Page 1

!"#$ Yeni nesil kültür dergisi

Ocak | ikinci sayı

www.panodergi.com


4 Haberler 6 Keşfet: Derya Bengi 8 Albüm İnceleme: Pink Floyd 10 Belgesel: Asfur - Eylem Şen 12 Film inceleme: Mahmut Fazıl Coşkun 14 Söyleşi: Forabandit 18 Dosya: Mücadele alanı olarak “Müzik” 20 Söyleşi: Erkan Avcı 26 Fotoğraf: Egemen Yeşeren Nehir Uğurlu 32 Challenge: Gökçen Karanfil 34 Oyun: Piksellerden gerçekçiliğe 36 Eskiz

Bu ay bize katkı sağlayanlar, Berk Öğünç, Buse Sütçüoğlu, Can Cellek, Derya Bengi, Gamze Türkkaynağı, Gökçen Karanfil, Egemen Yeşeren Nehir Uğurlu, Utku Taykut Editörler: Bora Sıpal, Gözde Özhan


Pano Pano dergi, dünyanın kültürlerini içinde bulunduran kişilerin kirlerini özgürce yazabilecekleri, herkese açık bir çerçeve kurma çabası olarak ortaya çıktı. Biz inanıyoruz ki, birbirinden çok farklı disiplinlerden gelen kişiler, oluşturduğumuz bu Pano’da kendilerine özgür bir alan yaratacak... Pano Dergi.


4

Haberler “Orospu” rolü oynamak yasak

İstanbul Şehir Tiyatrolarının oyunu olan Cibali Karakolu’nda yer alan bir “orospu” rolüne yasak geldi. İddiaya göre Şehir Tiyatrosu Cibali Karakolu’nda bu rolü oynayan oyuncunun sahnelerini kaldırıp, oyuncuyu attı. Tiyatrocu Nedim Saban, Twitter hesabından paylaştığı mesajda “Artık tiyatroda orospu rolü oynamak yasak! Şehir Tiyatrosu Cibali Karakolu’nda bu rolü oynayan oyuncunun sahnelerini kaldırıp, oyuncuyu atmış” dedi.

“Hangi İnsan Hakları” Film Festivali

Documentarist tarafından 13-17 Aralık 2014 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen ‘Hangi İnsan Hakları?’ Film Festivali bu yılki ana temaları, ‘iş cinayetleri’ ve ‘yerinden edilmiş insanlar’ idi. Festival SALT Beyoğlu-Galata, Aynalıgeçit ve Tütün Deposu’nu mekân olarak kullanıldığı ‘Hangi İnsan Hakları?’ Film Festivali’nde gösterimler ve etkinlikler ücretsizdi. Türkiye’de işçilerin yaşam ve çalışma koşulları üzerine yapılmış bir belgesellerinde bulunduğu festivalde etkinliklerinden biri haline gelen Video-Eylem Atölyesi bu sene de düzenlendi.


5 eetle i e

geli r

Senaryosunu Michael McDowell’ın yazdığı, Tim Burton’ın yönettiği Beetlejuice filminin ikincisi geliyor. Film hakkında açıklamalarda bulunan Burton, Beetlejuice 2’nin hazırlıklarına başlanıldığını ve filmin tahmin edilenden daha kısa sürede tamamlanacağını belirtti. Filmin kült karakterlerinden Beetlejuice’u yeniden Michael Keaton canlandırırken, Lydia Deetz’i de gene Winona Ryder canlandıracak.

rk İ i Fantastik Filmler

2011 yılından bu yana Ankara Kısa Filmciler Derneği bünyesinde düzenlenen Fantasturka ‘Türk İşi Fantastik Filmler Festivali’ bu yıl 3. kez 12-14 Aralık 2014 tarihleri arasında İstanbul’da, 17-20 Aralık 2014’de Ankara’da düzenlendi. 1950’lerden günümüze kadar çekilen ancak çoğu izleyici ile buluşamayan 3000’e yakın Fantastik Film arşivinden seçkiler dönemin yaşayan tanıkları ile birlikte izleyici ile buluştu. 12 Filmlik ‘Türk İşi Fantastik Filmler’ seçkisinin yanı sıra, ‘Türk İşi Western-Kovboy-Aksiyon’ uyarlamaları da festivalde yer aldı. Ankara ve İstanbul olmak üzere iki şehirde düzenlenen Fantasturka, her yıl bir şehri gösterim programına ekleyecek.


6

!"#$%& '(&%)*#+%#,-./01/#

2

Önerebileceğiniz bir kitap? Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanını okumayan kalmasın. Sizce bu kitap neden okunmalı? Bizim toplumumuz neredeyse 200 yıldır bütün sorunlarını DoğuBatı karşıtlığı üzerinden, kimlik ekseninde tartışıp duruyor. Böyle gelmiş böyle gider. Tanpınar’ın

bu romanı da, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyetin ilk dönemine uzanan bir zeminde, Hayri İrdal isimli aykırı, yalnız, uyumsuz bir kahramanın, belki de bir meczubun gözünden Türkiye toplumunun medeniyetler arası bocalamalarını, hızlı değişimini ve kimlik mücadelesini olağanüstü soğukkanlı bir mizah diliyle anlatıyor. Kitaba adını veren

o saçma sapan bürokratik kurumdan başlayarak, her şey büyük bir ciddiyetle ele alınmış. Hiciv, bizzat bu ciddiyetin bağrından doğuyor. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” bugün hâlâ en az Umut Sarıkaya’nın “İşimdeyim Gücümdeyim” karikatürleri kadar taze, güncel ve komik.


7

Keşif En çok etkilendiğiniz sergi? Neden? 2009 yılında Santral İstanbul’da, Yüksel Arslan’ın “Retrospektif” sergisine gittim. Resimlerin arasında saatler geçirdim, ama elimde olsa bir köşeye bir yatak serer, sekizon gün orada yaşardım. Yüksel Arslan, İstanbul’un Eyüp semtinde doğmuş bir işçi çocuğu. 60’lı yıllarda Paris’e gitmiş ve hâlâ orada yaşıyor. Dünyada eşi benzeri olmayan, belli bir akıma bağlı kalmayan, tamamen kendi lisanını yaratan bir sanatçı. Ferit Edgü ona “düşünce illüstratörü” diyor. Eserlerinde kol emeğinden beyin hücrelerine kadar insana dair her şey var. Zaten bence bir resim sergisi falan değil, bir tarih, edebiyat ve felsefe belgeseliydi. Ahmet Hamdi Tanpınar onu hiç beğenmez, ressamdan bile saymazmış. Daha uzun yaşasaydı, 60’lı yıllardan sonra yaptıklarını görebilseydi, acaba fikri değişir miydi? Önerebileceğiniz bir film? Nedir bu filmde sizi etkileyen? Jacques Tati’nin 1958 tarihli “Amcam” (Mon Oncle) filmi

favori filmimdir. Baş karakter Mösyö Hulot, aslına bakarsanız “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ndeki Hayri İrdal’ın ya da Şarlo’nun bir benzeridir. Zamana ayak uyduramayan, biraz eski kafalı, ama hiç de geri kafalı olmayan, toplumsal değerlerin baş aşağı yuvarlanışından, adına ilerleme denen dayatmalardan duyduğu rahatsızlığı dalgacılıkla, alaycılıkla göğüsleyen kaçık bir adam. Filmde iki ayrı Paris’i görürüz. Birinde derme çatma mahallelerdeki dayanışmacı komşuluk ilişkileri, diğerindeyse bencil, robotlaşmış, modern burjuva yaşamı… Bisikleti, piposu, buruşuk pardesüsüyle Mösyö Hulot, küçük yeğenini modern kentin sıkıcı hayatından kaçırıp kurtarmak ister, elinden geldiğince. Günümüzün kentsel dönüşüm maskaralığını kavrayabilmek için de ilaç gibi bir film. En son izlediğiniz TV dizisi? “Behzat Ç”nin hiçbir bölümünü kaçırmadım, hâlâ arada sırada YouTube’dan parça parça seyrediyorum. Hele Harun, Akbaba ve Hayalet’in hiper realist

ve komik diyalogları televizyon tarihimize, hatta sinema tarihimize altın harflerle yazıldı bence. Dizide Tunalı Hilmi civarı değil, Ankara’nın gecekondu mahalleleri başroldeydi. Sanki Turan Erol’un resimleri, Orhan Kemal’in ya da Latife Tekin’in romanları canlanmış gibiydi. Dizinin hepimizin içindeki adalet duygusunu sulayıp yeşerttiğini zannediyorum. Final bölümünden kısa bir süre sonra Gezi direnişi patladı. İrfan Aktan, Gezi’nin ilk günlerinde şöyle bir tweet attı: “Her şey Behzat Ç’nin gidişiyle başladı”. Bu şakada, her şakada olduğu gibi, bir gerçek payı bulunduğunu düşünmeden edemiyorum. Kitabınızı okuyorsunuz ve kahveniz yanınızda, o sırada en çok keyif aldığınız şarkı hangisi? Ben kahve değil de çay alsam?.. Bruce Springsteen, Renaud, Joe Strummer, Lou Reed… Bu dördünden birinin herhangi bir şarkısını dinlemediğim bir gün dahi yok. O şarkılar size bir şeyler anlattıkça, sizin de o şarkılara bir şeyler anlatasınız gelir.


