Page 1

1


2


3

2477 UP


4


5


6


7


8


9

Önce seni tanıyalım. Kendini nasıl tanımlıyorsun? İsmim Alexandre. Kreatif direktör ve görsel sanatçıyım. Şu sıralar Los Angeles’da yaşıyorum. Temel olarak, elimden geldiğince yaratmaya, üretmeye çalışıyorum. İşini yapmaya nasıl başladın? Hikayen neydi?

Her zaman, fikirlerimi ifade etmeye ihtiyaç duydum. Kendi perspektifime göre çocuksu bir gizem olsa da, bu benim için bir dürtü oldu. O dönemden bu yana yaratıcılığımı kullanabildiğim bir çok iş fırsatım oldu. Elimden gelen her şeyi yaptım ve hala yapıyorum. Birkaç yıl tasarım, etkinlik videoları gibi alanlarda ve Paris’te bir reklam ajansında çalıştıktan sonra, prodüksiyon kısmında çalışmak üzere Los Angeles’a taşındım. Aniden kaykay sektöründe bir markanın sanat yönetmenliğine geçiş yaptım. Böylelikle fotoğrafçı tarafımı biraz daha öne çıkardım. Birkaç arkadaşımla küçük işletmeler kurup yönettik. Son zamanlarda kariyerimde kreatif direktörlüğe odaklanmış olsam da, hala bir çocuk kadar kararsızım. Yorulduğumda duracağım. Tarzını nasıl tanımlıyorsun?

Teknik değil, duygusal. Sıkıcı derecede basit olan şeyleri ve “off” anlarını seviyorum. Üzerinde çalıştığım şey pragmatik değilse uğraştığım şeyin bu “basitlik” olduğunu düşünmek isterim. İşlerinin çok cool olduğu kanısındayım. Rafine ve yumuşaklar. Bunun spesifik bir nedeni var mı?

İşlerdeki yumuşaklığı ben de farkediyorum, ancak buna çok odaklanmamaya çalışıyorum. Eğer bir şey ideal görüntü değilse, onun fotoğrafını çekmenin yollarını ararım. Başkalarının sahip olduğu hareketli veya vizyoner bir sanat yaratma yeteneğine sahip değilim. Bu yüzden dikkatimi çeken şeyler üzerine eğildim: durgunluk, incelikli beden dili, dalgın ve melankolik konular, absürd durumlar, yumuşak an ve ayrıntılar ve ideal görüntüleri kışkırtan düşünceler...


Instagram bio’n hakkında bir soru sormak istiyorum. “Kreatif Direktör” nedir?

Sizden fikirlere hakim olmanız ve bir bireye, onun bir markanın veya bir işletmenin hikayesini anlatmasına yardımcı olacak alanlar yaratmanız beklenir. Bu mevcut manzara beni birçok şapkaya giymeye, iletişimin ve sanatın tüm yönlerini keşfetmeye zorluyor. Bir kreatif direktör olarak “Bizi nasıl ilginç gösterebilirsin?” sorusunu duyduğumda heyecanlanmam gerektiğine inanıyorum.

Blackbox Mag bu sayıda destinasyon konusuna odaklanıyor. Ne kadar sıklıkla seyahat edersin? Kariyerimin büyük bir bölümü değil, ama hayatımın bir parçası. Avrupalı olduğum için kıtalar arasında oldukça sık seyahat ediyorum. Yaptığım iş zaman zaman ABD’yi ve dünyayı dolaşmama izin veriyor. Farklı ülkelerde ve dillerde çalışan kişilerle çalışmak gerçekten kültürel duyarlılığı açıyor. İşinde sana güç veren bir lokasyon var mı? Bu bir ülke de olabilir, bir şehir veya bir coffee shop da...

İlham söz konusu olduğunda Paris her zaman benim için değerli olacaktır. Ancak, küçük seyahatlerin küçük ve iyi fikirleri ortaya çıkardığını düşünüyorum. Basit bir taş atmak kadar güçlü. Yine de, bugün Los Angeles’ın garip ve çatışan yapısı ve kimliğinden ilham alıyorum.

10


11

“Küçük seyahatlerin küçük ve iyi fikirleri ortaya çıkardığını düşünüyorum.”


12


13


14


15

Bu seni nasıl etkiliyor?

Karışık kültürel sinyaller en iyisidir. Herhangi bir yer kafamdaki “şüpheyi” koruyor ve bana yeni fikirleri bulmamda yardımcı olduğunu düşünüyorum. Fikirleri kelimenin tam anlamıyla tercüme etmiyorum, ama özümseyip üretiyorum. Günün sonunda bir şeyi yaratmanız için size neyin ilham verdiğini bilmek oldukça heyecan verici. Çok fazla bilmek istemiyorum. Etkilendiğin bir film, bir yönetmen veya bir sanatçı var mı?

Oldukça fazla var. Hepsini aynı anda tüketmiyorum. Listelemeye başlarsam bazı emin olduğum kilit isimleri unutabilirim. Ancak adlandırma adına, son zamanlarda besteci Nils Frahm’un çalışmalarının ilham verici olduğunu söyleyebilirim. Gelecekteki planın nedir?

Emin değilim ve şu sıralar mutluyum. Kısa bir süre önce, aklı başında birkaç yetenekli arkadaşımla bir ajans kurdum. Günden güne büyüyoruz. Zaman ayırıp biraz daha yazmak istiyorum. Bu tamamen başka bir hikaye.


16


17


18


19

Öncelikle seni tanımak isteriz.

Merhaba. Aslı ben. Yaklaşık sekiz senedir İstanbul’da yaşıyorum. Antalya’da büyüdüm diyelim. İlk kariyer olarak turizm üzerinde uzun seneler çalıştım ve okudum. Akdeniz Üniveristesi’nde Turizm bölümünü bitirmek üzereyken aslında yapmak istediğim mesleğin bu olmadığına karar verdim. Fotoğrafa inanılmaz ilgim vardı. O zamanlar kendi kendime analog makinamla fotoğrafı çözmeye çalışıyordum. Üniversiteden mezun olduktan sonda Marmara üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf bölümünü kazandım ve ikinci bir üniversite macerasına başladım. Fotoğraf bölümünde okurkan filmcilik serüvenüne bulaştım. Mezun olduktan sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf bölümünde yüksek lisansı kazanmama rağmen iş yoğunluğundan devam edemedim. İş hayatı baya zamanımı alıyor diyelim. Profesyonel hayatta neler yapıyorsun?

Marmara Üniversitesi’nde okurken tanıştığım film dünyasından kopamadım. Şu an yaklaşık 7-8 senedir reklam ve filmlerde yardımcı yönetmenlik yaparak hayatıma devam ediyorum. Fotoğraf adına sergilere katılma çabasındayım, yeni projeler peşindeyim. Bir kaç tane de çalıştığım dergi var. Onlarla meşgulüm. Bir de yaklaşık altı senedir 5 fotoğrafçı arkadaşımla 17:00 / 5 PM projesine kolektif olarak devam ediyorum. Her gün fotoğraf çekip yayınlama üzerine bir günlük proje diyelim. Umarım daha fazla şeyler başarabileceğim.


