Page 1


pe cy a


S A Y I : 1 7 8 Beş Y e n i T L

T İ Y A T R O

ISSN 1300-7963 HAZİRAN 2007

A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

w w w . tiyatrodergisi.com.tr

Sahibi ve Yayın Yönetmeni (Sorumlu): Mustafa Demirkanlı Yayın Kurulu: Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, A. Ertuğrul Timur, Mustafa Demirkanlı, Nihal Kuyumcu, Üstün Akmen Yazı İşleri Müdürü: Ebru Seyhan Koordinatör: Duygu Atay Tiyatro Eğitimi Editörü: Ali Taygun Çocuk Tiyatrosu Editörü: Nihal Kuyumcu Gençlik Tiyatrosu Editörü: A. Ertuğrul Timur Düzelti: Ayşe Nalân Özübek Sanat Yönetmeni: Genco Demirer (57 elliyedi) Fotoğraf Editörü: Gülay Ayyıldız Yiğitcan (gayyildiz@tiyatrodergisi.com.tr) Hukuk Danışmanı: Av. Levent Aral Baskı: Hat Baskı Sanatları T i y a t r o Yapım Yayıncılık Tic. ve San. Telefon: ( 0 2 1 2 ) 2 5 9 2 1 2 4 Fax:

L t d . Şti.: M u r a d i y e Deresi Sok. No:47/6 Beşiktaş İ s t a n b u l ( 0 2 1 2 ) 3 2 7 8 6 2 9 e-posta: e d i t o r @ t i y a t r o d e r g i s i . c o m . t r

Abonelik İçin: (0212) 259 21 24 - 259 34 98 • e-posta: editor@tiyatrodergisi.com.tr Yıllık Abone Bedeli 60 YTL / Yurtdışı Abone Bedeli: 100 EURO Hesap No: T. iş Bankası-Cihangir Şb. Tiyatro Yapım ve Yay. Tic ve San. Ltd. Şti. Şube Kodu: 1014 Hesap No: 0197245

Kapak Tasarımı: Genco Demirer (57 elliyedi)

Yayın Türü: Yerel Süreli

a

EDİTÖRDEN: / S. 3 HABERLER: / S. 4

cy

SÖYLEŞİ: Dünyanın Oratsından Bir Yerden Gelip Tiyatro... Tiyatro...'da Buluştular Zerrin Tekindor / Selin Sabit / S. 10 Yetkin Dikinciler / Özlem Özdemir / S. 15 ELEŞTİRİ: "Ashura / Beki Haleva / S. 19 ÖZDEMİR ABİ'YE MEKTUPLAR: "Tersine Dünya" / Üstün Akmen / S. 22

pe

THESPİS'İN DELİLERİ: Eliştiri ve Tahammül / Yusuf Eradam / S. 25

FOTOĞRAFLARIN DİLİ: Seksen Dansçı Sahnelerde... / Ragıp Ertuğrul / S. 29 ELEŞTİRİ: "Neron ve Agripina" / Robert Scbild / S. 32 DANS/ELEŞTİRİ: "Güneşli Pazartesiler" / Aylin Kalem / S. 34 SADIK SEYİRCİ: Benden Sonra Tufan Olmasın... / Sadık Aslankara / S. 36 İNCELEME: Yaratıcı Dramada Alınan Bir Kuşaktık Yol / Sadık Aslankara / S. 39 AVRUPA TİYATROSU: / Tilda Tezman / S. 42 İZLENİM: 8. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali / Üstün Akmen / S. 44 İNCELEME: Türkiye'nin En Genç Oyun Yazarları / Emine Özacar / S. 49 TANITIM: "Geçmişten Gelen Kadın" / Zeynep Aksoy / S. 52 SÖYLEŞİ: Tiyatro Avesta / Osman Doğan / S. 54 ÇOCUK TİYATROSU: Editör: Nihal Kuyumcu / S. 57 Farkında mısınız? / Nihal Kuyumcu / S. 57 İpek Yolun'nda Masal Kervanı / Ebru Seyhan / S. 59 Güzel Bir Metin Çocuklara Güvenmeyen Yönetmen / Nihal Kuyumcu / S. 62 Mor Gece Mavi Dünya / Hanife Benzer / S. 64

1


pe cy a


Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un yaklaşık iki yıl önce büyük suçlamalarla görevden aldığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin, tüm suçlamalardan aklanarak, tekrar göreve iade edildi ve görevine başladı. Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili Mine Acar ise Bakanlık danışmanlığına atandı. Siyasilere bu soruyu sormak doğru değil, sormayacağım da, ama manipülasyonla sekiz sütuna manşet yapan Zaman Gazetesi'ne sormak gerek, neden böyle bir haber yaptınız? Bir trilyonluk... başlıkları atıp, insanları büyük zan altında bıraktınız? Göreve iade edildiğine ilişkin bile haber yapmadınız, yakıştı mı? Gazetecilik ahlakına sığdı mı? Lemi Bilgin'e görevinde başarılar dileriz. Tiyatrolara devlet desteği yönetmeliği çıktı ve kime ne kadar destek verileceği belli oldu ve tartışmalarda beklendiği gibi başladı. Ancak, bu kez tartışma Yayın Kurulu üyemiz ve www.tiyatrom.com editörü A. Ertuğrul Timur'un sitesinde yayımladığı bir yazı ve yazı ile birlikte açmış olduğu imza kampanyasıyla başka bir yöne daha kaydı: "Biz harçlık istemiyoruz! Kültür Bakanlığı tiyatroya ayrılan bu bütçeyi okullarımıza tiyatro salonu yaptırmaya harcasın ve yetişen nesilde tiyatro kültürü gelişsin, yıllarca hizmet verecek her bir salonda tiyatro yapacak gençler arasından yeni oyuncular çıksın..." bu önermenin bir bölümüne katılıyor ama diğer bölümüne katılmıyorum. Katıldığım bölüm, okullarda daha fazla tiyatro salonu açılsın, gençlerin tiyatro ile daha fazla ve gerektiği gibi ilgilenebilmelerine olanak sağlansın. Ama, bunun bütçesi Kültür Bakanlığı'ndan Özel Tiyatrolara ayrılan bütçeden değil, Milli Eğitim Bakanlığı'nın bütçesinden olmalı ve bunun için de geniş katılımlı önermeler, tepkiler oluşturulmalı. Özel tiyatrolara devlet desteğindeki aksaklıkları, yanlışları yıllardır yazar dururum, özet olarak; yapısı sakat, bileşenleri sakat bir komisyon ve komisyonda "ulufe" kapma peşindeki gayri ahlaki ilişkiler içindeki tiyatro insanlarıdır. Bu konuda bir kere daha ve Ertuğrul'un yazısını da ele alarak bir kere daha yazacağım ama www.tiyatrodergisi.com.tr'de.

pe cy a

Mustafa Demirkanlı / mdemirkanh@tiyatrodergisi.com.tr

Editörden

İstanbul Üniversitesi'nin kurucularından sonuncusu, gerçekten yaşayan bir tarih olan Ali Rıza Berkem'i, yüzyılı bitirmesine bir yıl kala yitirdik... arkadaşımız, Tiyatro Ödülleri'nin başarılı sunucusu Ayşe Lebriz Berkem'in babasını. Tiyatro... Tiyatro... ailesi olarak, Ayşe Lebriz'e ve tüm yakınlarına başsağlığı ve sabırlar dileriz.

Yazarımız Yusuf Eradam'ın Yayın Kurulu üyemiz Ahmet Levendoğlu'nun İstanbul Devlet Tiyatroları'nda sahnelediği ve kendi çevirisi olan "Inishmaan'ın Sakatı" oyununun çevirisine yönelttiği eleştiri ve Levendoğlu'nun geçen sayıdaki yanıtına bu sayıda verdiği yanıt, bana göre kendi mecrasından çıkarak devam ediyor. Ama biliyorum ki her iki değerli çevirmen, tartışmayı kendi mecrasında verimli bir biçimde sonlandıracaklardır. Ancak, bu sayıda Sayın Eradam bizi de -Ebru Seyhan ve beni- hedef alma gereksinimi duymuş, nedenini gerçekten anlayamadık. Bu dergide imza sahiplerinin yazılarına müdahale edilmediğini Eradam da bilir, ancak ilk yazısı yayımlanmadan önce benim açtığım telefon ve önermemi -ki çok net anlatmıştım- müdahale gibi algıladıysa, ayıp etmiştir. Konu şuydu: İlk yazıyı hatırlarsanız "ittiğimin...", "ittiğimin..." -devam ederek- kullanarak "ittiğimin" sözcüğünün ne kadar rahatsızlık vereceğini göstermeye çalışıyordu ve bu arada "ittiğimin oyunu" da geçiyordu. Kendisine; "Bu oyuna yönelik bir tanımlama gibi algılanıyor, oyuna ilişkin böyle bir değerlendirmeniz varsa tamam, ama değil de başka bir şey anlatmak isterken, farklı bir şey anlatıyor gibi algılanmasını istemiyorsanız, bir daha bakmak ister misiniz?" dedim ve Eradam da "Tamam, onu çıkartalım." dedi. Bu eğer müdahale gibi algılanıp, değerlendirildiyse, bu değerlendirmenin de bence bir kere daha düşünülmesi gerekir. Kendi adıma şunu açıklıkla ifade edeyim ki bu tartışma Çevirmen-Yönetmen Ahmet Levendoğlu ile Eleştirmen Yusuf Eradam arasındadır ve Tiyatro... Tiyatro... Dergisi her tartışmada olduğu gibi burada da sadece aracıdır. Yayın Kurulu ve editörler eğer hakarete varan bir tartışma oluyorsa, hakaret kısımlarını ayıklamalarını ister taraflardan, bu kadardır görevi. Geçen sayıda Özlem Özdemir'in Bekir Aksoy'la gerçekleştirdiği söyleşi Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu'nun "Antiloplar" oyunu ile ilgiliydi, fakat söyleşinin içinde yapımın hangi tiyatronun olduğu hiç geçmiyor, biz de okurken fark edememiş ve Akbank Sanat'a ayıp etmişiz, özür dileriz.

3


Lemi Bilgin, Ankara 9. İdare Mahkemesi'nin kararı üzerine, DT Genel Müdürlüğü görevine döndü. DT Genel Müdürlüğü görevini vekâleten yürüten Mine Acar ise reji asistanlığı kadrosu devam edecek şekilde Kültür ve Turizm Bakanlığı Müşavirliği'nde görevlendirildi. Acar'ın genel müdürlüğü döneminde atadığı Başdramaturg Özkan da görevinden ayrıldı. 2 yıl önce Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç tarafından genel müdürlük makamından alman Bilgin, açtığı davanın lehine sonuçlanmasıyla, 23 Mayıs 2007 Çarşamba günü görevine başladı. DT çalışanları tarafından sevinçle karşılanan Bilgin, "Yalnızca ben değil, bütün arkadaşlarımla birlikte 2 yıl süren bir hukuksal mücadele dönemi geçirdik. Kurumun çalışanları, sivil toplum örgütleri ve yalnız kurumdakilerin değil tüm sanat dünyasının onuruna sahip çıktığını gördük" dedi. DT çalışanlarının, diğer kurumlara örnek olabilecek bir duyarlılık gösterdiğine işaret eden Bilgin, haksızlığa karşı birlikte direndiklerini vurguladı. Bilgin, kazandığı yargı zaferini "çok çabuk her şeye yenilmemek ve haklı durumlarda sonuna kadar mücadele etmenin sonucu" olarak yorumladı. Bilgin, yeni başladığı görevinden tekrar geri alınmasını öngören söylentilerin gerçeği yansıtmadığına inanmak istediğini belirtti. Görevden alınması için geçerli bir gerekçenin olması gerektiğini dile getiren Bilgin, "Tekrar görevden alınma gibi hukuk dışı yollara başvurulacağını sanmıyorum. Yasal açıdan benim birkaç imza atmam gerekiyor ki doğru ya da yanlış olarak değerlendirilebilsin." diye konuştu. Bilgin, yeni sezonda yapmayı planladığı çalışmaları ise şöyle anlattı: "Sanatsal faaliyetlerimize düzenleme getireceğim. Bu tür makama yönelik sıkıntıların yaşanmayacağı bir ortam içinde çalışılmasını sağlamak istiyorum. Türkiye'nin her tarafında tiyatro çalışmalarının sürmesi için elimizden geleni yapacağız. Sadece Devlet Tiyatroları'nda değil; tüm tiyatro dünyası olarak bu sanatı daha ön plana çıkarmayı amaçlıyoruz. Bunun için de, tüm sanatçılarla ve çalışanlarımızla birlikte ortak bir çalışma yapacağız."

a

Haberler

Lemi Bilgin, Yeniden DT Genel Müdürü

pe cy

Devlet Tiyatroları Başrejisörü Faik Ertener'den boşalan pozisyona ise Lemi Bilgin göreve başlamadan kısa bir süre önce Mustafa Kurt atandı. Göreve başlayan Bilgin, İstanbul ve İzmir müdürlüklerine istifa eden eski müdürleri atadı. Ankara Müdürlüğü'ne ise Devrim Yakut atandı. Alınan bilgiye göre kendisi ile birlikte istifa eden tüm müdürleri eski görevlerine iade edeceği öğrenilmiştir.

