Page 1

Pano Yeni nesil k羹lt羹r dergisi

Aral覺k | birinci say覺

www.panodergi.com


4 Haberler 6 Keşfet: Ayşe Çavdar 8 Müzik İnceleme: Jesse Ware 10 Belgesel: Alaca Han - Sinan Arıkan 12 Film inceleme: Naked 16 Söyleşi: Ahmet Rıfat Şungar 18 Dosya: Yeni Türkiye Sineması’nda Kürt Kimliği 20 Söyleşi: Damla Sönmez 26 Fotoğraf: Begüm Koçum 30 Challenge: Nida Vardar 32 Oyun: Pong 34 Kitap 36 Eskiz

Bu ay bize katkı sağlayanlar alfabetik sıralama ile, Ahmet Rıfat Şungar, Ayşe Çavdar, Begüm Koçum, Berkant Çağlar, Cem Kavakoğlu, Damla Sönmez, Elif Özoktay, Gamze Türkkaynağı, Melike Futtu, Nida Vardar, Sinan Arıkan, Ushan Çakır, Utku Taykut ve Pan Kitapevi Editörler: Bora Sıpal, Berk Öğünç, Gözde Özhan


Pano Pano dergi, dünyanın kültürlerini içinde bulunduran kişilerin fikirlerini özgürce yazabilecekleri, herkese açık bir çerçeve kurma çabası olarak ortaya çıktı. Biz inanıyoruz ki, birbirinden çok farklı disiplinlerden gelen kişiler, oluşturduğumuz bu Pano’da kendilerine özgür bir alan yaratacak... Pano Dergi.


4

Haberler İpuçları sergide saklı

Birlikte kaydedelim mi?

Küratörlüğünü Nazım Hikmet Richard Dikbaş’ın yaptığı ‘Düşünmen Yetmez’ başlıklı karma sergi 6 Kasım-6 Aralık boyunca, Elipsis Galeride sergilendi. Aynı zamanda galerinin 30. ve son sergisini olan bu sergi için Nazım H. R. Dikbaş’ın, öncü ve eleştirel sanatın nasıl yeni etkileşim imkanları bulabileceğine dair ipuçları da barından bir yazı kaleme aldı. Bir sanat galerisinde açılan bir sergi birçok sürekliliğin parçası olduğunu belirten Dikbaş “Galerinin mevcut ortamda ticari bir sanat galerisi olarak varlığını daha fazla sürdüremeyeceği belli oldu. Bu da bize her fırsatta ‘patlama yaşadığı’ söylenen Türkiye sanat piyasasının durumu, kişisel ve kurumsal koleksiyoncuların Türkiyeli öncü ve deneysel sanatçılara ilgisi, ve bu sanatçıların işlerini göstermeye ve sergiler yapmaya hazır galeri ve benzeri mekanlara olan desteği konusunda daha gerçekçi bir manzara çiziyor. Sağlık olsun. Öncü ve eleştirel sanatın nasıl yeni etkileşim imkanları bulabileceğine dair ipuçları da sergide saklı.” dedi.

Caz Sanatçısı Elif Çağlar ikinci albümünü yayınlayabilmek için indiegogo.com üzerinden bir kampanya başlattı. Popüler akımların dışında kalan müzisyenler için şartların çok zor olduğunu söyleyen Çağlar, ikinci albümünü yayınlayabilmek için kampanya başlattı. Kampanyada biriken paranın nerelere harcanacağını da ayrıntılarıyla anlatan Çağlar, web sitesi üzerinden bir yazı yayınladı. Çağlar, “ Albümüm çıkalı 3 sene oldu ve yenisini çıkarmak için uzun süredir sabırsızlanıyorum. Şarkıların hepsi hazır, kaydedilmeyi bekliyor. Hele bir de bestelerinizi ana dilinizde yapıp söylemiyorsanız, aşmanız gereken yeni bir engel daha çıkıyor karşınıza. Müzikte böylesi sınırlara inanmadığıma ve müziği bırakmak gibi bir seçeneğim de olmadığına göre, ihtiyacım olan tek şey açık görüşlü müzik severlerin desteği. Bağış yaptığınız veya kampanyamın duyurulmasına katkıda bulunduğunuz için şimdiden çok teşekkür ederim. Sevgiyle, barışla.” dedi.

Amargi’den veda! Feminist bir teori ve politika dergisi olan Amargi, Haziran 2015 sayısından sonra yayın hayatına sadece web üzerinden sürdürmeye devam edecek. Abonelikleri de durduracaklarını duyuran Amargi, kendi web sitesi üzerinden “yorulduk” diyerek açıklamada bulundu.


5 15. İzmir Kısa Film Festivali

Gizli ihale

İzmir’in devamlı tek sinema festivali olan Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali, ulusal ve uluslararası kategorilerde, kurmaca, belgesel, deneysel ve animasyon dallarındaki kısa filmlerle 1-5 Kasım tarihleri arasında Fransız Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. Festival film gösterimlerinin yanı sıra, koşut olarak gerçekleştirilen paneller, söyleşiler, sergiler ve başka etkinliklerle de gerçekleştirildi. Farklı dallardaki kısa filmlere Altın Kedi ödülleri veren festivalin ulusal kategoride birincilik ödül bu yıl Dondurma (Ice Cream) filmiyle Serhat Karaaslan alırken, ikincilik ödülünü Alamor (Raw Tomatoes) filmiyle Özer Kesemen, üçüncülük ödülünü ise Kaleka (The Emptiness) filmiyle Cem Onur Tunca aldı.

Ankara’da Devlet Tiyatrolarının iki önemli sahnesi olan, Akün ve Şinasi Sahneleri, Kamu İhale Yasası kapsamı dışında tutularak ‘gizli ihale’yle satıldı. İddialara göre, Maritza İnşaat’a gizli şekilde satılan Akün ve Şinasi Sahnelerinin yerine otel yapılacak. Tiyatrocular başta olmak üzere sanatçılar, sanat meslek örgütleri, seyirciler ve sivil toplum örgütleri, gizlice yapılan satışa karşı tepkililerini eylem yaparak gösterdi. Evrensel Gazetesi Muhabiri Sevda Aydın’ın konuştuğu, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı Üstün Akmen Akün ve Şinasi’nin satılmasını heyecansız karşıladığını söyledi. Hükümetin, “Devletin Tiyatrosu, Sanatçısı olmaz” diyerek Devlet Tiyatrolarını özelleştirme hesapları yaparken, sanatı emekçi halk-tan kopartma hedefiyle de hareket ettiğini belirten Akmen, “Görünen gerçek şudur ki, hükümetin ”dindar yeni nesli” için kurmak istediği kentlerde ne sanata, ne de sanatın gerçek sahibi emekçi halka yer yoktur” dedi.

Herkes için Adalet Bu yıl ana teması göç olan ve mülteci adaletinin tartışan, 4. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali 7-13 Kasım tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşti.“Herkes için adalet” arayışına sanat aracılığı ile katkıda bulunmaya çalışan 4. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivalinde bu yıl adalet ve göç temalı filmler izlendi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin düzenlediği, Kadıköy Rex ve Beyoğlu Atlas sinemasının ev sahipliği yaptığı festivalin amacı ise adalet ve insan hakları konusunda toplumsal bilinci geliştirmek.


6

Keşif: Ayşe Çavdar

O

kuyuculara hangi kitabı okumalarını önerirsiniz? Önerim kitap değil, bir seri. Ursula Kroeber Le Guin’in Yerdeniz Üçlemesi. Sizce bu kitap neden okunmalı? Birkaç nedeni var bu üçlemeyi önermemin. Her şeyden önce kaç yaşında olursa olsun insan kendince büyümek, erişmek

için bir rehbere ihtiyaç duyuyor. Bu seri bir bakıma o rehberin bizatihi büyümekte olanın kendisi olduğunu anlatıyor. İçinde yaşanılan toplumun ve evrenin çıkmazlarıyla, kurallarıyla, aslında diliyle özgün bir ilişki kurmanın kendisi olduğunu öğrendim LeGuin’den. Şöyle de diyebiliriz, evrenin ya da toplumun insanın kendisine

yaptığı yolculuğun dolayımından ibaret olduğunu... Bir kez kendiyle yüzleşmeye, kendi dilini etrafını çevreleyen bütün diller arasında seçebilmeye başladığında şunu fark ediyor insan: Hiçbir şey yolunda gitmeyebilir, ama ben yolunda gitmeyen onca şey arasında kendime gidecek bir yol bulacağım mutlaka... Arada dönüp yeniden okurum seriyi, özellikle


