Issuu on Google+

BLOG DERGİSİ

Ekim 2010 Sayı: 14

Röportaj

Türkiye’nin İlk ve Tek Online Blog Dergisi

www.

blog dergisi

.com

Konuğu

SAMİ HAZİNSES “Kız tavlamak için blog yazıyorum, tavlıyorum da... Kendimi saklamıyorum, saklamam da...” S17

Ölmeden Önce Bu Sergiyi Gezin S28

İstanbul’un Kültür ve Sanat Yazı S10

Kıyamet İnsanlardan Gelecek Resident Evil S44

Google TV Geliyor S14


BLOG DERGİSİ

BLOG DERGİSİ

Genel Yayın Yönetmeni Yasin YÜKSEL yasin.yuksel@blogdergisi.com Editör Seval ÜNVER seval.unver@blogdergisi.com Yazarlar Benay GAVAZOĞLU benay.gavazoglu@blogdergisi.com Alp SOLAK alp.solak@blogdergisi.com Can AKBULAK can.akbulak@blogdergisi.com Ecre ULUSAKARYA ecre.ulusakarya@blogdergisi.com Egecan DENİZ egecan.deniz@blogdergisi.com Emre TÜRKER emre.turker@blogdergisi.com Hakan KARA hakan.kara@blogdergisi.com Kinyas KARTAL kinyas.kartal@blogdergisi.com M. İhsan TATARİ ihsan.tatari@blogdergisi.com Mustafa TÜRKAN mustafa.turkan@blogdergisi.com Rahim AYTUNÇ rahim.aytunc@blogdergisi.com Onur GÜRLEYEN onur.gurleyen@blogdergisi.com Serap KAZANCI serap.kazanci@blogdergisi.com Konuk Blog Yazarı Emre EMİNOĞLU Grafik Tasarım Yasin YÜKSEL Reklam reklam@blogdergisi.com Dergide yayımlanan yazı, fotoğraf, harita, illüst-rasyon ve konuların sorumluluğu yazarına aitir. Blog Dergisi’nde yayımlanan yazıların her hakkı saklıdır. Hiç bir içerik izinsiz kullanılamaz. Blog Dergisi, www.blogdergisi.com üzerinden yayımlanmaktadır. Tüm görüş, öneri ve sorularınız için iletisim@blogdergisi.com adresine e-posta gönderebilirsiniz.

2 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

06

Uzun Yazı Paylaştım, Ya Okunmazsa

14

Google TV Geliyor

24

Dünyanın Merkezi

32

Oyun İnceleme: Alien Swarm


İÇİNDEKİLER

09

Google 12 Yaşında

10

İstanbul’un Kültür ve Sanat Yazı

16

Tekno Haber

17

Röportaj: Sami Hazinses

28

Ölmeden Önce Bu Sergiyi Gezin

31

Hafıza Geliştirme II

38

Bir PC Oyuncusunun Serzenişi

40

Oyun Haberleri

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 3


BLOG DERGİSİ

44

Resident Evil: Kıyamet İnsanlardan Gelecek

50

Vizyondakiler: Ekim

54

Coffee Prince

58

Türk Televizyon Dizilerinin Gelişimi

60

Müzik Devrimi

62

Bakirenin Aşığı ­ Kitap Tanıtımı

64

Mizah: Düz Yazı ve Karikatürlerler

66 Altın Yumurtalı Bloglar

4 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


İÇİNDEKİLER

Erişim Engellendi... Yasin YÜKSEL yasinyuksel.com Twitter/yasinyuksel

Değerli Blog Dergisi Okurları, Efendim Eylül ayını acısıyla tatlısıyla geride bıraktık. Bir çok açıdan gerçekten inişli çıkışlı bir aydı. Ekim ayına hazırlanırken biz de gündemi takip ederek, sürekli yeni yazılar hazırladık. Bu ay okuyacağınız dergimizde yine gündeme dair ipuçları bulacaksınız.

Günümüz Türkiye’sinde bilişim esaretinin hızla büyümesi trajikomik değil mi? Bireysel internet özgürlüğümüz kısıtlanıyor. Herkes Youtube’un kapatılmasından dert yanarken, bu yetmezmiş gibi tasarımı ve yüksek çözünürlüklü videoları ile dikkat çeken Vimeo’nun da kapatılması doğal olarak tepkilere yol açtı. Sosyal ağlarda büyük Aslında bu ay birçok kez ne yazacağım tepki topladı. Blog yazarları da her an konusunda ben de çok sıkıntı çektim. bloglarının kapatılması korkusu ile yaYazmak isteyeceğim yazıya defalarca şıyorlar. Blogger'ın da geçtiğimiz döbaşlayıp sildim. Tekrar yazmak için pc nemlerde bir kapanıp bir açılmasına başına oturduğum sırada Twitter’da şahit olduk. Bu da da ancak Türkiye #vimeobannedinturkey etiketleri gör- şartlarında mümkündür. Bu olaylardan meye başladım. Anlayacağınız üzere ise canı yananlar hep masum insanlar yine bir “Erişim Engellendi” vakası oluyorlar. Umarım bu yasaklar en kısa daha! Bu sefer yasaklardan nasibini zamanda son bulur. Vimeo aldı… Ekim ayında okunmaya değer yazıları Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı bir aya getirdiğimiz yine keyifle okuya(TİB) ise şöyle bir açıklama yaptı: Sav- bileceğiniz, bir dergi ortaya çıkardık. Ecılığın talebi üzerine kapatılan video si- dergi alanında Türkiye’nin en iyileri tesinin kapatılma gerekçesi, site arasında ilerlediğimize inanıyorum. üzerindeki müstehcen içerikli yayınlar- Yaptığımız bu gönüllü çalışmada katkımış. Fakat İnternet Yayıncıları Derneği larından dolayı tüm ekip arkadaşlarıma (İYAD), vimeo.com ile ilgili engelleme teşekkür ediyorum…Bu ayki kapak kokararına, eski CHP Genel Başkanı numuza da değinmeden olmaz. Diz Deniz Baykal ile ilgili bir videonun Üstü Edebiyatı serisinin ikinci kitabı neden olduğunu, CHP’lilerin başvuru- “P*ç Güveysinden Hallice”nin yazarı suyla site yayınının durdurulduğunu Sami Hazinses röportajı… Eğlenceli belirttiler. Bu yönde duyumlar çok bir röportaj okumak istiyorsanız, Blog fazla. Vimeo dahil erişime engellenmiş Dergisi’nin sayfalarını çevirmeye baştoplam 7365 web sitesi bulunuyor. (Şu layabilirsiniz. Keyifle okumanız dileanda Vimeo’ya erişebildiğimizi bildir- ğiyle… mek isterim.) www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 5


İNTERNET

Uzun Yazı Paylaştım, Ya Okunmazsa? ”Sosyal medya” ve “uzun yazılar” ikilisini pek yanyana göremezsiniz. Zira vakti çok değerli olan insanımızın internet üzerinde de işlerini çabucak halletme ve aradığı bilgiye daha kısa yoldan ulaşma amacı vardır. Sosyal medya üzerinde de fikrini en kısa ve en etkili biçimde kim aktarabiliyorsa, onun daha fazla takip edildiğini görürüz. Seval ÜNVER sevalunver.com Twitter.com/sevalunver

6 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Uzun Yazı Paylaştım, Ya Okunmazsa?

Y

apılan bir araştırmaya göre uzun soluklu yazıları internette ve pc başında yazı okumaya alışık olmayan insanlar pek sevmiyorlarmış. Bu yüzden de şöyle bir göz atıp geçiyorlarmış. Bence okumayı deneyin. Tabii ki her bulduğunuz yazıyı değil. İçerikli bulduğum yazarları mutlaka okurum. Hem de severek. Bazı yazıları ben romana benzetiyorum. Başlangıcından asla sonunu tahmin edemiyorsunuz. Hele ki kafası dağınık bir insanın uzun uzun anlattıklarını okuyunca benim de kafam dağılıyor, çok hoş oluyor. Bir o konuya bir bu konuya dalıyoruz. Bu uzun yazılar bence okunmaya değer. Ne nedir tarzında yazıları saymazsanız arada hayattan ve hayallerden de yazılar bulup okumalısınız.

resim: http://www.flickr.com/photos/helga

Sürekli nesnesel ve kısa paylaşımlar yapan insanları takip ediyorsanız, bir müddet sonra sıkıldığınızı fark edersiniz. Çünkü size katacakları çok az şey vardır. Uzun uzun tartışabileceğiniz, düşüncelerinden ışık alabileceğiniz insanlar eminim sizleri daha fazla eğlendirecektir. Sadece kendinize o değerli vakti ayırın. Boş boş oturmaktansa, okuyacak ve öğrenecek ne kadar çok şeyiniz olduğunu göreceksiniz. Mesela geçtiğimiz günlerde biri FriendFeed'de "En eğlenerek yazdığınız blog yazınız hangisi?" diye sordu. Ben eski yazılarımı üstünden çok zaman geçtikten sonra okuyunca acayip bir tat alıyorum. "Vay be nasıl yazmışım!" diyorum kendime. İçlerinde en favorilerimi sık sık bir yerlere link olarak veririm. Başkaları da okusun isterim. Farkında değilsiniz ama bir yazıyı okurken siz bile bir şeyler öğrenme, hayal etme, mutlu olma ve birazcık gülümseme peşindesiniz. Her ne kadar çok biliyorum veya mutluyum deseniz de. Çok değil bundan 1,5 yıl önce ilk defa blog yazarları toplantısına gittiğimde kimse beni tanımıyordu. Hatta bana ne kadar zamandır blog yazdığımı sormuşlardı. Ben de bir seneye yaklaştı demiştim. "Allah Allah biz neden hiç duymadık senin blogunu?" demişlerdi. Ben de "Genelde Pardus'la ilgili yazdığım için Google'da denk gelmiyorsunuzdur." demiştim. Halbuki blog yazarlarının aralarında grup-

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 7


İNTERNET

lar kurduklarından, Twitter ve Friendfeed'den tanıştıklarından haberim yoktu. Ben kendi halime yazıyordum ve gerisi internet alemine kalıyordu. O toplantıdan sonra ufkum her zamanki gibi genişlemeye devam etti. Şimdi neredeyse aktif blogçuların hepsini tanıyorum. Tabii ki sayıları çok fazla ama toplantıda tanıştıklarımla iyi dostluklar kurdum. Daha sonra onlar da beni tanıdıkça daha doğrusu okudukça sevdiler. Sonra uzun yazılar yazdığımı öğrendiler. Tarzımı benimsediler. Çok fazla kişi okumuyordu ama okuyanlar da mutlaka sevecek bir şeyler buluyorlardı. Çünkü insanlara anlatmak istediğim bir şey varsa, onu her yönüyle anlatmayı severim. Çeşit çeşit örnekler bulurum, farklı bakış açılarını incelerim, özlü sözler veririm. Ve en önemlisi samimi yazarım. Kimse sadece bir ansiklopediyi okumaktan zevk almaz. Onlara bunu bir insan yazdı hissiyatı vermeniz lazım. Son zamanlarda takip ettiğim insanları her yerde gruplara ayırmaya başladım. Böylece sosyal medyayı daha etkin kullanıyorum. Yazılımcıları bir yere, tasarımcıları bir yere, geyik muhabbeti yapanları bir yere, sıksık okumam gereken eski dostlar bir yere... Böylece gerektiği zaman, gerektiği gibi faydalı bir şeyler bulabiliyorum onlardan. Fakat dikkatimi çekti 8 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

>>Uzun Yazı Paylaştım, Ya Okunmazsa?

ki, yazılımcılar bir şeyler yazmak yerine, yazılmış olanlara genelde link veriyorlar. Tasarımcılar da sürekli fotoğraf ve resim paylaşıyorlar. Geyik yapanların paylaşımlarında en aşağı yüz tane yorum oluyor. Sürekli birileri ile tartışmayı ve yazışmayı çok seviyorlar. Eski dostlarım da genelde nerde ne yaptıklarını yazıyorlar. Bunların içerisinden en çok takip etmeyi sevdiğim yer ise kendi paylaşımlarım oluyor tabii ki. Kendi paylaşımlarıma baktığımda bazen sadece link, bazen sadece fotoğraf, bazen de uzun bir yazı buluyorum. Ama en çok da sık sık göz attığım yer yorumsuz bırakmadığım yorumlar var. sosyal medyada sadece bir şeyler paylaşmak önemli değildir, yorumları takip etmek ve onlara cevap vermek de önemlidir. Artık eskisi gibi yazdım yazıyı saldım çayıra yapmıyorum. Siz de yapmayın. Mutlaka linkleri gerekli sosyal medya araçlarından dağıtın ve insanların okuyup yorumlamasına izin verin. Eleştiriye açık değilim diyorsanız, yazılarınızda eleştiriye yer vermeyecek kadar açıklayıcı olun. Boşverin uzun olsun. Bence uzun yazı daha değerlidir, tabii ki içi boş olmamak kaydıyla. Sevgi saygıyla.


İNTERNET

>>Google 12 Yaşına Girdi

Google

Hakan KARA hknkr.com Friendfeed/hknkr

D

ünyanın en büyük arama motoru internet devi Google, 12 yaşına bastı. Stanford'da doktora yapan 2 öğrencinin 27 eylül 1998 de kurduğu şirket 12. doğum gününü sitesine koyduğu üzerinde 'google' yazısı bulunan yaş pasta doodle'ı ile kutladı. Google'nin sitesine 27 eylül tarihinde girenler Wayne Thiebaud'un hazırladığı 12. yıl doodle ile karşılaştı. Her güne özel doodle'ler hazırlayan Google, bu kez 12. yaşına özgü bir tasarım hazırladı. Dünyanın en büyük ve en çok tıklanan sitesi olan google böylelikle kendi özel gününü de boş geçirmemiş oldu. Türkiye'de de en çok tıklanan site olan ve çoğu bilgisayarda giriş sayfası olarak kullanılan Google, kendi bünyesinde barındırdığı birçok geniş kapsamlı site ve programlarla da hizmet kalitesini her geçen gün arttırıyor. İnternet kullanıcılarının vazgeçilmezleri arasına girmeyi başaran Google'nin piyasa değerinin 200 milyar dolara yaklaştığı söyleniyor.

Peki google bugüne nasıl geldi? En başta da dediğimiz gibi, öncelikle 2 öğrencinin doktora çalışmasına sermaye bulup kurulmasıyla 1998 de yayına başlayan google, öyle kolay kurul-

12

Yaşına Girdi

madı belki de: garaj efsanesi sonucunda ortaya çıktı. İlk başlarda sermaye bulma konusunda zorlanan ikili, günümüzünde en büyük internet devlerinden olan sun system ve yahoo'nun kurucuları ile görüştüler fakat pek umduklarını bulduklarını söylenemez. Sonrasında öte beriden buldukları paralarla şirketi kuran ikili, önce pc magazine dergisi tarafından dünyanın en iyi 100 sitesi arasında gösterildi. İlk başlarda isim olarak backrub üzerinde durulsa da sonra google ismi üzerinde karar kılınmış. Google, googol sözcüğünün üzerinde oynanmasıyla ortaya çıkmıştır. Edward Kasner adındaki ABD'li matematikçinin yeğeni Milton Sorotta tarafından üretilmiş olan "googol" sözcüğü, 1 ve onun ardından 100 sıfırın gelmesiyle oluşan sayıyı (10100) belirten matematiksel bir terimdir. Şu an Google ABD borsasının en büyük 5. şirketi konumunda. Ve googleplex denen merkez ofisi kaliforniyadadır, 20 bine yakın işçi çalışmaktadır. İşte büyük bir dev! İnternet devi. Ülkemizin en çok kullanılan, tıklanılan; herkese yardımcı olan google amcası.

Yeni yılın kutlu olsun! www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 9


MİSAFİR BLOGGER

Emre Eminoğlu thebalkabaa.com thebalkabaa@gmail.com

K

İSTANBUL’UN KÜLTÜR ve SANAT YAZI

ültür ve Sanat etkinlikleri söz konusu olduğunda yazın bir hüzün çöker şehirlerin üzerine. Yaz denildiğinde akla boş sinema salonları, kepenkleri inmiş sergi salonları, seyircisiz konser salonları gelir. Ya da yalnızca bilindiği şekliyle bu böyledir... 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmasının da verdiği gazla; İstanbul bu yaz festivale de, sergiye de, konsere de doydu aslında. Uzun zamandır yolu gözlenen dünya çapındaki starlar festival alanları ve stadyumları müzikseverlerle doldururken; müzeler, konser ve sinema salonları da insanla doldu. MÜZİK Bahar havası şehre indiğinde, şortlar ve parmak arası terlikler sokaklara döndüğünde henüz Mayıs’tı aylardan. 29 Mayıs günü, Miller Freshtival ile doldurmaya başladı konser alanlarını festivalci gençlik. Rengarenk şarkılarıyla Mika, Türkiye’de bu kadar hayranı olduğunu bilmemenin de verdiği şaşkınlıkla büyülendi seyircisinden. Seyircisi de izlediği en eğlenceli sahne şovlarından biri karşısında olduğundandır ki ondan büyülendi kuşkusuz. İki gün sonra Bob Dylan, Harbiye

10 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Açıkhava’yı tıklım tıklım doldurdu ve İstanbullu hayranları ile buluştu. Haziran ayı Rihanna’nın bacak şovuyla başladı, Sophie Ellis Bextor’ınki ile sürdü. 19-20 Haziran tarihlerinde Santral İstanbul’da yağmur çamur demeyen renkli ve genç İstanbullu müzikseverler Sophie Ellis Bextor’ın yanı sıra The Ting Tings, Groove Armada, The Whitest Boy Alive ve Wild Beasts gibi gruplarla coştu Efes Onle Love Festival sayesinde. Hemen ertesi haftasonu, 25-27 Haziran tarihlerinde ise coşan taraf metalci gençlik oldu. Sonisphere’de yıllardır bekle-


>>İstanbul’un Kültür ve Sanat Yazı

diği tarihi ana tanık olan metalseverler, Metallica, Rammstein Slayer, Megadeth ve Manowar’ı aynı sahnede ardı ardına izleme fırsatı buldular. 90’lar aşkını içinde taşıyanlar, -özellikle romantik olanları- ise 22 Temmuz’da The Cranberries şarkılarına eşlik ettiler İstanbul’da. “Zombie” ve “Animal Instinct” dışında eşlik ede-

cek şarkı bulanların sayısı ise bir hayli azdı. Yazın büyük finali ise Eylül’ün 6’sında Atatürk Olimpiyat Stadı’ndaydı. Politik ve müzikal tartışmaları da yanında getiren U2, yeri geldi konserinde kendi şarkıları yerine “Yiğidim Aslanım Orda Yatıyor”a eşlik eden seyircisine şaşırdı, yeri geldi kahkahayı bastı. 1-20 Temmuz tarihleri arasında düzenlenen 17. Uluslararası İstanbul Caz Festivali; Seal, Grace Jones, Tony Bennett, Buika, Imogen Heap, Martha Wainwright ve Chick Corea Band gibi dünyaca ünlü müzisyenleri ağırladı. Tünel Şenliği ile cazı sokaklara taşıyarak ve eşzamanlı sokak konserleri ile Tünel’in sokaklarına renk katarak başlayan festival; her yıl olduğu gibi alternatif mekanları ve kaliteli konserleri ile dikkat çekti. Ramazanın gelmesi ile de caza veda etmedi İstanbul: Hakan Erdoğan’ın son bombası, 14-31 Ağustos tarihleri arasında Müslüman caz sanatçılarını Tarihi Yarımada’nın Osmanlı kokan mekanlarında ağırlayan “Ramazanda Caz”dı. Opera Binası olmayan Kültür Başkenti’nin klasik müzik seven insanla-

rını da oldukça tatmin eden bir yaz yaşandı İstanbul’da. Ülkemizin en köklü festivali, İKSV’nin gözbebeği Uluslararası İstanbul Müzik Festivali’nin 38incisi, 3-30 Haziran tarihleri arasında düzenlendi. Chopin ve Schumann’ın 200. ve Arvo Pärt’in 75. doğum yılına saygı duruşu niteliğinde bir program ile festival; Lang Lang, Radu Lupu gibi solistleri, Riccardo Muti, Gürer Aykal, Rengim Gökmen ve Cem Mansur gibi şefleri ve Viyana Filarmoni, BİFO, İDSO ve Academy of Ancient Music gibi orkestraları dinleme fırsatı yarattı. 2-23 Temmuz’da ise bir ilk yaşandı yalnız ve güzel ülkemizde. İstanbul Devlet Opera ve Balesi, İstanbul 2010 Ajansı ve bilhassa Yekta Kara’nın emekleri ile bir opera festivaline kavuştu İstanbul. 1. Uluslararası İstanbul Opera Festivali, 3 ülkeden 8 operanın birbirinden güzel mekanlarda sahnelenmesine önayak oldu. Başka bir ilk olan, dünyanın çeşitli ülkelerinden gençlik orkestralarını bir araya getiren 1. Uluslararası Gençlik Orkestraları Festivali, Temmuz ve Ağustos ayında 6 konseri Aya İrini’ye taşıdı. İKSV’nin efsanevi opera sanatçımız Leyla Gencer’in anısına sa-

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 11


MİSAFİR BLOGGER

SİNEMA

hiplendiği Leyla Gencer Şan Yarışması’nın altıncısı da bu yaza renk katan klasik müzik organizasyonlarından biriydi. BİFO’nun eşliği ile yarışmanın finalinde aryalarını seslendiren 9 yarışmacıdan Güney Afrikalı soprano Pretty Yende mükemmel sesi ile birinciliğe uzandı.

