addressing the reflections of the problems that exist in various structures of the society. The artist bases the social and class dilemmas he conveys in his works and the roots of the extraordinary figures and spaces, with references to actualities of today, on political and contemporary events. Şimşek presents his dark, depressive and unnerving impressions in his paintings as improvised and planned narratives while imparting a strangely true segment of reality to the viewer with some irony. First of all, please tell us a little bit about yourself as an artist who works and produces in multiple disciplines. What does Kazım Şimşek deal with in his artistic and aesthetic practice? I was born in 1987 in Ankara as the youngest child of a family with rural origins. My birthday coincided with approximately the same time that my family migrated to the city. Therefore, All my life, I have witnessed (and I am still witnessing) the agonies that immigration creates. This influenced my thinking style and production. I also worked at very different jobs starting in my childhood, from selling simit (bagels) on the streets to being a barber’s apprentice, from construction work to being a waiter and later an academic. I am a person who believes that people's ways of thinking are determined by their lifestyle and most importantly by the position they

20 // say ı 20 · 2018 nisan

take in relation to social production. These were the sources and interests that fed my artistic practice. So social and class dilemmas… Nowadays, I am studying toward my master's degree and investigating how the classes are depicted in works of art as the subject of my thesis.

we create a distance to them and they become quite cold and technical. But when I say I draw people, I always feel something different. I imagine them as beings that carry their own stories and live their own reality. For me, this has always been a very strong feeling.

What can you tell us about the forms and conceptual frame of your works, which you briefly described in terms of content?

Actually, when we look at your drawings, we see extraordinary moments and human representations. Could you elaborate your depiction of “beings that carry their own reality” about your figures?

In terms of form, I try not to create a framework. But it is quite challenging and it is also a matter of dealing with habits and impositions in a way. I primarily do figurative works on canvas and paper. I want the formal and technical structure of my works to correspond to the emotional weight of the situation I construct in content. So the form is always something that can change for me. When it comes to content, the social and class dilemmas that we have just talked about are my focus points. I try to conceptualize these as specific moments in history and capture the social realities of those moments in essence. What guides me here is the dialectic method. I try to think of the past, present and possible future of the moments I depict together with their mobile, changing and constantly interrelated structures. So while the drawing is stationary, its theoretical background creates a fluid and moving story for me. It is possible to see the class distinctions and differences within the social structure in your works in various disciplines. As you mentioned, figures stand out as your conceptual focus point. What do figures represent in your works and why are they important in your life? If you have an academic background, you will deal with the figure some way or another at one point. For some of us, it turns into a habit over time. I think it was different for me. I have been drawing since childhood and have often drawn people. Today my academic formation tells me these are figurative drawings. But deep down, I have always thought that I was drawing people. When we say figure, I feel that

Nazım Hikmet's “Human Landscapes from My Country” begins with the story of Galip Usta. Nazım Hikmet provides us with a portrait. Galip Usta’s portrait... “Weak. Fearful. His nose is sharp and the upper parts of his long cheeks are pockmarked. The man on the stairs -Galip Usta…” The story that starts at the Haydarpaşa Train Station offers the portraits of many people as it travels across the country. Each is independent of one another and yet equally dependent on the others. They all carry their own stories, like the story told about Galip Usta. But when they all come together, they actually create a big picture and story. What I mean by people carrying their own realities is rather like this. Moving on from figures to form, you work with oil paint, acrylic and ink in two dimensions and you also do collages. What can you tell us about this multidisciplinary approach? Collage is a rather experimental field for me. Particularly because it is more practical than painting, it presents a strong point. But there is one thing I want to underline; art for me is a holistic thing that embraces life as a whole. So all things aside, it is a long process that enables the person to recognize himself. Even though content usually guides form and technique in my works, I try not to let it confine me. If we need to generalize, sometimes my works are impro-

"Bugün Günlerden Cumartesi", Tuval Üzerine Yağlı Boya // Oil On Canvas, 150x180, 2014


country is assuring the rights and freedoms of the working class. If it does not exist, it means slavery, which cannot be a part of democracy. Another name of the drawing was “Days of Fascism”. The figure lying on the ground in the middle of the drawing comes from a symbolic photograph taken during the September 12 coup period. In fact, we see that the photograph is composed of people, who are wanted by the military, lying face down. The meaning that this scene with all its details carries historically is the same as that of the police in the factory. Similar events took place at the Tariş Plant in 1979, a year before September 12. This was one of the processes that brought the country step by step toward the September 12 regime. So I believe that the place where it happened has a critical meaning.

"Akrep", Tuval Üzerine Yağlı Boya // Oil On Canvas, 100x210, 2010

vised and other times they are stories, completely planned from start to end. I think that improvisations will offer us alternative ways and that there is so much more to discover about ourselves, life and art through those ways. Even though I mostly present the completely planned stories to the viewer, I spend the most time in my studio working on these improvisations. My disciplinary diversity is rooted in these factors.

brewing process. I usually expect this idea to mature in the background of my mind. This continues when I work on something else. When I decide to start, the research of the theory forms an important part of the work. The thought process where I consider the best technique and form for the narrative comes later. The rest is my battle with the material. The process continues as the material or I give in or take a little.

So we can describe what we see in your drawings as improvisations and planned narratives with specific subjects. In this case, can we also say that you benefit from the surrealism movement in your works?

Going from your production process to the figures in your works, some figures present an apocalyptic factor while others portray and artificial happiness. First of all, who are these people and what is the correlation between the two different segments? And also, can this community be considered as a reflection of the present social structure?

At first glance, I find it natural that they evoke such an impression on people. Some say that they bear similarities in terms of form. But surrealism has not been a movement that fed me or that I used. On the contrary, what I feed on is always reality. Andrei Tarkovsky's words are very meaningful for me: “Realism is striving for truth, and truth is always beautiful.” As an artist that feeds more on realism than surrealism, where would you position your works in today's reality? Do you think your works could be an ironic reflection of today's reality? We can talk about irony for some of my works. This is especially true in my productions where I consider the discourses of the rulers and the powers because we can see that such discourses often contradict with the reality of society. For instance, the “Perfect City” is such a work. I don’t think that the stories of heroism and success, which the rulers write as their own history, resonate with the lives of the poor classes. Where do you find the subjects of your works and how do you create the content in the face of the conflicts within the discourse of political and patriarchal powers? I mostly start from the political, socio-economic events and circumstances of societies. If I am dealing with a politicized issue, the reflexes and consequences of subjects of the same issue developed in similar terms in their own history, the drivers that determine these reflexes, similar examples and consequences of the same situation in history are the parts that interest me the most. In general, I try to capture intersections of similarities and histories for certain situations. If I focus on the more ordinary and everyday depictions that do not seem to be politicized and have a political, socio-economic nature in my opinion, the internal contradictions of these situations, meaning their everyday manifestations, their social perception and inherent conflicts become the core of my story together with individual histories. In this part of the work, more emotional or moral expressions than others stand out. The emotional interactions of the figures at the center of the work, this emotional state that is active and on the move emerge as situations that I need to grasp and express.