8


9

Albüm inceleme

ink Fl 20 Yıl Sonra Gelen Anlamlı Veda Buse Sütçüoğlu

M

üzik tarihinin efsanevi grubu Pink Floyd, ‘Endless River’ albümü ile hepimize veda etti. 10 Kasım 2014’de piyasaya sürülen albüm, grubun 20 yıl önce çıkardığı Division Bell’in yapımı sırasında David Gilmour, Nick Mason ve Richard Wright’ın kullanmadıkları kayıtlardan oluşuyor. Bu bakımdan sahaflardaki tozlu kitapları anımsatacak cinsten diyebiliriz. Zaten albümü özel kılan en önemli unsurlardan biri de 20 yıllık bir aranın ardından çıkmış olması. Louder Than Words dışında tamamen enstrümantal ve ambient müzik ögeleri olan veda albümü, backing track ve yahut soundtrack (film müziği) havasında diyebilirim. Louder Than Words şarkısının sözlerini David Gilmour’un eşi Polly Samson’un yazması da ayrı bir güzellik katmış bana göre.

Albümde en dikkatimi çeken şarkı ise 2008’de hayatını kaybeden Pink Foyd’un klavyecisi Rick Wright’a ithaf edilen, Türkçe isimli ‘Anısına’ oldu. İsrailli klarnetçi Gilad Atzmon, bu parçaya eşlik ederek oryantal bir hava katmış. Şarkının adının Türkçe olmasının sebebi de buymuş zaten. Türkçe ağıtları dinleyerek böyle bir isim koydukları da söylentiler arasında tabi. Grubun davulcusu Nick Mason bir röportajında, “The Endless River albümünde Rick Wright’ın anısını yaşatmak istedik. Bence bu albüm, onun bu grup için yaptıklarını hatırlamak, onun müziğinin Pink Floyd sound’unun kalbinde yer aldığını göstermek için iyi bir yol oldu. Yaptığımız kayıtları dinlediğim zaman, ne kadar özel bir müzisyen olduğunu tekrar hatırladım” şeklinde konuşup tekrar gönlümü feth etmeyi de başardı. Tüm

hoşçakallar gibi bu veda albümü de epey hüzünlü diyebilirim. Fakat albümde öyle bir şey var ki, şarkıların hepsi birbirini tamamlar cinsten. Kendinizi kaptırıp albümü dinlemeye başladığınızda tek bir parçayı dinliyormuş hissiyatı uyandırıyor. Zaman zaman David Gilmour sesini arayıp eksikliğini hissetsem de, her notasında Pink Floyd ruhunu sonuna kadar hissedebiliyorsunuz. Satış listelerde ilk sıraya yerleşerek de bu başarıyı kanıtlamış oldu zaten. Hatta öyle ki, Coldplay’in Ghost Stories ve Ed Sheeran’ın X albümlerinden sonra senenin en hızlı satılan albümü olmayı da başardı. Bu bakımdan Pink Floyd yine yapacağını yaptı ve tüm albümlerinden farklı, bir o kadar da aynı güzellikte hüzünlü bir vedayla aramızdan ayrıldı. Bundan daha anlamlı bir veda da olamazdı…


10

!"#$%&' Gözde Özhan

Y

önetmenliğini Eylem Şen’in yaptığı Asfur, Suriyeli mültecilerin büyük kentlere yerleştikten sonraki yaşam koşullarını ve toplumda ‘öteki’ olma durumunu anlatan bir belgesel. İsmini Marcel Khalife’nin yazdığı şiirden alan Asfur, Arapçada ‘kuş’ anlamındadır. Asfur, kafesinden kaçan bir kuşun hikâyesi. Bu şiir tutsaklıktan kaçmak ve özgürlük hakkında olduğu için dilden dile dolaşan ve birçok müzisyen tarafından söylenen bir şarkı haline geliyor. Kimilerine göre Filistin, kimilerine göre Lübnan, son günlerde ise Suriye için söylenen bu şiir Eylem Şen’e göre ise, “kafes” olan vatanından kanadı kırık ayrılmak zorunda

çocuklar bana çok tanıdık geldiler. Konuşmaya çalıştım fakat Kürtçe ya da Arapça bilmediğim için anlaşamadık. Tabi ki hızla Mültecilerin büyük bir kısmı onların Suriye’deki savaştan kaçıp Türkiye’de zor şartlar altında hayatta kalmak için ülkemize yaşamlarını sürdürüyor. Siz Asfur’u çekmeye nasıl karar gelmiş olduklarını düşündüm. Kapı önünde toplanıp sıcak verdiniz? Özgür Yaşam Eğitim ve Dayanışma tebessümlerle beni karşılayan Derneği, İzmir’in Karabağlar ilçesi bu insanların yaşantılarını görebilmek için kapı aralığından Limontepe Mahallesi’nde yoksul ailelerin çocuklarına yönelik kafamı uzatmak istedim. Nasıl yaşıyorlar, ne yiyor ne içiyorlar, eğitim çalışması yapıyor. Ben de bu kapsamda İngilizce dersi nasıl zorluklarla karşılaşıyorlar, veriyorum Her yıl mahalle için bir ne hissediyorlar… Tüm bunları festival çalışması yapılıyor. Festival merak ettim. Bunun üzerine bir şeyler yapmaya karar verdim. Önce için kapı kapı dolaşıp el ilanı dağıtırken, aynı dili konuşmadığım sadece İzmir’de yaşayan Suriyeli birçok evin kapısını çaldığımı bir aileyi ele almayı düşündüm ancak biraz araştırınca parçayı fark ettim. İnsanlar güler yüzlü ve sıcakkanlıydı. Kadınlar, değil bütünü görmem gerektiğini kalan tüm halkları sembolize ediyor.


11

Belgesel düşünerek çalışmayı genişlettim. Belgeselde göçün nedenlerini, Suriyeli’lerin ülkemizdeki yaşam koşullarını, ülkedeki kurumların Suriyeli mültecilere karşı tutumunu ele aldık. Yapım sürecine geçmeden önce insanlarla iletişime nasıl geçtiniz? Kimlerle görüştünüz ve onları nasıl ikna ettiniz? Limontepe’de yaşayan ailelerle temasa geçmek zor olmadı. Zaten o mahallede bir dayanışma faaliyetinin de bir parçasıydım. Ama İstanbul’da ya da Hatay’da her zaman çok kolay olmadı. GÖÇ-DER(İstanbul Göç Edenler Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği), İstanbul çekimlerinde yardımcı oldu. Hatay’da yine sendika ve dayanışma kurumlarında çalışan duyarlı demokrat insanlar üzerinden temas edebildim. Uzun süre iletişim kurup ikna edemediğim aileler de oldu. Yapım süreci boyunca ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Bitmemiş bir savaş ve erken bir çalışma olması nedeniyle her şeyi göstermek ama aynı zamanda asıl gösterilmesi gerekeni göz ardı etme ihtimalinin kaygısını taşımak gibi zorluklar oldu. Göçmenlerin kaygıları, korkuları gibi engeller oldu. Çekim yaptığımız fiziksel koşulların zorlukları oldu. Bir de tabi kendi imkânlarımızla çektiğimiz için ekonomik sıkıntılarımız oldu. Bu süreç boyunca sizi en çok hangi olay etkiledi? Her sahne ya da her aile, olay başlı başına etkiledi. Ama en azından

bir kişiden daha doğrusu bir çocuk ve onun ailesinden bahsetmek isterim. Belgesel çalışmasına başladığımda sadece 7 yaşında bir çocuk olan Estravan’ın öyküsünü anlatmak ve onun gözünden mültecilik meselesini göstermek istiyordum. Estravan ve ailesi aslında Yunanistan’a geçmek istiyordu. Bir süre önce ülkelerine döndüklerini söyleyerek çevresindekilerle vedalaşmış ve kentten ayrılmışlar. Doğrusu gerçekten ülkelerine mi döndüler yoksa Yunanistan’a mı gittiler bilmiyorum? Ya da eğer ülkelerine gittilerse sınırdan sağ salim geçebildiklerine ya da ülkelerinde kendilerini bombalardan koruyup koruyamadıklarına dair pek iyi şeyler düşünmekte zorlanıyorum. Umarım Yunanistan’a gitmişlerdir diye düşünürken onların ayrıldıkları haftalarda kaçak işçilerle birlikte batan feribot geliyor aklıma… İnsan elindeki kameranın sihirli bir gücü olsun istiyor... Sadece kayıt altına alan değil aynı zamanda değiştirebilen... Asfur aracılığıyla belki de Türkiye’de birçok insan için görünür olmayan/fark edilmeyen aslında en büyük sorunlardan birine değindiniz. Türkiye’deki mülteciler ucuz iş gücü olarak görülmesinden tutun sağlık, eğitim ve gündelik yaşamlarına (yeme, içme, kimlik, ruhsat) dair hâlâ birçok ciddi sorunlar yaşıyor. Sizce belgesellerin bu noktada önemi nedir? Yaşanan sorunların çözülmesinde bir aracı rolü üstlenebilir mi?