Sinemada ise salonlar yüksek bütçeli aksiyon ve fantezi/bilimkurgu filmleri ile geçtiğimiz yazlara oranla biraz daha doluydu. 30 Temmuz’da vizyona giren Christopher Nolan imzalı “Inception”; bu filmler arasında hem izleyicinin, hem de eleştirmenlerin beğenisini kazanması nedeniyle en dikkat çekendi. “Twilight Saga: Eclipse” ve “Inception” yaz aylarında zoru başararak 1 milyon seyirci barajını geçen filmleri oldular. Ağustos ayında “ATeam”, “Piranha” ve “Karate Kid” gibi yeniden-çevrimlerle 80’lere dönüş yaşandı beyazperdede. Popüler sinemanın diğer yaz bombaları ise Pixar’ın son filmi “Toy Story 3”, çizgi-dizi uyarlaması “Last Airbender”, Angelina Jolie’li “Salt” ve Nicolas Cage’li “Sorcerer’s Apprentice” idi. Diğer yandan Coen Kardeşler’den “A Serious Man”, François Ozon’dan “Le refuge”, Lars von Trier’den “Antichrist” ve Atom

12 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Egoyan’dan “Chloe”; festival izleyicisinin yaz aylarındaki sığınak filmleri oldu. Yabancı sinemanın salonları doldurduğu bir yazda Türk Sineması’nın uyuması ise tabii ki üzücü.


>>İstanbul’un Kültür ve Sanat Yazı

SERGİ Yaz boyunca müzeler ve sergi salonları da boş değildi. 4 Mayıs -18 Temmuz tarihleri arasında, Kolombiyalı modern ressam Botero, şişman insanları ile İstanbullu sanatseverler ile Pera Müzesi’nde buluştu.

Kendine özgü tarzı, şişman insan ve hayvanları, rengarenk tuvalleri ile dikkat çeken Botero; Marquez’in o büyülü gerçeklik dolu romanlarındaki Kolombiya’yı anımsattı bol bol. İstanbul Modern ise 15 Temmuz’da moda ve

sanatı bir arada sunmaya başladı. “Hüseyin Çağlayan: 1994 – 2010” Sergisi, ünlü modacının enstalasyon, kısa film, tasarım ve performanslarını büyüleyici bir atmosferde sunması ile dikkat çekti. Akbank Sanat da sergi salonunun yazın boş kalmasını istemeyenlerdendi: “29. Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi”, 22 Temmuz – 28 Ağustos tarihleri arasında 11 sanatçının eserlerine yer verdi. Borusan Müzik Evi’nde 11 Haziran’da başlayan “Madde-Işık” Sergisi yaz boyunca devam etti. Fakat tüm sergiler arasında bir tanesi vardı ki, kelimeleri kifayetsiz bırakmaya yetti: Sakıp Sabancı Müzesi’nin İstanbul’un

8.000 yıllık tarihini bir tokat gibi suratımıza çarpan, bize üzerinde yaşadığımız şehrin kıymetini bilmemiz gerektiğini anlatan sergisi “Efsane İstanbul: Bir Başkentin 8000 Yılı”… 15’e yakın ülkenin dünyaca ünlü müzelerinden getirilmiş 500’e yakın eserin sergilendiği “Efsane İstanbul”, bir küratörlük başyapıtıydı. Dekorasyonundan, müzik ve ışık kullanımına; en ince detaya kadar düşünülmüş bu ortamın yaratılmasında eserlerin olduğu kadar sergiyi hazırlayanların da emeği büyük. Evet, yaz bitti. Fakat İstanbul’da kültür ve sanat sezonu henüz yeni başlıyor. Ekim ayı ile Devlet ve Şehir Tiyatroları ile onlarca özel tiyatro perdelerini açacak; Filmekimi sinemaseverleri, Akbank 20. Caz Festivali müzikseverleri mutlu edecek. Sezon dışında bu kadar faal bir kentte yaşadıysak, yıl boyunca bizi ne sürprizler bekliyor, buyurun siz düşünün.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 13


TEKNOLOJİ

>>Google TV Geliyor

Dev Proje: Google TV Geliyor 2) Flash desteği Flash için en temel uygulama olarak Web videoyu görecegiz. Ancak Google, Flash'ın Farmville ve Pandora gibi müzik siteleri içeriklerini de destekleyeceği konusunda söz veriyor. Maalesef şimdiye kadar bu uygulamaların ispatı yapılmadı. Dolayısıyla bu uygulamaların Google'ın söz verdiği gibi çalışmasını bekleyeceğiz.

Egecan DENİZ ‐ Twitter/gcndnz egecan.deniz@blogdergisi.com

A

rama motoru devi Google, Sony, Intel ve Logitech firmaları ile yeni bir televizyon sistemi geliştirdi. Google’ın amacı Android yazılımını TV'lere, blue-ray oynatıcılara ve Buddy Box gibi cihazların içine entegre etmek. Google TV'nin adı bile Apple TV, Boxee Box, TiVo gibi rakiplerini korkutuyor. Google TV, kısıtlamaların olmadığı özgür bir platform olmanın yanı sıra, Flash gibi içerikleri yönetebilecek donanımlar ile güçlendirilmiş olacak. Google TV’nin Amacı: televizyon ile interneti birleştirerek, internet üzerindeki içeriği PC'lerden oturma odalarındaki ekranlara ulaştırmak. Televizyon yayınlarında oturup dizinin saatini beklemek gerekiyor. Ancak internet üzerinden böyle bir şey gerekli değil. Google TV de klasik televizyon yayınları ile internet üzerindeki içeriği birleştirecek. Neler Destekleyecek: Google, Sony ve Lg gibi markalarla çalışmaya başladı. Bu markaların televizyonları Google TV özelliğine sahip olacak. Bunun yanında Blu-Ray oynatıcılarda destekleyecek. Ayrıca Google TV'nin oyun konsollarına entegre edilmesi de bekleniyor. Bu konuda detaylı açıklama henüz yapılmadı. Arama ve İçerik Bulma: Google'ın sunacağı en büyük imkân yayın programlarıyla uğraşmadan, direkt arama motorunu kullanarak içerik bulabilmek olacak. Google TV kullanıcıları yayınları favorilerine ekleyebilecek ve burada zengin özellikler sunulacak. Online ya-

yınlar ve standart TV yayınları toplu bir halde bulunacak. Altyazı Geliyor: Google'ın çeviri hizmetleri entegrasyonu sayesinde otomatik olarak oluşturulan altyazılar olacak.Google Translate'in desteklediği dillerde yapılan çeviriler sayesinde Google TV çok popüler olabilir. Ne zaman Çıkacak: Google TV'nin çıkışı önce Amerika'da gerçekleşecek. 2010 sonuna kalmadan, sonbahar aylarında müşteriler ile buluşacak.Google TV'nin uluslararası çıkışı ise 2011 yılında parça parça gerçekleşecek. Türkiye olarak Google hizmetleri konusundaki kısıtlamaları göz önüne alırsak, herhalde en iyi ihtimalle sonlarda yer almayı bekleyebiliriz.

İşte Google TV'nin en belirgin özellikleri: 1) Web ve TV aboneliğinin birleştirilmesi Google, Web içerikleri ile kablodan veya uydudan yayın yapan televizyonlar arasındaki keskin kısıtlamalardan uzak durmak istiyor. Web ve televizyon gibi seçenekler göreceğiniz Google TV'de bir show gösterisi için arama yaptığınızda, en son seçenek olarak ekranda o gösterinin online bölümleri ve Hulu, Amazon, Netfix gibi kaynaklarını da göreceksiniz. İstediğiniz zaman bir buton aracılığıyla televizyona geri döneceksiniz.

14 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

3) Tek kumanda Yetkililer, Google TV'yi kullanmak için büyük klavyelerden faydalansalar bile sadece bir giriş cihazının gerekli olduğu konusunu vurguladılar. Uzaktan kumandanın gerçekte nasıl bir şey olacağı belli değil ancak Sony ve Logitech'in kendi tasarımlarını yapacakları kesin. 4) Android telefonlar ile iletişim Google TV, Android telefon kullanıcıları için tasarlanmış bir özelliğe sahip. Sorguları araştırmak için televizyonda yazmak yerine, onları telefonda yazabilir ve sonuçları televizyona Wi-Fi aracılığıyla gönderebilirsiniz. Aynı zamanda, eğer telefonda bir video izliyorsanız, onu televizyona göndererek oradan da izleyebilme fırsatınız olacak. 5) Android uygulama desteği İçerikler konusunda Web'den yararlanmaya ek olarak Google TV, telefonun özelliklerini kullanmayan Android uygulamalar ile beraber de çalışabilecek. Google ispat olarak sadece Pandora'yı gösterdi ama oyunlar ve diğer medya içeriklerinin de büyük ekranda çalışabılır halde olmasını görmeyi umut ediyoruz. 6) Donanım Google TV teknolojisi ile donatılmış televizyonlar, Ethernet ve Wi-Fi gibi imkanlara sahip olabilecek. Ücretlendirme veya diğer özel ürünler konusunda herhangi bir bilgi yok. Sony ise Google TV'yi blue-ray destekli Bravia TV setler üzerinden piyasaya sürmeyi öneriyor.


>>Telefonlar ESET Koruması Altında

TEKNOLOJİ

Telefonlar ESET Koruması Altında Eset mobile güvenlik alanındaki çalışmalarını tamamlayarak Mobile Security’i tüm dünyada piyasaya sürdü. Windows Mobile ve Symbian işletim sistemleri ile çalışan akıllı telefonlar ve cep bilgisayarları için tehditlere karşı veri güvenliği ve koruması sağlıyor. 2010 yılının ilk çeyreğinde dünya genelinde 27 milyon akıllı telefon satıldı. Bunların yarısından çoğunda Symbian ya da Windows Mobile işletim sistemi çalışıyor. Eset Mobile Security, PC kadar güvenli akıllı telefon vaad ediyor.

ESET Mobile Security Yeni Özellikler: •Hırsızlık Koruması - Cihazın kaybolması ya da çalınması durumunda kişisel verilere erişim kısıtlanır. •Uzaktan Silme - Acil bir durumda bir tek SMS ile tüm önemli veriler (kişiler, mesajlar ve çıkarılabilir medya) silinebilir. •SIM Eşleştirme – Telefona izinsiz bir SIM kart takıldığında önceden belirlenmiş numaralara uyarı mesajı gönderilir. Mesaj izinsiz kartın telefon numarasını, IMSI ve IMEI numaralarını içerir. •Parola Koruma – Güvenlik yazılımının izinsiz olarak kaldırılması ve ayarlarının değiştirilmesini engeller.

•Güvenlik Denetimi – Kullanıcıya cihazın güncel güvenlik durumu ve mevcut güvenlik riskleri ile ilgili kolay anlaşılır bilgi verir. •İstenmeyen SMS ve MMS Engelleme Kullanıcıya kişiselleştirilebilir kara ve beyaz listeler sayesinde mesajları engelleyebilme olanağı sağlar. •Güvenlik Duvarı – Belirlenmiş kurallar ile tüm gelen ve giden veri trafiğini izler. ESET Mobile Security Genel Özellikler: •Proaktif Tespit - ESET tarama motorunun mobil cihazlar için uyarlanmış sürümü şimdiki ve gelecekteki tehditlere karşı koruma sağlıyor •Karantina – Tespit edilen tehditleri anında silebilme ya da ileriki bir zamanda geri alabilmek için yalıtılmış bir şekilde saklama seçeneği bulunuyor. •Geniş Tarama Seçenekleri - Cihazın dahili belleği dışında çıkarılabilir bellekler de taranabilir. Aynı zamanda bellekte çalışan uygulamalar listelenebilir ve kablosuz ağdan gelen ve giden tüm dosyalar taranabilir. •Otomatik Virus Veri tabanı Güncellemesi – En son mobil tehditlere karşı koruma sağlar. Kullanıcı, güncellemeleri günlük, haftalık ya da aylık olarak zamanlayabilir.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 15


TEKNOLOJİ

>>Tekno Haber

Dünyanın En İyi Pc üreticisi Seçildi Microsoft her yıl düzenlediği “Yılın İş Ortakları Ödüllerinin” sahiplerini açıkladı. Microsoft, Türkiye’nin yerli üreticilerinden Casper’ı “dünyanın en iyi üreticisi” ödülüne layık gördü.Başarılı bir yıl geçiren ve yüksek perfor-

mans gösteren birçok şirketin çeşitli kategorilerde yarıştığı ödül töreninde Casper, dünya çapında 3 bin bilgisayar arasından seçilerek ipi göğüsledi.Casper, üç idealist bilgisayar mühendisi tarafından 1991’de İstanbul’da kurulmuştu.

Futbol ile mizahı çok iyi bir şekilde birleştiren krampon.net, Mohaç Yücel, Mehmet Özen ve Volkan Çınar’ın ortak projesi olarak hayata geçti. “Bu haberlerle lig bitmez” sloganıyla yayına başlayan Krampon.net şu an için beta yayında. Sitenin amacının bir asparagas haber sitesi değil, yanlış anlaşımlara yer vermeyecek şekilde hazırlanmış bir mizah site. Şu sıralarda yaklaşık olarak günde 4000 civarı tekil ziyaretçiyi ağırlayan

Krampon.net’in trafiğin önemli oranda taraftar sitelerinden geliyormuş.Başlangıçta 3 kişilik ekip haberleri kendileri hazırlarken, Krampon.net‘te süre önce okuyucuların da kendi haberlerini göndermelerine olanak tanıyan “Dış Haberler” bölümü de açıldı ve açılmasıyla birlikte siteye günde 10-15 haber gönderilmeye başlanmış. Eğer siz de eğlenceli bir spor haberi okumak istiyorsanız Krampon.net sizi bekliyor.

Türkiye En Tehlikeli Ülke AVG Anti-Virus’ün yaptığı araştırmalara göre Türkiye, dünyada en çok online saldırıya maruz kalan ülke olarak belirtildi. AVG'nin Türkiye'deki her 10 müşterisinden 1'i yıl içinde online saldırıya uğradı. Türkiye'yi 14'te 1 ile Rusya, daha sonra ise Ermenistan, Azerbaycan ve Bangladeş takip etti.Sıralamada İngiltere 63'de 1, ABD 48'de 1 ile alt sıralarda yer alırken dünyanın en güvenli ülkesi 404'te 1 ile Japonyo oldu.

16 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Egecan DENİZ / egecan.deniz@blogdergisi.com

Bu Haberlerle Lig Bitmez: Krampon.net


>>Sami Hazinses

SAMİ HAZİNSES Rahim AYTUNÇ rahimaytunc.blogspot.com Twitter/aytunCrahim

RÖPORTAJ


RÖPORTAJ

Dizüstü Edebiyat” adına yakışır şekilde ilerlemeye devam ediyor. İlk kitap PuCCa'nın Küçük Aptalın Büyük Dünyası'ydı ve güzel bir başlangıç yapmıştı. Kitabın yeni baskıları yapıladursun, geçtiğimiz ay raflarda aynı dobralıkta, cesur, eğlenceli, bir kitap daha yerini aldı. Kitabın adını bilmeyen, yazarını tanımayan yoktur. Sami Hazinses’in ''P*ç Güveysinden Hallice'' kitabı çıkar çıkmaz bir koşu alıverdim. Şu anda üçüncü baskısını yapan kitabı okurken gülmekten karnınıza ağrılar giriyor. Sürekli tebessüm ettirse de kitap, sonu birazcık hüzünlü bitiyor. Bu arada sizi uyarıyım; kitabı lütfen toplu taşıma araçlarında, kalabalık mekanlarda okuyup ani kahkaha patlamalarınızla çevrenizdekilere rahatsızlık vermeyiniz. Kitap çıktı, okumaya başladım ve sizin için de Blog Dergisi adına Sami Hazinses'le bir röportaj yapmak istedim. Röportaj isteğimi, annemin onun için, kocaman bir tepsi börek yapacağını söyleyerek yaptım. Sağ olsun oda beni kırmadı ve Beyoğlu'nda güzel bir pazar günü kararlaşıp buluştuk. Buluşma yerini ben ''Burger King'in önü olsun'' diye aklımdan geçirip, kelimelere dökerken, O ''yok moruk, orası liseli ergenlerin buluşma noktası, biz Fransız Konsolosluğu'nun orda buluşalım'' diyerek belirledi.

Pazar günü Fransız Konsolosluğu önünde buluştuk. İstiklal’de insan selinin arasına karışıp Galata'ya doğru yürümeye başladık. Kendisiyle aylar önce tanışmıştık. Çok fazla yabancılık çekmedik birbirimize. Daha ilk sorudan itibaren o kadar mütevazı, alçak gönüllü ve samimi bir şekilde sorularımı yanıtlamaya başladı ki, bunun bir röportaj buluşması değil, adeta iki arkadaşın her zamanki buluşmalarından biri olduğunu düşünmeye başladım. Bir kafenin dışarıya attığı koltuklar da yerimizi alıp, İstiklal'in mırıltıları eşliğinde sohbete başladığımız anda, önce kitabımı çıkarıp uzattım. Geçen yıl bana özel taktığı isimle imzaladı ve ilk soruyu sordum… 18 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Sami Hazinses

Blogculukla tanışman nasıl oldu? (İnsanın ruhunu okşayan bir ses tonuyla şakayla karışık cevapladı.) Tatak dergisinde yazan bir arkadaşım, “Sen blog tutuyor musun?” diye sordu, bende tutmadığımı söyleyince ''Blog tut olum, hem arada sana ekmek çıkar.'' dedi. Ben de sırf oradan ekmek çıkar diye blog tutmaya başladım. Tabii böylece blogculukla da ekmek kazanırım umuduyla tanıştım. Daha öncesinde hiç blog nedir falan ilgilenmez, blog da tutmazdım. (O böyle tatlı tatlı anlatınca ben hemen konuyu ekmeğe getirdim.) Peki ekmek çıktı mı? Valla ilk aylar hiçbir şey çıkmadı, öyle arada yazıp geçiyordum. 3 ay sonra falan anca ekmek çıktı.