Yes, I can say this is what I'm trying to do. I am striving to create such a reflection. I think of the people mentioned as individuals with characteristics that are specific to their class. The differences and conflicts among them come from their class affiliations. In my world, first the roles of these people in their production relations and the relationships they form with each other are conceived and then the reactions they give in moral and emotional terms are designed. In addition to figures, there are always interpretations of places in your works. What is the place of these interior and exterior spaces in your works that support the narrative when analyzed in detail? I can say that the place is increasingly becoming more important tor me. The place on its own can say much. But as a place where something happens, it will have much more to say. My work titles “Police in the factory” was a drawing that I thought about very much before creating it. My starting point was 2015 when Arçelik LG workers began a resistance to change their labor union. Riot police were brought into the factory to break the workers' resistance and apply pressure. One of the cornerstones of democracy in a

Can we describe your works, which involve such layered and heterogeneous indicators as well as indirectly constructed narratives between the figure and the place, as interpretations of a synthesis of western and eastern cultures? Inevitably yes. An important part of our traditions comes from eastern culture. In this respect, they have considerable share in our personal lives and in the way we are raised. On the other hand, both the metropolitan lives we lead and the education we receive have western influences. Creating a synthesis in this duality is inevitable both for our works and for our personalities. As we come to the end, how are the first encounters of the viewers with your works work considering the dramatic states of the figures or animals or the depictions of death and destruction? I often hear comments that the works create dark, depressive or frightening effects. But nuances in the viewers’ comments always draw my attention. This is usually the case with the comments of individuals from different classes. This may be the reason why the hell of capitalist social life is not equidistant to everyone. The reactions of the viewers always change accordingly. Last question. You mentioned a quote by Andrei Tarkovsky as a reference for your production practice. In his films, we see uneasy souls and world situations in a bizarre dream and their reflections. I can say there is an ironic and parallel balance between Tarkovsky and your works. Do you have drawings that bear indicators or openly follow the basic discourse of Tarkovsky's films? I do not have any work that is directly based on Tarkovsky’s works. But his scenes have always influenced me. In this sense, “Stalker” had the most impact on me. It is an absolutely inspirational film. I also regard Andrei Rublev as a book to read repeatedly, turning pages and underlining sentences. An intellectual masterpiece, the story telling, as well as the philosophical way of thinking within the narrative always influence me. Thank you very much for this insightful interview! Thank you for your time.

Looking at your production, please tell us about the preparation process before you start to paint on canvas, mix paints or cut and paste to create collages? Determining the subject first can be a multifaceted process of observation, information, situation obtained from any source. After mulling over it for a while, there is a "Kadının Yeri", Kağıt Üzerine Akrilik // Acrylic On Paper, 170x310, 2009

issue 20 · 2018 aprıl // 21


HÜSEYİN SANDIK İllüstrasyonları ve Socrates Dergisi Üzerine Bir Söyleşi... An Interview about His Illustrations And Socrates Magazine...

Röportaj | Interview Şener Yılmaz Aslan sener.aslan@ersamobilya.com

Seni biraz tanıyabilir miyiz, ne zamandır çiziyorsun? 1987, Denizli doğumluyum. Sanat eğitimine çocukluk yıllarımda başladım. Ortaokulda kurslarda devam

ettiğim eğitimime, daha sonra Denizli Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde devam ettim. Ardından Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde eğitimimi tamamladım. Çizim yapmaya ilkokul öncesi yıllarda başladım. Daha doğrusu kalemi tutmayı öğrenince bir şeyler çizmeye başlamıştım.

Genel olarak çizimlerinde hiperrealist bir yaklaşımın var, normalde zaman aldığı ve zor olduğu için pek tercih edilen bir yöntem değil, senin bu tarzı tercih sebebin nedir? Ben açıkçası sanat eğitimim boyunca birçok sanat eserini inceledim. Ancak bir türlü Rönesans döneminden kopabilmiş değilim sanat anlayışı olarak. Bu bir karar

değil sadece bu şekilde vermek istediğim hissiyatı tam verebildiğimi umuyorum.

İnsan suretleri çizmek sana daha keyifli geldiği için mi yoksa siparişler böyle geldiği için mi portfolyonun büyük bir kısmı portrelerden oluşuyor? En etkili ifadeler insanın yüzünde olduğu için ele almayı

seviyorum. Durum böyle olunca gelen siparişler de bu şekilde oluyor genelde. Ancak portre dışında da çalışmalar üretmekten mutluluk duyuyorum.

Socrates Dergi nasıl çıktı ortaya? Socrates’den önce bir spor dalı ile ilgileniyor muydun? TBWA/ISTANBUL’da çalışırken ajansa bir spor dergisi tasarımı gelmişti. Normalde reklam ajanslarında bu tarz çalışmalar pek yapılmaz. Ancak Socrates’i biraz incelerseniz aslında günümüz spor dergilerinden keskin ayrıldığı nokta, birçok

spor dalını edebi bir dille bütünleştirerek belki de çocukları-

nıza bırakmak isteyeceğiniz arşiv niteliğinde bir dergi olması. Tasarım ekibine ben de dahil olduktan sonra dergiyi sıfırdan

alarak bir tasarım dili kurdum. Aslında bu kurduğum tasarım dili içerisine illüstrasyonu fazlaca ekleyince biraz daha çok çizim üretmeye başladım.

Socrates’ten önce hayatım boyunca birçok spor dalı denedim. Hepsinde amatör seviyede kendi kendime eğleniyordum esasen. Ancak bisiklet her zaman tutku olarak vardı.

Bir derginin hem kreatif direktörlüğünü hem de illüstratörlüğünü yapıyor olmanın güzel ve aynı zamanda zor yanları olmalı, nedir bunlar?

22 // say ı 20 · 2018 nisan


Bir tasarımcının illüstrasyon yapabiliyor olması bence ona çok

Spor kısmına gelecek olursak, hepimizin sevdiği bisiklet

mış olsam da çizim ve tasarımın doğrularının aslında birbir-

olunca bundan 2 yıl önce “Anonymous Cycles” adında,

fazla kapı açacaktır. Ben eğitimimi tasarım üzerine tamamlaleriyle çok örtüştüğünü düşünüyorum. Durum böyle olunca

tam olarak kafanızda canlandırdığınızı hem tasarım hem de illüstrasyon dili olarak harmanlayıp insanlara sunabiliyorsunuz. Bunlar da işinizi fazlasıyla kolaylaştırıyor.

Zor kısmına gelince ayda iki tane derginin her sayfasını

üzerine yoğunlaşmış durumdayım. Bu sevgi biraz fazla

İtalya’da el üretimi kendi bisiklet markamızı yapmaya karar verdik. Şu anda kendi tasarladığımız bisikletleri kullanmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Hangi mecralardan beslenirsin genel olarak? Sinema, müzik, kitap… İllüstrasyon alanında takip etmemizi

kontrol edip aynı zamanda bütün illüstrasyonlarını sahiplen-

önerdiğin isimler kimler olur?

güzel bir şeyler yapmak için.

Aslında müzik, sinema ve kitap hâlihazırda hayatımızın

Dışarıdan çok yoğun çalışıyor görünüyorsun, fırsat

gerektiğini düşünüyorum. Örneğin müzik ve tasarımı veya

mek normal olarak yoğunluğa yol açıyor. Ama hepsi sadece

bulduğunda çizmek dışında neler yapıyorsun? Evet, bazı dönemlerde fazlasıyla yoğunluk oluyor. Esasen sadece çizerlik yapmıyorum. Şu anda Socrates Magazine

Türkiye ve Almanya’nın Kreatif Direktörlüğünü üstlendi-

ğim için, çizim dışında tasarım olarak birçok iş üretiyorum. Sanırım bazen yoğunluk bundan kaynaklanıyor.

Tasarım ve çizim dışında müzik ve sporla fazlaca iç içe olduğumu söyleyebilirim. Lise yıllarından bu yana elektrogitar

çalıyorum. Bunun dışında uzunca bir süredir de perküsyon olarak bateri çalıyorum.

içinde olan şeyler. Bunların hepsinden ayrı ayrı beslenilmesi illüstrasyonu iç içe geçirebildiğinizde karşınıza çıkan işler

ruhunuzu beslemeye başlıyor. Çünkü bu etkileşimin kullandığınız renklerden, tasarımın veya resmin dengesine kadar

bütün temelin sağlam oturmasını sağladığını düşünüyorum. Çizer olarak birçok isim verebilirim ancak Ignasi Monreal’in son zamanlarda bir moda markası için illüstre etmiş olduğu

dünya gerçekten muazzam... Her zaman en sevdiğim “color correction” (renk doğrulama) ve hissiyatı veren bir diğer sanatçı da Yuri Shwedoff.