3. Uluslararası Ordu Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali

Ordu Belediyesi ve TOBAV işbirliği ile 28.05.2007 - 03.06.2007 tarihleri arasında Ordu'da " 3. Uluslararası Ordu Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali"ne yurtdışından İngiltere, Almanya, Litvanya, Cezayir ile yurtiçinden İstanbul Şehir Tiyatroları, Karşıyaka Belediye Tiyatrosu, Polis Amca İlköğretim Okulu, Samsun TAB Sanat ve Hayali Kemal Atan Gür Karagöz gösterisi ile katılacaktır. Festival içinde bir de oyun yazarlarının katıldığı panel düzenlenecektir.

AKM'ye Yıkım Kararı Atatürk Kültür Merkezinin yıkılarak, yerine yenisinin yapılmasını öngören İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Kanunu Tasarısı, TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonunda kabul edildi. Tasarıya göre, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi kapsamında, İstanbul'u 2010 yılı "Avrupa Kültür Başkenti" olarak hazırlamak, 2010 yılında yapılacak etkinlikleri planlamak, yönetmek, kamu kurum ve kuruluşlarının bu amaçla yapacakları çalışmalarda koordinasyonu sağlamak üzere, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı kurulacak. İstanbul'da kurulacak Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, özel hukuk hükümlerine tabi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ilişkili, tüzel kişiliğe sahip olacak. Atatürk Kültür Merkezi'nin yıkılarak yerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından, diğer belediye ve Hazine arazilerinden oluşacak alanların da katılmasıyla yeni bir Atatürk Kültür Merkezi binası yapılmasını öngören projeyi destekleyen tasarı Meclis'te kabul edildi. CHP İstanbul Milletvekili Berhan Şimşek, tasarının Atatürk Kültür Merkezinin yıkılmasını öngören maddesinin çıkarılması için önerge verdi. Önergenin reddedilmesinden sonra konuya ilişkin bilgi veren Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, Atatürk Kültür Merkezi'nin bütün elektrik, soğutma, ısıtma ve ışık sistemlerinin iflas ettiğini bildirdi. Bakan Koç, AKM'nin yenilenmesi için 150 milyon YTL'ye ihtiyaç duyulduğunu ifade ederek, İstanbul'un, yeni bir kültür merkezine ihtiyaç duyduğunu söyledi.

4


Ulusal 32. İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri

Haberler

2006-2007 tiyatro döneminde sahneye koyulan yerli oyunlar, Hayati Asılyazıcı, Erbil Göktaş, Dr. Nilgün Şafak, Doğan Koloğlu ve Nadide Küntay'ın yer aldığı seçici kurul tarafından değerlendirildi. Bu yıl otuz ikincisi verilecek olan İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri, 2007-2008 sezonunun ilk yerli oyunun galasında, oyundan yarım saat önce düzenlenecek bir törenle sahiplerine verilecek. Bu yıl verilecek ödüller şöyle belirlendi:

pe cy

a

"En İyi Oyun Ödülü" Ortaoyuncular / Fername "En İyi Yapım ve Yönetmen Ödülü" Ankara Devlet Tiyatrosu / Kurban-Ayşe Emel Mesci "En İyi Kadın Oyuncu Ödülü" Ankara Devlet Tiyatrosu / Kurban-Miraç Eronat "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü" Ankara Devlet Tiyatrosu / Kurban- Ahmet Erkut "En İyi Dekor Tasarımı Ödülü" İstanbul Devlet Tiyatrosu / Dünyanın Ortasında Bir Yer ve Anadolu Üniversitesi Tiyatro Anadolu / Yangın Yerinde Orkideler-Hakan Dündar "En İyi Kostüm Tasarımı Ödülü" Tiyatro Anadolu / Aşkın Karın Ağrısı-Duygu Özgül ve Seçil Tekin "En İyi Müzik Ödülü" İstanbul Devlet Opera ve Balesi / Sarı Naciye-Timur Selçuk "En İyi Işık Ödülü" Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu / Ayrılık-Erol Dinçdemir "İsmet Küntay Özendirme Ödülü" Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu / Ayrılık-H. Fatih Sevdi ve Zeynep Özan "İsmet Küntay Tiyatro Özel Ödülü" Trabzon Devlet Tiyatrosu "Jüri Özel Ödülü" Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu "İsmet Küntay Onur Ödülü" Gazanfer Özcan

2007 Afife Tiyatro Ödülleri Özel Ödüller Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü Osman Şengezer (Yaşamı Boyunca Tiyatro Dalında Başarılı Çizgisini Sürdürmüş ya da Tiyatro Sanatına Katkıda Bulunmuş Kişi) Nisa Serezli Aşkıner Özel Ödülü Nejat Uygur (Yaşamı Boyunca Tiyatro Dalında Başarılı Çizgisini Sürdürmüş Tiyatro Sanatçısı) Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü H. Can Utku - Karşılaşmalar / Tiyatro Öteki Hayatlar (İlk Kez O Yıl Sahnelenmiş Olan En Başarılı Yerli Oyunun Yazarı) Tiyatroda Yeni Kuşak Özel Ödülü Emre Erdem (Tiyatronun Herhangi Bir Dalında Genç Kuşak Başarılı Sanatçı) Yapı Kredi Sigorta Özel Ödülü Şakir Eczacıbaşı (Tiyatronun Herhangi Bir Dalında Tiyatroya Yararı Olmuş Kişi) Mansiyon Hüseyin Arslanköylü - Kadının Feryadı / Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu (O Yıl İçinde Tiyatroya Özel Bir Katkısı Olan Oyuncu, Yönetmen, Yazar, Yönetici veya Tiyatronun İlerlemesi için Bu Sanatı Destekleyen Kişi ya da Grup)

5


Kültür ve Turizm Bakanlığı bu yıl otuz altı profesyonel, on beş amatör ve on dört geleneksel tiyatro ile çocuk oyunu sergileyen on dört profesyonel ile altı amatör tiyatroya toplam iki milyon YTL yardım dağıtacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca "Yerel Yönetimlerin, Derneklerin, Vakıfların ve Özel Tiyatroların Projelerine Yapılacak Yardımlara İlişkin Yönetmelik" hükümlerince bu yıl destek verilecek özel tiyatroların listesi şöyle: Profesyonel Tiyatrolar Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nun (Tak Tak Takıntı): 92 bin YTL Ankara Ekin Tiyatrosu'nun (Midas'ın Kördüğümü): 92 bin YTL Ortaoyuncular Sanat Gösteri ve Yayıncılık'ın (Fername): 92 bin YTL Ankara Sanat Tiyatrosu (Belalı Aile): 90 bin YTL Kenter Sinemacılık ve Tiy. (Anna Karenina): 90 bin YTL Oyun Atölyesi (Hırçın Kız): 85 bin YTL Müjdat Gezen Tiyatrosu (Tuhaf Bir Aile): 82 bin YTL Tiyatro İstanbul Sanat Yap. (Kaçamak): 60 bin YTL Tuncay Özinel Tiyatrosu (Yüzleşme): 55 bin YTL Nokta Tiyatrosu (Tanıştırayım Burası Türkiye) 52 bin YTL Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları (Aşkın Yaşı Yoktur): 52 bin YTL Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiy. (Öp Babanın Elini): 50 bin YTL Tiyatro Kedi-Bizim Stüdyo (Omzumdaki Melek): 50 bin YTL Tiyatro Ayna (Yaşam Bir Oyun): 50 bin YTL Tiyatro Kare (Babamla Dans): 45 bin YTL Sadri Alışık Tiyatrosu (Güllü): 42 bin YTL Bizim Tiyatro (Soytarısoy): 42 bin YTL Dostlar Filmcilik ve Tiy. (Oyun Sonu): 40 bin YTL Enis Fosforoğlu Tiy. (Ağustos Böceği): 40 bin YTL Kartal Sanat Tiyatrosu (Film Koptu): 32 bin YTL EPS Gösteri Sanatları (Çatkapı): 27 bin YTL Ertan Prodük. Tiyatro (Babaannem 100 Yaşında): 22 bin YTL Ankara Sanat Evi (Bir Cinayetin Anatomisi): 22 bin YTL Hamle Tiyatrosu (Hayat Oyunları): 22 bin YTL Adana Gösteri Sanatları Mrk. (Ah Şu Gençler): 22 bin YTL Samsun Sanat Tiyatrosu (Bir Pulsuz Dilekçe): 22 bin YTL Gelenbe Tiyatro (Tepeden İnme): 20 bin YTL Altıdan Sonra Yapım (Kapıların Dışında): 20 bin YTL Tiyatro Boyalı Kuş (Çernobil'den Sesler): 20 bin YTL Değişim Atölyesi Oyun. (Tavtati Kütüpati): 17 bin YTL Güzel Sanatlar Oyuncuları (Matruşka): 17 bin YTL Oyuncular Tiyatro Grubu (Hişt Hişt): 17 bin YTL Samsun Düşevi Oyuncuları (Namuslu Namussuz): 17 bin YTL Tiyatro Birikim (Memurin Faslı): 17 bin YTL Tiyatro Ti (Başkan ve Hayalet): 17 bin YTL Kartal Sanat İşliği Tiy. (Ekmek İşçileri): 15 bin YTL

pe

cy

a

Haberler

Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Açıklandı

15 Amatör Tiyatroya Toplam 123 Bin YTL Destek Toplam 39 proje ile destek talebinde bulunan 36 amatör tiyatrodan 15'inin birer projesine toplam 123 bin YTL destek verilecek. Trabzon Sanat Tiyatrosu (Bağdasar Kardeş): 13 bin YTL Umudum Tiyatro (Yanlış Adres): 9 bin YTL Şanlıurfa Kent Tiyatrosu (Töre): 9 bin YTL Gülüm Pekcan Dans Tiyatrosu (Çöplük-Soruyorum): 9 bin YTL Bursa Sanat Tiyatrosu (Ayrıntılar): 9 bin YTL Ankara Deneme Sahnesi (Kardeşlik Töreni): 9 bin YTL

6


Haberler

Bulancak Sanat Tiyatrosu (Töre): 7 bin 500 YTL Ankara Ortaoyuncular Tiyatrosu (Taptuk ile Yunus): 7 bin 500 YTL Anadolu Sanat Tiyatrosu (Reis Bey): 7 bin 500 YTL Genç Oyuncular Sahnesi (Faturatör): 7 bin 500 YTL Erzurum Şehir Tiyatrosu (Fıkralarla Erzurum): 7 bin 500 YTL Çukurova Kültür Merkezi (Çığlık-Sözde Ermeni Soykırımı Masalı): 7 bin 500 YTL Sinop Sanat Tiyatrosu Derneği (Bahçemdeki Ayı): 7 bin 500 YTL Özgür Sahne (403. Kilometre): 7 bin 500 YTL Tiyatro Artı (Salome): 7 bin 500 YTL Çocuk Oyunları Projeleri Başvuruda bulunan 27 çocuk oyunu sergileyen profesyonel tiyatronun 14'ünün projesine toplam 226 bin YTL destek sağlanacak.

cy

a

Karınca Çocuk Tiyatrosu (Şarkılarımız Yaşasın): 22 bin YTL Masal Gerçek Tiyatrosu (Kristal Ormanı): 22 bin YTL AKS Sincap Çocuk Tiyatrosu (Çirkin Ördek Yavrusu): 20 bin YTL Çan Tiyatrosu (Sevimli Korkuluk): 20 bin YTL Tiyatro Akkaş (Pamuk Prenses): 20 bin YTL Tiyatro Alkış (Ben Çöp Değilim): 20 bin YTL Tiyatro Mie (Pinokyo): 20 bin YTL Tiyatro Yeniden (En Güçlü Kim): 20 bin YTL Manisa Afsem Tiyatrosu (Nasrettin Hoca): 15 bin YTL Van Bölge Tiyatrosu (Ak Masal Kara Masal): 11 bin YTL Anaç Ajans (Göçebe): 10 bin YTL Nüans Sanatsal Üretim Merkezi (Sevgi Bahçesi): 10 bin YTL Sarıyer Sanat Tiyatrosu (Sihirli Çizmeli Komedi): 10 bin YTL İdil Abla Çocuk Tiyatrosu (Dilden Dile): 6 bin YTL

