Page 1

BİR KİTAP BİN DOST Aylık Edebiyat Kültür ve Sanat Dergisi

SEVGİ GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

2018 Aylık Edebiyat Kültür ve Sanat Dergisi

Yıl:2 Sayı:9 ŞUBAT 2018


www.birkitapbindost.com www.birkitapbindost.com KÜNYE BİR KİTAP BİN DOST Aylık Edebiyat Kültür ve Sanat Dergisi Yıl 2 Sayı 9 Şubat 2018 Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü İlhan Özdemir ilhozdemir@birkitapbindost.com

İÇİNDEKİLER 2

İçindekiler ve Künye

Edebiyat 3

Editörün Gözünden

4-5

İlhan Özdemir-Emre ve Balıkları / Anı

6-7

Gürcan Köftecioğlu - Acayip Bir Banka Soygunu / Öykü

8-9

Muzaffer Özkan – Hayat Treni / Anı

10-11 Seniye Ümite Fırat – Özsöyleşi / Deneme 12-13 Ebru Z. Dişiaçık – Unutulmayan Sesler / Öykü 14-15 Aynur Karataş – Bir Kadın Bir Erkek / Deneme 16-17 Ergün Yılmaz – Büyük Olmak Böyle Bir Şey / Anı

Editör İlhan Özdemir

18 Taylan Özgür Kumaş – Gerçekler ve Gerçekçi Olmayanlar, Beklentiler / Deneme

Tasarım ve Görsel Yönetmen

19

Binnur Tekinalp – Bu Bir Korku Filmi Değil Sadece Gerçek / Öykü

Doğan Bayındır

20

Tülay Çabuk – Ziya’nın Eli / Deneme

Edebiyat Yönetmeni

21

Lavinya Öz – Ukde / Deneme

Gürcan Köftecioğlu

22

Ahmet Zeki Yeşil – Senkronu Kaçmış Gülüşler / Mizah

23

Hatice Aydın – Bir Fotoğraf Bir Söz

24

Taylan Özgür Kumaş – Geliş, Gidiş / Şiir

Muzaffer Özkan Kültür ve Sanat Yönetmeni Emel Üstündağ Yasemin Bayındır İdari İşler Sorumlusu

Kültür 26-27 İlhan Özdemir – (Doğan Bayındır) / Söyleşi 28-29 Emel Üstündağ – Adıyaman / Yemek Kültürü 30-31 Yasemin Bayındır – Yedi Göller , Bolu / Yer Mekan

Aziz Dur Kosova Temsilcisi (Representative of Kosovo) Agim Krasniqi Hindistan Temsilcisi (Representative of India) Tvg Menon

Hakkımızda ve Yayın İlkeleri Birinci sayımızda yayınlanmıştır. İletişim info@birkitapbindost.com Tüm içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz. @2017

32-33 Güniz A.Küçükoğlu – Osman Hamdi Bey / Portre 34-35 Gürcan Köftecioğlu – Yılmaz Güney / Sinema 36-37 Muzaffer Özkan – ATATÜRK (İlber Ortaylı) / Kitap Tanıtımı Sanat 39

Burhan Ersan / Reng-i Su

40

Emel Üstündağ / Ebru

41-52 Sibel Yıldırım - Emel Üstündağ - Güniz A.Küçükoğlu - Nilgün Altan - Lala Sardarli - Hülya Bozkurt - Selma Top / Resim 53-59 Afrin Sipahiu – Arjeta Miftari – Şengül Yılmazkaya – Badhyl Spahliu / Fotoğraf 60-79 Mehmet Saim Bilge – Mary Zins – Makmud Eshonqulov – Agiv Krasniqi – Luis Eduardo – Leon İbrahimbadusha – Eren Sönmez – Afrin Sipahiu – Cival Einstein Alves - Seyran Caferli – Tvg Menon – Mustafa Yıldız – Adriana Mosquera Arka Kapak Ayın Dostu: Hülya Bozkurt Ön Kapak Emel Üstündağ / Resim

2


Ocak 2018 Şubat Şubat Ocak 2018

EDİTÖRÜN GÖZÜNDEN SEVGİ GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN... 14 Şubat Sevgililer Günü olarak kutlanıyor tüm dünyada. Bizim ülkemizde 14 Şubat’ın hangi tarihten bu yana “Sevgililer Günü” olarak kutlanmaya başlandığını bilmiyorum. Merak ettim ve böyle bir günün nasıl, neden ve ne zaman ortaya çıktığını biraz araştırdım. . . . “Sevgililer Günü'nün başlangıç tarihi eski Roma zamanına uzanıyor. Eski Roma'da 14 Şubat günü bütün Roma halkı için önemli bir gündü. Nedeni ise bugünde Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi sayılan Juno'ya duyulan saygıdan ötürü tatil yapılırdı. Juno ayrıca Roma halkı tarafından kadınlık ve evlilik tanrıçası olarak da biliniyordu. Bugünü takip eden 15 Şubat gününde ise Lupercalia Bayramı başlıyordu. Bu bayram halkın genç nüfusu için büyük önem taşımaktaydı. Bunun nedeni ise yaşantıları kesin kurallar ile sınırlandırılmış, bunun doğal sonucu olarak bir birliktelik yaşama şansı olmayan bu gençler sadece bu bayram süresince bile olsa birbirlerinin partneri oluyorlardı. Hangi genç bayanın hangi genç erkek ile bir çift oluşturacağı eski bir gelenek olan ve Lupercalia Bayramı'nın arife günü yapılan bir çekiliş ile belli oluyordu. Romalı genç kızlar isimlerini küçük kağıt parçalarının üzerine yazıp bir kavanoza koyuyorlardı. Genç Romalı erkekler ise kavanozdan bu kağıtları çekerek üzerinde hangi kızın ismi yazıyorsa o kızla bayram eğlenceleri boyunca beraber oluyorlardı. Bu birliktelikler birbirine aşık olan çiftler için bayram süresinin dışına taşıp genellikle evlilikle sonlanıyordu. O zamanın İmparatoru 2. Claudius, Roma'yı kendi katı kuralları ile zalimce yöneten bir hükümdardı. Onun için en büyük problem ordusunda savaşacak asker bulamamaktı. Ona göre bu durumun tek sebebi Romalı erkeklerin aşklarını ve ailelerini bırakmak istememeleriydi. İşte bu yüzden Roma'daki tüm nişan ve evlilikleri kaldırdı. Aziz Valentine de Claudius'un hükümdarlığı zamanında Roma'da yaşayan bir papazdı. Kendisi gibi papaz olan Aziz Marius ile birlikte Claudius'un yasağına rağmen gizlice çiftleri evlendirmeye devam etti. Ancak imparator bu durumu bir süre sonra öğrendi. Aziz Valentine insanları evlendirmeye devam ettiği için tutuklandı ve yaptıklarının cezası olarak sopa ile dövülerek öldürüldü. Milattan sonra 270 yılının 14 Şubat’ı Hristiyan şehitliğine gömüldü Sevgililer Günü, 1800 yıllardan sonra Amerika'da Esther Howland'ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana günümüzde daha çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay haline geldi. O gün bugündür her yılın 14 Şubat’ı Sevgililer Günü olarak kutlanmaya devam ediyor ve yeryüzünde kadın ve erkek beraber olduğu sürece de kutlanmaya devam edecek gibi. . . . Ben sevginin; insanın içini ısıtan sıcacık bir duygu olduğunu ve insan olmanın temel gerekliliklerinden birisi olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden 14 Şubat’ın sevgililer günü değil, SEVGİ GÜNÜ olması gerektiği düşüncesindeyim. Sevgi gününüz kutlu olsun... . . . Dergimizin bu ayki kapak sayfasında, sevgili Emel Üstündağ’ın yapmış olduğu bir resim var. Bu güzel resim için sevgili Emel’e çok teşekkür ediyorum. Fırçasına, emeğine ve gönlüne sağlık. Bir Kitap Bin Dost dergisinin Şubat ayı sayısına emeği geçen ve dergiye katkıda bulunan tüm dost ve arkadaşlara çok teşekkürler. İyi ki varlar ve iyi ki bizimle birlikteler... Sevgilerimle...

3


www.birkitapbindost.com

ANI

EMRE VE BALIKLARI... Arkadaşlarında dikkatini çekmiş. Ziyaretimiz sona erip, yurttan ayrılmadan önce bana: "koluna girmiş ve gezi boyunca yanından hiç ayrılmayan o çocuk sana ne anlatıyordu öyle?" diye sordular. . . . Gezi boyunca yanımızdan hiç ayrılmayan, bize eşlik eden, sohbet eden, konuşan, sürekli bir şeyler anlatan, sevimli mi sevimli iki tane erkek çocuk vardı!.. Drama salonuna girdiğimizde, çocuklardan bir tanesi (Kadir) sahneye çıktı ve "Fikrimin ince gülü…" diye başladı şarkı söylemeye. Diğer çocuk da (Emre) öğretmenin yanında, şarkıya eşlik ediyordu. Bizim ısrarımız üzerine o da çıktı sahneye ve biz, 12 yaşındaki Kadir ile 7 yaşındaki Emre'den öyle güzel ve öyle anlamlı şarkılar dinledik ki!.. Öğretmene bu ağır şarkıları nasıl böyle güzel söyleyebildiklerini sorduğumuzda, her ikisinin de müzik kolunda olduğunu öğrendik. Drama salonundan çıkıp, dolaşmaya kaldığımız yerden devam etmek üzereyken birde baktım Emre yanımdan geçiyor. Saçlarını okşadım, tebrik ettim ve şarkı söylemeyi hiç bırakmamasını tembih ettim kendisine. Küçük Emre'nin o anda gözlerinde ki o bakış, gerçekten görülmeye değerdi... Sanki o an, içimde bir şeyler eridi ve ayakta duramayıp, düşecekmiş gibi hissettim kendimi!.. Emre'nin başını tuttum ve kendime yasladım. Başını bıraktığımda, kafasını kaldırdı, gözlerime baktı ve: "Amca, seni ben dolaştırayım mı, ister misin?" dedi. Bundan büyük bir mutluluk duyacağımı söyleyince, koluma girdi ve birlikte yürümeye başladık.

Kimsesiz Çocuklar Yurdunun kapısından içeri girdik. Sağ taraftaki, biraz loş ve karanlık olan koridoru takip edip, köşeyi döndükten sonra sağdaki ilk odaya girdik. Bu oda yurt müdürünün odasıydı. Oda bir hayli kalabalıktı. Yurt Müdürü Oya Anne’nin (herkes ona böyle hitap ediyordu!..) odasında, bizlere ısmarlamış olduğu çayı içerken bir taraftan da yurt ile ilgili kısa bir bilgi aldık. Daha sonra da ziyaret sırasında bize eşlik etmesi için görevlendirmiş olduğu öğretmenin peşine takılarak başladık çocuk yurdunu dolaşmaya... Her yer pırıl pırıl ve tertemizdi. Bırakın devlet okullarını, birçok özel okulda bile bulunduğunu sanmadığım etkinlik odaları vardı. Ve bu odaları dolduran çocukların etkinliklere katılıp, bir şeyler yapıyor olduğunu görmek benim için çok farklı bir sevinç ve mutluluk oldu. Fotoğraf odası, resim odası, bilgisayar oyun odası (her çocuğa günde bir saat bilgisayarda oyun oynama izni varmış), müzik odası, tiyatro, sinema salonu (haftada bir gün film oynatıyorlarmış), drama odası ve spor salonu... Yatakhaneler? Kız çocuklarının bir koridorda, erkek çocuklarının başka bir koridorda, üç yataklı, dört yataklı odaları... Odalarda herkes için ayrı bir dolap var. Karyola ve dolapların hepsi ahşap... (Ben Askeri Lise’de okurken bizim koğuşlar 30-40 kişilikti. Madeni ranzalarda altlı-üstlü yatardık ve dolaplarımız da madeni idi.) Kız çocuklarının yataklarında tertemiz pembe çarşafları, pembe yastık kılıfları ve pembe yorganları vardı. Erkeklerin odalarındakiler de mavi renkliydi... . . .

4


Şubat 2018 Biz grubun önünde yürüyorduk. Emre ile hem sohbet ediyor hem de öğretmenin birazdan gruba anlatacağı şeyleri o bana daha önceden anlatıyordu. Bir ara bana, neden bu kadar yavaş yürüdüğümü sordu. "Eğer gruptan ayrılırsak hem öğretmene hem de arkadan gelen arkadaşlara ayıp olur." "Boş ver amca, öğretmen onları getirir. Ben onun anlatacaklarını anlatırım sana." . . . Yatakhanelerin bulunduğu kata çıktık. "Amca, benim kaldığım odayı görmek ister misin?" "Tabii ki görmek isterim. Hatta bundan büyük bir mutluluk duyarım." Elimi tuttu ve kaldığı odaya gittik birlikte. Ve başladı anlatmaya: "Bu koridor aslında kızların yatakhanelerinin bulunduğu koridor ama erkekler tarafında hiç yer olmadığı için biz bu odada kalıyoruz. Ben bu yatakta yatıyorum. Bu yatak da Ümit yatıyor, bu yatak da Oğuzhan abimin. (Oğuzhan ve Emre kardeşlermiş) Bak bu dolap benim dolabım. (Dolabının kapısını açtı, içini gösterdi. Sonra da dolaptan bir defter çıkardı.) Bu deftere resimler yapıyorum. Resimlerime bakmak ister misin? (Benden olumlu yanıt alınca, defteri açtı, sayfaları çevirmeye ve saymaya başladı) Bir, iki, üç, .........., on üç, on dört, on beş!.. Tam on beş tane resim yaptım... Bak bu deniz...bu ev...bu ağaç...bu da denizin içinde balık!.. Bak bu küçük balık!.. Bak bu büyük balık!.. Bu balığın kuyruğu yok!.. Bu balık uyuyor!.. Bu balık küsmüş!.. Bu balık gözünü kapatmış!.. Bu balığın gözü yok!.. Bu balık hasta!.. Bu balık..." “Resimlerin hepsinde balık var, neden? Anladığım kadarıyla sen balıkları çok seviyorsun..." O sevecen, sıcacık ama kurşun gibi ağır olan bakışları ile gözümün içine baktı ve: "Balıklar tek başına ve yalnız yaşarlar!.. Balıkların kimseye ve hiçbir şeye ihtiyaçları yoktur!.. Balıklar hiç kimseden bir şey istemezler, değil mi amca?" Sustum... Daha doğrusu "SUS(!)" kaldım... Çünkü böyle bir soruya nasıl bir cevap vermem gerektiğini bilemedim... Bugüne kadar çok zor sorularla karşılaşmıştım ama hiçbiri bunun kadar zor gelmemişti bana!.. Henüz 7 yaşında... Kendisi küçük ama içinde okyanus gibi kocaman bir yüreği olan Emre'ye: Aslında şu an sıcacık evlerinde oturmuş keyif çatan veya büyük alışveriş merkezlerindeki mağazaların vitrinlerine bakarak zaman öldüren, kendilerini büyük sanan(!) ama yürekleri küçücük olan, çok meşgul ve böyle şeyler için ayıracak zamanı olmayan insanların(!) küçücük bir balık olduklarını nasıl anlatabilirdim ki? Bu küçük balıkların, şu an kendisinin eksiltilmiş(!) bir çocukluk yaşamasına neden olan anne ve babasından da pek farklı olmadıklarını!.. Aslında, o sevgi dolu kocaman yüreğinin içinde bulunan, okyanusun içinde yüzen ama kendisinin

farkında bile olmayan balıkların resimlerini yapmıştı sevgili Emre!.. Evet; uyuyan, gözü kapalı olan, görmeyen, gözü kör olan balıklar Emre'nin farkında olmayabilirlerdi ama Emre onların o kadar iyi farkındaydı ki!.. Saçlarını okşadım, elimi omzuna koydum ve birlikte odadan çıktık. . . . Arkadaşlarda kızların yatakhanesindeki gezisini bitirmiş, odalardan koridora çıkmaya başlamışlardı. Sevgili Yasemin'le karşılaştık. Sevgili Yasemin, yaşamakta olduğum bu eziklikten ve içinde bulunduğum bu acizlikten kurtarabilirdi beni. Yasemin'e: "Emre bana odasını, yatağını, dolabını ve yaptığı resimleri gösterdi... Sen de görmek ister misin?" dedim. Sevgili Yasemin, her zaman olduğu gibi yine gözlerindeki o sevgi dolu gülümseme ile kabul etti bu isteğimi. Sevgili Emre'ye de: "Yasemin teyzene de gösterir misin; odanı, yatağını, dolabını ve yaptığın resimleri?" dedim ve üçümüz birlikte tekrar Emre’nin odasına girdik. Ve sevgili Emre bu sefer başladı Yasemin'e anlatmaya... . . . Kapıdan çıkmadan önce Emre ile vedalaştık. Ama bu çok farklı bir vedalaşma idi. Hiç konuşmadık... Tokalaşmadık da... Yalnızca bakıştık... Zaten konuşmaya da gerek yoktu çünkü o bakışlar o kadar çok şey anlatıyordu ki!.. O kimsesiz çocuklar yurdunda, kendisi küçük ama yüreği kocaman olan bir arkadaşım var artık... Dışarıda, kendilerini büyük sanan ama yürekleri küçücük olan balıkların(!) resimlerini yapan bir arkadaşım... Sakın öyle küçük göründüğüne aldanmayın... O, 7 yaşındaki kocaman yürekli çocuğun kolunuza girip, size çok güzel rehberlik edeceğine ve size bu yaşınıza kadar bilmediğiniz şeyleri öğreteceğine emin olabilirsiniz... Sahi siz, Emre'nin defterine çizmiş olduğu o balıklardan herhangi birisi olabilir misiniz? Selam olsun Emre'lere... Ve Emre'leri o güzel yüreklerindeki sevgi denizinde yüzdüren Oya Anne'lere...

İlhan Özdemir İstanbul

5


www.birkitapbindost.com

ÖYKÜ

Ocak 2018

ACAYİP BİR BANKA SOYGUNU Öyküye esin kaynağı anısını paylaşan dostumuz A.D.’ye teşekkürlerimle…

ederken bizi fark ediyor, bizim hamile arkadaşın masasından “hop” diye atlıyor, “pat” diye önüme tünüyor. Silahını bana doğrultuyor. O sırada ben de alonj(*) yapıyorum. “Elimde en büyük senet!” Tam yirmi beş sayfa alonj yapıyor, birbirine yapıştırıyorum. Senedi yapıştırmamla birlikte daha elimde bantlar varken; “Bu bir soygundur! Eller havaya!” diyor. Ben elimi kaldırıyorum havaya ama elimde seloteyple. Senet elime yapışıyor çıkmıyor. “Ne olur ne olmaz senedi saklayayım,” diyorum ama elimle birlikte senet de havaya kalıyor. “Sakın hareket etme! Çakarım!” diyor. O zaman gencim, gözümü karartıp şu adamı halletsem, diye içimden geçiriyorum fakat öbür tarafta makineli tüfekli soyguncular var. “Olmaz!” diye içimden söyleniyorum. Henüz bizim hamile arkadaşın bir şeyden haberi yok, yazmaya devam ediyor. Ben ona, “Soyuluyoruz! Kalk buraya gel,” diyorum. “Amaaan… İşimiz çok,” diyor. “Ya vallah billah soyuluyoruz. Gel!” diyorum. Amacım, kız hamile, kurtarayım istiyorum. Bir bakıyor, “Anacığım! Gerçekten de soyuluyormuşuz,” diyor. Onu önüme aldığımda şerefsiz soyguncu namluyu kaburgama dayayıp beni öyle bir itiyor ki, kaburgamın sızısından vuruldum sanıyorum. Tüfeklilerden biri müdür yardımcısının yanına geliyor. “Ulan iç kasanın anahtarını ver!” “Vermiyorum lan.” “Ver diyorum sana!” diyerek makineli tüfeği doğrultuyor. Müdür yardımcısına bakıyorum, ikna olmuyor. Müdür Bey başına silah dayayan diğer soyguncuya, “Beni onun yanına götür, ben size anahtarı vereyim,” diyor. Soyguncusuyla birlikte inatçı yardımcının yanına gelen müdür: “Ver şu anahtarları ulan,” diyor. “Adam beni vuracak!”

1979’un soğuk bir Şubat sabahı, bankanın Topkapı şubesindeyiz. İşe gelir gelmez, sabahın erken saatinde şubenin çevresinde bazı adamlar tarafından keşif yapıldığını, banka alarmının kontrol edildiğini öğreniyoruz. Şubenin karşısında bir gıda fabrikası var, fabrika müdürü bu adamları görüyor, şüpheleniyor. Bu şube benden önce de soyulmuş, o nedenle deneyimli çok arkadaşım var. İşin acayip yanı, bizim müdür önceki soygunda soygunculardan birini yakalamış, polise teslim etmiş. İfade verirken, “Neden yakaladın?” diye ona fırça atmışlar. “Sen neden canını tehlikeye atıyorsun, nasılsa her şey sigortalı, sen işine bak! Polis gerekeni yapar,” demişler. Eh hal böyle olunca, müdürümüz işi sağlama alayım düşüncesiyle sabah erkenden tam on bir tane hırsızlıkla ilgili emniyet birimini arıyor. “Bugün bizim soyulma ihtimalimiz var!” diye beyanda bulunuyor. Bize de haber veriyor. Tetikteyiz ama bir yandan da işimize bakıyoruz. Gözlerimiz çevrede, sağda solda pek polis görmeyince telefon açıyoruz. “Beş dakika önce oradan geçtik,” diyorlar. Gariptir biz görmüyoruz. Malumunuz ülkenin hareketli yılları, polis çok meşgul. Saat on ikiye çeyrek kala beklenen misafirlerimiz(!) geliyor. Ellerinde çuvallar ve altından çıkardıkları iki Kalaşnikof, üç G3 makineli tüfek ve bir de tabanca ile tam altı kişinin baskınına uğruyoruz. Biri doğru müdürün odasına dalıyor, alarma basmasın diye. Ben girişin yan tarafındayım, geçerken bizim olduğumuz bölümü görmüyorlar. Yanımda da hamile bir arkadaşım var, yakında doğum iznine ayrılacak. O sırada daktiloda yazıyor. O çalışırken hiç kafasını kaldırmaz. Soygunculardan biri, çevreyi kolaçan

6


Şubat 2018 Ne kadar dil dökse de talimat işe yaramıyor, inatçı yardımcı inadından vazgeçmiyor. Üç dört seferden sonra yine, “Vermiyorum!” demesiyle birlikte sabrı taşan müdür buna bir şamar atıyor, sandalye devriliyor, yardımcısının masasından anahtarları alıp soygunculara veriyor. Adamlar iç kasaya gidiyorlar. Diğer ikisi de silahları doğrultmuş başımızda bekliyor. Bu arada senet şefimiz, “Evladım, ben hasta ve yaşlı kadınım, şurada oturayım siz işinizi görün,” diyor. Daha önce de soyulmuş, o zaman öyle yapmış oturmuş, gene aynısı olacak sanıyor. Ama bu kez adamlar dinlemiyor. “Ağzına köpek sı… Zenginlerin parasını mı koruyorsun?” diyor ve kadına öyle bir tokat patlatıyor ki döner koltukla birlikte döne döne yere devriliyor. Ablam bu defa durur mu, “Siz çok gaddar soyguncularsınız, ben daha önce de soygun geçirdim, orada soyguncuların lideri ‘Teyzeme dokunmayın işinize bakın,’ dedi. Bana vurmaktan hiç utanmıyor musunuz?” diyor. Benim elim hala havada, gelin duvağı gibi uzun yirmi beş sayfa senetle ve sırtımda tüfek namlusuyla yürüyorum. Hamile kızı ve beni zorla alıyorlar, muhasebe odasına sokuyorlar. Elim havada gidiyorum. Bu arada senedin ucuna biri b a s ı y o r, b e n “ B a s m a y ı n ! ” d i y o r u m , dinletemiyorum. Elimi indiremiyorum, “İndirirsen yakarım!” diyor… Paraları çuvallara dolduruyorlar. “Bir an önce doldursunlar da gitsinler,” diyoruz içimizden. Polis, jandarma falan gelirse çatışma olmasından korkuyoruz. İç kasayı boşaltmışlar, o kadar çok para var ki çuvallar yetmiyor. Adamlar başka çuval arıyor. Bir çuval daha bulup veriyor arkadaşlar, o da yetmiyor, “Lanet olsun!” diye bağırıyorlar. Soyguncular kızarak çıkıyorlar bankadan, dakikalar içinde ele geçirdikleri çuvallar dolusu para ile yok oluyorlar. Biz de “Soyguncular gitti, bu macera bitti!” diye düşünüyoruz. Tehlikeyi atlatmış ama tamtakır olmuş kasamızla. Sanki dünya tersine dönmüş… Hamile arkadaşım nefes nefese, doğurdu doğuracak, yaşlı senet şefimiz hala tekerlekli koltuğunda baygın durumda, inatçı müdür yardımcımızın yanağı tokat izinden kıpkırmızı, müdürümüz barut fıçısı ve ben ellerim hala havada yirmi beş sayfa alonj ile… O olaydan günler sonra benim hamile arkadaşım senet girişlerinde adresleri “harasima, takasima, tukasima” gibi postacıların okuyamayacağı şekilde Japonca benzeri yazdığından bütün

senetler geri geliyor. Nedenini soruyorum, “Bu soygundan sonra bana bir haller oldu, daktiloya bakmadan yazıyorum, ne yazdığımı bilmiyorum,” diyor… (*) alonj: Ciro kağıdı; değerli kağıtların arka yüzünde işlem yapmak için yer kalmadığında, yapılacak işlemler için eklenen kâğıt parçası.

Gürcan Köftecioğlu İstanbul

7


www.birkitapbindost.com

ANI

Ocak 2018

HAYAT TRENİ Ben bu trene bineli altmış yılı geçmiş. Hâlâ seyahat halindeyiz. İnşallah uzun müddet daha seyahate devam ederiz. Trende ilk hatırladıklarım ise annem, babam, kardeşim sonra yakın akrabalarım olan amcalarım, dayılarım, yengelerim. Komşu vagondan Ahmet Ağa’yı, Celil Ağa’yı, Küçük Mustafa’yı, S a r ı Ve l i ’ y i , O s m a n c ı ğ ı n Ya ş a r ’ ı d a anımsıyorum. Onların çocukları da dâhil hep birlikte seyahat ediyorduk ve o zamanlar onların da hep bizimle birlikte seyahat edeceklerini sanıyorduk. Oysa…

hissettik, onların inişini hiç unutamadık. Onların anılarını hep taze tuttuk. Bazılarının inişini ise hiç fark edemedik, ne zaman kalkıp yerlerini boşalttığını, trenden nasıl indiklerini bir türlü anımsayamadık. Geride birkaç önemsiz anı ve silik birkaç iz kaldı. Geriye baktığımda benim bu tren yolculuğu; neşe kadar keder, hayaller kadar hayal kırıklıkları, beklentiler kadar umutsuzluklar, kavuşmalar, vedalar, allahaısmarladık ve merhabalarla dolu. Zaten yaşam da böyle bir kaos değil mi?

İstasyonun birinde onların bu trenden ineceklerini ve bizleri bu yolculukta yalnız İlk hatırladığımda vagonları buharlı bir lokomotif çekiyordu. Hızı son derece düşük bırakacaklarını hiç düşünmüyorduk. ve hareketleri yavaştı. Biz ne kadar acele Zamanla trene birçok kişi bindi. Küçük etsek de yolculuk son derece aheste idi. k a r d e ş l e r i m i z , ö ğ r e t m e n l e r i m i z , o k u l Vagonumuz istasyonlarda uzun rötarlar arkadaşlarımız, sevgililerimiz, hayatımızın yapıyordu. Yaşam sakin, tekdüze ve yavaştı. aşkı, çocuklarımız, yakın akrabalarımız, yeni Her şey rutindi. Sonra nedense marşandiz arkadaşlarımız. Meselâ liseye başladığımızda denilen dizel lokomotifler vagonları çekmeye vagon birden kalabalıklaşmış kıpırdayacak başladı. Trenin hızıyla birlikte sanki yaşam döngüsü de hızlandı. Kendimizi bir yer kalmamıştı. maratonun içinde bulduk. Şimdilerde ise artık Bu arada birçok kişinin indiğini de fark ettik. elektrikli hızlı trenlerle hareket ediyoruz. İnenlerden bazıları arkalarında derin Hayatın akışına yetişmek neredeyse boşluklar bıraktı. Kalbimizde o boşlukları hep imkansız hale geldi. Belki biraz da biz

8


Şubat 2018

düşüncelerle boğulacağımı hissettiğimde geriye dönüp geçmişe bakıyorum, belki bulurum diye bana olanların asıl sebebini...” derken bu yolculuğun huzuru için çırpınıyor aslında. Ancak… Hepimizin karşı karşıya olduğu bir sorun var… Hiç birimiz hangi istasyonda ineceğimizi bilmiyoruz! İşte bunun içindir ki en iyi şekilde yaşamalı, en iyi şekilde çalışmalı, en iyi şekilde sevmeli, affetmeli, olduğumuzun en iyisini yansıtmalıyız. Aslında yaşamın anlamı da burası. Hepimiz o trendeyiz… Doğarken bindiğimiz bu trenden inip de yerlerimizi boş bıraktığımızda, yaşam treninde yolculuğa devam edecek olanlarda güzel anılar bırakmalıyız. Öyleyse size hayat treninde iyi yolculuklar diliyorum…

yorulduk. Yaşam o kadar hızlı akmaya başladı ki çocukluğumuzdaki o yeknesaklığı özlüyoruz galiba.

Haa, unutmadan…

Bu tren yolculuğunda başarı, huzurlu bir y o l c u l u k d e m e k t i r. B u n u n i ç i n ö n c e vagondaki, sonra da diğer kompartımanlardaki tüm yolcularla iyi ilişkiler içinde olmak gerekir. Onun için de elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız.

Şahsen trenden bu yakınlarda inmeye hiç niyetim yok. Üstelik gözlerimden operasyon geçirip yeniden doğru dürüst görmeye tekrar başlamışken… Sonsöz; Allah geçinden versin, yine de ola ki indim… Sizinle seyahat etmek bir zevkti. İyi ki hepiniz bu trendesiniz...

Sevgili editörümüz İlhan; “bazen sırf bu yüzden asıl yapmak istediklerimi yapamadığımı, olmak istediğim gibi olamadığımı düşünüyorum. İçimdeki gücün farkındayım ve eğer onu özgür bırakırsam bana vereceği kanatlarla istediğim yere uçabileceğimi biliyorum. Ama, evet bir "ama (!)"ya takılıp tökezlemeyi başarabiliyorum yalnızca... Hep eksik bir şeylerin varlığı peşimi bırakmadı ama o şeyin adını bir türlü koyamadım... Bu yüzden şimdi, beynimdeki

Tekrar görüşmek üzere, kalın sağlıcakla…

Muzaffer Özkan Ankara

9


www.birkitapbindost.com

DENEME

Ocak 2018

ÖZSÖYLEŞİ Yazının başlığını, değerli bir öğrencimin duygusal bir yazım üzerine yaptığı yorumundan esinlendim. Bana bu sınırı anımsattı tekrar cümleleri ile… Ben yaşamım boyunca ilkeli ve otoriter kişilerle çok iyi anlaştım, beklentileri konusunda net oldukları için onlarla çalışmak ve hatta iş dışı zamanlarımı paylaşmak benim için hiç zor olmadı… Hemen hemen tüm yakınına düştüğüm böyle kişilerde bir adalet kaygısı gözledim hep; her koşulda ve herkese aynı şekilde davranmak! Ne kadar katı olurlarsa olsunlar, en azından doğruların peşinde olduklarını bilmek bende onlara karşı güçlü bir güven hissi yaratırdı. Çok hoşgörülü ve şefkatli geçinen/bilinen bazılarında ise, nasıl duruma göre davranılabileceğini gözlemledim. O zaman da böyle kişilerin ne zaman nasıl davranacağı hakkında bir fikir sahibi olamayacağımızı öğrendim. Ben bu yazıda “otoriter” kelimesini baskın değil de kurallara ve düzenlemelere bağlılık anlamında kullanacağım. Şefkat, insana başlangıçta çok iyi gelir, özellikle de şefkati gösteren değil gören iseniz… Ama şefkat nerede dur demeli kendine, otorite nerede başlamalı; çok ince bir çizgidir, çok hassastır, çok kırılgandır… İlkeler her ne kadar bu sınırları belirlemede yardımcı olabilir diye düşünseniz de sizden kendisi için bu ilkelerden vazgeçmenizi talep edenler çıkacaktır karşınıza zaman zaman… Eğer vazgeçmezseniz, hatta haksız talepleri karşılamazsanız “hoşgörüsüz” olup çıkarsınız çoğunun gözünde… Hatta daha da ağırı bu kişiler tarafından “adaletsiz” olarak da etiketlenebilirsiniz acımasızca…

10

Belki de hangi konumda olursanız olun, olayları, durumları ve kişileri yönetmenin sırrı bu çizgide dengeyi sağlamaktır… Ö n c e a i l e d e o l u r, b u i k i y a k l a ş ı m ı n ı z ı çocuklarınızın karşısında iyi yönetemezseniz; ya şımarık ve ana kuzusu olurlar veya sınırlar ötesinde gittikçe sizden uzaklaşan bir yabancı! İşin kötüsü birinci tipte olanların yaşam başarılarının da düşük olduğunu gözlemledim, sorumluluk alma ve yürütme becerileri gelişmez ve bu iş yaşamlarına da yansır… İkinci gruptakiler ise daha az sevgi dolu, daha fazla iş odaklıdır genellikle… Tabii ki bu sıraladıklarım benim gözlemleyebildiklerim ile sınırlı… Durum işyerinizde daha farklıdır; göz yummadıkça sert, halden anlamaz, hatta vicdansız ve aksi durumuna düşebilirsiniz veya tam tersine hoş gördükçe tüm kural ve ilkelerden uzaklaşmış bir çalışan topluluğu ve ortam içinde bulabilirsiniz kendinizi… Öğretmen-öğrenci ilişkisinde sonuçları diğerlerinden daha kısa sürede alırsınız. İster ilköğretimde olun, ister doktora programında, esneklik adına, hoş görmek ve anlayışlı olmak adına kural ve yasal düzenlemelerin peşini bıraktıkça ipleri gevşettikçe, başlangıçta yüzleri gülen ve hatta insancıl olduğunuz için sizi seven öğrenci grupları olabilir karşınızda… Ancak ne var ki iki-üç haftalık dersten sonra her şey sizin k o n t r o l ü n ü z d e n ç ı k a r, ö ğ r e n c i h e r a n yükümlülüklerini yerine getirmemek için yeni mazeretler üretmeye hazırdır ve öğrenmeöğretme fonksiyonlarının sıfıra yakınsadığı bir ortam oluşur… Yıllar sonra hiçbir şey


Şubat 2018 öğrenilmeyen derslerle anımsanırsınız; şefkatinize ise artık ihtiyaçları kalmadığından unutulup gider bile çoğu zaman bu yanınız… Otoriter bir sınıf yönetimi ve öğretme yaklaşımı içinde iseniz: sert, öğrenciden uzak, onların koşullarını farketmeyen, anlayışsız, öğrenciye sürekli yüklenen ve belki de huysuz, kurallardan vazgeçmeyen eski kafalı ve benzeri sıfatlarla anılırsınız. Veya kendinizi; kafalarda sizden asla ders alınmaması gerektiğinin yaygın bir kanı haline dönüştüğü bir ortam içinde buluvermeniz kaçınılmazdır… İş yaşamında ekip üyeleri birbirini anlayıp, zor günlerinde birbirlerine destek olabiliyorsa orada yerleşik bir kültür var demektir. Ve tabii ki işler aksamıyorsa… Ama bir iş ortamında birileri sürekli özellikle ailevi mazeretlerini ileri sürerek her dakika ayrıcalık istiyorsa bu işin en zor yanıdır… Asılan suratlar, kırgınlıklar, hakkını yenilmiş hissetmeler, hatta ileri sürülen mazeret karşılığı ekstra izin ve hoşgörü isteklerini doğal ve yasal hakkı gibi görmek… Kırgınlık yaratmadan bunlarla nasıl baş edilir; açıklamak, öğrenmek çok zor! Talep eden haklarının sınırlarını bilemedikçe, talebi karşılamaya uğraşan ne yaparsa yapsın, halinden memnunlar göremeyecektir karşısında, bunun da ötesinde düşman kazanacaktır. Taleplerin haksızlığını veya gerekli hakların verildiğini anlatmaya kalkışmak duvarlarla kendi kendine konuşmak gibidir… Talep eden kilitlenmiştir bir kere kendi kafasındakini yaşamaya, başka koşullarda hakhukuk- düzen savunucusu kesilebilecekken, burada kendini mağdur, hakkı yenilmiş, hoş görülmemiş olarak yansıtacaktır… Ve daha baştan hakkı olduğuna inanmıştır talep ettiğinin, mevcut sistemdeki yasal ve kurumsal düzenlemelere aldırış etmeden… Hatta daha da ötesi, böyle durumlarda, mağduru oynayanlar iyi de taraftar bulurlar gözyaşı, dedikodu, şikâyet her tür mekanizmayı en iyi şekilde kullanarak… Taraftarlar, belki de kafalarında aynı haksız istekleri kendileri için de bir hak olarak görmektedir. Mağduru oynayanlar ve destekçileri bazen öyle bir çember yaratır ki sizin ne adaletiniz, ne ilkeleriniz ne yasalar ne de başka hiçbir şey işlemez hale gelir. Artık karşınızda güçlü bir ekip görürsünüz; yalan, abartı, ayak oyunları, küçük menfaatler, iftira vb. ile üretilen anti-sempatizanlarınızın kitlesi… Bu durumun üstesinden gelmek ve bu gruba kendinizi veya derdinizi anlatmak mı? Ben örneğini hiç görmedim! Zaten sizi dinlemeyeceklerdir: Ya kendinize hiçbir zaman ulaşamayacağınız bir “Onuncu Köy” ararsınız veya içinize iyice kapanır,

11

oluşturduğunuz kalkanlarınız altında kendi doğrularınızla sessiz sedasız yolunuza devam edersiniz. Doğru ve gerçek olanı etrafınıza göstermek ve kabul ettirmek için sizin konum olarak ast-üstyönetici- düz çalışan vb. olmanızın da bir önemi ve etkisi yoktur. Genellikle de ilkeli, adil ve otoriterlerin, bu güç durumun içinden hak ettikleri şekilde sıyrıldıkları pek görülmemiştir. Yaratılan taraflı ve suni senaryolar baskın gelir ve mağdur olmadıkları halde bu rolü oynayanlar, tüm oyunları iyi oynama becerileri yüksek olduğu için, gerçekte haklı olanı bir güzel mağdur ederler… Gerçi sentetik şefkat dağıtıcıların balonları eninde sonunda söner ve tüm çürük şeyler gibi bir köşeye atılır kendini yok etmek üzere… Aslında şefkatin; doğru, düzgün ve hatta bazen canınızı acıtan gerçekler arasında olduğunu görebilmek ise sağduyu, kültür ve birikim gerekir. İçsel olgunluk, nezaket ve saygı gerekir. Ben bu sıraladıklarımın, sadece bireyler arası ilişkiler için değil, yine insanlar eliyle kurumlar arası, toplumlararası ve uluslararası arenalarda da geçerli olduğunu gözledim kendimce... Son söz: Adil ve ilkeli olan her şey uzun vade de yerini ve değerini bulur.

Seniye Ümit Fırat İstanbul


www.birkitapbindost.com

ÖYKÜ

Ocak 2018

UNUTULMAYAN SESLER Görevimin ilk günüydü. Sonbahar yüzünü hafifçe aralarken yüreğim bahar esintisi ile doluydu. Öğretmen olmuştum. Gömüldüğüm kitaplarımın arasından sıyrılmış, sınıfımla baş başa kalmıştım. Çok farklıymış. Çok başkaymış. Sıraların arasında sessiz sessiz gezinirken, içlerinden biri bu sessizliği bozdu. Kırmızı yanaklı, gürbüz, gözleri gülen bir erkek çocuğuydu. - Ne zaman okumayı öğreneceğiz öğretmenim? Kendi aralarında kıkırdamaya başlayan çocuklara gülerek, bu minik delikanlının saçlarını okşadım. - Demek bu kadar isteklisin! Okuma yazmayı hemen öğrenmek istiyorsun! - Evet öğretmenim. - Peki nedenini de bize anlatabilir misin? Paylaşmak ister misin? Çocuk, konuştukça yanaklarına biriken kırmızı iyice yayılıyor, boğazını sıkı sıkı sarmalayan önlük yakası adeta çırpınıyordu. - Annem hastadır öğretmenim. Hiç kalkmadan yatar. Canı çok sıkılır. Akşamları ona kitap okumak isterim ama okuyamam. Ben de uydururum kendimce. Annem çok sevinir. “Sen oku, büyük adam ol!” der bana. Yüreğim cız etmişti. Öylesine coşkuyla belirtiyordu ki arzusunu, duygulanmamak mümkün değildi. - İsmin nedir senin? - Hasan öğretmenim. - Ben de annen gibi sana inanıyorum Hasan. Sen okuyup büyük adam olacaksın.

12

Ne o kırmızı yanaklı çocuğu, ne o heyecanımı, ne de buram buram saflığın dört duvarına yapıştığı o sınıfı unutabildim. Öğretmenlik hayatımın ilk durağıydı ve kimliğime çok şey katmıştı. Şimdilerde emekli bir parkinson hastası olarak dokunuyorum dünden kalanlara. Bir sayfadan öteki sayfaya geçmeye çalışan titrek elim yoğun bir mesai harcıyor. Bir dakika değil, bir saat geçiyor. Körleşen elime inat zihnim öylesine diri ki... Uçuş uçuş oluyor isimlerin her biri. Ayşe’ler, Fatma’lar... Hasan’lar, Süleyman’lar... Çığlık çığlığa bağıran bir ses senfonisi. “Öğretmenim, öğretmenim!”... Hatıralarım gözlerimi mesken belledi uzun zamandır. Şişkin göz altı torbalarımın kıyı şeridinden ayrılmayan damlalar yalnızlıkla boğuşuyor. Kimbilir hangisi hangi işin ucundan tuttu? Büyük adam olundu mu? Elimdeki albümü güçlükle bırakıp pencere kenarından ayrılmayan küçük misafirime yaklaştım. Birkaç gündür oradan ayrılmıyordu. Dokunmak istiyordum kanatlarına, fakat dokunamıyordum. Beş şiddetinde sallanan elim müsade etmiyordu. Beyaz güvercine yazık olurdu. Kimbilir belki o da öğrencilerini arıyordu. Kaybettiği hatıralarına sarılmak istiyordu. Güçsüz bacaklarıma en sonunda yenik düşerek divana uzandım. Çay içesim vardı fakat çayı yapacak ve bardağıma dökecek uzvum isyankardı. Uslanmazdı.


Şubat 2018 Her gün akşama doğru komşumun kızı Züleyha yanıma uğrar çayımı demler, ikramını yapar, kitaplığımdaki kitaplardan birkaçını inceleyip evine dönerdi. “Öğretmenim” diye seslenirdi bana. “Öğretmenim!”. Yine yanıma uğramıştı. Çayımı demlemiş, bardağıma doldurmuştu. Lakin pek sessizdi. Pek suskun. Coşkusundan eser yoktu. - Bugün hangi kitabı alacaksın bakalım? - Bilmem. Henüz bakmadım öğretmenim. - R e fi k H a l i t K a r a y, G u r b e t H i k a y e l e r i . Kütüphanenin en sağında. - İlk defa siz isim verdiniz öğretmenim. - Seveceğinden eminim kara gözlü kızım. - Şey, bugün çarşıda biri sizi sordu. Evi tarif ettim. Birazdan gelir sanırım. R o m a t i z m a l a r ı m a z m ı ş t ı . H a fi f s u r a t ı m ı buruşturarak doğruldum. - Hayırdır inşallah. Kim ola ki? - Bilmiyorum. Ben kalkayım artık öğretmenim. Çayı fazla yaptım. Misafirinize de yeter. - Tamam kara gözlü kızım. Gurbet Hikayeleri’ni unutma! Konuşacağız sonra. Züleyha kaçamak bir gülüşle yanımdan uzaklaştı. Beden kendinden geçip gidiyordu da, ruh arsız arsız sırıtıyordu. Banyoya giderek yüzüme ve saçlarıma şöyle bir baktım. “Misafir” terimini unutmuştum bile. Kim ola ki? Hangi esen rüzgarın bir ürpertisi ki? Çayım soğumuştu. Sağlam elimle bir dikişte bitirdim. Diğerine bakmaya tenezzül etmedim. Yerinde durmuyordu, duramıyordu. Onun için yapılacak bir şey yoktu. Zil sesini duyar duymaz yavaşça kalktım ve kapıyı açtım. Otuz yaşlarında bir delikanlı karşımda duruyordu. Bir hamlede elime sarıldı, öpüp alnına koydu. - Öğretmenim ben Hasan. Beni hatırladınız mı? Sesli düşünüyordum. “Hasan! Hasan! Hasan!”... - İlk görev aldığım okul. Adam olacak Hasan değil mi? - Ta kendisi öğretmenim. Verin elinizi tekrar öpeyim. Göz pınarlarım dolu dolu olmuştu. Yüreğim yeşermeye, çiçekler açmaya nasıl da müsaitti. İçeri davet ettim. Karşılıklı oturduk. - Eee söyle bakalım Hasan! Adam oldun mu? - Oldum ya! Avukat oldum. Kendime bir büro açtım. - Seninle gurur duydum oğlum. Beni ziyaret etmen, hatırlaman ayrıca mutlu etti. İyi ki geldin. Çay doldurmaya yeltenen elim görücüye çıkmışcasına geri çekildi. Hasan’ın gözlerine bakarak gülümsedim.

13

- Durmaz bu kereta! Hadi çayını sen doldur. Ondan hayır yok. Saatlerce sohbet ettik. Karanlık düşünceye kadar o anlattı ben dinledim. Ben anlattım o dinledi. Epey yorgun düştüğümü hisseden Hasan, kalkmak için izin istedi. Sarıldık öpüştük. Bir öğretmen daha ne isterdi ki! İşte her şey ama her şey yıllar sonra gerçekleşecek olan bu karşılaşma içindi. Öğrenci ve öğretmen ilişkisi... Bu gece bir başkaydı. Yanaklarıma tomar tomar birikmiş mutluluk paylaşmak istiyordu bunu. Gülerek ve gülümseterek. Karnıma ağrılar girene dek güldüm o gece. Kah ağladım, kah güldüm. Feleğe söylendim, yazgımı hizaya çektim. Lakin, güldüm o gece. Kendimden geçene dek güldüm. Uzun zamandır gülmediğimi fark edip daha da güldüm. Kaybettiğim sesler o gece kulaklarımı hiç yalnız bırakmadı. Kızlı, erkekli cümbüş bağırdı da bağırdı. “Öğretmeniiiim! Öğretmeniiiim! Hasan saçımı çekiyor öğretmenim! Ayşe bana dil çıkardı öğretmenim! 571 Hasan Akyel! 532 İlhan Çay! Portakalı soydum baş ucuma koydum, ben bir yalan uydurdum. Duma duma dum. Kırmızı mum. Öğretmeniiiiim! Öğretmeniiiiiim!

Ebru Z. Dişiaçık İstanbul


www.birkitapbindost.com www.birkitapbindost.com

Ocak 2018 Ocak 2018

DENEME

BİR KADIN BİR ERKEK Yolda giden bir çift… Acaba bunlar nasıl bir araya geldi… Başlarından neler geçti… Hadi şimdi şöyle bir irdeleyelim… Nihayet sevdiği ile evlenecekti. Her türlü hazırlıklar yapılmış sıra düğüne gelmişti… Fakat tam düğün arifesinde sevdiği adam onu aldatmıştı… Sinir krizleri geçirdi… Hastanede yattı… Çıktığında önüne ilk gelenle evleniverdi. Nikâhta keramet var demişlerdi ara bulucular. Hem evlenip gidersin hem de yarın çoluk çocuğa karışır unutursun dediler… Çivi çiviyi söker misali attı kendini bir bilinmezliğe. Sessizdi kocası… Evine, ona düşkündü. Bir dediği iki olmadı hiç… Ama akıl, hep ötekinde kaldı. Kocasında onu görmeyi istiyor ama olmuyordu… Bir kaç gündür kendini çok halsiz hissediyordu… Yemeden içmeden kesilmiş, yataktan kalkmak istemiyordu. Beyin yorgun, gönül yorgun, vücut yorgundu… Evleneli iki ay olmuştu… Acaba hata mı etmişti? Evde dursa üvey babadan çekeceği vardı. Adam sevdadan anlamıyordu ki... Aklına cep telefonunu nasıl kırdığı geldi. Zavallı

14

anacığının sanki dili tutulmuş, ağzını açıp iki kelime söyleyememişti. Kadıncağız az mı dil dökmüştü hem eşine hem kızına… Biri seviyorum diye diretmişti, diğeri de bu kapıdan çıktın mı bir daha eve almam seni demişti… Bütün bunları bile bile sevdiği adam ona nasıl bir oyun oynamıştı… Ne çok güveniyordu. Aklına birden iş arkadaşı Aylin geldi. O da vazgeçirmek için uğraşmıştı hep. Neden, diye düşündü… Sahi, Aylin neden aramıyordu onu? Aklına takıldı… Hastaneye gelmiş bir daha görünmemişti. Eşi sesleniyordu… -Haydi canım, kalk da bir doktora gidelim böyle yatmakla olmaz! Canı sıkıldı birden, aksi bir sesle bağırdı. -İstemiyorum Aydın! Üzerime düşme bu kadar… Aydın, adı gibi aydın bir gençti. Babası genç yaşta ölmüş, annesi de bir daha evlenmemişti… Bir şirketin muhasebe işleriyle uğraşıyordu kadın, eşinden kalan mal varlığı da yeterdi. Çocuğunu üvey babaya ezdiremezdi. Arkadaşı


Şubat 2018

ne çekiyordu… Gün geçmiyordu ki iki gözü iki çeşme geliyordu işyerine. Aydın, büyüdükçe annesinin bu fedakârlığını hep takdir etti. Saime Hanım da anlayışlı munis bir kadındı… Komşularıyla iyi geçinir, onların her derdine ortak olurdu. Karşı komşu Hasibe teyze bir gün; “Saime, bir akrabamın güzel bir kızı var, üvey baba yanında büyüdü, yavrucak liseyi zor bela bitirdi. Aydın’a yapıversek olmaz mı?” diye sordu… Sessiz kaldı Saime Hanım… Bu devirde görücü usulü diye düşündü, olacak iş değil… Oldu! Üvey baba lafı ona çok dokunmuştu. Yakın arkadaşlarından, çevreden biliyordu bu durumları. Elbette iyileri de vardı… Adları çıkmıştı bir kere! Aydın; annesini düşünceli görünce nedenini sordu… O da saklamadı ve anlattı. Olur dedi Aydın… Biliyorsun annem, bu güne kadar kimseye fazla bir ilgim olmadı… Etrafımda hep kızlar oldu ama onlara arkadaş gözüyle baktım… Merak ettim Hasibe teyzenin akraba kızını, görüşelim, dedi. Görüştürdü Hasibe teyze. Aydın, görür görmez beğendi Gülcan’ı… Gülcan rüyada gibiydi zaten, evden soğumuştu, can simidi oldu bu evlilik ona… Ama bunun daha farkında bile değildi. Kapı zili çalıyordu, Aydın kapıyı açtı, “Hasibe Teyze buyur gir” diye yol gösterdi… Karısı çocuk gibi nazlanıyordu, o da ne de olsa akrabası deyip Hasibe Hanıma telefon edip çağırmıştı. Hasibe Hanım Gülcan’ın yanına girip konuştu, diller döktü… Gülcan isteksizce kalktı giyindi… Doktor bir kaç sorudan sonra onun sorununu anladı ama ses çıkarmadı. Bir kaç test yapalım da yarın gelin sonuçlara o zaman bakalım

15

dedi… Ertesi gün tekrar gittiler, kimseler yoktu. Doktor onları görmüş, oturmalarını işaret etmişti. Bekleme salonunun kapısı açıldı… Gülcan’ında gözleri yuvalarından fırlarcasına açıldı… İçeriye unutmaya çalıştığı şerefsiz ve Aylin girmişti karnı burnunda. Kalk Aydın, hemen gidelim buradan… Kalktılar ve hızla kendini dışarıya attı Gülcan… Öğürdü, öğürdü, öğürdü… Safrayı attım dedi kocasına… Uzandı elini tuttu… Benim arkalarından gördüğüm gün… Şimdi iki kızı var Gülcan’ın, bir de Aydın’ı… Dünyalara değişmediği…

Aynur Karataş İzmir


www.birkitapbindost.com

ANI

Ocak 2018

BÜYÜK OLMAK BÖYLE BİR ŞEY!.. Sabah uyandığında sanki ayağının altına bir bant yapışmışta o bant kendisini rahatsız ve huzursuz ediyormuş gibi geldi… Kalkmadan önce yatakta doğruldu, ayaklarının tabanlarına baktı, hiçbir şey yoktu görünürde. Şu an hatırlayamadığı ama sabaha karşı görmüş olduğu bir rüyanın etkisi ile böyle bir duyguya kapılmış olacağını düşündü ve ilk başta önemsemedi bunu. Bu olay yalnızca o sabahla kalmayıp daha sonraki sabahlarda da artarak devam edip huzursuzluk ve rahatsızlık vermeye, ayağında da his kaybı oluşmaya başlayınca, bu durumu eşine söyledi. Doktora gitmeye karar verdiler. Önce oturdukları yere yakın hastanelerle başladı bu kontroller ve gidip gelmeler. Ortopedi, fizik tedavi ve beyin cerrahi klinikleri… Çare bulunur ümidiyle gidilen her doktor, kendisine göre farklı farklı önerilerde bulundu ve tedavi yöntemleri uyguladı. Çare bulunması bir yana, her geçen gün rahatsızlık biraz daha arttı. Ayak tabanı ile başlayan rahatsızlık ve his kaybı zaman içinde dize kadar çıktı. Fizik tedavi seansları arttı ama bunun bir yararı olmadığı gibi rahatsızlık kalçaya kadar ulaşmıştı artık… Bu koşuşturmanın başlamasından bu yana iki yıl geçmişti. Vücuttaki duygu kaybı hızla yayılırken, kuvvet kaybı olmadığı gibi denge ile ilgili bir sorunda yoktu. Yapılan tetkik ve kontrollerde doktorlar hep denge ve kuvvet kaybına bakıyorlar, bunda da bir sorun olmadığı için bir türlü teşhis koyamıyorlardı. Neyse ki emekliydi. Eğer çalışan birisi olsaydı; işveren kendisini, işe gitmemek ve rapor almak için uğraşan birisi

16

olarak düşünebilirdi. Tanınmış ve isim yapmış büyük bir özel hastanenin beyin cerrahı; eşine naz yaptığı düşüncesiyle, birlikte bir kaplıcaya gitmelerini bile önermişti. Ayrıca büyük bir üniversitenin fizik tedavi profesörü de, kendisi için “Zor Hasta(!)” tanımlaması yaparak aynı şekilde eşine “naz” yaptığını vurgulamıştı. Hastalığın ilk ortaya çıkmasından bu yana beş yıl geçmiş, rahatsızlık kola kadar yayılmış ama hala soruna ciddi olarak yaklaşan ve tedavi öneren bir doktor bulunamamıştı. Daha önce geçirilmiş olan bir operasyon nedeniyle, düzenli olarak onkoloji kontrolüne gidilen, mesleğinde otorite olmuş bir profesörden yardım istenildiğinde de “korkulacak bir şey olabileceğini zannetmediğini ama görev yaptığı üniversitenin nöroloji anabilim dalı başkanı profesör arkadaşına giderlerse arkadaşının kendilerine yardımcı olacağını” söyledi. Gittikleri profesör hanım, tüm iyi niyeti ile gerekli muayeneleri yaptı. Bir şey bulamadı ama sevdiği bir hocası kendilerini ona yönlendirdiği için "bir de boyundan MR çektirelim, aklımızda kalmasın” dedi. Yaklaşık altı yıllık bu süreçte, hemen hemen gittikleri her doktor ve profesör tarafından “zor ve eşine karşı nazlı” hasta düşüncesiyle o kadar çok karşılaşmıştı ki artık bu düşüncenin doğru olup olmadığı konusunda kendinden bile şüphe etmeye başlamıştı... Çektirilen MR sonucu kâbus başladı... Beyin sapında tespit edilen tümör hareket merkezinin tam göbeğinde... Önce büyüme hızını takip için


Şubat 2018 kontrol dönemi (6 ay ara ile iki MR çekildi), ardından yavaşta olsa büyüme olduğu için ameliyat zorunluluğu... Ameliyat tamam da peki bu ameliyatı kim yapacak? Çevreden yapılan iyi niyetli öneriler de dikkate alınarak, bu ameliyatı yapacak doktor araştırması başladı... Gidilen tüm doktorların hepsi ameliyatı yapabileceklerini söylüyordu ama!.. AMA’sı var... Teşhis hepsinde aynı, tedavi hepsinde aynı... Ameliyatsız çözüm yok... Ama bu ameliyatın olabileceği hastanelerin hiç birinde yoğun bakım ünitesi yeterli değil ve yoğun bakım süresi de belirsiz... Bunların dışında, korku verici, ürkütücü ve cesaret kırıcı bir sürü bahane... Tabi birde, başarısız olup kendileri için olumsuz reklam olmasından korkulduğu için söylenen bahaneler de var... İlk teşhisi koyan ve tüm süreç boyunca art niyetli hiçbir davranışının görülmediği, üniversitede beyin cerrahi anabilim dalı başkanı olan profesörün bulunduğu üniversite hastanesine, ameliyat olmak üzere yatıldı. Ameliyat öncesi tetkikler yapılırken çekilen beyin anjiyosu ürkütücü idi... Damar yumağı şeklinde bir tümör ve tahminlerin ötesinde risk taşıyan bir ameliyat... Doktor aileyi topladı, ameliyat esnasında ve ameliyat sonrasında olabilecek tüm riskleri sıraladı. “Bu şartlarda ameliyatı yap derseniz, yaparım” dedi. Bunun üzerine doktora; "Beni kardeşiniz olarak kabul edin. Kardeşinize bu ameliyatı yapar mıydınız?” diye sorulduğunda, "yapmazdım" cevabı alınınca, bugüne kadar yaşanan kâbus bir anda en üst seviyeye çıktı... Artık birlikte yaşayacağı bir tümörü vardı... Ameliyattan vazgeçilmesinden sonra başlanan radyoterapi uygulaması, fayda değil daha çok zarar verip her geçen gün hareketler iyice kısıtlanmaya başlayınca, ilk defa kendisini çaresiz hissetmeye başlamıştı... Neyse ki bu çaresizlik çok fazla uzun sürmedi. Evin büyük kızı, yoğun ve titiz araştırmaları sunucunda İstanbul’da bir üniversite hastanesinde çok ünlü iki profesörün buna benzer bir ameliyat yaptıklarını ve ameliyattan başarılı bir sonuç aldıklarını öğrendi. Hemen araştırmalar yapıldı, irtibatlar kuruldu ve randevu alındı. Muayene için odaya girildiğinde; hastalığın ilk ortaya çıkışından o güne kadar olan tüm yaşananlar dinlendi ve notlar alındı. Daha sonra; “Ben 93 yaşımdayım. Artık ameliyat yapmıyorum ama dünyanın en iyi beyin cerrahı ile birlikteyim.” dedikten sonra elindeki maket beyin üzerinde, basit cümlelerle beyin dersi verdi.

Sorunun yerini gösterdi ve operasyon yapılmazsa olabilecekleri anlattı ve “ameliyat olun” dedi. Odada bulunan diğer profesörün ameliyatla ilgili tüm riskleri sıralaması ve bu konuda ufak tefekte olsa bazı endişeleri olduğunu söylemesi üzerine ona da; “Sen bu ameliyatı yaparsın. Sizde bu ameliyatı yaptırın. Hekimlerin görevi, insanların hayatını kolaylaştırmaktır, cesaretli olun.” dedi. Ameliyat çok başarılı bir şekilde sonuçlandı... Ameliyatı yapmış olan profesör, “benim mucize hastam” tanımlaması ile olayı özetledi... Ameliyat sonrası üç aylık kontrole gidildi. Bu kontrol esnasında hem dünyaca tanınmış o büyük beyin cerrahı profesöre hem de o çok başarılı ameliyatı gerçekleştiren profesöre teşekkür edildi. Yaklaşık yarım saat süren bu sohbete son verip, kalkmadan önce bu işin gerçekleşmesinde en büyük katkısı olan kişilerden birisi olan, bir üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışan evin büyük kızı; kendi katkısının da bulunduğu, üniversitedeki hocalarına ait “Genetik” ile ilgili iki kitabı doktorlara hediye etti. Bu hediyeyi aldıkları andaki sevinçleri ve takdirleri görülmeye değerdi. Özellikle, bilim alanında ne kadar ödül varsa almış, dünyada “Yüzyılın Bilim Adamı” payesine ulaşmış, 1950 sonrası dünyadaki en iyi beyin cerrahı unvanını taşıyan, dünyada iki saygın üniversitede kürsüsü olan, bugüne kadar 3000’den fazla öğrenci yetiştirmiş, 93 yaşındaki o genç delikanlı(!) profesörün; “Ben genetik konusunda anasınıfı düzeyindeyim. Çok memnun oldum” deyip, kitabı anında okumaya başlaması... Ayrılırken de, “tekrar teşekkür ediyorum, kusura bakmayın, dersime çalışıyorum” deyip, okumaya devam etmesi... İşte, büyük adam olmanın çok çok ötesinde, Gazi YAŞARGİL olmak böyle bir şey olsa gerek... Bitmeye başlayan ümitlerin yeniden yeşermesini sağlayan ve her şeyin bir çaresi olduğunu bir kere daha gösteren; başta Profesör Doktor GAZİ YA Ş A R G İ L’ e v e b u b a ş a r ı l ı a m e l i y a t ı gerçekleştirmiş olan Profesör Doktor UĞUR TÜRE’ye minnet ve saygıyla...

17

Ergün Yılmaz Ankara


www.birkitapbindost.com Ocak 2018

DENEME

GERÇEKLER VE GERÇEKÇİ OLMAYANLAR, BEKLENTİLER Yaşam değişmedir. Ağaçlar büyür orman olur, insan büyür eninde sonunda bir sevgili bulur. Bir kadın vardır ve bir erkek. Ortak ilgi alanları köprüleri olur. Zamanla daha da yakınlaşırlar. Bağlanırlar birbirlerine ve adı konmuş ilişkileri doğar ve bu ilişkiyi gerçekler ileri götürür. Senin ilişkini de en çok besleyen gerçeklerdir ve en büyük düşmanı gerçekçi olmayan beklentilerdir. Bu yüzden ilişkinin geleceği için gerçekçi olmayan beklentileri belirlemek önemlidir. Sevgilin, seninle maddi manevi her şeyi paylaşmak zorunda değil. Her ihtiyaç duyduğunda yanında olmak zorunda değil. Geçirdiğiniz zamanın kıymetini bilmeniz, hakkını vermeniz kâfi. Sevgilin, her sosyal faaliyette seninle birlikte olmayı istemek zorunda değil. Sensiz de bir şeyler yapmak istemesi seni yeterince sevmediğinden değil. Hele mesajına anında cevap vermek zorunda hiç değil. Gerçek sevginin bunlarla işi yoktur. O kalplere girer ve orada, öylece yaşanmayı bekler. Bu düşünceler sana EGO’nun oyunudur. Anla bunu lütfen. Anlamak iste. Sevgilin, senin ne düşündüğünü sen söylemeden anlamak zorunda değil. Sevmek sadece sevmeyi gerektirir, egoyu beslemeyi değil. Sevgilin sence derin olan duygularını kendiliğinden anlamıyorsa hayallerin yıkılmasın. O duyguların hepsi, inan, gerçekçi değil.

18

Sevgilinle her konuda anlaşmanız da gerekmiyor. Tartışabilmeyi de sevebilmelisiniz. Zıt fikirleri savunabilmeli, farklı takımları tutmayı da sevebilmelisiniz. Sen O’nun, sen O’na dahil olmadan önceki halini sevdin unutma. Daha çok sevebilmen için O’na senden gerekmiyor anla. Kendi olabildiği sürece sevebileceksin O’nu. Senden de katılsa mayasına hamurun kıvamını bozmak için zorlama.

Taylan Özgür Kumas İstanbul


Şubat 2018

ÖYKÜ

BU BİR KORKU FİLMİ DEĞİL SADECE GERÇEK Gazetedeki fotoğraf dikkatimi çekiyor. Tankın üstünde, ellerindeki makinalıları havaya kaldırmış gülümseyen askerlere bakıyorum. Altındaki başlık “Suriye Ordusu Maarrat Numan bölgesini kuşattı” şeklinde. Bölgenin stratejik bir öneme sahip olduğunu kısa yazıdan anlıyorum. Aslında bölgenin yüzyıllardır stratejik öneme sahip olduğunu biliyorum. Gözlerimi kapatıp 1098 yılının Kasım ayının sonlarına gidiyorum. Tankların ağır ağır geçtiği yol, asfalt ile daha tanışmamış. Atların arkasında bıraktıkları toz bulutu geride kalanları gizlemekte. Kudüs’e yolculuk için Antakya’dan sonraki ilk durak; Maarrat Numan. Kaba saba askerler Kont Raymond’un emirleriyle kale çevresine mevzileniyorlar. Kasım’ın 27’si. Hava çok soğuk değil. Atlıların toz bulutu gökyüzünün yağmur bulutlarıyla buluşuyor. İlk saldırı başarısız. Sağlam kale duvarları Müslümanlarca iyi korunmakta. Korkunç bir yağmur askeri bir birlik gibi kaledekilerin yardımına koşuyor. Haçlıların son yiyecekleri de yağmur altında yok oluyor. Kuşatma başlayalı iki hafta olmuş. Günlerdir askerlerin kursağına sudan başka bir şey girmemiş. Açlık bu, bir şeye benzemez. Askerlerin açlıktan gözleri dönüyor. Etrafta yiyecekleri ne bir bitki ne bir hayvan var. Atları çoktan midelerine inmiş. Son bir umutla bataklık kenarında yiyecek arayan askerlerden biri taşların arasındaki cesede gözlerini dikiyor. Pişince koyun etinden ne farkı kalır? Et ettir işte… Cesedi soyup ilk kazanın yanına çekiyor. Su dolu kazan kaynayınca cesedi

19

p a r ç a l a y ı p i ç i n e a t ı y o r. B u h e p s i n i cesaretlendirmiş durumda. Askerlerin bir kısmı kazanları hazırlarken, diğer bir kısmı ceset avındalar. Hücumlar sırasında öldürülen Müslümanlar kazanların yanlarına çekiliyor. Gözleri dönmüş askerler cesetleri kazanlarda pişirip yiyor. Genç olanlar şişlere geçirilip kızartılıyor. On beş gün sonra duvarlar aşılıp şehre giriliyor. Önlerine çıkan herkes öldürülüyor. Ç ı k m a y a n l a r d a z o r l a ç ı k a r ı l ı y o r. E t r a f cesetlerden geçilmiyor. Yiyecek sıkıntısı şehrin içinde de var. Ama yemek için bol bol ölü insan var nasıl olsa… Bir ay boyunca yetecek kadar… Bir ay sonra Kudüs’e yürümeye devam. Nasıl olsa Kudüs ele geçirilince 1. Haçlı Ordusu seferini tamamlayacak, kutsal topraklar kurtulacak ve Papa 2. Urbanus’un söz verdiği gibi bütün günahlar silinecek. Gözlerimi açıyorum. Beynimde canlanan tarih midemi bulandırıyor. Gazeteyi kapatıyorum. Bin yıl geçse de değişen bir şey yok. Aslında Orta Doğu’nun kendisi kaynayan bir kazan ve içinde de hep Müslümanlar…

Binnur Tekinalp İstanbul


www.birkitapbindost.com

DENEME

ZİYA'NIN ELİ Sanatla yontulmayan kişiler sevgisizlik ve şiddet doğurur. Bu yüzdendir dünyanın bir ucubeye dönüşmesi. Savaşlar, ölümler, tecavüzler ve daha niceleri. Dostlukla, sevgiyle yontulmasına rağmen O’ da, nasibini almış bu kötücül zihniyetten. Öğrendim ki, Gölcük sahip çıkamamış Ziya’sına. Kolunu kaptırmış bir vandala. Doğrusu Sarrah Hillebrecht ve tahrip edilen diğer eserlerin sahiplerine karşı mahcup hissetmeliyiz kendimizi. Ziya’yı; Gölcük’te 2015 yılında, 22nci Uluslararası Zühtü Müridoğlu Ahşap Heykel Sempozyumu’nda Alman sanatçı Sarrah Hillebrecht, Değirmendere sahili, Çınarlık’ta Temmuz sıcağının altında bir ay süren hummalı bir çalışma sonucu meydana getirmişti. Değirmendere sakinleri çabucak bağrına bastı, alman asıllı bu adamı. Ona, Ziya adını verdi. Herkesin sevgilisi oldu. Bekleyişin, özlemin, dostluğun, umudun adı oldu Ziya. Ziya’yı Ziya yapan, güneşe siper ettiği eliydi. Kimine göre yol gözleyen bir erkek. Belki bir sevgili, ağabey ya da bir baba. Kimine göre; selamlaşmanın kesildiği şu samimiyetsiz dünyada, onu selamlayan bir el. Kimine göre; depremde yitirdiklerini arayan bir adamın umudu. Belki de acısı. Güneşin bekçisiydi Ziya. Herkes kendince bir anlam yükledi. Elini gözüne siper etmiş, ufka bakan bu adama. Güneşe, rüzgâra, yağmura, kara karşı direndi de. Güneşten daha yakıcı, kardan daha dondurucu olan şiddetin, sevgisizliğin zararından koruyamadı kendisini. Değirmendere koruyamadı Ziya’sını. Ahşap Heykel Sempozyumu’nda yaratılan eserlerin yapım aşamasını Caner Kaya; “How to Shape a Town?” isimli belgeselinde konu etmişti. Yerli ve

20

yabancı tüm sanatçıların bir ay süren yorucu çalışmalarını izlemiştik bu belgeselde. Muazzam bir özveri ve sevgi hâkimdi bu çalışmalara. Sarrah’ın görüntülerini izledim. Nasılda sevgiyle bakıyor ve işliyordu onu. Bir sanatçının yarattığı her şey, çocuğu gibi değil midir? Sanata ve Ziya’ya yüklediğim anlamla onu içselleştiren biri olarak, içim acıdı derinden. Kendi öz değerlerine karşı duyarlı olmayan, sahip çıkamayan bir toplumun, hediye edilen bu heykele sahip çıkabileceğini düşünmek pek olası görünmüyor aslında. Bu ayıp da bize kalsın. “Alt tarafı bir ağaç kütüğü. Ne var bu kadar abartılacak?” diye de düşünebilirsiniz. Bu el’in kırılması bir nevi; Ziya’yı özlemle, sevgiyle, dostlukla özdeşleştirenlerin de elinin kırılmasıdır. “Ne insanlar ölüyor, buna mı taktın?” diyenler çıkabilir. Başta belirttiğim gibi şiddet dolu bir dünyaya itirazım. Sanat anlayışı olmayan, sanat sevgisi aşılanmayan, sevgisiz bir topluma sitemim. Bir heykele bunu yapan zihniyetin başka bir canlıya neler yapabileceğini düşünmek dahi istemiyorum. Böyle başlıyor savaşlar. Böyle öldürülüyor insanlar. Böyle sevgisizlikten yok oluyor dünya!

Tülay Çabuk İstanbul


Şubat 2018

DENEME

UKDE...

Seneler geçti evet ve bugün bir sene daha eskiyor sensiz. Neredesin, kiminlesin bilemiyorum fakat her yılbaşı gecesi yinelenen bir anıdır; henüz ikimiz de öğrenciyken, özenip bezenip beraberce yiyelim diye yaptığın çilekli pastayı ve seni hiç tereddütsüz kapıda öylece reddedişim. Belki de imkânsız ol diye, ulaşılamaz ol diye,  reddedenlerin bol olsun diye, hep bir pişmanlık olarak kalplerde kal diye konmuş o isim sana: UKDE. Seni özlüyorum, en çok da; yılmazlığını, inatçılığını, ısrarcılığını...  Farkında mısın, SEN diyorum artık sana, o kadar ki benim oldun. Yok... Dur... Yanılıyorum; SEN mi ve SİZ mi? Birleşince SENSİZ… Böyle seviyorum ben seni; uzak ama en yakınımdaki, sessiz vaveylalarla, ürkek ama aptal cesaretiyle. Bazen hiçbir yere gitmediğini çünkü senin ruhunu gamzelerimde hapsettiğimi düşünüyorum. Ne zaman hafif bir tebessüm edecek olsam yanaklarıma batıyorsun. Tüm bunları sineye çekip artık hayatımdan çekildiğini hissettiğim gün başladım bu mektupları sana yazmaya. Her çilekli pasta günü için bir tane. Her sene olduğu gibi bu da bitiminin hemen ardından yakılacak bir mektup. Yakıyorum mektupları çünkü hep içimde kal istiyorum, hep içimdeki ses ol istiyorum sadece benim bildiğim yoksa yakamadan eşime yakalanmak gibi aptal bir endişesi değil senliğimin. Senelerdir beni ve suratsızlığımı çekebildiğine göre iyi bir kadın o. Onu seviyorum ama sen gibi değil hiç. Unutmadan; ahın tuttu diyeyim. Ahın! Muhtemelen

21

o reddedildiğin gece ettiğin ahın! Sen  ve çilekli pastan! Senin ismini verdiğim kızımın çileğe alerjisi var, meğer ne ömürlük bir ahmış seninkisi (keşke kremasından tatsaymışım). Sen ve o tadamadığım çilekli pastan! Benim de bir ahım var sana; şimdilerde kimlere çilekli pasta yapıp da götürüyorsan onların içinde de UKDE olarak kalmanı dilerim. Her zaman senin BEN

Lavinya Öz Diyarbakır


www.birkitapbindost.com

MİZAH

SENKRONU KAÇMIŞ GÜLÜŞLER Havadar bir aklım ve kalbim var. Üşüyorum, altımda bir ıslaklık… Refah tabana yayılıyor galiba. Haliyle, her şeyi komik tarafından alıyorum. Geri dönüşümlü anılardan komik bir hayat üretip gayri resmi gülüyorum. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar gülüyorum. Sudan sebeplerle gülmekten iyidir. Çünkü su pahalı. Velhasıl insanlık halidir gülmek. İleri demokrasinin göstergesidir. İnsanın gülesi gelince gülebilmesi demokrasidir. Halkı, memleket sorunları karşısında güldürme sanatına politika denir. Gülünce hızlanıyor hayat ve yağ gibi akıyor. Akan hayat, “Hayat neyden ibaret?” sorusunu akla getiriyor. Hayatın zurnadan ibaret olduğunu düşünenler fena hâlde yanılıyor. Oysa sorulması gereken soru, “Ne eksik hayatımızda?” olmalı. Kaybolan kara kutumuz acilen bulunmalı. Aksi halde duygusal merhemler, sinir sistemimizi iyileştiremeyecek. Yüzümüzde eğreti duracak senkronu kaçmış gülüşler. Haydi, hep birlikte gazlanmadan gülelim! Medya eğlendirecek, spor heyecanlandıracak. Daha ne olsun, bize de güle oynaya yaşamak kalıyor. Toplu açılış yapalım, toplu gülelim ama toplu sevişmeyelim. Dikkat edelim, cari açığımız görünmesin. Sıkıntılı günlerde taze bir nefes gibidir gülmek. Diş estetiğiyle birlikte artık gülmemiz de değişecek. Müjdeler olsun, gülmeyi unutanlar için 'Aile Şaklabanlığı' uygulamasına geçilecek. Dolaşım hızlanacak, damarlarımız genişleyecek. Üç gülüşten biri seçilecek. Entelektüel, sportif ve çekici gülüş… Gülmenin kendine mahsus bir perspektifi falan yoktur. 1950'li yıllarda, insanlar günde ortalama 18 dakika gülerken, bu süre günümüzde 6 dakikaya düşmüştür. Oysa komple komplike, ful komiğiz. Öyleyse, hayat neden bu kadar önemsiz?

22

Her yüz kişiden 6'sı vesveseli. Beşte birimiz işsiz ve ümitsiz. Yine de ekonomi sayfalarında patronların başarıları limitsiz. Dalgalı zikzak çizen milli gelirimize paraleldir senkronu kaçmış gülüşlerimiz. Ancak zaman her şey gibi gülüşlerimizi de değiştirdi. Kasten ve sehven gülüşler arttı. Hissiyatımıza dayalı gülüşler, şizofren yarılma sonucu malul oldu. Gülüşümle örtüşmese de hayat, güldükçe geçmişin kahredici yalnızlığında yaşadığımızı kanıtlıyoruz. Biliyorum, duyuyorum… Dünyanın neresinde olursa olsun her gülüş hepimizindir. Yürekten ve içten gülüyormuş gibi yapanlar, fotoğrafı güzel çıksın diye sırıtık bir ifade takınıyor. Fotoğraflar git gide sırıtık ifadelerle doluyor. Başkent'te, okuma yazma bilmeyen yüz bin kişi bu fotoğraflara bakarak gülüyor. İyi ki gülüyor, aksi hâlde hâlet-i ruhiye zedelenecek. En derin yaralarla başlarmış en derin gülücükler. Saf, içten, çocuksu bir kahkaha atamıyorsak eğer, bil ki çok değerli bir şeyleri kaybediyoruz. Vakit varken gülmeliyim, gülmelisin. Şaşırtmalıyım, şaşırtmalısın. Acele et, içimizdeki çocuk ölmesin!

Ahmet Zeki Yeşil Ankara


Şubat 2018

BİR FOTOĞRAF BİR SÖZ

“Cümlenin sonundaki üç nokta gibiyim. Mavinin kenarında…” Söz Fotoğraf :

Hatice Aydın Ankara

23


www.birkitapbindost.com

ŞİİR

GELİŞ Uykundan uyandırmaya gelmiş annen Ben seni yatakta tutmaya geldim Gezerken de sen Eğlenirken de bensiz Sıcak yatağını özlemene geldim. Söz ver bana diyor kalbim Söz ver bize diye üsteliyor Ellerim, kollarım, dudaklarım, tüm bedenim O'nu hep seveceksin di mi Sevgin hiç azalmadan di mi Hiçbir zaman kimseyi O'na üstün tutmadan di mi Ben seni tüm bedenimle sevmeye geldim Ruhum şimdi varlığını sorgulamıyor. *******

GİDİŞ Şimdi sana kayıp bir kıtadan yazıyorum Savaşçıları yitik bir savaşın ortasından Her nasılsa kılıçları yosun kokan Yorgun bir kuleden bakıyorum sana Kumsalına ay vurulmuş bir adadan Şimdi, Sana sarılamayan annenin Korkusuyla özlüyorum seni.

Taylan Özgür Kumas İstanbul

24


KÜLTÜR


www.birkitapbindost.com

SÖYLEŞİ

DOĞAN BAYINDIR İlhan Özdemir: Söyleşi sayfamızın bu ay ki konuğu; Bir Kitap Bin Dost Dergi Kurulu üyelerinden ve derginin Tasarım ve Görsel Yönetmeni Doğan Bayındır. Ve sevgili Doğan ile söyleşiye, tüm söyleşilerdeki klasikleşmiş olan o ilk soru ile başlıyoruz: Öncelikle seni tanımak isteriz. Bize kısaca kendinden bahseder misiniz? Doğan Bayındır: Ben 1989 doğumluyum. Erenköy’de doğup büyüdüm. Yaşım itibarı ile, tam böyle bilgisayar çağı ile sokaktaki oyun çağının tam ortasındaydık. Okuldan çıktıktan sonra hemen sokakta oyun oynamaya giderdim. Akşam olduğunda da eve gidip yeni yeni tanıştığımız o teknolojiyi öğrenmeye çalışırdım. Çocukluğum bu şekilde geçti. Hem bilgisayar hem oyun şeklindeydi. Sonra liseye geldiğim zaman işler biraz ciddileşti. Hem okul hem hayat adına. İşte o zaman bir üniversiteye girme çabasında bulundum. Çok da başarılı olamadım bu konuda. İki senelik bir reklamcılık bölümüne başladım ama istediğim her zaman teknoloji üzerine bir şeyler yapmaktı. Çok da istemeyerek gittiğim okulu ikinci senesinde bıraktım. Ondan sonra kendimi hep bu konu üzerinde geliştirmeye çalıştım. Teknoloji, bilgisayar, yazılım ile ilgili internet üzerinden araştırdığım dersler olsun, kendi araştırdığım yazılımla ilgili kitaplar olsun, onlarla kendimi eğitmeye

26

çalıştım. Kendi kendime programları kullanmayı öğrendim, yazılımları öğrendim. Diğer yandan da ekmeğimi kazandığım sinema işine başladım. Şu an sinemada prodüksiyon amirliği yapıyorum. Televizyon filmleri, reklam filmleri çekiyoruz. Yaklaşık 11 sene oldu bu işe başlayalı. İşimi seviyorum, yaptığım işi de seviyorum. Kendimi hep geliştirmeye çalıştım bu konu üzerinde. Hem sinema da olsun hem bu teknoloji konusu üzerinde olsun. İkisini harmanlayıp, güzel bir çizgi çizdiğime inanıyorum. İÖ: Peki, Bir Kitap Bin Dost Dergisi ile yollarının karşılaşması nasıl oldu? Bu işin içine nasıl bulaştın? DB: Bu işin içine şöyle bulaştım; annem bana söyledi, sanıyorum Bir Kitap Bin Dost Dergisinin Temmuz sayısıydı ilk çıkan sayı. Benim o zamana kadar haberim yoktu. Pardon ilk çıkan sayı Haziran sayısıydı. Annem bana bahsedene kadar benim böyle bir oluşumdan, böyle bir derginin olduğundan hiç haberim yoktu. Annem de bana bahsetmemişti. Sanırım Haziran sayısından sonra çok olumlu sonuçlar gelmemiş dergiye. Annem bana dedi ki; “böyle böyle bir durum var, biz bir dergi yaptık ama çok güzel sonuçlar alamadık. Bu konuda bize yardımcı olmak ister misin?” Benim de çok hoşuma gitti bu. Çünkü herhangi bir maddi beklentisi olmayan, uzun seneler boyunca biriktirmiş oldukları emeklerini bir yerde sergilemeye ve paylaşmaya çalışan insanları bir çatı altında toplamaya çalışılıyordu. Bende bu işin bir parçası olmak istedim. Bu şekilde Bir Kitap Bin Dost Dergisi ile yollarımız kesişti. İÖ: Peki Edebiyat ile ilgin nasıl? Kitap okumayı sever misin? Ne tür kitaplar okursun? DB: Okumayı çok seviyorum fakat ben okumayı şöyle seviyorum; ben öğrenmenin zevkini biraz geç tatmış birisiyim. Okumayı daha çok, internet üzerinden bir şeyler okumayı daha çok seviyorum. Edebiyatla ilgili bir kitap alıp okumuşluğum çok fazla yoktur. Kitap aldığım zaman tercihim daha çok; kişisel gelişim kitapları yönünde oluyor. İÖ: En büyük hayalin ve gerçekleştirmek istediğin projelerin neler? DB: Bu konuda benim ruhum halen çocuksu. Ne görse oraya doğru kayan bir hayal yapım var. En büyük hayalim, geçen sene başka bir şeyken bu sene


Şubat 2018 başka bir şey olabiliyor. Bu sürekli değişebiliyor. Ama en büyük hayalim şu diyebilirim: kendi işimi yaparak kendi ekmeğimi kazanacağım bir ortamı kendime yaratabilmek… Bu yazılımla olabilir, film çekerek olabilir ama başkasının altında değil de kendi işimi yaparak, kendi projelerimi hayata geçirerek yapabileceğim şeyler., en büyük hayalim olabilir… İÖ: Şu anda yaptığın işin dışında bir iş olsa, hangi işi yapmak isterdin? DB: Bu soru son zamanlarda sürekli olarak kendime sorduğum bir soru. Şu an yaptığım iş dışında bir iş yapmak istesem ne yapmak isterdim ve ne yapabilirdim diye. Bir türlü bunun cevabını bulamıyorum çünkü yaptığım iş hem çok zor ama hem de çok keyifli… Herhalde ben şu anda gerçekten yapmak istediğim işi yapıyorum. Bu işin dışında ne yapabilirdim diye çok sordum kendime ama bu işten bir türlü kopamadım. Sanıyorum yine sinema sektörünün içinde yani kameranın arkasında olmak her zaman benim sevdiğim bir iş. Çünkü bir şey yaratmanın ve insanlara bunu izletebilmenin en hızlı yolu bir şeyleri çekmekle oluyor. Bir yazıyı, bir resmi veya bir fotoğrafı insanlara aktarmak çok zor ama görsel olarak izletmek çok daha kolay. Hem geri dönüşleri hızlı aldığımız için bu sektör hoşuma gidiyor. İÖ: Hayatın boyunca öğrendiğin en büyük hayat tecrübesi? DB: Her zaman yalnız olduğum… Ne olursa olsun, kim olursa olsun, kimle olursan ol nihayet en sonunda kendinden kendin sorumlu oluyorsun. Her zaman aldığın kararlar, attığın adımlar, çevreni ne kadar etkilerse etkilesin en çok seni etkiliyor. Bu yüzden en büyük hayat tecrübem bu oldu diyebilirim. İÖ: Peki hayatın boyunca öğrendiğin en heyecan verici tecrüben hangisiydi? DB: Birçok şey var ama şu an aklıma gelenlerden bir tanesi şu; bu film sektöründe bir reklam projesi gelmişti. Bize önce senaryolar geliyor, biz bu senaryoları bütçelendirip geri gönderiyoruz ve bu bütçe kabul olursa biz işe bu şekilde başlıyoruz. Bir gün e-mail adresimde THY’nin bir mailini görmüştüm. Kobe Bryant ve Messi’nin reklam filmini çekmek için bütçe istediklerini gördüm. O zaman çok heyecanlanmıştım ve bu heyecanla bütçeyi yapıp gönderdik. Bu bütçeye olumlu dönüş yaptılar ve bu filmi biz çektik. Hayatımdaki heyecan verici anlardan bir tanesi bu andı. İÖ: Ulaşamadığın biri ile tanışıp sohbet etme olanağın olsaydı bu kim olurdu? Ondan neler öğrenmek isterdin? DB: Hayranlıkla baktığım insanlara baktığımda, sormak istediğim sorular bu insanlara hep soruluyor. İnternet üzerinden bu insanlara ulaşıp, sorular sorup bu cevapları alabiliyorum. Ulaşamayacağım olarak düşünürsek; ben babamı küçük yaşta kaybettim, babamı tanımayı çok isterdim, babama sormak istediğim şeyler çok olurdu. Babam diyebilirim… Ona sormak isterdim. İÖ: Peki bu sorudan sonra şunu sormak istiyorum; Yaşayamadığın için pişmanlık duyduğun ne var? DB: Yaşayamadığım için pişmanlık duyduğum şu var; aslında pişmanlık mı bilmiyorum belki merak da diyebiliriz, okulu mu bırakayım yoksa işe mi devam edeyim ikilemi arasında kaldığım dönemde işi tercih etmiştim… Bu bir pişmanlık mı? Bence değil ama bir merak konusu bende… Pişman olduğum çok bir şey yok yani. Hani üzüldüğüm şeyler var yaşayamadığım için ama pişman olduğum bir şey pek yok.