// Please tell us a little bit about yourself. How long have you been illustrating? I was born in 1987 in Denizli. My art education began in

my childhood years. After the courses I took during middle school, I attended Denizli Anatolian Fine Arts High

School. Then I studied Graphic Design at Mimar Sinan

University. But actually I had started drawing even before elementary school as soon as I learned how to hold the pencil.

to your children because it unifies many sport branches

Besides designing and illustrating, I can say that I am into

from other contemporary sports magazines. . After I was

high school and the drums as a percussion instrument for

through a literary language, which sets it distinctively apart

included in the design team, I created a design language

quite a long time.

illustrations into the design language I created, I began to

As for sports, I am focused on the bicycle business we all

Prior to Socrates, I tried many sports throughout my life.

“Anonymous Cycles” in Italy. We are now happily riding the

for the magazine from scratch. When I added a quite lot of

produce more illustrations as well.

I was just enjoying myself amateurishly. But the bike has always been my passion.

because it is more time consuming than normal and quite

love. When this love was too much, about two years ago we

decided to create our own handmade bicycle brand called bikes we have designed.

Which mediums feed you the most, films, music, books…

Assuming the creative direction of a magazine and also

Who would you recommend for us to follow in the field of

illustrating for it must be both great and hard. What are

illustration?

these challenges and benefits?

You demonstrate a hyper-realistic approach in your illustrations, which is not a highly preferred method

music and sports. I have been playing electric guitar since

I think, when a designer is also able to do illustrations, it

would open many new doors for him/her. Even though I

Actually music, films and books are things that already

exist in our lives. I think that one should benefit from each individually. For instance, when you fuse music and design

difficult. Why do you prefer this style?

studied design, I believe that the basic concepts of illustra-

or illustration, the works that emerge begin to feed your

Throughout my art education I had the opportunity to

case, you can combine the design and illustration language

foundation is firmly in place, from the colors you use to the

to break away from Renaissance in terms of my artistic

present it to people. These things make your job easier.

examine countless works of art. But I have not been able

tion and design in fact very much overlap. When this is the

soul. I believe that this interaction ensures that the whole

to express what exactly you visualize on your mind and

design or balance of the illustration.

approach. This is not merely a decision because I hope I can

When it comes to the challenges, checking every page of

I can name many illustrators but the world that Ignasi

Is it because you enjoy illustrating human forms and faces

all for creating a beautiful thing.

fully convey the feeling I wish to create with this style.

more or you are commissioned for them that the majority of your portfolio consists of portraits?

two monthly magazines and also doing all the illustrations

naturally takes up significant amount of time. But they are

You seem to be working very hard from the outside. What do you do other than draw when you get a chance?

I like illustrating the human face, which I believe offers the most effective expressions. And when this is the case, I am

commissioned for such works. But I also like illustrating things other than portraits.

How did the Socrates Magazine develop? Were you interested in any sports prior to Socrates? I was working at TBWA / ISTANBUL when the agency

was asked to design a sports magazine. Normally advertis-

ing agencies do not take on such works. However, when you

examine Socrates more closely, you see that it is actually an archival magazine that you would perhaps want to leave

24 // say ı 20 · 2018 nisan

It is true that some periods can be quite busy. Actually, I'm not just an illustrator. Since I am the Creative Director of

Socrates Magazine for Turkey and Germany, I do a lot of

other design stuff in addition to illustrating. This is why we look so busy at times.

Monreal has recently illustrated for a fashion brand is truly amazing… Another favorite artist is Yuri Shwedoff, who

creates the best mood and “color correction” feeling that I always appreciate.


box ın a box ıdea

çizer // ıllustr ator : hüsey in sandık

issue 20 · 2018 aprıl


DADANS Tanımların, kalıpların ve kuralların dışında, kendine özgü olanı yaratmak... Creating unique works going beyond the bounds of any definition, model or rule…

Röportaj | Interview Merve Aktaş merve.aktas@ersamobilya.com

dadans'ı çok kısa sizden dinleyelim isteriz. Ne kadar süredir, kaç kişinin hayali olarak, neler yapıyor dadans? Melek Nur Dudu: dadans bu yıl 10.yılını dolduruyor. 2008 yılında Dila’nın bir süredir aklında olan fikri üniversiteye girdikten sonra hayata geçirmesiyle oluştu bu kolektif. Üçten daha

fazla kişi yer aldı dadans’ta bu kadar yılda. Bugüne kadar da artarak ve azalarak 3 kişilik çekirdek bir ekibe dönüştü. Üçümüz de bale ve çağdaş dans kökenliyiz. 10 yıldır da dans performanslarından, dans

tiyatrosuna, kısa dans filmlerinden, performans sanatına kadar uzanan bir alanda iş üretiyoruz. Belli bir kalıbımız yok. Her birimiz farklı

alanlardan beslendiğimizden disiplinlerarası düşünmek ve üretmekten

keyif alıyoruz. Bizi düşündüren, harekete geçiren her şey üretimlerimizin ana kaynağı haline geliyor.

Dila Yumurtacı: Bir kişinin hayali olarak başladı, evet ama diğerlerinin hayalleri ile birleşince tahminimin ötesinde büyüdü, büyüyor dadans. Hayallerimiz hep var, belki 2028’de bir performans kolektifi olarak

dadans şu andakinden çok daha farklı işler yapıyor olacak, bilmiyoruz, sadece devam ediyoruz.

dadans; dans, sinema, tiyatro ve performans sanatı başta olmak üzere çok çeşitli disiplinlerden üretimler ortaya koysa da profesyonel geri planlarınızda sosyoloji, halkla ilişkiler gibi sosyal bilimler alanlarından eğitimlerin yer aldığını okuyoruz. dadans’ın toplumla arası nasıl? Hemen her ölçekte toplumsal olaylar topluluğunuza ve performansınıza nasıl yansıyor? Merve Uzunosman: Her birimiz farklı alanlarda eğitim aldık. Ben

sosyoloji, Melek reklam, Dila sinema ve görsel sanatlar eğitimi aldı.

Alanlar her ne kadar farklı olsa da sosyal bilimler arka planına sahip olmak aramızda ortak bir dil ve duyarlılık geliştirdi.

D.Y.: Genellikle yeni bir konu üzerinde çalışırken, konuyu farklı

açılardan ele almak, araştırmalar yapmak ve sorgulayıcı olmak bizim yaratım sürecimizdeki temel metot haline dönüştü diyebiliriz. Tüm bu düşünsel sürecin sonrasında daha sezgisel ve içgüdüsel bir yak-

laşım ile yaratıcı sürecin içinde kendimizi oyun oynarken buluyoruz ve asıl olarak belki de bu iki alanın dengesi ile yaratımımız gerçek-

leşiyor. dadans’ın toplum ile olan ilişkisi öncelikle gündelik olanı ele

almak istememiz, hayatın içinde olan konuları merak etmemiz ve ele almamız ile başlıyor. Sıradan olanın değerli olduğunu düşünüyoruz. İnsanlarla bir araya gelmeye, onlarla iletişim halinde olduğumuz Ve Ama, Dans/Performans, Salt Galata, 2018

26 // say ı 20 · 2018 nisan

Fotoğraf // Photograph: Murat Dürüm


işler üretmeyi seviyoruz. Bu nedenle belki danstaki seyirlik

merkezine almış olması. Yani maddi olarak hayatımızı

içine sinen şekilde ilerlemeyi seçiyoruz. Bunun yanında

ğumuz performans sanatına yakın üretimlerimiz oluyor.

dadans bir “uğraşının” çok ötesindeydi hep, hayatımızın bir

lerinin sürmesini de dadans kadar önemsiyoruz.

rın birbirlerine destek olmaya, paylaşmaya çok ihtiyaçları

parçası, kendi kendine gelişen, büyüyen bir organizma gibi.

olduğunu düşünüyoruz. Bu anlamda sanata büyük bir

Üretim süreçlerinizi açmak gerekirse her yeni üretim

lara parmak sokmadan, belki dolaylı olarak sorgulattığı, bir

Fikir nasıl oluşuyor, mecra kendini nasıl belli ediyor?

anlam yüklemeden, aracı olduğu, doğrudan toplumsal olayalan açmayı istiyoruz.