Çocuk oyunu sergileyen 6 amatör tiyatronun projelerine de toplam 24 bin YTL destek verilecek.

pe

ABT Çocuk Tiyatrosu (Kazıdaki Büyük Sır): 4 bin YTL Bülent Ünsür (Kaybolan Palyaçolar): 4 bin YTL Gelişim Tiyatro (Mona Lisa'nın Sırrı): 4 bin YTL Panki Sahne Sanatları (Bay Mikrop Parkta Gezerken): 4 bin YTL Serap Gültekin Tiyatrosu (Kaybolan Satranç Taşlarım): 4 bin YTL Van Şehir Tiyatrosu (Savaş Düşlerimi Çaldı): 4 bin YTL Geleneksel Tiyatrolar

17 geleneksel tiyatrodan 14'ünün projesine toplam 80 bin YTL destek sağlanmasına karar verildi. Cenk Yılmaz (Karagöz Okulda): 8 bin YTL Tevfik Dinç (Karagöz Trafikte): 8 bin YTL Tolga Ersan (Karagöz Okuma-Yazma Öğreniyor): 8 bin YTL Ayhan Leylek (Karagöz'ün Salıncak Sefası): 8 bin YTL Eşref Seyitoğlu (Karagöz Trafikte): 8 bin YTL Mustafa Partal (Karagöz Duman Avcısı): 7 bin 500 YTL Yunus Emre Turanlı (Karagöz ve Hacivat Hayvanat Bahçesinde): 7 bin 500 YTL Hakan Arısoy Kukla Tiy. (Anadolu'nun Kuklaları): 7 bin YTL Samsun Gölge Tiyatrosu (Karagöz Uzaylı): 3 bin 500 YTL Aliş Mübarek (Küresel Karagöz): 3 bin 500 YTL Çocuk Eğlenceleri ve Kukla Gösteri Merkezi (Kukla Kukla Eğlen Hopla): 3 bin YTL Yaşar Uraslı (Kanlı Kavak): 3 bin YTL Uçan Eller Kukla Evi (Alaaddin'in Sihirli Lambası): 2 bin 500 YTL Kukla Merkezi (Nasrettin Hoca Bizlerle): 2 bin 500 YTL

7


Haberler

İstanbuldans Festivali 30 Mayıs-10 Haziran tarihleri arasında İstanbuldans Festivali düzenleniyor. Yirmi bir topluluğun sahne alacağı festival boyunca, dans gösterilerinin yanı sıra, atölyeler, teknik dersler, sunumlar, paneller, dans radyo sohbetleri, afiş ve fotoğraf sergileri düzenlenecek. Etkinlikler garajistanbul, Çatıdans, Dans Buluşma İstanbul, Fransız Kültür Merkezi ve CPM gibi mekanlarda gerçekleştirilecek. Dans festivali fikrinin geliştirilmesinde, sezon başında kültür-sanat hayatımıza giren ve Türkiye'deki dans gruplarına mekanını açan garajistanbul'un katkısı çok büyük. (İletişim: 0212 252 82 76-www.istanbuldansfestivali.com)

12. Sadri Alışık Oyunculuk Ödülleri Tiyatro YILIN EN BAŞARILI YAPIMININ YÖNETMENİ/ Ahmet Levendoğlu / "Inıshmaan'ın Sakatı" / İDT YILIN EN BAŞARILI KADIN OYUNCUSU: Laçin Ceylan / "Etna - Bedendeki Kuyu" / bitiyatro YILIN EN BAŞARILI ERKEK OYUNCUSU: Erhan Abir / "Ölümsüz Öykü" / İBBŞT YARDIMCI ROLDE YILIN EN BAŞARILI KADIN OY: Demet Evgar / "Anna Karenina" / Kent Oyuncuları YARDIMCI ROLDE YILIN EN BAŞARILI ERKEK OYUNCUSU: Eraslan Sağlam / "Ölümsüz Öykü" / İBBŞT MÜZİKAL YA DA KOMEDİ DALINDA YILIN EN BAŞARILI KADIN OYUNCUSU: Devrim Yalkut / "Kocasını Pişiren Kadın" / Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu MÜZİKAL YA DA KOMEDİ DALINDA YILIN EN BAŞARILI ERKEK OYUNCUSU: Fırat Tanış / "Hırçın Kız" / Oyun Atölyesi MÜZİKAL YA DA KOMEDİ DALINDA YARDIMCI ROLDE YILIN EN BAŞARILI KADIN OYUNCUSU Binnur Şerbetçioğlu / "Çılgın Dünya" / İBBŞT MÜZİKAL YA DA KOMEDİ DALINDA YARDIMCI ROLDE YILIN EN BAŞARILI ERKEK OYUNCUSU Mert Asutay / "Tersine Dünya" / Bakırköy Belediye Tiyatroları

pe cy

a

Sinema En İyi Kadın Oyuncu: Başak Köklükaya - "Küçük Kıyamet" En İyi Erkek Oyuncu: Cem Yılmaz - "Hokkabaz" En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Ezgi Mola En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Civan Canova - İlyas Salman Umut Vaat Eden Oyuncu: Arzu Bazman - Volga Sorgu Onur Ödülü: Fatma Girik ile Memduh Ün.

14. Çocuk Oyuncular Tiyatro Festivali Yapıldı Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nun düzenlediği 14. Çocuk Oyuncular Tiyatro Festivali, 16-27 Mayıs tarihleri arasında yapıldı. On yedi grubun katıldığı festival, 16 Mayıs günü yapılan kortej yürüyüşü ile başladı. Festivalin ilk oyununu, 17 Mayıs Perşembe akşamı Grup Denge sundu. Grup, Aziz Nesin'in "Azizname" isimli oyunuyla beğeni topladı. Festival, 27 Mayıs akşamı Sabancı Kültür Merkezi'nde düzenlenen kapanış töreniyle son buldu.

Naci Girgini Yitirdik 1931 İstanbul doğumlu Naci Girgin, foto muhabiri olarak başladığı çalışma hayatını 1958'de İzmir deniz faciasından sonra bırakarak tiyatroya Oda Tiyatrosu'nda Mücap Ofluoğlu ve Pekcan Koşar ile birlikte "Misafir" oyunu ile geçti. "Cibali Karakolu" oyununda 1.000'in üzerinde temsilde Muammer Karaca'ya eşlik etti. Küçük Sahne'de Haldun Dormen ve Cahit Irgat'la birlikte "Monserrat" oyununda oynamış ve rahip rolünü üstlenmiştir. 2000-2001 yıllarında "Ayşecik" ve "Vasiyet" adlı TV dizilerinde rol almış olan Naci Girgin 1968 yılında da bir süre Kenter Tiyatrosu'nda görev yapmıştır. Naci Girgin, 3 Mayıs Perşembe günü Hadi Çaman Tiyatrosu'nda düzenlenen törenin ardından Zincirlikuyu mezarlığına defnedildi.

8


pe

cy

a

Dünyanın Ortasından Bir Yerden Gelip Tiyatro... Tiyatro...'da Buluştular

Selin Sabit, Zerrin Tekindor Özlem Özdemir, Yetkin Dikinciler'le Söyleşti


Fotoğraflar: Onur Sabit

a

Selin'le Üçüncü Perde

Şöminenin Üstüne Asılan Büyük Bir Portre Gibi... Dokunsam Parmak İzi, Dokunmasam İçimde Ukde:

cy

Zerrin Tekindor Selin Sabit / selinsabit@bestfm.com.tr

pe

Baştan söyleyeyim, bu sohbetin içinde bolca kahkaha Dünyanın Ortasında Bir Yer'deyim işte. Bir sesi duyabilirsiniz. Gülen suratlar bizi takip etmenizi pastanede. Zeytinli poğaçaların nefis kokusu taa kapının dışından çarpıyor burnuma. İçeride ise şölen sağlayacak, yolu kaybetmenizi engelleyecektir. Sahi, var. Minicik çikolataların, ay çöreklerinin, bol kremalıo gün sahnemizde kaç oyuncu vardı? pastaların üzerindeki meyvelerin birazdan canlanıp dans edeceğini düşünüyorum. Burası zaman geçirmek Ya paletimizdeki renkler? Hangisi sıcak, kaç tanesi için uygun bir yer. Cam kenarını tercih ediyorum. soğuktu? Savaştan Barışa, Aşktan Kavgaya kaç Soru kağıtlarımı çantadan çıkarıp masaya seriyorum. saatte geçiliyordu artık? Şimdi, "Senin eşine 'Biraz çalışsam hiç fena olmaz' diyorum kendi milyonda bir rastlanır." diye iltifat ettiğimiz kendime. Üç çay, bir kahve derken su gibi tüketiyorum kimselere, "on milyonda bir" rastlanacak o dakikaları. Sonra bindiğim taksi beni hayal ettiğimden istiridyeyi armağan ediyorum. İçindeki incinin yüzü, farklı olmayan bir yere götürüyor. Zarif bir güvenlik "Zerrin Tekindor" a ne kadar da benziyor... görevlisinden yardım isteyince, "sağdan dördüncü bina, dördüncü daire " cevabını alıyorum. Sizinle ilk konuştuğumuzda, bugün için "farklı Heyecanlıyım ya, ne yaptığımı bilemez bir halde bir gün"e hazır olun demiştim, ne hissetmiştiniz, yürürken geri dönüp, "Unuttum" diyorum. "Nereye içini nasıl doldurdunuz? gidecektim ki ben?" Önce çok detaylı düşünmedim. Ama eski sayıları alıcı gözü ile bir daha okuduktan sonra biraz gözüm korktu açıkçası. "Nasıl yani," dedim, "böyle bülbül Asansör hallerini bilirsiz. Üç beş saniye içinde gibi alt metinler?" saçınızdaki, yüzünüzdeki kusurları el yordamı ile düzeltmeye çalışırsınız. Nafile bir çabadır bu. İki kat için kullandığınız o asansöre, bir gökdeleni tırmanmakSohbete nereden başlasam, ne yapsam diye düşünmedim değil. Siz böyle anlar yaşar mısınız? için dahi binseniz, zaman asla yetmeyecektir. O Ne yapacağımı bilemediğim zamanlarım olmuyor eksiklikle çalarsınız kapının zilini... aslında. O kadar yoğun ve dolu geçiyor ki. Ne diyeyim ki... Göğe Açılan Pencereler gibi aydınlık, Belki de kendim kaşınıyorum. Hiç öyle "Ay bugün ne yapsam?" diye elimi şakağıma koyup ışıklı ve dupduru bir kadındı karşımdaki. düşündüğüm olmadı. "Aklı olan kıskanır." dedim içimden. Kıskandım. Planlı programlı mı gidiyor her şey?