20

Bu maceraya nasıl başladın?

Aslında itiraf etmem gereken şey, ilk üniverisite tanıtım konferansında fotoğraf çeken bir kıza gözümün takılmasıyla, fotoğrafa ilgim alevlendi. Babamın sandıktan çıkardığı Mamiya makinamla beraber, fotoğraf okuyan arkadaşlarımın desteğiyle makinamı dört sene elimden hiç düşürmedim, sonra dijital makinaya geçiş... Hala her gün en az 2-3 fotoğraf çekerek macerama devam ediyorum.

Yaptığımız işlerde ve kişiliğimizin şekillenmesinde çoğu zaman itici güçler olur. Sen de böyle bir güç ile karşılaştın mı? Tam olarak bahsettiğin şeyi anlamadım. Fakat belki şöyle bir cevap bunun karşılığını verir: Önceki işlerimde ve öğrencilik döneminde biraz melankoli, travmalar ve bilinçaltı üzerine çalışmalarım oldu. İş hayatına girdikten sonra kaostan beslendiğimi farkettim, fakat bu kaotik ortamdan sıyrılmanın da, bu ortamdan kaçmak ya da işlerime yansıtmaktan çok bir arınmaya dönüştüğünü farkettim. Fotoğraflarımı karmaşadan uzaklaştırdığım an minimalleşmeye ve çok daha sade işler üretip rahatlamaya başladım. En son yaptığım “Pure” serisine hala devam ediyorum.

Tarzını nasıl açıklıyorsun? Zaman ilerledikçe tarzında bir değişiklik hissettin mi?

Fotoğraf hayatımda radikal bir tarz değişikliği mevcut. İlk işlerimde kontrast, sert ışıkları kovalarken daha sonra oluşan sinematografik öğrenim sonrası biraz sürekli ışık ve kurgu üzerine ilerledim. Doğal ışıktan ve sokaktan koptum. Bitirme projem İdrak 2 saniye sürekli ışık çalışmalarıma bir örnek. Yaklaşık 11-12 adet ışık kullanarak yarattığım bir dünya barındırıyor. Fakat Yukarıda da bahsettiğim gibi kaostantan arınma derdimi ararken püre serisini oluşturmamla bütün tarzımı yıkıp daha homojen ışık ve derinliği olmayan fotoğraflar, mimimal işler biraz daha şu dönem tarzıma yakın.

“Fotoğraflarımı karmaşadan uzaklaştırdığım an minimalleşmeye ve çok daha sade işler üretip rahatlamaya başladım.”


21


22

“İdrak 2 Saniye”


23


Seni “İdrak 2 Saniye” projenle tanımıştım. Oldukça ilgimi çekmişti. “Kendini sanatla ifade etmek için bir derdin olması lazım.” fikrine nasıl bakıyorsun?

24

Elbette, bir derdin olmasının seni çok daha beslediği inancındayım ben de. Yaşadığın her neyse kendin ya da tepki vermek istediğin konu senin işlerine mutlaka yansıyor. Her sanatçının üretiminde deneyim mevcut bence. Bir sancın varsa üretirsin... İdrak 2 Saniye de benim o dönem yaşadığım ikilemler ve deneyimleri sorguladığım zamandı. Tabi ki içlerinde melankoli durumları yakalayabilirsiniz. Bazı işlerinde çok yalın bir anlatım benimsediğini farkettim. Bunun özel bir sebebi var mı?

Metropolde yaşamanın vermiş olduğu şey diyelim. Aslında bayılıyorum kaosa, metropole, gökdelenlere... Antalya gibi taşra bir yerde büyümenin etkisi belki de metropole bayılmak. Ama zorluyor tabi ki. Bu kadar kalabalık yaşamak beni sadeliğe ve yalınlığa itti en nihayetinde. Kendine zaman ayırdığında devamlı gittiğin bir destinasyon var mı? Bu bir kasaba da olabilir, bir coffee shop da olabilir.

Validebağ Korusu benim için çok özel bir yer. Zaman buldukça sıkla gitmeye çalıştığım ve sakinleştiğim bir alan. Şehirde son dönemlerde, Kadıköy’de arkadaşımın coffe shop’una çok gidiyorum şuaralar. İsmi ‘LOOP’. Yolculuğun ve gitmekten keyif aldığın yerlerin işine veya projelerine nasıl bir etkisi oluyor? Son yaptığım işler biraz spontane ve gördüğüm şeyleri çekiyorum. Eğer o yolda mevcutsa benimdir. Bundan sonra nerelerde göreceğiz seni?

Büyük bir projem var, 2-3 senedir üzerine düşündüğüm ama tek başıma başaramayacağım çapta olan. Bu sadece fotoğrafı ya da videoyu kapsamıyor. Bir sürü odası olan bir proje. Başarabilirsek önümüzdeki senelerde ziyarete bekleriz. Fakat bunun dışında yine bir yol haritası değişikliği üzerinde çalışıyorum şuaralar. Geleceğin dilini öğrenmekten bahsediyorum. Deep learning desem?

“İdrak 2 Saniye”


25


26


27

“İdrak 2 Saniye”


28


29


30

SVOBODA esra daÄ&#x;tekin


31

Bİ R ORTAÇ AĞ Ş E H R İ : C E LJ E

U

zak, çok uzaklarda diye başlayacakken aslında çok da uzakta olmadığını farkettim. Celje burası. Eski Yugoslavya’dan ayrılıp Avrupa Birliği’ne hızlı bir giriş yapmış olan Slovenya’nın üçüncü büyük şehri. “Üçüncü büyük şehri” diyince aklımıza İzmir geliyor olabilir, gelmesin. Burası yaklaşık 50.000 nüfuslu bir şehir. Aslında minik bir Avrupa kasabası desek hiç de yanlış olmaz. Slovenya’nın bir ülke olarak 2 milyon nüfusa sahip olduğu yerde Celje şehrinin bu kadar küçük olmasına şaşmamak lazım. Bundan dolayıdır ki sakin ve huzurlu bir şehir Celje. Bense yaklaşık beş aydır burada yaşıyorum. Bir küçük şehir insanı olarak alışmakta zorlanmadım, aksine pek kolay oldu. Celje sıcacık insanıyla, yeşiliyle, minik rengarenk tarihi binalarıyla sarmalayıverdi beni. Durur mu bizimki? Ben de geri sarmaladım bu minik ve renkli şehri.

Orta Avrupa’nın güneyinde, dağlarla çevrili bir yerleşke burası. Alp Dağları’nın esintisinin hakim olduğu, Savinya nehri kıyısı boyunca eski şehir surlarını görebileceğiniz, yemyeşil tepelerle göz kamaştıran manzaralar eşliğinde yürüyüşler yapabileceğiniz, rengarenk binalarıyla kendinizi tarihin derinliklerine götüreceğiniz, üç kilometrelik kısa bir mesafede şehir kalesine ulaşabileceğiniz, hatta benim gibi şanslıysanız şehir surlarından birine inşa edilmiş bir yerde oturabileceğiniz bir yer Celje. Ben bu durumu hala şaşkınlıkla karşılıyor olsam bile Slovenler için eski şehrin içinde yaşamak gayet olağan bir durum. Bana ise Ortaçağ Avrupası’ndaki tarihi bir şehrin göbeğinde yaşama fikri hala cok çılgınca geliyor. Şehrin mimarisi 15. yüzyıl ortalarına kadar dayaniyor. Bu da şehre hoş bir ortaçağ havası veriyor.


32


33


34

Şehir merkezinde, sanılanın aksine sakin bir yaşam hüküm sürüyor. Metropol insanlarının burada mutlu bir yaşam sürebileceği fikri bana çok uzak geliyor. Oldukça sakin, kendi halinde, hızı minimuma indirmiş bir yer Celje. Genç nüfusun da bu sakinliği sevdiği açıkça görülebilir. Kendilerine ayırdıkları vakit arttıkça daha mutlu olan insanlardan Slovenler. Hoş hangimiz değiliz ki. Bu insanlar biraz daha fazla seviyor diyelim. En küçük boşluğu bir dağ, tepe, göl yürüyüşü ile değerlendirebilir, köpeklerini alıp saatlerce nehir kıyısında yürüyebilir, hava güzelse ve bir de mevsimlerden baharsa bahçelerinde çok severek çalışabilirler. Güne erken başlayıp günü erken bitirmek, gün ışığını hala yukardayken değerlendirmek bu anlamda bana da çok cazip geliyor.

Celje her ne kadar ülkenin üçüncü büyük şehri olsa da imkanları sınırlı. Her güzel şeyden az miktarda bulunuyor. Bu da şehrin butik halinin korunmasını sağlıyor. Şehir, kendine has barları ve kafeleri, taş döşeli sokakları, samimi ve güler yüzlü insanları, sıcacık Balkan börekleri satan fırınları, gotik binaları ve kiliseleri ile göz kamaştırıyor. Bir de mevsimlerden kış olup kar yağmış ise işte o zaman tüm bunlara nefes kesen görüntüler de ekleniyor. Kar yağınca gitmekten kendimi alıkoyamadığım Savinya nehri kıyısı ise şehrin gözdesi. Günlük yürüyüşler, kısa mesafeli spor aktiviteleri, bisiklet turları için ideal bir alan.

Yine aynı bölgede bir de büyük şehir kütüphanesi bulunuyor. Şehri tepeden gören bir noktada ise ülkenin en büyük kalesi olan Celje Kalesi yer alıyor. Yapımı 12. yüzyıla dayanan bu kalenin gerçekten çok farklı bir büyüsü var. Şehir merkezinden başlayıp, orman bağlantısı ile devam eden patika bir yolda ilerleyerek otuz dakikalık bir süre sonunda kaleye varılabiliyor. Ben kaleye çıkmak için bu yolu tercih ediyorum. Yemyeşil bir orman yürüyüşü sonrası böylesine güzel bir ortaçağ kalesine varmak film setinde gibi hissettiriyor insana. En güzel bulduğum kısımlardan biri ise kaleyi ve kuleyi birbirine bağlayan ahşap merdivenleri... Güzel bir yürüyüşün ardından kaleye varıpta Celje şehrine şöyle bir tepeden bakmadan edemiyorum. Kırmızı çatılar klasik Avrupa mimarisinin getirisi. Şehre tepeden bakıldığında eski şehrin ve kale surlarının sınırının nerede olduğu az çok çatılardan anlaşılabilir.


35


Kaleye ulaştıktan sonraki minik şehrin görüntüsü beni mutlu etmeye yetiyor. Bu yüzden ayda birkaç kez yürüyüş rotamı kale yapıyorum. Senelik olarak aldığım bilet ile oldukça kolay oluyor kale ziyaretlerim.

Tarihin içinde yeniden ve yeniden canlanmak gibi bu varış. O varıştan önceki yürüyüş ise oldukça dingin ve öylesine yeşil… Kalenin Celje şehrini goören kısmı ile Büyük(!) Celje’nin dışında kalan kısım da yine bir hayli güzel. İşte bu görüntü tipik bir Slovenya kırsalı görüntüsü. Her yerde sıkça bizi karşılayacak olan bu yeşil alan ve yerleşme biçimi Slovenler için ideal yaşantı. Bizlerin Türkiye’de şöyle “doğanın icinde bir yaşam” diyerek hayal kurduğumuz yerleri onlar çoktan sıradan bir yaşam alanı haline getirmişler bile. Topraklarinin %60’ının yeşil olduğu bir ülkede böyle yaşam alanlarına şaşırmamak lazım tabi ki. O yüzdendir ki yeşille olan bağları çok güçlü Slovenlerin. Şehir merkezinden 3-4 kilometre öteye gidildiğinde tepelerin çevrelediği bahçeli evleri ve bahçesinde çalışan insanları görmek şaşırtan bir manzara değil buralarda. Yazın bahçede büyüttüğü sebzeyi ve meyveyi yemek, fazlasını komşularına, akrabalarına vermek gibi güzel paylaşımlar da var tabi. Ben de her ne kadar şehir merkezinde yaşasam da bu oluşumların içinde bulunmayı ve bu aktivitelere dahil olmayı çok seviyorum. Onlar için rutine dönüşmüş bir şey, beni hala heyecanlandırmaya devam edebiliyor. Göllerin, tepelerin, dağların, nehirlerin kısaca tamamında yeşilin bol olduğu bir ülke olan Slovenya ve tabi yine Celje sehri. Bu hali, benim gibi biriyseniz şehre ve ülkeye vurulmaya yetiyor da artıyor bile.

36


37


38

Bu kadar yeşilden bahsetmişken üzüm bağlarından bahsetmemek olmaz. Ülkede şarap yapımı oldukça yaygın ve bu alanda gerçekten iyiler. Kendi evlerinde şarap üretme durumu herhangi illegal bir durum teşkil etmezken, nüfusun belli bir kısmının üzüm bağlarına sahip olması da hiç de şaşılacak bir durum olmuyor haliyle. Yılın belli dönemlerinde yine üzüm toplayıcılığı, üzüm suyu ve şarap yapımı ile meşguller. Bana çok tuhaf gelen kısım ise şu oluyor: Böyle dönemlerde (toplama yapilacagi donemler), tüm konu-komşu ve akrabanın, genç, yaşlı ayırt etmeksizin yardıma gelmesi. Çok ciddi bir imece anlayışı var ve ben bunu oldukça sevdim. Tabi günün sonunda tüm yardım edenlere lezzetli yemekler ile mükellef bir sofra hazırlanması ise işin güzel yani. Yemek demişken Slovenlerin öyle çok ciddi bir yemek kültürü ve geniş bir yemek yelpazesi yok. O yüzden Celje de dahil diğer şehirlerde Sloven kültürüne ait yemek yiyebileceğiniz restoran sayısı pek az. Ama restoranlarında her zaman farklı bir atmosferin olması yine beni cezbeden şeylerden biri. Yemek kültürünün dışında, burada yaşayan bir Türk olarak üzülerek söylemeliyim ki, kahvaltı anlayışları da yok. Gezdiğim gördüğüm kadarıyla Türk kahvaltıları açık ara en iyi kahvaltılar benim nazarımda. Kahvaltı yapalım hevesiyle gittiğimiz bir kafede -kahvaltı veren kafe bulmak bile bir lüks- önümüze gelen peynir tabağı, “Hani şarabımız nerede kaldı?” sorusunu sormaktan alıkoyamıyor bizi. Bir kaseye konulmuş irmikli sütün içine katılmış kakaodan hiç bahsetmeyeceğim bile. Kahvaltı niyetiyle evden, otelden çıkarsanız en iyisi Pekarna’lara (pastane-fırın) gidip bir kaç börek kapmanız. Böreklere ve Pekarna’ya laf yok. Balkan kültürünün en güzel getirilerinden. Gerçekten çoğu zaman öğle yemeklerimi buralardan aldığım böreklerle severek gerçekleştiriyorum.


39

Küçük bir şehir için aslında söylenecek çok şey yok gibi gözükse de “Az çoktur” felsefesi beni daha çok şey söylemeye itiyor. Çünkü böyle küçük yerlerde gördükleriniz daha bir başka, daha bir renkli gözüküyor. Her detay hayatınızın renkli bir parçası haline geliyor. Yeşilin tüm tonları da böylelikle fark edilmeye başlanıyor. Ki %60’lık bir yeşil çeşitliliğiyle, Celje ve tüm Slovenya bunun için en uygun yerlerden de biri. Bazen çocukken çizdiğimiz o dağların önüne yerleştirdigimiz ev, aradan uzayıp giden yol ve dere resimlerindeki hayalin gerçek olduğu bir yerde yaşadığım hissine kapılıyorum. “İşte böyleyken böyle” diyerek Celje ile ilgili anlatacaklarımın sonuna doğru geleyim. Aslında anlatacak daha çok şey var. Umarım keyif aldığınız, alacağınız bir yazı olmuştur. Zira ben yazarken çok eğlendim. Umarım yolunuz bir gün buralara düşer. Slovenya, Celje’den selamlar, sevgiler. Esra.


40

MINIMUM ibrahim halil รถzkiriลŸรงi


41

“Fotoğrafların Joe Satriani’nin “Andalusia” şarkısı ile beraber izlenmesi nacizane tavsiyemdir..”

Ö

lçülen özellikle ölçmekte kullanılan özellik farklı cinsten olmalıdır” diyor Dolaylı Ölçme’nin tanımında. Nasıl mümkün diyorum? Mesela eşit kollu teraziye konulan bir ağırlığın diğer bir ağırlıkla ölçülmesi ya da uzunluğun metre ile ölçülmesi “Doğrudan Ölçme” olarak tanımlanıyor. Buralar gayet açık ve net. Dolaylı ölçmede “nasıl mümkün” ü sorduran şey ise zaman. Nasıl yani? Nasıl ölçüyorum zamanı? Bu kavram ne kadar anlaşılmış ya da ben bu anlaşılmanın neresindeyim? (Buradaki konum gibi görünen soru kelimesi “neresindeyim” in bile zamanı kasteden bir alt anlamı var bence) Bu sefer olacak galiba diyerek ve büyük bir hevesle okuduğum, Hawking’in “Zamanın Kısa Tarihi” kitabı kafamdaki soru işaretlerini daha derinden mayaladı. Boşluk büyüyor… Alanım olmayan sayısal pencereden bakmaya çalıştığım için tam içselleştiremiyorum durumu diye düşünmüşlüğüm de olmuştur. (alanımda her yıl Nobel aldığım için…) Bana ilkine göre daha fazla açar veren bir bakış açısına değineceğim.


42

“Varolma fiilinin geçişliliği” diyor Heidegger, “anların“ ayrımını yapamamak, asla bir andan bahsedememek… Bana en ilginç gelen yaklaşımı şu oldu. Zaman nedir sorusuna; “Sorulamaz, çünkü sorulursa, onu varlık olarak kabul etmiş oluruz” bilemiyorum.

Bu sayımızı ilgilendiren kısmına Bergson’un tanımıyla ulaşmak bana makul geldi. Bergson’a göre zaman; anların ardarda gelmesinden öte, bilinç ve ruhta meydana gelen değişimler olması, bu değişimlerin insanın kültür ve yaşantısına bağlı olarak değişmesi, en etkileyici kısım ise insanın zamanda yaşadığı fikrinin aksine zamanın insanın içinde yaşadığını ileri sürmesi… boşluğu da içine alan daha büyük bir boşluk. Bilemiyorum. İçinde yaşadığımız çevrenin de içinde bulunduğu bu öznel değişkenler bana zamanın ne kadar göreli olduğunu ve onu dolaylı ölçme kategorisine dahil etmenin sadece günü kurtaran bir çözüm olduğunu düşündürüyor.


43

Cordoba SokaklarÄą


44

Mezquita


45

Cordoba SokaklarÄą


46

Bilerek ya da bilmeyerek maruz kaldığımız imgelerin sürekliliği ürettiğimiz şeyler üzerinde kendini nasıl gösterir acaba? İlham denen şey nasıl oluşur? Bu noktada birçok zümre tarafından yıpratılan ilham kavramına, “ilham gelmiyor”culara tokadı yapıştıran bir alıntı yapmak istiyorum: “İlham amatörler içindir, bizler ayağa kalkar ve işe gideriz.” Chuck Close. Uhhh!.. Saygılar.

Bu durumda merak ediyor insan, tüm özellikleri (her bir detayı aynı olan) iki tasarımcı/sanatçı farklı çevresel koşullarda(mekanlarda) üretim yapmaya bırakıldıklarında sonuç nasıl olurdu? Ben farklılıkların olacağı kanaatindeyim ve galiba bu farklılıklar, çevresel faktörlerin açıkça, ete kemiğe bürünmüş hali…


47

Alcazar


48

Granada Meksikalı şair Francisco A. de Icaza bir dörtlüğünde Granada’dan bahsediyor; “Dale limosna mujer Que no hay en la vida nada Como le pena de ser ciego en Granada” “Ona sadaka verin bayan Hayatta Granada’da kör olmaktan Daha acı bir şey yoktur.”


49

Acaba Nasıl Oldurdu?

Geçen yaz buralarda yaşamak nasıl hissettirir dediğim, daha önce çevre şehirlerini ziyaret ettiğim, ya buraya ayrıca bir zaman ayırıp gelmek lazım listesine eklediğim bir bölgeye gitme fırsatım oldu.

Al-Andalus, Andalucia yani Endülüs; apayrı kültürler kendi izlerinden öte kültürlerini dağa taşa kazımaya yetecek kadar bulunmuşlar bu topraklarda. Halefin selefine saygısı kadar kalan mekanları görme şansım oldu. Benim gözüme takılanlar burada. İlginize.

“Ona sadaka verin bayan Hayatta Granada’da kör olmaktan Daha acı bir şey yoktur.”


50

L A VAG A B O N D E emel yurtkulu


51

GÜZERGAH

Ü

zerine bolca döktürülmüş bir sözcük; destinasyon… Ne var ki, bunca açıklama içre, gönle en hoş gelen açılımı; “nihai varış noktası” bence. Zira “yerleşemeyenler” kabilesiden türdeşlerimin(!) de teyid edeceğini umduğum naçizane fikrimce; “gezi, seyahat, v.b.” sözcüklerin “yol hastalığına” tutulmuş kişiyi sağaltmak bir yana, daha da iğretileyeceği aşikar.

Karıştırmayınız, “yol hastalığı” terim sözlüklerinde yeralmadığı gibi; gezmek, hava almak, eğlenmek gibi bir amaçla bir yere gitmek, dolaşmak, yürümek değildir efendim. Yol hastalığı, süreğen yaşam içinde her daim bir azalıp bir artan “kurtluluk” halidir. Oysa gezmek ya da geziler için; para biriktirilir, popüler seyahat noktaları işaretlenir, sözgelimi Brüksel’de frites yenir, Dublin’de yarım litre Guiness içilir, Paris croissant/cafesiz, Louvre’suz olmaz… Bunlar yolun sonunda eve dönme amacıyla yapılan, anmalıklarla kayıtları tutulan, kimi zaman buzdolabı üzerine iliştirilen magnetlere ya da tozlu kitsh biblolara dönüşen turistik gezilerdir.

Oysa “yol hastalığı”; yerleşememektir…

yerleşmek

isteyip

de

Bir başka deyişle, destinasyonu “nihai varış noktası”, o varış noktasını ise “yerleşebilmek” kabul eden yüreğinizin, en ufak yolculuk ihtimalinde pırpırlanarak kabına sığamaması, koltuğuna yerleşir yerleşmez bindiği aracın hareketini “en güzel şiir”e değiş(e)memesidir.

Bu türden yolculuklar, yukarıda andıklarımdan farklı olarak; fön makinesiyle, çeşitli giysi ve makyaj malzemesiyle(!) yapılmaz. Alışılmış, bilinen anlamda karşılaşma ve tanışmalara gebe olmadıklarından kartvizit ve sosyal medya adresleri değiştirilmez. “Yerleşemeyengiller”den her birisi için; “nev-i şahsına münhasır, tamamen kişisel bir yolculuk ve ona özel ritüellerdir söz konusu olan. O yolculuk binlerce kilometre sürebileceği gibi, kimi zaman tek bir kentte yaşanan uzun yıllar boyunca, her gün bambaşka sokaklardan geçerek de yapılabilir.


52

Biterdi plak/Disk boşa dönerdi/Düşlerimiz çarpıp geri dönen sulardı şimdi/Böyle zamanlarda ilk sözü söylemekten/Kaçınırdı herkes/Sonra biri usulca kalkar ve hepimize çay koyardı/Anımsıyor musun?(1) diye mırıldanır şair. İşte tam orada başlar yolculuk: Bazen okuldan kaçılan öğle sonralarında Karantina sokaklarından Karataş’a, yaşları yüzlerce yılı bulan yorgun yüzlü Rum evlerinin fısıldadığı öyküler, bazen Samanpazarı’ndan alınan bir çift sedef küpenin hiç kullanılmadan kaybolmasıdır. Aydınlıkevler’den Ayrancı’ya ve Meteoroloji’den Bahçelievler’e, hatta Cinnah’a uzanır. Asitane kendi başına “onlarca yolculuk”tur. Bazen Galata Mevlevihanesi’nin bahçesindeki kedi yavrularından başlayıp, Üçüncü Mevkii’de “meksika usulü patates” ile ve Andon’da bir kadeh beyaz şarapla biter. Belki Hacopulo Pasajı keşfedilmemiş, kalabalıklaşmamış, oradaki son beyefendi terzi ölmemiştir. Kadıköy vapurunun camına vuran sağanak yağmura başını yaslamak da, Moda Karakolu etrafında caka

satan Art Nouveau apartmanlar da sevdaya dahildir. Gün gelip bir kent boydan boya ayak izlerinizle işaretlendiğinde, başka bir kente geçilir.

Mevzu; yola dair, hele destinasyon gibi ikircikli bir sözcük üzerinden yazmak olunca, her şey “anladıklarımızın penceresinden” nasıl da kişiselleşiveriyor değil mi? Üstelik, yolculuk nereden nereye yapılırsa yapılsın “müzik ve vasıta” o ritüelin tamamlayıcısı, ayrılmazıdır. İşler bu yüzden de alabildiğine kişiselleşir. Yürümek tüm kent yolculukla-rının “rakipsiz güzelleştiricisi” olarak anılabilir mesela… Diğer yandan kentlerin, kentler arası açık alanların, hiç bilmediğimiz/ bilemeyeceğimiz yaşamların otobüslerin ya da trenlerin hızında, iki yanınızdan akıp gitmesinin büyülü bir yanı yok mu? Belki bir daha hiç görmeyeceğiniz durakların ya da ülkelerin mevsimlere, hatta saatlere göre değişen, kendilerine özgü kokularından hiç söz etmiyorum bile…

“Kadıköy vapurunun camına vuran sağanak yağmura başını yaslamak da, Moda Karakolu etrafında caka satan Art Nouveau apartmanlar da sevdaya dahildir.”


53


54


55

Öte yandan, sevilen, huzurla ilişkilendirilen mekanlarda bir fincan “sıcak bişi” kişisel olarak kahve, hep kahve(!) eşliğinde, alabildiğine durağan, “taş gibi” huzurlu, oturup camdan akıp giden yaşamı izlemek de yolculuktur. Bu sonuncusu çoğunlukla “içe doğru” yapılır. “Bi’ defter bi kalem” yeter. Kanımca en zorlularındandır. Bu türden yolculukların uzman kişisi, kalemini sevdiğim, kıymetlim Patti Smith “Kalıcılığa bunca heves eden biri olarak, sanırım bana kalıcılığın ne denli geçici olduğunun hatırlatılmasına ihtiyacım vardı” der.(2) Zira bu yolculukların iki yanından; eller, evler, kitaplar, yarım ya da tam metinler, birbirinden apayrı ama içinizde bütünlenen müzik parçaları, çiziktirmeler, şanslıysanız “dostlar” geçer. Haydi zorlayalım, daha da(!) şanslıysanız ve diyelim ki kendi kendinizle aranıza giren, iyileştiren ve yaşamı kabullenmenizi sağlayan, işinize dönüşmüş bir uğraşınız varsa, hepsi gelip onun süzgecinde takılır. Çoğu zaman ayırdına dahi varmazsınız.

(1)Avara, “Mırıldandıklarım”, Murathan Mungan, Metis (2), (3) “M Treni”, Patti Smith, Domingo Yayınları, Kasım 2015, İstanbul

O tortu bazen başka bir yolculukta, durup dururken şekle, renge, tınıya, hatta hepsinden müteşekkil bambaşka bişiye dönüşür. Üzerinden düşünce üretilebilir sanatsal demeye dilim varmıyor(!) bakana güzel şeyler ilham eden bambaşka bir şeye, başkalaşan bir şeye… Çünkü nihayetinde; “Kalbin başkalaşması muhteşem bir şeydir, o noktaya nasıl gelirseniz gelin.” (3) ve böylesine kişiselleştirilmiş bir metin içre söylemek istediğim, belki de yolculuktan anlaşılması gerekenin; “yol hastalığı” “nihai varış noktası”nınsa sadece g ü z e r g a h olduğudur. Öyle ya, “yol boyu” süzgeçte kalanlardan sanatsal şeyler ürettiğimiz/üretmeye çalıştığımız için…


56

LACONIC anıl ateş ışık


57

GİT

P

erdenin aniden çekilerek açılma sesiyle uyandım. Sesiyle uyandım çünkü odamdaki perdenin açılmasıyla içerisi hiç aydınlanmadı. “Hırşt!” diye metal kornişe sürten perdenin kırbaç sesinin gerginliğinin ardından “Hadi oğlum, kalk!” dedi babam. “Daha güneş doğmamış belli ki, babam beni niye uyandırıyor?” diye düşünürken “Fırla fırla fırla!” diyerek acele etmem gerektiğini hissettirdi. Genelde okula birlikte gittiğimiz sabahlarda hep geç kalırdık ve “Fırla fırla fırla!” diye söylenir, hem beni hem kendini hızlı moda alırdı. İşe de yaradı bu. Ama okul tatildi ve bildiğim kadarıyla yetişilecek bir şey yoktu. Bunları aklımdan geçirirken yatakta doğrulmuş oturuyordum. Babamda bir hazırlık enerjisi vardı. Belli ki benden çok önce uyanmış ve hazırlık yapmış. “Fırla” komutunun gereklerini yapmak üzere fırladığımda babama sordum “Ne oluyor?” diye. O da bana “Balığa” dedi. “Hani ben de gelicem baba diye tutturmuştun, ben de sana söz vermiştim. İşte gidiyoruz, hadi hazırlan bakalım.” gibi bir şeyler söylemişti. Gibi bir şeyler diyorum, çünkü perdenin kırbaç sesi kadar net hatırlamıyorum o gün konuştuklarımızı. Tüm hayatım için aynı şeyi söyleyebilirim. Babamla konuştuklarımızı net hatırlamam. Az konuşurduk ikimiz de belki ondandır. Ama bu anıda, o gün beni ben yapan şeyler var hatırladığım. O zaman kaç yaşında olduğumdan emin olmasam da babamın büyük oltalarını tek başıma tutamayacak yaştaydım.


58


59

Balığa gittiğimizi öğrendiğimde, “Gelmeyeceksen yat oğlum.” dedi babam. Beni deniyordu ya da sabah mahmurluğumu görüp kıyamıyordu, bilemem. Doğrusu yatak çok cazip gelse de, bir şeyleri kanıtlamam gerektiğini düşünerek kuşluk vaktinde babamı taklit ederek hazırlanmaya başladım. Onun haki yeşili çantaları vardı, içinde ekipmanları bıçakları ve böyle günlerde giydiği kıyafetleri vardı. Benim okul çantam, biraz oyuncağım ve He-Man çizmeye çalıştığım pastel boyalarım... Bunu yazarken farkettim de hiç bir şeye sahip olmadığım yaşlarda mutluluğa olan mesafem daha yakınmış. Neyse, benim taklit başarısız olunca babam duruma el atıp bana dönemin modası bir “freebag” çanta ayarladı içine haşır neşir olmamın beni motive edeceğini düşündüğü bir kaç ekipman koydu. Muhtemelen o balık tutarken oyalanırım diye düşündü. Eski bir kot pantolondan kesilerek yapılmış bir bermuda şort... Eski spor ayakkabılar, Adidas Streetball kasketim ve yelek... Artık hazırdım. O sabah fonda Michael Jackson’dan Bad çalmalıydı; “Nasıl bir doğa adamı olduğumu göreceksiniz” derken. You know I’m bad, I’m bad you know it...

Bu kötü çocuk arabanın arka koltuğunda uyumuş. Uyanıp kendimi arabadan dışarı, attığımda yüzüme büyük ve ağır gelen, babamın üstü kaplumbağa kemiği olan güneş gözlüklerinin sepya camları ardından bütün hazırlık aşamasını kaçırdığımı farkettim. Hani çocukken büyükler sizi uyandırmadığında kaçırdığınız bir sürü macera olduğunu zannedersiniz ya, işte tam da o duyguyla üzerimdeki aksesuarlardan arınıp babamın yanına gittim. Sessiz sakin, sık ağaçlıklı, ormanın çevrelediği bir gölün kenarındaydık. Babam üç tane olta hazırlamış, ikisi büyükçe, biri daha cılız. Cılız olan henüz suya indirilmemiş, dik olarak toprağa saplı bir aparata tutturulmuştu. O benim oyalanmam için hazırlanmıştı belli ki. Fakat ortamı algıladıktan bir süre sonra ilgimi balık tutmak değil sık ağaçların merak uyandıran derinlikleri çekmişti. Yinede önce balık tuttuk ve ilk balık tutma deneyimimde bir terim öğrendim: At çek