Hayatı sanatla idame ettirmenin bu denli zor olduğu bir ortamda, kuruluşu 2008 yılına dayanan ve hala aktif kalmayı başarabilmiş bir toplulukla söyleşi yapmak öncelikle bizim için oldukça mutluluk verici. dadans 10 yaşında nasıl bir topluluk? Bu süreçte ne kadar büyüdü, değişti, etkilendi ve etkiledi? D.Y.: Teşekkürler. Zaman hızlı geçiyor ama biz sevdiğimiz şeyi yaparken bunu pek anlayamadık. Yıllar içinde çok şey

değişti ama şimdi dönüp baktığımızda biz de, bunları ne ara yaptığımıza şaşırıyoruz, seviniyoruz. Küçük çocukların oyun

oynarken duydukları hisler geliyor aklıma, onlar da zamanın hızla aktığını fark etmezler sadece keyif alırlar. Sanat yaparak var olmaya çalışmak zor olsa da, bir yandan farklı işler yapıp yaşamımıza devam ederken, sanat yapmaya da hep

izleyicisiyle buluşana kadar nasıl bir yolculuktan geçiyor?

M.D.: İçimizden birinin kafasına takılan bir fikir, ya da üzerine bir süredir düşündüğü bir konuyu diğerlerine açmasıyla başlıyor süreç. Ya da bir sergiye, kapsamı belirlenmiş bir

etkinliğe davet edilmemiz üzerine gelişiyor düşünme süreci. Çoğunlukla fikir ortaya atıldıktan sonra kolektif bir üretim ilerliyor.

M.U.: Genelde fikrin ortaya atılmasıyla birlikte hep beraber bir beyin fırtınası sürecine giriyoruz. Konunun bizde yarat-

tığı ortak çağrışımlar, her birimizin hayatında bireysel olarak yankılanış biçimleri önemli oluyor. Aynı anda hem ortak

birbiriyle birçok noktada değerleri kesişen dostlar olarak

bir topluluk oldu dadans. 10 yıl içinde birlikte çalıştığımız

tifi olarak var oluyor ve her birimiz bu topluluk olma halini

yaklaşımların yeri var hayatımızda. dadans bir sanat kolekçok seviyoruz. Çünkü topluluktaki her bir bireyin birbirini

çok geliştirdiğini düşünüyoruz. Bu gelişim birbirimizi daha

M.D.: 10 yıldır var olabilmenin bir nedeni de belki bu

kolektifi oluşturan ve şimdiye gelen kişilerin dadans’ı hep

için... Fakat eksilerin üstesinden gelince kolektif olmanın

tadından yenmiyor. Umarız sanat kolektiflerinin sayısı artar. Sanatın egoların ötesinde, daha rahat, özgür bir alanda paylaşılması gerektiğini düşünüyorum.

bu yaklaşımınızdan biraz bahseder misiniz? M.U.: Farklı kaynaklardan beslenerek, farklı bilgi ve fikirleri farklı formlarda bir araya getirmemiz konuları yeniden

yorumlamamızı sağlıyor. Bireysel olarak da genelde kavramları sorgulayan kişiler olsak da, bir araya geldiğimizde farklı

bakış açılarıyla bu sorgulama süreci daha da ilginçleşebiliyor. Herhangi bir tanıma sığma kaygısı olmadan bu sürecin bizi

götürdüğü yere gitmeyi seviyoruz. Aslında kolektif çalışmanın bizi en çok heyecanlandıran kısmı da o.

takılmadan, kendimize özgü bir yerden konuyu ele almaya

farklı şekillerde hayatını sürdüren tekil kişileriz. Ama aynı

verebilmişsek ne mutlu!

geliştirmeye çalışmak gerekiyor, kaos halinde kaybolmamak

yeri ayrı ve biri olduğu için diğeri var oluyor belki de.

devam edecektir. Ne kadar etkiledik? Açıkçası onu bilmiçıkmadık hiçbir zaman. Birilerine dokunabilmiş ve ilham

olarak egolarımız kimi zaman devreye giriyor ya da metot

D.Y.: Yeni bir üretim için merak ve heyecan önemli.

fettiğimiz hallerimiz tekilliklerimiz… O sebeple ikisinin de

M.U.: Öncelikle tek yaşanmaz kanısındayım. Her birimiz

yorum, “etkilemek” ya da “mesaj vermek” kaygısıyla yola

değişmek… Elbette ki eksiler de var, sanatla ilgilenenler

çok tanıdıkça ve keşfettikçe de artıyor. Diğer taraftan keş-

belki daha kavramsal performans ve video çalışmalarına yöneldik. Eminim önümüzdeki yıllarda da bu dönüşüm

zaman çatışmalarla kendi düşüncelerinde esnek olmak, hatta

ilham veren, belki de yaşama motivasyonunuzu bulduğunuz

M.D.: “Tek Yaşanır Mı?”da olduğu gibi bu konudaki farklı

yine beden ve hareket odaklı ama kurgunun daha az olduğu,

çok; birbirine destek olmak, iş bölümü, fikir paylaşımı, kimi

denemeleri de eşlik ediyor.

uğraşlar, öncelikler söz konusu olunca çekirdek bir kadro

çok dans ağırlıklı sahne işleri üretirken, son dönemlerde

dinamiği var. Ancak bence kolektif olmanın artıları oldukça

heyecanlandırır.” dediğinize denk geldim. Çalışmalarınıza

ile ilgili neler söylemek istersiniz?

olarak üretimimize de yansıdı. İlk dönemlerimizde daha

sanatı kolektif bünyesinde gerçekleştirmenin birçok farklı

ve kuralların dışında bize özgü olanı yaratmak bizi

hem de dadans’ı var eden bireyler olarak tekillik ve topluluk

sürecinde, topluluk üyeleri olarak epeyce evrildik. Bu doğal

şekilde. Sanat çoğu zaman bireysel yapılan bir eylem iken,

ayrışmamızı sağlıyor. Bu düşünsel sürece içgüdüsel hareket

lıktık. Üniversite yıllarında kalabalık üretim daha müm-

yaşların başından sonuna doğru ilerlediğimiz bir olgunlaşma

ne yazık ki çok az kolektif var, zira görsel sanatlar da aynı

miz işin hem genel akışını hem de öznel yorumlarımızla

M.U.: Yola çıktığımızda şu ana kıyasla çok daha kalaba-

sanatçılar oldukça çeşitli. 10 yıl gibi bir sürede, hem de 20’li

süredir düşünüyoruz aslında. Performans ve dans alanında

Topluluğunuzdan bahsederken “Tanımların, kalıpların

2012 yılında sorduğunuz gibi “Tek Yaşanır Mı?”. Siz hem

olarak kaldık. Her zaman için dışarıya, iş birliklerine açık

D.Y.: Topluluk ya da kolektif olmak ne demek üzerine bir

hem de bireysel anlamlar üzerine düşünmemiz, ürettiği-

devam ettik, biz de böyle büyüyoruz.

kündü. Zaman içinde hayat akışında doğal olarak başka

bireysel olarak yaptığımız sanatsal çalışmalar ya da iş birlik-

farklı alanlarda eğitim almış ve sanatsal üretim dışında

zamanda 10 senedir kolektif üretim yapmayı seçmiş, bundan beslenen bir topluluğuz. Zorluklarıyla ve artılarıyla topluluk

Tanımlara, nasıl yapılmalı veya yapılmamalı sorularına çok çalışıyoruz. Sanat üretiminde tamamen özgür olabilmek her zaman kolay ve belki mümkün olmasa da çabalıyoruz. Bu anlamda isteğimiz; kendimizi sınırlandırmamak, gerektiğinde değişebilmek, birlikte gelişmek… En nihayetinde, belki de bu belirsizlik bizi heyecanlandırıyor.

olarak üretmekten keyif alırken, topluluk olma halinin bizler

Şimdiye dek birçok ulusal ve uluslararası platformda

meye çalışıyoruz. Üretim sürecinde çoğunluk kararıyla değil,

istediğiniz bir yer var mı, birlikte anılmak istediğiniz

için bireysel olarak kısıtlayıcı olmasını her zaman engelle-

çalışmalarınızı sergilediniz. Bundan sonra gitmek/olmak

süreci uzatsa ya da zorlaştırsa da her zaman üçümüzün de

organizasyonlar vb. gibi? Fotoğraf // Photograph: Neslihan Koyuncu

Kopuk ilişkilere doğru giden bir dünyanın aksine insanla-

idame ettirebilecek bir merkeziyetten söz etmiyorum; ama

Amorphous, Video, 2018

halden çıkıp kimi zaman gelenlerle etkileşim içinde oldu-


M.U.: Türkiye içinde birçok farklı organizasyonda yaptı-

ğımız düzenli üretimi paylaşmaya çalışıyoruz. Yurt dışında

açıkçası henüz aynı seviyede aktif değiliz. Gerek performans sanatları alanında, gerekse dans film festivalleri alanında

olsun uluslararası platformlarda daha çok yer almak orta/ uzun vadedeki hedeflerimiz arasında.

D.Y.: Evet, kolektif var olduğundan bu yana düzenli üretime önem verdik, bu anlamda öz disiplin gerekiyor, yaklaşık

her yıl yeni bir veya iki projemiz oluyor. Ancak yeni üretim

kadar, performansın sergilenmesi, farklı yerlerde paylaşılması da ayrıca önemli süreçler. “Görelilik Üzerine” veya “Göre”

adlı performansımızın yaratım sonrası bunun için güzel bir

örnek olabilir. Birçok farklı alanda, farklı versiyonlarını gerçekleştirdik ve farklı tepkiler, yorumlar, geri dönüşler oldu;

bu bizi de yaptığımız ve yapacaklarımız konusunda daha çok besliyor. İlerleyen zamanlarda, yurt içi ve yurt dışında daha

Ve Ama, Dans/Performans, Salt Galata, 2018

leme sayımızı arttırmak güzel olur. Yeni kişilerle tanışmak ve

fields. Everything that makes us think and act becomes the

çok kişiye ulaşmak, üretime verdiğimiz önem kadar, sergi-

çalışmak ise bizi her zaman motive eden, heyecanlandıran,

öğrenmemizi pekiştiren en önemli faktör. Farklı alanlardaki

main source of our production.

sanatçılar, mühendisler, tasarımcılar… Kısaca özgür ruhlu

Dila Yumurtacı: It is true that it started out as one person’s

artmasını umuyoruz.

grew beyond my expectations and dadans continues to grow.

ve grup çalışmasına açık olan kişiler ile iş birliklerimizin de

Yakın zamanda sergilemeyi planladığınız çalışmalarınız var mı, okuyucularımız sizden nasıl haberdar olabilirler?

has changed over the years, but looking back we too are

mance collective will be doing something entirely different than today. We do not know and we just keep going.

ve aynı zamanda deneyimledik. Henüz netleşmeyen ve ama

theater and performance arts, we also know that your

da olacak yine aynı performans için. Diğer yandan bir video

sciences such as sociology and public relations. How

onu da paylaşacağız uygun bir yer ve zamanda. Instagram ve

social developments in almost any scale reflect on your

different disciplines and particularly dance, cinema,

yakında netleşmesini beklediğimiz başka yer ve zamanlar

professional backgrounds include training in social

çalışmamız var düzenlemesi bitmiş olan: “Amorf ”. Yakında

is the relationship of dadans with the society? How do

Facebook hesaplarımızdan takip edilebiliriz. (Instagram ve

collective and performance?

mizle ilgili detaylı bilgi alınabilir: www.dadans.com

Merve Uzunosman: We have all trained in different fields.

M.U.: Bunlar dışında bir de bugüne kadar yaptığımız

visual arts. Even if the fields are different, having back-

ruz. Bunun da hazırlıkları tamamlandığında yine Facebook

I studied sociology, Melek advertising and Dila, cinema and ground in social sciences helped us to develop a common language and sensitivity among us.

ve Instagram sayfalarımız üzerinden duyuracağız.

D.Y.: We could say that addressing different aspects of the

D.Y.: Bizimle iletişime geçmeye lütfen çekinmeyin, sadece

project became the basic method in our creative process.

performansları takip etmek için değil; birlikte üretmeye, konuşmaya da açığız.

// Please tell us briefly about dadans. How long has it been around, whose dream was it, what exactly does it do? Melek Nur Dudu: This year, dadans is turning ten. This

collective was formed in 2008 after Dila started university

and brought to life the idea that had been on her mind for

some time. Over the years, more than three people became

part of dadans. We increased and decreased in number and

turned into a core team of 3 people today. We all have ballet and contemporary dance backgrounds. For a decade now,

we have been producing a wide range of work from dance

subject, researching and questioning as we work on a new

After all this intellectual process, we find ourselves playing in a creative process with a more intuitive and instinctive attitude and perhaps production occurs when these two

amazed and happy that we have done all those things. I

think of how young kids feel when they play because they

lose track of time and just enjoy the moment. Although it is hard to survive on arts alone, we continue to do it because this is how we grow.

M.U.: When we first started, we were a more crowded

than now. Working with a crowd was more possible during university years. Over time, as other factors and priorities

came into play in the normal flow of life, we downsized to our core staff. Dadans has always been a collective open to the outside and collaborations. The artists we have worked

with over a decade In a period of ten years, which we started in our early twenties we as the members of the collective

matured and evolved. This naturally reflected on our production as well. In the early days, we were mainly producing

dance-based stage works, but recently we have been working on more conceptual performances and videos, which are

still body and motion-focused but are less scripted. I am

sure this transformation and evolution will continue in the coming years. How much did we influence? Frankly, I do

not know but we never set to “influence” or “give a message”. What a blessing if we have touched and inspired someone! M.D.: One reason why we have survived a decade is that

with the everyday because we are curious about the issues

that came and went always put dadans at the center. I am not

with the society begins with the fact that we want to deal in our lives and we address them. We see value in what is ordinary. We enjoy getting together with people and

producing works that involve communicating with them.

It is perhaps for this reason that some of our creations are

perhaps the people that formed this collective and all those

talking about a commitment that could sustain our lives but dadans has been much more than just an occupation, it is a

part of our life, like an ever growing and evolving organism.

closer to performance arts where it becomes more than just

If we delve into your production processes, what kind of

that in a world headed toward broken relationships people

is the idea formed, how does the medium present itself?

this respect, we want to open up a space without attributing

M.D.: The process begins with an idea that one of us comes

at social happenings but using arts as a tool to maybe ques-

with the others. It may also develop in an exhibition or

a performance as we interact with the audience. We believe actually need to be much more supportive and sharing. In

an important meaning on arts and without directly poking tion things indirectly.

In an environment where sustaining life solely with arts is

disciplinary thinking and production, feeding from different

that was born in 2008 and has managed to remain active.

28 // say ı 20 · 2018 nisan

realize it because we were doing what we loved. So much

different areas achieve a balance. The relationship of dadans

performances to dance theater, short dance films and performance arts. We do not have a set pattern. We enjoy inter-

this process?

We always have dreams, maybe in 2028 dadans, as a perfor-

Even though the production of dadans encompasses

hedeflediğimiz bir dadans 10. yıl etkinliği üzerinde çalışıyo-

did it grow, evolve, become influenced and also influence in

D.Y.: Thank you. Time is passing so fast and yet we did not

Galata’da “Tekrar ve Döngü” etkinliği kapsamında sunduk

çalışmaları ve iş birliği yaptığımız kişileri bir araya getirmeyi

What kind of a collective is the ten-year old dadans? How

dream but when combined with the dreams of others, it

M.D.: Son performansımız “Ve Ama”yı ilk kez Salt

Facebook: dadansofficial) Ayrıca web sitemizden de işleri-

Fotoğraf // Photograph: Murat Dürüm

so difficult it is a pleasure for us to interview a collective

journey does it go through until it reaches the audience? How

up with or has been considering for a while and shares it

event with a defined scope that we are invited to. Once the idea is out there, a collective production process ensues.