7

Keşif Tehanu’yu... Tam kızlı erkekli okumalık kitaplardır :) En çok etkilendiğiniz sergi? 2012 yılında Başak Kültür ve Sanat Vakfı ile Çocuklar Aynı Çatı Altında Derneği’nin girişimiyle bir çalışma yapılmıştı. Çocukların gözüyle “suçlu” çocukların anlatıldıkları bir fotoğraflı öykü derlemesi diyebiliriz. Çocukların birbirlerine karşı ne kadar acımasız olduğu söylenir hep. Oysa çocuklar arası ilişkiler, erişkinler dünyasının çıplak bir yansımasıdır çoğu zaman. Bu serginin bana düşündürdüğü de buydu. Birbirlerini çok güzel görmüşler, “suçlu” ilan edilen çocuklar ve (henüz) kimse tarafından suçlanmamış olanlar birlikte suçun en geniş anlamda tarifini yapmışlardı. Bu fotoğraflara bakıp öyküleri biraz düşünmek yeterliydi toplumun, hem de bütün kurumlarıyla ve olanca gücüyle çocukluk denilen hadiseye nasıl büyük bir şiddetle yüklendiğini anlayabilmek için. Okuyuculara hangi filmi izlemeyi

önerirsiniz? Norman Jewison’un yönettiği, başrollerinde Al Pacino ve Jack Warden’ın oynadıkları 1979 yapımı And Justice For All… Nedir bu filmde sizi etkileyen? Film ilk bakışta ABD’deki adalet sistemine yönelik bir eleştiri. Ancak aslında adalet kavramından ne anladığımızı ya da kurumsal adaletin, adalet kavramına yüklediğimiz onca olumlu mana ile ne türlü bir alışveriş içinde olduğunu anlatan muhteşem bir film. “Muhteşem” kelimesini, iyi, güzel, mükemmel anlamında değil, ürkütücü anlamında kullanıyorum, olması gerektiği gibi. İhtişamlı adalet sisteminin içeriğinin nasıl da korkulardan beslendiğini ve o korkuların dönüp nasıl bir dehşet yarattığını görmek için birebir. En son izlediğiniz TV dizisi? Türkiye’de Behzat Ç. tabii... Ne kadar da açmışız Amirim ‘in söylediklerini ekrandan duymaya? Ondan beri hiçbir Türk dizisi sarmıyor. E insan bulduğundan olmamalı ne de olsa. Yabancı

dizilere gelince, listem uzun. Ama beğenmediğim bir dolu tarafı olsa da Newsroom’u izlerken, hemen her anında gözlerim doluyor. Çünkü gazetecilik yapmayı çok özledim. Ve tabii bir de Sherlock’un son BBC uyarlaması. Sabırsızlıkla, adeta aklıma geldikçe yerimde duramayarak bekliyorum yeni sezonu. Kitabınızı okuyorsunuz ve kahveniz yanınızda, o sırada en çok keyif aldığınız şarkı hangisi? Müzik işi biraz problemli. Okuduğum kitaba göre de değişebilir, o günkü halet-i ruhiyeme göre de... Geç de olsa klasik müziği keşfetmeye çalışıyorum son birkaç yıldır. Yöntem olarak da enstrümanların izini sürmeye başladım. Örneğin, şu anda akademik olarak da mesele ettiğim adalet mevzuunu çalışırken çello dinliyorum. Roman ya da deneme okuyorsam piyano ya da kemanla kurgulanmış besteler. Bu ara en çok dinlediğimi soruyorsanız, Bach’ın çello süitleri... Yo-Yo Ma kayıtlarını bulursunuz mutlaka her yerde...


9

Albüm inceleme

Jessie Ware Though Love Elif Özoktay

G

ünün her saatinde, her koşulda dinleyebileceğiniz ve sizi kolay kolay yormayan albüm bulmak, zamanın pop dünyasında biraz zordur. Ortalığı kasıp kavuran Taylor Swift, Ariana Grande döngüsünde kendinizi aynılaşmış sözlerin ve müziğin dışında yeni sesler duymaya muhtaç hissedersiniz. İşte tam bu sırada karşınıza biri çıkar. Naif sesi, beyninizi yormayan müziği ve romantik sözleriyle size kendine hayran bırakan, zamanının Sade’i, Jessie Ware. İlk albümü Devotion’da bize vurucu tempolarla ayrılık şarkıları

söyleyen Jessie Ware, ikinci albümü Tough Love’da da buna devam ediyor. Bu sefer sözlerde karşılıksız aşkın dayanılmaz acısını duyuyorsunuz ve yeni evli Jessie Ware için bu duyguyu başarıyla verdiğini söyleyebiliriz. Albümle aynı adı taşıyan ve açılış şarkısı olan Tough Love, sonic ritimlerle albümün biraz daha farklı olacağının göstergesi. Sesiyle bütünleşen tonları çok iyi yakaladığını duyduğumuz Ware bu sefer daha hareketli ve biraz daha elektronik. Albümden çıkan ikinci single Say You Love Me ise, son yıllarda

İngiltere’den çıkan bir diğer yetenekli söz yazarı Ed Sheeran ile birlikte yazılmış. Bu şarkının, Ware’ın diğer karşılıksız aşka yazılmış şarkılarından daha etkileyici ve dinleyince sizi hemen içine aldığını söyleyebiliriz. Ayrıca şarkı albümdeki diğer şarkılardan farklı olarak pop’a daha yakın duruyor. Sweetest Song, Want Your Feeling ve deluxe edition albümünde yer alan All On You, duygusallıkla beraber dans etmeniz için yapılmış mükemmel şarkılar. Özellikle dinlemeniz gereken diğer şarkılar ise You & I ve Kind Of... Sometimes... Maybe...


10

“ALACA HAN” Sinan Arıkan

B

elgeseller, kurgu olan ya da olmayan olaylar çerçevesinde seyirciye alternatif bakış açısı sunar. Belki de belgeseli sinemadan ayıran en temel özellik budur diyebiliriz. Ticari kaygılar gütmeyen belgesellerin en önemli özeliği ise kendini toplum içerisinde var etmesidir. Günümüz Türkiye’sinde gerekli ilgiyi bulamamış belgeselcilik, başka bir tutku, başka mesai isteyen bir iş. İzlemek kadar belgeselle uğraşmak, anlatılanı onu gözler önüne sermek, belgeseli özel ve etkileyici kılan bir durum. Bir o kadar da meşakkatli bir iş. Türkiye’de kendini belgesele adamış bir diğer isim ise Sinan Arıkan. Hayatını idame ettirebilmek için yaptığı

işin zorluğuna bakmadan, haftanın 3 bazen 4 gecesi sabahlara kadar çalışıyor. “Alaca Han” adlı kısa metraj belgeseliyle, Boğaziçi Üniversitesi Kısa Film Festivali Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen Arıkan, televizyonda farklı kanallarda gördüğümüz birçok grafiği hazırlayan, Anadolu’nun küçük kasabalarından gelip koca İstanbul ile baş etmeye çalışan bir adam. “Kendimi şanslı hissediyorum” Dışarıdan bir gözle bakınca belgesel film çekmek başlı başına bir çaba, göze alınan yorgunlukla beraber gidilen mesafeler de cabası. Başka bir bağlayıcılığının olduğu konusunda da şüphe yok.

Arıkan’a göre ise belgesel çekmek bağlayıcılık ya da yorgunluk değil. Ona göre belgesel çekerken olaylar zaten kendiliğinden gelişiyor, bu yüzden de zamanın ya da yorgunluğun farkında bile olmuyor. Sevilen bir işin olumsuz yanlarının düşünülmediğini söyleyen Arıkan, iyiye güzele ulaşmak için verilen savaşın ve harcanın çabanın aslında güzel bir his olduğunu dile getiriyor. Diğer bir taraftan belgeselcilik yapmak isteyip de yapamayan sadece içinde bir ukde olarak kalan insanları bildiği için, bu yüzden kendini şanslı hissettiğini söylüyor. Arıkan, geçtiğimiz sene ‘Alaca Han’ adlı belgeseliyle Boğaziçi Üniversitesi Kısa Film Festivali Jüri Özel Ödülünü almıştı.