İÖ: Hayatta hedeflediğin yerde misin? On yıl sonra kendini nerede ve nasıl görmek isterdin? DB: Maalesef Türkiye şartlarında film sektörü çok zor bir noktaya girmek üzere. Her geçen gün çok daha zorlaşıyor işler. On yıl sonra benim olmak istediğim yer; kendi filmlerimi çektiğim bir yapım şirketinin başında olmak isterim. Fakat bu hayallerle insanlar piyasayı çok fazla sömürdüğü için gerçekleştirebilecek miyim bilemiyorum çünkü eski tadı ve keyfi yok şu anda bu işin. İÖ: Geldik son soruya. Böyle bir söyleşiyi sen yapmış olsaydın, kendine ne sormak isterdin? Veya bu söyleşinin kapanış sorusu sence ne olmalı? Kendine ne sorar ve nasıl bir cevap verirdin? DB: Şunu sorabilirdim… Bu söyleşiyi yapan insanların derginin geleceği ile ilgili olarak ne hissettiğini, neler düşündüğünü öğrenmek için; Bir Kitap Bin Dost Dergisini beş sene sonra nerede görüyorsunuz? Diye sorabilirdim. İÖ: Evet… Ben sana böyle bir soru sordum ve sende cevap ver şimdi. DB: Size sormuyor muydum bu soruyu? İÖ: Hayır kendi kendine sordun ve cevap ver şimdi. DB: Ben Bir Kitap Bin Dost Dergisinin kendini her sayıda biraz daha geliştirdiğini görüyorum. Eminim ki 2018 yılının sonlarına doğru bu yükseliş grafiği devam edecektir. Çünkü her ay; hem dergi olarak hem okuyucu olarak hem de yazar katılımı olarak artış grafiği yükselen bir dergi şu anda. 5 sene sonra bu emek veren insanlarla birlikte derginin çok güzel yerlere geleceğini düşünüyorum ben. Zaten sonuçta burada hiç kimsenin maddi bir beklentisi yok, böyle bir amacı da yok. Herkes yaptığı ve yapabildiği şeyleri sergilemenin peşinde ve bu düşüncede olan insanları dergiye katan bir oluşum içindeyiz. Bu yüzden başarılı bir yerde olacağını düşünüyorum bu derginin… İÖ: Bence güzel bir söyleşi ve çok güzel bir sohbet oldu. Ben büyük bir keyif aldım, teşekkür ediyorum. Okuyucularımızın da bu söyleşiden keyif alacağını düşünüyorum ve teşekkür ediyorum.

İlhan Özdemir İstanbul

27


www.birkitapbindost.com

YEMEK KÜLTÜRÜ ADIYAMAN İLİMİZİN YEMEK KÜLTÜRÜ

Alaca Çorba

Adıyaman yemek çeşitleri bakımından çevre illere benzerlik göstermekle birlikte gerek yemeklerin yapılış şekli gerek yemeklerin isimleri açısından farklıdır. Yöre yemeklerinin temel maddeleri; buğday ürünleri, kuru baklagiller, patlıcan, domates lahanadan oluşmaktadır. Tat verici olarak bütün yemeklerde soğan, sarımsak, salça, pul biber maydanoz, kuru nane ve diğer baharatlar kullanılmakta. Kültür değişimi olarak Adıyaman mutfağında zaman içersinde farklılaşmalar olmuş. Kuru baklagillerin baskınlığı azalarak sebze yemekleri yaygınlık göstermiş. Ekonomik duruma göre etin yerini kuru baklagiller alıyor, ayrıca bazı yabani otlar da yemeklerde kullanılıyor. Adıyaman mutfağı salt bir ürün üzerine kurulmuş bir yemek kültürünü kapsamıyor. Bunun nedeni yörenin bölgeler arası bir birleşme özelliği göstermesi. Hem Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu hem de Akdeniz bölgelerinin ürünlerini, yemeklerini ve adetlerini yöre mutfağında görmek olası. Örneğin, etli köfteler Güneydoğu’yu, hamur işleri ve et yemekleri ise Doğu Anadolu'yu, sebzeli yemekler Akdeniz'i işaret eder. Türkiye genelinde yaygınlık gösteren ve Urfa'ya mal edilen çiğköfte de Adıyaman'da uzun zaman ev yemeğiymiş. Adıyaman'ın etle yapılan yemek çeşitleri arasında kebabı da bulunuyor. Kebaplar ve fırın yemekleri için kentin her mahallesinde fırınlar bulunuyor. Şişik veya şışık da denilen Adıyaman kebabı, domates tavası denilen tava yemeği ile buna çok benzeyen Besni tavası aralarında yöreye en özgün olanlardan. Adıyaman’a yolunuz düşerse bu tatlardan birkaçını kesinlikle denemenizi tavsiye ediyoruz. Meyir Çorbası

Güneydoğu’nun mütevazı illerinden Adıyaman’ın yemek kültüründe çorbaların yeri çok önemlidir. Meyir Çorbası gibi ‘Alaca Çorbası’ da enfes bir tattır. Nohut, aşurelik buğday, yeşil mercimek ve yine tereyağının mükemmel bileşiminden elde edilir. Adıyaman ziyaretinizde sıcak bir çorba içme isteği hissettiğinizde bu lezzeti deneyin. Malhute Çorbası

Kırmızı mercimek ve pirincin muhteşem ahengini aksettiren bir çorba. Bölgede yaşayan herkesin sofralarının vazgeçilmezi olan Malhute Çorbası’nı mutlaka denemelisiniz. Adıyaman merkezindeki bütün lokantalarda bulabileceğiniz bir lezzet, kaçırmayın. Adıyaman Tavası

Adıyaman’ın en meşhur çorbalarından biridir. Yolu Adıyaman’a düşen herkesin Meyir Çorbası’nı tatmadan buradan ayrılmamasını öneririz. ‘Nedir bu meyir çorbası diyorsanız?’ kısaca anlatalım. Bu enfes tat su ile yoğurdun buluşmasından nohut, pilavlık b u l g u r, y e ş i l b i b e r, p a t l ı c a n v e t e r e y a ğ ı n ı n kullanılmasıyla elde ediliyor.

28

Adıyaman’ın en meşhur yemeği şüphesiz Adıyaman Tavası’dır. Koyun etinin kuşbaşı şeklinde hazırlanarak, kuyruk yağı ile harmanlanması ve patlıcan, domates,


Şubat 2018 biber, sarımsakla bütünleşmesiyle elde edilen bir yemektir. Bölge insanının vazgeçilmezidir. Adıyaman’a gelip de ‘Adıyaman Tavası’nı tatmadan gitmeyin. Pişman olmazsınız.

Tene Helvası

Adıyaman’ın en meşhur tatlılarından biridir. Nişasta, pekmez, toz şeker, tereyağı, ceviz ve zeytinyağı, su bileşiminden ilde edilir. Adıyaman seyahatiniz sırasında canınız tatlı bir şeyler yemek istediğinde bu lezzeti deneyebilirsiniz.

Karıştırmalı Pilav Adıyaman’da pilav denilince akla ilk gelen ‘ K a r ı ş t ı r m a l ı P i l a v ’ d ı r. B ö l g e n i n b ü t ü n lokantalarında kolaylıkla bulabileceğiniz bu lezzeti kesinlikle tercih edin. Bu pilav adını bulgur, et, biber ve baharatların karışımından alıyor. Adıyaman’ın en meşhur lezzetlerinden biridir.

Şıllık Tatlısı

Hamur, şeker, süt ve cevizden yapılan bu tatlı Adıyaman’a has bir lezzettir. Görüntüsü itibarıyla da çok çekicidir. Adıyaman’da fırsatınız olduğunda bu tatlıyı es geçmeyin.

Adıyaman Çiğköftesi Adıyaman’ın çiğköftesini anlatmaya gerek yok sanırım çünkü ülkemizin hangi bölgesinde yaşarsanız yaşayın. Her köşe başında bir ‘Adıyaman Çiğköftecisi’ görebilirsiniz. Adıyaman çiğköftesini Şanlıurfa’nın çiğköftesinden ayıran özelliği etsiz olarak hazırlanmasıdır. Bu lezzeti bir de çıkış yerinde tatmanızı öneririz.

Emel Üstündağ İstanbul

29


www.birkitapbindost.com

YER VE MEKAN

YEDİGÖLLER/BOLU Yedigöller ülkemizin her mevsim gezilecek görülecek yerlerinden biridir. Genellikle sonbahar ve ilkbahar aylarında tercih edilen Yedigöller'i kışın hiç ziyaret ettiniz mi? Eğer cevabınız "hayır" ise, bir de bu mevsim ziyaret edin derim. Karlar altında Yedigöller sizi bir başka etkileyecektir. Muhteşem manzarayı, sıcak çikolatanızı yudumlarken seyretmeye doyamayacaksınız. Dere ırmak ve vadiler arasında bulunan, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- irili ufaklı yedi adet gölden alan Yedigöller Milli Parkı, Bolu'nun Mengen ve Yığılca ilçeleri sınırında bulunuyor. Yaklaşık 2,020 hektarlık  bir alana yayılan park, 1965 yılında Milli Park olarak ilan edilmiş. Büyükgöl, Seringöl, Deringöl, Nazlıgöl, Kücükgöl, İncegöl ve Sazlıgöl'den oluşan Yedigöller'e gitmeden önce küçük bir araştırma yaparsanız, pek çok efsaneye rastlarsınız. Yedigöller için söylenen efsanelerin çoğu aşk üzerine: Yedi ayrı âşık çift bu bölgeye

gelerek her biri bir gölün başına kamp kurar. Büyükgöl'ün başında büyük çift, Küçükgöl'ün başında ise en küçük çift kamp kurar. Nazlıgöl'de en nazlı gelin, Sazlıgöl'de ise sürekli saz çalan çift kamp kurmuş. Buna benzer diğer göller için de ismine göre âşıklar yerleşmiş. Bu âşıkların hayatları ve davranışlarına göre, kamp yaptıkları göller isimlerini almış. Ama beni asıl etkileyen efsane, Yedigöller'in Peri Kızının canından oluştuğu hikâye oldu: Efsaneye göre bir zamanlar Yedigöller bölgesinde, dertlilere derman, çaresizlere çare, kanatlarında mutluluk taşıyan ve bunları cömertçe insanlara dağıtan periler yaşarmış. Bir gün Bolu Beyi'nin oğlu bölgede avlanırken, beyaz bir güvercin görür ve peşine düşer. Güvercin avcıdan kaçmak için, daldan dala konarak Yedigöller bölgesine gelir. Avcı güvercini bir kayın ağacının dalında hedefine almıştır. Okunu salmak için yayını gerer. Tam o sırada güvercin dünyalar güzeli bir peri kızına dönüşür. Avcı o kadar etkilenir ki, birden eli ayağı boşalır ve yayını geren parmakları

30


Şubat 2018 düşünenleri yenileyecek ve huzur verecektir. Ayrıca fotoğraf tutkunuysanız mutlaka ziyaret etmek isteyeceksiniz. Oralara kadar gitmişken, Bolu/Mengen'de mola verip, muhteşem lezzetler eşliğinde geçirdiğiniz huzur dolu dakikaların keyfini çıkarabilirsiniz. Bir de kocaman kuzine bir sobası olan köy kahvesinde çay içmeye karar verirseniz, değmeyin keyfinize... Sizlere huzur dolu günler diliyor, başka bir Yer ve Mekan bölümünde buluşana dek sevgiyle kalın diyorum...

gevşeyiverir. Kader bu ya, ok yaydan fırlamıştır bir kere. Peri kızı tam kalbinden vurulmuştur. Bir ah sesi ile yer gök yerinden oynamış. Kara bulutlar etrafı sarmış, dereler gürlemiş, yer çatlamış ve bir süre sonra büyük bir sessizlik kaplamış etrafı. İşte Yedigöller'de akan sular, kaynayan pınarlar peri kızının gözyaşları, çağıldayan su sesleri ise onun iniltileri imiş. Güzeller güzeli peri kızının ölümüne ağlayan diğer perilerin gözyaşlarından ise  göller oluşmuş. Bu efsaneden sonra Yedigöller'i gezerken daha farklı gözle bakarak gezeceğinizden eminim. Sonbahar ve ilkbahar ayrı ama bu güzelliği kış aylarında da görmek gerek. Hangi mevsimde giderseniz gidin, yürüdüğünüz patika yollar, su sesleri, yaşlanmış ağaçların dalları, duyduğunuz ve gördüğünüz farklı türlerdeki kuşlar yeni âşıkların aşkını, yoğun iş hayatından bıkmış çalışanları ve artık hayatının sonbaharında olduğunu

31

Yasemin Bayındır İstanbul


www.birkitapbindost.com

PORTRE Paşa, oğlunun batıda eğitim görmesini istediği için 1857 yılında Paris'e hukuk okumaya göndermiştir. Fakat resme olan tutkusu yüzünde hukuk eğitimini yarım bırakarak Güzel Sanatlar Okulu’na devam etmiştir. Zamanın ünlü ressamlarından eğitim almıştır. Onun eğitim gördüğü yıllarda (1862) Şeker Ahmet Paşa ve Süleyman Seyyid Paris’e eğitim için gelmişlerdir. Osman Hamdi Bey Paris’te 12 yıl kalmış, Marie adlı bir kızla evlenmiştir. Fatma ve Hayriye isimli iki kızı olmuş, 4-5 yıl sonra karısından ayrılmıştır. 1869 yılında İstanbul'a dönmüştür. Babasının Bağdat valiliğine atanmasıyla o da Bağdat

OSMAN HAMDİ BEY Kaplumbağa Terbiyecisi isimli tabloyu resimle uğraşan herkes bilir ve sayısız kişi tarafından yapılmaya çalışılmıştır. Hele bugünlerde moda halinde... Güncel olması nedeniyle bugün size asıl ressamı tanıtmak istiyorum. Osman Hamdi Bey arkeolog, müzeci, ressam ve Kadıköy’ün ilk belediye başkanıdır. Sakız Adası’ndan ufak yaşta evlatlık olarak gelen Rum asıllı Osmanlı Nazırlarında İbrahim Ethem Paşa’nın oğlu, İstanbul Milletvekili, Belediye Başkanı ve müzecidir. 30 Aralık 1842’de İstanbul’da doğdu. İlk öğreniminden sonra 1856 da Mekteb-i Maarif-i Adliye’de öğrenimine devam eder. Babası Ethem Yabancı İşler Müdürlüğüne getirilmiştir. Bağdat’tan çeşitli görüntülerin yer aldığı tablolar ve karakalem çalışmalarını bu dönemde yapmıştır. 1871 yılında İstanbul'a dönmüş, sarayda yabancı elçilerle ilgili protokol işleriyle uğraşmıştır. Bu görevdeki başarısı nedeniyle Abdülaziz tarafından 1873 yılında Viyana'da açılan uluslararası sergiye komiser olarak atanmıştır. Viyana’da olduğu sırada yine adı Marie olan başka bir kadınla evlenmiştir. İstanbul'a dönüşte eşinin adını Naile

32


Şubat 2018 olarak değiştirmiştir. Melek, Leyla, Nazlı, Ethem adında 3 kız 1 erkek çocukları olmuştur. 1877 yılına kadar çeşitli devlet kademelerinde görev yaptıktan sonra 1881 de Müze-i Humayun’a müdür olmuş ve ilk Türk müzesinin çekirdeği sarayda atılmıştır. İlk iş olarak çıkan eserlerin Osmanlı topraklarından dışarıya çıkarılmamasını önleyen tüzük hazırlamıştır. Böylece yurt dışına tarihi eser kaçırılmasının önüne geçilmiştir. Sarayda verilen hediyelerin ve toplanan eserlerin

sağlıklı korunabilmesi için İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin ilk adımını 1899’da atar, 1907’ye kadar üç bölüm halinde tamamlanan müze ziyarete açılır. Osman Hamdi Bey arkeoloji alanında da çalışmalar yapmış ünü yurt dışına çıkmıştır. Fransız, Alman, Yunan, İspanyol müzeleri madalya ve nişanlar takdim etmiş, birçok üniversite de doktorluk unvanı vermiştir. Osman Hamdi Bey bugünkü Mimar Sinan Üniversitesinin temeli olan Sanayi-i Nefise Mektebini, 2 Mart 1883 tarihinde öğretime açmıştır.

33

Bu arada da resmi hiç ihmal etmemiş fırsat buldukça resim yapmıştır. Osman Hamdi Bey son çağın en seçkin siması ve gerçek anlamda ün kazanmış bir sanatçısıdır. 24 Şubat 1910 tarihinde İstanbul’da ölmüştür. Alman, Fransız ve İngiliz basınında ölümüyle ilgili yazılar yayınlanmıştır.

Güniz A. Küçükoğlu İzmir


www.birkitapbindost.com

SİNEMA yazar. Yazar olmak, roman yazmak ister. Sinema dünyasının içinde olmasının etkisiyle senaryo yazarlığına başlar. Hakkında açılan davalar nedeniyle “Güney” soyadını kullanmayı seçer.

YILMAZ GÜNEY Asıl adı Yılmaz Pütün. Yönetmen, yapımcı, senarist, sinema oyuncusu ve öykü yazarıdır. Nüfus cüzdanına göre 1 Nisan 1937 Adana Yenice Köyü doğumlu. Bazı belgelere göre 1931’li olduğu anlaşılır. Dokuz yaşından başlayarak çobanlık, pamuk işçiliği, simitçilik gibi işler yaparken film bobinlerini taşıyarak sinemaya adım atar. Okul yıllarında Doruk adından bir sanat dergisi hazırlar. Sinema emekçisi çocuk, yetişkinliğinde yönetmen, senaryo yazarı, oyuncu ve yapımcı olarak tam bir sinema adamı olur. Sinema dışı ilişkileri nedeniyle gelebileceği ideal noktanın uzağında olduğu, kendine yazık ettiği düşünülür. Yılmaz Güney’i ilk tanıtan öyküleridir. Bu dönemde şiir de yazar. İlk öyküsünü 13 yaşında iken okuyup etkilendiği “Pal Sokağının Çocukları” romanından sonra yazmıştır. Film konularını önce öykü, sonra senaryo olarak hazırlamıştır. 1957’de İktisat Fakültesi’nde okumak üzere İstanbul’a gelir ve sanat edebiyat çevrelerine girer. Yılmaz Pütün adıyla iki üç sayfalık öyküler

34

Sinema çalışmaları Atıf Yılmaz ile tanışmasıyla başlar. 1959 yılında onun için iki film senaryosunu yazar. Önce yazdıkları, daha sonra da çeşitli olaylar nedeniyle sık sık gözaltına alınır, yaşamının toplam 12 yılını hapiste geçirir. İlk romanı “Boynu Bükük Öldüler”i 1962’de Nevşehir cezaevinde yazar. Yılmaz Güney sineması iki dönemdir. Birincisi “Kabadayı” mitoslu “Çirkin Kral” dönemidir, neredeyse bütün filmlerinde eli silahlıdır. Bu dönemde birçok filmden en temel örnekler olarak “İkisi de Cesurdu”, “Hudutların Kanunu” filmlerini sayabiliriz. İkinci dönem ise onu zirveye çıkaran Cannes ödüllü “Yol”, “Sürü”, “Arkadaş”, “Umut” filmleridir. Sinemaya 1958-1983 arasındaki 25 yıllık dönemde 26 yönetmenlik, 15 yapımcılık, 64 senaristlik ve 104’ü başrol olmak üzere 114 filmde oyunculukla büyük katkı vermiştir. Asi kişiliği, siyasi görüşleri ve filmleri ile kendi yaşamı da bir film gibidir. Abartısız ve yalın bir oyunculuğu vardır. Bununla kimilerine göre yeni bir soluk getirmiştir, kimileri ise eleştirmiştir. Ancak yönetmen olarak bir deha olduğu konusunda hemen herkes hemfikirdir. 1981’de izinli olarak çıktığı cezaevine geri dönmez ve yurtdışına yerleşir. 1983’de son filmi “Duvar”ı F r a n s ı z hükümetinin desteğiyle çeker. 1 9 8 3 ’ d e vatandaşlıktan çıkarılır. 1984’de Paris’de mide kanserinden ölür, mezarı Paris’de P e r e Lachaise’dedir. 1993’de tekrar vatandaşlığa alınır.


Şubat 2018

En Önemli Filmleri • • • • • • •

Hudutların Kanunu (1967) Bir Çirkin Adam (1969) Umut (1970) Arkadaş (1974) Sürü (1979) (Zeki Ökten çekti.) Yol (1982) (Şerif Gören çekti.) Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Duvar “Le Mur” (1983)

Yılmaz Güney Sözleri “Gerek yazmak, gerek sinema yapmak benim varlık nedenimdir.” “Benim kalemim kameram, bütün filmlerimi senaryosuz çekerim.” “İnce Memed tam 17 defa çevrildi başka başka adlarla ve bunların yüzde doksanında ben oynadım.” “Biz Türk Sineması’nda iki fahişeyiz. Ben ve Tuncel Kurtiz. ‘Umut’ bizim için yeni bir başlangıç olacak.” “Çirkin Kral kabadayıydı, o da artık değişecektir.” "Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım... Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitler... Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık... Öğretmenlerimden biri zor'dur..."

Gürcan Köftecioğlu İstanbul

35


www.birkitapbindost.com

KİTAP TANITIMI

ATATÜRK (İlber Ortaylı) Tarihçi ve yazar İlber Ortaylı 1947 senesinde Avusturya'da bir göçmen kampında Kırım Tatarı bir ailenin çocuğu olarak doğdu. İki yaşındayken ailesiyle birlikte Türkiye'ye göç etti. Hazırlık ve orta öğreniminin birinci sınıfını İstanbul Avusturya Lisesi'nde tamamladı. 1965 yılında Ankara Atatürk Lisesi'nden mezun oldu. Akademik kariyeri olarak 1969 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni ve Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nin tarih bölümünü bitirdi. Viyana Üniversitesi Slavistik ve Orientalistik Bölümü'nde öğrenim gördü. Yüksek lisans

36

çalışmasını Chicago Üniversitesi'nde Prof. Dr. Halil İnalcık ile yaptı. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde "Tanzimat Sonrası Mahallî İdareler" adlı tezi ile 1974 yılında doktor, "Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfûzu" adlı çalışmasıyla 1979'da doçent oldu. 1982 yılında devletin akademik politikalarına tepki olarak görevinden istifa etti. Bu dönemde Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Roma, Münih, Strazburg, Yanya, Sofya, Kiel, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yaptı, buralarda seminerler ve konferanslar verdi. 1989'da Türkiye'ye dönerek profesör oldu ve 1989-2002 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde İdare Tarihi Bilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı. Yerli ve yabancı bilimsel dergilerde 16. ile 19. yüzyıllar arası Osmanlı tarihi ve Rus tarihi ile ilgili makaleleri yayınlandı. 2002 yılında Galatasaray Üniversitesi'ne, iki yıl sonra ise Bilkent Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak geçti. Şu anda Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Türk Hukuk Tarihi derslerini vermektedir. Galatasaray Üniversitesi Senato üyesidir. Ayrıca İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı Kapadokya Meslek Yüksekokulu Mütevelli Heyeti üyesidir. Bu ay sizlere yazarın 20 Ocak 2018 tarihinde raflardaki yerini alan son kitabını tanıtmaya çalışacağım. Yazarın ifadelerine göre; “Tarihin akışını değiştiren, ona mührünü vuran veya büyük tehlikelere mâni olan liderlere her memlekette rastlamak mümkün değildir. Atatürk dünya tarihinin nadiren gördüğü bir dehadır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, hiçbir mağlup milletin direniş göstermediği zamanda siviller ve askerlerle dünyaya meydan okumuştur.” Tanıtım bültenine göre; Gazi Mustafa Kemal


Şubat 2018 Şubat

Atatürk kitabı, evvela imparatorluğu dirilten nesil olan 1880'liler kuşağı, Balkan coğrafyası ve Mustafa Kemal'in aile kökeni ile başlıyor. Akabinde Atatürk’ün askeri eğitimi, Manastır yılları, Milliyetçilikler Dönemi, İttihat ve Terakki, II. Abdülhamid, Enver Paşa, Ziya Gökalp, Trablusgarb, Balkan Savaşları ve Sofya yıllarıyla devam ediyor. Ordumuzun İtilaf devletleriyle sekiz cephede mücadele ettiği Birinci Dünya Savaşı, kutlu zaferlerimiz Çanakkale ve Kutü’l Amâre, Mondros, son padişah Vahdeddin, bir milletin ve ülkenin ölüm fermanı olan Sevr… Tüm detaylarıyla Milli Mücadele dönemi, 23 Nisan 1920 ve sonrasında muhalefete rağmen verilen Kurtuluş Savaşı, İnönü Muharebeleri, Lozan Konferansı, Büyük Taarruz ve Cumhuriyet’e giden yol... Saltanat ve hilafet tartışmaları, Lozan, On İki Ada, mübadele, Osmanlı'dan kalan borçlar, Musul ve yakın tarihin en önemli meselesi olan inkılaplar...

Son olarak kişisel özellikleriyle, dünyada, anılarda, hafızalarda kalan izleriyle modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk... İlber Ortaylı bu ilk biyografisinde yaşamının tüm yönleriyle büyük lider Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü anlatıyor. Türk tarihçiliğine hiç unutulmayacak ve sürekli başvurulacak bir rehber kitap daha kazandırıyor... İmzalı olarak da sipariş verebileceğiniz, 480 sayfa orta büyüklükte, herkesin kitaplığında mutlaka bulunması ve okunması gereken bir kitap. İyi okumalar dilerim.

Muzaffer Özkan Ankara

37


SANAT


Şubat 2018

RENG-İ SU

Burhan Ersan Muğla

39


www.birkitapbindost.com

EBRU

Emel Üstündağ İstanbul

40


Şubat 2018

RESİM

Sibel Yıldırım izmir

41


www.birkitapbindost.com

Şubat

RESİM

Emel Üstündağ İstanbul

42


Şubat 2018

RESİM

Güniz A. Küçükoğlu İzmir

43


www.birkitapbindost.com

RESÄ°M

44


Şubat 2018

Nilgün Altan Ankara

45


www.birkitapbindost.com

RESÄ°M

46


Åžubat 2018

Lala Sardarli Azerbaycan

47


www.birkitapbindost.com

RESÄ°M

48


Şubat 2018

Hülya Bozkurt İzmir

49


www.birkitapbindost.com

RESÄ°M

50


Şubat 2018

Selma Top İzmir

51


www.birkitapbindost.com

RESÄ°M

Khatira Hasanzada Azerbaycan

52


Şubat 2018

FOTOĞRAF

Afrim Spahiu Kosova

53


www.birkitapbindost.com

FOTOÄžRAF

54


Ĺžubat 2018

Arjeta Miftari Kosova

55


www.birkitapbindost.com

FOTOÄžRAF

56


Şubat 2018

Şengül Yılmazkaya İstanbul

57


www.birkitapbindost.com

FOTOÄžRAF

Afrim Spahiu Kosova

58


Şubat 2018

FOTOĞRAF

Bardhyl Spahliu Kosova

59


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

Mehmet Saim Bilge Ankara

60


Şubat 2018

KARİKATÜR

Mary Zins ABD

61


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

62


Şubat 2018

Makmud Eshonqulov Özbekistan

63


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

Agim Krasniqi Kosova

64


Şubat 2018

KARİKATÜR

Luis Eduardo Leon Kolombiya

65


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

66


Şubat 2018

İbrahim Badusha Hindistan

67


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

Eren Sönmez Karabük

68


Şubat 2018

KARİKATÜR

Afrim Spahiu Kosova

69


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

70


Ĺžubat 2018

Cival Einstein Alves Brezilya

71


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

72


Åžubat 2018

Seyran Caferli Azerbaycan

73


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

74


Ĺžubat 2018

Tvg Menon Hindistan

75


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

76


Şubat 2018

Mustafa Yıldız İzmir

77


www.birkitapbindost.com

KARİKATÜR

78


Şubat 2018

Adriana Mosquera İspanya

79


sonra ailevi nedenlerden dolayı işini bıraktı. Yaklaşık 5 yıl önce hobi olarak başladığı resim kursları sonucunda bir anda kendini resimlerin arasında buldu.

AYIN DOSTU HÜLYA BOZKURT

25 Şubat 1963 tarihinde Çankırı’da doğdu. İlk ve ortaokulu Ankara’da okuduktan sonra Liseyi de Ankara’da bitirdi. Üniversiteyi gitmeyi düşünürken 20 yaşında evlendi. İçindeki okuma isteği hiç yok olmadı. Halk Eğitim Merkezinin sıkıştırılmış meslek edinme kurslarını bitirdi ve eğitici belgesini aldı. El sanatları eğitmeni olarak çalışmaya başladı ve uzun yıllar bu çalışmasını sürdürdü. Daha

Devam etmiş olduğu resim kurslarının açmış olduğu sergilere katıldı. 2017 yılında 6 arkadaşıyla birlikte İzmir Foça’da açmış oldukları resim sergisi büyük ilgi gördü. Evli, bir erkek bir kız olmak üzere iki çocuk annesi olup, İzmir Karşıyaka’da yaşamaktadır. Hedefi; resimlerini daha da çoğaltıp, hem resim sergileri açmak hem de arkadaşları ile birlikte açacakları yeni resim sergilerine katılmaktır.

Bi̇rki̇tapbi̇ndost şubat compressed 2  
Bi̇rki̇tapbi̇ndost şubat compressed 2  
Advertisement