Page 1


Bisikletle Formda Kalın Bana en çok sorulan soruların başında "nasıl hep böyle formda kalıyorsun" oluyor. Çok basit diye cevap veriyorum. Yaz/kış hep spor yapıyorum, böylece istediğim her şeyi yiyebiliyorum. Peki formumu korumak için hangi sporları yapmayı seviyorum. Hep açık havada sporumu yapmayı tercih ediyorum, çünkü böylece tüm stresimi vücudumdan daha iyi atıyorum. Temiz hava solumam, kuşlar, ağaçlar, güneş, deniz görmem şart spor yaparken.

Bisiklet

Artı açık havada spor yapmanın şöyle bir avantajı da var. Hava şartlarına göre efor sarfettiğimiz için yaktığınızı iki katı yakabiliyorsunuz. Ben Anadolu yakasında hemen hergün 12 km bisiklete biniyorum. Bisiklete binmek, her şeyden önce kondisyonumuz  için çok iyi. Artı Türk kadınlarının ortak sorunu karın, bel, kalça bölgesi için de birebir :)) Yağları eritip deriyi sıkılaştırıyor. Kar, fırtına, yağmur, sıcak demeden hep sahilde bisiklete binerim.

Sizlere yılın farklı zamanlarında bisikletime binerken fotoğraflarımı gönderiyorum.

Yol Arkadaşım

Bisikletimi çok seviyorum :) İstanbul'da mümkün olduğunca her yere bisikletimle gitmeye çalışıyorum : ) Bu fotoğrafta gördüğünüz bisikletse benimle 18 yaşımdan (1998) beri beraber :) Danimarka'da yaşarken ve okurken onunla heryere gidiyordum ve İstanbul'a yerleşirken onu da getirdim.


Hem Sportif Hem Ekonomik Seyahat Siz de benim gibi çok seyahat ediyorsanız ve bu yüzden formunuzu korumakta zorlanıyorsanız işte size birkaç ipucu. İster bir şehre ilk defa gitmiş olayım ister şehri ezbere bileyim fark etmez, genelde ya her yere yürüyerek ya da bisikletle gitmeyi tercih ederim. Eğer yürüyüş yapmayı tercih etmişsem, farkında olmadan 4-5 saat yürümüş oluyorum. Böylece farkında olmadan hem spor yapmış hem de şehri keşfetmis oluyorum. Hem de ekonomik oluyor :) taksilere para harcamamış oluyorsunuz.

BİR KENTİ KEŞFETMENİN EN GÜZEL YOLU

Bu fotoğraflar Hamburg'dan, bu şehirde o kadar çok bulundum ki artık ezbere biliyorum her köşesini. Hamburg'u şu ana kadar hep yürüyerek keşfettim ama geçtiğimiz hafta orada bulunduğumda, kaldığım otel bisiklet kiralama servisi sunuyordu. Bir bisiklet aşığı olarak , tabii ki hemen faydalandım :) Kaldığım 4 gün boyunca, her sabah bisiklet ile çekimlerin yapıldığı stüdyoya gittim. Otel ile stüdyo arası 10-15 dk idi. Çekimlerim bittikten sonra çıkıp şehir merkezine bir şeyler yemeye, yine bisiklet ile gitmeyi tercih ettim. Stüdyodan şehir merkezine gitmek 1 saat 15 dk sürüyordu. Merkezden tekrar otele dönmek ise 1 saat. Böylece 4 gün boyunca, her gün 2.5 saat bisiklete binmiş oldum. Hal böyle olunca istediğimi yiyebiliyorum :) fotoğrafta gördügünüz gibi Hamburg meydanında kanalın dibinde sandvicimi yiyiyorum, arkasından tatlımı da yedim ama onun fotoğrafı yok :) yaz/kış ne zaman Hamburg'a gitsem, yiyecek ve içeçeğim ile bu meydanda mutlaka otururum. Çok sevimli ve huzurlu bir yer. İşte bu kadar kolay, seyahatlerinizde form korumak! Biliyorsunuz, İstanbul'da da haftanın 4-5 günü, günde 2-3 saat spor yapıyorum. Seyahatlerim formumu korumamda engel değil hatta daha kolay :) çünkü İstanbul'da her yerde bisiklet yolu yok maalesef :( dünyanın en büyük metropollerinde artık hemen her yerden bisiklet kiralayabiliyorsunuz, keşke bizde de olsa. Siz de bundan böyle hem ekonomik hem de sportif bir seyahat geçirebilirsiniz. 4 gün taksiye binmemek, sizin fazladan bir elbise satın almanız demek :) 4 gün bisiklete binmek veya yürüyüş yapmak o elbiseye rahatlıkla sığmanız demek :)))) Tülin Şahin

Kaynak: http://www.tuliss.com


BİSİKLET ÖYKÜLERİ!

taksim, istanbul 2013 Bugün bir garip hissediyordu kendini. Asfaltta hız yapmak ister gibi bir havası yoktu. Saygısız dört tekerlerle münakaşaya giresi de gelmemişti. Lastiklerinin tüm hızıyla giderken çıkardığı sürtünme sesi yerine, biraz dinginlik istiyor gibiydi. Kırmızıyı dolamıştı daha akşamdan kendine. Belli ki farklı şeyler yapmak istiyordu. Biraz doğa, biraz koku, çokça renk... Parka götür beni dedi.

GÖKHAN KUTLUER


Kışın Nasıl Giyinelim? Her spor dalında olduğu gibi bisiklete binerken de yapılan işe uygun giyinmek çok önemlidir. Burada amaç vücudu dış etkenlerden - soğuk,sıcak, yağmur vs- mümkün olduğunca korumak fakat bu arada vücut ısısını ve terlemeyi kontrol altında tutmaktır. Bunlar bisiklet üzerindeki sürücünün konforunu ve güvenliğini sağlamalıdır. Sele rahatsızlıklarını azaltmak için iç kısmı destekli (pad’li) taytlar gidondaki titreşimi az hissettiren veya eldeki tahrişi önleyen eldivenler buna örnek verilebilir..Sadece koruma amaçlı aksesuarlar da vardır. Kask bunların en önemlisidir. Kış aylarında bisiklete binerken dikkat edilmesi gereken (ve de çoğunlukla yalnış uygulanan) bir konu vardır. Bu da havanın serinliğine/soğukluğuna bakıp da aşırı giyinilmemesi gerektiğidir. SOĞUK HAVALARDA ŞU BASİT KURAL UYGULANIR... Bisiklete bindiğiniz İLK 10 DAKİKA biraz üşüyorsanız yeterli giyinmişsiniz demektir. Eğer ilk 10 dakika üşümediyseniz bundan sonra sıcaktan rahatsız olabilirsiniz. Kış aylarında aşırı soğuk olmadıkça ÜÇ KAT GİYSİYLE rahatlıkla bisikletinize binebilirsiniz.

DIŞ KAT Kış bisikletçiliğinde en üstteki tabakanın (giysinin) SU VE RÜZGAR geçirmeyen, fakat buna karşılık içerde oluşan teri dışarı çıkartabilecek özellikte olması beklenir. En eskisi ve bilineni Gore-Tex kumaşıdır. Benzer özelliklerde bir çok ürün vardır. Bunların hepsinin kendine özgü özellikleri olabilir. (Entrant, T3000, Micropore, Propore, Zephyr vs.) Bisiklet için bu tip bir kumaşta geçirgenlik oranı fazla olmalıdır. Aksi halde terleme hızı kumaşın geçirgenliğinden fazla olursa dış tabakanın iç kısmında yoğuşma, ıslanma olur. Bu da vücudun kurumasını zorlaştırır ve sonuç olarak ısı kaybı çabuklaşır. Türkiye gibi genelde ılıman iklime sahip yerlerde yüksek efor sonucu oluşan terlemeyi engellemek için içten dışa geçirgenliği yüksek ürünler seçilmelidir. Çok soğuk şartlarda Gore-Tex iyi sonuç verebilir fakat normal şartlarda Zephyr (Pearl Izumi) veya Propore-Micropore (3M) kumaşlar üst tabaka olarak daha uygundur. Eğer yağmurluğunuz nefes alan özellikte değilse mümkün olduğunca terlemeyi azaltmak için giysinin fermuarını sık sık açmanız gerekebilir. Nefes alan yağmurluklar diğerlerine göre oldukça pahallıdır. Fakat sağladığı konfor düşünülürse ciddi bisikletçilerin vazgeçemediği bir üründür. Amerikan RainShield 3M'in ürettiği Propore kumaştan yapılan yağmurlukları oldukça ucuzlamıştır. Kesinlikle su ve rüzgar geçirmeyen ama terletmeyen bu giysiler düşük fiyata yüksek konfor sunmaktadır.


ORTA KAT Bu tabaka genelde ince polar kumaştan yapılır ve fazla kalın olması gerekmez. Çoğunlukla da iç kısmı polar (fleece) dış kısmı daha az rüzgar geçiren bir kumaş olabilir. Gore firmasının WindStopper ceketleri buna iyi bir örnektir. Ayrıca Asics firmasının Nexten kumaşından uzun kollu üst giysileri de böyle havalar için idealdir. Serin havalarda yine bu malzemelerden yapılmış bir yelek giyilebilir. Bu ceketler veya yelekler çok soğuk ve yağışlı olmayan havalarda son kat olarak da kullanılabilir. Ama böyle havalarda yine de rüzgarlık veya yağmurluğunuzun yanınızda bulunması iyi bir önlem olacaktır.

İÇ KAT Burada aranan en önemli özellik giysinin az terletmesi (ter tutmaması), teri çabuk kurutması, tenin rahat havalanmasını sağlamaktır. Çoğunlukla "jersey" adı verilen bisiklet formalarının çoğu bu özellikleri taşır. Bunlar genellikle Lycra veya Lycra karışımlarından yapılır. Bu katın tamamiyle pamuklu olması hiç önerilmez çünkü pamuklu kumaşlar teri emerler ve kurumaları oldukça zordur. Çok soğuk havalarda bu lycralı kumaşlar yerine son yıllarda çıkan termal iç çamaşırlar da bu koşullarda idealdir. Bu tür malzemelerin terletmeden vücut ısınını çok iyi korurlar.. Soğuk havalarda boğazı ve başı soğuktan korumak iyi bir önlemdir. Boğaz için ince polar kumaştan yapılmış bir fular veya sadece boğazlık olarak tasarlanmış ürünler kullanılabilir. Bunların bir kısmı elastik lycralı kumaşlardan olabilmektedir. (İspanyol Buff) Ama bunların hiçbiri yoksa pamuklu kumaştan bir fular da işinizi görebilir. Vücutta en çabuk ısı kaybı eller ve ayaklarda olur.

Kışın kesinlikle uzun parmaklı, rüzgar geçirmeyen (wind Stopper) eldivenler kullanmak gerekir. Tabi bu eldivenler vites /fren kontrollerini zorlaştırmayacak kalınlıkta olmalıdırlar. Bazen, çok kalın olmayan kış aylarında marketlerde satılan kayak eldivenleri de bu işi görebilmektedir.

Çorap olarak da içinde pamuk oranı az olanları seçmek gerekir. Son zamanlarda özellikle bisiklet için tasarlanmış çoraplar piyasaya sunulmuştur. Çok soğuk havalarda çok kalın çorap giymek ayağı sıkıp kan dolaşımını engelleyeceğinden, dolayısıyla üşümeyi çabuklaştıracağından tercih edilmemelidir. Bu gibi şartlarda ince yün çoraplar işinizi görebilir. Yağışlı havalarda ayakkabınızın tamamını kapatacak şekilde ve uzun süreli naylon torba vb. geçirmekten kaçınmak gerekir. Bu ayağın hava almasını engeller ve terlemeyi çoğaltır. Dışarı çıkamayan ter de bu sefer ayağı içerden ıslatır. Bu durumlar için özel ayakkabı kılıfları bulunabilir. Fakat genellikle sadece ayakkabının ön kısmını -ki en çok su buradan girer- bir şekilde korumak yeterli olur...

Gürsel Akay


HIRSIZ VAR BİSİKLET HIRSIZINI YAKALAMAK Her 30 saniyede 1 bisiklet çalınıyor. Bunların yarısından daha azı polise rapor ediliyor. Ve çalınan her 100 bisikletten sadece 1 tanesi bulunabiliyor... Nisan ayında bir proje duyuruldu, Farklı gruplar halinde hareket edip bisiklet hırsızılığı üzerine bir internet telsizlerle haberleşerek ve elbette dizisi. bisiklet sürerek karanlıkta bisiklet hırsızını kovalıyorlar. Alışık olduğumuz Amerikan kovalamacalarını bu kez bisiklet İlk bölümün fragmanından hırsızlarını yakalamak için anlayabildiğimiz kadarıyla hırsız izleyeceğimiz, yarı belgesel tadında kameraları farkediyor ve çekilecek ve internet üzerinden yakalanacağını anladığı an bisikleti izleyici ile buluşacak bir dizi film atıp kaçıyor. Gerçekte ise neler projesi. olduğunu bilemiyoruz. Çünkü proje hayata geçirilme şansı bulamamış. Yapımcıların iddiasına göre her 30 saniyede bir bisiklet çalınıyor. Ekip, yapım masrafları için bir Bunların yarısından daha azı polise kampanya başlatmış. En büyük rapor ediliyor. Ve çalınan her 100 gönüllü fonlama sitelerinden bisikletten ancak 1 tanesi Indegogo'da açılan kampanyada 2 bulunabiliyor. ayda 20.000 dolar toplanması gerekliymiş. Böylece ilk sezon için İşte bunu keyifli bir şova gerekli ekipman ve yapım giderleri dönüştürmek isteyen karşılanacakmış. Ancak 121 To Catch A Bike Thief ekibi de bağışçının desteği 7200 dolarda bisiklete yerleştirilen gizli GPS kalmış ve kampanya başarıya cihazları ile hırsızın peşine düşüyor. ulaşamamış. Böyle bir projeyi ekranda görmek hiç fena olmazdı. Ne dersiniz?..

http://www.tocatchabikethief.com


BİSİKLET ÖYKÜLERİ!

küçükçekmece, 2014 Biri, küçük şehrin büyük hayalleri olan çocuğuydu. Diğeri ise metropolde öylesine hızlı yaşıyordu ki, hayalleri bir hayli gerisinde kalmıştı. Hayat yavaş akmalıydı birine göre. Diğerininse kaybedecek vakti olmamıştı hiç. Derli toplu ve dingin olmanın sıkıcılığı, düzensiz ve hesapsız olmanın cesaretine karşı duruyordu. Ara sıra kesişse de yolları, günün sonunda farklıydı gittikleri yönler. Biri giderken, diğeri dönmeye başlamıştı bile...

GÖKHAN KUTLUER


http://www.bisikletgezgini.com/bangkokta-pedallamak

BİSİKLET GEZGİNİ

İlk hissimiz fön makinesini suratlarımıza tuttukları yönünde.

Bangkok’ta Pedallamak Bangkok’a aklımızda bu soruyla iniyoruz. Aylar süren araştırmalar, bu bölgede pedallayanlarla yaptığımız konuşmalar derken Bangkok’ta pedallamaya şimdi çok yakınız. Uçakta bize dağıttıkları vize başvuru formu ile hemen pasaport kontrolüne gidiyoruz, giriş işlemleri yapılır yapılmaz kendimizi bagaj bantlarının bulunduğu bölümde buluyoruz.

HAVAALANINDAN ÇIKARKEN

Acaba bisikletlerimizi nereden alacağız sorusuyla etrafta bunu sorabileceğimiz birilerni arıyoruz. 15. ve 16. bagaj bandı arasında diyor bir görevli, hemen o tarafa ilerliyoruz ve işte bisikletlerimiz orada! : ) Dışarının sıcak olduğunu biliyoruz, o yüzden hemen bagaj bantlarının yanında başlıyoruz bisikletlerimizi monte etmeye. Gidonları yan çevirip, seleleri indirmiş ve de darbe görebilecek yerleri korumak için sarıp sarmalamıştık.

BU İŞARET NE DEMEK İSTİYOR?

Tabii ki pedalları da çıkarmıştık. Sardığımız malzemeleri çıkarıyoruz, gidonu çevir, ayarını yap, lastiği şişir, pedalı ve çantaları tak derken hazırız 9 haftalık Tayland, Laos ve Kamboçya yolculuğumuza. Hazırız ama ne kadar hazır olsak da her monte etme işleminden sonra yaptığımız gibi test sürüşü yapıyoruz. Birkaç ince ayar daha ve düşüyoruz yola. Aslında yoldan ziyade sıcağın kucağına. İlk hissimiz fön makinesini suratlarımıza tuttukları yönünde.

OTOBANIN ALTINDAKİ YOL


Sürekli Mecidiyeköy’de olduğunuzu düşünün! Hazırız ama ne kadar hazır olsak da her monte etme işleminden sonra yaptığımız gibi test sürüşü yapıyoruz. Birkaç ince ayar daha ve düşüyoruz yola. Aslında yoldan ziyade sıcağın kucağına. İlk hissimiz fön makinesini suratlarımıza tuttukları yönünde. Laos, TC vatandaşlarına sınır kapısından vize vermediği için ilk hedefimiz Laos Konsolosluğu. Havaalanından uzaklığı 25 km kadar, şehrin içine ve de trafiğine de pek girmeyecekmişiz gibi görünüyor ve biz bu yolu pedallarız diyoruz. Diğer seçenek otobüsle şehrin merkezine gitmek ve oradan konsolosluğa geçmek ama kim şehir merkezi trafiğine girmek ister ki. 12:00’de başlıyoruz pedallamaya ve yol nerede derken kendimizi otobanda buluyoruz. Tayland’da trafik soldan akıyor, ilk birkaç dakika nasıl olacak bu derken kendimizi kaptırıyoruz trafiğin akışına. Aynalarımız gidonun sağ tarafına takılı. Otobandan dönüş yok, varsa bile bu sıcakta onu arayacağımıza zaten konsolosluğa varırız diyoruz. Etrafa baka baka pedallamaya devam ediyoruz. Sıcaklık ve yakıcı güneş dışında Tayland ile ilgili ilk izlenimlerimiz, yolda gördüğümüz tabelalardaki farklı bir alfabe dışında, dünyanın başka bir yerinde havaalanından çıkıp pedallamaktan farklı değil. Dünyanın her tarafını saran aynı markaların reklamları. Otobandan ne zaman çıkacağız diye sürekli haritamızı kontrol ederken ve de burada bisiklet sürmek yasak değil mi sorusunu kendi kendimize sorarken bir polis yaklaşıyor bize ve duruyoruz. Alexios, polis ile birkaç dakika konuşuyor ve bize dönüp ilk çıkıştan çıkıyoruz diyor. Çıkıştan çıkmak sorun değil ama neredeyiz peki? Üç farklı haritadan bu çıkışın hangisi olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Alfabenin de farklı olmasıyla kelimeleri birbirine benzetme oyunumuz daha ilk günden başlıyor. Kilometre sayaçlarına göre de daha yolumuz olduğundan, otobana paralel yolda ilerlemeye devam ediyoruz. Şehri boğan bir yol bu otoban.

Paralel yol ise otobanın alt tarafında kalıyor, sürekli Mecidiyeköy’de olduğunuzu düşünün! Havaalanında suluklarımızı su ile doldurmuştuk ve biraz da para bozdurmuştuk. Su şimdilik bizi idare ediyor ama su almak için de etrafa bakınmaya başlıyoruz. Yoldaki tek bisikletliler biz olsak da, iki tekerli olanlar değiliz. Araba sayısı kadar motorsiklet dolaşıyor etrafımızda. Işıklarda hep en önde onlar, ışık yanar yanmaz önce motorsikletler sonra arabalar. Yolun sol tarafında, kaldırım ile arabalar arasında mutlaka geçebileceğimiz bir boşluk buluyoruz: Arabalar kaldırıma yakın kullanmıyor, motorsikletlerin geçebileceği boşluğu bırakıyor. Bu kaos içinde nasıl araç kullanıyorlar diye düşünürken cevabı yavaş yavaş belirmeye başlıyor: Herkes birbirinin hakkını koruyor. Oradan motorun geçeceğini bilip sola yanaşmıyorlar, kimse yan yoldan gelirken yola burnunu uzatmıyor, hatta uzatmışsa ve yoldan gelen varsa geri çekiliyor! Evet, inanılmaz! O gün herhangi bir korna sesi bile duymuyoruz. İstanbul’da olsa bu trafik halimiz nice olurdu diye düşünüyoruz sık sık. Yine de Bangkok’ta trafikte olmak hiç hoş değil, egzoz her yerde olduğu gibi büyük bir dert. Tayland ile ilgili okuduklarımızı ve anlatılanları etrafımıza bakınca bir bir görüyoruz. Sokakta satılan yiyecekler, yanlarında müşteri beklerken uyuyanlar, Bangkok’un uzun uzun binaları, bolca motorsiklet, hatta şehir merkezine varmamış olsak bile tuktuk, güneşten korunmak için kullanılan kocaman şapkalar. Laos Konsolosluğu’na döneceğimiz yerden sonra ise sanki Eminönü’ndeyiz, bir sürü dükkandan taşan ürünler, yere serili tezgahlar, tıklım tıklım. Yine yolun solunda kalan boşlukta trafik ışıklarının izin verdiği kadar ilerliyoruz. Bir de solumuzdaki sokak numaralarını sayarak.

Döneceğimiz sokağa kadar yanıbaşımızda duran neredeyse dökülecek otobüslerin paslanmış kaportalarına yakından bakıyoruz. Tabii ki camları yok, bu havada ne gerek var. Saat 14:00’ü biraz geçiyor. Laos Konsolosluğu’na döneceğimiz köşeden dönüyoruz ve sağa sola dikkatlice bakarak ilerliyoruz. Konsolosluk 17:00’de kapandığı için, iyimseriz. Bugün bile vizemizi alıp yarın sabahtan bu egzozlu şehirden ayrılıp kendimizi Tayland’ın doğasına atacağız. Adı lazım olmayan bir arama motoru, konsolosluğun yerini az ileride işaret ediyor. Gidiyoruz o noktaya ama birkaç barakadan başka birşey yok. Caddede biraz daha ilerliyoruz, caddeyi kesen anayola kadar ama konsolosluk yok. Geri dönüp acaba kaçırdık mı diye tekrar tekrar arıyoruz, ara sokaklara ve konsolosluğa benzeyen resmi binalara girip çıkıyoruz ama yok. Çevredekilere soruyoruz yani sorduğumuzu sanıyoruz. Ne onlar bizi anlıyor ne de biz bildiğimiz dillerden hiçbirnde kendimizi anlatabiliyoruz. Bu sormalar ve ileri geri gidip gelmeler 16:00’ya kadar devam ediyor. Artık bugün vize almak gibi bir umudumuz kalmasa da, konsolosluğu bulmak zorundayız, yarın sabahı düşünerek. Caddenin sonundaki anayolu geçiyoruz, oralarda sormaya çalışıyoruz, cadde adı doğru, sadece sokağı ya da numarayı çıkartamıyoruz. Biraz daha ileri, biraz daha ileri derken Kamboçya Konsolosluğu’nu görüyoruz ve hatırlıyorum ki Laos hemen onun yanında. Hazine bulmuş gibi koşarak pedallıyoruz ve Laos Konsolosluğu’nun kapısındayız. Saat 16:48. : ) Konsolosluğa yakın bir otelde yer ayırtmıştık, oraya gidiyoruz hemen. On günlerin hazırlıkla geçen saatleri, uçak yolculuğu, sıcak ve konsolosluğu aramaktan yorgunuz. Otele hemen gitsek de, tabii ki günümüz bitmiyor.


Otel ile ilgili tek iyi anımız: herkes arabayla ayrılırken, bizim o kocaman binanın önünden yüklü bisikletlerimizle ayrılıyor olmamız. Önce ayırttığımız oda ile ilgili çıkan sorun, sonra bisikletlerinizi içeriye alamayız. Herhangi bir odada kalabilriiz ama bisikletlerimizi asla dışarıda bırakamayız. 1 saat kadar otelde bisikletlerimize yer bulmaya çalıştıktan sonra bagaj odasına koymaları için ikna ediyoruz. Çantalarımızda yol için birkaç düzenleme yaptıktan sonra artık hemen uyuyoyoruz: Yarın erkenden vizemizi alıp tren istasyonuna pedallayacağız ve merhaba yolculuk! Sabah erkenden uyanıyoruz, bisikletlerimize atlayıp konsolosluğun yolunu tutalım derken görüyoruz ki Alexios’in aynası kırılmış. Otel görevlileri birbirlerine bağlı bisikletelrin yerini değiştirmeye çalışırken oldu diye düşünüyoruz ama bu konuda bir tartışmaya girmek daha istemiyoruz. Güne sakin başlayalım. Kırık aynayı da bulamıyoruz bagaj odasında, delilleri yok etmeye çalışmışlar.

Otel ile ilgili tek iyi anımız: herkes arabayla ayrılırken, bizim o kocaman binanın önünden yüklü bisikletlerimizle ayrılıyor olmamız. Turistler şaşkınca bakıyorlar. : ))

B ANGKOK

Konsolosluğun yerini bu sefer avcumuzun gibi buluyoruz. Hemen başvurumuzu yapıp pasaportları veriyoruz. 1 saat sonra alabilirsiniz diyorlar. Kişi başına 1600 Baht versek de, bu kadar kısa sürdüğü için memnunuz. Yakındaki markete gidip kahvaltı için bierşeyler alıyoruz. Bu akşam o meşhur Tayland yemekelrinin tadına bakacağız.

TAYLAND POL İ Sİ İ L E İ L E T İ Şİ M

Vizeyi aldıktan sonra artık Bangkok harita üzerinde uzmanlaşmış kişiler olarak, tren istasyonuna gitmek için giriyoruz trafiğin içine. Şehir merkezine doğru gittiğimizden daha çok trafik, daha çok motor, daha çok egzoz, daha çok insan ama mutluyuz çünkü artık yoldayız! ; )

Kaynak: Bisiklet Gezgini http://www.bisikletgezgini.com/bangkokta-pedallamak

MERHAB A TAYLAND MUTFA Ğ I

SUSUZ O LMA Z

KO NSO L O SL UK YO L UNDA


AMSTERDAM

Sabahları işe, bazen alışverişe, haftasonları gezmeye, baharda pikniğe, yazları yüzmeye... İki teker üstünde her yere...

Yürümenin Biraz Hızlısı: Amsterdam’da Bisikletli Yaşam Yazı ve Fotoğraflar: Sertaç Kasaplar

İlkokulda eğitim alıyorlar; sertifika sahibi olabilmek için küçük yaşta trafik sınavına giriyorlar; okula her gün bisikletle gidip gelmeye başlıyorlar. Tüm kent trafiğini ve ulaşım altyapısını bisiklet merkezli kurup bir de bunu yazılı ve yazısız kurallarla destekliyorlar. Devlete ödenen yıllık gelir vergisi ile insanların yeni birer bisiklet almasını sağlayarak bisiklet kullanımını teşvik etmekle kalmayıp, bisiklet ticaretini de canlı tutuyorlar. Sabahları işe, bazen alışverişe, haftasonları gezmeye, baharda pikniğe, yazları yüzmeye... Hemen hemen her gün her yere bu iki teker üzerinde gidiyorlar.

Üstelik çok da kafa yorup, “bunun için ne giysem” demiyorlar. Onlar bu kentte günlük yaşamlarını devam ettirirken, yürümek kadar sıradan olan bisikleti, sadece kullanıyorlar... Nisan ayı, pek çok Amsterdamlı ilkokul öğrencisi için heyecan verici bir dönem. Okuldaki trafik derslerinde öğrendiklerini, uygulamalı bisiklet sınavında ortaya koyarak sertifika kazanmak ve bir sonraki yıl her gün arkadaşlarıyla okula pedallayabilmek anlamına geliyor.

Hollanda ilkokullarındaki bisiklet ve trafik eğitimi, zorunlu olmasa bile hemen hemen her çocuğun keyifle aldığı bir ders. Bu derslerde trafik levhalarının ne anlama geldiği; bisiklet, yaya ve motorlu araçların trafik akışı içindeki önceliği, düzeni, kavşak ve dönüşlerde dikkat edilmesi gerekenler gibi basit ancak önemli konular yer alıyor. Nisan ayı içinde de derse ait sınav gerçekleşiyor.


Kimilerine göre bisiklet, Hollandalıların genlerinde kodlanmış... Eindhoven doğumlu olan ve ailesi ile yıllardır Hollanda’da yaşayan arkadaşım Kamuran, kendi çocukluğundaki sınav günü heyecanını ve bu uygulamayı şöyle anlatıyor: “Bu sınavı geçebilmek için öncelikle bisikletinizin eksiksiz olması lazım. Yani ön ve arka ışıklarının, zilinin, frenlerinin çalışır durumda olması ve arka çamurluğun otuz santimlik beyaz bir şerit veya boya ile görünür kılınması gerekiyor. Ben de o gün çok heyecanlıydım. Tıpkı ehliyet sınavı gibi, belli bir alan içinde sürüş yaptık ve öğretmenler de hatalarımızdan puan kırdı. Toplamda üç hata ile testi geçip sertifika almaya hak kazanmıştım. En fazla beş hata hakkınız var ve beş hata yaptığınızda bir sonraki hafta tekrar sınava girmeniz gerekiyor.” Amsterdam, nüfusu sekiz yüz bini; bisiklet sayısı bir milyonu geçen bir başkent. Yani bu kentte kişi başına 1.5 bisiklet düşüyor. Kentin fiziksel yapısı bisiklet kullanımına çok müsait. Tamamı düz yollardan, birbirine bağlanan kanallardan ve köprülerden oluşuyor. Neredeyse hiç yükselti yok. Her gün yarım milyona yakın insan şehir içi ulaşımını bisiklet ile sağlıyor. Bunun yanısıra tramvay ve otobüs ile verilen toplu taşıma hizmeti de, Avrupa’nın en başarılı sistemlerinden biri olarak çalışıyor. Bisikletli ulaşımın çevre, sağlık ve ekonomik faydaları göz önüne alınarak toplu ulaşım ile entegre edilmiş olması da, sistemin bir başka başarılı özelliklerinden.

Ortalama bir Avrupa kentinde, sokakta yürüyen insan görmek ne kadar sıradan ise, Amsterdam'da bisikletliye rastlamak da aynı derecede sıradan bir görüntü. Kimi şakacı sosyologlara göre bisiklet, Hollandalıların DNA’sında var. Adeta doğduktan kısa süre sonra yürüyen bir insan gibi, olağan bir döngüde bisikletli yaşam hayatlarının bir parçası oluyor. “Bisiklet kültürü” kavramı da buradan ortaya çıkıyor. ''Bisiklet kültürüne sahip olmak'' veya yer yer şikayet ettiğimiz haliyle ''bisiklet kültüründen yoksun olmak gibi... Ancak bu alanda uzun süredir çalışan Marc, Amsterdam şehri için bu tanımı kabul etmiyor. Marc van Woudenberg, Amsterdam kent yaşamı ve bisikletliliği üzerine çalışan bir yazar, yapımcı, araştırmacı ve konuşmacı.

Hollandalıların Araba Sevdası Peki hem bu kadar sıradan olan, hem de genetik olmayan bu yaşam biçimi nasıl oldu da Amsterdam’da ve tüm Hollanda’da çoğunluğun tercihine; ortak bir davranış biçimine dönüştü?.. Cevabı, Hollanda Bisiklet Konsolosluğu’ndan Marjolein de Lange veriyor. “İkinci Dünya Savaşı sonrası Hollandalılar zenginleşmeye başladı. 1950’lerde araba sahibi olmak çok kolaylaştı.

Ona göre “bisiklet kültürü” kavramı başkaları tarafından üretilmiş; Amsterdam’a uymayan yanlış bir tanım. “Bisiklet, kültürümüzün bir parçasıdır, evet. Ancak bilinen anlamda bisiklet kültürü algısı aslında, bisikleti kullananların azınlıkta olduğu kentlerde tüm zorluklara rağmen bisiklet sürmeyi seven insanların etkinliğidir. Tıpkı kitap okuma kültürü, opera ve tiyatro kültürü olan insanlar gibi bisiklet kültürü olan az sayıda insana ait bir şeydir. Oysa Amsterdam’da bisiklet, herkesin; çoğunluğun günlük yaşamının sıradan bir parçasıdır. Özel bir eylem ya da kültürel bir aktivite değil.”

Böylece sokaklar tamamen arabalarla doldu. Hem hareket halindeki araç trafiği, hem de dar sokaklara park etmiş arabalar kent yaşamını oldukça zora soktu. Kentin görüntüsü, dokusu bozuldu; havası kirlendi. Ulaşımı da adeta kilitlendi, çünkü Amsterdam kenti aslında araba ile ulaşım için hazır değildi. Sokaklar çok dardı, her yerde su kanalları ve tarihi binalar olduğu için büyük oto yollar yapmak neredeyse imkansızdı. Yani aslında bu kadar araba için şehirde yer yoktu...


Kent içi ulaşımda bir devrim: Herkes için bisiklet Buna rağmen bazı otoyollar yapıldı ama 1960’lara gelindiğinde o yollar da yetersiz kaldı. Çünkü ne kadar çok otoyol yaparsanız o kadar çok araba orayı kullanır. Bu durum trafik güvenliğini de tehlikeye sokuyordu. Trafikte yaya ve özellikle çocuk ölümlerinde büyük artış oldu. 1970’lerin başında insanlar artık durup düşünmeye başladı: ''Bu kadar çok arabaya gerçekten ihtiyacımız var mı?'' Arabaların her yeri işgal ettiği böyle bir şehirde yaşamaya çalışmak doğru muydu? Bu tartışmalar belediye ve medya üzerinde etki yarattı. Şehir planlamacılar toplantılar yapmaya ve konuyu tartışmaya başladılar. Temel görüşler ikiye ayrılmıştı. Bir tarafta, kentin her yerine altı şeritli çok sayıda geniş otoyol inşa ederek trafiği rahatlatmayı ve güvenliği sağlamayı öne sürenler vardı. Diğer tarafta ise, bu otoyolların yapımı için çok fazla binaya, tarihi dokuya zarar verilecek olmasından; kanalların betonla doldurulmasından ve aslında uzun vadede gene benzer problemlerin ortaya çıkmasından endişe edenler vardı. 1974 yılında Amsterdam belediye meclisi bu otoyol merkezli planı oylamaya sundu ve yirmi üçe yirmi iki oy ile proje iptal edildi. Sonraki belediye başkanları da duyarlı davranıp konunun tekrar gündeme gelmesine izin vermediler. Ama yine de Amsterdam, bir oy gibi küçük bir farkla kurtulabilmiş oldu.

Amsterdam, bir otomobil kenti olmaktan son anda kurtulabilmiş. Kent içi ulaşımda bisikletin güvenilir bir araç olarak her yaştan insana ulaşabilmesi için gereken çalışmaların temelleri 1970’li yıllara dayanıyor.

1970‘lerin başında insanlar artık düşünmeye başladı: Bu kadar çok arabaya gerçekten ihtiyacımız var mı? Arabaların her yeri işgal ettiği böyle bir şehirde yaşamaya çalışmak doğru mu?.. Sonrasında insanlar, ulaşım ihtiyacı için alternatif arayışına girdiler ve bisiklet yolları ağı ile kenti örme fikri o zamanlar ortaya çıktı.” Amsterdam’ın bisiklet ağı projesinde, sadece şehir merkezi ulaşımı değil, kentin her yerinde yaşayan insanların, gitmek istedikleri her yere güvenli ve rahat ulaşabilmesi amaçlanmış. Böyle bir bağlantıya sahip olmak, insanların bisiklet kullanımını teşvik ediyor. Artık çoğu Amsterdamlı bir kaç kilometrelik yakın bir mesafe gitmek için araba kullanmayı düşünmüyor bile. Yani Amsterdam’da olan şey sadece ayrıcalıklı bir kesimin ulaşım problemini çözmek değil. Sadece gezmek veya spor yapmak için bisiklete binenlere yardımcı olmak da değil. Mottosu “Herkes için bisiklet” olan; temeli sağlam ve tutarlı bir gelecek yatırımı aslında.


Yıllar içinde yel değirmenleri, su kanalları, laleler, ve peynir gibi ilk akla gelen Hollanda sembollerinden biri de bisiklet oldu Her sene Amsterdam’ın su kanallarından çıkarılan bisiklet sayısı yaklaşık 20.000 Hollanda genelinde bir yılda çalınan bisiklet sayısı ise ortalama 50.000

Amsterdam Efsaneleri Geçen yıllar içinde bisiklet, tıpkı laleler ve yel değirmenleri gibi bir Hollanda klişesine dönüştü. Amerikalı bir reklam ajansı olan Arnold da, 2012 yılında Amsterdam şubesinin açılışı için ajansı tanıtacak bir Hollanda simgesi olarak bunu kullanmaya karar verdi. Özel tasarlanan gövdesi, ajansın logosu da olan Arnold yazısı şeklinde üretildi. Bisiklete Arnold Bike adı verildi ve bağımsız bir karakter olarak sosyal medyada ajansın sözcüsü oluverdi. Arnold Bike, Amsterdam sokakları başta olmak üzere Paris, Barcelona ve son olarak da Cannes şehrindeki reklamcılar festivalinde boy gösterdi. Bisikletin yaratıcılarından Bob ve Ben, amaçlarına ulaştıklarını söylüyor. “Amsterdam bir bisiklet şehri ancak tüm bisikletler tıpatıp birbirlerine benziyor. Bu yüzden Arnold’un renkli gövdesi ve özel tasarımı, sokaktaki insanların çok ilgisini çekiyor. Bu bisikleti sürerken, ünlü biri gibi hissetmek ne demek; bunu çok iyi anlıyorsunuz.” Bisikletin önüne ve arkasına monte edilen kücük tabelalar sayesinde, bisiklet ile fotoğraf çektiren veya bisikletin fotoğrafını çeken herkes aynı zamanda ajansın reklamını da yapmış oluyor. Kente ait bir klişeden, oldukça keyifli ve başarılı bir döngü yaratılmış.

Kentin efsaneleşmiş klişelerinden biri de “kanala bisiklet atma”. Özellikle başka ülkelerden veya çevre kentlerden haftasonu için gelen grupların başının altından çıkmış; zamanla tüm Amsterdam’da yaygınlaşmış bir sarhoş eğlencesi. Çalıntı bisiklet satanlardan 20 euroya satın alarak veya bir kenarda kilitsiz vaziyette rastladıkları bisikletleri kucaklayarak köprülerden kanala fırlatan gececilerin yarattığı bilanço ise hiç de az değil. Her sene kanalları temizleyen ekiplerin bulup çıkardığı bisiklet sayısı yaklaşık yirmi bin! Her Amsterdamlı’nın söylediği ortak bir şey var; Amsterdam’da genellikle bisiklet kilidine bisikletin kendisinden daha fazla para ödersiniz. Yalnızca “bisikleti kim daha uzağa fırlatacak” oyunu oynayan sarhoşlardan korumak için değil; oldukça organize çalışan hırsızlık çetelerinden de bisikletinizi korumak için bazen yüz euroluk bir bisiklete iki yüz euroluk kilit takmak gerekebiliyor. Marc’ın verdiği bilgilere göre düzenli çalışan ve çaldıkları bisikletleri kamyonlarla doğu Avrupa’ya gönderen çeteler mevcut. Hollanda’nın yıllık hırsızlık bilançosu ise yaklaşık elli bin bisiklet. Zaten yerli halk genellikle çok da pahalı olmayan modelleri tercih ediyor.


Büyük Şehrin Park Yeri Problemi Bisikleti park edip kilitlemekten söz etmişken, kentin her yerine konumlanmış bisiklet park yerlerini de unutmamak lazım.

Amsterdam’da mevcut bisiklet park yerlerinin toplam kapasitesi yaklaşık 250.000

Bunların en büyüğü, merkez tren istasyonunun önünde yer alan ve 2500 bisiklet kapasitesine sahip üç katlı ücretsiz park yeri. Kentin en merkezi noktalarından biri olan bu meydan aynı zamanda tren ile çevre il ve ilçelere giderken insanların bisikletlerini bırakabildikleri; dönüşte de istasyondan çıkıp pedal çevirerek şehir içi ulaşıma devam edebildikleri çok büyük bir park alanı. Burada pek çok kişi bisikletini koyduğu yeri hatırlamakta ve binlerce başka bisiklet arasında kendininkini bulmakta zorlanıyor. Bu merkez istasyon dışında belediyenin işlettiği başka kapalı park yerleri de mevcut. Genellikle kentin en sosyal ve işlek yerlerine konan bu merkezlerde çalışan bir görevli bulunuyor. Haftanın yedi günü 24 saat güvenli bir şekilde hizmet veren bu kapalı bisiklet parklarını kullanmak ilk 24 saat için ücretsiz. Bir günden daha fazla bırakırsanız süreye göre ücret ödemeniz gerekiyor. Özellikle işlek saatlerde ve haftasonları buralarda boş yer bulmak neredeyse imkansız oluyor. Marjolein’in verdiği bilgiye göre artan talebi karşılamak için belediye çalışmalarına devam ediyor, çünkü bu tip işlek yerlerde insanlar bisikletlerini, gidecekleri yere en yakın noktaya bırakmak istiyor. Yani bisikleti park ettikten sonra yüzlerce metre yürümek istemiyor.

İhtiyacın altında kalan bu kapasitenin arttırılarak 400.000’e çıkartılması için çalışmalar devam ediyor

Kendi Evimizde Son Söz: Bas Pedala Sanat, eğlence ve sosyal yaşam alternatiflerinin yanı sıra Amsterdam, ulaşım alternatifleri ile de örnek alınacak bir başkent; bir büyük şehir. İnsanların tercih yapmakta tamamen özgür olduğu; bu özgürlüğün ahenkli bir şekilde yaşandığı çevreci, sağlıklı ve nispeten ekonomik bir Avrupa kenti. İnsan burayı görünce ister istemez kendi yaşadığı kent ile ve oranın sorunları ile karşılaştırma ihtiyacı hissediyor.

Düşünün ki evinize dönerken veya bir buluşmaya giderken en büyük sıkıntınız trafikte sıkışıp kalmak değil. Uzun ve rahatsız edici korna seslerine maruz kalarak büyük bir bir zaman dilimini otoyollarda öldürmek zorunda da değilsiniz. Önümüzde Amsterdam gibi bir örnek varken, kent içi ulaşımda hala büyük sıkıntılar çekiyor olmamızın nedenlerini sorgulamamızın vakti gelmiştir belki de. Daha fazla insanın (yeniden) bisiklet kullanmaya başlamasını umalım... :-)


SİS DAĞI: ÇEPNİ DAĞ BİSİKLETİ TURU

Yazı ve Fotoğraflar: Serkan NAMAZCI

1300 metrelerde önünüzdeki 1 metreyi bile zor görüyorsunuz...

Sevdalılar konuşmadan da anlaşır...

Hava bir ara 14 dereceye düşüyor...

Sis Dağı, Karadeniz Bölgesi'nin en ünlü dağlarından bir tanesi olmasına rağmen pek dışarıdan gezmeye gelen yoktur. Zaten çoğu insan gezmekten ne anladığını bilmeden oralarda piknik yaparak zamanlarını geçiriyor. Asıl olan Sis Dağı'nı anlamaktır.

Sabah uyandığımda yağmur atıştırıyordu fakat benim için bir engel değildi. Yola atıldığım zaman gerisinin geleceğinden emindim fakat Sis Dağı'nda hava nasıl olur nasıl biter onu kestirmek çok zor. Çıkacağım 2000 metre yükseklik ile şimdi bulunduğum sahil arasında çok büyük ısı farkları oluyor. O yüzden temkinli olmak gerek. Çünkü kafana taş kadar büyük dolu da yağabilir .

Hahaha, ''Kız mı? Ne, kim o?'' diyeceksiniz ama umduğunuz gibi çıkmayabilir hatta sevmeyebilirsiniz. ''E anlat ne bu?''

Onunla ilk serüvenim 2010 yılında oldu ve nasıl bir şeydi onu tekrar anlatmak mümkün olabilir mi bilmiyorum... Salcano 303srd bisikletim vardı. Elimde sporcu içeceği, bir kaç da atıştırmalık yiyecek vardı. Tahayyül edin. Dağın denizden yüksekliği 2200 metre, adı Sis Dağı. Hiç bir şey bilmeden yola çıkıyorsunuz. 1300 metrelerde önünüzdeki 1 metreyi bile zor görüyor ve çok fena ıslanıyorsunuz. Ah ne günlerdi be!..

İlk hedef Giresun'un Görele ilçesinden çıkıp 5 km ilerisindeki Çavuşlu ilçesinden Sis Dağı yoluna girmekti. 15. defa olmasına rağmen harika bir güzergahı var. Yol üzerinde köylerden geçiyorsunuz. Üç alternatif yol kullanmak mümkün. Koyunhamza Köyü bana en uygun ve güzel gelen yollardan bir tanesi. Diğer yolların da çeşitli güzellikleri var fakat bu rota daha çekici O gün Sis Dağı'na en zorlu koşulda ilk geliyor bana. Rotanın zorluğunu soracak tırmanışımı yapmıştım. Sonra 2-3-4-5... diye gitti. olursanız sahilden itibaren ortalama eğim %7 ile 15. tırmanışta adını Çepni Turu koydum ki herkes %15 arasında değişiyor! Zaten en baştan sona duysun, gelsin diye. Amacımın bir bölümü buna kadar yokuş ve hep rampalar var. Yağmurluk hizmet ediyordu, genel olarak dağ bisikletçileri ve üzerimde hem inerek hem çıkarak yolcu yolunda tur yapan insanlar hep Rize ve Artvin taraflarına gerek diyorum. Dedikçe açılıyorum. Bu arada gitmeyi tercih ediyorlardı. Bizim buralar o kadar yağmur da hala yağıyor. Önemi yok, zaten mazlum kalıyordu ki... Buradaki güzellikleri üzerimden iki defa kar geçmişti. sizlerle buluşturacağım. Buluşturmak ve dokundurmak için uğraş vereceğim. Bir sağa bir sola bakarak yola devam etmek, eski Neden Çepni Turu? Çepni Türkleri çoğunlukla Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi'nde yaşayan Anadolu boylarından bir tanesi idi. ''Çepni'' kelimesi düşmanla savaşan, mert, yiğit, asi, cesur anlamında kullanılmıştır. Bizim yaptığımız turun da anlamı buydu! Yılmadan, yüksek rakımlardan aşarak doğudan batıya ilerlemekti. Hazırlık Aşaması Bu tura gelene kadar yılların vermiş olduğu birikim ve araştırmalar sonucunda oluşan tecrübe şuydu; malzeme bilgisi ve ''neleri yapabilirim'' sorusu. Beni ve bisikletimi anlatan tek şey ''Mücadele etmek''. 3 hafta antrenmanlar üzerinde yoğunlaştım ve bunlardan elde ettiğim kondisyon ile tura çıkmaya niyetlendim. Bisikletim Giant ATX, arka bagajı var, üstünde orta seviye donanımı ve bir de beni seven bir kalbi var... Seven konuşmaz bize göre. Sevdalılar konuşmadan da anlaşır. O beni, ben de onu anlayarak götürebilirdik ruhlarımızı. Biz de sadece anlaştık. Yanıma iki günlük kuru giyecek, ayakkabı ve yama seti aldım. Güzel bir tur beni bekliyordu ama ben tura çıkmadan nasıl bir tur olacağını kestiremiyordum. Rotanın ön araştırmasını bir kaç defa yapmıştım, %70lik bölümünü zaten biliyordum.

anıları tekrar canlandırmak, derenin sesi ile her daim karşına çıkan kocaman kavak ağacına selam vermek ve bunu tekrar tekrar yapmak harika bir olay. O ağacı yeniden görmek bile mutlu edebiliyorsa, insana bir şeyler anlatabiliyorsa işte ruhunla gezmek, dokunmak böyle bir şey olsa gerek. Köy ve mahalleleri aşarken üç vadiyi geçiyorum. Hava açıyor. Zaten açmasa bile sıcaktan patlamak üzereyim. Kameramı çıkarıp nereleri gezdiğimi ve çıktığım eğimlerin kaç olduğunu, nasıl yerler olduğunu anlatarak insanlara bilgi aktarmaya uğraşıyorum. Biz yapmasak kim yapacak ki, değil mi. Birilerinin buna bir el atması gerekiyor ki sizlere kadar ulaşabilsin. 1000 rakıma geldiğimde aslında yolun %60lık bölümünün bittiğinin habercisiydi bu. Buraya kadar bayağı zorlandım açıkçası. Ama yorulduğuma değer. İnsan bedeni sonuçta, tam hazır olmayınca yoruluyor. Buraları ilk 1000 metreyi bile anlamak biraz eksik kalıyor aslında her yerde yeşillik bir süre sonra beton yoldan çıkıp köy yoluna giriyorsunuz ve dağ bisikleti adete coşuyor. 1000 metrede eski adı ile Zıva Köyü, yeni adıyla İnişdibi bulunuyor. Burası ufak, şirin bir yer ve her daim burada dinlenir çayımı içer asıl sevdamın peşine düşerim. Evet, evet sevda! Ama ne sevda...

Tabi ki yokuşlar 1000 rakımdan sonra %7 sabit %20'lere varan eğimler ile soluksuz bir tırmanma söz konusu. Zıva Köyü'nde güzelce bir çay molasından sonra tekrar yola koyuluyorum. Bu sefer beni sis karşılıyor ama ne sis. Hiç bir şeyi göremezsiniz, korkarsınız. Bir kaç defa çok korktuğum için az daha geri dönüyordum. Fakat iyi ki devam etmişim 1700 metreden sonra sis aşağı çöküyor ve güneş kendini gösteriyor. Sıcak seni ısıtıyor, hava yumuşuyor. Daha çok keyif almaya ve devam etmek için can atmaya başlıyorsun. Fakat Çepni Turu'nda ilk etap sisini ve yağmurunu yiyoruz. Zıva Köyü'nden 3-4 km sonra İkisu denen mevkiye geliyorum. Orada her daim durur insanlarla dertleşirim. Oraya gelmeden ufak bir viraj var orayı görünce o bana ben ona selam veririz. İkisu'dan sonra yollar çok dikleşiyor. Aslında bu dikleşme sizi yoldan geri çevirmek içindir. Pes ederseniz size güzelliklerini göstermez. Asıl olan, dağın size naz yaptığıdır. Her türlü zorluk sonrasında her daim harika manzaralar görmüşümdür. 1000 rakım ile 1800 arası çok dik rampalar şeklinde geçti. 1500 metrelerde artık orman sınırı bitip çamların başlama noktasıdır. 1800 rakımda Erkek Su Obası sizi karşılar. Dik rampadan sonra düzlük sizi bekler. Muhteşem manzarası sizi büyüler. İster oturur nefes aldırır, isterse ufak bir iniş yaparak tekrar sizi rampaya iter. 1800 rakımda çok güzel kamp alanları var. Doğal. Pansiyon falan pek yoktur, hatta hiç yoktur. Sizin kendi imkanlarınız ile kalacağınız, kafanızı dağıtmaya yaracak güzel bir mevki. 1900 - 2000 metre arasında sis benimle devam ediyor. Hava bir ara 14 dereceye kadar düşüyor ve aşırı üşüyorum. Göz gözü görmüyor. Artık günün sonuna doğru ikindi ezanını duyuyorum. Fotoğraf çekip video ile nereye, nasıl geldiğimi, neler yaptığımı anlatıyorum ama ne anlatış, titriyorum. Sis Dağı'nda, Sezgin Abi'nin orada pazarı olur. Çorbadan sonra kuzu etini indiriyorum mideye. Protein desteğini alıyorum.


Sabah kalktığımda sıcak bir duş ve sıcak bir çay, kocaman büyük bir tost ile güne başlayıp bisikletim ile yola devam ediyorum... 1.Gün: Sis Dağı'nın aşağısında yer alan, Trabzon il sınırı içinde bulunan Şalpazarı'na bağlı Şıhkıranı mevkidir. Burada ufak bir pansiyon bulunuyor. Dağdan aşağı 1400 metreye inip orada konaklama planlamıştım ama Sis Dağı'nın yolu bakıma girmiş. Asfalt yapacaklarmış. Yol tamamen çamur olmuş. 1400 metreye inene kadar rengim kahve rengi oluyor. Neyse ki pansiyonda yer buluyorum ve geceyi orada geçiriyorum. Güzel bir duş ve güzel bir uyku. 2.Gün: Fazla bir tırmanış yok ama yine sert rampalar beni bekliyor. Sabah kalktığımda sıcak bir duş ve sıcak bir çay, kocaman büyük bir tost ile güne başlayıp bisikletim ile yola devam ediyorum. Buradan sonra Şıhkıranı-Sazalanı Yaylası-Erikbeli Yaylası-Kürtün (Gümüşhane) ilçesinde konaklama yapacaktım. Sonra direk olarak Kürtün-Kazıkbeli yaylasına, 2200 metreye tırmanış yapacaktım. Neyse yola çıkıyorum. Gerçekten 1400 metreler çam ormanları ve sadece sen varsın. Keyfine kalmış bir rota var. İster yavaş ister performans, istediğini yap rotası. Çam ormanları içinde harikalar diyarında ilerliyorum. Sırası ile önce Sazalanı - Erikbeli Yaylası'na ulaşıyorum. İnsanlar

piknik yapıyor, oyunlar oynuyor. İlk güne nazaran sıcak ve güneşli bir havada ilerliyorum. Erikbeli Yaylası'nın bir özeliiği ise ister sahile inebilir, isterseniz de Gümüşhane iline devam edebilirsiniz. Hatta istediğiniz taktirde Zigana Dağı'na ulaşabilirsiniz. Süper bir mevki diyebilirim. Ben Gümüşhane tarafından, orman

Bizim güzergah ise barajın karşı tarafına geçip Tarzan misali atlamak, devam etmekti. İlk baraj tırmanışı çok sertti. Bu arada suyum bitmiş, çeşme arıyordum. İçim çok fena yanıyordu. Yanımda kaju, antep, fındık, tuzlu fıstık karışımı vardı. Bunlar ile kendimi besliyordum fakat suyum bitince kendimden geçtim. Bir anda susuzluk beni acayip strese bindirmişti.

yolundan inip Kürtün ilçesine kadar harika bir iniş yapıyorum. Artık yaz saati olduğundan Kürtün'de epeyce bir vaktimin olduğunu hissediyorum. Kürtün ilçesinde 2 adet baraj buluyor ve buranın bir ayrı bir güzelliği var. Vadinin adı Harşit. Gümüşhane sınırından doğup Giresun'un Tirebolu ilçesinde Karadeniz ile buluşuyor. Özellikle sonbaharda ayrı bir havası ve güzelliği bulunuyor.

Düşünün %10 üzeri yokuş ve sıcak, bir de efor, yüklü bisikletle susuzluk... Neyse öyle bir tırmanış ki dağa geldim sandım fakat sadece barajın üstüne çıkmışım. İlerleyen bölümde ufak bir beldeye geliyorum hemen caminin yanındaki ılık suya saldırıyorum ve susuzluk son buluyor.. İşte bu noktalar hiç gelmediğim, bilmediğim, ilk defa yol alacağım

belirsizlik tarafları. Ama benim öyle bir havam yok. Sadece pedal basıyor, anı yaşıyorum. Çok güzel vadi boyu ilerliyorum. Dere yanımda akıyor, yol güzel, her şey sorunsuz ilerliyor. Ta ki... 15 km zift içinde gidinceye kadar! ZİFT Yayla yolunu yapmak için bütün yola 2 gün öncesinden zift dökmüşler. Çakıl dökülmesi bekleniyor. Ben de o yola girdim bir kere. Yavaş yavaş gidiyorum ama yaylaya bir sürü yol ve yokuş var. Bisiklet oldu mıcır. Kap kara kesti bir anda. Stres tekrar tavan yaptı ve üstüm başım, eldivenim, arka bagajda bulunan çantama geçirdiğim poşet simsiyah oldu. Açık denizlerde petrol gemisinin batıp kara batakların kararması gibi bir şeydi. 15 km boyunca böyle ilerledim. İkindi namazını kılmak için ufak bir köyde durdum ve abdest alırken zift derimi kopardı ve kolum kanamaya başladı. Artık ne yapacağımı bilmiyordum. Bir de zift kamyonu hala zift döküyordu önümde.


S

E

Q

U

O

I

A

C

L

U

B

B Planı: Yeni planım, bir araba bulup yaylaya kadar araba ile gitmekti. Artık başka bir çare ve yol kalmamıştı benim için. Neyse ki kanamayı bir şekilde durdurdum. Düşündüm güneş artık dağın diğer yamacında bana elveda diyor. Amcanın birine seseniyorum: ''Yahu bir tanıdık yok mu? Beni yaylaya kadar atsın.'' ''Evladım bu saatlerde pek kimse olmaz sen yavaş, yavaş git en iyisi'' demez mi. Bu arada duraksayıp o sinir ile pek bir şey yiyemedim. Gücüm bitmek üzere surat asık. Devam ederken yolda çalışan ve su borusu döşeyen değerli emekçileri görüyorum. Onlar bana ''HEELLO'' demeden ben selam veriyorum. Oradan buradan sohbet açılıyor. Her zamanki tipik sorular soruluyor. Bunun motoru olsa daha iyi olmaz mı? Seni yormuyor mu? Nereden geliyorsun? Sonunda hepsi yolun açık olsun diye güzel dilekleri ile beni yolcu ediyor. Zift içindeki ben, 1700 metrelerde artık. Yesem bile enerji sağlamıyor. Fıstık, çikolata vs. yararı yok. Güneş battı, akşam ezanı okundu. Arkamdan kocaman bir sis bulutu geliyor ve dağ başında karanlıktayım. Bu süre içinde Kürtün'den bu yana hiç fotoğraf çekemiyorum ve çektiklerim ise telefonla beraber kısa süreli. Gördüğüm insanlara ne kadar yolum kaldığını soruyorum. Artık son bir kaç km kala yayla hala gözükmüyor. Yanımdan geçen arabanın ışıkları biraz cesaret verse de artık korkmaya başlıyorum. Orada ayı ve kurt yüzdesi fazla olduğundan bir an önce yaylada olmam gerekiyor diye düşünmeye başlamışken son virajda, uzakta sokak lambaları görüyorum. Bir süre sonra oraya gittiğimde artık içimden kocaman bir oh çekiyorum. Oradaki çocuklar ile ufak bir sohbetten sonra bir ağabeyimin tanıdığı ve beni yönlendirdiği Semra Ablalarda kalıyorum. Akşam güzel bir yemek ile gece harika uyku eşlik ediyor. Akşam zift ile hiç uğraşmadım ama formam ve bisikletim çok berbat durumda.

3.Gün: AYI BELİ - KURT BELİ - KÜMBET YAYLASI Bu günü nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Harikanın ötesinde. Ağaç yok, dağ, soğuk sular, dağlar ve sen. Bir de koyunlar ve kangal köpeklerini görüyorsunuz. Kazıkbeli Yaylası'nda konaklama, yeme içme konusunda sorun yok. Yazın işliyor yayla. Sorun çıkarsa her telden insan var diyebilirim. Beytarla köyünden sert yokuşlar ile 2300-2400 metrelere kadar çıkıyorum. Hani çam ağaçları olmasa bile beni çok etkileyen manzaralara şahit oldum ve bolca soğuk sulardan içtim. Sadece su içmek için bile o yol gidilir. Beytarla Köyü'nden sonra Gümüşhane il sınırından çıkıp tekrar Giresun il sınırına girmek için Kurtbeli geçidine doğru yol alıyorum. Orada karşılaştığım kişiler ''işte gençlik bu'' diye güzel koşuyorlar hakkımda. Beytarla Köyü'nde uçurtma uçuran aile büyük keyif alıyordu. Ot biçen amcalar sohbet ediyor koyunlar son zamanın otlarına yayılmak ile meşkuliyet içindelerdi. Suların tadını hala arıyorum diyebilirim. O yaylalarda pek insanlarla sohbet etme imkanı bulamadım ama ruhumla bedenim her daim sohbet ediyordu. Her gördüğüm ruhuma işliyor, daha değişik boyutlarda düşünmeye itiyordu; 2400 metrede bulutlar ile dans ederken. Para, pul, beden, dünya aslında orada anlık da olsa unutuluyor emin olun. 2400 metrede Alucra ilçesini görmek, sizi başka bir hisle buluşturuyor. Gördüğünüz şeylerin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Gördüğünüz dağ ve ovalardan öte bir şey oluyor. Nereden neler yaşayıp oraya geldiğinizi hatırlıyorsunuz. Zamanın ne kadar hızlı aktığını; bittiğini hissediyorsunuz. Ve yola devam ediyoruz. Kurtbeli Geçidi eski İpek Yolu bağlantısı olduğundan dağ bisikletinin harikalar diyarı olarak nitelendirebilirim. Nitekim yiyecek ve kalmaya müsait yerler var. Manzarası mükemmel. Kurtbeli'nde beni misafir etmek isteyen aile ile sohbet ediyorum. Burada seyyah bisikletlilerin uğrayıp uğramadığını sorduğumda genelde motorsikletle gelenlerin çok olduğunu duyunca hem üzülüyorum hem de seviniyorum. Buraya gelen yegane bisikletli olmak güzel bir şey. Kurtbeli Geçidi'nden Giresun/Espiye Yağlıdere istikametinden Çakrak beldesine iniyorum. Buradan Çakrak-Kümbet Yaylası istikametine giriyorum. Yine yokuşlar ile mücadele ederken bir de nem ekleniyor. Akabinde turun son gününde sisler içinde Çakrak Yaylası'na ulaşıyorum ve yine tırsıyorum. Sis içinde yorgun bir halde yaylaya ulaşmak ve daha önümde 15 kilometrelik bir yolun olması; sisin de işin içine girmesi ile turu zorlaştırıyor. Yaylaya geldiğimde üzerimi değiştiriyorum. Islak olanları çıkartıp kuruları giyiyorum. Üzerimde sarı yağmurluk olunca ve yaylaya pek bisikletçi de gelmeyince ''kesin polistir'' diye adım çıkıyor. İlginç bir andı benim için. Yayla yollarında asfaltlama çalışmaları çoktan başlamış fakat hala dağ bisikleti ile Kümbet Yaylası'nın çamları arasında ilerlemek harika bir duygu idi. Artık turun son 15 kilometresi ve ilk gün olduğu gibi yine soğuk ve sis beni uğurluyor. O kadar yoldan sonra çamların arasından Kümbet Yaylası'na inmek harikaydı. Orada otelde kalıp sıcak bir duş ve güzel bir yemek ile tura son vermek güzeldi. Buradaki pek çok güzel şeyi yazı ile anlatmak ne mümkün. Sabah güzel bir kahvaltı ile 1710 metreden Giresun'a iniş yapıyorum. Yol, sonbaharın vermiş olduğu güz ilacından sararmış yapraklar ile bütünleşmişti. Evime ulaştığım zaman onca kilometrenin su gibi akıp geçtiğini görmek üzücü olsa da, bir o kadar da anı yükü ile sizlere dönmek süper bir duygu idi. Saygılarımla

Serkan Namazcı


S

E

Q

U

O

I

A

C

L

U

B

Turla İlgili İstatistikler: Rota: Görele-Sis Dağı, Sazalanı, Erikbeli, Kürtün, Kazıkbeli Yaylası, Kurtbeli Geçidi, Çakrak Yaylası, Kümbet Yaylası, Görele, Giresun Toplam Kilometre: 314 kilometre Toplam Tırmanış: Çıkış + 9016m / - İniş 9008m


BİSİKLET ÖYKÜLERİ!

karşıyaka, izmir 2014 Bir şeylerin ters gittiği belliydi şehirde. Üzgün insanlar, kalabalık ama sessiz sokaklar, isteksiz esnaf ve yarıya inmiş bayraklar... Dalgaların bile keyfi yoktu. Kıyıya ulaşamadan karışıyorlardı birbirlerine. Çok geçmeden aldı haberi. Bir nefes uzaklıktaki başka bir kentte düğümlenmişti boğazlar. Gözyaşları kirpiklerde duruyordu. Bir umut; bir iyi haber için bekliyorlardı son ana kadar. Yüzü kapkaraydı herkesin. Kimisininki utançtan, kimisininki hırstan ve kimisininki yalandan... Masumların karanlık yüzleri aydınlanırdı ışığa yükselirken de, ya diğerleri nasıl temizleyecekti yüzlerine sürdükleri o pis ellerini?

GÖKHAN KUTLUER


OKUR MEKTUBU!

Bir Aceminin Tur Öncesi Yaşadıkları Okuyucumuz Yalın Kılınç, ilk bisiklet turu için yola çıkarken yaşadığı aksilikleri ve hissettiklerini anlatıyor. Küçücük bir şeyin moral bozması, ufacık bir aksiliğin gözümüzde büyümesi ve sonra küçücük bir başka şeyin bizi yeniden mutlu etmesi... Yolculuklarda çoğumuz bu şekilde denge kurabiliyoruz. ''Sanırım...'' diyor Yalın, ''...tecrübe böyle bir şey.''

Otogardayım. Otobüsün kalkmasına yaklaşık 20 dakika var. Bir yandan emin adımlarla perona doğru giderken bir yandan da insanların alışık olmadığı bisikletli yolcuya, uzaylıya bakar gibi baktıklarına tanık oluyorum. Garip bakışlar altında onların yanından ayrılıyorum. Otobüsüme doğru gidiyorum. Muavinle konuşuyorum ve ön tekerleği çıkartmam gerektiğini söylüyor. Aksilik dediğim tam da burda başlıyor. Ön tekeri sökemiyorum. Daha önce yapmış olmama rağmen tekeri nasıl çıkarmam gerektiğini bir türlü hatırlayamıyorum. Tekerin göbek vidalarını söküyorum ama fren pabuçlarının tek hareketle gevşemesini sağlayan o hareketi bir türlü hatırlayamıyorum. Fren pabuçlarını vidalarından sökmeye karar veriyorum. Her şeyin sıkış-tıkış olduğu çantamdan alyan takımını aramaya koyuluyorum. Zamanla arkamda bir kuyruk oluşuyor ve insanlar söylenmeye başlıyor. Yolcuların bagajlarını yerleştirmeleri için oradan biraz uzaklaşıyorum. Bisikletimi koymak için düşündüğüm alanda başka bagajlar bir bir beliriyor. Sinirim ve paniğim birbiriyle yarışıyor. Ter damlalarının sırtımdaki süzülüşlerini uzun uzun hissediyorum. Bu çaresizlik anımı fark eden bir başka otobüsün iki muavini yanıma geliyor. Nereden nereye gidiyorsun vs. gibi havadan sudan konuşurken genç olan muavin basit bir hareketle fren pabuçlarını gevşetiyor ve sonunda tekerlek özgürlüğünü ilan ediyor. Demek böyleymiş diyerek o basit hareketi birkaç kez ben de yapmaya çalışıp unutmamaya gayret ediyorum.

Bisikletimi yerleştirdikten sonra bir şey fark ediyorum. Tekerlek göbeğinin sıkılaşmasına yarayan vida yok! Tam da gönül rahatlığıyla otobüsdeki yerimi alacakken... Artık vücudum soğuk soğuk terlemeye başlıyor. Derin bir iç çekiyorum. Sanki birisi bana diyor ki: ''Senin neyine ulan bisiklet turu...'' Bu sırada yaşlı olan muavin beni oldukça saf bulmuş olmalı ki, bisikletin bagaj parası için 20 TL istiyor. İçimden küfürler etsem de dışımdan sakin bir ses tonuyla konuşuyorum. Biletimi alırken durumu firmaya bildirdiğimi ve çağrı merkezinin de ücretsiz olarak bisikletle yolculuğumu onayladığını söylüyorum. İstdiğini alamayan muavin uzaklaşıyor yanımdan. Bir yandan düşürdüğüm tekerlek vidasını ararken bir yandan da gideceğim yerde bu vidayı kolayca bulabileceğimi umarak kendimi avutmaya çalışıyorum. Otobüs kalkmak üzere. Moral bozukluğu içerisinde boynum bükük halde otobüse binmek için ön kapıya yaklaştırırken son bir kez daha bakayım diyorum kendi kendime. Gözlerim o an açılıyor. Adeta altın gibi parlayan ve ''burdayım işte'' diyen vidayı buluyorum. Sonunda... Bu kısa zamanda yaşadığım ruh durumlarından sonra o anki duygumu soracak olursanız cevabım tarifsiz bir mutluluk olurdu. Huzurlu bir şekilde otobüse binip usulca koltuğuma yerleşiyorum. Bakıyorum yanımda kimse yok, yan koltuk boş. Bu stresin üzerine iyi bir uyku çekebileceğimi ve fren pabuçları konusunda artık deneyimli bir insan olduğumu düşünerek uykuya dalıyorum. Yalın Kılınç

Turun Özeti 1.Gün: SelçukŞirince-Pamucak 32 km 2.Gün: PamucakKuşadası-SökeDidim 87 km 3.Gün: DidimMilas-Güvercinlik 110 km 4.Gün: GüvercinlikBodrum-Kargı Koyu 35km


B

İ

S

İ

K

L

E

T

L

İ

F

İ

L

M

L

E

R

Premium Rush - Acil Teslimat

Hız yapan otomobillerin arasından sıyrılmak, çıldırmış taksiler, açık kapılar ve sekiz milyon huysuz yaya New York’un en atik ve en iyi bisikletli kuryesi Wilee’nin (Joseph Gordon-Levitt) güçlük iş ortamındaki unsurlardır. Fixie sürmek kolay bir iş değildir. Frensiz, hafif ve tek vitesli olan bisikletin sürücüleri de ya çok yetenekli bisikletçiler ya da trafiğe her çıkışlarında hayatlarını riske atan hafif intihara meyilli tiplerdir. Ancak hayatını her zaman sınırlarda yaşamaya alışık olan bir adam rutin bir teslimat Manhattan sokaklarında yaşanan hayat memat kovalamacasına dönüşünce alışık olduğundan daha tehlikeli bir durumla karşı karşıya kalır. Wilee günün son zarfını teslim etmek için eline aldığında, paketin farklı olduğunu fark eder. Bu kez, biri gerçekten de Wilee’ye öldürmeye çalışıyordur. David Koepp tarafından yönetilen film aynı zamanda David Koepp ve John Kamps tarafından yazılmış. Manhattan sokaklarında macera dolu bir gezintiye çıkmamızı sağlayan filmde, bir bisiklet kuryesi olan Wilee bu sefer farklı bir zarf seçer, ve bu başkalarının da dikkatini çeker. Bunun üzerine bisikletçinin peşine düşerler, ve onu gittiği her yerde takip ederler. Wilee'nin bu sefer her zamankinden farklı bir ölüm kalım savaşı vermesi gerekmektedir. Filmin başrollerini Joseph Gordon-Levitt, Michael Shannon ve Jamie Chung paylaşıyor.


B

İ

S

İ

K

L

E

T

L

İ

F

İ

L

M

L

E

R

Velorama Bisikletin 100 yıllık tarihini, orijinal filmlerle anlatan ve neredeyse hiç konuşma bulunmayan, keyifle izlenebilecek bir belgesel. Çeşitli festivallerde gösterilmiş bu arşivlik çalışma ilk kez 6 Temmuz 2014 tarihinde İngiliz BBC kanalında yayınlanmış.

‘Gençken Scientific American'da bir makale okumuştum. Araştırma, gezegendeki muhtelif canlıların hareket verimliliğini inceliyordu. Hareket etmek için kilometre başına kaç kalori harcıyorlardı? Atlar, şempanzeler, kuşlar, balıklar, insanlar… Ve kazanan, akbabaydı. En verimlisi oydu. İnsan ise, listenin sondan 3. sırasındaydı. Akbabadan oldukça uzak bir yerde... Ama sonra birinin aklına, bisiklet üstündeki bir insanın harcadığı kaloriye karşılık yol aldığı mesafeyi ölçme fikri gelmiş. Sonuç akbabayı ezip geçmiş. Bunun beni çok etkilediğini hatırlıyorum. Sonuç: İnsanlar alet yapar. Bizler doğuştan gelen insani yeteneklerimizle, aletler yapıyoruz. Apple'ın ilk günlerinde böyle bir reklam vermiştik hatta. Ve ben tüm kalbimle inanıyorum ki tarih ilerledikçe, geriye dönüp baktığımızda insanlığın tüm icatları arasında bilgisayar; en üstte olmasa bile yukarılarda bir yerlerde yer alacak. Kişisel bilgisayar, zihnin bisikletidir.’ Steve Jobs

Steve Jobs ve Antonio Colombo Jobs’ın çok sevdiği Cinelli marka dağ bisikleti ile birlikte. Wired Magazine


Kasım 2014 / Sayı 3  

Bisikletli Yaşam Dergisi Sayı 3

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you