Ve o gün... Zerrin Tekindor'un yanından ayrıldıktan sonra beni tanıyanlara günü anlattım, fotoğrafla­ rımızı gösterdim. Israr ettiler. Bu kadın, benim çocukluktan arkadaşım o prensesmiş işte. 10


Tabii. Planlanmış olduğu için zorlandığım zamanlar çok olmuyor. Çok erken kalkarım mesela. Resim yaptığım zaman bütün gün evdeyim. Oğlum Hira ile zaman geçirip, film seyrediyorum. Zaten oyunum olduğu zaman gündüz resim yapamıyorum, tırnaklarımın diplerine boyalar giriyor. Ellerim çok kötü oluyor. O şekilde de oyuna gidemiyorum. "Bugün olduğu gibi..." diyor ve ellerini gösteriyor. Tırnaklarına bulaşmış boyaları temizlerken canı çok yanıyormuş... Bu düzen, zaman kaybını da engelliyordun Evet zaten evde yaşarım ben. Orada burada abuk sabuk zamanlar geçirmiyorum. Hayatımda en sevdiğim cümlelerden birini sizinle paylaşayım. Üniversitede resim bölümündeyken bölüm başkanımız Adnan Turani bir gün bana şöyle dedi: "Zerrinciğim istemediğin yerde beş dakika durma." O zaman hayatın şu anına kadar mutlu biri olduğunuzu söyleyebilir miyiz? Evet ben mutlu bir insanım. Zamanım zevkli ve dolu geçiyor. İstediğim şeyleri yapıyorum, bir de üzerine para veriyorlar.

zamanında gidişimizle ilgilidir bu. Mesela şuna inanamıyorum. Ben Ankara'da büyüdüm. Son beş senedir İstanbul'da yaşıyorum ve İstanbulluların "Trafik vardı, ondan iki saat geciktim." demelerine inanamıyorum. Bir Ankaralı olarak ben hiçbir yere geç kalmayıp bunu becerebiliyorsam şayet, külliyen yalan bir şey bu geç kalma bahaneleri...

cy

İşte kıskançlık uyandıracak düşüncel bir buluş! Demek ki Selin, bir gün cevap verecekleri ümidi ile her olanı biteni Japon balıklarına anlatmaktan vazgeçmeli.

a

Peki ödediğiniz bedelin; elde ettiğiniz mutluluğa karşın daha büyük olduğunu düşündünüz mü hiç? Bu biraz donanımınızla ilgili bir şey herhalde. Ya da ben olmadık şeyler istemedim. Şimdi bakıyorum da gayet akıllı mantıklı şeyler istemişim. Oyuncu olmak istemişim, okuluna gitmişim. Kalkıp "astronot olacağım" dememişim ki yorulayım, boşuna kendimi üzeyim.

pe

Bu mutluluğunuzun devamı için garantörleriniz var mı? Samimiyetle yaklaşır, çözüm getirmeye çalışırsanız ve dinlerseniz şayet; oralarda problem çıkmıyor. Ama işte o'ymuş gibi bu'ymuş gibi durumlar olursa farklı. Kendi adıma artık ne hayal kırıklığı yaşatıyorum ne de fazlaca hayal kırıklığı yaşıyorum. "Ben bunu düşünmüştüm" leri, "sezmiştim, anlamıştım"ları hiç anlamam zaten. Başıma geldiğinde çözüyorum. Başıma da olmadık şeyler gelmiyor. Büyük garantörlerim yok, samimiyet önemli, çok önemli! "Başıma olmadık şeyler gelmiyor." dediniz ama ya olmadık durumlar... Sinirlenir misiniz? Sakinleşmek için kullandığınız bir formülünüz de olmalı. Sinirli biri değilimdir. Sesim yükselmez, her şeyi konuşarak hallederim, sakinimdir. Ama kalbim kırılmışsa eğer, mesafemi koyar sonra değerlendirmesini yaparım. Zaman mıdır onu yola koyan bilmiyorum ama bana iyi geliyor biraz uzaklaşmak. Kendimi onarmak için değil karşımdakine zaman verebilmek adına uzaklaşırım ayrıca! Hatrımda hâlâ capcanlı duran bir film. Adam; "Dünyanın dokunmasına izin vermezsen kalbin kırılmaz. Ama sen bunun mümkün olmadığını da biliyorsun, değil mi?" diyor.

Hassasiyetle üzerinde durduğunuz şey ne? Zamanlama işte. Söz verildiği saatte o yerde bulunma konusunda hassasım. Belki de tiyatro kulisine

İstanbul Efendileri!.. Bu satırları dikkatle okumanızı rica ediyorum sizlerden... Zira Zerrin Hanım ve ben çok sinirliyiz artık... (Esas, İstanbul Hanfendilerinin çok daha dikkatli okumalarını öneririm. M.D. Editör) Oyunlarda bile öyle değil mi? İnsanlar izleyecekleri oyuna geç kalıyorlar... Ankara'da böyle bir şey göremezsiniz. Saat 20.00 dendi mi perde açılır. Giremeyen de giremez. Biliyor musun, Ankara'dan turneye geldiğimde inanamazdım. Oyun başlamış, beş-on dakika olmuş, pat pat, daha insanlar yerlerini yeni alıyor. Başka bir şehirden geldiğiniz için kıyaslama şansınız vardı ya mesela hiç "Deniz olmadan nasıl yaşamışım?" dediniz mi? E bilmiyorsunuz ki. Öyle bir hayata alışmışsıınzdır, oralısınızdır. Okulunuz, çevreniz... Öyle yıllar geçer gider. Yani bilmeyince tabii, "Benim şu deniz ile ilgili problemimi ne zaman halledeceğiz?" diye bir şey aklınıza gelmiyor. O şehir bu şehir fark etmiyor bazen, şehir insanı basıyor, kalabalıklar can sıkıyor. O an "ne olsun" istiyorsunuz? Yağmur yağan boş araziler istiyorum. Artık orası İrlanda mıdır, İskoçya mıdır bilmiyorum. Heidi'nin

"Söz verildiği saatte o yerde bulunma konusunda hassasım. Belki de tiyatro kulisine zamanında gidişimizle ilgilidir bu."

11


Ahten'de kendinizden yüklediğiniz ne var? "Çok daha dramatik hale getirebilir­ dim aslında Ahten'i, hüngür hüngür ağlayabilir­ dim de. Ama ben öylesini tercih ettim. Çünkü kendini bu kadar koyveren biri hayatta da inandırıcı ve etkileyici gelmez bana."

bayırı mı, Peter'in köyü mü, oralarda yürümek istiyorum. Çok severim yürümeyi. On saat yürüyebilirim. Bana deniz problem çıkartıyor, kara olsa hep yürürüm.

Ahten'de kendinizden yüklediğiniz ne var? Çok daha dramatik hale getirebilirdim aslında Ahten'i, hüngür hüngür ağlayabilirdim de. Ama ben öylesini tercih ettim. Çünkü kendini bu kadar koyveren biri hayatta da inandırıcı ve etkileyici Yürümeyi seviyorsanız, çarşı pazarla aranız nasıl? gelmez bana. Asildir Ahten. Çaba gösteriyorum Kalabalık dükkanlarda onu bunu seçmekten, kalabalık demeden uğraşan kuvvetli insanlar hoşuma gittiği alışveriş merkezlerinden hoşlanmam. Çok sakin ve için birazcık Ahten'i oraya çekmek istedim. boş olacak. Kadın, oyundaki gibi hayatta da gerçekten Yani yanınıza "Yardımcı olabilir miyim?" diye tutkuyla hareket eden bir varlığa dönüşürse bu biri yanaşsa... korkulası bir durum mudur? Yok yok, hiç sevmem. Zaten arkadaşlarla birlikte Tabii canım, çok abartırsa ondan ben de korkarım! alışveriş yapmak da bana göre değil. "Onu beğendin Kontrolü severim ama biraz da sürprizli olmalı. mi, sen ne düşündün, ben ne düşündüm?" Ondan da Renksiz ve sıradan hayatları sevmem. İnsan hoşlanmam. kalbinden ne geçiyorsa gidip onu yaşamalı. Ama her şeyi programlasın. Öyle gitmiş dört çocuk yapmış Hoşlanmadığımız şeyler pek değişmez. Hayatı sonra ortadan kaybolmuş tipleri gırtlaklayasım boyunca ıspanağı hiç sevmemiş biri bir sabah, geliyor. Yani iyi organizasyon şart. "ispanak yemeliyim" diye uyanmaz mesela. Ama ya iki arada bir derede kalmışsak. Mesela balık yemekten E o zaman siz 'Aşk' için ne düşünüyorsunuz? vazgeçemiyor ancak kokusunu sevmiyorsak... Aşk bence her şeyin en celallenmiş hali. Benzetmeler, tavana vurmuş hisler, aklınızdan çıkmama hali. Çok "Kurtulsan bir dert, kurtulmasan ayrı bir dert" küçüktüm böyle hissettiğim zaman. Gelmişim kaç olarak baktığınız bir durumla çok sık karşılaşır yaşıma. O konuyu çoktan kapattım. mısınız? Her dakika böyle bir durum var aslında. Provalarda Gözünüzü yumduğunuzda, ne görüyorsunuz "oyun çıksa" dersin. Prömiyer yaparsın, "şunu bir orada? Hiç eskimeyen bir an istiyorum sizden? atlatsam da evime gitsem" dersin. Oğlunuz Hira'yla ilgili pek çok an var. Ama çocuğundan üniversiteyi kazanır, sevinirsin ama "Şimdi Londra'ya bahseden velilerden de pek sıkılırım. "Çocuğum mı gidecek yani?" dersin. Sürekli yaşanan duygular, gak dedi, guk dedi." derler ya hani, "evet evet" diye içinde bulunulan duruma göre değişiyor işte. dinlemekten sinir olurdum hep ve ben böyle bir anne olmayacağım derdim. Gözümün önünde Değişmeyen gerçek, gözümün gördüğüydü. Hira'nın görüntüleri var, size ilginç gelir mi bilmem. Ahten'den Anna'ya... "Müfettiş"te sizi Anna Andreyevna tiplemesi ile izlerken, "Zerrin Tekindor'u, daha başka nerede bu kadar garip görebilirim?" demiştim. Tabii Müge Gürman orada ne istediğini çok doğru ifadelendirdi. Prova aşamasında Anna çok güzel didiklendi. Oyunun genel yapısıyla oyuncularda da o garip hali görebilirsiniz. Kostümler yamuk, dekor yamuk. Ben Anna'ya bayılıyorum. Çok zevkle oynuyorum.

cy

a

Mevlana, "Kadın Tanrı'nın ışığıdır, sevgili değil." der. Siz güzelliğe nasıl bakıyorsunuz? Güzellik etkileyici bir şey. İlk etapta yakınlık duymanıza neden olabilir. Mesela güzelleri varken, çirkin köpek yavrusunu istemezsiniz evinize. Ama öyle bir tavlayıverir ki sizi, her şeyin önüne geçer. Konservatuvar sınavlarına girerken yusyuvarlak bir şeydim, "Beni nasıl alırlar ki" dedim, ama öyle olmadı. Demek ki çok elzem bir şey değilmiş güzellik.

pe

"Dünyanın Ortasında Bir Yer"deki zavallı Ahten geldi aklıma. 'Yok,' dedim, 'Yok. Aşk öldürücüdür.' Aşk Öldürür. Ferhad ile Şirin 'den bu yana öyle olmadı mı? Vuslatın hayali ile güçlenen akıl, bedenin aczine hap solmadı mı? Ahten'in başına ne geldiyse güzelliğinden gelmedi mi? Ne diyeyim ki... Çok üzücü ve aşırı trajik. Ben Ahten gibi olamam. Bir kaçış yolu mutlaka bulurdum.

12

Bu zevkin içinde sürprizlerden hoşlanır mısınız?


Hayır. Karşımdaki oyuncunun sahnede kendine tirad yazmasından ya da hiç olmadık bir şekilde mizanseni bozmasından hiç hoşlanmam. Ama diyelim ki elimizde pişkin bir özgürlüğümüz var ve istediğimiz yerdeyiz. Peki nerdeyiz ki acaba? Kendinizi sahnede mi tuvalin önünde mi daha özgür, daha başıboş hissediyorsunuz? Tuvalin önünde! Çünkü orada her şey sizsiniz. Bomboş bir tuval var. Boyalarınız, hayalleriniz var ve yeteneğiniz. Artık bunların hepsi ne kadarsa, kendiliğinden şekillenen bir şey oluyor o tuval. Sahnede daha kontrollü daha disiplinli gidiyorsunuz. Hayal demişken, sizden bir hayal kurmanızı istesem? Daimi bir hayalim var. Söyleyeyim mi? Tabii. Ben gezmeyi çok severim. Başka ülkelere gitmeyi, oralarda yürümeyi çok severim. Kafede oturayım, kahve içeyim, şarap içeyim, oradan kalkayım, yürüyeyim yürüyeyim, başka bir yeri gezeyim. Bayılırım. Daimi ve hep olsun istediğim hayalim böyle bir şey olabilir. Sözüne noktayı koyar koymaz, "Ama ben size bir şeyler daha ikram edeyim. Böyle olmaz ki. Şu keklerden yiyin lütfen, çok güzeller." diyor. Piyanonun üstünde duran, saçları karamel renkli kız bakışları ile ev sahibesini onaylıyor.

cy a

Resimlerinizdeki kadınlar da başka bir alem. Mor saçlar, mavi uzun kirpikler? Sokakta öyle kadınlar görmek istiyorum. Özgüven işidir çünkü o. Kuvvetli, başarılı kadınlara bayılırım. Kadınlar dolu dolu yaşasınlar, iyi şeyler yapsınlar istiyorum. Onlar tuvale yansıyor olabilir.

pe

"Resmimin artık bir fırça darbesine bile ihtiyacı Çok kalabalık bir arkadaşlık anlayışınız da yok yok. O, artık tamamlanmış bir resimdir." dediğiniz anladığım kadarıyla. Yok. Samimi arkadaşlarım, onlar ayrı. Çok sık değil an nasıl hissediyorsunuz? "Resim benim için bitti." dediğim bir şeyse sadece ama onlarla zaman geçirmeyi severim. Ama arkadaşlarla toplanıp "Akşam buradaydık, şurada seviniyorum. Ama "atlattık" deyip bir kenara şunu yaptık, bunu yaptıklar" da ender olur hayatımda. kaldırmıyorum resmi. Evimin her yerinde Hatta bazen o kadar uzaklaşıyorum ki bu halden, o gezdiriyorum. Oraya buraya koyuyorum, ışığına bakıyorum. Sergilenmeden önce bazen "Bir problem durumda neler yapıldığını bile hatırlamaya çalıştığım var bende." dediği olur resmin. O zaman müdahale oluyor. ederim. Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye 'nin sahibi değil ki. Bu cevap beni hiç şaşırtmadı. Resim ne zaman isim sahibi olur? İsmini bütün bu aşamalardan sonra, en son veririm. Dostluklarınızda açık sözlü müsünüzdür, yoksa "Kırılmayasın diye sana söyleyemediklerim, senin Heyecanlı bir süreçtir bu. Dizlerinizi titreten sonunu oluşturacak." diyenlerden mi? heyecanlarınızı merak ettim. Bu dediğiniz çok doğru. Bunu kaldırabilecek Sergi açılışları, oyun prömiyerleri ve özellikle esnekliğe sahip bir arkadaşım ise eğer müdahale Hira'nın başarıları heyecanlandırır beni. Çocuğu kovalıyorum evin içinde "oğlum benim" diye. "Anne ederim. "Bak sende böyle bir problem var." derim. Ama beyhudeyse, onla da uğraşamam. Allah selamet sen de bir tuhafsın." diyor. Ben kovalıyorum. O versin, der, vedalaşırım mevzuuyla. kaçıyor. Hayatımıza kendini "Müfettiş " tayin eden kadınlar, adamlar vardır. Kusur memurlarıdır onlar. Hakkımızda sürekli akıl yürütmek ve hayal kurmak gibi ağır sorumlulukları olan bu memurlar yedi gün yirmi dört saat işbaşındadırlar. "Zerrincim, seni ilk karşılaştığımda sevememiştim." diyen oldu mu hiç? Aaa evet! Birçok kere başıma gelmiştir. Soğuk olduğumu söylerler. Aslında utangaçlığımdan kaynaklanan bir şeydir bu. Ve hep özenirim rahatça utangaçlığını aşan insanlara. Gel gör ki ben yapamam.

"Şöyle dedim ama durum böyleydi", "Geldim ama nasıl sıkıldım ve zaten seni hiç dinlemedim." dediğiniz anlarla yüz yüze kaldığınız oluyor mu? En yapamadığım şey. Zaten yalan söylemek zeka işi. Ben şimdi o durumu böyle anlatırım, öteki gün 'Öyleydi ya' diye yakalanırım. Yani aklında tutman lazım yalanını. Kendime o konuda güvenmem. Dosdoğru söylerim ne söyleyeceksem. Biri bir şey anlatırsa ve ben onu sekiz defa dinlemişsem eğer, sadece "evet evet evet" der dinlemem. Ama bundan da çok utanırım. Bu yüzden hemen bir mazeret bulur uzaklaşmaya bakarım bu durumlardan.

"Ben gezmeyi çok severim. Başka ülkelere gitmeyi, oralarda yürümeyi çok severim. Kafede oturayım, kahve içeyim şarap içeyim, oradan kalkayım, yürüyeyim yürüyeyim... Bayılırım. Daimi ve hep olsun istediğim hayalim böyle bir şey olabilir." 13


O kadar emek verip bulduğunuz rengin iki ton üstüne kayarsa aklınız. İnsan sürekli değişiyor. Olsun. Bunun kime ne zararı var? Kimin kalbi kırılıyor ben o ruj tercihimi değiştirirsem.

14

Evinizin eşyalarına da hayatınızın o sadeliği sinmiş sanki. Evet. Pek sıkış tepiş şeylerden hoşlanmam. Konforlu olacak, her şey bana hizmet edecek, ben rahat edeceğim. Yoksa biblolar, sehpalar, örtüler bana göre değil.

pe

"Ben de gittikçe sadeleşmek istiyorum. Arkamda döküntü bırakmak istemiyo­ rum. Bir sürü saçma sapan resimler yapmak değil, az ama iyi resimler yapmak istiyorum. Az oynamak ama iyi oynamak istiyorum."

böceğine, parfüm şişesine, diğerini Pinokyo 'ya, yedi cücelerden Huysuz 'a benzetir, o kadar yüksekte ancak krallıkla yönetilebilecek bir ülke olduğuna inanırdım. Kaya gibi sert bakışlı kralın kızı kim bilir ne kadar güzeldi? Ben büyüdükçe gök imparatorluğunun sınırları daraldı, daraldı, daraldı... Kral Gökçebey 'in boynuna dolandı çember. Dünyalara değişmem dediği kızını bile unutup mum gibi söndü. Hatırlıyorum; Kalan ufacık toprak parçasını da coğrafya öğretmenim dinamitlemişti. Bulut nasıl oluşur hâlâ bilmem, o yüzden. O günlerde öğrendiğim her şey bende dokuz şiddetinde depremlere neden olmuştu. Peki prensese ne oldu? Müjdemi isterim, kurtuldu. Karamel saçlı, bal bakışlı o kıza dokunmalarına izin vermedim. Kesin ve net reddettim, "Bilmiyorum ki, bilsem söyleyeyim. Nereye gidebilir, aklım bu kadar işte. Bütün odalarına baktınız aklımın. Demek ki benden de kaçmış." dedim soranlara. Dünya işlerini akılla çözüyorlardı ya... Yıllar yıllar yıllarca kimsenin aklına gelmedi kalbimin kapısını zorlamak. İyi de oldu. Büyük Aşların Sonuncusu'nu o yaşadı, ben şahit oldum...

cy a

Bu da hayatta gittikçe sadeleşmeye çıkar gibi... Ayıklıyorsunuz zaten. Neler sizin canınızı sıkıyor bakıyorsunuz ve "Tamam ben bunlarla uğraşmayacağım, demek ki." diyorsunuz. Ben de gittikçe sadeleşmek istiyorum. Arkamda döküntü bırakmak istemiyorum. Bir sürü saçma sapan resimler yapmak değil, az ama iyi resimler yapmak istiyorum. Az oynamak ama iyi oynamak istiyorum. Az eşyalı evde ama seçilmiş şeylerle yaşamak, az insanla ama bana göre insanlarla yaşamak istiyorum. Dünya kadar makyaj malzemem vardır, onları ayıklamak istiyorum. Her şeyin azalmasını istiyorum gittikçe. Daha sade, daha sade sade...Hani "Bu ruj benim rengim." dersiniz ya, o rujun rengini arıyorum. Bulup hep onu kullanmak istiyorum.

Yemek içmekle aranız ne durumda? Tek başına yemek yese de onu şölen halinde dönüştüren insanlar vardır ya, öyle misiniz? Yok o ben değilim, annem. Mumlarıyla çiçeği ile yemek yer annem. Ben akşam yemeklerini severim. Çok sık değildir ama arkadaşlarımı evde ağırlamayı, Öyle yolcu ettim onu kalbimden... yemekler hazırlamayı severim. Ve o gün... Zerrin Tekindor 'un yanından ayrıldıktan sonra beni tanıyanlara günü anlattım, Bir dünyevi soru daha sorsam... fotoğraflarımızı gösterdim. Israr ettiler. Bu kadın, benim çocukluktan arkadaşım o prensesmiş işte. Parayla aranız nasıl? İstediğim seyahatleri gerçekleştirmemize yeterli bir şey ise şahane. Hani ben "Merak ettim şu sizin kanala İşte o saçlar değil miymiş? O bakış, o samimiyet... bakacaktım." diye Panama'ya gidebiliyorsam daha Nasıl da kandırmışım onları bunca sene. Şaştım. Var dediğime yok diyenler, şimdi de yok dediğime ne isteyeyim? var diyorlardı. Sona geldik. Bugün için içiniz rahat mı? E tabii canım. Farklıydı, bir hayli farklıydı. Zaten Aklımdan kalbime, kalbimden prensin gönlüne derginizi de yıllardır takip ediyorum. Abonesiyim. düştüğü için yüzünü hiç görmemiş, sesini duymamış Ama bugün ben neler dedim bilmiyorum. "Bu ben olsam da fark etmedi o an. "Hayalperestliğimin değilim." diye geliveririm derginizin kapısına belki, katilleri yakalansın." diye bağırdım. belli olmaz. Evet, Zerrin Tekindor, Gök imparatorluğunun prensesidir. Çocukken, İzmir'in o güzelim yaz akşamlarında kumlara sırtüstü yatar, gezenti bulutların birini uğur


pe

Fotoğraflar: Fırat Erez

cy

a

Sahne Tozu

Bu da Özlem'in Söylencesi:

"Dünyanın Ortasında Bir Yer"e geleceğim? diyerek başlıyorum. "Nereye?" diyor. "Dünyanın Ortasında Bir Yer"e diyorum safça. "Var mı öyle bir yer?

Yetkin Dikinciler'le

"Dünyanın Ortasında Bir Yer"de Buluştum!

Özlem Özdemir / ozlmozdmir@gmail.com

Mart: İlk kez Nazım'a dair bir film çekilmiş ülkemde. TV seyrediyorum, birden dikkatim artıyor. İşte, Yetkin Dikinciler gerçek anlamda o anda hayatıma giriyor. Yok, bu sefer oyunculuğunun dışında bir şey buluyorum onda, adını koyamıyorum, merak, evet merak uyandırıyor bende. Film sebebiyle herkes onun peşinde, beklemeliyim. Sonra da hayat giriyor araya! Mayıs: 1 Mayıs Salı: arıyorum, ilk fırsatta arayacağını söylüyor. 4 Mayıs Cuma: 12.30 da telefonum çalıyor. Yetkin Dikinciler yazıyor ekranda, şaşırmıyorum, bilmeden beni doğruluyor! Bitirmem gereken bir işim var ama beklemesi gerekecek. Ben onu Mart'tan beri bekliyorum. Beklediğime değdi mi derseniz, cevabımı söyleşinin içine gizledim... Ne

o ne ben, henüz kendimize dünyanın ortasında bir yer bulamasak da bu söyleşi; bir adam ve bir kadın arasında, dünyanın ortasında bir yerde yapılmıştır! Ve Özlem'in söylencesi olarak satırlarda baki kalacaktır... Yabancılıktan tanışıklığa geçiş konuşmalarımızın ardmdan"Dünyanın Ortasında Bir Yer"e geleceğim? diyerek başlıyorum. "Nereye?" diyor. "Dünyanın Ortasında Bir Yer"e... diyorum safça. "Var mı öyle bir yer?" (Yüzündeki muzır tebessüm kelimelerinden önce beni buluyor.) "Ben bulamadım siz buldunuz mu?" diyorum, mahcup.

15


Bilmem var diyorlar, ömrümüz onu aramakla geçiyor, bakalım bulacak mıyız? Bir kadın olarak diyebilirim ki, bu oyunda en önemli vurgu kadın! Bu oyunun, kadının yüzyıllardır süren var olamama sorunu, ezilmişliği ve acılarının anlatılmak istendiği bir oyun olduğunu düşünüyorum. Çok doğru, oyunun ana konusu kadın.

cy a

Bu oyunda bir beysiniz, Emre Bey! Her şeyin sahibi olduğunu düşünen, aslında beyliğinin altında çok ezilen bir bey bu sanki? Emre Bey Ahten'i seviyor, ona sahip olabilmek için kendi kardeşini öldürüyor. Ahten'in de onu sevmesini bekliyor. Ne de olsa o bey, her şeyi var... E tabii, bir kadın başka ne ister ki! durumu var. Değil mi, bir kadın daha ister! Adam kendini sevmiyor ki kadını nasıl sevecek? Kendini sevmiyor mu? Ama kendini sevmeyen bir adam şikayetçi olamaz.

pe

Neden şikayetçi oluyor ki? Hani diyor ya ustaya: " Emre Bey adının ağırlığı öyle çok ki, ırgatlarım var, bütün kapılar açık, ama yalnızım." dediği sahneden bahsediyorum.

Bence o an, belki de onun ilk defa kendi olabildiği tek an. İlk defa çıplak kalıyor, paylaşmaya açık oluyor, bir an da olsa deniyor. Orda, tamamen umutsuz bir adam değil galiba, dediğimi itiraf etmeliyim. Adamda dönüşebilecek bir şey var dediniz?

Ö:Emre Bey'le özdeşlik kurduğunuz yerler var mı? Y: Var. İnsanın sevdiğini elde etmek için her şeyi göze

alabileceği.

16

Evet, erkek doğru kadınla birlikte olur ve kendini teslim ederse dönüşebilir, doğada böyle işliyor bu süreç. Bana bunu düşündürtmüştü ama tam böyle derken adam sıyrılamadı eski halinden! Ama hayat bunun her zaman bu kadar kolay olmadığını gösteriyor. Öyle bir duvara tosluyoruz ki. Doğru da, insan isterse dönüşümü gerçekleştirebiliyor. O güçlü egolar çok tehlikeli, onu bırakamadığımız için oluyor bütün bunlar. Emre'nin de içinde bir nokta vardı ki ustaya "dostum olmanı istiyorum" diyebiliyor ama onu da "olacaksın!" şeklinde söylüyor. Çünkü öğrendiği bu, yazık tarafı da bu! Usta çok doğru bir karakterdi oyunun içinde, daha öğretebilen, sevgiyi bilen, doğru bir

karşılaşmaydı. Emre için de bir şanstı bir bakıma. Çok doğru tespit! Emre için bir şanstı usta. Ama onu aydınlatan, kendini insan hissettiren kişi yine vahşi bir şeyle karşılaştırdı onu. Bu sefer sahip olduğu kadınla onu bir arada görmek Emre'nin kendi yoluna dönmesine yol açtı. Karısıyla usta sevdalanıyor, iki karaktere bakınca hiç şaşırtıcı değil. Emre'den bunu fark ettiği an bir tepki beklerdim.Görünürde daha sakin kalabildi oysa, neden? Çünkü ustayı da sevdi Emre Bey. Ama gelenekler ikisini de azat etmesine engeldi. Bir tek çıkış yolu vardı, o sevdayı ortadan kaldırmak, yani saflardan birini kaldırmak. Karısını niye kaldırmadı? O onun kadınıydı çünkü. Ben Emre Bey'i sizden dinlemek istiyorum? Devraldığı büyük bir mirasla dünyaya gelmiş, her şeyin sahibi olduğunu düşünen bir adam. Başka türlüsü mantık olarak mümkün değil. Bu hali hazırda da böyle. Burada, sadece onu öyle düşünenin suçlu olmadığını düşünmek de lazım. Ne zamana kadar edecek? Ancak sosyal ve evrimleşen insanın kaderinin bu olmadığını düşünüp, bunu değiştirme çabasına başladığımızda değişir. Bu çaba emrini de yukarıdan bekleyemeyiz. Tıpkı devrimi yapmak için uygun şartların oluşmasını bekleyemeyeceğimiz gibi. Bana Emre'nin ya da onun gibilerin tavrını anlamak için "O öyle biliyor, doğruyu öyle öğrenmiş." yeterli bir cevap olarak gelmiyor maalesef! Emreler kendi yanıtlarını veriyor haliyle. Ama bu oyunda kadının bir yanıtı var, asıl önemli olan o burada. Emre Bey böyle olmak zorunda, kendi trajedisini de ustayla ve seyirciyle paylaşmak zorunda. Bir de işin kadın tarafı var. Diyalektiğin ta kendisi. Emre Bey adına aşk diyecek, ama kendi soyunu devam ettirmek isteyecek. Burada sadece onun tercih hakkı var gibi görünse de doğanın kendisi anaya öyle bir hak veriyor ki o hakkı oyunun sonunda görüyoruz. Ahten'e gelirsek, size göre nasıl bir kadın? O törelerin mahkumu bir kadın. Bu toprakların bir kadını. Kendisine ait özgürlük alanı belirlenmiş ama kim belirlemiş, erkek belirlemiş!


Evet, "Artık benim olmayan bir hayata mı girdim?" diyor bir yerde, çok acı! Ahten güçlü de bir kadın aslında! Her kadın gibi. Fark edilirse, eğer kadın fark ederse! Bunun için çok iyi bir oyun olarak düşünüyorum. (Karşımda fark etmiş bir konuğum var, bir erkek olarak üstelik, çok sevdiğim bir dostumun dediği gibi umut her zaman lanet değilmiş, içimdeki umut insanlıktan yana bir çiçek daha açıyor.) Derdi olan bir oyun bu ve bu dert daha etkili anlatılamaz mıydı? Ağdalı anlatımından dolayı kopmalara sebep oluyor yer yer. Örneğin başka kadın karakterler de var, karakterlerin hikayeleri daha ön plana çıkarılsaydı daha mı etkili olurdu?Yine de yönetmen siz değilsiniz, o yüzden cevap vermek zorunda değilsiniz. Bunlara söyleyecek sözüm yok. Ayrıca oyuncu olmam yetmez, yönetmen oyuncu, şarkıcı oyuncu, dramaturg oyuncu buna inanırım. Siz böyle yorumluyorsanız, hep söylerim müşteri her zaman haklıdır.

Böyle yavaş bir oyuna tahammül edemiyorsak kadının dünyasına tahammülü olmayan erkeklerden söz ediyoruz demektir! Başkalarının hikayelerini onların istediği gibi anlatmak her zaman işe yaramayabilir. Ne kadar alıştığımızın dışında değil mi, ne kadar yavaş bir oyun? (Kadının dünyası bana ustaca anlatılmakta, şaşıran rolü bana düşmüş bizim oyunda.) Yavaş olmasında bir sakınca yok ki, kastım sadece yavaşlık değildi. Bazıları için sakınca var. Bazıları oyun bir şaheser derken, bazıları da artık bıktık, şu adam da konuşsa, şu kadın da bir şey dese de oyun bitse diyor.

pe cy

a

O, tiyatroyu salt eğlence aracı olarak görüp, geldik, bizi eğlendirsinler de iki saat hayatın dışında kalalım gibi bakılması durumunda olabilir. Trajik hayatlarımızı yaşamaya devam edip ne komik hayat demeye devam ettiğimiz gibi! Beni eğlendirsin dediğimizde, bir erkeğin kadın regl olduğunda beni Söylüyorum çünkü alkışlamayan insanlar vardı, eğlendir demesine benziyor bu. Kadının iç zamanı yanımdaki insanlar artık bitmesini istiyorlardı, var orda,olmaz diyor. Ayşenil'in yorumuyla bunun ben de yer yer bitmesini dilediğimi itiraf etmeliyim. arasında paralellik kuruyorum. Alışıldık, bildik Hatta bitmese de gitseniz, öyle de bir özgürlüğünüz tempoya aykırı bir yorum koydu ve bunu düşünmeye var. Çok içten söylüyorum ve kayda geçmesi çok davet ediyor seyirciyi; ne kadar tahammülünüz var? hoşuma gidiyor. Dünyayı kimlikler ayırt ediyor, İki gece bekleyemiyor musun be adam? Aynı şey. Ayşenil Şamlıoğlu da bir kadın, kadın yönetmen demiyorum yönetmenin cinsiyeti olmaz, üstelik eli Peki,bütün kadınlar o iplerden Emre'ye bağlıydı çok becerekli bir yönetmendir. Ne tesadüftür ki ben ve sonunda hepsi ipleri atıyor. O ipler tutsaklığı de hep kadın yönetmenlerle çalıyorum. simgeleyen bir sembol mü? Bunlar hep algıya göre değişir. Çok doğru ve güzel Ne güzel, bu da kadının dünyasına yakın durabilen bir yorumda bulundunuz. Farkındalık başladığında bir erkek olduğunuzu gösteriyor olabilir. bağlardan kurtulmanın yine, rahmimizin üzerinden Belki de? Kadından uzaklaşılır mı canım hiç, çok bile olsa kendi elimizde, bunu biliyoruz. Kadınlar tehlikeli, diyor gülerek. bunu biliyor ve bu sürece başlıyorlar. Bu da iyi bir işaret. Sizin bunu fark etmiş olmanız da ayrıca güzel Evet ama bu bir cesaret işi yine de. bir işaret! (Şaşıran rolünden şaşırtan rolüne terfi Teşekkür ederim, eğer cesaretse zevkle. Ayşenil'in edebildim sonunda.) buradaki tavrının çok seçilmiş bir tavır olduğunu söylemeliyim, benimle de paylaştı. Hayatımıza Son sahnede Ahten, Emre'nin ustayı öldürdüğünü dışardan bakarsak müthiş tempolar içinde yaşıyoruz. öğreniyor. Ve Emre'ye unutulmaz bir ceza veriyor. TV açtığımızda arka arkaya çekilen diziler, reklamlar Bununla "her şey senin sandığın gibi senin ve küplere bakıyoruz, bu görüntülerin erkekler kontrolünde değil aslında" demiş oluyor adeta? tarafından çekildiğini, kuralları da erkeklerin Hiçbir zaman değildi ki! "Sen bir sevdiğimi aldın koyduğunu görüyoruz. Tabii ki ayırt edemeyiz, insan elimden, ben bir sevdiğini aldım, sen iki sevdiğimi insandır ama kadının ve erkeğin gerçekleri farklıdır. aldın elimden ben üç sevdiğini aldım." İntikam!

"Antik tragedyalar da olduğu gibi Ayşenil'in bu yorumu bende şöyle bir izlenim bırakıyor: Seyirciyle birlikte bir arınma yaşıyoruz, Emre de Ahten de kısa tarihleri boyunca yaşadıkla­ rının üstüne, cinayet de olsa beyaz bir örtü çekiyorlar. Bu bir umut değil ama çaresizliğin beyazı var orda bence."

Kesinlikle farklıdır zaten. Hani böyle bir karşı duruş oluyor ya; ne demek canım kadın haklan, insan haklan var diye, ben de diyorum ki kadının özgün haklarını bilemezsek insan haklarından söz etmiyoruzdur zaten! Bu oyunu dramatik bütünlüğü içinde karakterlerin öykülerinin ön plana çıkmasına fırsat verecek şekilde sahnelemek "sıradanlaştırır," yani diğer yorumlara yakın kılardı. O zaman kadının acısının farkı nerdeydi? İşte tıpkı bu oyunun yorumu gibi: Kadını anlamak zordur!

İntikam? Ama ben buna işte kadın intikamını aldı gibi bak-a-mıyorum! Çok doğru söylediniz, buna kadının ne kadar güçlü olduğu şeklinde bakmak lazım. Kadın orda kendinden bir parçayı yani oğlunu öldürebiliyor, benim içim acıdı, siz bunu nasıl yorumluyorsunuz? Çünkü tek bir silahı kalıyor: "Ben yarattım ben yok ederim!" Gerçekten gücün kimde olduğunu göstermiyor mu bize?

17


Kesinlikle. Tabii anlamak isterseniz! O noktada Emre ne hissediyor? Emre başına gelenleri yaşıyor. Belki de bir fark ediş son anda. Daha önce fark etseydi kaybetmeyecekti. Daha önce bunu fark etmemenin ne büyük bir kayba yol açtığını anlamanın acısını yaşıyor. Sıkıldınız mı? (Gözlerindeki yeşil koyulaşıyor, endişeleniyorum sıkılmasından.) Hayır sıkılmadım. Sohbet güzel olduğunda ben derinleşiyorum, yaptığımız işlerden konuşmak hoşuma gidiyor.

Evet, üstünü örte örte artık örtemez duruma geldi galiba. Evet, onların üstü örtüldü sonra. Evet, niye? Peki sizce niye? Paylaşalım ve de samimi bir röportaj olsun diye şimdi de ben size bir soru sorayım? (Gülüyoruz yine yeni yeniden, mikrofonu ilk kez bir konuğum bana çeviriyor, evet sıkılmıyormuş.)

Bence, ikisi de kabulleniş içindeler, yaşamaya devam edecekler ama bu yaşamak değil! Onlar için bir dönem bitip yenisi başlıyor diye yorumluyorum ben tül sahnesini. Emre ilk defa orda gerçek bir acıyla tanışıyor Antik tragedyalarda olduğu gibi Ayşenil'in bu yorumu değil mi? bende şöyle bir izlenim bırakıyor: Seyirciyle birlikte Emre orda belki ilk defa değil ama "böylesi" bir acıyı ilk defa yaşıyor. Verebileceği acıların karşılığı bir arınma yaşıyoruz, Emre de Ahten de kısa tarihleri olan bir acı yaşayabileceğini fark ediyor. Bence asıl boyunca yaşadıklarının üstüne, cinayet de olsa beyaz bir örtü çekiyorlar. Bu bir umut değil ama çaresizliğin fark ediş bu! Hep acı verdi ama kural buydu. Bey acı yaşamazdı. Ama bunu yaşayabileceğini fark etti. beyazı var orda bence. Ahten, Emre'ye ölü çocuklarının beşiğinin yanında "Artık böyle yaşayacağız Emre Bey, sen benden nefret edeceksin ben senden, sen benden korkacaksın ben senden ama artık böyle yaşayacağız," diyor. İkisi de durumu kabullenmeyi seçiyorlar sanırım? Kabul son çare. Oğlunun öldüğünü kabul etmeyecek mi? Çünkü öldü! Kabul etmek istemeyip mesela?.. Mesela anında yenisini yapmaya girişebilirdi? (Diyalektiğin ta kendisi benim söylencemde de yerini alıyor)

pe cy a

Evet, ya da Ahten'i öldürmeyi de seçebilirdi? Oyunun yarınını bilmiyoruz, ben sadece kurgulayabilirim ama sonrasını düşünmedim.

Özlem'ce Yetkin Dikinciler:

Oyuncu olmasaymış çok iyi bir filozof olabilirmiş, sanki cümleleri felsefenin kaynağından çıkıp benimle buluşmaya gelmiş. Felsefe ile başlanan eğitim, Yıldız Kenter'in" Bence tiyatroyu düşünmelisin." demesiyle sona ermiş. İki yıl Antalya, dört yıl Diyarbakır 'da oyunculuk yaptıktan sonra İstanbul 'a dönmüş. Diyarbakır yıllarında kendini keşfetmiş, yalnızlığın keyfini öğrenmiş. "Biraz dağınık ve hayalperestimdir, ayrıca yavaş olduğum söylenir ama ben böyle çok mutluyum. Ailem ve dostlarım çok önemlidir, evimse sığınağımdır." diyor Yetkin 'e dair. Kuzeni Tan ile sokakta geçen çocukluktan kalma sokak sevdası sürmekte, yıldızları çatı yapmayı hâlâ severmiş. Demek ki içindeki çocuğu büyütmemiş... Hayatla kumar oynama , rolünü Müfettiş'e bırakmış, Yetkineyse huzurlu bir yaşamı seçmiş. Beni ona götüren filmi: "Mavi Gözlü Dev oynamasa da olurdu, mesleğim dolayısıyla gelmiş bir teklif mesleğim dışında bir keyif yaşattı bana!" diye ifadelendirmiş. Mavi gözlü değildi ama "Bir çift yeşil göz parlıyordu gözlerimin aynasında." diyebilirim, yeşilin her tonunu taşıyan sessiz bir orman gibi. Lakin gözlerinin içi, o sessiz ormanın derinlerinde henüz kimsenin bulamadığı bir barınak saklıyor sanki. Onun yavaşlık dediği ama bence sakinliği, durgun sular derin akar misali! Değerli okuyucular: Dünyanın Ortasında Bir Yer'e yapılan seyahatimiz sona ermiştir. Adam ve kadın dünyanın geldikleri yerlerine dönmek için yola çıktılar. Belki dünyanın ortasında bir yer vardır, belki de yoktur, belki bu söyleşi de yalnızca bir söylencedir... Özlem 'ce bir söylence... Özlem'in notu: Aslında Müfettiş de konuk olmuştu bize ama ben dünyanın ortasında bir yerde kaybolduğum için sizinle onu buluşturamıyorum. www.tiyatrodergisi.com.tr'den söylencemin, pardon söyleşinin, tamamını okuyabilir ve Müfettiş 'i orda bulabilirsiniz. Yetkin Bey 'in izniyle.. .Sevgili dostum Fırat Erez'e fotoğraflardaki emeği için teşekkürlerimle...

18

Emre Bey'le özdeşlik kurduğunuz yerler var mı? Var. İnsanın sevdiğini elde etmek için her şeyi göze alabileceği. Alabilir mi, birini öldürmeye kadar alır mı? Alır. Ben yaparım anlamında değil ama insanda her duygu var. Benim atladığım, sizin eklemek istediğiniz bir şeyler var mı? Şöyle bir yorumda bulunmak isterim: Sıradan hızlarla çok meşgulüz, sürekli bir yerlere yetişme telaşlarımız var. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda "Dünyanın Ortasında Bir Yer" adlı oyunda bu telaşların dışında bir önerme var. Bu davete, o davetin kendisi kadar kulak verelim ve başka dünyaların da olduğunu belki bu oyunun yorumu üzerinde paylaşıverelim... TV ve sinemada da olan bir tiyatrocu olarak TV'de olmak, tiyatroda olmak... sizin için duygu karşılıklarını merak ediyorum? Tiyatroda olunca evimde hissediyorum . TV'de ise misafirim, geçici. Ne talep ediliyorsa onu yapıyorum. Sinema bunların dışında bir tarz gerektiriyor. Tiyatrodaki kadar evimde hissediyorum ama sanki turneye çıkmışım gibi. Yetkin'den son sözler: Değer bulup bu söyleşi yaptığınız için teşekkür etmek isterim önce. İnşallah yeni oyunlarım olur, onlarla ilgili de konuşmayı arzu ederim, çünkü oynamak istiyorum hep... Özlem'den son sözler: Ben de teşekkür etmek isterim, bu kadar samimi bir söyleşi olduğu ve kelimelerin dansında bana eşlik ettiğiniz için...


Fotoğraflar: Fethi İzan

pe cy a

Eleştiri

Kıvamını Tutturmuş Bir Yapım

"Ashura"

Beki Haleva / bekihaleva@hotmail.com

İlk olarak 2004 yılında 14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde sahnelenen bu oyun, geçen üç yıllık zaman diliminde yurt dışında önemli festivallere konuk olmuş ve büyük bir beğeni toplamış.

Aşure, yapılması hayli zahmetli bir tatlı. Önce genişçe bir kazanda buğday ve pirinci su içinde saatlerce bekleteceksiniz, ardından belli bir kıvama gelmesi için karıştıra karıştıra yine saatlerce kaynatacaksınız, sonra da bir arada olması aykırı gibi görünen bir sürü malzemeyi içine katacaksınız, epey zor bir uğraş ama kıvamını tutturmuşsanız tadına doyulmaz bir tatlı sizi bekliyor demektir. 5. Sokak Tiyatrosu'nun hazırladığı aşure işte o kıvamı öyle bir tutturmuş ki yedikçe daha yiyesi geliyor insanın ve hiç bitmesin istiyor.

Uzun süredir böyle bir duyguya kapılmamış, bitecek diye ödüm koparak bir oyunu izlememiştim. İlk olarak 2004 yılında 14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde sahnelenen bu oyun,

geçen üç yıllık zaman diliminde yurt dışında önemli festivallere konuk olmuş ve büyük bir beğeni toplamış. Geçtiğimiz Mayıs ayında İstanbul seyircisiyle yeniden buluşan Ashura bana göre önümüzdeki sezonda/sezonlarda da gösterimini sürdürmeli ve mümkün olduğunca çok sayıda kişiye ulaşmalı. İzlerken, yaşlısından gencine, sokaktaki adamdan, siyasetçisine, keşke herkes, ama herkes bu oyunu görse, diye geçirdim içimden, olamayacağını bile bile. Günümüzün yükselen değeri ayrımcılık söylemleriyle yoğrulmuş beyinler, toplumu yönlendiren ve "öteki" düşmanlığıyla besleyen "aydın" kalemler biraz bu oyunun havasını solusa, müziğinin büyüsüne kapılsa, "ben"in "öteki", "öteki"nin de "ben" olduğunu bir

anlasa, dedim kendi kendime. Oyun sona erdiğinde de tiyatronun ve müziğin nasıl birleştirici bir unsur olduğuna tanık oldum bir kez daha; "öteki" kimliğimle ben, gözlerim dolu dolu alkışlarken, bitmek istemeyen alkışlardan, yalnız olmadığımı anladım ve öyle mutlu oldum ki duyumsadıklarımı sizlerle paylaşmadan edemedim. "Üç büyük dinde pek çok karşılığı olan ashura, hicri yıl takvimine göre Muharrem ayının onuncu günüdür. Bizim ashura'ysa, yüzlerce yıldır yok edilen "ötekiler" için bir taziye", diye tanımlamakta 5. Sokak Tiyatrosu oyununu. Ben taziye sözcüğüne ağıt sözcüğünü de eklemek isterim çünkü farklı kültürlerin farklı dillerinde okunan ve insanın yüreğine işleyen şarkılar yitirilmiş ve yitirilmeyi de sürdüren bu

19


Diller dillere, şarkılar, şarkılara bağlanıyor ve her biri perde perde yankılanıyor taşıdıkları kültürlerin özünü, rengini yansıtarak.

farklılıklar için ağlıyor, canhıraş çığlıklar atıyor bir ağıt misali. Oyunun konsepti ve kurgusu Mustafa Avkıran'a ait. Böyle bir oyun tasarlamak fikri, kökleri Selanik'e dayanan anneannesinin tabutu başındayken düşmüş aklına ve kurguladığı oyunu anneannesine adamış. Mustafa Avkıran'ın baba tarafı da Arabistan kökenli. Övül Avkıran'ınsa anne tarafı Makedonya'ya, baba tarafı da Selanik'e dayanıyor, birçoğumuzun kökleri gibi.

Oyunu Mustafa Avkıran ile Övül Avkıran birlikte yönetiyorlar. İkili aynı zamanda oyuncu olarak da karşımızda. Gerek sahne, gerek giysi tasarımlarıyla bu gösterim bir tragedyayı çağrıştırıyor ancak söze dayalı bir dramatik yapıya sahip değil. Oyun, karalara bürünmüş oyuncu, şarkıcı ve müzisyenlerin, ellerinde birer iskemleyle, tüm alanı kaplayan gelişigüzel dizilmiş, üzerlerine

pe

cy

a

Avkıran, neredeyse insanlık tarihi kadar eski, din öncesi zamanlardan, semavi dinler dönemine dek, hep bir dönemeç oluşturacak kadar önemli günlere ad olmuş bir sözcükten, aşure, aşura ya da aşurdan yola çıkmış ve sözcüğe kavramsal-simgesel bir boyut ekleyerek metninin eksenine yerleştirmiş. Ardından da yine tarih kadar eski, din olgusuyla daha da belirginleşmiş, insanın doğasının bir parçası mı diye sormadan edemediğim, kendisi gibi olmayanı dışlayan düşünce yapısına eğilmiş. Bu düşünce yapısının bir ürünü olan ve her daim, her toplumda gözlenen, evrensel ve güncel bir sorunu, "öteki"ni yok etme eylemini Avkıran, Türkiye

coğrafyasında yer alan ya da yer almış farklı diller çerçevesinde, ulusal bir boyutta ele almakta. Oyun, 1927'de yapılan ilk nüfus sayımından, artık anadilin sorulmadığı 1990 sayımına dek, resmi kaynakların verileri doğrultusunda, ülkenin bir nimeti, zenginliği olarak değerlendirilebilecek Kürtçe, Arapça, Zazaca, Çerkezce, Rumca, Ermenice, Sefarat dili, Lazca, Pomakça, Boşnakça, Arnavutça, İbranice, Abazaca, Bulgarca, Acemce gibi dillerin, nasıl gitgide yitirildiğini gözler önüne sermekte. Türkiye'de konuşulan bu dillerin belli zaman aralıklarındaki rakamsal verileri fonda yer alan yukarıdan sarkıtılmış bir panodan seyirciye aktarılıyor. Kurguda bu verilerin olduğu kadar simgelerin rolü de çok büyük.

20

kırmızı bantlar konmuş su şişeleri arasında kendilerine bir yer arayarak ağır ağır sahneyi doldurmalarıyla başlıyor. Her biri usul usul ilişiyor sandalyesinin üstüne, yerini bulmuş gibi. (Oysa oyun boyunca yerini bulamadıklarına tanık olacaktır seyirci.) Sessizlik perdesini bir kadının gittikçe hızlanan bir tempoyla göğsüne vurduğu darbelerden yankılanan sesler aralıyor ve bunu başka bir kadının çok derinlerden gelen farklı bir dilde (İbranice) okuduğu insanı allak bullak eden şarkısı izliyor. Diller dillere, şarkılar, şarkılara bağlanıyor ve her biri perde perde yankılanıyor taşıdıktan kültürlerin özünü, rengini yansıtarak. Oyunun bel kemiğini oluşturan bu şarkıların sözleri bir bakıma oyunun metnini de oluşturmakta, müziğin etkisiyle yüreği dağlanan seyirci bu sözlerin çevirisini de panodan izleyebiliyor. Düzenlemesini İhsan Kılavuz ile Kâmil Erdem'in gerçekleştirdikleri, İhsan Kılavuz ile Sema'nın müzik tasannu belli ki titiz bir araştırmanın ürünü. Oluşturdukları şarkı seçkisi hep özlemi, acıyı, yolu dile getiriyor. Sema'nın, İhsan Kılavuzun'un ve Harun Ateş'in (kontrtenor) her birinin yüreğe derinden işleyen seslerinde bu şarkılar "Gittiler


gittiler gittiler gittiler /Dönecekler dönecekler dönecekler /Dediler dönecek, gelmediler/Sokaklar boş, kapılar kapılar kapalı, gittiler", diyorlar kimi kez Süryanice ya da "Göç göç oldu göçler yola dizildi /Uyku geldi ela gözler süzüldü/Ağam nereden gider yaylanın yolu", diye yankılanıyor bir Türkçe türküde. Bu şarkılara çalgılarıyla birlikte katılan ve neredeyse oyuncu işlevi de üstlenen Selim Sesler (klarnet), Çağlayan Çetin (Viyonsel), İsmet Kızıl, Torab Majlesi (Perküsyon) eşlik ediyorlar.

anlamlarla yüklenmiş nesnelerin kullanıldığı başarılı sahne ve kostüm tasarımlarını Yüksel Aymaz'ın karanlığı adeta delen ışık tasarımı destekliyor. Garajistanbul'un karanlık renklerle düzenlenmiş mekânının da oyunun atmosferine katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz. İçimiz hayli buruk, bu görselişitsel şölenden ayrılırken, dillerin yine simgesel bir biçimde

susturulduğu oyunun sonunda verilen aşure tarifi için, aşureyi aşure yapan her biri kendi lezzetiyle, rengiyle bu tatlıya tat katan o türlü türlü malzemeden hangisi kaldı elimizde diye geçiyor insanın aklından, ya da en azından benim aklımdan. Başta söylediğimi yineleyerek noktalayacağım yazımı: Keşke herkes bu unutulmaz gösterimi izleyebilse.

Övül Avkıran'ın koreografisi en az müzik tasarımı kadar etkileyici bu sarsıcı gösterimde.

pe cy

a

Övül Avkıran'ın koreografisi en az müzik tasarımı kadar etkileyici bu sarsıcı gösterimde. Ali Cem Köroğlu'nun atmosfer yaratan, sandalye, şişe gibi simgesel

Tiyatro: 5. Sokak Tiyatrosu Konsept ve Kurgu: Mustafa Avkıran Yöneten: Mustafa Avkıran, Övül Avkıran Müzik Tasarımı: İhsan Kılavuz, Sema Sahne-Giysi Tasarımı: Ali Cem Köroğlu Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz

Oyuncular: Övül Avkıran, Mustafa Avkıran, Sema, İhsan Kılavuz, Harun Ateş Perküsyon: Torap Majlesi, İsmet Kızıl Klarnet: Selim Sesler Viyolonsel: Çağlayan Çetin Kontrbas: Selahattin Yazıcıoğlu

21


22

... Oyunu izlerken dikkat ettim de, salt gülmece amaçla­ mamış Orhan Ağabey. Emeğiyle geçinen yoksul insanların sıkıntılarını, özlemlerini, tutkularını, sözün kısası "Orhan Kemal'in İnsanları'nı eşsiz yaratıcılığıyla ve değişik bir anlatım biçimiyle sergilenmiş.

pe cy a

Özdemir Abi'ye Mektuplar

Kadınlarına Bıyıklarını Süpürge Etmiş Erkeklerin Oyunu:

"Tersine Dünya"

Üstün Akmen / ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Aman Özdemir Abicim, aman. İstanbul'un tiyatrocuları pek değişti, pek... Bir alıngan oldular, bir alıngan oldular, sorma gitsin. Geçenlerde iki oyunu ilk perdesinden sonra terk ettim. Birini yazdım. Diğeri de yayımlanma sırasını bekliyor. "Bre kerata, bir bölümü seyredilip oyun eleştirisi yazılır mı" deme, yazılıyormuş, ben yazdım. Oyunu terk ediş gerekçesi olaraksa, yaşlanmakta olduğumu gösterdim. Eee, yaşlandıkça zaman daralıyor be Abicim... Birinci perde sonunda fuayeye doğru ilerlerken saatlerin, günlerin, ayların, yılların su gibi akıp gittiğini an be an gözlemlediğim şu dönemimde, kendimi tiyatro uğruna böylesine "helak" etmeye hakkım olmadığını düşündüm. Bu gerekçeyle perde arasında oyundan kaçtım. Esasında oyuncuları izlemeye gücüm vardı, ama ne yalan söyleyeyim, oyuna bir buçuk saat daha dayanacak "takati" kendimde bulamadım. Arada "firar ettiğim" için,

sonrasında üzüm üzüm üzüldüm, tüm oyunculardan özür diledim ya neyse! Dedim ya, zamanım daralmakta. Durum sonrasında, baktım ki ciddi bir alınganlık gösterisiyle karşı karşıyayım. Bu gösteri, giderek "amma da çok şey biliyorsun"a dönüştü. "Ne zaman bir tasarımın ucundan tuttun da ışık konusunda söz söyleme hakkına sahip oldun; ne zaman kumaşın ne olduğunu bildin de o kumaşın o eserde, o kostümde doğru ya da yanlış kullanılmış olduğunu söylemek görevin oldu"ya gelindi. Bir radyo programında aynı oyun ile ilgili eleştirimden söz açıldı, ben de düşüncelerimi söyledim. Radyo idaresinin telefona ad vermeden tehdit mesajları gelmiş. Küfür edebiyatının(!) en yakası açılmamışlarını da bu eleştirimden sonra duyduğumu, öğrendiğimi(!) söyleyebilirim. Aldırmadım desem yalan olur, üzüldüm. Esasında, toplumdaki kültür yozlaşmasının boyutuna üzüldüm be Abi!

İlla: "Bana İstanbul'dan haber ver" diyorsun ya, gel sana bugün Bakırköy Belediye Tiyatroları'nca oynanmakta olan bir oyundan söz edeyim. Ama daha önce izninle sanatçı duyarlılığı farkından somut bir örnek vermek istiyorum. Özdemir Abicim, geçen akşam aynı tiyatronun yani Bakırköy Belediye Tiyatroları'nın başka bir oyununun galasındaydım. Oyun bitti fuayeye çıktık, İstanbul'da tiyatroların bir numaralı destekçisi Efes Pilsen'in yeni ürünü "Gusto"yu "Afife Jale Tiyatro Ödülleri Oylama Kurulu Üyesi" Güneri Artunkal ile tatmaya başlamıştık ki baktım ve gördüm ki, etrafım sarılmış. Yonca Cevher Yenel, Mert Asutay, Fidan Tek, Defne Şener Günay, Ayşe Demirel, Ayçin Tar, daha kimler, kimler... Uzun süre söyleştik. Bakırköy Belediye Tiyatroları'nın başarılı mı başarılı Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Aynur Kulaksızoğlu koştu gitti, nereden


bulduysa buldu, iki şişe daha "Gusto" getirdi. Sohbeti koyulaştırdık. Baktım da, hepsinde eleştiri yanığı var. Sonuçta: "Yahu ben ne hainmişim," dedim. "Yooo" dediler, "hayır, hain falan değilsiniz, eleştirilerinizden alabildiğine yararlandık, yararlanıyoruz. Eleştirdiklerinizden aklımızın yattığı bölümleri düzelttik; kendi içimizdeki, kulisteki olumsuzluklardan kaynaklananları 'bertaraf ettik. Yararınız oluyor. Eleştirileriniz yararlı oluyor."

pe cy

Evet Efendim, Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda oynanmakta olan oyun "Tersine Dünya"... Neredeeen nereye deme n'olursun, oyundan çıkarken yüzyıllar önce, ilkel komünal topluluklarda zenginliğin de fakirliğin de ortak olduğunu düşündüm. Elbette benden iyi bilirsin ya, bellek jimnastiği yerine yineliyorum, alınma n'olursun. O dönemde her şey, ama her şey kabilenin devamı için yapılırmış. Dolayısıyla birilerini sömürmeye ya da başkalarının emeği üzerinden geçinmelerine gerek yokmuş insanların. Sonracığıma, insanlık tarihindeki ilk büyük devrim, yani tarım devrimi olmuş ve ilk kez çalışanların geçinmeleri için gerekli olanın kat be kat üstünde "artı ürün" ortaya çıkmış. Bu artı ürün, zamanla birilerinin elinde toplanmaya başlamış mı sana! Başlamış. Başlar başlamaz da sınıflı toplumların taşlarını döşemeye ön ayaklık etmiş. Hani kitaplar; avcılıkta, bir kabile vahşi hayvanla savaşırken, kabilenin gereksinimini önemsenirmiş derler... Yoook, tarım daha bireysel yapılabiliyormuş. Burada kabile değil, sadece o sınırlı topluluk olurmuş ve daha çok çalışıp, çok, daha çok çalışılıp, daha çok kazanılır olunmuş.

a

Al sana bir dalda iki kiraz. Biri al, biri beyaz. Düşünebiliyor musun Özdemir Abi, aynı kentte iki ayrı ödenekli tiyatro topluluğundaki sanatçılar bunlar. Farkı gördün mü?

İyi mi olmuş? Abicim "iyi mi olmuş"u da irdeledim. Tarım ile birlikte hayvanların saban sürmede kullanılması da dahil, erkeklerin kıllı kollarının gücü öne çıkmış. Kadınlar ise, bu ürünleri işlemek üzere eve gönderilmişler. Fakat, bu o dönem için doğal bir iş bölümüyken, sınıflı toplumlarda bir cinsin diğer cins üzerindeki üstünlüğü sağlanmış. Soy ve miras kadınlar üzerinden belirlenirken, erkekler üzerinden belirlenir olmuş.

Kadınlar toplumsal üretimde doğrudan yer alamamaya başlamışlar. Bu da, kadınların tarihsel yenilgisine yol açmış.

Hey gidi Orhan (Kemal) Ağabey hey!.. 1986 yılında yazdığı "Tersine Dünya" romanında insanların bu rollerini ters yüz etmiş. Anımsarsın elbette, o tarihte yetmiş iki yaşında falandı Orhan Ağabey. Oyunu izlerken dikkat ettim de, salt gülmece amaçlamamış Orhan Ağabey. Emeğiyle geçinen yoksul insanların sıkıntılarını, özlemlerini, tutkularını, sözün kısası "Orhan Kemal'in İnsanları"m eşsiz yaratıcılığıyla ve değişik bir anlatım biçimiyle sergilenmiş. Mustafa Gültekin de almış, Orhan Kemal'in karakterlerinin köklü ve yerli oluşunu gözden uzak tutmadan; Orhan Kemal gerçekçiliğini, anlatımını ve didaktik öğelerini asla savsaklamadan tiyatroya uyarlamış. Bakırköy Belediye Tiyatroları da şimdilerde Turgay Kantürk yönetiminde sahneliyor. Yanılıyorsam lütfen bağışla, ama daha önce tiyatro için böyle bir uyarlamanın yapıldığını

anımsamıyorum ben. Ersin Pertan, 1994 yılında film yapmıştı, biliyorum. Aman kimse duymasın, senin kulağına fısıldamış olayım, pek berbattı be Abi!.. Şimdi içinden "lafı amma da uzattı" diyorsun biliyorum, ama bugün keyfim yerinde. Fizyoterapiste gidiyorum her gün, eve az önce döndüm. Özdemir Abi, meğer kemiklerimin yüzde otuzu erimişmiş de haberim yokmuş. Erimekten kurtulmanın keyfi mi bu, bilemem. Gültekin, Bitirim Leyla'nın, gecenin zifiri karanlığında mahalleye naralar atarak dalmasıyla başlatmış oyunu. