Page 1

HATIRALARIM Bulgaristan, Romanya, Sibirya Esareti Türkistan, Azerbaycan, Kafkasya Türkleri, Doğu Anadolu ve Kars

Fahrettin Erdoğan

T.C. KÜLTÜR BAKANLIĞI SANAT/EDEBİYAT :


TÜRK ELLERİNDE HATIRALARIM


T.C. KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI/2192 Yayımlar Dairesi Başkanlığı Sanat-Edebiyat Eserleri Dizisi/205-54

TÜRK ELLERİNDE HATIRALARIM

Fahrettin ERDOĞAN


© T.C. KÜLTÜR BAKANLIĞI/1998-ANKARA ISBN 975-17-2029-X Kapak D ü zen i: Mehmet F. ATILA

ErdoSan, Fahrettin Türk ellerinde hatıralarım / Fahrettin Erdoğan, - Ankara : Kültür.Bakanlığı, 1998. X, 363 s. * res, ; 20 cm, - (Kültür Ba­ kanlığı yayınları ; 2192. Yayımlar Dairesi Başkanlığı sanat-edebiyat eserleri dizisi ; 205-54) ISBN 975-17-2029-X I. k.a. II. Seriler: 923.25.61

Birinci Baskı, 3.000 Adet.

İÇEL HABER & REKLAM AJANSI TEL: 0.324 624 17 58 TARSUS / İÇEL


Dünya ülkelerinin yeni arayışlara girdiği, evrenselleşme eği­ limlerinin arttığı, uluslararası ve bölgesel düzeyde karşılıklı etkileşimlerin yoğunluk kazandığı günümüzde yayın hayatımı­ zın önem i çok büyüktür. Yaratıcının kimliğini de taşıyan bu yazılı eserler kişiye, salt toplumsal yaşamında üstün b ir ye r sağlamak ve onu ölümsüz­ leştirmekle de kalmaz, insanlığın yücelmesine, uygarlığın ve kültürün gelişmesine dolayısıyla da insanın evrimsel gelişmesi­ ne hizmet ederler. Kişi, toplumsal yaşam içerisindeki süreçlerde kendini ifade etmek, geleceğini güven altına almak, toplumda söz sahibi olm ak yolunda yaratıcı etkinliklerde bulunur. İşte o etkinliklerinin en önemlilerinden biri de insan aklının, duygusu ve sezgilerinin ürünleri olan kitaptır. Hepimizin bileceği gibi kitap; bilgileri, düşünceleri, kültürleri ve inançlarıyla insanları birbirine çok yakınlaştıran bir unsurdur. Bakanlıkça, Türkiye Dem okrasi’nin özünü oluşturan insan yaratısı bazında, insan hakları ekseni üzerinde biçimlenin ön­ celikle de kendi insanımıza ve dünya toplumlarına karşı yayın politikamızı iyi niyetli çabalarla sürdürmenin gayreti içerisinde­ yiz.

V


Bu bakımdan bilgiyi geliştirmek ve kitlelere de her boyutta objektif olarak sunmak bu politikamızın ana gayesidir. Ayrıca, Bakanlığımızın izleyeceği kültür politikasının da, demokratik b ir ülkede zorunlu iktidar değişikliklerinin üstünde ulusal kalıcılıkta, sürükle ve geniş kapsamlı olmasının gereklili­ ğine de inanmaktayız. Bu düşüncelerle bilgiyi geliştirmek ve kitlelere yaym ak ama­ cıyla

Bakanlığımızca

titizlikle

devamlılığı

sürdürülen

Sa­

nat/Edebiyat Eserleri Dizisine yazar, Fahrettin Erdoğan’ın ‘‘Türk Ellerinde Hatıralarım" adlı kitabını da almış bulunuyoruz. Bilimselliğin temel özelliklerine uygun, güvenilir, objektif ve kronolojik bilgileri içeren bu eser, Türk-Ermeni sorununu ve Kars'ın kurtuluşunu değişik bir perspektiften ele almaktadır. Bugün yayın hayatının büyüklüğünün dünyayı küçülttüğü bir ortamda söz konusu kitabı okurlarımıza, Türk-Ermeni İlişkileri ve Kars Tarihi konusunda yeni bilgileri kazandıracağı kanısı ile sunuyoruz.

M. İstemihan TALAY K ültür Bakanı

VI


İÇİNDEKİLER Doğum Yerim İlk ve Orta Öğrenimimin Geçtiği D ö n e m ....................................1 İstanbul’a G idişim ve Orada Y aşayışım .................................................................. 2 Bulgaristan’a N için K a çtım ........................................................................................ 3 Bulgaristan’da Kaldığım Sürece Türklük Hakkında Edindiğim İzlenimler....................................................................................... 7 Bulgaristan’dan Rom anya’ya G e ç işim .................................................................10 Rom anya’dan Rusya’ya G e ç işim .......................................................................... 12 Kars, Ardahan, Göle ve Oltu’ya G ezilerim ...........................................................18 Rus Hükümetinin Elviyeli-Selâse Kars-Ardahan Artvin Halkı Üzerinde Bırakmış Olduğu E tk iler........................................................... 27 Kars’taki D u ru m ..........................................................................................................29 1905 Tarihi ve Olaylar; Rus ve Japon S a v a ş ı.......................................................32 Gürcistan’a ait Bazı H atıralar.................................................................................. 37 1908’de D o ğ u ............................................................................................................... 42 1909’da İttihatçıların İslâm Alemindeki Siyasetleri.......................................... 44 1910 Tarihinde.............................................................................................................. 46 1911 ve 1912 Y ıllarında............................................................................................. 50 1913 Tarihine G iriyoruz............................................................................................. 57 1914 Yılına Giriyoruz. I. Dünya Harbine D oğru .................................................58 Bugünden Sonra Sibirya Yolları B a şlıy o r .............................................................68 Orenburg’ta Kaldığım G ü n ler..................................................................................83 1915 Yılına G iriyoruz............................................................................................... 102 Türkistan’da Yaşayan Türk B o y la r ı......................................................................114 1915 Yılının Sonlarına Doğru G eliy o ru z............................................................ 118 1916 ’da O laylar.......................................................................................................121 Çar Hükümetinden Sonra........................................................................................ 135 Türkistan’daki Türklerin Yeni Durumu............................................................ 139 Bakû ve Azerbaycan’da Gördüklerim ..............................................................150 Sibirya’dan Sarıkamış’a Geldikten Sonra........................................................... 158 Türk Ordusunun Kars’a Doğru Hareketi Ve Ermenilerin B o zg u n u ............................................................................165 Ordumuz Sarıkamış’a Girdikten S o n ra ...............................................................171


Sarıkamış Kazası ile, Köylerinde, Tren Hattı ve Yollarında Ermenilerin Yaptığı M ezalim .................................................................... 177 Elviye-i Selase’nin Geri A lınm ası..........................................................................191 Hindistan Seferi Nasıl H azırlandı......................................................................... 197 Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cumhuriyeti Hükümeti N asıl Kuruldu........................................................................... 202 İngilizler Kars’a Geldikten S o n ra .........................................................................219 Bildiri ...........................................................................................................................249 Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Hükümetinin İngilizler Tarafından Dağıtılması ve Arkadaşlarımın Yakalanarak İstanbul’dan Sonra M alta’ya S ü rü lm esi..............................................257 Bu Sırada Geçen O laylar........................................................................................ 264 Ermenistan Teşkili Hakkında İnceleme Yapmak İçin Gelen Amerika Heyeti ...............................................................................267 1919 Yılına G irince....................................................................................................271 Millî Mücadele B a şlıy o r..........................................................................................282 Ankara’ya B .M .M .’ne Gidecek Milletvekilleri S eçim i....................................291 R usya’daki D urum ................................................................................................... 298 Kars’a Y ürüyüşüm üz...............................................................................................300 Kars Alındıktan Sonra............................................................................................. 313 Kars’tan B.M .M .’ne Gidecek Olan Milletvekillerinin S e ç im i...................... 330 Dünya Siyasetinde Bazı D eğişiklikler..................................................................333 Birinci B .M .M .’nin Çalışma D ön em ind e........................................................... 336 Sovyet Rusya İle D ostlu ğum u z............................................................................ 346 Başkomutanlık Meydan S a v a ş ı............................................................................ 349 Kars’a A it Son S ö z .................................................................................................. 352 Kars Hakkmdaki D estan..........................................................................................355


Fahrettin E rdoğan’ın gençlik fotoğrafı (İstanbul’dan K ars’a ilk gelişi)


Eserin sahibi 1. Devre K ars Milletvekili FAHRETTİN ERDOĞAN


DOĞUM YERİM İLK VE ORTA ÖĞRENİMİMİN GEÇTİĞİ DÖNEM Ben Divriği’nin Yağıbasan köyünün ilk halkındanım. (1) 1874 (1290) tarihinde dünyaya gözlerimi bu eski Türk köyünde açtım. Eski aile adımız Pirzadeler’dir. Bizim soyumuzdan üç Pirzade gelip geçmiştir. Büyük Pirzade III. Murat zamanında, Lala Mustafa Paşa ile birlikte Kafkas Seferi’ne katılmıştır. Kendisinin bünye yapısının iri ve cüsseli oluşundan ve bu heybetine bir de iri sakalının eklenmesinden ötürü at üzerinde sancak taşımak şerefi verilmiş. Ruslarla ve Gürcülerle yapılan Çıldır Meydan Muhabe­ resin d e şehit olmuş II. Pirzadenin oğlu Hıdır Ağa büyük dedem olup, Mehmet Ağa da benim babamdır. Köyümüze Yağıbasan adının konulmasını şu tarihi olaya dayandırırlar. Köyümüzün en eski adı Hargün olup Sivas’la Div­ riği arasında konak mahallidir. Divriği’ye 45 km. mesafededir. Köyümüzün ilk kurucuları burayı yurt edindikleri Doğu Roma İmparatorluğu zamanında Rum çetelerinden bir gurup gelerek konuk olmuşlar. Köyün kâhyasını çağırarak o gece her birine birer kız verilmesini istemişler. Kabul edilmezse köyü yakıp yıkacakla­ rım söylemişler. Köyün kâhyası bu püsküllüleri savmak için “Başüstüne” deyip yanlarından ayrılmış, köy halkını toplayarak konuklarına ne yolda bir azizlik edeceklerini düşünmüş ve şöyle

1 Yağıbasan köylüleri, Alpaslan zamanında Türkistan’dan gelerek buraya yerleşen ilk Özbekler’dendir.

1


bir karar vermişler: Türkün kızına değil ancak namusuna göz dikenin gözünü toprakla doyuracaklarını ispat için, bu

sarhoş

azılılara evlerinde birer çukur hazırlayıp al sana kız diye kefereleri yok etmeye hepsi birden sözleşmişler. Ve o gece bu gelenlerin hepsini de keserek çukurlara doldurmuşlar: Ve köyün adı bundan sonra “Yağıbasan-Düşmanbasan” olmuş. Çocukluğum köyümde geçti, ilk (iptidai), orta (rüştiye) öğ­ renimimi Divriği’de bitirdikten sonra İstanbul’da ticaretle iştigal eden amcam Musaefendi’nin yanına aldırıldım. 1889 (1305)’da Divriği’den ayrılıp İstanbul’a geldim.

İSTANBUL’A GİDİŞİM VE ORADA YAŞAYIŞIM İstanbul’da amcam Musaefendi’nin yanında 5 yıl kadar kaldım. Bu zamanda özel olarak tarih ve edebiyat dersleri alıyor­ dum. Bir taraftan düşüncem gelişirken diğer taraftan da haftada iki, üç defa amcam Musafendi’ye dertleşmek amacıyla gelen Se­ rasker Ali Rıza Paşa’nın yaveri Binbaşı Şakir Bey (Ziya Şakir’in babası), Erzurumlu Kavcuzade birinci komiser Hüseyin Tosun Bey (Nizan gazetesi sahibi olan Murat Bey’in Avrupa’ya kaçma­ ması için, sarayca takibe memur edilmişti), tüccardan Maraşlı Ahmet Bey, Gaziantepli Mehmet Bey ve Divriği’nin Bahtiyar köyünden Bekir Bey’lere hizmet ediyor ve onların konuşmaların­ dan faydalanmaya çalışıyordum. Celâl Paşa ve Ziya Paşaların, gazellerini okuyarak, Mithat Paşa’nın ve Namık Kemal Bey’in

2


vatan ve millet için nasıl çalıştıklarını ve uğradıkları akibetleri II. Hamid’in ve onun etrafını saranlarla birlikte Türk milletine yap­ tıkları fenalıkları, milleti ve vatanı, hakla hürriyetten nasıl mah­ rum bıraktıklarını, zulüm ve işkencenin nasıl yapıldığını, anlatan bu zatlar, her fırsatta bana Türkçülük ve vatanseverlikle, ona nasıl hizmet edilebilecek fikirlerini aşılıyordu.

BULGARİSTAN’A NİÇİN KAÇTIM Köyümün kuruluşundaki ve haksızlığa karşı koydukları o mertçe ve Türklüğe has namus ve şeref koruyuculuğu menkibesi, ta çocukluğumdan beri ruhuma yerleşmişti. Yukarıda adlarını saygı ile andığım o zatların da konuşmalarından aldığım ilham, yaptıkları tenkitler, hususî edebiyat ve tarih derslerim ve amcamın öğütle terbiye usulü, beni yaşımın küçüklüğüne rağmen memleket ve millet davalarında hassasiyetle düşünmeye ve kendimi bu işler karşısında artık vazifeli görmeye sevketmişti. Bir ramazan günü idi, amcam mağazasına gitmişti, ben de evde yalnızdım, derslerime çalışıyordum. Yemek yediğim sırada, ansızın kapı açılarak içeriye sakallı bir efendi girdi. “Ne yapıyor­ sun oğlum” dedi. “Görüyorsun ki yemek yiyorum” dedim. Ada­ mın dik dik bakışı hoşuma gitmediği için “ Amca ondan sonra da ders çalışacağım, çalışmak için yemek lazım değil mi? dedim. Anlaşılan bu cevabım onun hoşuna gitmedi. “Gel seninle bir yere gidelim” diyerek kolumu tuttu ve evden çıkarttı. Neye uğradığımı

3


bilmiyor, haklı olarak heyecanlanıyordum: “Niçin ve nereye götü­ rüleceğimi” sordum. “Sen oruç yiyorsun polis karakoluna götüre­ ceğim. Ramazan sonuna kadar hapishanede yatacaksın, üç altın ceza vereceksin, ve Bayramda da orada yatacaksın”. O zamanki zihniyetimin dahi haksız bulduğu bu müdahale ve hareket tarzına karşı, ne olduğunu bilmediğim bu sözlerde din koruyucusuna hitaben; din tarihlerini okuduğumu, Hazreti Peygamber zamanın­ da dahi oruç yemenin bu kadar cezası olmadığını ve ancak kefaret verildiğini, mazeretli olarak oruç yediğim için bu kadar haksızlı­ ğın doğru olmayacağını söyleyerek bana yapılan muamelenin hangi kanuna dayandığını sordum. Peşinde koştuğu gayrimeşru menfaat hissi ve göze hoş görünmek ihtiyacı ile hareket ettiğinden hiç şüphe edilmeyen bu adam cevaben: “Oğlum, sen çocuksun, bu Halife-i ruy-i zemin ve padişah-i, alempenah efendimizin iradesi­ dir” diyerek yakamdan tuttu ve zorbalığını artırmaya başladı. Çaresiz karakola götürüleceğimi ve kim bilir orada ne kadar hak­ sızlığa ve işkenceye maruz kalacağımı takdir ederek, neye malolursa olsun bu zaptiye kılıklı, Ramazan hafıyesi olan adama teslim olarak karakola gitmemeye karar verdim. Belki de alacağı değersiz birkaç kuruşu haketmek için kanun ve düzen kahramanı kesilen bu sakallının elinden kurtulmaya ben çabalarken, o da yaygarasını arttırıyordu. Birbirimizi itip kakarken etrafımızdaki seyirci kitlesi ve amcam Musa Efendi’yi tanıyan esnaflar daha büyük bir olaya meydan vermek istemeyen tanıdıklar onu ve beni

4


dükkâna soktular: Efendilerinden umduğunu eline sıkıştırılmış görünce yakamı bıraktı. Küçük çapta dahi olsa bu durum benliği­ mi kamçıladı: Ruhumda beliren hak ve hürriyet kavramı ateşini büsbütün alevlendirdi. Çevremden aldığım terbiye, yapılan tel­ kinler, aşılanan hürriyet aşkı, bu olayla büsbütün ruhumda coşku­ lar doğurdu ve haksızlığa karşı mücadeleye başlattı. Hak ve hürriyet, memleketin yükselmesi, kalkınması, dar zihniyetlerin keyfî idaresinden kurtulması için, memleket içinde çalışanların nasıl takip edildiklerini, nelere maruz bırakıldıklarını yakinen görüyor ve biliyordum. Yurt içinde kaldıkça artık za­ manla benim de bir kaşık suda boğulacağımı idrak ediyordum. Ben de kendi çapımda memlekete hizmet etmek ve milletime yararlı olmak istiyordum. Yurtta iç düzen yerinde olmadığı gibi dış siyasetimiz de adeta yabancıların baskısı altında idi. Buna örnek olarak İstan­ bul’da 1892 (1309) tarihinde Ermeni olayının hatırımda kalan siyasî ve kanlı oluşunu anlatacağım. Ruslar, daima Türkiye’nin doğu illerinde bir Ermenistan hükümeti vücuda getirmek emelinde idiler. Doğudan ve kuzeyden Türkiye’yi bir çember içine almak, Balkanları da teşvik ederek, İstanbul ve Boğazları ele geçirmek için uygun bir hava yaratmak istediklerinden, o sırada İstanbul’da bulunan Rus Büyükelçisi Mösyö Maksimov bu konuda daima Ermeni komitelerine para yardımı yaparak çalışmakta idi. Bu cümleden Kumkapı Ermeni

5


Patrikhanesi’ne birikip, Babıâli’yi bastıkları gibi, 8 ay sonra da, bir vapurla Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a geldiklerinde 30 kadar Daşnak komitecisi Osmanlı Bankası’na tüccar sıfatıyla girerek, bombalarla sokaklardan geçen halkı öldürmekten geri kalmamışlardı. Bankanın etrafını saran askerlere hitaben “Rus Elçisi Mösyö Maksimov gelmedikçe kimseye teslim olmayacağız, yoksa bankayı havaya uçuracağız” diye

bağrışmaları üzerine,

derhal

edilmiş

Rus

Büyükelçiliğine

müracaat

ve

Mösyö

Maksimov, maiyeti ile gelmişti. Hükümet, bu 30 Daşnak komite­ cisini Maksimov tarafından İstanbul limanında bekleyen vapura teslim edildikten sonra hiçbir müdahalede bulunmadığı gibi gel­ dikleri yoldan geçerek gitmelerine de göz yummuştu. Bu iki olay­ da İstanbul’da birçok insan telef olduğu gibi Ermenilerde de Bul­ garistan’a doğru büyük bir göç başlamıştı. O zaman tanışıp ve görüştüğüm amcam Musa Efendi’nin dostlarından Romanya’nın Köstence şehrinde oturan Ahmet Bey ve Bulgaristan’ın Aydos şehrinde ailesi olan İsmail Beylerle görüştüm. Bunların hazırla­ dıkları bir pasaportla Bulgaristan’a 1894 (1310) tarihinde kaçtım. Yol arkadaşım İsmail Bey’le beraber Akyol-Burgaz limanına çıktık.

6


BULGARİSTAN’DA KALDIĞIM SÜRECE TÜRKLÜK HAKKINDA EDİNDİĞİM İZLENİMLER Bulunduğum Akyol-Burgaz âdeta Türkiye’nin serbest bir şehri idi. Burada Sivas ve havalisi halkı, Erzirican ahalisi sanki öz şehirlerinde

imişler

gibi

ticaretle

uğraşıyorlardı.

Tahminen

2000’den fazla ve çoğu bekâr olan bu hemşehrilerim beni sevgi ve hürmetle karşıladılar ve kabul ettiler. Burasını söz hürriyeti ve serbestisi itibariyle her işi yapmağa müsait bir saha olarak bul­ dum. Bu vatandaşların işleri Bulgaristan’ın iç kısmından gelen buğday, yulaf, mısır ve arpa gibi hububatı günde yüzlerce vagon­ dan ambarlara boşaltmak ve oradan da vapurlara yükletilip Avru­ pa’ya yollamaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli Eyaleti adıyla bağımsız bir beyliği idi. Senede 15.000.000 Bulgar Levi (yani frank) imparatorluğa vergi vermekle borçlu idi. Akyol (Burgaz) şehrinin birçok mahalleleri Türklerle meskûndu; aynı zamanda çevresinde oturanların ekserisi de Türk’tü. Bu şehirde iş yapan tüccarlar Yahudi ve Rumlardan ibaretti. En zengin zahire ihracatçısı Yahudi (Prezenti) şirketiydi. Rumlardan da Kıryano, Varnalı ve Laçinti adlı üç tane tanınmış tüccar vardı. Türk vatan­ daşlarını yöneten bir cemiyet vardı. Himmet oğlu Hüseyin Ağa, Yağıbasanlı Bekir oğlu Mehmet Ali Ağa, yerli Rumlardan Pendo adında bir Rum bu cemiyetin üyeleri idi, gelir ve dağıtım işleriyle ilgili bir de kâtibi vardı. İskele boyundaki bütün mağazalar, eski­ den İstanbul’da Hayriye tüccarı olan ve gemilerle bu iskeleden ve 7


diğer iskelelerden hububat taşıyan Divriği’nin Tuğut köyünden Horozoğlu’nun idi. Kendi Horozoğlu adını taşıyan bu Türk tüccarı sonradan gemileri batmış, iflâs etmiş ve kaybolmuştur. Akyol-Burgaz’a vagonlardan gayrı karayolu ile binlerce hububat dolu arabalar gelirdi. Mal sahiplerinin hepsinin de Türk olması beni bunlarla alâkadar olmaya başlattı. Adlarına Amucalar denirdi. Bu adın nereden geldiğini öğrenmek istiyordum. Yaptı­ ğım araştırmalarda, bunların Kanuni zamanında Konya’dan ve İç Anadolu’dan getirilerek buralarda yerleştirilmiş olduklarını öğ­ rendim. Bu amucalar sonradan geldikleri ve ilk Türk halkı bunlara bizim

amucalarımız diye

ad taktıkları

için

artık

lâkapları

Amucalar olarak kalmıştır. Kıyafetleri eski KonyalIların biçimin­ de idi. Başlarında kuşaktan sarık, kısa belleme ceket, bellerinden kaba kuşaklar, ayaklarında potur şalvarlar ve yemenileri vardı. Aydoslu dostum İsmail Bey’le beraber bunları daha yakın­ dan görmek amacıyla ta köylerine kadar gittim. Bu vesileyle Bul­ garistan’ın doğu ve kuzey çevresindeki Türk köylerini teker teker gezdik: Aydos, Yanbolu, Eski Zara, Karnabat ilçeleri ve köylerini gördük; buralarda bilhassa kuzey kısmında Pomakları, Türk ırkı­ nın vasıflarını taşıyan iri yapılı babayiğitlerini gördüm. Pomak isminin nereden geldiğini merak etmiştim, sonradan aldığım bil­ giye göre Volga boyundan ilk çıkan ve Bulgaristan’a yerleşen ilk Türkler bunlar olduğundan ve sonradan gelen Bulgarlara çok yar­ dım ettikleri için yardımcı anlamına gelen Slavcada Pomakayt


sözü bunlara ad olarak verilmiştir. Pomaklar, böyle oldukları hal­ de

milliyetlerini

kaybetmemişlerdir

ve

Müslüman

dininin

saliklerindendirler. Bulgaristan’ın doğu dolaylarında birtakım Türkler daha vardır ki bunlara da Çıtaklar ismi verilir. Bunlar da Türkistan bozkırlarından gelerek buraya yerleşmişler. Çıtak adı, başlarına beyaz bağladıkları için, Anadolu’da başa sarılan sargıya çit adı verildiğinden bunlara da Çiti ak-Çıtak adı verilmiştir. Buraları gezdikten sonra Akyol-Burgaz’a döndüm. Bu sırada burada İttihad-ı İslâm Cemiyeti faal bir durumdaydı. Çalışma yeri olarak Gerzeli Haşan Efendi’nin kıraathanesindeki bir oda ayrılmıştı. Akyol-Burgaz’ında bulunan İngiliz Konsolosluğunun kavası Divriğili Danabaşzade İbrahim Efendi bu cemiyetin kurucularından olup başkanlığını yapıyordu. Faal üyeleri Gerzeli Haşan Ağa’nın oğlu İsmail ve Salih Efendiler şimdi göç edip İstanbul’dadırlar, Aydoslu İsmail Efendi ve diğer bekâr olan Türkler de

burada

çalışıyorlardı. Bütün Türkler bu cemiyetle uzak ve yakından ilgili olup her türlü yardımı yapıyorlardı. O zamanki Bulgar halkı iskelede hiçbir ticaret işiyle uğ­ raşmazlardı, bağcılık ve tütüncülük yaparlardı. Köylerdekiler ise ehli hayvan yetiştirir, bilhassa koyunculuk yapar ve kaşar peyniri üretmekle uğraşırlardı. Bunlar aşırı denecek derecede milliyetper­ ver ve Türklere karşı kin güden bir millet olup işlerinde ciddi,

9


çalışkandılar ve Türkistan’da olduğu gibi her evde kadınlarının el tezgâhları bulunurdu. Hariçten hiçbir şey almazlardı. Türklerse daima tarımla uğraşırlar, çok miktarda buğday, arpa, yulaf, çavdar ve mısır yetiştirirlerdi. Ehli hayvanlardan bil­ hassa Romanya hayvanlan cinsinden sığır, manda ve at yetiştirir­ lerdi. İçlerinden kuvvetli pehlivanlar çıkar, düğünlerde bayram­ larda köyleri grup grup gezerek gösteriler yaparlardı. Meşhurla­ rından olan Rüstem Pehlivan, Mahmut pehlivan ve molla Pehlivan gibilerin yanlarında da 10-12 kadar çırakları bulunurdu. O zaman­ ki millî duygunun başında Anadolu’ya geçmek arzusu içlerinde yaşıyordu ve ruhlarda böyle bir hava esiyordu. İşte bunu temsil için İttihad-ı İslâm Cemiyeti kurulmuştu. Cemiyet serbest çalışı­ yordu. Bulgarlar bu cemiyetin çalışmalarına engel oluyordu. Çün­ kü onlar bir an önce Türklerin aralarından çıkıp gitmelerini isti­ yorlardı. O zaman bütün Bulgaristan’da Türklerin sayısı tahminen 2.000.000 kadardı.

BULGARİSTAN’DAN ROM ANYA’YA GEÇİŞİM 1896

tarihinde bir yaz günü Akyol-Burgaz’dan vapura

nerek Romanya’ya geçmek için Varna’ya çıktım. Oradan Balçık ve Rusçuk şehirlerine de uğrayarak birer hafta kaldıktan sonra, gene yabancılık hissetmeden, buralarda meskûn olan halkın Türk olması nedeniyle Anadolu’da dolaşıyormuşum gibi idim. Balçık’tân bir vapura binerek Tuna nehri boyunca Sunne, Tulca, Ka­

10


las şehirlerini geçerek İbrail’e geldim. İbraiPde birçok hemşehri­ lerimi buldum. Buradaki Türklerin yaşayış tarzı Bulgaristan’a göre daha serbestti. Hattâ diyebilirim ki bütün yadellerinde yaşa­ yan Türklerden daha serbest bir hayat tarzı sürenler Roman­ ya’daki Türklerdir. Tuna boyunda çoğunluk Türklerden teşekkül eder. Bunlar Anadolu’nun iç ve sahil kısmından gelip yerleşenler­ dir. Yalnız İbrail’in karşısında Tuna’nın doğu kıyısında Maçin köyü adında bir ufak kasaba vardır ki,

halkı Kırım’dan gelen

Türklerdir, bunlara Tatar adını veriyorlar (Tatar Çağatay lehçesin­ de atlı anlamına gelir). Romanya hükümeti Türklerin dini işlerine hiç denecek kadar karışırdı. Buradaki Türklerin Müftüleri İstan­ bul’dan tâyin edilir. Miras, nikâh, talâk, mülkiyet dâvaları daima müftünün maiyetinde bulunan seçilmiş üyeler tarafından halledi­ lirdi. Yalnız Romanya hükümeti ceza davalarına bakardı. Başka bir işlerine bakmazdı. Romanya’da o zaman yaşayan Türkler tahminen 2.000.000 kişi kadardı. Bunların bilim ve sanat hususunda çok ileri gittikle­ rini söyleyebilirim. O zaman kuvvetli bir cemiyetleri vardı. Adı Cemiyeti

Hayriye

idi.

Halk

birbirine

çok

yardım

ederdi.

Babarabya’da ve Kişnof şehri çevresinde bir çok Türk köyleri vardır ki dilleri Türk dili, âdetleri Türk âdeti, dinleri ise Hıristiyandı, bunlara Gagavuz Türkleri denir.

11


ROM ANYA’DAN RUSYA’YA GEÇİŞİM 1897 tarihinde Romanya’dan ayrılarak Karadeniz sahilleri boyunca yol alıp 1 Haziran 1897 günü Batum’a çıktım. Batum’da bir hafta kadar kaldım. Abaşitze adı verilen ve o havalide tanınan bu aileden olan ve aynı zamanda eski soyadları bulunan Sancak Beylerinden Hüseyin Bey’le görüştüm. Oğlu Arslan Bey’le de tanıştım. Tanışmama ve konuşmamda vesile olan hâdise, Arslan Bey’in o günlerde İstanbul’da mektepte okumakta olup kaçıp Batum’a gelişiydi. Arslan Bey’den İstanbul hükümetinin durumu, hürriyet ve vatan uğrunda çalışan gençler hakkında haberler al­ dım. Siyasetle uğraşanlar ve halife aleyhinde söz söyleyenlerden tutulanlar kayboluyor; kaçanlar da kurtuluyor dedi. Oradan karayoluyla Artvin’e geldim. Beş gün kadar Art­ vin’de kaldım. Çok konukseverlik gördüm. Köprü başında beni konuk ettiler. Bir gün bahçelerde gezerken, yanmış bir konak gördüm: sordum, aldığım cevapta Vahit bey adında bir zat Art­ vin’de gezerken Daşnak büyüklerinden birisiyle karşılaşıyor. Bu­ nunla tartışırken Vahit Bey’in dinine söğüyor. Vahit Bey derhal tabancasıyla onu öldürüyor. Sonra şehirden aşağıya iniyor, ailesini ve çocuklarını alıp Türkiye’ye geçiyor. Kendisinin Bursa’da iskân edildiğini söylüyorlar. Bu harabesini gördüğüm konağın da Ermeniler tarafından ateşe verildiğini öğrendim. Oranın tanınmışların­ dan Çûmur oğlu Mustafa ve Keleş oğlu Haşan Beylerle görüştüm. Oradan Ardanuç kazasına hareket ettim. Oradan Langutkom adın­

12


da bir köye uğradım, İhsan Bey adında bir Türkle görüştüm. Gece Ardanuç’a geldim. Oranın müderrisi Abid Efendi ile görüştüm. Bütün fikirlerini öğrendikten sonra kendisini Türkleri seven bir zat olduğunu hatıratıma yazdım. Kars’ta olan birçok zatların da isimlerini aldım. Sabahın erken vaktinde kalkarak atla yağmurlu bir havada Yalnızçam Dağı’na vardık. Doğu üzerinde Rus kazaklarından karakol vardı. Haziranın 20. günü kar üzerinden yürüyerek o gün Yasemel Dağı’na yaylaya çıkmış olan

Karacibozade Ahmet

Bey’in çadırına konuk olduk. Sonra Güzel Yaylası’na ve oradan da Yassı D ağ’da bulunan Zovart ve Kevenk köyünün yaylasına geldik. Uzun zamandan beri ata binmediğimden ve yolculuğun sıkıntısından ötürü orada hastalandım. O yaylada bir hafta kaldım. Hava ve suyun güzelliği ve her gün kaymak ve kuzu etinin ikramı sonucu dinlendim ve çabucak iyileştim. Oradan ata binerek iki günde Sarıkamış'ın Asboğa köyünde bulunan Aziz Ağazade am­ cazadem İsmail Ağa’nın evine geldim.

KARS İLİNDE BULUNDUĞUM GÜNLER 1897

eylülünde artık amcamgillerde, yani Sarıkamış’

Asboğa köyünde idim. Bir sene kadar Sarımakış’ın Türkmen köylerinde akrabalarımın arasında istirahat edip dinlendim. Sarı­ kamış kazasının 150 parça köyleri var. Bunlardan 25 tanesi Rum köyleridir (93 Harbin’den sonra Anadolu’nun Sivas ilinin Zara ve

13


Kangal kazalarından gelen Rumlar oturmaktadırlar). 15 köy de Ermeni köyüdür. Bunlar da Erzurum ilinin ilçelerinden gene bu tarihte yerleşen Ermenilerin köyleridir. Bir de Malakan köyü ve yine bu tarihte Rusların, içlerinden ayırdıkları Malakan Protestan halkı sakindir. Geriye kalan 109 parça köy sakinleri ise Türklerdir. 93 Harbinden sonra Osmanlı İmparatorluğu mağlûp olup imzala­ nan Ayastafanos muahedesinin 22. ve 23. maddesinde yazılı oldu­ ğu gibi ve Berlin Ahitnamesi’nin 58. maddesine konulan hüküm­ leri göre Osmanlı İmparatorluğu Kars, Batum ve Ardahan üzerin­ deki

hukukunu

ahden

Rusya Çar

Hükümetine

devrederek

hakkından feragat ediyordu. Beş yıl süreyle Elviyeyi selâse (bu üç sancak) halkından olan Müslümanlar serbest olarak emlâk ve arazisini satıp diğer eşyalarını, hayvanlarını alarak Türkiye’ye gidebilir ve iki tarafın gümrüklerinden de hiçbir vergiye tabi ol­ madan geçebilirler, sonra Osmanlı uyruğunda yaşayan bütün Hıristiyanlar emlak ve arazisini satıp diğer eşyalarını, hayvanlarını alarak Rusya’ya gidebilirler kaydı vardı. Ruslar bu beş yıllık süre­ nin sonunda bütün toprakların Rus idaresine geçeceğini ve artık Rus kanunlarının buralarda uygulanacağını halka ilân ediyorlardı. Bunun üzerine Türkler arasında büyük bir göç başladı: Kars ve içinde Ruslar, Kars ile Batum ve Ardahan’da yaşayan Türklerin emlâk ve arazilerinin tapularını fazla fiyatla alıp Türkleri buralar­ dan uzaklaştırmak amacıyla sinsi bir siyaset izliyor ve azami kuv­ vetlerini sarfediyorlardı. Türkiye’den gelen Hıristiyanlara da bol

14


bol para vererek bu Türk köylerine Rum ve Ermenileri yerleştir­ mek gayretini güdüyorlardı. Bu maksatlarının gerçekleşmesi için elden geleni yapıyorlardı. En büyük silâh olan parayı kullanıyor­ lar, halk arasında köy köy propagandacılarını dolaştırıyorlar, Türkleri hicrete teşvik ediyor, Ardahanlılar köylerini boşaltarak Türkiye’ye geçmek için hazırlanıyorlardı. Bu büyük göçün önüne geçmek, yüzyıllardan beri buraları yurt edinen atalarının mezarla­ rını Hıristiyanların ayakları altında çiğnetmemek için Asıboğa Köyünden Aziz Ağazade amcam İsmail Ağa, Tiknis Köyünden Murat

oğlu

Derviş

Ali,

Oluklu

Köyünden

İsmail

Ağa

Diziuzunoğlu, Ardahan’dan Çıplakoğlu İsmail Ağalar,

Kara

Hamza Köyünden Yörükoğulları, Poloşoğulları ile birlikte bir görüşme yaparak, bu göçmenin önünü almak için propagandalar hazırlıyorlardı. Propagandalarını şu zeminde hazırlamışlardı. “ Bu muharebede Osmanlı İmparatorluğu mağlûp oldu. 450.000.000 altın tazminat ödemek için Ruslara borçlandı. Çar Rusyası Os­ manlI İmparatorluğu’nun zayıf gördüğünden Kars, Batum ve Ar­ dahan’ı 20 yıl süreyle bu borcun karşılığı rehin olarak aldı. 20 yıl sonra bu topraklar yine bizimdir. Vatanını ve mukaddesatını bıra­ kıp kaçmak hiçbir Türke yakışmaz ya kanımızı burada dökerek ölülerimizin yanında kalır veyahut vatanımızı da beraber alıp götürürüz. Yoksa birkaç kuruş Rus parasına tamah ederek topra­ ğını satmak ve kaçıp gitmek Türk şanına yakışmaz”. Bu sözleri bütün Türk köylerinin en ücra noktalarına kadar yayarak göçün

15


önünü almışlardı. Bundan sonra Ruslar istedikleri kadar emek sarfetmişler, fakat uyanık Türklerin geleceği görmekteki asıl isa­ betine engel olamamışlardı. Türkler aziz yurtlarından ayrılmadılar. Ahitnamenin tâyin ettiği beş yıl zaman geçtikten sonra bütün topraklar Rus idaresine geçmiş, göç eden Türklerin yerlerine Hıristiyanlar yerleşmiş. Mülkiyet hakkı kaldırılmış, Ruslar nüfusa göre Hıristiyanları yer­ leştirmişlerdi. İç Rusya’dan Malakan adındaki ve Protestan olan Rusları şose yollarına yerleştirerek tam teşkilâtlı köyler yapmış­ lardı. Malakanlar, vaktiyle Moskova dolaylarında (1700 senele­ rinde olvak) Kalmagov adında bir Rusun icat ettiği bir mezhebe tabi olan kimselerdir.

Kalmagov’un nazariyesine göre dünya

Allah’ındır. Biz de Allah’ın kullarıyız: başkası bize hükmedemez. Bu dünyanın üzerinde yaşayacağız, vergi vermeyeceğiz, asker olmayacağız: çünkü kan dökmek haramdır. Bu gibi akidelere sahip olan bu mezhep sahipleri kiliselere girmezler, domuz eti yemezler, ibadet ettikleri yere de mescit derlerdi. Bu nazariyenin Rusya içinde bir karışıklık çıkartmaması için Malakanlar Kafkas­ y a’ya ve Azerbaycan’a nakledilmişlerdi. Kafkasya’ya yerleştiri­ lenler, şose yolları üzerinde olmak üzere tam teşkilatlı 15 kadar Rus Malakan köyü vücuda getirmişlerdi. Bu Malakan köylerinden en büyüğü Sarıkamış’ın Selim nahiyesidir. Malakanların özel gelenekleri vardır. Dinî inançlarınıTevrat’tan almışlardır. İbadet

16


yerlerine (Mescitlere) kadın, erkek bir arada toplanırlar. Din adamları vaaz verir. Yazın ekin vakti her köy kendi mescidine birikir; hocaları okur; onlar hep beraber ağlaşırlar: kalkıp birbirleriyle öpüşüp barışırlar; bir köy heyeti vardır; her köyün heyeti köyde hayvanı ve tohumu olmayanların sayısını bildirir: aralarında taksimat ya­ parak ilk önce yoksulların bütün işlerini bitirirler, yani tarlalarına tohumlarını ekerler sonra kendi işlerine dönerek tarlalarını ekerler. Bunlar iyi ziyaretçi olup damızlık hayvanlar, koşu atları ve ağır top çeken

Arlov ırkından otlar yetiştirirler. Bunlardan etraftaki

Türk köylüleri de fayda görmüştür. Aile hayatı da kendilerine mahsus bir yaşayış tarzıdır. Her evin ayrı ayrı hamamı vardır. Cumartesi günleri yıkanırlar. Pazar günü iş yapmazlar; bekâr delikanlı ve kızlar serbest olarak kır gezintilerine çıkarlar. Diğer ihtiyarlar ve evli olanlar ibadethanele­ rinde toplanırlar. Kır gezintisinde anlaşan gençler evlerine haber verirler; bir hafta sonra halk mescide toplanıp bu sevişen gençlerin nikâhlarını kıyarlar. Oğlan babası, köyün üst tarafında oğluna hususi bir ev kurar; çiftçiliğe ait bütün eşyayı, hayvanları vesaire ev eşyasıyla birlikte gelini de alıp delikanlıya teslim ederler.

17


KARS ARDAHAN, GÖLE VE OLTU’YA GEZİLERİM 1899 eylül sonlarında Kars, Ardahan, Göle ve Oltu kazala­ rında

Türkler hakkında inceleme yapmak üzere amcam İsmail

Ağa ile geziye çıktım. Sarıkamış’ın Boyalı köyünde 93 Harbinde Ahmet Muhtar Paşa’nın ordusunda topçu çavuşu olan İbrahim Çavuşla tanıştım. O ltu’nun Zovart köyünde yine aynı muhaberede yedeksubaylığını yapan Kaptan Mehmet Paşa’nın topçu çavuşluğunu yapan İbrahim Efendi ile tanıştım. 93 Savaşı konusu üzerinde konuşma yaptığı­ mız bu yerde bana anlatılan bazı hatıraları, hatıra defterime geç­ tim. Bu konu ile ilgili Derviş Paşa’nın maiyet subayı olan Oluklu köyünden Haşan Ağa ile görüştüm. (Bu mülâzım Haşan Ağa 125 yaşında iken Kars” n ana vatana ilhakı zamanında Sarıkamış” a Ali Sait Paşa’ya gelip maaşlarım almıştı. 130 yaşında hayata gözlerini yummuştur). Sonra Hacı Halil köyünde kolu kısa Mülâzımı evvel Atmet Ağa ile de tanıştım. Bu tanıştıklarımdan edindiğim malûmata göre 93 Harbi aşağıdaki şekilde cereyan etmiştir: Rus ordusu Arpa çayını geçip Karayalı’dan Kars’a doğru yönelince Ahmet Muhtar Paşa emrimdeki az bir kuvvetle Kars’tan çekilip, Allahuekber Dağı ile Kumru Dağı arasındaki eski Erzu­ rum yolu olan Hızarun Boğazını keserek Rusları bir zaman oya­ lamış, sonra Zivin ve Horum Dağlarına çekilerek karargâhını

18


orada kurmuş ve Anadolu’dan kuvvet almış Sarıkamış’a ve daha ileriye geçen general Geymo’nun komitesindeki Rus ordusu, bir gece Ahmet Muhtar Paşa ordusuna gece baskını plânını hazırlamış o gece General Geymo, Gaskanlı aşireti reisi Reşit Bey’i çadırına çağırarak şu emri vermiş: “Bu gece Türk ordusunun durumunu, nerelerde yerleştiğini, öğrenerek bana haber getireceksin” diye sıkıştırmış. Reşit Bey ise “Baş üstüne” deyip çadırından çıkmış. Köyüne gelerek amcası Nene Bey ve dört atlı arkadaşı ile birlikte ve koynuna da bir mektup yazıp koyarak yola çıkmış. Nene Bey bu arkadaşlarıyla kapalı olmayan yollardan dolaşarak Ahmet Muhtar Paşa’nın Ho­ rum düzündeki çadırına gitmiş ve Rusların baskın etmek için tâyin ettikleri geceyi, saati saatine haber vermiş ve Reşit Bey’in mektu­ bunu da teslim etmiş. Tekrar geri dönerek Reşit Bey’in yanma gelmiş ve Reşit Bey de General Geymo’ya giderek Türk ordusu­ nun Horum düzünde karargâh kurduğunu haber vermiş. General Geymo’nun yaptığı plân üzerine tespit edilen bas­ kın gecesinde (ki zivin boğazından Horum düzüne yürümektir) Ahmet Muhtar Paşa, Rusların geleceği yolu açık bırakarak ordu­ sunu sağda ve solda pusuya yerleştirmiş, sabaha karşı baskın yapmak üzere gelen generalin ordusu bu makasın arasına girmiş. Her iki taraftan başlayan ateş Rusları şaşırtmış üç dört saat içinde General Geymo’nun bütün kuvvetleri Horum düzünde

erimiş,

tarih sahifelerine bu olay şanlı Türkün bif destanı olarak ta kay­


dedilmiştir. General Geymo’nun kuvvetlerinden yalnız nakliye kıtalarıyla karargâhından başka kimse kurtulmamış, çekilen Rus kuvvetlerini takip eden Ahmet Muhtar Paşa, Kars’a tekrar girmiş Sütkule Düzü’nde tekrar bir muhabere daha vererek, Rusları Güm rü’ye doğru geri atmıştır. Bundan sonra Ahmet Muhtar Paşa karargâhını Alaca dağında kurmuş, kaptan Mehmet Paşa fırkası ile Rusların geleceği Kızıltepe cephesini tutmuş ve Rus öncüleriyle burada iki defa harbe tutuşarak onları dağıtmıştır. Sonra da Ruslar aldığı takviyelerle Ahmet Muhtar Paşa ordusunu sağdan, soldan sarmış, harbe tutuştuktan sonra Kaptan Mehmet Paşa* fırkasiyle Rus ordusunu yararak çıkmış ve Ahmet Muhtar Paşa’nın 48 tabu­ ru tamamen esir düşmüş, kendisi ve karargâhı kurtulmuştur. Bu vaka A rif Bey’in “Başımıza Gelenler” adlı kitabında yazılıdır. O LTU KAZASI: Oltu kazası 75 köyden ibarettir. Bunlar­ dan yalnız beşi Ermeni köyüdür. Oltu’da Narmanlızadelerin tarihî bir camisi vardır. Bu caminin bir eşi de Bardız nahiyesindedir. Bardız’daki bu caminin başına şöyle bir olay gelmiş; Türkiye’den gelen Rumlar Barduz’a yerleşince camiyi yıkıp kilise yapmak istemişler. İçlerinde bulunan papazları, “ Hayır yıkmaya lüzum yoktur, başına bir haç koymak kâfidir” demiş. Kars anavatana iltihat edilinceye kadar bu şekilde kalmış, biz de haçı indirdik ve Ayyıldızı tekrar koyduk. Cami eski halini muhafaza etmektedir. G Ö L E : Göle kazası kırk köyden ibarettir. Türkiye’den ge­ len Rumlar beş köye yerleşmişler; diğer 35 köyünün halkı Türk­

20


lerdir. Göle Kars’ın en yüksek ve etrafı ormanlarla çevrilmiş bir bölgesidir. Burada iyi ve iri yapılı, kırmızı renkli sığırlar yetiştiri­ lir. Şimdi de devletin bir inekhanesi mevcuttur. Damızlıklar ora­ dan yurdun her tarafına dağılmaktadır.

ARDAHAN: 15 gün kadar konuk kaldığım burasının 75 köyü var. Düz Ardahan’da iki Malakan Rus köyü ve üç Rum kö­ yü, iki de Ermeni köyü vardır. Geri kalan 68 köy, tümüyle Türk köyüdür. Ardahan’da İmparatorluk zamanından kalma Lala M us­ tafa Paşa’nın Kafkas seferi zamanının hatırasını gösteren, dağlar­ dan gelip geçen top yolları vardır. Selçuklular ve Osmanlılar za­ manlarında burası daima bir güzergâh olmuştur. Kura Belinden çıkan su, (Kur) nehri adını almıştır ki Ardahan’ın içinden geçer, Kurt Kale nahiyesinden sonra Gürcüstan hududuna girerek bütün Gürcüstan sularını toplar, Tiflis’ten geçerek Aras nehri ile birleşir ve Hazar denizine akar. Ardahan’da tarihî âbideler vardır. Rama­ zan dağında bir Türk kahramanının şehit düşüp yattığı ve isminin Erdoğan olduğu ve bu ismin değiştirilmesiyle şehire Ardahan isminin verildiği söylenir. Gürcülere ait hiçbir eser yoktur. Poskof kazasında bazı köyler Gürcü adı ile tesmiye edilir. Bu kazanın 56 parça köyü vardır ve hepsi de Türktür. Ardahan’la Poskof arasın­ da Sfclçukilerin yaptırdığı kalelerin eserleri mevcuttur. Lala Mus­ tafa Paşa Ardahan dağlarından geçerek Çıldır ovasında Rus ve Gürcülerle bir meydan muhaberesi vermiş, Rus orduları dağılarak Tiflis’e kadar gitmişler. Ardahan’ın, Kamere, Ulgar ve Cin dağı

21


adıyla anılan dağlan güzel havalı ve bol suludur. Bu yaylalara beş yüzyıl önce sınır bekçisi olmak için Yozgat havalisinden Türkler getirilip II. Murat zamanında yerleştirilmişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Ramazan Tabyasına koyduğu Arapça ve tarihî bir kitabe vardır. Türkçe karşılığı şudur: “Bu kale Arap, Rum ve Acem ülkelerinin, deniz ve karala­ rın sahibi, padişahların padişahı Selim Han’ın oğlu Sultan Süley­ man Azam namına yapılmıştır. Mülki kıyamete kadar baki kalsın. Milâdi 1544.”

ÇILDIR: Oradan Çıldır’a gelerek Purut köyünde Hacı Nebizade Kâmil A ğa’ya misafir olduk. Koravel köyünden Kâmil Ağa da yanımıza geldi. İki gün Purut köyünde konuk kaldıktan sonra burada tanıştıklarımdan çok önemli haberler topladım. Her iki Kâmil Ağa da Ruslar tarafından Çinovnik olarak taltif edilmiş, yani omuzlarına birer sırmalı apolet taktırıp yedeksubay olarak, icabettiği vakitlerde valinin davetlerinde'"hazır bulunabilirlermiş. Çıldır ilçesi Kars’ın en havadar ve bol sulu bir yeridir. Aynı ismi alan meşhur Çıldır Gölü 80 km. karedir. İlçenin bütün köyleri bu gölün etrafında toplanmıştır. Gölde bol miktarda Sazan ve Alaba­ lık tutulurdu. Ruslar bundan çok faydalanmışlardır. Çıkan bu su ürünlerini Tiflis’e ve daha ilerisine yollarlardı. Koyun sürüleli 100 binden fazla olup kırmızı renkli damızlık hayvanları da her tarafa gönderilirdi. Çıldır’ın 60 köyü vardır. Bu köylerin hepsi Türk köyleri olup içlerinde bir tek Hıristiyan köyü yoktur. Yalnız kaza

22


merkezi olan Zurzuna’da birkaç bina, Rus hükümet evleriydi. Çıldır, Akbaba, Arpaçay kazaları 150 köye yakındır. Bu köylere Hazar Denizi kıyılarından gelen Türkler yerleşmişlerdi ki bunlara Terekeme adı verilir (aynı zamanda bunlara Kara Papak) da deni­ lir.

Terekeme

ismi

şuradan geliyor:

Gengiz

ile

Celâlettin

Harzemşah’ın aralarındaki muharebede, Celâlettin Harzemşah 1000 atlı toplayıp gelene bir altun tuğlu mızrak vereceğini vadediyor. İşte o zaman bin atlı toplayıp gelene, Farsça’da toplu­ luk anlamına gelen terakümden Terekeme adı verilmiştir. Bu aşi­ ret (ki aslen Özbek Türklerindendirler), Hazar denizinin güney kıyılarından başlayarak Kara yazı, Şamhor, Borç Ali kazalarıyla birbirine bağlı olarak (Allahüekber) dağları silsilesine kadar yurt edinip oturmuşlardır. Çıldır dağının başında delikli bir taş vardır ki buna yerli halkın deyişine göre Oğuz taşı adı verilmiştir.

ARPAÇAY KAZASI: Bu kaza 75 parça köyden ibarettir. 4 büyük Malakan köyü ile 15 Rum ve Ermeni köyü vardır. Geriye kalan 56 parça köy Türk köyleridir. Arpaçay’da Ani harabeleri var ve bunun etrafındaki meskûn köyler de Türk köyleridir. Ermeni profesörlerinden Mari M oskova’ya giderek, bu harabede kazı ve araştırma yapmak için Çar N ikola’dan emir çıkarmıştı. Kazılar başladı. Ermeniler çalışıyorlar ve para ile de iş yapıyorlardı. 1906’ya kadar çıkan eserleri bir yere toplanmış görmek için du­

23


huliye 3 ruble olarak seyir ettiriliyordu. Ermeniler görmek için akın akın geliyorlardı. 1906’da bir broşür yayınlanarak bilgi veriliyordu. Bu bro­ şürdeki yapıtların % 40’ı Selçuk Türklerine aitti.% 20’si İranlIla­ ra, % 40’ı da Ermenilere ait eserlerdir. Ani Harabelerinde Ermenilere ait büyük bir kilise vardır. Türklere ait iki büyük cami var­ dır. Camilerden birisinin minaresini Ermeniler yıktılar. Şimdi diğer camideki minare durmaktadır. Bu minarenin başından sonu­ na kadar Bismillahirrahmanirrahim sözü kabartma taşlarla yazılı­ dır. Ermeniler ne kadar uğraşmışlarsa da bu sanat yapıtını yok edememişlerdir. Kars anavatanımıza ilhak edildikten sonra ne yazık ki bilim adamlarımızdan buraya inceleme için gelenler, Ani Harabelerine ancak bir saatlerini hasretmişler, doğru bir haber bile almadan geri dönmüşlerdir. Profesör M ari’nin gerek 1906’ya kadar ve gerekse 1906’dan 1912’ye kadar çıkardığı yapıtlar hakkındaki iki nüsha broşür bende mevcut idi. Kars milletvekili mer­ hum Ağaoğlu Ahmet Bey Kars’a geldiğinde okumak için bunları benden aldı; daha geri vermedi. Kendi özel kütüphanesinde mev­ cuttur. Ani hakkında halk arasındaki efsane şöyledir: Ermeniler Asurilerin kalıntısıdır. Sonra ufak bir hükümet kurmuşlardır. Dibece namındaki Türk tarihind. yazılı olduğuna göre bunlardan 14 bey hükümdarlık etmiştir. İçlerinden Galvahan adında bir prens kaçarak A ni’de bir hükümet kurmuştur. Bu olay

24


İranlılarm buraları işgal etmesinde ve Naşirevan’ın ölümünden sonra olmuştur. Bunu tespit eden şu beyit vardır: “Ey felek nettin neyledin Nuşirevan’ı Yerine kondurdun Kıllı Vahani” Kıllı Vahan’dan maksat Ermenice kurda Gayil denilir. Va­ han’m ensesi ve kulakları yaradılışta kıllı olduğu için Gayil Vahan yani Kurt Vahan denmiştir. Türkler de yukarıdaki beyitte dendiği gibi Kıllı vahan diye anılmıştır. Ermenilerin burasını Ermenistan’dır diye iddiaları bir tek bu cümleden ibarettir.

KARS: Bir gün Çıldır’dan kalkarak Kars’a geçtik. Kars’ta bulunduğum müddet ve sonraki Kars seferlerinde, tanıştığım Kars Konsolosluğu mensupları ve Karslılarla her zaman temasta bulu­ nuyordum. O zaman Kars’ta bir M aarif Cemiyeti vardı. Bir de Bakû ve bütün Kafkasya’da kurulan Panislamizm Cemiyeti vardı ki bunun çalışmaları gizliydi. Gayesi İslâmları birleştirmek olduğu için Ruslar buna engel oluyorlardı. Kars’ta da bu cemiyeti kurmak girişimi başlamıştı. Fakat fıliyata geçilmemişti. O zaman Kars’ta bulunan Osmanlı Konsolosu Fuat Bey Ruslardan çekinerek bu cemiyetin kuruluşuna taraftar değildi. 1900 tarihinde Fuat Bey Kars’tan ayrılınca M azhar Bey adında biri geldi. II. Konsolos olarak da Derviş Paşa’nın yeğeni Rıfat Bey gelmişti. Bu zatlar hür fikirli ve ateşli gençler oldukları için

Panislamizm Cemiyeti

Pantürkizm Cemiyeti’ne katıldı. O zaman da Kars Baş Konsolos­

25


luk olmuştu. Artık Türk Birliği Cemiyeti fiilen işe başlamıştı. Elviyeyi Selâsede (üç sancak: Kars, Ardahan, Artvin) oturan bü­ tün Türkler cemiyetin etrafında toplanmışlardı. Kars’ta bu Türk­ çülük ve birleşme propagandasını yapan arkadaşlar şunlardı: Karslı Cihangirzade 4 kardeş (İbrahim, Aziz, Haşan Han ve Aydın Paşalar); şimdiki Evliya Camisinin imamı olan Hafız Kurban Efendi ve büyük kardeşi Mevlüt Efendi, Atbaşzade A saf Bey, iki kardeş olan avukat, Akbabalı Halil Beyzade Ali Bey ve İsmail Beyzade Ali, Mehmet ve Ömer Beyler, Hoca Halit Efendilerle, beraber İbrahim ve Hamza Efendiler, Kağızman’da Müftü Musta­ fa Efendi 93 harbinde kuzey Türklerinden Rus ordusunda subaylık yapan ve sonra Kars’ta yerleşen Mamilov Tevhittin Efendi -B u zat Türkistan’ın Orenburg şehrindendir.- Adlarını saydığım bu vatanperver arkadaşlar faal olarak çalışmaktaydılar. (İleride bunla­ rın başına gelenleri sırası geldikçe yazacağımdan Sibirya’da Malta ’da sürgün hayatı süren ve bir kısmı öldürülen bu aziz Türklerden şimdilik kısaca sözettim.)

26


RUS HÜKÜMETİNİN ELVİYELİ-SELÂSE KARS-ARDAHAN-ARTVİN HALKI ÜZERİNDE BIRAKMIŞ OLDUĞU ETKİLER Ruslar, halkı kendilerine ısındırmak ve kendilerini halka sevdirmek için özel kanunlar yapmışlardı. Şöyle ki, Türklerden 50 yıl asker almayacaklardı. Halbuki Türkiye’den gelen Rum ve Ermenileri derhal silah altına alıyorlardı. Elli yıl askere almamak siyaseti. Cengaver

Türklerin benliğini hiçe indirmek amacıyla

askerlikten uzaklaştırmak demekti. İkincisi, Osmanlı mahkemele­ rinden bidayet ve istinaf (asliye mahkemelerinin kararlarının itiraz edildiği mahkeme) mahkemeleri, 50 yıl Elviyeyi Selâsede Türk halkının davalarına bakmak üzere baki kalacaktı. Bu mahkemelere halk tarafından 3 yılda bir seçimle üye

seçilirdi. Mahkemenin

başkanı Rus olup yönetimi Ruslara aitti. Üçüncüsü, müftüler halk tarafından seçilirdi. Nikâh, talak, miras davalarına müftünün ver­ diği fetva üzerine bakılırdı. Halkı bölmek için Sünnilik ve Şiilik sorununu ortaya atarak iki müftülük ihdas etmişlerdi; dördüncü vergiler gayet az olarak tesbit edildi; hayvanlardan ve tarımdan vergi almıyorlardı. Bu vergiye maktu vergi adını koyup yılda iki taksit olarak tahsil edilirdi; beşincisi, arazi meselesi

önemliy­

di; bütün toprak Rus hâzinesine intikal ettiğinden köy ağalarına ve ileri gelenlerine,

nüfuzu ve otoritesi olanlara bol bol arazi ve

yaylalar tahsis etmekle kendilerine de resmi bir unvan vermek için Cîn adını verdikleri, omuzlarına birer sarmalı apolet diktir­ mekle göz boyuyorlardı. 27


Aşiret reislerini ve ileri gelenleri yılda bir kez Tiflis’teki genel valinin yanına çağırırlar, bol bol yedirir içirir, gidenlere sözde hürmet ederlerdi. Birkaç kez Çar Nikola bunları Mosko­ v a’ya davet ederek her birini birer nişan ve kılıçla taltif etmişti. Buna rağmen Elviyeyi Selase Türkleri hilâfete bağlı kalarak, Türklük birliğine bağlılıklarını göstermişlerdi. 1918 yılının tarım istatistiklerine göre (Kafkas salnamesin­ de) Elviyeyi Selâsede 1.750.000 nüfus olup, bunun 250.000’i Rum, Ermeni, Rus, Gürcü, Yahudi ve Alınanlardı. 1.500.000’i Türk çoğunluğuydu. Halktan Rusların aldığı vergi cinsi: 1- Emlak aşar ve arazi maktu vergisi, (yüz evli bir köyden 500 lira yani ev başına 5 lira), aynı köyden m aarif vergisi olarak 20 lira (yani ev başı 20 kuruş), aynı 100 evli köyden asker bedeli olarak 15 lira (yani ev başı 15 kuruş) vergi tahsil edilirdi. Ormanlardan halkın yakacağı bedava olarak temin edilir. Tuz ise 16 kilosu 50 paraya tuzladan alınırdı. Yönetim şekli: Vilâyette askerî vali (Vayenni Guburnator) bulunurdu. Kazalarda askerî kaymakam (Neçelik) bulunurdu. Nihayetlerde halkın seçtiği Nahiye müdürleri; köylerde muhtarlar vardı. 8 köyün bir başmuhtarı seçilirdi. Nahiye müdürlülerinin maaşı ev başından bir ruble almak suretiyle temin edilirdi. Alınan vergilerin azlığına göre diğer taraftan köylüler arasına arazi tak­ simi meselesinde nifak

sokmuşlardı, bir türlü bu arazi davası

bitmiyor ve köyler de rahat etmiyorlardı. Bu arada Kars’a

28


Domiç’e adında yüksek yetkili bir askerî vali gelmişti. Durumu yakından görmek için her köyün muhtarını kazalardan toplayarak yanına çağırmış, bunlarla görüşmüş ve izahat almıştı. Neticede her köyde bir Rus okulunun açılmasına ve çocukların Rusça okuması­ na karar verilmesini rica etmişti. Bakınız Ermeniler ve Rumlar genellikle Rusça okuyor, hükümete geldikçe bizimle anlaşıyor; siz de okuyun; hükümete gelişinizde dertlerinizi bize anlatın, tercü­ man olarak kullandığınız Rum ve Ermeniler sizin halinizi iyice, lâyıkıyla anlatmıyorlar ve aksini yapıyorlar. Türkler, siz kendinizi kurtarmak isterseniz okullar açın diye öğütte bulunuyordu. Vali­ nin bu kadar isteğine, sözde ricasına binaen Türk köylerinde Rus okulu açılırsa çocuklarımız millî duygularını kaybedip Ruslaşır diye okul açmasını reddetmişler ve okul açmamışlar, kabul etme­ mişlerdi.

KARS’TAKİ DURUM 1901 tarihinden itibaren gittikçe Kafkasya ve Kars'ta İttihad-ı İslâm Cemiyeti Türk Birliği’ne katılıyordu. Bövlece bütün Türkler birleşiyorlardı. Kars’taki askerî vali ise bu kaynaş­ maya önem vererek cemiyetin adamlarını ve Türkçüleri takipten geri durmuyordu. Valinin maiyetinde 4 Müslüman danışman bu­ lunuyordu. Bunlar sıra ile üçer ay hizmet ederlerdi. Aralarında Oltulu

Karacibozade Ahmet Bey,

Ardahanlı

Acariskilerden

Hamşizade Zekeriya Bey, Türklüğü seven ve ona hizmet eden

29


adamlardan idi. İnezorlu kurban Efendi ise Türkleri sevmezdi. Müslüman sıfatıyla Türklerin arasına girerek edindiği bilgiyi aske­ rî valiye rapor halinde bildiren bir hafiye idi. Babası Veli Ağa 93 Harbinde Rusların casusu idi. Askerî sırları öğrenip haber verdiği için Ahmet Muhtar Paşa ordusu tekrar Kars’a döndüğü zaman, yine Çıldırlı ve Türk ordusuyla çalışan Mihrali Bey bir gece İnezor köyüne baskın yaparak, Kurban Efendi’nin babası Veli Ağa’yı ve onun iş ortağı M ansur’u tutarak Kars’a getirmiş ve sonra Türkler tarafından hakettiği idam cezasına çarptırılmıştı. Bu yüzden Türklere kırgın olan ve kin güden Kurban Efendi’yi yine casusluğundan dolayı Ermeniler de sevmediklerinden bir gün evinden çıkıp çarşıya gelirken 6 kurşunla yere sermişlerdi. Türkiye’den kaçıp gelen Ermeniler Kars havalisine yayıl­ maktaydılar. Bunlar iki fırka halinde çalışmaktaydılar. Biri Tasnak ve İkincisi Hınçak fırkaları olup her ikisinin de propagandaları birbirine zıt olduğundan Hınçaklar ayrılarak Sosyal Revolisioner fırkasına iltihak ettiler. Ve onlarla çalışmaya başladılar. Yani Gür­ cülerle birleştiler. Sosyal Revalisioner fırkası, devrimci sosyalist demektir. Bunların bu yolda çalışmaları Türklerin de hoşuna gidi­ yordu.

Taşnakların

amacı

ise

çok

genişti.

Kafkasya

ve

Azarbaycan’dan bir kısım alarak, Kars, Ardahan vilâyetleriyle doğu illerinden de Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, gü­ neyden de Adana ile M ersin’i alarak Akdeniz’e kavuşup büyük bir Ermenistan kurmak sevdasına düşmüşlerdi. İngiltere ve Rusya’da

30


bu amacın gerçekleşmesini destekliyordu.

Çünkü Ruslar Erme­

nistan adıyla doğu illerini Türkiye’den ayırıp Musul petrollerine kavuşmak, Basra Körfezi’ne inerek Hindistan yolunu ele geçir­ mek için Ermenileri ve Ermenistan sevdasını amaçlarına alet et­ mişlerdi. İngilizler ise o zamanın siyasî durumuna göre İslâm Dünyasını Türkiye’den ayırarak A kdeniz’den Basra Körfezine inmek ve Ruslara karşı Hindistan yolunu kapamak, hem de Musul petrollerine el koymak amacını güdüyorlardı. Ruslar, amaçlarının gerçekleşmesi için M uş’ta Ermenileri isyana teşvik ediyorlardı.

Antranik

adındaki

fedai -k i

bir

Taşnaktır- o havalide bulunan Ermenileri başına topladı. İlk önce jandarm a ve sonra da askerlerle mücadeleye girişti. Bu uğursuz ve kanlı mücadele

4 ay kadar devam ettiği halde, zayıf Osmanlı

İmparatorluğu İngilizlerden çekinerek bir tedbir alamadığı için memleketin içinde bu kargaşalık böyle uzun sürdü. Sonuçta (Antranik) 400 adamıyle Muş’tan çıkarak Türk sınırlarını aşıp Rusya’ya geçti. Kars’ta Rusların yardımıyla hazırladığı üç grup çete kuvvetleri harekete geçti. Bir gruba Oltu’nun Kale Boğazı’ndan geçmek istediğinde, Rus sınır kuvvetlerine önceden haber verildiği için, bir kısmı yakalanmış, kısmen de kaçıp tekrar Kars’a gelmişlerdi. İkinci grup zivin kalelerinde, Türklerin sınır askerleri ile çarpışmaya başlamışlar hepsi de çevrilip yokedilmiştir. Üçüncü grup çeteler ise Muşlu Godoş A pro’nun yönetiminde 180 mev­ cutlu olup gece vakti sınırı geçerek

Tayhoca’dan Aras nehrini

31


geçip, Ermeni köylerinden Komasor ve İzveren köyüne kavuşma­ dan, sabah olduğu için, çeteleri gören Türk halkı sınır askerlerine haber vermişler, derhal etrafları kuşatıp; 12 saat mücadeleden sonra hepsi de imha edilmiştir. Bu grup çetelerinin bu şekilde akın etmekten maksatları Muş ve Sason’daki Ermenilerin içine giderek tekrar ihtilâl çıkartmak idi.

Kars bölgesinde kaza ve köylerde

yerleşen, Türkiye’den kaçan Ermeniler yol kesmek, zengin evleri basıp soymak ve Türkçüleri gizli gizli öldürmek gibi fenalıklar yapmaya başlamışlardı. Bu işe Kars’ın yerli Ermenileri pek ka­ rışmıyordu. Fakat komiteci reisleri yerli halkın zenginlerine tehdit mektupları yazıyor, para sızdırıyorlardı. Bu cümleden Kars tüc­ carlarından Kundakçıyan Manuk, Şeyhyan Kevork ve Seylanof Bedros ağalara mektup yazarak ellişer bin lira istemişlerdi. Her üçü de emniyet müdürlüğüne bilgi vererek birer Türk polisini korunmaları için istemişlerdi. Ve istenilen parayı vermemeye karar vermişlerdi. Bir gun müşteri şeklinde bir genç Ermeni Seylanofun

mağazasına gelmiş ve Bedros Ağa’nın beynine bir

kurşun sıkarak öldürüp gitmişti. Bunu gören diğer ikisi, yani M anuk ve Kevork Ağalar canlarını kurtarmak için birer miktar para vermişlerdi.

1905 TARİHÎ VE OLAYLAR; RUS VE JAPON SAVAŞI Ruslar daima Türklerin birleşmesine engel olmak amacıyla, gizli çalışan adamlarını, takip etmek için elden geleni yapar ve

32


arkalarına adamlarını salarlardı. Her birinin kimliğini tespit ediyor ve çalışmalarına engel olmak için çareye başvuruyorlardı. Bu arada Ağaoğlu Ahmet B ey’i zikretmek yerindedir. Ağaoğlu Ah­ met Bey aslen Karabağlı’dır. Kendisi aşırı derecede Türkçü olup Bakü’de İrşad adlı bir gazete çıkartıyor ve Türklüğü bütün Rus­ ya’daki Türkler arasında yaymaya çalışıyor, halkı birliğe davet ediyordu. Aynı zamanda Bakü’nün en büyük okulunda hocalık yapıyordu. Uyanık bu Türkçünün hareketi Rusların hiç de hoşuna gitmiyordu. Nihayet para ile Ruslar Ahuntları (Yani Müslüman hocalarını) elde ederek Ahmet Bey’in aleyhinde camilerde vaaz verdirmek suretiyle olumsuz propaganda yapmaya başlamışlardı. Bir

gün

hocalar,

mahalle

halkını

başlarına

toplayarak

Ağaoğlu’nun gazete idarehanesini basmışlar, camları taşlamaya başlamışlar, kendisini öldürmek için sopa ve taşla üzerine hücum etmişlerdi. Ahmet Bey idarehaneden çıkarak kaçmaya başlamış, hocalaı da halkla beraber arkasından taş, değnek ve masa fırlatıp, yuh çekmişlerdi. Canını zor kurtaran ağaoğlu, Rusların fitnesiyle kendileri için çalıştığını ne yazık ki anlamayan halk tarafından bir gün öldürüleceğini anladığı için, ailesini alıp Türkiye’ye geçmişti. Bu olay o zaman Tiflis’te çıkan Molla Nasrettin dergisinde karikatürize edilmiş şekilde mevcuttur. Rus-Japon Savaşı 1904 yılı ilkbaharında başlayıp 1905’e kadar devam etmişti. Bunun açıklamasını tarihe bırakıp o zaman Kafkasya’daki duruma geçelim. Bu sırada Rusya’nın her tarafında

33


ihtilâl başlamıştı. Türk Birliği Cemiyeti ihtilâlci Sosyalist Gür­ cüler ile birleşmişti; her iki tarafın da memleketi korumak için buna karar verilmişti. Gaye (Çar hükümetini devirerek kendi ba­ ğımsızlıklarını kazanmaktı. Gürcüler daima Müslüman Türklerle hoş geçindikleri gibi dar günlerinde bilfiil yardım etmekten geri kalmıyorlardı. Savaşın devamı sırasında Rusya’da çıkan ihtilâl Kafkasya ya da sirayet etmiş, Moskova ile Kafkasya arasındaki demiryölları kesilmiş, posta ve idare işlerine ve demiryollarına Gürcüler tarafından vaziyet edilmişti. Bu zaman Batum’da yukarı ki bahislerde adı geçen Abaşşitze Arslan Bey, Acara Türklerini başına toplayarak, Batum’u işgal etmiş, etrafına tabyalar kazdır­ mış, birkaç ay kendisi vali sıfatıyla orayı idare etmişti. Ruslar denizyolu ile kuvvet getirerek Batum’u geri almışlar ve Arslan Beyi de tutup Sibirya’ya yollamışlardı. Sonra Ruslar yapılan bu hareketleri göz önüne alarak Ermenilerle Türkler arasına nifak sokmuş. Ermenileri silâhlandırıp Azerbaycan üzerine saldırmış­ lardı. Gerek Kafkasya’da ve gerekse Azerbaycan’da kanlı boğuş­ malar başlamıştı. Yukarıda adı geçen Türkçülerden Akbabalı Avukat Ali Halil Begof, Karzak şehrinde noter olarak bulunuyordu. O havalideki Türkleri başına toplayarak Azerbaycan’daki Türklerin imdadına koşmuş, Ermenilere karşı savaşa girişmişti. Bu mü­ cadelede Bakû milyonerlerinden Tagiyof, Hacı Zeynel Abidin, N ağiyof Musa, Kuluyof ve topçubaşı Ali Merdan Beyler, mil­ yonlarını silâh ve cephaneye tahsis edip Bakû ve Gence Türklerini

34


silahlandırarak Ermenilere karşı Çarpışmaya başlamışlardı. Bu boğuşma altı ay kadar devam etmiş; her iki taraftan birçok insan­ lar ölmüş, ocaklar sönmüş, yağmalar olmuştu. Rusya’daki bu ihtilâl, kırk vilayete sirayet etmişti. Neticenin vahametini anlayan Ruslar, Japonlarla barış yapmaya mecbur olmuşlardı. Bakû ve Gence havalisinde ölen Türklerin sahipsiz çocukları, Cemiyet-i Hayriye tarafından toplanmış, okuma çağında olanlar Hacı Zeynel Abidin Efendi’nin mektebine yerleştirilmişti. Dul kadınların da müreffeh yaşamaları için icabeden yardımlar yapılmıştı. Bu Ermeni-Türk çarpışmasında yukarıda adı geçen Halil Begof Ali Bey bir ayağını kaybetmişti. Ölünceye kadar Topal Ali Bey adı ile anılmıştır. Ermeniler Müslüman Türklerle savaştıkları için Rus tarafta­ rı görünmüşlerdir. Ruslar tekrar Kafkasya’da idareyi ele geçir­ diklerinde Gürcüleri iş başına çıkartmışlar, hapsetmiş, yüzlerce kadın ve erkeği ağır cezalara çarptırarak Sibirya’ya sürmüşlerdir. General Ali Han Avariski’nin komutasındaki bir fırka Kazak Gür­ cistan’a gönderilerek Gori, Kütais havalisinde yirmi kadar Gürcü köyünü imha etmişlerdi. Bu ihtilâlde en çok zarar gören Gürcü­ lerle Türkler olmuştur. General Ali Han Avariski’nin yapmış olduğu mezalime karşı

Gürcüler duydukları nefret ve kinle Avariski’nin ortadan

kalkmasına karar vermişlerdi. Ali Han kızını General G usofun oğluna nişanlamış, nikâh için alıp trenle Gümrü’ye gelmiş,

35


paytonla G u so fu n evine giderken paytona sıçrayan bir Gürcü genci Ali Hani ve kızını da öldürerek bu kararı infaz edip Gürcü­ leri sevindirmiştir. 1906

yılında Ruslar Japonlara karşı mağlûp bir caziyete d

şünce Rus Çarı Nikola halka hürriyet vermek maksadıyla Duma meclisinin açılmasını kabul etti. Her tarafta artık sevinçle Millet­ vekili seçiliyordu. Duma meclisine bütün Rusya’da 6 milyon Noğay Türklerinden bir tek Sadri Maksudî, 17 milyon; Kırgız Türklerinden Mehmet Tiklilof-Rusça’da kelimelerin sonuna dek (of) eki bizim Türkçedeki oğlu kelimesi yerine kullanılır; meselâ Mehmet Tiktilof, Tikfıl’in oğlu anlamına gelir, 18 milyon Türk­ men’den Özbekler, Tekeler, Yamutlar Vekilof, 4 milyon Azer­ baycan Türklerinden Caferof Y usuf bey, Kafkasya’dan İbrahim haydar oğlu (şimdi Ankara’da mühendislik yapıyor), büyük Tür­ kistan ve diğer Türklerden yani 55 milyon kadar Türk’ten de an­ cak 15 milletvekili seçilmişti. Duma meclisinin ancak yüzde ikisi­ ni Türk milletvekilleri teşkil ediyordu. Duma meclisinin başkan seçiminde Sadri Maksudî en başta gelmişti. Fakat birkaç lisan bilen bu Türk milletvekili, Türk olduğu için başkan seçilmemiş, 1. Başkanvekili olarak seçilmişti. Bu kıymetli Türkçü bu gün İstan­ bul . Üniversitesi Hukuk Fakültesi profesörlerindendir. Meclisin çalışması ancak altı ay kadar devam etmişti. Çar hükümetinin aldığı bir tedbir üzerine meclisin etrafı sa­ rılmış, bütün milletvekilleri tutulmuş, bazıları da arka kapıdan

36


kaçarak yakayı kurtarmışlardı. Bu kaçanlardan meclis başkanı ile başkan vekili olan Sadri Maksudî, halk arasında kıyafet değiştirip takma sakalla ve ayaklarına köylü çarığı giyip Finlândiya’ya ve oradan da İsviçre’ye geçmişlerdi.

GÜRCİSTAN’A AİT BAZI HATIRALAR Gürcüler Türklerle daima dost yaşadıkları gibi aralarında ne siyasî ve ne de şahsî hiçbir hâdise olmamıştır. Gürcüstan, genel olarak dağlık ve bağlık bir arazide kurulmuştur. 2.5 milyon nü­ fuslu plup bunun yarım milyonu Müslümandır. Gürcülerin dağlık mıntıkasında bulunanlar çoğunlukla Mısır ekmekle meşguldürler, bol bol üzüm yetiştirirler ve şarap yaparlar. Engin yerlerinde mev­ simine göre sebze yetiştirirler. Ve şarap yaparlar. Engin yerlerinde mevsimine göre sebze yetiştirilir. Gürcüstan’ın her tarafı orman­ larla kaplıdır. Ardahan’dan gelen Kûr nehri Gürcistan’daki suları da toplayıp Tiflis’ten geçerek Aras nehri ile birleşip Hazar deni­ zine dökülür. Ormanlardan kesilen ağaçlar, Kûr nehrinden Sal halinde nakledilerek Tiflis’teki kereste fabrikasına getirilir. Köylü halk gayet fakirdir. Öküz ve manda arabaları ile odunu, hayvan­ larla da kömürleri Tiflis’e satışa götürürler. Memur olanların çoğu demir yolları ve P.T.T, işlerinde vazife almışlardır. Gürcüler Türktür. Eskiden Hunlar zamanında yüksek gözetleme yerlerine çıkıp haber verdikleri için bunlara Görücü denilmiş, orta sesin düşmesiyle Görücü, Gürcü şekline gelmiştir. Bunlar da Bulgarlar

37


gibi Ortodoks mezhebindendirler. % 25 Müslümandır. Gürcüler yalnız komitecilik işlerinde meharetle çalışırlar. Terörcülükte yani cellâtlıkta aldıkları işi ânında yaparlar ve derhal becerirler. Buna misal olarak Gürcülere birçok fenalığı dokunan Tiflis’teki vali Gollisin’in katli meselesini sikredelim. Gollisin gizli polis teşkilâtı ile inkılâpçı sosyalistlerin birçok kadın ve erkeklerine mahpusha­ nelerde birçok eziyetler çektirip bunları Sibirya’ya

sürdükten

sonra, bir gün genel vali konağına gelirken iki Gürcü terörcüsü arabaya sıçramış ve birkaç el tabanca ile valiyi yaralıyarak kaç­ mışlardı. Bu vakadan haberdar olan Çar Gollisin’i yaralı olarak M oskova’ya aldırmıştı. Gürcistan’ın merkezi olan Tiflis, Gocar dağının eteğinde ve Kûr nehrinin üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Kûr nehri, şehrin ortasından geçer. 1926 istatistiğine göre Tiflis’in nüfusu 380 bin idi. Tiflis’te Aşık Garip ve Şahsenem’in evleri ve bağları

hâlâ

mevcuttur. Gocar dağında Şeyh Sen’ana ait bir de ufacık ibadet­ hane vardır. Tiflis şehrinin merkezinde 10 bin Türk yaşamaktadır. Tiflis’te birkaç mescit olduğu gibi İran hükümdarlarından Şah Abbas’ın Kûr nehri üzerinde yaptırdığı muhteşem Şah Abbas Camisi vardır. Yine Kûr nehri üzerinde Mehdi Han’ın yaptırdığı kale, hâlâ mevcut olup Ruslar ağır cezaya çarptırdıklarını buraya korlar. Şimdiki Mehdi kale hapishanesi budur. Gocar dağının yüzünde bulunan Şeyh Sen’an ibadethanesi­ ne ait halk arasındaki efsane şöyledir: M usul’un Süleymaniye

38


sancağından 200 mürit, başlarına Şeyh Sen’anı alarak Türkistan’a geçmek için yola çıkmışlar. Yolları Tiflis’in Gocar dağına geldi­ ğinde Gürcü kralın kızı cariyeleriyle orada gezerken, Şeyh Sen’anın gözü Gürcü güzeline düşer. Şehy bu aşkını bir vesile ile kıza açar; kız ise aşkına mukabele için Şeyhin Müslümanlığı terkedip kendi dinine dönmesini ve yedi sene de hizmetçisi olarak domuzlarını

gütmesini

şart

koşar.

Şeyh

gönlüne

hükmedemiyeceğini anladığı için bu teklifi kabul eder. Başındaki tacı ve sırtındaki hırkayı çıkarıp müritlere verir, onları geriye Süleymaniye’deki mürşitlerine gördermeyi emreder. Müritler çarnaçar geri dönerler. Şeyh sevgilisinin yanında kalır. Gürcü Bey’inin kızı Gocar dağındaki bu ibadethaneyi yaptırır. Her gün şehirden öyle yemeğini alıp buraya gelir, şeyh ile yerler ve bera­ ber ibadet ederler. Sevgilisi şehre, şeyh de hayvanları (domuzları) otlatmak için dağa çıkar. Bu hal böyle devam ederken müritler Süleymaniye’deki büyük mürşitlerine kavuşurlar. Pir niçin dön­ düklerini sorar ve mürşitlerden Şeyhlerinin başına geleni öğrenir. Pir tekrar emreder: “Geri dönün ya siz de onun girdiği dine girin, yahut Şeyh Sen’anı kurtarıp getirin” der. Müritler Tiflis’e yöne­ lirler, Gocar dağının başına geldiklerinde şeyhlerini bir ağacın dibine yatmış bulurlar, güttüğü domuzları da oraya buraya yayıl­ mış görürler. Müritler şeyhin etrafının alıp uykudan uyandırırlar. Şeyh Sen’an “Niçin geldiniz” diye sorar, büyük mürşitlerinin emirlerini söyleyen müritler “ya senin kabul ettiğin dine gireceğiz

39


ya da seni tekrar alıp geriye döneceğiz”. Şeyh Sen’an yerinden fırlayıp “Nerde tacım ve hırkam” der; giyip sevgilisine de hiçbir haber bırakmadan arkadaşları ile Süleymaniye’ye doğru yol alır­ ken, Allahüekber dağına vardıklarında, arkalarından sevgilisinin geldiğini gören şeyh, “Allahüekber Kebira yine mi bu kızın elin­ den kurtulamadık” der. Şeyh mürşitlerden rica eder: “Ben bir dua edeyim, siz de âmin deyin” der ve elini kaldırır: “İlâhi Yarabbi benim ve bu kızın canını burada al, mürşidime yüz karamla git­ memeliyim” diye dua eder. Müritler de “âmin” derler. Derhal Şeyh Sen’an ile kız orada vefat ederler. Müritler bu dağın zirvesi­ ne

mezar

kazarlar,

her

ikisini

de

orada

defnederek

Süleymaniye’ye dönerler. “Allahüekber” dağının ismi buradan kalmıştır. Bolşevik ordusu Gürcistan’ı işgal edip idareyi ellerine al­ madan iş başındaki eski sosyal demokrat hükümetinin başında bulunan Çihengeli ve Jordani ve Çıheyizeler Gürcü milletperver olanlarla vatanlarını terkederek Batum’dan vapura binip İstan­ bul’a ve oradan da Paris’e gitmişlerdi. Ve Bolşevik idaresi tamamiyle Gürcistan’a yerleştikten sonra Gürcistan’daki emlâk ve araziye el koyup hükümete mal etmişlerdi. Gürcüler bu bozum ve tahripkâr idarenin zulmünü bir türlü hazmedemiyorlardı. Gizli çalışmalara başladılar. 1925 ihtilâlini hazırladılar. Tekrar 1925 senesinin yaz aylarında Bolşevik hükümetine karşı ihtilâl başlayacağı bir zamanda Paris’te bulunan Gürcü ihtilâl

40


kahramanlarından Cokeli sekiz arkadaşı ile Gürcistan’a gelerek ihtilâl başına geçmek için yola çıktı. Derhal Ruslar bunu haber aldılar. Çoruh nehrinin mansabından Ahıska hududuna kadar Türk ve Gürcü hududu içerisinde pusular kurarak Hopa tarikiyle gelen Cokeli Gürcistan hududuna geçtiği dakika pusuya düşürülerek hemen tutuldu. Aynı Gürcistan’da ihtilâl başladı. İhtilâlciler Tif­ lis’e 60 km. kala M angilis’e kadar geldiler, derhal Gürcistan’da sıkı yönetim ilân edilerek gece saat 8 ’den itibaren dışarı çıkma yasağı kondu. Köşe başları makineli tüfeklerle

tutulmuş, şehir

içerisinde zırhlı otomobiller durmadan hareket ediyordu. Evvelden adları tespit edilmiş ne kadar Gürcü milliyetçileri varsa evleri basılarak umumiyetle toplattırılıp semti meçhule gönderilerek aynı gece

hepsini kurşuna dizmişler Sabah saat 10’dan sonra

kocasını, babasını, evlâdını kaybeden kadınlar emniyet dairelerin­ de, mahpushanelerde sahiplerini arıyorlar, kimseyi bulamadıkla­ rından şehrin sokaklarında ve evlerinde bir matem havası, bir vaveylâ kopararak ağlamak ve sızıltıdan geçilmiyordu. Gürcü genç komünistlerin elinden silâhları alınarak Ermeni komünistle­ rine verildi.

Ermeni

alayları

silâhlandırılarak

Gürcistan’a

sevkedildi. Kütayis ve Gori’de ve başka Gürcü köylerinde 20 binden fazla Gürcü gençleri ve kadınlar öldürüldüğü gibi namus ve şeref de Ermeni ordularının ayağının altında çiğnenmişti. Cokeli 8 arkadaşı ile idam edildiği gibi ihtilâlciler de M angilis’te bir gün kadar çarpışma yapdıktan sonra dağılmışlardı.

41


Zavallı Gürcüler bu defa da kendilerini kızıl pençenin elinden kurtaramamışlardı.

1908’DE DOĞU 1908’de Türkiye’de Meşrutiyet ilân edilince İstanbul’da II. Abdülhamit Kanunu Esasi’yi kabul ediyor. Vilâyetlerden seçile­ cek milletvekillerinin seçimine başlanıyor. Genel a f ilân ediliyor. Ermenilerin Daşnak komiteleri ile İttihad-ı Terakki Cemiyeti birleşiyor. Türkiye’den harice ne kadar firar edenler varsa tekrar Türkiye’ye dönmelerine müsaade edildiğinden Rusya’da bulunan Ermenilerin de Türkiye’ye dönmelerine müsaade edildiğinden Rusya’da bulunan Ermenilerin de Türkiye’ye dönmeleri için Moskova sefareti ve diğer konsolosluklar vasıtasıyla döneceklere pasaportlar verilmesi emir buyruluyor. Bu arada Rusya’da bilhas­ sa Kafkasya ve Kars’daki Daşnak komiteleri Ermenilerin Türki­ ye’ye gitmelerini sağlamak için icabeden teşviki yapıyorlar. Bu zaman Türkiye’ye büyük bir Ermeni göçü başlıyor. Kars Başkon­ solosluğundan her hafta en az 1500 pasaport verilerek Ermeniler Erzurum yolu ile sevkediliyor. Rusya’daki bütün komite reisleri de pasaport alarak Türkiye’ye geçiyorlar. Bu genel aftan, o za­ mana kadar cürüm ve cinayet işleyenler de yararlanmışlardır. İttihatçılar Türkiye’de Ermenilere yüksek mevkiler de ver­ meye

başladılar.

En

büyük

vekâletlerden

Hâriciyeye

Noradinghiyan Kapril Efendi, Posta ve Telgrafa Topal Oskan

42


Efendiler tâyin edilmişti. Bu arada Ermenilerden

müsteşarlar,

genel müdürler ve müfettişler de tâyin edilmişlerdir. Ermenilerle Türklerin bu işbirliği, Çarlık Rusyanın hiç de hoşuna gitmemişti. Çünkü Rusların doğu illerindeki emelleri suya düşmüştü. Ruslar bu defa ikinci bir plân kurarak yüzlerini Balkanlar’a çevirmişlerdi: Meşrutiyetin ilânından sonra Türklerin hızla çalıştığını gören yabancı devletlerden Avusturya, Bosna ve Hersek’i kendisine ilhak etti. Ingilizler, Mısır ve Kıbrıs’taki Türk egemenliğini ilga ettiler. Yine Rusların teşviki ile Bulgarlar’da resmen krallıklarını ilân ettiler. Bulgarların kırallığmı Türkiye kabul etmedi. Çünkü 10 yıldan beri vermedikleri 150 milyon frank borçlarını ödememiş­ lerdi. Bu borç verilmedikçe Bulgarların egemenliği tasdik edile­ meyeceği nota ile bildirildi. Ruslar, derhal araya girdiler ve 93’te tazminat olarak Rusya’ya kalan borcumuzla, Bulgaristan’da ala­ cağımız olan her iki tarafında borçlarının kapatılmasını teklif etti­ ler. Hemen ittihatçılarca bu mahsup muamelesi kabul edilip Bul­ garların bağımsızlıklarını tasdik ettiler ve Rusya’ya olan borçtan kurtuldular. M eşrutiyet’in ilânı gerek Kafkasya’da ve gerekse Türkis­ tan’da candan ve sevinçle kutlandığı gibi hummalı bir şekilde birleşmek faaliyetine de girişilmişti. Bu zaman İttihatçılar Kaf­ kasya’ya, Türkistan’a propagandacılar salmışlardı. Her yerde Türk Birliği cemiyetleri kurulmuştu. Ruslar tekrar doğu illerindeki siyasetlerini ele alarak, bir Kürdistan kurmak plânını ortaya attılar.

43


İstanbul’da Bedir Hanilerden Abdürrezzak Bey’i elde ederek elçi­ liğine götürüp, Kürdistan hükümeti kurulacağı vakit kendisini hükümet reisi yapacaklarını vaadettiler. Pasaport vererek Rusya yolu ile Van’a geçirtip propaganda yapması için birçok para ver­ diler. Abdürrezzak Bey Batum yolu ile Tiflis’e geldi, o zaman Tiflis’te valiyi umumî olan ’Varansof Daşkof onu hürmetle kabul etti. Büyük kulüpte de şerefine bir ziyafet verdi. Tiflis’ten ayrılıp, Rusların hudut askerlerinin yardımı ile, Türkiye sınırını geçerek gitti,

aşiret beylerini çağırarak Kürdistan’ın bağımsızlığı ve ta­

nınması hakkında lâzım gelen teminatı verdi. İttihatçılar m aalesef bundan geç haberdar oldular. Van ve Bitlis havalisinde bulunan şeyhlerin teşvikiyle karışıklık başladı; derhal hükümet bu başkal­ dırıyı bastırdı. 22 kadar şeyhi tutarak hapsetti. Bunların içinde meşhurlardan Şeyh Şehabettin ve Seyit Ali de vardı. Bunlar divanı harpte muhakeme edildiler ve 22’si de asıldılar. İşte Kürdistan hareketi bu suretle bastırıldı.

1909’DA İTTİHATÇILARIN İSLÂM ÂLEMİNDEKİ SİYASETLERİ Türkiye’de Meşrutiyetin ilânından sonra İslâm âlemini bir­ leştirme siyasetini kuvvetlendirmek amacıyla İttihatçılar ellerin­ den geldikleri kadar çalışıyorlardı. Bu cümleden kardeş İran Dev­ letini de istibdattan kurtarmak ve Afganistan yolunu sağlayıp Hayber boğazından geçerek Hindistan’a kavuşabilmek ümidinde idiler. Bu sırada İran Azerbaycanı’nda Bakır Han ile Settar Han

44


ihtilâlcilerin başına geçerek, halkın kanını içen hanları devirmek için Tahran’a doğru ilerlemekte idiler. İttihatçılar ise başta Bahaettin Şakir, Çerkeş Etem, kardeşi Reşit, Erzurumlu Kazan Asmazoğlu Küçük Kâzım ve daha birkaç genç zabitle birlikte topladıkları gönüllülerle Bakir ve Settar Hanların yardımına koş­ tular. Yukarıda adı geçen Cihangir oğlu İbrahim kardeşi Haşan Han ve küçük kardeşleri Aydın -Paşa da bunlara katılmak için İran Azerbaycanı’na geçtiler. Gümrü Türklerinden Emmi oğlu Haydar Bey 100 kadar gönüllü ile diğerleri gibi yardıma gittiler. İran-Azerbaycan, Meşrutiyetçilerin ciddî çalışmaları üzeri­ ne, tamamiyle kurtulduğu gibi Tahran üzerine’de bu Türk kuv­ vetleri yürümeye başladıkları sırada, Rusların bu ihtilâl karşısında lakayıt kalmaları işlerine gelmiyordu. Çünkü; İran’da Meşrutiyet ilân edilir ve bu yolla Türkler Afganistan’a çıkarlarsa, Türkistan’a da dönmek ihtimalini düşünerek derhal, bir tümen piyade ve bir tümen de süvariyle Culfa yolu ile Tebriz üzerine yürüdüler: Meş­ rutiyetçilerle bir hayli muharebe ettikten sonra, ihtilâli bastırdılar. Bahattin Şakir ve arkadaşları Türkiye’ye döndüler. Cihangir oğlu İbrahim Bey İstanbul’a döndü. Haşan Han Kars’a geldi, küçük kardeşleri Aydın Paşa da şehit düştü. İran Azerbaycanfndaki zavallı Türklerin birçok gençleri bu arada kaybolduğu gibi ocak­ ları da sönen çok oldu. Neticede yine istibdattan kurtulamadılar. Ruslar buna mükâfat olmak üzere Culfa’dan Tebriz’e kadar de­ miryolu döşediler ve İran hükümetinden birtakım imtiyazlar al­

45


dıkları gibi Baku’yu da müstakil hanlık adıyla İran’dan ayırdılar. Maksatları Azerbaycan’ı Rus arazisine katmak ve Türklere karşı orada bir hâkimiyet tesis etmekti. Tiflis’e yeni gelen Genel Vali Varansof Taşkof, daha ciddi bir şekilde gizli polisler eliyle cemi­ yetlerinin mensuplarını araştırıp bulmak ve bunları ezmek yahut Sibirya’ya yolllamak yolunda çalışmalara devam ediyordu. Bu cümleden Kars’taki Türkçülerden yukarıda adı geçen dava vekili Halil Bey oğlu Ali Bey’i, Cihangir oğlu Haşan Han’ı, Atbaşoğlu A saf Bey’i, Kağızman’dan Hoca Halil Efendi’yi ailesi ve çocukla­ rı ile, Kağızman’ın Kötek köyünden Şeyh Umman Efendi’yi hap­ sedip Volga üzerindeki Eşterhan’a sürgün gönderdiler.

1910 TARİHİNDE Bu tarihte Kars Konsolosluğunda değişiklik oldu. Ali Ke­ mal Bey adında açık fikirli bir zat, ve 2. Konsol olarak da Midilli Deftardarı Hayri Bey’in oğlu Haşan Kemalettin Bey de geldiler. Her ikisi de dirayetle çalışıyorlar, Türk cemiyetlerine icabeden yardımı esirgemiyorlardı. Ali Kemal Bey, Bakû’da yeni açılan Türk Konsolosluğu’na gitmişti. (Meşrutiyetin ilânından sonra şehbenderlik ismi konsolosluğa çevrilmişti). Ali Kemal Bey’in yerine en son konsolos olarak, Türkiye’nin Mesina’daki konsolo­ su Cemal Bey tayin edilmişti. Bu zatın ailesi aslen İtalyan olup sonradan Saadet adını alarak Müslüman olmuştu. İttihatçılar, Er­ menilerle işbirliği ettiklerinden konsolosluğa bağlı siyasî bir me­

46


mur da tâyin edilmişti. Ohan Efendi adındaki bu siyasî Ermeni iş adamı da konsolosla beraberdi. Biraz evvel söylediğim gibi Çar-Nikola’nın itimat edip Kafkasya’ya genel vali olarak gönderdiği Varansof Taşkof, ciddî bir enerji sahibi olduğundan Ç ar’dan aldığı direktifle

Türkler

arasında kaynaşmayı ve çalışmayı da görerek bunların azmini yenmek için Kars’ta bir âbide yapılmasına karar verdi. Bu âbide 93 Harbi’nde Kars’a giren ilk Rus askerlerinden Karadağ kalesine çıkıp da Türk bayrağını indirip yerine Rus bayrağını diken Saldatasker’in heykeli idi. Heykel Tiflis’te döktürülmüş, Kars’ta şimdiki Cumhuriyet meydanı olan yere kaidesi yapılmış, getirilip yerleşti­ rilmişti. Bunun açılış töreni için Tiflis’ten heyeti ile gelen Varansof Taşkof, törene bilûmum vilâyetin kaza merkezlerinden köy muhtarlarına varıncaya kadar, derebeylerin ve bütün ileri gelenlerin hazır bulunması emir buyrulmuştu. Bu tören Türklere hakaret edilmek maksadıyla tertiplenmişti. Çünkü Türk bayrağı Saldat’ın ayağı altında çiğneniyor, iki taraftan Rus kartalı da bay­ rağı parçalıyor ve Saldat’ın elindeki Rus bayrağı da yükseltilmiş bir şekilde temsil ediliyordu. Varansof Taşkof ile heykeli dikilen Saldat da bu törende hazır olduğu halde, davet edilen Türkler bu heykelin açılışında Türk bayrağının ayak altında çiğnendiğini ve Rus kara kartallarının onu parçalıyıcı şeklini gördüklerinde bu olayı nefretle karşılamışlar, çok ağırlarına giden bu manzaradan

47


ötürü Çar Hükümetine karşı bir kat daha kinleri artmış ve daha ciddî bir şekilde birleşmeye ve çalışmaya azmetmişlerdi. Kars şehrinde 28 cami vardır. Bunlardan Kümbet camii namına alan ve Selçukilerden kalan bu tarihî camii Ruslar askeriyeye ait resmî kilise yapmışlardı. Türklere hakaret için, Kars’ta kalan Türk toplarının yüz kadarını başları toprağa saplanarak ca­ minin dört tarafına zincirlerle bağlı çevirme halinde oturmuşlardı. Bunu gören Türklerin Ruslara olan nefretleri bir kat daha çoğalı­ yordu. Topların arka kısmı sultan Aziz’in türesi de teşhir maksa­ dıyla gösteriliyordu. Yalnız Türklerin ibadetleri için evliya Camisi’ni Sünnîlere tahsis etmişlerdi. Yusuf Paşa Camii’ni de Şiîlere ayırmakla Türkler arasında bu şekilde de ayrılık sokmak amacını gütmekte idiler. Yine bunun bir benzeri olarak, Tiflis’in en kala­ balık ve halkın gezinti yeri olan Galaveniski caddesinde büyük müzehanenin etrafı aynı Türk toplarıyla aynı şekilde çevrilmiş, gezintiye çıkan halkın nazarlarına atfedilmişti. Ayırdıkları camiler gibi müftülükleri de ikiye ayırmışlardı; her şehirde aynı caddede karşı karşıya bir Sünnî müftülüğü bir de Şiî müftülüğü ihdas etmişlerdi. Kapılarında bulunan Rus polisleri bunlara müracaat edenleri ilk defa mezheplerini sorarak ayrı ayrı müftülüklere göndermekte idiler. Ruslar, dini âlet ederek bütün Kafkas Türklerinin birleşmelerine bu şekilde de mâni olmakta idiler. Bu nahoş harekete mâruz kalan Türkler, birleşmeye karar verdiklerinden, Sünnî ve Şiî hocaları başlarına Kur’anı Kerimi

48


alarak bütün Sünnî köylerini geziyorlar, bundan böyle ne Sünnîlik ne de Şiîlik vardır; yalnız Müslümanlık ve Türklük vardır diye halkı birleşmeye çağırıyorlardı. Gazeteler ve dergiler bu hususta da heyecanlı yazılar yazıyorlardı. Gazetelerden başka plaklara alınan hisleri uyandıran şiirler her tarafa dağıtılıyordu. Bunlardan şarkı haline getirilen ve çocuklara kadar herkes tarafından söyle­ nen bir örnek veriyoruz: “Uyan ey milleti âli Bu ne cehl ne cehalet Biri Sünnî biri Şiî Deyüben kıldı adavet Bu ne gayret, bu ne himmet Elden gitti kamu millet İki Peygamberimiz mi İki Kur'anımız mı var Haricî düşman olanlar Araya soktu adavet Bu ne gayret, bu ne himmet Elden gitti kamu m illet” Bu şarkının kendisine mahsus bestesi de vardı. Halk coşkun sesle gece gündüz evlerinde ve şehrin sokaklarında bu şarkıları ve benzerlerini söylerdi. Türkçüler, inkılâpçı Ruslarla ve Gürcülerle birleşerek Çarlık idaresinin yıkılması için çalışmaya başlamışlardı.

49


İttihafçıların

Taşnaklarla

birleşmeleri

üzerine

Kafkasya

ve

Kars’taki muhacir Ermeniler, Anadolu’dan ayrılışlarının hasretini çeKtikleri için, tekrar Türkiye’ye dönüyorlardı. Yerli Ermeniler bu vaziyetten çok memnun olmuşlardı; fakat Rusya’nın hoşuna git­ memişti.

1911 VE 1912 YILLARINDA Ruslar, doğu illerimizdeki Ermenistan ve Kürdistan siya­ setinde bir şey elde edemedikleri için, Balkanları bu defa koz olarak ele almışlardı. Balkanlardaki Slâvları birleştirip Osmanlı İmparatorluğu üzerine saldırmaya başladılar. Bulgar, Sırp, Kara­ dağ ve Yunan hükümetlerinin arasında gizli bir anlaşma vucüde getirmişlerdi. Boğazları hem Bulgarlara ve hem de Yunanlılara, birbirinden haberleri olmadan, ayrı ayrı vaadederek, bu uyuşmayı daha samimileştirmişlerdi. Bundan maksat, Osmanlı İmparatorlu­ ğunu zayıf düşürmek ve Boğazlara kendisi sahip olmak rüyasını gerçekleştirmekti. Bu sırada ittihatçıların arasında bir de Hürriyet­ çi ve İtilaf Fırkası zuhur etti; bunlar arasında anlaşmazlıklar çıktı. Ruslar bu fırsattan da faydalanıyorlardı. Karadeniz yolu ile Varna limanına çıkarmak üzere Rusya’dan savaş levazımı erzak ve gö­ nüllü sevkediliyordu. Bu durum Kars’taki konsolosluğumuz ka­ nalıyla, İstanbul’a bildirilmiş idiyse de İttihatçılar m aalesef buna lakayt kalmış, hattâ 4 yıllık usta askerleri terhis etmeye başlamıştı. Bu terhisten 20 gün sonra Bulgarlar Türkiye’ye savaş ilan ederek,

50


Kırklareli’nden sınıra saldırmaya başlamışlardı, aynı zamanda Sırplar, Karadağlar ve Yunanlılar da Bulgari takip ederek harp ilan edip saldırıya geçmişlerdi. Ruslar bunları desteklemek için gerek Rusya’da ve gerekse Kafkasya ve Kars’ta halkı bu Slav birliğine yardım için en ücra Rum ve Ermeni köylerine varıncaya kadar iane memurlarım, gönderiyorlar, çamaşır, çorap ve nakit para topluyorlar, topladıklarım Balkanlara yolluyorlardı. Slavların bu hareketini gören Rusya’daki Türkler de, kar­ deşlerine Ruslar marifetiyle yapılan bu fenalığı ve zulmü hoş karşılamadılar. Türkistan Türkleri ve Kafkasya Türkleri de Çara baş vurarak bizim de soydaşlarımıza iane yolu ile yardım yapaca­ ğız dediler ve müsaade istediler, Çardan müsaade aldılar. Kars, Batum ve Ardahan’da, açıktan açığa iane toplanmasına razı olun­ madığı için, gizli olarak Türkçüler iane toplamaya başladılar. Ben bu zaman Sarıkamış ve Kağızman kaza ve köylerini gezerek top­ ladığım paraları ve verenlerin listesini, Kars Konsolosluğuna tes­ lim etmek için Kars’a geldiğimde Türk Konsolosluğunun göz altında bulundurulduğunu ve konsolosluğa girenlerin çıktıktan sonra hafıyeler tarafından yakalandığını görünce, tedbir almak çarelerini düşündüm. Eşim Bayan Zehra ile, dostumuz Tüccar Abaciyan Tatoz A ğa’nın evine misafir oldum. Topladığım para ile, verenlerin listesini bir kovanın içine koyup üzerine hafif bir tabaka yağ yerleştirdim. Çarşıda konsolosluğun kapısında Haşan Ağa’yı gördüm. Y usuf Paşa Camisi’nin önüne beyaz çarşaflı bir

51


kadın elinde kova ile yağ satıyor; konsoloshanenin önüne gelince yağ almak için kendisini içeri alın diye söyledim. Bir saat sonra eşim Bayan Zehra Haşan Ağa konsoloshanenin kapısında bekli­ yordu; yağ sattığını haber alınca, derhal içeriye aldı, bu vasıtayla listeler ve paralar konsolos Cemal Bey’e teslim edildi. İstanbul’a gönderilerek makbuzları da geldi. Kars’ın içinde de M amilof Tevhittin Efendi iane işi ile meşguldü. Kars’taki bu Türk millî kaynaşmasını gören Ruslar, Türkçüleri birer birer tutarak hapse tıkıyorlardı. Kafkasya ve Azerbaycan’da ise Çardan müsaade alındığı için açıktan açığa iane toplamaya başlanmıştı. Baku’da Cemiyet-i Hayriyenin toplama yeri olan İsmailiye binasına biriken Bakû milyonerlerinden Tagiyof Hacı Zeynel Abidin Efendi, listenin başında olarak yarım milyon altın para vermişti. Diğerleri de, zenginler 100 binden eksik olmamak şartiyle, herkes kudreti nispetinde iane yarışına katılmıştı. Para işi tamamlandıktan sonra bu cemiyet binasında bir karar verildi, şöyle ki; “Türkler bu harpten kurtuluncaya kadar, kızlar ve gençler evlenmeyecekler, hiçbir Türk sinema ve tiyat­ rolara gitmeyecekler, evlerde de ahenk olmayacaktır; erkeklerden hiç kimse traş olmayacaktır. “Millî heyecanın ifadesi olan bu ka­ rarın harfıyyen tatbik edildiğini gören Bakû Başkonsolosu Ali Kemal Bey , günde iki defa traş olup tuvalet yaptığı halde, bu karara uyarak sakal bıraktı. Erlerinin iane gayretini gören Bakû Türk bayanları da iane yarışına çıktılar. Tagiyof Hacı Zeynel

52


Abidin Efendi’nin ve Şemsi Esedullah Bey ve Topçubaşı Ali Merdan Beylerin bayanları, kulaklarındaki halis zümrüt, yakut ve mavi pırlanta küpelerini, boyunlarındaki takılarını çıkararak, bu 100 bin lira kıymetindeki mücevherlerini iane olarak Konsolos Ali Kemal Bey’e teslim etmişlerdi. Orta halli Türk bayanları da “Çoban armağanı çam sakızı” misalindeki gibi, varlıklarını kon­ soloshaneye teslim etmişlerdir. Türk konsolosluğu yedi katlı ve üstünde Ayyıldızlı şanlı bayrağı dalgalanan bir binaydı. Bir Cuma günü akşamın alaca karanlığı vaktinde, kapı çalındı. Konsolos Ali Kemal Bey, dışarı çıktı, karşısında gözlerini dünyaya kapamış, ama, sakallı, ihtiyar bir adam gördü. “Ne istiyorsunuz” diye sordu. İhtiyar, “Siz kimsi­ niz” diye, suali ona çevirdi. Kendisinin Türk Konsolosu Ali Ke­ mal olduğunu söyleyince, ihtiyarın şu sözü ile karıştı. “Uzat elini ‘ bana” Ali Kemal Bey elini ihtiyarın eline verdi. İhtiyar bir Bes­ mele çekerek Ali Kemal Bey’in avucuna bir miktar para koydu ve şöyle dedi. “Ben yedi nüfuslu bir ailenin reisiyim, bu ihtiyar ha­ limle bir iş tutamadığım için, köşe başlarında el açıyorum, haftada kazancımın en verimli günü Cuma günleri Cami kapısında geçen gündür. Türk kardeşlerimin başından bu âfet geçinceye kadar iane olarak her Cuma günü topladığım paraları size getirip teslim ede­ ceğim. Kudretim buna yetmiyor, diyip Ali Kemal Bey’in, elini öpmek isteyen bu asil ruhlu Türk ihtiyarının karşısında gözleri doldu. Bakû milyonerlerinin, Türk bay ve bayanlarının bu şekilde

53


gayretini duyan Bakû valisi; Tağiyof Hacı Zeynel Abidin Efendiyi makamına çağırarak “Hacı Türklere yardım mı ediyorsun? Yarım milyon lira verdiğini haber aldım” diyor. Hacı cevap olarak “ Ben Türklere değil Kızılay’a yardım ediyorum, sizin başınıza böyle bir felâket gelecek olursa bir milyon yardımda bulunacağım” diyor. Vali, “Hacı bizim başımıza da mı böyle bir harp felâketinin gel­ mesini dua ediyorsun?” diyor. Hacı, “ Hayır, sözümü yanlış anla­ mayın, siz ianeden bahsettiniz ben de, eğer sizin başınıza da böyle bir hal gelirse iki katlı yardım edeceğimi söyledim” diyor. Kafkasya’nın her tarafında iane işi aynı suretle devam edi­ yor. Azerbaycan’dan gönüllü olarak kaçıp Türkiye’ye geçen gençler ve eskiden Türkiye’de yerleşmiş olan Kafkas Türklerin­ den yukarıda adları geçen Cihangir oğlu İbrahim ve Haşan Han beyler, bir tabur Kafkas gönüllülerine baş olarak Balkan muhare­ besinin sonuna kadar çarpışmışlardır. Türkistan’da ise yardım cemiyetleri faal bir şekilde işe ko­ yulmuştu. Konsoloshane olmadığı için, Türkler yardım paralarını Devlet Bankasına, İstanbul’da Türk Kızılay Cemiyeti’ne gönder­ mek üzere yatırıyor, ve mukabilinde makbuz alıyorlardı. Ruslar da bu para yatıranların kimliklerini gizlice tespit ediyorlardı. Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Türkiye’ye yardım edenlerin hep­ sini, Türkistan’dan iç Rusya’ya sürgüne göndermişlerdir. Ural nehri üzerindeki Orenburg şehrinde çıkan Vakit gazetesinin Baş­ yazarı Bay Fatih Kerimi 75 kişilik bir Kızılay heyeti toplayarak

54


kardeşi Kerim Efendi de beraber tanınmış kız okulu öğretmenle­ rinden Bayan Bağbistan, Gülsüm Rukiye ve Zeynep hasta bakıcı olarak bu Kızılay yardım koluyla birlikte İstanbul’a gelmişler ve Balkan harbinin sonuna kadar hastanelerde yaralı Mehmetçiklere yardım etmişlerdir. Bu cemiyetin başkanı olan Bay Fatih Kerimi İstanbul’a gelmişler ve Balkan harbinin sonuna kadar hastanelerde yaralı Mehmetçiklere yardım etmişlerdir. Bu cemiyetin başkanı olan Bay Fatih Kerimi İstanbul’da günlük savaş olayını yazarak İstanbul Mektupları adiyle bir kitap vücuda getirmiştir. Bunu Orenburg’daki matbaasında bastırıp, Türkistan’da yaşayan her Türk’ün evine dağıtmıştır. İstanbul Mektupları adındaki bu ki­ tapta göze çarpan bir mesele zikrediliyor. Bu da şudur: Bulgarla­ rın ilk saldırışında hazırlıklı olmayan

Türk ordusu bozuluyor,

halk panik halinde İstanbul’a kaçmaya başlıyor. Bir Cuma günü Bay Fatih Kerimî, Bayazıt meydanını kaçıp gelen muhacirlerle dolu olarak görünce, bunlardan bazı bilgiler almak üzere soruş­ turmalar yapıyor. O sırada Rus elçiliğinden dört, beş Rus’un bu muhacirler arasında gezdiğini görüyor. Bunların Rusça konuştuk­ larını Bay Fatih Kerim dinliyor. Bu muharebede Türkler ne barbar ve ne vahşi insanlardır, “Bulgarlara teslim olmamışlar da kaçıp buraya gelmişler” diyorlar. Aynı gün Cuma namazını kılıp Bayazıt Cam isi’nden çıkan halk, bu acınacak halkın ağlayış ve sızlayışlarını görünce cemaat arasında bulunan 90 yaşında ak sakallı bir ihtiyar ağlayarak Caminin eşiğine kapanmış ellerini

55


göğe açarak: Ulu Tanrı, felâketi bizim başımıza getirmeye neden olan Rusların başına da getirmeni senden niyaz ederim diye hün­ gür hüngür ağlamıştır... Aynı kitapta zikredilen ikinci bir olay: Üç gün sonra Ruslar tarafından çıkartılan bir mecmuada merkep üzerine yüklü bir ta­ kım eski eşya ve beli bükük bir ihtiyarın yulara yapışarak önünde yürüdüğü halde, bir Rus da parmağıyla “Türkler Avrupa’dan As­ y a’ya göçüyor” diye işaret ediyor. Birinci

Dünya Savaşı’nda

1916’nın eylül ayında, Orenburg’da esir olduğum bir sırada Bay Fatih Kerimî beni aramıştı; yanına gittim, Orenburg istasyonuna gideceğimizi öğrendim; beraber gittik, yarım saat sonra demiryo­ lunun doğu kısmından fena bir koku esmeye başladı; biraz sonra iki lokomotifin çektiği yüz vagonlu bir katar çıka geldi; vagonla­ rın basamaklarında tâ üstüne kadar Rus halkı ile dolu olduğunu gördük; yol boyunca inmek imkânını bulamayanlar oldukları yer­ de doğal ihtiyaçlarını yaptıkları için, kokudan orada durmaya imkân yok gibi idi. Bunu parmağı ile bana işaret eden Bay Fatih Kerimî, “Ruslar da Avrupa’dan A sya’ya göçüyorlar” deyip, Bayazıt meydanında yüreğinde açılan yaraya merhem olduğunu hatırlattı. Bir hafta sonra Ruslar Orenburg şehrinde bir kargaşalık çıkartarak çarşıyı yağmaya başladılar. Mağazaları talan eden ihti­ lâlciler, malları aldıktan sonra bir de yangın çıkartıyorlardı. Bay Fatih Kerimî, bu vakaya da beni şahit etmek için yanına çağırmış­ tı. Bir köşe başında bu manzarayı seyrederken: “Balkan muhabe­

56


resinde Bayazıt meydanına toplanan dört, beş Rus Türkleri bar­ barlıkla itham etmişlerdi, kulaklarımla duydum. Allahını seversen sen söyle, Türkler mi vahşidir, yoksa bu şehri alt üst eden bu Ruslar mı vahşidir, Beyazıt’ta bu haksız hükmü veren Ruslar gelip görsünler ve hak versinler” dedi. Balkan muharebesinde Ittihad-ı Terakki ricalinin birbirine düşmesi yüzünden, Rumeli’deki altı vilayeti de elden çıkartarak kaybetmişken Afrika çöllerinde İtalyanlara karşı göğüs geren genç subaylarımızdan Mustafa Kemal ve Enver Beyler de maiyetleriyle birlikte İstanbul’a gelmişler, o sırada Rumeli vilâyetlerini taksim yüzünden birbirlerine düşen Balkan hükümetlerinin dahi anlaş­ mazlıklarından istifade ederek Londra’da yapılan ahitnameyi ta­ nımayarak Edirne üzerine yürümüşler ve bu şehri kurtarmışlardı. İtalyanlar da Oniki Ada’yı birkaç yıl müddetle vesayet altına al­ mışlarken bir daha da bize iade etmemişlerdir. Balkan muharebesi böylelikle neticelenmiştir.

1913 TARİHİNE GİRİYORUZ Tiflis’te genel vali bulunan Varansof Taşkof Türkler aley­ hinde daha ciddi çalışmak için teşkilatı kuruyor, Tiflis’te polis okulu açıyor, Almanya’dan getirilen polis köpekleri ve bunlarla tatbiki bir şekilde altı ay kurs gören polislerin, birinci dereceyi kazananları yanlarında iki polis köpeği ile vilayetlere polis müdü­ rü olarak tâyin ediliyordu. Polis müdürlerinin yüksek ücretle tu­

57


tulmuş bir çok ajanları vardı. Bunlar durmadan Sosyalist Devrim­ cileri ve Türkçüleri takip ediyorlardı. Bu gizli polis teşkilâtına Sisknoyadel adı veriliyordu. Kur nehri üzerinde heykeli dikilen K raf Varansov’un Gür­ cistan’ı işgal ve Rusya’ya ilhak edişinin 100’üncü yıldönümünü kutlamak için büyük bir tören yapılıyordu. Bu tören, Gürcü milli­ yetçilerini ve İnkılapçı sosyolistlerin çok ağırlarına gittiği için, Çar aleyhine çalışmalara daha ciddî bir hız verdirmişti. Rus Çarlığı’nın, yani 1613 yılında kuzey ve Baltık boylarındaki Dukalıkla­ rın kaldırılması ile Romanof ailesinden Veliki MihaiV’n kurduğu Çar sülâlesinin son Çarı olan Nikola zamanına rastlayan 1913 yılında 300” ncü yıldönümünü kutlulama töreni de Rusya’da ve bütün Kafkasya” a halkın gözünü korkutmak maksadıyla çok tan­ tanalı yapılmıştı. Bunun için bu ilk ve son Çarın resimleri bir ara­ da olarak milyonlarca gümüş ruble çıkartılmıştı.

1914 YILINA GİRİYORUZ I. DÜNYA HARBİNE DOĞRU 1914

yılına girerken Birinci Dünya Savaşı’nın hazırlıkl

sırasında, haziran ayından itibaren Rusya’da Kafkasya’da ve Kars vilayetinin her tarafında halkın elinde bulunan at, öküz ve dört tekerlekli Furgun arabaları (ki üç ton taşır), nakil vasıtaları, askerî komisyonlarca nahiye merkezlerine toplattırılarak hayvanların ölçüsü ve sağlık durumu incelendikten sonra, fiyat takdir ettirilip

58


numaralanıyor ve sahiplerine teslim ediliyordu. Bu, seferberliğin ilk başlangıcı idi.

Aynı günlerde yedek askerî kuvvetler de bir

haftalık erzaklarını beraberlerine alarak merkezlerde toplanıp erzaklarını

beraberlerine alarak merkezlerde toplanıp bir hafta

talim gördükten sonra evlerine dönmüşlerdi. Bu sırada Rusya karmakarışık bir durumda bulunuyordu. Bu tarihten itibaren bütün kaza ve şehirlerde bulunan ve evvelden haklarında gizli takibat yapılarak hüviyetleri tespit edilen Sosyalist Devrimciler ve Türk­ çüler birer birer toplanıp Sibirya’ya sevk ediliyordu. Türkçülerden Kağızman’dan üç kardeş olan İsmail Beyzade Mehmet, Ali Rıza ve Ömer Beyler, Kars’tan Hafız Kurban Efendi’nin büyük kardeşi Mevlût Efendi, yine iki kardeş olan Berber İbrahim Usta ve Hamza Efendiler, Atbaşzade A saf Bey, Cihangiroğlu Aziz Bey, Dâva Vekili Halil Bey oğlu Ali Bey, Sarıkamış’tan Bozat köylü iki kardeş olan yunus ve Mustafa Beyler, Hamamlı köyünden Bekir Bey, Sarıkamış’ın içinde kuyumculuk yapan Abdülhamit Beyler tutularak Kars hapishanesine konulmuştu. Aynı zamanda beni de ciddî bir şekilde takip ettiklerinden Türk tebaasından ol­ duğum için gizlice

konsolosluktan pasaportumu alarak kaynım

Feyzullah ağalarla birlikte Erzurum’a giderken Deve Boynu, Uzun Ahmet ve Palandöken’de hummalı bir şekilde tabyaların kazıldığını gördüm. Türkiye’de de hazırlık başlamıştı. Erzurum, Erzincan yolu ile Zara’ya geldik. 1 Ağustos 1914 gecesi Zara’da iken seferberlik ilan edildi. Bir ay önce her köye kapalı bir zarf

59


dağıtılmıştı. O gün bu zarflar açıldı ve öğrendik ki 45 yaşına kadar olan Türk’ün, 24 saat içinde bulunduğu şubeye teslim olması, emri

yazılmıştı. İmza yerinde Enver paşa’nm adı bulunuyordu.

Kafkasya’da Çar aleyhine çalışan gizli teşkilâtımızda olduğum­ dan, Sarıkamışta bulunmak üzere tekrar Kars’a dönmem icabetti. Hacı Bektaş’a ziyaretten dönüyorduk, Feyzullah Efendi ile Haşan Ağa Yozgat’ta kaldılar. Emrah Ağa ile Samsun’a gitmek üzere yola çıktım. Yozgat’ta iken Kars’tan bir mektup almıştım. Bu mektupta bildirildiğine göre benim geriye döneceğimi haber alan Ruslar bir komiser ve iki polisle

Karaurgan yolunu, diğer bir

komiser ve iki polisle Batum’dan Kars’a gelen tren yolunu sonra Asbuğa köyünü göz altına alarak dönmem ihtimali olan yolları bekliyorlarmış. Samsun’dan Karadeniz ve İstanbuTa son postasını yapmak ve sahillerdeki vaziyeti öğrenmek üzere gelen Zarınca adındaki Rus vapuruna binip Trabzon’a geldik. Vali Cemal Azmi ile görüştüm. Almanların bize gönderdikleri Yavuz ve Midilli zırhlılarını Zonguldak’tan kömür aldığını, sonra Rus sahillerini bombardıman edeceklerini haber veren vali, benim de acele olarak Kars’a geçmemi tavsiye etti. Batum’a gelip rıhtıma

yanaştık;

yolcuları muayene etmek üzere gümrük memurları ve gizli polis­ ler gelmişlerdi. Arkadaşım Emrah Ağa, eşyalarımı alarak rıhtıma çıktığında beni şüpheli şahıs olarak yakaladılar ve jandarm a daire­ sine gönderdiler. Bu jandarm a teşkilatı Çara bağlı bir emniyet teşkilatı idi.

60

Jandarma dairesinin hapishane olmadığı için beni


emniyet hapishanesine gönderdiler. Şans eseri olarak o gün Jan­ darma Albayı Artvin’e gitmişti.

İttihatçılar Acara Türkleri’ne

dağıtılmak üzere on kayık dolusu mühimmat göndermişlerdi. Bu, Ruslar tarafından tutulduğu için, tahkikatını yapmak üzere Albay dört gün kadar Artvin’de kalmıştı. Emniyet müdürlüğünün hapis­ hanesinde geçirdiğim ilk gece şöyle düşünüyordum. Kars’tan benim için tahkikat yapılıp hüviyetimden tespit edilirse mutlak kurşuna dizileceğim; bu takdirde yapacağım hizmetlerden yoksun kalacağımı hayal ederek üzülüyordum. Pazar günü idi. Akşam karanlığında Emniyet Müdürü dairesine gelerek Hüseyin ve Mehmet Ağalara Türkçe, “Hapishanede kimse var mı?” diye emir buyurdu. Onlar da: “Bir Türk tebaası mahpusumuz var” diye ce­ vap verdiler. Kapıyı açarak beni emniyet müdürünün karşısına çıkardılar. Emniyet müdürü beni baştan aşağıya bir süzdü. Türkçe olarak: “Delikanlı* nerelisin? Diye sordu. “Sarıkamışlıyım” diye cevap verdim. Sarıkamış’ın neresindensin deyince “Aşboğa köyündenim” dedim. “ İsmail A ğa’yı tanıyor musun” dedi. “O benim babamdır” dedim. Çünkü elimdeki pasaport kaynım Feyzullah Efendi’nindir. Müdür polislere emretti; “bunu alın” dedi. Polisler beni alıp tekrar hapishaneye götürdüğünde “ Hüseyin Ağa” diye birini geriye çağırdı. Mehmet ağa benimle beraberdi. Sonra Hüse­ yin Ağa dönerek koluma girdi. Beni kendi koğuşlarına götürdü. Bu polislerin Batum Türkleri’nden olduklarını öğrendim. Bir kar­ yola verdiler. Hüseyin A ğa’ya “Emniyet müdürü sizi ne için ça­

61


ğırdı?” diye sordum. Cevabında “Bu benim dostumun oğludur, hapishaneye koymayın, kendisine koşuğunuzda bir karyola verin” diye emir vermiş. Ben de müdürün kim olduğunu sordum: “Kato­ lik Ermenilerden Artvinli Piçunyan Agop Efendi” olduğunu öğ­ rendim. Üç gün koğuşta polislerle kaldım. Dördüncü gün müdü­ rün, koğuşun önünden dairesine göçerken, karşısına çıkarak “Bir iyilik yapıyorsunuz, başa kadar çıkarmanızı rica ederim” dedim. “Peki” diye cevap verdi; yarım saat sonra beni karşısına çağırdı. Yanında Batum Türkleri’nden bir binbaşı oturuyordu. Kapalı bir zarf açtı; pasaportumu içinden çıkardı; hakkımda tutulan zabıt varakalarını yırtarak sobaya attı; pasaportumu bana uzatırken “Ben Sarıkamış’ta on yıl kaymakamlık yaptım. Ailemle birlikte babanızın on yıl kuzu, kaymak, bal ve yağını yedim, kendisine selam söyle, bana onları helal etsin, sen de şu pasaportunu alarak derhal buradan defol git” dedi. Pasaportu alarak ikisinin de elini sıktım ve çıkıp otele geldim. Emrah A ğa’yı buldum. Ben fesi, o da sarığı çıkardım şapkaları başımıza geçirdik; trenle Kars’a hareket ettik; iki gün sonra sabaha dört saat kala Kars istasyonuna geldik; kompartmandan inerek kimlerin olup olmadığına bir göz gezdir­ mek isterken hemen gizli polis teşkilatı müdürü olan Ağnayof Musa Bey’i gördüm. Bu adam Çerkeş’ti; Eşi Emine hanım, Eşim Zehra hanımla kardeş olmuşlardı. Musa Bey koluma girerek beni kompartımanıma soktu. Her gün polislerle yolumu bekleyen ko­ miser Billorof Hambo

62

şimdi nerede ise seni görür dedi. Musa


Bey’den Kars’ın durumunu sordum. “Bu hafta Kars Konsolosu Cemal Bey’i ailesi ile ben Türk hududuna götürüp teslim ettim; hemen hemen Ruslar taarruza geçecek; siz de hiç durmadan ve gözükmeden eve gidiniz” dedi. Tren hareket etti. Selim istasyonu­ na geldik; orada da indim. İstasyonu askerler işgal etmiş; Kazaklar nöbet bekliyorlardı. Sabaha bir saat vardı. Valizimi baş ucuma koyarak yattım, yatmadan önce makasçı Erm eni’yi çağırmıştım. Kendisine bir lira vererek yakındaki Cavlak köyüne gitmesini İbrahim A ğa’ya haber vermesini, Fahrettin B ey’in çağırdığını bir araba getirmesini tenbih etmiştim. Bir saat sonra İbrahim Ağa araba ile geldi. Köye gittik. Asbuğa köyü yedi kilometredir, gece vakti bizim eve haber göndermişler, kaynım Süleyman Efendi, iki atlı ve bir de yedek atla üzerinde yamçı ve başlık olarak geldi. Derhal binip Asbuğa köyüne giderek gece evime ulaştım. Evde bir hafta istirahat ettikten ve yorgunluğumu giderdikten sonra Türki­ ye’de gördüklerimi hatıra defterime kaydettim. Meşrutiyetin ila­ nından sonra İttihatçı hükümet, Türkiye’de yaşayan azınlıklara çok iyi muamele ediyordu. Evvelce gayrı Müslimlerden 19-45 yaşma kadar olanlar askerlik hizmeti karşılığı olarak yılda az miktarda bir para ödüyorlardı. Böylece ailelerinin yanında rahat yaşayıp memleketin bütün ekonomisine hâkim oluyorlardı. Hal­ buki Türk evlatları, Afrika çöllerinde, Balkanlarda ve Rus cephe­ lerinde kanı pahasına çarpışıp vatan için canlarını veriyorlardı. Hükümet onların din ve eğitim işlerine karışmıyordu. Pazar günle­

63


ri kiliselerde yaptıkları ayinlerle beraber istedikleri gibi Türkler aleyhine propagandalarını yapmaktan geri kalmazlardı. Bir polis yahut gizli bir memur gidip dinlemezdi. Çünkü o zaman hocaların fetvası onların böyle serbestçe çalışmalarını destekler bir vaziyette idi: “Kiliseye ayak basan Hıristiyan olur” mealindeki kuru sözleri kulaklarda yer etmişti. İttihatçılar Türk tebaası olan bütün vatan­ daşlar askerî mükellefiyete tâbi tuttukları için gayrı Müslimlerin, yukarıda zikrettiğim gibi vergi yükünü üzerlerinden kaldırmışlar­ dı. Rum ve Ermeni vatandaşlarımızdan da bu sırada asker olanlar Balkanlardaki Mehmetçiklerle aynı safta çalışmışlardı. Daşnak komitesi reisi olan Antranik, Ermeni gönüllüleri ile Bulgaristan’a geçerek Türk ordularına karşı çarpışmıştı. Bunu gören Türki­ ye’deki Ermenilerin ve Rumların fikirleri çelinmişti. Kars’a geldiğimde Daşnak komitesi reislerinden Sivas’ın Gövdin köyünden Murat, Türkiye’de seferberlik ilânından sonra 200 kadar askerlik çağındaki Ermeni gençlerini başına toplayarak dağ yolları ile Şarkî Karahisar’a girerek şehri ateşe vermiş, rast geldiklerini öldürmeye başlamış, oradaki az bir jandarm a kuvveti ile çatışmadan sonra Şarkî Karahisar’daki Ermenileri de yanına alarak Rusya’ya geçmişti. Ruslar ise resmen Antranik’i Tiflis’e çağırıp genel vali Varansof D aşkof şerefine tertip edilen bir ziya­ fette Ermenileri teşvik ediyorlardı. “Artık Büyük Ermenistan te­ şekkül edecektir” parolasıyla “Bütün Ermenileri başına toplaya­ caksın, Murat, Van cephesi şenindir,” diye emir verilmişti.

64


Antranik 30 bin gönüllü toplamış, kendisine

de “ General

Antranik” namı verilmişti. Bundan cesaret alan Ermeniler, yollar­ da karşıladıkları Türkler öldürüyorlar, geceleri de zengin evleri basarak bütün servetlerini toplayıp götürüyorlardı. Türkiye’de ise askerlik çağındaki Ermenileri İttihatçılar silahlandırıp Rus cephe­ sine gönderiyorlardı. 18 Ekim 1914 Kurban Bayramı gecesi Rus­ lar Karaurgan’dan sınırı geçerek saldırmaya başladılar. Bunu gö­ ren Türk ordusundaki Ermeni erleri de silahları ile beraber Ruslara iltihak ettiler; bu durum karşısında Türk ordusunun da Sarıkamış üzerine yürüyeceği muhakkaktı. Ailemiz içinde bulunan genç kadın ve kızlarla eşim Zeh­ ra’yı Gence’ye götürerek arkadaşlardan birinin evinde bıraktıktan sonra tekrar gelip gizli olarak Kars’tan çalışmamı kararlaştırdım. Kars’ta sıkıyönetim ilân edildiğinden Türkleri mevkii müstahkem olan Kars’a sokmuyorlardı. K ars’ta bulunan dostumuz Abacıyan Tatoz A ğa’ya bir mektup yazdım, ailesini ve kızlarını beraber alıp bize gelmelerini rica ettim. Kars’tan gece saat 8 ’de ailesi ve kızla­ rı ile Tatoz Ağa trene binerek gelmek üzere yola çıkmıştı. O ak­ şam bizde hazırlığımızı yaparak 10 bin mâdenî altınımızı bir san­ dığa yerleştirip harekete hazır bulunuyorduk. Akşam saat 6 ’da kapımız çalındı. Hizmetçiler, kimin olduğunu soruyorlar ve kapıyı çalanın köy muhtarı Adil Ağa olduğunu öğreniyorlar. Adil Ağa: “Sarıkamış kaymakamı geldi, İsmail A ğa’yı görecekler” diye söyleyince, kaynım Süleyman Efendi de koşarak kapıyı açtı. Fakat

65


25 tane silahlı Ermeni fedaisi, “hürya” diyip içeriye daldılar; bizi kıpırdatmadan olduğumuz gibi odada tuttular. Silahları göğsümü­ ze dayanmıştı. “ Kıpırdayam vururuz” diye tehdit ediyorlardı. Sandığa yerleştirdiğimiz 10 bin altını olduğu gibi sandığı kırıp torbalara aldılar. Kadınların boynunda, başında ne kadar altın ve mücevheratları varsa soydular. Beni ortaya almışlardı. “Türki­ ye’den yine buraya hafiye olarak mı geldin” diye üzerime saldı­ ranlara karşı eşim mücadele ediyordu. Her hangisi bana silah çevi­ riyor idiyse o kendisini karşı veriyordu. Eşimden fırsat bulan fe­ dainin birisi tüfenginin namlusu ile göğsüme kakıp göğüs kemiğimi kırdı. Ben ağzımdan kan boşanarak olduğum yere yı­ ğılmıştım. O sırada ellerinden yapışan azılılar, “keseceğiz” diye tepinirken ve eşim de boynuma sarılıp beni kudurmuşlara verme­ mek için çabalarken dışarıdaki gözcüleri, Ermenice “Mart KukaAdamlar geliyor” diye bağırmaya başladı. O sırada azılılar telaşla parmağımda bulunan yüz altın kıymetindeki Firuza taşlı yüzüğü altın saat ve altın kordonumu kapıp dışarıya çıkarlarken bize: “Eğer dışarıya çıkarsanız ve bağırırsanız hepinizi öldürürüz” diye ihtar ettiler. Hepsi beraber evimizde ne var ne yok alıp çıkarlarken bir de yaylım ateş açarak kaçıp gittiler. Onlar uzaklaşırken nahiye müdürü dört atlısı ile angarya araba temini için köye geliyorlarmış. Gürültüden sonra nahiye müdürü evimizden içeri girmişti. Manzaranın perişanlığını, kadınların ağlaştıklarını, benim kanlar içinde yattığımı görünce: “Fahrettin bey üç aydır biz seni arıyo­

66


ruz” diyip iki adamını başımda nöbetçi koydu. Kendisi derhal nahiyeye giderek “Sarıkamış’a telefonla Fahrettin Bey’i tuttum” haberini vermiş. Şafak vakti Sarıkamış’tan dört atlı daha gelip beni yaralı ve bitkin bir halde ata bindirip Sarıkamış’a götürmek üzere iken Tatos Ağa da ailesi ile o sırada evden içeriye girdi. Bu felâketi görür görmez ağlaya ağlaya gerisin geriye dönüp Kars’a gittiler. Atlılar da beni alıp Sarıkamış’a götürdüler. Bu andan itibaren sevdiğim Absuğa köyüne, aileme ve sevdiklerime veda ettim. Sarıkamış’ta hasta olduğum için beni jandarmaların koğu­ şunda bir karyola üzerine yatırdılar. İki gün sonra Köprüköyü muharebesi başladı. Erzurum’dan gelen Türk ordusu, Badıçivan köyü üzerinden geçerek Aras vadisinde bulunan Karaçuha ve Hoppik sırtlarında karşısına çıkan General B aratof un ordusunu tamamiyle imha etmişti. Baratof karargâhı ile zorla canını kurta­ rıp kaçabilmişti. Sarıkamış caddeleri dört atla çekilen arabalardaki ağır yaralılar ve ayakları ile yürüyebilen hafif yaralı Ruslarla dol­ du. O sırada beni iki süngülüye teslim ederek vagona koydular, yaralılarla birlikte Kars’a yolladılar. Gece Kars’a geldik. Onlardan beni ayırıp jandarm a koğuşuna teslim ettiler. Sabahleyin güneş doğduğunda dört süngülü asker beni alıp Kars istasyonundaki büyük hapishaneye götürdüler. Hapishanede siyasî mahkûmlara ait tek karyolalı, sıkıntılı Rusların Segrenti kamara adını verdikleri bir yere koydular. Vahan adında katilden suçlu bir Ermeni’yi de bana muhafız tayin ettiler. 18 gün bu kamarada kaldım. Evden

67


hiçbir şey almama fırsat bırakmadan çıkarmışlardı. Üstümdekilerden gayrı ne elbisem, ne çamaşırım vardı. Yalnız kış olduğu için Sarıkamış’a getirilirken üzerime bir yamçı vermişlerdi. O da ya­ nımda idi. Benim yakalanıp da Kars hapishanesinde olduğumu duyan Hanameryan Vahan Efendi validen izin alarak beni görme­ ye gelmişti. Kendisine, üç ay önce Türkiye’ye geçtiğim sırada terziye dikilmek üzere kış paltomu bıraktığımı söyledim. Aldı, bir gün sonra getirdi.

BUGÜNDEN SONRA SİBİRYA YOLLARI BAŞLIYOR 18 gün kars hapishanesinde kaldıktan sonra bir akşam so­ numuz ne olacak düşüncesiyle saati 24 edip uyumak için karyo­ lama uzandım. Saat ikiye doğru kapımın anahtarla zorlandığını ve arkadan iki süngülü saldatın karşımda

dikildiğini gördüm.

“Zabray veş - Eşyalarınızı toplayın” diye söylenince kalktım, elbisemi giydim, başlık, palto ve yamçımı aldım. “ Kollarınızı uzatın” diye işaret ettiler, bileklerime kelepçeleri geçirdiler. Önle­ rine katıp hapishanenin bahçesine indirdiler. Bahçede elliye yakın Türk tebaasının da toplandığını gördüm. Bunlardan on ikisi resmî elbiseli Türk askeri idi. Dörder olarak yürüyüş kolunda süngülü saldatların refakatiyle Kars istasyonuna götürüldük. Sarıkamış’tan gelecek treni bekliyorduk. Sisli ve karanlık bir gece, sıfırın altında 25°’den fazla bir soğuk vardı. Yarım metre kadar olan karın üze-

68


rinde bekliyorduk. Garip bir uğultu, etrafı kaplıyan bu matemin derin sükûtunu birden bire bozmuştu. Düşüncelerim ardı ardına takılmış gidiyordu:

Gayelerim tahakkuk etmeden meçhul bir

akibetin karanlık yollarına düşmüş gidiyordum. Yaşımın icabı kafamın kabiliyeti ile millet ve vatanım için çalışmam gerektiği bu çağında m aalesef kollarım düşmanın zincirleriyle bağlanmış ve beni kudretsiz bir hale getirmişti. Fakat içimde hiçbir korku yok­ tu. Maneviyatım çok yüksekti. Sevdiğim yerlere veda için bir defa daha yönümü çevirdim. Kars kalesine baktım. Gözümün önünde orada metfun olan Ebul Hasan-i Flarkanî Hazretlerinin türbesi ve Evliya Camisi gelerek elimi kaldırıp bir Fatiha okudum. Bir defa daha buralara dönmek için kalbimden Ulu Tanrıya niyaz ve di­ lekte bulundum. Maddeye kuvvet veren manaya bir kat daha sarı­ larak enerjini kuvvetlendirdim. Sonra etrafımda olup bitenlerle meşgul olmaya başladım. Acaba bu kafilemizde kimler vardır diye bakınırken, Kars’ın gizli polis ajanlarından ve Rum soyundan olan Eslemazof Sava’yı gördüm”Ne o, hayrolsun, burada da mı hafi­ yelik yapıyorsun sava"”dedim. Sava ağzını açmış ve gözünü yummuştu. Yanıma sokularak gence vali Varansof D aştafun emriyle Kafkasya’nın her ilinde yirmişer kişiden mürekkep birer Ermeni komitesinin kurulduğunu, bunlardan ihbar ettikleri “Rus aleyhtarları” arasında kendisinin de bulunduğundan Sibirya’ya sürüldüğünü anlattıktan sonra, kendi suçunu da şöyle izah etti: “ 1912 yılında Ermeniler mevkii müstahkemdeki silah deposuna

69


girerek bir çok tüfek ve Nagant tabanca aşırmışlardı. Ben bunları takip ederek çalman silahları buldum ve sekiz Ermeni gencinin Sibirya’ya gönderilmesini sağladım; bana bundan

kırgın olan

Kars komitesi, Sava Türk konsolosluğu ile haberleşiyor diye ih­ barda bulundu. Bunun için sizlere yoldaş oldum” dedi. Sarıka­ m ış’tan beklenilen tren gelmişti. Vaktiyle yaralı taşıyan, hâlâ için­ deki kanları kurumayan bir vagona ellimizi de tıkıp kapıyı kilitle­ diler. Gece saat dört oluyordu. Kars’ı Allah’a emanet edip ayrıldık. Güneş doğduktan sonra Gümrü istasyonuna geldik, tren­ de Ermeniler var diye Ermeniler vagonumuzun etrafını sarmışlar­ dı; durmadan ağızlarına geleni savuruyorlar. Saldırmaya kalkışı­ yorlar, fakat süngülü saldatlar mani oluyorlardı. Dört saat sonra trenimiz Tiflis’e doğru yola koyuldu. O gece yolda geçti. Güneş yeni doğduğu zaman Tiflis istasyonuna geldik. Hepimizi istasyona indirdiler, ikişer edip kollarımızı bağladılar; Savayı da

getirip

benim koluma bağladılar, hakkımızda tutulan zabıt varakasında benim suçum (Türeski Vayenni İşpiyan= Türk askerî hafıyesi), Sava’nınki ise (Türklere casusluk yapıyor) diye gösterilmişti. Bunun için ikimiz bir bağlanmıştık. Süngülü saldatlar bizi Kur nehri üzerindeki beş numaralı hapishaneye götürdüler. O geceyi orada geçirdik. Sabahleyin hapishanenin avlusuna çıkardılar. Bu hapishanede beş koğuş vardı. İkisi çocuklara aitti. Çocukların koğuşu da açılmıştı. Elliye yakın çocuğu çıkardılar; bunların için­ de 12 yaşlarında gürbüz bir çocuk herkesten sonra benim yanıma

70


geldi ve “Amcacığım sizi ne için tuttular” dedi. Ben Türk tebaa­ sından olduğumdan ve İttihad-ı Türk Cemiyeti’nde çalıştığımdan ötürü tuttuklarını söyledim. Ben de onun ne milletten ve kim ol­ duğunu sordum. Adının Settar olup Tiflis Türklerinden olduğunu, bir bayanın el çantasını aşırdığı için üç ay ceza ile buraya tıktıkla­ rını öğrendim. Buradaki çocukların hepsinin de cezasının üçer aylık olduğunu ilave etti. Bizden önce gelip diğer koğuşlara ko­ nulanlar arasında resmî Türk askerî elbiseli olanlar da dışarıya çıkanlar arasında idi. Settar bizim kafileye sorduklarını onlara da gidip soruşturmaya başlamıştı. Onlardan da “Bizler Ermeniyiz, Türk askeri olmuştuk. Ruslar tarafına silahlarımızla geçip teslim olduk, Ruslar da

bizi tutup Türklerle birlikte Sibirya’ya

sevkediyor” cevabını aldı. Settar bunun üzerine heyecanını gizlemiyerek şöyle söylenmeye başladı: “Sizler hem Türk’ün ekmeğini yediniz, hem de silahını ona karşı kullanmak için düş­ manına kaçtınız, sizi gidi...” diye ağzına geleni savurmaya başladı. Ve arkasından yine “Sizin o nankör Antranik Tiflis’e gelerek birtakım çapulcu Ermenileri başına toplıyarak Türk cephesine gitti, Tiflis’te dört günden'fazla kalamadı, eğer daha fazla kalsaydı biz Türk gençleri ona layık olduğu cezayı verecektik” dedi. Settar’ın bu hücumundan yüzleri kızaran ve Türk askeri kılığında­ ki bu Ermeniler koğuşlarına dönmek zorunda kaldılar. Tiflis ha­ pishanesinde yirmi gün kaldık. O sırada bir vagonla 25 kadar esir de Batum’dan getirildi. Bunların içinde Artvinli Deli Vahit, Borç-

71


kah İsmail Bey, Batumlu Yasemitze Abdullah Efendi, Ramiz Bey, Dursun Bey, ve Kadri Beyler, Türk tebaasından Artist Mehmet Bey vardı. Her gün, sabahları koğuşlar açıldığında Settar benim yanıma gelip hatırımı soruyor, Ermeni askerler bunu görünce koğuşlarına dönüp kapıyı kapatıyorlardı. Settar, kapının ışık deli­ ğinden onları paylıyor dönüyordu. Bir sabah da bana bir çanta ile, ucu işlemeli bir havlu getirdi. Hediyelerini geceleyin koğuşta çocuklarla kumar oynayıp kazandığını yirmi kuruş yerine aldığını ve ileride başıma gelecekleri keşfetmiş gibi “Amca siz Rusları bilmezsiniz, çok yerde sizi yaya götürecekler; ekmek, çaydanlık gibi

lüzumlu eşyalarınızı, çay ve şekerinizi bunun içine koyup

omuzunuza atarsanız, havlu ile de kurulanırsınız” diye bana akıl hocalığı yaptı. Settar’ın verdiği ilham üzerine gardiyana para ver­ dim. Çay, şeker ve bir de çaydanlık aldırttım ve bunları hediye edilen çantaya yerleştirdim. Yirmi gün sonra bir sabah Rus saldatları gelip hepimizi çıkardılar, yalnız Sava ile beni kol kola Bağladılar. Dört süngülüden ibaret muhafızlarımıza “Bunlar yol­ dan beş adım dışarı çıkarlarsa hemen öldürün” şeklinde emir ver­ mişlerdi. Kolu açık olan diğerlerinin şevki için de 25 süngülü verilmişti. Tiflis istasyonuna getirildik, istasyonda demir kafesli vagonlara doldurulan kafilemizin toplamı yüz kişi olduğu halde, Bakû’ya doğru yola çıktık. İki gece sonra Bakû istasyonuna gel­ dik, bizi Hazer denizinin kıyısında Tağıyof Hacı Zeynel Abidin Efendi’nin yaptırmış olduğu hapishaneye koydular, burada ayrı

72


bir yaşayış tarzı vardı. Ekmek olarak beyaz francala, yemek olarak bol etli fasulye ve pirinç pilavı veriliyordu ki, buna sebep bu ha­ pishanenin bütün masraflarını hacının üzerine alması idi. Hapis­ hane müdürü; her gün sabah çayından sonra iki saat, öyle yeme­ ğinden sonra iki saat müddetle hapisleri, hapishanenin muntazam olan bahçesine ikişer ikişer gezintiye çıkartıyor ve hava aldırtıyordu. Bir sabah bahçeye çıktığımızda kafilenin 200 kişiden fazla olduğunu gördüm. Kafkasya’daki Türkçüleri ve Alman tebaasını da toplayıp bizimle birleştirmişlerdi, bizlerden önce gönderilen Karslı Cihangiroğlu Aziz Bey, Sarıkamışlı kuyumcu Abdülhamit Efendi, Oltulu kuyumcu Mehmet Battaloğlu, Akbabalı Eller köyünden Babaş, Cebeci köyünden Mehmet Dayı, Haşan, ali ve Ali Asker Ağaları da orada gördüm. Gezinirken, 65 yaşında sa­ kallı bir ihtiyar yanıma gelip benimle konuşmak istediğini söyle­ yerek kim olduğumu sordu. İcabeden izahatı verdim. Ben de onun kim olduğunu sordum, kendisinin Borcalı kazası Türklerinden olduğunu dört defa Sibirya’ya ve Kamçatka’ya kadar gönderilip tekrar kaçıp geldiğini, başına topladığı Türklerle Rusların postala­ rının önünü keserek para aldığını ve adının küçük Ali olduğunu söyledi. Bana cesaret aşılıyordu, “Korkmayınız Rusya’nın her neresinde olursanız olun Kaçak Ali sizi tekrar kaçıracak, Kafkas­ ya’ya ulaştıracaktır. Sibirya yollarını karış karış biliyorum” dedi. Bakû’da yirmi gün kaldıktan sonra, bir gece yatsı vakti şehirde bir heyecan ve telaş başgösterdi. Müslüman gardiyanlardan edindiği­

73


miz haberlere göre, “Türk ordularının -E nver Paşa komutasındaSarıkamış’ı işgal ettiklerini ve Kars üzerine yürüdüklerini” öğren­ dik. O gece Baku istasyonundan hareket etmek için 50 katar ha­ zırlanıyor. Tiflis ve Bakû tamamiyle boşalıyor, ilk önce hapislerin Bakû’dan uzaklaştırılmalarına emir veriliyordu. Hemen elli kişi kadar süngülü saldatlar gelerek gece yarısı ikişer kollarımızı bağlıyarak iki yüz kişilik kafilemizi demir parmaklıkla beş vagona yerleştirip iki vagon da muhafız saldat vererek, ayrı bir lokomo­ tifle bu esir katarını yola çıkardılar. Sabah olunca bir tarafta Hazer kıyıları, diğer tarafta Kafkas dağları, Kazbek ve Elburus etekle­ rinden geçiyorduk. Aralık ayında burada koyunlar kuzulariyle yeşillikler üzerine yayılmış, Komuk ve Avar Türkleri köylüleri develerle çift sürüyorlardı. Bir gün bir gece Hazer’in yeşil kıyı­ sından geçerek Bislan istasyonuna geldik: Burası bir Çerkeş köyü olup nüfusu 10 bine yakındı, katarımız burada durdu. İstasyonda muhtelif yönlere ayrılan makaslar vardı. Birbirinin ardı sıra yüzer vagonluk, dörder lokomotifin çektiği üç katar tren

-asker dolu

olarak- gelip durdu. Bizim katarımız kenar bir makasta idi. Bu vagonlardan çıkan kazaklar Türk esirleri olduğumuzu haber alınca bize hücum ettiler, muhafızımıza memur olan eli süngülü saldatlar etrafımızı kuşatıp kazakların saldırışına mani oldular. O sırada M oskova’dan gelen sürat katarı bizim katarın yanındaki makasa gelip yan yana durdu. O sırada bir ermeni askeri peyda oldu. Bi­ zimle Türkçe konuşarak, kim olduğumuzu sordu, o bizi öğren­

74


dikten sonra, ben de ondan “ Bu katarlar nereye gidiyor” diye sor­ dum. “Enver Paşa, ordusu ile Sarıkamış’ı işgal ettikten sonra şim­ di de Kars’a yürüyor, bunlar onu karşılamak için giden Türkistan alaylarıdır. Galiçya cephesinden geliyor, gidip onları mahvedecek ve Sivas’a kadar ilerleyecek” diye söylendi. Bu konuşmamızı, sürat katarının birinci mevkiindeki kompartıman penceresinden, belinden aşağıya kadar sarkan 25 yaşlarında bir delikanlı dinliyor­ du. Derhal yüksek ve tok bir sesle Ermeni’ye ağır sözler söyleme­ ye başladı. Hemen Ermeni askeri oradan sıvıştı. Delikanlı bize dönerek, “Korkmayınız, buradan giden esirlere içteki Ruslar fena­ lık yapmazlar, sizi nereye kadar götürürlerse, Enver Paşa oraya kadar gelecektir, yakında Türk ordusu Bakû’ya girmek üzeredir” diye bize teselli veriyordu. Kendisinin de Bakû’lu bir Türkoğlu Türk olduğunu söyledi. Sürat katarı Bakû’ya doğru, bizde Kafkas eteklerinden ayrılarak R ostof şehrine doğru yol alıyoruz. Geçtiği­ miz yerler eski Türk elleri, Hun Türkleri, Lezgırlar, Çaçanlar, Avarlar’ın köylerinden geçerek Don nehrinin üzerinden R ostof a vardık. Evraklarımız alınıp, şehirden dışarda olan hapishaneye konulduk. Hapishanede Kafkasya’dan toplanıp getirilen Türk kafileleriyle birleştik. Don nehrinden öteye Rusya diyorlar, artık Kafkasya geride kaldı. Rostof hapishanesine gittiğimiz vakit, âdet olduğu üzere herkesin evrakını okuyorlar; hapishane müdürüne teslim ediyor­ lardı. Gardiyanlar yoklama için esirleri çırçıplak yapıp, sıkı bir

75


araştırma yapıyorlar, silah ve gizli evrakın olmamasına azami gayret sarfediyorlardı. Bu formaliteye şiddetli bir yağmur günü başlanmasından ve benim de adımın en sonra okunmasından ötürü R ostof hapishanesinin bahçesindeki halimi unutamayacağım. Yağmur altında sırsıklam bir halde, akşam karanlığı bastığı için esirlere o ara dağıtılan kaynamış çay suyu ve yemekleri verildi­ ğinde, bu doğal ihtiyacımdan da uzak kalmıştım. Vücudumda biraz hastalığın, dışarıda yağmur altında bekleyişim neticesi kır­ gınlığın ve titremenin verdiği bir halsizlik vardı. Muayene işim bittikten sonra, beni 250 kişilik bir esir koğuşuna koydular. Arala­ rında birçok yabancı çehreler görüyordum. Bunların Kuzey Kara­ deniz kıyısı, yani Yerislav ve Sivastopol vilâyetlerinden toplanan, inkilâpçı sosyalist Ruslar olduğunu öğrendim. Koğuştakilere has­ talığımı ve bir bardak çaya ihtiyacım olduğunu söyledim. Derhal aramızda bulunan iki Alman mühendis koğuşun kapısını çalmaya başladılar, gardiyanlar geldiğinde, mühendisler benim hasta oldu­ ğumu ve sıcak bir şeye ihtiyacım olduğunu haber verdiler. Bu durum hapishane müdürlüğüne haber verilince, derhal yemek ve sıcak çay suyu geldi, Alman mühendisleri beni yedirdikten sonra yatırdılar ve üstümü örttüler, bir gün sonra buradaki hapislerle anlaşmaya başladım. Ruslar içinde aşırı solcular vardı, biz Türklerin de kendileri gibi Çarı devirmek gayesinde oluşumuzu bildikle­ ri için, bunlarla iyi anlaştık. 50 kadar esir de Kafkasya’da fırıncı­ lık eden ve köylerde Türkçe hocalığı yapanlardan toplanıp geti­

76


rilmişti. İki gün sonra, Rostof içindeki Türk fırıncılarını da topla­ yıp yanımıza getirmişlerdi. Rostof hapishanesi otel gibi idi. Bura­ da bit, karınca gibi kaynıyordu. Koğuş temizliği sırasında süpürge ile toplatılan çörçöp arasından, tekrar çıkıp karınca gibi ardarda dizilmiş geliyorlardı. Hapishanenin içinden ancak iki saat teneffüs için bahçeye çıkmak müsaadesi vardı. Diğer 22 saat kapılar kilit­ leniyordu. Koğuşa beş altı kadar fıçı konmuştu, herkes doğal ihti­ yacını bunlara yapıyordu. Sabahları kapının açılışında, esirler sıra ile bunları döküyorlardı. Burada da 20 gün kaldıktan sonra bizi iki kafileye böldüler. Her kafileye de beşer vagon ayrılmıştı. Her kafilede 150 esir ve muhafız süngülü saldatlar bulunuyordu. Bi­ rinci kafileyi Rizan, Sizran yolu ile, bütün şehirleri dolaştırarak götürdüler. Bizim kafileyi, karanlık şubat ayının yağmurlu bir gecesinde kollarımızı bağlayıp istasyona ikişer ikişer getirip diz­ diler. Bu zaman, Alman cephesinden yüz vagon yaralı gelmiş istasyonda duruyordu. Bizi böyle kolları bağlı sıra halinde onlara gösteriyorlardı. İstasyon, kadın, erkek sivil halkla hınca hınç dol­ muştu. Yağmur dinmemişti. Kafilemiz sicim gibi yağan bu yağ­ murun altında perişan bir durumda iken, istasyondaki sivil Rus halkı halimize çok acıyorlardı. Ceplerimize bisküvi, sigara paketi ve para koyuyorlardı. Ağlayanlar arasından bazıları: “Allahım bunlar da bizim gibi insandır. Bu ne zulümdür” diye Rusça söyle­ niyorlardı. Bu acıklı manzara, iki saat sonra gelen bir trenin bize ait olan vagonlarına sokulmamıza kadar devam etti. Katarımız yol

77


almaya başlamıştı. Ne yöne gittiğini bilmiyorduk. Türk esiri diye; gösteriş için her şehri dolaştırıyorlardı. Herhangi şehirde eğlendiysek, Türklerin Cemiyeti Hayriyesine mensup bir hoca ile dört kişilik üyesi geliyor, aramıza giriyorlar, ölüler varsa, törenle çı­ kartıyorlar, namazını

kıldıktan sonra kendi İslâm mezarlığına

gömüyorlar, hastalarımızı götürüyorlardı. Sağlara sigara, bisküvi, çay, şeker, para ve sevgi dağıtıyorlardı. Ruslar bu İnsanî harekete mani olmuyorlar ve hoş görürlük gösteriyorlardı. Bu dolaşma ve gösteriş hali, beş gün ve beş gece devam etti. Bir gün, sabah vakti bizi bir istasyona indirdiler, tekrar kollarımızı sıkı sıkı bağladılar. Şehirden geçerek yedi km. uzaktaki bir hapishaneye götürdüler. Buranın Harko olduğunu öğrenmiştik. Harkov Rusya’nın en çok şeker üreten bir şehridir. Burada 200 den fazla şeker fabrikası vardı. Bundan önceki durak yerimiz olan Rostof ise, Rusya’nın un üreten bir bölgesi idi. İç R usya’ya un, buradan gönderilirdi. Harkof hapishanesinde de aynı yoklamadan geçtikten sonra kafi­ lemizi ikiye böldüler. 75 kişilik, sürgünlere ait iki koğuşa yerleş­ tirdiler, Rusça buraya Breserni Dürme=Sürgünlere mahsus hapis­ hane” deniyor. Koğuşa girdiğimizde, bizden önce iç Rusya’dan getirdikleri yüz kadar devrimci sosyalist Ruslar gördük. Bunlar rahatlarını bozmak istemediler. Uzun bir yolculuktan gelen bizlere oturacak bir yer göstermediklerinden ayakta kaldık. Bizler rica ederek yer istediğimizde onlar kötü lâflarla mukabelede bulunu­ yorlardı. Aramızda ağız dalaşmasından sonra bir kavga çıktı. Yü­

78


zü de ayaklanıp bize karşı cephe aldılar, biz de bir köşeye sıralan­ dık, onlar yumruk döğiişü bilmiyorlardı, onar onar on guruba ayrılıp, ta burnumuzun dibine gelerek, ayaklarını yere vurup, sö­ vüp geriye dönüyorlardı. Bizimkiler de onları taklit ederek ve on guruba ayrılarak onlar gibi ilerliyorlar, sövmeden yanlarına yakla­ şıp kafalarına çift yumruğu indirip geriye dönüyorlardı. Onların eli kalkmadan, dili susmadan yine ilerleyişleri gülünecek haldi. Yumruk altında nihayet bağrışmaya başladılar. Derhal saldatlar kapının gözleme deliğinden namluyu uzatarak “Ayrılın, yoksa ateş edeceğiz” diye Rusça bağırdılar. Hemen bizler bir kenara çekildik, on dakika sonra hapishane müdürü geldi. Biz, onların bize yer vermediklerini söyledik, müdür esir Rusların hepsini koğuştan çıkardı, artık biz de rahat etmiştik. Yirmi gün kadar da burada kaldıktan sonra aramızda tifüs hastalığı zuhur etti. Hastala­ rı doktor muayeneden sonra hastaneye kaldırtıyordu. Temizlik için her birimize, onar onar yıkanmak, temizlenmek maksadıyla su vermişlerdi. İki buçuk ay oluyordu ki sırtıma olan gömleği değiştirememiştim. Sarıkamış’tan ayrıldığım vakit ailem Bayan Zehra’nın kendi eliyle bağladığı sargı göğsümde duruyordu. Ça­ maşırlarım lime lime olmuş, sırtımda çürümüştü. Bir don ve gömlek için Rostov’dan bize arkadaş olan bir fırıncıya bir lira verdim ve aldım. Yıkandıktan sonra giyindim, sargıyı olduğu gibi bıraktım, açmadım. Çünkü eşim göğsümün kıllarını traş etmiş, bal mumu ve karasakızla yaptığı bir yakıyı beyaz sargı ile sarmıştı.

79


Yirmi gün sonra bir gece bizi buradan boşaltarak, ellerimizi bağ­ layarak Harkof istasyonuna gönderdiler, yine

vagonlara koyup

bilmediğimiz meçhul bir istikamete şevkettiler; uğradığımız her şehirde, bundan önceki gibi Türk Hayriye Cemiyeti bizi her yerde ihmal etmiyorlardı ve yüklüyorlardı. Bir gece yine bilmediğimiz bir istasyonda indik, yine bağlandık, 8 km. yol yürüdükten sonra hapishaneye geldik, burası M oskova’nın kuzeyinde bulunan Tula şehri idi. Bu yer Rusya’nın büyük bir şehridir. Bütün Rus silahları burada yapılırdı: Tula hapishanesi ayrı bir özellik gösterdi. Çünkü esirleri onar onar koğuşlara koydular, yemek olarak etli patates yahnisi ve darıdan pilav veriyorlardı. Burada 15 gün kaldıktan sonra, biriken esirlerin sayısı 300 oldu. Rusları bize katmıyorlardı. Grubumuz Türk, Alman ve AvusturyalIlardan müteşekkildi. Bu­ radan da bir gece hareket ederek, yine dolana dolana, üç gün, üç gece sonra bir sabah Samara’ya geldik. Şamara karla örtülü idi. Fırtına ve tipi altında kollarımız bağlı olarak hapishaneye götürül­ dük. Yine Rum Sava ile beni kol kola bağlamışlardı. Ben hasta­ lığım ve zafiyetimden ötürü çok bitkindim. Fırtınanın tesiriyle de kuvvetim kesilmişti, kafilemiz ve saldatlar çabuk çabuk ilerliyor­ lardı. Takatim kesildiği için karlar üstüne diz çöküp kaldım, saldatlara “Ben gidemiyorum, rica ederim beni vurunuz” dedim. Bunu işiten saldatlara “Allahım bu ne zulümdür” dedim. Bunu işiten saldatlara “Allahım bu ne zulümdür” diye ağlamaya başla­ dılar, iki süngülü başımda bekledi, diğer ikisi gidip bir at kızağı

80


getirdiler.

Kendileriyle

binip

Şamara

hapishanesine

geldik.

Samara’da bir hafta kaldık. Arkadaşlar 500’den fazla olmuştu. Bize koyun postundan yapılmış kürk, içi postlu pantolon, keçeden çizme, içi koyun tüylü bir papah ve aynı kalitede bir çift eldiven dağıttılar. Bunun sonu nedir diye düşünürken artık 50-60 derece soğuk olan Domuski ve Irğuski şehirlerine götürüleceğimizi öğ­ rendik. Samara’da her gece, arkadaşların isimlerini okudukça kollarını bağlayıp

götürüyorlardı. Bir kısmının Galoga’ya bir

kısmının Dombociski’ye bir kısmının da Domiski ve Irguski vila­ yetlerine sevkedildiklerini anlamıştık. Cihangir oğlu Aziz Bey’i, Akbabalı Babaş ile beş arkada­ şımı, Batum’dan, Artvin’den gelen arkadaşları; bizden ayırarak bu gruplarla sevketmişlerdi. En sonunda bir gece bizi de hapisha­ neden aldılar, 50 kişi olduğumuz halde vagonlara konularak gece yarısı yola çıktık. Birkaç gün ve gece şehirler dolaştıktan sonra Çalabi şehrine çıkardılar, orada iki gün kaldıktan sonra Sava, Kuyumcu Mehmet Efendi, Sarıkamış’ın Koşapınar köyü imamı Mevlüt Efendi ve beni tekrar vagona bindirerek geri geldiğimiz yola doğru döndürdüler. Uğradığımız şehirlerin birinde, Cemiyeti Hayriye’nin adamları geldiği vakit, burasının Benze şehri olduğu­ nu söylediler. “Niçin her yerde, bizi yoklayışmızda bir de hoca getiriyorsunuz” diye sordum. Cevap olarak, “Sarıkamış Muhabe­ resinde esir düşen Türk askerlerinin Sibirya’ya sevkedilirken hasta

81


ve yaralı olanları öldüklerinde, bunları alıp kendi mezarlıkları­ mızda defnetmek için din adamımızı da bulunduruyoruz” dediler. Oradan da trenimiz hareket etti, bir gün öğleden sonra, Av­ rupa ile Asya’yı birbirinden ayıran, Ural nehrinin üzerinde bulu­ nan Orenburg şehrine geldik. Vagondan indirilip çifter çifter ko­ lumuzu bağladılar, süngüler arasında, istasyonda hınca hınç dolu Nogay Türkleri’nin içinden geçerken, geriden birisi boynuma sarıldı, ağlamaya başladı; Baktım ki bizden evvel yolcu ettirilen Berber İbrahim Efendi: kardeşi Hamza ve Avukat Halil Bey oğlu Ali Bey’in de Orenburg’ta olduğunu haber verdi. “Sizi de bizim bulunduğumuz, Ural otelindeki Cemiyet Hayriye’ye teblim ede­ cekler, hiç üzülmeyin” ve arkasından şunu ilâve etti. “ Bugün Orenburg’ta çıkan gazete 400 Türk esirinin getirileceğini yazıyor, halbuki siz 4 kişisiniz, buradaki gördüğünüz bu kalabalık 400 Türk esirini görmeye gelmişlerdi” dedi. Saldatlar bizi hapishaneye teslim ettiler. Oradan birer gece yattıktan sonra, sabahleyin kolla­ rımız bağlı olarak şehrin emniyet müdürlüğü dairesine bıraktılar. Emniyet müdürü tarafından; Sava, Mevlüt ve Mehmet efendilerin ismi okunup içeriye alındı. Bunları şehirde serbestsiniz, haftada bir gün gelip emniyet müdürlüğünde isbatı vücut edeceksiniz” diye salıverdiler. Polis bana gelerek “ Siz burada ne bekliyorsu­ nuz” diye sordu. Ben de “ Bu bıraktığınız üç kişinin arkadaşıyım ve Sarıkamışlıyım” dedim. “Sizin ne için elinizde bir evrak yok­ tur, çıkın ne tarafa giderseniz gidin” dedi. Dışarıda Berber İbrahim

82


Efendi bizi bekliyordu. Alıp Ural oteline götürdü, Hamza ve Ali Beyler geldi, sarıldık ve ağlaştık. O zaman otelde bulunan aynanın karşısına geçtim. Rengim uçmuş, sapsarı kesilmişim, saç, sakalım uzamış. Birbirine karışmış,Kars’tan çıkan 120 günlük ıstırap ada­ mını, yani kendi kendimi tanımaz olmuştum. Hemen baştan aşa­ ğıya bütün üstümdekiler soyuldu. Saç sakalım İbrahim Efendi’nin eli ile tıraş edildi, hamama götürüldüm, temizlendikten sonra bize dört yataklı bir numara ayırdılar. Derhal Cemiyeti Hayriye’nin doktoru Dr. İsmail Bey geldi, bizi muayeneden geçirdikten sonra “yirmi gün et yemeyeceksiniz, verdiğim bu ilaçla vücudunuzu masaj yapacaksınız.” Dedi ve iki günde bir muayeneye gelmeye başladı. O gün sabahleyin Kars’taki dostum Abaciyan Tatos Ağa’ya bir telgraf çektim. “Orenburg’a çıktığımı, serbest bırakıldı­ ğımı ve param olmadığını” bildirdim. Aynı gün öğle namazını kılmak için H üseynofnun camisine gitmiştim. Derhal sava gelip “ Postacı sana 400 lira getirdi., sizi bekliyor” diye haber verdi. N a­ mazımı kıldıktan sonra numaraya gelip paramı aldım. Çarşıya indim, yeni elbise, çamaşır, ayakkabı ve lüzumlu diğer ihtiyaçla­ rımı tamamlayarak, numarada istirahata koyuldum.

ORENBURG’TA KALDIĞIM GÜNLER Dört aylık yolculuğun verdiği azap, kollarımızın bağlılığı, hürriyetsizlik ıstırabı yorgunluk ve hastalığın acıları, Orenburg’ta diner gibi olmuştu ve burada artık serbest ve üzüntülü bir hayata

83


başlıyordum. Arkadaşlarımdan Mevlüt Efendi bir hafta sonra Tifüse tutuldu, bize her gün bir kardeş ihtimamı gösteren berber İbrahim Efendi de m aalesef Tifüse tutulmuştu. Her biri yirmi gün kadar bu hastalığı çektikten sonra kurtuldular. Bir gün otelimizin katibi Fatih efendi kapıyı vurup “ Efendim, sizi iki ziyaretçi gör­ mek istiyor” dedi, “ Buyursunlar” dediğimde, birer şahsiyet sahibi oldukları belli olan iki zat içeriye girdiler, hürmetle karşıladım. Birinin Orenburg’ta çıkan “ Vakit” gazetesi sahibi yukarıda adı zikredilen Fatih Kerimi Bey, diğeri de

Kazan gazetesinin

Orenburg’taki muhabiri Burha Şeref Bey olduklarını öğrendim. Hatır soruşmasında sonra, Türkiye’nin durumu hakkında bilgi istediler. Yalnız genel seferberliğin ilanından sonra Köprüköy muharebesi günlerinde tutulduğumu ve bundan sonraki havadisten haberim olmadığını, Sarıkamış’a yazacağım mektuptan sonra, etraflıca haber vereceğimi ilave ettim. Kalkıp gidecekleri sıra Fatih Kerimi Bey, “burada kaldığınız müddet canınız sıkıldıkça idarehaneme buyurun, gündelik haberlerden ve yeni yeni tanıya­ cağınız arkadaşlardan ve toplantılarımızdan hem siz, hem de biz istifade edeceğiz, üzülmeyin,” diye elimi sıkıp ayrıldılar. Derhal aileme bir mektup ve bir de Benli Ahmet istasyonu yanında bulu­ nan Subhan Azat köyündeki arkadaşım Molla M ustafa’ya bir mektup yazarak, ikisini bir araya koyup Molla M ustafa’nın adre­ sine yolladım. Bundan sonra gerek telgraf ve gerek mektupla haberleşeceğimi ve günü gününe her günkü olayları, Türk ordusu­

84


nun Sarıkamış’a nasıl girdiğini ve nasıl ayrıldığını mufassal bir şekilde bana yazmasını arkadaşımdan istedim. Molla Mustafa milliyetçi, çalışkan, hiçbir tehlikeden göz kırpmayan iri vücutlu, aslan yapılı, babayiğit bir Türk oğlu idi. Yazdığım mektuptan 15 gün sonra, istediğim haberlerle dolu mektubunu aldım.(Sarıkamış) muharebesini baştan sonuna kadar etraflıca yazıyordu. Şöyle ki: “ 23 Aralık 1914 günü, Enver Paşa tarafından Rusya’ya üç koldan taarruz hazırlanıyor, birinci kol Karadeniz kıyılarından Çoruh nehrini geçerek Batum üzerine yürüyor, bu kol Batum’a bir km. kala Sulta Tepesi’ne kadar geliyor, ileriye geçemiyor... İkinci kol Artvin üzerinden geçerek yalnız Çam dağına kendilerini vuruyor. Karlı ve fırtınalı günlere tesadüf eden bu zaman da, bu yolları her gün Ruslar 3.000 kişi ile açıyorlarmış, fakat, tipi, yine yolları dolduruyormuş. Bir sabah ilerleyen Türk Kuvvetlerinin Ardahan düzü ve. Kur Boyu’nda gözüktüğünü haber alan Rus karşı kuvvet­ leri hiçbir temasa geçmeden P aso f a doğru geri çekiliyorlar. Türk kuvvetlerinin komutasını üzerine alan Rahmetli Halil Paşa ile, Bahattin Şakir Bey’di. Bunlar da Ardahan’da üç gün kaldıktan sonra, Sarıkamış durumunu haber alınca geriye Artvin’e doğru çekiliyorlar. Asıl büyük ordu Enver Paşa’nın komutasında olup, 80 bin kişilik bir kuvvetle Oltu üzerine yürüyüp Koşar bağazının geçtikten sonra; Ersenek köyünden ilerleyerek, kendilerini Allahü l '.kber dağına vuruyor. Bu sırada gün dönümü olduğundan, dağlar kurşı karşıya anafor yapar ve bu hâl en az bir hafta devam eder ki:

85


Kars halkı bu hafta içinde evlerinden dışarıya çıkamazlar, çünkü her taraf sis, tipi ve kasırga ile dop doludur. Ordunun geçtiği yol­ lardan ancak haziran ayında aşılabilirdi. Ordu bir geceyi kar ve fırtına içinde geçirdikten sonra, dağı, Sarıkamış yönüne aşarak Boyalı, Salıt, Verişan köylerine öncüleri yorgun bir halde gelmiş­ ler. Bunu gören misafirperver Türk köylüleri, gelenlere sıcak ye­ mekler vermişler, ayakları donanların ilk yardımına koşarak neleri varsa önlerine dökmüşler. Buradaki Verişan, Bölükbaşı, Çıplaklı, Laloğlu köyleri Rum oldukları için, Türk köylülerlinin gelen or­ duya yardımlarının ve geriden 80 develik yüklü cephane kolunun üzerinde kimse olmadığından, develerin kendi başına Laloğlu’na doğru Ruslar istikametine gittiklerini görüyorlar. Boyalı Salıt köyünden 200 Türk delikanlısı, yorgun düşen erlerin silahlarını alarak Cinli Kaya denilen boğazı kesiyorlar; hem develeri geriye çeviriyorlar, hem de Selim köyünden doğru ilerleyen Rus öncüle­ riyle tesadüf muharebesine tutuşuyorlar. Bir gün sonra Enver Paşa karargahı ile Divrik köyüne gelip konuyor. Buradaki kiliseyi has­ tane yapıyorlar. Ruslar geri çekiliyorlar. Ordu bir taraftan Selim köyünü, yeni Rus Malakan köyünü işgal ediyor ve Rusların Selim köyü istasyonundaki bir sıhhiye tren katarının esir alıyorlar, iki gün sonra Sarıkamış’ta toplu bulunan Rus ordusunun üzerine yürüyorlar, bu sırada Baratov, ordusu ile Eleşkirt üzerinden Tür­ kiye’ye doğru yürüyordu, bu haberi alır almaz Baratov ordusu ile geri dönüyor. Kağızman’dan dolaşarak, Ziyaret dağının eteklerin­

86


den Sarıkamış’taki Enver Paşa’nın arkasını kuşatıyor, Sarıkamış sırtlarındaki Mustafa İhsan Paşa’nın onuncu kolordusu ile harbe başlıyorlar, Selim istasyonu cihetine gelen diğer bir Rus kuvveti, Akçakale çukurundan Katranlı köyü istikametinden Verişan sırt­ larındaki Türk orduları ile harbe tutuşuyorlar. Sarıkamış’taki Mustafa İhsan Paşa’nın kolordusu, sonuna kadar, hiçbir yardım görmeden, o fırtınalı günlerde çarpışıp son kalan cüz’i bir kısmı ile esir düşüyor. Bu durumu gören Enver Paşa karargahını Divrik’ten kaldırarak, Bardis istikametinden geriye doğru çekili­ yor. Geri kalan askerler de müdafaa ede ede Çil Horoz dağından Pasinler’e doğru çekiliyorlar. Bu çekilişten sonra ordu tekrara Pasinler’de toplanıyor. Rus ordusu bu çekilişi ardı sıra takip edi­ yor. Türk ordusu çekildikten sonra, Boyalı, Salut ve Asboğa Türk köylerinin Türklere yardım ettiklerini Ruslara haber veriyorlar, Kuşlar bu köylerin halkını kesmeğe başlıyor, geri kalan kadın ve çocukları da Sibirya’ya gönderiyorlar.

Benim

köyüm

olan

Asboğa’ya 108’nci Türk alayı gelmiş, bu alayın doktoru Dr. Mustafa Bey de hasta olarak benim evde iki gün kalmış, ben kö­ yümde esir edildiğim gün eşim Zehra’ya gizlice buranın savaş sııhası olacağını, ve kendilerinin buradan başka yere geçmelerini söylemiştim. Bütün ailemin kadınları bu vakadan bir hafta önce eşimin dayısının bulunduğu Kağızman’ın Kömürlü köyüne geç­ mişler. Bu sırada bizim köyde de Türk askerlerinin bulunduğunu lıııber alan Ruslar köyü sarıp ateş altına almışlar. Köye girerek

87


bulduklarını kesmişler, Kayınlarım Yusuf, Ali, İbrahim, Rıza okumuş münevver gençlerdi. Bunları da zulümle kılıçtan geçir­ miş, şehit etmişler. İhtiyar kayın pederim İsmail A ğa’yı, amcala­ rım Seyit Ali A ğa’yı, Aziz Efendi’yi, iki kaynım Süleyman ve Bektaş Efendileri ve köyümden bir çoklarını kılıçla kan içinde yere serip çıkıp gitmişler. Geceleyin bu vakayı haber alan Tiknis köylüleri,arabalarla gelip yaralılar ve sağ olanları Tiknis’e götür­ müşler, Sarıkamış’taki Rum ve Ermeni köylüleri aç kurtlar gibi Türk köylerine uluyarak saldırıp yağma ettikten sonra halkını da toplayıp Sibirya’ya sürgüne gönderilmeleri için Ruslara teslim etmişler. Arkadaşım Molla M ustafa’nın ilk mektubundaki haberler burada bitiyordu, mektubun sonunda, bundan sonraki günlük ha­ berlerini diğer mektuplarda bildireceğini söylüyordu. Mektubu alıp “Vakit” matbaası sahibi Fatih Kerimi Bey’le görüştüm. Odasına girdiğimde dokuz yüksek simanın da bulun­ duklarını gördüm. Beni onlara takdim ederken, Bağdat Sultanisi M üdürü Hanifî Efendi ve Vakit gazetesinin İmtiyaz sahibi olan Ramiyov Zakir ve Şakir Efendiler ve Kazan gazetesi muhabiri Burhan Şeref Bey’in de orada olduğunu gördüm. Özel olarak görüşmeye başladık. Dolaptan gizli bir dosya çıkardılar. Siyasî olayları gösteren bir harita çizilmiş, bu dünya harbinin niçin çıktı­ ğına dair en başta gelen mütalaalar buraya yazılmıştı. İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusların birleşmelerindeki gayenin ne olduğunu yazıyordu. Ruslara Karadeniz kıyıları ile İstanbul ve Boğazlar


verileceği gibi, doğu illerimizde de Kızılırmak’a kadar bir Erme­ nistan hükümeti teşkil edileceği vaadediliyor. İtalyanlara, Antalya, Konya ve Adalar vaadediliyor. Fransızlara da Almanya’dan Ruhr ve Saar havzalarının verileceği, Türkiye’den de Suriye’yi alacağı vaadediliyordu. İngilizlere ise, bütün Arabistan, da Basra körfezi­ ne kadar veriliyordu. Türkiye’yi iç Anadolu’da ufacık bir hükümetçik olarak bırakmışlardı. Almanya, Avusturya ve Türkiye’nin birleşmesinde de gayenin ne olduğu mütalaası yazılıyordu. Al­ manlar Fransa’dan Alses - Loren’i kurtarmak, kuzeyden Baltık boylan ile Ukrayna ve Lehistan’ı işgal ederek oradan Karadenize çıkmak emelinde idi. Türklere yapılan vaat ise Balkan savaşında kaybettiği altı vilayet, 93’te kaybettiği Elviyeyi Selase ve Kafkas ellerine girerek Azerbeycan, Rağistan ve Gürcistan’ın egemenlik­ lerini sağladıktan sonra büyük Türkistan’ı kurtararak egemenliği­ ne kavuşturmak emelinin tahakkuku peşinde koşuluyordu. Bal­ kanlarda ki ufak devletler; Sırp, Karadağ, İngilizlerle birleşip Bulgar topraklarından pay istiyor. Bulgarlar Almanlarla birleşip Kavala ve Serez den Ege’ye çıkarak Akdeniz’e ulaşmak istiyorlar. Romenlerin ise, Ruslarla birleşmesindeki maksadı; Tuna nehrin­ den çıkarak Varna Rusçuk ve Dobruca vilayetlerini almak ama­ cında olduklarını bu ön söz özetliyordu. Harita üzerinde arkadaşlar mütalaa ve fikir yürütüyorlardı. “ Acaba bu gayelerin hangileri tahakkuk edecek” diye konuşu­ yorlardı. İlk hamlede Almanların Belçika’yı çiğneyerek Manş

89


denizine indiğini ve Paris’e Elli km. mesafeye gelip durakladığını, Ruslar ise ilk saldırışta Avusturya ve Alman cephesinde Premşil şehrini alarak Krakov’a doğru yürüdüklerini ve bu tehlikeyi gören Almanların Türk ordularını Kafkasya’dan Rusya’ya saldırtacaklarını, bu şekilde Almanlar karşılarındaki kuvvetli Rus ordusunu ve Türklere karşı 300 bin kişilik Türkistan alaylarını, Kafkasya’da Türklere karşı götürmek zorunda bırakarak ve zayıflatarak; Mazor bataklıklarında tuzağa düşürdükten sonra, artık Rusların aldığı Premşil şehrini terkederek geriye çekilecekleri ve Türk ordusunun da Pasinlere varacağı mütalaasında bulundular. Cephelerdeki savaşlar inkişaf ettikçe, her tarafta toplanıp bu harita üzerinde yerli yerinde mütalaalar yürütülüyordu. Ben bu oturum arkadaşla­ rımdan gayri Orenburg’da daha bir çok arkadaş buldum. Bir de esirlere ait gizli bir yardım cemiyeti kurarak onların başına geçip çalışmaya başladım. Her gün yedi yerden gazete alıyordum. Ba­ ku’dan, Kardeş kömeği, İttihadi Türk Cemiyeti Reislerinden Haşim

Bey

Veziroflu

çıkartıyordu.

Kırım’dan

İsmail

Gaspenski’nin çıkardığı Tercüman, Kazan’dan Yıldız, (KoyaşÇağatayca güneş demektir), il ve Orenburg, Vakit gazetelerinin hepsini alıp Türkiye hakkında yazılan yazıları okumakta idim. Arkadaşlarım gittikçe çoğaldı, her gün geceli gündüzlü çalışıyor­ duk. Cemiyeti haber alan Türkistan Türkleri ve tüccarları maddî ve manevî yardımlarda bulunuyorlardı. Orenburg 150 bin nüfuslu bir şehirdir. Ural nehri şehrin önünden geçer, üzerinde bir köprü

90


var, güney tarafından geçen Asya’ya ayak basar. Orenburg bir ilim merkezi olduğu gibi aynı zamanda bir ticaret merkezidir. Etrafı geniş arazali olup halkı çiftçilikle uğraşır, ekim işleri tamamiyle makineleşmiştir. Rusların nüfusu Türklere eşittir. Bu­ ralarda Yuvan Güruzna zamanında birçok Rus getirilip yerleşti­ rilmişti. Hüseynov, Mahmut Bey ve Amca zadeli Abdülhamit, Abdüllaziz’in ortak oldukları büyük bir un fabrikası vardı. 24 saatte yirmi vagon un çıkarılırdı. Türkistan Türkleri un ihtiyaçla­ rını bu fabrikadan giderirlerdi. Aynı zamanda şehirde bir çok deri fabrikaları da vardı. Rus ordularına kışlık kürk bu fabrikalarda yapılırdı. Bu fabrikalar da yerli Türklerin idi. Ayrıca Hüseynov’un Ural nehri üzerinde bir de mezbahası vardı ki; Kırgız çöllerinde yayılan sürüler, ekim ayının on beşinde buraya gelerek bir hafta içinde kesilen her koyun asılarak havanın sıcaklığını 15-20 derece olduğu için etler donup kalırlar. Kesilen koyun işkembeleri te­ mizlenerek, kuyrukları islimi i fıçılarda eritilir, kendi karınlarına doldurulur. Derhal kuyruklar da donup kalır. Bu kuyruk yağları yapılan bir mukavele ile tamamen Kırım’a yollanır. Buradaki Türkler bütün hamur işlerini kuyruk yağı ile yaparlar. Kesilen ve dondurulup bekletilen koyun etleri Moskova ve Petersburg’ta et şubattan sonra pahalılandığı vakit, soğuk hava vagonları ile bura­ dan sevkedilirdi, Orenburg’ta yedi tane büyük cami vardır. Bun­ lardan birisi bulunduğum Ural oteline yakın Hüseynov’un camisi­ dir. İçinde elektrik, kalorifer tertibatı olup, zemini yeşil çuha ile

91


örtülmüştür. İçinde yukarı muhafılde bir telefon santrali vardı. Bütün tüccarlar beş vakit namazı burada kılarlar, ticarethanelerin­ den önemli bir iş için telefon edilirse, odasında bekleyen müezzin, safta bulunan ve namazını kılan tüccara parmağı ile işaret eder ve tüccar derhal gidip icabeden konuşmayı mağazası ile yapar, tekrar gelir, ibadetine koyulurdu. İlk yardığımız hafta elbisemi değiştirip temizlettikten sonra, cuma namazına gittim, Halk yediden yetmişe burada hınca hınç toplanmıştı. Sela okunduktan sonra hatip mimberin ayağına gelerek eline uzun bir dayak (deynek) aldı. Dayanarak mimberin üst basamağına kadar çıktı, dayağı yanına bırakıp cemaata dönüp, oturdu. Lahuti bir ezandan sonra, hutbeye başlamak için Euzü ve Besmele çektikten sonra şöyle başladı : “ Elhamdü Lillahi Emme Badu” dedi ve Türkçe olarak o hafta siya­ sî durumu başında sonuna kadar cemaata izah etti. Sonunda Rus hükümetinin durumunu anlattı, daha sonra halkın buna karşı ala­ cağı tedbiri açıkladı, son olarak kumarbazlık, sarhoşluk, kötü fiiller ve israf yapmanın haram olduğunu söyledikten sonra el kaldırdı. “Padişahımıza dua = yani padişahımızdan maksat halife­ yi kastediyordu” deyip bitirdikten sonra namazı kıldırdı. Ben hut­ benin yüksek sesle ve Arapça okunacağını bekliyordum. Bu na­ mazdan sonra, Burhan Ş ereften sordum : 10 yıl önce gençler birleşerek her caminin mimberi önüne toplanmışlar, hocadan hut­ benin ne olduğunu ve gayesini sormuşlar, hutbenin Hazreti Mu­ hammet zamanında nasıl olduğunu sormuşlar. Ve o âleme rahmet

92


olan Allah sevgilisinin nasıl hareket ettiğini öğrenmek istemişler. Hutbenin, Hazreti Resulün vak-i saadette müşkül durumlarda mesela düşman saldırışlarında halkı haberdar etmek ve tedbirli bulunmak için ve harpten gayrı olayları anlatmak maksadıyla yapmış olduğu konuşmadan ibaret olduğunu gençler hocadan işidince; “Öyle ise hocam, siz de yoldan ayrılmadan bize her hafta olanları söyleyin” diye rica etmişler. Ondan sonra bu şekilde hut­ be okumaya başlanmıştır, dedi. Hüseynov’un camisinde olduğu gibi diğerlerinde de aynen bu şekil mevcuttu. İkinci cami Kervan­ saray Camisi’dir. Bu cami Başkırt Toralarından beylerinden kal­ madır. Beylerin sarayları bu caminin etrafında inşa edilmiş, cami orta yerde kalmıştır. Orenburg valisi bu saraya vilayet dairelerini yerleştirmişti. Birçok defa bu caminin yıkılmasına, yani Başkırt sanat eserinin yokedilmesine ceht edilmiş ise de, Türkler buna mani olmuşlar. En son olarak burasının yıkılıp, resmen kilise ya­ pılması için Çardan emir çıkartmışlar, bunu duyan Orenburg Türkleri Hüs,eynov Mahmut Bey’i derhal çar’a göndermişler, Bay, Çar’la konuşmasında “ Maksadınız Rus hükümeti namına kilise yaptırmaksa, ben şehrin ortasında kendi arazimde, kendi paramla size istediğiniz gibi bir kilise yapıp teslim edeyim” demiş, çar bu fikri kabul etmiş; mühendisler gönderilip kilisenin planı çizilmiş, o zamanın ucuzluğuna rağmen 60.000 altın karşılığında inşa ettir­ diği kiliseyi Ruslara teslim edip Kervansaray Camisini kurtarmak cömertliğini ve Türklüğün yüz akı olan bu jesti yapmış. Kervansa­

93


ray Camisinin Ubeydullah Efendi adında gayretli, çalışkan, siyasî, Türkçü ve komiteci bir hocası vardı. Ben ve arkadaşlarım her Cuma günü buraya devam ediyorduk. Hüseynov’un camisinin yanında muhteşem bir de okulu vardı. Burası Yüksek Öğretmen Okulu idi, burayı bitirenler, Türk propagandacılığını seve seve yaparlardı. Şehirde bu Türk okulun­ dan başka ileriki bahislerde adı geçen, Balkan muharebesinde Kızılay ekibi ile İstanbul’a gelen Bağbistan, Zeynep, Rukiye, Gülsüm hanımların idare ettikleri kız sanat okulları da vardı. Orenburg bu zamanda, yani 10 yıl içinde yüze yakın kız öğret­ men yetiştirmişti. Bu fedakâr Türk kızları bir battaniye, bir yastık ve bir de bavullarını alarak Kırgızların içlerine gidip rast geldikle­ ri obalarda ders verirler. Türkçülüğün propagandasını yaparak okumuş olmayan Kırgızları uyarmak için çalışırlardı. Bu Kızların halini haber alan Ruslar onları yakalatıp evlerine kadar getirtip teslim ederlerdi. Bu defa bu ideal peşinde yorulmadan koşan genç ve taze Türk kızları başka obalara geçip gene gayretlerine başlar­ lardı. Orenburg’un gelenekleri: Halkı gayet nezih ve kibardı, yaş itibari ile ayrı ayrı toplantı ( onlarca yığmcak) yaparlardı. 25 ya­ şından aşağı olanlar ayrı ( yaşlar yığıncağı), 25’ten yukarı olanlar ayrı yığmcak ( bunlar kartlar yığıncağı) yaparlardı. Genel yemekli yığmcaklarda, orada bulunanların en yüksek derecesini âlim, tacir olanı herhangisi olursa olsun kalkıp sofralarda hizmet yaparlardı.

94


Bu gelenek şundan gelir: Hazreti Muhammet bir davette kendileri kalkıp hizmette buyurdukları için, onlar da bu asil hareketi örnek alarak o yolda yürümek için topluluklarında en âlim ve en zen­ ginlerin hizmetini şeref bilirlerdi. Sofralarda yemek arasında içki yerine, yalnız - Türk içkisi diye - at sütünden yapılmış Kımız içerlerdi Buna dair meşhur Nogay şairlerinden Abdullah Togayo’nun şu beyti vardır: Aterıin aşakını köpüklü kımız M unu ma ayıt kendi bir Kırgız Yani Babamın içtiği köpüklü Kımız Bunu bana söylemişti bir Kırgız demektir. Yemekler çok nefisti, en çok; iklim icabı hamurlu şeyler, çeşitli tatlılar yapılırdı. Esirlere, gariplere, misafirlere çok saygı gösterirlerdi. Çocuk doğumunda çocuk dünyaya geldikten 15 gün sonra Bebe toyu adıyla bir ziyafet tertip ederler, herkesin kendi akraba ve bildikleri bu toya gelir, mahallenin imamı ve müezzini nüfus defteriyle beraber ziyafete davet edilir. Çocuğu bir masanın üstüne koyarlar, annnesi birini seçer, hocaya iade eder. O kâğıttaki ad ne ise hoca çocuğu kucağına alır, sağ kulağına adını söyledik­ ten sonra, Ezan okunur, artık bu bir Müslüman çocuğu olarak nüfus kâğıdına geçer. Ziyafette bulunanlar sırasıyla çocuğa bir bağışta bulunurlar. Toplanan paranın miktarını cemaat bilir, o 95


çocuk adına bankaya götürülüp yatırılır, çocuk okul çağına gelin­ ceye kadar babası bu ilk konan paranın üzerine gene katar. Çocuk okumaya ve anlamaya başladığı sırada bu para epeyce olur, çocu­ ğun para ile okumaya karşı hevesi artar. Sibirya’nın Domiski vilayeti ovalık ve ormanlık bir sahadır. Ormanların iç kısımları kısım kısım göllerle doludur. Bu göller başında yaşayan Türk kabilelerine Donkızları denir. (Don Çağa­ tayca’da şu demektir: Bizde buz olunca don denilir, Donkızlar demek, su kenarında yaşayan kızlar demekmiş.) Donkızları uzun boylu, iri vücutlu insanlar olup Kırgızlar’dan ayrılan bir şubedir. Millî gelenekleri ise ehli hayvanları, Ren geyikleri besler, bunlar daima ormanlarda otlarlar, - bizim koyunlar gibi - sağım yerine gelir sağılırlar. H er çadırın, göl ortasında bir çardağı var, akşam­ leyin kendilerine mahsus kayıklarla çardağın altına giderler, ka­ yıklarını bağlarlar, çardakta yatarlar, sabahleyin kayıkları ile kena­ ra çıkarlar. Kış vakti sular çekilip donduğu vakit göllerin kenarın­ da açığa çıkan yosunlar geyiklerinin kışlık gıdası olur. Oturdukları gölün yosunu bittimi çadırlarını alıp başka gölün kenarlarına gelip kışı böyle geçirirler. Dinî gelenekleri, her Donkızın belinde ufak bir baltası var, ormanda ağacı keser, mihrap yapar, eğilir, kalkar ibadetini eder. Cenazeleri olduğu vakit mezara gömerler, bir Ren geyiği keserler, parçalayıp mezar üzerine bırakıp giderler. Dilleri kısık olup Çağatayca konuşurlar. Bunların nüfus miktarı belli değildir. Yazın geyiklerin döktükleri boynuzları ve kalın tüyleri­

96


ni, Ruslar şarap ve bazı yiyecek maddeleri ile ellerinden ucuz olarak alırlar. Bu tüyler gayet güzel yastık ve at eğerinde yastık olarak kullanırlar. Bunlar kaypak olduğu için birbirini tutmaz, daima aynı yumuşaklılığı muhafaza ederler. Boynuzlardan da kıymetli tarak ve bıçak sapı, baston elliği yapılır. Donkızlar nakil işlerini de kış ve yaz bu Ren geyiklerine yaptırırlar, at gibi araba ve kızaklarına koştururlar. Kuzey Özbekistan’ta ise, bunlar ormancı oldukları için ço­ cuk olduğu vakit Bebe toyunda oğlana para yerine ağaç bağışlanır. Çocuk mektep çağına gelinceye kadar da o ağacın sayısı her sene artar, bu şekilde büyüyen çocuğa ağaca karşı bir sevgi ve koruyu­ culuk hissi kazandırılmış olur. Orenburg’ta ilk günlerim oldukça üzüntülü geçti. Çünkü gariplik ve yurttan ayrılık beni sıkıyordu. Zamanla edindiğim fikir arkadaşlarım ve çevrem burada da gayemin tahakkukuna müsait bir şart arzediyordu. Ural kütüphanesinde, tarihi eserler istediğim kadar vardı. İstanbul’da bulamadıklarımı bu kütüphanede bulu­ yordum. Eski Çin tarihi çevirileri ve eski Türkistan’a ait tarihler burada mevcuttu. Her günümün 4 saatini bu kütüphanede tarihi eserleri incelemeye ayırdım. Her zaman bu kütüphanenin bir özel odasında konuşma yapan 95 yaşındaki Filozof Rıza Gazi’nin, felsefî ve bilimsel bahislerinden de istifade ediyordum. Bu zat her yıl iki defa Orenburg ve havalisi Türklerine konferans verir; bu konferanslara köylülerde geldikleri için onların iş zamanından

97


gayri günlere düşmek itibariyle bir, mayıs 15’ten sonuna kadar ve bir de eylül 15’ten sonuna kadar ikişer hafta konferans verirdi. Bu haftanın ilk dersleri Türk milliyetçiliği, diğeri dini bilgilere aitti. O Türkçülüğü

şöyle

anlatırdı:

Türkler

Himalaya

eteklerinde

yaradılmış bir kavimdir. İnsandaki arayıcılık hissi bunlarda da kendilerini gösterdiğinden ilk defa en büyük ve en yüksek olan şeyi yani Himalayaları karşılarında gördükleri için, bizden büyük olan bu dağ, bizi yaratmıştır demişler ve onun üzerine tırmanıp da zirvesine kadar çıkmışlar dağ, ayaklarının altında kaldığı için “Bu acizdir, çünkü ayaklarımızın altında kaldı yaratıcı olamaz” deyip, bu defa göğü daha yüksekte gördükleri için göğe tapmışlar. Sıra­ sıyla yıldıza, aya ve güneşe tapmışlar, bunları da bir yaratan var­ dır diye asıl yaradanı aramaya başlamışlar. En nihayet bu arayışla­ rı Hazreti Muhammet’e kadar gelmiş. Türkistan Türkleri Müslü­ manlığı

zorla

kılıç

korkusu

ile

değil,

severek,

inanarak,

aradıklarını bularak kabul etmişlerdir. Türkler herşeyde tabiata uyar ve ona hitap ederler. Hiçbir vakit kendi ellerinin

mahsulü

olan zayıf nesnelere, mesela, taştan, altından vesaireden yapılan putlara tapmamışlar. Cehalet devrinde bile Araplar gibi olmamış­ lar, kendilerinden kuvvetli olanlara inanmışlardır. Türkler adlarını daima tabiatın yarattığı en kuvvetli ve en hoşa giden şeylerden seçmişlerdir. Mesela erkeklere Gök, Dağ, Yalçın, Kaya, Demir, Çelik gibi, şeyleri, kadınlara Yıldız, Güneş, Ülker, Zebra; İnci, Mercan, Elmas, Cevahir, Piruze gibi isimler; uçanlardan erkekle­

98


re, Şahin, Doğan, Kartal, kadınlara Bülbül, Turna Keklik, Suna (yeşil baş ördek demektir.) Dudu erkeklere; dört ayaklı kuvvetli­ lerden; Arslan, Kaplan, Kurt, kadınlara; Meral, Ceylan; Lale, Sümbül, Menekşe, Gül, Nergiz, Çiğdem, Jale, Fülya gibi adları koyarlar. “Türkler daima çalışkan, milletine, yurduna ve dinine daima sadık kalan bir millettir” diye konferanslarına her yıl devam ederdi. Dünya görmüş tecrübeli ihtiyarlarla daima ülfetli kendine âdet edindiğim için, bir gün Ural otelinde oturduğum odanın kar­ şısındaki odada ak sakallı, iki piri fani ihtiyar gördüm. Bunlarla anlaşmak için kapılarını vurdum, beni huzurlarına kabul ettiler, usulüne göre selam verip ellerini öptüm, sevgi ile kabul ettiler, yer gösterdiler, oturdum. Onlar da benim kim olduğumu sordular. Türk esiri olduğumu söyledim. Her ikisi de Türk adını ve esir kelimesini işitince yerlerinden kalkarak ellerimi tuttular ve yüzle­ rine sürmeye başladılar. Ben de onların kim olduğunu sorduğum­ da, dertlerini dökmeye başladılar. En yaşlısı 95 yaşındaki şöyle dedi: “ Pirim Kulatay, Kaşgar Torolarından Yakup Handır.” Diye­ rek Yakup H an’nın torunu olduğunu, diğer ihtiyar ise Kırgız bay­ larından (zenginlerinden) Balta Bay olduğunu söyledi. “Burada ne işle meşgulsünüz” dedim. Biz de sizin gibi esir olarak geldik, Pirim Kulatay’ın suçu, Balkan muharebesinde Türklere para yar­ dım etmesidir, General Korabatkin Türkistan’a vardığında halkı Ulu Camiye toplayarak şöyle hitap ediyor: “Sizin minareye çıkan

99


ve bağıran adamınız halkı rahatsız ediyor. Oraya ufak bir çan asın, namaz vaktini onunla haber verin ve caminin mihrabına Çar Nikola’nın resmini koyun” diye emir veriyor, bu sözü işiten Türklerin içinde ilk önce Pirim Kultay hemen ayağa kalkarak “Akpadişah yazın oraya beyaz elbiseli bir ordu ile gittiği için bu isim ona Türkistanlılar tarafından verilmiş, biz kafir yemez, puta tapmayız, biz Müslüman iken, sizin ayit keniniz kafirler adetidir, biz mum etmeynuz = Akpadişah biz kafir değiliz, puta tapmıyo­ ruz, biz Müslümanız, sizin dedikleriniz kafirler adetidir. Biz bunu kabul etmeyiz” diye cevap vermiş; derhal ismini almışlar, Birinci Dünya Savaşı’nın ilanında; Balkan Muharebesi zamanında Türki­ ye’ye yardım edenlerin adları o zaman tespit edilmiş olduğundan, bütün bunlar toplanarak, oldukları yerlerden iç Rusya’ya sürülmüş olduklarını, kendileriyle beraber Orenburg’ta elli kadar Türkistan­ lının da olduğunu söyledi. Bu iki ihtiyardan öğrendiğim o elli kişiyi de teker teker bulup bizim esirlere yardım cemiyetine kay­ dettim. Pirim Kulatay’ın her gün hatırını sorar Türkistan’tan haber alırdım.

Üç ay sonra hastalandı.

Taşkent’te bulunan oğlu

Rahmetullah Bay’a telgraf çektim, üç gün sonra gelerek babasının hastalığına kavuştu. Pirim Kulatay da oğlunun geldiğinden bir gün sonra rahmete kavuştu. Orenburg’ta bulunan bütün yerli ve esir Türklere büyük bir merasimle bu Türk ihtiyarını mezarlığa göm­ dük.

100


Hun Türkleri’nin ahfadından olan ve Orenburg ve Kazan İdilboyunca, Şamara, Bemze, Rizan havalisine kadar yayılan 6.000.000 kadar sayısı bulunan Nogay Türkleri, ticaret, bilim alanında çok yükselmişlerdir. Hayat tarzları medenidir, tiyatrocu­ lukta çok ileri gitmişlerdir. Orenburg’taki şehir tiyatrosunda ibret diye adlandırdıkları temsiller verirlerdi. Kadınları gayet kibar giyinirlerdi. Nogayların hepsi de okumuş ve münevverdi. Arala­ rında okumayan hiç kimse yoktu. Giyimlerinde kadm ve erkek, Türklüğe has tipleri canlandırıyorlardı. Ruslar biçiminde giyinmezlerdi. Nogayların ayda bir çıkartılan Din ve Maişet adlı bir der­ gileri vardı ki, bu dergide bir yılda doğum, ölüm, talak, nikah hadiseleri yazılır; bütün Türkistan’ın nüfus istatistiği burada her sene gösterilirdi. Orenburg vilayetinin Sakmar suyu üzerindeki ormanlık ve dağlık arazide Başkırtlar yaşıyordu. Bunların nüfusu 1,000.000’a yakındı, gayet misafirperver olan bunlar, hayvancılıkta çok ileri gitmişler, koyun, sığır ve iri vücutlu atlar yetiştiriyorlardı. Kışın mevcut hayvanlarının dörtte birini keserek birbirlerini yaza kadar davet ederek iyî bir vakit geçirirlerdi. Ormanlardan kestikleri ağaçlardan hazır evler yaparlar. Büyük olan 12 metre uzunluğun­ da, bir metre çapındaki keresteleri yazın buzlar açıldığında Sakmar suyu ile Sal halinde şehirlere sevkederek satıp, bununla geçimlerini sağlarlardı.

101


1915 YILINA GİRİYORUZ Nisan 1915’te arkadaşım Molla M ustafa’dan ikinci mektu­ bu aldım. Bu mektupta bildirildiğine göre “Karlar kalkıp ilkbahar gelmiş, Kars Valisi Ziboviç, Sarıkamış kaymakamına emir bu­ yurmuş, “Selim nahiyesindeki Türklerden 300 kişi amele çıkarınız ve her 100 kişinin başında bir hoca bulunsun, Sarıkamış ormanla­ rındaki Türk askerlerinin cesetlerini toplayarak defnetsinler” de­ miş. Sarıkamış’ın Türk köylerinden toplanan 300 amele ile ben de gittim. Ormanlar içerisinde donup kalan cenazeler için büyük büyük hendekler kazılarak, bazısına 800, bazısına 500, bazısına da 1000 tane Türk şehitlerini merasimle gömdük, her hendeğin başı­ na kaç şehidin metfun olduğunu yazarak taktık, bir hafta kadar bu cenazelerin toplanması için çalıştık, şehitlerin adedi 12 bin kadar oluyordu. Rus ordusu ilerledikçe kaçıp gelen Ermeni muhacirleri­ ni Sarıkamış köylerine yerleştiriyorlar, Rus ordusunun geçtiği yerlerdeki Türk köylerine mezalim yapıyorlar ve içteki Ermeniler de ordunun ilerlediğini ve yaklaştığını gördükçe Türk köylerini yıkıp yağma edip Ruslara iltihak ediyorlar, bu hareketi gören itti­ hatçılar bunun çaresini bulmak için, Alman Başkomutanı olan Koltıs Paşa’nın kararma uyarak, bütün Türkiyede’ki Ermenileri toplayarak Mezapotamya’ya göndermeğe karar veriyorlar. Erme­ nileri sürme işi başlıyor. Bu zaman Kars şehrinde ise, bir tek Türk’ün kalmadığını, Müftü Ali Efendi ile Tüccardan A rif Ağa’yı da Tiflis’e sürdüklerini bildirip, yalnız Evliya Camisi İmamı Hafız

102


Kurban Efendi’nin kaldığını ve bunun da gelen Türk yaralıların­ dan ölenleri dini merasimle kaldırmak için mevkii müstahkem komutanlığı emrine verildiğini yazıyor ve mektubun sonraki fıkra­ sında Türk ordusu çıktıktan sonra Ermeni ve Rusların yaptıkları fenalıkları, Bakü Cemiyeti Hayriyesine bildiriyorlar. Y usuf Bey Caferov Moskova’ya giderek çara bu vaziyeti şikayet ediyor. Şikayet şu şekildedir: “iki devlet harbediyor, tebaanın ne günahı var. Rum ve Ermeniler kadın ve çocukları imha ediyorlar, sahipsiz kadınlara, aç ve çıplaklara cemiyetimiz yardım edecektir, müsaade buyurmanızı rica ederiz” diyor. Derhal çar emir veriyor. “Bu fe­ nalığın önüne geçilmesi ve Türklere Bakü cemiyetinin yardım etmesi serbesttir” diyor. Derhal doktor Sultanov Hüsrev Bey elli yardımcısı Türk ekibi ile Kars’a gelip oturuyor. Her tarafta kalan dul ve yetimleri toplayıp Bakü’ye yolluyor. Türk köylerinin halkı­ na da giyim eşyası ve yiyecek dağıtmaya başlıyor. Bakü milyo­ nerleri bunun için paralarını sarfetmeye koyuluyorlar. Togiyov İlacı Zeynel Abidin Efendi savaş bitinceye kadar her gün bin çııval fabrika unu vermeyi üzerine alıyor” mektup burada bitiyor. Orenburg’a biz, dört Türk esiri olarak gitmiştik, bizden ön­ ce gelen üç kişi daha vardı. Biz vardıktan sonra Türkistan’daki fırıncı Türkleri de toplayıp buraya şevkettiler, elli kişi kadar, Türk lebaasından olan biz esirler burada toplanmıştık. Ural otelindeki odam gün geçtikçe bir büro halini almıştı. Rusya’daki bütün sivil rsirleriden kurduğum, gizli esirlere yardım cemiyetinden ötürü l'.llnde yüzlerce mektup gelmeye başladı. Gece sabahlara kadar

103


F ahrettin Erdoğan 1914 yılında Sibirya’da T ürkistan T ü rk leri’nin içinde

104


bunlara cevaplar yazıyordum. Aynı zamanda Orenburg’a Alman ve Avusturya esirleri de toplanmaya başlanmıştı. Bir gün Polis gelerek Sarıkamış’ın Pozat köyünden olan yukarıda adları geçen Yunus ve Mustafa ve Hamamlılı Bekir Bey’i, kuyumcu Butta oğlu Mehmet Efendi’yi alıp götürdüler. Eşyaları ve paraları benim yanımda kaldı. Bir hafta sonra da Rum Sava’yı alıp götürdüler. Bunu takip eden diğer bir haftada da Berber İbrahim ve Hamza ve Hoca Mevlüt Efendileri alıp götürdüler. Ben yalnız Avukat Ali Bey’le kaldım. Polisin her götürdüğü arkadaşlarımın para ve eş­ yaları bende kalıyordu. 15 gün sonra Yunus Bey’le giden dört arkadaştan Altay’larda Veliki Petro Viski adındaki Kazak köyün­ den yazdıkları mektuplarını aldım. Eşya ve paralarını gönderdim. Rum Sava’yı Çalabi’ye sürmüşlerdi. Onun da mektubunu aldım. Berber İbrahim ve Hamza ile Hoca Mevlüt’u Başkır köylerinden Piçenli = Ekmekçi’ye göndermişlerdi. Bunlarla her gün gidip gelen habercilerle haberleşiyordum ve eşyaları da yanımda duru­ yordu. Türkistan’dan gelen fırıncılar ise burada da mesleklerine başladılar. O yıl ramazan temmuz ayında başladı. Arkadaşlar beni Alimca Hazretleri’ne oruç tutmamız için fetva almaya gönderdi­ ler. Bir cuma günü namazdan sonra Hazretin evine gittim, kapıyı 10 yaşındaki küçük bir kız açtı, beni içeriye aldı. Hazret zaten beni tanıyordu. “Biz esirlerin de oruç tutup tutmayacağımızı” sual ettim. Şöyle buyurdu: “Harp biter, evlerinize gidersiniz, evinizde üç ay kaldıktan sonra farz olan borçlarınızı eda etmeye çalışırsı­

105


nız, yoksa caiz değildir. Bütün Türkistan’daki Hocalara Hazret, Hafızlara Kari diye hitap ederler. Ben “ Ya Hazret kalbimiz kırık, vatanımızdan uzak düşmüşüz. Ulu Tanrıdan başka dayanacağımız yoktur. İsteğimizle oruç tutarak, dileklerimizi Hakka arzederek bu mukaddes vazifemizi yaparsak günahmı olur?” dedim. Bu sözden Hazret çoştu. Kalkıp ağlayarak boynuma sarıldı. “Kup izgili bula = Çok kabul olur” dedi. Ve oradan ayrıldım. Bir gün sonra oruca niyet ettik. Gece 2 saat, gündüz 22 saat, sıcak 35-40 derece, her gün vaktimizi camide geçiriyoruz. Akşam saat 22’de ikindi nama­ zı, 22.20’de akşam namazı, camide birer hurma ile orucumuzu açıyoruz. Birer bardak çay içiyoruz, 23’te yatsı ezanı okunuyor. Teraviyi kılıyoruz, 24’de sabah ezanı okunuyor. Teravihten sonra sabah namazına kadar kalan az zamanda iftar ve sahuru bir arada yiyoruz. Bu şekilde 4 vakit namaz 4 saatin içinde oluyor, geri kalan 20 saate yalnız öğle namazı kılınıyor. Teravihten çıktıktan sonra. Orenburg Türkleri cami kapısına sıralanmış vaziyette esir Türkleri misafir etmek için, belki bir kola 10 el sarılırdı. Bu sev­ giyle şu şekilde buluşmamızı rica ettik, “Her birimiz bir eve bir kere geleceğiz” dedik. Onlar da kabul ettiler. Komiteci arkadaşla­ rımdan

çok

sevdiğim

Orenburg

tüccarlarından

olan

Emin

Beyazidov’un 7 yaşındaki kızı Raziye her teravihten çıkarken caminin kapısında durur, ben çıkar çıkmaz elime yapışır, bunu görenler artık müdahale etmezlerdi. Sanki ramazanın onbeşini bu dost evinde iftar ve sefa ile geçirdim, diğer on beş günü de, başka

106


tüccarların evine gidiyordum. Ramazan sağlıkla bitti, bayram namazını yarın kılacağız, şehri içindeki büyük alanlar bölüm bö­ lüm süprülüyor. Belediye tarafından her köşesine bir polis konu­ lup, gidip gelme menediliyor. Her evden gelen halılarla bu mey­ danlık döşeniyor. Sabahın erken vaktinde evinden abdest alıp çıkan, bir Müslüman Türk mahallesinin üst başından başlıyarak ilk kapıya gelen tekbirle, içerideki erkekler (7 yaşındakiler dahil) buna uyarak, gittikçe çoğalan ve yükselen tekbir sadalarmın ahen­ gi ile gönüller tutuşup, hazırlanan meydanlara namaz için toplanı­ yorlar. Ortaya bir kürsü konuluyor. Hazret (Hoca) çıkıp burada namazdan sonra Bayram hutbesini okuyor. Dua ediliyor. O alanda herkes birbiriyle kucaklaşıp “kutlu olsun, mübarek olsun” diyerek bayramlaşıyorlar, ve yavaş yavaş evlerine dağılıyorlar, her evden gelen meydandaki halılarda muntazaman sahiplerine dağılıyor. Bayram günleri devam ettikçe her evde mutlaka ziyafetler verili­ yordu. 1915

’te Orenburg’ta şöyle bir olay oldu. Buranın M üsl

man mezarlığı şehrin 5 km. kuzeyindedir. Mezarlığın etrafı 6 metre yüksekliğinde bir duvarla çevrilmişti. Giriş kapısında 7-8 odalı muntazam bekçi evi vardır. Bu evin odalarından biri nüfus dairesi şeklindedir. Bekçinin katibi ve buna yardım eden birkaç da ekibi vardır. Her mahallede mevcut olan

nüfusun kayıt defteri

buradadır. Mahalelerde birinde ölen oldu mu, mahalle imamı def­ ni için kendi nüfus kaydına işaret edip olayı bir yazı ile mezarlık

107


bekçisine bildirir. Bekçi aldığı bilgiye göre o mahallenin ve aile­ nin nüfus defterine olayı işliyor ve ölümü o deftere kaydedip ölüm kâğıdını da dosyasına koyuyor. Bekçi ölüye ait mezarın kazılma­ sını gösteriyor, cenaze dini törenle defnediliyor. Müslümanlar ziyaret için mezarlığı yılda 2 bayram ve 4 kandil günlerinde uğ­ rarlar, bu zaman gelenler bekçiye bol bol para verirler. Mezarlığın ağaçlanması, mevsimine göre çiçeklenmesi ve bütün bakımı bek­ çiye aittir. Orenburg’ta yaşayanlar arasında Kırım Yahudilerinden Ka­ rayım adiyle anılan 150 kadar Yahudi de bulunmaktaydı. Bir gün tütün fabrikasının müdürü Karayımlardan İbrahim oğlu Yusuf adında bir Yahudi vefat ediyor. Kaldırılması için Ruslara baş vu­ ruyorlar. Bir mezar yeri için 10.000 lira istiyorlar. Yahudiler bu durum karşısında, olduğu mahallenin imamına gelerek, defin için mezarlık bekçisine bir tezkere yazmasını rica ediyorlar. Mahalle imamı kaydına bakıyor, bu adda bir kimsenin olmadığını söylü­ yor, Yahudiler buraya misafir olarak geldiklerini ve garip oldukla­ rını söylüyorlar. Mezarlıkta garipler için bir bölge ayrıldığından, imam gömülmesi için bekçiye bir tezkere yazıyor. Bekçi de ken­ disindeki garipler defterine bu ismi kaydedip yer gösteriyor. Me­ zar kazılıyor, cenaze bir gün sonra geliyor. Bekçi gelen topluluğun bayraklı oluşunu ve aralarında kadınların da bulunuşunu görünce bu adet Türk Müslümanlarda olmadığı için nazarı dikkatini celbediyor. Gömüldükten sonra akşam üstü, imamın gönderdiği

108


tezkere ile imama varıyor. Cenazenin şeklini, kadınların bulunu­ şunu ve tören şeklinin yapılışını imama anlatıp dururken, oradaki bulunan günlük bir Rus gazetesinden; tütün fabrikası müdürü İbrahim oğlu Y u su f un öldüğünü, Ruslara Yahudilerin müracaat­ larım, onların 10 bin lira isteyişlerini ve Yahudilerin de bu parayı vermeyerek Müslüman mezarlığına gömdüklerini öğreniyorlar. Hu haber Orenburg’ta çalkalanmaya başlayınca bütün Müslümanlar camide toplanıp imamın 10 bin lira alarak bu defin işine razı olduğu zanniyle, imama hemen işten el çektiriyorlar. Üç gün sonra cenazeyi çıkartarak sahiplerine teslim ediyorlar. Sonradan imamın bu işte kusuru olmadığı, para almadığı, yalnız gariptir diye müsaade ettiği anlaşılıyor. Karayımlar aslen Türk olup Musa’nın dinini kabul etmiş­ lerdir. Dilleri Türkçedir. Adları İsrail oğullarının adları olup İbra­ him, İsmail, İshak, Yakup gibi, kadınları da, Hacer, Safura, Asiye gibi isimler taşırlar. Orenburg Türkleri’nin köylerinde millî bir gelenek vardır. İlkbaharda ekim işlerini bitirdikten sonra (15 mayısta), köylerin birbirlerine yakınlığına göre ayın 7-8’den 15’ine kadar köy halkı bol sulu, etli, çiçekli, ağaçlıklı yerlere çıkarak aileleriyle birlikte çadırlarını kurup en az bir hafta Saban toyu adını verdikleri şen­ likler yaparlar. Bu toyda millî Türk oyunları oynanır, güreş, koşu, ip çekişi, direğe tırmanış, hendek atlayışı, göz bağlama, gibi oyunlar ve müsabakalar yaparlar, bunlara gençlerin şarkıları ve

109


çalgılarının nağmeleri Türklüğe has heyecanlar karışır ve bu bir hafta neşe içinde geçer, birbirlerine bağlılık bu samimi ve içten gelen duygularla gelecek yıl da bu toyu kutlamak için ayrılışların­ da kucaklaşıp sevişirler. Eylül/1915 ayında malum arkadaşlarla bir gün yine Vakit matbaasının gizli oturum yerinde toplanıp, siyasî olayları incele­ mek gayesiyle, haritamızın başında idik. Erzurum cephesinde Ruslar Pasinler ve Van yönlerine doğru ilerliyorlar. Türkler geri çekilip, Ermenilileri toplayıp Suriye ve Irak’a sevk işi ile, doğu illerimizdeki Türk muhacirlerini de İç Anadoluya yerleştirmek işi ile meşgul oluyorlar. Alman cephesinde ise Ruslar çekiliyorlar, Almanlar baltık boylarını işgal ettikten sonra R iga’dan çıkarak, Vilna, Libav, Holüm, Tokum istikametinden Varşova’ya ilerli­ yorlar; bir taraftan da Balkanları geçip Berlin-Bağdat yolunu sağ­ lıyorlar. Bu sırada İtilaf devletlerinin bütün deniz kuvvetleri Ça­ nakkale üzerine toplanıyor, gayeleri Gelibolu’dan İstanbul’a yü­ rümek ve Almanların Bağdat ve Balkan yollarını kesmek, Türkiye’yi çember içine almak idi. Bu sırada Ruslar da Karade­ niz’de hazırlıklarını tamamlayıp Boğazlara ve İstanbul’a yüklen­ mek planını tatbikata çalışıyorlardı. İstanbul’un Fatih Mehmet tarafından alınışı sırasında BizanslIlar Ayasofya’nın çanını bera­ berlerinde götürmüşler. Bu çan Rusların eline geçmiş, onlar da bu çanı eritip bir büyük haç yapmışlar. Çar Nikola bu çanı alarak, Karadenizde hazırlanan Rus donanmasının komutanına vermiş ve

110


şu sözleri söylemiş: “İstanbul’a girdiğinizde Hazreti M eryem’in mabedi olan Ayasofya’dan Muhammed’in icat ettiği o yabancı dinin yazılarını silerek, senin vekilin olan Çar Nikola ölünceye kadar ömrünü bu mabette geçirecek diye haçı Ayasofya’nın üstü­ ne dikin” diye emir vermiş Orenburg’ta çıkan Vakit gazetesi o gün baş makalesinde bu vakayı aynen yazıyor. Bu gazetenin, Çin, Hindistan, Türkistan ve Rusya’daki Türklerden 150 bin abonesi vardı. Bu haberi okuyan Türkler heyecana gelip 400 milyon Müslümanın mukaddes dinine dil uzatıldığı ve hakaret edildiği için, Ruslara karşı Rus Devrimci Sosyalistleri ile işbirliği yapma­ ya başladılar. Cephelerden dönen Orenburg’un yerli Türklerinden yarar­ lanıp ta gelenlerinden şu haberi alıyorduk: Rus cephesi gittikçe zayıflıyor. Rus erleri yüzer ve beşyüzer kişi toplanıp, Alman ileri karakollarına kendilerini teslim edip esir oluyorlar. 100’den eksik olan kafileyi kabul etmediklerini söylüyorlardı. Bu duruma göre Ruslara, muhakkak harbi kaybedecekleri nazarıyla bakıldığı için Rus Devrimci Sosyalistleri bize geliyorlar, ihtilalin Türkistan’da başlamasını uygun buluyorlardı. Konuşmamız, bu konular etrafın­ da o gün sona erdi. Esirlere yardım gayesiyle kurulan cemiyetimiz, gittikçe ve­ rimli bir şekilde

çalışmalarını arttırıyordu. Türkistan’dan gelip

M oskova’ya ticaret maksadıyla geçen Türk tüccarları yardım için

111


cemiyetimize bol miktarda para bırakıyorlardı. Biz de bu paraları esirleri kurtarmak yolunda sarfediyorduk. Ural kenarında Minovni Dıvar adında etrafı tel örgülerle çevrilmiş bir deri pazarı vardı. Gerek Türkleri ve esirleri, bu tel örgü ile çevrilmiş yer içinde, bir kampta muhafaza ediyorlardı. Haftada bir gün bu pazarın kapıları açılıyor, deri pazarı kurulu­ yordu. Deri almak kastiyle binlerce halk buraya pazara toplanı­ yordu. Tel örgü içinde esirler serbest gezdiklerinden, kaçmak isteyenleri Orenburg Türkleri buraya sivil elbise götürerek giydi­ rip çıkarıyorlardı. Cemiyetimizde birçok İranlı Türk tüccarları da üye idi. Bu zatlardan Saraflı İbadullah oğlu Kulem, Cebbar, Ali Ekber, Şahsevenlerden Aliş ve Memi Beyler, Şirin adlı hamiyetli tüccarlar da İran pasaportlarını gizli olarak tedarik ediyorlar ve cemiyetimize bırakıyorlardı. Cemiyetimiz esirlerin adedine göre müstaar adlarla bu pasaportları onlara veriyorlar, icabeden yollan da öğretiyordu, her birine yüzer lira para veriyorduk. Cemiyetimi­ zin her şehirde olduğu gibi, gizli elemanları bulunuyordu. Orenburg istasyonunda da Dağıstanlı Avar Türkleri’nden Şeyh ŞamiFin yakın akrabalarından sekiz Avarlı ile Ömer Bey başla­ rında bulunuyordu. Her gün Moskova’dan bir sürat katarı gelir Orenburg’tan Asya’ya geçerken, hazırlanan esirler bu sekiz kişi­ den bir kaçının muhafazasından Aşkabad’ı geçirdikten sonra Bayramali istasyonundaki cemiyetimizin komitesine teslim edili­ yorlardı. Bu istasyon İran sınırındaki köylere iki kilometre uzak­

112


tadır. Esirler buradan İran’a geçtikten sonra Azerbeycan Türkleri’nin içinden, Ali İhsan Paşa’nın kuvvetlerine iltihak ediliyorlar­ dı. Bir gün Sibirya’dan bu kampa 500 Türk esirinin geleceğini haber aldık. Bu gelenler Rusların erkeklerini askere almalarıyla erkeksiz bıraktıkları çiftçi evlerine iş görmek ve hasatlarını yap­ tıktan sonra, alındıkları kampa teslim edilmek üzere kullanılacak­ lardı. Cemiyetimize mensup yerli Türklerden 225 arkadaşla kam­ pa gittik, köylerden gelen binlerce kadın birikmiş kendilerine iş yapacak bu esirleri bekliyorlardı. Tren geldi, esirler çıkartılıp sıra edildi. Kapı açılınca bütün kadınlar içlerine daldılar. Her biri bir tanesini yakaladılar, çıkarlarken biz esirin ve götürenin hüviyetini, nereye götürüldüğünü tespit ediyorduk. Herkes ayrıldıktan sonra, ihtiyar sakallı ve evvelce Erzurum’da Kehribarcılık eden Ahmet Ağa adında biri orta yerde dikildi kaldı. Bu Türk ihtiyarına yerli bir Türk ihtiyarı sahip çıkıp yanma yaklaştı, iyi gün görmüş bu ihtiyarlar birleşip eve gittiler, misafir olarak bulunan Ahmet Ağa’yı her zaman ziyaret ederdik. İki ay sonra köylerden bu esirleri biz yirmişer yirmişer toplayarak yeni elbise, pasaport ve harçlıkla bunları İran’a kaçırdık. İç Rus köylülerinin saf, temiz insanlar olduklarını bildiğimiz için, bu esirleri oralardan toplamaya başlar­ ken; annelerine, evlerine gönderilecek müsaade edin dediğimizde ağlayarak esirleri bize verirken çamaşır, azık, harçlık verip bo-

113


yurtlarına sarılıp sanki öz evladını yolcu eder gibi ta Orenburg’a kadar teşyi ediyorlardı. Rus hükümetince, bunların kaçırılması halinde kendilerine verilecek cezadan hiç korkmuyorlardı. Kaçırdığımız esirlerden yalnız iki AvusturyalI subay, Bay­ ram Ali istasyonuna gelip İran köylerine geçmeden, iki defa ya­ kalanıp geriye getirildiler. Ve üçer ay da hapishanede yattılar. Birinci Dünya Savaşı’nda her cephede esir düşenlerden yalnız Rusya’ya gelen Türk esirleri hiçbir fena muamele görme­ mişlerdi. Kaçıp gezdikleri yerlerde daima iyi muamele görmüşler­ di. Çünkü yukarıda da dediğimiz gibi iç Rusya halkı Çar zama­ nında safiyetini bozmadığı için hiçbir kimseye de kötülük etmeyi istemez ve yapmazlardı.

TÜRKİSTAN’DA YAŞAYAN TÜRK BOYLARI Türkmen boyları burada 3 topluluk halindedir. Özbekler, Tekeler, Yamutlar. Özbekler Horasan bölgesini kapladıkları gibi İran kuzeyinden Rus hududuna ve Hazar denizi boyunca iç Tür­ kistan’a doğru, Tekelerle birlikte Heyve Hanlığını içine alarak, Mirve, Kızıl Avrat, Aşkabat, Eşterhan, Çarcuh, Semerkant, Taş­ kent ve Buhara’ya doğru çıkarlar. Tacikler’le de burada birleşerek Kuzey Türkistan’a kadar uzanır ki; Uskoblov, Endican, Kokant, Hocant, Marğılan şehirlerine ve Kırgız sahralarına kadar varmış­ lardır. Semerkant havalisi ile, Taşkent ve Buhara’ya doğru oturan boylara Sart ve Tacik adları veriliyor. Bunların hepsi de Özbekle-

114


ridir. Aksak Timur İran’ı aldığı zaman İran okuyucularını esir edip bu bölgeye yaymış, kendisinin Fars kültürüne meyli olduğu, Sadi ve Hafız’m Farsça şiirlerini çok sevdiği için Türkleri de Farsça öğrenmeye teşvik etmiştir. Sart ve Taciklerin ana dilleri Çağataycadır. Halk arasındaki konuşma dili de Farsçadır. Yavuz Selim ile Şah İsmail Safevi’nin Uzun Hasan’lardan bir Türkmen kızının macerası Sünnilik ve Şiilik meselesini de ortaya koyup, bir çok kardeş kanının dökülmesine sebep olduktan sonra, Fars dilini konuşanlara Sart, Şiiliği kabul edenlere Tat, yani irtidat etmiş dönmüş anlamına gelen sıfatı verdiler. Yamutlar ise Hiyve’den Afganistan’a kadar uzanan dağlık ve yayla yerlerde yaşarlar. Bunlar iri vücutlu, uzun boylu, ata bindiklerinde kolları özengiye kadar baba yiğitlerdir. Endamları iki metre kadardır. Horasanlı Ebumüslüm

de bu

Özbek Türklerindendir.

Emevileri devirip Arabistan’a girdikleri zaman en cins Arap atla­ rını getirmişler, burada çoğaltıp şimdiye kadar üretiyorlar, bunlar Ruslar içinde meşhur Türkmen atları diye şan kazanmıştır. Bunların yaşayış tarzları: Dinî bir fetva ile kendilerine şiar edinmişlerdir. Bunlarca “Kafir Yaşağanı Haramdır = Hıristiyanm elinin değdiği ve yaptığı iş haramdır, kullanılmaz” diye hariçten bir kuruşluk bir şey almazlar. Her Türkmenin çadırına girildiğin­ de, o çadırda 7 yaşından yukarı kaç kadın var ise, birer el tezgahı mevcuttur. Pamuktan ipliklerle, iç donluğu, ipekten yollu ve renkli

115


dış donluğu, deve yününden erkeklere üst donluğu dokurlar ve üç renkli ipten kıymetli halılar, seccadeler dokurlar ki, boyaları ottan olup hiç solmaz, inceliği ve deseni o kadar zariftir ki Tekiniski tabir ettikleri bir Türkmen seccadesi 50 madenî altına satılır, çayı, memleketlerinde yetişen üzüm ve kayısı ile içerler, şekeri ağızla­ rına koymazlar. Bunlar da içki yerine kullanılan Kımız - Deve sütünden yapılır - vardır. Ayakkabılarını kendileri deve gönünden yaparlar. Başlarına da 50 - 60 santim boyunda kendi koyunlarınm derisinden yaptıkları papakları giyerler. Kadınları ise, kendileri gibi iri vücutlu, uzun boylu, açık alınlı, çatık kara kaşlı olup başla­ rına su samurundan kalpak koyup ön kısmına inciden bir ay, bir yıldız işlerler. Obalarda, gençler bekar kızlara ve nikahlı kadınlara kem bir nazarla bakmazlar. Dindeki istinat anlamını kavraya bun­ lar hariçten katiyyen mal almazlar, buna mukabil kendilerinin yaptıkları halı ve kumaşları satıp ticaret ederler. Her Yamut’un bir Arap atı, bir eğri kılıcı, bir de kalkanı vardır. Özbek ve Tekelerin Hazar kıyılarında oturanları denizcilikte üstattırlar. Aile ve ço­ cuklarıyla beraber gemilerinin içlerinde yaşarlar ve bütün işlerini burada görürler. Türkistan tarihinde şöyle bir cümle var. “Himalaya etekle­ rinden ayrılıp da dağ yollarıyla buz denizine kadar gittikleri za­ man ve sonradan Asya’nın her tarafına yayılmaya başladıklarında bir kol Kamçatka ve Bering (Behreng) boğazına çıkarak orman­

116


lardan kestikleri ağaçları Sal yapıp hayvan ve eşyaları ile bu salla­ ra binerek Kuzey Am erika’ya doğru geçtikleri” yazılıyor. Türkmen kelimesine gelince; Çağatayca bir şeyi ifrat dere­ cede büyütmek manasına geliyor. Yani Türkmen, uzun boylu koca Türk demek olup, sondaki men, man eki bir şeyi daha büyütmek kastı ile getirilmiştir. Mesela değrimi yani yuvarlak anlamına gelen bu ad bunun büyüğünü kast için geğirmen koca, kocaman, şiş, şişman gibi tabirler buradan çıkıyor. Türkmenler 1 7 - 1 8 mil­ yon kadardır. Semerkant’taki Özbekler bol miktarda ipek üretirler ve evlerde el tezgahlarında baş örtü, ehram, yorgan yüzleri ve buna benzer birçok kıymetli iplikler dokurlar. Bir Özbeğin evinde en az 20.000 bin lira kıymetinde satılık ipekli işler vardır. Bunu İç Rusya’dan ve Kafkasya’dan gelen Yahudiler alır ve Rusya’nın her tarafına götürüp satarlar. Taşken ve kuzey Türkistan’a doğru ya­ şayan Özbekler ise, gene bol bol ipek, pamuk ve kuru meyvalar çıkartırlar, M oskova’ya kadar satılığa gönderirler. Dış ticaret ko­ nusunda çok çalışkandırlar. Savaş içinde Rusya’da kibrit kıtlığı olduğunda Türkistan tüccarları ta Finlandiya ve İsveç’e kadar gidip Rusya ve Türkistan’ın kibrit ihtiyacını karşılayacak miktarda kibrit getirmişler ve bu yüzden çok para kazanmışlardı. Bu tüc­ carlar nereye giderlerse gitsinler Çarcuk’ta yetişen kavunla, İran’dan gelen Sedri pirincini yüklerinin içinde taşırlar, pirinci pilav ederler, elleriyle yerler, üzerine de mutlaka kavun kesip yerlerdi.

117


Türk kavmi içinde en çok doğuya batıya ve güneye akın yapan Türkmenler olup bilhassa Çin Türkistanı’nda, Kaşgar Yarkent ve iç Ç in’de Özbeklerden 25.000.000 bulunduğu, Afga­ nistan’ın kuzeyinde Herat, Kandehar, Belh ve Bedehşan’da 5.000.000 olduğu, İran’ın Horasan bölgelerinde Hazar kıyılarına inerek Hazar’ın dört kıyılarına muhacirlerini yerleştirdikten sonra Azerbaycan’dan Kafkas yolu ile Anadolu’nun içlerine ve Akdeniz sahillerine kadar yayıldıkları bilinmektedir. Selçukiler, Alpaslan BizanslIların üzerine yürüdüğü zaman, Özbekler o vakit ordu ile beraber düşmana karşı saldırmışlar. O ara Anadolu’da 20’ye yakın Türkmen beyliğinin bulunduğunu ve bunları Selçukilerin bir araya getirip, Konya’yı başşehir ederek Anadolu Selçuki İmparatorlu­ ğunu kurduklarını tarih kaydetmektedir. Türkmenler, milattan 4 bin yıl önce evvel Basra körfezi, Irak ve Akdeniz kıyılarından Hazar Denizi kıyılarına kadar olan bölgeye yerleşmiş beyliklerini Antakya havalisine kurmuşlardır. Bu husus Besim Atalay’ın Türkmen Beyliği adlı kitabında kayıtlı­ dır.

1915 YILININ SONLARINA DOĞRU GELİYORUZ Ruslar batı cephesinde savaşı kaybederek geriye çekiliyor­ lar. Lehistan’da Rusların en kuvvetli tahkimatlarından yalınız Govna ile Grodna şehirleri kalmıştı. Almanlar 42’lik toplarla 12 saat dövdükten ve tahkimatı ve ufak tepeleri dahi dümdüz yaptık­

118


tan sonra ilerlediler; her iki şehir de düştü ve Almanlar Varşova üzerine yöneldiler, burası da bir müddet dayandıkta sonra düştü. Almanlar hemen Polonya’nın istiklalini ilan ettiler. Polonya hü­ kümeti de kurularak çalışmaya başladı. Batı Rusya’dan artık bü­ yük göçler, doğu Rusya’ya ve Türkistan’a doğru başladı. İç Rus­ ya’nın

bütün

şehirleri

yaralılarla

dolmuştu.

Bulunduğumuz

(Orenburg) şehrindeki büyük binalarda birçok hastane açıldı. Bu binalardan biri de Hüseynov’un büyük öğretmen okulu, o da has­ tane olmuştu. Aynı zamanda Orenburg’ta asker yetiştirme yerleri, yedek subay okulları, el bombası fabrikaları gibi birçok askeri tesisler yapıldı. Rusya’da bütün ham madde ve gıda maddeleri gittikçe azalmaya ve bitmeye başlıyor. Karaborsacılık alıp yürü­ yor. Batı Rusya’da şeker kıtlığı olduğu için Türkistan’daki şeker stokları buralara yollanmak için Rus hükümeti tedbirler alıyordu. Devrimci Rus Sosyalistleri ise buna engel olarak, birçok sabotaj hareketleri yapıyorlardı. Türkistan’daki Türkler ellerindeki bütün toz şekerleri kaynatıp, Ladinıs dedikleri nöbet şekerleri yaptılar. Sandıklarla, Orenburg ve diğer Türk şehirlerine göndererek sat­ maya çıkardılar. Vesika usulü başladı. Orenburg’ta nüfus kaydını yapan Devrimci Rus Sosyalistleri, bir nüfusu olana 5 kişilik vesi­ ka veriyorlardı. Bu vesikalar her ay bir kişiye iki kilo şeker verile­ ceğini gösterdi. Dükkanlarda eşyalar bitmek üzere olduğundan halkın alış veriş için fırın ve ticarethanelerin önümde sıraya dizil­ melerini kabul ettiler. Bu sırada Orenburg’ta bulunan 5.000 Al­

119


man sivil esirlerini dış köylere yolladılar. Bütün Rusya’da Alman konileri mevcut olduğundan, bunlar Katerina zamanında gerek Avrupa, gerek Asya Rusya’sında, birçok yerlere yayılmışlar ve verimli topraklarda 2.000 evlik koloniler kurmuşlardı. Bismark zamanında Almanya’dan buralara bir çok gizli ödevler alan, teş­ kilatçı Almanlar gönderilmişti. Rus tebaalığını kabul etmişler. Demir yollarının kavşaklarında ve büyük istasyonlarda, posta ve telgrafhanelerde önemli yerleri elde bulundurmuşlardı. Aynı za­ manda da Rus Harbiyesi’nde okuyarak orduya subay olarak so­ kulmuşlardı. Almanların Polonya’ya yürüdükleri zaman Mosko­ va’dan 100 vagon mühimmat cepheye gitmek üzere ve Sibirya halkına dağıtılmak üzere 100 vagon da elbiselik kumaş ve mani­ fatura yükleniyor. Bu sevk işini idare eden büyük direktör asıl Alman olduğu için 100 vagon cephaneyi Sibirya’ya, 100 vagon giyim eşyasını da cepheye sevk ettiriyor. Almanlar gelen 100 vagonu olduğu gibi ganimet alıyorlar. Sibirya’ya giden 100 vagon da iki ay sonra dönüp geliyor. Bu şekilde aksatmalar ve baltala­ malar başlamıştı. Çarın amcası Nikolay Nikoloyoviç Varşova cephesinde genel komutandı. Şehir düştükten sonra, alınıp erkânı harbiyesi ile ordu birlikte Erzurum cephesine gönderildi ve hazır­ ladığı 150.000 kişilik kuvvetle, Haşan Kalesinden, Korucuk düzü ile Erzurum üzerine yürdü. Diğer bir kol da O ltu’dan gelerek Karagöbek ve

Tafta tabiyeleri

üzerine

yürüdüler,

Nikolay

Nikoloyoviç, Uzun Ahmet ve Sivişli ve Nebi Çayı’ndan yukarı

120


Deve boyunda bulunan tabyalar üzerine yürüyordu. Bunların kar­ şısında Türk ordusundan 25.000 kişilik bir kuvvet vardı. Bu az Türk kuvveti, altı misli Ruslara karşı kahramanca iki gün iki gece kanlı boğuşmadan ve onlara birçok kayıplar verdirdikten sonra Erzurum düştü. Bakiye kalan Türk ordusu Aşkale’ye doğru geri çekildiler. Erzurum’un düşmesi haberi Rusya’daki bütün Türkler arasında büyük bir acı yaratmıştı. Türkler müteessir olmasın diye Bakü’da çıkan Haşim Bey Vezirov’un Kardeş Kümeği adlı gaze­ tesinde, Keyfim Gelende sütununda her gün çıkan makalesinde Türk orduları Sarıkamış’ta diye altı ay kadar yazmıştı. Ruslar Türkiye cephesinde barış istiyor diye, bu paniği ön­ lemek için haberler yazıyorlardı. Rus Devrimci Sosyalistleri ile Türkler tamamen işbirliği yapıyorlardı.

1916’DA OLAYLAR Batıda Ruslar gittikçe bozguna uğradıklarından Çar Tür­ kistan Türklerinden 1 8 - 4 5 yaşında olanların askere alınmaları için irade buyuruyor. Bugüne kadar Ruslar, Avrupa’da yaşayan 0.000.000 Nogay Türklerinden başka: ne Asya ve ne de Kafkas Türklerinden asker toplamıyorlardı. Yalnız bu harpte gönüllü olarak Yamutlardan ve AzerbaycanlIlardan birer gönüllü fırkası hazırlandırıldıktan sonra, Alman cephesine gönderilmişti ki: bunhır da yalnız kılıç ve süngü ile savaşmaya alıştırıldığı için top atışı ııltında iş göremediklerinden geriye alındılar.

121


Asya Türkleri bu sırada asker olmamak için çareler arıyor­ lardı. Orenburg’ta bulunan vali Tülin’in başkanlığı altında, Kırgızlardan gelen 250 delege ile konuşmalar yapmaya başladılar. Bu toplantı sıralarında gece vakti Kırgız boylarından Ebul Hayır Han’ın torunlarında Süheyl ve İsmail Hanları toplantımıza Tuz Tepe İmamı Ömer Efendi getiriyordu. Bu zat tahsilini İstanbul’da yapıp İttihatçılar tarafından Kırgızlar arasına gönderilen bir Türk­ çü idi. Gündüz valinin başkanlığındaki konuşmalara katılan 250 delegenin en ileri gelen bu dört bileni; gece saat 24’ten sonra ce­ miyetimize geliyor ve konuşmalar yapıyorduk. Bu oturumlarımıza Rus Devrimci Sosyalistleri de iştirak ediyorlardı. Kırgızlar, iri vücutlu, saf kalpli, yaylacı Türk boyundandır. Bunlar büyük Asya’nın doğusunda Siriderya, Amuderya, Simbir, Kongrat, Almata, Evliya Ata ve Pişbek vilayetleri ile Torgay, Kostanav vilayetlerine kadar olan sahralar Kırgızlara aitti. Kırgızlar keçeden yapılmış çadırlar içinde otururlardı. 15 N isan’da çadırlarını yıkarak, Sibirya’ya doğru yol almıya başlarlar, bir Kırgızın 5.000 koyun, 2.000 deve, 2.000 at, 1.000 tane de sığırdan aşağı hayvanı olmaz. Obalar birbirine 5 km. aralıkla yürürler, üç ayda Kırgız sahralarından Sibirya’nın Pirim vilayetine çıkarlar. 15 Eylül’e kadar bu ormanlık yaylalarda hayvanları yayarlar. Sonba­ har başladığı zaman oradan da çadırlarını kaldırıp üç ay tekrar yürüyerek Kırgız sahralarına gelirler. Üç ay kışı da burada çadırla­ rı altında geçirirler; Kırgız ismi, kırda gezdiklerinden gelir. Yani

122


Kırgız = kırda gezen kızlar demektir. Bu bir halk etimolojisidir. Her Kırgız’ın çadırındaki orta direğinde dört telli bir saz asılıdır ki, buna tambura derler. Musiki aletleri bu sazlar ve kavaldır. Kırgızlar Kımız içerler ve at eti yerler. Ziraat ve ticaret bilmeyip yalnız hayvancılıkla geçinirler. Ekseriyetle çıplak ata binerler, evlenme usulleri şöyledir: Beşikte iken oğlan ve kızları nişanlar­ lar, nişanlandığı gün, - başlık olarak - derhal kız babasına 100 deve verilir. Evlenme çağı geldiği zaman kız oğlanı beğenmeyip başka oba gencine kaçarsa, bu obada ne kadar eli silah tutan varsa hasım obanın üzerine yürüyüp dövmeye başlarlar. Bilime pek önem vermezler, aralarında okuyanları ancak %2 nispetindedir. Rus misyonerleri bunları Hıristiyan yapmak için çok gayret sarfetmişler, Rus hükümeti Kırgızların oturdukları büyük şehirler­ de Kırgızlar adına Lise, Ticaret ve Öğretmen okulları yaptırmışlar ve birçok Kırgızları toplayarak buralarda yetiştirmişler ve Kırgızlar arasına Hıristiyanlık propagandası için misyonerler salmışlar­ dır. Türklüğüne ve Müslümanlığına çok bağlı olan Kırgızlardan bir tek kişi bile bu teşvike uyup ta mukaddesatını terketm em iştir. Bu okullardan yetişenlerin birçoğu kaza kaymakamı ve sulh hâ­ kimleri olmuşlardır. Vali Tülin’in başkanlığındaki konuşmalar 45 gün devam etti. Kırgızlar ve Özbekler bir türlü asker olma işine yanaşmadılar. Bizden “siz halifenin adamısınız” diye gizli konuşmalarımızda letva istediler. Tabiî biz de, “ Bu savaş 10 yıl kadar devam ede-

123


çektir. Asker olup da halife kuvvetlerine kurşun attığınızda cephe­ de

ölüleriniz şehit olmayacak, yaralılarınız gazi olmayacak ve

cehenneme gidecektir” diye karar (fetva) verdik. Bunun üzerine son oturumlarında kati surette asker olmayacaklarını söylediler. Bu son karar telgrafla Çara bildirildi. Çar toplantının dağılmasını ve aralarından seçtikleri 4 kişinin M oskova’ya gelmesini irade buyurdu. O gece 12 delege ile cemiyetimize geldiler. Rus Dev­ rimci Sosyalistleri de oturumda beraber bulundular. Moskova da nasıl cevap verelim diye bizden fikir danıştılar. Rus çariçelerinden Yekatirne ile Kırgızların son hanı olan Ebul Hayr Han arasında bir ahidname Süheyl Han’ın beraberinde olduğundan ortaya koydu, okuduk, şöyle yazılıyordu. Önemli maddeleri şunlardı: 1- Kırgız sahaları Kırgızlara aittir. 2- Kırgızlar yayla seferlerinde serbesttirler, hiç kimse engel olamaz. 3- Her Kırgız ev başına yılda 3 ruble vergi vermekle so­ rumludur. 4- Kırgızlar askerlik ödevinden müstesnadır. 5- Kırgızların malı ve canı Rus İmparatorluğu’nun kefaleti altındadır. Son madde ile Han, Kırgızları yukarıda yazılı olduğu şart­ lar altında Ruslara terk eder. Bu maddeler okunduktan sonra biz sorduk: “Ruslar bu ahidnameye riayet etmişler midir?” Cevaplarında: “ Vergilerimiz 124


100 misli artmış, mallarımız ucuz fiyatla elimizden alınmış, Kır­ gız sahralarına 100.000’den fazla Rus muhaciri yerleştirilmiş. Yalnız bir askerlik meselesi kalmıştı. Şimdi de onu istemekle ahidnamelerini tamamiyle bozuyorlar”. Rus Devrimci Sosyalistle­ ri, Asya ve Kafkasya’da yaşayan 60.000.000 Tilrklerden 1 8 - 4 5 yaş arasındakileri asker edecek olurlarsa en aşağı 10.000.000 yeni kuvvetin toplanmasıyla Çarlığın tekrar dirilmesi işine razı olmu­ yorlardı. Bu arada son kararımız bu oldu. “Çara gittiğinizde her ne kadar askerlik için size ricada veya tehditte bulunurlar, askerliği kabullenmenizi isterlerse, kati söz vermeyerek, halkımızla danışa­ lım ve iradenizi tebliğ ettikten sonra, kararımızı bildiririz, diye kapıyı açık bırakarak dönünüz” diye karar verdik. Onlar da not aldılar, vedalaştık, sabahleyin M oskova’ya gittiler. 20 gün sonra Süheyl İsmail Han ve İmam Ömer Efendi ve diğer

beş arkadaşları ile dönüp geceleyin cemiyete gelip bizi

buldular. Çarla konuşulanları anlattılar. Çar bunları hürmetle ka­ bul etmiş, Kırgız usulü pilav yaptırılmış, beraber sofraya oturarak, elleriyle pilav yemişler, üzerine de kımız içmişler. Asker olmala­ rını rica etmiş, bunlarda ellerinde mevcut ahidnameyi ortaya koy­ muşlar ve siz bu ahidnameye hörmet ediniz. Bunun için biz malı­ mızı alıp Afganistan’a, Ç in’e ve İran’a gideceğiz, Kırgız sahrala­ rının size terkedeceğiz, demişler. Çar bundan çok müteessir olmuş. Tekrar sual açarak, mademki asker vermemekte ısrar edi­ yorsunuz, geri hizmette kullanılmak şartıyla 5 eve bir adam veri, 5

125


ay sonra bu gelenler evine dönsün, diğer biri gelsin bu şekilde bize yardım edin diye ricada bolunmuş. Bunlar da bu durum karşısında susmuşlar, emrinizi halkı­ mıza bildirelim, size cevap veririz diye vedalaşıp ayrılmışlar. Durumun halli için bizden direktif almak istiyorlardı. Biz de diğer arkadaşları topladık. Bu toplantı Rus Devrimci Sosyalistlerin çok hoşuna gitti. Dedik ki eğer bugün 5 evden bir kişi vermeyi kabul ederseniz 5 ay sonra eli silah tutanlarınızı derleyip toplayıp cep­ heye sürecekler. Aman katiyyen kabul etmeyin, isyan edin dedik. Bunlar da bu fikri benimsediler. Sabahleyin Çar’la yaptıkları ko\

nuşmayı vali Tülin’e bildirip, çekip Kırgız sahralarına gittiler. Bizler de Vakit matbaasında bu konuya ait birçok gizli be­ yannameler bastırdık. Kırgızların, Özbeklerin içine adamlarımızla gönderdik. Ruslar her gün ajansla yayıyorlar. Kırgızlar, Özbekler asker olmaya hazırlanıyorlar.

Kırgızlar (Buğursak

kavuruyorlar =

Buğursakla kuyruk yağı ile ince undan yapılan hamurun hurma gibi ufak ufak yapıp tekrar kuyruk yağının içinde kızartarak hey­ besine doldurup uzun yollara ve Hacca gidip gelinir. Acıktıkların­ da bir bardak tatlı çayın içine doldurup hem içer hem yerler, yol­ culuk yemekleri bundan ibarettir.) 20 gün geçti. Kırgızlardan as­ kere gelen yok, jandarmalar çadırlara gidiyorlar, çadırlar yıkılmış, obalar göçmüş, ikişer ikişer toplanarak biner çadırlar halinde yük­ sek yerler de toplanmışlar, askere gitmemek için icabederse

126


döğüşmeye hazırlanıyorlar. Ellerindeki silahları av tüfekleri, ko­ yun kırktıkları makasın her bir parçasının uzun ağaçlar başına sıkı sıkı tel ile bağlayıp yaptıkları mızraklar, kurt avında kullandıkları Nacak adındaki baltaları, tel içine koydukları kurşunlarla Usturpa dedikleri kamçıları, vardı. Bunu gören jandarm alar hükümete bilgi veriyorlar. Derhal 1000 kişilik bir süvari alayı üzerine gönderili­ yor. Kırgızları çadırlarından alıp askere yollamak için zor kullanı­ yorlar. Kırgızlar gelenlerin etrafını sarıyorlar, 2 bin ölü verdikten sonra gelen bin süvariyi de imha edip tüfek, cephane ve atlarına sahip oluyorlar. Bunu haber alan Ruslar isyanın başladığını anla­ yıp bunu bastırmak için 7 bin mevcutlu bir tümenle harekete geçi­ yorlar. Kırgızların üzerine gelinceye kadar, onlar da onar bin çadır olup mıntıka mıntıka cephe alıyorlar. Yedi bin kişi ile gelenlerin etrafı da kuşatılıyor. Gene muharebeler başlıyor. Kırgızlardan 10 bin telafat veriliyor ve gelenlerin yedi bini de imha ediliyor. Kırgızlar, bunlardan kalan, ağır makineli tüfekler ve diğer silahlara sahip oluyorlar. Bu haber Rusya’ya yayılır yayılmaz ortalıkta bir duraklama başladı. Çıkan şayiada “Enver paşa tayyare ile Kırgız­ ların içine gelmiş, Ruslarla çarpışmak için Kırgızların başına geçmiştir” deniliyordu. Rusların durumu cidden vahimleşmişti. Çünkü üçüncü bir cephe açılmış demekti. Rus Devrimci Sosya­ listleri Kırgızların cephesine ehemmiyet veriyorlardı. Kırgızlar şehirlere baskınlar yapmaya başladılar. Kullandıkları taktik, Torgay, Kostanay şehirlerine geldiklerinde beraberlerinde beş

127


bine yakın kedi getiriyorlar, bunları gaza batırıp ateşledikten sonra şehre kapıp koyuveriyorlar, kediler can kaygusu ile alevli alevli şehrin etrafındaki ot yığınlarına sığınıyorlar, otlar da bunlarla tutuşup her taraf parlamaya başlıyor, gece vakti şehir halkı bu manzara ile karşılaşınca, Kırgızlar bastılar diye birbirlerine giri­ yorlar, bu kargaşalıktan istifade eden Kırgızlar Torgay ve Kostanay şehirlerini yağma edip dönüyorlar. Sahalara dönen Kırgızlar Rusların buralara yerleştirdikleri 100 bin kişilerini ve iskan ettirdikleri muhacirleri de imha ederek, mallarını da alarak Kırgız sahralarını boşaltıp, Çin Türkistan’ına, Afganistan’a ve İran’a geçiyorlar. Bu hadise ile Kırgızlar 100 bin’den fazla insan kaybı veriyorlar. Çünkü putperest Çinlilerin içine geçenlerin hepsi ke­ sildi ve malları gaspedildi. Kırgızların bu ihtilaline Özbekler de karışarak büyük Asya’da yer yer körükleme başladı. 4 bin km. demiryolu üzerindeki istasyonlarda ne kadar Ruslar varsa bunları da Özbekler kestiler. Demiryollarını harap ettiler. Asya’daki T ürklern bu ayaklanma hareketine Yamutlar da yardım etmişlerdir. Şöyle ki Çar Nikola, Buhara emrini Mosko­ va’ya çağırdı. Beraber yemek yediler, Emir hâzinesinde bulunan 5 milyon altından bir milyon altın iane vererek geriye döndü, bunu haber alan Hiyve Han davetsiz olarak Moskova’ya gidip, o da bir milyon altın iane verip geriye döndü. Buhara ve Hiyve Hanlarının Çara bu şekilde maddi yardımlar yapışını Türkistan Türkleri nef­ retle karşılayarak, bu ikisine de kin bağladılar. Yamutların içinde

128


Duma üyelerinden kaçıp sığınan Rus büyüklerinden birisi Çar aleyhinde daima propaganda yapmakla meşguldü. Bu savaş yılları içerisinde bir Rus mühendisi maiyetiyle gelerek yamut arazisini ölçüp birtakım mahalli paftalar, haritalar yapıyordu. Duma üyesi Ruslar, arazimizi ölçüyorlar, buralara Rus muhacirleri getirip yerleştirecekler, buna engel olsun, diye Yamutlar nezdinde propa­ ganda yapıyordu. Yamutlar da Kırgız ve Özbeklerin yaptıkların­ dan örnek alarak 3 bin süvari, 500 araba ile gidip Hiyve’nin çev­ resini sardılar, şehri yağma etmeye başladılar. Şeyhülislam olup da, Rus dostu olan Bakkal Başov, Seyit Alim Han ailesiyle kaçıp hanın sarayına sığındı. Bunu duyan Yamutlar sarayı kuşattılar, Han’a bir mektup yazarak Seyir Alim Han ile iki oğlunu teslim edeceksiniz ve 20 bin tılla (Altın) da göndereceksiniz, siz amandasınız (Çağatayca himayemize alıyoruz) demektir. Bu mektubu alan Han, derhal Bakkal Başov ile iki oğlunu ve istenilen 20 bin altını da canını kurtarmak için verdi. Yamutlar Bakkal Başuv’u kesip derisini yüzdüler, ot doldurup sarayın kapısına astılar, soyu kalmasın diye iki oğlunu da kestiler, bu hadiseye sebep olan şu­ dur: Şeyhülislamı keserken şöyle diyorlardı: “Bizim Müslüman Türklerin bir milyon altınını götürdün, o çuşka (domuza) verdin. Şeyhülislamlık bu mudur” demişlerdi. Şehirden topladıklarını arabalarına yükleyerek Yamut yay­ lasına doğru yol aldılar. Bunu haber alan Ruslar Taşkent’ten 7.000 mevcutlu bir süvari tümeni Hiyve’ye gönderdiler. Gelen tümen,

129


iki gün evvel ayrılan Yamutları takibe başladı, takip edildiklerini duyan Yamut gençleri, biz bunlarla dövüşmezsek, “Yamut kızları diye” bize gülecekler diyerek bunlardan ayrılan bin ikiyüz atlı delikanlı Ruslara karşı koymak için geri dönüyorlar. Atları Arap küheylanları idi, kalkanları ve yalın kılıçlariyle bir sahrada Rusla­ ra çattılar. Allah, Allah diye Rusların içine daldılar. Rusların bin ikiyüz’ünün kellesini uçurdular ve kendileri de 300 şehit vererek, Rusları bozguna uğratıp kaçırdılar, ölen Rusların atlarını da topla­ yıp 300 şehitlerini bunlara yükleyerek kafilelerine gelip ulaştılar. Yamutlar evlerine döndükleri zaman, Bakkal Başov’u ke­ serken sırtından aldıkları, 30 bin lira kıymetindeki kara tilki kür­ künü aralarındaki Duma üyesi olan propagandacı R us’un sırtına giydirdiler, “ancak bu sana layıktır” dediler. Erzurum’daki Rus cephesi doğu Anadolu’ya doğru ilerleye­ rek; Trabzon, Erzurum, Van, Bitlis şehirleri Rus işgali altına giri­ yor. Türkistan gazeteleri her günkü baş yazılarında, cephe gerisin­ de kalan kimsesiz kız, kadın ve çocukların açlıktan öldüklerini bildirmekteydi. Bu haberi okuyan Türkistan Türkleri, kendileri ailelerini, çocuklarını başlarına toplayıp rahat içinde yaşarken, batı Türk kardeşlerinin yardımına koşmamayı vicdanlarına sığdıramadıkları için, her yerde iane vermeye başladılar. Bir yatsı namazın­ da Hüseynov’un camisinde namaz kıldıktan sonra, Hazret, cema­ ata; “ Rus işgali altında bulunan Türk kardeşlerimize yardımda bulunalım” diye hitap etti. Hemencecik cemaat arasından 28.000

130


lira toplandı. Orenburg’taki Türk halkının topladığı 150.000 lira olup; Baku’da Cemiyeti Hayriyenin Reisi olan Şemsi Eseduliah oğluna gönderdiler. “Vakit” gazetesi bütün yardımları günü günü­ ne yazıyordu. Hindistan Müslümanları da bu yardım için 4 milyon altını Bakü’ya göndermişlerdi. Bizim esirlere yardım cemiyeti de, artık açık bir şekilde çalışıyordu. Hüseynov’un yüksek öğretmen okulunun öğretmenleri cemiyetimize gelerek, hasılatı Kars ve Erzurum cephesindeki kimsesiz ve yetimlere olmak üzere, bir edebiyat gecesi tertip edelim dediler. Bakü’dan gelen Türk artist­ lerinden Hantaliççiski Ali Ekber de dört perdelik bir piyes hazır­ ladı. Bu piyesi adı Akıllı Delinin Ökünüğü idi ki taklit ve tabiattan ibaretti. O gecenin tertip işi müdürlüğünü ben üstüme aldım. Yıl­ dız sinemasını 500 liraya o gece için kiraladım. 4 perdelik piyes­ ten önce ve sonra Hüseynov’un Yüksek Öğretmen Okulu öğren­ cileri, şiirler okudu, millî marşlar ve şarkılar söylediler. Saz kaval şenliğimize millî heyecanlar kattı. Amerikan pazarı adıyla anılan çiçek masası hazırlandı. Davetli olanlara birer tane takdim edilip para alınıyordu. Ve buraya gelenler için bir de büfe hazırlanmıştı. Dağıtılan duhuliye biletleri bir hafta önce 20 Şubat 1916’da ha­ zırlanmıştı. 27 Şubat 1916’da Cumartesi gecesi temsile başlana­ caktı. Biletleri beheri 5 lira idi. 1000 tane bilet iki gün içinde tamamiyle bitti. Dağıtımda paytonla herhangi Türk tüccarının mağazasına satmaya götürdüğümüzde bir bilet alıyorlar, beş lira yerine 25 lira veriyorlar ve aynı zamanda bu bileti tekrar kendi

131


aralarında birbirine satıyorlar, aldıkları paraları da bize veriyorlar­ dı. O gece hasılatımız 25 bin lira oldu. Edebiyat gecesine hazırla­ nıyoruz, öğleden sonra halk gerek resmî dairelerden, gerek dük­ kânlardan dışarıya fırladı. Her köşe başında yüzer, ikişer yüzer toplanıp gizli gizli konuşuyorlardı. Akşam karanlık vakti çıkan ajans: Çarın ailesi ile birlikte kaçarken Piskop şehrinde tutularak bir binaya kapatılmış olduğunu ve süngülü saldatlarla muhafaza altına alındığını yazıyordu. Bizim şenlik gecemizle Çarın tutuluş gecesi 27 Şubat 1916 Cumartesi gecesine tesadüf etmişti. Yıldız sinemasında sahnede biz hazırlık vaziyetinde iken halkın davetli olanı ve olmayanı, misafir bulunan Türkistan tüccarları, Rus Dev­ rimci Sosyalistleri içeriye doldular. Herkes ayakta ve sevinç için­ de idi. Konuşmalar, şakalaşmalar, kahkahalar yükseliyordu. Ame­ rikan Çiçek Pazarı denilen masa üzerinde duran iki kız kardeş olan Raziye ve Rukiye Lehisten Müslümanlarından olup, kardeşi İsmail Bey ile fabrikası ve servetlerini Libav şehrinde bırakarak; Orenburg’a muhacir olarak gelmişlerdi. Biz de bu hayırlı işte, bir vazife yapalım diye çiçek masasının başında çalışıyorlardı. Her tüccar sunulan bir demet çiçeğe mukabil 25 ve daha fazla lira veriyordu. Hatırlarsınız ki Orenburg’a üç yıl önce dört arkadaşımla esir olarak getirildiğimde benim hakkımda hiçbir evrak elde bu­ lunmadığı için polis beni serbest bırakmıştı. Garip bir tesadüf, o gün kaybolan bu evrak, bugün Orenburg Emniyet M üdürlüğü’ne

132


geliyor. Tam Çarın tutulduğu ilan edilmeden 4 saat önce beni oturduğum Şam otelinde gelip tuttular. Otel sahibi Abdülcabbar Hayrov ağlıya ağlıya bana vaziyeti bildirdi. 1 Mart 1916 Pazartesi günü beni kendisi götürüp emniyete teslim etmek üzere, kefil olup alıkoydu. Bu üzüntü ve gecemizin heyecanı aynı geceye tesadüf etmişti. Çarın tutulması Rusya’da hürriyetin ilan edilmesi dolayı­ sıyla, bu geceyi sabaha kadar sevinçle, eğlence ile geçirmiştik. Sabahleyin sosyalistler hükümet makamlarını işgal ederek her şeye el koydular, ilk iş olarak Jandariski Obravlenni’ye bir hücum oldu. Çünkü bu teşkilat Çara bağlı olduğu için siyasî ve bütün gizli evraklar burada toplanmıştı. Buna bağlı bütün jandar­ malar ve müdürleri tutuldu ve hapsedildi. Ne kadar defter, kağıt, evrak varsa hepsi toplandı, üstüne gaz döküldü, bir kibritle yaktı­ rıldı, benim idamımı taşıyan evrak da bunların arasında kül oldu. Ben kurtuldum: Kıbleye dönüp, Ulu Tanrıya karşı şunları söyle­ dim: Eden sensin, Kılan sensin, gören sen Atdm ış oku yaydan döndüren sen. Rusya’da 10 Mart 1916 günü, kurtuluşu kutlamak için bir tören hazırlığı yapılıyordu. Orenburg şehrinde kırmızı renkte bu­ lunan hiçbir eşya kalmamıştı, o gün için herkesin bir kırmızı şeyi ya koluna bağlaması, yahut yakasına takması gerekiyordu. 10 Mart 1916 geldi. Tören başladı ve sevinçle sona erdi. Çar hükümeti yıkıldı, yerine halk hükümeti kurulmaya başladı.