Belgesel ya da sinema var olan olayları ya da durumları ‘görünür’ kılabilir, insanların bakış açısını değiştirir. Muhattapları ile buluştuğu ölçüde sorunların çözümünde işlevsel olacaktır. Fakat burada esas olarak ihtiyaç duyulan bu sorunların görünür olması ve çözülmesi için harekete geçen, örgütlenen insanlar olması. Ancak bu sayede sinema ya da belgesel amacına ulaşabilir. Aksi takdirde belirli bir duyarlılık oluşmasına neden oluyor ya da yanlış bilgilerin değişmesini sağlıyor fakat çözüm için harekete geçmek iradi bir durum. İnsan pratik bir eylemle, başkaları ile bir araya gelerek o iradeyi gösterebilir. Belgesel son olarak 4. Uluslararası Suç ve Ceza film festivalinde gösterildi. Bu yılki teması da göç olan festivali ‘herkes için adalet’ sloganıyla takip ettik. Belgeseliniz, mültecilerin yaşadıkları belki de çoğunluğun hala da yaşamakta olduğu sorunların bir nebze de olsa çözülmesinde/ değişmesinde etkili oldu mu? Bu konu da iletişimde olduğunuz insanlardan herhangi bir geri dönüş aldınız mı? Belgeseli izleyen insanların bakış açılarının değiştiğini ve ekonomik dayanışma açısından somut olarak birşeyler yaptıklarından haberdar oldum. Çeşitlik demokratik kitle örgütü ve sendikaların gündemine girdiğini biliyorum. Fakat sorunların önemli bir kısmı hükümet politikaları ve yerel yönetimlerin tutumları ile ilgili olduğu için bu alanlarda henüz sahici değişiklikler yapılmadı.


12 Sadeliğin ve naifliğin birleştiği yerde, Gamze Türkkaynağı

İ

lk uzun metrajlı filmi Uzak İhtimal(2009) ile tanıdığımız Mahmut Fazıl Coşkun 4 yıl sonra Yozgat Blues(2013) filmiyle kendisini tekrar hatırlattı. İki filmden de bu kadar çok etkilenmemi sağlayan şey ise, filmler bittikten sonra kapıldığım hissiyatın duruluk ve anlatım dilinin gayet sade olmasıydı. İki film arasındaki hikayede belki de gözle görülür derecede benzerlikler yok; fakat dil ve üslup anlamında buram buram benzerlikler taşımakta.

Uzak İhtimal Taşradan İstanbul Galata’ya atanmış müezzin Musa,onun kapı komşusu rahibe adayı Clara ve İstanbullu sahaf Yakup’un yollarının kesişmesini ve ruhlarının

birbirleriyle temasını anlatır. Filmde Musa ve Clara’nın dile getirilmemiş aşkı, son zamanlarda gözümüzün içine sokulan aşklardan ziyade,sessiz sessiz yaşanan bir tutkuyla anlatılmıştır. Ayrı inanca sahip iki bireyin birlikte olabilme ihtimali,uzak ihtimal. Burada da göze çarpan nedenlerden ilki toplumsal baskı olarak karşımıza çıkıyor. Filmde Musa’nın bir büyüğü ve aynı zamanda çalıştığı caminin imamı olarak karşımıza çıkan,toplumsal normları temsil eden karakterle arasında geçen diyalogdan anlayabiliyoruz. İmam Musa’ya eş adayının olup olmadığını sorar fakat Musa İmam’a yok der . İmam bu cevabı “var” anlamında kabul edip kızın dindar olup olmadığını sorar, Musa ise

“evet” der. İmam ise”Güzel,ehl-i dinden zarar gelmez” der. Toplumsal norm o kadar keskin ve nettir ki, kızın dindar olması bile yeterli değildir çünkü başka bir dine mensuptur. Clara ve Musa’nın mutfak pencerelerinin birbirine bakması ve mutfakta çok zaman geçirmeye başlamaları ve birbirlerinin rutinlerini bu şekilde takip etmeleri bu karşılıklı aşkı daha da dilsizleştirir. Sigara kullanmayan Musa’nın Clara gibi sigara içmeye çalışması,alışkın olmadığı için öksürmesi,onun gibi hissetmek için çabalaması kelimelerin sesine ihtiyaç duymamamız gerektiğine de bir işaret. Filmin çözüm noktasında Clara’nın sahaf Yakup’un yıllar önce aşk yaşadığı ve ayrıldığı kadından olan kızı olduğunu


13

Film inceleme anlamamız ve bu durumu ne Yakup’un ne de Musa’nın dile getiremeyişi İstanbul gibi büyük bir şehri daha da hüzne boğar ve Uzak İhtimal’i tamamen “sessizliğin filmi” simgesine dönüştürür. Yozgat Blues Uzak İhtimal’de taşradan şehre gelen bir karakter varken;Yozgat Blues’da ise şehirden taşraya giden bir adamın hikayesine tanık oluyoruz. Aslında bu film için “bir adamın hikayesi” tanımı çok basit kalır. Birçok kişinin ayrı ayrı hikayesi vardır ve bütün karakterler başrol niteliği taşır. Filmde her karakterin güçlü ve gerçekçi özellikler taşıması ve hangi karakterin öne çıktığını anlayamamamız,başrol geleneğini uçuruma sürüklüyor. Film bir alışveriş merkezinin zemin katında yoğunlaşmış bir şekilde Joe Dassin’in L’eté Indien şarkısını söyleyen Yavuz ile açılır. İnsanların alışverişlerini yaptıkları bu yerde,Yavuz’un icra ettiği bu performans sadece bir fon müziği

haline gelmiştir. Yavuz aynı zamanda belediyenin verdiği müzik kurslarının birinde müzik öğretmenidir, Neşe ise büyük şehirde hayata tutunamamış,kazancını marketlerin sucuk tadım reyonundan sağlayan bir karakterdir. Aynı zamanda Yavuz’un belediyedeki kurstan da öğrencisidir. Yavuz’un Yozgat’taki bir gazinodan sahne teklifi alması ve Neşe’nin de ona eşlik etmesi olayların gidişatını değiştirir. İkilinin Yozgat’a gittikten bir süre sonra berber kalfası olan Sabri ve yerel radyoda çalışan Kamil ile tanışmaları ele alınır. Yozgat’ta tutunmaya giden bu ikili sahnede sadece “L’eté Indien” şarkısını söylerler. Yozgat’ta fransızca şarkı söyleyen bir adam ve bir kadın..Bu da beraberinde popülerliği getirir onlara. Aynı zamanda popülerliğin ardından gelecek olan düşüşü de. Olaylar Neşe’nin etrafında şekillenmeye başlıyor ve böylece filmin kilit karakteri haline geliyor. Şehrin daha önce görmeyi reddettiği ve itelediği Neşe Yozgat’ta bambaşka bir hal

alıyor. Sabri ve Neşe’nin yakınlaşmaları ve evlenmeye karar vermeleri Yavuz’un da Neşe’ye karşı hissettiklerini Uzak İhtimal’den hatırladığımız gibi yine bir aşkı sessizliğe gömüyor. Filmde tüketim toplumuna da vurgu yapılmakta. Bir düğünde sahne alan Yavuz’un fransızca şarkı söylemesi, kimsenin onu dinlememesi ve Yavuz’un sahneden inmesiyle çalmaya başlayan düğün müzikleriyle herkesin oynamaya başlaması bunu açıkça belli etmekte. Filmin diğer bir karakteri olan taşra entellektüeli Kamil yaptığı radyo programı ve şiir dinletileriyle o şehir içerisinde az bulunan bir karakter olmasının getirdiği popülerliğin tadını çıkarmaktadır. Sahip olduğu yüksek egoyu,yazmakta olduğu kendi biyografisi olan “İnsan-ı Kamil” isimli kitapla daha net bir şekilde anlayabilmekteyiz. Aslında filmin bizi içine çekmesinin nedenlerinden birinin de bu karakterden yola çıkarak gündelik yaşantımızda bu tarz insanlarla sıkça karşılaşmamıza bağlıyorum.


14

!"#$%$&'() Gözde Özhan

T

ürkiye’nin Alevi-Bektaşi âşık müzikleri ile Fransa’nın Oksitanya bölgesinin trubadur müziğini bir projede buluşturan Forabandit, Anadolu âşıklarının kutsal sazı bağlama, mandolin ailesinden mandola, geleneksel İran müziğinin temel vurmalı çalgısı zarb ve iki vokal ile süprizlerle dolu bir müzikal keşif yapıyor. Özgün bir ritmik yapıya sahip olan grup adeta keşiflerle iç içe. Kendi metinlerinin de yazarı olan Forabandit, Anadolu’nun Alevilik ve Bektaşilik inancını temel alan âşık türkülerinden yola çıkarak, tüm dünyadaki dışlanmış ve sürgün edilmişlere selam gönderiyor.

Ulaş Özdemir, Sam Karpienia ve Bijan Chemirani yer aldığı Forabandit grubu, 2009 yılında bir proje olarak ortaya çıkmasına rağmen, daha sonra proje olmaktan çıkarak dinleyicilerle buluştu. İstanbul ve Marsilya limanları arasında bir köprü oluşturan grubun, ‘Port’ (Liman) adlı son albümleri de geçtiğimiz aylarda çıktı. Bizde bu sayımızda Forabandit’i âşık türkülerinden yola çıkan Ulaş Özdemir ile konuştuk. İkinci albümünüz Port ile tekrardan güzel bir çalışmaya imza atmışsınız… Forabanditin hikâyesini bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Forabandit, 2009 yılında Marsilya da proje olarak bir araya geldi. Bu projenin amacı da Marsilya, Hamburg ve İstanbul arasında 3 liman kentinden müzisyenlerin bir araya getirerek tıpkı bir ağ şeklinde dolaşımını sağlamaktı. Forabandit de trubadur ve âşık müziklerini bir araya getirmeyi amaçlayarak bunun bir parçası oldu. Sam hem mandola çalıyor hem de Oksitan dilinde şarkı söyleyerek vokallik yapıyor. Oksitanca aynı zamanda trubadur şarkılarının söylendiği bir dil. Bijan da perküsyondan (vurmalı çalgılar) sorumlu. Ben de bağlama çalıyorum hem de vokallik yapıyorum. Forabandit olarak bir araya geldikten sonra baktık ki


15

Söyleşi bizim asıl derdimiz trubadur ve âşık geleneğini bugüne nasıl taşıyabiliriz idi. Bunu dert edindiğimiz noktada proje olmaktan çıktık ve Forabandit’e dönüştük. Zaten proje lafını da sevmiyoruz. Bize tek atımlık bir kelime gibi geliyor. 2010-2011 yılları arasında artık Forabandit olarak yola çıktık. Kendi sesi, sözü ve sesi olan bir grubuz. Bu şekilde Marsilya ve İstanbul limanları arasında devam ediyoruz. Forabandit ismi oldukça ilgi çekici. Kelime olarak ne anlama geliyor? Grubun tarzı ve amacıyla nasıl bir ilgisi var? Grup olma sürecinde isim üzerine çok uğraştık ve tartıştık. Aklımda hep ‘terre’ kelimesi vardı. Latince toprak geçsin istiyordum. Fakat o dönemde ilk albümümüzün temel meselesi eşkıyalıktı. Turbadur ve âşık geleneği için eşkıya olmak. Grup içerisinde bunları tartışıyorduk. Eşkıya kelimesi ile uğraşırken Sam Oksitanca ‘forabandir’ kelimesini önerdi. Oksitanca dışa itilmek anlamına geliyor. Biz kelime oyunu yaparak ‘forabandit’ dedik. İsterseniz İngilizce okuyarak ‘for a bandit’ de denilebilir. Albümlerimizde her zaman kavramsal tartışmalar olur ama görünür değildir. Hep bir ezgide ya da sözde küçük göndermeler vardır. Bizim dert edindiğimiz ve şarkılarımızda dillendirdiğimiz şey de ötekileştirilmiş, dışlanmış, sürgün edilmiş, dışa atılmış bütün seslerin bir araya geldiği bir müzik grubu olabilmek. Onların sesi de olmaya çalışan bir grubuz. Dolayısıyla ‘Forabandit’ bize ve

amacımıza çok uydu. Forabandit uluslararası bir çalışma. Farklı coğrafyalarda büyüyüp yaşamış ama aynı amaç üzerinden hareket eden bir grup. Bu kültürü dünyaya duyururken birbirinizin dili, ezgileri ve o kültürün yaşanmışlıkları birbirini nasıl besliyor? Bu sizin müziğiniz ezgilerinize oluşturmak istediğiniz dile nasıl yansıyor? Farklı coğrafyalarda farklı kültüler ile büyümemizin çok ciddi katkıları var. Zaten biz 2009 yılından beri müzik yapmaktan daha çok tartışıyoruz, kavga ediyoruz. Bir şekilde dert edindiğimiz meseleleri anlamaya çalışıyoruz. Ben kendi adıma Alevi-Bektaşi müziğinin âşık geleneğine ait şeyler yapmaya çalıştım. Şarkıyı kendim bile yazsam oralardan bir etkilenme esinlenme var. Sam de Oksitan dilinde mücadele veren birisi. Yaptığı bütün çalışmalarda Oksitan dilinde şarkılar yazıyor ve söylüyor. Ama Forabandit bir misyon grubu değil. Forabanditin meselesi Oksitan dilini kurtarmak ya da Alevi Bektaşi müziğini için bir şeyler yapmak değil ya da Katarlarla Aleviler arasında bir bağ bulmak değil. Biz daha küçük şeylerle ilgileniyoruz. İnsanların dertlerini, tasalarını, aşklarını, sevdası gibi çeşitli meselelere dair tepkisini dile getiren bir grubuz. Tabi arka planda tarihi gerilere dayanan Oksitan dili, Alevi Bektaşi inancı, Katarlar ve İran gibi çok geniş coğrafyalara uzanan ve buralarda yaşanan isyanlar, acılar ve göçler de var. Bunlar bizim

de etkilendiğimiz şeyler. Fakat biz bugün geçmişte yaşananlara bakarak acaba o perspektiften bugün için ne yapabiliriz diye düşünüyoruz. Bugünde bütün bunlardan anladığımız ve gördüğümüz şey bir liman kentinde farklı dillerin, farklı kültürlerin ve insanların bir araya gelebildiğini görüyoruz. Bu düşünce bize çok iyi geliyor. Bir yolda olma düşüncesi. İki yeni insanla, yeni Forabanditler ile tanışmak. Ve bunların çoğu sürgün edilmiş ya da göçe zorlanmış ya da dışlanmış insanlar. Aslında limanda da tutunamıyorlar. Kısacası biz bütün bu meselelerle uğraşıyoruz. Yok olmuş bir dili yok olmaktan olan kültürlerle bir arada sunuyorsunuz... Biz de sizi âşık geleneğini devam ettirmeye çalışan bir müzisyen olarak tanıdık. Âşık geleneği hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz? Ben kendimi âşık olarak görmüyorum. Hem sözüyle hem de duruşuyla âşıklık yüce bir mertebe. Ben o sınıfa girdiğimi düşünmüyorum. O gelenekten beslendim ve beslenmeye devam ediyorum. Bugün bir müzik yapıyorsam beni besleyen ana damar orası. Alevi-Bektaşi inancı açısından bakarsam, aşığın sözü Kuranın özüdür diyebilirim. Aşığın söylediği tek bir kelime bütün o kutsal kitapları size özetleyecek şeylerle dolu. Bu açıdan Alevi Bektaşiler aşığa kutsal bir sözü söyleyen bir aracı olarak bakar. Saz da bu sözün dile gelmesindeki aracılardan biri. Anadolu’da gelişen halk


16 edebiyatının yayılmasındaki en önemli görev âşıklarındır. Tarihsel ya da günlük olayları aşkları, sevdaları, destanları âşıkların diliyle bugüne taşımışız. Bugün bile kimileri için âşıklık tarihin zamanında kalmış olsa da hâlâ sürdürülebilen bir gelenek. Bizim meselemiz de tartışmak ile başlamıştı. Turbadur da sonuçta ortaçağdan itibaren bir sivilleşmenin ve bir şekilde insanların bireysel dertlerinin dile gelmesinde bir aracı görevi gördü. Bugün Oksitan dili ve bu dilde müzik yapanlar gene bu

geleneği sürdürmeye çalışanlar. Ben de beslendiğim ana damar olan o âşık geleneğini kendimce yazdığım örneklere dile getirmeye çalışıyorum. Port sizin ikinci albümünüz. İlk albümünüz grubunuzun ismini taşıyordu. İkisinin arasında birbirini ayıran en temel özellik ne? İlk albüm turbadur ve âşık geleneklerini bir araya getirmek amacıyla çıkartılmış bir albüm. Şarkıların tamamında buna bir gönderme var. Ya bir turbadurun ya bir aşığın

sözü. Daha çok böyle stüdyoda akustik olarak icra edilmiş ve belli bir sesi olan bir albümdü. Hatta Sam’e göre ilk albüm çok diplomatik bir proje. Port’un en temel özelliği tamamen söz ve müzik bize Forabandit’e ait. Bizim bir arada yazdığımız şarkılar. Port diplomatiğin ötesinde. Aslında daha çok dönüştürebilir bir yanı var. Port’un aynı zamanda bizleri de dönüştüren bir yanı oldu. Albüm ortaya çıkarken çok ciddi badireler atlatıyoruz. Bazen yumruklaşmıyoruz. Ciddi bir savaş veriyoruz. Bunun sayesinde böyle şarkılar ve enerji ortaya çıktı. Artık kendi derdimizi ve sözümüzü söylememiz gerekiyor gibi hissettik. Ve bu şarkıları bir arada yazdık. Ben Türkçe, Sam Oksitanca yazdı. Bazen beraber bir şeyler söyledik. Bazen o Türkçe söyledi bazen ben Oksitanca söyledim. Baştan beri Forabandit


17

Söyleşi için Marsilya ve İstanbul limanı arasında bir köprü dedik. Bu süreçte Beyrut, Cezayir, Selanik ya da İzmir buralarda olmak, Akdenizlilik meselesi bizi çok besledi.

Geleceğe dair planladığınız bir projeniz ya da planınız var mı? Hedeflerimiz var konuşuyoruz ama bazen onuştuğumuzun çok ötesinde bir yere gidebiliyoruz. İlk albüm çok akustikti. İkinci albüm ise yine akustik

duyguyu koruyarak daha dinamik hale geldi. Belki üçüncü albüm tamamen elektrik bir albüm olacak. Sert bir yerlere gidebilir. Düşünüyoruz, karşımıza yeni şeyler çıkıyor. Arıyoruz da aradığımız şeyler de var. Şarkı yazarken mesela dert edindiğimiz şeyler bizi bazen farklı yerlere götürebiliyor. Sahnede de çalarken mesela ilk albümümü daha doğaçlama çalmaya başladık. İlk albüm gerçekten diplomatik bir işti. Başlangıcı ortası sonu yerli yerindeydi. Şimdi onu biraz kırdık rahat çalıyoruz. Üçüncü çalışmada muhtemelen doğaçlama bir şeyler olacak ama sertleşecek gibi geliyor. Aramızda değişik bir tansiyon var şunu gördük ki akustik çalıp punk müzik yapabiliriz. İlla da elektriğe bağlamak gerekmiyor. Rock müzik illa gitarla yapılmıyor. Bu tür kalıpların dışına çıkmak gerekiyor. Yoksa kolay yoldan bizden basgitar ekleyip çalabiliriz. Biz böylede icra etmeyi tercih etmiyoruz. Tecrübelerden yola çıkarak duyguyu koruyarak punk ya da psikodelik bir yere, farklı limanlara gidebilecek bir serüven.


18

Dosya

a ele alanı larak m ik se

F

ransız İhtilali sırasında ortaya çıkan ‘ulus-devlet’ kavramı, dillerin yok olması veya başka topraklara göç etmesi sürecinden ayrı düşünülemez. Çünkü ulusların kendilerine ait tek ulusal dili ve kültürü vardır ki bu da diğer dillere ve kültürlere karşı dışlayıcı, baskılayıcı ve engelleyeceği politikalar üretmektedir. Egemenler, farklı dillerde ve kültürlerde bozulma sağlayarak, o dile ve kültüre mensup insanlar arasındaki

t

l

iletişim ve bilgi aktarımını engellemekle kalmayıp, aynı zamanda toplumun ortak duygu ve düşüncelerini, bağlı olarak en etkili örgütlenme ve öz savunma aracını da ellerinden alır. Dolayısıyla bu dilleri konuşan ve kültürleri yaşayan insanlar azaldıkça, o diller ve kültürler de yok olmaya yüz tutar. Kültür bir kişinin, grubun ya da toplumun yaşayış, düşünce, davranış, dil ve sanat varlıklarının bütünüdür. Dolayısıyla, kültür

dediğimiz zaman tek bir şeyden bahsetmeyiz. Ulus-devlet kavramının yaygınlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan ‘tek dil’ olma süreci, belli bir coğrafya içerisinde bulunan farklı dillerinin kaybolmasının yanı sıra farklı etnik grupların kültürlerinin de yok olmasına neden olmuştur. Bu noktada, müzik karşımıza yok olmaya yüz tutmuş kültürlerin ve dillerin sürdürülebilmesi için bir mücadele alanı olarak karşımıza çıkar.


19


20 Dilin üzerinden müziğin kökeni Dilin evrimi üzerinden yürütülen müziğin evrimi ve kökenleri, şarkı söyleme ile ilgili söz kullanılarak ortaya çıkarılan anlamı olan sözcüklerle oluşturulur. Şarkıda öncelik sırası söze değil, müziğin yapı taşı olan ezgisel çizgiye verilir. Burada söz, müzik yapmak için kullanılan bir araçtır. Bu konuda Alfred Radcliffe Brown, müzik ve konuşma dili evrimi açısından birbirini karşılıklı etkileyen üç yaklaşım sunar; Müzik konuşmadan gelişti, konuşma müzikten gelişti, her ikisi de ortak bir kaynaktan gelişti. Kültür, bu noktada karşımıza ‘ortak kaynak’ olarak çıkar. Dil ve müzik birbirinden ayrı düşünülemez. İkisi de birbirini karşılıklı besleyen unsurlardır. Müzik, toplulukların kültürel kimliğinin inşasında, onaylanmasında ve pekiştirilmesinde önemli bir simgesel rol oynar. Müzik, kültürel kimliği yalnızca o kültürü kuşaklar boyunca devam ettirmek için üretmez. Aynı zamanda, yeni müzik türleri ve biçimleri, kültürel temaslar ve sosyal ekonomik olaylar tarafından biçimlendirilen değişiklikleri ve onların kimliklerinin dönüşümünü de yansıtır. Bu sebeple de birleştiricilik özelliği taşır. Bu noktada Alevi kültürel ve müziksel kimliğini buna örnek olarak verebiliriz. Kültürel ve Müziksel Kimlik Kimlik daima ucu açık bir arayış olarak ‘ben’ ve ‘öteki’, ‘biz’ ve ‘onlar’ arasındaki farklılık ve

Dosya aynılık süresince sürekli yeniden inşa edilir. Alevi topluluğunu diğer etnik gruplardan ayıran şey ‘kendi’ olma arzusu ile ait olma bilinci geliştirmiş bir topluluk olmasıdır. Müzikte aslında kültürel farklılıkların görülebilmesinde bir araç rolü oynamaktadır. Çünkü müzik insanların geçmişte ya da bugün yaşadıkları sürgünleri, dışlanmışlıkları, sevdaları ya da hikâyeleri aktarmanın en temel aracıdır. Kaybolan ya da kaybolmaya yüz tutmuş diller ve kültürler müzik içerisinde kendilerine bir temsil ve mücadele alanı bulurlar. Alevi ozanlar bu konuda önemlidir. Çünkü onlar herkesin düşünüp ancak ifade edemediklerini hem geçmişe hem de yaşatılan olaylara ilişkin olarak uygun ve özlü bir biçimde müzik aracılığıyla ifade edebilmektedir. Bizde bu konuyu Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bilimleri Anabilim Dalı bölümünden Prof. Dr. Erol Ayhan ile konuştuk. Müzik ve kimlik arasında önemli bir ilişkinin olduğunu belirten Ayhan, bunun nedeninin ise insanların belirsizlikten kaçış arayışına yanıt verme sürecinde belli kültürü pratiklerine yöneldiğini söyledi. Bu ifade kültürü pratikleri içerisinde de müzik pratiğinin de var olduğunu, hem bireysel hem de grup kimliği düzeyinde meseleyi ele aldığımızda müzik türleri insanların kendilerini tanımlamada kendi aidiyetlerini pekiştirmede çok önemli bir

simgesel rol oynadığını ifade etti. Modern yaşam içerisinde yer alan insanlar gerek uluslararası gerekse ulusal ana akım içerisinde müzik zevklerine karşılık gelecek bir takım müzik pratikleriyle kendilerini ilişkilendirir. Ancak bir süre sonra daha güvenli bir aidiyete ilişkin, gereksinimden ötürü daha az sayıda insanın dinleyebileceği ve beğenebileceği müziklere yönelirler. Herhangi bir etnik grubun ana akım müzik türlerinden yani rock, pop rap türlerinden beslenirken kendi aidiyetlerine seslenildiğini ifade eden Ayhan “ Kürtlük, Alevilik, Karadenizlilik ya da Çerkezlik geçmişine işaret eden belli müziklerle bu ilişkiyi kurgulayabilir. Dolayısıyla müziksel pratikler aracığıyla kendi kimliklerini bir gösteri haline dönüştürürler” dedi. Müzik ile konuşulan diller arasındaki ilişkininde önemine dikkat çeken Ayhan, sözlü kültür ile müzikler arasında önemli bir ilişkinin olduğunu da belirtti. Gelenekleri aktarmanın aracı ‘müzik’ İnsanların önce kendi geleneklerini yani sözlü geleneklerini müzikle aktarma, gelecek kuşaklara iletme yolunu tercih ettiklerini ifade eden Ayhan, “Belli politik sınırlandırmalarla bir dönemlerde dünyanın herhangi bir bölgesinde tıpkı bizim Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarından sonra olduğu gibi bazı dilleri sınırlandırma yönünde uygulamalar başlatılmıştı. Bu aslında T.C’nin siyasal seçkinlerinin tek başına


21

aldığına ya da kendine özgü bize özgü bir karar değildir. Bütün ulus devletler tek bir resmi dil üzerinden bir eğitim politikası yürütmeyi düşünürler ve uygularlar” dedi. Ayhan, Türkiye’nin de çok sayıda dilin konuşulduğu bir coğrafya iken, Çerkezlerin Arnavutların Kürtlerin hatta onların da içerisinde Zazaların, Kurmanci’lerin Alevinin, Bektaşi’nin hatta gayri Müslimlerin farklı toplumsal somutlukların dillerini kullanamadığını ifade etti. 1990’lardan sonra çok kültürlülük ve politik çoğulculuk hareketiyle eskiden

kullanılmayan dillerin müzikler yoluyla yeniden yükselişe geçtiğine şahitlik edildiğini belirten Ayhan, Karadeniz müziğinin bunun en güzel örneklerinden biri olduğunu söyledi. Karadeniz müziği dediğimiz zaman içerisinde Lazca, Hemşince dillerinin de kullanıldığını da belirten Ayhan, Çerkezlerin kendi içerisinde kullandığı 12 tane gruptan müteşekkil gruptan birleşenlerin kullandığı Adige diline de dikkat çekti. Onların kendi aralarında bile farklı lehçelerinin olduğunu ve bunlar artık yavaş yavaş popüler müziklerin

konvansiyonel normlarıyla bir araya gelerek özellikle medyada ve kayıt endüstrisinde görünürlük kazandığını da belirtti. Dillerin kaybolma sürecinde müziğin hem geçmişte hem de günümüzde olduğu gibi popüler müziğin konvansiyonel normlarla birleştirilmesiyle, kullanılmayan dilleri yeniden canlandırıp, yeniden dirilttiğini ifade eden Ayhan, böylece de gelecekler kuşaklara, ilgisi olanlara, kendini o kimlik ilke ilişkilendiren insanlara o dilin yeniden kullanılmasına ilişkin bir olanak sağladığını belirtti.


22

Berk Öğünç

E

şcinsel olduğu için 15 Temmuz 2008 tarihinde vurularak öldürülen Ahmet Yıldız’ın hikâyesinden esinlenerek yazılan Zenne filmi, 2011 yılının Ocak ayında izleyicilerle buluşmuştu. Filmde Ahmet (Zenne) karakterini canlandıran Erkan Avcı ise bu karakteriyle 2011 yılında, 48. Altın Portakal Film Festivalinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülünü almıştı. Bizde bu sayımızda Erkan Avcı ile tiyatro, edebiyat ve Zenne filmi hakkında konuştuk.

Tiyatroyla ilk ne zaman tanıştınız? Tiyatroyla tanışmam Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda oldu. Orada çıkan oyunlar vesilesiyle tiyatrocu olma fikrine kapıldım. Diyarbakır devlet tiyatrosu o zamanlar çok daha faal ve iyi bir repertuvara sahipti. Zamanın çok ötesinde bir tiyatroydu. 1990 – 1995 yılları arasında Diyarbakır’da Shakespeare ve Kafka izlerdik. Sonrasında hem değişen iktidarlar hem de devlet tiyatrosunun kendi iç politikası sebebiyle, daha genel geçer oyunlar konulmaya

başlandı. Seyirlik- izlenirliği yüksek olsa bile sanatsal olarak seyirciye hiçbir şey vermeyen oyunlar konulmaya başlandı. Seyircilere 2 saatlik süreçte keyifli oyunlar izletildi fakat seyircinin oyun bitince yanına aldıkları bir o kadar azalmış oldu. Seyirci bunun cevabını izleme oranlarıyla verdi. Ama benim etkilenme sürecim Diyarbakır devlet Tiyatrosu’nun altın çağında oldu. Oradaki oyunlardan ve oyunculardan etkilenip bu işin okulunu okumaya karar vermedim.


23

Söyleşi “Yılmadım ve inandığım şeyin peşinden gittim” Aslında işin içinde yoklukta vardı. Oyun yokluğu, tiyatro yokluğu ve danışabileceğimiz insan yokluğu. Nejat Armutçu, Mete Ayhan, Uğur Çınar ile birlikte, farklı zaman dilimlerinde tiyatro üstüne konuşmaya başladık ve bende kararımı verdim. Üç sene boyunca Türkiye’nin muhtelif yerlerinde sınav kaybettim. Yılmadım ve inandığım şeyin peşinden gitmeye çalıştım ve eksiklerimi tamamlamak tek gayemdi. “Sıkıntımız özümüzden uzakla olmakla ilgili“ Türkiye’deki sanat, edebiyat ve diğer çeşitli kültürel alanlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Kökümüzden çok uzağız ve oradan beslenmeyi unutmuşuz. Palmiye ağacını Güneydoğu’ya ekersen sadece süs olarak kalır. Bizim kendi toprağımızı eşelemekle alakalı sıkıntılarımız var. Batı hayranlığı her alanda etkisini gösteriyor. Tabi ki Rus Edebiyatı’nı hiçbir yere koyamazsın. Amma velakin bu Sabahattin Ali, Melih Cevdet, Yusuf Atılgan’ı Tezer Özlü’yü ya da Oğuz Atay’ı bir kenara atman gerektiği anlamına gelmiyor. Sen önce kendi tiyatrona, onun çıkışına kendi sanatına, kendi müziğine değer verip oralardan beslenip üstüne onu eklediğin zaman her şey yerli yerinde oluyor. Yaptığımız her şeyde temelimiz yok. Felsefe yapıyorsan tabi ki Platon’un ve Sokrates’in kapısını çalacaksın, Kant ve Schopenhauer’un kapısını çalacaksın ama Yunus Emre’ye

Mevlana’ya, Farabi’ye ve İbn- i Sina’ya bakmazsan olmuyor. Artık hepimiz prototipiz. Artık tek toplum ve kültür yok. Avrupa’da bunu yaşıyor. Artık hepimiz prototipiz. Köydeki Mehmet Abi de İphone 6 reklamı izliyor. Alıp ya da alamaması ayrı bir konu, ama tek bir tip olma yolunda gidiyoruz. Üreten sınıfın üstündeki en zengin sınıf, orta sınıfı yok edip tamamen tüketen sınıfın üretmesine dönük bir durum olduğu için kimse dine dile bakmıyor. Tiyatronun yeri ve önemi hakkında ne düşünüyorsunuz? O zamanlar akıllı telefonlar ve internet yoktu. Tiyatronun da sosyal hayattaki yeri önemliydi ve daha bütünleştiriciydi. Özellikle Güneydoğu Anadolu’da bölge tiyatroları ve devlet tiyatrolarının sosyal hayattaki bağlayıcılığı çok daha büyüktü. Hayat o zamanda zordu. Çehov’un karakterine söylettiği gibi; ‘’Bundan 200300 yıl sonra insanlar balonlarla uçacaklar, ceketlerinin modeli değişecek fakat hayat ne kadar zor diye iç geçirecekler. Hayat her zaman zordu ama Diyarbakır’ın siyasi kimliği itibariyle daha da zordu. Olmazlık bile insanın yolundaki bir hazine olarak geri dönüyor. Olmadı ya da olmaz dediğin ve yetersiz olarak gördüğün şey bile seni bütünleştiren, senin kimliğini oluşturan değerler olmaya başlıyor. ‘’Beyinlerimiz savaşsın isterdim ama görüyorum ki siz silahsızsınız’’ Yerellikten çıkıp dünyaya

baktığımızda bütün sanat akımları 1910 ve 1930 yılları arasında çıkmıştır. Çünkü savaş vardır. Sanatın temelinde de çatışma vardır. Çatışma sanatı var eden şeydir. Eşyayı da var eden şey çatışmadır. Zıtların birliğidir bu. Bir yerde çatışma varsa fikirler doğabilir, çatışmanın olduğu yerde tez- anti tez ve sentez olabilir. Buradan baktığımız zaman siyasi, fikirsel, ruhsal, ülkesel çatışma ne derseniz deyin. O uzun vadede kendini bir isme, bir cümleye bırakıyor, bir karaktere, söyleyişe ve oluşa bırakıyor. Her zaman iyi olur mu? sorusunu da beraberinde getiriyor. Ama ben uzun vadede hepsinin iyi olacağına inanıyorum, olabilmesi için savaşanların iyilik nasibini alacağını düşünüyorum. Bu çabanın karşılığını farklı şekillerde alabilirsin. Ticaretle uğraşıyorsan, doğru zamanda risk alarak yapabilirsin, felsefede yeni bir düşünceyle alabilirsin. Kimlik gözetmeksizin ‘’iyi’’nin yanındaysan onun nasibini alarak elde edersin. İyinin ahlakını, fikriyatını alırsın. Hayat bunun karşılığını bir şekilde verir ama hemen mi verir bunu bilemem. Zenne filminin senaryosu ilk kez okuduğunuzda ne hissetmiştiniz? Zenne ‘yi ilk okuduğum zaman bu kadar başarılı bir iş olacağını düşünmüyordum. Bir oyuncu için yaşamış bir karakteri canlandırmak hem zor hem tetikleyici bir unsur ki Ahmet Yıldız’ın hikâyesi iç burkan ve üzücü bir hikâye. Çok istemiştim oynamayı ve iyi ki de oynamışım. İlk defa töre ve nefret cinayetlerini bu kadar açık anlatan, bu kadar üstüne giden bir filmde oynamak


24

bir oyuncunun cvsinde olması gereken bir şey. Türkiye’deki LGBTİ bireylerin toplumdaki yeri ve hakları konusunda ne düşünüyorsunuz? Zennenin zamanından bu yana bazı şeyler daha konuşulur bir halde. Daha rahat ifade edilebilir bir hale geldiğini düşünüyorum. Transseksüellerin birçoğu seks işçiliği yapıyorlar. Hayatlarını idame ettirmek için bunu yapıyorlar. Burada İslami açıdan baktığın zaman bile “Onu uyar, gerisi onun Allah ile arasındaki hesabıdır” der. Yargıyı verecek olan hak ’tır. Hümanist açıdan baktığın zaman da aynı şeydir. Herkesin kendi hayatıdır ve kendi hesabını verir. Şiddet cinayetleri hepsi ayrılmadan kadın insan, işçi

hepsine karşıyım ve başka türlüsü düşünülemez. Türkiye’deki özel ve devlet tiyatroları hakkında ne düşünüyorsunuz? Umarım rahatsız olacağımız ve eleştireceğimiz kadar fazla tiyatro açılır. Tiyatro uzun yıllardır yapılan bir sanat. Nerede olduğu ve kimin yaptığı önemli değil. Bir külçe altını kimse bok içinde bırakmaz. Özel ve devlet tiyatroları niceliksel bir durum değil, niteliksel bir durum olarak tartışılmalı. Özel ve devlet kurumları kendi eleştirisini yapmalı. “Önce ekmek gelir arkadan ahlak” Toplumdaki insanların da öncelikleri farklıdır. Bu yüzden

aylık 1000 lira kazanan adam tiyatronun sorununu tartışamaz. Çünkü önce ekmek gelir sonra ahlak. Bu devletin de problemi değil. Zaten kültür ve turizm dediğin zaman, 1000 de 4 kültüre ayrılan para. Eğlence sektörü olmasından dolayı, devlet tiyatrosunda oyunculuk yapanla fahişeler aynı vergiyi veriyorlar Turizm ve kültür bakanlığını yan yana getiren bir devlet olgusunun kültüre bakışı aşikârdır. Bu yeni hükumetle olan bir şey değil, devlet politikasıyla alakalı. Bir sistemi bir iktidara kusarken, önceki iktidarların yaptığı ve muhalefetlerinde yapmadığı şeyleri gözden kaçırmamak gerekiyor. Her parti kafasına göre bunu yapmayacağız veya yapacağız demez. Bu her siyasi parti için geçerlidir.


19

Röportaj

!"#$%&" &"'(

Pano’nun varlığını sürdürebilmesi için desteğe ihtiyacı var. Bu sebeple yazılarınızı, fikirlerinizi ve çizimlerinizi Pano’ya asmak için;

bizeyazin@panodergi.com


26

ir er en a la Egemen Yeşeren Nehir Uğurlu

F

otoğraf çekmek ve editlemek 20 senedir Egemen Yeşeren Nehir Uğurlu’nun yaşamında önemli bir yer ve zaman almakta. Farklı görmek ve yansıtmak, her bireyde farklı etkiler bırakmak, anı dondurmak değişmezleri arasında Uğurlu’nun. Hatta ekliyor, “Hayatın gerektiğinden fazla kısa olması anın değerini daha da arttırıyor sanki.” Çoğunlukla içinde insan barındırmayan, doğa fotoğrafları çekiyor. Fotoğraflarının insanla kirlenmesini tercih etmiyor. Analog ya da dijital fotoğraf makinasının, görüntü kalitesinde farklılık yarattığını düşünüyor. Önemli olanın fotoğraftaki duygunun yansıtılması olduğuna inananlardan. Ama ekliyor, “Fotoğrafı çeken için analog makineler daha keyifli.” Uğurlu’dan okuyuculara çağrı var. “Akıllı telefon veya fotoğraf makinası neyle çekerseniz çekin, elinize fotoğrafı aldığınızda ki keyfi tadın, bu size daha fazla ilham verecektir. Mutlaka bir yerden başlayın.”


Fotoğraf

27


30


31


32

$ Kitap Çok keyif alarak okuduğum iki kitap diye düşündüğümde aklıma gelen ilk iki kitap Herman Melville’in Moby Dick isimli klasik romanı ve yazarının Trevanian takma ismi ile yayımladığı Şibumi. Moby Dick’i çok sevmemin temel sebebi romanda ana karakterlerden birisi olan kaptan Ahab’dan çok etkilenmiş olmam sanırım. Moby Dick’in peşinde koşan Ahab’ın hırsı, azmi ve en önemlisi fanatikliği sonunu getiriyor romanda. Ben çevreme dikkatli baktığımda ara ara Kaptan Ahab’lar görebiliyorum açıkçası. Herhalde romanı okuduğum dönemle ilgili ama böyle insanlarla her karşılaştığımda Kaptan Ahab aklıma geliyor hemen Şibumi ise bambaşka bir roman Moby Dick’le karşılaştırıldığında. Romanı nana karakteri Nikolai Hell’di yanlış hatırlamıyorsam. Rus, Japon, Amerikan karışımı bir ajan. Lise yıllarımda okumuştum bu romanı diye hatırlıyorum. O yaşlarda bu karakterden çok etkilenmiştim. Çok güçlü bir ruhaniyeti, ama aynı

& zamanda ölümcül birtakım becerileri var. Kitap bu adamın hayatı etrafında gelişiyor. Seneler içerisinde Nikolai Hell’in karakter gelişiminden oldukça etkilenmiştim.

Film Sanıyorum en sevdiğim filmlerden bir tanesi Fight Club’dır. Bir yandan sıradan bir Hollywood filmi gibi dururken bir yandan aslında çok güçlü bir system eleştirisi içeriyor bu film. İlk izlediğimde çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Açıkçası pek de anlayamamıştım filmi. Üzerine düşünüp, ikinci üçüncü kez izledikten sonra taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Henüz lisans eğitimimi alıyordum


33

Challenge

filmi izlediğmde ve iletişim fakültesinde okuduğum için bu tür filmler çok hoşuma gidiyordu. Çok sevdiğim bir diğer film de Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele’sidir. Vizontele Türkiye’de sinemanın bir endüstri olarak yeniden canlanmaya başladığı bir dönemde çekilmişti. Bence o dönemlerin en iyi bir kaç filminden bir tanesidir. Bu filmdeki neredeyse tüm karakterlerin çok cana yakın olduklarını düşünüyorum. Bir yandan derdini çok iyi anlatması, ama bunu yaparken komikliğinden de bir şey kaybetmemesi bence çok güçlü bir film yapıyor Vizontele’yi. Derslerimde de hala gösterdiğim bir filmdir.

Konser Bunlar kolay Hafızamda en çok yer eden konser 1993 senesinde Metallica’nın İstanbul İnönü Stadyumu’nda verdiği konserdir. Ben o tarihte lisedeydim ve Ankara’da yaşıyorduk ailemle. Trenle İstanbul’a gitmiş, bir gece arkadaşımda kalmış ertesi gün konsere gitmiştim. Metallica gibi büyük gurupların Türkiye’ye konsere geldikleri daha once görülmemişti. Muhteşem bir tecrübeydi benim için, hala çok büyük keyifle hatırlarım o bir kaç günü. Hiç unutamadığım ikinci konser 2006 sonlarında Sydney’de eşimle gittiğim G3 konseridir. Joe Satriani, John Petrucci ve Steve Vai’ın birlikte verdikleri muhteşem bir konserdi. Aylin yedi aylık hamileydi Canberra’dan arabayla Sydney’e gitmiştik (3 saatlik bir yol), o gece konseri dinleyip aynen Canberra’ya eve dönmüştük. Çok yorulmuştuk ama üç rock gitar virtiözünü aynı sahnede dinlemek paha biçilmezdi.


34 Can Cellek

V

ideo oyunu sektörü, ilk ev tipi bilgisayarların yaygınlaşması ile birlikte gelişim sürecine başlayıp, teknolojinin sürekli ve hızlı bir şekilde gelişmesi nedeniyle ilerlemeye devam etmektedir. Günümüzde bu gelişim sonucunda foto-gerçekçiliğe ulaşmış olsak da, daha iyi görseller ve daha iyi performans için araştırmalar devam etmektedir. Artık bu araştırmalar sadece oyun geliştiricileri tarafından değil, bilim insanları tarafından da destekleniyor. Çünkü oyun

sektörü her ne kadar eğlence sektörü kategorisine girse de burada kazanılan teknolojik ilerlemelerden askeri alanlardan (uçuş simülasyonları vb.) tıbbi alanlara (gerçek zamanlı görselleştirme ve eğitim) kadar birçok alan da verimli bir şekilde yararlanmaya başlamıştır. Bu alanlarda kullanımını daha iyi anlayabilmemiz için, yukarıda bahsettiğim gelişim sürecinin hangi zorluklardan geçtiğini bilmekte fayda var. Oyun sektörü, hayatına başladığı

günden beri teknolojik kısıtlamalar nedeniyle çeşitli yaklaşımlar üzerine gelişmiş olsa da, temel olarak Yazı Tabanlı, Sprite Tabanlı (2 Boyutlu) ve 3 Boyutlu olmak üzere üç ana kategoride incelenebilir. Yazı tabanlı oyunlar, basit bir arayüz ile kullanıcının yazarak girdiği bir komut eşliğinde yeni bir olay ile karşılaşmasını sağlayan oyunlardır. Her şey önceden tanımlanmış olduğu için, hikâye sizin belirli faktörleri yerine getirmenizle ilerleyebilir. Bu tarz


35

Oyun oyunların arasında ZORG, efsane olarak bilinir. Sprite sistemi ise, video oyunlarının gelişmesine katkı sağlayan önemli adımlardan biri. Bu sistemin özelliği, dönem bilgisayarlarının işlem gücü kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda sisteme en az yük bindirerek en interaktif görselleştirmeyi sağlamasıdır. Temel olarak Sprite sistemini 2 boyutlu görsellerin yine 2 boyutlu bir ortam üzerine dizilmesi olarak adlandırabiliriz. Günümüzdeki GIF animasyonları, bu sistemin gelişmiş bir versiyonu olarak da bilinir. Çalışma mantığı kulağa ne kadar basit gelse de dönem koşullarına göre yeterince teknik bir işlem olarak kabul ediliyordu. Bu bilgiler aracılığıyla Sprite’ların nasıl çalıştığına değinecek olursak, temel olarak iki grupta ele alabiliriz. İlk olarak ‘statik görsellere’ bakabiliriz. Statik görseller, bölüm içerisinde hareketsiz olarak görüntülenen ve hiçbir animasyonu olmayan görsellerdir. Buna örnek olarak haritanın kendisi, ağaçlar ve evler verilebilir. İkincisi ise ‘hareketli görseller’. Hareketli görseller kategorisine içerisinde hareket bulunan her türlü görsel girebilir. Burada uygulanan mantıksa, bir dosya içerisinde karakterin ya da objenin her türlü hareket sekanslarının bulunduğu bir görsel hazırlayarak uygulanmasıdır. Oyun motoru, gerekli olan sekansları bu görsel içerisinden 2 boyutlu koordinat sistemiyle tespit edip, ekranda sırasıyla gösterir. Buna örnek olarak karakterler, patlama efektleri gibi görseller verilebilir.

Sprite bazlı oyunlara örnek vermek gerekirse ilk Final Fantasy oyunlarından, Mortal Kombat serisinin ilk oyunlarına kadar birçok oyun sayılabilir. Ancak yukarıda verdiğim iki örneği ele alırsak Final Fantasy oyununun sprite tasarımları piksel piksel el ile çizilirken, Mortal Kombat oyununda ise fotoğraflar çekilip karakter animasyon setleri oluşturulmuştur. Bu şekilde gerçekçiliğe bir adım daha yaklaşılmış olsa da, günümüzdeki gerçekçilikten bir hayli uzak. Günümüzde retro oyunlar ile birlikte tekrar Sprite tabanlı oyunlara merak doğmuş ve güncel bilgisayar sistemleri nedeniyle performans sıkıntısıyla karşılaşılmadığı için bu sistem ile daha kaliteli oyunlar tasarlanıyor. Sprite tabanlı oyunlar, uzun yıllar boyunca kullanılmaya devam edilse de bir yandan da teknolojinin gelişmesiyle birlikte 3 boyutlu düzlemin oyunlarda yavaş yavaş kullanılmaya başlanıldı. Bu oyunlar ne kadar çığır açıcı olarak kabul edilseydi de, henüz geliştirilmekte olan bir teknoloji olduğu için Sprite’lar ile elde edilebilen kaliteden çok uzaktı. Ne bir doku, ne de bir gölge kullanılıyordu. Bu nedenle 3 boyutlu oyunlar, teknoloji daha da gelişene kadar Sprite tabanlı oyunların arasında henüz yükselememişti. 1993’te yayınalan Doom, 3 boyutlu oyunların öncüsü olarak tanımlanmaktadır. Bu oyun, günümüzdeki 3 boyutlu oyunlara en yakın kabul edilen ilk 3 boyutlu oyundur. Bu oyunda ilk 3 boyutlu oyunlardan farklı olarak dokular

da kullanılmış ve derinlik etkin bir şekilde uygulanmıştır. 1998’te yayınlanan Half-Life da oyun sektörünün öncü oyunlarından biri olarak kabul edilir. Dönemin diğer oyunlarının arasından teknolojik anlamda ilk iskelet sistemli animasyon içermesi ve karakterlerin çenelerini hareket ettirerek konuşma izlenimi yaratması açısından da önce çıkmayı başarmıştır. Gelişen teknolojiyle birlikte gerçekçiliğe yakın bir oyun için gerekli olacak her türlü donanım da gelişmeye başlamıştır. Bu nedenle yukarıda bin bir türlü kısıtlama ile yapılmış oyunların önündeki birçok teknik engel de yavaş yavaş ortadan kalkmış, yerini daha büyük sorunlara bırakmıştır. Bir karakter daha gerçekçi nasıl gözükebilir? Bir ortam daha gerçekçi nasıl aydınlatılabilir? ya da Bir karakterin animasyonu daha gerçekçi nasıl yapılabilir? Son 10 yıldır oyun sektörü yoğun bir şekilde teknolojiyi tam anlamıyla kullanabilmeye ve onu geliştirmeye yönelik arge çalışmaları yapıyor. Bu nedenle birçok oyun motoru farklı yenilikleri desteklemeye başlamış ve farklı motorlar arasında inanılmaz bir rekabet doğmuştur. Artık günümüzde eski oyunların sinematiklerini bile kıskandıracak gerçekçilikte oyun içi görsel kaliteye erişebiliyoruz. Bir sonraki sayıda bu konuyu derinlemesine ele alıp, oyun sektöründe gelinen noktanın özellikleri ve farklı alanlarda kullanımı üzerine detaylı bir yazı yazacağım.


Pano Dergi - Ocak  

Yeni nesil kültür dergisi.