11

Belgesel Urfa’da yaşayan insanları ve orada tükenmekte olan meslekleri konu alan belgeselin akla getirdiği ilk soruysa, konunun Arıkan’ın doğduğu topraklara bir ilgisinin olup olmadığı. Yaşanılan coğrafyanın çok önemli olduğunu, çünkü oradan beslenildiğini belirten Arıkan, “Anadolu kültürü biraz daha sıcaktır, samimidir tıpkı insanları gibi. Ben Antalya’da büyüdüm. Ama belki de beni içine çekmesinin nedeni Anadolu’daki kültürü sonradan görmüş olmamdır. Alaca Han’da insanları doğal hayatının akışında çekmeye çalıştım. Minimum müdahale, çünkü belgesel yapıyorsun ve insanlara onu olduğu gibi aktarmak zorundasın” dedi. Han sadece avludan ibaret değil Şanlıurfa’ya giden ya da uzaktan ilgisi olan herkesin Alaca Han’ı bildiğini belirten Arıkan, belgeselin şimdi Gümrük Hanı adıyla bilindiğini söyledi. Herkes

gelir, turistler de dâhil avlusunda oturur çay içer mekâna bakar ve gider diyen Arıkan “Orası sonuçta bir Han ve sadece avludan ibaret değil. Üst katlarında yaşayan ayrı bir dünya var. Yaşayan kısmını abarttım belki çünkü Urfa’nın eski ustaları orada mesleğini yaşatma mücadelesi veriyor. Benim merak ettiğim de herkesin gözü önünde ama bir o kadar da gözlerden uzak insanlar neler anlatıyor. Kulak vermek istedim sadece. İlginç tarafı da, o Han’ın kalfalarından Yeşilçam’a Hüseyin Peyda gibi bir üstat çıkmış olmasıdır. Bunları paylaşma, anlatma sorumluluğunu hissettim kendimde” dedi. “Belgeseli isim olarak seven bir toplumuz” Türkiye’de belgeselcilik adına yapılan çalışmalara gerekli önemin verilmemesi ve belgeselin ticari bir alana dönüşmesi de tartışılan diğer bir konu. 10 kişiye sorulsa 8 kişinin belgesel izlediğini ifade ettiğini belirten Arıkan, Türk toplumunun belgeseli sadece isim olarak sevdiğini söyledi. Belgesele merakımızın olduğunu, ama geliştirmek adına çabamızın olmadığının altını da özellikle çizen Arıkan,

“İnsanlar izlemeli ki seni de film çekmeye teşvik etsin. Alaca Han belgeselini internete koydum. İzleyen sayısı 300-500 kişi arasında. Sen düşün artık değer veriliyor mu? Tabii ki Oscar almış belgeseller de var onlardan bahsetmiyorum ama benimki küçük esnaf mantığı” dedi. Tunceli Dersim doğumlu olan Arıkan, memleketinin her zaman farklı ve özel olduğunu belirtirken, Dersim için kafasında birden fazla proje olduğunu da belirtti. Kendisinin henüz en iyisini yapacak kadar iyi olduğunu düşünmediğini, çıraklık döneminde olduğunu, usta olduğu zaman güzel şeyler yapabileceğine inandığını ifade etti. Çıraksız Ustalar Bugünlerde yeni bir proje üzerinde çalışan Arıkan, yeni bir belgeselle izleyicisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Çekimleri tamamlanan, kurgu aşamasında olan belgesel için en önemli nokta ‘kurgu’. Kurgunun, belgeselini çıktığı noktanın ilerisine götürdüğünü ifade eden Arıkan, “ Belgeselin adı Çıraksız Ustalar. Güneydoğudaki tüm sokaklar gezdim. Ustalarının elinde can çekişen meslekleri ustaların hayat hikâyeleriyle harmanlayarak yoğurdum. Ustalar babalarından, babaları dedelerinden alarak gelmiş bu güne kadar. Ancak kendinden sonra yapacak kimseyi bulamıyorlar. Ben de hikâyelerini anlatmaya çalıştım” dedi.


12

“Biz bir fikiriz sadece” Mike Leigh’in “Naked”i üzerinden serbest düşüş Ushan Çakır

W

alter Benjamin, yazdığı ‘Pasajlar Üzerine Denemeler’ adlı kitabında ‘flaneur’ terimini ‘kalabalık içinde yaşayan, gözlemleyen ve terk edilmiş kişi’ olarak tanımlar. Mike Lieght 1993 yılı yapımı filminde batı uygarlığının ve modernizmin bir flaneur (Johnny) üzerinden nasıl şiddet üreten bir olguya dönüştüğünü anlatırken, mülkiyetin ve varolmanın anlamsızlığını, bilge bir avare üzerinden kurar. Johnny’nin tanıştığı her insanın mutsuzluğu ve umutsuzluğunun aslında, bulundukları kentin artıkları olmalarından ileri geldiğini gösterir. Johnny bu insanları nevi şahsına münhasır bilgeliği ve bundan kaynaklanan öfkesi ile cahillikleri ya da tecrübesizlikleri yüzünden ezip, film içindeki Hristiyan

sembollerle de beslenerek bize adeta bir Anti-İsa ya da kıyameti haber veren bir ulak edasıyla seslenir. Onun alter yani diğer egosu diyebileceğimiz rolde Greg Cruttwell’in oynadığı Jeremy G. Smart karakteri ise temelde taşıdığı aynı tip öfkeyi şiddete, maneviyatın değil paranın gücüne ve hastalanıp yaşlanmadan intihar ederek bu dünyada kalmak istemeyen bir tüketici olarak karşımıza çıkar. -Kadeh gibi bir şeyin var mı, çünkü kalbim kanıyor. Temelde iki karaktere de hayatta olmak yük gelmektedir. Johnny’nin bildikleri onun yaşamını ağırlaştırırken Jeremy’nin hayatta olması bile onun için yeterince ağırdır. O yüzden de iyilik yapmakla zaman harcamaz ya da standar-

tlara uyum sağlamaz, sadece seks, şiddet ve gücü kullanarak sıkıştığı bu bedenin içinde elinden geldiğince haz almaya çalışır. -Ben geçmiş yaşamımda ölüydüm. Filmde Mike Leight’nin oyuncularla yaptığı doğaçlamalarla ortaya çıkan senaryosunda Britanya halkını oluşturan alt kimlikler üzerine söylenenler de oldukça çarpıcı. Bunlara Johnny’nin tanıştığı, babasını dövüp parasını çaldıktan sonra kız arkadaşıyla İskoçya’dan Londra’ya gelen Archi’ye “orası nasıl bir yer” diye sorduğunda, “bok gibi” cevabını almasını ya da evine yüzsüzce girdiği sarhoş kadının duvarındaki İrlanda haritasına bakıp onun ne olduğu sorusuna “onun orda olduğundan haberim bile yoktu” yanıtıyla örnek verebiliriz.


13

Film inceleme -Temelde söylemek istediğim şey birkaç yumurta kırmadan omlet yapılamayacağı ve insanoğlu sadece kırık bir yumurtadan ibaret. Tanıştığı insanlarla bunun gibi birçok enstantane yaşayan karakterimiz yine, evine yüzsüzce ve neredeyse zorla girdiği garson kızın evindeki Antik Yunan heykellerini aşağılaması da insanlığın tarih boyunca evrimini tamamlayamayan ‘kayıp bir parça’ ya da neredeyse bir hata olduğu inancını kuvvetlendirir. İçeride olmak komik, değil mi? Çünkü içerideyken aslında hala dışarıdasın. Ve dışarıdayken de içeridesin çünkü her zaman kendi kafanın içindesin. Filmin en vurucu karşılaşmalarından biri ise Johnny’nin boş bir binayı (sanat galerisi) koruyan Brian ile tanışmasıyla vücut bulur. Zor Ölüm 4 filminde daha zeki görünmek için gözlüğünün sapını kemiren FBI ajanı gibi, bilgeliğini üst düzeyde yukarıdan bakar bir halde yaşayan Brian’ın trajedisi, aslında diğer bütün karakterlerden farklı değildir. Yalnız karısı millerce fersah uzakta olan, yalnızlığını İrlanda’da dağın başındaki bir evde yaşayacağı emeklilik hayali ile kolaylaştıran, küçük hayaller kuran biridir. Bu da 12 Eylül darbesini gören birçok ailenin farkında olmadan çocuklarına empoze ettiği “emekli olmak için” çalışmak garanticiliği,”etliye sütlüye bulaşmadan yaşamak” cesaretsizliği ya da “daha sonra çalışmamak için şimdi çalışmak” teslimiyetinin izdüşümü aslında. -Yani geleceği tasarlayınca “şimdi” makul hale mi geliyor?

Bir hayalperest olarak kendisini var edebildiği yegâne yer, patronlarının korumakla yükümlü kıldığı binadır. Bekçi Brian’ın varlığının tek kanıtı olan bu binanın her katını iki saate bir gezmektir. Katlarda dolaşıp elektronik varlığını ispat ederken, aslında bir nevi var olma doygunluğunu da yaşar. Ta ki vaat edilen muhteşem emekliliğine kadar. Ancak Johnny, Brian’a “boşluğu korumak da zor iş, zira gece biri girip o boşluğu çalsa kimse anlayamaz” der ve ekler “tebrikler, beni İngiltere’nin en sıkıcı işine sahip olan adam olduğuna inandırdın.” -Düzgün ilişki nedir ki? -Seninle yattıktan sonra seninle konuşan bir adamla yaşamaktır. Eve geldiği gün Johnny ile beraber olan Sophia’nın da filmdeki diğer kayıp ruhlara benzer bir şekilde dediklerini anlamasa da bazen dinlemese de; sahip olmak, sevilmek, tercih edilmek, teslim olmak gibi basit ve temel ihtiyaçları vardır. Filmin diğer ‘esas’ kadın karakteri Louise de standart 9-5 çalışma hayatına gıpta edip çalıştığı ofiste sevmediği bir üst düzey yöneticisinin zamparalıklarını sineye çeker. Olabildiği kadar standarttın içinde olup mortgage öderse mutlu olacağını düşünen, aynı duygusal açlıkla Johnny’ye de bağlanır. Ama ruhen asla o kadar özgür olamayacak orta alt sınıfın çalışan kısmının simgesidir ki Johnny’ye odasını gösterdiğinde aldığı cevap “ Harika. Odanda bir zemin, dört duvar ve bir de tavan var, gerçekten çok acınası” olur. Hiç düşündün mü? Hiç bilmesen de

şu berbat hayatının en mutlu anını çoktan yaşamış olabilirsin ve geleceğinde hastalık ve acılardan başka bir şey olmayabilir. Louise’in ev sahibi eve gelir ve ev arkadaşı Sophia’ya tecavüz eder. İki kız Jeremy’i şikâyet etmemekte hemfikirlerdir. Zira nüfuz, para ya da güç açısından bakıldığında polislerin onlara inanmayacağı aşikârdır. Adam ev sahibidir, Porsche’si vardır ve takım elbise giymektedir. -Gidecek bir yerin yok mu? -Sonsuz sayıda gidecek yerim var benim. Sorun nerede kalınacağı. Film boyunca konuşulan evrim, ölüm, varoluş, Çernobil, kelebek etkisi, kutsal kitap, astronomi ve “yaşamın kaçınılmaz bir şekilde sona ereceği” ve aslında bunun “evrimin bir parçası” olduğu teorisi gibi fikirler, karanlık İngiltere atmosferine uymaktadır. Diğer bir yandan, aynı ülkenin kapital sermayesi ve empoze ettiği kültürel dezenformasyonla birleştiğinde, ortaya kapkara bir film çıkıyor ki, az biraz mürekkep yutmuş insanı en azından koltuğundan ayağa kaldırıp küfretmeye sevk ediyor ya da Johnny’nin yaptığı gibi sokağa çıkmaya. İyi film valla. -İlk kurbağa kendini sudan dışarı atıp bir eş bulmak ya da bir yırtıcıyı duraksatmak için ses tellerini görevlendirdiğinde o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün lisanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hiç hayal etmiş midir? Elbette hayır. Ve nasıl ki o kurbağa Shakespeare’i hiç tasavvur edemediyse biz de kaderimizi asla tasavvur edemeyiz.


14

Söz

“Sınırları tanıyan, benimseyen, bu sınırlara uyum gösteren hiçbir insan, karşı çıkmanın sonundaki bireysel bağımsızlığa erişemeyecek. Hem karşı çıkıp, hem de sınırlarda yaşayan insan, yaşamı boyunca çıkmazından sıyrılamayacak.” Yaşamın Ucuna Yolculuk

“İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense,körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.” Kürk Mantolu Madonna

“Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.’’ Kabuk Adam


15

TEZER ÖZLÜ SABAHATTiN ALi ASLI ERDOĞAN


16

Ahmet Rıfat Şungar “Herkes birbirine sansür uygulamakta oldukça cüretkar”

Ü

ç Maymun filminde canlandırdığı İsmail karakteriyle 2009 yılında Sinema Yazarları Derneği En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü ve Yeşilçam Genç Yetenek ödülü alan Ahmet Rıfat Şungar, bu sene de Deniz Seviyesi filmiyle, 21. Adana Altın Koza Film Festivalinde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı. Televizyon dizilerinde ve son dönemde tiyatro sahnelerinde görünmese de yaptığı işlerle her zaman adından söz ettirmeyi başaran Şungar ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. 21.Adana Altın Koza Film Festivali’nde ‘’En İyi Erkek

Aslında tiyatro yapabilmek için birden çok denemem oldu. Fakat hepsi sonuca erdiremediğimiz birer proje olarak kaldı. Kendi aramızda tiyatro kurup, bir oyun çıkartmak gibi dertlere düşüp çalıştık ama olmadı. Aylarca sahnede devinmek, prova yapmak çok iyi geldi. Evet, belki oyunları çıkartamadık ama sonuçtan daha önemli olduğunu düşündüğüm şey süreci doğru şekilde değerlendirmemdi. Bu süreçlerin tecrübesi ile şimdi ne istediğimi daha iyi biliyorum ve tiyatro Uzun süredir tiyatro sahnesinde illaki yapacağım. sizi göremiyoruz. Klişeye düşmek gibi olmazsa sağlam bir Oyuncuların sendika hakları tekst gelmedi mi yoksa başka hâlâ istenilen düzeyde ve seviyede değil. Hükümetinde projeler mi var? Oyuncu’’ ödülünü aldınız. Ödüllerin kariyerinizde yön belirleyici bir etkisi var mı? Oyunculuk yapma arzusundan bir şey kaybetmedikçe, ödüllü ya da ödülsüz olmak sorun değil. Elbette, ödüllerin pozitif anlamda itekleyici güç oluyor. Takdir görmek, insanı mutlu ediyor. Benim yönüm zaten belli. Konservatuarda oyunculuk okudum ve bu meslek üzerine her geçen gün eksiklerimi idrak edip üzerine çalışacağım.


17

Söyleşi maalesef ki oyuncular hakkında tavrı çok katı ve üzücü. Bu süreç daha ne kadar böyle devam eder? Oyuncuların kolektif olarak hareket edememe gibi bir durumu var mı? Oyuncular vesaire diyerek sınıflandırmamak lazım bence. Yaptığımız iş sadece duygusal değil aynı zamanda bilimsel bir iş. İşin ilmine biraz daha kafa yorsak ve kişisel çıkarlarımız, hırslarımız ve egolarımızdan sıyrılarak bu konuları tartışabilirsek, bir çözüm yolu bulunabilir. Kimse elindeki gücü bırakmak istemediği için, bu iş sadece tartışma olarak kalır. Ki ben umutluyum, bu konular yakında hallolur. Samimiyetle çalıştığını düşündüğüm birçok insan var. Özel tiyatrolara ödenek verilmemesi, Emek Sineması’nın kapatılması şimdi

de Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaşanılanlar. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Özel tiyatrolar hakkında bir şey söylersem ayıp olur. Çünkü özel tiyatro da hiç çalışmadım ve konuyu irdeleyip orada çalışanlara ayıp etmek istemem. Ama özel tiyatrolarda çalışan arkadaşlarım var ve gerçekten ayakta durabilmek için çok zorlanıyorlar. Özverileri yadsınamaz. Emek sineması kapatıldı. Bir diğer taraftan, Kadıköy Hasanpaşa da Emek sahnesi açıldı, tiyatro yapıyor arkadaşlar. Emeği ile üretmeye devam eden insanlar çoğalarak artıyor. Üzücü şeyler bunlar ama sıkıntı yok. Üretmeye, çalışmaya devam eden niceleri geliyor arkadan. Sansür tabi ki iyi bir şey değil. Yıllardır olan bir şey ve her yerde. Okulda öğretmen öğrencisine, tiyatro tiyatroya, sinema sinemaya, oyuncu

oyuncuya... Herkes birbirine sansür uygulamakta oldukça cüretkâr olduğunu düşünüyorum. Zaten yıllardır karşısında mücadele ettiğim sansür konusu ile ilgili bu güne kadar nasıl davrandıysam, bundan sonrada böyle devam ederim. Sansürü tartışırken sansürlük duruma düşmesin insanlar. Bu konuda tek temennim budur. Türk Sineması’nın 100. yılı kutlanıyor. Sinemanın 100. Yılında olması gerektiği yerde ve seviyede görüyor musunuz? Olması gereken yer ve seviye nedir bilemiyorum ama üretmekten çekinmeyen genç yönetmenler, senaristler ve birbirinden farklı olmaya başlayan yeni hikâyeler görüyorum. Bu gerçekten heyecan verici.100 yıl sonra yapacağımız röportajda bu konuyu tekrar konuşalım.


Fotoğraf: Babamın Sesi

18 Dosya


19

Yeni Türkiye Sineması’nda Kürt Kimliğinin Müzakere Süreci Melike Futtu - Berkant Çağlar

Y

eni Türkiye Sineması, üzerine uzlaşılmış, kitlelerce kabul gören bir kavram olmamakla birlikte, kendini geleneksel Türk Sineması’ndan ayıran belirleyici özelliklere sahip olmasıyla üzerine düşünüp tartışmamızı sağlayan bir çerçeve sunuyor aslında. Sinemadaki bu değişimin nedenleri üzerine düşündüğümüzde, Türkiye’nin toplumsal ve siyasal yapısındaki kırılmalar ve dünyadaki değişimin yönü, bu dönüşüme

temel hazırlıyor. Post-Fordist örgütlenmelerin küresel ve esnek olan ekonomileri giderek güçlendirmesini, teknolojideki gelişmelerin bilgi akışını derinleştirmesini, ulusdevletlerin postmodern itirazlarla sorgulanmasını ve geleneksel parti politikalarının yerini kimlik siyasetlerine bırakmasını tasvir eden bir tablo sunmaya çalışıyoruz. Hiç şüphesiz toplumsal yapıyı dönüştüren bu süreçler, kendisini sinemada da göstermeye başladı.

Ulus-devlet fikri üzerinden şekillenmiş olan Türk Sineması tarihi, Türkiye’nin modernleşme projesi ile elele vererek siyasal alanda ürettiği ötekiyi, sinemada da yok saydı ya da ayrımcı bir temsil ile nesneleştirdi. Anlatıya baktığımızda, marjinalleşen özneler, -aslında bu süreci bir meydan okuma gibi de düşünebiliriz- Türk Sinemasına karşı aktif, söz üreten ve taleplerini dillendirmeye niyetlenen işler üretmeye başladılar. Özellikle 2000’li yıllarda güçlenen bu süreç,


20 Özellikle Kürt halkının çözüm süreciyle birlikte devlet karşısında başlayan müzakeresi, siyasal çerçevenin yanı sıra, sinemanın üretim ve dağıtım süreçlerini de etkiledi. Biz ise müzakere sürecini okuyabileceğimiz filmleri anlamlandırmaya çalıştık. Bunu yapmak için de, Türkçe ve Kürtçeyi film dili olarak kullanmış, Kürt kimliğinin daha görünür olduğu, bu haliyle de örtük anlatının yerine, politik bir anlatının hakim olduğu, çokuluslu ve ulusaşırı yapımları incelemeyi tercih ettik. Miraz Bezar’ın 2009 yapımı filmi Min Dit, Tayfun Aydın tarafından 2011 yılında çekilen İz(Reç) ve Orhan Eskiköy - Zeynel Doğan’ın yönettiği 2012 yapımı Babamın Sesi (DengêBavêMin) seçkimizi oluşturuyor. Anlamlandırmaya çalıştığımız bu filmleri, kimlik, dil, tarihsel olaylarla kurdukları bağlar, iktidarın temsili, mekânın temsili üzerinden inceleyeceğiz. İz (Reç) İz, doğduğu coğrafyaya dönmeye çalışan yaşlı, Ermeni ve Kürt bir kadının hikâyesi. Ailesiyle birlikte, metropolden kendi memleketine olan yolculuğunun anlatıldığı film, yolculuğu aynı zamanda köklere dönüş olarak okumamıza da imkân veriyor. Film, Kürt kimliğe sahip bir gencin, Türk bir kadına olan aşkını imkânsız kılan bir sosyal örgütlenmeyi yan anlatılarından biri olarak kurgularken, Kürt gencin, etnik kimliğinden dolayı nasıl araçsallaştırıldığını da görüyoruz. Dil kullanımına baktığımızda, dil, kamusal ve özel alanda farklı şekillerde var edilerek, kamusal ve

Dosya özel alan ayrımına dair izleyiciye sorular sordurmayı da ihmal etmiyor. Kürtçe genel olarak özel alana hapsolmuş iken, kamusal alanlarda, özellikle hastane, okul gibi devletin varlığını temsil eden mekânlarda, karakterler Türkçeyi kullanmak zorunda kalıyor. İktidar, İz’de ise farklı formlarda ortaya çıkıyor. Devlet kendini kamusal alan ve kurumlarında, kimlik kontrolü, Türkçe ada sahip olmak, Türkçe konuşabilmek gibi zorunluluklarla hissettiriyor. Devlet dışında da, aile içinde var olan ev içi şiddet, devlet şiddetinin mikro yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Mekânsal anlatılarda da şehir hayatı, kaotik ve hızlı akarken, yolculuk boyunca zamanın akışı yavaşlıyor ve kendini doğanın dinginliğine bırakıyor. Filmin tarihsel olaylarla bağı ise, Türk toplumunun yok saydığı ve yüzleşmeyi reddettiği konulardan biri olan Ermeni Soykırımı, karakterin aslında Hristiyan oluşu ile ilişkilendiriyor. Filmin sonunda da, yaşlı kadının babasının, Ermeni Soykırımı’nda öldürüldüğünü, ona Ermenice ağıt yakarken öğreniyoruz. İzleyiciyi de ulus-devletin unutturduğu gerçeklerle yüzleştiriyor ve çoklu kimlikleri hatırlatıyor.

kurgulanması. Kimlik anlatısına baktığımızda, Alevi kimliği saklanan bir kimlik iken, Kürt kimliği, gerilla oğul üzerinden daha politik bir bağlamda betimleniyor. Bir yandan Kürtçenin filmde sıkça kullanıldığını görürken, kardeşler arasındaki iletişimin, Kürtçe üzerinden sağlanamadığını ve yaşlı kadının, film boyunca Türkçe konuşmayı reddettiğini görüyoruz. Bu haliyle de Türkçe konuşmanın ona vereceği sosyalliği de reddediyor. Alevi kimliklerinden ötürü geçmişte asimilasyona maruz kaldıklarını, sandıkta bulunan ‘Allah için Savaş, İslam için Kıyım’ başlıklı dönemin gazetesinden ve tüm filme eşlik eden ses kayıtları aracılığıyla anlıyoruz. Baba figürü, ses kayıtları aracılığıyla temsil edilirken, devletin gündelik şiddeti yer yer kendini yaşlı kadının evine gelerek hissettiriyor. Hatta yaşlı kadının ismini, oğlu Hasan’ın ilkokul yıllarında kendisinin Kürtçe isminden dolayı yaşadığı ayrımcılığı çözmek için Asiye olarak değiştirmesi ise devletin gündelik şiddet pratiğinin etkilerinden sadece biri.

Babamın Sesi (DengêBavêMin)

Min Dit, annesi ve babası Jitem (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele) tarafından katledilen iki kardeşin hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. MinDit’in seçtiğimiz filmler arasında Kürt kimliğinin, politik bağlama en yoğun olarak oturtulmuş film olduğunu söylemek yanlış olmaz. Aynı zamanda, İslam’ın anlatılış biçimi, Babamın Sesi ile karşılaştırıldığında pozitiflikler

Babamın Sesi, karalara bürünmüş yaşlı bir kadının; annenin, iki oğlu ile olan ilişkisinin anlatıldığı bir film. İz’de olduğu gibi Babamın Sesi de geçmişin yeniden keşfedilişinin hikâyesi. İz’den ayrıştığı nokta ise, filmin Alevi- Kürt kimliğinin, yaşlı kadın tarafından değil; küçük oğlunun evde bulduğu ses kayıt cihazları ile keşfedişi üzerinden

Min Dit


21

Fotoğraf: İz

içeriyor. Bahsedilen farklılığın en büyük kanıtıysa, annebabayı katleden polisin ifşasının, Diyarbakır’ın merkez camilerinden birinin anonsuyla yapılması ve ‘sözde’ adaletin yerini bulmasıdır. Diğer iki filme göre ise, MinDit’in Kürtçeyi film dilinin merkezine oturttuğunu söylemek gerekir. Örneğin, ilkokula giden küçük çocuk matematik problemini çözemezken, evlerine sığınmış olan gerilla, problemi Kürtçe anlattığında çocuğun soruyu çözmesi, dilin gündelik hayatı imkânsız kılan yapısını gösterirken, devletin, dil aracılığı ile kurduğu tahakküm ilişkisini ve disiplin edici gücünü de yansıtıyor. Filmin tarihsel bağlama katkısı Kürtlere yönelik sistematik şiddeti göç üzerinden

anlatıyor olması, çünkü çocukların büyük babaları geçmişte İsveç’e sığınmış bir karakter olarak kurgulanıyor. Mekânın kullanımına baktığımızda, çocukların ailesi katledildikten sonra sokakta kaldıkları için, mekân tartışmalarımız doğrudan sokağa taşınıyor ve özel alan kendini tartışmadan geri çekiyor. Kamusal alanda Kürt kimliğinin, Türkiye’nin doğusunda da pratiği zor olan bir durum olduğunu anlatı aracılığıyla fark ediyoruz. Sonuç Niyetine Bizim bu çalışmadaki amacımız, Yeni Türkiye Sineması’nda, Kürt kimliğinin nasıl tartışıldığını anlayarak siyasal bağlamdaki bu müzakere sürecini

sinema üzerinden düşünerek değerlendirmekti. Filmlerin kullandıkları anlatıdaki en belirgin ortak yan, şehir ve kırsal hayatın yolculuk teması ile birleştiriliyor oluşuydu. Yolculukları, karakterlerin kimliklerine dönüş ve aidiyet duygusunun yeniden kurgulanmasını içerirken, aynı zamanda geçmişe dair nostaljinin düşünümselliğini zorunlu kılıyor. İz ve Babamın Sesi, şehir hayatını, terk etme isteğiyle bütünleştirirken, bir yandan da karakterlerin terkedilmiş coğrafyalarına geri dönüşlerini somutlaştırıyor. Karakterlerin bu yolculuğu, aidiyet duygusunu mekân üzerinden sorunsallaştırıp müzakerenin mümkünatına dair izleyiciye sorular sorduruyor ve geçmişle yüzleşme çağrısı yapıyor.


22

“Tiyatro rantsal bir oluşum değil” Damla Sönmez

B

ornova Bornova filmiyle 2009 yılında 46. Altın Portakal Film Festivalinde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü alan Damla Sönmez, bu sene de 21. Adana Altın Koza Film Festivalinde Deniz Seviyesi’ndeki performansıyla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü aldı. Pano Dergi olarak bu sayımızda Sönmez’le 7, Kasım’da Başka Sinema kapsamında vizyona giren Deniz Seviyesini, Türkiye’deki tiyatroların varlığını ve oyunlarındaki kadın rolleri üzerine konuştuk. Tiyatro oyunları ve sahnedeki performanslar aslında bireylerin toplumdaki rollerinin birer

yansımasıdır diyebilir miyiz? “Dünya bir sahne değildir. Ancak hepimiz günlük hayatta roller sergileriz” der Erving Goffman. Aslında bir oyuncu için, karakterin “nasıl biri” olduğu (yaşı, konumu, karakter özellikleri vs) o karakterin temeliyse, aynı karakterin hangi ortamda, diğer hangi karakterlere karşı hangi maskeye bürünerek duygularını dile getirdiği, isteklerinin peşine nasıl düştüğü, o karakterin tuğlalarını oluşturur. Bir sahne içinde, o sahnede o karakterin nasıl bir motivasyonla, ihtiyaçla davrandığını bulmak önemlidir. O ihtiyaca göre de o sırada kendisine uygun maskelerden hangisini kullanacağını seçeriz. Bu maskeler karakteri ete kemiğe

büründürürken renk katar, doğallaştırır, organikleştirir. Hele bir de tutarlı halde yapılırsa, bir oyun ya da bir film içinde o karakterin ne yapmaya çalıştığını diğer karakterlerden önce seyir halinde olanlara tahmin ettirerek yakınlık kurdurur. Çünkü gerçekten biz de hayatta böyleyiz. En yakın arkadaşımıza bir olayı anlatma halimizle, patronumuza ya da o gün bankamatik sırasında tanıştığımız birine anlatma şeklimiz farklıdır. Bizi hergün vapura yetiştiren taksi şoförüyle, çocuğumuza konuştuğumuz yerden konuşmayız. Farklı durumlarda, farklı kişilerle, dışarıya gösterdiğimiz yüzümüz, yani personamız değişiklikler gösterir. Hayatta bunu yaparken


23

Söyleşi yapay olmadığımız gibi, sahne üzerinde de ortaya çıkan bir “rol yapma”, bir yapaylık durumundan bahsetmiyorum.. Karaktere ait içten gelen duygusal durumlarla, dışarıdaki kişilerin ya da durumların var ettiği kime hangi maskeyle, kime hangi egoyla yaklaşılacağını ustaca harmanlamak gerekir. Peter Brook’un Açık Kapı’da söylediği gibi: “Gerçek oyuncu, asıl özgürlüğün dışarıdan gelenle içten gelenin mükemmel bir bileşime ulaştığı anda oluştuğunu bilir.” Tiyatrolar adına Türkiye’de en başta değişmesi gereken şey nedir? Değişmesi gereken en önemli iki şey sansür ve ödenekler. Toplumun zihnine soru tohumları atılması, dünyaya baktığı pencerenin genişlemesi, olayların farklı boyutlarını görüp buna göre o olayla ilgili kendi görüşünü oluşturması. Bu, kendilerini inançlarımızın ve düşüncelerimizin kahyası addetmişler için korkutucu olabilir. Sansürden daha da korkunç olanı, sansür yaygınlaştıkça beraberinde otosansürü getirmesi. Yaratıcılığın ön plana getirilmesi için, insan algısını ileriye götüren yeni oyun metinlerinin yazılması için sansüre sonuna kadar karşı durulmalı. Yeni fikirlerin ortaya çıkması, söylenmek istenenlerin özgürce söylenilebilmesi için mücadele etmek lazım. Aslında benim bu röportajı cevaplarken de iki kere düşünmüyor olmam lazımdı. Söylemek istediğinizi özgürce söyleyebileceğinize, bu dünyaya eski-yeni kendi biricik fikrinizi atabileceğinize güvendikten

sonra da bu işin prodüksiyonu geliyor. Kuruluşlara, yapımlara, yazarlara desteğin oluşturulması gerekli. Tiyatronun bireysel girişimlere de, devlete de ekonomik olarak getiriden çok götürüde bulunduğundan bahsediliyor. Bu durum sebep gösterilerek köklü kuruluşlar, bizim tarihimiz olan kuruluşlar kapatılmaya çalışıldı. Ama zaten tiyatro rantsal bir oluşum değil. Tiyatrolar da ticarethane değil. Daha geniş kesimlere de ulaşabilmesi, her ekonomik düzeyden ailenin izleyebilmesi, daha oyuncaklı temsillerin yapılabilmesi için ödeneklere ihtiyaç var. Toplum içerisinde ataerkil ideoloji etrafında şekillenen düzenlerimiz ve rollerimiz var. Bu noktada ‘kadın’ bir birey olmaktan çıkıp bir obje/ nesne haline gelmenin yanı sıra duygusal, suçlu, fettan, seksi, zeki olmayan vb. sıfatlar üzerinden basma kalıp tanımlamalara maruz kalıyor ya da bedeniyle gündeme geliyor. Gerek sosyal normlar çerçevesinde, gerekse siyasi söylemler buna örnek olarak verilebilir. Sizce bu durumu tiyatroda nasıl değerlendirebiliriz? Tiyatroda izlediğimiz kadın karakterler bu söylemleri pekiştiriyor mu? Yoksa izleyiciye bundan farklı bir şeyler sunabiliyor mu? Tiyatrolar, izleyiciye bundan farklı bir şeyler sunması için büyük temenni. Ataerkil yapı her ne kadar her alanda varlığını sürdürüyor olsa da, toplumda kadının yeri

yıllar önce kabul edildiği gibi geri planda kalan, farklı statüde değerlendirilmesi gereken, şahitliği kabul edilmeyen bir yer değil. Yine de hala çok iyi olarak kabul edilen, sevilen çoğu tiyatro oyununda, kadının tektipleştirildiğine, sadece bir araç olarak, “kadın” imgesini var etsin diye kurgulandığına şahit oluyoruz. Kötü oyunlar olması da gerekmiyor. Mesela Martin McDonagh oyunları. Kadın genelde ortada kendi amacı olmayan, ama oyunun devam etmesi için çok önemli bir amaca hizmet eden bir olgu gibi dolaşır. Yine de severiz McDonagh oyunlarını. Hayatla ilgili pek çok zıtlığı, huzursuzluğu, yozlaşmayı ya da alışılagelmiş tuhaflıkları mizahi bir yönden anlatır. Mesele belki de varoluşu sorgulamak değildir. Olayların yaşanış biçmini “insan” yönünden incelenirken, farklı ya da aynı olma yönünden değil de, sadece “er” ve “erkek “üzerinden masaya yatırılması gereklidir. Kadınların da hem sorunlarıyla, yaşadıkları şiddetle, eziyetlerle ya da herhangi bir olayda hayata kattıkları renklerle/karanlıklarla, kadın bakış açılarıyla harmanlanmış oyunlarla da varolmalı. Canlandırılması keyifli kadın karakterler de böylece var olacak. Yazılı ve sosyal medyada zaman zaman kadın oyuncuların oynadığı roller yerine giydikleri kıyafetlerle örneğin; sahnede jartiyer giyilmesi ya da sahnede mini kıyafetlerle bacaklarının ön planda olmasıyla gördük. Bu noktada sizce tiyatro kadınlara yöneltilen rollerden biri olan ‘seks


24

objesi’ temsilini tekrarlıyor mu? “Seks Objesi” algısı her alanda devam ediyor. Bazen öyle birşey izlersiniz ki, kadın ya da erkek çırılçıplaktır ama sahnede başka birşey vardır. Gözünüz çıplaklığın çok daha ötesini görür. Kalbiniz kırılır mesela, gördüğünüz şey canınızı yakar. Ya da başka bir hikayeyle ilgili başka düşüncelere yöneltir sizi. Mesele nereden baktığınızla alakalı. Televizyonda, medyada, birbirlerinin hayatına kasteden insanları, dizilerde kavga kıyamet birbirine giren karakterleri, uzak ülkelerde gözümüzün içine baka baka geleceğimizi çalan hırsızları izliyoruz. Bunları asla ahlak çerçevesinde eleştirmiyoruz ama mesela bir filmde gecelikten görünen kürek kemikleri

ahlaksızlık oluyor. Allahtan çocuklarımız görmesin diye hemen bulanıklaştırıyoruz. Her çıplaklık seksi değildir, seksle ilgili hiç değildir. Toptan bir algı eğitimi değişikliğine ihtiyaç var. Bu da kısa zamanda olacak birşey değil. Deniz Seviyesi filminde aslında kadınlara dayatılan rollerin dışında bir karakteri canlandırıyorsunuz. Filmde hamile fakat güçlü bir kadın görüyoruz. Hamile bir kadın gece gizlice çıkıp sigara alıyor ya da bardağa içki koyuyor. Filmdeki Damla’nın meselesi nedir? Damla’nın meselesi kendi kararlarıyla ayakta durabilmeye çalışması. Yarım kalmış hikayesini tamamlamaya çalışıyor. Yıllarca kendi ayaklarının üzerinde durmuş,

eğitimini tamamlamış, ailesini kurmuş. Fakat, aldığı kararları yaşarken geride bıraktığı kocaman kapanmayan bir yarası var. Kadın olmakla değil belki ama anne olmakla barışmaya çalışırken, o fikre alışmaya çabalarken yıllar önce yaşadığı bir olay, herkesten sakladığı sırrı peşini bırakmıyor. Biraz şartlar öyle gerektirdiği için biraz da aslında o yara kapanmaya çalıştığı için 6 yıl sonra yeniden gençlik hayaletleriyle karşılaşmak üzere kendini Ayvalık’ta buluyor. Genç ve başarılı bir kadın olarak, bu söyleşiyi okuyacaklara bir cümleyle çağrıda bulunur musunuz? Araştırmak önemli, okumak, izlemek… Sadece televizyonun bize verdikleriyle yetinmeyelim.


19

Röportaj

Pano'ya yaz.

Pano’nun varlığını sürdürebilmesi için desteğe ihtiyacı var. Bu sebeple yazılarınızı, fikirlerinizi ve çizimlerinizi Pano’ya asmak için;

bizeyazin@panodergi.com


26

‘Kadın’ ve ‘Çocuk’ Begüm Koçum Begüm Koçum 17 yaşındayken babasının gençliğinden kalma Yashica’sıyla fotoğraf çekmeye başladı. İlk başlarda ailesini, yaşadığı yeri, arkadaşlarını çeken Koçum, bugün hala yakın çevresini ve yaşadığı yerleri çekmeye devam ediyor. Bağımsız olarak çalışmayı tercih eden Koçum, kendin işlerinin odağında ise kadın ve çocukları tutuyor. Dijital fotoğraf makinalarının piyasaya çıkmasıyla, analog fotoğrafçılığa olan ilginin azalmasına rağmen, günümüzde profesyonel fotoğrafçıların bir bölümü dijitalin tüm avantajlarına rağmen tercihlerini analogdan yana kullanıyor. Begüm Koçum da dijitalleşmeye karşı biri olmayan, fakat fotoğraflamanın en keyifli kısmının analog olduğunu düşünenlerden. Karanlık odada yıkanan negatiften kağıda, kağıttan basılan fotoğrafa kadar bütün var olan sürecin sürpriz oluşunu sevdiğini söyleyen Koçum, “aynı kareyi tekrar çekemeyecek olmak hoşuma gidiyor” dedi. Hikâye kurarak fotoğraf çekmeyen Koçum için önemli olan tek şey, bulunduğu yerde ve zamanda, gördüklerini nasıl ve hangi şekilde hatırlamak istiyorsa öyle çekmek.


Fotoğraf

27


30

Challenge Nida Vardar

The Godfather Zengin çok katmanlı bir epik olan The Godfather mafya filmi olmanın çok daha ötesinde. Film Amerika’nın savaş sonrası siyasetine dair bir çözümleme sunmanın yanı sıra aile ile iktidar kavgasının derin bir incelemesi gibi. Çoğunlukla aksiyondan yararlanılan The Godfather’da mafyanın güçlü Corleone ailesinin reisi rolündeki Marlon Brando ile isteksiz oğlunu canlandıran Al Pacino’nun olağanüstü performansları akıllarda iz bıraktı. Filmin en dikkat çekici detaylarından biri de elbette yapıta ayrı bir özgünlük katan müziği. Sevginin Gücü/Leon

Defalarca izlesem de sıkılmayacağım ve etkisinden çıkamayacağım bir film daha.

Sevginin Gücü Leon hakkında şimdiye kadar söylenmiş ve yazılmış onca şeyden sonra ne denilebilir bilmiyorum. Filmden genel olarak bahsetmek gerekirse başrolde seri katil Leon karakteriyle Jean Reno karşımıza çıkıyor. Mathilda karakterine hayat veren sinema dünyasının unutulmaz oyuncularından Natalie Portman ise henüz 12 yaşında. Leon pek çok farklılıktan beslenen sıra dışı bir film diyebilirim. Özellikle Leon ve Matilda arasındaki ilişkinin üzerinden gidecek olursak bu farklılıkları görebiliriz. Bunun sırrı yavaşça şekillenen diyaloglarda ve yer değiştiren kişilik özelliklerinde. Masum küçük kız Mathilda aslında insan öldürmekten hiç korkmayan cesur bir kızken, tetikçimiz Leon süt içmeyi ihmal etmeyen ve her gün çiçek sulayan bir güzel insan. Bittikten sonra içimde tuhaf ama bir hayli güzel bir his bırakan Leon izlemeye değer. Kitap Uçurtma Avcısı ( The Kite Runner) - Khaled Hosseini Hikâye, Afganistan’da krallığın çöküşü, Sovyet işgali, ülkeden Pakistan’a ve Amerika’ya toplu göç ediş ve Taliban yönetimi gibi kargaşalı ortamında kurgulanmış. Uçurtma Avcısı bir insanın dostunu ne kadar çok

sevebileceğinin yürek burkan hikâyesi... Uçurtma Avcısı, arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin çok çarpıcı bir roman. Romanın başkarakterleri Emir ve Hasan, Kabil’de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Emir çocukluk arkadaşı ve sütkardeşi Hasan’a karşı olan ihanetini bir türlü unutmamaktadır. Çok yakın iki dostken bir anda birbirlerini iten iki yabancı haline gelir. Aralarında yaşanan olay hiçbir zaman sesli bir şekilde dile getirilemezken, varlığı dahi inkâr edilmez. Okuyucu olarak bu ihaneti öğrendiğinizde kitabın ilk kısmında hissettiklerinizden çok farklı yerlerde olacağınıza eminim. Yaşama Uğraşı -

Cesare Pavese Cesare Pavese edebiyat dünyasında kendi elleriyle yaşamına son veren ilk yazar değil. En son yazdığı “Yalnız Kadınlar Arasında”


31 Sosyal medyada başlayan “The Film/Book List Challenge” furyasını biraz değiştirerek Pano’ya uyarladık. İlk sayımızda Nida Vardar ile başlayan, challange davetleri bundan sonraki sayılarımızda da devam edecek.

Sergi 2014’ün geride bıraktığımız bahar ve yaz aylarında gezmekten zevk aldığım iki tane sergi oldu. Her ikisi de Pera Müzesi gibi güzel bir sanat kurumunun çatısı altında gerçekleşti. Biri pop kültürün ikonik isimlerinden Andy Warhol’un eserlerinden oluşan “Herkes için Pop Sanat” adlı sergi

Fotoğraf: Nida Vardar

romanıyla İtalya’nın en önemli Strega Edebiyat Ödülünü alan, eleştirmenlerin övgü ve alkışlarıyla karşılanan, başarısının doruğuna ulaşmış bir yazar. Yapılacak çok şey varken, 26 Ağustos 1950 tarihinde henüz 42 yaşındayken Torino’da, küçük bir otel odasında uyku hapı alarak intihar etmeyi tercih ediyor. Ardında da Yaşama Uğraşı gibi etkileyici bir kitap bırakıyor. Pavese ölümünden iki yıl sonra “Yaşama Uğraşı” adıyla yayımlanan güncelerini, ölümünden 15 yıl önce yani 1935 yılında tutmaya başlar. Bu günlüklerde başarıları, hüsranları, terk ettiği ve terk eden kadınlar nedeniyle çektiği aşk acılarını, yalnızlığı, nedensiz acıları, kendine, yazdıklarına ve kişiliğine yönelik acımasız eleştirileri, sürekli kendi kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmaları okuyoruz. Pavese’nin iç trajedisini okumak bana çok şey kattı. . başucu kitabım olan bu günlükler ile sık sık Pavese’nin yalnızlığına dönüyorum.

bir diğeri ise sokakların asi çocuklarını bizimle buluşturan “Duvarların Dili” adlı grafiti sergisi. “Herkes için Pop Sanat” Öncelikle Warhol’un sergisinden bahsedecek olursam Pera Müzesi’nin Slovakya’daki Zoya Müzesi ile işbirliği yaparak hazırladığı sergi, sanatçının serigrafi (ipek baskı) dizilerini ve desenlerini Türkiye’de ilk kez görme imkanı sundu. Andy Warhol: Herkes için Pop Sanat sergisinde, Warhol’un Campbell’s Soup, Kovboylar ve Kızılderililer, Tehlikedeki Türler, Çiçekler, 20. Yüzyıldan On Yahudi Portresi dizilerinin yanı sıra, Mick Jagger ve Lenin gibi ünlü isimlerin portreleri de yer aldı. Warhol, öncüsü olduğu pop art akımıyla kültürel endüstrinin aldığı şekli ve imgelerle olan ilişkimizin geçirdiği dönüşüme işaret ederken, belki de bugünün anahtarını sunuyordu. Sergi bin bir türlü renkleriyle beni çokça etkiledi. Geldi geçti... “Duvarların Dili” Son olarak daha öncede dediğim gibi sokakların asi çocukları Türkiye’de ilk kez bir müzesinin çatısı altında toplantı. Metroda,

trenlerde ve caddelerde görmeye alışık olduğumuz birbirinden güzel çizimler Pera Müzesi’nin duvarlarına renk kattı. Elbette bizim hayatımızı da. En azından benim hayatıma. Grafiti yeraltı dönemini geride bırakıp bir sanat akımı haline geldi. Sokak sanatı gitgide daha geniş bir kültüre hitap edip dışlanmaktan kurtuldu. “Duvarların Dili” sergisi de bir bakıma bunun kanıtı diyebiliriz. Dünyanın pek çok farklı ülkesinden gelen sanatçılar eserlerini müze duvarlarına yapmak için günlerce çalışmışlar ve grafitinin özüne sadık kalmışlar. Aykırı, yaratıcı ve özgür... Umarım bu gibi çalışmaları tekrar görebiliriz. Bir sonraki sayıda challenge’a davet ettiğim isim Burcu Kutluk


PONG Oyun üzerine yazılar Cem Kavakoğlu

G

ündelik yaşamımızın birer parçası haline gelen yeni iletişim teknoloji araçları, bugün hayatımızın her alanında varlığını göstermektedir. Sağlıktan, iletişime, eğlenceden eğitime kadar her alanda etkilerini ve müdahalelerini gözlemeyebildiğimiz bu araçlardan biri de video oyunları. Birden fazla tanımı olan oyunu basit olarak tanımlamaya çalışırsak çocukluğumuzdan

yetişkinliğimize kadar geçen dönem içerisinde fiziksel ve psikolojik olarak eğlence amaçlı gerçekleştirdiğimiz eylemlerdir. Fakat zaman içerisinde teknolojinin getirdiği araçlar sayesinde bu tanımın ‘fizyolojik’ kısmının değişmesine neden oldu. Zaman içinde teknolojinin hızlı bir şekilde gelişmesi ve değişmesiyle, daha büyük bir kitleye ulaşan video oyunları, artık eskisi gibi belirli yaş

aralığındaki gençlere değil, daha geniş bir topluluğa hitap ediyor. Değişen teknolojinin yanı sıra, dönüşen kentleri de göz önüne alırsak, sokakta top sürmemiş, arkadaşlarıyla top oynamamış bir neslin FIFA gibi futbol oyunlarında harikalar yaratması durumun vahimliği kadar ironik. Video oyunları ilk piyasaya çıktığında kendini sattırabilmek amacıyla ilk hedefi aile üzerinden


33

Oyun üretilen reklamlardı. Aileyle birlikte eğlenceli vakit geçirme aracı olarak pazarlanan video oyun reklamlarında, ekran başında oğluyla oyun oynayan bir baba ve onlarla birlikte eğlenen anne ve kızı görüyorduk. Zamanla değişen tek şey elbette sadece ‘oyun’ kavramı değildi. Reklamlarda bundan etkilenen bir diğer mecraydı. Şimdiki reklamlara baktığımızda genellikle sevgilisini video oyunları nedeniyle ihmal eden erkekler veya sadece savaş temalı aksiyon ve adrenaline dayalı reklamlar görüyoruz. Bütün bunların yanı sıra, ilk oyun aletlerinden günümüze çok şeyin değiştiği de bir gerçek. Peki ya oyunlar? İlk zamanlarda iki veya tek kişilik oyunlar ile başlayan video oyunları, günümüzde yüzlerce oyuncuyu aynı anda içinde barındırabilen çatılar haline geldi diyebiliriz. MMORPG denilen (devasa çok oyunculu çevrimiçi rol yapma oyunu) oyun türü aynı anda çok sayıda insanın savaşabilmesini, oyun içindeki eşyalar üzerinden ticaret yapabilmesini sağlayabilen bir türdür. İnsanların eğilimine göre sosyal veya asosyalliği körükleyebilir. Bu tür oyunların başında saatler geçirip ölen insanlar da vardır, oyunun içinde tanışıp gerçek hayatta evlenenler de. Tabi bu uç örnekler sadece bu oyun türüne has değildir. Hatta bu tür olaylar video oyunlarının türlerindense bunları oynayan kişilerin türlerine göre değişir. Peki, ilk zamanlar dediğimizde hangi dönemden, nasıl oyunlardan bahsediyoruz? Birçok insan Tetris veya Super Mario örneğini verebilir. Yalnız, video oyun tarihinin

en önemli yapı taşları olan bu oyunların da ataları vardır. Tennis for Two dünyanın ilk oyunu olarak kabul ediliyor. Bu oyun, 1958 yılında William Higinbotham tarafından, atom enerjisini tanıtmak için yapılmıştı. Tabi hemen evlerimizde deneyememiştik. Video oyunlarının evlerimize girmesini sağlayan ilk video oyun aleti Magnavox Odyssey idi. 1966 yılında Ralph Baer tarafından geliştirildi. Ses çıkışına bile sahip olmayan Odyssey, 1972’de piyasaya çıktığında 330.000 adet satmıştı. Ralph Bey her ne kadar buna ses çıkışı da koyalım dediyse de, Magnavox şirketi bu fikri kabul etmedi (tabi canım sese ne gerek var zaten, ses kim ki?) Oyun konsolunun yanında aynı zamanda renkli transparan plastik kaplamalar da verilirdi. Böylelikle kullanıcılar bu plastik kaplamaları televizyonlarının önüne koyarak oyunları renkli oynayabiliyorlardı. Şimdi ise bir oyun 1080p çözünürlüğe sahip değilse programlama yönünden sınıfta kalmış olarak sayılıyor. Odyssey insanları 42 yıl sonra nelere sahip olacağımızı bilseler ne hissederlerdi acaba? Tüm bu gelişmelerden sonra çok basit ve çok eğlenceli bir video oyunu piyasaya sürüldü. Aslında yeni bir şey yapmıyordu. Fakat yaptığı işte o kadar iyiydi ki video oyunları tarihine adını büyük harflerle yazdırdı. ‘PONG’ Pong, bilinen ilk arcade video oyunu. Siyah bir ekranı dikey şekilde ikiye bölen bir şerit, her

iki tarafta kullanıcılara ait birer dikey çubuk ve ortada gidip gelen bir nokta ile zamanında insanları başına kitlemişti. Basit bir tenis oyunu olan Pong, 1972 yılında piyasaya çıktığında büyük sükse yapmıştı. Atari adlı firma tarafından geliştirilen bu oyun, Odyssey üzerinde oynanan bir tenis oyunundan etkilenerek yapılmış, zamanına göre gelişmiş bir tenis oyunuydu.

İlk olarak bir bara yerleştirilen Pong makinası, kurulduktan bir süre sonra teknik arızalar göstermiş, nedeni de içinde biriken çok miktarda bozuk paraymış. İnsanların video oyunlarına ayırdıkları vakit bundan 40 sene bile önce gerçekten dikkat çekiciymiş. Şimdi her evde video oyun oynama imkânının olması bazı şeylerin heyecanını azaltıyor olabilir. Belki de video oyunları eskisi kadar popüler değildir. Yine de video oyunları kendisine has büyük bir kültürü (daha çok popüler kültür) içinde barındırıyor. Tek başınıza, arkadaşlarınızla veya tamamiyle yabancı insanlarla yardımlaşarak ya da rekabet ederek bu kültürü yaşayabiliyorsunuz, hatta gelişmesine katkıda bulunabiliyorsunuz.


34

En çok

Edebiyat Abim Deniz - Can Dündar Handan - Ayşe Kulin Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları Haruki Murakami Bitti Bitti Bitmedi - Vedat Türkali Kemal Hadi Gel Bi Kahve İçelim - Gül Sunal

Edebiyat dışı Liberal İhanet - Merdan Yanardağ İşte İslamın ve Türklüğün Katilleri Sabahattin Önkibar Kapital - Thomas Piketty Ebu Zer - Yaşar Nuri Öztürk Devrimcilik Güzel Şey Be Kardeşim Melih Pekdemir


35

Müzik İlk Şarkılar - Fazıl Say Popular Problems- Leonard Cohen Sana bunları hiç bilmediğin yerden yazıyorum – Cem Adrian Karadenize Kalan – Çeşitli Sanatçılar Duman II - Duman

Film Büyük Budapeşte Oteli – Wes Anderson Muhteşem Gatsby – Baz Luhrmann Hazine Avcıları – George Clooney Yozgat Blues – Mahmut Fazıl Coşkun Para Avcısı – Martin Scorsese

Pan Kitapevi’ne teşekkürler.


Pano Dergi - Aralık  

Yeni nesil kültür dergisi.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you