133


Çar hükümetine ait adamlar tutuldu, asker olarak cepheye sürül­ mek için hazırlıklar yapıldı. Müslümanlar tarafından yer yer Türk cemiyeti kuruluyor: Kırgızları tekrar Kırgız sahralarına getirmek için sosyalistler tarafından heyetler hazırlanıyor. Büyük Türkistan demiryollarının bozulan yerlerinin tamir edilmesine başlanıyor. Türkistan’da bulunan umumî Vali Korabatkin’le iş arkadaşlığı yapmak

için

Avrupa’dan

tekrar M oskova’ya

dönen

Sadri

Maksudî, Kırgızlardan Mehmet Tıkfılof ve V ekilof lar yeni Mos­ kova Hükümeti’nin emri ile Taşkent’e gönderilmişlerdi, bunlar Korabatkin’in idaresinde bir istiklâl mahkemesi kurarak, Çar hü­ kümeti’nin demiryolu memurlarını öldüren Türkleri muhakeme ederek idama başladılar. Bunda maada Korabatkin her nerede Rus kanı dökülmüşse Türklerin bu arazilerini ellerinden alıp Rusları buralara yerleştirmek için kararlar veriyordu. Bu haksız muamele­ yi kendilerine yediremeyen Sadri Maksudî, arkadaşları ile beraber Korabatkin’i terkedip M oskova’ya dönüyorlar. O zamanki hükü­ met reisi olan R udozankofla görüşerek büyük bir oturumda kürsiye çıkan Sadri Maksudî bu yersiz ve haksız muameleyi baş­ tan ayağa kadar açıkladıktan sonra sözlerini şöyle bitirmiş: “ Rusların fılağı kaysi Tütse Boyavlı olursa olsun artık biz Türkler fılağın bir altına girmeyiniz.” Diyerek sözünü kesip aşağıya indi. Yani “Rusların bayrağı her hangi renkte boyalı olursa olsun biz Türkler bu bayrağın altına bir daha girmeyeceğiz” demişti.

134


Sadri Maksudî, Moskova’dan çıkarak uğradığı Türk şehir­ lerinde

Çar

Hükümeti’nin

aleyhinde

konferanslar

vererek

Orenburg’a geldi. Ailesi Kamile Hanım 1906’dan beri babasının yanında kalıyordu. Orenburg’ta kaldığı dört gün şehir tiyatrosunda bütün halka konferanslar veriyordu. “Vakit” gazetesi başyazarla­ rından Kebir Bekirov’u alarak Taşkent’e gitti. Büyük Türkistan hükümetini kurarak Uluğ Türkistan adında bir de günlük gazete çıkarmaya başladı. Orenburg’ta çıkan Vakit gazetesinde de Zeki Velidi de Büyük Türkistan’ın istiklali ve Türklerin bu hükümet ile birleşmesi için uzun uzun uyarıcı, millî makaleler yazıyordu, tshak Ayaz Efendi’nin de Türk çocuklarına okuma zevkini aşıla­ mak maksadıyla, kendi sesiyle çıkardığı “Her gün oku, durma oku” plaklarının sesleri her evden ve her Türk çocuğunun dilinden duyuluyordu.

ÇAR HÜKÜMETİNDEN SONRA M oskova’da kurulan halk hükümeti sık, sık değiştiriliyor­ du, Üşturmer ve Budozanko hükümetleri çekildiler, yerine Melikov ve Kuşkovlar geldiler, bu hükümet reisleri (Kudetler) partisine mensup adamlardı. Bu partinin programı II. Petro’nun koyduğu ve kitabında yazdığı fikirlerin tahakkukudur. Bu fikirler­ den biri İstanbul ve Boğazlar Rusların olmadıkça ve Ruslar Akde­ niz’e çıkmadıkça hiçbir vakit Buz ve Baltık denizlerinde yaşaya­ mayacaklarını öne sürüyordu. Her neye mal olursa olsun, bu ama­

135


ca varmanın gerektiğini bildiriyordu. Melikov hükümetinin gayesi ise, bu emellerin peşinde koşmaktı. Bu sıralarda ortalıkta bir ses­ sizlik

hissediliyordu.

Ben

de

durumdan

faydalanarak

Orenburg’tan ayrılıp fikir arkadaşlarımla görüşmek için U fa’ya gittim. Ufa bir Türk şehri olup etrafındaki ilçelerle yaşayanların ekseriyeti Nogay Türkmenlerindendir. Şehrin içinde Medrese-i Osmaniye adında iki büyük kültür yurdu vardır. Bunların çok kıymetli kütüphanesi vardır. İstanbul’da tahsilini yapan ve koyu bir İttihatçı olan Ziyaettin Kemal’i bu bilim yurtlarının başına geçerek 10 yıl içinde 1.000’den fazla Türkçü öğretmen yetiştire­ rek Türkistan’a ve Kırgız sahralarına göndermişti. Kazan ve bü­ yük Türkistan bölgelerinde birer ticaret şubesi bulunan ve merkezi U fa’da olan Kerimov Haşan Efendi’nin ticarethanesine uğradım; kardeşleri mahzun ve kederli idiler. Sebebi Sarıkamış’ta esir dü­ şen X. Kolordu Komutanı Mustafa İhsan Paşa Sibirya’dan kaçı­ rılmış, Güya Sibirya’da Şafıulleyn adındaki milyoner kardeşler Paşa’yı Sibirya’dan kaçırarak U fa’da Kerimov Haşan Efendi’ye teslim etmişler, o da bir vasıta ile sözde Odesa camiinin imamı Abdullah Efendi'ye yollamış, oradan da Romanya’daki Türk or­ dularına gönderilmişsiniz bahanesi ile; Ruslar Şafıulleyn kardeşler Kerimov Haşan Efendi’yi ve Odesa imamı Abdullah Efendi’yi tutarak hapsedip divanı harbe verdikten sonra milyonlarına da el koymuşlar. Halbuki Mustafa İhsan Paşa’nm Sibirya’da sürgün

136


bulunan yerli Türklerce kaçırılarak M ancur’ya dan Çin yolu ile Japonya’ya ve denizle de İstanbul’a geçtiği söyleniyordu. Ufa kütüphanesinde bir ay kadar Türk tarihlerini tetkik ettikten ve Ziyaettin Kemali ile vedalaştıktan sora Orebnburg’a döndüm. Odama geldiğimde cemiyetimize ve bana gelmiş olan birikmiş birçok mektup buldum. Bu mektuplardan, İrguski’de bulunan Cihangir oğlu Aziz Bey ve Hafız Kurban’ın büyük kardeşi Mevlut Efendi, Domiski’de bulunan Kağızmanlı üç kardeşler olan Meh­ met, Ömer ve Ali Rıza Beyler, Kars’a döndüklerini ve bundan başka, Akbaba’nın Cebeci köyünden olan Babaş ve Mehmet Da­ yının Sekiz arkadaşları ile Kars’a gittiklerini yazıyorlardı. Sarı­ kamış muharebesinde katliam yapılan köylerden Boyalısalı ve Karahamsa köyünden Poloş oğlu Mahmut Ağa ile 30 arkadaşı, Oluklu köyünden Ahmet Süleyman ve Halil Ağalarla arkadaşları Rizan şehrinde bulunduklarım, Aşağı Ural’da toplanan 2500 Türk sivil esirlerinin ne yapacaklarına dair, benden fikir soran mektup­ larını aldım. Okuduktan sonra, Rizan ve Aşağı Ural’a mektuplar yazdım. Bu sükunetli durumdan faydalanarak, esir arkadaşlara fırsatını bulup hemen kaçınız, Kars’taki evlerinize gidip bana da sonucu bildirin diye mektuplarına cevaplar yazdım ve bunlarda o günden sonra bulundukları mahallerden kaçarak Kars’a gittiler. Melikov hükümeti, kendilerini sosyalist göstererek tekrar Çar hükümetini ihya etmeye çalışıyordu. Bu sırada en son olarak gene Vakit matbaasındaki gizli toplantımızı haritamızın başında

137


yaptık. Dünya durumuna bir göz attık. İngiliz planı en ön safhaya geçmiş, Ruslar savaşı kaybettikleri gibi, içte kanlı boğuşmaların olacağına dair hazırlıkların yapıldığını, Alman cephesinde savaşın adeta durduğu ve Erzurum cephesinde de bir duraklama başladığı, Ermenistan teşekkülünün geriye atılıp doğu illerimize, Sibirya ve Don havzalarından Kazakların getirilip yerleştirilmesi için yeni planlar ve hazırlıkların yapılmış olduğunu görüyorduk. Alman ve Türkiye ittifakına gelince; İngilizler Çanakkale Savaşı’nı kaybe­ dip Selanik’e çıktıktan sonra, Alman genelkurmayının planı üze­ rine Türk ordu topluluğunun dağıtılmış olduğunu ve Almanlarla muhtelif cephelerde müştereken çalıştıklarını görüyorduk, bu arada, Yakup Şevki Paşa ordusu Galiçya’da Almanlarla beraber Ruslara karşı, diğer bir Türk ordusu Romanya’da bir diğeri İstan­ bul ve Boğazların korunması için İstanbul’da, büyük bir kısım Suriye’den Süveyş kanalından Mısır’a geçmek için yol alıyor. Diğer bir Türk ordusu Irak üzerinde Basra körfezine ilerliyor. Bir de Yıldırım ordusu adıyla gönüllü fırkalar vardı. R auf Orbay bu fırkanın başında idi. Bu gönüllü kısma, Kars’tan Cihangiroğlu İbrahim ve Haşan Beyler başlarına topladıkları Kafkaslı ve Karslı genç Türk gönülleri ile ve İran Şehzadelerinden birinin başına biriken İranlı gönüllüler de bu fırkaya karışmışlardı. İngilizler ise, Amerikalıların da bu savaşa iki yıl sonra iştirak etmelerini mütea­ kip, aldıkları yeni kuvvetlerle, gerek deniz ve gerekse karada; Almanlara karşı yeni kuvvetler yığıyorlardı. İngilizler Hindistan

138


yolunu korumak için, General Tavsent idaresinde 25 bin kişilik bir kuvveti Kutulamare’ye çıkarıyorlar. Türk ordusunun en kuvvetli cephesi Karadeniz’den Basra körfezine kadar yayılmıştı. Halil ve Nuri Paşa’ların komutasındaki kol Kutulamare’yi kuşatarak üç ay muhasaradan sonra General Tavsenti’yi ordusu ile beraber esir almışlar. Ruslar muhasaradaki İngiliz kuvvtlerinin yardımına General Baratov’un komutasında İran üzerinden Hemedan’dan Basra körfezine ve Kutulamare’ye doğru yürümüşse de, Ali İhsan Paşa’nın IV. Kolordusu bunu karşılamış, bozguna uğratmış, geri­ ye döndürmüştü. Genel manzara şöyle görünüyordu: Bu kadar dağılan Türk ordusunun kolaylıkla toplanamayacağı ve A İmanlar­ dan yeni kuvvet alan Anglo-Saksonlara karşı dayanamayacağı ve harbi kaybedeceği gözüyle bakılıyordu.

TÜRKİSTAN’DAKİ TÜRKLERİN YENİ DURUMU M oskova halk hükümeti savaşı devam ettirmek için yeni kararlar alıyor. Kerensky hükümeti reisi oluyor. Kendi adına pa­ ralar bastırmaya başlıyor. Evvela, Almanlara açılan garp cephesini teftiş maksadıyla gidip geziyor ve yeniden asker toplanıyor. Kız­ lardan,

kadınlardan

gönüllü

alaylar

toplanarak

cepheye

sevkediliyor. Bu sırada istiklallerine kavuşmak emeliyle Türkler arasında çoşkunluk baş gösteriyor. Merkezi Orenburg olmak üzere bir komite teşekkül ediyor. Adına, Müslüman bürosu adını veri­ yorlar. Büronun reisi Vakit Gazetesi’nin Müdürü Fatih Kerimi,

139


faal üyeler ise, Burhan Şeref, Zeki Velidi, H anıf Efendi, yüksek öğretmenlerden ve Orenburg kazaklarından Abdullah Devletşin, Abdülkadir İnan ve Salahattin Kemalov’lar çalışmakta idiler. Yazı işlerini idare etmek için de birçok Türk gençleri ödev almışlardı. Birlik havasiyle bu kaynaşmayı gören Ruslar şüphelenmeye başladışar. Rusların en çok korkuları Nogay Türkleri’ndendi, Nogay, Başkırt, Mişer ve Çuvaş Türkleri 7 milyonu buluyordu. Asırlardan beri Ruslar, bunlardan asker alıyorlardı. İçlerinde yük­ sek rütbeli komutanlar ve doktorlar yetişmişti, savaş usulünü bilir en az 1.000.000 asker çıkabilirdi. Asya’daki Özbek ve Kırgız Türkleri ise siyasetle, askerlikle şimdiye kadar ilgili olmamışlar, yalnız millî kılığı ve millî geleneği muhafaza etmişlerdi. Giyimleri boylu boyunca çapan dedikleri Hırka, içten bir beyaz kuşak, başla­ rında siyah çuhadan külah olan bu Türklere Ruslar her bir cemi­ yette söz ve üyelikler almaktan mahrum ettikleri gibi, tren yolla­ rında yolculuk ederken, hayvan ve yük taşıttıkları vagonlara korlar ve bunlara da Şartlara mahsus vagon derlerdi. Koynunda 100 bin lirası olan bir Türk birinci, ikinci mevkilere bindiklerinde, Rus kondüktörleri bunları dayakla vagondan atıyorlardı. Nogaylar ise Ruslardan daha medenî bir halde yaşıyorlardı. Ruslar Orenburg’ta kurulan bu Türk bürosunu dağıtmak için faaliyete geçerek hocala­ rı Hazretleri elde ettiler, bunların başında Din Maişet dergisini çıkaran Hüseynov Veli Hazretleri geliyordu. Camilerde Fatih Kerimi ve başında toplananların aleyhine vaizler başlamıştı. “Fa­

140


tih Kerimi ve başına toplanan gençler kafir olmuşlar, halifeyi inkâr ediyorlar, minarelerin başındaki ay yıldız şerefeyi çıkartıp yerine hac koyacaklar, Ezan okumayacaklar, yerine minarelere çan asacaklar, namaz vakitlerini bunları çalarak bildirecekler, bu dinsizleri öldürmek caizdir.” diye mutaassıp halk arasında propa­ ganda yapıyorlardı. Ruslar da bunu hiç durmandan destekliyordu. Bir gün sabahleyin evinden abdest alıp çoluk çocuğu ile helallaşan halk yığın yığın Kervansaray Camisi’nin avlusuna toplanıyorlar ve miting yapıyorlar. Ben de bu haberi aldığımda, arkadaşlarımla oraya gittik. Kalabalık, 10.000’lerce insandı. Ekseriyeti sakallı ihtiyarlar teşkil ediyordu. Kürsü kurulmuş, mitingi idare eden Kapgayov Bekir Efendi idi. Söz isteyene söz veriyordu. Tez, tez Veli Hazretleri ve ihtiyarlar kürsüye çıkıp Fatih Efendi ve arka­ daşları aleyhine sözler söylüyordu. Genç öğretmenler ve öğrenci­ ler çıkıp bunlara karşılıklar veriyorlardı. Rus Sosyalistleri halkın arasına sokulmuş mitingin ne netice doğuracağını bekliyorlardı. Ben ve arkadaşlarım olan Türk esirleri ise meseleyi aydınlatmak için söz almak istedim. Burhan Şeref, Ruslar sizi takip ediyor, karışmayın yalnız halkın arasında propagandanızı yapın dedi. Bizler, halk arasında son olarak Fatih Kerimi’nin bizzat bu mitin­ ge getiriniz ve isnat ettirilen suçları kendisinden sorup öğreniniz diye birçoklarını ikna ettikten sonra Fatih Kerimi’nin getirilmesi­ ne karar verildi. 500’den fazla Türk genci Fatih Kerimi’nin evine giderek onu omuzlarına alıp getirdi. Fatih Kerimi kürsüye çıkarak

141


başını açtı, ak saçları ile ağlamaya başladı ve şöyle hitap etti: “Kardeşlerim, ben de sizin gibi Müslüman ve Türk evladıyım. Üzerimize bir tehlike gelse en önde öleceklerden biri benim, Bal­ kan muharebesinde siz evlerinizde istirahat ettiniz, ben heyetimle İstanbul’a giderek savaşın sonuna kadar hem halifeye hizmet et­ tim, hem de Türklerin başına gelenleri yakından görüp günü gü­ nüne yazarak “İstanbul Mektupları” diye size bir kitap getirdim. Ben gene o Fatih’im, Türk ve Müslüman kalarak dünyaya göz yumacağım, bu birliğimizi ve topluluğumuzu dağıtmak için düş­ manlarımızın aramıza soktuğu bir fitnedir. Bize bir afet geliyor, bunu hazırlamak için kurulan planlan önlemek gerekiyor. Bizler onun için çalışıyoruz, işte Orenburg Çarşı Pazarı’nı bir gün içinde yağma edip, yakıp giden Rusları gördünüz, bu çapula bir Türk iştirak etmemiştir. Bu belayı önlemek ne hocalarımızın, ne de ihtiyar babalarımızın işidir. Onlar namaz kılıp, bizlere dua etsin­ ler, bizler de afeti karşılamak için uğraşalım” diye sözlerine son verdi. Ve halkın çoşkun alkış tufanı içinden kürsüden indi. Son olarak ihtiyarlar, Hüseynov Veli Hazretleri ile barışmalarını teklif ettiler. Fitneyi bastırmak için Fatih Kerimi gidip Hazretin elini öptü. Bir alkış tufanı daha koptu. Gençler tekrar onu omuzlarına alıp evine, getirdikleri gibi götürdüler ve miting de bitti. Ruslar bundan, ihtiyar ve genç Türklerin birbirine girip kan dökeceklerini umuyorlardı. Halbuki planları suya düştü.

142


Rusların çıkardığı bu fitneden sonra Türklerin arasında bir sükunet devam ediyordu. Bir gün Ural cemiyeti hayriyesinin salo­ nunda büyük bir yığıncak (toplantı) oldu. Burada Taşkent’te umumi vali olan Korabatkin’le Seda-i Türkistan adıyla çıkan gaze­ tenin başyazarı Misyoner bir Rus’un maiyetiyle beraber tutulma­ sına karar verildi ve derhal telgrafla bu karar Türkistan hükümeti Reisi Sadri M aksudî’ye bildirildi. Hemen Korabatkin’le maiyeti erkanı yakalanıp hapsettirildi. Moskova hükümeti bu haberi alınca “Bunları bir vagona koyup bize gönderin, icabeden cezalarını biz vereceğiz” diye bildirdiler ve derhal bunlar bir vagona konulup askerlerin muhafazası altında M oskova’ya gönderildi ve bu şekil­ de canları kurtarıldı. Çar hükümetinin düşmesi ve bu karışıklıklardan istifade ederek, Sibirya’daki bütün esir olan Türk subay ve erleri kafile kafile kaçıp Türkistan’a dağıldılar. Özbeklerin içine dağılan bu usta erler ve subaylar fenni savaş bilgisi hakkında yer yer topla­ dıkları halka dersler vermeye başladılar. Kırgızları geriye getir­ mek için Afganistan’a ve Ç in’e giden Rus heyetleri, Kırgızları tekrar kendi sahralarına getirdiler. 100.000’den fazla insan ve hayvanlarının dörtte biri yok olmuştu. Rusların Kırgızları getir­ mekten .maksadı o zaman iç Rusya’da et kıtlığı baş göstermişti. Kırgızların hayvanlarından istifade etmek için peşlerine düşmüş­ lerdi. Çünkü Ruslar koyun ve deve yetiştirmezler, bunları yetiş­ tirmek için ancak Kırgızlar ve Türkler uğraşırlardı.

143


Kerensky yeni aldığı kuvvetleri General Porisilov’un emri­ ne vererek, Almanların üzerine yeni bir yürüyüşe başlandı. Bu hücum Avusturya ve Macaristan askerlerinin olduğu cepheden başlamıştı. Cephede bulunan AvusturyalIlar, Macarlar ve Çekler hiç mukavemet göstermeden esir düşüyorlardı. 300 bine yakın esir alındı. Türk şehirleri bunlarla dolmuştu. Ruslar tekrar canlanıyorlar. Bu bozgun cepheye, Alman ve Türk

orduları

geldi.

Bir

meydan

muharebesinden

sonra

Prisilov’un ordusunu mağlup edip bozgun halinde geriye çevirdi­ ler. M oskova’da bulunan Ahmet Bey Salihov’un Moskova Türk cemiyetinde verilen bir kararı, beyanname ile bütün Türkistan’a yayıldı. Beyannamede, bütün Rusya’da yaşıyan Türklerin delege­ ler seçerek Moskova’da kurulacak Müslüman Türk kongresine iştirak edeceği yazılıydı. Bunun üzerine her tarafta seçimler başla­ dı. Bu sırada Fatih Kerimi beni çağırarak, Moskova’dan aldığı gizli bir emirle Türk esirlerinin tekrara toplanarak nezaret altına alınacağı bildiriliyordu. Benim arladaşlarımla beraber buradan başka tarafa gitmemi münasip görünüyordu. Ben bir taraftan Türkistan’a geçmek için yol hazırlığını gö­ rürken, Altaylarda bulunan Bozat köyünden Yunus, Mustafa ve Bekir Beylere acele gelmeleri için mektup yazmıştım. Aldığım cevapta gözaltında oldukları için gelemiyeceklerini bildirdiler. Bütün şehir halkı ile vedalaştım. Vakit matbaasına giderek Romiyev Zakir ve Şakir, Fatih Kerimi ve diğer arkadaşlarla görü­

144


şürken ortaya yeni bir konu çıktı. Bu da, büyük Türkistan hükü­ meti kurulmuş, Sadri Maksudî çalışıyordu, fakat para sıkıntısı çekiyordu. Buhara emiri bir yıl önce M oskova’ya gidip 1.000.000 altını Ç ar’a verdikten sonra geri dönerek Orenburg’ta Hakim Bay’ın evinde misafir olmuştu. Orenburg gençleri ve ileri gelenle­ ri ondan bir mükafat istediler, o da sabahleyin Kervansaray Camisi’ne geleceğini vaadetti. Ben de ileri gelenlerle ve gençlerle bera­ ber gitmiştim. Biz camiye girdiğimizde Vali, Emniyet Müdürü ve Garnizon Komutanı da oraya gelip girdiler. Emirin geldiğini haber verdiklerinde görmek için dışarıya çıkmıştım. İri ve yüksek bir Macar atı koşulmuş olduğu paytona binmişti. Vücutlu ve büyük sakallı ve uzun siyah cübbeli, başında sarık, göğsünde büyük bü­ yük altın nişanları bulunan Şeyhülislam yaya olup, atın dizginleri­ ni tutup çekerek camiye doğru geliyor. Emir de iri yapılı, siyah sakallı, oldukça Türk tipini andıran, orta yaşlı, başı sarıklı, giydiği cübbenin omuzlarında general rütbesi apoletlerini taşıyan bir şahıs olarak azametle paytondan inip camiye girdi. Müslüman Türklere hiç iltifat etmeden, Rusların tarafına geçti durdu. Orada bulunan Türkler bu hali nefretle karşıladılar ve çok sinirlenerek elini sık­ madılar. Yalnız hoş geldin deyip camiden dışarı çıktılar. Emir bekliyorduki herkes gelip elini eteğini öpsün, o da bu durum kar­ şısında Ruslara karşı mahcup oldu. Emir çok iyi Rusça biliyordu. Çünkü Çar Nikola ile gençliğinde Kadediski Korpuz’da yani Rus Harp Okulu’nda beraber okumuşlardı. Onun okul arkadaşı idi.

145


Camiden çıkanlar emire söverek ve “bunun katli caizdir” diyerek, dağılıp gitmişlerdi. Vedalaştığım zaman orada şöyle bir fikir vardı: Bir grup arkadaşla Buhara’ya gitmek ve Buhara gençlerinden birçok Türk’ü de bir araya toplayarak Emir’i tutup hapse tıkmak, geri kalan 4 milyon altını da Türkistan hükümetine vermek çareleri düşünülüyordu. Bu ödevi, yardımcı olarak verecekleri arkadaşları ile ben üzerime aldım. Bir hafta sonra hazırlıklarımız bitti. Buha­ ra’ya gitmek üzere arkadaşlarımla yola çıktım. Bu gizli haberi duyan Buhara Emiri, misafir olduğu Hakim Bay, Emir’e vaziyeti bir mektupla bildirmişti. Biz Buhara’ya doğru yol alırken, Ruslar da bunu haber alıyorlar. 4 bin kişilik piyade ve süvari kuvvetle hemen gelip Buhara’yı sarıyorlar. Emir bundan bir hafta önce tutulacağını duyduğu için, kıymetli eşyalarını ve götürebileceği kadar parasını alıp Afganistan’a kaçıyor. Ruslar ise serbest olarak Emirin sarayını yağma ettiler. Bu Aksak Timur’un dünyayı soyup topladığı kıymetli eşyaları, ayrıca bir hazine olarak mevcut bu­ lunmakta idi. Gelip geçen Buhara Emirleri bu hâzinenin içinde ne olup olmadığını açıp bir kerre görmemişlerdi. Yalnız kapı kilitli idi. Hizmetli olan hocalar akşamları kandilleri yakarak hâzinenin eşiğini öpüp giderlerdi. Ruslar ise bu hâzinenin kapısını kırarak 18 vagon dolduran bu demir sandıklardaki ağızları mühürlü mücevherat ve kıymetli eşyaları almışlardı. Orada çalışanların gördüklerine nazaran bunlar

146


arasında yüz takım altın eğer ve at takımları vardı, Timur şehri gezmeye, bu altın takımları atlara vurarak 100 süvari kulu sağında ve solunda olarak çıkar, şehri gezer, sonra dönermiş. Ruslar bu hâzineyi aldıktan sonra Em ir’in de 4 milyon altını vagonlara yük­ leyerek büyük bir katarla Moskova’ya alıp gittiler. Biz Buhara’ya vardığımızda Em ir’in sarayında yeller esi­ yordu. Başka bir şey bulamadık, olan acı hakikati; yukarıda dedi­ ğim gibi dinlemekten başka bir şey yapamadık. Rusya’da Çar hükümeti devrildikten sonra Türk illerindeki bütün öğretmenler istiklâl ve kurtuluş aşkını yaymak için, il, ilçe, bucak ve köylere varıncaya kadar konferanslar veriyorlar. Ço­ cukların oyunlarına varıncaya kadar kontrol ediyorlar, Türk millî oyunlarından başka oyun oynamamalarını tavsiye ediyorlar, yeni bestelenen millî Türk marşlarını öğretiyorlardı. Gezdiğimiz her şehirde, evlerde, sokaklarda büyük ve kü­ çükler arasında bu marşların bir ağızdan okunulduğuna şahit ol­ muştuk. Mesela bunlarda birisi: Kesildi başlar, döküldü kanlar Batır babaylar indi şaduman Dirildi Timur, dirildi Cengiz Batur alaylar indi şaduman...(Batur = Kahraman) İndi Türk eli Türk oğlununki Şaduman kılıç Turanlınınki...

147


Orenburg’ta kurulan Türk bürosunda, çoğunlukla bir karar kabul edilmişti. Bu da Özbek, Teke, Yamut, Tacik, Sart, Kırgız, Nogay, Mişer, Başkırt ve Çuvaş adlarını kaldırarak hepsine birden bundan sonra “Türk” adı kabul edilmişti. Bu karar hemen Türkis­ tan’ın her bucağına yayılmıştı. Gezdiğimiz illerde ve köylerde beş yaşındaki bir çocuğa rastlayıp “ Bala siz kimsiniz” diye sorduğu­ muzda sağ elini hürmetle kalbinin üstüne getirerek “Men Türk iken” diye cevap veriyordu. Yani “ben Türküm” diyordu. Buhara şehrini birkaç gün gezdik, vaktiyle burasının bir bi­ lim yurdu olduğunu buradaki medreseler gösteriyordu. Eskiden bu •nedreseler Darülfünun iken şimdi buralarda; başına sarık, sırtına hırka, up uzun sakallı, esrar çeken gençler Arapça, Farsça, ders okuyarak, başlarını sallıya sallıya vakit kaybediyorlardı. Gerek şehirliler ve gerekse köylüler en ilkel bir halde idiler, siyaset, askerlik ve zamanının olayları hakkında hiçbir bilgileri olmayan bunlar kurtuluş yolunu bulamıyorlardı. Bütün Türkistan arazisi Türklerin elinde idi. Rus fabrikaları ham maddelerini bu kaynak­ lardan sağladıkları için ve aynı zamanda et ihtiyaçlarını da bura­ lardan sağladıkları için Türkistan’ın pamuk, yün, ipek, deri ve kuru meyvalarından koyun ve develerinden, atlarından, ellerini çekmeği istemiyorlardı. Türkistan’da bu zaman her şehir ve bucaklarında, bir gaye etrafında toplanmayıp ayrı ayrı idealleri olan muhtelif cemiyetler kurulmuştu. Mesela Türkistan hükümetinin başkenti olan Taş­

148


kent’e geldiğimizde burada on ikiye yakın cemiyetin kurulduğunu gördük ki; Sadri Maksudî bunları bir araya toplamak için çalışı­ yordu. Fakat Ruslar da boş durmayıp ayrılığı temin için kışkırt­ malarından geri kalmıyorlardı. Bu cemiyetlerden mesela Cemiyeti Mazlumeyn, Cemiyet-i Masumeyn, Cemiyet-i Müslümeyn gibi belirli topluluklar vardı. Türkistan’ı dolaşarak Semerkant’a gel­ dim. Orenburg’taki cemiyetimize yardımlarda bulunan Sabir C an efin evinde bir hafta kadar kaldım. Şehri gezdik, Timur’un muteşem türbesini gördük. Semerkant’tan ayrılıp Aşkabad’a gel­ dik. Bu illerde yabancıya pek az tesadüf edilir. Halkın hepsi Türklerdendir. Bir gün erkenden ekmek almak için fırına gittim. 500 kişi ekmek için sıraya dizilmişti; bunların içinde geceden gelip sıra bekleyenler de vardı. Ben de geriye durdum. Benden sonra gelenler de sıralarında duruyorlardı. Bunu böyle görünce, öğleye kadar bana sıra gelmiyecek düşüncesiyle bekliyordum. Benden önce 12 yaşlarında bir Türk çocuğu vardı. Kulağına gizli­ ce; “Bala biz Türk esirleri iken, arkadaşlarımızla Türk köylerine kaçak olarak gideceğiz; burada ekmek almanın çaresi nedir?” deyince, bunu işiten Türk yavrusu birdenbire çoştu, hemen o da önündekine söyledi. Önündeki önündekine ulaştırdı, haber en önde bir gence ulaşınca, ilk sırayı bırakıp benim yanıma geldi ve yerimi aldı. Ben de onun ilk sırasına geçtim ve böylece ekmeği en önce ben aldım ve arkadaşlarımla yola çıktık. Köyleri gezerken Türk

esirleri

olduklarımız

söyleyince,

bütün

ihtiyaç

ve

149


istirahatimiz temin ediliyordu. Bir gün bir köyden geçerken köyün çocukları toplanarak ardımız sıra geliyor ve bastığımız yerin top­ rağını bir birlerinden kapışıyorlardı. Birine bu toprakları ne yapa­ caksınız diye sorduğumda; “Siz Türk esirlerisiniz, bastığınız bu topraklar hasta olanlarımıza ve mallarımıza şifa getirmesi için verilecektir.” Diye cevap aldım. Türklüğe karşı olan bu muhabbe­ tin ve bağlılığın, bu asil örneği ne kadar büyüktü. Türkistan’ı karış karış ğezip dolaştıktan sonra, Hazar kıyı­ sında en son iskele olan Grosnuviski’ye geldik. Burası Lehis­ tan’dan gelen Rus muhacirleriyle dolu idi, herkes açık yerlerde serpilmiş çadırlarda yatıyorlardı. Buradan vapurla ayrılıp 22 saat fırtınalı

deniz yolculuğundan

sonra

Baku’ya

çıktık.

Musa

Nagiyov’un İsmailiye binasındaki misafirhanelerine geldik.

BAKÜ VE AZERBAYCAN’DA GÖRDÜKLERİM Deniz yolculuğunun sarsıntısı ile rahatsız olduğum için, iki gün misafirhaneden dışarıya çıkmadım. Bakü’ya geldiğimizi ha­ ber alan Karslı berber Mustafa Efendi ile, Yeni Gazili Halit, gelip bizi buldular. Çünkü arkadaşlarından Berber İsmail Efendi de benimle beraberdi. Burada birçok haber aldık. Bizlerden sonra, Berber Mustafa Efendi’yi de, ailesiyle birlikte Bakü’ya sürmüşler. Eşi, 2 yaşındaki çocuğu Gtilizar ile tramvaydan inerken düşmüş­ ler, kendisi yaralanmış, zavallı çocukcağızın da ayağı kırılmış olduğundan ikisinin de Togiyov’un hastanesinde tedavi edilip

150


çıkarıldığını söylediler. Şimdi Berber Mustafa Efendi Uğurlu soyadını almış, Bizim Berber diye bir salonu var. O ayağı kırılan Gtllizar ise İstanbul Tıp Faktlltesi’nden Diş Tabibi olarak mezun olmuş, K ars'ta büyük bir muayenehane açmış, çalışıyorlar. Bakü’yü Berber Mustafa Efendi ile gezdim, ilk iş olarak Bakü Cemiyeti Hayriyesi’ne gitti, orada ileri gelenlerle tanıştık. Burada istiklal aşkiyle cemiyetler kurulmuş, durmadan çalışıyordu. O oturduğumuz İsmailiye binasında Musa Nagiyov’un 50 yataklı misafirhanesi vardı ki; her gelen Türk yolcusu burada aylarca kalır, yiyecek ve yatakları temin edildiği gibi, çamaşırları yıkanır, bütün m asraf Nagiyov’un kasasından ödenir, misafirlerden bir tek kuruş bile alınmazdı. 3.000 sabit koltuğu olan büyük bir salon vardı, kadınlara ait yukarıda localar mevcuttu. Bakü Türkleri bü­ tün yıkıncaklarmı burada topluyorlardı. Bu muhteşem binayı Mu­ sa Nagiyov Cemiyeti Hayriye’ye bağışlamıştı. Nagiyov’un İsmail adında, genç yaşta vefat eden bir oğlu varmış. Binasının sekizinci katında oğlunun heykelini bir odaya yaptırıp koydurmuş ve bura­ ya “İsmailiye”. denmesi buradan ileri gelirdi. Bundan başka 200 yataklı bir de yatimhanesi vardı. Buraya cepheden toplanan kim­ sesiz çocuklar getirilerek bakımları sağlanmıştı. Bakü’da kaldığı­ mız haftasında Togiyof Hacı Zeynel Abidin Efendi’nin ziyaretine gittim. Bakü’daki her zengin Türk’ün, evinin kapısında Dağıstanlı Avar ve Lezgiler’den bir kapıcısı bulunuyordu. Gittiğim evin kapıcısı derhal Hacı’ya haber verdi. Kabul edildim. Arkadaşım

151


İbrahim Efendi ile Hacı’nın elini öptük, yer gösterdi, oturduk. Kim olduğumuzu sordu. Kendimizi tanıttık. Türk esirleri olduğu­ muzu öğrenince, yerinden kalktı, elimizi sıktı ve gözlerimizden öptü. Hacı 50-60 yaşlarında Azerbaycan Türkleri’nden, dinç bir ihtiyardı. Çok hoş sohbeti vardı. Türk ordularının Kafkasya ve Bakü’ya geleceklerine inanmış olduğu için, bize yılmadan çalış­ mamızı tavsiye ediyor, bütün servetini Türklük ve kurtuluş uğrun­ da sarfedeceğini vaadediyordu. Savaşın ikinci yılında Hacı büyük bir hastalık geçirdi. Bütün Türkistan gazeteleri onun sıhhatiyle ilgili olup, günde iki defa sıhhatine ait haber yazıyorlardı. Bir gün, H acı’nın son günlerini yaşadığını ve cemiyet adamlarını başına toplatıp, vasiyetini yapacağını haber veriyorlardı. Bakü halkı evi­ nin etrafını sarmıştı ve Hacı şöyle vasiyet ediyordu: “Cemaat, ben bugün öleceğim, Türkler mutlaka Bakü’ya gelecektir, gelen ordu­ nun komutanına benim vasiyetimi söyleyiniz, orduyu çekerek önünde bandolarıyla benim mezarımı çiğneyip geçsinler, ruhum ancak o zaman şadolur. Şehrin en yüksek mevkiinde bulunan 800 odalı ve 8 milyon altın rubleyi yapılan bu binayı, Enver Paşa’ya bağışladım, karargahını bu binaya kursun.” Bu haber yayılınca bütün Türkler yeis ve üzüntü içinde kalmışlardı. Hacının ölüm haberini ve cenaze törenini gazeteler haber verecek diye beklenir­ ken, tekrar kurtulmaya yüz tuttuğunu yazmaya başladılar. Tekrar Bakü cemiyetini başına toplayarak ikinci bir vasiyet yapıyor: “Bu hastalıktan kurtuluşumun sadakası olarak Bakü’nün ortasında

152


bulunan arazimin içine bir caminin temeli atılacak ki, bütün Bakü Müslüman Türklerini Bayramlarda içine alacak kadar büyük ola­ cak, sonra 200 yataklı bir hastane ve 100 öğrenci alacak kadar okul temellerinin hemen atılması için 3 milyon altın sarfına emir veriyorum” diyor. Hacı hastalıktan kurtuldu, halk da Tanrı’ya şükredip sevindi. Ziyaretimizde Hacr bize çok iltifatta bulundu, çay, pasta ikram etti, elini öperek ayrıldık. İkamet ettiği kaşane fevkalade muhteşem olduğu için, insan içinde iken ne tarafına bakacağını şaşırırdı. Bina yapılıp eşya yerleştirilme işi tespit edi­ lirken, M oskova’dan 8.000 lira ücretle tutulmuş olan bir mühendis yerleştirmeyi bir plan dahilinde yerli yerinde yapıyordu. Çar Nikola Kafkasya’ya geldiğinde Hacı’ya bu evde misafir olmuştu. Hacı’nın Bakü’da 800 den fazla muhteşem evleri vardı. Kafkasya ve Azerbaycan’daki yirmi şehirde hem okulları, hem de hastanele­ ri vardı ki, bütün masrafları Hacı’nın bütçesinden çıkardı. Bakü’daki yetimhaneleri de gidip gezdim. Erzurum cephesinden getirilen bin kadar çocuk ve kadına burada bakılıyordu. Her 10 çocuğun bir hizmetçisi olup her cuma günlerinde ayrı ayrı renkte elbiseler giydirilerek gezmeye çıkartılıyordu. Okuma çağındakileri günde 4 saat okutturuyorlar, 4 saatte iplik fabrikasına götürülüp, kutulara doldurulan iplik makaralarını kulplu sepetle çocuklar büyük sandığın yanma götürüyorlar ve büyükler de sandığı doldu­ ruyorlar. Hacı’nm bir yandan milyonu artarken, buna at başı giden o kadar da hayrı artıyordu. Hacı’nın yüksek tahsili yoktu, yalnız

153


ilk tahsili vardı. Ticaret işlerinde ve siyasette biricikti; işlerini herkesten daha ileriye götürmesini biliyordu. 1900 yılından sonra kendisine “Neft” Petrol kıralı adı verilmişti. Hacı Türk birliği için çok emek ve para sarfetmişti. “Ahuntlar ve Hocalarda ne Şiilik ve ne de Sünnilik vardır yalnız hak dininde Müslümanlık ve milliyet bahsinde de yalnızca Türklük vardır” diye vaiz ve propaganda edenlere 1000 lira ikramiye veriyordu. Bir Kafkaslı Sünnî ile, bir Azebaycanlı Şii, kız ve oğlana çöpçatanlık yapanlara ve bunları evlendirenlere 3 bin lira ikramiye veriyordu. Kendisi de bu maksatla Dağıstanlı Sünnî biri ile ev­ lenmişti. Savaş esnasında Türkiye cephesinden gelen Rus ve Er­ meni subayları ile erlerinin yanında her kim bir Türk kadınını görüp de ellerinden almak için cemiyete haber verirse; ona da derhal 3.000 lira mükafat verdiriyordu. Hacı bu siyaseti ile ve parası ile Kafkasya’daki Türk birliğinin kurulmasına çalışıyordu. Erzurum’un düşmesinden sonra Rus cephesi Erzincan’a kadar ilerlemiş, burada esir edilen subay ve erleri Sibirya’ya değil; Bakü’nun karşısında, Hazar denizinin ortasındaki Nargin adasında esirler kampına topluyorlardı. Her Pazar bu kampta bulunan bu esir subaylar izin alarak muhafızlarla şehri ziyarete geliyorlardı, biz de onları görmek için iskeleye gittik. Halk yığılmış, otomo­ biller sıralanmış, içinde genç kızlar, yolcuların gelmesini bekli­ yorlardı. Bu otomobildekilerin kimler olduğunu sordum. Bakü milyonerlerinin kızları olduklarını öğrendim. Mesela Topçubaşı

154


Ali Merdan Bey’in, Nagyov, Tagyov ve Kuluyovların özel otola­ rındaki kızları en başta duruyordu. Motorlar yanaştı, esir Türk subayları kıyıya çıktılar, taksiden çıkan kızlar, birer ikişer mevcu­ duna göre subayları kollarından tutup otomobillerine oturttular. Şehrin her tarafını gezdirttikleri gibi, subayların ve kamptaki ar­ kadaşlarının ihtiyaçlarını mağzalardan alıyorlar ve paraları cemi­ yet tarafından ödeniyordu. Bunları evlerine götürerek öğle ye­ meklerini aileleri arasında yedirdikten sonra; tekrar taksilerle aldıkları kıyıya getirip, teslim ediyorlardı. Türk ordusu Baku’ya girinceye kadar bu gelenek her pazar devam etmiş. Bakü’da 20 gün kadar kaldıktan sonra bütün cemiyet arka­ daşlarıma ve dostlara veda ettikten sonra trenle Tiflis’e geçtik. Tiflis’te de 3 gün kaldım, orada da Türk cemiyeti mensuplarıyla görüştüm, bunlar azlık olduğu için Gürcülerle beraber çalışıyor­ lardı. Gürcüler de Türklerle birleşmişler kurtuluş çarelerini ve istiklal davasını güderek ortak çalışıyorlardı. Ermeniler bu Gürcü ve Türk birleşmelerine bir düşman nazarı ile bakarak, büyük Er­ menistan rüyası ile Ruslardan ayrılmıyorlardı. Tiflis’ten, üç gün sonra Gümrü’ye geçtik. Buradan Kars’a vesikasız kimseyi bırakmıyorlardı. Hele Türk olursa. Çünkü bura­ sı bir mevkii müstahkemdi. Bakü’da iken Kars’taki dostum Tatos Abacıyan A ğa’ya “Bakü”dan Gümrü’ye geçeceğim, ne yaparsan yap bir vesikayı gönder” diye bir telgraf çekmiştim. Tatos Ağa bu müjdeyi eşim Zehra Hanım’a bildiriyor Kayın babam İsmail Ağa

155


ile Suphan Azatlı, arakadaşım Molla M ustafa’yı alarak Kars’a geliyorlar. Gümrü’deki Ermenilerle Türkler karşı karşıya bir düşman cephesi olmuşlar. Arkadaşım Berber İbrahim Efendi ve diğer dört arkadaşı ile Gümrü’nün 25 km. yakınında bulunan Arpaçay’daki Türk köylerine gittiler, ben ara kararma bindim ve Kars’a doğru yöneldim. Kızılçakçak istasyonuna gelince bir Ermeni katarımıza bindi. Beni gördüğünde tanımış, derhal katarda muhafız olan Rus saldatına haber vermiş, bir çavuş ile on er gelip beni yakaladılar. Baş Gedikler istasyonuna geldik, beni katardan aşağıya indirip oradaki Rus muhafa taburuna teslim etmeğe çalıştılar, aramızda bir boğuşma başladı: Ben ısrar ediyorum, “beni Kars’a götürün orada teslim edin”, onlar “Hayır, burada ineceksin” diyorlardı. Başlarında bulunan çavuş Rum olduğu için Türkçe biliyordu, beni Kars’a götürmeleri için ona Türkçe olarak rica ettim. Bu da Rusla­ rı ikna etti, kollarımı bağladılar, tekrar Kars’a yöneldik, Kars is­ tasyonuna geldik. İstasyonda beni eşyamla birlikte indirdiler, yoklama odasına götürdüler. Genç bir Rus subayı eşyalarımı yok­ lamaya geldi. Yalnız üstümde el gezdirerek “ Bir şey yoktur, alın, götürün” dedi. Rum çavuşa “Bir payton çağırın, siz de binin bera­ ber gidelim” dedim. Paytona yüklendik, bir çavuş, bir süngülü saldat ve eşyalarımla emniyet müdürlüğüne götürülüyordum. Çavuştan rica ettim, beni azıcık çarşıdaki Tatos Abacıyan Ağa’nın dükkânına uğratın dedim. Ricamı kabul etti, dükkâna uğradık,

156


Tatos Ağa boynuma sarıldı. Derhal eşyalarımı mağazaya bıraktım. İçinde birçok siyasî evrak olduğu için büyük bir korkudan kurtul­ muştum. Tatos Ağa arabaya binerek benimle beraber emniyet müdürlüğüne geldi. Emniyet müdürü Ermeni idi. Tatos Ağa yarın sabah teslim edeceğine dair kefil olarak bir imza verdi. Beni ora­ dan kurtardı. Daireden dışarıya çıktık, şehir Türk köylüleri ile dolmuş. Tatos Ağa, İsmail Ağa, eşim Zehra Hanım ve arkadaşım Molla M ustafa’nın kendilerinden misafir olduğunu söyledi. Bu köylülerin şehre birikmesi sebebini sordum. Mosko­ va’da toplanan Müslüman kurultayına gönderilecek delegelerin seçimi için, buraya toplandıklarını öğrendim. Kars’ta Rus idaresi yıkılmış, halk hükümeti kurulmuş; Ali Han Kanterov Vali, iki yıl önce B aku’dan Kafkasya’ya gelen Halil Beyzade Avukat Ali Bey mutasarrıf, Cihangirzade Aziz Bey’in de halk komiseri olarak çalıştıklarını haber aldım. Buradaki halk hükümetini idare eden vali ve mutasarrıfları; Türk, Ermeni ve Rumlardan birer kişi olup, yani üç kişi birer hafta münavebe ile hükümet işlerini idare edi­ yorlardı.Tatos ile kenarları dolaşarak evine geldik. 4 yıl çektiğim ayrılık, ıstırap ve hasretten sonra yakınlarıma kavuştum. İlk bir saat kadarki vaktimiz, ağlamakla geçti. Eşim Zehra Hanım’ın dört kardeşi şehit edilmiş, 500 yıllık aile ocağımız, varımız yoğumuz yağma edilmiş, ocağımız sönmüştü, ailemin muhacir olarak Tiknis köyünde kaldıklarını öğrendim. Ağlamakla eşimin yanaklarındaki gülleri solmuş ve saçlarına tel tel beyazlar düşmüş. Bana kavuş­

157


makla biraz teselli olmaya başladılar. O geceyi sabaha kadar ka­ buslar içinde geçirdim. Acaba gene o yollara, bağlı olarak mı gönderileceğim ve acıları tekrar mı tadacağım düşüncesiyle sabahı zor ettim. Çayımızı içtik. Tatos Ağa beni, emniyet müdürlüğüne götürüyordu. Eşim gene peşimden göz yaşlarını döküyordu. Bu acıya dayanamayan (Tatos A ğa’nın eşi Daluta ve kızı Hranuş da kollarıma girerek emniyete kadar beraber geldiler. O günkü nö­ betçi m utasarıf da Allah Verdiyov Lübarıd adında bir Ermeni idi; beni karşısına çıkardılar, Türk tebaası olduğumu biliyor, tekrar mahfuzen Tiflis’e ve oradan da Sibirya’ya gönderilmem için ısrar ediyordu. Tatos Ağa, ona Ermenice yalvarıyor, eşi ve kızı da dur­ madan ağlıyorlardı. Bu yalvarma tam bir saat devam etti. Nihayet ikna ettiler. Evrakı yırttı. “Alın götürün, hemen bu dakika Kars’tan çıksın gitsin, hiç kimse görmesi” diye emir verdi. Biz de ona teşekkür ettik. Elini sıktık. Tekrar dostum eşi ve kızı sevinçle koluma girerek beni evlerinde gözyaşları dökerek bekleyen vefa­ kar hayat arkadaşıma getirdiler, teskin ettiler, derhal arabaya atlıyarak; uçar gibi ilk önce Suphan Azad köyündeki arkadaşım Molla M ustafa’nın evine ve oradan da biraz sonra Tiknis köyün­ deki muhacir evimize geldik, kavuştuk.

SİBİRYA’DAN SARIKAMIŞ’A GELDİKTEN SONRA Gerek Rus ve gerekse Türk tebaasından olup da sürgünde bulunanlar umumiyetle kaçıp gelmişlerdi. Yalnız Altaylarda Pozat

158


köylü Yunus, Mustafa ve Hamamlı Bekir Beyler kalmışlardı. Pozat köyünden Yunus Bey’in amcası oğlu İsmail Sarıkamış’ta halk komiseri olduğundan Altaylara kadar gidip bunları da alıp gelmişti. Bizler Türkistan’da dolaşırken, Kerenski batı cephesini teftiş ettikten sonra, bu defa da Türk Erzincan cephesini teftiş etmek maksadıyla gelmiş, orduyu görmüş, Türkiye ile savaşa devam etmek için verdiği konferanslarından sonra, karar alarak M oskova’ya dönmüştü. Ardısıra, biz Bakü’da iken bin kadar kominist kadınlar Türkiye cephesindeki eşlerini görmek için Er­ zincan cephesine gitmişlerdi. Bunlar bir ay kadar Trabzon Bitlis cephesine kadar Rus cephesinin içini gezerek, askerlerin cepheyi terkedip ana yurtlarına dönmeleri için propaganda yaptılar, söz alarak M oskova’ya döndüler. Bütün cephelerden birer bahane ile yavaş yavaş çekilmeye başlamıştı. Rus Devrimci Sosyalistlerinin arasında da ikilik baş göstermişti. Bir kısmı Çarlığın ihyasını, diğer kısmı yeni inkılap fikrini güdüyorlardı. Bunu sezen îngilizler müttefiki olan Rusların savaş yapmayacak olduklarını anlaya­ rak; Rusya’nın parçalanması için, kuzeyden Arhangelsk limanın­ dan bin kadar propagandacı İngiliz’i karaya çıkararak bu ihtilâli körüklemek için bütün Rusya’ya dağıtmışlardı. Artık Rusya’da büyük ve kanlı bir boğuşmanın zamanı gelip çatmıştı. Ruslar ya­ vaş yavaş Elviye-i Selâseden çekilmeye başlamışlar, yalnız Türk­ lerle Ermeniler kalmışlardı. Ermeniler, Doğu Anadolu’da teşek­ kül edecek “ Büyük Ermenistan’ın tahakkukuna, muhakkak naza­

159


riyle bakıyorlardı. Her tarafta sarkıntılığa başlamışlardı. Azerbay­ can Cemiyeti Hayriyesi’nden Kars’a gelen Kara Şerof Rıza Bey’in ve Yusuf Kenan Beylerin oturdukları cemiyet binasında toplandık. Halkımızı silahlandırmak için hem ödev, hem de karar aldık. Ali Rıza Bey kardeşleri ile ve Kağızman’ın genç Türkleri ile Kağızman’da görev aldı. Ben Sarıkamış kazsına, şifndi Kars milletvekili olan Dr. Esat Oktay Oltuya, Hamamlı Bekir Bey Ar­ dahan’a Acariski’lerden Rasim ve Celal Beylerin yanma, Pozatlı İsmail Bey, Sürmeli Bey ve Gülistanlı Molla Nebi, Süleyman Ağalarla beraber Göle’ye, şehir komiseri olan avukat Ali Bey Akbaba’ya, dağılmak ve çalışmak üzere vazife almıştık. Bütün bu arkadaşlarımızla birlikte olduğumuz yerde, halkı acele olarak silahlandırıyor, bir beşlik tüfeği 300 liraya, bir fişeği 35-40 kuruşa alıyorduk. Parası olmayan fakirlere, zenginlerin yardımı ile silah dağıtımı yapıyorduk. Son güz ayları geliyor, Ruslar Türklerle Brestlitovsk’da, sulh muahedesini yaparak, Türklerin 93’te kay­ bettikleri Kars, Ardahan, Batum, Türkiye’ye terk ediliyor. Bizim Sarıkamış’taki cemiyetimiz faal bir halde çalışıyor. Ruslarda beş kişi ve Ermenilerden de Bayburt’lu Köseyan ile Hâmazasp cemi­ yetimize girdiler, Rumlar ise bir gizli oturumumuzda bize yardım edeceklerini söylediler. Ben yalnız, silah ve cephane tedarik edip parası ile bize vermelerini rica ettim. Bu sırada Selim köyü askeri deposu üzerinde bulunan ihtiyar bir Rus Albayı, Selim köyüne toplanmak için, her köyün muhtarlarını ve cemiyetimiz azalarım

160


davet etti. Elli kadar arkadaş yığılmıştık, ihtiyar Rus Albayı ayağa kalkıp ağlamaya başladı. “Rus orduları cepheyi bırakıp dönüyor­ lar, öyle bir geliyorlar ki, silahları elleriîıde, geçtikleri köyleri yakıp yıkıp geçiyorlar» subaylarının emirlerini dinlemiyorlar ve önlerine rast gelenleri de öldürüyorlar, bu afetten kurtulmak için her köyden büyük kazanlar ve yiyecekler getirtelim. Gelenlere bizzat ikram edelim, tatlılıkla bunları savalım” diye bizden ricada bulundu. Derhal bu kararı kabul ettik, köylerden tedarik ettikleri­ mizle Kara Hamza ve Selim köyünde mutfaklar hazırladık. Ruslar bir taraftan Türkiye ile Brestlitovsk muahedesini yaptıktan sonra, bir taraftan da cepheyi, bütün savaş malzemesiyle Ermenilere terkediyorlardı. Biz Rus ve Ermeni ezici kuvvetlerinin arasında sıkışıp kalmıştık. Derhal Ali Sofu köyünde halkı toplayarak bir yığınak yaptık. Bu sıkışık durumu bildirmek üzere, o zaman ta­ nışmış olduğumuz Rus ordularının topçu müfettişi Şeliniski Gene­ ral Ali Ağa’ya, iki adamla bir mektup gönderdi. Bu mektubu götü­ renlerden biri Ali Sofulu bir köylü, diğeri köyün imamı Molla Durak idi, arkadaşlarıyla bir haftada Gence’ye giderek General Ali A ğa’ya mektubu verip, cevabını alıp geldiler. (Azerbaycan’da en büyük rütbe sahibi ve büyük adamlara Ağa diye hitap ederler.) Derhal General Ali Ağa Tiflis’teki Rus ordusu başkomutanına müracaat ederek cepheden dönen askerleri her gün Sarıkamış’ta iki

bin-beş

binerlik

guruplar

halinde

demiryollarıyla

sevkedilmesini ve kara yolu ile sevkedilmemeleri için karar ver-

161


dirmişti. Bu afeti önlediği gibi, bizi gizlice silahlanarak hazır bu­ lunmamızı emir buyurdu. Arkadaşım Molla Mustafa, ikiyüz kişilik bir süvari kuvveti toplayıp köyleri dolaşarak halkı uyarıyor ve talim ettiriyordu. Etraftaki Ermeni köylerine uğramamasını her ne kadar tavsiye ettimse de kuvvetine güvenerek bu köylerin de arasından geçerek dolaşıyordu. Biz de her gün Kara Hamza köyünde, Poloş oğlu Mahmut A ğa’nın evinde toplanıyorduk. Yeni Gazi’den Hayrullah, Hacı Y usuf ve Hacı Şerif oğlu Mehmet ve Pozat köyünden Yunus Bey ve diğer arkadaşları, diğer köylerden de gelen arkadaşlar birleşerek üçyüz kişilik bir kuvvet de biz hazırladık. Başlarına önceleri kaçırdığımız Türk esirlerini geçirip çalışmaya başladık. Erzincan cephesinden dönen ilk Rus kafileleri, Sarıkamış’tan trenle geçerek Kars’tan Gence’ye doğru yol alıyorlar. Azerbay­ canlIlar Şamhor’da 12 km. lik demiryolunu bozarak, gelen saldatların silahlarını ellerinden alıp koyuveriyorlardı. Ruslar yolu değiştirdiler, Tiflis’ten başlayarak Kazbek ve Elbruz dağlarını aşarak Don havzasına çıkan kestirme bir şose yapmışlardı. Bura­ sına Gurizinisk (Vayenni darok) diyorlardı, yani Gürcistan askeri yolu demekti. Buradan geçenlerin yolunu Avarlar, Lezgiler ve Çeçenler kesmişler, onlar da her gelen saldatın silahını alıp koyu­ veriyorlardı. Bunu haber alan Rus ordusu Sarıkamış’ta toplanarak açık vagonlara top, ağır makineli yerleştirerek Gence’yi geçip, Bakü’ya gelmek için çareler buldular. Rus ordusu artık yavaş

162


yavaş çekilip azalmıştı. Kars’ta bulunan Rıza Kara Şerof, Elviye-i Selaselileri Kars’taki kongreye davet etti. Bu, Kasım/1917 ayına tesadüf eder. Kars’a , her taraftan toplanan 300 kadar delege bi­ rikmişti. Kasım/1917 ayı ortalarında Moskova’dan Lenin imzalı yazılan bir beyannamede; Rus ordusunun çekilmesinden sonra Kafkasya’da bulunan milletler, çoğunluğuna göre kendi idarelerini serbest olarak ellerine alırlar, deniliyordu. Kars’ta dört bin mev­ cutlu bir piyade alayı, ikibin kadar jandarm a ve polis mensupları yayılarak Elviye-i Selase hükümetinin merkezi Kars olarak ku­ rulması için Moskova’dan emir alınmıştı. Kongrenin katipliğini ben idare ediyordum. Üç gün devam eden kongre sırasında elli kadar Rus subayı dilekçe ile, kurulacak hükümetimizin ordusunda vazife almak için dileklerde bulunuyorlardı. Biz bunlardan yalnız AzerbaycanlI beş subay ile Kazanlı topçu Binbaşısı olan Ali Merdan Bey’i kabul ettik. Bu sırada, Kars mevkii müstahkeminde ve deposundaki Ruslar bize baş vuruyorlar; depoları teslim almamızı rica ediyor­ lar. Kongrenin başkanı olan Rıza Kara Şerof Bey bu depolara el koymamız için arkadaşlara emir veriyordu. Bunu işiten delegeler dağılıp gittiler, yalnız Kağızmanlı arkadaşımız Ali Rıza Bey ve (Türkiye B.M.M. ilk devresinde Kars milletvekili olarak Anka­ ra’da bulunmuştur, Ataman soyadını almıştır.) Kağızman’dan gelen sekiz arkadaşıyla birlikte, Sarıkamış’tan gelen arkadaşlarım Molla Mustafa ve ben olmak üzere 12 kişi kadar kaldık. Bu de­

163


poları teslim almak için Molla Mustafa, hemen köyüne giderek Suphan Azad, Karaçayır, İğdır ve Kotanlı köylerinden 25 kadar cesur delikanlı toplayıp getirdi. İstasyonda bulunan silah, eşya ve erzak depolarını teslim aldık. Ben Sarıkamış’a çıktım. Selim köyündeki büyük depoyu Ermeniler teslim almağa gelmişler. İhtiyar Rus Albayı onlara vermemiş, bize teklif etti. O sırada Sarıkamış’ta bulunan Türk esirlerini Ruslar her gece yirmişer otuzar kaçırıp Pozat köyünde Blikof İbrahim Bey’e teslim ediyor, er başına bir lira alıyorlardı. Bunlardan gelen Türk erleri Asboğa köyüne geliyor, Oltu’daki teşkilatımıza gitmek isteyenleri Yeıji Gazi, Boyalı ve Kürkçü yoluyla, köylüler Oltu’ya gönderiyorlardı. Kağızman’a geçmek isteyenleri Tiknis ve Paslı köylüleri vasıtasıyla Kağızman’da Ali Bey’e gönderiyorlardı. Sevkettiğimiz esirlerin toplamı bin kişi kadar vardı. Bunların arasında yüz yirmi kadar erle, açıkgöz, Mahmut Çavuş adında birini alıkoymuştuk. Ben arkadaşlarımla Selim köyü deposunu teslim aldım. Çift atlı araba Ruslardan bize kamıştı, bunlara bütün acza sandıklarını ve at koşumlarını, eğerle­ rini ilk sefer olarak yükledik; AzerbaycanlI Binbaşı Latif ve Yüz­ başı Rıza, Başçavuş Mahmut (Mahmut Çavuş) her arabaya da oranın millî kıyafetini giymiş bir eri bindirerek Kars’a şevkettik, bütün

bu

malzeme,

ecza,

erzakı,

Kars’tan

da

çıkararak

Cilavuz’daki Rusların topçu batarya kışlalarına bizim adımıza depo ediyorduk. Cilavuz’un etrafındaki köyler umumiyetle Türk

164


olduğu için, burasını emin mahal olarak tercih ediyorduk. Kars’ın içindeki Y usuf Paşa camisine depo ettiğimiz kürkler, keçe çizme­ ler ve şekerleri de buraya yolladık. Ermeniler ise bunu çekemeye­ rek Kars’tan bu askerî malzemelerin çıkmaması için baskınlar yapmaya hazırlanıyorlar, bir taraftan da durmadan akın, akın Rusların bıraktığı Türk cephesine gidiyorlardı. Bu sıralarda Molla Mustafa kuvvetleriyle ellerinde Türk Bayrağı olarak, Ermeni köylerinin içerisinden bir yürüyüş yapıyor, akşam evine dönüyor­ du. Sabahleyin kendi köyüne bir km. yakında bulunan Benli Ah­ met istasyonunda bulunan muhafız bölüğünün komutanı onu çaya davet ediyor. Bu davete ailesi her ne kadar mümanaat ediyorsa da dinlemeyerek yeğeni genç Arslan gibi, delikanlı E şre fi de silahlı olarak yanına alıp, istasyona gidiyorlar. Çay ikram ediyorlar, bir­ lik de fotoğraf çekelim diye hazırlanıp ayak üstü durdukları sıra­ da, tertip edilen plan üzerine; iki Ermeni arkadan yeğenle dayıyı Bey’inlerine iki kurşun sıkarak oldukları yere yığıyorlar. İlk silah Benli Ahmet istasyonunda Türklere karşı arkalarından patlıyor.

TÜRK ORDUSUNUN KARS’A DOĞRU HAREKETİ VE ERMENİLERİN BOZGUNU Şubat 1917 ayı geliyor. Vehip Paşa’nın telsizle Elviye-i Selâse’de bulunan Rumlara hitaben “ Ben geliyorum, kaçmayınız” telgrafı Kafkasya’ya yayılıyor. Erzincan’dan Türk orduları hare­ kete geçip Ermeniler bozgun halinde çekilmeye başlıyorlar. Sarı­

165


kamış’tan gerek tren ve gerek kara yolu ile Kars’a doğru Ermenilerin muhareceti başladı. Gelen muhacirler ve cepheden dönen Ermeni askerleri uğradıkları yerlerde Türk köylerinde katliam yapıp, evleri ateşe veriyorlar. Bunların içinde Taşnak reisi olan Antranik Sivaslı Murat, Bayburtlu Arşak gibi gaddarlar, başların­ da bulunan fedailerle mezalimlerine devam ediyorlar. Gelen Er­ meni muhacirlerinden Erzurum’un Türkler tarafından geri alındı­ ğım haber aldık. Bu muhacirler Türk köylerine yerleşmek iste­ dikleri için yerli Türklerle kanlı bir boğuşma başlamıştı. O ltu’da Dr. Esat, Molla Bilal, Şakirzade Ahmet ve Ziya beyler Oltu köylerini Ermenilerden kurtarıyorlar, buradan kaçan Ermeniler Allahu Ekber dağını aşarak Sarıkamış’a geliyorlar. Göle’den Gülizar’ın oğlu Abdullah adında bir genç, Güllüstanlı Molla Nebi ve Süleyman Ağalar ve Valgaverli Molla Mustafa, Göle yolunu Boğa tepeden keserek Ermenilerin Göle’ye aşmasına engel oluyorlar. Arpaçay da avukat Ali Bey ve Esedullah Bey, Akbaba’dan Hacı Abbasoğlu Mehmet Beyler Ermeni kuvvetleri ile çarpışmaya başladılar. Ermeniler Türk esirlerinden kalanları 4 bin

kadar,

Başgedik

istasyonundaki

kampa

toplamışlardı.

Gülüzarın oğlu Abdullah’ın 4 bin mevcutla, esirleri kurtarmak için iki defa akın yaptı ise de kurtaramadı, üçüncü akma hazırlanırken; Ermeniler bu 4 bin esiri Kars’a ve oradan da Karakilise’ye kaçır­ dılar. Abdullah bu muharebenin son günlerinde Ermenilerle çarpı­ şırken vuruldu. Başındaki kuvvetler Cılavuz’daki ambarların,

166


Ermenilerin eline geçeceğini tahmin ettiklerinden bütün bu am­ barları yağma ettiler, yakıp geçip gittiler. Çünkü Ermeni orduları gelmişti, onlara bırakmadılar. Şubat 1917 sonlarına doğru Türk ordusunun Erzurum’dan Kars’a hareket ettiklerini haber aldık. Antranik 20 bin kişilik boz­ gun kuvvetleri ile Kars’a geldi ve köylere dağılarak, Türk köylüle­ rini kati ve evlerini yağma edip, ateşe verdiler. Bir gün Sarıka­ m ış’tan çıkan Kağızmanlı Can Poladov Ağanik’in komutasında bulunan dört yüz mevcutlu bir Ermeni taburu ilk defa Yeni Gazi köyüne hücum ettiler. Muharebe başladı. Biz de Asboğa köyün­ den işittiğimiz silah sesleri üzerine onların imdadına koştuk. Ya­ rım saat devam eden bu çarpışmada Yenigazi’den otuz beş kişi şehit düştü, diğer kalanlar silahlarıyla beraber Divik köyündeki Rumların içine gittiler, Ağanik’in kuvvetleri Kara Hamza’ya hü­ cum ettiler. 250 kadın ve çocuk da orada katlettiler. Poloş oğlu Mahmut A ğa’nın Mecnun adındaki genç oğlu da burada şehit düştü. Selim nahiyesinde bulunan otuz kadar Türk köyünde kanlı boğuşmalar başlamış, geceleri göğe yükselen duman ve alev sü­ tunları yer yer parlamaya başlamıştı. Bizim etrafımız, her taraftan bu

çemberle

çevriliyor.

Sabahleyin

yakınımızda

bulunan

Yolgeçmez köyündeki Rumlardan, Ermenilerin üç yüz kişiyle köyümüzü basacaklarını haber aldık. Derhal köy halkı ile beraber dağ eteğindeki Pozat köyüne çıktık. Sabahleyin erkenden Ermemler köyü basıyor, bulduklarım yağma ettikten sonra Ermeni

167


muhacirlerini dolduruyorlar. Yerde bir metre kar var. Dağları aşmak çok çetin, geceleyin düz ovalardaki Türklerin bir kısmı Kağızman etrafındaki Paslı köyüne birikip karşı cephe alıyorlar. Bir kısmı

Selim köyündeki

Malakanlar vasıtasıyla Alahu

Ekber’den geçmek üzere Katranlı köyüne toplanıyorlar ve oradan Oltu’ya gitmek için hazırlık yapıyorlar. Ermenilerin son kuvveti olan General Arişov bir Tümen kuvvetle Sarıkamış’a gelip yerle­ şerek Ermeni muhacirlerinin şevkine yardım ediyordu. Sarıkamış’tan gelen şose Pozat köyünün bir km. altından geçiyor. Bir sabah Ermeni fedailerin Pozat köyüne saldırdıklarını gördük. Benim yanımda esirlerden, on iki Türk esiri vardı. Köy­ lülerle beraber silaha sarılarak müsademeye tutuştuk. İhtiyar, ak sakallı kayın babam İsmail Ağa, bir sipere yatmış durmadan ateş ediyordu. Bu çarpışma yarım saat devam etti. Bizden yedi yaralı, iki şehit düştü, Ermeniler Pozat’a giremediler. Muhacirler şosede kaldı, derhal Sarıkamış’a haber verdiler, bir saat sonra makineleri tüfeklerle bir tabur Ermeni takviye kuvveti, başlarında Arişuv’un emir subayı olduğu halde köyü kuşattılar. Bu durumu gören köy­ lüler, köyün en ihtiyarlarından seksen yaşındaki Hacı Haşan Ağa’yı beyaz bir bayrakla komutanlarına gönderdiler, Hacı Haşan Ağa komutana olayı olduğu gibi anlattı “Ermeniler bizi kuşattılar, halkımızı öldürüp, malımızı yağma edeceklerdi, biz de kendimizi koruduk, yedi adamımız yaralandı, iki kişimiz öldü, biz Kafkas­ yalIyız, bize katar verin, Kafkasya’ya geçip gidelim” demişti.

168


Bunlar da “ Biz sizi muhafaza edeceğiz, askerlerimize etlik ve erzak verin, bu haller bir daha tekerrür etmez” demişler, köylüler de bunu kabul ederek, Sarıkamış’ a bir miktar havyan gönderebil­ diler ve Kafkasya’ya geçmek üzere, bir hafta sonra Pozat köylüle­ ri de hazırlık gördüler. Biz de buradan savuşmanın çaresini arı­ yorduk. Aladağ mıntıkasında bulunan Ala kilise köyüne kaçan, köylülerin toplandıklarını haber aldım, o gece biz hazırlık görüyo­ ruz. Yedi tane ufak çocuklarımız var, bunların da erlerin arkasına sararak yola çıkmaya karar verdik. Türk ordusunun da akşam sabah Sarıkamış’a geleceğini de bekliyoruz. O gece sabaha bir saat kala kalktım, abdest aldım. Sağ ayağımı yıkarken bir yer sarsıntısı, gökyüzünde bir aydınlık gördüm ve müthiş bir gürleyiş işittim, derhal sol ayağımı yıkamadan içeriye koştum “ Kalkın Ermeniler kaçıyorlar, Türkler geliyor. Cephaneliğe ateş verdiler, müjde” dedim. Sonra sol ayağımı da yıkadım, sabah namazını seherle kıldıktan sonra; eşim Bayan Zehra. “ Ermeni bozgunu mutlaka bu köye uğrayacaktır, siz bir ormana çıkınız” diye elbi­ semi giydirdi, silahımı verdi. Bir sepetin içine cephane doldurdu ve bir miktar da yiyecek koydu. Karanlıkla kayınbiraderim Sü­ leyman Efendi ile, donmuş karın üzerinde ormana karıştık, etraf ışıklandı, bir saat sonra Akbaba’nın zirvesine çıktık, güneş doğdu. Her taraf ayağımızın altında pırıl pırıl görünüyordu. Han dere sırtlarından Sarıkamış’a doğru top sesleri işitilmeye başladı. Sarı­ kamış’la Yolgeçmez köyü arası asker, sivil, muhacir, araba, at

169


vesaire ile dolmuştu. Bu sırada Yolgeçmez’in tren köprüsüne de dinamit koyarak berhave ettiler. Top sesleri gittikçe bize yaklaşı­ yor, on km. uzaktaki Hamamlı köylerine ve bizim bulunduğumuz ormanlara mermiler damlamaya başlayıp Türklerin yaklaştığını müjdeliyordu. O sırada Allahu Ekber dağından, kar üzerinden, Verişan köyüne doğru bir akının geldiğini gördüm ve sonra geri çekildiler. Bu gelen 15 süvari alayı idi. Komutanlarının ise şimdiki Kars milletvekili Zihni Orhun olduğunu sonradan haber aldım. Top sesleri kesildi, tek tük nöbet ateşi sesi işitiliyordu. Güneş guruba yaklaşıyordu. Sarıkamış’tan çıkan bir tabur silahlı askerin Pozat köyünü geçip kuşattıklarını gördük. O zaman her ikimiz de ağlamaya başladık. “Ailelerimiz katledilecek, bizler onlardan ayrı kaldık” diye sızlanıyorduk. Bu kuvvet yarım saat kadar orada kaldı. Tekrar yakınında bulunan Rum Alisofu köyüne doğru çekilmeye başladılar. Köyde bir heye­ can alameti görülmüyordu. Yalnız, bir iki atlı ormandan bize doğ­ ru dört nala seyirtip geliyordu. Ben ve Süleyman efendi; “Onlar bu baskını galiba geceye bıraktılar, ikimiz de şimdi köye gidip son nefesimize kadar düşmanla çarpışıp ailemizle beraber ölelim” diye karar verip, zirveden aşağıya inmeye başladık. Kar üstünde orma­ na doğru sokulurken çılgın bir avazın yükseldiğini duyuyoruz. Dinledik, bizim kendi adamımız olan Hüseyin A ğa’nın sesi işitili­ yordu. Süleyman Efendi “Ne istiyorsun Hüseyin” diye seslendi. Hüseyin Ağa, çılgın gibi sesinin son perdesinden “Müjde Türkler

170


geldi” diye bağırıyordu. İkimiz de sevinçten karların üstüne sec­ deye kapandık. Yüce Tanrıya şükredip sevinç yaşı dökmeye baş­ ladık. Koştuk, Hüseyin A ğa’ya kavuştuk. Cebimde bulunan 150 liranın hepsini de müjde olarak, Ağa’nın avucuna tıktım. Ailele­ rimizin içine geldik, artık sabahlara kadar yatmak yok, erkenden kalkıp bir bayrakla ve köylüden topladığım elli atlı arkadaşlarımla Ali Sofu köyündeki 85. Tabur Komutanı Binbaşı Hilmi Beyi ziya­ rete gittim. Sarıkamış’a kimin geldiğini haber aldım. 9. Tümenle Erzurumlu Yarbay Rüştü Bey’in olduğunu öğrendim. Bu zat (Er­ zurumlu Rüştü Paşa’dır) ile Sarıkamış’a gidip buluştum. Sarılıp öpüştük, benden bilgi aldı, olanları anlattım. Vedalaştık, o gün tekrar Pozat köyüne döndüm.

ORDUMUZ SARIKAMIŞ’A GİRDİKTEN SONRA O gün Pozat’a bir tümen komutanıyla emir subayının gelip Hacı Hüseyin A ğa’ya konuk olduğunu söylediler, gidip görüşmek için müsaade istedim. Kabul ettiler, içeriye girdim. Bu zatın 36 Tümen Komutanı Nemlizade Hacı Hamdi Bey olduğunu emir su­ bayından öğrendim. Kendi, Tümenin Alakilise’den Kağızman’a, yani Aras vadisine gideceğini ve öncü olarak da Binbaşı Enver Bey komutasında 400 mevcutlu bir taburu da gönderdiğini söyle­ di. Bende birçok bilgi aldıktan sonra, Kolordu Komutanı Albay Kazım Bey (B.M.M. Başkanı Kazım Karabekir Paşa)’in Sarıka­ mış’ a geldiğini ve kendisiyle görüştürmek için beni de sabahleyin

171


beraber götüreceğini vadeyledi, ayrıldık. Erkenden kalkarak arka­ daşlarımla atlara bindik, Hacı Hamdi Bey’le beraber Sarıkamış’a geldik. Sarıkamış’tan Ermeniler kaçarken, baştanbaşa bütün çarşıyı ve bazı evleri ateşe verdiklerinden, şehre girdiğimizde alevler, dumanlar hâlâ sönmemişti. Kolordu Komutanı, doğu pavyonların­ da, yani Kuban alaylarının olduğu yerde karargâhını kurmuştu. Biz beş arkadaşla ormanların içinden karargâha doğru yü­ rürken Kazım Karabekir Paşa’nın, oturduğu binanın önünde iri bir çam ağacına yaslanmış olan bir müezzin Tanrısal bir sesle öğle ezanı okuturdu. Sarıkamış ormanları ve dağları bu sesle çınlıyor, aksi sedalar birbirini kovalayıp göklere yükseliyordu. Bu ezanı Muhammediyi işitince, beş arkadaşla karların üzerine kapandık, “Ya ilahi, kırk beş yıldan beri bu dağla, bu ormanlar ve Türk kanı ile yuğrulan bu ecdat vediası topraklar, Sarıkamış’ta şehit düşen Mehmetçiklerin ruhları bu sese hasret kalmıştı. Sen ne kadar Ulu­ sun bize bu günleri de gösterdin” diye tekrar Uluhiyetle, şükranla yeri öptük. Ezan bitmişti. Kalktık, komutanın bulunduğu binaya geldik. Hacı Hamdi Bey bizi komutana, Kazım Karabekir Paşa’ya takdim etti. Ayağa kalktı, hürmetle bizi kabul eden arslan yapılı, babayiğit, genç ve asil Türk komutanının elini öpmek istedik, vermedi. Gösterdiği yerlere oturduk. Benden bazı gerekli bilgiyi aldıktan sonra Kars müstahkem mevkiiden bahis açıldı. Ben de gözümle görüp bildiğim için, Karadağ, İç Kale, Arap tabyası, Kaz

172


tabyası, İngiliz tabyası, Kanlı tabya ve yeni vücuda getirilen tab­ yalarda 800 Rus mantenli topunun bulunduğunu haber verdim. Komutan ise, Rumlardan aldığı yanlış bilgiye göre; bu topların Kars’tan alınarak Erzurum cephesine sevkedildiğini ve benim bu hususta iyi bilgim olmadığını söyledi. Tekrar ben söz alarak iki ay önce TUrklerin Kars’ta yapmış olduğu toplantıda, müstahkem mevkiin bize teslim edildiğini ve Kazanlı Ali Merdan Bey’in de bizim kuracağımız hükümete hizmet edeceğini ve bizi, bir heyetle saydığım tabyaları gezdirirken topları bizzat gözümle gördüğümü ısrarla söyledim. Komutana kanaat geldi. Çünkü Kars’a girdiği vakit dediklerimin hâlâ yerlerinde mevcut olduğunu gördü. Ko­ mutandan ayrılarak arkadaşlarla istasyonda bir gezintiye çıktık. Ermeniler yeraltı mahzenlerinde kendilerine geri hizmetleri yapan ve Türkistan’dan getirilen iki yüze yakın garip Özbek Türkleri’ni, Bey’inlerinden vurup zeminlere doldurup çıkıp gitmişler. İstas­ yondaki tabur komutanına rica ettim, bu şehitleri oldukları yerde üzerlerini toprak ile örtüp defnetmelerini sağladım. Bakü Cemi­ yeti Hayriyesi’nin ekiplerinden olan Gina ile, Mehmet Hüseyin’in cenazelerini de hastanede bulduk, bu masumları da zulüm ve iş­ kence ile öldürdüklerini görerek, cenazelerini alıp Pozat köyüne getirip defnettik. Ordunun ilk gelen kuvvetleri zayıftı. Ermeniler Güllü Kale­ si ve Selim köyü istikametinden Selim istasyonu ellerinde olmak üzere Ağadevelere kadar cephe tutmuşlardı. Yirmi gün kadar

173


buralarda mevzii ufak tefek çarpışmalar oldu. Her gün Erzu­ rum’dan yeni yeni alaylar geliyor. Komutanın emri ile gelen kuv­ vetler cephelere yerleştiriliyor. Bir gün sabahleyin kurmay heyeti Sarıkamış’tan Pozat köyüne geldiler, bunlar Kurmay Binbaşı Mustafa (Emekli general Mustafa Altuğ), Kurmay Binbaşı Fah­ rettin (General Fahrettin Gümrük Muhafaza komutanlığında bu­ lunmuş, şimdi rahmete kavuşmuştur.) Beylerdi. Bunlar inceleme­ lerini yapıp Sarıkamış’a gittiler. Sabahleyin taarruz başladı. Ermenileri ilk hamlede; Yolgeçmez, Kara Hamza ve Kotanlı sırtlarından atarak, Yarbay Reşat Bey komutasındaki 108 alayı buralara yerleştirdiler. Bizim Asboğa köyün de Ermenilerden temizlenmişti. 86 Tabur Komutanı Binbaşı Hilmi Bey bizim köye yerleşmiş ve kendisi de bizim evde oturmakta idi. Köye indik, evi tam takır bulduk. Kapı ve pencere ve çerçevelerine kadar hepsini söküp yakmışlardı. Hilmi Bey, Yolgeçmez adlı Rum köyünden getirttiği iğreti kapı ve pencereleri taktırmıştı. Ben Sibirya’dan kaçıp geldiğim vakit bütün Türk köylerine gizli adamlar gönder­ miş ve haber salmıştım ki mevcut arpa ve buğdaylarını gizli ku­ yulara saklayın, Türk askerleri, bir gün çekilen Rus ordusunun yerine gelecek, o zaman bunlarla askerlerimize yardım ederiz, demiştim. Bizim de köyümüzde çıkan 500 kile buğdayı Tiknis köyüne göndererek gizli kuyularda saklamıştık ve köyde de 400 kile arpayı gene gizlemiştik. Gelen bizim askerler kuyumuzu keş­ fetmişler, bu 400 kile arpayı bulup, bizim odamızın birini ambar

174


yapıp, içine koymuşlardı. Hilmi Bey bu arpanın dağıtılmasına müsaade etmemiş. Eve vardığımızda, içinden beş çuval arpa aldı, diğer kalanını bize teslim etti. Bir gün sonra Hilmi Bey, askerlere gece yemek verileceğini söyledi. Akşamdan hazırlık gördük. Şa­ fak sökerken hareket edecek askerlere sordum, Ermenilere taarruz yapılacağını öğrendim. Birini Hilmi Bey’in önüne kılavuz kattım, gizli yollardan Cavlak ve Kırkpınar köylerine gece baskın yaparak Ermenilere zayiat verdirerek püskürtme işine yardım ettim. Şafak zamanı Katranlı ve Güllü sırtlarından Selim istasyonu, Emir Ali düzü, Ziyaret tepe, Tiknis köyüne kadar cehennemi savaş sahası oldu. İkindiye kadar top ve silah sesleri devam etti. Ermeniler bu cepheden de atıldı. Selim köyünü askerlerimiz işgal etti. Ermeni­ ler kuzeyden Döşkaya, Oluklu, Ağyar ve Kotanlı sırt başlarıyla, Şahinli boğazına çekildiler. Ordumuz ilerliyor, biz de peşinden gidiyoruz; Nisan/1917 sabahı yağmur başladı. Kurmaylar Ali Sofu camisi üzerine dürbünlerini yerleştirdiler. Bu yağmur ve çamurda ordumuz gene taarruza kalktı. Ermeniler bu cepheden de atıldı. Ardos dağına ve kuzeyden de, Karahaç istikametinden Kars’a doğru tabyalara çekilmeye başladılar, bir iki gün duraklama oldu. 27 nisan 1917, Sultan Reşat’ın tahta çıktığı günün yıldönümü olduğu için Kars’ın bugün alınması kararlaştırılmış ve şehre giril­ diğinde her köşeye dikilmek üzere de Türk bayrakları hazırlan­ mıştı. 27 nisanda Kars üzerine gerek Kızıl Gedik istikametinden gelen ve gerekse cepheden ilerleyen kuvvetlerle yürüdü. Kars’tan

175


Rumlarla dolu kamyonlar içinde delege geldi.

Ermenilerin

Gümrü’ye çekildiklerini ve müstahkem mevkileri Türk ordularına teslim edeceklerini söylediler. İleride bir vesile ile söylenen, o sekiz yüz toptan ancak ikisi mermi attı. Diğerleri hiç ateş açmadan Kars alındı. Komutan Kazım Karabekir Paşa karargâhını Kars’ta tayyare meydanında bulunan pavyonlarda kurdu. Oltu yolu ile gelen ordu komutanı Yakup Şevki Paşa Kars’a gelerek, müstah­ kem mevkie girdi, orda karargâhını kurdu. Şevki Paşa henüz Kars’a girmeden ben Asboğa köyünde telefonla kendisine şöyle bir haber yazmıştım; “Paşa Hazretleri, Kars’a girdiğinizde üç şeye nazarı dikkatinizi çekerim. 1- Kars’ın açık mahallesindeki Rus dikili saldatı heykelini göreceksiniz. Türk bayrağı bunun ayağı altında ve Rus bayrağı da üstünde görülmektedir. Cemiyetimizin bu savaşta bir kararı vardı: Türk bayrağı Rus saldatının ayağı altında alınması, bunun yerine elinde Türk bayrağı olan bir Meh­ metçik heykelin omuzlarına çıkarak bayrağımızı dalgalandıracaktı. Bunun için anıt olduğu gibi kalsın. 2- Şehrin ortasındaki, Rum kilisesinin üzerinde altta ay yıldız üstünde bir haç konulmuş ola­ rak göreceksiniz. Yine cemiyetimiz ahdına göre, haçı alta, ay yıldızı üste koyacağız, bunu da muhafaza edin. 3- Şehrin ortasında Türk konsolosluğu vardır. Sandıklarla gizli siyasî evrak buraya saklanmıştı. Bu konsoloshaneyi de muhafaza altında bulundurma­ nızı istirham eder, ellerinizi öperim.” şa’nın aldığına dair bana bilgi verdiler.

176

Bu mektubu, Şevki Pa-


SARIKAMIŞ KAZASI İLE, KÖYLERİNDE, TREN HATTI VE YOLLARINDA ERMENİLERİN YAPTTĞI MEZALİM Asboğa köyünde bulduğum zaman; köyleri yıkılan, evleri yıkılan halkı öldürülen köylerden sağ kalan aç ve bîilaç Türk köylüleri gelip başıma toplandılar. Ben önce, gelenlerin kendi köylerine dönmelerini ve cenazelerin toplanıp defnedilmesi için bana yardım edecek arkadaş verilmesini istedim. Derhal beş arka­ daş, hem cenazeleri kaldırmak ve hem de ölülerin bir listesini tespit etmek için Yeni Gazi köyünden işe başladık. İleri de bahsi geçen Yeni Gazi köylüleri otuz beş şehit verdikten sonra kalanlar silahlı olarak O ltu’ya çekilmişlerdi. Köydeki kadın ve çocukları da, Hacı Y usuf la beraber, Ermeniler Kars’a götürmüşler. Köylü­ lerin dostları Rumların ricasıyla bunlar Oltu’ya gönderilmişler. Oltu’dan gelen Zihni Bey’in süvari kuvveti ile, köye dönmüşler ve cenazelerini defnetmişlerdi. Kara Hamza köyüne geçtik, Poloş oğlu Mahmut Ağa, oğlu Mecnun ve çocuklarını kaybetmişti. Hacı Dede ve diğer sağ kalanlar köye gelerek, katledilen 200’den fazla ölülerini mezarlıklarına nakletmişlerdi. En büyük felaketi Katranlı köyünde haber aldık. Mahmut A ğa’yı da beraberimizde alarak oraya gittik. Türkmen köylerinden kaçıp da Allahu Ekber’den aşıp, Oltu’ya geçmek isteyen kadın, kız, küçük çocukların, (Lalaoğlu ve Bölükbaşı) Rum köylüleri yolunu keserek bunları Katranlı köyüne toplamışlardı. Bunlarda 1200’ünü bir saman da­ mına, 200’ünü de ayrı bir saman damına toplayarak; geceleyin 177


Ermeni ve Rum gençleri bu kadınların içine dalarak 7 yaşındaki masumların dahi namusuna tecavüz ettikten sonra öldürmüşler. Bütün paralarını vesairelerini aldıktan sonra, kapılara kurdukları makineli tüfeklerle biçmeye başlamış ve sonra, kuru otlar getirip bu damlara yığmışlar ve ateş vermişlerdi. 1200 kişinin yakılma­ sından sonra saman dağının direğine kurşun kalemle yazılan şu satırları gördüm. “Ey Türk kardeşlerim, bir gün elbet, mazlumla­ rın katledildiği buraya geleceksiniz. Ermeni ve Rumlar bizi buraya topladılar, 24 saat aç ve susuz bıraktılar. Geceleyin aramıza dala­ rak kadınların ve çocukların namuslarına taarruz ettikten sonra makineli tüfekleri kurdular. Ben de kurtulamayacağımı bilerek bu yazıyı yazdım. Bizim intikamımızı aldığınızda zulümle öldürülen bu masumların ruhu şad olacaktır. İmza Kara Hamzalı Molla Be­ kir.” Köylüleri topladım, yıkılan damların altındakileri oldukları yerde bırakıp, üzerlerine toprak yığdırdım ve yanına da “ Şehitler Mezarı” diye bir levha yazıp bıraktıktan sonra Cavlak köyüne geldik. Eğrice kalelerinde kırk kadar kadın ve çocuk bulduk, bun­ ların içinde bir kadın ve bir erkek, yaralı olarak yaşıyorlardı. Bi­ zim askerler buradan geçerken sıhhiye erleri bunları oradan çıka­ rıp yaralarını sardıktan sonar evlerine koymuşlar, cenazeleri köye nakledip defnettikten sonra, gidip yaralılardan izahat aldım. Bu ölenler arasında uzun saçlı, servi boylu, ak yüzlü, çatık kaşlı Me­ lek adında bir taze gelin varmış. Bunu Ermeniler sağ tutup götür­

178


mek istemişler, kollarına yapıştıklarında, ilk hamlede gelin bir yumrukla Ermeni birinin burnuna vurarak yere sermiş, bu defa iki üç tanesi üzerine hücum etmiş, onlarla da boğuşmaya başlamış. Teslim olması için ilk önce desteleyip saçını kesmişler, buna al­ dırmayan ve katiyen teslim olmayacağını anlayınca, yumruklayan ellerini kollarını kesmişler ve sonra tekmeleyen ayaklarını kes­ mişler ve sonra da bağıran, haykıran, nefret eden başı gövdesinden ayırmışlar. Bizler bu aziz ve asil parçaların her birini bir yerden toplayarak deste deste kesilen serpilen saçları da toplayıp kardeşi İsmail’in cenazesiyle yan yana gömdük. Melek, melekler arasına karışmıştı. Oradan Dölbentli Ermeni köyüne geçtik, çünkü burada da Ali Sofu, Akpınar ve Karaçayır köylerinin halklarını toplamışlar, onları da bir saman damına doldurmuşlar ve ateşe vermişler. Bir­ takım cenazeleri de köyün kenarında, evlerine sıva yapmak için açtıkları büyük çukurların yanlarında gördük. Bu saman damla­ rındaki de o çukurlara topladık, bir şehitlik mezarı yaptık. Yine Berne köyünde de bir çok Türk kadın ve çocuklarının öldürüldüklerini duyduk, orada da Sava oğlu N ikola’nın adamları bir saman damına 1200, diğer bir dama 300 masumu doldurarak makineli tüfekten geçirdikten sonra, gene otlar doldurup yakmış­ lar. Bu damları da topraklarla örtüp şehitlik mezarı yaptık. Oradan da İğdır köyüne geçtik. 50 kadar cenaze vardı. Bunların içinde Arslan Ağa’nın hayır sahibi eşi Mahbube Hanım’ı

179


tutmuşlar, çok para istemişler. İstediklerini aldıktan sonra, gizli olanlar da ne kadar varsa ver diye ısrar edip, hatun sağ iken kafa derisini yüzmeye başlamışlar. Kadıncağız ne kadar yok diye söy­ lemişse de boynuna kadar kafa derisini yüzerek onu da fecaatla öldürmüşler. O zaman diğer köylü kadınlar da bunu seyrediyormuş. Fırsatını bulup kar üstünde kaçarak Tiknis köyüne, oradan da Alakilise’ye geçip kurtulanlardan Mahbub Hanım’ın akıbetini duymuştuk. Subhan Azad köyüne gittik. İleride hazin akıbetini yazdı­ ğım sevgili kardeşim Molla Mustafa ile, yeğeni E şrefin cenazele­ ri camiin yanma konulmuştu. Ermeniler tekrar bu şehitleri mezar­ dan çıkartıp üzerlerindeki elbiseleri aldıktan sonra çırılçıplak aziz ölüleri yanan camiin avlusunda bırakmışlardı. Bunlarla diğer şe­ hitleri defnettik. Yalnız bu Molla Mustafa ailesinden sağ kalan 14 yaşındaki kızı Hatun’un nerede olduğunu haber aldım. Babası öldürüldükten sonra erkek elbisesi giyerek başına bir papak koy­ muş, beline kama bağlayarak babasının pullu kır atına binmiş, Kağızman’a

doğru

giderken

yolda

bir

gurup

Ermeni’ye

rastgelmiş, tutarak Kars’taki Ermeni komutanına teslim etmişler, oradan

da Gümrü’ye gönderildiğini

duydum.

Türk

ordusu

Gümrü’ye girdiği vakit Hatun kız sağ olarak köyüne dönüp gel­ miştir. Aşağı Kotanlı ve Yukarı Kotanlılardaki kuyulara dolduru­ lan cenazeleri çıkararak mezarlara koyduk, Aşağı Kotanlı’da

180


Yusufoğlu Ağa’nın eşi Vesile çok güzel bir gelindi. Kızı 15 ya­ şındaki Sultan’ı Ermeniler tutmuş, öldürmeden beraberlerinde götürmek istemişler, bunlar da kabul etmiş; yalnız köyün önünden akan Kars çayının buz tutan üstünden geçerlerken, köylülerin su almak için açtıkları deliğin başına gelerek “Sizin gibi canilere teslim olmaktansa ölüm daha evladır” deyip kendilerini buradan çaya atıp, buzun altına akıp gitmişlerdir. Sonra Ağıyar ve Oluklu köylerine geldik. Orada ölenleri de toplattırdık, buradan da vahşice öldürülen Tozluca köylülerini cenazelerinin başına gittik. Bu köyün 250 nüfusundan yalnız 8 kişi kurtulmuştur; bunları aynı köyde mevcut bulduk. Asıl olayı bilen Abdi oğlu Halil Ağa’nın damadı Ali anlatıyor : “ Bir sabah köye dolan muhacirlerle, hariçten gelen fedai silahlılar köyü sarıyorlar. Halkı Memo oğlu Ali Ağa’nın odasına topluyorlar. Herkesi teker teker çıkararak elbiselerini soyuyorlar. İki adam bunun kolundan tutup ölüm yerine getiriyor. Oltu’dan kaçıp gelen Ayvaz adındaki bir cani elinde keskin bir balta ile ortada duruyor, evvela gelenin beynine, sonra boynuna baltayı yerleştirdikten sonra, ayağı altına yığılan cesedi bacağından tutup beriye fırlatıyor. En son Ali’yi de bir don ve gömleği ile ölüm yerine getiriyorlar. Ali ölen köylüleri ve baltalı haydudu görünce "Ya Allah” deyip sıçrıyor, kollarını tutanlardan kurtarıyor ve çevi­ renlerin ortasından fırlayıp, kar üzerinden Maksutcuk köyüne doğru kaçıyor. Arkasından yağmur gibi gelen kurşunlar arasından,

181


sanki uçup uzaklaşıyor. Karanlık kavuşunca M aksutcuk köyünde­ ki bir Rum’un samanlığında otların arasına gizlenip uyuyor. Er­ kenden samanlık sahibi Rum ot almağa gelince, otu çektiğinde arasından çıplak bir adam çıkıyor. Rum evvela korkuyor. Ali gözlerini açıyor. Rum kim olduğunu soruyor. Ali, olanı anlatıyor. Rum “Dışarı çıkma. Köyde Ermeni askerleri var, seni öldürürler” diyor. Koyun postundan bir kürk getiriyor, çarık ve çorap veriyor, kamını doyuruyor. Geceye kadar burada kalmasını tembih ediyor, gece olunca, bir torba ile azık veriyor. Allahu Ekber yoluna sevkedip Göle’ye gönderiyor. Ali tekrar Türk ordusu ile dönüp köyüne geliyor. İkinci kurtulan Hacı M ahmut’un eşi Rahime Hanım. Bu kadın elli yaşlarında. Bunu da soyarak ölüm yerine geti­ riyorlar. Evvela beynine, boynuna beş balta indirdikten sonra bunu da yığınların üstüne atıyorlar. Yaşatan yaşatır, kadıncağız ölmüyor. Türk askerleri geldiği vakit cenazeler arasında bunu sağ buluyorlar. Sıhhiye erleri yarasını sarıp bir odaya koyup gidiyor­ lar. Ermeniler kaçıp gittikten sonra diğer altı köylü İncearap oğlu Süleyman ve Bektaş gibi, Göle’de misafir bulunan bunlar, bu ölümden kurtularak tekrar köylerine gelmişler. Buradaki cenazele­ ri de defnettirerek bir hafta dolaştıktan sonra tekrar Asboğa’ya geldim.

182


Tiknis köyü ve Kağızman’da yapılan mezalim : Ermeni fedaileri köyleri yakıp halkını yukarıda saydığım gibi öldürdükleri zaman, Selim nahiyesinin 15 köyünden sağ ka­ lanlar Tiknis köyüne toplanarak müdafaa hattı teşkil etmişler. Dölbentli köyünden gelen 200 Ermeni fedaisiyle Yalnızçam, Çepikler, Molla Mustafa Rum köylerinin genç Rumları da birleşerek köyü her taraftan sarmışlar, çarpışma başlamış. Bir taraftan ateş yağarken, Tiknis köyünde kadın ve çocukları köyden çıkara­ rak Paslı’ya doğru yola çıkmışlar. Köydeki bulunan silahlı müda­ faa kuvveti de bir taraftan Ermeni ve Rumlarla çarpışıyor, diğer taraftan da kadın ve çocukların peşi sıra çarpışa çarpışa geriliyor­ lar. Paslı düzüne düşen bu kadın ve çocuk kafilesinin yolunu, Oluklu köyü Rumları silahlı olarak kesmeye çalışıyorlar. Molla Mehmet atlı olarak elinde kılıç, sağa sola seğirtiyor. Kadınların ilerlemesini bildiriyor ve müdafaa edenlere de sesiyle kuvvet ve cesaret veriyormuş. Bu kafile de, 200 kadar ölü verdikten sonra, 1.000’e yakın kadın ve çocuk, üzerlerine hücum eden Rum ve Ermenilere birçok kayıplar verdirerek nihayet Paslı köyüne yetişi­ yorlar. Paslı köyüne Şaban, Böcüklü, Kömürlü, Yalnızağaç gibi 25 köyün halkı birikmiş. Burası önemli bir müdafaa hattı idi. Aras boyundan gelen köylülerle Morpet kalesinin boğazını keserek Kağızman’daki Erınenileri muhasaraya alırlar. Kars’tan makineli tüfeklerle takviyeli gelen bir kuvvetle bu yolu açmak istemişlerse de muvaffak olamayıp geri dönmüşler. Nihayet Ermeniler hileye

183


baş vurarak, “Türk ordusu, Kara Urga’dan ileri geçmeyerek, Kars vilayetini Ermenilere sulhen bırakmışlar, herkes silahlarını teslim ederek evine gidecek” diye propagandaya başlamışlar. Paslı’ya biriken halk buna inanmamışlar, Aladağ’dan aşarak Türk ordusu­ na kavuşmak için Çamuşlu, Kozlu ve Purut köylerine çekilmişler, nihayet Ermeniler Kara Kaleli Haşan Bey’i Paslılı Halil A ğa’yı ve Kozlulu Firuz Bey’i kandırarak, barışın imza edildiğine inandırıla­ rak, artık kan dökülmeyeceği için halkın silahlarının teslimi temin ediliyor. Bir takımı teslim ediyor, etmeyenler de kar üzerinde yürü­ yüp Aladağ bölgesine çekiliyorlar. Soğuk, açlık ve yorgunluktan bunalan 300 kadar çoluk çocuk kendi köylerine götürülmek için Ortaköy’ün Rumlarına teslim oluyorlar. Rumlar ve Ermeniler bu masumlan çıkararak Paslı ile, Çile Hane köyü arasındaki bir dere­ de makineli tüfek ve süngüden geçiriyorlar. Bunların içindeki 60 yaşındaki İsmail oğlu Ali ağa, hafif yara aldığından,kendini, öl­ müş hissi verdirerek çaya atıyor. Geceleyin kalkarak Paslı köyün­ deki bir saman damına giriyor, ordumuz geldiği vakit askerler bu ölülerin içinden sekiz çocuğu da yaralı olarak buluyorlar. Bunlar­ da biri sekiz yaşında kız, diğeri üç yaşında oğlan yaralı iki kardeş idiler, annelerinin yanında bunları bulurlarken üç yaşındaki Şahin annesinin memesini emiyormuş. Sekiz yaşındaki Hüsnüye’yi 8 yerinden süngü ile yaralamışlardı. Aldım, tedavi ettirdim, büyüt­ tüm ve Tiknis köyünde Muharrem Çavuş’la evlendirdim. Şimdi

184


beş çocuk sahibi zengin bir aile yuvasının annesidir. Şahin’i Kâ­ zım Karabekir Paşa toplattığı yetimler arasında, Erzurum’dan İstanbul’a darülacezeye göndermişti. Son zamana kadar kayıp olmuştu. Bundan birkaç ay önce, yani Temmuz 1947 ayı, B.M.M. Başkanı Kâzım Karabekir İstanbul seyahatleri sırasında İzmit’ten geçerken; Şahin Çalış karşısına çıkmış, kendini tanıtmış, general da onu aradığımı bildiği için haber verdiler, elektrikçi olan bu genci 28 yıl sonra ablası Hüsnüye’nin yanına gönderdim. O has­ retler de kavuştular. İleride yazmıştım, 36. Tümenin bir ordusunun Kağızman üzerine yürüdüğünü haber alan Ermeniler, şehirde Türklerin itimat ettiği Feyzullah beyzade Mustafa Bey’i Ermenilerin büyüğü, Ohan Can çağırarak; “Kağızman’da kan döktürmeyelim, bizler şimdi sizi koruyalım, Türkler geldiği vakit de siz de bizi koruyun” diye söz almıştı. Bir gün tehlike var bahanesiyle 125 Müslümanı Mustafa Bey de beraber olmak üzere bir camiye doldurmuşlar, yalnız Ali Rıza Bey’le yanındakilerin silahlarını teslim etmelerini rica etmişler, Ali Rıza Bey bu işte bir tuzağın kurulduğunu sezdiği için, evde otururken sessizce Müslümanlardan birini gönderip üzerine kilitlemişler; bunu gören bir komşu kadını, derhal kapıyı kırarak Ali Bey’e bu işi haber vermiş, hemen Ali Bey arkadaşları ile silahlanıp dağa çıkmışlar, geceleyin camiin kapısını açan Er­ meniler makineli Tüfekle hepsini de öldürmüşler. Ali Rıza Bey

185


Türk ordusu Kağızman’a girinceye kadar dağdan inmemiş, çar­ pışmış ve hiç zaiyat vermeden ordunun gelişine kadar dayanmış. Hacı Halil köyü vakıasına gittim. Burası Gökçe dağın ete­ ğinde kurulmuş 1200 nüfuslu bir köydü, yanlarında Karakale adı ile Ermeni protestan köyü vardı. Burası misyonerlerin merkezi idi. Daima Amerika ile ilgili olan bir yerdi. Amerika’dan gelen propa­ ganda kitapları buradan dağılırdı, Hacı Halil köyünün bütün çev­ resi kuşatıldığı için, Karakale’ye toplanmışlar, bunu haber alan Gani köyü Ermenileri 200 çete

ile gelip etrafı sarmışlar.

Karakaleliler, iltica eden köylüleri 24 saat teslim etmemişler, ni­ hayet köyü de yakıp yıkacakları tehdidini duyunca, köylülerin 200’ünü geceleyin Küçük Yusuf köyüne kaçırmışlar; diğer 800 kişiyi teslim alıp Kars’a götürüyoruz, diye Ermeniler hepsini de bu iki köy arasındaki bir derede öldürmüşler. Bunu haber alan Karakale köyünün zengin ve Ruhani reisi olan Sarı Gavur oğlu Kirkor Ağa derhal Kars’a Ermeni komutanı­ nın yanma vararak " Siz zalimane kan döküyorsunuz, bu toprak­ larda bir daha yaşamanız için Allah müsaade etmeyecektir” diye ağır sözler söylemiş ve kendisi köy halkını da burada eşyalarıyla beraber çıkarıp Gümrli’ye geçip gitmişler. Bütün bu tespit ettiğim acı olaylardan sonra Asboğa köyüne geldim, yazdıklarımı bir rapor halinde dosya ettim. Bir gün sonra bir süvari gelerek beni Sarıkamış’a istediklerini söyledi. Ordu Gümrü üzerine gitmek için hazırlanıyor. Sarıkamış o zaman katar kumandanı Binbaşı Meh­

186


met Bey adında bir zatın komutasında kalıyor. Onunla görüştüm, sonra “ Burayı idare için sivil bir teşkilat kuracağız, fikir almak üzere sizi çağırttım” dedi. Derhal 5 kişilik bir heyeti idare seçtik, kendisini de kaza kaymakamı olarak kabul ettik. Trabzon savcısı İrfan Bey’de, yedek subay olarak vazifeli olduğundan onu da adli işlere bakmak için seçtik. Bu kuruluşu bir raporla telefon vasıta­ sıyla Yakup Şevki Paşa’ya Mehmet Bey bildirdi, heyeti idare azaları arasında benim de adımı okuyan Paşa, evvelce mektubumu almıştı. Beni Kars’a çağırdı. Sabahleyin amcam Aziz Efendi ve üç atlıyı da yanımıza alarak Kars’a gittik. Kâzım Karabekir Paşa’yı tayyare meydanındaki karargahında ziyaret ettim. Yakup Şevki Paşa’nın beni istediğini söyledim, derhal gidiniz diye müsaade ettiler, atlarımızı orada bir evde bıraktık, şehire girdiğimizde anı­ tın üzerindeki saldatı yere atmışlardı. Rus Kara kartalları yerde yalnız anıtın bir oturak yeri kalmıştı. Şehir içindeki Rum kilisesi­ ne geldik. Ay yıldız hâlâ haçın altında duruyordu. Oradan da kon­ soloshaneye geldik. Kapılar açık, içeriye girdik, hiç kimsecikler yok. Baş Konsolos harp ilanında buradan ayrıldığı zaman, bir Rus doktorunun buraya yerleştirmişler, konsolosumuzun şahsi eşya­ sıyla demirbaş eşyaları ve sonradan oraya yerleştirilen Rus dokto­ runun da bir fotoğrafı ve elini yıkadığı sabun bile lavabo üzerinde duruyordu. Bu binanın iist katı, konsolosun hususî ikametgahı olup, alt katı da resmi makamı idi. Alt kata indim, bütün defterler, pasaportlar, levhalar karma karışık, orta yerde yığılı bir halde

187


bulunuyordu. Saklanılan gizli resmi evrak da olduğu yerde duru­ yordu. Dışarıya çıktım, devriye gezen erleri gördüm. “Yakında subay yok mu” diye sordum, hemen konsoloshanenin karşısındaki bir Ermeni evinde oturan subaya haber verdiler. Gelenin, 108. alayın iaşe subayı Süleymaniyeli Ali Rıza olduğunu söylediler. Konsoloshanenin sancak direğini işaret ederek burası Osmanlı İmparatorluğu’nun konsoloshanesidir, dedim. Kendisini alıp yazı­ haneye götürdüm. Yerdeki yığılı evrakı göstererek “Bunlar resmi­ dir, muhafazası gerektir” deyip yukarı kata çıkarttım, mobilyalarla donatılan salondaki konsolos Cemal Bey’in eşyalarının hepsinin olduğu gibi korunmasını ve teslim almasını kendisine söyledim. Döşeli olan bu bina Ali Bey’in hoşuna gittiği için portatif karyola­ sını buraya nakletti. Çıkıp Yakup Şevki Paşa’nın ziyaretine gittim. Beni hürmetle karşıladı. Gülerek anıt meselesini açtı. Raporunuz­ daki istek yerine getirildi, dedi. Bir Mehmetçiğimiz şanlı bayrağımızı eline almış saldatın heykelinin omuzuna çıkarak fotoğrafı alındıktan sonra, anıtın yıkıldığını söyledi. Kilise üzerindeki ay yıldız ve haç olduğu gibi kalmıştı. İki gün sonra Gümrü üzerine yürüyüş başladı. Arpa Çayı’na varıldı. Kâzım Karabekir Paşa Gümrü’deki Ermeni hükü­ metine; “Şehirdeki Türkleri köprü başına getirip teslim edin ve sonra da şehri teslim edin” diye bir mektup gönderiyor. Derhal Ermeniler telaşla arabalar hazırlıyorlar. Gümrü’de bulunan 250

188


hane Türkleri bindiriyorlar. Arpa Çay üzerindeki köprüden geçe­ rek Türklere teslim ediyorlar. Gümrü’de kimsenin kalıp kalmadığı sorulduğunda gelenler geride ihtiyar bir hanımın evden çıkamaya­ cak halde olduğunu söyleyerek evde kaldığını bildiriyorlar. Derhal bir kamyonla gidip onu da eşyasıyla getirip teslim ediyorlar. Türk ordusu ileri hareketine başlayınca, Gümrü istihkamla­ rı tarafından ateş açıyorlar, Türk ordusu da karşılık veriyor. İki saat top ateşinden sonra Gümrü düşüyor. Türkler Gümrü’ye giri­ yorlar. Hazırladığım Ermeni mezarlığına ait raporun bir suretini Şevki Paşa’ya verdim. Bu da, bir hafta evvel gelip dönen Tarihçi Ahmet Refik Bey’e göndereceğini buyurdu. Kars, baştan aşağıya harabe ve yangın enkazı ile perişan bir halde idi. Taşnak komiteleri, şehirde bir tek ev bırakılmamak şartıyla çıkarken hepsini ateşe vermişlerdi. Türk mahallelerinde, sağlam olarak bir ev bile kalmamıştı. Çarşı baştan aşağıya kadar kül edilmiş, birçok askerî kışlanın da altı üstüne getirilmişti. Hafız Kurban Efendi’yi gördüm. Büyük kardeşi olan ve Sibirya’dan dönen Mevlüt Efendi’yi sordum. Türk ordusu Sarıkamış’tan Kars’a doğru hareket ettiği zaman, Cılavuz’dan esir Türk kadınla­ rını teslim alıp, Göle’ye sevkedilmek üzere, delege olarak gönde­ rilmiş, derhal Cılavuz’daki Taşnakların Mevlüt Efendi’yi tutup, paramparça yapmış oldukları haberini verdi. Amcam Aziz Efendi ile tekrar Sarıkamış’a döndük. Her tarafta toplantı yaparak, idare

189


azası arkadaşlarımızla mahalli idari işlerimize bakıyorduk. Ara­ mızda bir de Yanilov adında bir Rum azası vardı. Bu adam hasta­ lığını bahane ederek izin alıyor. İki de bir Rum köylerine gidiyor­ du. O beni gıyabi olarak tanıyormuş, halbuki ben onu daha yeni görmüştüm. Beni Kars’ta göğsümü kırarak Sibirya’ya sürdükleri zaman, evimizi basan Ermeniler 15 gün sonra Kağızman’da ya­ kalanıyorlar, üzerlerinden çıkan 5 bine yakın altınla benim firuze yüzüğüm ve altın köstekle saatim bunların üzerinde bulunuyor. Eşyalar paket yapıldığı zaman, bu Yanilov Kağızman’da başkatip bulunuyormuş. Benim firuze yüzüğü parmağına geçirmiş, yerine elli kuruşluk bir yüzük koymuş, bu hırsızlar da Kars hapishanesi­ ne sevkedilmişler. Sarıkamış taarruzuna başladığı vakit, Kara Kurutlu Hüseyin Ağa’nın oğlu Halit Bey; Rusça tahsil yapmış aslan gibi bir deli­ kanlı idi. Yanilov bu Türk gencini çekemediğinden, “ Halit Bey’in Türk ordusunun önü sıra casusluk yaptığını bizzat gördüm” diye­ rek Baratov’a haber veriyor. Halit Bey’de tutulup Kars hapishane­ sine sevkediliyor. Dört ay sonra, askerî mahkemece, bizim evi basan ve tutu­ lan haydutların yedisine ve Halit Bey’e idam cezası veriliyor. Hapishanenin avlusunda sekizini asıyorlar. Sarıkamış’taki bir toplantı günü de, merhum Halit Bey’in kardeşleri Abbas ve Halil Beyler Sarıkamış’a geldiler. Yanilov’u gördükleri anda tanıdılar. Derhal tutuklandı. Sabahleyin iki süngülü ile Kars hapishanesine

190


gönderilirken Benli Ahmet’ten aşağı bir köprü altında defi hacet etmek bahanesiyle duraklıyor ve oradan kaçıyor. Mehmetçikler üç defa dur diyorlar, durmuyor; bir kurşunda deviriyorlar. Halit Bey’e yaptığı hıyanetin cezasını görüyor.

ELVİYE-İ SELASE’NİN GERİ ALINMASI Batum, Kars, Ardahan anavatana kavuştuktan sonra ordu­ muz Kafkasya’ya doğru ilerliyor. Fiilen mülki idare teşkilatı ku­ rulmaya başladı. Batum’a Deli Hamit Bey vali oldu. Ardahan’a Şakir (Kesebir) vali oldu. Kars’a Hilmi Bey (Uran), Kağızman’a (A saf Talat Bey) adında bir zat mutasarrıf tayin edildi. Adalet işlerine yargıç (Tikveşlizade Mehmet Ali Efendi), savcı (Rıza Sadi), sorgu hakimi Kadıköylü Burhan Efendi, Jandarma komu­ tanlığına Rauf Bey gönderildi. Bu zatlar Kars’a gelmişlerdi. Bundan sonra belediye seçimine başlandı. Yakup Şevki Pa­ şa, beni Kars’a çağırdı, Sarıkamış’a Sibirya’dan dönen arkadaşım Hamamlı Bekir Bey kaymakam tayin edildi. Kars’taki belediye seçimlerinde ben, Hacı Abbas oğlu Mehmet bey, Yeni Gazili Hayrullah Efendi, Rumlardan öğretmen İstefan Vafıyettin ve Ha­ fız Kurban Efendiler üye olarak seçildik. Aramıza bir de Manilov Tevhittin Efendi adında biri seçilmiş ve girmişti. Bu zat hepimiz­ den yaşlı olduğu için, Belediye reisi seçtik ve işe başladık. Ben bir gün Hilmi Bey (Uran)’le görüşüyordum. Erzincan cephesinden Gümrüye kadar bulunan vilayetlerden ve köylerden toplanan Ba­

191


kır ve diğer eşyalar istasyon semtinde ambarlara doldurulmuştu. Şevki Paşa bunların satılmasını emir buyurmuştu. Hilmi Bey, beni, Reis ve İstefan ile Hacı Abbas oğlu Mehmet Bey’i de aza seçtirip bir emvali metruke satış komisyonu teşkil etti. Arkadaş­ larla bir gün, ambarlara gittim. Üzerinde bulunan askeri ambar memurları kapıyı açtılar, eşyaları gördüm,yıllarca satılmış olsa bitmeyecek kadardı. Her gün arabalarla teslim aldıklarımızı şehir merkezinde kurduğumuz mağazalara dolduruyorduk. Akşama kadar ki satışı Hilmi

Bey’e makbuz mukabilinde teslim

ediyorduk.

Kars,

Gümrü’den Tebriz’e kadar olan demiryolu bizim askerî idare altında, Batum’un Tiflis’ten Gümrü’ye kadar olan kısmı Alman­ larla müşterek idare ediliyordu. Ordumuz Erivan’a sekiz km. ka­ dar yaklaşınca, Almanlar Erivan’a girmemize müsaade etmediler. 9. Tümen komutanı Rüştü Bey Yenice’nin Yukarı Demirli köyün­ de karargahını kurmuştu. Gümrü’den ilerleyen Kâzım Karabekir Paşa ordusu Kara Kilise’yi de işgal etti ve orada Ruslara esir dü­ şen, Ermenilerin kaçırdığı 4 bin esiri kurtardı, bunlar 1.000’e ya­ kın arkadaşlarının Kars’taki pavyonlara doldurulup yakıldığını ve kendilerinden başta birçoklarını da Kara Kilise’de öldürdüklerini söylüyorlar. Romanya’da bulunan 15. Tümen de Kars’a geldi, bundan sonra Kafkas - Azerbaycan hareketine ait hazırlık başlı­ yor. Askerî birlikler her taraftan gelip, Gümrü ve Kara Kilise böl­ gesinde toplanıyorlar. Bu sırada Kars’ta, gittikçe mahalli idare

192


işleri çoğalıyordu. M utasarrıf Hilmi Bey (Uran)’in emriyle, yetim çocuklarla kimsesiz kadınlar toplattırılarak, 600 kadar olan bunları bir pavyona yerleştirdik. Külverenli Zeynel Efendi de idarelerine memur edilmişti. Okumak çağındaki Türk yavruları için ilkokul açılması işi görüşülüyordu. Şimdiki İsmet Paşa ilkokulu adını alan büyük taş binaya çocuklar devam ederken, Erzurumlu Şaşıların Mehmet Cemal - şimdi Bursa’da ilkokul öğretmenidir - çocukların başına getirilerek eğitim ve öğretim işine başlanılmıştı. Şevki Paşa, Elviye-i Selase’de bulunan bütün ekinlerin tespit ve tahmi­ nini talep ediyordu. Bunun için beşer kişilik askeri komisyon ve mahalli idareden de birer üye bu komisyona katılarak köylere çıktılar. Bu arada Kars’ın çevresinde bulunan

25 köy de, bana

verildi. Topçu yüzbaşılarından Boyabatlı Ahmet Bey ve 4 erle beraber, gidip bu işimizi yaptık. Tuttuğumuz defterleri Şevki Paşa’ya sunduk, o sırada kendilerinden halkımız adına bir istirhamda bulundum. “Yarım asırdan beri Türklüğün en şerefli mesleği olan askerliği Ruslar bize yaptırmamakta idiler, bu kanlı mücadelede de halkımız, silah fennini hakkı ile bilmediğinden Karaurgan’dan Arpa Çayı’na kadar 12 bin genci kurban verdik, şimdi de bizden de asker alınıp talim ve terbiyenin verilmesine müsaade buyurma­ nızı çok istirham ederim” dedim. Şevki Paşa bu dileğimi kabul etmedi. Dedi ki : “Halk perişan ve yorgun bir haldedir, bu ödevi bizler göreceğiz” bundan sonra halkımızın bizzat kendi paraları ile elde bulundurduğu silahları toplattırıp depo ettirdi. Türk ordusu

193


Arpa Çayı’nı geçtikten sonra, Ruslarla yapılan Brestlikovsk ant­ laşması suya düştü, çünkü buna göre! 93’te alman üç vilayet geri verilmişti ve bu sınırı ileri geçmeyecektik, Kafkasya’ya ilerleye­ cek ordunun başına Nuri Paşa, (Yani Enver Paşa’nın küçük karde­ şi, şimdi emekli general Nuri Killigil) ve süvari tümenine de Al­ bay Mürsel Bey (Merhum General Mürsel) getirilmişti. İlk hareket başladı, öncüler Celaloğlu’na vardıklarında bir alay Alman askerî çıktı. Kafkasya’ya Türk ordusunun geçmesine müsaade etmiyor­ lardı. Bu arada çarpışma başladı, birkaç saat sonra alayı dağıttılar ve yol açtılar; buradan aşağıya, 80 Türk köyü olan Borçali kazası­ na indiler, bütün halk Türk ordusu geliyor diye, varını yoğunu onun önüne döküyorlardı. Ağıztepe’den Gence sınırına doğru ilerleniyordu. Ordu Gence’ye girdi. Nuri Paşa da sekiz km. uzakta bulunan Alman kolonisi olan Yelinovka’ya geldi, sabahleyin sü­ vari komutanı Zihni Bey (Orhun) ardçı bırakarak ve Almanlardan da bunlara yardım edilmesini isteyerek, kendisi ileriye yürüdü, köyden bin kişilik Alman birliği ardçılara yardım ettiler. Dilican ormanlarında gizlenen Ermeniler aşağı inerek orduyu arkadan vurmak istedilerse de, ardçı kuvvet ve Almanlar; Ermenileri kar­ şılayarak geldikleri yere doğru püskürttüler, geriden gidenler de Gence’deki ordumuzun ardını koruyarak büyük kısımla beraber Baku’ya doğru yürüyorlardı. Yolda kaç defa kurulan Ermeni pu­ sularına rastladılarsa da geçip ilerlediler. Bakû’nün batısından Hazar kıyısına inilirken denizlerdeki vapurlarda bulunan İngiliz

194


kuvvetleri ile biraz düello yaptıktan sonra Bakû’ye girdiler. Bakû halkı, milyonerleri sevinçle orduyu karşılıyorlar. Ruslar, Erzurum cephesinden çekilirken Şamhor, Karayazı ve Kurdemir yolları boyunda, yerli Türklerin hücumuna uğrayarak silahları alınmış ve birçok da telefat verdikten sonra Bakû’ye gidip toplanmışlardı. Yolda uğradıklarının intikamını almak için Bakû’deki Ermenilerin de teşviki ile, şehrin yerli halkına

saldırmışlar, halktan birçok

telefat vermişlerdi. Türk orduları Bakû’ye girince, mukabelei bilmisil olarak; bu defa Türk yerli halkı, oradaki Ermenilerle bo­ ğuşmaya başladılar. Bu zaman yerli TUrkler de, yerli Ermenilere haylıca telefat verdirmişlerdi. Bu kanlı olayı duyan Nuri Paşa, hemen şehre girmiş ve sıkıyönetim ilan ederek kan dökmenin önüne geçmiştir. Türk ordusu Bakû’de toplanıp istirahat ettikten sonra, Hazar kenarı ve Kafkas eteklerinden geçerek Kuzey Kaf­ kasya’ya doğru ilerlemeye başladılar.

Biraz sonra Derbent

Demirkapı’ya vardılar ve orada oturdular. Derbent’in doğusunda Volga nehri Hazar denizine dökülür. Batı yönünden (Gıdramuz) boğazından dar bir geçitle Don havzasına çıkılır, bu dar ve dağlık geçitte. General Halilov ile, Uzunhancı adında iki kişi başlarına topladıkları Avar, Lezgi, Çeçen ve Çerkezlerle Dağıstan’ın kur­ tuluşu amacıyla Ermeni ve Ruslarla çarpışıyorlardı. Zavallı Da­ ğıstanlılar bu çarpışmada da 20.000 kurban verdiler. Bunlardan 2.000’i harp saflarında çarpışan, genç kadın ve kızlardı. Ne çare ki gene de istiklâllerine kavuşamadılar. İsmail Berkuk (Şimdi Anka­

195


ra’da bulunan General İsmail Berkuk) bir yıl bunların arasında kalarak çarpışmıştır. Dağıstan’da ordularımız bulunduğu müddet içinde millî hükümet teşkil etmişti. Kafkasya’da Azerbaycan’ın Bakû Şehrinde müsavat hükümeti kurdular, Gürcüler Tiflis’te Menşevik hükümetini kurdular, Ermeniler de Erivan’da Daşnak hükümetini teşkil ettiler. Bu şekilde bunlar; fiilen millî egemen­ liklerine kavuşmuş bulunuyorlardı. İç Rusya ise, Moskova’da genel bir kurultay topladı. Çoğunlukla, azınlık meydana geldi. Çoğunluğa Bolşevik, azınlığa da Menşevik adı verildi. (Rusça Bolşevik çok, Menşevik az demektir.) Her iki parti de birbirlerine düşman olarak, çarpışmaya başladılar; İdarî işler bir türlü düzene girmiyordu. Menşevikler sağcı sosyalistlerdi, kuvvetleri; Sibir­ ya’da Amiral Kolçak komutasında bir orduları; Kafkasya’da Denekin orduları; Kırım’da da Moskova’ya yürümek üzere Bodonoviç orduları; Karadeniz’deki

deniz kuvvetlerini elinde

tutan Vrangel orduları, Bolşeviklere karşı hücuma geçerek çarpı­ şıyorlardı. Türk ordularının Bakû’ye çıktığını çekemeyen Alman­ larla aramızda tartışma başlamıştı, İstanbul’da toplanan mecliste her iki tarafın kararı ile, Elviye-i Selase’de, umumun reyine baş vuruldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun İçişleri Bakanlığı’nın müste­ şarı bulunan Mustafa Abdülhalik Bey (Renda) 18 mülkiye müfet­ tişi ile Batum’a çıkarak, halkın reyine müracaat etmeğe başladılar. Batum ilinde bulunan Müslüman ve Hıristiyan Gürcüler, Türk vatandaşlığını kabul edip reylerini kullandılar. Sonra Artvin ve

196


Ardahan illerinin de, reylerini topladıktan sonra Kars’a girdiler. Kars’ın ilçelerinin de, ben de beraberlerinde olduğum halde, Ka­ ğızman - Sarıkamış reyleri alındıktan sonra; Arpaçaylılar ve diğer kazalılar Kars’a toplanıp reylerini kullandılar. Yalnız Elviye-i Selase’den toplanan 300.000 reyin içerisinde, 160 Rus m uhalif kalarak, Rusya’ya gitmelerini istemişler, geriye kalanlar Türk vatandaşlığını kabul etmişlerdi. Bugünden itibaren Elviye-i Selase anavatanına kavuşmuş oldu. Hilmi Bey’in (Uran) mutassarrıflık dairesinde mazbatalar yapıldı. Padişaha gitmek üzere delegeler seçiliyordu. Kağızman’dan Ali Rıza Bey’in kardeşi Mehmet, Sa­ rıkamış’tan Pozat köylü Yunus, Arpaçay’dan Hacı Abbasoğlu Mehmet, Ardahan’dan Hamşizadelerden Rasim (Şimdi Rasim Acara,

Balıkesir’dendir),

gene

Hamşilerden

Timur

Paşa,

Batum’dan Hıristiyan Gürcülerden ve Türklerden de delegeler seçilip 18 kişi olduktan sonra, Mustafa Abdülhalik Bey (Renda) ile İstanbul’a gitmek üzere yola çıkmışlardı. Ne çare ki bunlar İstanbul’a kavuşmadan V.Mehmet Reşat vefat etmiş, yerine Vah­ dettin tahta çıkmıştı. Delegeler Vahdettin’e takdim edildi. Sadakat nişanları ile taltif edildiler ve memleketlerine döndüler.

HİNDİSTAN SEFERİ NASIL HAZIRLANDI Kafkasya’ya geçen ordular,yerli hükümetlerde kurulduktan sonra, Hindistan seferi hazırlığına başlıyordu. Ordumuz, gerek maddî ve gerekse manevî bakımdan gittikçe kuvvetlenmişti. Her

197


nereye varılsa, Rııslardan kalan depolardaki mühimmat, erzak ve elbise bolluğu ile karşılaşılıyor, Erler yeni elbise giyiyorlardı. Kafkas’ın havası, suyu ve zaferin aşkı ile her biri kükremiş arslanlara dönmüşlerdi. Kâzım Karabekir Paşa, ordusunu Culfa yolu ile Tebriz’e sevkediyor. Kendisi de karargahını gidip orada kuruyor. Arkadan gelen kuvvetler makaradan boşalan bir ip gibi Kars ile Tebriz arasında akıp duruyordu. Katarlar gece gündüz erleri, mühimmat ve erzakları, durmadan taşıyorlardı. 1917 güz aylarına tesadüf eden bu harekat zamanında, bütün meyvalar ye­ tişmişti. Yol üzerindeki köylüler sepetlerle hazırladıkları üzüm, kavun vesaire yemişleri, geçen askerin vagonlarına sevgi ile dol­ duruyorlar ve selametliyorlardı. Tebriz’den ilerleyen Türk' orduları, Bicar’a çıktılar. Basra körfezinden gelen İngiliz kuvvetleri ile karşılaştılar. İngiliz tü­ menleri Türk ordusu ile üç gün karşılıklı savaştan 3 tayyareleri düşürüldükten sonra dağılıp gittiler. Kâzım Karabekir Paşa ordusu Bicar’dan sonra, Kelhor’a doğru yol alıyordu ki böylece Hindistan kapılarını çalıyorlardı. Bu durum İngilizleri şaşırtmaya başlamıştı. Suriye’den Süveyş’e giden ordularımız üzerine, var kuvveti ile yüklendiler, maalesef bu işte, Araplar da İngilizlerle işbirliği ya­ pıyordu. Bizi içten vurmaya başladılar. Suriye cephesinde panik başladı. Bu bozgunun önünü al­ mak için Mustafa Kemal Paşa Halep’te bir cephe kurarak, bozulup gelenleri durdurdu. Yeni bir ordu kurdu. Ali İhsan Paşa (Sabis)

198


ise, Musul cephesinde ordusu ile duruyordu. İngilizler, Suriye ordumuzu bozguna uğratmalarını yeterli görmeyerek, İstanbul ve Boğazlar üzerine yüklenip, baş şehri almak, Hindistan’a akın eden ordumuzu geriye çevirmek planını kurdular. Bu sıralarda Yakup Şevki Paşa, beni Kars’taki karargahına çağırarak, bu kışın askerle­ rimize yün çorap ve kar başlığı hazırlamak için, ganimet olarak alınan, belediye ambarlarındaki 5 bin kilodan fazla olan yünü bana teslim edip, benim de halka dağıtıp, çorap ve başlık dokut­ mamı emir buyurdu. Derhal kazalar ve köylerin muhtarlarını ça­ ğırttım.

Herkes hisselerine düşen yünü ambardan gelip alarak

çuval çuval götürmeye başladılar, bir evden, bir yerine beş geli­ yordu. Kadın ve kızlarımız sevinerek, bu işi tahmiz ettiğimiz za­ mandan evvel başardılar. Hilmi Bey (Uran) baktığımız kadın ve çocukları, kar ve kıştan kurtarıp yaza ulaştırmak için Erivan’a gidip buğday, un, pirinç ve soğan mubayaa edip; Kars’a getirmek, yağ ve eti de olduğumuz yerden tedarik ederek, kışlık zahireyi temin için emir buyurdu. Beni bir teskere ile Yakup Şevki Paşa’ya gönderdi. Ordu karargahında 6 bin lira aldım. Belediye üyelerin­ den A rif A ğa’nın oğlu Aziz ve Yeni Gazili Hacı Şerifoğlu Meh­ met Beyleri, yanıma alıp yola çıktım. Bir gün sonra Yenice kaza­ sına geldik. Otele indik. 9. Tümen burada idi. Komutanı Albay Rüştü Bey (Paşa) ile görüştüm, alacağımız zahireler için kendisin­ den izin aldım. Yardım edeceğini söz verdi, işe başladık. 15 gün kadar uğraştıktan sonra, üç vagon buğday, un, pirinç ve soğan

199


hazırladık. Her gün de karargaha gidp geliyordum. Orta güz ayları idi ki, bir posta eri gelerek, Rüştü Paşa’nm beni çağırttığını söyle­ di, hemen Demirci köyündeki karargahına gittim; içeri girdim, Rüştü Paşa’yı sapsan kesilmiş, rengi uçmuş, üzgün ve halsiz bul­ dum. Elini sıkıp bu teessürünün sebebini sorunca, ses çıkarmadan elime bir yazılı kağıt uzattı. Okudum, Enver Paşa’nm orduya günlük emri şöyle yazıyordu ; “Arkadaşlar mağluben kılıcımızı kınına koyduk, askerler eski hudutlarınıza çekiliniz. İmza, Baş­ kumandan Enver.” Ellerim titreyerek yana yana okuduğum bu acı haberin ezgisiyle ben de çok sarsılmıştım. Türk ordusunun çekil­ me emri haberi pek çabuk yayıldı. Sevinç, göz yaşına; heyecan, hüzne kayboluyor, her taraftaki köylülerimiz boyunlarını büküp “Bizleri yine mi Ermenilere teslim edeceksiniz” diye ağlıyordu. Üç gün sonra, Hilmi Bey (Uran) tarafından yazılmış bir emri bana getirdiler, “Şimdi, ne kadar aldığımız erzak varsa va­ gonlara yükleterek Kars’a geliniz”, biz vagonlara yükletiyoruz, halka zahire için verdiğimiz paraların üstlerini de topluyoruz. 9. Tümen hazırlığını görerek, halk ile vedalaşıyor. Sürmeli kazasın­ dan geçerek, Kağızman yolu ile Erzurum’a gitmek üzere yola çıkıyor. Yerli halk ellerinde Türk bayrağı, gözlerinde yaş, yolları doldurup hüngür hüngür ağlıyorlar ve uğurluyorlardı. Biz de eş­ yalarımızla trene binip Kars’a geldik. Erzakı belediye ambarına yerleştirdik. Dağıttığım yünlerden örülen çorap ve başlıklar, eldi­ venler, pek çok ambar doldurmuştu ve hâlâ da geliyordu. Hilmi

200


Bey (Uran)’la görüştüm. Kafkasya, İran ve diğer bölgelerdeki ordularımızın çekilerek eski hududumuza ve esir düşen İngiliz generali, Tavsent’in vasıtasıyla Mondros mukavelesi akdedilerek, İtilaf kuvvetlerin İstanbul’a girdiklerini haber verdi. Bizim için felaketli günlerin geleceğini, içimden hazin hazin sezerek ölmek­ ten başka bir şeyin artık kalmadığını anlıyordum. Ordu kasasından erzak için aldığım 6 bin liranın tamamını, tüccarlardan tedarik ederek nakit olarak, kasaya teslim ettim ve verdiğim imzamı geri aldım. Kafkasya ve Tebriz’den dönecek orduların öncüleri, her gün katarla Kars istasyonuna çıkarak, yaya olarak şehir içinden geçip Erzurum’a doğru yürümeye başladılar. Hazırlattığım kışlık çoraplar, başlıklar ve hediye edilen eldivenler, depoları doldurmuş olduğu halde duruyordu. Hiç kimse bunlardan faydalanamıyordu. Yalnız bir çare düşündüm. Her gün erkenden kalkıp Belediye’ye gidiyordum. Şehir ortasına dan ve belediyenin önünden geçen alay, veya taburların komutanına on beşer dakika duraklamalarını rica ediyordum. Her ere bir çift çorap, bir çift eldivem ve bir baş­ lık vermek suretiyle mevcut bulunan, mevcudu on binlerce olan bu hazırlattıklarımı, bu suretle vatanlarına dönenlere dağıtarak, hepsini de bitirdim.

201


CENUBİ GARBİ (GÜNEY BATI) KAFKASYA CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ NASIL KURULDU Hilmi Bey (Uran) beni çağırarak, “Arkadaş biz çekilip gi­ diyoruz. Bütün halkınızı kongreye davet ediniz, Kars’ta kendi hükümetinizi kurarak millî teşkilatınızı idare için ele alın” dedi ve kongreyi toplatmak için, yardım edeceğini vadetti. Oradayken Batum’dan Ağrı’ya kadar olan bölgedeki kaza kaymakamlarına ve mutasarrıflara Kasım/1918' de Kars’a toplanmalarını bir beyan­ name ile bildirdik. Bir gün sonra da, Ahıska’daki 3. Tümen ko­ mutanı Yarbay Halit Bey (Paşa)’in gönderdiği (Apsal = Kuzey KafkasyalI Avarlı Absal) ve Ahılkelek’li Behçet Beyler, Akbaba’dan, Rus ordularında alay komutanlığı yapan Albay İsrafil Beyler geldiler. (İsrafil Bey, Akbabalı Halil Beyoğlu Avukat Ali Bey’in oğludur) gelen bu arkadaşlarla derhal geçici Şura hüküme­ tini kurduk, (Hükümet reisi Fahrettin, azalar Yeni Gazili ve bele­ diye reisi olan Hayrullah, Erivan muhacirlerinden Ahmet oğlu Tagi, Karaçantalı Hacı oğlu Ahmet, Ahıska’dan gelen Apsal ve Behçet Beyler, Akbaba’dan Albay İsrafil, ve Rumlardan öğretmen İstefan Vafyettin olmak üzere hükümeti kurdum ve çalışmaya başladım.

Geçici olarak teşkil ettiğim, bu hükümete halk bağlamak için, - davet ettiğimiz delegeler de bir taraftan gelmeye başladılar her gün hiç durmadan geceli gündüzlü çalışıyoruz. Her gün bir arkadaşın evine toplanıp konuşmalar yapıyoruz ve paralar toplu­ yoruz, halkımızın gelecekteki durumu nasıl olacak diye düşünüyo­ ruz, Ermeni mezalimin nişanesi olan etraftaki cenazelerden henüz

202


toprağa gömülmeyip de açıkta kalanlar var, sönen ocaklar, henüz tütmemiş, perişan olan halk, bastıracak kış erzakını temin için sağa sola koşup duruyor. Türk ordusu çekildikten sonra Kars’a girmek isteyecek Ermenilerle tekrar çarpışmak günleri geleceği için ki, halkın elinden silahı Şevki Paşa’nın emri ile daha önce toplatılmıştı. Şimdi en büyük düşüncemiz silah tedariki idi. Bir akşam toplantısında arkadaşlarla verdiğimiz bir karar gereğince sabahleyin gidip, mevki müstahkemde Şevki Paşa’yı ziyaret ettim. Memleketimizin geleceği hakkında Paşa ile görüştükten sonra, toplattığı silahların tekrar bize verilmesini rica ettim. Paşa, demir­ baş mavzer silahlarını veremeyeceğini, ancak Ruslardan kalan ambarlardaki tek ateşli, barutla atılan Berdanka adındaki tüfekler­ den bin tane verebileceğini söyledi. Ben, “ Paşam nasıl olur, düş­ manlarımızın elindeki silahlar yedi-sekiz km. uzaktan bizi döve­ cek kudrette olup, sizin bize verecekleriniz ise ancak 300 m. me­ safeye zor kurşun gönderen eski tip tüfeklerdir. Bununla ne yapılabilir” dedim. O istediğimizi, ben de onun vereceğini kabul etmediğimiz için, boş olarak geriye döndüm. Yeni teşekkül ede­ cek hükümetimizin kongre arkadaşları Kars’a birikmeye başladı­ lar. Yalnız Kağızman mutasarrıfı Asaf Talat Bey “Hükümet içinde hükümet kurulmasına müsaade edemem” diye, Kağızman’dan gelecek Ali Rıza Bey ve arkadaşları olan delegelerin Kars’a gel­ melerine engel oluyordu. Bu durumu Hilmi Bey (Uran)’e söyle­ dim. Ben yanında iken A saf Talat Bey’e telefon etti, konuşmaya başladılar. Talat Bey kanaatinde ısrar ediyor. En son olarak Hilmi Bey (Uran) : “Arkadaş biz 15 güne kadar çekip gidiyoruz, buranın idaresini yerli halka bırakıyoruz, elinizden geldiği kadar delegele­ rin buraya gelmelerine yardım edin, bu işe engel olmayın sonra

203


müşkül duruma düşersiniz” dedi. Bir gün sonra Ali Rıza Bey, arkadaşları ile çıkıp geldiler. Nahcıvan bölgelerinden Batum’a kadar olan vilayetlerimizden 250 kadar delege toplanmıştı. Bir sonra gün Yıısuf Paşa mahallesi Gazi Muhtar Paşa caddesindeki büyük taş binada, ilk kurultay toplantımızı yaptık.

Fahrettin Erdoğan Güneybatı Kafkas Hükümeti Hariciye Nazırı

204


Kongreyi açtım, bundan evvelki arkadaşlarımızla yaptığı­ mız Kars toplantısı için topladığımız 3 bin liranın makbuzunu da, masa üzerine koyarak bir reis, bir yardımcı, iki de katip seçilmesi­ ni rica ettim ve çekildim. Cihangiroğlu İbrahim Bey, Yıldırım ordusundan gelerek Kars’ta bulunmakta idi. Oybirliği ile kongre başkanı oldu. Yardımcı ve iki katip seçilip kongre faaliyetine başladı. Konuşmamız gece yarısına kadar devam etti ve 12 kişilik bir heyetle Millî İslam Şurası adı ile bir hükümetin kurulmasına, Oltu, Ardahan, Kağızman ve Nahcivan’da da beşer kişilik millî şuranın teşkillerine karar verildi. Kongreye toplanan arkadaşlar birçok para bağışında bulundular ve kongre dağılırken herkes bulundukları yerlerde kanının son damlasını dökünceye kadar çalışacağına dair and içip ayrıldılar. Kongrede seçilen 12 kişilik heyet üyeleri şunlardı : Cihangiroğlu İbrahim, kardeşi Haşan Han, Yeni Gazili Hayrullah, Karaçantalı Hacı oğlu Ahmet, Revanlı Ahmet oğlu Taki, Akbabalı Hacı Abbas oğlu Mehmet, Akbabalı Halil Bey oğlu Ali, Çıldırlı Abdullah oğlu Dr.Esat T alınlı, Hüse­ yin Han, Ardahanlı Hamşi oğlu Rasim, Oltulu Molla Bilal, Örtülülü Hafız oğlu Hüseyin, Sarıkamışlı Fahrettin (Geçici hükü­ met başkanı), Kağızmandan Ali Rıza Bey, Cemadinli aşiret reisi Meksut Ağa, oğlu Haşan Bey, İğdırlı eski Erivan valisi Ali Bey oğlu Mehmet Beylerden ibaret 17 kişi olup, merkezde çalışmak üzere kalmışlardı.

205


Biz bu işlerle meşgul iken, İstanbul’un İtilaf devletlerinin işgali altına girdiğini, İttihad-ı Terakki erkanının İstanbul’u terkederek Berlin’e gittikleri ve İngilizlerin General Tomson ko­ mutasında 30 bin kişilik bir kuvvetle Batum’a çıkarma yapıp, bütün Kafkasya’yı işgal ettikten sonra, Kars’a da gelecekleri ha­ vadisleri yayılmıştı. Şevki Paşa, karargahı ile Erzurum’a gitmek için hazırlıklar görüyor, sivil memurlar da bir taraftan çekilmeye başlıyorlar. Arkadaşlar arasında benimle beraber, 60 yaşındaki Camedinli Haşan Bey, her gün Şevki Paşa Karargahı ile temasta bulunuyoruz. Ruslar Kars’ta bulunduğu zaman, şimdiki Kars vila­ yet dairesi olan binada mükemmel bir kimyahane ve laboratuvar, kütüphane ve müze kurmuşlardı. Paşa bunları Erzurum’a nakil için, benim yanıma ErzincanlI kimyager bir yüzbaşıyı gönderece­ ğini söyleyerek yardımımı rica etmişti. Çünkü Paşa ile fikir arka­ daşlığımız vardı. Kars’taki Rum heykeli yıkıldıktan sonra, olduğu gibi yerde duruyordu, gelip giden halk taş ve değnekle bunları bazen kırıyordu. Bunun İstanbul’daki Askerî M üze’ye kaldırılma­ sını rica etmiştim. Kabul ederek derhal heykeli ve kartalları bir sandığa koydurarak göndermişti. Şimdi İstanbul’daki Askerî Mü­ ze’dedir. Kimyager Yüzbaşı, sabahleyin geldi. Nakli istenilen eşyala­ rın binasına girdik. Evvela kütüphanenin sandıklara doldurulması­ nı muvafık buldum. Yüzbaşı kitapların fazla yük olacağını ileri sürerek almadı. Yalnız kıymetli aletleri ve kimyevi eczaları seksen sandık içinde Erzurum’a şevkettiler.

206


Ali Rıza Ataman Güneybatı Kafkasya Hükümeti Dahiliye Nazırı (1 nci devre Kars Milletvekili) Kars’taki arkadaşlarla kazalarda daha faal iş görmek için, teşkilatı genişletmek ve birer şura kurmak kararını vermiştik. Oltu’da Şura Başkanı Tahirbey oğlu Ziya Bey, Jandarma Komu­ tanı Şakir oğlu Ahmet Bey, Üyeler Hamşilerden Rüstem, Nazım ve Kara Cibozade Bahri Beylerdi. Göle’de yedek subay olup da orada oturan Celal Bey, Arpa Şenli Sürmeli; Okçulu Abdülkadir Beyler; Ardahan’da Kongreden dönen Hamşizade Rasim ve dört arkadaşı; Çıldır’da Başkan Furutlu Kamil ve Kuravelli Kamil Ağa ve arkadaşları; Arpaçay’da Başkan Öğretmen Kocaoğlu Mehmet

207


Bey ve arkadaşları; Kağızman’da Hoca Ömer Lütfı Efendi, Meh­ met bey, Jandarma Komutanı Müftü Mustafa Efendi’nin oğlu Arslan Bey, Mehmet oğlu Musa ve kardeşi Mıkdat ve Nuh Beyler; Nahcivan’da Başkan Hamza

oğlu Ali Ekber,

Hacı

Cebbar

Allahyar ve Hasan Beyler; Sarıkamış’ta arkadaşımız Bekir Bey, kaymakam olarak çalışıyorlardı. Kars’ta ise Iğdırlı Ali Beyzade Mehmet genel vali tayin edildi. Yenigazili Hacı Şerif oğlu Mehmet Bey de jandarma komutanı olarak, geçici çalışmalarımıza devam ediyoruz.

İbrahim Cihangiroğlu Güneybatı Kafkas Hükümetinin Cumhurbaşkanı

208


İngilizlerin Kafkasya’da oynayacağı rolü bekliyoruz. O hafta içinde, trenle iki İngiliz subayı gelip, Şevki Paşa ile görüş­ tüler. Paşa bir hafta sonra yola çıkacağını vaadetmişti. Bir gün beni çağırarak Cuma günü, yani iki gün sonra Kars’tan ayrılacağı­ nı söyledi ve bana on evlik bir vesika vererek Türkiye’ye gelebil­ mem için müsaade ediyordu. Ben bunu kabul etmedim, “ Buradaki kalanlar ne olacak, ben kendimi kurtarıp da onları burada mı bıra­ kacağım, hayır, asla, onlar ne olacaksa, ben de beraberlerinde olacağım” dedim. Bana tekrar : “Siz aşırı derecede Türkçü ve milliyetçisiniz, İngilizleri iyi karşılarsanız ancak % 4 kaybedersi­ niz, çünkü onlar milliyetçileri toplayıp götüreceklerdir. Eğer çar­ pışma ile karşılarsanız % 50 kaybedersiniz diyerek, bana cesaret vereceği yerde; maneviyatımı kırmaya başladı. Ben, Paşa’ya : “ Paşam siz gitmeyin, sizi G öle’ye gönderelim, bakın oraya bir paşanız daha gelmiş, onu da bugün haber aldık, siz de aramızda bulunursanız halkımız cesaretlenir, düşmana karşı daha iyi çalışı­ rız” deyince; paşa bir kahkaha atıp benimle yarenliğe başladı. “G öle’de ben, Kürdün evinde ne yapabilirim?” deyince, ben: “ A paşam öyle demeyin, bir gün gelir orası bir cennet olur” dedim. Paşa ciddileşti : “Arslanım ben bir askerim, emir aldım, burasını terkederek gideceğim” demişti. Sabahleyin kesin olarak yola çıka­ cağını kararlaştırdı. Boynuma sarıldı, ağlayarak alnımı öptü, ben de ağlayarak onun elini öptiim, tekrar bize biraz para yardımında bulunmasını halkımız adına rica ettim. Derhal veznedar Kamil Bey’i çağırdı. Bin lira verilmesini emretti. Parayı alarak arkadaş­ lara geldim... “ Şevki Paşa yarın gidiyor, İngilizler de ardından geleceklerdir. Bizim alacağımız tedbir ne olacaktı?” dedim, derhal

209


arkadaşlarımızdan Talınlı Hüseyin Hanı (Çokağa) bir km.lik de­ miryolunu tahrip etmesi ve İngilizlerin gelmesine engel olması için, hudut muhafız komutanı yaparak, Kızılçakçak’a gönderdik. Hemen Arpaçay’daki gönüllü kuvvetlerden, bir bölüğü emrine alarak gitti. Bunu haber alan Şevki Paşa, gönderdiği iki erle, beni gece yarısı mevkii müstahkeme çağırttı. Sert bir tavırla, niçin adamlarınızı yolu yıkmak için Kızılçakçağa gönderdiniz, buranın asayiş ve inzibatı bana aittir. Hemen adamlarınızı geriye çağırın, yoksa hakkınızda fena muamele yaparım” dedi. Ben de, “ Derhal bu olayı İbrahim Bey’e söyledim, o da telefonla yolun yıkılmama­ sı için Hüseyin Han’a emir verdi ve son emrini beklemesini söy­ ledi. Sabahleyin Paşa’yı heyetimizle uğurlamak için mevkii müs­ tahkeme gittik. G öle’ye gelen paşanın da Nuri Paşa olduğunu, Ingilizlere esir düşerek Batum’dan kaçıp kurtularak Göle’ye ve oradan da Kars’a geçerek, Şevki Paşa ile buluştuğunu gördük. Paşaları uğurladık. Karargahın yerini 12. Tümen Komutanı Bakırköylü Ali Bey işgal etti. Bundan sonra Ali Bey’le temasta bulunu­ yorduk. İngiliz Generali Tomson Kafkasya’ya çıktığı vakit bir be­ yanname neşretmişti ve bunu şu şekilde telsizle dünyaya yaymıştı: “Büyük Ermenistan teşekkül etmiştir, her nerede Ermeni varsa çıkıp Kafkasya’ya gelsin” diyordu. Artık siyasî olayların en önü­ ne, İngiliz planı geçmişti. Azerbaycan’ın bir kısmına, Kafkasya ve doğu illerimizi katarak; Adana’dan Mersin’e, yani Akdenize ula­ şarak büyük Ermenistan hükümeti kurulacağını Ermenilere müj­ deliyordu. Amerika’da, Fransa’da, İngiltere’de, Mısır’da ve Yu-

210


Yunanistan’da ne kadar Ermeni varsa, hepsi de akın akın gelip Gümrü’ye toplanmaya başlamışlardı.

Hasan Han Cihangiroğlu Güneybatı Kafkas Hükümeti Cumhuriyetimin Harbiye Nazırı Türk sivil memurlarından, en son içimizden ayrılan Hilmi Bey (Uran) olmuştu. Bu fedakar, çalışkan ve milletini seven teş­ kilatçı Türk mutasarrıfından ayrılırken, Şuramız, hazırladığı, sevgi dolu bir takdirnameyi kendisine sunmuştu. Sabahleyin Hilmi Bey

211


(Uran)’i uğurlarken, kendi makamını ve Türk bayrağını bana teslim etti, gözyaşı ile ayrıldı.

Dr. Esat Oktay Güneybatı Hükümeti Parlemento Reisi

212


213


İki gün sonra İngilizlerin Gümrü’den Kars’a geleceğini ha­ ber aldık. Kazalara telefonla haber verdik. Bütün halk Kars’a toplandı. İngilizlerin geleceği gece 4 - 5 maddelik bir nota hazır­ ladık : Maddeler. “ 1- Rus ordusunun çekilmesinden sonra, Elviyei Selasede çoğunluğu teşkil eden bir hükümet kurulmuştur. 2- Hükümetimiz İngiltere devletinin komutan ve erlerini hürmetle kabul eder. 3- Bir tekimiz kalıncaya kadar kanımızı dökmek şartı ile, bir tek Ermeni’yi Arpaçay’dan bu yana geçirmeyeceğiz. 4- Ermeniler bu memleketten çekildikleri zaman, bir daha geri dönmemek şartı ile Türk köylerini yakıp, Türk köylülerini öldürüp ve kendi evlerini de yaktıktan sonra çıkıp gitmişlerdi. 5- Ermenilerin döktüğü Türk kanlan hâlâ toprak üzerinde kurumamış, zulüm ile, işkence ile öldürdükleri ve ateşle yaktıkları kadıncağızların ve küçücük yavrucakların cenazeleri, toplu halde saman damlarında dopdolu olarak, adalet seven İngiliz askeri komutanına olduğu gibi gösterilecektir. Bu olayları göz önüne alarak Ermenilerin aramıza girmesine müsaade etmemenizi rica ederim.” Bütün arkadaşlar bu maddelerin altlarını imzaladılar ve gelecek İngiliz askerî komutanına dört kişilik bir heyetimizle beni başlarına seçip - takdim işine hazırlandık.

214


Şevki Paşa aynlıp gittiği zaman, Ahmet Robenson adın­ daki yedek subay olan ve İngilizceyi çok iyi bilen mütercimini bize bırakmıştı. Notayı sunacak heyet; Hasan Han, Hacı oğlu Ahmet, Ahmet Robenson ve ben idim. Sabahleyin erken vakitte istasyon boyunca 20 - 30 binden fazla halkımız yığılmışlardı. Gelen komutana ve subaylara ayrı bina hazırlamıştık. Trenin

Bekir Kubadı Orta Kale Şura Reisi 215


Kızılçaçak’tan geçtiğini haber almış, bekliyorduk. İkindiye doğru geldi durdu. Kafkas usulü olarak, komutanın bulunduğu vagonun önüne halılar serdik. Vagonun kapısı açılarak bir İngiliz subayı çıktı. Tercüman Ahmet Robenson komutanı ziyaret edeceğimizi söyledi. İngiliz subayı bir kişi ile bir de tercüman kabul edecekle­ rini söyledi. Notayı aldım, Tercümanla kompartımana girdim. Gururla koltuğa oturmuş, ayaklarını uzatmış, ihtiyar ve uzun boylu olan, bu Pich adındaki İngiliz generali çok zamanını Hin­ distan’da geçirmiş. Elimdeki, İngilizce yazılı notayı hemen eline uzattım. Alıp okumaya başladı. Hem okuyor ve hem de başını sallıyordu. Kendisine buyurmalarını ve yer hazırladığımızı söyle­ dik, dışarıya çıkmayacağını söyleyerek “Beş subay sizinle beraber gelsin” diye emir verdi. Vagondan indik, katarda otuz vagon bağlı idi. İçinde 1.000 kadar subay ve er bulunuyordu. İngilizlerden başka, Ermeniler de 10 vagon kadardı ki: Bunlar vali, kaymakam, nahiye müdürü v.s. ufak memur olmak üzere teşkilatlandırılmış ve Elviye-i Selaseyi idare etmek için gelmiş olanlardı. Ermenilerden çıkanlar oluyordu. Halk bağırışmaya başlayıp, “çıkanı öldürece­ ğiz” deyince tekrar vagonlara biniyorlardı. Vagonlara kimse teca­ vüz etmesin diye etrafa kuvvetli muhafızlar yerleştirip, bu beş İngiliz subayını aldık, şehre getirdik. Çay ve pasta ikram ettik, tekrar vagona döndürdük, Uç gün şehir içinde mitingler tertip edip, “vagonları basalım, Ermenileri keselim” diye ısrar ediyorlardı. Mitingi idare edenler Kuyumcu Mehmet Tuğcu, Berber Hamza

216


(Sibirya arkadaşım), Berber İbrahim, Berber Mustafa Yurda­ kul’du. Çünkü bunlar çok acı görmüşlerdi. Durmadan sokaklarda dolaşıp haykırıyorlardı. Üç gün sonra bir İngiliz subayı Yüzbaşı Prissol bir ara bizi buldu, “General sizinle görüşmek için döşedi­ ğiniz binaya gelmiştir, bir heyetinizi istiyor” dedi. Gene notayı takdim eden heyet tercümanımızla gittik. Bizi kabul etti. Gene koltuğa aynı gururu ile uzanmıştı. “Bir kişiniz gelsin, söylesin” dedi. Derhal bir Ermeni genç subayı ortaya dikildi. Tercüman ol­ mak istedi. Hemen ben sıçradım. Ermeni’nin yakasını tutup öteye ittim. Tercümanımız Ahmet Robenson’u çağırdım. General bu hareketen sinirlendi. Ahmet Robenson’a “Bu adam ne yapıyor” diye sordu. Ahmet bana vaziyeti söyleyince, ben de generale söyle ki “Ermeniler bizim kanımızı dökmüştür. Bizim sözümüzü generale doğru olarak söylemez. Onlara katiyen itimadımız yoktur” dedim. General söylenmeye başladı. Elini kaldırıp, arkasına sallayarak “Ben buraya, dünyaya galip gelen İtilaf devletlerinin emriyle gel­ dim. İtilaf devletlerinin kuvvetleri arkamdadır. Burası Ermenilere aittir. General Karganov size vali olarak gelmiştir, emrini kabul ederek Karganov’un idaresinde siz Müslümanlar da çalışabilirsi­ niz” dedi, ayağa kalktı, gitmek istedi; ben de “ Rica ederim gitme­ yin, birkaç söz de ben söyleyeceğim” deyince, kolundaki saate baktı. “Ancak beş dakika dinleyebilirim” dedi. Ben de general gibi elimi başımdan yukarıya kaldırarak, “Dünyaya galip gelen İtilaf devletlerin üstünde, Allah’ın galibiyeti vardır. Biz de ona güveni­

217


yoruz. Bizim de arkamızda o var. Burası Türk illeridir. Arpa­ çay’dan bu tarafa bir tek Ermeni bırakmayacağız” dedim, general bu kati kararımızdan sinirlenip çıkıp gitti. Biz de Şuraya geldik. General bir gün sonra, tekrar bir heyet ile görüşmesini şu şartla istedi, “Dünkü gelen arkadaş gelmesin” Benim yerime, Kağız­ manlı Ali Rıza Bey, Vali Mehmet Bey, Haşan Han, Hacı oğlu Ahmet ve Ahmet Robenson’la gittiler. Bu defa yumuşak olarak, “Ermenilerden ne istiyorsunuz. Karagov’u bir tek vali olarak ka­ bul ediniz, sizin hükümetiniz de başına toplansın, çalışsınlar” deyince; Ali Rıza Bey, “General, Ermenilerde bu bir gelenek ol­ muştur. Üç Ermeni bir şehirde olsalar o şehri ve havalisini Erme­ nistan olarak ilan ederler. Karganov vagondan buradaki tanıdıkla­ rına gönderdiği haberde, inat etmeyiniz, burası Ermenistan’dır. İngilizler istediklerini yaparlar, kabul etmezseniz çok zarar görür­ sünüz” demektedir. Deyince general sinirleniyor, Ali Bey’den “Hakikaten Karganov bu sözü söylemiş midir” diye soruyor. Ali Bey’in arkasında duran heyetimiz arkadaşları da onu tasdik ederek “Evet doğrudur” diyorlar. Karganov durmadan bu şekilde haberler gönderiyor” diye Ali Bey’in sözünü teyit ediyorlar. General ayağa kalkıp, “Tuh Allah belalarını versin, böyle Karganov valinin “ deyip İngiliz kuvvetleri şehre çıksınlar. Ermenileri de olduğu gibi geriye döndüreceğim” diyor. Sabahleyin İngiliz kuvvetleri şehre çıktılar ve hazırlanan binalara yerleştiler. General Pich de, Erme­ nileri olduğu gibi katarla Gtimrü’ye götürdüler.


İNGİLİZLER KARS’A GELDİKTEN SONRA İngiliz askerleri müstahkem mevkii işgal ettiler. Albay Temperli Şûraya bir yazı yazarak, Yüzbaşı Prissol’la göndermişti. Arkadaşlar toplanarak okuduk, şöyle yazıyordu: “Hükümetim olan İngiliz devleti fahimesi, hükümetinizi tanımıştır, kabinenizde bulunan nazırların isimlerini gösterir bir liste gönderilsin. Yüzbaşı (Prissol) aramızda irtibat zabiti olacaktır. Görüşmemizin daima Yüzbaşının vasıtasıyla olacağım bildirmekle, kesbi şeref eylerim” diyordu. Derhal kabinemiz teşekkül etti, iki gün sonra kabinenin bir listesini albaya gönderdik. Teşekkül eden kabine heyetimiz şunlardı : Reisicumhur, Cihangir oğlu İbrahimAydın, Dahiliye Nazırı Kağızmanlı Ali Rıza Ataman, Hariciye Nazırı Sarıkamışlı Fahrettin Erdoğan, Harbiye Nazırı Cihangiroğlu Haşan Han Ay­ dın, Maliye Nazırı Gümrülü Sultanzade Mehmet Bey, İaşe Nazırı Gümrülü Himmet Ağa oğlu Yusuf Bey, M aarif Nazırı Rumlardan öğretmen Yelena, P.T.T. Umum Müdürü Muhlis Ataman, - Şimdi kulak, Boğaz, Burun Hastalıkları Mütehassısı Hamit Atam an’ın ağbeyisi -, Devlet Demiryolları Umum Müdürü Karaçantalı Hacı oğlu Ahmet Bey, adli işler için Reis Revanlı Abbas Ali Bey, Müddeiumumi Revanlı Kâzım Beyzade Behmen Bey, üyeler Cihangiroğlu Aziz Aydın Bey, Atbaşoğlu N azif Bey, İaşe Nazırı Yardımcısı Pehlivan Mustafa, Umumi Veznedar Erivanlı Ahmet oğlu Taki Efendi, Kars Umum Valisi İğdırlı Ali Beyzade Mehmet Bey (Şimdiki Araslıların babası), Hudut komutanı Talınlı Hüseyin

219


Han; albaya gönderdiğimiz liste münderecatı bu idi. İkinci defa Maliye Vekili olan Örtülü köyünden Molla Bilal idi. Ardahan ana vatana iltihak ettikten sonra Ardahan mal müdürü oldu. Ruslar hudutta görüşmek üzere onu 10 arkadaşı ile götürdüler ve alçakça pusuya düşürerek onunu birden işkence ile öldürdüler. Bilâhare bizim askerlerimiz de bunun intikamım almış ve cenazeleri geri getirmişlerdir. Meclisin idare heyeti reisi Örtülü köyünden Hafız oğlu Hüseyin idi. Hüseyin çalışkan bir gençtir. Allahüekber silsi­ lesinde bulunan dağ başında Örtülü köyünü çalışkanlığı ile kasaba haline koydu. İstanbul’dan sanatkârlar getirdi, demircilik, doku­ macılık, kunduracılık sanatlarını köylülere öğretti. Burası halen Şenkaya namında bir kasabamızdır. Kendisi halen Erzurum Özel İdare Encümen Daimi üyesidir. Listeyi gönderdiğimiz zaman, arkadaşlara şöyle bir hitabe­ de bulundum : “Arkadaşlar, hazır olunuz, İngilizler vatanperver ve milletini sevenlerin listesini aldılar, bir gün ansızın basarak bizi toplayıp götüreceklerdir. Bunun için tedbirli ve tedarikli çalışa­ lım” dedim. Bundan sonra telefonla Elviye-i Selase kazalarına emir ve­ rildi. Milletvekili seçerek bunların acele toplanmaları halktan rica olunmuştu. Derhal her yerde seçim başladı. Kars’ta şimdiki Kars doğum evini milletvekillerine ikamet için hazırladık. Kurultayın oturum yeri olarak Şimdiki Kars Vali konağı olan binayı ayırdık. Hilmi Bey (Uran)’in bana emanet ettiği Türk Bayrağını, binanın

220


üzerine çektik, bu binanın karşısındaki adliye binasını da İngiliz subayları merkez komutanlığını kurdular, onlar da İngiliz bayra­ ğını bu binaya çektiler. 12. Tümen henüz Kars’ı terketmemişti. Yavaş yavaş çekilip gidiyorlardı. Türk subaylarında içimizde sivil olarak kalacak olanları çok istiyorduk. 12. Tümenin 36. Alay Ko­ mutanı Zileli Emin Bey şehirde kaldığı müddetçe, her gün hükü­ metimize gelerek bir cesaret verici telkinlerde bulunuyordu. Bu zata alayını Sınor üzerinde, Kara Urgan yanındaki Zinin’de karar­ gahını kurdu. Biz de telgrafçılık bilen olmadığından, Erzurumlu Dursun Bey - Şevki Paşa’nın karargahında telgraf memuru idi. derhal bizimle beraber çalışmak için aramızda kaldı. Bu zata, Erzurumlu Kara Dursun denirdi ve bir de İttihadı Terakkinin ileri gelenlerinden Dr. Fuat Sabit Türkiye’den ayrılarak bize gelmişti, yedek subaylardan Osman Şahabettin adındaki bir genç de ara­ mızda kalmıştı, onu da Harbiye Nazırı yardımcısı yaptık. Seçimler yapıldı. Milletvekilleri gelmeğe başladılar. 60 Milletvekilimiz toplandı. Kurultay açıldı. Dr. Esat (Oktay) Kurultay Başkam oldu. Örtülü köyünden, Oltu milletvekili olarak gelen Hafız oğlu Hüse­ yin Bey Köycü de , Kurultay iç işlerini idare edecek memur olarak seçildi. Gelen milletvekillerimizden Hacı Abbas oğlu Mehmet Bey, Camadinli Maksut ağanın oğlu Haşan Ağa, Borçali kazasın­ dan Kepenekli Emin Ağalar daima aramızda yapılacak işlerin içtima günlerinde hazır bulunuyorlardı. Reisicumhur İbrahim bey, bana bir tezkere yazarak, üzerime iki ödev daha vermişti. Bıınlar-

221


dan biri Bütçe Komisyonu Reisliği, birisi de Umumi Vali Mehmet Bey’in Kağızman’da ailesi hasta olduğundan, bir ay izinli gitiiğinde, yapılacak vilayet işleri idi. Geceli gündüzlü durmadan çalışıyordum. Reisicumhurun genel sekreteri olan, Hatun oğulla­ rından Mehmet Nurettin Bey, Kurultayın tutanak katibi başkanlı­ ğını üzerine almıştı. Oltulu Sami Bey’le beraber durmadan çalışı­ yorlardı. Sami Bey Fransızca bildiği için Hariciye Nazırlığı baş­ katipliğini de üzerine almıştı. Şimdi, harici siyasetimizin üzerinde duruyoruz. Azerbay­ can’ın müsavat bir temsilci göndererek, irtibat temin etmek husu­ sunu kararlaştırıyoruz. Gürcistan’daki Menşevik hükümeti ile de, dostane yaşamak için münasebet tesis ediyorduk. Tiflis’e temsilci olarak, Rusça lise tahsilini bitiren, Zeynel Ağa oğlunu gönderdik. Ağa, Rusça, Ermenice ve Türkçe’yi

iyi okur ve yazardı.

Ahıska’da 3. Tümen Komutam Yarbay Halit Bey, (Halit Paşa) Türkiye’ye geçtiği vakit, Ahıska’da bulunduğu müddet zarfında yerli bir alay olarak usta er yetiştirmiş, bunlara lazım olacak silah ve mühimmatı da terkederek gitmişti. Nahcivan’dan çekilen 9. Tümen Komutanı Albay Rüştü Bey (Paşa) de, Halil Bey namın­ daki bir yüzbaşıyı ve birçok da silah ve mühimmat bırakıp gitmiş­ ti. Biz de talim ve terbiye için asker toplamaya başladık. Ol­ tu ’dan 500 mevcutlu bir tabur genç askerimiz geldi. Başlarında Yasin Bey ve Nevzat Beyler subay olarak bulunuyorlardı. (Yasin

222


Bey Birinci Dönem B.M.M. Oltu milletvekili olarak gelmişti), Göle ve Ardahan’dan toplanan askerlerimiz de, yerlerinde talim görüyorlardı. Ahıskalı Osman Server Bey (Şimdiki Osman Server Ata bey, MTA. mühendislerindendir), hem Ahıska ve hem de Batum ’daki

İngiliz komutanı General Geller ile görüşüyor,

Gürcistanla aramızdaki siyasetin iyi gelişmesine çalışıyordu. O güne kadar Gürcülerle aramızda hiç bir kanlı olay olmamıştı. Batum’da da teşkilatımızı genişlettik. Bibinzade Hüseyin Bey, Kancı Ali Haydar ve Batum’un yerli halkından ibaret bir heyet kurulmuştu ve bir de Seda-i Millet adında haftalık siyasi bir gazete çıkarılıyordu. Vekiller heyetinin listesini bir programla Kamutaya sun­ duk, güven oyu aldıktan sonra, kısaca aşağıda metnini verdiğim Teşkilatı Esasiye Kanunumuzu da tasdik ettirdik. Teşkilatı Esasi­ ye Kanunu şu idi : “ 1- Hükümet “Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cum­ huriyeti” adını taşıyacaktır. 2- Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cumhuriyeti hü­ kümeti hududunu, Batum’dan Nahcivan’a kadar ulaştırarak, bu sınır içinin barışın sonuna kadar korunmasını bilfiil üzerine al­ mıştır. 3- Hükümet bayrağını, kamutay üzerine dikilen Ay Yıldızlı Türk Bayrağı olarak kabul etmiştir.

223


4- Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cumhuriyeti Hü­ kümetinin resmi dili Türkçedir. Bütün resmi ve gayri resmi mua­ meleler ve öğretim Türkçe olacaktır. 5- Milletvekilleri seçimi için 18 yaştan yukarı kadın ve er­ kek oy vermek yetkisine haizdir. 10.000 kişi bir milletvekili seçer. 6- Her vilayet ve kasabada, millî şûranın şubeleri açılarak, halkımızdan her türlü yardım görecektir. 7- Türk millet ve hükümetini rencide edecek her türlü mu­ ameleden kat’i surette çekinilecektir. 8- Genel askerî teşkilatımızda, Cumhuriyetimizin kabul et­ tiği usul dairesinde, Türkiye devleti ile irtibatı temin için daimi bir heyetimiz Türkiye’de bulunacaktır. 9- Mülki teşkilatımızda da 8. Maddedeki zikredilen usul aynen kabul edilecektir. 10- Komşu hükümetler ile daima dostça geçinmeyi Cumhu­ riyet Hükümetimiz ilke olarak kabul etmiştir. Milletvekilleri se­ çildikten sonra bu husus hakkında ayrıca bir kanun çıkarılacaktır. 11- İtilaf devletler, Doğu Türkiye illerini alıp başka bir millete vermek isterse, Cumhuriyetimiz Türkiye’den ayrılmamayı kesin olarak kabul etmiştir. 12- Azınlıkların hürriyetleri ve hakları muhafaza edilecek­ tir.

224


13- Müslümanlar arasındaki mezhep ayrılıklarına hürmet edilecek, dini ayinlerin bir arada yapılması sağlanacaktır. 14- Demokrasi esaslarına göre riayet edilerek seçimler ta­ rafsız ve tesirsiz olacak, Türk’ün şan ve şerefine yaraşacak bir şekilde yapılmasına azami surette dikkat edilecektir. 15- Vali ve komutanların işe başlamaları ve işten el çektir­ meleri kamutayın kararı ile olacaktır. 16- Cumhuriyet hükümetimiz, milletvekillerinin seçilip te Kamutayın çalışmaya başlayışından sonra, kanunun bazı maddele­ rinin değiştirilmesini teklif etmeğe yetkilidir. 17- Milletvekili olmak için, yaş haddi 25’ten yukarı ola­ caktır. 18- Bu kanun yürürlüğe girdikten sonra, icrasına Nazırlar Heyeti ile Cumhurreisi memurdur.” Teşkilat Esasiye Kanunu Mevlise sunulup kabul edildikten sonra, İtilaf Devletleri tarafından Paris’te Barış Konferansı kuru­ lacağı haberini ajanslar ilan ediyorlardı. Bizim de bu konferansta bulunmamız hususunda İstanbul’daki İtilaf devletlerinin temsilci­ leri nezdinde teşebbüste bulunulması için, bir delegemizin İstan­ bul’a girmesine karar verdik. Avukat Halil Bey oğlu Ali Bey’le Atbaşoğlu A saf Bey delege olarak, kendilerine itimatname ve talimat verilerek, Batum’daki Mühendis Osman Server (Atabey)’i de alarak, İstanbul’a gitmek için yola çıkarılmıştı. Ali Bey’le A saf Bey Batum’a vardıklarında Osman Server (Atabey)’in de itimat­

225


namesini verdiler. Server Bey, Gürcülerle olan münasebetimizi sağlama bağlamadıkça ayrılmayacağını söyliyerek; İstanbul’a gitmedi, diğer ikisi gittiler. Gürcistan’la aramızı bulmak için, Apsal Bey durmadan Batum’a gidip geliyordu. Albay Temperli, bir gün bir tezkere yazarak; dörder atlı iki kızağın hazırlanmasını, iki İngiliz subayının Ardahan’a oradan da Ahıska’ya gideceklerini bildirmiş ve bunlara iki rehber ve muha­ fız verilmesini istemişti. Kızaklar hazırlandı, İngiliz subayları, emir erleri ve hükümetimiz tarafından da 4 muhafız verilerek yola çıktılar. Bu subaylar Ardahan’ ave oradan da Ahıska’ya vardılar. İngiliz planının gizli tutulan maddeleri, yavaş yavaş meydana çıkmaya başladı. Sevr muahedesinin hazırlığı yapılıyor, büyük Ermenistan’ın teşekülü düşünülüyor, Elviye-i Selasenin de; Kur nehrinin batı tarafları Gürcülere, yani Ardahan ortasından geçip de Kurtkale’den Gürcistan’a varan sınırı kabul ederek Ardahan Gür­ cülere, doğu ve güney tarafında kalan Oltu, Göle, Çıldır, Akbaba, Kars ve Ağrı’ya kadar olan bölgeler Ermenilere bırakılıyordu. Giden bu İngiliz subayı, 20.000 kişilik bir Gürcü kuvveti hazırla­ yarak, evvela Ahıska’yı, sonradan da Ardahan’ı işgal etmeleri için harekete başlıyorlar. Bunu haber alan Hükümetimiz, Göle ve Ar­ dahan taburlarımızı Gürcistan hududuna sevkettirdi. Mühendis Server Bey, Apsal Bey ve diğer subaylarımız da hududa vardılar. Server Bey, eldeki mevcut topların,mermilerin olmadığından;

226


başka çaptaki mermileri bunlara uydurmak için geceli gündüzlü çalışıyor. Bir karanlık gecenin sabahında Gürcülerle ilk savaşımız başladı. Giden İngiliz subayları da iki kuvveti çarpıştırıp, kendileri de yüksek bir yere çıkıp seyre dalmışlar. Bu vuruşma akşama kadar devam ettikten sonra, Gürcüler bozulup kaçmaya başladılar. Bizimkiler gidip karargah ile Gürcü subaylarım esir aldılar. Azgır boğazına kadar da Gürcüleri kovdular. Tekrar dönüp geri geldiler. Şimdiye kadar Gürcülerle aramızda böyle kanlı bir düş­ manlığımız olmadığı için, esir düşen Gürcü subaylarını da Server Beyle, Apsal Bey “Ulan ne işiniz var, haydi evinize gidin” diye bırakmışlar. Bu hali gören o iki İngiliz subayı oradan kaybolarak Gürcistan’a gittiler. Albay Temperli bir ay kadar bizimle beraber çalıştı, her gö­ rüşmede Ermenileri Kars’a getirtmek için bir konu açardı. Fakat muvaffak olamazdı. Bunun değiştirilip, yerine başka bir İngiliz generalinin getirileceği haberini aldık. Telefonla Hüseyin Han’a kısaca tembih ederek, “Gelecek katarın içinde Ermeni bulunma­ sın” diye sıkı sıkı emir verdik. Yeni generali getiren katar Kızılçakçak’a gelip duruyor, Hüseyin Han generalin kompartıma­ nına giriyor. İki Ermeni mühendis görüyor, derhal tutarak aşağıya indiriyor. General her ne kadar bağırıp çağırıyorsa da Hüseyin Han “Hükümetimin müsaadesi yoktur” diyor. Tren geldi. General mevkii müstahkeme gelerek derhal bize bir tezkere yazıyor. Cıımhurreisi ile nazırların beraberce yanma gelmelerini istiyor.

227


Tezkerede imza, general Asser’di, yeni generalin adı anlaşıldı. İbrahim Bey, arkadaşlarımızı ve Tercüman Ahmet Robenson ile birlikte bizi alarak, müstahkem mevkie gittik. Generalin oturduğu büyük salonda, her birimize gösterilen yerlerde oturduk. General hazretleri çok hiddetlenmiş, gazabinden ağzım açmıyordu, bir­ denbire top gibi patladı. İbrahim Bey’e hitaben: “Size kim emretti ki Arpaçay’dan hududu geçmişsiniz”, İbrahim Bey de “Vilson” prensiplerine riayet ederek, halkının % 90’ı Türk olan Elviye-i Selasede hükümetimizi kurduk ve sınırlarımızı da bekliyoruz” dedi, general daha hiddetlenerek : “ Kızılçakçağa bir haydut koy­ muşsunuz, benden emir almadan kompartımanıma girdi. Tabanca­ sını çekerek zavallı Ermenilerin yakasından yakalayıp aşağı indir­ di, bu ne haydutluktur” diyerek ayağa kaltı ve bağırdı. Biz hiçbi­ rimiz yerimizden kıpırdamadık. İhtiyar İbrahim Bey de çoşarak, şu cevapla karşıladı. Tecümana hitaben; “ Bu adama söyle, terbi­ yesizce bağırıp çağırıyor, burası Hindistan değil, burası Kafkas­ ya’dır, bağırmakla kimi korkutmak istiyor” dedi, tercüman ben onu söyleyemem diye itiraz etti. İbrahim Bey, “Mutlaka söyleye­ ceksin” deyince; general, Ahmet Robenson’dan sordu: “Ne di­ yor”, Ahmet Bey, İbrahim Bey’in dediklerini harfiyen tercüme edip generale söyledi. Bu cevabı alan general, havası boşalmış bir lastik yığını gibi yerine yığıldı. Öylece 10 dakika kadar sustuktan sonra, tekrar söze başlıyarak; “Gelin sizinle öyle bir şey konuşa­ lım ki ileriki konuşmalarımızdan başka olsun” dedi, biz de; “ Em­

228


rediniz generalim” dedik. O zamanlar dünyanın her köşesinden gelip de Gümrü’ye toplanan Ermenilerin arasında Tifüs başlamış, günde 800 - 1.000 kadar insan ölüyor, haberini almıştık. General dümeni değiştirerek “Türkler merhametli olur, zavallı Ermeniler açlıktan ve hastalıktan günde 800 - 1.000 kadarı ölüyorlar, Türklerden, Kars’ta bize 18.000.000 kilo buğday ganimet olarak kal­ mıştır. Bu bize aittir. Vagonlarla Güm rü’ye sevkedeceğim, buna mani olmayınız” dedi. İbrahim Bey’e, söz benimdir dedim; ayağa kalktım, tercümana aynen söylemesini rica ettim, “General, Türk ordusu Elviye-i Selaseye geldiklerinde, beraberlerinde bir tek kilo olsun buğday getirmemişlerdi. Şevki Paşa, halkın ekinlerini yeşil iken tespit ve tahmin ettirdi, gerek Nahcivan ve gerekse Kars havalisinde çıkan buğdayların yarısını alarak Kars’a ambar etmiş ve ettiği zaman da halktan alman buğdayların sahiplerine dağıtıl­ masını emir buyurmuştu, burada ganimet olarak bir tane bile buğ­ day yoktur. Bizim halkımız da acından ölüyor. Yaz geliyor, am­ barlarda onları da halkımıza tohumluk ve yiyecek olarak dağıta­ cağız, harice gönderecek bir avuç bile buğdayımız yoktur” dedim ve sözüme son verdim. General hiddetini kaybetmişti, “Haydi kalkın gidin, Ermenilere de biraz bir şey gönderin” diye tavsiyede bulunmuştu. General Asser, bizimle çalışmasını, başka bir tabiye üze­ rinden yürütmeye başladı. Ne kadar ısrar ve ne kadar tatlı konuş­ malarla bizi yola getirmek istediyse de, ne Ermenileri Arpa-

229


Çay’ından bu tarafa geçirmeye, ne de Kars’taki buğdaylardan Ermenilere göndermemize muvaffak olamadı. İçimizden bizi vurmak siyasetini gütmeğe başlamıştı, Digor nahiyesinin Pazarcık köyünden, Kasganlı aşireti reisi Basdam Begov Davo Bey’i elde etmek çarelerini arıyordu. Çünkü Davo Bey, bizim hiçbir daveti­ mizi kabul etmemişti. Kendisine milletvekilliği ve başka ödevler vermiştik, istememişti. Sebep de şu idi: Cemadinli aşireti reisi Maksut Ağa’nın oğlu Haşan Ağa ile araları iyi olmadığından ve Haşan Ağa’nın da eskiden beri bizimle çalıştığı için, o aramızda­ dır diye Davo Bey bize yanaşmıştı. Davo Bey, İngilizlerle anlaş­ maya başladı. Bunu haber alan Sarıkamış’ın Akçakale köyünden Gaskanlı Soro Bey’in oğlu Eyüp Paşa, 15 atlı ile gelerek doğrudan doğruya İngiliz karargahındaki Asser’in yanma gitti, iki saat sonra atlarına binip şehirden çıkarlarken bana şöyle bir haber gönderi­ yor; “ Resmen İngilizlerin Milis komutanı oldum, Sarıkamış bana aittir. İngilizlerle beraber burada çalışacağım” diyordu. Asser, 30 İngiliz süvarisi ile, Topçu Yüzbaşı Foltin’i Sarıkamış’a göndere­ rek, Eyüp Paşa ile çalışmaya başladılar. Bu sırada Hüseyin Han huduttan telefonla şu haberi verdi: “Bir katar geliyor, içinde 1.000 kadar Ermeni amelesi vardır” diyor. Biz derhal katarın geri çev­ rilmesini emrediyoruz. Kızılçakçağa gelen bu katar, gerisingeri Gümrü’ye döndü. Asser, bunun üzerine, bizi gene tehdit etmeye başladı. “ Ben bu amelelerle, Kars ile Sarıkamış yolunu kardan açtıracağım, ne için bırakmadınız, ne için bırakmadın” diye bir

230


tezkere ile sormuştu. Dahiliye Nazırı Ali Rıza Bey “Bizde amele çoktur, vakti geldiğinde açtıracağız” diye cevap verdi. Bir hafta sonra, General Asser’den bir tezkere daha aldık. “Bu sefer ma­ demki Ermenileri kabul etmiyorsunuz, sizinle çalışmak için 1000 kişi Rus geliyor” diye yazıyordu. Biz bunu da reddettik. Bu muha­ rebeler Hariciye Nezaretimiz eliyle oluyordu. Mevkii müstahkem­ de siyasi şubenin müdürü olan Kur.Yüzbaşı Farel benden her gün, kendisi ile görüşmemi rica ediyordu. Ben de iki günde bir gidip, kendisi ile görüşüyordum. Her gidişimde bana konyak, pastalar ve çaylar sunarak konuşmamızı uzatıyor, daima İngiliz imparatorlu­ ğunun büyüklüğünden, 400.000.000 Müslümanı eli altında müref­ feh bir şekilde yaşattığından bahisler açarak, beni avlamak kur­ nazlığını güdüyordu. Ben de bu konuşmalarımızı gizli olarak, gelip arkadaşlarımıza söylüyordum. Bir gün tezkere ile beni gene çağırtmıştı, karargaha gittim, ufacık bir sofra kurmuştu. Şampan­ yalar ve mezelerle masa donatılmıştı. Bir taraftan şampanya içiyo­ ruz, bir taraftan konuşmamız arasında gene övünme tekerlemeleri oluyor ve itaat etmiyenlerin gazaba uğradıkları, bahis arasında ima ediliyordu. Bahsimiz hürriyete gelince, ben de Amerika Reisi cumhuru Vilson’un 14 maddelik prensiplerinden bahsederek, dünyaya adaleti ve hürriyeti ancak Amerikalıların getirebilecekle­ rini ileri sürünce, bu fikrimi duyan Yüzbaşı Farel sinirlenerek ayağa kalktı, “Rica ederim, bir daha Amerikalılardan bir kelime olsun bahsetmeyeceksiniz, Amerikalılar da kim oluyor, bu arzın

231


üzerinde, denizde ve karada 60 milyon km.de bir İngiliz görecek­ siniz” dediğinde ben düşünceli ve teessürlü bir durum göstermeye başladım, 10 dakika kadar hiçbir şey söylemedim. “Neden düşün­ dün” diye sorunca, düşünceme sebep olan şey, İngiliz devleti fahimesinin yer yüzüne bu kadar dağılma olayıdır, üzüntüm şun­ dandır ki, bu kadar dağılan bir milletin tarihte de misalini gördü­ ğüm gibi, bir daha toplanamayıp kuvvetini kaybedeceği hikmeti­ dir.” Bu cevabı alan sayın Yüzbaşı, benimle oynıyacağı kozu kaybettiği için, ayağa kalktı ve şu taktiği kullandı, “Gidin bir mat­ baa tedarik edin, milletin aydınlanması için haftalık müşterek bir gazete çıkartalım” dedi ve beni selametledi. Bu konuşmamızı da arkadaşlarıma anlattım. Üç gün sonra General Asser imzası ile bir tezkere aldım. Eyfel kulesinden çıkan bir ajansı da ekleyerek gön­ dermişti; tezkereyi ve bağlı olan ajansı alıp İbrahim Bey’e gittim. Toplanıp arkadaşlarla ajansı okumaya başladık : “Rus ordusunun çekilmesinden sonra Kafkasya’da yeni teşekkül eden mahalli hükümetler, işgal ettikleri arazilerin kendilerine ait olduğuna dair, 500 yıllık eski belgelerini göstermeleri şarttır. Bunları gösterme­ yenlerin arazide hak iddia etmeleri yersizdir ve İtilaf Devletlerince bu iddiaları kabul edilmeyecektir.” deniliyordu. Arkadaşlar buna nasıl cevap vereceğiz diye düşünüyorlardı, ben bunun halli mese­ lesini üzerime aldım. O gün Perşembe günü idi, Cuma günü na­ mazdan sonra bir İngiliz heyetinin, Evliya Camisinin olduğu yere gelmelerini rica etmiştim. Ben de bir heyet alarak, aynı randevu

232


saatinde dediğim yerde beklerken, Yüzbaşı Foltin de dört İngiliz subayı ile aynı yere gelmişlerdi. Çok güzel Türkçe bilen, Farel ve heyeti ile Cuma namazından halk dağılırken: Ebul Hasani-i Harkanı hazretlerinin Caminin avlusundaki türbesine girdik. Av­ lunun içinde, uzun külahlı Yeniçeri Ağalarına ait mezarlar da mevcuttu. Türbenin içine girdik. Ebul Hasan-i Harkani Hazretleri uzun bir sandukanın altında yatıyordu. Sandukanın üstü güzel yeşil ipek örtülerle örtülmüştü. Müslüman geleneğine göre ben, tazimle elimi kaldırıp, Fatihayı Şerif okurken onlar da şapkalarını çıkarmışlardı. Baş tarafında mermer bir kitabe vardı. Üstünde “Vefat Tarihi Hicri 425” yazılı idi. Benden sordular : Bu kimdir ve bu nedir?, Ben de Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesindeki bu Hazrete ait verilen bilgiyi, tamamiyle hafızamda sakladığım için, kelimesi kelimesine şunları söyleyince, onlar da yazmağa başla­ dılar. “Bundan 2.000 yıl önce bu illere gelen Türkler, burasını yurt edinmişlerdir. Ebul Hasan-i Harkani Hazretleri Horasan’dan Öz­ bek Türklerinden olup Horasan’ın Harikan köyünde dünyaya gelmiştir. Meşayihi kiramdandır. Harkan’dan kalkarak Kars’a gelmiş, Türk illerinin içerisinde gezmiş, bundan 900 küsur yıl önce Kars’ta vefat etmiştir ve kabrini de Tll. Murat, Lala Mustafa Paşa’nın başında bulunduğu bir ordu ile Kafkas seferi yaparken, Kars’a uğramış, gördüğü bir rüya üzerine mezarı meydana çıkar­ mış ve bu Camiyi de Evliya Camii adiyle; bu zatın şerefine yap­ tırmıştır, Türklerin şehrin içinde yıkılmamış 28 Camisi mevcuttur.

233


Ermenilerin ise bir tek kiliseleri vardır. Her şeyi ile Türkoğlu Türk’ün olan bu Türk, illeri, nasıl olur da Ermenilerin yurdu olurmuş. îngilizler bizim varlığımızı niçin nazarı itibara almıyor” deyince, Yüzbaşı ve heyeti dediklerimi tamamiyle yazarak karar­ gahlarına döndüler. Biz artık tamamiyle kanaat getirdik ki, İngilizler ne yapıp yapıp bizleri buradan dağıtacaklar ve Ermenileri haksız olarak aziz illerimize yerleştirecekler. Bunun için sıkı tedbirler almaya başladık. Maliye Nazırı Mehmey Bey’in, şehir içinde tüccarlardan topladığı paranın miktarı 20.000 lirayı bulmuştu. Meclis müzake­ resinde, Elviye-i Selaseden vergi toplanmasına ve mebuslara da ayda ellişer lira maaş verilmesine dair bir kanun kabul etmiştik. Reisicumhur ve nazırlar da ellişer lira alacaktı. Bu sırada, bir gün General Asser’den bir tezkere aldık. Rei­ sicumhurun nazırlar heyetini toplayarak istasyona gelmesini, Kaf­ kasya’ya çıkan İngiliz ordusu genel komutanı General Tomson’un geleceğini ve bizimle konuşacağını haber verdi. İstasyondan tele­ fonla komutanın geldiğini haber alınca, istasyona gitmeden önce Kızılçakçak’a Hüseyin Han’ı telefonla bulup, General Tomson bizi vagonda kabul edecek, belki treni hareket ettirip bizi Güm rü’ye kaçırmak ihtimali vardır, sen orada tedbirli ol demiştik. Heyetimizle, istasyondaki General Tomson’a gittik, vagonunda kabul etti. Yer gösterdi, oturduk. Tercüman Ahmet Robenson, her birimizi ayrı ayrı takdim etti. General, “Niçin Cumhurreisi İbra­

234


him Bey gelmedi” diye sordu. Biz de aramızda kararlaştırmıştık. Cumhurreisin yerine dahiliye nazırı Ali Rıza Bey konuşacaktı ve ona vekalet ediyordu. Ali Rıza Bey, Cumhurreis İbrahim Bey, Gürcülerle Ahıska’daki olan savaşı idare için gitmiştir” dedi. Tomson’da tekrar buğdayların Kars’tan nakledilmesi bahsini açtı. O da : “Türk milleti merhametli ve lütufkardır. Ermenilerden aç­ lıktan günde 800 - 1.000 kişi kadar ölüyor; hiç olmazsa günde bir iki vagon buğday verin de bu biçare açları kurtaralım” dedi. Ali Rıza Bey olarak : “General, bir koğuşta iki hasta yatıyor, birisi ölüme mahkum olmuş, onda artık umut yoktur. Diğeri ise ağırlaş­ tı, bunlardan hangisinin imdadına koşmak gerekir, ölenden bir şey çıkmaz, hastayı kurtarmak lazım, bizim halkımız perişan bir hasta halindedir. Buğdaylarımız ancak bunlara yeter, biz erzak vereme­ yiz” dedi. General sözünü değiştirip, bizi övmeye başladı : “Çok iyi çalışıyorsunuz, İbrahim Bey geldiği vakit selam söyleyin, gelip beni Gümrü’de bulsun, hem selahiyetinizi, hem de sorumluluğu­ nuzu artıracağım” diyerek bizi uğurlarken General Asser de ko­ nuşmada bulunuyordu. Nazırlar heyetimiz bir toplantı yaparak, Erzurum’a bir he­ yetin gönderilmesine ve Şevki Paşa’dan

askerî kuvvet alarak

İngilizlerle çarpışmaya karar verdik. O sırada, Hamidiye Alayı komutanlarından Eleşkirtli Sipkanlı Aşiret Reisi Abdülmacit Bey de Kars’a gelmişti. Binbaşı rütbesini taşıyordu. Hükümetimizden Tümen Komutanlığını alacağını, rütbesinin yarbaylığa terfıini,

235


150 lira da ayda maaş istediğini bildirerek bir dilekçe ile bize müracaat etti. Biz de kabul ettik, çalışmaya başladı. Erzurum’a gidecek delege heyetine kararla benimle Maksut A ğa’nın oğlu Haşan A ğa’yı seçtiler, ve bana da bir itimatname hazırlandı ve beraberimize

İstanbul’daki

delegelerimize

yani

Ali,

Asaf

Batum’daki Server Bey’in de iltihak etmesiyle; Paris’teki barış konferansına gitmeleri için 4 bin lira, Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cumhuriyeti hükümetinin başşehri Kars; batısında Ka­ radeniz limanında Batum, Artvin, Ardahan, Oltu şehirleriyle, Çoruh

vadisinde Borçka,

Muğrul, Cürüksu, Acarayı

Süfla,

Acarayı Ulya, Ardanuç; kuzeyinde Şavşat, Posof, Ahılkelek; do­ ğusunda Çıldır, Akbaba, Arpaçay; kuzeyinde Aras vadisinde Sür­ meli, İğdır, Şarur, Şahtaktı, Kağızman’ı ihtiva edip; 93 sınırında da Sarıkamış ve Horasan kazaları ile Karaurgan’a bağlanıyordu. Erzurum’a giderken bana verilen itimatnamede şöyle yazılı idi: “Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Hükümeti Cumhuriyesi 2/3/335 Kars Hükümetinizin bazı önemli sorunlarını halletmek üzere, özel delegasyon sıfatı ile Hükümeti Osmaniye’nin vilayet merkezi­ ne gönderilen Hariciye Nazırımız Fahrettin Bey, hükümeti adı geçen nezdinde istikraz ve telgraf ve posta murakabe ve muhabe­

236


resinin tesisi vesair anlaşmalar ve hükümetimizin ilanı istiklaliyet kararının icabedenlere tebliğine ve hükümetimizin çıkarlarına hizmet eden her türlü muameleye ve Dersaadette bulunup, barış konferansına gidecek delegelerimize para gönderme ve telgraf keşidesine yetkili bulunduğuna işbu itimatname nazırı adı geçene verildi. Hükümeti Dahiliye Reisi: Vekili Dahiliye Nazırı

Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti Cumhuriyesi

Ali Rıza (Mühür)

Delegelere verilecek talimatname, para, hudut nameyi ve her nezaretin birer ihtiyaç listesini de alarak, Haşan Ağa ile bir­ likte 3 Mart 1918 günü Kars’tan ayrılıp Erzurum’a hareket ettim. O gün Selim köyünde Nadir Ağa’nın evinde misafir kaldık, iç vaziyetlere ait birçok da bilgi topladım. Sabahleyin Asboğa köyü­ ne kendi evime geldik. Mevsim kış olduğu için her taraf iki metre kar ile örtülü idi. Sarıkamış’tan başka geçecek yol yoktu. Burasını da Eyüp Paşa ile İngilizler kesmişlerdi. Eyüp Paşa’nın ailesi ile benim ailem arasında eskiden dostluk vardı. Bunun için ben korkmuyordum. Haşan Ağa ile düşmanlıkları olduğu için, o çeki­ niyordu. Ben Eyüp Paşa’ya misafir olacağımı kararlaştırdığım için

237


evden bir sepet içine hazırlattığım pasta ve ketelerle, yanımızdaki iki süvari ile Sarıkamış’a hareket ettik. Benim bavul ve yatağımı taşıyan bir de mekâremiz vardı. Doğruca Eyüp Paşa’nın oturduğu binanın önüne vararak attan indik. Eyüp Paşa odasından çıkarak “Hoş geldiniz, kaç aydır başımdaki milislere aylık veremiyorum, iyiki bunlara para getirmişsiniz” diyerek, 4.000 lirayı havi bavulu kaptığı gibi odasına götürdü. Bizi hürmetle içeriye kabul etti. Çay içtik, iki saat kadar konuşmaktan sonra Eyüp Paşa çıkıp gitti. Bir de baktım ki, İngiliz Topçu Yüzbaşı Foltin ile, müstahkem mevkideki siyasi şubede çalışan Kurmay Yüzbaşı Farel’i de alarak içeri­ ye girdi. Selamlaştık, oturdular. Birer çay içtikten sonra Eyüp Paşa ayağa kalkarak “İşte size haber verdiğim Fahrettin Bey budur, 20 seneden beri Osmanlı vatandaşı olarak Kars’ta Türklerin menfaati için çalışıyor. Bu Haşan Ağa da Nahcıvanlıdır. Enver Paşa da şimdi bunun evinde misafirdir” diye sözünü kesti. Bundan ben sinirlendim, işin şaka tarzını kullanarak, “Mister Farel ve Foltin, Eyüp paşa kendisini size bir aşiret reisi olarak bildiriyor. Halbuki kendisi bir Alman subayıdır. Çoktan beri buralarda Al­ manların menfaati için çarpışıyor” dedim. Bunlar kalkıp gittiler, burada bizi İngilizlerin yakalayacakları hatırıma geliyordu. Eyüp Paşa’yı tekrar yalnız olarak bir odaya götürdüm. Acı bir dille “Gel buraya Eyüp Paşa, bizi burada Erzurum hududuna salim olarak siz götüreceksiniz, İngilizler bizi tutar veyahut öldürürlerse Türk

238


milleti bizim kanımızı yerde koymayarak bu intikamı sizden ala­ cakları gibi, soyunuzu da yer yüzünden silip atacaklardır. Sizden sabahleyin beş süvari bir de katır isterim, derhal bunları hazırlayın” dedim. Eyüp Paşa acı ve sert sözümden korka­ rak oturdu ve biraz düşünceye daldı; sonra, “Ben Ingilizlerin res­ men Milis komutanıyım, size süvari veremem, Sarıkamış kayma­ kamına giderek süvarileri oradan alınız, şimdi de gidip oraya mi­ safir olunuz ve size de gizli olarak söylüyorum ki İngilizler 15 Nisan da Şurayı basıp dağıtacaklar, Ermenileri Kars’a getirecek­ ler, siz de bir daha Erzurum’dan geri dönmeyiniz” dedi. Derhal atlarımızı çektiler, para dolu bavulu da mekkarimize yükliyerek, pavyonlardan Sarıkamış Kaymakamlık binasına geldik. O geceyi azap içinde geçirdim, çünkü üzerimde Şevki Paşa’ya verilecek bir çok siyasi evrak vardı. İngilizler de, Türkiye bu hükümete yardım ediyor mu, etmiyor mu, diye araştırıyorlardı. Akşamdan gece yarısına kadar, Kars’tan Sarıkamış’a kadar gördüğüm vakaları ve Nisanın 15’inde İngilizlerin hükümetimizi basıp dağıtacakları haberini nazırlar heyetimizi tutacaklarını ve Ermenileri getirecek­ lerini ve lüzumsuz işlerle vaktimizi kaybetmeyerek

hükümeti

Kars’tan selamete çıkarmalarını bildirir bir rapor yazarak bir süva­ ri ile gece yarısında Kars’a gönderdim. Sabahleyin erkenden kal­ karak eşyalarımızı yükledik, Selim köylü Mehmet ve Çavlak kö­ yünden Mehmet oğlu Haşan adındaki jandarmaları da yanımıza alarak acele yola çıktık. Sarıkamış’tan çıkarken, kar üstünde araba

239


ve at izleri gördüm. Tren yolu ile şosanın birleştiği dar kapıda, Eyüp Paşa’nın iki süvarisi önümüze çıkarak “Gidemezsiniz” diye bizi beklettiler. Haşan’ı, yazdığım bir kartla hemen Eyüp Paşa’ya gönderdim. Derhal müsaade edin diye süvarilere bir tezkere getir­ di. Ben oradaki karakoldan bu araba ve at izini sordum. İngilizlerin otuz süvari ve bir de nakliye arabasına erzak ve eşya yüklü olarak Erzurum’a gitmek üzere bizden evvel yola çıktıklarını söylediler. Biz yolumuza gidiyoruz ve Handere ormanlarında tutulacağımızı düşünüyoruz. Sekiz km. yol almıştık. Arkadan bir grup atlının geldiğini gördük, bir de baktım ki, 60 süvari ile Eyüp Paşa gelip bize yetişti. Süvarileri ileri geçti, Eyüp Paşa ile at başı gidiyoruz. Sarıkamış’ta verdiğim oltimatonu , aynı tehditle tekrar ettim. Handere’de İngilizlere de kavuştuk. 100 kişilik bir kafile olduk. İngilizlerin planı şu imiş : Bizler93 sınırını geçmeden Kara U rgan’da bizi tutacaklarmış, yol boyu şakalaşıyoruz. İngiliz su­ bayları da birbiriyle konuşuyorlar. Akşam gün aşmaya yakın Zey köyüne geldik, orada kalmak istiyorlardı. Ben bir manevra çevire­ rek; “Mister Farel burası yirmi evlik bir köydür, biz ise yüz atlı­ yız, burada istirahat edemeyiz, siz arkadan yavaş gelin ben Kara Urgan’a gidip size yer hazırlayayım, geceyi orada geçiririz” de­ dim, sözlerimi kabul etti, biz beş atlı ayrılarak, dört nala Kara Urgan’a geldik, bizim gümrük müdürü Sadullah Bey’i gördüm, Kars’tan harçlıksız çıkmıştık, kasasındaki 150 lirayı aldım ve kendisine de “İngilizler geliyor, muhtara söyle, onlara yer hazırla­

240


sın” dedim ve hududu geçerek, Kötek’teki 36. Alayın Komutanı Zileli Emin Bey’e misafir oldum. Derhal Hasankale Kaymakamı Tahir Bey’i telefonla buldum. İç işlerimizi ve bizi takip eden otuz İngiliz süvarisini telefonla Şevki Paşa’ya haber vermesini rica ettim. Sabahleyin erkenden kalkarak, ortalığın karla donmuş oldu­ ğunu gördük, don üzerinde yürüyerek akşam vakti Hasankale’ye yetiştik. Hasankale’nin ekseri halkı, 93 savaşında Kağızman ve Kars’tan hicret eden hemşerilerdi. Bizi sevgi ve hürmetle karşıla­ yıp, Belediye Reisinin evine misafir ettiler. Sabahleyin kaymakam Tahir Bey’le, Hacı Recep Beyzade Bekir Beyler ve ileri gelenler­ le, Bekir Bey’in evinde bir toplantı yapıldı. 1.200 lira topladılar, Paris’e gidecek delegelerimiz verilmek üzere bana teslim ettiler. Ertesi gün, Hasankale’den çıkıp Erzurum’a vardık. Erzurum Bele­ diye Reisi Zakir Bey, arkadaşları ile bizi karşıladılar ve bizim için hazırlanan eve götürüp misafir ettiler. Bizden üç saat sonra da, İngilizler Erzurum’a geldiler, Amerikan konsoloshanesi binasına misafir oldular. Kötek’ten tngilizlerin geldiğini telefonla Yakup Şevki Paşa’ya bildirdiğim zaman, o da hemen hastaneye gidip yatmıştı. İngilizler Erzurum’a girdiklerinden bir saat sonra, Farel ile Foltin hastaneye giderek Paşa’yı ziyaret etmişler, ilk soruları, “Kars hükümetinin Hariciye Nazırı Fahrettin Bey yanınıza geldi mi” Paşa, “Yanıma gelmediği gibi kendisini de hiç tanımıyorum” demiş. Bu subaylar, sabahleyin Şevki Paşa’nm Erzurum’dan ay­ rılması için emir vermişler. Paşa hastalığını ve yolların karla ka-

241


pah olduğunu ileri sürmüş ve gitmemek istemiş. Bunun üzerine İstanbul hükümetinden, yani Ferit Paşa’dan aldığı bir telgrafta şu emri : “Arkadaş vatanı mı, yoksa canını mı seviyorsun. Erzu­ rum ’dan ayrılmazsan, itilaf devletleri Mondros mütarekesi ahka­ mınca bütün Anadolu’yu işgal edecektir” alınca, sabahleyin oto­ mobille köylerden çıkartılan ekiplerin çalışmaları ile kardan açılan yollardan, köyden köye Kop dağını ve Zigana’yı geçirerek Trab­ zon’daki İngiliz torpidosuna teslim ettiler. Oradan da İstanbul’da İttihatçıların toplatılmış olduğu tevkifhaneye koydular. Bir gün sonra, o iki İngiliz subayı benim misafir bulunduğum eve gelerek; “Biz gidiyoruz, beraber gidelim” diye teklif ettiler. Ben onlara “ Trabzon’dan bir matbaa satın aldım, yola çıkarılmıştır, gelinceye kadar beklemek zorundayım” dedim. İngiliz subayları, erleri ile (Tortum) yolu ile hareket ettiler. Tortum’a gittiklerinde 3. Tümen Komutanı Halit Bey (Paşa) orada idi, ona da, “ Şevki Paşa gitti, siz de acele olarak İstanbul’a gideceksiniz” demişler, Halit Bey (Pa­ şa) “Peki gidiyorum” diyor, onlar, “ Hemen şimdi çıkıp gidecek­ sin” diyorlar. Halit Bey bu ısrar karşısında “Gideceğimi söz ver­ dim, eğer çok ileri giderseniz hakkınızda başka türlü muamele yaparım” diyor, İngilizler Halit Bey (Paşa)’in bu hiddetinden çekinerek, onu serbest bırakıp O ltu’ya gidiyorlar. İngilizler Erzurum’dan ayrıldıktan sonra, ben serbest olarak herkesle görüşmeye başladım. Evvela Şevki Paşa’nın yerine ka­ lan, Kurmay Albay Hüseyin Hüsnü Bey’i (General Hüseyin Hüs­

242


nü Emir) ve mevkii müstahkem komutanı Rüştü Paşa’yı ziyaret ettim. Kars’a getirdiğim hazırlığımızın ihtiyaç zarflarını ve mek­ tupları albaya teslim ettim. Rüştü Bey’le beraber okudular, İngilizlerin bizi sıkıştırdığını, yazın mutlaka Ermenileri Kars’a yerleş­ tirmek için hükümetimizi dağıtacaklarını, şimdiden her gün ka­ tarlarla İngiliz erlerini getirip, istihkamlara yerleştirdiklerini şifahi olarak söyledim. Her ikisi de derhal, Zivin’de depo edilen top ve cephanelerin fğır Bığır yolu ile Kağızman’a sevkedilmesi ve 12. Tümen alaylarının da bu yol ile Kağızman’a girmeleri için emir verdiler. Erzurum’dan da, alaylara ait tıbbi malzemeyi katırlara yüklenerek yola çıkarıldı. Erzurum’da bulunduğum müddetçe her gün Müdafaai Hukuk Cemiyeti’ni ziyaret ederek, cemiyet reisi Hoca R aif Efendi, (Erzurum M illetvekili)’yi ve genel sekreteri olan Cevat Dursunoğlu’nu (Erzuaım Milletvekili) görerek, kurtu­ luş yolundaki fikirlerinden faydalanmaya çalışıyordum. Geceleri yanımıza gelen, Albayrak Gazetesi Müdürü Süleyman Necati (1. devre milletvekili) ve kardeşi Mithat, sonra matbaanın yazı işlerini idare eden Yüzbaşı Uzun İsmail Beylerle görüşüp, hepsinin de fikirlerinden hisseler çıkartıyordum. Bunun için, benim burada bir bildiri yayınlamamı yerinde buldular. Bu bildiri Albayrak matbaa­ sında parasız olarak basıldı. Hüseyin Avni Bey’i, (şimdi İstan­ bul’daki Beşinci Noter Hüseyin Avni Ulaş) hükümetimizin resmi işlerini görmek için ve bana yardım etmesi hususunda kanuni vekil olarak tayin ettim.

243


Yayınlanan bildiri : “ Muhterem arkadaşlar ; Dört yüz milyon ehli İslam beynine ayrılık düşürerek parça parça mahkum ve eziyetler etmek emeliyle düşmanlarımız bin bir türlü hile ve oyuna müracaat etmekten geri durmayıp, var kuvve­ tiyle mahvımıza çalışıyorlar iken; biz Rusya’daki Müslümanlar, müstebit ve zalim bir hükümetin aşağılık tahakküm ve gadrinde inlemekte iken bile, bir saniye olsun çalışmaktan ve o esaret zin­ cirlerini kırmaktan katiyen geri durmadık. Bu uğurda verdiğimiz din kurbanları, Allah’ımızın merhamet denizini coşturdu ve bu fırtınada Ruslar layıklarını buldular. Biz de, inayeti rabbani ile ferah bulduk ve dinimizin esenliği için, bir daha böyle bir düşma­ nın aşağılık ayakları altında çiğnenmemeye ahdettik ve yemin içtik. Hakimiyeti îslamiyemizi, hayatımızın meyanına kanımızla kaydeyledik, bunu her ne suretle olursa olsun muhafazaya azmet­ tik. Bulunduğumuz arazi, alemi İslamın kalbigahı olarak Aliyei Osmaniye ile, yüzlerce milyon nüfusu İslamiyeyi havi Kafkasya, Türkistan, Tatar, Afgan ve Hint ve Belücistan ülkeleri arasında köprü konumundadır. Düşmanlarımız bu büyük emelin gerçek­ leşmemesi için, haksız yere bir Ermenistan bahane ederek, aradaki ilişkimizi kesip ve ebediyen birbirimizi görmemek için aramıza çelik kaleler, demir settler çekmek istiyor ve bu arzularını, dinimi­ zin en büyük düşmanı olan Ermeni milleti melunesini aramıza sokmak suretiyle gerçekleştirmek ve bizim hissimizi iptale gayret

244


ediyorlar ise de; biz, bu kahpece tertip edilen politikalara asla itimat etmeyerek, şimdiye kadar vuku bulan her türlü taallûklarım kemali ciddiyet ve büyük cesaretlerle reddettik. Çünkü gösterdik­ leri her lütfün tahtında bile, mutlaka bir kötülük ve hıyanet keşfeyledik ve yağlı kara kabilinden hemen yüzlerine çarptık. Azmimizi daha ziyade ileri götürerek, merkezi hükümet Kars’ta olmak üzere; Kars, Batum, Ardahan, Kağızman, Oltu, Nahcıvan, Borçka, Murgul, Çürüksu, Acarayı Süfla ve Acarayı Ulya, Arda­ nuç, Şavşat, Posof, Ahıska, Ahılkelek, Çıldır, Akbaba, Şureg, Zarşat, Hoçivan, Göle, Tavasket, Penek, Sarıkamış, Horasan, Digor, İğdır, Şarur, Şahtahtı, Yenice, Culfa, Ordubat, Sancak ve kazalarından mürekkep olmak üzere, Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti Cumhuriyesi’ni teşkil ve dünyaya istiklalimizi ilan eyledik. Üzerimize vahşiyane bir şekilde saldırmak isteyen, Ermeni ve Hıristiyan Gürcülerin, fikir ve ihtiraslarından doğan saldırı ve tecavüzlerini kırmak ve memleketimizi uygar bir biçim­ de idare ve müdafaa eylemek için, hakimiyetin muhtaç olduğu bilcümle şubeleri teşkil edildiği gibi genel seferberliğimizi dahi ilan ve askerlerimizi serhatlere yolladık. Bu suretle hem memle­ ketimizi muhafaza eylemek ve netice itibariyle maddî ve manevî mevcudiyetle övündüğümüz Hükümeti Osmaniye’nin doğuya açılan kapısını korumak ve irtibatımızı payidar kılmak ve Doğu vilayetleri hakkında tasavvur edilen ihtiraslara mani olmak az­ minde iken; alemi Hıristiyaniye Dünyanın bir başından diğer ba­

245


şına kadar yekdiğerinin çıkarına hizmet etmek ve birbirlerinin uğrunda her türlü fedakarlığı göze aldırarak, birleşmeye çalıştıkla­ rını gördüğümüz için, onlara karşı bizim dahi imrendiğimiz iş bu gaye dairesinde çalışmağı temin eylemek ve tasavvur eyledikleri efkarı kötülüklerini hizibiyle çıkarmalarına mani olmak için desti muavenetinizi bizlere uzatmaklığınız imkanını ihzar eylemek üzere, tertip eylediğimiz uyanışlardan hükümetim namına siz gibi dindar, vatanperver ve asil kardeşlere icabı kadar nüsha takdim eyledim Teşebbüs ve çalışmak bizden, başarı Allah’tan. Bu bapta fazla malumat edinmek arzu buyrulduğu takdirde, Erzurum’da delegemiz

olan,

mektebi

hukuk

mezunlarından

Künbekli

Gençağazade Hüseyin Avni Bey’den bilgi alır ve hattı hareketinizi Osmanlı siyasetini göz önüne alarak tayin etmek için onunla isti­ şare edersiniz. Bu vesile ile hürmetlerimi arzeder ve bilcümle kardeşlerimin gözlerinden öperim. Herkes bilsin ki, düsturumuz Kur’anı Azimüşşan’dır. O mukaddes düstur altında Cenabı Hak cümlemizi cem eylesin ve mani olmak isteyen alçakların imhasını ve Allah yolunda çalışan büyük düzen mantığınca Cenabı Kadiri Mutlak Hazretleri işlerimizi kolay kılsın, amin. Erzurum’da misafıreten bulunan Cenubi Garbi Güney Batı Kafkas Hükümeti Cumhuriyesi Hariciye Nazırı Fahrettin 17 Nisan 1335”

246


M atbaada bastırdığım bildirinin metni bu idi. Bu bildirileri doğu illerimizdeki aşiret Beylerine ve Sivas’a kadar giden yolcu ve askerlerimize dağıttığım gibi, Trabzon’daki Müdafaai Hukuk Cemiyetine de bir mektupla 200 nüsha gönderdim. Sözü edilen cemiyet reisinden bir mektup aldım. Bu mektupta, Trabzon genç­ lerinden teşekkül eden 30 bin kişilik bir kuvvetle yardımımıza geleceğini vaadediyordu. Her gün, Kolordu Komutanı Vekili Hüseyin Hüsnü Bey (Paşa) Em ir’le görüşüyordum. O vakit Trabzon’dan karargahı ile dönen Kâzım Karabekir Paşa İstanbul’a gitmişti. Hüseyin Hüsnü Bey, Şevki Paşa ordusu Kafkasya’ya girdiği zaman Rus parasına fiyat koyarak, (yani bir Rus rublesi 4 kuruşa) toplatmış olduğu 3,5 milyon rubleyi hükümetimize vereceğini vaadetti. Bir taraftan 36 ve 17. Alaylar Kağızman’dan Kars’a geçmek üzere harekete baş­ lıyorlar, birçok subaylar bavullarını bana teslim ederek Kars’a getirmemi rica ediyorlardı. Ben her gün kolordunun telefonu ile Kars’la konuşuyor ve gündelik olayları haber alıyor ve veriyor­ dum. Bu sırada İngilizler, ağır silahlarla teçhiz edilmiş, Gürcis­ tan’daki muntazam orduları Ahıska üzerine sevk ediyorlardı. Bu­ nu haber alan Cumhurreisi İbrahim Bey, Kars’tan hareket ederek Göle’ye vardı ve Tortum’dan Göle’ye gelen 3. Tümen Komutanı Haİit Bey (Paşa) ile görüştü. Halit Bey (Paşa) o gece Binbaşı Hurşit Bey komutasındaki bir tabur kuvveti Göle yolundan Ahıska’ya gitmek üzere yola çıkarttı. Bu tabur Göle ve Ardahan

247


taburları ile birleşerek Posof’tan Ahıska sınırlarına girip mevzi aldılar. Gene bizim Server Bey top başında idi, sabahlara kadar mermi

hazırlıyordu.

Apsal

Bey

de,

gerideki

kuvvetleri

sevkediyordu. Sabahleyin savaş başladı. Gürcülerin ağır top ve makineli tüfekleri ile gelen tümenleri hayli bombardıman ettikten sonra bizim cephe bozuldu, geri çekilmeye başladılar. Gürcüler ilerliyor. Hurşit Bey de, müdafaa ede ede çekiliyordu. O sırada Hurşit Bey’le Cumhurreisi İbrahim Bey P osoftan geçerken, bir hoca bunlara gizli bir işaretle camiye girmelerini ihsas ettirdi. Camiye girdiklerinde, zavallı Apsal Bey’in şehit edilerek kan içinde caminin ortasında yattığını görmüşler. Buna kimin sebep olduğu sorulunca, Kaymakam Ahmet Bey’in fail olduğunu söy­ lemişler. Halbuki, Ahmet Bey bizim sadık kaymakamlarımızdan olduğu için, bir de kendisine iftihar ve sadakat nişanı vermiştik. Ahmet Bey, gizlice Gürcülerle uyuşmuş olduğundan, Apsal ve Server Beyleri vurması için fırsat bekliyormuş. Bu feci manzarayı gören İbrahim ve Hurşit Beyler derhal, Ahmet Bey’i çağırarak tutmuşlar, soyundan kimse kalmasın diye bir tek genç oğlu ile birlikte, Apsal Bey’in vurulduğu yerde öldürerek çekilmişler. Gürcüler Ardahan üzerine yürüyorlardı. Hurşit Bey de Kur nehri üzerindeki köprüyü yıkıp Ardahahan’ı terketmişiti ve Gürcüler de Ardahan’a girmişlerdi. İbrahim Bey de Kars’a dönüyor. Vaziyeti arkadaşlara anla­ tıyor, bir gece Erzurum’da misafir kaldığım evde yatarken, saat

248


birde odamın kapısı çalındı. Yataktan kalkarak açtım, karşıma çıkan bir er “ Rüştü Paşa acele sizi istiyor” dedi Hazırlandım, as­ kerle beraber mevkii müstahkeme geldim. Rüştü Paşa makamında oturuyordu, rengi sararmış ve müteessir bir halde onu üzüntü için­ de temaşa ederken, işaret ettiği sandalyeye oturdum, önüme sarı bir kağıt attı, bu kağıt bir bildiri idi. İngilizler Kars’tan 8 uçak uçurarak bütün Güney Kafkasya hükümetimizin sınırları içinde en ücra köylere varıncaya kadar bu bildirileri serpmişler. Türkiye hududuna düşen birinide erlerimiz alarak buraya getirdi” dedi. Okuduğum bildirinin metni şöyleydi :

BİLDİRİ İngiltere kuvvei askeriyesi Kafkasya’da asayişi temin et­ mek maksadıyla buraya geldi, Kars şûra, tüm halk için bu alanda ifayı hizmet edip yardım etmeye davet olunmuş idi. O bunu yap­ madı. Asayişi temin edip ahaliyi rahat saklamak iddiasıyla Kars Şûrası ahali arasına karışıklık saldı. Şimdi bu şûra, İngiltere ko­ mutanlığı tarafından azlolunmuştur. Bundan sonra bu yönden idare İngiltere komutanlığı elinde olup, Kars nahiyesi hükümet ve idaresi onlar tarafından tertip ve tanzim olundu. Ahali İngiltere komutanlığına ait olan bu emre itaat etmelidir. İngiltere komutan­ lığı ahaliye evvelki kendi yerlerinde ikametgah verip; onların orada rahat yaşamasını mümkün kılmaya çalışacaktır. Silah taşı­

249


yanlar kendilerini İngiltere komutanlığı emrine karşı hareket etmiş durumuna sokarak mücazata düçar olacaklardır. Ahali kendi evlerine veyahut onlara mahsus gösterilen yerlerine avdet edip yaşayacaklardır. İşbu ilanatta olan kanunların devamı bir hükümde değildirler. Kati surette her bir mesele yalnız, sulh konferansında tayin olunabilir. Ahali kendi yerlerine gelip zahire elde etmeye çalışacaktır. Herkes buna mukabil ona yardım göstermeye mecburdur, her bir millete İngilizler bir göz ile baka­ caktırlar. Nahiyesi Mirliva Jeneral Divey tahtı idaresinde olup, onun her bir emri icra olunmalıdır, onun emrine mutabık hareket etmeyenler ceza görürler. Barış Konferansı her bir milletin geleceğini kararlaştırdı­ ğında onların gösterdiği muamele nazarı dikkate alınıp, ona göre davranılır. İmza Kafkas İngiliz Başkomutanı

General Thomson”

İngilizlerin 12 bin İskoçyalı ve Yeni ZelandalI askerleri, mevkii müstahkemlere yerleştirildikten sonra, Kars’ın yüksek binalarından balkonlarına ve köşe başlarına da makineli tüfekler yerleştirerek, meclis müzakerede iken bir İngiliz subayı bir bölük İngiliz askerî ile meclisin etrafını kuşatıyor, derhal bir subay içti­ ma salonuna giriyor, elinde bulunan bir listeyi ortada durarak 250


okumaya başlıyor. En başta, Reisicumhur Cihangiroğlu İbrahim dediğinde; İbrahim bey orta yere sıçrayıp geliyor, “ Benim” diyor ve arkadaşlara dönerek “Arkadaşlar korkmayın, bizi tutup götüre­ cekler” diyor. Subay gene okumaya başlıyor. Cihangiroğlu Haşan Han, dahiliye Nazırı Ali Rıza Bey, Hariciye Nazırı Fahrettin Bey” dediğinde “Erzurum’dadır” cevabını alıyor, İaşe Nazırı Yusuf Bey, telgraf ve Telefon Genel Müdürü Muhlis Bey, Emniyet Mü­ dürü İhtiyar Mamilov Tevhettin Bey, Cihangir oğlu Aziz Bey, Rumlardan İstefan Vafyettin, Sorgu Hakimi Camuşov, Ruslardan Eczacı Rasiniski, Kars Genel Valisi Ali Beyzade Mehmet Bey (Eşi Rukiye ve oğlu küçük Enver’i toprağa yeni gömüp gelmişti), Meclis muhafızlarından Kurdoğlu Musa, diye adları okunan bu arkadaşlarımın isimlerini Ermeniler, kendileri ile savaştıkları için İngilizlere vermişlerdi. Süngülerle bunlar meclisten çıkarılırken, meclis muhafızlarından Asker Ağa’nın oğlu Arslan Efendi silahı­ na davranırken, İngiliz neferleri tarafından öldürülmüştür. Bunlar bir vagona yerleştirilip Batum’a ve oradan da torpido ile İstan­ bul’a götürülmüşler. Bir hafta sonra, Erzurum’da iken, İbrahim Bey’in (Arabyan) hanından çektiği ve İstanbul’da olduklarına dair bir telgrafını aldım. Erzurum’a vardığımın haftası, İstanbul’dan Teğmen Adil adında bir subay geldi. Bu sıralarda İstanbul’da bir Karslılar Ce­ miyeti kurulmuştu. Reisleri Karslı Kurt İsmail Paşa’nın oğlu Da­ mat Ahmet Zülkefil Paşa idi. Teğmen bu paşadan ve İstanbul’daki

251


delegelerimizden birkaç mektup getirmişti. Delegelerimiz para­ sızlıktan bahsediyorlardı. Ben de para göndermek çarelerini düşü­ nüyordum. Fakat bu zaman Sevr Muahedesi imzalanmış, yeni Damat Ferit Kabinesi kurulmuştu. İmparatorluğun her işinde ol­ duğu gibi posta işlerinde de bir tavsama vardı. Dünyanın her tara­ fına Birinci Dünya Savaşı’nda ordularını sevk eden Osmanlı İm­ paratorluğu, her tarafta eriyip gidiyordu. Erzurum vilayeti İstanbul’dan maaş almıyordu. Gelen Teğmen Adil Bey’le acele olarak, 200 lira kendisine yol parası ve bin lira da delegelerimize ulaştırmak üzere 1.200 lira para ve hudutname, talimatname ve hükümetimiz namına basılacak 50 milyon liralık kararnameyi ve başka mealdeki mektupları da ken­ disine teslim edip acele olarak yola çıkartmıştım. İki gün sonra, Erzurum Defterdarlığına da, İstanbul’daki delegelerimize telgraf havalesi olarak adamlarımızın İstanbul mâliyesinden almaları şartıyla, 4 bin lira yatırdım. İstanbul’dan, bu parayı teslim aldıkla­ rına dair üç gün sonra bir telgraf aldım. İngilizler Kars’taki arkadaşlarımı tutup götürdükten sonra, Gürcüler Ardahan’dan ve Kars’a gelen Ermeniler de Kars’tan Göle üzerine iki koldan yürümeye başladılar. Ben Erzurum’dan bu haksız hareketlerine karşı itilaf devletlerinin İstanbul’daki temsilci ve basınlarına, şu protesto telgraflarını çektim :

“İstanbul’da İngiliz, Amerikan, Fransa, İtalya Siyasi Temsilcilerine :

252


Kars’ta teşekkül eden, Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümetinin, Kafkas kuvvei işgaliyesi tarafından işgal esnasında hükümet heyetinden İbrahim Bey ve arkadaşları götürülerek İs­ tanbul’da tevkif edilmişlerdir. Ahalinin seçmesiyle bir vazifei vataniyeyi

kabul

eylemiş

bulunmalarının

mübrem

addedilemiyeceği ve evvelce vücude getirilmiş olan vaziyetin İtilaf Devletleri tarafından ilan edilmiş esasatı hukukiyeye istina­ den meydana gelmiş olduğu cihetle, adı geçenlerin süren tutuklu­ lukları devleti matbualarının derkâr olan şirnei adalet ve insaniyeti ile kabili telif olamıyacağı şüphesizdir. Bundan dolayı iadei hürri­ yetleriyle, şimdiki vaziyeti gayri hukukiyenin düzeltilmesi ve tamiri delaleti asilhanelerini istirham eylerim. 20 Nisan 1335 Hariciye Nazırı

Fahrettin” “Dersaadet’te İtalya, Amerika Siyasi Temsilcilerine Başve­ kil Lloyd Corc Cenaplarına, Genel Barış Konferansı Heyeti Baş­ kanlığına. Genel Savaş inkılabından olarak tevellüt ve teşekkül eden hükümetin

delegeleri,

Genel

Barış

konferansına

kabul

olundularından bizim hükümet ve milletimizin de bu eşitlik ve adaletten hissement olarak hukukumuzu muhafaza, ulusal çıkarla­ rımızı ve vataniyemizi müdafaa etmek üzere yedlerine verdiğimiz itimatnameler muteber tutularak, seçtiğimiz ve tayin eylediğimiz

253


delegelerimizin emsali misillû mezkûr konferansa kabulu ile inki­ şafı millimize delalet buyrulmasmı istirham eylerim.

Cenubu Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti Cumhuriyeti Reisi

İbrahim

Hariciye Nazırı

Fahrettin 12 Nisan 1335”

“Dersaadet’ten Amiral Galtrop cenaplarına, Amerika, Fransız, İtalyan Siyasi Temsilcilerine, Yüce Sadrazamlık Ma­ kamına: 20/4/1335

İngiliz kuvvei işgaliyesinin hükümetimize vaziyet eylediği­ ni evvelki telgraflarımda arz ile, bundan doğan muhazıra işaret eylemiştim. Vukuat, tahmini acizanemi teyit eylemekte gecikme­ di. Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti üyeleri tevkif edildikten ve kuvvei işgaliye komutanının emrine teb’an ahali silahlarını teslim ettikten sonra, Gürcü kuvvetleri Elviyei Selase hududuna tekrar tecavüz ederek ahaliyi İslamiyeyi kadın, erkek, çoluk, çocuk tanımaksızın katliam ede ede bugün Ardahan’a gel­ diler. Yarına kadar A rdahan’ın da zapt ve imha edileceği kuvvetle zannedilmektedir. Bu sebeple müthiş bir göç ve karışıklık başla­ mıştır. Masum kanının daha fazla dökülmemesi ve hayatımızın muhafazası için gereken seri ve kati teşebbüs ve tedbirleri almanı­ zı, küçük milletlerin muhafazai hukukunu yüklenmiş olan bağlı

254


olduğumuz anlayışlı hükümetimizden istirham eder ve garbın büyük ve ala nazarları önünde kati ve imha edilmekliğimize mü­ saade olunmıyacağı güçlü kaanatimi tekrar izhar eylerim.

Hariciye Nazırı Fahrettin”

“İstanbul’da

makamı

Sadareti

Uzma’ya,

Amiral

Galtrop ve Amerika, Fransa, İtalya mümessili siyasileri huzu­ ru asilanelerine : Osmanlı ordusunun taarruzu üzerine rica eden Ermeni çe­ teleri aramızda ufak bir sebebi bürûdet olmadığı halde Kars ve havalisi ahalii islamiyesini katliam eylemiş olduklarından, Hükü­ meti Osmaniyenin Elviyei Selâse’den çekilmesi üzerine koruyucusuz ve katil ve yağmaya maruz kaldıklarını gören biz Kars, Ardahan, Kağızman, Oltu ahalisi itilafı düveli fehimesinin kabul ve ilan eden eylemiş olduğu Vilson prensiplerine dayanarak ve halkın seçimi ile bir geçici hükümet tesis ile muhafazai asayiş ve düzene hasrı nefs ettik. Barış konferansının müzakeratı uzadığın­ dan ve komşularımız tarafından mütemadi taarruzlarına maruz kaldığımızdan parlamento geçici hükümetinin bir sürekli hükü­ mete dönüştürülmesine karar verdi ve bugüne kadar ahali arasında kavi bir hissi uhuvvet ve asayiş tesisine muvaffak olduk. Ahalinin arzu ve iradesinden doğan ve bu gün beşeriyeti idare eden ali düsturlara muvafık olarak teşekkül eden hükümetimizi, bu kerre

255


Kafkasya İngiliz kuvvei işgaliyesi komutanı General Tomson cenapları cebren ele almış ve hükümet azasından bazılarını tevkif ile hükümeti ilga ettiğini ilan eylemiştir. 20. Yüzyılın hukuki esaslarına nazaran sekenesinin arzu ve iradei umumiyesiyle teşek­ kül eden bir şekli idarenin tahvili, ilgası yine o iradei umumiyenin taalluku ile mümkün ve meşru olacağı ve bu hususta kuvvetin bir hak tevlit edemiyeceği bedihi ve bu esasatı aliyeye mugayir ahva­ li, bağlı olduğumuz anlayışlı hükümetinizin de tasvip edemiyeceği şüphesiz addedilidiğinden kuvvei işgaliye tarafından ihdas edilen bu gayri hukuki ve gayri tabii vaziyetin ıslahını ve mukadderatı­ mızın cebir ve silahla değil, hak ve adaletle tayin ve insaniyetin­ den intizar istirham ettiğimizin iblağına delaleti asilanelerini istir­ ham eyleriz.

Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti Cumhuriyesi namına Hariciye Nazırı

Fahrettin 15 Nisan 1335”

256


CENUBİ GARBİ (GÜNEY BATI) KAFKASYA HÜKÜMETİNİN İNGİLİZLER TARAFINDAN DAĞITIL­ MASI VE ARKADAŞLARIMIN YAKALANARAK İSTANBUL’DAN SONRA MALTA’YA SÜRÜLMESİ Ben yukarıdaki telgrafları çektikten sonra İbrahim Bey’den bir telgraf alıyorum, arkadaşlarımızın hiç parası olmadığı için acele para istiyorlardı. Ben de delegelerimiz Ali ve A saf beylere gönderdiğim 4 bin lira havaleyi ve Adil Bey’le gönderdiğim bin lirayı aralarında taksim için İbrahim Bey’e bir telgraf çektim. Aldığım üçüncü telgrafta A saf ve Ali beylerin ikişer bin lirayı alarak bir köşeye çekildiklerini ve arkadaşların yanına katiyen uğramadıklarını, Teğmen Adil’in ise 1.000 lirayı alarak, İngilizlere casusluk yapmakta olduğunu maalesef öğrendim. Çok mütees­ sir oldum. İstanbul merkez komutanlığına Adil’in yakalanıp 1.000 lirayı İbrahim beylere teslim edilmesi için bir telgraf çektimse de neticesi boş çıktı. (Bu Adil, yüz ellilikler arasında İşkenceci Adil adıyla tanınan bir soysuzdu, memleketten çıkarılmıştır.) İtilaf Devletleri’nin temsilcilerine çektiğim protesto telg­ raflarından sonra Damat Ferid’i sıkıştırıyorlar, o da Erzurum vali­ sine şu telgrafı veriyor : “Erzurum’da bulunan Kars hükümeti Cumhuriyesi Hariciye Nazırı Fahrettin Bey’i hemen tutarak 24 saat zarfında Trabzon’daki İngiliz torpidosuna teslim ediniz, imza DamatFerit” Emirden haberim olmamıştı. Derhal Tortum’daki 3. Tümen Komutanı bundan haberdar olarak Erzurum’a gelip beni yanına çağırdı. “Eşyalarını hazırla, beraber gideceğiz” dedi, sa­

257


bahleyin yola çıktık, Tortıım’a geldik, Ömer Efendi adındaki bir zata misafir verildim. O gün istirahat ettim. Sabahleyin Halit Bey beni bir askerle çağırttı. Komutanlık binasındaki odalarında, mahzum olarak konuşmaya başladık. “Sizi buraya getirmekten maksadım Damat Ferid’in bir telgrafında yazılanları yaptırmamak içindi. Sizi tutup İngilizlere teslim edecekler ve arkadaşların yanı­ na gönderecekler. Burada bir zaman kalmanız lazımdır” dedi. Halit Bey benim gibi iki kişiyi de burada saklıyordu. Birisi Erzu­ rumlu Ebul Hindili Cafer Bey, diğeri Dr. Fuat Sabit Bey’di. Erzu­ rum ’dan Ermeniler göç ettirilirken, sözde bunlar, Kemah Boğa­ zında, Ermenileri keserek Fırat’a doldurmuşlarmış. Damat Ferit bunların da tutulmasını Erzurum’a yazmıştı. Tortum’a geldiğim zaman Erzurum’da hükümetimizin tem­ silcisi ve vekilimiz olan Avukat Hüseyin Avni Bey’le muhabere ediyordum. Çünkü ayrılırken gerek İstanbul ve gerekse Kars’tan gelecek telgraf vesaireleri bana göndermesini rica etmiştim. Bu sırada Ermenilerin ve Gürcülerin Ardahan, Göle ve Oltu üzerine yürüdüklerini gören halk yurt ve yuvalarını terkederek göçmen olmaya başladılar. Tümen Komutanı Halit Bey bu muharecete mani olmam için yanıma beş süvari er vererek beni O ltu’ya gön­ derdi. Geceleyin yola çıktım., Kale boğazın O ltu’ya girdim, bir saat kadar istirahat ettikten sonra tekrar yola çıktık. Tuzla köprü­ sünün üstüne gelince göçmenlerin ilk öncüleri ile karşılaştım. Kadın, erkek, çocuk, ihtiyar sürü halinde yaya ve bazıları arabaları

258


ile sökün etmiş geliyorlardı. Bunlara her ne kadar gitmemeleri, yurt ve yuvalarını terketmemeleri için, bu şekilde ayrılmanın bir fayda

sağlamıyacağını

söyledimse,

cesaret

verici

sözler

sarfettimse de dinlemediler. Ermeniler bizleri kesecek diye korku­ yorlardı. Tuzla ile Kosor arası 40 km. mesafedir. Bu mesafe insan kitleleri ile dolmuştu. Kosor’a doğru gittiğimizde yolda yürümeyip kalan ihtiyarlar bir taşa veya ağaca dayanarak oturmuş ağlayıp duruyorlardı. Kosor’a geldim. Mehmet Bey’in oğlu İzzet Bey’in odasında bir telefon vardı. Derhal telefonu alarak Tartum’da Halit B ey’i buldum. Durumu gördüğüm gibi harfi harfine anlattım ve son olarak şöyle bir ricada bulundum : “Hudut üzerinde sıkı bir tertibat aldırınız, gelen göçmenlerin Oltu’dan öteye geçmelerine müsaade etmeyiniz.” Diye tekrar tekrar ricada bulundum. Halit Bey derhal eski Osmanlı ve Rus hududu üzerinde bulunan Kaleboğazı ve Narm an’a giden Tuzla gümrüğüne asker göndere­ rek göçmenlerin geçmesine müsaade etmedi. Ben beş süvarimle dönerek yol boyu göçmenlere teselli vererek gece yarısında Narm an’a geldim. Kurt oğlu İsmail Efendi’ye misafir oldum. 3. Tümenin Narm an’da bir hastanesi vardı. Dr. Abidin Bey bu hasta­ neyi idare ediyordu. (Dr. Abidin 1. Dönem B.M.M .’de Rize Mil­ letvekili olarak gelmişti.) Komiteci bir adamdı. Gece sabaha kadar bununla konuştuk. Burada bir cemiyetin kurulmasına ve gençlerin toplanarak silahlanmasına karar verdik. Kurtoğlu İsmail Efendi Kars’ta öğretmenlik yapan ve ileride adı geçen Hüsamettin Efen­

259


dilerle Mahmut Çavuş adında ve oranın müftüsünü de aramıza alarak beş kişilik bir heyet teşkil ettik. İngilizlerin de Gürcü ve Ermenilerin önüne düşerek Merdinik’ten, Kosor’a geldiklerini haber aldık. Derhal Mahmut Çavuş etrafına 300 kadar silahlı Narmanlı gençleri toplıyarak; silah ve cephaneleri de Halit Bey tarafından temin edilerek ve aynı zamanda muhabereci ellerde telefon hatlarını çekerek, Kosora gelinmeden (Avandur) boğazını gidip kestiler. Ben Oltu, Avandur Boğazındaki Mahmut Çavuşla ve bir de Tortum’daki Halit Bey’le muhabere ederek, Norm an’da 10 gün kadar kaldım, gelen muhacirleri Olto köylerine dağıttık ve yerleştirdik. Ben Narman dağlarında Oltu’daki şubemiz Reisi Şakirzade Ahmet Bey’le muhabere ediyordum. Bizim aldığımız tertibatı duyan Ermeniler Mardinik’ten ileriye geçmedikleri gibi, bir İngiliz subayı da O ltu’ya gelerek, oradaki halka ve ŞUramız üyelerini de “Burası Ermenilere verilmiştir, derhal teslim ediniz” diye söylemişse de, gerek halk, ve gerek Şûra azalarımız bu talebi reddetmişler, İngiliz subayı da erkanı ile geriye dönmüşlerdi. (Bu hususta Ahmet Bey’le yaptığımız muhabereler bir dosya halinde diğer dosyalarla Atatürk İnkılap Enstitüsüne 1946’da verilmiştir). Halit Bey beni telefonla Tortum’a çağırıyordu, sabahleyin Narman’dan ayrılarak akşamüstü Tortum’a vardım. Kendisinin buradan ayrılacağını Kâzım Karabekir Paşa’nm da İstanbul’dan ayrılıp Erzurum’daki ordusunun başına geleceğini, Kurmay Albay Hüseyin Hüsnü (Emir)’nün de İstanbul’a gittiğini söyledi, sabah­

260


leyin yanıma iki süvari nefer ve eşyalarımı yüklettim, katır ile yola çıkarken, Halit Bey’le vedalaşırken şöyle dedi : “Yılmadan çalışınız, bu ayrılmalar geçicidir. Bir gün gene birleşeceğiz, bera­ ber gidip Kars’ı alacağız.” Ayrıldık. Ben Erzurum’a geldim. Bir hafta sonra Halit Bey de İngilizlere teslim olmak üzere yola çıktı. Zigana dağına vardı. Orada Ardasa yani Torul kazasında durarak İngilizlere şu haberi verdi: “Halit sözünde durarak buraya kadar geldi. Artık buradan öteye gidemez” diyerek, Zigana’nın gerek Trabzon ve gerek Gümüşha­ ne tarafındaki bütün gençlerini başına topladı, talim ve terbiyele­ rine başladı. Erzurum’a geldim, Kâzım Karabekir Paşa’yı ziyaret ettim. Kars’taki olup bitenleri hükümetimizin bastırıldığını, arkadaşları­ mızın tutulup İstanbul’a götürüldüğünü ve Arabiyan Han’ında hapis bulunduklarını vs. benden teker teker öğrendi. Bu günler de İstanbul’daki arkadaşların arasında bulunan Dahiliye Nazırı Ali Rıza Bey’den bir telgraf aldım. Telgrafta şöyle yazıyordu: “Yarın ben Batum’a arkadaşlar da M alta’ya gitmek üzere yola çıkarılıyo­ ruz. Bundan bilginiz olsun,” diyordu. 12. Tümen Kars’tan çekilir­ ken mevkii müstahkemdeki telsiz istasyonunu yakmışlardı, Tü­ men Komutanı Bakırköylü Ali Bey bundan sorumlu tutularak, İngilizler tarafından yakalanmıştı. Bize telgrafçılık yapan Erzu­ rumlu Kara Durdun Bey’i de tutup Batum’a götürmüşlerdi. Ali

261


Rıza Bey’i, bu telsiz hakkında bilgi almak için İstanbul’dan Batum’a göndermişlerdi. Kâzım Karabekir Paşa doğu illerimizden, hudut boyunca Karadeniz’e varıncaya kadar bu harpteki kimsesiz kalan Türk yavrularını

toplattırıp

Erzurum’a

getirmişti.

Bizzat

kendi

Karaköse’ye gittiği zaman. M alta’ya gönderilen Kars Valisi Mehmet B ey’in ihtiyar annesi ve sahipsiz kalan beş çocuğunu ve Mehmet Bey’in arkadaşlarından olan, N ecefin de beş nüfus aile­ sini de birlikte, bir kamyonla Erzurum’a getirmişti. Ailelere bir ev ayırtmış ve çocukları da yetimlere mahsus olan pavyonlara yer­ leştirmişti. Ben Kars’tan her gün için bilgi alıyordum. Yalnız orada Meclisi Mebusan Reisi Dr. Esat Bey kalmıştı. Hacı Abbasoğlu Mehmet Bey Akbaba’ya gitmişti. Hüseyin Han hudut komutanlığımızdan köylere çekilmiş, her biri bir tarafta tekrar gizli teşkilat kurmaya başlamışlardı. İngilizler Karganov’u vali olarak Kars’a getirmişler. Dr. Esat Bey de, onun maiyetinde Türkleri temsil etmek üzere üye bulunuyordu. Ermeniler kendi çıkarlarına uygun her emri, Dr. Esat Bey’e kabul ettirmek istiyor­ lardı. Sonucunun iyi olmıyacağım kestiren Dr. Esat Bey bir gün fırsatını bulup Çıldır’a kaçmış ve orada teşkilat kurmaya başla­ mıştı. Ermenilerin Sarıkamış’a kadar geldiklerini haber aldım. Bir akın yapmak için hazırlığa başladım. Erzurum’dan iki vagon silah ve cephane alarak Kötek’e şevkettim. Bu arada Allahıekber dağı­ na kaçan Eyüp Paşa da, bizim şûramız hesabına çaılışıyordu.

262


Çünkü İngilizler hükümetimizi dağıttıktan sonra onu da tutmak istemişler, o da onlardan kaçmıştı. Maiyetinde öğretici olarak 25 kadar da Türk eri vardı, Eyüp Paşa’nın kuvveti 200 kişi idi. Kötek’te bulunan 36. Alay Komutanı Emin Bey tarafından Eyüp Paşa’a bir dağ topu gönderilmişti. Kötek’e vasıl olan iki vagon silah ve cephanenin bir kısmını hayvanlara yükleterek Eyüp Paşa’ya ve diğer kısmını da Sarıkamış kaymakamımız Bekir ve Kara Kurt’lu Halil ve Abbas beylere gönderdim. Kararlaştırdığımız Perşembe günü, sabahleyin her iki yönden de Ermenilerle muha­ rebe başladı. Eyüp Paşa Sarıkamış’a 10 km. kalıncaya kadar so­ kuldu. Bekir Bey ise, Sarıkamış’ın 8 km. doğusunda bulunan ken­ di köyleri olan Hamamlı köyüne kadar varınca; Sarıkamış’taki Ermeniler bu ani baskından korkarak Kars’a kadar kaçtılar. Bi­ zimkiler tekrar geri hudutlarımıza döndüler. İfadesi alınmak üzere Batum’a getirilen Ali Rıza Bey, Tif­ lis İkinci Konsolosu Haşan Kemalettin Bey ve Kurmay Albay Şefik Beyler Batum’da otelde bir odada mahpus kalırlarken ve bunlara bir İngiliz askerî muhafaza için verilmişken, arkadaşları­ na: “Arkadaşlar burada pinekleyip kalmamızla vatana hiçbir fay­ damız dokunmuyor. Kaçıp, gene mücadele mahallimize geçip, düşmanla çarpışmak lazımdır” diyor. Haşan Bey’le Şefik Bey “Sevr muahedesi imzalandı yakında bizi serbest bırakacaklar, biz kaçmayız” dediklerinde, Ali Bey Batum’da otelde iken, yanına gelip giden Batumlu bir gence eşyalarını veriyor ve kendisi de

263


sonradan sigara almak bahanesi ile çıkıp savuşuyor, oradan Art­ vin’e ve O ltu’ya ve oradan da Erzurum’a gelerek beni buldu, sa­ rıldık ve çok sevindik. Derhal arkadaşımız Bekir Bey ile birlikte Ortakale’ye gittiler, oraya gene Türk bayrağını dikip dalgalandıra­ rak Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cumhuriyeti hükümeti namına çalışmaya başladılar. Ali Bey’e bol miktarda silah, cepha­ ne, makineli tüfek, öğretici Türk çavuş ve erleri gönderiyordum. Ali Bey başında yeni toplanan yüz kadar taze kuvvetle sık sık Kağızman’a baskınlar yapıyor, Ermenilere bir gün rahat yüzü göstermiyordu.

BU SIRADA GEÇEN OLAYLAR İngilizlerin 300 yıldan beri izledikleri siyasetin planları, en kötü safta yer almıştı. Almanlar Marn meydan muharebesini kay­ bettikten sonra, orduyu imha etmeyelim diye teslim oldular. Bulgarlar cepheyi terkedip geriye çekildiler. Osmanlı İmparatorluğu Mondros Mütarekesi hükümlerine göre silahlarını bırakmıştı. İtilaf kuvvetleri serbest olarak gelip, Boğazlardan geçip, İstanbul’u işgal ettiler. Sevr muahedesinin hükümlerine göre, Maverayı Kaf­ kasya ve doğu illerimizde dahil olarak büyük bir Ermenistan ku­ rulması kararlaştı ki, Adana ve M ersin’den Akdeniz’e ulaşıyordu: Arabistan’da da Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Suudi Arabistan ve Yemen’de altı Arap hükümeti kuruluyor. Çoruh nehrinden İstan­ bul boğazına kadar da Sevr muahedesi ahkamı dışında bir Pontus

264


Rum hükümeti kurmak istiyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu yalnız iç Anadoludaki 6 vilayete sıkıştırılıyordu. Rusya’ya gelince, iç durumları gün geçtikçe vehamet kesbediyordu. Bolşeviklerle; M enşevikler kanlı boğuşmalara başlamışlardı. İngilizler, Rusya’yı içinden vurmak maksadıyla, Menşeviklerin Çar hükümetinin ihya için İtilaf kuvvetlerinin Karadeniz sahillerinden yardıma gönde­ rilmesini istiyor ise de; İtilaf devletleri buna razı olmuyorladı. Yunanlılar, kendilerine gizli olarak vadedilen Batı Anadolu ve İzmir’e ulaşmak rüyasıyla, 50 bin kişilik en güzide Efsun alaylarından müteşekkil bir ordusunu Menşeviklere yardım için Kırım sahillerine çıkarmışlardı. Bunu gören Ruslar, dünyada hiç­ bir dosta malik olmadıklarına kanaat getirmişlerdi. O sırada Ber­ lin’den M oskova’ya geçen Enver ve Cemal Paşaları Ruslar iyi karşıladılar ve ellerinde koz olarak tutup, Türklerden gayri dost bulamayacaklarını düşünerek bunlarla birleşip İngilizlere karşı cephe almayı kararlaştırdılar. İlk olarak Sibirya’da esir bulunan Türk subay ve erlerini bir araya getirip Tureski Grasni Armiye (Türklerin Kızıl ordusu) diye ad koydular ve “Enver Paşa da bu ordunun başındadır” diye Türkistan’a haberler yaydılar. Bu haberi işiten Türkistan Türklerinin elin silah tutanları gelip bu orduya katıştılar. Muazzam bir ordu vücude getirilerek evvela Sibirya’da Menşevikler adına çarpışan Amiral Kolçak’ın Irğuski havalisin­ deki kuvvetlerini dağıtarak, kendisini de tutup astılar. Oradan M oskova üzerine yürüyerek General Bodonoviç’in ordusunu bo­

265


zarak Karadeniz sahillerine kadar indiler, Kırım’daki Yunan or­ dularından bir tanesini bile bırakmadan kılıçtan geçirdiler ve son­ radan Karadeniz sahillerindeki Denikin ordularının üzerine yürü­ yerek onu da dağıttılar, engel olan yalnızca Vrangel ordusu kaldı. Vrangel

ordusu,

Karadeniz

sahillerindeki

iskelelere

(Yani

Navrosya, vesair iskelelere) çıkarak, tuttukları halkın ellerini yokluyorlardı. Eğer elleri sert ise amele sınıfındandır, bolşeviktir diye derhal başını uçuruyorlardı. Bunlar ayrılıp Bolşevikler geldi­ ği zaman, bu işin aksini yapıyorlardı. Yumuşak elleri Burjuva­ z id ir. diye, onlar da onları kesiyorlardı. Vrangel ordusu dayana­ mayarak, Karadeniz sahillerine toplanan zengin ve Çar hükümeti­ ne hizmet eden

subay ve memurları vapurlara doldurarak

İstanbul’a geçtiler ve canlarını, yumuşak elli olanlar, bu şekilde kurtardılar. O zamanki zaferi Ruslar, Türk milletinin sayesinde kazan­ dık diye, gazetelerinde teşekkür için sütunlarca yazılar yazdılar. Kırım sahillerinde bu zaman yiyeceğe ait hiçbir şey kalmamıştı. Kediler, köpekler, hatta küçük, insan evlatları bile kesip yenilmiş­ ti. Rusya içindeki açlığı, kıtlığı gidermek için,bu defa Türkistan’a yönlerini çevirdiler. Büyük bir ordu ile Türkistan’a doğru yürü­ düler. Uğradıkları yerlerde, kurulan millî Türk teşekküllerini orta­ dan kaldırıyorlar. Kimin elinde nesi varsa toplayıp, Moskova’ya gönderiyorlar. Buhara’dan, Fergana’ya kızılların geldiğini haber alan Orenburg’lu Ramiyov Zakir ve Şakir Efendiler, Urallarda

266


kendi imtiyazlarında bulunan altın madenleri fabrikalarında bulu­ nuyorlardı. Maden mühendisleri fabrikaları yakmak ve kasalarda­ ki külçe altınları imha etmek istemişlerse de Zakir Efendi müsaa­ de etmemiş, olduğu gibi bırakılmasını münasip görmüş, ailesile ve kızı olan Sadri Maksudi’nin eşi Kamile Hanımı, iki kız çocuğu ile alarak oradan Kazan havalisindeki bir Türk köyüne gelip sığın­ mışlar. Kızılordu büyük Türkistan’a, Taşkent’e doğru yüklenirken Sadri Maksudi, büyük Türkistan hükümetini terkederek Ç in’e geçmiş ve oradan denizden Fransa’ya geçmişti. Orada Sorbon Üniversitesi’nde ders vermesi için, kendisine bir kürsü verilmişti. Zeki Velidi, İshak Ayazi gibi ileri gelen alimler de kaçıp, Türki­ y e’ye gelmişler. Orada Fatih Kerimi ile, Musa Carullah kalmışlar­ dı. Kızıllar Rusya’nın her tarafına hakim olarak artık istedikleri hükümeti kurmuşlardı.

ERMENİSTAN TEŞKİLİ HAKKINDA İNCELEME YAPMAK İÇİN GELEN AMERİKA HEYETİ Amerika’daki Ermeniler, Büyük Ermenistan’ın kurulması için durmadan çalışırlar, her gün Amerikan gazetelerinde sütunlar dolu yazılar yazdırıyorlardı. İddia ettikleri, Kilik’yadan Maverayı Kafkasya’ya kadar olan sahada Ermeni arazilerini ve Mevcut Ermeni nüfusunu görmek ve incelemek için 60 kişilik bir Ameri­ kan heyeti, General Harburd’un idaresinde M ersin’e çıkıyorlar.

267


Her şehre uğrayarak incelemeler yapıyorlardı. Erzurum’a geldik­ leri günü, haber alan Erzurum Belediyesi, İstanbul kapısı dışında istikbal için hazırlıklara başladı. Bütün halk en küçüğünden en büyüğüne kadar buraya toplanmışlar, davullar çalıyor, millî oyunlar oynanıyordu. Kırmızı ipek bir kumaş üzerine, Vilson pren­ siplerinin 12. Maddesi yazılmıştı ve sekizer yaşındaki iki kız ço­ cuğu bunu ellerinde tutuyorlardı. O gün beklenilen 60 kişilik he­ yet otomobil ve kamyonlarla çıka geldiler. Bunları karşılayan Erzurum Valisi Reşit Paşa ve Belediye Reisi Zakir Bey, Müdafaa­ yı Hukuk Cemiyeti namına Hoca R aif Efendi, Cevat Dursunoğlu ve Süleymen Necati Beyler, hoş geldinizde bulundular. Süleyman Necati Bey çok etkili bir nutuk verdi. Mini mini o iki Türk yavru­ cuğunun ellerindeki, üzerine büyük harflerle Vilson prensibinin 12. Maddesi yazılı kırmızı ipeği, General Hayburd bizzat eli ile aldı, dürdü ve koynuna koydu. Konuklar şehre gelerek, belediye­ nin hazırlattığı özel binalarına geldiler. Harburd’un yanında, Vanlı Manuk adında bir Ermeni tercümanı vardı. Her söylenen Türkçe sözleri hem tercüme ediyor, hem de gülüyordu. Ben de yukarı bahislerde zikrettiğim, Ermeni mezalimine ait 36 sayfalık bir ra­ por ve birde buna bağlı bir muhtıra hazırladım. Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cumhuriyeti adına dört kişilik bir heye­ timle vilayet konağına gittim. Tercüman Manuk Efendi’nin tavrı hareketi ve tercümelerinden şüphe ettiğim için, Kâzım Karabekir Paşa’ya rica ederek, iyi İngilizce bilen ve kendi karargah subayla­

268


rından Edip Bey’i alıp beraberimde vilayet konağına götürdüm. Benimle beraber gelen heyet arkadaşlarım şunlardı; Kağızmanlı gazoz fabrikası sahibi Musa, Ardahanlı Hamşi Zade Rasim, Sarıkamışlı Bekir Beyler ve heyet reisi de benim. Bizden evvel vilayet konağına generali ziyarete gelen Vali Reşit Paşa, biz girince ayağa kalkarak, bizi generale takdim etti. Uzun boylu, iri vücutlu, saçları ak olan general derhal ayağa kalktı, her birimizin ayrı ayrı ellerini sıktı. Heyet reisi olmak itibari ile ilk söze ben başlayınca, Manuk Efendi tercüme etmeye kalkıştı; generale rica ettim, “Bizim söyle­ yeceklerimizi Manuk Efendi size doğru olarak tercüme etmeye­ cektir, bunun için özel bir tercüman getirdim” dedim. General bunu uygun bulup kabul etti. Manuk Efendi’ye işaret etti, o gidip yerine oturdu. Edip Bey sözlerimi tercüme etmeye başladı. “ Muh­ tırada yazılı olan maddelerin ruhlarını kısa bir şekilde ifade ede­ rek, dünyaya adalet dağıtacağını ilan eden Amerika devleti fahimesinin muhterem heyetinin geldiğini haber alıdığımızda, sekiz gün oluyor ki dağlardan kaçarak heyeti aliyenize kavuştuk. Rus ordusunun çekilmesinden sonra Kafkasya’da kurulan ufak devletler sırasında; Vilson prensiplerine dayanarak biz, Elviye-i Selase Türk halkı Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya hüküme­ timizi kurduk. Ermeni Taşnak komitesinin halkımıza yapmış ol­ duğu kanlı mezalime ait 36 sayfalık raporumuzu sunuyorum. Tüyler ürpertici bu zulme kurban edilen kadın ve çocuklarımızın birçoğunun cenazeleri daha toplanmamış topraklar üzerinde yatı­

269


yorlar. Yol boyu gittiğinizde, kuru toprak üzerinde, güneşin altın­ da sefil, perişan bir halde Elviye-i Selase muhacirlerimizi de göre­ ceksiniz ve acıyacaksınız; 1917’de yaptıkları yetmiyormuş gibi şimdi de İngilizler askerî kuvvetle hükümetimizi dağıttıktan sonra, Kars’a getirdikleri Ermeni çeteleri aynı mezalime tekrar etmekte­ dirler. Halkın bütün hayvanlarını yiyecek ve eşyalarını ellerinden aldıktan sonra, kendilerini de katlediyorlar. Bu zulme nihayet verilmesi için Amerika devletinin adalet ve merhametine dayana­ rak bu muhtıra ve mezalim raporunu takdim ediyorum, kabulünü rica ederim, sağ olun büyük general” dedim ve raporu vermek için uzatınca, general “ Hay hay kabul ediyorum” deyip raporu aldı, koynuna koydu ve “ Bunları Amerika’da neşrettireceğim” diye söz verdi. Ellerimizi sıktı, ayrıldık. Konuşmalarımızı dinleyen M anuk Efendi için için gülerek “ Bu sözleri beyhude söylüyorsu­ nuz, Amerikalılar bildiğini yapar” diyordu. General Kilikya’dan çıkarak Erzurum, Kars, Revan ve Nahcıvan bölgelerini gezerek, Amerika’ya avdetinde hazırladığı Ermenistan hakkındaki raporu­ nu Reisicumhur Vilson’a takdim ederek, “ Büyük Ermenistan’ı gezdim, fakat içinde bir Ermeni görmedim.” Demiş benim verdi­ ğim 36 sayfalık mezalim raporunu da o tarihlerdeki Amerikan gazetelerinde ilan etmişti, nasıl ilan etmesin ki, Erzurum Belediye Reisi Zakir Efendi generalin önüne düşmüş ve General, Erzurum halkını Ermenilerin damlara doldurup ta yaktıklarını hâlâ mevcut bulunan yanık cesetleri bizzat gözleriyle görmüştü.

270


1919 YILINA GİRİNCE Erzurum’un güneyine düşen Hart mıntıkasında, Şeyh Eşref Efendi’nin isyan çıkarttığı haber yayıldı. Kendisine nasihat etmek üzere giden 28. Alay Komutanı Nuri Bey’i öldürdükten sonra birkaç subayı da esir almışlardı. Kâzım Karabekir Paşa Ardaşa’da millî teşkilat ile meşgul olan 3. Tümen Komutanı Yarbay Halit Bey (Paşa)’ı 9. Tümen Komutanlığı’na getirerek Hart üzerine yürümesini emretmişti. Halit Bey kuvvetleri ile Hart’ı sardı ve teslim olmalarını teklif ettiyse de kabul etmediler. Derhal topa tuttu, Şeyh’in olduğu bina berhava edildiği gibi, kendileri de için­ de ölmüştü. Etrafındaki bulunanların bir kısmı kaçmış ve 80 kada­ rı da tutulmuştu. Alaydan Yüzbaşı Pozatlı Süleyman Bey, bir ayağını bu zamanda kaybetmişti. (Malul gazi olan bu zat şimdi Eskişehir’dedir). Halit Bey, teslim aldığı askerlerle, Tümeniyle beraber Erzurum’a geldi, ve Bostancı kışlasına yerleşti. Asiler de Beyazıt’taki divanı harbe gönderildi. Bu sıralarda Miralay Kâzım (General Kâzım Dirik) Erzu­ rum ’a gelmişti. Damat Ferit tarafından, Erzurum’a vali tayin edi­ len İhtiyar Reşit Paşa, Kâzım Karabekir Paşa tarafından Erzu­ rum ’dan çıkartılarak yerine Kâzım Dirik vali tayin edildi. Bizim Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cumhuriyeti hükümeti teşkilatımız, gittikçe kuvvetleniyordu. Revan’a 8 km. mesafede olan Yenice ve Şerur’da Ali Asker Ağa, Türk subayları ve Cengiz Beylerle birlikte çalışıyorlardı Dehne boğazını kesip,

271


Vedi Basar’da kuvvetlerini toplayıp Ermenilerin Nahcıvan’a geç­ mesine engel oluyorlardı. Pernevit’de Şamil Ağa ve kardeşi Behmen beyler de Aras boyunda, İğdır’daki Ermenilerle çarpışı­ yorlardı. Ali Rıza Bey, Bekir Bey’le, Akçay’dan Karakale ve Karakurt nahiyelerinin idaresini ellerine almışlardı. Eyüp Paşa 200 mevcudu ile Bardız’dan Sarıkamış üzerine arasıra akınlar yapıyordu. O ltu’da Ziya Bey’in mutasarrıflığını, Erzurum vilayeti kabul etmiş, Penek ve Avandur boğazından cephe tutarak Göled’deki Ermenilerle çarpışıyorlardı. Çıldır da Dr. Esat Oktay, Arpaçay’da Aküzümlü Esadullah Bey Akbaba da Hacı Abbasoğlu Mehmet beyler de başlarına topladıkları millî kuvvetlerle, durma­ dan Ermenilerle çarpışıyorlardı. Bu sıralarda Londra’da yapılan bir mitingde halk Başvekil Loydlor’a giderek; “Mağlup devletle­ rin evlatları ailelerinin yanında yaşıyorlardı. Biz galip gelmiş iken, bizim evlatlarımızın Rusya’da ve Kafkasya’da ne işleri var, ailele­ rinden ayrı düşüp de, hâlâ savaş durumunda bulunmalarında ne anlam vardır. Evlatlarımızı isteriz” diye ısrarda bulunmuşlar. Bu galeyanı gören Luit Jorj “Almanlar Rusya’da ve Kafkasya’da kalmışlar. Onları kovmak için ordumuzu gönderdim, yirmi güne kadar evlatlarınız gelecektir.” Diye söz veriyor ve derhal, İngiliz kuvvetlerinin Kafkasya’dan çekilmesine emir veriliyor. General Tomson da ordusunu toplayıp İngiltere’ye dönüyor. İngilizler Kafkasya’ya

geldikleri

zaman

bir

tek

İngiliz

parası

sarfetmemişlerdi, gerek Azerbaycan ve gerekse Gürcistan ve Er­

272


m enistan’da

bastırılan

kıymetsiz

bonoları

borç

olarak

sarfediyorlar ve çekildikleri zaman borçlarına karşılık at, katır, elbise ve yiyecekleri Azerbaycan’a, top, tüfek ve cephaneleri de Ermenilere, borçlarının yerlerine veriyorlardı. İngiliz ordusundaki subayların birçoğu, Rus, Ermeni ve Gürcü kızlarıyla evleniyorlar, Giderken bunları yirmi vagonlu bir katara doldurarak Tiflis’ten yola çıkıyorlar. Gece yarısı bu kadıncağızlar uyurlarken, bir ara istasyonda bu zavallıcıkları uykuda bırakarak; kendileri Batum ’a ve oradan da İngiltere’ye yollanıyorlar. İngilizler Kafkasya’dan çekilmişlerdi. Batum’da birkaç tor­ pidoları kalmıştı. Ahıska ve Ardahan’ı Gürcüler işgal ettikten sonra, mühendis Server Bey de, Batum’dan İstanbul’a geçti. Bü­ yük Ermenistan’ın kurulmasına memur edilen, İngiliz Hariciye Nazırı Lord Curzon’un kardeşi Albay Ravlinson heyeti ile Erzu­ rum ’da oturuyordu. Doğudan Ermenilerin gelmesini bekliyordu. Fakat

Ermeniler

Sarıkamış’tan

bu

tarafa

geçemiyorlardı.

Ravlinson planını tahakkuk ettirmek için her çareye baş vuruyor­ du. Bir gün bu İngiliz albayı, hudutlarımızda bir gezinti yapmak için Kâzım Karabekir Paşa’dan bir belge alıyor. Bir belge de M ü­ dafaayı Hukuk Cemiyeti Reisi Raif Hoca’dan alıyor. İki otomo­ bille altı kişilik bir heyeti ile Kötek’ten geçerek, Bardız dağlarının en yükseği olan Çakır Baba tabyasına çıkarak, Eyüp Paşa ile gö­ rüşmek istiyor. Derhal, iki otomobille gelen İngilizleri gören Paşa; “Siz burada hapissiniz” diyerek, dört süngülü çete erini başlarına

273


dikiyor. Onlar da artık bir yere hareket etmeden çadır kurup otu­ ruyorlar. Kendisi, top yolundaki 36. Alayın hudut bekçisi olan bir bölüğün komutanı Hüsnü B ey’e gelerek, ondan telefonla benim gelmemi acele olarak rica ediyor. Ben de o gün, Horasan’da bulu­ nuyordum. 12. Tümen Karargahından, beni acele olarak Çakır Baba Tabyasında Eyüp Paşa’nın istediğini söylediler. Beş atlı ile derhal yola çıktım, geceleyin yol yürüyerek sabahleyin tabyaya yetiştim. Eyüp Paşa ile gizli olarak, bir tepe arkasında görüştüm. İki otomobille altı İngilizin buraya geldiklerini; Kâzım Karabekir Paşa’nın ve R aif Hoca’nın vermiş oladukları vesikaları göstererek “Bizi İngilizler buradan Erzurum’a götürmek için gelmişler” dedi. Ben ilk önce Eyüp Paşa’nın fikrini sordum. “Ne yapacaksın” de­ dim, Paşa “Gece olunca bu altısını da öldüreceğim ve otomobille­ rini de dağdan bir dereye yuvarlayacağım” dedi. Ben “ Hayır, bu olamaz, çünkü gelen Lord Curzon’un kardeşidir. Bunu yapmakla Türk milletine büyük bir zarar vermiş olursun” dedim. “Yalnız Ravlison’a geri gitmelerini söyle ve gitmelerine müsaade et” de­ dim. M ister Ravlison’a: “Burası ne Hindistan ve ne Bülücistan ve ne de Britanya’dır. Burası Kafkasya’nın en yüksek ve tenha dağla­ rıdır. Burada sizin emriniz geçmez, bir daha buralara gelmemeniz için söz verir ve yemin ederseniz, sağ olarak geriye dönmenize müsaade edeceğim. Eğer ikinci defa bu cüretinize teşebbüs eder­ seniz, kendinizi ölmüş bilin” demiş. Bu korku ve acı nasihati din­ leyen Mister Ravlinson, “Paşa, bir daha buralara gelmiyeceğime

274


dair sana söz veriyorum” diyor. Eyüp Paşa da müsaade ediyor. İngilizler çadırlarını yıkıp otomobillerine yerleştirmek isterlerken, Paşa: “Oldu mu ya Mister, benim askerlerim burada açıkta yatsın, siz tekrar çadırları alıp geriye mi götüreceksiniz? Buraya gelirken bana bir hediye bile getirmediniz” deyince, çadırlarını ve battani­ yelerini de Albay sevine sevine bahşediyor ve sağ salim olarak Erzurum’a hareket ediyor ve geliyor. Eyüp Paşa sayın misafirleri­ ni uğurladıktan sonra, oturduk öğle yemeğini beraber yedik. Ken­ disine İngilizlerin bir defa daha tuzağına düşmemesi için, gereken nasihati ve direktifi verdim. Ayrılıp, Erzurum’a geldim. Erzu­ rum ’da iken M alta’ya gönderilen arkadaşlarımla daima mektupla­ şıyordum. Bu mektuplardan Cumhur Reisi İbrahim Bey’in mektu­ bunu kaydetmeyi yeterli görüyorum. Malta Polveriste 20 Mart 1336

Kardeşim Fahrettin Bey ; Haşan Bey’e, 18/12/35’de yazdığım mektubu 10 Martta al­ dık. 11 aydan ziyade bir vakitte, ancak mübarek yazınıza kavuşa­ bildik. Ben sizi çok düşünüyordum. Allaha Şükür, selamet haberi­ nizi alabildim. Rasim ve Celal beylere, Cemal Paşa vasıtasiyle bir defa mektup yazdım. Demir Paşa’ya da yazmıştım. Onun mektu­ bunu geriye döndürdüler. Vefat haberini verdiler, Allah rahmet eylesin. Rasim, Celal ve Bekir beylere bilmukabele arzı ihtiram

275


ederim. Kayınpederin İsmail A ğa’nın ellerinden öperim. Aileniz Zehra Hanım’a arzı ihtiramatımı tebliğ etmenizi rica ederim. Kâ­ zım ve İsmail beylere bilmukabele selam söyleyiniz. Mehmet ve Şemsettin beylere arzı ihtiram ederim. Arslan Bey’in vefatı beni çok perişan eyledi. Birader biz öyle bir gaflet uykusuna dalmışız ki, hiçbir vakit uyanamayız. Burada hatırıma merhum Molla Nas­ rettin hocanın hikayesi geldi: Merhum, kar ile kardeş olmuştu, kar yağacağı vakit ona haber verecekti. Bir gün komşular kendisine söylediler ki, sen de hayvanat için tedarikat yap, cevabında söyle­ di ki, kar bana haber verecek. Bir gün uykudan uyandı gördü ki, kar yağmış; “Kara söyledi ki niçin bana haber vermedin, cevabın­ da dedi ki, ben haber verdim, a; ne vakit o dağa yağdım bir haber, bu dağa yağdım bir haber, şimdi birader bunları göre göre yine aldanıyoruz. Ben az yazıyorum siz çok düşününüz. Biçare Arslan; sen .öldüm bir can borçlu idin, borcunu ifa ettin. Ben ise bulun­ dukça seni unutmıyacağız, Mehmet ve Ali beylere taziye yazınız. Çok memnun olacağım ve kendilerinin de gözlerinden öperim. İstanbul’da ikne Ali ve A saf beyler yanımıza bile uğramadılar. Adil Efendi verdiğimiz paralardan beş kuruş bile yardımda bu­ lunmadı. Erivanlı Mehmet Bey’in çocuklarından, sizin mektuptan birkaç gün mukaddem mektup gelmişti, sizden bir şey yazmamış­ lardı. Sizin mektuptan anlaşıldı ki, sizin yardımınızla onlar mek­ tebe yerleşmişler. Varol: hasret içinde can çekiştiriyorum, Oltu mutasarrıfı Ahmet Bey’e Bilal ve Hüseyin Efendilere Oltu ahali­

276


sine ve Kağızman ahalisine selam söyleyiniz. Apsal Bey’in vali­ desi, ailesi, hemşiresi hanımlarla, biraderin ve küçüklerin gözle­ rinden öperim. Server Bey’e de selam söyle. Aziz, Haşan ve Yu­ suf Beyler zatıalinize ve yukarıda isimleri zikrolunan Beylerin cümlesine selam söylerler. Dr. Esat, Hacı Abbas oğlu Mehmet, Emin Bey neredeler? Başkaca kimler varsa isimlerini yaz bana gönder. Ellerinizden sıkar ve gözlerinizden öper, mektubunuzu gözlerim. Daima metin İbrahim

Bir gün Allahuekber dağında teşkilat üzerinde dolaşırken, Miralay Rüştü Bey beni telefona çağırdı, müfettiş paşalar geldi; gelip görüşünüz dedi. Ben Erzurum’a geldim. Atatürk’ün misafir olduğu eve gelerek; Süleyman Necati, Hüseyin Avni beyler beni takdim ettiler. Mevcut olan heyet; Mustafa Kemal Paşa, Hüseyin R auf Bey (ki Hüseyin R auf Orbay) Mazhar Müfit Bey, Saruhan Milletvekili İbrahim Süreyya Bey, merhum Başvekil Refik Say­ dam beraber oldukları halde görüştük. Benden memleket hakkında bilgi aldı. Oldukça özlü ve etkili haberleri kendilerine arzettim. Kaldığı süre, Kâzım Karabekir Paşa’nın yetim çocuklarına ve mahallelerinde bulunan sahipsiz çocuklara sünnet töreni yapıldı. Birkaç defa Erzurum halkı toplanarak Kavaklıdere’de açık hava altında temsiller verildi Efkarı Umumiyeyi hazırladıktan sonra

277


Erzurum

Kongresi’nin

akdine

karar

verildi.

Ben

Elviye-i

Selase’ye haber gönderdim. Benim ve Bekir Bey’in kongreye delege olarak kabul edilmemiz için, mazbatalar gönderilmişti. Gelecek delegeler için Sanasarıyan mektebinde yerler hazırlandı. Sivas’tan Morali Babazade Hoca Fazlululah Efendi ile, Tapu Mü­ dürü Talat Bey, Tokat’tan İzzet Bey (Birinci devre milletvekille­ rinden) ve arkadaşı Refahiye’den ve Enderi s’lerden Çeçen Hakkı Bey, Erzincan’dan Şeyh Hacı Fevzi Efendi, Divrik’ten Müftü Hayrullah Efendi ve doğu vilayetlerinden de delegeler gelmişler­ di. Kongrenin birinci oturumunda mevcut bulunduğumuz gibi, önemli maddeler müzakeresinden sonra ertesi günü toplanmak üzere tatil edildi. Gece, olduğumuz mahalle bir asker gelerek, akşam ezam karanlıktan sonra, müfettiş paşa sizi istiyor diye emir getirdi. Derhal karanlıkta Mustafa Kemal Paşa’nın misafir olduğu eve gittim. Hüseyin Rauf Bey beni alarak yanına götürdü. Komu­ tan Paşa elini omuzuma atarak, bir yanda Hüseyin Rauf Bey otu­ ruyor; “Arkadaş” size bir haber vereceğim, üzülmeyiniz. İstan­ bul’dan Sadrazam Ferit Paşa’dan Erzurum valisine acele telgraf var. Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti hariciye nazırı Fahrettin Bey’i tutarak 24 saat zarfında Trabzon’da bulunan İngi­ liz torpidosuna teslim ediniz, diye emir veriyorlar. Hiç üzülmeyi­ niz bizim geleceğimiz de sizin geleceğinize bağlıdır. İngilizler buradan hiçbirimizi alamazlar. Metin olunuz, ayaklarımıza çarık giyerek sonuna kadar dağların başında mücadele edeceğiz, mem­

278


leketi kurtaracağız dedi. Ben de Paşa Hazretlerine: “ Paşam bu­ nunla üçüncü telgraf oluyor. Erzurum vilayeti beni hiçbir veçhile sıkıştırmıyor, ordu serbest çalışmama müsaade ediyor. İstediğim yardımları alıp teşkilatımıza gönderiyorum.” Paşa Hazretleri emir buyurdular: “Yarından itibaren sen ve arkadaşların aramızda gö­ rünmeyeceksiniz. Çünkü bu telgrafın aynını Miralay Rovelson da almıştır. Sizi bizim aramızda görürse çalışmamıza mani olur ve kongreyi aktedemeyiz. Hemen teşkilatınızın üzerine gidiniz. Azerbaycan’la bizim aramızdaki muhabereyi temin ediniz” diye emir

buyurdular.

Bu

telgrafı

alan

Erzurum

valisi

Münir

Akkaya’dır. (Şimdiki Giresun milletvekilidir.) Kendisi de İstan­ bul’a girmek üzere hazırlık görüyor. Kongre aktedildi. Müfettiş Paşa yanına aldığı arkadaşlarla, Raif Hoca da beraber Sivas’a gitmek üzere yola çıktılar ve biz de cephelerde çalışmaya devam ediyoruz. Ermeniler Erzurum’a gelmek için çare arıyorlar. Ne Sarıkamış’tan ne Oltu’dan ve ne de Kağızman’dan geçecek bir yol bulamıyorlar. Bir gün aldığımız havadisten Kağızman’dan Ali Bey’in ağabeyisi Mehmet Bey’le, Paslı köyünden Topçu oğulla­ rından Molla Mehmet’i tutarak, rehine olmak üzere, Kars’a götü­ rüp hapishaneye koyduklarını öğrendik. Kağızman’ın içerisinde çalışan arkadaşlardan, hükümetimizin jandarm a komutanı olan Müftü M ustafa Efendinin Oğlu Arslan Bey ailesi ile birlikte, Ali Bey’in kardeşi Ömer Bey’in oğlu Ahmet Bey, üç kadın beraberle­ rinde olduğu halde, beş arkadaşla Kars’a giderken Tiknis köyü

279


yanında bir derede önlerini kesen Ermeni çeteleri feci bir surette Arslan Bey’i parçaladıkları gibi kadınları da birer kurşunla öldür­ müşlerdi. Bundan sonra Kars ve Sarıkamış köylerine yerleşen Ermeni muhacirleri her gün bir köyün hayvanlarını ellerinden aldıkları gibi, kendilerini de köyden dışarı atarak, köylere yerleş­ mekte olduklarını haber aldım. Yurtsuz kalan bazı muhacirler dağlara çıkmaya başladılar. Ben yanıma muhafız süvarilerini ala­ rak hudut boylarında geziyorum. Ingilizler Kars’tan çekildikten sonra Amerika’dan doğu yardım heyeti adıyla Amerika’da yaşa­ yan Ermenilerden müteşekkil 100 kişilik bir kafile ve başlarında da idarecileri Albay Haşgel Revana, Merzifon’daki Amerikan kolejinde çalışan Mister Fayt de bu heyetin başında Kars’a gel­ mişlerdi. Yetim kalan 12 binden fazla Ermeni çocuklarını Kars’a toplamışlar, müstahkem mevkii pavyonlarına yerleştirerek, Erme­ nistan’ın ilerlemesine çalışıyorlardı. 200 kadar da Türk çocukla­ rından toplamışlardı. Vali Karganov’un idaresi altında bu kimse­ sizlere yardım cemiyeti kurulmuştu. Türklerden Gümrülü Samet Efendi ve Yeni Gazili Kars Belediye Reisi Hayrullah Efendi (Dağlı soyadını şimdi almış Sarıkamış’tadır.) Bu cemiyette üye olarak bulunuyorlardı. Bizim, Kars’ta jandarm a komutanımız olan Yeni Gazili Mehmet Bey de Sarıkamış’ta çalışıyordu. Gelip gi­ denlerle durmadan bana haberler yazıyordu. Ben kah, Erzu­ rum ’dan Pasin köylerine ve kah da Oltu’dan Ortakale’ye kadar uzanan teşkilatımızın üzerinde dama taşı gibi gezip çalışıyordum.

280


Bir taraftan da Kars ve Sarıkamış köylerine yerleşen Ermeniler, her gün bir köye hücum ediyor, hayvanlarını, yiyeceklerini ve eşyalarını aldıktan sonra halkı da köylerinden kovuyorlardı. Gene halk, dağlardan, ovalardan kaçarak göçmen olup Erzurum’a doğru geliyorlardı. Ardos köyünden İbrahim ve Hüseyin adındaki iki ihtiyar köylüyü ailemi Sarıkamış’tan getirmeleri için Asboğa kö­ yüne gönderdim. Ben de hudutta, 36. Alay Komutanı Zileli Emin Bey’in yanında misafir olarak bekliyordum. Bir hafta sonra Hüse­ yin ve İbrahim göçmenlerle geldiler, olan acıklı olayı anlattılar: Asboğa köyüne gidiyorlar, Eşim Zehra ve baldızım Leyla Hanım hazırlanıyorlar, iki malakam arabası kiralıyorlar, her neleri varsa bunlara yükleyip Sarıkamış’a geliyorlar: bizzat Sarıkamış’ın is­ tasyon komutanı olan bir Ermeni, jandarmaları ile ve ailemi de beraberinde olduğu halde: tamamiyle iki araba dolusu eşyalarını ellerinden alıyorlar ve ileriye geçtikleri vakit Handere ormanların­ da öldürülmeleri için karar veriyorlar. Bu haberi duyan eşim Zeh­ ra Hanım, ağlayarak boş arabalarıyla dönüp tekrar Asboğa köyüne gidiyor. Emin Bey’den yanıma beş süvari aldım. Allahuekber dağındaki Eyüp Paşa’nın yanına çıktım, meseleyi olduğu gibi anlattım. Derhal Hınıslılardan otuz kişilik bir çete kuvveti hazırla­ dı. Bunlar çarpışan ve dövüşen usta erlerdi. Rıza ve Dilaver adın­ daki, iki genç de bunlara komuta ediyorlardı. Bir gün önce, bizim Kars belediye katibi Gedenekli Ahmet Efendi’yi Asboğa’ya gön­ derdim. “Hazır olun, 30 kişi gelip geceleyin sîzleri alacaklar, Ah­

281


met Efendi ile beraber çıkın, ben Allahuekber dağında bekliyo­ rum” dedim. Ahmet Efendi köye gidiyor. Eşim de hazırlanıyor geceleyin otuz süvari köye iniyor, benim tek atlı paytonuma atımı koşarak Zehra ve Leyla hanımları bindirip Yolgeçmez köyündeki tren köprüsünde muhafız olarak beki iyen 25 Ermeni arasından geçilmek icabediyor. Çetelerin silahları ellerinde, paytonu da ortalarına alıyorlar, yavaşçacık köprünün altını geçerken Ermeniler bu gurubu görüyorlar, fakat hiç ses çıkarmıyorlar. Kara Hamza ve Katranlı köylerinden savuşup, Laloğlu köyüne yetişince ortalık ışıklanıyor. Biraz istirahat ettikten sonra Allahuekber’i aşıp Kürkü köyünde bana gelip kavuştular. Sabahleyin oraya toplanan muha­ cirlerle birlikte Bardız’dan Kötek’e Emin Bey’in yanma geldim. Ve eşimle birlikte Erzurum’a gelip, Köse Ömer Ağa mahallesinde tuttuğum bir eve ailem ve baldızımı yerleştirip tekrar ben cepheye döndüm.

MİLLÎ MÜCADELE BAŞLIYOR M ustafa Kemal Paşa Erzurum’a gelip kongreyi kurduktan sonra, Sanasarıyan mektebinde verdiği bir konferansta omuzların­ daki bulunan, Osmanlı İmparatorluğunun verdiği ve kendinin çoktan bunu hak ettiği general rütbesini ve apoletlerini eli ile çı­ kartıp yere attıktan sonra: “Arkadaşlar, ben de sizin gibi bir Türk evladıyım ve artık Türk vatandaşıyım. Hiç bir rütbenin sahibi değilim, el ele verip çalışacağız, vatanımızı düşmanın aşağılık

282


ayakları altından kurtaracağız” dedi. Alkışlar arasında herkes göz yaşı dökerek: “Bizim de bir tanemiz kalıncaya kadar peşinden ayrılmayacağız” diye bağırışmalar oldu. Erzurum kongresi ta­ mamlandıktan sonra, M ustafa Kemal Paşa arkadaşlarıyla ve Erzu­ rum ’dan da Hoca R aif Efendi, Şeyh Hacı Fevzi Efendi ve diğer arkadaşları ile Sivas’a hareket ettiler. Sivas kongresi aktedildi. Altı ay kadar binbir türlü zorluklarla çalışıldı. Sivas’ta teşekkül eden heyeti temsiliye ile Ankara’ya geçti. 23 Nisan 1920’de Tür­ kiye Büyük Millet M eclisi’ni kurdu. Kâzım Karabekir Paşa ise, Elviyei Selase’ye doğru yürü­ mek için hazırlıklarını yapıyordu. Erzurum vilayeti bölgelerine ait olmak üzere yarı seferberlik ilan etmişti. Askerî kuvvetlerinin kadrosunu doldurmaya başladı. 9. Tümen Komutanı Rüştü Bey (Paşa), Trabzon’daki 3. Tümene komutan olarak gitmişti. Albay Kâzım Bey (Orbay) İngilizlerden kurtularak Erzurum’a gelmiş Kâzım Karabekir Paşa’nm Kurmay Başkanı olmuştu. Horasan’da karargahı bulunan 12. Tümen Komutanlığı’na da, Yarbay Osman (Koptagel) tayin edilmişti. İlkbahar ve yaza doğru Halit Paşa, Erzurum’daki 9. Tümen karargahını kaldırarak Hasankale’ye nakletmişti. Oradan telefonla bana “ Hazır olun, Kars’a gidiyoruz, hemen bana gel” dedi. Hemen Erzurum’dan eşyalarımı topladım, Yedi talandan geriye kalan nemiz varsa onları ve ailemi aldım. Hasankale’ye gelerek Halit Paşa ile buluştum. Horasan’a gitmemi emir buyurdular. Horasan’da (Yani Horasan köyünde) ev bulun­

283


madığından, Ardos köyüne gelerek Yakup Ağa’nın, bir odasını kiraladım. Ailemi yerleştirdikten sonra tekrara atlılarımı alarak hududa gittim. 9. Tümen ileri harekete başladı. Kâzım Karabekir Paşa da, Erzurum’dan karargahı ile Horumdüzü’ne gelerek, Ah­ met Muhtar Paşa’nın 93 savaşına çadırını kurduğu ufacık bir tepeninn üzerine paşanın çadırı kuruldu. Halit Paşa da karargâhı Zivin köyüne kurmuştu. Benim içeriye girip, Ermenilerden haber almamı emir buyurdular. Benim atlılarım, Tiknis köyünden Derviş Ali oğlu Molla Nebi, Yeni Gazi köyünden Ganiko Mehmet Ağa, Karaçayır köyünden Haşan ve diğer iki arkadaştan ibaret 5 süvari ile 9. Tümenin 28. Alayının ikinci tabur komutanı Ali Şevket Bey de 5 süvarisi ile bana yardımcı verilmişti. O gece Goruşkan yayla­ sında

bulunan,

Eyüp

Paşa’ya

misafir

olduk.

Sabahleyin

Allahuekber silsilelerinden geçerek, Akçakale’ye geldik. Bizim Batı Kafkasya teşkilatımız, Kızılgedik’ten başlıyarak Selim köyü­ ne 15 km. mesafe kala, Akçakale köyünden Ado Bey zade Bekir Bey nahiye müdürümüzdü, hudut komutanımız da Hınıslı Par­ maksız Mehmet Bey’di. Bu bölgede köylerden toplanmış 500 kadar milis kuvvetlerimiz de hudut boylarında idi. Akçakale’de 9. Tümenden aldığımız Teğmen Şakir Bey de aramızda bulunuyordu ve Kosor boğazından bu yana, bir Ermeni tek bir adım ileriye atamıyordu. Geceleyin Akçakale’den bir adam çıkararak, Yeni Gazi’deki Hayrullah Efendi’ye bir mektup gönderttim ve acele gel-

284


meşini söyledim. Hayrullah Efendi çıkıp geldi, “Ermenilerin şim­ diki hareket ve durumlarını bana sarih olarak öğrenip aceie malu­ mat getir” diye çıkardım. İki gün sonra geceleyin geldi. “Ermeni­ lerin Kağızman’daki alayı dört topu ile beraber Selim köyüne gelmiş, Yaycı’dan yürüyerek Kızılgedik silsilelerinden geçerek G öle’deki Mazmanov alayı ile birleşip Kosor üzerine hareket ederek, oradaki kuvveti dağıtıp Oltu’ya gideceklermiş” “Divik ile Salut köyleri arasındaki tepelere mevziler kazıldığını ve toplar yerleştirildiğini” haber verdi. Geceleyin Sarıkamış’tan gelen bir köylü, Recep Çavuş’un Salut harabelerinde olduğunu haber verdi. Recep Çavuş Kayserili’dir. 9. Tümen Sarur’da iken orada inzibat çavuşu idi. Ordu çekildikten sonra Pozat köyünde kalarak Ermeniler hesabına casusluk yapmaya başladı. Ermenilerin en kuvvetli alayı Sarıkamış’ta bulunuyordu. Mırimanov adında bir Albay da bu alaya komuta ediyordu. Erıneniler bu alaya Jilezni Bolk adını vermişlerdi, yani Demir Alayı demektir. Bu Albay Recep Çavuşu hudutlara göndererek Türk ordularından bilgi toplattırıyordu. Recep Çavuşun Ermeniler hesabına çalıştığını, ben evvelce haber almıştım. Akçakale’de bulunduğum bu sırada yanımda bulunan Akçakaleli Eyüp Bey’e: “Recep Çavuşu kandırıp buraya getirsen Kâzım Karabekir Paşa’dan sana bir nişan alırım” diye vadettim. O da gidip getireceğini söz verdi. Derhal on atlı ile yola çıktı, Teğ­ men Şakir Bey’e de yerli kıyafet giydirerek bunlara arkadaş ettim. Recep Çavuş’un şimdi bulunduğu yer, yani Salut harabeleri, oldu­

285


ğumuz yerden iki saat mesafede idi. Dört saat sonra uzaktan bir atlı gurubu göründü. Yüzbaşı Ali Şevket Bey dürbünle bakarak içlerinde iri boylu subay elbiseli bir atlının bulunduğunu söyledi, bu da muhakkak Recep Çavuştu. Biz yüzbaşı ile içeriye girince dedik ki, “Kapıya gelip attan indikten sonra hemen tutunuz.” Sün­ gülü dört de er hazırladık, Atlılar geldi, kapıya indiler, neferler süngüleri ile etrafı sarıp “Kıpırdama tutuklusun” deyip yakaladı­ lar. Ben Yüzbaşı ile odadan dışarıya çıklp, “O hoş geldin Recep Çavuş” dediğimde beni ve Yüzbaşı’yı gören Recep Çavuş korku­ dan olacak galiba dudağı çatlayıp kan akmaya başladı. Belinden tabancasını, boynundan dürbününü alarak bir odaya kapattılar. Sabahleyin biz atlılarımızla yola çıktık, Recep Çavuş’u da beş süngülü erle Kâzım Karabekir Paşa’nın karargahına gönderilme­ sini, parmaksız Mehmet Bey’e tembih ettik. Ali Şevket Bey’le Kumru dağına çıkarak Sarıkamış ve Selim köylerine kadar olan bölgelerde birçok keşifler yaptık, geceleyin Kötek’e geldik. Saba­ ha kadar bütün gördüklerimi ve duyduklarımı beş örnek rapor halinde tespit ettim. Sabahleyin Horum’un düzünde kurulan Kâ­ zım Karabekir Paşa’nın çadırına geldim. Komutanlar Paşa’nın yanına toplanmışlardı. Kâzım Karabekir Paşa, Halit Bey (Paşa), Osman (Koptagel) ve Ağır Topçu Komutanı hazırdı. Her birine birer rapor sundum. Bana teşekkür ettiler ve kucaklayıp gözlerimi öptüler. Öğle yemeğini Paşa’nın çadırında beraber yedik. O sırada top sesleri geliyordu. “Acaba bu top sesleri nedir” diye düşünen

286


287


Paşa’ya hitaben; “Paşam raporumda arzettiğim Ermenilerin, Yaycı’dan gelerek Allahuekber dağlarını aşıp, Göle’deki Mazmanov Alayı ile birleşeceklerini ve Kosor üzerine yürüyeceklerini bildir­ miştim. Bu sesler o hareketin başlangıcıdır” dedim. Paşa, yarım saat sonra hudutların ileri karakollarından aldığı bir habere göre; “Bunlar Ermenilerin büyük bir şenliklerine ait top sesleridir” diye söylendi. Ben Ali Şevket Bey’le Akçakale’den ayrıldıktan bir saat sonra Sarıkamış’taki Ermenilerin Alay Komutanı Mirmanov, Pozat köyünden Eco adında birini eline verdiği bir vesika ile, ermeni karargâhından serbest geçmesini temin ederek; Kosor’daki Binbaşı İdris Bey’e gelip, geri geleceğim ve haber getireceğim diye de yazıyormuş. Eco Akçakale’de Parmaksız Mehmet Bey’in yanına geliyor, Recep Çavuş’u orada tutulmuş olarak görüyor. Recep Çavuş başından geçenleri yukarıda yazdığım gibi Eco’ya anlatıyor. Eco oradan Kosor’daki İdris Bey’e gidiyor, görüşüp tekrar Sarıkamış’taki Mirmanov’un yanına dönüyor. O sırada Ermeni alayları Avundur boğazını geçerek Kosor üzerine yürü­ yorlar; Binbaşı İdris ve İbrahim Beyler dört top ve 8 makinalı tüfek, cephane ve birçok erzakları, Ermenilere müdafaasız terkederek, taburlarım alıp Oltu’ya doğru giderlerken Bahçacık adındaki bir Türk köyünü de yağma ederek, Oltu’ya varıyorlar. Bizim Akçakale teşkilatımızın başındaki Mehmet Bey, Recep Çavuş’u serbest bırakarak, beraberce Kosor’a gidiyorlar. Ermeniler de Kosor’ı işgal ediyorlar. Sarıkamış’a dönen Eco Divik köyü­

288


ne gelerek, telefonla Mirimanov’un buluyor. Recep Ç avuş’un benim tarafımdan yakalandığını ve benim de Türk ordusunun önüne geldiğimi, Yeni Gazi ve Asboğa köyleri ile muhabere etti­ ğimi haber veriyor. Telefonla konuşulan bu sözleri haber alan Yeni Gazili Hacı Şerifoğlu Mehmet Bey, geceleyin Asboğa köyü­ ne gelerek: Eco’nun sözlerini ihtiyar kayın babam İsmail A ğa’ya haber veriyor. Sabahın erken vaktinde 12 süngülü Ermenileri bizim köyü çeviriyorlar. Dört tanesi bizim eve girerek, ihtiyar babam İsmail A ğa’yı, amcalarım Seyit Ali ve Aziz efendileri ka­ yın biraderim Süleyman ve Bektaş efendileri önlerine katarak Sarıkamış'’aki Ermeni Alay Komutanı Mirimanov'’n karargâhına getiriyorlar ve Albaya da haber veriyorlar. Komutan dışarı çıka­ rak, üç sakallı ihtiyarları ve iki genci görünce "Siz kimlersiniz” diye sorup, en ihtiyarı olan İsmail Ağa kendisinin ve yamndakilerin kim olduğunu bildiriyor. Albay nezaketle “Buyurun efendim içeriye” diyor. Hepsine yer gösteriyor, oturuyorlar. Kahve getiri­ yorlar. İsmail Ağa, “Ramazan olduğu için bizler orucuz. İçemeyiz” diyor. Orada bulunan Eco ise, derhal, bunların kurşuna dizileceklerini bekliyorken; Mirimanov söze başlıyarak “İsmail Ağa, sizi bu ihtiyar halinizle süngülüler arasında buraya getirdikleri için çok mahcup oluyorum. Damadınız Fahrettin Bey Recep Çavuş’u yakalatmış ve götürmüş, Recep Çavuş’u ben göndermiştim, güna­ hı benim boynumda kalacak, damadınıza bir mektup yazınız, beni ve kardeşlerim ve oğullarımla tutup hapsettiler, siz Recep Çavuş’u

289


bırakmadıkça bizi de serbest bırakmayacaklar; çok rica ederim, Recep’in serbest bırakılmasını temin ediniz” diyor. Kayın babam İsmail ağa; “Komutan, ben kızımı Osmanlı tabaasından olan Fah­ rettin Bey’e verdim, alıp götürdü ne tarafta olduğundan haberim yoktur. Kime yazayım”. Mirmanov, “İsmail Ağa, sizin haberiniz yoksa bizim ki var, damadınız Fahrettin Bey Türk ordusunun önünde geliyor, yalınız siz dediğim mektubu yazınız, ben ona gönderirim” diyor. Bektaş Efendi’ye Türkçe olarak yukarıda söy­ lenilen şekildeki mektup yazdırılıyor. İsmail Ağa da imzalıyor ve komutan mektubu aldıktan sonra hepsini de serbest bırakıyor. Recep Çavuş ise, Kosor’a varıyor, evlerden soygunculuğa başlıyor. Bunu gören Sarıkamış’ın jandarm a komutanı Arşak, derhal yanındaki fedailere emrediyor, Recep Çavuş’u tutuyorlar, arkasından yamçısını alıyorlar ve bir ağaca bağlıyorlar, beynine beş kurşun sıkıp, oracıkta öldürüyorlar. Mirmanov Recep Çavuş’a, Sarıkamış’ın jandarm a komutanlığını vadetmişti. Arşak da rakibini ortadan kaldırmak için, çavuşun hakettiği cezayı kendisi­ ne vermişti. Bu haberi ajanlarımız vasıtasıyla anı anına haber alan Halit Paşa, Horasan köyünde beni telefona çağırarak yukarıda zikretti­ ğim Recep Çavuş, kayın babam ve Arşak’ın yaptıklarını olduğu gibi anlatınca, ben de, “Oh olsun, hak yerini bulmuştur” dedim.

290


Ermeniler Kosor’un işgal ederken, bir sürü Türk göçmenle­ rinin eşya dolu arabalarını ve hayvanlarını aldıktan sonra da; 400 kadarını öldürmüşlerdi. Horum da Kâzım Karabekir Paşa karargâhında, bir gece 12. ve 9. Tümen Alaylarını mevziye sokup ve topları da yerleştirip sabahleyin yapılacak taarruzu hazırlayan; Ankara’dan B.M.M. Reisi Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı bir telgrafta, “Moskova’dan aldığımız telgraf üzerine Elviye-i Selase meselesini sulhen halle­ deceğiz, sakın ordular ileriye hareket etmesin” diye bir emir alı­ yor. Sabahleyin huduttan askerlerimiz ve toplarımız Horun’un düzüne geriye çekildiler. 9. Tümen Komutanı Hal it Paşa çekilmiyerek, Zivin’den tümenini alıp, daha ileride Bardız’a gidip yerleşmişti.

ANKARA’YA B.M.M.’NE GİDECEK MİLLETVEKİLLERİ SEÇİMİ Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetini kurduktan sonra, Türkiye’nin her tarafına bir bilidiri

yayarak,

yeni

kurulan

Meclis

için,

Ankara’ya

milletvekilerinin seçilip gönderilmesini istiyordu. Biz de Elviye-i Selase’den milletvekillleri olarak Batum’dan Avukat Ali Rıza Acara, Murgullu Ahmet Edip, Şavşatlı Ahmet Fevzi, Acara’dan Horalı Ahmet A kif ve Çüriiksulu Hoca Ahmet Beylerden ibaret beş kişi, Oltu’dan Rüstem Acara ve Küçük Yasin Akdağ adındaki

291


iki kişi, olmak üzere yedi milletvekilini şimdilik gönderdik. İngilizler İstanbul’daki meclisi ınebusam basıp dağıttılar, tutuklarını M alta’ya gönderdiler, kaçanlar da Ankara’daki Büyük Millet Meclisine iltihak ettiler. Kosor, Ermenilerin eline düştükten sonra, Sarıkamış kasa­ basındaki köylerin, yerli Türk halkını çıkartıp yerlerine Ermenileri yerleştirdiler. Gene büyük bir göç başladı. Ben huduttan gelen göçmenlerin, Pasin köylerine ve daha ileriye doğru gidip yerleşti­ rilmek çarelerini arıyordum. Bu yerleştirme işi için, Kâzım Karabekir Paşa, bana büyük bir yetki vermiş. Göçmenlerimiz her nereye gitse, hükümetimiz elden gelen azami yardımı esirgemi­ yordu. Gürcülerin işgali altında bulunan Ardahan, Ahıska ve diğer yerlerde hiçbir zulüm ve kötü muamele olmuyordu. Halk kendi işi ile meşguldü. Bu arada Gürcüler tarafından Damal nahiyesine müdür tayin edilen Maçivet’li İsmail Ağa ve Şahin adında iki kişi birleşerek bu köyleri kasıp kavurmaya başlamışlardı. İsmail Ağa, nahiyesinde bulunan Türklerin koyun vesair hayvanlarını, kıymeti olmayan, Gürcistan’ın çıkartmış olduğu, bono parası ile ellerinden alıyor ve kendilerine beslettiriyor, Gürcistan’a satıp altınlar topluyordu.Bunun bu işi, Diganlı Leloğlu Hafız, Hanaklı M olla İsmail ve Saskaralı Molla İbrahim ve Kirpeşenli Rıza ağaların hoşlarına gitmiyordu. Birkaç defa Ardahan’a Gürcüler tarafından mutasarrıf tayin edilen Nahcıvanlı Kadınov İbrahim Bey’e şikayet etmişlerse de, bu işin önüne geçilememişti. Bu hal böyle sürüp gidiyordu.

292


Şevki Paşa ile Kars’tan Erzurum’a geçen Nuri Paşa İstan­ bul’a giderken İngilizler ikinci defa olarak tutup Batum’a getir­ mişlerdi ve bir binada muhafaza altında bulunduruyorlarken; Batumlu gençler bir fırsatını bulup, Nuri Paşa’yı tekrar kaçırttılar. Paşa Erzurum’a geldi. Oradan Bakû’de yani Azerbaycan’da ça­ lışmak üzere gönderildi. Nuri Paşa Azerbaycan’da çalışmak üzere gönderildi. Nuri Paşa Azerbaycan’da da yerli gençlerden ve bizim orada kalan subaylardan, kuvvetli bir tümen vücuda getirdi ve çalışmaya başladı. Küçük Talât ve Dr. Fuat Sabit de, Paşa’ya iltihak etmek için Azerbaycan’a gittiler. Halit Paşa da orada idi. İsmail Berkuk (Paşa) da Türk subayları ile Dağıstan, yani Kuzey Kafkasya’da durmadan çalışıyordu. Uzun Hacı ve General Halilov Gıdramus boğazını kesmişler, Rusların bu tarafa geçmelerine engel oluyordu. Horum düzündeki Kâzım Karabekir Paşa’nın karargahına gelen Musa Paşa’nın oğlu Tokat milletvekili Bekir Sami Bey, oğlu Şevket Bey’i de beraberine alıp gelmişti. Dağıs­ tan’da çalışmak üzere, Bekir Sami Bey’le oğlu Şevket Bey’i Ahıska yolu ile uğurladık. Albay Kâzım Bey (General Dirik) ya­ nma aldığı subay arkadaşları ile, Gürcistan’da B.M.M. Hükümeti­ ni temsil etmek üzere Tiflis’e gönderildi. Şeyh Şamil’in torunu Sait Şamil de, Dağıstan’a gönderildi. Her tarafta Türk illerini kurtarmak için; çalışkan, becerikli Türk büyükleri gönderiliyordu. Enver Paşa ile Cemal Paşa da bu sırada M oskova’da bulunuyor­

293


lardı. Ruslar geçici bir zaman için bunları Türkistan Türklerine karşı ellerinde koz olarak tutuyorlardı. Ermeniler ise, 93 sınırına çıkmak için Kars bölgesinde bu­ lunan Türklere, elden gelen zulmü yapmaktan geri kalmıyorlardı. Bunu gören Kâzım

Karabekir Paşa, Ermenilerin

başı olan

Hadisov’a, bir nota verdi. Nota, aşağı yukarı şu maddeleri havi idi: “Türk milletine yaptığınız zulme nihayet veriniz. Elviye-i Selase de yaşamakta olan Türk milletinin zulüm görmesine ve yurtlarını terkedip, dağlarda perişan bir halde mahvedilmesine katiyyen müsaade etmeyeceğim” diyordu. Bunun üzerine Erme­ niler zulmü ve işkencelerini biraz gevşetmişlerdi. Bundan cesaret alan Arpaçay kazası Türkleri de, Gümrü ile Kars arasındaki tren hattını kesmişlerdi. Ermeniler top ve makinalı tüfeklerle Arpaçay üzerine yürü­ düler. Gaskanlı Aşireti Reisi Alacalı Davo Bey, Kuzgunlu Musta­ fa Ağa’nın oğlu Tosun ve Kağızman’ın. Karakalesi’nden Haşan Bey de, Arpaçay üzerine yürüyen Ermeni ordusuna dahil olmuş­ lardı. Tren yolu boyunca olan yirmi parça köyü bombardıman ederek, yakmışlar, çok insan da öldürdükten sonra kalanlar da göçmen olarak Gence’ye gitmişlerdi. Tiflis’te bulunan temsilcimiz Zeynel A ğa’nın oğlu, ağa bunun için: “Arpaçay kan içinde yatı­ yor” diye, Tiflis’te çıkan (Zarayavastok) gazetesinde Ermenilerin yaptıklarına dair uzun uzun makaleler yazıyordu.

294


Çıldır’da Dr. Esat Bey (Oktay), Arpaçay’ın kuzey kısmında Koca oğlu Mehmet Bey, Akbaba’da Hacı Abbas oğlu Mehmet Beyler, ellerindeki kuvvetlerini gece gündüz çalışıp yerleştirdikten sonra, buralara Ermenilerin girmesine engel oluyorlardı. Ermeniler de, buralarda kaza teşkilatlarını kurmak için; Alay Komutam Mazmanov idaresinde iki top, sekiz ağır makinalı tüfekle bu kuv­ vetle üzerine saldırmaya başladı. Bu millî kuvvetlerimiz birleşerek M azmanov’a karşı koydular. Mazmanov elli ölü ve bir ağır makinalı tüfek bırakarak çekilmeye mecbur oldu. Akbaba’daki teşkilatımızın üzerinde kalan Türk subayla­ rından Yüzbaşı Hurşit Bey, durmadan geceli gündüzlü talimler yaptırarak Türkleri yetiştiriyordu. Ermeniler Kağızman’a bir kay­ makam göndermişlerdi. Bu da Kağızmanlılara yaranmak için kendinin Türk olduğunu ve adının da Haşan Mustafa olduğunu söylüyordu. Halbuki Ali Rıza Bey ve Pernevit’te bulunan Şamil Bey kuvvetleri birbirleri ile irtibat tesis etmişlerdi ki, Kağız­ m an’da Ermeniler dışarıya çıkamıyorlardı. Ermenilerin alayları ve topları ile Türk köyleri üzerine yürüdüklerini gören Kocaoğlu Mehmet Dr. Esat, Hacı Abbas oğlu Mehmet Beyler Ahalkelek’e geçerek; Borcalı yolu ile Bakû’ye gittiler, yardım için Azerbaycan hükümetinden askerî kuvvet istediler; Azerbaycan hükümeti bir tümen askerî kuvvetini Gürcistan arazisinden geçmelerini talep ettiklerinden Gürcüler müsaade etmediler. Beraberlerinde Bakû’dan Albay (Yadigarov) İsmail Bey, Y usuf Kenan Bey,

295


Nazaralıyov İsmail Beylerle bir çok da Azerbaycan parası yanla­ rına alarak Akbaba’ya geldiler, oradan da Çıldır’a geçtiler. Bütün teşkilatımızı gezdikten sonra, Oltu’ya çıkarak benimle görüşmele­ ri için bir mektup yazmışlardı. Narman ile Oltu arasında bulunan Kireçli göl dağında buluştuk. Ben onlara “Askerî yardımlar gönderilmiyorsa Ermenilerle ara sıra çarpışıp kuvvetlerini geçici bir zaman için o tarafa çekmeye gayret ediniz” dedim ve sözlerime, “Biz de Türk orduları ile gelip size yardım ederiz” diye vadimi ilave etti. Millî teşkilatımız Ermenileri her taraftan öyle sıkıştırmıştı ki, Ermeniler “Büyük Ermenistan” rüyasından uyanıp vaz geçe­ rek, küçük kazalarımızla mütareke yapmak zorunda kalmışlardı. Akbaba ve Çıldır’la bir anlaşma yapmak yolunu kabul ettiler. Hacı Abbas oğlu Mehmet Bey, Kocaoğlu Mehmet beylerle 18 maddelik bir anlaşmayı kabul etmişlerdi. Bu maddeler aşağı yuka­ rı şu hükümleri ihtiva ediyordu : “ 1- Arpaçay, Çıldır ve Akbaba kazalarına Ermeniler memur göndermeyecekler. 2- Bu kazaların halkından asker istenmeyecektir. 3- Tüccarlar serbestçe Türk parası karşılığında alış veriş yapacaklar. 4- Bu kazaların halkın da Gümrii’den istedikleri eşyaları alabilecekler.

296


5- Ermeniler işi sağlama bağlamak için, üç kişiyi rehin ola­ rak istemektedirler. 6- Bu rehinler, Hacı Abbas oğlu Mehmet, Ahmet oğlu Murtaza ve İskender ağalar olacaktır. 7- Bunun karşılığı olan üç Ermeni tüccarını da Türkler re­ hin olarak alacaklar ki; Ermeni tüccarlarından Badeserov, Honkter Arslanov ve Ağası adında üç tüccar kararlaştırılmıştır. 8- Bu anlaşmaya her iki taraf da riayet edecektir.” Bu anlaşma gereğince bu hal, bir zaman, arada kanlı bir olay olmadan devam etti. Bardız’a yerleşen 9. Tümenin 29. Alay Komutanı Yarbay Küçük Kâzım Bey (şimdiki Erzurum Belediye Reisi) 28. Alay Komutanı Zileli Emin Bey, 17. Alay Komutanı Erzurumlu Yarbay Fazıl beyler idiler. 29. Alayın karşısında Mazmanov Alayı bulu­ nuyordu. Küçük Kâzım Bey ise, her tarafta Mazmanov alayına gece baskınlar yapmakta idi. Bir gece baskınında birçok kayıp verdikten sonra, iki Ermeni Yüzbaşısını da yaralı olarak esir getir­ di. Bunlardan biri Ermenilerce tanınmış Azizyan adında bir Yüz­ başı idi, yarası ağır olduğu için alay karargahında ölmüştü. Ermenilerin Elviye-i Selase’de yapmış oldukları kanlı olayların kamuoyunda oluşturduğu bir tepki ile; bunlardan Elviye-i Selase’yi kurtarmak için Kâzım Karabekir Paşa ordusu da hazır­ lıklarını yapıyordu. Bu hususta paşa, Ankara’da Mustafa Kemal Paşa ile her gün haberleşiyordu. Genelkurmay Başkanı olan Albay

297


Kâzım Bey (Orbay), Kâzım Karabekir Paşa ordusunun Elviye-i Selase’ye ait savaş planlarını çiziyordu. Bizim İstanbul’a gönder­ diğimiz delegelerimizden Mühendis Server Bey, 1.000 nüsha kadar Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cumhuriyeti hükü­ metinin hudutlarına ait, İngilizce, Fransızca bastırdığı harita ve nüfus istatistiklerini, İstanbul’daki İtilaf Devletleri temsilcilerine verdikten başka, Amerika, İngiltere ve Fransa’ya da giden yolcu­ larla, bir çok nüshalarını yolladıktan sonra, dönüp Erzurum’a geldi ve çalışmaya başladı.

RUSYA’DAKİ DURUM Bolşevikler, İç Rusya’daki işlerini düzenlendikten sonra, Türkistan üzerine yürüdüler. Bolşevik idaresini kurduktan sonra, Kafkasya ve Azerbaycan üzerine yürümek için de, büyük hazır­ lıklar görüyorlardı. Azerbaycan’da Eşitlik; Gürcistan’da Menşe­ vik, Ermenistan’da ise Taşnaksiyon hükümetleri çalışmakta idiler. Bolşevik orduları Derbent’e yığıldılar, bütün Rusya’da yakıt kal­ mamıştı. Demiryolları boyunca, uzun yıllardan beri yetiştirilen ağaçları kesip trenleri işletiyorlardı. Bakû’den altın para ile petrol istedikleri halde, Azerbaycan hükümeti yermiyordu. Bolşevikler bu ihtiyaçları karşısında büyük bir ordu ile millî kuvvetlerin üzer­ lerine yüklendiler, yolları açarak Bakû’ye gelip girdiler. Bakû’de kurulan Azerbaycan Eşitlik Hükümetinin milletvekilleri Topçu Başov Ali Merdan Bey, Resulzade Mehmet Emin Bey, Dr.

298


Sultanov Hüsrev Bey, Ali Han Kantemrov ve İbrahim Haydaroğlu gibi ileri gelenler ve Bakû milyonerleri, servetlerini bırakarak Azerbaycan’ı terkedip Türkiye’ye geçtiler. Yalnız milyonerlerden Tağıyov Hacı Zeynel Abidin Efendi kaldı. Bolşevikler Bakû’ye girdiklerinde bütün evlerin eşyalarını altın, gümüş, halı ve her ne buldularsa toplayıp depo ettiler. Yalnız Hacı Zeynel Abidin Efendi’yi başkomutanları çağırarak; “Hacı siz evinizde oturunuz, çün­ kü bu güne kadar 30.000 amelenin çocuklarına varıncaya kadar, okumalarını, hastalarını tedavi ettirmek gibi, her türlü ihtiyaçlarını temin etmek hususunu deruhte etmişsiniz. Yalnız oturduğunuz evden bir çöp kaldırmamak suretiyle hiyanetlik yapmayınız” de­ miş. Hacı da Bakû’den ayrılmış, Balajar’daki bulunan yazlık köş­ küne çekilmiş, her gün de şehirde bulunan evine gidip gelmekte idi. Bir gün Hacı, şehirdeki evinde bulunan bütün kıymetli mü­ cevheratlarını ve altına ait eşyalarını bir bavula doldurarak oto­ mobiline yerleştirip adedi veçhile yazlık köşküne giderken önüne bir sivil çıkıyor ve “dur” emrini veriyor. Otomobili açıyor, bavulu indiriyor, açıp baktıktan sonra “Hacı bu nedir?” diyor. Hacı ise; “Bana ait eşyalardır” diyor. Sivil komünist ise, Hacıya: “Hacı siz ihanet yaptınız, bavulunuzu alıyorum ve siz de bir daha bu şehre ayak basmamak şartı ile yolunuza gidiniz” diyor. Hacı bir ikiyıl sonra köşkünde hastalandı, vefat etti. 60 bin kişilik bir kalabalık cenaze törenine iştirak edip Bibi Heybet’e götürüp defnettiler.

299


Bolşevikler Azerbaycan’a yürüyüşlerinde, Nuri Paşa Tü­ meni ile, teslim olmayıp savaştı ve sonra Azerbaycan gençlerin­ den bir alay kadar süvari ve ekserisi subay olmak üzere topları ile Bakû’den çekildiler, İran’a geçerek İran yolu ile Doğu Beyazıt’tan geçip 12. Tümenin karargahı bulunan Horasan köyüne geldiler. Bolşevikler Bakû meselesini hallettikten sonra, Gence üzerine yürüdüler. Gence’deki yerli kuvvetlerle üç gün çarpıştılar, 20 bin Genceli öldü. Bizim teşkilatımızda veznedarlık yapan Erivanlı Ahudov Taki Efendi de bu muharebede şehit düştü. Sonra Bolşe­ vik orduları Gürcistan üzerine yürüdüler. Gürcüler kurnaz davra­ nıp gelen komünistleri iyi karşılamak için hemen bir komünist hükümeti kurdular. Menşevik hükümetlerinin reisi olan Çihengeli ve Jordani gibi milliyetçi olanlar Tiflis’i terkedip, bizim oradaki temsilcimiz Albay Kâzım Bey (General Dirik) bu çıkanlarla bir­ likte Batum’a ve oradan da Türkiye’ye geçtiler. Gürcüler de nü­ fusça ve servetçe hiç bir zayiat vermeden bolşeviklere teslim ol­ dular.

KARS’A YÜRÜYÜŞÜMÜZ 17 Ekim 1921 ’de 9. Tümen Komutanı Yarbay Halit Bey (Paşa) beni, Horasan köyünde telefonla çağırdı. “Sizden dört tane kılavuz isterim, bunlardan hain çıkanlar olursa sizi sorumlu tuta­ cağım, yarın onları alıp Bardız’daki karargahıma geliniz” diye emir buyurdular. Ben derhal sevinçle atlılarımdan, Yenigazili

300


Mehmet Ağa, Tiknisli Molla Nebi, Karaçayırlı Haşan ve Pazarcıklı Bekir Beyleri alarak yola çıktım. Bardız’a vardım. Halit Bey (Paşa) ile buluştum, 12. Tümen hazırlığını görmemişti. Üç gün sonra Kâzım Karabekir Paşa Çakır Baba tabyasına kurmay hayeti ile geldi. Her tarafa telefon şebekeleri yayıldı. Sabah erkenden Ermenilere karşı taarruz başlıyacaktı. 12. Tümen Kara Kurt’tan, Aras vadisine inerek, Kağızman üzerine gitmek için Ali Rıza Bey’in ve Bekir Bey’in kuvvetleri de bu alaya iltihak ederken; diğer alaylar da Kara Kurt’tan Sarıkamış’a yürüyecekti. Nuri Paşa Azerbaycan süvari alayı ile, Karaurgan’dan şose yolu ile Sarıka­ mış’a ilerleyecekti, 9. Tümenin Küçük Kâzım Bey komutasındaki 29. Alayı, Merdinik’teki Mazmanov Alayına karşı Kireçligöl üzerinden yürüyecekti, aynı tümenin 28. ve 17. Alayları ve 15. Süvari Alayı da Halit Bey komutasında olup, Allahuekber dağını aşarak, Verişan’da karargahım kuran General Osepyan’ın üzerine yürüyeceklerdi. O günü ikindi vakti Halit Bey (Paşa) askerlerini toplayarak birkaç kelime ile nasihat kabilinden cesaret aşılayıp şöyle dedi: “Asker evlatlarım: yarın düşman üzerine yürüyoruz, Allah’ın inayeti ile muzaffer olacağız. Harekatımızın sonuna ka­ dar ayağımızın altında altın serpili olsa eğilip almıyacaksınız, başlarınız dik olarak düşmanı kovalayıp zafere kavuşacaksınız. Sizleri Allah’a emanet ediyorum. Zafer kazanıldıktan sonra, ben sizleri memnun edip evlerinize gönderceğim. Haydi evlatlarım, Allah yardımcınız olsun” dedi ve maiyeti ile atlarına binip, Binba­

301


şı İrfan Bey’le beraber giderken, bana da; “Sizi sabaha dört saat kala Vartanit köyünün başında bulunan Haşan Gazi dağında bek­ liyorum, kılavuzlarınızı alıp beraberce getirin” dedi. Ben birinci kılavuz olarak oraları iyi tanıyan ve bilen Kürkçü köyünden ihti­ yar Aşık Y u su f u çağırdım: “Paldungediğinde Muhtar Ahmet Paşa tabyasına kadar siz kılavuzluk edeceksiniz” dedim. Aşık Yusuf: “Bu komutan deli imiş, beni öldürür, ben gitmem” dedi, ben Aşığa talimat vererek: “Aşık, sen buraların doğal yapısını iyi bilirsin. Komutanı Ermenilerin bulunduğu tabyalara kadar götür ve o senin dediğinden dışarı çıkmaz” diye kanaat telkin ettim. Sabaha 5 saat kala Bardız köyünden hareket ederek, Haşan Gazi dağına geldik. Tarif edilen yerde durduk. Saat 4 oldu. Halit Bey maiyeti ile geldi. Alaylar da peşin de savaş safında ilerliyorlardı. Bana sorarak: “Kılavuz getirdin mi?” Hemen sakallı ihtiyar Aşık Y u su f u teslim ederek: “Kılavuz budur” dedim. Halit Bey Aşık’a : “Baba burala­ rını iyi biliyor musun?” Aşık Yusuf: “Paşam sizi Ermeni mevziine elli metre kalana kadar sessizce götüreceğim” dedi. Oradan yürü­ dük. Vartanit köyünden gelen suyu geçtik, Halit Bey: “Atları bu­ rada bırakalım” dedi. Aşık Yusuf: “Buradan bir km. ileride bir dere var, atları orada bırakalım” deyince Halit Bey: “Peki baba” dedi. A şık’ın dediği dereye geldik. Atları orada bıraktık, Halit Bey yaya olarak, ayağına çarık giymiş, Alman tüfeğini om uruna almış, elli kadar asker de etrafımızda ellerinde bombalar olduğu halde, ilerlemeye başladık. Aşık Y u su fa ben cesaret vermiştim. “Aşık

302


hiç korkma, ne yapmak lazımsa söyle” demiştim. Biz böyle yü­ rürken, Aşık, Halit Bey’e: “Paşam, siz gelmeyin, geride kalın” deyince Halit Bey “Ne olur baba ben de sizinle beraber geleyim” dediğinde, Aşık “Paşam biz ölürsek, bizim gibi yüz binlercesi var, fakat Allah göstermesin, siz ölürseniz yerinize koyulacak komutan az bulunur” dedi. Halit Bey de, “Yok baba yok, ben de sizinle beraberim” dedi. Öyle bir yere geldik ki, ihtiyar kılavuzumuz işaretle: “Artık hiç ses çıkarmıyacaksmız” dedi. Şafak sökmeden seherin alacakaranlığında Ermeni mevzilerine elli metre kalan yere yanaştık. Nöbetçi eri olan bir Ermeni: “İnç Vove = gelen kimdir” diye sordu, cevap olarak elli bomba birden oraya atılarak araziyi cehennem bir hale getirdi. Yalınız oradan, bir tek top sesi işitildi. Mehmetçiler süngü takıp Allah Allah deyip siperlere dal­ dılar. Fakat siperde hiç kimseyi bulamadık, sekiz büyük sahra topuna sekiz çift manda koşmuşlar, orada bekliyordu. İnsan namı­ na nöbetçi neferden başka kimsecikler yoktu, o da yaralanmış düşmüştü. Peşimiz sıra kablo serip muhabere erimiz de telefonu getiriyordu. Halit Bey hemen telefonla Çakırbaba tabyasında bu­ lunan Kâzım Karabekir Paşa’ya haber verdi. “Ermeniler kaçtı, sekiz büyük sahra topu esir aldım. Sarıkamış’a doğru hareketimizi ilerleteceğim” dedi, şafak söktü: Paldun Gediğine çıktık, 28 ve 17. Piyade Alayları ve Ahmet Bey’in komutasındaki 15. Süvari Alayı da geldiler. Yalnız Küçük Kâzım Bey komutasındaki 29. Alay gelmedi. Mazmanov’la savaşa tutuşmuş ve alayını bozguna uğrat­

303


tıktan sonra öğle zamanı alayı ile gelip, bize iltihak etti. Sarıkamış üzerine yürüyeceğimiz bu sırada etrafı bir sis kapladı. Kılavuz, ihtiyar Aşık Yusuf: “Benim vazifem burada bitti” diye izin aldı. İkinci kılavuz Yeni Gazili ihtiyar Mehmet Ağa, öne çıktı, Kızıl Çubuk ormanlarını geçip Sarıkamış’a gelecektik. Mehmet Ağa: “Ben bu işi üzerime almam, çünkü ormandan geçeceğiz, orada pusu kuran Ermeniler bizden bir kişiyi şehit etseler onun günahı benim boynumda kalır” deyince, Halit Bey ortalığın böyle sis içinde oluşunu nazarı itibare aldığı için, o geceyi Paldun gediğin­ de geçirmeyi kararlaştırdı. Akçakale çukurundaki köylere adamlar gönderdik, General Osepyan Karargâhını Verişan köyünden kaldı­ rarak, Kars’a gitmiş, Selim köyüne kadar buralarda bir tek Ermeni kalmadığını haber aldık. Sabahleyin erkenden yürüyüş başladı, 29. Alay Allahuekber silsilelerinden, Kızıl Gediğe doğru ve diğer alaylar da Divik köyüne gelerek, 9. Tümen Karargahı buraya ku­ ruldu. Bir gün sonra 12. Tümen Komutanı Osman Nuri Koptagel Bey, Karakurt’tan Mirimanov’un Demir Alayı hiç muharebe ka­ bul etmeden çekilip Kars’a gittiler. Bir gün sonra da Kâzım Karabekir Paşa Sarıkamış’a gelerek: Kuban Alaylarının karargahı olan, şark pavyonlarına karargahını kurdu. Ben Halit Bey’den izin alarak, yanımdaki süvari Molla Nebi ile Asboğa köyüne gittim, hiç kimseyi bulamadım, Pozat köyüne çekilmişler, o sırada bizim Divik köyüne geldiğimizi haber alan kayınbirader Sülayman Efendi, eve geldi. Ev halkının nerede olduğunu sorunca, Süleyman

304


Efendi, Pasin’in köprü köyü Ermenileri Yolgeçmez’e yerleşmiş­ lerdi. İçlerinde bir de ihtiyar papaz vardı. Babam İsmail Ağa her gün bunlara yiyecek, süt, yoğurt gönderiyordu. Sizin Bardız’a geldiğinizi haber alan papaz Efendi, yirmi silahlı Ermeni ile eve gelip bütün hayvanlarımızı ve ev eşyalarımızı alıp gittiler. Papaz Efendi de içtiği sütün borcunu, bu şekilde ödedi” dedi. Bir gün sonra Halit Bey, Yeni Gazili ihtiyar Mehmet Ağa ile, bizim Jan­ darma

Komutanı olan Mehmet Bey’i Pozat köyüne gönderip;

Eco’yu karşısına alarak Adli müşaviri olan Tahsin Bey’le birlikte, Eco’nun ifadesini alıyor. Soruları ve cevapları şu oluyor: “Eco, sen Kosor’a gittin mi? Evet paşam gittim. Niçin gittin? Mirmanov beni gönderdi. İdris Bey’den haber almak ve getirmek üzere git­ miştim. Gitmeseydin olmaz mıydı? Mirmanov’dan korktum, onun için gittim. E, Halit’in adını işitmedin ve ondan hiç korkmadın mı? Eco susuyor... Halit Bey Mehmet A ğa’ya emrediyor. “Belin­ deki hançeri alın yanındaki emir subayı Halis Bey’e de, “üzerini araştırın” diyor. Halis Bey üzerini araştırınca Rusça yazılı bir kağıt buluyor. Komutana sunuyor. Halit Bey, Halis Bey’e okuma­ sını emrediyor. Halis Bey de çok iyi Rusça bildiği için, kağıda yazılan şu yazıları okuyor: “Eco’yu Kosor’daki Binbaşı İdris Bey’in yanma gönderiyorum. Gidip bana haber getirecektir. Uğ­ radığı yerlerde Ermeni asker ve memurlarının her hususta Eco’nun gidip gelmesine yardım etmelerini emrediyorum. İmza: 4. Demir Alayı Komutanı Albay Marmanov.”

305


Halit Bey Eco’nun üzerinde bulunan bu evrakı müsbiteyi de dosyasına koyup idamına karar veriyor. Tekrar Eco’ya dönüp “Eco hiç bir vasiyetin var mı” diye soruyor. Eco “Hiçbir sözüm yoktur” deyince ellerini arkasına bağlattırıyor ve Divik köyünün kenarında bir mezar kazdırarak Durmuş adındaki erine de, “Şu haine hak ettiği beş kurşun ziyan et de öldür” emrini veriyor. Der­ hal kazdıkları mezarın başına Eco haini götürülüp, beynine beş kurşun yedirildikten sonra gömülüyor. Sarıkamış’a geldiğimizde yanımıza gelen arkadaşlardan millî teşkilatımızda çalışanlardan kimlerin sağ olduğu haberlerini almaya başladık. Nahcıvan’da çalışan teşkilatımızın ileri gelenle­ rinden Hacı Cebbar Efendi, Ermenilerin hücumuna uğrıyarak, ailesini ve çocuklarını bırakarak Beyazıt’tan geçip, Türkiye’ye gelmişti. Kars’taki Karganov’un idaresinde teşkil edilen yardımcı cemiyetinde Türkleri temsil eden Gümrülü Samet Efendinin de oğlu Haşan’ı geceleyin Ermeniler öldürdükten sonra, Samet Efen-, di de kaçıp, Beyazıt yolu ile Türkiye’ye geçmişti. Kağızman’dan rehine olarak götürdükleri Ali Rıza Bey’in ağabeyisi Mehmet Bey’i serbest bırakmışlar, o da bir gece vakti ihtiyar annesi ve ailesi efradını alarak Zaraphane’den geçerek kardeşine kavuş­ muştu. Paslı’dan Topçuoğlu Molla M ehmed’i, Sarıkamış’ta ifade­ nizi alacağız diye, Kars hapishanesinden iki süngülünün önüne katıyorlar, Sarıkamış köprüsünün altında parçalanmak suretiyle öldürüyorlar. Yenice’de çalışan Hamza oğlu Ali Asker ve kardeşi

306


Haşan beyler, son nefeslerine kadar yânlarındaki adamları ile Ermenilerle çarpışmışlar, her ikisi de bu sırada şehit düşmüşler ve evleri de yağma edilmişlerdi. Orta Kale teşkilatımızda çalışan Ali Rıza ve Bekir beylerin kuvvetleri, Ç am lidan Kağızman üzerine yürümekte iken, Kara Kale’li Zilan Aşireti Reisi Haşan Bey kuvvetleriyle, Ali Rıza ve Bekir beylerle çarpışmak için karşılarına çıkmış, Haşan Bey’e Ermeniler tarafından Yüzbaşılık rütbesi ve Tabur Komutanlığı verilmişti. Kendi adamlarından topladıkları çeteleri ile, Ermeniler hesabına çalışmakta idi. Ali Rıza Bey kuvvetleri önlerine çıkan bu engeli bir hamlede aşıp Kağızman’a gelmişti. Ermeni Alayı bura­ dan bir gün önce çekilerek, Paslı, Kömürlü ve Böcüklü sırtlarını tutarak Ağadevelere de toplar yerleştirmişlerdi. 9.Tümen Komutanı Halit Bey, bir hafta sonra Ermenilerle, Selim istasyonu, Katranlı ve Karahamza bölgelerinde bulunan Ermeni kuvvetleriyle savaşarak oraları da işgal ettikten sonra, karargahını Laloğlu köyüne getirmişti. Osman Nuri Koptagel Paşa da, karargahını Pozat köyüne getirmişti. Kâzım Karabekir paşa da Kars üzerine genel bir taarruz planını hazırlıyordu. Bu

hafta

içinde

geriye

çekilen

Ermeniler,

Erivan,

Karakilise ve Gümrü’deki bütün alaylarını Kars’a getirerek; Eski Gazi, Bayburt, Beş Kayalar, Benli Ahmet sırtları, Şahanlı boğa­ zından Ağadevelere kadar bir cephe tutmuşlardı. Bu cepheyi dört Ermeni generali idare ediyordu. Kuvvetleri 30 bin kişi kadar idi.

307


Sabahleyin erkenden savaş başladı. 9. Tümenin Küçük Kâzım Bey’in komutasındaki 29. Alayı, Döş Kaya üzerine yürürken, Ermeniler Bayburt’tan aşağıya inerek Tuzluca’ya kadar sokuldu­ lar. Yeni Gazi’de bulunan ağır Türk obüsleri bu cepheyi övmeye başladı. 9. Tümenin 29, 28 ve 17. Alayları ilerleyen Ermenileri Bayburt’la, Tuzluca arasında yan ateşine tutup makineli tüfeklerle taramaya başladılar. 12. Tümenin Alayları da, Paslı düzünden Ağa Develere hücuma geçtiler. Osman Nuri Koptagel Bey (Paşa) ise, İğdır köyünün başındaki tepeye çıkarak, idaresindeki 36. Alayı Beme üzerine yürüttü. Nuri Paşa’nın Azerbaycan Süvari Alayı ise, Kars çayı üzerine inerek Şahinli boğazını kesmek üzere çalı­ şıyorlardı. Ağa Develer de bozulan Ermeniler Şahanlı boğazından geçmek üzere iken, Osman Nuri Paşa’nın yanındaki toplar bunları dövmeye başladı. Ermeniler her taraftan bozguna uğrayıp Kars’a doğru kaç­ maya koyuldular. Yalnız Beme hücumunda, 36. Alayın 1. Tabur Komutanı kahraman ve çalışkan yüzbaşısı Faik Bey’i şehit verdik. (Şimdi mezarı Benli Ahmet istasyonundadır.) Bu muharebede Ermeniler, 2 bin kadar ölü ve yaralı olarak zayiat vermişlerdi. 9. Tümen karargahını Baykara köyüne getirdik. Oradan Kars’ın istihkamları görünüyordu. Halit Bey Gaskanlı Aşireti Reisi Davo Bey’i karargahına çağırttı ve bununla beraber Subatan köylü Şerif ile Kurbani de beraber gelmişlerdi. (Bu gelenlerin köyleri Ermeniler tarafından yağma edilmiş ve halkı da katliam

308


edilmişlerdi.) Davo Bey’in ifadesini aldı. Şerif ile Kurbani’nin şehadetlerini dinledi, Arpaçay’da bulunan yirmi köyün Ermeniler tarafından yakılıp yıkıldığı zaman, Davo Bey’in de Ermenilerle işbirliği ettiğine dair, Şerif ve Kurbani şehadet ettiği için, derhal idamına karar vererek, duruşma sonunda “Arkana bak” emriyle bir ere mermi yakmasını emretti. Ermeniler Kars istihkamlarına çekilerek cephe kurdular. Kâzım Karabekir Paşa, 9. Tümeni cepheden geri alarak, Tiknis köyüne ve oradan geceleyin Ağa Develer’den geçerek, Hacı Halil köyüne çıktılar. Gündüz orada istirahat edildi, geceleyin Hacı Halil’den ayrılarak Vezin köyüne geçerek Başgedikler’de Gümrü ile Kars arasındaki tren yolunu kestiler ve oradaki önemli bir iki köprüyü harap ettiler, o gece Yahniler’den Kars üzerine yürüdü­ ler. Kâzım Karabekir Paşa da, 12. Tümeniyle ve Trabzon’dan gelen 3. Tümen Komutanı Rüştü Paşa kuvvetleri ile, Ağır sahra topları ve ağır obüslerle mücehhez olup Çakmak, Arap ve Kanlı tabyalarını bunlarla döverek Kars’ın üzerine doğru yürüyorlardı. Ermenilerin büyük kuvvetleri bu cephede idi. Halit Bey (Paşa), 9. Tümeni ile Sütkuledüzü’nden, arkadan çevirme yaparak Kara­ dağ’a doğru ileri tırmanmaya başladı. Kars halkı İç Kale de bulu­ nan Ermeni bayrağını kaldırıp, Türk bayrağının kaleye dikildiğini gördüler. Şanlı Türk bayrağının ay yıldızı ile dalgalandığını gören Ermeni erleri arasında bir panik başladı. Mirmanov Alayını alarak Güm rü’ye doğru kaçıyordu. Mazmanov ise, tabancasını çekerek

309


kaçan Ermeni askerlerini durdurmak istiyor, idiyse de bir türlü bu paniği durdurmak imkanını bulamıyordu. Elindeki tabancasını beynine götürdüğü zaman şunları söylemiş: “Sizin gibi korkak bir Ermeni milletine hizmet etmektense ölmek daha iyidir” diyerek tetiği çekip, mevkii müstahkemle komutanlık binasının önüne düşmüş. 9. Tümen Kars’a girdiğinde 2 binden fazla Ermeni askerî, 200’e yakın Ermeni subayı, dört adet de Erivan’daki Ermeni hü­ kümeti komiserleri esir düşmüşlerdi. 3. Tümen de şehre girerek, Albay Rüştü Bey (Paşa) mevkii müstahkem komutanı olduğu gibi, rütbesi de paşalığa terfi ettirildi. Halit Bey, Yarbaylıktan Albaylı­ ğa, Osman Nuri Koptagel de Yarbaylıktan Albaylığa terfi ettiler. İki gün sonra Kâzım Karabekir Paşa bana, “Acele Kars’a gidin, Rüştü Paşa ile görüşün” dedi. Kars’a gittim. Rüştü Paşa ile mevki müstahdemde görüştüm. Rüştü Paşa: “Kâzım Karabekir Paşa tarafından Kars’a vali tayin edildiniz, hemen vilayet idaresini kurun, çalışmaya başlayınız” dedi. Ben: “Yanıma çalışmak için adam veriniz” dedim. 29. Alayda askerlik yapan Erzurumlu Sabuncuzade Mustafa ve Ahmet beyleri istedim. Sabahleyin gel­ diler, vilayet konağını kurdum. Ahmet Bey’i yanıma tahribat kati­ bi olarak aldım. Mustafa Bey’i de, Belediye reisliğine tayin ettim. Halit Bey, Divik’e geldiğimiz gün, Yeni Gazili Hayrullah Efendi­ yi, Pozatlı ihtiyar Hacı Haşan Ağa ile oğlu İsmail Bey’i, Akçaka­ le’den

Eyüp

Bey’i,

Ermenilerin

tutup

Kars

hapishanesine

kuyduklarını haber almıştı. Kars’a girdiği saatte erler Türk bayra­

310


ğını Kars Kalesi’ne dikerken, kendisi de hapihaneye gidiyor, kapı­ sını açtırarak isimleri ile bu arkadaşları dışarıya çağırınca, bunlar hiçbir şeyden haberleri olamadığı için, Ermeniler bizi öldürecek diye düşünürken, kendilerini bir Türk komutanı karşısında bulu­ yorlar. Komutan: “Ben, 9. Tümen Komutanı Halit” deyince, bun­ lar ağlayarak atının ayağına kapanıyorlar. Halit Bey: “Bırakın ağlamayı şimdi sizin yanınıza bir manga süngülü er veriyorum. Yakaladığınız Ermenileri getirip yerinize doldurun” diyor. Bunlar da topladıklarını hapishaneye dolduruyorlar. Şimdi ben artık vilayet idaresini kurmaya başladım. İsmail Bey yanıma geldi. Kensidine: “Mademki sizi hapishanede bulduk, haydi gene oraya gidin fakat bu sefer müdür olarak, Yeni Gazili Şefik Bey’i de yanına katip veriyorum” dedim. Karaurgan’dan, ta Arpaçayı’na kadar olan şose yolu bo­ yundaki yüze yakın köy serapa harap olmuş, halkı çil yavrusu gibi her biri bir tarafa dağılmıştı. Bu köylerin göçmen kafileleri Tokat ve Sivas’a kadar gidip çıkmışlar. Kars’ın alındığının duyan bu muhacirler geceli gündüzlü tekrar geçtikleri yolları dönerek yu­ valarına gelmeye başladılar. Gelenler Kars’a dalıyorlardı. Şehrin sokaklarında insandan geçilmiyordu. 30 bin kadar da Ermeni halkı kalmıştı. Mevkii müstahkemdeki pavyonlara Amerikan Doğu Cemiyeti yerleşmiş ve yetim Ermeni çocuklarının burada iaşe etmekte idiler ve birçok ileri gelen Ermeniler de Amerikan Doğu Yardım Cemiyeti üyesi sıfatıyla bu pavyonlara sığınmışlardı.

311


Çarşıda gezerken, benim eski dostlarımdan olan Hanameryan Vahan Efendi’yi ve annesi Tekon Hanım’ı gördüm. Bunları hima­ yem altına aldım. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce bunlara uzun yıllar misafir olmuş ve ekmeklerini yemiştim. Vahan Efendi’ye bildikleri kimler varsa, çıkıp gelsinler diye tembih etmiştim. Bir gün sonra Vahan Efendi Kars’ın şehir doktoru Kazancıyan Kara­ bet, Taşnaksiyon Partisinin Genel Katibi Biznuni Haçadur, Bele­ diye

Reisi

Nuhrabiyan

Efendileri

alarak

yanıma

geldi.

Kazancıyan’ı şehir doktoru, Biznuni Haçadur ve Nuhrabiyan Efendileri de belediye üyesi olarak tayin ettim. Ellerine belge ver­ dim. Rusça, Ermenice ve Gürcüce olarak bu üç dille bir bildiri bastırılmasına ve köşe başlarına yapıştırılıp halka dağıtılmasına karar verdik. Bildiri şöyle idi : “48 saat zarfında herkes belediyeye gelip, ispatı vücut ede­ rek, eline kim olduğuna dair birer belge alacaktır. Esnaflar kendi işleriyle, sanatkarlar tezgahlan başında çalışacaklar, mühendisler de ellerine verilecek belgeyle ordunun emrine girecekler, bu bildi­ riyi okuyup ve doldurup da itaat etmiyenler hakkında takibat ya­ pılıp, divanı harbe verileceklerdir.” diye, her tarafa bu bildiriler dağıtıldı, saklı olan halk belediyeye gelerek vesikalarını alıp işleri başında çalışmaya başladılar. Kâzım Karabekir Paşa kurmay he­ yeti ile karargahını Kars’a getirdi. Şimdiki vilayet konağında yer­ leşti.

312


KARS ALINDIKTAN SONRA 30 Ekim 1921 günü Kars tekrar geri alanarak anavatana kavuştu. Albay Halit Bey Kars’a girdiği gün, Erzurum’da çıkan Albayrak gazetesine bir telgraf çekmiş: “Kars’ı fethettim.” De­ mişti. Albayrak gazetesi bunu büyük puntolarla başlık yaparak siitunlarca yazı yazmıştı. Gazeteyi alan Kâzım Karabekir Paşa bir açıklama ile şu telgrafı göndermişti: “Kars’ı yalnız Halit Bey fethetmedi. 12. Tümen Komutanı Osman Nuri Koptagel, 3. Tü­ men Komutanı Miralay Rüştü beyler de, Ermeni kuvvetlerini cepheden geriye çekerek Halit Bey de aldığı emir üzerine arkadan Kars’a gelmiştir ki, bu fetih müşterek olan komutanların hepsi tarafından yapılmıştır” diye yazdı. Bunu da Albayrak aynen sü­ tunlarında neşretti. Türk kuvvetleri Kars’a toplandılar. 9. Tümen aldığı emir üzerine 15. Süvari Alayı ile, Güırırü üzerine yürüdü. Kars’ın Türkler eline geçtiğini haber alan Gümrii Valisi Garoyan Çıldır, Arpa­ çay ve Akbaba kazaları ile yapmış oldukları sekiz maddelik an­ laşma gereğince rehine olarak alınan, Akbabalı Hacı Abbasoğlu Mehmet, Ahmet oğlu Murtaza ve İskender beyleri yanına çağıra­ rak: “Artık Türk ordusu geliyor, sizinle bizim aramızda düşmanlık edilecek bir mesele kalmadı, kuvvet Türklerin elindedir” diyerek 8 süvari ile bunları Akbaba’ya iade etti. Bunlara karşılık üç Ermeni rehine tüccar da sağ olarak Gümrii’ye gönderildi. Hacı Abbas Mehmet Bey 700, Kocaoğlu öğretmen Mehmet Bey de 500 kişilik

313


kuvvetleri ile, Halit Bey’e iltihak ederek, savaşın sonuna kadar cephelerde çalıştılar. Halit Bey Tümeniyle ilerliyerek, Gümrü’yü de aldı. Bir hafta sonra Kâzım Karabekir Paşa Gümrü’ye giderek, 9. Tümenle sarıyar ve Kaltakçı ve Cacur dağlarındaki Ermeni kuvvetlerini dağıttıktan sonra o bölgeye yerleştiler. Ben de Kars’ta artık iç idare teşkilatımızı genişletiyordum. Ali Rıza Bey’i Ka­ ğızm an’a mutasarrıf, Koca oğlu Mehmet Bey’i Arpaçay’a kayma­ kam tayin ettim. Selim nahiyesine de Pozatlı Yunus Bey’i, Karakurt nahiyesine de Halil Bey’i nahiye müdürleri olarak tayin ettim. 36. Tümenden Enver Bey adındaki bir Binbaşı Kars’a jan­ darma komutanı, Erzurumlu Haşan Efendi de emniyet müdürü olarak tayin edildiler. Göçmenleri yerleştirmek için, idaremde bir komisyon teşkil ettirdim. Bu komisyon üyeleri beş kişi idi. Jandarma komutanı, Emniyet müdürü, mâliyeden Ömer Bey adında bir mal müdürü ve bir de maariften bir memur, bir de ben; beş kişi idik. Haftada iki toplantı yaparak, şehirde birikenleri kendi köylerine ve köyleri yananları da sahipsiz kalan Ermeni ve Rum köylerine yerleştiri­ yorduk. Kars’ta bulunan 30 bin Ermemden Gümrü’ye gidenler için her gün bir katar hazırlanıyor, muhafızlarla Gümrü’ye gönde­ riliyordu. Bir ayın içinde, 20 bin kişi kadar Ermeniyi salimen Güm rü’ye sevkettirdi. Bunun ekserisi kadın, ihtiyar ve çocuklardı. 18’den 45 yaşına kadar olanları, savaş esiri olarak tutulmuş, Erzu­

314


rum ’a sevkedilmişti. Gümrii M uahedesinden sonra bunlar da memleketlerine gönderildi. Erivan tarafından gelen 13. Tümen, hiç savaşa katılmadı. Kars’a geldi ve komutanı Yarbay Cavit Bey de Albaylığa terfi etti. Ermenilerin ve Gürcülerin işgali altında bulunan Ardahan, Ahıska ve Artvin kurtarılmamıştı. B.M.M. Reisi Mustafa Kemal Paşa, buraların da anayurda kavuşması için emir vermişti. 3.i Tü­ men Komutanı olan A tıf Bey mürettep alayları ile Ardahan’a yürüdüler, İşgal ettikten sonra Artvin’e ve oradan da Batum’a yürüdüler. Batum’un işgali günü denizden gelen 250 kadar ka­ yıktaki Hopa, Arhavi ve Vitsa’lı çapulcular şehre dalarak yağma­ ya başladılar. Bunu gören Gürcüler Uzurget’te bulunan Bolşevik kuvvetlerine haber verdiler. Rus ve Gürcülerden müteşekkil alay­ lar gelerek, Batum içinde bizimle muharebe başladı. Kıymetli Alay Komutanımız Hurşit Bey’i ve birçok askerlerimizi burada şehit vererek, Batum’u terkedip geriye çekildik. Kâzım Karabekir Paşa bir gün telefonla “Gürcistan’dan temsilci olarak yoldaş Midivanı altı arkadaşı ile geliyor, bunlara yer hazırlayın” dedi, yer hazırlandı. Konuklarımızı karşıladık, getirdik, altı gün kaldıktan sonra; Kars’tan Ankara’ya gitmek üzere ayrıldılar. Büyük Millet Meclisi, Moskova ile ahitname yapmak isti­ yordu. Bir gün Kâzım Karabekir Paşa telefonla gelen yirmi kişilik Türk heyetine yer hazırlamamızı emir buyurdular, bu yer hazır­ landı. Ali Fuat Paşa (Cebesoy) başkanlığındaki bu yirmi kişilik

315


heyet Kars’a geldi. Moskova’ya gitmek için yollar açık olmadı­ ğından yirmi gün kadar Kars’ta kaldıkları müddet içinde, Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Cumhuriyet Hükümetine ait hudutlar üzerinde harita yapılarak, nüfus istatistiği ile ve bir de dilekçe yazılarak kendisine verilmiştir ki, Batuırı da bu sınır içerisine dahil olduğundan müdafaa etmesi rica edilmişti. Bu sınırname, bundan önce İstanbul’dan Paris Barış Konferansı’na gidecek delegelerimize verilmişti. Şimdi de onun aynısı Moskova’ya giden barış heyeti delegelerimizin başkanı Ali Fuat Paşa’ya verilmişti. Elviye-i Selase’nin sınırları ve nüfus istatistiği :

Kars : 1/2/35/19

Sınırname Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti Başkanlığı Mektubi Kalemi Adet

Mühür Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti Başkanlığı

316


Batı’da : 93 Osmanlı Rus sınırı Hopa civarında bend ede­ rek Osmaniye üzerindeki Osmanlı kapıları - Milo, Hot, Okır, Kaleboğazı, Kötek, Pasin, Karakilisesi, Körmiysan, Karabulak Beyazıt kapıları civarından - Ağrı dağı arada sınır kalacaktır.

Güney’de : Rus İran sınırı takibedilerek Ordubat’ın şar­ kında Azerbaycan sınır olacaktır.

Doğu’da : İran sınırı ile Azerbaycan hududu arasında vaki Ordubat şarkındaki Zengezur - Azerbaycan’da kalacaktır Zengezur hududuyla kuzeye giderek, Nahcıvan solda terkedilerek, oradan Doğu-Batı istikametinde düz olarak kimle Arpa köyünden geçerek - Dere Alagöz ermeni hududunda kalacak, Şarur kazasın­ da Vedibasar. Zengibasar, Zeyve, Kervansaray, yukarı Akçakale, Küçük Boğdu, Boğazkese’den Arpaçay’ına ulaşacaktır. Buradan Arpaçay’ı yukarı doğru takip edilerek - Gümrü, Aliksandıropol kasabası sağda, Ermeni sınırından dağlık ve ormanlık mahaller bizde - Ahılkelek Gürcistan’da - kalarak oradan Doğu’ya doğru gidilerek Borcum - Ahıska arasından ve Borcum’un altı km. batı­ sından geçerek kuzeye doğru son bulacaktır.

Kuzey’de : Borcum’um altı km. batısında kuzeydeki or­ manlı dağlığa geçer. - Abustuman’dan doğru Acara’nın kuzeyin­ deki Ebeli Azime’den geçen Batum’un kuzeyinde Uzurget kasa­ bası arasında vaki cibal silsilesiyle Karadeniz’e ulaşan yerdir. Kaydına uygundur. Hükümet Mektupçusu Mühür (İbrahim Cihangir, Mehmet Nurettin)

317


Özel Talim at: Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya heyeti delegesine ve­ rilen itimatnameye ekli hudutlardan bahistir. Aşağıda yer alan izahat dairesinde Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya sınırlarını tayin ve tespit ettirmek. Etnografık haritayı ve istatistikleri, dikkate almak ve aldır­ mak lazımdır. Çünkü her bir millet kendi geleceğini tayin etmek hakkını haizdir. Bu talimata ekli harita1 ve istatistikin istinbat olunacağı veçhile ekseriyeti azimesi İslamlarla meskun mahaller ayrılmış ve gösterilmiştir. Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya haritada izah edilen bölgelerden ibarettir. 1- Batum vilayeti 2- Kars vilayeti 3- Ahıska livası 4- Sürmeli livası 5- Ahılkelek livasının akşamının batısı - haritada A bölgesi 6- Açmiyazin sancağının batı bölgesi - Haritada A mıntıka­ sı - Bu halde hudutların imtidat ve tülü bu suretle yazılacaktır. a)

Karadeniz müntehi Çoruh nehri kaynağından başlıyarak

doğu ve güney doğuya ve Ahıska bölgesi sınırı ile Ahılkelek sını­ rına kadar.

1 H arita, İsta n b u l’daki itila f d ev letlerin e ta k d im edilm iştir.

318


b) Ahılkelek bölgesinde sınır güneye girerek Kokyar, Alastan, Vervan, Tok, Kovarşa, Kildankalaköy, Sonda, Bertenağa, Dangal, Karsıp, Hokam kariyerlerinin güney sınırıyla Ardahan livası sınırına kadar sınır doğuya gidecektir. c) Ahılkelek, Ardahan, Kars livalarının sınırıyla ve güney­ doğu, Güırırü ve Akbaba sınırıyla A rpaçayina kadar ve Arpaçay’ı nehrinin boyunca uzanan Açmiyazi sınırına ve oradan doğuya Açmiyazin ve Giimrü sancaklarının sınırıyla Kızıl Ziyaret dağına kadardır. d)

Kızılziyaret

dağından

güneydoğu

istikametinde

Kızıllağam dağına ve Acur dağına ve Uıcolan kariyesinin batı sınırına kadar ve oradan güneye doğru Engirsak, Peris Üşi, Kazrevan, Parti, Ekran, Pafrinc, Aramlı kariyelerinin doğu sını­ rıyla uzanan ve oradan güney batı istikametinde büyük Kızıldağa ve güneye girecek, küçük Kızıldağ ve Aygırgöl istikametlerinden güneydoğu istikametinde Tatarzilve, Kulubeyler, Kelâni Aralık, şordu Mimandar kariyelerinin kuzey sınırıyla Erivan vilayetinin hududuna kadardır. e) Erivan vilayeti sınırıyla İran sımırına ve oradan sonra doğu ve güney istikametinde İran Rus ve Türk Rus sınırları ma­ halli telakisiyle Karadeniz’e müntehidir. Delege kuruluşumuza şu suretle rusat veriliyor ki, yukarda gösterilen sınırları tespit etmek Davudur Löke, Eçmiyazin sancağının - A - kısmının ve Ahılkelek

319


sancağının - B - kısmı ilhak edilsin ve sair sınır hakkındaki ayrın­ tıları delege kuruluşumuz halletmeğe mezundur. Tüm köylerin sınırları 1/84.000 mikyasındaki Rus harita­ sından çıkarılmıştır. Kars’ta müteşekkil Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Meclisi Mebusanının 25/Mart/919 tarihli kararma atfen millet ve hükümet namına delege kuruluna verilen itimatnamedir. Gerek İtilaf Devletleriyle ve gerekse Sovyet Hükümetleriyle sosyal de­ mokratik prensipleri üzerine haiz olarak izah edilen takip edile­ cektir. Şöyle ki, A - Kars’ta Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Meclisi Mebusanının 25/Mart/1335 (1919) tarihli toplantı kararı olarak, kabul edilen Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya’nın istiklaliyeti ayrıca tahrir edilip itimatname olan talimatnameden izahatlı sını­ rıyla tasdik, veyahut aynı sınır dahilinde siyasi muamelesini haiz olarak Türkiye himayesi altında serbest bir muhtariyet idare tesis ettirmek. B - Millî çıkarlara muvafık ve mütekabil olmak üzere, uy­ gun şartlar tahtında ticaret - ithalat ve ihracat gümrük mukavele­ namesi akdetmek balada izah ve talimatnamede gösterilen huku­ kiye yi cami, akdedilecek mukavelenamelere hükümet ve millet namına imza vazetmiye yetki delege kurulu içerisinde, veya dele­ ge komisyonunda işleyecektir. Yani ifai vazifeye memurdur. Millî

320


hukuk ve gayelerin müdafaasında her türlü memorandumlar, isti­ da, protestoların, tahriri veya şifahi olarak geniş ve izahatlı muka­ veleler akdetmek yetkisi icabındandır. Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya millet ve hükümeti namına her nerede münasip görülür­ se orada, yani barış konferansında Paris’te veya M oskova’da Sov­ yet hükümeti ve sosyal demokratik prensiplerini takip etmek ol­ duğu halde, işbu talimatname bittanzim imza ve tahrir edilerek ita kılındı. 29/Mart/1335 (1919) Genel Nüfus Cetveli Kars : l-2-3-(1919) Mühür Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti Başkanlığı Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkas Hükümeti Riyaseti Mektubu Kalemi Adet Nüfus______ : 1.738.478 227.324

Genel Rus - Rum - Malakari - Ermeni

1.511.154

321


23.670

% 15 nispetinde İrvan ve Pamyak, ciheti mucereti

nüfusu 1.534.824

Nüfusu İslamiye mevcudu.

Nüfusu İslamive

Rus - Rum - Malaka - Ermeni

1.534.824

227.324

Yalnız bir milyon beş yüz otuz dört bin sekiz yüz yir-

Yalnız iki yüz yirmi yedi bin üç yüz yirmi dörttür,

mi dörttür. Kaydına Mutabıktır. Mektubi Hükümet Mühür İbrahim Cihangir Mehmet Nurettin

Bu heyete bir vagon erzak hazırladıktan sonra, bir gün özel vagonla Moskova’ya gitmek üzere uğurladık. Heyetin Reisi Ali Fuat Paşa (Cebesoy) arkdaşlarmdan Kastamonu Mebusu ve Hari­ ciye Nazırı Y usuf Kemal, Sinop Mebusu Rıza Nur, Erzincan Me­ busu Saffet Arıkan ve bazı arkadaşları beraber olarak yola çıktılar. Gerek Azerbaycan’da, gerek Gürcistan’da bulunan arkadaşlar peyderpey Kars’a gelmekte idiler. Bir gün arkadaşlar arasında bir toplantı yaparak, Kâzım Karabekir Paşa’ya bir dilekçe vermemiz icabetti ki, gerek Azerbaycan’da bulunan arkadaşları toplayarak

322


ve aşiretler Hamidiye Alayları teşkiline teşebbüs ettiklerinden bunları kabul etmeyerek askerî şubelerin tesisine rica etmekle, aşağıdaki dilekçe verilerek, cevap ta alınmıştır.

Doğu

cephesi

Genel

Komutanı

Saadetli

Kâzım

Karabekir Paşa Hazretlerinin Yüksek Huzuruna : Aşağıda imzası bulunan Kars, Sürmeli, Oltu ahalisinin birleşip, kendi memleketimizin hali hazırasını müzakere ederek bu netice hasıl olmuştur. Zatı devletlerinin malumudur ki, 19. Asırda Kars vilayeti üç defa Türk ve Rusların savaş sahnesi olmuştur. Bu memleketin her zerresini kaldırmış olsak ecdadımızın ve Türk askerinin kanı zuhur edecektir. Her bir taşın altında Müslüman kemiklerini göreceksiniz. Bu defa zuhur eden Dünya savaşında Kars, Sürmeli, Oltu ahalisi Batum, Ardahan, Ahıska, genellikle İslam memleketlerin­ de; Hıristiyanlara karşı kıyam zuhur ettiğinden, bu savaşın en ağır felaketleri

bu

memleket

ahalisinin

üzerine

yüklenmiştir.

Yiizbinlerce canlarımız şehit, hanümanlarımız harap, milyonlarca servetlerimiz mahvolup gitmiştir. Şimdi ise bunlarla ikinci defa olarak Türk ordusu memleketimize gelmiştir. Büyük bir çoşkuyla kucakladığımız bu mukaddes hükümetimiz idare ve siyaset noktai nazariyle 334 tarihinde yapmış oldukları şekli takipedeceği gö­ rülmektedir. Birinci defa gelişte, nasıl ki dahili vilayetten aciz memurlar getirip vazifeye tayin ettilerse, şimdi aynı hal görülüyor. Bu memleket ahalisinin hiçbir şeyi tutmayıp ve hizmete de tayin edilmesine emniyet edilmemektedir. Şevki Paşa hazretleri bu

323


memleketlere üç muazzam ordu ile geldiğinde kati surette söylü­ yordu ki, yüzde doksan bu memleket bizimdir ve buradan çıkma­ yacağız. Buralarda hiçbir teşkilat ve memur lazım değildir, diyor­ du. İngilizlerin tazyikiyle Şevki Paşa hazretleri ordusunu atıp, pek acele olarak bizi teşkilatsız bırakıp gitmiştir. Paşa hazretleri, zatı devletlerinizin eli altında bulunan kuvvet o zaman gelen orduların bir kısmıdır. Zatı devletleriniz bize kati surette teminat verebilmelisiniz ki, her bir halde bizim memleketimizi bırakıp gitmeyesiniz. Zira Büyük Millet Meclisi’nden emir aldınız, veyahut karşımıza büyük bir düşman ordusu çıkmış olsa, bizi bırakıp sınırlarımızı tahliye etmeye mecbur kalacaksınız. İtilaf Devletlerinin fikrini bertaraf ederek muhakkak ki ne Sovyet Rusya ve ne Ermenistan Sovyet hükümeti Taşnaklariyle Gümrü’de akdedilen barışı kabul etmemişlerdir. Bu görüşle, değil ki bizim memleketimizin geleceği doğu vilayetlerinin mukadderatı bile halledilmiş sayılmaz. Bu vaziyette bizim memleketler hakkında istikbal düşünülerek hazırlık yapıl­ mazsa, yüzbinlerce Müslümanların tekrar kurban olmasını doğu­ racaktır. Zatı devletleriniz Türk hükümetinin en yüksek makamını işgal etmenizden dolayı, bu mesuliyet manen size aittir. Her bir ihtimale karşı aşağıda yazılan istirhamlarımızın kabul edilmesini arzeyleriz. Madde 1- Memleketin dahili idaresini bir liva ahalisinin çalışkan, güvenilir adamlarından teşkil etmek için, bu hususta Azerbaycan’da, Gürcistan’da bulunan arkadaşlarımızın yani vatan evlatlarının Kars’a celbine emir buyrulması. 324


Madde 2- Mebus seçimine müsaade ederek, Ankara’da Bü­ yük Millet Meclisi’ne gönderilip, milletin hukukunu müdafaa için acele mebus gönderilmesi. Madde 3- Jandarma kadrosunun yeter miktarda yerli ahali­ den teşkil edilmesi. Madde 4- Yerli ahaliden hiçbir unsur tefrik etmeyerek, ni­ zamiye şeklinde alaylar teşkil edilmesi. Madde 5- Yerli ahaliden küçük subay kadrosu yetiştirilme­ si. Madde 6- Oltu ve Sürmeli kazalarının Kars’tan ayrılmama­ sı ve müştereken mebus seçilmesi. Hülasi m azurat: Yukarıda yazılan dilekçemiz Paşa Hazretlerine takdim et­ mek

üzere

Fahrettin,

Reis,

HayruIIah,

Sürmeli

kazasından

Bahmen beyler tayin edildiği maruzatiyle kabulünü ve işbu maru­ zatımızın nazarı dikkate alınmasını istirham eyleriz. Olbapta emir ve ferman hazreti emir sahibinindir. 7 Kanunusani 337 Sürmeli

Çıldır

Oltu

Kağızman

Ahıska

Behmen

Kamil

Bilal

Ali Rıza

Server

Kars

Akbaba

Sarıkamış

Fahrettin

Mehmet

Hayrullah

325


Paşa’ya verilen takrire karşı alınan cevap :

Kars Mutasarrıflığına Suret: Kars, Kağızman, Oltu, Çıldır, Akbaba, Ahıska, ahalisi na­ mına imza eden 7 Kanunusani yıl 337 tarihli bir takrir aldım. Tak­ rirde beyan olunan mülahazat ve düşüncelere karşı cevapta bulun­ duğumun, kendilerine tebliğ ve icabeden hususatın tarafınızdan teinini. 1- Doğu ordusu kuvvetinin Şevki Paşa zamanındaki kuv­ vetten daha az olduğu hakkındaki mütalaaları yanlıştır. Son hare­ katı yapan kıtalarımız Şevki Paşa ordusundan adeden az olmadığı gibi, bilhassa maneviyat itibariyle daha yüksek ve vatan uğrunda her halde ölümü göze almış kahramanlardan mürekkep bulunduğu cihetle pek kuvvetlidir. 2- Bugüne kadar her türlü fedakalığı göze alarak, buralara gelen doğu ordusu kendi dindaşlarını ve yurt tutan eski Türki memleketini terketmemeye azmetmiş ve bu azmi de Büyük Millet M eclisi’nin ve Heyeti Vekiliyesinin arzu ve idaresinde tamamen mutabık bulunmuş olduğunu, bilerek takdir sahipleri inanmalı ve aynı hisle sevmelidir. 3- Bundan dolayı kurtarılan bölgeler, Türkiye Büyük Mil­ let Meclisi Hükümetine bağlı Türkiye’nin akşamı sairesinden farksız birer parça olmak münasebetiyle altı maddelik takdir metalibi berveçhi zir nazarı dikkate alınmaktadır.

326


A) Azerbaycan’da ve Gürcistan’da bulunan Türklerin dö­ nüşlerine engel olunmadığından, gerek Bakû’de ve gerek Tiflis’te bulunanların Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti mümessil­ liğine müracaatları, seyahatlarım temin eder. Bu kerre kurtarılan bölgeler teşkilatı mülkiyesine yerli ahaliden ehil olanların kendile­ rinin memlekete en yararlı hizmet edebilecekleri yerlere nasip ve tayin edilmeleri arzu olunur. B) Kurtarılan bölge halkı namına milletvekili seçimi ve Büyük Millet Meclisi’ne izamı hususu daha önce düşünülmüş ve yazılmış idi. Cevabı geldiğinde tabligata lazımada bulunulacaktır. C) Geri alman eski Türk memleketi ana vatandan ayrılmaz bir cüzü ad ve itibar etmekte olduğumuzdan buralarda istinai hu­ susi teşkilat yapmak taraftarı değilim. Yerli ahaliden jandarmayı arzu edenler olbaptaki nizamnamesine tevfikan öncelikle Erzurum Jandarma Mektebinde tahsillerini öğrenimlerini tamamlar sonra jandarm a olarak tercihan kendi memleketlerinde istihdam olunur­ lar. D) Yerli ahaliden çeşitli insanları talim ve terbiye hususun­ da izhar ettikleri arzuya muvafık olarak, nizamiye kıtalarına dahil ederek, beraber ve nizamiye efradından farksız bir surette çalış­ malarını muvafık gördüm. Bunlar arasından kabiliyeti görülenleri, nizamnamesine tevfikan küçük zabit tefrik ve hatta ehliyet ve liyakati belli olanları subay yapmak üzere talimgaha davet ettire­ ceğim.

327


E)

Kars livasının kazalarına ve sınırına müteallik hususa

dahi Büyük Millet Meclisi Umumi Dahiliye Vekaletinde düşü­ nülmüş ve mukarreratı kabul edenlere tebliğ bulunmuştur. Doğu Cephesi Komutanı

Ferik Kâzım Karabekir Yukarıdaki dilekçeyi Kâzım Karabekir Paşa’ya takdim et­ tikten sonra, Malta’da bulunan Türk esirleriyle, Erzurum’da tu­ tuklu bulunan İngiliz Hariciye Nazırı Lord Curzon’un kardeşi Albay Ravlinson’u mübadele etmek meselesi ortaya çıktı. Bunun üzerine Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Albay Ravlinson’a karşı yüz kişinin bırakılmasını teklif etti. İngilizler tarafından verilen cevapta Ali İhsan Paşa hariç olmak üzere birkaç ordu komutanının verileceği bilgisi üzerine pazarlığa girişildi. İngilizler 65 kişinin bırakılmasına razı oldular. Bunlar arasında Cenubi Garbi (Güney Batı) Kafkasya Cumhuriyeti Hükümeti erkanı da beraber olmak üzere, M alta’dan yukarı çıkarıldılar. Er­ zurum’dan da Albay Ravlinson erkanıyla Trabzon’a gitmek üzere yola çıkarıldı.. Albay M açka’ya götürülerek orada bekletildi. Malta’dan gelen esirleri de vapurla Trabzon sahiline gelerek va­ purdaki İngiliz kaptanı önce Ravlinson’u almak, sonra Türk esirle­ rini bırakmak üzere bir teklif yaptı. Trabzon’daki bu değişime tayin edilen zat bizim esirler karaya çıkarılmadıkça Ravlinson’u teslim etmiyeceklerini söylediler. Şöyle bir havadis çıktı; İngiliz­ ler hem Ravlinson’u alacaklar, hem de esirleri tekrar M alta’ya

328


götüreceklermiş. Amerikan konsolosluğu vasıtasıyla bu bilgiyi kaptana tebliğ ettiler, kaptan haberin doğru olmadığını ileri süre­ rek derhal yolcuları Trabzon iskelesine çıkardığı gibi, bavulunu alan Maltacıların her biri bir köşeye savuşup gittiler, Bunlar da Albay Ravlinson’un heyetiyle teslim edilmesini söylediler. Tekrar Mustafa Kemal Paşa’dan aldıkları talimat üzere, “Lord Curzon’un kardeşi Albay Ravlinson elimizde bir sağlam rehine olarak bu­ lunmaktadır. M alta’da ne kadar Türk esiri varsa iade ederseniz biz de

Ravlinson’u

teslim

ederiz”

deniliyordu.

M açka’dan

Ravlinson’u arabaya bindirerek tekrar Erzurum’a kadar kaçırdılar. Bunun üzerine İngiliz Hükümeti Türkiye’de ne kadar İngiliz esiri varsa İngiltere’de de ne kadar Türk esiri varsa mübadele etmeyi kabul etti. Biz İngiliz esirlerini İtalya’da İngilizlere, İngilizler de Türkleri bize teslim ederek mübadele meselesi tamam oldu. Bizim M alta’da

bulunan

arkadaşlar

salimen

evlerine

geldiler.

Cumhurreisi olan İbrahim Bey Kars Belediye Reisi seçildi. Kars genel valisi olan Ali Beyzade Mehmet Bey de, Türk Gümrü Şeh­ benderliğine başkatip olarak gönderildi, vazifelerine başladılar. Azerbaycan’da bulunan arkadaşlar da Bolşeviklerin Bakû’de aç­ tıkları Doğu Halkları Kurultayına katılmak üzere Ortakale’de bulunan Ali Bey’in nezdine gidilerek kendisine verilen itimatna­ me ile giden Mühendis Server Bey ve Dr. Esat Bey diğer Karslı ne kadar vatandaş varsa, Kâzım Karabekir Paşa’nın yukarıda yazılan emirleri üzerine salimen Kars’a geldiler. Bundan sonra yine Kâ­

329


zım Karabekir Paşa telefonla 25 kişilik yer hazırlamamı, Bakû’den Mustafa Suphi yoldaşın arkadaşlarıyla geldiğini haber verdi. Şimdi Kars’ta ticaret kulübü olan binaya 25 kişilik yer ha­ zırlandı. Mustafa Suphi Yoldaş arkadaşlarıyla trenle geldi. Buraya yerleştirildiler. Birkaç gün şehir içerisinde serbest olarak gezdiler, sonra şurada burada kominist propagandasına başladıklarından, Kâzım Karabekir Paşa’ya bilgi verildi. Bunlardan propaganda yapan iki zabit tutularak tevkif edildi. Diğerleri istasyondan uğur­ lanarak yola çıkarıldı. Erzurum’a vardılar. Erzurumlular istasyon­ da karşılayarak kabul etmediler ve hareketle dekovil Karabıyık’a kadar yola çıkarıldılar. Oradan da kızaklarla Trabzon’a kadar gönderildiler.

KARS’TAN B.M.M.’NE GİDECEK OLAN MİLLETVEKİLLERİNİN SEÇİMİ Kars anavatana katıldıktan sonra, Belediye ve Milletvekili seçimi başladı. Önce nüfus sayımı yapıldı. İkinci olarak belediye seçimi yapıldı. Hayrullah Efendi geçici olarak belediye reisi oldu. Serbest milletvekili olarak isteyenler birer dilekçe ile belediyeye müracaat etsinler diye bir ilan yapıldı. Bunun üzerine isteyenler adaylıklarını birer dilekçe ile belediyeye bildirdiler, her gün müra­ caat edenlerin adları cetvel halinde Belediye kapısına ilan edili­ yordu. İlan zamanı bittiğinde müracaat edenlerin sayısı 32’ye çıkmıştı. Seçim başladı. İlk önce ikinci seçmenler seçildi. Üç gün

330


ara verilerek, her kazada serbest oylarını kullanmak üzere ikinci seçmenler sandık başına gelerek oylarını kullandılar. Kazalardaki seçimler bitti. En son olarak Kars seçimini yaptı, son oylar tespit edildi.. Kazğızman’dan Ali Rıza Bey (Ataman), Sarıkamış’tan Fahrettin Bey (Erdoğan), 13. Tümen Komutanı Albay Cavit Bey (Paşa oldu, ikinci, dönem seçilmiyerek 14. Tümen Komutanı oldu ve vefat etti), Ardahan’dan Mühendis Server Bey (Atabey) ve Hilmi Bey olmak üzere 5 milletvekili daha seçildik. Milletvekili seçiminde Kars’taki mutasarrıf, şimdiki belediye reisi olan Tahir Ali Barlas idi. Mazbatalarımız hazırlandı. Bize verildi. Temmuz 1920’de Kars’tan Erzurum yolu ile Trabzon’a indik, Yunan va­ purları Karadeniz’de korsanlık yapıyor, her yolcu vapurunu mua­ yene ederek, gerek milletvekili ve gerekse subayları alıp Yuna­ nistan’a esir olarak götürüyordu. Hazım Bey Trabzon’da vali idi. Biz Samsun’a çıkıp hastalığımız bahanesiyle kimlik değiştirip tüccar sıfatı ile vilayetten tezkere aldık. Havza kaplıcalarına git­ mek için o gün vapura bindik, Bindiğimiz vapura birçok asker, cephane, Kars’tan getirilen üç tane 15’lik top, dört yüz ester yük­ lenip kıyı şehirlerini takip ederek, geceleyin Samsun’a geldik, karaya çıktık, sabaha kadar vapur tamamiyle boşaltıldı, iki gün Samsun’da kaldıktan sonra dört tane yaylı arba tutarak yola çıktık, bizimle gelen cephaneleri köylerden gelen 250 kağnıya yükliyerek bir gün önce Samsun’dan yola çıkarmıştı. Biz o gün Samsun’dan Çakallı Han’a gelmiştik ki, Pontos harekatı da başlamıştı. Dağlar­

331


dan silah sesleri geliyordu. Gece bizi haber alan kolordu subayla­ rından Karslı Hatın oğlu Yüzbaşı Takiyettin Bey 28 subayla gelip beni yataktan kaldırdılar ve birçok bilgi verdiler. Cemal Cahit (Toydemir) de Pontosçuları takip için komutan tayin edilmişti. Sabahleyin Çakallı’dan kalktık, Hacılar dağına doğru çıkıyoruz. Ormanlık bir derenin içinden bir ağlama sesi işittik, derhal yanı­ mızdaki jandarmalar koştular. Dar bir boğazda bir çift manda bir kağnı arabası ve üzerinde dört sandık mermi, başında da bir kadın ağlayıp duruyor. Kadının ağlamasını duyan eşim Bayan Zehra derhal yanımdan atlayıp kadıncağızın yanına vardı, niçin ağladı­ ğını sordu. Mandasının biri hasta olmuş, diğer arkadaşları bırakıp gitmişler. Ormanların arasından da durmadan silah sesleri geli­ yordu. Bunu eşim Bayan Zehra gelip bana söyleyince, kadına “Arabayı bırak, mandaları önüne kat, seni beraber götürelim” dedim. Fedakar Türk kadını bana : “Beyefendi bunu nasıl bırakı­ rım, düşman Ankara’nın üzerine geliyormuş, dört sandık cephane bırakılır mı, bu milletimin malı olup, bana emanettir. Ya ölürüm, yahut da götürüp cepheye iletirim” dedi. Kadıncağızın yanına iki muhafız jandarmayı bıraktık, biz arabalarımızı sürerek dağın başı­ na çıktık. Kağnılar bir pınarın başında istirahat ediyorlardı. Derhal bunlardan iki çift öküzle iki jandarmayı daha geriye çevirdik. Orada, kadın arabası, dört sandığı ve iki mandası ile gelip kafileye kavuşuncaya kadar biz de istirahat ettik. Kadının dört sandığını da diğerlerine taksim ettik, kafıleyide yola çıkardık. Arkadan da se­

332


kiz tane ağır topların beherine dörder çift manda koşulu olarak geliyordu. Biz Çorum’a geldik. Bütün toplar da bizimle beraber Çorum ’a gelip kavuşmuştu. Çünkü geceli gündüzlü devredilip geliyordu. Çorum’da menzil müfettişi bulunan Haşan Askerî Bey’le görüştük, Yunanlılar Kütahya tarafından yürüyüşe geçip Ankara’ya doğru geliyorlarmış, iki gün istirahattan sonra yola çıktık. Geceli gündüzlü yol aldıktan sonra Ankara’ya gelip ka­ vuştuk. Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ettik, meclis mazbataları­ mızı verdik. Mazbatalarımız okundu, kabul edildi. Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın imzalarını taşıyan birer fotoğraflı millet­ vekili kimliklerini aldık. Önce şubeye ve sonra da dilekçe encü­ menine seçildim. Arkadaşlarımdan Ali Rıza Bey üç ay sonra ve Server Bey de altı ay sonra Meclise gelip katıldılar.

DÜNYA SİYASETİNDE BAZI DEĞİŞİKLİKLER Sovyet Rusya, Büyük Millet Meclisi delegeleriyle M osko­ va’da ahitname imzaladı. Biz Elviye-i Selase’den, Batum ile Ak­ baba kazasının 45 köyünü verdik. Bunun yerine Tuzluca ve İğdır kazalarını aldık. Bu kazalar İran devleti ile Ruslar arasında yapı­ lan Türkmençayı muahedesi hükümlerine göre İranlIlardan alın­ mış R usya’ya verilmişti. 93 sınırı Kağızman’ın 25 km. güneyin­ deki Akçay’dan ileriye geçmiyordu. Şimdiki sınır Ağrı dağını da içeri alarak 45 km. daha içeriye girerek Karasu kaynağına ulaş­ mıştır. Bolşevikleri iç işleri düzenledikten sonra, Kızılordu da

333


çalışan Türk subay ve erlerinin bir kısmı Kırım’da terhis edilerek, Türkiye’ye gönderilmişlerdi. Geri kalanları da Baku’yu işgal et­ tikten sonra bütün teçhizatları ile, hatta sekiz Rus başhemşiresi (hasta bakıcı) de bu kuvvetin içinde olup bir alay teşkil ederek, Türkiye’ye geçmek üzere Bakû’den hareket etmişlerdi ki : Ermenilerden kaçıp da, Azerbaycan’a sığman Karslılar da üç vagon dolusu aileleri de beraber olmak üzere, bunlarla beraber Gümrü’ye gelmişlerdi. Ermeniler Türk Kızılordusu’nu karşılamak için üç, dört bando ile istasyona kadar gelmişlerdi. Bakû’de kurulan Doğu Halkları Kurultayı’na katılan Dr. İbrahim Tali Bey de bunlarla beraberdi. Kâzım Karabekir Paşa istasyonda bizi karşıladı. Bütün subaylar ve erler vagonlardan indiler, teftiş edildikten teçhizatı ve mühimmatı teslim alındıktan sonra; subayları ve erleri terhis ede­ rek orduya katmadan memleketlerine şevketti. Bakû kongresinde Türkistan, Hindistan, İran ve Türkiye’den delegeler toplanmışlar­ dı. Enver Paşa da gelmişti. Halk kurultayı terkederek, Enver Paşa’yı görmek istiyorlardı. Rus ordusunda çalışıp da kurultaya gelen komünist Türk subayları, bu vaziyeti görüp Enver Paşa’yı vurmak istedilerse de Zinovyev izin vermedi. Türk milletinde Enver Paşa’ya karşı duyulan muhabbeti görerek hoşlarına gitmedi. Enver Paşa’yı da ortadan kaldırmak çarelerini arıyorlardı. Bunu hisseden Enver Paşa savuşarak Türkistan’ın Fergana dağlarında çalışan 6 bin mevcutlu zengin ailelere mensup Türk çocukları, Muhammet Erkeş adında kolu çolak bir hocanın reisliği altında,

334


durmadan fırsat düştükçe Ruslarla çarpışıyorlardı. Enver Paşa Gidip bu kuvvete katıldı. Türkistanlılar bu topluluğa Baskıncılar adını veriyorlardı. Enver Paşa kuvvetini artırmak için Afgan Hanı Emanullah Han’ın yanına giderek bir çok para ve mühimmat ge­ tirdi. Enver Paşa’nın adını işitenler gelip bu kuvvete katılıyorlardı, gün geçtikçe büyüyen bu kuvvetin sayısı 30 bine çıkmıştı. Bolşevikler Cemal Paşa’yı Emanullah Han’a gönderdiler. Enver Paşa’ya yardım etmemesini rica ettiler. Amanullah Han : “Enver Paşa’yı ben seviyorum, elimden gelen yardımı da- yapacağım” dedi. Cemal Paşa ise Tiflis’e geldi, Türkiye’ye geçerek, Mustafa Kemal Paşa’dan, Enver Paşa’nın yaptığı yanlış işe engel olmak için; Bolşeviklerle aramızın yeniden açılmaması için bir mektup alıp götürmek istiyordu. Bolşevikler Cemal Paşa’dan da şüphele­ nerek, Tiflis’in Ganavuski caddesinde Türk Konsolosluğuna ge­ lirken, emir subayları ile beraber öldürdüler. Derhal Avrupa ote­ lindeki evraklarına ve eşyalarına el koydular. 15 bin lira da parası vardı, bunu da aldılar. Türk Konsolosluğu bu üç şehidi tabutlara koyarak trenle Kars’a gönderdiler; Karslılar cenazeleri vagondan çıkartarak omuzları üstünde şehri dolaştırdıktan sonra, tekrar va­ gona koyup Erzurum’a gönderdiler ve orada defnettiler. Enver Paşa üzerine yürümek için Biolşevikler, 80 bin kişilik kuvvetle Fergana’ya saldırdılar. Hayli muharebe edildikten sonra, Enver Paşa kuvvetleri dağıldı, kendisi yalnız Türk subay ve erle­ rinden müteşekkil elli kişisi ile kaldı. Geceyi ufak bir tepenin

335


başında geçirirken bu tepeyi haber alan Ruslar etrafını bir çember gibi kuşattılar, gün doğuşu sırasında tepe sarılmıştı. Bolşeviklerin kendilerine doğru geldiklerini gören Enver Paşa, yüz metre yak­ laşmalarına kadar hiç sesini çıkarmadı. Kendinin de son dakikaları yaklaştığını hisseden Paşa, tabancasını eline alıp aralarına daldı. 1 0 -1 2 kadar Bolşeviği öldürdükten sonra aldığı ağır kurşun yara­ sı ile yere yığıldı ve gözlerini bu fani hayata kapadı. Ruslar Paşa’nın da elbiselerini soyup evraklarını aldılar. Olduğu yere bıra­ kıp gittiler. Türkler de oracığı, kendisine ebedi istirahatgah yaptı. Bolşevikler için artık hiç bir engel kalmamıştı. Ermenistan’da Taşnak Hükümeti’nin reisi olan Hadisov, heyeti ile savuşup Pa­ ris’e gitmişti. Geriye kalan Taşnaklar da İran’a geçmişlerdi. Bura­ da da Bolşevik idaresi teşekkül etmişti.

BİRİNCİ B.M.M.’NİN ÇALIŞMA DÖNEMİNDE Biz Ankara’ya geldiğimiz gün, halk da bir taraftan göç edip Ankara’dan kaçıyorlardı. Başlayan Altıntaş ve Kütahya muhare­ besinde ordumuz müdafaa ederek Eskişehir’e kadar çekilmişlerdi. Düşman Eskişehir’e geldi., ordumuz da Eskişehir’i terkederek çıktılar, o gün alman bilgi Yunanların Eskişehir’de çadırlı karar­ gah kurdukları haberi idi. Meclis, İcra vekilleri Heyetinden bu durumu anlamak istedi, derhal İcra Vekilleri Reisi olan Fevzi Paşa (Mareşal Çakmak) kürsüye gelerek “Savaşta galip gelen ordu çadırlı ordugah tutarsa, askerlerinin noksanlarını ikmal eder. Fazla

336


kuvvet alır, ondan sonra ileriye yürü” dedi. Biz: “Bizim ordumu­ zun durumunu izah edin” dedik. “Ordumuz müdafaa yolu tut­ muştur, düşman geldikçe biz de müdafaa edeceğiz” dedi. Meclis bizzat orduyu görmek için 15 kişilik bir heyet seçti. Hemen yola çıktılar. Gördükten sonra dönüp bu arkadaşlar mecliste bize izahat verdiler. Ordumuzda 15 bin mevcut kalmış. Askerlerin başlarında şapka , ayaklarında bir şey yok. Yerde sürüne sürüne müdafaa ederek dizleri bile nasır bağlamış, su içmek için matarası bile yok. Süngü yok, süvarilerin kılıcı yok, Bizler bu haberleri aldıktan sonra, bir gün Fevzi Paşa (Mareşal Çakmak) kürsüye gelerek Meclisin Kayseri’ye kalkmasını teklif etti. Derhal Mecliste bir gürültü kotu. İlk söz alan Erzurum Mebusu M ustafa Durak Bey : “Biz buraya ölmeye geldik. Kayseri’ye kaçmaya gelmedik, bilakis silahlanıp hepimiz de düşmana karşı gideceğiz” derken Fevzi Paşa (Mareşal Çakmak) kürsüden inip gitti. Bir gün sonra bir harita ile geldi, kürsüye çıktı. Haritayı açtı; “Düşman noksanını tamamla­ dıktan sonra ileri harekata geçecek” Harita üzerinden bizim de müdafaa yerlerimizi göstererek : “Düşman sekiz gün sonra Anka­ ra’ya gelecek, hükümeti selamete çıkaralım. Burada olmazsa Kı­ zılırmak sırtlarında, Sivas dağlarında, Erzurum yaylasında, bir tanemiz kalıncaya kadar çarpışacağız” dedi. Meclis geri gitme teklifini katiyen kabul etmedi. Fevzi Paşa (Mareşal Çakmak), “Mademki buradan çıkılmasını kabul etmiyorsunuz, aileleri gön­ deriniz” deyince, bunu meclis kabul etti. Yalnız önce cephede

337


çarpışan subayların aileleri gidecek, İkincisi milletvekillerininki, üçüncüsü geri hizmette çalışan subay ve memurların aileleri geri gönderilecek” kararını kabul etti. Nakil için İç Anadolu’dan gele­ cek arabalar, buna göre taksim edilecekti. Milletvekillerinin ailele­ rini göndermek için 12 kişilik bir komisyon teşkil edildi. Ailesi yanında olan 125 milletvekili vardı. Kura çekildi. Kars milletve­ kili olan Cavit Bey’le bana, onuncu sıra çıktı. Atatürk’e ise 120. Sıra çıktı. Her gün gelen taşıtlar, cephede çalışan subayların aile­ lerine verilir, sonrada milletvekillerine ayrılırdı. Bizim sıra geldi, beş öküz arabasını teklif ettiler ben. “At arabası olmayınca ailemi gönderemem” dedim. 120. Sıra Mustafa Kemal Paşa ile, Millet Meclisi ikinci reisi Adnan Adıvar’a geldi. Onlara da beşer öküz arabası verildi. Onlar kabul ettiler, eşyaları yüklendi, yola çıktılar. Bundan bir gün sonra polisler çift atlı üç araba da bize getirdiler, birisine eşyaları koydular, diğerlerine de Cavit Bey’in eşyası kon­ du ve eşim Zehra bindiler. Kırşehir’e kadar nakil ücreti olarak defaden 50 lira verdik. Arabanın biri boştu, eşim Zehra: “Boş arabaya niçin ücret veriyorsun” deyince ben ona ; “Yolda İhtiyar, Yaralı, hasta, kimsesiz veya kadın ve çocukları alıp Kırşehir’e götürün” dedim. Sabahleyin bunları uğurlamak için Cebeci hasta­ nesinin önündeki çeşmeye kadar gitmişken, iki kadının arkaların­ da birer- bohça ve birer çocuklarının da ellerini tutarak yürüdükle­ rini gördüm, sordum “Hanımlar nereye gidiyorsunuz ve kimlersi­ niz” deyince kadının birisi Yüzbaşı ailesi olduğunu, kocasının

338


cephede bulunduğunu, kendilerinin de İraklı oluşundan ötürü burada kimseyi tanımadığını, düşman körkusu ile ablası ve ço­ cuklarıyla bu şekilde yola düzüldüklerini söyleyince ben eşime; “Zehra bak, dediğim oldu, haydi al şunları ve yolda böyle tesadüf ettiklerini de ihmal etme” dedim ve arabaları Allaha emanet edip vedalaştım. Kırşehir’e doğru ilerlediler. O gün mecliste arkadaşlar Mustafa Kemal Paşa’ya “Düş­ man hazırlık görüyor, paşam siz ordunun başına geçeceksiniz, artık hazırlığınızı yapınız diye” ricada bulundular. Başkomutanlık Mustafa Kemal Paşa’ya teklif edildi, o : “Başkomutan olsam bu millete çok ağır gelir” Biz sorduk; “Bu ağır gelen mesele” nedir? Buyurdu ki: “Bütün milletin elindeki bulunan mevcudunun yüzde kırkına el koyacağım” dedi. Meclis arkadaşları ise, düşman geldi­ ği zaman yüzde yüzünü ve bütün varlığını aldıktan sonra namu­ sumuz, şerefimiz, toprağımız, düşmanın ayağı altında çiğnenecektir. Yüzde kırkını değil ne kadar emrederseniz hiç kimse esir­ gemeyecektir, diye cevap verdiler. Üç gün süren gizli celseden sonra üç ay süreyle Başkomutanlık kanunu kabul edildi. 1 No.dan 12 No.ya kadar % 40 el konma cetvelleri hazırlandı. Ankara’da açık alanlara çadırlar kuruldu. Geceli gündüzlü tenekeden mata­ ralar yapılıyordu. Bu arada, bir hamama depo edilmiş süngü ve kılınç bulundu; bunları paslan silinip çarka verildi. Her evden çoraplar, çarıklar, çamaşırlar durmadan teslim ediliyor, İç Ana­ dolu’dan ve merkez ordusu komutanı olup Sivas’ta oturan Nuret­

339


tin Paşa durmadan akın akın askerler gönderiyor, Kars’ta bulunan 9. ve 12. Tümenler yola çıkarak, cepheye kavuşmak için geceli gündüzlü geliyorlar. Yirmi günün içinde 70 bin kişilik bir kuvvet hazırlandı. Mustafa Kemal Paşa hazırlığını görmüştü, meclise vedalaşmaya geldi. Arkadaşlar, “Biz de beraber gidelim” diye ısrar ettiler, kabul etmedi. Yalınız Yozgat milletvekili Süleyman Sırı İçöz ayağa kalkarak: “Arkadaşlar, hepinizin vekili olarak bir nefer gibi ordunun arasına karışacağım, ya şehit olacağım, yahut düşmanı mağlup ettikten sonra tekrar size gelip kavuşmam için bana izin vermenizi çok rica ederim” dedi. Meclis bunu kabul etti. İçimizde bulunan Alimler dua ederek, M ustafa Kemal Paşa’ya muzaffer olarak dönmesi için Ulu Tanrıdan yardım diliyerek hep beraber uğurladık. Yalnız Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’dan şu ricada bulunduk: “Her gün yapılan harekatı sabahleyin saat onda, akşam üçte, saat 17’de meclise bildirmesini rica ettik. Memnuniyetle kabul etti. Trabzon Milletvekili Hüsrev Gerede’yi bu işe memur tayin etti. Cepheye gitti, Eskişehir önündeki bulu­ nan orduyu Sakarya’ya kadar geri aldı, yalınız önde az bir kuvve­ tin bulunduğunu, Yunan Başkomutanı Papolas’a bildirdi. Papolas o gün resmi bir tebliğ çıkararak “Askerler hedefiniz” diye emir veriyordu. Yunan ordusu yürüdü, bizim öndeki az kuvvet çekilerek Sakarya’ya geldiler, her günkü hareketten meclis haberdar olu­ yordu. Başkomutanın son verdiği bilgi “Düşmanın mevcudu 120

340


binden fazladır. Arkasını Gök dağa verdi, kaçacağı yollar Tuz gölü ve bataklıklarıdır. Ya geride fazla kuvveti var ona güveniyor ve yahut Allah tarafından yolu bağlanarak tuzağa düşüyor” diye buyurdular. İki gün sonra savaş başladı. 18 gün devam etti. Musta­ fa Kemal Paşa’nın yaydığı günlük emirle meclise toplandık; Hüsrev Bey’in yolunu bekliyoruz. Hüsrev Bey düşünerek geliyor*

du, felaketli bir haber getirdiği halinden belli idi: “Haymana’dan Sakarya’ya kadar 18 km. orduyu geri çekerek Sakarya’yı bu tarafa geçtiğini ve savaşın birinci safhasını kaybettiğini” bu günlük emirle bildiriyordu. “Yalnız savaşa katılmayan 20 bin kişilik zinde bir kuvvetim elimde mevcuttur” diye, meclise gizli olarak bildiri­ yordu. Papolas ise resmi tebliğinde: “Savaşın birinci safhasını kazandım, Türklerin Sakarya’nın öbür cephesine attım” diye yazı­ yordu. 19 gün Başkomutan Mustafa Kemal Paşa , 12. Grup Ko­ mutanı Halit Paşa’ya emir vererek “İleri hareketle düşmanı bir deneyiniz” diye emir verdi. Halit Paşa sabaha karşı harekete geçti, kaybedilen 18 km.yi aldıktan sonra, savaşın birinci gününde kay­ bedilen gözetleme tepesini de aldığını bildiriyordu. Mustafa Ke­ mal Paşa 20. Günü “Bugün var kuvvetlerimle her taraftan taarruza kalkacağım” diye haber vermişti. Yunan tayyareleri de gelip, An­ kara’ya bomba atarak istasyonda bir iki vagonu yakıp gitmişlerdi. O gece hiçbirimiz yatmadık, sabaha kadar Ulu Tanrıya yalvarıyor yedide meclise toplanıp sat onu bekliyorduk. Hüsrev Bey’in yolu­ nu gözlüyorduk. Saat 9.45’te Hüsrev Bey uzaktan uzaktan görün­

341


dü, paltosunun bir kolunu giymiş, birini giymemişti. Koşarak geliyor, ara sıra sendeliyordu. Meclisin kürsüsüne çıkarak karşıla­ dık, Mustafa Kemal Paşa şunları yazıyordu: “Arkadaşlar, Tanrının iyiliğiyle düşmanı bozdum. Sakarya kan akıyor. Düşman boğulu­ yor, her taraftan bozgun halinde kaçıyor, ordum da takip ediyor. Zaferle sizi müjdelerim” diye haber geldi. Bu sevinçten kimimiz ağlıyor, kimimiz birbirimizi kucaklıyorduk. İsmet İnönü akın yapıyordu. Papola elbisesini bile alamıyarak karargahını yatağı ile beraber bırakıp kaçmıştı. Düşman bir gün kaçarak yol alıyor, bi­ zim ordumuz kağnı ile oraya beş günde varıyor. Düşman Eskişe­ hir’e vardı. Orada durdu. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ysa Sakarya Savaşı’m kazanarak Ankara’ya döndü, gelişinde büyük tören yapıldı. Sevgiler, sevinçler, alkışlar, teşekkürler, şükürler oldu ve Sakarya Savaşı bu şekilde kazanıldı. İtilaf Devletleri’ne gelince, Sakarya zaferinden sonra Sevr Muahedesi parçalanıp yere atılmıştı, ön safta yer alan İngiliz planı yavaş yavaş kayboluyordu. Aralarında bir geçimsizlik baş göster­ diği için, İtalyanlar umduklarına erişemeyince; Kuşadası’m da bırakarak çekilmişlerdi. Avrupa’da seyahatte bulunan Erzurum Milletvekili Celalettin A rif Bey her gün Avrupa durumundan bizi haberdar ediyordu, mecliste geceleri birkaç defa konferanslar vermişti. Paris’ten gelirken Başvekil Mösyö Briyan ile görüşmüş, kendisinin yakında Başvekillikten çekileceğini, iktidar mevkiinde iken; Türklere ayrı bir Barış Antlaşması yapılmasını istediğini

342


söylemişti. Madam Kölos’ta Ankara’ya gelerek, her gün Mustafa Kemal Paşa ile görüşmek, meclis müzakerelerini dinlemek ve dostluk bağım sağlamlaştırmak için çalışmaktan geri kalmıyordu. Bu sırada, Fransızların en yüksek mevkiinde bulunan Mösyö Franklen Buyım bir gün Ankara’ya gelerek Mustafa Kemal Paşa’yla görüştü. 1921’de Ankara mukavelenamesi yapılmaya baş­ landı. Bir geceki gizli celsemizde, Mustafa Kemal Paşa kürsüye çıkarak Fransızlarla aramızda yapılacak olan bu anlaşmanın mad­ delerini okumaya başladı. Sınır İskenderiye’den başlıyarak demir­ yolu boyu hattını takip ederek Irak sınırına kadar uzanıyordu. Suriye ile birlikte Hatay Fransızlara terkediliyor. Fransız askerleri de Adana’yı boşaltarak memleketlerine gidiyorlar. Bu haberi işi­ ten Hatay milletvekilleri ağlayarak kürsüye geldiler: “Biz kanımı­ zı dökerek size kavuştuk, bizi düşmana nasıl bırakıyorsunuz” diye feryat ediyorlardı. Meclis genellikle bu muhavereyi kabul etmeye­ rek reddettiler. Mustafa Kemal Paşa ise “Ben de sizin gibi bir Türk vatandaşıyım, sizin bu reddinizi, o ihtiyara bir defa daha gidip söyliyeceğim ve aldığım cevabı size getiririm” dedi ve mec­ lis kapandı. Dört gün sonra Mustafa Kemal Paşa kürsüye gelerek yeni mukaveleyi okumaya başladı. İskenderun’da Türk bayrağı dalgalanacak, Suriye Fransızların idaresinde kaldıkça, Hatay müstakil bir bölge olarak idare edilecek. Demiryolu boyunca takip eden sınır 15 km. geri atılacak, Halep’te Türk istasyonu buluna­ cak, trenlerimiz Halep’e serbest girip çıkacaklar. Aber kalesinde

343


meftun olan Süleyman Şah’ın türbesine Türk bayrağı çekilecek ve Türk erleri burasım muhafaza edecekler. Adana’yı boşaltıp da çekilen Fransızlar elbiselerine kadar orada bırakacaklar. Cephane, silah, nakil vasıtaları ve sair olduğu gibi Türklere terkedilecek. Yapılan değişmeler bunlardan ibaretti. Paris’te Türkiye’yi temsil eden İstanbul Milletvkili Ahmet Ferit Bey ayağa kalkarak : “Ar­ kadaşlar; biz ne kadar sıkıntılı, dar günler geçiriyor isek; Avrupa­ lIlar da savaştan usanmış, barışa kavuşmak için bahaneler arıyor­ lar, biraz daha dayanalım” deyince, Mustafa Kemal Paşa “Ben katiyen Türk toprağının bir santimini bile düşmana vermek iste­ mem, yalnız, büyük düşmanın birini daha savaş safından çekmiş oluyoruz, mühimmattan ne kadar sıkıntı çektiğimizi biliyorsunuz, bize oldukça, çokça savaş malzemesi ve erzak bırakıyorlar. Artık Fransızlarla bu anlaşmayı kabul edelim” dedi. Ekseriyetle kabul ettik. Hatay milletvekilleri de durmadan ağlıyorlardı. İngilizler ise, Sevr Muahedesi’nin harfiyen tatbikinden el çekmiyorlardı. İstanbul Hükümeti’ni sıkıştırıyorlar, hilafet ordu­ sunu, AvrupalIları kışkırtıyorlar, İmraniye hadiselerini çıkartıyor­ lar, bizi içten zayıflatmak istiyorlardı. Hindistan’dan çıkan Hilafet komitesi ise, Türkiye’nin lehinde çalışıyorlardı. Seyit Ali ile, Ağahan Londra’ya giderek, Sevr muahedesi maddelerinin gayet ağır olduğundan şikayet ediyorlardı. Bu sırada Hindistan Sömür­ geler Nazırı Monteko Londra’ya gelerek Loyd Georje’la görüşüp; “Sevr muahedesi maddeleri gayet ağır olduğundan, İslam alemi

344


bundan inciniyor” diye maddelerin hafifletilip

değiştirilmesini

istiyordu. Başvekil ise, “İngilizler üçyüz yıldan beri takip ettikleri amaçlarına ancak kavuştular, ölüp de mezara konulan Türkleri bir daha mı diriltmek istiyorsunuz” dedi. Bu cevabı alan sömürgeler Nazırı Monteko istifasını vererek The Times gazetesinde İngilizler aleyhine büyük bir makale yazdı. O günkü çıkan gazeteleri İngi­ lizler para ile toplamaya başladılar. Gandi ile, Seyit Ali durmadan Hindistan’ın kurtulması için İngilizler aleyhinde propagandalar yapıyorlardı. Hint Müslümanlarından Milyoner Şeyh Muhammedu-nül Kitvani, İngilizler aleyhinde kitaplar yazarak İslam dünyasına dağıtıyordu. İngilizler bu kitapların da beherine seksen sterlin vererek toplamaya başlamışlardı. Seyit A li’nin İngilizler sekiz defa ifadesini almak istemişlerse de bir kelime cevap ver­ memişti: “Niçin söylemiyorsun” diye sorduklarında : “Karşımdaki hakim Müslüman olmadıkça benden bir şey öğrenemezsiniz” demişti. En nihayet Seyit A li’yi ve Gandi’yi serbest bırakmışlardı. İngilizler son kozlarını Mustafa Sagir ile oynamak istediler. Mus­ tafa Sagir öyle yetiştirilmişti ki, bütün insanların dilini biliyordu. Hint Hilafet komitesi üyesi diye, alıp Ankara’ya gönderdiler, ya­ pacağı işleri şu şekilde planlamışlardı : İlk fırsatta Mustafa Kemal Paşa’yla görüştüğü zaman, dostluk tesis ederek, ya zehirle yahut kurşunla öldürüp kaçacaktı. Birinci gelişinde kolaylıkla Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret etti ve

345


iyi karşılandı. Edindiği bilgiyi İzmir’deki İngiliz zırhlısı komuta­ nına bildirdi. İkinci defa gelişinde Türk polisi peşinde idi. Anka­ ra’ya kadar geldi, takip edildiğini hissederek geriye döndü, kaçtı. Polis peşinde idi. İzmir’deki zırhlıya sığındı. Bizim arslanlar ise zırhlıya çıktılar, Mustafa Sagir’in kolundan tutup, sürükleyerek kayığa attılar, karada kollarını bağlayarak Ankara’ya getirdiler. Kırk giin ifadesi alınarak şimdiki CHP binası (Yani eski Meclis binası) önünde, üç ağaç kurularak, asıldı ve ettiğini buldu.

SOVYET RUSYA İLE DOSTLUĞUMUZ Sovyet Rusya ile Moskova Antlaşması imzalandıktan son­ ra, Rusların bizden, bizim de onlardan gayrı dostumuz olmadığı meydana çıktı. Sovyet Rusya’nın Ankara Büyükelçiliğine Yoldaş Aralov tayin edildi. Haftada bir kere Mustafa Kemal Paşa’yla görüşerek, dostluk bağlarını kuvvetlendirmeğe çalıştı. Mustafa Kemal Paşa onu Başkomutanlık Meydan Savaşında beraberlerine alıp cepheye götürdüğü zaman, Yoldaş Aralov Konya’nın Beyşe­ hir kazasında Rus köyleri görüyor. Bunlardan izahat alıyor, bir asırdan beri İç Anadolu’nun ortasında yaşayan bu Ruslar, Türklerin bunlara hiç tazyik etmediklerini dini ve millî geleneklerine hiç karışmadıkları, adeta müstakil küçük bir dukalık gibi yaşadıklarını yoldaşa söylüyorlar. Aralov Ankara’ya dönüp geldiğinde; Haki­ miyeti Milliye gazetesi ve Yeni G ün’de uzun uzun makaleler yazdı. Türkleri öven bu yazılarda azınlıklara hiçbir .baskıda bu­

346


lunmayan Türklerin, ali cenaplığından bahsediyordu. İtilaf Dev­ letleri Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ın egemenliklerini tasdik ettikten sonra, İbrahim Abilov Azerbaycan elçisi olarak Ankara’ya geldi. Cebeci’de kiralamış olduğu büyük bir binaya Azerbaycan bayrağının çekilmesi için büyük bir tören hazırlandı. Başta Mustafa Kemal Paşa ve B.M.M.’deki bütün milletvekilleri ve Ankara halkından toplanan 50 bin kişilik bir kalabalık kütle içinde bir taraftan da ulemanın duaları yükselirken, kadın ve er­ kekler de sevinçlerinden gözyaşı dökerlerken, Mustafa Kemal Paşa da kendi eli ile bu kardeş memleketin bayrağını, sefaret bina­ sına çekiyordu. Elçilik erkanından olan, yirmi kadar kız ve erkek delikanlılar da vardı. Mustafa Kemal Paşa ve biz milletvekilleri fırsat buldukça bu elçiliğe gelir, sabaha kadar millî ahenklerle dostluk ve kardeşlik bağlarını kuvvetlendirirdik. Bu Kafkas şen­ likleri aynı zamanda Kars’ta da başlamıştı. Kars’taki Rum konso­ losu Yoldaş IMorman, beraberinde yirmi kadar kız ve erkeklerden ibaret gençlerden müteşekkil bir grup getirmişti. Azerbaycan kon­ solosu Karabetyan’dı. Kars’taki halkla bu konsolosluklar arasında samimiyet o kadar ilerlemişti ki, her gün bir ailenin evinde sa­ bahlara kadar çaylar, ziyafetler ve oyunlarla vakit geçiriliyordu. Bu siyasi havayı müsait bulan, Doğu Cephesi Komutanı olan Kâzım Karabekir Paşa, Ankara B.M.M. kuruluşunun başlangı­ cı olan Erzurum kongresini hazırladığı gibi, Kars Konferansını da açmayı başardı. Bu konferansa başkanlık yapıyordu. Büyük Millet

347


Meclisi hükümetinin lehine olarak, Sovyetlere önemli maddeler kabul ettirdi. Bu maddelerin en önemlileri şunlardı : “Batum ’da B.M.M. Hükümeti adına bir ambar bulunacak, doğu illerimizden İstanbul’a ve sahillerdeki her şehre sevkedilecek malları, Kars’tan Türk treni alacak, Gümürü ve Tiflis yolu ile Batum’a götürüp bu ambara teslim edecek, buradaki memurlar Türk memuru olacak, İstanbul’dan gerek Kars’a ve gerekse doğu illerimize gelecek mallar, gene aynı ambara deniz yolu ile getirilip teslim edilecek, Türk trenleri bu malları alıp Kars’a getirecek, Batum ile Kars arasında Türk trenleri serbest olarak taşıma işine devam edecek. 8. Maddeye göre de; Aras suyunun taksimi, İğdır’da müşterek olarak bir baraj kurulacak, Aras suyu eşit olarak bölünecek, Türk vatan­ daşı olup ta Rusya’ya kaçan Ermeniler, altı ay içinde kendi va­ tanlarına dönecekler. Bu husus için Rusya’daki elçilik ve konso­ losluklara gerekli emir verilecek” Doğu demiryolları 1927 tarihine kadar ayrı bir başmüdürlük idaresinde çalıştırılıyordu. Trenlerimiz maalesef Gümrü’den o yana geçemediler. Baraja gelince Ruslar kendilerine ait olan kısmı yaptırdılar, istedikleri kadar Aras’ın suyunu alıyorlardı. Bizim tarafsa yarım kaldı. Altı ay zarfında Ermeni göçmenlerinin Türkiye’ye dönmesi icabederken müddet bittiği halde, hiçbirisi geriye gelmedi.

348


BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI İkinci fevkalede vaka, Başkomutanlık Meydan Savaşı’dır ki, tarihimizde yazılıdır. Bu iki savaşın arasında geçen zaman içinde, Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşek)’in bir heyetle Avrupa’ya gönderilmesine karar verildi. Millî sınırlarımız içeri­ sinde hiçbir nüfus kaybetmeden, hayırlı bir barış yapılması ve bunun çarelerini bulmak üzere Avrupa’ya gönderildi. Y usuf Ke­ mal (Tengirşek) Paris ve Londra seyahatlerinden döndü, geldi. M eclis’te izahat verdi. Loyd George ile görüştüğü zaman, Loyd George kendisine İngilizce : “Hoş geldiniz” dediğinde kendisi de Türkçe “Hoş bulduk Başvekilim” dedikten sonra, Fransızca konu­ şuyor. İngilizler Yunanlılara, “Biraz daha dayanınız, Türkler kapı kapı barış dileniyorlar” diye propaganda yapıyorlardı. Gazi Mus­ tafa Kemal Paşa : “Bu adamlardan merhamet beklemek boşunadır. Yalnız biz hazırlığımızı yapacağız, Türkiye’de yaşayan tüm erkek ve kadınlarla birlikte ya kanımızı döküp imha olacağız, veyahut düşmanı imha ederek vatanımızı kurtaracağız” diyerek, çareler aramaktan başka bir yol olmadığım göz önüne alıp, hazırlığa baş­ ladı. İç Anadolu’dan ve doğu illerimizden askerler geliyor, talim gördükten sonra, ordularla birleşiyor. Ağustos ayı geldi. En kuv­ vetli ordu, Afyon cephesinde Ali İhsan P'aşa’mn ordusu idi. Mal­ ta’dan kaçıp gelen Ali İhsan Paşa ve Yakup Şevki Paşalar ordu komutanlıklarına geçirilmişlerdi. Ali İhsan Paşa, Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı emirlere itaatsizlik gösterdiğinden, kendi­

349


sini acele Ankara’ya çağırdı ve Nurettin Paşa’yı yerine gönderdi. 26 Ağustos 1922 Başkomutanlık Meydan Savaşı başlıyor. Yunan istilası altında bulunan yerlerimiz, zulüm altında inliyor, ocaklar sönüyor, malları Yunanlılar tarafından gasbediliyor, mukaddesa­ tımız ayak altında çiğneniyor. Buna tahammül edemiyen Gazi Mustafa Kemal Paşa, gece ile hazırlığını görerek, Afyon cephane­ sine giderek, Fevzi Çakmak ile birlikte ve diğer komutanlar da beraber olduğu halde, Kocatepe’de geceyi geçiriyorlar. Gazi Mustafa Kemal Paşa yamçısını arkasına alarak istirahat etmek üzere biraz yatıyor. Fevzi Çakmak ise, elinde Kur’an okuyordu. Sabaha

kadar

Gazi

Mustafa

Kemal

Paşa

kalkarak

Bismilaahirrahmanirrahim diyerek atma bindi. Fevzi Çakmak da sabah namazını kılmıştı. O da beraber, bindiler, hazırlıklar tamam, düşman cephesine. İlk önce toplarla ateş açıldıktan ve dört saat devam eden bu dövmeden sonra her taraftan da hücuma geçilmiş­ ti. Aynı gün, bütün devletlerle aramızda bulunan telgraf ve telefon muhabereleri hiçbir tarafa haber sızmamak üzere emirler verildiği gibi, bankalardaki işlemler de durdurulmuştu. Sekiz saat devam eden muharebeden sonra bir yıldan beri Yunanlıların ha­ zırladıkları tahkimat, tel örgüsü, pamuk gibi göğe savrularak, düşman bozulup kaçmaya başlamıştı. Bu kaçış öyle bir surette devam ediyor ki, cepheden uzakta bulunan Yunanlılar dahi tutunamıyarak kaçmaya başlamışlardı. Mürsel Paşa, süvarileriyle

350


yaptığı kovalamada İzmir’e giriyor. Cepheden firar eden Yunan­ lılar Mürsel Paşa’dan dört gün sonra İzmir’e geliyorlar. Halk “Türk ordusu geliyor” diye karşılamaya çıkıyor. Görüyorlar ki bozgun Yunan ordularıdır, çevirip cümlesini esir alıyorlar. Bun­ dan önce Sakarya Savaşı’nda başkomutan olan Papulas azledil­ mişti. Yerine Hacı Anastas gelmişti. Bu hali idare edemiyeceğini düşünerek çekilip, yerine Trikopis gelmişti ki, Başkomutan Trikopis erkanıyla esir düşmüştü. Yunan ordusu da tamamiyle memleketten kovularak Çanakkale boğazına doğru yürürken, İstanbul’da bulunan İtilaf Devletlerinin harp gemileri telaş ve heyecan içinde kaldılar, İngilizler Fransızlara rica ederek : “Türklerin bize inanları kalmamıştır, sizinle dostlukları iyidir. Bir ant­ laşma imzalanması için aracı olun” deyince, hemen Fransa’dan Mösyö Franklin Buyım gelerek, Mudanya Mütarekesi İsmet İnönü tarafından aktedildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa, Başkomutanlık savaşından muzaffer olarak Ankara’ya döndü. Bundan sonra Lozan’da Barış Konferansı açıldı, İsmet İnö­ nü heyetiyle gitti ve Birinci Barış Konferansından netice alamadı. İkinci defa heyetiyle, tekrar Lozan’a gitti. Lozan Antlaşmasını yaptı, barışı imza etti. Türk’ün istiklalini bütün dünyaya kabul ettirdikten sonra Ankara’ya döndü. Büyük Millet Meclisi üyeleri arasında İkinci Grup’la yapılan münakaşa neticesi olarak Trabzon mebusu (Ali Şükrü Bey) olayı meydana geldi. Bu olayın netice­ sinde Birinci Dönem Millet Meclisi oturumuna nihayet vererek

351


meclis fethedildi. İkinci seçime karar verildi. Ben de arkadaşlarla meclisten ayrılarak Kars’a döndüm.

KARS’A AİT SON SÖZ Kars’ın siyasi ve coğrafi ve iktisadi durumları : Kars doğu illeri ile, İç Anadolu ellerimiz ve Kafkasya Türklerinin arasında köprü vazifesini görmektedir. Merhum Kâ­ zım Karabekir Paşa’nın Kars Türkiye’nin bel kemiğidir” diye işareti aynı konuya temas etmektedir. 2 bin yıl önce kuzey ve doğudan akın yaparak gelen Tiirkler, Hazar’ın dört bir tarafını Volga ağzına kadar işgal edip, yurt edindikten sonra; Kazbek ve Elbrus dağlarının eteklerinden yürüyerek, Azerbaycan sınırlarını tamamiyle Gürcistan içlerine yayılıp bir taraftan Aras boyu bir taraftan Kur nehrinden yukarıya doğru Allahuekber silsilelerine; Kars, Ardahan, Ahıska gibi büyük illerin yaşayış tarzını kendileri­ ne uygun buldukları gibi, havası güzel, otlu, sulu ve çiçekli dağ­ larla bir taraftan yalnız çan dağlarından aşarak Çoruh nehri bo­ yunca ve Azgır boğazından Karadenize inmişlerdir. Bunu için de, Ruslar doğu illerine hâkim olmak için Kars üzerindeki arzuların­ dan vazgeçmemişlerdir. Türkler ise buralara yerleşmiş, asıl bu yurdun kendilerinin olduğunu her muharebede kanlarını dökerek Türk camiasından ayrılmıyacaklarını isbat etmişlerdir. Kars hak­ kında Ermenilerin iddiaları ise, Rus ansiklobedisinde ki hafifçe bir efsaneden gelmektedir. Güya Ardahan’da Gürcüler Kars’ta da

352


Ermeniler var iken, Ermeniler Karadağ kalesinin içinde bulunan kiliseyi yapmaya teşebbüs ettikleri zaman, Gürcüler bir gece bas­ kın yaparak ustaları esir götürüp ve gözlerini de çıkardıkları efsa­ nesi yazılmakadır. Ermeniler Kümbet Camii’nin, kendilerine ait olduğunu id­ dia etmektedirler. Halbuki bu caminin tarzı mimarisi Selçukların olduğuna delildir. Caminin temeli dört metre yukarı çıktıktan sonra iki metre genişliğinde, bir metre dikliğinde bir taşın üzerin­ de kabartma bir arslan resmi çıkarıldıktan sonra temele koyul­ muştur ki, Ermeniler bunu değiştirmenin imkanını bulamamışlar­ dır, bu taşda Caminin Selçuklara ait olduğunu ispat etmektedir. Camisinin kubbesi üzerinde 12 tane insan resmi olduğu gibi, baş­ ka hayvan resimleri de vardır. Eski ihtiyarlarımızdan duyduğumuz efsane,

Selçukların

resimleri,

İbrahim

Hakkı

Hazretlerinin

Marifetnamesinde yazıldığı gibi, seneyi devri teslim alan burç ve yıldızların resmi olduğunu söyledikleri, halkımız arasında herkes­ çe malumdur! Kars, Volga boyundan Kafkas yolu ile gelen Tiirklere; daima konak vazifesini yapmıştır. Gerek İlhaniler, gerekse Özbekler daima bu yol ile gelmişler, buralardaki boşluklara göç­ menlerini

yerleştirdikten

sonra

Erzurum

ve

oradan

da

İç

Anadoluya yürümüşlerdir. Bunu ispat eden bir delil, Kars’ta yatan Horasan’ın Harakkan köyünden gelen Ebül Hasan-ı Harkani’dir. (424 tarihinde vefat etmiş, bağrını Kars kalesine vererek 940 yıl­ dan beri Kars’ı şereflendirmektedir.) Lala Mustafa Paşa Kafkasya

353


seferi yaptığı zaman, bu zatın üzerine de Evliya Camisi adıyla bir cami yaptırmıştır. Coğrafi vaziyeti doğudan Arpaçay, kuzeyden Akbaba dağları ile Gürcistan’a sınır olarak Kur nehri boyundan Çoruh nehrine kadar uzanır ve oradan Çoruh nehri ile, kuzey batı­ dan Erzurum sınırına ve oradan güney tarafından Aras boyunca Eleşkirt dağları ile Ağrı’ya kavuşur. Bu sınır içerisinde birçok yaylalar ve bitmez tükenmez Sarıkamış ve Göle ormanları ve oradan Karadeniz’e kadar Artvin ormanları ile ve birçok da ma­ denlere sahiptir ki, Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslar bir mühendis heyeti teşekkül ettirerek, Çoruh nehrinin. Karadeniz’e döküldüğü yerden Bayburt’a kadar 56 maden keşfetmişlerdir. Aras boyunda olan Kağızman ve İğdır’a kadar olan 125 km .’lik mesafe 2500 m. yüksekliğindeki dağlar, genellikle kaya tuzu ve bunların arasında arsenik, altın, bakır, manganez ve porselen ve civa ile doludur. İktisadi cihetten yaylalarda, birçok koyunlar ve damızlık hayvan­ lar yetiştirilir. 1917 - 1918 yılları istatistiklerinde Kars yıllık hu­ bubat olarak 4 bin vagon arpa, buğday ve çavdar, 50 milyon balya halinde ot ihraç eder; kasaplık hayvan olarak 100 bin koca öküz ve sağıma yaramayan inekler, 100 bin erkek koyun, 500 bin kilo peyniri, 300 bine yakın deri ve yarım milyon yapağı, yarım mil­ yondan fazla pamuk ihraç ederdi ki; daima bunlar ile paket halin­ de tereyağı, 500 bin kilo kaşar ve gravyar Gürcistan’a, Mosko­ va’ya, Azerbaycan’a giderdi. Şimdi ise, Kars anavatana ilhak edildikten sonra, 25’ten fazla ot ihracı yapılamıyor, yalnız İç Ana­

354


dolu’ya koşu ve damızlık hayvanı ve diğer yağ, peynir ihracatı devam etmektedir. Erzurum’dan başlayan ana hat Kars’a kavuş­ tuktan sonra bu ihracatın eski seviyesinden daha yükseğe çıkarıla­ cağından emin bulunmaktayız.

KARS HAKKINDAKİ DESTAN

Beyler ta rif edeyim size Lali gevher taşı Kars ’ın Benzer sekiz kat cennete Hem içi hem dışı Kars ’ın

Arkasını dağa vermiş Eteğim bağa vermiş Sanarsın ki ciğa vermiş Hoş bağlanmış başı Kars ’ın

Kalelerin laçin eyler Düşmanları zebun eyler Adını bir cihan söyler Destandır her işi Kars 'ın

355


Ehli inan halkı nası Ayvan konak akbinası Latiftir ahu havası A z sert olur kışı Kars 'in

Elli altı mihrabı var Abu zülal bir abu var Göze sürme türabı var Bulunmaz bir eşi Kars 'in

Dağlarında maral gezer Göllerinde suna yüzer Çimenlerde gözün süzer Tülek tarlan kuşu Kars 'in

Ovaları baştan başa Çayır çimen mor menevşe Kökceği çıkmaz güneşe Civandır her yaşı Kars ’ın

Kars Haşan 'ın öz vatanı Adlı olur kahramanı İçinde yatar Karkanı Türbezardır döşü Kars ’ın

356


93 Savaşı’nda Kars’tan göçmen olarak çıkan Karnağaz köyünden Aşık Esmani’nin söylediği b e y it:

Elvanlı günündür çimenli dağlar Göllerde yeşil baş sunalar kaldı Kadir Mevlam ak sıvalı odalar Cennete okşayan binalar kaldı

Kaleler, küleler, kütüphaneler Sana devam eder müşküldaneler Medrese, mescitler, hoş minareler Her taşı cevahir binalar kaldı

Ey takdiri hüda yanm a beyhude Sefil Esman ’nın derdi yo k sanma Şu Kars 'tan göçmesi gam değil amma Emekler, atalar, analar kaldı.

357


Fahrettin Bey’in Orenburg’tan gönderdiği eşi Zöhre Hanı­ ma ait şiir. Ben sana Yusuf’um sen bana Yakup Dökme gözyaşını yoluma bakup Felek kemendini boynuma takup B end eylemiş bunda heman sevdiğim Felek zevrakımı saldı deryaya Aksine çevirir dümen sevdiğim Kametimi büktü dönderdi yaya Bunda hiç yo k imiş iman sevdiğim Yolken açıp cehd eyledim bir zaman Yolumuz girdaba uğradı heman Gördüm zalim felek vermiyor aman Aramızı kesti duman sevdiğim Bahtım zebun olmuş taliim hem bed Ahter ’i saidim etmezse medet Bu hal ile giderse dünya şayed Kavuşmaya çok var zaman sevdiğim FAHRİYA bu kışın vardır bir yazı Maşukun aşıka çok olur nazı Gözle bir gün doğar ZÖHRE yıldızı Görürmüyüm kaşı keman sevdiğim.

358


1914

güzünde Kars’tan Sibir’e sürülen Piroğlu Fahretti

Bey’in, üç ay sonra oradan Sarıkamış’ın Asboğa köyünde Kaynatası’na ve eşi Zöhre Hanım’a yolladığı mektuba ekli sürgünden kurtuluş dileyen DESTANİ’si 1. Ey fe le k senin elinden Arşa çıktı ahımız, Aksine devran edip, hem zar ü giryan eyledin Çektiğimiz çillemidir y o k ise günahımız Yıkuban gönlüm sarayın sanki viran eyledin. 2. Kendi gönlünce dönersin ey dini, imamı yo k Dünyaya saldın bir ateş oynıyor, dumanı yo k Günü günden artırırsın sönmenin zamanı yo k Pür-alev durmaz yanar gittikçe niran eyledin. 3. Zannederdim Nuh-Tufanı su ile geçti heman Şimdi ise ateş ile zuhur etti bu zaman S'efneyi Nuh göğe çıkmış, anda döderir duman Keyflenüben seyredersin böyle devran eyledin. 4. Niçe yüzbin yaralı var zar eder Eyyub gibi Y usuf’undan ayrı düşmüş niçesi Yakup gibi A h çekerler, gözlerinden akıtor kanlı abi Sine üryan, gönlü giryan, böyle hayran eyledin. 5. Ol Hüseyn 'i Kerbela ’y a şevket, ile saldın ah, Bir içim su vermedin ki gönlünü kıla ferah, Akıbet kıluben esir ehl-ıyalin ah ü vah Zolm-i istibdad olanda anı kurban eyledin.

359


6. Yine geldi aziz bayram şad olacak gün, bugün Niçeler esir oluptur, anlar içün gam bugün Kimi evlad, kimi tyal, kimi vatanın bugün Arz(u) ederler gözlerinin yaşını kan eyledin. 7. Herkesin vardır atası, hem anası, hem lyal Ah ederler iki yıldır, görmek olmaz lamecal Koyma gurbette bizi sen, boynuna kalur vebal Yetmedin muradım üzre böyle devran eyledin. 8. Bahtımız zebun oluptur, talihimiz oldu bed Burc-i es ’adden tulu etemzse ahterim, maded Ehli-İslam içün dünya böyle giderse şayed Herbirimiz bir taraftan Per-perişan eyledin. 9. Ya İlahi, kıl inayet Mustafa ’nm hörmeti, Çarıyar-i basafanın, Murtaza ’nın hörmeti, Koyma gurbette bizi sen, Al-Aba 'nın hörmeti Bu esir FAHRED DİN’in derdine derman eyledin.

Bunu okurken dinleyen kayınvalidesi Melek Hanım : -Urus, külün savrulsun ; Urus, külün savrulsun; deyip kar­ gış edip, damadının kurtulması için duada bulundu.


1914-1915 Sarıkamış Harekatı ve Köylerin Kırgını Destanı B aşlıy alım söze E ’üzü -B illalı

“ A m en tu ” den b ir im an a te tiştim

İs la m ’a ihsan et h a lk ed en A llah

Ş ü k ü r o lsu n b u im k a n a yetiştim .

İm kan ed en b ize H azreti H ü n k ar

F izah A rşa ç ık tı H ak P erv erd igar

Y old aşın H ızr o lsun ey nıır-i E nver

Figan ed en n ic e c an a y etiştim .

C an lar figan ed er k o y m a y a sın d a

D ağ lar aciz k ald ı, fizah sesinde

N e h a n eler h arap o ld u P a s ın 'd a

“ K ars,K ar!” diyen ço k lisan a y etiştim .

L isa n ın d a te k b ir gö k leri y ırtar

Ü ç k o lo rd u g elir d ağ ları tartar

“ Y a R abbi, İsla m ’ı U ru s ’tan k u rta r”

B u d ilek te A l-O s m a n ’a y etiştim .

A l-O s m a n ’a U ru s etti hileyi

H o ru m ’d a b o zu ld u , yedi silleyi

S erd ar E n v er Paşa g elir K ars diye

S a b it-k ad e m p e h liv a n a y etiştim .

S a b it ola n la rın sö zü b ir idi

C ü m le ordular h ep kalktı y ü rüdü

B a rd ız ’a g elm ed en d u m an bürüdü

S o ğ a ıılı’d a ne tu fa n a yetişitim .

T ufan geldi ııiçesin in b aşın a

K oyan y o k tu r m u sallan ın ta şm a

H a b er eden o lm a z ö z k ard aşıııa

H ak k a g id en Uç bin can a y etiştim .

C an lar şeh id , k alan a sk e r galiptir.

A lıir Y a ğ b a s a n ’d a m esk en k ılıptır

N içe ceııg ti cidal, y a ğ m a o lu p tu r

C an sö k ü len k ız ıl-k a n a yetiştim .

K arnağaz, G ö le ’ııin y ü reğ i yandı

A h ir bu m u sib et b ize dayandı

İslam olan k ız ıl-k a n a b o yandı

Figan eden çok zen a n a y etiştim .

361


O z en n e le r k u n d ak ların dü şk ü n ü

H ep o ld u la r h an elerin şaşkını

Sabi, sıbyen y alın -ay ak kış günü

Y o ld a kalan ço k k u rb an a yetiştim .

K im i k u rb an oldu do n d u çöllerde

K im i m eşelerd e, kim i y o lla rd a

K im i k a p ılard a, kim i ellerde

N a n e lin d en e l-a m a n a y etiştim .

E l-am an ın ahi A rşa ulaştı

B u m u sib et h e r d iy a ra bulaştı

N iç e y iğ itlerin dili dolaştı

G ö rü n n ice k ü r z am an a y etiştim .

K ü r z am an o lu p tu r felek b ağ ın d a

N e ler o ld u A sb o ğ a ’nın d ağ ın d a

Ü ç yiğ it yok o nüç, o n d ö rt çağ ın d a

E m r-i H aktan bu fe rm a n a yetiştim .

F erm an a sab red eb b u lu r eyliği

H anı n o ld u B o y alı’nın beyliği

B ilm em n ed ir fu k aran ın kem liği

A ğlar, sızlar ne şiv an a y etişitim .

S ivaıı bö y le k a lm a z d ü n y a d ö n ü p tü r

B oyalı, S a lu t’tan y ü z can ö lü p tü r

S a ğ k alanları da e sir o lu p tu r

G ü n d en gü n e p e rişan a yetiştim .

P erişan T ozaıılı o d a tutuştu

A h ir S e liın k ö y ’e v elv ele düştü

G öçün önü O lu k lu ’y a yetişti

Şim di g örün n e ta la n a y etişitim .

T a la n c ın ın san m a g ö n lü y u m u şak

O lu k lu ’dan g itti o tu z d ö rt uşak

A llalı y ard ım etsin k im e dan ışak

A daletli o S u ltan a y e tiştim

S ultan ın b ü lb ü lü h a sret gü lü n e

D u am b u d u r dertli g ö n lü m siline

H ak y ard ım ey lesin H A V A S k u lu n a

O tu z b ir de bu d e sta n a y etiştim .

362


1915

Sarıkamış Şehidleri ve Felaketine Ağıt

Zalim felek sana nettim, neyledim Düşman, kılıçları çal ha çaldadır Bardız-Dere halin yanıp söyledim Kimse yol öğretmez, eyce yaldadır.

Bu Otuz Harbine can mı dayana

N içe nevcivanlar bölendi kana

Dağıldı herbiri gitti bir yana

Yitirdiler bilmem hangi çöldedir.

Soğanlı’da niçe alaylar dondu

Pervane olup Kars uğruna yandı

N içe bin hanenin ocağı söndii

Gine derler zulmün çoğu daldadır.

Karlarda yatarlar şerefli, şanlı

Kimisi vurulmuş, nur yüzü kanlı,

K im isi nevcivan, taze nişanlı

Boynu buruk, melul, gözü yoldadır.

Yollara düşenin gelm edi sesi

Analar ah çeker, atalar yası

Yad değil bunlar hep ciğer-paresi

A cep bilen var mı, ne ahvaldedir.

363


Kayınpederi H. Bektaş Halifesi İsmail Ağa Efendi


Fahretttin Erdoğan’ın (Yağahasan Köyü) doğduğu köy.

Fahrettin Erdoğan’ın Kayınpederi İsmail Ağa’nın ve kendisinin oturduğu ev.


Fahrettin Erdoğan: Türk Ellerinde Hatıralarım  
Fahrettin Erdoğan: Türk Ellerinde Hatıralarım  
Advertisement