M.U.: Generally we enter a brain storming process one the idea is presented. The common associations that the idea


creates and the way it resonates with each of use also matter.

ideas and even changing. Of course, there are also cons since

D.Y.: Yes, ever since the collective has existed, we have

production while it also sets each of us apart in terms of our

to be developed not to get lost in chaos... But, when you

this purpose and we have produce one or two new proj-

subjective interpretations. This intellectual process is also accompanied by instinctive attempts for movement.

As you asked in 2012, “Can One Live Alone?” What would

our artistic egos get in the way sometimes or a method needs overcome these cons, collective work is a joy. We hope the

number of art collectives increases. I believe that art should be shared in a more relaxed, free space beyond the egos.

you say about individuality and collectivity, as individuals

Speaking of your collective, I came across your quote,

whose lives as well as values intersect at many points and

“Creating something unique to us beyond definitions, patterns

also members that form dadans?

and rules excites us.” Could you talk a little about this approach that inspires your work and perhaps motivates you?

M.D.: Just as in “Can One Live Alone?”, there are also

different approaches to this issue in our lives. dadans is as

M.U.: Feeding from different sources allows us to re-

because we believe that we contribute to each other’s devel-

information and ideas in different forms. Although we as

an arts collective and we all love this state of collectivity opment. Getting to know and discover each other more

brings further development. On the other hand, we are also discovering our uniqueness… Therefore, individuality and collectivity are equally important and coexist.

M.U.: First of all, I think one cannot live alone. Each one of us is a unique individual, who is trained in a different field

interpret the issues that we need to combine with different individuals often question concepts, the process of inquiry can be become much more interesting with different

perspectives when we come together. We like going where this process takes us without any concern for fitting into a description. In fact, this is what excites us the most about working as a collective.

and sustains her life in a different way other than artistic

D.Y.: Inquisitiveness and excitement are important for a

for ten years and we are a community that feeds on this. We

stuck with how to do something or not, we try to address

production. But we have also chosen collective production

enjoy producing as a collective with all its pros and cons but we also try to prevent the collective from hindering us as

individuals. In the production process, rather than going for the majority’s choice, we always prefer to progress in a way

that satisfies us all, even if it delays or challenges to process.

Furthermore, we value the importance of pursuing our indi-

new production. Without fitting into definitions or getting the issue with our own perspective. We try even if being

completely free in artistic production is not always easy or

even possible. What we want in this respect is not to limit ourselves, change if necessary and thrive together... Ultimately it is perhaps this ambiguity that excites us.

vidual artistic endeavors or partnerships as much as dadans.

To date, you have performed on many local and

D.Y.: Actually, we have been thinking about what it means

want to go/be at next, i.e. organizations you want to be

international platforms. Is there a specific place you

to be a community or collective. In the field of performance

associated with etc.?

arts While artistic creation is often an individual act, there

M.U.: We try to share our regular production at many dif-

lective artistic production. I think the pros of being collec-

yet. Being on international platforms, whether in the field

and dance there are sadly very few collectives, as is in visual are many different dynamics at play when it comes to coltive are numerous; supporting one another, sharing tasks,

exchanging ideas, flexible thinking encouraged by conflicting

focused on regular production. Self-discipline is a must for ects every year. However, performance and sharing it in

various platforms are as important as new production. Our

performances “Relativity” or “By” can be good examples for the post-creation process. We realized different versions in

many different areas and received different reactions, comments and feedback. They feed us about what we do and

will do. In the future, it would be nice to reach more people at home and abroad and to increase the number of our performances and production. Meeting and working with new people is always the most important factor that motivates and excites us and drives our learning. Artists, engineers,

designers in different fields... In short, we hope to increase

our partnerships with those who are free-spirited and open to group work.

Do you have plans for new performances soon? How can our readers follow you? M.D.: Our latest performance and experience “And But” debuted during the “Repetition and Cycle” event at Salt

Galata. There will be other venues and times for the same

performance and we expect to finalize them soon. We also

have a video project, “Amorphous”, which has already been edited. We will share it when the time is right. Our Insta-

gram and Facebook accounts can be followed. (Instagram and Facebook: dadansofficial) They can also find detailed information about our works on our website: www.dadans.com

M.U.: Other than those, we are working on a dadans 10th

anniversary event, where we aim to bring together our works and the people we have worked with to date. Once we are

done with the preparations, we will announce the details via our Facebook and Instagram pages.

ferent events in Turkey. Frankly we are not as active abroad

D.Y.: Please feel free to contact us, not only to follow the

of performing arts or dance film festivals, is among our

We would love to hear from you.

medium/long-term goals.

performances but also to talk about to producing together.

issue 20 · 2018 aprıl // 29

Fotoğraf // Photograph: Yağız Yeşilkaya

Thinking together and also individually guides the flow of


EMİN YOĞURTÇUOĞLU “Hayat Kısa, Kuşlar Uçuyor...” “Life is short, birds are flying...”

Röportaj | Interview Melike Dede melkeontheroad@gmail.com

Daha önce hiç kuş gözlemcisi diye bir şey duymuş muydunuz? Ya da hiç bir kuş bilimcisiyle tanışmış mıydınız? Sizi dünyanın her kıtasını kuşlar uğruna gezen, çoğunun gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekeceğiniz, birbirinden güzel kuş fotoğrafları çeken bir gezginle tanıştıracağım. İşte karşınızda Emin Yoğurtcuoğlu namı diğer “Bird Detective” (Kuş Dedektifi). Peki Emin Yoğurtcuoğlu kimdir, ne yapar, ne eder? Hakkında merak edilenleri sizler için sordum. Bize biraz kısaca kendinden bahseder misin? Tabii, adım Emin, 31 yaşındayım. Kendimi bildim bileli değişik bir insanım. TED Ankara Koleji mezunuyum. Ailemin ve okulumun, küçük yaşta ben ilginç deneyler yaparken benim vizyonumu desteklemelerinden ötürü yolumdan hiç şaşmadım. Sana tam olarak ne demeliyiz? Kuşçu, gezgin, bilim insanı, fotoğrafçı? Aslında hepsinden biraz denebilir. Ortaokul ve lise yıllarımda kuş camiası bana “Fotoemin” derdi. Fotoğrafçı camiası ise “Kuşçu Emin”… Arkadaşlarım ise ikisini harmanlayıp bana “Deli Emin” lakabını takmışlardı. Haklılar da… Millet top peşinde koştururken ben yanardağ nasıl patlar deneyleriyle bilim şenliklerinde ödül toplayıp, hazırladığım mini bombaları dev karton uçaklara yükleyip okulun futbol turnuvasında uçağı üstlerinde patlatıp finali sabote ediyordum. Arada bir de okuldan kaçıp kuşları izlemeye ve Doğa Derneği’ne gidiyordum. Üniversite eğitimi aldın mı? Üniversitede aldığın eğitimin şu anki ilgi alanlarınla bir alakası var mı? Bunun da enteresan bir hikayesi var. Liseden mezun olduğumda her Türk evladı gibi üniversiteye gitmeliyim endişesi yaşadım. Sadece merak ettiğim konularda başarılı olduğum için babam “Oğlum eğer bir kuş üniversitesi açılmazsa bir yere gitmene gerek yok.” diyordu. Ben ise sinirlenip duruyordum bu söylemine. Başkent Üniversitesi “Turizm ve Otelcilik” bölümünü kazandım. Parasını ödedik. Bir ay zor dayandım. Ekoloji hocamızın “Golf sahaları, doğaya faydalıdır, orman kesilse de çim ekilir, havuz yapılır, kuşlar oradan su içer.” gibi bir cümle kurmasıyla tepemin tası atıp okulu bıraktım. Aradan geçen iki senede Doğa Derneği ve birçok yerde gönüllü olarak projelerde yer aldım. Türkiye’nin birçok yerine gittim ve düzenli turlar düzenlemeye başladım. İki sene sonra İstanbul Üniversitesi’nden bir hoca sunumuma gelip “Bizim üniversiteye gelsene ‘Yaban Hayatı’ bölümümüz var, tam senlik.” demesiyle pılımı pırtımı toplayıp İstanbul’a yerleştim. Belgrad Ormanı’nın dibinde doğayla, kuşlarla baş başa bir üniversite hayatım oldu. Ne zamandan beri kuşlarla ilgileniyorsun?

Muhteşem Ketzal, Kosta Rika // Quetzal, Costa Rica

Üniversitede ilgili olduğum bölümü okumuş olsam dahi, kuşları gözlemlemeye 12 yaşında başladım. Aslında daha öncesi de var ancak geriye gittiğimde tuttuğum ilk gözlem kaydının 12 yaşında olduğunu hesaplıyorum. Kuşlara karşı olan ilgin her zaman var mıydı? Tetikleyici faktör neydi? Tabii 12 yaş bile çok erken bir yaş. Ancak dedim ya zaten değişik bir insanım. Aslında değişik demeyelim de yaşamını kendi kaideleriyle devam ettiren bir karakterim diyelim. 6 yaşında okumayı söktüğümden itibaren birçok çeşitli konuya ilgi duydum. Fırtınalar, atmosfer olayları, gezegenler, uzay, hastalıklar, jeoloji, coğrafya, gezmek ve tabii hayvanlar… O yaşa göre oldukça fazla kitap okuyordum. Babamın kütüphanesinde gezinip ilgimi çeken kitapları karıştırıyordum. Ansiklopedileri kitap gibi okuyordum. Madde madde, bazen de karışık… Kuşlara olan merakım ilk kez o zaman başladı. Ailemle yolculuk yaptığımda bir dağ ya da orman gördüğümde

30 // say ı 20 · 2018 nisan


Emin Yoğurtçuoğlu, Kaya Kartalı, Kırgızistan // Emin Yoğurtçuoğlu, Golden Eagle, Kirghizia

arkasında ne olduğunu, içinde neler sakladığını aşırı merak etmişimdir. Kuşların da yavaş yavaş hayatıma girmesiyle bu merak acaba orada ne kuşlar vardır sorusuna dönüştü. Havada uçan bir kuş gördüğünde kanadındaki tüyün sayısına kadar sayabileceğini söylüyorlar, doğru mu? Eskiden adım daha yeni duyulmaya başladığı zamanlarda insanlar tura çıkmak için beni arıyorlardı. Genelde bilgimden ve bu konudaki saygınlığımdan ötürü beni yaşını başını almış, orta yaşın üzerinde biri olarak düşünüyorlardı. (Sesimin kalın olmasının da bunda etkisi büyük.) Buluştuğumuzda 20 yaşında biri olduğumu görünce şoka giriyorlardı. Bu şok daha sonrasında arazide benim “Şu taşa bakın, birazdan bilmem ne kuşu gelecek.” ya da havaya bakıp gökyüzünde hiç kuş yokken “Birazdan şu yönden bir ketenkuşu gelip tepemizden geçecek.” gibi şeyler söylememle katlanıyordu. Genelde ilk kez gezdirdiğim insanlar benim sıktığımı düşünüyordu. Ancak dediklerimin bir bir olmasından ötürü bu sefer de adımı Medyum Emin’e çıkardılar. Tabii bunları hep çok sonradan duydum ben. Aslında olan şeyler çok basitti. Ya bir ses duyuyor, onun geldiği yöne bakıyordum, ya da taşın üzerindeki bir lekeyi görüp onun orada aradığımız kerkenezin düzenli oturduğu yer olduğunu tahmin ediyordum. Son olarak havada uçan kuşu neredeyse yere vuran gölgesinden tanıdığım doğrudur. Turlar da düzenliyorsun yani… Mesela biz bir kuş türünü görmek istesek ve sana gelsek bizi götürebilir misin? Tabii ki. Turlarım %99 tatmin garantilidir. (Gülüyor) Doğada iş yapan birinden %100 lafını duyuyorsan korkacaksın!

Gezilerin için sana destek veren sponsorların var mı? Maddi olarak aldığım hiç destek olmadı bugüne kadar. Ancak geçen sene Aralık ayında Antarktika’ya yaptığım seferden önce Kutupayısı ve Canon Eurasia ekipmanlar konusunda desteklediler. Bu çok güzel bağlantılara vesile oldu ve ortaklığımız her iki firmayla da devam ediyor. Antarktika’ya yaptığın o meşhur seferden bahsetmek ister misin biraz? Aslında onu ben hiç anlatmayayım. Antarktika ile ilgili çok güzel bir video yapmıştım. Tam anlamıyla seyahatimi anlatıyor. Merak edenler YouTube kanalıma bakabilirler. Hatta hazır açmışken kanala abone de olabilirler. İleride çok değişik videolar paylaşacağım. Şimdiye kadar seyahat ederken yaptığın en uçuk şey neydi? Güzel soru... Uçukluğun değişik türevleri olabilir ama ben edebi bir cevap vereyim. Antarktika’da 1 derece sıcaklıktaki denizde, leopar foku ya da katil balina tehlikesine rağmen yüzmek… Şimdi en sevdiğim soruya geldik. Bu değirmenin suyu nereden geliyor? Yani en iyi ihtimali bile düşünsek uçak bileti, vize gibi şeyler epey maliyetli oluyor. Bunları nasıl karşılıyorsun? Benim babam zengin, anlayamazsınız. Zengin derken gönlü zengin. Gerçekten bu konuda ağzımı açsam hepimiz çok yanarız. Hala bazen geçim zorluğu yaşayabiliyorum. Varımı

yoğumu kitaplara harcıyorum. Eskiden ekipmanlar da ayrı bir yüktü tabii. Ancak zaten seyahatlerimin çoğundan para kazanıyorum. Bir ülkeye yapacağım ilk seyahatte bile insanlar yanımda olmak için can atıyorlar. Sebebi benim gerçekten bir ilki yaşarken aşırı heyecanlı olmam. Rehberlik ücretlerimiz günlük 200 Amerikan Doları ya da bazen Euro üzerinden alınıyor. Onun dışında projelerde çalışıp yüklü miktarlar kazanabiliyorsunuz. Bunun dışında çektiğiniz fotoğrafları satın alan birçok mecra var. Sürekli yurt dışındaki dergilere, kitaplara fotoğraf veriyorum. Son birkaç aydır da sosyal medya üzerinden ufak tefek satışlar yapıyorum. Ancak onun meyvesini henüz yedim sayılmaz. Kendini bundan 3 sene sonra nerede görüyorsun? Hiçbir zaman uzun vadeli plan yapmadım. Yaptığım tek plan, bir milletin hatta bütün dünyanın kuşlara olan algısını açmak. Kuşlar çok enteresandır. Cemal Süreya boşuna “Hayat kısa, kuşlar uçuyor.” dememiş. Kuş milleti, insanın kendisine dönüşünü en hızlı sağlayan canlılardır. Doğaya en hızlı bağlayan, ilhamlar veren, yaşamın kendisini hatırlatan, yekpare güzel insanlardır. Biz Homo sapienslerin bunu görmesi lazım. 3 sene olur 5 sene olur... Hayat kısa, haydi kuşa… Seni takip etmek istersek nerelere bakmalıyız? Şehrin göbeğinde kafası yukarıda dolaşan biri görürseniz ben olma ihtimalim yüksek. Ya da şu ara aktif olarak kullandığım Instagram’da birddetective adresine gelebilirsiniz. Kesinlikle kuş pisliği şans getirmez, kargalar 400 sene yaşamaz, baykuşlar uğursuz değildir. Bu başlıkları yakında her yerde göreceksiniz. Oralarda da ben olacağım. Saygılar, sevgiler…

Kar Baykuşu, Kanada (-20C) // Snowy Owl, Canada (-20C)

Umman Çölü, Emin Yoğurtçuoğlu // Oman Desert, Emin Yoğurtçuoğlu

White-browed Tit-warbler, Kırgızistan // Kirghizia

issue 20 · 2018 aprıl // 31


// Have you ever heard of a bird observer? Or have you ever met an ornithologist? I would like to introduce you to a traveler who visits all the continents of the world for the sake of birds, taking remarkable bird photos, most of which you will find hard to believe. Please meet Emin Yoğurtçuoğlu, aka “Bird Detective”. So, who is Emin Yoğurtçuoğlu, what does he do? Here are his replies to the questions I am sure you would want to ask. Please tell us a little bit about yourself. Certainly, my name is Emin and I’m 31 years old. For as long as I can remember, I have always been rather peculiar. I am a graduate of TED Ankara College. Since my parents and my school have always been supportive of my vision while I did interesting experiments starting at a young age, I never strayed from my path. How do we describe you? Are you a bird observer, traveler, scientist or a photographer?

People say, when you see a bird flying in the air, you can count everything about it to the number of feathers on its wings. Is this true?

give you a proper answer. Swimming in 1 degree water in Antarctica despite the risk of running into a leopard seal or a killer whale…

When I first started making a name for myself, people would call me to book a tour. Because of my knowledge and reputation, I was usually mistaken for an older, middle-aged person (I think the fact that I have a deep voice also contributed). And then, when they saw that I was this 20-year old young man, they would be shocked. I would say, “Look at this stone, soon so and so bird will fly over” or “soon a linnet will fly by from this direction” when there were no birds in the sky, and the shock would be doubled. The people I traveled with for the first time usually thought I was just making things up. But when the things I said came true one by one, they started calling me Psychic Emin. Of course, I heard all about these things later. What actually happened was very simple. I would either hear a sound and look in that direction or see a mark on the stone and presume that it was a spot that a kestrel frequented. And finally, it is true that I know the bird flying in the air almost from its shadow on the ground.

Now comes my favorite question. How do you finance your endeavors? So even considering the best possibilities, things like plane tickets and visas are quite costly. How do you cover them?

So you also organize tours… If, for instance we wanted to see a specific bird species and came to you, would you take us? Of course, my tours are 99% satisfaction guaranteed. (Laughs) If you hear anyone working in nature claim 100%, you should doubt it! Do you have sponsors that support you on your travels?

Actually, I am a little bit of all. In my middle school and high school years, the bird circles called me “Photo Emin” while the photography community called me “Bird Man Emin”. My friends coined the two and nicknamed me “Crazy Emin”. And they were right… My friends would be chasing a football while I was collecting awards at science fairs with experiments about how volcanoes erupt. And I would make mini bombs and load them on to large cardboard planes to sabotage the final match of the football tournament by blowing them up over the field. I would also skip school and go the Nature Association or observe birds.

I have not received any cash contribution so far. But prior to my trip to Antarctica last December, Kutupayısı and Canon Eurasia provided equipment support. This led the way to great connections and our partnership with both companies continues.

Did you attend university? Does your university education have any connection to your current interests?

What was the craziest thing you did during your travels?

This is an interesting story too. When I graduated from high school, I was concerned about attending university, like every other young Turkish person. Since I was only successful in my specific areas of interest, my dad was saying, “Son, if they don’t open a bird university, you do not need to attend any school.” But it upset me. So I got into Başkent University's “Tourism and Hospitality” department. We paid the tuition. But I lasted only about a month. When I heard the ecology instructor say something like, “Golf courses are good for nature, even if forests are cut down, they plant grass and they build pools so birds can drink the water”, I snapped and quit school. In the next two years, I took part in a number of projects with the Nature Association and several other places as a volunteer. I travelled all around Turkey and started organizing regular tours. Two years later, when an instructor from Istanbul University came to one of my presentations and said, “We have a ‘Wild Life’ department at our university. You should come, it’s perfect for you,” I packed up and came to Istanbul. I experienced university life right next to the Belgrad Forest, surrounded by birds.

Please tell us a bit about that famous trip to Antarctica. Actually, I should not say much about it because I made a great video on Antarctica, telling all about the journey. People who are curious about it can check out my YouTube channel and even subscribe to it. I will be sharing interesting videos in the future.

Good question... Crazy can have various meanings but I will

My father is rich, you would not understand. By rich, I mean he has a very generous heart. If I start talking, it can sound quite sad. But the truth is, I still have a hard time making ends meet occasionally. I spend all I have on books. The equipment used to be quite a burden as well. I am making some money on almost all my travels. People are eager to join me even on my first visit to a country because I am genuinely and overly excited about first experiences. Our daily guide fees are about $200 or sometimes in Euros. Apart from that, you can work on projects and earn money. There are also several media outlets that buy the photographs you take. I constantly sell photographs to international magazines and books. In the last few months, I have been selling some on social media. However, it has not come to full fruition yet. Where do you see yourself in three years? I have never made long-term plans. The only plan I have is to expand the perception of a country or even the whole world about birds. Birds are very interesting. Cemal Süreya did not say, “Life is short, birds are flying,” in vain. Birds are the creatures that provide the fastest way for people to turn into themselves. They are unique and perfect creatures that connect us to the nature fastest, that inspire us and remind us of life itself. We Homo sapiens need to see it. Be it three years or five years ... Life is short, live like a bird… How do we follow you? If you see someone wandering around in the middle of the city with his head turned to the sky, it is quite likely me. Or you can check out the BirdDetective account on Instagram that I am actively using nowadays. Bird poo does not bring luck, crows do not live 400 years and owls are not ominous. Soon, you will see these slogans everywhere. I will be there too. Warm regards and much love…

Gökkuşağı Gagalı Tukan, Kosta Rika // Costa Rica

Ateş Boğazlı Sinek Kuşu, Kosta Rika // Costa Rica

Even though I started formally studying my favorite subject in university, I was already watching birds when I was 12. It actually goes back even more but the first records I kept are from when I was 12 years old. Were you always interested in birds? What was the trigger? Of course, even 12 is a very young age. But as I said, I am a peculiar person. Maybe not so peculiar but rather a character that lives his life with his own set of rules. From the moment I could read at age 6, I was interested in a variety of subjects. Storms, atmospheric events, planets, space, diseases, geology, geography, traveling and of course, animals... I was reading quite a lot of books for that age. I would go through my father's library and browse books that looked interesting. I would read encyclopedias like a book. Sometimes item by item and sometimes jumping from one subject to another... That was when my interest in birds began. Whenever I traveled with my family, I would always wonder about a mountain or a forest I saw, wanting to know what it hid. As the birds slowly entered my life, this curiosity turned into a question of ‘I wonder what types of birds there are’. 32 // say ı 20 · 2018 nisan

Emin Yoğurtçuoğlu, Kar Baykuşu, Kanada (-20C) // Emin Yoğurtçuoğlu ,Snowy Owl, Canada (-20C)

Since when have you been interested in birds?


box ın a box ıdea

emin yoğurtçuoğlu - kırmızı saçlı ağaçk ak an, meksik a

issue 20 · 2018 aprıl


Charleston Designed by Claudio Bellini Design

Claudio Bellini Design imzalı Charleston koltuk ve kanepe serisi davetkar duruşu ve incelikli işlenmiş detayları sayesinde modern ile klasiğin gücünü bir araya getiriyor. Kavisli kolçak ve sırt tasarımıyla uzun süreli oturmalarda kullancısının rahatlığından ödün vermeyen Charleston, kaz tüyü oturma minderi sayesinde konfor seviyesini artırıyor. Charleston’ın kıvrımlı ayak detayları ise yaşam alanlarına zarif bir kimlik kazandırıyor.

Designed by Claudio Bellini Design, Charleston armchair and sofa series bring together modern and classic thanks to its inviting stance and skillfully created details. While the curved armrest and backrest design provide a comfortable seating for long hours, Charleston raises the comfort level with its down feather seat cushions. Charleston’s twisted leg design brings an elegance personality to living spaces.

ersamobilya.com

Box in a Box Idea - 20  
Box in a Box Idea - 20  
Advertisement