60

O gün belki yüz ellinin üzerinde balığı o cılız oltayla tek başıma tutmuştum. “Atma Ziyaaaaa!” dediğinizi duyar gibiyim. Ama o bölgenin özelliği oymuş. At çek terimi de oradan geliyormuş. Gerçekten de oltaya yem takıp suya atar atmaz hemen geri çekiyorduk ve birkaç balık yakalamış oluyorduk. Böyle olunca babam suyun hemen kenarına ağzı geniş çembere bağlı bir ağ saldı. Tuttuğumuz balıkları ağın içinde suya bırakıyorduk. Bu kadar kolay olunca başta eğlenceli gelen durum benim için ilginç olmaktan çıkmıştı. Ben de babamı ve oltaları orada bırakıp cesaretle ormanın içine doğru bir şeyler keşfetmek üzere daldım. Zaten o günlerde evde Michael Jackson, dışarda Indiana Jones olarak geziyordum. Fonda bu sefer ne çaldığını söylememe gerek yok sanırım. Ormandayken bir sürü macera hayal edip uzun süre oynadım. Aşağıdaki göle akan ince bir su vardı. Hafif taşlı bir yerde ayak bileklerime gelecek kadar birikmişti. Ayakkabılarımı çıkarıp bir süre çıplak ayak içindeki taşlarla oynadığımı hatırlıyorum. O sırada sağ bacağımın kaval kemiği olan yerine mavimsi kanatları olan bir böcek kondu. Normalde tepki vereceğim bir durum, ama o gün Movgli olduğum için sadece seyrettim. Sivri sineğe benziyordu ve iğnesini bacağıma sokuşunu çok net hatırlıyorum. Bir şey hissetmedim ama soktuğu yerde anında bir kırmızılık yayıldı. Sonra uçup gitti. İki santim büyüklüğünde baklava şeklinde bir kızarıklık oldu. Ne olduğunu anlamadığım böceğin bıraktığı o iz bütün hala duruyor. O baklava şekli uzun süre yaptığım işlerde kullandığım imza ve logoya ilham oldu. Bunun üzerine babamın yanına dönmem gerektiğini anladığımda artık leş gibiydim. Her yerim toprak ve çizik içindeydi. Daha sonra yiğeceğimiz kadar balığı bir poşete koyarken babamdan, o gün en büyük keşfimin ormandayken gördüğüm devasa bir dışkının ayı dışkısı olduğunu öğrenmem olacaktı. Bu beni korkutmamıştı, aksine kalan balıkları özgürlüklerine geri bırakıp eve dönmek üzere toplanırken mükemmel hisler yaşadığımı hatırlıyorum. Asıl büyük keşfimin kendim olduğunu yetişkinliğimde anlayacaktım.


61

Aşı tutmuştu bir kere. Evin, okulun ve mahallenin dışında olma durumunun bana her seferinde yeni deneyimler kazandırdığını anlamıştım. Takip eden yıllarda bu hisleri pek çok gezide aradım ve her seferinde yenilerini buldum. Daha nitelikli, daha derin duygular tanıdım. Çevremi okumayı öğrendim. Bir Indiana Jones olmadım tabi. Ama yolu izi bildim. Böylelikle hayatımı hep yollar şekillendirdi. Ne zaman bir çıkmaza girsem beni bir yol çıkarttı oradan. Yer ya da adres önemli olmadan, hedefin kendisi yolda olmaktı. Böylesine özgür rotalarımın hepsinde kendimin bir üst versiyonuna ulaştım.

Tatlı tatlı motivasyon cümlelerim aldatmasın, işin öteki yüzünden de bahsetmeliyim. Hepimizi konum iconu gibi bizi olduğumuz yere mıhlayan gerçekler var. Biliyorum. Çünkü her gidiş bir şeyleri geride bırakmak anlamına geliyor. Çoğu zaman zor. Karar vermek, seçim yapmak, en kötüsü vazgeçmek gerekebiliyor. Ama şöyle bir formül olduğunu düşünüyorum: İnsan neye aittir? Ait olduğunuzu düşündüğünüz şeyleri bir düşünün. Tuttuğunuz takım, köyünüz, mahalleniz, üniversiteniz, sosyal statünüz, sosyal medyanız, ülkeniz, dininiz, mezhebiniz, örfünüz, adetiniz, çeteniz, ideolojiniz, gizli kültünüz, ananız babanız, sevgiliniz, eşiniz, alışkanlıklarınız, malınız, mülkünüz ve kırmızı kalın çizgili aşılamaz sınırlarınız... Bütün bunlar insan icadı şeyler. Çoğu soyut bir takım kavram, bazısı da sistem öyle gerektirdiği için maruz kaldığımız somut şeyler. Bence aidiyetle ilgili doğru tanım şu; insan dahil olduğu şeye değil dışına çıkamadığı şeye aittir. Bunun dışındaki her şey kendi tercihidir. Örneğin; Beşiktaşlı olmak bir tercihtir. Bu tercih gerçek bir aidiyet değildir veya insanların bir kara parçasının etrafına sınır çizip oraya Brezilya demesi ve o insan icadı sınırın içinde doğanların Brezilyalı olması durumu kurgusal bir aidiyettir. Bugün Tarlabaşı’nda doğan bir köpek nereli olduğunu bilmeden yaşamını sürdürecek. Otobüs durağında geçen arabalara havlarken “Çukur bizim evimiz bu durak babamız” demeyecek. O durağı başka iç güdülerle sahiplenecek. Doğaya biraz daha

bakacak olursak hala yaşayan en yaşlı canlılar olan sequia ağaçları binlerce yıl boyunca yerden yüz metre yükselirken asla California’lı olduklarını bilmeyecekler. Peki bu ağaçlar neye ait, ey yolcu? Diğer her şey gibi sadece bizim dünya dediğimiz, ağacınsa bir parçası olduğunu bildiği bir bütüne. Astronot bile olsanız üzgünüm, hepimiz dünyalıyız. Her şey bunun farkındalığına ulaştığında eğer hala bir dünya kalırsa, o zaman altın çağ yaşanacaktır. Çünkü o zaman didişip hayatı zehir edecek bir sebebimiz kalmayacak. Böyle düşünebilen bir dünyalı için revan olunamayacak yol yoktur.

Çocukken, o mavi kanatlı böcek beni ısırdığından beri dünyalı olduğumun farkındayım. Bugün ise geride bıraktığım en önemli şey yolun yarısı denen yaşım. Bu farkındalığa rağmen defalarca herkes gibi sistemin çıkmazlarına takıldım. En sonuncusunda, İstanbul’da her gün betonlar ve bombalar senfonisi eşliğindeki hayatımı tüketiyordum. Para, konum, güvence masalı beni üretkenlikten, hayal kurmaktan uzaklaştırmış, uzun ince rotamdan saptırmıştı. Bir yere hareket edemeyeceğimi düşünür olmuşken, o perdenin hırşt diye açılma sesiyle uyanmaya ihtiyacım vardı. Babam odamın perdesini açtığı zaman da henüz güneş doğmamıştı. Dışarısı karanlıktı. Ama uyanıp güne başladığımda hayatım boyunca bana ışık olacak bir gün yaşamıştım. Sonra İstanbul’daki çıkmazıma kadar geçen hayatımda babam yanımda yoktu. Komik ama bana verdiği “Işık” soyadı vardı. Sonuç olarak tıpkı Luke Skywalker gibi “Işık senin içinde” diyen bir ses işittim ve bulunduğum karanlıktan uyandım. İlkbaharın ilk günü şafakla birlikte güneş görmeyen, Cihangir’deki kiralık dairemden çıktım. Ardımda eşyalarımı, Galata Kulesi’ne nazır üniversitedeki kariyerimi, beni stabil kılan maaşımı, kavgaları, ortamları, kahveciyi, meyhaneciyi, sevgilimi, sevgilimle birlikte sevdiğim mantıcıyı, ve diğer sevdiklerimi, sevip de söyleyemediklerimi, sevmediğim her şey uğruna bıraktım. Gittim.


62


63


64

Gittim, bulup buluşturup benden on yaş büyük, ‘73 model, külüstür ama aşırı karakterli bir Land Rover arazi aracı satın aldım. Her yeri yaşadığı maceraların stickerlarıyla bezeli bir kahraman gibiydi. Herkes ona dönüp bakıyordu. Gitmeye hali olmasada sanki insanlar ona bakıyor diye göğsünü şişirip titreyerek yürüyen yaşlı yeşil aslan gibiydi. Yürüyeninde sıkıntı yoktu. Ayrıca pazarlık sünnetti ve araç başında yapılırdı. Bu yüzden ona çocukken hayran olduğum He-Man çizgi filmine istinaden daha almadan “Titrek” adını vermiştim. (Yazar bu benzetmede kendini He-Man’e şirk koşmaktadır) Henüz arazi aracı kullanmayı bilmiyordum, zamanında balık tutmayı bilmediğim gibi. Yine de hedefim Titrek ile gölgelerin gücü adına Bodrum sahillerine gitmekti. Fakat Allah’ın izniyle Bostancı sanayiye zor ulaştık. Olsun, köprüyü geçmiştik bir kere, geri dönüş yoktu. Sadece evrenin Bodrum sahillerini, Bostancı sanayisi sanması karışıklığı biraz rötara sebep oldu, hepsi bu. Neyse ki sanayide Titrek, Atılgan oldu ve insanların asırlar boyunca Byzantion, Konstantinopolis, Stanpolis, Dersaadet, Asitane, Makkarı Saltanat, Miklagord, Nova Roma, Vizant, Esdambol, Istinpolin gibi isimlerle andığı, doğduğum İstanbul’un kalın kırmızı çizgilerini en az Hezarfen’in Galata Kulesi’ni iki kanat altı bırakması kadar havalı, dört teker ardı terkettim.

Tabiki “one life live it” gibi iddialı sloganı olan bir araçla çıkılan yolun bir o kadar efsanevi maceraları oldu. Ayı boku görmek solda sıfır kalır (Ziyaaaaa!). Ama konumuz çıktığım yolda yaşadığım maceralar değil. Hiç bir zaman da benim için konu bu olmadı. Mesele yeğen; yolun kendisiydi. Her zaman mesele yolun kendisi oldu. Hedefim gitmekti. Giderken yaşadıklarım, kazandıklarımdı. Gidebilen biri olma lüksüne sahip olmaktı. İlkbaharın ilk günü, şafak vakti çıktığım yoldan Ak Gandalf olarak dönmüştüm. Artık benim için karanlık yol yoktu. Hala aşamadığım kalın kırmızı çizgiler var ve hep olacak. Bir gün “varmak” her şey bittiğinde o anki konum bildirimim kadar olacak.

Bu kadar kişisel bakış açımla yazdığım bu yazının nereye varacağını bilmeden yazmaya başlamam gibi benim için varmak gitmekten daha sonsuz bir hedef. Varmak deyince benim aklıma sabit duran bir canlı gelir. Hepimizin anlaması ve taklit etmesi gereken bir canlı. Evet, dışardan bakınca konum ikonu gibi toprağa mıhlanmışcasına dursalar da Seqouia ağaçları ömürleri boyunca hem yerin altına hem de göğe doğru onlarca metre yol alırlar. Sen onu sabit sanarsın o binlerce yıl binlerce mevsim ayakta, yaşayan en büyük ve en çok mevsim görmüş canlı olarak sonsuzluğa yol alır. Sen dünyayı kaç kere dolaşırsan dolaş onun her zaman sana işaret ettiği bir yön vardır. Anne gibi.


“Hırşşttt!”

Jenerikten sonra gelen bonus sahne:

Birkaç hafta önce İstanbul’dan (Miklagord) şuanki konumum olan Eskişehir’e (Dorylaion) ziyarete gelen arkadaşlarımla biraz doğada vakit geçirmek için yola çıktık. Hiç birimizin bilmediği, köylülerin tarifleriyle ulaşabildiğimiz, şehre iki saat kadar uzaklıkta bir göl kenarına ulaştık. Kısa sürede ateşimizi yaktık, hamaklarımızı kurduk ve ateşte demlediğimiz kahvelerimizi içerken sohbet ettik, Instagram için selfieler çektik. Hangisini paylaşsam diye fotoğraflara bakarken bulunduğumuz yerin çocukken babamın beni balık tutmaya götürdüğü yer olduğunu anladım. Sonra ateş yaktığımız yerin babamın oltalarını toprağa sapladığı yer olduğunu hatırladım. İnanın bazı ağaçların oynadığım ağaçlar olduğunu farkettim. Ninja gibi tırmanmak isterken her yerim çizilip yara olmuştu. Gölde sanırım artık hiç balık yoktu. Bizim oltamız yoktu zaten ama etraftakilerin de tutabildiğine şahit olmadım. Belki de hepsini o gün babamla tutmuşuzdur. Ama biz suya geri bırakmıştık. O zaman bizden sonrakiler ne yazık ki “at çek” olayını yanlış anlamışlardır diyelim. Gölde balık kalmadığını anlayınca, “bizim ayı boku da aynı yerde durmuyordur heralde” diyerek gidip bakmaya yeltenmedim. Yaşadığım garip buruk ama güzel hisleri tarif edemem. Sonra yine aynı yerde yeni harika hislerle toplandık. Toplanırken çocukluğum bizi seyrediyordu sanki ve onun gözünde, orijinal çantalarımız, havalı ekipmanlarımız ve bizi motive eden balta, çakı gibi yetişkin oyuncaklarımızla tam outdoor adamlardık. Ateş yakmayı ve söndürmeyi, doğayı dinlemeyi ve algılamayı bilen dünyalı babalar anneler gibiydik... Ne yollar almışız. O gün biraz nefes alalım diye oraya gitmesek bu yazıya ilham olan o anıyı bu kadar ayrıntılı hatırlayamayacaktım. Sonra oralardadır diye ilk dövmemi yapan mavi kanatlı böceğe bir selam çaktım ve ayrıldık. Geçmiş zaman babamın Murat 124’üyle gidip, uyuduğum için hatırlamadığım yolları, artık titremeden giden benden on yaş küçük daha yeni arazi aracımla -Hell Boy- yolu santim santim yaşayarak, gün batımının her fotonunu tenimde hissederek ardımda bıraktım. Hırşşttt!

65


66

FOODGASM fotoğraf doğan kayacık

KAVA COFFEE

Karaköy/İstanbul Instagram/kavacoffee


67


68


69


70

‘78 COFFEE

Eskişehir Instagram/78_coffee


71


72


73


74

DIRECTOR’S CUP Eskişehir Instagram/directorscup


75


76


77


78

GUERNICA COFFEE EskiĹ&#x;ehir Instagram/guernicacoffee


79


80


81


82

Destinasyon sayısı için hazırladığımız, bizim yol şarkılarımızdan oluşan listemizi aşağıdaki logoya tıklayarak dinleyebilirsiniz.


83

BİZİ SOSYAL MEDYADAN TAKİP EDİN instagram/blackboxmag


84

Profile for Blackbox Mag

Blackbox Mag / No. 04 "Destinasyon" Issue  

Advertisement