Page 1

Şimdi Aydınlık zamanı! Aydınlık gazetesinin aydınlık okuyucularını selamlıyorum! Yerel basında yazdıklarımı bir kenara koyar, yazı hayatımı ulusal basında, Babıali’de yazmaya başladığım günü esas alarak tarihlendirirsem tam kırk küsur yıldır aralıksız yazıyorum. Bu yarım asırlık koşunun Cağaloğlu’nda başlayan serüveni çok kısa olarak şöyle: 1971-72 Son Havadis, 1972-1980 Tercüman, 1980-2000 Hürriyet, 2000-2007 Star, 2007-2009 Habertürk, son 4 yıl boyunca Yurt gazetesi. Ve şu andan başlayarak Aydınlık... Artık Aydınlık vaktidir. ÜÇÜNCÜ YOL Yazdıklarım ülkeye ne getirdi, insanımıza neler kazandırdım? Bunların tartışılmaz cevaplarını elbette tarih verecektir. Ama bugün, yaptıklarım ve yazdıklarımla ilgili Türkiye’de ve dünyada söylenenleri, yazılanları, özellikle üniversite düzeyinde yapılan araştırmaları, doktora tezlerini dikkate alarak konuşursak şu noktaların altını şimdiden çizebilmekteyiz: 1. Genelde İslam dünyasına, özel olarak da Türk halkına, yaşadığı dinin Kur’an’dan onay alamayacak bir duruma getirildiğini söyledik. Ve bu söylem, sahte dini sömürmeyi meslek haline getirenler dışında herkes tarafından kabul edildi. 2. Türk insanına, Kur’an’ı kendi dilinde okuyup anlamanın kaçınılmazlığını ve bunun aksini sürdürmenin din adına bir felaket olduğunu söyledik; geniş halk kitleleri nezdinde bu da kabul gördü. Temsil ettiğimiz düşünceye katılanlar kadar katılmayanlar da itiraf etmekteler ki, bugün Türk insanı evinde, işyerinde, kışlığında, yazlığında Türkçe Kur’an meali bulunduruyor, okuyorsa bunun arkasında bizim gayret ve çilemiz vardır. 3. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ardından, dine sırt dönmekle din adına hurafeye, karanlığa ve sömürüye teslim olmak arasında bir tercihe zorlanan ve bu yüzden derin bir bunalıma düşen Türk halkı, bizim ortaya koyduğumuz “Kur’andaki İslam” perspektifiyle bir “Üçüncü Yol” keşfetmiş, böylece hem dinine bağlı kalmak hem de çağla barışık yaşamak şansını yakalamıştır. İşte bu olgu yüzündendir ki bendeniz, milyonların şükranlarını aralıksız dinlemek gibi eşsiz bir mutluluğu yaşamaktayım. AKILCI VE KUR’ANCI İSLAM İnsana hizmeti unutarak dini siyaset, yalan, talan, menfaat ve fesat aracı haline getiren “kutsalsömürücüler”e yönelik uyarımız devam edecektir. Onlardan beklediğimiz, Allah ile aldatma zulmüne son vermeleridir. Kur’an da onlardan bunu istemektedir. Er geç bizi anlayarak, sonsuzluk değerlerini geçici hesapların üstüne çıkaracaklarını umuyoruz. Bu yolda halk, önemli bir mesafe almıştır. Siyasetçilerle aydınların bu işin ciddiyetini kavrayıp aymazlığı ve “kenarda durma” tutkusunu terk etmeleri halinde amaca tam anlamıyla ulaşılacak ve insanlık tarihinin en mükemmel dini olan İslam, hayatımıza bir tahrip ve kaos aracı olarak değil, bir mutluluk ve ahenk unsuru olarak girecektir. Aydınlık bu niyet ve gayrette pay sahibi olmak isteğini ortaya koyarak, sayfalarını “akılcı ve Kur’ancı İslam” düşüncesine açtı. Aydınlığın bu hamlesini, Türk basın ve düşünce tarihinin en hayırlı ve bilinçli gelişmelerinden biri olarak görüyorum. Aydınlığa ve Aydınlık’tan merhaba, aziz okuyucularım... Güzel ve aydınlık yarınlara gönül gönüle, el ele!.. Ahlâk, din ve dürüstlük


Dinin de ahlakın da esası dürüstlüktür. Yani olduğun gibi görünmek veya göründüğün gibi olmak... Akıl, Kur’an ve Peygamber bize şunu söylüyor: Müslümanlık namazsız olur ama ahlaksız olmaz. Türkiye’de dayatılan Arap-Emevî yapımı din, bunun aksini iddia ediyor. Ona göre, Müslümanlık namazsız olmaz ama ahlaksız olur. Meseleye Kur’an penceresinden baktığınızda şunu görüyorsunuz: Zaafların bulunması insanı ahlaksız yapmaz, hatalı yapar, günahkâr yapar. Hatalar tamir edilir, günahlar ise tanrısal rahmet tarafından affedilir. Hatalı olmak bir zaaftır, sürçmedir. Ahlaksızlık ise kötü niyet ürünüdür, bir temel çürümedir. Türkiye’deki akıl almaz çarpıklıkların başında din-ahlak ilişkisindeki çelişki gelmektedir. Türkiye, görülmedik bir hızla dincileşirken, görülmedik bir hızla da ahlaksızlaşmaktadır. Yalancılık, dolandırıcılık, yolsuzluk, düzenbazlık gibi temel bozukluklar listesinde her gün biraz daha yukarılara çıkışımız, dünyanın izlediği ve bizim de önümüze koyduğu bir gerçektir. Ne yazık ki Türkiye, yalandan hırsızlığa, kamu kaynaklarını talandan mafya zulümlerine kadar her türlü suç ve rezilliğin, her türlü ahlaksızlık ve düşüklüğün doruğa tırmandığı bir ülke haline gelmiş bulunuyor. Bundan daha korkutucu ve ürkütücü olanı ise şu: Türkiye’deki özellikle son yarım asrın tarih kayıtlarına geçmiş, afişlere çıkmış diri diri adam yakma, yalan, talan, iftira, hırsızlık, soygun, vurgun, kamu hakkı ihlali, cinayet, kadına şiddet, çocuk katli cürümlerinin tümünün arkasında dincilik saltanatının öncüleri vardır. Mercümek talanından, Sivas Neronik katliamına, Deniz Feneri soygunlarından 17-25 Aralık Maun talanlarına kadar bütün bu insanlık suçları, dincilerin eseridir. ‘DİNCİ DİNSİZLİK’ Dikkat edilsin, bu suçlar, öyle, din dilinde ‘günah’ denen ve Allah ile insan arasında kalması gereken, ibadet eksikliğinden kaynaklanan sürçmeler değildir. Bunlar, Kur’an’ın genel çerçevede ‘zulüm’, hukuksal çerçevede ise ‘cürüm’ dediği, temel insanlık suçlarıdır. Dinciler bu büyük cürümleri hep kendileri işledikleri için bunlardan hiç söz etmezler, namaz kılanların bu cürümlerden zarar görmeyeceğini söylemek gibi bir imansızlık ve namussuzluğa da tevessül ederler. Son on küsur yılda bunun sayısız örneğiyle karşılaştık. Öte yandan aynı dinciler, Kur’an’ın insan müdahalesine izin vermediği, Tanrı ile kulu arasında tuttuğu basit günahları büyüterek birer dinsizlik kanıtı gibi öne çıkarır, namazı, orucu eksik olan insanları din dışı ilan ederler. Dinciliğin bu tavrı, sadece vahim bir imansızlık değil, aynı zamanda vahim bir namussuzluktur. Ve dincilik bu imansızlık ve namussuzluğu, bir tür ‘din’ gibi lanse etmekte ve kitleleri bu aldatmayla, ‘dinci dinsizliğin’ girdabına yuvarlamaktadır. Sadece Türkiye’nin değil, tüm insanlığın en büyük tehdidi ve sıkıntısı budur. İnsanlık bu tehdidi aşıp etkisiz kılmadıkça, huzur yüzü göremez. Bir şey daha: Bu suçların tümü, dinciliğin hiç utanmadan ‘Allah’ın evi’ diye yaftaladığı camiden kotarılmıştır. O camiler ki, Kur’an onlara ‘insanlara zarar veren tefrika camileri’ diyor. Ve yine Kur’an, bu camilerde kılınan namazların lanetten başka bir şey getirmeyeceğini haykırıyor. Dinci dinsizliği tanıyalım! Kur’an, Maun Suresi’nde, fiilî dinsizliği deşifre ediyor. Teorik dinsizlik zaten sahibi tarafından ilan edilmektedir. Onu tanımak için sıkıntıya düşmeye gerek yok. Ama teoride dine inanmış görünüp fiiliyatta din dışı olanların, deşifre edilmesini bırakın, fark edilmesi bile çok zordur. Kur’an işte bu zor işi halledip bizim önümüze net bir çözüm


koymaktadır. Ne ilginçtir ki, tarih boyunca fiilî dinsizliğin en zorlu temsilcileri daima dinciler içinden çıkmıştır, inkârcılar içinden değil. Maun Suresi bize en zalim dinsizlik türünün dinci dinsizlik olduğunu göstermek gibi, insan aklının asla keşfedemeyeceği bir yardımda bulunuyor. Kur’an bize gösteriyor ki, dincilik, esası itibariyle kılık değiştirmiş bir dinsizlik türüdür. Dinci dinsizlik yani dincilik, kurduğu aforoz ve tekfir mekanizmalarını işleterek dinin hurafe ve saptırmalardan arınmış gerçek yapısını hayata geçirmek isteyenleri ‘zındık, reformcu, sapık, sosyete hocası’ vs. ithamlarıyla etkisiz kılmakta, böylece dinin, bu insanlardan öğrenilebilecek gerçeğinin yaşanmasını engellemektedir. Dincilik dinsizliği, dini Allah’ın iradesine uygun olarak yaşamak isteyenlere rahat yüzü göstermemekte, onların dinin mensubu olduğunu kabul etmemekte, onları dindışı ilan ederek kararsızlık ve perişanlığa itmektedir:

Dini, dinciliğin istediği gibi yaşasalar akılları, vicdanları isyan ediyor, gerçeğine uygun yaşasalar dinciliğin ithamlarından kurtulamıyorlar. Böyle zalim bir tezgâhı, hiçbir ateizm veya zulüm ideolojisiyle kıyaslamak mümkün değildir. Bu bela, bu kahır, bu alçaklık sadece ve sadece dinci dinsizlik tarafından üretilmektedir. ‘Maun Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabımda, ‘dinci dinsizlik’ yerine ‘maskeli dinsizlik’ tabirini kullandım. İsteyen o tabiri de kullanabilir. ‘Dinci dinsizlik’ kavramına, benim bildiğim kadarıyla, yer veren tek kitap Kur’an’dır. Ve yine bana göre, böyle bir kavramın kullanılması, insanlık tarihinin, özellikle dinler tarihinin en büyük devrimidir. Dahası var: Kur’an, dinci dinsizliği tanıtırken, o kendine özgü gerçekçilik, samimiyet, tutarlılık ve insana saygıya bağlı kalarak kendisinin mensup olduğunu iddia eden yalancı kahpeleri örnek veriyor. Hiçbir korumacılık,tarafçılık, ikiyüzlülük yapmadan.

Dinci dinsizlik kavramının kullanıldığı sure Maun Suresi’dir. Kur’an burada, muntazam namaz kılan yani görüntü ve resmiyet itibariyle ‘mükemmel’ sayılan bazı insanların bazı kötülükleri yüzünden dinsiz-imansız inkârcılar olduğunu, bu örtülü dinsizlerin namazlarıyla bile lanetlendiklerini bildirmektedir. Maun Suresi’nin insanlık dünyasına tanıttığı dinci dinsizliğin temel göstergeleri de sarsıcı birer ibret dersi taşımaktadır ve şunlardır: 1. Yetimi yoksulu itip kakmak, yoksulların toplumsal servetten pay almalarını özendirmemek yani paylaşımı engelleyerek kitlelerin sefaletine sebep olmak. Bugünkü dile çevirirsek, sosyal devleti yok etmek veya işlemez hale getirmek. 2. Bütün bu kötülükleri yaparken bir yandan da muntazam namaz kılmak, 3. Riyakârlık yani ikiyüzlülük yapmak, 4. Kamu hak ve imkânlarının gitmeleri gereken yere ulaşmalarına bir biçimde engel olmak. Bu engel olma o imkânları çalıp çırpmak şeklinde olabileceği gibi, çalıp çırpanlara seyirci kalmak şeklinde de olabilir. Maun Suresi bu iki şeklin her ikisini de lanetliyor. Kur’an, ‘dinci dinsiz’ tiplere, Müslüman muamelesi değil, müşrik muamelesi yapıyor. Çünkü dinci dinsiz tip, mümin sıfatını kaybetmekle kalmamış, şirkin en namert şekli olan riya şirkine batmıştır. Böyle birisi, kâfir olma şansına da sahip değildir. Çünkü o, inanç kimliklerinin en kötüsünü taşıyan müraî (riyakârlığı din diye pazarlayan) tiptir. Günümüz Türkiyesinin su başları bu tiplerle doludur. Ve Türkiye’nin en büyük felaketi de budur. Dinci dinsizliğin üç saltanat dönemi


Dinci dinsizliğin dinler tarihi boyunca üç büyük saltanat dönemine tanık olmaktayız: 1. Emevî dinci dinsizliğinin saltanatı, 2. Engizisyon dinci dinsizliğinin saltanatı, 3. Anadolu dinci dinsizliğinin saltanatı. Bir tarih terimi olarak engizisyon, din adına saltanat kurmuş birilerinin güdümündeki mahkemeleri ve bunları kotaran çıkarcı Allahsızların zulümlerini ifade etmek için kullanılır. Bu dincilik zulmünün Batı’daki ana vatanı İspanya, kotarıcıları ise dinci dinsiz kilise babalarıdır. Engizisyonun kelime anlamı ‘soruşturma’ demektir. O halde din adına soruşturmanın bulunduğu her yerde engizisyon var demektir. Soruşturmanın, engizisyon mahkemelerinde yapılmaması işin esasını değiştirmez. Engizisyon ortaçağda, Katoliklerde kilisenin dayattığı inançlara karşı gelenleri cezalandırmak için kurulan Katolik kilisesi mahkemelerinin adıdır. Meseleye dinci dinsizliğin insanlığa, özellikle gerçek dindarlara yaptığı zulümlerden bakarsak, engizisyonun tarihi Batı’dakinden çok önceye gider. Anavatanı da Emevî halifelerinin egemen oldukları Müslüman coğrafyalardır. Başka bir deyişle, meleye kavramsal ve işlevsel zeminde bakarsak, engizisyonun öncüleri Emevîlerdir. Bu demektir ki, esas engizisyon, Batı’dakinden yaklaşık 7 asır önce Arap-Emevî zorbalarınca Müslüman dindarlara uygulanmıştır. Bu Emevî engizisyonundan en büyük kahrı çekense İslam düşüncesinin aşılmamış hukuk dehası ve Müslüman tarihte akılcılığın öncüsü olan İmamı Âzam Ebu Hanîfe’dir. Şöyle veya böyle, tüm engizisyonlarda, din ekipleriyle siyaset ve yönetim ekiplerinin el ele vermesi kaçınılmazdır. Birinden biri yan çizerse engizisyon uygulanamaz. Zulmün en kanlı kurumu olan engizisyonun her kanadında soruşturma daima kutsala vekâleten yapılır. Zulüm omurgası da işte bu ‘kutsala vekâlet’ kavramıdır. Hıristiyan engizisyonu bunu Tanrı’ya vekâlet, Emevî engizisyonu ise Peygamber’e vekâlet (halifelik) olarak yürüttü. ‘Peygamber’e vekâlet’ kurumu kabul edilen hilafet, engizisyonun Emevî sistemindeki dayanağıdır. ENGİZİSYONDA İHBAR SİSTEMİ Engizisyon mahkemelerinin tüm delilleri, çalıştırdıkları ihbarcıların söz ve iddialarıydı. İhbarcılar, bir kişinin bu günahlardan birini işlediğini yetkililere bildirirlerse günahkâr kişi hemen yakalanıp içeri tıkılırdı. Davalı, mahkemede kendisini kimin ihbar ettiğini asla öğrenemezdi. Bu sistem, 2000’li yıllarda Türkiye’yi kasıp kavuran dinci Emevî faşizminin insanları zindanlara tıkamak için kullandığı sistemin aynısıdır. Hıristiyan Batı’da ortaçağ engizisyonunun başlangıcı 1184 episcopal dönem veya 1230 Papalık dönemi olarak bilinir. Bu da gösterir ki, ilk ve kurucu halifesi Hicrî 60, Miladî 679’da ölen Emevî dönemi engizisyonu, Batı-Haçlı engizisyonundan asırlar öncedir. İsim meselesine takılmazsak Emevî hilafeti, insanlık tarihinde dinci dehşet ve terörün yaratıcısı, sistemleştiricisi ve prototipidir. Bu prototip engizisyonun ilk büyük mağdur ve mazlumları ise Peygamber’in seçkin arkadaşları ve ailesidir. DİNCİ DİNSİZLİĞİN ÜÇÜNCÜ DÖNEMİ Dinci dinsizliğin üçüncü saltanat dönemi 2000’li yılların Türkiyesi’nde Batı emperyalizminin desteğiyle yönetime gelen dincilik kadrolarının egemen olduğu dönemdir. Bunların insanlık suçları, hem Emevî engizisyonundan hem de Batı engizisyonundan çok daha ağır oldu. Hukuk hayatı katledilerek onun yerine iftiraya dayalı bir engizisyoncu itham ve cezalandırma sistemi geçirilmiş, dincilik dinsizi kadroların çıkarları dışında hiçbir değere hayat hakkı tanınmamıştır. Eski


engizisyonlardan farklı olarak, Türkiye engizisyonu, âlet ve araç yaptığı dinle, hatta Tanrı ile alay etmekten bile çekinmeyecek kadar pervasızlaşmış, bu haliyle tarihte eşi görülmemiş bir dinci dinsizlik hegemonyasını kitlenin kaderi haline getirmiştir. Türkiye şu anda bu kaderi yaşamaya devam ediyor. Dinci dinsizlikle savaşalım! Kur’an kriterleriyle baktığımızda dincilik şöyle tanımlanabilir: Dinde, Allah’ın irade ve isteğinin yerine kısmen veya tamamen insanın irade ve isteğini geçirmek. Bu yer değiştirmenin gerekçesi değişik olabilir: Çıkar, siyaset, cehalet, egoizm, hatta sadizm... Dinciliğin kaynak kurumu olan Yahudilikte tanrısal iradeyi dışlama gerekçelerinin tümü vardır. Hz. Peygamber’in, sahabe neslini Ehlikitaplaşma (Yahudi ve Hristiyanların izledikleri yolu izleme) konusunda ısrarla uyarması sebepsiz değildir. Dincinin tek amacı vardır: Dini kullanarak kinleri tatmin etmek, menfaat ve itibar sağlamak. Dincilik sömürü ve aldatma aracı yapacağı sahte din yaşasın diye, gerçek dinin hayata girmesini, insanları kucaklamasını sürekli engeller. Bunun içindir ki dincinin, din adına verdiği mücadelenin sonucu, gerçek dini hayatın dışına itmek olmaktadır. Dincilik, dinin tüm değerlerinin birer maskesinin kullanıldığı şeytanî bir sanayi ve siyaset koludur. Dinciliğin bu imansız ve idraksiz sefaletini en doyurucu ve etkili biçimde tanıtan beyanlar da Kur’an’ındır. İşte bu beyanlardan bazıları: “İnsanlara çalım satarak, gösteriş yaparak yurtlarından çıkanlar ve Allah yolundan usandırarak vazgeçirenler/insanları Allah yoluna karşı konuma getirenler/insanları, su yolunu kesmiş zehirli yılanlar gibi ürkütenler türünden olmayın.” (Enfâl, 47) “İnsanlar içinde öylesi vardır ki, Allah konusunda ilimsiz, kılavuzsuz ve aydınlık getiren bir kitaba sahip olmaksızın mücadele edip durur. Yanını eğip bükerek uğraşır ki, Allah yolundan saptırıversin. Böyle kişiye dünyada bir yüz karası öngörülmüştür. Ve kıyamet günü biz ona, o kasıp kavuran yangının azabını tattıracağız.” (Hac, 8-9) Kur’an, özellikle Maun Suresi bize öğretiyor ki, din, din adı altında da dışlanabilir, etkisiz kılınabilir. Namazniyaz, dini bu şekilde dışlamanın maskesi ve aracı yapılabilir. DİNDAR VE DİNCİ Dindarların en zararlı düşmanı dincilerdir. Tabiî ki, dincinin en tehlikeli düşmanı da dindarlardır. Çünkü dinci, dindarın en yüce, en kıymetli sermayesini kirleten, çalan, istismar eden bir namerttir. Dinci, dindarın hayatı pahasına koruduğu ve yaşama sebebi bildiği yücelikleri birer maske gibi kullanarak hesaplarını denk getirmeyi esas alan hayasız bir hırsızdır, gaspçıdır. Dincilik; dini, çıkar, koltuk, baskı, egemenlik aracı yapan bir sanayi koludur. İşin esası bakımından ne dini vardır ne de imanı. Dinciler arasında işin farkında olmadan aldatılıp kullanılan bir miktar dindarın bulunması bu gerçeği değiştirmez. Hüküm çoğunluğa göre verilir, istisnalara göre değil. Dincinin dini-imanı, Tanrısı, ibadeti hep çıkarı ve hesabıdır. Dincilik, tarihin en verimli ama en namussuz iş koludur. Dinci ise bu sanayi kolunu meslek edinmiş olanların adı-unvanıdır. Bu sanayi kolu, şimdilerde tüm dünyanın nefesini kesiyor, uykularını kaçırıyor; o arada Türkiye’nin de gırtlağını sıkıyor. Ne yazık ki, tek kutuplu dünyanın süper zalimleri, sömürülerine destekçi bulmak için, dinci sektörün her türüyle işbirliği içine giriyorlar. Özellikle, kendilerine ‘İslam dünyası’ diyen aldatılmış kitlelerin aymazlarıyla... İtham ve iftira, dincinin temel ibadeti, var oluş nedenidir. İftira ve itham, dincinin hayatında maruz kaldığı haysiyetsizlik düşüşüne başka hiçbir zihniyette kazanamaz. Çünkü dinci,


itham ve iftirayı ‘fî sebîlillah’ (Allah yolunda) yaptığını söyleyerek, alçaklığı akıl almaz bir iblislikle kutsallaştırır. Bu alçak sanayi koluyla bütün bu gerçekleri unutmadan mücadele etmeliyiz. Dinciliğin temel sermayesi: Riyakârlık Dinciliğin bütün zamanlarda ve bütün toplumlarda hem temel göstergesi hem de temel sermayesi riyakârlıktır. Dinci, olduğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan bir varlıktır. İşi gücü insanları aldatmak, uğraşı sürekli gömlek değiştirmektir. Bunun içindir ki bütün dincilerin akıbetleri, er veya geç, dünya ve ahirette rezil olmaktır. Dincinin temel karakteri riyakârlık olduğu için dinciyi dost edinenlerin sonu hüsran olur. Çünkü dincinin yıldızlar kadar uzak olduğu birinci gerçek, vefadır. Dinciliğin hareket noktasında Peygamber’in evladını katletme ihaneti bulunduğu için bütün dinciler derece derece birer haindir. Dinciliğin temel göstergesi olan riya, Kur’an açısından bakıldığında en zararlı düşman sayılan şirkin en zehirli şeklidir. Riya, Mevlana Celaleddin’in deyimiyle, ‘olduğu gibi görünmemek veya göründüğü gibi olmamak’tır. Riya, Maun Suresi’nin açık beyanına göre, örtülü bir din inkârı yani dinsizliktir. Ve en kötü dinsizliktir. Çünkü riya, sinsi ve kahpe bir tahripçidir. Bu yüzden riya, son Peygamber tarafından gizli şirk olarak adlandırılmıştır. Allah’a giden yola en amansız pusuyu kuran ve dini içinden çürüterek insanlığı bunalıma ve onursuzluğa mahkûm eden bir numaralı illet, riyakârlıktır. Bütün erdirici ve yaratıcı atılımların belini kıran ve insanoğlunu hiçliğe esir ederek ömür sermayesini boşa harcatan kahredici bir beladır riyakârlık. Bu belaya çarpılmış birey ve toplumlar kalıcı, huzur ve mutluluk getirici hiçbir değer üretemiyorlar. Çünkü riya, güzeli ve iyiyi öldürmekle kalmaz, güzele ve iyiye yönelik ümitleri de mahveder. Kur’an’ın ve Son Peygamber’in hayatının incelenmesi bizi şu sonuca götürüyor: Riyakârlıkla icra edilen en ideal ibadetlerden, samimiyet içinde işlenen en büyük günahlar bile yeğdir. Çünkü birinci halde, ibadetin karşılığı olmadığı gibi, ümit ve bekleyiş de silinir. İkinci halde ise ümit ve bekleyiş vardır. Çünkü eksiğini, günahını bilen kul, Allah önünde boyun büker ki, en emin kurtuluş yolu budur. Rahatlıkla diyebiliriz ki, Allah’a kulluk ve sonsuz kurtuluş konusunda “Hiçbir şey yapamadım” itirafı, “Her şeyi yaptım” iddiasından çok daha üstün ve çok daha erdiricidir. Çünkü birincide riya söz konusu değildir. Bu yüzdendir ki, gerçek dindarlar, Allah karşısında ibadetleri değil, boyun büktüren eksikliği tercih etmişlerdir. Kur’an’ın önerdiği ahlakın en ideal şekli kabul edilen melâmet de budur. Melâmet gerçeği bize göstermektedir ki, tamlık kapısından Allah’a gitmek, hemen hemen hayal ve muhaldir; insana yakışan, eksik ve boyun büküklük kapısından Hakk’a sığınmaktır. Çünkü bu ikinci kapı, gizli şirk olan riyaya asla geçit vermez. Ve gizli şirkin giremediği bir gönül, sonsuz kurtuluşa mutlaka erer. RİYANIN BİR NUMARALI MALZEMESİ: NAMAZ Hem Kur’an hem de Hz. Muhammed, riya konusunu örneklendirmede namazı seçmektedir. Bilindiği gibi, namaz, Müslümanın hayatında en sık ve yoğun biçimde yer


alan bir ibadettir. Böyle olunca vitrinlenmeihtiyacı duyan riyakâr ruhun en verimli istismar metaı namaz olacaktır. Dincilerin en düşkün oldukları şov da namaz şovudur. Durmadan namaz şovu yaparlar. Vakitli vakitsiz, abdestli abdestsiz, yerli yersiz. Maun Suresi, riya bulaşan namazları kılanları lanetleyerek dinciliğin bu temel istismar metaını yerle bir etmiştir. Bu ölümsüz mesajda şöyle deniyor: “Lanet olsun o namaz kılanlara ki namazlarından gaflet içindedirler. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.” (Maun, 46) Yakasını riyaya kaptırmış kitlelerin din adına durmadan cami duvarı dikmelerinin sırrı da budur. Bu insanlar hep cami yaparlar ama o camilerin insan yaptığını göremezsiniz. Ne ilginçtir ki, Hz. Muhammed, mabet sayısını artırmayı, mabetleri görkemli yapmayı, süslemeyi ümmetler için çöküş alâmeti olarak gösteriyor. Bunun sebebi, işte şurada izaha çalıştığımız gerçekte saklıdır. Kur’an’dan çıkarılabilecek en hayatî ilkelerden biri de şudur: Günahtan korkma, şirkten ve onun en kahpe şekli olan ikiyüzlülükten kork. Çünkü Allah, günahını itiraf edip boyun bükenleri affedecektir. Ama şirke bulaşanları asla affetmeyeceğini açıkça bildirmiştir. Makbul görünümlü melunlar Maun Suresi bize gösteriyor ki, insanlar arasında makbul görünümlü melunlar olabilir, vardır. Mevlana Celaleddin’in oğlu Sultan Veled (ölm. 712/1312), makbul görünümlü melunlar tabiriyle aynı anlamı ifade etmek üzere, ‘İdris suretinde iblisler’ tabirini de kullanıyor. (Sultan Veled, Maarif, 334) Sultan Veled, bu tabiri kullanırken dayandığı gerçeği de açıklamıştır. Diyor ki Sultan Veled, “Eğer engel Tanrı ise onu hangi lahavle uzaklaştırabilir?!” (Maarif, 12) Tüm aldanış ve aldatışların yıkımını bertaraf etmek için sığınılacak son dayanağın bizzat kendisinin yıkım aracına dönüştürülmesi halinde insan ne yapacaktır? Düşünmek bile ürpertiyor. Sultan Veled, bu bitmez-tükenmez aldatış ve aldanış serüveninin en kahırlısına dikkat çekmiştir. Bu, bizzat Tanrı’nın aldatma ve engelleme aracı yapılmasından doğan kahırdır. Tüm kahırların içinden sıyrılmak için sığınacağımız son gücün de kahır aracı haline getirilmesi, ümidin bitişi demektir. Sultan Veled, bu zamanüstü saptamayı yaparken, Kur’an’ın, hayatî mesajlarından birine dayanmaktadır. Kur’an’a göre, tüm aldanışlardan sıyrılmak için sığınacağımız en güvenli dayanak olan Allah bile, aldatıcıların oyunlarıyla aldatma aracı haline getirilebilir. İşte bunu, makbul görünümlü melunlar veya İdris suretindeki iblisler yapar. İşte bütün bu sebeplerden ötürü, insanı Allah’tan uzaklaştıran bela olarak dincilik, dinsizlikten daha tehlikelidir. Unutmayalım ki, makbul görünümlü melunlar dinsizliğin değil, dinciliğin ürünüdür. Dinsizlik, en kötü ihtimalle, makbul görünümlü melunlar değil, melun görünümlü melunlar üretir. Hatta bazen melun görünümlü makbuller bile üretir dinsizlik. Haram yemeyen, dürüst, insan haklarına saygılı, büyük değerler üretici nice dinsizler gördük. Tabii ki, aynı haklara saygılı çok dindara da rastladık. Ama insan haklarına, insana saygılı bir tek dinciye rastlayamadık. Kur’an, Maun Suresi’nde, bu paradoksu çözüyor. Makbul görünümlü melunlar dincilik ürünü ise insan haklarına saygılı namuslu adamların dincilikle mücadeleleri, dinsizlikle mücadeleden önce gelmelidir.


EN BÜYÜK TEHDİT DİNCİLİKTİR Tarihi dikkatle ve tarafsız bir bakışla okuduğumuzda şunu apaçık görmekteyiz: Allahsızlığa fatura edilen zulümler, Allah’ı aldatma aracı yapan zulümlerin yanında çok hafif kalmaktadır. İnsanoğlu, Allahsızlığa fatura edilen zulümleri teşhis ve bertaraf etmede, Allah ile aldatanların zulümlerine karşı mücadeleden daha başarılı olmaktadır. Sebep açık: İnkâr zulümleri kutsalı paravan yapmadıklarından insanın iç dünyasına sokulamıyorlar. Böyle olunca da başarı şansları ve ömürleri fazla olmuyor. Kutsalı maske yapan, yani Allah ile aldatmaya dayanan zulümler ise insanı ta can evinden yakalamakta, gönlünü, vicdanını prangalamakta ve zulmü fark edemez hale getirmektedir. O halde, Kur’an’ı bir kez daha dinleyelim: “Dikkat edin; aldatan, sizi Allah ile aldatmasın!” Biz burada insanlığın vicdan ve idrak kulağına şunu bir kez daha ulaştırmak isteriz: Hiçbir devirde ve hiçbir ülkede, hiçbir bela Allah ile aldatma belasından daha kötü, daha yıkıcı olamaz. Bütün zamanlarda ve bütün mekânlarda en yakın ve en tehditkâr düşman daima dinciliktir. Tüm milletler ve tüm dinler için böyledir. Çünkü her dinde dindar vardır ve o, rahmettir. Ve her dinde dinci vardır ve o, musibettir. Allah ile aldatmanın yıkımını ifade ederken gericilik denen uydurma tabiri değil, Kur’an menşeli ‘Allah ile aldatmak’ veya ‘dincilik’ tabirini kullanmamız lazım. Öteki düşmanlar ve tehditler dinciliğin ardından sıralanmalıdır. Kur’an’ın riyakârlığa bir numaralı düşman gözüyle bakması sebepsiz değildir. Çünkü şirkin en namerti olan riya, melunu makbul, iblisi İdris göstermeyi meslek edinmiş alçakların maskesi, aracı ve sığınağıdır. Tanrı’nın riyaya duyduğu öfke, kendisini inkâr da dahil, bütün olumsuzluklara duyduğu öfkeden daha büyüktür. Gulûl suçunu tanıyalım! Gulûl en yaşamsal Kur’ansal terimlerden biri. Dinciler, özellikle hırsız takımı ondan hiç bahsetmez. Kur’an, gulûl sözcüğünü fiil halinde üç kez kullandığı ayetinde şöyle diyor: “Her kim hıyanet edip kamu malından bir şey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir. Sonra her benliğe; kazandığı tam olarak ödenir. Hiçbirine zulmedilmez.” (Âli İmran, 161) Toplumların üstüne lanet yağmasına sebep olan gulûl suçunu çok iyi tanımalıyız. Bu suçu tanımamakta ısrar edersek Allah düşmanlarını Allah’ın dostları zannederiz ve farkında olmadan biz de ‘Allah düşmanı’ oluruz. Böyle olunca da gulûl hırsızlarının gasp ettikleri topraklar üstüne gulûl domuzlarının haram paralarıyla kurulan camilerin sayısı, değil yüz bin, ikiyüz bin de olsa Allah yakamızı bırakmaz; sürünmek kaderimiz olmaya devam eder. Gulûl suçlularının akıbetlerini anlatan eserlerde, İslam Peygamberi’nin, bütün vicdanlara, özellikle yaşadığımız günlerin İslam dünyasında anahtar olması gereken şu sözü de var: “Eğer ümmetim kamu malından çalma günahını işlemese karşılarına ebediyen düşman dikilemez.” Halkın, devletin malını çalıp çalıp yiyen, kitleleri Allah ile aldatıp sömüren, dini ve Kur’an’ı bir pazar yeri metaına çeviren hükmî domuzlar yani firavun takımı, toplumun omurgasını kırıp onu kötülüklere karşı koyamaz duruma getirmektedir. Böyle olunca da


sömürü ve istilayı hayat tarzı bilen emperyalist sırtlanlar, omurgası kırılmış böyle bir toplumun tepesine üşüşerek onu yiyip bitiriyorlar. Hz. Peygamber, işte bu büyük belaya dikkat çekiyor. O, ümmetinin yumuşak karnının burası olduğunu biliyordu. Ümmetinin bu yumuşak karından çürümeye başlayarak çökeceğine defalarca dikkat çekmiştir. Bizim eserlerimizi okuyanlar, bu dikkat çekişin, sarsıcı örneklerini bol bol göreceklerdir. GULÛLÜN HUKUKSAL FIKIHSAL YAPISI Bir fıkıh terimi olarak gulûl, kamu mal ve imkânlarının zimmetlendiği görevlilerin bu zimmet görevine ihanet ederek devlet mallarını çalıp çırpmalarıdır. Yani gulûl, devlet malına ilişkin zimmete bir biçimde hıyanet etmektir. (bk. Fahri Demir, İslam Hukukunda Mülkiyet Hakkı ve Servet Dağılımı, 232-233) Bu hıyanet çalıp çırpıp bizzat yemek olabileceği gibi, çalıp çırpanlara göz yummak şeklinde de olabilir. Günümüzdeki kamu mallarının ‘özelleştirme’ adı altında yurt içi veya yabancı kodamanların talanına açılması da fıkıh açısından bir gulûl suçudur. Böyle baktığımızda, iki binli yılların Türkiye’sindeki dinci talan iktidarının, örneği görülmemiş bir gulûl suçlusu olduğunu ve üstüne lanet yağdığını anlamakta gecikmeyiz. Gulûlün en kötüsü kamunun topraklarına el koymak veya el koydurmaktır. Bu, Hz. Peygamber’in tespitidir. Bir yerde şöyle diyor: “Allah katında en kötü gulûl, bir karışlık da olsa toprak gulûlüdür.” (İbn Hanbel, Taberânî, AbdülhalimMahmud, Ebu Zer, 32) Tekrar edelim: Maun suresi, gulûl suçu işleyenleri dinsizlik ve melunlukla itham etmektedir. ÇOK HAYATÎ BİR SORU Siz hiç, Kur’an’da gulûl diye bir suçun bulunduğunu, bu suçu işleyenlerin, ibadetleri ne kadar fazla olursa olsun, cehenneme gideceklerini anlatan bir vaiz, bir din temsilcisi dinlediniz mi? Okullarda ‘zorunlu’ olarak okutulan din derslerinde, öncelikle öğretilen namaz sureleri içinde yer alan Maun Suresi’nin mesajıyla ilgili bir tek cümlenin çocuklarınıza öğretildiğine bugüne değin tanık olabildiniz mi? Ve mesela, Türkiye Cumhuriyeti’nin üç katrilyonluk bütçeyle kotarılan Diyanet İşleri kurumunun bu konuda bir bildirisine, bir demecine, bir hutbesine rastladınız mı? Ben, camide ve tekkede büyüyen bir insanım. Maun suresi mesajıyla ilgili tek cümle, kendi araştırmalarımla tespit ettiğim güne kadar ne gördüm ne de duydum. Tanrı ve tarih şahittir ki, ben bir Kur’an mümini olarak görevimi çok erkenden ve çok onurlu bir biçimde yaptım. ‘Maun Suresi mesajı’ tabirini Türk literatürüne, Türkiye’nin basın lügatine, hatta siyaset lügatine sokan, bu satırların yazarıdır. Halk, siyaset ve aydınlar bu bilgilendirmenin gereğini yapmamışlarsa bu onların sorunudur. Kamu malı talancılarının cenaze namazları kılınmaz! Fıkhî ifadesiyle ‘gulûl suçluları’nın cenaze namazları kılınmaz. Çünkü Hz. Peygamber kılmamıştır. Bir yandan ‘Hz. Peygamber’in sünneti’ diye yeri göğü inleteceksiniz, öte yandan o peygamberin insan hayatına, adalet, düzen, mutluluk getirecek en hayatî uygulamalarını görmezlikten gelecek, yok sayacaksınız. Ve bütün bunlardan sonra, birkaç rekât Maun namazı kılıyorsunuz diye size ‘birinci sınıf Müslüman’ muamelesi yapmamızı bekleyeceksiniz.


Bu tavır, sadece vahim bir imansızlık olmakla kalmaz, aynı zamanda vahim bir namussuzluk olarak da vicdanları titretir. Şimdi size, halkımızın aydınlık, akılcı, helal lokmacı zümrelerinin bana verdiği ‘Milletimizin Öğretmeni’ unvanının bir gereği olarak hayatî bazı bilgiler ve belgeler sunacağım. Bunları Lokman Hekim reçetesi gibi kullanmaya mecbursunuz. Aksi halde, ağır ihmal faturalarının ağır cezalarını çocuklarınız ve torunlarınız öder. Hadis ve fıkıh alanının en büyük isimlerinden biri olan İbn Hemmam (ölm. 211/826), eseri el-Musannef’te bize bildiriyor ki, Hz. Peygamber, kamu malından birkaç kuruşluk bir miktarı çalan Eşca’lı sahabîsinin cenaze namazını kılmamıştır. (el-Mu-sannef, 5/244) Hadis ve fıkıh alanının önemli isimlerinden bir diğeri olan İbnül Kayyım el-Cevziyye (ölm.751/1350 ) ise İslam düşüncesinin zirve kaynaklarından biri olan Zâdü’l-Meâd adlı eserinde şunu bildiriyor: Hz. Peygamber, kamu malı çalmış, kamu hakkına tasallutta bulunmuş olanların cenaze namazlarını kılmamıştır. (Zâdü’l-Meâd, Beyrut 1981 baskısı, 1/515, 3/107-108) Olayı, İbnül Kayyım’ın eserinden verelim: “Bir harp sonrasında Peygamber’e: ‘Filanca, filanca, falanca şehit oldu’ diye tekmil verdiler. O, bunlardan birisi için şöyle dedi: ‘Hayır! İşte o dediğiniz kişi şehit olmamıştır. Ben onu cehennemin içinde görüyorum. Sebebi de, kamu mallarından çaldığı bir giysidir.’ Peygamber bunun ardından Hattap oğlu Ömer’i çağırarak şu talimatı verdi: ‘Git, ey Hattab oğlu, git de insanlara şunu duyur: Cennete yalnız ve yalnız müminler gidecektir.” (Zâdü’l-Meâd, 1/515, 3/107/108; ayrıca bk. Müslim, iman bahsi; İbn Hanbel,Müsned, 1/30, 47) Peygamberimizin Hz. Ömer’e söylediği söz, kamu malı hırsızlarının mümin niteliğini yitirdiklerine bir kanıttır. Maun Suresi’nin söylediği de budur. Peygamberimizin Ömer’e söyledikleri, anılan surenin Peygamber diliyle bir tefsiridir. Gerçek şu ki, İslam din ve imanının, insan hayatına ışık ve ufuk verecek en ciddî mesajları, İslam’ı temsil ve savunma iddiasıyla ortalığı kasıp kavuranlar tarafından saklanmakta, savsaklanmakta veya saptırılmaktadır. Bu hayatî mesajlar yerine kitlelere, avutucu, uyutucu bir takım ‘dinleştirilmiş uydurmalar ve yapay kutsallar’ ‘İslam’ diye dayatılmaktadır. Halk bu yutturma ve dayatmalarla avunurken gulûl suçluları, Müslümanları ülkenin içinde ve dışında soyup soğana çevirmekte, edindikleri muazzam servetleri de aydınlığın ve çağdaşlığın yok edilmesi için şerir bir güç olarak kullanmaktalar. ‘Yüzde doksan dokuz buçuğu Müslüman’ (!) Türkiye halkları bu olup bitenleri sessiz sedasız izlemektedir. Anlaşılan o ki, Maun suresi, İslam dünyasını, o arada Türkiye’yi çok daha ağır tokatlarla sarsmaya devam edecektir. AKP DİNCİLİĞİNİN FIKIH AÇISINDAN DURUMU


Şuraya kadar sıraladığımız Kur’ansal ve Muhammedî gerçeklere imanı olan herkes, eğer bu imanının korumak istiyorsa şunu itiraf etmek zorundadır: On küsur yıllık icraatı gulûl suçlarıyla dolu olan AKP iktidarının bu gulûl siyasetlerini kotaran kodaman kadrolarının hiçbirinin cenaze namazı ‘Müslüman’ sıfatıyla kılınmaz. Hatta onların katıldığı saflarda, girdikleri camilerde namaz kılınamaz. İslam’ın çekirdek nesli sahabîler, bu noktada tarihin en muhteşem ve en sarsıcı örneğini önümüze koymuştur. Üstü örtülen bu ürpertici ama hayat verici gerçeği de açıklayacağız. Sahabe neslinin gulûl suçlarına karşı tavrı Gulûl suçlarına yani devlet ve millet malının talan edilmesine karşı ilk radikal tavrı koyan kuşak, Muhammedî sünnetin Kâbesi sayılan Medine’nin sahabe neslidir. Sahabe kuşağı, Müslümanların üçüncü halifesi seçilen Osman bin Affân’a karşı koyarak, kamu malı talanına bula-şanların aflarının söz konusu olamayacağını göstermiştir. Yani Hz. Peygamber’in bu konudaki sünnetinin gereğini bihakkın yerine getirmiştir. Emevîci saltanat dinciliği, tarihin bu sarsıcı gerçeğini Müslümanlardan saklamış, gulûl suçu yüzünden Müslüman mezarlığına defnedilmesine bile izin verilmemiş bir yöneticiyi, sırf Emevî kodamanlarının hatırı için bu suçla hiç ilgisi olmayan biri gibi göstermiştir. Şimdi biz, Emevî hanedanına yüz yıllık saltanat yolunu açan üçüncü halife Osman’ın, sahabe nesli tarafından ağır biçimde cezalandırılan gulûl suçu serüvenini kısaca verelim: OSMAN’IN GULÛLCÜ İCRAATI VE BUNUN YOL AÇTIĞI FELAKET Tarih, imkânları ve mevkii Halife Osman kadar sömürülen devlet adamına çok az tanık olmuştur. Emevî zihniyeti, Osman’ın önce dirisinden yararlanmak için onu korkunç yanlışlara sürüklemiş, sonra da onun ölüsünü iktidar aracı olarak sömürmüştür. Halife Osman’ın tüm halifelik dönemi, özellikle döneminin ikinci yarısı, tarihin en büyük gulûl ihlalleriyle doludur. Osman, Müslüman hazinesini ve devlet mallarını akrabası Emevîlerle yandaşlarına hiç sınır ve kural tanımadan talan ettirdi. Osman, Irak’ın en verimli yerleri olan ve öncelikle oraları fetheden gazilerin hakkı olması gereken toprakları “Sevad-ı Irak Kureyş’in bahçesidir” diyerek yandaşlarına ikram etti. Osman, akrabası Emevîleri, her türlü melanetlerine rağmen devletin en iyi yerlerine getirdi. Özellikle maliyeyi onlara teslim etti. Ve maliye, Emevî kodamanları tarafından fütursuzca yağmalandı. Muhammedî sünnete sahip çıkma mevkiinde olan sahabe nesli, Halife Osman’ı, gulûl suçları yüzünden dinden çıkmış sayıyor, ona Müslüman muamelesi yapılmasına izin vermiyordu. MÜSLÜMAN MEZARLIĞINA GÖMDÜRMEDİLER


Osman’ın, halifeliği boyunca, özellikle halifelik döneminin ikinci yarısında akrabası, yandaşları hesabına talan ettirdiği devlet hazinesi Müslümanlara yardım ve yarar üreten bir hazine olmaktan çıkmış, Emevîlerin özel ‘talan havuzu’na dönüşmüştü. Bunun adı, Maun suresi ihlali veya gulûl suçu idi. Ve Maun suresi ihlali, insanı dinden çıkarıp lanetlik hale getirirdi. Bu suçu işleyenlerin cenaze namazları Hz. peygamber tarafından kılınmamıştır. Halife Osman, İslam dışına çıkmış kabul edilen gidişini düzeltmesi için, Müslüman toplumun aydın ve bilge kişileri tarafından çok ısrarlı biçimde uyarıldı ama bu uyarılar hiçbir işe yaramadı. Tam tersine, Osman, kendisini uyaranları kendisine darbe yapmakla suçluyor, onları olabilecek en ağır cezalarla, hatta işkencelerle cezalandırıyordu. Bunun en ürpertici örneği, büyük sahabî Ebu Zer’dir. GULÛL SUÇLULARI MÜSLÜMAN MEZARLIĞINA DEFNEDİLEMEZ! Osman, nihayet, maruz kaldığı bir halk hareketiyle makamından indirildi ve halka çektirdiklerinin cezasını hayatıyla ödedi. Ama iş bununla bitmedi: Sahabe nesli, Osman’ın yaptığı kötülüklerin sadece başını vermekle ödenemeyeceği kanısındaydı. Osman’ın cenazesinin bir Müslüman cenazesi olarak Müslüman mezarlığına defnedilmesine izin vermedi. Osman’ın cenazesine Osman’ın üç kölesi, bir kızı ve bir de Mervan bin Hakem katılmıştır. (Taberî, Tarih, 35. yıl olayları; İbnül Esîr, el-Kâmil, 3/76; Askerî, Âişe, 1/172173) Daha da ilginci, Medine halkı, özellikle Medine’nin esas yerlileri olan Ensâr, Osman’ın, Müslümanların gömülü bulunduğu Bakî’ mezarlığına defnedilmesine izin vermemiştir. Bakî’in bitişiğinde ve Bakî’den bir duvarla ayrılan Haşşukevkeb adlı bir Yahudi mezarlığı vardı; Osman oraya defnedildi. Daha sonraki zamanda, Haşşukevkeb’le Bakî’ arasındaki duvar, Muaviye tarafından yıkılıp Osman’ın da gömülü bulunduğu Yahudi kabristanıyla Müslümanların mezarlığı olan Bakî’ birleştirildi. Ve o günden sonra “Osman Bakî’ mezarlığına defnedilmiştir” sözü yaygınlaştırılarak defnin yarattığı utanç tablosu örtüldü. Güneş ve katran Başlığımızın esin kaynağı olan peygamber sözü şudur: “Allah’a yemin olsun ki, sizi, güneş gibi aydınlık bir din üzerinde bıraktım. Bir din ki, aydınlıkta gecesi de gündüz gibidir.” (İbn Mâce, es-Sünen, 1/4) Böyle bir din bıraktı Hz. Muhammed. Aradan 1400 küsur yıl geçmiş bulunuyor. Daha Peygamberimizin son nefesini verdiği anda başlayan yozlaşmalar, bir süre sonra Emevî Arabizmi’nin müşrik karşı devrimiyle köşe taşlarını örseledi ve buna bağlı olarak büyüyen yozlaşma ve sömürü ‘güneş ve ışık’ dini, bir ‘saltanatçı Arap katranı’ ile örttü. Bugün dünyanın hemen her yerinde ‘Müslüman ve Müslümanlık’ dendiğinde insanlar şöyle bir ürperiyor ve içlerinden âdeta “İyi ki ben bunlardan değilim” diyor. Çünkü ‘Müslümanlık’ geriliğin, kirliliğin, sahteliğin, sürünmenin, sahtekârlığın, şiddet ve dehşetin alâmeti farikası haline getirilmiş.


Müslüman dünyanın bugün kendisine Allah rızası kazandıracak bir tek ibadeti olabilir: Hz. Muhammed’in bıraktığı ışık-aydınlık dine bulaştırdıkları kir ve karanlığı bu dinin bünyesinden temizlemek. Bunun için yapılacak ilk şey, son beş yüzyılın en büyük Müslüman düşünürü olarak gördüğümüz Muhammed İkbal’in 1920’lerde söylediğidir: “Bizim İslam’a yapacağımız en büyük iyilik, dünyaya, bizim Müslüman olmadığımızı ilan etmektir.” Ne yazık ki, bunun tam tersi yapılıyor. Örnek olarak, İslam dünyasının en önde ve din açısından da en iyi durumda olan ülkesi Türkiye’yi seçiyorum. İKBAL’İN PENCERESİNDEN TÜRKİYE İkbal söyleminin araladığı pencereden Türkiye’ye bir göz atalım. Son yıllarda din adına ortalığa fırlayarak Allah’ın avukatı gibi onu bunu hesaba çeken, ağzını açana, “Bizden onay aldın mı da dinden söz ediyorsun?” diyecek kadar pervasızlaşan maskeli müşrik din bezirgânlarına bakalım. Dinin insan hayatından kovmak istediği ne kadar ahlaksızlık varsa bunlarda. Kanıt bulmak için yorulmanıza gerek yok. İki binli yılların dinci siyasal iktidarının icraatına bakın. Ve mesela, ‘Avrupa tarihinin en büyük dinci soygunu’na imza atan Deniz Feneri hırsızlarına bakın. Son yıllarda bunların yalnız ekranlara yansıyan rezillikleri bile dini ağızlarına almamaları için yeterli gerekçedir. Ama nerede o vicdan, o insanlık! Hâlâ onu bunu kâfir ilan etmeye, hâlâ kendilerinden başkasını Müslüman görmemeye devam etmekteler. Yani din çapulculuğunu, namı diğer, dinci dinsizliği bütün hızıyla sürdürmekteler. DİN ÇAPULCULUĞU AŞILMADIKÇA... Türkiye örneği bize gösteriyor ki, din çapulculuğu aşılmadıkça Müslümanların iflah etmesi mümkün olamaz. Kur’an, zulümden arındırılmamış bir dinin mutluluk getirmeyeceğini, böyle bir dinin dinsizlikten daha beter olduğunu bildirmektedir. Işık-aydınlık dine inkârcılardan hiçbir zarar gelmez. Onların zararları, ışığa karşı olmaları yüzünden, kendilerinedir. Ama dini, nefislerinin menfaat, koltuk ve kinlerine paravan yapanların sergiledikleri karanlıklar, bütün dünyayı İslam’a karşı tavır almaya itiyor. Işık ve aydınlık din, yüzyıllardan beri, mezhep ve tarikat tahribiyle katranlaşmıştı. Monarşik-teokratik despotizmler döneminde, Kur’an’ın dinini, mezhep ve tarikat yobazlığı perişan ediyordu. Cumhuriyet döneminde bunlara parti, cemaat ve şirket sömürüsü eklendi. “Din, benim tarikatim, benim mezhebimdir” söylemindeki Kur’an dışı dayatma, günümüzde, “Dini ve İslam’ı benim partim, benim şirketim, benim cemaatim temsil eder’ söylemiyle birleşmiş bulunuyor. Yani bela çift çatallı hale gelmiştir.


Ne diyelim, Allah âdildir; herkes, o arada Türkiye halkı da müstahak olduğunu buluyor. Allah, Anadolu halklarını, sadece imanı bozuklara teslim etmekle yetinmemiş, vicdanı ve kanı da bozuk olanlara teslim etmiştir. Mustafa Kemal’e kahpelik! “Komünizm geliyor” yaygarasıyla Türkiye’yi ürkütüp yarattığı Yeşil Kuşak İslamı ile bizi Demir Perde’ye karşı bedava şövalye olarak kullanan Haçlı Batı, şimdi aynı şeyi ‘Ilımlı İslam’ slogan ve projesiyle yapıyor. Tek fark, Türkiye’nin bu kez, gayri Müslimlere karşı değil, doğrudan doğruya İslam âlemine karşı kullanılmasıdır. Yeşil Kuşak oyunundan çok daha zor bir iştir bu. Çünkü artık “Allahsız komünizme karşı dine inananlar birleşmeli” edebiyatı yeterli olmuyor. O edebiyatın ne kadar namussuz bir emperyalist edebiyat olduğu, asıl Allahsızların o edebiyatı üretenler olduğu anlaşılmış bulunuyor. Ucuz şövalyeyi cepheye sürmek için belli ki yine ‘İslam’ kullanılacak, ama bu sefer İslam’ı İslam’a karşı kullanmak söz konusu olduğundan Haçlı iblisler çare bulmakta zorlanıyor. Nasıl yapacaklar bunu? Önce, bir numaralı direnç noktası olabilecek değerleri yıkmak, Türkiye’nin omurgasını kırmak lazım. Omurga, Türkiye’yi farklı kılan Kemalist mirastır. Onu işe yaramaz hale sokmak gerekiyor. Onun petrolden daha güçlü olduğu anlaşılmıştır. Petrolün işini bitirdiler ama Kemalist mirasın işini bitiremiyorlar. Bu onları çıldırtıyor. Çare şöyle bulundu: “Sizi model yapacağız” diyerek Türkiye’yi model olmaktan çıkarmak. İlk iş, Kemalizm’in teorik koruyucu güçlerini, yani akılcı aydınları etkisizleştirmek, ikincisi, Cumhuriyet ordusunu saf dışı etmektir. İki binli yılların başından itibaren subaşlarına oturttukları imanı ve kanı bozukları kullanarak bu projelerinde büyük mesafe aldılar. Bir yandan bunu yapıyorlar, bir yandan da bize “Size İslam dünyasına model yapacağız” diyorlar. Ve bu halk sormuyor: “Bizi İslam dünyasına model yapacaksanız bu modelin kaynağı olan mirasın yaratıcısına neden savaş açmış durumdasınız? Neden Atatürk’ten ve laiklikten vazgeçin diye avazınız çıktığı kadar bağırıyorsunuz?” İngiliz yazar Andrew Mango oyunun belini kıran şu sözleri söylüyor: “İslam coğrafyasındaki ülkeler tabii ki laik ve demokratik Türkiye’den ders alabilirler. Ama bugünkü Türkiye yerine 1930’ların Türkiye’sine bakarlarsa ve o Türkiye’nin bu hale nasıl geldiğini incelerlerse. Bunu yaparlarsa kendilerini düzeltecek daha birçok şey öğrenebilirler.” Atatürk’ü niçin sevmediklerini anlamanıza yardımcı olsun diye bir olayı anımsayalım: ‘DAVET EDERLERSE KATILIRIZ’


Yıl 1932. Birleşmiş Milletler’in nüvesi veya ilk şekli olan Milletler Cemiyeti (veya Cemiyeti Akvam) kurulmaktadır. Dünyanın bu en büyük uluslar topluluğuna katılmamız için Atatürk’e çevresi telkinde bulunuyor. Cevabı şu oluyor Atatürk’ün: “Başvurmayı düşünmüyoruz, ama davet ederlerse katılırız.” Ve topluluk, 43 üyenin oybirliğiyle Türkiye’yi katılıma davet kararı aldı. Ve Türkiye, işte bu davet üzerine o topluluğa katıldı. Atatürk Türkiye’sinde o idik; bugün ABD ve AB önünde ne olduğumuz belli. Oradan buraya nasıl gelindiğini anlamak için Atatürk’ün şu sözü bize yardımcı oluyor: “Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvela biz, kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün iş ve hareketlerimizle göstermeliyiz!” Atatürk mirasının bütün nimetlerini nankörce, melunca, patlayasıya-çatlayasıya yiyen kanı bozuk, beyni uyuşuk dinci hainler bu gerçekleri bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa yazıklar olsun onlara. Bilip de gereğini yapmıyorlarsa lanet olsun onlara! Haçlı Batı, Türk halkının Atatürk mirasından yararlanmasına seyirci kalır mı? Sen gel de bunu anlat emperyalizmle işbirliğini ‘en büyük keramet’ sayan bilcümle dinci alçaklara. Analarının bacılarının yatak odalarına giren Yunan işgalcileri çoktan unuttular; Atatürk’ün içtiği rakıların kadeh çetelesini tutmaya devam ediyorlar. İman ve namus kıratları işte bu! Haçlılar; Atatürk’ün yıkılması için Kâbe’nin yıkılmasını şart koşsalar, İslam dünyasında, bu imansız ve namussuz şartı zevkle kabul edecek çok sayıda alçak bulabilirler. ‘Değerlerin hastalanması’ Değerlerin hastalanması, değerlerin hastalığı veya hastalanan değerler... Deyim; Amerikalı yazar Henry Clausen’in ‘Alelâdenin Ötesi’ (Beyond the Ordinary) adlı eserinde, çağımızın bunalım sebeplerinden biri olarak gösterdiği ‘Value Sickness’in karşılığı. Değer yargılarının altüst olmasıyla ortaya çıkan rahatsızlık, gelecek doğuşların habercisi olduğu kadar eşiğinde bulunduğumuz çöküşlerin de habercisidir. Esasen, hayatın kanunlarından biri de, ölüş ve oluşların sürekli birbirini izlemesidir. Çağımızın büyük beyinlerinden biri olan Toynbee, 1940’lı yıllarda, Batı uygarlığını sanık sandalyesine oturttuğu eseri ‘Civilization on Trial’ (Medeniyet Yargılanıyor)da şu tespiti yazıya geçirirken, zaman üstü bir gerçeği dile getiriyordu: “Medeniyetlerin ölümüne yol açan yaralar, esasında maddesel yaralar değildir.” Gerçekle dost olanlar bilirler ki, insanı acıların kucağına atan ve medeniyetleri çökertip kavram ve kurumları yozlaştıran, insanın insanı horlaması, insanın insana ihanetidir. İnsanın korunan onuru her türlü eksiğe ve acıya göğüs gerebilirken, aynı onurun ayak altına alınması, maddesel ihtişamların yaşama şansını yok etmektedir. İnsanı kahreden en zehirli bela, onun, hemcinslerinin ihanet ve sömürüsüne maruz kalmasıdır. İnsanın insanı horlaması, yalanı egemen kılmayı zorunlu hale getiriyor. Bizim ülkemizin de içinde bulunduğu koca bir ‘İslam dünyası’, yalanı iyi söyleyen ve iyi kullanan kadroların pençesinden kurtulamıyor. Yaratıcılık ve erdem gibi değerler


açısından son derece yetersiz olan bu kadrolar, büyük kitleleri kandırmakta, hatta kendilerini onlara ‘alternatifi olmayan adamlar’ diye kabul ettirebilmekteler. Tespitleri ideolojik olmaktan çok bilimsel ve nesnel veriler sunan bir dizi düşünür (Toynbee, Sorokin, Ortega Y Gasset, Guénon, Garaudy, From vs.) çağımızı ‘bunalım çağı’ ilan ederken, daha çok, değerlerin yozlaştırılmasına dikkat çekmektedirler. Değerlerin hastalanmasını önleyen, hastalanan değerlerin tedavisini sağlayan temel disiplin felsefedir. TÜRKİYE’DE FELSEFE NEDEN KATLEDİLİYOR? Bir toplumda, hastalanan değerlerin ölümcül bir noktayı gösterip göstermediğini anlamak isterseniz, orada felsefeye itibar edilip edilmediğine bakın. Felsefeye itibar zayıfsa, hele hele felsefeden nefret varsa değerler ağır biçimde hastalanmıştır ve bu hastalığın sonu büyük ihtimalle felç veya ölümdür. Türkiye’de değerlerin ağır biçimde hastalandığını çok iyi bilenlerden biriyim. Allah ile aldatmanın saltanat dönemini temsil eden iktidarların Millî Eğitim’i kotaran adamları, okullarda bir zerrecik kalmış felsefe derslerini katletmek üzere, yoz bir ‘tarikat dalaveresi’ ile bu dersin de üstüne gittiler. Felsefeyi sağlam bir din anlayışının güdümüne vermenin bile yanlış olacağı bilinen bir gerçek iken, bunlar tuttu, kendi sakat din anlayışlarını felsefe derslerinin denetçisi ve yönlendiricisi yapacak düzenlemelere gittiler. Aslında, şaşılacak bir yanı yok bunun. Allah ile aldatanların bir numaralı düşmanı ‘düşünen adam’dır. Bundan yaklaşık bin iki yüz yıl önce ölmüş bulunan anıt İslam filozofu el-Kindî (ölm. 252/866), alameti farikası akıl düşmanlığı olan dinciliği eleştirirken şunu söylüyor: “Felsefe düşmanlığı yapanların ne Allah’ı olabilir ne de dini!” Düşünen adamı inşa eden disiplin felsefedir. Böyle olduğu içindir ki, Allah ile aldatanlar, bir yandan günlük hayatı ilkelleştirirken, bir yandan da düşünebilecek insanlara ufuk açması söz konusu olan felsefe derslerini ağır bir insanlık suçu işleyerek katlediyorlar. Düşünen insandan nefret, Allah ile aldatanların şiarıdır. Ben bu şiarın, saltanat dincileri tarafından işlevsel kılınmasına hayret etmiyorum; benim hayret ve nefret ettiğim, ‘düşünen adam’ sayılan birtakım kalem erbabının, bu ‘felsefe katilleri’ne, ABD ve AB’nin talepleri (ve buyrukları) istikametinde ve üstelik, hiç utanıp arlanmadan, ‘demokrasi’ diye diye yıllardan beri destek verme gafletleridir. Son sözüm, giydiği elbisenin parasını etmeyen sözde aydınlaradır ve şudur: Yazıklar olsun size! Ve size, ‘düşünen adam’ muamelesi yapanlara! Kur’an devrimcilik şirk muhafazakârlık ister Kur’an, mensuplarının hanîf yani devrimci olmasını, eski kabullere, ecdat tabularına karşı çıkmasını istiyor. Hanîflerin mücadele etmesi gereken temel belaların başında, geleneğin dinleştirilmesi yani ecdatperestlik veya ‘muhafazakârlık’ gelmektedir. Böylece hanîflik, eskiyi ilahlaştırmayı, yeniye göz açtırmamayı egemenliğinin olmazsa olmazı gören dinciliğe karşı çıkışın yolunu açan idrakin metafizik temelidir. Ecdatperestliğin, yani muhafazakârlığın esasını değişmeye tahammülsüzlük oluşturduğuna göre, hanîfliğin esasını da sürekli değişme, sürekli yeninin peşinde koşma oluşturacaktır. Hepimiz biliriz ki aydınlanmanın esası da budur. Türk siyasal hayatına saltanat dincisi siyasetlerin bir sloganı olarak Yahudi teorisyenlerin tavsiyesiyle vurulan ‘muhafazakârlık’ damgası, dinci siyasetlerin kuramcılarından birinin kalemiyle (ve tabiî ki dincilik adına) şöyle tanımlanmıştır: “Muhafazakârlık, rasyonalist siyaseti sınırlamayı ve toplumu devrimci dönüşüm projelerinden korumayı amaçlayan yazar, düşünür ve siyasetçilerin eleştirilerinin biçimlendirdiği bir siyasal ideolojiyi ifade etmektedir.” (Koç, 85)


Batı’da, aydınlanmanın önemli filozoflarından biri sayılan Hegel (ölm. 1831), Doğu’nun körtopal kalmasının sebeplerinden birinin de muhafazakârlık diye anılan yeniye karşı çıkış, yeniye hayat hakkı tanımamak olduğunun altını çizmekte ve bu yaptığıyla âdeta onlarca Kur’an ayetini tefsir etmektedir. Kur’an; muhafazakârlığı, ecdat kabullerini dokunulmaz kılmayı, şirkin temel belirtilerinden biri saymakta ve müminlerini ‘hanîf’ olmaya, yani, muhafazakârlık prangalarını parçalamaya, sürekli yenilenmeye, bizzat onun tabiriyle ‘her an yeni bir iş ve oluşta olmaya’ (Rahman, 29) çağırmaktadır. O halde, hanîf olmak veya muhafazakâr olmamak, ‘töresel ve alışılmış olanı ilkeleştirmemek’tir. Bizzat Hegel bu tanımı kullanmakta ve buradan hareketle, Doğu’yu, âdeta devrimci bir Kur’an mümini gibi (örneğin bir Muhammed İkbal gibi), şu yolda eleştirmektedir. “Asya’da ilke, töresel olandır. Töresellik bireyin içine işlemiştir. Ve töresellik zamanla bireyin özgür iradesi gibi algılanır olmuştur. Töresellik henüz ahlaklılık düzeyine çıkmamıştır.” (Kula, 117) İKİ TEZ, İKİ KANIT Kur’an, peygamberlerle onların karşısına dikilen şirk zümreleri arasında tarih boyunca sürüp giden kavganın esasını, ecdatperestlikle akıl ve bilginin mücadelesi olarak tescil etmektedir. Temelde iki tez söz konusudur: 1. Şirkin tezi: Güvenilir, dokunulmaz ve kutsal olan, atalardan bize devredilen gelenek ve kabullerdir. İyinin, doğrunun ve güzelin ölçütü bu geleneksel değerlerdir. Bunların muhafaza edilmesi ise dinin ta kendisidir. 2. Tevhidin tezi: Güvenilir, dokunulmaz ve kutsal olan, aklın ve bilimin verileridir. İyinin, doğrunun ve güzelin ölçütü bu verilerdir. Bu iki tezin kavgası çok zorludur. Birinci tezin temel söylemi şudur: “Ayetlerimiz, karşılarında açık seçik kanıtlar halinde okunduğunda, delilleri sadece şöyle demek olmuştur: ‘Doğru sözlüler iseniz atalarımızdan kanıt getirin.” (Dühan, 36; 45/25) İkinci tez, yani peygamberler tezi ise şu söylemi öne çıkarmaktadır: “Eğer doğru sözlü kişiler iseniz bundan önceki bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı getirin bana!” (Ahkaf, 4) “Eğer doğru sözlü iseniz bana ilimle haber verin.” (En’am, 143) Kur’an, gelenekçiliğin yani ecdatperestliğin karşısına akılcılık ve bilimciliği koymaktadır. Temel karşıt kavramlar bizzat Kur’an tarafından belirlenmiştir: Akıl ve ilim. Kur’an bu noktada, âdeta felsefî tanımlamalar getirmektedir. Sarsıcı eleştirilerden bazıları şunlardır: “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiğinde: ‘Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Peki, ataları bir şeyi akıl yoluyla kavrayamıyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler?!” (Bakara, 170) “Onlara, Allah’ın indirdiğine ve resule gelin dendiğinde şöyle derler: ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.’ Peki, ataları hiçbir şey bilmiyor, doğru yolu bulamıyor idiyseler de mi?” (Mâide, 104) Müşrik mantık, ecdadı izlemeyle Allah’ı yani evrensel yasaları izlemenin aynı anlamı ifade ettiğinde ısrarlıdır. Muhafazakârlık şirkinin iki rahatsızlığı Şirkin veya ecdatperestliğin tevhit dininden ve peygamberlerden iki büyük rahatsızlığı var: 1. Ataların dokunulmazlığına karşı çıkılması,


2. Mal ve servetlerle ilgili statükoya karşı çıkılması. Şirkle tevhidin bütün kavgası budur. Peygamberlerle şirkin kavgasının esası, teolojik cedel değil, şirkin yaşamasını sağlayan panteon statükoculuğuna karşı çıkılmasıdır. İlk peygamberden sonuncusuna kadar dava hep budur. Kur’an’ı okuyan bunu hemen görür. Hiçbir şeyi göremese de bunu görür. Eğer bunu da göremiyorsa Kur’an’ı okumasın. Peygamberler ve tevhit devrimi, şirkin ‘dokunulmaz’ ilan ettiği iki şeye ‘dokunuyor’, hem de çok sarsıcı biçimde dokunuyor: Ecdat kabulleri, mal ve servet. İslam adına iddiası olan bir söylem ve siyasette bu dokunma yoksa onda tevhidin imanı yok demektir. Böyle bir söylem, bu iki şeye dokunmak yerine bir de onları ‘daha da dokunulmaz’ kılmaya âlet oluyorsa onun imanı ve dini olmadığı gibi, namusu da yoktur. Çünkü inanmamakla kalmıyor imanı paravan yaparak kitleleri aldatıyor. Bu ikincisi namussuzluktur. Kısacası, bu tür söylemlerle din avukatlığı yapanlar, Maun Suresi mücrimi melun alçaklardır. Şimdi, şirkin ikinci büyük rahatsızlığına vurgu yapan ayeti görelim: “Dediler ki, ‘Ey Şuayb! Namazın/duan mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi?” (Hûd, 87) Karşı çıkışın gerekçesi şirkin en beyinsiz söylemi halinde önümüze konmuştur: “Biz, eski atalarımız arasında böyle bir şey duymadık.” (Mü’minûn, 24; 28/36) ALLAHSIZLIĞIN TEMEL GÖSTERGESİ PAYLAŞIMA KARŞI ÇIKMAKTIR Gelenek ve ecdat şirkinin istediği, Allah’ın tamamen terki değildir; ataların ve geleneklerin terk edilmemesi, bir de mala mülke yani mal ve servet konusunda oluşturulmuş despotizme dokunulmaması. Ataların kutsallığı ve servetler korunmak şartıyla Allah’a, ibadete, mabede yer verilmesi, muhafazakârlık şirkini rahatsız etmemektedir. Tam aksine (Emevîlerin Cahiliye’yi öne çıkaran hilafetleriyle küresel kapitalizm hizmetkârı Ilımlı İslamcı siyasetlerin icraatında da gördüğümüz gibi), bu anlamda bir uzlaşı, gelenekçilik şirkinin sevdiği ve ustalıkla uyguladığı bir yöntemdir. Tevhidin asla kabul edemeyeceği bir numaralı uzlaşı ise işte bu uzlaşıdır. Gelenekçi-muhafazakâr putçuluğun bütün derdi, atalarından görüp öğrenmediklerini, yani yeniyi tepelemektir. Çünkü yeni onlara ‘atalarının ve kendilerinin bilmedikleri bazı şeyleri öğretiyor.’ (bk. 6/91) Eşyanın, atalarının koymadığı isimlerle anılmasına bile tahammülleri yoktur. (bk. 7/71; 12/40; 53/23) Atalarından miras almadığı şeylerin onun hayatına girmesi şirk zihniyetini kudurtuyor. Kur’an bu noktaya parmak basarken şöyle diyor: “Ayetlerimiz size okunuyordu da siz ökçeleriniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz. Büyüklük taslayarak, gece boyunca hezeyanlar savuruyordunuz. Sözü gereğince düşünmediler de ondan mı, yoksa kendilerine, ilk atalarına gelmeyen bir şey geldi diye mi? Yoksa resullerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? Yoksa ‘Onda bir cinnet mi var’ diyorlar! Hayır, o kendilerine hakkı getirdi ama onların çoğu haktan tiksinen kişilerdir.” (Mü’minûn, 66-70) Şirkin paylaşım isteğine ve yedek tanrıların kabul edilmemesine isyanı çok zorludur. Şu ayetler, bu isyan ve panik halinin volkanik kükreyişini önümüze koyuyor: “Kendi içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldi diye şaşıp kaldılar. Ve şöyle dedi bu nankörler: ‘Bu adam yalanlar düzen bir büyücü. İlahları bir tek tanrı mı yapmış? Bu, gerçekten hayret edilecek bir şey!’ İçlerinden kodaman bir grup öne çıktı: ‘Haydi, yürüyün! İlahlarınıza sahip çıkmada kararlı davranın! Gerçek şu ki, istenip beklenen


şey budur. Öteki millette işitmedik böyle bir şey. Bu bir uydurmadan başka şey değildir.” (Sâd, 4-8) Beslenmenin kişilik yapısına etkileri Önce, konunun uzmanı bir hekimin mektubunu okuyacağız. Dr. Odhan Yüksel yazıyor: “Tasavvuf ve Tarikatlar isimli eserinizi neredeyse her cümlesinin üstünde düşünerek, notlar alarak okumuştum. Kitabın birinci cildinde, beslenmenin ruhsal etkileriyle ilgili bölümü de aynı titizlikle okudum.” “Son zamanlarda epigenetik dediğimiz bir alan hızla gelişmektedir. Epigenetik, mevcut genetik yapının dış çevresel etkilerle yeniden düzenlenmesini sağlayan, bir tür gen regülasyonu yapan genom bölgelerinin bulunmasıyla popülerlik kazandı.” “Bugün okuduğum bir yabancı makalede, son olarak mevcut epigenetik kontrolün davranışlarla da yakından ilgili olduğu, kişinin yediği içtiği her şeye bu epigenetik alanların tepki verdiği ve gen regülasyonu ile davranışa yansıttığı gösterilmiş.” “Kuran’ın beslenme ile insanın kişiliği arasında ilişki kuran beyanları bugün epigenetik başlığıyla bilim çevreleri tarafından insanlığa sıkça duyurulur hale gelmiştir. Bu bilgileri ve bilimi gerçeğe kılavuz yapan Kuran’ı, en güzel şekilde biz gençlerin okuma ve araştırma dünyasına soktuğunuz için size sonsuz teşekkür ederim.” KUR’AN’IN BESLENME KONUSUNA YAKLAŞIMI Kur’an, gıdalarla insanın düşünce ve davranışlarının kalitesi arasında ilişki kurmaktadır. Bu ilişki sadece Son Peygamber’in ümmeti için öngörülmemiş, bir hayat kanunu olarak tüm zamanlar için geçerli gösterilmiştir. Temel ilke, tüm peygamberlere hitaben şöyle verilmiştir: “Ey resuller! Güzel/hoş/taze/leziz/temiz şeylerden yiyin ve barışa/hayra yönelik iş yapın!” (Müminûn, 51) Bu ayetin cümle yapısı, şöyle tercüme edilmesine de uygundur: “Ey resuller! Temiz yiyeceklerden yiyin ki, barış ve iyiliğe yönelik işler yapasınız.” Evrensel-kozmik gerekçe nedir? “Her ruhun kendine özgü bir cevheri vardır. Ve evrensel ruh her ruhta, o ruhun kendisine has kapasitesiyle belirginleşir.” (Dehlevî, Eltaf, 65) Başka bir deyişle, kozmik benliğin sınırlı benlikteki tecellisi, sınırlı benliğin kapasitesiyle, beden şartlarıyla bağlantılıdır. Gıdalar sınırlı benliğin oluşmasında, kalitesinde rol oynamaktadır. Mistikler, gıdaları değerlendirmede tıbbın verileriyle yetinmemişlerdir. Tıbbın çok değer verdiği gıdalar, insan bünyesinden daha başka şeyler bekleyen mistisizm için hiç değer taşımayabiliyor, hatta zararlı sayılabiliyor. Gıda konusunda tıpla dinin ayrıldıkları noktalardan biri de dinin, besinleri, insanın ruhsal yapısına etkileri bakımından da bir ayrıma tâbi tutmuş olmasıdır. O halde, öncelikle şunu bilmek gerekir: Dinin haram-helal ayrımında tıbbî gerekçelerin yokluğu emir ve yasağın lüzumsuzluğu anlamında yorumlanamaz. Dinin maksat ve gayesi farklıdır. Örneğin, domuz eti yasağında böyle bir durumla karşı karşıyayız. Gıdaları, manyetik gücü artırmaları veya tahrip etmeleri açısından sınıflamak son derece bilimsel olduğu halde tıbbî noktadan bir değer taşımaz. Çünkü bu ayrımın bilimselliği parapsikoloji açısından söz konusudur, tıp açısından değil. Demek oluyor ki, tıbbın kabul edemediği her izah, gıdalar ve gıdalanma konusunda redde mahkûm değildir. ALEXİS CARREL’İN DİKKAT ÇEKİŞİ Yirminci yüzyılın önemli bilgin düşünürlerinden biri olan, Nobel sahibi Fransız Alexis Carrel (ölm. 1944), bu konuyu eşsiz bir vukufla ele alan ilk hekim-düşünürdür. Ona göre, mevcut bilgilerimiz henüz gıdaların zihinsel ve fizyolojik yapımız üzerindeki kimyasal etkilerini tam olarak açıklığa kavuşturmaktan uzaktır. Bilinen bir şey varsa,


aldığımız gıdaların zihin yapımız ve karakterimiz üzerinde, tıbbın tespitlerinin ötesinde etkiler yaptığıdır. (Carrel, l’Homme C’est Inconnu, 100 vd. 369 vd.) Besinler ve manyetik enerji Manyetik enerji veya ‘hayatî enerji’ (magnetisme animal), Alman fizikçi Franz Anton Mesmer (ölm. 1815) tarafından keşfedilip adlandırılan bir doğal enerji türüdür ki, insan vücudunun ürettiği ve başkalarına aktarabildiği ciddi bir güçtür. Hipnotizmanın büyük ustası James Braid, 1842’de manyetik enerjiyi hipnotizma alanına aktardı ve hipnotizmanın esas gelişimi de bundan sonra oldu. Mesmer bu enerjiyi, sadece insandan insana aktarmakla kalmamış, bizzat kendisinin sahip bulunduğu yüksek manyetik enerjiyi bazı madenlere yükleyerek o madenlere dokunanların da bu enerjiden etkilenmesinin yolunu açmıştır. Mesmer, kendisinden manyetik enerji takviyesi veya manyetik enerjiyle tedavi isteyen ‘hastalarına’, enerji yüklediği demir çivileri veriyor ve onların bu çivilere bir süre dokunarak gerekli enerji takviyesini almalarını öneriyordu. YAPICI VE YIKICI BESİNLER Mesmerism akımının popülarite kazanmasından sonra yapılan araştırmalar göstermiştir ki, bazı besinler, besleyici özelliklerine rağmen, insan şahsiyetine canlılık ve çekicilik veren manyetik gücü tahrip edebilmekte, bazı besinlerse aksine, besleyici güçleri az olduğu halde sözü geçen gücü kuvvetlendirmektedir. Toksinli besinler, baharatlar, ekşiler, yaşlı hayvanların etleri manyetik enerjiyi tahrip etmektedir. Buna karşın meyveler, hafif tatlılar, körpe etler, süt bu enerjiyi güçlendirmektedir. Hz. Peygamber’in besinler karşısındaki tavrı incelendiğinde görülüyor ki, onun sevdiği besin maddeleri, insandaki manyetik gücü artırıcı besinlerdir. En yıkıcı gıda, başkalarının emeğinin ürünü olan ve haksız yollarla elde edilen ‘haram’ gıdadır. Kur’an, insan kişiliğinin insanlık değerlerine kaynaklık etmesi için yenen gıdaların kişinin bizzat kendi emeğinin ürünü olmasını ısrarla istemektedir. Başkalarının emeğinin ürünlerini bir biçimde aşırarak yiyenler, domuz eti yemiş ve domuzlaşmış kabul edilirler. Mevlana Celaleddin Rumî (ölm. 1273), bu tür gıdalarla beslenenleri domuz etiyle beslenen ve domuzlaşan yaratıklar olarak görmektedir. Mevlana’nın bağlılarından biri olan Eflakî, helal lokma gerçeğini şu satırlarda çok güzel anlatmıştır: “İnsanın nurunu ve kemâlini artıran lokma, helal kazanılmış lokmadır. Eğer bir lokmanın içinde hile ve kıskançlık görürsen ve ondan cehalet ve gaflet doğarsa, o lokmanın haram olduğunu bil! İlim, hikmet, aşk ve incelik helal lokmadan doğar.” “Lokma bir tohumdur, meyvesi düşüncelerdir. Lokma bir denizdir, cevheri düşüncelerdir.” (Eflakî, Menâkıb, 1/231) GÖBEK SALDIRMAYAN YİYECEKLER Göbek salma, İslam Peygamberi tarafından, ‘ümmet adına en korkutucu’ gelişmelerden biri olarak gösterilmiştir. Bir toplumda iri göbekler gafletin, haram yemenin, geri zekâlılığın, vurdumduymazlığın, tembelliğin, estetik zevkten yoksunluğun sembolü sayılmıştır. Müslüman mistikler, iri göbek musibetine imkân hazırlamayacak besinleri seçmekte çok ısrarlıdırlar. Günümüz ‘uygar’ toplumlarının, özellikle bir zulüm imparatorluğu olan ABD’nin en korkutucu musibetinin obezite (şişmanlık) olduğunu


bilmeyen yoktur. Obezite israf, haram ve sömürünün âdeta göstergesi olan bir beladır. Aşırı beslenme zihin ve ahlak yapısı üzerinde kötü etkiler yapmaktadır. İnsanlık tarihinin en büyük tarih felsefecisi ve bu disiplinin kurucusu olan İbn Haldûn (ölm. 808/1405) bu etkilere şöyle temas ediyor: “Çok besin almak vücutta pis kokan bozuk artıklar, safra, kan, balgam vs. meydana getirir. Bunun bir sonucu olarak renkler bozulur, şekil ve suretler çirkinleşir. Zihinler ve fikirler körleşir. Açlık, çöl hayvanlarının şekil ve suretlerini güzelleştirmiştir. İnsanların hali de böyledir. Verimli iklimlerin, ekinleri, hayvanları, katık ve meyveleri bol olan ülkelerin ahalisi ekseriyetle zihinleri ve fikirleri zayıf insanlardır. Açlık yıllarında ölenleri açlık öldürmez; onları, alışmış oldukları tokluk öldürür.” (İbn Haldûn, Mukaddime, 209, 212) Sürüleşmiş kitlelerin kurtarıcı bekleme hastalığı Firavun yönetimlerin ezip horlamasından âdeta zevk alan mazoşist ruh hali, kitlesel tezahürlerinde daha çok bir kurtarıcı beklentisine bürünür. Kurtarıcı bekleyen kitle psikolojisi, tarihin en uzun ve en yoğun mazoşizmini sergilemiştir. Erich Fromm’u dinleyelim: “Bireysel benliğin yok edilmesi ve böylece dayanılmaz yalnızlık ve güçsüzlük duygularının yenilmesi çabası, mazoşist çabaların yalnızca bir yönüdür. Öteki yönü, kişinin kendisi dışında daha büyük ve güçlü bir bütünün parçası olma, bunun içinde erime ve buna katılma çabasıdır. Bu bütün bir kişi, bir kurum, tanrı, ulus ya da ruhsal bir zorlanım olabilir. Sarsılmaz derecede güçlü, yıkılmaz ve görkemli olduğu düşünülen bir bütünün parçası olarak kişi bunun gücüne ve görkemine katılmış olur. Kendi benliğini bütüne adar ve benliğine ilişkin bütün güç ve gururdan vazgeçer, birey olarak bütünlüğünü yitirir ve özgürlüğünden de vazgeçer.” BÜYÜLÜ YARDIMCI BEKLEMEK “Mazoşist kişi, benliğinin yazgısının sorumluluğundan ve böylece de hangi kararları alması gerektiği kuşkusundan kurtulmuştur. Ayrıca hayatın anlamı ya da kim olduğu gibi kuşkulardan da kurtulmuştur. Bu soruların yanıtını, kendisini bağladığı güçle ilişkisinde bulur. Hayatının anlamı ve benliğinin kimliği, benliğin içinde eridiği büyük bütün tarafından belirlenir.” (Fromm, Özgürlük Korkusu, 135-137) Kurtarıcı beklemeye Fromm’un verdiği bir diğer ad, ‘büyülü yardımcı beklemek’ olmuştur. ‘Büyülü yardımcı’ (magic helper) beklemenin insan hayatındaki şaşmaz sonucu hayal kırıklığı ve hüsrandır. Akıl ve mücadelenin yerine ‘kurtarıcı beklemeyi koyan toplumların tarihi bunun en şaşmaz kanıtı ve tanığıdır. Dahası var: Ezilip horlanarak sömürülen kitle, hayal ettiği ‘kurtarıcı’yı bulamayınca, kendisini sömüren efendilerini bir tür kurtarıcı gibi algılamaya başlar. Sadomazoşizmin kahırlı tecellilerinden biri de budur. “Sömürülen grubun gücü, durumunu değiştirmeye yetmediğinden ya da herhangi bir değişiklik fikrine sahip olmadığından bu grup, efendilerine, ‘yaşamlarını sağlayan kimseler’ olarak bakma eğilimini gösterecektir. Kölenin efendisinden elde ettiği ne kadar az olursa olsun, o, kendi çabasıyla bunu bile elde edemeyeceğini düşünmektedir.” (Fromm, Kendini Savunan İnsan, 84)


DİNCİ İKTİDARLARIN İSTEDİKLERİ Erich Fromm (ölm. 1980) eserlerinden birinin adını ‘On Disobedience’ (İtaatsizlik Üstüne) koymuştur. Bu eserin küçük adı, onun mesajının da özetidir: ‘Why Freedom Means Saying No to Power’ (Özgürlük Neden Otoriteye Hayır Demek Anlamındadır?) Fromm bu isimlendirmesiyle, âdeta, Kur’an’ın Zühruf Suresi 54-56. ayetlerinin mesajını özetlemiştir. Emevî ve Osmanlı tağutizmlerinin genetiğini tevarüs eden günümüz dinci iktidarlarının zorbaları, eskiye nispetle çok değişik unvanlar taşımaktalar. İş adamları, din baronları, kan içen mafya efeleri, parti ve tarikat şefleri bu çağdaş zorbaların başta gelenleridir. Özgür birey olmayacak, raiyyenin değişik gruplarını egemen buyruğa göre güdecek ve baş tağut padişah, sultan veya başkanla uyum içinde olacak bir ‘alt firavunlar ordusu’ sahnede devamlı hareket edecek. Günümüzde bu hayalin ifadesi, daha çok ‘başkanlık sistemi’ isteğidir. Oradaki ‘başkanlık’, etrafı kandırmak için kullanılan morfin türünden bir söylemdir. İstedikleri, yukarıdan beri anlattığımız ‘zorbalar düzeni’ni yerleştirmektir. Bugünün Ortadoğu’suna, o arada Türkiye’sine bakın! İcraatı akla ve Kur’an’a tamamen aykırı despotik kadrolar, yönettikleri kitle tarafından ‘Allah’ın vekili, gölgesi’ ilan ediliyor. Bu tağutî kadrolar, Maun harcamalarıyla kurulmuş zulüm ve israf saraylarında oturtuluyor, onlara din adına sürekli destek veren din baronları, havuz medyası Nemrutları, havuz talancısı Karun çeteleri her türlü imkânla taltif ediliyor. Ve bu Maun israfının finansını alın terleriyle yapan halk, kendisine bunları reva görenleri sürekli ödüllendirip taçlandırıyor. Lütfen, söyleyin: Tanrı ve tarih, böyle bir kitleye rahmetiyle muamele eder mi? Evlerin mescit edinilmesi neden isteniyor? Firavun saltanatlarına özgürlükçü karşı çıkışın icaplarından ve göstergelerinden biri de firavun yönetiminin denetim ve kotarımındaki mabetlerde ibadet edilmemesidir. Çünkü Firavunî toplumun mabedinde ibadetin iki şekli söz konusu olabilir: 1. Allah’ın iradesine uygun ibadet: Bu ibadeti yapmaya kalkarsanız canınızı alırlar, en azından canınızı yakarlar. 2. Firavun’un iradesine uygun ibadet: Bu ibadeti yaparsanız Allah’a isyan etmiş olursunuz. Yani Firavun yönetiminin kotardığı Maun mabedinde ibadet etmeniz durumunda ya Firavun’a düşman hale gelerek belaya uğrarsınız yahut da Allah’a düşman hale gelerek mahvolursunuz. Kur’an, bu muhteşem nükteye, kendine has üslup ihtişamıyla şöyle değinmektedir: “Hiç kuşkusuz, mescitler/secdeler Allah içindir. O halde, Allah ile birlikte bir başkasına yakarmayın /Allah’ın yanında bir başkası için çağrıda bulunmayın. Allah’ın kulu kalkmış ona yakarır, onun için çağrıda bulunurken/Allah’ın kulu kalkıp ona dua ettiği, onun adına çağrıda bulunduğu için, onun üzerine keçeleşir gibi üşüşüyorlardı.” (Cin, 18-19) Firavun mabedinden uzak kalarak ruhu selamete çıkarmanın yolu gösterilmiştir: Herkesin kendi evini, barınağını mescit ve kıble edinmesi. Beyyine şöyledir: “Evlerinizi kıble yapın/karşılıklı yapın ve namazı/duayı orada yerine getirin! İnananlara müjde ver.” (Yunus, 87)


Kur’an, burada evlerin mescit edinilmesini, özgün tabiriyle ‘evlerin kıble edinilmesini’ istemektedir. Bu, ilk bakışta, Firavun yönetiminin müminlerin ibadetlerine musallat olmaları yüzünden ibadetlerin evlerde gizlice yapılması şeklinde değerlendirilir. Oysa ki durum hiç de öyle değildir. KUR’AN’IN İBADETLERİ DİNCİLİĞİN KOTARDIĞI MABETLERDE YAPILAMAZ! ‘Evleri kıble edinin’ mesajının amacı çok başkadır. Bu beyyine, Firavun saltanatının kotarımındaki mabetlere devam ederek, oralarda görünerek firavun despotizmine dolaylı biçimde destek vermekten uzaklaştırma amacına yöneliktir. Emevî despotizmi sırasında, sahabe bunu bizzat uygulamış, Emevîlerin kotarımındaki camilere gitmemiş, namazlarını evlerinde kılmışlardır. Onlar, elbette ki şurada bahis konusu yaptığımız ayeti biliyorlardı. O halde, gerçek bir Kur’an mümini, her biri birer ‘zarar mescidi’ne dönüşmüş, şirk ve bid’at unsurlarıyla kirlenmiş bugünkü camilere abone olarak veya oralara devam ederek Allah’ı memnun edemez, sadece dinci çıkar hesaplarına destek ve dinciliğe güç vermiş olur. Bu durumda bu camilerde kıldığı namazlar, dinci aldatma ve talana verdiği desteğin yarattığı ağır suç faturasının bedeline ödemeye yetmez. Tek çare, Kur’an’ın önerisine uyarak ibadetleri, namazları evlerde yerine getirmek, böylece Maun suresinin tanıttığı dinci dinsizliğe destek vermiş olma konumundan uzak kalmaktır. Aksi halde, kılınan namazlar, Maun suresinin lanetlediği ‘talancı ve yalancı namazlar’ listesine girerek kılanların lanetlenmesine yol açar. Bugünkü Türkiye’de olan da galiba budur. Aksi olsaydı, yüz bini aşan caminin yer aldığı bir ülke cennete dönerdi. Atatürk joker mi, tez mi? Atatürk, bugüne kadar, bir tez olmaktan çok, istismarcıları tarafından bir joker olarak kullanıldı. Onu sevip saydığını söyleyenlerce kendilerini yüceltmek için, ona karşı olanlarca eksiklerini kapatmada bahane bulmak için jokerleştirildi Atatürk. Tarih yaratan bir adam joker olabilir mi? Jokerlik tarih yaratmaya yetmez. Tarih yaratan adam baştan başa tez olan adamdır. Tez olmak, mevcuda karşı yeni bir cihanın temellerini, dayanaklarını, ilkelerini ortaya koymak demektir. Tez olmak, egemen bütün güçlere karşı özgür yaratıcı bir ben olarak ortaya çıkmak ve bu çıkışın gereğini yapmaktır. Atatürk, özgür yaratıcı bir benlik olarak altı hayatî noktada tezdir: 1. Zulüm ve sömürüye karşı çıkış, 2. Emevîci saltanat dinciliğine karşı çıkış, 3. Emperyalizme karşı çıkış, 4. İslam’la laikliğin birbirini tamamladığının ispatlanması, 5. İslam’la modern hayatın bağdaştığını ispat, 6. Müslümanların asırlardır Allah ile aldatıldıklarının gösterilmesi. Atatürk, bu mesajların tümünde İslam’ın teze dönüşmesini ifade ediyor. Ve Batılı strateji Neronları bunu çok iyi biliyor. Bilmeyenler Müslüman kitleler. Batı, Atatürk’e karşı olan dinci unsurları yanına alarak, Müslümanlar adına öne çıkarılması gereken önderi etkisiz kılıyor. Dincilik, işte bu ‘etkisizleştirme’de haçlılarla işbirliği yapmanın tarihî vebalinin tam ortasında oturmaktadır. Bilmiyorum; tarih, dincilerin en azından


bir kısmının vicdan derinliklerinde bu gerçeği bir gün anlayıp tövbe ederek sadede gelmelerini sağlayacak bir nüve saklıyor mu? Allah’tan ümit kesilmez, belki de o nüve henüz çürümemiştir ve bir gün filizlenecektir. BUGÜNKÜ İSLAM DÜNYASINDA YARATICI İSYAN Bugünkü İslam dünyasında, Atatürk’ün öncülük ettiği yaratıcı isyan haykırışları tamamen yok olmamışsa da çok azalmıştır. Haçlı Batı, haykırışların işe yarar olabileceklerinin yankılanmasına asla izin vermemektedir. Bilmektedir ki, bu haykırışların başarılı olması halinde Müslüman dünya üzerinde kurduğu gütme ve sömürme siyasetlerinin beli kırılacaktır. Batı’nın Mustafa Kemal düşmanlığının sebebi budur. Bu yüzyılın zulme, emperyalizme karşı çıkan, hatta onları dize getiren özgürlük haykırışlarının en etkilisi Atatürk haykırışı olduğu için haçlı Batı ile onun güdümündeki ‘Müslüman’ yaftalı dinci ekiplerin en amansız savaşları Atatürk mirasına yönelik olarak yürümektedir. EN BÜYÜK SAVAŞ ALANI TÜRKİYE İşte bunun içindir ki, İslam dünyasının günümüzdeki ‘en büyük savaş alanı’ öyle sanıldığı gibi Afganistan, Irak, Libya, Suriye falan değildir; Türkiye’dir. Geleceğe yönelik en büyük etkiler Türkiye’de verilen savaşın sonuçlarıyla belirlenecektir. Türkiye’de son yıllarda verilen Atatürk’le saltanat dinciliği, Cumhuriyet mirasıyla geleneksel Emevî şirk mirası arasında Batı’nın destek ve kontrolünde sürüp giden büyük savaş, Arap Baharı denen lanetli güdümün yarattığı savaşlardan da Suriye ve Irak’taki savaştan da çok daha büyüktür, çok daha anlamlıdır. Özgür yaratıcı benlik haykırışlarının yaşadığımız günlerdeki en güçlülerinin yankılandığı coğrafya da Türkiye’dir. İslam düşüncesi açısından baktığımızda bu yankılanmaların en güçlüsünün, bu satırların yazarı olduğunda hemen hemen ittifak vardır. Batı üniversitelerinin bizimle ilgili on küsur doktora tezine imkân vermesinin ve Time Dergisi anketinde Batı kamuoyunca ‘Yüzyılımıza etki etmiş en büyük 100 adam’ listesinde 9. sıraya konmamızın anlamı üzerinde bu açıdan da durmak gerekiyor. Türkiye, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bir ‘fark ediş tembelliği’ içinde olabilir ama Batı, durumun farkındadır. Batı çapulculuğu Atatürk ve Doğu maneviyatı ABD dış politikalarının filozofu, rota çizicisi ve CIA’nın beyin adamlarından biri olan Samuel Huntington, medeniyetleri çatıştırmaya ve Doğu’nun Batı uygarlığından yararlanmasını engellemeye me- mur edilmiş bir istihbaratçı -bilgindir. Huntington’a göre, Batı’nın bugün temsil ettiği değerler sadece Batı’nındır; dünyanın ortak malı değildir. Batı bu değerleri üretmede tek olduğu gibi, bunlardan yaralanmada da tek hak sahibidir. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, bunun faturasını ödemek zorundadırlar. Bu değerlerden Batı’ya fatura ödemeksizin yararlanmak kimsenin hakkı ve haddi değildir. İslam dünyası, Haçlı Batı’ya tüm servet kaynaklarını verse de (ki büyük ölçüde vermiştir) bu olgu değişmez.


Batı’nın tüm diplomasi kodamanlarının ortak kanaati olan bu sav, bu egoizm, teoride Muhammed İkbal, uygulamada ise Atatürk tarafından kırılmıştır. Büyük Atatürk şunu göstermiştir: Evrensel bilim ve fikir değerlerinin esas sahipleri Doğululardır. Atatürk bu değerlere ‘maneviyat’ diyor ve ‘Doğu maneviyatı’ tâbirini gündeme getiriyor. Atatürk’e göre, biz esasında Doğu maneviyatına bağlıyız. Atatürk’ün Pakistan’daki fikirdaşı, Müslüman düşünür Muhammed İkbal (Atatürk’le aynı yılda öldü), bu noktanın altını çizerken şu yolda konuşuyor: Batı’nın bugün sahip bulunduğu ilim ve akıl değerlerini biz ondan almaya kalktığımızda yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri olan Müslüman ecdadımızın malını, mirasını geri almaktır. Bu yüzden biz, Batı’daki evrensel değerleri alırken aşağılık kompleksine düşmeyelim. Ne yazık ki, Müslüman atalarımızın yarattığı ve asıl sahibi oldukları bu değerler bugün Batı’nın kontrolüne girmiş ve Batı bunlar üzerinde hegemonya kurmuştur. Bu hegemonya, emperyalist Batı zulmünün besleyicisi olarak insanlığın aleyhine kullanılıyor. ATATÜRK DEHASININ FARK EDİŞİ Bu değerler Batı’dan geri alınmalı ve ardından da Batı’nın zulüm ve hegemonyasını yıkmak için kullanılmalıdır. Atatürk bunun teorisini yapmakla kalmamış, uygulamasını da göstermiş ve tam başarıyla uygulamıştır. Bugün bu işi, bir ölçüde Çin yapmaktadır. Atatürk’ün Çin’de yıllardan beri ders gibi okutulması boşuna değildir. Çin dehası, reçeteyi tam göbekten yakalamıştır. Yakalamış ve getirisini elde etmiştir. Çin, esas değerler sahibinin Doğu olduğunu ispatlama noktasına gelerek, Atlantik İmparatorluğu’nu bunalıma sokmuştur. Atatürk, işte bu oluşumların ilk ve unutulmaz öncüsüdür. Attila İlhan, bu noktaya parmak basarken şöyle diyor: “Türklerde, kurtuluşu Doğu’da gören ilk ihtilalci Mustafa Kemal idi.” Atatürk’ün Batı’yı çıldırtan yanı işte budur. Batı, Atatürk’ü işte bunun için asla hazmedemiyor, asla hoş göremiyor. Batı, şu hedefi öne çıkarmıştır: Atatürk’ün hayallerimize indirdiği darbe, Batı emperyalizminin canına okumadan, onu ölümsüzleştiren Türk Kurtuluş Savaşı karartılmalı, kirletilmelidir. Hedef, Ortadoğu coğrafyasında, İsrail’den daha büyük devlet bırakmamaktır. BOP, işte budur. ‘Yeni Osmanlı düzeni, halifeli bir İslam’ gibi mel’un fısıltılarla siyasal İslamcı güdüklerin ağzına bal çalmaları sebepsiz değildir. Kısacası, Batı biliyor ki, Mustafa Kemal, Müslüman kitleler tarafından bir öncü ve kurtarıcı olarak algılandığı sürece, İslam dünyasına yönelik işgalci-sömürgeci politikaların başarıya ulaşması mümkün değildir. Bu politikaların rahat yürümesi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın kirletilmesiyle sağlanabilir. Akıl ve işletilen akıl


Akıl sözcüğü malum. Kur’an, akıl sözcüğünden türetilen takkul fiilini defalarca kullanır ve insanoğlunu, taakkule çağırır. Takkul, aklı işletmek, akletmek, akıl yoluyla bilip anlamak, aklın verilerini esas almak gibi anlamlar taşıyor. Ne ilginçtir, Kur’an taakkul tâbirini defalarca kullandığı halde akıl kelimesini hiç kullanmaz. Bu demektir ki, Kur’an, cevher olarak aklın varlığını yeterli görmüyor; o hepimizde var. Kur’an’ın istediği, aklın işlevsel olması veya işlevsel akıl. Kur’an, aklın çıplak mülkiyetini yeterli görmüyor, aklın intifa (kullanım) hakkını esas alıyor. Aklın çıplak mülkiyetine sahip olmanız ‘akıllı adam’ olmanız için yeterli değildir. Önemli olan şu: Sahip olduğunuz akıl, işletilen akıl mı, bloke edilmiş, üstüne oturulmuş, şunun bunun vesayetine terk edilmiş akıl mı? Bunu soruyor ve nihayet şunu ilkeleştiriyor Kur’an: “Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yunus suresi, 100) Taakkul yoksa insan, görüntüyle insan, hakikatte hayvandır. (Furkan, 44) Peygamberliğin bitişinin bir anlamı da artık aklın sınırsız kullanım döneminin açıldığıdır. Kur’an, aklın işletilmesine, kullanımına hiçbir sınır koymamıştır. GAZALÎ’NİN VURDUĞU DARBE İslam’ın mistik düşünce sistemlerine, özellikle ‘tasavvufun bir yozlaştırılması olan tarikatlar’ bünyesine Ebu Hâmid el-Gazalî (ölm. 505/1111) tarafından sokulan, “Akıl, vahiy ve aşkla sınırlıdır” yolundaki kabul Kur’an’la asla bağdaşmaz. Gazalî, felsefeyi dine mahkûm hale getirerek, İslam düşüncesinin kaderini kararttı; İslam’a da insanlığa da büyük kötülük etti. Fransız filozofu Descartes (ölm. 1650) ise felsefeyi dinin uydusu olmaktan çıkararak, başka bir deyişle aklı kilisenin ‘vahiy adına’ (!) vurduğu prangadan kurtararak insanlığın yükselişi yolunda müthiş bir adım attı. Ne yazık ki, İslam dünyası hâlâ Gazalî rotasında gidiyor. Bu yanlış rota, büyük Atatürk tarafından gerçek yönüne çevrildi ama İslam dünyası Atatürk’e sırt dönerek rotadan yararlanma imkânını kendi eliyle yok etti. Kur’an’a göre, vahyin ilk görünümü, ilk ürünü akıldır. İlk ve esas peygamber de akıldır. Kur’an dilinin aşılmamış ustası Isfahanlı Râgıb (ölm. 502/1108) diyor ki, “ilk peygamber, içsel peygamber akıldır. Önce o devreye sokulmalıdır ki, dışsal peygamberler, bizim bildiğimiz peygamberler işe yarasın. Akıl komutan olmalıdır ki, vahyin diğer ürünleri sonuç versin.” İSLAM DÜNYASININ BAŞ DÜŞMANI Akla bakışı bu olan Kur’ansal fikir mirasından şu önümüzde duran İslam dünyasının yeterince nasipli bulunduğunu söylemek mümkün mü? Asla! O halde, İslam dünyasının en büyük belası, ondaki akıl düşmanlığı değil de ne? İslam dünyası denen âlemin en büyük düşmanı bizzat kendisi... Akıl düşmanı dinci söylem tarafından şeytanî bir morfin gibi tekrarlanan, “Aklın din ve sünnetle sınırlanması esastır” sloganı veya bugünlerde bazı hurafe hamallarının icat ettikleri ‘İslamcı akıl’ deyimi Kur’an dışı bir bühtandır. Emperyalizmin has ajanı oryantalistlerin siyaset dincisi çevrelere yutturdukları bir haçlı zehridir. Aklın gayri İslamîsi de mi var, behey sersem! Allah’ın elinden gayri İslamî şey çıkar mı? İşletilen aklın meyvesi: Bilim Emperyalizm morfiniyle uyuşturulanlar aklı mahkûm ettikten sonra, bilimin katline giriştiler.


Şimdilerde, ABD ve AB’de bir yığın sözde ‘İslamcı akademisyen’, daha doğrusu ‘oryantalist beslemesi aydın’ ‘bilimin İslamîleştirilmesi’ söylemini yaygınlaştırmaktalar. Şu aldanışa, şu zavallılığa bakın! Birileri bilim üretecek, bunlar da onu ‘İslamîleştirecek’... Bu emperyalizm hizmetkârları‚ İslamî akıl’dan da dem vuruyorlar. Aklı işleten başkaları, İslamî akıldan söz eden bunlar... Evrensel aklın içi boşmuş; akıl İslamî akıl olmalıymış... Peki, neden bu içi boş aklı kullanmayı size öneren emperyalist kodamanlar bunu kendileri kullanmıyor? Sizi kendilerinden çok mu düşünüyorlar dersiniz? Kur’an’da, Peygamber öğretisinde, akıl ve bilimin İslamî ve gayri İslamî türlerinden bahis var mı ? Böyle bir ayrım var mı ? Bırakın böyle bir ayrımı, böyle bir ima var mı? Hayır ! Ama akılla bir türlü barışamamış olan hurafe hamalları, bir yolunu bulup aklı kötürümleştiriyorlar… Son geveledikleri hezeyan, işte, bu İslamî akıl bühtanı… Hal bu iken, İslam dünyasında uyanış koca bir hayal olmaz da ne olur? AKIL PRANGALANINCA… Özetleyelim: İslam dünyasında akıl sekiz yüzyıldan beri prangalandı. Bunun sonucu bilimin çöküşü oldu. Akıl işletilmediği için bilimsel üretim durdu. Bilimin onur burcuna, tarikatçılığın ‘keramet’ safsataları oturtuldu. Sonuç elbette ki, sadece hezimet olabilirdi. Ve aynen öyle oldu. Daha doğrusu Kur’an’ın dediği gibi oldu: “İlimden nasipsizlerin kalpleri üzerine Allah işte böyle mühür basıyor.” (Rum suresi, 59) Hal böyle olunca, ‘ilhamî bilgi’ veya ‘kalp gözüyle elde edilen bilgi’ nasıl ve nereden elde edilecektir. Mühürlenmiş kalbin ilham ve irfan üretmesi mümkün müdür. İLİMSİZ DİN HİÇBİR İŞE YARAMAZ Kur’an’ın mucize devrimlerinden biri de şudur: Kur’an, ilim ve tabiat üstü bir gerçek olan vahyi bile, özellikle yeryüzüne indiği andan itibaren ‘ilim’ diye nitelemekte ve böylece, vahyin yeryüzüne inişinden itibaren ondan yararlanmak isteyenlerin bunu ancak ilim saye-sinde gerçekleştirebileceklerine dikkat çekmektedir. Kur’an o esrarlı üslûbuyla bu gerçeği şöyle ifadeye koyuyor: “Eğer sen, ilimden nasibin sana geldikten sonra onların boş ve iğreti arzularına uyarsan, işte o zaman, kesinlikle zalimlerden olursun.” (Bakara, 145. Ayrıca bk. Âli İmran, 19, 61; Ra’d, 37) Peygamberlik aynı zamanda ‘ilimde genişlik ve üstünlük’ anlamı taşır. (Bakara, 247) Peygamberler vasıtasıyla gelen ayetleri anlamak da ilimde derinleşmiş olanların nasibidir. Kur’an’ın yüzde doksanı aşan kısmını oluşturan müteşâbih (çok anlamlı, çok boyutlu) ayetleri anlamak, Allah ile ilimde derinleşmiş olanların hakkı ve yetkisi içindedir. İnsanlar arası ilişki ve çekişmelerde de iki tanık güvenilir kılınmıştır: Tanrı, ilim sahipleri: “Kitabı sana indiren O'dur. Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar kitabın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik tanımak için kitabın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez.” (Âli İmran, 7)


Dokunulmazlara dokunmadıkça olmaz! Kur’an, İslam‘dan nasibin oranını, bilgiden nasibin belirlediğini ifade etmektedir. Buna dayanarak diyebiliriz ki, bugün Müslüman olmayan ama bilgiden nasibi daha çok olan toplumların Kur’an’dan yararlanma oranları Müslümanlardan çok fazladır. Bunda şaşacak bir yan da yoktur. Kur’an tüm insanlığa hitap ediyor. Nüfus kağıdına Müslüman yazanlara veya kendilerine‚ Müslüman diyenlere değil... Kendini sürekli eleştiren benliğe yemin eden bir Tanrı’nın kulları, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin” diyen bir Peygamber’in ümmeti kendini değil, dünya âlemi hesabı çekmenin peşinde. Perişan haline şöyle bir bakmak yerine cennete ve cehenneme kimlerin gideceğini listelemenin derdinde. Yazık ki ne yazık! Varlık, var oluş, insan ve evrenle ilgili binlerce soru soran ve sorduran bir kitabın müminleri olduklarını söyleyenlerin yüzlerce yıldan beri bir gün olsun, “Biz ne yapıyoruz, ne yapmalıyız? Acaba şu perişanlığa düşmemizde bizim de bir hatamız olmuş olabilir mi?” diye asla sormuyorlar. İslam dünyası, hayatı, evreni, varlığı, olayları, kültürleri, geçmişi sorgulamayı bırakalı yaklaşık bin yıl oldu. Bu bırakmışlığın temelinde‚ benliğin kendi kendini sorgulamayı bırakması, Kur’an’ın deyimiyle melâmetin (özeleştirinin) terk edilmesi vardır. O melâmet ki, Kur’an ahlakının ve yaratıcı disiplinin ruhudur. Emevî İslam’ı, Muhammedî İslam’daki melâmetin yerine riyakârlığı koydu ve dinleştirdi. Yani Kur’an’ın temel düşmanı olan şirk, Kur’an’ın dini adına egemen kılındı. Türkiye’de din adına egemen olan da işte o. Şimdi, bu bin yıl sürüp giden yıkımı, akıl ve Kur’an denetiminde durduracak mıyız, durdurmayacak mıyız? Olmak, ya da olmamak sorusu budur. Gerisi hikâye... İnsan, bir anlamıyla da sorgulayan varlıktır. Sorgulamasız her şey olunur ama insan olunamaz. İslam dünyası hem sorgulamayı terk etmiş hem de ‘Mükemmel insan’ olma iddiasıyla kasılıyor. MUSTAFA KEMAL’DEN ÖZÜR DİLENMEDİKÇE OLMAZ! ÖNCE şu anda elimizde olanı sorgulayacağız, sonra da mirası sorgulayacağız. Bize, “Alın yaşayın!” diye dayattıkları ne varsa sorgulayacağız. Kur’ansal ilke açıktır: “Atalarımız hangi hal üzere idiyseler biz onu izleriz...” diyen putperestliğe isyan etmek zorundayız. Bugüne kadar putperestliğe ters düşmeyi değil, bunun tam aksini ilkeleştirerek, bize dayatılan ve tabulaştırılan ne varsa kutsadık. İşte belanın esası bu şirk takıntısıdır. Mustafa Kemal mirası bu sorgulamayı yaptığı için, Allah ile aldatma saltanatının şeytanî simsarlarınca din dışı gösteriliyor. Elbette ki meseleleri din değil, din üzerinden sağlanan saltanat ve rant. Mustafa Kemal işte o rant tezgâhını yıktı. Gerçek dini güçlendirdi ama onu yıktı. Dinci saltanat odaklarının, haçlı emperyalizmle işbirliği halinde bir asra yakın zamandır yürüttükleri ‘Mustafa Kemal’i İslam dışı gösterme operasyonu’, tarihin en namert nankörlüklerinden birdir. İşte bu nankörlük durdurulup Müdafaai Hukuk Başbuğu’ndan özür dilenmedikçe iflah olası değil. Tarihin diyalektiği, o nankörlüğün faturasını İslam dünyasına ve Türkiye’ye ödetecektir. Ya ödeyeceksiniz ya da tövbe edip özür dileyeceksiniz. Başka bir yolun olmadığını Batı da onun hizmetkârlığına soyunan siyaset dinciliği de görecektir. Bu, Allah’ın vaadidir. ABD’nin olabildiğince insan yürekli başkan’ı Bill Clinton 1999 Kasım’ında yani Berlin Duvarı’nın yıkılışının onuncu yıldönümü münasebetiyle Georgetown


Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta Türkiye ile ilgili bir tespitte bulunarak şunu söylemişti: “İnanıyorum ki, önümüzdeki yüzyıl büyük ölçüde, Türkiye’nin geleceğine, Türkiye’nin bugünkü ve yarınki rolünü nasıl tanımlayacağına bağlı olarak şekillenecektir...” Clinton’ın söylemek istediği, 21. yüzyılda Türkiye’nin misyonunun Hıristiyan Batı veya Müslüman Doğu’da hiç kimse tarafından oynanamayacak bir misyon olduğudur. Bu misyon, İslam dünyasının öteki ülkelerince üstlenilemez, çünkü onlarda Atatürk ve laiklik yok. Bu misyon, Hıristiyan Batı ülkelerince de üstlenilemez; çünkü onlarda da İslam yok. Türkiye, İslam ile akılcılığın, bir başka deyişle, İslam ile laiklik kucaklaşmasının mümkün ve mutlu bir tablosu olarak, bir başkası tarafından oynanamayacak bir rol oynamaktadır. Bu rolü layıkıyla oynayıp misyonunu tamamlarsa insanlık bundan büyük yararlar sağlayacaktır. Aksi olur, Türkiye diğer Müslüman ülkelerin oturduğu kefeye oturtulursa (ki bugün ABD-AB-saltanat dinciliği ittifakıyla yapılmak istenen budur) bunun sonuçları hem İslam dünyası için hem de Batı için çok kahırlı olacaktır. Atatürk’ü niçin seviyorum, O’nunla neden meşgulüm? Son otuz yıllık çalışmalarımın önemli bir kısmını Türk Kurtuluş ve Aydınlanma Savaşı ile o savaşın başbuğu Mustafa Kemal’e ayırdım. Neden? Gazi ile ilgili araştırmaların hayatımı vakfettiğim Kur’an araştırmalarının bir parçası olduğunu açıkça gördüğümden. Benim Atatürk’le meşguliyetimin sebebi, bazı eblehlerin (ve bazı namussuzların) iddia ettikleri gibi ‘ulusalcılık takıntısı’ falan değildir. Ben hayatımın hiçbir döneminde kendimi ulusalcı olarak tanımlamadım, tanımlamam. Toplamı otuz bin sayfayı aşan eserlerimin hiçbir yerinde kendimi ulusalcı olarak tanımladığımı gösteren tek cümle yoktur. Çünkü benim, ulusalcılık diye bir meselem yoktur. Benim şahsiyet, iman, ideal dayanaklarım son derece açık ve şu iki kelimeyle özetlenmiştir: Akılcılık, Kur’ancılık. Bir fikir, eylem, anlayış, siyaset ve şahıs bu iki ana değerden birini veya her ikisini taşıyorsa o benim otomatik olarak meşgale alanıma girer. Mustafa Kemal Atatürk, bu iki değerin ikisini de taşıyor ve bu yüzden, benim meşgale alanıma girmektedir. Gazi Mustafa Kemal, birçok boyutu olan bir liderdir. Egemen boyutu hangisidir, tartışılır. Tartışmasız olan gerçek şu: Atatürk, aynı zamanda teolojik bir fenomendir ve bu yanıyla bir ilahiyatçı olan Yaşar Nuri’nin doğrudan doğruya çalışma alanı içindedir. Aynen bunun gibi, Atatürk’ün zafere ulaştırdığı Türk Kurtuluş ve Aydınlanma Savaşı da aynı zamanda bir teolojik fenomendir. Ve bunun böyle olduğu, benim bir yorumum veya iddiam değildir, çağın en büyük tefsir bilginleri (ki büyük çoğunluğu Araptır) tarafından da tescil ve ifade edilmiştir. O halde, Türk Kurtuluş Savaşı ve onun muzaffer kumandanı, akılcı ve Kur’ancı ilahiyat bilginlerinin meşgale alanı içindedir. Mesela ben, ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış’ı yazarken, bir ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’yu, bir ‘Allah İle Aldatma’yı, bir ‘İmamı Âzam’ kitabımı yazmak gibi bir iş yaptım. Çünkü bu konuların tümü, Kur’an penceresinden baktığımda Kur’an’ın bana “Gör ve değerlendir” emrini verdiği konulardır. Biri neyse öteki de odur. VAROLUŞSAL GAYEMİZ AYNI Atatürk’ün, kendi varoluşsal amacını ifadeye koyan cümleleri, benim ve akılcı-Kur’ancı birçok selefimin varoluşsal amacının da aynen ifadesidir. Burada sadece üç sözünü verebileceğim: “Bu milletin şimdiye kadar Arapların, Acemlerin din maskeli iğfalleriyle aldatılmış


olduğunu ispat etmek isteyen bir adamım.” “Kur’an’la uyarmak istiyorum!” Dini yozlaştırıp yalan ve hurafeyi din diye pazarlayarak halkı perişan edenlerle mücadelenin gereğinden söz ederken de şöyle diyor: “Tek başıma kalsam yine de gider onları tepelerim.” Elli yılını Kur’an’ı anlayıp anlatmaya adamış bu satırların yazarının varoluşsal amacı bu sözlerde ifade bulan idealden başka nedir ki?! Atatürk, imanı ve eylemleri bakımından benim, aynen İmamı Âzam gibi, Kadı Abdülcebbar gibi, Necmuddin Tûfî, İzzüddin bin Abdüsselam gibi akılcı seleflerimden biridir. Dahası, Atatürk, akılcı din bilginlerinin hasret ve ideallerini hayata geçirmede başarılı olmuş tek selefimdir. Benim selefim, öncekilerin halefi. Öyleyse, ben, benim tarih yaratmış böyle bir selefimi nasıl göz ardı ederim?! Atatürk’ü anlayıp anlatmak benim hem imanıma hem de akılcı ve Kur’ancı teolog seleflerime saygımın bir gereğidir. Benim Kur’an’a iman ve hizmetimin varlığını kabul eden herkes, benim Atatürk’ü anlamak ve anlatmak gibi bir görevimin olduğunu da kabul etmek zorundadır. Bu görevi bana Kur’an yüklüyor. Yalnız ve sadece Kur’an… Atatürk, bir teolojik fenomen olarak benim selefimdir. Böyle olunca, tarih yaratmış bir lider sıfatıyla benim önderimdir. Ulusalcı olduğu için değil, teolojik bir fenomen olduğu için. Atatürk, elbette ki, birçok insanın meşgale alanına ulusalcılık, askerlik, siyaset yanlarıyla girmektedir. O meşgaleler de önemlidir ve saygındır ama ben onlarla meşgul değilim. Ben, teolojik fenomen olan Atatürk’le meşgulüm. Yani ben kendi işimi yapıyorum. Son bir söz: Bu yazımı, “Tutturmuşsun bir Atatürk, bırak şu işi” diyen iyi niyetli zavallılarla kötü niyetli namussuzlara ithaf ediyorum. Umarım beni artık anlarlar. HALA ANLAŞILMADI MI? Batı'nın en büyük tarih felsefecisi olarak kabul edilen İngiliz düşünürü Arnold Toynbee (ölm.1975), 1940'lı yıllarda dünyaya şunu söylüyordu: Yakında insanlık, mutlu bir geleceği dinlerin mirası içinden çıkarma gayreti içine girecektir. İdeolojiler devri bitmiştir... Toynbee'nin kırklı yıllarda gördüğünü, aydınlarımız, Berlin Duvarı yıkıldığında yani elli yıl kadar sonra görebildi. Ve doğal olarak, Batı’yı ve çağı yanlış okumamız, sırtımıza elli yıllık bir gecikmenin ağır faturasını yükleyiverdi. Toynbee, özellikle, Batı'nın yarınlarını kotaracak olanların dikkatine sunduğu uyarısında bir şeyin daha altını çizmiştir: ‘Yeniden Dinler Devri’nde, en büyük şans İslam'ın olacaktır. Hıristiyanlık, tarih önündeki sınavında başarısız olmuş ve insanlığı komünizme teslim etmiştir. Toynbee'nin bu öngörüsünün takipçisi idik. Böyle olduğumuz içindir ki Berlin Duvarı yıkıldığı günden beri bağıra bağıra şunu söyledik: İdeolojiler sahneyi boşalttı. Dinler yeniden başköşeye oturdu. Şimdi iki temel soru var: 1. İnsanlık, engizisyon deneyimlerinden ders almış olarak dinin, Allah ile aldatanlar tarafından sömürü aracı yapılmasına giden yolları tıkama ve dinden bir barış ve mutluluk reçetesi çıkarma başarısını gösterebilecek mi? Yoksa kitleler; açık veya maskeli engizisyonların yeniden sahneyi doldurması üzerine, eskisinden güçlü bir dinsizlik ideolojisine davetiye mi çıkaracaklar? 2. İslam, eski engizisyonun torunları tarafından, insanlıkla kucaklaşsın diye rahat bırakılacak mıdır, yoksa yirmi birinci yüzyılı peşine takmasını önlemek üzere birtakım siyasal oyunlarla sahneden uzaklaştırılması mı denenecektir?


Zaman, ne yazık ki, bu soruların ikisine de mutsuzluk ve umutsuzluk sergileyen cevaplar vermektedir. Başta ABD olmak üzere, çağın egemen kuvvetleri, sahne antiemperyalist İslam'a kalmasın diye büyük bir seferberlik içine girmiş bulunuyor. Temel hedef, engizisyon ve emperyalizmin bir numaralı düşmanı olan Kur'an dinini, emperyalizm yamağı bir ideolojiye dönüştürmek ve Müslüman kitleleri gardiyansız hapishaneler haline getirilen camilerde uyuşturup etkisizleştirmek. Atatürk devrimciliği işte buna engel olduğu içindir ki, ilk yüklendikleri kale Atatürk aydınlığı olmaktadır. ANA HEDEF CUMHURİYET TÜRKİYESİ Sağa sola hiç çekmeden ve büyük bir üzüntü duyarak söyleyelim ki, Müslüman dünya, kendisine kurulan emperyalist tuzağa düşmüştür. Cumhuriyet sayesinde bir istisna gibi duran Türkiye de ayaklarını ve kanatlarını tuzağa kaptırmak üzeredir. 1950’lerden sonra oynanan, Yeşil Kuşak İslamı, Afganistan'daki Taliban oyunu, şimdilerde yine bizim üzerimizden oynanan Ilımlı İslam oyunu büyük haçlı senaryonun muhtelif perdeleridir. İslam bir ‘ilkellik ve dehşet sistemi’ olarak lanse edilebilmiştir. Kinini din, kan dökmeyi ibadet, oyuna gelmeyi zafer sanan akıl ve aydınlık düşmanı birtakım dinci çeteler aracılığı ile... Son ve kesin zafer, Türkiye'nin düşürülmesiyle elde edilecektir. Ana hedeflerden birincisi Türkiye’dir. Ön hazırlıklar, Cumhuriyet düşmanı hurafe ve sömürü dinciliğine zaten yaptırılmış bulunuyor. Yaşadığımız günler, hazırlık döneminde ekilen fidanların meyvelerinin devşirilmekte olduğu günlerdir. Ancak karanlığın kesin zafer göstergesi, Anıtkabir’in dümdüz edilmesidir. Emperyalizm ve yamakları, olanca gayretleriyle bunu sağlamanın peşindeler. Televizyon ekranlarını taradıkça içimden hep şu ses yükseliyor: “Acaba Türk televizyonları, özel olarak Atatürk’e ve Millî Mücadele’ye sövmek için mi kuruldu?! Ve, Halâskâr Gazi’nin milleti bu kadar nasıl düşebildi?!” Şimdi, şu anda bu topraklarda ‘olmak ya da olmamak’ kaygısıyla ilgili soru şudur: Tarihin diyalektiği, emperyalizm ve işbirlikçilerine Anıtkabir’i dümdüz etme şansını verecek mi?

Kur’an’daki cennet kavramının boyutları Dinler tarihinde cennet, ölüm sonrası ödül yurdu olarak bilinir. Ancak Kur’an’daki cennet kavramı sadece bu kadar değildir. Kur’an cennetin bir de bu dünyada gerçekleşebilecek bir türünden de söz etmektedir. Ayrıntılarını ‘Küresel Âfetler’ adlı kitabımızda verdiğimiz cennetin dünyadaki şeklinin ‘kirletilmemiş, doğal dengeleri bozulmamış, doğal gıdalarla beslenmenin esas olduğu bir yurt’ veya yeryüzü olduğunu söylememiz gerekiyor. Kutsal metinleri, yukarıda açıkladığımız ölçüler içinde okuduğumuzda cennetin iki büyük gerçeği sembolize ettiğini anlamakta gecikmeyiz: 1. Sonsuzluk (ölüm sonrası, âhiret) ödülünün sembol adı, 2. Esası bakımından güzel, temiz, bereketli ve mutluluk getirici olan doğal yaşam ve doğal çevre.


Kutsal metin çok boyutlu kelam olduğuna göre, cennetin bu anlamlardan birine hapsedilmesi değil, ikisinin birden korunması vahyin muradına daha uygundur. Cennet tasvirleri dikkatle incelendiğinde temiz ve bereketli bir doğal çevre ve o çevrede geçen hayatın kastedildiği anlaşılır. Esasen, cennet yeşillik, yeşil ve bereketli bahçe demektir. Kutsal metinlerin tasvirleri dikkatle değerlendirildiğinde bu mutluluk yurdunun saf ve temiz doğa olduğu gerçeğine ulaşmakta zorluk çekmeyiz. HAYAT VE MUTLULUK KAYNAĞI OLARAK SU Cennetin en imrendirici tasvirleri su merkezlidir. Nehirler, bazen saf bal nehirleri olarak tasvir edilir. Cehennemin belirgin özelliklerinden biri de sudan mahrumiyettir. Cehennem bir anlamda, içilecek vasıfta suyun bulunmadığı yerdir. Şu tasvirdeki kahredici susuzluğa bakın: “Ateş halkı, cennet halkına seslenir: ‘Şu sudan yahut Allah'ın sizi rızıklandırdığından biraz da bize akıtın!’ Şu cevabı verirler: ‘Allah, o ikisini de, gerçeği örten nankörlere haram kılmıştır.” (Âraf, 50) Su, Kur’an’a göre, hayatın, mutluluğun, o arada yeşilliğin, ziraatin de esasıdır: “O küfre sapanlar görmediler mi ki, gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık. Her canlı şeyi sudan oluşturduk. Hâlâ iman etmeyecekler mi?” (Enbiya, 30) Bütün bitkilerin, meyvelerin su ile hayat bulduğunu, gelişip olgunlaştığını ifade eden çok sayıda Kur’an ayeti görmekteyiz. Su aynı zamanda mutluluk simgesi ve yurdu olan cennetin baş nimetidir. Cennet temiz ve arı sularıyla yücelirken, cehennem de kirli, irinli, içilemez hale gelmiş sularla belirginleşir. Kur’an, cehennemin bu yanını gösteren birçok ayet içermektedir. O halde, su krizi bir cehennemleşme ve cehennem hayatına geçiş göstergesidir. Bugün dünyamız bir su krizinin yani cehennem hayatına geçişin eşiğinde bulunuyor. Profesör Michael Klare, 2001 yılında gerçekleştirdiği ‘Resources Wars’ (Kaynak Savaşları) başlıklı çalışmasında gösteriyor ki, 1990’dan bu yana su kaynakları ve gıda havzaları çevresinde gerçekleştirilen siyasal ve askerî çatışmalar gittikçe artmaktadır. Hızla artan nüfusu beslemek için arttırılması gereken gıda maddeleri, özellikle tahıl, insan hayatı için gerekli suyun büyük bir kısmını alıp götürmektedir. Öte yandan, sanayi artıklarının tahribi ve küresel ısınma yani kuraklık ve kirlenme, dünya su stoklarını giderek kullanılmaz hale getiriyor. İnsan sanık sandalyesinde İnsanoğlu bugün öz anasına, kendisini besleyip büyüten, koruyup gözeten rahme, yerküreye, doğaya zulmetmekten sanıktır. İnsan; canlıların yaşam alanları olan havayı, suyu, toprağı yaşanamaz hale getirerek varlıklara ve varoluşa ihanet etmiş, bu ihaneti yüzünden bütün canlılar tarafından Yaratıcı’ya şikâyet edilmiştir. Bu şikâyet üzerinedir ki, insan, varlığın en dehşet verici sanık sandalyesine oturtulmuş bulunuyor. Bütün kutsal metinlere, bütün tekâmülcü felsefelere göre, insan, tekâmülünü gerçekleştirmek için iki kez doğmak zorundadır. Bunların birincisi fizyolojik doğum, ikincisi ruhsal veya kozmik doğumdur. Birinci doğumun rahmi, analarımızın rahmidir. İkinci doğumun rahmi ise tabiattır. Birinci doğum, varoluşun sadece hammaddesini hazırlayan doğumdur. Gerçek varoluş, dünya denen büyük rahimdeki tekâmülle oluşuyor.


Buna dayanarak şunu söyleyebiliriz: İnsanın iki annesi vardır ve bu annelerin en yücesi, tabiattır. Tabiat, Allah'ın ayetlerinin en büyüklerinden biridir. Onun iyiden iyiye incelenmesi, sırlarının çözülmesi gerekir. Tabiatın kirlenmesi, insan kalbinin paslanmasıyla (deyim Kur’an’ındır) koşut gidiyor. ARTIK İNSAN DA KENDİNDEN ŞİKÂYETÇİ Bugün insanoğlu kendisi dışındaki tüm varlıkların şikâyetçi olduğu bir sanık durumundadır. Artık insanın kendisi de kendinden şikâyetçi. Bunun arkasında insanın kendinden kopuşu, kendine yabancılaşması var. Tarih boyunca dini pis iştahlarının tatmini için ‘aldatma aracı’ olarak kullanan din temsilcisi patentli kuduzlar, insanoğluna dinin esas talebi olan şu gerçeği öğretmediler: Allah'a teslimiyet yani din varsa tabiat bir kutlu emanet gibi kullanılır. Emanet tahrip edilmez, sadist zevklerin aracı yapılamaz. KARINCANIN YARGILAMASI Kur’an, insanın tabiatı ve hayvanları horlamak yüzünden ilk yargılanmasının karıncalar tarafından yapıldığını bildirerek, ekolojik idrakin metafizik zeminine muhteşem bir dayanak sağlamaktadır. Yargılama Hz. Süleyman zamanındadır. Acaba, karıncalar veya öteki hayvan-lar tarafından bugünkü insanlık yargılansa, nasıl bir konuşma metni gelir önümüze? Halk arasında “Karınca gibi ezer geçerim” lakırdısına kaynaklık eden karınca, Kur’an tarafından, Hz. Süleyman gibi bir peygamberle konuşturulmakta yani en ileri düzeyde yüceltilmektedir. Bu da insana, doğayı ve onun bir parçası olan hayvanları küçümsememesi, yönünde çok ciddî bir ihtardır. Dahası var: Adı, Kur’an surelerinden birine verilen karıncaya, Hz. Süleyman’ın ordularını ‘şuursuzluk’la suçlayan bir konuşma yaptırılarak insana, hayvanlar lehine gerçekten ürpertici bir uyarı daha iletilmektedir. Karıncayı konuşturan ayetler, o arada Hüdhüd kuşunu da âdeta usta bir diplo-mat rolünde devreye sokmakta ve böylece, insan-hayvan diyalogu, peygamberle beraberlik düzeyinde sergilenerek insanla tabiat arası ilişkilerin metafizik zeminine büyük bir katkı verilmektedir. (bk. Neml, 16-31) Bu beyyinelerin geçtiği sure olan Neml, karınca demektir. Karıncanın bu yargılamasını okuduğunuzda, ‘İslam’ı yüz bin cami ile temsil ettiğini’ söyleyerek kibirlenen Türkiye’de yıllardan beri ‘kolay ve ucuz temizlik’ olsun diye ‘anız yakma’ geleneği sürdüren, böylece topraktaki yüzlerce küçük canlıyı (ve tabiî öncelikle karıncaları) yakıp telef eden ‘müslüman Anadolu halkı’nı (!) düşünün. Bu halk, bütün peygamberlerin, hatta kurdun-kuşun lanetlediği bu zulmü işler, sonra da koşa koşa camiye gider. O zulmü işleyenleri hiçbir suyun ve hiçbir namazın temizleyemeyeceğini ‘yüzde doksan dokuz buçuğu müslüman olan’ (!) Anadolu halkına birilerinin mutlaka anlatması gerekirdi. Ama anlatmamışlar veya anlatamamışlar. Anlatmamış veya anlatamamışlar ki, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, dünya, anızla yakılan hayvanların kurtarılmasını beklerken, Sivas’ta 38 insan benzin dökülerek diri diri yakıldı. Sonra da bu işi yapanlar yine ‘abdestlerini alıp’ camiye gittiler ve ‘Allah’ın huzuruna (!) dönüp namaz (!) kıldılar. Ve kılmaya devam ediyorlar. Tek tesellimiz şudur: Kur’an, bu namazları kılanları lanetlemektedir. (Maun suresi, 4-6)


Yeni bir fıkhın gerekliliği Geleneksel İslam fıkhı, Emevî saltanatının operasyonlarıyla bir ‘saltanat ideolojisi’ne dönüştürüldüğü için, hem büyük ölçüde Kur’an dışıdır hem de şiddet üreten bir fıkıhtır. Çünkü bu fıkıh, İslam’ı ideolojileştiren bir fıkıhtır. Siyaset dincileri, başka bir deyişle Allah ile aldatanlar bu fıkhı daha çok bu yapısı yüzünden sevmekteler. Çünkü bu fıkıh onlara bir evrensel rahmet dini olan İslam’ı yerel siyaset ve çıkar hesapları için istedikleri gibi kullanma imkânı sağlıyor. Ondan asla vazgeçmek istemiyorlar. Dolayısıyla, temelleri Kur'an'a dayanan yeni bir fıkıh oluşturmak gerekmektedir. Eski Marksist yeni Müslüman Fransız düşünür Roger Garaudy, bu gerçeğe dikkat çekerken şöyle konuşmaktadır: “Müslümanlar artık çöl fıkhından uzay fıkhına geçmelidirler.” Hey gidi Garody hey! O geçişi sağlayacak yolu Allah Türkiye’ye Atatürk’ün eliyle nasip etti ama bu millet bunun kıymetini bilmedi. İslam dünyası ve Türkiye, Atatürk’ü izlemek yerine ondan rahatsız olan haçlı emperyalizmi izliyor. Geldiği yer ortada: Uzay fıkhına geçiş yerine Afganlaşma gayyasına yuvarlanış… Garaudy’nin ‘çöl fıkhı’ tabiri hiçbir hakaret kastı taşımamakta ve sözünü ettiğimiz ‘Emevî fıkhı’ tabirine karşılık düşmektedir. Kaldı ki, ‘çöl fıkhı’ deyimi, Garaudy’den asırlarca önce büyük Müslüman tarihçidüşünür İbn Haldûn (ölm. 808/1405) tarafından da kullanılmıştır. Yani ilmî-akademik bir kullanımdır. GELENEKSEL MİRASI SORGULAMALIYIZ İlk sorgulanacak olan, günlük hayatımıza din olarak giren ve her şeyin belirleyicisi konumunda tutulan geleneksel fıkıh olmalıdır. Müslümanın elindeki ilmihali sorgulamadan hiçbir hayır üretemezsiniz. Çünkü müslüman kitleleri akıl değil, o ilmihal güdüyor. O halde, “Biz eskiye, ecdadın mirasına dokunmayız” diyenlerin çözüm üretmleri mümkün olamaz. Garaudy’nin deyimiyle, “Müslümanlar, eğer tarihin önünde ayakta kalacaklarsa, çöl fıkhından, uzay fıkhına geçmek zorundalar.” O halde, ‘Dokunulmaz’ denenlerin hepsine dokunmak zorundayız. Uzay fıkhına geçmek, Emevî'nin buyruklarından sıyrılıp Kur'an'ın evrensel değerlerinden hareketle yeni bir fıkıh oluşturmakla mümkün olur. Aksi takdirde, İslam’a bir kader gibi yapıştırılmış bulunan ‘akıldışılık’ ile şiddet üretimi durdurulamaz. Şiddeti Kur'an yazmıyor, geleneksel Emevî fıkhı üretiyor. Kahır verici nokta şu ki, bugünkü İslam dünyasını kotaran bu geleneksel fıkıh, günümüzde Allah ile aldatan küresel ve yerel güç odakları tarafından desteklenmekte, yaşatılmakta ve din diye dayatılmaktadır. (Bu konuda geniş bilgileri biz ‘Allah ile Aldatmak’ kitabımızda verdik) Unutulmasın ki, dıştaki haçlı güç odaklarının da içteki salatanat dincilerinin de çıkarları bu dayatmanın başarılı olmasına bağlı bulunuyor. Yoksa hepsi yerle bir olur. Bunu bildikleri içindir ki, akla gelebilecek her şeylerini feda etmek pahasına bu dayatmanın devamını sağlamaktalar. Türkiye’de bunu daha Millî Mücadele’nin başlangıç


günlerinde, Dürrîzade-Mustafa Sabri hainlerinin fetvalarıyla ortaya koymuşlardır. Atatürk’e ve Cumhuriyete saldırının arkapalnında bu vardır. Dürrîzade namussuzu o hain fetvasını verdiği zamanda Mustafa Kemal ve Müdafaai Hukuk’a saldırmak için ne laiklik bahanesi vardı ne şapka kanunu ne de harf devrimi. Tek şey vardı: Emeperyalizme karşı çıkış. Dürrîzade alçağının ruhunu taşıyanların rahatsız oldukları şey, o gün ve bugün, işte bu emperyalizm karşıtlığıdır. Gerisi halkı kandırmak için uydurulmuş hikâyelerden ibaret… Kutsalı küçültme gafleti Müslümanların Hz. Peygamber’den sonra ikinci devlet başkanı Hz. Ömer, Kâbe’nin hareminde hiç kimseye üç günden fazla kalma imkânı vermiyordu. Eleştirenlere söylediği şuydu: “Her gelen orada istediği kadar yayılırsa Kâbe’nin mehabeti kalmaz...” İmamı Şâfiî (ölm.204/820), Peygamberimize salât ve selamın her ağız açıldığında telaffuzuna aynı gerekçeyle karşı çıkmıştır: Mehabeti kalmaz. Yani saygınlığı, iç dünyaya nüfuz gücü yok olur, sakıza döner. Bu sakıza dönüş önlensin diyedir ki, İmamı Şâfiî şöyle diyebilmiştir: “Bir insan, bir mecliste bir kez salât ve selam getirse yeter. Ömründe bir kez getirse yine yeter...” Bu satırların yazarı, ‘Allah’ kelimesini çok az telaffuz eden ama telaffuz ettiğinde titreyen, bazen yere çöken, gözleri yaşlarla dolan, gerçek Allah adamlarının sohbetlerinde, onların nefesiyle büyüdü. O nefeslerin ilhamıyladır ki, Allah’ı pazara indirip aldatma aracı olarak kullanmaya kalkan sahtekârı çok iyi tanırım. Onu yüzünden, nefesinden, edasından-sadasından tanırım. Daha ağzını açtığı anda tanırım. Adımını attığı anda tanırım. Siyaset ve çıkar dincisi sahtekâr, kutsallarımızı, ölümsüz değerlere saygıyı ufalta ufalta yok etti. Şimdi o, ‘Allah’ dendiğinde olduğu yere çöken, gözleri yaşlarla dolup göğsü titremeye başlayan yüce ruhlu insanların dine-imana yönelik yarattığı sevgi ve saygıdan eser kalmadı. Bu gerçekleri anlattığınızda, çıkar tezgâhı sarsılan din çapulcusu sahtekâr, ruhsal dedeleri engizisyon papazlarına has katranlı bir melanetle bağırmaya başlıyor: “Din, birilerinin keyfi için kolaylaştırılıyor, sosyete cennete gidebilsin diye dine müdahale ediliyor!” Adamlar, sizin dininizi, aklı ve Kur’an’ı dışlayarak yozlaştıracaklar, siz buna karşı çıktığınızda ise sizi ‘dinden taviz vermek’le itham edip susturacaklar. Sonra da, su başlarına geçtiklerinde, yirmi dört saat haçlı kodamanlara hulûs çıkarmayı başarı ilan edecekler... Tarih böyle bir ikiyüzlülük, böyle bir onursuzluk kaydetmiş midir?! Din çapulcusu sahtekâr, ha bire din der, iman der, ibadet der, âhiret der, salâtü selam der, sarık der, takke der... Ama insan hakları, helal lokma, emeğe saygı, samimiyet asla demez. Çünkü bunlar onun kara yüreğini rahatsız eder. O yürek kara yürek, vicdansız yürek. O kara yürek bütün güzelliklere ve haklara düşmandır. O kara yüreğin yaydığı ufûnet yüzündendir ki, insanlık, Kur’an’ın aydınlık dininden nefret eder hale gelmiştir. BEKTAŞİNİN ÖLÜMSÜZ MESAJI


Gerçeği tam omurgasından yakalayan şu Bektaşi hikmetini dikkatle okuyalım: Bektaşi babası kahvede oturmuş, “Allahım! Fakir kuluna bir şişe rakı ihsan et!” diye yalvarıp duruyormuş. Yan tarafta oturan softa başı, babayı zor durumda bırakıp açık düşürmek için, “Allahım! Ben kuluna iman nasip et!” diye yalvarmaya başlamış. Etraftaki softa beslemeleri, efendilerinin mesajını hemen alıp babaya bindirmişler: “Yahu, sen ne biçim adamsın? Bak, hazret, Allah’tan iman niyaz ediyor, sen rakı istiyorsun. Kötü örnek olmaya utanmıyor musun?” Baba; her zamanki sakin, ârif ve kâmil tavrıyla asırlara ders olacak ibret ve hikmeti yerine oturtan şu cevabı vermiş: “Şaşacak ne var, efendiler. Herkes Allah’tan, kendinde olmayanı ister. Softa efendi onda olmayanı istiyor, ben de bende olmayanı. Onda olmayan iman, bende olmayansa rakı.” Allah ile aldatanlar halkın elinden her şeyi aldılar ve bunun içindir ki her şeyleri var. Onlarda olmayan tek şey, Kur’an’ın istediği iman. Galiba bu yoksunlukları yüzündendir ki sürekli ‘din-iman’ diye bağırıp çağırmakta, ona buna toslamaktalar. Baba erenlerin hatırlattığı ölümsüz gerçeği unutmayalım: “Herkes kendinde olmayanı, muhtaç olduğu şeyi ister.” Gerçek aydın bunalımı Kur’an’ın önümüze koyduğu evrensel ilkelerden biri de şudur: İnsanın mutluluğu ve yücelmesi için iyi adam olmak yetmez, iyilik uğrunda eylemci adam olmak gerekir. Şöyle deniyor: “Halkı, iyilik ve barış için gayret gösterenler olsaydı, Rabbin o kentleri/medeniyetleri zulümle helâk edecek değildi ya!” (Hûd suresi, 117) Bu ayette söylemin ruhu olarak kullanılan sözcük ‘muslih’ (barış ve dirlik için gayret gösteren) kelimesinin çoğulu olan ‘muslihûn’ sözcüğüdür. Aynı kökten gelen bir de ‘salih’ kelimesi var ki, Kur’an bunu barış ve iyilik sever insanın sıfatı olarak kullanır ve över. Hz. Peygamber’e sordular: “İçimizde salih insanlar varken helâk olur muyuz?” Cenabı Peygamber cevap verdi: “Evet, olursunuz. Eğer pislik yoğunlaşmışsa helâk olursunuz.” Kur’an bize gösteriyor ki, bir ülke ve toplumun, hatta bir uygarlığın ayakta kalması, salih insanlarla sağlanamaz; muslih insanlar lazımdır. Yani pasif barışseverler yeterli değildir; barış ve huzur için faaliyet ve gayret gösteren eylemci insanlar gerekir. Aksi halde, barışseverlerin (salihlerin) varlığı, çöküşü engellemez. Yani barış ve iyilik sever olmak yetmez, barış ve iyilik için uğraşmak, gayret ve eylem sergilemek lazımdır. Bu da öncelikle aydınların, daha sonra da siyasetçilerin işidir. Aydın susar ve gerekeni yapmazsa siyasetçi de hesabını ona göre ayarlar ve önce suskunluk, sonra da çirkefe teslimiyet kader olur. Çünkü böyle bir durumda ‘söz gümüşse sükût altın’ olacağından susanların kazancı konuşanlardan çok olur. Dahası, konuşanların maruz kalacağı tehlike ve tehdit, susanlarla kıyaslanmayacak bir düzeye çıkar; ürküntü ve korku egemen hale gelir. Bugünkü Türkiye’de durum aynen bu. MİCHAEL RUBİN’E KATILIR MISINIZ? Pentagon ve Beyaz Saray danışmanı Michael Rubin’in, Türkiye’deki bugünkü durumu değerlendirirken kullandığı ifadeyi kullanırsak Türkiye bugün, susmanın konuşmaya tercih edildiği ‘İslamo-Faşist bir yönetimin’ yani adı konmamış bir dinci diktatörlüğün pençesine düşmüş ülke imajı veriyor. Rubin’in görüşünü tartışabiliriz ama aydınlarımızın büyük çoğunluğunun susmayı


yeğlediği tartışılmaz bir gerçektir. İşte yıkım bunun sonucudur. Türkiye’de en büyük bunalım, ‘gerçek aydın bunalımı’dır. Gerçek aydın, gerçeği apaçık, kılık değiştirmeden, maske giydirmeden, olduğu gibi söyleyen uyarıcı adamdır. Aydın; sadece bilgi çokluğuyla, hatta muhtemel tehlike ve tehditleri önceden görmekle aydın olmaz. Aydın, fark ettiği gerçekleri, algıladığı tehlike ve tehditleri topluma hiç geciktirmeden haber veren, toplumu uyandıran, bilinçlendiren, bunun için meydan yerine çıkan öncüdür. Bu öncülüğünü yapması için, evirip çevirmeden, gevelemeden konuşması gerekir. Aydın bilinçlendirecektir ki, siyasetçi bu bilinci eyleme çevirsin. Aydını susan veya konuşma adına geveleyen toplumun siyasetçisi durumu idare etmek üzere halkı aldatmakla yetinir. Türkiye’de, bu söylediğimiz anlamda konuşan aydın sayısı çok azdır. Bu sayı, toplumsal bilincin eylem yaratmasına yetmiyor. Türk halkı, asırlardır, bizzat kendi aydınları tarafından yalana, kendi siyasetçileri tarafından da talana maruz bırakılmıştır. Türkiye, siyaset ve basındaki bu yozlaşmayı aşmadan rahat nefes alamaz. Çözülmesi gereken temel sorun, işte budur. Haçlı tasallutunun ensemizde ateş yakmasının esas sebebi de budur. İslam kimin dini? Başka bir deyişle, İslam’ı kim kurdu? Batılılar, İslam’a ‘Muhammedanizm’ yani Muhammed’in dini demeyi çok severler. Onlara göre, İslam, Muhammed’in kurduğu bir dindir ve Muhammed de bir zındıktır. Batı’nın anıt şairi İtalyan Dante’nin Divina Komedyası’nda, Hz. Muhammed, cehennemin en alt tabakalarında azap gören zındıklar arasında gösterilir. Bir Alman olan bugünkü papa 16. Benediktus, Hz. Peygamber’e saldırırken, onu, ‘şiddet ve şerden başka bir şey yaymamakla’ itham etme talihsizliğini göstermiştir. Batı’nın biraz daha bahtsız adamları bu sataşma ve hakaretlerini Kur’an’a da uzatırlar. Reformun babası sayılan ve yine bir Alman olan papaz Luther, Kur’an’ı Hz. Muhammed’in yazdığı bir kitap olarak görmekte ve bu kitabın bir ‘şer ürünü’ olduğunu iddia edebilmektedir. Kur’an, din meselesinde, Batı insanının Yunan ve Roma putperestliğini İsevî tevhidin üstüne bindiren psikolojisinin kavramakta zorluk çekeceği bir anlayış getirmiştir. Kur’an’a göre, dinin sahibi, kurucusu Yaratıcı kudrettir, Cenabı Hak’tır. Yani Allah’tır. Peygamberler, dinin kurucusu değil, dini gösterenlerdir. Dini, kutsal metin getirir ve canlı model olan peygamber gösterir. Dini kuran, ‘haram’ ve ‘helal’ sınırlarını belirleyen Tanrı’dır. O'nun dışında, peygamberler dahil, hiçbir varlığın din kurma, din adına kural koyma yetkisi yoktur. Kur'an, Tanrı dışında hiçbir varlığa, Hz. Muhammed’e bile, din adına haram koyma yetkisi vermez. (Kur’an, Tahrîm, 1) Bir şeyi ‘haram’ ilan etmek, ulûhiyetin yetkilerindendir, bir aşkın varlık yetkisidir. Sonraları, yozlaştırılmış İslam döneminin saltanat uleması, bu yetkiyi Allah'tan çok peygambere vermeye başlamışlardır. Yetkiyi peygambere verme eğilimlerinin amacı, yetkiyi, daha sonraki zamanlarda, ‘peygamber vârisi’ (!) dedikleri başka birtakım insanlara aktarma oyununu haklı gösterebilmektir. Böylece, Allah’ın yetkilerini kullanan yapay bir sınıf, daha doğrusu Tanrılık yetkiler kullanan örtülü bir ‘şirk panteonu’ yaratılmıştır. Bugünkü İslam dünyasında yaşanan dinin sahibi Kur’an’ı gönderen Allah değil, bu panteonun yedek ilahları, kutsallaştırılmış rableridir. İslam meselesinin en kahırlı noktası da işte budur. Allah ile aldatmanın dayandığı ‘dokunulmaz’ güç kaynağı da bu panteondur.


Kur'an, dinde tek hüküm koyucu olarak Allah'ı göstermesine rağmen, bugün İslam dünyasında, Allah’ın yetkisi hiçbir zaman % 50'nin üzerine çıkmıyor. Bugün bizim camilerimizde anlatılan dinde de, Allah'ın yetkisi % 50'nin üzerinde değildir. ‘İndirilen din - uydurulan din’ ayrımı Peki, bu yetkileri kim kullanıyor? İslam'ı siyasallaştırarak saltanat aracı yapan Emevîlerin manifestosu bu yetkileri kime veriyorsa, bu yetkileri işte onlar kullanıyor. Yani dini saltanat aracı veya saltanata destek yapan kişi ve kurumlar. Bunların başında, sonraki zamanların ‘kutsal derebeylikleri’ gibi iş gören tarikatlar gelmektedir. Anılan yetkileri bugün,tarikatlar federasyonu manzarası arz eden dinci-sağcı partiler de kullanmaya başlamışlardır ki, yüzyılımızın insan hakları açısından en yıkıcı tehdidi budur kanısındayım. Bu yapı açısından incelendiği zaman, Kur’an’daki İslam ile halkın yaşadığı dinin birbirinden çok farklı olduğu görülür. Bu noktada, dikkat çeken ayrım, ‘indirilen dinuydurulan din’ ayrımıdır. İslam düşünürleri, ‘indirilen din-uydurulan din’ ayrımını çok erken bir dönemde yapmışlardır. Bu ayrımı ilk yapan düşünür, İbn Teymiye (ölm. 728/1327) olmuştur. Kur'an'ın bir adı da ‘indirilen kitap’ olduğundan, ‘indirilen din’ ifadesiyle gösterilmek istenen, Kur'an'daki dindir; dolayısıyla, indirilen din, Kur'an'ın içinde olan dindir. ‘Uydurulan din’ ise, birilerinin uydurma ve dayatmaları ve Kur'an'ın tahrifiyle elde edilen dindir. Bu ayrımın, günümüzden altı yüz küsur yıl önce, yani çok uzun bir süre önce yapılmış olması düşündürücüdür. Dinci iftiranın tarihsel tahribatı İnsanlığın, özellikle Müslüman kitlelerin zaaf noktalarını anlamak için Kur’an’ı iyi okumak gerekir. Kur’an sadece insanlığın ayağının kaydığı noktalara dikkat çekmekle kalmaz, kendi mensuplarının ayak kayma noktalarına da dikkat çeker. Çeker ki, gerçek müminler kendilerini tehlikelere karşı koruma tedbirleri alsınlar. Müslüman ümmetin temel zaaf veya sürçme noktalarından biri ve hatta birincisi iftiracılıktır. Kur’an, bu ümmet kadar iftirayı dinleştiren ve ileri götüren bir camiadan bahsetmiyor. Müslüman ümmetin iftira zaafını anlamak için daha ilk neslin bizzat Peygamberi’ne yaptıklarına bakmak yeterlidir. İlk ve en saygın nesil, en büyük ve en ağır iftirayı bizzat Peygamberi’n eşine yapmıştır: Kur’an’ın Nur suresinde sayfalarca anlatılan ünlü ifk (iftira) olayını iyi öğrenin. Hz. Peygamber’in eşi Hz. Âişe, zina işlemekle itham edilip ağır ve zalim bir iftiraya uğramıştır. Peygamber ailesi sarsılmış, Hz. Peygamber hayatının en kederli günlerini yaşamış, ümmet içinde büyük çalkantı vücut bulmuştur. Ve Kur’an, ümmetin bu en büyük zaafının hangi büyük yıkımlara yol açacağını ve nasıl bir insanlık suçu olduğunu sayfalarca anlatmıştır. Kur’an, kamu haklarından mahrumiyet cezasının en ağırını iftira suçu için öngörmüştür. İftiracılar ebedî lanetle lanetlenir ve o andan sonra söyledikleri sözlerin doğruluğuna asla inanılmaz. Tarih bize göstermektedir ki, İslam dünyasında din üzerinden saltanat ve çıkar sağlayanlar, hasımlarını yenik düşürmede en çok iftiraya başvurmuşlardır. Din üzerinden siyaset yapanların tenezzül ettikleri iftiralar insanın aklını ve kanını donduracak alçaklık ve ağırlıktadır. Din çapulcuları, hasım ve rakiplerini mağlup etmek için sadece dostlarını, yakınlarını iftira malzemesi olarak kullanmakla kalmazlar, bizzat kendi mahremlerini de meydana sürerler. Kendilerini ‘Allah’ın avukatı’ gibi gören dinci müfterilerin bu alandaki düşüş ve


tenezzüllerini, hiçbir dinsiz ve ateistte görebilmiş değiliz. Hiçbir ideoloji sapığı, İslam üzerinden siyaset yapan siyaset dincilerinin tenezzül ve tevessül ettikleri iftira suçlarına tenezzül etmemiştir. Türkiye’de yaklaşık bir asırdır sahnede olan dinci siyasetlerin ve bunların kotarıcısı din çapulcularının iftira konusunda neler yapabileceklerini anlamak için son otuz yıla daha dikkatlice bakmalıyız. ‘FÎ SEBÎLİLLAH FESAT’ VEYA İFTİRA DİNCİLİĞİ ‘Allah yolunda fesat’ anlamındaki bu tabiri, kara yürekli fesat mollasını tanımlamak için, İslam’ın büyük vicdanı Muhammed İkbal kullanmıştır. İkbal’e göre, kara mollanın dini, “Allah yolunda” diyerek fesatçılık yapmaktır. Fesat mollası sanır ki, yaptıklarına ‘fî sebîlillah’ yaftası yapıştırınca onlar melanet ve suç olmaktan çıkıp sevap olacaktır. İşte kara yobazın bir alçaklığı da budur. Yani kendi suçlarının başına bir “Allah yolunda” ekleyerek onları günah olmaktan çıkarmak... Fesat mollası ekiplerinin, namıdiğer dincilerin profesyonel iftira kadroları, iftirayı ‘Allah rızası’ gerekçesi öne sürerek yapan namussuzlardır. Onlar, dinin en büyük suç ilan ettiği bir kötülüğü, bir el oyunuyla, ibadet diye pazarlamanın şeytanî yolunu bulmuşlardır. Siz, dincilerden akıllı olabilirsiniz ama onlar sizden kurnazdır. Yani sizin aklınız, onlarınsa şeytaneti yüksektir. İmam Cafer Sadık (ölm. 148/765), “Kişinin imanı aklıyla orantılıdır” dediğinde, yanındakiler sordular: “Peki, o zaman Muaviye en dindar adam mıdır? Çünkü o, Ali gibi birini bile alt edecek akla sahipti.” Cafer Sadık, şu ölümsüz cevabı verdi: “Muaviye’ninki akıl değil, şeytanetti.” Kara yobazın başarı sırlarından biri de bu şeytani kurnazlık, yani namussuzluktur. Dini yok saymanın yarattığı hüsran Samimi konuşalım, adam gibi konuşalım. Kalemin hak ve haysiyetini koruyarak konuşalım. Türkiye’deki din istismarı, büyük ölçüde, ‘dini yok sayanlara tepki’nin yarattığı bir sonuçtur. Temel sorumlusu da ‘Atatürk sonrasının CHP'sidir. İdeolojik veya egoist saplantılarından asla kurtulamayan sözde aydınlar bu gerçeği hâlâ göremiyorlar. Veya görmek istemiyorlar. Bu noktadaki anlayışsızlık veya inatlarını örtmek için uydurdukları bahaneler ise yaptıklarından çok daha esef vericidir. Neymiş efendim, halka hitap ederken dinsel terimler veya kavramlar kullanırsak, bunun sonucu, din istismarına gerekçe hazırlamak olurmuş. Bu talihsiz nakaratın dibini de iyi görelim. Bu nakarat bakın nereden başlıyor: Milli Mücadele günlerinde Halâskâr Gazi’yi eleştirenler, başta Kazım Karabekir, şöyle çatıyordu Gazi’ye: “Dine, dinsel söylemlere yer verme, camilere gitme, camilerde konuşma yapma. Böyle yaparsan dincileri başımıza bela edersin.” Mantığa bakın! Siz dinsel kavramların gerçeğini kullanmaktan kaçtığınızda dinci istismar o kavramların yozlaştırılmışlarını kullanmaktan vaz mı geçecek? Yoksa tam tersine, hiçbir mukavemetle karşılaşmadan, din adına yalan söylemeye, dine yalan söyletmeye devam ederek halkı biraz daha mı aldatacak? Sol ve laik aydınlar bu hesabı asla yapmıyorlar. Türkiye’nin anasını ağlatan belaların başında kamu kaynaklarının talanı, vurgun ve soygun var. İslam ise bu cinayetin işlenmesini en büyük suç sayan din. Ama bu cinayete ortak olan dinci siyaset, İslam’ın bu yanını asla gündem yapmaz. Varsa yoksa, namaz ve Pavlus türbanı. Peki, dinle aldatılan koca kitleye bu işi kim anlatacak? Dinci siyasetle


işbirliği yapanlar mı? Onlar anlatmaz! O halde kim? Dinci siyasete karşı siyaset yapanlar anlatacak. Peki, onlar ne yapıyor? Dinsel kavramları kullanırsak, bu, laikliğe ve çağdaşlığa aykırı olur diyerek meydanı dinci sömürüye bırakıyorlar. Millet Meclisi genel kurulunda, din istismarı siyasetinin popüler isimleri kürsüden buram buram din sömürüsü yaparlarken, ‘Atatürkçü-çağdaş CHP’nin (!) okkalı bazı elemanları, pis pis sırıtarak şöyle deyip salonu terk ediyorlardı: “Bu konuştuğu konular bizim alanımıza girmiyor, biz çıkıp gidelim! İşte, yaptıkları buydu ve hep bu olmuştur. Geldikleri yerse belli: Ebedî muhalefet ve birbiriyle boğuşma… Düşünülsün ki, Türk siyasetinde, ‘haram’ kelimesinin kullanılmasını, ‘siyasete dinsel kıstaslar sokmak’ olarak değerlendiren çağdaş, aydınlıkçı ve de öncü (!) isimler var. Bu anlayışlarını, bugünkü Türkiye’de ekranlardan halkın gözünün içine baka baka ifade edebiliyorlar. Başımızda, dinci bir iktidarın olduğunu söyleyerek bağırıp çağıranlar da bunlar... TBMM’DE İRMİK HELVASI MESELESİ TBMM koridorlarında senelerce bu adamlardan bana tarizde bulunan şu sözleri dinledim: “Yahu, bu kravatlı mollayı bizim partiye kim soktu? Gördükçe nevrim dönüyor valla! Bunun Recep Tayyip’le farkı ne? Sonuçta ikisi de Kur’an demiyor mu? Eee! Biz bu adama neden katlanıyoruz?” Ben işte bu CHP’den ayrıldığımda, şu bahsettiğim adamların bazıları, arabalarının arkasına tepsilerle irmik helvası doldurup Meclis’e gelmiş ve bagajı kontrol eden görevlilere “Bu helvaları, Yaşar Nuri’nin partimizden ayrılışından duyduğumuz sevinci paylaşmak için dağıtacağız” deme düşüklüğünü göstermişlerdir. Ve Meclis İdare Âmirliği bu rezilliğe izin vermemiş ve helvaları içeri sokturmamıştır. 22. Dönem milletvekillerinin birçoğu bunu bilir. Siz, gerek o Meclis’in tarihinde, gerekse genel siyaset tarihinde böylesine rezil bir davranış gördünüz, duydunuz mu? Gerçek şu ki, bu ülkede birileri, bir yandan din istismarından yakınıyor, bir yandan da bu istismarın ekmeğine yağ sürecek ne varsa yapıyor. Türk solunun ve laik aydınların temel çarpıklığı bu... Atatürk’ten sonraki CHP’nin temel çarpıklığı da bu. Dinci siyasetleri başarılı kılan da bu. Hüseyin Atay ile sohbet İslam dünyasının dahi ilahiyatçısı Prof. Hüseyin Atay’la, uzun bir zamandan sonra yeniden sohbet etme imkânı buldum. Daha doğrusu, aziz hocam, bana bu imkânı vermek üzere Ankara’dan ziyaretime geldi. Sevgili oğlu mimar Faruk da yanındaydı. Atay Hoca, seksen iki yaşında. Ama hafıza, zihin berraklığı, içsel faaliyet yirmi yaşında. Üniversitede ders vermeye devam ediyor. Ve her biri bir devrim olan kitaplarını yazıp yayınlamaya devam ediyor. Kırk yılı aşkın bir zamandır kendisiyle sohbetlerim olan bu büyük beyinli, büyük ruhlu adam, bu son sohbette de bana âdeta yeni bir fakülte bitirtti. Her seferinde olduğu gibi. Sohbet boyunca içimden hep şu geçti: “Rabbim, bir insan, Kur’an’a bu kadar vakıf nasıl olabilir?! Bir insan, her gün kendini böylesine nasıl yenileyebilir?! Ve İslam dünyası böyle bir adamdan yararlanıp dertlerine çare bulmayı nasıl ihmal eder?!” Adı, ‘geçmiş olsun ziyareti’ olan sohbet, yaklaşık dört saat sürdü. Ve ben bu dört saat içinde kırk kitap okumuş gibi feyizlendim, doldum, bilgilendim. Ufkum yeniden parıldadı, ruhum ve ümitlerim canlandı. Kur’an’ın elli yıllık bir bendesi olmaktan bir kez daha onur ve gurur duydum. Sana şükranlar, saygılar Hüseyin Atay hocam! KİTAPLIK ÇAPTA TESPİTLER Bu dâhi insanla her sohbetimde olduğu gibi bu sohbette de yepyeni fikir ufukları açan


tespitler kondu ortaya. Bunların birkaçına temas edeceğim: Bugün ‘İslam’ adı altında ortada birkaç din var: Ulemanın dini, tarikatların dini, saray sofralarında oluşturulmuş din ve nihayet Kur’an’ın dini. Bu İslamların bugün en az itibar göreni, hatta bazı zeminlerde hiç itibar görmeyeni, ‘Kur’an’ın dini’ yani gerçek İslam’dır. Müslümanların iki yakalarının bir araya gelmemesinin sebebi de işte budur. Kur’an, yanlışları tek tek sıralamak yerine, doğruyu bulmada akıl ve ilmi rehber yapar: Eski kutsal metinler, yanlışları ve doğruları tek tek sayar. Kur’an, böyle saymak yerine, doğruları bulmanın zaman ve mekân üstü rehberini gösterir. Bu rehber, akıl ve onun ürünü olan ilimdir. Kur’an, dini ilme denetletir ama ilmi dine denetletmez: İnsanlık tarihinin en büyük devrimidir bu. Yahudi-Hıristiyan gelenek bunun tam tersini yapmıştır. Ne yazık ki, Müslümanlar, Kur’an’ın yolundan gitmek yerine, Yahudi-Hıristiyan geleneğin yolundan gittiler ve mahvoldular. Kur’an, imana noksanlık ve çirkinlik izafe eder ama ilme hiçbir çirkinlik ve noksanlık izafe etmez: Kur’an, ilmi kutsalların kutsalı, kutsallıkların denetçisi ve rehberi yapmıştır. Onun için tek mürşit ilimdir. Sahabenin eleştiri üstü tutulması, peygamber yaşadığı sürecedir: Çünkü Peygamber yaşarken sahabede bir yanlışlık olsa Peygamber onu düzeltir; bize düşen bir şey olmaz. Peygamber’in ölümünden sonra ise bütün sahabîler eleştiriye açıktır, eleştirilirler. Özellikle kamu görevi yapanları mutlaka eleştirilmelidir; çünkü eleştirilecek birçok iş yapmışlardır. Atay burada, bir ilim ve fikir adamının olanca haysiyetiyle, ta Hz. Ebu Bekir’den başlayarak birçok sahabîye eleştiri getirdi, yaptıkları yanlış içtihatları sıraladı. Ve ekledi: “İslam dünyası bu eleştiri noktalarını yakalayıp gerekeni yapmak yerine o insanların yanlışlarını kutsal ilan ederek kendi önüne engeller yığdı ve bunun için bir türlü düzlüğe çıkamıyor. İslam dünyası, yanlışı eleştirme ruhu olan hanîfliği işletmek yerine yanlışları kutsal ilan etmeyi din sanan şirkin yolunu tutarak kendini perişan etti.” Ve nihayet, her sohbetimizin sonunda mutlaka yer alan şu ‘iman ve ikrar’ tekrarlandı: “Kur’an’ı kim yapmışsa Allah odur. Çünkü böyle bir kitaba Allah dışında bir kudret vücut veremez.” Son sözümüz yine her zamanki gibi şu oldu: “Ya Rab! Mahşerde de bizi bu iman ile haşret!” ‘EFENDİLER DİNİ’NİN HÜSRANI Kur’an, ‘efendilere kul olmuşlar’ın, son hesap günündeki hüsranını, bu dinin mensuplarının ağzından önümüze koyuyor: “Derler ki, ‘Rabbimiz! Biz, efendilerimize/mallara ve kitlelere egemen olan güçlere/ karanlık adına egemenlik kuranlara/yılan, akrep, kurt, arslan gibi korku salanlara/kalp karanlığını temsil edenlere ve ekip başlarımıza/kodamanlarımıza/putlaştırdığımız kişilere itaat ettik de onlar bizi yoldan saptırdılar! Rabbimiz, onlara iki kat azap ver; onları büyük bir lanet ile lanetle!" (Ahzâb, 67-68) Kur’an’ın cenneti, tek imza ile girilen bir cennettir. Efendiler dininin cenneti ise birkaç imzalı bir cennettir. Kur’an, bu birkaç imzalı sanal şirk cennetine ümit bağlayanların hüsranını birçok ayetinde tanıtarak tevhit mensuplarını uyarmıştır. İşte bir örnek: “Arı-duru din yalnız ve yalnız Allah'ındır! O'nun yanında birilerini daha veliler edinerek, ‘Biz onlara, bizi Allah'a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk etmiyoruz’ diyenlere gelince, hiç kuşkusuz, Allah onlar arasında, tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir.” (Zümer, 3) Kutsal ilan edilmiş tarikat şefleri, İslam öncesi şirk ilahlarının şekil ve isim değiştirip


İslamî motiflerle süslenmiş yeni görünümleri oldular. Adları Lât, Menat, Hübel vs. olmadı, efendiler, üstatlar, ermişler, şefaatçılar, aracılar, erdiriciler vs. oldu ama işlevleri şirk ilahlarınınkilerle aynıydı: “Allah’a yaklaştırıcılar, Allah katındaki şefaatçılar.” (Zümer, 3; Yunus, 18) RİVAYET DUVARLARI Kur’an’la aramızda en büyük engel, efendiler dininin dayanakları olan rivayet duvarlarıdır. Bu duvarlar, Peygamber’in döneminde toplamı beş yüzü geçmeyen hadislerin sayısını Peygamber’in ölümünden sonra bir milyona çıkarmıştır. Hurafenin, akıl ve Kur’andışılığın en büyük kaynağı bu rivayetlerdir. Bunların çoğu YahudiHristiyan kültürün mitolojik söylemleridir. Bunlara İsrailiyat denir. İbn Hanbel (ölm. 241/855) diyor ki şu üç şeyin aslı yoktur: “Rivayet tefsiri, savaş hikâyeleri, kıyametle ilgili yorumlar.” İbn Hanbel’in bu sözlerini nakleden Mısırlı müfessir Muhammed Abduh (ölm.1905) şunu ekliyor:“Rivayete dayanan tefsirler Kur’an’la bizim aramızda bir perdedir.” Tefsir tarihinin anıt isimlerinden biri olan Fahreddin Razı (ölm. 606/1209) bile şunu söylemek ihtiyacını duymuştur: “Hayatımız boyunca yararlandığımız ilim, ‘şöyle dendi’ veya ‘şöyle dediler’ laflarında toplananlar dışında bir şey olmadı.” (Abduh, Tefsiru’lMenâr, 1/8-10) TANRI’YA DA SİTEM EDİLİR Yaratıcı benliğe bu sitem hakkını bizzat Tanrı vermektedir. Tanrı’ya sitem etme hakkı verilmeyenler, tarihin ve zamanın dolgu maddesi olarak kullandığı kadavra benliklerdir. Ulülazm (yaratıcı eylemlerin sahibi) ruh, Tanrı’ya da sitem edebilir. Bunun böyle olduğunu zaman üstü kitap, ulülazm bir peygamber’e, Hz. Musa’ya yaptırarak örneklendiriyor. Tarihin en büyük oluş ve eriş yüklerinden birini sırtlayan Hz. Musa, çektiği çilelerin beklediği zamanda sonuç vermemesinden doğan hüzün ve sitemini şöyle ifadeye koyuyor: “Musa şöyle dedi: ‘Rabbimiz! Sen, Firavun ve kodamanlarına şu iğreti hayatta debdebe verdin, mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz! Onların mallarını sil-süpür, kalplerini şiddetle sık ki, acıklı azabı görünceye kadar inanmasınlar!’ Allah cevap verdi: ‘İkinizin duası kabul edildi. Doğruluktan şaşmayın! İlimden nasipsizlerin yolunu izlemeyin!” (Kur’an, 10/88-89) Evet, tarihi yapan büyük ruhlar, tarihin de hayatın da sahibi olan Yaratıcı’ya bile böyle sitem edebilirler ve o sitemleri öfkeye değil, takdir ve tebrike vesile olur. Yaratıcı karşısında niyazın hakkını verenler, yaratıcı karşısında naz da yapabilirler. Niyazın hakkını vermeyenlerin Yaratıcı’ya sitemi küfür, niyazın hakkını verenlerinki eriştir. İslam neyin adı ve Müslüman kim? Siz İslam’ı dinlerden bir dinin adı sanıyorsunuz. Bununla da yetinmiyor, onu, ideolojilerden bir ideoloji haline getiriyorsunuz. Ama iş öyle değil! İslam, bizzat Kur’an’ın tanıtımıyla, barış, esenlik ve zulme karşı çıkış için Yaratıcı’ya teslimiyettir. Bu teslimiyeti kim gerçekleştirirse Müslüman odur. Nüfus kâğıdına yazmakla kimse Müslüman olamaz. Tüm peygamberler, Âdem’den Muhammed’e kadar, bir tek din anlatmışlardır. Kur’an bu ortak anlatımın zamanları ve mekânları kuşatan niteliğini göstermek için ‘İslam’ kelimesini kullanıyor. İslam, bir isimden çok, bir tavırdır. Ve o tavır, Yaratıcı’ya teslimiyet tavrıdır. Ben size derim ki, Kur’an’a giderek İslam anlayışınızı ve Müslümanlık tanımınızı yeniden yapılandırın! Bunu yaptığınızda birçok şeyi düzeltmek zorunda kalacaksınız. Öncelikle ‘İslam âlemi’ veya ‘İslam dünyası’kavramını düzelteceksiniz. Siz, İslam dünyası deyimiyle nüfus kâğıtlarında ‘Müslüman’ yazan kitleleri kastediyorsunuz. Bunun Tanrı katında geçerliliği


yoktur. Nüfus kâğıdı nüfus memuruyla sizi bağlar, Tanrı’yı bağlamaz. Kur’an’a dayanarak derim ki, günümüz dünyasına baktığımızda Kur’an’ın değerlerini hayatına sokma bakımından daha iyi Müslüman olanlar, adına İslam dünyası dediğiniz coğrafyalar değil, doğruluk, dürüstlük, temizlik, çalışkanlık, yaratıcılık bakımından öne geçmiş ve sizin tasnifinizde ‘gayrımüslim’ listesinde yer almış ülkelerdir. İslam’ı tanrısal yapısından uzaklaştırıp bir kin ve nefret ideolojisine dönüştüren geleneksel dincilik şurada özetlediğimiz Kur’ansal gerçeği saf dışı etmek ve durumu kendi hesabına uydurmak için, ‘İslam’ın şart-ları’diye bir tâbir icat etmiştir. O ‘şartlar’, geleneksel dinciliğin elemanlarında bulunan şartlardır. Oysaki İslam’ın şartları, peygamberlerin mesajındaki tanrısal buyrukların tümüdür. İslam’ın şartları adına namazı en öne çıkarıyorsunuz ve bu namaz için onlarca insan hakkını çiğniyor, dünyayı velveleye veriyorsunuz. Şimdi size soruyorlar: İslam’ın şartlarının başında, iki yüz, üç yüz metreye bir kurulan camilerin her minaresinden dört hoparlörle gece gündüz avazı çıktığı kadar bağırıp halkı taciz etmek var mıdır? İslam’ın temel şartı hakka ve halka saygı mıdır, hakkı ve halkı çiğneyerek ‘namaz kılmak’ mıdır? Eğer öyleyse, Mâûn suresinde, namazlarını insan haklarının ihlaline bahane yapanlar neden lanetleniyor da namaz kılmayanlar lanetlenmiyor?! Hesabı geleneksel kabullere göre değil Kur’an’a göre yapın! Kur’an’ın insan hayatına kazandırmak istediği değerler açıkça gösterilmiştir. Bu değerler açısından bir İslam dünyası dediğiniz kitlelere, bir de ‘gayrımüslim’ dediğiniz kitlelere bakın! Ve Kur’an’ın değerlerinden kimde daha fazla bulunduğunu kaydedin. Not toplamı çok olan, Müslümanlıkta önde olacaktır. Siz bu hesabı asla yapmaz, bu tabloyu asla ortaya getirmezsiniz. Çünkü sonuç sizin aleyhinizedir. Ama unutmayın ki bunu yapmamak, gerçeği ortadan kaldırmaz. Allah, gerçeği yalın bir biçimde gözler önüne koymuştur. Ne yazık ki, bugün, Kur’an’ın idealindeki topluluk, sizin ‘İslam dünyası’ demekte ısrar ettiğiniz topluluk değil, ‘gayrımüslim’ diye damgaladığınız topluluktur. Ey Mâûn suresi namazı kılmayı ‘Müslümanlık’ sanan gaflet yığınları! Mâûn suresi, o hak ihlallerine araç yaptığınız namazlarınız yüzünden sizi rahmete değil, lanete müstahak görüyor. Siz bu Mâûn suresini hiç okumaz mısınız? Yoksa onu Kur’an’dan saymıyor musunuz? Kurtuluşunuzun Mâûn suresini hakkıyla okumakta olduğunu size bir kez daha duyuruyorum. Siz, ey dinciler, Allah’ın dininin kimlik belgesini gasp etmiş olma suçundan sanıksınız. Ya o gaspı bırakın yahut da o belgenin hakkını verin. Artık, müslim (Müslüman) kılığında mücrim olmaktan kurtulun! Ve şu tanrısal uyarıyı sık sık okuyun: “Biz, müslimleri mücrimler gibi yapar mıyız?” (Kalem, 35) Din patentli dinsizlik ‘Din patentli dinsizlik’ kavramını insanlığa tanıtan, Kur’an’ın Mâûn suresidir. Kur’an, ilk bakışta bir ‘din kitabı’dır ama işte böyle bir din kitabıdır. Kur’an kadar din eleştirisi yapan, din sınıfının sergilediği namussuzlukları ortaya seren, din bezirgânlarını iğrenç ve âdi mahluklar olarak yerden yere çalan ikinci bir kitap yok. Karl Marx’ın o ‘ağır’ eleştirileri de dahil, dinle ilgili tüm eleştiriler Kur’an’ınkilerin yanında ancak ‘zeyl’ olabilir. Kur’an, dinci alçaklığı, damardan, malın gerçek sahibinin ağzından eleştiren, tüm kahpelikleri milimetrik hassasiyetlerle deşifre eden mucizeler kitabıdır. Lütfen, bu satırların yazarının, alanında birer ilk olan ‘Kur’an’ın Yarattığı Mucize Devrimler’, ‘Allah ile Aldatmak’ ve ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserlerini okumak zahmetine katlanın. Kur’an’a göre, insanoğlunun bütün mutsuzluklarının, kanlarının, kavgalarının, haset ve


kinlerinin besleyici ekibi, dini temsil ettiğini söyleyen dincilik sınıfıdır. Bakara suresi 213 mucizesi, işte bu gerçeğin eşsiz duyurusudur. Din adı altında dinsizliğin en alçağını pazarlayan şeytanî kadro, din ve Allah adına ortaya fırlayıp insanları ahiret müfettişi edasıyla hesaba çeken melunlardır. Bunu, bütün gür sesinizle haykırabilirsiniz. Çünkü dinin gerçek sahibi olan Cenabı Hakk’ın kitabı size bu hakkı ve yetkiyi veriyor. Dahası, o kitap size bu görevi veriyor. Aydın olmak, bir anlamda da bu görevi yerine getirmektir. Aynı zamanda muhteşem bir dindar olan Alman filozofu Kant (ölm. 1804), gerçek müminlerin oluşturduğu ‘Tanrı Sitesi’ni şöyle tanımlıyor: “Erdem bağıyla birbirine bağlı bireylerin vücut verdiği ahlak toplumu.” İşte, Kur’an’ın anladığı ve anlattığı Tanrı Sitesi ve daha doğrusu din budur. Kant, putperestliği, Tanrı’yı ahlak dışında yol ve araçlarla kabul ettirmeye kalkmanın ürünü olarak görüyor. Bu anlamda dincilik, bir numaralı putperestlik kurumudur. En alçak ve en kahpe putperestlik kurumu. Tam bu noktada, Kur’an’ın en büyük düşman olarak putperestliği gösterdiğini anımsayalım. Ve Hz. Muhammed’i en yüce ahlak üzerinde olmakla nitelediğini de buna ekleyelim. Peki, Hz. Muhammed’i, insanlığın önüne en yüce ahlakın temsilcisi olarak değil de en koyu bedevi kıyafetinin sembolü olarak çıkaranların dinle ilgileri ne olabilir? ALLAHSIZLIK SİTESİ Erdemsizlik, ikiyüzlülük, talan gibi temel kötülüklerle kitleyi aldatıp soyan, köleleştiren ve bunu ‘Allah rızası için’ diye propaganda eden kişilerin vücut verdiği toplumun adı ne olmak gerekir? Gayet açık: Allahsızlık Sitesi. Allahsızlık Sitesi’nde her üçyüz metrede bir cami görebilirsiniz ama ahlak ve erdem göremezsiniz. O camiler, ahlaksızlık ve erdemsizliği kamufle etmek için kurulur. Aksi olsaydı bu kadar bol olmazlardı. Peki, bu siteyi kotaranlar bir de kendilerini Allah ve din maskesiyle gizliyorlarsa buna ne demek lazım? ‘En sefil Allahsızlık Sitesi’ demek lazım. Kur’an’ın Mâûn suresi, din adına pazarlanan bu ‘en sefil Allahsızlık sitesi’nin aktörlerini tanıtıyor ve onları lanetliyor. Ve biz, Müslüman kitlelerden bin küsur yıldır saklanan bu gerçeği ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimizle insanlığın ve halkımızın önüne koymuş olmanın mutluluk ve onurunu yaşıyoruz. Erdemliler sitesi nasıl doğar? Filozof Kant bunun için özgürlük şartını öne çıkarıyor. Yani hür iradeyi. Ona göre, özgürlük, saf aklın ideallerinden biridir. Kant’ın bu tespitleri, Kur’an ayetlerinin bir filozof diliyle tekrarından ibarettir. Kant, aydınlanmanın öncü filozoflarının başında gelir. Bu haklı unvanı nasıl kazanmıştır? Aklı ve özgürlüğü öne çıkararak. Peki, Gazalî (ölm. 1111) denen ‘saray sığıntısı, akıl düşmanı adam’ın yaklaşık bin yıldan beri aklı mahkûm eden ve tarikat hezeyanlarını aklın üstüne bindiren tahribatı sürüp giderken Müslüman Doğu, aydınlanmayı nasıl sağlayacaktır? Tarih, bu ‘olmaz’ görüneni ‘olur’ yapan bir adam gönderdi İslam dünyasına: Mustafa Kemal. O, akıl ve özgürlük adına gerekeni yapıp aydınlanmanın önünü açtı. Ne yazık ki, saray sığıntısı, akıl düşmanı Gazalî’nin ‘şeytan evliyası’ (tabir Kur’an’ındır) ekipleri Mustafa Kemal’i din dışı ilan ederek etkisiz kıldılar. İslam dünyası denen ‘Allah ile aldatılmış kitle’ de Mustafa Kemal’i değil, saray sığıntısı akıl düşmanını tercih etti. Hükmü Kur’an versin: “Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yunus, 100) İslam dünyasının, o arada Türk halkının üstüne pislik atılmış bulunuyor. Hem de haçlı emperyalizm kürekleriyle ve yoğun biçimde. Varsın hayrını görsünler! Deizm nedir, niçin ve nasıl doğmuştur?


Allah’a imanını korumak ama dinciliğin insan haysiyetiyle bağdaşmayan dayatmalarını yaşamak istemeyen insanlar, Yaratıcı’ya imanlarını tehlikeye atmamak için bir çıkış yolu aramışlar ve deizmi bulmuşlardır. Deizm, Allah’a imanda samimi olan ve bu samimiyeti tahrip ettiği için dincilik zihniyetine savaş açan insanların yoludur. Deizm, dinci riyakârlığa karşı bir sığınaktır. Eğer Allah’a imanda samimiyete bir anlam veriyor ve o anlamı korumak istiyorsak, gelecek zamanların da en güvenli ve mutlu inanç kurumu deizm olacaktır. Kilise ve papaz dayatmalarından bunalanlar tarafından ilk olarak 16. yüzyılda İngiltere’de kullanılan deizm tabir ve kavramı, meşhur olan tanımıyla, ‘Allah’a iman eden ama dinlere inanmayan’ bir felsefî mezheptir.‘Cenabı Hakkın vücut ve vahdaniyetine iman itikadı’ olarak da tanımlanır. (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Neden tanrıcılık maddesi) Ancak, bu tanımlar, deist felsefenin nüanslarını tam olarak ifade etmiyor. Deist felsefenin temsilcileri içinde Allah ile birlikte peygamberlere inananlar da vardır. Bu felsefenin dışlamak istediği olumsuzluk bellidir: İnsanlığın tepesine bir zorba balyozuyla dikilen ve hayatı cehenneme çeviren sahte din ve onun karanlık temsilcileri. Deist felsefenin bir kurtuluş yolu olarak öne çıkmasına yol açan, işte bunlardır. DEİZM, ALLAH’A İMANI KORUMAK İÇİN ORTAYA ÇIKTI Deizm, dine karşı değil, ateizme (tanrıtanımazlığa, Allahsızlığa) karşı ortaya çıktı. Din adı altında insanlığı ateizme sürükleyen dinci zorbalığın yıkımını durdurmanın başka bir yolu yoktu. Çünkü dinci zorbalar, ortada, Allah’ın iradesinden çıktığı şekliyle bir din bırakmamış-lardı. Akla saygılı, haysiyetli ve riyadan uzak insanlar ya ateist olacaklardı yahut da deist. İnsanlığın uyanışında eşsiz rolleri olan 18. yüzyıl Fransız düşünürlerinin tamamına yakını, özellikle Voltaire(ölm. 1778) ve Rousseau (ölm. 1778) deist idiler. Rousseau, din adam-larının Tanrı’nın bizlere bağışladığı en güzel ve aslî duyguları bozduklarından şikâyetçidir. Aynı şikâyet Kur’an’ın da aslî şikâyetlerinden biridir. Meselenin Kur’an açısından ayrıntıları, ‘Deizm’ adlı eserimizde incelenecektir. Dine musallat ekibin din adına yaydığı kahır ve beladan hepimiz şikâyetçi değil miyiz? Bu adamların temsil ettikleri bir dine vicdanı ve aklı felç olmamış insanların tahammül etmesi düşünülemez. Bunların büyük kısmı, bütün insanlık tarihi boyunca ‘din adamı’ olmadı, ‘Allah’ın belası ve şeytanın uşağı’ oldu. İnsanlar, tariheengizisyon gibi bir dehşeti bırakmış bu rezil sömürücülerle neden iman ve yaşam birliği kursun?! Böyle bir şeyi beklemeye hakkımız var mı? Gerçek şu ki, Allah’a imanı korumak adına dinci zorbalığın kahır ve hezeyanlarına katlan-mak, aklın kabul edebileceği bir tavır değildir. Çünkü insanoğlu, birileri ‘din’ demiş diye saçmalıklara inanmak zorunda değildir. İman dediğimiz o esrarlı mânâ; akıl, ikna ve sami-miyet işidir. Dinci zebaniler kimi ikna etmişler de onlar dine bağlanmaktan kaçmış.!!! Eğer dine lakayt olan insanlar bir gün gerçekten dindar olacaklarsa, bunun yolu deizm deneyiminden geçecektir. Bu deneyimden geçmeden girişilecek bir dindarlık, kısa bir süre sonra ya dincilik oluverir veya ateizme teslimiyetle sonuçlanır. Özetleyelim: Deizm, ateizme ve en tehlikeli dinsizlik türü olan dinci dinsizliğe karşı çıkanların yoludur. Dinci dinsizliği insanlığa, deistlerden çok önce, Mâûn suresi


tanıtmıştır. Onun içindir ki biz, deistlerin metafizik dayanaklarının başına Mâûn suresinin yazılması gerektiğine inanmaktayız. Emek oluyor ki, deizmi bize ilham edip tanıtan da Kur’an’dır. Dinci zorbalığın ve akıl düşmanlığının kahrına uğramış ölümsüz Müslüman düşünürlerin birçoğunun, adı konmamış deistler olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz. Daha önemlisi, şunu tespit etmiş bulunuyoruz: Allah’a imanı korumak için bu iman dışındaki her şeyi feda edebilmeyi insanlığa bir kurtuluş yolu olarak öneren ve belleten kitap Kur’an’dır. ‘Deizm’ adlı eserimizde bunun sarsıcı ayrıntılarını gözler önüne koyacağız. İnsanlık deizme sığınmak zorunda kalacaktır Evet, insanlık buna mecbur kalacaktır, öncelikle Müslüman kitleler buna mecbur kalacaktır. Batı, laiklik sayesinde dinciliğin ağır yıkımından büyük ölçüde kurtulmuş durumdadır. Ama İslam dünyasının böyle bir şansı yoktur. İslam dünyası dincilik belasının kahrından kurtulmak için mutlaka bir çare arayacaktır. Çünkü İslam coğrafyalarında din adına hayatı cehenneme çeviren dinci tasallut her gün biraz daha güçlenerek kitleleri hegemonyası altına almaktadır. Hem Allah’a imanını korumak hem de dinci zulüm ekiplerinin günlük hayata tasallutundan uzak kalmak isteyenlerin bir sığınağa ihtiyaçları vardır. O sığınak, deizm olacaktır. Mâûn suresi dinciliğinin lanetli riyakârlığı, hayatı giderek kuşatmakta ve hiçbir şer ideolojisinin cesaret edemeyeceği bir tasallutla günlük hayatı çekilmez hale getirmektedir. Haçlı emperyalizmin yıllardan beri Müslüman dünyayı, özellikle Türkiye’yi getirmek istediği yer burası olduğu içindir ki, sistemli bir biçimde laiklik ve Atatürk’ün altı oyuldu. Çünkü bugünkü dünyada dinci tasalluta karşı tek sığınak laikliktir. Laiklik, İslam dünyasında zaten yoktu; Türkiye’de de yok edildi. Şimdi, laiklik öncesi dönemin ıstıraplı kulvarına yeniden girilecektir. Bu yeni dönemde, Allah’a imanında kararlı olan kitlelerin dincilik belasına karşı donanım ve şuur kazanmalarında deizm tek ve kaçınılmaz yol olarak görünüyor. Bu yol, hiç değilse Allah’a imanınızı korur. Sahte dini yaşamaya kalktığınızda ise ya tahammül edemeyip ateist olursunuz yahut ta tahammül etmek adına akıl ve insanlık değerlerinden koparsınız. İkisi birbirinden kötüdür. Deizm, böyle bir durumda en ideal kurtuluş yoludur. Gerçek dini yaşama şansı kalmayanlar Kur’an’ın ruhuna ve beklentilerine uygun olan bu deizm yolunu elbette ki devreye sokacaklardır. Kur’an o kapıyı boşuna açık tutmamıştır. Deizm, dindarlığa karşı geliştirilmedi, dinciliğe karşı geliştirildi. Dinciliğin hayatı bir zulüm, şiddet, riya kasırgası gibi kuşatması karşısında Allah’a iman bir tek şekilde korunabilirdi: Dini temsil ettiğini söyleyen habis ruhlu, şerir ekiplerin tasallutunu hayatın dışına atmak. Bunun tek yolu ise bu adamların temsil ettiği dine hayatın günlük akışı içinde yer vermemekti. İşte deizm de budur. Dini temsil ettiğini söyleyen habis ve şerir ekipleri günlük hayatınızda bir biçimde söz sahibi yaptığınız anda hayatınız cehenneme döner. EN TEHLİKELİ VE EN ZALİM İDEOLOJİ DİNCİLİKTİR Hiçbir ideoloji, dinci tasallutun kurduğu hegemonyayı kuramamıştır, kuramaz. İdeolojilerin en kötüsü bile sizi nihayet evinizin kapısına, en kötü ihtimalle yatak odanıza kadar kontrol eder. Rüyalarınızı kontrol edemez. Ama dincilik sizin rüyalarınızı bile kontrol eder. Çünkü dinciliğin melekleri, cinleri, ermişleri, ilhamları, kerametleri, daha bilmem ne melanetleri vardır. Bütün bu unsurları sizin hayatınızı karartmak için


kullanır. Daha da kötüsü, siz bu kullanımdan şikâyetçi olamazsınız. Çünkü bu kullanım ‘Allah adına ve Allah rızası’ (!) diye yaftalanmıştır. Dindarlar ve deistler kadar, insana saygılı ateistler de ortak bela olan dincilik karşısında bu gerçekleri bilerek mücadele edeceklerdir. Yoksa dincilik tümünü yerle bir eder. Dincilik dinsizliği, dini Allah’ın iradesine uygun olarak yaşamak isteyenlere rahat yüzü göstermemekte, onları dindışı ilan ederek kararsızlık ve perişanlığa itmektedir. Samimi insanlar; dini, dinciliğin istediği gibi yaşasalar akılları, vicdanları isyan ediyor, gerçeğine uygun yaşasalar dinciliğin ithamlarından kurtulamıyorlar. Böyle zalim bir tezgâhı, hiçbir ateizm veya zulüm ideolojisiyle kıyaslamak mümkün değildir. Bu kahır, Mâûn suresinin tanıttığı dinci dinsizliktarafından üretilmektedir. Bunun içindir ki, biz, insanlığın inanç tarihiyle meşguliyeti meslek edinmiş insanlar olarak şunu tespit etmiş bulunuyoruz: İnsanlığın bütün zamanlarında, bugün ve yarın en büyük ıstırap kaynağı dincilik belası olmuştur, olmaktadır ve olacaktır. Bu belayı ikinci sıraya atacak bir musibete henüz rastlanabilmiş değildir. Sözün özü şudur: İnsanlık, mutluluk, Cenabı Hakk’ın rızası ve nihayet gerçek din adına verilecek en onurlu ve en önemli mücadele dincilikle mücadeledir. İnsanlık bunu gerçek anlamıyla kavradığı ve gereğini yaptığı gün, ancak o gün, mutlu olacaktır. Kur’an deizme niçin ve nasıl kapı aralıyor? Kur’an’ın deizme kapı araladığını söylemek büyük bir iddiadır; tarihte belki de ilk kez gündeme getirilen bir iddiadır. Ama ömrünü Kur’an’a hizmete adamış ve bunu varoluş borcu bilmiş bir ilim adamı sıfatıyla ve bütün vicdanımla söylüyorum, bu sarsıcı iddia Kur’an’a tamamen uygundur. Kur’an, deizmi teşvik eden, terviç eden bir kitap değil ama ona kapı aralayan bir kitaptır. Neden ve niçin yapıyor bunu Kur’an? İşte meselenin çözümü de önemi de bu sorunun cevabındadır. Kur’an’ın, her şeyin zirvesine oturttuğu değer, temel amaç, Allah’ın varlık ve birliğine samimiyetle imandır. Kur’an düşüncesinde ve imanında bunun adı ‘tevhit’ olarak tescil edilmiştir. Kur’an’ın, bu temel amacı korumak için feda etmeyeceği hiçbir şey yoktur. Deyim yerinde ise Kur’an bu değerin korunması, yaşaması için indirilen bir kitaptır. Kur’an ister ki, insanoğlu, Yaratıcı’nın zirveye oturttuğu bu temel gerçeği bir iman ve ideal olarak korurken, o temel gerçeğin bir lütfu olarak kendisine gönderilen ve din adı verilen mutluluk yolunda yürüsün ve rahat etsin. Bunalımlara, sıkıntılara, ıstıraplara, kahırlara maruz kalmasın. Evet, Kur’an bunu ister. Ama Kur’an, tarihin en gerçekçi kitabı olarak şunu asla görmezlikten gelmez: Mutluluk yolunu dikenleyen, kendi çıkarları için o yolun pusulalarını saptıran ve bunu yaparken de din ve Tanrı adına iş yaptığını iddia eden birtakım bedbaht ekiplerin din adı altında sahneledikleri yalanların ‘din’ diye hayata sokulmasına izin verilemez. Cenabı Hakk’ın vaadi şudur: “Temel değeri korumak için didinen insanların dini yozlaştıran tasallutla yüz yüze kalmaları halinde, sadece temel değeri korumalarını yeterli göreceğim. Din yolunu dikenleyenlerin şaibeli hale getirdikleri dini günlük hayata sokmayanları, hüsrana uğramışlar arasına koymayacağım. Onlara, ‘Bana inanıyorsanız, benim adıma konuşan ve egemenlik kuranların her dediğini din bilip yaşayacaksınız’ demeyeceğim.


DİNLER TARİHİNİN VE DİN ADAMLARININ ELEŞTİRİLMESİ Kur’an, ‘gayelerin gayesi’ni bu şekilde belirledikten sonra bunu yaşatmak isteyenlere problem çıkararak onları temel imanda kuşkulara, ıstıraplara, kabul ve ret arasında tereddütlere sevk eden din temsilcilerine yüklenmekte, onları deşifre etmekte, temel gayeyi korumak isteyenleri gerçek dinle tanıştırmak ve barıştırmak için yoğun bir gayret sarf etmektedir. Kur’an’ın dinler tarihi ile ilgili eleştirisi çok açık ve çok ağırdır. Kur’an’ın en büyük mucizelerinden biri işte bu eleştiride yatmaktadır. O eleştiriyi gereğince irdeleyip, yeterince anlamadan Kur’an’ın insan hayatına sokmak istediklerini yakalamanız mümkün olmaz. Bu mucize eleştirinin omurga ayetlerinden biri, belki de birincisi Bakara 213. ayettir. Bakara 213, din adına insanlığa yön verme göreviyle sahneye çıkanları insanlığın çekişme ve didişmesinin temel sorumlusu olarak göstermektedir. Dinler tarihinde böyle bir mesajın Kur’an dışında bir kutsal metinde verildiğine biz tanık olamadık. Bakara 213, Allah ile aldatmanın kimler tarafından nasıl başlatıldığını ve ne sebeple başlayıp hangi olumsuzluklar çerçevesinde yürüdüğünü o eşsiz üslûbuyla ortaya koymaktadır. Bu ayet, insanlığın ilk kavga ve çekişmelerinin sebebi olarak dini temsil edenlerin azmışlığını göstermektedir. Mucize-devrim ayet şöyle diyor: “İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah, peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda, insanlar arasında hükmetsinler diye gerçeği taşıyan kitabı hak olarak indirdi. O kitapta anlaşmazlığa düşenler, o kitap kendilerine verilmiş olanlardan başkaları değildi. Bunlar, kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlık/doymazlık/azgınlık/denge noktasından sapma/yalancılık/zulüm/kibir/zinakârlık yüzünden, çekişmeye girmiştir. Sonra Allah kendi izniyle, inananları, üzerinde tartışmaya girdikleri gerçeğe tekrar ulaştırdı.” Demek oluyor ki, din maskeli ve gerekçeli zulüm ve ahlaksızlıklar öncelikle, dini temsil iddiasındaki zümre tarafından sergilenmiş ve din, bunların kötülükleri yüzünden kan, kavga ve istismar kurumuna dönüşmüştür. Bu noktaya gelindiğinde, Kur’an, Allah’a imanda samimi insanların, yaşanamaz hale getirilmiş dinden uzaklaşmalarını onların cezalandırılmasına gerekçe yapmamakta, onların ebedî kurtuluşlarını garantilemektedir. Bu tavır, deizme onay vermenin bir başka ifadesidir.

Beşinci tipi tanıyalım! Bunun için, Mâûn suresinin mucize mesajını iyi öğrenelim. Geleneksel din literatürü, insanların inanç kimliklerini verirken şu dört tipten bahseder: 1. Mümin: İnanan ve bunu dili ile ilan eden kişi. 2. Kâfir: İnanmayan ve bunu dili ile ilan eden kişi. 3. Münafık: İçinden inanmayan ama diliyle bunun aksini söyleyen kişi. 4. Müşrik: Allah’a inanan ama O’nun yanına yedek ilahlar ekleyen kişi. Kur’an, Mâûn suresinde beşinci bir tip daha belirliyor: Müraî… Mâûn suresine


ambargo koymaya kalkanlar, bu surenin tanıttığı melun tip olan müraî (riyayı meslek edinmiş ) tipi bilerek veya bilmeyerek gözden kaçırmışlardır. O tip, dincilik tezgâhının öncüsü ve besleyicisi olan habis tiptir. Bu habis tipin tanınmasını istemeyenler vardır. Veya çoğunluk, onun tanınmasının önemini kavrayamamıştır. Ama meseleyi görenler ve kavrayanlar da vardır. Müfessirlerin babası unvanıyla anılan Fahreddin er-Râzî (ölm. 606/1209) bunların başında gelir. Râzî, Mâûn suresini tefsir ederken, bu surenin münafık tipi değil, müraî tipi tanıttığını söylemekte, bu tipin münafıkla farkına dikkat çekmektedir. Yani Râzî, geleneksel ayrıma, Mâûn suresinin tanıttığı beşinci tipi de eklemektedir. Türk insanı, bu beşinci tipi, bizim ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimiz sayesinde tanıdı. EN ŞERİR MAHLÛK: MÜRAÎ TİP Müraî, sadece inanç tiplerinin en şeriri değildir, o aynı zamanda mahlûkların da en şeriridir. Çünkü müraî, Hz. Peygamber tarafından Allah düşmanı ilan edilmiştir. Allah düşmanından daha şerir bir mahlûk tasavvur edilebilir mi? Bu tipi tanımlamakta çok zorluk çekeceğimizi itiraf edelim. Çünkü bu tip bugüne kadar gündem yapılmamıştır. Belki de gündem yapılması, yolu Mâûn suresine çıkaracağı için savsaklamaya gidilmiştir. Bu tipi tanımlamak için Mâûn suresini iyiden iyiye irdelemek gerekir. Müraînin sözlük anlamı olan ‘riyakâr’tabiri kullanılarak işin içinden çıkıldığını görüyoruz. Oysaki Mâûn suresi yepyeni ve diğerlerinden tamamen farklı bir ‘inanç tipi’ ortaya koymaktadır. Riyakâr kelimesi bu tipi tanımlamaya yetmez. Mâûn suresi verilerine dayanılarak bu tipin şöyle bir tanımı yapılabilir: Müraî, inanç durumu menfaatlerine göre sürekli değişen kahpe tiptir. Müraî tipin taşıdığı temel inanç tutarsızlıkları şunlardır: 1. Görünürde inanmışlık, 2. İbadete, özellikle namaza devam, 3. Riyakârlık, 4. Din ve ibadetle sağladığı itibarı halkın malını, özellikle kamu kaynaklarını talan etmek için kullanmak, yani çıkarcılık. Müraî tipi geleneksel 4 tipten ayıran, çıkarcılıktır. Müraî tipin esas Tanrısı, çıkarıdır. Münafık bile çıkarı peşinde olmayabilir. Müraî ise hiçbir çekincesi, hiçbir korkusu ve kaygusu olmaksızın sırf daha çok menfaat sağlasın diye yalana ve riyaya başvurmaktadır. İşte Allah’ı öfkelendiren ve müraîye lanet yağdıran budur. Bu unsurları dikkate alarak müraî tipi ‘nitelikli müşrik’ olarak tanımlayabiliriz. Çünkü bu tip, riyaya bulaştığı için otomatik olarak gizli şirke batmaktadır ama müraî, şirkinde de samimi değildir. Böyle olduğu içindir ki ‘müraî, sıradan bir müşrik değil, nitelikli bir müşrik’tir. Kur’an Mâûn suresiyle öyle bir maske yırtıyor ki, arkasından namazlıniyazlı ama şirkin en rezil çukuruna yuvarlanmış ve Allah tarafından lanetlenmiş korkunç bir tip çıkıyor. Özetleyelim: Allah düşmanlığının kurumu olan şirkin en kahpe mümessilleri Mâûn suresinin tanıttığı müraîlerdir. Bunun içindir ki, biz şuna inanmaktayız: Mâûn suresinin mesajı layıkıyla tanınmadan Kur’an’ın dinini tanımak ve o dinden yararlanmak mümkün değildir. MÂÛN SURESİNİN LANETLEDİĞİ DÖNEK TİP: MÜRAÎ Mâûn suresinin dinciliğe vurduğu darbeden korunmak için tedbir alanlar, bu surenin tanıttığı en şerir tip olan müraî (riyayı meslek edinen) tipi hep sakladılar. En şerir tip olarak münafık tipi öne çıkardılar. Oysa ki, Mâûn suresinin tanıttığı müraî tip münafıktan çok daha tehlikeli ve zararlı bir tiptir. Münafık, başkalarına karşı ikiyüzlü ise de kendi içinde samimidir. Yani münafık, inkârını içinde saklayarak dışa karşı


mümin olduğunu söyler. Müraî ise kendi içinde de samimi değildir. Çıkarı elverdiği ölçüde ve sürece inanmış görünür, inanmışlıktan daha fazla yarar sağlayacak bir durum zuhur ettiğinde, içindeki inancı kaldırıp atar. Müraî, öylesine pis bir karakterdir ki, onun için ne inanmak diye bir mesele vardır ne de inanmamak; onun için tek mesele vardır: Daha çok dünyalık kazanabilmek. Daha çok dünyalık kazanabilmenin en rahat ve risksiz yolu Allah ile aldatmak olduğundan müraîler daima dinciler arasından çıkar. Bunun içindir ki Kur’an, müraîlik meselesinde daima dinciliğe ve din sınıfına yollama yapmaktadır. Müraîyi Türkçe’de en iyi tanıtacak tabir, öyle sanıyoruz ki, ‘dönek’ tabiridir. Açık inkârcıda döneklik olmaz. İnanmadığını mertçe söyler, sonuçlarına katlanır. Münafık bile durmadan dönmez; onun da iki hali vardır: Dışarıya karşı inanmış görünmek, kendi içinde inkârcı olmak. Yani münafıkın samimi olduğu bir şey vardır: İmansızlığı. Ama bunu saklar. Müraî ise hiçbir samimiyeti olmayan, çıkar ve hesaba göre durmadan dönen bir kahpedir. Kur’an’ın verilerine dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: İçlerinde çıkarcılık saklayanlar, içlerinde inkâr saklayanlardan daha tehlikeli ve daha alçaktır. Mâûn suresi, insanlığın bir türlü kavrayamadığı veya kavramak istemediği bu sarsıcı gerçeği tüm bağlantılarıyla tanıtan eşsiz beyyinedir. Bunun içindir ki, Allah ile aldatanlar, Mâûn suresinin adı geçince fenalaşırlar, kimyaları değişir ve Mâûn mesajını gündem yapan kişiye kudurmuşçasına saldırırlar. Çünkü bu mucizeler mucizesi sure onların kirli, kanlı, zalim maskelerini yırtmakta, o maskenin arkasındaki haramla beslenmiş nursuz-ufuksuz suratı ortaya çıkarmaktadır. Unutmayalım ki, riyakârlıkları menfaatçılığa dayananlar, Kur’an’a göre, en tehlikeli, en zararlı mahluklardır. MUHAMMED ABDUH’UN LANETLİ NAMAZ YORUMU Mısırlı müfessir Muhammed Abduh (ölm. 1905), Fâtiha suresini tefsir ederken, “Yalnız sana ibadet eder, sadece senden yardım dileriz” ayetini, Mâûn suresinin riyaya değinen ayetiyle irtibatlandırarak açıklıyor. İşte birkaç satır: “Namazın, fotoğraf ve lafızlardan ibaret kısmını yerine getirip onun özünden ve amacından habersiz olanlar, Mâûn suresinde lanetle anılmışlardır. Bu tür namaz kılanlar fotoğraflarıyla namaz kıldıkları için ayette‘musallîn’ (namaz kılanlar) diye anılmakla birlikte namazın hakikati olan ‘kalbi Allah’a yöneltmekten gafil’ olduklarından ‘namazdan habersizlik’le suçlanmışlardır. Bu habersizliğin vardığı nokta ise ‘riyakârlık ve kamu haklarının yerine ulaşmasına engel olmak’ olarak gösterilmiştir.” “Bu tür namazların Allah rızası ile bir alakası yoktur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Namazı kendisini kötülüklerden, çirkinliklerden alıkoymayan bir kişinin o namazı Allah’tan uzaklaştırma dışında hiçbir işe yaramaz. Böylesi salâtlar, ıslak bir bez gibi dürülüp kılan kişinin suratına çalınır.” (Reşit Rıza, Tefsîru’l-Menâr, 1/87-88) Demek ki, riyakârlığın değişik alt başlıkları olabilir: Şirk, münafıklık, menfaatçılık. Değişmeyen şu ki, riya asla bir mert tavır değildir; iki yüzlülük ve kahpelik tavrıdır. Riyakâr bu kahpeliği bazen şirk olarak öne çıkarır, bazen nifak, bazen de çıkarcılık. Mâûn suresini tefsir eden bütün müfessirler bu surede bahis konusu edilen riyanın şirk türlerinden biri olduğunda ittifak etmişlerdir. Sonuç şudur: Mâûn suresinin önümüze koyduğu tip genel çerçevesiyle müşrik tiptir, münafık tip değil. Özel çerçevede ise müşriklerin en tehlikelisi olan müraî tiple karşı karşıyayız.


Mâûn suresi, Kur’an’ın insanlık için en büyük tehlike gördüğü Allah ile aldatan ve bunun için özellikle namazı kullanan tipi tanıtmakta, insanlığı bu şerir tipe karşı uyarmakta ve donatmaktadır.

Mâûn suresi mesajı ile ilgili tespitler Türk asıllı bir müfessir olan Cârullah Zemahşerî (ölm. 538/1143), Keşşâf adlı anıt tefsirinde, Mâûn suresinde ele alınan riyayı ‘şirkin bölümlerinden biri’ olarak tanıttıktan sonra şu hadisi naklediyor: “Riya, siyah karıncanın karanlık gecede siyah yün kaftandaki yürüyüşünden daha sessiz ve sinsice yol alır.” Büyük müfessir şunu da söylüyor: “Bu surenin dikkat çektiği hal üzere olan nice ‘İslam’ damgalı kişi vardır. Hatta bunlar içinde bu riyakâr sıfatına müstahak nice ‘ulema’ unvanı taşıyanlar vardır.” (Zemahşerî, el-Keşşâf ‘an Hakaiki’t-Tenzîl, 4/289-290) Mısırlı müfessir Ahmet Mustafa el-Merâğî (ölm. 1952) bu surede namazları ‘lanet’ ile anılanları anlatırken şunları söylüyor: “Evet, onlar namaz kılarlar; fakat yaptıkları ameller sadece halk görsün diyedir. Mallarından başkalarına bir şey verme yükümlülüğüne asla girmezler. Bunların namazları kendilerini ‘dini yalanlayanlar’ çizgisinden kurtarmaz. Kamu hakkı talancılarının, kendilerini ‘İslam’ damgasıyla damgalamaları veya bu damgayı taşımamaları hiçbir fark yaratmaz. Allah’ın hükmü tektir. Aşırılmış isim ve unvanlar bu hükmü değiştirmenin gerekçesi olamaz. Taşınan o unvanlar ve isimler, gerçek anlamlarıyla Cenabı Hakk’ın muradına uygunluk arz ettiklerinde bir değer taşırlar.” “Dini tasdik edenleri dini yalanlayanlardan ayıran nitelikler adalet, merhamet ve insanlara iyiliktir. Bu nitelikler yoksa din de yoktur.” (Ahmet Mustafa Merâğî, Tefsir, 10/250) ‘MÜSLÜMAN’ MASKELİ ŞİRKİ DEŞİFRE EDEN SURE Mâûn suresi, üstüne ‘İslam’ maskesi geçirilmiş gizli şirki deşifre eden bir suredir. Onun içindir ki, riyakârlık yoluyla şirke batmış dincilerin korkulu rüyası bu suredir. Unutmayalım, Kur’an’a karşı çıkan Mekke müşrikleri dinsiz değillerdi; Allah’ı kabul ediyor, ibadet ediyor, namaz kılıyorlardı ancak Allah’ın yanına yedek ilahlar koyuyorlardı. Yani aynen bugünkü türbeperest, Mâûn mücrimi, ‘efendici, hazretçi’ dincilerin yaptıklarını yapıyorlardı. Yani, “Allah var ve en büyük kudretin sahibi O, ancak bizim ‘şefaatçı, aracı’ efendilerimiz de kenara itilmemeli. Allah’ın yanında onlara da yer verilmeli” diyorlardı. Evet, istedikleri tek şey buydu. Mâûn suresinin gösterdiği gerçek şudur: Hem namaz kılıp hem de ‘dindar’ maskesini kullanarak kamu hakkını talan eden kişi, bu yaptığıyla ‘muvahhit inanmışlık’ sıfatını yitirip ‘müşrik inanmışlık’ sıfatını almıştır.‘Müşrik inanmışlık’ tabirini de Kur’an’ın bir ayetinden aldık. Kur’an, bu meselede, daha sarsıcı bir hakikate parmak basıyor: İnsanlığın büyük çoğunluğunun müşriklik hali içine girmeden Allah’a inanmayı başaramayacağına dikkat çekiyor. Şöyle diyor Kur’an: “Onların çoğu, müşrikler durumuna düşmüş olma hali dışında Allah’a iman etmez.” (Yusuf, 106) Şirk bir ateizm ve dinsizlik olmadığı için, bir insan, Allah’a ve dine inandığı halde müşrik olabilir. Nitekim Kur’an’ın birçok ayeti, Mekke müşriklerinin bu nitelikte insanlar olduğunu açık ifadelerle bildirmektedir. Kur’an, bırakın başkalarının mallarını çarpmak için riyakârlığı, kişinin kendi malından başkalarına verirken işe riya bulaştırmasını bile ağır ifadelerle kınıyor: “Ey iman sahipleri! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde, insanlara riya için


malını dağıtan kişi gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve eza etmek sûretiyle boşa çıkarmayın! Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak varken tepesine şiddetli bir yağmur inip kendisini cascavlak bırakmış yalçın bir kayanın haline benzer. Böyleleri, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.” (Bakara, 264) “Bunlar, Allah'a ve ahiret gününe inanmazlar da halka gösteriş olsun diye mallarını dağıtırlar. Arkadaşı şeytan olan için ne kötü arkadaştır o.” (Nisa, 38) Müşrikler Allah düşmanıdır Bugün sizi, Kur’an’ın mucize mesajlarından biriyle daha tanıştıracağız. Geleneksel saltanat dinciliğinin asırlardır üstünü örttüğü en hayatî mesajlardan biri de budur. Kur’an’a göre, müşrik sıfatına bir biçimde müstahak hale gelenler, tevhit mabedi inşa ve imar edemezler. Ederlerse oralara tevhit mabedi denemez. Mekke müşrikleri, Kâbe’ye ve hacılara hizmetlerini, din üzerinde hegemonya kurmanın gerekçesi yapıyorlardı. Tevbe 19. ayet, günümüzün Mâûn ihlalcisi çevrelerinde de egemen olan bu şirk zihniyetini deşifre ediyor; buna dayanarak insanlar arasında afra tafra satan maskeli müşrikleri tanıtıyor. Müşrik kimdir? Bu sorunun cevabı Kur’an’dadır ve o cevap halka olduğu gibi değil de, saptırılarak, hesaba uydurularak açıklanmıştır. Halk sanıyor ki, namaz kılan, cami yaptıran, tespihli, dualı kişiler asla müşrik olmaz. Hayır! Kur’an, bir insanın namazlıniyazlı, tespihli-dualı olmasına rağmen müşrik olabileceğini, hatta en tehlikeli müşrik olabileceğini bildirmektedir. Bu Kur’ansal gerçekleri halka dinci istismar ekipleri elbette açıklamaz. Açıklaması beklenenlerse, “Biz bu din işine karışmayız, biz laik adamız” şeklinde ahmak ve imansız bir teraneyle kenara çekiliyor. Kur’an ve sünnetin verilerine göre, insanı müşrik sıfatına müstahak hale getiren sebeplerden biri de riyakârlıktır. Anıt fıkıh bilgini İbnül Kayyım’ın deyişiyle, “Riyanın her türü şirktir” (İbnül Kayyım, ed-Dâu ve’d-Devâ’, 234) Riya, bizzat Hz. Peygamber tarafından, şirkin en tehlikeli, en kahpe şekli olarak tanıtılmıştır. Müslüman görünümü altında şirke batıran bir başka sebep, Mâûn suresi ihlali yapmak yani kamu imkânlarının, ait oldukları yere ulaşmalarına bir biçimde engel olmaktır. Mâûn suresi bunu, dinin inkârı olarak tanıtmıştır. Bu halk bu gerçeği, ilk kez, bizim ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimizden öğrendi. Mâûn suresi ihlali yapan ve böylece müşrik sıfatına müstahak hale gelenler tevhit mabedi inşa ve imar edemezler, ederlerse oralarda tevhidin ibadeti yapılamaz. Ne yazık ki, tarih boyunca, cami yaptırmada en önde gidenler, Mâûn ihlalinde en önde gidenler arasından çıkmıştır. Bu gerçeğe işaret için olacak, Hz. Peygamber, ‘bütün ümmetlerin felaket sebep-lerinden birinin de mabet yaptırmada aşırılık’ olduğunu, kendi ümmetinin felaket sebebinin de bu olacağını mucize bir ihbarla bildirmiştir. Tevbe suresi bize müthiş bir ihbarda daha bulunmaktadır: Müşrikler Allah’ın düşmanıdır. Allah’ın düşmanlarının tevhidin mabedine ve dinine ellerini, dillerini dokundurmaları olumlu karşılanamaz. TEVBE SURESİ 17-19 MUCİZESİ Tevbe suresi, iniş sırasıyla 113. suredir yani, en son inen iki sureden biridir. Bunun bir anlamı da şudur: Daha önce inmiş surelerdeki kavramların anlamlarını belirlemede en hayatî ayetlerin (müfessir ayetlerin) bir kısmı bu surededir. Bu surenin 114. ayeti, Hz. İbrahim’in şirk dinine hizmeti meslek edinmiş müşrik babasını ‘Allah’ın düşmanı’ olarak anmakta ve böylece, müşriklerin birer Allah düşmanı olduklarını hükme bağlamaktadır. Şimdi, müşrikler, Kur’an’ın hükmüyle birer Allah düşmanı ise onların tevhit mabedine el sürmeleri, oraya herhangi gerekçeyle hizmete kalkmaları, meziyet olarak görülmek şöyle dursun, kabul bile edilemez. Açık veya hükmî müşrikler (riyakârlar, Mâûn mücrimi talancılar) bir biçimde mabet inşa ve imar etmişlerse


muvahhit müminlerin oralara girmemesi gerekir. Kur’an’ın hükmü budur. Bu hükme rağmen oralarda namaz kılmaya kalkanlar, ‘örtülü şirk’e ve ‘maskeli müşrikler’e destek vermiş konuma düşerek dolaylı yoldan Mâûn suçlusu olurlar. Kur’an bize bildiriyor ki, Mâûn suçlusu maskeli müşrikler, çeşitli oyunlarla kendilerini saklayabilirler, hatta Allah’ın avukatı gibi ortaya fırlayıp halkı Allah ile aldatabilirler de… Ve bu aldatmanın getirdiği nemalarla hem kasalarını doldurup hem de birkaç yüz metreye bir cami yaptırabilirler. Ama Allah’ın, “şirk bulaşmış bütün eylemlerin sonu hüsrandır” (Zümer, 65) hükmünü saf dışı edemezler. O camilerin sayısı arttıkça o maskeli müşriklerin egemen olduğu ülkenin ve halkın da hüsran ve sefaleti artar. Tevbe 17, 18, 19 ve 114. ayetlerden çıkan matematiksel kesinlikteki gerçek budur. Bu gerçeğin duyurulması birçoklarının canını yakacaktır ama neyleyelim ki, hükmü veren, bizim kitaplarımız değil, Kur’an’dır. BİR MEKTUBUN HATIRLATTIKLARI Kırk yılı aşkın bir zamandır köşe yazıları yazıyorum. Ve elbette ki binlerce mektup aldım. Öveni var, söveni var. Okuyucu mektuplarını köşeme taşıyan yazılarım parmakla sayılacak kadar azdır. Vermek istediğim mesajları daima öne almak ihtiyacı duydum. Çünkü söyleyeceğim çok şey var. Okuyucu mektupları içinde tarihsel önemde ve değerde olanlarına bile çok az yer verebildim. Çünkü bunların hemen tümünde beni öven satırlar var. Övülecek çok iş yaptım ama istedim ki bu övme işini benim dışımda birileri yapsın. Batı basınında bunu yapanlar çok oldu. Mısır’ın el-Ehram’ından, Almanya’nın Frankfurter Allgemeine Zeitung’una, Die Zeit’ına kadar birçok büyük basın organında röportaj ve makalelerim tam sayfa olarak yayınlandı. Alman-ya’nın en itibarlı gazetesi sayılan Frankfurter Allgemeine Zeitung’da benimle ilgili yazılan makalelerin sayısı, şu an itibariyle 18’dir. O sayededir ki, Time dergisinin 2001 yılında sonuçlanan anketinde, dünya kamu oyu bendenizi ‘20. Yüzyıl’a en çok etki eden yüz insan’ listesinin 7. sırasına oturttu. Hakkımda yapılan doktora tezlerinin tümü de Batı üniversitelerin-dedir. Birinci sırada Alman üniversiteleri var. Benim ülkemde benim hakkımda yapılmış doktora tezi yok. Sadece üç master tezi yapıldı. Ne ilginçtir ki onların da bir tanesi İngilizce… Batı basınında gördüğüm ilgi ve itibarı benim ülkemin basınından ne yazık ki göremedim. Türk medyası benden hep ‘yararlanma’ yönüne gitti. Beni ne anladılar ne de anlattılar. Benim ülkemde beni öven, destekleyen, gündem yapan vakıflar, dernekler, şirketler de yok. Çünkü ben, ‘tam özgür’ bir adamım. Sırtımı kimseye dayamam. Benim ülkemin resmi ve özel kurumları yıllar boyu bana hep sövdüler. Devletse bana hep kazık attı. Geriye kalıyor halk. Halkın önemli bir kısmı Allah ile, bir kısmı Atatürk ile aldatılmıştır. Bu aldatılanlar da bana hep sövdüler ve sövmekteler. Bunu yaparken bazen insanoğlunun düşebileceği en sefil çukurlara yuvarlandılar. Taze bir örnek vereyim: Halk arasında ‘Kerhaneci Şeyh’ diye bilinen birinin müritlerinden bir tanesi, bana söverken, benim hastalığımı bahis konusu ediyor ve hastalanmamdan duyduğu sevinci yazıya geçiriyor. Yani benim hastalanmamı kendileri için bir zevk ve zafer olarak algılıyor. Siz, insanoğlunun bu kadar alçaldığı başka bir örnek hatırlıyor musunuz? Bunlar yeri geldiğinde de “Biz tarikat ehliyiz, sevgi ve nezaket bizim şiarımızdır” diye kasılırlar. İşte böylesine onursuzca, böylesine hayvanca sövüp saydılar. Yıllar boyu attıkları iftiranın bini bir para. Ama Allah’ın işine bakın ki, bu ülkede yıllardan beri, en çok okunan adam benim. Altmışı aşkın kitaplarımın tümü bestsellers listeye girmiştir. Birçoğu, listenin bir numarasına oturmuş, bazıları ‘yılın kitabı’ seçilmiştir. Daha ilginci


şudur: Bana sövenler de beni okumazlık edemiyorlar. Çünkü hakikat ve aydınlık adına nefes alabildikleri tek pencere benim. Bunu itirafa namus kıratları izin vermiyor ama böyle olduğunu biliyorlar. Bir de tarafsız değerlendirmeler yapan bilim insanları var. İşte beni mutlu eden onlardır. Bugün onlardan birinin mektubunu, benzeri birçoklarını da sembolize ettiği için hiçbir yorum eklemeden buraya alıyorum. Ve sadece teşekkür ediyorum. DOÇ. DR. AYLİN KANTARCI’NIN MEKTUBU “Bugün okuduğum Einstein’in bir sözü bana sizi hatırlattı. Bu münasebetle sizinle ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.” “Ege Üniversitesi’nde, bilgisayar mühendisliği alanında doçentim. Bugüne kadar pek çok teknik araştırma yaptım ve inceledim, pek çok teknik uzman ve araştırmacı ile karşılaştım, görüş alışverişinde bulundum ve birlikte çalıştım. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, çalışmalarınızın daha geniş bir kitleye yayılması ve etkileri bakımından sizin topluma katkılarınız bizim katkımızdan daha büyüktür. Bilimsel buluşların olabilmesi için ilk önce düşünsel devrimlerin gerçekleşmesi gerekir. Düşünsel devrimlerin gerçekleşmesinde sizin gibi kişilerin emeklerinin büyük payı var.” “Sizin tüm kitaplarınızı okuyor ve TV programlarınızı dikkatle izliyorum. Küçüklüğümde anlatılan şeylerin birçoğunun aslında yanlış olduğunu sizin eserlerinizden öğrendim. Benim düşünsel devrimimde çok büyük emeğiniz var. Bu durum birçok kişi için geçerli. Sizin gayretleriniz sayesinde birçok kişinin geleceği de iyileşiyor. Umarım dile getirdiğiniz gerçeklerin değerini anlayanların sayısı artar ve daha çok insanın geleceği iyileşir.” “Sizinle aynı çağda yasamaktan dolayı çok mutluyum. Einstein’in sözünü okuyunca aklıma bu düşünceler geldi ve verdiğiniz emekler için tüm sevenleriniz adına teşekkür etmek istedim. İnşallah daha uzun yıllar sizin ışığınızdan yararlanacağız.” Kurtuluşu olmayan tek felaket: Şirk Kur’an’a göre, din Allah’a, sadece Allah’a özgülenmeden, yani din konusunda Allah’ın yetkilerini kullananlar saf dışı edilmeden insanlığın mutluluğu mümkün değildir. Dini Allah’a özgüleme mücadelesi hayatın sürekli faaliyetlerinden biri olarak gösterilmektedir. Din Allah’a özgülenene kadar mücadele sürecektir. (8/39; 2/193) O halde, bir şirk (din adına Allah’ın yetkilerini kullanmak) zihniyet ve kurumu olan dincilikle mücadele diğer bütün şer gelişmelerden öncelikli ve önemli görülmek lazımdır. Biz, zaman zaman “İnsanlık tarihinin her devirde en büyük tehlike ve tehdidi dinciliktir” derken, duygusal bir tespit yapıyor değiliz; söylediğimiz, temel Kur’ansal gerçeklerden biridir. Dinin Allah’a özgülenmemesi, dinin inkârından çok farklı bir kavramdır. Dinin Allah’a özgülenmemesi halinde ortaya çıkan kötülük, şirktir. Oysaki dinin inkârı söz konusu olduğunda sadece inkârdan bahsedilecektir. Kur’an’ın temel düşmanı zulümdür ve “Şirk, gerçekten çok büyük bir zulümdür.” (Lukman, 139) Şirkte kurtuluş söz konusu değildir ama inkârda kurtuluş söz konusudur. Kurtuluşu olmayan tek bela yani ebedî hüsran, şirkin karşılığıdır, inkârın değil: “Hakikat şu ki, Allah kendisine ortak koşulmasını/şirki affetmez, bunun dışında kalanı/ bundan az olanı dilediği kişi için affeder. Allah'a şirk koşan, gerçekten büyük bir iftira günahı işlemiştir.” (Nisa, 48, 116) Hemen ifade edelim ki, şirki böylesine ağır şekilde mahkûm eden Kur’an, din sınıfını


şirk üreten bir sınıf olarak eleştirmektedir. Deizmin, din sınıfının tasallutundan kurtulmak için dinsel hayatı reddetme yolunu seçtiğini de anımsayalım. EN BÜYÜK ŞİRK RİYAKÂRLIKTIR Hz. Peygamber, “Ümmetim adına en çok tedirginlik duyduğum şey, gizli-maskeli şirktir ve o da riyakârlıktır” diyor. Mâûn suresi, riyanın insanı dinden-imandan koparıp en melun inkârcılar arasına nasıl koyduğunu anlatan mucize beyyinelerin suresidir. Mâûn suresi, insan hakları ihlali-riyakârlık-ibadetle aldatmak-din yaftalı dinsizlik arasında irtibat kurmaktadır. İnsan haklarını ihlal edenler, özellikle kamu haklarına musallat olanlar ve bu tasallutu kıldıkları namazlarla kamufle edenler, dini fiilen inkâr etmiş ve bunun için de lanetlenmeye müstahak hale gelmiş Allah düşmanlarıdır. (Bu hayatî mesajların ayrıntıları için ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimizin okunması lazımdır.) Riyanın böylesine ağır biçimde mahkûm edilmesi sebepsiz değildir. Riyakârlık, dinin özü olan samimiyeti yani erdemi çürütüp yok etmektedir. Erdemin yok edildiği bir zeminde kılınan namazların yoğunluğu ve cami sayısının çokluğu, olumlu hiçbir anlam ifade etmemekte, tam aksine, bu namazlar, kılanların lanetlenmesine sebep oluşturmaktadır. (bk. Mâûn suresi, 4-6) KURTULUŞUN YETERLİLİK ŞARTLARI Kur’an’a göre, ebedî kurtuluş veya ölüm sonrası mutluluğun temel şartları üç tanedir: 1. Allah’a iman, 2. Âhirete iman, 3. Barışa, iyilik ve hayra yönelik hizmetler sergilemek. (bk. Bakara, 62; Mâide, 65) Ahirete iman, Allah’a imanın ayrılmaz parçasıdır. Allah, bütün zamanlarda varolduğuna göre, biz öldükten sonra da varolacaktır. Biz öldükten sonra varolacak bir kudrete inanmak, ahirete inanmayı otomatik olarak içermektedir. Ayetlerin açık beyanlarına göre, anılan üç şartı taşıyanlar nüfus kayıtlarında ne yazarsa yazsın, sonsuz kurtuluşu elde ederler. Bunun anlamı, ‘Müslüman olmayanlar da cennete gider’ demek değildir. Müslüman olmayanlar cennete giremez, ancak Müslüman olmanın son tahlildeki şartlarının işte bu üç şart olduğunu unutmamak gerekir. Geleneksel dincilik zihniyeti, ‘Müslüman’ olmayı, kendi koyduğu şartlarla eşitlemekte, böylece ondan onay almayanları ebedî kurtuluştan yoksun göstermektedir. Kur’an işte, dinciliğin bu engizisyon hegemonyasını yıkmaktadır. Bakara 62, Mâide 65. ayetler, Müslüman olmayanları cennete sokmuyor, İslam’ın esas anlamını, evrensel özünü veriyor; İslam’ı bir kamp-kavim ve bölge dini olmaktan çıkarıp bir yaratılış gerçeği olarak belirginleştiriyor. Kur’an’ın insan hayatından söküp attığı saplantılardan biri de patent hegomanyasıdır. Hiç kimse dedesinden kendisine miras kalan nüfus kâğıdındaki damgayla cennetlik veya cehennemlik olmaz. Cenneti de cehennemi de herkes bizzat kendi eliyle hazırlar. Üstü örtülen bir Atatürk gerçeği daha : ‘ Doğu Maneviyatı’ kavramı Atatürk’ün, üzerinde hemen hemen hiç durulmayan ama Atatürk’ün ideallerini tanımada birinci derecede önemli olan bir tabir var : ‘Doğu Maneviyatı’ tabiri. Gazi’nin 6 Mart 1922 tarihli TBMM gizli oturumunda, muhteşem öngörülerle dolu uzun bir konuşması var. Kısa bir bölümünü okuyalım: “Türkiye, fikir yanlışıyla, zihniyet yanlışıyla mâlul olan birtakım adamlar yüzünden her saat, her gün, her asır biraz daha çok gerilemiş ve daha çok düşmüştür. Efendiler, bu düşüş, bu gerileme yalnız maddiyatta olsaydı hiçbir ehemmiyeti yoktu. Ne yazık ki, Türkiye ve Türkiye halkı ahlaken düşüyor ve bu halet incelenirse görülür ki, Türkiye, Doğu maneviyatı ile başlayan ve Batı maneviyatı ile sona erdirilen bu yol üzerinde bulunuyordu. Batı ve Doğu’nun birleştiği yer üzerinde bulunduğumuzu ve ona yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde Batı’nın aslî mayası olan Doğu maneviyatından tamamen kopuyoruz, yalnızlaşıyoruz.” ‘Doğu maneviyatı’ tabiri, Atatürk’ü tanımada


anahtar kavram olmanın yanında, Atatürk’ten ürküntünün de temel sebeplerinden biridir. Bu kavram, iki zihniyette Atatürk’e yönelik ürküntü yaratmaktadır : 1. Saltanat dincisi Arapçı zihniyet, 2. Emperyalist-haçlı Batı zihniyeti. Bilindiği gibi, emperyalist-haçlı kuramcı Huntington, daha doğrusu ABD, medeniyetleri çatıştırmak ve Doğu’nun Batı uygarlığından yararlanmasını engellemek peşindedir. Hunting-ton’a göre, Batı’nın bugün temsil ettiği değerler sadece Batı’nındır; dünyanın ortak malı değildir. Batı bu değerleri üretmede tek ve biricik olduğu gibi, bunlardan yaralanmada da tek hak sahibidir. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, bunun faturasını ödemek zorundadırlar. Bu değerleri Batı’ya fatura ödemeden yararlanma alanına sokmak hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir. Atatürk bu savı, bu inadı, bu egoizmi çok erken bir tarihte kırmıştır. Şunu göstermiştir: Evrensel bilim ve fikir değerlerinin esas sahipleri Doğululardı. Atatürk bu değerlere ‘maneviyat’ diyor ve ‘Doğu maneviyatı’ tabirini gündeme getiriyor. Atatürk’e göre, biz esasında Doğu maneviyatına bağlıyız. MUHAMMED İKBAL’İN ATATÜRK’LE ÖRTÜŞEN TEZİ Atatürk’ün Pakistan’daki fikirdaşı, Müslüman düşünür Muhammed İkbal (Atatürk’le aynı yılda öldü), bu noktanın altını çizerken şu yolda konuşuyor: Batı’nın bugün sahip bulunduğu ve kendisini öne çıkaran değerleri biz ondan almaya kalktığımızda yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri olan Müslüman ecdadımızın mirasını geri almaktır. Bu yüzden biz, Batı’daki evrensel değerleri alırken aşağılık kompleksine düşmemeliyiz. O değerler, temelde bizim atalarımızın ürettiği ve Batı’ya kaptırdığı değerlerdir. Bu değerler Batı’dan geri alınmalı ve ardından da Batı’nın zulüm ve hegemonyasını yıkmak için kullanılmalıdır. Atatürkçü geçinen bazı gafiller, Atatürk’ü, Müslümanları Batı’ya teslim eden adam gibi göstermeye çalışan dinci müfterilerle işbirliği yaparcasına Gazi’yi, hayatında hiç telaffuz etmediği ‘Batıcılık’ın öncüsü gibi gösterme gayreti içinde oldular. Bunlar Türk Kurtuluş Savaşı’nı ve Türk inkılaplarını Batılılaşmak, hatta Batı’ya uşaklık olarak telakki etmeyi, Atatürkçülük diye yutturmak için ellerinden geleni yaptılar. Atatürk’ün ‘Doğu maneviyatı’ ve ‘Avrasya’ tezini bugün bir ölçüde Çin hayata geçirmektedir. Atatürk’ün Çin’de yıllardan beri ders gibi okutulması boşuna değildir. Batı bunu biliyor ve Atatürk’ün altını oyarak gereğini yapıyor. Müslüman Doğu bunu bilmiyor ve Atatürk’ü kendinden saymama ahmaklığını sürdürüyor. Attila İlhan, bu noktaya parmak basarken şöyle demiştir: “Türklerde, kurtuluşu Doğu’da gören ilk ihtilalci, Mustafa Kemal idi.” Atatürk’ün Batı’yı çıldırtan yanı işte budur. Batı, Atatürk’ü işte bunun için asla hazmedemiyor, asla hoş göremiyor. Avrasya idealini tehdit eden temel olumsuzluk: Din istismarı Avrasya kavram ve idealinin tek kutuplu şeytanî dünyayı ciddi biçimde rahatsız ettiğini asla unutmayın. Bunu unutmadığınızda, Avrasya idealinin hangi tehlikelerle yüz yüze kalabileceği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu tehlikelerin başında tek kutupluluğun süper güçlerince oynanabilecek oyunlar gelmektedir. Ve o oyunlar yıllardan beri oynanmaktadır. Bu oyunlarda kurban edilen değerli insanların sayısı epeycedir. İkinci sırayı din istismarı veya dinin siyasallaşması alacaktır. Ben inanıyorum ki, Avrasya idealine yara açacak bir numaralı olumsuzluk, dinin istismar ve yozlaştırılmasıdır. Tarihin her döneminde her büyük idealin en büyük problemi, yozlaştırılan dinin, din aktörlerince istismar edilmesidir. Dinin bir yıkım ve bölücülük aracı olmasını önlemenin ilk şartı, tarihten ders almaktır. Tarih, bir anlamda, din kavgalarının döktüğü kanların ve akıttığı göz


yaşlarının serüvenidir. Bu kanlardan ve göz yaşlarından ders almak zorundayız. Bu dersi alabilirsek, bugün artık şu veya bu teolojinin öne çıkmasını değil, “tarihin teolojisi”nin öne çıkmasını hareket noktası yaparız. Ben buna “teolojilerin teolojisi”ni öne almak diyorum. Bunun daha açık anlamı şudur: Dinlerin ortak değerleri olan sevgi, paylaşım, hoşgörü, şefkat, yardımlaşma gibi evrensel değerleri ve kategorik ahlak ilkelerini birlikte almak, bunun dışında kalan alt meselelerde birbirimize hoşgörülü davranmak...Herkes öteki din mensubunun mabedine ve ibadet şekline hoşgörülü davranacak ama herkes şunu da bilecek: Gerçekte tüm yeryüzü mabet, tüm meşru fiiller ibadettir. Taş-toprak duvarlar arasına sığdırılan bir Tanrı’nın insanoğluna hiçbir şey vermediği artık anlaşılmış olmalıdır. Artık öğrenmiş olmalıyız ki Tanrı, sadece bu yerküreyi değil, tüm evreni bir büyük mabet yapmıştır. Bu büyük mabedin bir küçük modeli de insanın yüreğidir. Hz. İsa’nın ölümsüz deyişiyle, kullanacağımız çanağın içi, insanın yüreğidir. Ne yazık ki insanoğlu bugüne kadar çanağın hep dışını yıkamakla uğraştı, kendisine esas hizmeti verecek içi ihmal etti. Bugün artık, büyük evren mabediyle, onun yeryüzüne inmiş şekli olan insan yüreğinde birleşip ikincil mabetler konusunda birbirimizi hoşgörü ve anlayışla karşılamalıyız. Din sınıfının hegemonyasını sembolize eden taş duvarları, geçmişte yapıldığı gibi, insanın üstüne çıkardığımız taktirde din, insan haklarını ihlalin kutsal bir aracı ve maskesi haline gelir ve eski ıstırapları yeniden yaşamak zorunda kalırız. Mabed duvarları, din sınıfı denen şerir gürûhun kutsalıdır, Tanrı’nın değil. Tanrı’nın kutsalı, insanın hakları ve yüreğidir. İnsanlık şunu da unutmamalıdır: Komünizm çökmüştür ama sosyal demokrasi, hatta sosyalizm çökmemiştir, çökmeyecektir. Çünkü sosyal demokrasi bir ideolojik değer değil, bir ortak-evrensel insanlık değeridir. Kapitalizm de komünizm de insan gerçeğiyle bağdaşmıyor. İnsanın mutluluğuna zemin oluşturacak hayat ve insan değeri, sosyal demokrasidir. Küreselleşme, Batı sömürgeciliği tarafından komünizmin karşıtı gibi gösterilse de aslında sosyal demokrasinin karşıtıdır. AVRASYA İDEALİ, LAİKLİK VE DEİZM Avrasya ideali, bir sosyal demokrasi modelinin büyük bir dünya gücüne dönüşmesi olmalıdır. Bu modelin maruz kalabileceği en büyük tehlike olan din istismarı ve hegemonyasının hukuksal panzehiri laiklik, felsefî-metafizik panzehiri deizmdir. Laiklik, Batı destekli Ortadoğu despotizmlerinin tanıttıkları gibi, din karşıtlığı değildir. Deizm de, dincilik zihniyetinin tanıttığı gibi ateizm değildir. Laiklik de deizm de Allah‘a imanını korumak isteyen ama dinci tasallutun kahrı altına girmek istemeyen kitlelerin , kurtuluş reçeteleridir. Bu reçetelerin, Kur’an tarafından da onaylanmış olduğunu insanlığa duyurmaksa tüm aydınların vicdan borcudur. Geleneksel aldatma odakları salya püskürtür diye bu gerçekler saklanırsa aydınlık adı altında ihanet sergilenmiş olur.


Laiklik, kitlelerin kendi kaderlerine kendilerinin egemen olması için, Tanrı’nın vekilleri gibi faaliyet gösteren din baron ve cellatlarını devre dışına çıkarmanın yolu-yöntemi ve normativ güvencesidir. Laiklik korunmadan demokrasiyi ve akılcılığı korumanın mümkün olacağına inanmak akıldan uzaklaşmakla eşanlamlıdır.

Avrasya ideali açısından Türkiye Avrasya kavramının Türkiye için taşıdığı anlam çok önemlidir. Herkes itiraf eder ki, Türkiye, Avrasya coğrafyası açısından hayatî öneme sahiptir. Tek kutuplu dünyada, diğer bir deyişle, küreselleşmenin sömürüsüne maruz bırakılan dünyada en ağır ve kahırlı faturalardan birini de Türkiye ödüyor. Ne ilginçtir ki, küreselleşmenin bir modern sömürü aracı halinde kullanıldığını Güney Amerika ülkeleri bile fark edebiliyor ve bakıyorsunuz 180 milyon nüfuslu Brezilya, yanına aldığı bazı Latin Amerika ülkeleriyle bu yeni sömürü aracına karşı çakmanın yolların arıyor. Türkiye ise, her yanından budanmakta, her gün yeni bir oyunla aldatılmakta olmasına rağmen daha işin farkında bile olamamış bir‚ zavallı görüntüsü taşımayı sürdürüyor. Sebep belli: Atatürk Türkiye’sinde Atatürk’ün çap ve mesajına kısmen olsun varis olacak devlet adamı yok. Fatih Altaylı, Başbakan’ın Atatürk’e sataşan bir demeci üzerine ne güzel yazmıştı geçen gün: “Atatürk’ten sonrakilerin tümünü toplayıp beşle çarpsanız yarım Atatürk elde edemezsiniz." İşte Türkiye’nin temel meselesi budur. ABD ve AB Türkiye’yi içlerine alacakmış gibi görünerek Türkiye’den istediklerini alıyorlar, Türkiye’yi istedikleri yere getirip istedikleri kıvamda şekillendiriyorlar. Türkiye Batı’nın (ABD ve AB) bu ikiyüzlü çökertme politikaları karşısında nasıl ayakta duracaktır? Bunun yolunun Batı’ya biraz daha teslim olmaktan geçtiğini öne süren Batıcı tipler az değildir. Bunlar, Batı ile beraberlik adına Türkiye’yi 'kendisi' yapan her şeyi vermeye hazır görünüyorlar. Saltanat dincisi, akılcılık karşıtı ekipler de, Batı’nın ağızlarına çaldığı bir parmak balla uyuş-muş olarak Batıcılarla birliktelik içine girmiş bulunmaktadır. Saltanat dincileri, Batı’nın, özellikle AB’nin kucağına uzandığımızda kendileri için bir numaralı sıkıntı kaynağı olan Atatürk aydınlığının karartılacağını ve meydanın kendilerine kalacağını düşündükleri için Batı’ya teslimiyeti bir tür cennet ideali gibi görmekteler. Atatürk’e ve onun akılcılı-ğına duydukları derin ve dinmez kin, dünya ölçeğinde olup bitenleri de Türkiye gerçeğini görmelerine engel oluyor. Bu takıntılardan arınarak baktığımızda görürüz ki, Türkiye’nin Batı tahribi karşısında tek başına direnmesi şu an itibariyle mümkün değildir. Türkiye’nin dayanacağı tek çare yeni dengeler yaratmak ve yeni birliktelikler kurmaktır. Bunların en rasyoneli ve en kolay oluşturulabilecek olanı Avrasya birlikteliğidir. Türkiye, Avrasya imkânını değerlendirerek bölge ülkeleriyle yeni birliktelik oluşturup yeni bir denge yaratamaz ise ABD ve AB Türkiye’yi birkaç parçaya bölerek mahvedebilir. Avrasya birlikteliği için koşullar son derece elverişlidir. Rusya ve Çin başta olmak üzere İran ve Arap ülkelerinin önemli bir kısmı Batı’nın tek kutuplu dayatmasıyla dünyanın felakete sürüklenmekte olduğunu görebilmektedir. Hindistan da durumun farkındadır. Fransa ve Almanya gibi büyük AB ülkeleri de Amerikan hegemonyasının yaratacağı dehşetten ürktükleri için, karşı birlikteliğe en azından şimdilik engel çıkarmayacak bir


görünüm arz etmekteler. Putin’in verdiği büyük destek, yani Rusya’nın öncülüğü, Avrasya hareketini önemli bir aşamaya getirmiş bulunuyor. Çin, Hindistan ve İran Rusya’nın yanında yer almış görünüyorlar. Şimdilerde Türkiye’nin tavrı ne olacaktır sorusu soruluyor. BATI’YA TESLİMİYETTEN KURTULMADIKÇA… Ne yazık ki Türkiye, bu noktada Batı’ya teslimiyetin uyuşukluk çemberinden sıyrılarak kendisine ufuk ve gelecek açacak bu oluşuma katılma iradesi sergileyemiyor. Batı, Türkiye’nin burnuna âdeta halka geçirmiş, nefes almasına izin vermiyor; Türk hükümetlerinin ensesine sıkıca basmış, “Benim iznim olmadıkça kımıldayamazsın” diyen bir tavırla Türkiye’yi kontrol ediyor. Su başlarını tutmuş ve Mâûn ihlalleriyle akıl almaz servetlere sahip olmuş saltanat dincileri ise “Mustafa Kemal’i yok etme projemize destek ABD ve AB’den gelir” beklentisi içinde her şeyi unutmuş, yarı mefluç halde Batı’nın dikte ettiklerini sayıklamaya devam ediyorlar. Kendi tabirlerince,“Ankara’nın şerrinden Brüksel‘in şefaatine sığınıyorlar.” Bunu söylerken, bugün ‘Ankara’ demenin kendileri demek olduğunu unutuyorlar. Kin, işte böyle şaşılaştırıyor. Durumu bir cümle ile özetlemek istediğimizde şunu söyleyeceğiz: Türkiye üzerindeki Batı dayatmaları ya Avrasya kavram ve idealiyle etkisizleştirilecek veya Türkiye, AB ve ABD tarafından yavaş yavaş çökertilecek. Bir 26 Ağustos daha: Malazgirt’ten Kocatepe’ye Müslüman Türklerin Anadolu’ya girişleri bir 26 Ağustos’ta olmuştu. 1071 Malazgirt zaferiyle. Malazgirt’in intikamını alarak Türkleri Anadolu’dan kovmak isteyen haçlı ordularının Kütahya topraklarında imha edilmesiyle Anadolu’nun ikinci kez Türkler adına tarihe tescili de bir 26 Ağustos günü oldu. Bu kez, savaşın adı Büyük Taarruz, kumandanı, Alparslan’ın torunu Mustafa Kemal’di. Velhasıl, mübarek bir gündür bizim için 26 Ağustos… 19 Mayıs 1919’da başlayan destanî ‘Kurtuluş’ yürüyüşü, 30 Ağustos 1922 sabahı şu manzara ile sonlanır. Destanın ölümsüz başbuğunun anlatımından izleyelim: “Muharebe meydanını dolaştığım zaman ordumuzun kazandığı zaferin azameti ve buna karşılık hasım ordusunun uğradığı felaketin dehşeti beni çok duygulandırdı. Sırtların gerilerindeki bütün vadiler, bütün dereler, mahfuz, örtülü yerler; bırakılmış toplar, otomobillerle, namütenahi teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu metrûkat aralarında, yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhımıza sevk edilen esir kafileleri ile hakikaten bir mahşeri andırıyordu.” (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2/486) Böyle bir sonu hiç kimse hayal bile edemiyordu. Bir kişi hariç: Destanî yürüyüşü yöneten kumandan Mustafa Kemal. O, en iyimserlerin bile ‘acaba!’ dediği günlerde sonucun zafer olacağından öylesine emindir ki, ‘Tekâlif-i Milliye’ (Ulusal yükümlülük) ile halkından ellerinde olan her şeyin yüzde kırkını borç/yardım isterken onlara makbuz vermekte ve makbuza şu taahhüdü yazmaktadır: “Zaferden sonra ödenmek üzere...” Mustafa Kemal sözüydü bu. Mustafa Kemal böyle emin konuşuyordu ama ülkenin her yanında, özellikle İstanbul’da ‘zafer’ kelimesine gülenler, “Kazanacağız” tabirinden tiksinenler vardı. O günleri yaşayarak yazmış Falih Rıfkı Atay’ı dinleyelim: “Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal! Sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim. Dilim, kalemim tutuldu. Yakup Kadri’yi aradım; ilk vapurla İzmir’e gitmeyi teklif ettim. Tuhaf şey: İzmir’in alındığı


haberi geldiği vakit, içimizde sevinme gücü bile kalmamıştı. Gönlümüz uzun ve derin bir uykuya dalmış gibiydi.” “Nemiz varsa, bağımsız bir devlet olmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar olarak dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdan ve kafamızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz. Akşam gazetesinin ilk sayfası için koskoca bir klişe hazırlamıştık: ‘Elhamdülillah, İzmir’e kavuştuk.’ Gazeteyi pencereden atıyorduk. Alan, yüzüne gözüne sürüyordu. DİNCİ ALÇAKLIĞIN 26 AĞUSTOS’TAN RAHATSIZLIĞI Tarihin kulağına şu ibret verici gerçeği de üflemek zorundayız. Mustafa Kemal’e muhalefeti din-iman yapmış bağımsızlık düşmanı, Dürrîzade ve Damat Ferit torunu, emperyalizm uşağı dinci alçakları nasıl kahrettiğini, Falih Rıfkı’nın yaşanmış şu satırlarından daha iyi hiçbir şey anlatamaz: “Muhittin Baha bana bir Ankara hikâyesi anlattı. Onlar da sevinçten ne yapacaklarını bilmiyorlarmış. Meclis’te bir aralık ellerini yıkamaya gitmiş. Asık suratlı bir milletvekili görmüş; Mustafa Kemal’in muhaliflerinden biri, şöyle konuşmuş: ‘Ne var sanki? Nasıl olsa İzmir’i bize vereceklerdi. Nesini büyütüp duruyorsunuz.’ Ve namussuzlukların en iğrenciyle eklemiş: ‘Yunanlılardan kurtulduk; bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız? Evet, Mustafa Kemal’in muhalifleri ve rakipleri sapsarı idiler. Ah! Bir kurşun, son Yunan kurşunu Mustafa Kemal’in göğsüne saplanamaz mıydı?” (Atay, Çankaya, 338-340) Ben, Mustafa Kemal’e düşmanlığı kuduz bir sadizme dönüştürmüş dinci alçaklığı bu anekdot kadar isabetle tanıtan ikinci bir anlatıma rastlamadım. Günah ve riya İnsanı günahlar değil, riya batırıyor. Mahveden bela günah değil, riyadır. Kur’an, günahın her geçtiği yerde Allah’ın rahmet ve merhametini anarken, riyanın her geçtiği yerde azap, tehdit ve hüsranı anmaktadır. Hz. Peygamber’e yöneltilen şu hitaba bakın: “Yemin olsun, sana ve senden öncekilere şu vahyedilmiştir: Eğer şirke düşersen, eylemin/üretimin/ibadetin kesinlikle işe yaramaz hale gelir ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun.” (Zümer suresi, 65) Kur’an’a göre, riya, şirkin en tehlikeli ve namert şeklidir. Türkiye’de bugün, riyalarının açtığı utanç verici yaraları yine riya ile merhemlemek isteyenler çırpınıyorlar ama çırpındıkça batıyorlar. Son zamanlarda birbirlerini kırıp geçirmekteler. Din ci kesimde bir ‘döneklik ve dönekler’ kavgasıdır gidiyor. Döneklik, riyakârlığın en namert ve iğrenç şeklidir. Dinci siyaset ekiplerine şunu sormalıyız: Döneklik tartışmasıyla, diyelim ki bir yarayı merhemlediniz; diyelim ki gerçeği gördünüz, hatta diyelim ki artık riyayı bıraktınız; peki, o riyakârlık günlerinizde dünya âleme attığınız iftiraların günah faturaları nasıl ödenecek? İftira günahına bulaşanların ebediyen lanetlendiğini ve sözlerinin asla dinlenemeyeceğini Kur’an söylüyor... İşleri çok zor. Tövbe etmek dışında bir şeye hakları ve yüzleri olamaz. Nasıl olabilir ki, yıllar ve yıllar saldırıp sövdükleri sistem ve devletin tüm imkân ve nimetlerinin subaşlarında oturuyor, o nimetleri tepe tepe kullanıyorlar... Ve bir yandan da hakaret ve sövmeye dolu dizgin devam ediyorlar. Seçim otobüslerinin üzerine şunu yazabiliyorlar: “84 yıllık karanlığı yıkacağız!” Bu iddianın cevabı tektir: Siz karanlığı yıkmadınız, yıkamazsınız; siz karanlığı getirdiniz, ihya ettiniz. Aslında siz karanlığın ta kendisisiniz. Ya şuna ne dersiniz:


‘Türkiye’nin Başbakanı’ unvanını taşıyan sayın RTE. 18 Ağustos 2012 günü tarihin ender rastlanır ‘kin ve tutarsızlık’ demeçlerinden birini, Kadıköy-Kartal metrosunun açılışında Atatürk’ü açıkça hedef alan şu sözleriyle verdi: "Onuncu Yıl Marşı’nda geçer, ‘Demir ağlarla ördük falan. Neyi ördün ? Hiçbir şey örmüş falan değilsin. Ortada duranlar belliydi. Demir ağlarla şimdi Türkiye’yi biz örüyoruz." Bu demeç, her kelimesiyle talihsiz bir demeçtir. Türkiye Başbakanı unvanı taşıyan sayın RTE, başında olduğu devletin kurucusunu tahkir edici bu demeciyle meziyet sergilediğini mi sanıyor ? Çok yazık ! CEVABI FATİH ALTAYLI VERDİ Tarihî gerçeklere tamamen aykırı bu kinci demece bence en güzel cevabı, gazeteci yazar Fatih Altaylı verdi. Birkaç satırını alalım: "Cumhuriyetin ilk on yılı evrensel bir başarı öyküsüdür. Atatürk’ten sonra Türkiye’nin başına geçen liderlerin toplamını alsan, yetinmeyip bir de beşle çarpsan bir değil, yarım Atatürk etmezler. ‘Neyi ördünüz’ deyip beğenmediğiniz Mustafa Kemal Atatürk, yüzlerce yıldır savaşlardan bîtap düşmüş, elindeki toprakların yüzde seksenini kaybetmiş, yetişmiş adamlarını cephelerde yitirmiş, kaynaklarını tüketmiş, borç harç içinde kalmış, ekonomisi olmayan, üretimi bilmeyen, çöp üretmekten, ot yetiştirmekten âciz bir ülkeyi kurtarmakla kalmamış, tüm bu kayıpları kısa sürede yerine koyacak bir sistemi ülkeye getirmiş bir adamdır. " "Bugün sata sata bitiremediğiniz kurumların büyük bölümü onun eseridir. Sümerbank’tan şeker fabrikalarına, bankalara kadar her şeyi onun dehası düşünmüş, kurmuş, yaratmıştır. Tek kilometre yolu, kendine ait tek bir demiryolu traversi olmayan Anadolu’da tüm bunları var etmiştir." "Türkiye’nin demiryolu yapmadığı tek dönem, Türkiye’nin ABD’nin kulu haline getirildiği Demokrat Parti dönemi ve sonrasıdır. Türkiye’nin en büyük yokluk dönemlerinde binlerce kilometre ray döşenirken Demokrat Parti ve sonrasında Türkiye, karayoluna mahkûm olmuş, 1950’den 2003 yılına kadar bin kilometre bile ray döşenmemiş, Türkiye otomobile, kamyona, karayoluna ve tabiî petrole bağımlı hale gelmiştir." 9 EYLÜL VE İZMİR RUHU Kurtuluş Savaşı’nın mukaddes erleri ve onların mukaddes başbuğu, 30 Ağustos 1922 zaferiyle Afyon ovasına serdikleri ırz ve namus düşmanı işgalci Yunan paryalarının leşleri üzerinden geçerek İzmir’e doğru yürüdüler.‘Halâskâr Gazi’, 10 Eylül günü İzmir’e girdi. Tarihin bu muhteşem ve mübarek gününden bazı ölümsüz tabloları hatırlatalım. Halâskâr Gazi’ye ihanetin âdeta dinleştirildiği şu ‘devr-i hıyanet’ de hiç değilse İzmir ruhu taşıyan benliklerde yeni bir coşku yaratır. 8 Temmuz 1920’de Bursa işgal edildiği zaman TBMM kürsüsünün üstüne siyah bir örtü örtülmüş ve “Bu örtü, memleket kurtarıldığında kaldırılacaktır” denmişti. 10 Eylül 1922’de Bursa düşmandan temizlendi. Ve TBMM’deki siyah örtü o gün kürsünün üstünden kaldırıldı. Kaldırılan o örtü, âdeta, Türk milletinin kara bahtının kaldırılıp atılmasıydı. (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2/500) Düşmanı ülkenin harimi ismetinden temizleyen mustarip-mukaddes adam Mustafa Kemal İzmir’e girdiğinde onun geleceği binanın önünde toplanan değişik kasabalardan kadınlar bekliyorlardı. Şimdi o tabloyu seyreden Halide Edip’i, gözyaşlarımıza hâkim olmaya çalışarak dinleyelim: “Gölgeler gibi çekingendiler. Onu, o dar girişte görünce yerlere doğru eğildiler. Sarılıp dizlerinden öptüler. Başörtülerinin uçlarıyla ayakkabılarının uçlarını sildiler. Bazıları o


tozları gözlerine sürdüler. Ve onların gözlerinden onun ayakkabılarına gözyaşları damladı. Sonra geçip önünde el bağladılar. Yaşlı gözlerle ona uzun uzun baktılar.” İzmirliler ona bir otomobil hazırlamışlardı. Bu otomobili, tek parçası görünmeyecek kadar güller, çiçekler, laleler, sümbüllerle süslemişlerdi. Göklerde uçan bir mitoloji tanrısının kanatları gibi. Yalvarırlar: “Gazi bu araba içinde Karşıyaka’ya geçsin.” Ve Atatürk’ü ölümsüzlük semasına taşıyan bir büyüklük belgesi: Muzaffer kumandan gireceği binanın taş döşeli kapısı önüne geldiğinde tam içeri gireceği noktada yere serili bir şey görür. “Bu nedir?” diye sorar. Bir bayan cevap verir: “Yunan bayrağı, paşam. Bu eve giren işgalci Yunan Kralı Konstantin, içeri girerken, taşlığa serilen Türk bayrağını çiğneyerek geçmişti.” Mustarip ve mukaddes adam, sonsuza kaydedilecek cevabını verir: “Hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak milletin şerefidir; ne olursa olsun, yerlere serilmez ve çiğnenmez. Kaldırınız!” DESTANÎ ZAFERİN GETİRDİĞİ DESTANÎ TEVAZU İzmir’den Ankara’ya döndü. 4 Ekim 1922 günü TBMM karşısında konuşurken, sanki fazla bir şey yapmamış gibi mütevazıdır. O büyük zaferi göklere çıkarırken bunu millete mal eder. Öte yandan, yapılan işi bir sevinç ve uçuş sebebi saymak yerine bir başlangıç sayar. Muhteşem başbuğa göre, kazanılan zafer her şey demek değildir. TBMM’den şöyle seslenir: “Kazanılan zafer, bize bir imkân bağışlıyor. Biz bu imkânı, memleketimizin, milletimizin refahı, geleceği için kullanacağız.” Anlaşılan o ki, ölümsüz adamın ruhunda saklı bulunan sevda, kazandığı bu zaferden çok daha büyük zaferlere imza atacak dirayettedir. 1928 yılının 30 Ağustos Zafer bayramı kutlamaları sırasında duygularını yazması istendiğinde ölümsüz adam şunları yazmıştır:“Bir insan kendini milletiyle beraber hissettiği zaman ne kadar kuvvetli bulur, bilir misiniz? Bunu anlatmak çok zordur. Bunu izahta âciz kalıyorsam beni mazur görünüz.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 22/203) Tam bu noktada, Atatürk’ün, İzmir dönüşü TBMM’ye girdiğinde millet için ne anlam ifade eder hale geldiğini onun hayatını en iyi yazanlardan biri olan Şevket Süreyya Aydemir’den dinleyelim: “Halkın gözünde o artık, milletin sinesinde bir ferdi mücahit olmaktan çıkmış, milletin rızasıyla milletin üstünde bir varlık haline getirilmişti.” Dinci nankörlüğün bu mukaddes varlığa, bu mukaddes zaferden kısa bir süre sonra çok alçak ve imansız bir hıyanet tezgâhı kurduğunu da unutmayalım. Gelecek yazıda anlatacağız. Halâskâr Gazi’ye dinci ihanetin ilk oyunu Anlatacağım olayı her okuduğumda, "Halâskâr Gazi’nin milleti bu mu?" diye sorarım kendi kendime. Evet, bir millet, bir halk, iki ay önce analarını, avratlarını, kızlarını, kızanlarını işgalci paryaların tasallutundan kurtarmış bir çilekeş adama, böyle bir ihaneti, böyle bir nankörlüğü nasıl reva görür. Evet, yaratıcı ruh, iltifatlar, takdirler ve madalyalar için yaşamaz. İltifat ve madalyalar onun gayret ve şevkini arttırabilir ama son tahlilde amaç, yaratıcı ruhun tarihe bırakacağı eser olduğundan yaratıcı ruh, tüm nankörlüklere rağmen yürümeye ve üretmeye devam eder. Belki kaşları çatık, tebessümü eksik olur ama yola devam eder. Yaratıcı ruh için ilke şudur: “Gönül kalsın, yol kalmasın!” (Kuşadalı İbrahim Halvetî)


Halâskâr Gazi de bütün ihanetlere ve nankörlüklere rağmen yoluna devam etmiş, tarihin ve Tanrı’nın ona yüklediği görevi yerine getirmiştir. Ve ona nankörlük eden halk da belasını bulmaya başlamıştır. Belasının tamamını bulacak ve başını duvarlara çarparak perişan olacaktır. Çünkü tarihin diyalektiği sabırlıdır ama ilkelerini çiğneyenleri affedici değildir. Mustafa Kemal’in hayatı hep nankörlüklere maruz kalmakla doludur. Bir milletin kurtuluşunun namı diğeri olan Büyük Taarruz’un arkasından toplanan TBMM’de onun tekrar milletvekili seçilmemesi için önerge veren onursuzları düşünelim. İş bittikten sonra işi bitireni kenara itip öne çıkmak, insanoğlunun tarihe bıraktığı alçaklıkların en namertlerinden biridir. İzmir’e girişinde, Yunan paryalarının tasallutuna uğramış kadınların, kendilerini kurtaran ‘mukaddes adam’a nasıl bir sevgi ve bağlılık gösterdiklerini geçen yazıda anlatmıştım. O tabloların üstünden daha üç ay gibi bir zaman geçmeden, 2 Aralık 1922 günü, aynı ‘mukaddes adam’ı vatandaşlıktan düşürüp kurtardığı ülkenin sınırları dışına atmak için bir komplo kurulduğunu görüyoruz. Meclis’e verilen bir kanun teklifiyle, Anadolu toprakları içinde doğup büyümeyen, şu anda da ülkede malı mülkü olmayanların milletvekili seçilmeleri önlenmek isteniyordu. Hedef belliydi : Atatürk’ü vatandaşlıktan düşürüp yeni seçimde TBMM’ye girmesini önlemek. Tarihin en ibret verici, en namussuz tertiplerinden biri olan ve başını Dürrîzade torunu hainlerin çektiği oyunun serüveni şöyle: ALÇAKLIĞIN BÖYLESİ… “Mustafa Kemal’in büyük hamlelerine karşı daima muhalefet eden ikinci grup, yine coşmuştu.Mustafa Kemal’in şahsiyetini çürütmek maksadıyla kürsüye gelen Erzurum Mebusu Hüseyin Avni, Atatürk’ü hedef tutarak: ‘Bu memlekette dikili bir ağacı olmayanların aramızda işi yoktur’ diye bağırmıştı. Atatürk, Hüseyin Avni’ye Meclis kürsüsünden şu cevabı verdi: “İmparatorluğun dört bucağını yangınlar sardığı zaman, devlet beni bu ateşleri söndürmek için durmadan her tarafa gönderdi. Ne yapayım ki, bu müddet içinde ne evlenebildim, ne çocuğum oldu, ne evim ve ne de önünde dikili bir ağacım!” Muhalifler, Atatürk’ü mebusluktan çıkarmak hevesine düşmüşlerdi. Bir yerde beş yıl oturmayan ve memleketi düşman işgalinde olan Türkleri mebus yaptırmamak için kanun teklifi verdiler. Atatürk’ün bu teklife cevabı şuydu:


“Doğum yerim, maalesef bugünkü sınırların haricinde kalmış bulunuyor. Her hangi bir seçim bölgesinde beş yıl devamlı oturmuş değilim. Onun sebebi, bu vatana yaptığım hizmetlerdir. Eğer bir yerde beş yıl oturma şartına uymuş olsaydım, düşmana karşı verdiğim mücadeleleri vermemem gerekirdi. Hiçbir yerde beş yıl oturamayacak kadar mesai sarfetmiş bulunuyorum. Ben zannediyordum ki, bu hizmetlerimden dolayı milletimin muhabbet ve tevecühüne mazhar olmuşum. Belki bütün İslam âleminin teveccühüne mazharım. Bütün bu hizmetlerime karşılık, vatandaşlık hukukundan düşürülmeye maruz kalacağımı asla hatırıma getirmezdim. Sanıyorum, yabancı düşmanlar bana suikast etmek sûretiyle beni memleketimin hizmetinden uzaklaştırmaya çalışacaklardır. Fakat asla hatırımdan geçmezdi ki, bu yüce Meclis’te velevki iki üç kişi olsun, aynı zihniyeti taşısın. Benim vatandaşlıktan düşürülmem için takrir veren bu efendilere bu hakkı kim vermiştir? Bunu bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum.” (Enver Behnan Şapolyo, Mustafa Kemal Paşa ve Millî Mücadele’nin İç Âlemi, 154156; Atatürk’ün Bütün Eserleri, 14/160-163) Gazi’nin bu konuşması üzerine, ülke ayağa kalktı; namussuz takrir geri çekildi. Ve hıyanetin bu ilk perdesi böylece kapandı. Ama hıyanet vazgeçmedi, uyumadı. Daha sonra neleri nasıl yaptı? Bu köşeyi takip edenler, bu sorunun cevabı olacak yazılarımı elbette okumuşlardır. Ve okuyacaklardır. Kurtuluş Savaşı kadrolarında namus kavramı Türk Kurtuluş Savaşı, namıdiğer Müdafaai Hukuk lügatinde ‘Namuslu adam’ tabiri şu üç anlamı kapsamaktadır: 1.Vatanperver, 2. Dürüst, 3. Dindar yani dini, riya ve çıkar aracı yapmadan benimseyen. ‘Namussuz adam’ da bu ayrıma uygun olarak şu üç anlamı kapsayacaktır: 1. Vatan haini veya vatan diye bir kaygısı olmayan, 2. Çıkarcı, egoist, şahsiyetsiz, dönek ve kahpe, 3. Dinci yani dini emperyalizmin emrine vermekte ve çıkarı için işgalci haçlılarla işbirliği yapmakta sakınca görmeyen onursuz tip. Namuslu adam öncelikle vatanperver adamdır. Bir adamın namuslu olup da vatanperver olmaması söz konusu edilemeyeceği gibi, vatanperver olup da namuslu


olmaması da söz konusu edilemez. Vatanperver adamın dürüst olmaması da söz konusu edilemez. Müdafaai Hukuk öncülerinin namus kavramından neyi anladıklarını tam kavramak için onların başbuğu olan Mustafa Kemal’in bu kavramdan ne anladığına bakmak gerekir. Atatürk, tarih önünde yaptığı işin ‘namuslu olmanın bir gereği’ olduğunu düşünmektedir. 20 Mart 1923 Konya konuşmasında şöyle diyor: “Milletimin emniyet ve itimadına, ancak bundan sonra da tarihe, millete, vatanıma karşı uhdeme düşen namus vazifesini en son hadde kadar yaparak layık olmaya gayret edeceğim.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 15/233) Anahtar kelime ‘namuslu’ kelimesidir. Bir Kuvayi Milliyeci “Bu adam namusludur” dediğinde o adama her Kuvayi Milliyeci her şeyini teslim ve emanet eder, her sırrını açar. NAMUSSUZLARIN YARDIM VE DESTEĞİ BİLE KABUL EDİLMEZ Bir adamın veya bir devletin vaat ettiği destek ve yardım, eğer ‘namuslu destek’ ise kabul edilir; aksi halde neye yararsa yarasın reddedilir. İstiklal Harbimizin büyük kumandanlarından biri olan Ali Fuat Cebesoy, bu ilkeye sadakatten bahsederken şöyle diyor: “Namuslu destekten başka bir yardım düşünmeyiz.” (age. 21/201) Burada, şu Kur’ansal buyruğun bir uygulamasına tanık olmaktayız: “Hayırda erginlik/dürüstlük ve takva üzere yardımlaşın! Kötülük/çirkinlik, düşmanlık/ saldırganlık üzere yardımlaşmayın!” (Mâide suresi, 2) Müdafaai Hukuk zihniyetinde ‘namus’, olumlu, hayırlı, işe yarar tüm kavramların bir bileşkesi olarak kullanılıyor. Atatürk’ün defalarca kullandığı anahtar ifadeye bir örnek daha: “Firar eden Vali (Harput Valisi hain Ali Galip) ve mutasarrıf (Malatya Mutasarrıfı hain Halil Bey) yerine, namus sahibi iki zatın süratle tayini lazımdır.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 21/76) Dikkat edilirse, aranan tek şey, namuslu olmaktır. Mustafa Kemal, sadece Türk milletinin değil, bütün toplumların çektikleri acıların sebebini tek kelimeye indirgemektedir: Namussuzluk. O halde, Mustafa Kemal’e göre, kurtuluşun, başarının ve mutluluğun sırrı da namuslu olmaktadır. Bir ülkenin namuslu adam sıkıntısı yoksa o ülkenin hiçbir sıkıntısı yoktur, olamaz. Türk milletine gelince, onun da biricik sıkıntısı namuslu adam kıtlığıdır. Özellikle namuslu aydın, namuslu işadamı ve namuslu siyasetçi kıtlığı. 19 Ocak 1923 günü İzmit’te yaptığı uzun konuşmada şunları da söylüyor: “Çok namuskâr olmalıdır. Şimdiye kadar işlenen hataların en büyüğü, bilhassa müteşebbislerimizin, aydınlarımızın ve bilhassa âlimlerimizin en büyük günahı, namuskâr olmamaktır. Milletin karşısında namuskâr olmak, namuskâr hareket etmek lazımdır. Milleti aldatmayacağız! Millete daima ve daima hakikati söyleyeceğiz. Belki hata ederiz; hakikat zannederiz. Fakat millet onu düzeltsin!” (age. 14/349) KURTULUŞ SAVAŞI GÜNLERİNDE NAMUSSUZLARIN TEMEL DAYANAKLARI Bütün zamanlarda ama özellikle Kurtuluş Savaşı günlerinde namussuzlar namussuzluktan yararlanmada başlıca iki unsuru kullandılar: Din, para. Dinin kullanımını bu sütunda sık sık dile getirmekteyiz. Paranın kullanımına gelince, Atatürk bu hıyanet aracına daha Erzurum Kongresi’nin açılışında dikkat çekmiştir. Şöyle diyor: “Memleketimizde çok miktarda yabancı parası ile birçok propaganda cereyan ediyor. Bundaki amaç pek açıktır: Millî hareketi sonuçsuz bırakmak, millî istekleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emellerini, vatanın bazı önemli kısımlarını işgal amaçlarını kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman ortaya çıktığı gibi bizde de kalp ve sinirleri zayıf, anlayışsız insanlarla beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve kişisel çıkarını vatan ve milletin zararında arayan sefiller de vardır. Doğu işlerini idare ederken, zayıf noktaları arayıp bulmakta elinden çok iş gelen


düşmanlarımız, memleketimizde bunu âdeta bir teşkîlât hâline getirmişlerdir.” (Atatürk, Söylev ve Demeçler, 4-5) Namuslu adamların muhalefetleri ne kadar can yakıcı olursa olsun onlara dokunulmamıştır. Dokunulmayanlar içinde Kurtuluş Savaşı’nın başbuğuna aşağıdaki davranışları reva görenler de var. Tarihçi Enver Behnan Şapolyo, yaşayarak gördüklerini kayda geçiriyor: “Mecliste Atatürk’ün şahsıyla uğraşanlar vardı. Bir gün yine mecliste idim. Trabzon Mebusu Ali Şükrü kürsüde konuşuyor, her şeyi şiddetle tenkit ediyordu. Mebuslar onu susturmak için ayak teptiler. Bunlar arasında Atatürk de vardı. Ali Şükrü herkesi bırakıp Atatürk’e dönerek, ‘Paşa, Paşa insanlar ayak tepmezler!’ diye bağırdı. Fakat onun bu sözüne kimse aldırmadı. Yine bir gün, operatör Emin Bey, gençler evlenirken erkekler de, kızlar da muayeneye tabi tutulsun deyince muhalif grup: ‘Kızlarımızı doktorlara muayene ettirmeyiz’ diye bağırdılar.” “Atatürk kürsüye gelerek, bu layihayı müdafaaya başladı. Bunun üzerine Erzurum Mebusu Hüseyin Avni, sac sobanın önünde bulunan bir odunu Atatürk’e fırlattı. Fakat bu odun zabıt kâtiplerden birine rastgeldi; kâtip baygın yere yuvarlandı. Yine Atatürk buna sabırla cevap verdi.” (Şapolyo, Mustafa Kemal ve Millî Mücedele’nin İç Âlemi, 101102) NAMUSLU ADAMA, MUHALİF DE OLSA DOKUNULMAZ Ali Şükrü, bizim yakın tarihimizin en garip tiplerinden biridir. Namuslu, bir adamdı. Bunu, Ali Şükrü’nün en ağır saldırılarına muhatap olan Atatürk bile dile getirmektedir. Ali Şükrü, mesela, bir Rıza Nur değildir. Rıza Nur da Atatürk’e sövmekle tarih olmuştur ancak Ali Şükrü’den farkı; ahlaksız, dinsiz, müptezel, hatta bazı kayıtlara göre homoseksüel, rezil bir tip oluşudur. Atatürk’e sövmeyi din haline getiren dinciler, son zamanlarda birinci derecede işte bu rezil adamın Atatürk hakkındaki küfür ve hezeyanlarını delil olarak kullanmaktalar. Bu da ayrı ve çok vahim bir namus zaafıdır. Biz burada, şunu görmezlikten gelemeyiz: Ali Şükrü, hastalık çapında bir Atatürk düşmanıydı. Bütün siyasal hayatı Atatürk’e saldırmak, onu küçük düşürmek, ona sataşarak tatmin bulmakla geçmiştir. Kişilik yapısı bakımından Ali Şükrü’ye benzeyen bir mebus da Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Ulaş’tır. O da Atatürk’e hastalık çapında düşman olanlardan ve en ağır hakaretleri edenlerden biridir. Bu muhalifler, haset ve kin krizleriyle sataştıkları Atatürk söz konusu olduğunda birer ‘acaip mahlûk’a dönüşüyorlardı. “Ali Şükrü, Mustafa Kemali hiç çekemezdi. Bütün tenkidlerine onu hedef tutardı. Mecliste mütemadiyen her vesileden faydalanarak Gazi’ye hücum ederdi. Bu menfi hareketleri ile, kendine bir şöhret yapmıştı.”(Şapolyo, age. 154-156) Atatürk, işte bu Ali Şükrü’den ağır şikâyetlerle huzuruna gelenlere şu tarihî sözü söylüyor: “Onun muhalefetine katlanalım, çünkü namuslu bir adamdır. Diyelim ki onu bertaraf ettiniz; onun yerine hem muhalif hem de namussuz biri gelirse ne yapacaksınız. Atatürk, Ali Şükrü’yü öldüren Topal Osman’ın, emniyet güçlerince yakalanması emrini vermiş, ölü olarak ele geçirildiğinde ise cesedini TBMM’nin kapısı önünde asarak sallandırmıştır. Müdafaai Hukuk öncülerinin namuslu adama saygıları böyleydi. Vatan haini namus yoksunlarına ise asla acımamışlardır. Mesela, İskilipli Âtıf’la Babaeski


müftüsü Abdurrahman’ı, vatana hıyanetleri yüzünden (Şapka Risalesi yüzünden değil), hocalıklarına hiç bakmadan İstiklal Mahkemeleri’nde yargılayıp asmışlardır. Vatan haini bir adam hoca olsa ne, hacı olsa ne!!! Din, insan hakları, taciz ve ibadet İnsan hakları ihlali, insanları tacizle ibadetler arasındaki ilişkiyi irdeleyen yoğun sorulara muhatap olmaktayım. Soruların omurgasında şu iki cümle var: “Dünya genelinde, Müslümanlığın insan haklarına saygısız, insanları tacizi mubah gören bir din olduğu yolunda yaygın bir kanı var. İnsanı taciz ve insan haklarını ihlal pahasına yapılan ibadetlerin durumu nedir; bu ibadetlerden sevap ve Allah rızası beklenebilir mi?” İnsanı taciz ve insan haklarını ihlal pahasına yapılan ibadetlerden elbette ki hayır beklenemez. Onlar, Tanrı katında, ibadet tabelası altına saklanmış insanlık suçları olarak kalırlar. Ve Mâûn suresine göre, sahibinin lanetlenmesinden başka bir işe yaramazlar. Nitekim Kur’an bu ibadetlerin yapıldığı mabet patentli yerlere‚ 'zarar mescitleri' diyor ve mensuplarını bu mescitlerde namaz kılmamaya çağırıyor. Hz. Peygamber, soğan, sarmısak yiyenlerin camiye gelmesini yasaklamıştır. Çünkü onların ağız kokuları insanları taciz etmektedir. Soğan ve sarımsak kokusuyla taciz, ibadeti ibadet olmaktan çıkarıyorsa başka yollarla taciz veya insan haklarına tecavüz pahasına yapılan ibadet nasıl olur da “İslam’ın gözettiği anlamda ibadet” olur?! Esas ibadet, bu tacizlerin insan hayatından çıkarılmasının yolu ve reçetesi değil midir?! İbadet bahanesiyle insanları taciz, gerçek dinin yerini sahte istismar dininin aldığı coğrafyalarda dikkat çeker. Ve bu tacizler giderek engizisyona dönüşür. Sonuç, din adına zulümdür. O halde, insanların en küçük anlamda tacizine ve en küçük anlamda insan hakkı ihlaline sebep oluşturan bir ibadet, ibadet olmaktan çıkar, doğrudan veya dolaylı hak ihlali ve zulüm haline gelir. İslam, tüm bu olumsuzlukların doğmasını önlemek üzere çok radikal tedbirler almıştır. Ne yazık ki bu tedbirler, tarihin her döneminde, dini sömürü ve saltanat aracı yapanlarca ya tamamen yok edilmiş yahut da çeşitli oyunlarla işlemez hale getirilmiştir. İBADET ADI ALTINDA TACİZİN TÜRLERİ Kur’an’ın verileri açısından baktığımızda ibadet bahanesiyle taciz iki ana başlık arz eder: Birincisimaddî haklara tecavüzle taciz, ikincisi rahatsızlık vererek (ses ve tavırla) tacizdir. Birinci başlık altına şunları koyabiliriz: 1. Mescit-mabet yapmak için insanların mülk ve mallarına çeşitli baskı ve hilelerle (örneğin, ahiret-cehennem korkusu salarak veya örtülü tehditler sergileyerek, din dışı, dine saygısız gösterme tehditleri işleterek) el koymak: Bu olumsuzluklardan birinin veya birkaçının bulaştığı mabetlerde ibadet caiz değildir. Çünkü Kur’an, ibadet edilebilecek bir mabedin ancak takva üzerine kurulan bir mabet olabileceğini açıkça bildirmekte, Hz. Peygamber, takva üzerine kurulmayan mabetlerde ebediyyen namaz kılmaması için uyarılmaktadır. (Bk. Tevbe suresi, 107-108) 2. İbadet etmeyenlerden alınan vergi vs. türü paralarla mescit-mabet yapmak, maaşlı din görevlisi tutmak, mabet ve mescit masraflarını kamu hazinesinden karşılamak. Tüm yurttaşların hakkı olan kamu mal ve imkânlarını sadece ibadet edenlerin yararlanacağı hizmetlere harcamak, Diyanet’in veya din cemaatlarının kullanımına vermek, açık bir Mâûn ihlalidir yani şirktir. İkinci ana başlık olan ses ve tavırlarla tacizin başında bid’at ezanlarıyla


taciz gelmektedir. Şunu bilmeliyiz ki, namaz vaktinin cihazla duyurulması bizzat Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. O halde, ezanı cihazla okumak İslam‘a tamamen aykırıdır. Bırakın ezanı, fakihler, cihazla okunan Kur’an’ı Kur’an saymamaktadır. Ezanla taciz, makineyle ezan okumanın başlamasıyla başlamış ve başını alıp giderek bugün bazı zeminlerde âdeta anayasal suça dönüşmüş bulunuyor. Bu suça karşı çıkanlar, 'dinden, ezandan, namazdan rahatsız olmak' vs. gibi din dışı ithamlarla anında bastırılmakta ve hak ihlaline karşı çıkışlar bir tür dinsizlik gibi yaftalanarak insanlar susturulmaktadır. Oysa ki, birçoklarının 'aşırılık ve baskıcılık' ile suçladığı İran gibi bir ülkede bile ezanların dışarıdaki insanları taciz etmemesi için hoparlörlerin cami içine dönük hale getirilmesi esas alınmıştır. Üstelik İran’da, birer bid’at alameti Osmanlı türü olan minareler de yoktur. İran’da caminin iyice yakınına sokulmadıkça ezanı duyamazsınız. Ne yazık ki, din konusunda artık İran kadar özgür değiliz.

Tevhit gerçeği Tevhit, birlemek demektir. Bununla kastedilen; insanın ve gerçeğin bir ve tek olduğunun bir şuur hali ve hayat anlayışı olarak benimsenmesidir. Varlık ve oluşta her şey Bir'le ve Bir, her şeyle ilişki içindedir. Şu şartla ki, varlık ve oluşun şuurlu ve belirleyici gücü o Bir olacaktır. Tevhit, olmuş ve olmakta olanı o Bir'in gözüyle görmek ve oluş serüveninin bütün coşkusunu yine o Bir'le beraber yaşamaktır. Kur'an, tevhidi anlatan kitaptır. Realitenin temelinde, bir yaratıcı şuur vardır. Bütün oluşlar, geliş gidişler, bütün hayat serüveni bu yaratıcı şuurun açılıp saçılması, çeşitli renk, şekil ve desenler halinde kendini ortaya koymasıdır. Tasavvufta buna ‘tecelli’ denir. Ve tecelli sonsuzdur. O halde, oluş sonsuzdur. Varlıksa, sonlu olmakla birlikte sınırsızdır. (bk. Kur'an, Fâtır, l; Zâriyât, 47 ) Ve o halde, varlık ve oluşta başıboşluk, rastlantı, çarpıklık ve sürekli çelişki yoktur. Diyalektiğin sergilediği çelişki ve düalite, geçici ve izafîdir. Başlangıç ve son, birlik ve ahenktir. Tevhidin, Kur'an’dan alınan formül cümlesi şudur: Lâ İlâhe İllellah: Allah'tan başka tanrı yoktur. Bu formül cümleye Kelimei Tevhit denir. Allah güzelin, iyinin, mutluluğun ve ölümsüzlüğün mutlak kaynağıdır. Buna dayanarak diyebiliriz ki, tevhit, insanın, kaderini öz benliğinin elinde tutması ve hayatına güzeli ve ölümsüzü egemen kılmasıdır. Allah denince bu değerleri hatırlamayan bir benlik, Kur'an'ın tanıttığı Tanrı’ya inanmış olamaz. Formül cümle Kelimei Tevhit iki bölümden oluşur: Negatif bölüm, (Lâ İlâh), pozitif bölüm (İllellah)... İslam literatüründe bunların birincisine nefy, ikincisine isbat denir. Varlık kamışının içi iyi boşaltılmazsa (nefy gerçekleşmezse) sonsuzun ezgileri doğmaz. İnsan benliği "Allah" dediği anda, Allah dışındaki her şey (mâsiva) şuurdan silinecek ve benlik, Yaratıcı'yla dolacaktır. Benliğin, Allah dışında değere layık gördüğü ikinci bir şeyin şuura takılı kalması tevhidi şirke dönüştürür. O halde tevhit, özü bakımından, bir kelime ve söz işi değil, bir şuur ve oluş halidir. Dahası, tevhit, ölümsüze katılmak, oluşu onunla yaşamaktır. Tevhidin ilk şartı, birliğin önüne dikilen sayısal engelleri devirmektir. Bilmek ve inanmak gerekir ki, Allah birdir, varlık birdir, insanlık ve fikir birdir, zaman ve tarih birdir. Bilgi ve sezgi de birdir. Ama iş bununla bitmez. Yaratıcı Kudret'in tasarruflarına, başka bir deyimle, hayatımıza katılımına da ortak koşmamak gerekir.


Tevhit sırrının insan hayatındaki anlam boyutlarından biri de şudur: Allah dışında her şey vasıtadır.Servet, çocuk, kadın, ibadet, hatta din, hatta peygamber. Bunların hepsi, gayelerin gayesi olan Yaratıcı'yla beraberlik şuuruna yol açtıkları, imkân hazırladıkları için değer taşırlar. Eğer bunu sağlayamıyorlarsa, bizzat kendileri tevhit yolunun dikeni olurlar. Kinlere, intikamlara, vurgunlara, yıpratmalara, çıkarlara âlet edilmiş din iddiaları ve bu iddiaların kümelendiği mabetler, işte bu yüzdendir ki, hiç durmadan "Allah bir" dedikleri halde, insanlığa ıstıraptan başka bir şey veremiyorlar. DOKUNULMAZLARA DOKUNUNCA… Kur'an, Allah dışında her hangi bir şeyin, Allah'ın yapıcı ve belirleyici gücüne ortak koşulmasına şirkdemektedir. Şirk, Allah’a imanı olup da güveni olmayanların dinidir. Şirk ateizm değildir. Şirk mensupları Allah’ın varlığını, yüceliğini kabul ediyorlar ama her şeyin onunla bitmeyeceğini söylüyorlar. Müşriklere göre, Allah ile insan arasında ‘aracılara, yaklaştırıcılara, şefaatçılara’ ihtiyaç vardır. Bunlar, efendiler, zevâtı kirâm denen dokunulmazlardır. Şirk kodamanları, bu ‘dokunulmazlar’la servetlerine dokununcaya kadar size asla dokunmazlar. Yedek ilah yapılan efendilerle kodamanların servetlerine dokunduğunuz anda şirkin hedefi olursunuz. Hz. Muhammed, işte bu iki dokunulmaza dokunuyordu; dokunuyordu ne demek, tarihin en sert vuruşuyla vuruyordu. Mekke şirk kodamanları, Hz. Muhammed’e işte bu dokunulmazlara dokunduğu için düşman kesildiler. Yoksa onlar da Muhammed gibi namaz kılıp oruç tutuyor, Kâbe’yi tavaf ediyor, gusül abdesti alıyorlardı. Sarık ve sakal onların da saygın değerleriydi. Kavganın sebebi bunlar değildi, kavganın sebebi ‘yedek ilahlar’ ve ‘servetler’ idi. Sözü, büyük sûfî mirasın (tarikat mirası değil) şu muhteşem tespitiyle bağlayalım: Her insanda kendinden ve kendinde her insandan bir parça bulmayan, tevhitten habersizdir... Büyük musibetin eşiğindeyiz İnsanoğlunun ayağını kaydıracak çürüme noktalarına parmak basan mucize ifadelerle dolu Kur'an, uyarılarından birinde şöyle diyor: "Korkun o musibetten ki içinizden yalnız ve özellikle zulme sapanlara musallat olmaz." (Enfâl suresi, 25) ‘Büyük musibet’, herkesin beyninde bir kıyamet borazanı gibi ses vermeye başlayan musibettir. Böyle musibetlerden kurtulmak ancak kitlesel tövbe ve seferberlikle mümkün olabilir. Böyle bir musibetin baş gösterdiği ortamlarda suçu şunun bunun üstüne atmak bir çıkış yolu gibi gösteriliyorsa, batış kader haline gelmiş demektir. İslam dünyası, o arada ülkemiz bugün böyle bir musibetin eşiğinde bulunuyor. Ekonomiden dine, politikadan sanata kadar bütün alanlarda yıllardır işlenen zulümler ve sergilenen ahmaklıklar ülkeyi ve insanımızı ortak ürperti ve kaygı yaratan bir musibetle yüz yüze getirmiştir. Ben bunun daha çok, dine ve düşünceye ilişkin yönlerine dikkat çekmekteyim ama hepsi o değildir. ‘Ortak ve büyük musibet’ten yakayı kurtarma yolunda olmanın göstergesi, eleştiriye açık olmak ve havaleciliği bırakmaktır. Bozukluğu sürekli şuna buna fatura eden, gözünün üstünde kaşın var diyene düşman damgası vuran, eleştirenleri bir biçimde süründüren yaklaşımlar, büyük musibetin atlatılmasını geciktirmekten başka hiçbir işe yaramaz. Büyük musibet; dini kin ve çıkarların egemenliğine sokan din istismarcıları, aklı, taklidin ipoteğine sokan aydınlar ve ahlakı madde hırsının ipoteğine sokan zenginler tarafından üretilen kötülüklerin sonucudur. ÜÇ ZÜMRENİN AYMAZLIĞI Kur'an bize gösteriyor ki büyük musibetin arkasında ulema (her türüyle aydınlar,


özellikle dinin gerçeğini saklayan ilahiyatçılar), ümera (yönetenler, siyasetçiler) ile ağniya (servet sahipleri) zulmü vardır. Her toplumun tüm rahatsızlıklarının temelinde bu üç zümrenin gafleti ve günahı yatar. Ülkeyi tarihsel kinleri yönünde uçuruma götürmek için oyunlar tezgâhlayan dış güçlerin tahripleri de bu üç zümrenin aymazlık veya hıyanetleri kullanılarak gerçekleştirilir. Türkiye'deki rahatsızlığın temelinde de bu üç zümrenin yanlışları, aymazlıkları, hıyanetleri var. Bir yığın zulüm ve şeytanlıkla ülkenin imkânlarını kasalarına akıtanlarla onların kırıntılarından ya ‘çağdaşlık’ satarak ya da ‘âhiret vizesi’ vererek sebeplenenlerin açtıkları yaralar milyonları tehdit etmektedir. Subaşlarındakilerin zulümlerine karşı çıkmayan kitleler, gelecek büyük musibetten mutlaka paylarını alacaklardır. Çünkü zulme seyirci kalmak da zulümdür. ‘Türk halkı’ denen yığınların büyük çoğunluğu, zulme rıza göstermiştir. Rıza göstermek ne ki, zulme destek vermiştir. Tövbe etmek ve günahın faturasını ödemek zamanı yaklaşmıştır. HALK KENDİNE GELMELİDİR Suç hepimizindir, ortak ve büyük musibette hepimizin payı vardır. O halde sorumluluğu başkalarına havale etmek yerine, onu paylaşmak ve bu paylaşımın gereğini yapmak zorundayız. Sorumluluğun paylaşılması ilkesinin bu sütunda daha çok dinle ilgili kısmı ele alınmaktadır. ‘Çağdaşlık’ adı altında dinsizlik sömürüsü yapan inkârcılarla dini halkın keselerini boşaltmak için ahiret vizesi veren bir ‘Allah ile aldatma’ aracına dönüştüren siyaset dincilerinin açtıkları yaraları, aldatılmış halk tedavi edecektir. İş, Hakk'ın bir görünümü olması gereken ama asla olmayan halka düşmektedir. Halkın sahiplenmesi gereken gerçek ise “Gelen ağam, giden paşam” namertliğine son vererek zulme karşı çıkmaktır. Zulme karşı çıkmanın bu ülkedeki ilk adımı, ‘Allah ile aldatan’ kahpeliğe karşı çıkmak olacaktır. Din, Allah ile aldatan kahpeliğin elinden kurtarılıp onu gönderen kudretin kitabına teslim edilmedikçe sömürü durmayacak, büyük musibeti besleyen zulüm devam edecektir. HARAM LOKMA, ALLAH İLE ALDATMA VE SİYASETİN ÇÖKÜŞÜ Türkiye’nin en büyük sıkıntısı, haram lokmadan kaynaklanan sıkıntıdır. Basınımız bu haram lokma tespitimizi vurgun, soygun, çeteleşerek Türkiye’yi soymak, kamu haklarını ihlal etmek, emeğe ve alın terine ihanet... şeklinde değişik ifadelerle vermektedir. Ben kendi bilim ve düşünce sözlüğümü kullanarak bu derdin ana başlığını haram lokma olarak veriyorum. Halkımız bilmelidir ki, haram serveti hayatımızın amacı haline getirmek bizi perişan etmiştir. Benim görüşüme göre, Türkiye’nin hiçbir sıkıntısı yoktur ki, o haram lokma ve haram servet tutkusu ile bir biçimde irtibatta olmasın. Haram lokma köylerimizi, kentlerimizi, ormanları-mızı, suyumuzu ve nihayet kamu imkânlarımızı talana maruz bırakmıştır. Ve daha kötüsü, siyaseti çürütüp çöküş noktasına getirmiştir. Bundan da kötüsü, haram lokma virüsü, sadece dinci ve dinsiz hırsızların kanını bozmakla kalmamış, artık halk tabakalarını da zehirlemiştir. Yiyebilen yiyebildiği kadar haram lokmaya istekli hale gelmiş veya getirilmiş bulunuyor. 1980 sonrası siyasal iktidarları haram lokmayı meşrulaştıran politikalarla bu ülkenin ahlak ve vicdan yapısını büyük bir yıkıma uğratmıştır. İstisnalar, her alanda olduğu gibi burada da kuralı bozmuyor, bozamıyor.


İkinci ana sıkıntı, Allah ile aldatmadır. Yani temel belaların birincisine günlük deyimlerle hırsızlık, soygun ve vurgundan kaynaklanan sıkıntı dersek, ikincisi de din istismarından, Allah ile aldatmaktan doğan sıkıntı adını alabilir. Allah ile aldatma tabirini doğrudan doğruya Kur’an’dan alıyorum. Zamanlar üstü kitap bu deyimi, üç yerde kullanmaktadır: Lukman suresi 33, Fâtır suresi 5 ve Hadid suresi 14. Ve bu tabiri kullanırken söylediği aynen şudur: “Dikkat edin, sizi aldatan sakın Allah ile aldatmasın!”. Kur’an bir din kitabıdır. İnsanlık tarihinin, peygamberler mirasının özetini veren zamanüstü bir kitaptır. Bu kitap neden “Allah ile aldatılmayın!” diye altını çize çize haykırmakta, insanlığı hem vicdanından hem de omuzlarından tutarak silkmekte, sallamaktadır? Çünkü Allah insanın şah damarındadır, canındadır. Allah ile aldatan kahpelik insanı işte o can noktasından vurur ve böyle bir kahra maruz kalmış insan kitlelerinin kurtulmaları, hatta aldatıldıklarının farkına varmaları bile ömürler alır. Onun içindir ki, Yüce Yaratıcı, insanoğlunu, “Sakın sizi benimle aldatmasınlar!” diye bizzat kendisi uyarmaktadır. Din bağlamında gündeme gelen bütün meselelerden kaynaklanan sıkıntıların çözümü, bu tabirdedir. İnsanoğlu, din adına Allah ile aldatılıp aldatılmadığının hesabını ciddi bir biçimde yapıp tedbirlerini de ciddi biçimde olmadıkça iflah edemez. Din, kalbe benzer; kalp, sağlığına kavuşturulmadıkça huzur ve rahat söz konusu olamaz. Ve bu benzetmede kalbin rahatsızlığı dinin istismarı demektir. ALLAH İLE ALDATMA BİTMEDİKÇE HUZUR BULAMAYIZ Bütün aldatmaların, bütün oyunların, kandırmaların, ihanetlerin acısı bir biçimde biter. Ama Allah ile aldatılanların acıları, ıstırapları ve gözyaşları bitmez. Allah bitmez ki Allah ile aldatma bitsin! İdeolojiler, rejimler, modalar ve sevdalar biter ama Allah ve onun gönderdiği kurum olan din bitmez. O halde, Allah ile aldatma kahrına karşı sürekli ve ‘tam teyakkuz durumu’ kaçınılmazdır. Tarih boyunca hep böyle olmuştur ve ileriki zamanlar boyunca da hep böyle olacaktır. İleriki zamanların evrensel çapta kavgalarının esasını din ve mezhep çekişmelerinin oluşturacağını, benim gibi bir ilahiyatçıdan değil de bir siyaset bilimciden sormak isteyenlere, süper güç ABD’nin politikalarına yön veren beyinlerden biri olan Samuel Huntington’ın “The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order” (Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Oluşturulması) adlı eserini okumalarını öneririm. Benim vardığım sonuç şudur: İnsanoğluna Allah ile aldatılmanın panzehirini veren temel kaynak Kur’an’dır. Bu Kur’ansal panzehirin nasıl kullanılması gerektiğini kitlelere anlatan ve düşünce tarihimizde bir devrim kabul edilen ‘Allah İle Aldatmak’ adlı eserimiz mutlaka ve muhakkak okunmalıdır. İşin özeti şudur: Kur’an’ı din ve dini Kur’an yapanlardan başkası Allah ile aldatmanın yıkıcı kahrından korunamaz. Kur’an’dan en çok rahatsız olanlar kimler? Kur’an’ı iman ve vicdanınızın kıblesi yapmışsanız bu sorunun cevabı şu olacaktır: Kur’an’dan en çok rahatsız olanlar saltanat dincileridir, yani maskeli müşrikler. Özellikle Mâûn suresinden ve şirki tanıtan ayetlerden rahatsızdırlar. Çünkü Mâûn suresi halkın malını talan edenlerle namazına riya bulaştıranları


lanetliyor. Ve bu iki illet, dincilerin temel illetleridir. Şirki tanıtan ayetlerse müminMüslüman yaftalı nice ruhu bozuk adamın İslam maskesi altında müşrik benliği taşıdığını ifşa ediyor. Bunun içindir ki, tarih boyunca bütün siyaset ve saltanat dincileri, şirkin tanıtılmasını engellemişlerdir. Ve bugün de engellemektedirler. Çünkü şirk, Kur’an’ın verileriyle tanıtılınca saltanat dinciliğinin bir Müslümanlık değil, bir Ebu Cehil dini olduğu ortaya çıkacaktır. Allah ile aldatanların, 24 saat Allah ve din diye bağırıp çağırmalarına rağmen en büyük rahatsızlıkları Kur’an’dandır. Kur’an dediğiniz zaman âdeta kan tepelerine fırlamaktadır. Kur’an’a, isim vererek karşı çıkamazlar, çünkü istismar ettikleri dindir ve herkes teorik olarak bilir ki dinin kaynağı Kur’an’dır. Ne yapacaklar? Bir biçimde Kur’an’ı saf dışı bırakacaklar. Gidin, Furkan Suresi’nin 30. ayetini okuyun. Bu dinin muazzez Peygamberinin, mahşer mahkemesinde kendi ümmetinden şikâyetini şöyle vermektedir: “Resul diyecektir ki ‘Rabbim, benim ümmetim bu Kur’an’ı dış görünüşte tutmalarına rağmen gerçekte hüküm dışı bıraktı, dışladılar.” Yani kılıflarını, kapaklarını baş üstüne koyup kelimelerini papağan gibi telaffuz etmeyi kutsadılar ama onun içindeki dinin yerine birtakım insanlarca oluşturulan başka bir dini koydular. Kur’an’ı dışlamak, sadece onu inkâr veya hapsetmek değildir; esas dışlamak, Kur’an’ı kutsadığını söyleye söyleye onu hayatın dışına itmektir. Birinci kötülük hemen fark edilir ama ikincisini fark etmek için asırlarca çile çekmek gerekir. İşte bu ikinci ve büyük zulmü, din hurafecileri, zübürcüler, kilik dincileri, din istismarcıları yapar. Bakın tarihe! Kur’an herkes tarafından okunmasın, ne dediğini herkes anlamasın diye ne oyunlar tezgâhlanmıştır: Abdestsiz okunmaz, tercüme edilmez, tercümesiyle ibadet edilmez... Peki, ne yapılır? Mezarlarda okunur, fal bakmada, kısmet açmada kullanılır, kelimelerinin Arapçası Arap papağanları gibi telaffuz edilir ve tüm bunlar için halktan trilyonlar toplanır ve iş orada noktalanır. AKIL VE KUR’AN’IN YERİNE RÜYA VE İLHAM GEÇİNCE… Bu tezgâha karşı çıkanlarsa “Dinde reform yapıyor, sünnete karşı çıkıyor!” iftirasıyla alçakça itham edilir. Böylece ortalık boşaltılır. Bu boşlukta dini, Allah ve Peygamber’in yetkileriyle donatılmış ve dokunulmaz hale getirilip bir tür yedek ilaha dönüştürülmüş efendiler ve onların rüyaları, ilhamları (!) kotarır. Kur’an’ı insanlığa ileten nebinin, son ve en büyük mahkemedeki şikâyeti ürpertici değil mi? Bu son mahkemede Son Peygamber’in şikâyetini bildiren ayet, Allah ile aldatanların neleri, nasıl yürüttüklerini ve sonuçta ne ile karşılaşacaklarını göstermesi bakımından bir mucizedir. Tam bu noktada, eğer takıyyecilik veya tatlı su aydınlığı yapmaya tenezzül etmeyeceksek, şunu söylemek kaçınılmaz olmaktadır: Türkiye’de siyasetin iflasında etkili olan bir numaralı olumsuzluk din istismarı veya Allah ile aldatmadır. Bu bir numaralı olumsuzluğa, sadece saltanat dincileri değil, dine karşı tavırlarıyla ünlenmiş sözde hümanist, liberalist, sosyal adaletçi, Atatürkçü... siyasetçiler bile gırtlağına kadar batmıştır. Ve bence, en büyük yıkım da bu ikinci tiplerden gelmektedir. İslam’ın büyük vicdanı Mehmet Akif, bu ikinci tipi, Safahat’ında, eşsiz bir ferasetle fotoğraflamıştır: “Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver, Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!” Ha para için yapmış, ha oy için! Ha Protestanlara zangoçluk etmiş, ha dinci fırkalara yalakalık...Vicdan o vicdan, sefalet o sefalet... Aşk ve diyalektik


“Ezelde aşk vardı” diyor, sûfî düşünce… Aşk vardı ve her şeye vücut sebebi o oldu. Sonuçta da aşk olacaktır. Kısaca, varlık ve varoluş serüveninin başı ve sonu aşktır. Varlık, aşk annenin çocuğudur. Düşe kalka büyür ve sonunda kendini dölleyen rahme döner, yine aşk olur. Batılı kafa, yıllar ve yıllar, bir terane tutturmuştur: Kur’an’da sevgi yoktur veya sevgi motifi çok zayıftır. Bir saptırma ve yalan değilse, bir gaflet ve göremeyiştir bu… Kur’an’ın ana teması Allah (veya Allah-insan diyalogu) ve Allah’ın temel vasfı rahmettir. Rahmet, Kur’an terminolojisinin o esrarlı kavramıdır ki, Yaratıcı Kudret’in varlık ve oluşa uzanan sınırsız sevgisini bize iletir ve gözlerimizin önüne, güzelliklerden, şefkatten, sevgiden, vecd ve cezbeden bir evren koyar. Rahmet; aşk, şefkat ve merhamet gibi üç temel unsuru kucaklayan bir ulûhiyet (tanrılık) vasfıdır. Rahmet, Kur’an’ın öğrettiği aşkı iğretiliklerin, sefilliklerin ötesine, üstüne çeken erdirici kavramdır. Aşkı süzer, arıtır, ölümlünün, basitin çamurundan kurtarırsanız, rahmet olur; küçüğü büyüğü, kadını erkeği ile bütün insanlığı kucaklamakla kalmaz, bütün varlığı en sıcak duygularla bağrına basar. İman dediğimiz o esrarlı mânâ, sadece İslam mistiklerine göre değil, hemen hemen tüm İslam düşünürlerine göre, bir aşk alakasıdır. Muvahhit filozof İbn Sîna’ya sorsanız “Aşk esas, kurallar ve ibadetler uyarıcı (münebbihât)dır. Münebbihât esas değildir, esas olan aşktır.” (İbn Sîna, eş-Şifa, ilahiyat bahsi, makale: 10, fasıl: 3) Ve aynı düşünürün aynı yerdeki tespitine göre, “İlk hareket aşktandır.” İlk ve son, başlangıç ve bitiş noktaları aşktır. DÜNYADA EGEMEN OLAN AŞK DEĞİL, DİYALEKTİKTİR Ancak, bunun kadar gerçek olan bir şey daha var Kur’an’da: Tevhidin ilk ve son noktalarının arasında yani, oluş çizgisinde hâkim olan, aşk değil, kesret (çokluk) cedel ve cihaddır; yani, diyalektik. İnsanın tekâmülü, bir başka deyimle oluş, aşk üzre değil, cihat üzre seyrediyor. İnsandan istenen, aşkı, mümkün olduğunca hayata sokmaktır fakat ne yazık ki, hayat serüveni, aşk üzre değil, diyalektik üzre yürüyor. Hayat sahnesinde, özellikle dünya planında, diyalektiğin üstüne çıkmış, aşka ulaşmış ruhlar yok değildir ama yok denecek kadar azdır. Bu yüzden, Kur’an, hakların savunulmasını, zalimin durdurulmasını ister; bu yolda gösterilen gayretleri kutsar. Hakkın korunması, diyalektiği aşka yükseltmesi beklenen müminin yani, Allah adamının tavrı olacaktır. O halde, Kur’an’daki cihat (oluşu güzele ve iyiye çekmek için sürekli didinme) Marksist terminolojideki diyalektiği aşan bir yürüyüşün adıdır. Cihat, bir metadiyalektik arayışıdır. Diyalektiğin en zorlu süjesi ve alanı, insanın bizzat kendisidir. İnsan, aynı anda diyalektiğin hem süjesi hem objesi hem de alanıdır. O, hem kendini kuşatan dünyada hem de kendisinin kuşattığı dünyada bir diyalektik sergiliyor. O yüzden “insan, şeylerin diyalektik bakımından en zorlusudur.” (Kehf, 54) Kur’an, sürekli değişmeyi esas alan diyalektik bir mantık sergiler. Onun en sevmediği şey, değişmezlik esasına oturan formel mantıktır. Bu yüzdendir ki, büyük Muhammed İkbal’in de işaret ettiği gibi, Kur’an’ın dinamik düşüncesini eski Yunanın statik düşüncesine bağlayan İslamî teoloji hareketi (İlmi Kelam) Kur’anî gelişmeye bir darbe indirmiştir. Kur’an diyalektiğinin temelinde, altta kalanın, Yaratıcı Kudret tarafından sürekli yukarı çekilişi yatar. O’nun deyimlerini kullanırsak, bu bir müstaz’af-müstaz’if veya müstaz’af-mütref çelişme ve didişmesidir. Burada, mustaz’af ezilen, horlanan, altta kalan, hakları gaspedilen, küçük görülen; mustaz’if veya mütref ise, ezen, horlayan, küçük gören, gaspeden, şımaran anlamlarına geliyor. Bu anlamda bir diyalektiğin özünü veren ayet Kasas suresinin 5. ayetidir. “Biz istiyoruz ki, yeryüzünde mustaz’af tutulanları nimetlendirelim, onları önderler yapalım ve mülkümüze onları varis


kılalım.” (Ayrıca bk. İsra, 16) Burada, ezileni sürekli yukarı çeken kuvvet, Yaratıcı Kudrettir. Ve motör güç, ezilendir. Büyük ruh’a düşen, diyalektikle yürürken aşka tırmanabilmektir. İlim namusları işte bu kadar! Temel görevini, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Türk-İslam aydınlanmasının öncüsü Mustafa Kemal’e sövmek, onu yıpratmak olarak belirlemiş bulunan ‘emperyalizm ve dincilik zurnası medya’, Atatürk’ü yıpratma misyonunu yerine getirirken, tarihte eşi menendi görülmemiş vicdansızlıklara, düşüklüklere imza atan birtakım ‘haçlı hizmetçisi’ propagandistleri ekranlara, köşelere taşıyıp büyük para destekleriyle palazlandırmaktadır. Bu propagandistlerin azgınlarından bir tanesi, Atatürk’ün mal varlığını gündem yapıyor. Bakın nasıl: Atatürk’ün menkul ve gayrimenkul mallarının listesini veriyor. Milletinin ona hediye ettiği mülklerden oluşan bu listedeki gayrimenkuller, büyük bir yekûn tutuyor. Adam, “Atatürk işte bu malların sahibiydi” deyip kesiyor. Gazi’nin bu malları, ölüm öncesinde zerresine kadar devlet hazinesine bağışladığına ilişkin tek kelime söylemiyor. Evet, Atatürk, ölümünden bir süre öncesine kadar bu malların sahibiydi. Bu arazilerin tümü, ülkede ziraatı, hayvancılığı geliştirmek için öncülük eden çiftlikler olarak çalıştırılmış, Atatürk’ün ölümünden bir süre önce de tümü millete, kamu kuruluşlarına bağışlanmış ve bağışların resmi tescilleri bizzat Atatürk nezaretinde yapılmıştır. Atatürk bununla da yetinmemiş, kendi el yazısıyla ve noter huzurunda hazırladığı vasiyetiyle de bu bağışları ayrıca hukuksal garantiye kavuşturmuştur. Onlarca, belki yüzlerce kaynak ve sicil bu gerçeği belgelemektedir. Atatürk, onca mülkten Ankara’da bir evi, kimseye muhtaç olmadan oturması için kız kardeşi Makbule Hanım’a, yine kimseye muhtaç olmadan oturması için bir evi de Fevzi Çakmak Paşa’ya vermiştir. Şu kadere bakın ki, Fevzi Çakmak Paşa’ya verdiği ev, Atatürk’ün ölümünden sonra Fevzi Paşa’nın elinden İsmet İnönü tarafından alınmıştır. Evden çıkması söylendiğinde Fevzi Paşa, Atatürk’ün kendisine verdiği tapuyu göstermiş, İnönü bu kez, evin bulunduğu araziyi istimlak ettirerek Mareşal Çakmak’ı evden yaka paça dışarı attırmıştır. Tipik bir ‘İnönü klasiği’dir bu. Atatürk’e bağışlanan arazi ve binalar, birer hizmet kurumu olarak 13 yıl çalışmışlardır. “10 Haziran 1937 günü Trabzon’a gelen Atatürk, burada akşam yemeği sırasında şöyle dedi: ‘Bana bordro imzalatırlar ama ne para veren olur ne de paranın hesabını. Şu anda cebimde para yok. Benim zaten paraya ihtiyacım yok. Masrafım da yok. Bana milletim bakar.” “Atatürk ertesi gün, Trabzon’dan başbakanlığa gönderdiği bir yazı ile bütün çiftlikleri ve üzerindeki taşınmazları Hazine’ye bağışladığını bildirdi. Çiftliklerden sonra, üzerinde kayıtlı diğer bazı taşınmazları da devletin ilgili kurumlarına bağışladı.” (Ali Güler, Sonsuzluk Yolcusu, 200) ÖLDÜĞÜ GÜN, TARİH YARATMANIN ONURUNDAN BAŞKA BİR ŞEYİ YOKTU Atatürk’ün mal varlığı listesini abarta abarta yazan ‘haçlı hizmetkârları’, işin şurada açıkladığımız millete hibe kısmına tek kelimeyle girmiyorlar. Listeyi verip bunu bahane


ederek Atatürk’e sövüp sayacak kanı ve imanı bozuklar ekibini harekete geçiriyorlar. Kanı ve imanı bozuklar ekibinin‘yorumcular’ (!) korosu da haçlı üstatlardan meşk ettiği şarkısını söylemeye başlıyor: “Vay be! Adam, neredeyse memleketin yarısına el koymuş!” İlim namusuna uygun olarak konuşulup yazılsa mesele başka bir veçheye bürünecek ve Atatürk’ün, gözlerini hayata kapadığı anda hiçbir menkul ve gayrimenkulünün bulunmadığı, neyi varsa milletine bağışladığı ve bunu resmen tescil etmeden bu âlemden ayrılmadığı ortaya çıkacak. O zaman elbette ki şöyle dememiz gerekecek: Atatürk, Hz. Peygamber’in, “Biz nebilere vâris olunmaz, arkaya ne bırakmışsak sadakadır” yani ‘kamunun ortak malıdır’ sözüne uygun bir imanla hareket ederek arkaya, birilerinin vâris olacağı hiçbir şey bırakmamıştır. Tarih kayıtlarının sadece bir kısmı verilip diğer bir kısmı örtüldüğü için gerçeğin yüzü gölgeleniyor ve neyi varsa son kuruşuna ve son karışına kadar milletine bağışlayarak bu dünyadan tıpkı dünyaya geldiği zamanki gibi ‘Meteliksiz Mustafa Kemal’ olarak ayrılan ölümsüz Gazi’nin bu mahviyetkâr-melamî yanı bir türlü ortaya çıkamıyor. Bir millet; analarını, avratlarını, mabetlerini işgalci tasallutundan kurtaran adama böyle bir nankörlüğü nasıl reva görür? ! Akıl ve idrak bu soruya cevap bulamamanın çilesi içinde kıvranmaktadır.

ŞEKİL VE ÖZ Şekil-öz, şekil-ruh veya kalıp-öz… Varlık ve oluşta bir çelişki sırrının ifadeye konuluşudur bu… Sûfîler, zâhir-bâtın veya sûret-mânâ deyimlerini kullanırlar. Geçici ile süreklinin, iğreti ile ölümsüzün, aldatıcı ile gerçeğin, riya ile samimiyetin varlık ve hayat sahnesinde sergiledikleri didişme, bir polarite halinde, bu kavramlarla dile getirilir. Tasavvuf düşüncesinde bu, yalnız ahlaksal planda bir tespit olarak kalmaz; evrenselontolojik planlara taşınır. Sûfizme göre, varlık bir ve tektir. Onun şekline, kalıbına, eşya ve çokluk; özüne ve ruhuna, Yaratıcı Kudret, Hak veya Allah diyoruz. Varlığın görünen yüzü halk, görünmeyen yüzü yani öz, Hak’tır. Ve tasavvufun ölümsüz ilkelerinden biri, bu noktada şöyle kristalleşir: En büyük sanat ve kemal, halkla Hakk’ı birleştirmektir. Varlığın Hak yüzüne bakmak tahakkuk (Hak’la beraberlik) halk yüzüne bakmak tahalluk (yaratılmışlarla meşgul olmak) adını alır. Sanatların sanatı, yüceliğin zirvesi, tahalluk ile tahakkuku birlikte yürütmektir ki, buna da taalluk (iki kutup arasında ilişkiyi kurmak) diyor sûfî düşünce… İnsan, bütün büyüklüğünü, bu taalluku gerçekleştiren varlık olmasına borçludur. İnsan, halkla Hakk’ın ortasında durmakta ve bu ikisinin özelliklerini bünyesinde, aynı anda taşımaktadır. “Burada bir âlem, orada bir âlem; ben ortada, eşikte durmaktayım” diyor Mevlana Celaleddin. İslam düşüncesinin zirvelerinden biri olan İbn Arabî (ölm. 1240) şekil-öz sırrını evrene uygularken şöyle düşünüyor: Esas olan, vechullah yani, Allah’ın yüzüdür. Öz odur. Görünen varlık, o özün büründüğü kalıptır. Özün, yarın bir başka şekle bürünmesi ne gariptir, ne de zor: “Her şey yok olur da, Allah’ın yüzü sürekli baki kalır.” (Kur’an, Kasas, 88) Kısacası; şekil iğretidir, geçicidir ve sonuç olarak da araçtır. Böyle olunca, ruh


maddenin değil, madde ruhun eseridir, demek gerekir. Şekil-öz ayırımı, insan için de geçerlidir. İslam Peygamberi: “Bedenleriniz sizin bineklerinizdir. Onlara iyi bakın ki, sizi iyi taşısınlar” diyor. Beden çirkin değildir. Onu hor göremezsiniz. Ama süvariye tanınan onuru bineğe tanımak akıl işi olmayacaktır. Bu yüzden, Kur’an, insanın yüceliğini ve üstünlüğünü şeklin uzantıları olan renk, ırk ve nesepte yani, binekte aramaz; insanın niyet, hizmet ve sevgisinde yani, özde arar. Değerlerin kaynağı, binek değil, süvaridir. ŞİŞELER VE GÜL SUYU Şekil-öz meselesinde, Kur’an’ın tezi şudur: Amaç olan özün yerine araç olan şekli koymak, bir başka deyimle özü ikincil kılmak insanı iğretiye mahkûm eder, hiçliğe yenik düşürür. Şekilde, çokluk ve değişme esas olduğundan kavga ve didişme şekle bağlılığın ürünüdür. Şekil, şişelere; öz, şişelerin taşıdığı gül suyuna benzer. “Şişeleri kırın” diyor, büyük Mevlana, “kırın ki, peşinde olduğunuz şeyin bir ve aynı olduğunu göresiniz.” Bir ve aynı olan gül suyunu unutarak şişelerin boy ve renkleriyle uğraşmak, ne büyük zavallılık… Hz. Muhammed; resmi mabet, din sınıfı ve din kisvesini insan hayatından çıkarmakla, insanlık tarihinin en büyük darbesini indirmiştir şekilciliğe. “Bütün yeryüzü bana ibadet-hane yapılmıştır” diyor. İnsan ruhunun, duvarlar arasına hapsedilmesine son veriştir bu. İslam Peygamberi, mabet süslemeyi, mabetleri görkemli yapmayı (yani mabetperestliği), dinde iflasın bir belirtisi sayıyor. Bize gösteriyor ki, eski toplumların din rahmetinden yarar-lanamamaları, mabet süslemeyi Allah’a yakınlık sanmaları yüzündendir. Ve gösteriyor ki, bu süsleme tutkusu, ruhsat yetersizliği ödünlemek için, nefs putunun işlettiği bir mekanizmadır. Gönül mabetlerini ihya edemeyenler, gösteriş adına duvar ve minare dikseler de, kitleye sunacakları, yalnız hayal kırıklığı olacaktır. Soluk benizli çocukların, çöp yığınlarından çıkardıkları ekmek parçalarıyla karın doyurmaya çalıştıkları bir dünyada hangi mabetten, hangi duayı Allah’a yükselteceksiniz? Velhasıl, özü esas almayanlar, insanı tanıyamazlar; insanı tanıyamayanlardansa hayatın beklediği hiçbir mutluluk olamaz. Totem ve tabular Freud’un ünlü eseri Totem ve Tabu’yu anlatacak değilim. Freud’un eserinden de söz edeceğim; ama esas anlatacağım o değil… Totemizm ile ilgili görüşümüz ne olursa olsun, insanlık, totemi de totemizmi de artık çok gerilerde bırakmıştır. Fakat, acaba tabuyu, tabuları söküp atabilmiş midir? İslam Peygamberi’nin ölümsüz tespitiyle, açık şirk (totemizm ve benzerleri) bitmiştir, artık geri gelmez ama gizli şirkhep sürüp gidecektir. Başka bir deyişle, totemleri öldürdük, fakat tabular yaşıyor. Totemleri, görünür putları parçalayan insanlık tabuları hep arttırmış, yoğunlaştırmış ve hayatına egemen kılmıştır. İnsanlık, dışındaki puthaneleri yerle bir etmenin bahtiyarlığını kutlarken onları iç dünyasında daha ihtişamlı bir biçimde kurmanın azabına yakalanmış bulunuyor. Psikolog Wundt’a göre “tabu, insanlığın en eski yazılmamış kanunudur.” Ve tabu, günümüz normlarından çok daha etkilidir. Freud’un tanımıyla “Tabu, bir otorite tarafından dışarıdan yükletilen ve insanın en zorlu isteklerine karşı çevrilmiş olan ilkel bir yasaktır.” Tabuda negatif-pozitif, Wundt’un deyimiyle kirli ve kutsal halinde bir polarite, daima vardır. Yani tabu, ya bir emir olarak bizi baskı altında tutar ya da yasak


koyarak. Buna, tabunun bir şeyden alıkoyma veya bir şeye itme rolü denebilir. Sonuçta o, Freud’un deyimiyle bir ‘kutsal korku’ halinde belirir. Freud, kendine özgü tahrip dehasının bir uzantısı olarak, insanoğlunun düzen duygusu adına tutunduğu hemen bütün değerleri (vicdan dahil) , tabunun görünümleri olarak görüyor. Ona göre, ahlakî emirler (Kant’ın, teolojiyi üzerlerine oturttuğu kategorik emperatifler), tabu temeline dayalı belirişlerdir. Tabunun iki şaşmaz niteliği vardır: Gerekçesizlik, kırılmazlık (istisna tanımazlık). Tabunun dikte ettiği yasak ve emir için gerekçe aranmaz. ‘Neden’ diye soramazsınız. Sorarsanız, bizzat siz, negatif bir tabunun konusu olursunuz. Çünkü tabuyu çiğneyenin kendisi de tabu olur. Tabu, istisnaî haller, zorunluluk gibi kuralı yumuşatan, delen veya kıran haller, durumlar kabul etmez. Öyleyse öyledir. Ölseniz de öyledir, kalsanız da. Gerekçe ve mantık, tabunun dünyasına yaklaşamaz. Freud, buradan hareketle, tabuyu izahta baskı nevrozu (compulsion nevrozu) nu esas almıştır. KUR’AN, TABULARI YIKAN KİTAPTIR Kur’an, insan hayatında emir ve yasakların, bir başka deyimle yükümlülüğün tabu ve baskıya dönüşmesini önleyen tedbirleri bizzat kendisi getirmekle, insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden birini gerçekleştirmiştir. Çünkü dinin, insan hayatını cehenneme çeviren yozlaştırmaların âleti yapılması, yükümlülüğün tabuya dönüştürülmesiyle vücut bulmaktadır.Tabulaştırma, emir ve yasağı gaye haline getirmektedir. Oysaki emir ve yasaklar vasıtadır; gaye, hayatın devamı ve insanın mutluluğudur. Emir ve yasakların tabulaştırılması, bizzat normu koyan ayetler tarafından önlenmiştir. Yasaklar veya emirler sıralanır; aynı ayetin sonunda ıztırar (hayatı zorunluluk) ilkesi getirilerek istisnaî hallere, zorunlu durumlara çıkışlar gösterilip tabulaştırma engellenir. Kur’an’da tabu olmadığı gibi, Batı’nın klasik anlayışında yer aldığı şekliyle, dogma da yoktur.Buyruk o şekilde gönderilmiştir ki, onun önümüze koyduğu yoruma açık esnek yapı, hayatın çeşitli zorluklarına değişik zaman ve mekânlarda sayısız nüanslarla çare bulma fırsatı verir.Kur’an, ihtiyaç duyulacak reformu bizzat kendisi getirmiştir. Tabulaştırmayı yıkan ilkelerden biri de şudur: “Dinde baskı ve zorlama yoktur.” (Bakara, 256) Fiil ve hareket, hür irade ve serbest niyetin ürünü olacaktır. Böylece, Kur’an, emir ve yasaklar planında bir baskı nevrozuna yol açılmasını önlemiştir. İnsanın tekâmülü ve kurtuluşu açısından,hür iradeye dayalı günahlar, baskı ve zorlama ürünü ibadetlerden daha değerlidir. Kur’an; gerekçesi gösterilmeyen emir ve yasak koymaz. Her emir ve yasağın, her fiilin bir gerekçesi olmalıdır. Hayat ve ölüm bile, gerekçeye dayanmalıdır. “Ölen beyyine (gerekçe ve aydınlık) üzerine ölsün; yaşayan da beyyine üzerine yaşasın.” (Enfal, 42) Tabulaştırmayı önleme açısından günümüz İslam dünyasına baktığımızda, manzara ürperticidir.Tabulaştırılan şahıslar, kurumlar, ekoller, devirler, kavramlar vardır. Ve bir türlü bitmeyen sefaletin sebebi de bunların varlığıdır.


GERÇEK VE GELENEK Yalnız yolcular değil, yollar da yürüyor. Var olmak, sürekli yürümektir. Engizisyon kahrı altında ezilen Ortaçağ Batı insanı, dünyayı hep yerinde duran bir küre olarak görüyordu. Hareket eden, dünya değil, sadece güneşti. Dünya dönmüyordu; dünya evrenin tam merkeziydi ve bir yere çakılı olarak duruyordu. Varlık ve oluşu bir tespih (Yaratıcı’nın cezbesiyle sürekli yüzüş hali) faaliyeti olarak gören Kur’an: “Her şeyin uzayda yüzmekte olduğunu” (Yasin, 40) söyler. Yalnız dünya değil; güneş, ay, yıldızlar, galaksiler hep faaliyet, hep hareket halindedir. Makro plandaki bu hareket mikro planda, atomlarda da aynen yürürlüktedir. Yaratıcı Kudret, galaksilerdeki sırrı atomlarda da aynen korumuştur. O, bunu yapabilen kudret olduğu içindir ki, “İstisnasız her şey O’nu tespih etmektedir.” (İsra, 44) Ne duran bir şey var ne de işi bitip hikâyesi noktalanmış bir oluş. Her an yeni bir söz söylen-mede, her an yeni bir evren oluşmada. Her an yeni bir doğuşun sancısıyla kıvranıyoruz. Bir sürekli oluş, bir durmaz-dinmez yürüyüş içindeyiz. “Bir şey ne ise odur” diyemeyiz. A, A’dır diyemeyiz; çünkü, bunu derken iki A arasına zaman girmiş, onları farklı hale getir-miştir. Kısacası, ölümsüz Heraklit’in dediği gibi, “Bir suda iki kez yıkanılmaz.” Sürekli oluşu, ontolojik-metafizik plandan psiko-sosyolojik plana aktarırsak, Kur’an’ın esrarlı dünyalarından biriyle daha tanışırız. Bu ikinci alanda da değişmeyen şey, gerçektir. Gerçeğin kendi (mânâ, hakikat) hep aynı kalır. Fakat gerçeğin formu (sûret, şekil) sürekli değişir. Bu yüzdendir ki, Kur’an, değişme fikrine inatla karşı çıkan ve “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz tavır ve tarzı izleyeceğiz” diyen Mekke müşriklerini yerer ve şunu sorar: “Ya ataları bir şey anlayamaz ve doğruyu yakalayamaz idiyseler?” (Bakara, 170) Kur’an, hukuk alanında geleneğe (örfe) atıf yapar. (bk. A’raf, 199) Ancak bu, hukukta değişmezliği esas almanın değil, tam aksine, sürekli değişmeyi esas almanın ilanıdır. Kur’an, değişmezliğin ölçütü olarak fıtratı (yaradılışın değişmezleri) esas alır. Adalet, meşveret-şûra (cumhuriyet, demokrasi), bey’at (sosyal mukavele) değişmez ilkelerdir. Kur’an, bunları koyar ama bunların şekline yani uygulamanın nasıl olacağına değinmez, onu insana bırakır. Şekil ve yöntemi, her toplum, evrensel gerçeklerden sapmamak üzere, kendisi belirleyecektir. Vahyin saptadığı yaradılış kanunlarını yoruma tâbi tutamazsınız. Ancak, sürekli değişmeyi durdurmamak ve gerçeği geleneğe boğdurmamak için de, şu ilke konmuştur: “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi esastır.” İÇTİHAT KUR’AN’IN RUHUDUR Konumuzun en zorlu sorusu şudur: Gerçekle geleneği, yani sürekli değişmeyle fıtratı nasıl uyuşturacağız? Hem durup donmamak hem de değişme adı altında tahribe uğramamak, buharlaşıp dağılmamak için ne yapmalıyız? Hem sürekli akmak hem de eriyip tükenmemek nasıl mümkün olacaktır? Çare, yeni sentezlere gitmek başka bir deyimle içtihattır. Sürekli gelişmeyle bu gelişmenin vücut verebileceği tahribin önlenmesini birlikte yaşatmak, içtihat ilkesini çalıştırmakla mümkün olur. İçtihat, gerçeği zedelemeden oluşun seyrine yeni imkânlarla katılmanın biricik yoludur. O, bir ilim ve fikir gayretidir ki; insan, vahiy ve evren kitaplarındaki ayetlerin layıkıyla okunuşun-dan çıkarılacak sonuçları, birey ve toplumun hizmetine sunmamıza zemin ve malzeme hazır-lar ve bizi hayat ve insan gerçeğiyle çatışmaktan korur. Kur’an’ın zaman ve mekân üstü olu-şunun ancak içtihat sayesinde işlevsel kılarız. Bu bize, eşya ve olayları, Yaratıcı’nın istediği ve gösterdiği yönde şekillendirmenin bahtiyarlığını


kazandırır ve insan tekâmülünde daha yeni aşamaları süratle aşmamızı kolaylaştıracak yolları önümüzde açar. İçtihat; hayat, insan ve toplumun sürekli değişmesine sürekli cevaplar bulmanın ve Kur’an’ı hayata sokmak için yeni perspektifler ve sentezler keşfetmenin Kur’ansal yoludur. Kur’an ahlakı Kur’an ahlakı, Hz. Muhammed’in, Kur’an’ı yaşamasından doğan ahlaktır. Hz. Âişe’ye “Bize Peygamberimizin ahlakından bahseder misiniz?” dediklerinde o, şöyle demiştir: “Onun ahlakını tanımak için gidin Kur’an’ı okuyun; onun ahlakı Kur’an’ı yaşamaktan ibaretti.” O halde, onun sünneti de Kur’an’ın içindedir. Sünneti Kur’an’da değil de Arap örflerinde arayanlar asırlardır hüsran gayyasında debelenmekteler. Evet, Hz. Peygamber, Kur’an’ın yaşayan modelidir. İslam düşünürlerinin kullandıkları bir deyimle, o, yaşayan Kur’an’dır. Bu gerçeğe işaret ederken o, şöyle buyurmaktadır: “Ben, ahlak güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” Aslında her Kur’an mümini bir ‘yaşayan Kur’an’ olmalıdır. Kur’an ahlakının en önemli niteliği, Allah ile beraberlik şuuruna ulaşmaktır. Bu Kur’an gerçeği, yine Hz. Peygamber tarafından, ünlü Cibril hadisinde şu şekilde ifadeye konmuştur: “Her an, Allah’ı görüyormuşsun gibi hareket et. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.” Çünkü “O, insana şah damarından daha yakındır.” (Kaf suresi, 7) Ve O, “Her nerede olursanız olun, O sizinledir.” (Hadîd suresi, 4) Bu beraberlik, insanın ‘ilahlaşma’sı değildir ama ‘ilahîleşme’sidir. (bk. Âli İmran, 79) Kur’an ahlakının ikinci temel niteliği, hayırda eylem olarak karşımıza çıkar. Kur’an ve Hz. Muhammed öğretisi; insanın, şerde hareketsiz kalmasını yeterli görmemektedir. Şerde faal olmamak, kemal noktası değildir. Kemal noktası, şöyle formüllendirilmiştir: “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır.” Hayırda aktivite, diğer adıyla insanlığa hizmet, Peygamber’in eşsiz beyanıyla, “halka hizmettir.” Halk, Allah’ın kulları anlamındadır. Tasavvufta, bu incelik şöyle dile getirilir: “Halka hizmetle Hakk’a hizmeti birleştirmek Muhammedî ahlakın özüdür.” Allah’ın kullarına sevgi ve hizmetle Allah’a sevgi ve hizmet birleştirilmeden olgunluk elde edilemez. Hayırda faal olmanın çilesi, karşılıksız değildir. Sözünü ettiğimiz noktaya gelenlere Kur’an’ın bahşettiği bir sonsuzluk armağanı vardır: İnsanın tüm davranış ve düşüncelerinin ibadet oluşu. Hayat yolunu, bahsettiğimiz ölçüler içinde ve o niyetle yürüyenlerin, türküleriyle ibadetleri birleşir ve soluyuşlarından adım atışlarına kadar her şeyleri ibadet olur. İş o hale gelir ki, “Dostunun yüzüne tebessüm, eşinle oynaşman bile ibadet olur.” (hadis)


ÖZGÜRLÜK VE SAMİMİYET Kur’an ahlakının bir diğer niteliği de, hürriyet ve samimiyettir. Hürriyete ve samimiyete oturmayan davranışlar, Kur’an’ın anladığı anlamda, ne ahlak olabilirler ne de ibadet. Kur’an’ın değer verdiği hareket, insan benliğinin bir aşk alakasıyla kucaklayabileceği ve “İşte bu, benimdir” diyebileceği davranıştır. Belirli kalıpların, gizli veya açık baskılarla, şuursuzca icra edilişi veya ettirilişi, Kur’an’ın kutsadığı şeyler değil, tiksindiği şeylerdir. İlke, evrensel ve ölümsüz bir güzellikte konmuştur: “Dinde zorlama ve baskı olmayacaktır.” (Bakara, 256) Baskı veya riya ile yapılanın dış görünüşü ibadet olsa da, gerçekte o, bir lanet vesilesinden başka şey değildir. Bu lanetli ibadet, insanı mümin değil, müşrik yapmaktadır. (Ayrıntılar için bizim Mâûn Suresi adlı eserimizin okunmasını öneririz.) Hürriyet ve samimiyet ilkesi, bizi, bir başka Kur’an gerçeğine götürür: Riya, en tehlikeli dinsizliktir. Ve dinlerine riya bulaştıranlar, en zararlı dinsizlerdir. Riyakârlık, bizzat, Hz. Peygamber tarafından, ‘gizli şirk’ olarak nitelendirilmiştir. Bu demektir ki, gerekçesi ister sosyo-politik, ister, bireysel-psikolojik olsun, riya bulaşmış ‘ibadetler’ Allah’ın rıza ve rahmetini değil, öfke ve lanetini celp etmekten başka bir işe yaramazlar. Bu gerçeği iyi bellemek için Mâûn suresini iyi okumak ve üzerinde derin derin düşünmek lazımdır. Sözün özünü, dinin tebliğcisinden dinleyelim: “Din, samimiyetten ibarettir.” O halde, dinin sömürüsünü meslek edinen dincilik, zehirli bir dinsizlikten ibaret olacaktır. EMEK VE KERAMET Mucize ve keramet, kısa bir ifadeyle, doğaüstü hal, oluş ve belirişler olarak kabul edilir. Teo-logların bir kısmı, mucizeyle keramet arasında fark görmezken, diğer bir kısmı bu ikisini yapı ve hedef bakımından ayırırlar. İslam ilahiyatçılarının büyük çoğunluğu mucizeyi peygamber-lerden, kerameti velilerden zuhur eden olağanüstülükler diye ifadeye koyarlar. Ne var ki, aynı olay bir peygambere mal edilince mucize, bir veliye mal edilince keramet adını alabilmektedir. Konuya Kur’an açısından baktığımızda varlık ve oluş, bütünüyle harikuladedir, hayranlık ve-ricidir, güzeldir, coşturucudur. Bunun zorunlu sonucu, Kur’an’a göre şudur: Varlık ve oluşu tanımak ve oluşa doğrudan katılmak en büyük mucize, en büyük keramettir. Bunu gerçekleş-tirmek ise beden ve düşünce faaliyetiyle olur. Kur’an buna amel (iş, eylem, hareket) demek-tedir. Düşünülebilecek en güzeli ve en olağanüstüyü yakalamak, hareketle mümkündür. Varlık ve oluşu amel ve emek yoluyla incelemek, onunla kucaklaşmak ve Yaratıcı Kudret’le beraberliğe ulaşmaktır. Tasavvuf düşüncesi bunu ‘yaşadığımız anı işe çevirmek’ ve ‘Yaratıcı’nın faali-yetine katılmak’ olarak adlandırır. İslam Peygamberi ve onu tarih içinde gerçek kişiliğiyle tanıyanlar, mucize ve kerameti varlık ve evrenin fethedilmesi ve oluşa katılmak şeklinde anlamışlardır. İşte bu yüzden, onlara göre, amel ve onun dayandığı emek, kutsanmaya birinci derecede layık olan değerlerdir. Hayat, insan ve tarihin motör gücü amel ve emektir. Yaratıcı Kudret’in; oyunu, daima amel ve emekten yana kullandığını, Kur’an diyalektiğinin bir özelliği


olarak görüyoruz. Ve Hz. Peygamber’in ifadesine göre, düşünce (tefekkür), amel ve emeğin burcuna oturan bir numaralı değerdir. GERÇEK KERAMET, DÜŞÜNCE VE EYLEMDİR Amel ve emeğin bedensel olanının onurunu, “Allah ve Peygamberin sevdiği el, değer üretenin elidir” diyerek ifadeye koyan Son Peygamber, düşünceyi onurun doruğuna oturturken de şöyle konuşuyor: “Bir anlık düşünce bir yıllık ibadetten üstündür.” Bu yaklaşımın çok güzel bir belirişini, İslam mistiklerinden Bişr el-Hâfî’ye (ölm. 226/840) atfedilen şu anekdotta görebiliriz: Kendisinden, çoluk çocuğu için dua isteyen bir işçiye bu sûfî şöyle diyor: “Benden dua istemek yerine, çocuklarının yiyecek ve giyecek için seni sıkıştırdıkları anda, sen bana dua et. Çünkü senin o anda yapacağın dua benimkinden daha makbuldür.”Burada, geleneklerin ‘keramet’ sandığı değerin yerine emeğin, özellikle, karşılığını alamamış emeğin konduğunu görüyoruz. Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in mucize ve kerametten anladıkları, kısaca, budur. İnsanlık, deveyi Allah’a teslim etmek için onu bağlamanın gerekli olduğunu ilk defa Hz. Muhammed’den öğrenmiştir. Başıboş bırakılmış devenin Allah’a teslim edilemeyeceğini, anlayışının hareket noktası yapan bir sistemde insanın kaderi, insanın fiil ve emeğinden başka hiçbir şeye emanet edilemezdi. Ve edilmemiştir. Bu yüzdendir ki, Kur’an, Son Peygamberi bir amel, emek ve hareket sembolü olarak göstermekte ve Peygamberi, meleklerle dola-şan, kendisine gökten sofralar inen, ayakları yere değmemiş (bk. Furkan, 5-9) bir ‘olağanüstü varlık’ olarak görmeyi, putperestliğin niteliklerinden biri olarak değerlendirmektedir. İnsanın değeri işiyle, emeğiyle yani insanlığa ve hayata kazandırdıklarıyla ölçülür. Tasavvuf tarihinin ‘önder’ diye andığı büyük sûfî Bağdatlı Cüneyt (ölm. 296/908), göstermeye çalıştığımız Kur’an kaynaklı gerçeği şu ölümsüz sözüne çok güzel sığdırmıştır: “Su üstünde yürüyebilen kişiler olmuştur. Fakat susuzluktan ölenler, gerçeği yakalama bakımından onlardan çok daha üstündür.” Hayata ve insana hizmet için didinmenin ve düşünmenin susuzluğunu göğüslemek en büyük keramet haline geldiğinde İslam dünyası belini doğrultacak, insanlık dünyası daha aydınlık ufuklara yönelecektir. Ekmeğe saygı İslam Peygamberi’nin sözlerinden biri şöyle: “Ekmeğe saygı gösterin; çünkü Allah yeri ve gökleri ekmeğin önünde boyun eğdirmiştir.” (İbn Abdrabbih, el-Ikd el-Ferîd, 6/293) Bu peygamber sözünü sıradan insan sözü gibi değerlendiren geleneksel yaklaşım, onu boyutlarından yalnız biriyle algılar ve ekmeği öpüp alnına koymakla işin içinden çıkacağını sanır. Oysa ki iş, bu kadar basit değildir. Ekmeğe o tür bir saygı, bu hadisin dikkat çektiği İslam inceliklerinden yalnız biridir ve o da insana saygının bir uzantısıdır. Ekmek gibi aziz bir nimete dudağını silip çöpe atan ruhsuz ve gönülsüz bir kuşak, insana saygının farkında olmadığından ekmeğe saygıdan da habersizdir. Böyle olmasaydı, insanın ağzına koyduğu bir nimeti, temizlik için kullanıp çöpe atmayı insan onuruna hakaret sayardı. Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’in kişilik ve öğretisini dikkate aldığımızda yukarıdaki hadisin anlam boyutlarından biri de, insanın rızkına ve rızkı elde etmek için dökülen tere, kısaca, emeğe saygıdır.


Kur’an’ın tetkikinden anlıyoruz ki, ekmeğe saygının yokluğu toplum bünyesinde iki görünümle ortaya çıkar: Emeğin sömürülmesi, ihtiyaçların sömürülmesi. “Dini yalanlayan kimdir?” sorusuna Kur’an’ın Mâûn suresinde verdiği cevap aynen şudur: “Kamunun mal ve imkânlarına musallat olan.” Dahası var: Bu musallatların kıldıkları namazlar onlara lanet olarak geri döner. Ekmeğe saygısızlığı, şurada saptadığımız çerçevede düşündüğümüzde, İslam dünyasının, o arada ülkemizin durumu hiç de iç açıcı değildir. Şunu hemen söyleyelim ki, 2-3 Arap ülkesinin kumdan fışkıran petrodolar bolluğuyla define bulmuş şaşkın misali para sarf ederken kitlelere sundukları yapay ve geleceği belirsiz sözde refah, bu ülkelerde ekmeğe saygının varlığı anlamında yorumlanamaz. Ekmeğe saygı her hal ve şartta insana ve emeğe saygının bir uzantısıdır ve ne yazık ki, İslam ülkelerinde bu yoktur. Türkiye özeline bakalım: Millî Mücadele’nin ölümsüz başbuğu ve Cumhuriyetin çileli mimarı Halâskâr Gazi’nin bu âleme veda edişinden beri görülen şudur: Her geçen gün milli gelirin genelde yükselmesine ve ülke şöyle veya böyle birtakım aşamalar kaydetmesine rağmen, büyük kitlenin sofrasından her gün bir şeyler eksilmekte ve kuşaklar daha az beslenir duruma düşürülmektedir. Fırsat eşitliği her gün büyük kitle aleyhine bozulmaktadır. Gel gör ki, politika, makro planda ve kâğıt üzerinde hesaplar yaparak ‘fert başına milli gelir artışı’ndan söz eder durur. İşin gerçek yüzü şudur: Sayıları elliyi, yüzü geçmeyen şirketlerin kasalarına akan para, elli milyona bölünmekte ve fert başına milli gelir hesaplanmaktadır. Ama biz biliyoruz ki, büyük kitlenin sofrasına bu ‘milli gelir’den bir zeytin tanesi bile gitmemektedir. EKMEK DE KELİMEİ ŞEHADET GİBİ KUTSALDIR Ekmeğe saygısızlık bahsinde bir noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor: Büyük kitle, politik sömürünün yarattığı bir yığın umacının saldırdığı dehşetle tir tir titretilmekte ve dinsel duyguları sömürülmektedir. Slogan şudur: Ya din ve mukaddesat ya ekmek ve fırsat eşitliği. Dün kendisine Allah demeyi yasakladıkları kitleye bugün, şeriat satıyorlar. İnsanımıza öğretilmelidir ki, din ve mukaddesatın gereklerinden biri, belki de birincisi, insanın ekmeğine ve alın terine saygıdır. Dinden maksat İslam’sa, o bize şunu haykırmaktadır: Kelimei Şehadetiniz kadar ekmeğiniz de kutsaldır… Ekmeği ve alın teri acımasızca talan edilen yığınlara cami avlularında makarna ve bulgur dağıtmayı paylaşım diye pazarlayanlar, çeşitli yollarla haklarını yedikleri kitlelere kendilerini merhamet kahramanı, hatta çağdaş evliya diye alkışlatmayı da başarabilmişlerdir. Bu şeytanlığın sürekliliğini sağlamak için, kitlenin gerçek İslam’ı öğrenmemesi uğruna sergilenen oyunlar ise kahır ve zulümlerin en zehirlisidir. Durum budur, zulüm de budur… Şimdi şu soruyu sorabiliriz: Ekmeğine saygısızlık edilen kitleler, ekmeğe saygının, yoldaki kırıntıyı öpüp alna değdirmekten öte anlamlar da taşıdığını ne zaman öğrenecekler? Ve Allah ile aldatanlara ne zaman soracaklar? Bize, cennetten köşk vaat etmeyi bırakın da hakça ve insanca bir paylaşımı ne zaman getireceğinizi söyleyin!


Bir 10 Kasım yazısı: Herkesle ve hiç kimsesiz önder! Gazi Mustafa Kemal Atatürk’süz bir 10 Kasım daha yaşadık. Onsuz kalışın acısını en derinden hissettiğimiz bir 10 Kasım oldu bu… Halâskâr Gazi’yi bu fani âlemden ölümsüzlüğe uğurlayışımızın üstünden 74 yıl geçti. Bu yıllar boyunca ona hasretimiz de büyüdü, onsuzluktan kaynaklanan dertlerimiz de… Bu hasret ve bu dertler büyümeye devam ediyor, devam edecek. Dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeler gösteriyor ki, onun yeri ne bu ülkede ne de dünyada, daha uzun yıllar doldurulabilecek. Yüz yıl, belki iki yüz yıl o boşluk ve o boşluğun yarattığı derin ıstıraplar sürüp gidecek. Bu ıstırapların bitmesi için insanlığın onu anlaması lazım. Ne yazık ki, insanlık onu anlamış değil, yakın zamanda anlayacağa da benzemiyor. “Büyük bir askerdi” deyip geçiveriyorlar. Atatürk bu kadar mıydı? Hayır, asla! Onu anlamayan insanlık, onunla ilgili konuştukça bir gerçek daha belirginleşiyor: Atatürk, yaşarken yapayalnızdı, şimdi de yapayalnız. Bu yalnızlık tarihin bir benzerini tanımadığı bir yalnızlıktır. İnsanlığın en muhteşem mistik mirası olan tasavvufta, yaratıcı ve tarih yapıcı ruhun kaderini ifade eden ölümsüz bir söylem vardır. Farsça orijinaliyle şöyle: “Bâ heme vo bî heme.” Türkçesiyle şu demek: “Hem herkesle hem de hiç kimsesiz.” YARATICI RUHUN ARKADAŞI OLMAZ Büyük ruh, işte böyle bir benliktir. Hem hep kitlelerle birlikte olur hem de yapayalnız, bir başına yaşar. Bu ölümsüz söz, Atatürk kadar çok az insanda yerine oturur. Atatürk’ü iyi tanıyanlar itiraf eder ki, bu söz âdeta Atatürk için söylenmiş bir sözdür. Bendeniz, Atatürk’ü anlatmak için yazdığım ‘Atatürk Gerçeği’ adlı eserimin alt adı olarak bu sözü seçtim: ‘Herkesle ve Hiç Kimsesiz’ Kurtuluş Savaşı boyunca o herkesle ve herkes onunla. Aydınlanma savaşı boyunca hiç kimse onunla değil ve o, hiç kimsesiz. ‘Atatürk’ün arkadaşları’ tabiri kısmen ve çok az yanıyla doğrudur. Gerçeği tam ifade etmez.Çünkü yaratıcı-tarih yapıcı Atatürk’ün arkadaşı falan yoktur, olamaz. Hiçbir yaratıcı ruhun arkadaşı yoktur ve olamaz. Olursa o ruh yaratıcı ruh olamaz. Yaratıcı ruh için ‘arkadaşları’ sözü laf ola beri gele türünden bir sözdür. Bizzat Atatürk’ü dinleyelim: “Millî Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde kendi fikir ve ruhlarının kavrama sınırları bittikçe bana direnmişler ve muhalefete geçmişlerdir. Ben, milletin vicdanında sezdiğim büyük ilerleme kabiliyetini bir millî sır gibi vicdanımda taşıyarak, peyderpey bütün içtimaî heyetimize tatbik ettirmek mecburiyetinde idim.” Atatürk’ün, edebiyat tarihimiz açısından da bir şaheser olan Nutuk’u, birçok seçkin niteliği yanında ‘Herkesle ve hiç kimsesiz önder’in bu paradoksal kaderinin de anlatımıdır. İhanetler, aldatmalar, hıyanetler, suikastlar, riyakârlıklarla çevrilmiş ama biraz da sevdalar, aşklarla dolu bir yalnızlığın bizzat yaşayanın diliyle anlatılmış bir tarihidir Nutuk. Kör döğüşü İki yüzüyle de karanlığı ve inadı temsil eden çift başlı bir canavarın huzur kaçırıcı horultularını dinleyerek büyümek talihsizliğine uğramış bir kuşağın çocuklarıyız. Canavarın iki başı, fakat karanlığa, çirkefe, musibete ve ruh dengesizliğine kaynaklık eden tek benliği vardı. Biri, çağdaşlık yaftalı inkâra, ötekisi ‘iman’ yaftalı inada dayalı olarak iş gören materyalist ve dinci yobazlıktan bahsediyorum, sevgili okuyucular.


Bunların biri haykırıyordu: “Allah var mı? Varsa, hadi bize şeker ver, deyin de versin bakalım.” Allah’la rulet makinesini bir gören ilkelin en sefili bir mantıktı bu. Öteki, şöyle sesleniyordu: “Allah’ın varlığı hakkında soru sorduğun için kâfir oldun, cehenneme gideceksin.” Bu iki ilkel, köprünün üstünde karşılaştılar ve biri ötekine sordu: “Yağmuru kim yağdırıyor?” Ve beriki cevap verdi: “Yağmur, yerküredeki suların buharlaşarak yükselmesi ve atmosfer şartları altında yoğunlaşarak su halinde tekrar yere düşmesi olayıdır. Ne demek, kim yağdırıyor?” Bu kez öbürü kükrüyordu: “Böyle şey olmaz! Yağmuru Allah yağdırır. Sen bunu inkâr ettiğin için kâfirsin.” Ve kavga, bu minval üzere sürüp gitti. Bu arada olan, köprünün açılmasını bekleyen diğer insanlara oldu. Yol tıkanmıştı. Beklediler, beklediler. Ve hâlâ bekliyorlar. Çok köşeli örneklerle ifadeye koyduğumuz bu didişme, aslında bir kör döğüşü, bir inat, bir illetti. Zararını günahsız kuşakların çektiği bir illet. Kur’an, bu tip illetlere yol açan dengesizlikleri ortadan kaldıran, mutlu yaklaşımların kitabıdır. Az önceki yağmur kavgasına dönelim. Yağmur, birinci yobazın dediği şartlar altında yağar. Ancak bu düzeni koyan ve sürdüren bir Yaratıcı Kudret vardır. Ona, Allah diyoruz. Allah, varlık ve oluşa aynı sebepler ve şartlar altında aynı sonuçları doğurmak üzere bir düzen koymuştur. Kur’an buna fıtrat (yaradılış) ve sünnetullah (Allah’ın tavrı ve tarzı, tabiat yasaları) demekte ve eklemekte: “Sünnetullahta değişme ve bozulma bulamazsın.” Evet, sünetullah, yağmuru yerküredeki suların buharlaşıp yükselmesi ve atmosfer şartları altında yoğunlaşarak tekrar yere inmesi olayı olarak düzenlemiştir. Sünnetullah, suyun 100 derecede kaynamasını belirlemiştir… Kur’an, işi burada da bitirmiyor. Sünnetullahın, atomdan galaksilere kadar tetkik edilmesini, insana, bir görev olarak yüklüyor. Ve bundan da ilginci, insanı bu görevini yerine getirirken tamamen özgür bırakıyor. Bu özgürlüğü kutsuyor. Sünnetullah, Kur’an’a göre, bir ayetler (Yaratıcıya götüren işaretler) düzenidir. Kur’an ayet-lerden oluştuğu gibi insan ve evren de ayetlerden oluşur. Ve Kur’an, kendisini de insan ve evreni de kitap olarak nitelemektedir. Ayet, varlık ve oluşta insanın araştırmasına açılan her şeydir. Gece karanlığı, kelebek kanadı, fosiller, kelimeler, renkler, atomlar, yıldızlar ve galaksiler birer ayettir. Kur’an, bunların tümünün tetkik edilmesini insandan istemektedir. İKİ YOBAZIN GÖREMEDİĞİ MATERYALİST veya inkârcı yobaz, pozitif bilimlerin tespit ettiği düzen içinde işleyen varlık ve oluşun arkasındaki şuurlu Benlik’i yani Yaratıcı Kudreti göremiyor, görmek istemiyor. Çünkü bu, çileli bir iştir. İnsana yükümlülükler getirir. İnsandan bir şeyler ister: Sevgi ister, acımak ister, bazen gözyaşı ister. Kafa yormak kadar, gönül yormaya da çağırır. İnsanın, yemlenip suyunu içerek bir köşede uyumasına karşı çıkar. Kısaca, ekmeğe ve suya sığınarak ömür tüketmeyi iğrenç bulur. Dinci yobaz ise Yaratıcı Kudret’in varlık ve oluşa, hür iradesiyle egemen kıldığı kanun ve ilkeleri görmek istemez. Çünkü bunu görmek, Kur’an’ın, “Varlığı atomdan galaksilere kadar inceleyin, araştırmak ve düşünmek en büyük ibadettir” yolundaki direktifine kulak vermeyi gerektirir. Böyle bir şey ise çalışmak, didinmek, ter dökmek, kısaca, çile çekmektir. Yemini ve suyunu alıp “Her şeyi Allah yapıyor, Allah’ın işine karışılmaz” diyerek tatlı rüyalara dalmak varken, dikenli, ıstıraplı yollara vurmak niye? Böyle düşünür, din yobazı. Yüzyılımızın insanı, o arada bizim insanımız kör döğüşünden çok çekti ve çekmektedir. Daha acısı şu: Dinci ve dinsiz yobazlığın ürettiği ıstırap artarak devam etmektedir. Çünkü dünyayı sömüren emperyalist güçlerle onların güçsüz ülkelerdeki piyonları çıkarlarını bu ıstırabın devamında görmekteler.


İman ve körlük Alman filozofu Kant (ölm. 1804), “İmana yer bulmak için aklı aradan çıkarmak zorunda kaldım” diyor. Kant’tan 30 yıl sonra ölen vatandaşı büyük Protestan ilahiyatçı Schleiermacher, aynı düşünceyi benimsemiş olacak ki, imanı ‘şartsız bağımlılığın hissedilmesi’ diye tanımlamıştır. Hıristiyanlık açısından bakıldığında tutarlı olabilen bu yaklaşımı, Kur’an öğretisi açısından savunmak mümkün değildir. Kant’ın akıl ve bilim alanı (fenomen âlemi) ile vicdan ve iman alanı (numen âlemi) diye iki ayrı âlem kabulü, Kur’an’ın, düşünce, fiil ve varlığı bir gören tevhit (birlik) anlayışına uymaz. Kur’an’a göre imanla ilim, (vahiy ile akıl) aynı varlığın, gerçekte bir ve bölünmez olan realiteye bakışının değişik aşamalardaki adlarıdır. Tevhidin en esaslı anlamı olan bu idraki, dinci yobaz asla telaffuz etmez. Ona göre, tevhit, Müslümanların birliği, beraberliğidir. Bunu duyan da sanır ki, yobazın dünyasında bu birlik ve beraberlik gül gibi sağlanmıştır. Nerede? Akıl ile vahyin birliğini tevhit dışında gören kafanın insanların birliğini sağlaması mümkün mü? Mümkün olamadığını tarih gösteriyor. Akıl ile vahiy, ilimle iman birbirini tamamlamak ve realiteyi kavramada güç birliğine varmak durumundadırlar. Elverir ki, biri ötekine ilahlık taslamasın, herkes haddini bilsin… Bunların birini benimsemek için, ötekini inkâr gerekmez. Aksine, bunların birinin, hedefine tam varabilmesi ötekini ihmal etmemeyi zorunlu kılar. Bunun içindir ki, Kur’an, yüzlerce ayetinde doğrudan veya dolaylı olarak, aklı kullanmaya, düşünmeye, araştırmaya çağırmakta ve bu faaliyeti, insanoğlunun en değerli faaliyeti olarak kutsamaktadır. Ve bunun içindir ki, Kur’an, 15 asır gibi uzun bir zaman önce Arap Yarımadası gibi bir kum okyanusunun ortasında hitap ettiği Peygamber’e (ve elbette ki onun kişiliğinde bütün insanlığa) ilk buyruğunu “Oku” olarak yöneltmiştir. Kur’an ile yakınlığı olanlar iyi bilirler ki felsefeden güzel sanatlara, din ilimlerinden deneysel bilimlere kadar her bilim ve düşün faaliyeti bu “Oku”ya dahildir. “Oku”nun kitabı olan Kur’an’ın, adı bile okumak anlamına geliyor. Kur’an’a göre, varlık, iç içe üç kitap oluşturur: Vahiy, insan ve evren kitapları… Bu üç kitap, ayetlerle doludur. Bu ayetlerin tetkiki, çeşitli bilim ve disiplinler tarafından yapılır. Ayetlerden hiçbirinin tetkiki ötekinden ne az ne de çoktur. İlim, mutlak değerdir. Bir Kur’an ayetini tetkikle, mesela bir fosil, çiçek, yıldız ayetini tetkik arasında hiçbir fark yoktur. Bunların hepsi, iman sırrının, hedefini yakalamasına yardımcı olacaktır. O halde, ilimde yükseliş ve düşüncede derinleşme, imanda aydınlığın artışı demektir. Kur’an, imanı, ‘kutsal’ adı verilen bir kuvvet veya mekanizmaya bağlanarak dış dünyaya, aklın el attığı varlık ve oluşlara gözü kapatmak olarak görmemektedir. İslam’da akıl-vahiy ilişkilerini incelediği ‘Revelation and Reason in Islam’ adlı eserinde İngiliz yazarı Arberry şu sonuca varmakta zorluk çekmemiştir: “İslam, bir dini dogmalar sistemi olmaktan daha fazla bir şeydir.” Çünkü onun kaynağı Kur’an, dogmayı, aklın ve araştırmanın elini-gözünü bağlamak için değil, bilime kol-kanat takmak için devreye sokmaktadır. Bu onun, diğer dinlerle en belirgin farkıdır. Tanrısal isimlerden biri de Hak’tır. Kur’an, aynı anda hem Yaratıcı Kudret’e hem de varlığa Hak demektedir. Yine Kur’an’ın anlayışına göre bizim kuşattığımız âlem (insanın iç dünyası) ile bizi kuşatan âlemi (dışımızdaki dünyayı) dolduran sırların tetkiki, Hak’ın iyice tanınmasını sağlayacaktır. (Fussılet, 53) Yani, varlık ve oluşun sırlarını çözmek Yaratıcı Kudret’in sırlarını çözmek olacaktır. Kur’an’ın, varlık ve oluşu tetkike çağıran ayetleri, Allah’a imana çağıran ayetlerinden az değil. O halde, Hakk’a imanın, Hakk’ın bir görünümü olan varlık ve oluşun incelenmesinden yani aklın faaliyetinden çekinmesi anlamsızdır. Çünkü varlıklar Hakk’ın zıddı (bâtıl) değildir. (Âli


İmran, 191) İman körlük değil, beyyine (delil, bilgi) üzere yaşamanın ilanıdır. (Enfal, 42) Beyyineden uzak düşmek, körlüktür. Ve “Bu dünyada kör olan öbür dünyada da kör olacaktır. En berbat sapık da odur.” (İsra, 72) Demek oluyor ki, iman sadece bir ahlak alanı değil, aynı zamanda bir bilgi alanıdır. Bilgiyle kucaklaşmayan, akıl alanında ayağını sağlam noktalara basamayan, varlık ve oluştan kaçan bir iman Kur’an’da kendisine yer bulamaz. Varlık ve oluşla kucaklaşmak, şüpheye düşmek pahasına da olsa göz ardı edilemez. Kaldı ki, varlığın tetkiki şüphe olmadan gerçekleşemez. Şüphe denemesini yaşamadan kesinliğe ulaşmak mümkün değil… Özetleyelim: Hiç kimse, Kelimei Şehadet’i ezberlemekle iman şerefinin doruğuna oturduğunu sanmasın. Bu şeref, imanı; çile, ıstırap ve eylemleriyle ispatlayanlarındır. O da, hem kendini hem evreni fethetmekle gerçekleşir. Atatürk sadece asker mi? Şu söz, çoğu insanın sadece asker olarak gösterdiği Atatürk’ündür: “Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük olan bir gayeyi elde etmek için vasıtadır. Gaye fikirdir. Bir fikrin istihsaline dayanmayan zafer yaşamaz.” (Şevket Süreyya, Tek Adam, 3/505) Bu sözler, bir askerin değil, bir filozofun hem de idealist bir filozofun sözleri olabilir. Dahası, bu sözler, bir mistik-hümanist filozofun sözleri olabilir. Ama biz biliyoruz ki bu sözler Atatürk’ün sözleridir. Atatürk denince hepimizin aklına askerlik gelir. Bunu devlet adamlığı ve siyasetçilik izler. Çoğumuz Atatürk’ün çağrıştırdığı değerler konusunu burada kapatırız. Zaten bu ilk üç alanda öylesine kuvvetlidir ki Atatürk, onu bir başka alana daha çekmek insanın zihnine zor gelir. Oysaki Atatürk, daha birkaç alanda büyüktür, örnektir, yaratıcıdır. Bu ‘öteki’ alanların başında kültür ve düşünce alanı gelir. Başka bir deyişle, düşünce derinliği, filozofik kişilik. Bir kere, şu gerçeği görelim: Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı araştırmaya göre, Atatürk, 10 bin civarında kitap okumuş. Atatürk tarafından kenarlarına notlar, eleştiriler, açıklamalar konarak okunan kitapların dökümü şöyle: 1233 tarih, coğrafya ve biyografi, 121 felsefe, 161 din, 387 dilbilim, 261 askerlik, 204 siyasal bilimler, 150 hukuk. Bitmedi. Yurt içinde yaptığı tüm gezilerde, okuyacağı kitaplardan birkaç sandık yanına alıp götürürdü. (Cumhuriyet, 9 Aralık 2004) Devam edelim: NUTUK’U YAZAN BENLİK, SADECE ASKER OLAMAZ Gazi’nin kimlik kodlarının tümünün tecelli alanı bulduğu tarihî eser Nutuk’tur. Nutuk, bazı Atatürk düşmanı mecnunların iddia ettikleri gibi, ‘Atatürk’ün hatıratı’ değildir. Aynı anda tarihî, edebî, felsefî, siyasî bir eserdir. Hemen ekleyelim, edebî yönden baktığımızda, Nutuk, Osmanlıcanın en selis ve seçkin kullanıldığı ender eserler arsındadır. Kısa cümleleri birer edebî söylem gibi yerine oturmaktadır. Ama iş bu kadar değildir. En girift meselelerin ele alındığı en koyu Osmanlıca cümlelerin bazıları son derece uzundur. Bu uzun cümlelere, dikkatle ve eleştirel gözle baktım; hiçbirinde en küçük bir anlam kayması, en küçük bir içinden çıkılmazlık yoktur. Murat ve maksat, en kısa cümlelerdeki vecizlik ve selislikle ifade edilmiştir. İsmail Arar’ın şu tespiti derin bir hakikatin ifadesidir: “Türk hitabet sanatının erişilmesi en güç ve en güzel örneklerinden biri de Nutuk’tur.” (Sinan Meydan, Nutuk’un Şifreleri, 73) Gazi, Fransızcayı iyi bilirdi. Atatürk’le, 1928 yılında İstanbul’da 7 saat süren uzun bir görüşme yapan Fransız gazeteci Henri Beraud, Le Petit Parisien’in 7 Ekim 1928 tarihli nüshasında yazdığı uzun makalede Atatürk’ün değişik yönlerini anlatırken şunu da


söylemiştir: “Tuhaf bir hoşluk ve alaycı bir tavırla, dilimizi çok rahat ve aksansız kullanıyordu.” (ABE, 22/215) Fransızcayı böylesine güzel konuşmasına rağmen, Fransızca konuşan gazetecilerin çoğuyla, tercüman aracılığıyla konuşmayı tercih etmiştir. Bu da Atatürk’ün örnekleştirdiği bir devlet adamı ciddiyeti, bir Türklük gururu idi. Atatürk Arapça biliyor muydu? Birçok din hocasından daha iyi biliyordu ve bunu kendisi de ilan ve itiraf etmiştir. Dinci ve dinsiz yobazlar bu gerçeği saklarlar. Onlara göre, Atatürk’ü ‘Arapça biliyor’ göstermek onu örtülü biçimde ‘dindarlaştırmak’ olur. O halde, Atatürk’ü Arapçanın A’sını bile bilmeyen bir adam olarak tescil etmek lazımdır. Atatürk, İzmir İktisat Kongresi gibi önemli bir toplantıda şöyle diyor: “Ben Arapça bilmem, fakat Arabistan’da bulunduğum için anladım ki, Müftü Efendi’den daha çok biliyorum Arapçayı… Nasara yensuru. Bilirsiniz ki, bunu hepimiz okuduk ve ben de senelerce okudum, hâlâ öğrenemedim. Ve ben mi öğrenemedim? Medreselerde okuyanlar da çok iyi bildiklerini iddia edemezler.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 15/96-97) Konuşmalarında birçok ayet ve hadisi özgün metinlerinden okuyup büyük bir vukufla tercüme ederek yorumladığını görüyoruz. Bu, Arapça bilmeden yapılamaz. Boyutlar sonsuzdur Bilmekle, hemen bilmek aynı şey değil. Bilgiye saygıyla, bildiğimizi ilahlaştırmayı birbirine karıştırmamalıyız. Hemen anlamak iddiası bizi hayatın ve gerçeğin esası yerine, oluşun arkada bıraktığı atıkları kutsamak gibi bir çaresizliğe mahkûm edebiliyor. Soylu beyinlerin yola çıkış sorusu hep şu olmuştur: Biz neyi, ne kadar bilebiliyoruz? Yalnız şu anda bildiğimize inanırsak, bilgimiz nasıl büyüyecektir? Çapı milyonlarca ışık yılı uzunluğunda, evren denen bir kürenin parçalarıyız. Üstümüzde, ötelerde sayısını henüz tam bilemediğimiz kadar boyutlar var. Sonsuz planlardan acaba, kaçının sırrına mahremiz? Biz bir geçiş noktasında bulunuyoruz. Üç boyutlu bir âlemin, âdeta, mengenesindeyiz. Oysaki, boyutlar sonsuzdur. Bizi aşan sayısız varlık ve bilgi planları var. Bugün parapsikoloji, spiritoloji, tecrübî psikoloji çalışmaları gösteriyor ki, sadece insanın değil, tüm canlıların pozitif bilimlerce saptanan yapılarının ötesinde realiteler vardır. Bunlar bizi, determinizm kavramımızı değiştirmeye zorluyor. Sebep-sonuç sistemi yepyeni boyutlar kazanmaktadır. Canlı organizmayı ve hayatı anlamak için laboratuvarla teşrih masasının yetmediği anlaşılmıştır. Çünkü bunlar, “Bize hayatı ve mesela insanı tanıt” dediğimizde onu önce yüzlerce parçaya bölüyor yani, ortadan kaldırıyor, ondan sonra hakkında bilgi veriyorlar. Oysaki biz, hayatın geride bıraktığı kadavrayı değil, hayatın kendisini tanımak istiyoruz. Duyular üstü idrake kapılarını kapatan, yani, körlüğü arkadaş edinen bilim, bu konuda bize fazla bir şey söyleyemiyor. Kur’an, belki de, bu körlüğe çatmak için, şöyle diyor: “Andolsun, insanı biz yarattık ve iç dünyasının ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16) Yaratıcı Realite, işte bu sesin çeşitli kanallardan renk ve desenlerle bize kazandırdığı duyular üstü bilgilerle yakalanabiliyor. Zekânın ürettiği bilgileri onlarla birleştirdiğimiz zamandır ki, gerçeğin sınırsız ufuklarına doğru yükseliyoruz. Bu tavrı bir gerilik ilan eden materyalist yaklaşım, onca ter döktükten sonra, bugün, karaladığı dinin değil, kendinin iflasını seyrediyor. Görmek ve dokunmaktan gayrı hiçbir şeye güvenmeyen bir bilim, realiteyi yakalamak için bizi, her şeyi inorganik kütlelere çevirmek zorunda olan zekâya teslim ediyor. Oysa ki, büyük Bergson’un da dediği gibi, “Zekâ, cansız âletler yapmak ve kullanmakta usta


olmasına ve geçtiğimiz yollar hakkında söz söyleyebilmesine rağmen geçilecek yollar hakkında söylenecek söze sahip değildir.” İnsan, görüneni izahla yetinecek kadar basit bir susuzluk içinde değil; varlığın esasını, göklerdeki senfonileri anlamak isteyen derin bir hasretin kucağındadır. BÜYÜK BİLGELERİN ORTAK İDRAKİ Yaşadığımız yıllar, duyular üstü bilgilere ve kaynaklara tiksinerek bakan bir bilimin insanı ortada bıraktığını fark eden ruhların, klasik tavırları sarsan çalışmalarına tanık olmaktadır. Zaman dilimimiz, “Yaratıcı faaliyet, bilim ve onun metotlarıyla açıklanamaz. Bu faaliyet bir şuuraltı faaliyetidir” diyen Koestler’i, sosyal mekânın coğrafî mekândan farklı olduğunu gösteren bir Sorokin’i, sosyal zamanın matematik zamandan farklı olduğunu gösteren bir Gurvitch’i, psikolojik zamanın matematik zamandan farklı olduğunu gösteren bir Einstein’ı, Ouspensky’yi, Muhammed İkbal’i, nedensellik ilkesi yerine, yaratıcı hamleler ilkesini koyan ve “ Determinist yaklaşımdan insan ve hayat hakkında total açıklamalar beklenemez.” diyen bir Jung’un yaşadığı zaman dilimidir. Yakınlarda yazdığı kitabı şu anda elimde olan Prof. Dr. Michio Kaku, ‘Hyperspace’ adlı muhteşem eserinde “Şu an itibariyle evrende on boyutu tespit etmiş bulunuyoruz” demekte ve eklemekte: “Görünenle öz aynı şeyse bilime ne ihtiyaç var?!” Bütün bunların anlamı, hayatı tanımada bilim yaftalı inadı kırıp ‘ötelerden gelen ses’e kapıları aralamanın kaçınılmaz olduğudur. Aksini düşünmek, Henry Clausen’in şu anlamlı yakınışını daha uzun süre tekrarlamamıza neden olacaktır: “Pozitif ilimler, hayatımızın maddesel yanını geliştirdiler, fakat, ruh ve ahlak yanını ilk çağların karanlık çukurlarında yüzüstü bıraktılar. İnsan, günümüz toplumunda hayvansal ve sefil tabiatını konuşturmaya devam ediyor. Bu gidiş ancak, insanı insana düşüren farklılıkların -dinsel farklılıklar da dahil- ortadan kaldırılması ve insanlığın bir yüksek ruhsal plana ulaştırılmasıyla durdurulabilir.” (Clausen, Beyond the Ordinary, 39) Efendi değil, arkadaş peygamber Basımda olan ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: ŞİRK’ adlı eserimizde ele alınan tüm konular bağlamında en büyük Kur’an devrimlerinden biri de Hz. Muhammed’in, İslam’ın çekirdek nesli olan iman arkadaşlarıyla ilişkilerinin, bir benzeri görülmemiş düzenlenme şeklidir. Bu düzenlemenin özellikle şirk bağlamında çok dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Kur’an, hiçbir yerinde, ima ile bile olsa, Hz. Muhammed’i geleneksel İslam’ın kullandığı ilahlaştırıcı, toplumdan tecrit edici, farklılaştırıcı ifadelerin hiçbiriyle anmamakta, tanıtmamaktadır. Bu tür ilahlaştırıcı veya ilahlaştırmayı çağrıştırıcı ifade ve tavırları, bizzat Cenabı Peygamber’in çok sert biçimde yasaklayıp kırdığını, anılan eserin muhtelif yerlerinde gösterdik. Örneğin, ‘Efendimiz’ tabiri. Hz. Peygamber, arkadaşlarının kendisine “Efendimiz” (seyyi-düna) diye hitap etmelerini şiddetle yasaklamış, bu ifadeyi kullananların imanlarının gereğine göre değil de şeytanın keyfine göre konuştuklarını söylemiştir. Onun bu tavrı (sünneti diyelim), Kur’an’ın 10’a yakın ayetinin fiilî tefsiridir. Evet, Kur’an, Hz. Muhammed’i hitap ettiği ve ahlaklarını ilk elden inşa ederek insanlığa örnek modeller olarak eğittiği muhataplarının efendisi, üstadı, hazreti, yücesi, şefaatçisi vs. olarak anmamaktadır. Onun arkadaşlarıyla münasebetlerinde ona tek sıfatla hitap etmektedir:Arkadaşınız. İniş sırasıyla 7. sure olan Tekvîr’den başlayarak, iniş sırasıyla 113. yani sondan bir önceki sure olan Tevbe’ye kadar.


Kur’an, kendisinin mahbatı (indiği benlik) olan Muhammed Aleyhisselam’ı, hitap ettiği çekirdek neslin sadece ‘arkadaşı’ olarak anmaktadır. Muhammed onların arkadaşıdır, onlar da Muhammed’in arkadaşlarıdır. İki taraf da ‘arkadaş’ sıfatıyla anılmıştır. Muhammed ‘efendi’, onlar ise ‘köle, basit seviyeliler, geri kalmışlar, dilenenler’ vs. diye anılmamıştır. Kur’an’a göre, Muhammed onların efendisi falan değildir, arkadaşıdır. Onlar da Muhammed’in kölesi falan değildir, arkadaşlarıdır. AYDINLATAN DA ARKADAŞ, AYDINLANAN DA… Eğiten de arkadaş olarak anılmıştır, eğitilen de, veren de arkadaş olarak anılmıştır alan da, aydınlatan da arkadaş olarak anılmıştır aydınlanan da, yücelten de arkadaş olarak anılmıştır, yücelen de… Bir inkılabın büyüklüğüne, gerçekliğine, insancıllığına, hakka uygunluğuna en büyük kanıtlardan biri de bu değil midir? Okuyalım şu ayetleri ve ürperelim: “Arkadaşınız bir cin çarpmış değildir. Yemin olsun ki, onu apaçık ufukta gördü.” (Tekvîr, 22-23) “Yemin olsun inip çıktığı zaman yıldıza/fışkırıp çıktığı zaman çimene/süzülüp aktığı zaman Ülker Yıldızı'na/aşağı indiği zaman o parçalar halinde ağır ağır gelene ki, arkadaşınız ne saptı ne de azdı. O; kuruntudan, keyfinden konuşmuyor. İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o. Kuvvetleri çok müthiş olan belletip öğretti onu ona.” (Necm, 5) “Düşünmediler mi ki, o arkadaşlarında cinnetten eser yok. Apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir o.” (A’raf, 184) “Arkadaşınızda cinnetten eser yok! O, şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kişiden başkası değil.” (Sebe’, 46) “Eğer siz ona yardım etmezseniz bilin ki, Allah ona zaten yardım etmişti. Hani, küfredenler onu iki kişinin ikincisi olarak yurdundan çıkardıklarında, mağarada bulundukları bir sırada arkadaşına şöyle diyordu: ‘Tasalanma, Allah bizimle!" (Tevbe, 40) Şimdi biz, İslam dünyasını asırlardır, ‘Efendiler, hazretler, ekâbir, izâm, fiham, üstatlar’ ve daha bilmem neler olarak boyunduruğu altında inleten maskeli putlara, Kur’an’a, imanlarının olup olmadığını sormak zorundayız. Kur’an’a imanları varsa, o imanla, kendilerine verdirdikleri o unvanları yan yana nasıl tutuyorlar? Ya Kur’an’a imanı ya o unvanları seçeceklerdir. İkisini birden seçerek ‘Kur’an mümini’ olamazlar. Ne yazık ki tarih bize, onların o unvanları seçtiklerini ve seçmeye devam ettiklerini gösteriyor. Tasavvuf ve İnsan İslam-Doğu’nun düşünce burçlarından biri olan İranlı Sadi, “İnsan nedir?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Bir damla kan, binlerce hasret ve problem.” Yaratıcı Kudret, bir avuç toprağın içine binlerce özlem, acı, coşku, problem ve kavgayı doldurup adına ‘insan’ demiş. Tasavvufa göre insan, bir vasat-ı câmia yani toplayıcı ortamdır. Neleri topluyor insan? Zıtları topluyor: İyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer, sonlu-sonsuz… Bu yüzden, “İnsan, varlığın, didişme ve savaşmaya en fazla sahne olanıdır.” (Kehf, 54) İnsan, yalnız dışındaki dünya ile değil, belki ondan da önce, kendi içindeki dünya ile bir diyalektik


sürdürüyor. İnsanın üstünlüğü ve erişilmezliği de bu diyalektikten kaynaklanıyor. Bünyesindeki, ‘zıtların çarpışması’nı saf dışı bırakırsanız insan, hiçlik oluverir. Bu yüzden, sûfî düşünce, ‘melek insan’ idealine karşıdır. Yaratıcı, meleklerin, insanın yaradılışına karşı çıktıklarını ve onu ‘kan dökücülük ve bozgunculukla’ suçladıklarını bildiriyor, fakat bu suçlamaya karşı insanın tarafını tutuyor. (Bakara, 30) Kur’an, birçok ayetinde ‘tüm varlıkların insanın emrine boyun eğdiğini’ vurgulamaktadır. Böylece Kur’an, getirdiği dini, insanın evren karşısındaki zavallılığını ödünlemeye giden bir yol olarak değil; insanı, evrenin hâkimi olmaya götüren bir yol olarak önümüze koymaktadır. İnsan, kalıbı ile ölümlünün, toprağın bir ürünü olmakla birlikte özü bakımından Yaratıcı Kudret’le aynıdır. Bu öze Kur’an, ilahî nefha (Yaratıcı’nın nefesi) demektedir. İnsan serüveninin temelinde, bu özün kendini ortaya çıkarma arzusu yatmaktadır. Hayat macerasının, diyalektiğin temelinde de bu vardır. Tasavvufun, çağlar önce dile getirdiği bu tespit, yüzyılımızda varoluşçu düşünürler tarafından ifadeye konmuştur. Fransız düşünürü Sartre, ateist bir beyin olmasına rağmen, şöyle diyebilmiştir: “İnsan, tanrı olma savaşı veren bir varlıktır. Daha doğru bir ifadeyle insan, derin bir ‘Tanrı olma’ özlemidir.” Tasavvufun bu temel yaklaşımı bizi hangi pratik sonuçlara ulaştırır? Tasavvufta bu sorunun cevabı da çarpıcı ve sarsıcıdır: İnsan, artısı-eksisi, hayrı-şerri, güzeli-çirkini, kiri-pasıyla büyüktür, güzeldir ve yücedir. İnsanı bu karşıtlıkların sergilediği diyalektikten soyutlamak onun varlık yapısını tahrip etmek, anlamını ayaklar altına almaktır. Diyor ki İslam Peygamberi, “Eğer günah işlemeseydiniz Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyen bir topluluk getirirdi.” Hz. Peygamber’in, bu sözüyle vermek istediği nedir? Herhalde, insanları kötülüğe ve günaha teşvik değildir. Dikkat çekilmek istenen şudur: İnsan tekâmülünde sürçmenin, düşüp kalkmanın, hataların, isyanların, ters düşmelerin rolü inkâr edilemez. Din, bu sürçme ve ters düşmeleri, kendi terminolojisi içinde ‘günah’ diye anmaktadır. Demek olur ki, İslam Peygamberi gelişmenin, olgunlaşmanın, evrene egemen olmanın yolunu melek insan ideali üstüne değil, zıtların diyalektiğine sahne bir varlığın üstüne oturtmaktadır. Tasavvuf tarihini bilenler, bu kabulün çok ilginç belirişlerine tanık olurlar. Birçok büyük sûfî, hayatlarının belli dönemlerinde günahlar işlemiş insanlar olarak karşımıza çıkar. Ve onlar, diyalektiği hapsedecek tüm gelişmelere, adı ne olursa olsun hep karşı çıktılar. Bu yüzden, tasavvuf tarihini, Fransız düşünürü Garaudy ile birlikte ‘imanın destanlaşması’ olarak niteleyebiliriz. TALİHSİZ İKİ GELİŞME Bunlardan ilki, Muhammed İkbal’in eşsiz tespitiyle, Kur’an’ın dinamik ve anti-klasik ruhunu, statik ve spekülatif Yunan düşüncesine yenik düşüren harekettir. Bu hareket, Kur’an verilerini eski Yunan düşüncesiyle, özellikle Aristo metafiziğiyle bağdaştırmaya ve bu yolla ‘Kur’ansal değerleri klasik felsefe normları içinde ispat’a koyulan filozoflar faaliyetidir. İkinci talihsizlik, Muhammed İkbal tarafından Mollaizm diye anılan ve Kur’an diyalektiğine eylem imkânı vermeyen katı kuralcılıktır. Ne yazık ki, tasavvuf gibi dinamik bir kurum bile, Hicrî 6. (m. 12’nci) yüzyıldan sonra İslam dünyasını saran tarikatlar aracılığıyla, bu katı kuralcılığa yenik düşme noktasına getirildi. 14’üncü yüzyıldan itibaren, tarikatlar, büyük kısmıyla, birer tasavvuf ekolü olmaktan çıkıp birer


Mollaizm alt kurumu haline dönüştüler. İkbal, bu yozlaşmayı ifade için de bir terim tespit etmiştir: Pirizm, yani, şeyhperestlik. İnsanı, Kur’an ve Hz. Muhammed öğretisinin amaçladığı yerine oturtmak ve Müslüman kuşakları inanç kaynaklarının erdirici ve eser bırakıcı iklimine sokmak için yeni bir diriliş hareketi kaçınılmazdır. İnsan gerçeğinde birleşmek Her şey susturulabilir, her şey yalanlanabilir ama insan gerçeği asla. Alternatifi yoktur onun, bitişi, tükenişi yoktur. Bütün ezgilerin indirgendiği ses, bütün duaların kıblesidir o… Evet, insan gerçeğinde birleşmek yolun sonunu, varış noktasını görmüş olmaktır. Bütün yollar o nokta için adımlandı. Bütün çamurların derdi, o noktaya varmak için çekildi. İnsanoğlu bunu fark etmek için çok düştü kalktı. Bugün artık şekillerin, farklı mabetlerin, farklı duaların bir tek hedefe yöneldikleri, bilinmez, görünmez olmaktan çıkmıştır. Hedefin insan gerçeği olduğu anlaşılmıştır. Neden hâlâ çamurla, ayak izleriyle, çer çöple oyalanıyoruz? Bütün duaların bir ölümsüz şarkıyı aradığını biliyorduk. Ölümsüz şarkının, insan gerçeği olduğunu, hâlâ anlamayanlar mı var? “Bütün yollar Roma’ya çıkar” diyordu Roma gururu. Bütün yollar Atina’ya, Konya’ya, Bursa’ya, Edirne’ye, İstanbul’a, Berlin’e çıkar diyenlerin gururlarını da seyretti insanlık. Sonuç ortada: Ne biri kaldı, ne öteki. Şimdilerde, bütün yollar Washington’a, Moskova’ya çıkar diyenlerin gurur geçidini izliyoruz. Bu da sona erer. İnsanoğlu, “Bütün yollar insan gerçeğine çıkar” demedikçe daha çok medeniyetlerin batışını izleyecektir. Aynı zamanda hocam olan derviş babamı hatırladım. Demişti ki bir gün: “Cedlerimiz Bağdat’tan Malatya’ya, oradan da bu şehre gelmişler. Topraktan baktığımızda her birimiz bir başka yerdendir. Fakat esastan bakarsak hepimizin anavatanının bir küçük nokta olduğunu anlarız.” İnsanlık, zafer anıtının üstüne, “Bütün yollar insanın gönlüne çıkar” yazan bir uygarlığın özlemi içindedir. İdeoloji, ırk, renk, mezhep, tarikat, klik… Bütün bunlar, karınları geniş yaratıklardır. İyi, kötü birçok şey doldurabilirsin içlerine. Ama insan gerçeği kıl payı oynaklık kabul etmez. O gerçeğin tavrı net ve açıktır: Öldüremezsin, sömüremezsin, ezemezsin, horlayamazsın. Tam aksine, sevmek zorundasın. Kısacası, “kendin için hoş görmediğini bir başkası için isteyemezsin.” İnsan gerçeği yürek ister. Seni meydana çeker. Ekmeğini, aşını bölüştürür. İnsana başka türlü gitmek olmaz. Dosta gider gibi, sevgiliye gider gibi gidilir insana. Yürek sıcak, gönül berrak olmalıdır. ‘Kutsal mücahit’ aktörlüğünün, devrim hokkabazlığının nefesi yetmez bunu yapmaya. “Yetmiş iki milleti bir bilmek” lazım bunun için, “insanlığı bir vücut bilmek” lazım. Mahşer tellallığına, hac palyaçoluğuna, Kâbe vurgunculuğuna izin vermez insan gerçeği. İNSAN VE SARIK Alın teri sömürülen milyonları susturmak için “Ya Kelimei Şehadet ya ekmek, ya minare ya haklarınız” şeklinde sergilenen iblis politikalarıyla kitleleri kendi inançlarının ağında boğmak, yalnız insan gerçeğini esas alanların saf dışı edebileceği bir oyundur. Çünkü insan gerçeğinde birleşmek Hak’ta birleşmektir. Çünkü ikisi de hayatın parçalarıdır. Ve hayat kutsaldır. İnsan gerçeğini bilenler bunu çok iyi bilirler. Bu yüzden, cehalet ve duygu ticaretinin usta bezirgânları, kitleyi, insan gerçeğinde değil, kliklerde, ‘izmler’de birleşmeye itmekte, insan yerine, taşı toprağı kutsal ilan etmektedirler. Hizmet ve insanlık sevdalısı Hamza Bâli’yi (Ölm. 1561) astıran Osmanlı mollalarından biri, idam sırasında şöyle diyordu: “Başından sarığı alın, sarığa saygısızlık olmasın.” Hamza Bâli’nin o şerefli başını, birkaç santim bezden kıymetsiz gören bir şerefsiz mantıktı bu. Ve bunlar, insanı mutlu etmek için gelen bir din adına


yapılıyordu. Ne korkunç, ne ürpertici! “Bir eve gidelim ki, orada şah kim, köle kim belli olmasın” diyor, Tebrizli Şems. 8 asır öncesi için, insan gerçeğine ne muhteşem bir yaklaşım. Ya bugün? Bugün bir ev kurmalıyız ki, orada, şah, köle vs. değil, yalnız insan olsun. Bir ev kuralım ki, orada kimseye rengi, ırkı, dili, camisi, kilisesi, havrası sorulmasın. Bir ev kuralım ki, orada “Bütün yeryüzü bana mabet yapılmıştır.” (hadis) diyen en büyük insanın sonsuzluk şarkısı okunsun. Bir ev kuralım ki, orada yalnız gönüllere bakılsın. Menfaat putlarını, ideoloji tabularını aşıp insan gerçeğinde birleşirsek hepimizin, bir tek vücudun hücreleri olduğunu anlarız. Bütün yolların insana çıktığını anlarız. Ve o zaman bütün yolların mutluluğa çıktığını görebiliriz. Evrensel olabilmek “Dünya, kiri ile pası ile sevmeye değer.” Böyle diyor Bedri Rahmi Eyüboğlu. Şair bir ruhun, hayatı ve insanlığı kucaklamaya doğru ilk atılımıdır bu. Fakat bu ilk atılım, başka bir deyimle bu duygusal ve romantik ‘tatlı dillilik’ evrensel olmak, yani bütün insanlığı bir ve aynı bilmek için yeterli olabiliyor mu? Hayır! Sözden işe geçmek, ölümsüz Nietzsche’nin deyimiyle insanın çilesini çekmek gerekiyor. Sevmek her zaman eylem olmayabilir ama çile daima eylemdir ve eylem olmadan evrensellik olmaz. Çile, evrenselliğin belgesidir. Pascal, “Evren insanı kuşatamaz, fakat insan evreni kuşatır” diyordu. Pascal’ın Batı’da 17’nci yüzyılda ifadeye koyduğu bu düşünce İslam mistikleri (sûfîler) tarafından 8. yüzyıldan itibaren tekrar tekrar dile getirilmişti. Orijinalite kimin olursa olsun, mesaj önemli: İnsan, evreni kuşatacak genişlikte bir düşünce kapasitesine sahiptir. Buna, insanın gönlü diyoruz. Ve gönlün kuşattıkları arasında ayrı gayrı görmemek, her şeyi, en azından herkesi sevmek, saymak isteniyor. İşte, evrensellik budur. Şiir kudretiyle çağların üstüne çıkabilmiş Yunus Emre (ölm. 1320), espriyi, erişilmez bir sadelik içinde şöyle ölümsüzleştirmiştir: “Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü.” Yaratıcı Kudret’in insana ulaşan sözlü mesajlarının en son kaynağı olan Kur’an, varlık ve oluşları, Yaratan’ın belirişleri, açılıp saçılmaları (tecelli) olarak görür. Yaratılmışların en güzeli ve en kutsalı, insandır. Bu yüzden insanı sevmek, kutsamak ve ona hizmet etmek Yaratıcı’yı sevmenin şaşmaz belirtisi kabul edilmiştir. Burada altı çizilmesi gereken şudur: İnsanı renk, dil, ırk, din, bölge vs. ile kayıtlamak, Kur’an mesajına ters düşmek olur. Tasavvuf, İslam Peygamberi’ni evrensel ruh (Ruh-i Azam) olarak nitelendirir. Bu düşüncenin dayanağı, Kur’an’ın Hz. Peygamber’i anlatan ayetlerinden birindeki şu ifadeye ve onun Hz. Peygamber tarafından sergilenen uzantılarına dayanır. İfade şudur: “Size dokunan her şey o Peygamber’i de rahatsız eder, üzer.”Anlaşılan o ki, Kur’an’a sorarsanız evrensel ruh olmak tüm insanlığın acı ve ıstıraplarını ve doğal olarak sevinç ve mutluluklarını öz benliğinde duyabilmeye bağlıdır. Yalnız hizbini, ırkını, bölgesini, yandaşını, yöndaşını düşünenler evrensel olamaz. DÜŞMANA BİLE İYİLİK DİLEMEK… Taif’e gidiyor Hz. Peygamber, Arap Yarımadası’nın en azılı putperestlerinin yaşadığı kente. Onları doğruya ve güzele çağırıyor. Verdikleri karşılık, Hz. Peygamber’i taş yağmuruna tutup vücudunu kanlar içinde bırakmak oluyor. Acılar içinde kıvranıyor Hz. Peygamber. Yanındaki yol arkadaşı, ağlayıp yalvararak şöyle diyor Hz. Peygamber’e: “Ne olur bunlara beddua edin.” Cevap şudur: “Böyle bir şeyi yapmam. Onların soyundan putperestliği bırakacak insanlar gelecektir.” Ve ellerini açarak şöyle


yakarıyor: “Rabbim, benim şu topluluğuma doğruyu göster, ne yaptıklarını bilmiyorlar.” İşte evrensellik! Sizi kanlar içinde bırakan putperestlere “Benim topluluğum” demek, bir başka deyimle en azılı düşmanlarınızı bile kendi benliğinizden birer parça gibi görecek ruh enginliğine ulaşmak. Kolay iş değildir bu? İslam tarihi, sadece cellâtların, zebani ruhlu mollaların, siyaset cambazlarının tarihi değildir. Dini, ‘yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevme’nin kurumu ve yolu olarak gören, şekil ve kalıba mahkûm olmamış bir kadro evrenselliği, daha ilk günden başlayarak binlerce renk ve desenle tekrar etmiştir. Hem de çoğu kez kanları ve canları pahasına. Bazı kaynakların ilk halife Ebubekir’e ve 9. yüzyılın ünlü sûfîsi Ebul Hüseyin Nuri’ye mal ettikleri, fakat pek çok sûfîde benzerini gördüğümüz şu yakarışla noktalayalım yazımızı: “Rabbim, eğer günahkâr kullarını, cehenneme koymaya karar verirsen, onların hepsi yerine beni cehenneme koy ve vücudumu öylesine büyüt ki, cehennemi doldursun ve diğer günahkârlar dışarıda kalsınlar!”

Kozmik birliğe doğru Fransız düşünürü Andre Malraux (ölm. 1976), Tokyo Mektupları’nda şöyle der: “Çağımızın kültür ve zihniyet alanında en büyük keşfi, bir değil, birçok medeniyetin var olduğuna ilişkin keşiftir. Bu keşfi gerçekleştirdiğimiz zamandır ki, evrensel ilk medeniyetin doğumunu yakalamış, en azından sezmiş olduk. Sözünü ettiğimiz keşfin gerçekleşmesine kadar bizim dışımızdaki medeniyetler düşman, önceki medeniyetlerse ilkel kabul edilmiştir. Batılı birçok yazarda Malraux’nun yaklaşımını görmek mümkün. Toynbee, Fromm, Garaudy bu düşünürlerden bazıları. Batı, bu düşünürler aracılığıyla günah çıkarıyor. Zamanı, Milattan Önce-Milattan Sonra diye keyfince parselleyen o dur. Kültürler arası bağı inkâr eden Spengler, “Evrimleşme sonunda en iyinin kalması doğanın düzenidir. Ayakta kalan tek uygarlık Batı’nınki olduğuna göre, en iyi, Batı’dır” diyen Spencer onun çocuklarıdır. Bütün güzellikleri kendine, tüm çirkinlikleri diğer medeniyetlere ve kitlelere mal etmek, Batı egoizminin karakteristiklerinden biri oldu. Ölçü kendisi idi: İyinin, güzelin, kurtuluşun, refahın ölçüsü… Fakat hayat gerçeği, Batı’ya tükürdüğünü yalatmıştır. Öz çocukları onun bu talihsizliğini çok acımasız bir dille ifadeye koydular. 50 yıllık yoğun bir kültür hayatını Batı’ya hizmetle geçirmiş olan Roger Garaudy, eseri ‘l’Islam Habite Notre Avenir’e şu cümleyle başlıyor: “Batı, insanlık tarihinde bir faciadır.” İKİ GÖSTERGE: MEVLANA VE DANTE İnsanlığın birliğini, buna bağlı olarak medeniyetlerin birliğini, başka bir deyimle evrensel bir medeniyetin varlığını kabul ve ilanda geç kalmıştır Batı… Çünkü kendinden başkasını insan saymak zor gelmiştir ona. Uygarlığının temelini oluşturduğu varsayılan Roma Hukuku insanları doğuştan hür ve doğuştan köle diye ayırıyordu. Günümüzden 700 yıl önce yaşamış olan Mevlana ile Dante’yi karşılaştıran İngiliz


bilgini Nicholson şu tespiti yaparken derin bir acı duymuş olmalıdır: Mevlana, sokak köşelerindeki Hıristiyanların küçük görülmesini Tanrı’yı gücendirecek bir davranış olarak nitelerken, onun ölümünden birkaç yıl sonra ünlü İlahî Komedya’sını kaleme alan Dante, eserinde, Müslümanların Peygamberi’ni cehennemin alt tabakalarında yanan bir zındık olarak gösteriyordu. Batı’nın, kendisi dışındakilere bakışı, işte budur… Kur’an göstermiştir ki, insanlık bir bütündür. Uygarlıklar mozaiğinin her parçası aynı öneme sahiptir. Hiçbir medeniyet, oluştaki yeri bakımından, ötekinden üstün değildir. Hayat, sürekli yeni sentezler yapar. Bu sentezlerde bileşime giren unsurlardan hiçbirini ikincil ilan edemezsiniz. İnsan uygarlığı, Hz. Âdem’le başlar. Âdem ilk insan, fakat aynı zamanda ilk peygamberdir. Yani, insanlık bir peygamber neslidir ve bu yüzden yücedir, saygındır. Renk, dil, bölge vs. ayrıcalıkları yapaydır; insanın saygınlığına etki etmez. Kur’an’ın aziz tebliğcisi ilan etmiştir ki, “İnsanların tümü bir aile oluşturur. İnsanlık Allah’ın ev halkıdır.” (Müslim, ıtk, 16) Bu aile içinde “En değerli fert Allah’ın ıyaline en yararlı olandır.” Evrensel ve kozmik şuur, işte bu insan anlayışının sonucudur. Evet, çağımız, evrensellik ufkundan kozmik idrak ufkuna yükselmenin sancıları içindedir. İnsan, dünya denen yuvarlağa sığacak kadar zavallı değildir. Bütün mesele, bunun farkında olanların, yapay ayırımları bir kenara bırakarak kozmik beraberliğe doğru kanatlanma sürecine girmeleridir. Acaba, Batı ve onu izleyen dünyalılar, Kur’an’ın çağırdığı şuur boyutuna yükselmek için söz makamını kozmik benliklere verme basiretini gösterebilecekler mi? Yoksa Mevlana ile Dante arasındaki fark hep yaşanacak mıdır? ŞEB-İ ARÛS “Ölüm günü tabutum yürüyünce, şu dünyanın derdiyle dertleniyorum sanma. Bana ağlama, yazık, yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık, ayrılık deme. Buluşma-görüşme zamanım, o vakittir benim. Beni toprağa tapşırınca elveda, elveda deme sakın. Mezar, cennetler topluluğunun perdesidir. Dolunmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle aya guruptan ne ziyan gelir ki? Sana dolunmak görünür ama doğmaktır o. Mezar, hapishane gibi görünür ama ruhun kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de çıkmadı? Niçin insan tohumu hakkında yanlış bir sanıya düşersin?” Böyle diyordu, çağları aşan sonsuzluk eri Mevlana Celaleddin Rumî. O yüzden, onun ölümüne Şeb-i Urs (düğün, şenlik, kavuşma gecesi) dendi. Bu deyim, zaman içinde Şeb-i Arûs şekline getirildi. Şeb-i Arûs’u, “Bu gece dünya gebe kaldı, ebedi bir dünyayı doğuracak” diye ifadeye koyan Mevlana, 5 Cemâziyelahir 672/17 Aralık 1273 günü sonsuzluğa göçtü. 69 yaşındaydı. Ruhu, ayrıldığı bütüne, Yaratıcı’ya doğru kanatlanırken gün batmak üzereydi. Ruh, bineği olan cesedi terk etti ve Rumî’nin deyimiyle “nur, nura kavuştu.”


İnsan, Mevlana’ya göre, aslı ve can yoldaşı olan Yaratıcı’dan kopup bu noksanlıklar dünyasında bir yolculuğa çıkmıştır. Bu yüzden, sûfîler insan hayatına sefer, hicret, seyr ve gurbet derler. Bir sürekli yürüyüştür hayat, bir sürekli koşuş. Beden bineğinde bulunduğumuz sürece, aslımız olan Yaratıcı’yı tam bilemeyiz; bilgilerimiz bir tür hayaldir. Dünya serüveni bitince, biz, beden bineğinden ayrılırız; Yaratıcı da hayal olmaktan çıkar. Mevlana bunu anlatırken: “Ben tenden soyundum; O, hayalden. Şimdi, kavuşmanın bahçelerinde salınıp geziyorum” diyor. O bahçeler, Mevlana’ya göre bir kamışlıktır ve biz de bir kamış parçasıyız. Oradan koparak bir ney olmak üzere bu âleme geliriz. O yüzden, bu dünyada insan, yürek delen ayrılık ezgileri çıkarmaktadır. Hayat dediğimiz, bir ayrılık hikâyesinden ibaret… Sonsuzluk bahçesinden kopup gelerek bu dünyanın ıstıraplarıyla, kiriyle-pasıyla kucak kucağa yaşamak niçin? Cevabı şu Mevlana’nın: “Eğer çaresizlerin uyarılması görevini üstlenmiş olmasaydık, bu toprak dünyada bir an bile durmazdık.” Böyle bir görevle bu âlemde oturmak, böyle bir bilinçle bu yolculuğu sürdürmektir ki, insanı ‘ölümsüz’ yapar. ÖLÜMSÜZ SALTANAT HANGİSİ? Randevu isteğine aylar sonra cevap verdiği Selçuklu Sultanı ona sordu: “Benimle senin farkın nedir?” Mevlana’nın cevabı başlı başına bir ölümsüzlük beratı olduğu gibi, ölümsüzlüğün bir tanımıdır da. Şöyle dedi imparatorluğun sultanına: “Farkımız şu: Senin saltanatın öldüğün gün biter, benim saltanatımsa öldüğüm gün başlar.” Gerekçeyi de şöyle veriyor: “Ben o padişah değilim ki, tahttan inip tabuta bineyim. Benim saltanat beratımın üstüne ‘ölümsüz ve sonsuz’ diye damga vurulmuştur.” Bu damgayı beratlarına vurduranlar hep yaşarlar. Ama onların yaşadıklarını görebilmek de bir başka eriş ve oluş gerektirir. Onların, ölüm sonrasında nereye saklandıklarını iyi bilmek lazım. Bir ipucu veriyor Mevlana: “Ölümümüz ardından, bizim mezarımızı toprakta arama. Bizim türbemiz, sonsuzluk erlerinin gönüllerindedir.” Demek ki, Mevlanalar yeni yeni bedenlerde devamlı gelip gidiyor ama bunu fark edebilmek herkese nasip olmuyor. Özü, sonsuzluk erlerinin gönüllerine giderken, cesedi Konya toprağına verildi Mevlana’nın. Her dinden, her ırktan, her renkten insan, ardından gözyaşı döktü. Çünkü o, hepsinin Mevlanası idi. Kimi onu Musa’nın, kimi İsa’nın, kimi de Muhammed’in bir belirişi sayıyordu. Bu yüzden, herkes kayba uğramıştı. Kedisi bile ağzına bir kırıntı koymadan bir köşede büzülüp kaldı. Tam yedi gün, aydınlıklar kadar berrak sahibinin ölümüne yas tuttu kedicik ve 7. günün sonunda açlıktan öldü. Mevlana’nın ölümsüzlüğe geçen özünü kutsamak, daha doğrusu bu özden nasiplenmek için, cesedinin saklandığı türbenin çevresinde 7 asrı aşan bir zamandır el bağlıyoruz. Mevlana, ölümsüzlük gibi saygındır. Hatırası önünde tâzimle eğilmeyi onur biliyorum.


Mevlana'yı tanıyor muyuz? Mevlana’yı her Aralık ayında anıyoruz ama tanıyamıyoruz, anlayamıyoruz. Bugün Mevlana’yı en az anlayanlar, Müslümanlardır. Mevlana konusunda daha çok şu kavga ile meşguldürler: Mevlana Türk müydü, İranlı mı? Türk olsa ne, İranlı olsa ne? O, Mesnevi ile Divan-ı Kebir ile, Fîhî Mâfih ile büyüktür. Konyalı veya Belh’li olduğu için değil. Büyük İskender: “Benim esas babam kral Philip değil, Aristo’dur” diyor. Neden garip olsun? İskender’in beynini ve ruhunu Philip değil, eserleriyle Aristo yoğurdu. Mevlana da, “Benim canım ne sensin, ne şu; benim canım Cüneyd ile Serî’dir” diyerek, tasavvufun iki büyük ismine dayandırıyor ruhunu. “İnsan cevher, varlık ona arazdır” diyerek zaman ve mekân kategorilerinin bile özüne uygulanmasını kabul etmeyen Mevlana için, hayat macerasının gayesi, insanı sosyal veya tarihsel kılmak değil, kozmik ve evrensel kılmaktır. Onu, milliyet, bölge, iklim, renk, ırk kalıplarına hapsetmeye kalkmak doğru olmaz. Ne var ki, konuyu böyle anlamak bir derinlik ve çap meselesidir. Ve gerçek Mevlana’yı anlayıp anlatabilmeyi gerektirir. Bunu yapamayanlar, bir ‘turistik Mevlana’ ortaya çıkarmak ve onu anmak durumundadırlar. İşte, Mevlana’yı anma adı altında yıllardır yapılan ‘kutsal dans’ gösterileriyle, çekilen beşinci sınıf politikacı nutuklarının arz ettiği manzara budur. Nasıl tanıyacaksınız Mevlana’yı? Bunun için Kur’an’ı, tasavvufu, Hz. Muhammed’i, felsefe tarihini anlamak gerekir. Aksi halde, Mevlana’yı ya şeriat yobazının katranına ya da Marksist hezeyanın kızılına batırır, boğarsınız. Fakat Kur’an’ı ve Muhammed’ı nasıl anlayacaksınız? Tarikat önderi geçinen sahtekârların, sekizinci sınıf parti liderlerinin ellerini öptükleri bir ortamda tasavvuf anlaşılır mı? Hayatının, harplerde ‘kelle koparmak, kâfir boğazlamak’ olarak anlatıldığı bir coğrafyada Hz. Muhammed’in gerçek kişiliği fark edilebilir mi? Anayasal bir direktif olan din kültürü ve ahlak öğretimini, evrensel din esaslarını tanıtmak yerine, İslam tarihinin yorum ekollerinden biri olan Hanefîliğin yozlaştırılmışını belletmek şeklinde uygulayan bir eğitim sisteminin yürürlük alanında: “Kâfir de, putperest de olsan gel, bizim kapımız ümitsizlik kapısı değildir” diyen Mevlana’yı, nasıl anlayıp anlatabilirsiniz? Camilerde, ilahiyat mekteplerinde hâlâ musıkînin ‘şeytan büyüsü’ olduğuna dair fetvalar veren ‘hoca efendiler’ var. Hal böyle iken, insanlığın birliğini esas alan ve bu yüzden insanlığın ortak dili musikiye hayatında en büyük yeri veren Mevlana’yı nasıl tanıtırsınız? Mevlana, “Ben Kur’an’ın kölesiyim, Muhammed’in yolunun toprağıyım” diyor ve ardından sevgiden, birlikten, hoşgörüden, güzellikten örülü bir dünya öğütlüyor. Öte yanda, “Ben Kur’an’ın ve Muhammed’in askeriyim” diyen ve ardından nefret, kin, bölücülük, karanlık ve çirkinliklerden örülü bir kaos takdim edenler de var. O da Kur’an adına konuşuyor. Bunların farkını kim gösterecek?


DİNCİLİK, MEVLANA’YI NEDEN SEVMEZ? Mevlana, bu toprağın insanına 700 yılı aşan bir zamandan beri ruh ve sonsuzluk üflemektedir. Cumhuriyet Türkiyesi’nin anayasal din işleri kurumu olan Diyanet Reisliği’nin, sayıları düzineleri bulan yayınlarına bakın. İçlerinde, Mevlana’yı anlatan bir tane gören varsa, lütfen bana da bildirsin. Yoksa Mevlana’nın din ve ahlak konusunda çağın Türk çocuklarına verecekleri, fıkıh mollalarının vereceklerinden daha mı azdır? Elbette ki değil ama Mevlana ruhunu devreye sokmak, bir sanayi kolu haline gelmiş bulunan din ticaretinin dayanaklarını yıkacağı için, anılan ticaretin patronları, böyle bir şeye izin vermezler. Koltuğunu onlara borçlu olanlar da susmayı yeğlerler. Malum, “Söz gümüşse sükût altındır.” Bir felsefî-edebî metin; değeri ne ölçüde büyük olursa olsun, gerçek yorumcusunu bulamaz ise ya bir hiç olarak kalır yahut da insanın zararına kullanılır. Bunun, tarih içinde en güzel örneği, Kur’an’dır. Kur’an, her devirde yeniden yorumu yapıldığında -ki bu onun emridir- insanlığa aydınlıklar getirdi. Onu izleyenler, ilimlerin temellerini attılar; rönesansı hazırladılar. Sonra, yorumlama durdurulunca İslam dünyası düşüşe geçti ve çöküşün eşiğine geldi. Kitap aynı kitap, fakat okuyanlar aynı değil. Mevlana’yı, çağa hitap edecek çizgide yorumlayanlar, ne yazık ki, İslam dünyasının dışında bulunuyor. ‘Varoluş çıkmazı’ ve Mevlana Başlıktaki “varoluş çıkmazı” (existential dilemma) deyimi, çağımızın ünlü psikanalizci düşünürü Erich Fromm ekolüne mensup İran asıllı Amerikalı Profesör Rıza Âraste’nin, Mevlana’yı anlatan kitabında (Rûmi, the Persian, the Sufi), günümüz insanının içinde bulunduğu durumu ifade için kullanılmaktadır. Çalışma salonum, bir ayı aşkın bir zamandır, bir Mevlana mevsimi yaşamakta, bir Mevlana coşkusuyla dolu bulunmaktadır. Sebepsiz değil. 17 Aralık, Şeb-i Arûs’tu. Bir yazı, bunun için yazacaktım. Ama bu kadarla kalmadı. Bir haftayı aşkın bir zamandır, ziyaret veya sohbete gelen dostlarla hep Mevlana konuştuk. Böylece, sevgili okuyucular, manevi koşullar kadar, dış sebepler de masamın üstünü, Mevlana’nın eserleri ve Mevlana üzerine yazılan kitaplarla doldurmamı zorunlu kıldı. Mevlana mevsimi, masamı da onurlandırmıştı. Bir yığın kitap… Türkçe, Osmanlıca, Arapça, İngilizce, Farsça, Fransızca… İki Müslüman yazar, rahmetli Abdülbaki Gölpınarlı ve İranlı Fürûzanfer, Mevlana konusunda otorite isimler. Bu iki yazarda, Mevlana’nın hayatını, devrini, çevresini ve nihayet eserlerinin edebi-filolojik tahlillerini buluyorsunuz. Mevlana, çağa nasıl anlatılmalı, çağdaş insanın bulunduğu çizgide Mevlana nedir, neleri temsil ediyor veya edebilir gibi soruların cevapları ise bu iki yazarda yok. Oryantalizmin devlerinden biri olan Nicholson, Mevlana’ya bu açıdan bakma gücü olan bir beyin. Fakat Mevlana’nın esas kaynağı olan İslam’a bakışı ‘yamuk’ olduğu için bir türlü sadede gelmiyor… Arap,


İslam’ın Araplaştırılmasına bir engel teşkil ettiği için olacak, Mevlana ile asla ilgilenmemiştir diyebiliriz. Arapça literatürde Mevlana, genel bazı eserler içinde, bir iki sayfalık yer tutar; hepsi bu. Onu atıyorum, bunu kenara koyuyorum, elimde “İşte, Mevlana çağa böyle anlatılır” dedirten üç kitap kalıyor: Pakistan asıllı, fakat çalışmalarını Amerika’da sergilemiş bir ilim adamı-yazar olan Halife Abdülhakim’in The Metaphysics of Rûmi (Mevlana’nın Metafiziği) adlı eseri, Rıza Âraste’nin, az önce andığım kitabı ve bendenizin Almancaya da tercüme edilen ‘Mevlana ve İnsan’ adlı eseri. ÇAĞIMIZIN MEVLANASI: MUHAMMED İKBAL Tam bu noktada şunu, altını çizerek, ifadeye koymak borcundayız: Çağdaş düşünceye Mevlana’yı, belki de uzun yıllar aşılamayacak bir çapta anlatmak nasip ve şerefi, ölümsüz şair-düşünür Muhammed İkbal’in olmuştur. İkbal, Cavidnâme adlı anıt eseriyle Çağımızın Dantesi diye anılırken, kişiliğine ve sistemine hâkim olan Mevlana etkisi yüzünden de ‘Rûmi-i Asr’ (yüzyılımızın Mevlanası) olarak adlandırılmıştır. Halife Abdülhakim, Mevlana’yı, felsefe ve tasavvuf düşüncesi zemininde ele alıyor. Âraste ise girişi Erich Fromm tarafından yazılan eserinde, Mevlana’yı çağın problemlerine, çıkmazlarına, bunalımlarına çareler sunabilecek en önemli isim olarak değerlendiriyor. Âraste, Erich Fromm ekolüne mensup bir psikanalizci. Amerika Birleşik Devletleri’nde, George Washington Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü olarak çalışmakta. İran asıllı oluşu O’nu tasavvufa çekmiş, Farsça aracılığı ile çok iyi tetkik imkânı bulduğu Mevlana ise onun düşünce dünyasına en büyük etkiyi yapmış. Âraste, tasavvufu sadece psikanalize değil, pedagojiye de uygulayan ilginç bir bilim adamı-düşünür-yazardır. Mevlana’yı anlatan eserinden sonra yazdığı ve serbest bir çeviriyle ‘Sûfî Düşüncede Benliğin Geliştirilmesi’ diye verebileceğimiz ‘Growth to Selfhood, the Sufi Contribution’ adlı eseri, tasavvuf alanında, günümüzde yazılmış en güçlü kitaplardan biri kabul edilebilir. Âraste’ye göre, Mevlana, yüzyılımızda en ideal temsilcisini Erich Fromm’un kişiliğinde ve yaklaşımında bulmuştur. O halde, Mevlana’yı, Fromm’un penceresinden ve onun mesaisiyle kaynaştırarak tanıtmak, günümüz insanına, özlediği aydınlığı büyük ölçüde getirecektir.

Haçlı emperyalizmi Allah’a tercih edenler Bu ülkenin son çeyrek yüzyılda yaşayarak gördüğü en altı çizilesi, en ibret dolu gerçeklerden biri de şu oldu: Dinden-imandan-mukaddesattan en çok söz edenler, bu değerleri fütursuz biçimde maddî çıkara, siyasete, servete tahvil eden dinci takımı olmuştur. En cilalı, en hararetli


din nutukları onlardadır ama dinin temel amacı olan ahlaktan en az nasibi olanlar da onlardır. Dinin temel düşmanları olan yalancılık, kamu hakkı talanı, iftira, insana kötülük (diri diri insan yakmak dâhil) bu dinci takımın sıradan eylemleri olmuştur. Son otuz yıl boyunca ekranlar bunların rezillik ve zulümleriyle reyting rekorları kırdı. Menfaatleri için çiğneyemeyecekleri ahlak ilkesi, çamur atmayacakları haysiyet, rencide etmeyecekleri hak söz konusu değildir. Özellikle iftira, bunların baş ibadeti, birinci dereceden siyasal sermayesidir. Tam bu noktada, Müslüman halkımızın şu Kur’ansal gerçeği aklından çıkarmamasını öneriyorum: Kur’an, bu ümmetin, öz Peygamberi’nin eşine zina suçu iftirası attığını bize uzun uzun anlatmaktadır. Bunu sebepsiz göremeyiz. Kur’an bu yolla bizi, Müslüman ümmetin zaaflarından birine karşı uyarmaktadır. İftira atma zaafı, siyaset dincisi ekiplerde şaşmaz bir kişilik yapısına dönüşmüş bulunuyor. Bu kafanın ve bu çürümüşlüğün, İslam dünyasını, o arada Müslüman Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır. İslam Peygamberi’nin elbisesini, sakalını din yaptık ama ahlakını din yapamadık. İşte, temel facia noktamız budur. İslam’ın getirdiği evrensel ilkeleri din yapmak yerine, İslam’ın geldiği dönemin Arap örflerini din yaptık. Hz. Peygamber, kamu malını talan edenlerin cenazesine gitmezdi dediğimde, bana neler yapıldığını dünya âlem biliyor. Bu gerçeği duyurmamdan ilk ve en çok rahatsız olan, bu ülkenin iki katrilyon lirayla kotarılan Diyanet Teşkilatı oldu. Allah ile Aldatmak kitabım, bu ibret verici serüvenin ayrıntılarını milletimizin önüne koymuştur. Daha sonra yayınlanan ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabımsa halkın malını çeşitli oyunlarla talan edenlerin dinsiz-imansız lanetliler olduğunu Kur’ansal bir gerçek olarak insanlığın önüne koydu. İSLAM’I HAÇLI EMPERYALİZME SATTILAR İki kadeh rakı içenleri, başını, Pavlus buyruklarına uygun olarak sarıp sarmalamayanları din dışı ilan etmekten çekinmeyenler, milletin malını talan edenlere ilişkin İslamî ilkelerden tek kelimeyle söz etmediler. Edenleri de çamurlayıp etkisiz kıldılar. Diploma törenlerinde babası, hatta dedesi yaşındaki hocasının elini sıkan kızlarımızı ‘günah işlemek’le, hatta ‘İslam’a ihanet’le suçlayabilenler, Irak sokaklarında ırzlarına geçilen 11-12 yaşlarındaki kızlı-erkekli çocukların katilleriyle aşna-fişna olmakta, onlara açık veya örtülü biçimde destek vermekte hiçbir sakınca görmediler. Irak’ta Müslüman çocukların ırzına geçen haçlı katilleri kınayalım diye TBMM’ye getirilen ‘kınama önergesi’ne karşı çıkanların, aynı zihniyetin uzantıları olduğunu


dünya biliyor. Peki, Müslüman mazlumların ırzları, kanları, malları, bu kadar mı önemsiz? Bilenler biliyor ki, bu dinin bizzat Peygamberi, insanın kanının, ırzının, malının, haklarının, bırakın kumaşı-kılı, Beytullah’tan bile daha kutsal olduğunu dünyaya ilan etmiştir. Asırlarca tartışılmış küçük ayrıntıları dinin-imanın temel meselesi yaparak Müslümanları kavgaya sokmakta hepsi yekta, hepsi şeytana taş çıkartacak kadar kurnaz. Ama Müslümanların haçlılara karşı hukukunu korumak söz konusu olduğunda hepsi suspus. Keşke sadece suspus olsalar; hepsi Batı meddahı, hepsi haçlı destekçisi... Eğer bu halk, böylesine çürümüş bir riyakâr zihniyete hâlâ değer veriyorsa Allah’ın gazabına uğrayıp belasını bulmaya müstahak hale gelmiş demektir. Sabredin, göreceksiniz. Âkif'in ıstırabı İslam-Türk şiirinin, bireysel-psikolojik ıstırabı işleyen en büyük ismi Fuzulî’dir. Aşk ve ıstırabın çağları aşan şiir sultanı Fuzulî için hayat hep şöyle yürümüştür: “Dost bîperva, felek bîrahm, devran bîsükûn Dert çok, hemdert yok, düşmen kavi, talih zebûn.” Böyle bir lirizm ustası, yalnızlığını, acılarını dile getirirken, yüzyılların kesemeyeceği bir şiir şokunu gök kubbeye yansıtır ve ruhumuzu, söz büyüsünün burcuna çeken şu beyti bize armağan eder: “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge. Ne açar kimse kapım, bâd-ı sabadan gayrı.” Burada, şairin ruhunda bir kor gibi yanan ıstırap ve yalnızlık, onun büyülü kelam kudretiyle, sadece insana duyurulmakla kalmıyor; varlık ve oluş da bu acıyı yaşar hale getiriliyor. Bu beyti okurken biz, çöl sessizliğinde bir şafak vakti esintisinin, bir büyük ruhun yalnızlığına acıdığını ve onu teselli için, kimselerin ırgalamadığı kapısından içeri süzüldüğünü, onu sıcak bir dost gibi kucaklamak istediğini hissederiz. İşte, zamanı önünde eğen sanatkâr budur. İşte Fuzulî budur… Fuzulî’nin, derinliğine ve mistik ıstırabı, aynı büyüklük ve kıvamda, fakat genişliğine ve sosyolojik bir belirişle, Mehmet Âkif Ersoy’da karşımıza çıkar. Gerekçesi ne olursa olsun, ıstırabın duyuluşu ve onun, sanat dediğimiz ölümsüz ve esrarlı dille aktarılışı dikkate alındığında, Âkif de büyük bir mistiktir. Esasen, bir insanın sanatkâr olup da mistik olmaması söz konusu edilemez. Tartışma konumuz, mistisizmin türü olacaktır, varlığı-yokluğu değil. Bütün iman, aşk, ıstırap ve coşku olayları bir mistisizm sergiler. Âkif’i din ticaretine veya ticari dine âlet eden, güzelden ve ıstıraptan yoksun molla-softa hezeyanı, mistik olmayı falan veya filan tarikata mensup olmakla eşitlediği için “Âkif’te


tasavvuf yoktu” hükmünü verir ve onu, kokuşmuş kuralcılığın bir “vezinli söz bezirgânı” olarak sunar. 1936’da hayata gözlerini yuman Âkif’i, her 26 Aralık’ta anarken bu düşünceleri tekrar tekrar yaşarım. Âkif, istismar palyaçoluğunun musallat olduğu değerlerden biridir. İMAN VE ISTIRAP ADAMI AKİF Âkif, şiir denen söz yaratıcılığının zirvelerinde oturmuş bir dev olmanın yanı sıra, İslam tasavvufunun (tarikatçılığın değil), hatta vahdeti vücudun en güzel terennümünü gerçekleştirenlerden biri olarak da dikkatimizi çeker. Bakın Safahat’ın 7. kitabı Gölgeler’e; özellikle Gece, Secde, Hicran adlı şiirlere: “Nasıl dursun benim biçare gölgem, senden ayrılmış Güneşlerden değil, ya Rab, senin sinenden ayrılmış Hayır, imanla, itmi’nanla dinmez ruhumun ye’si Ne afâk isterim sensiz, ne enfûs, tamtakır hepsi” “Güneşler geçti, aylar geçti artık gel ki mihmanım, Şuhûdundan cüda imanla yoktur kalmak imkânım” “Kıyılmaz, lakin Allahım, bu gaşyolmuş yatan vecde Bırak, hilkatle olsun varlığım yekpare bir secde.” Bu dizelerde, en ileri vecd ve coşkunluğa yükselmiş Müslüman mistiklerin aşk ve birlik anlayışları dile gelmektedir. Bunlar, mabedi ve secdeyi, koltuk kapmak ve biraz daha fazla yiyebilmek için propaganda aracı yapan sefil goygoycuların çıkarabileceği, hatta anlayabileceği sesler değildir. Bu sesler, Kur’an ve Muhammed’in vicdanı gibi konuşacak çizgiye erişmiş ruhların ezgileridir. İşte size, altına rahatlıkla İbn Arabî veya Hallâc imzasını atabileceğiniz, abide bir beyit daha: “Mülhid de senin, kalb-i muvahhid de senindir İlhad ile tevhid nedir? Menşeleri hep bir.” Mehmet Âkif de uyandıramadı! Âkif, aşk ve ıstırabının Leylası bildiği, ‘İslam dünyasının uyanışı’na özlem içinde bu dünyadan ayrıldı. Leyla’yı görememenin, ona yol açamamanın acıları içinde kendi derinlerine çekildi ve bütün yaratıcı ruhlar gibi, iniltilerinden gök kubbeye destanlar bıraktı. Şu sızlanışlara bakın: “Bana dünyada ne yer kaldı emin ol, ne de yar Ararım göçmek için başka zemin, başka diyar Bunalan ruhuma ister bir uzun boylu sefer Yaşamaktan ne çıkar, günlerim oldukça heder Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün


Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün” “Artık, ey yolcu, bırak ben yalnız ağlayayım.” “Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz, İnler, Safahat’ımdaki hüsran bile sessiz.” Âkif’in, bu iniltilerle gözyaşı döktüğü sırada İslam dünyası gerçekten perişandı. Emperyalizmin, sömürgeciliğin, zulmün, ezilmişliğin, yokluğun, sefaletin pençesinde kan ağlıyordu. Bugün elliye yakın bayrak ve iki milyarlık kitleye ulaşan İslam dünyası, ekonomik bakımdan da iyi noktalara gelmiştir. Peki, Leylası göründü mü Âkif’in? Bitti mi çile, dindi mi acı? Hayır! Âkif’in ıstırabı, belki de, biraz daha büyümüş olarak, ortadadır. Âkif’in Leylası ekonomik, askerî, politik, coğrafî bir ülkünün sembolü değildi. O, bir şuur ve uyanış peşindeydi. O halde, onun Leylası ancak insan unsuru beklenen çizgiye gelince ortaya çıkacaktır. Ve bu, İslam dünyasında henüz gerçekleşmemiştir. Âkif’de, bir toprak ve tarih şuuru vardır. Bu, onu, önce Millet (Türk milleti), ikinci olarak da ümmet (İslam milletleri) için konuşturur. Türk vatanı ve Türk tarihi bu bakımdan kutsal beşiktir Âkif için. Bakın İstiklal Marşı’na, bakın Çanakkale Şehitleri’ne, bakın Bülbül’e… ÜÇ BÜYÜK MUSİBET Âkif, ideal insanın vücut bulmasına engel üç musibet görüyordu: Yobazlık, hareketsizlik ve Kur’an’dan kopuş. Bu üç musibeti saf dışı bırakmak için, bir beyin-ruh seferberliği istiyordu. Bu, onun dilinde inkılâp diye anılır ve bu inkılâbın esasını, ilme ve Kur’an’a dönüş oluşturur. Buna; İslam’ın, Kur’an’dan kaynaklanan öz çehresini değiştiren uydurmaların, hurafelerin saf dışı edilmesi de diyebiliriz. Safahat’tan bazı mısralar okuyalım: “Ya taassup! ya taassup! o kadar maskaraca Bir yol almış ki, bakarsın başı misvaklı hoca Mütehassısken edepsizliğin eşkâlinde En ufak şeyden olur dini hemen rencide.” “Müslümanlık denilen ruh-i ilahi arasak Müslümanız diyen insan yığınından ne uzak!” “Müslümanlık nerde, geçmiş bizden insanlık bile Âdem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir


Şu dize, bugünlerde ‘Arap Baharı’ denen alçaklığın bir tasviri gibidir. “Gaza namıyla dindaş öldüren bîçare dindaşlar!” Âkif’in ıstırabını, acısını besleyen sebepler, ortadan kalkmak şöyle dursun, beraberine politik destek ve parayı da alarak kitlelerde derin yaralar açmaya devam etmektedir. Âkif, Kur’an’ın vicdanı kadar berrak ve ölümsüzdür… Kemiklere sığınmak Kur’an’ın surelerinden biri de Tekâsür adını taşıyor. Tekâsür, ‘çoklukla övünme yarışına girmek’ anlamında. Kur’an, tekâsürün, insan hayatında daha çok mal ve insan çokluğuyla övünme şeklinde belirdiğini gösteriyor. Çoklukla övünme, niteliğe karşı niceliği yani, öze karşı şekil ve kütleyi öne çıkarmaktır ki, Kur’an bunu aldanışın, çöküşün habercisi sayar. Servetten ibadete kadar bütün alanlarda sayı çokluğuyla övünmenin birey ve toplumu, yıkımın kucağına ittiğini kabul ve ilan, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in temel tavırlarıdır. Tekâsür suresi bize, insan sayısının çokluğunu bir üstünlük sebebi sayan iki Arap kabilesinin zavallılığını örnekleştirerek, ölümsüz bir ders vermektedir. Bu iki kabile, insan sayısı bakımından çok oldukları iddiasını birbirlerine karşı öne sürmekle başlattıkları kavgayı iyice kızıştırmış, nihayet ölülerini de saymaya başlamışlar ve böylece kavga mezarlığa götürülmüştür. Esrarlı Kur’an dili bunu şu şekilde ifadeye koyuyor: “Oyalayıp aldattı, o çokluk kuruntusu sizleri. Öyle ki, ölüleri saymak üzere ziyaret ettiniz kabirleri. İş, sandığınız gibi değil, ilerde bileceksiniz bilinecekleri…” İki görünümü vardır kemiklere sığınmanın: Övme görünümü, yerme görünümü. Övme görünümünde, ölüp gitmiş kişi veya kişilerin, üretilemeyen güzellik ve iyiliklerin yerine ortaya sürüldüklerini görürüz: “Benim babam, benim ecdadım şuydu, buydu. Ben, falan babanın, filan ırkın çocuğuyum…” teraneleri bu çaresizliğin ifade şekillerinden bazılarıdır.

Görünüm ister bireysel planda, ister sosyal planda olsun, Kur’an’ın buna cevabı şudur: Baban, ecdadın peygamber bile olsa, eğer sen bir şey üretemiyorsan, hiçlik ve hüsrandan kurtulamazsın. Soya tapma, ataları ilahlaştırma ve kutsanan kemiklerin arkasına saklanma, Kur’an’a göre putperestliğin niteliklerindendir.


Yaratıcı dehadan yoksun bireylerin, yaratıcı ruhlardan yoksun toplumların eskiye sığınışlarına hayat gerçeğinin verdiği yanıt şudur: Kendi elinle ürettiğin, kendi ruhunla yarattığın bir şey varsa, göster. Yoksa, olduğun yere çömel ve sus!... Kemiklerle uğraşmanın yerme görünümü ise eksiklik ve cüceliği kemiklere yükleme şeklinde ortaya çıkar. Zavallı benlikler, başarısızlıklarını, kendilerini savunamaz duruma gelmiş kişilerin mezarlarına yüklemeyi, en geçerli yol bilirler. İslam Peygamberi, ölülerin arkasından çirkin şeyler söylemeyi yasaklayarak, üzerinde olduğumuz evrensel ilkeyi çok yalın bir nezaket kuralı içinde göstermiştir. İSLAM DÜNYASININ TALİHSİZLİĞİ Kemiklere sığınma talihsizliğinin en tipik belirişlerini, ne yazık ki, günümüz İslam dünyasında görmekteyiz. Ülkemizin de, ilk sıralarında yer aldığı bir dizi topluluk, yaratıcı hamlelere beşiklik yapacak büyük beyinler yetiştirmenin sırlarını aramak ve çilesini çekmek yerine, geçmişin, başkaları tarafından tarihe bırakılmış değerlerini zavallı bir bezirgânlıkla sömürme açıkgözlülüğünden bir şeyler beklemekte. Bu ülkelerdeki, kitleleri coşturma, avutma ve susturmanın yolu her şeyden önce, hararetli ‘ecdat ve mazi övme’ nutuklarından geçiyor. Ve hayat, bu ülkelere sürekli şunu soruyor: Peki, siz ne yapıyorsunuz? Oluş ve eriş hiç kimsenin kazanılmış hakkı değildir. Her insan, ölümsüzleşmeye, sadece potansiyel olarak adaydır. Bunu, fiile çevirmek, benliğin sarfedeceği öz gayrete bağlı bulunuyor. Kemiklerle uğraşmaya harcanan ümit ve enerjileri kendimizi tanımaya ve oluşun çileli yolunu yürümeye harcadığımızda talih ufkumuz aydınlanacaktır.

Enginizasyonun ayak seslerinin yeni yıl mesajı Genelde insanlık, özel olarak da Türkiye çok zorlu bir berzahtan geçiyor. Önce genele bir bakalım: Ümitler, beklentiler var; deneyimlerimizle elde ettiğimiz ışıklar var ama korkular, ıstıraplar, karanlıklar, tehlikeler de var. Bundan da önemlisi, tüm ümitlerimizin hayat kaynağı olan evrensel değerleri kemirmek, insanlığı, eskinin karanlık dehlizlerinde çürütmek üzere bekleyen tahrip odakları var. Bunlar, kudurgan bir şehvetle insanı boğmak ve sadizmlerini tatmin etmek üzere pusudadır. Berlin Duvarı yıkılmıştır. Duvarın arkasından ümit ve coşkularla birlikte ‘acabalar’ ve endişeler de akın etmiştir. Soru, kısaca şudur: Zulüm ve kahırla bastırılan kitlelerin serbest kalışıyla su yüzüne çıkan boşluklar nasıl doldurulacaktır? Cevap ne olursa olsun, şunu görmezlikten gelemeyiz: Materyalizmden idealizme, dinsizlikten dine, Allahsızlıktan Allah ile aldatmaya gidiyoruz. Magazin züppesi sözde ‘aydınlar’la, devlet adamlığını Kırkpınar ağalığı sananların hâlâ fark edemediği bu gerçeği bundan ellialtmış yıl önce görenler var.


Çağın en büyük düşünürlerinden biri olan İngiliz Toynbee, 1940’lı yıllarda şunu söylüyordu: “Eğer insanlığın mutlu bir geleceği olacaksa bu yine büyük dinlerin mirası içinden çıkacaktır.” Yüzyılımızın düşünce devlerinden bir başkası, Fransız Andre Malraux, aynı gerçeği daha keskin bir ifadeyle şöyle tekrarlamıştır: “Önümüzdeki yüzyıl ya dinler çağı olacaktır ya da hiçbir şey.” Büyük dinleri, evrensel ilkelerin, insana sevgi ve saygının kaynak kurumu olarak aldığınızda bu doğrudur. Ama unutmamak gerekir ki, insanlığı din dışılığın, inkâr ve materyalizmin en zehirlisine teslim edenler de büyük dinlerin temsilcileri olmuştur. Burada, Kur’an’ın, yaklaşık üçte birinin, din temsilcilerini şikâyetten oluştuğunu bir kez daha belirtmek isterim. Yani rahmet ve mutluluk kurumu olması gereken dini, zahmet ve kahır kurumu haline getirenler, ne yazık ki, dini inkâr edenler değil onu temsil edenler oldu. Kılık değiştirmiş engizisyonların yakamıza yapışması imkân dışı değildir. Çünkü engizisyon ölmez, sadece uyar; uyanmak için de sizin uyumanızı bekler. Bugün, hassas kulakların duydukları bazı sesler, engizisyonun ayak sesleridir. Çöken sistemlerin bıraktıkları boşlukları doldurmak üzere din, ruh, üst âlem, öte dünya, kutsal adına binlerce kişi ve klik sahneye fırlamıştır. Her ilde birkaç ‘mehdi’ (!) türemiştir. Bunlar, esrarlı bir paralellik ve entegrasyona girebilmişlerdir. Hatta yer yer ‘ortak hurafe mafyaları’na vücut verebilmektedirler. Dinlerin bünyesinden çıkabilecek mutlu yarınlar kendiliğinden gelecek kadar ucuz değildir. Herkesin, özellikle aydınların kolları sıvaması şarttır. Bizim teklifimiz şudur: İnsanlığın ulaştığı bugünkü bilim, aydınlık ve deneyim mirasıyla, vahyin son ürünlerini toplayan Kur’an’ı kucaklaştırıp yepyeni reçeteler elde etmeliyiz. Bunun için, Kur’an’ı, geleneksel tabuların tüm tasallutundan kurtularak yeniden okumak gerekiyor. Biz bu okuyuşun devrim niteliğinde örneklerini iki düzineyi aşkın eserle ortaya koymuş bulunuyoruz. VE TÜRKİYE ÖZELİ Türk halkı olarak yeni bir oluş sürecine girmiş bulunuyoruz. Türkiye ile, Türk tarihiyle, Türk’ün ruh ve iman kökleriyle hesaplaşıyorlar. İşin kotarımı, Kelime-i Şehadet’in ve Malazgirt ruhunun bin yıllık düşmanı haçlılarda. Destek ve meşrulaştırma işi ise içerdeki kanı bozuklarla imanı bozuklara ihale edilmiş. Türkiye borç batağına tepesi üstüne batırılmış. Seksen küsur yıllık birikimlerimizin işe yarar nesi varsa ona buna satıldı. İslam dünyasındaki en yakın komşularımızla neredeyse kanlı bıçaklı olmuşuz. Hukuk askıya alınmış. Süratli bir biçimde diktatörlüğe gidiyoruz. Diktatörlük özlemleri hedefine vardırılırsa bölücü terörün döktüğü kana ilaveten dinciliğin dökeceği kanlar dönemi başlayacak. Türkiye şundan haberdar mı: Dincilik, planını çok becerikli bir biçimde ve çok önceden


yapmış bulunuyor. Dincilik yıllardan beri iç ve dış teröre yatırım yapıyor. Ayağını tam sağlam bastığı anda, Türkiye’nin canını yakacak kıyımlar sürecini açacaktır. Böyle giderse dincilik bu millete yakın bir gelecekte PKK’ya rahmet okutacak dehşetlere imza attıracaktır. Allah bu milleti korusun. Yeni yılınız kutlu olsun! Işığı uyandırmak… Karanlığın ve kötünün, doğrudan varlığı yoktur. Işık ve iyi ortadan çekilince boy gösterir, karanlık ve kötü. Işık olmak; vermektir, çile çekmektir, ıstırabı göğüslemektir. Verenlerden olmak; Ali, Hasan, Hüseyin olmaktır. Çöl susuzluğuna dayanmak, Kerbela eri olmaktır. Ucuzun, hep aşağı doğru yürümenin, hep hazır yemenin, hep uyumanın rahatını sevmez güneş adam… Yezit nasipsizliği, tiksindirir onu. Bilir ki; var olmak, ışıkla dost olmaktır. Bilir ki; karanlığı kovmak, aydınlığı kucaklamaktır. Bu da, dikenli yollardan geçmeyi gerektirir… Işık ekin insanın içine. Işık, tüm antitezleri eriten, yok eden tezdir. Bu yüzden, düşüncenin cüceleri, acezeleri hep antitez olur, hep hırlar, hep horlarlar. Çünkü verecekleri bir şey yoktur. Bütün sermayeleri, veren elleri karalamak, ışığı çarpıtmaktır. Işık verenler ise sadece ışık vermekle meşguldürler. Işık veren, sevgi tohumu eken hizmet ve sonsuzluk erleri yeterince olmazsa, kötülük boy atar ve kavga, ümit haline gelir. Işık vermeyi, ışık adam olmayı, akıl-sevgi-Kur’an üçlüsüne oturan bir İslamla eşitliyorum. Hesaplara, ideolojilere, politikaya, kin ve öfkeye âlet edilmeyen bir İslam…

Anadolu’nun dört bir yanından şu feryat yükseliyor: “Bize, İslam adına öfke ve kin öğretildi. Biz, din adamı adı altında cehennem müfettişi dinlemek istemiyoruz. İnsanlığın rahmet kucağı olarak nitelediğiniz Hz. Peygamber’i, bize, bir kinci bedevî gibi tanıttılar. Nikâhlarımıza geçersiz, çocuklarımıza piç diyenler var. Bayramda, cumada, camiden bizi kovanlar var. İslam, bize, çekilmez bir kahır gibi gösterildi. Biz, hiziplerin, politikanın kirli sularında lekelenmiş bir İslam istemiyoruz; biz Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’i istiyoruz. Klikçilik yapanların, insanlar arasında şu veya bu gerekçeyle ayrımı körükleyenlerin hayır getireceklerine inanmıyoruz.” Güzel ülkemin ve aldatılmış halkımın istekleri, en güvenilir, en samimi ve kendiliğinden bir anketin sonuçları halinde, işte böyle özetlenebilir: Üniversitelerimizin değerli üyelerinden bir dekan, bir konferansımın ardından yanıma sokulup şöyle inledi: “Bize İslam’ı, Müslüman olmayı, bir onur halinde sundun. İçimizdeki mirastan gurur ve haz duymamızı sağladın; sana ebediyen minnettarız.”


BİR ŞEYLER YAPMALIYIZ! İnsanımıza din, büyük kısmıyla, bilgisiz temsilciler tarafından anlatılmış ve bu durum, onlarda güvensizlik yaratmıştır. Bu güvensizlik, inkâr yobazlığı tarafından sömürülerek kitleler ya manevî boşluğa düşmek yahut da din sömürüsü yapan yobazlığa “Eyvallah” demek durumuna getirilmişlerdir. Bu çıkmazı aşmak, dini, ana kaynağı Kur’an’a ve akla dayandıracak, yetenekli, yetişmiş, hizmet aşkı ve insan sevgisiyle dolu iman ve fikir adamlarına sahip olmakla mümkündür. Bu yapılmadıkça din, izbelerde karanlık üretimlerini sürdüren hiziplerin tekelinde kalacaktır. Bunun sonucu ise bu hiziplerin standartlarına uymayanların ‘zındık, fasık, kâfir’ ilan edilmeleri ve halkın birbirine kin tutması olacaktır. Bu ülkenin insanını, “Filan veya falan zümre gibi düşünmez, filan veya falan efendinin elini öpmezsen Müslüman olamazsın” şeklindeki hain ve müşrik tasallutun tahribinden kurtarmak lazımdır. Bugün, her hizip, kendi standartlarına uymayanları, en amansız biçimde itham etmekte ve İslam dışı gösterebilmektedir. Din adına aşılması gereken temel problem, budur. Kısacası, insanımız; bilgili, gönlü zengin, insan sevgisiyle dolu, Allah’ın kulları arasında ayrım yapmayan hizmet erlerine muhtaç ve hasrettir. Bu hasreti, Allah ile aldatan bezirgân zümreye boğdurmamak, bizim, insanlık borcumuzdur. Gelin, ey yüreği donmayanlar! Yakalım sevgi kandilini, uyandıralım ışığı! Bir ses bırakalım kubbede! Hadi gelin!... Mal putu İnsan, yalnız verdiği şeylerin sahibidir; yığdığı şeylerin değil… Ve yalnız paylaşan sahip olur, biriktiren değil. Hz. Muhammed’in, tebliğcisi olduğu Kur’an adına insanlığa öğrettiklerinden biri de, budur. Sonsuz güzelliklerin kaynağı Yaratıcı’ya imanla dolu gönüller, O’na güvenmenin doyumsuz mutluluğu içinde coşar ve sahip olduklarını, O’nun yarattıkları hayrına bol bol dağıtırlar. Paylaşmak, onlar için, Yaratıcı Kudret’e güvenmenin en güzel belirtisidir. Kur’an, bu dağıtma ve kaynaşmaya infak diyor ve ekliyor: “Sevdiğiniz şeylerden bol bol vermedikçe sonsuzluk ve mutluluğa eremezsiniz.” (Âli İmran, 92) Verebilmek ölümsüzleşmenin, sonsuzlaşmanın en emin yoludur. Aşk bir verebilme sanatı olduğu içindir ki, onun defterine yazılabilen bütün adlar ölümsüzdür. Verebilme buysa; hapsetme, yığma, başkalarını mahrum bırakma, ölüme, hiçliğe, iğretiye, sefilliğe, mutsuzluğa mahkûm olmaktır. Böyle öğretiyor Kur’an ve bunu gösteriyor onu tanıtan en büyük insan.


HZ. PEYGAMBER’İN BEDDUASI Hz. Muhammed’in en büyük bedduası, mal putuna yenik düşenlere yaptığı bedduadır. Şöyle diyor mal putunun şerir ve azgın kulları için: “Gümüş ve altın paranın, kadifenin, süslü giysilerin kulu-kölesi olan, yüzükoyun yere çakılıp gebersin! Yüzükoyun yere çakılsın da yerlerde sürünsün! Vücudunun her yanına dikenler batsın da o dikenleri çıkaramasın! O öyle biridir ki, bir şeyler verildiğinde hoşnut olur, bir şey verilmediği zaman ise asla vefa göstermez.” (Buharî, cihad 70, rikaak 10; İbn Mâce, zühd 8) Adları bilinenleri ve bilinmeyenleriyle, iyi ve güzel adına bütün mirasımızın babaları olan peygamberler, biliyorlardı ki, paylaşabilmek, güzel bir dünyanın kurulabilmesinin tek yoludur. İmkânları hapsetmekse hayatı cehenneme, mutluluk iksirini zehre çevirir. İmkânlar ve onların paylaşımının sembol ismi ekonomik değer olarak bilindiği için, üzerinde olduğumuz konuda başlık daima mal ve daha sonra para olmuştur. Buna, kısaca, kapital diyelim. TÜM DESPOTLAR MAL PUTUNUN KULUDUR İnsanoğlu, hırsını tatmin için başkaları üstünde hegemonya kurmak istemiş, bunun en geçerli yolu olarak da madde-ekonomi üstünlüğünü görmüştür. Ne ilginç talihtir ki, anılan hegemonyaya karşı çıkanların zafer yolu da, madde-ekonomi üstünlüğünü sağlamaya bağlandı. Böylece, insanlık bünyesinde, ekonominin tarihe ve ideye egemenliği hem hırsına yenik düşenlerce hem de onlara antitez olanlarca, savaş alanının tek gerçeği haline getirildi. Ekonominin tarihe ve ideye üstünlüğünü, şöyle veya böyle kabul, insanlığın bahtını kararttı. Çünkü hırs iblislerinin tek değer ve tanrı haline getirdikleri mal putu, onu yıkmak isteyenlerin de putu oluverdi. Tezin ve antitezin putu, korkunç bir kader oyunuyla aynılaşmıştı. Bugünkü dünyaya bakarsanız, bu putun, komple materyalizm olan komünizmle, pratik materyalizm olan kapitalizmde aynı kudret ve saygınlık burcuna oturtulduğunu görürsünüz. İkisi de insanlık bünyesinde habis birer urdur. Kur’an, kendine özgü üslubu ve yaklaşımıyla, mal putunun kanı durumundaki hırsı insan benliğinden sökmeye çalışırken onun beslediği organların yırtıcı tırnaklarıyla mücadeleyi de ihmal etmez. Ve bu mücadele, Kur’an’a göre, insan onurunun bir gereğidir ve din diliyle, en kutsal ibadettir. Mal putunun zulüm çocukları Toplumların çöküşlerini bir yaradılış zorunluluğu haline getirenler, mal putunun azdırdığı hırs uşaklarıdır ki, Kur’an onlara mütref (servet ve refahla şımarmış olanlar) demektedir. Mütrefler, insanlık suçu işlemeyi hayat kuralı haline getiren, insan emeğini sömüren canavarlardır. Kur’an onları, kendi iddiaları ne olursa olsun, ‘dini


yalanlayanlar’ olarak adlandırır ve ibadetlerine bakmadan lanetler. (bk. Mâun suresi) İslam’ın muazzez peygamberi biliyordu ki, mal putu, tarih boyunca iyice devleşmiş ve en güçlü devrini Muhammed ümmeti zamanında elde etmiştir. Bu yüzden o, mal putuna mağlup ve mahkûm olmanın yaratacağı tehlikenin büyüklüğünü, bu tehlikeden kaçmanın yollarını fiil ve sözleriyle bütün hayatında gösterdi ve yetiştirdiği örnek kuşağı bu bilinç ve ahlakla donattı. Tehlikeye şöyle dikkat çekmiştir: “Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır. Benim ümmetimin bozgun sebebi de maldır.” “Kişinin mal ve gurura düşkünlüğünün dinine getirdiği zarar, sürü içine dalmış kurtların koyunlara getireceği zarardan daha büyüktür.” Şu söz de onun: “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin için fakirlikten korkmuyorum. Sizin adınıza beni korkutan şey şudur: Sizden önceki topluluklar gibi dünya nimet ve imkânları önünüzde birikecek ve bu nimetler yüzünden çekişme ve didişmeye gireceksiniz de önceki topluluklar gibi mahvolacaksınız.” Ve aynen öyle olmuştur. Mal putu, Peygamber’in hayata veda edişinden kısa bir süre sonra kitleyi tahribe başlamış ve aradan yarım asır geçmeden iki peygamber torunundan biri zehirletilerek, öteki boynu vurularak ortadan kaldırılmıştır. Mal putunun zehrini kusmaya başladığı hengâme olan Halife Osman devrinin dünya malı doymazlığını gören sahabî, Abdurrahman bin Avf şöyle diyordu: “Bizler zorluk ve ıstıraplarla denendik sabredebildik de, bolluk ve refahla denenince başarılı olamadık.” (İbn Mübârek; Kitabu’z-Zühd, 182) Bir başka büyük sahabî, İbn Mesûd, mal putunun sendelettiği kitleye şöyle sesleniyordu: “Siz bugün namaz ve benzeri ibadetlerde, Muhammed’in sahabîlerinden daha ilerdesiniz; o ibadetleri daha çok yapıyorsunuz ama onlar sizden çok daha hayırlıydılar. Çünkü onların sizden bir farkı vardı: Dünya malına karşı sevgileri sizden az, sonsuzluğa sevgileri sizden fazlaydı.” (aynı kaynak, 173) EMEVÎ’NİN TANRISI MAL PUTUYDU Peygamberimizin hanımlarından süt emmiş bir tâbiî (sahabîleri gören kişi) ve İslam ilim ve fikir tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Hasan el-Basrî, mal putunun saptırdığı Emevî sultasının kahrını çektiği sıralarda şunu söylüyordu: “Şu ümmetin mal hırsı yüzünden maruz kaldığı kötülüğe, başka hiçbir ümmet maruz kalmamıştır. Bu ümmetin herhangi bir ferdi, din kardeşinin kemiklerini, mal hırsı yüzünden parça parça kırabilir.” (aynı kaynak, 231)


İslam toplumları, peygamberlerinden kısa bir süre sonra pençelerine takıldıkları mal putunun açtığı yaraların acılarıyla kıvranmaya devam ediyorlar. Günümüz Müslümanlarının, çağın üstünde bir insan modelini dünyaya yeniden sunmaları, Kur’an’ın feragat, aşk ve sonsuzluk ateşinin ısıttığı gönüller oluşturmalarına bağlıdır. Daha iyi yeme, daha mükellef koltuğa oturma, daha çok gururlanmanın âleti yapılmış bir ‘ideolojik din’, Hz. Muhammed’in, tanıttığı ölümsüzlükten nasiplenmeye imkân vermemektedir. Bugün, Müslüman vicdanların devirmek zorunda oldukları baş putlardan belki de birincisi, mal putudur. Ellerdeki mallar değil, gönüllerdeki mal putu… Bir tereddüdün romanı Romandan filan söz edecek değilim. Sözünü ettiğim tereddüt, Millî Mücadele sürüp giderken gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi’nde hayatının en uzun konuşmasını yapan Atatürk’e dinleyiciler arasından gelen müthiş bir sorunun yarattığı ve bugün kahırlı acılara dönüşen bir tereddüttür. Benim tespitlerime göre, Atatürk’ün hayatında yaptığı en uzun süreli konuşma, 2 Şubat 1923’te İzmir Kordon’da, İzmir İktisat Kongresi toplantılarından birinde yaptığı konuşmadır. O tarih yaratan konuşma, halkın da dinlediği, canlı sorular sorduğu ve cevaplar alarak katıldığı destanî bir konuşmadır. 2 Şubat 1923 günü birkaç oturumda tamamlanmış, saatlerce sürmüştür. Halk, konuşmaya zaman zaman tezahürat cümleleriyle, bazen de Gazi’ye sorduğu ve cevabını anında aldığı canlı sorularla katılıyordu. O konuşma bu yönüyle de eşsizdir, örnektir, tarihtir. İşte, zabıtlarda ‘hazır olanlardan biri’ diye geçen bir yurttaşın uzun sorusundan ibret verici, keramet gibi cümleler. Parantez içi sözler bizim açıklamalarımızdır. Uzun sorunun özeti şu:

“İslam’ın kurtarıcısı! Müsaade-i devletleri olursa bendeleri de memleketimin ve devletin mukadderatıyla alakadar bir noktadaki müşkülümün hallini zâtı devletlerinden rica ediyorum. (Şu vakara, şu ciddiyet ve nezakete, şu öngörüye bakın). Köylüleri karşısına alıp büyük bir tevazu ile her türlü ihtiyaçlarını ve yaralarını dinlemek için lütfen teşrif buyuran yüce Gazi’den bütün köylü rica ve istirham eder ki, bu millî hâkimiyetin ebediyyen bekasını temin edecek yollar ve bunlara ait hususlar tespit olunsun.”

“Paşa Hazretleri! Devletlilerince de malumdur ki, halkımız eğitimsizdir ve masumdur. Bu cehalet ve masumiyetin neticesidir ki, (şimdi şu bilince, şu idrake bakın) memlekete dün mebus sıfatıyla o millet kürsüsünden hitap eden Mustafa Sabri (Damat Ferit ve İngilizlerle Bağımsızlık Savaşı aleyhine işbirliği yapan ve halkı Allah ile aldatan hain


şeyhülislam) ve emsali, bugün büyük felaketler getirmiştir. Yarını kim temin edecek ki, Mustafa Sabri veyahut o mayadaki adamlar memlekete girmesin. Gençlik bunda bütün ruhuyla, bütün mevcudiyetiyle tereddüttedir…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 15/52) KERAMET GİBİ SORULAR Şimdi de, aynı oturumdaki bir bürokratın sorusunu yine özetleyerek verelim. Maarif Müdürü Vasıf Bey soruyor: “Paşa Hazretleri! Çöken imparatorluğu teşkil eden saray ve o sarayın etrafındaki menfaatperestler zümresi ve o zümrenin menfaatini temin etmek için dini araç kabul eden zümre tamamen yıkıldı mı?” “Osmanlı İmparatorluğu yaşarken herkeste genel bir kanaat vardı: Padişaha karşı değil silah atmak, padişah konuşurken titrememek bile günahtır. Fakat görüyorsunuz ki, Anadolu halkı ve köylüsü üç yıldan beri padişahın hilafet ordusu diye (Millî Mücadele savaşçıları üzerine) gönderdiği kuvvetlere silahla karşı koydu. Ruhlarda ve fikirlerde husule gelen bu değişikliğin sebebi nedir?” (Adı geçen eser, aynı yer) Türkiye doksan küsur yıldır bu soruların ve bu tereddütlerin romanını yaşamaktadır. Kahırlanarak söyleyelim ki, bu roman, bu tereddüdü duyan o büyük ruhlu dedelerimizin kaygılarını haklı çıkarmış, Allah ile aldatmanın haçlı ile işbirliği yapan tezgâhı, onlarca Damat Ferit ve Mustafa Sabri üretip ülkenin subaşlarına oturtarak aydınlanmanın mirasını çürütmüştür. ABD’si, AB’si, yeni Damat Ferit ve Mustafa Sabrilerle işbirliği halinde o mirastan intikam alıyor. Ne için? Velinimetlerine ihanet etmiş birkaç ruh hastasıyla, aydınlık aleyhine kiralanmış birkaç namussuzun işbirliğinden doğan çıkar ve ihanet değirmenine su taşımak için… Bu hale getirilmiş ve üstelik bu hali bir tür meziyet gibi algılamış bir ülkenin akıbeti nasıl olabilir? Cevabı vicdanlarınız versin, sevgili okuyucularım! Varolmak ve ıstırap Varlık alanına gelmekle, varolmak aynı şey değil. Varlık alanına gelenlerin birçoğu, varoluş sırrının gerçekleşmesine malzeme olan ‘şeyler’dir. Varolmaksa, şey olmaktan çıkıp şeylere yön verme, şekil verme çizgisine ulaşmaktır. Varoluşçu felsefenin terimlerini kullanırsak; varolmak, iğreti varlıktan gerçek varlık (authentic existence) mertebesine geçebilmekle mümkün olur. İğreti varlık, bestenin malzemesi; varolansa besteyi yapandır. İrade, kudret, faaliyet, yapıp-ediş, kısaca yürüyüştür varolmak… Malzeme varlıksa, yürüyenlerin kullandıkları hammaddelerdir. İnsan dışındakiler, sadece malzeme varlıklardır. Varolan, yalnız insandır. Malzeme varlığın bütün şerefi, varolana hizmet etmesindedir. Kur’an buna teshîr (varlıkların


insana boyun eğdirilmesi) diyor. Boyun eğdirilen varlıklar, varolanın hâkimiyeti için araçlardır. Varolan varlık, o malzemeyi kullanır ve küllî egonun istediği yönde hedefine götürür. Kur’an, varolanın, malzeme varlıklar üstündeki hâkimiyetine giden yolun ışıklarını yakar, köşe taşlarını koyar ki, yaratıcı mimarlar emin ve rahat yürüsünler. Varolmak, ‘özgür ben’ olmaktır. Ben veya benlik olmak, çok ince bir yolu yürümek sanatıdır. Kur’an buna, sıratı müstakîmi yürümek diyor. Bir yoldur ki sıratı müstakîm, hem küllî ego tarafından izlenir hem parça egolar tarafından. (Hûd, 56; Fâtiha, 6) İnce yolu yürümeye koyulmak bizi bir kozmik titizliğe mecbur bırakır. Bu yüzden, varolmak, bir kozmik ürperiş getirir benliğe… Bu bir risktir, en büyük risktir. Malzeme varlıkların, yakınına bile sokulamadığı bir risktir bu… Varolmanın en çileli, fakat en şerefli yolunu gösteren Kur’an, bu riske, bu kozmik sancıya dikkat çekerken şöyle konuşuyor: “Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ürpererek uzaklaştılar. İnsansa, çok zalim ve bilgisiz olduğu halde, emaneti yüklendi.” (Ahzâb, 72) Varolma riskinin en güçlü omuzlayıcıları, peygamberler oldu. En büyük peygamberin muazzez torunu, aşk ve ıstırap şehidi Hz. Hüseyin’de bu gerçek, ifadesini şöyle buluyor: “Hayat, inanmak ve mücadele etmektir.” ISTIRAPSIZ İMAN İMAN DEĞİLDİR Malzeme varlıkla varolan varlık arası farkı, ıstırabı kucaklayan iman belirler. Ara varlıklarda iman, bir söz ve iddia olayı olduğundan, onların imanı, ıstıraba ulaşamaz. Bu yüzdendir ki, Kur’an, ıstırapsız imandan bir şey beklemez: “İnsanlar zannederler mi ki, ‘iman ettik’ demeleriyle, hiçbir imtihana çekilmeden bırakılacaklardır. İşin doğrusu şu ki, biz onlardan evvelkileri de ıstıraplarla denedik.” (Ankebût, 2-3) Kur’an’ı anlamak, imanla ıstırabı kucaklaştırmaktır. Varoluş sırrının Muhammedî zirvelerinden biri olan Muhammed İkbal şöyle demiştir: “İman adamı, Kur’an’ı okurken Kur’an olabilen adamdır.” Bugünkü İslam-Doğu, Kur’anî varoluşun hürriyet ve yaratıcılık boyutlarını yakalamak zorundadır. Bu dünyada insan, henüz kahır ve ezilmişliğin acısından kurtulup hür yaratıcılığın ufuklarına yükselebilmiş değildir. Servet ve refah, ıstırabı azaltırken, hürriyet ve yaratıcılık riskini göğüslemeyi sağlayan aşk ve imanı kokuşturur, pörsütür. Bu yüzden, Yaratıcı şuurla paralelliği kurulmayan servet ve refah, insanın varolma coşkusunu öldürür.


İnsanlık, zamanüstü kitabın, ‘zeval bulmaz saltanat: mülk lâ yebla’ (Tâha, 120) dediği oluş ve erişe layık hale gelmek için, “Yalnız lütuf isteriz” demenin hayvansal rahatlığından sıyrılıp, “Kahır içindeki lütfu isteriz” demenin büyüklüğüne ulaşmak zorundadır. Var olmak ve özgürlük Var olmak, oluşa, faal bir biçimde katılmaktır. Oluşun malzemesi (malzeme varlık), bu faaliyeti tanımaz. Var olanla ‘şey’in farkı, işte bu faaliyetidir. Faaliyet, yaratıcılıktır. Zâtı Hakk’ın yaratıcılığı, hem oluşu hem de malzeme varlıkları kuşatır. İnsan ise yalnız oluş sergiler; onun, malzeme varlık yaratma kudreti yoktur. Fakat unutmamak gerekir ki, insan, bir parça-yaratıcıdır. Kur’an, “Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder.” (Muhammed, 7) derken parça-yaratıcı olan insanın oluşa katılımını bir yaratıcı faaliyet olarak belirlemektedir. Küllî Yaratıcı, fragmanter yaratıcıya, halifesine bu yetkiyi, hür iradesiyle vermişse insanın yaratıcılığı O’nun yaratıcılığının bir devamı olur. Elbette ki, Allah’ın Allahlığı daima kendisinindir. Fakat bu, O’nun, dilediği kadarını dilediğine vermesine engel olmaz. Var olmak bir yaratıcı faaliyetse, özgürlük bunun temel şartı ve alt yapısıdır. Hürriyetsiz bir yürüyüşten yaratıcı faaliyet beklemek, varlık sırrına terstir. Platon “İnsan ruhunu harekete getiren en önemli şey, insanı özgür tutan şuur halidir” derken bu gerçeği çok güzel yakalamıştı. Özgürlük, bir risktir; hatta hürriyet, bir riskten de öte, her şeyi riske atmaktır. Ne var ki, bu risk göze alınmadan ne hayat sırrına yaklaşmak mümkün olur ne de insanlık kervanını ileri götürmek. Kierkegaard “Ebedî hayat -buna kahramanca yaşamak da diyebilirsiniz- bir ödüldür ki, onu ancak her şeyi, hem de mutlak olarak riske atanlar elde eder” derken bir oluş gerçeğine açıklık getiriyordu. Bu risk, aşkın ta kendisidir. İKİ RİSK VE TANRI’NIN TERCİHİ Şunu da biliyoruz: Özgürlük insanın hep “Ben” deme noktasına gelmesini yani firavunluk riskini taşıyor. Ve insanlık bu yüzden çok zehirli kahırlara maruz kalmıştır. Ama unutmamak gerekir ki; bu riski göğüslemekten kaçan bir yürüyüş hep birilerine “Sen” demenin pençesine düşer; yani zillet riskine mahkûm olur. Kur’an’ın yolu, firavunluk riskiyle zillet riski arasında bir denge yoludur. Kur’an bize gösteriyor ki; küllî Yaratıcı, Tanrı, insan adına hürriyet riskini tercih etmiştir. İnsanın kan dökücülüğünden, bozgunculuğundan yakınan ve kendilerinin sadece emirleri yerine getirdiklerini söyleyerek insana güvenin tehlikeli olacağını ileri süren meleklere, Küllî Ego’nun verdiği cevap şudur: “Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.” (Bakara, 30, 33) Böylece, Yaratıcı, insan adına, hürriyet riskini kucaklıyor. İnsana düşen, Allah’ı bu güveninde haklı çıkarmaktır.


İnsanlık tarihinde hiçbir dinsel-felsefî metin kendini, Kur’an’da olduğu kadar, hür fikir faaliyetine açmamıştır. Kur’an, bu faaliyete sadece müsaade etmez; onu emreder ve en seçkin ibadet olarak kutsar. ÖZGÜRLÜK RİSKİ VE İÇTİHAT Bu hür ve yaratıcı faaliyetin adı, İslam düşüncesinde, içtihattır. Muhammed İkbal’in deyimiyle, “İçtihat, İslam düşüncesinin dinamik ruhudur.” İçtihat, hürriyet riskini kullanmanın ve kabullenmenin çarpıcı ifadesi ve kurumudur. İçtihat iledir ki; İslam, hürriyet riskini benimsemeyi kamulaştırmış ve kurumlaştırmıştır. Bu kurumu reddetmek veya işlemez hale getirmekse Müslümanlarda yaratıcı ruhların ölümü veya prangalanması oldu. İslam dünyası bu ölümden yeni bir dirilişe, bu prangalardan özgürlüğün engin fezasına geçmenin sancılarını çekiyor. Henüz mücadelesini tam veremiyorsa da sancılarını çekiyor… Müslüman kitleler, “Eğer günah işlemeseydiniz Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyen bir topluluk getirirdi” diyen peygamberlerinin, var olma ve ayakta kalmanın temeline, özgürlük riskini göğüslemeyi yerleştirdiğini çok iyi görmelidirler.

Kadın ve sonsuzluk Allah aşkından söz eden ünlü sûfîi en-Nuri’yi (ölm. 295/907) zındıklıkla suçlayıp yargılayan fıkıh mollaları; aşkı, insan hayatının iğrenç bir yanı olarak görüyorlardı. Bu tutumlarıyla onlar, aşkı, bir ‘psikoz prototipi’ sayan Freud’a ne kadar benzerler! Bu yaklaşımın, “Âşık olup aşkını lekelemeden içinde tutarak ölen, şehit olur” diyen bir Peygamber’in ruh dünyasına ne kadar uzak olduğunu söylemeye gerek var mı? Tasavvuf, mecazî aşk dediği kadın-erkek ilişkisini evrenselliğin en mükemmel belirişi ve Allah’a gidişin erdirici yollarından biri sayar. İslam mistik edebiyatı içinde kadının sonsuzluğa götürücü rolünü ve gücünü en güzel anlatan sözlerden biri de Hintli sûfî Ahmet Faruk Serhendî’nin (ölm. 1621) ünlü Mektûbât’ının ilk mektubundaki şu tespittir:“Tanrısal güzelliğin kadın güzelliği halindeki belirişi, başka hiçbir varlıkta yoktur. Emir âleminin (ideler âleminin) güzellikleri, kadında belirginleştiği ölçüde başka hiçbir varlıkta ortaya çıkmaz.” Kur’an, kadını hayatın sıcaklık, sevgi, huzur ve rahmet unsuru olarak göstermektedir. (Rum, 21) Ona göre, kadının şeref burcu olan annelik, tanrılıktan sonra, saygıya en layık olan mertebedir. Annelik, tartışmasız gerçektir. Bir çocuğun annesi, insanlık tarihinin bütün hukuk sistemlerinde, onu doğuran kadındır. Yaradılış düzeni, babanınkinin aksine, annenin durumunda kuşku ve tartışmaya imkân vermemiştir. Kur’an’ın bu verilerine dayanan sûfî düşünürler, yaratıcı sıcaklığın motor gücü olarak, kadını görmüşlerdir. Ali el-Havvâs (ölm. 1532) bu gerçeğe değinirken şöyle


diyor: “Varlık ve oluşta esas olan dişiliktir, erkeklik değil. Bu yüzden tüm ruhlara kadın sevdirilmiştir.” İslam düşüncesinin en büyük temsilcilerinden biri olan Muhyiddin İbn Arabî (ölm. 1240), kadın konusunda şu sonuçlara varıyor: Üstün insan gözünde yaratıcı güzellik ve gücün en mükemmel beliriş alanı, kadındır. Kadın, mükemmel varlıktır. Erkek, yalnız aktivite taşır. Kadınsa, aktivite ve pasiviteyi benliğinde aynı anda barındırdığı için, yaratıcılığa kaynaklık etme özelliği erkekten fazladır. Yollarını, “Son Peygamber’in hayatını yaşama kurumu” olarak tanıtan sûfîlerin, “evlenmemiş kişiyi ruhsal eğiticiliğe yetkili görmemeleri,” işte bu yüzdendir. Sûfîlerin kadına bakışı, zındıklık, hatta dinsizlik olarak görülebilmiştir. İslam bilim ve düşünce disiplinleri içinde yalnız tasavvuf, prototipleri arasına bir Râbia el-Adevî (ölm. 752) ve yalnız Bektaşilik, bir Kadıncık Ana koymuştur. PEYGAMBER’DEN SONRAKİ DÖNEMDE KADIN Hz. Peygamber devrinden sonra, büyük yozlaşmalardan biri de kadına bakışta ortaya çıktı. Hayatı boyunca, oyunu her zaman kadın lehine kullanmış olan ve ölümüne yakın günlerde kadın ve yetimlerin haklarını korumada muhtemel eksiklikleri için Allah’tan af dileyen İslam Peygamberi’nin, bir eşya olmaktan kurtardığı kadın, sonraki devirlerde tekrar ezildi, itildi. Belirgin özelliği, İslam’ı Araplaştırmak olan Emevî yönetimi, Hz. Peygamber’in ölümünden sonra, eski Araplığından beslenen şuuraltını hortlattı ve kadına bakışı da, diri diri kadın gömen bu şuuraltı tarafından belirlendi. İslam tarihinin ‘en büyük melun’ diye damgaladığı Yezid’in, Kerbela’da Peygamber torunu kadın ve çocuklara reva gördüğü vahşet bu şuuraltının bir boşalışı sayılabilir. Onca masum kadın ve çocuğun kimi doğrandı, kimi de paryalar gibi uzak diyarlara sürüldü. Kadına bakışta bu yozlaştırma ve geriye götürmenin düşüş çizgisi, Osmanlı döneminde çok daha aşağılara indi. Batılı İslamolog Goldziher, Muslim Studies (İslam Araştırmaları) adlı eserinde, ilk devir İslam’ının kadınıyla sonraki zamanların hareme kapatılmış kadını arasındaki farkı, yine İslam açısından, ilginç bir şekilde ortaya koyar. Vardığı sonuç şudur: Hareme tıkılan kadın, Kur’an ve Peygamber’in getirdiği haklar elinden alınan kadındır. Hayat ve sonsuzlaşma coşkusu duyanlar, yürüyüş ve uçuşun iki kanatla (kadın, erkek) gerçekleştiğini bilmek ve birbirlerini daha güçlü yapmanın yollarını aramak zorundadırlar. Ve kırılan kanat; güzellik, ahenk ve enginliği temsil eden kadınsa, sadece yürüyüşümüz durmaz, hayatımız da cehenneme döner. Kur’an din olmaktan çıkarılınca… Birer yorum ve düşünce ekolü olan ve bir kısmı politik kamplaşmalardan kaynaklanan İslamî mezheplerin birçoğu kendisinin tek gerçek olduğunu iddia edebilmiş ve çerçevesinin dışında kalanları ‘İslam dışı’ (heterodoks) olmakla suçlayabilmiştir. Oysaki bu mezheplerin hepsi, Kur’an’ı kaynak almakta birleşirler. Ve Kur’an, bu birliğe


girenlerin kardeş olduklarını açıkça belirtir. (bk. Hucurât, 10) Kendi mezhebi dışında kalanı ‘sapıklık ve fitne çıkarmak’la suçlamak, Emevîlerle başlayan ve sonra Emevîlik’e tepki olarak doğan anlayışlarla beslenen bir illettir. Bu illet, İslam dünyasını tarih boyunca kemirmiş ve kemirmeye devam etmektedir. Oryantalistler, bu illeti yaygınlaştırmak için, birer yorum ve yaklaşım şekli olan mezhepleri, bağımsız birer din gibi öne çıkarmakta ve Müslüman kitleleri birbirine yedirtmekte pek usta davranmışlardır. Bu açıdan bakıldığında en acı tabloların Şiî-Sünnî veya Alevî-Sünnî ayırımından doğduğu görülür. Bu iki mezhebin Kur’ansal beraberliğinin esas alınması, tarih içinde bunları sömüren politik odakların işine gelmediğinden esasta birleşmeyi teşvik yerine ikincil noktalara ağırlık verilmiş ve Kur’an kardeşliği hançerlenmiştir. Kur’an’da ve Hz. Muhammed’de birleşen ruhların, Kur’an’ın tamamlanmasından ve Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkmış görüş ayrılıklarının, dinin esasıyla hiçbir ilgisi olmadığını bilmeleri gerekir. Kaldı ki, anılan mezheplerin mensupları, ortak bir sevgi unsuruna da sahiptirler: Ehlibeyt. Sünnî veya Alevî hiçbir Müslümanın evinde bir tek Muaviye yahut Yezit adına rastlanmaz. Ama her evde bir Ali, Hasan ve Hüseyin bulabilir-siniz. Demek olur ki, tarihsel Müslüman kamu vicdanı, ortak sevgi objesine ilişkin bir icma (consensus) oluşturmuştur. Bu, Ehlibeyt sevgisidir. En koyu Sünnî tarikatlarda bile 12 imamdan birkaçı, önder kişiler silsilesinde yer almaktadır. En sert Alevî karşıtı bilinen Nakşîlik’in, en titiz kolu Halidiyye’de bile, silsilede, Selmanı Fârisi ve Caferi Sadık vardır. Kur’an ve Ehlibeyt sevgisinde birleşmek bu ekollerin bütün sıkıntılarını ortadan kaldırır ve bu birleşme, onlar için hiç de zor değildir. Ne ilginçtir ki, Hz. Muhammed, çağlar öncesinden bu temel birleşme noktasının altını şu mucize sözüyle çizmiştir: “Ehlibeytim Nuh’un gemisine benzer, ona binen kurtulur.” SİYASAL ÇIKARLARIN ENGELLEDİĞİ KARDEŞLİK Halledilemeyen nedir? Halledilemeyen politik çıkarlar, hırslar ve cehalettir. Buna, azınlıktakilerin ihmalini, horlanmasını, kucaklanmamasını da eklemeliyiz. Yıllar boyu, Sünnî-leştirmekten söz edilmiştir; kardeşleştirme, Kur’an’da birleştirmeden değil. Gönül isterdi ki, Kur’an ve Muhammed şuur ve rahmetine sahip din öncüleri çıksın ve Anadolu insanının, bu yapay illet tarafından açılmış yaralarını sarsın. Ne yazık ki, bugüne kadar böyle bir yaklaşım getiren, değil din görevlilerine, Kur’an’ın ve birliğin temsilcisi olması gereken bir Diyanet İşleri başkanına bile rastlayabilmiş değiliz. Hâlâ, ,bir yığın din adamı (!), Alevî-Sünnî evlilik-lerinin İslamdışılığına dair fetva verme hıyanetini göstermeye devam etmektedir. Bunlar, fetvalarını haklı göstermek için karşı tarafa insaf ve imanla bağdaşmayacak iftiralardan çekinmiyorlar. Burada Gazalî’nin elIktısad fi’l-İ’tikad (İnançta Orta Yol) adlı eserinde hatırlattığı bir Kur’ansal ölçüye dikkat çekmek istiyorum: “Bir Müslüman hakkında hüsnüzanda bulunup yanılmak, kötü düşünceler besleyip de isabet etmekten daha iyidir, daha İslamcadır.”


Gazalî, eleştirilerinde bu dediğine kendisi uymamışsa da tespiti tamamen Kur’ansaldır, doğrudur. Müslümanları, Kur’an ve Hz. Muhammed’de birleşmeye çağıracak rahmet önderlerine ihtiyaç vardır; falan veya filan mezhebe çağıranlara değil. Kur’an ve Muhammed kardeşliğine çağıranlara hasretiz. Allah-Muhammed-Ali sevdalıları, bir birlikle bin ayrılığı giderebilen erlerdir. Bin birliği bir tek ayrılığa feda edenler ‘din adamı’ yaftası taşısalar da Hak adamı olamazlar. İnsanımız, din zebanilerinden çok çekmiştir; şimdi Hak adamı aramaktadır. Kitap, Peygamber, kıble ve secde birliğini; çıkar, gaflet, cehalet ve sömürü ayrılığına yenik düşürenlere yazıklar olsun. En ideal zikir Kur’an okumaktır Kur’an’ın en önemli kavramlarından biri olan zikir, türevleriyle birlikte 260 küsur yerde geçmektedir. Sadece zikir kelimesi 90 küsur yerde kullanılmıştır. Kelime anlamıyla zikir, ‘unutulan bir şeyi hatırlamak ve bir şeyi unutmamak için sürekli hatırda tutmak, şeref, öğüt, düşündürücü’ demektir. Zikir, aynı zamanda Kur’an’ın adlarından biridir. Kur’an kendini bu adla defalarca anmaktadır. (Örnek olarak bk. 3/58; 7/63; 12/104; 15/6, 9; 16/44; 21/50; 36/69; 38/49; 68/51, 52) Kur’an’ın hem adı zikir’dir hem de içi zikirle doludur. Kur’an, aynı zamanda ‘zikirle dolu’ (zü’z-zikr) bir kitaptır. (bk. 38/1) Tam bu noktada, tasavvuf tarihinin ciddî sapmalarından birini ele almak gerekiyor. ‘Allah’ı zikretmek’ anlamında zikir, tarikatların asırlık şartlandırmaları yüzünden, belli tarikat vird-lerini tekrar tekrar okumak anlamında dondurulmuştur. Oysaki Kur’an’ın söylediği bunun tam tersidir. Allah’ı zikrin en yüce ve en etkili şekli, Allah’ı Kur’an okuyarak zikretmektir. Dahası, zikretmek, Kur’an okumakla eşanlamlıdır. Kur’an’ın ilk emri “Oku!” olduğu gibi, temel ibadet de Kur’an okumaktır. Namaz, Kur’an okuma emir ve ibadetinden daha sonra vahyedilmiştir. İş bu kadarla da bitmez: Kur’an, namazla Kur’an’ın karşılaştırmasını da yapmış ve sonucu müminlerine bildirmiştir. Kur’an şöyle diyor: “Kitaptan sana vahyedileni oku! Namazı da yerine getir! Çünkü namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ın zikri/Kur'an'ı ise elbette ki daha büyüktür! Allah, neler yaptığınızı biliyor.” (Ankebût, 45) CUMA NAMAZI VE KUR’AN OKUMAK Kur’an, yeni zamanlar için çok hayatî pencereler açacak bir tespit daha yapıyor: Bir ibadet olarak Cuma namazı ile ‘zikrullah’ (Kur’an) eşitlenmiştir. Ayet şöyle diyor:


“Ey inananlar! Cuma günü, namaz için çağrı yapıldığında, Allah'ın zikrine/Allah'ın Kur’an’ına koşun! Alışverişi bırakın! Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Cumua, 9) Bu ayetin bize bildirdiği gerçek şudur: Bir mümin, Kur’an’ın emrettiği Cuma vakti ibadeti için isterse cemaatin oluştuğu bir yerde cuma namazı kılar, isterse cuma namazı vakti süresi kadar Kur’an okur veya Kur’anî bilgilerle meşgul olur. Bu eşitlemede şaşılacak bir yan yok. Kur’an, salâtın (namazın) esas amacının ‘Allah’ı zikir’ olduğunu zaten bildirmiştir: “Bana ibadet et ve namazını, benim zikrim için/beni hatırlayıp anmak için yerine getir." (Tâha, 14) Allah’ı zikrin en yücesi de Kur’an olduğuna göre, Kur’an okuyan (Kur’an’ı tilavet eden veya Kur’an ilimleriyle meşgul olan), namazın en yücesini kılmış olur. Böyle birisinin, Kur’an’la meşguliyeti bırakmak pahasına kalkıp namaza gitmesi bir tercih meselesidir; bir emir veya kazanç değil. Bu gerçeklerin geleneksel dayatmalarla dışlanmış olması, art arda yıkımlar getirmiştir. Bir defa, din bahsinde otorite, Kur’an ehlinden alınıp tevil, ilham ve rüya tüccarlarına verilmiş, böylece, toplumlara ve zihinlere ilim yerine teviller ve rüyalar egemen olmuştur. Oysaki bu anlayış, Kur’an’ın insan hayatından kovmak istediği temel belanın ta kendisidir. Kur’an şöyle diyor: “Bilmiyorsanız zikir/Kur'an ehline sorun.” (Hicr, 43; Enbiya, 7) Biraz önce değindiğimiz yıkım ise bu Kur’ansal emrin şu şekle dönüşmesine yol açmıştır: “Eğer bilmiyorsanız, tarikat ehline ve tarikat şeflerine sorun!” Ve bu hezeyan, Müslüman kitlelerin beynine Allah’ın emri gibi kazılmıştır. Kur’an zikir olmaktan çıkarılınca Kur’an’ın esas zikir olduğu yolundaki emrin arkaya atılıp onun tersinin dinleştirilmesinin sonucu ne olmuştur? Kur’an, bunun cevabını, çok açık biçimde veriyor: “Kim Rahman'ın Zikri'ni/Kur’an’ı görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o ona can yoldaşı olur. Bunlar onları yoldan tamamen saptırırlar. Onlarsa kendilerinin hâlâ hidayet üzere olduklarını sanırlar.” (Zühruf, 3638) Kur’an zikrine sırt dönenlerin şeytanla birlikteliğe itilecekleri, başka vesilelerle de ve yine Zikir kelimesi kullanılarak ifade edilmiştir:


“Şeytan onları kuşattı da Allah'ın zikrini/Kur'an'ını onlara unutturdu. İşte bunlar şeytanın hizbidir. Dikkat edin! Şeytanın hizbi, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücâdile, 19) “Kim Rabbinin zikrinden/Kur'an'dan yüz çevirirse Rabbi onu, gittikçe yükselen bir azaba sokar.” (Cin, 17) “Kim benim zikrimden/Kur'anımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli/dar bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.” (Tâha, 124-126) İslam dünyasının sürünüş tablosunu, görünüşü ve gerekçeleriyle bundan daha etkili biçimde anlatacak bir beyan bulunamaz. Tanrısal kitaba sırt dönmenin hangi hüsranlara yol açabileceğini de yine Zikir kelimesini kullanarak yine Kur’an vermiştir: “Yemin olsun, size bir kitap gönderdik ki, öğüt ve uyarınız/zikriniz/şerefiniz yalnız ondadır. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?” (Enbiya, 10) KUŞADALI İBRAHİM’İN YARATTIĞI DEVRİM Tasavvuf-tarikat tarihinde bu Kur’ansal gerçeği hayata geçiren bilgin, Türk sûfî düşünürü Kuşadalı İbrahim Halvetî (ölm.1845) olmuştur. Zikretmenin Kur’an okumak olması gerektiğini, bunun için de Kur’an dışı zikirlerin tasavvuf bünyesinden çıkarılması lüzumunu ilk kez ilan eden Kuşadalı, bu düşüncesiyle İslam tarihinde büyük bir devrimin temsilcisidir. Kuşadalı, tekkelerin artık devrini doldurduğunu, çünkü bu mekânların meyhane ve kerhaneye dönüştürüldüğünü, Allah’a varışın artık, Hz. Peygamber döneminde olduğu gibi, tüm yeryüzünü mabet olarak algılamakla gerçekleşeceğini söyleyen büyük önderdir. Atatürk’ün doğumundan 30 küsur yıl önce ölen Kuşadalı, bu düşüncelerinden bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Türk aydınlanma devriminin mimarı büyük Atatürk’ü müjdeleyen bilgedir. Bu bakımdan biz, Atatürk-din bağlamlı bir çalışmanın Kuşadalı’yı ihmal etmesini çok büyük bir kayıp sayarız. Atatürk’ün ne yaptığını ve niçin yaptığını anlamanın İslamî anahtarlarından biri de, Kuşadalı’nın fikir dünyasını tanımaktır. Ayrıntılar için bizim ‘Kuşadalı İbrahim Halvetî’ adlı eserimize bakılmalıdır. Kur’an, Allah’ı yalnız Kur’an’daki anılış şekliyle anmayı tevhidin kaçınılmazlarından biri olarak tescil eder ve müşrik zihniyeti en çok rahatsız eden şeylerden birinin de Cenabı Hakk’ın Kur’an’daki şekliyle anılması olduğunu kayda geçirir: “Rabbini yalnız Kur'an'da andığın zaman/Kur'an'da yalnız Rabbini andığın zaman, nefretle kıçlarına doğru geriye dönerler.” (İsra, 46) Dinin Kur’an’a teslim edilmesi ve Allah’ın, Kur’an’da tanıtıldığı şekilde anılması, şirke bulaşmış zihniyetleri rahatsız eden temel olgulardan biridir. Bu rahatsızlığın belirgin


görüntülerini, gizli şirke batık dinci ekiplerde izlemekteyiz. Allah, bu ekipler için, ancak kendi efendileriyle birlikte ve kendi efendileri bağlamında anıldığında bir anlam ifade etmektedir. Hatta bu şirk şaibeli zihin sahiplerinin bazıları, din bahsinde yapılacak müzakere ve tartışmalarda kendi efendilerinin yazdıkları dışında referans istememektedir. Böyle bir tavır, Kur’an’ın hemen her sayfasında şikâyetçi olduğu şirkin dehşet verici bir görünümüdür. Okuyabilmek Yapılan tespitlere göre en az okuyan milletler arasındayız. Ne acı, ne düşündürücü, ne ürpertici bir gerçek! Hangi noktadan sonra ve ne ölçüde Batılı olduğumuz tartışılabilir. Fakat başlangıçtan beri Doğulu olduğumuz tartışmaüstü bir gerçektir. Bunu gereğince bilsek ve baştan beri iyi değerlendirebilseydik, Batı lokomotifine yük vagonu olmanın acıları içinde kıvranma yerine, Doğu vagonlarına lokomotif olabilirdik. Ne yazık ki, olmadı. Olabilir mi? Kader, bizim dudaklarımız arasında değil. Her şey mümkündür. Müslüman dünya, din mirasının en mükemmel ve en son kaynağı Kur’an’ı, gereğince anladığı zamanlarda ilim, düşünce, estetik ve refahta bugün Batı ile arasında aleyhine tecelli eden tabloyu, daha büyük farkla lehine tecelli ettirebilmişti. İslam Doğu’nun başkenti Bağdat’ta Müslüman şehirliler çalar saatle uyanırken, Batılılar, yıkanmayı bilmiyor ve hayvanlar gibi topraktan kök söküp yiyorlardı. Daha sonra ne oldu? Tembellik, yaratıcı ruhun pörsümesi, bir ahtapot gibi Müslüman Doğu’yu kucağına aldı ve dünün mutluluk, yükseliş, öncülük kaynağı olan din, kavgaların, uyuşukluğun telafisi için kullanılan bir istismar kurumu haline geldi. Sebep, Kur’an’ın ilk emri, ilk kelimesi yani, bir tür yapı hücresi olan “Oku” emrinin Müslüman’ın rüyalarını, dünyalarını, gönlünü, beynini ve günlük hayatını yönlendiren bir motor güç olmaktan çıkışıydı. Dünün; matematikten astronomiye, tıptan metafiziğe kadar bütün ilimlerinin kurucuları olan Müslüman nesiller, başını çektikleri kervanın gerisinde kalmış, nal ve tezek toplamaya başlamışlardı. Oku emrinin fitilini yaktığı ve parıltılarını ufuklara yükselttiği yürüyüş aşkı sönmüştü. 21’nci yüzyıla girmiş bulunuyoruz. Otoritelere göre bu, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş anlamına geliyor. Bunun bir anlamı da, bilginin yaygınlaştırılmasıdır. O halde, önümüzdeki yıllar eğitimin, üniversitenin ön plana çıkması olacaktır. Kitap, yeniden en yüce değer olacaktır. Bunun, daha kısa bir cümle ile ifadesi şudur: “Oku” emri, yeniden öncelik kazanıyor; Kur’an mucizesi yeniden ve bir kez daha saltanat ilan ediyor. Kur’an bağlıları için bu, hem bir bahtiyarlığın hem de bir ürperiş ve üzüntünün habercisidir. Bir bahtiyarlığın habercisidir, çünkü tanrısal kitabın zamanüstülüğü çağın


ortak itirafıyla belirlenmiş bulunuyor. Bir ürperişin habercisidir, çünkü bu, “Oku” emriyle irtibatları asgariye inmiş bir İslam dünyasının kendi değerler kaynağına ne denli ters düştüğünün acı bir belgelenişidir. “OKU” EMRİNİN KAPSAM ALANI “Oku” emri, gazete okumaktan, göklerin sırrını okumaya kadar bütün bir ilim-fikirhikmet-estetik dünyasını kaplar. Başka bir deyimle, “Oku” emriyle bize, insan, evren, vahiy kitaplarının okunması, yorumlanması, değerlendirilmesi ve eşya ve olayları Yaratıcı’nın dilediği yönde şekillendirme uğruna tüm varlığın didik didik edilmesi görevi yüklenmiştir. İslam-Doğu, artık öğrenmiş olmalı ki, zaman ona, bağlı olduğu kitabın ölümsüz tespitlerinin, yaşanan bütün devirlerin üstünde ve önünde gittiğini göstermiştir. Öğrenmiş olmalı ki, “İlim Çin’de de olsa gidip alın” diyen peygamberin direktifine ters düşerek, evinin içine, elinin altına girmiş ilimleri bile değerlendirememenin faturasını ödemek çok ağır ıstıraplara malolmaktadır. Amerikalı yazar Henry Clausen’in, esası Kur’ansal olan şu sözünün ölümsüzlüğü, çağlar tarafından bir kez daha doğrulanmıştır: “Öğrenmek pahalıdır ama cehalet çok daha pahalıdır.” İnsanın üstünlüğü, onuru evrensel ve kozmik olduğu için, onun cehalete yenik düşmesinin doğuracağı musibetler ve felaketler de evrensel ve kozmik olacaktır. Her zaman ve mekânın temel belası ve Kur’an’ın baş düşmanı cehalet alt edildiğinde, aşk, irfan ve güzelliğin kaynak yurdu Müslüman Doğu, Bilgi Çağı’nın en ileri ufuklarına adını yazdırır. Şiir, ötesi ve berisi Şiirin sultan ustalarından Mehmet Akif, ölümsüzlüğünün belgelerinden biri olan bir dörtlüğünde şöyle diyor: “Şi’r için gözyaşı derler, onu bilmem, yalnız Aczimin giryesidir bence bütün âsârım. Ağlarım, ağlatamam, hissederim, söyleyemem; Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım.” İslam’ın büyük vicdanı Akif, bir şair duygusallığı içinde böyle söylüyor. Zirvesinde oturduğu şiir sanatı adına eşsiz bir tevazudur bu… Gerisini edebiyatçılar tartışsın. Benim bildiğim şudur: Gönlü, söz mucizesinin zirvesi Kur’an’a iniş yeri olmuş en büyük insan Hz. Muhammed, “Sözde büyü olduğu kuşkusuzdur” diyor ve ekliyor: “Arşın anahtarları, şairlerin diline emanet edilmiştir.” Buna göre, şiir, vasıtasız bilginin en güçlü yollarından ve belirişlerinden biridir. Böyle olduğu içindir ki, İslam düşünce geleneği şiiri, sanatların sultanı sayar.


Kur’an’ı, adam gibi okumayı bilmeyenler, onun, şiirin yerini belirleyen sözlerini, şiiri küçümseme olarak görebilmişlerdir. Oysaki Kur’an, şiirin gücünü ve yüceliğini inkârın peşinde değil; şiirle, onun üstünde ve ötesinde bir kurum olan vahyi karşılaştırma arzusundadır. Biliriz ki, bir kudretin sınırlarını belirleme, o kudreti inkâr değil; onun, insan hayatındaki rolünü daha iyi oynamasına yardımcı olmaktır. Evet, vahiy ve peygamberlik, şiirin üstünde ve ötesindedir. Nebi de, şairin üstünde ve ötesinde… Bu yüzden, nebi şairliğe muhtaç değildir. Yaratıcı Kudret, nebiyi, şiir üstü bir bilgi ile beslemektedir: “Biz o Peygambere şiir öğretmedik, zaten şiir ona yaraşmaz ki…” (Yasîn, 69) O’nun muhatap olduğu tanrısal kelam, her biri bir şiir devi olan Arap şairlerini, önünde secde ettirmedi mi? Tanrı Elçisi, bu ölçüler içinde şiiri sevmiş, şairleri kutsamış ve hayatı boyunca güzel şiirlerden parçalar okumuştur. Onun, putperest şairlerin, ölümsüz gerçeği yakalayan deyişlerini bile övdüğüne tanık oluyoruz. Şair sahabîlerden Hassân için “Allahım, onu Ruhülkudüs’le destekle” diye dua eden de odur. Böylece o, şiirin, vahyin altında, fakat diğer bilgi ve eriş yollarının hepsinin üstünde olduğunu gösteriyordu. Şair, peygamber değildir; filozof veya bilgin de değildir. Şiirde felsefe ve ilim olur ama bu, şairi ne filozof yapar ne bilgin. Filozof ve bilginden bekleneni şairden beklemek birçok topluma büyük kayıplar verdirmiştir. Bu toplumlardan birinin de, bizim toplumumuz olduğunu söylemek, bilmem abartma mı olur? ŞİİRDEN FELSEFEYE GEÇİŞİN FATURASI Aynı zamanda çok büyük bir şair olan filozof Platon, felsefeye soyunduğu sırada, o güne kadar yazdığı şiirlerini ortadan kaldırmış ve bir daha şiir yazmamıştır. Felsefede yükselmek adına neleri ortadan kaldırdığını anlamak için, imha ettiği şiirlerinden her nasılsa geriye kalmış ve daha sonra Mevlana Celaleddin’de yeniden dile gelmiş dizelerden bir örnek: “Ey sevgili, seni doyasıya seyretmek için bu gözlerim yetmez; göklerdeki yıldızlar kadar gözüm olmalı ve seni o gözlerimin tümüyle seyretmeliyim!” Ölümsüz Platon, şiirlerini yok etmeseydi; insanlık en büyük şairlerinden birine daha sahip olacaktı ama ideler dünyasının eşsiz habercisi filozofundan da yoksun kalacaktı. Hayata hizmetini kalemle veren ruhların büyük bir kısmı, işe şiirle başladılar. Sonra, ya şiirin burçlarında kalmaya devam edip ayaklarını hiç yere basmadılar yahut bulutların üstünden yere inip düşünce veya bilgi üretmek üzere başka yollar seçtiler. O ‘başka yollar’ı seçenlerden biri de bu satırların yazarıdır.


‘Din maskeli Allah düşmanlığı: Şirk’ Hayatımın gaye kitaplarından biri olan ‘Şirk’ adlı eserimden söz edeceğim. Eser, dün itibariyle kitapçı vitrinlerine ulaştı. Mutluyum, Tanrı’ya şükranla doluyum. Bu vesileyle, tarihin ve insanlığın önünde şunu söylemek benim hem hakkım hem de görevimdir: Birkaç dilde yayınlanmış 60 küsur kitabımı bir kenara koyuyorum. ‘Allah İle Aldatmak’, Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Âzam’, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’, ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşına Bir Bakış’ adlı eserlerim, İslam düşüncesinde, özellikle Türk-İslam düşüncesinde birer devrimdir. Bunun böyle olduğu, yerli ve yabancı araştırıcılar tarafından da kabul ve itiraf edilmiştir. Bu eserler, CumhurbaşkanımızAhmet Necdet Sezer’in, ‘Allah İle Aldatmak’ kitabı vesilesiyle söyledikleri gibi, “Cumhuriyetin bugüne kadar yazılmamış manevî manifestosunu vücuda getiren eserlerdir.” Yine hakkım ve görevim olarak söyleyeyim: Bu eserler, ‘Cumhuriyet devriminin eksik kalan diğer yarısı’nı tamamlayan eserlerdir. Bu eserler, bundan yetmiş-seksen yıl önce yazılmalıydı, yazılmamıştır, yazılamamıştır. Bu eserler kitlesel planda okunup hazmedilmeden Cumhuriyet devrimi gerçek rayına oturamaz ve emperyalizmle karanlığın işbirliği tarafından tezgâhlanan tehditlere açık olmaktan kurtulamaz. Ben bu gerçeği bir iman ve aydınlık emaneti olarak tarihin ve Tanrı’nın huzurunda halkımın vicdanına iletiyorum. Zamanın yanılmadığımı göstereceğinden de emin bulunuyorum. Bu devrim kitaplara bir yenisi eklendi. Tam adıyla verelim: ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’. Adı bile ürpertici. Ve bu ad, Kur’an’dan alınmıştır. Neden bir devrimdir bu kitap? İslam’ı bir Arap saltanat ideolojisine dönüştüren Emevîler, şirki tanınmaz hale sokarak, Mekke şirkinin patronu EbuCehil’de olanları İslam diye dinleştirdiler. Şunu biliyor musunuz? Vahyin yeryüzüne inen ilk suresinde (Alak suresi) Tanrı’yı tanıtmaya ayrılan ayet sayısı beş, insanı tanıtmaya ayrılan ayet sayısı üç iken şirk patronu Ebu Cehil’i anlatmaya ayrılan ayet sayısı, onbirdir. Sarsıcı bir delâletle şuna vurgu yapılmıştır: Şirkin başı olanlar ve binnetice şirk, Allah’ın varlık ve birliği de dahil, her şeyden önce tanınmalıdır. Çünkü şirk tanınmadan, Kur’an mesajı tanınamaz. Kur’an’ın savaşı, şirk iledir, ateizm veya öteki dinlerle değil. Şirkin olmadığı yerde Kur’an din savaşına girmez. Kur’an iki yerde savaş veriyor: 1. Genel savaş, 2. Din savaşı. Bunların ikisi de zulme karşıdır. Kur’an, hiçbir din ve inançla kavgaya girmiyor. Tek istisna şirktir. ŞİRK TANINMADAN KURTULUŞ YOKTUR Tevhit bilinmeden onun zıddı olan şirk bilinemeyeceği gibi, şirk tanınmadan da onun zıddı olan tevhit bilinemez. Mâûn suresi bize gösteriyor ki, şirki gereğince tanımadan, namazlı niyazlı müşriklerin camileri doldurmasını önleyemezsiniz. Çünkü şirki tanımadan, namazlı niyazlı müşriklerin olabileceğini bilemezsiniz. Emevî zorbaları, bu gerçeği çok iyi bilmekteydiler ve Kur’an mesajının gölgelenmesi için bu bilgilerini ustalıkla kullandılar.


Onlar biliyorlardı ki, tek başına tanıtılan tevhit Kur’an’ın tevhidi olmayacaktır. Onlar bir yandan tevhidi anlatarak, Allah ile aldatılan kitlelerin nabzını şerbetlediler, öte yandan şirkin tanınmasına olanak vermeyerek İslam’ın gerçek mesajının hayata geçmesini engellediler. Bugünün Emevî takipçisi siyaset dincilerinin yolu da aynen budur. Onlar da, bir yandan yüzbinlerle ifade edilen camilerle, Kur’an kurslarıyla tevhidi anlatırken öte yandan, en azılı Kelimei Şehadet düşmanı emperyalistlerle işbirliği yaparak şirkin tanınmasına giden tüm yolları tıkamaktalar. Böylece hem Müslümanları memnun ediyorlar hem de İslam’ın düşmanlarını. Kur’an’ın en büyük devrimi, şirkin sadece bir türünü değil, her türünü deşifre etmek olmuştur. Özellikle menfaatçılık ve riya şirkini. ‘Şirk’ adlı eserim, Kur’an’ın işte bu büyük devrimini ayrıntılıyor. Bin küsur yıllık bir hasrete cevap getiren bu eserimi, özelde milletimin, genelde de bütün insanlığın vicdan ve idrakine emanet ediyorum.

Her devrin mazlumu Her devrin mazlumu, binlerce mazlumun ilham kaynağı, desteği-dayanağı olan bir mazlumdur. Her devrin mazlumu, Kur'an'dır. Kur'an; kendisiyle savaşanlarla, kendisini benimsemiş gibi görünüp de hayatın dışına itenleri, ‘zalim’ olarak nitelendirmektedir. O halde, Kur'an'a zulüm iki kanaldan gelir: Ona karşı çıkan imansızlık kanalı, ona inanmış olduğunu söyleyip de onu hayatın ve dinin kısmen veya tamamen dışına iten riyakârlık kanalı. Namıdiğer dincilik kanalı. Bu iki kanalın çocukları, indiği günden beri Kur'an'a zulmetmektedirler. Kur'an'a zulüm, onu insanlığa tebliğ eden peygamberin ölümünden sonra, dini saltanat ve egemenlik aracı yapan Emevî zorbalarıyla başladı. Kur'an'ı tebliğ eden Peygamber’in torunlarını zehir ve kılıçla katleden bu ‘hıyanet kavmi’nin kahır ve nefreti, aslında Kur'an'a karşı idi. Bugünkü İslam dünyasının perişanlığının biricik sebebi de Kur'an'a zulümdür. “Müslüman bir kitlenin Kur'an'a zulmü nasıl söz konusu edilebilir?” diye elbette ki sorulacaktır. Cevabı Kur'an vermiştir: Kur'an'a yapılacak zulümlerin en büyüğü, onun kâğıt ve kılıflarını kutsayıp hükümlerini hayatın dışına itmektir. İslam dünyası bunu yapıyor. Biri şöyle yapıyor, öteki böyle yapıyor. Kur'an'ı tebliğ eden Elçi'nin, mahşer meydanında kurulacak en büyük mahkemede, kendisine inandığını söyleyenlerden tek şikâyeti işte bu olacaktır: “Resul şöyle der: ‘Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur'an'ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.” (Furkan, 30) Bugün, bütün dünyada, hemen her şey ‘Kur'an'a rağmen’dir. Hepsinden ilginci, din, Kur'an'a rağmendir. İslam dünyasında durum daha da vahimdir. İslam dünyasında hiç değilse şeklî ibadetlerin Kur’an’a uygunluğu tam olur diye düşünebiliriz. Hayır, o


konuda bile durum sanıldığı gibi değildir. Kur'an'ın emrettiği abdest, namaz, oruç, hac gibi ibadetler bile Kur'an'a ters bir biçimde uygulanmaktadır. KUR’AN’A EN BÜYÜK ZULMÜ DİNCİLER YAPIYOR “Kur'an” dediğiniz anda, en ileri dincilerin bile kan tepesine fırlamaktadır. Bir örnek olarak Türkiye’ye bakalım: Türkiye’de inkârcı zulüm, “Kim demiş Kur’an mucizedir! Kur'an çöl kitabıdır, bize ne, Araplar okusun” diye haykırırken, dinci zulüm, “Arapça bilmeyenler Kur'an'a el sürmesin” fetvasıyla inkârcı zulme taşeronluk yapmaktadır. Dahası var: Son zamanlarda, “Bütün Müslümanların ana dili Arapça’dır. Müslüman olduğumuz için biz Türklerin de ana dili Arapça’dır. Biz de ana dilde eğitim istiyoruz, ana dilimizi öğrenmek istiyoruz” diyebilen süper manyaklar türemiştir. Arapçılıkla kafayı yiyen süper manyaklardır bunlar. Süper manyaklar ve süper alçaklar... Tuh bunların ervahına! Tuh ve yuh! ‘Kur'an'a rağmen din’in dükalıkları, beylikleri, kethüdalıkları, hatta şiddet çeteleri oluşmuştur. Onları kullanan haçlı emperyalizm bu gidişin devamını ‘lüzumlu’ görüyor. Kur’an’ın gerçek dinini tanıyanlara ise sadece şunu söylemek kalıyor: Kur'an'a inanmayanlar sürünmekten kurtulabilirler; çünkü kötü niyetleri ve zulümleri yoktur ama Kur'an'a zulmedenler asla kurtulamazlar. Mişnacılık ve Kur’an Mişna, dinin tanrısal kaynağının yerine geçirilmek üzere, tartışma üstü ilan edilen kitaplara denir. İbranice olan bu kelime, ilkin, Yahudi din adamlarının dinleştirdikleri yorumları içeren metinler için kullanılmış, daha sonra Hıristiyan ve İslam literatürüne de girmiştir. Arapçada mişnayı karşılamak üzere, ‘mesnât’ sözcüğü kullanılır. İslam açısından baktığımızda, içeriği ne olursa olsun, Kur'an dışındaki ‘tartışma üstü’ ilan edilen tüm din kitapları mişna cümlesindendir. Temel tevhit ölçüsü şudur: Allah'ın elçisi dışında tartışma üstü kişi, Allah'ın kitabı dışında tartışma üstü kitap kabul eden, İslam dininden çıkar. Çünkü böyle bir kabul, katıksız şirktir. Kitap başka, ‘tartışma üstü kitap’ başka. İslam dininde ikincisi sadece Kur'an'dır. ‘Kur'andaki İslam’ kitabımda, Hz. Ömer'in mişnacılıkla ilgili bir sözünü, İbn Sa'd (ölm. 230/844) Tabakaat’ının Leiden baskısından aktarmıştım. Hz. Ömer, Peygamberimize isnat edilen sözlerin tümünün imha edilmesini, aksi halde ileriki zamanlarda bu rivayetlerin Kur'an'ın yerini alan mişnalara dönüştürüleceğini ve sonuçta Kur’an-İslam irtibatının kesilme noktasına geleceğini söylerken, “İsrailoğulları gibi, mişnalara sığınmak durumunda kalmamızdan kaygılanıyorum” şeklinde konuşmuştu. Hz. Ömer, İslam-din konusunda Kur’an dışında kutsal ilan edilen bir kaynağın varlığına radikal biçimde ve her zaman karşı çıkmıştır. HADİS ALLÂMESİ ELBANÎ’NİN SARSICI TESPİTİ Sonraki çalışmalarım sırasında mutluluk ve hayretle gördüm ki, mişna (mesnât)


kelimesini ilk kullanan ve mucize bir biçimde tanımını da veren, bizzat İslam Peygamberi’dir. ‘Yüzyılımızın Hadis Allâmesi’ diye anılan tartışmasız otorite Nâsıruddin el-Elbanî (ölm. 1999) şaheseri ‘Silsiletü'l-Ahâdis’ adlı 32 ciltlik anıt eserinin, ‘es-Sahîha’ kısmının 6. cildinde (s. 774-776), konumuzla ilgili şu ilginç satırlara yer veriyor:

“Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: 'Kıyametin yaklaştığını gösteren belirtilerden bazıları şunlardır: Şerir ve şirretlerin itibarlı-saygın tutulması, erdemli insanların zelil duruma getirilmesi, sözün çoğalıp eylemin azalması, toplumda mişnalar okunup durmasına rağmen kimsenin bunlara karşı çıkmaması.' Sahabîler sordular: 'Mişna (mesnât) nedir ey Allah'ın Elçisi?' Resul cevap verdi: 'Allah'ın kitabı dışında din adına yazılan tüm kitaplar.”

Allâme Elbanî bu hadiseye şu açıklamayı getiriyor: "Bu hadis, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin mucize göstergelerinden biridir. Onun, sonraki zamanlara ilişkin söylediklerinin tümü, özellikle mişnalarla ilgili olanları tamamen gerçekleşmiştir. Mişna, Allah'ın kitabı dışındaki tüm yazılanlardır. Cenabı Peygamber bu sözüyle, sonraki devirlerin, uyulması farz hale getirilmiş mezhep kitaplarına dikkat çekmiş gibidir. Çünkü bu kitaplar, zaman içinde kitleyi Kur'an ve gerçek sünnetten uzaklaştırmıştır. Ne yazık ki bugün de durum aynıdır. Bu kitapları farzlaştıranlar içinde şeriat fakültelerinden çıkanlar, doktora yapmış kişiler bile vardır. Bunlar, tarih boyunca bu mezhep kitaplarını dinleştirdi, halkın bunları izlemesini din emri haline getirdiler. Onların ulema takımının en büyüklerinden biri olan Ebul Hasan el-Kerhî el-Hanefî (ölm. 340/951) ünlü sözünde bakın ne diyor: 'Mezhep imamlarımızın görüşlerine zıtlık belirten tüm Kur'an ayetleri ya tevil edilir yahut da neshedilmiş (hükümden düşürülmüş) sayılır. Hadislerde de durum aynıdır." "Bu zihniyete sahip olanlar, mezhebi asıl, Kur'an'ı ona uyan ikincil kaynak durumuna getirdiler. İşte bu, kuşkusuz ve tartışmasız bir mişnacılıktır." "Mişnaların Beniisrail rivayetlerinden ibaret olduğunu söylemek hadisin beyanına tamamen aykırıdır. Mişnacılık, kıyamet alametlerinden biridir. Böyle bir alametin, Hz. Peygamber'den önce Yahudilerin yaptığıyla ilgisi olamaz..." Anlaşılan o ki, hesabına göre kutsallaştırdığı birçok kitabı tartışma üstü ilan eden mişnacı zihniyetin maskesini ilk düşüren, Kur'an'ın tebliğcisi Hz. Muhammed'dir. İndirilen din’ ve ‘Uydurma din’ Başlık, İslam düşünür ve aksiyoneri İbn Teymiye’nin ‘münzel din ve müevvel-mübeddel din’ deyimlerinin bugünkü dile aktarılmış şeklidir. Kelimelere bağlı kalırsak, deyimin tam karşılığı şu olur: ‘Allah tarafından vahyedilen din, insanların tevil ve uydurmalarıyla oluşmuş din.’ Kısacası, gerçek din ve sahte din...


İbn Teymiye (ölm. 728/1328), tenkide açık yaklaşımları olmakla birlikte, İslam tarihinin en cesur tevhit erlerinden biridir. Onun bütün çekilmezliği, keskin bir kılıç gibi kullandığı üslubu ve acımasız eleştiri tarzıdır. Ve bu eleştiriden en fazla rahatsız olan da tasavvuf ve tarikatlardır. Ancak şunu unutamayız: İbn Teymiye, bir tasavvuf düşmanı değildir, tasavvufun bir türüne düşmandır. İbn Teymiye, tasavvuf adı altında, şeyhperestlik yapanlara karşıdır. Tasavvuf tarihinin ‘önder’ diye andığı Bağdatlı Cüneyd (ölm. 298/910) ve ekolünce temsil edilen mistik anlayışı takdir etmiştir. Ona göre, tasavvuf, Kur'an'a dayandığında Allah dostu, Kur'an'dan koparıldığında şeytan dostu yetiştiren bir kurumdur. Bu nazik kurumu, indirilen dinin kaynağı Kur'an'daki boyutlarıyla korumak, Kur'an dininin selameti bakımından hayatî bir önem taşır. Kur'an, kendisinin tanıttığı dinin bir yaradılış dini olduğunu ısrarla belirtir. Dinin kurucusu Allah'tır. Peygamberler kurucu değil, tebliğ edici, tanıtıcıdır. Din gönderme, din adına emir ve yasaklar koyma, kısaca, dinde hüküm Allah'ındır. Kur'an burada tam bir tekelden bahseder. Bu tekele şöyle veya böyle, şu veya bu gerekçeyle burnunu sokan, Allah'a ortak koşmuş yani şirke batmış olur. Bu noktada şu ilkenin altı doğrudan ve dolaylı, defalarca çizilir: "Saf, temiz ve erdirici din Allah'ın tekelindedir." (Zümer suresi, 3) Buna bağlı olarak, haram kılma, günah ilan etme yetkisi de Allah'ın faaliyetlerinden biridir. Peygamberlerin bile bir şeyi din adına haram ilan etme yetkileri yoktur. (Tahrîm, 1; En'am, 119, 140; A'raf, 32; Mâide, 87) Haram ilan etme yetkisini kullanmaya kalkmak Yaratıcı-din koyucu kuvveti ikileştirir. Varlık ve oluşta esas olan mubahlık yani serbestliktir. Bu yaradılış kuralına istisna getirmek, yani bazı şeyleri haram ilan etmek, sadece Allah'ın elindedir. VAHYÎLİK İLKESİ VE İÇTİHAT Kur’an, vahyîlik (vahye dayanma) ilkesini dinin omurga noktalarından biri olarak tescil eder. Dinin içeriği ve çerçevesi vahiy tarafından belirlenecektir. İslam'da bu belirlemeyi, Kur'an yapar. Kur'an, Yaratıcı Kudret tarafından din adına insanlığa ulaştırılan mesajların toplamıdır. Kaçınılmaz değişmenin ortaya çıkardığı yeni şartlara cevap vermek tanrısal kelamın niteliklerinden biridir. Bu nitelik, vahyin mesajını, reform ihtiyacının üstünde tutar. Zamanüstülüğün insana dayalı faaliyetinin adına, Kur'an düşüncesinde içtihat denir. İçtihat, Kur'an'ın hayat damarlarından biridir. Kur’an, içtihadı, bir hayatî faaliyet alanı olarak belirlemekle, mesajının yeni zamanlara uyumunu sağlamanın tıkanmaz yolunu ortaya koymuştur. İslam gibi evrensel bir dinin, ilişkiye girdiği pek çok kültür tarafından yorumlanması ve bu kültürlerin sahibi kitlelere mal edilmesi kaçınılmazdı. Ancak bu mal etme sırasında bir yığın hurafe, putperest kalıntı İslam bünyesine girmiştir. Böylece yorumlanan (müevvel) din, zamanla, değiştirilen (mübeddel) din haline gelmiştir. Dini değil de bu yorumları zamanüstü ilan eden bir anlayış, kutsallaştırılmış bir örfler yığınını Allah'a fatura etmektedir. İndirilen dine bağlı iman adamının her devirde bir numaralı işi, indirilen dinin kaynağı olan Kur’an denetiminde, uydurulan din kalıntılarını


temizlemek olmalıdır. Bu yapılmazsa uydurulmuş din, indirilmiş dini örter ve kitle, Allah'ın dini adı altında, asırların eskimiş kabullerine teslim olmak gibi bir talihsizliğe itilir. Ne acı kaderdir ki uydurma dini sömürmede din yobazı ile dinsizlik yobazı, esrarlı bir paralellik içindedir. İndirilen din, ikisine de yaramaz. İkisinin de referansları uydurulmuş dine çıkar. Biri "Din budur" diye saldırırken, ötekisi de hesaplarına, hasetlerine, kinlerine çarpanları cehennemlik ilan etmek için uydurulmuş dine sarılacaktır. Kısacası, sermaye aynı, sermayenin kullanımı farklıdır. Tanrı vesayet altında mı? Tanrı vesayet altına elbette alınamaz ama O'nu vesayet altına almaya yönelik davranışlar insan tarafından her zaman sergilenebilir ve sergilenmiştir. Bugünkü dünyanın sıkıntı sebeplerinin başında da insanın bu namert girişimi bulunmaktadır. Tanrı’yı vesayet altına alma tutkusu, Tanrı’nın gönderdiği dini kendi hesaplarına uyduran din temsilcilerinin dünyasında barınabilmektedir. Tanrı’yı vesayet altına alma girişimi, Tanrı’nın yeryüzündeki iradesini saptırmakla başlıyor. Şirk (Allah'ın yetkilerini paylaştırma) illeti bu irade saptırmanın en tipik belirişidir. Tanrı, iradesini bize üç yolla açıklamaktadır. Birincisi, Kur'an'da ‘sünnetullah’ ve ‘kader’ kelimeleriyle ifade edilen yaratılış ve tabiat kanunları; ikincisi, içsel peygamber diye anılan akıl, üçüncüsü ise peygamberler aracılığıyla bildirilen vahiydir. Tanrı, kendi iradesindeki iyilik ve mutluluktan gereğince yararlanmayı aklın işletilmesine bağlamıştır. Ve Tanrı, aklı tabiata da dine de komutan yapmıştır. Akıl işletilmez ise ne dinden hayır gelir ne de tabiattan. Aklı işletmeyenlerin üstüne yağacak olan, sadece pisliktir. (Yunus, 100) İslam’ın anlamı olan Allah'a teslimiyet iki anlam içermektedir: Yaratılış ve tabiat kanunlarına ters düşmemek, dinin getirdiği mutluluk öğretisine uygun yaşamak. Bu ikisinin yerine insanın inadı veya keyfi geçtiğinde ise Allah'ın iradesi saptırılmış olmaktadır. Bu saptırmanın dinler tarihindeki suçluları daima dini temsil ettiğini söyleyenler olmuştur. Bunun içindir ki, dinin en büyük belası ve problemi, din temsilcileridir. Ve bunun içindir ki son dinin ana kaynağı Kur’an; din sınıfına, din kisvesine, resmî mabede yer vermemiştir. Çünkü bunlara yer vermek, insanı ‘tanrısal irade gaspçıları’nın keyfine teslim etmek olur. Allah'a teslimiyetin yerini Allah'ı vesayet altına alma girişimi geçince, insanın iyilik ve mutluluğunu sağlayacak olan din, insanın mutluluk ve aydınlık yolunu tıkayan bir belaya dönüşür. İSLAM’IN ANLAMI VE ŞEYTAN EVLİYASI Tanrı’nın yeryüzüne İslam adı altında gönderdiği mesajın son ve mükemmel şekli olan Kur'an'la kucaklaşmak, birtakım aracı kurum ve kişilerin onayına bağlı bulunuyorsa Allah vesayet altına alınıyor demektir. Bunun Kur’an dilindeki adı şirktir. Şunu da


belirtelim: İslam dünyasında bugün bağımsız birer din gibi algılanan mezheplerin ve tarikatların hemen tümü birer vesayet kurumu gibi işletilmektedir. İslam dünyası, Kur'an'da tecelli eden tanrısal iradeyi hayatına yön verir hale getiremiyor. Çünkü İslam dünyasına yaşatılan din, tanrısal iradenin ürünü olan din değildir. Müslümanla-ra yaşatılan din, Tanrı’yı vesayet altına alan din temsilcilerinin oluşturdukları tabular yığını-dır. Kur’an, Allah’ı vesayet altına almak isteyen zihniyetlerin temsilcilerine ‘şeytan evliyası’ demektedir. BU KİTAP OKUNMADAN OLMAZ! Allah’a imanı ve dindarlığı kendilerine bir biçimde komisyon verilmesine bağlayan ‘şeytan evliyası’ için bir şeyin Kur'an'da olması veya olmaması önemli sayılmamaktadır. Önemli olan, Tanrı’yı vesayet altına alan aracı kurum ve kişilerin ne söyledikleridir. Şeytan evliyasına göre, Allah'ın buyruklarından yararlanmak, Allah üzerinde vesayet hakkı kullanan kişi ve kurumların imzasına bağlı bulunuyor. Şeytan evliyasına göre, "Bu konuda Kur'an ne diyor?" sorusu, sakıncalı ve tehlikeli bir sorudur. "Bu konuda ecdadımız, ulemamız, efendilerimiz, mollalarımız, falan risale, filan rivayet ne diyor?" diye soracaksınız. Tanrı’yı vesayet altına alma kahpeliğinin ürünü olan ‘şirk’, kitlelere, bizim yeni yayınlanan kitabımız ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: ŞİRK’ adlı eserimizde Kur’an’ın verileri istikametinde ilk kez anlatılıyor. Gerçeği arayanların vicdanlarına iletmeyi bir görev sayıyorum. Rahmeti zahmete çevirenler veya şecere-i mel’ûne Esasen Arapça olan rahmet ve zahmet kelimeleri arasında esrarlı bir ilişki var: Rahmetin ilk harfi olan Ra'ya bir nokta koyduğunuzda, Za'ya dönüşüyor ve karşınıza zahmet kelimesi çıkıyor. İşlem basit ama anlam farkı çok büyük!.. Zahmet, rahmete tam zıt nitelikler ifade eden bir sözcük. Rahmet-zahmet ilişkisinin bir benzeri, Osmanlıcadaki göz ve kör kelimelerinde var. Göz kelimesinden bir nokta sildiğinizde kör kelimesiyle karşılaşıyorsunuz. Ve şiirin büyük devi Fuzulî (ölm. 1556), bir nokta silmekle gözü ‘kör’ eden kâtiplere beddua ediyor. Tanrısal rahmeti insana zahmete çevirenlere ise tüm insanlık, hatta tüm varlıklar beddua ediyor. Bir Kur'an terimi olarak rahmet, Türkçedeki merhamet, sevgi ve şefkat kavramlarının tümünü aynı anda içerir. İlk ve temel anlam, sevgidir. Zahmete gelince o, rahmetin tam karşıtı bir anlam taşıyor. Dinde rahmeti zahmete çevirmek, elbette ki bir nokta ilavesiyle olmamaktadır. Bunun için çok zorlu bir ‘tasallut mekanizması’ işletilmiştir. Bu mekanizmanın belirgin niteliği, Allah ve peygamberlerin rahmetine ambargo koymaktır. Bu nasıl oluyor? Dini yozlaştırarak insana rahmet kurumu olmaktan çıkarıp siyasal rakiplere, hatta tüm insanlığa zahmet kurumuna dönüştürmekle oluyor. İslam’ı en taze döneminde


yozlaştıran Arap-Emevî kodamanlarının yaptıkları işte budur. Dindeki tanrısal iradenin yerine insanın tutku ve çıkarlarını koydular. O çıkarlar, İslam’ın en muhteşem düşünürlerini, en büyük dâhilerini yok etti. Hayatını ve eserini bağımsız bir kitapla (Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Âzam) incelediğimiz İmamı Âzam (ölm. 150/767) bunlardan sadece biridir. Bugünün, siyaset dinciliği denen kahır ve fesat ideolojisinin derin psikolojisinde de bu saltanat iştahı vardır. İslam, siyaset dinciliği elinde rahmet dini olmaktan çıkıp zahmet ideolojisine dönüştü. Siyaset dinciliği, İslam’a musallat olan en zehirli virüstür. Bu virüs, İslam’ı çürüttü; şimdi de Cumhuriyet Türkiyesini çürütüyor. Kur'an, bir rahmet kitabıdır. Rahmetten nasipli olmayanlar; söylem, slogan ve iddiaları ne olursa olsun, rahmetin kitabından hayır göremezler. Ruhlarını sarmış olan riya illeti o hayrı görmelerini engelliyor. Söverek, bağırarak, Allah ile aldatarak, haçlı kodamanlarla işbirliği yaparak saltanat sahibi olabiliyorlar ama irfan ve basiret sahibi olamıyorlar. Mutluluk ve rahmet taşıyıcı hiç olamıyorlar. Kur'an'ın Rabbi, Kur’an’ı, insana zorluk ve problem çıkarmak, şiddet ve terör sergilemek için indirmemiştir. (Tâha suresi, 1-2) ŞECERE-İ MEL’ÛNE ÇOCUKLARI Rahmeti zahmete çeviren gaflet ve tasallut, Allah için iş gördüğünü söyler ama yaptığının esası, Allah yerine iş görmeye kalkan engizisyon zebaniliğidir. Zebani dinciliği, dünyayı İslam karşısında şiddet ve dehşete boğarak ayaklandırmıştır. Almanya’nın ünlü araştırma kurumlarından biri olan Allensbach’ın anketine göre, İslam kelimesinin neleri çağrıştırdığı sorusuna muhatap olanların % 93’ü İslam’ın baskı altındaki kadını, % 83’ü terörü çağrıştırdığını söylüyor. Ankete katılanların % 70’i İslam’ı tehlikeli bulduğunu bildiriyor. Rahmet dinini rahmet üzere anlatmaya, ‘dini sosyetenin keyfine uydurmak’ diyen ‘şecere-i mel’ûne’ (İsra suresi 60. ayette geçen bu tabir lanetli soy ağacı demektir) çocukları az değildir. Şecere-i mel’ûne çocukları, kendilerinden başkasının secde etmesinden asla mutlu olmuyorlar. Onun içindir ki, daha çok insanın secde etmesine vesile olanları, ‘dini sosyetenin hesabına uydurmak’la itham ediyorlar. Şecere-i mel’ûne çocukları bir yandan rahmeti zahmete çevirirken öte yandan, girdiğimiz yüzyılı ezilen Müslümanların kanıyla boyayan emperyalist kodamanların hizmetkârı gibi iş görüyorlar; onlara sığınıyor, onları koruyucu, öncü, emin dost ediniyorlar. Sonra da hiç utanıp arlanmadan, dinin gerçeğini anlatanları, ‘sosyetenin kurtarıcısı’ diye itham etme alçaklığına tenezzül ediyorlar. Tarihin az rastladığı bir kahpeliktir bu! Şecere-i mel’ûnenin üreteceği temel ürün işte bu kahpeliktir!


Dost, ey dost!... “Dost dost diye nicesine sarıldım. Benim sadık yarim kara topraktır” diyor Âşık Veysel. Kara toprak, hepimizi, en şefkatli anne olarak, bağrına basacaktır, bu bir gerçek. Çünkü toprak, bir şey beklemeyen dost, hiçbir eksiği görmeyen, bütün kötülüklere iyilikle karşılık veren annedir. Gönül ve sevgi kurumu tasavvufta anne toprağa, baba göğe benzetilmiş ve şöyle denmiştir: “Üzerinde gezdiğimiz toprak, başımızın üstündeki semadan yücedir.” Gök; parıltılı, cilveli, çekicidir ama kara bahtımızın bütün ak bereketleri, kara topraktan çıkar. Kara günlerde bizi o kucaklar. Tasavvuf tarihinin “önder” diye yücelttiği ölümsüz Cüneyd el-Bağdadî (ölm. 296/908): “Sûfî, yani, gönlünü ve hizmetini Hak yoluna adamış kişi, toprağa benzer” diyor ve ekliyor: “Bakın toprağa, ona her türlü çer-çöp, kirli şey atılır; fakat ondan hep güzel şeyler zuhur eder.” Anadolu’nun koca gönüllü Âşık Veysel’i, Cüneyd’den bin yılı aşkın bir zaman sonra bu gerçeğe şöyle değinecektir: “Karnın yardım kazmayınan, belinen Yüzün yırttım tırnağınan, elinen Yine karşıladı beni gülünen Benim sadık yarim kara topraktır.” Evet, kara toprak, böylesine cömert ve sevecendir. Ne var ki, yalnız kara toprağın ‘sadık yar’ olacağı bir dünya, derdi çekilecek bir dünya değildir. Mutluluk için ‘insan dostlar’ da lazım. Kur’an; dostluk (uhuvvet) sırrının erdiriciliğini mucize boyutlarda ele alan, ezel dostunun kelamıdır. Her şeyden önce, iman beraberliği, zaman öncesi başlayan ve zaman üstü değeri olan bir dostluk olarak veriliyor. Îsar ahlakı -ki başkalarının mutluluğunu kendi çıkarlarına yeğlemektir- bir dostluk ahlakıdır. İman sırrı, ezelde, mîsak denen bir mukaveleyle ve Yaratan-yaratılan arasında başlayan bir dostluk oluşturur. (bk. A’raf, 172) Bu dostluk ahdine vefa, önce Allah’a bağlılığı, ardından da iman çerçevesi içine girmiş olanlara ve giderek Allah’ın tüm kullarına dostça davranmayı gerektirir. “Aldatan, bizden değildir” diyor emin dost Hz. Muhammed. Çünkü aldatmak, dostluk sırrını tahrip etmektir. Aldatanlar, Emin Elçi’nin bağlıları olamazlar. İman eri odur ki, varlığı, özellikle insanı büyük dostun rengini, çizgisini, kokusunu taşıyan haberci olarak görür ve dost hatırına sever. Çağları dize getirmiş Yunus Emre’nin dediği gibi, “yaratılanı, Yaratan’dan ötürü sever.” AHDE VEFA YOKSA… Kur’an, ezel dost Allah’a, ezelde verdiğimiz sözün dünya planında hatırlanmasına ve gereklerinin yapılmasına ‘ahde vefa’ diyor ve bunun zedelenmemesine özen


göstermemizi istiyor. (bk. Bakara, 27) Ve ezel dostunun en büyük dostu zamanlarüstü Peygamber: “Ahde vefası olmayanın imanı da olamaz” diyor. Ne ilginçtir ki, en büyük Allah dostu Yüce Peygamber’in, eşsiz çilelere katlanarak tanıttığı mesaj karşılığı insanlıktan istediği tek şey Ehlibeyt’ine sevgi ve dostluktur. (bk. Şûra, 23) Ve ne ürperticidir ki, Arab’ın, o masum Resul’ün bu masum isteğine verdiği cevap, onun, “cennet çiçeğim” diye koklayıp öptüğü torunlarının birini zehirleyerek, birini de hançerleyerek öldürmek olmuştur. Allah’ın, anne-baba-evlat-kardeş gibi kan ve beden bağı ifade eden ilgilerden uzaklığı, tanrılığın bir niteliği olarak, Kur’an tarafından ısrarla ifade edilir. Ama aynı Kur’an’a göre “Allah’ın dostları vardır” ve “Allah dostları için ne korku vardır, ne de hüzün, dünya ve ahirette muştular vardır onlar için.” (Yunus, 62-64) Tasavvufta, Yaratıcı’dan ‘dost’ diye söz edilir. Bir derviş için, en büyük eriş, bu ölümlü dünyadan, mezar denen sonsuzluk istasyonunun taşına ‘Hû Dost’ yazdırabilmeyi gerçekten hak etmiş olarak ayrılabilmektir. Mezar taşına ‘Hû Dost’ yazdırmayı gerçekten hak edenlere selam olsun! “AİDS’ten de beter…” Başlığımız, Libya Devlet Başkanı rahmetli Muammer Kaddafi’nin dinci yobazların İslam ve Müslümanlar için arz ettikleri tehlikeyi göstermek üzere kullandığı ifadedir. Evet, yıllardan beri haçlı Batı’nın, fanatizmin korkunç temsilcilerinden biri ilan ettiği Kaddafi’ye göre fanatizm ve yobazlık, İslam ve Müslümanlar için AİDS’ten de tehlikelidir. Amerika ve piyonları, İslam’ı çamurlamak ve yıpratmak için yıllar boyu, iki ismi bir şiddet ve nefret sembolü olarak kullandılar: Humeyni, Kaddafi. Bütün kötülükler bu iki şahsın adı altında toplandı ve şu formül, kitlelere ısrarla dikte edildi: Humeyni ve Kaddafi eşittir İslam… New York’ta hocalığım sırasında, talebelerden biri yanıma sokulup şöyle demişti: “Bundan önceki devrede sizin dersinizi seçmiş arkadaşlarım çok güzel şeyler anlattığınızı söylediler ve bana sizin dersinizi tavsiye ettiler. Fakat ben anne ve babama Humeyni ve Kaddafi inanışıyla ilgili bir şey okuyup dinlemeyeceğime dair yemin ettim. Şimdi ne yapacağım?” Amerikalı genç, benim okuttuğum ‘İslam Düşüncesi’ni Humeyni ve Kaddafi ile eşitliyordu. KADDAFİ AYNI ZAMANDA BİR DÜŞÜNÜRDÜ Kaddafi konusunun, bizim açımızdan en ilginç yönlerinden biri, belki de birincisi şudur: Türkiye’de, hemen her ‘sivri kişi’nin izleyicileri ve bunların oluşturdukları hizipler, odaklar, hatta ekoller oluştuğu halde, Kaddafi’yi bayrak yapan bir grup veya ekole


rastlanmıyor. Oysaki Kaddafi, düşünceleri ve hamleleri ezber bozan, renkli bir liderdir. Buna rağmen bir ‘Kaddaficilik’ neden görülmüyor? Cevap basit: Kaddafi yobaz değil ve Kaddafi antiemperyalist. Kaddafi, aleyhinde koparılan politik yaygaralar ne olursa olsun, İslam’a bakışı esas alındığında, son derece tutarlı ve aydınlık bir kafadır. Bu tespitin en güvenilir delili ise Suudlular başta olmak üzere, bir yığın Arap yobazın onu zındık, hatta kâfir ilan etmiş olmasıdır. İslam düşmanı güçlerle, İslam’ın sözüm ona şampiyonluğunu yapan güçlerin aynı anda ‘tehlikeli’ ilan ettikleri bir adam, üzerinde gerçekten durulması gereken bir adamdır. Cennetmekân Kaddafi, yaradılışı itibariyle atılgan, devrimci bir tipti. Uyku kaçıran bir tipti. Çağların beslediği uyuşukluğa, dolap beygirlerine ters düşen şeyler söyleyen bir tipti. Yobaz kafayla, çıkarlarını yobazlığın palazlanmasına bağlamış çevrelerin böyle bir tipi sevmeleri beklenemez. Dinsel alanda kalarak konuşursak, Kaddafi, bir içtihat adamıdır. İslam düşüncesi açısından devrim sayılacak içtihatları vardır. Bu yüzden hayat onu, yobazlığı en büyük illet olarak ilan etme noktasına getirmiştir. Kaddafi, tartışmaların getireceği en ileri riski göze alarak içtihatlarını dünyaya ilan etmiştir. Bunların en önemlilerinden biri şudur: Kaddafi, İslam adına Kur’an’dan başka kaynak tanımaz. Geleneksel kabullere indirilen ağır bir darbedir bu… Bir başkası daha: Kaddafi’ye göre, kadınların başlarını örtmeleri, Kur’an’ın, tüm zamanlar için geçerli kıldığı bir emir değildir. Tesettür ayeti, Asrısaadet kadınlarına, özellikle Hz. Peygamber’in eşlerine hitap eder. Bunu, tüm zamanlara ve tüm Müslümanlara genellemek, zorlama bir yorumdur. Şunu da söyleyebilmiştir Kaddafi: Petrol ve hac gelirleri tüm Müslümanların ortak gelirleridir. Bu gelirler, çıkış yerlerine bakılmadan tüm Müslüman halkların ortak yararlarına harcanmalıdır. Kur’an’ın bu en hayatî mesajı sadece ve sadece Kaddafi tarafından telaffuz edilmiştir. Bu bile onu tarihin üstüne çıkarmaya yeter. Kaddafi örneği, din konusundaki şu noktanın altını çizmeyi de bir akıl ve vicdan borcu haline getirmektedir: İslam düşmanı güçler, yobazlığın alkışladığı tiplerle değil, onların zındık-sapık ilan ettikleri tiplerle savaşmayı esas alıyorlar. Çünkü İslam’ı sahneden kovmak isteyen güçler, bütün ümitlerini, yobazlığın İslam’a musallat edeceği tahribe bağlamış bulunuyorlar. Onlar biliyorlar ki, yobazlığın çamuruyla lekelenmiş bir İslam, hayata ve insana etkili olamaz. İnsan gerçeğiyle çelişmeye girmiş bir İslam, çağın dışına itilir ve sahneyi boşaltmak zorunda kalır. Onların istediği de zaten budur. Arslan ve Eşekler Başlığı, Kur'an'ın Müddessir suresi 49-52. ayetlerindeki bir benzetmeden aldık.


Kur'an, eşek istiaresini, kendisi ile kendisi dışında hidayet kaynağı yapılan kitapları ve kişileri karşılaştırırken kullanmaktadır. Eşek istiaresi (iğretileme) daha sonra sûfî düşüncede, özellikle Mevlana Celaleddin (ölm. 672/1273) sisteminde çok kullanılmıştır. Mevlana sisteminde eşek, şehvetperestliğin, ahmaklığın, kabalığın, basiretsizliğin, akıldışılığın yobazlığın sembolüdür. Cehalete yenik düşmüş kalabalıkları nitelerken de eşek sembolünü kullanıyor Mevlana ve kendisini, ‘eşek sürüsünün kulağına gerçeği ulaştırmayı başaran bir Hak eri’ olarak tanıtıyor. Mevlana, eşek istiaresini kullanarak şu ilginç mesajı da veriyor: Yolun doğrusunu açık ve net biçimde bilmeyenler eşeğin gittiği yönün tersine gitsinler; yolun doğrusu odur. Kur'an, kozmik-evrensel planda yerini ve mesajını anlatırken kendini bir ‘Tezkire’ (öğüt veren, uyaran, düşündüren) kitap olarak tanıtıyor(Abese, 11) ve şöyle diyor: “Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren kitaptan yüz çeviriyorlar? Sağa sola kaçışan yaban eşekleri gibidirler.” (Müddessir, 49-52) Kur'an, Allah'ın rahmet ve affını her şeyin üstünde tuttuğu içindir ki, dini kan ve kin ocağına çeviren engizisyon ve onun İslam tabelası altında faaliyette bulunan fesat mollası takkeli zebanileri Kur’an’ın dini anlatıldığında derinden rahatsız olurlar. Kur'an denince âdeta çıldırırlar, dünya başlarına çökmüş gibi feryat ederler. Bizzat Kur’an’ın deyimiyle, Kur’an’ı duyduklarında “saf kan arslanı görüp de panikleyen yabani eşek sürüleri gibi kaçışırlar.” (Müddessir, 50-51) Ve Kur'an'ı ‘mehcûr’ yani devre dışı tutmak (Furkan, 30) için seferber olurlar. Bunda başarılı olmak için başvurdukları bir numaralı araç ise ‘yalan ve iftira yoluyla sindirmek’ olmuştur. KÂFİRLER VE ÇİFTE KAVRULMUŞ KÂFİRLER Kur’an’ın itham edici kavramlarından biri olan ‘küfür’, ‘gerçeği, ayetleri örtme’ anlamındadır. Ayetleri tetkik dışına itmek, onlara sırt dönmek açık bir küfürdür; bunu yapanlar da kâfirdir. Sırt dönülen ayetin Kur’an ayeti olmasıyla madde dünyasına ait olması (örneğin fosiller veya tarih kalıntıları olması) arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Kur’an’a göre, evren ve insan da ayetlerle dolu birer kitaptır. Küfür, Kur’an’a dayanılarak, ‘bilimin işlerliğine engel olmak’ anlamında da tanımlanabilir. Âli İmran suresinin 7. ayeti olan omurga beyyineye göre, Kur’an’ın ayetleri muhkem ve müteşâbih olarak iki ana kısma ayrılır. Muhkemler az bir kısımdır. Büyük çoğunluk (yüzde 90 civarında) müteşâbih ayetlerdir. Müteşâbihleri bir Allah bilir, bir de bilimde derinleşen bilginler. Müteşâbih ayetleri yani Kur’an’ın yüzde doksanına yakınını işler hale getirip insan hayatına sokmak bilim faaliyeti gerektirmektedir. Kur’an ayetlerinin iman ve ibadet konusu olan iki yüz civarındaki muhkemlerini inkâr edenlere kâfir derken, yüzde doksanlık müteşâbih kısmın inkâr veya ihmaline ses çıkarmamak Kur’an’ın


onaylayacağı bir tavır değildir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah’ı, ahireti, namazı, orucu... İnkâr insanı nasıl kâfir yaparsa bilimi, düşünceyi, gözlemi, deneyi, tetkik ve tahlili inkâr da aynen öyle kâfir yapar. İkisinin inkârı ise kişiyi, deyim yerinde ise ‘çifte kavrulmuş kâfir’ yapar. Kur’an’dan baktığımızda, bilim ve teknolojide öne geçmiş ülkeler birinci anlamda, İslam dünyası ise ikinci anlamda kâfirlerle doludur. Bu iki dünyada, iki anlamda da kâfir olan ‘çifte kavrulmuşlar’ da vardır. Gerçek şu ki, sadece Kur’an ayetlerini görmezlikten gelenler değil, evren ve insan kitaplarındaki ayetleri görmezlikten gelenler de kâfirdir. Nüfus kâğıdına ‘Müslüman’ yazdırmış olmak, kâfirlikten kurtarmaz. Çağ, insan ve zafer İliklerimize kadar işleyen kavram kargaşası illetinin temel gıdalarından biri oldu çağ kelimesi… Çağdaş, çağı yakalamak, çağ dışı, çağ atlamak, çağa damgasını vurmak vs. Bu kelime bolluğu, çağ kavramından haberi olmayan bir toplum olduğumuzun en yaman belgesidir. Ve böyle olduğu içindir ki ‘çağı yakalamak’ yerine çağa damgasını vuranların günahlarını taklit etmeyi çağdaşlık sanmakla avunuyoruz. Bütün zamanların en büyük insanının: “Zamana kötü söz söylemeyin; çünkü zaman Allah’tır” dediği rivayet edilir. Zamanla hesabını iyi sonuçlandırmamış bir toplum ne çağdan anlar ne zaman gerçeğinden ne de tarihten. Tarihin her devrinde iki tip toplum var olmuştur: Yaratıcı eylemleriyle çağı oluşturanlar, oluşan çağa bakarak laf üretenler. Yani zamanı kullananlarla, zaman tarafından kullanılanlar. Anadolu toplumu, uzun zamandan beri, ikinci başlık altındaki toplumlardan biridir. Çağ gerçeğini anlamak için çağlarüstü gerçeği yakalamak ve yaşamak lazımdır. Sisteminizin adı ne olursa olsun çağlarüstü gerçeği hayatınıza sokmuşsanız hayat sizi zafer tacıyla donatacaktır. Bunun yerine, bulmuş olmanın sarhoşluğu ile zamanınızı övünmeyle geçirirseniz çağ sizi kadavra gibi bir kenara atıverir. Tebrizli Şems: “Her çağda bir tek gerçek vardır” diyor. Her çağ, bu gerçeği yakalayanlarca yaratılır. Bu gerçeği yakalayamayanlarsa her çağda hüsran ve aldanış içindedirler. Zamanüstü gerçeğin söze dönüşmesi olan Kur’an, bir suresine Asır yani çağ adını vermiştir. Ve Kur’an, her çağda aynı kalan gerçeğe dikkat çekmek için, anılan sureye çağa yeminle başlamıştır: “Yemin olsun çağa ki insan hüsrandadır.” Yani çağ gerçeğini fark edemeyenler, zafer ve mutluluğun kokusunu bile alamazlar; hüsrandan başka nasibi yoktur onların. Çağlarüstü ve çağ yaratan gerçek, şu unsurlardan oluşan bir sentezdir: İnsan, iman


(azim ve kararlılık), salih amel (yaratıcı iş ve hareket) yani eylem, hakkı ayakta tutma ve sabır şuurunun kolektifleşmesi. Her çağın gerçeği, her zaferin yolu, unsurları bunlardır. Çağa damga vuranlar bu unsurlara damgasını vuranlar olacaktır. MEHMET AKİF’İN CEVABI Kur’an imanının çekirdek nesli, her çağın gerçeğine dikkat çektiği için olacak, karşılaştıklarında ve ayrılacakları zaman birbirlerine Asır suresini okurlarmış. Belli ki, her çağın gerçeğini bir manifesto halinde toplumun kolektif şuuraltına yerleştirmek istemişler. Neden başka bir sure veya ayet değil de Asır suresi? İslam’ın büyük vicdanı Mehmet Âkif, cevabı çok güzel vermiştir: “Çünkü meknûn o büyük surede âsâr-ı felah.” Yani o büyük surede kurtuluşun yolları gizlenmiştir. İmam Şafiî şunu diyebilmiştir: “Eğer insanlığa vahiy olarak Asır suresi dışında bir şey gönderilmemiş olsaydı bu sure insana yeterdi.” Evet, o surede kurtuluşun yolları gösterilmiştir ama o yollardan yararlanmak, onları yürüyenlerin hakkıdır, oturdukları yerden onlara methiye yağdıranların değil. Zafer, kendisi için şiir yazanlara değil, kendisi için terleyenlere teslim olan esrarlı bir sevgilidir. O yüzdendir ki Kur’an, imanın erdiriciliğini sürekli eyleme bağlamaktadır. “Kurtuluşun reçetesi bizim kitabımızdadır, elhamdü lillah” diyerek elini göğsüne bastırıp oturanlara Asır suresi hiçbir şey vermemiştir, vermeyecektir. Buna karşın, Asır suresinden haberi olmayan birçok kitle, kurtuluşun gereklerini yerine getirdiği için çağı peşlerine takabilmişlerdir. Çağ, iki dünyayı bağrında taşıyor: Âsâr-ı felah (kurtuluşun eserleri, yolları) edebiyatıyla ömür tüketenler, âsâr-ı felahı hayata geçirip çağı damgalayanlar. Asır suresini gönderen kudretin kanunu ve tavrı (sünnetullah), âsâr-ı felaha methiye düzenleri değil, âsâr-ı felaha sarılanları yüceltmeyi esas almıştır. Mehmet Âkif, Asır suresini anlatan şiirinde vicdan kulağımıza bu gerçeği üflüyor. Kurtuluşa giden yolları tıkayanlara Asır suresinin layık gördüğü ödül, sadece hüsran olmuştur. Allah ile aldatmanın aforoz mekanizması Allah ile aldatanlar, eleştiri kabul etmez. Kabul ettiği anda kendini inkâr etmiş olurlar. Allah ile aldatan din simsarı, iddiaları akıl ve din dışı da olsa o, ısrarla dinin temsilcisi olarak hep kendini öne çıkarır. Dinin savunucusu da odur. Allah ile aldatanları eleştirdiğiniz anda din dışı ilan edilirsiniz. Din dilinde buna ‘aforoz’ denir. İslam’da din sınıfı olmadığı için aforoz da yoktur. Ancak bu, işin nazarî yanıdır. Gerçekte İslam ülkelerinde aforozun en kahırlısı işletilmektedir. İslam dünyasında aforoz kurumunu Allah ile aldatanlar işletmektedir. Siyasal İslam dedikleri Haçlı güdümlü kurum da bu yapay aforoz sistemine destek vermektedir. Aforozculuğun kurumsallaşmasına çağımızda entegrizm denir. Ünlü Fransız düşünürü


Roger Garaudy (Roje Garodi), İslam dünyasında entegrizmi en iyi inceleyen düşünce adamı oldu. Garaudy, bir zamanlar iman ve kültür kimliğini taşıdığı Batı'yı acımasızca eleştirdiği gibi, seksenli yıllardan sonra iman ve kültür kimliğini taşıdığı Müslüman dünyayı da aynı mertlik ve cesaretle eleştirmiştir. Bu iki eleştiriyi birleştirdiği eseri ise ‘L'Integrismes’ adını taşıyor. AFOROZUN İRİNLEŞMESİ: ENTEGRİZM Entegrizm, Allah ile aldatanların tutuldukları temel hastalıklardan da biridir. Taassubun irinleşmesi diye tanıtabileceğimiz entegrizm Garaudy'nin eserinde maharetle tespit edilip mertçe eleştirilmiştir. Entegrizm, Garaudy'ye göre bir kültürel intihardır. Bir imanın mensupları, entegrizme gittikleri takdirde, kendi imanlarını içten ve sessizce ölüme götürürler. Ve ne yazık ki bunu, o imana hizmet olarak ortaya sürmek gibi bir fenalığı işlemekten de geri kalmazlar. Garaudy’nin yakındığı bu, ‘İslam’ı çürüten yozlaşma’, bugün artık tüm İslam dünyasını sarmış bulunuyor. Bakın, o büyük ışık Muhammed İkbal’in Pakistan’ına. Ziya ül Hak ile yönetime el koyan yobazların Ortaçağ engizisyon gettosuna çevirdiği Pakistan bugün artık İslam’ın aydınlık ve ümit yüzünü değil, karanlık ve karamsarlık dolu bir gericiliği temsil ediyor. Pervez Müşerref bu badirede ABD’yi ürkütmeme politikası dışında bir şey yapabilmiş değildir. Pakistan, süratle Talibanlaştırılıyor. Yakın tarihe değin, Türkiye bir istisna idi. ABD ve AB güdümlü BOP operasyonlarıyla o istisnanın da işini bitirmek istiyorlar. Garaudy, entegrizm irinine örnek olarak Suud entegrizmini seçip ayrıntılıyor. Özeti şu: “İran devrimi ertesinde, Reagan, 'Suudi Arabistan'ın yeni bir İran haline gelmesine asla müsaade etmeyeceğiz' beyanında bulunur. Halktan kaynaklanmayan ve siyasal bir temeli olmayan Suud rejimi, tam dört çeyrek asırdır, önceleri İngiliz ve bugün ise Amerikan himayesi ile ayakta durabilmektedir.” “Suudi hanedanı bu bağımlılıklarını, kendi anladıkları bir İslam'ın dış görünüşünün savunucusu gözükerek maskelemektedirler. Hırsızın elini keserek 'şeriatı uyguluyor' olduğunu sanmak, Suudi Arabistan'a has bir durumdur.” “Ürkütücü cezaların Suudi buyurucuları sadece ve sadece küçük suçluları yakaladıkları için sistemin ikiyüzlülüğü apaçık ortaya çıkmaktadır. Zira silah siparişleri veya büyük işlerin kotarılması için Batı'nın büyük firmalarından 'masa altından' 500 milyon dolar alan ve bu servetleri Divone kumarhanelerinde veya Marbella içki âlemlerinde dağıtan prenslerin ellerinin kesildiği bugüne kadar hiç görülmemiştir.” (Bu satırlar ve daha geniş bilgiler için bk. Garaudy; Entegrizm, 72-79)


Allah ile aldatmanın en aldatıcı maskesi: Muhafazakârlık Siyaset dinciliğinin Yeşil Kuşak türünü, görmüştük; şimdi de muhafazakârı ve ılımlısı çıktı. Bu gidişle kim bilir daha neler çıkacak! Muhafazakârlık, emperyalist Batı’nın siyasal İslam’ı maskelemek için bulduğu bir tabir. Kur’an’a göre ise şirk alametlerinden biri ve belki de birincisi. Peki, niye kullanılıyor? Çünkü karnı her türlü ikiyüzlülüğü barındırmaya müsait. Geniş ve karanlık bir karın. ‘Siyasal İslam’ın Batı tarafından, özellikle Yahudi lobilerince konan yeni ‘tüp bebek adlar’ından biri de Muhafazakâr Demokrasi. Türk anayasası, İslam ve din sözcüklerinin siyasette amblem olarak kullanılmasına izin vermediği için ‘muhafazakâr demokrasi’ diyorlar. Bilenler biliyor ki, onların bu sözden maksadı ‘muhafazakâr İslam’dır. Yani Emevî İslamı. ABD Dışişleri Bakanı Powell Türkiye’yi ‘İslam Cumhuriyeti’ diye anarken sürçi lisan mı etmişti sanıyorsunuz? Muhafazakâr İslam, eğer Kur’an’a sorarsanız, ‘Kur’an İslamı’na karşı oluşturulan sahte İslam demektir. Muhafazakârlık, siyasal terminoloji açısından baktığımızda, İslam’ı iğdişleştirme projeleri’nden biridir. Gerçek İslam demek istemeyenlerin başvurdukları oyunların en yenisidir. Yalın haliyle sırıtacağı bilindiğinden suratına çağdaş bir maske geçiriliyor: Demokrasi. SİYASET DİNCİLERİNE YAHUDİ ARMAĞANI Muhafazakâr demokrasi tabiri, Ortadoğu ve İslam konusunda yazan ve “Recep Tayyip Erdoğan’ın İslamcılığı tam bizim istediğimiz şeydir” diyen İsrailli diplomat Aron Liel’in icat ettiği bir tabirdir. Ortadoğu’yu anlatan eserinin Ortadoğu’da İslam’ın dönüşümünü ele alan bölümünde işlediği ana fikir işte bu, Muhafazakâr demokrasi’ fikridir. Muhafazakâr Demokrasi, siyasal İslam’ın ABD-AB-İsrail üçlüsünü rahatsız etmeyen şekli demek. Felsefî esası şirk olan muhafazakâr mantığa göre, eski, hep iyilerin ve hayırların toplamıdır. Osmanlı’nın hamamlarındaki hiz oğlanı ticaret ve icraatı hiç anılmaz ama bugünkü transseksüellere lanet yağdırılır. Çünkü onlar bugünküdür. Osmanlı’nın, homoseksüelliği nasıl belgeli-resmî bir eğlenceye dönüştürdüğünü anlamak için ‘hiz oğlanlığı’ kavram ve kurumunu incelemek yeter. Muhafazakârlık denen pagan illetinin bugün anımsadığımızda öfkemizi kabartan dindışılıkları vardır. Örneğin, Arap’ın sarığını bize asırlarca İslam’ın alâmeti gibi gösterip takdis ettirdiler. “Peygamber Efendimiz örtmüştü, nasıl olur da kutsal olmaz?!” Peki, Peygamber Efendimiz’in baş düşmanı Ebu Cehil başına ne örtmüştü? Acaba o baş


düşmanın sarığı Peygamberimizin-kinden daha az mı görkemliydi? Hayır, tam tersine. Ebu Cehil’in sarığı en görkemli sarıktı. Nitekim Hz. Ali, “Sarık Arabın alametidir” diyor. Arabın alameti nasıl oldu da ‘İslam’ın alameti’ yapıldı? Ve nasıl oluyor da Arabın alameti, evrensel bir dinin alameti oluyor, kisve-i resul oluyor? Muhafazakârlığın karşıtı hanîfliktir. Hanîf; sapık, zındık’ damgası yemeyi göze alarak ecdat kabullerine karşı çıkan devrimci, asi demektir. Kur’an bu kelimeyi, hanîfliğin babası olarak gördüğü Hz. İbrahim’i öven bir sıfat olarak kullanır. Kur’an’a göre, gerçek bir mümin, aynı zamanda gerçek bir hanîf olmalıdır. Hanîfliğin babası Hz. İbrahim’dir. O, bizzat babasının en ileri temsilcilerinden biri olduğu atalar dinine karşı çıkışıyla ünlüdür. Bu karşı çıkış onu ataları ve toplumu nezdinde zındık, sapık diye yaftalamıştır. Kur’an ise bu sıfatı, bir övünç aracı olarak kullanmış ve tevhidin en büyük peygamberlerinden birinin temel niteliği olarak sonsuzlaştırmıştır: “İbrahim, müşrik, Yahudi veya Hıristiyan değildi; o, hanîf ve müslimdi.” Allah ile aldatmanın Arapçılık ayağı Arapları ifade için Kur’an’da, a’rabî (Arap) veya arab sözcüklerinin çoğulu olan ‘a’rab’ kelimesi kullanılmaktadır. Kur’an, Arapları çok olumsuz sıfatlarla anmaktadır. Sonraki Arap dilcileri, Kur’an’ın bu tavrını etkisiz kılmak için olacak, a’rab ve a’rabî sözcükleriyle tanıtılan Arapların bâdiye Arapları, yani Arapların köylü tipleri olduğu yolunda bir söylem geliştirmişlerdir. Allah, kötülüğü köylülüğe bağlamaktan münezzehtir. Doğrusu şu ki, Kur’an’ın Araplarla ilgili söylemlerinin yarattığı sıkıntıya bir tepki olarak geliştirildiği anlaşılan bu yaklaşım kaş yaparken göz çıkarmıştır. İşin gerçeğini, Kur’an dilinin aşılmamış ustası Isfahanlı Râgıb söylemiştir: Kur’an’da kullanılan a’rab sözcüğü Arap ırk ve insanını tümden ifade eden sözcüktür. Şöyle diyor: “Arab, İbrahim’in oğlu İsmail’in zürriyetinin adıdır. A’rab kelimesi de, esasında bu arab kelimesinin çoğuludur.” (Râgıb el-Isfahanî, el-Müfredat, arb. maddesi) Kur’an’da a’rab kelimesi, geçtiği 10 yerin biri hariç, daima olumsuzluğun, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, cimriliğin, kaypaklığın taşıyıcısı olarak kullanılmaktadır. ARAP GURURUNUN İSLAMDIŞILIĞI Arap ırkının üstün ırk olduğuna inanmak, Arap için her şeyin üstündedir. Kendisi dışındakilere ‘acem’ yani ‘ötekiler-yabancılar’ der ve onları ‘köleler veya âzadlı köleler’ anlamındaki ‘mevâlî’ sıfatıyla anar. Bir mevâlînin hiçbir meziyeti onu, herhangi bir Arap’la eşit duruma getiremez. Düşünülsün ki, İslam din bilimlerinin tümünde kaynak,


İslam ahlak ve irfanında prototip kişilerden biri sayılan ve Hz. Peygamber’in hanımlarından süt emmek gibi bir üstünlükle anılan Hasan el-Basrî (ölm. 110/728) başta olmak üzere o devrin bilgin ve düşünür tüm mevalîsi horlanmış, Arap kızlarıyla evlenmelerine izin verilmemiştir. Fıkıh kaynaklarına kadar sokulmuş bulunan şu insanlık dışı tespiti de anımsayalım: Araplara ve onların oluşturduğu Kur’an dışı fıkha göre, Arapça okuma ve yazma bilmeyen herkes ‘ümmî’ sayılır. Yani böyle birisi birkaç dili bilse, okuyup yazsa bile o ümmîdir. Yani okuma yazma bilmeyen biridir. Arapların ve Arapçanın üstünlüğü ve kutsallığı yolundaki Kur’an, akıl ve insanlık dışı bu iddia, ne yazık ki yüce Peygamber âlet edilerek sahnelenmiştir. Bu iddia sahiplerine göre, mademki Hz. Peygamber en son ve en büyük peygamberdir, o halde onun mensup olduğu ırk da en yüce ırktır. Kur’an, herhangi bir ırkın üstünlüğünü ileri sürmeye asla izin vermez. Söz konusu ırktan bir nebi gelmiş olması bu ölçüyü değiştirmenin gerekçesi yapılamaz. Üstünlük, niyet ve gayret iledir. Kaldı ki, Kur’an’ın beyanlarına göre, içinden nebi gelmemiş hiçbir ırk yoktur. Allah, en büyük lütuflarından biri olan peygamber göndermeyi, kulları arasında âdil bir biçimde paylaştırmıştır. Eğer bir ırktan nebi gelmesi bir üstünlük vesilesi ise bilinmelidir ki, tüm ırklardan bir veya birkaç nebi gelmiştir. Arap ırkı bu bakımdan tek değildir. Dine saygı ve bunun oluşturduğu duygusal zemini, Arapların üstünlüğüne basamak yapan aldatma, Arapları sevmenin bir din emri olduğunu da iddia etmiştir. Bu iddiaya Kur’an’dan destek bulmak mümkün olmadığından, Allah ile aldatma pazarının başka bir çare bulması gerekiyordu. Bulmuştur. Benzeri durumlarda başvurduğu ‘hadis uydurma yolu’na gitmiştir. İşte o iftiralardan biri: “Ümmetimden ilk şefaat edeceklerim, beni görüp bana iman ederek beni tasdikleyen Araplardır. Onların ardından da Arapların beni görmeden bana iman edip beni görmek arzusu taşıyanlarına şefaat edeceğim.” Görüldüğü gibi, bu şefaat dağıtımında Araplardan başkasına bir şey vaat edilmemiştir. Resulü göreni, görmeyeni ile ne varsa Araplarındır. Kur'an, Araplarla ilgili olarak uydurulan bu sözlerin tam tersini söylemektedir. Allah ile aldatmanın Arapçacılık ayağı Allah ile aldatmanın bu ayağı, Arap dilini kutsal ilan etmek için dini kullanma şeklinde yürütülen bir zulümdür. Arap dili âdeta 'Allah'ın dili' ilan edilip onsuz ibadet yapılamayacağı dayatması dinleştirilmiştir. Üstelik dinde otorite bilinen birçok fakîh, özellikle İmamı Âzam aksini söylemesine rağmen. İlk büyük darbeyi İmamı Âzam'dan yiyen bu zulüm, kendisini 'bütün insanlığın, bütün


zamanların dini' olarak tanıtan İslam'ı sadece Arapların dini haline getiren en vahim zulümlerden biridir. Bu zulümden en büyük zararı gören kitle ise Anadolu halkları olmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı uzun yıllar bu zulmün savunuculuğunu yaptıktan sonra 2002 yılında Tarabya'da topladığı şûrasında, Kur'an'ın Türkçe çevirisi ile de namaz kılınabileceğini hükme bağladı. (Herkesin kendi diliyle ibadet etmesinin İslam'a uygunluğu konusunda ayrıntılar için bizim, Ana Dilde İbadet Meselesi adlı eserimize bakılabilir) Kur'an-ı Kerim'in bildirdiğine göre, her peygamber, hitap ettiği toplumun diliyle konuşmuş, vahiy almıştır. Bunun sebebi, peygamberin getirdiği mesajın, hitap ettiği toplum tarafından rahatça anlaşılmasını mümkün kılmaktır. (İbrahim, 4) Yine Kur'an'a göre, istisnasız tüm toplumlara bir peygamber gönderilmiştir. (Fâtır, 24) Bunun din bahsinde zorunlu sonucu şudur: Hiçbir dil dinsel anlamda, ötekine göre daha kutsal veya daha üstün değildir. Kutsal olan, Allah'ın gönderdiği buyruklar, vahyettiği gerçeklerdir. Dil, bu gerçekleri iletmenin bir aracıdır. Bu anlamda tüm diller Allah'ın ayetleri cümlesindendir ve hepsi eşittir. (Rum suresi, 22) Bizim peygamberimiz, kendisi esasen Arap ırkından olmamakla birlikte (dedesi Hz. İbrahim aslen Sümerli idi. Araplar böylelerine 'Araplaşmış Arap: Arab müsta'rebe' derler), aldığı tanrısal vahyi, çekirdek toplum ve ilk muhatap olarak Arapça konuşan insanlara iletti. Bu yüzden, biraz önce gördüğümüz Kur'ansal gerçeğe uygun olarak Arapça vahiy aldı ve muhataplarına Arapça hitap etti. Kur'an'a göre, Kur'an okumak, esas anlamıyla tedebbür etmek yani anlam üzerinde düşünmektir. Tedebbür yoksa Kur'an okumaktan söz etmek mümkün değildir. Tedebbür için, okunan metnin dilini bilmek ilk şart olduğuna göre, Arapça bilmeyen bir Müslümanın, tedebbürü yerine getirmesi için, Kur'an'ı anladığı dildeki çevirisinden okuması kaçınılmazdır. Kur'an, tedebbür ilkesinin, Müslümanların temel ibadetleri olan namazda da korunmasını istemektedir. Bunun içindir ki, ne dediğini anlamadan namaz kılmak yasaklanmış (Nisa, 43), ne dediğini anlamadan namaz kılanlar lanetlenmiştir. (Mâûn, 4-5) O halde, namazlarında Kur'an'dan bazı bölümler veya ayetler okuyacak kişilerin, bunları anladıkları dilde okumaları Kur'an'ın emridir. EMEVÎ ARABİZMİNİN TASALLUTU Hz. Peygamber'in vefatından kısa bir süre sonra İslam dışı bir krallık sistemiyle yönetimi ele alan Arap Emevî hanedanı, önlerindeki en büyük engel Hz. Ali ve evladını öldürüp ortadan kaldırdıktan sonra, Arap olmayan Müslümanları sindirme ve bastırma hareketine girişti. Arap olmayan Müslümanlara 'mevâlî' yani köleler kitlesi diyen Emevî krallığı, tüm İslam bilgi ve düşünce mirasını Araplaştıracak, Arapların ve Arapça’nın üstünlüğünü dinleştirecek büyük bir operasyona girdi. Bu zulümlerin meşrulaştırılması


için yüzlerce hadis uyduruldu. Bugünkü İslam bilgi mirası, özellikle fıkıh ve kelam kaynakları bu yozlaştırma ve Araplaştırmanın ürünleriyle doludur. Bu ürünleri din olarak yaşatmak isteyen zihniyetler, saltanatlarının devamını sağlamak için akıl almaz oyunlar sergilemekteler. Arapça bilmeyenlerin Kur'an'a el süremez hale gelmesi, sömürücülerin din üzerinde kurdukları baskıyı kutsallaştırmış ve Müslüman kitleyi onlara teslim olmaya mecbur ve mahkûm etmiştir. Din onların elinde, istediklerini istedikleri kalıba dökmek, istediklerini almak, istediklerini engellemek için kutsal-dokunulmaz bir araç olmuştur. Kısacası, Allah'ın rahmeti olan İslam, zulüm ve sömürünün aracı yapılmıştır. Dil mi kutsal, mesaj mı? Din meselesinin en ciddi sorularından biri de budur. Dil mi kutsal, mesaj mı? Allah ile aldatanlar, hesapları öyle elverdiği için, sürekli olarak dili kutsal göstermiş, mesaja özgü kutsallık ve yüceliği sürekli dile vermişlerdir. Eğer dil kutsal sayılırsa bu kutsallığa bağlı olarak o dilin toplumu, ırkı, coğrafyası, kültürü art arda kutsallaştırılır. Ve bunca kutsallığın altında dilin taşıdığı mesaj ezilir, unutulur veya ikincil duruma düşer. En azından, dilin coğrafyası, milleti, kültürü dinin verileriyle karışır, dinleşir. Dilin kutsallaştırılması halinde mesaj kaçınılmaz bir biçimde kenara itilir. Engizisyon papazlığına göre, dil kutsaldı. O halde İncil başka bir dile çevrilemezdi. O şekliyle anlayanlar anlardı, anlamayanlar kelimeleri telaffuz edebildikleri kadar eder, sevap kazanırlardı. İncil’in ne dediğini anlamaya gelince, onun için kiliseye, ruhban sınıfına başvurmak gerekiyordu. Ve işin püf noktası da buydu. İncil’in ne dediğini merak edenler onu anlama yetenek ve şansına sahip bulunan ‘kutsal Tanrı adamları’na başvuracak, İncil adına onları dinleyeceklerdi. Böyle diyerek kitleleri yüzyıllarca dinlerinin kitabından habersiz koyup papaz hegemon-yasının tasarruf ve tasallutuna mahkûm ettiler. Allah ile aldatan zihniyet, dilin değil, mesajın kutsal olduğunu asla söylemez. Çünkü bu onun işinin bitmesi anlamına gelmektedir. Dil kutsal ve dokunulmaz olacaktır ki kitleler, mesajı anlamak için o ‘kutsala aşina olan’ kutsal ve dokunulmazlar önünde eğilmek ve onlara haraç ödemek zorunda kalsın. Sistem son derece dâhice kurulmuştur: Ya haracı ödesinler yahut da din bilmez cahiller olmaya devam etsinler. DİNCİLİĞİN HARAÇ VE HURÛÇ TEZGÂHI Haracı ödemeyen, hurûçla (karşı çıkış, baş kaldırışla) suçlanır. Hurûç yine sistemli bir biçim-de ‘Allah’a ve dine karşı çıkış’ olarak tanıtılır. Faturanın ağırlığını düşünün! Kim kalkar da birkaç kuruşluk haracı vermesin diye başını böylesine büyük bir derde sokar!?


Dilin kutsallaştırılması Allah ile aldatanlar egemenliğine iki başlı bir yarar sağlamaktadır: 1. Mesajı öğrenmek için egemenliğin temsilcilerine muhtaç hale gelen halkın ödediği haraçlar, 2. Sadece sözcüklerini telaffuzla sevap kazanacakları dilin kelime telaffuzundan ibaret öğretimi için toplanacak paralar. Böylesi kutsal bir hizmeti (!) verdikleri için ‘kutsal ve dokunulmaz kişiler’e gösterilecek derin saygı da cabası. Allah ile aldatanlar, dilin değil mesajın kutsal olduğunu söyledikleri anda bu iki kapının ikisi de yüzlerine kapanır. Buna izin vermeleri beklenemez. Müslüman coğrafyalardaki sarıklı engizisyonun bu noktada şansı haçlı engizisyondan çok daha yüksektir. Çünkü İslam’da namaz diye bir ibadet vardır ve namazda belli bir miktar Kur’an okumak şart tutulmuştur. Bu şartın yerine getirilmesi ise okunan Kur’an parçalarının Arapça olması şeklinde ikinci bir şarta bağlı kılınmıştır. İmamı Âzam’a göre, Kur’an her dile çevrilir ve o çevrililerle namaz kılınır. Çünkü Kur’an, esasında bir mânâdır. O mânâ tarih boyunca tüm peygamberlere değişik dillerde gelmiştir. Bunun aksini söylemek Allah’ın anlamsız söz vahyettiğini söylemekle eşanlamlıdır. Ölümsüz Atatürk’ün de söylediği gibi, “Çevirisi yapılamayan bir kitabın anlamı yok demektir.” Atatürk’ün bu tezi, İmamı Âzam’ın bu konudaki teziyle tıpa tıp aynıdır. (Bu konuda ayrıntılar ve kaynaklar için bizim ‘Anadilde İbadet’ adlı eserimiz okunmalıdır). Tanrısal kitap özgün şekliyle korunur, uzmanlaşmış kişilerce özgün şekliyle okunur ama kitleler için her dile çevrilir ve halkın yararlanmasına açılır. Bunun aksini iddia etmek dine hizmet değil dinsizliğe hizmettir. Gayret kuşağını kuşanma vaktidir “Bâki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş” dizesi, Divan şairi Bâkî’yi ölümsüzleştirirken bir büyük sırrı da üflemiştir gönül kulağımıza… Her güzel ses kubbede bâki kalır, daha doğrusu, tüm sesler kubbede bâki kalır. Olumlu veya olumsuz, güzel veya çirkin bütün sesler, evrensel kompüterde kayda geçer ve hayatı çekip çeviren kudretin dilediği zamanda bir disketle insanın önüne konur ve insana şöyle denir: “Oku kitabını! Bugün sana, hesap sorucu olarak öz benliğin yeter.” (İsra, 14) Tüm sesler bâkidir ama varoluş bünyesinde sesten daha derin izler bırakan başka bir ‘şey’ vardır: Aksiyon veya amel. Bir başka deyimle iş, hareket, fiil. Aksiyonun habercisi sestir. Ses duyulunca beklemeye başlar aksiyonu tabiat ana. Hareket ve işin müjde rüzgârıdır ses… Yaratıcı doğumun sancısıdır ses… Anadolu, bir büyük oluşun sancıları içindedir. Bu sancıyı ses halinde duyan kulaklar, bu


sesin kristalleşme yolunda olduğunu gören gözler var. Allah’a giden yolu ‘din’ yaftası altında tıkayan dinci zebaniliğe “yeter” diyen bir ses, insanımızın temiz ve berrak benliğinde bir nabız gibi atmaktadır. Diyor ki bu ses: “Eğer din diye bir gerçek varsa onun en güzel belirişi Kur’an’dır. Ve biz, din denince Kur’an’ı anlamak, onunla kucaklaşmak istiyoruz. Kaldırın putlarınızı Kur’an’a giden yoldan, çekin engizisyoncu hurafe tüccarı ellerinizi göğsümüzden. Yana durun ki, vahyin en güzel mesajıyla dost olalım, onu hayatımıza sokalım…” Ülkeyi bir baştan bir başa rahmet senfonisi gibi ferahlatan bu sese dost olmak isteyenler, açık yürekle söyleyelim ki, bizim kitaplarımızı okuyacaklardır. Şimdilik başka bir yol yok. ‘Kur’an’daki İslam’ adlı eserimiz, bir ‘yeniden doğuş ve karanlığa karşı çıkış sevdası’ yaratmıştı. Bu sevda, devrim niteliğinde mesajlar taşıyan birkaç kitapla daha büyütüldü, elle tutulur hale getirildi. Bizi izleyenler durumu çok iyi bilmekteler. Şimdi, bir kez daha sesleniyoruz: En güzel dini, biricik kaynağından öğrenme seferberliğine katılın! Mensuplarına en ileri boyutlarda konuşma ve fikir üretme hakkı veren bir dini, kutsal sömürüsüyle saltanat kurmak isteyenlerin tekeline bırakmak gibi bir yanlışa boyun eğmemeliyiz. Artık kitle, “Ağzını açarsan cehenneme gidersin, biz müsaade etmeden konuşursan cayır cayır yanarsın” yolunda baskılarla halkı dini hakkında tek cümle düşünüp konuşamaz duruma getiren aforoz şeytanlarını, Allah’ın dini adına aforoz etmelidir. Bu onurlu gayreti gösterenlerin en büyük yardımcısı Kur’an olacaktır. Böylece din, şürekâ (Allah’a ortak yapılanlar) pisliklerinden temizlenip Allah’ın elinden çıktığı şekliyle hayatımıza girecek ve mutluluk kaynağımız olacaktır. Yol budur. ÇİLEYİ GÖĞÜSLEMELİYİZ Yeni doğuşların sancıları içinde kıvranan bir dünyanın en nazik ve netameli noktalarından biri üzerindeyiz. Evrensel sorumluluklarımız var. “Saat yaklaşmış, ay yarılmıştır.” (Kamer, 1) Tanrısal ayetleri görüp de “Bunlar aldatmaca” veya “Bunlar yetersiz” diyerek çekip gitmenin affedilebilirlik zamanı çok geçmiştir. Gafleti ve karanlığı hep birlikte kovmak borcundayız. Karanlığı kovmak bir sınıfın işi değildir; hepimizin varoluş ve insanlık borcudur. Yarınlar söz konusudur; kuşaklar söz konusudur. Olmak veya olmamak söz konusudur. Rahat ve yan yatma uğruna karanlığa teslim olmakla, zahmet ve zorluğu göğüsleme pahasına aydınlık yarınları kucaklama sevdası arasında tercih gündeme gelmiştir. Devşirmeciliğin yüzyıllardır bizi toprak altında tutmak için üstümüze çulladığı kutsal etiketli karanlığın yırtılmasında Kur’an’ı, dinin ölçüsü saymanın dışında bir çare görmüyoruz. Çıkış yolu, kitleyi, Kur’an’ın akılcı, antiemperyalist ve sosyal demokrat dini etrafında birleşmek üzere şuurlandırmaktır. Ya tez elden bu yola girersiniz yahut da kutsal


sömürüsü sizi yok eder. Bir mesaj daha iletelim: “İnsanların hesap vermeleri vakti yaklaştı; ama onlar hâlâ bir gaflete gömülmüş yan çizip durmaktalar. Rablerinin zikri olan Kur’an’dan kendilerine gelen söz halindeki her uyarıyı sadece eğlenip oynayarak dinliyorlar. Kalpleri sürekli eğlencede…” (Enbiya, 1-3) Kaderimize ipotek koymaya hazırlanan dincilik katranını etkisiz kılmak için sadece niyet ve söz yetmemektedir. Gök çağrısına teslim olacak eylemci kozmik kahramanlar gerekiyor. Allah için ve Allah yerine Varoluşçu felsefenin babalarından biri olan Jean Paul Sartre, insandan bahsederken: “İnsan, Tanrı olmak için savaşan bir varlıktır” diyor. Sonsuzlukla arasına gerilen ipe çıkıyor Sartre fakat yürüyemiyor, düşüyor. Parça, varlık olduğunu, bütünün yerini alamayacağını fark edemiyor ve en büyük erişin kapısından geri dönüyor. İpin oluş veya ölüş çizgisi haline getirilişinin kader noktasını, 19. yüzyılın büyük sûfî düşünürü Kuşadalı İbrahim (ölm. 1845) çok güzel yakalamıştır. Diyor ki, “Enel Hak kelamından ene maal Hak kelamı evladır.” Günümüz diliyle şu demek: “Ben Tanrı ile beraberim sözü, ben Tanrı’yım sözünden daha değerli ve erdiricidir.” Kurtuluş ‘Allah olmak’ta değil, Allah ile beraber olmaktadır. Evet, insan büyük güçlerle donatılmıştır ama yine de ‘bütün’ değildir, parçadır, sonludur. O halde içindeki sonsuzluk tohumunu sonlu varlığına nispet etmek yerine, koptuğu bütüne bağlanmayı seçmesi daha akıllı ve mutlu bir yol olacaktır. Kur’an bu noktanın altını, kendine özgü söz güzellikleriyle çizer. İnsana Allah olamayacağını, bu yolla yücelmeye kalkmasının kendini batıracağını ısrarlı bir biçimde söyler ama insanı basit bir ‘şey’ olarak da görmez. İnsana der ki: Sen ilah olamazsın ama ‘ilahî’ olabilirsin ve olmalısın. (Âli İmran, 79) O halde mahrum olduğun şeyi elde etmeye zaman harcamayı bırak da mahrem olduğun şeyi elde etmek için çalış. Kur’an insana, “Allah’ın yardımcısı ol” (Saff, 14) emrini veriyor ve devam ediyor: “Eğer Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayağınızı sağlam basmanızı sağlar.” (Muhammed, 7) Sonsuzluk yolu yürünecektir. İnsan bunu, koptuğu bütün olan sonsuzluk sırdaşı ile yürümek yerine, onu devreden çıkararak yürüme ahmaklığına düştüğünde başına bin türlü belayı kendi eliyle sarmaktadır. Sonsuzluk sırdaşı, ‘insana şah damarından daha yakın’ olduğunu söylüyor. (Kaf, 16) Yol incedir, uzundur. Âşık Veysel’in güzel deyişiyle ‘gündüz-gece’ yürümeyi gerektirir. İnsana ne oluyor da böylesine hassas dengelerin gerekli olduğu bir yolda can yoldaşını, şah damarından daha yakın dostunu dışlamak, onun yerini almak küstahlığına girişiyor! Akıl işi midir bu? Mevlana Celaleddin, bu yanılgının nelere mal olacağını iğneli bir ifadeyle şöyle duyurmuştur insana: “Efendilik hırsına düştün de kulluğun onurunu yitirdin.” Din dilinde ‘kulluk’ (ubûdiyet) denen bu oluş tavrı, nasipsiz beyinlerin sandıkları gibi


bir zavallılık değildir. Kur’an bunu, Yaratıcı dışındakilere boyun eğmemek için Yaratıcı ile sürekli ve samimi beraber olmak anlamında tanıtmaktadır. Parça bir varlık için bir boyun eğme kaçınılmaz olduğuna göre, bunun, Yaratıcı’ya olmasını yeğlemek gerekmez mi? O’NUN YERİNE GÖZ DİKME, O’NUN YANINDA OL! Yolu Allah ile yürümekle Allah’ı dışlayıp onun yerine geçerek yürümeyi birbirinden ayırmanın ölçüsü de verilmiştir Kur’an’da. Sonsuzlaşmaya aday insan, bir başka deyişle akıllı insan, Allah için iş yapan insandır, Allah yerine iş yapmaya kalkan insan değil. Allah yerine iş yapmaya kalkmak yola ve yoldaşa ihanettir. Yaratan-yapıp eden kudret, seni kendine ‘yardımcı’ seçmiştir. Şimdi sen kalkıp onun yerini almak istiyorsun; onurla bağdaşır mı bu?.. Kur’an bize şunu da göstermiştir: Allah yerine iş yapmaya kalkma ihaneti sadece Allah’ı kabul etmeyenlerin tavrı değildir. Tam aksine, bu ihanetin en zehirlisini sergileyenler, din paravanı kullanan maskeli yol vurucular içinden çıkar. Bunun içindir ki, Kur’an’ın yaklaşık dörtte biri din temsilcilerinden şikâyetten oluşur. Din, mutluluk ve güzelliğini, Allah için iş yapanlara verir. Tarih içinde dini; kahır, karanlık, kan ve didişmenin motor kurumu haline getirenlerse ‘Allah’a avukatlık’ yaftası altında Allah yerine iş yapmaya kalkan engizisyon zebanileridir. Bunlar her dinde değişik adlarla tezgâhlar kurarlar. Allah yerine iş yapmaya kalkmanın belirgin şekli, Allah’ın tekelindeki dinde, nefsini veya putlaştırdığı birini hüküm sahibi yapmaktır. Bunun daha açık ifadesi şudur: Allah için iş yapmak yani gerçek din, vahyin tanıttığı kutsala saygıyı esas alır; Allah yerine iş yapma küstahlığı ise din adına sürekli ‘kutsal’ üretir. Bu kutsal üretimidir ki, rahmet ve mutluluk kaynağı olan dini sonsuzluk yolunu tıkayan bir engel haline getirerek kitleleri perişan eder. ‘Bir suda iki kez yıkanılmaz’ diyor Heraklit... Aynı gerçek, 20. yüzyılda, Doğulu düşünür Halil Cibran (ölm.1931) tarafından şöyle tekrarlanmıştır: "Hiçbir gün doğuşu, bizi, bir gün batışının bıraktığı yerde bulamaz." Sürekli oluşun bu işleyişi Kur'an'da bir yaratılış ilkesi halinde şöyle verilmiştir: "Allah... O, her an yeni bir iş ve oluştadır." (Rahman suresi, 29) Bu Kur’ansal ilke, Kur’an’ın tebliğcisi Hz. Muhammed’e isnat edilen bir sözde şöyle ifadeye konmuştur: “İki günü birbirine eş geçen, hüsrandadır.” Yaratıcı Kudret'in sürekli oluş içinde gösterilmesi, Allah'ın bir süreç (process) sergilediğini ifade etmek yanında, oluşun sürekliliğine ve değişmenin kaçınılmazlığına da dikkat çeker. Kur'an bu temel kabulünü, hayatın ve dinin omurgası yapmıştır. O yüzden, Kur'an'da dogma asgaride tutulmuştur.


Siyaset dincilerinin dillerine doladıkları ‘muhafazakârlık’, Kur’an’ın felsefî yapısı açısından bakıldığında, bir müşrik tutkudur. Muhafazakârlığın esasını; eskiyi, ecdat kabullerini dokunulmaz kılmak oluşturur. Kur’an bu tutkuyu, doğrudan elli küsur, dolaylı olarak da yüz küsur ayetiyle şirkin bir uzantısı ilan etmektedir. Batı’nın İslam’ı ve Müslümanları sömürmek için zaman zaman icat ettiği unvanlardan biri olan muhafazakârlık, son tahlilde, Kur’an ruhunun pagan şuuraltına (şirke) uyarlanmasıdır. Kur’an, hayatın, varlık ve oluşun temeline sürekli yürüyüşü, zıtlığı, isyanı ve diyalektiği koymuştur. Bu temel taşlar oynatıldığında Kur’an’ın dünyasından eser kalmaz. Kur'an'ın tamamına yakını bir diyalektik alan oluşturur. Kur’an, bu alana müteşâbih (benzer zıtların vücut verdiği tartışmaya açık alan) diyor. (Bk. Âli İmran, 7; Zümer, 23) Bu sonsuz görecelikler alanı, insanı sürekli bir biçimde düşünce ve bilgi üretmeye, gerçeğin yeni boyutlarını yakalamak için hiç durmadan yeni sentezler yapmaya çağırır. Bu yaklaşım ve özendirme, Kur’ansal hermenötiğin de esasıdır. Sürekli oluşun ve kaçınılmaz değişmenin sosyo-teolojik alanda ortaya çıkardığı soruların cevaplandırılması, biri sürekli, diğeri belirli zamanlarda işleyen iki eylemle gerçekleştirilir: 1.İçtihat, 2.Tecdit. İçtihat, hayatın yeni şartlarına yeni cevaplar vermek üzere her gün sergilenmesi gereken bilim ve düşünce faaliyetinin İslam literatüründeki adıdır. Cihat (Arapça yazılışı: cihad) kavramının temel uzantılarından biri olan içtihat, (Arapça yazılışı: ictihad) tıpkı cihad gibi, ‘bilim ve düşünce adına yoğun gayret göstermek’ anlamındaki ‘cehd’ kökünden türeyen bir sözcüktür. ‘Yeni’ anlamındaki cedîd kökünden türeyen ve İslam Peygamberi tarafından Müslüman aydınlara bir görev olarak yüklenen tecdit (Arapça yazılışı: tecdid) ise içtihadın daha kurumsal, daha derin ve devrimci bir belirişi olarak algılanabilir. İçtihadın her gün işleyen bir mekanizma oluşuna karşın tecdit, belirli zamanlarda devreye giren ‘büyük çaplı bir yeniden yapılanma hareketi’dir. Tecdit deyiminin Batı dillerindeki karşılığı reform değil, ‘reconstruction’dur. Reform tabiri, Müslüman beklentilere cevap vermekten uzaktır. Müslüman aydınlar için bu sözcüğü kullanmaya gerek yoktur. Bu sözcüğün cevap getireceği makul ve meşru her şey, tecdit kavramı içinde vardır. Ancak Batılılar, kendi açılarından İslamî yenilenmeleri bu adla anmakta mazur sayılırlar. Tecdit ve reform, müceddit ve reformist Peygamberimizin tecditle yani yeniden yapılanmakla ilgili ilkesel sözü şöyle verilebilir: "Her devirde ümmetim içinden biri çıkar ve dini tecdit eder." Yani yeniden yapılandırır. (bk. Ebu Davud, melâhim 1; Elbanî, Silsiletül Ahâdîs es-Sahîha, 2/148-149)


Yeniden yapılanmanın temsilcisine müceddit denir. Müceddit, reformatör değildir. Müceddit, Kur'an'daki değişmezlere dayanan bir iman adamı sıfatıyla görecelikler alanını ve ilahî beyanlardaki esneklikleri değerlendirerek vahyin verilerini hayatın ve insanın ulaştığı yeni boyutlara göre yeniden yorumlar. Evrensel bir mesaj ve hermenötik bir evren olan Kur’an bu yorumu sadece istemekle kalmaz, bunu yapacak bilim ve fikir öncülerine büyük destekler verir. Kur’an, aynı zamanda hermenötik (yorumbilime ilişkin) ilkeler koyan bir kitaptır. Bugünkü tecdit hareketi veya hareketleri bireysel faaliyetler olmaktan çok, kadro çalışmaları olmalıdır. Dünyanın küçülmüş bulunması, teknolojinin önümüze serdiği iletişim imkânları, bilim alanındaki uzmanlaşmalar bunu zorunlu hale getirmiştir. Bu, aynı zamanda tecdit hareketine büyük kolaylıklar da sağlar. Tecdidin en büyük engellerinden biri de Batı’nın İslam dünyasına dayattığı politikalardır. Batı, İslam’a ve Müslümanlara yönelik politikaları ile tecdit hareketinin önüne büyük engeller koymakta, geliştirdiği yeni stratejilerle Müslümanların yeniden yapılanmasını imkânsız hale getirmektedir. Batı’nın, tecdidi engellemede işlettiği temel politika, İslam dünyasındaki gelenekçi-tutucu unsurları dinin birinci dereceden temsilcisi gibi öne çıkarıp onları desteklemesi ve rasyonel-tecditçi unsurları etkisiz kılmasıdır. Müslüman dünyadaki aktif-devrimci unsurlar, Batı’nın bu politikaları yüzünden çok yıkıcı bir ‘pusula sapması’na uğramakta, şaşılaşmakta, şapla şekeri birbirine karıştırır hale gelmekteler. Batı, Müslümanların efor ve enerjilerini yanlış yönlere kanalize etmeyi başarmış bulunuyor. Dinde yeniden yapılanmanın zorunlu ilk adımı, dine sokulmuş yalanların ve dinleştirilmiş örflerin din bünyesinden temizlenmesidir. Bu temizleme gerçekleştirilmeden işe yarar bir içtihat veya tecdit mümkün değildir. Çünkü geniş anlamlarıyla içtihat da tecdit de dinsel vahiylerin yorumundan ibarettir. Bu yorumun hayır getirmesi için öncelikle din adı verilecek temel verilerin ortaya çıkarılması gerekir. Din patenti yapıştırılmış ama aslında din olmayan kabullerin din diye yorumlanmasının götüreceği sonuç ağır bir aldanıştan başka ne olabilir? Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Müslümanların, İslam’a sokulmuş yalan ve uydurmaları dinlerinden temizlemeleri (sadece bu bile) başlı başına bir yeniden yapılanma ve diriliş getirir. Bugünkü Müslüman dünyayı tökezleten çarpıklıklar, yeni yorumların yapılmamasından çok, geleneğin dinleştirdiği uydurma ve yalanlardan kaynaklanmaktadır. Ne ilginçtir ki, İslam Peygamberi, tecdidi bir görev olarak ümmetinin aydınlarına yüklerken şunun altını da çizmektedir:


“Allah, her yüzyıl başında, insanlara, kendilerine sünnetleri (yöntemleri) öğreten ve Allah Elçisi’ne isnat edilen yalanları ondan uzaklaştıran birini/birilerini ortaya çıkarır.” (Elbanî; el-Ahâdîs es-Sahîha, 2/148) O halde, bugün Müslümanların gerçekleştirmek zorunda oldukları yenilenme (değişim veya rönesans) hareketinin temel başlıkları (veya aşamaları) şunlar olacaktır: 1. Eski mirası sorgulamak, 2. Eski mirasın otantik din olduğu kesinleşen verilerini yeniden yorumlayarak dini yeniden yapılandırmak. Tecdidin amaçladığı yeniden yapılanma, eski deyimle, bir telfîk-i mezâhip (mezhepleri birleştirme) değildir. Amaç, geleneği okşayan bir eklektisizm aktörlüğüyle herkesin nabzına şerbet verip halkı kandırmak olmamalıdır. Mezhepler üstü İslam'ı yani vahye dayalı özgün dini ortaya çıkarmak kaçınılmazdır. Buna, ‘Ortadoğu örflerinden oluşan geleneksel din’den özgün İslam’a/vahyin dinine/Kur’an’daki İslam’a geçiş diyebiliriz. Soru sormanın varoluşsal anlamı Kur’an soru kavramına büyük önem vermekte ve soru sormayı insan hayatının temel eylemlerinden biri olarak görmektedir. Soru anlamındaki sual kökünden isim ve fiiller yüz yirmi küsur yerde geçer. Soru sormak, sadece varlığın değil, varoluşun da sorgulanmasıdır. Daha doğrusu, soru sormak hayat nimeti denen muhteşem kredilerin hesap aşamasının da bir işleyişidir. Şu sarsıcı beyyineye bakın: “Yemin olsun, kendilerine elçi gönderilenleri muhakkak sorgu suale çekeceğiz; gönderilen elçileri de mutlaka sorgu suale çekeceğiz. Onlara bir ilmin tanıklığında/bir ilmin aracılığıyla bütün serüveni mutlaka anlatacağız. Biz, olup bitenlerden habersiz değiliz.” (A’raf, 6-7) Bu beyyine, sorgulama serüveninde ilmin aracılığına atıf yapmakta, böylece soru ve sorgulama ile ilim arası münasebet ilginç bir biçimde kurulmaktadır. Soru sormak, bilimin hem göstergesi hem de besleyici unsurudur. Elçilerin tebliğde bulundukları kitleler kadar elçilerin de sorgulamaya maruz tutulacağı bildirmektedir. İnsanoğlu, tüm yapıp ettiklerinden, kendisine verilen tüm nimetlerden sorgulanacaktır: “Yapıp ettiklerinizden mutlaka sorgu suale çekileceksiniz.” (Nahl, 93) MEDRESE VE TEKKE SORU SORDURMUYORDU Varolmak, bir anlamda sorular sormak ve bu sorulara cevaplar almaktır. Başka türlü varolmaya çalışanlar varolamazlar, mahvolurlar. Medrese, ilim kurumu olarak


geçiniyordu ama şu ilkeyi esas almıştı: “Bir öğrenci ‘Niçin?’ diye soruyorsa ondan hayır gelmez.” Tekke ise zaten soru sormamanın dinleştirildiği kurumdu. Tekkenin ideal insan saydığı ‘mürit’, iradesi-ni tarikat şefinin iradesinde yok eden kişi demektir. Kur’an böylesi kişiye ‘abd-i memlûk’ (köleleştirilmiş kişi) diyor ve ondan asla hayır gelmeyeceğini bildiriyor. Kur’an bildirdi ama tekke o bildirilenin tam aksini din yaptı. Şimdi sormak gerekmez mi: Kur’an mümini bir adam tekkeyi mi kutsayacak ona isyanı mı?” Soru sormanın varoluşsal ilk anlamı insan olmaktır. İnsan, ‘konuşan varlık, düşünen varlık’ olarak tanımlanabileceği gibi ‘soru soran varlık’ olarak da tanımlanabilir. Dahası var: Soru sorabilen tek varlık insandır. Tarihe, kalıntılara, eski uygarlıklara, kadim topluluklara, eski dinlere de sorular sorulması istenmiş, “Her şeyi ben bilirim, ben ne dersem odur; sakın başkalarına sormayın” zihniyet ve yaklaşımı yıkılmıştır. Çünkü bu yaklaşım, tekelci, egoist ve nihayet müşrik bir yaklaşımdır: Soru sormak insanın sadece değerlerinden biri olarak kalmaz, insanın bütün değerlerinin motoru olarak seçkinleşir. İnsanı varlıklar dünyasında öne çıkaran değerlerin hemen tümünün arkasında soru sormak vardır. Mensuplarını raiyye (davar sürüsü) olmamaya, aklı işletmeye, ‘sözü dinleyip de onun en güzeline uymaya’ çağıran kitap başka ne diyebilirdi?! Anlaşılan o ki, ilim, hikmet, tekâmül, kısacası insanın boyut yükseltmesine yarayan her atılım soru sormakla amacına varmaktadır. Bugünkü dünyaya bakın, özgürlükler düzeni, demokrasi, hukuk devleti, hukuk hayatı, basın bir anlamda sorularla yaşamaktadır. Günümüz dinciliğinin soru sorulmasından korkunç derecede rahatsız olduğunu tam bu noktada anımsayalım. Ve unutmayalım: Bugünkü Türkiye’de soru soranlar kara listelere alınmakta, birçoğu işinden, aşından yoksun bırakılmaktadır. İslam dünyasına da bakalım! Soru sorma ve özellikle sorgulama İslam dünyasının hayatında yok. Bunun yerine engizisyon ithamı, aforoz, dışlama, tekfir, tefrika, Allah ile aldatma ve Mehmet Akif’in ölümsüz tespitiyle, ‘Allah ile iskât (susturma) var. Böyle olunca da insan hakları, özgürlük, mutluluk ve ilerleme yok. Allah âdildir. Gönderdiği dinin değerler sistemini tahrip edenlerin yüzünü elbette ki güldürmeyecektir. Evet, muhafazakârlık şirktir! Muhafazakârlık denen şirk irinine Kur’an neşteri vurmamız birilerini çok rahatsız etti. Haçlı emperyalizmin zurnalığını yapan fikir ve ilim cüceleri sağdan soldan hırlamış. Neymiş efendim, Yahudi stratejistlerin düdüklemesiyle öne çıkardıkları ‘muhafazakâr demokrasi’ denen ABD-Siyon marka müşrik damgaya bindirme yapmışız. Bindirmeyi ben yapmadım, Kur’an yapıyor. Ben ilim, fikir ve iman adamıyım ve


pusulamı akıl, koordinatlarımı Kur’an belirler. Emperyalizmin atıklarından yal yemediğim gibi, birilerinin alın terinden artanları da yemem. Cennetmekân babam ve hocam olan zâtın ifadesiyle, bir kartalım ki, bırakın başkalarının av artıklarını, kendi avımın bile bayatlamışını yemem. Başkalarının avına, eskinin bayatlamışlarına ölsem dönüp bakmam. Rehberim olan Kur’an’ın buyurduğu gibi, “Her an yeni bir iş ve oluştayım.” (Rahman suresi, 29) Tevfik Fikret’in ölümsüz dizelerinde ifadeye konan şahsiyet yapısı benim şahsiyet yapımın tam ifadesidir: “Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr u bâl, Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim. İnhina, tavk-ı esaretten girandır boynuma, Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.” Fikret’in bu kıtası, son mısradaki ‘şair’ sözcüğünü ‘âlim’ olarak değiştirmek şartıyla, benim imzamdır. Emperyalizmin muhafazakârları (muhafızları) bu şahsiyete, dünyaya üç dört kez daha gelseler yine ulaşamazlar. Çünkü ezel nasipleri sıfırdır. Sadece yal ve leş nasipleri boldur. Zaten fikir ve ilim vadisinde muhafazakârlık, leş yiyenlerin meslek ve meşrebidir. Ben, fikrin kartalıyım, leş ve yal yemem. Ürettiğim eserlere, dünya önünde hak ettiğim vakarlı markaya bakın, anlarsınız. Sizin asla olamayacağınız şeylerdir bunlar, ey ‘emperyalizm muhafızları!’

KARTAL ZİRVELERİNDEN DERS Gıybet izbelerine tüneyen fikir ve ilim cücelerine, kartal zirvelerinden biraz daha ders verelim: Kartal bakışına tahammül edemeyen cüceler öncelikle ‘Kur’an’ın Temel Kavramları’ adlı eserimin ‘Ecdatperestlik’ maddesini okusunlar. Ve şu söyleyeceklerimi not etsinler: Gelenekçi dinin borazanları (Kur’an mümini hanîf aydınlar değil) tam bir miras yedidir. Hepsi hazır bulduğunu yer. Bunun için de eskiyi kutsallaştırıp dokunulmaz kılmak onların pis kaderidir. Şunu da unutmayalım: Eskiyi dokunulmaz kılanlar, İslam’ın eski mirasının tümünü dokunulmaz kılmıyorlar; eskinin, Kur’an ve akıl dışı Arapçı kabullerini dokunulmaz kılıyorlar. Eski mirasın, akılcı devrimcilerini dışlıyorlar. Yani eskinin yanlışlarına karşı çıkmış kimler ve neler varsa onları, kutsadıkları eskinin içine koymuyorlar, dışta tutuyorlar.


Emperyalizm muhafızları için, akıl düşmanlığına, Kur’an dışı dinciliğe, haçlı emperyalizme, sömürüye problem çıkarmayan her şey ‘dokunulmaz eski’ içindedir. Aklın, Kur’an dininin, antiarabizmin, sosyal adaletin, insan haklarının, antiemperyalizmin, emeğe saygının, paylaşımın önünü açan ne varsa bunlar, tarihleri ne kadar eski olursa olsun, emperyalizm muhafızları nezdinde yeni sayılır ve düşman hanesine dâhil edilir. Eğer bu dâhil edilenler içinde açıkça karşı çıkmanın risk oluşturduğu birileri veya bir şeyler varsa onlar ustalıklı oyunlarla tanınmaz hale getirilip esas mesajlarının üstü örtülür. Ebu Zer, İmamı Âzam, Hallâc-ı Mansûr ve bir dizi Mûtezile düşünürüne yapılan bu ikincisidir. Evet, ey haçlı emperyalizmin zurnaları! Muhafazakârlık, Kur’an’ın açık beyanıyla şirktir. Kur’an’ın bu hükmünü beğenmeyenin canı cehenneme! Batı’nın gasp ettiği Kur’ansal değerler Bu gasp edilen değerlerin bir listesini vermek bile ürperticidir. Bunların bazıları bizim eserlerimizin sayfalarına aktarılıp ayrıntılanmıştır. (Bu konuyla ilgili olarak özellikle ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimizin okunması gerekir.) Bu liste, muhafazakârlığı din yaparak yenilikçi ve yaratıcı Müslüman beyinlere düşman, şirk ve şeytana uşak olan siyaset ve saltanat dincilerinin asırlardır nasıl bir insanlık suçu işlemekte olduklarını çok iyi göstermektedir. ‘Batı tarafından gasp edilmiş Kur’ansal değerler’in şu ana kadar tespit edebildiğimiz listesi şudur: 1. Artık değer, 2. İhtiyaç fazlası malın paylaşımı (sosyal adalet), 3. Sınıfsız toplum ideali, 4. Servet azgınlığı ile mücadele, 5. Dinler tarihinin eleştirisi, 6. Din sınıfının eleştirisi ve ilgası, 7. Dinin kitleleri uyuşturan bir morfine dönüştürülebileceğinin ilanı, 8. Telaffuz Edilmeyen Tanrı (dincilerin içlerinde tuttukları menfaat tanrısı), 9. VARLIĞIN ASLININ ENERJİ OLDUĞU, 10. Laikliğin metafizik-ilahî dayanakları, 11. Köleliğe karşı kitlesel savaş, 12. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, 13. Evrim teorisi, 14. İzafiyet teorisi. Bu kavram ve teorilerin temel dayanaklarının kaynağı Kur’an’dır. Bunların ilk 10 tanesi, Kur’an tarafından doğrudan doğruya telaffuz edilmekte, hatta bazıları sistemleştirilmektedir. Bu ve benzeri söylemler her gündeme geldiğinde şu karşı çıkış da (biraz da haklı olarak) gündeme gelmektedir: “Bunlar Kur’an’da vardı da Müslümanlar neden bunları bulmakta başarılı olamadılar?” BUGÜNKÜ BİLİMLERİN KURUCULARI MÜSLÜMANLARDIR Batı, Müslümanlarca keşfedilip temelleri atılan bilim ve felsefelerin geliştirme ve hayata geçirme devresinde başarılı oldu. Bunda da şaşılacak bir yan yoktur. İlim insanlığın ortak malıdır ve Kur’an’ın muhatabı bütün insanlıktır, sadece kendisine ‘Müslüman’ adı verip kimliğine bu damgayı vuranlar değil.


O halde, tanrısal kitaptaki bir kavram veya gerçeği şu veya bu kimliği taşıyan bir insanlık evladı keşfedebilir. Bu olguyu, ‘Müslüman’ kimliği taşıyanlara sataşmak için vesile yapmak çok ucuz bir ukalalıktır. Önemli olan, gerçeklerin fark edilip insanlığın yararına devreye sokulmasıdır. Kim fark ederse etsin; onur ortaktır ve bütün insanlığındır. Onurdan en büyük payı elbette ki, Yaratıcı’nın kitabında insanlığa verilen kod ve koordinatları en iyi okuyanlar alacaktır. Bu da aklı işletmekle olur, daha çok namaz kılmakla değil. Esasen, bir Müslümandan söz edeceksek, o, gerçeği fark ederek gereğini yapandır. Yapan kimse, Müslüman odur; nüfus kâğıdı hegemonyası kuranlar değil. O halde, “Bunlar Kur’an’da vardı da Müslümanlar neden keşfedemedi?” lafı, mesnetsizdir. Tam tersine, bahis konusu edilen birçok meselede, ‘ilk keşfeden’in Müslümanlar olduğunu görürüz. Batı’nın geliştiricilik, hedefine vardırıcılık yeti ve becerisini inkâr etmiyoruz ama hakka saygının bir icabı olarak söyleyelim ki, bugünkü insanlığın övündüğü keşif ve teorilerin hemen tümünün ‘ilk fark edicisi’ Müslümanlardır. Yukarıda verdiğimiz liste bu ikinci kısma örnek oluşturan değerlerin listesidir. Ahlak ve fotoğraf, gerçek ve slogan Sadece devlet başkanı değil, aynı zamanda bir düşünce adamı olan Ali İzzet Begoviç, eserinde, Kur’an’ın temel mesajlarından birini ifadeye koyarken şöyle diyor: “Kur’an’da, imana gel ki iyi insan olasın denmiyor, iyi insan ol ki iman etmiş olasın deniyor.” (Begoviç; Doğu ile Batı Arasında İslam, 158) Begoviç bu sözüyle, ahlakı, slogan ve iddianın üstüne çıkaran Kur’ansal diyalektiğin aşağıdaki ayette ifadeye konan ruhunu çok güzel dile getirmiştir: “Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz hayırda erginlik/dürüstlük değildir. Hayırda erginlik/dürüstlük o kişinin hakkıdır ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır; akrabaya, yetimlere, çaresizlere, yolda kalmışa, yoksullara, özgürlüğüne kavuşmak gayretinde olanlara malı seve seve verir, namazı/duayı yerine getirir, zekâtı öder. Böyleleri söz verdiklerinde ahitlerine vefalıdırlar; bolluk ve bereket zamanı kadar, zorluk, sıkıntı ve şiddet zamanında da sabırlıdırlar. İşte bunlardır özüyle sözü bir olanlar. İşte bunlardır takva sahipleri.” (Bakara, 177) Ahlak halinde yaşanmayan din şekil ve slogana, şuur haline gelmeyen iman ise iddia ve inatçılığa mahkûm olur. Slogan, değer üretmekle övünme imkânı bulamayan benliklerin, değer üretenleri övme veya sövme hedefi yaparak tatmin bulmalarının aracıdır. Slogancılığı, şekli ilahlaştırma tutkusu izler. Ve bu tutku yerleşince de din, hayat olmaktan çıkar, nefsin iştah ve kinini tatmin aracı haline gelir. İmanın, daha geniş bir çerçevede dinin gerçek anlamda yaşanması nasıl olmalıdır? İslam’ın muazzez peygamberi bu sorunun cevabını, ölümsüz bir ifadeye


büründürmüştür: “Ben, ahlaksal güzellikleri tamamlamak için gönderildim.” AHLAK MI, FOTOĞRAF MI, KUR’AN MI, ARAP ÖRFLERİ Mİ? Din ve ona bağlı olarak Peygamber bir ahlak idesidir, bir görüntü modeli değil. Aksini yaparsanız; Peygamber, Kur’an’ın tebliğcisi değil, Arap örflerinin temsilcisi olursunuz. Böyle olunca da Kur’an’ın yerini Arap örfleri alır. Bugün gelinen nokta da işte bu ikincisidir. Felaketin temel sebebi de budur. Muvahhit fakîhlerin kullandıkları bir deyimle, Hz. Peygamber bir tahalluk (ahlaklanma) konusudur, bir teşekkül (şekillenme) konusu değil. Şekil ile ahlakın bağlantılı olduğu noktalar elbette vardır. Bunlar vahyin tespitleriyle açıklanmıştır. Vahyin şekil belirlemediği hususlarda dini ve Peygamber’i bir ahlaksal model olarak almak, dinden hayır görmenin biricik yoludur. Bu yol, Arap fistanı giymekle yürünemez; çile, aşk, ıstırap ve hizmet gerektirir. Bir peygamberi gösteri ve resim modeli olarak almanın ucuzluğundan kurtulup onu yeni bir dünyanın yapılandırılmasında bir iman ve aşk modeli haline getirmek için, örfü ilahlaştırmaktan vazgeçmek şarttır. Bu gerçeği çok iyi yakalamış olan Peygamber eşi Âişe, kendisine “Peygamberimizin ahlakını bize anlatır mısın?” diyenlere şu ‘ilke cevap’ı vermiştir: “Kur’an’ı okuyun. Muhammed’in ahlakı Kur’an’dı” O halde, Peygamber’i tanımak için Kur’an’ı esas alacağız, Kur’an’ı tanımak için Peygamber’e mal edilmiş rivayetleri değil. O rivayetleri Kur’an’ın önüne geçirenlerin yolu şirke çıkar. Bugünkü Müslüman dünyanın en büyük talihsizliklerinden biri, belki de en büyüğü, Hz. Muhammed’i, bir ahlak modeli olmaktan çok, bir şekil ve görüntü modeli halinde algılamasıdır. Bu yanlış algılama sadece bizi vahyin ruhundan uzaklaştırmakla kalmıyor diğer kitlelerin Kur’an’dan yararlanmasını da engelliyor. Sonuç şu oluyor: Bizler, ahlaksal zemini tahrip edilmiş, değerleri birkaç karelik görüntüden ibaret hale getirilmiş bir anlayışı insanlığın geleceğini kurmaya, hatta ona yarınların cennetini vermeye aday göstermek gibi bir tutarsızlığın temsilcileri durumuna düşürülüyoruz. Ve insanlık ısrarlı ve haklı bir biçimde şunu soruyor: Bugünü ve bu dünyayı cehenneme çevirenlerin yarınki cennet vaatlerine nasıl inanalım? Ebu Zer’in düşündürdükleri Yoldaki kitaplarımdan biri olan ‘Sosyal Adalet Fikrinin Öncüsü Ebu Zer’ üzerinde çalışıyorum. Daha doğrusu kitabın son rötuşlarını yapıyorum. Bu münasebetle birkaç söz söyleyeceğim. Bunu Ebu Zer konusunda ister ‘ağzınıza bir parmak bal çalmak’ olarak alın, ister ‘vicdanınıza bir sızı akıtmak’ olarak… İslam Peygamberi’ne inananların dördüncüsü olan Ebu Zer insan hakları, sosyal adalet ve hakça paylaşım konularında Müslüman tarihin ilk büyük savaşçısıdır. İslam


Peygamberi’nin “Güneş, Ebu Zer’den daha dürüst ve doğru bir adamın üstüne doğmadı” diyerek yücelttiği Ebu Zer, Emevî Arabizmine karşı savaştığı için Emevîci Müslüman aydınlar (!) tarafından unutturulmuştur. Bilinmelidir ki, Ebu Zer, bizzat dindaşları tarafından kahır ve işkenceye uğratılıp dışlanmış, ‘sivri fikirli’ bir fesatçı olarak damgalanıp kenara atılmıştır. Şimdi birileri çıkıp, “Müslümanların, sosyal adalet, toplumculuk, paylaşım gibi değerlerle ilgili hangi fikri, hangi mücadelesi var?” diyerek cehalet pazarladığında ‘muhafazakârlığa’ (emperyalizm muhafızlığına) dokunmamayı din bellemiş birtakım adamlar iki şeyden birini yapmaktalar: Ya “Bizim de sosyal adaletçilerimiz var, onlar da sosyalist ve komünist düşüncelere sahipler” gibi laflar ederek Ebu Zer’i komünistleştirmek ya da Ebu Zer’i, sosyal adalet fikrinde işi çığırından çıkarmakla itham edip etkisizleştirmek. Bu tatlı su aydınlarını dinleyenler, Ebu Zer’in Marx, Engels gibi sosyalist teorisyen ve eylemcilerden sonra yaşadığını, onları izleyerek sosyal adaletçi fikirler geliştirdiğini mi düşünüyorlar? Böyle düşünüyorlarsa, tarihi tersinden okuyorlar, bin yılı aşkın bir zamanı yok sayıyorlar demektir. Şu gerçeği görmeyecek miyiz: Ebu Zer, bir büyük Kur’an mümini olarak, en eski Batılı sosyalistlerden yaklaşık bin yıl önce yaşamış ve paylaşımcılığın, sosyal adaletin hem ilk mücadelesini vermiş hem de metafizik dayanaklarını ortaya koymuştur. Eğer bu konuda birilerini birilerine uyduracaksak, Batılı sosyalistleri Ebu Zer’in çömezi yapmamız gerekir. Tarih de vicdan da bunu emreder. Hal böyle olunca, paylaşımcı bir mutluluk toplumunu Marx ve şürekâsında değil, Ebu Zer ve dayandığı ölümsüz ilkelerde aramalıyız. Tarihe, insana, gerçeğe, devrimciliğe, hakka saygı bunu gerektirir. ‘Solcular’ın çuvalladıkları yer işte burasıdır. Dahası var: DİNCİ BAŞARININ SIRRI Yakalarına taktıkları rozetlerle ‘Atatürkçülük’ hegemonyası kuran ama esasında Atatürk’ün iman ve dehasından zerre kadar nasibi olmayan birtakım ‘basireti tutuk adamlar’ın hüsran sebeplerinin başında da andığımız o ‘solcu’ zihniyete teslimiyeti görmekteyiz. O solculukla bu Atatürkçülük ele ele vererek, Türkiye’yi çöküşün eşiğine getirdi. Nasıl mı? Türkiye’yi çökertmek isteyen haçlı emperyalizmle onlara içeride ‘Atatürk düşmanlığı’ adına kulluk eden dincilik ekiplerinin bir numaralı enerji kaynağı, ‘basireti tutuklar’ın sergiledikleri akıl almaz tutarsızlıklardır. Türkiye’nin geldiği yeri uzaktan seyredenler de sanıyor ki, dinciliğin giriştiği büyük işleri kotaracak bir zekâsı veya dehası vardır. Hayır! Hayır! Dinciliğin bütün şansı, solculuk ve Atatürkçülük adına hezeyan ve hüsran sergileyen ekiplerin yanlışlarıdır. Dincilik, bu yanlışlardan yararlanmada, işbirliği yaptığı haçlı emperyalizmin hünerli stratejlerinden, toplum mühendislerinden büyük yardımlar aldı ve haçlı emperyalizmin büyük desteğine mazhar olduğu için, ötekileri pestil gibi


çiğneyip dümdüz etti. Olan, muhteşem iki mirasa oldu: 1. Kur’ansal düşüncenin yarattığı antiemperyalist akılcı miras, 2. Atatürk aydınlığının yarattığı antiemperyalist akılcı miras. Bu iki mirasın şaşmaz ve ortak özelliklerinin başında zulme karşı çıkış gelmektedir. Dincilik, çok büyük bir zulüm olduğu için bu iki miras dinciliğe de temelden karşıdır. Bu hayatî meselenin ayrıntılarını biz, ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış’ adlı eserlerimizde ortaya koyduk. Dışarıdaki haçlı emperyalistlerle onların içerideki dinci muhafızlarını aynı anda rahatsız edişimiz biraz da bundandır. Duayı tüm halk olarak yapmalıyız Çok ilginç bir mektup aldım. Funda Teyze Çekim Yasası Öğretmeni ve Öğrencileri tarafından yazılan mektup, bana, haddimi aşan ve beni zor durumda bırakan nitelikler ve görevler yüklemektedir. Önce o ‘ilginç mektup’u okuyalım: “Sayın Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk Hocamız! ‘Kalb-i Sûzan’ makalenizde yayınladığınız mektubu da tüm diğer makaleleriniz gibi aklımızda ve kalbimizde hissederek ve yaşayarak okuduk. Ancak bugün size yazma sebebimiz sadece o mektuptaki duygu ve düşüncelere katılmak değil, sizden bir ricada bulunmaktır.” “Siz ülkemize, milletimize Allah'ın lütfettiği bir büyük armağansınız. Bizler, Funda Teyze ve öğrencileri olarak, ülke olarak Allah'ın bize bu armağanının değerini bilememiş olmamızın ağır yükünü hissetmekteyiz.” “Martin Luther de bir zamanlar aynı sizin gibi, Allah'ın Avrupa'ya bir lütfu olmuş. Gerçi siz ikilik yaratmamak ve bölmemek çabalarınız sebebiyle Martin Luther’den çok farklısınız ama dini özüne döndürme çabalarınız açısından amacınız ve eserleriniz bir benzerlik arz ediyor. Luther de, dini özüne döndürmek için gelmiş. Ancak milleti onun değerini bilemeyince ve Türkler Avrupa'ya doğru yola çıkınca, kendisi milletine ve yöneticilere şöyle seslenmiş: “Türklere direnmeyin, onlar aramızdaki bağnazları temizlemek için Allah’ın gönderdiği bir kamçı.” Bu sözleri, Allah'ın lütuflarını göremeyen, değer bilemeyen insanlar için söylemiş.” “Allah'ın lütuflarının, armağanlarının değerini bilemeyen bir toplum, tez zamanda cezasını buluyor. Siz de bize Allah'ın bir armağanı, bir lütfusunuz. Değerinizi bilemedik.” “Şimdi, duanıza ihtiyacımız var. Affınıza ihtiyacımız var. Başımızdaki belaların tez zamanda bitmesi, çekilmesi için, lütfen milletinize acıyınız! Sizin Allah'ın bize bir lütfu olduğunuza, sizin duanızın kabul göreceğine inancımız tamdır. Gerçeklerin üstünü kim kapatmaya çalışırsa çalışsın, tarih, Allah'ın izniyle sizin hakkınızda da gerçekleri er veya geç ortaya çıkaracaktır. Bu millet sizin değerinizi eninde sonunda anlayacaktır. Ancak şimdi, duanıza ihtiyacımız var.” “Lütfen milletimizi affediniz! Allah'tan bizim için yardım dileyiniz! Allah da bizi affetsin. Bize yardım etsin. Allah sizi bize bir kapı yapmıştır. Her ne kadar bu kapının


hakkı tam verilemese de... Lütfen, sırf Kalb-i Sûzan hatırı için, sizi seven, size güvenen, sizi sayanların hatırı için, milletimizi affediniz ve milletimiz için Allah'tan af ve yardım rica ediniz!” “Aslında sizin bu affı ve duayı yaptığınıza da inanıyoruz. Sizin bu millete aşık olduğunuzu, bu milleti çok sevdiğinizi de biliyoruz. Her halükârda, Allah'a sığınıp dua ederek lütfen bizi ve milletimizi duanız ile kurtarınız! Sonsuz saygılarımızla!” BEN ANCAK HAKLARIMI HELAL EDEBİLİRİM Mektupta sayılan nitelikler de görev de sadece benim değil, bütün milletimizin, bütün halkımızındır. Hem niteliklere sahip çıkalım hem de görevlerimize. Yapılması gerekeni birlikte ve bir şuur ve eylem bütünlüğü içinde yapmadıkça kurtuluş söz konusu değildir. Ben ancak haklarımı helal edebilirim, yıllardır bana zulmedenleri affedebilirim ama tek başıma yapacağım duaların kurtuluş getirmesi beklenemez. Böyle bir beklenti Allah’ın yasalarına aykırıdır. Halkın, kitlenin bir iman ve şuurda birleşerek dua etmesi gerekir. Bunun için de kitle olarak tövbe etmek, ıstırap çekmek gerekir. Bu halk bunu yapmıyor. Otuz yıldır, bunu yapması için didiniyorum ama yapmıyor. ‘Hep birliktelik şartı’ yerine getirilmediği sürece acı çekmeye devam edeceğimizi asla unutmayalım! Çağ dışı ve Kur’an dışı Yıllardan beri altını çizerek gündeme getirdiğimiz mesajlardan biri de şudur: Çağ, Kur’an’ın gerisinde, biz Müslümanlarsa çağın gerisinde… Şunu demek istiyoruz: Kur’an’ın getirdiği ve insanın yücelmesine sebep kıldığı değerleri hayata geçirmek bakımından, Müslüman olmayan dünya, Müslüman dünyadan daha öndedir. Kur’an’ın getirdiği değerler listesindeki her değere bir puan verin ve bu değerleri hayatına sokan insanların aldıkları puanları toplayın. Karşılaşacağınız manzara ürpertici olacaktır. Çünkü üçyüz yıla yakın bir zamandan beri, Müslüman dünyanın toplam puanı, diğerlerinden çok daha azdır. Ve ekleyelim ki, bu puan farkı her geçen gün Müslüman dünyanın aleyhine biraz daha büyümektedir. Bu tespitin zorunlu sonucu şudur: İslam dünyası önce çağı yakalamak, ondan sonra da Kur’an’ın idealindeki dünyanın öncülüğüne soyunmak borcundadır. Müslüman dünyanın “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele” sözüyle dikkatlere sunulması gereken muhasebesinin özü budur. Zorlu bir muhasebedir bu. Ne yazık ki İslam dünyası bu muhasebenin bırakın ciddiyetini, varlığının bile farkında değildir. İslam dünyası bu muhasebenin düşünce, gözyaşı, uykusuzluk ve yakarıştan oluşan çileler berzahından geçmeden Kur’an’ın getirdiği oluş ve eriş emanetini taşıyamaz; tam aksine, o emanetin şampiyonluğu iddiasıyla çalım sattığı her aşamada emaneti biraz daha nefret konusu yapar ve Allah’ı öfkelendirir. Unutmayalım ki, emaneti gönderen kudret, bazı nüfus kâğıtlarına iltimastan münezzehtir. Onun iltimas ettiği tek değer


liyakat, kolladığı tek değer ameldir. Yani şuurlu ve yaratıcı eylem. İslam dünyası liyakat yerine eski hatıralara, eylem yerine de nüfus kâğıdındaki ‘Müslüman’ damgasına sığınmaktadır. İslam dünyası; çağın Kur’an’ın gerisinde kaldığı gerçeğini, kendisinin çağın önünde olduğuna delil saymaktadır. Çağın, Kur’an’ın gerisinde olduğu bir gerçektir; çünkü çağ, Yaratıcı iradenin insan için belirlediği hedeflere ters düşmüştür. Ama tespitin ikinci kısmı doğru değildir. İslam dünyası çağın önünde değildir. Kur’an’ın çocukları olduğunu iddia edenlerin bu iddiaları slogandan fiile geçirilmedikçe Kur’an’daki değerler insan hayatına girmez. Bu değerleri hayatına sokamayan bir kitle “Kur’an bizim kitabımız, o halde onun çizdiği ideal dünyanın tüm güzellikleri bizim büyüklüğümüze delildir” diyemez. Derse bunu dinleyenler ya İslam’ın yetersizliğine hükmederler yahut da Kur’an’a inandığını söyleyenlerin tutarsızlığına. Bu gerçeği fark eden Müslüman vicdanların belki de en büyüğü olan Muhammed İkbal (ölm. 1938) şöyle seslenebilmiştir: “İslam’ın, kurtarıcı değerler sistemi olduğunu başkalarına anlatacaksak ilk yapacağımız şey onlara bizim Müslüman olmadığımızı söylemek olmalıdır.” ŞİDDET VE AFOROZ SADECE NEFRET GETİRİR İslam dünyasının bu gerçeği kabul etmeden bayrak dikeceği hiçbir zafer burcu yoktur. Bir yandan tarihin mezarlığına gömülmüş hurafeleri ‘İslam’ diye afişlere geçiren, öte yandan bu hurafe yığınına ısınmayan insanları cehennemlik ilan ederek bir yere varacağını sananlar düşmanlarını biraz daha artırmaktan öte bir şey yapamazlar. Unutulmamalıdır ki, insanoğlu, bugünleri cehenneme çevirenlerin yarınki cennet vaatlerine asla itibar etmemiştir. İtibarsızlığı kırmak için, kutsal kelimeleri kirleterek ‘cihat’ adı altında aforoz, şiddet ve fesat yayanların elde edecekleri tek şey dışlanmak olacaktır. Dışlanmaya karşı, fesat ve şiddetin dozunu artırmaksa karşı fesat ve şiddetlere yol açar. Engizisyon şiddet ve dehşeti, onu gölgede bırakan materyalist şiddet ve dehşeti gündeme getirmedi mi? Aklı başında olan herkes bilir ki karşı şiddet ve dehşetin sahnelenmesi halinde Müslüman kitlelerin çekeceği acılar büyük olacaktır. Arap-İsrail kavgasına şöyle bir bakın, bunu açıkça göreceksiniz. Basiretten nasibi olanlara düşen, “Böyle diyorsak böyledir. Ya bize saltanat ya size kan” çığırını kapatarak ışığı ve güzelliği insanlığın gönlüne ulaştıracak ‘Kur’ansal tebliğ’ yolunu açmak ve sonsuzluk rahmetinden habersiz yaşayan kitleleri bu rahmetten haberdar etmektir. Şunu kabullenmek zorundayız: Çağ, tanrısal iradenin yani Kur’an’ın gerisinde kalmıştır; biz ise çağın da gerisinde bulunuyoruz. Yapılacak ilk iş, bu olgunun nedenleri üzerinde durmaktır. İşe başka reçetelerle başlayanların sonraki pişmanlıkları asla fayda vermez. Nuh’a zulüm varsa tufan kaçınılmazdır


Müslüman dünya, o arada Türkiye, Nuhlara hep zulmetti. Onlardan biri de bu satırların yazarıdır. Ne demek istiyoruz? Görelim: Nuh, isimleri ve hatıraları Kur’an’da kayda geçirilen peygamberlerden birdir. Nuh, yine Kur’an’ın deyimiyle, ‘ulül azm’ (büyük eylemlerin yaratıcısı) olarak bilinen beş peygamberden de biridir. Kur’an, her peygamberin hayat ve hatırasında insanoğlunun bir boyutunu değerlendirmekte, örneklemektedir. Nuh’la ilgili ayetler (ve Nuh suresi) göstermektedir ki, peygamberlerin en büyük zulümlere maruz bırakılanlarının önde gelenlerinden biri de Hz. Nuh’tur. Nuh ile örneklenen gerçek, aydınlatıcı ve uyarıcıların yoğun zulümlere muhatap kılınması halinde toplumun büyük bir azap faturası ödemesinin kaçınılmaz olduğu gerçeğidir. Nuh, bir prototip, bir sembol. Bir toplum, aydınlatıcılara, uyarıcılara karşı sergilediği zulümlerle Nuhlar yaratmışsa bunun faturasını mutlaka ödeyecektir. Nûh suresinde ifadeye konan süreç işleyip çöküş hak olduğunda Ra’d suresi 11. ayet devreye girer. Ve o ayet devreye girdiğinde olup bitecekleri durduracak, erteletecek ne bir kurtarıcı ne bir şefaatçi ne de bir dua söz konusu edilebilir. Çünkü “Allah’ın öngördüğü vakit geldiğinde, ertelenme olmaz.” (Nuh suresi, 4) Ra’d suresi 11 şöyle diyor: “Gerçek şu ki, Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini/birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah'ın berisinden koruyucu bir dost da olamaz.” Allah’ın bir şeyi geri dönülmez şekilde istemesi, insanların tüm uyarıları, tüm gerçekleri çiğneyerek perişanlığa müstahak hale gelmeleri durumunda söz konusu olmaktadır. Kur’an buna ‘sözün hak hale gelmesi’ diyor. Yani, insanın başına gelen perişanlık, Allah öyle istediği için gelmemektedir; insan o perişanlığa müstahak hale geldiği için gelmektedir. TANRI’NIN LİYAKAT VE İSTİHKAK YASASI Allah, layık olana layık olduğunu verdiği gibi, müstahak olana da müstahak olduğunu vermektedir. Onun varlık kanunlarından biri de budur. Bir kanundur ki bu, asla şaşmadan işler. O halde insanoğlu, müstahak hale geldiği şey karşısına dikilince, “Allah, niye bunu böyle istedi, aksini yapacak gücü mü yoktu, bizim için keyifli olanı yapsaydı ya!?” diyerek şeytanî bir ukalalıkla suçu Allah’ın üstüne yıkamaz. Allah, yürüyüşün kurallarını koymuş, insanı da defalarca uyarmıştır. Uyarıları kim dinler, kuralları kim daha iyi uygularsa o kazanır. Unutulmaması gereken şu ki, Allah, kuralları gereğince uygulamayanlara iltimas geçmez. İnsanoğlunun yanıldığı nokta burası. İnsanoğlu, kendi hayatındaki yalan ve talan şeytanlığının Allah’ın hareket tarzında da geçerli olacağını sanarak özrü kabahatten büyük bir kötülük işlemektedir. Ama insanın bu şeytanî ukalalığının kendisine hiçbir faydası olmamaktadır. Allah


âdildir, asla zulmetmez. Kendisine zulmeden, insanın bizzat kendisidir. Kurtuluş Savaşı kumandanlarından Ali Fuat Cebesoy, o günkü Türkiye’yi çöküşe götürmek isteyenlerin bir gerçeği göremediklerini, onun da ‘Türk insanının azim ve imanı’ olduğunu söyler. Şöyle diyor: “Dış düşmanlarımız istiyorlardı ki... Bir asırdan beri Avrupa’nın anlaşarak taksimle ortadan kaldıramadığı Türkiye’nin mevcudiyetine artık nihayet verilsin. Fakat bu düşmanlar bir şeyde aldanmışlardı. O da Türk’ün yok edilmesi yalnız Avrupa’nın kendi aralarında uyuşup anlaşmasında değil, Türk’ün azim ve imanının kırılmasında idi. Hâlbuki bu mümkün değildi.” (Cebesoy, Bilinmeyen Hatıralar, 89) ‘O azim ve iman’ bugün de aynı canlılıkta mevcut mudur? Tartışmaya açık bir sorudur bu… İbret dolu iki mektup ve ötesi Yorumu sizin yapmanız ricasıyla bu tarihî mektupları özetleyerek vereceğim. Soner Özer adlı okuyucum, Gaziantep’ten yazıyor: “Sevgili hocam, Funda Teyze’nin, milletimiz için dua etmeniz önerisini reddetmekle, haddim olmayarak, isabetli bir karar verdiğiniz görüşündeyim. Ne demektir, koca bir millet, nereye götürüldüğünü, inançlarının hangi hayınane emeller için sömürüldüğünü idrak edemeyecek ama İslam adına, Kur’an adına, Peygamber-i Zîşan adına, yaptığı tüm uyarılara boş verilen Yaşar Nuri Öztürk’ün duasıyla aklı başına gelip felaha erecek. Olmaz böyle şey!” “Geçen hafta, TV programınızda, ‘Sen, bizim efendimizsin’ diyen kişiyi, ‘Sen, şeytanın arzusuna göre konuştun, imanına göre değil; ben sizin efendiniz değil, arkadaşınızım’ diyerek azarlayan o güzeller güzeli peygamberimizi anlatıp ona sevgimizi kat kat arttırdınız.” “Bu halkın çoğunluğu ne yazık ki melanetler işliyor. Cenabı Allah’ın, gökten âdeta zembille indirip imdadımıza gönderdiği, İngiliz’e ve piyonlarına diz çöktüren Mustafa Kemal’e ‘İngiliz ajanıydı’ diyecek kadar alçaklaşıp kahpeleşenlerin toplantılarını hınca hınç doldurmaktadır. Böyle bir halk, sizin gibi bir insanın helallik bahşetmesini, asla hak etmiyor. Lütfen, haklarınızı helal etmeyin; zira bir musibet, bin nasihatten evladır. Bırakın, Allah takdir etsin.” FUNDA TEYZE VE ÖĞRENCİLERİNİN YAZDIKLARI “Sevgili Hocamız! Sizin alçakgönüllülüğünüz sebebiyle göremediğiniz bir nokta var. Siz, taşıdığınız Allah vergisi gücün büyüklüğünü göremiyorsunuz. Allah size, peygamberler mirası bir kapı açmıştır. Allah'ın mesajını, milyonlarca kişiye ulaştırıyorsunuz.” “Allah'ın zorlu yoldaki kullarına sadece ahirette değil, bu hayatta da çok büyük armağanları olduğunu, bu armağan kişilerin bir duaları ile tarihin akışının


değişebileceğini, milletlerin kurtulabileceğini veya batabileceğini düşünüyoruz. Siz de o armağanlardan birisiniz. Alçakgönüllülüğünüz yüzünden göremediğiniz şey budur. Dualarınızla olabilecek değişiklikleri ve bunların milletimizin, hatta dünyanın gidişatında oynayabileceği anahtar rolünü ve tarihi değiştirme gücünü, ‘Nerede o günler? Keşke bir dua ile olsa bu işler!’ diyerek yok saymayın. Dua bir anahtardır, arkası mutlaka gelecektir.” “Siz milyonlara hitap ediyorsunuz. Size sataşanlar elbette olacaktır. Sizden ricamız, tüm bu sataşmalara rağmen duanızı milletimizden esirgemeyiniz. Bizim en büyük dileğimiz, Türkiyemizin sizin kapınızın hakkını vererek, Allah'tan bir hoşnutluk kazanmasıdır.” “Biz de siz de yeterince ıstırap çektik. Ve artık, zaman gelmiştir, Türkiye sizi dinleyecektir ve Kur’an'ın özüne, peygamberimize, Allah'ın lütfettiği o yol gösterişe uyacaktır. Ülkemiz için bu yolda, kapı sizsiniz. Ancak, milletimizin bu kapının hakkını verebilmesi için, sizin de, niyet, karar ve dua ile bu kapıyı sonuna kadar açmanız gerekiyor. Siz dikkatinizi aklı ve kalbi mühürlü olanlara yöneltince, düşünce ve duygu âleminde bu kapı az veya çok kapanıyor.” “Dikkatinizi, o çok değerli akıl ve kalp gücünüzü, o değerli nefesinizi, kıllı ve kılsız şeytan çocuklarıyla harcamaktansa, bizim gibi sizi seven, sayan, dinleyen, inanan, güvenen Allah dostlarına yönlendiriniz.” "Şeytan çocuklarının aklı ve kalbi mühürlü ve Allah'ın izni olmadan bu mührü açmamıza imkân yok. Onlara nefes tüketerek boşa kürek çekmiş oluyoruz. Oysaki sizi dinleyenler var, biz varız. Bizi kırmayın, hakkınızı helal etmekten öte, bizim için dua ediniz.” “Biz de, elimizden geldiğince, mukaddes hamallığımızı yapmaya çalışıyoruz. Bizimkisi karıncalık, sizinki ise çok çok ağır bir yük. Ama Allah kimseye taşıyamayacağı yük vermiyor. Allah razı olsun tüm yardımlarınız için.” Ezilip horlanmanın gücü üstüne Bu da benim 23 Nisan yazım. Bakalım beğenecek misiniz? Türkiye’nin geleceği artık, ‘demokrasi maskeli örtülü engizisyon’ tarafından ezilip horlananların çekecekleri ıstıraplarla inşa edilecektir. Başka bir çare kalmamıştır. Umarım ezilip horlananlar olup bitenlerden gerekli dersi çıkarır ve gerekeni sabırla yerine getirirler. Bu vesileyle, Kur’an’ın bu konuya yaklaşımına kısaca değinmek istiyorum. Kur’an, akılcı-ilimci-aydınlık insanların temsil ettiği iman ve ışıkla onların karşısına dikilen zalim karanlığın mücadelesini bir istiz’af-istikbâr çatışması olarak göstermektedir. İstiz’af, ezmek, horlamak ve sömürmek demektir. Bunun karşıtı bir anlam taşıyan Kur’ansal terim, istikbârdır. Yani gücünü aşılmaz ve erişilmez görerek


ötekileri horlayıp ezmek. İstiz’af-istikbâr çatışmasında Yaratıcı’nın, ezilenler yanında yer aldığı açıkça söyleniyor. A'raf 137. ayete göre, Allah, yeryüzünün doğularına ve batılarına despotlar tarafından ezilenleri hâkim kılmak ister. Kasas 5. ayet, Yaratıcı'nın, ezilenleri bir motor güç olarak devreye soktuğunu ve oyunu sürekli onlar lehine kullandığını gösteriyor: “Biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.” Kur'an, oluş diyalektiğinin temeline ezilen-ezen didişmesini yerleştiriyor. Ve bize gösteriyor ki, en büyük peygamberler de dâhil bütün yaratıcı ruhlar ezilip horlanmışlardır. (Âraf, 75, 150) Ezilip horlananlara Kur'an, müstaz'afûn demektedir. Bu sözcük Kur'an kaynaklı bir tarih terimi olarak, İslam'ın ilk yıllarında müşrik Mekkeliler tarafından zulüm ve işkence altında inletilen yoksul ve kimsesiz Müslümanları ifade eder. İslam tarihi kaynakları, şirke karşı çıkmaktan başka suçu olmayan insanların, ağır işkenceler altındaki inleyişlerini ve nihayet hayatlarını yitirmelerini göz yaşartıcı tablolar halinde vermektedir. (Ayrıntılar için bizim, Asrısaadet Şehitleri adlı eserimize bakılabilir). Ezilip horlanma, devir ve şartlara göre yeniden belirlenecektir. Bir devrin ezilenleri kölelik altında inlerken öteki devrinkiler ideoloji veya din zulümleri altında inleyebilir. Hatta saptırılarak bir despotizm aracına dönüştürülen demokrasi aracılığıyla yaratılan tipik ‘korku iktidarları’, tipik bir ‘müstaz’aflar zümresi’ yaratabiliyor. En büyük dehşet iktidarlarından biri olan Nazizm, demokrasi söylem ve imkânlarıyla iktidar olmamış mıydı? Din gerekçeli zulüm veya engizisyon Tarihin en uzun süreli ve en acılı ezip horlama, din adına bir zulüm olan engizisyon dinciliği tarafından sahnelenmiştir. İslam tarihinin en büyük zulümleri de din adına sergilenen zulümler oldu. Omurga kavram ezilip horlanmadır. Zamanı, mekânı, sistemi, rengi ve deseni ne olursa olsun, ezilen, şu üç sebepten biri, ikisi veya üçü yüzünden ezilip horlanmaktadır: 1. İnancı yüzünden, 2. Irkı, soyu yüzünden, 3. Emeği sömürülsün diye. Marksizm’in, diyalektiğin omurgasına koyduğu ‘emek’ veya ‘artı değer’, ezen-ezilen çelişkisinin sadece bir boyutudur. Kur’an, buna iki boyut daha eklemektedir. Değişmeyen gerçek, diyalektiğin bir ezen-ezilen zıtlığı halinde ezelden ebede yürüyeceği gerçeğidir. Kur’an, ezen-ezilen diyalektiğine bir de ‘din eksenli ezme’ eklenmesin diye, dindarlığı insanlar arası ilişkilerde bir değer olmaktan çıkarmıştır. Kur’an çıkarmıştır ama İslam tarihinin kaderini belirleyen dinci güç ‘dindar-dindar olmayan’ zıtlığını sürekli egemen kılmıştır. Ve ‘daha dindar’ın kim olduğuna daima egemen güçler karar vermiştir. Bugünkü İslam dünyasında ‘daha dindar’ı haçlı kodamanların desteklediği egemen güç


belirlemektedir. Bugünkü Müslüman dünyanın kaderi işte böyle bir kader… Yanılmış olmayı çok isteyerek şunu da söyleyelim: Türkiye, din gerekçeli ve din eksenli zulüm sürecine fiilen girmiş bulunuyor. Kelimei Şehadet düşmanı haçlı kodamanlar Türkiye üzerindeki bu emellerine de ulaştılar. Çok kahırlı bir süreç olacaktır bu. Büyük acılara hazır olalım. Ve çok sabırlı olalım. Dinci tahakküme karşı çıkışın prototipi olarak Ebu Zer Kur’an’ın getirdiği din, insanoğlunu iki tahakkümden kurtarmayı amaçlamaktadır: 1. Servet tahakkümü, 2. Saltanat tahakkümü. Kur’an bu iki tahakkümü dışlayacak ilkeyi iki kelimeyle koymuştur: “el-mülkü lillah.” Yani toprakta mülkiyet ve saltanat Allah’ındır. Bu ilke, Kur’an’ın bildirdiğine göre, bütün peygamberli dinlerin esasıdır. Bu dinler adına gündem yapılan ne varsa, bu esasa yaradığı sürece makbuldür. Arap-Emevî dinciliği, bu esasa dayalı kaydırılmış bir ‘sözde İslam’ yarattı ve Müslümanların kaderini bu ‘sözde İslam’a bağladı. İslam mesajının esası, ezilenlerin ezenlere karşı korunmasıdır; ezmeyi dine dayandırmak için Allah ile aldatmak değil. Bu gerçek, daha ilk günden anlaşıldığı için, Kur’an mesajına ilk karşı çıkanlar, Mekke oligarşisi yani Mekke’nin müşrik kodamanları oldu. “Müşrik kodamanlara ‘diğer insanların inandığı gibi siz de inanın’ dendiğinde onlar, ‘Düşük seviyeli, beyinsizlerin inandığı gibi biz de mi inanalım?’ demişlerdir.” (Bakara, 13) Kur’an müşrik zihniyete karşı mücadelesinin esasını ve insanlık dünyasına gelişinin amacını ifadeye koyarken bir varlık yasası halinde şunu söylemektedir: “Biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara bağışta bulunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim. Ve yeryüzünde onlara imkân ve kudret verelim.” (Kasas, 5-6) Hz. Muhammed’in Kur’an mesajı etrafında, Mekke kodamanlarının aşağıladığı ezilip itilmiş mazlum insanlar toplandı. Bu çaresiz insanlar, Mekke oligarşisine vücut veren servet babası kodaman takımın karşısına dikiliyordu. İslam mesajı başarılı olup Kur’an dini bütün Arap Yarımadası’na yayılınca, bu dine kılıçlarıyla ilk karşı çıkan Mekke oligarşisi de yeni dine katıldı. Ve doğal olarak, İslam’ın ilk bağlıları olan ezilmiş kitle ile İslam’a zaferi gerçekleştikten sonra girenler, daha doğrusu girdiğini söyleyenler birbirine zıt iki ayrı cephe oluşturdu. Bu iki cephenin, ilk Müslümanlar olan ezilip horlananlar ekibinin başını Ali çekmekteydi. Ali, ilk günden itibaren ve bütün İslam tarihi boyunca, ezilip horlananların önderi, ilham kaynağı olarak benimsendi. Bu ezilip horlananların tam karşısındaki eski aristokrat yeni ‘sözde Müslüman’ ekiplerin başını ise başlangıçta Ebu


Süfyan, daha sonra da onun oğlu Muaviye çekti. Bir de bu iki zıt kitle arasında ‘orta kitle’ vardı ve onu Ebu Bekir, Ömer ve Ebu Ubeyde bin el-Cerrah temsil ediyordu. EBU ZER KİTABIMIZIN DEVRİM NİTELİĞİNDEKİ VURGUSU Üçüncü halife Osman, Ebu Süfyan-Emevî ekibinin mümessili olarak rol aldı. Emevî ekibi, İslam’a ilk günlerinde savaş açmış olanlar ekibiydi. Manzaranın bugüne kadar sürüp gelen şekli, İslam’ı bir dinsel Arap ideolojisi olarak algılayan Arapçılar ve Arapçılıkla, İslam’ı bir evrensel hak ve insanlık dini olarak algılayan Antiarap unsurlar arası mücadele tablosudur. Unutmayalım ki, bu tablonun bir yanı olan Ali-Ehlibeyt ekibi, İslam’ın ilk zamanındaki insanî ruhunu temsil edenler ekibidir. Bu ekibin öncü isimleri arasında, ilk on Müslüman içinde yer alan Ebu Zer, Ammâr bin Yâsir ve Selman Farisî de vardır. (Ayrıntılar için Kâmil Mustafa Şeybî’nin el-Fikru’ş-Şîî ve’n-Nezeâtu’sSûfiyye adlı eseri okunmalıdır.) Bin yılı aşkın bir zamanlık Müslüman tarih, Arap-Emevî idealini İslam perdesi altında sürdürenlerin galibiyet, egemenlik, tahakküm ve büyük ölçüde de zulümleriyle öne çıkan bir tarih oldu. Ne yazık ki, Müslüman Türk tarihi diye andığımız tarih de büyük kısmıyla bu tarihin bir uzantısıdır. Ve bu tarih, aynı karakterini büyük ölçüde bugün de sürdürmektedir. Bu sözde İslam’a karşı sosyal düzendeki yozlaşmayı hareket noktası yaparak mücadele verenlerin ilham kaynağı, prototipi, öncüsü Ebu Zer el-Gıfârî’dir. Ebu Zer’in, Ali ve Ehlibeyt önderlerinde olduğu gibi siyasal bir talebi olmadığı için, bize göre, onun Emevîliğe karşı çıkışı Ali ve Şiasının karşı çıkışından çok daha önemlidir. Emek ve artık değeri belirleyici ilan eden kitap Kur’an, insanoğlunun varoluş sebebini ‘değer üretmek’ olarak gösterdiği gibi, varolma şartını da değer üretmek olarak göstermiştir. Kur’an’da geçen ve ‘kulluk’ diye tercüme edilen ‘ubûdiyet’ kavramının esas anlamı kulluk değil, iş yapmak, değer üretmektir. Bu kelime İbranicedeki ‘aboda’ kelimesinden türemiştir ve aboda, az önce verdiğimiz anlamlarda bir kelimedir. Değer, bizzat üretilecektir. Yani birinin ürettiği değer, bir başkasını yüceltmez: “Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur.” (Necm, 39) “Kim inanmış olarak barışa/hayra yönelik işlerden bir şey yaparsa, onun gayretine nankörlük edilmez. Biz, böylesi lehine kâtiplik ederiz.” (Enbiya, 93) “Her benlik kendi kazandığının bir karşılığıdır.” (Müddessir, 38) Kur’an, kapitalin emeği boğmasına izin verilmemesini istemektedir. Yaratıcı-motor güç kapital değil, emektir. Kapital, sömürücü güçtür. Kapital, yaratıcı cevher değildir, bir manipülasyon aracıdır. Tam bu noktada bir devrim gerçeğinin daha altını çizmeliyiz: Kur’an, zenginin malında fakirin hakkı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Zâriyât 19.


ayet şöyle diyor: “Onların mallarında, ihtiyaç sahibi için, yoksun ve yoksul için bir hak vardır.” Aynı hak, En’am 141. ayette ‘Allah’ın hakkı’ olarak anılmaktadır. Böylece Kur’an bir yandan zenginin malında yoksulun yani emek sahibinin hakkı olduğunu bildirirken öte yandan, emek sahibinin hakkını ‘Allah’ın hakkı’ olarak tescil ederek Tanrı’nın, emeğin yanında olduğuna vurgu yapmış, emeği bir yaratıcı güç olarak öne çıkarmıştır. “Ürünler olgunlaştığı zaman yiyin ve hasat gününde O’nun hakkını da verin. Onun bunun hakkını zalimce saçıp savurmayın; Allah, israf edenleri sevmez.” Zenginin malındaki emekçi hakkını aynı zamanda Allah’ın hakkı olarak belirleyen ayet, bunu ‘O’nun hakkı’ diyerek bir zamirle yapmaktadır. Bu zamir, geleneksel Emevicikapitalist anlayış tarafından bütün tefsirlerde, çeşitli oyunlarla başka yerlere gönderilmekte ve ‘Allah’ın hakkı’ tabiri yok edilmektedir. ARTIK-DEĞERİ İLK TELAFFUZ EDEN KİTAP Artık-Değer’i ilk telaffuz eden Kur’an’dır. Zenginin malında yoksulun yani emekçinin hakkının bulunduğunu ilan, artık-değerin ilanıdır. Karl Marx (ölm. 1883) felsefesinin en önemli kavramlarından biri, belki de birincisi olan artık-değer (surplus value), ücreti ödenen emekçinin, çalıştıranın (anamalcının) malında-gelirinde kalan ‘karşılığı ödenmemiş fazla değer’dir. Artık-değerin, işverenin lehine işlemesi sermayenin hızla büyümesine ve böylece üretimin aralıksız artmasına yol açar. Artık-değer yüzünden bu durum hep öyle devam ettiği için zaman geçtikçe patron daha çok servet sahibi olur, işçi de daha çok yoksullaşır. Kur’an, işte bu ‘değişmez kader’in değişmesini sağlayacak devrimleri getirmiştir. Bu devrimlerin omurgasında, ‘kapitalin emeği boğmasının durdurulması’ yatar. Kur’an, bir ideoloji veya hukuk kitabı olmadığından ve bir devlet biçimi getirmediğinden ‘olması gerekenler’in evrensel ilkelerini koyarak insandan gerekeni yapmasını istemektedir. Kur’an’dan anlaşılan odur ki, ‘gereken’, ne Marx’ın söylediği gibi özel mülkiyeti ilgadır ne de Kapitalist-liberalist zihniyetlerin söylediği gibi bireye sınırsız mülkiyet hakkı vermektir; ‘gereken’, toplumcu-devletçi yanı ağır basan bir karma sistemdir. (Bu konunun ayrıntıları, yakında çıkacak olan ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimde yazılmıştır). Netice olarak, Kur’an, artık değerin varlığını, yerini, önemini Marx’tan asırlar önce insanlığa tanıtarak da bir devrim yapmıştır. İbadet kavramını doğru öğrenelim!


Yaratanla yaratılanın diyalogu, yukarıdan aşağı, yani Allah'tan insana doğru olan şekliyle vahiydir. Diyalogu aşağıdan yukarı, bir başka deyimle insandan Allah'a doğru düşündüğümüzde, karşımıza ibadet veya dua diye andığımız faaliyet çıkıyor. Nereden bakarsanız bakın, ibadet edenle ibadet edilen (âbidle mâbud), bir daire üzerinde, bir noktada kucaklaşacaktır. Esas olan da bu kucaklaşmadır. Bu nokta, Japon profesör Toshihiko İzutsu tarafından, ‘Kur'an'da Allah ve İnsan’ adlı eserde çok güzel incelenmiştir. Kur’an’ın ibadet anlayışı meselesinde düzeltilmesi gereken çok ciddi ve tarihsel bir hata vardır. Kur’an’daki ibadet, ubûdiyet (kulluk), âbid (ibadet eden), abd (kul) kelimelerini geleneksel kabule uygun olarak ‘kulluk’ eksenli sözcüklerle Türkçeleştirmeyi sürdürmekteyiz. Bu tümden yanlış değildir ama işin yarısıdır. Gerçeğin bir diğer yarısı, ibadet sözcüğünün etimolojisinde saklıdır. İbadet sözcüğünün semitik menşei İbranice'deki ‘aboda’ dır. Aboda iş yapmak, değer üretmek, birisi adına çalışmak demektir. Bu durumda Kur’an’daki ibadetin esas anlamı, iş yapmak, değer üretmek olur. Abd veya âbid bu işi yapan kişidir. İbadetin bu anlamı Kur’an’daki amel (iş yapmak, değer üretmek) kavramıyla birlikte düşünüldüğünde iyice yerine oturmaktadır. İnsan, sürekli amele yani iş ve üretime çağrılmakta, ölümsüzlüğün temel şartı olarak amel gösterilmektedir. Dahası, Kur’an, mensuplarına “Allah’ın yardımcısı olun” (Saff, 14) emrini vermekte ve “Allah, kendisine yardım edene elbette yardım edecektir” (Hac, 40) demektedir. Tüm bunlar üst üste konduğunda Allah’a kul olmak sürekli amel yani sürekli iş ve üretim olarak karşımıza çıkar. Şimdi, insanların ve cinlerin yaratılma amaçlarını gösteren temel ayete bir göz atalım: “Ben cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri dışında bir şey için yaratmadım.” (Zâriyât, 56 ) Arapça karşılıkla, ibadet sözcüğünün esas kaynağındaki aboda karşılığını birleştirirsek bu ayetin bizim için sonuç anlamı şu olur: “Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım.” Kur’an’daki ibadet ve ubûdiyet öyle sanıldığı gibi basit bir kölelik ve köleleşme değildir; hür ve atılgan bir benliğin Yaratıcı ile bütünleşerek varlık ve oluş bünyesinde faal bir rol almasının ifadeye konuluşudur. Böyle olunca, ibadet belirli bir mekâna hapsolup tespih çekmek veya irade ve düşünceyi tabularla prangalayıp uyuşmak değil, tüm yeryüzünü bir mabede dönüştürerek insanlığın hayrına ve hayatın tekâmülüne hizmet amacıyla sürekli değer üretmektir. Bunun Kur’ansal ve ilkesel sonucu şudur: Tüm yeryüzü mabet, tüm meşru fiiller ibadettir. İbadetin Kur’ansal ruhu, ölümsüzlüğü yakalamak için sürekli iş yapıp değer üretmenin kutsallaştırılmasıdır. İBADETLERİ ŞİRKE DÖNÜŞTÜREN BELA: RİYA


Müfessirler (Kur’an’ı yorumlayan bilginler), ibadetin üç derecesinden söz ederler: Bu derecelerin en basitinde bile riya, yani Tanrı’dan başkalarına ibadet ettiğini gösterme düşüncesi olmamalıdır. Aksi takdirde, şekliyle ibadet adını alan davranış, hakikati bakımından şirk yani Allah'a ortak koşmak olacak ve Mâûn suresinin açık beyanıyla, yapanın lanetlenmesinden başka bir işe yaramayacaktır. İş buraya geldiğinde dehşet verici bir tablo ile karşılaşıyoruz: Şunu asla unutamayız, unutturamayız: Namaz kılmayanları lanetlemeyen Kur’an, namazında Tanrı rızası dışında bir şey bekleyenleri veya namazı birtakım çıkarlara araç yapanları lanetlemekte, hatta dini inkârla itham etmektedir. Kıldıkları namazlar sadece lanet vesilesi olanların kimlikleri ve belirtileri hakkında ayrıntılar için bizim ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimiz okunmalıdır. Rızıkta eşitlik yoksa iman da yoktur! Temel ilke, Nahl suresi 71. ayette konulmuştur: “Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah'ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?” Bu ayete göre, servet sahipleri mallarından, emrinde çalışanlara, her iki taraf rızıkta eşit oluncaya kadar vermelidir. Bunun yapılmaması Allah'ın nimetlerine nankörlüktür, küfürdür: Eşitliğin her konuda değil, rızıkta istendiğine dikkat edelim. Demek ki Kur’an, insan haklarının bir uzantısı olarak, bütün insanların insan sağlık ve onuruna yakışır bir gıdalanma imkânına eşit olarak sahip bulunmalarını istemektedir. Bu eşitliği, genelde evrensel liderler ve ya-salar, özel olarak da toplumsal liderler ve yasalar sağlamalıdır. Kur'an'ın bu yaklaşımına bakarak bazı Müslüman düşünürler Marksizm’le İslam arasında benzerliği de aşan bir yakınlık görebilmişlerdir. Muhammed İkbal bunların başında gelir. Onun bu konuda Hallâc ve Karmatî felsefeyle örtüşen düşünceleri, ‘Hallâc-ı Mansûr’ adlı eserimizin ‘Hallâc’ın Etkileri’ bölümünde tahlil edilmiştir. Servet, en iyi paylaşımın varlığı halinde bile kin ve hırsı tahrik eder. Alman filozofu Nietzsche bu gerçeğe işaret ederken şöyle demiştir: “Nerede bir vaha varsa orada bir put vardır.” Vahadaki nimet, put veya putlar tarafından tekele alınıp aç mideler nefretle kabardığında vahanın altı üstüne gelir. Tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde terör ve dehşetin altında bu nefret vardır. Terör; mahrum bırakılmış, sözü dinlenmeyen benliklerin dilidir. Yıkıcı bir dildir ama nihayet bir dildir. Mevlanâ Rumî, asırlar önce bu gerçeğe işaret ederken Konyalı servet babalarına şöyle sesleniyordu: “Kendi rızasıyla yoksullara vermeyenlerden, eli topuzlular gelip zorla alır.”


İslam tarihinde bu Kur’ansal anlayış, Emevîler işe ilk el koydukları sırada sahabî Ebu Zer el-Gıfârî (ölm. 32/652) tarafından, Abbasîler döneminde Hallâc-ı Mansûr (ölm. 309/921) ve mensubu bulunduğu Karmatî devrimciler tarafından, modern zamanlarda da Ebu Zer-Hallâc ruhunun bir devamı olan çağdaş İslam düşünürü Muhammed İkbal (ölm. 1938) tarafından temsil edilmiştir. Ve ne yazık ki hiçbirisi başarılı olamamıştır. İlk ikisi devrim mesajlarının faturasını başlarıyla ödemiş, üçüncüsünün nasibi de unutturulmak olmuştur. İSLAM TARİHİNİN ÇİĞNEDİĞİ ÜÇ TEMEL YASA Ebu Zer-Hallâc-İkbal üçlüsündeki yaklaşımın bugünkü dille ifadesi şu üç ilke-yasadır: 1. Toprakta sınırsız özel mülkiyet yoktur, 2. Yer altı kaynakları (başta su olmak üzere), kamunun ortak malıdır, 3. Sınırsız kazanç ve serbest kâr anlayışı tartışmasız zulümdür. İkbal, bu anlayışı, eserlerinde değişik vesilelerle defalarca dile getirmiş, savunmuştur. Ve bu anlayışının bir uzantısı olarak, Kur'an verilerinin dünyaya ilanı açısından övgüye layık bul-muş, Karl Marx’ın mesaisini ve eserini takdirle karşılamıştır. Bu konuda bütün rahatsızlığı, Marks'ın Kur’an adına değil de ateizm adına konuşmuş olması idi. Marx’ı, savunduğu ekonomik anlayış yüzünden değil, bu anlayışı, esas öncüleri olan peygamberlere ve Kur’an’a değil de materyalizme monte ederek öne çıkarması yüzünden eleştirmiştir. İkbal, en vurucu fikirlerinden bir kısmını, Marks'a söyletmekten asla çekinmemiştir. Bâl-i Cibril adlı eserindeki ‘Lenin ve Allah’ şiirinde, felsefesinin en önemli ideallerinden birini, Allah'tan Lenin'e bir emir olarak verdirişi ise gerçekten sarsıcıdır. Allah, devrimci lider Lenin’e, kapitalizme bir Kur’an tokadı gibi inen şu emri veriyor: "Ben bütün bu mermer ibadethanelerden usandım; git, bana ibadet için basit bir kerpiç kulübe yap!" Şirke bulaşmış dinin götüreceği yer Basiret ve bilgi yüklü mektuplar alıyorum. Ve çok mutlu oluyorum. Çünkü hemen hepsi, benim aydınlatma hizmetlerimin açtığı yoldan yürüyerek gelmişler buralara. İşte, adı bizde mahfuz bir kişinin yazdıkları: “Önce Allah'ın, sonra sizin sayenizde Kur'an bağımlısı olmuş insanlardan biriyim. 10 seneyi aşkındır sizi okuyorum. Ve namaz da kılıyorum. Sayenizde uyananlar çoktan uyandı hocam.” “Sizin bu toplumun uyarıcısı olduğunuzu birçok kişi biliyor. Peygamber gelmeyeceğine göre, uyarıcılar gelecektir. Tüm Kur'an âşıkları biliyorlar ki, Allah'ın kızdığı her şey bu toplumda mevcuttur. Hûd suresinin tümü gibi. Ama en kötüsü ‘Allah'la aldatmak’ ve şirk. Sırf bu günah yüzünden helâk olabiliriz. Eğer kitaba ve peygamberimizin ahlakına


sahip çıkılsaydı, Kur’an Türkçe okutulup anlaşılmasına kapı açılsaydı kimse dinci müşriklere inanmazdı. Emperyalizm ve siyonizm bu uydurma dine eklenince bugünkü vahim tablo ortaya çıktı.” “Ben Kemalistim ve sosyalist İslam’a tarafım. Yani Kur'an sosyalizminden yanayım. İslam’ı arıyorum ama bulamıyorum. Bu yüzden de birçok insan gibi kitaba, namaza sarıldım; sabrediyorum. Haram lokma yemedim.” “Size katılıyorum, büyük bir sınavdayız, ya karanlık ya aydınlık. Benim ümidim var. Sanki Mustafa Kemal yine şaha kalkıyor, Atatürk yine şaşırtacak. İmamı Âzam'ı okuyorum. Mücadele aynı. Hep hortluyorlar sonra devrilip gidiyorlar. Haram yeme doruk noktada. Hak ve hukuk yok, kendini dindar gösterip haçlılara ve siyonistlere kul köle olmak, dini değiştirip başka din yaratmak, ölçüde tartıda hile zirvede. Irak'ta, Filistin'de, Libya'da, Mısır'da çocuklara ve kadınlara yapılanları saymıyorum. Böyle bir camia helâk olur, Hocam. Sadece Allah'ın yanındakiler ayakta kalacaktır. Bunların gemisine binen batar. Bu gemi şeytanın gemisidir.” YIKICI İMANI TANIMALIYIZ Okuyucumun söylediklerine aynen katılıyorum. Ve küçük bir ilave, kısa da bir yorum yapmak istiyorum. Yaşadığımız toplum, yıllar ve yıllardır kendisini ‘yüzde doksan dokuzu Müslüman’ toplum olarak tanıtır. Hem de, haşa, Allah’ın oğluymuş gibi kasıla kasıla söyler bunu. Söyler ama her geçen gün, bunun aksini ortaya koyar. Ahlaksızlık, yolsuzluk, hırsızlık ve bozuklukta en önde gidenlerinden biri de bu toplumdur. Son günlerde yapılan bir istatistiğe göre, Türkiye, yardımseverlik konusunda 146 ülke arasında 137. sırada. Organ bağışında Avrupa ülkeleri Müslüman ülkelerin 10 kat önünde. Yani, ‘yüzde doksan dokuzu Müslüman’ ülkemizin sakız gibi ağzında tuttuğu lafa göre ‘gâvur ülkeler’ önde. İstatistiğe bakınca kimin gâvur olduğunu sormamak vicdan ve akla ihanet olur. Bu gerçekleri insana yakışır bir samimiyetle değerlendirdiğimizde şunu söylemek borcundayız: Yüzde doksan dokuzu Müslüman ( !) ülkemizin imanı, Kur’anî bir iman olmaktan uzaktır. Kur’an, imanın yıkıcı, kötülük emredici bir kuvvete de dönüşebileceğini bildirmektedir. (Bakara, 93; Secde, 29-30) Yani, imanın da yapıcısı ve yıkıcısı var. Anadolu Kurtuluş Savaşı’nda olup bitenler bu iki imanın savaşını da gündeme getirdi. Yıkıcı imanın en tipik örneklerine o savaşta tanık olduk ve gördük ki, yıkıcı iman aynı zamanda hain ve namerttir. Siyaset dinciliği veya dinci siyaset, yıkıcı imanın en tipik örneğidir... İslam dünyasındaki iman yıkıcı tür kulvarına girdiği içindir ki felaketten başka şey getirmiyor. Fesat dinciliği ekipleri bundan kurtulmak için “İsa gelecek, insanlık kurtulacak” demeye başladılar. Aklı ve bilimi egemen kılmak yerine birilerinin gelmesini bekliyorlar. Sonuçta İsa elbette ki gelmiyor ama ona vekâleten olacak, ABD ve AB geliyor. Geliyor ama bize yarar hiçbir şey vermiyor; kendine yarar ne varsa alıp


götürüyor. Türkiye’de, yüz bin camiye rağmen Tanrı’nın dininden eser bulunmamasının sebebi, Kur’an’dan nasipli olanlar için belli: İmanın yıkıcı türden oluşu. İman bu hale nasıl geliyor? Tevhit patenti altında şirk yaşandığında. Bu ne demek? Lütfen, yeni çıkan, ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’ adlı kitabımı okuyun. ‘Ulema çoğunluğu’ gerçeğin ölçüsü mü? Kur’an bize gösteriyor ki; tevhit kişileri değil, ilkeleri şirk ise ilkeleri değil, kişileri esas alır. Bunun içindir ki, tevhit kanıttan söz ederken ilme ve kitaba, şirk kanıttan söz ederken atalara, ecdada yollama yapar. Müslüman tarihin her döneminde, egemen gücün güdümüne alınmış ‘konuşan ulema’yı gerçeğin ölçüsü yapmak ‘şirk omurgalı Emevî dinciliği’nin belirgin niteliği olmuştur. İlginçtir, Kur’an, şirk dinciliğinin bu niteliğine, ilkelere yollama yaparak karşı çıkmaktadır. İşte ana ilkeler: “Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Sadece sanıya uyarlar onlar ve sadece saçmalarlar.” (En’am, 116) “De ki, ‘Pisin çokluğu seni hayrete düşürse de pisle temiz bir olmaz!" (Mâide, 100) “Onların çoğu sanıdan başka bir şeyin ardınca gitmiyor. Doğrusu şu ki, sanı, haktan hiçbir şey ifade etmez.” (Yunus, 36) Bu beyyineler şu gerçekleri açıkça gösteriyor: 1. İnsanlığın çoğunluğu daima karanlıktadır; bu çoğunluğa uyan da karanlığa saplanır, 2. İnsanlığın çoğunluğu kendi zanlarına ve nefislerinin dürtülerine uyar, 3. Zan, hakikat adına hiçbir anlam ifade etmez, 4. Hidayet ve hakkın kaynağı Yaratıcı kudret olan Allah’tır, çoğunluk değil, 5. Çoğunluk, daima cazibe ve ilgi yaratır ama çoğunluk daima pisi temsil eder, 6. Sanının yerine ilim geçirilmelidir, sanıyı saf dışı etmenin ilimden başka bir çaresi yoktur. Emevîler sonrası Müslüman tarih, Kur’an’ın çoğunluğu değil, gerçeği esas alan bu tevhit ilkelerinin tersine bir gidişi dinleştirmiştir. Müslüman tarihin özellikle fıkıh alanında öne çıkardığı icma (ulemanın fikir birliği), cumhuri ulema (ulema çoğunluğu) gibi kavramlar bunun göstergeleridir. EGEMEN GÜCÜN GÖRÜŞÜ VE İCMA DENEN SAPTIRMA Egemen gelenek, ilmin yerine çoğunluğu koymuş, bununla da yetinmemiş, icmaı dinsel delillerden biri olarak tescil edip inanç manifestosuna geçirmiştir. İcma bu yer değiştirmeyi dinleştirmenin kurumsal göstergesidir. Egemen gücün güdümündeki ulema çoğunluğunun dediği din olunca hakikati söyleyen azınlıktakiler dışlanmış, hatta zaman


zaman bir yolu bulunup mürtet ilan edilerek katledilmişlerdir. Bu mazlumlar kervanının başında, akılcılığın öncüsü İmamı Âzam gelmektedir. Kervanın son halkası, mesajı ve mücadelesi üzerinde ileride duracağımız, Sudanlı müceddit düşünür Mahmut Muhammed Taha’dır. Cafer Numeyrî denen şeriatçı firavun tarafından mürtet ilan edilip asılan Mahmud Muhammed Taha (idamı, 1985) Kur’anî düşüncenin bu yüzyıldaki anıt önderlerinden biridir. Sadece Hanefîliğin değil, İslam fıkhının kurucusu sayılan şehit dahi İmamı Âzam, bırakın icmaı edille-i şer’iye (dinsel deliller) arasında göstermeyi, icma diye bir kavram ve yöntemden söz bile etmez. İcma, İmamı Âzam düşüncesi açısından olsa olsa içtihat çerçevesi içinde ele alınabilir. Gerçek şu ki, İmamı Âzam, ulema çoğunluğunun dediğini ‘şerî delil’ saymak şöyle dursun, sahabe neslinin icmaını bile tartışmasız delil saymamaktadır. Sahabenin icmaı bile sadece bir içtihattır. O şekliyle kabul edilebilir veya eleştirilebilir. İmamı Âzam, sahabeyi izleyen kuşağın yani Tâbiûn neslinin icmaını ise içtihat olarak bile bağlayıcı saymamaktadır. Bu noktadaki sözü bir devrim sözdür. Şöyle diyor: “Onlar adamsa biz de adamız; kendi içtihadımızı kendimiz yaparız.” (Konunun ayrıntıları ve İmamı Âzam’ın mücadelesi için, ‘Akılcılığın Öncüsü İmamı Âzam’ adlı eserimiz okunmalıdır). Ulema çoğunluğu veya icmaın arkaplanı Günümüz Türkçesinde icma anlamında daha çok Batı’dan alınan konsensus sözcüğü kullanılmaktadır. Fıkıh usulü dediğimiz metodolojinin bir terimi olarak icma’, “Hz. Muhammed’den sonraki herhangi bir yüzyılda Müslüman müçtehitlerin bir meseleye ilişkin dinsel bir hükümde birleşmeleri” olarak tanımlanır. Tanımın akla ilk getirdiği şudur: İcma, yapıldığı yüzyıl değişince, yeni olaylar ve meseleler için yeniden işletilecek demokratik bir mekanizmadır. Fakat ne yazık ki bu tanımı koyan düşüncenin mirasçısı olduğunu söyleyen zihniyet, birçok yüzyıl geçtiği halde icma edilmiş konuların hiçbirine dokunmamış, tam aksine, onlara dokunmamayı dinleştirmiştir. İcma, tanımının aksine, ‘Müslümanların herhangi bir yüzyılda üzerinde ittifak ettikleri bir meselenin bir daha tartışmaya ve değerlendirmeye alınmaması’ şeklinde tanımlanması gereken bir mekanizma oluvermiştir. İkinci nokta, icmaın, bir asırdaki İslam bilginlerinin tümünün görüşü olduğunu iddia etmek eşyanın ve insanın tabiatına aykırı olduğu gibi, tarihsel gerçeklere, akla ve Kur’an’a da aykırı-dır. İcma konusu olan meselede her zaman en az birkaç âlim dışta kalır ki sadece bu bile icmaın tanımını tutarsız kılmaya yeter. Dışta kalanların görüşlerinin en isabetli görüş olmadığını iddia etmemiz aklen ve naklen mümkün değildir. Kur’an, müminleri, sözleri dinleyip de en iyisine uyanlar olarak tanıtıyor (Zümer, 18); daha çok sayıda kafadan çıkan sözü dinleyenler olarak tanıtmıyor. Bunun içindir ki,


Şâtıbî gibi bazı büyük metodolojistler icmaın aklen ve naklen mümkün olmadığı kanaatine varmış-lardır. İmamı Şâfiî de bu görüştedir. Gazalî gibi tutucu bir düşünüre göre bile, icmaı değişmez kılmak, ümmetin tüm ilim sahip-lerini taklitçi-güdük durumuna düşürmektir. Oysaki bir âlimin bir başka âlimin görüşünü taklit edeceğine ilişkin bir kanıt yoktur. Kanıt yoksa iddia da geçersizdir. (Gazalî; el-Menhûl, 476-480) AKILCI EKOLÜN KARŞI ÇIKIŞI Akılcı ekol Mutezile’nin büyük imamlarından en-Nazzâm (ölm. 231/845) şöyle düşünmek-tedir: “Bırakın ulema çoğunluğunu, tüm ümmetin icmaı bile kanıt değildir. Çünkü üm-metin icmaı da hatadan arınmış olamaz. Ümmet, hata, günah, hatta irtidat üzerine de icma yapabilir.” Defalarca yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir. Öyle olunca da fikre katılanların sayısının çokluğu, işin mahiyetini değiştirmez. Tek başına hataya düşenler toplu halde de hataya düşerler. (Serahsî; Usûl, 1/295; İbn Ebil-Hadîd, Şerhu Nehci’l-Belâğa, 20/28) Dikkat edilirse Nazzâm, kilise babalarının konsil ittifaklarını dinde kanıt sayan anlayışa vahyin hücumunu bir başka biçimde ifadeye koymuştur. Din bir uzlaşma ve parmak sayısı kurumu değildir. Din, demokrasi işletilerek yaşanır ama oluşturulamaz. Din, teslimiyet kurumudur ve teslimiyet sadece ve sadece Allah’adır. İlimde bu teslimiyet ilkelere olacak-tır ki o da Allah’a teslimiyetin bir başka şeklidir. Çünkü ilkelerin kaynağı da Tanrı’dır. O halde ilimde de icma ve çoğunluk görüşü işlemez. İcma, teslimiyetin sadece Allah’a ve ilkelere olması gerektiği yolundaki temel tevhit ilkesini, müşrik ve hristiyanî bir konsil mantığıyla parçalamaktadır. İşte, gelenekçi ve taklitçi fıkıh odaklarının “Dokunduğu konuda bir daha içtihat yapılamaz!” diye tanrısallaştırdıkları icmaın esası budur. Tanrısallaştırmak sözü bile az kalır! Tanrı-sal kitap kendini yoruma açmakta ve bilim sahiplerini yorum yapmaya özendirmektedir. Yani, İslam adına, Kur’an ayetleri üzerinde sürekli bilimsel faaliyet (içtihat) serbesttir ama ulema-nın ‘bir asırdaki ittifakı’ (!) denen icmaın belirlediği ‘konsil kararları’nda içtihat yasaktır! Geleneksel-saltanatçı din anlayışı, ilmi, Tanrı’nın tanıklığıyla eşitleyen Kur’an’ın dini adına, ‘şerî deliller’ içine ilmi koymamıştır ama Kur’an’ın şirk olarak nitelediği ‘çoğunluk görüşü’nü koymuştur. Çünkü ilmin güdüme alınamayacağını ama çoğunluğun alınabileceğini bilmiştir. Ve böylece kendi felaketini kendi eliyle hazırlamıştır. Susturulan insanların icmaı Şunu bilmeliyiz: Üzerinde icma var dedikleri konuların büyük kısmında bilim ve fikir adamları konuşmamış, konuşamamış, bir kısmı da konuşturulmamıştır. Bu gerçeğin yaratacağı engeli yok etmek için bulunan yol da ürpertici bir zulümdür: Denmiştir ki, “İcma ille de bir konuda konuşup ittifak etmekle doğmaz; bilginler, susarak da icma’a


katılabilirler.” Konuşarak katılırlarsa bu açık icma olurmuş, susarak katılırlarsa bu da sükûtî icma yani susarak oy verme şeklinde olurmuş. Doğrusu, bu kurnazlığa engizisyon papazları bile şapka çıkarır. Çağdaş Arap fakîh Hallâf, bu oyuna değinirken şöyle yazıyor: “Susan kimsenin fikri yoktur. Ona, herhangi bir konuda ‘Katıldı!’ veya ‘Katılmadı!’ şeklinde bir fikir isnat edilemez. İcma adı verilenlerin çoğu, işte bu şekilde, susma yoluyla doğmuştur.” (Hallâf, 232) Sözün özü şu: Geleneksel egemen güç, konuşmasını istemediklerini susturmuş, sonra da onların susmalarını ‘sükûtî icma’ adıyla kullanmıştır. Şeytana taş çıkartan bir iblisliktir bu... Eserinde bu gerçekleri dile getiren çağdaş Arap fakîh el-Hallâf, şunu da ekliyor: “Herhangi bir asırda herhangi bir icma olmuş mudur? Bu soruya verilecek cevap ‘Hayır’ olacaktır.” (Hallâf, 230) Hallâf’a göre, ulemanın icmaı denen şey, meselenin tartışıldığı sırada hükmü verecek olanın danıştığı birkaç kişinin kabul ettiği görüştür. O beldenin dışındaki İslam ulemasının bundan haberi bile yoktur. (aynı eser, 231) Gerçek şu ki, icma, geleneksel dinciliğin maskeli kavram ve kurumlarından biridir. İcma gerçek bir demokratik yöntem olarak uygulansaydı bilim ve düşünce hayatına hayırlı katkılar sağlayabilirdi ama ne yazık ki icma bir ‘Allah ile aldatma yöntemi’ olarak sahnelenmiştir. Ve bugün, Müslüman düşünürlerin başına dert, beyinlerine pranga olmaktadır. Dikkat edilsin, Kur’an yüzlerce kez ilim dediği halde ilim denmemiştir ama bir kere olsun icma demediği halde sürekli icma denmiştir. Çünkü ilimde kaypaklık ve manipülasyon işletemezsiniz ama icmada işletirsiniz. Geleneksel Emevî dinciliği için, ilkeleri ve kavramları yozlaştırıp istismara açık bir otorite yaratmak gerekiyordu; yaratılmıştır. Eğer, icma konsil değil, bilim otoritesidir deniyorsa o zaman “İcma ile belirlenen hususlarda bir daha içtihat yapılamaz!” dayatmasının olmaması gerekir. İCMA MI, BİLİME TASALLUT MU? Meselenin dikkat çeken yanlarından biri de şudur: İslam tarihi boyunca, icma yapılan konular sadece dinsel konular olmakla kalmamış, yaratılış, eşyanın tabiatı, varlık kanunları vs. gibi tamamen akıl, bilim ve deney alanına giren konularda da icmalar icat edilmiştir. İslam dünyasında, bilimsel icat ve keşifler yapmak yerine, icmalar yaratılmıştır. Oysaki bu alanlar, varlık kanunlarının işlediği alanlardır. Bu kanunlar, çoğunluk görüşüyle değil, varlığın bilimsel yöntemlerle incelenmesi sonucu keşfedilir. Bilimde parmak hesabı olmaz. Bilimsel kanunlar, oylamalarla değil, araştırmalarla bulunur. Bilimde demokrasi olmaz, din koymada ise hiç olmaz. Bilim, sünnetullaha (varlık yasalarına), din ise hükmullaha (Allah’ın hükmüne) dayanır. Bilimin kanunları ile dinin buyruklarını icma ile koymaya kalkmak aklen bühtan, naklen şirktir.


Kilise, asırlarca bu suçu işleyerek dine de bilime de kötülük etmiştir. Kilise, bilimin kanunlarıyla dinin buyruklarını konsil kararlarıyla belirlemeye kalktı ve bu yüzden bilim de zarar gördü din de. İcma, örneğin, yöneticiyi seçmede, yerleşim, istihdam, sanayi, ziraat, ticaret alanlarını belirlemede bir demokratik yöntem olarak kullanılabilir. Çünkü bu alanlar zamanüstü ilkelerin alanı değildir. Ama bilimin kanunları, dinin buyrukları evrensel ve zamanüstüdür; bir asrın ulemasının icmaı ile belirlenemez. Böyle bir belirleme eşyanın doğasına, vahyin ruhuna aykırıdır. Ne yazık ki, geleneksel dincilik, başlangıçta sadece din alanında uygulanacağını söylediği icmaı, bilim alanına da taşımış ve bu aldatma kurumunu bilimi prangalamak için tepe tepe kullanmıştır. Ürpertici örnekleri göreceğiz. Kutsal vekil tutkusunun yıkımı Allah dışındaki güçleri veya kişileri dokunulmaz-kutsal vekil ilan etmek, şirkin belirgin niteliklerinden biridir. Başka bir deyişle, şirk, bir tevkil (birilerini vekil etme) kurumudur, tevkilin dinleşmesidir. Kur’an, “Yalnız Allah’ı Vekil edin!” buyruğuyla, insan hayatından, özellikle din hayatından yedek ilahların kovulmasını amaçlamaktadır. Allah dışındaki varlıkları vekil etmeme buyruğu, Fâtiha suresinde formüle edilmiştir: ‘Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz!’ Kur’an, şuna da ısrarla vurgu yapmaktadır: “Vekil olarak Allah yeter!” (4/81, 132; 33/ 3, 48) Eğer ‘dokunulmaz, azledilemez vekil’ edinecekseniz, bu sadece ve sadece Allah olmalıdır. (12/67; 39/38) İnsanlara dokunulmaz vekil olma hak ve yetkisi, bırakın geleneksel dinciliğin öne çıkardığı şeyhleri, efendileri, Hz. Peygamber’e bile verilmemiştir. Şu beyyinelere bakın: “De ki, ‘Ey insanlar! Şu bir gerçek ki, hak size Rabbinizden gelmiştir! Artık doğruya yönelen kendi benliği için yönelir; sapan da kendi benliği aleyhine sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim.” (Yunus, 108 Ayrıca bk. 25/43; 39/41; 42/6) Şunu da unutmayalım: Allah, ölümsüz ilkelerin ölümsüz kaynağıdır ve O, insana ilkeleri göndermekle kendisinden bekleneni vermiştir. O’ndan bunun dışında bir şey beklemek O’nun iradesine ters düşmek olur. Ne yazık ki İslam dünyası, ters yola saparak kendisini mahvetmekle kalmamış, insanlığın Kur’an’la tanışmasını engellemek gibi bir cürüm de işlemiştir. ALLAH’TAN BAŞKASINI VEKİL ETMEMENİN HUKUKSAL ANLAMI Allah’tan başkasını vekil etmemenin Kur’ansal anlamı sadece metafizik, mistik bir anlam değildir. Bu yaklaşımın belki de birinci dereceden anlamı, yönetme yetkisinin ‘Allah’ın vekili’ sıfatıyla kişilere veya ekiplere verilmemesidir. Vekâlet başkadır,


dokunulmaz-kutsal vekil başkadır. Allah adına vekâlet, dokunulmaz-kutsal vekâlettir. Kur’an, hiçbir insanın böyle bir vekâlet kullanmasına izin vermez. İslam dünyası ise asırlardır bu vekâleti kullananlarca yönetiliyor. Allah ile aldatma, din sömürüsü ve nihayet laiklik düşmanlığının arkaplanında bu vardır. Kur’an, sekülarite (dünyevîleşme) anlamında laikliği istediği gibi, laisite anlamında laikliği de istemektedir. Laisite anlamında laiklik, toplumun Allah’a vekâleten yönetilmesine izin verilmemesini ifade eder. Toplumu yönetenler Allah’ın değil, onlara oy verenlerin vekili olacaklardır. Onlara vekâlet verenler, onları görevden uzaklaştırmak istediklerinde vekâleti geri alabileceklerdir. Oysaki Allah’a vekâleten yönetenlerin görevlerine son verilemez. Siyaset ve saltanat dincileri bunu bildikleri için, yöntemin ‘Allah’a vekâleten’ olmamasını esas alan laikliği bir numaralı düşman ilan etmekteler. Buradan bakıldığında görülecek olan şudur: Krallık ve sultanlık sistemleri birer zulüm sistemidir. Bu sistemlerin ‘Allah ile aldatma’ ile desteklenmiş şekli olan hilafet sistemi de bir zulüm siste-midir ki, Hz. Peygamber’den otuz yıl sonra ümmete musallat olmuş ve Cumhuriyet’i kuran Müdafaai Hukuk devriminin işe el koyduğu güne kadar şirk ve zulmünü sürdürmüştür. Son iki yüzyılda bu zulümden en çok yararlananlar haçlı emperyalistler oldu. Haçlı Batı emperyalizmi bugün, Cumhuriyet Türkiyesi’ni o zulüm ve şirk döneminin gayyasına yeniden sokmaya çalışmakta, bunun için de Yeni Osmanlı Dönemi diye bir şirk kulvarı açmak istemektedir. Zaten gırtlağına kadar şirke bulaşmış olan sözde Müslüman kitleler de bu oyuna gelmeyi bir meziyet olarak alkışlamaktalar. Saltanat dincisi engizisyon ekipleriyle onları kullanan haçlı Batı emperyalizminin, Müdafaai Hukuk devrimleriyle bu devrimlerin mimarı Atatürk’ten rahatsızlığının arkasında bu amacın yattığını görmemek için idrak ve basiretten yoksun olmak gerekir. Tabiî ki, Kur’anî imandan da yoksun olmak gerekir. Var olmak veya ‘İnsanın Allah’a yardımcı olması’ Başlık Kur’an’dan alınmıştır. Emevî yamağı geleneksel dinciliği kudurtabilir ama Kur’an’dan alınmıştır. Bakın nasıl? Yirminci yüzyılın, ilahiyat kökenli en büyük filozofu olarak gördüğüm Alman asıllı Amerikalı Protestan bilge Paul Tillich (ölm. 1965) insana yarar biçimde var olmanın anlamını irdelerken şunu söylüyor: “Olmak, mevcut olmak demektir; fakat eğer ‘mevcut olan’ hayalî-aldatıcı ise varlık, yokluk tarafından fethedilir.” (Tillich, Systematich Theology, 1/193) Bu tespit, tamamen Kur’ansaldır. Paul Tillich’in diğer birçok önemli tespiti gibi… Ne yazık ki, Tillich, bu Kur’ansal tespitleri bir Protestan bilge olarak yaparken, Kur’an dini adına konuştuğunu söyleyenlerin söz mevkiinde olanları Arap fistanı, takke ve kıl sayesinde cennet elde etmenin hayaliyle şeytanın peşine takılarak Müslüman dünyanın


yıllarını heba ettiler. Ne demek niyetli eylem? Geleneksel Emevî dinciliğinin sadece ibadet ve ardından da namaz olarak kayıtladığı ve yüzlerce kez kullandığı ‘amel’, niyetli eylemin ta kendisidir. Amel, sözlük anlamıyla, niyetli davranış, hareket, iş, eylem demektir. Kur'an'da, amele yakın bir anlamda kullanılan fiil sözcüğü de çok geçer. Ancak Isfahanlı Râgıb’ın da belirttiği gibi, her amel fiil olduğu halde, her fiil amel değildir. Kur'an'dan anlıyoruz ki, geleneksel dinin tekrarladığının aksine, yalnız ibadetler değil, insanın niyeti ve şuurlu bütün faaliyetleri ameldir. Kur'an hemen her yerde, iman kelimesinin ardından amel kelimesini vermekte ve böylece insanı başarı ve mutluluğa götürecek imanın, amelle kucaklaşması gerektiğine dikkat çekmektedir. Hayat bir anlamda ameller yekûnudur. Kur’an’a göre, İnsanın sonsuz kurtuluşunu sağlayan üç temel unsur var: Allah’a iman, sonsuzluğa iman ve amel. Müslüman olmanın Kur’ansal anlamı da budur. Nüfus kâğıdına ‘Müslüman’ damgası vurdurmak değil. Varlık ve oluş düzeninde işleyen temel ilke şudur: "Kim bir zerre miktarı hayır işlese onun karşılığını ve kim de bir zerre miktarı kötülük işlese onun karşılığını bulur." (Zilzal, 7-8) “ALLAH’A YARDIMCI OLUN” Kİ BAŞARILI OLASINIZ! Varlık ve oluş düzeninde ortaya konmuş bir amel asla sonuçsuz bırakılamaz. Amel, insanoğlu tarafından inkâr edilebilir, örtülebilir, unutturulabilir ama Yaratıcı onu ve ona bağlanacak sonuçları mutlaka ortaya çıkarır: "Siz amel sergileyin; Allah, onun resulü ve müminler onu göreceklerdir." (Tevbe, 105) "Şu bir gerçek ki, yapılan iyi veya kötü amel bir hardal tanesi kadar olsa da, bir kayanın bağrında yahut göklerin derinliğinde veya yerkürenin derinliklerinde saklansa Allah onu yine de ortaya çıkarır." (Lukman, 15-16) İnsan, amel sayesinde yaratıcı faaliyete katılır ve bizzat Yaratıcı’nın yanında yer alır. Kur’an buna ‘insanın Allah’a yardımcı olması’ diyor. Ve ekliyor: “Ey iman sahipleri! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed Suresi, 7) “Ey iman sahipleri! Allah’ın yardımcıları olun!” (Saff Suresi, 14)


İnsan, amel ile Yaratıcı Ben’in, küllî oluşun bir parçası haline gelir. Bu demektir ki, insan, amelini, Yaratıcı Ben’in iradesi yönünde şekillendirerek mutlu ve güzel bir dünyanın kurulmasında ‘Tanrı’nın yardımcısı’ olarak rol almaktadır. Kur’an’a göre, ibadetin esas anlamı da budur. Birkaç rekât yatıp kalkmak değil. Hele, birilerini kandırmak için yatıp kalkmak yani Mâûn namazı kılmak hiç değil… Sonsuzluğu kazandıran eylemin niteliği üstüne İnsanı ‘Allah’ın yardımcısı’ mevkiine yükselten amel (bilinçli eylem) hangi niteliklere sahip olmalıdır? Amel, şirkten yani yedek ilahlı bir dine bağımlı olmaktan arınmış insanın eylemi olmalıdır. Kur'an, şirkin, ameli işe yaramaz hale getireceğine ısrarla vurgu yapmıştır. Amel, özgür benin özgür iradesinin ürünü olmalıdır. Abdi memlûkun (iradesi başkalarına ipotek edilmiş benliğin) eylemleri sonsuzu yakalama imkânı veren amel olamaz. Bu Kur’ansal omurga, geleneksel Emevî dinciliği tarafından kırıldığı içindir ki, İslam dünyası bin yılı aşkın bir zamandır yaratıcı olamıyor, sonsuzlaştırıcı eylem sergileyemiyor. Çünkü Emevî İslam’ı, özgürlüğün değil, köleliğin kutsandığı bir dindir. Bu dinde cennet kazanmak köleleşmeye bağlanmış bulunuyor. Kırılması gereken ilk pranga budur. Ne yazık ki bu prangayı kırmaya kalkmak, sürüleştirilmiş kitlelere ‘dini bozmak’ olarak belletilmiştir. İslam dünyası, Emevî ürünü manifestodaki kaderciliğin yerine Paul Tillich’in şu sözlerini geçirmelidir: “Din için, özgürlük kavramı akıl kavramı kadar önemlidir. Vahiy, özgürlük kavramı olmadan anlaşılamaz. İnsan, özgürlüğü olduğu için insandır; ancak onun özgürlüğü kaderle bağlantılı bir özgürlüktür.” (Tillich, Systematich Theology, 1/182) “Sonlu özgürlüğün (insan özgürlüğünün) yaratılması, tanrısal yaratıcılığın göze aldığı bir risktir. Bu riskin göze alınmış olması, iyinin vücut bulması için kötünün varlığını gerekli bulan anlayışa ulaşmada ilk aşamadır.” (Anılan eser, 1/269) Tillch, özgürlük ve kader ilişkisine değinirken de o büyük dehasına yakışır tespitler yapmaktadır. Perspektifi yine Kur’ansaldır, yine Emevî dinciliğine inen bir darbedir: “Kader, benim başıma gelecekleri şartlayıp belirleyen acaip bir güç değildir; o, benim tabiat, tarih ve bizzat kendimce oluşturulan bizatihi ‘kendim’dir. Yalnız özgürlüğü olanların kaderi olur. Eşyanın kaderi olmaz, çünkü eşyanın özgürlüğü yoktur. Tanrı’nın da kaderi yoktur, çünkü Tanrı, bizatihi özgürlüktür. Her insanın kendi kaderini kabullenmek veya ona isyan etmek gibi bir imkânı vardır. Sadece bu imkânı olanların kaderinden söz edebiliriz. Özgür olmak böyle bir seçim imkânına sahip olmak demektir.” (Anılan eser, 1/185) Ölümsüzlüğü getirecek eylem, ihmal ve boşluklarla kesilmeyen eylemdir. İnşirah


suresi’nin 7. ayeti şu yaradılış ilkesini getiriyor: "Bir işi bitirip boşaldığında hemen yeni bir işe koyulup yeni bir yorgunluğu üstlen." SALİH AMEL MESELESİ Geleneksel Emevî dinciliği, ‘salih amel’i de ibadet, özellikle namaz anlamında dondurarak da bir saptırma yapmıştır. İş, onun iddia ettiği gibi değildir. Amel, bütün hayatımızı dolduran eylemlerin bütünüdür. Kur'an, imanın hemen ardından devreye soktuğu amelin, salih olmasını istemektedir. Salih kelimesinin kökü olan sulh ve salah, barış, iyilik ve uyum demektir Sulh ve salahın karşıtı, fesattır. Kur’an, salih amel işlemeyenlerin, yeryüzünü fesada boğmak isteyeceklerini bildirerek bu karşıtlığa vurgu yapmıştır. Bu verileri dikkate alarak salih ameli, hizmet ve barışa yönelik tüm düşünce ve faaliyetler diye ifade edebiliriz. Salih amel, oluşa (şe’niyete) doğrudan doğruya Yaratıcı Kudret yanında bir katılım, kaderin yaşanması ve yazılmasında Allah ile birlikte rol almaktır. İslam dünyası, Kur’an’ın amele bağladığı yücelik ve mutluluğu ne yazık ki, Kur’an’da yeri olmayan bir kader anlayışıyla elde etmeye çalıştı ve perişan oldu. Alman düşünürü Goethe (ölm. 1832) bu kader-amel ilişkisine, Kur’ansal perspektife tam uygun ifadelerle değinmiştir: “Kader, amellerin sonuçlarıyla vücut buluyor. Bütün kuvvetlerden yüksek olana yani her şeye kadir olana, kaderlere gebe olana, amele hürmet edelim!” Prangaları kırmak veya kendisi olmak ‘Prangaları kırmak’ tabiri Kur’an’ındır. Hz. Muhammed’in peygamberlik misyonunu anlatırken kullanıyor: “O Peygamber, kendisini izleyenlerin... sırtlarındaki ağırlıklarını indirir, üzerlerindeki prangaları-zincirleri, bağları söküp atar.” (Âraf suresi 157) ‘Kendisi olmak’ tabiri ise Protestan ilahiyatçı-filozof Paul Tillich’in. Yüzyılımızın en büyük ilahiyatçı filozofu olarak gördüğümüz Paul Tillich (ölm. 1965), özgür benliği tanıtırken onu ‘kendisi olan insan’ diye niteliyor. Kendisi olan insan, riyakârlık denen çürümüşlükten de uzak kalan insandır, yani gerçek insandır. Şöyle diyor Tillich: “Kendi veya kendinden deyimi, ego (ben, benlik) deyiminden daha kuşatıcı bir şeydir. İnsan, tam gelişmiş ve kendinde merkezleşen bir ‘kendisi’dir. Kendisi olmak, onun dışındaki diğer tüm ‘kendisi olanlar’dan bir biçimde ayrı olan bir varlık ifade eder. İnsan, mümkün olan tüm varlık çevrelerini aşan bir ‘kendisi olan benlik’ taşımaktadır. İnsan, herhangi bir varlık çevresiyle tamamen kuşatılmanın ötesindedir. O, her hal ve şartta çevreyi, kozmik kural ve ideler yönünde kavrayıp şekillendirmek sûretiyle aşar. İnsan, en sınırlı çevrelerde bile, evreni kuşatıp kucaklar. Onun bağımsız bir dünyası vardır. Bağımsız bir dünyaya sahip olmak, çevreyi aşmak meselesinde, temel ifade unsuru olarak dilin kozmik bir gücü vardır. Kendisi olan benlik o benliktir ki,


konuşabilir ve konuşarak önceden belirlenmiş tüm sınırları aşar. Bağımsız bir dünyadan yoksun olan benlik boş, bağımsız benlikten yoksun olan dünya ölüdür… Egzistansiyel felsefenin, insana musallat olan tehditleri aşacak gücü yoktur. Bu tehdidi aşmanın yolu, işi, ‘kendisi olan benlik’ e havale etmektir; yani cesarete.” (Tillich, Systematich Theology, 1/169-171, 189) Tillich, bu sözleriyle (daha birçok sözüyle yaptığı gibi), Kur’an’ın özgür benlik anlayışının açılımını vermektedir. Gönül isterdi ki bu sözler, İslam ve sünnet avukatlığını kimselere bırakmayan dinci yazar-çizer takımından zuhur etsin. Ne yazık ki onlardan zuhur eden sözler, Paul Tillich gibilere sövmekle Arapçılık meddahlığı yapmanın ötesinde bir şey olmuyor. Yıllar ve yıllardır böyle. Yaptıkları iki şey var: Aklı öne çıkaranlara sövmek, yedek ilah haline getirdikleri Mâûn suresi mücrimi efendilerini övmek. MEZARLIK KİTABI DEĞİL, PRANGA KIRAN KİTAP Kur'an, aynı zamanda pranga kıran, başkalarının prangacılık yapmasına savaş açan kitaptır. Pranga kırmak, bazen, pranga vurmayı meslek edinenlerin ellerini kırmak şeklinde bir zorunluluk haline gelebilmektedir. Bu yüzden Kur'an, insan onurunun gerekli kılması koşuluyla, savaşı bir insanlık borcu saymaktadır. İnsan haklarını koruyan ve kurtaran savaş nasıl onursa, bunun aksi için savaş da o kadar onursuzluktur. Meşruiyet koşulları tam oluşmamış bir savaş cinayettir. Siz, bu cinayetin ‘îla-i kelimetillah’ (!) için yapıldığını söyleseniz de o, cinayettir. Kur’an, prangaları nasıl kırıyor? Her şeyden önce, insanın, kendisi dışındaki varlıklar karşısında prangasızlığı sağlanmıştır. Bu, kula kulluğun dışlanması demektir. Bunun içindir ki, insanın kaderini bağımlılık altına alan şirke yani yedek ilahlar sistemine savaş açılmıştır. Tüm putlar; ister dini, ister dinsizliği sembolize etsinler, insan kaderini prangalamanın araçları olduklarından, kırılmalıdır. Allah'ın yerini almaya kalkan Firavun'la, Allah'ın yanına konan Lât ve Menât kadar, Peygamber'in yerine konan ‘mürşit’ maskeli sahtekârlar ve bunların türbeperest sömürü ideolojileri de puttur. Çünkü bunların tümü, insanın, yarınlarını kendi eliyle oluşturma imkânını ortadan kaldırmakta, kitleleri pranga mahkûmuna çevirmektedir. Sürüleşmeye karşı çıkılmış, insan, sürüleşmeye isyan etmeye çağrılmıştır. Bakara suresi 104. ayette verilen ve üstü asırlarca örtülen bu mesaj, Türk insanına ilk kez, bizim yaptığımız Kur’an çevirisiyle tanıtılmıştır. Toplumu raiyye (padişahın, kralın, halifenin kulu) yapan yönetimler, sloganları ne kadar ‘dinci’ olursa olsun, Kur'an'ın gözünde dinsizliktir.

Dünyevileşmeyi isteyen kitap


Üç dört gün içinde vitrinlere ulaşacak olan yeni kitabım ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’, 48 bağımsız fasıl içeriyor. Bir ilim ve fikir adamının vakar ve ciddiyetiyle söylüyorum, İslam fikir tarihi açısından her biri birer devrim olan bu fasıllardan biri de yazımızın başlığıdır. Dünyevîleşmek tabiri çok iyi anlatılması ve çok iyi anlaşılması gereken bir tabirdir. Çünkü bir yandan paraya tapan, öte yandan ‘Dünyevîleşme getiriyor’ gerekçesiyle laikliği dinsizlik ilan eden Emevî dinciliği, akıl düşmanlığının zehrini daha çok bu yolla kusmuştur. Ve bu zehirden şikâyetçi olan sözde laik-Atatürkçü birçok zavallı, şu bizim yaptığımızı yapmak yerine, Kemalizm methiyeleri döktürerek kendini aldatmakla yarım asrı aşkın bir zamanı heder etmiştir. Kur’an, ruh için maddeyi, sonsuzluk (ahiret) için dünyayı feda etmeyi önermez. Tevhit yani hayatın birliği esas olduğu için dünya ile ahiret arasında denge ve uyum esastır. Dünya ve ona bağlı güzellikler görmezlikten gelinerek Tanrı’ya ulaşılamaz. Kur’an’ın bu tezi, bu yüzyılda en güzel ifadelerinden birine, Protestan ilahiyatçı filozof Paul Tillich’in şu sözünde ulaşmış-tır: “Beden-şehvet amaçlı sevgi ile tanrıya yönelik sevgi birleşmedikçe Tanrı sevgisi mümkün olamaz.” Hayat bir bütündür ve bunun ilk ve esas kısmı dünya kısmıdır. Ahiret, dünyanın bir uzantısı ve dünyada ekilenlerin hasat dönemidir. Dünya berbat edilip cehenneme döndürülmüşse ahirette cennet beklenemez. Bu konunun temel ilkeleri şu beyyinelerde verilmiştir: “İnsanlardan bazısı şöyle der: ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada ver!’ Böylesi için âhirette bir nasip yoktur. Onlardan kimi de şöyle yakarır: ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver! Ve bizi ateş azabından koru!’ İşte böyle diyenlere kazandıklarından bir nasip vardır.” (Bakara, 200-202) Sadece dünyada güzellik isteyenlere sonsuzluk nasibi yok. Kur’an, sonsuzluk nasibini tehlikeye atmayı istemediği gibi, dünyayı yok saymayı da istemiyor. Dünyevîleşme veya sekülarite denen kavramın âdeta tanımını veren şu beyyineye bakın: “Allah'ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran/Allah'ın sana lütufta bulunduğu gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah fesat peşinde koşanları sevmez." (Kasas, 77) Bundan daha güzel ve muhteşem bir sekülarite tanımı bulunamaz. Eskilerin deyimiyle, “Efradını câmi, ağyarını mâni bir tanım” Dünyevileşme, günlük hayatın sosyal meydanında istenmenin ötesine geçirilmiş, bir tanrısal irade olarak, din ve ibadet hayatının tamamen uhrevî kalması düşünülen kulvarına da taşınmıştır. Şu beyyinelere bakın: “Ey âdemoğulları! Tüm mescitlerde süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin, için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez. De ki, ‘Allah'ın, kulları için çıkardığı süsü, güzel/taze/leziz/temiz rızıkları kim haram etmiş?!’ De ki, ‘Dünya hayatında onlar, inananlar için de var. Kıyamet gününde ise yalnız inananlar içindir onlar.” Bilgiden


nasipli bir topluluk için biz, ayetleri böyle ayrıntılı kılıyoruz/fasıl fasıl anlatıyoruz.” (A’raf, 31-32) Seküla Sekülarite, Anglosakson literatürde laikliğin adıdır. Anlaşılan o ki, sekülarite anlamında bir laiklik Kur’an’ın sadece hoş gördüğü bir kavram ve kurum değil, doğrudan doğruya istediği bir kavram ve kurumdur. Bu konunun ayrıntılarını ‘Kur’an Açısından Laiklik’ adlı eserimizde vermiş bulunuyoruz.

Dürüstlüğü cezalandıran toplumlar Kur’an bu toplumları ‘kötülük toplumu’ olarak niteliyor. Bakın nasıl: Zalimlerle onlara uşaklık edenlerin ilişkisi daima bir çıkar ilişkisidir; hiçbir iman ve gerçek kaygısına dayanmamıştır. Zalimleri yaratan sürüleşmiş halk yığınları da, büyük zalim zağarların yedikleri haramlardan birer kırıntı kapabiliriz diye onlara destek veren fino köpeklere benzerler. Bu finoluğu bir başarı, bir beceri, bir kurnazlık sayarlar. Zavallı finolar, önlerine atılan ufak kırıntılar karşılığında kendilerinin ve çocuklarının yarınlarını mahvettiklerini bir türlü anlamazlar, anlamak istemezler. Anlatmak isteyenlere de düşman kesilirler. Lût kavminin Hz. Lût’a söylediği şu namussuzluk belgesi sözü söylerler: “Çıkarın şunları kentinizden/yurdunuzdan. Bunlar temizlik ve dürüstlükte aşırı derecede titizlik gösteren insanlar.” (A’raf, 82; Neml, 56) Zalimlerle onlara köpeklik eden sürünün rahatsızlık sebebi, her zaman işte bu ‘temizlik ve dürüstlük’ olmuştur. Başlarına geçecek adamların temiz ve dürüst olması onları verem ediyor. Sürüyü verem eden olguyu da göstermiştir zaman üstü kitap. Enbiya yani peygamberler adlı surede Hz. Lût’un belirgin niteliği anlatılırken şöyle deniyor: “Lut’a da hükmetme gücü/yargılama yetisi ve ilim verdik. Onu, pislikler üretip duran bir kentten/bir ülkeden kurtardık. O kentte/ülkede yaşayanlar yoldan çıkmışlardan oluşan bir kötülük toplumuydu.” (Enbiya, 74) Bu muhteşem beyyine bize şu ölümsüz gerçeklerin altını çizme imkânı veriyor: 1. İnsanoğlu, bazı zamanlarda ve zeminlerde, temizlik ve dürüstlüğüyle seçkinleşen kadrolardan rahatsız olabiliyor, onlara düşman kesilebiliyor, onları sırf bu nitelikleri yüzünden yerlerinden yurtlarından sürüp çıkarabiliyor. 2. Sürüleşmiş kitleye rahatsızlık veren dürüst ve temiz kişilerin temel nitelikleri, adaletle hükmetme yetisi ve ilimdir. ‘KÖTÜLÜK TOPLUMU’NU TANIYALIM! BASİT çıkarlar karşılığında sürüleştirilmiş bir toplum, öncelikle ilim ve hikmet düşmanı kesilmektedir. Kur’an diyor ki, böyle bir toplumun oluşturduğu ülkeye bir tek


ad uygun düşer: ‘Kötülük toplumu.’ Kötülük toplumunun tipik örneği olarak gösterilen Lût kavmi’nin belirgin niteliği, ‘tatahhurdan tiksinme’ olarak kayda geçirilmiştir. ‘Tatahhur’, iç ve dış pisliklerden, kötülüklerden uzak olmakta titizlik anlamındadır. Sözcüğün Arap dilinde kullanıldığı kalıptaki ‘tekellüf’ (titizlik, düşkünlük, ısrar) özelliği dikkate alındığında tercüme şöyle yapılmak gerekir: Temizlik ve dürüstlükte ısrar. Günümüz toplumlarında, ‘Hz. Lût zihniyeti’ taşıyan omurgalı, ilkeli, imanlı insanlara ‘satın alınamaz tipler’ denmektedir. Satın alınamaz tip, yalan ve talan siyasetleriyle onlardan bir biçimde yemlenen fino köpek takımı için en çekilmez tiptir. Satın alınamaz tip, alışılmış düzenin çarkına ha bire çomak sokup problem yarattığı için, alışılmış gidişten çıkarı olanlarca ‘uyumsuz, paranoyak, marjinal’ tip olarak damgalanmaktadır. Satın alınamaz tipin söyledikleri, öngörüleri bir süre sonra gerçekleştiğinde yalan ve talan siyasetlerinin kemik yalayıcıları kendilerini şu yolda savunur, daha önce dışladıkları ‘dürüstlük düşkünleri’ni bu kez şöyle suçlarlar: “Kendinizi yeterince anlatamadınız; bu dediklerinizi, vallahi biz aha şimdi duyuyoruz. Eğer bu söylediklerinizi bize ulaştırıp iyice anlatsaydınız sizi izlemez miydik; biz aptal mıyız?” Kur’an’ın, insanoğlunun ayağını kaydıran temel belalardan biri olarak gösterdiği ‘temizlik ve dürüstlükten şikâyet’, bugünkü Müslüman patentli toplumların temel niteliklerinden biridir. Müslüman patentli toplumların cehennemle tehdit ettikleri ‘gâvur’ milletlerin, dürüstlük ve temizliği bir numaralı meziyet saymalarına karşın, cennet tapusunu cebinde taşıdığını iddia eden sözde ‘Müslüman’ (!) toplumların dürüstlük ve temizliği bir numaralı aptallık göstergesi saydığını asla unutmayalım. Allah, Müslüman patentli dünyayı, onca servet ve imkâna rağmen, boşuna mı süründürüyor?! Firavunları kim yarattı? Firavun sözcüğü, büyük harfle yazıldığında eski Mısır’ın ünlü krallarını, küçük harfle yazıldığında tüm zorbaları, tüm diktatörleri ifade eder. Kur’an, firavun sözcüğünü bu iki anlamda da kullanır. İkinci anlamda ‘tâğut’ sözcüğü de kullanılır ki, o da azmış diktatör, kendini ilahlaştıran zorba demektir. Hz. Peygamber bu anlamda olmak üzere, ‘meliki adûd’ (azmış krallar) tabirini kullanmış ve kendisinden otuz yıl sonra gelmeye başlayacak ‘halife’ unvanlı zorbaları bu tabirle nitelemiştir. Bu demektir ki, Emevî zorbalığının kurucusu olan Muaviye ile başlayıp Müdafaai Hukuk devrimiyle yıkılan halife saltanatları dönemi baştanbaşa bir meliki adûdlar dönemidir. Haçlı emperyalizmle onun dincilik adına uşaklığını yapanların meliki adûdlar saltanatını tarihe gömen Müdafaai Hukuk zihniyetiyle o zihniyetin başbuğu olan Atatürk’e düşmanlığı boşuna değildir. Kur’an’a göre, firavunları üretenler, zulme, diktatörlüğe tepkisiz kalarak zalimlere uşaklık edenlerdir. Hz. Peygamber, din adamlarının sözlerini dokunulmaz-eleştirilmez kılanların da onları rableştirdiğini yani ilah-kral haline getirdiğini söylemiştir. Buradan bakıldığında, genelde dinler tarihinin, özel olarak da İslam tarihinin bir ‘rableştirilmiş


zorbalar tarihi’ olduğu rahatlıkla görülecektir. İslam tarihinde zulme isyanın öncü isimlerinden biri olan İmamı Âzam (ölm. 150/767) , Müslüman ümmetin firavun yaratan zihniyeti sona erdirmesini, İslam imanının temel icabı olarak görmekteydi. Şehit imama göre, diktacı yönetime isyan yoksa hiçbir ibadet bir anlam taşımayacaktır. Ve hiçbir zalim, kendisine sessiz kalan bir kitlenin dolaylı desteği olmadan yaşayamaz. Kur’an’dan öğreniyoruz ki, mazlum bildiğimiz birçok halk aslında pasif zalim oldukları için ezilip horlanmıştır. Mazlum gerçek mazlumsa zalimin uzun süre egemen olması söz konu-su değildir. Zulüm, din veya dinsizlik adı altında uzun süre devam ediyorsa bunun sebebi za-limlere uşaklığı hüner sanan bir halkın, en azından bir satılmışlar ekibinin varlığıdır. Bu ekip, ‘pasif zalimler ekibi’dir. Pasif zalimlik; zulme başkaldırması gerekirken, küçük çıkarlar yü-zünden zalimlere karşı sessiz kalan, böylece onlara dolaylı destek veren kişi ve toplumların sıfatıdır. Kur’an’ın bu noktadaki tezi şudur: Aktif zalimlerin birçoğunu, pasif zalimler, yani zulme bir biçimde uşaklık edenler yaratmıştır. Kur’an’ın bu anlamda devrim yaratan tespiti Zühruf suresinin 54-56. ayetlerinde verilmiştir. Ne var ki, geleneksel tefsirlerin büyük kısmı, Arabizmin İslam’a ve Müslümanlara egemen olduğu dönemlerde yazıldığı için anılan ayetlerin mesajını bütün açıklığıyla ortaya konamadı. Bu mesajı ortaya koymak, ölüm fermanını imzalamakla eş anlamlıydı. Nitekim fetvalarıyla bu ayetlerin mesajını hayata geçirmeye kalkan İmamı Âzam Ebu Hanîfe, bunun faturasını hayatıyla ödemiştir. Bu ayetlerin devrim niteliğindeki mesajı üzerinde hakkıyla konuşmak için dinin saltanat aracı olmaktan çıkarılmış olması gerekir. Aksi halde, o mesajı telaffuz eden, o coğrafyadaki yöne-timlere isyan etmiş sayılır. Hem o mesajı açıklamak hem de isyan etmiş sayılmamak ancak laik bir sistemin egemen olduğu ülkede mümkündür. Saltanat dincisi firavun yamakları, bunu bildikleri için, temel uğraşlarının başına, laiklikle mücadeleyi koymuşlardır. Firavunları yaratan halkların uşaklık psikolojilerini deşifre edip bu psikolojinin Allah’ı nasıl öfkelendirdiğini, pasif zalimlerden intikam alma kararına nasıl vardırdığını ifade eden Zühruf 54-56. ayetler, emperyalizmin hapishanesine dönüştürülmüş ibadethanelere, mescitlere hapsolmayı din sanan bir kitlenin Allah tarafından Allah’ın düşmanı gibi algılandığını gös-termektedir. Unutmayalım, Kur’an, iki tür namazdan söz etmektedir: 1. İnsanı Allah’a yaklaştıran, rahmet vesilesi namaz, 2. İnsanı Allah’ın düşmanı haline getiren lanet vesilesi namaz. (Mâûn suresi, 4-7) Kur’an’a saygımız varsa bu namazların ikisini de gündem yapmalıyız. Birini sakladığımızda biz de Kur’an’ın lanetine çarpılırız. Çünkü bu iki namazın biri saklandığında namazın gerçek anlamını kavramamız mümkün olmaktan çıkar ve


saltanat dincisi firavunlarla onlara uşaklık edenler kitleyi mahveder. İslam tarihi, bu kahırlı kaderin yarattığı tablolarla doludur. Taksim direnişi, Topçu Kışlası ve ötesi İstanbul Taksim Meydanı'nda başlayıp giderek bütün kentlere yayılan ve birkaç günden beri Türkiye’yi sarsan halk direniş eylemleri son yılların en altı çizilesi eylemleri oldu. Dış basının eylemlere gösterdiği ilgi ve Başbakan Erdoğan’ı, ‘diktatör’ diye anmaya başlaması da bunun kanıtıdır. Bu halk eylemlerinin sebebi, çoğumuzun düşündüğü gibi, hükûmetin Taksim'deki yeşil alanı imhaya yönelik girişimi midir? Eylemlerin çapı ve devamlılığı gösteriyor ki, sebep çok başka ve çok derin. Bu çok başka ve çok derin sebep (veya sebeplerle) ilgili çok anlamlı ve düşündürücü değerlendirmeler internette dolaşıyor. İbret alınacak, ürpertici değerlendirmeler bunlar. Şimdilik, bir tanesini, kısmen özetleyerek birlikte okuyalım. İbretle, dehşetle ve derin vicdan sızıları duyarak okuyalım: “Hükümetin Taksim Topçu Kışlası’nı yeniden inşa etme isteğini sadece AVM inşa ederek bazı yandaşlara rant sağlama çabası, halkın buna tepkisini de sadece yeşili korumak olarak görürsek, yaşananları yanlış değerlendirmiş oluruz.” “Taksim Kışlası, yakın tarihimizde yaşanmış iki olayın simgesidir. Bunlardan ilki, bir gerici ayaklanması olan 31 Mart İsyanı’nda yobazlar, isyanı bu kışladan çıkarak başlatmışlardır. Yani bu kışla, irticanın simgesidir. İkincisi, bu kışlanın İstanbul’un işgali sırasında Fransızların emrindeki Senegalli askerlerin kışlası olarak kullanılırken aynı zamanda, bağımsızlıktan yana olanlara işkencehane olarak da kullanılmasıdır.” “Topçu Kışlası’nın yeniden yapımının istenmesini sadece yeşil katliamı olarak görmek büyük bir yanlıştır. Yapılan iş, laik ve demokratik Cumhuriyet’e duyulan düşmanlığın simgeleştirilmesidir.” “AKP iktidarının ilk gününden beri yapmak istediği, laik Cumhuriyet'in izlerini adım adım silmekti ama halk buna izin vermeyeceğini, ‘Yeter artık’ diyerek ortaya koydu. Yeşil elbette çok önemlidir, onun korunması çağdaş insanın görevidir. AKP iktidarının yeşile düşmanlığı sadece Taksim Gezi Parkı’yla mı sınırlı? Atatürk’ün devlete bağışladığı Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan ‘Saray Yavrusu’ için kesilen ağaçlar da bir katliamdır. Dayanışma haklarından olan ‘çevre hakkı’ üçüncü kuşak insan haklarındandır. Elbette ona sahip çıkacağız.” GERÇEK MUHALEFETİ HALK YAPIYOR “İktidarın tavırlarının sebebi, laik Cumhuriyet’e, onun kurucularına, laik Cumhuriyet’in baştan beri sadık destekçisi olan insanlara duyulan düşmanca duygulardır. İktidarın bu fütursuzluğunun sebebi dayatmalarına, zorlamalarına karşı ortaya çıkıp ‘Kendine gel, yanlış yapıyorsun’ diyebilecek güçlü bir muhalefetin olmamasıydı ama milyonlar kendiliğinden sokaklara dökülerek güçlü bir halk


muhalefetinin varlığını iktidara da muhalefete de gösterdi.” “AKP iktidarı bilerek ve isteyerek toplumun dikkatini başka noktalara çekip Cumhuriyet’in temel değerlerini tahrip ederken, bir kısım yandaş yardakçı, gerçeği halkın gözünden saklaya-rak, olayları başka noktalara çekerek AKP iktidarına hizmet etmek için birbirleriyle yarışmakta ve Türkiye’nin ileri demokrasiye geçtiği yalanını söyleyebilmektedir. Türkiye’de demokrasi ileri falan değildir. Gelişmiş, ileri demokrasilerin en önemli göstergeleri, tüm özgürlüklerin teminatı olan, bağımsız yargı ve özgür basındır. Bugün Türkiye’de ne özgür basından ve ne de bağımsız yargıdan söz edebilmek mümkündür.” “İktidarın tek hedefi vardır; o da laik-demokratik Cumhuriyet’i ortadan kaldırmak, tek adam istibdadını hayata geçirebilmektir. Milyonlar, buna izin vermeyeceğini, Atatürk’ün Bursa Konuşması'nın gereklerini yapmaya başlayarak göstermiştir.” İnanç, bilinç ve ıstırabın direnişi Günlerdir süren büyük halk direnişindeki ‘kitlelerin öfkesi’ni görüyorum ama ben bu yazıları öfkeyle yazmıyorum. Çünkü ben bu yazıları bir siyasetçi olarak yazmıyorum, bir ilim ve fikir adamı olarak yazıyorum. Aktif siyasetle işimi bitireli yaklaşık dört yıl oldu. Siyaseti bıraktım ama insanlığın ve ülkemin meseleleriyle ilgilenmeyi asla bırakmadım. Bu ve benzeri yazılarımı, işte bu haysiyeti taşıyan bir ilim ve fikir adamının vakar ve sorumluluğu ile yazıyorum. Herkesin ama herkesin yararlanmasını temenni ederek yazıyorum. Yakın tarihin en anlamlı, en vakur ve en görkemli halk direnişini izliyoruz. Direnişe, şu an itibariyle, on milyonu aşkın insan katılmıştır. Direnişin omurga mekânı olan Taksim’den yayınlanan görüntülere bakıyorum, direnişçi gençler yerlere çökmüş kitap okuyorlar. Hareket, Taksim Parkı’ veya ‘polisin şiddet kullanmasına tepki’ ile izah edilemeyecek bir anlam ve çaptadır. Belli ki halkın zihninde, ruhunda çok ama çok büyük bir birikim var, sitem var, öfke var. Direnişçi kitlelere bakın, başı türbanlı hanımlar dikkat çekecek kadar çoktur. İktidarın öncelikle ve ivedilikle bunu görmesi gerekirdi. MODERN FÜTÜVVET TABLOLARI Ben bu direnişteki bilinç ve samimiyete hayran oldum. Hem hayran oldum hem bu bilinci görerek içimde coşan ümitlerle âdeta kanatlandım. Kargaşa ve karmaşanın üniversiteleri allak bullak ettiği bir dönemde İstanbul gibi bir kentte, biri Hukuk Fakültesi olmak üzere iki fakülte okumuş bir insan olarak söylüyorum: Ben böyle anlamlı, böyle ruhlu, böyle ufuklu ve böyle imanlı bir direnişe ilk kez tanık oluyorum. Katılımcıların bir kısmı namaz kılıyor, öteki bazıları, namaz kılanların çevresinde duvar oluşturarak onları biber gazına karşı korumaya alıyor. Bu insanların siyasal yelpazedeki yerleri tamamen farklı ama bu direnişteki imanları bir ve aynı. Tasavvufta bu ruha, bu bilince fütüvvet denir. Fütüvvet; mert, yiğit, fedakâr gençlerin paylaşım ve dayanışma


ahlakı demek. Direniş, gösteriye katılmanın ötesinde bir ‘suçu’ olmayan bazı gençlerin ölümleriyle de tarihselleşmiştir. Direniş sırasında sopa darbeleri altında ölen bir genç, Abdullah Cömert “Bu yolda öleceğiz” diyerek can vermiştir. Sıradan bir işçiydi bu genç. İnançlı bir cumhuriyetçi, samimi bir Atatürk çocuğuydu. Cebinde Atatürk resmi taşıyordu. Uğruna can verdiği değerlere bakarak Abdullah Cömert’in ‘hükmen şehit’ olduğunu söyleyenler görmekteyim. Tarihin diyalektiği, bu tür söylemlere asla ilgisiz kalmaz. İnternette milyonların okumakta olduğu şu satırlara, direnişi gerçekleştiren kitlelerin sesi olarak kulak verilmelidir kanısındayım: “Bu direniş, bu halkın isyanı sadece Gezi Parkı için değil, şunlar içindir: 1. Kutlayamadığımız millî bayramlar için, 2. Hapisteki aydınlarımız, gazetecilerimiz için, 3. Yurdumuzu ‘açılım’ adı altında böldüğünüz için, 4. Laikliği yok ettiğiniz için, 5. Halk açlık sınırında yaşarken, sizlerin milyar dolarlarla dünyanın en zengin listelerinde olduğunuz için, 6. Atatürk’e dil uzattığınız için, 7. Size oy verenlere ‘Müslüman’, vermeyenlere ‘gâvur İzmir’li dediğiniz için, 8. Şehitlerimize ‘kelle’, terörist başına ‘sayın’ dediğiniz için, 9. Komşu Müslüman ülkeleri yok etmek için kâfirlerle el ele olduğunuz için, 10. Irak’ta binlerce Müslüman katledilirken sessiz kaldığınız için, 11. Birkaç torba makarna ve kömürle hayatları satın aldığınız için, 12. Gençlerimizi ‘dindar’ ve ‘kindar’ diye ayırdığınız için, 13. En önemlisi, artık sizin kulunuz olmak istemediğimiz içindir.” Olup bitenler ve olmaya devam edenler, iktidar için bir siyasal bozgundur. İktidar sarhoşluğuna tutulduğu ortaklaşa ifade edilen hükümet de şu ana kadar muhalefet yerine ‘muvafakat’ partisi gibi çalışan partiler de bu bozgunda paydaştır. Siyaseti ‘parti içi kavga sanatı’ haline getiren CHP de paydaştır, ‘vefalı stepne’ gibi köşede bekleyip her sıkışma noktasında iktidarın imdadına koşan MHP de paydaştır. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz ama modern fütüvvet tabloları sergileyen direniş kitlesi böyle düşünüyor… Zorbalara karşı çıkmayanlar mümin olamaz! Zorbalığa ve zorbalara tepki vermeyerek onlara itaati meşrulaştıran, hele bir de bunu dinleştirenlerin Allah’ın düşmanı olduklarını bize öğreten tek kitap Kur’an’dır. İslam ümmetine ve Anadolu halklarına ilk kez bu satırların yazarı tarafından gösterilen bu gerçeğin ayrıntılarını, yeni çıkan ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimden lütfen okuyun. Tam bu noktada, insanlığın önünde dev bir meşale yakan Zühruf suresi 54-56. ayetleri görmekteyiz: “Firavun, toplumunu küçümseyip horladı, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan


sapmış bir toplum idiler. Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince, biz de onlardan öç aldık; hepsini suya gömüverdik. Onları, sonra gelecekler için bir selef ve bir örnek yaptık.” Bu ayetleri, tefsir kurallarını (semantik ve hermenötik incelikleri) dikkate alarak değerlendirdiğimizde şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekiyor: 1. Firavunların yani diktatörlerin horlayıp ezmesi ile toplumun ona itaati arasında bağlantı vardır. O itaat olmasaydı bu horlayıp ezme de olmayacaktı. 2. Firavunların horlayıp ezmesine isyan yerine itaatle karşılık verilmesi Tanrı’yı öfkelendirir; Tanrı bunun üzerine o itaatçi kitleden intikam alır. Bu Kur’ansal gerçekler, zulme ve şirke karşı çıkışın ölümsüz önderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Dünyada her millet, icraatına ortak olduğu hükûmetin mesuliyetine ortak sayılır.” Kur’an, bir kitlenin içinden birileri zalimlerle işbirliği yapmadıkça o kitlenin zulüm ve istilaya yenik düşmeyeceğini bildirmektedir. Kur’an, Zühruf 54. ayette kullandığı sözcüğü kullanarak kendisini tebliğ eden Peygamber’e şu emri vermektedir: “Gerçeği hakkıyla göremiyor olanlar seni asla küçümsemesin/ezip horlamasın!” (Rum, 60) HZ. MUHAMMED NEYİN SEMBOLÜ? Mesele gelip gelip şurada düğümleniyor: Hz. Muhammed, özgürlüklerin ve esaret tanımamamın sembolü müdür yoksa daha çok namaz kılmanın, daha görkemli sarık sarmanın sembolü mü? Kur’an, birinci şıkkı onaylıyor. Hz. Muhammed bu şıkka göre yaşadı ve onu miras bıraktı. Emevî, bu mirası yozlaştırıp ‘özgürlüklerin Peygamberi’ni ‘daha çok namaz kılmanın, daha görkemli Arap sarığı sarmanın sembolü’ haline getirdi. Bu saptırma ve yozlaştırmaya ilk büyük isyan İmamı Âzam Ebu Hanîfe’den geldi. Arap fistanı ile Arap saltanatlarını dinleştirenler, İmamı Âzam’ı ‘namazsız ve isyancı bir din’ kurmakla, ‘ümmeti kana ve kılıca bulaştırmak’la suçladılar. İmamı Âzam, Hz. Peygamber’i özgürlüklerin ve esaret tanımamanın sembolü olarak öne çıkarmanın faturasını başıyla ödedi. Ve İslam tarihi asırlarca Emevî zihniyetiyle yürüdü hâlâ da o zihniyetle yürümektedir. Ahzâb 57. ayete göre, “Allah’a ve Peygamber’e eziyet edenler lanetlenmişlerdir.” Peygamber’e eziyeti anlamakta zorluk çekilmez ama “Allah’a eziyet nasıl olur?” diye sorulmak-tadır. Zühruf 55. ayet bu sorunun cevabını getiriyor: Zulüm karşısında pasif kalarak zalim-lere dolaylı destek vermek, Allah’a eziyet etmektir. Allah bundan öylesine rahatsız ol-maktadır ki bunu bir intikam sebebi sayıyor.


Despotlara itaat, Allah’ı öfkelendiren tek kötülüktür. Hûd suresi 59. ayet bunu, ‘inatçı zorbaların emrine uymak’ şeklinde tanımlıyor. Islah ve imha Kur’an ve onun tebliğcisi Hz. Muhammed, birey, toplum ve evren planında daima ıslahı imhaya tercih eder. İlke şudur: Bir şeyin, yenilik adına, ıslah edilerek korunması, imha edilmesinden her zaman yeğdir. Yaratıcı ve erdirici deha, bu işi, birey ve toplum planında en iyi başarabilen ruhtur. Tahrip de kolaydır, sürekli yenilenmeyi durdurup taklidi ilahlaştırmak da. Hem yürümek hem de birikmiş mirası korumak onurlu ama zorlu bir iştir. Birikmiş mirası yeni oluşların malzemesi yapabilmek, büyük mustariplerin erdirici uğraşlarının eseridir. Fikrin ve aydınlığın devi yapabilir bunu. İmha yerine ıslah ilkesinin ilk uygulama alanı, bireyin dünyasıdır. İlk görünüm, nefsi öldürmeme olarak karşımıza çıkar. Nefs, öldürülmez, dizginlenir, kontrol altında tutulur yani ıslah edilir. Kur’an, ilan eder ki, insanın iç kuvvetleri içinde bizatihi kötü olan yoktur. Kötülük, kuvvetin kullanımı sırasındaki dengesizliklerin, azgınlıkların ürünü olarak ortaya çıkar. Kur’an’ın tebettülden (Allah’a varmak için zevklerden uzak kalmaktan) bahseden ayeti (Müzzemil, 8) indiğinde bazı sahabîler karılarıyla bir daha yatmamaya başladılar. Kendilerini iğdiş ettirmeyi düşünenler oldu. Bunu duyan Tanrı Elçisi, derhal müdahale ederek girişimleri durdurdu, tebettülü anlamada kendi hayatının örnek alınması gerektiğini belirtti. Anlaşılan o ki, İslam düşüncesinde ferdiyetin üniversalde eritilip ortadan kaldırılması değil, ferdiyetle üniversalın diyalogu ve kucaklaşması esastır. Kur’an, bu yaklaşımını verirken şöyle diyor: “Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder.” (Muhammed, 7) Sosyal plana geçtiğimizde, imha yerine ıslah ilkesi çok daha geniş boyutlar kazanır. Kur’an, bu alanda da gerçeği zedelemeyen her şeyi korumuş, hatta övmüştür. Kur’an’ın iniş yeri ve ilk muhataplarının barınağı olan Arap Yarımadası’nın cömertlik, misafirperverlik, ahde vefa, cesaret vs. gibi kavramları korunmuş ancak bunlara yeni hedefler kazandırmak için bir ıslaha gidilmiştir. Mirasın, küçük müdahalelerle insan hayatı lehine değerlendirilmesi yerine, inkâr ve tahribini esas almak, erdirici bir yaklaşım olmayacaktı. Üzerinde olduğumuz ilkenin evrensel boyutta uygulanışı ise Kur’an’da hayranlık verici bir manzara arz eder. Her şeyden önce, insanlık bir bütün sayılmış, peygamberlik kurumu ilk insanla başlatılarak insanlık mirasında bir sürekliliğin esas olduğu vurgulanmıştır. Dinlerin temelde birliği ilkesi diğer din ve nebileri inkâr etmeyi, hatta tenkidi engellemiştir. İMHA DEĞİL, ISLAH İNKILÂBI


Kur’an, inkâr ve imha inkılâbı değil, birleştirme ve ıslah inkılâbı getirmiştir. Bu özellik sadece Kur’an’ındır. Hatta Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanların kendi peygamberlerine yönelttikleri birçok saygısızlık ve ithamı da düzeltir. Ne Musa ne İsa ne Davut, Kur’an’da ulaştıkları saygınlık burcuna Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta ulaşmıyor. Kur’an, peygamberleri, yalnız inkârcılara karşı değil, onlara inananların yozlaştırma ve lekelemelerine karşı da savunur. Türk toplumuna bakarsak ne görüyoruz? Türkiye, son yüzyıldaki kültür değişmeleri sırasında, imha edilecek olanla, ıslah edilecek olanı birbirine katmanın ne büyük ıstıraplara sebep olduğuna örneklik eden, belki de, bir numaralı ülkedir. Değişme ve sürekli oluşu yakalama adına hoyrat müdahaleler sergilendi. Kabul ve itiraf ederiz ki, taklit ve geleneği tabulaştırma, insanımızın hayatını donma ve kokuşma noktasına getirmişti. Bir müdahale şarttı. Neşter gerekliydi. Ne var ki, neşter, bünyeyi tedavi için değil, imha etmek için kullanıldı. Kavramlar, kurumlar, duygular bırakacakları boşluğun ortaya çıkaracağı ıstıraplar düşünülmeden yok edildi. Kaybedilen denge noktasını arayışın acıları içindeyiz. Dileğimiz ve gayretimiz, o noktayı mutlu bir şekilde yakalamak ve insanımızın acısını dindirmektir. Umarım, başarılı oluruz. “Topçu Kışlası ısrarı neden?" Bugün, önemli mektuplardan seçmeler yapacağım. Önce Mustafa Acer’in mektubu: “Topçu Kışlası 1780 yılında yapılmış, hiçbir mimari özelliği olmayan bir yapı. Bu yapı, çevrenin görüntüsünü bozduğu için 1940 yılında yıkılmış, yerine Taksim Top Sahası yapılmış, daha sonra da gezi parkı olarak düzenlenmiş. Şu ana kadar, düzenli bir park haline getirilmemiş olması İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kusurudur. Gezi Parkı’nı bakımsız bırakma amacının; Topçu Kışlası yapılmasına zemin hazırlamak olduğu anlaşılmaktadır. AKP nazarında Topçu Kışlası'na neden özel bir değer veriliyor?” “Topçu Kışlası tarihte iki önemli kara leke taşımaktadır: 1. Bu kışladan alaylı bir çavuş önderliğinde, zamanın hükümetine ve padişaha başkaldıran bir grup asi, 31 Mart 1909’da ‘Şeriat isterük’ diyerek isyan çıkarmış, her tarafı yakıp yıkmış, milletvekillerini ve okullu askerleri öldürerek her yeri talan etmişti. Bu isyanı Selanik’ten gelen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu 10 Nisan’da bastırabilmişti. 2. Bu kışla, İstanbul’un işgal yıllarında (1919-1922), İngiliz birliklerinin karargâhı olarak kullanılmış ve Türk aydınlarına işkence yapılan bir merkez olmuştur.” “Bu nedenle mi AKP; Topçu Kışlası'nı canlandırıp tarihin kara lekesini ortaya çıkarmak istiyor. Topçu Kışlası'nı Şehir Müzesi yapacağız diye hazırladıkları projeleri anlatmaya çalışıyorlar. Demek ki, AKP bu ülkenin tarihine ihaneti bu müzede sergilemeyi düşünüyor. İstanbul’da Şehir Müzesi yapacak mekân mı kalmadı?”


“Muhalefet, Topçu Kışlası’nı inşa girişiminin bu ülkenin tarihine ihanet olduğunu, Topçu Kışlası'na karşı olduğunu neden açıklamıyor? Muhalefet bu olaylara müdahil olamamış, gençliğin duyarlı itirazına destek vermemiştir.” “KUR’AN’I OKUYARAK DÜNYAMI DEĞİŞTİRDİM.” Deyvit Tennınt adlı okuyucum, Kur’an’a verdiğim hizmetlerden mutluluk ve onur duymama katkı sağlayan şu satırları yazıyor: “Sizin gibi bir dehanın çağında yaşamaktan ve bilgi ve ışığından faydalanıyor olmaktan çok mutluyum. Sizi tanımadan önce tutucu bir ailenin deist kızıydım. Hurafenin yuttuğu İslam’ı beynimde reddetmiştim. Siz, hurafeleri birer birer yıkıp Kuran’ın ışığını saçtınız. Hayatımdaki çeşitli cehennemlerden ‘Kur’an Meali’nizden aldığım güçle kurtuldum. Allah’ın bizlere gönderdiği mucizeye sizin sayenizde kavuştum.” “Çok aydın, çok yücesiniz. Mâûn suresi suçlularına, şirke batmışlara karşı net tutumunuza, haklılığınızı cesaretle ifade etmenize hayranım. Bugüne kadar ne söylediyseniz noktasına, virgülüne kadar benimsedim. Siz, yaşadığım çağın kahramanısınız. Allah sizden razı olsun!” BU SİTEM ÇOK AĞIR! Muzaffer Demircan, çok ağır sitemlerle dolu bir mektup yazmış; “Tüm sosyal akışı, tüm dinsel yaşayışı derinlemesine takip ediyorum. Bu toplum tüm değerleri, dini de dibine kadar bir riya bataklığında yaşıyor. Din, nötr olmayan tek olgu. Yani ya yapacak ya yıkacak. Din, bugün, birilerinin elinde negatif kutupta işletiliyor ve kötülük üretiyor.” “Yaşar Hocam, ben bu toplumun artık bir halt olacağına, toparlanabileceğine, aklını işleteceğine inanmıyorum. Bu toplumun, kredilerini bitirdiğini ve artık çok kötü bir hezimet ve lanet sürecine girdiğini düşünüyorum. Allah’ın, İsrailoğulları’na gazabı bunun yanında çok küçük kalacak.” Özgürlük direnişinin getirdikleri Türk tarihinde, vakar ve nezahet bakımından eşi hiç görülmemiş bir halk hareketi olan Tak-sim Özgürlük Direnişi, neler getirdi? Günlük siyasetin üstüne çıkarak baktığımızda bu özgür-lük direnişinin getirdiklerini, ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz: 1. İnsan hakları, insan onuru, özgürlük gibi ölümsüz paydalarda birleşilebileceğini gösterdi. Ve dinli-dinsiz, dinci-dindar ayrımından doğan kırılmayı sona erdirdi. Öyle bir hareket-ti ki bu, namaz kılanların polisin sıktığı biber gazından zarar görmemeleri için namaz kılmayanlar onları korumaya aldı. 2. Dinci yobazla dinsiz yobaz siyasetlerinin ortaklaşa kotardıkları dindar-laik ayrımının yarattığı kırılmayı sona erdirdi.


3. Haçlı kodamanların tezgâhlayıp Türkiye’ye soktukları türbanlı-türbansız ayrımının yarattığı kırılmayı sonlandırdı. Başı örtülü hanımlarla başı açık hanımlar omuz omuza yürüdü, balkonlardan aynı anda tencere tava çalarak özgürlük taleplerini dile getirdiler. 4. Allah ile aldatmanın nasıl bir bela olduğunu ve bu zehirli belanın günümüz dinci siyasetleri tarafından da acımasızca nasıl kullanıldığını göstererek asırlardır Allah ile aldatılan Anadolu halklarının çok hayatî bir konuda uyanışına ciddi bir katkı sağladı. 5. ‘Zulme karşı birlik bilinci’ eylemle dönüştürülerek kitlenin önüne kondu. Kur’an’ın en hayatî mesajlarından biri olan “Zalimlerden başkasına düşmanlık yapılmayacaktır” (Bakara, 193) buyruğu küresel ilgiye konu olacak çap ve ihtişamda temsil edildi. 6. Dinin mühür fikir olduğu bir coğrafyada, hiç kimsenin dine kayıtsız kalamayacağını, böyle bir kayıtsızlığın kitle için felaket olacağını canlı örneklerle aydınlara, özellikle dini bir kenara itmeyi meziyet sanan ‘Türk solu’na ayan beyan gösterdi. 7. Saltanat dinciliğinin temel sermayesinin riyakârlık ve iftira olduğunu halkın açıkça görmesini sağladı. 8. Niyet ve amaç temiz olduğunda en büyük katılımlarla gerçekleştirilen direniş eylemlerinin bile en küçük bir şiddete başvurmadan gerçekleştirilebileceğini gösterdi. On milyonu aşkın insanın katıldığı direniş, bu yapısıyla da Türk eylemler tarihinde bir ilk olmuştur. Eylemcilerin en küçük bir şiddetine tanık olunmamıştır. Kendilerine acımasızca zehirli gaz sıkan polislere bile şiddet göstermemişlerdir. 9. Hareket boyunca en küçük bir talan, hırsızlık ve yağma görülmemiştir. Gazeteci Can Ataklı’nın konuşmasını izledim, şöyle diyordu: “Teşvikiye’de polisin saldırısı üzerine can havliyle kaçan direnişçilerin bu kaçışları sırasında lüks bir ayakkabı mağazasının camları kırılmıştı. O mağaza, o gece boyunca o şekilde girilmeye müsait halde durmuş ve hiçbir eylemci içeri girip bir tek mala elini sürmemiştir. Böylesine nezih bir direniş bugüne kadar görülmedi.” İşte bunun içindir ki, biz bu hareketi bir tür ‘fütüvvet hareketi’ olarak gördük. 10. Direniş, tarihimizde örnekleri olan imece ruhunu yeniden canlandırıp örneklendirdi. Eylemcilerin tüm harcamaları ortak bir kese oluşturularak oradan yapıldı. Katılımcılara hediye edilen kitaplar, sular, poğaçalar vs. hep bu imece ile sağlanan ortak keseden satın alındı. Yazar Zeki Sarıhan, Taksim Direniş Hareketi’ni, yakın tarihimizin 7 büyük toplumsal patlamasından biri olarak gösteriyor. Birinci patlama: 1908 Hürriyet Hareketi, ikinci patlama: İstiklal Harbi, üçüncü patlama: DP’nin Demokrasiye Geçiş Hareketi, dördüncü patlama: 1960 Sonrası Devrimci Ayaklanma, beşinci patlama: Refah Partisi’nin İslamcı Hareketi, altınca patlama: Kürt Hareketi, yedinci patlama: Gezi Parkı Odaklı Özgürlük Hareketi. Der Spiegel Dergisi'nin gösterdikleri Dünyanın ve Almanya’nın en etkili basın organlarından biri olan Der Spiegel Dergisi, tarihinde bir ilke imza atarak, bu haftaki kapağında Türkçe başlık kullandı ve bununla da yetinmeyerek 10 sayfalık bir Türkçe ek verdi. Der Spiegel’in dünya önünde yaptığı işin mahiyet ve ihtişamı, kapağa yerleştirdiği şu Türkçe pankartta kristalleşiyor:


“Boyun eğme!” Pankart, Özgürlük Direnişi’ne katılan bir genç kızın iki eliyle tutup göğsüne dayadığı bir tabela. Yaratılan imajın unsurları çok vurucu: Gençlik, onun boyun eğmeme iradesi ve bu iradenin dünyaya ilan edilmesi… Der Spiegel’in kapağı, sadece Alman dehasını belgelemiyor, evrensel değerlerin en ölümsüzlerini bir karede özetleyebilmek gibi büyük bir gazetecilik dehasını da belgeliyor. Şimdi biz, Kur’an mümini aydınlardan bekleyip de göremediğimiz bu isabetin kısa bir tahlilini yapalım; Der Spiegel’in kapak yaptığı fotoğraftaki Kur’ansal kodları okuyalım. Okuyalım da, asırlardır mezarlığa hapsettiğimiz Kur’an’da neler var ve nasıl oluyor da o mesajları, iki yüz metreye bir cami diken ‘Müslümanlar’ (!) değil de ‘gâvur’ nüfus kâğıdı taşıyanlar fark ediyor sorusuna cevap bulalım. Önce, şu “Gâvur kim?” sorusuna bakalım. ESAS GÂVUR KİM? “Gâvur kim?” sorusuna asırlardır verdiğimiz cevapların, esas gâvurları saklayıp korumaya yönelik oyunlardan ibaret olduğunu da ben Kur’an’dan öğrendim. Ve öğrendiklerimi insanlıkla paylaşmak için ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ kitabımı yazdım. Binlerce hakaret ve iftiraya, otuz yıllık çileye aldırmadan gece gündüz çalışarak yaptım bunu… Ruhum, vicdanım ve imanım için yaptım. Lütfen, ömürlük bir çalışmayla vücuda getirilmiş o kitabı, o ‘ezberletilmişleri yerle bir eden kitap’ı okuyun ve okutun. Ülkemizde yaşananlar gösteriyor ki, o kitap ve onun öncüleri olan ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu, Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı, Allah ile Aldatmak, Şirk, İmamı Âzam’ kitapları ciddiyet ve sabırla okunmadan, içine itildiğimiz yıkıcı bunalımı aşmak asla mümkün olmayacaktır. Aksini düşünenlerin hesapları ters çıkmış ve Türkiye bu hesap hatası yüzünden katranlı ve zehirli bir kaderin girdabına yuvarlanmıştır. Özgürlük Direnişi belki de bu gerçeğin fark edilişine verdiği katkıyla tarihselleşecektir. Mezarlık kitabı yaptığımız Kur’an’ın devrim mesajlarından biri de onun şu buyruğunda saklıdır: Yanlışa, özellikle zulme boyun eğme, aksi halde, abdi memlûk (elden ele dolaşan köle) haline getirilirsin. “Boyun eğmeyin!” buyruğu, Kur’an’ın devrimler yaratan temel buyruklarından biridir. Zühruf suresi 54-56. ayetlerde gösteriliyor ki, eski Mısır Firavunları da dahil, bütün zorbalar ve diktatörler, kendilerine itaat edenler tarafından yaratılmışlardır. Bu yaratmada dahli olan kitleleri veya ekipleri Kur’an, ‘Allah’ın intikam alacağı düşmanlar’ olarak tanıtıyor. İslam tarihinde zulümle mücadelenin öncüsü olan İmamı Âzam (ölm. 150/676), işte bu Kur’ansal gerçeği dillendirdiği için Arabizmin kahrına uğradı, dinsiz-imansız-hain ilan edildi. 25 yıl Arabizm zindanlarında çile çektirildikten sonra zehirlenerek katledildi. Onu şehit eden zihniyetin takipçileri şimdi ona ‘İmamı Âzam Efendimiz Hazretleri’ diyor. Acaba neden? Onu kullanarak yaşayan imamı


âzamları etkisiz hale getirsinler diye. Eğer bunların İmamı Âzam’a gerçekten saygıları olsaydı yaşayan imamı âzamlara kötülük etmezlerdi. Biz İmamı Âzam bağlıları, ona saygımızın bir ifadesi olarak onun ölümsüz söylemini tekrarlayalım: “Bütün zulüm saltanatları, bütün yalan ve talan siyasetleri ‘Boyun Eğmeyin!’ buyruğunun göz ardı edilmesi yüzünden başarılı olmuştur.” Ayrıntılar için ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ kitabının XXXII. faslını okuyun. Direnişleri Kur'an'dan bakarak okumak Kur’an’a göre her şey, her olay Allah’ın ayetidir. Tümü okunmalı ve tümünden ibret alınmalı. İbret almak yerine ayetlere kafa tutmak Allah’ı karşısına almaktır. Ayetleri okumak ve ibret almak için ‘ufkun ötesini görebilen göz’e sahibi olmak gerek. Kur’an şöyle diyor: “Artık ibret alın, ey gözleri olanlar!” (Haşr, 2) Yakın tarihle ilgili araştırmalarından tanıdığımız Zeki Sarıhan, direnişi, farkında olarak veya olmayarak, Kur’an’ın talepleri yönünde okuyor. Şöyle diyor: “Halk hareketleri en büyük eğiticidir. Taksim Direnişi, en başta ona katılanlar olmak üzere bütün halka, hatta kısmen dünya halklarına pek değerli dersler vermiş olmalıdır. Bunun içindir ki çoğumuz “Gezi Direnişinden sonraki Türkiye, Gezi Direnişinden önceki Türkiye olmayacaktır” diye yazıp söyledik. Bu olayların bize öğrettiği, büyük bir derstir ve bilinçlerimizde büyük bir sıçrama yaratmıştır.” “Adına artık Gezi Parkı veya Taksim Direnişi yerine Haziran Devrimi dememiz gereken bu direnişten çıkarılacak ilk ders, yaratıcı gücü harekete geçmiş olan yığınların önünde hiçbir kuvvetin duramayacağıdır. Onlarla zalimlerin hiçbir kuvveti başa çıkamaz. Tarihi yapan biricik güç, bir avuç siyasetçi, bir komutan veya bir para babası değil, halktır. İnsanlık tarihinde en büyük sıçramaları hep halk kitleleri yapmıştır.” Sarıhan’ın okuyuşu dünyanın okuyuşuyla da örtüşmektedir. Direnişler dışta ve içte böyle okunurken, eylemleri en iyi şekilde değerlendirmesi beklenen Sayın Başbakan, tam tersi bir tavır sergileyerek direnişleri bir tür ‘rakip siyasal hiziplerin posta koyuşu’ olarak görüyor. Böyle gördüğü için o da ‘karşı posta koyuşu’nu sergilemekten çekinmiyor. Bu arada iki milyarı aşkın Müslümanın dinini de posta koyuşuna vasıta yapıyor. Erzurum mitingindeki, Allah ile aldatmada rekor sayılabilecek şu sözlerine bakın: “Erzurum'da yer Allahu Ekber’dir, gök Allahu Ekber’dir, dağ Allahu Ekber’dir. Bu Allahu Ekber’i hiç kimse sarsamaz. Onlar tweetlerle, facebooklarla saldırsınlar… Hepsi bir araya gelsin, üzerimize yürüsünler. Biz ‘Ya Fettah!’ der, bu tezgâhların hepsini altüst ederiz. Millet en başından itibaren bu oyunu gördü.” Allahu Ekber, insan haklarını bastırma aracı yapıldığında hayra değil, şerre vasıta olur. Hep öyle olmuştur. Unutmayalım, Sivas’ta 38 insanı Neronik bir canavarlıkla diri diri yakanların attıkları naranın esası, ‘Allahu Ekber’ cümlesi idi.


Lütfen, artık insaflı olalım! ADİL HACIÖMEROĞLU’NUN MEKTUBU “Türkiye’de Gezi Parkı direnişleri başladıktan birkaç gün sonra Brezilya’da halk sokaklara döküldü. Burada da gösterilerin başrolünde gençler var. Cumhurbaşkanı Dilma Rousseff, gençler haklarını aradıkları için onlarla gurur duyduğunu söylemekte. Rousseff, gösterilerden bir gün sonra şu açıklamayı yapıyor: “Hükümetim, değişim isteyen sesleri duyuyor. Dünkü gösteriler, demokrasimizin ne kadar güçlü olduğunun kanıtıdır.” “Gezi Parkı direnişi başladığından beri Tayyip Erdoğan, göstericilere söylenmedik kötü söz bırakmadı. Milyonlar ayakta. Başbakan onları marjinal, illegal gruplar olarak görüyor. ‘Çapulcu, ayyaş, kökü dışarıda, terörist’ nitelemeleri her tümcesinde var. Göstericileri, İslam karşıtı gibi göstermesi ise bir kışkırtma. Baştan itibaren kendi seçmenlerini direnişçilerle çatıştırmanın peşinde. Yandaş medya da kraldan çok kralcı kesilmekte. İftira yarışında, iktidar partisinin önüne geçmiş durumda.” “Brezilya’daki göstericilerin bazılarının ellerinde Türk bayrakları var. Dillerinde Gezi Parkı direnişiyle simgeleşen sloganlar… Bunları kötüye yorup göstericilere “Kökünüz dışarıda!” diyen bir devlet başkanları yok! Dünyada hak aramak için yapılan tüm direnişlere saygı ve sevgi var.” Hava ve su, özgürlük ve laiklik Bu satırların yazarı, ömrünü Kur’an’a hizmete adamış bir Kur’an mümini olarak şunu bütün açıklığıyla görmüş ve o gördüğünü itirafı bir insanlık borcu bilmiştir: İnsanın maddî varlığının devamı için hava ve su neyse, manevî varlığının devamı için de özgürlük ve laiklik odur. Laiklik, özgürlüğü otomatik olarak içerdiğinden, laiklik sözcüğünü kullandığımızda buna özgürlük sözcüğünü eklemek zorunlu değildir. Bugün artık, özgür bireyin varlığını mutlu ve onurlu bir toplumun olmazsa olmazı bilenler şunu kabul ve itiraf etmişlerdir: Laiklik olmadan ne gerçek anlamıyla dinsel hayat mümkündür ne de demokrasi. Mümkün olacağını iddia edenler ya kendilerini aldatan zavallılar veya halkı Allah ile aldatan dincilik tezgâhtarlarıdır. Haçlı Batı (ABD ve AB) kodamanları, yıllardan beri, “Laikliksiz bir demokrasi olabilir” yalanıyla Müslüman kitleleri, özellikle Türk halkını aldatıp emperyalist emelleri istikametinde sömürmeyi esas aldılar. Atatürk mirasını çökertme beyinsizliği bu aldanışın ürünüdür. Fa-kat gelinen noktada Batı gördü ki, Müslüman dünyayı bu aldatmayla sömürme siyasetleri, kaşıkla verdiğini kepçe ile geri almaktadır. Laikliğin Müslüman dünyada, özellikle Türkiye ve Mısır’da çöküş sürecine girmesi, Batı’yı ciddi biçimde tedirgin etmiş olacak ki, “Laiklik olmadan da demokrasi olabilir” hezeyanına Batı’da da isyan başlamıştır. Türkiye’deki Taksim Direnişi ile Mısır’daki Tahrir Direnişi biraz da Batı’daki o isyanın rüzgârıyla vücut buldu. ÜLSEVER'İN MÜTHİŞ YAZISI


Yurt yazarı Cüneyt Ülsever arkadaşımız, ‘Laiklikte ısrarlı olmayan demokrasi teorisi çöktü’ başlıklı yazısında laiklikle demokrasi, huzur ve mutluluk arasındaki kaçınılmaz irtibatı çok güzel anlatmıştır. Ona göre de, “Laiklikte ısrarlı olan demokrasi laiklikte ısrarlı olmayan demokrasiyi kovacaktır.” (Yurt Gazetesi, 2 Temmuz 2013) Ülsever şöyle diyor: “Müstebit, doğası gereği, laiklikte ısrarlı olmamayı giderek laik hayat tarzının mutlak bir reddiyesi, hatta muhafazakâr (Kur’an’a göre müşrik demek. YNÖ) hayat tarzının dayatılması olarak algılamaya başladı. Türkiye’de gençler Gezi Parkı’nda direnişe geçmeselerdi, laik hayat tarzını benimseyenler, mağlubiyetin elzem olduğuna iman etmeye başlayacaklardı. Bugün iki ülkede (Mısır ve Türkiye’de) de halkın önemli bir bölümü ayakta. Laiklikte ısrarlı olmayan demokrasiyi yerle bir etmeye çalışıyorlar. Müslümanların mutlak çoğunlukta olduğu her iki ülke de laikliğin tadına varmış ülkeler. Müstebit Hüsnü Mübarek bile laik hayat tarzını benimseyenleri şerî hükümlerle yönetmeye kalkanlara karşı korumaya çalışmıştı.” “Bu kitleler laikliğin, esasında özgürlük demek olduğunu, laikliğin, demokrasinin ayrılmaz bir parçası, laiklikten taviz veren demokrasinin ise bir safsata olduğunu, kendilerine ‘laiklikte ısrarlı olmayan demokrasi’ dayatılmadan önce tam fark edememişlerdi. Laikliğin tadına bir kere varanlardan laikliği artık esirgeyemezsin.” “ABD, Recep Tayyip Erdoğan’ın gerçek yüzünü son bir yılda gördü. Şimdi de gerçek Mürsi ile tanışıyor. Dahası, ABD, laiklikte ısrarlı olmayan demokrasinin bir model olarak hayata geçirilemeyeceğini anladı. Kitleler bu gerçeği ABD’ye kafasına vura vura öğretiyor.” (Yurt Gazetesi, 4 Temmuz 2013) Şöyle veya böyle, laikliğin çöküşüyle, hatta sulandırılmasıyla doğacak zararın, hiçbir siyasal ve ekonomik çıkarla telafi edilemeyeceğinin Batı tarafından anlaşılması insanlık adına büyük bir kazançtır. Umalım ve dua edelim, Batı bu noktada yeni bir ‘görevimiz tehlike’ oyunu ile Müslüman dünyaya karşı yeni şeytanlıklar tezgâhlıyor olmasın! Taksim ve Tahrir’in gösterdikleri “Laiklikte ısrarlı olan demokrasi, laiklikte ısrarlı olmayan demokrasiyi kovacaktır.” Cüneyt Ülsever’in ifadesiyle, Tahrir ve Taksim meydanlarının söylediği budur. (Yurt gazetesi, 2 Temmuz 2013) Tahrir meydanını yüz binler doldurdu. Müslüman kardeşler merkezi işgal edildi. Ve hemen ardından Mürsi gitti. 24 Mayıs 2012 günü seçilmişti, 2013 Haziran’ında gitti. Yani yönetim ömrü bir yıl sürdü. Mürsi’nin yetkilerini devralan Mısır ordusu, ülkeyi yeniden seçime götürecek. Mürsi’nin ordunun müdahalesine karşı çıkış çağrısı ise halktan sadra şifa bir olumlu yanıt alamadı. Olup bitenler, gazeteci-yazar Merdan Yanardağ’ın şu tespitinde kristalleşiyor: “Mısır’da Mürsi ile birlikte 60 yıllık İhvanul Müslimîn efsanesi de çöktü. Sünnî siyasal İslamcı hareketin işbirlikçi, ilkesiz ve oportünist çizgisi bir şekilde iflas etti.” (Yurt gazetesi, 4 Temmuz 2013) Mürsi, iktidardan indirilişi üzerine yaptığı açıklamada bütün dinci siyaset kodamanlarının sergilediği ikiyüzlülüğün yeni bir örneğini veriyor: Kendisinden önceki


devlet başkanının koltuğunu kaybetmesinde de dahli olan ordunun kendisine karşı gösterdiği tavrı ‘darbe’ olarak niteliyor. Oysaki aynı ordunun, Mübarek’in gitmesindeki müdahalesini ‘devrim’ olarak nitelemişti. Saltanat dincisi zihniyet, dünyanın her yerinde böyledir. Hukuktan siyasete, demokrasiden dine bütün kavramları kendisi söz konusu olduğunda över, başkaları söz konusu olduğunda ‘Allah’ın egemenliğine müdahale’ sayarak dinsizlik diye damgalar. Bakın, Türkiye dinciliğinin önde gelen siyasetçilerinden bazıları, Mürsi dinci despotizmine karşı ayaklanan Mısır halkını ikiyüzlülükle itham ediyor. (bk. 4 ve 5 Temmuz 2013 tarihli gazeteler) Aynı kitle, Hüsnü Mübarek despotizmine karşı ayaklandığında devrimci ve makbul oluyor, Mürsi despotizmine karşı ayaklandığında ikiyüzlü oluyor. Bunların ikisi de devrim, arkadaş, ikisi de! Artık bunları öğrenin. Mürsi, bir ‘demokrasi illüzyonu’yla iktidar olmuştu. Mısır halkının yüzde 51’inin katıldığı bir seçimde çoğunluğun oyunu aldı. Aldığı oyların Mısır halkının tümüne nispetle oranı yüzde 24.78. Bu bir demokrasi illüzyonudur. Bu illüzyonla gelenlerin kitleye hayır getirmesi mümkün değildir. Bilin ki, seçim illüzyonuyla iktidar olmuş bütün despotlar, bugün veya yarın, gidecekler. Ve bu gidişi sağlayan hareket, devrim olacak. Kur’an bu noktada hiçbir şiddet ifade etmeyen ‘inkılap’ kelimesini kullanır ki, devrim sözcüğünün Arapçası olduğu, herkesin malumudur. ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz?’ adlı eserimden birkaç satır alarak tanıtayım: “Kur’an, inkılabı, inkılapla aynı kökten isim ve filler kullanarak, zulme ve zalime karşı direnmek ve bu direncin sonucunu almak olarak gösteriyor. İnkılap, Kur’an’ın temel ve biricik düşmanı olan zulme karşı çıkışın hem kurumu hem de yöntemidir. Bu anlamda olmak üzere, Kur’an’ı zalimlere karşı bir inkılaplar ve direnişler kitabı olarak tanımlayabiliriz. Temel beyyine şudur: “Zulmedenler, hangi inkılaba uğrayıp baş aşağı döneceklerini yakında bilecekler.” (Şuara, 227) O halde, halk istemeden hiçbir despot gitmez, götürülemez. Halkın istediği ve yaptığı ise darbe değil, devrimdir. Gerçek şu: Mürsi, görünüşte demokratik bir yolla geldi ama demokrasiye inanmadığı, demokrasiyi esas amacına ulaşmak için istismar ettiği için çok kısa sürede çöktü, yerle bir oldu. Demek ki, şeklî anlamda bir ‘seçim’in yapılmış olması demokrasi demek değildir. Gerçek bir demokrasiden söz edebilmek için laiklik tam anlamıyla var olmalıdır. Demokrasi, laiklik olmadan yaşayamaz. Mısır’da olamadı, Türkiye’de de olamıyor, olamayacak. Haziran direnişleri (veya devrimi), olamayacağının tartışılmaz belgesidir. Doymazlığın sefaleti üstüne Dincilik, Allah ile para yan yana geldiğinde tarih boyunca hep parayı tercih etmiştir. Bunun için, bendeniz, insanlığa ve özellikle bu millete yıllardır şunu söylüyorum: Dinciliğin Allah’ı, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in tanıttığı Allah değildir. Onun Allah dediği, Prof. Salih Akdemir’in muhteşem tespitiyle, ‘adına Allah dedikleri bir puttur.’ Nitekim Kur’an’ın en kuduz düşmanları olan Mekke müşrikleri de ‘Allah’ı baş ilah


saymaktaydılar. Dincilik, çıkar putunun adını neden Allah koymuştur? Aldatmaların en kahpesi olan ‘Allah ile aldatma’ tezgâhını rahat işletebilsin diye. Kur’an’ın, “Sakın aldatan sizi Allah ile aldatmasın!” buyruğunun erdirici ihtişamı üzerinde şimdi bir kez daha düşünün. Aldatma aracı yapılan Allah, Kur’an’ın Allah’ı olamaz. Bütün mesele, bu Kur’ansal tespitin sırrına varmak, gereğini yapabilmektir. Ya gereğini yapar kurtulursunuz ya da savsaklamaya gider belanızı bulursunuz. İslam dünyasının bulduğu gibi… Evet, dincilik parayı hortumlama fırsatını yakaladığında onun ne dini kalır ne imanı, ne namazı kalır ne niyazı. O mucizeler mucizesi Mâûn suresi neden parayı öne çıkaranların kıldıkları namazların lanetten başka bir şey getirmeyeceğini hükme bağlıyor, hiç düşündünüz mü? Ve neden o mucize sure, kamu mal ve imkânlarını hortumlayanları dini inkâr etmekle suçluyor? Bu sorunun cevabı bilinmeden hiçbir coğrafyada huzur bulmak mümkün değildir. Ben, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı o kıyametler koparan eserimi bunun mümkün olmadığını göstermek için yazdım. Ben, Mâûn suresinden ruh ve ilham almış bir insan olarak bunları biliyordum ve dincilik ekiplerinde din, iman, haya, merhamet, hakka saygı gibi insanı insan yapan değerlerin aranamayacağında hiçbir kuşkum yoktu. Nitekim zaman bu düşüncemi doğruladı. Ama Atatürkçülük, laiklik, çağdaşlık, özgürlük adına yıllarca nara atmış, bu naralarla servet kodamanı olmuş medya patronlarıyla bazı Atatürk meddahlarının ömür boyu sığındıkları kaleleri hiç tınmadan ve kendi elleriyle birer birer teslim edeceklerini aklımın ucundan geçirmezdim. Bunların en önde gidenleri, ihaleler ve krediler için hatta haram servetlerinde takip ve tacize maruz kalmamak için dinciliğin hizmetkârı olmakla kalmadılar, eski kredi kaynakları Atatürkçülüğe karşı tavırlar sergilemeye başladılar. Yani usta bir kıvırmayla Atatürk ile aldatma modundan çıkıp Allah ile aldatma moduna girdiler. Mehmet Akif, bu tipi kendine yakışan bir şiir dehasıyla şöyle tanıtıyor: “Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver, Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder.” Bir zamanlar mal ve para uğruna bilcümle İslam dışı kişi, akım ve ideolojilere hizmetkârlık eden Karunlar, bir gün geldi, o burun kıvırarak baktıkları İslam’ın en yozlaştırılmış şeklinin ticaretini yapan Mâûn mücrimi riyakârların önünde kulluk arz etmek için sıraya girdiler. Ve sonra, nimetlerini tepe tepe kullandıkları bu ülkenin yarınları için bir şeyler yapmak yerine yeni imkân odaklarının şehvetini okşamak için seferber oldular. Düşünün, ABD’den yayın yapan CNN International, Taksim Direniş Hareketi’ni canlı yayınla verirken, İstanbul’dan yayın yapan ‘merkez medya’ unvanlı sistemin kanalları penguenlerle ilgili belgeseller, yemek tarifleri ve yaşı geçmişler arasında çöpçatanlık programları yayınlıyorlardı. ‘İnsanlık değerleri’ lügatinde bu tavrın adı nedir?


Mektuplardan seçmeler Semih Duran yazıyor: “HER yerinden oluk oluk pislik akan bir ülke. Onun dini olan İslam da hezimete uğramış. Bize yaşatılan sözde İslam’ın yalan üzerine kurulduğunu sizin kitaplarınızdan öğrendik. Sizlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Alllah sizden binlerce kez razı olsun! Bizi bu gelenek ve hurafe dininden tutup çıkarttınız. Kuran'ın dediği gibi, bizi bu çukurdan akıl ve ilim çıkaracak ama bu millet akıldan uzaklaşıyor, geleneğe batıyor, kurtuluşu bulamıyor, göremiyor. Bana bunu siz gösterdiniz.” “Bilmediğimiz İslam’ı bize tekrar öğrettiğiniz için size binlerce kez teşekkür ederiz. Henüz 21 yaşında olan ben, sizin kitaplarınızı okumasaydım belki ömrüm dinden uzak, bomboş bir ha-yat olacaktı. Bu yaşımda bunu fark ettiğim için çok da geç kalmadığımı gördüm. Okudukça okuyorum artık. Artık benim hayatımda akıl komutan. Müthiş bir âlimsiniz. 21. yüzyılın dünyada İslam bilgesi sizsiniz. Allah sizden razı olsun.” Mushfiq Shukurov, Anar Muharremov, Vasif Memedov, Tural Muharremov, Ismail Kengerli, Baba Suleymanov, Fuad Memedov, Emil Bedelov Azarbaycan’dan yazıyorlar. Azeri şivesini Anadolu Türkçesi’ne uyarlayarak veriyorum: “Azerbaycan’dan Sumkayit şehrinden bir grup takipçiniz olarak yazıyoruz. Her sözünüzü kalbimize işliyoruz. Azerbaycan’da sizi anlayan insanları gördüğümüzde kardeşlerimizi görmüş gibi oluyoruz. Sizi anlamak bir idrak haline gelmiş bulunuyor. İlahî bilginin izlerini takibe gayret ediyoruz. Daha çok düşünmeye uğraşıyoruz. Sizi bir yıl önce keşfettik. Sözleriniz yolumuza destek oldu. Namazı halka işkenceye dönüştürmüşler. Dini bir zulüm gibi takdim ediliyorlar. Sizin mücadelenizi görüyoruz. Allah razı olsun. Karşınızda baş eğiyoruz. Allah sizi korusun!” Burak İnce yazıyor: “ŞİRK adlı kitabınızı aldım. Okuduğum en muhteşem kitap. Daha fasıl başlıklarını okur okumaz bile insanın ruhunda kapanmaya yüz tutmuş kapılar etkileyici bir biçimde açılmaya başlıyor. Ben 19 yaşındayım. Sizi iki yıldır takip ediyorum. Siz başka bir şeysiniz. Aklımı hiç bu kadar sorgulayıcı ve aktif bulmamıştım. İki yılda yepyeni bir beyin ve kişilik inşa ettiniz bende. Ne kadar teşekkür etsem azdır.” Ali Dilaver yazıyor: “Ben 25 yaşında, üniversite öğrenimini yeni tamamlamış biriyim. Bugüne kadar merak ettiğim konularda Kur'an’a baktım. Ne zaman sizi televizyonda görsem veya gazetede yazınızı okusam hep aklıma şu geldi: Bana verilen aklı niye bu kadar az kullanıyorum? Dinin temelini oluşturan asıl şeyi anlamama yardımcı olduğunuz için çok teşekkür ederim.” “Hiç kimseden korkmayıp doğru bildiğinizi bizimle paylaşma lütfunu gösterdiğiniz için, bazı kesimler tarafından birçok karalamaya maruz kalmanıza rağmen hâlâ dürüst ve onurlu olduğunuz için çok teşekkür ederim. Ben bu vatanın bir genci olarak sizin gibi bir insana sahip olduğumuz için gurur duyuyorum, onur duyuyorum. Belki elinizde diğer siyasetçiler gibi imkânlar yok ama bu onurlu duruşunuzdan dolayı çok teşekkür ediyorum size. Bize sizin gibi güzel örnekler gerekmektedir.” Elif Tuna yazıyor: “Sağlığınızla ilgili internette gezen haberlerin yalan olduğunu öğrenince çok mutlu oldum. Sana gelen bana gelsin, ey Şems'im. Bu dünyaya sen lazımsın, ben değil.”


İslam ve urûbe İslam’ın Araplaştırılması Emevîlerle başladı. Emevîlerin hemen bütün gayretleri, Mevâlî’yi yani Arap olmayan Müslümanları köleleştirmek, sindirmek ve horlamaktan ibaret kalmıştır. Onların, Kur’an’ın anladığı mânâda bir din endişeleri asla olmamıştır. Aksini söyleyenler yalan adına avukatlık yapmış olurlar. Emevilerin İslam’ı Araplaştırma gayretleri, Kur’an dinini sahneden kovmak isteyen inkâr odaklarına çok güçlü bir oyun ilham etmiştir. O oyun şöyle özetlenebilir: “İslam’ı, Arap dini olarak lanse edelim, onun evrensel unsurlarını mümkün olduğu kadar Arap örfüne boğdurup ‘Bu din, Arapları adam etmek için gelmiş bir kabile dinidir’ iddiasına dayanaklar yaratalım.” Bu anlayış, oryantalizm (İslam-Doğu araştırmaları) içinde de önemli bir yer tutmuştur. Ne yazık ki bu anlayışın en etkili uzantıları bugün Türkiye’dedir. Bu anlayış, sinsi veya açıktan şu savı yaymaktadır: “Kur’an çöl kitabıdır, Arapların kitabıdır, bize ne bundan; biz bu yüzyılda kalkıp bu kitapla mı yol bulacağız?” İslam’ın Araplaştırılması veya Arap dini gibi gösterilmesi oyununda bizi daha ciddi bir biçimde rahatsız eden başka bir gelişme oldu: Bu, evrensel Kur’an mesajını Arap dini ilan eden inkârcı faaliyete destek veren ‘din içi Arap örfçülüğü’dür. Bu örfçülük, inkârcıların teorisini yaptıkları “İslam’ı Arap dini olarak gösterme” stratejisinin bir tür uygulamasını yapmaktadır. Kur’an’ın evrensel-akılcı mesajını kabile dini ilan eden inkârcı faaliyet kendini meşrulaştırmak için din içinden destek aramak gayretine girmiş ve ne yazık ki beklediğinden daha fazlasını elde etmiştir. O desteği, bizim, ‘Hurafe dinciliği veya saltanat dinciliği’ diye andığımız Kur’an dışı dincilik sağlıyor. ÖRFLER DİNLEŞTİRİLİNCE DİN DE ÖRFLEŞİR Kur’an’ı sahneden uzak tutmak isteyenlerle saltanat dincileri, çeşitli oyunlar kullanarak vahyin dini ile Arap örflerini birbirine karıştırıyorlar. Ben bu ilk aşamaya ‘Kur’an’dan uzaklaştırma aşaması’ diyorum. Bu aşamada başarılı olunca-ki olmuşlardır-ikinci aşamaya geçip Arap örflerini Kur’an dininin yerine koydurtuyorlar. Ve bakıyorsunuz, bazı mahfiller, dindarlıkla Kur’an düşmanlığını eşitleyen tavırlar sergileyebiliyorlar. Küresel bir sapık çıkıp şunu söyleyebiliyor: “Son zamanlarda Kur’an İslamı diye bir sapıklık çıkmış.” Küfür gayyasına yuvarlanmanın göstergesi olan bu söylemin sahibine söylenecek olan şudur: “Behey sapık, ‘Kur’an İslamı’ tabirine sapıklık demekten daha büyük sapıklık mı olur? Senin söylemin, başlıbaşına bir küfür ilanıdır. Ne diyecektik, senin söylediğin gibi, İncil veya Tevrat İslamı mı, Vatikan İslamı mı? Beyaz Saray veya CİA İslamı mı?” Kur’an’a neden açık veya örtülü biçimde savaş açıyorlar? Dini Kur’an’ın denetiminden kaçırarak birtakım yedek ilahların tasarrufuna teslim etmek için. Kur’an’ın söz sahibi


olduğu yerde bunu yapamazlar. Çünkü Kur’an, dini Kur’an’ın dışına çekmeyi şirk ilan etmektedir. Dini Kur’an’ın dışına çekenlerin, nüfus kâğıtları ve sloganları ne olursa olsun, Kur’an’la iman dostluğu kurmaları mümkün değildir. Ne yazık ki, İslam adı altında Arap örfü satan anlayışlar çok iyi sonuçlar almışlardır. İnsanlık, sağdan-soldan: “İslam bu ise biz bunu istemiyoruz, biz bedevîleşmek istemiyoruz” demeye başlamıştır. Tam bu noktada, Kur’an mümini Arap aydınlar başta olmak üzere, Müslümanların şunu haykırması gerekiyor: Saltanat dinciliğinin kutsallaştırdığı örfler yığını, İslam değildir: İslam Kur’an’dadır. İslam, Arap örflerine değil Kur’an’ın evrensel ilkelerine oturur. Allah tarafından indirilen dinle, örfler adına uydurulan dini birbirinden ayırın. Arabizm veya urûbe ile tanrısal dini birbirinden ayırın. Müslüman olmayı bedevîleşmekle eşitleyenler hem Tanrı’nın öfkesine maruz kalacaklardır hem de insanlığın. Çünkü bunlar, insanlığı vahyin dininden soğutarak din açısından günah, hukuk açısından da insanlık suçu işlemektedirler. Kur’an’da ekonomik ahlak Kur'an'dan koordinat alan bir ekonomi henüz ortaya konmuş değildir. Çünkü Batı’da ekonominin enine boyuna tartışılıp bir ilim olarak şekillendiği sırada İslam ülkeleri emperyalizm, sömürgecilik ve kendi içlerindeki despotizmin kahrı altında ölüm kalım savaşı vermekte idiler. Buna, çağlar öncesinin şartlarına göre oluşturulmuş fıkıh kalıplarını tabulaştırarak Kur’an dinamizmini köstekleyen inadı da eklerseniz, Kur’an kaynaklı bir ekonomik anlayışın ortaya konması bakımından, henüz başlangıç devresinde olduğumuz, rahatlıkla söylenebilir. Kapitalizme hizmetçilik rolünü benimsememiş onurlu aydınlara göre, İslam ekonomisi, soysalist sistemlerle bir yakınlık arz ediyor. Bunun, Kur’an kaynaklı yapısal sebepleri yanında İslam dünyasının kapitalist Batı’dan çektiği zulümlerden kaynaklanan sebepleri de var. Çağın en büyük İslam düşünürü Muhammed İkbal’in, Marks’ın Das Kapitali’ni ‘Cebrailsiz kutsal kitap’ diye anması, İslam Peygamberi’nin en yakın dostlarından biri olan Ebu Zer el-Gıfârî’nin ‘sosyalist zâhid’ diye adlandırılması, üzerinde durulacak noktalardır. Fakat unutmamak gerekir ki, İslam ekonomisi kendine özgü bir ekonomidir. Benzerlikleri, paralellikleri büyüterek İslam ekonomisini şu veya bu başlığın altına sokmak, yanılmaktır. Kur’an, ekonomiyi değil, insanı gaye edinmektedir. Ekonomik değer, hayatın ve insanın yönünü belirleyen tek unsur değildir, olmamalıdır. Bu da bizi, bir başka sonuca götürür: İnsana verilen değer, sadece ekonomik aktiviteyle ölçülmemelidir. Batı’daki refah, insana saygının bir ürünü değil, kavgaların ve sömürünün bir sonucu oldu. Batı’daki refah, kendi dışındaki dünyanın sefaleti, ezilmesi, zulme uğratılması pahasına elde edilmiş bir refahtır. Tarihsel temelleri, emperyalizm ve sömürgeciliğe dayanmaktadır. Batı için refah ve gelişmişlikte ölçü, kendi dünyası ve kendi insanıdır. Kur’an, insanlığı, ‘Allah’ın iyali’ saydığı için bu iyalin, bu ev halkının tümünün refah ve mutluluğu gerçekleştiğinde bir başarının varlığını öne sürebiliriz.


Kur’an, nimetlerin adaletsiz dağıtımı olan kapitalizmle, sefaletlerin eşit dağıtımı olan komünizme, aynı anda karşıdır. Bunların ortak yanları aşırılık ve sonuç olarak da insana zulümdür. Bireyin topluma, toplumun da bireye ezdirilmemesi amaçlanmıştır. Dengenin esası, ‘servetin belli ellerde biriken bir sulta aracı olmaması’dır. (Haşr suresi, 7) Kur’an, bunu sağlamak için çift kutuplu bir tedbir getirmektedir. Biri emir, biri yasak sergileyen bu kutupların emir yanında paylaşım, yasak yanında riba (haksız kazanç) ve israf yasağı yer alır. Bu emir-yasak tedbiri, Kur’an’ın, toplumların çöküşlerinde baş sebep gördüğü ‘servetle azma’nın yıkımını (İsra suresi, 16) önler. Servet ve refahla azmak, servet sahibinin malındaki yoksul hakkının, yani artık değerin sahibine ulaştırılmamasından kaynaklanmaktadır. Kur’an, mal ve servette yoksulun hakkı olduğunu açıkça ifade etmekte ve bu hakkın yoksula ulaştırılmamasını, toplumu çöküşe götüren bir musibet olarak görmektedir. (Ayrıntılar için bizim, Kur’an’ın Temel Kavramları adlı eserimize bakılmalıdır) EMEK KAPİTALE BOĞDURULMAMALIDIR Kur'an ekonomisinin temel ilkelerinden biri de emeğin imtiyazı ilkesidir. Kur’an; ekonominin omurgası olarak sermayeyi değil, emeği görmektedir. Kur’an ekonomisi adına yapılacak ilk iş, sermayenin sahip bulunduğu imtiyazların, emeğe devrini sağlamak olacaktır. Ne yazık ki bugün ortalıkta, bunu yapacak bir İslam dünyası yok. Emeğin ihanete uğratılması, sürekli bir diyalektik, bir savaş doğurur. Kur’an bu savaşta, Yaratıcı Kudret’in, ezilen tarafta yer aldığını söylemektedir. Bu ezilen taraf, hayat ve oluşun bir tür motor gücü olarak gösterilmektedir. (Kasas, 1-4) Emeğin imtiyazı ilkesinin zorunlu sonuçlarından biri de şudur: Kur’an, toprakta özel mülkiyet kabul etmez. Toprak, bir imkânlar zeminidir ki, o imkânlara, alın teri toprağa dökülenlerden başkası sahip çıkamaz. İlke gayet açık konmuştur: “Yeryüzü Allah’a aittir.” (A’raf, 128) Doğal kaynaklarda özel mülkiyetin olmayışını da buraya eklemek gerekir. Petrol başta olmak üzere, tüm yer altı servetleri tüm insanların, hac gelirleri ise tüm Müslümanların hakkıdır. Allahsızlık ve ateizm üstüne Ateizm ve Allahsızlık kavramları üstüne birçok felsefî kitap ve makale okuyabilirsiniz. Okuyanlardan biri de benim. Ama itiraf edeyim ki, bu iki kavramı, sadece lügat karşılıklarıyla değil de tüm çağrışımları ile en ideal biçimde anlamlandırıp kullanan, Anadolu halkıdır. Yani Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın, Nasreddin Hoca’nın torunları… Sözcükler, sadece lügat anlamlarından ibaret değildir. Sözcükleri sadece lügat


anlamlarında kullanan insan o dili layıkıyla bilmiyor demektir. Lügate sorarsanız, kalp, gönül ve yürek sözcüklerinin anlamı aynıdır. Ama kelimelerin esas ruhlarını veren çağrışımlar açısından bakarsanız bu kelimeler arasında dağlar kadar fark vardır. Cesur adam anlamında ‘kalpli adam’ diyemeyiz. ‘Kalbi kırık adam’ veya ‘kalp kırmak’ yerine de ‘yüreği kırık adam’ ve ‘yürek kırmak’ diyemeyiz. Eşinizin annesine ‘Canım kayınvalidem’ dediğinizde size “Kayınvalidem diyen dillerini yerim” karşılığını verir. Ama ona “Nasılsın kaynana?” dediğinizde suratını asarak “Ne kaynanalığımı gördün?” diye çıkışacaktır. Benzeri durum Ateizm ile Allahsızlık kelimelerinde vardır. Lügate bakarsanız Ateizmin Türkçe karşılığı Allahsızlık’tır. Ama Anadolu halkının o espri üreten vicdanı bu sözcüklerin çağrışımları üzerinde durmuştur. Benim büyüdüğüm çevrede, kocasının canını yakan kadınlara, ‘Allahsız’ derlerdi. Aynı sıfat, karısının canını yakan kocalar için de kullanılır. Saltanat dincisi din bezirgânlarını bir kenara koyarsanız, Anadolu halkı, ateistlere ‘Allahsız’ diye hitap etmez; hatta onlar için “O da Allah’ın kulu” der. Ama aynı Anadolu halkı, merhametsiz, hak-hukuk tanımayan, talancı, yalancı, kahpe, kindar ve zalim tiplere, onları sık sık camide-cemaatte görmesine rağmen, ‘Allahsız’ demekten çekinmez. Hatta birçok caminin içinde bu muhteşem fark edişin şu şekilde dillendirildiğini görmüşüzdür: “Seni gidi Allahsız seni! Yakmadığın can, söndürmediğin ocak, ağlatmadığın yetim kalmadı, bir de gelmiş alnını secdeye koyuyorsun!” Ah, ne olurdu, bu feraseti güçlü halka, o mucizeler mucizesi Mâûn suresinin mesajı yıllar önceden anlatılmış olsaydı! İşte o zaman din bizim için, bir aldatma ve sömürme aracı olmayacak, bir mutluluk ve huzur kaynağı olacaktı. Ne yazık ki olmadı, olamadı. Çünkü haçlı emperyalizmle içerideki işbirlikçi hizmetkârları buna izin vermediler, vermiyorlar. MÂÛN SURESİNİ TANIMADIKÇA KURTULAMAYIZ Dinci zebanilerin haçlı emperyalizmle işbirliği de vahim bir Allahsızlıktır. Bu toprakların halkı, bugün, ateizmin kahrını değil, işte bu Allahsızlığın kahrını çekmektedir. Bendeniz, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı o kıyametler koparan kitabımı, işte bu Allahsızlığın Kur’ansal dayanaklarını bu aldatılmış halka göstermek için yazdım. Umarım, kıymeti bilinir. Köyde, kasabada canını yakmadığı yetim, malına musallat olmadığı fakir bırakmamış tefeci bilmem ne efendi, camide ön saflarda yer almasına rağmen halk ona ‘Allahsız’ lakabını yapıştırmıştır. Ateist değil, Allahsız. Ateist, bir imanın adamıdır. Sizin gibi inanmaması ayrı bir konudur. Ateistin camide ne işi var? O, inanmadığı bir değerin sembolü olan mekâna gidecek kadar omurgasız ve ilkesiz değildir. Mâûn mücrimi dinci hükmî domuz, riyakâr talancı, bu onura sahip olmadığı için iç dünyasında paraya tapar ama halkı kandırmak için camide ön safı işgal eder. Yani ateist olma ciddiyetini gösteremediği için Allahsız olur. Mâûn suresi, bu tipi,


dini inkâr etmekle suçlamakta ve onun namazlarını lanet getiren bir musibet gibi tanıtmaktadır. Kimler tarafından ne kadar okunuyorum? Müslüman Doğu’nun büyük şair bilgesi ve Mevlana Celaleddin Rumî’nin öncülerinden biri olan Hakîm Senaî’ye (ölm. 525/1131) diyorlar ki, “Üstat, habire yazıyorsun ama seni sadece bir kişi okuyor.” Cevap veriyor Senaî: “İşte ben, o bir kişi için yazıyorum.” Buradan baktığımızda, bendeniz çok şanslı sayılmalıyım. Sonsuzluğun bana lütfu gerçekten büyüktür. Beni bir kişi değil, bin kişi değil, bir milyon değil, milyonlar okuyor. Birkaç yıl önce yapılan bir istatistik gösteriyor ki, Türkiye’de Yaşar Nuri’nin kitaplarını okuyan toplam insan sayısı on altı milyonu aşmıştır. Yazısının sonunda beni ‘Narsist’ ilan etme ‘zarafetini’ (!) gösteren şair-yazar Hilmi Yavuz’un da belirttiği gibi, yazdığım her şey, is-tisnasız ‘bestseller’ olmuştur. Altı ayrı tipte basılan Kur’an Mealim’in toplam baskı sayısı 370’i geçti. Bu sayıya, Hürriyet Gazetesi'nin promosyon olarak verdiği 350 bin Meal, dahil değildir. Onu da rutin baskıya dönüştürürsek, Yaşar Nuri Öztürk Kur’an Meali’nin baskı sayısı 500’yü aşmış olur. Cumhuriyet tarihinin rekoru bendenizde. Sayıları yetmişi aşan (yabancı dillerdekilerle sekseni aşan) eserlerimin her birini yazarken, şöyle düşündüm: “Bu kitabı benden başka kimse okumayabilir.” Eserimi bu varsayımla yazarım. Yani, yazdığım eseri benden başka okuyan biri çıkmasa, asla hayal kırıklığına uğramam, onun ardından gelecek eserimi yazmakta asla tereddüt etmem. Daha felsefî bir deyişle, eserimi yazar, sonsuzluğa emanet ederim. Sonsuzluk veya ‘tarihin diyalektiği’ onun ileride kimler tarafından okunacağına, nasıl bir etki yapacağına kendisi karar verir. Burada iki dayanağım var: 1. Metafizik koordinatımı veren bir ayet, 2. Felsefî koordinatımı veren aksiyon felsefesinin söylemi. Birincisi şu: “Yaptığın, bir hardal dânesi ağırlığında olsa, bir kayanın bağrına veya göklere yahut yerin bağrına konsa, Allah onu yine de ortaya getirir." (Lukman suresi, 16) Felsefî dayanağım ise büyük ölçüde referansım olan ve aksiyon (eylem, hareket) felsefesinin babası sayılan Fransız filozofu Maurice Blondel’in (ölm. 1949) şu sözüdür: “Aksiyonu varlığın sonsuzluğuna fırlatarak oradan gelecek cevabı beklemek gerekir. Aksiyon, sonsuzluğun bir çağrısı, bir yankısıdır. Oradan gelir, oraya gider.” Felsefî anlamda her birini başlı başına bir aksiyon olarak gördüğüm eserlerimi işte bu şuurla, bu idrak ve anlayışla yazdım. Ama Yüce Tanrı’nın bir lütfu olarak sonsuzluk bu aksiyonlarıma ben yaşarken cevap verdi. Milyonlar tarafından okundum, değerlendirildim. Dahası: Dünyanın en büyük üniversitelerinde ona yakın doktora tezinin konusu oldum. Ne yazık ki, bu üniversiteler içinde benim ülkemin üniversiteleri yoktur. O da benim değil, ülkemin ve aydınlarının ayıbıdır. Sonsuzluğun bana lütfu bu kadarla da kalmamıştır: Dünyanın en büyük yayın organlarından biri (The Times)


tarafından yapılan ‘Yirminci Yüzyıla En Çok Etki Edenler’ anketinde seçilen yüz kişinin ilk onu arasında yer aldım. Yani yaptığım işin önemi, dünya kamuoyunun onayıyla tarihe tescil edildi. Hayatını düşünceye, kaleme adamış bir fani başka ödül mü bekler?! Yaşadığım ülke beni ‘yeterince’ ödüllendirmemişse onun hesabını tarihe ben değil, ülke versin. EN ÇOK KİMLER OKUYOR? Yaşar Nuri’yi okuyanlar listesi, yoğunluk ve çoğunluk sırasıyla şöyle: 1. Sadece özgür düşünceyi öne çıkaranlar: Bunlar, sadece gerçeği bulmak için okuyorlar. 2. Dindarlığı öne çıkaran yani dine samimiyetle, vakarla, fedakârlıkla bağlı olan kitle: Bunlar, dinlerinin gerçeğini tanımak için beni okuyorlar. Bana eleştirileri elbette ki var. Özellikle üslubumun sertliğinden şikâyetleri var. Doğrusu, ondan ben de şikâyetçiyim. 3. Atatürkçü, laik söylemi öne çıkaran ekipler: Kendilerinden bazı gerçeklerin saklandığını, bunun ülkeye büyük zararlar verdiğini fark ettikleri, Atatürk’ü din dışı göstermenin büyük bir yanılgı olduğunu nihayet anladıkları ve bu yanılgının yarattığı büyük yıkımdan ancak benim sayemde kurtulabileceklerini gördükleri için okuyorlar. 4. Dinciliği öne çıkaranlar: Benden perspektif almak, bana daha iyi sövüp saldırmak, tezlerimi çürütme (!) imkânı bulmak için okuyorlar. 5. İnkârcılığı öne çıkaranlar: Dinci ekiplerle aynı amaçlara yönelik olarak okuyorlar. Şöyle veya böyle, şu veya bu, yirmi milyona yakın kentli, köylü insan bendenizi okumuş. Tanrı’ya şükürler ve halkıma teşekkürler! Anlatmak ve dayatmak: İslam ve Atatürk serüveni Kur’an, insanın, kendisine anlatılanı anlayacak donanımla dünyaya gönderildiğini defalarca ifadeye koyar. Bütün peygamberler ‘mübîn’ insanlardır. ‘Mübîn’, apaçık anlatan, ayrıntılarıyla anlatan kişi demektir. Kutsal metinlerin ortak niteliklerinden biri de onların ‘mübîn’ olmasıdır. Yani, tanrısal anlayışa göre, hem anlatan mübîndir hem de anlatma konusu yapılan. Başka bir deyişle, hem peygamber mübîndir hem de getirdiği kutsal metinler. Yaratıcı kudret şunda ısrarlıdır: Zahmete katlanmayı göze alanlar, anlatmayı er geç başarırlar. Ve bu başarı hayatın ve insanın başarısı olur. Bu başarı mutluluk ve rahatlık getirir. Dayatmaya gelince; o, hem yapısı hem de amacı bakımından anlatmanın tam tersidir. Dayatmacı, insanın idrakine hitap etmez, insanı anlamadığı ve ısınmadığı şeyi kabule zorlar. Bu bazen baskı, bazen de açık zulüm şeklinde belirir. Esasında, dayatmanın


bizzat kendisi bir zulümdür. Peygamberleri ‘mübîn’, mübelliğ (bir gerçeği insana ileten) ve ‘müzekkir’ (hatırlatan, öğüt veren, aydınlatan) olarak niteleyen Kur’an, onların ‘musaytır’ (despot, baskıcı) olmadıklarını, olmamaları gerektiğini de ısrarla belirtir. Aydınlatıcılar anlatırlar ama baskı ve zorlamaya (ikraha) asla gidemezler. Hayat ve din, sonuç olarak da mutluluk ve başarı, ikrahtan arınmışlık üzerine kuruludur. Yaratıcı irade ve bu iradenin insanlık dünyasına taşıyıcıları olan peygamberler ve kutsal metinler şuna sürekli vurgu yapar: "Dinde baskı-zorlama-tiksindirme yoktur/olmamalıdır. Doğru bilgiye dayalı eriş, bozuk bilgiye dayalı sapıştan açık bir biçimde ayrılmıştır." (Bakara, 256) Anlatmak yerine dayatmaya gitmenin sebeplerinden birincisi, konuşanın yetersizliğidir. Anlatamayanlar, anlatacak bir şeyi olmayanlar veya anlatma niyetinden yoksun bulunanlar, dayatırlar. Anlatmanın dayanakları özgüven, iyi niyet, akıl, vicdan, ilim ve nihayet sevgidir. Dayatmanın dayanakları ise kendine güvensizlik, egoizm, baskı, akıldışılık ve nihayet kindir. İKİ DEĞER ÇATIŞTIRILIYOR Türkiye’de dinle devlet, İslam’la laiklik, dindarlıkla çağdaşlık barışık değildir. 90. yılını geride bırakan Cumhuriyet’le İslam’ın, Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’le Müslümanların barış ve kucaklaşması gerçekleştirilememiştir. Çünkü İslam ve tebliğcisi ile Cumhuriyet ve kurucusu, halkımıza anlatılmamış, dayatılmıştır. Halkımızın seyretmek zorunda kaldığı tablo, Muhammed ile Mustafa’nın ahenk ve barışını ortaya koyan bir tablo değil, didişme ve çelişme halinde olduklarını göstermeye uyarlanmış bir tablodur. İyi niyet ve temiz bir vicdanla baktığımızda, uyuşma ve barışmaları aklın ve gerçeğin icabı olan İslam ile Atatürk Cumhuriyet yani Muhammed Mustafa ile Mustafa Kemal mirası arası barış bir türlü kurulamamıştır. Bu barış kurulamadığı içindir ki, Muhammed’den de Mustafa’dan da vazgeçmek istemeyen Türk milleti bir türlü huzur bulamamaktadır. Muhammed’e de Mustafa’ya da muhtaç olduğunu vicdanı ve aklıyla fark eden Türk milleti, bu iki değerin barışına giden yolların dikenlenmesi yüzünden sürekli ıstırap çekmektedir. Yolları dikenleyenler, İslam’ı ve Atatürk’ü dayatma aracı yapanlardır. Bugün bizler, bir yandan Muhammed’i, öte yandan Mustafa’yı dayatma konusu yapanların yarattıkları kahırlı kıskacın ortasında acı çeken bir halkın feryatlarını dinliyoruz. Bu feryatları Türkiye aleyhine istismar eden haçlı emperyalistler güruhunun oyunlarıyla darmadağın olmuşuz. İslam'ı ve Atatürk'ü kimler dayattı İslam ile Atatürk’ü anlatmak yerine kimler dayattı?


İslam’ı; akıl düşmanlığını din yapan Emevî dincileri, Atatürk’ü ise büst ve rozetleri ‘Atatürk’ diye pazarlayan ‘Atatürk bezirgânları’ dayattı. Bunların biri dini anlatmadı, öteki de Atatürk’ü. Biri İslam’ı dayattı, ötekisi Atatürk’ü... Neden? Çünkü İslam’ı anlatsalardı, dini, Atatürk’ü anlatsalardı Atatürk mirasını sömüremezlerdi. Oysaki o sömürüye ihtiyaçları vardı. Yaratıcı ruhları, sağlam kişilikleri, dünyayı, bölgemizi ve ülkemizi layıkıyla okuyacak bilgi ve birikimleri yoktu; bir şeylere, bir yerlere dayanmaya muhtaç idiler. Dokunulmazlığı da çok seviyorlardı. Bir şeyleri dayatanlar, bir yerlere dayanarak dokunulmazlık elde etmek peşinde olanlardır. Özgür ve yaratıcı benlikler ne bir yerlere dayanırlar ne de bir şeyleri dayatırlar. Dokunulmazlık elde etmenin en ucuz yolu, değerlere tasallut ve onları dayatma aracı yapmaktır. Bir şeyleri dayatarak dokunulmazlık kazananlar, gerçeği anlatanları aforoz ederler. Başta dinciler olmak üzere, bütün musallat beleşçiler aforozcudur. Aforoz; değer, kişi veya kurumların gerçeğini temsil edenlerin bunların sömürüsünü yapanlar tarafından bu değerlere karşı olmakla itham edilmesidir. İnsanlık tarihinin en sefil, en hayasız ve en zalim sömürüsü aforozculuktur. Aforozculuğun en namussuz ve şeytanî süreci engizisyon, en alçak temsilcileri de kilise babalarıdır. Batı, kilisenin bu zulmünden kendisini laiklik sayesinde kurtardı ama aforozu tüm dünyadan kovmak için kılını kıpırdatmadı. Tam aksine, onu sevmediği kitlelerin, özellikle Müslümanların hayatına pompaladı. Bugünkü dünyada aforozculuğun bir numaralı mekânları, laikliği dinsizlik sanan Müslüman coğrafyalardır. Bu demektir ki, değerlerin gerçek temsilcilerinin kahra, sömürücülerin ise nimet ve itibara layık görüldüğü coğrafyalar Müslüman coğrafyalardır. Türkiye, büyük Atatürk sayesinde bu coğrafyaların cehennemî kıskacından çıkar gibi oldu ama içten ve dıştan ortaklaşa kotarılan karşı devrim bu süreci kırdığı için Türkiye tekrar o kıskacın içine itildi. Üstelik dinci aforozun yanına Atatürkçü aforoz da eklenerek ‘aforoz kahrı’ ikiye katlandı. İSLAM VE ATATÜRK NEREDE? İslam’a ve Atatürk’e musallat olanlar sık sık aforoza başvurdular. Bu aforozun kurum, kişi ve kavram putlarını oluşturdular. Fesat, soygun, vurgun ve bazen de ihanet sergiledikleri duvarlar arasına ‘Allah’ın evi’ yaftası yapıştıran dinci aforozculara, yeni dönemlerde ‘Atatürk’ün partisi, Atatürk’ün derneği, Atatürk’ün şusu, busu’ aforozları eklendi. Hiç kimse çıkıp da “Atatürk’ün kendisi, fikirleri, çilesi, hasreti, ışık ve aydınlığı nerede?” diye soramadı. Bu sorular, Atatürkçü aforozun öne çıkardığı rozetler, büstler, sloganlar ve tehditler altında boğuldu. Öyle korkunç bir aforozculuk geliştirildi ki, “İslam nedir, biraz anlatır mısınız!” veya “Atatürk’ü bize tanıtır mısınız!” demek bile aforoza çarpılmak için yeterli oldu. İslam, dincilerin, Atatürk de ‘Atatürkçüler’in dokunulmazlık aracı olarak donduruldu. Yeni nesiller, “Biz İslam’ı veya Atatürk’ü neden sevmeliyiz?” sorusuna yeterli cevabı bulamadılar.


Özetleyelim: Atatürk sonrası dönem, ne yazık ki, iki ölümsüz ve erdirici değerimizin (İslam ile laiklik, Muhammed ile Mustafa) anlatılması yerine dayatılmasıyla belirginleşen bir dönem oldu. Bu ters gidiş, can damarlarımızı parçalamaya devam ediyor. Türkiye’nin ekonomiden sanata, tarihten felsefeye bütün sıkıntılarının temelinde bu terslik ve bu yanlış yatıyor. Bu yanlış düzeltilmeden ne içeride huzur bulmamız mümkündür ne de dışarıdan bindirilen tasallutu aşmamız. Temel sorun: Dürüst olmamak Ahlakın esası dürüstlüktür. Yani olduğun gibi görünmek veya göründüğün gibi olmak. Zaafların bulunması insanı ahlaksız yapmaz, hatalı yapar, günahkâr yapar. Hatalar tamir edilir, günahlar ise tanrısal rahmet tarafından affedilir. Ahlaksızlık yani dürüst olmamak farklı bir şeydir. Hatalı olmak bir zaaftır, sürçmedir. Ahlaksızlık ise bir temel çürümedir, kötü niyet ürünüdür. Türkiye’deki akıl almaz çarpıklıkların başında din-ahlak ilişkisindeki çelişki gelmektedir. Türkiye, görülmedik bir hızla dincileşirken, görülmedik bir hızla da ahlaksızlaşmaktadır. Yalancılık, dolandırıcılık, yolsuzluk, düzenbazlık... Gibi temel bozukluklar liste-sinde her gün biraz daha yukarılara çıkışımız, dünyanın izlediği ve bizim de önümüze koyduğu bir gerçektir. Türkiye, yalandan hırsızlığa, kamu kaynaklarını talandan mafya zulümlerine kadar her türlü suç ve rezilliğin, her türlü ahlaksızlık ve düşüklüğün doruğa tırmandığı bir ülke haline gelmiş bulunuyor. Bir yanda, temeli ve amacı ahlak olan İslam adına yüz bine ulaşan cami, (sağlık ocaklarının toplam sayısı 7500, okulların toplam sayısı 67 bin), dinde bid’at olmasına rağmen gökleri tırmalayan yüz binlerce minare, öte yanda zirveye tırmanmış ahlaksızlık. Bundan ilginci, ahlaksızlığın en zehirlisi olan riyakârlık, iftira, kamu kaynaklarının talanı gibi temel çürümeler-de öne çıkmış isimlerin önemli bir kısmı dincilikleriyle de ünlü kişiler. Böyle bir çarpıklık tarihte az görülmüştür. Dinselleşme arttıkça ahlaksızlık, vurgunculuk ve ikiyüzlülük de artıyor. Dinin gerçeğinin uygulanmasına bile, ‘ibadette azalma yaratılıyor’ gerekçesiyle karşı çıkan insanların, orman yağmalamasına, kamu mallarının talanına, insan haklarının çiğnenmesine, kadının horlanıp ezilmesine, hatta insanların diri diri yakılmasına karşı çıktıklarına tanık olamıyoruz. Kısacası, İslam, birileri aracılığıyla âdeta ahlaksızlık, akıldışılık, vahşet ve düzenbazlık üreten bir din halinde algılanır oldu. Siyaseti çürüten temel olumsuzluk da dürüstlüğün göçürülmesidir. Siyaset, ne yazık ki, büyük çoğunluğu itibariyle, olduğu gibi görünmeyenlerle göründüğü gibi olmayanların kümelendiği bir mesleğe dönüştürüldü. Her gün, her yerde şunu duyabilmekteyiz: “Falanca mı? Yok, canım, o siyaset yapamaz, imkânsız. Çünkü o adam düzgün adam;


yalan dolan bilmiyor, haram lokmaya karşı. Başarılı olamaz.” Siyaset dendimi ilk söylenen bu. Bu zehirli söylem, kamu vicdanı haline getirilmiş. Bunun anlamı acaba şu mu? “Ne yapalım, ülkeyi kirliliğe teslim etmekten gayrı çaremiz yok!” Siyasetimizin duayenlerinden birine yıllar önce, “Efendim, falancanın ahlaksal tarafı çok bozuk çıktı; onu yanımızdan uzaklaştırsak!” dediklerinde cevabı şu olmuştu: “Ben, iyi ahlak derneği kurmadım, parti kurdum; siyaset yapıyorum.” Siyasete güvensizliğin faturası çok ağır oluyor. Mısır’da, seçime katılma ‘zahmetini’ göstermeyen aymazların seçim günü evlerinden çıkmamaları yüzünden, toplam oyların yüzde % 24’ü ile parlamentoyu ele geçiren dinci iktidarın ülkeyi götürdüğü yeri hepimiz gördük. Seçim illüzyonu veya ‘kapkaç demokrasisi’ egemen olursa gidilecek yer kaos ve bunalım olacaktır. Bu illüzyonu ‘millet iradesi’ (yüzde 76 ne oluyor?) diye yutturmaya kalkanlar, tarihin diyalektiği tarafından elbette ki duvara toslamak zorunda bırakılır. Birileri bu duvara toslayışa, ‘darbe’ diyebilir ama bu onların ahmaklığından başka bir şeyin kanıtı olmaz. Mektuplardan seçmeler Eski milletvekili, Avukat Vecdi Aksakal yazıyor: “Aziz Dostum! Bendeniz sahanızın uzmanı değilim. Sizi eleştirme veya övme haddim yok. Bu idrak içindeyim. Ama ömrüm nice meslektaşınızla birlikte geçti; geçiyor.” “Sizin kadar Kur’an'a bütün olarak bakan, aynı zamanda en uç harfine kadar gören, hem güne ve hem de çağlara göre, korkusuz ve yüksek bir öz güvenle ondan hükümler çıkaran birine rastlamadım. Gücünüze hayranım. En girift konuları en anlaşılır bir belagatla konuşabilen ve yazabilen birisiniz. Bana göre, günümüzde böyle biri daha mevcut değil. En azından ben bilmiyorum.” “Son olarak ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ isimli kitabınızı okudum. Kur’an’ı böylesine net ifadelerle niteleyip ortaya koyan birisini de bilmiyorum. En anlaşılmaz konuları nasıl bir berraklık ile anlatıyorsunuz! Meslektaşlarınızın sizin Kur’an'dan anladığınız yere gelmesi için asırlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.” “Bu duygularla size tebrikler ve saygılar sunmama izninizi isteyerek selamlarımı iletiyorum. İyi ki Allah sizi yarattı!” Emekli öğretmen Mehmet Paşakâhyaoğlu Çaycuma’dan yazıyor: “Sizi 36 yaşımdan beri izliyorum. Bir ilkokul öğretmeni olarak. İlk kez Abdullah Aydın denen bir zavallı müftünün Kur’an mealini okudum. Dinimizi çarpıtarak nasıl kullandığını gördüm. Sizin gibi bir dehayı din karşıtı diye nasıl kötülerler diye hep düşündüm. Bu durum çoğu kez ağlattı beni. Sizi Yurt gazetemden özenle okuyorum ve de tavsiye ediyorum dostlara. ‘Atatürk'ün İslam’a Hizmetleri’ adlı kitabı okurken bir kez daha utandım ona dil uzatan zavallı cahiller adına. O kitapta yer alan şu sözler size ait hocam: "Cumhuriyet'i kuran irade, imparatorluğu içeriden kemirerek yıkan hurafenin tabelalarını devirdikten sonra en güzel dinin esasını kitleye tanıtmanın ilk ve önemli adımını hayranlık verici bir basiret ve dirayetle atmıştır. O adım, Elmalılı Hamdi’ye TBMM’nin karar ve isteğiyle hazırlatılan Kur' an tercüme ve tefsiridir. Atatürk, hep


görmezden gelinen ama temel çözümün hareket noktası olan bu icraatında, sadece aklının değil, gönlünün de işin içinde olduğunu vurgulamak için, tefsirin finansmanına para olarak bizzat katkıda bulunmuştur. Türkiye'de İslam konusunun her seviyede en güvenilir, en değerli başvuru kaynağı hâlâ Elmalılı tefsiridir. 50 yılı aşkındır, amansız bir din sömürüsü ile ülkenin anasını ağlatan politikalar ve din ticareti, sövüp durdukları devir ve kişilerin vücuda getirdiği, o dokuz ciltlik eserin, değil yerine, yanına bile koyabileceğimiz bir şey henüz üretememiştir." “Sizin eserleriniz, işte bu görevi yerine getirme mücadelesi içindedir. Sağ olunuz. Umarım, Allah ile aldatma yoluyla iktidar olanlar ülkemizi felakete sürüklemezler. Yaratan, müstahaklarını verecektir elbette! Sizin engin çalışmalarınız sayesinde, gerçek İslam, hedefine ulaşmaktadır.” Tuncay Baş yazıyor: “Ben Edirne Trakya Üniversitesi tarih bölümü öğrencisiyim. Fırsat buldukça yazılarınızı ve kitaplarınızı takip etmeye çalışıyorum. Allah sizi yanımızdan eksik etmesin! Bizi, bize hiç anlatılmayan bir dünya ile tanıştırdınız. Teşekkürler ederiz. Esen kalın!” İki kent üstüne ‘Erdemliler Kenti’ ile ‘Riyakârlık Kenti’nden söz edeceğim. ‘Erdemliler Kenti’ veya ‘Hayırlılar Devleti’, tarihin en büyük sosyalist felsefe ve isyanı Karmatî hareketin kaynağı olan İhvanussafa Risaleleri’nin dile getirdiği site-devletin adıdır. ‘Hayırlılar Devleti’ veya ‘Erdemliler Kenti’, İhvan Risaleleri’nin söylemi ve o felsefenin büyük temsilcisi Hallâc-ı Mansûr’un beyanlarıyla, şöyle bir devlettir: “Hayırlılar devleti bilgin, filozof, erdemli insanların vücut verdiği bir devlettir. Bu kurucu seçkinler tek görüş, tek mezhep, tek dinde birleşen ve aralarında çatışmamak, birbirlerine yardım etmek üzere anlaşarak, üstlendikleri işleri yerine getirmede, alacakları tüm tedbirleri almada âdeta tek kişiye, tek benliğe dönüşmüş bir gruptur.” Karmatî-İhvanussafa felsefesine göre, hayır ehlinin yönetimine emanet edilmemiş bir devlet, Hâbil yerine Kabil’e teslim edilmiş bir devlettir. Böyle bir devlet, en kısa zamanda, zulüm ve şerre batmış azgın tâğutların yönetimine teslim olur. Bunun sonu da cehennemdir. İhvanussafa şöyle düşünüyor: Bu cehennemî yönetimin yolu, Ehlibeyt’in başı olan Hz. Ali’nin hilafetine engel olunduğu gün açılmıştır. (Resâilu İhvani’s-Safa, 4/546) ‘Erdemliler kenti’, gerçek bir devlet olarak, İhvanussafa felsefesinin taşıyıcıları tarafından kuruldu. Bir İsmailî-Karmatî devlet olan bu devlet, Fâtımî Devleti olup bizim ‘Hallâc-ı Mansûr’ adlı iki ciltlik eserimizde ayrıntılarıyla incelenmiştir. VE RİYAKÂRLIK KENTİ


Peki, erdemsizlik, ikiyüzlülük, talan gibi temel kötülüklerle kitleyi aldatıp soyan, köleleştiren ve bunu ‘Allah rızası için’ diye propaganda eden kişilerin vücut verdiği sitedevletin (veya toplumun) adı ne olmak gerekir? Gayet açık: Riyakârlık Kenti. Riyakârlık Kenti’nde her üçyüz metrede bir cami görebilirsiniz ama ahlak ve erdem göremezsiniz. O camiler, ahlaksızlık ve erdemsizliği kamufle etmek için kurulur. Aksi olsaydı bu kadar bol olmazlardı. Peki, bu siteyi kotaranlar bir de kendilerini Allah ve din maskesiyle gizliyorlarsa buna ne demek lazım? ‘En Sefil Riyakârlık Kenti’ demek lazım. Kur’an’ın Mâûn suresi, din adına pazarlanan bu ‘en sefil riyakârlık kenti’nin aktörlerini tanıtıyor ve onları lanetliyor. Kur’an’a göre, bu kent, en görkemli din maskesini taşıyan bir dinsizlik kentidir. Müslüman kitlelerden bin küsur yıldır saklanan bu gerçeği ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı eserimizle insanlığın ve halkımızın önüne koymuş bulunuyoruz. Erdemliler sitesi, felsefî yapısı bakımından neye dayanır? Aydınlanmanın öncü filozoflarından biri olan Kant, bunun için, aynen Kur’an gibi, özgürlük şartını öne çıkarıyor. Özgür irade hayata yön verir duruma gelmedikçe erdemli kişi de doğmaz, erdemli kent de… Peki, Gazalî (ölm. 1111) denen ‘saray sığıntısı akıl düşmanı’nın yaklaşık bin yıldan beri tarikat hezeyanlarını aklın üstüne bindiren yıkımı sürüp giderken Müslüman Doğu, aydınlanmayı nasıl sağlayacaktır? Tarih, bu ‘olmaz’ görüneni ‘olur’ yapan bir adam gönderdi İslam dünyasına: Mustafa Kemal. O, akıl ve özgürlük adına gerekeni yapıp aydınlanmanın önünü açtı. Ne yazık ki, akıl düşmanı Gazalî’nin ‘şeytan evliyası’ ekipleri Mustafa Kemal’i din dışı ilan ederek etkisiz kıldılar. ‘Allah ile aldatılmış kitle’ de Gazi Mustafa Kemal’i değil, akıl düşmanını tercih etti. Hükmü Kur’an versin: “Allah, aklını işletmeyenler üzerine pislik atar.” (Yunus, 100) İslam dünyasının, o arada Türk halkının üstüne pislik atılmış bulunuyor. Hem de haçlı emperyalizm kürekleriyle. Varsın hayrını görsünler! Bir Cumhuriyet kızının mektubu Son yıllarda aldığım en anlamlı, en ufuklu ve en samimi mektup bu. Ben bu mektuptan epey şey öğrendim, siz de öğrenin. Ve sakın umutsuz olmayın! Bakın, bu mektubu yazabilecek donanım ve ruhta çocuklarımız var. Bu çocukları bize armağan eden Atatürk ışığına minnet ve şükran borcunuzu sakın unutmayın! O ışığın boğulmasına sakın izin vermeyin. O ışık boğulursa hepimiz mahvoluruz. Ve böyle bir aymazlığın hesabını Allah’a asla veremeyiz. Namazlarımız, oruçlarımız o günahın faturasını ödemeye yetmez. Atatürksüz İslam dünyasının ne hallere düştüğüne iyi bakın! Şimdi gelin, Neriman Kulak adlı genç mimarımızın mektubunu dikkat ve ibretle okuyalım. Bir kitap çapında değer taşıyan şu iki cümlesinin altını da iyice çizelim:


“Allah neden kendi düzenini kabul etmeyecek mantıkta kullar yaratsın?!” “Ben bir Yaşar Nuri Öztürk olsam, sapasağlam dahi olsam benim için insanları aydınlatmak Cuma namazımdan önce gelirdi. Büyük yürekli Neriman’ın mektubunun tümü şöyle: “Sizi, düşünmekten uzak, tahlil yeteneği olmayan sözde hocalarla bir tutmak kesinlikle istemiyorum. Şu an 20 yaşında bir mimarlık öğrencisiyim, Kur'an’ın ne kadar yanlış anlaşıldığını çok küçük yaşlarımdan beri biliyordum. İnsanların saptırdıkları din, mantığıma asla uymuyordu. Ve düşünüyordum, Allah neden kendi düzenini kabul etmeyecek mantıkta kullar yaratsın? Affedici, merhametli diyoruz da neden her şeyi bu kadar zorlaştırıyoruz, anlaşılmaz kılıyoruz? Günümüze kadar hep, şöyle namaz kılınmaz, böyle kitap okunmaz diyerekten içinde bulunduğumuz dini anlayamaz olduk! 5 kitabınızı okumuş ve şu anda Kur'an Meali’nizi okuyan biri olarak beni bu denli aydınlatan size çok teşekkür etmek istiyorum. Hayatımı nasıl da değiştirdiniz!” “Her cümlede gerçekten ne demek istediğinizi o kadar iyi görüyorum ki, her birini ayrı ayrı sorgulamak, üzerinde düşünmek ruhumu aydınlatıyor. Şu an Kur'an ı açık bir zihinle, dayatmalardan uzak, bir cümle üzerinde bile dakikalarca düşünüp okuyarak anlamaya çalışıyorum. Böyle okunması gerektiğini sizden öğrendim. Atatürk'ü sizin kadar güzel açıklayan başka bir insana daha rastlamadım. Allah'ı, Hz. Muhammed'i, Kur'an'ı ve Atatürk'ü birbiriyle sıkı bir bağ içinde tutan bir insan olarak düşüncelerinize ne kadar inandığımı ve değer verdiğimi tahmin edemezsiniz! Allah sizden razı olsun! Bana küçük yaşımda nasıl bir kapı açtığınızı asla unutmayacağım ve sizin için duam hiç eksik olmayacak. Yurt Gazetesi'nden, televizyondan sizi izlemekten mutlu oluyorum. Hatta mimarlığı bırakıp, sizin yolunuzda giden bir yazar olmak bile geçiyor içimden. Hakikati görmeye başladığımı düşünüyorsam susmak olmaz.” “İnsanlar saçmalıyor. Hani sizin için, ‘Cuma namazını kılmıyor da televizyonda ne işi var!’ diye. O saatlerde orada insanları aydınlatıyor olmanız namazdan daha kıymetlidir. Sizi biraz olsun anlayan, kitaplarınızı da ardı ardına okuyor. Siz Cumanın nedeninin hastalığınız olduğunu söylediniz ama ben bir Yaşar Nuri Öztürk olsam, sapasağlam dahi olsam benim için insanları aydınlatmak Cuma namazımdan önce gelirdi. Bizi aydınlatmanıza, insanlara bir şeyler vermenize ihtiyacımız var. Bu millet ancak o zaman ahlaklanır, düşünmeye başlar. Sonrasında zaten aynen benim gibi namazı da orucu da gelecektir. Allah'ı kalbimizde hissetmeye başlayınca her şeyi pekâlâ gönüllü yapıyoruz.” “Size minnettarlığım buralara sığacak gibi değil. Daha nice kitaplarınızı bitireceğim. Sizi tanımaktan, anlayabilmekten ötürü en mutlu insanlardan biriyim. Ne kadar kitap okuyorsam o kadar hayatımın içindesiniz.” Zulme karşı çıkmak mı, camiye hapsolmak mı?


Kur’an, ‘din’ derken birincisini kast ediyor. Siyaset ve menfaat dinciliği ise bunun aksini söylüyor. Dincilikle dindarlığın belirleyici noktası da işte burası. Müdafaai Hukuk ve Kuvayı Milliye kadroları birinci anlayışı savundukları için dindar, Dürrîzade-Damat Ferit ekipleri ikinci anlayışı savundukları için dinci olarak damgalanmalıdır. Kıstas budur. Cumhuriyeti yamuk anlayan ‘sözde laikler’ bu kıstasın yerine ‘gerici-ilerici’ diye saçma bir kıstas koyarak Türkiye’yi karmaşanın kucağına attılar. Son iki yazımızda Türkiye ve Hindistan örnekleriyle gösterdik ki, siyaset ve menfaat dinciliğinin ‘ulema’ unvanlı simsarlarına göre, zulme karşı çıkmak ve ülkenin bağımsızlığını istemek önemli değildir, hatta din dışıdır. Herkesin namazını serbestçe kılıp kılamadığına bakacaksınız. Ülkenin bağımsızlığını ortadan kaldırıp bütün servetlerine el koyan işgalciler, eğer namaz kılmanıza engel olmuyorlarsa onlara karşı mücadele vermeniz dine aykırı olur. Bu ‘ulema’ unvanlı onursuzlar için İslam’ın “Tek düşman zulümdür, ona karşı savaşmayansa zalimdir” buyruğu hiçbir anlam ifade etmiyor. İmamı Âzam, “Zulme karşı savaşın olmadığı yerde Kur’an’ın istediği imandan eser yoktur” yolunda fetvalar verdiği için zindanlarda süründürülüp sonunda da katledildi. Zulme-zorbalığa karşı çıkmamayı dinleştiren her coğrafyadan ‘Dürrîzadeler’ Hindistan’da şunu bile yaptılar: İşgalci İngilizleri ‘Müslümanların kurtarıcısı’ ilan ettiler. Onlar bunu yapma şerefsizliğine bulaşırken insan haysiyetinden nasipli bir İngiliz diplomatı, bu ulemanın İslam’ı tahrif ettiğini, İslam’ın bir yabancı gücün işgalini hiçbir biçimde tecviz etmeyeceğini dünyaya ilan ediyordu. Bu diplomat, W. William Hunter idi. Onun çalışması şu adla yayınlandı: ‘The Indian Musulmans: Are Indian Musulmans Bound by Religion to Rebel Against the Qeen: Hint Müslümanları: Hintli Müslümalar Dinen Kraliçe’ye İsyan Etmek Mecburiyetinde midirler?’ “Hunter, bir kısım Müslüman ulemanın Hindistan’da cihadın meşru olmadığı yönündeki görüşlerinin gerçeği yansıtmadığını iddia ediyordu. İslam fıkhına göre aksi görüş doğrudur. Yani Müslümanlar ülkelerini ele geçirip inançlarına müdahale edenlere karşı savaş veya başka yollarla mücadele etmek zorundadırlar.” (Azmi Özcan, Hindistan’da İngiliz Hâkimiyeti ve Ulemanın Tavrı, 112) Esas dehşet verici gelişme bundan sonradır. Hunter’a karşı reddiyeler yazarak âdeta isyan edenler kimlerdir dersiniz? Ne İngilizler ne Hindular ne de öteki gayrimüslimler. Hunter’a reddiyeler yazanlar ‘ulema’ lakaplılardır. Tipik bir örnek olarak, Seyyid Ahmed Han’ı verebiliriz. Bu adam bizdeki hain Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye çok benzemektedir. Mustafa Sabri, Kurtuluş Savaşı’nı savunup öven Mısırlı ulemaya karşı, o savaş aleyhinde konuşuyor ve Mısır ulemasına reddiyeler yazıyordu. "Seyyid Ahmed Han’a göre, Hindistan’da asıl önemli olan husus, Müslümanların cihatla mükellef bulunmamalarıdır. Seyyid Ahmed bu görüşlerini desteklemek için Hz. Peygamber’in hayatından örneklemeler de yapmaktadır.” (Adı geçen makale, 113-114) İngilizlere hizmeti din yapmış adam, kölelik fetvasına Hz. Peygamberi de âlet ediyor. Dincilik, haçlı sömürgecilerle kendisinin işbirliği söz konusu olduğunda bin dereden su


getirerek işi ‘İslamî fetva’ya bağlamanın yolunu bulur. Kendisinin işbirliği söz konusu değilse, bırakın işgal ve sömürüyü, ortak ve evrensel insanlık meselelerindeki anlaşmaları bile ‘İslam’ı kâfirlere satmak’ olarak damgalar. Dinciliğe göre, aynı şeyi siz yaptığınızda hıyanet, kendisi yaptığında siyaset vardır. Sahte dinden uzak durma vaktidir “Tanrı’ya imanı koruma vaktidir” de diyebiliriz. Bu, şu demektir: Kur’an bize gösteriyor ki, insan tarafından yozlaştırılmış bir dine teslim olmaktansa onun dışında kalmak yeğdir. Böyle bir durumda insan hiç değilse gerçek dini bulma ümidini canlı tutar. Sahte dine teslim olduğunuzda ise bu ümit de yok olur gider. Ve din sandığınız şey başınıza bela olur; insanlığınızdan da çıkarsınız. Kur’an, zulümle (cehalet karanlığı ve zorbalıkla) kirletilmiş bir dinin insana hiçbir güven ve huzur getirmeyeceğini bildirmektedir: “İman edip de imanlarını herhangi bir zulümle kirletmeyenler var ya, güvende olma/ güvenilir olma işte onların hakkıdır; doğruyu ve güzeli yakalayanlar da onlardır.” (En’am suresi, 82) Günümüzde din, özellikle Türkiye’de, yozlaşmanın doruklarında seyrediyor. O bile yetmiyor, din her türlü zulmün, ahlaksızlığın, riyanın, vurgun, soygun ve talanın, her türlü kapkaçın dokunulmaz aracı olarak kullanılıyor. Böyle durumlarda Kur’an’ın yolu açık ve kesindir: Allah’a imanını koru, din adıyla sahnelenen yalanlardan uzak dur! Allah’a samimi iman, sizi mutlaka kurtaracaktır. Onu iyi koruyun, kalbinizi onunla doldurun. Yüzlerce, binlerce insan, şurada altını çizdiğimiz durumdadır. Hatta insanlık bu durumdadır. Bu durumda olanlara Kur’an’ın önerisini özetle tekrarlıyorum: Allah’a imanınızı tüm samimiyetinizle koruyun, din adı altında sergilen yalanlardan uzak durun. Özellikle o yalanları pazarlayan alçaklardan uzak durun. O alçaklardan nefret, Allah’ı memnun edecek ibadetlerin en büyüğüdür, bunu sakın unutmayın! BİNLERCESİNDEN BİR TANESİ Genç bir fizik öğretmeni olan Şermin Kaya’nın mektubunu okurken benzeri mektuplarda olduğu gibi, bunları düşündüm. Bu insanlara, ısrarlı tavsiyelerimden biri de ‘Din Maskeli Allah Düşmanlığı: Şirk’ adlı kitabımı, özellikle o kitabın Deizm bölümünü çok dikkatle okumalarıdır. Şöyle yazıyor Şermin Kaya: “İzmir'de büyümüş ve üniversite hayatını da bu şehirde noktalamış biriyim. Pozitif bilimlerle uğraşmaktayım senelerdir. Bununla beraber İslam'a dolu doluya bağlı biriydim.” “Bir süredir bütün inançlarımdan uzaklaştım. Sizin deyiminizle 'din tüccarları' her zaman mevcuttu bu ülkede. Onları izlemek, onlarla vakit geçirmek, onlarla içli dışlı


olmak beni kirletti. İslam temsilcisi olduğu düşünülen ülkelerde bile bugün, 21. yüzyılda, öldürülen bir insanın cesedine işkence yapılırken Allahu Ekber deniyorsa, benim inandığım şey nedir? Hayvanların bile birbirlerine yapmadıkları zulmü, Müslümanlık adı altında yapan toplumlardan birinde yaşıyor olmak bile utanç verici.” “Bir fizik öğretmeni olarak elbette ki yaratıcı bir gücün olmama ihtimalini düşünemiyorum. Ancak o, belki de din kitaplarında anlatılanın ötesinde bir yaratıcıdır. Belki de aslında sadece yaratmıştır ve artık bizi umursamıyordur. Niçin 89 senesinde doğduğum ve insanlık adına bir şeyler yapmaya çalıştığım halde ben de cezalandırılıyorum? Bu kadar büyük bir gücü olan Allah niçin çok sevdiği kullarını iyi-kötü diye ayırıp buna göre muamele etmez? Bize hiç sorulmadığı halde dünyaya gelişimiz niye, bu sınava niçin zorlandık?” “Bu sorular cevaplanmayacak bile olsa, ben size ulaştığına inanarak kendimi biraz daha iyi hissedeceğim. Köşe yazılarınız için ve her türlü paylaşımınız için teşekkürler.” Mektuplardan seçmeler Ayşe Şengün Ören, Tekirdağ’dan yazıyor: “Ben 36 yaşında, maalesef sizi geç tanımış biriyim. Şükürler olsun, çocukluk çağımdan beri Allah inancıyla yaşadım. Fakat ne yazık ki hurafeler ve din diye dayatılan saçmalıklar yüzünden kendi sorularıma kendim cevap veremez hale geldim. Ta ki sizi dinlemeye başlayana kadar. Bir kapı araladınız; yıllardır içinde dolanıp durduğum karanlık labirentten çıktım.” “Eşim ve ben, din öğreniyoruz diye kitaplıklarımızı dolduran kâğıt yığınlarının yerine, siz ve sizin gibi aydınlarımızın eserlerini ve Kur'an meallerini koyduk. Ayetlerin ışığında yaşamaya çalışıyoruz ve görüyoruz ki her geçen gün yeni bilgi kaynakları açılıyor önümüze. Yolda olabilmektir gayemiz. Hayatımıza yaptığınız katkı için teşekkür ediyorum. Allah sizden razı olsun.” Samsun’dan Nami Cem yazıyor; “Ben Samsun'da avukatlık yapan ve bunun yanında Türk tarihi üzerine kitaplar yazan genç bir kardeşinizim. Sizi çocukluğumdan beri takip eder, kitaplarınızı okur, katıldığınız TV oturumlarını kaçırmam. Yıllardır nasıl bir savaş verdiğinizi, yobazlığa ve cehalete karşı nasıl korkusuzca mücadele ettiğinizi, nasıl bir vatan ve Kur'an âşığı olduğunuzu görüyor ve biliyorum. Çok sevdiğiniz Atatürk'ün hayalindeki Türk münevver tipini en iyi biçimde siz temsil ediyorsunuz. Atatürk yaşasaydı sizinle gurur duyardı. Biz de sizinle gurur duyuyoruz. Şüpheniz olmasın ki, Allah da Türk milleti de sizden razıdır.” Yusuf İşler yazıyor: “Batı' nın tutumu hakkında şüpheleriniz olması gayet doğal. Batı, Ilımlı İslam’ı; kendisine daha iyi hizmet etsin diye iktidara getirdi. Ancak Ilımlı İslam’ın önünde sonunda Mısır örneğinde olduğu gibi Radikal İslam’a kaydığını görünce; politikalarını sorguladı ve farklı yönde davranmaya başladı. “Laik Atatürk Türkiye'si tekrar örnek hale getirilir mi diyorsunuz ya, ben buna % 0 ihtimal görüyorum. Batı bizi ne öldürür ne oldurur. Hele şimdi Ortadoğu' nun Yeni


İsrail'i Kürdistan' ı kurarken Ankara'da Milli bir hükûmetin olmasını asla istemezler. Yapılan, Sayın Başbakan' a ölümü gösterip sıtmaya razı etmektir. AKP iktidarının kullanım süresi daha dolmamıştır.” “İslam Dünyasının kurtuluşu yalnız ve yalnız kendi çabasıyla olabilir. Onun için de din hayatında hurafelerden sıyrılıp Kur' an'a Dönüş Hareketi’nin eyleme geçirilmesi gerekir.” Sedat Kenan Önen yazıyor: “Din konusundaki görüşlerinizin % 99’una katılıyorum. Kalan % 1’lik kısım ise benim görüşümdür. Yobaz-dinci kesime öyle bir darbe vurdunuz ki bu, fani dünyada görevinizi fazlasıyla yapmış olduğunuz anlamına gelir. Kafam, bozuk bir din anlayışıyla dolmuştu; sayenizde düzelttim; size minnettarım. Öyle radikal görüşleriniz var ki bu halkın bunu kaldıramayacağını ve açıklamak istemediğinizi hissediyorum. Sizin ve benim istediğim Kur’an Müslümanlığı bu dünyada yaşanacak mı, merak ediyorum. ‘Kur’an Müslümanlığı sapıklıktır’ diyen din simsarı yobaz bu söylediğine ne zaman pişman olacak?” 9 Eylül ve İzmir ruhu “Kurtuluş Savaşı’nın mukaddes başbuğu, 30 Ağustos 1922 zaferiyle Afyon ovasına serdikleri ırz ve namus düşmanı işgalci Yunan paryalarının leşleri üzerinden geçerek İzmir’e doğru yürüdü. ‘Halâskâr Gazi’, 10 Eylül günü İzmir’e girdi. Tarihin bu muhteşem ve mübarek gününden bazı ölümsüz tabloları hatırlatalım. Halâskâr Gazi’ye ihanetin âdeta dinleştirildiği şu ‘devr-i hıyanet’de hiç değilse İzmir ruhu taşıyan benliklerde yeni bir coşku yaratır. 8 Temmuz 1920’de Bursa işgal edildiği zaman TBMM kürsüsünün üstüne siyah bir örtü örtülmüş ve 'Bu örtü, memleket kurtarıldığında kaldırılacaktır' denmişti. 10 Eylül 1922’de Bursa düşmandan temizlendi. Ve TBMM’deki siyah örtü o gün kürsünün üstünden kaldırıldı. Kaldırılan o örtü, âdeta, Türk milletinin kara bahtının kaldırılıp atılmasıydı.” (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2/500) Düşmanı ülkenin harimi ismetinden temizleyen mustarip-mukaddes adam, İzmir’e girdiğinde onun geleceği binanın önünde toplanan değişik kasabalardan kadınlar bekliyorlardı. Şimdi o tabloyu seyreden Halide Edip’i, gözyaşlarımıza hâkim olmaya çalışarak dinleyelim: “Gölgeler gibi çekingendiler. Onu, o dar girişte görünce yerlere doğru eğildiler. Sarılıp dizlerinden öptüler. Başörtülerinin uçlarıyla ayakkabılarının uçlarını sildiler. Bazıları o tozları gözlerine sürdüler. Ve onların gözlerinden onun ayakkabılarına gözyaşları damladı. Sonra geçip önünde el bağladılar. Yaşlı gözlerle ona uzun uzun baktılar.” (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, 2/508) İzmirliler ona bir otomobil hazırlamışlardı. Bu otomobili, tek parçası görünmeyecek kadar güller, çiçekler, laleler, sümbüllerle süslemişlerdi. Göklerde uçan bir mitoloji tanrısının kanatları gibi. Yalvarırlar: “Gazi, bu araba içinde Karşıyaka’ya geçsin.”


Ve Atatürk’ü ölümsüzlük semasına taşıyan bir büyüklük belgesi: Muzaffer kumandan gireceği binanın taş döşeli kapısı önüne geldiğinde tam içeri gireceği noktada yere serili bir şey görür. “Bu nedir?” diye sorar. Bir bayan cevap verir: “Yunan bayrağı, paşam. Bu eve giren işgalci Yunan Kralı Konstantin, içeri girerken, taşlığa serilen Türk bayrağını çiğneyerek geçmişti.” Mustarip ve mukaddes adam, sonsuza kaydedilecek cevabını verir: “Hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak milletin şerefidir; ne olursa olsun, yerlere serilmez ve çiğnenmez. Kaldırınız!” DESTANÎ ZAFERİN GETİRDİĞİ TEVAZU İzmir’den Ankara’ya döndü. 4 Ekim 1922 günü TBMM karşısında konuşurken, sanki fazla bir şey yapmamış gibi mütevazıdır. O büyük zaferi göklere çıkarırken bunu millete mal eder. Öte yandan, yapılan işi bir sevinç ve uçuş sebebi saymak yerine, bir başlangıç sayar. Muhteşem başbuğa göre, kazanılan zafer her şey demek değildir. TBMM’den şöyle seslenir: “Kazanılan zafer, bize bir imkân bağışlıyor. Biz bu imkânı, memleketimizin, milletimizin refahı, geleceği için kullanacağız.” Anlaşılan o ki, ölümsüz adamın ruhunda saklı bulunan sevda, kazandığı bu zaferden çok daha büyük zaferlere imza atacak dirayettedir. 1928 yılının 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları sırasında duygularını yazması istendiğinde şunları yazmıştır: “Bir insan kendini milletiyle beraber hissettiği zaman ne kadar kuvvetli bulur, bilir misiniz? Bunu anlatmak çok zordur. Bunu izahta aciz kalıyorsam beni mazur görünüz.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 22/203) Atatürk’ün, İzmir dönüşü TBMM’ye girdiğinde millet için ne anlam ifade eder hale geldiğini onun hayatını en iyi yazanlardan biri olan Şevket Süreyya Aydemir’den dinleyelim: “Halkın gözünde o artık, milletin sinesinde bir ferdi mücahit olmaktan çıkmış, milletin rızasıyla milletin üstünde bir varlık haline getirilmişti.” Millî nankörlüğün bu mukaddes varlığa, bu mukaddes zaferden kısa bir süre sonra başlayan onlarca hıyanet tezgâhı kurduğunu da unutmayalım. Ve şunu da unutmayalım: Tanrı ve tarih, böyle bir adama bu ihaneti reva gören bir kitlenin iki yakasını elbette bir araya getirmeyecekti. Getirmiyor. Yetmiş küsur yıldan beri kimlerin eline kaldığımıza bakın, anlarsınız. Hiçbirisi Halâskâr Gazi’nin çizmelerinde çamur olamaz.


Bu eleştiriye cevap vermeliyim Nihat Özyedi yazıyor: “Sizi eleştirmek haddime değil. Ben sizin yazdıklarınızı ancak anlamaya çalışabilirim.” “Sizi ezelden beri takip etmekteyim. Yıllardır bildiğim Yaşar Nuri Öztürk, idealleri doğrultusunda canı pahasına savaşan ve sadece bu yönde eylem gerçekleştiren bir âlim idi. Dini ben ondan öğrendim. Fakat kanseri atlattıktan sonra (ki öğrendiğim gün bir kurban kestim) bunca yıldır gerçek mânâda anlaşılamamış olmanın kırgınlığını yaşayan bir Yaşar Nuri Öztürk ile karşılaştım. Bariz fark ortadadır. Sizin, fikir üretme anlamında pes edip yanlış fikirleri onarma yoluna meylettiğinizi görmek, beni ve birçok insanı ağlatıyor. Üretime devam etmelisiniz sevgili hocam. Bizim size ihtiyacımız var. Ömrünüz uzun olsun!” KEYİF ÇATMIYORUM, ÜRETİM DEVAM EDİYOR Pes etmek ve yeni fikirler yerine sadece ‘tamiratçılık yapmak’ iddiaları gerçeğe tamamen aykırıdır. Uluorta verilmiş bir hükümdür, haksızlıktır. Dört buçuk saat sürmüş çok ağır bir ameliyattan kalkışımın beşinci gününde ekrandaki programıma bir hafta önce kaldığım yerden ve hastane odasından aynen devam eden benim. Aylarca süren terapiler boyunca peryodik programımı bir gün dahi aksatmadan ve bir dakika dahi kısaltmadan sürdüren benim. O büyük ameliyatın üzerinden 22 ay geçti. Devrim yaratan eserlerimden üçü kabul edilen ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’, ‘Şirk’ ve ‘Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ kitaplarım bu tedavi sürecinde çıktı. Bu eserler, ‘fikirleri onarma’ eseri midir? İnsaflı olalım. Veya ağzımızdan çıkanı kulağımızın duymasını sağlayalım. O iki eser, İslam düşünce tarihinde ilk kez gündem yapılan ve her biri bir devrim olan fikirlerden oluşmaktadır. İlk kez benim telaffuz ettiğim fikirlerdir bunlar. Üstlerindeki ihanet örtüsü ilk kez tarafımdan kaldırılan gerçeklerdir. Yoldaki kitaplarımın her biri, Tanrı’nın izniyle, bu kitapları sollayacak nitelikte yeni devrimler getirecektir. Baskıya gitmek üzere olan birini söyleyeyim: ‘Kur’an-ı Kerimde Lanetlenen Soy’, küçük adıyla ‘Şeytanın Yol Evladı’. Yine kıyametler koparacak bir devrim kitaptan söz ediyorum. Bu dosyalar benim yıllar önceden açıp da “Günü geldiğinde yayınlarım, şimdi vakti değil” deyip yarım bıraktığım dosyalardır. Şimdi onları tek tek ikmal edip yayınlıyorum. Onlar benim fikir hayatımın, misyonumun esas ürünleridir. Onları ‘yan yatarak, pes ederek’ mi yayınlıyorum?” Peki, bunları yapmak yeni üretim değilse yeni nedir? Parti siyasetleri uğruna laf üreterek kahvehane pişpirikçilerinin keyfini okşamak mı? Onu asla yapmayacağım. Muarızlarımın görmezlikten geldikleri bir gerçeği daha açıklamak zorundayım: Ben, dünya kamuoyunun onayı ve oylarıyla da tescil edildiği gibi, yaşadığı yüzyıla en büyük etkiyi yapmış birkaç adamdan biriyim. Dünya tarafından birkaç dilde okunan bir fikir adamıyım. Dünya üniversitelerinde hakkında ona yakın doktora tezi yapılmış bir ilim adamıyım. Yazdıklarım bu çapıma, bu düzeyime, bu sorumluluğuma yakışır olacaktır. Ben, gönüldaşlarımın nitelemesiyle ‘vakur bir düşünce adamı’ unvanı taşıyorum. Muarızlarım bunu çok iyi bilirler ama kin ve hasetleri, gerçeği itiraflarına engel olur. Şükür ki, gerçek, dünya kamuoyu tarafından itiraf edilmiştir, edilmektedir.


Siyaset lakırdısına asla âlet olmam. Soylu siyaset mi diyeceksiniz? Soylu siyaseti temsil edip uygulamak üzere milletin önüne çıktım; millet bana, “Ben soylu siyaset istemiyorum, kapkaç siyaseti, yalan ve talan siyaseti istiyorum; sen kenara çekil!” dedi; ben de siyaseti bıraktım. Kimsenin bana siteme hakkı yoktur. Ve benim hiç kimseye hiçbir borcum yoktur. Kur’an bana şunu öğretmiştir: Sergiledikleri nankörlük ve zulümlerle Nuhlar yaratan bir topluma tufan hak olur. Bu topluma da hak olmuştur. Bu toplum, müstahak olduğu tufanı yaşayacaktır. Ve yaşamaya başlamıştır. O tufanı artık hiç kimse durduramaz. Nuhlar bile durduramaz. Bir mektup ve bazı öneriler Önce, yüzlercesinin duygularına, serüvenine tercüman olan mektubu okuyalım, sonra önerilerimizi sunalım. Hatice Yasa, Münih’ten yazıyor: “Size sayfalar dolusu şükran, iyi dilek ve temennilerimi iletebilirim. Sizi, bize hediye eden Tanrımıza şükranlarımı iletiyorum. Varlığınızdan, insanlık için bunca mücadele ile başardıklarınızdan dolayı, bir Türk olarak onur duyuyorum. Verdiğiniz mücadele ile hayat ve umut doluyorum. Bir Sokrates, bir Atatürk ve daha nice özel insanlardan birisiniz.” “Müslüman bir ailenin kızı olarak dünyaya geldim; ama kendim öğrenmeli, sorgulamalı ve hayatımın sorumluluğu nasıl bana aitse, dinimi ya da dinsizliğimi seçme imkânı da bana ait olmalıydı. Ailem Müslüman’dı ama annem hariç tüm akrabalarımız bir kız çocuğunun okuyamayacağı dayatmasını düşünecek kadar gelenekçi ve bir o kadar da müdahalecilerdi.” “Üniversite yıllarımda anneme ve babama, herhangi bir dinin mensubu olmadığımı dile getirebilmiştim. Bu konuda araştırmalar yapıyor, tarih, mitoloji, gelenekçi dincilerin eserleri, felsefe, kuantum, Budizm ve daha birçok dalda kendimi bulmaya çalıştığımı, güzel bir dille aileme anlatmış, saygı duymalarını başarmıştım.” “Tanrı’ya inanıyordum, bundan emindim ama henüz Tanrı’yla arama bir din koymaya hazır değildim. Hz. Muhammed’in Peygamber olabileceğini kendime kabul ettirememiştim. Daha çok bilgiye ihtiyacım vardı. İslam’ın bu kadar bağnaz, ilimden yoksun yaşanması ve aile büyüklerimden gördüklerim, beni bu dinden çok soğutmuştu. İnsanların hayatlarını bu kadar bilgisiz, araştırmasız, bayağı, amaçlarını ve kendilerini keşfedemeden yaşamaları beni deli ediyor, ben böyle olmamalıyım diyerek güç buluyordum.” “Avrupa’ya staj amaçlı gittiğimde, kendimi çok farklı bir dünyada gördüm, önce insandım; kadın ya da erkek değil! Sözlerim değer buluyordu. Belki ben de burada bir şeyler yapabilecektim. “Kur’an’ı yıllar önce okumuştum; tekrar elime alıp, bu olgunluğumla tekrar tanışmak


istedim. Okudum, okudum, okudum. Tabiî ki, Allah’ın kelamını düzgün ve doğrudan veren sizin mealinizden. Sizi yıllar öncesinden tanıyor, yazılarınızı takip ediyor ve kitaplarınızı okuyordum. Ama Kur’an´la beraber tekrar okudum. Daha sonra, gelenekçi tefsirlerle karşılaştırarak okudum. Ayetlerin içindeydim, doğruya aklım karar veriyordu. Bambaşka bir dünyanın içine girmiştim.” “Siz dinde reformu getiren kişisiniz, dünya ne yazık ki, yaşarken diğer liderlerde, nebilerde, peygamberlerde, filozof ve ilim adamlarında olduğu gibi, sizin de değerinizi tam olarak anlayamayacak; fakat bana anlattınız! Kızlarıma da anlatmaya devam edeceksiniz!” “İnsanlık için faydalı olma isteğini içimden kazısalar da, artık çıkaramazlar. Şu anda 30 yaşındayım. Hayata bir şeyler bırakmadan gitmek istemiyorum. Bana önereceğiniz kitaplar, yol ve yöntemler vardır umarım.” Önerilerim: Öncelikle, ‘Kur’an’ın Temel Buyrukları, Kur’an’daki İslam, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Mâûn Suresi Böyle Buyurdu ve Şirk, Kur’an’ı Tanıyor musunuz’ adlı kitaplarımı okuyun. Onlar sizin yolunuzu açacaktır. Bilgi bakımından da açacaktır, yöntem bakımından da… Sizdeki bu niyet ve bu gayret sizi yarı yolda bırakmaz, merak etmeyin. Mektuplardan seçmeler Hasan Kayacan yazıyor: “Siz hiç sorulmayanları sorduğunuz için çoğumuzun ufku açıldı. Size teşekkür ediyoruz. Atatürk, yüzyıla yakın bir süredir anlaşılamıyor ve yanlış yorumlamalarla anlaşılması daha güçleşiyor. ‘İnsan Atatürk’ diye bir kavram çıkardılar. Herkes bilsin ki; Atatürk, cephede savaşırken de insandı, saldıran ülkeleri dize getirirken de insandı, cumhuriyeti kurarken de insandı. Atatürk hep insandı! Benim için Atatürk'ü büyük yapan özelliklerinden biri kuru fasulye-pilav sevmesidir.” “Atatürk'ün birçok yeteneği vardı. Gerek düşünce adamı olması, gerek askeri bilgisi, gerek liderliği. Bunların hepsi ‘insan’ özellikleridir. O, her yönüyle insan. O; mütevazı, samimi, içten, bizden biri. Onun için seviyoruz Atatürk'ü. Daha istedikleri ne? O dönemde bizi daha ileriye götürecek kim vardı başka? Bana biri bu sorunun cevabını versin. Atatürk kudretli bir insandı. Bugün konuşmak kolay. Belgelerden o günleri öğrenmek lazım. Bu işler çocuk oyuncağı değil. Şöyle belge dolu bir ‘Atatürk Hayatı’ yayınlanmadı. Gerekirse 4.000 sayfa olsun, gerekirse 10 yıl çalışma istesin.” Asena Kır yazıyor: “22 yaşındayım ve bu yaşa kadar birçok kitabınızı okudum. Düşüncelerinizin beni ne kadar aydınlattığını anlatamam. Yeni bir ufuk açtınız beynimde. Sizin, dini doğru anlatma çabalarınız bende tam olarak karşılığını buldu ve dimdik ayaktayım. Nasıl teşekkür etsem az!” Aylin Baker yazıyor: “İnsanlar sizin söylediklerinizi dinliyor; düşünmesini, olayları tartmasını öğreniyorlar. Şu dönemde görüşleriniz çok önemli. Size engel olunduğunu düşünüyoruz. Yurt dışında izlenebilecek kanallarda sizi duymak istiyoruz. Hem laik, hem demokrat, hem de dindar olunabileceğini tam olarak anlatabilen bir tek siz


varsınız. Atatürk gibi, Allah'ın bu millete nasip ettiği büyük mucizenin, kıskançlık ve cehaletle yok edilmesine engel olmaya çalışan sizsiniz. Büyük bir değersiniz. Hakkınızı ödeyemeyiz. Çok teşekkür ederiz.” Tayfun Polat yazıyor: “Dine karşı düşüncelerimi doğruyu göstererek 180 derece çeviren ve güzele yönlendiren size çok müteşekkirim. Özellikle, kitaplarınızda Kur’an-ı Kerim’den ayetler aktarmanız ve ünlü fakîhlere atıflar yapmanız çok etkileyici. Yani kafadan atmıyor, fikirlerinizi destekler birçok alıntı yapıyorsunuz. Yaptığınız iş çok zor. Fikirleriniz ve kitaplarınız bu zamanın çok ötesinde.” “ Şirkin Ateizm olduğunu zannediyorlar. Kul ya da kamu hakkı yemekle dinden çıkılmayacağını zannediyorlar. ‘Sen namazı kıl bir şekilde, oradan sevap alırsın; o ayrı; kul hakkı, kamu hakkı ayrı’ gibi söylemlerle kendilerini avutuyorlar. Mâûn suresinden namazının lanetlendiğini söylediğimde, yok öyle bir şey diyorlar.” “Bu ülke ayağa kalkabilecekse, size çok ama çok ihtiyacı var. İyi ki varsınız. İyi ki sizinle aynı yüzyıla denk geldik. İslam dünyasına yaptığınız çalışmaları Allah elbette görecektir. Sizin için dualar ediyoruz.” Dinler arası diyalogun esası 'deizm'e çağrıdır Günümüzde daha çok üç büyük din (İslam, Hıristiyanlık ve Musevilik) arasında yürütülmeye çalışılan, daha doğrusu yürütüldüğü iddia edilen diyalog, gerçek bir diyalog olmaktan çok, kitleleri Allah ile aldatmaya yönelik siyasal bir oyundur. Ve samimiyetle söylemeliyiz ki; bu oyunda aldatılan, kullanılan camia da İslam dünyası, özellikle Türk halkıdır. Gerçek şu ki; ortada, kavramın amacına, dinlerin beklentisine yaraşır bir diyalog yok; süper Hıristiyan güçlerin, perişan durumdaki Müslüman dünyayı aldatıp oyalaması var. Biz, sürüp giden bu ‘diyalog’ adlı oyuna karşı çıkan beyanlarımızla; işte bu tezgâha, bu aldatmacaya, bu haçlı oyununa karşı çıkmaktayız; dinlerin ve Tanrı’nın isteği olan gerçek diyaloga değil! Günümüzde üç büyük din arasında işlediği varsayılan sözde diyalogun, olması gereken esası nedir? Bu soruya isabetli bir cevap vermek için, tek Tanrıcı dinler arasında diyaloga çağrının, tarihte ilk kez Kur’an tarafından yapıldığını kayda geçirmek gerekir. Kur’an’ın bu konuda, Hz. Muhammed aracılığı ile 15 asır önce yaptığı çağrı şudur: “De ki, ‘Ey ehlikitap/Yahudiler ve Hıristiyanlar! Sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze gelin: ‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ın berisinden, kimimiz kimimizi rabler edinmesin!’ Eğer yüz çevirirlerse şöyle söyle: ‘Tanık olun, biz Müslümanlarız/Allah'a teslim olanlarız!" (Âli İmran, 64) Görülüyor ki; diyalog ve beraberlikte esas alınan tek gerçek var: Allah’ın birliği. Yani, şirkin reddi. Kur’an, birlik ve diyalogun temeline, ‘olmazsa olmaz’ değer gördüğü Allah’a imanı oturtmuştur. Peygamberlere iman, bu noktada gündem yapılmamıştır.


Açıktır ki; peygambere iman devreye sokulduğunda, diyalogun anlam ifade etmesi zorlaşacaktır. Herkes, işi kendi peygamberine odaklayacak, Allah’ın birliği yerine peygamberlerin çokluğu geçecektir. Ayrıca ve daha önemlisi; peygamberler devreye sokulduğunda, dinin pratikleri gündeme gelecek, onlar gündeme geldiğinde ise ‘din sınıfı’, ‘din adamları’, onların yüzlerce zübürü, dayatması, saptırması, çıkarı devreye girecektir ki, dinler konusunda musibetin kaynağı budur. Kur’an; diyalog meselesinde, zirve değeri olan Allah’a imanı esas alıp, öteki değerleri her dinin kendi mensubuna bırakmıştır. Kur’an; bu tavrıyla, Bakara 62 ile Mâide 69’da belirlediği ‘kurtuluş şartları’nı, başka bir deyişle ‘kurtuluş için yeterlilik şartları’nı öne çıkarıp, ‘efdaliyet şartları’nı kenara koymuştur. Böyle bir diyalog ve birlik çağrısının felsefî esası nedir? Tartışmasız biçimde söyleyebiliriz ki; bu esas, dinlerin mensuplarının son tahlilde Allah’ın birliğine iman üzerinde ittifak edip, öteki meseleleri bir kenara koymasının tanrısal iradeye uygunluğudur. Bizim burada diyalogdan hayır bekleyen herkese altını çizerek önereceğimiz iki şey var: 1. Diyalog derken, siyaset yapıp birbirini aldatmak yerine, mutlu bir gelecek inşa etmek için Yaratıcı’nın birliğini esas almak, kendi peygamberini dayatmaktan vazgeçmek, 2. Diyalogu, kitleleri kandırmaya yönelik geleneksel kabullerle kirletmek yerine, diyalogda ‘Deizm’in (Allah’ın birliğine imanın) öne çıkarılması gerektiğini ve (en azından) Kur’an’ın bunu istediğini, insanlığa açık yüreklilikle ilan etmek. Diyalogdan işte o zaman hayır gelir; aksi halde, Allah ile aldatma tezgâhının küresel bir işleyişini seyretmenin ötesinde bir şey kazanmamız mümkün olmaz. Feraizci Hamdi'nin torunları Yakın Türk Tarihi araştırmalarıyla ünlü Zeki Sarıhan’ın 13 Eylül 2013 tarihli sarsıcı makalesinden alıyorum. 30 Ağustos Zaferi’nin dünyada yankılanması üzerine, hıyanet damarları ciddi biçimde rahatsızlaşan Kurtuluş Savaşı düşmanları, eylül ayı başlarından itibaren, saklandıkları deliklerden bir bir çıkarılmaya başladı. Tarihçi Zeki Sarıhan’ı dinleyelim: “Sabah gazetesinin haberine göre; Yunan İşgali sırasında, Bursa’da müftülük yapan Feraizci Hamdi haini de yakayı ele vermiştir. Gazetenin yayınına göre; hoca, Türk bayrağını yırtmış, çiğnemiş; Yunan ileri hareketini, krala çektiği bir telgrafla kutlamıştır. Türkleri şikâyet ederek tutuklatmıştır. Müslüman kadınların Yunanlılarla evlenebileceği konusunda fetva da veren hoca, Bursa’nın kurtuluşuyla, İstanbul’a gelip saklanmıştır. Sorgusu sırasında suçlarını saklamamış, ancak bunların Mustafa Kemal Paşa tarafından affedildiğini ileri sürmüştür. Bayrak yırttığını ve Yunanlılar Eskişehir’e girdiğinde secdeye kapandığını reddetmiş; fenalık yapanın kendisi değil, şimdi Hicaz’da olan Ömer Feyzi olduğunu söylemiştir.” Feraizci’nin bugünkü torunları içinde, Kurtuluş Savaşı’na duyduğu hınç ve düşmanlığı


dedelerinden daha azılı biçimde devam ettiren, din maskeli hainler az değildir. Hemen her gün, bunların birinin veya birkaçının Kurtuluş Savaşı, o savaşın başbuğu ve askerleri aleyhinde, doğrudan veya dolaylı hezeyanlarına, iftiralarına tanık olmaktayız. Bir yandan bağımsızlık düşmanlığı yapmaktalar, bir yandan da namazı, umresi eksik olanları dindışı ilan etmekteler. Onlara göre; iki rekât namaz varsa, hiçbir ahlaksızlık ve alçaklık Müslümanlığa zarar vermez. Şeytanî tezgâhlarını işte böyle işletmekteler. Dahası; bunların Kurtuluş Savaşı’na sövüp saymaları, imkân sahibi kodamanlarca, bir tür ‘üstünlük belgesi’ sayılmaktadır. Sövüp sayanlar, kısa bir süre sonra bir biçimde ödüllendirilmektedir; bir mevkie getirilerek, bir ihale verilerek, bir krediyle, bir köşe yazarlığıyla, bir program yapımcılığıyla, bir danışmanlıkla ve daha bilmem nelerle... Eğer açıkça ödüllendirmek çok fazla sırıtacaksa; yakınları, ortakları, işbirlikçileri, gizli kasaları vasıtasıyla ödüllendiriliyorlar. Değişmeyen şu: Kurtuluş Savaşı’na, onun önderine bir biçimde çamur atmak, asla ve asla ödülsüz bırakılmıyor! Aynen, aksini yaparak Kurtuluş Savaşı’nı, onun başbuğunu bir biçimde övenlerin asla ve asla cezasız bırakılmadıkları gibi… GÜVENMEK VEYA MECBUR BIRAKMAK Biz burada yeni kuşakların vicdanlarına şunu ileteceğiz: Dincilerin, özellikle hıyanete bulaşmışlarının, ne kendilerine ne de kanlarını taşıyanlara güvenilir. Onlardan hayır gelmesini ümit edecekseniz, onlara güvenmeyeceksiniz, onları mecbur bırakacaksınız. Aslında şer güçlerin tümü (Avrupa, ABD, dincilik, engizisyon) böyledir. Onlara güvenenler mahvolur. Tarihin diyalektiği bunun aksini hiç göstermemiştir. Tarih yaratan adam Mustafa Kemal, daha 1920’de şunu söylüyordu: “Avrupalıların namusuna güvenemeyiz.” Avrupa, bir örnektir. Zulüm ve hıyanete bulaşanların hiçbirine güvenemezsiniz. Atatürk; Batı’ya karşı, Batı’nın namusuna güvenerek değil, Batı’yı mümkün mertebe namuslu davranmaya mecbur bırakarak başarılı oldu. Aklınız, feraset ve dirayetinizle mecbur bırakırsanız, en namussuz adam bile namuslu eylemler sergileyecektir. Bunun arkasında güven yok, mecbur bırakmak vardır. Tarih yaratan bütün büyük ruhlar; güvenerek değil, mecbur bırakarak başarılı olurlar. Güven sadece Allah’adır. Özellikle büyük ruh, Allah’tan başkasına asla güvenmez. Ve Kur’an, işte bunun içindir ki; üzerine basa basa şu gerçeği tekrarlar: “Allah’tan başka dost yoktur, olmaz”. Dost ve dostluk tabiri insan için, özellikle devletler için ancak mecazî anlamda kullanılabilir. MUHAMMEDÎ İSLAM VE MUAVİYE İSLAMI Mevlüt Söylem Balıkesir’den yazıyor: “1990’lı yıllarda Hürriyet gazetesinde Cuma günleri yayınlanan köşe yazılarınızla tanıştım. Giderek eserlerinizi okumaya başladım. Şu an tüm eserleriniz kitaplığımda mevcut. Altmışa yakın eserinizi okuduktan sonra, Muhammedî İslam ile Muaviye İslamı’nın farkını net bir şekilde gördüm. Camilerimizde din adamı kılığında çok Muaviye gördüm ve o camilerden soğudum. O camilerde namaz kılmıyorum, beş vakit evimde kılıyorum. Artık, doğru ile yanlışı ayırt edebiliyorum. Size minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Bunu da kendimi ifade etmek için yazıyorum. Sizin gönül dostunuz olmaktan çok mutluyum.”


Mehmet Çalışkan Hollanda’dan yazıyor: “Hollanda'nın Leiden Üniversitesi’nden ‘master’ yapıp, tarihçi olarak mezun olmamda en büyük katkıyı Yaşar Nuri Öztürk'ün kitapları yapmıştır. Leiden Üniversitesi’nin Türkoloji bölümünde gördüm ki; Müdafaa-i Hukuk kadrosuna nefret ve intikam hırsıyla beslenmiş hocalar, Yaşar Nuri Öztürk'ün kitapları yüzünden, çeşitli ‘haçlı oyunları’yla kıvırmaya başlamışlar. Üniversitenin bağımsız profesörleri benim Atatürk ve Kur'an adlı mezuniyet tezimi kabul etmek zorunda kaldılar; haksız bir şekilde tezim kabul edilmiyordu. Bunun da üç sebebi vardı: 1. Atatürk düşmanlığı, 2. Yaşar Nuri Öztürk karşıtlığı, 3. Müslüman düşmanlığı.” Ben, Yaşar Nuri Hoca’nın tespit ettiği Kur'an'sal ilkelerin savunucusuyum. Leiden Üniversitesi’nin yeraltı kütüphanesinde bir bölüm açılmış. Yaşar Nuri Öztürk’ün neredeyse bütün kitapları orada bulunmaktadır. Leiden Üniversitesi dünyanın en iyi 70 üniversitesinden biridir. Yakında Yaşar Nuri Hocama ithaf edilmiş 'Müşrikler Allah Düşmanıdır' adlı bir kitabımı yayınlamak istiyorum ve şunu da söylemeden yapamayacağım: Yaşar Nuri Öztürk'ün Türkçe Meal’ini okuyana kadar, müşrik olduğumu anlamamıştım. Hayatımın bundan sonrası, şirkin bütün türlerine karşı mücadele etmekle geçecektir.” Berrin Başar yazıyor: “Şu sıralar Hallâc adlı eserinizi okumaktayım. Öncelikle, açtığınız aydınlık kapılar için minnet ve teşekkürlerimi iletmek isterim. Her bir eseriniz cehaletimin farkına varmama ve bunu gidermek için yeni şeyler, yeni bilgiler öğrenme isteğime yol açıyor. Hallâc eseriniz, bende Karmatîlik, Zenc İsyanı, Ebu Zer ile ilgili bilgi edinme isteği uyandırdı.” Ahmet Rıdvan Yalçıner yazıyor: “Seksen yaşında, Müslüman Türk vatandaşıyım. Yazmış olduğunuz ‘Kur’an’daki İslam, Dört Yüz Soruda İslam, Allah ile Aldatmak, Mâûn Suresi, Şirk ve Kuran'ı Tanıyor musunuz’ dâhil, kitaplarınızın yüzde yetmişinden fazlasını okudum. Kur’an’ı Allah’ın söylediği, peygamberimizin öğrettiği anlamda, sizin kitaplarınızla öğrendim. Allah sizden razı olsun!” Sel Su, Almanya’dan yazıyor: “Ben Avrupa’da yaşıyorum. Ben dini sizde sevdim, Kur’an’ı sizde sevdim. Gerçek dinin ne olduğunu sizden öğrendim. Allah’ı sizde çok ama çok sevdim. O kadar güzel, o kadar akıllı, o kadar mantıklı ve o kadar tane tane anlatıyorsunuz ki! Sanki içimizdekileri ezberlemişsiniz.” 'İniş sıralı Kur'an Meali' üstüne Oktay Erdem adlı okuyucumuzun mektubunu okuyalım, sonra bir değerlendirme yapalım: “44 yaşında, modern yaşayan bir adamım. Bu yaşıma kadar Kuran-ı Kerim'i hiç okumadım, okuyamadım. Çünkü elime her alışımda ruhum daraldı, içim sıkıldı. Bakara suresini asla geçemedim. Ta ki, sizin ‘Surelerin İniş Sırasına Göre Kur’an Meali’nizi bir arkadaşım tavsiye edene kadar.” “Eyüp Sultan’da oturuyorum. Oradaki tüm kitapçıları gezmeme rağmen, sizin kitabınızı bulamadım. Çok acı geldi bana; Taksim’e gittim; yukarıdan aşağıya başladım. Önce D&R. ‘Yok, başka şubelerde olabilir’ dediler. Ardından Mephisto. ‘Yok’ dediler.


Ardından Pandora. ‘Yok’ dediler. En son İnsan Kitap’ta bir adet buldum, ikinciyi istedim ‘Yok’ dediler.” “Bu kadar mı zor bu kitabı bulmamız? Yayıncıyla konuşmanız gerekmiyor mu? Gerekli baskıları lütfen yapın; herkes okusun ve anlasın. Şimdi otobüste, trende elimde. Modern takım elbiseli bir adam, göğsümü gere gere kitabınızı açıp okuyorum. Herkes görsün, okusun diye; ama inanın, bence bulamıyorlardır o insanlar da! Eşim ve ben, ölene kadar duacınız olacağız. Bizi kendimize getirdiğin için Allah senden razı olsun!” NEDEN ‘İNİŞ SIRALI’ MEAL? Kur’an’ın elimizdeki resmî nüshası, surelerin iniş sırasına göre düzenlenmemiştir. Ayetlerin tertibi vahye bağlı iken, surelerin tertibi serbest bırakıldığı için, bunda sakıncalı bir yan da yoktur. Üçüncü Halife Osman, bugün elimizde bulunan tertibi resmîleştirip, öteki tertipteki mushafları referans kaynağı olmaktan çıkardı. Bunda zorunluluk vardı. Çünkü; herkesin elinde kendine göre tertip edilmiş bir mushaf olduğunda, Kur’an’a yollama yapmak çok zorlaşacaktı. Bu zorluğun ortadan kaldırılması gerekiyordu. Ancak, orada çok ciddi bir nokta gözden kaçırıldı ki o da şuydu: Hz. Ali’nin elinde, sureleri iniş sırasına göre düzenleyen bir mushaf vardı. Daha önemlisi: Hz. Ali, bu mushafta, ayetlerin kenarlarına, peygamberimizin o ayetlerle ilgili açıklamalarını yazmıştı. İşte, esas hadisler bunlardı ve bunlar, Kur’an’ın en büyük müfessiri olan Hz. Peygamber’in yorumlarıydı. Ali’ye duyulan haset ve bazı kimselerdeki kin, Peygamberimizin “Konuşan Kur’an” diye nitelediği, Ali’nin bu ‘hazine’ değerindeki mushaf nüshasının esas alınmasını engelledi. Bu nüsha, Ehlibeyt çevrelerince bir süre elden ele gizlice dolaştırıldı ise de, ileriki yıllarda Emevî zorbası adûdlar tarafından bulunup, yok edildi! İslam dünyası, en çok muhtaç olduğu ‘Peygamber açıklamaları’ndan yoksun bırakıldı. İslam dünyasının felaket sebeplerinin en büyüklerinden biri de budur. Emevî adûdları, gerçek hadisleri yok ettiler; onların yerine, binlerce yalan uydurtup hadis diye ümmete dayattılar. Müslümanlar, asırlardır o uydurmaların açtığı felaketlerin girdabında kıvranıyor. Unutmayalım; günümüz siyaset dinciliğinin Allah ile aldatmada kullandığı temel sermaye de bu uydurmalardır. Allah’a şükür ki; Kur’an, bir tek harfi bozulmadan elimizdedir. Surelerin tertibi şöyle olmuş, böyle olmuş, fark etmez; Kur’an, Kur’andır. Ancak, sureleri iniş sırasına göre okumak ile o sıraya göre okumamak arasındaki fark; bir saraya kapıdan girmek ile bacadan girmek arasındaki farka benzer. Saray aynı saraydır ama bacadan girmek problemli bir iştir. İniş sırasına göre okuduğunuzda; Cenabı Hakk’ın insanı eğitirken nasıl bir yol izlediğini görüyor, Kur’an sarayını âdeta Tanrı’nın rehberliğinde dolaşıyorsunuz. Biz, işte bunun için, kısa bir Kur’an tefsiri olan “Kur’an’daki İslam” adlı eserimizi de surelerin iniş sırasını esas alarak düzenledik. İnsanlığa rahmetle bakmak


Kur’an’ın Allah’ı, kendisini ‘rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan kudret’ olarak tanıtır. (A’raf, 156) Kur’an’da yirmiye yakın ayette ‘Rahmet’ olarak adlandırılır. Kur’an’ı insanlığa tebliğ eden Peygamber de ‘Âlemlerin Rahmeti’ olarak tanıtılmıştır. (Enbiya, 107) Bunları alt alta yazarak bir saptama yapalım: Kur’an’ın dini, rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan bir Tanrı’nın, rahmet olarak gönderilmiş peygamberinin tebliğ ettiği rahmet bir kitabın dinidir. Yani Kur’an’ın İslamı’nda Allah da, peygamber de, kitap da rahmettir. Yani bu, dinde bütün yolların bir biçimde rahmete çıkması gerekir. Çıkmıyorsa; ya Allah yanlış algılanmıştır, ya Peygamber, ya kitap yahut da bunların üçü birden… Şimdi bir Kur’an’ın bu söylediğine bakın, bir de adına ‘İslam dünyası’ (!) dedikleri coğrafyaların durumuna; oralarda olup bitenlere, oralarda insana reva görülenlere bakın!.. Bu bakışı gerçekleştirdiğinizde, eğer insan vicdanı taşıyorsanız, şu iki şeyi hemen söyleyeceksiniz: 1) Bu Kur’an denen kitabın dinini şu Müslüman yaftalı kalabalıklardan değil, bu kitabın kendisinden öğrenmeliyiz. Başka bir deyişle; İslam’ı yeniden keşfetmeliyiz. 2) İnsanlığın onlarca dert ve acıyla kıvrandığı bir dünyada, böyle bir kitap ortada dururken; bu kitaba kayıtsız kalmak, onda nelerin olduğunu merak etmeden yaşamak, insana yakışan bir davranış değildir. Bir şeye daha dikkat çekelim: Yüzyılımızın ‘Hadis Allâmesi’ diye bilinen Nâsıruddin elElbanî’nin 30 ciltlik şaheseri el-Ahâdîs’inde Peygamberimizin şu iki sözü art arda verilmiş: “Allah’ın, insanlık için kalbine rahmet koymadığı kul, her şeyini kaybetmiş, hüsrana uğramıştır.” “Güzel düşünüp güzel şeyler üretenin güzelliğine, çirkin düşünüp çirkinlikler üretenin de kötülüğüne tanıklık edin.” (Elbanî, el-Ahâdîs es-Sahîha, cilt 1, kısım 2, no: 456, 457) Dikkat edilsin; rahmet de, tanıklık da ‘insanlık’ için istenmiştir. Peygamber sözünün özünü taşıyan kelimeler iki tane: Rahmet ve beşer. Rahmet; Arap dilinde şu üç anlamı taşır: Sevgi, şefkat, merhamet. Geleneksel saltanat dinciliği bu üç anlamın ikisini yok etmiş, sadece merhameti bırakmıştır. Onu da son tahlilde, emeği ve alın teri ihanete uğramış kitlelere makarna ve kömür dağıtmaya indirgeyerek, Kur’an’ın bu en önemli kavramını işlemez hale getirmiştir. Şimdilerde makarna ve kömür merhametçiliğinin karşılığı oydur. Oyunu, yani onurunu ve geleceğini ver; makarna ve kömür al. İşte dinciliğin işlettiği tezgâh budur. Bu tezgâha din mi dersiniz, dinsizlik mi, orasına siz karar verin. Peygamber sözünde kullanılan temel sözcüklerden ikincisi: ‘beşer’dir ki insanlık ve insan demektir. Bırakın birinci sınıf, ikinci sınıf dindar kaydını, Müslümanlık kaydı bile konmamıştır. Meslek, mezhep, bölge, renk ve ırk kaydı hiç konmamıştır. İnsan veya insanlık diye bir ‘en üst kavram’, bir ‘temel adres’ getiriyor Yüce Peygamber. O kavramdan kutsalı, yücesi yok. Gayelerin gayesi o. Böyle olduğu içindir ki; Kur’an, “İnsan din için değildir, din insan içindir” ilkesinin açılımı olan bir kitaptır. Ancak, bu


açılımı görmek için, Kur’an’ı mezarlıktan kurtarmak lazım. Bir de, dincinin sevgi ve aydınlıktan yoksun kafasından. İnsan hakları mı yandaş hakları mı? İnsan hakları, insanın haklarıdır; filan dinden, falan renkten, ırktan, mezhepten, tarikattan veya bölgeden olanların hakları değil! İdeolojiler, o arada dini ideolojileştiren saltanat dinciliği; insan haklarını, kendisi gibi düşünen ve yaşayanların hakları haline getirmiştir. Bu sakat anlayışın bugün en dikkat çeken coğrafyası, dincilik iktidarının despotizmi altında inim inim inleyen Türkiye’dir. Bakın Türkiye’ye; insan hakkı, hukuk diye bir şey bırakılmış mıdır? Kıyıda köşede bir şeyler kalmış gibi duruyorsa, yakında onları da silip süpüreceklerinden kuşkunuz olmasın. Tabii ki, tarihin diyalektiği zulümlerini yürütmelerine imkân verirse… İnsan haklarını yandaşların değil de, gerçekten insanın hakları olarak gören ve böyle görülmesinin dinin-imanın esası olduğunu gösteren iki peygamber davranışına dikkat çekmek istiyoruz. Siyaset dincisi zihniyet, Hz. Peygamber’in dışkısına ‘gaita-i şerife’ deyip onu bile kutsallaştırırken, onun bu tür davranışlarına asla değinmez, değinmemiştir. Bu davranışlar, saltanat dincisi yobazın tarih boyu kahrını çeken Kur’an mümini bilgelerin kitaplarının tozlu sayfalarında kalmıştır. O mesajları, hapsedildikleri yerlerden çıkarıp kitlelere gösterenler akıl almaz itham ve zulümlere maruz bırakılmışlardır, kalmaktadırlar. İNSAN HAKLARI KÂBE’DEN BİLE SAYGINDIR Hz. Peygamber, bir gün Kâbe tavaf edilirken, aniden tavafı durduruyor ve şok bir soru soruyor: “Bu Kâbe hakkında ne dersiniz, onu nasıl bilirsiniz?” Topluluk, Kâbe’yi övücü sözler söylemeye başlıyor. Yüce Peygamber, söylenenleri bir süre dinliyor ve sonunda ölümsüzlük burcuna oturan şu sözü söylüyor: “Allah’a yemin olsun ki; sizin canlarınız, kanlarınız ve onurlarınız o Kâbe’den daha mukaddes, daha mübarek ve daha saygındır.” Bu davranış ve bu söz, Kur’an’ın Kaf suresindeki şu ayetin bir tefsiridir: “Biz, insana şahdamarından daha yakınız” (Kaf, 16). Bu demektir ki; Allah insanın sürekli yanında ve içinde. İslam vicdanının anıt isimlerinden biri olan Bayezid Bistamî (ölm. 261/874) bu gerçeğe dikkat çekerken, habire hacca koşanları şöyle azarlıyor: “Allah, gidip gidip tavaf ettiğiniz o Kâbe’ye hiç girmedi; insanın kalbimdense hiç çıkmadı. Gelin, insan kalbini tavaf edin.” İnsanın yerini ve değerini gösteren bir ‘Peygamber davranışı’na daha dikkat çekelim: Arkadaşlarıyla sohbet ettiği bir sırada, karşı taraftan bir cenazenin taşındığını gördü ve ayağa kalktı. Yanındakiler şöyle dedi: “Kalkmanıza gerek yok, o bir Müslüman cenazesi değil.” Cevap, insan konusunun ölümsüz ilkelerinden biri olan şu sözdür: “Müslüman olmayabilir ama insandır.” Bir bu davranışı düşünün, bir de Gezi Eylemleri’nde katledilen gençlerin cenazelerinin


kaldırılışında bir sürü problem çıkaran dinci otoritenin yüreğini. Saltanat dincisi, insan gerçeğini asla anlamadı. Onun Kur’an’dan anladığı; mezarlıkta üfürüp sevap almak, Muhammed’den anladığı da, Arap-Emevî örflerini ihya etmektir. Saltanat dinciliği, Kur’an’ın getirdikleriyle Arap’ın örflerini birbirinden asla ayıramadı veya bilerek ayırmadı. Felaketin kaynağı işte budur. Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun “Cumhuriyet uçurumun kenarında. Neyi kutlayacağız? Şimdi kutlamak değil, ağlamak zamanıdır” diyenler var ama ben yine de Cumhuriyet bayramınızı kutlayacağım. Bunu, benim ‘umutlarımı’ kutlamam olarak alabilirsiniz. Kutlanmasını fiilen durdurdular ama yine de kutlu olsun! Ruhum emin ki; bugünler geçecek ve o büyük bayramı yine tüm coşkumuzla kutlayacağız. Tarih ve Tanrı, her şeye rağmen bizden henüz vazgeçmemiştir. Bu teker bu tümsekte kalmayacaktır. Yeter ki biz, yine her şeye rağmen aklımızı başımıza alalım, yani adam olalım. Herkesi kör, âlemi sersem yerine koymayı bırakıp, gayret kuşağını kuşanalım. Cumhuriyetin, büyük ıstıraplar pahasına sahip olunacak bir değer olduğunu, bizimse bu değere bedavadan sahip bulunduğumuzu itiraf edelim. Başımıza ne geldiyse ıstırabı, çileyi göğüsleme irade ve onurunu gösterememek yüzünden geldi. Yani bedavacılık yüzünden. Şimdi tarih bizi, bedavadan sahip olmak ile çile çekerek elde etmenin farkını gösteren bir sürece soktu. Bu farkı anlayıp bedavacılık kapısını kapattığımız anda, her şey bir büyük tecelli ile değişir ve ufuk aydınlanır. Bedavacılık ve aymazlıktan uzaklaşacağımıza tarih ve Tanrı huzurunda yürekten söz vermemiz, yani sergilediğimiz korkunç gafletler, yan yatmalar yüzünden bulaştığımız büyük günahlardan tövbe etmemiz lazım. Tanrı, Cumhuriyeti sevenlerin gafletlerini onu sevmeyenlerin ihanetleriyle cezalandırdı. Evrenin ruhunun yöntemi budur. Şöyle veya böyle, tövbe etmemiz şart. Tanrı’ya inananlarımız Tanrı huzurunda, Tanrı’ya inanmayanlarımız tarih huzurunda tövbe etmelidir. Ama mutlaka ve muhakkak bir tövbeye muhtacız. Tövbe; hatanın, eksiğin farkına varmaktır. Benim bahsettiğim tövbe olmadan; Cumhuriyet, ihanetler eliyle itildiği uçurumun kenarından, mümkün değil, geri dönemez. Cumhuriyet Bayramı’nı kutlarken, neyi kutluyorduk? Bu sorunun cevabını layıkıyla vermiş olsaydık, bugün Cumhuriyet uçurumun kenarında olmazdı. Biz, Cumhuriyet’in kıymetini bilmedik ve öyle olunca da, tarihin diyalektiği onu gözlerimizin önünde uçurumun kenarına getirip bizi dehşete düşürdü. Her şeye rağmen aklımızı başımıza alırsak, Cumhuriyet uçurumun kenarından geri döner ve biz yeniden mutlu oluruz. Aklımızı başımıza almaz isek, değişik türden kanı virüslü adûdlar, uçurumun kenarındaki o aziz varlığa tekmeyi vururlar ve hepimiz karanlık bir coğrafyanın kahrolmuş çocukları oluveririz. HAYATÎ İKİ SORU


Aklımızı başımıza almak ne demek? Şu iki sorunun idrakinde olmak demek: 1. Cumhuriyet nasıl geldi? 2. Cumhuriyet bizi nelerden kurtardı? Önce birinci soruyu cevaplayalım: Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşı verilerek elde edildi. Yani; kanla, gözyaşıyla, çileyle, ıstırapla. Ama o çileleri biz çekmediğimiz için, biz Cumhuriyeti bedavadan gelmiş sanıyoruz. Tarihin diyalektiği veya Tanrı (bence ikisi aynı gerçeğin değişik adlarıdır), bu aziz varlığın bedavadan elde edilecek bir varlık olmadığını göstermek üzere, onu elimizden çıkacak bir noktaya oturttu. Tarih ve Tanrı’nın beklediği ‘akıllanma’yı, fark edişi gösterirsek, aziz emanet geri döner; göstermez isek geçip gider, göçüp gider. Cumhuriyet bizi nelerden kurtardı? Bu sorunun kısa cevabı şudur: Cumhuriyet bizi raiyye olmaktan kurtardı. Her şey bunun içinde saklı. Saltanat dincileri bunu bildikleri içindir ki; bir yandan cumhuriyet düşmanlığı yaparken, bir yandan da halkı raiyyeleştirmek için yirmi tırnaklarıyla didiniyorlar. O halde raiyyelikten kurtuluşun idraki içinde olmak, Cumhuriyet’le ilgili bütün soruların cevabını bulmak demektir. Raiyyelikten kurtulmak, hayvanlıktan kurtulmak demektir. “Ben insanım” diyen bir varlık için, bu kurtuluşun yerine konacak herhangi bir değerden veya nimetten söz etmek mümkün değil. Osmanlı İmparatorluğu’nda halkın hukukî sıfatı raiyye (çoğulu: reâya) veya ‘kul’dur. Cumhuriyet düşmanlarının Osmanlı’yı ihya için didinmelerinin sebebi; Osmanlı mahabbeti değil, raiyyeliğin geri gelmesi ihtimalinin yarattığı heyecandır. Şimdi, Ortadoğu halklarına ilk kez bu satırların yazarı tarafından duyurulan bu hayatî mesajı irdeleyelim: Raiyye kavramının kullanıldığı Bakara 104. ayet, Kur’an’ın üstü örtülen beyyinelerinin birincisidir. Çünkü o örtü açıldığında, Kur’an’ın cumhuriyet, laiklik ve demokrasi talebi ses verecektir. İslam adı altında despotizm yaşatan Ortadoğu zorbalıkları böyle bir şeye izin vermezler. Bu zorbalıkları ustaca sömüren Batı Emperyalizmi; böyle bir şey olmasın diye, bütün saltanat dinciliklerini destekliyor, besliyor. Batı Emperyalizminin Mustafa Kemal’e düşmanlığının esas sebebi de; bu ayetteki gerçeğin ortaya çıkmasında Atatürk’ün getirdiği aydınlanma ve tarihe bıraktığı mirastır. Emperyalizmin bu mirastan korkusu Azrail korkusundan daha büyüktür. ALLAH İLE ALDATANLARIN ARADIĞI KİTLE: RAİYYE Raiyye (çoğulu: reâya) Kur’ansal bir tabirdir ve ‘davar sürüsü’ anlamındadır. Raiyyeyi güdene ‘râî’ denir ki, ‘çoban’ anlamındadır. Bütün krallık-sultanlık sistemleri birer raiyye sistemidir. Mondros Mütarekesi’nin ardından işgal edilen İstanbul’un o günkü manzarası içinde, padişah Vahdettin’i ziyaret edip, ona Türk Milleti’nin ayaklandığını ve işgalcileri er-geç topraklarımız dışına


atacağını, bundan emin olması gerektiğini bildiren ilim adamlarıyla subaylara Vahdettin’in söylediği sözler, tarih ve Kur’an mesajı açısından ibret ve dehşet vericidir. Müdafaa-i Hukuk’un aziz öncülerinden ve bir müfessir İslam âlimi olan Vehbi Efendi ile General Rauf Orbay’a dönerek, paylayıcı bir eda ile şöyle der Vahdettin: “Bu millet koyun sürüsü, ona bir çoban lazım; o da benim.” Saraydan çıkacakları sırada, Vehbi Hoca arkadaşlarına dönerek şu tarihî sözü söyler: “Bu adam nefsini ıslah etmezse akıbeti fenadır. Allah büyüktür. Bu millet halaskârını (kurtarıcısını) bulacaktır. Milleti koyun sürüsü addetmek Allah’ın rızasına aykırıdır.” (Cemal Kutay, Kurtuluşun Kuvvacı Din Adamları, 89, 156-157, 165) Vahdettin; nefsini asla ıslah etmedi, memleketini işgal edenlerle işbirliği yaptı, sonra da onlara sığınarak ülkesini terk etti. Kur’an, Vahdettin gibilerin temsil ettiği sultanlık sistemlerini ‘bozgun ve zillet sistemi’ olarak nitelemekte (Neml suresi, 34) ve mensuplarını raiyyeleşmekten kaçınmaya çağırmaktadır: “Ey iman edenler! ‘Râina!’ demeyin/‘Bizi davar gibi güt!’ demeyin, ‘Bize bak!’ diye konuşun ve dinleyin.” (Bakara, 104) Bu çağrı; demokrasinin, özgür ve yetkin bireyin temel söylemidir. Cumhuriyet, işte bize bu söylemin gereği olan zihniyeti ve devleti kazandırdı. Raiyyeciler, şimdi o zihniyeti ve o devleti yok etmek için uğraşıyorlar. Raiyye, millet ve ümmet Kur’an’da bu üç kavram da yer alır. Birincisi fiil halinde, ötekiler isim halinde. Raiyyeleşmek Kur’an’ın nefret edip yasakladığı bir insanlık suçudur. Kur’an bize şunu öğretiyor: Raiyyeliği dayatanlar da zalimdir, kabul edenler de. Birinciler aktif zalim, ikinciler pasif zalimdir. Bunu geçen gün anlattık. Bu yazıda millet kavramını, gelecek yazımızda da ümmet kavramını anlatacağız. Kur’an, millet ve ümmet kavramlarına hiçbir olumsuz anlam yüklemez. Millet, Müslümanların yerel birlikteliklerini, ümmet ise evrensel birlikteliklerini ifade eder. Millet sözcüğü, 15 yerde geçmektedir. Bunların 7 tanesi, ‘İbrahim’in milleti’ şeklinde kullanımdır. Millet, Kur’an açısından baktığımızda, dayanağı-tabanı kavmiyet (etnisite) ve ırk değil, zihniyet ve ideal birliği olan topluluktur. Kur’an, bu noktada, tevhidin büyük peygamberi Hz. İbrahim’e yollama yaparak şöyle der: “İbrahim’in milletine uyun!” (Bakara, 135; Âli İmran, 95; Nisa 125; En’am, 161; Nahl, 123) Kur’an burada, madde üstü bir dayanak getirmiştir: Zihniyet ve ideal. İbrahim’in seçilmesi de çok ilginçtir. Hz. İbrahim, Arap ırkından değildir. Mezopotamyalıdır. Arap tarihçiler, sonradan Araplaştığı için Hz. İbrahim’den ‘Arabı müsta’rebe’ (Araplaşmış veya Araplaştırılmış Arap) derler. Sonraki Arap tarihçilerin Arapları Hz. İbrahim’in soyu olarak göstermeleri, ırksal anlamda değil, az önce değindiğimiz ideal anlamındadır. Nitekim o anlamdan baktığınızda Yahudiler de Hz.


İbrahim’in soyundandır. Araplar İbrahim’in oğullarından İsmail’in, Yahudilerse İshak’ın çocuklarıdır. Görünüşte ikisi de peygamber soyu ama gerçekte ne oldukları bugünkü manzaralarından çıkarılmalıdır. ATATÜRK’ÜN YAPTIĞI NEYDİ? Osmanlı, halkları ırkçılıktan uzak tutup raiyye yapmıştı; Atatürk ise halkları ırkçılıktan uzaklaştırıp millet yaptı. Fark bu. Raiyye olmak mı iyi, millet olmak mı? Osmanlı, tabir caizse halklara ölümü gösterip onları sıtmaya razı etti. Bu, kurtuluş değildi, bir tür kölelikti. Kur’an’dan baktığımızda esas kurtuluş Atatürk’ün yaptığıdır. Nedir Atatürk’ün ‘millet’i? 1920 Mayıs’ında söylediği ve o günlerden çok, bugünlere çözüm getiren bir reçeteyi andıran şu sözlerini ibretle okuyalım: “Muhafaza ve müdafaasıyla meşgul olduğumuz millet, tek bir unsurdan ibaret değildir. Muhtelif İslamî unsurlardan meydana gelmektedir. Bu topluluğu teşkil eden her bir İslam unsuru, bizim kardeşimiz ve menfaatleri tamamıyla ortak olan vatandaşımızdır ve yine kabul ettiğimiz esasların ilk satırlarında bu muhtelif İslamî unsurlar ki, vatandaştırlar, yekdiğerine karşılıklı hürmet ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, toplumsal, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar ve teyit ettik ve hepimiz bugün samimiyetle kabul ettik. Dolayısıyla, menfaatlerimiz ortaktır. Kurtarılmasına azmettiğimiz birlik, yalnız Türk, yalnız Çerkes değil, hepsinin karışımı bir İslam unsurudur. Bunun böyle kabul edilmesini ve yanlış anlamaya meydan verilmemesini rica ediyorum.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/157) Atatürk’ün bu ‘millet’ anlayışı, Kur’an’daki millet anlayışına tıpa tıp uygundur. Atatürk’ün ‘millet’i de tıpkı Kur’an’ın ‘millet’i gibi, ırk, bölge, dil, renk ve sınıf üstü ve ötesi bir ‘birliktelik’ ifade ediyor. Kavmiyeti, bölgeyi, rengi, sınıfı, dili, eti, kanı kemiği dışlıyor. Esas aldığı değerler, İbrahim’in şahsında ve mesajında belirginleşen değerlerdir. Yani ideal, iman ve kader birliği esas alınmıştır. 'Ümmet' kavramını yanlış biliyorsunuz? Cehaletleri yüzünden, halkın kafasını sürekli karıştıran bazı ‘laik aydınlar’ dillerine şunu da pelesenk etmişlerdir: “Atatürk bizi ümmet olmaktan çıkarıp millet yaptı”. Dinci propagandistlerse, aynı cehalet madalyonunun öteki yüzünü okuyup durmaktalar: “Atatürk bizi ümmetten koparıp millet yaparak İslam’dan uzaklaştırdı”. Bu iddiaların ikisi de bilgisizlik, tutarsızlık ve zavallılık ifade ediyor. Anlaşılan o ki, ‘ümmet’ sözünü dillerine dolayanlar, ne ümmet kavramını biliyor ne de Atatürk’ün yaptığını. Bir defa; Atatürk’ün yaptığı iş, İslam açısından bir ümmetçiliktir. ‘Atatürk Milliyetçiliği’nin bizatihi kendisi bir ümmetçiliktir. Çünkü; Atatürk’ün milleti, değişik kavmiyetten Müslümanların vücut verdiği bir millettir, yani filolojik açıdan bir ümmettir. Ümmetçilik; İslam’ın evrensel yüzünün, ırklar, kavimler üstü mesajının ifadesidir. Atatürkçülüğün de bir ümmetçilik yanı vardır. Çünkü onun da bir evrenselhümanist yanı vardır. Atatürk, vücut verdiği millet ve milliyetle, İslam’ın Arap-Emevî


ideolojisi olmaktan çıkarılıp, evrensel bir insanlık dini olmasına da katkı vermiştir. Sırf cehalet yüzünden, Atatürk’ün yaptığı işi yanlış tanıtıp, meselenin esasını bilenlerin tepesini attırmanın ve Müslüman halkı Atatürk’e tepki duymaya âdeta teşvik etmenin anlamı nedir? Ümmetçiliği, yani İslam’ın evrenselliğini Emevî ve Abbasî Arabizmi yıktı, Atatürk değil. Bunları öğrenin, ezberletilmiş palavraları tekrarlamakla aydınlık olmaz. İslam’ın asırlardan beri ümmetçi yanı kalmamıştır; onun yerini Arapçılık, Arap milliyetçiliği almıştır. Atatürk, Türk Milleti’ni Arapçılık ve Arap ideolojisi tasallutundan kurtarmıştır. Tamam, ama bu, ‘ümmetçilikten kurtarma’ değildir, öyle ifade edilmemelidir. Mesela; Emevî dinciliğinden kurtarmak veya Arapçılıktan kurtarmak tabirleri kullanılabilir. ‘Padişah ve saray kulluğundan kurtarmak’, ümmetçilikten kurtarmak değildir. Bunun adı, müşriklikten, putçuluktan, despotizmden, adûdluktan kurtarmaktır. (Ayrıntıları için bizim ‘Kur’an’ın Temel Kavramları’ adlı eserimizin Ümmet maddesine bakılmalıdır). ATÜRK’ÜN BİR ÖZLEMİ Atatürk, Müslümanların birliğini, beraberliğini de bir hasret olarak içinde taşımış ve bunu hayata geçirmek için şartları ve zamanı beklemiştir. Hayat ona, maalesef bu hasretini hedefine vardırma imkânı vermedi. Ama bu hasretini tarihin kulağına da, vicdanlara da iletmiştir. Ümmetçiliğe habire sövenler bütün bunları yok sayıyorlar. Atatürk, 21 Aralık 1937’de, yani ölümünden bir yıl önce, Suriye Başbakanı Cemil Mardam’la yaptığı görüşmede, her ne hikmetse asla gündeme getirilmeyen şu sözleri söylemiştir: “Ben bütün kuvvetimi ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk unsura hasretmek mecburiyetinde kaldım. Ancak, ben bu işi yaparken çok emindim ki; asırlardan beri beraber yaşamış, dindaşlık yapmış insanlar, ayrılamazlar. Yalnız, imparatorluğun yarattığı birtakım yanlış anlamaların unutulabilmesi ve nihayet beraber yaşamış bu insanların birbirlerini anlayabilmesi için belli bir zamanın geçmesi lazımdı.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 30/120-122) Anlamını bilmedikleri ümmetçiliği bir şehvet sakızı gibi habire çiğneyen dincilere sormak lazım: Yukarıdaki sözlerin sahibi Atatürk mü ‘ümmetçi’ yoksa Suriye’yi İsrail hesabına mahvetmek üzere Haçlılar ile işbirliği yapan, sonra da dünyanın önünde rezil kepaze olan mevcut ‘diktatorya’ mı? Mektuplardan seçmeler Murat Kara yazıyor: “Ben 25 yaşında İzmirli bir gencim. Hayatım boyunca Kur’an’la, İslam’la hiç alakam olmadı. Çünkü etrafımda anlatılan İslam dini aklıma yatmıyor, hayatın gerçekleri ile karşılaştırdığımda son derece mantıksız kalıyordu. Sizin tabirinizle ‘kenar mahallelerde tezgâh kurmuş’ takkeli palyaçolar yüzünden, İslam’dan hep uzak kaldım. Siz benim hayatımı değiştirdiniz. Sizi ilk dinlemeye başladığım günden beri, bize gösterdiğiniz İslam dini, tek bir cümlesi bile tereddüt yaratmadan aklıma ve mantığıma uygun geldi. Size olan saygımı ve sevgimi anlatamam. Siz benim hayatımı


kurtardınız. Allah’ın rahmeti daima üzerinize olsun.” İki ilahiyatçı; Bayram Dönmez, Temel Küçük yazıyor: “Allah'a şükürler olsun, sizi genç yaşımızda tanıdık ve okumaktayız. Sayenizde aklımıza güvenmeyi, kullanmayı ve geleneğe teslim olmamayı öğrendik. Biz iki ilahiyat öğrencisi olarak; sizi okumanın mutluluğunu duyuyoruz ve biliyoruz ki, sizin Kur'an ilminizi ve fikirlerinizi öğrenmeden, bu dinin gerçeğini bilmek imkânsız gibi. Geleneğin prangalarını söküp attınız ve prangalanmış gerçek dini hiç korkmadan ve yılmadan ortaya koydunuz. Daha düne kadar Kur'an'ı okumuyorduk ve sadece duyduğumuzu din sanıyorduk. Şükürler olsun, artık gözümüzü Kur'an'dan ayırmıyoruz. Size ne kadar şükran iletsek azdır.” “Cin suresi 18. ayetle ilgili açıklamanızı okuduktan sonra, artık camilere giremez olduk. Bu ayete uygun mescit bulmakta gerçekten zorlanıyoruz. Gerçeği gördüğümüz için çok şanslıyız. Daha önce, ne yazık ki biz de duyduklarını din sanan ve yaşayan iki gençtik. Biz bir yandan Almanya'nın Münster şehrinde ilahiyat okuyoruz ve bir yandan sizin kitaplarınızla 'Yaşar Nuri Üniversitesi’nde okuyoruz. Allah size uzun ömürler versin. Siz bu millete lazımsınız.” Göker Önen yazıyor: “Sizin sayenizde bugün pek çok genç hurafeleri sorguluyor ve Kur’an’a bilimin verileri ışığında yepyeni bir anlayışla bakıyor. Ama; yüzyıllar boyu saltanat dincilerince aldatılan ve dincilere isyan ettiği için birçok işkence gören, bin bir türlü çile çeken ve katledilen nice büyük ruhlu insanın suçu neydi, diye de insan düşünmeden edemiyor.” Ahmet Kılınç yazıyor: “Kokmuş, çürüme noktasına gelmiş şu dünyada sizin gibi değerleri bulmak kolay değil. Size gereken değer verilmediyse; bu, ülkenin ayıbıdır. Ben 28 yaşında bir gencim; sayenizde çok şey öğrendim. Bizleri Kur’an’a yaklaştırdınız. Televizyona çıkıp bir tek Kur’an ayeti açıklamadan dinden, Kur’an’dan bahsedenleri de gördük. Sadece kendi cemaatlerinin ya da gruplarının hesabına konuşuyorlar. İnsanları bu yolla kandırıyor, istedikleri yöne çekiyorlar.” “Camilerin durumu belli, sürekli söylüyorsunuz: ‘Zarar mescitleri’. Doğruluk, dürüstlük, adalet, paylaşım herkesin dilinde ama icraat noktasında tam tersi. Sizi dinleyen, kitaplarınızı okuyan, Peygamber’in, Kur’an’ın yolunda yürümeye devam edenlerin olduğunu bilmeniz lazım. Yolunuz ve bahtınız hep açık olsun. Sizden öğreneceğimiz daha çok şey var…” Millet ve kavim, Milliyet ve Kavmiyet Tarihin en büyük hürriyet ve bağımsızlık mücadelelerinden biri olan Müdafaayı Hukuk mücadelesinin başbuğu olan Mustafa Kemal Atatürk, çok ilginçtir, Kur’an’daki yaklaşımı belki de farkında olmadan hayata geçirerek millet ile kavmi birbirinden ayırıyor. Türk milleti denince bir kavim değil, bir halk anlaşılmalıdır. Bu ne demektir? 1926 tarihini taşıyan ‘Nutuk’a Hazırlık’ dosyasındaki notlarında şu satırlar var: “Millet kelimesiyle kavim kelimesi karışır. Millet kelimesiyle siyasî teşekkül kast olunur;


kavim (peuple) kelimesi ise her şeyden evvel kökeni ve ırkı hatırlatır.” “Irk, lisan, din, hükümet, ayrı insanların millet halinde teşekkülüne yardım etmişlerdir. Fakat muhtelif lisan konuşan ve muhtelif dine sahip olan muhtelif ırklardan meydana gelen milletler vardır. Bunun gibi, siyasî müesseselerle ayrılmış veyahut Yahudiler gibi bütün dünya üzerine dağılmış oldukları halde yekdiğerine sıkı millî bir bağ ile bağlı kalmış kavimler vardır. Aynı lisanı konuştukları halde aynı millete mensup olmayanlar da vardır. Bazı milletler, birbirinden esaslı bir surette farklı ırklardan meydana gelir. Bir milletin sinesinde birbirine en zıt dinlerin yan yana mevcudiyeti de görülmektedir.” “Aynı arazide yaşayan ve millet haline gelen kavimlerin müşterek siyasî müesseseler tarafından idare edilmesi icap eder. Bir millet, tarihin derin inkılâplarının mahsulü olan manevî bir unsur, manevî bir ailedir. Filozof Renan, ayrı kavimlerin insanlarını iki şeyin birleştirdiğini söyler: Birisi, zengince bir hatırat mirasına sahip olmak, diğeri, beraber yaşamak hususundaki arzu ve rıza. Bu rıza, sahip olunan mirasın muhafazasına devam hususundaki iradedir. Her şeyin mukaddes hazinesini muhafaza eden lisanın da tesirini unutmamalıdır.” “Milletin, ahlak, lisan ve kanunları muhtelif kavimleri ihtiva edebilir.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri (ABE), 18/317-322) Atatürk, milletin birliğinden yürüyerek insanlığın birliği idealine yol arar, o yüceliğe tırmanır. Bunun için atıf yaptığı temel kavram ne dindir ne de ırk. Atıf yapılan temel kavram, medeniyet olmuştur. Belli ki Atatürk, bu noktada bir devlet adamı, bir asker olmaktan çıkmakta, bir filozof haline gelmektedir. Bu noktada, izninizle şu tabiri kullanmaya cesaret ediyorum: MİLLETTEN MEDENİYETE Atatürk, insanlığın birliğini sağlamada, bir ortak-evrensel medeniyet fikrini ileri sürüyor. Ve Türk milletini de bu ortak-evrensel medeniyetle eklemlendirerek, Fransız Maurice Pernot’ya fikrini şöyle açıklıyor: “Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin ilerlemesi için de bu yegâne medeniyete iştirak etmek lazımdır.” (ABE. 16/148-149) Osmanlı hiçbir zaman millet olamamıştır. Bu millet olamamış topluluğun kader meselelerini kotaran, varoluşunu sağlamak için sürekli hayatını ortaya koyan unsur (Türk unsur) ise en fazla ihmal edilen, hatta horlanan unsur durumundadır. Denebilir ki, raiyyelik, sadece o unsurun canını yakmıştır. Ve Osmanlı batıp dağıldığında da onun bütün günahlarının ve borçlarının faturasını ödeme işi bu horlanan unsurun boynunda kalmıştır. Atatürk bu noktaya büyük bir vukuf ve hakşinaslıkla parmak basıyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nun kuvvetli devirlerinden itibaren, milletin bağımsızlığı zararına, hayatî menfaatleri zararına o kadar çok şey feda edilmiş idi ki, netice yalnız Osmanlı’nın mahvolmasından ve çökmesinden ibaret kalmadı, belki kendinden sonra da


memleketin hakiki sahibi olan milleti, hak ve mevcudiyetini ispat için büyük müşkülata maruz bıraktı.” (ABE. 16/77, 79) 'Muhammed' ile 'Mustafa'nın getirdiği ortak aydınlık ‘Muhammed’le Pakistanlı düşünür-şair Muhammed İkbal’i, ‘Mustafa’yla da Gazi Mustafa Kemal’i kastediyorum. Yirminci yüzyılda, Müslüman kitleleri raiyyelikten kurtarmaya yönelik Kur’ansal mesajın hayata geçmesinde devrim yaratan iki Müslüman deha oldu: Muhammed İkbal, Mustafa Kemal. Birincisi teoride, ikincisi ise hem teoride, hem pratikte çözüm getirdi. Birincisi ilim ve düşünce adamı, ikincisi ise strateji, devlet ve siyaset adamı. İkisi de antiemperyalist, Batı karşıtı, ikisi de dinde akılcı ve Kur’ancı. Ve ikisi de aynı yılda öldü: 1938. İkbal’in Atatürk’le ilgili söylemleri, bağımsızlık, cumhuriyet ve özgür benlik aşkında kristalleşen söylemlerdir. İkbal, İslam dünyasında Mustafa Kemal’i bu değerlerin en ideal, en başarılı öncüsü olarak görüyordu. İkbal’in Mustafa Kemal’le ilgili eleştirileri de var. Ayrıntılarla ilgili bu eleştirilerin özeti: Atatürk’ün Batı’ya gereğinden fazla önem verdiği, onun değerlerinden gereğinden fazla aktarma yaptığı noktasında belirginleşir. Ne yazık ki İkbal, Mustafa Kemal’le tanışamadı, Türkiye’ye gelemedi; Cumhuriyet’in getirdiklerini, Atatürk’ün icraatını göremedi; bu icraatın gerekçelerini bizzat ondan dinleyemedi. Bunun olması mümkündü, bu olmalıydı ama olamadı. Bir gün, bunun olmamasının sebepleri de açıklık kazanacaktır. Bizim kanaatimiz şudur: İkbal-Atatürk buluşması usta oyunlarla önlendi. Müslüman dünyanın kaderini derinden etkileyecek bu görüşme ne yazık ki gerçekleşemedi. İkbal’in Atatürk’e bakışı temel meselelerde, olmazsa olmaz konularda hayranlık ve saygı içeren bir bakıştır. Ayrıntılardaki birkaç eleştiri ise, altı çizilecek kadar önemli değildir. Atatürk ve İkbal düşmanı emperyalistlerle, onların yamaklığını yapan saltanat dincileri, o ayrıntıları büyüterek İkbal’i bir tür ‘Mustafa Kemal karşıtı’ gibi göstermeye çalışırlar. Aynı şeyi, Mehmet Akif için de yaptılar. Yaptılar ama Akif’in, hararetli bir Atatürk hayranı olduğunu gösteren ve yeni keşfedilen belgeler onları dünya âleme rezil etti. MEHMET AKİF’E DE SALDIRDILAR Mehmet Akif’i, Millî Mücadele’de omuz omuza, yürek yüreğe birlikte olduğu Atatürk’e karşı gösterme alçaklığı, Allah ile aldatanların şeytanî oyunlarından biridir. Hem bu oyunu Akif üzerinden oynarlar, hem de hiç utanıp arlanmadan, Akif’i, Çanakkale Şehitleri şiirinde Mehmetçiği ‘Peygamberimizin Bedir Harbi gazilerine’ benzettiği için, ‘İslam’a muhalefet ve ırkçılıkla’ suçlarlar. Dincilerin ünlü azgınlarından biri olan ‘Dal Fesli Manyak’, Akif’e bu anlayışı yüzünden ‘pezevenk’ diye hitap etme küstahlığını gösterebilmiştir. Akif, on yılı aşkın bir süre yaşadığı Mısır’dan dönüşünde, Muhittin Nalbantoğlu’na


yazdığı mektupta, ‘Cumhuriyet Türkiyesi’nin özellik ve güzelliklerini sayıp döktükten sonra şunu söylemiştir: “Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e versin!” Akif millîdir, milliyetçidir ama ırkçı asla değildir. Irken Arnavuttur ama milliyet ve millet kavramlarının hakkını Kur’an mümini sıfatıyla veren bir milliyetçidir. Öyle olduğu içindir ki, cibilliyeti bozuk dinci ve dinsizlerin tümü Akif’e gizli veya açık saldırmaktadır. (Ayrıntılar için bizim ‘Allah İle Aldatmak’ adlı eserimize bakılmalıdır). Tanrı’ya şükürler olsun; Akif ve İkbal üzerinde oynanan haçlı oyunlar, emperyalizm şeytanının beklediği sonucu doğuramamıştır. Elbette ki bir miktar zarar vermiştir ama belirleyici olamamıştır. Muhammed İkbal'in Atatürk'e bakışı 2007 yılında, Muhammed İkbal’in oğlu Cavit İkbal ile yapılmış çok anlamlı bir röportaj yayınlandı. İkbal’in, ana eseri Cavidnâme’ye adını verdiği küçük oğlu Cavit, anılan röportajda İkbal - Atatürk düşüncesindeki paralellikler konusunda hayatî bilgiler vermektedir. İşte bazı paragraflar: “Babama göre, Peygamber ve ilk dört halife döneminde İslam devleti bir cumhuriyetti. Babam, Mustafa Kemal’in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden alınıp Millet Meclisi’ne devredilmesi olarak görüyordu. Bu sistemde Meclis artık halife hükmündedir. Ulema sözlerinin üstündeki içtihat gücünün, hilafet makamından alınarak Meclis’e verilmesi, İkbal’e göre çok yeni bir olgudur. Babamın Mustafa Kemal’i çok sevmesinin sebebi de budur. Fakat büyük insanların birbirlerinin fikirlerinden etkilenmeleri ne kadar doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o kadar normaldir. Babam, Mustafa Kemal’in geleneklerle bağlarını gereksiz yere kopardığı kanaatinde idi.” “Güney Afrika Müslümanları 1933’te babama gelip, uzun ömürlü olması için dua ettiklerinde, babam onlara şöyle demişti: ‘Ben yapacaklarımı yaptım. Artık benim için değil, Mustafa Kemal ve Muhammed Ali Cinnah için dua edin.” Dikkat edilirse, İkbal, aynen Mehmet Akif gibi; Allah’tan ve insanlardan, Atatürk’ün ömrünün uzun olmasına yardımcı olmalarını istiyor. Çünkü yapılması gerekeni artık sadece Atatürk yapıyor. Cavit İkbal, ölümsüz babasını anlatmaya şöyle devam ediyor: “İkbal’in zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti altına alınmalıydı. İkbal, bunların İslam’da esasen var olduğu kanaatinde idi. Bu konudan söz edildiğinde ‘Reform yapmıyorum, İslamiyet’i özüne çeviriyorum’ derdi. İkbal’e göre, laiklik de İslam’ın özünde vardı. Bana kalırsa, İslam’da hukukun üstünlüğünün kanıtı Kur’an’dır ve Peygamber bile hukukun üstünlüğüne tâbidir. Babam, bütün örfî hukukun içtihatla değişime tâbi olması gerektiğini düşünüyordu. Özellikle kadının durumuna vurgu yapıyordu.” (Aksiyon Dergisi, sayı: 651; tarih: 28 Mayıs 2007) ATATÜRKSÜZ OLMAZ! Son yedi yüz yılın en büyük İslam düşünürü olarak kabul edilen Muhammed İkbal,


bütün bu düşünceleri hayata geçirme güç ve dehasına sahip bir tek Müslüman önder tanıyordu: Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Bunu gördüğü, buna inandığı için Atatürk’ü hep tebcil ve tâzimle anmış, ona hep dualar etmiş, onu hep Müslümanların umudu ve ufku olarak göstermiştir. Müslüman dünya, ne Muhammed’in kıymetini bildi ne de Mustafa’nın. İkisine de nankörlük etti. Tarihin diyalektiği bu nankörlüğün faturasını çok ağır ödetecektir. Ödetmeye başlamıştır da… Bakın, Muhammed İkbal’in Pakistanına. İkbal’in bıraktığı yerden yüz yıl geridedir. Ve bakın Mustafa Kemal’in Türkiyesine. Mustafa Kemal aydınlığı ve cumhuriyeti, Mustafa Kemal mirasının bütün nimetlerinden en ileri derecede yararlanan gözü dönmüş hainler ile aldatılmış gafiller tarafından yerle bir ediliyor. Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti kutlamanın suç ilan edildiği bir Türkiye var artık. Tarih, bir eşini görmediği bu nankörlük ve hıyaneti, bizim bir eşini görmediğimiz bir ceza ile cezalandıracaktır elbette. Bu âlemde ‘hakikat ve adalet’ diye bir şey varsa; Atatürk mirasına yapılan hıyanet, Tarih ve Tanrı tarafından mutlaka ve muhakkak cezalandırılacaktır. Gayret ve himmetimizi seferber edelim ve sabırlı olalım! Ölümsüz Akif’in ölümsüz marşımızda söylediğini unutmayalım: “Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakk’ın; Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın!”

Hayatım boyunca babamın gölgesinden çıkamadım Muhammed İkbal'in hukukçu, yazar, fikir adamı oğlu Cavit İkbal, Aksiyon'a babasının görüşleri, İslam dünyasının geçmişten günümüze durumu ve modernleşme ile alakalı önemli açıklamalar yaptı. Cavit İkbal (Javid Iqbal), İslam dünyasında modernist ekolün önde gelen temsilcilerinden biri. Fikirlerinin büyük bir kısmı ona babasından miras. "Babam büyük bir ağaçtı, ben ise ancak onun gölgesinde bir filiz olabildim." diyen Dr. Cavit İkbal, ömrü boyunca o büyük ağacın gölgesinden çıkabilmek için çabalamış. Fakat bu çok da kolay olmamış. Zira İslam dünyasının yetiştirdiği en önemli şair, düşünür ve filozoflardan biri Muhammed İkbal. Cavit İkbal, siyaset felsefesi ve babası gibi hukuk alanında farklı ülkelerde eğitim görmüş. Pakistan'ın yüksek mahkemelerinde yıllarca görev yapmış, fikirlerini kaleme aldığı çok sayıda eseri var. 83 yaşındaki Cavit İkbal, emekliliğinin ardından vaktini daha çok uluslararası konferanslara ve yazdığı kitaplara ayırmış. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul ve Konya'da gerçekleşen 'Mevlânâ Sempozyumu'nun konuklarından biriydi. Kendisiyle bize ayırdığı geniş zaman içerisinde babasından, fikirlerinin bugüne intikalinden ve İslam dünyasının bugünkü hal-i pür melalinden konuştuk. -İlk olarak bize Muhammed İkbal'den bahsedebilir misiniz? Nasıl bir baba oğul ilişkiniz vardı? Ben 14 yaşındayken vefat etti babam. Onunla çok vakit geçiremedim. Babamla ilişkim,


benim çocuklarımla olandan çok farklıydı. O, çok sert bir babaydı. Mesela erken yatmamızı isterdi, çok para harcamamıza, her istediğimizi satın almamıza izin vermezdi. Hava karardıktan sonra dışarı çıkmamız yasaktı. Yer yatağında yatmayı mecbur kılmıştı. Muhammed İkbal, çok büyük bir ağaçtı. Ben o ağacın gölgesindeki bir filiz olarak kaldım hep. Onun büyük gölgesinden çıkmak ve güneşten doğrudan istifade etmek için çok çalıştım ama bu zordu. Gayretlerimin sonucunda Pakistan'da hukukta varabileceğim en yüksek noktaya, anayasa mahkemesi başına kadar geldim. Yazarlıkta da aynı şekilde çok çaba sarf ettim ve Pakistan'da önemli ödüller aldım. Özellikle iki kitabımla anılıyorum. Bunlardan biri babamın bir kitabı üzerine. Onun yeni nesilden beklentilerini bir nevi revize ettim. -Babanızın Cavitname kitabını size atfettiğini biliyoruz. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz? Aslına bakarsanız kitabı doğrudan bana atfetmedi. Cavit'in manası 'sonsuzluk' demek. Onun amacı benim adım ve şahsiyetim üzerinden gençliğe, sonsuzluğa bir mesaj bırakabilmekti. Kitapta, ebediyete gidecek Müslüman nesillere bir gönderme yapıyor. Cavitname, Miraçname'nin modern bir versiyonudur aslında. Miraçname ise Hz. Muhammed'in (s.a.v.) miraca çıkmasını anlatan bir edebiyat türü. Pakistan'da İkbal'in bu kitabında Dante'yi taklit ettiğine dair tartışmalar çıkmıştı. Hâlbuki Dante, Miraçname'lerden esinlenerek İlahi Komedya'yı yazmıştır. Cavitname'de de Mevlânâ ile birlikte bir şairin ulvi yolculuğu, yedi cenneti geçişi ve bu süreçteki tanıklıkları anlatılıyor. -Muhammed İkbal'in eserlerinde temel olarak yeni bir Müslüman toplumu idealini görüyoruz. Onu bu konuda düşünmeye sevk eden neydi? Hilafetin kaldırılması en fazla Güneydoğu Asya Müslümanlarını vurdu. Oradakiler diğer Müslüman topluluklardan izole yaşıyordu ve kimliklerini halifeye bağlılıkları veriyordu. Ne zaman ki hilafet kaldırıldı, oradaki Müslümanlar çatışmaya girdi ve dinî kimliklerinden uzak düştü. Bu noktada İkbal, artık Müslüman ulus devletimizi kurmalıyız ve bunun üzerinden kendi kimliğimizi inşa etmeliyiz diyordu. Bu fikir Muhammed Ali Cinnah'ın işine geliyordu çünkü o da Hindistan'dan bağımsız bir Müslüman devlet kurmak istiyordu. İkbal, Mustafa Kemal'den de çok etkileniyordu. Çünkü ona göre bu ulus devlet, Müslüman ülke aynı zamanda bir cumhuriyet olmalıydı. Zira Asr-ı Saadet dönemi, Hulefa-i Raşidin devrinde zaten İslam devleti bir cumhuriyetti. Babam, Mustafa Kemal'in yaptığı devrimi, içtihat gücünün halifeden alınıp meclise devredilmesi şeklinde görüyordu. Bu sistemde meclis artık imam hükmündedir. Ulemanın fikrinin üstündeki içtihat gücünün, imamlık makamından alınarak meclise verilmesi İkbal'e göre çok yeni bir icattır. Mustafa Kemal'i çok sevmesinin nedeni de budur. Fakat büyük insanların birbirlerinin fikirlerinden etkilenmesi ne kadar doğalsa, bazı konularda ayrı düşünmeleri de o kadar normaldir. -Hangi konularda ayrı düşünüyorlardı? Mustafa Kemal'in gelenekle bağlarını gereksiz yere kopardığı kanaatindeydi. Bütün bu


yenilikler geçmişle irtibat kesilmeden de yapılabilirdi. İkbal, Latînî (Latin alfabesi ile yazmak) ve lâdinîliğin kötü olduğunu düşünüyordu. Cemal Gürsel döneminde Türkiye'ye geldiğimde, konferans arasında öğrenciler bana İkbal'in bu sözünü hatırlattılar; "O, böyle ifade ettiği halde siz nasıl olur da Mustafa Kemal'i sevdiğini söylersiniz?" Onlara şu cevabı verdim: Güney Afrika Müslümanları 1933'te babama gelip uzun ömrü için dua ettiklerinde İkbal şöyle dedi: "Ben yapacaklarımı yaptım. Artık benim için değil, Mustafa Kemal ve Cinnah için dua edin." Babamın Mustafa Kemal'i sevdiğine bu nedenle eminim. -İkbal'in en büyük amacı İslam ideallerini pratiğe aktaracak bir devlet kurmaktı. Vefatından 9 yıl sonra Pakistan vücut buldu. Peki, İkbal'in hayali ne kadar gerçekleşti? İkbal'in düşüncesindeki Pakistan, modern bir İslam cumhuriyetiydi ve diğer Müslüman ülkelere de misal teşkil etmeliydi. Fakat bu başarılamadı. Kendimize, Pakistan İslam Cumhuriyeti diyoruz. Bir kere cumhuriyet değiliz, İslamî tarafımız yok ve Pakistan başlangıçta şimdiki gibi değildi; Bangladeş ile bölündü. Cinnah ve babamın getirdiği esas yenilik; hilafetin kaldırılmasından sonra kimliklerini kaybeden, birbirlerine sadece İslamiyet'le bağlı Hint Müslümanlarını, yeni bir ulus devleti çatısı altında birleştirmekti. Türkiye ise bu süreci farklı yaşadı. Türkiye'de aşağı yukarı tek bir dil, tek millet vardı. Cumhuriyet kurulduğunda sınırları belliydi. Etnik kültür hemen hemen birdi. Fakat Hindistan'da, yani bugünkü Pakistan'da durum farklıydı. Bir sürü etnik kimlik, dil, farklı mezhepler vardı. Zaten bunları bir araya getirmek zor olduğu için İkbal, bütün Müslümanları bir araya toplayacak bir devlet kurmak istedi. O dönemde buna karşı çıkanlar; diğer Müslüman ülkelerle de buluşalım dediklerinde Cinnah, "Devleti kurduktan sonra asıl amacımız genişlemektir." der. -Muhammed İkbal'in devletinin özellikleri ne olacaktı peki? Onun zihnindeki devlette demokrasi olmalıydı. İnsan hakları garanti altına alınmalıydı ki bunların İslamiyet'in özünde var olduğu görüşündeydi. Reform yapmıyorum, İslamiyet'i orijinaline çeviriyorum derdi. Hatta laiklik bile İslam'ın özünde vardı ona göre; çünkü İslamiyet herkese eşit muameleyi şart koşuyordu. Muhammed İkbal'in temel sorusu 'Modernite ve İslam'ı nasıl bir araya getirebiliriz?' idi. Bu soruya cevap aradı hep. Muhammed Ali Cinnah çok dindar bir insan değildi ve derin fikirleri yoktu. Onun temel meseleleri şunlardı: Demokrasi, insan hakları, eşitlik. Ya da 'Hukukun üstünlüğü İslamiyet'le bağdaşır mı?' Bir hukukçu olarak diyebilirim ki: Medine Misakı örneği önemli. Bu yazılı bir anayasa ve içinde bütün insan hakları korunmuş. Bir kitap çalışmamda Kur'an'daki bütün insan hakları maddelerini çıkarttım. Bana kalırsa bu, İslam'da hukukun üstünlüğünün kanıtıdır ve Peygamber bile buna tabiidir. ASIL MUHAFAZAKÂRLAR, DARBECİLER -Örnek verebilir misiniz? Mesela Hz. Ömer Bir deveyi nereden buldun dediklerinde, açıklama yapmak zorunda. Ben de babamın belirttiği gibi Asr-ı Saadet ve Hulefâ-i Raşidîn zamanında aslında


İslamiyet'in bir cumhuriyet olduğuna ve Emevilerden sonra sultanlığa geçildiğine inanıyorum. İkbal'in devletinin modern Batı devletinden en büyük farkı, içtihadın gücü idi. Bütün örfî hukukun içtihatla değişime tâbi olduğunu düşünüyordu. Bunu daha ileri götürüp; kadının yerine vurgu yapıyordu. Cahiliye döneminde kadınlar toprağa gömüldüğü halde Hz. Muhammed (s.a.v.) kadınlara o güne kadar görülmemiş bir konum vermiştir. İkbal'e göre baki olan Hz. Muhammed'in (s.a.v.) kadınları diğer kültürlere nazaran daha ön saflarda konumlandırmasıdır. Bu durumda eğer Batı medeniyeti kadını toplumsal hayatta ön plana çıkardıysa biz daha da öne çıkarmalıyız. -En çok da bu konuda eleştirildi… Doğru, çünkü ulema bunların dogma olduğunu iddia ediyor ve değişimine karşı çıkıyordu. Muhammed İkbal, Müslümanları üçe ayırıyordu: Modernist, gelenekçi; bunların kafasında zaman statiktir, değişikliklere karşıdırlar. Bir de popüler Müslümanlar var. Müslümanların büyük kısmı popüler, avam ve eğitimsizdir. Çoğu zaman başlarına gelecek adamı bile seçemezler. Esasında popüler Müslümanların tavırları belirleyicidir. Bunlar bazen muhafazakârlardan bazen de reformistlerden yana tavır koyarlar. Bu çoğunluğun yalpalamaları istikamette de belirleyicidir. İkbal'in devletinde sürekli reform yapılır. Ona göre İslam da ikiye ayrılır: İbadet kısmı ki bu kalıcıdır, mesela namazı kimse değiştiremez. Fakat muamelat; örfî kısım her zaman değişime açıktır. Pakistan'ı da reformcu bir model devlet olarak tasarlamıştı. Diğer İslam devletlerinin de örnek alacağı bir devletti bu fakat hiçbir zaman gerçekleşmedi. -Neden bir türlü bu ideal gerçekleşemedi? Bu Türkiye ve Pakistan'ın ortak trajedisidir. Amaçladığımız yere gelemedik. Arzu ettiğimiz reformlardan çok geriye düştük. İki ülke de on yılda bir darbelere, müdahalelere maruz kalıyor. Pakistan'da Cinnah'ın düşüncelerini korudukları gerekçesiyle yapılıyor bu müdahaleler. Türkiye'de ise Mustafa Kemal'in görüşlerini sözde koruduklarını iddia ederek darbeleri yapıyorlar. Oysa alakası yok. Asıl muhafazakârlar darbeleri yapanlar. Reformcuların izinden gittiğimiz için ikide bir müdahale ediyorlar. -İkbal fikirlerinde, modernitenin olumlu yanlarının alınmasına fakat İslam'ın özünün her daim korunmasına vurgu yaptı. Artık Müslüman toplumlar moderniteyle iç içe yaşıyor. Bu olumlu bir yöne evrilebilir mi? İkbal'in ana düşüncesinde zaten amel, hareket var. Allah'ın insan üzerindeki emeli de kâinata hâkim olmasıdır. İkbal'e göre Allah insanı eşref-i mahlûkat olarak yarattı ve bu nedenle kâinat üzerinde hükmetmesine taraf. Batı icadı tekniklerin aslında Müslümanlar tarafından yapılması İkbal'in daha çok hoşuna giderdi. Cemaleddin Afgani, El Ezher Üniversitesi'ni ziyaretinde, suni ışıkta Kur'an öğretildiğini görür. "Siz ampul ışığında Kur'an öğretiyorsunuz ama ampul yapmayı öğretebiliyor musunuz?" der. İslam dünyasında bu durum artık çok tabii görülüyor; Batı bir şeyler yapar biz de bunları satın alırız. İkbal yaşasaydı 'biz bunu yapmalıyız' derdi. Modern bilimin kurucusunun İslamiyet olduğuna inanıyordu. Modernite aslında İslamiyet'in dâhliyle


ortaya çıkmıştır. Yunanca eserlerden değil Arapça metinlerin Latinceye çevrilmesi neticesinde Rönesans gerçekleşmiştir. Rönesans İslam kaynaklıdır. Matematik, felsefe, tıp gibi farklı alanlarda İslam dünyası pek çok âlim çıkarmıştır, bunlara nazire yazanlar Batı dünyasının büyük âlimleri olmuştur. Dolayısıyla modernitenin kurulmasında İslamiyet'in etkisi büyüktür. ÇİNLİLER KORELİLER YAPIYOR, BİZ YAPAMIYORUZ -Peki, kırılma ne zaman yaşandı? Ne zaman ki bizim ilmiye sınıfı karanlığa gömüldü, saçmalamaya, kitap yakmaya başladı o zaman rotamız değişti. Vahiyle rasyonaliteyi uzlaştırma çabasını küfür olarak gördüler. 1258'de Moğollar Bağdat'a girdiğinde 50 bin kitap yaktılar ama bizim Müslümanların yaktığı kitaplar yanında hiçtir bu. Modernite; kitapları, kaynakları, fikirleri ve her türlü inkişafıyla İslamiyet'ten ödünç alındığı için artık bizim bu emaneti onlardan geri almamız lazım. Bunu, Batılıları da moderniteden mahrum etmeden yapmalıyız. Çinliler, Koreliler bunu başarıyor ama bizler yapamıyoruz. -Batıda İslam'a ciddi bir ilgi artışı var. Muhammed İkbal'in idealindeki Müslüman topluluğun Batı'dan çıkma ihtimali nedir? Bilmiyorum fakat İslam'a merakın nedeni materyalizmin manevi boşluğu dolduramaması. İnsanlar İslam'ı merak ediyor, aslında bu merak beraberinde korkuyu getiriyor. Fakat İslam fobisi geçici bir şey. İslamiyet'in gerçeklerini öğrendikçe insanlar bu korkularını aşacaktır. -İslam coğrafyasının bugünkü manzarası karşısında İslam ülkeleri ve de aydınları nasıl bir tavır geliştirmeli? Kesinlikle birleştirici olmalı. Eğer bu sağlanamazsa İslam kültürü de aynı Bağdat'taki gibi yıkılacaktır. Moğolların istilasında Şii devleti Harzemşahlar saldırıya uğradıklarında Abbasilerden yardım ister. Abbasi uleması toplanır ve yardım etmeme kararı alır, sırf Harzemşahlar Şii olduğu için. Sonuçta Cengiz Han yönetimindeki Moğollar Harzemşah İmparatorluğu'nu ezip geçer, oğlu ise Abbasileri talan eder. Özetle birliğin olmadığı yerde kültürün yaşaması imkânsızdır. Sünniler ve Şiiler nasıl bir araya getirilebilir konusunun tartışıldığı bir konferans yapıldı geçtiğimiz yıllarda. Toplantıya tepkisel bir tavır gösterip gitmedim. Çünkü aslında bütün Arap dünyası kendi krallıklarının düşmesinden korkuyor. Suriye'nin adı cumhuriyet ama krallık gibi bir şey. Ürdün, Suudi Arabistan kraliyet. Bütün bunlar Şii-Sünni çatışmasıyla devletlerinin bölüneceği ve kendi kraliyetlerinin yıkılacağından korkuyorlar. Pakistan, nükleer bomba yapıyor adını 'İslami bomba' veriyor. İran bir bomba yapıyor, adını 'Şii bomba' koyacak. Aslında bu Batılı bir isimlendirme, onlar da İran'ın bombasına 'Şii bomba' diyor. Hâlbuki bomba bombadır, dini olmaz. Birinin üzerine atıyor musun, atmıyor musun? Mevzu budur. Bununla beraber eğer Muhammed İkbal hayatta olsaydı nükleer bombaya hiçbir tepki göstermez, aksine onu desteklerdi. Çünkü hem bir müdafaadır hem de insan çıkarına kullanıldığı için beis görmezdi. MEVLÂNÂ SUFİ DEĞİLDİ


-Türkiye'ye Mevlânâ Sempozyumu'nun konuğu olarak geldiniz. Muhammed İkbal Mevlânâ'nın mürşidi olduğunu söylüyordu. Mevlânâ yıldönümünü Türk devletinin kutlamasını çok manidar buluyorum. Sufizm aslında statükoyu, var olan durumu kabul eden gelenekçi bir şey. Aynı zamanda sufilik çok şahsidir, bir ideoloji ya da düşünce değildir. Kişisel bir tecrübedir. Okyanusta katre olmak, fena fillahtır. Hâlbuki İkbal, hôdî olduğunu iddia ediyordu. Bu, sufiliğin tam tersi bir düşünce. Kendi içine okyanusu, Allah'ı davet etmek. İkbal sürekli harekete vurgu yapardı, Sufizm ise bunun tam tersi; zamanı dahi statik algılayan bir düşünce. Esasında Mevlânâ Celaleddin Rumi de sufi değildi, o nedenle Muhammed İkbal kendisinin mürşidi olduğunu iddia ederdi. "Sen İslam'ı kendi zamanında yanlışa düşmekten korudun, ben de İslam'ı benim zamanımda yanlışa düşmekten korudum." diye Rumi'ye atfettiği bir beyti de var. Millete hesap vermek Millete hesap vermek, benim düşünce lügatimde ‘Üç T’ye Verilecek Hesap’ın ilk aşamasıdır. ‘Üç T’ nedir? Üç T, yine benim düşünce lügatimde Tanrı, Tarih ve Toplum’dur. Her insan, bir gün mutlaka ve muhakkak, Tanrı’ya hesap verecektir. Ama bu, her insan için böyledir. Bazı insanlar o hesaptan önce tarihe ve topluma da hesap vermek zorundadırlar. Özellikle yaratıcı ruhlarla, onlara musallat olan karanlık ruhlar yani artı ile eksinin baş aktörleri Tanrı’ya verecekleri hesaba ilaveten, tarihe ve topluma da hesap vermek durumundadır. Varoluş bünyesinde yaratıcılık, aydınlık ve mutluluk unsuru olarak yaşamış büyük ruhlar, ‘Üç T’nin dünya planındaki ikisi olan tarih ve topluma hesaplarını hiç istenmeden veren ölümsüzlerdir. Bunların başında peygamberleri görmekteyim. Arkasından derece derece bütün yaratıcı ruhlar sıralanıyor. Tarih yaratan ruhların en büyüklerinden biri olan Müdafaayi Hukuk Başbuğu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, tarihe ve topluma hesabını kendisinden hiç istenmeden bizzat kendi eliyle ve diliyle veren ölümsüzlerden biridir. Müdafaayi Hukuk Başbuğu’na göre; millet, aynı zamanda kendisine hesap verilmesi gereken bir yüce makamdır. Gazi, bu makama verdiği hesabı, aynı zamanda tarihe de verdiği hesap olan Nutuk’la yerine getirmiştir. Afet İnan’ın Nutuk’la ilgili şu sözleri derin bir hakikatin ifadesidir: “Nutuk, bir devlet kurucusunun milletine hesap verme örneğidir ve tarihte eşine az rastlanır.” (Sinan Meydan, Nutkun Deşifresi, 40) Nutuk, ‘Üç T’ye hesap vermede ciddiyetin, hakka saygının, müstahak olana müstahak olduğunu; layık olana da, layık olduğunu mertçe vermenin eşsiz örneklerinden biridir. Nutuk’ta hakka saygısızlık olmadığı gibi, halka tabasbus ve yalakalık da yoktur. Nutuk’ta, Yaratıcı’dan başkasına tenezzülü olmayan büyük ruhun şahsiyet yüceliği, açık yürekliliği, cesareti egemendir. Benim kullanmaktan çok zevk aldığım tabirle “Nutuk’ta ölümsüzlüğün vakarı” vardır.


Nutuk’ta 820 kişinin adı geçmektedir. Bu kişiler, tarihin diyalektiğine samimiyetle sunulan nitelemelerle, layık ve müstahak oldukları sıfatlarla, hiç tevile gidilmeden deşifre edilmişlerdir. Tarihin en büyük melâmet erlerinden biri olan Müdafaayı Hukuk Başbuğu’nun bir özelliği de; layık olana layık olduğunu, müstahak olana da müstahak olduğunu hiç esirgemeden ve acımadan vermektir. Bu şaşmaz ilkesine bağlı kalarak, Nutuk’ta bazı kişilere ‘kahraman’ nitelemesi reva görürken, bazılarına ‘korkak, hain, mürteci’ sıfatlarını vermiştir. Bizzat Atatürk, Nutuk’u, ‘millete hesap vermek için’ yazdığını dile getirmiştir. CHP İkinci Kurultayı’nda yaptığı konuşmada şöyle diyor: “Senelerden beri devam eden çalışmalar ve icraatımızın millete hesabını vermenin görevim olduğu kanaatindeyim.” (Hâkimiyeti Milliye gazetesi, 16 Ekim 1927) Aynı gerçeği, Nutuk’u okuduğu kongrenin açılışında yaptığı konuşmada, bir soru üzerine şöyle dile getiriyor: “Geleceğe yönelen tedbirler hakkında fikirlerimizi söylemeden önce, geçmişe ait olan olaylar hakkında bilgi vermek ve yıllardan beri süregelen davranış ve yönetimimizin milletimize hesabını vermek ödevim olmuştur. Olaylarla dolu dokuz yıllık bir sürenin tarihine değinecek demecim uzun sürecektir. Ama bu güç iş, yerine getirilmesi gereken bir ödev olduğuna göre, sözü uzatırsam beni hoş karşılayacağınızı ve bağışlayacağınızı umarım.” İslam'dan nefret tutkusunun götürdüğü yer İslam’dan nefret tutkusunun (bazı zeminlerde illetinin) götürdüğü yer, en çarpıcı şekliyle bugünkü Türkiye’dir. Emevî dinci despotizminin kol gezdiği; dahası, haçlı emperyalizmin dibine kadar desteklediği kahır tablolarının egemen olduğu bir coğrafyadır artık Türkiye. Önce dini yozlaştırıp nefret edilir hale getiren despotizm, arkasından hukuku güdüme alıp, hukuk devletini işlemez hale soktu. Yargı güdümdedir. Aydınlar ya zindanlardadır veya zindanla tehdit edilerek susturulmaktadır. Sadece basın ve ekranlar değil; evlerin içi, geceler, gündüzler, mabetler, secdegâhlar, ilim adamlarının dosyaları, hatta aklından geçenleri not ettikleri kâğıt parçaları, despotizmin bir biçimde kontrolü altındadır. En küçük bir ima ile “Bu kadar da olmaz” demeye getirenler, bir süre sonra ekranına, programına, sayfasına, köşesine veda etmek zorunda kalmaktadır. Ben, tarihin benzeri despotik devir ve toplumlarını araştırıyorum; böylesi bir despotizme rastlayabilmiş değilim. Emevî dinciliğine karşıysanız; yürümeniz de suçtur, yerinizde durmanız da… Zulüm kol geziyor. 21. Yüzyıl’ın dünyasında tam bir Emevî hegemonyası sürdürülmektedir. Engizisyon bu kadar kapsamlı, teşkilatlı, destekli ve planlı değildi. Anlayacağınız; bahsettiğimiz despotizm, tarihin eşini, benzerini tanımadığı çok özel bir tür. Tarihte ilk kez, sarıklı dincilikle istavrozlu ve kipalı dincilik, işbirliği halinde hakların ve aydınlanmanın gırtlağına çökmüş bulunuyor. Eski zamanlarda bunun da bir örneği hemen hemen yok.


İşte, İslam’dan nefret tutkusunun Türkiye’yi getirdiği yer burasıdır. Beğendiniz mi? Şimdi esas soruyu soralım: Bu gelişin ve getirişin müsebbibi kim? İslam’dan nefreti büyük bir meziyet (hatta en büyük meziyet) sanan ve yıllarını bu ‘meziyeti’ pazarlayarak geçiren solcularla sözde Atatürkçüler. Hani şu, “Biz laik adamlarız, dinle minle uğraşmak bizim işimiz değil, öyle şeyler bize yakışmaz” diyerek kahkahalar atıp kadeh tokuşturan salaklar. Tabii salakları var bunların, solakları var. Ortak noktaları, koyu ahmaklıktır. Şöyle de derlerdi bunlar: “Falanca mı aydın, Atatürkçü? Yok be! O kadar saftoroş olmayın; neresi aydın onun? O da son tahlilde ‘Kur’an’ demiyor mu? Eee! Onunla falancanın farkı ne? Bunların ikisi de molla, ikisi de gerici, ikisi de imam-hatipli.” EY AHALİ, KENDİNE GEL! Ey ahali! Bugünkü Türkiye’nin maruz ve mahkûm bırakıldığı despotizmin dincilik eliyle yürütüldüğüne bakarak, sadet noktasını gözden kaçırmayalım. İçine itildiğimiz badirenin esas müsebbibi solcularla sözde Atatürkçülerdir. Dincilik kendi işini yapıyor. Dincilikten bunun aksini beklemek de ayrı bir mankafalılık olur. Dincilere zalim, vicdansız, sadist, hatta bir kısmına hain diyebilirsiniz ama asla mankafa diyemezsiniz. Mankafalılık, İslam’dan nefret uyuzuna tutulmuşlar dururken, dincilerin semtine bile ulaşamaz. Yollar birinciler tarafından kesilmiş. Türkiye’nin bu hallere düşmesine sebep olanlar, köprüde deliği görüp kendine geldi mi dersiniz? Hayır, asla! Bunların İslam’dan nefret uyuzu öyle bir illet ki, tıbbın keşfettiği aşıların hiçbiriyle tedavi edilemez. Aynen canlarını yakan dincilik uyuzu gibi… Bu iki illetin tedavisini yarayacak aşı sadece Kur’an laboratuarında üretilir. Ve bugünkü Türkiye’de o aşıyı üretebilecek dirayet ve bilgiye sahip tek kişi var: Şu satırların yazarı. Ayrıntıları vereceğim, merak etmeyin! İslam'dan nefret illetinin ilacı üstüne İslam’dan nefret tutkusunun Türkiye’yi bundan sonra sürükleyeceği yerin ne olacağını anlamak için bugüne dikkatle bakmak lazım. Bugünkü ana yarınki dananın endamını tahminde yardımcı olur. Ancak bugüne dikkatle bakabilmek için dünü hatırlamalıyız. Dünün hatalarından ders çıkaramazsak, bugünden ibret alamayız; o zaman da, yarınlara ilişkin değerlendirmelerimiz güvenilir olmaktan çıkar. Felsefeci Prof. Cahit Tanyol, otuz yıl önce şunu söylüyordu: “Önümüzde dinin ve cumhuriyetin dokunulmaz, tartışılmaz tabuları durdukça ve biz bunları her dönemde kuvvet kullanarak cevaplandırdıkça, giderek şiddetlenen bir tepki ortamı yaratmaktan kurtulamayız. Bir yanlışın baskı altında tutulması, bir doğrunun baskı altında tutulmasından daha tehlikelidir. Yanlışın baskı altında tutulması iftira, tezvir, hınç gibi kışkırtıcı güçleri harekete geçirir.” “Hiç gerek yokken, bir tür cumhuriyet ve Atatürk idolü yaratıldı. Bu idol tabulaştıkça,


irtica daha koyu ve daha katı bir görünümde önümüze çıkmaktadır. Bunu çözmeye mecburuz. Eğer çözemezsek, eğer onun üzerine hep ‘inkılâp, irtica, Atatürk’ gibi sloganlarla yürümeye kalkarsak, günün birinde irticanın kara bulutları arasında boğulmamız kaçınılmazdır.” (Cahit Tanyol, Laiklik ve İrtica, 16-17) İşte boğulduk. Çünkü küresel haçlı emperyalizmin koruyup beslediği karanlığın bertaraf edilmesi ‘idoller edebiyatı’ ile mümkün olamazdı. Çare, Kur’an laboratuarından çıkarılacak reçete idi. Büyük aldanış, işte bu gerçeğin fark edilememesidir. Tarihin diyalektiğine göre, “Ceza amel cinsindendir.” İslam’dan nefret illetinin cezası, İslam adına sahne alan sadizmin kahrıyla veriliyor. Kur’an mümininden nefrete yenik düşenlerin enselerine, dincilerin vicdan ve adalet nedir bilmeyen ayakları bindirilmiş. Çöküşe doğru gidiş durdurulamaz mı? Durdurulur ama 10 Kasım’da ‘Atatürk’e mevlit’ okutarak veya ‘Çarşaf Açılımı’ yaparak değil. Aşının süratle devreye sokulması lazım. Gel gör ki; Kur’an mümini olarak, Allah ve Muhammed diyenlere asla ve asla iyi gözle bakmıyorlar. Dincilerin temel musibetleri bu. Onlar da görünüşte ‘Muhammed’ deseler bile dayattıkları ‘din’ Muhammed’in değil, Muaviye’nin dini. Velhasıl, dincilerle onları aptal zanneden aptalların ikisinin de ezel nasipleri, Kur’an laboratuarından yararlanmaya müsait değil. Vücut kimyaları buna izin vermiyor. Sürünmelerine rağmen o reçeteye itibar etmiyorlar. BİR UYARI DA DİNCİLİĞE Dinci sadizm, basireti tutulmuş mankafalara baktıkça keyiften dört köşe. Göbeğini okşayarak kahkahalar atıyor. Dün mankafalara söylediğimizi bugün de dinci despotlara söylüyoruz: “Kin ve nefretle paslı çivilere dönmüş dişlerinizi göstererek sırıtmayın, bu işin bir de öteki yüzü var. Dini hiç iyi okuyamadınız ama hiç değilse tarihi iyi okuyun. Dün birilerinde tuğyan (azmışlık) alametleri görüp uyarmıştık; sizde ise tuğyanın alameti değil, bizzat kendisi var. Dikkat edin, kendinize gelmeniz için fazla vaktiniz yok. Yığdığınız haram paraları rahatça yiyeceğinizi sanmayın! Tanrı ve tarih buna izin vermez!” Yakub-i Belazürî’nin talebeleri Yakub-i Belazürî, Abbasiler döneminin büyük dil bilginlerinden biri. Hicrî 230’lar, Miladî 850’lerde vefat etmiştir. Bu üstadın hayatını anlatan eserlerde kayda geçirilen bir hikâye vardır ki, günümüz dincilerinin kişilik yapılarını, ruh hallerini, çelişkilerini, dağıtmışlıklarını anlatmak bakımından eşsizdir. Çiğneyip yok ettiği amaçların yerine geçirdiği araçlarla övünen hüsrana batık zihniyetleri anlamada bir ibret belgesi olan hikâye şudur:


Yakup’un öğrencileri, hafızayı güçlendirdiğini öğrendikleri belazür otundan yemeye karar verirler. Otu bulur, hep birlikte yerler. Ne var ki, dozajı kaçırırlar ve çıldırırlar. Üstlerini başlarını soyup atarak, çırılçıplak halde ormana dağılırlar. Medresede bir tek öğrenci kalır. Bu öğrencinin ötekilerden tek farkı, sarığını başında tutmasıdır. Zavallı öğrenci iki eliyle hiç durmadan başındaki sarığı kontrol ederek, anadan üryan halde medresenin çevresinde dönmeye başlar. Bir yandan döner, bir yandan hocası Yakup’un verdiği dersi ezberinden tekrarlar. Üstat Yakup, derslerini vermek üzere medreseye geldiğinde bir bakar ki medrese bomboş. Dışarı çıkınca, binanın çevresinde dönüp duran anadan üryan öğrenciyi görür. Yaklaşıp sorar: “Oğlum, bu ne hal! Sana ne oldu böyle, arkadaşların nerede, medrese neden boşalmış?” Öğrenci, olup bitenleri anlatır ve ekler: “Üstadım, ben onlara otu fazla yemeyin, ne olur ne olmaz dedimse de dinletemedim; fazla yediler. Hepsi çıldırıp dağlara, ormanlara kaçtı. Bir tek ben sağlam kaldım.” Hoca biraz şaşkın, biraz öfkeli çıkışır: “Yahu sen buna sağlamlık mı diyorsun? Senin neren sağlam? Sen şu halini görmüyor musun? Anadan üryan haldesin.” Öğrenci cevap verir: “Hocam, öyle demeyin; bakın, sarığım başımda, ona mukayyet oluyorum.” Bugünün dincileri aynen bu öğrencinin kaosunu yaşıyorlar. Anadan üryanlar; bütün amaçları tarumar edip ortadan kaldırmışlar ama araçları öne çıkarıp bu yıkımı mazur göstermeye, hatta meziyet gibi göstermeye çalışıyorlar. Sarık, bir sembol. Araçların sembolü. Amaçlar, vücudun esas kapatılması gereken yerleri. O yerler açık ama zavallı öğrenciler, araç hükmündeki sarığı sürekli kontrol etmekte ve bunu erişilmez bir meziyet olarak öne çıkarmaktalar. Amaç olan zina yasağını Brüksel’in talimatıyla kaldırıp, zinayı suç olmaktan çıkarıyorlar; öte yandan, zinaya gitmede ‘araç’ olarak düşünülen ne varsa onu yasaklıyorlar. İnsanların evlerine, kiminle oturup kalkacaklarına, nerelerde ikamet edeceklerine, öğrenci yurtlarına kadar müdahale ediyorlar. Kitleler bu saçmalığa karşı çıkınca da ‘Yakub-i Belazürî’nin sağlam (!) kalmış tek öğrencisi’ sıfatıyla, ‘sarığım başımda’ diyerek celalleniyorlar. ‘SEDDİ ZERÂİ’ VE ÖTESİ İslam fıkhı, durdurulması amaçlanan davranışlara giden yolların tıkanmasına ‘seddü’zZerâi’ der. Araçların önüne set çekmek demektir. Eğer bu set çekmeyi öne çıkaranlar esas amaçları dikkate almıyorlarsa, mesela zinanın suç olmaktan çıkarılmasını umursamıyor, birilerinin talimatıyla zina suçunu mubaha dönüştürüyor; öte yandan, kadın-erkek hayatına harem-selamlık getirmeyi ‘din ihyası’ gibi lanse ediyorlarsa, fıkıh bilginleri bu yapılanı akla ve fıkha ihanet sayarlar. En azından bu değerlerle alay etmek sayarlar. Kıssadan hisse: bugünkü Türkiye, bu alay etmenin yirmi dört saat sergilendiği bir ülke konumundadır. Yani; bugünkü Türkiye, Yakub-i Belazürî’nin ‘otu fazla kaçıran’ öğrencilerinin istila ve egemenlik altına aldıkları bir coğrafya durumundadır. Allah; ülkenin, aldatılıp mahvedilen halkın ve Yakub-i Belazürî durumundaki ilim ve fikir adamlarının yardımcısı olsun!


"Kurtuluş Savaşına ihanet içindeyiz" Kerim Tokgöz Ankara’dan yazıyor: “Yazdıklarınızı anlatan bir Müslüman daha yok. Gerçekleri sizin gibi bir âlimden okumak benim gibilere güç veriyor. Her cuma camide, güdümlü ve ayarlı hutbeleri dinlerken, büyük iç çekişmeleri yaşıyor ve ‘Acaba bu münafık yuvasında bulunmamdan Allah razı mı?’ diye sorup duruyorum. Zulme ve işgale karşı gelmiş bir millete Allah'ın bahşettiği Kurtuluş Savaşı zaferine ihanet içindeyiz. Şimdi zalimlerin yanında koşuyoruz. Allah bizi affetsin!” “Suriye ve Mısır gibi konularda lütfen daha çok yazın ve konuşun. Bu topluma vicdanı, aklı ve hakkı hatırlatmak her zamankinden daha fazla gerekli.” Nursen Demir yazıyor: Sizin sayenizde Kur’an bana da indi. Yüce Rab'bim her şeyi gönlünüze göre versin. Çok merak ettiğim ve sadece sizin bilginize inanacağım bir sorum olacak. Yanıtlarsanız sevinirim. Firavunun yönetimi günümüz yönetiminden daha âdil değil miydi?” Nusret Sevenoğlu İzmir’den yazıyor: “Siz, bu yıldan sonraki yaşamınızda, takdir edilen ve ihtiyaç duyulan bir yükselişi göreceksiniz. İnsanlık da bundan nasiplenecektir. Halk TV’de Işığa Çağrı programının 90 dakikalık akışı, cumhuriyetin, ülke insanını raiyyeleşmekten kurtarılmasının ayrıntılı anlatılması, Alak suresine girişiniz muhteşem. Kelimelerin anlamlarını açan ifadeleriniz, bu konuda çalışanlara da bir ışık tutacaktır. Ekrandaki görünüşünüz, kıyafetinizdeki uyum, sevecen ama ciddi tavrınız son derece mükemmel, vurgularınız muhteşem.” Seher Kandemir yazıyor: “Sizi yıllardır takip ediyorum. Yüce Allah'ım sizin vesilenizle Kur'an’la dost olmamızı sağladı. Herkesin aklı ve yüreği, söylediklerinizi anlamak için elverişli değil, bazılarının kalpleri mühürlüdür. Ancak, ben ve benim gibi insanların sevgi ve duaları negatif enerjileri yok eder.” “Mühürlenmemiş kalpleri iki tehlikeden uzak tuttunuz; Birincisi: şirk ve hurafelerle boşa harcanmış bir hayattan; ikincisi: dini, hurafeler yığını zannederek, peşinen reddetmekten. Bunlar az şey değildir. Ben size hem bir hayat hem de bir ahiret borçluyum. Bu borcumu ödeyemem; ama size en azından şükranlarımı sunabilirim.” Muammer Mete yazıyor: Dinimizle ilgili soruların akıl ve mantığa en uygun yanıtlarını eserlerinizde görüyorum. İslam dünyasında ve onun bir parçası olan güzel yurdumuzda din adına yapıldığı ifade edilen din dışı uygulamaların İslam dünyasının geri kalmışlığının açıklaması olduğunu düşünüyorum. Sizin yorumlarınızın egemen olacağı din anlayışının karanlık çağlardan aydınlığa, Hak yoluna çıkışın başlangıcı olacağına inanıyorum. Çocuklarıma sizin eserlerinizi okuyarak bilgilenmeden diğer kaynaklara yönelmemelerini öğütlüyorum. İstiyorum ki, zehre karşı panzehirleri olsun. Şahsınıza duyduğum şükran hislerini uzun boylu ifade edemeyeceğim. Söyleyebileceğim tek şey şudur: Allah sizden razı olsun.”


BUNLAR HAKK’A TESLİM OLMAZ! ‘Dershaneler Kavgası’ başlıklı yazılarımın ardından gelen cevabî yazılar, bir büyük feraset ve basiret kuşağının varlığını göstererek beni mutlu etmiştir. Mesaj yerini bulmuş, etkisini göstermiş, beklenen uyanışın düğmesine basmıştır. Bu mutluluğuma vesile olan yazıların bir özeti gibi gördüğüm bir mektubu, Hasan Özcan adlı okuyucumuzun mektubunu örnek olarak buraya alıyorum: “Her şeyi Kur’an’a bağlayarak o kadar güzel izah ediyorsunuz ki, sizi dinledikçe işte dinimiz bu, deyip İslam’a sarılıyoruz. Ancak, hâkim çıkarcı güçlerin ağzından dinleyince, İslam’dan soğuyoruz. Sizinle peygamberimizi hatırlıyor, sizinle onu daha çok seviyoruz. İyi ki varsınız, hep var olun, hiç değilse yolumuzdaki firavun, nemrut ve yezitleri def edinceye kadar. Çağımızın ‘İmam-ı Âzam’ısınız. Dilerim kaderiniz onun gibi olmaz.” “Dershaneler meselesinde, iki yoldaşın bugün içine düştükleri durum, Müslüman halkımız için büyük bir ibret ve derstir. Anlaşılabilirse, ihanet ve gafletten uyanışın vesilesi olabilir. Yıllarca hak yolunda Hızır ile Musa gibi birlikte yürüdüklerini iddia edenler, her ne olmuşsa olmuş, bir anda karşılıklı firavun, nemrut suçlamalarına başlamışlardır. Bu hususu Kur’an'dan örnek vererek o kadar can alıcı bir şekilde ortaya koymuşsunuz ki; inanıyorum, Kur’an’a bakacak yüzleri kalmamıştır. Firavun’a, bırakın yoldaş olmayı, boyun eğenin de firavun olması, İslam’ın maskeli firavunlara en büyük tokadıdır.” “Allah'ın dinine sahiplik iddiasında olanların bugün maskeleri düşmüştür; ancak onların peşinden koşan halkın yeni firavunlar yaratması hiç zor olmayacaktır. Bunları; hiçbir kitap, hiçbir peygamber ve sizin gibi üstün bir âlim ikna edemediğine göre, kıyameti beklemek son çaredir.” Yeditepe Üniversitesi öğrencisi Kemal Yüksel, ‘Yaşar Nuri Öztürk İçin’ adlı şiirini göndermiş. Bir kısmını veriyorum: “Daha derine, Yusuf’u özlemeye in şimdi Aşağısı karanlıkların yendiği yer Ahhh! Gözünden süzülen damlalar ay gibi parlıyor; Karanlığın ağlattığı yerlerden geçtin; Hoş geldin! Haydi çık, adım adım! Fark ettin mi? Saçların ağarmış. Ah canım, cananım! Bak, açıldı gözler artık Kullanabilirsin Onlar senin sonsuzluğa bakan gözlerin.”


Elif Tanya yazıyor: “Kitaplarınız tek kelimeyle büyüleyici! Bu kadar bilgiye hâkim olmak, ancak bir dehanın yapabileceği iştir. Uçsuz bucaksız ummansınız. Farklısınız. Bu fark size aşık olmak için yeterlidir. Bir gün teknoloji ilerler de, insanları ışınlama keşfedilir mi acaba? O gün geldiğinde, ışınlanıp gizlice kütüphanenizi gezebilsem, kitaplarınızı karıştırabilsem! Ve masanızdaki vazonuza bir gül bırakıp geri dönsem!” Reçete gibi bir mektup Umut Bingöl yazıyor: “1994 senesinden beri (o yıl 17 yaşında idim) okurunuz, takipçiniz, seveniniz, saygı duyanınız ve öğrencinizim.” “Günümüzde dinci kodamanların en dehşetli kapanı; haznesine, ‘sınavlara hazırlık’ yemi konmuş, birtakım dershanelerdir. Bir kavga ile gündeme gelen, bu siyasal ve ticarî rant merkezlerinin, ‘Allah ile Aldatma’ hücrelerinin, sınıf görüntülü beyin yıkama odalarının kapatılması dinciliği bitirmeyecektir. Dershaneler kavgasının iki tarafının da dinci olması, zaten meydanın kimlere kaldığını göstermektedir.” “Ülkemiz ilk ve orta öğretim okullarında, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi adıyla verilen dersler; çocuklarımızı, dinci kişi ve ekiplerin kucağına sürmekte, bu şer odaklarına karşı savunmasız ve bilgisiz kılmakta, Allah ile aldatılmalarına yol açmaktadır.” “Kur'an'ı tanımak, okumak ve anlamak en hayatî meselemizdir. Din eğitimi müfredatı; öğrenciyi, sadece Kur’an ayetleriyle buluşturacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Din dersi, Kur'an dersi olmalıdır. Başka bir deyişle, ülkemiz okullarında din öğretmenleri İslam’ı, sizin bize kitaplarınızla öğrettiğiniz şekilde öğretmelidir.” “Düne kadar sizden sadece İslam'ı öğreneceğimi sanırken, bugün Atatürk'ü de sizden öğreniyorum. Uzun sözün kısası; mutlu yarınlar, yurtta ve cihanda sulh için; ülkemiz okullarında, Atatürk'ü ve Cumhuriyet’i sizin anlattığınız şekilde öğrenmeye susamış bir millet durumundayız. Her şey için minnettarım. Allah sizden razı olsun!” KISA BİR YORUM DA BİZDEN Dershaneler kavgasının, yıkıldığını sandıkları ‘Laik Cumhuriyet’in yerine koyacakları rejim ve sistemin kotarımı kavgası olduğundan benim de hiçbir kuşkum yoktur. Malum ‘kavga’ konusunda altı çizilecek en önemli nokta da burasıdır. Bu kavganın dinciliği bitirmesi ne demek; bu kavga, dinciliğin ikinci ve ‘büyük zafer’ aşamasına geçmek üzere olduğunun tartışılmaz belgesidir. Din derslerinin Kur’an olması gerektiğini ben, otuz yıldan beri bütün sesim ve nefesimle anlatmaya çalıştım; anlatamadım. Batı’daki din derslerinin esası da kutsal metinler yani İncil metinleridir. Gerisi herkesin kendine bırakılmıştır. Bırakılmaz ise, içinde debelendiğimiz kaos doğar. Dinciliğin istediği de bu kaosun doğmasıdır. Dincilik bilmektedir ki, bu kaosu kendisi lehine yorumlayıp servise koyacak onlarca ekip ve kurum var. En başta, ‘Diyanet İşleri’ denen beş buçuk katrilyon lira bütçeli bir anayasal kurum var. Dini olduğu gibi Atatürk’ü de, benim yazıp konuştuklarımdan öğrenmekten başka çare


kalmadığı yolundaki değerlendirmeyi de, hiçbir tevazu aktörlüğüne gitmeden aynen kabul ve tekrar ederim. Umarım, bendenize ‘molla’, yazıp söylediklerime de ‘dinciliğin bir versiyonu’ gibi bakan angutlar güruhu, ölüm kalım tehlikesiyle yüz yüze gelmiş halkın önünü kesme zillet ve melanetini artık sona erdirir. Aksi halde; değil bir kavga, daha on tane ‘Dershaneler Kavgası’ da seyretsek, karanlık kader değişmeyecektir. Halk bu işi şimdi, tam bu aşamada halletmek zorundadır. Ötesi yok! Karar, Allah ile aldatılan ve çivili duvara toslamış bulunan kitleye kalmıştır. Birikim sahiplerinin susması üstüne İstanbul’dan Hakan Demir yazıyor: “İstanbul Üniversitesi’nde iktisat tahsil eden bir gencim. Sizi uzun zamandır takip ediyorum. Yerinizin ve çapınızın farkındayım. Şükürler olsun, sizi yaşarken keşfetmiş olanlardanım.” “Biz, Gezi Olayları’nın tesiri ve iç muhasebesi içindeyiz. Olaylar bize, günümüz Türkiye’sini yönetenlerin istedikleri şeyi istedikleri gibi nasıl gösterebildiklerini dehşet verici bir şekilde kavrattı. Ve aynı zamanda son birkaç aydır daha iyi anlayabiliyoruz ki, neyin söylemi prim yapıyorsa ona yönelecek, hatta kendilerini onun yegâne savunucusu olarak gösterebilecekler. Son haftalarda da yönelimleri, Kürt meselesine dair sözde barış girişimleri. Ortamı çarpıtıyorlar; biz körpe zihinlerin bilgi birikimi çapraz ateşte kalıyor. Köşe yazınızda da belirttiğiniz gibi; dinciler asla ahmak değil, gayet planlılar.” “Gezi Olayları, bizi gerçek okumalar yapmak konusunda ateşlemişti. Kuruluş dönemi tarihimizle ilgili açtığınız ufuklara müteşekkiriz. Başta Kürt meselesi olmak üzere yakın tarihimiz ve Ortadoğu hakkında toplu bilgilere ulaşamıyoruz. Terör meselesiyle ilgili sistematik bilgimiz yok. BDP hareketinin mahiyeti nedir? İddiaları ne derece doğrudur? Kürt meselesini, Suriye’yi, Irak’ı nereden okuyabiliriz? Kaddafi için yazdıklarınız çok büyük kapılar açtı.” “Üniversite gençliği olarak yakın tarihimizle ilgili birbirimize sürekli, ‘Bilmiyorum, her şey olabilir’ demekten bıktık. Ben şahsen, Türkiye’de bu anlamda öneri alınabilecek sizden başka biri olmadığı kanısındayım. Siz bize daha çok lazımsınız.” AYDININ NAMUSU VEYA NAMUSLU AYDIN Hakan Demir’in şahsında tüm halkımıza hitaben şimdilik şunları söyleyeceğim: ‘Kuruluş tarihimiz ve bağlantılı meseleler’le ilgili ayrıntılar, yayın aşamasına yaklaşan ‘Kurtuluş Savaşı’nın Kur’anî Boyutları’ adlı üç ciltlik eserimde verilecektir. Acil olarak; mesela, Sinan Meydan’ın eserlerini okumanızı öneririm. Şunu unutmayalım: Türkiye’nin kahrını çektiği kıtlık, bilgi kıtlığı değil, namuslu aydın kıtlığıdır. Namuslu aydın yerine ‘aydının namusu’ da diyebilirsiniz. Kur’an, bir toplumun çöküşünde birinci dereceden sorumlu olanların ‘birikim sahipleri’ olduğunu söylüyor. Birikim sahiplerinin başında, bilgi birikimi taşıyanlarla servet birikimine sahip olanlar gelir: Kur’an bu ikisindeki yozlaşmanın yol açacağı felakete ibret dolu beyyinelerle dikkat çekmiştir. İşte ikisi: “Sizden önceki kuşakların söz ve eser/birikim sahibi olanları, yeryüzünde bozgunculuktan alıkoymalı değiller miydi? Ama içlerinden kurtarmış olduklarımızın az


bir kısmı dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise, içine itildikleri servet şımarıklığının ardına düşüp suçlular haline geldiler.” (Hûd, 116) “Biz bir ülkeyi/medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve refahla azıp firavunlaşmış kodamanlarına emirler yöneltiriz/onları yöneticiler yaparız da onlar, orada bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke/medeniyet aleyhine hüküm hak olur; biz de onun altını üstüne getiririz.” (İsra, 16) Aydınlarla servet sahipleri, namuslu adama yakışanı yapmazlarsa; zulüm sadece olmaz, egemen olur. Türkiye’de de bugün zulüm sadece ‘var’ değildir, egemendir. Egemen zulmün güç kaynağı ise; Allah ile aldatmak, bir de dinci zulme karşı olduklarını söyleyenlerin akıl almaz ahmaklıklarıdır. Düşündüren ve ağlatan bir yazı Eski milletvekillerinden hukukçu dostum Vecdi Aksakal Ağabey, çok anlamlı bir yazı göndermiş. O mu hazırladı, ona da birisi mi gönderdi, bilmiyorum. Muhteşem tespitler içeren ‘Lider Atatürk’ adlı bu yazıyı, Vecdi Bey’e ve eğer varsa ona gönderene teşekkürle, ben de size aktarıyorum: “Bu ülkenin her türlü nimetinden yararlanıp da ona ve ilkelerine karşı olmak hainliktir, şerefsizliktir, utanmazlıktır. Şunları biliyor musunuz: - Atatürk'ün dünyada 'başöğretmen' sıfatlı tek lider olduğunu, - Atatürk’ün bir geometri kitabı yazdığını ve üçgen, açı, dikdörtgen gibi 48 tane geometri teriminin Türkçe isim babası olduğunu, - Norveç`te ‘Atatürk gibi olmak’ diye bir deyim olduğunu, - Atatürk Çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden Doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını, - Yunan Başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan, her Cumhuriyet Bayramı’nda Atina'daki Türk Büyükelçiliği’ne giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunduğunu, - Kurtuluş Savaşı'nda rütbe alan birçok kadın askerlerimizin olduğunu, Üsteğmen Kara Fatma'nın 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin komutanlığına bizzat Atatürk tarafından getirildiğini, - Bir röportajda Atatürk’e ‘Birleşmiş Milletler’e üye olmayı düşünüyor musunuz’ diye sorulduğunda, ‘Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz. Üye olmamız için davet gelirse düşünürüz’ dediğini; bunun üzerine ‘BM Yasası’nın değiştirildiğini ve üyeliğe davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu, - 1938'de, General MacArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde; danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye, ‘Şu anda hiçbirinizi değil, büyük kabiliyeti ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim’ dediğini, - 1938'de Ata`nın ölümünden sonra bir Tahran gazetesinde yayınlanan şiirde; ‘Allah bir ülkeye yardım etmek, onun elinden tutmak isterse, başına Mustafa Kemal gibi bir lider getirir’ denildiğini, - 1996'da Haiti Cumhurbaşkanı’nın vasiyetinde, mezar taşına yazılmasını istediği


metinde, ‘Bütün ömrüm boyunca, Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm’ yazdığını, - 2005'te Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden biri olan Mr. Johns`un önerisinin ‘Türkiye, ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk'ü örnek alsın yeter’ olduğunu”… “Peki, şunu biliyor musunuz: 2006'da ise, AB Uyum Yasaları gereğince, devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini!..” Barabbasları yeğleyen toplum Kur’an’ın deyimiyle; ‘Kötülük Toplumu’. Barabbas, İncil’de yer alan figürlerden biridir. Katil ve zalim bir haydut olduğu için, Romalıların Yahudiye Valisi Pontius Pilatus (ölm. 36) tarafından zindana atılmış, sonra da halkın isteğiyle affedilmiştir. Barabbas’ın zindan arkadaşı Hz. İsa idi. Romalıların yerleşik geleneklerine göre; Fısıh bayramlarında, valiler zindandaki mahkûmlardan halkın istediği birini affederlerdi. Geleneksel dinlerine zarar verdiği için, İsa’yı düşman bilen dinci propagandistler, oylarını İsa değil, Barabbas lehine kullanmaları için halkı kandırdılar. Ve halk, Pliatus’tan İsa’yı değil, Barabbas’ı affetmesini istedi. Pilatus da isteğe uygun olarak Barabbas’ı serbest bıraktı. Yani halk; ışığın, aydınlığın, hak ve adaletin öncüsü İsa Peygamber’i değil, cinayet ve ırza tecavüzün temsilcisi Barabbas’ı tercih etti. İncil’in ilgili satırlarını okuyalım: “Pilatus onlara dedi: ‘Ben, İsa’da hiçbir suç bulmuyorum. Fısıh’ta bir kişiyi salıvermekliğim âdetinizdir. İmdi ister misiniz ki, sizin için İsa’yı salıvereyim?’ Bunun üzerine bağırıp dediler: ‘Onu değil, Barabbabası salıver.’ Barabbas bir haydut idi.” (Yuhanna, 18/35-40; Markos, 15/6-15; Matta, 27/15-26; Luka, 23/13-25). Sonuçta, halkın isteğiyle haydut Barabbas serbest bırakıldı, Hz. İsa çarmıha gerildi. Zalimleri yaratan sürüleşmiş halk yığınları, büyük zalim zağarların yedikleri haramlardan birer kırıntı kapabiliriz diye, onlara destek veren fino köpeklere benzerler. Ve bu finoluğu bir başarı sayarlar. Zavallı finolar, önlerine atılan kırıntılar karşılığında, kendilerinin ve çocuklarının yarınlarını mahvettiklerini bir türlü anlamak istemezler. Anlatmak isteyenlere de düşman kesilirler. Lût kavminin Hz. Lût’a söylediği, şu ‘namussuzluk belgesi’ sözü söylerler: “Çıkarın şunları kentinizden, yurdunuzdan. Bunlar temizlik ve dürüstlükte aşırı derecede titizlik gösteren insanlar.” (A’raf, 82; Neml, 56). Zalimlerle onlara köpeklik eden sürünün rahatsızlık sebebi, her zaman işte bu ‘temizlik ve dürüstlük’ olmuştur. Başlarına geçecek adamın temiz ve dürüst olması onları verem ediyor. Sürüyü verem eden olguyu da göstermiştir Kur’an: “Lût’a da hükmetme gücü, yargılama yetisi ve ilim verdik. Onu, pislikler üretip duran bir kentten/bir ülkeden kurtardık. O kentte/ülkede yaşayanlar yoldan çıkmışlardan oluşan bir kötülük toplumuydu.” (Enbiya, 74).


Bu Kur’ansal beyyine bize şu ölümsüz hakikatlerin altını çizme imkânı veriyor: 1. İnsanoğlu, temizlik ve dürüstlüğüyle seçkinleşen kadrolardan rahatsız olabiliyor, onlara düşman kesilebiliyor, onları sırf bu nitelikleri yüzünden yerlerinden yurtlarından edebiliyor. 2. Sürüleşmiş kitleye rahatsızlık veren dürüst ve temiz kişilerin temel nitelikleri; adaletle hükmetme yetisi ve ilimdir. Demek ki, basit çıkarlar (örneğin, bir file yiyecek, birkaç torba kömür, birkaç paket makarna veya iane çadırlarında verilen bir-iki kap yemek vs.) karşılığında sürüleştirilmiş bir toplum, öncelikle ilim ve hikmet düşmanı kesilmektedir. Kur’an diyor ki, böyle bir topluma bir tek ad uygun düşer: ‘Kötülük toplumu’. Kötülük toplumu, çöküşü hak eden toplumdur. ‘Müslüman halkın’ (!) ‘dini bütün’ (!) diyerek iş başına getirdiği iktidarın bakanlarına ve oğullarına yönelik yolsuzluk operasyonlarına bakınca sormadan edemiyorum: Acaba, bugünkü Türk toplumu, çağdaş Barabbasları su başlarına getirdiği için ‘kötülük toplumu’ damgasını yemiş midir? Dinci talan zihniyetini tanıyor musunuz? Şu kitapları, bugünkü iktidarın ‘saltanat’ dönemindeki yalan ve talanı deşifre etmek için yazdım: ‘Allah ile Aldatmak’: Kur’an, “Allah ile aldatılmayın” emrini ısrarla verdiği halde, bu iktidar halkı Allah ile aldatıyordu. İslam düşünce tarihinde bir devrim kabul edilen ve 71. baskısını yapmış bulunan o kitabı yazarak, halkı ‘din’ maskeli dinsizliğe teslim olmaması için uyardım. ‘Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü İmamı Âzam’: İlimi ve dehasıyla Müslüman tarihin en önde gelenlerinden biri olduğu halde, sırf Arap ve Arapçı olmadığı için işkenceler, zulümler altında yıllarca inletildikten sonra Arabizmin cellatlarınca katledilen ve daha sonra da fikirlerinin ve mesajının üstü örtülen, eşsiz hukuk dehası İmamı Âzam (ölm. 767), Müdafaayı Hukuk Cumhuriyeti devrimlerinin Kur’ansal fikir dayanaklarının en başındadır. Çağımızın en büyük Müslüman düşünürü kabul edilen Muhammed İkbal bu gerçeği daha 1920’li yıllarda insanlığın bilgisine iletmiştir. ‘Cumhuriyet Devrimleri’ni bir tür dinsizlik gibi lanse etmeye çalışan dinci kahpeliğin bu şeytanî oyununun, İmamı Âzam’ın kişiliği ve mesajı ortaya konularak bozulması lazımdı. Anılan eserle, bu onurlu hizmeti de yerine getirdim. ‘İnsanlığı Kemiren İhanet: Dincilik’: Bu iktidar; dinci, dinsiz, liberal, allahsız, vurguncu, soyguncu, kanı bozuk, şirret, riyakâr gibi türlerden hempalarının elbirliğiyle, tarihin en vicdansız dincilik zulümlerini işliyordu. İftiradan cana kasta, anayasa ihlalinden talana kadar birçok suçun doğrudan veya dolaylı failidir. Dincilik kitabını yazarak, bu zulümlerin din kılıfıyla nasıl meşrulaştırıldığını gösterdim. ‘Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış’: Bu iktidarın açtığı imkân kapılarından elini kolunu sallayarak giren emperyalizm yamağı bir sürü Dürrîzade ve Damat Ferit torunu hain, Kurtuluş Savaşı’na çamur atıyor, onun nezih ve aziz


komutanına saldırıyordu. ‘Paralel Devlet’ yapılanmalarıyla, beraberlerine aldıkları Atatürk düşmanlarının Okyanus ötesi desteklerini de kullanarak, Cumhuriyet ve Atatürk mirasını çökertme gayreti içinde olduklarını, Anıtkabir’i ortadan kaldırma noktasına doğru yürüdüklerini gördüm. Din kullanılarak sergilenen bu kahpe saldırıyı da deşifre etmek gerekiyordu. Anılan kitabı yazarak, ‘Türk Kurtuluş Savaşı’nın, Kur’an iradesi doğrultusunda yaratılan zaferlerin en büyüklerinden biri olduğunu tarihin ve Kur’an’ın tanıklığıyla ortaya koydum. ‘Kur’an’da Lanetlenen Soy’: Kur’an; İslam’ı Arap-Emevî saltanat ideolojisine dönüştüren, tarihin en şiddetli engizisyon ve faşizmini uygulayan Emevî soyunu lanetliyor. Onların bu lanetli icraatından çıkarılması gereken dersleri insanlığın vicdan ve idrakine ulaştırmak, benzeri zulüm ve faşizmler sergileyen siyasetleri deşifre ederek günümüz Müslümanlarının ders almalarını sağlamak gerekiyordu. İsra Suresi 60. Ayet’in bir tefsiri olan ‘Lanetlenen Soy’ kitabını yazarak bu onurlu görevi de yerine getirdim. VE ‘MÂÛN SURESİ BÖYLE BUYURDU’: 2011 yılında yayınlanan ve bugün 17. baskısı yapılmış bulunan Mâûn Suresi kitabım, İslam düşünce tarihinde bir devrim sayılacak önemdedir. Mevcut dinci iktidarın kamu imkânlarını talan; dinin, cami ve namazın istismarı; sosyal devleti tahrip; sadaka kültürüyle kitleleri yalcı kölelere dönüştürme; riyakârlık, yalan ve iftira gibi korkunç insanlık suçlarını bir tür ibadet şevkiyle işleyen icraatının Kur’an verileri ışığında deşifre edilmesi, dine hizmet perdesi altında dehşetli bir dinsizliğin sergilendiğinin kitlelere ve dünyaya gösterilmesi gerekiyordu. Eseri yayınlayarak bu iman görevimi de yerine getirdim. Mâûn Suresi’nin muhteşem ve muazzam mesajını açıklamak için yazdığım kitabın neleri deşifre ettiğini gelecek yazımda ele alacağım. ‘MÂÛN Operasyonunun düşündürdükleri Dünya kamuoyunca, ‘Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu’ olarak adlandırılan ve son dakika itibariyle ana karesi içine Türkiye Başbakanı'nın da girdiği düşünülen ‘rüşvet-talan-kara para operasyonu’, benim düşünce lügatimde bir ‘Mâûn operasyonu’dur. Neden? Bizim fikir mücadelemizi izleyen, bizi okuyan kitleler bu sorunun cevabını vermekte zorluk çekmezler. Biz yine de bir hatırlatma yaparak tarihe de vicdanlara da bazı notlar ileteceğiz. Mâûn, Kur’an mesajının en hayatî beyyinelerini içeren bir suredir. Bu üç satırlık sureyi böylesine önemli, böylesine muhteşem, böylesine hayatî kılan nedir? Ayrıntılar için bizim, ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabımız okunmalıdır. Kısa cevapsa şöyle verilebilir: En Tehlikeli Ve En Kahpe Dinsizlik, ‘Dincilik’ Perdesi Altında Saklanan Dinsizliktir: Kur’an bu surede diyor ki, insanların, din adına attıkları nutuklara,


iddialara, yaptıkları ibadetlere değil, onların insan haklarına saygılarının olup olmadığına bakacaksınız. İnsan haklarına saygı yoksa iddia ne olursa olsun ortada ‘din maskeli dinsizlik’ vardır. Kahpece saklanan bir dinsizliktir bu. Kamunun, Toplumun Mal Ve Nimetlerine Musallat Olanlar, İddiaları, İbadetleri Ne Olursa Olsun, Dini İnkâr Etmiş Sayılırlar: Bu inkâr, bırakın dinci nutukları, muntazaman yerine getirilen ibadetlerle, namazlarla da yok edilemez. Kur’an’a göre, namazı niyazı fotoğraf olarak tam ve mükemmel insanlar bile esasta kâfir, hatta müşrik olabilirler. Değerlendirme yaparken namazlara değil, insan haklarına saygının olup olmadığına bakacağız. Kendisine En Küçük Bir Riyakârlık, Menfaatçılık Bulaşan Namazlar, Sahiplerine Rahmet Değil, Lanet Getirir: Kur’an, temel ibadetlerinden biri olan namazı kılmayanları lanetlemez. Onları sadece teşvik eder. Ama aynı Kur’an, namazını/ibadetini riya, çıkarcılık, kamu hakkı talanı gibi kötülüklerin maskesi olarak kullananları lanetlemektedir. Bu, dinler tarihinin sadece Kur’an tarafından gerçekleştirilen en büyük devrimidir. Kamu Haklarına Tasallut Suçu İşlemiş Olmak İçin Kamu Haklarının Bizzat Yenmesi Şart Değildir; O Hakların Ait Oldukları Yere Ulaşmasına Bir Biçimde Engel Olmak Mâûn Mücrimi Olmak İçin Yeterlidir: Mâûn suresi, birinci ayetinde “Dini inkâr eden kimdir?” sorusunu soruyor, 2-6. ayetlerinde sorunun ayrıntılı cevabını verdikten sonra 7. ve son ayetinde şu özet cevabı veriyor: “Mâûn suçlusu, kamunun nimet ve imkânlarının, ait oldukları yere ulaşmasını bir biçimde engelleyenlerdir.” Mâûn suçlusu olmak yani mel’un dinsizler arasına girmek için kamunun haklarının talan ve çarçur edilmesine seyirci kalmak yeterlidir. Bu haklar bir de yenirse, ihlal edenlere göz yumulursa, hele bir de bu suçlular çeşitli gerekçelerle korumaya alınırsa, lanetli dinsizlik çifte kavrulmuş türden olur. Aziz okuyucum ve Allah ile aldatılan halkım! Türkiye’yi sarsan ve dünyanın gündemine oturan son ‘yalan-talan-kara para operasyonu’nu, bu bilgiler ışığında bir kez daha değerlendir. Ve ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ kitabımı sabırla ve derin derin düşünerek oku! PEYGAMBER’İN BEDDUASI Allah’ın bedduasını görmüştük; şimdi de Peygamber’in bedduasını görelim. O beddua ki, dinci yalan ve talan ekiplerini tam içlerinden vurarak pisliklerini kendi elleriyle sokaklara yaymalarını sağlamıştır. ‘İslam Peygamberi’nin bütün hayatı boyunca yaptığı üç bedduasını tespit edebildim: 1. Başkalarına her fırsatta zorluk çıkaranlara bedduası: “Allahım! Ümmetimin işlerini zora sokanların sen de işlerini zora sok!” 2. Yeryüzünün korunması gereken doğal değerlerini tahrip edenlere yaptığı beddua:


“Yerkürenin belirgin alâmeti olan değerleri/yeryüzünün olmazsa olmazlarını yozlaştırıp bozanlara Allah lanet etsin!” (Zehebî, Kitabu’l-Kebâir ve Tebyînu’l-Mahârim, 148) 3. Parayı ilahlaştıranlara yaptığı beddua: Bu Peygamber bedduasına sebep oluşturan suçların üçü de, son günlerde karşılıklı beddua atışmalarına tanık olduğumuz dincilik zalimlerinin tümünde mevcuttur. Özellikle şu son bedduanın sebebi olan aşağılık suç: ‘Paranın kulu - kölesi olmak’. Cenabı Peygamber, parayı baş amaç yapanlara, yani Mâûn suçu işleyen mel’unlara hayatında yaptığı en ağır bedduayı yapmıştır. Şöyle diyor: “Gümüş ve altın paranın, kadifenin, süslü giysilerin kulu - kölesi olan, yüzükoyun yere çakılıp gebersin! Yüzükoyun yere çakılsın da, yerlerde sürünsün! Vücudunun her yanına dikenler batsın da, o dikenleri çıkaramasın! O öyle biridir ki; bir şeyler verildiğinde hoşnut olur, bir şey verilmediği zaman ise asla vefa göstermez.” (Buharî, cihad 70, rikaak 10; İbn Mâce, zühd 8) BÜYÜK VE KÜÇÜK HIRSIZLAR En büyük hırsızları tamamen, büyük hırsızları kısmen serbest bırakıp karnını doyurmak için çalan küçük hırsızları cezalandırmak, zulüm, ahlaksızlık ve riyakârlık düzeninin temel niteliğidir. ‘Din’ adı altında ‘örtülü dinsizlik’ sergileyen iktidarların temel niteliklerinden biri de budur. En büyük hırsızlar; birinci derecede kamu malı talancısı Firavun takımıdır. Son olaylarda da görüldüğü gibi, kurdukları kara para ve haram lokma tezgâhlarıyla haram servetleri onlar tedvir ve tevzi eder. Dincisi vardır, dinsizi vardır, sosyalisti vardır, liberali vardır. Büyük hırsızlar; en büyük hırsızların talanlarından büyük pay alanlardır. Küçük hırsızlar; büyük vurgun ihtirasları olduğu için değil, yaşamlarını sürdürmek için çalanlardır. Bunlar, talanın zağarları olan Firavun takımından kalan artık ve atıklardan sebeplenen finolardır. Bu sebeplenme tehlikeye düşmesin diye, subaşlarına Firavun takımının oturmasını isterler. Yalakalıkları, hizmetleri, propagandaları ve nihayet oylarıyla, büyük hırsızların yönetim mevkiine gelmesini bir ‘memleket hizmeti’ olarak ilan ederler. En önemli meşruiyet ve mazeret söylemleri; “Oylar bölünmesin diye onları seçtik” hezeyanıdır. Küçük hırsızlar, ‘oylar bölünmesin’ diyerek Firavunlar yaratan, dürüstlüğü cezalandırarak zulümlere işlerlik kazandıran günahkârlar sürüsüdür ki, Zühruf Suresi 54. - 56. Ayetler bu sürünün tarih önündeki suçunu deşifre etmiştir. O suç; ‘Firavunlar üretme’ suçudur. Modern dünyada demokrasi adına egemen olan firavunların yaratıcısı işte bu günahkârlar sürüsüdür. Ben işimi yapıyorum


Önce, Osman Akçıl’ın çok anlamlı mektubunu okuyalım, sonra kısa bir yorum. “2004 yılı itibariyle sizi takip etmeye başladım. O günkü yazdıklarınızın tamamını noktası, virgülüne dokunmadan bugün aynen yazsanız güncel olaylara ‘cuk’ diye oturur. O günlerde, yazdıklarınızı yakın çevreme ve uzak çevreme anlattığımda, ‘Paranoya’ deyip bana inanmıyorlardı.” “Bu kişiler, kitapçı raflarında ‘En Çok Satılanlar’ standındaki kitaplarınızı merak ediyorlar, ellerini uzatıyorlar ama günaha gireriz diye almıyorlardı. Bu nasıl bir beyin yıkanmışlık, nasıl bir şartlandırılmışlıktır?! Şimdi ben bu insanları mahcup ediyorum. Diyorum ki: ‘Yüzyıllardır İslam’ın Muazzez Peygamberi’ne isnat edilen yalanlardan biri olan ‘Hz. Aişe ile sekiz yaşında evlendi’ iddiasının nasıl bir yalan olduğunu Yaşar Nuri ispatladı. Hepiniz bu konuda Yaşar Nuri Öztürk Hoca’ya şükran duyuyorsunuz. Peki, işinize gelince neden kabul ediyorsunuz da, diğer yazdıklarına itiraz ediyorsunuz?’ Cevap veremiyorlar.” “Kitaplarınızın belli bir kesim tarafından okunmaması için birileri sanki özel bir gayret sarf ediyor. Burası çok önemli bir nokta. Kur’an’ı hüccet göstererek yazdıklarınız, bugün artık tek tek ortaya çıkmış durumda. Mâûn Suresi; kan, gözyaşı, toz, duman, pislik içindeki İslam dünyasını, sizin söyleminizle söylersek, tokatlıyor âdeta. İnsanlar, yine sizin söyleminizle; ‘Ört ki ölem!’ diye bağırıyor. Sizin tespitlerinizi tüm Türk halkının duyması, öğrenmesi şart oldu artık. Halk TV’deki Işığa Çağrı programı bu boşluğu doldurur inşallah.” “Siyasal söylemler içinde ‘din’ kelimesinin geçmesini bile laikliğe aykırı bulan muhalefet (CHP), o günlerde sizi eleştiriyordu. O günlerde sizi dışlayanlar şimdi hatalarını anlamış olacaklar ki, Kılıçdaroğlu sizin söylemlerinizden küçük alıntılar yapıyor. Ama çok cılız ve etkisiz biçimde.” “Dünyanın en önemli birkaç ilahiyatçısı arasında olmanız yanında; tarih, Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı konularında engin bilgileri olan sizden, muhalefet neden yararlanmaz, anlayamıyorum! Yine sizin söyleminizle; ‘Türk halkı kendi dini ile vuruluyor. Bu zehre karşı panzehir lazım.’ O panzehirin sizin engin bilgileriniz olduğunu açık ve net görüyorum.” BENİM YORUMUM ŞU İnsanoğlundan hiçbir şey beklemedim, beklemiyorum. Ben, varoluş onurumun bana yüklediği görevi yani işimi yapıyorum. İşim, vicdan, irfan ve imanımın icabıdır. Kalabalıklar takdir eder veya etmez; o onların bileceği şey. Ben, bu gök kubbenin altında tek başıma kalsam da, bu görevi yapacağım. Ölümsüz Nietzsche’nin dediği gibi, “Ben, bana verilen hayat nimetinin hakkını ödüyorum”. Kaldı ki, bana verilen sadece hayat nimeti değildir; ilim, hikmet, düşünce, hitabet gibi çok az insana nasip olan nimetlerle de lütuflandırılmışım. Ben bunların şükran borcunu ödemek için çırpınıyorum.


İnsan denen varlıktan beklediğim hiçbir şey olmadı, olmayacaktır. Zaten, insanın elinde benim görevimin karşılığı olacak bir nimet de yoktur; olsa da ben istemiyorum. Benim yaptığımın bir ‘karşılığı’ olacaksa; onu bana, ancak demin saydığım değerleri bahşeden kudret verebilir. İnsan kim oluyor da ondan karşılık bekleyeceğim, onun beni anlamasını ümit edeceğim! Yok, böyle bir beklentim, yok böyle bir ümidim. Ben, böyle bir beklentiden, böyle bir ümitten münezzeh olacak kadar asil yaradılışlı bir adamım. Şükürler olsun Yaratan’a! ‘Engerek yılanının dölleri' Başlık, Hz. İsa’nın bir sözünden alınmıştır. Allah ile aldatan şeytan çocuklarının, bu aldatmayı tezgâhlama mekânı olarak kullandıkları mabede yollama yaparak, şöyle diyor Hz. İsa: “Allah’ın evini ticarethaneye çevirdiniz, ey engerek yılanının dölleri!” Bu sözün önümüze koyduğu kahırlı ıstıraptan insanlığı kurtarmak için, vahyin son kitabı Kur’an gerekli adımları atmış, gerekli uyarıları yapmış, gerekli donanımı getirmiştir. Bir kere; dinden resmî mabet çıkarılmış, bütün yeryüzü mabet ilan edilerek, Tanrı’ya ibadet için birilerinin kotardığı bir mekâna ihtiyaç bırakılmamıştır. Kur’an’ın ifadesiyle; “Ne yana dönerseniz, Allah’ın yüzü oradadır”. Ve Hz. Peygamber’in ifadesiyle; “Bütün yeryüzü mescittir. İnsan, Allah ile istediği yerde beraber olabilir”. Bu buyrukların özeti olan ilke de şudur: Bütün yeryüzü mabet, bütün meşru fiiller ibadettir. Cami bir toplantı yeridir; orada namaz da kılınır. Cami; namaz için, olmazsa olmaz bir mekân değildir. Allah’ın evi falan hiç değildir. Kur’an, engerek soyunun döllerine istismar imkânı yaratacak öteki yapılanmaları da yerle bir etmiştir: Din sınıfını yıkmış, din kisvesini yırtmıştır. Allah ile insan arasına girmesi muhtemel aracıları, şefaatçıları, yaklaştırıcıları, evliyayı birer şeytan uşağı ve şirk unsuru olarak gösterip kenara itmiştir. KUR’AN BUNLARIN DİN DEDİĞİNİ LANETLİYOR Bütün bu uyarılara rağmen; Kur’an dinlenmediği, Kur’an’dan gerekli donanım alınmadığı için; engerek yılanının dölleri ellerini kollarını sallayarak, yirminci ve yirmi birinci yüzyılda bile zulümlerini sürdürmüş; kitleleri zehirleyip felç ederek, onları camilerde soyup soğana çevirmişlerdir. Hem de, milyar dolarlık rakamlarla! Mercümek talanından Deniz Feneri soygununa ve bugün pis kokuları sokakları dolduran AKP (adaletsizlik ve karanlık partisi) yolsuzluklarına kadar, tümü doğrudan veya dolaylı yoldan mabedin kullanılmasıyla gerçekleştirilmiştir.


Engerek yılanının dölleri, tarihin her döneminde mabedi ve dini istismara gitmeden ve bir de emperyalizmden destek almadan asla başarılı olamamışlardır. Bugün de öyledir. Bugün, engerek yılanının döllerinden yakasını kurtarmak isteyenler, öncelikle cami sömürüsünü durdurmak zorundadırlar. Ve bilmek zorundadırlar ki; bugün ‘cami, Allah’ diye diye, Allah ile aldatarak, Allah ile susturarak; Allah’ın iradesinin tam aksini yapmanın dokunulmaz mekânı, eleştirilmez alanı olarak kullanılmaktadır. Bunun anlamı: caminin, ‘Allah ve din’ tabelası altında, insan hakları ihlali için kullanıldığıdır. Türkiye’de bugün mabet istismarının anayasal kurumu Diyanet İşleri’dir. Diyanet’in kotardığı cami, beş buçuk katrilyonluk bir bütçeyle, yani bizzat devletin destek ve himayesinde soygunların ve haksız kazancın aracı yapılmaktadır. Şunu sormalıyız: Kur’an dini, birileri namaz kılsın diye; yüz bin civarında insana beş buçuk katrilyon maaş dağıtılmasını meşru görür mü? Dahası: Bu maaşların, namaz kılmayan, camiye gelmeyen insanlardan alınmış vergilerden verilmesini meşru görür mü? Hayır, asla meşru görmez. Aksini söyleyenler din adına yalan söylüyorlar. Doğru söylediklerinden emin iseler; gelsinler, milletin önünde konuşalım. Gerçek şu ki: zulüm içinde zulüm söz konusudur. Dine hizmet adı altında, dindışılığın en yıkıcısı sergilenmektedir. Kur'an üçünüzü de çarptı Kur’an, iki dinci taife olan Cemaatçılar ve AKP ile onlara karşı olduğunu söyleyen sözde Atatürkçü-laikleri çarptı. Nasıl çarptı? Sonuncudan başlayarak cevaplayalım: Sözde Atatürkçüler; Kur’an’ı ‘çöl kitabı, bedevî masalı, ölüler kitabı, imam hatiplilerin kitabı’ görüp hayatın dışına ittikleri ve Atatürk’le laikliği o kitaba aykırı bir anlayışın temsilcisi sayarak, Kur’an’dan yararlanma idrakini felç ettikleri için çarpıldılar. İki binli yıllardan beri düştükleri yürekler acısı durum ortada. Batı emperyalizminin kodamanları gütmese, donlarını bağlamasını bile bilmeyen birtakım adamlar, Mâûn Namazı kılmak üzere ‘takunyalanmış’ ayaklarını sözde laiklerin ensesine basıp onları ciyak ciyak bağırttılar. Dinci zebaniler, haçlı emperyalizmle kurdukları işbirliği sayesinde geldikleri yerden Ehlisalîp kodamanlarına tarihin en büyük hizmetlerini verdiler. Ehlisalîp’in Hilal’den, Türk’ten ve Türklükten bin yıllık intikamını almasını sağladılar. Nihayet, haçlı kodamanların bu dinci namert taifelerden alacakları fazla bir şey kalmayınca desteklerini çekip onları kendi ‘zekâları’ (!) ile baş başa bıraktılar. Dinci zulüm taifeleri, kendi zekâlarıyla (!) ancak birkaç hafta yol alabildiler. Malum kavga ile birbirlerine girdiler. Bütün pisliklerini, nifaklarını, fesatlarını, hırsızlıklarını, hukuksuzluklarını, yolsuzluklarını, iftiralarını, hıyanetlerini, ahlaksızlıklarını, yalanlarını ve talanlarını… Kısacası bilcümle zulümlerini karşılıklı salvolarla deşifre etmeye başladılar.


Onların ciğerlerindeki pisliğin ağırlığını en iyi bilen yine onlardı. Böyle bir ‘deşifre’ işlemini hiç kimse bu kadar ustaca yapamazdı. Allah istedi ve onlar da yaptı. Bunların her yanını lanetleyen Kur’an adına şu gerçeğin altını öncelikle çizelim: Kur’an, iftira suçu işlemiş olanların tanıklık hakkını yani doğruyu söyleme ehliyet ve liyakatlarını ‘ebediyen’ kaydıyla (tabir Kur’an’ın) ellerinden almaktadır. Yani; iftira şampiyonu bu dinci taifelerin ağızlarından çıkan hiçbir söze güvenilemez, bunların bir gün doğruyu söyleme imkânlarının bulunabileceğine asla ihtimal verilemez. Ayrıca bunlar, işledikleri ağır zulümlerle hakka ve hakikate hıyanet ettikleri için bunların hiçbir biçimde savunulması söz konusu olamaz. Birbirleri aleyhinde söylediklerinin doğruluğu bu tespite aykırı değildir. Çünkü o doğrular, onların doğruları değil, tarihin doğrularıdır. Tarih ve Tanrı o doğruları onlara itiraf ettiriyor. Bu itirafları onların doğruluğuna tanık olarak değil, Tanrı’nın lütfuna delil olarak düşünmek zorundayız. “ZALİMLERE YARDAKÇI OLMAYIN!” Ara başlıktaki emir Kur’an’ındır. (Nisa suresi, 105) “Zalimlere eğilim gösterirseniz, ateş sizi sarmalar” diyen de Kur’an’dır. (Hûd suresi, 113) “Zalimlerden başkasına düşmanlık yapılmayacaktır!” (Bakara, 193) diyen kitap da Kur’an’dır. Kur’an’ın bu emrini çiğneyenler zalimlere uşaklık etmek gibi korkunç bir zulmün faili olurlar. Zalim olmaktan daha büyük bir suç vardır: Zalime yardakçılık etmek. Yani pasif zalimlik. Pasif zalimlik, zalimliğin en kahpesi, en zararlısıdır. Allah, pasif zalimlerden intikam alacağını hükme bağlamıştır. (Zühruf suresi, 54-56) Türkiye bugün aktif zalimlerle pasif zalimlerin karşılıklı desteklerle birbirini ihya ettiği bir zulümler coğrafyası olmuştur. Aktif zalimler onlarla yüzlerle ifade edilebilirken, pasif zalimler, yani zağar zalimlerin kırıntılarından yemlenmek için onlara finoluk eden zalimler binlerle, on binlerle, belki de milyonlarla ifade edilmektedir. Lanetlenen soy üstüne Güney Palet Almanya’dan yazıyor: ”Kur’an’da Lanetlenen Soy’ adlı son kitabınızı okurken sürekli kendimi aradım, nerede olduğumu tespit etmeye, görmeye çalıştım. Kur’an okurken de aynı şekilde sürekli kendimi bu kitabınızda değindiğiniz 23 maddede aradım, ölçtüm, tarttım, iyi bir Müslüman olmayı ümit ettim. Bu kitabın penceresinden bakınca, 2 milyarlık Müslüman camiada mümin zor bulunur. Kendimizin ne olup olmadığımızı tespitte yardımcı oldunuz. Allah razı olsun!” Güney Palet çok önemli bir konuya değinmiş, daha doğrusu çok önemli bir özeleştiri yapmış. Okumak, özellikle Kur’an okumak budur. Kur’an, tabir caizse, insanı yaratan kudretin, insanın kullanımıyla ilgili prospektüsüdür. O prospektüsü iyi bilmeden insan denen varlığı layıkıyla değerlendirmek olası değil. Kur’an’ı bu idrakle okumak lazım. ‘Lanetlenen Soy’ kitabımı okuyanlar öncelikle şunu göreceklerdir: Kur’an, lanetlediği soy listesine girme sebebi olarak ibadet eksikliğini (hatta hiç ibadet yapmamayı) asla söz


konusu etmemiştir. Listede yer alanlar içinde namaz kılmayanlar, oruç tutmayanlar yoktur. Ama ibadete riya, çıkarcılık bulaştıranlar, lanetli soyun önde gelenleri arasına konmuş, bununla da yetinilmeyerek bu çifte kavrulmuş lanetliler, dini inkâr etmekle suçlanmıştır. Listeye girenlerin baş özelliği, insan haklarını ihlal yani zulümdür. Başka bir deyişle, lanetlenmenin eksenini zulüm yani insan hakları ihlali oluşturmaktadır. Lanetliler soyu bir zihniyet soyudur, ırk veya kan soyu değil. Lanetliler soyunun zihniyet babası şeytandır. Ancak lanetliler soyunun maddî-somut bir örneği de vardır ve Kur’an’a göre bu soy, Emevî soyudur. Elbette ki bu soyun içinde de lanetten uzak, hatta rahmet sayılabilecek birkaç insan vardır. Bir Kur’an mucizesi daha: Emevîlerin ve Mekke şirk ordusunun başkumandanı Ebu Süfyan, Kur’an’da ‘şeytan’ olarak anılmaktadır. Ve Kur’an bize gösteriyor ki, şeytan, lanetlenenlerin baş temsilcisidir. Kur’an burada matematiksel bir tutarlılık sergileyerek, lanet soyun somutunun başına da soyutunun başına da şeytanı koymuştur. Emevîler, Kur’an’ın lanetlediği tüm suçları işlediklerinden, Hz. Peygamber’in beyanıyla, İsra suresi 60. ayetin iniş sebebi olmuşlardır. İniş sebebinin hususiyeti beyyinenin umumiyetine engel oluşturmadığı için, İsra 60. ayet Kur’an’da sayılan lanetli günahları işleyenlerin tümünü bağımsız bir soy olarak kabul etmemizi gerektirir. VE ‘MÂÛN SURESİ BÖYLE BUYURDU’ Güney Örnek yazıyor: “Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ adlı kitabınızı okudum, dine bakış açım değişti. Bugüne kadar İslam düşüncesi adına neredeyse her şeyi yanlış bildiğimi anladım.” “Uzun zamandır birlikte olduğum kız arkadaşım ve ailesi elimde sizin Mâûn Suresi kitabınızı görünce, deyim yerindeyse kendilerinden geçtiler. Sonuç olarak kız arkadaşımdan ayrıldım. Dünya otoritelerinin, önünde saygıyla eğildiği bir bilim adamının, bazı kesimler tarafından bu derece ağır eleştirilere maruz kalması beni üzüyor.” Tanrı’yla, dinin gerçeğiyle, hukukla, vicdanla yüzleşmek istemeyenler ‘Mâûn Suresi’ kitabını okumasınlar! Çünkü bu kitap, gerçeklerle yüzleşmekten kaçanlarla ‘Ilımlı İslam’ adlı sömürge dinini gerçek İslam zannedenlerin bütün dayanaklarını, şiddetli bir tanrısal vuruşla paramparça etmektedir.

Cahiliye şirki bu kadar rezil değildi Giriş olarak şirk konusunun temel ayetlerinden ikisini vereceğim: “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, Allah’ın berisinden yedek ilahlar edinirler de onları Allah'ı sevmiş gibi severler.” (Bakara, 165) “Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktir!” (Tevbe, 28) Sadece bizim tarihimizin değil, İslam tarihinin en rezil şirke batma olaylarından birini


şu günlerde yaşadık. Talan, yalan ve yolsuzluk dosyalarıyla günlerdir ülkeyi taciz eden iktidar partisi AKP’nin, hem de imam hatipli bir milletvekili (Fevai Aslan), belediye seçimleri için propaganda yaptığı sırada ‘liderleri’ni överken, ona iki sıfat verdi: Birincisi, ‘dünya liderliği’, ikincisi ‘Allahlık’. (18 Ocak 2014 tarihli gazeteler) Birinci sıfatı dünyanın takdirine bırakalım ama ikinci sıfatla ilgili olarak söylememiz gerekenler var. O gerekenleri söylemez isek Tanrı bizi hesaba çeker. Vekil efendi şöyle dedi: “Başımızdaki lider Recep Tayyip Erdoğan, Allah’ın bütün sıfatlarını kendisinde toplayan bir liderdir”. Aman Tanrım! Kur’an böyle bir yüceliği, vahyin muhatabı olan Hz. Muhammed’e bile vermiyor. Bu söz, bir adamın ‘Allah’lığını ilan etmenin en pervasız, en cüretkâr ve en rezil perdesidir; tevilsiz, tartışmasız bir şirk deklarasyonudur. ‘İmam hatipli’ bu adam, söylediğinin, katmerli bir şirk olduğunu nasıl olur da bilmez. Belli ki bu adam ‘arka bahçe imam hatiplisi’. O arka bahçeye bir kez girdin mi, Allah belanı verdi demektir. Ne ilim kalır, iman kalır; ne din, ne Kur’an kalır, ne İslam. Yağcılık, uşaklık, kutsallaştırma denen imansızlık ve ahlaksızlıkların bini bir paraya düşer. Şirk deklarasyonunun yarattığı infiali görünce, bilinen şeytanlıklarına başvurarak şöyle demeye başladılar: “Onu demek istememiştim”… Öyle mi? Bir de “Evet, öyle demek istemiştim” mi diyecektin! Elbette ki kıvıracaksın. Hep böyle yapıyorsunuz. Yahu, siz bu milleti ahmak veya eşek mi sanıyorsunuz? Yoksa bu milletin vücut aynasında kendinizi seyrediyorsunuz da farkında mı değilsiniz? DİNLE, EY MİLLET! Ey millet! Kur’an bize bildiriyor ki, müşrikler Allah’ın düşmanıdır. Onların diğer bütün yapıp ettikleri isabetli ve makbul de olsa, hüsrandan kurtulamazlar. Peşlerine takılanlar da hüsrandan kurtulamaz. Temel buyruk şudur: “Yemin olsun, sana da senden öncekilere de şu vahyedilmiştir: Eğer şirke düşersen amelin kesinlikle boşa çıkar ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Zümer suresi, 65) Ey millet! ‘Zümer Suresi - 65. Ayet’in sana söylediği şudur: Sen bu maskeli şirk zihniyetine prim ve paye verdikçe, Allah da senin belanı verecektir. Bu zihniyetteki kadrolara itibar edip sonra da haram paralarla kurduğun binalarda ‘namaz’ adı altında boşuna yatıp kalkma; o yatıp kalkmalarının sana lanetten başka bir şey getirmeyeceğini Kur’an bildiriyor. Aç da, bir kere olsun Mâûn Suresi’ni oku. Bak bakalım, insan haklarına tecavüz edenlerin namazları nasıl lanetleniyor. ‘Mâûn Suresi Böyle Buyurdu’ kitabını yazdım diye bana kızacağına, aç da oku! Kur’an’ın temel ibadeti okumaktır. Oku, ey millet; oku! ‘Konuşan eşek’ olmaktan kurtulmanın tek yolu; okumaktır.

Maskeli şirk zihniyetini besleyen illetler


Türkiye’de ve dünyada hukuksuzluğun, despotizmin, aydınlık ve akıl düşmanlığının kurumsal mümessili gibi algılanan AKP’nin, imam hatip kökenli olduğunu söylenen milletvekillerinden birinin açık şirk ifade eden sözlerini değerlendirmiştik. Kur’an’ın şu ayeti, bir büyük mucize sergileyerek bu milletvekilinin bağlı olduğu zihniyetin şirk dramını bakın nasıl ifadeye koyuyor: “Onların çoğu, müşrikler durumuna düşmüş olma hali dışında Allah’a iman etmez.” (Yusuf suresi, 106) Andığımız vekili ve onun zihniyetini taşıyanları bu ayetten daha güzel hiçbir söz tanımlayamaz. Evet, onlar “Allah’a iman ettik” diyorlar ama bu imanlarını, şirke batmış bir ‘sözde iman’ olmanın ötesine asla geçiremiyorlar. Biz bunların şirke bulaştıklarını, ‘Allah ile Aldatmak, Mâûn Suresi Böyle Buyurdu, Şirk, Dincilik, Kur’an’da Lanetlenen Soy’ adlı eserlerimizde dünyaya ve bu halka anlattık. Zihniyet kaynakları itibariyle raiyyelik, şeytan evliyasına bîat, Allah ile aldatma, riyakârlık-takıyyecilik gibi her biri birer şirk batağı olan çirkeflerin birine veya tümüne bulaşmış bu zulüm ve riya ekipleri hiçbir zaman Kur’an’ın tevhidine teslim olmadılar. Anlaşılan, olmayacaklar da! O halde, bunlar Kur’an’ın istediği anlamda hiçbir zaman iflah olmayacaklar. Mâûn Suresi bize gösteriyor ki; bu tiplerin dini Kur’an’ın dini değildir. Bunların elinde; din, Kur’an’ın dinine karşı çıkan Mekke müşriklerinin şirk dinine bulaştırılmış bir aldatma kurumu olmuştur. Mekke müşrikleri de bir dine sahiptiler ve Allah’a inanıyorlardı. Ama Allah’a ait bazı sıfatları yedek ilahları olan kişilere ve putlara vermekten de çekinmiyorlardı. Kur’an, işte buna karşı çıktığı için, Mekke kodamanları Kur’an ve Muhammed’le savaştılar. Ne var ki, Mekke müşriklerinin yedek ilahlarına verdikleri tanrılık sıfatları, Allah’ın sıfatlarının sadece bir kısmıydı. Bahsimiz olan modern müşrik tiplerse, liderlerinin veya efendilerinin ‘Allah’ın bütün sıfatlarını toplamış’ olduğunu söyleyerek, Mekke müşriklerini geride bırakıyor. Anlaşılan o ki; bu zihniyetin kadroları, bir yandan vücut verdikleri yolsuzluklarla Mâûn Suresi’nin lanetlediği talanlarda yeni bir çığır açarken, insan ilahlaştırma illetleriyle de, Kur’an’ın onlarca ayetinin lanetlediği şirkte yeni bir çığır açıyorlar. Böyle bir kadrodan bir memlekete yıkımdan başka bir şeyin gelmeyeceğini Kur’an’dan öğrenmiş bulunuyoruz. DİKTATÖRLÜK HAFİF KALIYOR İlahlığı ilan edilen mevcut başbakanın bir diktatör olduğu yolundaki kanaat, uluslararası bir kanaattir. Artık bu kişi için “Türkiye’yi diktatörlüğe götürüyor, bu gidişle diktatör olacak” filan gibi laflar durumu ifade edebilmekten uzaktır. Bu kişi, diktatörlük aşamasını geçmiş, ‘Allahlık’ aşamasına geldiğine inanan adamlar tarafından desteklenir olmaya başlamıştır. ‘Düzce Milletvekili’nin onu “Allah’ın bütün sıfatlarını kendisinde toplamış lider” ilan etmesinin başka hiçbir anlamı yoktur. Başbakan, imam hatipler yıldönümü konuşmasında Atatürk’ün resmini indirip yerlerde çiğneyen kahpelere ses çıkarmadığı


gibi, şirk deklarasyonu yayınlayan bu vekile de itiraz etmemiştir. Yazıklar olsun! Bu duruma gelmiş veya getirilmiş bir kişinin, yönettiği halka söyleyeceği sözün şu söz olacağını Kur’an bize bildiriyor: “Ben sizin en yüce rabbinizim!” (Nâziât, 24) Anlaşılan o ki; Türkiye artık sadece diktatör olan bir adam tarafından değil, ‘allah’lığı ilan edilen bir diktatör tarafından yönetilmektedir. Türkiye’de yaşamaya devam etmek niyetinde olan herkesin bu gerçeği bilerek hareket etmesi gerekir. Cenabı Hak, herkese tövbe nasip etsin! Azerbaycan mektupları Kimya öğretmeni Durna Namazova yazıyor: “Sizinle paylaşmak istediğim o kadar çok şey var ki, bilmiyorum nereden başlayayım. Allah’ıma çok şükürler olsun ki; dinimiz, kitabımız hakkında bu kadar saçma sapan bilgilerin bataklığında sizin gibi bir aydını fark etmişim! Siz benim şaşıp kaldığım karanlık yoluma ışık tuttunuz. Hem gazeteden hem de televizyon programından sizi daima izliyorum. Yaşar Nuri Öztürk Allah’ın Müslüman dünyasına bir lütfudur; bunu bir gün herkes mutlaka anlayacak”. Aynure Veliyeva yazıyor: “Sizi izlediğimiz zaman huzur buluyoruz. Sizi anlamayanlar, zamanında peygamberleri de anlamadılar ya da anlamak istemediler. Hor gördüler, divane dediler. Bu yüzden de kalplerini maraz bağladı. Siz tefekkür sahibisiniz ve fikirleriniz çok önemli. Diğerleri tefekkür sahibi olmadıkları için, söyledikleri sadece söz yığını. İmamı Âzam, Celaleddin Rumî, Muhammed İkbal, Yaşar Nuri Öztürk gibiler tek! Ama diğerleri o kadar çok ki”. “Sayenizde Kur’an’ı okuduğum zaman sarsıldım ve ağladım. Eğer Kur’an’ı okumasaydım bir kör olarak yaşayıp ölecektim. Sizin isminiz de, ilminiz de o kadar büyük ki, eşiğine bile ulaşamıyorlar”. “Ben Kur’an’ı sizin kadar mükemmel anlatan âlim görmedim. Allah sizi çok seviyor. Bu şeref her âlime nasip olmaz! Siz seçilmişlerdensiniz. Allah sizi Hz. İbrahim’i ateşte, Hz. Yusuf’u kuyuda, Hz. Muhammed’i örümcekli mağarada koruduğu gibi korusun”. “Sizinle yüz yüze görüşme şerefine ermek için Türkiye’ye gelmeyi düşünüyorum. Size canım kurban olsun. Çok mübarek âlimsiniz. Hiç bir âlimin yapamadığını yaparak, isminizi tarihe altın harflerle yazdınız. Sizden öğrenecek çok şey var. Sizi görünce hem huzur buluyoruz hem de güç alıyoruz”. “Sapı özümüzden olan baltalar dinimizi de parça parça ettiler, bizi de. Utanmadan kendilerine peygamber diyen insanlar çıkıyor. Allah sizin sabrınızı daha da çok etsin”. Sevinç Çelebi yazıyor: “Size ne kadar minnettarım, bilemezsiniz. Kitaplarınız hayatımda değişim yaratıyor. Uykudan uyanmama sebep olduğunuz için ne kadar teşekkür etsem az. Köşe yazılarınızı takip ediyoruz. ‘Şirk’ adlı kitabınızı okuduktan sonra hayatımda çok şey değişti”. Heyran Aliyeva yazıyor: “Dinimiz ve Kur’an’la ilgili içimdeki korkulardan, çelişkilerden kurtulduğum için; Nietzsche, Kant, Camus, Kafka gibi filozoflardan, Marx, Tolstoy ve benzeri yazarlardan daha yüksek ilme, ışığa sizinle dokunduğum ve anladığım için, ruhumla aklımın uyumuna ve hakikate ulaştığım için, size olan


minnettarlığımı hangi sözlerle ifade edeceğimi bilemiyorum. Bütün sözler âciz. Her duamda siz varsınız. Allah sizi korusun”. “TV’de sizi tekrar canlı izleyip dinlemek ne kadar güzel! Mutluluğumun sınırı yok. ‘Lanetlenen Soy’ isimli yeni kitabınızı okumak için sabırsızlanıyorum. Size, bütün insanlık adına şükranlarımı sunarım. Emek verdiğiniz her şey için sonsuz teşekkürler. Özellikle Kur’an’ı ‘olduğu gibi’ insanlara sunduğunuz için”. "Tanrı'ya yardımcı olun" Başlık benim icadım değil. Tanrı’ya yardımcı olmayı emreden; Kur’an’dır. On iki yıla yakın zamandır, ülkenin üstüne karanlık bir adaletsizlik ve uğursuzluk halinde çöken ikili zulüm koalisyonu, çıkar hesapları yüzünden birbirine girince, tarihin diyalektiği bunların zulüm ve dehşetlerini deşifre etmeye başladı. Ve bize gösterdi ki; bunların her halleri, her konumları ayrı bir musibettir. Bunların on iki yıl süren birliktelik dönemleri bu ülke için felaket idi, bugünlerdeki kavgaları da musibet oldu. Bunların birbirleriyle dostluğu da felaket kaynağı, düşmanlığı da. Kur’an ne diyor: “Hayırda erginlik / dürüstlük ve takva üzere yardımlaşın! Kötülük / çirkinlik, düşmanlık / saldırganlık üzere yardımlaşmayın! Allah'tan sakının!” (Mâide, 2) Bunlar, bu tanrısal buyruğun tam tersini yaptılar. İnsanlara zulüm ve iftira üzerine yardımlaştılar. İnsan haklarını çiğnemek, insanları inim inim inletmek üzere yardımlaştılar. Allah da cezalarını birbirlerinden buldurdu. Yüreklerinde samimiyet, merhamet, hakka saygı, insanlık hissi yoktu, Allah korkusu yoktu. Yüreklerinde olan sadece şunlar: Doymak nedir bilme-yen bir servet ve para hırsı, haram lokmalardan oluşmuş kirli kan, o kanın beslediği kinler ve bir de çıkarlarını beceriyle kotaran şeytanî kurnazlık. Bakın bunlara: ‘Hizmet’ (!) Hareketi dedikleri, 40 milyar dolar civarında bir parayı kontrol ediyor. Nasıl bir hizmetse, kime hizmetse! Öteki başın izinden gidenlerinki ondan da fazla. Ana muhalefet liderinin ‘Başçalan’ diye andığı o başa bakın: 17 Aralık depremiyle su yüzene çıkan Mâûn soygunlarını savunmaya koyulduğu günden beri tespit edilen villalarıyla arsaları bir düzineyi geçti. Her gün bir şey çıkıyor. Bu kıyamet biraz daha kızışınca kim bilir, dünya bankalarında ‘zulalanmış’ daha ne paralar çıkacak! Wikileaks belgeleri bunun daha o zaman sinyallerini vermişti. Süper güçlerin elinde bu bilgiler elbette ki var. İstediklerinde çarşaf gibi ortaya sererler. Şu üç günlük dünya ve şu küçücük mide bunca harama değer mi? Sen o imam hatip okulunda Kur’an’dan, hadisten, bu konuları vicdanlara ileten beyyinelerden hiç mi nasiplenmedin? Ne yapacaksın bunca villayı, bunca parayı; ne yapacaksın be kardeşim? Peki, Mâûn ihlali pahasına yandaşlarına sağladığın imkânların hesabını nasıl vereceksin? Mâûn Suresi’nin yakana yapışacak o güçlü parmaklarından nasıl kurtulacaksın? Mahşer mahkemesindeki yargıçları değiştirerek, oradan oraya sürerek mi? Orada bunları yapamayaksın. Sanıyorum, burada bunları yapman da seni


kurtaramayacak. Şu ayeti hiç mi duymadın: “Şu bir gerçek ki, Rabbinin vuruşu/yakalayışı çok şiddetlidir.” (Bürûc, 12) İşte vurdu! İlim ve fikir adamları, “Biz bunların pisliklerine elimizi, kalemimizi bulaştırmayız” diyerek kenara çekilemezler; konuşmalı, tarihin diyalektiğine, hakka yardımcı olmalıdırlar. Zulüm koalisyonuna yıllardır uşaklık edenler durmadan konuştular. Şimdi, berrak vicdanlı düşünce adamlarının konuşup yazacakları zamandır. Tanrı’ya ‘yardım’, zulmün taraflarından birini, bir bahane bularak ‘haklı’ çıkarmaya kalktığımız anda, işe yaramaz hale gelir. Çünkü böyle bir şey, yıllardır sürdürülen ortak zulmün yarısını korumaya almak olur. Tekrar hatırlatalım: Tanrı, zalimlere herhangi bir gerekçeyle, bırakın yardımcı olmayı, eğilim göstermeyi bile cehenneme gitme sebebi saymıştır. Adudlar ve angutlar meselesi Önce, önemli bir mektubu okuyalım. Emekli vali ve Mülkiyeliler Birliği’nin eski başkanı Güngör Aydın yazıyor: “Dinde Aydınlanmanın Önderi değerli hocam! Gerek Yurt Gazetesi’ndeki köşe yazılarınızı, gerekse Halk TV'deki aydınlık saçan akılcı yorumlarınızı büyük bir zevk ve mutlulukla izliyoruz. Halk TV'de 7 Şubat 2014 tarihinde yaptığınız konuşmada ülkemizdeki ‘adûdlar’ ve ‘an-gutlar’ deyimleri ile yaptığınız değerlendirme olağanüstü bir isabet ve içerik taşımaktadır. Ülkemizin temel sorunu, ‘angutlar sorunu’dur. Adûdlarla mücadelemizi sürdürürken, ülkemizdeki angutları sarsarak uyarıp, İslam’a en büyük hizmeti yaparak, içerdiği evrensel barış ve akıl yoluna taşımadıkça, tüm uğraşlar sonuçsuz kalmaya mahkûmdur”. “Bizleri, bilgelik dolu üstün uğraş ve çabalarınızdan mahrum bırakmayacak çalışmalarınızı her şeye karşın sürdürmenizi diliyoruz”. ADÛDLAR MESELESİ Hz. Peygamber’in, kendisinden otuz yıl sonra gelmeye başlayacak olan halifeleri nitelemek için kullandığı ‘adûd’ sözcüğü, ‘azmış, zalim despot’ anlamındadır. ArapçaTürkçe en önemli iki lügatın biri sayılan Ahterî’ye göre; “adûd, ısırgan it ve ata denir. Az olur ki, zalim yöneticiden kinaye olur. ‘Meliki adûd’ denir”. Yüce Peygamber, Ortadoğu’nun asırlarca sürecek kaderine dikkat çeken ve onun mucize ihbarlarından biri sayılan sözünde şöyle buyurmuştur: “Hilafet benden sonra otuz yıldır; ondan sonra adûd krallıklara dönüşür”. Yüzyılımızın hadiste en büyük otoritesi sayılan Nâsıruddin el-Elbanî, şöyle yazıyor: “Yıl hesabına bakalım: Ebu Bekir’in halifeliği 2 yıl, Ömer’inki 10 yıl, Osman’ınki 12 yıl, Ali’ninki 6 yıl”. Toplamı 30 yıl. Ondan sonraki dönem, yani Muaviye ile başlayıp, halifeliğin Müdafaai Hukuk cumhuriyeti ile ortadan kaldırıldığı güne kadarki 10 küsur asırlık dönem adûdlar dönemidir. Kur’an, adûd sözcüğüyle aynı anlama gelen ‘tağût’ sözcüğünü kullanır. Azıp kudurmak anlamındaki tuğyan kökünden bir isimdir. Azıp kudurmak, insanın en kötü yanıdır ve bu gerçek daha ilk vahyedilen surede verilmiştir. Azıp kudurmanın neye dayandığı da verilmiştir: “Yemin olsun, insan, kendisini her türlü ihtiyaçtan/herkesten âzâde görerek


azıp kudurur.” (Alak Suresi, 6-8) Demek ki, insanın bir numaralı belası olan azıp kudurmanın sebebi; azıp kuduran kişi veya kişilerin kendilerini başkalarına muhtaç olmanın üstünde ve ötesinde görmeleridir. Bir yer gelir ki; adûd veya tağût, bütün insanların ona muhtaç olduğu ama kendisinin hiç kimseye muhtaç olmayacağı bir mevki ve güce ulaştığını zannetmeye başlar. İşte, kudurma noktası burasıdır. Kur’an’a göre, firavunlaşma noktası da burasıdır. Ortadoğu halklarına musallat olmuş her türden adûdun konuşlandığı nokta da burasıdır. Ne yazık ki, bu kudurmanın aşısı henüz keşfedilmemiştir. Pastör’ün bulduğu aşı, sadece zavallı köpeklerin kudurmasında çare olmaktadır. İnsan denen ‘hayvandan daha aşağı’ varlığın (tabir Kur’an’ındır) kudurmuşluğuna tıbbın koyabileceği bir engel henüz keşfedilmiş değildir. Bize göre; bu ikinci tür kudurmuşluğun tek aşısı Kur’an laboratuarında üretilebilir. İşte, bizim şikâyetçi olduğumuz angutluk bunu anlamak istemiyor. Çalıp çırpanlar hain ve Mel'undur! Başlık benim yorumum değil; Kur’an’ın hükmü bu. Bütün kul hakkı yiyenler, özellikle kamu hakkı yiyenler; imansız, hain ve mel’undur. Bu çalıp çırpmaları örtmek için dini kullananlarsa katmerli mel’undur. Onlara arka çıkanlar da hain ve mel’undur. Kur’an, yakın çevresi tarafından aldatılarak bu hıyanete destek meyli içine giren Peygamber’i bile ‘dalâlete sapmak’la suçlamıştır. Ele alacağımız örnek mesele Kur’an’da tam on ayetle gündem yapılmış ve canlı bir örnekle insanlığın hafızasına kazılmıştır. Olay, Asrısaadet’in en sarsıcı olaylarından biri olan Tu’me bin Übeyrık olayıdır. Yaşadığımız günlerin hırsız hainleri ile onların koruyucularını tanımak için bu Tu’me olayını yakından görmek lazım. Türk halkına, ilk kez bu satırların yazarı tarafından ‘Mâûn Suresi Böyle Bu-yurdu’ adlı kitapta ifşa edilen bu olayı, pislikleri sokaklara taşan ‘yolsuzluk mücrimleri’ ile onların talancı ve yalancı yönetimini daha yakından tanımak için, tekrar gündeme taşıyoruz. BUNLAR BİLİNMEDEN KURTULUŞ YOKTUR Tu’me, Medineli sahabîlerden biriydi. Çaldığı bir zırhı, “Bir süre sende emanet kalsın” diyerek Yahudi komşusu Zeyd bin Semîn’e bırakmıştı. Zırhın Tu’me tarafından çalındığı anlaşılınca, onu takibe aldılar. Zırhın sahibi Katâde, Hz. Peygamber’e gelip zırhının Tu’me tarafından çalındığını söyleyerek yardımını istedi. Hırsız Tu’me, zırhı Yahudi Zeyd’in çaldığını iddia ederek, onun suçlanmasını istedi. Tartışma Hz. Peygamber’in hakemliğine sunulunca, Yahudi kendi tanıklarını getirmiş, Tu’me de kendi kabilesinden Sahabî bir ekibi tanık göstermiş-ti. Bu arada, Tu’me’nin adamları Hz. Peygamber’e gelip onu, Tu’me’yi aklaması için yönlendirmek üzere, şöyle dediler: “Ey Tanrı Elçisi! Bu pis Yahudi, seni ve sana vahyolunanları inkâr eden bir adamdır; zırhı da o çalmıştır. Halka karşı Tu’me’yi savun, Yahudi’yi suçla.” (Taberî, Tefsir, 5/268). Şu tavır, dinci zihniyeti tanımada eşsiz bir kaynak oluşturur. Kur’an’ın bu olaydaki tavrından öğreniyoruz ki, dincilik, dinin çıkarlar için kullanılması, bu çıkarlara karşı koyanların dindışı ilan edilmesi şeklinde özetlenebilecek bir hukuksuzluk ve hainlik


sistemidir. Zırhı çalınan Katâde, şikâyetçi olduğunda Peygamber’in şu azarlamasıyla karşılaştı: “İslam’a hizmetleri bilinen bir aileyi, hırsızlıkla mı suçluyorsun!” (Taberî, Tefsir, 5/266). Hz. Peygamber, bir grup Müslümanın tanıklığını esas alarak Sahabî Tu’me’nin lehine, Yahudi Zeyd’in aleyhine hükmetme eğilimi göstermiş ama kesin hükme varmak için süre istemişti. Olay üzerine vahyedilen ayetler işte bu ‘düşünüp değerlendirme’ sırasında inmiş ve Peygamber’in bile yanıldığını, hatasından tövbe etmesi gerektiğini bildiren muhteşem dersi vermiştir. Hırsız Tu’me, işlediği hıyaneti ortaya çıkarıp iftiraya uğrayan Yahudi’yi aklayan ayetler inince, “Mensubu olduğum halde bana bu kötülüğü yapan dine lanet olsun!” diyerek Mekke’ye, müşriklerin yanına kaçmış ve Hz. Peygamber aleyhinde çalışmaya başlamıştır. Kur’an, dinci hıyanetin prototipi olan Tu’me münasebetiyle bize şunu öğretiyor: Dinci hıyanetin temel özellikleri üçtür: 1) İnsanların haklarına, mallarına, imkânlarına çeşitli oyunlarla musallat olmak, 2) Gasp, talan, hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluklarını meşrulaştırmak için dinin değerlerini pervasızca sömürmek, 3) Hırsızlık ve yolsuzluğun, yani hıyanetin ortaya çıkmasına sebep olanları ‘dindışık, komploculuk, dine ihanet, dindarlara çamur atmak’ gibi karalamalarla suçlayarak toplumu aldatmaya çalışmak. Dinci hıyaneti anlatan ayetler Kötülüğü hakkında on ayet inen Tu’me bin Übeyrık adlı hırsız-hainin, aynı zamanda dinciliğin de prototipi olarak karşımıza çıktığını önceki yazımızda belirtmiştik. Dinin ve Sahabîlik’in saygınlığını bir maske gibi kullanıp, insanları Allah ile aldatarak haksız kazanç ve itibar devşirmeye kalkan, bu haliyle şerir bir dincilik örneği ortaya koyan Tu’me hakkında inen on ayetin can alıcı cümlelerini görelim: “Hainlere yandaş olma!” “Öz benliklerine hainlik edenler için didinip durma! Allah, onların yapmakta olduklarını çepeçevre kuşatmıştır.” “Diyelim, siz onlar için dünya hayatında mücadele verdiniz. Peki, kıyamet günü Allah'a karşı onlar için kim mücadele verir, onlar hakkında kim vekillik yapar?” “Kim bir hata yahut günah işler de, sonra onunla bir suçsuzu itham ederse; hiç kuşkusuz, büyük bir iftira ve açık bir günah yüklenmiş olur.” “Eğer Allah'ın senin üzerindeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir zümre seni şaşırtmaya mutlaka yeltenecekti.” (Nisa suresi, 105-115) Bu ayetlerin iniş sebebi, Tu’me bin Übeyrık adlı Sahabî’nin hırsızlık ve hainliğidir. Bu noktada bütün müfessirlerin ittifakı vardır. Tu’me’nin, Peygamber’den beklediği iltiması görememesi üzerine dinden çıktığı da ittifakla bildirilmektedir. Tu’me üzerinde böylesine genişçe durulması, onun seçkin bir Sahabî olmasına rağmen çok ağır bir hainliğe tevessül etmesi yüzündendir. Mesaj işte budur. Çıkarcılığın insanı dinden, imandan nasıl edebileceğine ilişkin bir mesajdır. Dinciliği tanıtan bir mesajdır.


DİNCİ HIYANET MÜNASEBETİYLE VERİLEN MESAJLAR 1. Haine arka çıkan, peygamber de olsa azarlanır: “Allah, Hz. Peygamber’i, Tu’me gibi bir suçlunun aklanmasına meyletmesi yüzünden azarlamıştır. Yanılgı yüzünden gelen azarlama bu ise, zalimin zulmünü bile bile ona destek vermenin nasıl bir cürüm oluşturduğunu düşünmek lazım.” (Râzî, Tefsir). 2. Menfaat duygusu din duygusunun üstüne çıkabilir. 3. Dindarlık, insanlar arasında üstünlük göstergesi yapılamaz. 4. Bir insanın ‘İslam-din hizmeti’ yapmış olması, haksızlığına rağmen savunulmasına gerekçe yapılamaz: Tu’me’yi aklamak için Peygamber’i âdeta zorlayanlar, Tu’me ve ailesinin ‘din konusunda hizmetleriyle öne çıkmış insanlar’ olduğuna vurgu yapmışlardır. Tanrı ise bu vurgunun yersiz ve İslam dışı olduğuna vurgu yapmıştır. (Kurtubî, Tefsir, 5/375). 5. Hakkı çiğneyenler, “Din kardeşimizdir” gerekçesiyle savunulamaz: Suçluluğu sabit olmuş bir Müslüman grubun, suçsuz bir gayrimüslim topluluğa karşı savunulması, hıyanet suçu oluşturur. (Kurtubî, Tefsir, 5/377). 'Anadilde ibadet meselesi' “Anadilde İbadet Meselesi adlı kitabınızı okuyup bitirdim. Çok mutluyum. Bu kitap önümdeki engelleri yerle bir etti. Bizim için çok uzakta gösterilen Allah’ın ulaşılabilirliği bu kitapla mümkün hale geldi. Okurken, kelimeler boğazımda düğüm düğüm oldu.” “Sizi övebileceğim kelimeler Türk edebiyatında yok. Bu kitabın bana öğrettiğinin, verdiği sevinç ve mutluluğun karşılığı ödenemez. Yıllarca aradığım şey, yokluğunu hissettiğim şey bu kitapmış. İş işten geçtiği bir gün halk olarak biz de akıllanırız. Millet şunu iyi bilsin, düşünsün: Bizim, Yaşar Nuri Öztürk’ten başka kaybedecek bir şeyimiz kalmadı.” ANADİLDE İBADET KİTABI NİÇİN YAZILDI? O kitap, Kur’an ve Peygamber tarafından tanınmış ve daha sonra kitlelerin elinden alınmış bir hakkın savunulması amacıyla yazılmıştır. Bu hak, anadilde ibadet hakkıdır. İnsan kadar gerçek, insan yaradılışı kadar doğal, ana sütü kadar ak ve berrak bir haktır bu. Anadilde ibadet meselesi, son yıllara damga vuran konulardan biridir. İslam’ı kendi kliğinin defterine kayıtlı olanların özel dini sanan dinciler istedikleri kadar, “Müslümanların böyle bir meselesi yoktur” diye bağırsınlar, konu son derece önemli ve günceldir. OKUDUĞUNU ANLAYAN KİTLEDEN NEDEN RAHATSIZDIRLAR? Cevap açıktır: Okuduğunu anlayan bir kitle bunların başına dert olur. Okuduğunu


anlayan kitle bunların döndürdüğü şeytanî dolapları fark eder, bunları eleştirir. Kur’an’ın verileriyle konuşalım: Okuduğunu anlayan kitle Allah ile aldatılamaz. Bunlar ise bütün saltanatlarını Allah ile aldatmak üstüne oturtmuşlardır. O halde, kitle ya hiç okumamalı yahut da okuduğunu anlamamalıdır. Özellikle Kur’an’ı anlamamalıdır. Osmanlı’nın son meliki adûdu Vahdettin, kitlenin okuduğunu birazcık anlamasından bile korkunç rahatsızlık duymuştur. Öyle ki, o günkü gazetelerde birkaç ayet ve birkaç hadis meali yayınlandığında âdeta kudurmuşlar ve bu tür yayınları fermanla yasaklamışlardır. Araştırmacı Atilla Oral, İşgal İstanbul’u adlı eserinde şunları yazıyor: “Mehmetçik, 13 Eylül 1921’de Sakarya Meydan Savaşı’nda Yunan Ordusu’nu mağlup etti. Padişah Vahdettin bu tarihte saray bahçıvanının kızıyla yeni evlenmişti. Sakarya Savaşı sırasında kendinden 40 yaş küçük beşinci karısıyla balayı yaşıyordu. Zaferin coşkusu halkın moralini ve manevî duygularını yükseltti. Büyük bir inanç ve gerçek bir imanın zaferiydi bu. Anadolu’da basılan gazeteler Kur’an ayetlerini ve hadisleri halkın kolay anlaması için, çoğu zaman Türkçe de yayınlıyordu. Millî hareketi destekleyen gazetelerde Sakarya Zaferi’nden sonra Kur’an ve hadis mealleri daha sık görülmeye başlandı. Millî hareketin liderlerini inançsızlıkla, iftiralarla karalayanların yalanları ortaya çıktı. Anadolu mücahitleri saray hainleri gibi imansız değildi. Ölümü mertçe göze alan, inançlı ve iman sahibi insanlardı.” ‘Ölümü mertçe göze alan’ o imanlı erlerin torunlarına şunu söylemek isterim: Allah ile aldatmayı saltanat aracı yapmış maskeli şirk çocuklarının, dini araç yaparak yaşattıkları yalan ve talan hegemonyasını tanımak için mutlaka ve muhakkak okunması gereken kitaplardan biri de ‘Ana Dilde İbadet Meselesi’ kitabımdır. Aydınlığın çocuklarına duyurulur. 'Zatü Envat hastalığı' İslam dünyasını, özellikle Anadolu halkını din adı altında felaketten felakete sürükleyen gizli şirkin göstergelerinden biri de zâtü envât hastalığıdır. Ve bu hastalığın üreticisi de tarikatlar tasavvufudur. Öncelikle Türkiye’de yaygın olan bu pis hastalık genellikle türbeperestlikle birlikte seyreder. Anadolu’da hemen her türbenin yanında veya yakınında bir zâtü envât put vardır. Zâtü Envât, Hz. Peygamber devrinde putlaştırılan bir dilek ağacıdır. Bu şirk aracı ağacı bize tanıtan, maskeli şirke savaş açmış ünlü bilgin Ebu Şâme'dir. Ebu Şâme (ölm. 665/1266), Kur'an dininin şemsiyesi altında ne sinsi putçulukların sahnelendiğini, elBâis alâ İnkârı’l-Bide’i ve’l-Havâdis adlı ünlü eserinde bize anlatmıştır. Zâtü Envât hastalığını deşifre eden Ebu Şâme, Huneyn Savaşı'na katılan bir grup sahabîden naklen anlatıyor: “Hz. Peygamber'le birlikte Huneyn'e doğru yol alıyorduk. Mekke müşriklerinin o yörede kutsal tanıdıkları büyük bir ağaç vardı. Müşrikler her yıl belli bir süre bu ağacın altına gelir, silahlarını ağaca asar, orada kurbanlar keserlerdi. Bu süre içinde tüm dilekleri için bu ağaca bezler astıklarından ağacın adı Zâtü Envât


konmuştu. Ağacın yakınından geçerken biz Hz. Peygamber'e şu ricada bulunduk: "Ey Tanrı Elçisi, sen de bizim için bir Zâtü Envât belirlesen olmaz mı?" Peygamber bize şu cevabı verdi: "Siz ne cahil bir toplumsunuz. Siz, önceki ümmetlerin geleneklerini mi ihya edeceksiniz? Sizin şu sözünüz, Beniisrail'in Hz. Musa'dan put isteyen sözüne benziyor: ‘Ey Musa! Şu belde halkının taptıkları ilahlar türünden bize de bir ilah bul." (A'raf, 138) Ebu Şâme, Zâtü Envât ağacınınki türünden işlevi olan tüm bina, ağaç vs.nin ortadan kaldırılmasını Allah'a imanın bir gereği sayıyor. Daha ilginci, Ebu Şâme, bu tür işlevlere araç yapılan tüm cami, mescit ve benzeri mekânların da şirk aracı olduğunu ve yıkılmaları gerektiğini söylüyor. Bu tür mescit ve mabetler, diyor, Ebu Şâme, Tevbe suresi 108. ayette sözü edilen bölücülük, halka zarar ve riyakârlık odağı ‘zarar mescitleri’ cümlesindendir. Bu tür yerlerde kılınan namazların, ibadet görünümünde birer şirk sergilenişi olduğunu da ekliyor Ebu Şâme. İSLAM ADI ALTINDA ŞİRK Zâtü Envât olayı göstermektedir ki, şirkin açık olanından kurtulmak şirkten kurtulmak değildir. Din-Allah-peygamber yaftaları arkasında en zehirli putları insanın kaderine musallat eden bela; kamufle edilmiş maskeli şirktir. Hz. Muhammed, tebliğ ettiği dinin örtülü bir şirke âlet edilmemesi için âdeta çırpınmıştır. Elini öptürmüyor, kendisi için ayağa kalkılmasını yasaklıyor, yanılabileceğini, hata edebileceğini, ibadetlerine değil Allah'ın lütfuna güvendiğini, vahyin muhatabı olma dışında hiçbir üstünlüğe sahip bulunmadığını söyleyerek ilahlaştırılmasının önüne kendi eliyle engeller koyuyordu. Ve tüm bunlardan sonra, mezarını tapınak haline getirmeye kalkanlara Allah'ın lanet edeceğini belirterek gelecek kuşakları uyarıyordu. Anadolu, korkunç bir zâtü envât illetinin pençesinde kıvranmaktadır. Bu hastalığın mikrobunu taşıyan ve yayan yarı ilah veya kamufle edilmiş sahte peygamber durumunda bir yığın ‘mas-keli müşrik’ ortalığı sarmıştır. Bunların içinde peygamberliğini, Allahlığını ilan edenler bile vardır. Bu zihniyet mensuplarının son olarak, Türkiye’nin başbakanı konumundaki kişinin Allahlığını ilan ettiklerini gördük. Mal putunun zulüm çocukları “Türkiye’nin Başbakanı” unvanını taşıyan kişinin, adı yolsuzluklara karışmış oğluyla yaptığı telefon görüşmelerinin açığa çıkması üzerine, yukarıdaki başlığı atmak ihtiyacını hissettim. Toplumların çöküşlerini kaçınılmaz hale getirenler, mala ve paraya doymayanlardır ki, Kur’an onlara mütref (servet ve refahla şımaranlar) demektedir. Mütrefler, insanlık suçu işlemeyi hayat kuralı haline getiren, insan emeğini sömüren canavarlardır. Kur’an onları, kendi iddiaları ne olursa olsun, ‘dini yalanlayanlar’ olarak adlandırır ve ibadetlerini lanet vesilesi sayar. (bk. Mâun Suresi). İslam’ın muazzez peygamberi, mal putuna mağlup ve mahkûm olmanın yaratacağı


tehlikenin büyüklüğünü, bu tehlikeden kaçmanın yollarını fiil ve sözleriyle bütün hayatında gösterdi. Mal putu tehlikesine şu sözleriyle dikkat çekmiştir: “Her ümmetin bir bozgun sebebi vardır. Benim ümmetimin bozgun sebebi de maldır”. “Kişinin mal ve gurura düşkünlüğünün dinine getirdiği zarar, sürü içine dalmış kurtların koyunlara getireceği zarardan daha büyüktür”. “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin için fakirlikten korkmuyorum. Sizin adınıza beni korkutan şey şudur: Sizden önceki topluluklar gibi, dünya nimet ve imkânları önünüzde birikecek ve bu nimetler yüzünden çekişme ve didişmeye gireceksiniz de önceki topluluklar gibi mahvolacaksınız”. Ve aynen öyle olmuştur. Mal putu, Peygamber’in hayata veda edişinden kısa bir süre sonra kitleyi tahribe başlamış ve aradan yarım asır geçmeden iki peygamber torunundan biri zehirletilerek, öteki boynu vurularak ortadan kaldırılmıştır. Mal putunun zehir kusmaya başladığı Halife Osman devrinin doymazlığını gören Sahabî, Abdurrahman bin Avf şöyle diyordu: “Bizler zorluk ve ıstıraplarla denendik sabredebildik de, bolluk ve refahla denenince başarılı olamadık”. (İbn Mübârek; Kitabu’z-Zühd, 182).

EMEVÎ’NİN TANRISI MAL PUTUYDU Bugünkü dincilerin önderleri ve iman babaları olan Emevîlerin esas tanrıları Kur’an’ın tanıttığı Allah değil, mal putuydu. Emevî zulmünün kahrını çekmiş anıt fikir önderlerinden biri olan Hasan el-Basrî şunu söylüyordu: “Şu ümmetin mal hırsı yüzünden maruz kaldığı kötülüğe, başka hiçbir ümmet maruz kalmamıştır. Bu ümmetin herhangi bir ferdi, din kardeşinin kemiklerini, mal hırsı yüzünden parça parça kırabilir”. (aynı kaynak, 231). İslam toplumları, mal putunun açtığı yaraların acılarıyla kıvranmaya devam ediyorlar. Daha iyi yemenin, daha mükellef koltuğa oturmanın âleti yapılmış bir ‘ideolojik din’, Kur’an’ın tanıttığı ölümsüzlükten nasiplenmeye imkân vermemektedir. Bugün, Müslüman vicdanların devirmek zorunda oldukları baş putlardan birincisi, mal putudur. Mal putu kalplere egemen olduğu sürece üç yüz metreye bir kurulmuş ‘zarar mescitleri’, kadınların başını burmak ve reklam aracı yapılmış Mâûn namazları kılmak bu ümmeti kurtaramaz. Bunlar kurtuluş getirebilseydi Türkiye kurtulurdu. Müthiş mektuplar! Son olayların etkisiyle, özellikle Berkin’in cennete uçuşu ardından AKP denen partinin mensupları tarafından verilen uğursuz, vicdansız ve bayağı demeçlerin yarattığı infialle yazılmış mektuplardan bazılarını kısmen özetleyerek vereceğim. Tarihe küçük bir not olsun! Mustafa Kara yazıyor: “Uyuyamıyorum hocam, aklıma düşüyor bu zalimlik, bu vahşet. Yazmam lazım. “Anlat bize yolcu! Bize sokakları anlat. Uçurtması vurulan çocukları anlat. Uçurtmayı nasıl vurduklarını anlat. Ya da dur! Sen bize önce uçurtmayı anlat, uçurtmayı! Bize uçurtma uçurmayı anlat”.


BİR CUMHURİYET KADINININ YEMİNİ Gülçin Serin, “Tayyip’e Yeminim” başlığıyla Hamburg’dan yazıyor: “Nerede, nasıl, ne zaman, hatta, nereye olur bilemem ama bir gün senin de bu dünyadan gidişinde ben de, senin kullandığın kendi cümlelerinle seni uğurlarken: ‘Tanrı bir kelle aldı’ diyeceğime, İzmir`e gâvur, Atam’a ve İnönü’ye ayyaş, vatansever bizlere çapulcu, ‘Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldık’ dediğini ömrüm oldukça unutmayacağıma; seni büyük bir nefretle anacağıma, tüm yaptıklarını asla affetmeyeceğime, temelli gidişinin vereceği mutlulukla, ‘Şerefine Tayyip!’ diyerek içeceğime, sonra da, ‘İşte ilahî adalet budur’ diyerek, Tanrı’ ya şükredeceğime, sana Fâtiha yerine çeşitli boylarda kutular göndereceğime; vatanına, bayrağına ve Ata’sına tüm yüreği ile sahip çıkan bir Türk kadını olarak, damarlarımdaki asil kan üzerine söz veriyor ve yemin ediyorum”. Aynure Veliyeva Azarbaycan’dan yazıyor: “Hörmetli Yaşar Hoca! Hiç kimse sizin yürüdüğünüz yolda ayağınızın altındaki toz bile olamaz! İlminiz Güneş gibi dünyayı aydınlattıkça, körler nurunuzu göremediği için angutluk yapıyorlar. Akılsız köpekler yıldıza karşı havlar! Halbuki dinleyip kavrasalar, aydınlanmış olurlar. Siz yalnız Türkiye’ye değil, bütün beşeriyete lazımsınız. Allah bana da sizinle yüz yüze görüşme şerefini nasip etsin! Allah sizi Kur’an’ı koruduğu gibi korusun”. Erkan Duru yazıyor: “İlkokuldan beri kitaplarınızı okuyorum. Şu anda 24 yaşındayım. Akademik kariyer düşünüyorum. Merak ettiğim: sizin çalışma disiplininiz, sisteminiz.” “Anadolu’da öyle aileler var ki; ev sohbetlerinde her akşam sizin bir kitabınızı aralarından biri okur, herkes dinleyip üzerinde derin derin düşünür. Sonra size dua ederler. İnanıyorum ki; size duyduğumuz sevginin ve saygının karşılığı olarak Allah bir gün bizi sizinle karşılaştıracaktır. Vicdanımızın ve aklımızın sesi; Yaşar Nuri”. Dinciler için namaz neyin göstergesi? Dinciler için namaz; Maun suçlusu olmaya müsait, bu yolda kurulabilecek işbirliklerine katılıma hazır oluşun göstergesidir. Daha açık söyleyelim: Dinciler namazı bir ahlaksızlık karinesi olarak değerlendirmekteler. Bakın, yaşayan bir vatandaşın kitaplaştırdığı bilgilerden öğreniyoruz ki, TRT gibi egemen oldukları bir anayasal kuruma alacakları elemanların iki niteliği taşımasını şart koşmuşlardır: 1. Alevi olmamak, 2. Namaz kılmak (11 Mart 2014 tarihli gazeteler). Liyakat ve ehliyet aramıyor, namaz arıyor. Aslında onlar, tüm kurumlarda, bütün zeminlerde bu bölücü ve ahlaksız şartı esas aldılar. Neden? Dinciler namazı hep bir parola gibi kullanırlar. Namaz kılmak onlar için bazı şeylerin varlığına karinedir. Elbette ki bu karine bazen umulduğu gibi çıkmaz. Beklediklerinin aksine; namazlı adam gerçek mümin, vakur ve dürüst çıkabilir. O zaman dinciler o adamı başka bahanelerle dışlarlar. Bu, dünyanın her yerinde, her devirde korunan bir dinci yaklaşımdır. Mesela Sudan’da Mahmut Muhammed Tâha (1985’te dinciler tarafından idam edildi) gibi bir seçkin mümini, kazaya namazı kalmamış bir insan olduğu halde, irtidatla suçlayıp idam etmişlerdir. Ve mesela; Mısır’da Nasr Hâmid Ebu Zeyd gibi bir büyük mümin düşünürü, alnı secdeden kalkmadığı halde, mürted ilan


etmişlerdir. Neden? Çünkü bu insanlar dinciliğin ahlaksızlıklarına karşı olan insanlardır. Akılcı ve cumhuriyetçidirler. Türkiye’de dinci vicdansızlığın birinci dereceden saldırı hedefi yapılmış nice namazlı mümin vardır. Mesela Prof. Dr. Hüseyin Atay Hoca. İslam dünyasının yaşayan en büyük beyinlerinden biri olan bu imam çocuğu ilahiyatçı düşünür, kazaya namaz bırakmamış bir insandır. Ama dincilerin birinci dereceden saldırdıkları; zındık, hatta mürted ilan ettikleri isimlerden biridir. Neden? Çünkü Atay, Kur’an müminidir, Maun ihlallerine karşıdır. Emevî uydurmalarının din yapılmaması için elli yıldır mücadele etmektedir. İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık ve arkadaşlarını düşünün. Tümü namazlı müminlerdir ama aynı zamanda namuslu, vakur, dürüst, helal lokmacı, Maun ihlaline asla yanaşmayan ve o ihlallerle mücadele eden adamlardır. Dahası var: Bu insanlar Gezi Direnişi gibi bir özgürlük eylemine açıkça destek veren insanlardır. Yeryüzü sofralarını o eylemler sırasında kuran ve dünya literatürüne kazandıran onlardır. Böyle olunca, onların namazları niyazları dinci firavunluk tarafından saldırı hedefinde tutulmalarına engel olamamıştır. Sözü uzatmaya ne hacet, bugünkü dincilerin fikir ve iman (daha doğrusu imansızlık) babası Muaviye, Hz. Ali aleyhine yürüttüğü propagandanın başına şunu koydurmuştu: Ali namaz kılmıyor. Dinciler maskeli müşrik olduklarından şirklerini saklamak için Allah’ı, ahlaksızlıklarını saklamak için namazı hep dillerine dolarlar. Onlar çok iyi bilmekteler ki, müşrikliklerini Allah olmadan, ahlaksızlık ve hırsızlıklarını da namaz olmadan dokunulmaz kılamazlar. Dincilerin olmazsa olmazları arasında ahlaksızlık ve hırsızlık nasıl esas ise, Allah ve namaz da öyle esastır. Çünkü namaz olmadan Allah ile aldatmayı, hırsızlığı, ahlaksızlığı, yalanı, iftirayı böylesine dokunulmaz bir biçimde yapamazlar. Onları yapamadan da var olamazlar. Dinciler için parola daima şu olmuştur: “Yaşasın ahlaksızlık ve soygun, yaşasın bunlara paravan olan namaz ve cami!” Şirke bulaşmamış müminler (ibadeti olan teist müminler ile ibadeti olmayan deist müminler), namuslu ateistler ve dinsizler bu gerçeği bilecek; namussuzluğa ve hırsızlığa karşı vermeleri gereken ortak mücadeleyi bu bilgiye uygun olarak stratejiye bağlayacaklardır. Aksi halde, beş buçuk katrilyon parayla beslenen yüz küsur bin camiyi güdümüne almış dincilik tümünü yerle bir eder. Nitekim etmek üzeredir. Egemen Bağış mı dindar, Yılmaz Özdil mi? Birincisi Kur’an’la alay ediyor. Kur’anla alay etmek, Kur’an’ın açık hükmüyle; kâfirliktir. Otuz küsur ayet, Allah’ın ayetleriyle alay edenleri küfürle itham edip Cehennem’e gönderiyor. Bağış’ın istifasına sebep olan yolsuzluk ithamı ise; Maun Suresi’ni ihlal suçu oluşturduğu için, insanı örtülü şirke götüren bir lanetlenme sebebidir. Yani bu Bağış, kitlenin önünde açıkça tövbe etmediği sürece, Kur’an ve İslam


fıkhının verileriyle; tartışmasız kâfirdir. Dincilerin ‘her tarafı’ ve her icraatıyla ‘göz bebeği’ adamlarından biri olan 17 Aralık yolsuzu Bağış’ın Kur’an’a karşı tavrı ve tutumu bu. Destanî dürüstlüğüne, vakarına, aydınlığına, insanlığına, ahlaksal seçkinliğine rağmen; Atatürkçü, cumhuriyetçi olmasından ötürü, dincilerin ‘istenmeyen adam’ ve ‘zındık’ saydıkları Yılmaz Özdil’in Kur’an’la münasebeti ne? Bakın ne: Katıldığı Arena programında kederini, şikâyetini gündeme getirirken şunu söylüyor: “Bizim neslimiz, en başta okunması gereken iki kitabı okumamak gibi büyük bir hata yaptı: Kur’an, Nutuk”. Demek ki, Yılmaz Özdil’e göre; Kur’an, okunması şart olan temel kitap. Yön ve yol belirleyen kitap. Okunmadığı takdirde büyük kayıplara uğrayacağımız kitap. Egemen bağış için ise; Kur’an, ‘Bakara ile makara’ konusu. Yani; eğlence ve gırgır kitabı. Dincilerin, sakal bıyık eksikliğini bile saldırı sebebi sayan gazetelerinden biri, Egemen Bağış’a ‘ateş püskürüyor (!)… Nasıl, biliyor musunuz? Birinci sayfaya resmini koyuyor, ağzına bir bant çekip altına şunu yazıyor: “Bazen susmak konuşmaktan hayırlıdır”. Kur’an’a hakaret ve Kur’an’la alay etmeye karşılık ‘püskürülen ateş’ (!) bu! Acaba Egemen Bağış’ın yaptığını, mesela Yılmaz Özdil yapmış olsaydı, bu ülkede neler olurdu? Bu ateş nasıl püskürülürdü? Bu dinciler nasıl bir tavır koyarlardı, neler yaparlardı! Kars’tan Edirne’ye kadar ‘Cuma Eylemleri’ çoktan başlamış olmaz mıydı! Adam Kur’an’ın otuz küsur ayetle küfür sebebi saydığı bir suçu işliyor, din avukatlığını kimselere bırakmayanlar, bu suça karşılık, adama sadece ‘Sus. Susman daha iyi olur” diyorlar. Elbette iyi olur. Bak, sizi dindar zanneden milyonlar şimdi ne bilmem ne olduğunuzu gördü. Siz bu melanete ancak “Sussan daha iyi olur’ diyecek kadar karşı çıkıyorsunuz. Neden? Çünkü o adam sizden. Sizden olunca Kur’an’a sövmesi en fazla “Sus!” demeyi gerektirecek bir kabahat sayılır. 17 Aralık Maun talanları da sadece birer ‘kabahat’ sayılmadı mı? DİNCİLİĞİN İMAN ŞARTLARI Aklı, dürüstlüğü, ülkeyi haçlı işgalinden kurtaran Atatürk’ü sevmeyi en büyük suç; Kur’an’a hakareti, Maun talancılığını ise sadece kabahat görenlerin ervahına yuh olsun! Bu ‘veyl çocukları’nın dini imanı bu mu, bu kadar mı?! Ama şimdi ‘tıs’ yok. Ey millet! Bak ve gör, bunlar aynı şeyin soyudur. O şeyin soyundan olanlar, çıkar hesapları yüzünden birbirlerine girseler de; sonuçta bir yerde birleşir, kucaklaşırlar. Birbirlerinin kuyruğuna asla basmazlar. Çünkü; mutlaka ve muhakkak korumaları gereken ortak hedefleri, ortak düşmanları var. Bu ‘ortak düşmanlık’, dincilerin ortak amentüsüdür.


Dincilerin ‘iman şartları’ olan ortak düşmanlıklar şunlardır: 1) Akıl düşmanlığı, 2) İlim düşmanlığı, 3) Özgürlük düşmanlığı, 4) İnsan hakları düşmanlığı, 5) Dürüstlük düşmanlığı, 6) Atatürk düşmanlığı. Dinci yobazın acı çektirdiği vicdanlar! O vicdanlardan yüzlercesine, belki binlercesine akılla, Kur’an’la, İslam’la tekrar kucaklaşma şansı yarattığım için çok mutluyum. Her gün onlarcasının mektubunu, dualarını alıyorum. Sokaklarda her gün onlarcasının sevgisine, saygısına, uzanan ellerine, açılan kucağına muhatap oluyorum. Hepsine haklarım analarının sütü gibi helal olsun! Onlara ışık tutmaya, gerçekleri açıklamaya devam edeceğim. Bu gök kubbenin altında benim yaptığım işi, böylesine başarıyla, böylesine hazla, huzurla yapan çok az fani vardır. Tanrı’ya şükürler, halkıma teşekkürler ediyorum. Yobazların acı çektirdiği vicdanlardan biri olan hukukçu meslektaşım Ümit yazıyor: “Uzun zamandır size teşekkür etmek istiyorum. Yıllar önce 18-19 yaşlarında iken dinini bilmeden çok koyu ‘dindar’ olan, çevresini koyu tutucu kişilerle kendi seçimi sonucu dolduran biri olarak, başıma bir şey geldi. ‘Bunu kabul edemiyorum, bu çok fena, onur kırıcı ve berbat bir şey’ gibi düşünceler benliğimden öyle bir taştı ki, doğru bildiklerinden çok emin arkadaşlarımdan uzaklaştım, inancımı tamamen yitirdim”. “Daldan kopan yaprak gibi oradan oraya savrularak 5 yıl geçirdim. Bu arada hukuk fakültesini bitirdim, bir yığın felsefe kitabını da bitirdim. İnancımla birlikte tüm toplumsal kurallara olan güvenimi de yitirdiğimden, kafamda ve gönlümde büyük bir boşluk açılmıştı. Ne okusam dolmayan, hiçbir şeyle ikna olmayan, her şeye ve herkese meydan okuyan bir boşluk. Çekinmeden şunu söylüyordum: ‘Evet, ben bir ateistim, ne var?’ Gene de hiç kimseyi bu yönde ikna etmek istemem; yani eğer Allah varsa, daha fazla çarpılmayı istemem; çarpıldığım yeter’. İşte böyle düşünüyordum, bazen bundan daha çoğunu da söylüyordum”. KUR’AN OKUNMADAN OLMAZ! “Bir gün, düşünülmeyen bir şey oldu. Televizyon izlerken, ilk kez sizi gördüm. ‘Kur'an'ı okuyun’ diye bağırıyordunuz. Sanki hipnoz olmuş veya bir yerden, uzaktan kumandama basılmış gibi; kalkıp, televizyonun üstündeki kütüphaneden sizin Kur'an mealinizi aldım. O güne kadar onca kitap okumuştum ama Kur'an'ı okumamıştım. O gün okumaya başladım. Hâlâ okuyorum. Sayısız yazınızı okudum. Her halde kitaplarınızın tamamına yakınını aldım. Ruhum yatıştı, boşluk kayboldu”. “Siz Hocam; siz, acı içindeki bir ruha kurtarıcı oldunuz; gözleri bağlı birinin bağını çözdünüz. Artık ben bir Müslümanım, yaklaşık 13 yıldır bir Müslümanım. Kuşkusuz, bu, Allah'ın iradesidir ama sizi vesile olarak seçti. Yobazların dininden kaçıp ateizme sığınan, ateizmi daha rahat, huzurlu ve güvenli bulan birini Allah aşkı ile buluşturmak ne demektir? Bunun anlamını benden daha iyi bildiğinizi biliyorum”. “Üzerimdeki hakkınız çok büyük, sayenizde yeniden nefes alıyorum ben. Bu hakkı nasıl anlatabilirim! Allah sizi ve yolunuzu nuru ile doldursun, iki cihanda da şanınız yürüsün! Her ne diliyorsanız sizin olsun. Rabbim sizi merhameti ile kuşatsın ve sizi bir an bile yalnız bırakmasın”.


“Bir de kendim için bir duam da var: Allah size çok uzun ve sağlıklı bir ömür versin. Çünkü sizin varlığınız bana ümit kaynağı oluyor”. Allah ile aldatmak ‘Allah ile Aldatmak’ bugünlerde siyasetçiden sanatçıya, ilim adamından çiftçiye, tezgâhtardan bürokrata kadar herkesin, her gün değişik vesilelerle bir veya birkaç kez telaffuz ettiği bir isim durumunda. Görünürde, bir kitabın ismi. Bugün 71. baskısı yapılmış ve on küsur ayrı korsan baskısını da hesaba katarsak, iki milyonun üstünde satılmış bir kitap. Bir devrim kavramın, bir uyanışın, bir hesap soruşun, bazen de yazarına şükranın bir ifadesi olarak anılan bir kitap. Kitabın misyonunu, tarihsel mevkiini anlamak için Yılmaz Özdil’in, Arena programında kullandığı şu cümleyi vermek yeterli olur kanısındayım. Yılmaz Özdil, cumhuriyetçi kitlelerin temiz vicdanlarının sesi olan o vakur kimliğiyle, tarihin önünde şunu söylüyor: “Yaşar Nuri Öztürk’ün ‘Allah ile Aldatmak’ kitabı, bana göre, Nutuk’tan sonra yazılmış en önemli kitaptır”. Gazeteci Uğur Tarıman ekliyor: “Bu kitap üniversitelerde tez konusu yapılmalı. Hatta her öğrenciye bir tane hediye edilmeli”. (Körfezde Olay, 24 Mart 2014). İşte bu kitabın 71. baskısı da yapıldı. Bu baskıda çok önemli bir şey yaptım: Altı bölümlük kitaba 90 sayfalık 7. bir bölüm ekledim: ‘Allah ile Aldatmanın Taksim ve Tahrir Serüveni’ Bu bölüm bence diğer bölümlerin tümü kadar önemli. Çünkü bu bölüm, öteki bölümlerin verdiği mesajların, öne çıkardığı öngörülerin ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor, belgeliyor ve geleceğe yönelik yeni yeni ufuklar açıyor. Bu ek bölümü, yaşadığımız günlerin karanlık ve Nemrudî tablolarıyla birlikte değerlendirenler, ‘Allah ile Aldatmak’ kitabının sadece bir ‘aydınlanma rehberi’ olmadığını, aynı zamanda bir ‘kehanetler kitabı’ olduğunu da göreceklerdir. Ortak kanı da budur. EKLENEN BÖLÜMDE NELER VAR? Eklediğim 7. bölümde 12 alt başlık var: 1)Taksim ve Tahrir’in Gösterdikleri, 2) Mursi Neyin Peşindeydi? 3) Tayyip Erdoğan Neyin Peşinde? 4) İnanç, Bilinç ve Istırabın Direnişi, 5) Nazi Zulümleri mi Hortluyor? 6) Türkiye Bir Diktatörlük mü? 7) Özgürlük Direnişinin Getirdikleri, 8) Cami İle Tahrikin Serüveni, 9) Direnişleri Okuyabilmek, 10) Hava ve Su, Özgürlük ve Laiklik, 11) Doymazlığın Sefaleti Üstüne, 12) Allah İle Aldatmanın Suriye Hüsranı. ‘Allah ile Aldatmak’ kitabına vurgu yaparken bir şeyi unutmayalım: Bu kitaptan hayır görmek için öncelikle Kur’an’ı okumak gerekir. Kur’an, deyim yerinde ise aracın benzinidir. Benzin yoksa dekor ne denli mükemmel olursa olsun araç işlevsel olamaz. Kur’an’ı okumak dendiğinde ise şunu unutmayalım: Kur’an, “Kur’an ne dedi?” sorusuna cevap bulmaktan çok, “Ne demek istedi?” sorusuna cevap bulmak için okunur. Kur’an’ın ısrarla öne çıkardığı ‘tedebbür’ (anlam üzerinde düşünerek okumak) budur. Bunun için birikim lazım. Elbette ki birikim için de okumak lazım. Allah ile Aldatmak ‘birikim sağlayan kitap’ olarak da altı çizilesidir.


Son söz, dahi düşünür Prof. Dr. Hüseyin Atay’ın şu sözüdür: “Her zaman, her yerde, hiçbir şart koşmadan Kur’an’ı aç, oku ve düşün; yolunu bulacaksın”. (Atay, Kur’an’a Göre Araştırmalar, VII, 18). Dikkatle okunacak mektuplar Nedim Tuncel yazıyor: “Size uzun zamandan beri bir teşekkür borcum vardı. 1995 ya da 1996 yılında Amerika’ya geldim lisansüstü derecemi almaya. Gelirken de; pek kitap okumayan ben, koymuştum bavuluma sizin Kur’an’daki İslam adlı kitabınızı. Geleli de bir sene olmuş ama okumamışım daha. Bir sene sonra başladım okumaya. Okudukça, okuyasım geliyordu. Bir yandan da, o güne kadar elime alıp da okumadığım Kur’an’ı bir an önce okuma isteği girdi içime. Babam sizin meallerinizden almış da ‘Evladım, al koy bavuluna’ demişti gitmeden. Bir Kur’an okuyordum, bir sizin kitabınızı. Okudukça okudum. İkisini de bitirdim. Size de bol bol dua ettim”. “Bir yanda sizin gibi yıllarca o ya da bu sebepten dininin kitabını okuyamamış, okusa da tam idrak edememiş insanları kendi özgür iradeleri ile Kur’an’ı okuyup anlamaya teşvik edenler; bir yanda da insanları zıvanadan çıkarıp ‘Sen Müslüman isen, ben değilim’ dedirtip günaha sokan yobazlar, ahlaksızlar, katiller, hırsızlar”. “Bu gece uyuyamadım. Memleketim için dertlendim. Hayatımda ilk defa ülkemin içinde bulunduğu durum için bu derece endişelenip gözyaşı döktüm. Atatürk’ü düşündüm önce. Her şeyi bir yana, Çanakkale’yi geçilmez kıldıktan sonra şu sözleriyle insanlığa şefkat ve medeniyet dersi veren Atamı: ‘Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler, rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır’ diyen Atatürk; sonra da, ölmüş gençleri, çocukları terörist ilan edip ana babalarını kalabalıklara yuhalatan, bir rahmet okumayı bile zül gören zihniyet geldi aklıma”. “Akif'in Çanakkale Şehitleri şiirini okudum baştan sona gözyaşları içinde. Sonra İzmir Marşı geldi aklıma. Vatan için toprağa düşenleri, düşerken kim bilir son nefesinde Kelime-i Şehadet getirmeden önce anası, babası, karısı, çocukları ya da artık yaşayamayacağı hayalleri gözünün önünden geçen gencecik insanlarımızı düşündüm. Onlara ‘kelle’ deyip sonra da kefen kostümü giyip miting alanlarına fırlayan o izansızları”. “Sonra aklıma bir konuşmanız geldi. İbretle dinlemiştim sizi. Şöyle demiştiniz: ‘Bu millet mirasyedi gibi davranmanın, cumhuriyetin kıymetini bilmemenin bedelini ödeyecek”. Ah dedim, ah! Ah ki, ne ah! Böyle bir gecenin ardından, ‘Artık Yaşar Nuri büyüğüne teşekkürünü etme zamanın geldi’ dedim. Daha geciktirme. Her gün onlarcası da etse teşekkür size, bu sabah benim sıram. Allah sizden razı olsun, sağlık sıhhat versin, korusun, esirgesin”. Selim Yılmaz yazıyor: “Eserlerinizin çoğunu okumuş, bazılarını defalarca tekrar etmiş ve programlarınızı seyretmiş biri olmak, naçizane bir dilek hakkı verir mi bilmiyorum? Maun Suresi’nden 400 sayfalık muhteşem bir eser çıkartan siz, acaba Osmanlı Devleti’nin İslam anlayışı, harem konusu, şehzade kıyımları, evlat ve kardeşlerin öldürülmesi, halka ‘kullarım’ şeklindeki hitap vs. konularını içeren bir eser yazmaz mısınız? Bu konuyu sizin rehberliğinizle görmek, bize imparatorluk tarihiyle ilgili en doğru bakışı sunacaktır”.


Muhammed Çolak yazıyor: “Hiçbir dine inanmadığım halde, inandığım değerler var: Akla, düşünceye, adalete inanıyorum. Dine inanmıyorum ama din tüccarlığı yapmadan inanan sizi izliyor, seviyor ve takdir ediyorum. Bu ülkede, sizin anlatıp yazdıklarınızla, sürüye katılmadan var olmaya devam eden azımsanmayacak derecede aydın, laik, inançlı bir kesim var”. 'Allah ile aldatanla'rın zaferi Başlığı, ‘Bir 31 Mart Vakası’ diye de atabilirdim. Çünkü bu yazıyı, 31 Mart 2014 Pazartesi sabahı, seçim sonuçlarının netleşmesi üzerine yazdım. Sonuçlar açık: AKP, seçimden zaferle çıktı. “Ülkenin yüzde 60’ı AKP’ye hayır dedi, elektrikler kesildi” falan gibi züğürt tesellilerine sığınmayın; AKP seçimi zaferle bitirdi. Dahası; bir önceki belediye seçimlerinde aldığı yüzde 38’e 7 puan gibi çok önemli bir artış da ekledi. Zaferi kazanan AKP’nin iki yıldan beri maruz kaldıklarına bakın: 1- Bu partinin başındaki kişi, dünya tarafından ‘kuvvetler ayrılığını, yani hukuk devletini tasfiye edip yargıyı güdüme alan, dinci teröre destek veren diktatör; internet iletişimini yasaklayan, basını susturup gazetecileri zindanlara tıkan zorba’ gibi ne demek olduğunu ileriki zamanda göreceğimiz korkunç ithamlarla damgalanmış bir siyasal figürdür. 2- Bu siyasal figür, Gezi Direnişi gibi, tarihin kaydettiği en büyük özgürlük ve insan hakları direnişlerinden biri olan koca bir eylemler serisiyle sarsılmış, 3- Bu eylemlerde uyguladığı şiddetle 7 insanın ölümüne, onlarcasının yaralanmasına vücut vererek; Türkiye’nin ve dünyanın nefretine, ithamına, hatta ilencine maruz kalmış, 4- Aralık 2013’ten itibaren patlak veren yolsuzluk, hırsızlık, talan ve yalan ithamlarıyla başına kıyametler koparılmış, 4 bakanı istifa etmek zorunda kalmış, 5- Yolsuzluk meselesinde işin başı olarak itham edilen başbakan, ülke genelinde ‘başçalan’ diye anılmaya başlamış, yolsuzluğun göbeğine oturtulan oğlu ile aralarındaki talan konuşmaları günlerce ekranlara oturmuş, 6- ‘Paralel Yapı’ denen küresel para ve siyaset gücü tarafından çok ağır ithamlarla tokatlanıp sarsılmış. AKP, bunların ardından girdiği seçimden gücüne güç katarak çıktı. Peki, bir siyasal organizasyon, politik anlamda ‘ölümlerin en beteri’ ile yere çakılması beklenirken, böyle bir zaferi nasıl elde ediyor? İşte; Türk Siyaseti’nin de, Türk Milleti’nin de, hatta İslam Ümmeti’nin de selamet reçetesinin anahtarı bu sorunun cevabında. Bu sorunun cevabını bilenlerden biri olarak söylüyorum: AKP’nin ‘her şeye rağmen zafer’inin sebebi tek: ‘Allah ile aldatmayı kullanmak’. Bu kullanım, çok tipik bir kullanımdır. Bu kullanım, ‘en karşıt’ gibi görünenlerin bile ayaklarının bağını çözüp dinciliğin saflarına desteğe iten esrarlı ve zehirli bir cevhere dayanıyor. O ‘cevher’: ‘Allah ile aldatma’dır. AKP’nin ‘Allah ile aldatma’da ortaklarının tümü veya büyük bir kısmı, sergilenen onca kanlı kavgaya rağmen, bu seçimde eski ortaklarına oy vermişlerdir. Aksini söyleyenler


ya bilerek yalan söyler, yahut da angutluk ederler. Özellikle İstanbul ve Ankara’da paralel yapı denen ‘örgüt’ün de ‘Türk milliyetçisi’ MHP’nin de oylarının büyük kısmı (bana göre, paralel yapınınkilerin tamamı) AKP’ye verilmiştir. CHP kazanmasın, her şeye rağmen ‘din kardaşlarımız’ (!) olan AKP kazansın, denerek. Yani ‘Allah ile aldatma’ya yenik düşüp teslim olarak. Neyse o olan kazandı AKP, son bir yıl boyunca, özellikle son birkaç ay boyunca aldığı onca darbeye, onca yara bereye rağmen, neyse o olduğu için kazandı. Bir defa, başındaki adam, her zaman ‘neyse o oldu’. Ne Türk kelimesini kullandı, ne Türküm dedi, hatta “Milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık” diye demeç verdi. Ne Atatürk’e saygı ve sevgiden söz etti, ne cumhuriyet dönemini övdü. Tam aksine cumhuriyet dönemine sürekli sataştı, çamur attı. Ve paralel yapı dediği eski icraat ortağı örgüt önünde pes etmedi. RTE, neyse o olduğu içindir ki, onunla ‘dincilik ve Atatürk karşıtlığında ortak’ olanlar, görünüşteki kavgalarına rağmen, derinlerdeki beraberliği esas alarak oylarını ona verdiler. Ötekiler (CHP ve MHP) neyse o olamadıkları için kaybettiler. CHP, Atatürkçülük, akılcılık diyor ama hiçbirisinin gereğini yapmıyor. Allah ile aldatmaya karşıyım diyor, onun da gereğini yapmıyor; tam tersine Allah ile aldatma teknesinden bir parça hamur nasıl aşırabilirim diye akıl almaz taklalar atıyor. Ve tabii ki akıl almaz hatalar yapıyor. Sonuç ortada: Hezimet. MHP, dincilerin sahte dinine asla mukavemet edememiş, sürekli bir biçimde Allah ile aldatılmıştır. ‘Allah, din, tekbir’ aldatmalarına yenik düşerek, Türk milliyetçilerinin bir numaralı savunma ve sığınma mercii olan Atatürk’ü çoğu yerde feda etmiştir. ‘Türk’ kelimesini kullanmaktan nefret eden adamlara, sırf ‘Allah ve din’ (!) aşkına sürekli destek çıkmaktadır. Bu zaafının sonucu olarak AKP’nin en netameli geçit noktalarında imdadına yetişmiştir ve buna devam etmektedir. Görünürdeki söylemleri ne olursa olsun, icraatı budur. Atatürk milliyetçisi bir adamım ama şurada ifadeye koyduğum gerçeği görmezlik edemem. TAVSİYEM O Kİ… Allah ile aldatmayı aşmak için gereken el birliğiyle yapılmadıkça 31 Mart sonuçları hep karşımıza çıkacaktır. AKP-RTE amblemiyle veya başka bir amblemle. Akılcılık, cumhuriyetçilik, samimi dindarlık, hele hele Atatürkçülük diye bir meselesi olanların Allah ile aldatmaya karşı her hal ve şartta ortak hareket etmenin bilincine varıp bu bilincin zorunlu kıldığı stratejiyi oluşturmaları artık ölüm kalım meselesi olmuştur. Gereken yapılmaz ise dincilik bu milleti, daha sonra açıklayacağım ‘Veyl Çukuru’na götürecektir. Bendeniz, bu niyet ve bilincin, örneğin, CHP’de henüz vücut bulmadığını, son dönemlerde Halk TV’de yaptığım programlar sırasında beni oradan uzaklaşmaya


mecbur bırakan ‘akıl almaz tavırlar’ vesilesiyle bir kez daha gördüm. Bu hallerini değiştirmedikleri sürece bunlardan ne köy olur ne kasaba. Hiçbir şeyin farkında değiller. Basiretleri tutuk, kafaları uçuk, tespitleri abuk, bilgileri kopuk. Gezi Eylemleri’nin getirdiği heyecanı kendi eserleri sanarak havalara girdiler, gözleri kimseleri görmez oldu. Sonuç? Sonuç, 31 Mart vakası. İstanbul ve Ankara bile gitti. AKP, yaşadığı onca ölümcül badireye rağmen, oylarını yüzde 7 arttırdı. Anlaşılan o ki, Türkiye’nin çilesi önümüzdeki günlerde iyice ağırlaşacaktır. Ölümsüz kudretin değişmez yasasını anımsayalım: “Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur.” (Ra’d suresi, 11) Zafer ve İstidrac 1 Nisan günkü ‘Allah ile Aldatanların Zaferi’ başlıklı yazım epey insanı tedirgin etmiş. Köşelerinden talimat üzere veya yaranmak için sataşanları buraya taşımayacağım. Ama iyi niyetinden kuşku duyulmayacak bazı yurttaşların sitemleri görmezlikten gelinemez. O sitemlere örnek olarak bir mektubu özetleyeceğim, sonra da cevabî yorumumu arz edeceğim. Engin Uyar yazıyor: “30 Mart 2014 yerel seçiminden sonra yazmış olduğunuz 'Allah ile Aldatanların Zaferi’ başlıklı yazınızı okudum. Anlatmak istediğinizi çok iyi anladım ama sürekli takipçiniz ve tüm eserlerinizi kitaplığında baş tacı etmiş biri olarak köşe yazınıza attığınız bu başlığın yanlış olduğunu düşünüyorum. Allah ile aldatanlar zafer kazanamazlar. Kazandıklarını sadece zannedebilirler. Bu yazınız, AKP'ye oy vermemiş ve yenilgi aldığını düşünmüş kişiler için psikolojik çöküntüyü körüklemek olacaktır.” “Bizleri özgürlükler ve insan hakları konularında iyi günlerin beklemediği açık. Allah helâk edeceği toplumların gözüne perde indirirse o perdeyi kaldırmaya kimsenin gücü yetmez elbette ama bu perdenin inip inmediğini şu an için yalnız Allah biliyor. Birileri ne derse desin siz uyarıcı olmaya, ışık olmaya, zulme maruz kalmışlar için umut olmaya devam edin.” İŞTE BENİM YORUMUM Benim yazımdaki ‘Zafer’ tabiri, yerinde kullanılmıştır. 30 Mart sonuçları siyaseten AKP’nin zaferidir. Gerçeğe saygılı olalım. Vakıayı istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz, ona saygı duyarım ama vakıayı yok saymak saygın bir tavır değildir. Vakıa, AKP’nin zaferidir ama vakıanın metafizik arka planı irdelenebilir. Siyaseten bir zafer olan bu sonuç, tarihin diyalektiği açısından bir istidrac olabilir. İstidrac tabirinin Kur’an terminolojisindeki anlamını Diyanet İslam Ansiklopedisi’nden izleyelim: “İstidrac, Allah’ın ayetlerini, özellikle Kur’an’ı yalanlayanların, bilemeyecekleri yollarla yenilgiye ve azaba maruz bırakılacaklarını ifade eder. İstidrac


zalim, kâfir ve azgın kişilerin tedricî olarak felakete yaklaştırılması ve bu esnada kendilerine bazı geçici imkân ve başarıların sağlanmasıdır. Nihayet ilahî azaba uğrayarak yok olurlar.” Demek ki, zalim azgınların dış görünüş bakımından zafer olarak değerlendirilmesi gereken bazı elde edişleri tarih ve Tanrı açısından birer felaket habercisi olabilir. Kur’an penceresinden baktığımızda, birçok zulme imza atmış bulunan AKP kurmaylarının bir istidrac süreci yaşadıkları söylenebilir. Allah, 30 Mart sonuçlarıyla birilerine ders verirken birilerine de istidrac yaşatmış olabilir. Biz şu gerçeği göz ardı etmeyelim: Bu günlerden çok daha beterleriyle karşılaşabiliriz. Çünkü bugünlerin dehşetlerini bize yaşatanlar bundan çok daha karanlık dehşetleri de yaşatabilirler. Bunlarda merhamet, dürüstlük, hakka saygı, canlılara sevgi gibi değerlerin bulunmadığı anlaşılmıştır. Kur’an, insanoğlunun Allah’a eziyet edeceğinden söz etmektedir. Kimler yapar bu eziyeti? Allah’a eziyeti Allah’ın lanetlediği suçları işleyenler yapar. Yaşadığımız günlerin kotarıcıları, işte bu suçları düzineler halinde işleyen ekiplerdir. Daha kötüsünü de yapabilirler. On iki yıl kol kola, omuz omuza yürüdüğü ve Atatürk karşıtlığında ölümüne beraber olduğu zulüm ortağını ‘zafer balkonu’ndan tehdit eden bir anlayış, ezelinden ‘öteki’ ilan ettiği kitlelere neler yapmaz! 'Veyl Vadisi'ne sürülüyoruz' Geleneksel din kitaplarında cehennemin en korkunç azaplarına mekânlık eden yere ‘Veyl Vadisî’ denmektedir. Hurafe gibi duruyor ama ‘veyl’ tabirinin Kur’ansal kullanımını dikkate aldığımızda söylemin yersiz olmadığı görülür. Veyl, Kur’an’da en ağır kötülükleri işleyenleri lanetlemek için kullanılan bir sözcük. 27 ayette geçmektedir. Veyl ile lanetlenen suçların tamamına yakını insan hakkı ihlalleriyle ilgili suçlardır. Lütfen, ‘Kur’an-ı Kerim’de Lanetlenen Soy’ adlı eserimi dikkatle okuyun. İnsan hakkı ihlallerinin insanı müşrik ve mel’un yapanlarını deşifre eden Maun suresi de bu suçları lanetlerken veyl sözcüğünü kullanmıştır. Son seçimlerin ortaya koyduğu tabloyu da dikkate alan her vicdan ve akıl sahibi insan şunu soracaktır: Türkiye nereye gidiyor? Bendeniz de bu hayatî soruyu soranlardan biriyim. Bir yurttaş olarak cevabım ve önerim var: Türkiye, akıl düşmanlığının dinleştirildiği, Allah ile aldatmanın saltanatını ilan ettiği ve dinin baştan başa şirk gayyasına yuvarlandığı bir ülke olarak hızlı bir biçimde ‘veyl vadisi’ne doğru gidiyor. Türkiye’nin bu vadiye doğru yol aldığını ben, 2006 yılında katıldığım bir ‘Ceviz Kabuğu’ programında 5 saat boyunca ülkenin vicdan ve bilincine ulaştırmaya çalışmış, ayrıca o programı kitaplaştırarak da halka iletmiştim. Türkiye bundan zerre kadar ders almadı, bu mesajı değerlendirmedi. Bela berzahı şimdi iyice derinleşmiştir. ‘Allah ile aldatma’ kırbacını acımasızca kullananlar, 76 milyonluk kitleyi veyl vadisine doğru sürüyorlar.


Yardımcı kırbaçları da var: Beş buçuk katrilyonla kotarılan Diyanet ve onun kotardığı yüz bini aşkın ‘cami’ (Kur’an’ın deyimiyle zarar mescitleri) bu alt kırbaçlardan bazılarıdır. Aynur Gür, Köln’den yazıyor: “Bu milletin başına pislik yağacak demiştiniz. Bunu derken bugünleri mi kast ediyordunuz? Bundan da beteri olabilir mi? Benim burada yüreğim ağlıyor. Alman vatandaşıyım ama Türküm ve olan bitenden çok üzgünüm. Psikolojik boğulma yaşıyoruz.” İKİ MİRAS KUCAKLAŞTIRILMADIKÇA… Türkiye’de Allah ile aldatmanın temelinde İslam mirasıyla Mustafa Kemal mirasının birbirine düşman gösterilmesi yatıyor. İlk elden tedavi edilmesi gereken yara, dinciliğin emperyalizmle birlikte açtığı bu yaradır. Muhalefet, bu yarayı, işbirliği yaparak sarmalıdır. Çünkü hepsinin geleceği bu yaranın sarılmasına bağlıdır. İlk adım olarak, Ağustos ayında Çankaya’ya; vukufu, tefekkürü, dünya önünde saygınlık ve dirayetiyle bu yarayı tedavi edebilecek güç ve yürekte bir isim çıkarılmalıdır. Gün o gündür, siyasal duygusallık günü değil. ‘Süreç’ dedikleri aldatmacanın gerçekten varolması da buna bağlıdır. ‘Süreç, süreç’ denerek halka sürekli yalan söylenmiş, halk, özellikle Kürt halkı aldatılmıştır. Kürt yurttaşlara bütün vicdanımla şunu söylemek isterim: Sizin acılarınıza cevap olacak reçete de Mustafa Kemal’dir; onun vücut verdiği ilk anayasalardır. Bunun böyle olduğunu bir gün göreceksiniz. Dikkatli olun da erkenden görün. ‘Veyl vadisi süvarilerinin yalanlarına artık teslim olmayın. 'Allah ile aldatmak' kitabı üstüne Dr. Ozan A. yazıyor: “Yılmaz Özdil, Uğur Dündar’ın Arena programında sizin Allah İle Aldatmak kitabınızın mutlaka okunması gereken 2 kitaptan biri (birincisi Nutuk) olduğunu söyledi. Bence bu kitabınız, tüm dünyada bu yüzyılın en önemli kitaplarından biri, belki de birincisi. Bunu kaba bir hayranlıkla falan söylüyor değilim. Dünyanın jandarması ABD, Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu ile ilgili (bugünlerde çökmüş olan) çok önemli bir proje uyguladı: BOP. Bu proje, adına ‘Ilımlı İslam’ denen yönetim modeline dayanıyordu.” “Anılan kitabınız, ABD'nin uyguladığı bu projeyi, daha projenin başında, sebepleri, uygulayıcıları ve sonuçları itibariyle deşifre eden bir kitap. Kitapta söyledikleriniz aynen gerçekleşti. Yani kitabınız, dünya jandarmasının, dünyanın bir bölgesinde uyguladığı ve sonuçları itibariyle Avrupa ve Rusya’yı da ilgilendiren bir politikayı çözümledi. Bu nedenle Allah İle Aldatmak kitabına sadece bir ‘dinî eser’ olarak bakılamaz. Onun, aynı zamanda bir ‘dış politika analizi’ olduğunu düşünüyorum.” BENİM KANAATİM O Kİ… Allah ile Aldatmak kitabı, Kur’an’ın, tüm dünya için bir kurtuluş reçetesi olan “Allah ile aldatılmayın!” mesajını herkesin anlayacağı bir dille ve büyük bir vukufla kitlelerin önüne koyan kitaptır. Birçok düşünce adımına göre, bu yüzyılın aydınlanma ve uyanış getiren en mühim eserlerinden biridir. Bu devrim kitabın getirdiği uyanıştan şu gün itibariyle en çok yararlanması gereken


ülke ise Türkiye’dir. Bunu herkes biliyor ama kimileri beni kıskandığı için kimileri angutluğu yüzünden kimileri de kitaptaki mesajdan korktuğu için kitabın duyulup okunmaması yolunda gayret gösteriyor. Ne var ki, Yılmaz Özdil gibi büyük ruhlu, büyük yürekli aydınların birkaç cümlelik dikkat çekişleri bile şer çocuklarının bütün gayretlerini etkisiz kılmaya yetiyor. Kitap için harcanan emek ve çekilen ıstırap, hedefine varmıştır, müsterih olun! Tarihin diyalektiği, etkisini yaratmayacağı bir eserin vücut bulmasına izin vermez. Yaratıcı diyalektik, yoğun engellere rağmen o eserin vücut bulmasına izin verdi. Etkisini de yarattı. Korsan baskılarını da dikkate alırsak eser iki milyonun üstünde satılmıştır. Bu demektir ki birkaç milyon insan tarafından okunmuştur. Sercan Kaygısız yazıyor: “Keşke bir mucize olsa, benim ömrümden sizinkinin üzerine koyabilsem. Çünkü bu milletin size öyle çok ihtiyacı var ki!!! Son aylarda olanlara bakın! Yüzsüzlük, namussuzluk, Allah ile aldatma ancak bu kadar olur. Hepsi hem suçlu hem mağdur. Vallahi pes!” Zeki Kanbak yazıyor: “Sizin bu çağda tüm insanlık için Allah'ın bir lütfu olduğunuza inanıyorum ve size sağlıklı ve mutlu uzun ömürler diliyorum.” Sevim Koyun yazıyor: “Ben öğretmenim. Yükseklisans yapmak istedim, bir üniversiteye başvurdum. Mülakatta sizin kitabınızı okuduğumu söyleyince suratları bir karış oldu. Beni almadılar. İyi ki almadılar. Öyle kara vicdanlı insanların arasında duramıyorum zaten. Türkiye bu kadar acıklı bir duruma düşmüş maalesef.” 'İslamcıların İslam'a ihaneti' Araştırmacı yazar Nurullah Aydın, ‘İslamcıların İslam’a İhaneti’ başlığıyla yazmış. Dikkatle okunması gereken bir yazı: “İslamcılar din, iman, kitap derler. Dediklerinin tam tersini yaparlar. İslam dünyasında; zenginlik içinde yaşayan dinî önderler, sefaleti yaşayan halk yığınları var. İslam tarihi boyunca; İslam âlimi denen kişiler birbirlerini kâfirlikle suçlamışlar. Mezhepler kurmuşlar, tarikatlar kurmuşlar, böldükçe bölmüşler. Müslümanlar; kim doğru, kim haklı, kim gerçekçi soruları arasında boğuluyor, bunalıyor.” “Dinci siyasal liderler yandaş âlim fetvalarıyla katlettikçe katletmişler, soydukça soymuşlar. Aynı anlayış şimdi de sürmektedir.” “Siyasal İslamcı hareketler, doğrudan devleti ele geçirmeyi hedefler. Bazıları ise devleti nemalanma aracı olarak görüyorlar.” “İslam dünyasındaki katliamlar, İslamcıların kendi kardeşlerini öldürme faaliyetidir. Müslümanları katledenler yanında katlettirenler de İslamcıdır. Müslüman Müslümanın katili, suçlayıcısı, itham edicisi, soyucusu, aldatıcısıdır.” “Hırsızlığın meşru olduğuna, bağışın hırsızlık olmadığına, yalan söylenebileceğine, emeksiz, sebepsiz zenginleşmenin haram olmadığına, ölü eşle cinsel ilişki de bulunulabileceğine, kardeş katlinin caiz olduğuna, şeyhi ile badelenmenin, takiyyenin caiz olduğuna fetva verenleri var. Bunlar kendilerini Müslüman diye tanıtıyor. İslam bunların tekelinde. Kendilerinden olmayanları Müslüman bile görmüyorlar.” “Müslümanlar; olguları/kavramları yüzeysel tartışıyor. Mağdur-mazlum, haklı-haksız kavramları iç içe geçmiş durumda. Övenler-yerenler, suçlayanlar-suçlananlar sürekli


dini kav-ramlar üzerinden gidiyor. Güç, makam, şöhret, servet için çatışan, takiyye yapan, değişen dönekleri var.” “Müslümanlar arasında, tuzu kuru olanlarla yoksullar ilişkisi; bîat-itaat odaklı dengeye oturtulmuştur. Çelişkiyi sorgulayanlar; nefrete, öfkeye muhatap oluyor.” SAMİMİ MÜSLÜMANLARIN İŞİ ZOR! “Samimi Müslümanlar; olup bitenleri analiz edemiyorlar, akılcı değerlendiremiyorlar. Samimi Müslümanlar; maddî hayatla manevî hayat arasında ikilem yaşıyorlar. Samimi Müslümanlar; gerçeklerle yüzleşemediler, yüzleşemiyorlar. Söylenenlere güven duyma saflığı, bunları bunaltıyor. Samimi Müslümanlara; her seferinde güvendikleri kişilerce, hayal kırıklığı yaşatılıyor. Samimi Müslümanlar; önderleri olanları sorgulamadılar. Görmek istediklerini görüyorlar, çelişkileri, istismarı yok sayıyorlar. Fikir ayrılıklarını içtihat/yorum ayrılığı görüyorlar. ‘Fikir ayrılığında, ihtilafta rahmet var’ diyorlar. Fikir ayrılığı dediklerinin çıkara dayalı ayrılık olduğunu fark edemiyorlar.” “İslamcı önderler; dinî üslubu ve motifleri, iktidar tekelinin tutkalı olarak kullanıyorlar. İslamcı önderler; iktidarı bırakmazlar. Gerekirse çocuklarını, kardeşlerini, halkı katlederler. İslamcı önderlerde; servet/mal biriktirme, para/maaş, makam/koltuk, şöhret gibi talepler, manevî değerlerden önde gelir. Nefis açlığını doyuramazlar. Gerçekleri konuşanlara, yazanlara karşı nefret ve öç alma tutkusu ile hareket ederler.” “Amaca ulaşmak için her yol mübah derler.” Günümüz İslam dünyasında hemen her ülkede Müslümanların durumu bu. Peki, ya ilahî mesaj ne diyor?” Ahlaksızlık ve şeytan sitesine doğru ‘Şeytan sitesi’ tabirini, ‘ahlaktan Tanrı’ya gidiş’ felsefesinin öncü filozofu İmmanuel Kant’ın ‘Tanrı sitesi’ tabirine mukabil kullanıyorum. Alman filozofu Kant (ölm. 1804), ‘tabiatın süsü’ diye andığı ahlakı hayatın, felsefenin ve Tanrı’ya imanın olmazsa olmazı bilmesiyle ünlüdür. Kant, felsefeye şunu egemen kılmıştır: Tanrı’dan ahlaka değil, ahlaktan Tanrı’ya gidilir. Aksi mümkün değildir. Kant’a göre, Tanrı’nın varlığı ahlakın varlığına ve gerekliliğine kanıt değildir, ahlakın varlığı Tanrı’nın varlığına ve gerekliliğine kanıttır. O halde, din meselesinde esas olan şu formüldür: “Ahlaklı ol ki, Tanrı’ya iman etmiş olasın.” Bunun aksi olan şu söylem geçerli değildir: “Tanrı’ya inan ki ahlaklı olasın.” Hemen söyleyelim: Kant’ın tezi, Kur’an’ın tezinin aynısıdır. Kant, erdem bağıyla birbirine bağlı bireylerden oluşan ahlak toplumunun vücut verdiği ülke ve yönetime Tanrı sitesi demektedir. Buna göre, Kant’ın tespitinin aksini esas almış bir ülke ve yönetim için şunu söylemek gerekecektir: Birbirine çıkar bağlarıyla bağlı ahlaksız fertlerden oluşan bir ülke - yönetim bir tanrısızlık veya şeytan sitesidir. Ölümsüz Kant, sanki bugünkü dincilerin ciğer röntgenini önümüze koyar gibidir. Kant’a göre, Tanrı-insan ilişkisi, klasik teolojik delillerin hiçbiriyle sağlam bir temele


oturtulamaz. “İnsan-Tanrı ilişkisi ancak ahlak yoluyla kurulabilir. Kendimizi ahlak dışındaki yollarla Tanrı’ya kabul ettirmeye kalkmanın sonu putçuluğa çıkar.” Bugünkü İslam dünyasında, özellikle bugünkü Türkiye’de çıktığı yer de putçuluktur. Sayıları binlerle ifade edilen ve Kur’an tarafından ‘zarar veren mescitler’ olarak adlandırılan Allah ile aldatma ve riyakârlık arenaları camiler bu putçuluğu, gören gözlerden saklayamaz. Siyaset ve saltanat dincileri, Tanrı’ya ahlaktan değil de ahlaksızlıktan gitmeye kalkarak, Tanrı’yı yüceltmek yerine kendi putlarını tanrılaştırmak gibi pis bir çukura yuvarlandılar. Bu veyl çukurunun süvarileri, ne yazık ki, şimdi Türkiye’yi o şeytanîputçu çukura doğru ısrar ve inatla sürüyorlar. Bugünkü Türkiye’nin felaketi işte bu sürülmedir. KURTULUŞ SAVAŞI’NDAN DAHA KÖTÜ GÜNLERDEYİZ Türk siyaseti, yarım asra yakın bir zamandan beri şeytan sitesi siyaseti olmaya itiliyor. Son on yılda ise Türkiye’nin bir şeytan sitesi haline getirilmesi resmîleşti, devlet iradesine dönüştü. AKP ile zulüm ve ahlaksızlıkta ortağı olan örgütün oluşturduğu dinci yapı, yolsuzluk ve ahlaksızlık operasyonuyla da görüldü ki, tam bir erdemsizlik ve ahlaksızlık yapısıdır. Bu yapı, Türkiye’yi şeytanın sitesi olmanın eşiğine yaslamış bulunuyor. 30 Mart seçimleri gösteriyor ki, ülke bu eşikten içeri sokulmak üzeredir. Şu an için tek engel, muhalefetin basiretini işleterek ortaklaşa çıkaracağı bir cumhurbaşkanı olabilir. Cumhurbaşkanı, İslam mirasıyla Atatürk mirasını aynı vukufla hazmetmiş, İslam’la Atatürk’ü aynı samimiyetle seven, iki mirası dirayet ve cesaretle kucaklaştırabilecek ve dünyanın önünde bu birleştirmenin savunusunu liyakatla yapabilecek bilge ve cesur bir şahsiyet olmalıdır. Umarız, muhalefet bu noktada ‘duygusal’ değil de ‘akıllı ve vatanperver’ davranır. Özetleyelim: Türkiye, Tanrı’ya ahlaksızlıktan gidilebileceğini iddia eden bir ‘veyl ekibi’nin kotardığı ‘Tanrısızlık sitesi’ne doğru yol almaktadır. Bu durum bizi, Türk Kurtuluş Savaşı’na öngelen günlerden daha kötü günlerle yüz yüze getirmiş bulunuyor. Bize öğretilen, Kur'an'ın dini değil Orhan Turgut yazıyor: “53 yaşında lise mezunu birisiyim. Sizi yaklaşık 15 yıldır izliyor ve okuyorum. Okul yıllarından beri öğrendiğimiz şu: Allah'ın en iyi kulları bizleriz. Diğer milletler gayrimüslim, gâvur. Oysaki bütün ölüm, zulüm, savaşlar ve bombalar Müslüman ülkelerde. Okul yıllarından beri ibadetini yapan birisi olarak bu çelişki kafamı hep meşgul etmiştir. Kitaplarınızı okudukça karanlıkta göremediğim şeyleri görmeye başladım. Sizin akıl ve ilim ışığınız sayesinde gördüm ki bizler kafamızı kuma sokmuşuz. Düşünüyorum, Allah ne istemiş, biz ne yapmışız! Bunu şimdi çok iyi anlıyorum.”


“Okuma sevgisini, bilimselliği, akılcı düşünmeyi sizin sayenizde kazandım. Şimdi, okumadığım gün yok. Atatürk'ü sizin sayenizde tanıdım. Okullarda biz sadece ismini ezberlemişiz. O dehayı tanıyınca, yabancıların onun için söylediğini görünce dönüp ona nankörlük edenlere bakıyorum, kahroluyorum. Oysaki hepimiz biliyoruz, bu millete Allah'ın bir yardımı, bir lütfudur Atatürk. Bu millet için annesinin cenazesine dahi gidememiş, aylar sonra mezarını ziyaret edebilmiştir. Bu millet bu hakkı nasıl ödeyecek! “Allah size uzun ömür versin; ışığınız, aydınlığınız yayılmaya devam etsin. Siz Allah'ın bu millete bir lütfusunuz. Bizler de bu ışığın çevremize yayılmasına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Ömrünüz uzun olsun, size çok ihtiyacımız var. Emeğiniz boşa gitmiyor hocam.” Mustafa Çay yazıyor: “Böylesine kirlenmiş ve birçok insanın dini ticarete çevirdiği bir dünyada inancını yaşamak öylesine zor ki! Sizi çok uzun süredir takip ediyorum. Anlattıklarınız; din tüccarlarından, din adına siyaset yapanlardan öylesine uzak ki! Diğerleri el ayak öpmenin, din adı altında her tür-lü ahlaksızlığı yapmanın hesaplarını yaparken, siz birey odaklı bir inançtan söz ettiniz hep. Kur’an'ı anlamanın, onu papağan gibi tekrar etmekten çok farklı olduğunu dile getirdiniz. İçsel yolculuğumuzda çok önemli farkındalıklar kattınız bize.”

Mustafa Ekmekçi, ‘Yaşar Nuri’ başlıklı bir şiir yazmış. Gönüldaşlarımızın vicdanlarına bir kayıt düşmek için veriyorum: “Geceleri çağırdı seni zaman Bir sana baktı bir geceye Emzir dedi beni hiç nefes almadan İlmi emzir, tarihi emzir… Emdikçe emesi geldi gerçeği. Gece yoruldu sen yorulmadın Güneş vurdu kalemine Bir sana baktı zaman bir insanlığa Ve şöyle dedi: Sen sonsuzluğun çocuğusun! Kâğıda yazmıyorsun gerçeği Taşa kazıyorsun. Üzülme! Sana bağıranlar Zamana bağıranlardan farksız Sana bağıranlar korkak ve izzetsiz Onlar alçak ve mesnetsiz.” 'Atatürk'ün anlatmak istediği buydu!' Başlığımız, Gaziantep’ten yazan bir okuyucumuzun Allah ile Aldatmak kitabımızla ilgili cümlelerinden biridir. Soner Özer adlı bu yüksek ferasetli ve berrak vicdanlı yurttaşımızın tarihsel önemdeki mektubunu halkımızın idrakine ulaştırmayı görev saymaktayım. Şöyle yazıyor: “Değerli hocam! Hangi samimi ve temiz Müslüman, hatta merak saiki ile de olsa, Müslüman olmayan insan vardır ki, şu soruyu, kendine sormamış, üzerinde düşünmemiş olsun: ‘Kur’an gibi bir kitabı, Hz. Muhammed gibi bir peygamberi varken, İslam âleminin ve Müslümanların perişanlığının, bitip tükenmek bilmeyen çilelerinin sebebi nedir? Müslümanlar ile aklın, bilimin, aydınlanmanın ve uygarlığın arasındaki aşılmaz, yıkılmaz duvarlar nedendir? Bunları kim ördü?’ “Yüzyıllar boyunca, ilim ve vicdan sahibi birçok insan, bu soruyu muhtelif yönlerden cevaplamıştır. Ancak, okuyunca görülüyor ki, o trajik, ıstıraplı sorunun, hiçbir kuşkuya yer bırakmayan, açık, net cevabı, derli toplu bir biçimde, ‘Allah İle Aldatmak’ adlı eserinizde verilerek, İslam kamuoyuna ve Müslümanların vicdanlarına iletilmiştir.”


“Allah İle Aldatmak kitabı, İslam’ın ve insanlığın, yüzyıllardır felaketi olmuş ve olmaya devam eden aldatışın, şeytanî şifrelerini çözmüştür.” ‘MÜKEMMEL BİR DAVA DOSYASI’ “Allah ile Aldatmak kitabı, hükme bağlanmış, mükemmel bir dava dosyası. Kılı kırk yaran bir soruşturma yapılıp müthiş bir iddianameye bağlanmış bir dosya. Allah İle Aldatma suçunun failleri olan ‘İdris sûretinde iblisler’ ve ‘Mürşit lakaplı müşrikler’ ile ilgili verilen hükmün isabeti hakkında, vicdanlarda, en küçük bir şüpheye yer bırakılmamıştır. Allah ile Aldatmak kitabı, Kur’an İslamı ile ‘tahakküm teolojisi’ne dayalı (günümüzün ünlü ve popüler tabiriyle) paralel, yapay İslamı birbirinden ayırıp Allah İle aldatmanın zalimlerini, tarih huzurunda mahkûm ediyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün de, Milletine anlatmak için çırpındığı bu değil miydi?” “Karar gerekçesindeki şu satırların, okuyucunun hafızasından ve vicdanından, kolay kolay silineceğini sanmıyoruz: “Din temsilcilerinin, tarihsel kötülüklerinin eleştirilmesinin bir insanlık görevi olduğu, bugün artık herkesçe, hatta din temsilcilerince kabul edilmektedir.” ALLAH İLE ALDATMA VARSA KURTULUŞ YOKTUR Müslüman halklar, Ortadoğu despotizmlerinin hesabına uygun olarak kutsallaştırılmış buyrukları din sanıyor, onları yaşıyor. Bu durumu çok iyi bilen aldatma sektörleri, halklara sürekli dini kullanarak yaklaşıyor, onları daha ilk anda elsiz, dilsiz hale getirerek istediği şekilde ve istediği oranda aldatıp sömürüyor. Müslüman halkın en büyük zaafı, dinini, uyanma ve sorgulama aracı olarak değil de uyuma ve susma aracı olarak kullanmasıdır. Bütün Müslümanların en büyük zaaflarından biri, belki de birincisi işte budur. En büyük zaaflarından biri bu olmasaydı, Kur’an “Allah ile aldatılmayın!” ihtarına gerek görür müydü! Bugün insanlık ve o arada Türk insanı, Allah ile aldatılmamanın en zorlu devresini yaşıyor. Küresel ve organize aldatma sektörlerinin faaliyette olduğu bir süreçtir bu. İşte bunun içindir ki ‘Allah ile Aldatmak’ adlı kitabımızın küresel bir insanlık hizmeti verdiğine inanmaktayız. Keramet, özgürlük ve onur demektir Dün, 23 Nisan Bayramı idi. Bütün halkımıza, özellikle çocuklarımıza kutlu olsun! Bu bayramı bize hediye eden Müdafaayı Hukukçu, Kuvayı Milliyeci, kısacası Millî Mücadeleci dedelerimize hürmet ve şükranlarımızı arz ediyoruz. Özgürlük savaşımız kadar aydınlanma ve bağımsızlık şuurumuzun da öncüsü olan ölümsüz Mustafa Kemal’e tâzim ve minnet duygularımızı sunuyor, aziz hatırası önünde şükranla eğiliyoruz. Ve o büyük ruhtan, ona layıkıyla evlat olamadığımız için, onun mirasını tehdit ve tahripten uzak tutamadığımız için bizi affetmesini diliyoruz. Kur’an, en büyük kerametin özgürlük olduğunu, insanı diğer varlıkların üstüne çıkaran meziyetin ondaki özgürlük cevheri olduğunu söylemekte, bu cevherin hayata geçmesi için kavram ve kurum düzeyinde tedbirler getirmektedir Keramet, Müslüman dünyayı asırlarca akıl ve özgürlükten nefret eder hale getiren tarikat putçuluğunun dayatmaları değil, işte budur. Bu konu üzerinde birkaç yazıyla


duracağız. KUR’AN’IN KERAMET ANLAYIŞI Kur’an terminolojisi üzerine ‘el-Müfredât fî Garibi’l-Kur’an’ adlı aşılmamış bir eser yazan Isfahanlı Râgıb (ölm. 502/1108) kerametin Kur’an dilindeki yerini bakın nasıl tanıtıyor: “Kerem ve keramet, Allah’ı nitelemek için kullanıldığında, Allah’ın belirginleşen ihsan ve nimetlerini ifade eder. İnsanı nitelediğinde ise insandan zuhur eden övülesi nitelik ve huyları ifade için kullanılır. Bazı bilginlere göre kerem, hürriyetle aynı anlamdadır, ancak hürriyet, küçük ve büyük bütün özgürlük değerleri için kullanıldığı halde keramet sadece yüksek nitelikli özgürlük değerleri için kullanılır.” (Râgıb, krm mad.) Kur’an, kerem sözcüğünü, karşıtı olan zillet, pısırıklık, boynu büküklük, bağımlılık anlamındaki ‘hevn’ sözcüğüyle aynı ayette kullanmış ve iki kavram arasındaki zıtlığı çok açık biçimde göstermiştir: “Allah'ın hakir kıldığını/tasallut ve küçümseme altına soktuğunu lütuflandıracak/tasallut ve küçümsemeden kurtaracak kimse olamaz. Allah, dilediğini yapar.” (Hac, 18) Bu ayette özgürleştirmenin karşıtı olarak kullanılan ‘yühin’ fiili, hevn ve hevan köklerinden gelen bir fiildir. Hevn ise Râgıb’ın beyanına göre, ‘kimsenin tasallut ve küçümsemesi altına girmemek ve kimseyi de tasallut ve küçümseme altında tutmamak’ demektir. Dikkat edilirse bu tanım, Türk Kurtuluş Savaşı’nın öncüleri olan Müdafayı Hukuk kadrolarının anlayışının bir tanımı gibidir. Cumhuriyet devrimlerinin temel felsefesi de budur. Kerem kökünden sözcükler Kur’an’da elliye yakın yerde geçer. En çok kullanılan sözcük kerîm sözcüğüdür. 27 yerde kullanılmıştır. Allah’ın isim-sıfatlarından biri de Kerîm’dir. (Neml, 40; İnfitar, 6) Cebrail’in sıfatlarından biri de Kerîm’dir. (Haakka, 40; Tekvîr, 19) Kur’an’ın sıfatlarından biri de Kerîm’dir. (Vâkıa, 77) Bütün bu kerim sıfatları, niteledikleri varlığın aynı zamanda bir özgürlük idesi veya kaynağı olduğuna dikkat çeker. Kerîm sözcüğü mübalağa (ileri derecelik) kipi olduğundan bu kaynaklık ileri derecede olacaktır. Onun içindir ki, biz, Kur’an Meali’mizde Kerîm sözcüğünü Kur’an için anlamlandırırken ‘özgürlüğün kaynağı’ dedik. Aynı şekilde, Esmaül Hüsna’nın Kerîm maddesini anlamlandırırken de Allah’ı ‘özgürlüklerin kaynağı’ diye nitelendirdik. İslam dünyası ise Kur’an’ı asırlardır, köleliklerin kaynağı olarak algılamaktadır. Yarınlarımızın ışığı işte bu gençler! Önce şu, filozof mektubu gibi içerikli, etkileyici ve sarsıcı mektubu okuyalım. Ve altını çizelim: Bu mektubu yazan, 19 yaşında bir genç. Yani neredeyse bir çocuk. Ama ne çocuk! Ruhunda aydınlığın, ümidin, sevginin, gayret ve fedakârlığın çiçekleri ağaca dönüşmüş bir ‘ümit ve gelecek çocuk’. Adı, Fuat Tıska. Şöyle yazıyor: “Ben 19 yaşındayım ve sizi 2 senedir takip ediyorum. Öncelikle size şükranlarımı sunuyorum. Dini öğrenmeye çalıştığım yıllarda, bana Kur'an mümini olmayı öğrettiniz. Ve Atatürk'ü


savunmayı öğrettiniz. Atatürk'ü 'eleştiren', aslında söven adamlara o yaptıklarınız, dedikleriniz tamamen benim demek istediklerim. Hatta sizin o harikûlade Türkçeniz ile daha da iyisi. Yetmiş milyona hitap eden sanki benim!” “1999 yılında yazdığınız bir yazıda 'çıplak uyarıcı'dan bahsediyor, çıplak uyarıcı iki yüzyıla yani 20. ve 21. asra hitap edecek diyorsunuz. Öte yandan siz ‘Atatürk yalnızca 20. asrın değil, 21. asrın da lideri olacak’ diyorsunuz. Sizin mehdi anlayışını kabul etmediğinizi düşünüyorum. O halde 'çıplak uyarıcı' olarak Atatürk bu iki yüzyıla hitap eden kişi midir? Bunu mu demek istediniz? Atatürk hurafeyi yıktığı için zaten Kur’anî anlamıyla bir uyarıcıdır. Sadece Kur'an'ı Türkçeye çevirtmesi yetmez mi?” “Çevremde size dualarını eksik etmeyen, dua eden çok kişi var. Ben de, daha yaşamımın başı denilecek dönemde beni Kur'an ile tanıştırdığınız için şükran ve dualar ediyorum. Sağlığınıza duacıyım. Maun suresi ihlalinin kol gezdiği, hak sayıldığı ülkemizde, hakkın dili olan size elbette tepki olacaktır. Çünkü onlara göre siz haksızsınız. Ama neticede siz Hak'ka karşı sorumlusunuz, O'na hesap vereceksiniz; halka değil.” Murat Keser yazıyor: “Afyonkarahisarlı Sünnî bir ailenin oğluyum. Yazılarınızı okuyup, televizyon programlarınızı dikkatle ve ibretle izlemekteyim. Dinimize ve ülkemiz insanlarına yaptığınız hizmetleri takdir duyguları içindeyim. Sizin gayretlerinizle Kur’an’ı okuyup düşünmenin ve aklı işletmenin ne kadar önemli ve elzem olduğunu fark ettim. Yüzyıllarca nasıl uyutulduğumuzu, nasıl aldatıldığımızı dehşetle idrak ettim. İnşallah milletimizin büyük çoğunluğu bunun farkına varır.” “Öğrettiklerinizi büyük bir heyecanla yakın çevreme dilim döndüğünce anlatmaktayım ve kitaplarınızı tavsiye etmekteyim. Bu çabalarınızın bir gün meyvesini vereceğine gönülden inanmaktayım.” “Çocukluğumdan beri kendi kendime Müslümanların yüzyıllardır süren geri kalmışlığının nedenini düşünüp durur ama bir cevap bulamazdım. Sizi okuyunca aradığım cevabı buldum. Uzun yıllar milletimizi aydınlatmanızı diliyorum.” Yasin Kerimli Azerbaycan’dan yazıyor: “Sizin verdiğiniz mutluluk formüllerini alıp benimsedim. Sizin varlığınızla gurur duyuyoruz. Tüm konuşmalarınızda tükettiğiniz nefes, yazdığınız kitaplardaki harfler kadar teşekkürler.” Erkan Duru yazıyor: “Kurtuluş Savaşının Kur’anî Boyutları adlı üç ciltlik eserinizin yayınlanmasını, bir annenin çocuğuna kavuşacağı günü bekler gibi heyecan ve sabırsızlıkla bekliyorum. Atatürk için dökülen gözyaşlarınız ‘cennet ırmağı’ olsun.” Tanrı ve tarih zalim toplumu cezalandırır Murat Toklu yazıyor: “Yıllardır Allah ile aldatanlarla Maun mücrimleri konusunda insanları uyarıyorsunuz. İnsanlara mesajı direkt ve net veriyorsunuz. Adûdlar kadar angutları da uyarıyorsunuz.” “Tüm kalbimle bu anlattıklarınızı okuyorum ve sosyal medyada beni takip eden 5000’e yakın insana bu mesajları birebir aktarıyorum. Kitaplarınızı ve programlarınızı sürekli olarak tavsiye ediyorum. Her kitabınızdan 2 tane alıyorum; birini de Allahın bir kuluna hediye ediyorum.” “Şunu da tarafınıza arz


etmek istiyorum. Nemrut’u küçük bir sinekle helâk eden Yüce Allah, bugünkü nemrutları helâk edemez mi? Eder ama etmiyor. Neden?” Hakan Ürkmez’in mektubu, Murat Toklu’nun beklediği cevabın ta kendisi: “Yüce Allah’ın ‘Bir toplumun bireyleri kendi içindekini değiştirmedikçe ben o toplumun kaderini değiştirmem’ (Ra’d suresi, 11) ayeti sanki bugün için inmiş gibi.” “Kur’an, firavunları destekleyen, onların yaptıklarını kabullenen, onların her türlü zulmüne boyun eğen kavmi hem bu dünyada hem ahirette lanetlemiş. Günümüze baktığımızda, özellik-le Müslüman âleminin düştüğü duruma projektör tutmuyor mu bu ayetler? Medenî ülkelerde marketin çatısı çöktü diye adamlar istifa ediyor, bizde, ülkenin çatısını çökertiyorlar ve hepsi yerinde kalmaya devam ediyor. ‘Yiyorlar ama iş de yapıyorlar’ sözünün lanet olarak bu ülkenin üstüne döneceğini düşünmeyecek miyiz? Burak Solmaz yazıyor: “Ben Sürmene'li bir ailenin damadıyım. 25 yaşında evlendim. Eşimin babası Sürmeneli bir denizci idi. Bu dünyadan giderken arkasında öyle bir iz bıraktı ki, onu düşününce gözlerim doluyor. Ona karşı tam bir baba duygusu besledim. Bana söylediği bir cümle beni sizle tanıştırdı. Ben, eğitimi tastamam biriydim ama kayınpederimin karakterinin yüksekliği karşısında ezilirdim. Bir tartışma programında ekranda siz ve karşı konuk konuşuyordu. Kayınpederim döndü ve sizi işaret ederek şöyle dedi: “Bu adamın konuştuklarını bu akşam izleyenler hazmedemeseler de sözleri hepsinin hafızasına kazınacak. Eğer sen Allah katında onurunla, gururunla ve kâmil insan olmak adına yürüyeceksen işte o yolda bu adamla buluşacaksın.” “Bu söz, beni sizin gittiğiniz yoldan yürümeye sevk etti. Kitaplarınızı okuyorum, Allah yolundan ayrılmamak için kendime sürekli telkinde bulunuyorum. İnsan olmak çok zor, bu yolda olmak çok zor. Yaşadığımız dönem, çevremizdeki insanlar bizleri Tanrı yolundan döndürmek için sanki bir uğraş içindeler. İşte siz öyle bir yerde duruyorsunuz ki, ışığınız ve fikirleriniz bizim bu yolu kaybetmememizi sağlıyor. Sokak TV'de ki programınız haftada bir yetmiyor hocam, bunu artıramaz mısınız?” Erdal Turan yazıyor: “Siz bu ülkeye Allah’ın lütfusunuz. Bizi Kur’an’la, akılcılıkla tanıştırdınız. İlimde, imanda, irfanda hiç durmak olmadığını, hep ilerlemeye yelken açıldığını size bakarak çok net görüyorum. Sürekli akan bir pınar gibisiniz. Sizde bazen İmamı Âzam Ebu Hanîfe, bazen de Şemsi Tebrizî dile geliyor. Kur’an’ın Sokak TV’deki tefsirini dört gözle bekliyoruz. Ufuk açmaya devam edin. Hallâc-ı Mansûr adlı şaheseriniz, âdeta beni onun yanına götürdü.” Bu mektubu vicdanlarınız okusun! Bütün ateistlere, Kur’an’a kayıtsız kalanlara, hatta bütün Türkiye’ye söylüyorum: Aşağıda vereceğim mektubu çerçeveletip duvarlarınıza asın, ama ondan önemlisi, Türkiye’nin dertlerine reçete gibi duran bu mektubu vicdanlarınıza yazın. Bir mektup ama bin kitaba bedel. Bir varoluş hatasını düzelten yaşanmış bir deneyim. Fransızların ünlü tabiriyle bir ‘eksperyans vekü’


Tüm aydınlarımıza, özellikle aydın geçinenlerimize tam bir ibret dersi olan bu mektubu, Vedat Savaş adında yüksek vicdanlı bir adam yazmış. Ben, secdeye taşıdığım pek çok ateistten buna benzer mektuplar aldım ama bu mektup, Kur’an’a odaklanma açısından müstesna bir yazı. Buyurun, ibretle, ürpererek, biraz da gözyaşıyla okuyalım: “Ben 50 yıllık hayatını ateist olarak geçiren bir kişiyim. Sokak TV’deki programa başladığınızdan beri sizinle birlikte hayatımda ilk defa Kur’an duyuyorum. Kur’an’ı okurken ilk önce kendimde var olan kompleksi yendim. Oturduğum her sohbette, her karşılaşmada lafı siyasete çekmek ve Firavunları eleştirmek bende son zamanlarda kompleks yaratmıştı. Şimdi yüzüme tokat patlatıyor Kur’an. Daha ilk surede ‘Oku’ emrinden hemen sonra benim gibi konuşmaya başlıyor. ‘Kompleksli olan, riyakâr olan, susanlardır; onlar dilsiz şeytanlardır; konuş’ diyor bana Kur’an.” “Hele bir Maun suresi var ki! Nedir bu!!! Siz çevirirken bir şeyler mi ilave ettiniz buna?! Her sözü, her hecesi, her kelimesi nasıl oluyor da içimi titretiyor! Nasıl olur da bugünkü Firavun’a söylenebilecek ve söylenmiş olan en güzel söz orada yer alır?!” “Maun suresini dinlerken Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi geliyor aklıma. ‘Hadi, diyorum, Firavun, bu hitabeyi okullardan indirdin, ya ben Maun suresini normal okullara, hatta imam hatip okullarına asarsam ne yaparsın?!” “Sizden bir isteğim var: Programınız Sokak TV’den izlenebildiği gibi Youtube’dan da izlenebiliyor ama ne yazık ki Youtube yasaklıdır benim ülkemde. Onlar hırsızlıklarını, makaralarını, cinayetlerini, pisliklerini gizlemek için yasakladılar belki ama aynı zamanda size de ulaşmamızı engellediler. Lütfen, çalıştığınız arkadaşlara söyleyin de bu videoları internette başka video sitelerine de yüklesinler. Buraya yüklenmiş her şey sonsuza kadar kalacak sanırım. Benim isteğim, İstanbul’da bir elinde Arapça, bir elinde Türkçe Kur’an olan annemin de sizi duyabilmesi. O hep bana kızan, ‘Of, sus, yeter, hep siyaset konuşuyorsun’ diyen annemin Maun suresini duyunca nasıl şaşıracağını görmek istiyorum. Lütfen, çalışma arkadaşlarınıza bildiriniz.” “Sesinizin hiç kesilmemesini dilerim!” İlker Dağ yazıyor: “Yaşım 28. Erzincanlı bir ailenin Alevi çocuğuyum. Hacı Bektaş ve Hz.Mevlana’nın aşk postundan nasip alan Seyyid Mahmud Hayrani aslındanım. Bugün Tunceli, Erzincan ve Sivas bölgesinde yerleşmiş Kureyşan ocağının bir ferdiyim. Dedebaba statüsünden geliyorum. Sizi 2 senedir takip ediyorum. Kur’an anlayışınız ve bilginiz, doğrusu aklımı fethetmiş durumdadır. Sizin gibi kâmil insan bizim AleviBektaşi inancında Kâbe sayılır. Size ulaşmamız, cemal cemale olmamız, sizden bize bir nasihat, Kur’an bilginizden bir nasip var mıdır? Aklımızı, kalbimizi sizin Kur’an bilginizle meshetmemiz mümkün müdür?” Gençlik felaketin farkında Gençlik, ülkeyi yakıp kavuran ‘Allah ile aldatma felaketinin farkında. Farkında ama ellerinden tutan, yanlarında yürüyen yok. Gezi eylemleri münasebetiyle gördük ki, Allah ile aldatmanın yalancı ve talancı güç odakları, bu ‘farkında olan gençler’den çok rahatsızlar. Onların sabi yaştakilerine bile tahammülleri yok. Allah ile aldatanların tahamülleri de yok, vicdanları da. Bunun içindir ki ‘farkında olan


gençler’in haklarını, ümitlerini gasp ederek kendi haramzade çocuklarına Karunî servetler yığmanın gayretindeler. Bunu başarı sanıyorlar. Bunun bir zehirleme, bir cehenneme sevk etme olduğunun farkında değiller. Farkında olamıyorlar, çünkü Allah basiretlerini bağlayıp kalplerini mühürlemiş. Uyanışları ancak cehennemde olacak Şimdi biz, meselenin farkında olan gençlerin en seçkinlerinden biri olduğunu gördüğümüz A. Topaloğlu’nun tarihsel bir ders gibi duran mektubunu kısmen özetleyerek okuyalım: “Üniversite 1. sınıfta öğrenciyim. Sizi tam anlamıyla takip etmeye başladığımda lise 3. sınıfa gidiyordum. Yaptığınız televizyon programını aksatmadan ağabeyimle birlikte takip etmeye çalışıyorduk. Toplumun genel kabulleri dışına çıkmanız ve alışılagelmiş şeylerin dışında konuşmanız dikkatimi çekiyor ve bu sayede bir şeyleri düşünmeye, sorgulamaya başlıyordum. Din hayatımız, toplumsal baskı ve gelenekçi anlayışla şekilleniyordu. Siz ilk defa bunların aksini söyleyerek akla ve sorgulamaya önem vermemizi, Kur'an'ı anlayarak okumamızı söylüyordunuz. Korkmadan düşünmemizi söylüyordunuz. Daha önce kimse bize böyle şeyler söylememişti.” “Küçüklükten beri Kur'an kurslarına gider ve sadece Kur'an'ı Arapça harflerle telaffuz ederdik. Kimse bize Kur'an'ı anlayarak okumayı söylememiş, kimse insan haklarından, ahlaktan, iyi insan olmaktan bahsetmemişti. Çocuktum ve düşünmekten uzaklaştırılıyordum. Bir şeyleri sorgulamam istenmiyordu. 3 kere cumaya gitmeyenlerin dinden çıkacağı söyleniyordu. Ben de 3 kere cumaya gitmemiştim ve bir süre dinden çıkıp çıkmadığımı düşünüyor, korku içinde geziyordum.” “Nihayet sizle tanıştım. Artık sorduğum sorulara akla ve mantığa uygun cevaplar bulabiliyordum. Ve en önemlisi bu soruların tümünün Kur'an'da cevabının bulunduğunu öğreniyordum. Sizle tanışmamdan sonra daha çok sorguluyor, daha çok düşünüyordum ve düşündükçe ufkum açılıyor, bir şeyleri daha iyi kavrayabiliyordum. Kur'an'ın dini ile dışarıda yaşanan din çok farklıydı. İnsanlar, farklı şeyler söylediğinizde sizi dinlemiyorlardı. Yaşadıklarının tersine bir şey söylediğiniz anda kâfir olarak nitelendiriliyordunuz.” “İnsanlar, inandıkları şeyin yanlış olabileceğine ihtimal dahi vermiyorlar. Bir yandan toplumda böyle şeyler yaşanırken bir yandan da prof. unvanlı kişiler çıkıp sizin tam aksinize bunları destekliyor ve gelenekçi dine arka çıkıyorlardı. Evet, onları da dinliyordum, acaba bir şey öğrenebilir miyim diye ama hiçbiri akla ve mantığa uygun şeyler söylemiyordu. Ve en önemlisi sizin düşüncelerinizi belirtirken önümüze Kur'an ayetleri sunmanızın aksine bu prof. unvanlı kişiler hadis patentli şeyler söylüyorlar, her şeyi bu hadisler üzerinden anlatıyorlar.” “Birçok insan, akıl ve mantığı geri plana atmakta, hissiyat ve sanıyla konuşmakta. Önlerine sürülen Kur'an ayetlerine, doğruluğu belli olmayan hadislerle karşılık vermekteler.” “Ben şimdi Kur'an'da söylendiği gibi elimden geldiğince aklımı işletmeye çalışıyorum.”


Kitapsızlık türleri üstüne Kitap, İslam literatüründe, özellikle fıkıh dilinde Kur’an anlamında kullanılır. Zaten Kur’an’ın adlarından biri de Kitap’tır. Kitap, Türkçe’de Kur’an anlamında kullanıldığında büyük harfle yazılır. Bu yazımda ben de ‘Kitap’ı Kur’an anlamında kullanacağım. Böyle kullandığımızda kitapsızlık, Kur’ansızlık veya Kur’an’a karşı çıkış ifade edecektir. İslam dünyasında genel bir kitapsızlık var. Çünkü Kur’an’ın getirdiği din Kur’an’ın dışına çekilerek birtakım siyasal hesaplara göre yapılandırılmış. Kur’an’ın adı kullanılıyor ama mesajları devre dışı tutuluyor. Bu siyaset, tarihsel misyonu, Kur’an’dan ve Hz. Muhammed’den intikam almak olan Emevîlerin siyasetidir. Kitapsızlık siyasetinin mimarı ve prototipi, Sıffîn Savaşı sırasında yenilince Kur’an sayfalarını mızrakların ucuna takıp “Aramızda bu kitap hakem olsun!” diyerek Müslüman askerleri kandıran ‘meliki adûd’ Muaviye’dir. Hz. Ali, bu adûd oyunun bir Emevî oyunu olduğunu, bu zorbanın, Kur’an’a imanının bulunmadığını, yaptığı her işin Kur’an’a aykırı olduğunu, yana yakıla anlatmaya çalıştıysa da askerleri “Biz Kur’an’ı hakem yapalım” diyen bir adama kılıç çekemeyiz” diyerek savaştan vazgeçtiler. İslam dünyasının kaderi işte orada karardı. Kitapsızlık illetinin baş mimarı Emevîler, özellikle ‘Müslüman ciğeri yiyen karının oğlu’ diye anılan Muaviye’dir. Dincilik, tarih boyunca bu Muaviye şeytanetini ustalıkla kullanmıştır ve bugün de kullanmaktadır. Buradan bakıldığında şu gerçek görülür: Dinciliğin baş önderi, hatta peygamberi Muhammed değil, Muaviye’dir. Kur’an’a açıkça karşı çıkan inkârcı kitapsızlar da vardır, olacaktır. Bunların büyük çoğunluğu solcu kitapsızlardır. Rozet Atatürkçüsü kitapsızlarla liberal denen orta malı kitapsızlar bunların hemen ardından gelir. Ancak, Müslümanların hayatını ve geleceğini dikenleyen namert kitapsızlık, dinciliğin eseri ve yöntemidir. Bu kitapsızlıkta ilke şudur: Kur’an’ın kâğıtları baş üstüne, hükümleri ayak altına. DİNCİ KİTAPSIZLIĞIN YARATTIĞI BÖLÜCÜLÜK Bugünkü Türkiye’ye baktığımızda kategorik olarak iki tür Kitapsızlık olduğunu görüyoruz: 1. Dinci kitapsızlık veya Emevî kitapsızlığı, 2. İnkârcı kitapsızlık. Dinci kitapsızlık, dini alabildiğine istismar eden, kitleleri Allah ile aldatan, bunun aksamadan sürmesi için de Kur’an hükümlerinin devre dışı tutulduğu bir dini esas alan kitapsızlıktır. Bu kitapsızlık, bizzat Kur’an tarafından ‘şeytanın yakın arkadaşı olmak’ diye tanıtılmıştır. Bu kitapsızlık, yine Kur’an’ın deyişiyle, dini Kur’an’dan koparıp uydurulmuş birtakım hizip kitaplarına teslim ederek İslam’ı bölüp parça parça etmektir. Dinci kitapsızlığın yaptığı esas iş budur. Onun içindir ki, bu ülkede esas bölücülük dinci kitapsızlığın yaptığı bölücülüktür. Ve bendeniz bu bölücülüğe otuz küsur yıl önce dikkat çeken bir adamım. Dinletemedim, söylediğimde üstüme yürüdüler.


O zaman üstüme yürüyenlerin bugün hepsi belasını buldu. Dinci kitapsızlık artık etnikterörist bölücülüğe rahmet okutuyor. Dinci bölücülük, etnik bölücülüğü de yanına alarak ülkeyi mahvediyor. Dinci kitapsızlığın karşısında, büyük çoğunluğu inkârcı kitapsızlar olmak üzere koca bir angutlar gürühu var. Güruh büyük ama hiçbir işe yaramıyor. Angutlar güruhu, basiretsiz eylemleriyle dinci kitapsızlığa sürekli puan kazandırıyor. Dinci kitapsızlık canını yakınca da “Laiklik, Atatürkçülük elden gidiyor” diye ciyak ciyak bağırıyor. Zavallı angutlar güruhu, senin de sana bel bağlayanların da vay haline! Boko Haram gökten inmedi (1) Başlığı şöyle de atabilirdim: “Karşınızdakilerin Ne Olduğunu İyi Bilin!” Evet, ey Türkiye, Müslümanlar ve ey dünya! Karşınızdakilerin ne olduğunu, kim olduğunu iyi bilin! Dünya gündemi ‘İslamcı terörist’ diye anılan Boko Haram örgütünün özellikle kadınlara, kız çocuklarına uyguladığı vahşet ve dehşeti konuşuyor. Daha doğrusu bu dehşet ve vahşet karşısında ürperiyor, titriyor, nefretle doluyor. Boko Haram, Batı emperyalizminin kullandığı dehşet çetelerinden sadece bir tanesi. Dehşetlerini Anadolu’da seyrettiğimiz Hizbullahlar, Boko Haram’dan geri miydi! İslam dünyası denen coğrafyalar Boko Haramlarla doludur. Türkiye de ‘uykuya yatmış Boko Haramlar’la doludur. Fırsatı bulup ayaklarını sağlam bastıklarında hepsinin Boko Haram’a rahmet okutacağından şüphesi olanların aklına şaşarım. Boko Haram veya bir başkası… İsimler üzerinde çakılıp kalmak yerine bu kanlı ve azgın zihniyetin arka planını, İslam tarihi içindeki temel mirasını irdelemek ve yarayı tedaviye oradan başlamak lazım. Tek çare budur. Biz bunu yıllar ve yıllardır söyleyip yazdık ama ne emperyalist Batı’ya anlatabildik ne de bizdeki uzantıları olan Batıcı angutlara. Dincilerin zaten bunu anlamak gibi bir niyetleri yok. Onlar, şu veya bu şekilde bu zihniyete eklemli. Hatta önemli bir kısmı bu zihniyetten besleniyor. Boko Haram veya benzeri zihniyetler müşrik zihniyetlerdir; İslam tabelası altında şirk pazarlayan zihniyetlerdir. Aynen, izinden gittikleri Emevî saltanatçılığı gibi. Zaten egemen kılmak istedikleri düzen, Emevî saltanat dinciliğidir. Nijerya’daki hayalleri de budur, Suriye’deki de budur, Türkiye’deki de budur. OLMAK YA DA OLMAMAK MESELESİ Müslümanların da insanlığın da meselelerinin meselesi budur. Bunu anlamadıkça mutlu, huzurlu, aydınlık bir dünya veya Türkiye kurmanın imkânı yoktur. Kur’an mümini aydınların bunu hem dünyaya hem de Türkiye’ye anlatmaları gerekiyor. Bunu yapmadıkları sürece kıldıkları namazlar onları Allah katında aklamayacaktır. Kur’an mümini aydınlar bu görevlerini savsaklarsa insanlık, ‘İslam’ adı altında dehşet ve cinayet üreten bu şirk çetelerinin açtığı yara yüzünden akıl almaz acılara maruz kalacaktır. Nedir Boko Haram zihniyetinin tarihselmüşrik arka planı? Asrısaadet’teki Müslüman ordunun komutanı Hz. Hamza’nın Uhud harbi sırasında


ciğerlerini söküp yiyen Hind’in (müşrik ordunun başkomutanı Ebu Süfyan’ın eşi) iman torunlarıdır bunlar. Bunların zihniyet mirasının anası bu Hind’dir. Bu kadının sahabî neslince belirlenen lakabı ise ‘Âkiletül Ekbâd’ yani ‘ciğer söküp yiyen kadın’dır. Bu Hind’le Ebu Süfyan’ın oğlu olan Muaviye’nin lakabı da ‘İbn âkiletil Ekbâd’, yani ‘Ciğer söküp yiyen kadının oğlu’ olarak belirlenmiştir. Bu ana ile bu babanın zihniyet ve inanç mirası üzerine oturan Emevî saltanat dinciliği, bugünkü dincilerin ve onların ‘caydırıcı gücü’ olan dehşet çetelerinin metafizik ve siyasal zemini, dayanağıdır. Biz bunların günümüzdeki icraatını ‘Emevî faşizmi’ veya ‘Emevî despotizmi’ diye tanımlarken sürçi lisan etmiyoruz. Ezbere konuşmuyoruz. Ne dediğimizi, nelere dayandığımızı çok iyi biliyoruz. Boko Haram Gökten İnmedi (2) Boko Haram zihniyetinin tarihsel iman ve zihniyet kaynağını bir önceki yazımda vermiştim. Boko Haramların iman ve zihniyet kaynağı olan Emevî’den yani o günkü Hint ve Muaviye’den beklenebilecek her şeyi onların devamı olan bugünkü dincilerden bekleyeceksiniz. Ve onlardan beklenemeyecek hiçbir şeyi bunlardan da beklemeyeceksiniz. Bunlardan beklenemeyecek bir numaralı değer, Kur’an’ın Allahı’na imandır. Emevî’nin Tanrısı Kur’an’ın Allahı asla olmamıştır. Olduğunu düşünenler feci âkıbetlerle yüz yüze geldiler; arkalarından gelen nesillerin de tarifsiz acılar çekmesine sebep oldular. Emevî zihniyetinden insan haklarına saygı bekleyenler büyük hüsranlara uğramışlardır ve uğrayacaklardır. Bunların büyük babaları olan Ebu Süfyan, yani Muaviye’nin babası, Kur’an tarafından ‘şeytan’ olarak nitelendirilmiştir: “İşte size şeytan. O, kendi dostlarını korkutur/sizi dostlarıyla korkutur. Eğer inananlarsanız onlardan korkmayın, benden korkun!” (Âli İmran, 175) O halde Bütün Emevîler ve Emevî takipçileri, şeytanın çocuklarıdır. Şeytandan anlayış, mer-hamet, vicdan, paylaşım, uzlaşma beklemek akla ve insana ihanet olur. Bu hayatî meselenin ayrıntılarını, ‘Kur’an-ı Kerim’de Lanetlenen Soy’ adlı eserimizde okuyabilirsiniz. MÜDAFAAYI HUKUKÇULARIN HATASI Cumhuriyet’in kuruluş günlerinden itibaren ve ne yazık ki, büyük Atatürk de dâhil, Müdafaayı Hukuk öncüleri bu Emevî takipçilerine her zaman (en azından çoğu zaman) merhametle yaklaşarak varoluşlarının en büyük hatasını işlediler ve bu hatanın faturasını hem kendileri çok ağır biçimde ödedi hem de çocukları ve takipçileri. Büyük Atatürk, karşısındakilerin Hint ve Muaviye’nin zihniyet çocukları olduğunu bilemedi, çevresindekiler de bilemediler. Müdafaayı Hukukçular, Milli Mücadele düşmanı hainlere, Kur’an’ın öngördüğü hıyanetin karşılığını vermediler, onları âdeta korudular, kucakladılar. Karşılık ortada. Bugün hâlâ bu kahırlı faturayı ödemekteyiz. Soruyorlar: “Atatürk’ün hiç hatası yok mu?” Elbette ki var. Atatürk’ün en büyük hatası, Emevî dinciliğinin devamı olan hainlere her şeye rağmen ‘insan’ muamelesi yapmasıdır. Kur’an onları şeytanın çocukları ve mel’unlar olarak niteledi, Müdafaayı


Hukukçular onlara hümanistçe davrandı. Ve tarih bu hatanın faturasını bizlere ödetti. Aynı hata, çok ibret verici bir tarzda, bugünün kılık değiştirmiş Muaviyeleri için sergilenen yaklaşımda işlendi. Emevî dinciliği ve Muaviye mirasçıları bugün, o hatayı işleyenlerin canlarını yakmaktalar. Sözümüzü, İslam düşünürü Musa Carullah’ın şu cümlesi ile bağlayalım: “Sahte bir din, belaların belası ve bütün fitnelerin baş sebebidir.” Kur’an’ ın kader anlayışı (1) Kader; Kur’an’da tabiat kanunları, varlığın değişmez yasaları anlamında kullanılır. Sünnetullah tabiri de bu anlamdadır. Ahzâb 38, kader ile sünnetullah tabirlerinin eşitliğini bildiriyor. Elimizdeki geleneksel akait kitaplarındaki kader anlayışının Kur’an’daki kader kavramıyla bir ilgisi yoktur. O kitaplar yoluyla asırlardır taşınan ve bizlere öğretilen kader, sürüleştirilmiş bir toplum yaratmak isteyen saltanat odaklarının kitleyi uyuşturmak için oluşturdukları Kur’an dışı bir anlayıştır. Bu anlayışla Müslüman kitlelerin getirilmek istendiği yerin ne olduğunu, İslam’ın temel kabulleri gibi benimsettirilen ‘ilkeler’den seçtiğimiz şu birkaç örnek çok iyi göstermektedir: 1. Devlet başkanı, ahlaksızlık da zulüm de işlese azledilemez. 2. Sapık ve zalim bir imamın peşine de olsa namazı cemaatle kılın. 3. Dünya, müminin cehennemi, kâfirin cennetidir. 4. Her insanın cennetlik veya cehennemlik olacağı, önceden belirlenmiştir. İnanç manifestosunun içine sokulan bu Kur’an dışı hezeyanların tümü Emevî yalanıdır. Bu kader anlayışına teslim edilmiş kitlelerin yarınlara ümitle bakabilmelerinin biricik koşulu, ‘gelecek bir kurtarıcı-mehdî’ beklemektir. Çünkü bu kitlelerin ‘gerekeni yapma’ azim ve iradeleri felce uğratılmıştır; onlar ancak göklerden gelecek olanı bekleyebilirler. Kur’an’da, bugün dayatıldığı şekliyle bir kader kavramı olmadığı gibi, ‘kadere iman’ diye bir tâbir de yoktur. Türkiye’de bu gerçek, İslam ilahiyatının dahi bilgini Prof. Dr. Hüseyin Atay tarafından 1960 yılında yayınlanan ‘Kur’an’da İman Esasları’ adlı doktora teziyle ortaya konmuştu. Bu, çağdaş ilahiyat literatüründe ilk kez telaffuz ediliyordu. Prof. Atay bu tezi yüzünden, Ehlisünnet inancını bozmakla suçlandı. Oysaki bu gerçek, Hüseyin Atay’dan çok önce yaşamış bilginlerce de dile getirilmiş ama üstü örtülmüştür. Ehlisünnet adı altında Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye ve işbirlikçilerinin ideolojileştirdikleri Cahiliye kabullerini pazarlayan Arapçı dincilik çevreleri, acaba bu gerçeği bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa cehaletlerinden, biliyorlarsa, iftiracılıklarından utanmalıdırlar. Şimdi, meselenin gerçek Ehlisünnet inancındaki durumuna bakalım: Ahkâm ayetleriyle ilgili ilk tefsir kitabının sahibi sayılan ve gerçek Ehlisünnet’in baş imamı olan İmamı Âzam’la aynı yıl ölen Mukaatil bin Süleyman (ölm. 150/676), iman konusunu anlatırken Allah, ahiret, melekler, kitap ve nebilere imanı sayar ama kadere iman diye bir şarttan söz etmez. (Mukaatil b. Süleyman, Tefsîru’l-Hams Mie, 12-13) Ehlisünnet inancının temel kitaplarından bazılarını yazmış bulunan ünlü Matürîdî kelamcısı ve Hüseyin Atay’ın kaynağı olan Ebul Muînî (ölm. 508/1115), Tabsıratü’lEdille adlı eserinde, kader konusunda Hüseyin Atay’ın söylediğinin aynısını söylüyor.


Atay’dan 850 yıl önce. Nesefî, anılan eserinde imanın şartları konusunda şöyle diyor: “İman esaslarına gelince bunlar 5 tanedir: 1. Allah’a, 2. Meleklere, 3. Kitaplara, 4. Peygamberlere, 5. Âhirete iman. Aynen bunun gibi ibadetler de 5’e ayrılır.” (Nesefî, Tabsıratü’l-Edille, 2/92) Nesefî burada iki Kur’an dışılığı aynı anda düzeltmiştir: 1. Kur’an’ın gösterdiği iman esasları içinde kadere iman diye bir şey yoktur, 2. Geleneksel kabullerin ‘İslam’ın Şartları’ diye öne çıkardığı beş kavram, İslam’ın şartı değil, İslam’daki temel ibadetlerdir. İslam’ın şartları Kur’an’ın bütün hükümleridir. Kur’an’ın kader anlayışı (2) ‘Kadere iman’ tabiri, İslam inançlarının içine, hadis diye ortalıkta dolaştırılan bir söze dayanılarak sokulmuştur. Oysaki o söz, bugünkü kader anlayışını savunanların deyimiyle bir ‘haberi vâhit’tir, yani Peygamberimizden bir tek kişinin rivayetidir. Ve hadisçilerin de kabul ettikleri bir kurala göre, haberi vâhit imanla ilgili konularda delil olmaz. Kader sözcüğü, Kur’an’da 11 yerde geçmekte ve tümünde de ‘ölçü’ anlamında kullanılmaktadır. Türkçe’deki ‘miktar’ (Arapça özgün şekliyle mikdar) sözcüğü de ölçü anlamındadır ve kader kökündendir. Allah her şeyi bir ölçüye göre yapıp yönetmektedir. Platon’un güzel deyimiyle “Tanrı hep geometri kullanmaktadır.” Gökten su ölçüyle iner (Müminûn, 18; Zühruf, 11); inen suyun yeryüzünde vadilerde dolaşması bile ölçüyledir. (Ra’d, 17) Topraktan pınarlar fışkırması, fışkıran suların birleşmeleri yine belli bir ölçüye göredir. (Kamer, 12) Tüm bu ölçüye bağlılıklar, kader kelimesi veya türevleri kullanılarak ifade edilmiştir. Ve bu ifadelerle önümüze konan kader kavramının temel amacı, insanın fiillerinin belirlenmiş olduğunu değil, varlık ve oluşta rastlantının bulunmadığını göstermektir. Kur’an, kader kavramıyla ‘sünnetullah’ da denen tabiat kanunlarını kastetmektedir. ‘Kader asla değişmez’ söyleminin Kur’ansal anlamı budur. Bu kullanım, şu ayetlerde herkesin anlayabileceği açıklıktadır: Ra’d, 8, 17; Hicr, 21; İsra, 77; Fâtır, 43;Müminûn, 18; Ahzâb, 38, 62; Şûra, 27; Zühruf, 11; Fetih, 23; Kamer, 49; Talak, 3; Mürselât, 22. Kader kökünden gelen ve ölçüye bağlamak anlamında olan ‘takdir’ sözcüğü de tabiat kanunları, değişmez ölçüler, yani sünnetullah anlamında kullanılmıştır. Bu kullanıma göre, Ay ve Güneş’in belirlenmiş ölçülere göre seyretmeleri, kısacası, irade sahibi tek yaratık olan insan dışındaki tüm varlıkların, her türlü iş ve oluşun, her türlü yaratılış ve yaratışın seyri değişmez kurallara, bağlanmış, determine edilmiştir. İnsana gelince, onun için, kader kavramının, tabiat kanunlarının değişmezliği dışında herhangi bir değişmezlik getirmesi söz konusu değildir. Çünkü insan özgür iradeye sahip tek varlıktır. Kur’an’daki kaderin anlamı budur. Ve bu anlamda bir kaderin değişmezliği, Allah’ın tabiata, varlığa koyduğu yasaların değişmezliğidir ki, Kur’an bunu açıkça ve defalarca ifade etmiştir. Bu değişmezlerin insanın fiilleriyle, iradesi ve özgürlüğü ile bir ilgisi yoktur. Oradaki değişmezlik, kanunların Yaratıcı tarafından koyulmasıdır; insan fiillerinin Yaratıcı tarafından önceden belirlenmesi değildir.


Biz, varlığın ve evrenin yönetimine, ontolojik yapıya ilişkin kanunlar koyamayız; bizim böyle bir yetkimiz yoktur. Ama biz, kendi fiillerimiz ve yönetimimizle ilgili kanunlar koyarız ve koymalıyız. Kur’an’daki kader, İbn Teymiye’nin deyimiyle, yaratılışla ilgili ontolojik bir kavramdır; davranışlarla ilgili bir kavram değil. (İbn Teymiye; el-Furkan, 98-99) Yine İbn Teymiye’nin ifadesiyle kader, Allah’ın yaratış ve dileyişiyle ilgili bir kavramdır, buyrukları ve hoşnutluğu ile ilgili bir kavram değil. Kemal Sağır yazıyor: “Bildiklerinizi sonuna kadar paylaşın, yayınlamadıklarınızı ne olur çabuk yayınlayın. Sadece Türkiye değil İslam âlemi de doğrular ile yanlışları tartsın ve dünya, İslamiyet’in bize anlattıkları gibi olmadığını görsün de gerçek Müslümanın Allah diye diye boğaz kesenler olmadığını bilsin.” 'Atatürk'le Aldatmak' kitabı yayınlanacak! Onur Aytacoğlu yazıyor: “Yaklaşık 15 senedir USA’de yaşayan, Türkiye’de ki gelişmeleri internet aracılığı ile takip eden birisiyim. Yaklaşık bir senedir haftalık yaptığınız programları youtube üzerinden izliyorum. İtiraf etmeliyim ki verdiğiniz bilgiler sayesinde dinimizin çocukluğumuzda öğrendiğimiz dinden çok farklı ve çok mantıklı olduğunu öğrendim. Kur’an çevirinizi hemen hemen her gün okuyorum.” “Katıldığınız Ruhat Mengi’nin programını youtube üzerinden izlerken laiklik ve rakı konusunda diğer kişiler ile tartışmanızı dinledim. Siz bunu sadece bir örnek olarak verirken, oradaki katılımcıların nasıl böyle bir tepki verdiğini anlayabilmiş değilim. Sizin hep soylediğiniz angutizm gerçekten had safhada. Atatürkçülerin Atatürk’ü, dincilerin dini bilmediği Türkiye’de, bu cahilliğin yarattığı kutuplaşma gerçekten ağlanacak bir olgu. Umarım bahsettiğiniz ‘Atatürk’le Aldatma’ adlı kitabınız bu sorunun çözülmesinde bir çare olur.” Aziz Âşık yazıyor: “Bu iletiyi size 17 yaşındaki bir lise öğrencisi olarak yazıyorum. Yaklaşık 2 senedir sizin kitaplarınızı ve videolarınızı takip ediyorum. Bu videolar ve kitaplardan edindiğim bilgilerden dolayı size teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Kur’an-ı Kerim’i kendi dilimde okuduysam, şu an yaşamımın bir gayesi olduğunun farkına vardıysam, insanları içlerinde oldukları yanlış dinsel inanışlara karşı uyarabilecek bir güvene sahipsem bu sizin sayenizdedir.” “Son olarak söylemek isterim ki, sizin bu millete ve ümmete kattıklarınızı birçok insan anladığında iş işten çoktan geçmiş olacak. Sizin gibi birisiyle aynı dönemde yaşamış olmamın ve sizin gibi bir insanın benim dilimde bu denli muazzam eserler vermesinin Allah’ın bir lütfu olduğunu düşünüyorum ve yine Allah’ın huzurunda size tekrar ve tekrar teşekkür ediyorum.” Müyesser Karaibrahim yazıyor: “Siz ülkemize, toplumumuza armağansınız. Varsın anlayamayanlar kendi egoları içinde kıvransınlar. Mustafa Kemal'i anlamadıkları gibi.


Siz bir devrim yaptınız ve ülkemin tarihine iz bıraktınız. Ve eyleminiz sürüyor. Ne mutlu bize, çocuklarımıza, torunlarımıza.” “Siz bir evrensiniz. Sığ olanların küstahlığı sizi incitmesin.” “67 yaşında bir ilkokul öğretmeniyim. Ülkeme ve şehitlerimize olan borcumu ödemeye çalışıyorum. Sizin hizmetleriniz karşısında kum tanesi olmaya çalışıyorum.” Özgür Gedik yazıyor: “Sizi tarih kitaplarından değil de yaşarken tanıma fırsatı bulduğum için Allah'a çok müteşekkirim. Beni ben yapan fikrî ve ilmî yapıtaşlarımın %90'ının mimarı siz oldunuz. Ben, sizin rehberliğinizde, Kur’an ışığında Allah ve insanlık yolunda yaşamaya gayret ediyorum. Fakat ben şimdi çevremdeki sözde Müslüman ama gerçekte zalim insanlar tarafından ateist ilan edildim. Kuran'ın ışığında yaşamak demek ki ateistlikmiş. Ben Kur’an'ı' okuduğum için ne dediğimi biliyorum, ölsem Kur’an'dan vazgeçmem. Ben Kur’an'a inanıyorum. Bana sataşanların tarlalara gübre bile olamayacaklarını biliyorum. Sonsuz hürmetler.” Sorular ve cevapları Bizi yıllardır takip eden bir grup aydın adına sorulan aşağıdaki soruları ve cevaplarını dikkatle izleyelim. M. Kemal Sağır yazıyor: “Bu soruları birçok formasyona sahip olduğunuz için, sadece Türkiye değil, bir ‘dünya değeri’ olduğunuz için sizin cevaplamanız isabetli olacaktır. “Bir din bilgini olarak cevaplamanızı istediğimiz sorular: 1. Birbirini boğazlayan cihatçılar, sürekli aldanan ve aldatıldıklarını söyleyen devlet adamları, Allah ile aldatıp dini kullananlar, hırsızlıklarını sadaka ile meşrulaştıranlar İslam dini içinde nasıl barınıyor? 2. Bu tür insanları buraya çeken nedir? 3. Müslüman olduğunu söyleyen bu insanlar bu davranışları nasıl ve neden yapar? 4. İslam bu davranışları neden terbiye edememiştir ya da bu ruhlarda baskın olan ne var ki böyle davranıyorlar? 5. Bu ruhlar nasıl ıslah edilir?” “Bir hukuk adamı olarak cevaplamanızı istediğimiz sorular: 1. Yargılanma süreçleri nasıl böyle mesnetsiz olabiliyor? 2. Böyle devasa davalarda ‘Ben yanılmışım, beni kandırmışlar’ diyen savcı, avukat, hâkimlerin bir sonraki kararları şüphe uyandırmaz mı? 3. Allah inancını hukuksuzluk aracı yapan bir zihniyetten insana hayır beklenebilir mi?” “Felsefeci bir insan olarak cevaplamanızı istediğimiz sorular: 1. Bütün bu olup bitenlerin bir üst plan mantığı muhakkak var. Bu mantık nedir ve nasıl işler? 2. Bu mantığın değişmesi için ne yapılmalıdır?” Soruların tümünün ayrıntılı cevapları elliyi aşkın eserime yayılmış olarak verilmiştir. O eserler, bu ülke için bir tür ‘okul’ niteliğindedir. Söylemek zorundayım ki bu ülke, o eserleri layıkıyla okumadan, maruz kaldığımız Allah ile aldatmanın yarattığı


ıstıraplardan kurtulamaz. C. Filizli yazıyor: “Bir gece yarısı sizi rüyamda görüp sabahı bile beklemeden uyanabiliyorsam, uyandığımda bu ülkede bir şeylerin değişebileceğine hâlâ inandığımı fark ediyorsam, bu duygularımı saat 3.50 itibariyle acele sizinle paylaşma ihtiyacı hissediyorsam bu milletin hâlâ umudu var hocam.” Fatih Ayhan yazıyor: “Hurafeye ve cehalete teslim olmuş anlayışın nasıl bir illet olduğunu bize hep Kur'an penceresinden açıklıyorsunuz. Bu ne güzel bir yol ve yöntemdir. Hakkı ve adaleti yazılarınızda dile getirdiğinizden kuşkumuz yok. İlminize ve bilgi birikiminize her zaman güvendik. Asırlardır milletimize anlatılmayan Kur'an hakikatlerini eserlerinizle dile getirip bilgilenmemizi sağladığınız için teşekkürler ediyoruz. Bizlere çok şey öğrettiniz ve öğretmeye devam ediyorsunuz. Size dualar ediyoruz.” Dini de sorgulayın ateizmi de! Cihan Erdoğan yazıyor: “Çok büyüksün be hocam! Sana pek çok ateistten benzer içerikli postalar geliyordur; bu yüzden aynı şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Ben, Allah’a inanan biri değilim ama ‘Yaşar Nuri Öztürk bir şey söylüyorsa boşuna söylemez’ diyerek defalarca ateizmimi sorguladım. Eğer Allah varsa ve her şeye muktedirse ondan tek bir isteğim var: Benim ömrümden alıp sana versin. Bu millete sen lazımsın. Yaşadığın her fazla gün, değerlendirilmesi gereken bir fırsattır.” Cihan kardeşim! Tanrı’nın bana biraz daha fazla ömür vermesi için senden bir miktar aşırmaya ihtiyacı olamaz. Tanrı ikimize de mutlu ve insanca bir ömür versin. Uzunluğu ve kısalığı çok önemli değil. Yaratıcı bir ömür olsun, yeter. Sen, ateizmini de dini de sorgulamaya devam et, kardeşim. Eşek gibi inanmaktansa sorgulama pahasına inanmamak (veya inanmamak pahasına sorgulamak) daha insancadır. Kur’an’ın bana öğrettiği gerçeklerden biri de budur. Zaten bunun aksini isteyen bir kudrete Tanrı denemez. Kendisinin sorgulanmasından mutluluk duymak, Tanrı’nın şanındandır. Güçlü olan, sorgulanmaktan sadece keyif alır. Ve Tanrı çok güçlüdür. Hesap basit ve açık: Sorgulayan, akıl değil mi? Aklı yaratıp “Bunu işletin, işletmezseniz üstünüze pislik indiririm” (Yunus suresi, 100) diyen, Tanrı değil mi? O halde, Tanrı, sorgulanmaktan asla çekinmez. Dinciler bunun aksini din zannettikleri içindir ki, ‘secdeli hayvan’ olmaktan kurtulup bir türlü insan olamıyorlar. Sinan Çakan yazıyor: “Din konusunda üstü örtülen gerçekleri ortaya koyarak ilahiyatçı, araştırmacı, yazar vs. birçok insana konuşma cesareti verirken bir sanat tarihçisi olan benim de ufkumu genişlettiniz. Bugüne kadar birçok konuda kitaplar yazdınız, Mûtezile mezhebi ile ilgili de bir kitap yazmanıza değer diye düşünüyorum.” Mehmet Kale yazıyor: “36 yaşında bir makine mühendisiyim. Bir süreden beri Tayland’da iş yapıyorum ve bu maili de oradan yazıyorum. Bizlere vermiş olduğunuz değerli bilgiler ve eserlerinizden ötürü size teşekkürü bir borç biliyorum.”


“Küçükken Kur’an kurslarına giderdik. Özellikle Ramazan ayında. Bilmediğimiz, anlamadığımız halde Kur’an ayetlerini dinlerdik. Üniversite çağlarında bir kez Kur’an’ı okumaya çalıştığımı hatırlıyorum ama bende korkudan başka bir izlenim bırakmamıştı. Tanrı’nın varlığından kuşku duymuyordum ama Kur’an konusunda anlamsızlıklar içindeydim. Çevremdeki hocalar beni tatmin etmiyordu. Hepsi aynı cümleleri, hadis olarak söylenenleri tekrarlıyordu. Oysa benim içimde boşluk vardı ve bu boşluk benim vicdanımı kanatıyordu.” “Sonraları sizin eserlerinizi okumaya başladım. Kur’an’ı da sizin mealinizden okumaya başladım. Ayet ayet okuyordum, düşünüyordum. Okudukça, düşündükçe ruhumdaki boşluklar dolmaya başladı. Okudukça ne kadar haybeye yaşadığımızı, sözde bir Müslümanlık içine itildiğimizi anladım.” “Büyük bir sorumluluk ve yük altındasınız. Allah size güç versin!” Kur'an müminlerinden mektuplar İbrahim Özinan yazıyor: “Gerek dinci münafıkların gerekse dinsiz angutların, Kur’an’dan referans vermeye kalktığınızda rahatsız olup size dil uzatıp alay etmelerinin sebebini, Kalem suresi 51. ayette buldum. ‘O küfre sapanlar, Zikir'i/Kur'an'ı işittiklerinde az kalsın gözleriyle seni devireceklerdi. ‘Bu tam bir cinlidir.’ diyorlardı.’ Demek ki, dinsiz angutlara Kur’an ayetinden referans verilmiyor, dincilere ise ayetlerde tahrifat yaparak vermek gerekiyor. Size yapılan benim çok ağırıma gidiyor.” “Kul hakkı, günümüz münafıklarının deşifre edilmesine ve Kur’an’dan bugüne kadar anlayamadığımız gerçeklerin tam anlaşılmasına vesile olduğunuz için Allah sizden razı olsun! Bu bilgilerle insanları ve kendimi daha iyi tahlil edebiliyor ve Kur’an’ı daha iyi anlayabiliyorum.” “Sizi kıskananların Allah cezasını veriyor. Şöyle ki; size eziyet edildikçe ve siz saldırıya uğradıkça sizden daha güzel eserler çıkıyor. Kur’an sizinle âdeta konuşuyor ve mesajını sizin vasıtanızla bize aktarıyor.” M. Kemal Sağır yazıyor: “Dünyanın gidişatına bakınca aklıma şu soru geldi: Acaba Müslümanlar Tevrat’ı okuyup icra ederken, İsrail de Kur’an’ı mı okuyup icra ediyor?” Meriç Tekil yazıyor: “Yazılarınızdan, kitaplarınızdan çok faydalandım. Kur’an Meali çalışmanızı 1 kere tamamen okudum ve faydalanacağım temel kitap olarak seçtim. Arapça bilmiyorum. Öğütleri Türkçe dilinden yararlanarak özümsediğimi ve o ruhu yakaladığımı düşünüyorum. İbadetlerim sırasında kendi dilimi kullanıyorum.” “Ben, bid’at kültüründen gerçekten rahatsız olanlardanım. Bize yakın iki cami var. Kitapta belirtildiği üzere cuma günü toplanmak ve Allah'ı anmak için camiye gittiğimde rahatsız olduğum konular şunlar: 1. İstisnasız her gittiğim cumada namazdan sonra para toplanması, 2. Namazın Arapça kılınması, 3. Farz olmayan namazların camide kılınmasına izin verilmesi.


“Farzı toplulukla birlikte kıldıktan sonra camiden dışarıya çıkacak yol bulamıyorum, herkes sünnet kılmaya başlıyor. Gün içi 3 vakit tek başıma kıldığım namazımı da böyle kılıyorum. Bildiğim dil ile. Ben bu camilerin takva üzerinde olan mescitler olduğundan şüpheliyim.” Bülent İmir yazıyor: “İniş sırasına göre çevirisini yaptığınız Kur’an mealini 5 kez hatim ettim. 10’dan fazla kişiye satın alıp hediye ettim, ediyorum da. İslam’ı bana siz öğrettiniz. Size ettiğim dualarımın Allah katında kabul olduğu inancındayım. ‘Allahım, dünya gözüyle hocamı görmeyi nasip et!’ diye dua ederdim. 4 sene önce Didim kitap günlerinde sahilde onu da nasip etti.” “Rabbim, resullerine gösterdiği sevgi ve muhabbeti size, ailenize de nasip etsin inşallah; her sıkıntı ve şerden korusun sizi!” Gazze'yi yakan kim? Sorunun en doyurucu cevabını verenlerden biri de Araştırmacı yazar Adil Hacıömeroğlu. 18 Temmuz’da yazdığı ve bize de gönderdiği çok değerli yazısında bakın neler söylüyor: “Flistin davasını tüm dünyaya anlatıp destek sağlayan FKÖ idi. Tüm Filistinli siyasal eğilimleri bağrında toplamaktaydı. Filistin davasının haklılığı neredeyse tüm dünya tarafından kabul edilince ABD-İsrail işbirliğiyle ılımlı İslam çizgisinde Hamas ortaya çıkarıldı. Hamas, güçlenince ilk olarak FKÖ’ye saldırdı. Filistin hareketi, ustalıkla bölünmüştü.” “Türkiye’deki ılımlı İslamcılar, Hamas ortaya çıkıncaya kadar Filistin davasına duyarsızdı. Filistin, hep Türk solunun ilgi alanında oldu. FKÖ’nün laik yapısı, Türkiye’deki dincilerin ilgisini çekmedi. Ne zamanki kendi ideolojik çizgilerinde bir oluşum ortaya çıktı, Filistin akıllarına geldi. Çünkü tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’deki ılımlı İslam da bir ABD projesiydi.” “RTE çıkmış, bağırıyor: ‘İslam dünyası nerede?’ Nerede olacak? ABD-İsrail desteğiyle Ortadoğu’yu, kendi ülkelerini, paramparça etmekle meşguller.” “Ey Erdoğan, Filistin direnişinin tüm destekçilerini ABD ve İsrail’le el ele vererek siz yok ettiniz. Filistin’i öksüz bıraktınız. Filistin’in efsanevî lideri Arafat neden zehirlenip öldürüldü, sorup soruşturdunuz mu? Filistin’in birliğini simgeleyen Arafat’ı çözümün önündeki en büyük engel olarak niteleyen sen değil miydin ey Tayyip?” “Saddam ve Kaddafi neden hunharca öldürüldü? Suriye’de Esat neden yıkılmak istendi? Senin ideolojik örgünde emperyalizme karşı savaşmak diye bir şey yok! Irak’ta bir buçuk milyon insan ölürken tek damla gözyaşı dökmedin ey Tayyip! Suriye’de, Müslümanların kafaları, desteklediğiniz çetelerce kesilirken gözyaşlarınıza ne oldu? Libya, düşmanlaştırılan aşiretler ve ithal çetelerin boğazlaşmasına terk edilirken sen neredeydin?” “Tam da cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde saldırdı İsrail, Gazze’ye. Tabi, bir de ramazan ayı. RTE, kaçırır mı bu fırsatı? Timsah gözyaşlarını akıtır miting alanlarına ve iftar sofralarına. Yüreğinin yirmi dört saat, İslam dünyasının acılarıyla kan revan olduğunu anlatır durur. Kimse de çıkıp sormaz ona: Ey Tayyip, Malatya Kürecik’teki radarları İsrail’in güvenliği için neden kurdurdun oraya? Yine RTE’nin miting


alanlarında oy uğruna döktüğü gözyaşlarına gözyaşı karıştıranların aklına gelmez Gazze’yi bombalayan İsrail jetlerinin yakıtlarının Türkiye’den gönderildiği.” SİZ İŞTE BUSUNUZ! “Gazze’yi siz yaktınız, siz! Siz kim misiniz? Siz, yeşil dolarlara aldanarak insanlığını unutanlarsınız. Siz, koltuk sevdasıyla doğup büyüdüğünüz topraklara ihanet edenlersiniz. Siz, bilgisizliğinizle İslam toplumunun kollarına esaret zincirlerini dolayanlarsınız. Siz, ABD ve İsrail’i efendi sayanlarsınız. Siz, Ortaçağ’ın ideolojik bataklığına saplanarak toplumlarınızı geri bırakanlarsınız. Siz, BOP’a ortak olup İslam dünyasını etnik kökenlere ve mezheplere göre paramparça edenlersiniz.” “Yaşadığı coğrafyada emperyalizme karşı çıkmayanlar, ABD ve İsrail’le el ele yakmaktalar Gazze’yi. Yangın, yakanlarca söndürülemez.” Ortadoğu gerçeği üstüne Araştırmacı Nurullah Aydın yazıyor: “Papağan gibi Filistin diye sayıklayanlar var. Filistin sorunu neyi örtüyor? Bilimden, sanattan, teknolojiden uzak din istismarcıları; ortaçağ dinler savaşını yeniden canlandırmak çabasındalar.” “Filistin sorunu; Ortadoğu Arap ülkelerindeki diktatörlerin halkı sömürmesinin ve gütmesinin bilinmesini önlüyor. Filistin’in konuşulması; Türkiye ve Ortadoğu halklarının insanca ve hakça yaşama bilincine varmasını önlüyor. Filistin sorununun gündemde tutulması; İslam din istismarcılığının örtülmesini sağlıyor. Türkiye’de Filistin sorunun sürekli canlı tutulmasının temel nedeni; çocuklar katlediliyor çığlığı altında Türkiye’deki hırsızlığın, devleti soymanın, haksızlığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin konuşulmasını önlemektir.” “Ortadoğu; kan, vahşet ve yıkım bölgesidir. Ortadoğu; insanlık tarih mirasının bulunduğu kentler yakılıp yıkılırken, müzeler soyulurken, kinin nefretin ve öfkenin din adıyla insanların beyinlerine yerleştirildiği bir coğrafyadır. Dünyanın diğer bölgeleri barış içinde yaşarken, Ortadoğu’nun kan, yıkım, vahşet bölgesi olmasının sebebi; dindar, kindar ve ırkçı insanlar yetiştirilmesidir. Hırsızlığın, yalanın, talanın meşru görüldüğü, barış içinde birlikte yaşama düşüncesinin, insan haklarının, eşitliğin, evrensel değerlerin ortaçağ din hurafeleriyle tersyüz edildiği bölgedir. Bilime, teknolojiye, sanata, estetiğe, sevgiye, hoşgörüye yöneltilmeyen insanların öç alma duygularıyla hareket etmeleri, tahripkâr olmaları kaçınılmazdır.” “Türkiye; dünya üzerinde sorun olarak gözüken Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Körfez bölgelerinin ortasında yer almaktadır. Bu konumu, onu, bu bölgelerde çıkarları olan ülkeler açısından vazgeçilmez yapmaktadır. Her devlet; kendine göre doğru kabul ettiği bir alanda içinde yaşadığı mücadelenin stratejisini belirler ve uygulamaya çalışır. Her toplumun mücadele alanı vardır. Bir yerde mücadele varsa, bir yerlerden de tehdit geliyor demektir.” “Türkiye; akıl ve bilim öncülüğünde güçlü ekonomisi, güçlü ordusu, genç dinamik işgücü ile stratejik planlama ile tarihi bölgesel ve küresel rolünü oynamak zorundadır. Ortadoğu bölgesinin huzuru, güveni, barışı; insanî değerlerin esas alınacağı inançta, düşüncede, yaşamda yenilenmedir. Kindar düşünce odaklı eğitimlerle, hırsızlığı, yalanı meşru kabul eden diktatörlerle ve yandaş yalakalarıyla Ortadoğu halkları barış ve huzur bulamaz.” “Türk Milleti çağdaş evrensel değerlerle yetişmiş lider kadrolarıyla


yeniden bölgenin ve dünyanın barış, huzur, güven, sevgi, kardeşlik, adalet sağlayan düzenini oluşturacaktır.” Çevirmen-yazar Tuba Çekinirer yazıyor: “Meclistekiler ‘Hepimiz Gazzeliyiz’ demişler. Irak'ta, Suriye'de, Çin'in kuzeyinde soydaşlarımız Türkmenler, Uygurlar katledilirken neredelerdi acaba? Gazzeliler, Suriyeliler insan da Türkler değil mi? Diyanet de hutbe okutmuş. Arkasından yine para toplarlarsa şaşırmam. Yine para toplayacaklar ve burnumuzun dibinde Van'a bile ulaşmayan yardım paralarının hesabını sormayan milletimiz maalesef yine para gönderecek ve muhtemelen Filistin'in garibanlarına ulaştığını düşünecek. Diğer Arap ülkeleri Suriye'de, Filistin'de keza Lübnan'da olan katliamlara seslerini çıkarmadılar. ABD'li Yahudi cemaatleri bile protesto yürüyüşleri yaparken, İsrail'in yaptıklarından utanç duyduklarını bildirirken, Araplar susuyor. Gitsinler altın tuvaletlerde oturan petrol zengini, soydaşlarına.” “Gazze'deki sorun İsrail bitene kadar devam edecek. Biz Karadeniz, Akdeniz ve Ege ile boğazlarda egemenlik kurmakla ilgilenmeliyiz. Suyumuzu, toprağımızı, zeytinliklerimizi, madenlerimizi satanların, soydaşlarımızın, vatandaşlarımızın ıstıraplarını görmeyip, gariban Gazzeli ve Suriyelilerin ıstırapları üzerinden menfaat sağlayanları Allah yaksın!” 'Türkiye halkını bekleyen büyük tehlike' Yakın tarih araştırmalarıyla tanıdığımız Zeki Sarıhan, dikkatle okunması gereken bir yazı yazmış ve bize de göndermiş. Bu çok önemli yazıyı kısmen özetleyerek aktarıyorum: “10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleriyle Türkiye, büyük bir tehlikenin ağzındadır. Ya çoğunluğun sağduyusuyla bu tehlikeyi atlatacak, ya da gene çoğunluğun oyları ile bir diktatörlüğün pençesine düşecektir.” “Diktatörlük sözcüğü kötü bir durumu çağrıştırsa da onun herkes için ifade ettiği şey farklıdır. Örneğin halk kitleleri uyansalar, örgütlenseler, mücadele etseler ve iktidarı ele geçirseler, sonra da bin yıllardır kendilerini aşağılayan, sömüren, zulüm yapan sınıflara karşı diktatörlük yapsalar insanlık için ne kadar mutlu bir sonuç doğardı! Onlara karşı böyle bir diktatörlük, halk için en geniş demokrasiden başka bir şey değildir. “İster laik, dinci veya faşist olsun, Doğu veya Batı kültürünü benimsemiş olsun, hâkim sınıfların diktatörlüğü kendileri için bir cennet, halk için ise bir cehennemdir. Böyle bir rejimde iktidar sahipleri yiyecekler, içecekler, çalacaklar, çırpacaklar, her şeyin sahibi ve hâkimi olacaklar fakat kimse kendilerinden hesap soramayacaktır. Kanun devletinin yerini muktedirin iradesi almıştır. O ne derse odur! Ayakta kalmak için kendi çevresini beslemeyi, onlara makam ve mevki vermeyi de ihmal etmeyecektir.” “Türkiye şimdi böyle bir tehlikeye doğru adım adım yaklaşıyor!” “Türkiye halkının 150 yıldır örgütlenerek, zaman zaman gösteriler yaparak, hatta ayaklanarak geliştirdiği bir demokrasi kültürü de var. Fakat bugün koskoca bir millet, geliyorum diyen yeni diktatörlüğü önlemekte âdeta aciz durumdadır.”


“Eskiden diktatörlükler, askerî darbe ile gelirdi. Asker ve polis gücüyle ayakta dururdu. Sonra milletin sesli veya sessiz muhalefetine dayanamaz, zulüm makinelerini yavaşlatır, anayasal düzene dönerdi. Diktatörlüğü önleyecek olanın serbest seçimler olduğuna inanılırdı. Şimdi ise bu şablon işlemez haldedir. Diktatörlük sandıkla kurulmaktadır!” “Şimdi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde diktatör olma hevesini açıkça ortaya koymuş bulunan bir adaya oy vermeye hazırlanan bir kitle, kendi lehine gördüğü istikrarın devamı için onun yolsuzluklarını göz ardı etmekte ve tek adam olma isteklerine de tahammül göstermektedir.” “Türkiye’yi bekleyen tehlike, ekonomik refahın halk kitlelerine doğru yaygınlaşmasına dayanarak, bu kitlelerin oyunun bir gerici mezhep diktatörlüğüne çevrilmesidir. Başbakan, bunu milleti yoklaya yoklaya, adım adım ve her türlü imkânı kullanarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Zira yolsuzlukların hesabını vermekten kurtulması için bundan başka bir yolu da yoktur. Söylemine bakılırsa o, gemileri yakmıştır. İktidarını korumak için yapamayacağı bir şeyin olmadığı da anlaşılıyor. Buna bir iç savaş ve daha önce niyetlendiği gibi komşularla savaşa tutuşmak da dâhildir.” “Tayyip Erdoğan’ın dinci faşist diktatörlük heveslerine son verecek olan politika, bütün iktidarın ve bütün servetlerin halka ait olduğunu ilan etmekten başka bir şey değildir. Ayrıntılarla oyalanmaya yer yoktur. Onun kendi davası için gösterdiği cüreti, inadı, aldatmaları, halk kitleleri için cesarete, kararlılığa ve taktiklere dökmekten, kısacası halkı kazanmaktan başka çare yoktur.” Halkımı buralara taşıdığım için mutluyum! Mete Gezer yazıyor: “Öncelikle, üstlenmiş olduğunuz aydınlatma misyonunuz için size saygı ve şükranlarımı iletmek istiyorum. 43 yaşındayım, elektronik mühendisiyim. Kitaplarınız ve Youtube'da bulabildiğim geçmiş konferans ve tv. programlarınız hayatıma ve ailemin hayatına ciddi anlamda ışık tutuyor. Ben tüm kitaplar için ‘okunmalı’ gözüyle bakarken, sizin kitaplarınızı farklı bir kategoride tutuyorum. ‘Okunmalı ve sürekli referans kaynak olarak elimin altında durmalı.” Sizin kitaplarınız sadece okunacak değil, sürekli olarak danışacağımız, aydınlanacağımız ve sürekli destek alacağımız kaynak değerlerdir.” “Tüm eserlerinizin 4 adet 'İ' harfi üzerinde durduğunu görüyorum: İlim, İdrak, İrfan, İman. Bu benim hayat felsefem olmuştur ve çocuklarıma da sürekli şunu aşılamaya çalışıyorum. Hayat dediğimiz sadece bir seçenektir. Bir tarafta İlim, İdrak, İrfan, İman; diğer tarafta istek, arzu, hırs. Hayattaki bütün eylemlerinizde mutlaka 4 'i'den onay alın diyorum. Sadece istek ve arzulara söz hakkı verirseniz, siz de her gün etrafımızda izlediğimiz (özellikle din adına işlenen) hezeyanların içinde olursunuz. Yaşar Nuri’nin körler çarşısında ayna satmaya çalıştığı körlerden değil, 4 'İ' ile görenlerden olun ki o aynada Kuran'ın muhteşem yansımasını fark edebilesiniz.” “Tarih her şeyi gösteriyor. Ben eminim ki, ileride siz bu dünyadan ayrılıp geride eserlerinizi bıraktıktan sonra bugün size karşı olan zihniyet hemen sizin adınızı kullanıp


ya bir tarikat ya bir mezhep adı koyarak sizin adınız üzerinden rant elde etme yoluna gidecektir. Sizden öğrendiğimiz, geçmişte yaşamış büyük ruhlar hayattayken türlü zulme maruz kalmış, fakat dünyadaki bedensel varlığı sona erince hemen din tüccarları tarafından manevî mirası talan edilmeye başlanmış. Sizin akıbetizinin de farklı olacağını düşünmüyorum.” “Müsterih olunuz; siz hayattayken değerinizi bilen, mahşerde sizi işaret ederek ‘Ben Kur’an’ı Yaşar Nuri’den öğrendim’ diyecek çok insan var.” “Kur’an’daki matematiksel bir mucizeyi size göndermek istiyorum. Kur’an’daki sure numaraları ile ayet sayıları bir x-y grafiğinde çizildiğinde ekteki gibi Arapça Allah yazısı çıkıyor. Bu yazının bizzat Allah tarafından yazılmış olması heyecan verici ayrı bir mucize. Bize verdiğiniz hizmet için saygı ve şükranlarımı arz ediyorum.” Azerbaycan’dan Refik Kasımov yazıyor: “Öncelikle sizi bana tanıttığı için Allah’a şükürler ediyorum. Siz Müselman dünyasına çok gereklisiniz. Allah sizi bizlere çok görmesin. Sizin sayenizde asıl İslam’ı anladım. Sizin Azerbaycan’a geldiğinizi duydum. Sizi göremediğim, elinizi öpemediğim için derin üzüntü duydum. Siz benim hocamsınız. İslam’ı sizden öğreniyorum ve kendi çevreme sizi ve sizin görüşlerinizi aktarıyorum.” Alper Ertem yazıyor: “İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümü mezunuyum, 35 yaşındayım, özel bir şirkette yönetici olarak çalışmaktayım. Kendimi bildim bileli sizi takip etmeye çalışıyorum. ATV'deki Ayşe Özgün şov başta olmak üzere, şu anda Sokak TV'de yaptığınız tüm programlara kadar hiçbirini kaçırmadan izledim. Bu maili size şükranlarımı sunabilmek için yazıyorum. Biz ailece sizin sayenizde gerçek İslam dinini tanıdık. Bu muhteşem dinin gerçek mesajlarını bütün sadeliği ile siz bizlere ulaştırıyorsunuz. Allah sizden razı olsun, size uzun ve sağlıklı bir ömür versin!” Yaptığımız iş tam da bu! Mustafa Şen yazıyor: “Yirmibeş yıldır sizin takipçinizim. Sizi tanımadan önceki halimle şimdiki halimi karşılaştırdığımda o kadar değiştiğimi gördüm ki anlatılır derecede değil. Bana dini o kadar sevdirdiniz ki mutluluktan uçuyorum. Beni tanıyanlar değişimimi öyle anlatıyorlar ki inanın duysanız bana katılırsınız.” “Kur'an elimden düşmez oldu. Onu her okuyuşum bende yeni ufuklar açtı. Tabii ki anladığım dilde sizin mealinizden. Her sayfa bende yeniliklerin kapısını araladı. Kur'an'a her kafa yoruşum beni dinçleştirdi, gençleştirdi. Pozitif bir insan olmayı, insanları sevmeyi, cennet için değil beni mutlu ettiği için, insanlığa faydam olması gerektiği için yaşamayı, değerler üretmeyi yani gerçek ibadeti yapmayı öğrendim. 35 kadar kitabınızı da okuyarak kendimi daha dik, daha dinamik hissetmeye başladım. Çünkü kitaplarınız sayesinde bu zamana kadar bizleri ablukaya alıp hayatımızı zehir eden Kur'an dışı nice bilgileri hayatımdan atarak ben olmaya başladım. Kur'an mümini olmaya çalışıyorum artık.” “44 yaşında Alevi birisiyim. Ali gibi düşünüp Ali gibi yaşamaktır hedefim. Ayırımcılığa sonuna kadar karşıyım. Nasıl Aleviler Ali 'yi tam anlamıyla tanımıyorlarsa Sünnî kesim de ne Hz. Peygamberi ne de mezhebindeniz dedikleri o büyük insan İmam Âzam’ı tanıyor. Peki, insan nasıl olur da tanımadığı birisinin yolundayım diyebilir. İmam Azam'ı, o büyük insanı, o büyük değeri tanımak için neden çaba sarf etmiyorlar? Hanefî


mezhebindeniz diyorlar, Muaviye'nin yolundan gidiyorlar, Emevînin sünnetini yaşıyorlar. Ebu Cehil gibi giyinmeyi Peygamber sünneti deyip Ebu Leheb gibi yaşıyorlar. Her ne hikmetse Kur'an'a yaklaşmıyorlar, O'nu kesinlikle anlamak için okumuyorlar, hatta çoğu hiç okumuyor. Ondan kaçıyorlar.” CAMİLER TEVHİT MABEDİ OLMAKTAN ÇIKARILDI “Reklam ede ede namaz kılıyorlar ama Besmelenin anlamını bilmiyorlar. Peygamberin 'Kılarsanız evinizde kılın' dediği teravih namazını camilere koşa koşa jet hızıyla kılıyorlar. 33 defa okudukları Kur'an’ın özeti olan Fâtiha suresinin bırakın tamamını, bir cümlesinin anlamını bile bilmiyorlar. Rükû nedir, secde nedir, selam nedir hiçbirinden haberleri yok. Namaz bunlar için bir arınma değil, kıl beşi, bitir işi gibi bir görev. Ben namazlarımı kıldığım zamanlarda canım isteye isteye ve ne dediğimi anlayarak Türkçe kılıyorum ve namazım beni çok mutlu ediyor. Sizin küçük dualar kitapçığınızdan öğrendiğim dualarla namaz kılıyorum. Ve en önemlisi benim kıldığım namaz, zannediyorum ki Maun suresinde lanetlenen namazlar gibi Muviyecilerle, Ebu Cehilcilerle aynı safta namaz kılmayı ben reddediyorum. Bunun için, ne zaman gerçek Muhammedî namaz kılınmaya başlanır o zaman camilere gideceğim. Cuma namazlarında da artık camiye namaz için gitmiyor, o vakitte Kur'an okuyorum. Umarım bu hareketimi olumlu görürsünüz. Mescitlerimiz, camilerimiz ayrımcılık, tefrika kokuyor. Tevbe suresine göre de buralarda namaz kılmamanın gerektiğini biliyorum. Aklını işleten birisi olarak yaşamak istiyorum. ‘Allah, aklını çalıştırmayanların üstüne pislik yağdırır’ ayetindeki üzerine pislik yağdıranlardan olmak istemiyorum.” “Hz Peygamber'in sevgi ve rahmet peygamberi olduğunu biliyor, sevgi ve merhametle dolu bir hayat yaşamak istiyorum. Görüntüde Müslüman değil, özde mümin olmaktır hedefim. Beni bu duygu ve düşüncelere yönelttiğiniz için size sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.” Sadece Aldatanlar Sorumlu Değil! Zulüm ve hıyanetlere sessiz kalarak, basit çıkarlar için zalimlere destek vererek, yani ‘zulme isyan’ gerçeğini işletmeyerek aldatanların namussuz hegemonyalarını dokunulmaz kılan ‘aldatılmış kitle’ de sorumludur. Allah, zulme isyan yerine itaat edenlerden intikam alacağını söylediğine göre (bk. Zühruf suresi, 54-