(Eee, 3 ay sonra da çıkmışsa iyidir dedim. Tabii bizim burada ekmek dediğimiz kelimenin anlamı ‘’sevgili’’ olduğunu anlamayan yoktur herhalde. Vardıysa da, öğrenmiş oldu. Ben tabii sıkıştırmaya devam ediyorum ve sorumu patlatıyorum.) Ekmek çıktığını gördün, baktın ekmek hep çıkacak gibide duruyor, daha iyi yazayım bol ekmek çıksın hem daha iyi yerlere gelirim dediğin oldu mu? Mesela şu an kitabın çıktı, o günler hiç böyle düşüncelere kapıldın mı? Valla moruk öyle blog tutup bir yerlere varayım, yazar olayım, bir şeyler yapayım havalarına hiç girmedim. Zaten yazarak ne yapayım, sanki ülkeyi mi kurtaracağım, yazarak ülkeyi kurtaran binlerce insan var. (Biz burada gülmekten kopuyoruz, özellikle ben. Ama hak da vermiyor değilim. Sami devam ediyor konuşmaya…) Ama ekmek bol olsun diye de yazmadım. Sadece arada yazıyordum, yazdıklarımdan ekmek çıksın diyordum yeter. Öyle özene bezene hiç yazmadım. Aklıma geldikçe, yazmak istedikçe yazıyordum. Peki kendini saklamıyorsun, herkes seni tanıyor, adını sanını biliyor, bunu sen istiyor musun? Abi öyle adımı sanımı saklayarak ne yapacağım ki? Zaten kız tavlamak için girmişim blog dünyasına, kendimi daha ne diye saklıyayım ki? Kız tavlamak

için girdim, tavlıyorum da kendimi saklamıyorum, saklamam da. PuCCaa, H.B.B.A gibi nick kullanarak yazanlar, kendilerini saklayanlar hakkında ne düşünüyorsun? Moruk sonuçta burası internet, herkes zaten yaşarken de özgürlükleriyle var. Kim nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşar, nasıl yazmak istiyorsa öyle yazar. Onlar baştan beri öyle gelmişler, böyle gidiyorlar. Ki bu artık onların ismi gibi olmuş. Buna tutup bir başkasının “Sen niye nick kullanıyorsun?” gibisinden bir çıkış yapması gereksiz. Tabii bunun yanında birçok insan söyleyemediği şeyleri, rahat söylemek için nick kullanıyor olsa da, ben yine de hepsine saygı duyuyorum. Bu o kişinin kendi hayatı. Beni veya bir başkasını ilgilendirmiyor. Ama beni herkes biliyor, adımı sanımı, ev adresimi her şeyimi herkes biliyor. Öyle millete laf sokma çabalarım da yok. O andan aklıma geçen neyse, yazıyorum. Öyle kendimi şunu yazayım, bunu yazayım diye kısıtlamıyorum, en ağır argo cümleleri de rahatlıkla yazıyorum. Çok takmıyorum bu durumları. Neysem o. (Gerçekten de öyleydi. Mesela Twitter (https://twitter.com/samihazinses) hesabına baktığınızda, bir başkasının yazacağı tweetlerden ortalık karışıp kafa göz yarabilecek cümlelerin, kopyasını onun hesabından okuduğunuzda adeta ağzınızın kulaklarınızla el ele verip halay çektiğine şahit olursunuz.) Özellikle küfür içeren cümleler veya cinsel konular hakkında yazdığın oluyor mu? Valla dediğim gibi özellikle şunu yazayım, bunu yazayım dediğim olmuyor. Yazarken aklıma ne geliyorsa onu yazıyorum. Küfürse küfür yazıyorum. Ama sırf küfür etmek için yazmıyorum. Sırf küfür etmek için yazanları görüyorum, bana çok soğuk geliyorlar. İçten değiller, yapay geliyorlar. Sence onlar dikkat çekmek için mi küfür, argo içeren cümleler veya seks hakkında yazıyorlar? Abi bu ‘’ülkede meşhur olmak, rezil olmaktan geçiyor’’ rezilleri de görüyoruz işte. Bu da bir tür rezillik bence. Bu konuda çok haklısın, sana katılıyorum. Zaten seks satar.. Ama bana göre ilkler ve şimdikiler arasında bayağı bir fark var. Nerdeyse ipini koparan seks hakkında yazıyor.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 19


RÖPORTAJ Hatta sırf seks ile ilgili yazılar yazmak için blog açanlar var. Yani her şeyin yazılması, çizilmesi bir yana, bir kişi neden samimiyetten uzak bir cinsellik içeren bloğu tutsun ki? Bana saçma geliyor. diye kendi düşüncelerimi de söyleyip kitap konusunu açıyoruz… Kitap çıktı satışları nasıl iyi mi? Satışlardan memnun musun? Ya öyle kitap çıkaralım, ortalığı kasıp kavursun amacıyla çıkarılmadı. Ama buna rağmen beklentilerimizin üzerinde gidiyor. Şimdilik idare eder.

Ya ilişkilerin, onlar nasıldır? İlişkilerimde önceki yaşanmışlıklar yüzünden, sonrakilere biraz korkarak yaklaşıyorum. Ah şu yaşanmışlıkla var ya, canımı en çok da onlar yakar. Ama bunlara rağmen flörtözün tekiyimdir, şıpsevdiyimdir. Unutamadığın veya en çok canını yakanlar? Ya insanın unutamadığı tabii ki olur. Ama öyle ilişkilerimi anlatmayı sevmem. Yaşadığım insanlar ve benim aramda kalsın isterim. Çetele tutup sağa sola gösterircesine anlatan tiplerden değilim. Sevmem öyle şeyleri de. Sevgili olacak kişinin elini, yüzünü tarif etsene biraz bize. Moruk işte nasıl diyeyim, beyaz tenli olsun, mavi gözlü olsun, kocaman memeleri olsun. Boy sorun değil, benden uzun veya kısa hiç fark etmez.

Kitap satışlarından para aldın mı? Ne kadar aldın, kimlere ne kadar miras kalacak diye abartarak soruyorum. Ama sormaz olaydım: Moruk herkes böyle düşünüyor ya, sanki kitap çıktı ben köşeyi döndüm. Ya bir durun, daha biz bu işi para kazanmak için yapmadık diyoruz, millet ha bire “Ne kadar kazandın? Kitabın çıktı döndün köşeyi.” diye başımızın etini yiyor. Lan cebimde sigara alacak param yok. Cebimde borç parayla aldığım sigara paketini görenler bile “Parayı vurdun.” diyorlar. Ama gördüğün gibi yok öyle bir şey. Yine açım, yine aynı parasızlıkla hayatıma devam ediyorum. Kitaptan ailenin haberi var mı? Valla ailenin haberi var. Eve götürdüm, bizimkiler alıp göz attılar, sonra da ‘’Ayıp ayıp, ne bu böyle?’’ falan dediler. Çevremden pek öyle kitap yazdın aferin diyen yok. Kitap çıkmadan önce hayatım, çevremdeki insanlar nasıllardıysa, yine aynılar. Her şey aynı, bir tek değişen şey artık bir kitabımın olması. Kitap çıktıktan sonra ekmek de artış var mı? Var yahu olmaz olur mu? (Burada, mütevazi bir şekilde tebessüm ediyoruz.)

20 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Diyelim ki yakın zamanda böyle biri karşına çıktı, hemen nikahı basar mısın? Ya param olsun valla hemen basarım nikahı. Gerçi öyle çok para olsun evleneyim havalarında gezen biri değilim. Hatta param ev giderlerini karşılayacak kadar olsun yeter. Hemen istediğim gibi biri karşıma çıksa evlenirim. Zaten öyle, yatlı katlı bir hayat düşünmüyorum. Gözüm yükseklerde değil. Bu kadar netim diyorsun? Ya sonuçta kadın erkek ilişkilerinde, ihtiyaç gidermek önemlidir, gerisi fasa fiso. Peki, ilgi alaka, bunlar önemli değil mi? Ya öyle canım cicim, mıç mıç ilişkilerine alışkın değilim. Hatta ilişki yaşarken bile bana sevgilim denmesinden nefret ederim. Genel olarak ilişkilerimde bile aşırı sevgi gösterilerinden bıkarım. Yani düşün işte annemin sevgisinden bile sıkılan biriyim. Hatta genel olarak ilişkilerim kısa sürer, çabuk sıkılan biriyim. Belki de aşırı ilgidendir bilmiyorum. Kitap çıkmadan önce de uzun zamandır sosyal ağlardasın ve birçok kez ‘’Börek yapın getirin, beni kandırın kızlar.’’ diyorsun. Börekle gelip tavlayanlarda artış var mı? Sağ olsunlar çağrılarıma cevapsız kalmıyorlar, çoğu da börekle teklifiyle geliyor. Ama bu yaşıma geldim hala annemin böreği üstüne börek yemedim. Hatta bizim evde börek ekmek gibidir. Hiç eksik olmaz.


>>Sami Hazinses

Mesela bazen eve geç kaldığım zaman annem telefon açıp “Oğlum börek yaptım.’’ der de beni öyle eve erken getirtir. Genel olarak bizde yapılan yemekten daha lezzetlisiyle karşılaşmadım. Her şeyi güzel yaparlar ama börek de ayrıdır. Evcil biri gibisin (Burada kıkırdıyoruz.) hiç ailenden uzak kaldın mı? Valla moruk, biraz evcilim ama bu ilgi görmekle değil de, işte evde olmakla, onlarla zaman geçirmekle evcil olduğum bir durum. Eğitim hayatın ne oldu? Ne okudun, ne yapıyorsun? Öğrencilik yıllarımda falan bayağ çalışkandım. Sınavlardan önce muhakkak çalışırdım. Üniversiteyi ise Gaziantep’te “Gümrük İşletme” okudum. 2-3 yıl güzel güzel işimi yaptım. Sonra baktım ortam bana göre değil, yapamıyorum bıraktım. Öyle oturup insanlara uzun uzun bir iş anlatmak bana göre değil, alışamadım. Birazda klasik sorular sorayım, boş zamanlarında ne yapıyorsun? (İkimiz de gülüyoruz.) Boş zamanlarımda ne yapayım, arkadaş, eş dostlarla filan buluşuyoruz. Muhabbet şamata gırla gidiyor. Bide ney aldım, evde kendi kendime öğrendim, arada ney çalıyorum. Rahatlatıyor beni. Gerçi buna yakın üflemeli çalgılara zaafım var. Rahatlatıyorlar beni. Şimdi son sorumu sorayım, kitabının tanıtımı için sana soyunma teklifi gelse kabul eder misin? Soyunurum ya ne var ki bunda. Yeterki teklif etsinler.

Bu konulardan biri de; 'Sami Hazinses adını kullanması etik mi? Değil mi?'' tartışmasıydı. Bu konuda şöyle diyor: Sami Hazinses ismini kullanmak etik mi? diye soruyorlar. Etik mi? Değil mi bilemem. Zaten daha popüler birini kullansam da, o olmazdı. Hem onu neden kullanmıyım ki? 2 senedir kullanıyorum, hep vardı ve bugüne kadar kimse kullanman etik mi? değil mi? demiyordu. Birde ben onu seviyordum, halada seviyorum. İnsan sevdiği kişinin adını neden kullanmasın ki? Ayrıca onu sevdiklerinden dolayı böyle bir soru sorduklarını söyleyip, beni eleştirenler, Sami Hazinses fakirlik, yokluk içinde sahipsizlikten öldüğünde nerdeydiler. Madem ismine bu kadar saygı duyuyorlardı, adamın kendisine neden saygı duyup o şekilde ölmesine izin verdiler. Şunu bilsinler ki, eleştirenler istedikleri kadar eleştirsinler, ben onun adını bok atmak için kullanmıyorum, onu sevdiğim ve saygı duyduğum için kullanıyorum ve kullanmaya devam edeceğim.' ...Diyor. Bu konuda kendisiyle hemfikirim. Gerçektende söylediği gibi, Sami Hazinses yokluk içinde hayata gözlerini kapatırken, ona sahip çıkmayanlar, nasıl oluyorda bugün onu sevdiğinden dolayı, birinin onun ismini kullanmasını eleştirebiliyorlar. Bu birazcık çekememezlik gibi geliyor bana.

Sami Hazinses o sımsıcak sohbeti, içtenliği ve samimiyetiyle hiç farkında olmadan saatlerinizi rahatlıkla alabiliyor. Sonra bi bakıyorsunuz saatler geçmiş ve siz hala o güzelim insanın sohbetine doyamamışsınız. Bu yüzden size tavsiyem, olurda bi gün kendisiyle buluşup bir şeyler yapmaya karar verirseniz, resmi tatil günlerinizden bir gün olsun...

Röportaj bitti... Bitti bitmesine ama biz uzun uzun konuşmaya devam ediyoruz. Sonra kalkıp Galata’ya doğru yol aldık, oradan Karaköy’e varıyoruz ve kahramanımız Sami Hazinses özel yatının kalkış saati gelince ayrılmak zorunda kalıyoruz. O yatına binerken, ben kenarda balık tutan amcalardan bir kova balık alıp ardından denize döküyorum. Oda ultra, hatta ultra ultra lüks yatından el sallıyor. Benden ayrıldığı için, gözlerinden akan deniz suyu tadındaki gözyaşlarını silip arkasını dönerken, güneş tepenin arkasına doğru yavaş yavaş çekiliyordu. Sırt çantamdan fotoğraf makinamı çıkarıp, kıyıya yakın bir kaç sümüklü çocuğun, ellerindeki ekmek kırıntılarını martılara attıkları anki hallerini fotoğraflayıp olay mahallinden hızlıca ayrıldım.

Sohbetimiz esnasında değindiğimiz konular çeşitlilik göstersede, genel anlamda yazıya dökmeye karar verdiğim bir kaç belli konu vardı. Bende onları belirleyip roportaja koydum.

Gelecek sayımızda görüşmek dileğiyle esen kalın. (Burada kendimi TRT spikeri gibi hissettim.) Bir de herkes kendine iyi baksın. Çünkü herkes kendine iyi bakarsa, dünya daha yaşanılır bir yer olur…

Hazırda bekliyosun yani... :))

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 21


RÖPORTAJ

Sami Hazinses Sorularınızı Yanıtladı... ●Çiğdem Özkan: Ramazan Çekiç'le ne zaman yanyana gelecek. Kendisi ve dünya buna hazır mı? ●Sami Hazinses: Ramazan abiyle şartlar uygun olduğu ilk an dünya barışı ve geleceği için yanyana gelip "deep like" günü yapmayı planlıyorum.

●Simto Alev: Selam söyle, yeter. O anlar zaten. ●Sami Hazinses: Ve aleykümselam canım kardeşim.

●İsmail Dagli: Pucca kadar popüler değilsin, kitabın sence satar mı? ●Sami Hazinses: İnternet ortamındaki po●Seyrüsefer: Hala beni seviyor mu? pülerlik kitap satışlarına pek de etki etmiyor●Sami Hazinses: Seni sevmek ibadetim, muş, onu anladık. Satacağından ümitliyim, o yüzden peygamberim. tabii "Pucca'dan daha çok satarım." falan filan gibi kaygılarım yok. Kaygılarımız yok ●Yeduaetsev: Nasıl çıkıyor kitap? Kendi mi daha doğrusu. ödemiş, birileri gel çıkaralım mı demiş ona, kimle yatmak zorunda kaldı? ●Bettyblue: Aşkla arası nasıl? ●Sami Hazinses: Kitabı Okuyan Us yayın ●Sami Hazinses: Met-üst'ün çok güzel bir evi çıkarıyor. Böyle düşünüp de sonra sağda tabiri vardı aşkla ilgili; "Aşk dediğin nedir ki? solda "Türkiye’de edebiyat yapılmıyor." diye S*kilmiş iki insan müsvettesi" diye. Aşkla serzenişlerde bulunmanız da çok komik. aramda ki sınırlar bu kadar kalın işte. Kitap çıkartmak için illa biri ile yatman gerekmiyor. ●Lütfi Demirci: Satış gelirleri hakkında ●İrem Kuyruksuz Uçurtma: Ona likör bor- planı nedir? Börekçi? cum vardı, unutmuş mu yoksa hala aklında ●Sami Hazinses: Hepsini yiyeceğim valmı? lahi. Zaten trilyonlar kazanacak değiliz, ha ●Sami Hazinses: Sami Hazinses: Şüphe- keşke o kadar kazansam da o kadarını siz ki bana verilen sözlerin hiçbirini unut- yesem. Yatırım filan söz konusu değil yani. mam.

22 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Sami Hazinses

●Lütfi Demirci: Böyle bir seri de neden kendisi var, yani daha popüler olmasını neye bağlıyor? ●Sami Hazinses: Bunu Cem Mumcu'ya da sormak lazım. Zira böyle bir konsepti kendisi düşünüp, kafasına yatan insanlara böyle bir teklifi yaptı. Muhakkak ki benden daha iyi yazan arkadaşlar da vardır ama şansta diyebiliriz, ya da onun kafasında oluşturduğu profile daha yakın olan kişi benim diyebiliriz. Popüler olmayı bir şeye bağlayamıyorum maalesef, şundan şundan ötürü beni takip ediyorlar diyemiyorum yani.

insanlara itici gelebileceğini hiç düşünmüyor mu? ●Sami Hazinses: Çok hayatımızda olan bir şey küfür. Burada bana küfür ediyorum diye kızan adamlar gerçek hayatta çatır çatır küfür eden adamlar. Böylesine ikiyüzlülüğü ben pek doğru bulmuyorum. Neticede düz adamım, normal hayatta nasıl konuşuyorsam sanal alemde de öyle konuşmayalım. Hem sevgi sözcüklerini ne kadar rahat kullanabiliyorsak sövgü sözcüklerini de o kadar rahat kullanmalıyız. Rahatsız olan kaale almasın beni, oturup ağlayacak halim de yok.

●Yeduaetsev: Alkolik mi Sami sorsana resimlerinde hep içmiş dağıtmış falan ●Atakan: Hayatında kitap çıkartmadan ●Sami Hazinses:Alkolik değilim, alkolü se- önce korsan kitap almış mıydı? (ki yüzde viyorum sadece. 100 almıştır.) Şu an pişman mı kendi kitabının korsanı çıksa sinirlenir mi, yoksa insan●Saintsell: Kitap çıktıktan sonra ekmek lar okusun bence sorun değil durumunda oranında yükseliş olmuş mu? mı? ●Sami Hazinses: Ekmek oranı her daim ●Sami Hazinses: Aldım tabii. Lakin şöyle yüksek kardeşim, kitaptan sonra bir artış ol- bir durum söz konusu. Şimdi benim kitabını duğuysa su götürmez bir gerçek. fiyatı şu kadar olsun diye bir talepte bulunmam söz konusu değil. Ama bir Orhan Pa●Birfincankahvebirpenny: Hiç otobüste muk’un, bir Yaşar Kemal’in böyle bir söz ona fortçuluk yaptılar mı acaba? hakkı var (İsimleri öylesine salladım). El●Sami Hazinses: Herkes senin gibi g*t oğ- bette benim de korsanım çıksa üzülürüm, lanı mı, fortçu. zira o kitapta sadece benim değil birçok kişinin emeği var. Ama okusunlar da yani, ne ●Baharr: Küfürlü kelimeler kullandığında bileyim şimdi tam bilemedim.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 23


RENGARENK

A DÜNYANIN

MERKEZİ Kinyas KARTAL knys.org Twitter/kin_yas

şk, en büyük devrimiydi dünya halklarının... Silahsızlanmayla başladı her şey... Her dinden her ırktan eli çiçek tutan her adam ve kadın sevmek için göğüs göğüse sevişti, yeni ve özgür bir klan için... Toplu doğumlar planlandı... Binlerce kadın bir araya gelerek yeni oğullar emzirmek için tek tek kanadı... Hayatı çevreleyen, evrimleşmeyi planlayan her döngü kısırlaştırıldı. İdeal dünya, değişkenlerden arındırılıp, bunun yerine berraklaştırılmış ihtimaller eklenerek; Adem ile Havva’ya yeniden sunuldu... Maskeler toplatıldı insanların yüzlerinden... Herkese samimiyet nişanı takıldı... Mükem‐ mel bir dünya yarattı insanoğlu... Öyle ki; tanrı gözlerine inanamayacaktı. Özenle seçilmiş duygular, günde beş kez ahirden evvele süzülerek serpildi âdemoğullarının yüreklerine... Artık her toprak kutsal, her insan öncelikli ve özellikli idi. Hayat; yeni minareleriyle birlikte uzaydan bile göz kamaştıracak bir parlaklıkla yükseliyordu... Mükemmel dünya, kusursuz bir devrim planıyla değişiyordu. Kansız ilk devrim için sıvadılar yüreklerini… Düşünce bazlı bir eylem planlamalıydılar… Öyle bir duy(g)u geliştirmeliydiler ki öz güven yaratmalı, dik durmalı ve eylemin omurgasını taşımalıydı. Çıplak bir kral lazımdı onlara… Balçıksız bir güneş; kılavuza ihtiyacı olmayan bir köy... Hep bir yürekten işe koyuldular... Yaşanmış ve tanınmış gerçekleri topladılar önce... Tanımlanmış her türlü iyi duygu, duygulanım, düşünce, eylem ve objeyi bir araya getirip vektörel toplamlarını aldılar... Düş ve iş güçlerini birleştirdiler... Mükemmeliyetçiliği gelecek nesiller için yetiştirip, insan doğasının bir bileşeni haline getirdiler... Ve işte o gün... Tek ve en büyük hatayı yaptılar: insan genomuna mükemmelliyetçiliği işlemiş oldular. Mükem‐ melin milliyetçiliği standardize edilemeyeceği için, değişebilir yapıdaki insanlara anlaşılmaz bir yük bindirecekti... mükemmeliyetçiliğin

24 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Dünyanın Merkezi

getirdiği tahammülsüzlük, evrenin değişim planının önünü tıkayacaktı... Dünya mükemmel olmaya çalışırken; salt pembe; toz griyle tanışmaya başlayacaktı... Yıllarca arınmaya çalışan insanlar, arıtıldıkları düşünceleri unutamadılar.. çekirdeklerinin merkezindeki kalıtımsal özellikler baskılanabildiyse de asla silinemedi.. kutuplaşan duyguların, kontrast renkler gibi farklı bir uyum oluşturduğu gerçeğiyle karşılaştılar… Her duygulanımın bir diğer kutbu, her tadın bir doyumu, her doğrunun bir yanlışı, her düzün bir tersi olduğunu fark ettiler… Her doğan ölecekti. Her yanan sönecekti. Her başlayan bitecekti. Aslında her şey çiftiyle yaratılmıştı. Her şey bir tamın yarısı, her yarım iki çeyreğin anasıydı... kendi içlerinde birbirlerine dönüşen duygulanımlardı sadece insanların yaşadıkları... katıksız doğruyu ararken; henüz müstakbel de‐ vrim hazırlıkları yapılırken; dünyanın pislikleri yer altına süpürülürken, yanlışın tadını özlediğini fark etti insanoğlu...

anımsadılar... Gümüş şamdanların mavi alev‐ leriyle süslediği, altın suplalı masalarda yenilen yemeklerden sıkıldılar... Ekmeğin arasını, yol üstü lokantalarını, kokoreç tadını özlediler sevgi dolu pembe dünyalarında kusursuz devrimleri için ça‐ balarken... Ne mutluluk, ne iyilik, ne de başarı.. kısacası gün‐ lük duygulanımların hiç birisi steril değildi. Par‐ füm kokuları birbirine karışan insanlar bir müddet sonra kendi kokularını aramaya başladılar. Stan‐ dart bir mutluluktansa opsiyonel acıları tercih ede‐ cek kadar sıkıldılar düzlükten... Rutin darlıkları oluşmaya başladı evrimin... Tek fikirlilik dümdüz bir gelecek getirecekti devrimin çocuklarına... Tek doğrulu yönler, çok yanlışlı alternatifleri özletiy‐ ordu. Kendi yapısını, kendi evrimini inşa etmeye çalışırken öğreniyordu insanoğlu...

İnsan, seçilmiş yaratılandır. Seçmeye programlanmıştır. Çifte duygulanımlarla karşıt yargıları deneme yanılma yöntemiyle tanımlar; kendi doğrusunu kendisi seçer... Kendi bildiği yanlışı yapmaktan zaman zaman içten içe bir haz Yanlışın tadını, günahın adını, huzursuz bile alabilir. Mutlak düzlükten, asal doğruluktan, heyecanları, kısa alanda yaşadıkları dar sevgileri bilinçli ya da bilinçsiz olarak sıkılır. İnsan, hatırladılar... Geçmişte bunlardan haz almıştı in‐ yaratılan en yaratıcı ırktır. İyiyle kötüyü‐ doğruyla sanlar. Beyaz kadar siyahı; pembe kadar kırmızıyı; yanlışı; siyahla beyazı, barışla savaşı, aşkla sevgiyi tatlı kadar ekşiyi ve acıyı sevdiklerini nefreti; kaçak çay tohumlarıyla yasal tatları har‐ www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 25


RENGARENK manlar gibi karıştırır. Her insan kendi aromasını çıkartır hayatının.,. Hijyenik bir kader yazılmaz hiçbir insanın alnına... Günahsızlık mümkün değildir, peygamber mertebesinde olsan da...

Önemli olan dengedir. Bozulmaması gereken asal konu yörüngedir. Yapılan seçimlerle ortaya çıkacak değişimin sınırını denge ve yörünge belir‐ lemelidir.

Kısacası dostlarım: hiçbir özgürlük bağımsız, hiçbir doğru yanlışsız, hiçbir insan günahsız ola‐ maz... Yaşadığımız dünya, birey dengesine bağımlıdır. Kendi yörüngesine hâkim olan insan, dünya yörüngesinde de pay sahibidir. Yaşanılan kötü olaylar, hatalar, yapılan yanlış seçimler aslında hayatınızın tuzu‐ biberidir. Yokuşsuz hayat, cefasız sefa, hüzünsüz mutluluk, acısız aşk yapaydır... Zorluklardan zevk alın… Yanlışlarınızdan ders çıkartın ve onu tecrübeye dönüştürün. Kendinize kızmayın dostlarım... den‐ genize, yörüngenize, yönünüze sahip çıkın,.. Alter‐ natif görüşlere açık olun... Hoş görülü olun ama yapılan her şeyi hoş görmeyin... Kararlı olun, ama yeri geldiğinde kararınızı değiştirebilin. Özgür ve İnsanları sınıflandıramaz, salt duygulanım göster‐ hür iradenizle hareket ederken, özgürlüğün sadece mesini bekleyemez, birey bazında hükümler size verilmiş bir hak olduğu düşüncesine aldırtamazsınız. İnsanların steril çerçeveler içinde kapılmayın. Hür fikirli, hür kalpli olun. Söylemek yaşamasını bekleyemezsiniz. İnsan hata yapmalı, istediğinizi söyleyin, sevmek istediğinizi sevin. kirlenmeli, terlemeli, öğrenmeli, öğretmeli, Vicdanınızı anayasanız gibi taşıyın yanınızda. düşünmeli, dönüşmeli ve ancak kendi istediği Kendinizi ve düşüncelerinizi süzgeçten geçirme‐ yönde ilerlemelidir. Savaş çıkaran da barış imza‐ den, başkasını eleştirmeyin. Dostlarım, dünyanın ayağınızın altıdır. Değiştirmek layanda, yöneten de yönetilen de, eğitimlisi de merkezi, cahili de, iyi niyetli olanı da olmayanı da... İyilik istiyorsanız, lütfen önce dünyanın merkezinden kadar, kötülük de tat katar dünyanın sosuna.,. başlayın... Devrim, insanlar daha fazla evrimleşemeyeceği için yapılamadı. Dünyanın eğrisiyle doğrusuyla, savaş ve barışla, ölümle kalımla, iyiyle kötüyle, kısacası zıt kavramların kendi içinde yarattığı denge sayesinde evrenin yörüngesinde döndüğünü anladı. İnsan, farklı tatlar arayan; ayrı seçim hakları isteyen, kendi hayatında kendi söz hakkına sahip olmaktan hoşlanan bir ırktı. Stan‐ dardize edilen her türlü kavramı sindiremezken, bir yandan da her türlü kavramı bir standardiza‐ syona bağlamaya uğraştı. Dünya var olduğu gün‐ den itibaren hep kendi yaptığını yıktı.,. Ama sonuçta ne olursa olsun; öz bilinci hür iradesi ve özgür düşüncesiyle var olmaya çalıştı.

26 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


RENGARENK

>>Yaşanan Sel Felaketleri

Hakan KARA / hknkr.com

Yaşanan Sel Felaketleri

H

er ülke eğitim düzeyinin artmasından ve bunun insanlarının gelişmişliğini artıracağından bahseder, durur. Fakat doğal felaketler karşısında insanların ne kadar aciz bir du‐ rumda kaldığını yaşanan olaylar neticesinde görüy‐ oruz; fakat asıl acizlik işte o zaman gün yüzüne çıkıyor belki de ve kimse bunu dile getirmiyor da pek: yaşananlardan ders almıyoruz. İnsanlar çoğaldıkça, kentlerde gelişiyor ve insanların yaşadığı alanlar daha da büyümeye devam ediyor. Fakat bu işleyiş sırasında pek önemsenmeyen konu‐ ların başında ise insanların yaşayacağı yerleri yaşana‐ cak doğal felaketlere uygun bir şekilde inşa etme olayı geliyor. Bundan dolayı yaşanan doğal afetlerde kay‐ bedilen tutarlar milyarlarla ifade edilmekteyken daha önemlisi kaybedilen canlar insanın içini burkuyor. Şehir altyapılarının yaşanacak doğal felaketlere uygun olarak yapılmaması, yaşanan bir sel felaketinde şehrin dere yatağına dönmesine yol açıyor ve bir sürü ev sular altında kalıyor. İşyerleri zarar görüyor, arabalar mahvoluyor ve en önemlisi insanlar sular altında kalıp canlarını yitiriyorlar. Bu sahneleri senelerdir özellikle büyük şehirlerde görüyoruz; şehrin nüfu‐ sunda meydana gelen hızlı artış, altyapıya verilen önem ile sağlıklı bir şekilde yapılması konusuna ge‐ lince çok çok yavaşlıyor; kaplumbağaya geçilecek bir hıza(!) kadar düşüyor. Burada en önemli iş belediye‐ lere düşüyor ama aslında en büyük pay o şehirde ya‐ şayan insanlara düşüyor: çünkü belediye başkanını seçen onlar... Eğer ders alsaydılar, bu felaketler sonu‐ cunda gerekeni yapmayan başkanı bir daha o koltuğa oturtmazdılar. Yaşanan doğal afetlerden biri de heyelanlar; çok fazla yağmur yağması sonucu oluşan bu felaketleri en son olarak Rize ilinde gördük. Resimleri vs. görenler var ise, yaşanan bu felakette maddi kayıpların ve can ka‐ yıplarının artmasının 1. suçlusunun o bölgede yaşa‐ yan insanlar olduğunu anlarlar. Çünkü bir dere

yatağının hemen yanına ev yapmak hangi akla uygun? Veya arkası yamaç olan bir yerin hemen ete‐ ğine gidip hiç araştırma yapmadan, önlem almadan ev yapmak neden? Tabii ki bazılarına engel olmak zordur, doğa ile insanın baş edebilmesi imkansızdır; fakat yine de bu yaşananlar ilk ve son değil. Buna uygun olarak özellikle altyapının, sonrasında da ya‐ pılacak evlerin gerekli araştırma yapıldıktan ve ön‐ lemler alındıktan sonra yapımlarına başlanması en mantıklı olandır. Bunlara yapım izni veren belediye‐ lerin de gerekli tetkikleri bilimsel ekiplere yaptırdık‐ tan sonra izin vermeleri önem arz etmektedir. Bir şey olmaz edasıyla yola çıkmak, dibini görmediği bir suya bilerek dalmak gibidir. Dünya günden güne değişiyor... Küresel ısınma denen olay yüzünden ( ki her şey buna bağlanıyor ) felaketlerin sayısı artıyor. KTÜ de yapılan bir konferans sonrasında yapılan açıklamada, bundan sonra ülkemizin en çok yağmur alan bölgesi olan Karadeniz bölgesinde bundan sonra yağışların belirli bir alana yayılacağı söyleniyordu. Yani, yağışlar küçük bir alanda daha fazla etkili ola‐ cak. Zaten Rize de yaşanan son 3 felaket düzeyindeki yağmurlarda bu şekilde meydana geldi: yani açıkla‐ mayı destekler nitelikte. Fakat kimse bu açıklamayı incelemedi; açıklamanın devamında önerilerde de bu‐ lunulmuş fakat kimin umurunda? Velhasıl… İnsanlar ev yaparken, bulunduğu yere göre bir önlem almalıdır. Belediyeler şehir planlamalarında daha dik‐ katli davranmalı, alt yapıya önem vermelidirler. Özel‐ likle bulundukları coğrafi yapının getirdiklerine göre; iklimsel özelliklere göre... Ve yapılacak alt yapı proje‐ leri en azından 20 yıllık olarak hazırlanmalı ve o za‐ mana kadar yaşananlar dikkate alınarak, belirli oranlamalar hesaplamalara katılarak bu projelere yön verilmelidir. Takmaya değmez. Gülümseyin ve diğer konuya geçin gitsin.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 27


RENGARENK

Ölmeden Önce Bu Sergiyi Gezin! Karaköy 3 nolu Antrepo’da geçtiğimiz Haziran ayından beri tuhaf bir sergi var: Dr. Gunther von Hagens’in gerçek insan vücutlarını kullandığı Body Worlds. Herkesin konuştuğu ve 12 Aralık’a kadar devam edecek sergiyi gelin bir de bizden dinleyin. ALP SOLAK alpsolak.com Twitter/kochero 28 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Body Worlds

S

ergi gezenlerden misiniz? Kendi adıma bu soruya şöyle cevap verebilirim: “Hayatımda maksimum 10-15 sergi gezmişimdir.” Bunların çoğu resim, bir kısmı da fotoğraftır. Ancak bugüne kadar hiç “ceset” sergisi gezmemiştim, aslına bakacak olursanız bu seneye kadar da böyle bir sergiyi gezeceğim aklıma gelmezdi.

Fotoğraf Çekmek Yasak Body Worlds’u Türkiye’ye geldiği Haziran ayında duydum. Çevremdeki birkaç kişi bana “Ceset sergisi varmış, gittin mi?” gibisinden cümleler kurdu. Nedense bu cümleleri duyduğumda bu sergiye gitmek konusunda içimde hiçbir istek olmadı. Ta ki, Eylül ayına kadar. Yazın artık geride kalıyor olmasından mıdır, havaların bir sıcak, bir serin, bir yağmurlu olmasından mıdır nedir bilmiyorum ama geçenlerde “Gidip biraz ceset görüneyim” dedim kendi kendime ve atladım Body Worlds’e gittim. Sergi yazının spotunda da bahsettiğim gibi Karaköy’deki 3 nolu Antrepo’da yapılıyor. Hani şu Tophane’deki nargilecilerin, Fındıklı’ya doğru başlangıç noktasında, İstanbul Modern Müzesi’nin yanında… Giriş ücreti ise kişi başı 25 TL, ancak Avea kullanıyorsanız bir gün önce Biletix’in sitesinden yarı fiyatına bilet alabilirsiniz. 5 TL daha verirseniz, eserler hakkında daha net bilgi sahibi olabileceğiniz, sesli rehber hizmetinde de yararlanabilirsiniz. İçeride fotoğraf makinesine izin verilmiyor ve cep telefonlarınızı kapatmanız isteniyor. Dolayısıyla, cesetlerle hatıra pozu çekme şansı size tanınmamış. Bunu bir eksiklik olarak gördüm. Çünkü en azından bir tane cesetle bu imkân tüm sanatseverlere sağlanmalıydı. Gelelim sergiye… Fuaye alanına girer girmez ceset bağışlayan kişilerin fotoğraflarını görüyorsunuz, bu bağışçıların kimlikleri gizli… Daha sonra ise karşınıza ceninler geliyor. Bunun sebebi ise eserlerin doğum evresinden ölüme kadar ki sürece göre sergi alanında dizilmiş olmasından kaynaklanıyor. Kısaca sergiyi gezerken insanın yaşam döngüsü hakkında bilgileniyorsunuz. Cenin kısmında en garipsediğim olay ise henüz 1 cm büyüklüğünde olan bir ceninde bile parmak, el, kulak gibi öğelerin oluşmasıydı… www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 29


RENGARENK Doğmamış bebekleri geçtikten sonra karşınıza insan vücudu parçaları ve kemikleri geliyor. Daha sonra ise birbiri ardına bir sürü ceset karşınıza çıkıyor. Ayrıca komple ceset, kemik ve organ parçaları dışında bol bol kesit denen dilimlenmiş insan parçalarına sağda solda sıklıkla rastlıyorsunuz. Sergideki organların hem sağlıklı hem de hastalıklı versiyonlarını görmeniz mümkün. Yani ülser olmuş mide, kanser olmuş karaciğer, akciğer gibi organların, sağlıklı olanlara göre ne kadar ürkütücü olduğunu tıpkı bir doktor gibi görme şansına sahipsiniz. Bu da sizde ister istemez, “Kendime artık dikkat edeceğim” kaygısı yaratıyor. Özellikle sigara içilen ciğerlerin aldığı hal, içler acısı… Sergideki plastinat denilen komple ceset parçalarının kiminin bağırsakları çıkarılmış, kiminin göğüs kafesi yarılmış… En ilginci ise derici eline verilen “Deri Adam”. Ayrıca, içine insan vücudunda kullanılan tüm protezlerin takıldığı ceset, atın üstüne binen adam, zürafa, halka jimnastikçi, anne-baba-çocuk ve Amerikan futbolu oynayan sporcular da sergide diğer cesetlerden öne çıkmayı başarıyor. İlerleyen bölümde ise tek parça cesetler dışında iskelet, sinir, kas ve boşaltım sistemi organlarını detaylı olarak görebiliyorsunuz. Serginin sonlarına doğru ölüm teması işleniyor. Ölümün kaçınılmaz olduğu ve sadece iyi beslenerek, güzel uyuyarak, stresten uzak durarak ve bol bol sevişerek geciktirilebileceğinden bahsediliyor. İstanbul’da yaşayan birinin bu şekilde bir yaşam sürmesi imkânsız tabii…

Dr. Gunther von Hagens, Plastinasyon mucidi

30 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Son bölümde ise cesetlerin ve kesitlerin nasıl yapıldığını anlatan, 5 dakikalık bir video izlemeniz mümkün. Bu videoda ölmüş kişilerin önce bir güzel paklandığı, sonra içlerine ilaç enjekte edilip mikroplardan arındırıldığı, daha sonra yağların özel bir yöntemle vücuttan ayrıştırılıp plastiğe batırıldığı ve en sonunda ise duruş pozisyonu verildiğini öğreniyorsunuz. Kesitlerin ise insanların özel bir testere ile dilimlenerek alındığı gerçeği, sizi hafif dehşete düşürmüyor değil. Plastinat yönteminin mucidi Dr. Gunther von Hagens, bu yöntemi tıp öğrencileri için geliştirdiğini iddia ediyor. Ancak bu pek inandırıcı değil. Çünkü bu sergiyi, şu ana kadar en az 30 milyon kişi ziyaret etmiş. Benim gittiğim gün de saat geç olmasına rağmen sergi oldukça kalabalıktı. Eminim 12 Aralık’a kadar aynı ilgi devam edecektir. Tam 3 saatte gezdiğim bu sergiyi, her insanın ölmeden önce dünya gözüyle en az 1 kez görmesini ise şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü belki de dünyada ilk ve son defa kendi vücudunuzu bu kadar tanıma şansına sahip olacaksınız. Kaçırmayın! Sevgilerle…


>>Body Worlds

Hafıza Geliştirme: Anahtar Sözcük (Çağrışım) Yöntemi

Y

ukarıdaki garip hikâyede, anahtar sözcük yöntemi kullanılmıştır. Anahtar sözcük yöntemi, yabancı dil öğrenmeyi kolaylaştırmak için düşünülmüş bir bağlantı taktiğidir. Öğrenmek istediğiniz kelimeleri hayali resimlerle yeniden uyarlayarak, hafızada yer etmesini sağlıyorsunuz. Uçuk, komik veya abartılı imgeler, öğrenmeyi kolaylaştıracaktır. Yukarıdaki örnekte bu durum; özellikle dikey duran anahtar, kalbi ısıran kızlar görselliğinde belirgindir.

Emre TÜRKER hayalbemol.blogspot.com/ Twitter/hayalbemol

1 2 3

Kapının anahtarı her zaman askıda dikey olarak durur. Bu anahtarlardan bazıları kapıyı, bazıları ise kalbimi açar. Kalbim demişken, geçenlerde aşk, yanardağımdan lav (love) şeklinde püskürdü. Fakat o sularına kapıldığım kişi, kalbimi hart (heart) yapıp gitti. Bu aşk da burada bitti. THE END

Anahtar sözcük yöntemi, söylemekte zorlandığınız kelimelerde veya terimlerde size yardımcı olacaktır. Görsellik, insanın öğrenmesinde en etkili yöntemlerden biridir. Özellikle ilköğretimde çocuklara bir şeyler öğretmek için, genelde resimli kartlar kullanılır. Kelimeleri resimlerle bağdaştırabileceğiniz gibi, kitapları, dersleri ya da konuları, sanki bir film karesinde izliyormuş gibi canlandırarak okursanız, daha etkili şekilde öğrenebilirsiniz.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 31


OYUN

M. İhsan TATARİ / yorgun‐savasci.blogspot.com

U

zaylı yaratıklarla savaştığımız oyu akın akın saldırdıklarını söylesek kişi kesinlikle bilgisayar tarafında benim gibi gerçek insanlar olacak da olabilirler. Hoşunuza gitti mi? nun ücretsiz dağıtıldığını söylesek? Hey, nere tacaklarım vardı ama… Ühü!

32 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Oyun İnceleme: Alien Swarm

unlardan hoşlanır mısınız? Peki, üzerinize k? Yanınıza da üç kişi versek? Ama bu üç an yönetilen kişiler değil, tam aksine sizin k. Hatta daha iyisi üç samimi arkadaşınız ? Peki tüm bunların üzerine bir de bu oyu‐ eye gidiyorsunuz? Bir dakika! Daha anla‐

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 33


OYUN

Uzaylı yaratıkların kaderi

olan Valve, Black Cat Games eki‐ bini bünyesine katmakta gecik‐ medi. O ekip de bizlere Left for Dead 2’yi sundu ve şu sıralarda da Portal 2 üzerinde çalışmakta. Neyse ki bu ekip ilk göz ağrıları olan Alien Swarm’u unutmamış ve bu iki projeden arta kalan za‐ manlarında da bu oyun üzerinde çalışmışlar. Ne mutlu bize!

İlk Alien Swarm oyunu Black Cat Games adındaki küçük bir ekip tarafından Unreal Tourna‐ ment 4 için hazırlanan bir mod‐ dan ibaretti ve 2004 yılında oyun severler ile buluşmuştu. Mod, oyuncular arasında o kadar po‐ püler olmuştu ki bu başarı büyük yapımcıların gözünden Baştan söylemekte fayda var. de kaçmamıştı. Nitekim bir süre Bu oyunu oynayabilmeniz için sonra piyasanın devlerinden

34 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Steam üzerinde aktif bir hesabı‐ nız olmak zorunda. Ama panik yok, Steam’e üye olmak tama‐ men ücretsiz ve ekstradan başka bir ücret ödemeniz de gerekmi‐ yor. Oyunumuz klasik bir yara‐ tık avlama oyunu. İzometrik açıdan yani tepe kamerasından yönettiğimiz adamımızla uzaylı yaratıkların istilasına uğramış bir bölgede koridor koridor dolaşı‐ yor, önümüze gelen yaratığı in‐ dirmeye çalışıyor, bu esnada da hayatta kalmaya çalışıyoruz. Oyunu benzerlerinden ayıran şey ise başarılı co‐op sistemi. Alien Swarm’u 4 kişiye varan bir ekiple co‐op olarak oynayabili‐ yoruz hatta böyle oynamak zo‐ rundayız desem daha yerinde olur. Oyun tamamıyla bu co‐op sistemi ve ekip çalışması üzerine kurulu çünkü. Tek başına oyna‐ mak da mümkün elbette ama bunu sadece alıştırma amaçlı ola‐ rak yapabiliyoruz.


>>Oyun İnceleme: Alien Swarm

Ripley?

Oyunda seçebileceğimiz dört ayrı sınıf ve 8 ayrı karakter mev‐ cut. Her sınıfın kendine özgü ye‐ tenekleri var ve bazı silah ya da ekipmanlar sadece belirli sınıflar tarafından kullanılabiliyor. İlk sı‐ nıfımız olan Officer tipik bir takım lideri… Yakınındaki müt‐ tefiklerine ekstra savunma ve saldırı özellikleri sağlayan bu sınıf kendine has bir pompalı tüfek kullanabiliyor. Genel ola‐ rak bütün silahlarda etkili bir ele‐ man. İkinci sınıfımız olan Special Weapons tabiri caizse takımımı‐ zın tankı durumunda. Sadece bu sınıfın kullanabildiği minigun

sayesinde kelimenin tam anla‐ mıyla düşmanlarımızın canına okuyabiliyoruz. Otomatik nişan alma yeteneği de cabası… Bir diğer sınıf ise olmazsa olmazı‐ mız Medic. Tahmin edebileceği‐ niz gibi yaralanan arkadaşlarını iyileştirme yeteneğine sahip olan Medic silah kullanmakta da ar‐ kadaşlarından geriye kalmıyor. Son sınıf olan Tech ise belki de oyundaki en önemli sınıf. Çünkü o öldüğünde oyun otomatik ola‐ rak sonlanıyor. Çünkü oyun bo‐ yunca karşılaşacağınız pek çok kapıyı açabilen ve bilgisayarları kullanabilen tek sınıf bu. Aynı zamanda geçtiğimiz kapılara kaynak yaparak düşmanlarımı‐ zın arkamızdan dolanmasını ön‐ leyebiliyor. Sentry Gun kurma konusunda da diğer sınıflara göre daha hızlı.

önemli bir rol oynuyor. Silah da‐ ğılımını düzgün yapmanız ve koordine bir şekilde çalışmanız gerekli. Aksi takdirde ölmeniz kaçınılmaz. Aslına bakarsanız öl‐ meniz her halükarda kaçınılmaz çünkü ilk bir‐iki bölümü say‐ mazsak oyun gerçekten zor. Yine de iyi bir ekip çalışması ile geçe‐ meyeceğiniz bölüm yok. Oyunda bir de seviye sistemi bulunuyor. Bölümleri geçtikçe ve düşmanla‐ rımızı öldürdükçe deneyim pu‐ anları kazanıyoruz ve seviye atlıyoruz. Her seviye atladığı‐ mızda ise daha güçlü silah veya ekipmanları kullanabilir hale ge‐ liyoruz.

Oyunun bir başka artısı da hiçbir zaman aynı şeyi iki kez yapmanızı istememesi. Her yeni bölümde farklı bir amaç peşinde koşturuyoruz ve farklı bir yara‐ tık çeşidi ile karşılaşıyoruz. Bu Why can’t we sayede kendini tekrar etmesi bir be friends? Takım çalışması oyunda çok nebze de olsa engellenmeye çalı‐

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 35


OYUN

>>Oyun İnceleme: Alien Swarm

Neden bedava?

şılmış. Oyunda aynı zamanda 64 farklı achievement da bulu‐ nuyor. Şu anda oyunda bulu‐ nan bölüm sayısı sadece yedi. Ama hemen burun kıvırmayın çünkü Valve oyunun kaynak kodlarını da oyunla birlikte be‐ dava olarak bizlere sunuyor. Bunun anlamı pek çok mod ya‐ pımcısının ve oyun meraklısı‐ nın kısa süre içerisinde yüzlerce yeni bölüm üreteceği. Biraz yetenek biraz merakla eminim siz de ortaya güzel ça‐ lışmalar çıkarabilirsiniz. Gelelim oyunun eksile‐ rine… Bir kere mermi sayısı çok yetersiz. Evet, yanımıza ekstradan mermi alabiliyoruz ama bu asla yetmiyor. Hele bir de ekibinizde minigun kulla‐ nan biri varsa vay halinize… Mermi sayısının azlığı sizi ka‐ rarında ve az ateş etmeye zor‐ luyor ve sürekli baskı altına tutuyor. Eğer bu oyun Dead Space gibi bir hayatta kalma mücadelesi olsaydı mermi sa‐ yısındaki bu azlık gergin at‐ mosferi güçlendireceği için yararlı olabilirdi. Ama oyunun türü bu değil. Üzerinize dalga dalga gelen düşmanları vur‐

manız gereken bir oyunda bu pek de iyi durmamış. Şikâyetçi olduğum ikinci konu ise fri‐ endly fire özelliğinin açık ol‐ ması yani ekip üyelerimizi yaralayabiliyor olmamız. Oyu‐ nun en hareketli yerinde dört tarafınız düşmanla doluyken arkadaşınızı vurmamaya çalış‐ manız çatışmalardaki aksiyonu inanılmaz baltalıyor.

NOT:

7,5

/10,0

KÜNYE Yapımcı: Valve Tür: Third Person Shooter Grafik: Ses: Oynanabilirlik: Eğlence:

36 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Evet, Valve yetkilileri böyle‐ sine yüksek potansiyele sahip bir oyunu neden bedava olarak dağıtmayı seçti? Cevap basit; daha çok Steam kullanıcısı elde etmek için. Steam öyle bir plat‐ form ki içine bir kez dalıp da bir‐ birinden ucuz klasikleri gördünüz mü alış‐veriş yapma‐ dan duramıyorsunuz. Şekerci dükkânındaki çocuk gibi olu‐ yorsunuz desek yeridir. Ama önyargı kırılması zor bir şeydir ve pek çok PC kullanıcısı Steam’e hâlâ önyargı ile yaklaş‐ makta. İşte Valve’ın amacı bu önyargıyı kırmak. Kullanıcı sa‐ yısındaki artış göz önüne alındı‐ ğında bunu başarmış gibi de görünüyor. Eee, atalarımız bo‐ şuna dememiş bedava sirke bal‐ dan tatlıdır diye… Alien Swarm bir klasik değil belki fakat yine de tecrübe edil‐ mesi gereken bir yapım. İyi an‐ laştığınız 4 arkadaş ve kaliteli bir sesli konuşma sistemini de kur‐ dunuz mu keyfinize diyecek yok. İndirin, oynayın. Pişman ol‐ mazsınız. Artılar: Güçlü atmosfer, oyun içi videolar, inanılmaz seviyedeki detaylar, kusursuz denge, kaliteli seslendirmeler… Daha sayayım mı? Eksiler: Uzun yükleme süreleri MİNİMUM SİSTEM GEREKSİNİMLERİ Pentium 4 3.0GHz veya dengi Athlon işlemci 1 GB RAM (XP) / 2GB RAM (Vista) / 128 MB, ATI X800 / NVidia 6600 Shader model 2.0 destekli ekran kartı / 2.5 GB boş alan / Steam hesabı


OYUN

>>Ayın Mini Oyunu: Rust

AYINMİNİOYUNU

Rust

M. İhsan TATARİ / yorgun‐savasci.blogspot.com

A

slında iki ay üst üste aynı yapımcının oyununu tanıtmak âdetim değildir ama bu ay bir ayrıcalık yapacağım. Çünkü Rustyard bu ayrıcalığı ve oynanmayı sonuna kadar hak ediyor. Rustyard paslanmış metalik bir dünyada geçen ilginç bir platform / bulmaca oyunu. Fakat bu oyunu benzerlerinden ayıran şey ana karakterin hareketlerine kesinlikle müdahale edemiyor oluşu‐ muz. Ana karakterimiz kafası devasa bir fiş olan küçük bir robot. Oyunda 28 bölüm mevcut. Rob‐ otumuzun bölümleri geçebilmesi için çeşitli engel‐ leri aşması, bölüm sonundaki ana makineye ulaşması ve fişi prize takması gerekiyor. Bir nevi kafayı kullanma durumu… Fakat bunu yapmak pek de söylediğim kadar basit değil. Daha önce de belirttiğim gibi oyun esnasında ana karakterin hareketlerini kontrol edemiyoruz. Onun yerine çevredeki eşyalar, kapılar, asansörler, robotlar vs. gibi çeşitli şeylerle etkileşime geçip yolu robotumuz için açmaya çalışıyoruz. Örneğin bir kapıdan geçmemiz gerekiyor ve kapının üze‐ rinde bir düğme var. Robotumuz çok zeki olduğu için (fiş kafalı bir robotun ne kadar zeki olması bek‐ lenir ki) düğmeye basmayı akıl edemiyor. O yüz‐ den düğmeye onun yerine bizim basmamız

gerekiyor. Bazı yerlerde yolunu kapatan kutuları önünden çekmemiz ya da bu kutuları bir merdiven gibi dizip çıkamayacağı yerlere çıkmasını sağlama‐ mız icap ediyor. Bazen de etraftaki diğer robotları kullanıp bazı mekanizmaları aktif hale getirmemiz gerekebiliyor. Robotların bir kısmı ise ilginç bir şe‐ kilde sadece jeton ile çalışıyor. Bu robotları çalıştır‐ mak için jetonu tepesinden içine atmalıyız. Fakat her jetonlu makine gibi bunların da bir çalışma sü‐ resi var. Durduklarında yeniden jeton atmamız ge‐ rekiyor. Ama dikkat! Diğer robotlara değersek yaralanıyoruz ve üç enerjimizden birini kaybedi‐ yoruz. Ayrıca jetonları, kutuları vb duvarların için‐ den de geçiremiyoruz. Koridorlarda düzgün bir şekilde sürükleyip uygun yerlere bırakmamız ge‐ rekiyor bu tür nesneleri. Bunlar verebileceğim ör‐ neklerden sadece bir kaçı. Gördüğünüz gibi bulmacalar oldukça çeşitli fakat gözünüz korkmasın. Oyun boyunca duvar‐ lardaki mesajlarda ne yapmamız gerektiği basit bir dille anlatılıyor. Bulmacalar da o kadar zor ya da karışık değiller. Bir – iki deneme yanılma yöntemi ile geçemeyeceğiniz bölüm yok. Oyun grafik anlamda oldukça şirin gözüküyor. Fiş kafalı robotumuz zaten başlı başına bir absürt‐ lük abidesi. Arka plandaki paslı yapılar, diğer ro‐ botlar ve diğer şeyler de oldukça basit ama güzel çizilmiş. Oyunun müziği de yine aynı sadelik ve şi‐ rinlikte. Aynı zamanda garip bir biçimde insanın diline takılıyor. Kısacası oyunumuz şirin ve eğlen‐ celi. Bulmaca oyunlarından hoşlanan herkese tav‐ siye edilir. Oyunla kalın… Oyunun web adresi: http://www.nitrome.com/games/rustyard

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 37


OYUN

Bir PC Oyuncusunun Serzenişi... M. İhsan TATARİ / yorgun‐savasci.blogspot.com

P

C oyunculuğu uzun yıllardan beri süregelen ve hemen hemen her bilgisayar kullanıcısı‐ nın vazgeçemediği en eğlenceli hobilerden biridir. Hatta profesyonel oyunculuk kavramının ortaya çıkmasıyla bazıları için hobi olmaktan çıktı desek yalan söylemiş olmayız. Profesyonel oyun‐ culuk kavramının ortaya çıkmasında ise en büyük rol hiç şüphesiz efsane oyun Counter‐Strike’ın ya‐ pımcısı olan Valve’a ait. Her ne kadar oyunculuğu farklı boyutlara taşıdığı ve biz oyuncuların ciddiye alınmasını sağladığı için Valve’a minnettar olsak da başımıza ördüğü bir çorap nedeniyle de kendilerine bir o kadar kır‐ gınız; episodik oyunlar. 38 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Nedir peki bu episodik oyunculuk? Cevap basit… Tek bir oyuna sığdırabileceğiniz gayet meraklı bir işleyişi olan senaryoları ikiye, üçe hatta dörde bö‐ lerek daha fazla oyun elde etmek dolayısıyla da daha fazla oyun satmak. Böylece hikâyenin so‐ nunu merak eden oyuncular bir sonraki bölümleri de satın almak zorunda kalacak. Bildiğimiz “arkası yarın” taktiği yani… Bunu oyuncuya kabul ettir‐ mek için kullandıkları koz ise “daha kısa tasarım süreci” vaadiydi. Valve’ın dediğine göre episodik oyunculuk sayesinde oynamak için sabırsızlandı‐ ğımız bir oyunu yıllarca beklemek zorunda kalma‐ yacaktık. Aksine sadece 6 ay ya da en fazla 1 yıl bekleyecektik.


>>Bir PC Oyuncusunun Serzenişi

Yanlış hatırlamıyorsam Valve, bu “parlak” fikrini 2004 yılında yani Half‐Life 2’nin çıkış tarihi civar‐ larında açıklamıştı. Bu fikri beğenen ve pastadan pay kapmak isteyen diğer firmalar da bu modaya uymakta gecikmediler elbette. Core Design’ın yeni Tomb Raider serisi, BioWare’in Mass Effect serisi ve Ubisoft’un Assassin’s Creed serisi bu uygula‐ maya verebileceğimiz en bilindik örnekler. Geçen ay çıkan StarCraft’ı da bu listeye dâhil edebiliriz. Peki, bu sistem ne kadar başarılı oldu? İşte burası tartışılır. Yapımcılar açısından bakarsak her şey mükemmel. Oyunlar yapılıyor, kapış kapış satılı‐ yor ve kasaları bir güzel doluyor. Fakat oyuncular açısından bakıldığında durum pek de parlak değil. Çünkü hiç de daha önceden öngörüldüğü gibi 6 ayda bir en sevdiğimiz oyunun yeni bir macera‐ sına sahip olamıyoruz. En basitinden ilk Assassin’s Creed ile ikincisi arasında 2 yıl, ilk Mass Effect ile ikincisi arasında 3 yıl var. Episodik oyunculuğu başımıza saran Valve cephesine baktığımızda ise durum maalesef daha vahim; Half‐Life Episode 2’nin çıkışı üzerinden tam 3 yıl geçmiş olmasına rağmen elimizde yeni bölüm hakkında ne bir gör‐ sel ne de bir video var.

runu Valve ile yaşamadık. Valve’ın en takdir etti‐ ğim yanı her zaman müşterisini dinleyen bir firma olmuş olmasıdır. 2006 yılında (yani Half‐Life 2’nin çıkışından 6 ay değil de 2 yıl sonra) çıkan Episode 1 zengin içeriğine karşın çok kısa olması nedeniyle tepkilere yol açmıştı. Ondan 1,5 yıl (yani yine 6 aydan fazla bir süre) sonra çıkan Episode 2 ise yine dopdolu bir içeriğe ama daha uzun, daha doyu‐ rucu bir içeriğe sahipti. Zaten aradan 3 yıl geçmiş olmasına rağmen Episode 2^ü halen heyecanla beklememizin, Valve’ı öfke ile değil de sitem ile an‐ mamızın sebeplerinden biri de bu. Bunun üzerine bir de “indirilebilir içerik” saçma‐ lığı çıktı, o da işin tuzu biberi oldu. Artık satın al‐ dığımız oyunların hiç biri tam manasıyla bir bütün değil. Aksine oyundaki her şeyi görebilmek için bir de üstüne bu indirilebilir içerikleri satın almamız gerekiyor. Mesela Dragon Age’deki Golem karak‐ teri veya daha iyi silahlar gibi… Ya da daha iyi bir örnek verelim, Return to Ostagar. Zaten oyun içe‐ risinde bulunan bir yere tekrar gidebilmek için ayrı bir paket satın almak zorunda bırakılmak nedir, nasıl bir mantıktır biri bana açıklayabilir mi?

Fiyat konusu ise apayrı bir mesele… Hani daha Sorun sadece çıkış tarihleri ile ilgili olsa iyi, içerik kısa sürede daha ucuz oyuna sahip olacaktık ey ya‐ açısından da problemlerimiz var. Yine bir önceki pımcılar? Assassin’s Creed 2 neden 50 dolar? Keza oyunları baz almamız yeterli; Mass Effect’in ilk Mass Effect 2 de öyle… Hem aylarca oyunu bekle, oyunundaki içi boş yan görevler ya da Assassin’s hem her seferinde yarım oyunlara tam oyun parası Creed’in kopyala‐yapıştır yan görevlerini hepiniz öde, hem de oyunu bitirdiğinde elinde cevaplan‐ hatırlarsınız. Bunların hepsi oyun süresini uzat‐ mamış daha çok soru kalsın. Oldu mu bu şimdi? mak adına yapılan küçük hileler. Neyse ki aynı so‐ Olmadı. www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 39


OYUN Crysis 2 İçin Biraz Daha Bekleyeceğiz Geçtiğimiz ay içerisinde EA yetkilileri tarafın‐ dan yapılan açıklamaya göre Crysis 2’nin çıkış tarihi 2011 yılının birinci çeyreğine ertelendi. Eğer bir son dakika ertelemesi yaşanmazsa Yerli kardeşlerin yeni oyununun 22 Mart’ta Amerika’da, 25 Mart’ta ise tüm Avrupa’da sa‐ tışa çıkması bekleniyor. Eh, bize de “maksi‐ mum sabır” demek düşüyor.

S.T.AL.K.E.R. 2 2007 yılında piyasaya sürülen ve kimilerinin gönlünde taht kuran kimilerinin ise nefretini kazanan S.T.AL.K.E.R. ikinci oyunu ile karşı‐ mıza çıkmaya hazırlanıyor. Şimdiye dek iki ek paket ile bize Çernobil macerasını yaşatmaya devam eden oyun, yeni bir oyun motoru ile ve multiplatform olarak hazırlanacak. Muhtemel çıkış tarihi ise 2012.

Ubisoft’un son zamanlarda çıkardığı en iyi oyun‐ lardan biri olan Assassin’s Creed serisi çizgi‐ roman oluyor. 3 sayılık bir mini‐seriden oluşacak olan eser, DC Comics’in alt kollarından biri olan WildStorm yayıncılık tarafından basılacak. Pro‐ jenin başındaki isimler ise yine DC Comics’ten aşina olduğumuz Karl Kerschl (Superman) ve

40 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Cameron Stewart (Batman & Robin). Tam adı Assassinʹs Creed: The Fall olacak olan çizgi‐ roman 19. yüzyıl Rusya’sını ve burada yaşayan Nikolai Orelov adındaki bir katilin maceralarını konu alacak. Maceramız 19. yüzyılda geçtiği için katilimizin silahları arasında bir tüfek de buluna‐ cak. İlk sayının çıkış tarihi 10 Kasım.

M. İhsan TATARİ / yorgun‐savasci.blogspot.com

Assassin’s Creed Çizgi Roman Oluyor


>>Oyun Haber

İyi Ki Doğdun Mario Belki de oyun dünyasının gelmiş geçmiş en popüler kahra‐ manlarından biri olan Süper Mario artık 25 yaşında. Bundan tam 25 yıl önce yani 13 Eylül 1985 yılında yapılan ilk Süper Mario oyunun üzerinden 200’den fazla oyun geç‐ miş. Ama pos bıyıklı muslukçumuz bunca yıldır ne popülaritesinden ne de kilosundan bir şey kaybet‐ medi. 25 yıl oyun dünyasından silinmeden kalabil‐ mek gerçekten de büyük bir iş. Buradan kendisini ve tüm Nintendo ekibini bu başarılarından dolayı kutluyoruz.

Morrigan’ı Özleyen? Dragon Age: Origins’in son eklenti paketi olan Witch Hunt geçtiğimiz ay içerisinde satışa su‐ nuldu. İlk oyunun en sevilen karakterlerinden biri olan Morrigan’ı konu alan bu eklenti sayesinde Morrigan’ın nereye gittiği, başına neler geldiği gibi akıllarda kalan bazı sorulara cevap bulabili‐ yoruz. Aynı zamanda Origins ve Awakening’de elde ettiğimiz ekipmanlarımızı da bu eklentide kullanabiliyoruz. Paketin fiyatı ise 7 Dolar olarak belirlendi. Anlaşılan o ki BioWare oyunu güncel tutma konusunda verdiği sözü sonuna kadar tu‐ tacak.

Duke Nukem Bu Kez Sahiden Geliyor 2007 yılından beri hemen hemen her yıl “Geliyo‐ rum!” diyen, 13 yıldır geliştirilmekte olan Duke Nukem Forever bu kez galiba gerçekten de geliyor. Duke Nukem markasını satın alan Çünkü Gearbox Software (Brothers in Arms, Half‐Life: Opposing Force) geçtiğimiz günlerde PAX 2010’da oyunun oynanabilir bir demosunu ziyaretçilere sundu! İnanmıyorsanız aşağıdaki linke tıklayın ve DNF’ı kendi gözlerinizle görün. O halde ne diyoruz? Come get some!


OYUN Spiderman PC’ye Gelecek Mi? Geçen ay bu sayfalarda duyurduğumuz ve şu sıralar konsol oyuncularının ekranlarına ağ ör‐ mekle meşgul olan Spiderman: Shattered Di‐ mensions oyununun kaderi belli oldu. Activision’dan yapılan açıklamaya göre oyun PC’ye gelecek ama hemen değil. Belki bu yılın sonuna doğru… Belki… Oyun yapımcılarının klasikleşmeye başlamış yöntemlerinden biri ile karşı karşıyayız. Önce konsollardan kaymağı topla, PC’ye sonra bakarız. Neyse, hiç olmama‐ sından iyidir.

Acclaim Yine Tutunamadı 90 yılların sevilen firmalarından olan ve eski kurtlara pek çok güzel harta yaşatan Acclaim 2004 yılında iflas etmişti. Daha sonra Activision tarafından satın alınan ve hayatına devam eden firma maalesef geçtiğimiz günlerde iflas bayra‐ ğını ikinci kez çekti. Tüm online servislerini ise resmen durdurdu. Hoşça kal eski dost, belki bir başka bahara?

Neverwinter’ın Geceleri Bizi Bir Kez Daha Saracak Atari, yeni Neverwinter oyununun hazırlanmakta oldu‐ ğunu duyurdu. İlk iki oyunda da olduğu gibi yeni pro‐ jenin başında yine farklı bir isim var. Bu kez Champions Online, Star Trek Online gibi oyunların yapımcısı olan Cryptic Studios geçmiş dümenin başına. Oyunda co‐op oynanışa ağırlık verilecek ve beşer kişilik gruplar halinde oynanacak. Yani beş farklı karakterlerin gerçek oyuncu‐ lar ya da bilgisayar tarafından yönetildiği bir ekip oyunu olacak. Oyun, konu olarak Spellplague’dan 100 yıl son‐ rasını, Salvatore’un yeni üçlemesi olan Gauntlgrym’in hi‐ kâyesini temel alıyor. Oyunun 2011 yılının son çeyreğinde hazır olması bekleniyor. 42 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Oyun Haber

Witcher 2’yi Hangi Sonla Bitirmek İsterdiniz? Bize Witcher gibi bir şaheseri kazandıran Polon‐ yalı oyun firması Cd Projekt bu aralar Witcher 2: Assassin’s of the King üzerinde harıl harıl çalış‐ makta. Firmanın oyuncuların kalbinde taht kur‐ masına sebep olan bir başka özelliği de hatalarından ders almaları… Oyuncuları dinle‐ yip hatalarını düzeltmek adına Wither: Enchan‐ ted Edition’ı hazırlamaları ve bunu oyun sahiplerine bedava sunmaları bunun en büyük kanıtı. Şimdi sıkı durun çünkü Wither 2 ilkinden de daha iyi olacağa benziyor. Neden mi? Çünkü ikinci oyun tam 16 farklı son içerecek! Nasıl ama? Biz hâlâ S.T.A.L.K.E.R.’daki 8 farklı sonun abartılı olduğunu düşünürken böyle bir haber duymak hepimizi hem şaşırttı hem de sevindirdi. Ayrıca oyunda 30 farklı zırh bulunacağı yine gelen ha‐ berler arasında. Hatırlarsanız ilk oyunda bu sayı sadece beşti.

Valve’dan Bir Üç Sayı Denemesi Half‐Life ve Portal gibi kendilerine özgü oyunları ile pek çok oyuncunun kalbinde taht kuran Valve fir‐ ması bizi şaşırtmayı hedefliyor. Hem de 3 kere… Valve’ın patronu Gabe Newell’ın yaptığı açıklamaya göre şu an ekip olarak 3 sürpriz üzerinde çalışıyorlar ve önümüzdeki 12 ay içerisinde çok ama çok şa‐ şıracağız. Kimilerine göre bu Half‐Life 3, kimilerine göre ise yeni bir Left 4 Dead… Ama bize sorarsanız hiç biri değil, çünkü bunlar zaten beklenen oyunlar. O yüzden çok farklı bir proje ile karşılaşmamız olası. Biz burada kafayı meraktan sıyırmış bir şekilde “Acaba nedir, nedir?” diye dolanırken Gabe Ne‐ well ve ekibi arkamızdan kıs kıs gülüyordur herhalde. www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 43


SİNEMA

44 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Resident Evil

Kıyamet İnsanlardan Gelecek

Benay GAVAZOĞLU / sinemahser.blogspot.com Twitter/benayg

K

ıyamet kavramı sinemada yıllardır türlü bakış açılarıyla ele alındı. Kimi zaman insanlar üreme yeteneğini kaybetti ve nesillerinin tükenmesiyle karşı karşıya geldi, kimi zaman bulaşan bir virüs onları zombilere dönüştürdü, kimi zaman dünyaları uzaylılar tarafından işgal edildi... Ancak her zaman bir çözüm yolu bulup yaklaşan kötü sonlarından kurtuldular. Ölümcül Deney, dünyanın en ünlü bilgisayar oyunlarından biri. Kendi adını taşıyan bir uyarlamayla sinema salonlarında yerini aldığında sadece oyunun hayranları tarafından değil zombi filmi severler tarafından da büyük bir ilgiyle karşılandı. Gördükleri ilgiden memnun kalan yapımcılar her filmle daha da hareketlenen ve korkutucu hale gelen iki devam filmi daha çektiler seriye. Geçtiğimiz ay da dördüncü film, 3D furyasına katılarak sevenleriyle buluştu. Geçen ay aklım nerdeydi değil mi? Gecikmeli de olsa işte Resident Evil’ın sinema macerası…

Serinin ana karakteri Alice eski modellerden Milla Jovovich tarafından canlandırılıyor. Jovovich'i bir çoğumuz Luc Besson'un Beşinci Güç filminden hatırlıyorduk. O filmde güzelliği ve saflığıyla bizi kendine hayran bırakan güzel yıldız, Alice karakteriyle hafızalarımıza iyice yer etti. Peki serinin ikinci filminin de adı olan kıyamet, Ölümcül Deney serisine göre ne? Filmde Umbrella isminde bir şirket tarafından yer altında yapılan genetik deneyler sırasında geliştirilmekte olan ölümcül bir virüs kontrolden çıkarak şirket çalışanlarını et yiyen zombilere dönüştürüyor. Kontrol altına alınmadığı takdirde "insanlığın sonu" demek olan bu kontrol kaybını durdurmak için gönderilen özel operasyon birimi hem virüsün dışarı sızlamasını engellemeye çalışan yapay zeka bilgisayarla hem de zombilere dönüşen insanlarla mücadele etmek zorunda kalır. Bu görevleri sırasında onlara yardım edecek isimse Umbrella Şirketi ajanı Alice'ten başkası değildir.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 45


SİNEMA

Umbrella, ürünleri on kişiden dokuzu tarafından kullanılan ve sağlıktan silahlanmaya birçok konuda araştırma yapan dev bir şirket. Filmde yerin metrelerde altında kurulan bu şirketin giriş kapısını korumaktan görevli bir ajan olan Alice’in hafızasını kaybettiğini ve parçalar yerini oturup hafızasını yerine geldikçe göründüğü gibi kurban mı yoksa bu sızıntıdan sorumlu mu olduğunu öğreniyorduk. Teknolojinin kötüye kullanılırsa insanlığın devamı için büyük bir tehdit olacağını bir kez daha gördüğümüz Ölümcül Deney, yarattığı zombilerle bizlere George Romero’nun zombi serilerini de hatırlatmaktaydı. Serinin ikinci filmi olan "Ölümcül Deney: Kıyamet", ilk filmin kaldığı yerden başlıyordu. Biyokimyasal felaketten kurtulan Alice, Umbrella Şirketi'nin deneylerine maruz kalınca virüsten kurtulmanın yollarını ararken virüsün zombilere çevirdiği insanlarla dolu olan harabe şehir Racoon'dan da yok edilmeden önce kaçmaya çalışmaktadır. Bu kaçış sırasında ona bir zamanlar Umbrella Şirketi'nde 46 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

çalışmış olan bir kaç kişi de eşlik etmektedir. Umbrella tarafından maruz bırakıldığı deneyler sırasında olağanüstü güçlere de kavuşan Alice'in uğraşması gereken bir şey daha vardı, o da şirketin tehlikeli gördüğü her şeyi yok etmek için yarattığı Nemesis isimli yaratık. Umbrella Şirketi’nin karantinaya alınan Racoon City’den kaçmaya çalışan insanlara tavırları, virüs tehtidini kontrol altına alamayacağını anlayınca kendi çalışanlarını dahi hiçe sayarak şehri yok etmek için yüzlerce sağlıklı insanı masum edişini izlerken aklımıza birçok benzer senaryo ve sahne geliyordu. Filmde karakterlerden biri “böylesine büyük bir şehri içindeki insanlarla yok ettiklerini nasıl açıklayacaklar?” sorusuna “her şey düşünüldü, nükleer bir patlama olarak gösterecekler.” cevabını alması günümüzde de birçok olayın benzer şekilde örtbas edildiğine işaret niteliğindeydi. Ordu için geliştirilen bu virüsün insanların sonunu getireceğini görmek istemeyen Umbrella bilim adamları Alice’in virüse dayanıklılığını tedavi için


>>Resident Evil

kullanmak yerine onun Nemesis adını verdikleri yaratığa karşı ne kadar dirençli olduğunu görmeye çalışıyor ve bu durum üçüncü filmde daha “egoist” bir hal alıyor. İkinci filmle birlikte Ölümcül Deney bilimkurgu-aksiyon filmlerinin hayranlarını kendine bağlayarak üçüncü filminin de çekişmesini garanti etmişti. Nihayetinde "İnsanlığın Sonu" isimli üçüncü film de çok geçmeden sinemalarda yerini aldı. Serinin en hareketli ve korkunç filmi olarak nitelendiren "İnsanlığın Sonu"nda virüsün bulaşmadığı bir grup insan çöllerde hala kendileri gibi sağlıklı kalan insanları aramaktadır. Zırhlı konvoyların içinde boş çöllerde dolaşan bu insanlar maalesef burada da zombilerle karşılaşırlar. Umbrella Şirketi'nin kendisiyle ilgili planlarını çözmeye çabalayan Alice de onlara zombilerle savaşlarında yardım edecektir. Üçüncü filmin akılda en çok kalan sahnesi çöl fırtınalarına yenik düşmüş Las Vegas’ın kumlar içindeki terk edilmiş haliydi. Sırasıyla tüm dünyanın çölleştiği, tüm kaynakların tükendiği bir dünyada geçen üçüncü

filmde yeryüzündeki virüssüz insanlar sürekli yola devam ederek hayatta kalmaktadır. Ancak sayıları giderek azalmaktadır ve devam edebilmek için boş da olsa bir umuda ihtiyaçları vardır. İşte bu noktada karşılarına Alice çıkar ve Alaska’ya virüsün ulaşmamış olabileceğini söyler. Ancak Alice’in konvoya katılmasıyla sadece zombiler tarafından değil Alice’i takıntı haline getirmiş Umbrella Şirketi tarafından da takip edilmeye başlarlar. Alice üçüncü filmle beraber hem pisişik güçlere kavuşuyor hem de Umbrella Şirketi’nin onun üzerindeki kontrolünü kırabiliyordu. Film onlarca kopya Alice’i buluşuyla sona eriyordu ve başta bahsettiğimiz “sonunda biri çıkar ve insanlığı kurtarır” kısmını henüz gerçekleştiremiyordu. Yarım kalmış gibi gözüken seri nasıl devam etti merak edenler gecikmeli bu yazı nedeniyle çoktan cevaplarını bulmuşlardır. Seriyi izlememiş olanları meraklandırabildiysem ne mutlu bana. Ölümcül Deney devamı gelmese de bir üçleme olarak başarıya ulaşmış bir seriydi ve kıyametin insanlardan geleceğinin en güzel göstergelerindendi. Herkese iyi seyirler… www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 47


SİNEMA

Resident Evil: Afterlife 3D (2010) Benay GAVAZOĞLU sinemahser.blogspot.com

SERİ TAM GAZ DEVAM EDİYOR! Uzun süreli bir bekleyişe değdi ve Resident Evil serisinin devam film, 3D olarak sinemalarda ye‐ rini aldı. Filmin yapım aşamasında ilk filmin yö‐ netmeni olan Paul W.S. Andersonʹın tekrar yönetmen koltuğunu geçtiğini duymak iyi bir filmin bizi beklediğinin işaretçisiydi. İlk filmi yö‐ nettikten sonra Alien vs. Predator ve Death Ra‐ ceʹi çekmek için ikinci ve üçüncü devam filmlerinde senaryoyu yazmak ve yapımcılığı üstlenmekle yetinmişti Anderson. Serinin hay‐ ranları hatırlarlar Umbrella şirketinin Alice pro‐ jesi olarak tanınan Alice, kendisinin kopyalarını bulmuş ve Umbrella şirketini bir savaşın bekle‐ diğinin haberini vermişti. (Seriyi hatırlamak is‐ teyenler için KIYAMET İNSANLARDAN GELECEK yazımı tavsiye ederim.) 4. film Tok‐ yoʹda başlıyor yolculuğuna... Öncelikle belirtmeliyim ki filmin müziklerine imza atan Tomandandyʹe ait giriş müziği ve uy‐ dudan başlayıp uyduda sonlanan çekim beni ol‐ dukça etkiledi. Salgının başlayışını simgeleyen bu sahneden sonra Aliceʹin kopyalarıyla ne yap‐ tığını öğreniyoruz. Ardından yolu Melekler Şehri Los Angelesʹa düşüyor ve Alice, başka ha‐ yatta kalan var mı diye merak eden, bir yandan da hayatta kalmaya çalışan bir grup insanla kar‐ şılaşıyor. Onlara yardım ederken farkında olma‐ dan ölümcül bir tuzağa da yaklaşıyor.

48 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Resident Evil

60 milyon dolar bütçesiyle serinin en pahalı filmi olma özelliğini taşıyan Resident Evil: Afterlife, oyunun hayranlarının uzun süredir beklediği Leon S. Kennedyʹe yine yer vermemiş. Aslında Anderson bu karakteri filme dahil etmeyi iste‐ miş ancak bazı engeller çıkmış. Kennedyʹnin, yakın zamanda hazırlıklarına başlanılacak olan 5. film Resident Evil: Degenerationʹda yer ala‐ cağı düşünülüyor. Evet, film biterken devam fil‐ minin geleceği de haber ediliyor. Filmin bitimi demişken, jenerik akarken yerinizden kalkma‐ manızı tavsiye ederim. Hiçbir sahneyi kaçırmak istemeyiz değil mi?

Serinin en pahalı filmi olmasının hakkını veren, kaliteli bir 3D olmuş Resident Evil: Afterlife. Ka‐ liteli diyorum çünkü son dönemde sık karşılaş‐ sak da çok da kaliteli 3D ler izlediğimiz söylenemez. Serinin geneline hakim olan aksi‐ yon seyirciyi tatmin edecek düzeyde. Bazı sah‐ nelerin Matrixʹten fırlamış izlenimi vermesi dışında filmin keyif verici olduğunu ve serinin takipçilerini memnun edeceğini düşüyorum. Chris Redfield karakterinde Prison Breakʹin yıl‐ dızı Wentwort Millerʹı izlemiş olmak filmin en hoşa gidecek ayrıntılarından. Mahkum kıyafet‐ lerinin içinde ondan daha iyi duracak bir oyuncu düşünemezdim. Her dakikasından keyif alacağınız bir devam filmi sizi bekliyor, iyi se‐ yirler...

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 49


VİZYONDAKİLER

Cehennem 3D Gösterim tarihi: 01 Ekim 2010 Yönetmen: Biray Dalkıran Tür: Türkiye’nin ilk 3D korku filmi Seslendirenler: Ogün Kaptanoğlu, Tuğba Melis Türk, Pelin Ermiş, Serhan Süsler, Çağrı Ayaydın

Afişlerin üzerine tıklayarak film fragmanlarını internet üzerinden izleyebilirsiniz...

Yıllar önce engelli çocuklarından utanarak onu sahibi oldukları fabrikada öldüren karı‐koca ve ailesinden intikam almak için, kurbanlar seçip onları arayan küçük bir çocuk… Aşık olup evlenen ancak maddi olarak istediği seviyede yaşayamayınca kocasını bo‐ şamak isteyen ve onu ünlü bir mankenle aldatan bir kadın… Karısına ve aşklarına tüm saf yüreğiyle ina‐ nan, boşanmak istemeyen, sorunların çözüleceğini düşünen fotoğrafçı bir koca… İntikam…. Ve insanın derisini kavuran Sekar….

Baykuş Krallığı Efsanesi Legend of the Guardians Gösterim tarihi: 01 Ekim 2010 Yönetmen: Zack Snyder Tür: 3 Boyutlu, Animasyon, Seslendirenler: Emilie de Ravin, Hugo Wea‐ ving, Jim Sturgess, Abbie Cornish, David Wenham Fantastik Macera. Ünlü yönetmen Zack Snyder ilk animasyon filmini, yazar Kathryn Laskyʹnin "Guardi‐ ans of GaʹHoole" adlı kitabının uyarlaması olan Bay‐ kuş Krallığı Efsanesi ile yapıyor. Film Soren adlı genç baykuşun hikayesini anlatıyor. Soren, babasından hi‐ kayelerini dinlediği ʹGaʹhooleʹ adlı koruyucu baykuş‐ lardan çok etkilenmektedir. Birgün, tüm baykuş soyunu korumak için mücadele veren koruyucular‐ dan biri olmayı hayal etmektedir. 50 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


Ye Dua Et Sev (Eat Pray Love) Gösterim tarihi: 08 Ekim 2010 Yönetmen: Ryan Murphy Tür: Dram, Komedi, Romantik Oyuncular: Julia Roberts, Javier Bardem, James Franco, Richard Jenkins Liz Gilbert bir yandan kendi gerçek iç dünyasını ye‐ niden keşfedip, onunla tekrar bağ kurarken, bir yan‐ dan da dünyayı meraklı gözlerle gezmeyi arzu eden modern bir kadındır. Boşanmasının ardından bir yol ayrımına gelen Gilbert, işinden bir yıllığına izin ala‐ rak, karakterine hiç uymayan bir şekilde güvenli li‐ manından çıkacak, hayatını değiştirmek için her şeyi riske atacaktır. Harikulade ve egzotik seyahatleri sı‐ rasında, yemek yemeğinin yalın zevkini, duanın gü‐ cünü, içsel huzur ile aşkın dengesini yaşar.

Son Savaşçı (Centurion) Gösterim tarihi: 08 Ekim 2010 Yönetmen: Neil Marshall Tür: Aksiyon, Macera, Dram Oyuncular: Michael Fassbender, Dominic West, Olga Kurylenko , Noel Clarke, David Morrissey, J. J. Feild M. S. 117. Roma İmparatorluğu, Kuzey Britanya’da fe‐ tihler gerilla taktikleriyle yenilmez bir düşman haline gelen Pict’ler tarafından durdurulmuştur. Romalı‐ larʹın İngiltere’yi işgali sırasında geçen film, Pict sal‐ dırısında geriye kalan son savaşçı Quintus Dias adında bir adamın öyküsünü anlatıyor. General Viri‐ lusʹun efsanevi 9. Lejyonuna katılan genç adam, Pict ırkını ve liderleri Gorlaconʹı yer yüzünden silmek için ordusuyla beraber kuzeye doğru gitmeye başlar. www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 51


VİZYONDAKİLER

MAHPEYKER: KÖSEM SULTAN Gösterim tarihi: 15 Ekim 2010 Yönetmen: Tarkan Özel Tür: Belgesel, Dram, Tarih Oyuncular: Selda Alkor, Damla Sönmez, Gökhan Mumcu, Selda Özer , Ayten Soykök, Suavi Eren ,Öykü Çelik , Başak Parlak Mahpeyker, çocuk yaşında esir kafilesiyle İstanbul’a getirilip bir ailenin yanına evlatlık olarak verilen genç kızın Osmanlı İmparatorluğu’nu yönetme gücünü elde edecek seviyeye tırmanışının hikayesi. Osmanlı hanedanının son bulmasını engelleyen Mahpeyker Kösem bundan sonra geçmişte sahip olduğu büyük güç ve iktidarı yeniden elde etmek için, darbe, suikast dahil her yolu kullanarak mücadeleye girişecektir.

Sosyal Ağ The Social Network Gösterim tarihi: 22 Ekim 2010 Yönetmen: David Fincher Tür: Dram, Tarih Oyuncular: Rooney Mara, Jesse Eisenberg, Andrew Garfield, Rashida Jones 2003 yılında bir sonbahar akşamı, Harvard Üniversi‐ tesi öğrencisi ve bilgisayar programcılığı dahisi Mark Zuckerberg, bilgisayarının başına oturur ve yeni bir fikir üzerinde çalışmaya başlar. Çılgın içerikli web günlüğü ve programlama sonucunda, üniversite yur‐ dundaki odada başlayanlar, kısa sure sonra global dü‐ zeyde bir sosyal network oluşturacak ve iletişimde devrim yaratacaktır.

52 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


Paranormal Activity 2 Gösterim tarihi: 22 Ekim 2010 Yönetmen: Tod Williams Tür: Gerilim, Korku, Psikolojik Oyuncular: Katie Featherston, Gabriel Liotta 15 Ocak 2010’da vizyona giren Paranormal Activity ABD’de 2009’un en iyi iş yapan korku filmi olmuştu. Geçen sezonun en fazla konuşulan ve düşük bütçe‐ sine rağmen gişede iyi bir başarı sağlayan Paranormal Activity’nin devam filmi 22 Ekim 2010′da ülkemizde vizyona girecek. Genç bir çiftin evinde geçen doğaüstü olayların ka‐ meraya kayıt edilmesiyle başlayan ve Blair Cadısını andıran gerçeklik duygusuyla Paranormal Activity devam filmiyle de çok konuşulacak gibi…

Testere 7 Saw VII Gösterim tarihi: 29 Ekim 2010 Yönetmen: Kevin Greutert Tür: 3 Boyutlu, Gerilim, Korku Oyuncular: Tobin Bell, Chester Bennington, Sean Patrick Flanery, Costas Mandylor, Gina Holden, Betsy Russell, Shauna Macdonald, Costas Mandylor Jigsawʹun ölümcül yasası devam ederken Jigsawʹdan kurtulan bir grup insan kendilerine yardımcı olmak için destek ararlar ve ve bu destekçilerin en başında Bobby Dagen adında Jigsawʹdan kurtulmuş biri var‐ dır. Bobbyʹnin gizli sırlarından yeni bir terör dalgası ortaya çıkacaktır.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 53


TV SERİLERİ

Coffee Prince: Samimiyetin Diğer Adı Bu dizi hakkında bir sürü yazı yazıldı. Doğal olarak in‐ sanlar doyma noktasına geldi. Ama ben hiç yazdım mı? Hayır. Hâlbuki Coffee Prince My name is Kim Sam‐Soon ile beraber benim en sevdiğim Kore dizisidir. İnsanların doyum noktasına ulaşmasına rağmen okuyacakları bir yazı yazmak istiyorum. Bu yüzden biraz daha nedenleri irdeleyerek, neleri beğendiğimizi detaylandırarak oluş‐ turacağım yazımı. Haydi rastgele. Can AKBULAK / metropolgunlugu.blogspot.com Twitter/LeeLiwiu

54 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Coffee Prince

C

offee Prince MBC kanalının 2007 yı‐ lında yayınladığı 17 bölümlük bir sizi. Türü romantik‐komedi. Cıvığını çıkaranların yanından parlayarak ön tarafa geçen ve bileğinin hakkıyla al‐ dığı reytinglerle başa oynayan bir dizi oldu zama‐ nında. Diğerlerinden farkı neydi peki? Bu zamana kadar bir sürü benzeri dizi/film yapılmasına rağmen biz Coffee Prince’i neden bu denli bağırımıza bastık? İşin sırrı detaylarda gizli. Başlıkta da yazdığım gibi bu dizinin kimyası ta‐ mamen samimiyetle alakalı bence. Başkarakterlerin yaşadığı her şey o denli gerçekçi yansıtıldı ki, insanlar hemen sevdi. Konusu bilindik bir konu. Küçüklükten beri babaları olmadığı için evin işleriyle ilgilenen Eun Chan kendine bakmayan fırsat bulamamış bir kızca‐ ğız. Saçları kısacık, erkek elbiseleri giyiyor; bu yüzden damgayı da yemiş çoktan: Erkek Fatma! Ama kendisi hiç şikâyetçi değil. Kimseye açıklama gereği de duy‐ muyor. Bu çok çalışkan kızımızı TRT’nin yayınladığı Goong’tan hatırlarsanız. Esas oğlanımız ise 30 yaşına merdiven dayamış ama bir baltaya sap olamamış, tembelliğin kitabını yazmış biri: Choi Han Kyul. Evlilik olayına kilomet‐ relerce uzaktan bakan, babaannesinin parasıyla yan gelip yatmanın çok tatlı olduğunu düşünen karakte‐ rimiz esas kızımızla bir hırsızlık esnasında tanışıyor. Buralara pek fazla girmek istemiyorum. Zaten dizile‐ rin en önemli sahnelerinden biri bence tanışma faslı‐ dır. Detaylı anlatınca asidi kaçar, olmaz. Ama Kore dizilerindeki tanışma sahnelerini açıkçası hiç ama hiç sevmiyorum. O kadar tesadüf anca Yaprak Dökü‐ münde görülmüştür. Üç dört Kore dizisi izleyen ar‐ kadaşlar ne demek istediğimi iyi anlamışlardır. İşte bizimkiler birbirleriyle tanışırlar, Eun Chan çocuğa kız olduğunu söylemez, zaten uzaktan bakan kimse kız mısın demez buna. (Uzakdoğu için söylü‐ yorum, yoksa burada kız kılığına gir de bir sokağa çık. Yedirebilirsen helal olsun) Daha sonra Han Kyul’un müzik yapımcısı kuzeni ile uzatmalı sevgilisi de işin içine giriyor ve dörtlümüz böylece tamamlan‐ mış oluyor.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 55


TV SERİLERİ

Gong Yoo gerçekten harika oynamış. Şüphesiz dizinin bir numaralı oyuncusu. Onun hissettiklerini biz de hissettik, güldü biz de güldük, sinirlendi biz de gerildik. Oyuncu dediğin böyle olmalı. Ayrıca kızlar gülüşüne hasta, belirtmeden geçmeyelim. Askerden gelmesini dört gözle bekleyen tanıdıklarım vardı. Yoon Eun Hye erkek kılığına girer kız rolünün hakkını fazlasıyla vermiş. Hana Kimi deki Horikita Maki’den daha iyi canlandırmış bu rolü. Saçını üflemesi (bir türlü başaramıyorum, şit!) herkesle hemen kaynaşması, annesi ve kardeşiyle olan ilişkisi çok güzeldi. Alışılmışım dışında bir şey izlememize rağmen Kore’de reytinglerinin birçok diziden daha iyi olması. Erkek kılığında bir kızımız var ve biz dizi boyunca esas oğlanın ona tutkuyla bağlanmasını izliyoruz. Gong Yoo’nun acaba ben gay miyim, bir erkeğe karşı nasıl böyle hissediyorum diye düşünmesi bizi de düşündürtüyor. Sen 30 yaşında kadar kızlara bakan biri ol, hatta 9 yıldır kuzeninin sevgilisine platonik bir şekilde takıl, ama erkeğin teki (erkek kılığında kızın biri de diyebiliriz) gelsin senin hayatının en önemli noktası olmayı başarabilsin. 17 bölümlük bir dizi olmasına rağmen hiçbir şekilde cıvıtmadan Han Kyul’un duygu gelişimini güzel bir şekilde izledik. 56 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

Yan karakterlerin hepsi birbirinden iyiydi. Bir tek kafenin müdürü hariç. O adam inanılmaz pis biri. Oha dedim lan, bu nasıl bir pislik. Evinin resmen bok götürüyor, iki gün kalsanız küflenirsiniz, kir topağı olursunuz. O derece iğrençti. Daha önce Bay Kibirli ile 100 Gün filminde buna benzer iğrenç bir sahne izlemiştim. Kanaatim şudur ki, Koreliler bu iğrençlikleri seviyor sanırım. Hayır osurursun, geğirirsin onlar normal şeylerdir ama yere düşen dondurmayı alıp, üzerine yapışan pislikleri çıkardıktan sonra tekrardan yemekte abes yani. Çüş Bay Hong! Han Kyul’un teras katına resmen bayıldım. Zaten genelde Kore dizilerinde kullanılan mimari yapılan inanılmaz güzel oluyor. Adamlar özene bezene ev arıyorlar sanırım. Böyle bir teras katım olsa, yıldızların bütün parlaklığıyla gözümü kamaştırdığı bir gece şarabımı yudumlasan, yanımda en yakın arkadaşlarım ya da sevdiğim insan olsa.. Dünya bana bayram olur, ben dünyanın en mutlu insanı olurum! Dizideki okyanus sahnesi oldukça güzeldi. Eun Chan’ın uyuması, Han Kyul’un o uyuduktan sonra sarılma çabaları.. Açık açık bir şeyleri yapamıyor, ama aynı zamanda da bastıramıyor. Bu yüzden kimsenin farkında olmadığı zamanlarda kendince mutlu olmak için çabalıyor. Oyun odasında Eun Chan’ın onun yüzünü elleyip okşaması gibi.


>>Coffee Prince

Bu şarkıya bayılmıştım. Mp3’ümde vardır ve çalmaya başladığı anda ben de eşlik ederim. La la la la la diye giriş yaptığımız bu harika eser Coffee Prince’in bize kattığı güzel şeylerden yalnızca bir tanesi. Han Seong’un Eun Chan’ı güzelleştirip galeriyi götürdüğü kısımlar da oldukça güzeldi. Kızımızın gerçek güzelliğinin ilk farkına vardığı zamandı. Zavallım topukluyla yürüyemiyordu ama o ayakkabılar sayesinde birinin kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Bir diğer önemli nokta ise Han Kyul’un iki arada bir derede kalışı ve sadece kadın olduğu için artık eskisi gibi duygular beslemediği Yu Ju’nun yanında soluğu alması durumudur. Laptopunda resmini yakınlaştırdıkça yakınlaştırıyor, daha sonra ise kendine kızıp ekranı kapatıyor. Deli! Han Seung Eun Chan’ı arayıp sürekli yeni yeni müzikler dinletiyorlardı. Fikirlerini duymak istiyormuş. Biz de bu sayede dizi boyunca birçok güzel müzik keşfetmiş. Hatta Eun Chan’ın enstrümanlar ile giriştiği bir savaşı bile var. Han Kyul'un evindeki tuvalete taktım ben. Evin tek kusuru bence bu. Ne bir kapı, ne bir perde. Hiçbir şey yok. Düşünsenize bana misafirliğe gelmişsiniz ve orada işinizi halletmeye çalışıyorsunuz. Komedi

resmen, ama bir yandan da mantıklı. Kimse ben de o klozet sayesinde yatıya kalamaz aha. Esas oğlanımızın kızımıza sabahın köründe telefonda şarkı söylemesi. Hatta sizi şöyle alayım. One more time! Siz siz olun, böyle bir sevgili buldunuz mu asla kaçırmayın. Zaten sonra bulma kısmında değil mi? Kafenin bütün elemanlarının dağ başına elma toplamaya gitmeleri. O sırada kafenin tanıtımı için çektikleri video. Tekrar tekrar izlenesi sahnelerden yalnızca biri. Ve son olarak meşhur sahnemiz: “Sadece bir kere... Sadece bir kere söyleyeceğim o yüzden iyi dinle. Senden hoşlanıyorum. Erkek ya da… Ya da bir uzaylı ol... Artık umurumda değil. Hislerimden kurtulmaya çalıştım ama yapamadım... O yüzden gidelim, ilerleyebileceğimiz yere kadar ilerleyelim. Birbirimize bir şans verelim”

♦♦♦ Bütün arkadaşlarıma bu diziyi izlemelerini öneriyorum, en son kulübümüze iki kişi daha katıldı. Zaten Uzakdoğu’ya Hana Kimi, Coffee Prince ve My name is Kim Sam-Soon ile başlayan kişiler kolay kolay kopamaz. Bu üç dizinin sihirli dokunuşları var. Coffee Prince insanların kendine çeken, üstüne bir de sevdiren, arada kopmaz bir bağ oluşturan yegâne romantik komedilerden. Bu tür yapımların kıymetini iyi bilmeliyiz. “Kıymetlimm.” www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 57


TV SERİLERİ

Türk Televizyon Dizilerinin Gelişimi Mustafa TÜRKAN / mustafaturkan.com Twitter/Mustafa_Turkan

S

on günlerde Türkler her alanda uçuyor diyebiliriz. Tabii modern hayatın getir‐ diklerinin de bunda büyük artılarının ol‐ duğunu söylemeden edemeyeceğim. Öncellikle sinema sektörümüz hareketlendi. Zaten hareketsiz bir sektörümüz yoktu, ama belli konu‐ lar dışına pek çıkamıyor, bütçe konusunda sıkın‐ tıya giriyorduk. Fakat son zamanlarda birçok başarılı korku filmine imza attığımıza inanıyorum. Sadece korku türünde de değil. Her türde çok ba‐ şarılı işler yaparak adımızı Avrupa’da duyurmaya başladık. Tabii her şeye de tozpembe bakmamak lazım. Hala birçok hatamızın olduğunu ve bu ha‐ talardan ders almadığımızı görebilirsiniz. Komedi türünde filmlerimizin çoğu akraba evliliği sonu‐ cunda ortaya çıkmış gibiler örneğin.

kendini izletti özellikle Aşk‐ı Memnu’yu, Araplar Gümüş’ü sevdikleri kadar sevdiler. Fakat modern zamana uyarlıyoruz diyen dizilerden biraz uzak durabilirsiniz. Fakat kişilere göre tabii ki değişecek bazıları günümüze uyarlanmasını sevecek bazıları ise orijinal halini izlemek isteyecektir. Fakat genel olarak baktığımızda günümüze uyarlanan dizile‐ rinde kötü olmadığını göreceksiniz. Hatta gayet başarılı bir şekilde uyarlanıyor, senaristlerde içine kendilerinden bir şeyler katabiliyorlar.

Komedi: Türkiye’de komedi türündeki diziler ço‐ ğunlukta her kanalda gülme efektleriyle insanı kendinden tiksindiren diziler var. Komik olan bir şeye zaten efekt koymaya gerek görülmemesi ge‐ rektiğini düşünüyorum, bu izleyiciyi daha çok uzaklaştırmaktan başka bir yarar sağlamaz. Her Ama gelişen dünyanın getirdiği teknolojileri kul‐ neyse dizilere geri dönelim biz. Türk komedi dizi‐ lanarak artık birçok şeyi de yapabiliyoruz. Bu da lerin çoğu komik olmasa da kendilerini izlettir‐ izlediğimiz şeyden bizim zevk almamızı sağlıyor. meyi başardılar fakat başarılı bir komedi dizisi Yine de birçok noktada önümüz kapatılmaya çalı‐ olarak Avrupa Yakası’ndan daha çok bahsedilmesi şıyor ya da bazı kişiler sırf bu tabuları yıkmak is‐ gerektiğini düşünüyorum, eminim benimle hem fi‐ temedikleri için özgün ve cesur işler göremiyoruz. kirsinizdir. Avrupa Yakası dışında özgün veya çok Size Türk dizilerinin gelişimlerinde bahsetmeye güldüren kaç dizimiz vardı ki. çalışacağım. Amacım dizilerimizin nerelere geldi‐ Romantik‐Duygusal: Aşk dizileri, ağlatan diziler ğini gösterebilmek… bizde çoktur ya da halkımız bu konulara ağlamak Uyarlama Diziler: Son zamanlarda birçok edebi için hazırdır. Fakat bu dizilerinde başarılı olduğu eserin uyarlamalarını televizyonlarda izledik. bir gerçektir. Tek hatalı noktalar dizilerimizin çoğu Hatta çoğu dizi alay konusu oldu, tartışmalar ya‐ maalesef izleyen izleyiciye Türk halkının %10 ya rattı, milyonları ekran başına kilitledi. Hatta bu‐ da %5’lik bir kesimi anlatmalarıdır. Gerçekçi olan nunla kalmayıp yabancı ülkedeki insanlara bile diziler ise azda ayrıca reytingleri de düşük demek 58 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Türk Televizyon Dizilerinin Gelişimi

ki halkımız zengin ve marjinal hayatı görmekten daha çok hoşlanıyor fakat bu yaşamın aşk gibi kutsal bir duyguyu yok etmeye çalıştığına inan‐ maktayım. Fakat beklenti ne yönde olursa yapım‐ cılar onu vermekte.

bilirler. Ve çocukların iyi olanı doğru olanı izle‐ melerini sağlayabilirler…

Genel olarak dizi sektörü iyi gidiyor ve bu sektör‐ den çok paralar kazanıyor. Özellikle Türk halkı yabancılardan daha çok dizi hastası bir toplum Aksiyon‐Macera: Bu dizilerde başarılı ve belli ka‐ haline geldi. Fakat dizilerden de insanların öğre‐ lıplaşmış kitleleri var. Özellikle bu kategorideki nebilecekleri şeyler olduğundan onları eleştirmek en ünlü dizi herkesin bildiği gibi Kurtlar Vadi‐ istemiyorum. Tabii zamanlarının tümünü televiz‐ si’dir. Kurtlar Vadisi kesinlikle usta bir ekip tara‐ yonda geçirmez ve sosyal aktivitelere de katılır‐ fından yürütüldüğünden çok başarılı olduğunu larsa iyi olur. Bilinçli dizilerin yetiştirdiği bilinçli düşünüyorum. Hatta sanki belli bir misyona hiz‐ bir toplum görmek bizi memnun edecektir. met ediyormuş hissine bile kapılmaktayım. Diziyi izlemediğim için hakkında pek konuşamıyorum. Belki bir yandan çelişiyormuşum gibi görünece‐ Fakat duyumlara göre gelen tepkiler iyi yönde. ğim fakat ben dizilerin daha cesur olmalarını is‐ Hatta yeni sezon fragmanı ile insanların ağzına tiyorum. Çoğu kişi Türk dizilerinin edepsiz bir parmak bal bile çaldı. Yeni bir diziden bahset‐ olduklarını söylüyorlar. Fakat Türk dizileri Spar‐ mek istiyorum. Herkesin son zamanlarda takip tacus gibi ya da yabancı diziler gibi daha oyuncu‐ müstehcen yerlerini sansürsüz etmeye çalıştığı Ezel son zamanların en başarılı ların dizisi. Hatta Kurtlar Vadisi’nden bile daha kali‐ gösterebilecek duruma gelmediler. Halkın aşırı teli. Özellikle televizyon dizilerinin nasıl olması muhafazakarlığı yüzünden espri yerindeyse hep gerektiğini anlamış ve o yönde çalışmış diziler‐ araya yastık koyuyoruz. Fakat ben inanıyorum den. Dünya kalitesindeki ilk dizimiz desem yalan yakında bu tabularda yıkılacak ve daha cesur, özgün diziler göreceğiz. Ayrıca önemli insanların olmaz sanki. hayatlarını anlatan dizilerinde artık yapılmaya Fantastik: Sihirlerin ve fantastik birçok öğenin başlanması taraftarıyım. Örneğin Türkan Say‐ konu olduğu diziler teknolojinin verdiği imkânlar lan’ın hayatı şu an dizi olarak karşımıza çıkacak. sayesinde oldukça arttı ve çocukları kendilerini Keşke insanlar saygı gösterip, diziyi kaldırmak izlettirmeyi başardı. Çoğu çocukları çok etkilese için uğraşmasalar ve her kişinin başka şeylere de her bölüm ders vermeye yönelik mesajlarıyla farklı yaklaşımına saygı gösterseler. takdir edilmeli diye düşünüyorum. Sadece çocuk‐ lara boş eğlence sağlamak yerine. Yalancılık, hır‐ Yani söylemek istediğim şu örneğin Mustafa sızlık, saygısızlık kötüdür türü mesajlar vermesi Kemal Atatürk’ün hayatını bir dizi olarak izlemek çocuklar üstünde güzel ve iyi bir etki bırakacaktır. istemez misiniz? O kadar büyük ve başarılarla Alt metinlerine bu konuları ekleyerek çocukları dolu bir hayat bir diziyle tam anlamıyla anlatıla‐ bunlardan uzak tutmaya çalışmaları çok güzel. bilir ancak. Umarım böyle bir projeyi hayata ge‐ Etkilenme konusunda ise iş ebeveynlere düşüyor, çirmeyi düşünürler olur. Artık konuyu çocukları karşılarına alarak bunların tamamının toparlayalım. Diyeceğim şudur; Türk dizileri sü‐ kurgudan olduklarını, gerçekle ilgilerinin olma‐ rekli gelişmekte ve bu gelişme beni çok mutlu et‐ mekte fakat halkımıza birazcık daha gerçeği dıklarını anlatmalılar. göstersek %5’lik kesimin hayatını sürekli seyirci‐ Çizgi Diziler: Çizgi filmlerde yine çocuklar daha nin burnuna sokmasak daha iyi olur sanki. çok ilgilendikleri dizi türlerinden biri. Arada sı‐ Çünkü dizilerle halkımızın uyutulmaya çalıştığını rada denk gelince ben bile izliyorum. Bazı çizgi da düşünmeliyim, dizileri bilinçlendirme ve eğ‐ filmlerin olumsuz etkileri var ve çocukları hipno‐ lendirmek amacıyla kullanılmasını istiyorum. tize ediyor fakat bazı kanallarda yararlı bir çok Uyutmak ya da kör etmek amacıyla değil. çizgi dizi de var. Ebeveynler bunlara dikkat ede‐ www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 59


MÜZİK

Müzik Devrimi... Bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde TRT diye çok yasaklı mı yasaklı, kurallı mı kurallı bir televizyon kanalı varmış ve her şeyi yasaklar dururmuş… Neler mi hadi bakalım… Ecre Ulusakarya / ikimiz‐2.blogspot.com 60 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Müzik Devrimi ● “Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısı, “Menderes ve DP’lilerin yargılandığı Yassıada’yı akla getiriyor” diye yasaklanmış bir dönem... ● Musa Eroğlu’nun “Yolun Sonu Görünüyor” türküsü “intiharı özendirdiği” gerekçesiyle yasaklanmış. ● Adnan Şenses’in ‘’Doldur Meyhaneci” şarkısı “Halkı içmeye teşvik ediyor” diye denetime takılmış. ● Ormancı”ya ne demeli? “Aman ormancı canım ormancı / Söz dinlemeyen uslanmayan ormancı...” Bilin bakalım neden yasaklanmış??? Ormancılar devletin memuru oldukları ve türküde ormancılara, dolayısıyla da devlete yergi ve sitem yapıldığı gerekçesiyle... ● Barış Manço’ya bakalım, bana göre en komiği onunki. Denetim, “Arkadaşım Eşşek” şarkısını “Arkadaşım Kuzu” olarak değiştirmeye kalkmış; kuzu eşekten daha sevimli diye... ● “Lambaya Püf De”de ise “erotik öğeler” bulmuşlar. ● “Ölüm Allah’ın Emri”nin yasaklanma gerekçesi, girişinde zurna çalması... “Bir halk müziği enstrümanı, pop şarkısında ne arıyor”muş? ● “Bir Bahar Akşamı”na da “Hayır” demişler; “Çünkü bir pop müzik şarkıcısı, klasik Türk müziği söyleyemez”miş. Bakın daha neler neden neye aykırı bulunmuş: ● Sezen Aksu’nun “Gel Gel Sarışınım Gel” şarkısının Aysel Gürel imzalı sözleri “ahlaka aykırı bulunduğu için”, ● Cem Karaca’nın “Emrah”, şarkı sözlerinde geçen “ak memeler“ yüzünden, ● Özdemir Erdoğan’ın “İkinci Bahar”ı, “ahlaka aykırı sözlerin olduğu için”, ● Bulutsuzluk Özlemi’nin, “Güneye Giderken”i; “solda güneş yükseliyordu’’ cümlesinde solculuk iması sezildiğinden, ● Bergen’in “Acıların Kadını” şarkısı “insanların ruh halini kötü yönde etkilediği için”, ● Şenay’ın “İnsanlar el ele tutuşsa / Hayat bayram olsa“ dediği şarkı, komünist propagandası yapıyor diye, ● İbrahim Tatlıses’in, “Güneş Doğmayacak Üstüme” şarkısı “intiharı özendirdiği gerekçesiyle”, ● Ayla Algan’ın Fikret Şeneş imzalı “Bak Şu Adama Âşık Oldu” şarkısı “evli bir erkeğe âşık genç bir kadının hikâyesini anlattığı” için, ● Aylin Aslım’ın “Güldünya” şarkısı “halkı küçük düşürdüğü” gerekçesiyle yasaklanmış.

Yasaklanan şarkılar ve gerekçeleri küçük küçük birer fıkra hissi uyandırdı bende… Hadi bazıları dönemin içinden olduğu için yasaklanmış, ya Barış Manço’nunki? Bence onunki trajikomik... Barış Manço ‘Arkadaşım Eşşek ’şarkısını ‘Arkadaşım Kuzu’ diye değiştirmelisin yazılı bildirgeyi gördüğünde nasıl kahkahalara bağulmuştur düşünemiyorum. İlahi TRT bazılarının gerekçeleri gerçekten komik. Aslında bunlar Türkiye’nin fikrinin nasıl değiştiğini ve nasıl olgunlaştığının, nasıl süreçlerden geçtiğinin birer örneği. Günümüz Türkiye’sinde yaşanan müzikteki devrime bakarsak herkese kendini açık bir şekilde ifade etme özgürlüğü getirilmiş. Fakat diğer bir yandan şarkıların video kliplerine bakarsak “Fazla mı özgürlük getirilmiş acaba?” dedirtmiyor değil. Hiçbir müzik eğitimi almamış insanlar sadece görselliklerini kullanarak gündemde yerlerini korumaya çalışıyorlar ve bunu yapıyorlar da. Benim fikrimce, esas yasaklanması gereken şeyler, şu anda bu tarz video kliplerdir. Video klipler, müziğin ritmini anlatmalı, sözlerini anlatmalı. Klipte şarkının ruhunu görmeliyiz, söyleyenin ne kadar sosyete olduğunu ya da en son hangi sistemle çalıştığını ve hangi markaları giydiğini görmemeliyiz. Ben şahsen bu tarz sanatçılara çok sinir olurum. Şarkısı sezonun en hit şarkısı bile olsa asla dinlemem. O tarz görüntülere tahammül bile edemem. Yakında klipleri yaş sınırlamasına göre ayırırlarsa da hiç şaşırmam. +18, +13 şiddet, korku, cinsellik gibi… RTÜK'ün bu tarz video klipleri dizginleme zamanı geldi de geçiyor. Şarkı sözleri ile uğraşmak yerine artık video kliplerde devrim yaşanmalı. Video klipler sosyal mesaj vermeli, erotiklik ön planda olmamalı… Zaten Türk insanının ekonomik zorluklar nedeniyle yoğun tempoda çalıştığından televizyon karşısında oturup müzik kanallarını izleyecek zamanı yok. Şuan müzik vintage devrimini yaşıyor. Eskiden her evde radyolar olurmuş, günümüz teknolojisi ile şimdi herkeste mp3 çalarlar veya radyo destekli cep telefonları var. İnsanlar ordan buraya giderken koşuşturmaları sırasında takıyorlar kulaklıkları dinleye dinleye gidiyorlar; bir nevi müzik şuan 70’lerin, 80’lerin günümüz teknolojisine uyarlanmış vintage devrimini yaşıyor… Yani diyeceğim şudur boşuna oranızı buranızı açıp saçma sapan klipler çekip zamanınızı harcamayın. Gidin şan eğitimi alın, kendinizi geliştirin, mp3 hırsızlığına karşı bir şeyler yapın... Zira müzik radyoları, günümüz teknolojisine uyarlanmış görüntüsüz bireysel kulaklıklı dinleme dönemini yaşıyor…

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 61


KİTAP

Boleyn Kızı Philippa Gregory

Kraliçenin Soytarısı Philippa Gregory

T

1

arih kokan kitaplar doğru anlatımıyla insanı kendisine bağlar diye düşünürüm. Sevmek gereklidir tabi, ama yine de hepimizde o zamanlarda diye beliren düşünceler oluşuyordur. Bayan okuyucular için kabarık elbiseler, sonsuz ihtişam ve saygı, alabildiğince güzellik. O dönemlere meydan okuyan kadın beyni. Baylar için at üzerinde varlık kokan hakimiyet, her dişinin bakışları içindeki mutlak güç . Okurken insan kendisini daha çok bu bölümlerde hayal ederken buluyor. Hoş kafasını kaybedenler de yok değil ama kazananlar tarafında olmak daha iyi. Boleyn Kızı tarih sevmeseniz de merakla okuyabileceğiniz türden bir kitap. Bir kral ve iki kız kardeş arasında geçen olayları anlatır. Özetlemek gerekirse küçük yaşta akrabalarının desteğiyle kralın gözü önüne getirilen Mary ile başlar hikaye. Kral evlidir ve Mary kralın gayriresmi kraliçesi olarak sonsuz ihtişamdan ve zenginlikten nasibini alır. Ama belli bir zaman sonra Mary’de artık kralın cekiminde değildir ve işe diğer kız kardeş Boleyn araya girerek mutlak bir kadın savaşını başlatır. Ayrıca aile için de önemlidir bu savaş. Kimin kazandığı değil birinin kralla olması kâfidir. Boleyn kralın şimdiye kadar birlikte olduğu kadınlardan çok daha başka, çok cesaretlidir. Rekabet ve kralın saygınlığına ulaşmak isteyen bir den fazla kadın savaşında en güçlü iki rakip olan kardeşlerden Boleyn’in ilginç hikayesidir okuyacağınız. Değişik. Sayfa çokluğuna bakmayın gerçekten kolayca içine alabiliyor kitap sizi.

1548 Yazı ile başlayıp 1558 kışına kadar geçen süreyi anlatan tarihten izler bulduğumuz, Boleyn Kızı kitabının devamı. Boleyn Kızı ile ilgili düşüncelerimi paylaşırken de sizlerle paylaştığım gibi bu türden kitapları okuyabilmek için gerçekten biraz da olsa tarihi sevmek gerek. Boleyn Kızı akıcılığını maalesef ki bu kitapta bulamıyorsunuz. Ama dönem olarak ve hikâye olarak ikinci kuşak için gelişmeleri buluyorsunuz. Hatta içinde Türkler ile ilgili ufak ta olsa paylaşım buluyorsunuz. Sevecen ülkenin insanları olarak bahsedilmişiz ve olası kaçış planında gönül rahatlığıyla sığınılacak bir ülke görevi görüyoruz. (O zamanlardan belliymiş aşırı sahiplenici yanımız) Her zaman iyi bahsedilmemiş tabi hakaret eden bir bölümde vardı ama Tıp alanında dünyada önde gelen ülkeler arasında olduğumuz detayı da güzeldi. Kitap bana göre gereksiz yere uzatılan gelişme bölümün sıkıcılığına rağmen son sayfalarda kendisini toparlıyor ve okunurluk sağlıyor. Hannah ile ilgili paylaşımlar biraz daha keyifli en azından. Bakirenin Aşığı bu serinin üçüncü kitabı görevinde belki de ondan sonra daha netlik kazanabilir Elizabeth’in entrikaları ablası ve ülkenin kraliçesi olan Mary’le farklı dinleri temsil etmeleri vs. vs. Kitap çok akıcı olmasa da dinlerine olan bağlılıklarından dolayı yakılan insanların varlığı beni en çok düşündüren ve üzen konulardan biri oldu. Diri diri yanmak, yakılmak. Düşüncesi bile korkunç. Müthiş biz zamanda yaşadığımızı düşünüyorum. Serinin diğer kitabını da okuduğumda daha sağlıklı bir paylaşım olacaktır. Kraliçe Mary – İspanyalı Phillip - Elizabeth – Lord Robert – Hannah – Daniel Corpenter ve diğerleriyle geçmişe yolculuk...

62 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


>>Kitap Tanıtımı

Bakirenin Aşığı Yemin ve Öç Philippa Gregory M. İhsan Tatari

K

itabın arka kapağında soruyor size “aşk mı, taht mı? “ diye. Kısaca kitabın özeti bu desem inanın abartı olmaz. Boleyn Kızı ve Kraliçenin Soytarısı serisinin son kitabı; Bakirenin Aşığı. Son seri. Kitabın başlangıcından bu yana, güçlü karakterli Boleyn kızının kızı olma özelliğiyle nitelenen Elizabeth için, pek beklediğim gibi olmadı son kitap. Kesinlikle akıcı olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca Kraliçenin Soytarısı’nda olduğu gibi bu seride de gereksiz yere uzatılan ikili konuşmalar vardı. Hele Elizabeth ve Celil ile ilgili bazı kısımlar zaman zaman bana fenalık verdi. O yüzden okuyup bitirmem maalesef birkaç günümü aldı. Robert Dubley ve Elizabeth aşkının anlatıldığı bir seri olmuş. Amy’nin aşırı mutsuzluğu da insanı sıkıyor. Karşınızda olsa tutup saçını başını düzeltecek, Türk sinemasından örnekler sunacaksınız neredeyse. Kraliçenin Soytarısı’nda ki Hannah’ın Robert Dubley için söylediklerin yaşanacağı bir bölüm beklemiş olmam, yine bu seri için bende hayal kırıklığı yaratan beklemeyi sundu. Bir kraliçe ile aşk yaşayacağını doğru bildiğini anlıyorsunuz da tahtta göremiyorsunuz. Kitabın Dördüncüsü ve hatta beşinci ve altıncısı da var. Diğer sayılarda onlar hakkında da yeniden konuşacağız.

Serap KAZANCI / tuykalem.org Twitter/tuykalem

Y

emin ve Öç, dergimizin yazarlarından Mehmet İhsan Tatari’nin kaleme aldığı bir fantastik macera romanı. Kitap Unutulmuş Diyarlar evreninde geçiyor. Daha önce bu evrenin kitaplarını okumamışsanız ya da adını bile duymamışsanız sakın dert etmeyin. Çünkü yer isimleri haricinde tamamen orijinal bir kurgu sizleri bekliyor. Evrenin içerisinde geçen bir-iki karakter (ki bunlardan biri Harkle Harpell oluyor) dışında her şey farklı bir kurgu ve zemine dayanıyor. Ben Unutulmuş Diyarlar'ın sadece ilk serisini okumuş olmama rağmen zerre kadar yabancılık çekmedim.

Önce barbarlar, korsanlar ve bir cüce sonra orclar, goblinler, devler derken bir de bakmışsınız ki kendinizi birbirinden ilginç karakter ve mekânlarla dolu fantastik bir macerada buluvermişsiniz. Orc ve goblin isimlerini görüp de yüzünü buruşturanlara ise güzel bir haberim var. Elimizdeki kitap kesinlikle içi boş bir Yüzüklerin Efendisi kopyası değil. Kitabın ortaya çıkmasında katkısı bulunan, Türk Edebiyatının kıymetli yazarlarından Aşkın Güngör’ün kitap için yazdığı Ön(süz)söz’de de belirttiği gibi Yemin ve Öç kendi başına ayakta durmayı başarabiliyor. Kitabın en başarılı olduğu yerler yalın üslubu, betimleme ve benzetmeleri. Yazarın satır aralarına yerleştirdiği ince espriler sizi kitaba hemen bağlayıveriyor. Yazarın da belirttiği gibi kitap sadece hayal gücüne dayalı olarak yazılmamış, aksine Unutulmuş Diyarlar hakkında bolca araştırma yapılmış, pek çok kaynak kitaptan da yardım alınmış. Öyle ki kitapta adı geçen hiçbir şehir, hiçbir dağ, hiçbir han uydurma değil. Aksine hepsi gerçek birer Unutulmuş Diyarlar öğesi… Yemin ve Öç’ün basılı hali şu anda Kayıp Rıhtım sitesi üzerinden satışta. Kitabı almak isterseniz kayiprihtim@gmail.com adresine bir mail göndermeniz ve size gelecek cevap mailinde bulunan hesap numaralarına 10 TL. gibi cüzi bir miktar yatırmanız yeterli. Bu rakam basım masraflarını karşılamak adına alınıyor.

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 63


MİZAH

Düz Yazı Onur GÜRLEYEN / komikliklerim.blogspot.com Twitter/OnurG DEMEMELİ MİYDİM? ‐Direk olay abi adam çenesiyle koca kam‐ yonu çekiyor. ‐Olay iyi de nasıl direk olmuş, onu çöze‐ medim. ‐Nasıl? ‐Direk olay değil, dile kolay diyordum dilim yoruldu be. ‐Direk olarak olayı anlatmaya başlıyorum anlamındaydım ben aslında. Gerçi olacak şeyde değil kamyon falan, göz var nizam var. ‐Nizam da iyidir ama izan Allah’ın emri. ‐Nasıl? ‐Göz var izan var onun doğrusu diyorum da izan var mı cidden, bak beni bir şüphe aldı şimdi. ‐Bitirelim mi sohbetimizi artık. ‐Ebediyen bitsin, hep bitsin.

A

h bir tirbuşonum olsa şimdi dedi‐ ğim hiç olmamıştı, o da oldu. An‐ latayım efendim. Adını vermek istemediğim bir arkadaşım mesaj attı bu‐ luşuyoruz gel diye. Şimdi biz bu arkadaşa Yasin diyelim. Ben gitti mesajda bahsi geçen yere, bir süre bekledim. Yasin geldi. Sonra başka bir ismini vermek istemedi‐ ğim arkadaşım da geldi, biz ona da Merve diyelim. İsimler temsilidir yalnız. O gün de Yasin’in doğum günüydü. Bunun şerefine alışveriş merkezinin birini tavaf ettik. Ge‐ zine dura havayı kararttık. Sonra Merve dedi ki şarap marap, ben dedim ki böğürt‐ lenli. Bir de bakmışız ki alışveriş merkezi‐ nin içki reyonundayız. Hiçbirimizin öyle

64 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com

kallavi bir alkol geçmişi yok. Şarapları raf‐ larından alıp bakıyoruz hangisini alsak diye ama aslında hiçbirimiz bilmiyoruz hangisi daha iyidir. Önce ucuz olanına yö‐ neldik ama sonra köpek öldüren dedim ben. Aslında hiç bilmem bu işleri ama duy‐ muşum bir yerden işte. Biraz pahalı olanı aldık sonra poşetin içinde sallayarak çıktık. E nerede içeceğiz biz şimdi bunu. Bir parka gidelim bari dedik. Bir yanda da parkta şarap içmek fikrinden işkillenmiyor değilim ama hoşuma da gidip geliyor. Tabi canım İstanbul’da park bulmak o kadar kolay değil, bulduklarımızı da biz beğen‐ miyoruz. Birine Yasin karşı çıkıyor orası devletin parkı, orda içirmezler diye birine ben karşı çıkıyorum burada çoluk çocuk var olmaz diye. Nihayet yarım saat yol yü‐ rüyüp kuytu bir yer bulduk. Bir bakkaldan aldığımız plastik bardaklarla cipsleri falan da çıkardık. İşte o zaman fark ettik ki üçü‐ müz de daha önce hiç şarap şişesi açmamı‐ şız. Zira şişenin başında gömülü mantarı çıkarmak için bir tirbuşon gerekli oldu‐ ğunu o zaman fark ettik. Cin fikirli arkada‐ şım Merve mantarı anahtarıyla çıkarmaya çalıştı ama işler daha da beter oldu. İşte o zaman “Ah bir tirbuşonum olsa şimdi” diye içimden geçiriyorum ama yüksek sesle söylemiyorum çünkü tirbuşon telaf‐ fuzu kolay bir kelime değil. Böyle oldu işte böğürtlenli şarabı toprağa gömmek zo‐ runda kaldık biz de, iki yüzyıl sonra bulur‐ larsa çok kaliteli bir şarap içerler artık. Yok yok gömmedik şarabı. Merve aldı götürdü, evde açmayı başarmış. Haftaya buluşup içeceğiz artık.


>>Karikatürler

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 65


ALTIN YUMURTALI BLOGLAR

Blogunuzun altın değerinde olduğuna inanıyoruz! Ve her ay bu sayfadan sizlere Altın Yumurtalar dağıtıyoruz… Bir blogunuz varsa, sitemizdeki başvuru formunu doldurarak veya iletisim@blogdergisi.com adresine mail atarak blogunuzu “Altın Yumurtalı Bloglar” listesine ekleyebilirsiniz ve bloglarınızın Blog Dergisi’nde yer almasını sağlayabilirsiniz.

66 | BLOG DERGİSİ 10/2010 www.blogdergisi.com


bidusun.com

blog.tkaraca.com

hobicoffee.com

www.karbonizma.net

klavyeden.com

sorbize.com

www.blogdergisi.com 10/2010 BLOG DERGİSİ | 67


www.blogdergisi.com


Blog Dergisi Sayı 14 Ekim 2010