Page 1

ikinci dönem, sayı: 7 15 temmuz - 15 ağustos 2012

Türk iye Meta ’de Hea v l Yay ıncılı y ğı

r ll Sm ith

McCall Smi Alexanthder akan

Vio es m m e F

H r a n ı ç k ü ç ü K ükçınar

Küç n a HakM

Moonnoo

r ı n ı S r

Sını

Mehm et Aytek in

Aytek

yatla

limpi Yaz O

Metal Yayın Türkiyecı’ldığeı Alexa Healevynt nde McCa

yatla

limpi Yaz O


“Size Okuyun Dedim!” Internet üzerinden yayın yapanlar arasında Türkiye’nin yaşayan en köklü kültür-sanat dergisi olan Boo!, ikinci döneminde yedinci sayıyla beraber arkasında A4 ebadında toplam 552 sayfa bıraktı. 46 sayılık birinci döneminde irili ufaklı 1328 tane konudan bahsetmişken, ikinci döneminde ilk 6 sayı 333 başlığa ulaştı. Monitörden okuyamayanlar yazıları yazdırırken toner/kartuş israfına girmesin diye “yazdırılabilir sürüm” sundu. Eski sayılar boodergi.com üzerinden elinizin altında, o zaman neden okumayasınız, buyurun okuyun!


Önsöz

Lord’un Ardından

D

ergiyi internet üzerinden yayınlayınca, biraz da çıkışını geciktirince son dakika gelişmelerini dergiye girmeden edemiyorum. Bu uzatma saatlerinde Deep Purple’ın eski klavyecisi Jon Lord’un aramızdan ayrıldığını öğrendim. Aklıma ilk olarak Highway Star’daki klavye solosu geldi. Kendisinin sebep olduğu gelenek sayesinde Deep Purple’ın hiçbir zaman ikinci bir gitariste ihtiyacı olmadı, çünkü ikinci gitaristin işini klavyesiyle o yapıyordu. Hard rock müzikte, heavy metalde klavye denince akla müziği süsleyen, atmosfer ekleyen, yan roldeki bir enstrüman gelirken, Jon Lord’un klavyesi Purple müziğinin temel taşlarındandı. Hatta Lord’un besteci kimliğini düşündüğümüzde, o müziğin çıkış noktasıydı bile denebilir.

Bunların 1969’da çıkardıkları bir konser albümü var: Concerto for Group and Orchestra. Malcolm Arnold şefliğinde Kraliyet Filarmonik Orkestrası ile beraber çalıyorlar, üç farklı tempoda üç farklı beste, “hareket”… Bunun kasetini ilk alıp birkaç kere dinlediğimde klasik müzik tayfasından biri, tahminen Arnold yazmış olmalı diye düşünmüştüm bu hareketleri. Sonra bir gün kartoneti karıştırırken dikkatimi çekti, sadece Deep Purple’ın çaldığı bölümleri değil, aynı zamanda bütün bir orkestranın çaldığı kısımları, yaylıları, vurmalıları, üflemelileri, hepsini 1969 yılında 28 yaşında olan Jon Lord’un bestelediğini öğrendim. O günden sonra kendisine duyduğum saygı öyle arttı ki, örneğin zihnimde Ian Gillan ile olan hukukum el-ense muhabbeti seviyesindeyken, Lord etrafta dolaştığında davranışlarıma (anlık düşüncelerime) çeki düzen verip saygıda kusur etmemeye özen gösteriyordum. Onun olduğu her Deep Purple albümü, özellikle klavye kısımları bir başka geliyordu kulağıma. Muhasebe Kimilerine göre ergenlikten halen daha çıkamamış bir muhabbet gibi olacak ama, Jon Lord’un vefatını öğrendiğimde bir yandan kulağımda vivace-presto temposundaki üçüncü hareket çalıp diğer yandan kariyerinin özetini yeniden incelerken bir an yine yaşamamızın sebebini düşündüm. İşte, müzik üzerine bu kadar yetenek ve birikim sahibi bir insan, kim bilir diğer nice konuda da önemli bilgi birikimleri vardır. Hadi koleksiyon, eşyalar bir şekilde varislere bırakılır da, bütün bu birikim ne olacak ölüp gidince? Yine ufaktan boşluğa düşme durumları… Sokaktaki vatandaşı ve hele ki “Bay Nemelazım”ları düşününce, onlar hayatlarında kendilerinden geriye neler bırakıyor, arsalar, emekli maaşları, fotoğraflar, bunların hepsi sayılır mı? Geçerli bir miras mı bunlar, hayatı sırf doğup büyüyüp işe girip evlenip çocuk yapıp onları büyütüp yaşlanıp torun sevip ölmek olarak görmeyenler, bir şeylerin yetersizliğinin sürekli olarak rastgele bir yerlerini kaşındırdığı kişiler memnun olur mu böyle bir hayattan? Öyle bir hayatın kendilerini beklediğini bilseler, yaşama sevinçleri ve heveslerinden ne kadarı kalır ki? İntihar arka kapıda gezer, bir anlık cesaret kıvılcımına bakar. Ama sayfa aşağıya kaydırılıp Jon Lord’un bıraktığı eserlerin listesi gözümün önüne gelince içim ferahlar, içimdeki soru işaretlerinden bir kısmı cevaplarıyla kavuşmanın sevinciyle kol kola uzaklaşır giderler. Böylesi birikimler ve zenginlikler, sahipleri öldüğü zaman artık bir işe yaramıyorlar, ama eğer vaktiyle vücut bulup bir esere dönüşmüşlerse, bir ses kaydı halinde, kağıtlarda harfler ve semboller dizisi olarak, çerçevenin üzerindeki beyaz kumaşta dans eden renkler şeklinde, ucubeye (!) döndürülmüş mermer formunda çevresindeki aç insanların ruhlarını besliyor, kalp atışlarını hızlandırıp nefes ritmini bozuyor, içeride, göz pınarlarında patlayacak bir yanardağ yaratıyorlarsa, bu birikim ve zenginliklerin sahibi gözü arkada kalmadan, hayatı boşa gitmeden veda edebilir demektir. Ve bu, hayatın sadece işe gidip gelmek, yiyip içip alışveriş yapıp hafta sonu arkadaşlarla takılmak olmaması gerektiğine inanan bizler için büyük bir avuntu, hayata tutunuş demektir. Ömür boyu sahip olacağımız birikimleri bir gün kalıcı eserlere dönüştürebilme ümidi, şu içinde vapurların da bulunduğu garip hayatlarımıza katılmış bir tutam anlamdır. Dergi işlerine dönüş Gelecek aydan itibaren sayfa sayımızı bir hayli düşüreceğiz, 84’ten 36’ya indireceğiz. Çünkü olmuyor işte, raflardaki birçok dergiden daha nitelikli ve şık bir dergi hazırlıyoruz ama bu siz okurların dergiyi kulaktan kulağa yaymasına yetmiyor. Tanıtım işini de biz beceremiyoruz, her ay 1000 küsur istatistikle kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. Ben de zaten (dergiyi 2006’da ilk çıktığından beri takip edenler için nihayet) mezun oldum, eli kulağında bir işe gireceğim belki (mühendislik değil), ama dergi hazırlamayı, çıkarmayı çok seviyorum, o yüzden daha makul sayfa sayılarında devam etmek gerek. İnanıyorum ki okurlar için de daha makul olacaktır. Alper Demirci

“Öbür taraftaki kadro muhteşem oldu” geyiği için sezon açılmıştır.

ya a t r O şık ı r a K 1. Aramıza sinema sayfasını hazırlamak için Ayşin İldeş katıldı. 2. Biz Ajanda’yı bitirdikten sonra Steve Vai konserleri açıklandı: 2 Kasım İstanbul, 3 Kasım Ankara. 3. Facebook’taki sayfamızı beğenenler arasında çıkan istatistiğe göre kızlar bizi daha çok tanıyor. Yüzde 53.8’e karşılık erkekler yüzde 39.2’de kalmış durumda. 4. Fi tarihinden beri tam da hedeflediğimiz gibi, dergiyi en çok 18-34 yaş arası okuyor. Bu kesimin oranı yüzde 77.8 civarında. 5. En çok rağbet veren iller sırasıyla şöyle: İstanbul, İzmir, Ankara, Eskişehir, Denizli, Antalya, Bursa. 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 3


Ne Var Bu Ay? 22

15 Temmuz 15 Ağustos 2012 Dönem: 2 Sayı: 7

44

Hakan Küçükçınar Yaz Olimpiyatları Geçtiğimiz ilkbaharda ilk albümü Aşk Merdivenleri’ni çıkaran Ankaralı müzisyen anlatıyor...

Londra’daki oyunlar başlamadan evvel, 116 yıllık Olimpiyat mazisinden bazı notları derledik.

56

32

A. McCall Smith

Mono Festival

Geçen sayıda Profesörler Üçlemesi serisini anlatmaya doyamayınca, bu kez Smith’i anlattık.

Kilyos Solar Beach’te 5 sahnede gerçekleşen müzik festivalinin davetlisiydik, biz de yazdık...

4 | Boo! Sayı: 7


Genel Yayın Yönetmeni Görsel Yönetmen Alper Demirci Yazı İşleri Müdürü Melis Mine Şener Koordinatörler Ali Hıdımoğlu Armağan Kanca

Haber Müdürü Kamer Yılmaz Muhabirler Gökçe Altınbay Günhan Oral İllüstrasyon Soner Aktaş

26

36

Mono

Mehmet Aytekin

48

58

Türkiye’de Heavy Metal Yayıncılığı

Violent Femmes

Dizin Alexander McCall Smith, sf. 56 Dionysos, sf. 54 Hakan Küçükçınar, sf. 22 İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış... ve İlkbahar, sf. 74 J.D. Salinger, sf. 78 Josef Koudelka, sf. 42 Mehmet Aytekin, sf. 36 Metal Gear, sf. 80 Mono, sf. 26 Mono Festival, sf. 32 Sınır, sf. 28 Türkiye’de Heavy Metal Yayıncılığı, sf. 48 Violent Femmes, sf. 58 Volkan Ergen, sf. 30 Yavuz Çetin, sf. 72 Yaz Olimpiyatları, sf. 44

28

Josef Koudelka

Bu Sayıda Yazanlar Alper Kara, Aslı Alkan, Atıl Yücel, Ayşin İldeş, Burak Sayın, Gözde Karahan, Gülin Enüst, Merve Sevinç, Mert Günhan, Pınar Derin Gençer. Katkıda Bulunanlar Koray Kaya Kapak Fotoğrafı Mehmet Aytekin

Boo! Aylık kültür-sanat dergisi. Parası olmadığı için internetten yayın yapar. Internetten yayın yapan dergiler arasında en uzun ömürlü olanıdır. Mühim adresler: http://boodergi.com http://issuu.com/boodergi http://facebook.com/boodergi http.//twitter.com/boodergi http://myspace.com/boodergi Dergide imzası belirtilen tüm yazılar ile röportajlarda konukların söyledikleri, kişilerin kendilerine ait düşünceleridir ve derginin görüşü olarak kabul edilemez.

Güncel, sf. 6 Ajanda, sf. 15 Sandık, sf. 42 Raftaki, sf. 124

Her türlü görüş, öneri, eleştiri, teklif (öhöm, iş teklifi, reklam teklifi falan) için e-posta adresi: boo@boodergi.com 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 5


AJANDA ETKİNLİK RÖPORTAJ PORTFOLYO YENİLİKLER HABERLER

Güncel Mono

Sayfa 52’de

Sınır

Sayfa 55’te

Volkan Ergen Sayfa 60’ta

Hakan Küçükçınar

6 | Boo! Sayı: 7

Mehmet Aytekin Sayfa 64’te

Sayfa 24’te


GÜNCEL

y A n Geçe ar l Olan Aslında geçen ay değil de son 2 ayda olanlar, sıcakların yanında iyice boğmaya başladı. Unutulmamasına katkıda bulunmak için buraya da not düşelim: -Kürtajı yasaklama çalışmaları başladı. -Sağlık bakanı “Tecavüze uğrayan kadının bebeğine devlet bakar” dedi. -Doğum kontrol yöntemleri de birer birer yasaklanmaya başladı, yasaklanmadıysa bile kullananı fişlendi. Babaya “Tebrikler, kızınız hamile” mesajının yollanması bu olayın simgesi oldu. -RTÜK’ün müdahalesiyle birlikte yaşayan “Bir Kadın Bir Erkek” dizisinin başrol karakterleri ekran başında evlendirildi. -Behzat Ç. dizisine Türk polisini alkolik, küfürbaz, evlilik dışı ilişki içeren özel hayata sahip gösteriyor bahanesiyle 273710 TL para cezası kesildi. -Havayolu çalışanlarına grev grev yasağı getiren yasa geçti. -THY, grev yaptığı sebebiyle 305 çalışanının işine son verdi. İşini kaybedenleri geri alması için Atatürk Havalimanı Giriş Katı’nda direnişe başlayan havayolu çalışanları 1 aydan uzun süredir sonuç bekliyor. Hakan Günday’ın romanı Piç, sinemaya uyarlanıyor. Yönetmen Selim Demirdelen, senarist ise Ümit Ünal. Çekimlerin Ekim ayında başlayacağı söyleniyor. Son 6 yıldır İş Sanat Kültür Merkezi’nin sanat yönetmeni olan 1973 doğumlu Meriç Soylu 10 Temmuz günü hayatını kaybetti. Ölüm sebebi henüz bilinmiyor.

Açıkhava Sosyal Medya Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Sosyal Medya Günü Galata’da tweetler ve hashtagler ile kutlandı.

2

009 yılında kutlanmaya başlanan Sosyal Medya Günü; Yaratıcı Fikirler Enstitüsü, Bloggers Base ve Yaratıcı Fikirler Enstitüsünün bir oluşumu olan 140journos’un organizasyonda başı çekmesi ile dopdolu kutlandı. Galata Kulesi Twitter oldu. Günler önce belirlenen konular uzmanların da katılımı ile ele alındı. Küresel Köy’de yaşamak Marshall McLuhan’ın küresel köyünde yaşadığımızı sosyal medya ile çok daha net bir şekilde görmeye başladık. Ve bu küresel köyde yurttaş haberciliğinin ne denli önemli olduğuna ise çok yakın bir tarihte Van depreminde şahit

olduk. Sosyal Medya Günü’nde bu yepyeni köy; North Carolina Üniversitesi öğretim görevlisi Zeynep Tüfekçi, Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölüm başkanı İsmail Hakkı Polat ve sosyal medya uzmanı Serdar Kuzuloğlu ile konuşuldu.

rumu’ndan gelen (TAEK) fizik profesörleri Mehmet Turgut, Necdet Dayday, Tanzer Türker ve Ulvi Adalıoğlu; nükleere hayır demek için ise Greenpeace Genel Direktörü Uygar Özesmi, Heinrich Böll Stitfung Derneği’nden Ulrike Dufne ve gazeteci Özgür Gürbüz konuştu. Kuledeki tweetler ile de izleyicilerin katılımı sağlandı.

#nukleerehayircunku ve #nukleereevetcunku Gazeteci Ahu Özyurt’un moderatörlüğü ile gerçekleşen organizasyonda sosyal medya, yeni medya gibi kavramlara değinildikten sonra ana akım medyanın pek de bahsetmediği nükleer enerji konusu ele alındı. Konu ile ilgili olarak nükleere evet demek için Türkiye Atom Enerjisi Ku-

Etkinlik sonunda nükleere evet diyenlerin bilgisizlik, önyargı gibi sözcüklerle tanımlandıkları bir sonuç ortaya çıktı: Kuleye yansıtılan Twitter ekranına göre %91’e %9 ile “nükleere hayır” diyenler çoğunluktaydı. Bu güne özel önceden belirlenmiş #smday etiketiyle yaklaşık 43 bin tweet atıldı ve bu tweetlerin 26 bini 30 Haziran’a aitti. -Kamer

8. İstanbul Animasyon Festivali Başvuruları Başladı

Kasım 2012’de sekizincisi gerçekleştirilecek İstanbul Animasyon Film Festivali’ne başvurular başladı. 1 Ocak 2010’dan sonra tamamlanan filmlerin kabul edileceği festival için başvurular herkese açık ve ücretsiz bir şekilde

gerçekleşiyor.

7 Eylül 2012, saat 18.00’a kadar yapılan başvuruların kabul edileceği yarışma ile ilgili detaylı bilgi için iafistanbul. com/competition adresi incelenebilir. -Kamer

Boo!’ya duyuru yollayın! Etkinlik mi düzenliyorsunuz? Haberiniz mi var? Yeni bir şey mi çıktı? Duyurmak için boo@boodergi. com adresine e-posta atıyorsunuz. Yerimiz yettiğince duyuruyoruz. 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 7


GÜNCEL

Taziye

Melis Mine Şener

Bıyıksızlar Anne babalarımızdan dinlediğimiz efsaneyi, Orhan Boran’ı uğurlayıp anmamak olmaz. Eskilerin deyimiyle bir Cumhuriyet Çocuğu, İstanbul Beyefendisi, şimdilerin stand-up’çılarının atası Orhan Boran’ı anıyoruz bu ay. Erguvan mevsimi geçerken İstanbul’dan (o zaman daha güzel olduklarına ve daha uzun süre gözlere ziyafet verdiklerine eminim) 1928’in 30 Haziranı’nda İstanbul’da doğar Boran. Radyonun radyo olduğu, televizyonun esamisinin okunmadığı o günlerde, düzgün Türkçesi, kibarlığı, nezaketiyle tam bir günün “özlenen adam” profilidir zihnimde. Galatasaray Lisesi’nin sıralarında oturup, Necdet Mahfi Ayral’ın Molyer’inde oynamaya başlayınca hem ilmi, hem de sanatı küçük yaşta tanımaya başladı. Ağaç yaşken eğilir misali başladığı bu yol onu, “adam gibi adam” olmaya yönlendirdi. 16 yaşında babasını kaybedince tiyatroculuğu meslek edinip para kazanma yolunu seçti. Bu sırada tanıştığı Fransızlardan aldığı davetle Théâtre des Mathurins tiyatrosunda bir yıl kadar staj yaptı. Dönüşünde Paris’te edindiği deneyimle “ayaküstü gırgırı” yapmaya karar verdi. Bu iş için seçtiği 8 | Boo! Sayı: 7

mecra ise radyoydu. Ancak evdeki hesapla çarşıyı uydurmak kolay değildi. 1949 yılından itibaren Ekrem Reşit Rey’le başladığı radyo serüveni, 1950’de Kervansaray gece kulübünde aldığı bir ek iş sebebi ile kesintiye uğradı. Ama bu yeni iş ona bambaşka kapılar açtı. Yaptığı anonslarla sanatçılar arasındaki süreleri dolduran Orhan Boran çok beğenilince, kendi programlarına (yani Ayaküstü Gırgır’a) başladı. 1956’da BBC’nin sınavına katılarak birincilikle Londra’ya gitti ve Dünya Gazetesi’nin Londra muhabirliğini üstlendi. 4 sene kaldığı İngiltere’den döndüğünde ise sırada “Yuki” vardı. Sincap mı kedi mi olduğu belirsiz sevimli, hazırcevap, kurnaz bu hayvanla yaptığı program bir radyo klasiği oldu. 80’lerde televizyona geçen Boran bir süre TV işleri yaptıktan sonra yine tiyatro ve sonra gazetecilik yaptı. 2002’de kansere yakalandı tedavi gördü. 2005’te BKM organizasyonunda gerçekleşen “Orhan Boran Show” ile jübilesini yaparak sahnelere veda etti. Kader onu 2012 Mayıs’ının sonunda, yine bir erguvan mevsiminde hayat sahnesinden aldı.

“Kadınlar futboldan bahsederse nasıl olur?” sorusunun cevabını veren Bıyıksızlar, internetten sonra televizyon programlarının aranan konukları arasında yer almaya başladı.

S

porun, özellikle de futbolun hâlâ sadece erkeklerin ilgi alanına girdiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Her ne kadar eskiye göre son yıllarda kadınların sporla daha çok ilgilendiğini gözlemleme şansımız olsa da yine de “Ofsayt nedir bilir misin ki sen?” sorularına muzdarip kalan bu işin profesyonelleri de olabiliyor. Türkiye’de Ayşe Düzkan ve Banu Yelkovan gibi futbolun yakından takipçisi olan yazarların ardından şimdi de onlar var; Bıyıksızlar!

lerinde rahatsız edilmekten hiç hoşlanmıyorlar. Oje sürerken rahatsız edin ama maçın 89. dakikasında asla!

Yeşil sahalarda şık ve zarif hareketler 10 kadının Friendfeed ve Twitter gibi siteler sayesinde buluşması ile meydana gelen Bıyıksızlar, 2 yıldır faaliyet gösteren bir oluşum. Oğulcan Selçuk Akbulut’un internet dünyasının sunduğu imkânları kullanarak buluşturduğu 10 kadın, internet sayfalarında futbol ile ilgili yazıyor. Özellikle erkeklerin bu kadar egemen olduğu bir spor dalında kadın olmak zor, birçok alanda olduğu gibi. Hâliyle “ofayt, taç atışı, penaltı nedir bilir misiniz ki?” gibi sorularla sıkça burun buruna gelen bu kadınlar her maç sonrasında kaleme aldıkları kritikleriyle herkese şık cevaplar veriyorlar.

İnternetten Televizyon Programlarına 2 yıldır internet sayfalarında yazılarıyla takımlarını destekleyen, gerektiğinde ise eleştiren Bıyıksızlar’a televizyon kanalları ve yazılı basın da kayıtsız kalmadı. İnternet sayfalarının açıldığı ilk gün 30.000 tekil ziyaretçiye sahip olan Bıyıksızlar; Tuba Kiraz, Güliz Ergölen, Arzu Bıçakçı, Elif Parlak, Naciye Türkmenli, Ayşegül Acar, Funda Ügeli, Ezgi Işık, Sema Çil ve Ayfer Akay; Banul Yelkovan’ın sunduğu Yenilsen de Yensen de, Ayça Tekindor’un sunduğu FutBol Eğlence gibi programlara konuk oldular. Yeni program planları ise sezonun başlamasıyla hız kazanacak diye umut ediyoruz. -Kamer

Bazılarının koyu Fenerbahçeli kız arkadaşları var. Ve bu kızlar, maç gün-

Maç günlerini iple çeken, bilet bulmak için sabahın erken saatlerinde gişelere giden, gerekirse biber gazına mahsur kalan bu kadınları takımlarının maçını izlemekten kimse alıkoyamıyor. Her maçın ardından da kalemleriyle okuyucularına en kritik pozisyonları yeniden yaşatabiliyorlar.

Takip için: biyiksizlar.com


GÜNCEL

Mekan: J’adore

Kamer Yılmaz kamerr@gmail.com

İstanbul’da tatlı bir Beat- “Şu an İstanbul’da olma- menüye sahip rice yaşıyor. mın imkânı yok.” J’adore. YediBir varmış bir yokmuş, yedi İçeriye girdiğinizde birbirin- ğim onca yemetepeli şehirde insanların ta- den sevimli ve leziz çikolata- ğin üstüne tatlı ze çilekler yediği, çikolata sı- lara bakarak birkaç basamak bir şey yesem mi caklığının karşıladığı bir yer çıkıyorsunuz ve bir Woody Al- yemesem mi kavarmış, adı da J’adore’muş. len filminin tavanarasında ge- rarsızlığı hiç taBurası, çikolatalı pastasının çen romantik bir sahnesine şımadım şimdiye tarifi 1957’den gelen ve ayı- konuk oluyorsunuz. Kenarda kadar. “Alacağım kilolar bu la bayıla yedikten sonra tari- pikap ve plaklar, fonda Kal- güzel mekâna feda olsun” defini istediğinizde verilmeyen dırım Serçesi’nin sesi, daha dim ve hep, “Hangisini yesem yerdir. Beatrice ile tanışıp oturur oturmaz size son de- acaba?” diye düşündüm. Tariaşık olunan, limonatasıyla fe- rece kibar bir şekilde yardım- fi 1957’lerden bu zamanlara rahlatan yerdir. İstiklal’den cı olmaya çalışan çalışanlar... gelmiş taze çikolatalarla yavazgeçemeyen biri olarak pılmış çikolatalı pasta mı yokvazgeçememe nedenlerime Her gittiğimde aç olsam da sa güzel Beatrice mi? J’adore’u da ekledim bir süre olmasam da kendimi tutamaönce. 2009 yılından beri git- yıp yemelere doyamadığımı “Nedir bu Beatrice?” dediğitiğim ve tam anlamıyla mü- açık yüreklilikle söyleyebili- nizi duyar gibiyim. Beatrice, davimi olduğum bu güzel me- rim. Hayır, ben obur bir in- genç kızların rüyâlarını süslekan yine İstiklal Caddesi’nde. san değilim. Sadece güzel yi- yen bir beyaz atlı prens, deCaddeye yakın olsa da bir mi- yeceklere karşı koyamıyorum. likanlıların hayâllerindeki Eva nik arada. Kuytu bir köşeye Aç gitmeniz halinde olduk- Marion Cotillard değil! Oh La saklanmış şirin bir çocuk gi- ça geniş menüsüyle hem gö- La Beatrice çok daha fazlası! bi sizin onu bulmanızı bekli- zünüze hem midenize hitap Islak kek üstünde kremşanyor sadece. edeceğinden kuşkunuz olma- ti ile süslenmiş bol çikolatalı sın. Atıştırmalık yiyecekler- çilek, elma ve muz parçaları Yetkililerce kaldırılana kadar, den, salatalara, pizzalardan olan bir çeşit büyüdür! dışarıdaki yuvarlak küçük ma- fajitalara, ayrıca makarna ve saları ve dantelli beyaz masa lazanyasıyla gönlünüzü fethe- Bu kadar çikolatadan sonörtüleri, her masada bulunan decek. Bence artık kadınların ra kendinizi mutluluktan setaze çiçekleriyle kibar bir ha- kalbine giden yolu da bulan bepsiz tebessümlerde bunımefendi edasıyla misafirle- birileri olmuş. labilirsiniz. Yerini de tarif rini ağırlıyordu J’adore. Maaedelim tam olsun: İstiklal’de lesef bu kibar hanımefendiye Çikolatalı pasta mı Oh La Galatasaray’ı geçtikten sonbile kabaca davrandılar. Ar- La Beatrice mi? ra Odakule’ye doğru yürümetık misafirlerini içeriye davet “Güzel bir yemeğin üstüne ye devam ediyoruz, yolun sağ ediyor. tatlısız bırakmayız” diyen bir tarafında “Koska”yı görün-

Arif Aşçı’ya Japonya’dan Ödül Japonya’da 28 yıldır yapılan Higashikawa Fotoğraf Festivali’nde her yıl yabancı bir fotoğrafçıya verilen ödül, bu yıl Arif Aşçı’ya verilecek. 20032008 arasında 6x17’lik panoramik bir makine ile İstanbul’u fotoğraflayan Aşçı, çalışmalarının Brüksel, Moskova, Münih, Paris ve Seul’de sergilenmesinin ardından fotoğraflarnıı İstanbul Panorama isim-

li bir kitap ile yayınladı. 28 Temmuz’daki ödül töreninin ardından festival kapsamında Aşçı’nın fotoğrafları sanatseverler ile buluşacak. -Kamer

ce hemen o ara sokağa sapıp dümdüz yürüdüğünüzde kendisinin parlament mavisi tabelasını görüyor olacaksınız. Yine de adres vermekte yarar var: İstiklal Cad. Emir Nevruz Sok. No:22 İstanbul (Panigia kilisesinin girişinde) Telefon: 0212 249 03 33 jadorecikolata.com

Orphaned Land TC Vatandaşı oluyor Sık sık Türkiye’deki dinleyenleri ile konserlerde buluşan İsrailli heavy metal grubu, Mavi Marmara olayının yaşandığı dönemde Türkiye’deki bazı

kesimler ve kendi ülkeleri tarafından tepki görmüş olmalarına rağmen bu dönemde gösterdikleri barışçıl tutumları ile Türkiye’den “dostluk ve barış ödülü” alan grup, şimdi de Türk Vatandaşı olacağını açıkladı. Grubun Eylül ayında vereceği konsere kadar bu süreci tamamlaması bekleniyor. -Kamer 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 9


GÜNCEL

Selin Arısoy Röportaj: Pınar Derin Gençer Yazı: Kamer Yılmaz

H

enüz sanat mı yoksa zanaat mı olduğu konusunda ortak bir karara varılamayan grafik tasarımında tartışmalar devam ederken genç illüstratörleri sayesinde yepyeni tasarımlar ortaya çıkmaya devam ediyor. Bu, genç ve başarılı yeteneklerden biri de Selin Arısoy. 1988 doğumlu olan Arısoy, Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarımı Bölümü’nü okuduktan sonra Anadolu Üniversitesi’nde yüksek lisans programına dahil olarak eğitimine devam etmiş. Önce birbirimizi bir tanıyalım Önceleri “birbirimizi bir tanıyalım” diyerek grafik tasarımına başlasa da zaman içinde bağlanmaya başlamış. Grafik tasarımına olan ilgisinin küçük yaşlarda başladığını; “Çocukluğum ağabeyimden bana kalan bir Commodore 64 ekranı karşısında geçti diyebilirim. Oyunlardaki renkler, ara yüzler, karakterler ve oynarken bu görselleri benim kontrol ediyor olduğum gerçeği beni hep cezbederdi. Bir şey değişmedi, hâlâ bir nevi görselleri kontrol etmeye çalışıyorum diyebilirim.” sözleriyle anlatan Arısoy, ilgisini akademik bilgilerle profesyonelleştirmeye başlamış.

10 | Boo! Sayı: 7

Sol altta, Transformation, üçlü gravür baskı. Sağ altta, 1952’deki Kanun Namına filmi için kartpostal. Onun üstünde Woody Allen’ın “Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey” filmiyle ilgili çizim. En üstte, Küçük Prens kitap tasarımı.

Okumayı, çizgi romanla- yonları projesinde bulunan rı, teknolojiyi ve teknolojinin Arısoy, Anadolu Üniversitesi sunduğu imkânları, yenilikle- ve Bilkent Üniversitesi ile birri seven bunları hayatının bi- çok projenin içinde yer almış. rer parçası haline getiren genç Ankara Siyah Beyaz Galeri’de çizer, bazıları gibi hayatını bil- Toys for Adults ve Global Wargisayar başında geçirmekten ming sergileri, 2008’de Jonathiç de şikâyetçi değil. O, ilgi han Barnbrook workshop’ı ile alanlarını tek bir alanda bir- “What is m ss ng?” sergisine de leştirip bu alanda da profes- dahil olan genç illüstratörün, yonelleşmeyi başarmış. Kendi- geçtiğimiz yıl da İzmir’deki 7. sini “Öncelikle meraklı bir Küçük Şeyler Sergisi’nde Küinsanımdır. İlgi alanları- çük Prens illüstrasyonları sermın ve zevklerimin belli gilenmiş. olmasına rağmen, sınırlamalara saygı gösteren fa- Grafik tasarımını sınırlı olmakat onları sorgulayan da yan değil de sınırları esnetibir kişiyimdir. Çok düşü- lebilen bir alan olarak gören nür, okur, izler ve araştı- Selin Arısoy, eserlerini yaratırrırım. Savunmadığım ko- ken de bunu birebir yaşadığınularda bile fikir sahibi nı; “Meselâ karalama olaolmayı severim. Aldığım rak başladığım herhangi grafik tasarım eğitiminin bir çizim, ilk fikre benzede katkısı ile, bende iz bı- yerek bitmiyor, her eser rakan her şeyi görselleş- farklı bir şeklide gelişiyor. tirmeye çalışırım. Bilkent Bazen bu süreçte yüklediÜniversitesi Grafik Tasa- ğin anlam bile değişiyor rım Bölümünden mezun ki bu iyi, bu daha gerçek.” olduktan sonra yoluma sözleriyle anlatıyor. Anadolu Üniversitesi’nde yüksek lisans programın- “Yaptığım işin sonucu beni da devam ettim. Kısaca mutlu etsin yeter” ben çizerim, ben karala- Grafik tasarımının kendine rım efendim.” diye takdim özel sınırsızlığı; teknolojinin ediyor. getirdiği ve getirmeye devam edeceği yenilikler, yeni yönVe kitaplar onunla, temler nedeniyle net bir heyeniden şekilleniyor def belirlemektense bu sınırGeçtiğimiz yıl Anadolu Üni- sızlığa uyum sağlamayı tercih versitesi’nin de desteği ile ettiğini “10 yıl sonra kenAntoine de Saint-Exupéry’nin dimi bu tarzda, grafiğin Küçük Prens kitap illüstras- bu kolunda ilerlerken gö-


GÜNCEL

Spoilar

Ali Hıdımoğlu a.hidim@gmail.com

Okumadan Önce: Burada okuduğunuz her satırda bilinçli olarak spoiler (izlemeden önce okuyunca filmin heyecanını kaçıran detaylar) ile karşılaşabilirsiniz. Sonrasında dergiye “aman da ben bunu okudum tüm zevkim kaçtı” ya da “hani böyle demiştin olmadı” temalı e-postalar atmayınız (Bkz: Spoiler Free). Merhaba arkadaşlar, farkında olduğunuz gibi bu aralar diziler yeni sezonlarına girdiğinden yayında çok az dizi bulunmakta. Bu yüzden var olan dizilere ağırlık vermek yerine, favori şovlarımızın ne zaman başlayacağı ve ne gibi sürprizler içereceği konularına yoğunlaşmak istiyorum.

rüyorum diyemiyorum. Yaptığım işin sonucu beni mutlu etmeye devam etsin yeter.” diyerek belirtiyor Selin Arısoy. Şu sıralar Academy of Art University’de Animasyon & Görsel Efekt Bölümünden Duygu Baki ile başladığı bir çizgi roman/kısa animasyon projesi içinde olan genç illüstratör, Rombie the Blind Zombie’yi gerçek hayata geçirmekteki görüşmelerinin olumlu bir şekilde ilerlemekte olduğunu da belirtti.

Öncelikle dizilerin başlangıç tarihlerine değinelim. Hepsinden önce, derginin yayına çıktığı tarihte Breaking Bad başlayacak. Ağustos ayının 13’ünde Grimm sezonu başlatan diziler arasında. Eylül ayının 16’sında Boardwalk Empire, 20’sinde The Office, 24’ünde How I Met Your Mother, 25’inde New Girl başlayacak. 27’sinde The Big Bang Theory, Two and a Half Man ve Person of Interest, 28’inde CSI: NY, Blue Bloods ve Fringe varken, 30’unda The Good Wife ve The Mentalist başlayacak. Ekim ayında ise; 3’ünde Supernatural, 4’ünde 30 Rock, 8’inde Gossip Girl, 11’inde The Vampire Diaries, 14’ünde The Walking Dead, 19’unda Nikita başlayacak. Eylül ayı gelmeden dizilerinizi izlemek için program yapmaya başlayabilirsiniz, düzgün izleme planı olmadan birikirler arkanızdan ağlarlar. Şu aralar özlemle beklediğimiz dizilerden True Blood

İşler Güçler

yayında, pek tabii ki hiç ara vermemiş gibi senaryosuna kaldığı yerden devam eden dizi, reyting tablolarında güzel sonuçlarla yapımcıyı, senaryodaki ince detaylarla da seyirciyi memnun ediyor. Dergi yayınlanırken altıncı bölümünün gösterimi yapılmış olacak. Haberi olmayan varsa otursun, hafta sonu True Blood izlesin. Yeni yayınlanan dizilerden değinecek olursak, son zamanlarda burada bahsettiğim bir dizi vardı; Continuum. Şahsen Kanada yapımı bu bilimkurgu-polisiye temalı diziyi sevmiş bulunmaktayım. Zaten Stargate Universe sonrası sönük olan kanada bilim kurgu dizi piyasası en azından bu dizi sayesinde tekrardan ayaklamış gözükmekte. Konumuz zaman yolculuğu temalı olsa da esasında genel hattı ile polisiye. Fakat senaryonun işleyişi zaten var olan polisiye filmlerden farklı olarak, hem gelecekten hem de günümüzden parça parça gitmekte. Ayrıca süper teknolojik aletleri de es geçmeyelim. Tavsiyedir, izleyiniz. Yine başka bir dizi olan Anger Management’a değinelim. Charlie Sheen’in, Charlie Goodson adındaki bir öfke kontrolü terapistini canlandırmakta. Kendi öfke sorunları yüzünden böyle

bir kariyere yönelen, her zamanki gibi çapkın ve boşanmış birisi Charlie. Eski karısı ile bitmeyen görüşmeleri, obsesif kompulsif bozukluk yaşayan kızı, seks arkadaşı, terapi grubu ve sevgilileri ile güzel bir dizi gibi gözükmekte. İlk birkaç bölümünü izlediğimde elimde olmadan karakterin Two and a Half Man’den fırlamış olduğunu sandım, fakat bu önyargı kırıldıktan sonra, burada ele alınan ana karakterin daha cana yakın, daha tutunmaya çalışan birisi olduğunu fark ediyorsunuz. Tabii sonuçta, Charlie Sheen ile aynı dizide bulunan yan karakterlerin kendilerini tam olarak ifade edememeleri de bir problem. En nihayetinde reytingler dizinin yaşayıp yaşamayacağına karar verecek. Ah burada bir yerli yapım yazmayalı epey olmuştu. Evet, İşler Güçler’den bahsetmekteyim. Son zamanlarda Leyla ile Mecnun, Üsküdar’a Giderken gibi yapımlar absürt komedi tarzının genç izleyici (evet bu biziz) tarafından çokça benimsendiğini zaten göstermekteydi. İşler Güçler ise, kadrosunda yukarıda bahsettiğim iki diziden de oyuncu almış, başarılı, güldüren, dokunduran bir yapım. İlk bölümü için detaylı analize gerek yok, ilk fırsatta izleyin ve eğlenmenize bakın.

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 11


GÜNCEL

Aşka Tapan Beyinler Gülfidan Özgür, ilk kitabı “Sanırım Adı Aşktı”dan sonra ikinci kitabı ile okuyucularının karşısına yepyeni bir kurgu ile çıktı. “Sanırım Adı Aşktı” kitabında aşkın var edici ve yok edici gücünü yoğun duygusal bir ortamda anlatan yazar, “Aşka Tapan Beyinler” ile de aşk ile karşılaşan insan beyninin nasıl tepkiler verdiğini son derece ilginç bir kurguyla anla-

tıyor. Farklı hikâyelerle aslında tek bir konuyu, aşkı ve aşkın bize yansımasını bilimsel verilerden de yararlanarak anlatan Özgür, “Aşka Tapan Beyinler” için yoğun bir araştırma ve hazırlık dönemi geçirdiğini belirtiyor. İkinci Adam Yayınları’ndan çıkan “Aşka Tapan Beyinler” haziran ayı itibariyle kitapçılardaki yerini aldı. -Kamer

Alt Kültürler KONTAKT’ta Buluştu #2 Alt kültür meraklıları olarak uzunca bir süredir beklediğimiz Kontakt 2 etkinliğine gittik, bir güzel de eğlendik.

A

1. İstanbul Festivali Fotoğraf Kitabı 1973’te Nejat Eczacıbaşı önderliğindeki 17 işadamı ve sanatsever tarafından kurulan İKSV’den 40. Yıl kutlamasına özel projeler devam ediyor. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 50. yıl dönümü olan 1973 yılında düzenlenen ilk İstanbul Festivali’nde Ozan Sağdıç’ın çektiği fotoğraflar Birinci Festival: Ozan Sağdıç’ın Fotoğrafla12 | Boo! Sayı: 7

rıyla 1. İstanbul Festivali ismiyle kitap oluyor. Hayat Mecmuası’nda foto muhabir olarak çalışmaya başlayıp fotoğraf dalında devlet sanatçısı unvanını alan Sağdıç ile bu güzel deneyimi ile ilgili bir söyleşi de gerçekleştirildi. Kitapta da hem söyleşiye hem de Sağdıç’ın festival provalarında ve konserlerde çektiği fotoğraflara yer verildi. -Kamer

lt kültür takip edenler bilir, geçtiğimiz Kasım ayında Türkiye Alt Kültür Topluluğu ilk etkinlikleri olan Kontakt’ı kısıtlı imkanlarla da olsa gerçekleştirebilmişti. Yaklaşık 600 katılımcı İTÜ’de doyasıya eğlenmiş, uzunca bir süre unutamayacakları bir gün geçirmişlerdi. Uzunca bir süre diyorum çünkü yaklaşık yedi aylık bir bekleyişin sonunda TAKT’ın ikinci etkinliği, Kontakt 2, ilk etkinliğin izlerini silebilecek iki muhteşem gün ile alt kültür meraklılarının gönlünü fethetti. Türkiye Alt Kültür Topluluğu üniversite kulüplerinden ve kimi bağımsız organizatörlerden oluşmuş amatör bir grup gibi dursa da etkinlik boyunca ellerinden geleni yaparak birçok organizasyon firmasına taş çıkarttı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin girişinde bekleyen görevli arkadaşlar katılımcılarla ilgilenip servis arabalarına bindirirken mekan girişindeki görevlilerse yüzlerinde bir gülümseme ile ge-

lenleri karşılıyordu. Zaten oraya gidip de gülümsememek elde değil. Filmlerden, dizilerden, oyunlardan, çizgi romanlardan karakterlere bürünmüş o kadar çok insan vardı ki kapıdan girdiğinizde tamamen farklı bir dünyaya adım atmış gibi oluyordunuz. Terminator 2’daki civa adamdan tutun, League of Legends’daki Caitlyn’e, hatta Die Antwoord’un Rich Bitch klibindeki kedi kadına kadar birçok farklı karakter etrafta dolanırken eğlenmemek elde değildi.


GÜNCEL

ın t l A 10 ! l a r Ku Bir sonraki Kontakt’a kostüm dikecekler için cosplay mevzusunun 10 altın kuralı:

1

Kostümünüzü kendiniz yapmanız her daim daha fazla övgü toplar.

2

Grupça cosplay yaparak bir temaya oturtmanız hem daha eğlenceli olur hem de rolünüze daha kolay ısınmanızı sağlar.

3 İki güne o kadar çok aktivite sığdırmışlardı ki, saymak biraz zor olacak ama değinmeden de olmaz. Mesela girdiğinizde elinize bir görev kağıdı tutuşturuyorlardı, gün boyu yapabildiğiniz görev sayısına göre farklı farklı ödüller alıyordunuz. Görevlerden kasıt da aktivitelere katılmak. Ne kadar çok aktivite, o kadar çok puan, o kadar güzel ödüller. Örneğin D&D Battleground’a katıldık, seçtiğimiz karakterler ve ellerimizdeki peluş zarlarla 2vs2 yaptığımız mücadelede (düşman takımın kafalarına kafalarına attığım zarların da etkisiyle) galip geldik. Dört oyuncu da aktiviteye katıldığı için puan aldı. Binanın hemen girişinde son dönemin en popüler bilgisayar oyunlarından biri olan League of Legends için düzenlenmiş yerel bir turnuvanın final maçları düzenleniyordu. Her ne kadar projeksiyon çok kaliteli olmasa da Uğur Ülger ve Ocan Şahin’in yorumlarıyla tatlanan maçlar izledik. Turnuva galibinin de WristArt.lol takımı olduğunu not düşmeliyim. Tebrik ediyorum kendilerini. Board Game Warhammer’dan

alanında Game of

Anime cosplayleri yapmayın artık. En azından Bleach. Yetmedi mi gördüğümüz Kenpachiler, Ichigolar, Orihimeler?

4

Olay sadece kıyafette bitmiyor. Makyaj işin en önemli kısmı. Thrones’a, birçok çeşitte oyun vardı. Bu alanda fazla durmadım çünkü Quoridor’da tam yendim derken son anda yenilince bir hışımla “Bu ne biçim oyun yea, bozuk bu!” diyerek terk ettim orayı. Çıkmadan gözüme çarpanlar arasında Özgür Özol’un fantastik eseri Ilgana’nın oyun sistemi Sagu vardı. Alt kat tamamen FRP oyunlarına ayrılmıştı. Etkinlik alanında daha fazla gezip muhabbet etmek adına herhangi bir oyuna kaydolmamıştım. Dolayısı ile oraya da sadece bir göz atmayla yetindim. Masalardaki insanlar mutlu görünüyordu. Birkaç gösteri ve söyleşiye de katılma imkanım oldu. Tirendaz her iki günde de birer saat boyunca geleneksel Türk okçuluğu üzerine söyleşiler yaparken Sevgi Aikido yaptığı demonstrasyonlarla aikidoyu Türk izleyicisine tanıttı. Geçtiğimiz sayıda röportaj yaptığımız FABİSAD yetkilileri de yerli fantastik romanlardan nasıl oyunlar yapılabileceği üzerine bir konuşma ile Kon-

takt alanındaydılar. İki gün boyunca birbirinden güzel ve ilgi çekici kostümleriyle görsel şölen yaşatan cosplayerlar da her iki günde de yapılan yarışmalarda yer aldılar. İlk günün birincileri Twi’lek kostümüyle Ayşe Türkay ve Raistlin kostümüyle Beytullah Ünal olurken ikinci gün düzenlenen EuroCosplay elemeleri birincisi Ahri kostümüyle Elif Özkaya oldu. Aslında anlatacak daha birçok şey var ancak ayrılan yer ne yazık ki kısıtlı. Eğer bu tarz etkinliklerden hoşlanıyorsanız Facebook’taki Türkiye Alt Kültür Topluluğu grubuna girmenizi tavsiye ederim. Orada ilgi alanlarınıza dair birçok tartışma, bilgi paylaşımı ve eğlenceli yönlendirmeler bulabilirsiniz. Ayrıca bir dahaki TAKT etkinliğine gelmezseniz bence çok şey kaçırırsınız. Sonuçta 1000’den fazla katılımcının toplandığı bir etkinlik Türkiye için gerçekten önemli bir başarı. -Günhan

5

Kullandığınız canlı renklerde aşırıya kaçmamanız hataları gizlemede önemlidir.

6

Fiziksel özelliklerinize yakın karakterlere bürünmeniz daha etkili olur.

7

Utanmayın; gittiğiniz partide zaten herkes kostüm giyiyor olacak. Ancak cesaretli olunca karakterinize bürünebilirsiniz.

8

Etkinlik boyu karakterinizde hareket etmeye özen gösterin. Herkesin arasında cep telefonu kullanarak gezen orta çağ kahramanı can sıkıyor azizim.

9

Orijinal fikirlerden kaçınmayın. Kutu adamlar, çerçevesiyle gelen portreler, belki biraz zorlama olacak ama karşıt cinsiyet cosplayleri ilgi çektiği gibi beğeni de toplar.

10

Eğlenmenize bakın. Bu tarz olaylar detaylara takılmak için değil, eğlenmeniz içindir. O yüzden kuralları birer öneri olarak ele alın ve canınız ne istiyorsa onu yapın (Orihime hariç, yeter cidden). 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 13


GÜNCEL

Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?

Küstah

Alper Kara

mrg.samsa@gmail.com

Milli İmtihan’da son durum nedir? Mahallemiz sakinleri kimlerdir? Androidler elektrikli koyun düşler mi? Kendimizi bozmadan sakince, efendice gözlemlerimizi sizlere arz ettik.

Ben ne güzel işerim güneşe karşı / Arkamda medrese duvarı önümde çarşı / Bir sürekli kaşınmadır yaşadığım / Törelere ve alışkanlığa karşı…” -Turgut Uyar Selamlar saygıdeğer okuyucular… Şu satırları Mayıs’ın son günlerinde kaleme alıyorum ve halen yağmurlar, soğuklar bitmedi ancak ümitliyiz. Havalar aniden değişen ve trip atmaya başlayan sevgili edasıyla bi güldürüp beş ağlatıyor. Artık kime ne yaptık ne günah işlediysek? (geçen yaz da sıcaklara sövüp durmuştuk, belki ondan bi duyan olmuştur) Eğer yaz mevsimi tedavülden kalkmadıysa güneşin, sahilin, denizin tadına biz de varmak istiyoruz. Ancak malumunuz, “ihtiyaçlar sonsuzdur ve karşılanamaz”. Hatırlarsanız mecmuamızın dördüncü sayısında “Eurovision temsilcimiz Can Bonomo’ya destek verelim” kabilinden bişeyler yazmıştık. Bir heves daha geldi geçti. Gerçi kendisini gönderirken de en çok heyecanı kendi dost, arkadaş çevresi yapmıştı. Burada yarı finale neden son anda çıktığımızdan veya aldığımız dereceden falan dem vurmayacağım. Çünkü bu gelişmeler olurken, 14 | Boo! Sayı: 7

bi’kaç arkadaşımla gittiğimiz, bilmem kaçıncı barda, kafam beş milyar, etrafımdakileri güldürürken düşündürmekle meşguldüm. Bir ara birisi hatırladı da ekrana kenardan baktık az biraz. Büyütecek bişey yok işte; abimiz gitti, şarkısını söyledi, yeni (ve ömrü sabun köpüğü kadar olacak) arkadaşlar edindi, çıkışta da büyük ihtimal içildi. Zaten bu işin kimseye faydası dokunduğunu ne işittim ne de gördüm. Yarışmadan sonra acayip albüm satışları artan ya da 3 yıl süren dünya turnesine çıkan mı oldu? Tek eleştirimiz belki de kariyerinin henüz başında olan genç bir insanın ömür billah hatırlayacağı ancak yapımcıların aynı hoşgörüde olmayacağı bir hatıra olduğu yönünde. Umarız yanılan biz oluruz. İki fotoğraf bi ilmuhaber Girişte bahis açtığımız yaz memleketimizde müzikal anlamda bereketli olacak. İlk kez gelenlerin yanı sıra, senelerdir güzel yurdumuzu çokça ziyaret etmekten neredeyse ikamet adreslerini unutacak olan gruplar/vokalistler var. Misal Jay Jay Johanson (artık kütüğü Eskişehir veya Ankara’ya aldırsa olur) veya Joe Lynn Turner (o da Kadıköy’e yerleşsin) ve Jethro Tull (10 Eylül’de. Ama

orijinal grup değil, “Ian Anderson ve dadaşlar” şeklinde -Alper D.). Şimdi mevzu Jethro Tull olunca otomatik olarak görüşümüz sübjektif (evet çifte standart, n’apalım?) Çocukluğumuzdan bu yana her albümüyle bambaşka diyarlardan, acayip hikayeler anlatan Ian Anderson’la tanışıklığımız yıllar öncesine dayanıyor. Moda Çarşısı’nın altında, her hafta mesai gibi gidip vitrinini yaladığım bi plak dükkanı vardı. En çok ilgimi cezbedenIan Anderson

ler inci gibi dizilmiş Jethro Tull CD’leri olurdu. Bütün diskografiyi edinmek için Donald Trump kadar paramız olması gerektiğini düşünür ağlardım. Teknoloji sağ olsun şimdi hepsi kuzu gibi yatıyo evde. İlk geldiklerinde Ian Anderson’a bir afiş imzalatmak için sarı sıcağın altında beklediğimizi de hatırlarım (ne kadar açsak artık konsere, sevdiğimiz bi grubu görmeye). Kaç defa gittim, izledim ve her seferinde ayrı bi dümenle aklımı almayı bildiler. Sonrasında,


GÜNCEL

Blade Runner

eski tabirle buraları “kötü köy” edip zırt pırt gelir oldular. Vakti zamanında şöhretlerinin tavan yaptığı yıllarda (70-80’ler) sanırız dünya haritasında ülkemiz görünmüyordu. Okuduk ki yine geliyorlar bu yaz. Bu kez “Thick as a Brick” albümünü baştan sona komple çalmak için. Şimdi bu adama kötü söz söyleyemem, beri yandan aklımdan geçen laflar midemi akşam yemeğinde ucu kaçan zeytinyağlı dolmalar gibi sıkıştırıyor. Henüz gidip görmeyeniniz varsa, belki de artık iyice yaşlanmadan bu şeytanı sahnede izlemenizi şiddetle tavsiye ederim (nası bi dansözlük yaptım, kendim bile anlamıyorum). Aynı hesaptan bir başka sevimli insan Marcus Miller, bu kez enteresan bir projeyle 5 Temmuz Perşembe günü Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde gerçekleştirilecek “The Istanbul Project” başlıklı konserde ülkemizin değerli müzisyenleriyle bir araya geliyor. Hüsnü Şenlendirici, Burhan Öcal, Okay Temiz, İmer Demirer ve Bilal Karaman’ın Miller ile neler döktüreceğini, emprovizasyon mu yoksa standartların mı çalınacağını bilemiyoruz, ancak gidebilenlerin çok hoşnut kalacağı bir gece olacağına eminiz. Ridley Scott neyin peşindesin? Gece demişken… Kanaatimce geceye her zaman en yakışan filmlerden biridir Blade Runner. Ridley Scott’ın şaheseridir. Gerek film-noir, gerekse science fiction özellik-

leriyle, Vangelis’in etkileyici film müzikleriyle ve Harrison Ford’un muhteşem oyunculuğuyla (yoruldum övmekten) gerek karakterleri, gerekse içeriğiyle kısa sürede kült mertebesine yükselmiş, sinema tarihinin başyapıtlarından biri. Binlerce filmlik arşivi olan çok sevdiğim bi arkadaşım var. Film izleyip bikaç tek atalım diyoruz ve o kadar film kenara atılıp Blade Runner izleniyor (evet böyle bi takıntılı yönümüz de var). Ayar olduğumuz nokta ise Ridley Scott’ın bir devam filmi çekmek istemesi. Evet bazı filmler için elzemdir. İki buçuk, üç saat hikayeyi bitirmeye yetmez ama Blade Runner bir Vizontele değil ki ikincisini çekesin. Örneğin Blues Brothers filmini ikincisini çekerek harcamaya çalışmadılar mı? Dedim ya hikaye güzel, oyunculuk harika, film şahane. E anlattın işte bitti, bunun üstüne daha ne fantazisi ekliyceksin? Derdin ne Ridley Scott? Paran yoksa gönderelim. Gelecek ay, yıllık iznimizin bi’ bölümünü kullanmak üzere, biraz huzur yakalamak, arkadaşları görmek ve özlediğimiz o yaz günlerinden bi’ parça tad almak için buralarda olmayacağız (siz de kafa dinleyin, ben de… Malum tatil hepimize lazım). Tekrar görüşünceye dek sizleri her Perşembe saat 22:00/01:00 saatleri arasında indie, post punk, garage ve Britpop’un nadide örneklerini dinleyebileceğiniz Closedown’a bekleriz (radionovo.com). Esen kalın saygıdeğer okuyucular…

AKM’de Sonunda Bir Şeyler Oluyor! Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay; Turistik Otelciler, İşletmeciler ve Yatırımcılar Derneği’nin (TUROB) düzenlendiği “Dünyanın Yeni Sanat ve Kültür Turizm Durağı: İstanbul’’ konulu toplantıda AKM’de restorasyon çalışmalarının başladığını açıkladı. 1969 yılında dünyanın 4. büyük sanat merkezi olarak hizmete giren AKM, 2008 yılından beri hizmete kapatıldı. Ve binada gerçekleşen tiyatro, opera gibi bütün etkinlikler de İstanbul’daki değişik, elverişli ya da elverişsiz olması fark etmeksizin diğer sahnelere dağıtıldı. 4 yıldır hizmete kapalı olan ve herhangi bir çalışma da başlatılmayan bina ile ilgili Günay açıklama yaparken; “Cumhuriyet’in 90. yıl dönümünde perdelerimizi açabilirsek, İstanbul’umuza ve bu binaya karşı gecikmeden doğan sorumluluklarımızı belki o güzel günün hatırına bir miktar bağışlatabiliriz” dedi.

Hizmet vermeye başladığı tarihten itibaren hakkında; “kapatılacak, alış-veriş merkezi yapılacak” gibi pek çok haber çıkan ve 1970 yılında çıkan bir yangında 8 yıl kapalı kalan bina, 2008’de de sanatseverlere pek de tatmin edici açıklamalar yapılmadan kapatılmıştı. Bir süre “yıkılacak” haberleri ile gündemde kalıyor ancak ne yıkım ne de herhangi bir restorasyon çalışması gerçekleşmiyordu. 4 yılın sonunda da olsa sanırım özellikle de tiyatro ve opera seyircisini mutlu eden bir haber oldu. -Kamer

Kings of Convenience’ın Yeni Tarihlerini Hatırlatmaca Zarif gitar ve piyano melodilerle bezeli şarkılara imza atan, hoş bir sounda sahip bir grup Kings of Convenience. Garanti Caz Yeşili kapsamındaki konserlerini grup üyelerinden Eirik Glambek Boe’nin rahatsızlanması sonucu ertelemek zorunda kalan bu güzide güruh 26-27-28 Eylül ta-

rihlerinde Babylon’da sahne alacak. -Günhan 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 15


Adap

Alper Demirci

Müzik dinlerken günün modası ne MP3, ne de CD. Plaklar artık en havalısı! Moda olan her şeyin başına üşüşen ünlüler pikaplara değerinin çok üzerinde 2000-3000 TL’ler veredursun, rüyalarına girecek kadar büyük bir hevesle, plak oynatan müzik sistemi bekleyen biz fakirler için bu işin adabını öğrenmek gerekir: -Pikap iğnesine kat-i surette dokunulmaz. Bırakın tamirci dokunsun. -İğnenin bulunduğu kolun arkasında bir aparat vardır hani, ağırlık yapar. Onunla da oynanmaz, yoksa kolun dengesi bozulur. -Kendi halindeki, DJ’ler için pazarlanmayan pikaplarda “vıjı vıjı” yapılmaz. -Plak dinlenmediği zaman okuyucu kol, iğne havada duracak şekilde yerleştirilir, pikabın da kapağı kapatılır ki tozdan korunsun. -Pikaplar çocukların erişemeyeceği yerlerde saklanır. Yoksa büyük ihtimalle bozarlar. -İyisi mi pikaba fazla dokunmayın, bozulmasın :P -Amfi gelene kadar başını eğip, plakları iğne kafasındaki küçük hoparlörden gelen cılız sesle dinlemek yoksunluğun, azla yetinmeyi bilmenin şanındandır.

DiVX Planet’in Sesi, İşitme Engelliler İçin Evde film izleyenlerin alt yazı arayışına merhem olan DiVX Planet işitme engelliler için Türkçe filmleri de alt yazılı hâle getiriyor. Tamamen gönüllü bir oluşum olan projede son zamanlarda alt yazı sayısı ayda 2 ya da 3 filme kadar düşünce yeni gönüllüler aradıklarını forumlarından yeniden duyurdular. Haftada sadece 2-3 saatini ayıracak, imlâ kurallarına hakim bir şekilde duyduklarını yazıya dökecek gönüllüler aranıyor. Üstelik alt yazıları oluşturulacak filmler sadece eski filmler de değil. Zamanınız varsa harflere ses vermeye ne dersiniz? -Kamer Daha detaylı bilgi için: http://forum.divxplanet.com/index. php?showtopic=194759 16 | Boo! Sayı: 7


Ajanda Hazırlayanlar: Gökçe Altınbay - gokcealtinbay@gmail.com Günhan Oral - gunhan.oral@gmail.com

Öyle garip bir takvim ki, önümü göremiyorum” demişim 2012 yaz ajandası rüyama girdiğinde. Blue Jean’in Temmuz sayısı için ajanda hazırlarken dikkatimi çekmişti bu miyopluk, “Boo!’yu hazırlarken belli olur birkaç etkinlik herhalde” demiştim, olmadı. Yaz gelince mekanlar sezonu kapatıp normal programlarını kesiyorlar elbette, o zaman bu yıla özgü bir kıtlık mı var? 11 ayın sultanı geliyor diye mi duruldu

Pazartesi

etkinlikler? Ağustos’un ilk yarısında sadece Testament konseri var not alabildiğimiz. Denk gelmedi yapamadık diye üzülüyorduk mesela, birçok derginin klasiği “yaz konser dosyası”ndan biz de yapmak isterdik. Onu kaçırdık ama öyle bir yaz geçiriyoruz ve öyle bir sonbahar bizi bekliyor ki, “sonbahar konser dosyası” hazırlamak daha mantıklı olabilir. En sürpriz olay bence, bir türlü veda edemeyen

Salı

Çarşamba

16

Tony Bennett Küçükçiftlik Park’ta, Jill Scott Kuruçeşme Arena’da.

23

Bulutsuzluk Özlemi bugün Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde.

Caz Festivalinde bugün Esperanza Spalding Harbiye Cemil Topuzlu’da. Farid Farjad iki gün sonra (25 Temmuz) Datça Açıkhava Tiyatrosu’nda.

17

Caz Festivalinde Yahya Dai ve dadaşlar, Keith Jarrett ve dadaşlar var...

24

50. sanat yılını kutlayan Enrico Macias Kuruçeşme Arena’da.

Scorpions’un yeniden gelmesi, üstelik 1993’ten sonra ilk defa İzmir’de de çalacak olması. 1998 senesini hatırlatan metalik bir haberse Kreator, Morbid Angel ve Nile gibi kütür kütür müzik yapan dev grupların 18 Kasım’da sahne alacak olmaları. Yan sütunda gördüğünüz dünyaca meşhur isimler de cabası. İptal haberleri çıkmazsa bence bu yıl sonbahar konserleri, yaz konserlerini gölgede bırakır. Daha mekanlar yeni sezonu açacaklar... -Alper D.

Perşembe

18

Morrissey, Pink Martini ve Ahmad Jamal ayrı ayrı İstanbul’da.

25

CMYLMZ 22 Temmuz’dan bugüne her gece Harbiye Cemil Topuzlu’da.

Cuma

20

19

Farid Farjad Bodrum Kalesi, Jose Feliciano Çeşme Açıkhava Tiyatrosu.

26

Farid Farjad Türkiye turnesini bugün Balıkesir’de sonlandırıyor.

Uzak ü Gözlüğ 25 Ağustos: Feist 8 Eylül: RHCP 10 Eylül: Ian Anderson 19 Eylül: Leonard Cohen 19 Eylül: Dead Can Dance 20 Eylül: Mika 26-28 Eylül: Kings of Convenience 30 Eylül: Moonspell 4 Ekim: Lenny Kravitz 13 Ekim - 12 Aralık: 1. İstanbul Tasarım Festivali 17-19 Ekim: Scorpions (İzmir ve İstanbul) 18 Kasım: Kreator, Morbid Angel, Nile, Fueled By Fire 25 Kasım: W.A.S.P. 9 Aralık: Jorn Lande 26 Ocak: Desaster, Frostmoon Eclipse

Cumartesi

Pazar

21

Jose Feliciano Bodrum Antik Tiyatro, Farid Farjad Çeşme Açıkhava Tytrs.

27

31

“Ramazanda Caz” kapsamında Omar Hakim’in triosu İstanbul’da.

13

Testament Türkiye’de 4. defa konser vermek için İstanbul’da!

14

KobraÖzgür Sanatın 1000 Günü sergisi ay boyu açık, bir ara uğrayın.

15

Scheib, Schaller ve Yunus Tonkuş’un sergisi bugün bitiyor.

Not: Burada yayınlanan etkinliklerin iptali ya da tarih değişikliğinden Boo! dergisi sorumlu değildir. Etkinliğe gitmeden önce kendiniz de internette bir araştırma yapınız.

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 17

Vilayeti yazılmamış etkinliklerin tümü İstanbul’dadır. Aşağıda sarı kutular Temmuz, yeşil kutular Ağustos ayına aittir.

KONSER FESTİVAL SERGİ TİYATRO GÖSTERİM SÖYLEŞİ MÜSABAKA


AJANDA

3 - 19 Temmuz 2012 / İstanbul

ısa 19. İstanbul Caz Festivali K a s ı K Ay boyunca yurt çapında gerçekleşen etkinliklere önümüzdeki 6 sayfa boyunca bu sütunda kısaca bakıyoruz: 20 Nisan-29 Temmuz / İstanbul Sergi

Goya: Zamanın Tanığı Pera Müzesi’nde devam eden Zamanın Tanığı sergisi, 20. yüzyıl modernizminin en önemli öncülerinden biri olarak görülen Francisco De Goya’nın oyma baskılar (gravürler) ve yağlıboya tablolardan oluşan eserlerinden bir seçki. İspanya ve İtalya’nın en önemli eserlerinin bir arada görülebileceği sergi aynı zamanda 3B teknolojisiyle internetten gezilebilmekte. peramuzesi.org.tr üzerinden 3B seçeneğiyle görüntüleme yapabilirsiniz. Sergiyi Pazartesi hariç her gün gezebilmektesiniz.

23 Mayıs-23 Eylül / İstanbul Sergi

Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı Burhan Doğançay’ın eserlerinden seçkilerle Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı sergisi, şehir hayatının ruhunu bir bakışta yansıtan “duvarları” 60’lı yıllardan bugüne teker teker inceliyor. Gezgin sanatçının bulduğu buluşturduğu dünyanın her tarafından 50 senedir duvar fotoğraflarını görmek için siz de İstanbul Modern’in yolunu tutabilirsiniz. Unutmayın, Perşembe günleri halk günü ve herkese ücretsiz! 18 | Boo! Sayı: 7

1994 yılından beri Türkiye’de bir ritüel hâline gelmiş olan İstanbul Caz Festivali’nin on dokuzuncusu bu yıl 3-19 Temmuz tarihleri arasında; aralarında Haliç Kongre Merkezi, Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi ve Santralistanbul’un da bulunduğu çeşitli mekânlarda gerçekleşmekte. Bu sene festivalin yelpazesinde Keith Jarrett, Gary Peacock, Morrissey, Marcus Miller’lı The Istanbul Project ve Burhan Öçal gibi isimlerden tutalım; Esperanza Spalding gibi genç ve parlak yetenekler, Hüsnü Şenlendirici gibi farklı tarzdaki çalışmalarıyla ün salmış isimlere kadar yer var. Bizler senelerdir sponsoru Garanti Bankası olan bu festivalin el yakan biletlerini alıp da etkinliklere gidebilen şanslı (!) öğrenciler kimdir bir türlü çözemesek de; İKSV bilet fiyatlarında artan bir grafik yakalamayı başarıyor. Kişisel olarak çözemediğim bir diğer sorun ise, maalesef bilet alabilmek için niye “şanslı” olmanın bu ülkede gerektiği. Yine de öğrencilere müjde: Tek bir grubu izlemek için bonus olarak merdivenlerde oturmak veya ayakta durmak ve 47,5 lira ödemek yerine 25 liraya yer gösterici olarak çalışabilirsiniz! Bu sayede eğer insaflı bir şefe denk gelirseniz etkinliğin ikinci yarısında siz de bir merdiven bulabilir, 72,5 lira kâr ve biraz da ayak ağrısıyla sevdi-

ğiniz müziğin keyfini çıkarabilirsiniz. Herkes bir bedel öder. Bazıları daha çok öder. Gelelim yeterli finansal birikimi olup bu maceraya atılmak isteyen okuyucularımız için kalan altı etkinlikten bahsetmeye... Esperanza Spalding’li Radyo Müzik Topluluğu Esperanza daha birkaç yıl önce gördüğümüz farklı bir yeSharon Jones & The Dap-Kings

tenek. İnsanların kontrabas çalıp şarkı söyleyen bir kız gördüğünde, dahası ikisini de fevkalade yaptığını gördüklerinde ilk etapta şaşırdığını söyleyen Spalding, 12 kişilik grubuyla sahnede olacak. Spalding’in Lyambiko’nun ön grup olduğu performansı 16 Temmuz Pazartesi günü saar 21’de Cemil Topuzlu’da izlenebilir. Sharon Jones & The DapKings Funky soul tarzındaki çalışmalarıyla büyük beğeni toplayan Sharon Jones, grubu The Dap-Kings ile 17 Temmuz’da İstanbul’da olacak. The Dap-Kings’den aldığı 80’lerin soundunu kendi vokal tarzıyla güzel bir şekilde harmanlayabildiği için Sharon Jones, sahne performanslarıyla da ünlü. Etkinlik saat 21’de Santralistanbul’da.


AJANDA Esperanza Spalding

1 Haziran-31 Temmuz / İstanbul Sergi

The Great Masters

Jarrett, Peacock, Dejohnette

Ayşe Gencer Band feat. Dimitry Baevsky İKSV Salon etkinliklerinde ayın 17’sinde caz vokali Ayşe Gencer’in saksofonist Dimitry Baevsky ile biraraya geldiği performansı izleyebilirsiniz. Davul ve piyanonun yanısıra bakır üflemeli ikilemeleri yapılacağını tahmin ettiğimiz konser “el yakmamaya çalışan” cinsten. Salon etkinliği ve o kadar da olsun artık diyesimiz var. Keith Jarrett, Gary Peacock, Jack Dejohnette İKSV Caz’ın bu seneki “yaşayan en önemli caz piyanisti” Chick Korea’dan sonra Keith Jarrett. Nitekim İKSV her yıl aynı cümle kalıplarını kullanıp yalnızca isimleri değiştiriyormuş izlenimi verdiği festival programında kendisini böyle tanıtmış. Bu tanımın -tesadüfîdoğruluğuna bir itirâzım yok, ama ya gelen Earl Hines olsaydı! Sözün konusu 19. Caz Festivali’nin en önemli konseri ve bu konser Haliç Kongre Merkezi’nde 18 Temmuz akşamı saat 20’de yapılacak. Davulda Jack Dejohnette ve basta Gary Peacock’un yer alması da muhtemelen geceyi bir müzik ziyafetine dönüştürme potansiyeline sahip kılıyor. Birinci kategorinin bilet fiyatı sadece 375 lira.

16. yüzyıl İtalyasının en önemli üç ustasının bilim ve sanat ile hayatımızda nasıl izler bıraktıklarını anlatan The Great Masters Sergisi ilk kez Türkiye’de sergilenecek. Dokunmatik ekranlar ve interaktif deneyimlerle Davud Heykeli’nden Son Yemek Fresk’ine bir çok yapıtı inceleme imkanı MSGSÜ Tophane-i Amire Beş Kubbe Salonu’nda.

Morrissey Geliyor Daha önce 2006 yılında, Efes Pilsen One Love festival kapsamında izlediğimiz Morrissey, 6 yıl aradan sonra İstanbul Caz Festivali’ni kapatmak tekrar Türkiye’de. Bu ciddi giriş cümlesinden sonra sükunetimi kaybedebilirim, zira benim için Morrissey’i ikinci defa izleyebilmek demek güze bir rüyayı ikinci kez görmek demek. 2006 yılındaki konserinde, gelenlerin de bildiği üzere, dinleyenlerine güzel sürprizler yaşatmıştı Moz. Konsere “Zeki Müren” diyerek başlaması, kendisinin bir Zeki Müren dinleyicisi olduğu dedikodularını doğrulamış, benim gibi söz konusu her iki ismi de çok sevenlerin yüzünde şaşkın bir gülümseme yaratmıştı. Bu yıl İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava’da ger-

Yahya Dai Quartet feat. Maciej Fortuna Saksofonist Yahya Dai, kendi bestelerini ve caz standartları üzerine doğaçlamalarını çalacakları dörtlüsüyle birlikte sahnede. Onlara Polonyalı Maciej Fortuna trompetiyle eşlik edecek. Sahnede Fortuna’nın da besteleri çalınacak. Kendisi triosundan kopup geldi. Keyifli bir etkinlik olabilir, görmek için 18 Temmuz saat 22:30’da İKSV Salon’da olmak gerekiyor. Biletler güçlü ayakları olan öğrenciler için tam 22.5 lira.

29 Haziran-16 Eylül / İstanbul Sergi

çekleşecek olan konserinde ne gibi sürprizler bizi bekliyor henüz bilemiyoruz tabii, ama söz konusu Morrissey gibi müzik dünyasının gördüğü en egzantrik kişiliklerden biriyse her türlü sürprize açık olmakta fayda var. Kendisinin bu yılki şarkı listesinde de The Smiths yıllarından başlayıp, kendi solo kariyerinin önemli şarkılarının bulunduğunu görmekteyiz, bu nedenle konserin beklentileri karşılayacağı kesin gibi gözüküyor. Umuyorum ki, geçen konserinde yaptığı gibi sadece bir kez bise çıkıp hevesimizi kursağımızda bırakmaz. Asla sönmeyen bir ışık vardır ama en nihayetinde değil mi? Umut dediğiniz şey tükenmiyor işte. Özetle Morrissey 19 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda. -Gülin

Kobra - Özgür Sanatın 1000 Günü S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi 20. yüzyılın ikinci yarısında sanat ortamını şekillendiren Kobra akımının öne çıkan eserlerinden oluşan geniş bir seçkiyi, Kobra - Özgür Sanatın 1000 Günü adlı sergiyle ağırlıyor. Adını sanatçıların geldikleri Kopenhag, Brüksel ve Amsterdam’ın ilk harflerinin bileşiminden alan Kobra, Hollanda’daki Kobra Modern Sanat Müzesi ve ABN AMRO Bank’in özel koleksiyonuna ait eserleri, ilk kez Türkiye’ye getiriyor.

Velhâsıl, “cazı müzik türleri arasında sanatsal yaratının ulaştığı en üst nokta olarak gören” İKSV; maalesef sanatta bireyin duruşunu fenâ hâlde yadsıyan bu potu yıllardır sektirmeden kırıyor ve caz dinleyicisinin milyoner olduğunu varsayıyor. Biz de Gökçe, Asena ve Altınbay olarak bu gidişe artık bir “dur!” denmesini istiyor, “Sanat gerçekleri tanımamıza yardımcı olan bir yalandır” sözünün yaşayan ironik örneği (!) İKSV’yi tebrik ediyoruz. -Gökçe

19 Temmuz / İstanbul Konser

Pink Martini

“Sympathique”, “Hang on Little Tomato”, “Hey Eugene!” ve “Splendor in the Grass” albümleri ile Türkiye’de büyük bir hayran kitlesine sahip, her albümleri ile altın plak kazanan Pink Martini, grubun 17 yıllık kariyerlerini özetlediği yepyeni best of albümleri “A Retrospective”in Avrupa turnesi kapsamında 3 özel konser için Türkiye’de. İz-

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 19


AJANDA mir ve Ankara geride kaldı, İstanbul bekliyor. 20 Temmuz / Ankara Konser

Metallica Tribute Night by Murder King Birkaç yıldır kendilerine ciddî bir hayran kitlesi edinen İstanbullu metal grubu Murder King, IF Performans Hall’de Metallica tribute konseri veriyor. IF Performance Hall, Tunus Caddesi numara 14 Kavaklıdere adresinde. 22-26 Temmuz / İstanbul Gösteri

Cem Yılmaz

Stand-up gösterileriyle genç yaşlı herkese kahkahalar attırmış, “Cem Yılmaz esprisi yapan insan” tanımlaması oluşmasının yegane sebebi Cem Yılmaz, CM101MMXI/ Fundementals gösterisi ile Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. 24 Temmuz Salı / İstanbul Konser

Bulutsuzluk Özlemi

Beyoğlu Hayal Kahvesi 24 Temmuz Salı günü saat 22.30’da Türkiye’nin en sevilen ve hiç eskimeyen rock gruplarından Bulutsuzluk Özlemi’ni ağırlıyor. Konserin biletleri 25 Lira. 28 Temmuz / Muğla Konser

Sertab Erener

Türkiye’nin en önemli ses sanatçılarından biri dünyalar tatlısı müzisyen Sertab Erener 28 Temmuz akşamı Muğla Yalıkavak Palmarina Amfi Tiyatro’da sevenleriyle buluşuyor. 27 Temmuz / İstanbul Konser

Gevende

Efendim Gevende’yi tanımayanınız kalmış mıdır bilmiyoruz ancak Türkiye’de böylesine güzel bir tını yakalayabilen pek fazla güruh olduğunu sanmıyoruz. 27 Temmuz akşamı iki eliniz

24 Mayıs - 25 Temmuz 2012 / İstanbul

Revolution Revelation “Biz kimiz?” “Bizler dünyanın sihirbazlarıyız” “Bu bizim direnç çığlığımız” “Ruhunu ve gözlerini aç” “Yan yan yan” Yukarıdakiler açıldığı tarih olan 24 Mayıs’tan beri 24,050 kişinin ziyaret ettiği Revolution Revelation sergisinde gözüme çarpan birkaç cümle. 21 Temmuz’a kadar İstanbul’un en “aklı başında” konser ve sergi mekânı olan Borusan Müzik Evi’nde ziyaretçilere açık olan sergi, adetâ bir manifesto.Hem de gökkuşağının renkleriyle yazılmış! Kendilerini romantik âsîler olarak tanımlayan sanatçılardan birini yakînen tanıyoruz: Arkın (Mercan Dede) hepimizin bildiği gibi DJ’lik ve müzik yaratıcılığı yapıyor. Partneri Carlito ise uzun yıllar yurtdışında birlikte elleriyle gerçek sanat eserleri yarattıkları bir “ruhânî eş” görünümünde. Sergideki samimiyet ve uyum, herhangi bir endişesizlik; Bo-

Devrim kavramının açığa çıkışıda etkili olan tüm o ruh sizi bilfiil saracak. Sergi sona ermeden koşun Borusan Müzik Evi’ne! Eminim haftanın en az bir günü yolunuzun üstünde, İstiklâl Caddesi’nde, ve bu dostane çemberi tamamlamak için fazlasıyla uygun bir politika: Sergi ücretsiz. -Gökçe

21 Haziran - 3 Eylül 2012 / İstanbul

Can You Spell Mixing Katherina Grosse’nin “Can You Spell Mixing” adlı sergisi geçen ay açıldı. Müşkül bir durumda olduğumuz için basın bülteninden buraya birkaç parça yapıştırıyoruz: Renklere ve nesnelere dokunup onları bambaşka formlara sokan, çalışmalarının duyusal kabuklarının altında sürecin sert ve baskın izlerini izleyene hissettiren, soyut sanatın tekinsiz ve görkemli dilini tüm dinamizmiyle yaşattıran Katharina Grosse Türkiye’deki ilk sergisi “Can You Spell Mixing” ile 22 Haziran - 3 Eylül tarihleri arasında Dirimart’ta olacak. 1961

20 | Boo! Sayı: 7

rusan Müzik Evi’nin rahat ortamı ve güvenlikçisinden (ki abartmıyorum, kendisi resimlerde kullanılan tekniklerle alâkalı inanılmaz bilgili) kapıdaki dostcanlısı bilet görevlisine kadar “insan” ekibi ile gerçek bir uyum içerisinde.

tarihinde

Freiburg/

Breisgau’da doğan Katharina Grosse 2010’da Kunstakademie Düsseldorf’ta görev yapmaya başlamadan önce profesör olduğu Kunsthochschule Berlin Weissensee’nin bulunduğu Berlin’de yaşamaktadır. Katharina Grosse’nin birincil anlatım biçimi resimdir. Buna karşın sanatçı büyük ölçekli enstalasyonları ile de tanınmaktadır. Geliştirdiği çalışma tekniğiyle, resmi geleneksel alanından çok uzaklara taşımıştır. Grosse’nin resimleri çeşitli yüzeyler üzerinde ifade bulurlar. Tuval ve kağıt üzerine olduğu kadar; sergi salonlarının duvarları, binaların cepheleri, yaşam alan-

larının yüzeyleri, üst üste yığılmış toprak toz, balonlar, büyük ölçekli polisitren objeler de bu resimlere mekan teşkil eder. Can You Spell Mixing, Grosse’nin 2009-2011 yılları arasında tuval üzerine yapılmış işlerine yer vermektedir.


AJANDA

13 Ağustos 2012 / İstanbul

kanda olmazsa, ki olmasın, Beyoğlu Hayal Kahvesi’ne bir uğrayın. 29 Temmuz / Muğla Konser

Fatih Erkoç

Bodrum ülkemizin en önemli müzisyenlerinden birisini, Fatih Erkoç’u 29 Temmuz akşamı Bodrum Marina Yacht Club’da ağırlıyor. Ölmeden önce yapacağımız şeyler listesinde üreteceğimiz ucubik bir enstrümanı Fatih Erkoç’a götürüp “Hadi bununla da caz yap yapabiliyorsan!” demek olduğunu da not düşelim. İşini zorlaştırmak için karşısına geçip “Oynatmaya Az Kaldı” şarkısını söyleyeceğiz.

Testament Konseri Testament malumunuz dünyanın en büyük thrash metal gruplarından biri. 2008’deki eserleri The Formation of Damnation’dan sonraki yeni albümleri Dark Roots of Earth’ün de eli kulağında, çıkmasına az bir süre kaldı. Son haftalarda oradan birer birer True American Hate ve Native Blood şarkılarını paylaşarak heyecan katsayısını arttırıyorlardı, buralarda ise o heyecan, konser haberiyle birlikte tavan yaptı! Konser 13 Ağustos Pazartesi günü gerçekleşecek. Kapılar 19.00’da açılacak, ön grup olarak Kadıköylü ekip Mekanik sahne alacak. Konseri düzenleyen isim Unirock Productions. Buraya kadar her şey güzel, her şey gaz, bundan sonrası keyiflere biraz limon sıkabilir, ama metin olmak ve iyimserlik yine bizim elimizde! Mekan konusunda herkesin kafasında bir açık hava sahnesi canlanmıştır herhalde, lakin konser Venue 2012 adlı yerde gerçekleşecek. Yeni açılan bu konser salonu Taksim’deki İngiliz Konsolosluğu’nun karşı-

sında, normal şartlarda yaklaşık 700 kişilik bir kalabalığı kaldırabileceği söyleniyor. Ardından mekanı bilenler içimizi rahatlatıyor: Havalandırma, tavan yüksekliği, sahne büyüklüğü, sigara içme alanı… Hepsi uygun ve yeterli olacak şekilde hazırlanmış. Ama insan yine de tepesinde kent ışıklarının yıldızlarını gizlediği, ay ışığının laciverte boyadığı gökyüzünün altında izlemek istiyor sevdiği grubu, bu sıcak yaz günlerinde. Hele ki mevzubahis grup sahnenin önünden kütür kütür kemik sesleri duyuran bir grupsa… Sahne önü demişken… Tam “eh mekan fena değilmiş ya” diye kendimizi avutmaya başlarken fiyatlar açıklandı ve son yılların gözde uygulaması “sahne önü bilet” bu “bar konseri”nde bile karşımıza çıktı. Eventbrite üzerinden satılan biletlerde genel giriş 25 Euro iken, sahne önü biletler tam 48 Euro! Bu işin sonu yok, bir sonraki ütopya romanını yazacak yazardan bar konserlerinde dahi Diamond Ring, Snake Pit, Golden Ring, Plati-

11 Ağustos / İstanbul Konser

İncesaz

num Platform gibi kategorilerin uygulandığını yazmasını bir peçete üzerinde postalayıp rica edeceğim. İlk albümü The Legacy’nin üzerinden tam 25 sene geçiren Testament bu süre boyunca bol çığlıklı speed metalden melodi zengini thrash metal şarkılarına, orta tempo heavy metalden death metal soslu klasik Testament müziğine giden uzun bir yolu geride bıraktı. Kariyerlerinin en kan kaynatıcı şarkılarının yanında yeni albümden de illa ki birkaç şarkı çalacak olan Testament’e İstanbul’da dördüncü kez kavuşmaya az bir süre kaldı. Albümler birer birer yeniden dönecek, kondisyon depolama çalışmaları yapılacak. Ondan sonra gelsin cümbüş... -Alper D.

Kuruçeşme Arena’nın dayanılmaz İstanbul manzarası eşliğinde İstanbul’u anlatan şarkılar dinlemeye hazır olun: Hem de İncesaz’ın güzel üslubuyla. Bilet fiyatları biraz tuzlu olsa da geçireceğiniz gecenin buna değeceğine emin olabilirsiniz. 15 Ağustos-30 Ağustos / İstanbul Tiyatro

Edepsiz Komedi

Metin Zakoğlu Tiyatrosu’nda Zakoğlu’ndan tek kişilik bir oyun daha: Cinsellik konusunda Türkiye’nin nasıl “bilgili” olduğunun ironikçe ele alındığı bu oyunun 16 yaş altındaki izleyicilere “tavsiye edilmediğini” de hatırlatalım. Biletleri mybilet’ten alabilirsiniz. Bu arada: Oyun sonrası tiyatronun kafesinde sevdiğiniz sanatçılar sürpriz bir buluşma yapıp onları dinleme imkânı bulabilirsiniz. Dinlemeden geçmeyin diyoruz. 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 21


Alper Kara mrg.samsa@gmail.com

röportaj

Hakan Küçükçınar:

Aşk Merdivenlerini Tırmanan Şarkılar

Senelerdir Ankara müzik piyasasında güler yüzlü tavrı ve usta müzisyenliğiyle beğeni toplayan Hakan Küçükçınar’la ilk solo albümü Aşk Merdivenleri’nden, Ankara’dan, müzikten ve daha birçok şeyden söz ettik. Sağ olsun doldurboşalt yapmadan tüm sorularımıza samimiyetle yanıt verdi. Sn. Küçükçınar kendinden biraz bahseder misin? Müzik hayatın nasıl başladı? Kendimi bildim bileli müzik aletleri ve bir şeyler çalan adamlar hep ilgimi çekmiştir. Çocukluğumda, oyuncak22 | Boo! Sayı: 7

larım arasında bir sürü gitar, akordeon, mızıka filan olmuştur. İlkokul sonlarında bağlama kursuna gittim, sonra ortaokul yıllarında klasik gitar ilgimi çekti ve sazdan gitara geçip oradan da basgitar çalmaya başladım ve halen çal-

maya/çalışmaya devam ediyorum. Basgitarı gördüğüm ve elime aldığım gün müzikal zehirlenmem tamamlanmış oldu. Geri dönüşü olmayan yola girmiş oldum. Müzik hayatım böyle başladı. Etkilendiğin, “müzisyen olmama sebeptir” dediğin bir albüm, grup ya da müzisyenler var mı? Orta 1 gibi sanırım, okul arkadaşlarımın elinde gitar görür olduk. Bolca The Beatles ve Simon & Garfunkel şarkıları çaldıkları için de ilk anda bu iki gruptan çok etkilendim. Evde 60’lı yıllara ait liste

başı olmuş çeşitli grup ve şarkıcıların karışık plakları vardı. Beatles’tan “Girl“ ve “A Hard Day’s Night” bu plakta yer alan ilk dinlediğim Beatles şarkılarıydı, akorlarını baştan sona ilk çalabildiğim şarkı “Girl” olmalı, basgitarlarını duyarak çıkarmaya çalıştığım şarkı ise Milliyet Müzik Yarışması’nda lise grubu ile birlikte icra etmeye çalıştığımız yine Beatles’tan “Oh Darling”dir. İlerleyen zamanda tabii ki onlarca grup ve müzisyen dinledim, Bob Dylan, Elvis, Johnny Cash, Led Zeppelin, Steely Dan, King Crimson ilk aklıma gelen etkilendi-


Yanılmıyorsam daha önce yayınlanmış olan çeşitli albümlerde de yer aldın… 1993‘te Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisiyken okul arkadaşlarımla “Çekirdek” adında bir grup kurup, “Siste Yürümek” adında bir albüm kaydettik ve Uzelli’den yayınlandı o sene. Şiir besteliyorduk o zamanlar, o albümde Shakespeare’den Hermann Hesse’ye, Nazım Hikmet’ten Orhan Veli’ye bir şiir antolojisini andırır tipte bir albümdü. Kendime ait sözlerin yer aldığı ilk albüm ise “Ortanca” adlı grupta yaptığımız işlerdir. Çekirdek ekibinden Burak Kaya ile birlikte 2004-2005 yıllarında ikimizin altışar şarkısından oluşan bu albümü kendi imkanlarımızla kaydettik ancak maalesef yayınlatamadık. 1990’lı yılların algısıyla bu albümü yayınlatmaya uğraşırken, MP3 formatının piyasada yarattığı tahribatı ancak bu albüm elimizde ve yayınlatacak yer ararken anladık. Youtube’da bu iki gruptan bazı şarkılara ulaşmak mümkün. Yine Çekirdek ekibinden davulcu arkadaşım Gürcan “Aşk Merdivenleri” albümünde de davul ver perküsyon çaldı. Burak Kaya ise kendi ismiyle bir akustik-folk-caz proje grubu kurdu ve önümüzdeki birkaç ay içerisinde bu albüm de yayınlanacak.

ğim adamlar. Sanırım Johnny Cash’in ölmeden önce yaptığı coverlar da tüm bu olan bitenin üzerine son tuğlayı koydu. Cash ilahımdır tek kelimeyle. Tabii bir de işin Türkçe müzik ve Türkçe şarkı yazarlığı kısmı var. Bu konuda çok fazla isim sayamıyorum maalesef. Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok ve Mazhar Alanson Türkçe şarkı yazma ve yorumlama alanında üç büyüklerimdir diyebilirim. Asıl mesleğin olan mali müşavirlik ve müzik bir arada nasıl gidiyor? Uyku düzenin var mı, varsa neye borçlusun?

Büronun işlerini çok yükseltmeyip ancak geçinecek ve tek çalışanımın maaşı ve SGK primini karşılayacak kadar bir iş hacmiyle işimi sürdürüyorum. Böylece ne müzik ne muhasebe ikisi de birbirine engel olmayacak şekilde bir denge kurmaya çalışıyorum. Malum hem geçinmeliyim hem mutlu olmalıyım. Uyku düzenim var, ancak sabah çok erken uyanmıyorum, genelde 9-10 civarı güne başlarım. 20’li yaşlarımdaki kadar bara da gitmiyorum, uyku düzenimi saat 02.00 civarı uyumaya borçluyum.

Geçen aylarda yayınlanan ilk solo albümün Aşk Merdivenleri hakkında Boo! okuyucularına bilgi verebilir misin? Bu albüm benim sözlerini de yazdığım ilk şarkıdan son şarkıya kadar 20-22 yıllık külliyatımı içeriyor diyebilirim. Albümdeki şarkılardan “Kaybettiklerim” sözlerini de yazdığım ilk şarkıdır. Daha önce çok şiir bestelemiştim ancak sözü de insanın kendine ait olunca biraz daha ağır bir sorumluluk yüklüyor, o nedenle cesareti toparlamak gerekiyor. 2004-2005 gibi 90’larda yazdığım bu ilk şarkılar üzerinde tekrar çalıştım ve kiminin nakaratı kiminin A’sı B’si ya değişti, ya da aynen kaldı.

Albümdeki en az 6-7 şarkıyı 1991-1995 döneminde yazdıklarım içinden seçtim. Albüm yapmaya karar verince tümünü elden geçirirken ilk yazıldığı andaki duygusunu ve naifliğini korumaya da gayret ettim. Mesela “Gidelim” adlı şarkının nakaratı söz ve melodi olarak o yıllarda yazdığım şekliyle aynen kaldı, ancak zayıf bulduğum 4 tane dörtlüğü sıfırdan yazdım. Şarkıları yayınlamakta acele etmediğime göre içime tamamen sinmesi gerekiyordu. Geride kalan 3-4 şarkı ise son birkaç yıl içinde yazılmış daha olgunluk dönemi şarkılar diyebilirim. “Kördüğüm” gibi, “Aşk Merdivenleri” gibi… Birlikte de anlamlı ve tutarlı duruyorlarsa ne mutlu. Albümün yapım aşaması nasıldı? Bu süreçte zaman, finans veya besteler açısından zorlandığın zamanlar oldu mu? Besteler zaten hazırdı ancak son bir kez elden geçirmem gerekiyordu. Zira bazı şarkıların nakaratı ya da A’sı B’si eksikti ya da bana göre yetersizdi. Birkaç ay içinde yoğun bir çalışmayla eski şarkıların söz ve müziklerini yeniden düzenledim. Bazen şarkı yazarken her şey çok iyi gider, tek oturuşta çorap söküğü gibi çıkarırım şarkının büyük bir kısmını, ancak bazen de tek bir kelime nedeniyle günlerce keyfim kaçabilir. İşin kolayına kaçmamaya gayret ederek en sade, en içten ve en derin nasıl anlatabileceksem onu yakalamaya gayret ederim. Genelde aklıma gelmiş ya da esmiş güzel birkaç akor ve sözü aynı anda yazarım, önce bir kabası çıkar ortaya sonra birkaç uğraşırım, halen bir ışık görüyorsam o şarkıya iyice yoğunlaşırım ve şu meşhur heykeltıraş benzetmesi gibi fazlalıkları ata ata son halini veririm şarkıya. Bu sırada da gitar sürekli kucağımdadır. Her yazdığım şarkı olmuyor tabii, gülünç şeyler de çıkabiliyor arada, ama onları da çöpe atmıyorum, sonradan dönüp bakıp gülmek için bile olsa saklarım yazdığım kötü şeyleri de. Zamanı

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 23


lini kurduğum ve erişemediğim için beni mutsuz eden ve yaralayan bir durumu anlatıyorumdur. Hayali gibi dururken belki de asıl gerçek odur, bilemiyorum. Ancak ne olursa olsun yaşanmış tecrübeler üzerine yazılanların sahiciliği ve derinliği tartışılmaz hiçbir zaman. En derin ve etkileyici sanat eserleri de yaşanmış gerçek mutsuzluk üzerine yazılan çizilen eserlerdir sanıyorum ki. Kafka, Chopin, Van Gogh gibi adamların hayatlarını ve eserlerini yan yana koyunca böyle bir resim görüyorum ben. Hayattan ya da bir kadından güzel bir sille yediğimde ve canım hakikaten yandığında, belki de hayatla ve tüm olan bitenle mücadele edebilmek için böyle bir savunma geliştirmiş olabilirim. Hayata ve insanların yüzüne saydıramadığım lafları ya da içimde kalanları yazdığım birkaç şarkıyla çözmeye çalışıyorum belki de. Aslında kendini iyi ifade edemeyen ve güzel konuşamayan bir adamım. Bu eksiğim olmasa belki de şarkı yazma söyleme ihtiyacı da duymazdım bilemiyorum.

ve finansı ise bir şekilde ayarladım. Serbest çalıştığım için süreci hep mali takvimin en uygun ve geniş zaman bulabileceğim dönemlerine denk getirerek stüdyo kayıtları aşamasını hallettik. Finans meselesinde ise tüm maliyetleri doğal olarak tek başıma karşıladım. Başka bir çözüm olmadığından bu albüm bu şartlarda kaydedildi ve sunuldu. Bundan sonraki albümler daha farklı koşullarda kayde24 | Boo! Sayı: 7

dilsin ve bir öncekinin üzerine çıksın diye çalışmalarımı ve ümitlerimi bu yönde sürdürüyorum. Yapım aşamasında yapımcım Haluk Polat’ın desteği ve varlığı en önemli noktadır. O inanmasaydı bu albüm kesinlikle olmazdı. Beste yaparken nelere dikkat edersin? Örneğin bir aşk şarkısı yazarken gerçekten aşık mısındır? Ya da çeşitli ortam etmenle-

rine ihtiyaç duyar mısın? Yoksa ilham geldiğinde sigara paketine not alır, akşam inci gibi işleyerek şarkı haline getirir misin? Ben iki türlü de yazabiliyorum sanırım. Hayali bir aşk için de içli bir şeyler yazabilirim ama sanırım yaşanmamış bir şey yazdığımı zannederken aslında yine yaşadıklarımın etkisi olabilir diye düşünüyorum. Misal aslında yaşamadığım bir aşkı anlatırken belki de haya-

Türkiye’de albüm yapan nadir bas gitaristlerdensin. Örneğin benim aklıma hemen Gürol Ağırbaş, Demirhan Baylan, Alp Ersönmez ve Kamil Erdem geliyor. Sence enstrümanının tılsımı nedir? Beste yaparken akustik gitar mı tercih ediyorsun? Aslında bu albümün tarzı için, bas gitarist albümü değil de, şarkı yazarı albümü gibi bir isimlendirme uygun olur. Ya da belki bas gitar çalan ama bas gitarda çok iddialı olmayan ancak olağanüstü şarkılar yazan ve müzisyenliklerinden çok kendi şarkılarını söyleyen Sting, Roger Waters gibi ya da Paul McCartney benzeri bir modele benzetilebilir bu yaptıklarım, ettiklerim. Bu albümde tüm enstrüman çalanlar çok sade ve olgun bir şekilde çalmaya gayret etti, istesek bir dünya numara ve atraksiyon filan yapabilirdik ama yapmadık. Bu albüm-


Ülkemizden ve dünyadan sevdiğin basçılar kimler? Basgitar ilahım açık ara Jaco Pastorious’tur. Çok şey öğrendim ve çok kez iştaha getirmiştir beni. Hazin sonu da çok etkilemiştir aynı zamanda. Adamın bir ders videosu var ilgili olanlar bilir, ne zaman izlesem sanki mahalleden bir abi bana basgitarın inceliklerini anlatıyor gibi gelmiştir. Haddinden fazla kapı açmıştır basgitar âleminde. Bazı adamlar tarihin akışını değiştirir, Jaco da onlardan birisi. John Paul Jones ikinci isim. Led Zeppelin’in o anormal davuluna ancak bu kadar bas çalınabilirdi. Klasik rock, blues, country nasıl çalınır bu adamdan duydum öğrendim. “Lemon Song” bana blues basının tüm inceliklerini anlatır. Ve Blues Brothers basçısı olarak tanınan Donald Duck Dunn. “Ben nasıl blues çalarım?” diyen birine “Sweet Home Chicago” yorumunun basgitarlarını dinletmek gerek. Özellikle son bölümde nefeslilerin yer aldığı bölümde çaldığı basgitara bir dikkat edin. Her bir dönüşte basgitar dersleri vardır adeta. Geçtiğimiz ay kaybettik kendisini bu arada. Benim kuşağımdaki birçok basçının bas

çalmayı seçmesinde etkendir. Ülkemizde benim yaş grubum için ilk dikkatleri çeken isim Barış Manço’nun basçısı Ahmet Güvenç’tir tartışmasız şekilde. Gülpembe, Dönence gibi şarkılardaki bas yürüyüşleri ve rifleri kulağımıza ilk çarpan basgitar tınılarıdır. MFÖ’nün Özkan’ı gelir ondan sonra benim için. “Ele Güne Karşı”nın basları bile yeter. Biraz da bar çalışmalarından söz edelim. Kaç yıl oldu başlayalı? 18 yaşımı doldurduğumda bara gitmeye, ardından da çalmaya başladım. 1989 gibi şimdi Gençlerbirliği tesislerinin yakınındaki bir kafede çalmaya başlamıştım, iki klasik gitar çalıyorduk o zamanlar. Sonra yazları Altınoluk’ta, kışları Kızılay barlarında çalar olduk. Lise grubunda birlikte çaldığım Alp ve Özgür ile bir grubumuz vardı 1993 gibi. Sonra Trip adında Ankara çapında bayağı nam salacak grubumuzu kurduk. Bu grupta Özgür Şener, Deniz Yenigün ve Selçuk Ergen ile birlikte yer aldık. Davulcumuz Deniz, ABD’ye doktoraya gittiğinde yerine Bülent Aksanı çaldı Trip’in son günlerinde. Yılda 1-2 kez konser şeklinde dinletiler yapıyoruz halen Trip ile. Şu anda “Kendinden Prensli At” adındaki grubumuzla Ankara’da bar programlarımız devam ediyor. Kendinden Prensli At adıyla bir albüm yapmayı düşünüyor musunuz? KPA şu an faal olan grubum. Bu grupta Süleyman Bağcıoğlu ve Barış Menküer ile birlikte müzik yapıyoruz. Barda yorum çalan bir grup olarak kuruldu ve amacına da uygun şekilde işlerimizi yapıyoruz. Albüm yapmak başka türlü bir iş. Bunun için herkesin hazır ve çok istekli olması lazım, birlikte duyguyu yakalamak lazım. Şu an için öyle bir plan yok ama ileride ne olur bilinmez. Aşk Merdivenleri’nin ilk videosu Kördüğüm’ü biraz anlatır mısın? Senaryosuna senin katkıların da

oldu mu? Kördüğüm biraz asık suratlı bir klipe sahip. Senaryosu daha da sertti ilk yazıldığında. Daha fazla silah içerip, intihar yerine kurşuna dizme gibi bir sahne ile bitiyordu. Benim katkım senaryoyu biraz yumuşatmak oldu. Ancak televizyonlarda yayınlanması için yeterli olmadı sanırım. Karamsar ve sert bir klip yapmak istedik öyle de oldu ama fazla piyasa bir iş olmadığından kanallar rağbet etmedi diyebilirim. Albümün ilk konseri geçtiğimiz haftalarda Manhattan adlı mekanda gerçekleşti. Başka illerde de tanıtım konserleriniz olacak mı? Evet, 31 Mayıs gecesi Manhattan’da albüm tanıtım konseri verdik ve gayet de eğlenceli geçti. 4 Temmuz’da IF Performance Hall’de ikinci konserimiz oldu. Sonbahardan itibaren de büyük illere ve üniversitesi olan kentlere gitme niyetimiz var. Bu albüm,

sahnede çalınınca değeri ve güzelliği artan bir albüm. Canlı çalınınca şarkılar bir başka kimyaya bürünüyor ki konser vermek için bu çok yeterli ve güzel bir motivasyon bence. Başta Ankara’da, sonra başka şehirlerde mümkün olduğunca çalmaya çalışacağız. Şu sıralar kimleri dinliyorsun? Sixpense None the Richer ile yeni tanıştım (biraz ıskalamışım bu grubu), ayrıca Leonard Cohen’in son albümü “Old Ideas” yeni dinlediklerimden. MP3 çalarımda her telden bir şeyler var, yürüyüş yaparken ne denk gelirse dinliyorum. Beni müziğe yönelten adamları az önce saymıştık, o tipler var işte şarkı listelerimde. Son olarak, Fender mi Washburn mü? Basgitarım Fender, akustik gitarım Gibson. Dolayısıyla Fender ve Gibson diyorum. hakankucukcinar.com

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 25

Bitti.

de sözü, müziği ve vokali öne çıkarmaya gayret edince grup müziğinden ziyade, şarkı yazarına eşlik eden bir orkestra duyarlılığında çalındı ve söylendi tüm albüm. Bob Dylan’ın “Like a Rolling Stone” şarkısını düşünün, arkadaki davulcuya “aman ne davul çalmış” demez kimse, ama rock tarihini de kökünden sarsmış bir şarkı ve icradır. Belki bir sonraki albüm grup tınısı ve tadında olur. Şu an konser verdiğimiz grubu sürdürmemiz durumunda bu da çok mümkün görünüyor. Besteleri akustik ve klasik gitarla yaparım, basgitarla da beste yapmanın güzel bir kafası olabilir muhtemelen, henüz yaşamadım bu deneyimi. İlerde tıkanırsam, canım sıkılırsa diye bir kenarda tatmadığım güzel bir yemek çeşidi gibi tutuyorum. Bir gün onu da denerim belki.


Pınar Derin Gençer pinarderingencer@gmail.com

röportaj

Mono:

Başka Renklerin Kokusu Üniversite şenlikleri, çe- Güney sahillerinde başlayan, Ankara’da kesişen hayallerimiz, yaşanmışlıklarışitli organizasyon ve konmız hepsi hayatımızın merkeserlerle, bar performans- ve İstanbul’da son dönemecine giren bir serüvezinde olan Mono kelimesinin ları ile geniş bir dinleyici altında yatıyor diyebiliriz. nin; Doğan Aşkıner ve Uğur Ersözlü tarafından kitlesi kazanan Mono kimoluşturulmuş hali Mono! Metropolün karmaşası IF Performance Hall’ un dir? Kendini müzikle ifade eden, ve yalnızlığı, güneyin sıcaklığı ve enerjisi ile har- 7. yıl özel albümünde yer duygularını şarkılarla dışa vualan “Gri Düşler” ile dinmanlanmış müziklerinin kapısını aralıyoruz. ran, yaşadığını sahneye çıkınleyici kitlenizi genişlettica hisseden iki adamın günniz. Peki bunun dışında lüklerinin adıdır Mono. Nasıl karşılığını almış ve başka din- yan mana? nasıl bir güzellik getirdi ki bu günlerde bir operatörün leyicilerin gözünde de yaşa- Aslında bu ismi kullandıkça bi- “Gri Düşler” Mono’ya? reklam sloganı ‘hayat payla- maya başlamış oluyoruz. Ya- zim için daha çok anlam ka- Dinleyicilerimizden aldığımız şınca güzel’ ise bizim için de, ni Mono için hayat paylaşınca zanıp, kullandıkça bir hikaye- olumlu tepkilerden ve kayıt önce yaşadıklarımız sözlere hayat oluyor. si oluşmaya başladı diyebiliriz. sürecindeki deneyimlerimizve notlara yansıyor, sonrasınÇünkü başlangıçtaki sözlük den sonra, artık şarkılarımızı da bir şekilde bunlar dinleyi- “Mono” adını almanızın anlamından çok daha fazla kendimize saklamamamız ve ciyle buluşuyor. İşte o zaman bir hikayesi var mı? Ve ne- anlamlar yüklendi bizim için. bir an önce bir albüm çatısı hissettiklerimizi somutlaştırıp dir bu adı vermenizi sağla- Kendimize verdiğimiz sözler, altında toplayıp dinleyicilerle 26 | Boo! Sayı: 7


Albüm Kapıda Ulusal medyada müzikleriyle yer bulan Mono; üniversite şenlikleri, çeşitli organizasyon ve konserlerle, bar ve pub performanslarıyla geniş bir dinleyici kitlesi kazandı. IF Performance Hall’un 7. yıl özel albümünde yer alan “Gri Düşler” adlı şarkılarıyla hayran kitlesini çoğalttı. Prodüktör Veyasin ile başladıkları çalışmaları birçok rengi içinde barındıran etkileyici

bir albümle raflarda yerini almaya hazırlanıyor. 30’a yakın müzisyenin yer aldığı albümde, 50’li yılların ateşli tango melodilerinden, 90’lı yılların pop müziğine birçok farklı rengin harmonisi yeni bir müzik deneyimini müjdeliyor. Samimi ve etkileyici bir grup olarak Mono, müzik dünyasına bir kez daha ve en baştan “Merhaba” diyecek.

i Karaduman Fotoğraflar: Feth

paylaşmamız gerektiğine karar verdik. Sonucuna bakınca, bize getirdiği güzellik bu oldu diyebiliriz sonuçta meyvesi elimizde. Prodüktör Veyasin ile başladığınız çalışmalar sonucunda kaydedilen albümün sürecinden bahsedebilir misiniz? Ankara’da 8 ayda tamamladık albüm kayıtlarını. Tesadüf Veyasin de bizim gibi İstanbul’a taşınmaya karar vermişti. İki taraf için de bu albüm süreci Ankara’ya olan vefa borcunu ödemek için yapılan bir seremoni gibi geçti. Bu güne kadar Ankara’nın bizlere verdiği her şeyi yansıtmaya çalıştık. Bu anlamda bizim için çok özel ve geri dönüp baktığımızda unutamayacağımız çok keyifli günlerdi. Durul Gence ismine rastlıyoruz albüm sürecinde, başka hangi isimlerden var bu oluşum sürecinde? Evet, Durul Gence’nin de içinde olduğu 30’u aşkın Ankaralı müzisyen yer aldı bu albümde. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ankara’nın bize verdiği en değerli şeylerden birisi de

“… gibi görünmeyi düşlemeyen tek bir grup bile yoktur” cümlesini dolduracak olsanız bu hangi grup olurdu? Ve neden? Bizim için kesinlikle MFÖ olurdu. 3 kişinin de ayrı ayrı birçok yeteneğe sahip olduğu, inanılmaz yüksek ve eğlenceli bir sahne enerjisiyle dinleyicileri mest eden, üstüne üstlük bunca zamandır müziğin içinde var olup gelen her nesli, kendi müziğinden ödün vermeden, peşinden sürükleyen başka bir isimin var olduğunu düşünmüyoruz. Feyz alıyor severek takip ediyoruz.

Dünyada her zaman kötülerin ve iyilerin savaşı sürer gider. Müzik piyasası da aslında dünyanın küçük bir yansımasıdır bu bakımdan. Peki Mono bu savaşın neresindedir? Bizim kuşak, iyilerin kazandığı çizgi filmlerle, iyilerin yaptıklarını alkışlayan büyüklerimizi seyrederek büyüdü. Sadece var olmak, fayda sağlamak, bir yerlere gelmek için bir şeyler üretmiyoruz. İnandığımız, en başta kendimizi tatmin eden ürünler sunmaya gayret ediyoruz. Biz de güzel şeyleri alkışlıyor, desteğimizi esirgemiyor ve bu bilinçteki insanlarla mesaimiz geçirmeye çaba gösteriyoruz.

müzisyen dostlarımızdı. Her yaştan, çok farklı birikime ve tarzlara sahip, birçok isim desteğini esirgemedi, yanımızda oldu. Kısaca Veyasin başta olmak üzere Durul Gence, Cem Tuncer (Betone), Burak Gürdal ve Erman Erdoğan (Sondört), Alper Sarıoğlu (Gecegece), Günhan Erengöl ve Emre Topak (Karnaval), Burak Karadeniz ve Evren Kalaycıoğlu (Soulproject) gibi isimleri sayabiliriz. “Nasıl yaşanacağını, ke- “Kelebek” şarkısı almış banarda durup izlemeden şını gidiyorken klip hangi Farklı müzisyenlerin ve dünyanın nasıl hem için- şarkıya gelecek? renklerin harmonisi ola- de hem dışında olunacağı- Temmuz ayında başlamak üzerak tanımlayabileceğimiz nı öğrendim. Bir daha asla re uzun zamandır bu konuda albümün şarkılarına gele- ama asla hayattan kaçma- düşünüp çalışmalar yapıyoruz. cek olursak neler söyleye- yacağım. Aşktan da…” di- Herhalde kısa zamanda Kelebilirsiniz dinleyicilere? yor Audrey Hepburn; peki bek şarkımızın klip çalışmasıEn başta Veyasin’le çok iyi bir Mono’nun ya da Mono sa- nı dinleyicilerimizle paylaşaelektrik yakaladık. Bizi çok iyi kinlerinin müziğinde kaç- cağız. anladı ve ne yapmak istediği- tığı şeyler nelerdir? mizi adeta bize gösterdi ya- Aslında şarkılarımız hiç bir Mono’nun gelecek proni tam olarak bizi yansıtan bir şeyden kaçmadığımızın gös- jelerinden ve yakın zaalbüm oldu diyebiliriz. Albü- tergesidir diyebiliriz. Biz ha- mandaki performanslar mü kendi imkanlarımızla yap- yatın bize yaşattığı acıları, so- nerelerde olduğundan tığımız ve ilk albümümüz ol- runları yaptığımız şarkılara bahsedebilir misiniz? duğu için, sahip olduğumuz dökerek göğüslüyoruz. Belki En yakın performansımız 18 tüm renkliliği yansıtmak iste- de şarkılarda anlattıklarımız- Temmuz Çarşamba günü Madik. Bu yüzden dinleyicilere la meydan okuyoruz hayata ve yotte Beyoğlu Pub&Live her şarkıda farklı tatlar yaşa- hala bir şeyleri hissedebildi- Music’te gerçekleşecek. Diğer yabileceklerini, farklı müzis- ğimizi, hissettiklerimizin bizi performanslarımız için de dinyenleri de barındırdığı için, olgunlaştırarak ayakta tuttu- leyicilerimiz bizi monotr.net farklı tınılardan değişik haz- ğunu haykırıyoruz. adresinden takip edebilirler. 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 27

Bitti.

lar alabileceklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.


Pınar Derin Gençer pinarderingencer@gmail.com

röportaj

Sınır:

Klip Var, Durmak Yok! 2002 yılından beridir pek çok organizasyonda adını duyuran Sınır kimdir? Müziğe lise yıllarında başlayan dört arkadaş tarafından Adana’da kuruldu Sınır. Kurulduğu 2002 yılından beri ülke çapında pek çok konser ve organizasyonda performans sergiledi ve adını müzik severlere duyurdu. 2009 yılında katıldığımız Rock’n Dark müzik yarışmasında kazandığımız Türkiye ikinciliği ile grubun adını daha geniş kitlelere duyurmayı başardık. Kendi şarkılarımızdan oluşan ilk albümümüz için 2010 yılında çalışmalara başladık, prodüktörlüğünü Mert Medeni’nin yaptığı ve “Gerçek Yeni Bir Rol” adını verdiğimiz ilk albümümüzü MMA stüdyolarında kaydettik. Miks ve kayıtla28 | Boo! Sayı: 7

Geçtiğimiz Ekim ayında ilk albümleri “Gerçek Yeni Bir Rol”ü çıkaran, ikinci klibini Nisan’da yayınlayan Sınır ile geç de olsa bir araya gelip albüm üzerine konuştuk.

rı da Mert Medeni tarafından dik. Bunun haricinde sesimiyapılan albümün masterin- zi Adana dışına duyurmamıza gi ise Grammy ödüllü Evren yardımcı oldu. Göknar’a ait. Ekim ayında ZET Müzik etiketi ile müzik “Düşmemek Adına” ilk marketlerde yerini alan albü- klibinize göre daha çok mün fotoğraf çekimlerini ve ses getirdi gibi görünügörsel yönetmenliğini Sertaç yor, siz de böyle düşünüPişkin yaparken, albümün çı- yor musunuz? kış parçası “Küçük Kadınlar” Evet ikinci klibimizde büyük ve ardından “Düşmemek Adı- bir prodüksiyon var. Yönetna” isimli parçamıza 2. klibi meninden set ekibine kadar çektik. çok değerli insanlarla çalıştık. Klibin yönetmenliğini Gökçe 2009 yılında Rock’n Dark Pehlivanoğlu, görüntü yönetmüzik yarışmasında ge- menliğini Emre Başaran üstlen ikinciliğin gruba ne gi- lendi. Klipte değerli oyuncu bi yenilikler getirdi? Ece Uslu bize eşlik etti. İki Müzik piyasasından değerli Farklı mekan kullanıldı. Hiyapımcı ve müzisyenlerle ta- kayenin çekildiği mekan Kadir nışma fırsatımız oldu, kalite- Has Üniversitesi’nin kütüphali mekanlarda sahne alma fır- nesi, performansların çekildisatını yakaladık. İşlerin nasıl ği mekan ise Ortaköy’deki güilerlediği hakkında bilgi edin- zel bir resim atölyesidir.

Bir ülkenin medeniyet seviyesini yine insan göçlerinden kolaylıkla anlayabiliriz. İnsanlar topraklarında huzuru ortalama bir seviyede bulabiliyorlarsa evlerinden göçmezler. Müzikte de bu böyledir. Bu bağlamda Türkiye’deki müzik piyasasını nasıl değerlendiriyor Sınır? Türk müzik piyasasında müzik yapmak gerçekten zor. Piyasa öylesine karışık ve kendini tekrar ediyor ki hissiyattan kopmuşlar ve genel olarak maddi bir yarış içerisindeler nerdeyse para kiminse en güzel şarkı onun şarkısı en güzel albüm onun albümü olmuş bu piyasada... Bu bağlamda tabii ki kalıcı olmak çok zor, fedakarlık ve istikrar gerekiyor.


görüyor? Güvende mi? Güvende hissetmesi mi lazım? Bilmem ama, Sınır’ın hiçbir zaman benliğini yitirmeyeceğini, aynılaşıp tek tipleşmeyeceğini, bukalemun gibi çevresine göre renk değiştirmeyeceğini söyleyebiliriz.

Erich Fromm’un çok sev- “Düşmemek Adına” şarkıdiğim bir söylemi var: nız parçalayıp geçmiş bir “Yapmamız gereken şey hikayenin sonunda doğkendimizi güvenli hisset- muş gibi bir izlenim yaratmek değil, güvensizliğe tı bende, özellikle bu pardayanmaktır”. Sınır mü- ça olmak üzere albümdeki zik yolculuğunda kendini şarkılardan bahsedebilir güvenli sularda mı görü- misiniz? yor? Düşmemek Adına, yalan dolan Erich Fromm’dan müzik yolcu- içinde kalmış, bitmesi gereluğuna. Bak bunu sevdim işte! ken ancak bitmekte zorlanmış Erich Fromm’un makalelerin- bir aşkın hikayesi. Bu aşkın biden birinde insanın, dünyanın timinden kısa bir süre sonra, ezici gücü karşısında bazı ka- aşkı yaşarken söylenememiş çış mekanizmalarından bah- sözlerin ve içinde bulunulan seder: İçe kapanış (dünyanın durumun kaleme alındığı bir tehdit unsurunu yok etmek beste. Albümün temasına geamacıyla, dünya ile bağlan- nel olarak yalnızlık, geçip gitısını kopartma) ve yükselme den zaman ve aşk diyebiliriz. (Dışındaki Dünya’yı küçük kılacak şekilde kendini büyüt- Sınır’ın etkilendiği müzik mesi). Bunların dışında Erich grupları kimlerdir? Formm’un üzerinde durduğu Yerli yabancı hepimiz farkbaşka bir mekanizma vardır ki lı isimlerden etkilenmişizdir, bu tehlikeli kaçış mekanizma- bunların içinde hepimizin orsı çağımızın sorunudur. Birey tak dinlediği isimlerden Müs“kendi” olmaktan çıkar; kültü- lüm Gürses ve Radiohead sarel kalıpların kendisine sundu- nırım en önemlileri :) Ancak ğu kişi olur. Böylece diğerleri biz kendi içimizde özümseyegibi ve onların da kendinden rek yeni bir sound yaratmaya beklediği gibi olur. Böyle- çalıştık. ce yalnızlık duygusunu yener. Hatta Erich Fromm bu duru- Gerçek, yeni bir yol mumu bukalemuna benzetmiş. dur? Albüme adını veren Onlar da bulundukları yerin bu cümlenin Sınır’daki yerengini alarak çevrelerinden ri nedir? ayırt edilmezler. Ama buka- “Gerçek Yeni Bir Rol” adlı parlemun kaybolur. Benliğini yi- çamız davulcumuz Aykut’un tirir, varlığı anlaşılmaz. Aynı- sevgili abisi Hamit Acarlar’a laşma, tek tipleşme… Artık ne ithaf ettiği parçadır. Kendisiderseniz. Bu nasıl ki bireyler- ni kısa zamanca önce kaybetde oluşan bir hastalıksa (bana tik. Albümü ona ithaf ederek göre hastalık) aynı şey müzis- bir güzel hediye vermek isteyenlerde, müzik gruplarında dik ona ve albümü, bu parçada vardır. Kendini topluma ka- nın adını vererek daha da anbul ettirmiş müzik insanlarını lamlı bir hale getireceğimizi taklit ederek (taklit edilen ki- düşündük. şi ne kadar doğrudur burası da tartışılır) kendilerini topluma Sınır’ın gelecek projelekabul ettirmeye çalışırlar. İşte rinden bahseder misiniz? burada problem başlar, müzis- Önümüzdeki aylarda yeni bir yen, icracı, besteci benliğini klip daha çekeceğiz, bunun kaybetmiş olur. Bütün bunla- planı var. Onun dışında 2 parrı açıklamam şu sebepten. Sı- çadan oluşan bir single çıkarnır kendini güvenli sularda mı ma planımız var. Durmak yok! 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 29

Bitti.

Türkiye şartlarında çok başarılı albümler de kaydediliyor, ancak dinleyici ile buluşması noktasında kesinlikle bir sıkıntı var bunun üstesinden gelinmesi lazım. Ayrıca bizce ülke olarak daha farklı müzikler dinlemeye de ihtiyacımız var.


Pınar Derin Gençer pinarderingencer@gmail.com

röportaj Volkan Ergen:

Kısa, Yavaş, Gerçeküstü... Geçtiğimiz Mart ayında gerçekleşen “Güzel Ama Yalnız Kadınlar” adlı sergiye katılan, kısa film çalışmalarıyla tanınan Volkan Ergen ile bir aradaydık. Ergen’in progresif monologlarına sorularla eşlik ettik. Tercih ettiğiniz alkollü içecekten bir yudum ya da tercih ettiğiniz meyveden bir sulum eşliğinde röportaja buyurunuz... Sanatçıyı kontrol etmek mümkün olsaydı, bu sanatın ölümü olurdu. Sanat Türkiye’de can çekişiyor mu? Sanatçı, aklımda sonsuz uzunluktaki tanımlar, bir kısmı etüt edilmiş öğretilmiş baskılanmış sert şablonlar… Mümkün olsaydı? Davranışlarımızı kontrol eden havadan hafif minik organizmalar olmalı ki bu denli aykırı-sapkın davranışlar bütünü, yıkıma-toza karşı hissettiğimiz büyük açlık, benliğin içselliğin hiç sayılması, hiçin yok sayılması... Sanatçıyı kontrol ediyorsunuz, dahası sanatı ne giydiğinizi düşündüğünüzü, kiminle seviştiğinizi neden seviştiğinizi, ceplere uzanan gözler kirpiklerdeki mürekkep parçacıkları, halüsinasyon... Kostümümde bir simitçinin üzerindeki yoğunlukta toplumsal baskı var, onun sorumlulukları benimkilerle hemzemin, aynı (benzer) mesleki deformasyonlara sahibiz, aynı (benzer) şekilde doğduk, ikimizin de ilk öpücüğü var... Gerçek çıkmaz sanatçı, o kontrol etmek istiyor, devşirmek. Benzer30 | Boo! Sayı: 7

siz soru işaretleri doğurmak, yadsımak, o süslü alıngan bebek daha fazlası için haykırmakta, bittiğini kabul edemeyecek kadar küstah, işe yaramaz olduğunu… “Sanatı sanatçılardan kurtarın” (Artist In The Face Of Radical Theory) Acı, ondan yola çıkmamızı gerektiren somut nokta ise; senin çalışmalarının yola çıktığı somut nokta neresidir, nedir? Her şey kaygan, biraz yapışkan pürüzsüz bir balık cildi gibi hareketli, tutulması sabitlenmesi oldukça zor ki bunu halihazırda istediğim de yok, etiğim; erimiş. Yeni farkındalıklar edinilmiş önceleri panikle birliktelik, içe çekilme yoğuşma sonraları minik fısıltılar yükselen iç ses sonunda başka bir şey duyamama, sadece iç... Somut nokta kalmamış dolabımda, bir iki hatıra yüksek raflarda ara sıra tozu alınmak suretiyle unutulmuş, görülebilen sis, su buharı; bulut, başlangıç noktası şekillendirilebilir isimlendirilebilir, nedenleri bilinmiyor, sadece his...


Tüm düşünce, acı ve mut- onu bozdum, o da bozdu hemluluğun somut kutupla- hal olduk, bir apartman burı arasında mı kuşatılmış- lundu, terkedilmiş bir hatır? Senin düşüncelerini ne, oyuncular dansçılar ışıklar kuşatan kutuplar nedir? merdivenler küvetler yatakAcı, içerisinde henüz isimlen- lar sobalar birazcık para uzun dirilmemiş binlercesini barın- yazışmalar... Çok karmaşık dırır, karmaşa yaratılır kabul- bir trafik birbirlerini görmelenilmişler üzerinde, ortaya den dans edenler, çalan teleçıkan kötü kokulu bitki, bir fon, çokça soğuk, bolca içki, “şey” üretene kadar taciz eder kar, yeni tanımlar, Zeynep Cin, dipte tutar, sonra yeniden de- Can Dağarslanı... İmrenmek... vinim... Zaman var(ken) somut yok (olur), minik bir akın- “Güzel Ama Yalnız Kadıntı halinde tüm bildiklerimiz... lar”ın içi öylesine dolu ki, senin kadınların peki? Yaratımının gizemini bes- Beni seviyorlar, dizlerine uzaleyen, destekleyen bir ne- nıyorum, sutyenlerinin ekşi vi de “bitmemişlik” hissi kokusu burnumu yalamakta, midir? “kirliyim” diye sesleniyorum, Evet. Bitmiyor, hareket halin- beni götürdükleri mermer deki balon yetişilmesi imkan- banyo, zifir. Tabureye oturmusız o hep arayı açmakta... şum; yüzüm ayaklarımda, başımdaki sabun bezi, sonra di“Güzel Ama Yalnız Kadın- ğerleri, hiç arınmamak gibi, lar”daki kısa filmin hak- kırışmış parmak uçlarımın arakında konuşursak, nasıl sına taşınsalar, keşke... bir oluşum süreciydi? Bir süredir Cem Büyükhanlı’yla “Volkan Ergen” denen adabirlikte üretmek istiyor, dur- mı nasıl anlatırdın? madan konuşuyor pudra şeke- Kendimi portakal rengi leri naifliğindeki düşleri karart- ğenin içinde uzunca bekletimak, “çirkinleştirmek” üzere yorum, hücrelerim son hızla yol alıyorduk. Sonra “Güzel çoğalıyor, içeride biriken seAma Yalnız Kadınlar” karşımı- lüloitten hamur, tıpkı ben. Dıza çıktı ve o ana kadarki şab- şıma çıkıyorum, gözlerimde lonlar hızlıca elendi törpülen- öpüşen tilkiler, görkem... Sondi, Cem bir metin yazdı ben ra o hamuru yiyorum, yeniden

Sanat senin yolculuğunun neresinde ya da sen sanatının neresindesin? Yolculuk seçimim değil, sona erdirmek seçimim olabilir, henüz erken. Gözlerime bastırdığımdaki geometrik şekiller. Bir anlamı olmalı. Boşlukta yürümek gibi yükselmek ilerlemek için, bastıklarınız arkanızda; yok olmakta, üzerinden atlıyorum yaptıklarımın sonra hatırlaması çok zor; yetersizlik duygusu, “heves etmek yenilenen, unutmak süreklilik” başa dönme tutkusu. Gittikçe daha çok kendime benzemekteler, bir dil oluşturmak etrafımda konuşulan, benzerlikler aranmakta soyut terazilere yerleştirilmekte “şey”ler, kulağına fısıldanan isimler, türlerin içerisine sığdırılmak, tartılmak (gibi), gittikçe daha çok kendime benzeseler, ne güzel...

ğin bir ülkeden, bir kadın ya da düşünceden; derin bir hayal kırıklığı ile ayrıldın mı hiç? Ve nedir o? Bir ülkeden beklentim olmadı hiç, ülkemden. Nerede yaşadığım önemsiz, nerede doğdum nereye (neye) doğdum… Birbirlerine uzak gibi görünen nesneleri hisleri örgütlemek, egom doğrultusunda yönetmek becerim. Bu çalışan ruh sisteminden sıkıldığımda ise bazı oyunlarım hortlamakta, araba ev banyo benim oyun alanım, şimdilik... Daha fazlasını beklemek ise alışkanlığım, “o” kadından ben olmasını istemek, yalvarmak. Hayal kırıklığı kaçınılmaz. Yaşadığın ülkede bir şey eksik biliyorsun fakat yaşamaya devam ediyorsun. Peki nedir seni bağlayan neden? Eksiği doldurma ihtimalim ve tüm insan açmazları (bağımlılık, tekrar, aitlik...) Sosyal özgürlüklerin beş para etmediği, insana dair nice sorunun Kaf Dağı’nın arkasına gömülmesini hüzünle izlediğimiz şu günlerde; senin gözlerin neler görüyor? Utanıyorum. Geç olsa da “Dersim 38” belgeselini izledim, çok olmamış o askerlerden ve “diğerlerinden”. Ağızlarda aynı ezber “o zaman için gerekliydi”. Jim Jones fısıldıyor kulağıma, onlarınki inkarla dolmuş işitmemekteler. Tüm zamanların kötüleri, sizi “halkın tapınağı”nda bekliyoruz.

Film, müzik, fotoğraf, edebiyat diye devam ederken listem; yeni varoluşlardan, öncekilerden, hepsinden bahset, “içini dök” desem? Hepsini bakır kazanda haşlamak, suyunu süzmek, kalıplara dökmek, dondurmak üzerlerini, boyamak, parlatmayı istemek, yeni ifadeler çoklarımız gibi belli belirsiz, geli- Son sorumu sevgili Şafak şimin merdivenlerle bir ilgisi Pavey’in kitabından esinyok. Süreç bir odaya girmek- lenerek sormak istiyorum. le başlamakta, kısa süre sonra ‘’Nereye gidersem gökyügeldiğiniz kapı karanlık, dön- zü benimdir.’’ diyor Şafak mek, devinmek, durmadan, Pavey, peki senin gökyüçok ya da az ya da hiç zaman zün nerede? yeni bir kapı fark edilen nasıl Yukarıya bakmak çok zor, ışık olmuşsa (gözden kaçmak), çok delici eritir yumuşacık etleri, ya da az ya da hiç zaman ye- benim gözüm toprakta yakınniden aralanır yeniyle tanışılır da detayda, oradan yansıyanve aynı hal... Uzay bir şato ol- lar tatmin edici, bir de bazılamalı... rı; gökyüzü gibi onları izlemek büyük zevk, aydınlanma peşBüyük bir coşkuyla gitti- lerinden gitmek. 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 31

Bitti.

içimdeyim, burası ne kadar sıkışık, sıkıcı, karanlık, ne acınası organlar, kaşınan cilt kanayan yaralar, kusulmuş eller, yorgun sırt, az sonra kapanacak gözler, korku en büyüğünden, tereddüt hiç eksilmemiş, kocaman anlar, durmadan yıkanan. Ne ağır koku ne çok pislik...


Merve Sevinç mrvsevinc@gmail.com

etkinlik

, m i s İ l i k e T , n ü G k e T e n h a S l Bo

tival: s e F o n Mo

G

ünümüze değin İstanbul olsun, Antalya olsun, farklı şehirlerde farklı tarzlara yönelik birçok festival düzenlendi. Bu tarz organizasyonların artmasını, fiyatların uygun olmasını, her şeyin mükemmel geçmesini hepimiz içten içe arzuluyoruz. Mono Festival, bence günümüz şartlarında yapılan etkinlikleri düşündüğümüzde güzel bir açılım yarattı. Müziği, eğlenceyi kumsala güzel bir şekilde taşıdı. Festivalin en önemli özelliği 20 saat kesintisiz müzik vaat etmesiydi ki gerçekten 5 farklı sahnede yer alan birbirinden farklı sanatçılar sayesinde, müziğe tam bir doyum gerçekleşti benim açımdan. Üstelik gündüz vakti deniz kum güneş üçlüsü, keyiflere tavan yaptırdı.

32 | Boo! Sayı: 7

u, (ve çoğ n a t r a yısı stiarda sa l l ı y ) yaz fe n n o a s ş ı e r a ’d e ak ono Türkiy yfaların a s u l endi: M l z k o t e n a i k h r tari ’te r ma r Beach sene bi a l u o b S , e s ilyo , vallerin an’da K söylem r i k z o a ç H k , pe l. 30 ılale dair Festiva v i t s rak kat e f a l n o e i ş s i e l l avet gerçek da… Basın d . r a iz bura v m y i a r t e e l d zlenim pek çok alden i v i t s e f dığımız

Festival alanına gidiş Taksim’den servisler ya da biraz daha maliyeti düşürmek adına metro-otobüs ikilisi şeklinde sağlandı. Festival alanında 5 sahne bulunduğunun bilincinde yol boyunca elimde program, nerede ne zaman ne olduğunu inceleyip durdum. Dinlemek istediğim insanların listesiyle, aklımda fikirler, alana adım attım. Dinamo Hexagon sahnesi Festival alanına adım atınca dinleyiciyi solda Dinamo Hexagon sahnesi karşılıyordu. Gün boyunca Dinamo DJ’lerinin yer aldığı sahne, alandaki bir bina içinde yer alan üstü kapalı tek mekandı. Yanlardan pencereler açık, üfür üfür… Festivalin girişinde ve yüksekte olmasından dolayı, bütün alanı en iyi gören yerdi diyebi-

lirim. Hem plajı hem de diğer sahnelerin ışıkları, diğer yanda ise deniz manzarası… Biz içeri girdiğimizde Fattish çalıyordu. Genelde elektronik müzik severlerin toplandığı mekan günün erken saatlerinde festivaldekileri ağırlamaya başlamıştı ki gün boyu neredeyse boş kalmadı. Dinamo Hexagon; Kaan Düzarat ve Macit Kimyacı’yla güne başlayıp, geceyi Cervus, Junior ve Tangun’un performanslarıyla hareketlendirdi. Beach Bums ve deniz kum güneş Oradan Solar Beach’in içlerine doğru ilerlediğimizde gördük ki sahile yakın, barın hemen yanı olan kısım Beach Bums sahnesine ayrılmış. Beach Bums, festivalin en uğrak

sahnesiydi. Sahilde rahatça duyulan ses, gün boyunca denizde insanların dans ederek yüzmesini sağladı. Yani işin şakası, Ras Memo ve Selekta Firuzağa’nın reggae ile insanların enerjisine renk kattığı bir açılış ve ardından gelen isimler kumsalda keyifleri yerine getirdi. Baktık ki müzik güzel, sahil yakın, kendimize kurulacak bir yer aradık. Malum o kadar yol gelmişiz, kendimizi bir denize atasımız var… Bir süre şezlong aradık. Bulamayacağımızı anlamamız fazla uzun sürmedi, herkes gelmiş yerleşmiş, hemen B planı. Çıkardık pikemizi küçük bir çimlik alana yerleştik. O an düşündüğüm ilk şey, bu tarz etkinliklerde kişi sınırlaması olmayışı. Yani alan 4 bin kişilik olabilir, ama 3 bin kişiyle sınırlandırılmış olursa daha iyi.


Notlar

Votkan ın

sertini se

Festiva ld rahatç e İstanblue’n a bulm un stan a d frozen la yapıl imkanı vardı. ında votkanın an kok Özellik h bi gelm t le günd er türlüsünü eyll iş üz saat votkan tir. O sıcağın er sanırım h lerinde erkesin ın tadın alnında ağ ı , Neyse ki barm alamasak da mis gibi froz zına bal gien his enlerin eli bizim siyatını raha içen bizler, tça far kadar a k ettik çıktı. .

veriz

Dubste p& alanınd Electronica Burada a geniş e eğlence için ye n güzel olan te çıl gönlün rli alanın olm gınca danset c m a

Denize girip geldiğimizde pikenin etrafında adım atacak yer kalmamıştı. Gün boyunca da insanlar gelmeye devam etti. Ama güzel olan bir şey vardı ki kadın ve erkek sayısının orantısı, insanı rahatlatır cinstendi. Hoş, gecenin ilerleyen saatlerinde bu durum aynı kalmadı ama buna sonra değineceğim. Henüz keyfimiz yerinde… Deniz derseniz, Kilyos biraz dalgalı olmakla birlikte, temiz bir denize sahip. Yani insana öyle geliyor, koli basili ölçümünü bilemem tabii… Paradiso, bir cennet sanki Beach Bums’dan devam ettiğimizde ise alanın son ucunda Paradiso sahnesinin yer aldığını gördük. Paradiso’nun özelliği eşsiz gün batımı ve hatun DJ’lerin gün boyu festivale gelenleri coşturmasıydı. Pa-

radiso sahnesine geldiğimizde Elif Tanrıbilir çoktan başlamıştı çalmaya. Denizimize girmiş, güzel birer içki almışız elimize, ilaç gibi gölgelik minderlere attık kendimizi. İçki fiyatları, normal bir bara gittiğinizde neyse o idi. Bira kuyrukları Beach Bums dışında normal sayılırdı ve biraya diğer alternatif sadece votkaydı. Paradiso’da az daha vakit geçirip Cosmicloud’un da tadına baktıktan sonra, aklımda gece Dearhead’den Evrim’in çalacağını bir kenara yazdım ve ana sahneye Gogol Bordello’yu dinlemeye yollandık. Geldik festivalin ağır toplarına Beach Bums’un iki yanından merdivenle çıkılan bir üst

e ek iste sıydı, s di. Yan koptu gitti. Ama bu ağa sola sav yen insanlar i boşlu rula k n t a rağm Sonra bir ara an değildi ra en alan n dinleyici hatlık, çocuklu boş da o dete g ğumuz rja a dönü enişliktendi k değilta oldu n dolu şişele verd ısac rd d rı reng oğal olarak. en dağıttılar. ik. Baloncuk ası. arenk y saçan Sürekli H e r kes o ap d gazla t epine t tı. Biz de ça eğişen spotla rtama haskır key epine d if de o r, baloncukla ans ett lmanın ik. verdiği o

Daha ç ok alte rnatif, D a h Alterna a a z kuyru tiflerin a yorsun k uz, ma rtması harika nzara bir ş tıyo

ya ba ey, bir r, diğ leniyor er tarafa geç kıyorsunuz, g az gidip dan sunuz, s ediiyorsun üneş k arş son uz Ama ke sinlikle ra bir etkinli , güneş arkan ınızdan bak ız di. Bun hep de riz ya, , biraz butikle da, az dinu azıcık r ler. 40 en iyi tuvale de gez dah tk 00 me olarak. kişiye Solar uyruğunda a a az insan ola ... nladı f Beach’ Ekstra estivale bilirin h sanlar gelenherhald içbir yöntem tuvaletleri ye e bir sa atlerin de geliştirilm tmedi doğal i geçirm e işlerdir diğinden, ino kuyru klarda. 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 33


er l k i l n i Etk

üş. üşünülm uş yler d e lm ş u r l u e k da güz n anında anlamın a sahnenin y üzik dinleye e it iv t n m k a a la n im r e a e d la m he şov Alan görm ılar için yordu. Türlü kaç hareket c y a k y Ka bulunu izlenilesi bir tform bir pla ynı zamanda cek bir ra anabile e de n le y ç o n e ı g lar eniz buldu. o oyun ım, canım d atmak kanı da intend d N ıl ar y ık e s v if k t en ço tation lterna b S a i n y ir a hayıf a b la z Y P anda uttu. uğunu t c t v a iz u e n in n a m u iğ ll yo ayı ded alan miyor ıdı alm nlarına doğru e ğ t a is k k il girme iskamb an, oyun ala nınıza d için ya gerek kalma öşede, ki başk a y i a b a m t n la gırt iz. ezi lan bilirdin geçilm z a v böyn malde ştu. stivali r u e o f N lm r u r e ı. H ku r ama vard girişte köşesi tları olu çılım n a a t m s hemen u k l’in o rgilerin böyle bir a Radika ez, de bir Bir de, pek beklenm az. Radikal’le Hatta bir ara ör m ey ş. ş g u u k ir e o lm b il o p b le i ir oturu rildiğin ı bir fik orada başarıl bs kitabı ve e c kimse n e o b e J ması ski e Stev yaratıl go, jet itleyen in w r t , i z r u şeyle slüyor ına m rı nam bir ucunu sü la r . o p m s dü plajın sıra su azırda ın yanı kBunlar natifler halih gimi çe er a hiç il lmedi. m gibi alt a m e u f g uyd aalese hu ğunu d du. rı oldu ek aklıma m tırmanıcı ru a v u d a m im m r n in ö a g ip Tırm ite em den gid ir aktiv mediğin da böyle b ir. n biu. Bile iişt dışın ld m o t u s e D A n a C Am mnu nin iç ise S ları me ivitesi yalım: Bir file a hop n t a k a ıy ş ı a c t an alı nımla r, sonr lin en c öyle ta kiyorla için şahaFestiva yenler için ş op yukarı çe r la h e ayan lir, bilm yorlar, sonra k korkusu olm koyu sekli ne size kıyorlar. Yük a ır b aşağı issi… uçma h ne bir

• • • • • • •

takım rken bir udumla il olmuşlar. y i iz ş içkilerim be, ye eniz ık ki biz iniyorlar, pem ış. Düşünün d at k a b ir k z m b e e g a la N r ş k n a So ren nlar. ği b r renga Power etkinli olu balon ata la n a s in lar d olor tik ki C ine renkli toz araFark et ir ! b in ir klerin d b da in e etkinli hiş, hem ü kenarın celi siz tahm t n t n ndırıla rası mü dar eğle rak adla co idi. Manza ent Disco’ya la o e il it is S lan nt D aktiv den Bence ise Sile zerinde yer a n gürültüsün güzeli ü ü t ey n ü k e in b a ın in d sın ahnes etrafın p manzaran s ıp o k is a d y t ı ra nü er er men Pa kulaklıklarınız ünyanıza dö üşünün ki h rak d D i ta n . girerke urtulup kend biliyordunuz özlerini kapa k g la a u ıp d b k ta r. bir an ma olanağı sağlıyo klıkları ar ip kula iyi bir mola id g fini çık , ik e müz na çok insan v k inanın insa e m n dinle

• •

34 | Boo! Sayı: 7

platformda ise ana sahne ve Dubstep&Electronica sahnesi yer alıyordu. Aynı zamanda Paradiso sahnesinden de yukarı bir kaç merdiven tırmanarak varacağınız yol size doğruca ana sahneye çıkarıyordu. Yani festival alanı öyle aman aman büyük olmasa da, bir uçtan bir uca yine de iyi bir mesafeydi. Ana sahnede akşamüzeri beşte başladı müzik, Ringo Jets’in performansıyla açılan sahne, ilerleyen saatlerde Gogol Bordello, Metric gibi isimleri ağırladı. Daha önce Rock’n Coke ve One Love’da sahne almış Gogol Bordello, sahnesi izlenesi bir grup. Eğlenceli müziklerine bir de şovları eklenince tadından yenmiyor. Alandaki herkes zıplıyordu bir ara, eller

havada, eğlence son raddede. Oldukça keyifli dakikalar geçirdik. Sonrasında, benim pek Oh Land ile aram yoktur, o sebeple, ana sahneden ayrılıp etrafta neler oluyor diye gezmeye koyulduk. Anasahnenin hemen yanında bulunan Dubstep&Electronica sahnesine bir uğrayalım dedik. Bir baktık ki millet kopuyor, kabinde Com Truise. Com Truise daha önceleri sık sık adını duyduğum, müziğiyle ilk defa haşır neşir olduğum bir isim. Günümüzde moda haline gelen dubstep, pek çok farklı tarzla karşımıza çıkıyor. Pek çok isim duyuyoruz, duymaya alışıyoruz. Com Truise, Burn sahnesinin visual ekranları önünde oldukça güzel bir performans sergiliyordu


Arka fon hariç fotoğraflar: Koray Kaya Metric, seni seviyorum Ana sahnenin yıldızı benim için Metric’ti. Kendilerini gençliğimden bilirim, canlı dinlemek beni çok heyecanlandırdı. Yeni albüm turnesinde olan Kanadalı grubun performansı da kendilerini beklememe değdi doğrusu. Basın mensubu olmanın verdiği tüm avantajı kullanarak sahne önünde hazır bulundum. Bence çok iyilerdi. Yeni albüm zaten dinlenilesi, bir de sahne ışıkları Haines’in kıyafetiyle birleşin-

ce, oldukça keyifli bir konser oldu. Synthetica albümünü merak ediyorsanız sayfalar sonra albümler sayfamıza uğrayınız. Her gecenin bir sabahı vardır Gecenin ilerleyen saatlerinde biz bir o sahne bir bu sahne gezinirken, aklıma Evrim’in çalacağı geldi. Hemen koştum Paradiso sahnesine. Ama bir şeylerin garipleşmeye başladığı oldukça aşikardı. Güzel müzik güzel ortam, ama bir anda o gündüz eğlenen güzel insanlar gitmiş, yerlerine türlü tipler gelmişti. Bu önce biraz can sıkıcı bir hal aldı. Sonra baktım hala gruplaşmış arkadaşlar dans ediyor bir yerlerde, ben de onlara yaklaşıp kendimi rahatsız edici bakışlardan koru-

maya çalıştım. Ortamı iyice tasvir edesim yok, ama demek istediğimi sanırım anlatabilmişimdir. Sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek müziğin heyecanıyla sahneler arası geçişlere ve dans edişlere devam ettik. Bir süre sonra baktık ki yorulmuşuz, artık dönüş yoluna koyulalım dedik. Saat 3 civarı. Toparladık eşyaları sırtlandık, geldiğimiz yoldan servislere doğru ilerledik. Sanırım gecenin fiyaskosu, servislerdi. Hani işe, okula koyulan servisler vardır. Baktık uzaktan 3-4 tane otoparkın orada duruyor. Önce rahatladık. Sonra yaklaşınca fark ettiğimiz kuyruk, kafamızdan aşağı içtiğimiz bütün içkilerin dökülmesi gibiydi. Sabahın 10’undan beri ge-

len insanlar, doğal olarak artık evlerine dönmek istiyordu. Servis azlığı, bekleyen insanların çokluğu, bizi vazgeçirdi. Hop, yine B planı. Döndük festival alanına, kendimize biraz sakince, güzel manzaralı bir minder yığını bulduk, aldık üstümüze pikemizi, oraya kıvrıldık. Görevlilerin bizi uyandırıp alanı kapıyoruz, demesiyle, yine sırtlandık çantaları. Otopark alanına gittiğimizde 10-15 kişi ve servise dönüştürülmüş minibüsler bizi bekliyordu. Atladık evimize döndük. Ama duydum ki pek çok kişi 1 saati aşkın süreler beklemek zorunda kalmış. Festivalin başlangıcı kadar bitişini de düşünen bir organizasyonla, daha iyi Monolarda görüşmek üzere…

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 35

Bitti.

sahneye vardığımızda, hemen kendimizi müziğe kaptırıp, onlarca insanın arasına karışıverdik. Gece boyunca Compa, Ruckspin, Commodo ve Jack Sparrow gibi isimler dub&electro severleri coşturmaya devam ettiler.


portfolyo

Mehmet Aytekin

mehmetaytekin.com

Fotoğraftan önceki hayatın nasıl geçti? Çok sakin. Genelde ailemin yanında, evimde vakit geçirerek, sadece müzik dinliyordum diyebilirim. Fotoğraf çekmeye nasıl başladın? Çok yakın bir arkadaşımın ölüm haberini almıştım ve tek başıma tatil yapmaya karar vermiştim. Tatile çıkarken de kuzenimin fotoğraf makinesini almıştım ödünç olarak. Yalnız olduğum için, o sürede konuşacak kimsem olmadığı için sürekli etrafımdakilerin fotoğraflarını çekiyordum. Sergilenmiş hangi projelerin var? Kurması en keyifli sergi hangisiydi? Sergilenmiş herhangi bir projem olmadı. Üniversiteye giderken sadece 1 fotoğrafım seçilip Fotoğraf Evi’nde sergilenmişti o kadar.

36 | Boo! Sayı: 7

Ekipman senin için ne kadar mühimdir? Nasıl fotoğraflar çektiğine bağlı, ne için çektiğine. Şu ana kadar çok fazla ekipmanla çalışmadım. Zaten sadece analog makine ile çektiğim fotoğraflarımı ortaya çıkardım şimdilik. Ben ışığa çok önem veriyorum. Fotoğraf çekmek için genelde güneşli günleri seçiyorum. Benim için yeterli oluyor açıkçası. Fotoğraflarını izlerken en çok etkilendiğin fotoğrafçılar kimler? Hollanda’da yaşayan Mirjan adında bir kız var, onun self portrelerine bakarken gerçekten çok fazla etkileniyorum (flickr.com/photos/ rooze). Amerika’da yaşayan Natalie isimli bir arkadaşımız var bir de, onun da fotoğrafları çok etkiliyor beni (nataliekucken.com). Onun dışında çok fazla fotoğrafa bakıyorum ve etkilendiğim çok fazla fotoğraf oluyor, ama aklıma gelen ve en çok etkileyen bu iki kişi. Fotoğraf çekme eylemine özel anlamlar katanlardan mısın, yoksa “sadece severek yaptığım bir uğraş” demek yeterli mi? Spontane fotoğraflar çekiyorum ben genelde. Ama bir yandan da özel kılan bir şey-

ler katıyorum fotoğraflarıma. Örneğin; bir arkadaşımın fotoğraflarını çekeceğim, oturuyoruz sohbet ediyoruz, kahve hazırlamış ve içiyoruz, tadı çok fazla hoşuma gitti diyelim ve bunun üzerine konuştuk, fotoğraflarını çekmeye başladığımda kahve fincanını da kadraja sokuyorum bir şekilde. Bunun gibi yüzlerce örnek… Onun dışında ekstradan özel anlamlar katayım diye kafa yormuyorum. Fotoğraf çekmekle ilgili geleceğe dair hedeflediğin bir şeyler var mı? Bugüne kadar hep eşimle, dostumla, arkadaşlarımla bir şeyler yaptık. Bir şekilde fotoğrafla ilgilenen çok fazla insanla diyalogum oldu, tanıştım. Dediğim gibi spontane fotoğraflar çektim sürekli ama sanırım moda fotoğrafları çekmemin zamanı geldi diye düşünüyorum. Daha profesyonel işler yapmalıyım. Bakalım, zamanla.


15 Temmuz -15 AÄ&#x;ustos 2012 | 37


38 | Boo! Say覺: 7


Bitti. 15 Temmuz -15 AÄ&#x;ustos 2012 | 39


BİYOGRAFİ DOSYA ARAŞTIRMA TARİH NOSTALJİ

Sandık Türkiye’de Heavy Metal Yayıncılığı Sayfa 48’de

Dionysos Sayfa 54’te

A. McCall Smith Sayfa 56’da

Geçmiş Olimpiyat Notları Sayfa 44’te

40 | Boo! Sayı: 7

Violent Femmes Sayfa 58’de


SANDIK

e t h i r Ta * y A Bu * Vikipedi sağolsun, Melis Mine Şener’in de sağ olduğu kadar.

15 Temmuz 1606: Karanlık renklerin, gölgelerin ve ışığın ressamı Rembrandt doğdu. 17 Temmuz 1867: Marx’ın Kapital’inin ilk cildi yayınlandı. 20 Temmuz 1969: İlk insanlı uzay aracı Ay’a indi. Apollo 11’den inerek aya ayak basan astronotlar Neil Armstrong ve Buzz Aldrin’di. 21 Temmuz M.Ö. 356: Herostratus adındaki bir genç, Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan Artemis Tapınağı’nı yaktı. Bu yangına sebep olan bir dikkatsizlik miydi, yoksa bir gizli saldırı mı, bilen olmadı. 25 Temmuz 1978: Louise Brown, yani ilk tüp bebek İngiltere’de doğdu. 27 Temmuz 1914: I. Dünya Savaşı başladı, çünkü o gün Avusturya Sırbıstan’a resmen savaş ilan etti. 2 Ağustos 1875: Dünya buzda kaymaya başladı! İlk buz pateni pisti, Londra’da açıldı. 4 Ağustos 1959: Doğal afet. İstanbul’da yumurta büyüklüğünde dolu yağdı, yaralanmalar oldu. 10 Ağustos 1792: XVI Louis tutuklandı. Fransız Devrimi son coşkun çağını yaşamaktaydı. 13 Ağustos 1961: Doğu Almanya meşhur “Berlin Duvarı”nın kökeni olan dikenli tellerle Berlin sınırını kapattı. Çok geçmeden bu teller betonla örtülecekti.

5 Yıl Evvel Boo!’lar

Bu kez darlandık, yetmezmiş gibi iki tane Boo!’dan bahsetmek gerek. E niye lafa tutuyorsun o zaman, tutma beni lafa! 5 yıl önce 1. dönemimizin 18 ve 19. sayıları vardı. Birinde dansla ilgili dosya yapıp kapağa koymuştuk. Öbürünün kapağında ise avangart bir durum denemiştik.

Eski Medya: TV’de 7 Gong

Alper Demirci

Elimizde karışık bir dergi hikayesi var. İsim değişiklikleri, birleşme, ek olma bağımsız olma... 20 yıla yakın da bir yayın ömrü elbette. En son 90’ların başlarında bayilerde göründüğünde sol üst köşesinde “TV’de 7 Gong” yazar, tartışmalı konuların tartışmalı fotoğraflarıyla dikkat çekerdi. Şimdi sahaflarda o yılların dergilerini karıştırınca toplum hayatındaki cinsellik tabularını zorlayan durumları bir yandan bütün ten rengi alalamasıyla verip estetik hasret içerisinde olanların gözlerini bayram ettirdikleri, öbür yandan o sayfalarda bu tarz durumları ayıplar ya da gizliden gizliye küçümser ifadelerle geneli muhafazakar olan toplumla ters düşmemeye çalıştıkları görünürdü. Bunun TV’de 7 Gong dergisindeki yansıması olarak yeni açılan özel kanalların denetimsiz yayınları veya o dönem yeni yaygınlaşmaya başlayan uydu antenleri ile yabancı kanalların evlere girmesindeki sansürsüzlüğe gösterilen tepkileri yayınlayış şeklini

80’ler Alfabesi

hatırlıyorum. Bir yanda evdeki çocukların ruhsal gelişimi için evhamlanan, öbür yanda lafı geçen yayınları temsilen kalp ritmini hızlandıracak fotoğrafları yayınlamakta beis görmeyen bir durum... Salt müstehcenlik değil, toplumda uç olan birçok şey için böyleydi medyanın sahip olduğu tavır. 1975 civarı ilk çıktığında adı TV’de 7 Gün iken isim hakkı sorunları nedeniyle adı TV’de 7 oldu. Bir ara Hürriyet’in yanında ek oldu, bir dönem müzik dergisi Gong’u ek olarak verdi. 80’lerin ikinci yarısından 90’ların ilk yarısında kapanana kadar TV’de 7 Gong olarak kaldı.

Armağan Kanca & Alper Demirci

XTC / “Jason and the Ar- Yngwie Malmsteen / gonauts” (1982): XTC, ‘İyi “You Don’t Remember, de bu adamlar hangi tür mü- I’ll Never Forget” (1986): zik yapıyor?’ sorusuna ya- Malmsteen üçüncü albümü nıtın bulunamadığı müzik Trilogy’de macera bir mikgrubudur. Argonautlar’dan tar değişikliğe gitmişti, bunJason’ın Golden Fleece pe- lardan biri vokalist değişişindeki mitolojik hikayesini miydi. Jeff Scott Soto’nun şarkıya yediren Patridge lüks yerine şarkıları Mark Boals yaşam hırsını eleştirmiştir. okuyordu. Bestelerin sözlerin hepsini Malmsteen yazmıştı. Albümü açan bu şarkı, albümün en ağırlarındandı.

ZZ Top / “Gimme All Your Lovin’” (1983): Cinselliği çağrıştıran sözlerin ustası olan ve yanılmıyorsam gelmiş geçmiş en uzun soluklu grup unvanını elinde bulunduran ZZ Top, parçanın klibinde bütün klişelerini kullanmıştır. Ateşinden kavrulan genç, kırmızı arabadan inen kırmızılı/siyahlı kızlar, Coca Cola bunlardan birkaçıdır. 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 41


Gözde Karahan gzdkarahan@gmail.com

fotoğraf Josef Koudelka:

Çingeneler Zamanı “Praglı Fotoğrafçı”, “Çingene Fotoğrafçısı” gibi isimlerle hafızalara kazınsa da Koudelka denildiğinde insanın gözü önünde beliriveren pek çok fotoğraf var. O fotoğraflar sadece Prag’ı ve çingeneleri anlatmıyor, Koudelka’dan da bir şeyler barındırıyor.

J

osef Koudelka Magnum fotoğrafçılarından biri ama onu diğer fotoğrafçılardan ayıran pek çok özelliği var. Size onun hayat hikâyesini anlatmayacağım gerçi ama kısaca işlerini kronolojik olarak anlatmam bile hayat hikâyesini daha doğrusu fotoğrafla dolu hayat hikâyesini anlatmam demek olacak. Zira fotoğraflarını anlayabilmek için öncelikle onu anlamak gerekiyor. Kouldelka’nın hayatını ve işlerini altıya ayırdıklarını gördüm pek çok yerde. Haklılar da.

Dönemler 1938’de eski Çekoslovakya, yeni Moravya’da doğuyor Koudelka. 13-14 yaşlarında babasının fırıncı bir arkadaşı sayesinde fotoğrafa başlıyor. İlk fotoğrafları yani ilk dönemi bu sırada başlar. Bakalit bir fotoğraf makinesi ile ailesini arkadaşlarını ve çevresini fotoğraflar. 1956 yılında Prag Teknik Üniversitesi’nde mühendislik eğitimine başlar ve 5 yıllık eğitiminde araya bir de eski bir Rolleiflex dâhil olur. Bu makine ile tiyatrocuları ve tiyatro oyunlarını çeker hatta bu oyuncu gruplarını ikna etmeyi başararak sokakta çeşitli kurgularla çekimler yapar. İşte çoğunlukla Divadlo Magazine ve Divadlo Zu Branou aslı Çek tiyatrolarından aldığı ka42 | Boo! Sayı: 7

1

relerden oluşan fotoğrafları da Kouldelka’nın tiyatro dönemini oluşturur. Fotoğraf tarzının ve fotoğrafçı kimliğinin asıl oturduğu dönem çingeneler dönemidir. Koudelka mühendislik yapmayı bırakır ve fotoğrafçı olur. Çingeneleri sadece çekmek değil, onları anlamak, onlarla yaşamak için toplumbilimci bir arkadaşı ile Romanya’ya gider. Bundan sonra uzun zaman çektiği çoğu fotoğraf Çingenelerdir ve bu serisi fotoğrafçılığının üçüncü dönemini oluşturur. Asıl tanındığı fotoğrafları ise 1968’de “Nefret Yazı”nda çeker. Romanya’dan döndüğü günün ertesi sabahı Ruslar ülkesinde sözde onlara yardıma gelmişlerdir. Kurşunlar havada uçmaktadır. Tanklarla, uçaklarla ve korkuyla dolu sokaklara, evde bulduğu boş filmlerle cesurca atlar. Ciddiyim, gören pek çok kişinin aptallık yahut fazla dozda cesurlukla betimlemesine sebep olan çekimler yapar bu sırada Koudelka. Fotoğraflarda da görürsünüz, fotoğraflarına yine hiç etkisi yoktur. Ama siz “Bu adam hiç mi ölümden korkmamış yahu?” diye sormadan duramazsınız. Fotoğrafları çekerken ölümden korkmamıştır Koudelka ama onları yayınlarken PP yani Praglı Fotoğrafçı adıyla yayınlar. Yayınlanan fo-

2

toğrafları güç bela yurt dışı- ABD’den gelir zaten. Bunla na kaçırılıp, Magnum’a ulaşan ilgili yorumunu kendisinden fotoğraflardır. İşte bu fotoğ- dinlersek şöyle diyecektir: raflar da dördüncü dönemidir. “Çekoslovakya’da hiçbir zaYani işgal dönemi… Koudelka man para ödenmedi bana, bu da zaten kendini Prag sokak- yüzden Batı’da ödenmemeyi larına attığı bu dönemi hayatı- kabul etmek kolay oldu. Hem nın dönüm ve maksimum nok- düşük standartta bir hayata tası şeklinde ifade eder. alışkınım da!”. Yersiz yurtsuzluğunun etkisini fotoğraflarınBeşinci dönemi sürgün döne- da kesinlikle görürüz. midir. 1970’de yine çingeneleri çekmek üzere ülkesinden ay- Altıncı dönemde ise panorarılır ama bu ayrılığı 20 yıl sürer. mik görüntülerle karşılaşıyoBu noktadan sonra önce İngil- ruz. Hep sessizce fotoğrafını tere’de barınsa da Fransa’ya çeken, bir fotoğrafa hiç çakgider ve Magnum’un bir üye- tırmadan birçok fotoğraf sığsi olur. Gerçi Magnum’dan hiç dıran Koudelka bu çalışmalapara ve iş almaz. Göçebe ve rında soyutlamalara da çokça ucuz hayatını sever. Bu haya- yer veriyor. Gelişen, değişen tı idame ettirmesi için de ona uygarlığın felaket ve yıkımlaödül parası yeter. Bu ödül pa- rını panoramik fotoğraflarıyla raları da İngiltere, Fransa ve yansıtıyor.


3

4

Her zaman kurgu görmüyo-

ruz tabi bu seride. Çingenelerin sadece hüznü, ya da alışkanlıkları değil eğlenceleri de gözlerimizin önüne seriliyor. Ve bir kez daha aslında Koudelka’nın onlara kendini ne kadar çok benimsetmiş olduğunu anlıyoruz. Onların tüm günlük hayatına girebildiğini ve aslında bizim bunların küçük bir kısmını gördüğümüzü anlıyoruz ki, aslında gerçekten de böyle. Sabit bir yere sahip olmayan bir nevi bir gezgin olan Koudelka bu nedenle düzenli bir karanlık odaya da sahip değildi. Hala basılmamış pek çok filmi olduğu düşünülürse bu seriden de pek çok fotoğrafın görülmeyi beklediğini tahmin edilebilir. Ama biz onları görebilecek miyiz, orası muğlâk. İşgalin Ortasına Düşmek Çingenelerin yanından dönen Koudelka tam da Nefret Yazı’nda memleketine dönünce, Rus işgaliyle burun buruna geldi. Onun gibi fotoğrafla hatta belki de fotoğrafı yaşayan birinin o karmaşaya makinesiyle atlamaması ihtimali kabul ediyorum ki yoktu. 5

Fotoğraf için kendini sokaklara atmak anlaşılabilir bir şeydir tabi ki ama tankların önüne atmak hatta kimi zaman üstüne çıkmak çok da kolay değil tabii ki (3). Koudelka’nın belki aptallıkla belki cesaretle yaptığı bu çekimler ülkesinde çok uzun zaman sonra görülebildi. Ruslar Çekoslovakya’ya yardım için girdiklerini söylüyordu. Ama bu tam anlamıyla bir işgaldi. Koudelka da bunu en iyi şekilde gösterdi. Koudelka, işgal fotoğraflarında halkın tepkisini de bizlere ulaştırır. Halk da asker gibi sokaktadır. Tepkilidir ancak bu tepkileri bir işe yaramaz, görülmez. Halkın en önemli tepkilerinden biri, bir öğlen saatinde kendilerine sokağa çıkma yasağı vermeleridir. Koudelka tabi ki bunu da fotoğraflar hem de yine tek fotoğrafa bir sürü fotoğraf sığdırarak. Sokağa çıkmama eyleminin olduğu gün Prag’ın en işlek caddesinde hem de saatinden anlaşılacağı şekilde öğlen saatinde bir fotoğraf çeker (4). Bu biraz da Bresson’un mutlak anlarına benzer. Sokağın boşluğunu görürüz ve saati de biliyoruzdur. Artık tam olarak kurgu da yoktur. Koudelka’nın o tiyatral anlatımdan uzaklaştığını görürüz. Bu fotoğraf aynı zamanda Sürgün adlı serisinin ve kitabının kapak fotoğrafıdır, çünkü onun için bir değişim başlamıştır. Yalnızlık İşgal günlerinin sonrası malum Koudelka için neredeyse bir sürgün olan yıllar başlar. Onun ruh halini ve yalnızlığını fotoğraflarından anlayabiliriz.

Hatta onun ruh halini anlamanın da ötesinde fotoğraflarına dahil olmuş hissederiz. Sürgün döneminin en bilinen fotoğrafı bir köpek siluetidir (5). Fotoğrafa bir süre baktıktan sonra onun yalnızlığını hissetmeme ihtimaliniz neredeyse hiç yoktur. Sürgün serisinin kitabında da hem kendi öyküsünü hem de ötekileri anlatır Koudelka. Çünkü artık ötekileri çeker, onları tanımaya çalışır. Kaos serisiyle Koudelka daha da değişmiştir. Artık tiyatro ve kurguya çok az rastlarız. Çoğunlukla panoramik fotoğraflar kullanır. Bu fotoğraflarda günümüz uygarlığının sonuçlarını bize yansıtmayı hedeflediğini görürüz. Koudelka Kaos serisinde artık çok daha soyuttur. Fotoğraflar daha biçimseldir. Fotoğraflarda dengeyi, ya da zıtlığı dolayısıyla Koudelka’da alıştığınızdan farklı anlamdaki kompozisyonları görmeye başlarız. Bu fotoğraflarındaki bir diğer farksa boyutlarıdır. Neredeyse dev tabiriyle ifade edilebilecek şekilde sergilenen fotoğraflar Koudelka’nın bir de bu yönüyle tanışmamıza sebep olurlar.

Dünya’nın en büyük fotoğrafçılarından biri olan Koudelka da çeşitli dönemlerden geçmiş, pek çok değişim yaşamıştır. Ancak fotoğraf tutkusu değişmemiştir. Hala seyahat eder, sokaklarda uyur ve fotoğraf çeker. Bize ise her dönemindeki fotoğraflarını uzun uzun incelemek düşüyor. Zira altından hep tahmin ettiğimizden çok şey çıkıyor.

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 43

Bitti.

Çingenelerin Arasında Koudelka’nın Çingene Fotoğrafçısı olarak bilinmesine sebep olan seriden bir fotoğraf bu (1). Koudelka Romanya’da onların yaşamlarına dahil olmuş, onları fotoğraflamıştır. Ama bu fotoğraflarında Divaldo tiyatrosundaki sahne fotoğrafçılığı deneyimi çoğunlukla yansımıştır. Kişilerin duruşlarında tiyatroya özgü bir şeyler de sezinleyebiliyoruz. Özellikle ölümle ilgili fotoğraflarda sahneye özgü duruşlar ve törensel duruşlar da dikkat çekiyor (2). Bir yandan da aslında o kurgunun oluşturulduğunu hissetmiş olsanız da bunun sebebini fotoğrafçıya konduramıyorsunuz. Koudelka çingenelerle sadece kurgusu güzel, renkli, neşeli ya da hüzünlü fotoğraflar çekmek için ilgilenmiyor. Kendisini dünyaya tanıtan bu serisine sadece etnik özelliklerini, geleneklerini ya da alışkanlıklarını değil onların tüm yaşam yapılarını ortaya çıkartmak için başlıyor. Böylece bu seride homojen bir topluluğun pek çok ritüeline rastlarız.


Alper Demirci boo@boodergi.com

tarih

Yaz Olimpiyatları:

Uluslararası Sportif Altın Günleri 27 Temmuz’da uzun süredir beklenen 2012 Londra Olimpiyatları nihayet başlayacak. Yine “dünya çapındaki spor organizasyonlarının birleştirici ve barışçıl atmosferi” soluduğumuz havada hissedilebilecek mi bilinmez ama, nostalji yine kapı eşiğinden çatık kaşlar ve buruk dudaklarla bize bakıyor. Bugüne kadarki her olimpiyattan bir tutam kayda değer olaya buyurunuz o zaman...

44 | Boo! Sayı: 7

1896

Dünyadaki ilk uluslararası modern olimpiyat oyunları bu yıl, yüzyıllar öncesinden antik olimpiyatlarıyla namı yürüyen Yunanistan’da, tam da antik olimpiyatların yapıldığı yerde gerçekleşti. 1800’lerde antik kalıntılardan yeniden inşa edilen, Atina’daki Panathinaiko Stadyumu halen daha faal olarak spor ve konser etkinliklerine ev sahipliği yapmak üzere varlığını sürdürüyor. Başka yerde olsa yıkıp yerine AVM yaparlar, çevresindeki boş araziye de toplu konut inşa ederlerdi. “İnşaata başladık bile hahahahaha!”

1900

Dört yıl öncesinin olimpiyatları saha içerisinde bir nevi askerlik şubesi tadında geçmişti. Paris’te yapılan ikinci olimpiyatlarda ise durum çok fazla değişmese de, neticede ilk defa kadın sporcular da olimpiyatlarda yerlerini aldılar. 1118 sporcu içinde sadece 21 kadın bulunmaktaydı. İlk kadın şampiyonsa İngiliz tenisçi Charlotte Cooper oldu.

1904

ABD’nin St. Louis kentinde gerçekleşen üçüncü olimpiyatlarda tahtadan ya-


pılmış protez bacağıyla mücadele eden George Eyser toplam altı madalya kazandı. Bu arada hem ulaşım sorunları, hem de Avrupa’daki karışıklık sebebiyle bu yılki oyunlar ABD’den 523, dünyanın geri kalanından 52 atletin katılmasıyla dikkat çekmişti.

1906

Olimpiyatların dört yılda bir yapılması malumumuzken, ezber bozan oyunlar bu yıl yeniden Atina’da gerçekleşti. Bugün Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından resmi olarak tanınmıyor ama kendinden önceki ve sonraki bazı oyunlardan çok daha iyi organize edilmişti. Diğerleri gibi aylarca sürmüyor, aynı anda aynı kentte süregelen bir başka büyük etkinliğin, fuarın yan ürünü gibi sunulmuyordu.

1908

Türkiye ilk kez bu yıl olimpiyatlarda boy gösterdi. Devletin o zamanki resmi adı Osmanlı İmparatorluğu idi, ama oyunlarda adı “Türkiye” olarak geçmekteydi. Memleketi temsilen sadece bir sporcu Londra’ya gitti, o da jimnastik alanında yarışan Yunan asıllı Aleko Moullos idi. Madalyasız geri döndü. İngiliz yüzücü Henry Taylor 3 altın aldı.

1912

Bu yıldan itibaren sporun yanında sanatı da ödüllendirmeye başlayan oyunlarda; mimari, müzik, heykel, edebiyat ve resim gibi alanlarda sanatçıların sporla alakalı eserleri değerlendiriliyordu. Bu gelenek, sanatçıların profesyonel olduğu algısı sebebiyle 1952 yılına kadar sürdü. Halbuki sporcular amatör idi (şimdi olmasalar bile).

1920

Birinci Dünya Savaşı sebebiyle 1916’da pas geçilen (Berlin’e verilecekti) olimpiyatlar bu sefer Belçika’nın Antwerp kentinde yapıl-

dı. Olimpik yemin ilk defa bu oyunlarda okunurken, 72 yaşındaki İsveçli Oscar Swahn 100 metre koşan geyik alanında birinci olarak en yaşlı olimpiyat şampiyonu unvanını elde etti. Söz konusu etkinlik son kez 1948 Olimpiyatları’nda oynandı. Geyik şeklindeki hareketli hedefi vurmak üzerine kurulu bir oyundu.

1920 1900

1924

Yeniden Pariste gerçekleşen olimpiyatlarda 100 metre ve 400 metre yarışlarını kazanan İngiliz atletler Harold Abrahams ve Eric Liddell başarılarıyla 1981’deki Oskar ödüllü Chariots of Fire adlı Birleşik Krallık yapımı filme ilham kaynağı oldular.

1928

Hollanda’da gerçekleştirilen oyunlarda Finlandiya’nın meşhur atleti Paavo Nurmi toplamdaki dokuzuncu ve son altın olimpiyat madalyasını bu yıl 10.000 metre yarışında kazandı.

1924 1928

1908

1932

Büyük Buhran bütün dünyayı etkisi altına almış ve her tarafı kıtlığa boğmuşken oyunlar buna rağmen uzaklarda, Los Angeles’ta yapıldı. Sporcular için ilk defa bir oyunlar köyü hazırlandı, dereceye giren ilk üç sporcunun boy göstereceği üç basamaklı podyum ilk defa insanların karşısına çıktı. Buhran nedeniyle önceki yıla göre oyuncu sayısı yarıdan da fazla azalan oyunların ardından, organizasyon buhrana rağmen işin içinden 1 milyon dolar kar ile sıyrıldı.

1936

Almanlık’tan aldığı tadı başka hiçbir şeyden alamadığını açıklayan Hitler’in dünyayı kana bulamadan önce evine davet ettiği organizasyondu 11. Olimpiyat Oyunları. Amacı Almanlığın üstünlüğünü bütün dünyaya göstermekti ama ABD’li siyahi atlet Jesse

1936 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 45


Owens kazandığı 4 altın madalyayla Hitler’i boynu bükük bıraktı. Üstelik bir defasında yaptığı iki faulün ardından son denemesinde Owens’a taktik veren Alman Luz Long sportmenlik adına takdire şayan bir davranış sergiledi. Irkçılığın merkezi olan bir ortamda bu dostluk görülmeye değerdi.

1948

2. Dünya Savaşı tüm dünyayı yemiş bitirmiş, bitap düşürmüş, iki tane olimpiyatı (1940 ve 1944) iptal etmişken, savaş sonrası ilk olimpiyat, 1944’ün taliplisi Londra’da gerçekleşti. Bu yılki olimpiyatlara Londra 7 yıldır hazırlanırken, o zamanlar 1948’e 2 yılda hazırlanmaları gerekiyordu.

1952

Sovyetler Birliği ilk defa bu yıl olimpiyatlarda yer aldı. Sovyetler’e ilk madalyayı getiren isim ise kadınlar disk fırlatmada yarışan Nina Romashkova idi.

1956

Seyahat imkanlarının henüz zar zor elverdiği bir dönemde olimpiyatları her yere en uzak bir yerde, Avustralya’da yapmak çılgınlık gibi bir şey olsa gerekti ki, bu sebepten birçok ülke katılım sağlayamadı zaten. Binicilik müsabakalarının 5 ay evvel İsveç’te gerçekleştirilmesi tarihe ilginç bir not olarak düşüldü.

1960

Muhammed Ali katıldığı tek olimpiyat oyunlarında, Roma’da altın madalyayı kazandı. Daha sonra “beyazlara özel” bir lokantaya alınmadığı için o madalyayı Ohio nehrine fırlattı.

1964

Olimpiyatlar ilk defa bu yıl Asya’ya açıldı, Tokyo’da gerçekleşti. Tokyo 1940’ta ev sahibi olacaktı ama Çin’e saldırdığı için önce Helsinki’ye 46 | Boo! Sayı: 7

devredilmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla 1940 oyunları toptan iptal edilmişti.

1960

1968

Bir yanda İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan barışçıl ortamı korumayı bir türlü beceremeyen politikacılar yeni yeni savaşlar peşindeyken, öbür yanda henüz yeterince apolitikleştirilmeyip, aptallaştırılmamış halklar isyan çığlıklarıyla gezegeni sallarken, 68’e denk gelen on dokuzuncu oyunlar, ırkçılığa ve insan hakları ihlallerine karşı atılmış unutulmayan bir yumruğu barındıracaktı. 200 metre finalinde altın ve bronz madalyayı kazanan ABD’li siyahi atletler Tommie Smith ve John Carlos ödül kürsüsüne ayakkabısız, siyah çorapla çıktılar. ABD milli marşı çalınırken başlarını eğdiler, siyah eldiven giydikleri ellerini yumruk yapıp havaya kaldırdılar. İkincilik basamağındaki Avustralyalı beyaz atlet Peter Norman ise “İnsan Hakları İçin Olimpik Proje” rozeti takarak diğer iki sporcuya destek verdi. Buna karşılık Uluslararası Olimpiyat Komitesi siyahi ikiliyi ömür boyu olimpiyat oyunlarından men ederken, Norman’ı ise bir sonraki oyunlarda kendi ülkesi kabul etmedi. Norman 2006 yılında, 64 yaşında hayata gözlerini yumdu. Cenazesinde eski dostları Smith ve Carlos da yerlerini almıştı.

1992

1972

ABD’li yüzücü Mark Spitz bir olimpiyat oyunlarında 7 madalya birden alan ilk sporcu oldu. Ama onun başarısına İsrailli sporcuların uğradığı terörist saldırı gölge düşürdü. “Kara Eylül” adlı Filistinli terörist grubun saldırısına uğrayan İsrailli spor heyetinde, 21 saatlik kurtarma operasyonunun ardından toplam 11 kişi hayatını kaybetti. Teröristlerden beşi, Alman polislerdense biri operasyon sırasında öldü. Böylece 1972 Münih Olimpiyatları tarihe “Kanlı Olimpiyat” olarak geçmiş oldu.

1968


1980

1972

Rusya’da gerçekleştirilen olimpiyatlar, dev bir boykota sahne oldu. Rusya’nın Afganistan’ı işgalini protesto etmek için ABD, Kanada, Arjantin, Norveç, İsrail, Türkiye gibi ülkeler oyunlara katılmadılar. Bunlara ekonomik sebeplerle katılamayanlar da eklendi. 81 ülke Rusya’da yarıştı.

1984

Geçen oyunlardaki boykotta başı çeken ABD 1984’te Los Angeles ile ev sahibi olunca, bu sefer de Sovyet ülkeleri oyunlara katılmayı reddetti. 2 Haziran’dan oyunların sonuna kadar süren olimpik sanat festivali, sanat ile sporu bir araya getirdi.

1988

1988

Bulgaristan yerine Türkiye adına katıldığı ilk resmi turnuvada Naim Süleymanoğlu halter erkekler 60 kiloda altın madalyayı kazandı. 1996 Atlanta’ya kadar katıldığı tüm olimpiyat ve dünya şampiyonalarında da birincilik kürsüsünü kimseye bırakmadı.

1992

2004

2000

O güne kadar basketbolde hep kolej ligi NCAA oyuncularından milli takım toplayan ABD, son yıllarda düşen başarı grafiğine bir dur demek için inanılmaz bir kadro kurdu: Michael Jordan, Scottie Pippen, Karl Malone, Clyde Drexler, John Stockton, David Robinson, Patrick Ewing, Charles Barkley, Magic Johnson, Larry Bird, Chris Mullin ve Christian Laettner. “Rüya Takım” adını alan bu takım beklendiği gibi

rakiplerini ezip geçti. Bunun yanında Hırvatistan’daki Toni Kukoç, rahmetli Drazen Petroviç, Litvanya’daki Arvydas Sabonis gibi dev isimler, TRT 3’ün yıllarca ABD’nin buradaki maçlarını tekrar tekrar yayınlaması 1992 Barselona Olimpiyatları denince aklımıza ilk olarak basketbolün gelmesini sağladı.

1996

Atlanta’da yapılan oyunlar ABD’nin ABD’liğini yapıp oyunlara ağır sponsor desteğini, endüstriyel sporu, kapitalizmi bulaştırması ile tarihteki en çok tepki çeken bir nitelik kazandı.

2000

ABD’li meşhur basketbolcu Vince Carter, Fransa ile oynadıkları karşılaşmada 2.18 metre boyundaki pivot Frédéric Weis’ın üzerinden smaç vurarak bütün Sydney’i ve ekran başındakileri ayağa kaldırıp çılgına döndürdü.

2004

Bu yılki Atina Olimpiyatları, 108 yılın ardından olimpiyatların eve dönüşünü simgeliyordu. Meşale bu zamana kadar Atina’dan yola çıkıp olimpiyatların yapıldığı kente götürülürken, şimdi zaten kendi evinde olduğu için bütün dünyayı dolaşması icap etti. Michael Phelps çeşitli yüzme dallarında 6’sı altın toplam 8 madalyayla yıldızlaştı. ABD kadın senkronize yüzme takımı bronz madalya aldı.

2008

Pekin Olimpiyatları oyunlara bir kez daha Uzak Doğu havasını getirdi. Ama Çin’in o dönemdeki komşularıyla tartışmalı ilişkileri sebebiyle meşalenin Pekin’e yolculuğu sırasında birtakım protestolarla karşılaşıldı. Phelps kontrolden çıkıp Mark Spitz’i geçti ve 8 altın aldı. Koşucu Usain Bolt 3 altın madalya ile dikkat çekti.

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 47

Bitti.

1976

Ev sahibi Kanada sadece 5 gümüş ve 6 bronz alarak yaz olimpiyatları tarihinde bir ilke imza attı ve ev sahibi olduğu oyunlarda hiç altın madalya kazanamayan ilk ülke olmayı başardı.


Alper Demirci boo@boodergi.com

dosya

Türkiye’de G Heavy Metal Yayıncılığı Ülkemizde 1981 yılına kadar evlerde pikaplarla, stüdyolarda kendi çapında çalışmalarla sessiz sedasız barınmakta olan heavy metal o yıl Egzotik Band’in konseriyle ilk patlamasını yaptı. İlk “bağımsız heavy metal dergisi” Laneth’in ilk sayısı ise o konserin üzerinden ancak tam 10 yıl sonra ellerde dolaşabiliyordu. Laneth’in çıkması bir milat oldu, oradan günümüze kadar, basında gördüklerinden hoşlanmayan müzik tutkunları kendi medyalarını kendileri oluşturdular. İşi ilerletenler kaleyi içten fethetmeye karar verdiler. İki yıl önce Boo!’nun birinci dönem, 41. sayısında işlediğimiz bu “metal medya” macerasını, güncellenmiş ve genişletilmiş şekliyle yeniden masaya yatırıyoruz.

48 | Boo! Sayı: 7

ünlerden 30 Mayıs 1981, Fitaş Sineması’nda Egzotik Band’in konseri var. Son bir yıl içerisinde darbe görüp ülkede hızlı bir değişime şahit olan gençlerin deşarj olmaları için bulunmaz bir nimet. O zamanlar duyabilecekleri en cayır cayır müzik bu, sinemada ortalık karışıyor. Gençler, basının değişmez tabiriyle “kendilerinden geçiyorlar”. Seyircilerin arasından sahneye Levent Baki adında bir adam fırlıyor, kapıyor mikrofonu söylemeye başlıyor. Konser bitince bütün salon tezahüratlarla inliyor, bir meydan muharebesi kazanmışçasına, zafer duygularıyla evlerine dönüyorlar. Sonra Gong dergisinin bir sayfasında bir elinde mikrofon, öbür elinin yumruğu Süpermen gibi havaya kalkmış bir adam, üzerinde dev puntolarla “Putlar Yıkılıyor” başlığı… Putları yıkan adam Levent Baki, yıkılan putlar ise 70’lerin Anadolu pop grupları, müzisyenleri: Barış Manço, Cem Karaca, Ersen, Erkin Koray, Moğollar, Mavi Işıklar, Silüetler… Oluşan bu güzel hava, 5 Eylül 1981’deki ikinci konserde Baki ile Egzotik Band’in yeniden bir araya gelmemesiyle dağıldı, hayranlarının hazırladığı “Levent Baki We Need You” yazılı tişörtler yetersiz kaldı. Baki, cayır cayır müzik olayını bırakıp Ersensiz Dadaşlar ile beraber Kavimhan grubunda söyleyerek, yıktığı putların tarafına geçti. Ama neticede bir fitil ateşlenmişti, Egzotik Band, Whisky, Devil (o zamanki adı ile Exorcist Child), ileride onlara katılacak Asım Can Gündüz ve Ambulans, Kramp, Ra, E-5, Ankara’dan Axe gibi isimler 1980’lerin ilk yarısında verdikleri konserlerle basında iyi ya da kötü yer alarak ağır müziği sayfalara taşımışlardı. Ve sonrasında olaylar gelişti… Eğreti emekleyiş Heavy metalin Türkiye’ye girişi bu şekilde. Aslında bu giriş yurtdışındakinin biraz tersinden oldu. Dışarıda toplumun alt tabakalarında yaşayan gençlerin, işçilerin, kaybedecek pek az şeyi olan kesimin sahiplendiği müzik, bizde kentli, toplumun geneline kıyasla eğitimli gençlerin arasında peydahlandı. Bu sebeple, doğru-


gi, Stüdyo İmge’nin katkılarıyla bir kereliğine çıktı. Dolayısıyla ülkemizdeki bilinen ilk “ağır müzik” dergisinin Rock Art olduğu söylenebilecekken, ilk süreli yayın ise ilk sayısını 2 Kasım 1987’de çıkaran, Hey’in yanında 8 sayfalık ek olarak yer alan “Heavy Metal” isimli dergiydi. Şener Yıldız, Uğur Çakır ve Afşin Akın’ın çıkardığı dergi 28 hafta sürdü. O yıl yayına başlayan Blue Jean karşısında zor duruma düşen Hey’in kapanmadan önce son ağır icraatı ise meşhur İngiliz dergi Metal Hammer’ı Türkiye’ye getirme girişimiydi. Temmuz 1988’de Hey’in yanında 16 sayfalık bir deneme sayısı yayınlanan yerli Hammer’ın devamı gelmedi.

Heavy metale genellikle cahil ve uzaylı görmüş gibi yaklaşan gazetelerden küpürler (1984-1991 arası).

sunu söylemek gerekirse biraz çelişkiler yumağına dönüşmüş bir kitle oldu hep. Bir yandan toplum içerisinde tepki toplayan giyim kuşamla dolaşır, kafa götürmeyen müzikler dinler durur, “serseri” damgası yerlerken, öte yandan bu damganın sonuçlarını dengelemek kaygısı taşıyor, sürekli kendilerini savunma ihtiyacı hissediyorlardı. Bir yandan isyankar, özgürlükçü bir imaj sergilerken, öte yandan din, aile ve devlet gibi totaliter kurumlara bağlılıklarını dile getirerek toplumun gözünde “aykırı ama efendi adam” izlenimi bırakma derdindelerdi. 17 Mart 1984’teki Cumhuriyet gazetesinde bir dinleyicinin şu söyledikleri, konuyla ilgili saçmalığı en azından 80’li yıllar nezdinde zirveye taşır: “Bizi herkes manyak olarak görüyor. Adam

dövüyoruz zannediyor. Avru- şan “genç insan fetişizmi” yipa’daki gibi yozlaşmış de- ne birbirinden gülünç sayfaları ğil, kendi toplumumuza ortaya çıkarır. “Her şey gençgöre bir heavy metal akı- ler için…” “Bravo gençler” mı sürdürüyoruz”. “Pırıl pırıl gençler” “Gençler… gençler… gençler…” gibi ifaO yıllarda Türkiye’deki heavy deler bu sayfalardan fışkırmametal dinleyicilerinin, müzik- dan duramaz. leriyle ilgili takip edebilecekleri özel bir süreli yayın yok- Usturuplu öncül yayınlar tu. Genelde Hey, Gong, Ses, 1985 yılında klasik rock seOnyedi gibi dergilerde bir-iki venler için bağımsız ve nisayfa gruplarla ilgili haberler telikli bir yayın olan Stüdyo ve konser izlenimleri yer alır, İmge’nin birinci dönemi başlagünlük gazetelerde ise zaman mış, aynı yıl Şener Yıldız Polis zaman metalci gençleri uzay- Radyosu’nda ağır müzik progdan gelmiş, farklı bir yaşam ramı yapar olmuştu. Yıldız zaformlarıymış gibi anlatan ya- manla Hey dergisine de yazbancılaşmış ve yadırgayıcı, maya başladı, bu esnada Mayıs üstten bakıcı yazılar yayınla- 1986’da Moda Sineması Külnırdı. Müzik dergileri gazete- tür Merkezi’nde açılan Rock lere göre çok daha yapıcı ve Art adlı karma sergide dağıtılgençlerin yanında yer alan bir mak üzere dönemin yerli rock tutum sergileseler de, özellik- gruplarını, çizgi roman, öykü le Hey dergisinde zirveye ula- ve şiirleri içeren aynı adlı der-

Bu sırada 7 Aralık 1986 tarihinde, Gırgır dergisinde Abdülkadir Elçioğlu adında bir çizer dergide “Grup Perişan” adında bir bant karikatür serisine başlamıştı. Grup Perişan’ın sayfasında, sayfanın kenarında, üzerinde kalan boşlukları ufacık, kargacık burgacık yazılar süsler oldu. Adeta ufak bir rock müzik yayını oluşmuştu. Konser duyuruları, metalik ilanlar, grup tanıtımları, listeler bu haftalık köşenin başlıca içeriğini oluşturmuş, dinledikleri müzikle ilgili bilgi kırıntısı peşinde koşan gençleri birbirine bağlamıştı. 1989’da Gırgır’dan kopan çizerlerin kurduğu Hıbır dergisinde Grup Perişan’a devam etti. Zamanla kenardaki duyuruların adı Meridyen adını almıştı, bu ismi o yılın Temmuz ayında Hıbır’ın yanında verilen 8 sayfalık,

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 49.


Cumhuriyet gazetesindeki röportajda fanzinciler bir arada...

“Türkiye’nin tek hard rock heavy metal dergisi” sloganını taşıyan ekte de gördük. Grup Perişan, Şebek Heavy Metal Fanzin çıkana dek devam etti. Hey’in Heavy Metal eki bittikten sonra takip edilecek düzenli yayın sıkıntısı çeken ağır müzik dinleyicileri, açlıklarını bir yandan Aptülika’nın köşesiyle gidermeye çalışırlarken, diğer yandan Güneş Gençlik dergisinde genç yazarların heavy metal gruplarıyla ilgili yazılarını takip ediyorlardı. Öyle bir açlık vardı ki, örneğin şimdi gençler yanında 32 sayfalık Headbang veren Blue Jean’e burun kıvırırlarken, o yıllarda aynı dergide heavy metale 1-2 sayfa ayrılmayagörsün, bayilerin yollarını aşındırıyorlardı. Bu açlıktan Boom Müzik Dergisi de nasibini aldı, 1989’dan

50 | Boo! Sayı: 7

1991’e kadar çıkardığı sayılarda heavy metale de yer veriyordu. O güne kadar heavy metali hiç kapağına taşımayan dergi, kapanacağını öğrendikten sonra hazırladığı son sayısında Metallica’yı kapak yapmış, kendi içinde gelmiş geçmiş en yüksek satış başarısını yakalamıştı. Ama iş işten geçmişti elbet. Boom Müzik Dergisi de 1990’ın ilk yarısında 6 sayı sürecek olan 16 sayfalık yine Meridyen isimli heavy metal ekini vermişti. Aptülika’nın yayın danışmanlığını yaptığı dergide, Soner Olgun yayın yönetmeniydi. Yeraltından fanzinler Çalışmalarını sürdürmek için gelir kaynağı aramakta olan Metalium grubunun o sıralarda menajerliğini üstlenmekte olan Ahmet Coşkuner ve

Çağlan Tekil’in aklına dergi yapıp satmak geldi. Böylece hem grup için kaynak üretebilecek, hem de Tekil kendisini kovan ve ona “Senden gasteci masteci olmaz” diyen gazete müdüründen intikamını alabilecekti. İlk sayıyı hazırlayıp fotokopi makinesiyle çoğalttılar, Laneth’in ilk 35 baskısı Akmar Pasajı’na bırakıldığı gibi bitti. Ardından 50 tane daha bastılar, o da tükeniverdi. Dördüncü sayıda ofset baskının maliyetinin tiraj arttıkça düştüğünü öğrenip fotokopiyi bıraktılar. Her sayıda tiraj git gide artıyordu. Böyle olunca derginin görevi değişti, artık yerli grupları kapak yapmaya, tanıtmaya, demolarını incelemeye başladılar. Kazandıklarını yine dergiyi geliştirmek için harcıyor, sayfa sayısını arttırıyor, kapak on birinci sayıdan

itibaren renkleniyordu. Para iyice artarsa “Lanethli Konserler” adlı konser serilerini düzenliyorlardı. Derginin kendine has bir tarzı oluşmuştu. Alman Scharmützel dergisinden gördükleri, çizgi roman üzerine yazı bantları kesip yapıştırmaları yıllarca alışkanlıkları oldu. Kapakta logonun sağında yazan “Türkiye’nin en az ‘satan’ dergisi” ile Sabah’a, “Krosun Siyah Tokmağı” ile Boom Müzik’teki “Piyanonun Kırmızı Tuşu”na, “Komşunun Oğlu” ile Playmen’deki “Komşu Kızı”na selamlarını gönderiyorlar, Sabah grubundan çıkan Rock Kazanı’na da bulaşıyorlardı. Derginin kendi gibi yazar kadrosu da efsaneydi. Zarife Öztürk, Süreyya İzgi, Aysın Önen, Maruz Müşkül (Kanat Atkaya) gibi isimleri, dizgiyi üstlenen Polat Bayraktarlar ve bilgisayar aleminin meşhuru Murat Adanç (MAC), muazzam röportajlarıyla Kerim Tunçay’ı içeriyordu. Mayıs 1991’deki ilk sayının ardından 1994’ün sonlarına kadar binlerce fanatiği olan başlı başına bir alt kültüre dönüşen Laneth’i o yıl gazetelerin ansiklopedi verme modası yüzünden artan kağıt fiyatları vurdu. Kerim Tunçay hazır Slayer ile röportaj yapmışken, kapağı Slayer süslemişken, bunun dergiyi zirvede bitirmek için iyi bir fırsat olduğunu düşündüler ve Ekim 1994, Laneth’in son sayısının çıktığı zamana tekabül etti. Aslında 1991’in ortaları Türkiye’deki fanzin hareketlerinin kesiştiği bir yıldı, sanki sözleşilmiş gibi aynı tarihe denk geldi. 2006’da kaybettiğimiz


Metin Demirhan’ın hazırladığı Mega Metal’in de ilk sayısı kaba bir hesapla Mayıs ayına tekabül ediyor, ancak Laneth’ten sonra çıktığı söyleniyor. Üç yıl önceki sorumuzu cevaplayan Çağlan Tekil’e göre Mega Metal’in tek derdi Laneth’e rakip olmaktı. Sayfa düzeni ve editör sıralaması gibi birçok konuda Laneth’i taklit ettiklerini söylemişti Tekil. Bu sebepten ilk başlarda iki yayın arasında atışmalar olsa da, en nihayetinde buzlar erimiş, Metin Demirhan da ara sıra Laneth’e katkıda bulunurken görülmüştü. Çizimlerle müziği birleştiren Mega Metal, bu özelliğiyle kendini “art zine” olarak tanımlıyordu. 10 sayıyı bulamadan 1992 sonlarına doğru yayını sona erdi. Aynı dönemde çıkan bir başka fanzin ise Esat C. Başak’ın hazırladığı Mondo Trasho idi. Müzikte punk tarzına daha çok yönelen fanzin müziğin yanında edebiyat, sinema gibi alanlarda da içeriğe sahipti. 1991’in sonuna doğru fanzincilik hareketi hız kazanıp dikkat çekince, Cumhuriyet gazetesi bu konuya bir tam sayfasını ayırdı. Röportajı bu fanzinlerden kiminin içeriklerine katkılarda bulunan Orkun Uçar yapmış, Laneth, Mondo Trasho, Mega Metal, Rock Dünyası, Regorge, Abzoort gibi fanzinleri çıkaranların görüşlerini almış, ortaya fanzinler için ufak bir tipoloji çıkmıştı. Benzer bir röportajı 1992 yılının sonlarına doğru Free dergisi gerçekleştirdi, bu sefer Fantezin, Rip Ride, Anestezi gibi fanzinler de muhabbete dahil olmuştu.

Röportajın yayınlandığı sayfada yazışma adresleriyle sıralanan diğer fanzinler şu şekildeydi: Aarg, Antoloji, Gorgor, Disguast, Coelacanth, Amargi, Horror News, Rock Reaction. Meşhur rock dergisi Stüdyo İmge Haziran 1992’de üçüncü defa ortaya çıkmıştı, üstelik bu sefer heavy metale azımsanmayacak kadar çok yer veriyordu. Kasım 1993’e kadar 15 sayı sürdü, sonra Modern Rock Postası adıyla haftalık tabloid dergi denediler. İlk 19 Mart 1994’te çıkan dergi 5 hafta sürdü. Grunge tarzına bolca yer verse de yine de heavy metal az değildi. Şubat ve Nisan 1995’te 6 ve 7. sayıları da görüldü sonradan Mr. P’nin. Plaza metal geliyor! Vaktiyle “Şeytanın Çocukları” başlığıyla haberler yapıp, bünyesindeki Engin Ardıç’ın meşhur köşe yazısında şeriatçıları laik aydınlar yerine metalcileri öldürmeye davet ettiği Sabah gazetesinin bünyesinde Ocak 1993’ten itibaren çıkmaya başlayan Rock Kazanı, bu tarz olayları unutmayıp gazetenin düştüğü çelişkiye kafasını takanlarca büyük bir tartışma konusu olmuştu. Haftalık, 16 sayfa yayınlanan dergi gevşek bir dile sahipti ve sadece yerli gruplarda veya Türkiye’de gerçekleşmiş konserlerde özgün içerik üretebiliyorlardı, yabancı gruplarla ilgili yazılar ve röportajlar genellikle çeviriydi. Yine de yaygın dağıtım sayesinde normalde fanzinlerin ulaşamadığı yerlere gidip, Türkiye’nin çeşitli illerindeki insanların he-

Klasik Rockçılar Takvimler 1993 senesini gösterdiğinde Çalıntı adında bir müzik dergisi çıkmıştı. Tarz olarak Stüdyo İmge’nin 1985’teki ilk dönemini anımsatan, müziği kuramsal, politik ve sosyal yönüyle ele alan bir klasik rock, caz, blues dergisiydi. Heavy metalden nefret ederlerdi. Üçüncü sayıyı heavy metale adamışlar, metali sayfalarca eleştiri yağmuruna tutmuşlardı. Aralarında katılmak mümkün olan birtakım eleştiriler olsa da çoğunluğu “vuralım da nereden olursa olsun” tarzı şeylerdi. Ortamı dengelemek için Aptülika ve Çağlan Tekil ile röportajlar yapılmış, orada bile konuklar sıkıştırılıp durmuştu. Çeşitli isimlerden görüşler alınmış, sonuçta rock müzisyenlerinin heavy metale daha açık fikirle yaklaştığı, rock yazarlarının ise avy metalle tanışmasını sağladıkları için önemli bir yeri vardır ağır müzik basınının tarihinde. Rock Kazanı’nın yayın hayatı Ağustos 1995’teki 136. sayısına kadar devam etti. Burada ilk 9 ay derginin başında olan Özgür Yici, daha cesur ve kaliteli bir girişimde bulunma ihtiyacından ötürü Rock Kazanı’ndan ayrılıp “Rock!” adındaki kendi dergisini kurdu. İlk sayı Ekim 1993’te raflardaydı. Derginin logosu Fransa’da Hard Rock adıyla yayınlanan dergiden çakmaydı, 48 sayfa kuşe ka-

muhafazakar bir tiksintiyle baktığı anlaşılmıştı. Ama empati yapılacak olursa, bu tavır 2000’lerin başında heavy metal dinleyicilerinin numetal’e gösterdiği tavrı hatırlatıyordu. Bir anlamda bir kuşak kendisinden sonra gelen kuşağa tahammül göstermez, alt kuşak ise “köklerim senden geliyor ama neden beni sevmiyorsun?” diye dudak büker. ğıda, aylık 4 sayı çıktı. İkinci sayısında verdiği, Roadrunner Records’a bağlı Sepultura, Obituary, Deicide, King Diamond gibi grupların şarkılarını içeren derleme kaset büyük yankı uyandırmıştı. 4 ay sürdükten sonra yayıncısı Mediapress batınca 3 ay boşlukta kalan dergi, soluğu Boyut Yayın Grubu’nda aldı ve isminden ünlemi attı. Dergiden Özgür Yici çoktan ayrılmış, Bora Çiftçi, Hilmi Tezgör gibi isimler işin başındaydı. Mayıs 1994’te başladı, Temmuz 1994’teki üçüncü sayıyla bitti.

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 51.


Fanzin kökleri yeniden Daha önceki araştırmalarda 1995-1996 yılları birkaç ufak fanzin haricinde durağan görünüyordu, ancak death metal başta olmak üzere ekstrem müziklerle ilgilenen Enred dergisinin ilk beş sayısının Mahzen adı altında fotokopi fanzin olarak çıktığını öğrenmek, seyri biraz değiştirdi. Şu anda Hammer Müzik’te çalışan Enis Kızılkaya’nın 1995’in bilinmeyen bir döneminde ilk sayısını çıkardığı bir fanzindi Mahzen. Enred’e ise 1997 yılında dönüşmüş. Enred döneminde dergi gayet sağlam kuşe kağıdı ve 70’i bulan sayfa sayısına ulaştı, yer altındaki birçok yerli-yabancı grubu röportajlar ve albüm kritikleriyle meraklılarına ulaştırdı. 1990’ların başlarında oldukça başarılı bir grafik çizen Hıbır, ortalarda ismini H.B.R. Maymun’a çevirmek zorunda kalmıştı. 1996 yılının sonlarına doğru aynı yayınevinden, H.B.R. Maymun’un bazı çizerleri Şebek adında bir mizah dergisi daha çıkarmaya başladılar. O dönem yükselişte olan Leman’ın karşısına yeni bir soluk getirmek istediler ama o patlama gerçekleşmeyince Aptülika nihayet yıllardır beklediği fırsatı karşısında buldu. Ekibi topladı ve dergi içerisinde birkaç hafta sürecek “heavy metal fanzin işgali”ni başlattı. Yirmi birinci sayı civarında başlayan bu işgal kırklı sayılara gelindiğinde artık tamamen gerçekleşmişti ve 16 sayfanın 16’sı da heavy metalle dolup taşıyordu. Bağımsız bir yayın olarak

52 | Boo! Sayı: 7

haftalık çıkmak ve bazı yabancı röportajlar haricinde çeviri yapmadan özgün içerik üretmek özensiz sayılara sebep oluyordu, sık sık dizgi hataları, ismi yanlış yazılan gruplar göze çarpıyordu. Derginin genelinde rahatsız eden bir nokta, gelen okur mektuplarının da, çoğu yazarın köşe yazılarının da metalcilik oynar gibi kaleme alınmasıydı. Özellikle Özgür Sevingül’ün o zamanki yazılarına kalsa, dünyadaki kötülüklerin karşısında tek kahraman heavy metaldi ve kötülüklerin başka işi gücü kalmamış gibi hepsi de son kale heavy metale saldırıyordu. Ama gerçek metalciler sonuna kadar direnecek ve zafere ulaşacaklardı! Şebek dergisinin başlangıcında bir heavy metal platformu kurmak amacı vardı ve görünen o ki, girişim kontrolden çıkan okur mektupları yüzünden iptal edilse de, kendini ve heavy metali aşırı ciddiye alan bu yaklaşım, platform denemesinin bir sonucuydu. Zaman geçip bu denemeden uzaklaştıkça kimi yazarlar ayrıldı, Şebek daha çok “müzik” konuşur oldu. H.B.R. Maymun’un düştüğü darboğazdan sonra yayıncı değiştirmek zorunda kaldılar, isim haklarını koruyamadıkları için 19 Eylül 1999’daki 146 numaralı sayılarında isimlerini “Köprüaltı” olarak değiştirdiler. Tirajları bir ara 7000’i bulmuştu ve yaygın dağıtımla Türkiye’nin her yerine yollanıyordu. Bu arada 1998 yılının başında Çağlan Tekil heavy metal dergiciliğine Non Serviam ile

Free dergisine çıkan fanzincilerin yer aldığı sayfalardan...

döndü. Wordde neredeyse tek başına hazırladığı ilk sayının ardından yeniden ekip toplandı, Zihni Müzik’in maddi ve manevi desteğini aldı. Ekibin bir kısmı Laneth’ten aşina olunan, bir kısmı ise ileride başka yerlerden aşina olunacak isimlerdi. Almanya’da yaşayan Kerim Tunçay ve Françoise Berger sayesinde o güne kadar görülmemiş özgün yabancı grup röportajları yapılıyor, o güne kadar yıllarca uzaklarda bir yerde yaşayan, gerçek olup olmadığından bile emin olunamayan heavy metalin dev isimlerinin elinde bir adet Non Serviam görünüyordu. Ekip Laneth’te kendine bir görev yüklemişti, içeriğini o doğrultuda oluşturuyordu. Non Serviam’da ise bunu bırakıp tamamen kendi istedikleri şeyleri içeren bir dergi yapma düşüncesini hayata geçirdiler. Bu, yer yer sinema ve edebiyat yazılarını beraberinde getirmesinin yanında, heavy metal satıhlarının dışındaki müzik gruplarından bahsedilmesini de kapsıyordu. Bu yüzden dışarıya genellikle kapalı olan heavy metal dinleyicilerinden çok tepkiler aldılar. Şe-

bek ne kadar hakiki heavy metalin çizgisinden sapmamaya çalışıyorsa, Non Serviam ise o kadar özgürlükçü davranıp alternatif hayatı benimseyen insanların hayatındaki arka fonda çalan her müziğe kendini açıyordu. 1990’ların sonlarına doğru Türkiye’de heavy metal oldukça ivme kazanmıştı aslında. 1998 özel bir konser yılı oldu, 1999’da da büyük konserler devam etti. Biri haftalık tam üç büyük heavy metal dergisi çıkıyordu, irili ufaklı fanzinleri de unutmamalı. Ama önce 17 Ağustos depreminin yaşattığı travma ve getirdiği ekonomik sıkıntılar, daha sonra birtakım cinayet ve intihar olaylarıyla medyada patlayan satanist avının heavy metal dinleyicilerini hedef göstermesi, 18 yıllık birikimi en yoluna girdiği dönemde bıçak gibi kesti. 12 Eylül dönemini aratmayan baskınlar, yakılan dergiler, kırılan CD’ler, saçı uzun, tişörtü siyah diye içeri alınanlar Türkiye’deki heavy metal ortamına darbe vurdu. Bu darbeye Şebek 29 Ocak 2000’deki 165. sayıya kadar


du. Haklı olunsa bile amatörce bir davranışla, önsözünde, köşe yazılarında sürekli festivale gelen eleştirilere cevaplar yetiştiriliyor, birtakım ilgisizliklerden dert yanılıyordu. Kısacası o günlerde takipçileri açısından bir boşluğu doldursa da, bugün sahaflarda karşılaşınca heyecan yaratmayan bir dergi ortaya çıkarmışlardı. En son Kasım 2007’deki 37 numaralı sayısına rastlandı.

Modern zamanlar Her şey bir anda bitivermiş, 90’larla olan bağ kesilmiş gibiydi. Zaten 2000’ler, o meş- Bilgisayarların ve internehur teknoloji mitlerinin ger- tin yaygınlaşması artık birtaçekleşeceği döneme girilmişti. kım içeriğin basılı olmayan O ilk kaset heyecanları, açık- mecralarda dağıtılması fikrihava konserleri, buluşma nok- ni de beraberinde getiriyortaları, el yapımı siyah tişörtler du. 2001’de yayına başlayan çok uzaklarda kalmıştı. De- Deli Kasap da bu fikir sonuvir, internet devrine gidiyor- cu ortaya çıkmış, yıllarca gerdu, medya ise toplum içinde çekten dergiymişçesine her ay ayrık duran gençlerin üzerin- içeriğini güncellerken, bu içeden yeterince reyting almış, riğini destekleyen kapaklar da sömürüp bozguna uğratıp ke- yayınlamıştı. İstanbul’un tanara atmıştı. Böyle bir or- nıdık heavy metal simalarını tamda tam da Non Serviam’ın da bir araya getiren dergi nibittiği Eylül 2000 tarihinde, hayet Ağustos 2007’de kolekAnkara’dan Rock Station siyon sayısını basarak matbu dergisi geldi. Uzun yıllar yi- ortamla da tanıştı. Daha sonne aynı adlı radyo programı ra birkaç ay aralıklarla, yeni ve festivalden, Şebek’teki ya- yazılarla 3 sayı daha çıkardılar. zılarından tanınan Hicri Boz- Deli Kasap müziğin yanında dağ çıkarıyordu. İki aylık bir politik duruşuyla da nam salperiyoda sahip olmayı hedef- mıştı. Kimisi bu durumu eleşleyen dergi zaman zaman ara tiriyor, müziğe niye politika verse de en az 6 yıl boyunca karıştırdıklarını sorgularken, yeni sayılar yayınladı. Bu se- “rock’n’roll kültürü” ile politibeple takdire şayan bir der- kanın ayrışamayacağı cevabını giydi, ama kendisini özel bir alıyorlardı. Klasik rock dergiyere koyacak şeylerden yok- lerindeki gıptayla baktığımız, sundu. İçerik sürekli röportaj, o bir türlü heavy metal alagrup tanıtımı, albüm kriti- nına uğramayan kuramsal anği şeklinde gidiyordu ve nere- latım, yayınladıkları kimi yadeyse herkeste monoton bir zılarda büyük bir boşluğu ve üslup vardı. Şebek’teki grup açlığı dolduruyordu. Doğruve albüm isimlerini yanlış yaz- su bu şekilde iyi de yapıyordu ma geleneği devam ediyor- Deli Kasap, ama “kendini faz-

la ciddiye alma” durumu burada da ortaya çıkıyor, özellikle Nisan 2009’da yayınlanan dördüncü ve son sayılarında yer yer trajikomik söylemlere sebep verebiliyordu. Atılan sloganlar günlük dile yapışmış olsa gerek ki, güzel güzel müzik konuşurken bir anda “soysuz köpekler” tabiri araya karışıveriyordu. Üç sayıdır devam eden ve yeni bir şey katmayan, bir yere varamayan dosya konuları artık sanki sırf ilgi çekmek için uzatılıp devam ettiriliyordu. Deli Kasap o tarihten sonra bir daha basılı dergi çıkarmadı, bugün yayınına internet sitesi şeklinde devam ediyor. Ankara’dan çıkan bir başka dergi, Zor da 2000’lerdeki en önemli yayınlardan biri olmuştu. Nisan 2002’deki ilk sayısından Haziran 2008’e kadar toplam 12 sayı çıkardılar. İlk zamanlardaki sayılar Enred ekolünde, yeraltı gruplarla yapılmış onlarca röportaj, onlarca albüm kritiğinden başka şey içermezken, sonlara doğru Non Serviam ekolüne benzedikleri görüldü. Artık onlar da tartışmalı isimlerle röportajlar yapıyor, albümlerini övüyorlar, tepkileri üzerlerine çekiyorlardı. Sinema, edebiyat, genel kültürle ilgili yazıların sayfaları artıyordu. Amerikan cilde geçilip renkli sayfalara girilmişti. Bir başka tepki aldıkları konu, yerli gruplara pek yer vermeyişiydi. Ama onlar da kimsenin eleştiri kabul etmediği bir ortamda beğenmedikleri grupları pohpohlamak istemiyorlardı. 2008’de aylık yayınlanma planları ku-

rarlarken, bir mektupla dergiyi kapatmak zorunda kaldılar. 2000’ler, metalcilerin açlık ve fedakarlık konusunda sınandıkları bir dönem oldu. 2005’te geri dönen 16 sayfalık Rock Kazanı için Mix adlı genç kız dergisini almak zorunda kaldılar. Yine o dönemlerde çıkan 16 sayfalık Gürültü eki için Yüxexes almak gerekiyordu. Heavy metal içeriğinin yanında alakasız dergiler almaya ayak direyenler için Blue Jean’in verdiği 52 sayfalık Headbang dergisi ise büyük bir sınavdı. Headbang, Çağlan Tekil’in son büyük metal dergisi işi oldu ve uzun süredir 32 sayfaya düşse de, günümüzde devam eden tek dergi olarak kaldı. Toparlanıyoruz 2000’lerde dergi/fanzin hazırlama işi artık tamamen bilgisayardan yürütüldüğü ve çoğunluk bu konuda yetkin olmadığı için, irili ufaklı yayınlarda büyük bir tekdüzelik ve acemilik ortaya çıktı. Bazı denemeler içeriğiyle, bazıları ise bu tekdüzeliğe düşmeyişleriyle dikkati çekti. Bitirirken onların da isimlerini anmadan geçmeyelim: Pena Zine, Metal Heart, Ağrı Kesici, Electric, Kuzey Ormanı… Son 25 yılın dergi ve fanzinleri, son 30 yılın gazete küpürleri, birçok konuda derli toplu kaynak üretemeyen ülkemizde müzik geçmişinin peşine düşenlerin yolunu aydınlatıyor. Meraklısı için şimdi gün, sahafların yollarını aşındırma, raflarını karıştırma günüdür!

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 53.

Bitti.

direndi, dergice son nefeslerini ise aylık dergiye dönüşüp Mayıs 2000’den Temmuz’a kadar üç sayı çıkararak verdiler. Enred 12 numaralı en son sayısını Mayıs 2000’de çıkarabildi. Non Serviam ise Eylül 2000’e kadar dayandı, kendi düzenlediği 23 Eylül’deki Tiamat konseriyle veda etti.


Melis Mine Şener laysamina@yahoo.com

mitoloji Dionysos:

Bir Bağ Bozumu Efsanesi

Dökülsün şarap, bozulsun bağlar. Toprağın beslediği tüm meyveler hayata çağlasın, aşkla dolsun insanoğlu. Çünkü zaman, Bakkha’ların zamanıdır. Kaos’un, şarabın ve bereketin tanrısı, Dionysos’un zamanı. Şarabın, zevkin, sefanın, yeniden doğuşun tanrısı Dionysos’u anlatıyoruz bu ay.

L

ise yıllarımdan kalmadır Dionysos bana. Baccha’lara dair puslu hatıralar eşliğinde… Şarabın, doğanın, bereketin, ölümün ve dirilişin, deliliğin simgeleştiği uzun dalgalı saçlı yakışıklı bir adam olarak hatırlarım kendisini, o yıllardan bu yıllara yakışıklılık kavramım hayli değişse de… Şarabın Tanrısı İki Kez Doğar Biri ilk kadehtedir doğumunun, biri son kadehte. Ama mitolojik söylentilere göre doğuşu pek çeşitli şekillerde anlatılır. Pek çok isimle adlandırılır: Dionysus, Dionysos, Bacchus, Bromios, Euhios, Dithyrambos, İakkhos, İobakkhos. Dionysos Frigya’da Sabazius’un, Lidya’da Bassareus’un cisminde görülmüş ve benzer özellikleri taşıyan bu tanrılara tapılmıştır Anadolu’da. Şarabın sarhoş ediciliğinin yanında sosyalleştirici, rahatlatıcı olduğunu da hatırlatmaktır bu 54 | Boo! Sayı: 7

tanrının ödevi. Yaygın bir söylenceye göre Dionysos ölümlü güzel Semele ile Zeus’un oğludur. Ancak Semele ki Zeus’un âşık olduğu talihsiz kadınlardan biri olarak kendi güzelliğiyle lanetini bulur. Semele’ye âşık olan Zeus, kendisine çok âşık olduğunu, ne isterse yapacağını vaat eder. Yüce tanrının vaatlerine kanan Semele, Zeus’la birlikte olur ve bu birliktelikten hamile kalır. Ama ak gerdanlı Hera’nın kulağına gidince her şey kızılca kıyamet kopar. Hera Semele’nin dadısının kılığına bürünerek Zeus hakkında konuşmaya, Semele’nin aklını çelmeye başlar. Semele bir gün Zeus’tan madem tanrılar tanrısı ise gücünü göstermesini ona gerçek yüzüyle görünmesini ister. Zeus bunun felaketle sonuçlanacağını söylese de Semele diretir. Sonunda Zeus Semele’ye görünür ve Zeus’un ateşi ile Semele yanarak canını verir. O sırada 7 ay-

lık hamiledir, Zeus derhal bebeği alıp ve baldırının içine yerleştirir. Doğum vakti gelene kadar orada saklar. Böylece Dionysos anasından değil, babasından doğar. Doğumun erkesinde Zeus bebeği Hermes’e verir ve Hermes de Dionysos’u Orkhomenos Kralı Anthamas ile Semele’nin kız kardeşi olan karısı Ino’ya verir. Çocuğu güvenle büyütmek için kız gibi yetiştirmeye çalışır ve elbiseler giydirirler ancak Hera bu oyunu yutmaz ve Anthamas ve Ino’yu delirtir. Bunun üze-

rine Zeus Dionysos’u bir oğlağa dönüştürür ve Hermes de onu Nysa Dağı’ndaki nemflere teslim eder. Nysa Dağı’nda bir nevi küçük cennette büyüyüp serpilen Dionysos güzelliklerin aşığı olur. Kırlarda dolaşır, gördüğü asmalardan topladığı üzümlerin suyunu sıkarak keyfin, neşenin kaynağı şarabın atasını bulur ve kendisini büyüten perilerle bu nektarı paylaşır. Orman perileri, su perileri, satirler… Her içen mutluluğa gark olur, üzüntüsünü unutur, yaşama sevinci


Dionysos ve şürekâsı günlerden bir gün Thebai’ye gelir. Kral Pentheus gelen kalabalığı görür ve şehirde barındırmak istemez. Askerlere bunları tutuklatmak ister. Bu sırada askerlerden biri karşılarındakinin Dionysos olduğu konusunda Pentheus’u uyarır. Fakat Pentheus onu dinlemez (bakınız işte buna basiretin bağlanması diyoruz) ve Dionysos’u yakalatır. Bu arada Bakkhalar dağlara kaçar. Pentheus Bakkhalar’ın peşine düşer. Bütün olanlara çok kızan Dionysos Penteus’un annesi ve kardeşi de dâhil olmak üzere tebaasından pek çok kadını delirterek Bakkhalara katılmalarını sağlar. Onları bulan Pentheus dehşete düşer. Ancak Bakkhalar ve tebaa da çıldırmıştır. Pentheus’u yabani bir dağ aslanı zannederek üzerine atlar ve parçalarlar. Pentheus’un ölümü ailesi ve tebaasındaki kadınların elinden olur.

ile dolar. Bu güzelliği de asmanın yapraklarından yaptıkları taçlarla simgeleştirirler. Ama tabi ki şarap, iyiler için böyle güzel etkiler yaratmaktadır. Kötü durumdaki insanlarda bu hissiyat tam tersine gelişebilir. Kişiler üzüntüye ve kedere boğulabilir. Derdinden deliliğe yazıp çevresine zarar verebilir. Bir başka söylence Dionysos’un Zeus ile Persephone’den doğduğu, bu yüzden de tıpkı annesi gibi, her yıl yeniden ölüp, sonra tekrar dirildiğini anlatır. Yine bir başkasına göre iki kez doğumunun aslı başkadır. Yine Hera’nın öfkesinin kurbanı olarak doğumundan bir süre sonra perilerle birlikte yaşarken titanlar tarafından paramparça edilir ancak kalbi parçalanmadan kurtulur ve bu kalple yeniden canlanır. Söyle bana, kimsin sen? Tasvirlerinde genç, yakışıklı, hoş bir delikanlı olan Dionysos’un kutsal hayvanları panter, kutsal bitkisi pek tabidir ki asma, sonra çam ve sarmaşık, simgesi de kutsal kadehi Kantharos’tur. Hristiyanlığın temel anlatılarından ekmek-şarap, “benim bedenim benim kanım” yaklaşımı kuvvetle muhtemel Dionysos’un bu kutsal kadehinden ve Dionysos’a tapanlardan gelmektedir. Çünkü ona tapanlar, Dionysos’un kendilerine vahşi hayvanlar biçiminde göründüğüne inanırlar, bu yüzden şarap içip sarhoş olur, gruplar olarak dağlara çıkarlar, naralar, çığlıklar, şarkılar eşliğinde döne döne dans eder ve karşılarına çıkan hayvanları parçalayıp çiğ çiğ yerlerdi. Böylelikle tanrının kanını içmiş, bedenini bedenlerinin içine alarak onu özümseme yoluna girmişlerdir. Oğlak kılığına sokulup hayatı Hera’dan kurtarılmasından kerli oğlak ve dağ bayır dolaşmasından özdeşleştirilerek keçi ile de simgelenir Dionysos. Yanında satirler, sirenler, bakhatlar ve menadlar ile kırlarda, bayırlarda dolaşır. En çok gezdiği yerlerin Lidya, Tmolos dağı olduğu söy-

lenir. Hitit kabartmalarında, bir elinde üzüm salkımı, diğer elinde arpa ya da buğday başağı tutarak betimlenir Dionysos. Bu normaldir Halikarnas Balıkçısı’na göre, çünkü insanoğlu şaraptan önce bira yapımının sırrını bulmuştur. Şenlikler başlasın, dökülsün şaraplar yere! Özellikle bağ bozumu zamanı kendisi daha bir hatırlanır. Şenlikler yapılır adına… Bu şenlikler ki, günümüz tiyatrosunun temelleri sayılan oyunları barındırır içinde. Bu şenliklerde şaraplar içilir, Dionysos’a dualar edilir, sevişilir, oyunlar oynanır, trajedi ve komediler hazırlanır, izleyiciye sunulurdu. Kendisi için düzenlenen bu etkinliklere “Anthesterion”, “Dionysiav”, “Dithyrambos” ya da “Bacchanalia” denir. Bu şenliklerde, kişiler gündelik hayatlarından sıyrılır, sorumluluklarını bir süreliğine bırakarak korolar, pantomim, tiyatro, şarap gibi sosyalleşme temalı konulara yoğunlaşırlar. Tiyatronun iki temel taşı trajedi ve komedi Dionysos’a atıflar içerir. Trajedi Dionysos’un ölümü, komedi ise dirilişini temsil eder. İnsanların sosyalleşmesine verilen önemden dolayı Dionysos’un insanlar arasında en rahat, en yaygın tanrılardan olarak kabul görmüştür. Bu şenliklerin zamanla diğer tanrılar için yapılan etkinliklerin önüne geçmesi, Dionysos’un dinsel motiflere etkisini artırmıştır. Özellikle Atina’da aralıktan nisana kadar 4 şenlik yapılır ve bu şenliklerden en önemlisi yukarıda adı geçen “Anthesterion”dur. Bu şenlikler için Atina Akropolü’nün güney tarafına Dionysos Tiyatrosu yapılmıştır ki bu da Yunan Dünyasının ilk taş tiyatrosu sayılmaktadır. Bu şenliklerden bir başkası asmalar yeşermeye başlayınca başlar ve 5 gün sürer. Yine şenliklerden bir başkası “Lenaea” ocak sonu şubat başı gibi yapılır. Bu şenliklerde önceleri trajediler, sonradan yalnızca komediler oynanır. Yine diğer bir şenlik olan Büyük Dionysia (Kent

Dionsyia’sı) mart sonu nisan başında yapılır. 5-6 gün sürer. Nadide Çiçeklerden Bakkha’lara… Dionysos’la ilgili ilgi çeken konulardan bir tanesi Euripides’in (M.Ö. 5. YY.) “Bakkha’lar” tragedyasıdır. Bu eser Dionysos şenliklerindeki kadın alaylarını konu alır. Her daim nadide çiçekler kabul edilen uysal kadınlar yerine, sadece doğa kurallarıyla yaşayan, direnen, asi kadınlar olan Bakkhalar vardır bu kez sahnede… Bakkhalar, sadece tören zamanı değil, her zaman Dionysos’a tapan bu kadınlar, bedenlerini nebris denilen benekli ceylan postlarıyla örter, başlarını sarmaşık çelenkleriyle süslerlerdi. Yaşayışları her daim Dionysos’un temel kaidelerine uygundu: doğa ve şarap. Ellerinde, ucunda bir çam kozalağı bulunan sarmaşık ve asma yaprakları sarılı değnekler ve Promethus’un Olympos’dan ateşi çalarken kullandığı dalları taşırlardı. Geceleri ormanların karanlık köşelerinde, dağlarda koşarak kendilerinden geçerler, bu sırada doğayla birleşip üstün bir güç haline gelerek önlerine çıkan vahşi hayvanları parçalarlardı. Bu kadınlara sakin, olgun ermiş, durgun zamanlarında Thyas, kendilerinden geçip çılgınca hareketlerde bulunduklarında, hayvanları parçalayıp çiğ çiğ yediklerinde ise Mainas denir. Bakkhalar açık havada gökyüzüne tapınırlar, özel bir tapınakları yoktur. Hayvan derileri ile örtünür, yumuşak çimlerde yatar, doğada buldukları ot ve yemişleri yer, yaban keçilerinin sütü ile beslenirlerdi. Aslında Dionysos ve özellikle Bakkhalar daha oldukça uzun anlatılabilir ama varsın Bakkhalar ziyan olmasın, tıpkı Amazonlar gibi, Syrenler gibi, nemfler, periler gibi, başka bir yazıda anlatılsın. Merakla bekleyenleri, birazcık daha beklesin, herkes var olan en mükemmel düzenle, kaosla kalsın!

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 55

Bitti.

İntikam çiğ yenen bir yemek olsa...


Melis Mine Şener laysamina@yahoo.com

edebiyat Alexander McCall Smith:

Güleç Yüzlü Gündelik Felsefeci

Güler yüzlü, kelebek boyun bağlı ya da kravatlı, takım elbiseli, kır saçlı bir adam düşünün. Düşününce gülümsediniz değil mi? Alexander McCall Smith işte o. O da öyle gülümsetir insanı, resmini görünce de, okurken de… Felsefenin en eğlenceli halini okurlara sunan keyifli yazarlardan Alexander McCall Smith bu ayki konuğumuz.

G

eç bulunanların kıymetlisi bir başka olur, sarar sarmalarsınız içten içe, ama bir yandan da açık etmezsiniz hislerinizi, çok sevdiğinizi belli etmeden sevmeye çalışırsınız. Alexander McCall Smith de böyle geç bulunan yazarlardandır benim için. “Arkadaşlar, Aşklar ve Çikolata”yı adına kanıp almış, bir çırpıda okuyup keyifle gülümsemiş, hatta kitap sayesinde keyifli bir dost edinmiştim. Sonra arkası geldi tabi, hem dostluğun, hem de kitapların… Pazar Felsefe Kulübü, Portekizce Düzensiz Fiiller, Sosis Köpeklerin İnceliği, Kısıtlı Şartlar Villası (nam-ı diğer “Profesörler Üçlemesi”), Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu ve diğerleri… 56 | Boo! Sayı: 7

Afrika’nın Çocuk Bahçeleri Zamanının İngiliz sömürgesi Zimbabwe’nin Bulavayo’sunda 24 Ağustos 1948’de doğan McCall Smith, İskoçya’da hukuk öğrenimi gördü. Kendisi bir tıp hukuku profesörü olup İskoçya’nın Edinburg Üniversitesi’nde aynı kürsüde çalışmaktadır. Özellikle 2000’lere yaklaşırken tıp hukuku ve biyoteknik konusunda uzman, uluslararası alanda sözü geçen bir akademisyen olmuştur. Uluslararası pek çok komite ve kurul ilgili konularda kendisine danışmaktadır. Ayrıca on parmağında on marifet kişiliklerden olan McCall Smith, İngiliz Şövalyelik Nişanı sahibidir. Yetişkinleri keyiflendiren dedektiflik kokulu, felsefe soslu, zihin jimnastikli


Okul hayatı Bulavayo’da Hristiyan Kardeşler Koleji’nde başlar. Sonrasında da Edinburg yollarına düşer. Edinburg kendisine o kadar nüfuz etmiştir ki, kitaplarında dikkat ederseniz satır satır Edinburg’u görür, biraz dikkat ederseniz şehir haritası bile çıkarabilirsiniz. Okulu bitirince 1981’de (doktorasını da bitirdikten sonra yani) Güney Afrika’ya döner ve Botswana Üniversitesi’nde hukuk dersleri verir. Sonra Edinburg aşkı mıdır başka bir aşk mıdır bilinmez, 1984’te İskoçya’ya geri döner ve eşi Elizabeth ile evlenir. McCall Smith Edinburg Üniversitesi’nde ders verir ve sonunda emekli olur. Halen iki kızı Lucy ve Emily ile Edinburg’da yaşamaktadır. Marifetli Parmakların Sahibi Keyifle okuduğum pek çok kitabı yazan üstat (Ali’nin kulakları çınlasın) British Medical Journal etik komitesine 2002’ye kadar başkanlık etmiş, Birleşik Krallık İnsan Genetik Komisyonu’nda başkanlık ve UNESCO Uluslararası Biyoetik Komisyonu’nda üyelik yapmıştır. Sonra kendini ağırlıkla yazmaya vermiş, diğer alanlardaki çalışmalarını ikinci sıraya almıştır. 2006’da İngiliz Şövalyelik Nişanı, 2007’de Edinburgh Hukuk Fakültesi tarafından Onur Ödülü verilmiştir McCall Smith’e. Sadece akademik anlamdaki başarılarını sayıyoruz sanılmasın, amatör olduğu konuları da es geçmiyoruz yazarımızın. Amatör olarak fagot çalan yazar, The Really Terrible Orchestra’da eşi ve bir grup arkadaşı ile birlikte müzik yapmaktadır. Ne kadar başarılıdır, ne kadar berbat, onu dinleyenlerine sormalı tabi… Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu ile uzandığı memleketi Botsvana’daki ilk opera salonu olan “Bir Numaralı Kadınlar Opera Salonu”nun açıl-

masına da ön ayak olmuştur. Yazdığı kitapları okurken, gerek Edinburgh’ta gerekse Botsvana’da şehirlerin kendilerine ait dar sokaklarında, yalnız yerli halkının bildiği kafe ve lokantalarında, kütüphanelerinde, müzelerinde, opera salonlarında, banliyölerinde gezersiniz yazarla birlikte. Çünkü öyle güzel anlatır ki, bir anda kitabın içine çekilir, kahramanla birlikte yürümeye başlarsınız o sokaklarda, dükkanlarda. Yazarın büyüsü belki de biraz buradadır. Sonra sadece sokaklar olmaz tanıdık olan. Isabel’in kafa karışıklıkları, yeğeni Cat ve yeğenin eski sevgilisi üzerinden yola çıkarak yürüdüğü aşk ve arkadaşlıklar üzerine düşünceler, kendince ahlaki çıkmazlar, genel geçer doğrular ve yanlışlar… Hepsi aslında sizin de sorununuzdur zaman zaman. Sadece, siz düşünür geçersiniz, onun kadar fazla kafa yormazsınız. İşte tek fark budur. Düşünme süresinin uzunluğu. Tabii ki bu uzunluk Isabel’in bir felsefeci ve ahlakbilim dergisi editörü olması ile alakalıdır, sadece bir roman kahramanı olmasıyla değil. (Ama Profesör Igenfield’de böyleydi derseniz, o da dilbilimciydi derim.) Plaj Kitaplarının En Afilileri Hani bizde bir anlayış vardır ki aslında kınıyorum bu anlayışı, emeğe saygısızlık gibi geliyor bana, “yaz kitabı, tatil kitabı, plaj kitabı” denir bazı kitaplara. Elbette ki Oğuz Ataylara, Sabahattin Alilere, Decameronlara söylenmez bu. Hani okuyup sabun köpüğü üfler gibi kolayca sayfa çevirebildiğimiz, akan, yormayan, sıkmayan (aslında en önemlisi galiba) eğlenceli kitaplara söylenir bu laf. İşte Alexander McCall Smith’in eserleri, gerçekten böyle bir tarif yapmak yerinde ise kitaplar için, bu kitapların bence en kralıdır. Her okuduğunuz kitap keyifle akar. Aslında düşündürür de sizi, bu kitaplara yapılan atıfın

Alexander McCall Smith, geniş bir konu yelpazesinde elliden belki de altmıştan fazla kitap yazmış, yazıyor. Akademik kitaplar, kısa hikâyeler, popüler çocuk kitapları ve dedektiflik öyküleri yazmakta ve biz okurlarını mutlu etmeye devam etmekte. Kitaplarına bir bakarsak; çocuklara yazdığı romanlardan başlayalım derim: Pek çok sevilen çocuk kitapları arasında; Abur Cubur Peşinde serisi ve Akimbo serisi bir hayli meşhur. Diğer çocuk kitapları; 1980’de The White Hippo, 1984’te The Perfect Hamburger, 1988’de Alix and the Tigers, 1990’da The Tin Dog, 1991’de Calculator Annie (Bilgisayar Annie), 1994’te Paddy and the Ratcatcher, 1995’te The Muscle Machine, 1997’de Bursting Balloons Mystery (Patlayan Balonlar Macerası) ve The Five Lost Aunts of Harriet Bean, 1999’da Chocolate Money Mystery (Çikolata Para Macerası), 2000’de Teacher Trouble (Öğretmen Macerası), 2006’da Dream Angus ve 2012’de The Great Cake Mystery. Öykü derlemeleri derseniz; 1991’de Children of Wax: African Folk Tales, 1995’de Heavenly Date: And Other Flirtations, 2004’te The Girl Who Married a Lion: And Other Tales from Africa. Bir seriye bağlı olmayan yetişkin kitaplarından 2008’de çıkan La’s Orchestra Saves the World ve Corduroy Mansions’ı, 2009’da çıkan The Dog Who Came in from the Cold’u ve 2011’de çıkan A Conspiracy of Friends’i de kenara not etmeli. aksine. Ancak üzmez, düşündürür, düşündürür, sonra gülümsetir ve yola devam etmeniz için ardınızdan ittirir. Bu minvalde okunması salık verilecek serileri de aşağıdaki gibidir: 1998’den bu yana devam eden Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu serisi, Alexander McCall Smith’in dünya çapında tanınmasını sağlayan seridir. İlk kitap 39 dile çevrilmiş ve 14 milyondan fazla satış yapmış. New York Times’ın en çok satanlar listesinde aylarca kalmış ve en az İngiltere’deki kadar ilgi görmüştür. Seride en son bu yıl on dördüncü kitap The Limpopo Academy of Private Detection yayınlandı. McCall Smith’in bir başka meşhur serisi olan, geçen ay da Boo!’da detaylıca bahsettiğimiz Profesörler Üçlemesi ise üç dil profesörünün bece-

riksizliklerle dolu sosyal hayatını anlatırken bol bol gülümsetir. Dil konusunda boşa profesör olmadıkları belli üç profesör, gerçek hayat söz konusu olunca birer acemi çaylak ve McCall Smith de bunu çok iyi anlatır. Sonradan üçlemenin bozularak geçen yıl dördüncü kitap “Unusual Uses for Olive Oil”in yayınlandığını keşfettim. Bunların yanında Pazar Felsefe Kulübü Serisi (ya da Isabel Dalhousie Maceraları) ve 44 Scotland Sokağı Serisi’ni de unutmamak gerek. Daha da fazlası var elbette. Ama ben artık yazamayacağım. Zira bir yerlerde bir yolun sonu olmalı. Özetle, bu yaz için hem güzel, hem doyurucu, hem keyifli, hem de akıcı kitaplar arıyorsanız, hiç durmayın, kitapçınıza koşup birkaç Alexander McCall Smith kitabı kapın. Pişman olmazsınız…

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 57

Bitti.

kitaplarının yanında çocukları da unutmamış ve onlar için de pek çok kitap yazmıştır.

z e m t i B u k O u k O Kitaplar


Armağan Kanca armagankanca@hotmail.com

eskici

Violent Femmes:

Akustik Haylazlıklar O nca saykodelik rock albümün olduğu kasetçinin çatı katı deposunda dolanırken dikkatimi çekmişti Violent Femmes. Müziği dinlemeden önce bir Captain Beefheart, bir Camel eğilimi beklerken, karşıma çıkan manzaradan sonra hiç de memnuniyetsiz gözükmüyordum. Müziği durdurmaya niyetim yoktu. O gün bugündür dinlemekten sıkılmadığım Violent Femmes ile işte böyle bir tesadüfle tanışmıştım. Tür Alaşımı Folk ile punk müziğin bir ara-

58 | Boo! Sayı: 7

ya gelebileceğini kim düşünebilirdi ki? 80’li yıllarda bu amaçları uğruna bir araya gelen lise arkadaşları piyasaya adım atar atmaz dünya çapında ilgiyle karşılandı ve albüm satış rakamları milyonu buldu. ‘Akustik folk punk nasıl yapılır-101’ dersi veren grup daha önce kimsenin aklının ucundan geçmeyen bir yeniliğe imza attılar. Evet daha öncesinde punk müziğin evirildiği bir duruma The Gun Club (punk blues) ile tanıklık etmiştik ancak kimse folku da ekleyelim dememişti. Kendini bilmez vahşi efemineler bu cesaret gösterisi yetmez-

Taklit edilmesi zor olan bir müzik türünün bayraktarlığını üstelenen Violent Femmes, bu ayki eskicinin konuğu. Endüstrideki müzik gruplarının akıl sır erdiremediği şoke edici şarkı sözlerini adeta çantada keklik bir şekilde anlattılar. Zor olanı kolay gibi göstermek onların ruhunda vardı.

miş gibi, yaramaz mı yaramaz şarkı sözlerini de lügatlarına ekleyince muzırlıkta sınır tanımamışlardır. 90’lı yılların afacan çocukları Pavement, Ween, Suede ve Pulp gibi gruplardan çok önce bu baş belası sözlerin ekmeğini yiyen grup; bu sözlerin diyetini, karga tulumba kovuldukları National Honor Society’de ödemişlerdir (bkz. “Gimme the Car”).

Kökler 80’li yılların en devrimsel gruplarından Violent Femmes’ın kökleri Milwaukee’deki lise yıllarına daya-

nır. Vokal Gordon Gano’nun ciyaklaya ciyaklaya çığırtkanlığını yaptığı grup, yontulmamış bir akustiği de ekleyip vahşi bir ambiyansla punk havası oluşturmaya çalışsa da, Gano’nun gençlik esintisi olan gospel müziğin de etkisiyle birlikte dini referanslar vermeden rahat durmamışlardır. Bu dehşet verici sözleri iplemeyen grubun diğer üyeleri bas gitarist Ritchie ve davulcu DeLorenzo akabinde gelebilecek röportaj soruları sırasında Gano’yu sinir krizinin eşiğinde bulmuşlardır. Bob Dylan ve Lou Reed arası mekik dokuyan Gor-


don Gano, muh-te-şem şarkı sözleriyle yenilikte çığır açarken, NME’nin en iyi bas gitaristlerden ilan ettiği Ritchie bir an olsun boş durmamış ve Primus, Rush gibi grupları ilk kez duyduğumuzda aklımızdan geçen sıfatların hepsini gruba yapıştırmasını bilmiştir. Variety’nin en kötü davulculardan birisi olarak gördüğü DeLorenzo, Ritchie kadar ses getirmemiş ancak rezil rüsva bir performans da sergilememiştir. Bayılırım Belaya Hazmedilmesi zor şarkı sözlerinden başları belaya girmiyormuş gibi, üstüne bir de yanlış anlamalardan kaynaklanan sorunların içinde bulmuşlardır kendilerini. Örneğin, sırf isim benzerliğinden dolayı Ritchie’nin Milwakuee polisi tarafından tutuklanma olayı var ki dillere destan. Neyse ki Ritchie kendisini nezarethanede bulmadan olay çözülmüştür.

oldular, dönemin dinamiklerini elinde tutan adamların ahbapları da. Bir keresinde çocuk bir hayranı “Ritchie, Ritchie” diye peşinde dolanıp, Ritchie’nin imzasını kapmayı başarınca; Ritchie çocuğa dönüp, “Gano’nun da imzasını alsan nasıl olur” minvalinde bir soru soruyor. Çocuğun vurgusuz bir şekilde “hayır” demesinden sonra Gano’nun yüz ifadesini düşünebiliyor musunuz? Diğer bir örnekte, “caka satan Ritchie”nin güneş banyosu yaparken Robert Plant’i görüp cool bir hava takınması ve sonradan Plant’in bir demecinde favori gruplarından biri olduklarını öğrenmeleri olayına ne demeli?

Yerle yeksan oldukları anların dışında, Lou Reed ile “Pale Blue Eyes” parçasını söylemeleri veya bir Londra konseri sırasında konuklardan Morrissey onları izlerken Diğer bir macera da Gano ile “This Charming Man” parçaRitchie’nin bardan atılma (as- sının coverını yapmaları, bilında Ritchie’nin değil) olayıdır. siklet lastiği gibi sönmüş kaBodyguardlar Gano’yu yaka pa- rizmalarını kurtaran unsurlar ça dışarı atarlarken Ritchie’ye olarak kayda geçiyordu. dokunamıyorlar. Gano, bunun nedenini Ritchie’nin cüssesine Sonuç olarak, Almanya konbağlıyor. serinde Ritchie’nin sarhoşluktan tamamen şaftı kaymış Ego Değil Lego bir şekilde “Prove My Love” Kendileriyle dalga geçebilen, parçasını ikinci kez çalma“sıfır” ego sahibi grup için ta- ya çalıştığı veya Gano’nun nınabilir olmak önemli değildi gitarı eline alarak sokakdemek, ara başlığa rağmen yi- larda milleti galeyana getine de çok iddialı bir laf olur- rip “Kiss Off” parçasının ordu. Her ne kadar ilk albümleri tasında milleti 1’den 10’a birkaç “milyon”, son albümleri kadar avaz avaz saydırttıbirkaç “yüz” satan bir grup ol- ğı bir gruptan bahsediyosalar da rockstar pozu kestikle- ruz. Her şeyi geçtim, bu ri vakit yok değildi. Ancak daha grup değil mi kendi onurönce de dediğim gibi işin tama- larına düzenlenen bir gemen matraklığındaydılar. En ba- cede “tamamen masum” sitinden; Whitesnake, Twisted bir şarkı söyleyeceğiz deSister gibi grupların konserle- yip, içkili bir gecenin sorindeki memeler fora durumu- nunda arabada sevişmek nu görmeniz mümkün değildi. isteyen bir gencin anlaOnlar, 90’lı yılların eğlenceli di- tıldığı ve haliyle ebeveynzilerinden Sabrina dizisinde de lerin pek (pek mi?!) tutbahsedildiği gibi, konser son- madığı “Gimme The Car” rası eve gelip TV karşısında süt parçasında ‘come on dad içen sokak çalgıcılarıydılar (Se- give me the car’ dizesini zon I, Bölüm 15). bastıra bastıra söyleyip konser alanında arbedeKüçük bir çocuğun maskarası da ye yol açan? 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 59


Sokak Çalgıcıları ‘Basit güzeldir’ düsturunu benimsedikleri ilk albümde, nasıl da sokaklarda endam ediyorlardı. Sonuçta platform mlatform onlar için geçerli değildi. DeLorenzo bile taburesiz şekilde davul çalıyordu daha ne olsun! Dolayısıyla ipini koparan kendisini dışarda buluyordu.

turan konular olarak göze çarpıyor. Violent Femmes’ın, çoğu grubun aklının ucundan geçmeyen konulara eğilmesi onları farklı kılıyor. Kullandıkları dil o kadar esnek ki, yukarıda bahsedilen ve daha da belirli bir hale getirip çoğaltabileceğimiz konuları güzel güzel kılıfına uyduruyorlar. Dolayısıyla kullandıkları alaycı, nüktedan ve zeka kokan üslubun içinde birden çok anlam taşıyabilecek şarkı sözlerinin içinde mest oluyor, bu zekayı takdir ediyoruz.

’86 yılından sonraki 3 yıllık duraksama döneminden sonra onları onlar yapan Karaoke günlerinin vazgeçilmeformülleri biraz unutmuş zi ve VF deyince akla ilk gelen gibiydiler. Bu süreçte Gano, parça olan “Blister In The Sun” yan projesi The Mercy Seat bu tarife birebir uyar. Şarkı duile gospel diye tuttururken; manlı bir kafayı mı yoksa yarım mandolinden akordeona, kalmış cinselliği mi anlatır dübançodan kemana, ksilofon- şünür durursunuz. Özellikle ilk dan basgitara ve adını bil- albümde bu cinsellik kavramı mediğim envai çeşit enstrü- daha da hissettirilir. Örneğin, manı çalan Ritchie ise solo “Add It Up” bastırılmış cinselalbümler çıkarmaya başladı. liğin ortasındaki bireyin ‘I got Önceki albümlerine göre da- angry’ şeklindeki çığlıklarıdır, ha karmaşık olan “3” adlı al- Oepidus Kompleksi alt metninbümüyle geri döndüklerinde de. “Gone Daddy Gone”, liseolumlu izlenimler bıraksalar li fantezisi olan maymun olmuş da, 90’lardaki “Why Do Birds bireyin pedofilik mesajlarını Sing?” albümüyle birlikte içerir. Sondaki ksilofon ile dikSlash Record’tan ayrılıp Rep- kat çeken parça Nabokov’dan rise kayıt şirketine geçmeleri esintiler taşır. ‘Ve bütün çirkinve yanlarına tonlarca enstrü- ler öldürülecek’ sloganıyla haman almaları (ki aslında sev- reket eden birey “Ugly” pardiğim bir şeydir) eski çiğ ha- çasında o çirkin bireyle ilişki valarından uzaklaşmalarına yaşadıktan sonra onun ne kaneden oldu. Tabii diğer bir et- dar çirkin olduğunu bağırıp duken davulda DeLorenzo’nun rur. İlk albümden sonra dini reyerini Guy Hoffman’ın alma- feransların bir tık öne çıktığı sıydı. Hoffman’ın kimyasının Hallowed Ground’tan sonra yiVF ile örtüştüğünü düşünmü- ne devam ettiler cinsel mesajyorum. lara. Adını Bruegel’in tablosundan alan The Blind Leading The Sonuç olarak 90’lı yıllarda pek Naked albümündeki “Good Frises getirmeyen grup (en dik- end” sadece arkadaşlığınızı iskat çeken The Crow film mü- temeyen bir kızla karşı karşıziklerindeki parçası “Color Me ya olmak veya “I Held Her In Once” bile DeLorenzo zamanı My Arms” sadece dominant bir kayda alınmıştır); her ne kadar kız arkadaşınızla ilişkinizi sonmüzikal olarak değişim göster- landırmak değil, cinsel tatmine se de (dönemin etkisini de baz de göndermede bulunan parçaalarak), değişmeyen şey o zeka lardı. dolu, nüktedan ve hayret verici şarkı sözleri oldu. Grubun ilgi alanında olan konulardan bir diğeri hüzün ve kızÇok Yönlülük gınlık üzerindeydi. “Please Do Garip ilişkiler yumağı, cinsel Not Go”, ‘Aşık olduğum kız başbastırılmışlık, dini referanslar, kasına aşık’ sendromu yaşayan hayal kırıklığındaki aşk; şar- bireyin son çırpınışlarını; girişkı sözlerinin çerçevesini oluş- teki piyano ve sonundaki ke60 | Boo! Sayı: 7


manla üst düzeye çıkan “Good Feeling” mutluluk kavramının anlık olduğunu ve “Nothing Worth Living For” yaşamak için bir neden olmadığını karamsar kere karamsar şekilde anlatan parçalardı. Duygu düzeyinin taban yaptığı andan öfke patlamalarına geçmeleri “Kiss Off” ve “Children of The Revolution” ile oldu. “Kiss Off”, hayal kırıklığı yaşamaktan bıkmış bireyin çareyi uyarıcılarda bulduğu (belki de sonraki aşama olarak intihar) hayata karşı ağız dolusu küfürler ettiği ve hareket çektiği parçadır. “Children of The Revolution” ise T.Rex’in esas adamı Marc Bolan’ın yazdığı ve 70’lerde hit olan, ergen gençliğin öfkesinin anlatıldığı VF yorumudur. Gano’nun sesinin yetmeyip yutkunduğu “Never Tell”; kendisini, hayatta söylememesi gereken bir olayın ortasında bulan bireyin ‘cehennemde yanması’ ile ‘başa bela olması’ arasındaki gelgitlerini yansıtır. En iyi VF parçası muhtemeldir. Hallowed Ground albümünün diğer dini referanslı parçası “Jesus Walking On the Water”dır. Bu sefer Gano, dinle uzaktan yakından alakası olmayan Ritchie ve DeLorenzo’yu da kafalamış gözükür. Baksanıza arka vokallere de yerleştirmiş onları. Diğer dini referanslar “3” albümünden. “Dating Days” parçasındaki ironide bahsedilen Jonah, Yunus peygamberdir. İroni şudur ki; Jonah Yunus’u değil, Yunus Jonah’ı yutmuştur. “Just Like Father”da çocukların, rol modeli olan babalarının davranışlarını nasıl da kopyaladığından bahseder. Rahatsız

edici haliyle VF, ‘it hurts to rım beni korusun’ şeklindedir! parçasında mutluluk geçicidir be like Cain’ ile Cain & Abel “No Killing” daha önce de be- dedikten sonra “Happiness Is” (Habil & Kabil) olayına dini bir lirttiğim gibi DeLorenzo’nun parçasında aynı mutluluğun gönderme yapar. Milwaukee Polizei ile yaşadık- çikolata kutusunun boş olup ları sorun üzerinedir. olmamasına bağlı olduğunu Tehlikeli sularda çook yüzdüsöylediler. Çikolata kutusu ler. Çoğu zaman esprili yak- Her daim avuçlarını yalamış- boşsa mutsuz, doluysa mutlaşsalar da, işin kanlı kısmını lardır. “36-24-36” parçasın- luydular. Benzer şekilde “Kiss da vahşi bir şekilde anlatmak- da 90-60-90 kız istiyoruz de- Off” parçasında moral bozuktan çekinmediler. Hallowed diler ve bezgin bir klarnetin luğundan çıldırma noktasına Ground’taki “Country Death eşlik ettiği “Sweet Mystery geldiler. Ama buna rağmen Song”, Gano’nun lisede yaz- Blues”da hoşlandıkları kıza “Nightmares” parçasında sadığı parçadır. Bir babanın de- açıldılar. “Why Do Birds Sing?” kin düşünüp moral bozukluğulirip kızını öldürmesi ve sonra albümünde hoşlandıkları çir- nu atmak için ‘uyumak gerekintihar etmesini anlatır. Slash kin kızı “American Music” tiğine’ kanaat getirdiler. Records’un sahibi parça için parçasında kimsenin sevme‘Piyano mahvedene kadar iyiy- diği Amerikan müziğinin ça- Politik dokundurmalar da di’ demiştir demesine ancak lındığı baloya çağırdılar. Ba- yaptılar. “I’m Nothing” parparçadaki olmayan piyano zen ilk adımı hiç atamadılar. çasında ‘politika ve onun kirkısmı aslında bançodan baş- Tam attık derken birisi gel- li oyunları’ derken düzeyi bir ka bir enstrüman değildir. “3” di ve “He Likes Me” parçasın- tık artırıp “America Is” parçaalbümündeki “See My Ships” da kızı kaptı. Daha da kötüsü sında Amerika’nın ‘ikiyüzlüleparçasında aile içi şiddeti; hoşlandıkları kızın yeni sev- rin evi’ olduğunu söylemişlerdin ve Marvin Gaye olayıyla gilisi kızın eski dostuna (ya- dir. Reagan döneminde “Old anlatır. Gaye’in babası tara- ni kendilerine) sempati besli- Mother Reagan” ile 30 saniyefından öldürülmesi de olduk- yordu. Bazen ilk adımı attılar de dönemi adeta yerden yere ça trajiktir. “To The Kill”, pa- ama bu sefer bir çuval inciri vurmuşlardır. rasını alıp Chicago’ya kaçan berbat ettiler. Bir şekilde aykızı yakalamaya çalışan biri- rıldılar ve “Fat” parçasında Son Olarak sinin kızı öldürme planı anla- eski sevgilinin geri dönmesi- İlgi alanı bu kadar fazla olan tılır. Buraya kadar olan kısım nin ancak kızın şişmanlama- grubun başka parçalarını da oldukça ağırdı. Bundan son- sıyla doğru orantılı olacağı- tartışmak isterdim (Daha ne rası daha hafif. Üflemeli çal- nı söylediler. En sonunda bu cevherler var!). Neyse, VF zagıların dikkat çektiği “Black duruma veryansın edip Cultu- ten bir bağımlılık, sizi hiç bıGirls”, cinsel birliktelik ya- re Club’ın New Wave türü “Do rakmayacak. Öyle olmasa, 3 şadığı siyahi kızlara ırkçı bir You Really Want To Hurt Me” gün boyunca Amazon ormanyaklaşım gibi gözükse de, as- parçasına sert bir yorum ge- larında mahsur kalan kıza lında ironinin tezatla anlatıl- tirdiler. ‘Akıl sağlığını nasıl korudun?’ ması söz konusudur. Olay işi diye sorduklarında ‘Hallowed pişirmeye gelince güzel, be- Ciddiyet-matraklık dengesini Ground albümünden parçalar lanın ortasında bulunca ‘Tan- iyi kurdular. “Good Feeling” mırıldanarak’ demezdi. 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 61

Bitti.

“Çikolata kutusu boşsa mutsuz, doluysa mutluydular.”


ALBÜM FİLM KİTAP DERGİ OYUN

Raftaki Yavuz Çetin Satılık Sayfa 52’de

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış... Ve İlkbahar Sayfa 55’te

Metal Gear

J.D. Salinger, Franny ve Zooey

62 | Boo! Sayı: 7

Sayfa 60’ta

Sayfa 78’de


R A F TA K İ L E R

Yeni n a k ı Ç r a l p Kita Soren Kierkegaard Baştan Çıkarıcının Günlüğü Osman Balcıgil Zerdüşt’ün Sırrı Mike Segretto - Çöpün Gelini Marie Phillips - Kaldırım Tanrıları Su Polat - Lordum, Ben bir Lolipopum Emre Kaldı - El Christopher Paolini Miras, Ruhlar Dehlizi Rebecca Pawel - Kış Güneşi Hatice Örün - Ekmek ve Takvim Nuriye Zeybek - Güz Hapsi

Çok r a l n Sata 1. Elif Şafak - Şemspare 2. Ahmet Ümit - Sultanı Öldürmek 3. Jean Christophe Grange - Sisle Gelen Yolcu 4. Yılmaz Özdil - İsim Şehir Bitki 5. Haruki Murakami 1Q84 6. Laurent Gounelle Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer 7. Can Dündar - Aşka Veda 8. Murathan Mungan Bir Dersim Hikayesi 9. Semih Gümüş - Yazar Olabilir miyim? 10. Terry Eagleton Hayatın Anlamı

Iggy Pop

APRES - Iggy Pop, The Stooges’la ilk albümünü yaptığı 1969 yılından günümüze her yaptığıyla müzik dünyasını şaşırtan, fark yaratan ve yaşıtları çoktan müziği bırakmasına ya da duraklama dönemine girmesine karşın, ne kökleri olan punk rocktan koparak ne de yeni akımlara sırtını dönmeden cesur işler yapan bir büyücü. Kendisiyle çoğu insan Arizona Dream, Trainspotting ve Lock, Stock & Two Smoking Barrels film müzikleriyle tanıştı. Biz şanslı azınlıksa zamanında sahnede vücudunu kesip fıstık ezmesine bulamasıyla, jimnastik ve ağır uyuşturuculara olan tutkusuyla, Velvet Goldmine filminde Ewan McGregor’un canlandırdığı, 2004 senesinde Rock’n’Coke’a

geldiğinde Mazhar abimizin odasını basmaya yürüdüğü, Jim Jarmusch’un Coffee and Cigarettes’inde Tom Waits’den ayar alan nevi şahsına münhasır, bir delikanlı olarak sevip sayıp, hürmet ediyoruz. Bundan önceki 2009 tarihli Préliminaires albümünden beri Fransız şansonlarına iyice kendini kaptırdığından yeni albümü Apres’de açılış şarkısı Et Si Tu n’Existais Pas ve akabinde Serge Gainsbourg’den La Javanaise, Edith Piaf klasiği olan ve binlerce kez coverlanan La Vie En Rose, Georges Brassens’den Les Passantes ve içerisinde bir cümle de olsa Fransızca geçen Beatles klasiği Michelle’in albüme alınma

Tarz: Caz, blues, rock Yıl: 2012 Yayıncı: Virgin Records

sebebi sanırız Iggy’nin bu frankofon sevdasından. Apres tabiri caizse 10 standart salon/ dans şarkısından oluşan bir cover albüm. Geçenlerde birkaç arkadaşıma söylediğim gibi, seneler evvel birisi yağmurlu bir gece yarısı Iggy Pop dinleyerek huzur bulacağımı söylese “Oğlum bak git!” derdim. Hazır yaz mevsimi geldi ve düğün/nikahlarda artış başlar. Düşünsenize ilk dansını bilmeden de olsa Iggy Pop’la yapan çiftler. Geçen yıllar içerisinde artık durulduğunu düşündürse de kendisinin sürprizli yapısı sebebiyle bir sonraki albümde yine cayır cayır punk rock dinleyebiliriz (geçtiğimiz günlerde The Black Keys için yapılan tribute albümde grubun en sevilen şarkılarından Lonely Boy’u Cream davulcusu Ginger Baker’la işbirliği eşliğinde seslendirdi). Her biri duygu dolu, yılların eskitemediği bu güzel şarkıları bir de Iggy Pop’un hisli (!) sesinden dinlemenizi tavsiye ediyoruz (biz kim oluyosak…) -A. Kara

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 63


R A F TA K İ L E R

Albümler:

METRIC SYNTHETICA Metric Music International Uzun süredir bildiğim, yeni albüm çıkaracak grupların adını duyduğum zaman heyecanlarım, Metric bu isimlerden birisi. Dünyanın pek çok yerinde projeler yürütmüş Metric grubu, en başında yani 1998 yılında Toronto’da kuruldu. O zamandan bu zamana yayınladıkları albümlere geçtiğimiz gün, beşinci albüm Synthetica’yı eklediler. Tarzları indie-rock olarak adlandırılan, altyapısı synth üzerine kurulu Metric, değişimin ne olduğunu gösteren bir albümle karşımızdalar. Albümü gerçek olanın yapaya karşı duruşu olarak niteleyen Haines, hayranlarına albümün duyurusunu yaparken bizi biraz hazırlar gibiydi zaten. Bu sebeple, albümdeki parçalar cicili bicili olmaktan uzak, Metric’in estetik anlayışıyla donatılmış bir gerçeklikle dinleyiciye sunuluyor. Albümdeki en dikkat çeken parça geçtiğimiz günlerde videosu da yayınlanan Youth Without Youth. Parçaların isimlerinin vardığı nokta ise oldukça net: Artificial Nocturne, Clone, The Void… Haines’in sesiyle birlikte parçaların sözleri bütünleşerek, Metric’in daha önce deneyimlemediği yeni bir tarzla birleşiyor. Daha önceki albümlere nazaran parçaların sözleri bu sefer dikkat çekiyor. Youth Without Youth dışında ise Speed the Collapse, Lost Kitten özellikle dinlenilesi. -Merve 64 | Boo! Sayı: 7

REGINA SPEKTOR WHAT WE SAW FROM THE... Sire Records Regina müzik piyasasına girdiği günden beri kendisi gibi piyanist/şarkıcı olan Tori Amos ve Fiona Apple ile karşılaştırılmaktan kurtulamadı. Ancak onlardan ayrıldığı noktalar kırılgan ve naif olmaması, bilakis müziğinin doğaçlamaya yakınlığı, kuralsız kalıpsız ilerlemesi ve bütün bunları neşe içerisinde yapması… Kendisiyle tanışıklığımız 2004 albümü Soviet Kitch sayesinde olmuştu. What We Saw From The Cheap Seats albümünde 2002 senesinde çıkartmış olduğu Ne Me Quitte Pas single’ının yeni versiyonunun yanı sıra, büyükanne edasıyla öğütler verdiği Firewood, 90’lı yılların RnB videolarını anımsatan havasıyla How, ince zevklerin stilize bir anlatım bulduğu Oh Marcello albümün öne çıkan şarkıları. Ancak All the Rowboats videosu ve vurucu melodisiyle aklımızı aldı. –A. Kara

SEAN PARKER SCORPIO RISING (SBW ... Seraglio Point Productions Senelerdir yaşamını ve müzik kariyerini İstanbul’da sürdüren Sean Parker’ın yeni grubu Scorpio Rising ve yeni albümü SBW Parker 2002-2012 bir toplama albüm. İstanbul (2006), Transport EP (2007), A Gun To The Temple (2008) ve Culture (2011) albümlerinden, deneysel alternatif olarak adlandırabileceğimiz toplam 18 şarkıda Pixies, Talking Heads, David Bowie ve The Cure’den ilham alan Sean Parker’dan, rock bazlı olmasına karşın zaman zaman viyola ve klarnet sesleri de duymanız olası. Daha önceleri çeşitli gençlik festivallerinde, Babylon, Indigo ve Haymatlos’ta programlar yapan Parker ve arkadaşlarının çok renkli ve etnik dokular barındıran müziği ile tanışmadıysanız bu ay Kadıköy Shaft’ta açılış konserini bekleyecek ya da cdbaby. com/cd/sbwparker’dan albümü edineceksiniz. -A. Kara

GARBAGE NOT YOUR KIND OF PEOPLE Stun Volume Güzel insan Shirley Manson ve arkadaşları Bleed Like Me sonrasında arada 7 yıl makas yokmuşçasına taptaze, birbirinden nefis 11 şarkıyla geri döndüler. İlk albümlerinden bu yana, özellikle Sn. Manson’ın etkileyici sesi ve seksapeli sayesinde gündemde kalmışlar ancak uzun bir ara vermişlerdi. Güçlü noisy gitarlar ve bolca elektronik soundun hükmettiği Not Your Kind Of People’dan Automatic System Habit, Control ve çıkış şarkısı Blood for Poppies modern rock listeleri düşünülerek yapılmış birer bomba. I Hate Love ise aşk hakkında sizleri bir kez daha düşünmeye davet ediyor. Baştan sona, eski günlerin o ham enerjisini hissedeceğiniz bir ateş topu sizleri bekliyor. –A. Kara


R A F TA K İ L E R

FIONA APPLE BLOCKHEAD THE IDLER WHEEL... INTERLUDES AFTER MID... Clean Slate, Epic Ninja Tune Sesinin güzelliği yüzüne yansı- “Ninja Tune’dan babam albüm yan bu arıza (iyi anlamda) ka- çıkarsa dinlerim” diyen bündınla ilk tanışıklığım Pleasant- yelerin Tony Simon, nam-ı diville filminde şakıdığı Beatles ğer Blockhead’i bilmeme ihşarkısı Across The Universe ile timali yoktur. Aesop Rock’ın olmuştu. Elvis Costello ile söy- birçok şarkısının prodüktörlülediği I Want You ya da Buddy ğünü yapmış bu enstrümental/ Holly’nin Everyday yorumu- abstract hip hop ustası beşinci nu dinledikten sonra eminim albümü Interludes After Midbirçok kişinin en sevilen ka- night ile biz sıcaktan kavrudın sanatçılar listesine üst sı- lan kullarında bir bardak limoralardan giriş yapmıştı. 2005 nata etkisi yarattı. Daha önce yılında çıkardığı Extraordi- 3 güzide albüme imza atmış nary Machine’le hafiften ha- bu naif Amerikalının son albüyal kırıklığı yaşatsa da 7 yıl- mü de oldukça başarılı. Blocklık bir aradan sonra piyasaya head vokalleri zekice kullanısürdüğü “The Idler Wheel...” yor ve sevenlerine beklediğini ile hâlâ etkili sözler yazabildi- vermiyor. Albümü indirmeden ğini ve güzel bir şarkı için pi- önce Sam Cooke Lost and Looyanonun yeterli olabileceğini kin’ ve Skeeter Davis’in My Cokanıtlıyor. “Kahrolsun roman- loring Book şarkılarının Blocktizm!” diyen bünyelerdense- head versiyonlarını dinleyin, niz Fiona Apple size göre değil beğenmezseniz paranız iade! ancak kafasına ahtapot takan Açılıştaki Never Forget Your (bkz. Every Single Night klibi) Token’da Loose Enz’in bir vokadınların da kalbi olduğunu kal örneği ile albümü özetleunutmayın. -Aslı yebiliriz: “Take the subway to the end of your mind” -Aslı

DYLAN WARE WOLFSONGBIRD Water-Wheel Rhymes Yeni Zelanda’nın yeşilini alıp İstanbul’da bahçe kuran Dylan Ware’le tanışmam yakın zamanda oldu. Kings of Convenience ya da Iron&Wine seven bir kulağınız varsa DylanWare’in müziğine de ısınacağınıza şüphe yok. Asit / folk tadındaki Wolfsongbird’ü piyasaya süren Ware, tıpkı Dark Wind Songs albümü gibi bunu da bağımsız bir plak şirketi olan Water-Wheel Rhymes’dan çıkarmış. Karmaşık olmayan ama Ware’in felsefik altyapısını ortaya kuran sözler ve sakin gitar melodileriyle dikkat çeken No Honey, Julia’s Song ve Gold albümde öne çıkan şarkılar. Şarkılarında yaptığı yolculuklar ve yalnızlık kadar bunlarla gelen özgürlüğün izlerini de bolca hissedeceğinize şüphe yok. Sesi insanda kontrolsüz bir huzur duygusu yaratan bu sese kulak verin derim. -Aslı

PENTAGRAM MMXII Epic Son 10 yılda çok şey değişti. Bunların Pentagram adına en önemlisi Murat İlkan’ın yerine gelen Gökalp Ergen olsa gerek. Kendisini geçen yazdan sonra ilk defa Mayıs’ta uzun metraj dinleme fırsatımız oldu. Sakin yerlerde İlkan’ı hatırlatırken, agresif bölümlerde özgünlüğüne kavuşuyor Ergen. MMXII büyük tartışmaları da beraberinde getirdi, kimi albümdeki sesi beğendi, kimi “nerde bu prodüktör?” diye sokaklara döküldü. Sonunda albümün yüzlerce dolarlık tesisatlar için ayarlanıp iyileştirildiği ortaya çıktı. Ardından elbette başka tartışmalar... Besteler doğru ruh haliyle dinleyince güzel gerçekten, vokalist değişimi beraberinde yabancılaşmayı da getirmemiş. Ama daha fazlası değil. İki ay geçti bütün tartışmalar unutuldu. Geçiş albümü diyorlar MMXII için, bir sonrakine başyapıt bekleriz o zaman. -Alper D.

GOSSIP A JOYFUL NOISE Columbia Son albümünü 3 yıl önce piyasaya süren Gossip geçtiğimiz Mayıs’ta dinleyicilerini sevindirdi. Gossip olarak anılmaya başladıklarından beri çıkardıkları üçüncü albüm A Joyful Noise, Columbia etiketi taşıyor. Albümün çıkış ve aynı zamanda ilk klip parçası Perfect World’ü dinlediğim zaman, yeni albümün de tadının damağımda kalacağını anlayıverdim. Standing in the Way of Control ve Music For Men albümlerinden sonra Gossip tarzının daha fazla elektronik tınılarla zenginleştirilirken, Ditto’nun vokalleriyle sakinleştirildiğini fark edebilirsiniz. Ama şunu belirtmeliyim ki albüm yine “koyun müzik çalara dinleyin” tadında. Keza A Joyful Noise, rastgele koyulmamış bir isim olsa gerek. Beklenen mucize Gossip albümü olmasa da dinlenmesi gereken bir albüm olduğunu belirtmek gerek. -Merve

SIGUR RÓS VALTARI Parlophone Sigur Rós’u ne kadar tanımlamam gerektiğini kestiremiyorum. Bilen birçok kişi severek dinler, bazılarına ise hoş gelmez. 1994’ten beri müzik piyasasında olan İzlandalı grup, daha önceden kendilerinin sergilemesine alışık olmadığımız bir tarzla tekrar karşımızda. Kendilerince bir dille söyledikleri parçalarını bu defa oldukça sakin, aynı zamanda biraz içimizi yırtan bir düzleme oturtmuşlar. Albümdeki tınılar, gözlerinizi kapadığınızda sonsuz imge dünyası yaratabilir beyninizde. Valtari öylesine müzik dinleyeceğiniz günlerde sizi dans ettirecek bir albüm değil, fakat bazen o fellik fellik aradığımız dinginliği sunduğunu söyleyebilirim. Yine de albümdeki parçalar öyle geleceğe umutla bakıyorum demiyor, biraz esrarengiz bir hava var. Eğer Sigur Rós hayranıysanız, Valtari’yi kaçırmayın… -Merve 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 65


R A F TA K İ L E R

Filmler: GONE - Bugünlerde vizyona girecek bir diğer dikkat çekici film de bu çekiciliğini başrol oyuncusu Amanda Seyfried’a borçlu olan Gone. Vizyonda izlenecek film bulmanın zor olduğu şu yaz günlerinde, hiç düşmeyen temposuyla Gone iyi bir alternatif olabilir. Ama klişe bir senaryoya sahip olduğu için asla izlemeniz gereken filmler arasında değil. Amanda oynadığı her rolün hakkını veriyor ve bazıları için bir filmde sadece onun olması bile kafi olabiliyor. Mamma Mia’daki performansından sonra hayranları artan Amanda, Chloe filmindeki rolüyle iyi bir başrol oyuncusu olabileceğinin sinyalini vermişti. Klişe bir senaryoya sahip olan Gone’ı baştan sona Amanda sırtlamış ve izlenebilir hale getirmiş. Ama kendisini daha iyi projelerde görsek hiç fena olmaz. Filmin hiç düşmeyen temposu ve izleyende uyandırdığı merak tartışılmaz. Ne var ki yine de klasik bir kaçan ve kovalayan hikayesinden farklı değil. Belki kariyerinin başlarında iyi bir tercih olabilirmiş ama neden Mamma Mia, Chloe ve Justin Timberlake ile başrolü paylaştığı In Time’dan sonra böyle bir tercih yaptığını kendisine sormak lazım. Jill (Seyfried) daha önce onu kaçıran seri katilden kurtulmayı başarmış ve yaşadığı bu travmadan dolayı psikolojisi bozulmuş bir kızdır. Bir gün

66 | Boo! Sayı: 7

kız kardeşi evde tek başınayken kaçırılır ve Jill yıllar önce kendisini kaçıran katilin aynı kişi olduğuna yakın çevresini ve polisleri inandırmaya çalışır. Yönetmen Jill’in psikolojisinin hala bozuk olabileceğinin sinyallerini verirken, izleyiciyi ikileme düşürmektedir. Kendisini kimseye inandıramayan Jill’i hiçbir şey durduramaz ve yollara düşüp kız kardeşini aramaya başlar. Buradan sonrası gayet akıcı devam ederken filmin de kendisini sonuna kadar izlettirmeyi başardığını söylemek lazım. Filmde ne işi olduğuna anlam veremediğim bir oyuncu var ki o da Jennifer Carpenter. Dexter’da gönüllerde Debby rolüyle taht kuran Jennifer ufak bir role sahip ama onu görmek her zaman güzel. Kısacası bir yaz günü sinemada uyuya kalmak istemeyenlere yeterli ama iyi bir film izlemek isteyenler için yetersiz bir film Gone. -Ayşin

ALBERT NOBBS - Bazı filmler var ki, vizyona girmesini beklemek çok uzun gelebiliyor. Oscar ödüllerinde adını duyurarak merak uyandıran Albert Nobbs da bu filmlerden biri. Tabii ki Glenn Close gibi bir oyuncunun başrolde olması da önemli bir etken. George Moor’un “The Singular Life of Albert Nobbs” isimli kısa öyküsünden sinemaya uyarlanan film, oldukça karma bir kadroya sahip. Glenn Close’un yanı sıra, yeni nesil oyunculardan Alice in Wonderland’in Alice’i Mia Wasikowska da filmin parlayan yıldızlarından. Mia’ya, Beatles’ın efsane solisti John Lennon’un hayat hikayesinin anlatıldığı “Nowhere” filminde herkesin dikkatini üzerine çekmeyi başaran Aaron Johnson eşlik ediyor. Filmde adı kesinlikle anılması gereken bir başka isim daha var ki o da, ses getiren performansıyla adından daha çok söz ettireceğe benzeyen Janet Mcteer. Zira Oscar’a en iyi yardımcı kadın oyuncu adayı olarak bunu adeta kanıtlamış oldu. Glenn Close’un erkek rolünü canlandırıyor olmasıyla öne çıkan filmin gerisinde ustalıkla işlenmiş detaylarla dolu, duygu yüklü ve empati yapma ihtiyacı duyuran bir kurgu var. Hatta Close canlandırdığı erkek karakteriyle öyle büyülüyor ki, bir süre sonra filmdeki rolünü unutup onun gerçekten erkek olduğuna inanmış bir ruh haline bürünüyorsunuz. 19. yüzyılın, cinsel ve sosyal ayrımcılığın doruklarda olduğu günlerinde geçen film, özellikle dönem filmlerinden hoşlananların gözden kaçırmayacağı detaylarla süslenmiş

bir İrlanda draması. Bazıları, idari anlamdaki aksaklıkları sorgularken, bazıları kostüm ve aksesuarlarda takılıp kalacak ama herkesin hem fikir olduğu bir gerçek olacaktır ki o da o dönemde kadın olmanın ne kadar zor olduğu. Kadınların ikinci sınıf insan muamelesi gördüğü zamanların çok da uzağımızda olmadığını düşünecek olursak, filmde gördüğümüz hiç bir aşırılık fazla gelmeyecektir. Filmin yönetmeni, Kolera Günlerinde Aşk ve Yüzyıllık Yalnızlık gibi edebiyat dünyasına önemli eserler kazandırmış Nobel ödüllü Gabriel Garcia Marquez’in oğlu Rodrigo Marquez adeta kalıtsal yetenek örneği. Yönetmen koltuğuna oldukça yakışan bu ismin filmlerinde genelde hayatın içinden ve ilişkilerden yola çıktığını göz önünde bulunduracak olursak, Albert Nobbs’ta da istikrarını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. İç dünyalar, hayaller ve zaaflarla örülmüş duvarlar arasında çarpıp duran insanların, hayli zor hayatlarını yalın bir akıcılıkla ve yer yer mizahla anlatabilmesi de babadan oğula geçmiş bir başka yetenek olsa gerek. -Ayşin


R A F TA K İ L E R

Efsane Sahne

on y z i V ri e l m Fi l 20 Temmuz: -Albert Nobbs (Hizmetkar Albert Nobbs) -Lock Out (İsyan) -Sleep Tight (Ölüm Uykusu) -A Royal Affair (Yasak Aşk) -Les Hommes Libres (Özgür Adamlar) -Le Tableu (Mutluluğa Boya Beni) -Room of Fear 205 (205: Korku Odası) -Barbara

27 Temmuz: -The Dark Knight Rises (Kara Şövalye Yükseliyor) -Gone (Kayıp) -Max 2 (Max Maceraları 2: Krallığa Yolculuk) -The Decoy Bride (Sahte Gelin) -Polisse (Polis)

3 Ağustos: -Universal Soldier: A New Dimension (Evrenin Askerleri: Yeni Boyut) -The Raid: Redemption (Serbuan Maut) (Baskın) -What A Man (Ne Adam Ama) -Dabbe: Bir Cin Vakası -You Instead (Bu Gece Benimsin) -Katmandu Lullaby (Gökyüzünde Bir Ayna) -Eva

10 Ağustos: -Cosmopolis -Total Recall (Gerçeğe Çağrı) -Emergo -Legends Of Valhalla: Thor (Valhalla Efsaneleri) -First Love (İlk Aşkım)

Yazı: Armağan Kanca

AU REVOIR, LES ENFANTS - Fransızların yüz akı yönetmenlerinden Louis Malle’in vicdan muhasebesi yaptığı Au Revoir, Les Enfants; yönetmenin 12 yaşında gittiği Katolik okulunda yaşamış olduğu travmaya dayanır. Son karesinde bu travmayı daha net bir şekilde gördüğümüz filmde yönetmen o son kareyi ‘Ölene kadar o Ocak sabahının her anını hatırlayacağım’ şeklinde dile getirir, arka planda Fransız Julien’in eli havada asılı ve Jean Kippelstein’ın son bakışı altında ölümden de soğuk mavi fonlu bir sabahta. Julien’in ve Julien’in ilk başlarda Jean Bonnet olarak bildiği, aralarında tatlı sert bir çekişme olan ve daha sonraları Julien’in hakkını teslim ettiği zeki öğrenci Jean Kippelstein, 20. yüzyılın ortasında, medeniyetin doruk noktasında (?!!) soyadını bile gizleme gereği duyan (duydurtulan) çocuğun dostluk hikayesidir Au Revoir, Les Enfants. Yani Louis Malle’in ve bir Yahudi çocuğun. Filmi Malle’in filmografisinde önemli yapan en önemli et-

ken, savaş filmlerinin ince eşik değeri olan duygusal erozyona mahal vermeden demek istediklerini anlaşılır bir şekilde anlatmasıdır. Savaşın sahnelendiği bir sahne bile görmeyiz ancak savaş karşıtlığı öyle dolambaçsız, öyle net anlatılır ki; hala o Ocak sabahının maviliğini hatırladıkça hıçkıra hıçkıra ağlarsınız. Ne kadar hüzünlenirsek hüzünlenelim, Malle’in 40 yıldır beynini meşgul etmiş o anın psikolojisini yine de tam olarak anlayamayacağız; nasıl ki başta Malle, 12 yaşındaki dostunun neden soyadını gizleme gerektiğini anlayamadığı gibi. Malle, yani Julien, ‘olay’ gün yüzüne çıktıktan sonra müthiş bir olgunluk örneği gösterir. Aralarındaki rekabetten, Julien’in tatlı sert hırsı ve bir miktar kıskançlığıyla bezenmiş rekabetten geriye bir şey kalmaz. Gözümüzü hırsın bürüdüğü şeylerin, mutlak kesin ölüm karşısında nasıl küçüldüğüne, nasıl ezilip büzüldüğüne şahit oluyoruz. 12 yaşında bunu fark eden Malle; çemberin çevresini teğetlerle hesapladığı için değil de asıl olarak bu

l ü g r Vi e n i r e Üz Au Revoir, Les Enfants filmindeki virgül sadece bir noktalama işareti değildir. Peder’in, arkasına Yahudi çocukları alarak okuldan ayrılması sırasında, Katolik okulunda kalan çocuklara söylediği bu cümle virgülle ortadan ikiye ayrılmıştır. Virgül; Peder’in o anı çok küçük bir zaman dilimi de olsa uzatmaya çalışması, veda etmek istememesi ama buna mecbur kalması demektir. Ortadaki o virgül, bizi insanlık kavramının daha sıfatlandırılmadığı zamanlara, o çook eski zamanlara götüren bir virgüldür! hırsın anlamsızlığını çok önceden kavrayarak dirayete ermiş Yahudi dostunun gözünün içine bakarak, bu olguyu idrak ediyor; Nazi askerinin peşinden, yaşadığı olayı kanıksamış bir şekilde giden Jean’ın gözlerinde sanki son bir kez başta kendi daha sonra insanlık adına özür dilemek istercesine, yutkunarak.

Sinema Notları: şesi az olsa da seveni çok bir film. Uma Thurman’ı özleyen-80’lerin efsane dizisi Beauty film. Wes Anderson, Bill Mur- ler içinde renkli bir çizgi film and The Beast, 3B haliyle öz- ray ve büyülü dünya… Müzik- uyarlaması alternatifi. leyenlere güzel hisler yaşattı. ler de şahane, daha ne olsun? -Sırf kostümleri için bile izlenDisney’in en iyi eserlerinden -Tüm zamanların en çok seyre- meye değer Royal Affair tipik olan filmi izlerken çocukluğu dilen 3. filmi, 4. kez çekilmiş bir saray entrikası… Muhteşem hatırlamamak elde değil. Avengers yetişkinleri güldürüp, Yüzyıl’a maruz kalmış halk bil-Moonrise of The Kingdom, gi- aynı zamanda düşündüren bir seler ki nelere alışkın... 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 67


R A F TA K İ L E R

Kitaplar: İNSANCIKLAR - Dostoyevskinin 24 yaşındayken yazdığı, dönemin edebiyatçı ve düşünürlerinden Belinski’nin övgüleriyle, ilk kitabı ile beklemediği bir üne kavuşup sonra 20 seneye yakın sönük bir edebiyat kariyeri ve ardından “Suç ve Ceza” ile altın çağına giren Fyodor Mihailoviç Dostoyevski’nin ilk romanı İnsancıklar’dan bahsedelim. Kitap yaşlı bir kopya memuru olan Makar Devuşkin Alekseyeviç ile uzaktan akrabası olan Varvara Alekseyevna’nın mektuplarından oluşur. Makar aslında Varvara’ya âşıktır. Ama bunu çok büyük bir sevgi, yakınlık olarak ifade eder hep. Varvara ise kendisine iyilik eden Makar’a minnet duyar sadece. Makar’ın mektupları, “ruhum”, “meleğim”, “anacığım” gibi içten teklifsiz ve sıcaktır. Hepimizin okumayı isteyeceği türden sevgi dolu hitaplarla süslüdür hep yazılanlar. Ama bu içtenliğin de verdiği samimiyetle çalakalem yazılmış gibi konudan konuya atlar, düzensizdir, dilbilgisi zayıftır. Varvara daha mesafeli, daha düzgün yazar. İçten içe Makar’a acıdığı bellidir. Roman 1800’lerde Rus toplumunun durumuna da bir ışık tutuyor, yaşam koşulları, görgü-ahlak ve geçim derdi kavramlarının o günlerdeki durumunu anlatıyor satırların altında. Yoksul insanların çaresizlikleri ve yaşam savaşları, kendi derdiyle uğraşıp o çemberin dışına hiç çıkamayan küçük insanların hikâyeleri anlatılmış doğal bir akışta. Kitap bu akışın içinde öyle vurucu cümleler içeriyor ki! Bir mektupta şöyle yazıyor Makar, “Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. Mutsuzlar, zavallılar, daha mutsuz zavallı olmamak için birbirlerinden uzak durmalıdırlar”. Oysa ne kendisi ne de Varvara, birbirlerinden uzak duramıyorlar. Üstelik ilişkileri zaman içerisinde sadece birbirlerinden bir şekilde yardım bekledikleri, eksiklerini tamamlamaya destek aldıkları bir kader arkadaşlığına ilerliyor. Ta ki, Varvara bu yoksul ve sefalet dolu hayattan kurtuluşunun başka bir adamın elinde olduğunu anlayana kadar. Bir ilk roman olarak, Rus edebiyatının toplumsal roman örneklerinin ilki olarak, Dostoyevski’nin ilk romanı olarak, sefaletin insan ruhunu nasıl erittiğini anlatır bir roman olarak okunması gereken bir roman diyorum. Ve Oğuz Atay’dan bir hikâyecik vermek istiyorum bitirirken kitaba dair. Arkadaşlarından biri anlatır: “Bir gün kolunun altında bir Dostoyevski, karşılaştık. Pakize ile evlenmeye karar verdiği günlerdi. ‘Bu ne?’ demiştim. ‘İnsancıklar’ dedi. ‘Pakize’ye okuması için götürüyorum. Okuduktan sonra onunla evleneceğim’”. -Melis Not: İnsancıklar’ın envai çeşit çeviri ve baskısından biz Nihal Yalaza Taluy’un Türkçeleştirdiği, Varlık Yayınları’ndan çıkan sürümü tavsiye ediyoruz. 68 | Boo! Sayı: 7

1602 - Neil Gaiman Sandman- ŞAHBAZ’IN HARİKULAden tam 7 yıl sonra çizgi ro- DE YILI - Harikulade lafı sizi man dünyasına bir daha da- yanıltmasın, çünkü bahsi gelıyor ve bizi pek çok Marvel çen yıl 1979, yani sokaklar çakarakteriyle beraber Kraliçe tışmalar, ölümler, dehşet ve Elizabeth dönemine götürü- korkuyla dolu; memlekette yor. Neil Gaiman’ın hayal dün- yokluğun, yoksulluğun, yokyası ile başarılı ve kasvetli or- sunluğun her çeşidi hüküm sütaçağ çizimlerinden oluşan 8 rüyor. İşte Mine Söğüt 2007 yısayılık bir mini seri olan 1602, lında bu yılın Takvim-i Ragıp’a Türkçeleştirildi ve tek bir ki- göre ikiz yılı olan 1979’a gittap olarak ellerimizde. Kitap- meye karar veriyor. Bu kita özellikle çizimlere vurula- tap ikizliğin kitabı, toprağın, cağınızı baştan belirtmeliyim mevsimlerin, kaderin, zamazira sizi hikâyeden daha çok nın, gece ve gündüzün ama saracaklar. Ama hikâyenin de en önemlisi geçmişin kitabı… hakkını yememek lazım tabii. Baştan uyarmam gerek kitapMarvel karakterlerinden baş- ta gereğinden fazla ölüm var ta Nick Fury karşımıza çıkıyor. ama bilin ki hepsi gerçek; daYine pek çok komploya kar- ha ilk sayfalardan bu ülkede şı yine bir numaralı adamımız. bunlar yaşanmış olamaz diElizabeth ve Fury pek çok şe- yorsunuz ama kitabın sonunye anlayış gösteriyorlar an- daki almanakla anlıyorsunuz cak Britanya adasının tamamı ki aslında çok daha fazlası var. dost canlısı değil. Cadı düş- Tüm bunları Şahbaz’dan dinlimanı Ortaçağ’da; mutantlar yoruz; Şahbaz kim peki? Bahda pek sevilmiyor tabii. Onla- çesinde her mevsimin bitkisirı kitapta “cadı soyu” olarak ni yetiştirip, ayları, o aylarda görüyoruz. Daha pek çok ka- doğan insanları, o aylarda dorakterle de şaşırtıcı kimlikle- ğayı çok iyi tanıyan bunu da re bürünmüş halde karşılaşı- bize kitabın her yeni bölüyoruz. Çizgi romandaki tüm münde anlatan varlık. İnsankarakterler Marvel’dan değil ların kulaklarına söyledikleriayrıca. Örneğin; Virginia Dare ni yaptırabilen ama bunu da gerçekten de Yeni Dünya’nın kadere bağlayan Şahbaz, ölilk bebeği. Tabi Gaiman onun mek üzere olan bir kadına anhikâyesini de kitaba farklı- latıyor öykülerini biz de böylaştırarak yedirmiş. Karakter- le öğrenmiş oluyoruz, sokakta ler sadece zamana uymakla yaşananları. 12 Eylül öncesikalmamışlar, Marvel evrenine ne bir de halkı saran dehşetuzak okurlar için arka plan- le ama öylesine hem çok hem larıyla olaya dâhil olmuş- tek bir hikâye ile gitmek hem lar. Kitabın sonu çok başarılı zor hem de güzel. 1979’u tüm olmayabilir, karakterlerin ba- halk gibi ölüsü ve dirisiyle yazıları garip şekillerde bir anda şayacak ve hissedeceksiniz. hikâyeye atlamış olabilir an- -Gözde cak bu dünyayı da her haliyle çok seveceksiniz. -Gözde


R A F TA K İ L E R

Konuk Kitaplığı

ların kaderi ne oluyor? Bir süre sonra yeniden mi başlıyorsun, okunmadan kitaplığında mı kalıyor yoksa soluğu bir sahaf rafında mı alıyor? Bu, daha çok okumayı neden bıraktığım ile ilgili aslında. Eğer kitabı sıkıcı bulmuşsam, belki çok sonraları bir şans daha verebiliyorum; ancak, eğer dili/anlatımı (ve bazen de çevirisi) ile ilgili bir şeyler beni rahatsız etmişse, maalesef bir daha o kitaba geri dönemiyorum.

Röportaj: Pınar Derin Gençer

Geçen yıl ilk kitabı “Tüketim Toplumu Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü”nü çıkaran Hakan Övünç Ongur’a kitaplığı ve okuma alışkanlıklarını sorduk. Röportajın uzun halini Boo!’nun yazdırılabilir sürümünde bulabilirsiniz. Şu anda kitaplığında yaklaşık kaç kitap var? Tam sayısını bilmemekle beraber, binin üzerinde kitabım var sanırım.

ne, Arz’ın Merkezine Ziyaret olduğunu hatırlıyorum. Hayal gücünü en çok beslediğini düşündüğün yazarlar kimler peki? Chuck Palahniuk, Fyodor Dostoyevski, Ingvar Ambjörnsen, Leonard Cohen, Halil Cibran, Oscar Wilde, Boris Vian, Isaac Asimov, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Fakir Baykurt ve daha birçokları…

Kitaplığında en çok hangi tarz kitaplar yer alıyor? Daha çok sosyoloji, felsefe ve siyaset ile ilgili kitaplar okuyorum. Roman, öykü, şiir gibi türlerde iddialı bir koleksiyonum yok; bu türlerde, yalnızca sevdiğim yazarları takip etmeyi tercih ediyorum. “Yeni çıkanlar” listesi, okuma alışkanlığında ne Koleksiyonuna en son kat- kadarlık bir yere sahiptir? tığın kitap hangisi? Yalnızca dört gözle yeni kiAlain Badiou, Yüzyıl, Sel Ya- taplarının çıkmasını ya da yınları, 2005/2011. Türkçe’ye çevrilmesini beklediğim isimler ilgimi çekiyor. Çocukken okuduğun ilk Kitap/yazar seçimi konusunkitabı hatırlıyor musun? da yeniliklere fazla açık değiİlk okuduğum kitap olup olma- lim sanırım. dığını bilemiyorum ama beni etkileyen ilk kitabın Jules Ver- Okumayı bıraktığın kitap-

bence Beckett haklı. Bazı şeylerin şifası yok. Olmasına gerek de yok. Zira, şifaların şifalarını arıyoruz artık. Yoga yapan hacılar var etrafımızda. Falcılarla haftalık toplantılar düzenleyen para babaları var. Otuz altıncı dilini öğrenmeye çalışan bir adam var. Anarşik bilim adamları var. Birbirlerini yiyen predatörleri üç boyutlu dev bir ekranda patlamış mısır eşliğinde izlemek ne kadar zevkliyse, onları izlemek de bir o kadar sıkıcı. Kim bilir belki de vazgeçmek şifanın ta kendisi…

Samuel Beckett hastası bir kadın olarak çok sev- V. Woolf, S. Plath ile başdiğim bir söylemi vardır: layan bir kadın yazar sı“Yeryüzündeyiz ve bunun ralamasının hayatımda bir şifası yok”. Sen ne dü- tanımlanamaz yerleri varşünüyorsun? dır. Peki, senin için kadın Hemen her gün televizyonla- yazarlar ne ifade eder? ra çıkıp envaiçeşit otla sağ- Bu soruya ayrıntılı bir yanıt velık ‘satan’ şifacılar geldi gö- remeyeceğim sanırım. Soruyu zümün önüne. Eğer her sabah okuduğumda bir kez daha fark aç karnına bir tatlı kaşığı “x” ettim ki, ben insanları yaptıkotu yersek iki bin yıl yaşaya- ları iş, hayatımdaki konumlacağımızın sözünü veren, bu rı ya da birbirleriyle olan ilişanlattıklarını seyircilere not kileri ne olursa olsun, cinsiyet aldıran sağaltıcılar… İçinde kategorilerinde değerlendirenefes aldığımız yapının biz- miyorum. Ayn Rand’dan hoşden beklentileri mevcut, bu- lanmamamın onun kadın olnu biliyoruz. Ancak sorun şu masıyla ne kadar ilgisi varsa, ki, bu beklentilerin çoğu bir- Julia Kristeva’ya bayılmamın birleriyle çelişiyor ve biz tüm da onun kadınlığı ile o kadar bu çelişkileri çözebilecek ak- ilgisi var herhalde. Yazarlala da hazza da toplumsal ha- rı ya da kitapları ‘bana hitap fızaya da sahip değiliz. Sağlık- eden’ ya da ‘bana hitap etmelı olmamızı, başarılı olmamızı, yen’ şeklinde değerlendirmemutlu olmamızı ve mutlu et- yi tercih ediyorum galiba. Üsmemizi istiyor bizden birile- telik bu kategorizasyona bile ri ama önümüze çıkan ilk en- tarihsel bir bağlam kazandırgelle nasıl baş edebileceğimizi mam şart; zira, bugün beğenöğretmiyor bize. Ya başarısız mediğim bir yazarı birkaç yıl olursak? Ya sağlıksız olursak? sonra beni mest ederken buYa mutsuz olursak? Ya mut- labiliyorum. Bu noktada cinsuz edersek? Öldürebilir mi- siyetler, beğeni ölçeğimde ne yiz kendimizi? Ötenazinin bi- kadar yer alıyor, doğrusu kesle yasak olduğu bir dünyada, tirmem bir hayli zor. şifa aramaya mecbur bırakılmış insanlar değil miyiz he- Çocukken okumaktan bıkpimiz? Geçen gün dinlediğim madığın bir kitap dersem? bir şarkıda, kanserli hücresin- Kemal Tahir’in Köyün Kambuden “yeni bir organ” diye bah- ru. Şimdi dönüp bakıyor ve seden bir adamın konuşmasın- “ben bu kitaptan o yaşımda ne dan bir bölüm alıntılanmıştı. anlamışım?” diye soruyorum Optimizmin Everest’i. Gelece- belki ama kaç defa okuduğuği bildirilen sona doğru emin mu bile hatırlamayacak kadar adımlarla yürüyüşün içimizde çok seviyordum bu kitabı. Habıraktığı Heideggerci mutsuz- la da beni daha çok güldürebiluk. Kendi kendimizi hipnoz len bir kitap okumuş değilim. denemelerimiz… Bu nedenle, 15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 69


R A F TA K İ L E R

N’aptın Müdür? Her ay burada dergideki şanslı kişiye kültür sorgulaması yapıyoruz. Bu ayın şanslı kişisi ise, Gökçe Altınbay. Her sayıda Kara Bant’a başlarken öncelikle yaptığım şey “Geçtiğimiz ay nasıl müziklere kapıldım?” sorusunu kendime sormak oluyor. Verimli bir ay oldu sanırım. Pek çok yeni müzik dinledim, pek çok yeni grup tanıdım. Bunlardan bazıları eski müziklerin farklı yorumlarından oluşuyordu belki fakat sonuç olarak benim için yeniydi. Yeni iyidir, yeni, 0’dan 1’e geçmektir. Yeni geçmişe duyulan özlemi dindirmeye çalıştırmaktır. A yüzüne baktığımda pek çok yeni görüyorum mesela, belki Lush ve Dirty Vegas dışında çoğu yeni. Dirty Vegas’ta eski sayılmaz gerçi. Donnie Darko’dan Jena Malone’un oynadığı muhteşem bir klibi var Electric Love parçasının, izlemenizi tavsiye ederim. Birinci sırada o var zaten. Bu ay ne kadar dinlediğimi ben bile bilemiyorum. İkinci sırada Niki & The Dove’dan Mother Protect, fakat orijinal versiyonu değil Goldroom versiyonu, orijinalini dinlemeyerek epey ayıp ettim sanırım. Üçüncü sırada Youtube’un garip müzikler bölümünden keşfettiğim Princess Chelsea var, Cigarette Duet, klibi de oldukça garip. Lush bu ayın Shoegaze açığını dolduruyor, Sweetness and Light ile Slowdive’ın getirdiği havayı dağıtıyor gibi fakat daha B yüzüne geçmedik bile. Ghosts of Paraguay ve Altair iki adet yeni keşfettiğim bir proje, Dream Electronica falan seviyorsanız mutlaka göz atın derim. Slowdive dinliyorsunuz fakat Rachel Goswell’in solo projelerine bakmadınız mı? O halde büyük yanlışlardasınız, Rachel Goswell’in so70 | Boo! Sayı: 7

lo projeleri inanılmaz, özellikle Coastline o kadar iyi ki, bir süre onun dışında bir şey dinlemedim. Slowdive’dan sonra kurulan fakat kısa süren Mojave 3 projesi var, tekrar başta Rachel Goswell ve tekrar inanılmaz müzikler, fakat bu sefer daha yavaş dünyada, daha yavaş müzikler. Neon Indian – Polish Girl var, bunu keşfediş hikayem oldukça enteresan sayılabilir fakat anlatacak kadar yerim olduğunu sanmıyorum. Tek EP’lik projeler genelde kısa zamanda patlar fakat Non Tiq’in durumu öyle olmayacak gibi, “Quiet” ismi ile yayınladıkları singleları çok ilgi gördü, çok sevildi, sevilmeyecek gibi değil zahir şahane çünkü. Listeyi bitirirken Gusgus – Over diyorum, gene videosu ile birlikte şahane müziklerden. Yedinci Kara Bant ile bitiriyoruz, şunu unutmayın, her müzik kaliteli değildir fakat kaliteli müzik iyi müzik demek değildir. A Yüzü: 1. Dirty Vegas – Electric Love 2. Niki & The Dove – Mother Protect (Goldroom Remix) 3. Princess Chelsea – Cigarette Duet 4. Lush – Sweetness and Light 5. Ghosts of Paraguay – One Lost Love 6. Altair – Silent Dream B Yüzü: 1. Rachel Goswell - Coastline 2. Mojave 3 - Love Songs on The Radio 3. Taken By Cars Considerate 4. Neon Indian – Polish Girl 5. Non Tiq - Quiet 6. Gusgus - Over

Şu sıralar en çok kimleri dinliyorsun? Şu sıralar fazlasıyla 90’lar dinliyorum. Her türden grup var sepetimde: Grunge, rock’n’roll, electronica, pop... Ek olarak klasik batı müziği ve Türk müziği dinlediğim oluyor. En son aldığın albüm hangisi? En son Almanya’da hemen hemen 30 yıl önce katı ve minimalist bir albüm olan ve neredeyse “elektronik müziğe giriş” timsali sayılabilecek çok özel bir grubun albümüyle karşılaştım: Mina. Şimdi arasanız bulamazsınız. Attım tabii hemen cebe. Böyle istisnalar olmadıkça kendim için hep yerli albüm alırım. Evet, Atıl gibi ben de bir korsan kullanıcıyım. Ortada bu kadar ganimet varken tabi! Türkiye’de iyi müzik yapan insanlar zaten az bulunduğu için çok fazla maddî sıkıntıya girmiyorsunuz! Ayrıca onları desteklemek hoşuma gidiyor. Sinemaya en son hangi film için gittin? En son bu ay gerçekleşen Akbank Kısa Film Festivali filmlerini görmeye gittim. Özellikle “Korkuluk” isimli film güzeldi. En son okuduğun kitap? Göğü Delen Adam, Ayrıntı Yayınları’ndan. Çok özel ve garip bir kitap. Tarihsel belgelere dayanan ve aslından çevrilmiş, kabile reisi Tuavii’nin ilk misyoneri beyaz yelkenlisi üzerinde görüşünün hikâyesi bu. Yerliler ufuktaki beyaz yelkenliyi bir

delik olarak görüyorlar. Ve adamın gökten indiğine inanıyorlar. Metaforları seven ya da anlamak isteyen herkes için biçilmiş kaftan. Video oyunu oynar mısın? Şimdiye dek hiç oynamadım. Bu ara hangi dergiler evine giriyor? Nadiren annemle evimize mizah dergileri alırız. Ben sahaflarda ilgimi çeken konuda yazılmış dergileri toparlıyorum daha çok. Meselâ Bant, nerde bulsam alırım. Roll keza öyle. Müzik ve Bilim Dergisi ile Orkestra da öğrenimimle ilgili konularda zaman zaman edindiğim güzel dergiler. Albüm, kitap, film, oyun ya da dergilerden koleksiyon yaptığın oluyor mu? Olmaz mı! Konservatuvar hayatım boyunca gittiğim konserlerin broşürlerini biriktirdim, sonra eski bir komodinin içini doldurduklarında Tanrım, delirmiş olabilirim deyip hepsini çöpe yolladım. Daha makul seçimlerden bahsetmek gerekirse benim çok eski Roll dergilerim var... Bir de bahsettiğim gibi fasıl müziğinden tutayım pop’a, alternatif müzikten rock müziğe geniş bir yerli albüm koleksiyonu oluşturdum yıllar içinde. Bunlar çoğunlukla 2000’li yıllardaki albümler. Yakında bir pikap almak ve plak toplamak istiyorum.


R A F TA K İ L E R

Oyunlar: ALAN WAKE’S AMERICAN NIGHTMARE - Şahsen benim 2 sene önce Xbox 360’ta çok severek oynadığım bu oyunu sonunda PC versiyonu ile görmek beni sevindirdi. Aksiyon-korku türündeki Alan Wake’in bilgisayar çıkartması ancak biraz farklı olmuş. Orijinal oyun yalnızca Xbox için yapıldığından, bu oyunu farklı kılmak için değişik bir strateji düşünmüşler. Bunu da orijinal oyununun içinde yer alan ve klasik korku programı “Alacakaranlık Kuşağı”na gönderme niteliğindeki “Night Springs” adlı başka bir korku programında gösterilen olayların teker teker başkarakterimizin başına gelmesi şeklinde bağlamışlar. Bu müthiş yapımın hikayesini bilmeyenler için özetleyelim: Alan Wake adlı gerilim yazarı son kitabını yazdıktan sonra kitap yazmak için ilham bulamamıştır ve uyku problemleri yaşamaktadır. Karakterimizin bu durumuna MAX PAYNE 3 - Yıllar önce bizi “bullet-time” ile tanıştıran, müthiş aksiyon sahneleri ve yürek burkan hikayesi sayesinde kalbimizi fetheden o zamanın lego suratlı eski polisi Max Payne, yeni dazlak saç modeli ve sakallı hali ile tekrar bilgisayarlarımızı fethetmeye geliyor (hatta geldi). İntikamın soğuk yerine bol aksiyon, bolca barut ve boş kovanlar ile yenildiği bu seride eski dostumuz bir türlü kurtulamadığı kabusları ile yeniden yüzleşmek zorunda kalıyor. İkinci oyunun sonundan itibaren sürekli kaçmak ve kimlik değiştirmek zorunda kalan kahramanız, bu süre içersinde para kazanabilmek adına paralı askerlikten, silahlı korumalığa kadar çeşitli işlerde çalışmış ve

Kısa r e b a H -Batman Arkham City’nin ek paketi çıktı. Beklentilerin aşağısında kalmasına rağmen sırf kızgın Harley Quinn’i görmek için bile alınabilir/oynanabilir.

üzülen eşi, yazarımızı dinlenmesi ve kafasını toplaması için küçük bir kasaba olan Bright Falls kasabasına getirir. Burada, göl kenarında küçük bir kulübeye yerleşen çiftin tatili, yazarımızın eşinin bir anda ortadan kaybolması ve yazarımızın yazdığını hatırlamadığı ama kasabanın etrafına yaprak yaprak saçılmış bir halde, geçmişte olmuş ve dünyanın birçok yerinde bulunmuştur. Ancak Max Payne nasıl öldürülen ailesini unutamadı ise, düşmanları da onu o şekilde unutmamıştır ve yıllarca süren kovalamacanın ardından izini bulmuşlardır. Artık kaçamayacağını anlayan dostumuz, tekrar eline o çok yakışan silahlarını kuşanır ve bizi bol ağır çekim efekti içeren aksiyon serisinin üçüncüsüne davet eder. -Atıl

gelecekte gerçekleşecek korkunç olayların bütün detayları ile yazıldığı roman sayfalarını bulması ile korkunç bir hal alır. Yazdığını hatırlamadığı bu romanın sırrını çözmek ve kayıp eşini bulma konusunda Alan Wake’in güvenebileceği kimse yoktur. Artık o yalnız başınadır ve kabuslarından “uyanma” vakti gelmiştir. -Atıl

-Steam’in kurucusu Valve’ın geliştirdiği “DotA 2” ikinci dünya turnuvasına hazırlanıyor. Dünya üzerindeki en iyi 16 takımın davetiye usulü ile Seattle’a çağrıldığı turnuvada büyük para ödülü yazı ile “1 milyon dolar”. Bu sene olmadı ama umarız ki seneye Türkiye’den bir takım da çağrılır. -Paragözlüğü ile bilinen Electronic Arts herkesi şaşırtacak bir adım attı ve C&C serisinin efsanevi oyunlarından Tiberian Sun’ın evreninde geçen bedava bir MMO çıkarttı. Oyunun adı C&C: Tiberium Alliances. -Çıkacak oyunların ve geliştirilen teknolojilerin oyuncular ile buluştuğu E3 başladı. Yalnızca kapalı perdeler arkasında gösterim yapılan salonlarda neler oluyor bilemiyoruz ama öğrenmek için sağ böbreğimizi verirdik. -GTA V’yi beklerken sabırsızlanan oyuncuların baskılarına dayanamayan Rockstar Games, oyunla ilgili iki ekran görüntüsü daha yayınladı. Ama oyun şu anda “fazlaca” yapım aşamasında olduğu için Rockstar Games paylaşabilecek fazla malzeme olmadığını açıklıyor. Bir helikopter ve park içerisindeki gölden manzara acaba kaç günlüğüne susturacak...

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 71


Alper Demirci boo@boodergi.com

albüm inceleme Yavuz Çetin - Satılık:

Bir Uyumsuzun Hatıra Defteri 15 Ağustos 2001’de kaybettiğimiz Yavuz Çetin aklımıza geldi, efsane albümü “Satılık” günlerdir kulaklarımızdan eksik olmadı. Çetin’i son büyük eseri eşliğinde anıyoruz...

Ü

zerinden 11 yıl geçmiş, bir sabah aklıma takıldı şarkıları. Hafif gururla karışık kaybetmişlik melankolisi, hayatta halinden hep memnun görünen insanlara gıpta etmekle karışık memnuniyetsizlik ve sabretsem geçecek yalnızlığımın eşliğinde açtım Satılık isimli albümü. 45 dakika boyunca tüylerim diken dikendi, ikinci şarkıdan itibaren gözlerim doldu, dördüncü şarkıdan itibaren “kim görecek ki, sal gitsin” deyip koyverdim. İşi gücü bırakıp her bir şarkıya kim ne demiş diye baktım internetten. Albümün, ruhumun orta yerine bırakıverdiği yoğun duygu sisi ile benzer hisleri taşıyanları aradı gözlerim, aynı şeyden iki kelam konuşalım diye. Sonra bıraktım onları, Yavuz Çetin’in sesine kulak verdim, o anlattı ben dinledim. Anladım ki Satılık, depresyondaki bir insanın günlüğü, zaman zaman ise bir çeşit intihar mektubuymuş. Yazdığı her kelime, sanki 15 Ağustos’a giden yolda geçtiği yerlerin birer manzarası, vesikasıymış.

Yavuz Çetin hakkında bildiğim tek şey, müziği. Detaylı biyografisini okumuşluğum 72 | Boo! Sayı: 7

yok, işte, 1990’ların başlarında Batuhan Mutlugil ile Blue Blues Band’de çalıyordu, sonra MFÖ’nün konserlerindeki orkestrada gitar çaldı, oğlu Yavuzcan dünyaya geldi, “İlk” adındaki ilk albümü yayınlandı, eşinden boşandı, depresyona girdi, Satılık’ı uzun süre yayınlayamadı… Bu kadar. Depresyona neden girdi, intihara giden yolu neden seçti, neler yaşadı, bunları bilmiyorum. Sadece şarkıları ipuçları veriyor bana. İç dünyasında büyük ve yoğun acılar çektiği kesin. Bunlar öyle yoğun ki, şarkılar yazıp acısını eserlerine aktarmak yetmemiş, varlıklarını halen daha içinde sürdürmüş olmalı. Bildiğim bir şey vardır ki, büyük sanat eserleri büyük yalnızlıklardan, acılardan ve sıkıntılardan ortaya çıkar. Bir yazarın yazabileceği anlar en sıkıntı dolu günlere denk gelir, bir ressamın başyapıtı acılarının elinde şekillenir. Hani o “en büyük eser” oluşurken bir aydınlanma, bir sevinç resmedilir ya biz seyircilere, işte o sanatçının üretmeden önceki ruh halinden ötürü değildir ki… Olsa olsa içindeki acıları çalıştığı ortama, kağıda, tuvale, mermere aktarırken on-

ları kafasından atıp somut bir diğini dile getirirken ağız doortama hapsetmenin verdiği lusuyla “eğitilmiş köpekler”e, rahatlama ve hafifleme duy- “doymak bilmez maymunlar”a gusudur. Satılık gibi muhte- hitap ediyor. Aslında niyeti şem bir eserin, Çetin’in ya- başkalarını suçlamak olmasa şadığı ve duyduğu acının her gerek, çünkü eleştiri oklarını bir notasına işlendiği bir albü- doğrudan fırlattığı bir tek şarmün ardından bile girdiği yo- kısı daha var albümde, onda lun değişmemesi, bana yaşa- da zaten platin saçlı karılar ve dığı çevreyle ne kadar büyük onların geçim derdi olmayan bir çatışma yaşadığını ve bu çevreleri nasip alıyor sadece. uyuşmazlığın ne büyük zorluk- Onun derdi kendi çıkmazlarıylar yaşattığını söylüyor. la gibi görünüyor: Önce “Bul Beni” diye sesleniyor, sonra Defterden sayfalar... “Kurtar Beni” diye… İşin ilginci, Eski görüntülerden derlenerek bütün bu dibe batmış bir ruhu oluşturulan klibiyle albümün anlatan sözlerin, onu bu hale çıkış şarkısı seçilen “Yaşamak getiren şeylerle dalga geçerİstemem”, sözleriyle bir ba- cesine hareketli ve coşkulu bir kıma bütün olan biteni özet- müzikle vücuda gelmiş olması. liyordu. Toplum ya da dev- Yoksa hiç dinlemeyen biri şarkı let fark etmez, düzenin kendi sözlerini okusa kafasında çok çarklarıyla uyumlu dönmeyen- alakasız bir müzik kurgulardı leri nasıl dışlayıp öğüttüğünü, herhalde: yıprattığını anlatıyordu onu bu hale getirenlere sorarken: Doğruyu yanlışı kestiremez bir haldeyim Benden bir ruhsuz yaratmayı Herkese inancımı yitirmiş bir Nasıl başardınız haldeyim Benden bir hissiz yaratmayı İyi olmaktan çok uzakta bir Nasıl başardınız yerdeyim Benden bir uyumsuz yaratmayı Yerlerde sürünür güçsüz bir Nasıl başardınız haldeyim Benden sizden biri yaratmayı Gel de bul beni Nasıl başardınız Ve “Kurtar Beni” adlı şarkıdan Aralarında yaşamak isteme- karamsar bir tasvir, sanki ona


Korku içinde geçiyor şimdi hayatım Beni korkutan nedir bilmeden Birden kesiliverse bu sıkıntı bu çile Cehennem dönüverse cennete Can kulağıyla dinlerken onun anlattığı bir sohbete dönüştü dedim ya Satılık albümü, doğru ya da yanlış, şarkılarından tanır oldum onu. Yazdığı karamsar sözlerin yaşadığı gerçekliği ne kadar doğru ve samimi anlattığını anlayınca, yazdığı aşk şarkıları bana onun bunu da ne kadar yoğun yaşadığını anlattı. O kadar çok sevmek ki, kendi benliğinden vazgeçmek, sevgilinin şefkati ile tutkusuna mazhar olmak. Varlığını sevdiğine ait bir hale getirmek… Ataerkil bir ülkede, bireyciliğe meyillenen bir ge-

zegende bir erkeğin “Sadece senin olmak istedim dünyada” demesi kadar ‘karşı’ bir şey var mı? “Bir köle oldum senin aşkına” demek herkes için kolay olmasa gerek. Uyum sadece müzikte Albümde ağzı açık bırakan gitar bölümleri var. “Virtüöz albümü” demek bu anlamda bir övgü mü sayılır, yoksa yergi mi, ona karar vermek güç. Çünkü bol numaralı, enstrümanların sınırlarını zorlayan albümlerin yüksek ve karmaşık tekniklerine rağmen, en büyük eksiklikleri bir ruha sahip olmayışları. Halbuki “Oyuncak Dünya”da hayatı, hayattaki kötülükleri ve kendi yerini sorgularken, “Ben de müzisyeni oynarım şimdi” dedikten sonra gözlerde iki damla yaş bırakıp, inanılmaz bir akustik gitar solosuna giriyor Yavuz Çetin. Oyun birdenbire hareketleniveri-

yor, şarkıyı yorumlamak isteyen nice gitar meraklısı, orayı doğaçlamaya bağlayıp şarkıyı bitiriyor. Peki ya “Benimle Uçmak İster misin?” şarkısının sonundaki bölüme ne demeli? İster romantizmin dorukları olsun, ister intihara cezbettiren içgüdüyü simgelesin, ister kimisi sözleri uyuşturuculara bağlasın, dinleyicinin cevabını beklemeden onları uçuran bir gitar solosu… Her Şey Biter Bütün bu olan bitende İstanbul’un da payı var elbette. İçinde yaşayanların ömürlerinden, yaşama sevinçlerinden ve enerjilerinden beslenen dev bir canavar İstanbul adeta. Onları sömürüyor, öğütüyor, posasını yol kenarlarına, boğazın sularına, yanmış yıkıntı binalara bırakıveriyor. Buna rağmen şarkılar hep İstanbul’u övüyor, “on-

suz olmaz” diyor. Yavuz Çetin de öyle diyor, ama artık bu canavara bağımlı bir hale geldikleri için. “Cihangir sokakları, huzursuz insanlar / Ve artık hiç atmayan bu kalbim”, hepsi birden kendi iyeliklerinden çıkmış, İstanbul’a ait olmuş. Esaslı bir kaçış planı yapmadıkça, intihar edenini bile sahipleniyor İstanbul, boğazının sularında. Böyle güzel seven bir adama ayrılık yakışmıyor, hayattan ayrılık ise hiç yakışmıyor. Satılık sona ererken çalan o şarkıyı kolay kolay benimseyemiyoruz o yüzden, ne basit bir ayrılık şarkısı olarak, ne de yaşam ve ölüm üzerine düşüncelerde. Ama noktayı mutlak bir gerçekle koydu Yavuz Çetin, bugün o nokta mezarının taşında: “Bir gün gelir, herkes kendi yoluna gider / Her şey nasıl başladıysa, öyle biter”

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 73

Bitti.

vız geliyormuş gibi cayır cayır gitarlar eşliğinde söyleniyor:


Burak Sayın buraksayin86@yahoo.com

film inceleme

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar:

Kim Ki-duk’tan Ruha Dokunan Bir Masal G

Güney Kore’nin medar-ı iftiharı Kim Ki-duk “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar” ile sinema sanatının estetik açıdan nasıl kusursuzca yüceltilebileceği konusunda adeta ders veriyor. Üstelik bunu yaparken de tekdüzeliğe düşmeden…

74 | Boo! Sayı: 7

üney Koreli yönetmen Kim Ki-duk’u sinema ile ilgilenip de duymamış olan pek fazla kişi yoktur herhalde. Kendisi son dönemde sinemanın parmakla gösterilebilecek kadar nadir rastlanabilen üstatlarından biri. Özellikle de Hollywood’un önü alınamaz yılışıklığı her geçen gün etkisini çoğaltırken (Son olarak da konu yokluğundan Raging Bull’a sarmışlar ve başka bir başyapıtı yozlaştırmayı ka-

faya koymuşlar) bu sıfatı daha da fazla hak ediyor. Sadece Kim Ki-duk değil Güney Kore sineması, böylesi karanlık bir dönemde yıldız gibi parlıyor aslında. Hatta bana göre günümüzde sinema üzerine konuşmaya kalkan bir kimsenin genel olarak Uzakdoğu, özelde ise Güney Kore sineması ile alakası yoksa tartışmaya girmemesi gerektiği kanaatindeyim. Örneğin en çok Memories of Murder


“Mevsimler hayatımızın akıp gittiği zaman içinde belki de döngüsel olan tek unsur.” ile tanınan ancak öte yanda The Host ve özellikle Madeo gibi insanı sarsan bir şahesere imza atmış olan Joon-ho Bong’u kim görmezden gelebilir? Veya milletin yere göğe sığdıramadığı The Departed’ın orijinali olan (ve Hollywood uyarlamasından fersah fersah daha iyi olan) Hong Kong yapımı Infernal Affairs’i kim bir kenara atabilir? Ama biz Kim Ki-duk’a dönelim. Filmlerinde genellikle durağan bir atmosfer yaratan, çok fazla konuşmaya yer vermeden birçok şey anlatmayı bilen ve bütün bunları da tam anlamıyla şiirsel bir biçimde yapan bir yönetmen. Gerçekten de bu sıfat herhalde en çok Kim Ki-duk’a yakışıyor. Öyle ki filmlerini izlerken çoğu kez ekranın karşısında olduğunuz yere mıhlanıp kalıyorsunuz, gözünüzün önünden sahneler akıp giderken tek yapabildiğiniz büyülenmişçesine izlemek oluyor. Ancak şiirsel nitelemesini özellikle, bu yazının da konusu olan “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış… ve İlkbahar” adlı filmi hak ediyor. Adı gayet uzun ve bir o kadar da esrarlı olan filmi izlediğinizde bu esrarın sadece isimle sınırlı kalmadığı da ortaya çıkıyor. Yönetmen insan doğasının en

saf halini Budist öğeler kullanarak adeta bir tablo çizer gibi betimliyor. Tabii ki muhteşem müziklerin de bu tabloyla nasıl bir uyum içinde olduğunu söylemeden geçmek büyük haksızlık olur. Doğuş Açıkçası bu filmdeki bazı göndermeler doğrudan Budizm ile ilgili. Yani bu konuda biraz bilgi sahibi olunursa film çok daha bilinçli izlenebilir. Bunu yazınca kulağa sanki konuya çok hâkimmişim gibi mi geliyor bilmiyorum, lakin benim de Budizm üzerine bilgim herkesinki kadar. Bazı temel noktalarını bilmekten öte bir hâkimiyetim yok. Fakat tabii filmi izledikten sonra bazı akla takılan noktalara göz atmak iyi olabilir. Özetle filmden alacağınız zevk, izlerken gözünüze çarpan bir takım unsurları Budizm açısından değerlendirdiğiniz takdirde daha da artacaktır. Ancak bu çok da hayati bir konu değil. Zira film anlatacağını en mükemmel bir şekilde anlatıyor. Adından da malum olduğu üzere konunun gidişatı zamansal olarak mevsimlerin oluşturduğu döngüye göre ilerliyor. Esrarlı derken tam da bu noktayı kastetmiş-

tim aslında. Mevsimler hayatımızın akıp gittiği zaman içinde belki de döngüsel olan tek unsur. Her karanlık kıştan sonra umut verici baharı, her bahardan sonra yakıcı yazın geleceğini biliyoruz. Ve belki de yaşadığımız süre içinde kesin olarak bildiğimiz tek şey bu. Ne zaman öleceğimizi, seneye hangi takımın şampiyon olacağını, bilmem kaç yıl sonra hangi falanca kana susamış ülkenin yine masumları savaşa sürükleme peşinde olacağını, yan komşunun şu anda ne yapmakta olduğunu, aslında hayatın en basit veçhelerini yansıtan bu soruların cevaplarını hiçbir zaman kesin olarak bilemiyoruz ve bilemeyeceğiz de. Oysa kesin olan bir şey var ki üç ay sonra sonbahar gelecek. Kim Ki-duk mevsimleri bize hava değişiminin ötesinde ihtiva ettikleri derin anlamlara işaret ederek birer metafor olarak sunuyor. Her sezon insan yaşamının belli bir dönemine karşılık geliyor. Şehir hayatından, insanlardan uzak

ıssız bir gölün ortasında yüzen küçük bir Budist tapınağında yaşayan yaşlı usta ve kendisi gibi bir keşiş olarak yetiştirmekte olduğu öğrencisi filmin ana karakterleri. İlkbaharla başlıyor her şey. Baharda öğrenci henüz ufak bir çocuk, hayatı, doğayı, canlıları, yaşamı yeni yeni tanıyor. Ustasının yol gösterici ışığı altında neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Ancak tabii ki insan olmanın bir olmazsa olmazı olarak birçok hata da yapıyor. Bunlardan en büyüğü ise canlılara eziyet etmek. Kurbağa, yılan gibi hayvanların gövdelerine iple birer taş bağlayarak onları bu şekilde bırakıyor ve bu ona komik geliyor. Bu davranış pek çok insanın çocukken yaptığı bilinçsizce (adı üstünde çocukluk) yanlışlardan ötesi değil aslında. Hatta günümüzde işler o kadar çığırından çıktı ki, internette iki günde bir köpek yavrularına dereye atan veya apartman çatılarından fırlatan akıl hastası caniler gördükçe (üstelik bunlar 16–17 yaşlarında) filmdeki bu küçük

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 75


âlimlerine (!) rastlamak mümkün toplumumuzda. Üzerine basa basa vurguladığım gibi karşımızda normal bir film değil, derin felsefi altyapısı olan ve açık biçimde mistik ögeler barındıran bir yapım var. Nitekim filmi dikkatle izleyen bir kişi zaten ustanın bir takım manevi güçleri olduğunu görür ve böyle gereksiz detayları da sırf eleştiri yapmış olmak için kafaya takmaz. Usta öğrencisini yanında olmasa bile her an izliyor ve yaptıklarını görüyor. Onu cezalandırırken söylediği, eğer eziyet çektirdiği hayvanlardan bir tanesi bile ölmüşse bunun ağırlığını ömrü boyunca kalbinde taşıyacağı sözü öğrencinin ruhuna dokunuyor. Gerçekten de gidip baktığında balık ve yılanın gerçekten de ölmüş olduğunu görüyor.

öğrencinin yaptığı masumca bile gelir insana. Ancak eziyet eziyettir, hele ki Budist öğretisine göre yetişmekte olan bir çırak için çok daha önemlidir bu durum. Öğrencinin farkında olmadığı şey ustasının onu gizlice izlediği gerçeği. Gölün or76 | Boo! Sayı: 7

tasında yüzen tapınak-eve tek ulaşım kayıkla oluyor. Ancak öğrenci kayığı alıp bu işleri yapmasına rağmen, ustanın kayık olmadan nasıl oraya geldiği belki kafaya takılabilir. Bu noktayı özellikle vurguladım çünkü böyle bir filmi bile içi boş, mantık hatalarıyla dolu olmakla suçlayan sinema

İlkbahar, insanın doğduğu, emeklediği ve hayatı yavaş yavaş öğrendiği dönemi ifade ediyor. Öğrencinin hayvanlara yaptığı eziyet ve ardından ustası tarafından verilen ceza bu sürecin acı yanları kuşkusuz. Çünkü söz konusu eylemle çocuklara özgü masum bir merak duygusunun ötesine geçilip insan ruhunda yatan acı çektirme içgüdüsü ortaya çıkıyor ve dolayısıyla da acı çekme, yani hayatın kendisi başlamış oluyor.

Tutkudan Öldürmeye Giden Yol Hayatın başlaması demek tabii ki karşı cinse olan ilginin ortaya çıkmasını ve fırtınalar koparan ruhun bedenine sığamamasını ifade eder. Öğrencinin de başına aynen bu gelir. Tapınağa tedavi için annesi tarafından getirilen genç kıza kalbini kaptırır. Gençliğin verdiği ateş aynı evin etrafında gezen horoz gibi başını kaldırmasına yol açar. Artık yaza girilmiştir. Bu bölümde yaz mevsiminin ateşi gençliğin verdiği ateşle birleşiyor dersek yanılmış olmayız. Filmdeki sayısız ince detaydan birisi de değişen mevsimlere ve dolayısıyla öğrencinin de ruhsal değişimine göre, o bölümde tapınaktaki hayvanın da değişmesi. Örneğin ilkbaharda küçük bir köpek yavrusu varken yazın da hemen az önce vurguladığım gibi horoz var. Bu diğer mevsimlerde de değişiyor ve konunun ilerleyişinde çok güzel bir tamamlayıcı detay oluyor. Kadının işin içine girmesiyle haliyle hayat eskisi gibi olmuyor tabii ki. Önceleri kutsal putun üzerine oturduğunda uyardığı kız ile birleşmesinin ardından bu sefer putu kendi elleriyle oturması için altına koyuyor. Evin içindeki duvarsız, sadece kapıya sahip olan odalara da bu noktada işaret etmek gerek. Bu herhalde rahibin öğretisinin özünü betimleyen en güzel simgelerden biri. Duvar yoktur ama odaya tek giriş ve çıkış kapıdandır. İnsan sabırlı ve nefsine hâkim olabildiği sürece erdemli olabilir. Ancak genç çırak kalbini verdiği sevgilisi söz konusu olunca bütün bunları unutur ve önceden hiç yapmazken görünmez bir sabır testi olan duvarların içinden süzülüp onun koynuna gider. Tabii ki ustanın gözünden bunların hiçbiri kaçmaz ve kızın tedavi süreci tamamlandığında onu yollar. Ancak çırağının da aşkının peşinden gideceğini öngörür adeta ve sesini çıkarmaz. Çünkü uyarısını çoktan yapmıştır ona: tutku sahiplen-


me arzusu doğurur, sahiplenme ise öldürme isteğini…

Ancak burada üzerinde durulması gereken hassas bir konu

var. Dediğim gibi bir bütünün parçası olmak demek, kendi varoluşum üzerinde de kayıtsız şartsız bir söz hakkına sahip olmamayı ifade ediyor. Yani intiharın meşru olması gibi bir durum söz konusu değil. Zaten usta, öğrencisi intihar etmeye teşebbüs ettiğinde sinirden deliye dönüyor. Oysa kendisinin yaptığıysa intihar değil; o, mevcut yaşam döngüsündeki miadını doldurmuş olduğunun ve başka bir düzleme geçme vaktinin geldiğinin farkına varıyor. Yaşamın kendisi aslında Kim Ki-duk’un bize gösterdiği. Sonsuz, kendi iç dinamiklerine sahip dingin bir döngü. Vahşi İnsan Doğası Döngünün sonuna doğru yaklaşırken kış mevsimi geliyor. Bu arada da çırak eski yuvasına dönüyor ama artık çırak olarak değil ustasının kendisine bıraktığı mirası özümseyip onun öğretilerini uygulamak ve onun gibi bir usta olmak amacıyla geliyor. Ustasının bıraktığı kıyafetleri ve onların arasındaki bilge yılanı gördüğünde her şey anlaşılıyor zaten. Ancak beni asıl düşünmeye iten ve üzerinde durulması gerektiğine inandığım bölüm döngünün başa yani ilkbahara döndüğü kısım, filmin de son bölümü. Çırağın artık usta olduğu ve kendi küçük çırağına sahip olduğu, bu

Arirang

uyumlu bir müzik mi olur diye soruyor insan. Öyle ki insan Budizm gibi spesifik bir konuya çok ilgi duymasa bile filmi bu muhteşem müziklerle izlediğinde neredeyse huşu duyuyor. Ayrıca Arirang’ın çaldığı bölümün odağında olan olgun çırağı oynayan kişinin de bizzat Kim-ki Duk olduğunu not düşelim.

Filmin müziklerine ve özellikle de sonlara doğru dinlenebilecek Kim Young-im’in muhteşem sesiyle söylediği Arirang eserine ayrı bir parantez açmak gerektiği kanaatindeyim. Bir sahneyle, konuyla, atmosferle bu kadar kısımda tam da Budizm’e uygun bir biçimde hayat döngüsü başa dönüyor. Yeni bir yaşam, yeni bir ruh filizleniyor, bir zamanın genç ruhu şimdinin ustası oluyor. Bu bölümdeki hayvan ise yine ana karakterin ruhsal gelişimine uygun olarak bir kaplumbağa oluyor. Kadim, dengeli, görmüş geçirmiş ve olgun… Fakat daha önemli bir detay yeni çırağın kaplumbağanın kabuğunu ters çevirerek ona eziyet etmesi ve buna kahkahalarla gülmesi; tıpkı saygı duyduğu ustasının da bir zamanlar çocukken balıklara, kurbağalara, yılanlara yaptığı gibi. İşte bu noktada insanın kafasına takılıyor: Acaba önceki usta da zamanında böyle yapmış mıydı? Filmin bize sunduğu manzaraya bakarsak bu sorunun cevabı evet gibi görünüyor. Bu ebedi çemberin içinde doğa da insan da değişiyor,

devinime tabi oluyor ama her şey en sonunda başa dönüyor. Ancak ne acıdır ki en saf olduğu zamanda bile (veya belki de aklımıza yerleştirilmiş “her çocuk masumdur” ve bence yanlış olan ön kabulüne göre en saf olduğu zamanda) insan, kendisine hiçbir zararı olmayan hayvanlara eziyet eden ve bundan zevk alan bir canlı. Filmin bu son vurduğu darbe izleyiciyi hüzünlü bir hal içine sokuyor. Daha doğrusu tatlı acı bir his desek daha doğru. Belki de varoluşunda acı çektirme güdüsü yatan insan, Kim Ki-duk’un bize bu kalbe dokunan sinema şöleninde gösterdiği gibi, türlü acılar çekip, mücadeleler verip ruhsal huzura ve bilgeliğe ulaşma potansiyelini de taşıyor aynı zamanda. Ve işte sanıyorum ki çoğu zaman bu karanlık dünyada yaşama tutunmamızı sağlayan da bu mertebeye ulaşabilme umudu oluyor.

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 77

Bitti.

Aradan geçen yıllardan sonra bir sonbahar mevsimi gelir, çırak ustasına geri döner; hırçın, yaralı, kırgın, üzgün, öfkeli ve katil olarak. Olgunlaşmıştır ama bir yandan da aldatılmanın verdiği acıyı üstünden atamamıştır. Karısını öldürmek bile içinde fokurdayan volkanı dindirmeye yetmemiştir. İnsanların dünyasında insan kendi sevdiği bir şeyin başkası tarafından da sevilemeyeceğine inanmak istemiştir ustanın söylediğinin aksine. Ama belki bundan da tehlikelisi bizim sevdiğimizin kayıtsız şartsız bizi sevmek zorunda olduğuna inanmaktır. Tutkusunun büyüttüğü sahiplenme arzusu genç ve deneyimsiz öğrenciyi en sonunda katil olmaya götürmüştür. Öğrencisine önce tapınağın önündeki zemine bıçakla satırlarca Budist öğretileri kazıtan usta, onu polise teslim ettikten sonra artık zamanının geldiğini ve yerini cezasını çektikten sonra öğrencisinin alacağını adeta sezerek varoluşunu ortadan kaldırır. Dikkatle izlendiğinde hocanın aslında bedenini terk edip bir yılanın bedenine girdiği görülüyor. Bu nokta aslında doğrudan Budizm ile bağlantılı. Zira Budizm’e göre dünyada mutlak bir devinim vardır ve her şey her an değişir. İki kavram, anatta ve anicca, yani “Ben”sizlik ve gelip geçicilik dikkate alınarak yorumlandığında varoluş düzleminde her şey birbirine bağlıdır. Dünya adeta organik bir bağ ile örülmüş bir yapıdır. Bu bakımdan her şey birdir ancak aynı zamanda her şey de değişime tabidir, geçicidir. Yani bir birey olarak ben, dünyadan bağımsız tikel bir varoluşa sahip değilim; dünya ile bir bütünüm ve sürekli devinim halindeyim, her an değişime tabiyim; dün aynı Ben değildim, bugün bambaşka bir Ben’im yarın ise daha da başka bir Ben olacağım.


Gülin Enüst gulinenust@gmail.com

edebi inceleme J.D. Salinger - Franny ve Zooey:

İki Kardeşin Gözünden İnsanlar Salinger’ın 1955 ve 1957’de yazdığı iki öykü, iki kardeş 1961’de aynı kitapta bir araya gelmişti. Franny ve Zooey’in çevresi üzerinden Amerikan toplumu eleştiri yağmuruna tutulurken düşene bir tekme de biz vuruyor, ama bir yandan da bu çevreyi incelemeden, anlamadan duramıyoruz.

J

.D. Salinger, modern Amerikan edebiyatı dendiğinde Ernest Hemingway ve F. Scott Fitzgerald gibi akla ilk gelen isimlerden biri. Pek çok okuyucu onu YKY tarafından Çavdar Tarlasında Çocuklar adıyla çevrilen Catcher in the Rye adlı romanıyla bilse de (daha önce de Can yayınları tarafından Gönülçelen adıyla yayınlanan bir çevirisi mevcut), aslında kendisinin gerek kurgusal, gerekse anlatı yönüyle bu kitabından kesinlikle aşağı kalmayan başka kitapları da var, sadık okuyucu kitlesinin bildiği üzere. Özel yaşamını paylaşmamak, fotoğraf çekilmemek, röportaj vermemek gibi özelliklerinden ötürü pek yakından tanınmayan Salinger’ın “içine kapanık yazar” tanımına birebir uyduğunu söyleyebiliriz, fakat kendisinin fikirlerini kitaplarında okuduğumuz karakterlerle bir yerden, bir nebze de olsa yakalayabiliyoruz.

Glass Ailesi Yazarın kitaplarını ele almadan önce üzerinden geçilmesi gereken en önemli konu, gerek bu yazıda incelenen kitap78 | Boo! Sayı: 7

larında, gerek de 9 Öykü adlı kitabında farklı farklı yerlerde karşımıza çıkan Glass ailesi. Salinger’ın son derece enteresan bireylerden oluşan bu kurgu ailesi, her bireyiyle okuyucu için bir hazine. Bessie ve Les Glass çiftinin yedi çocuğunun hepsi olmasa da pek çoğunu farklı öykülerde okuma fırsatı buluyoruz ve okuyucu için anlayacak, araştıracak ve inceleyecek pek çok şey var Salinger’ın öykülerinde. Her bir kardeş ayrı bir öyküde hayat buluyor, ama bambaşka öykülerin içinden, beklenmedik bir anda ortaya çıkan bağlantıları yakalamak işin asıl keyif veren kısmı. Ayrıca belirtmek gerekiyor ki ailenin hiçbir bireyi sıradan değil. Salinger’ın kendi yarattığı bu kurgu ailenin bireylerine Amerikan toplumunda eksikliğini gördüğü pek çok erdemi yüklediğini ama bunların onların hayatlarını nasıl zorlaştırdığını ve zaman zaman çıkmaza soktuğuna şahit oluyoruz. Eserlerinde İkinci Dünya Savaşı sonrası maneviyattan uzaklaşıp maddiyata yönelen ve birey olmakla ilişkilendirilebilecek pek çok kavramın yok oluşunu Amerikan toplumu

üzerinden hicveden, dönemdaşlarından da bu noktada ayrılan bir yazar Salinger ve işte bu aşamada yazarın öykülerini daha dikkatli incelemek gerekliliği doğuyor.

ile birlikte. Bu arayış süresince, Salinger pek çok sembolle bize derdini nasıl anlatacağının sinyallerini önceden veriyor. Kitabın başında önemli bir nesne olduğunu anladığımız yeşil kaplı kitabın ne olduğunu sonradan öğrensek de, içinde yazanları hep merak eder kalıyoruz sonunda. Öte yandan, Salinger’ın yalnızca Amerikan toplumunu değil, yeni dünya düzeninde hep herkesten bir adım önde olma hırsıyla yaşayan insanlığı eleştirdiği bu öykü, Zooey’nin de temelini oluşturuyor. Franny, her ne kadar yarım asır önce yazılsa da, günümüzde şehir hayatında sıkışıp kalmış insanların farkında olmadan içinde yaşadığı sistemin çarklarının temellerini veriyor okuyucuya. Salinger’a göre bireyin kendisinden de, iç huzurundan da kopuşunun sebeplerinin başında ego ve yapaylık var.

Franny Franny ve Zooey, aslında iki farklı öykü. Bu öyküler öncelikle meşhur The New Yorker dergisinde yayınlandıktan sonra 1961 yılında kitap olarak basıldı. İlk öykü Franny, ailenin en küçük üyesi olan üniversite öğrencisi Franny Glass’ın hayatındaki bir dönüm noktasını anlatıyor. Franny, tipik bir Glass ailesi üyesi aslında; keskin zekasıyla öne çıkan, olayları çevresinden farklı yorumlayan ve okuduğu bir kitapla birlikte dünyaya bakış açısı tamamen değişen bir genç kız. Franny’nin maneviyata yöneldikçe etrafında bunun eksikliğini çekenlerden nasıl koptuğunu, yaşadığı yoğun duygunun onu içinde ya- Yapay olmak mı, şadığımız gerçek dünyadan olmamak mı? ve elbette bu dünyanın ken- Zooey’e geçmeden önce ele di kurallarından nasıl da uzak- alınması gereken konularlaştırdığına şahit oluyoruz. dan biri, hatta en önemliSalinger’ın pek güzel yaptığı si, Salinger’ın “Çavdar Tarlatoplum eleştirisi bu noktada sında Çocuklar kitabında da, tekrar karşımıza çıkıyor. Daha Glass ailesinin içinde olduğu iyi, daha başarılı, daha zengin tüm öykülerinde de ele aldığı, olabilmek için daha çok hırs- “yapay” olma durumu. Holden la yaşayan insanların varlığı- Caulfield’a aşina olanlar bilirnın farkına varan (ki kendisi- ler, Holden’ın kendi ağzından nin de geçmişte öyle olduğunu dinlediğimiz öyküsünde en çok itiraf ediyor Franny) karakte- yakındığı şey, etrafındaki herrimiz yoluyla, Salinger’ın gö- kesin sahte olmasıydı. Rekazünden “İnsanın kurtuluşu betin bu kadar kuvvetli olduğu nereden olur?” sorusuna ce- bir toplumda, son derece zevap arıyoruz biz de, Franny ki, duyarlı ve güzel olarak ta-


nımlanan Glass kardeşlerin genel mutsuzluğunun sebebi de aslında buradan kaynaklanıyor. Sahip oldukları tüm meziyetlere rağmen, ki belirtmek gerekiyor ki Salinger bu konuda oldukça cömert davranıp Glass kardeşlere bir miktar kendini beğenmişlik dışında hiçbir olumsuz özellik vermemiş, kardeşlerin toplumda öyle ya da böyle tutunmayı başaramamalarının sebebini yine toplum olarak göstermiş. Franny, Salinger’ın en çok sevilen öykülerinden biri. Öyle ki, yayınlandıktan sonra, The New Yorker pek çok mektup ve telefon almış, bu nedenle

editörler de Salinger’ı bir dahaki öykü için oldukça desteklemişler. Franny’i takip eden ise öyküden ziyade kısa roman olarak adlandırabileceğimiz Zooey. Salinger’ın mükemmellik arayışının en açık göstergesi olan Zooey, bir buçuk yıllık bir çalışmanın ürünü. Zooey Zooey, Franny’nin yaşadığı sinir bozukluğu sonrasında geçiyor. Mekan, ailenin Manhattan’daki apartman dairesi. Okuyucunun Zooey ile ilk tanışması bir küvette oluyor, Zooey küvetin içinde, seneler öncesinden kalma bir mektubu okuyor. Bu ilk tanışma sah-

nesinde okuyucunun dikkatini çeken şey ise, Zooey’i köşeye kıstıran annesi Bessie’nin saydığı 40’tan fazla nesne ve bunların pek çoğu da kişisel temizlik malzemeleri; pudralar, kremler, diş macunları... Bu detaylar, Franny’deki yeşil kaplı kitap kadar önemli aslında. Salinger’ın yapıtlarını anlayabilmek için sembol okuyabilmek çok önemli. Franny’de, karakterin içsel yolculuğunu ve arayışını anlayabilmemiz için yeşil kaplı kitap bize nasıl gösteriyorsa, Zooey’de de bütün bu malzemeler bize Zooey’nin karakteri ile ilgili önemli ipuçları veriyor: kendine (özelikle tırnakları-

Hem Franny, hem Zooey’nin ortak özelliklerinden bir diğeri de içinde inanç ve maneviyatla ilgili farklı bakış açıları barındırıyor olması. Salinger’ın bu yönünü, yani yapıtlarında inanç motifini bu kadar yoğun işliyor olması zamanında yanlış anlaşılmalara da sebep olmuş fakat mutlaka belirtilmesi gerekiyor ki Salinger öykülerinde inanç motifini bireyin yaşadığı modern dünyada deneyimledikleriyle başa çıkabilmesinin bir yol olarak görüyor. Zen Budizmi öykülerin pek çok yerinde karşımıza çıkıyor, kendini gösteriyor ama sonra olay örgüsü kaldığı yerden devam ediyor. Aradıkları cevapların aslında içlerinde olduğunu bilmeyen Franny ve Zooey, arayışlarına devam ediyor. Geçmişle barışmadan, şimdiki zamanın ne kadar kurtarılabileceği konusunda birlikte tartışıyorlar ve okuyucu da orada sessiz üçüncü kişi olarak buna tanıklık ediyor.

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 79

Bitti.

na) çok iyi bakan, benmerkezci bir karakter Zooey. Kardeşine bir şekilde bir çıkış yolu göstermesi, daha doğrusu hatırlatması gereken Zooey, bu zor görevi görünüşte pek de istemeden kabul ediyor ve olaylar gelişiyor. Zooey’nin Franny’den çok daha farklı bir bakış açısı sunduğunu söyleyebiliriz. Franny’yi okurken ona hak veren, onunla ve yaşadığı maneviyat arayışıyla bağlantı kurabilen okuyucu, kardeşine kendi yaptığının da aslında bir tür bencillik olduğunu söyleyen Zooey’nin sözlerine katılmadan edemiyor bir noktada. Fakat Zooey’de daha da önemli bir karakter var, iki hikayenin de aslında görünmeyen kahramanı Seymour. Seymour, Glass ailesinin en büyük oğlu. Kardeşlerin en zeki ve en yeteneklisi, aynı zamanda da bir o kadar insancıl. Beklenmedik ölümüyle kardeşlerinin hayatında hep gölgesi kalacak olan Seymour’un sözlerini onun ağzından okumasak da, kendisinin hikayedeki varlığını net bir biçimde hissettiriyor okuyucuya Salinger.


Mert Günhan mert.gun@gmail.com

oyun inceleme

Metal Gear:

Antimilitarist Bir Savaş Hikayesi Öncelikle söylemek gerekirse, biz insan değiliz. Geçtiğimiz iki yüz yıl boyunca Beyaz Saray’ın derinliklerinde, katman katman, oldukça farklı bir bilinç gelişmeye başladı. Beyaz Saray bizim evrim ortamımızdı. Bizim bir formumuz yok. Bizler siz Amerikalıların çokça dile getirdiği disiplin ve ahlak anlayışıyız. Bizi yok etmeyi nasıl başarabilirsiniz. Bu ülke yıkılmadığı sürece, biz de var olacağız. Şunun farkında olmanız gerekiyor, düşündüklerimiz kendimiz değil sizlersiniz.

80 | Boo! Sayı: 7


B

u yüzyılın başlarında insanoğlunun genetik haritası çıkartıldı. Bunun sonucunda evrimin bütün yolları önümüze serildi. Genetik mühendislik ile başladık ve en sonunda yaşamı dijital hale getirmeyi başardık. Fakat genlerin koruyamadığı şeyler var: Anılar, Fikirler, Kültürler, Tarih…

Genler bunları taşımıyor, genler insan tarihini kaydetmiyor. Bu sizce de doğanın elemesine bırakılması gereken bir şey mi? Bizler her zaman yaşamlarımızı kayıt altında tutmayı başardık. Kelimelerle, resimlerle, sembollerle, tabletlerden kitaplara kadar… Fakat bütün bu bilgi gelecek nesiller tarafından elde edilemedi. Toplumun küçük bir kısmı bu bilgileri taşımayla görevlendirildi ve bu sebeple sadece seçilmiş kişiler bu bilgilere ulaşabildi. Genlerden çok da bir farkı yok. Buna da tarih diyoruz. Günümüzde dijital dünyada, gereksiz bilgiler her saniye boyunca etrafta dolaşıyor, gereksizliklerine rağmen sürekli olarak elde edilebilir bir şekilde, zamana karşı koyuyorlar. Söylentiler, yalanlar, dedikodular, yanlış anlaşılmalar… Bütün bu çöp veri filtre edilmeden, çok hızlı ve endişe verici bir şekilde büyüyor. Bu sadece sosyal gelişimi engelliyor, evrim sürecini yavaşlatıyor. Bizim planımızın sansür olduğunu düşünüyorsunuz, biz içeriği kontrol etmek istemiyoruz, bu içeriğe bir bağlam yaratmak istiyoruz. Dijital Toplum Düzeni Yargılayıcıları Dijital toplum insanların hatalarını ilerletmekten başka bir şey yapmıyor ve buna zemin hazırlayan yarı doğruları ödüllendirmeyi ihmal etmiyor. Sadece çevrende sıkı sıkıya bulunan ahlak örneklerine bak. Milyarlarca dolar insanların birbirini öldürebilmesi için harcanıyor. Suçluların hakları kurbanlarının özel hayatlarından daha fazla değer görüyor. İnsanlar yiye-

cek ekmek bulamazken soyu tükenen türleri korumak için milyarlarca dolar harcanıyor, herkes aynı şey tekrarlanarak büyütülüyor. “Sen özelsin, kendine inan, kendine inandığın sürece başaracaksın”… Fakat kesin olan bir şey var ki salt başlangıçtan itibaren birkaç kişi bu hayatta başarabilir. Bir Kelime Olarak Özgürlük Size sunulan özgürlüğü kullanıyorsunuz ve durum ortada. Birbirinize zarar vermemek için sürekli olarak kelime oyunlarına başvuruyorsunuz. Deneyimlenmemiş gerçekler politik doğruluk ve değer sistemleri uğruna çiğneniyor. Herkes kendi ufak topluluğuna çekiliyor, gerçek bir toplumdan kaçınıyor. Ufak dünyalarında kalıp nasıl bir gerçek istiyorlarsa ona göre yaşıyorlar. Farklı gerçekler ne çarpışıyor ne örtüşüyor. Kimseye yanlış olduğu söylenmiyor fakat kimse gerçekte haklı değil. Sizlerin yarattığı bu simüle gerçeklikte doğal seleksiyon bile yer alamıyor. Dünya yarattığınız doğrularla yanıyor ve yanıyor. Dünya böyle yavaş yavaş sona doğru gitmekte, bir patlama ile başlayan yaşam, bir fısıltı ile sona eriyor. Biz bunu durdurmaya çalışıyoruz. Liderler olarak görevimiz bu. Genetikte olduğu gibi, gereksiz bilgi ve anılar filtreden geçirilmeli, böylece evrimimiz denetlenmeli. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna biz karar vermeliyiz. Başka kimse siz insanların ürettiği çöpü tarayıp içinden değerli gerçekleri çıkartıp gelecek jenerasyon adına anlamlandırabilir? Bu içerik yaratmak değil, bağlam yaratmaktır. Neyin sizin için doğru olduğuna kendinizin karar verebileceğini düşünüyorsunuz fakat bu bile sizin fikriniz mi veya başkasının size söylediği bir şey mi? Warhol’cu Gerçeklik Bu “Hazır” gerçeklerin çağında, bazen hissettiğiniz pozitif

“İronik olan, ‘Benlik’ dediğiniz şeyi bu kadar siz yaratmışken, hayatınız yanlış yöne gittiğinde suçlayacak başka şeyler arıyorsunuz. ‘Senin suçun değil, benim suçum değil’... İnkar ederek sadece kendinize başka ‘uygun doğrular’ yaratıp kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Daha önce sıkı sıkıya sarıldığınız doğruları bir çırpıda terk ederek.” duyguları korumak adına kendinize söylediğiniz bir başka yalan. “Ben” dediğiniz şey sadece başkalarından aldığınız bir mantık, böylece kendinize bir parça güç verip yaşamınıza anlam katabiliyorsunuz.

yu o B Tarih Gear l Meta

Size ne söylememizi isterdiniz? “Bulunduğunuz noktaya hep kendi başınıza geldiniz, bunların hepsi sizin kendinize inanmanız sayesinde” gibi yalanlar söylememizi ister misiniz? Ne oldu? Kayıp mı hissediyorsunuz? Neden içinize bakmıyorsunuz? Bir şey bulacağınızı sanmayın.

Metal Gear hikayesinin kronolojik olarak oynama sırası:

İronik olan, “Benlik” dediğiniz şeyi bu kadar siz yaratmışken, hayatınız yanlış yöne gittiğinde suçlayacak başka şeyler arıyorsunuz. “Senin suçun değil, benim suçum değil”... İnkar ederek sadece kendinize başka “uygun doğrular” yaratıp kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Daha önce sıkı sıkıya sarıldığınız doğruları bir çırpıda terk ederek. Sizin gibiler neyin “doğru” olduğuna karar vermemeli, özgürlüğünüzü taciz etmekten başka bir şey yapmadınız. Özgür olmayı hak etmiyorsunuz. Dünyayı sıkıştıranlar biz değiliz, sizsiniz. Dijital bilgi çağı insanoğlu gibi gelişmemiş bir ırka çok fazla güç veriyor. Kişinin kendisi zayıf olsa bi-

-Metal Gear Solid 3: Snake Eater -Metal Gear Solid: Portable Ops -Metal Gear Solid: Peace Walker -Metal Gear -Metal Gear 2: Solid Snake -Metal Gear Solid -Metal Gear Solid 2: Sons of Liberty -Metal Gear Solid 4: Guns of the Patriots -Metal Gear Rising: Revengeance le güçsüz değildir. Tek bir insanın bile dünyayı yıkıma götürecek gücü bulunmakta. Bir miras bırakmak istiyorsanız neyin gerekli olduğunu ve bu gereklilikleri yerine getirmek için neler yapmanız gerektiğini belirlemeniz gerekiyor. Bütün bunların hepsiyle siz uğraşıyorsunuz, artık biz sizin yerinize düşüneceğiz. Günümüzde bütün her şey kontrol edilebilir, insan düşünceleri bile.

15 Temmuz -15 Ağustos 2012 | 81


Teması “savaş” olan Metal Gear serisi, büyük ihtimalle şu zamana kadar savaş karşıtlığı üzerine yazılmış en büyük destanlardan birisi olma özelliğini taşıyor kanımca. Günümüzde Activison gibi firmalar sürekli olarak savaşı öven, savaşı satan işler yaparken, Metal Gear serisi savaş karşıtı yapısından asla vazgeçmemiş, oyunun yapımcısı ve yönetmeni Hideo Kojima düşüncelerini sonuna kadar savunmuş ve kimsenin 82 | Boo! Sayı: 7

karşısında durmasına aldırmamış, işine karıştırmamıştır. Böylesi bir irade gerçekten günümüz sektör insanlarında bulunmayan bir değer doğrusu. Peki ama Metal Gear bu konuyu neyin üzerinden işliyor? Savaş Asla Değişmez Metal Gear serisi bu konuları genel olarak Solid Snake isimli özel eğitimli bir askerin üzerinden işliyor, genel teması savaş karşıtlığı olsa da yukarıda belirttiğim gibi “savaş” bağlamını pek çok başka tema üzerinden gören bir yapısı var. Dijital çağın getirileri ve götürüleri, klonlama, genetik, ölüm, miras, küreselleşme, üçüncü dünya savaşı tehdidi, Amerikan değer yargıları ve daha onlarca sayabileceğim işlenmiş konu var bu isim altında. Gerçekten bir kere kaptırıldığında sizi tamamen içine alan ve bir takım duyguları tecrübe ettiren bir deneyim Metal Gear. Bu konularla hiç ilginiz olmasa bile, hikaye sizi bir yerden tutup bütün bu kavramlar savaşının içine isteseniz de istemeseniz de dahil ediyor. Bu anlamda Hideo Kojima, Yoji Shinkawa ve geri kalan bütün ekip işini harika bir şekilde ya-

Biliyor muydunuz? Hideo Kojima büyük bir film hayranı olduğu için çoğu karakteri izlediği filmlere bir selam niteliğindedir. Mesela serinin ana karakteri Solid Snake’in ismi aslında Escape from New York filminin ana karakteri Snake Plissken’den gelmektedir. Snake’in ikinci oyunda kullandığı “Pliskin” mahlasının kaynağı da budur. Hal “Otacon” Emmerich karakterinin ismi de aynı şekilde 2001: A Space Odyssey’den gelmektedir. Daha buna benzer pek çok olay Hideo Kojima’nın favori filmlerine selamdır, Sniper Wolf’un Meryl’ı vurduğu sahne Full Metal Jacket’a gönderme iken, oyunun bütün gizlilik teması Great Escape ve Gun of Navarone’ye göndermedir. James Bond serilerinin de buna yardımcı olduğunu söylemezsek olmaz pıyor doğrusu. Bilgisayar Oyunları ile ilgili ne kadar fazla bilginiz var bilmiyorum, eğer Metal Gear serisini duymadıysanız çok fazla

Snake Plissken

tabii. Metal Gear’ı benzersiz yapan şeylerden birisi bütün bu temaların Japon animasyonları ve Japon kültürü ile biraz olsun kaynaşması, Neon Genesis Evangelion gibi animasyonların oyunda bulunan robot tasarımlarına etkisi varken, savaşa bu denli felsefi yaklaşım ancak Doğu kültürünün etkisi ile olabilirdi. bir bilginiz yok, duyduysanız ve oynamadıysanız ise hayatta tecrübe etmediğiniz sanat ve etkileşimin bir arada buluştuğu böylesine bir eseri size şiddetle tavsiye ediyorum.

Bitti.

Bir Savaş Bağlamı Olarak Özgürlük Metal Gear ve hikayesi tam olarak bu noktada başlıyor işte, “savaş” konusunu “Kontrol, Sansür, Özgürlük ve Anlamı” bağlamları üzerinde açarak “savaşı” insan doğasının her yanına katan bir hikaye. Metal Gear serisi bilgisayar oyunlarının sadece oyun olmaktan ibaret olmadığını, gerektiğinde oldukça ciddi mesajlar verilebilecek bir medyum olduğunun kanıtı resmen. Hideo Kojima’nın 80’lerin sonunda en umutsuz anında kendisine paslandığı proje, 1999 yılında Metal Gear Solid ile öyle bir noktaya geldi ve o kadar sattı ki, Kojima ve ekibinin aldığı hızı durdurabilene aşk olsundu gerçekten.


“Beni deniz tutardı mesela, ona rağmen teknenin üst katına çıkıp, güvertenin kenarlarından çevreye bakmadan edemezdim. Bulanırdı gözlerim, martılar üzerimden mi geçiyor, üzerime pisler mi diye duyduğum tedirginliği arttırırdı bu. Ama dayanamıyorum işte, en az bir tarafımda boşluk hissetme ihtiyacı, bütün bu rahatsızlıkların üzerinden geliyor, yüksek binaların arasındaki dar sokaklara sıkışmış ruhumun nefes alması için beni cambaz ipine çağırıyor.”

Boo! İkinci Dönem, Sayı 7  

http://boodergi.com :|: Verilen bir başka 1 aylık aranın ardından internetten ücretsiz yayın yapan kültür-sanat dergisi Boo!, sahalara yedin...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you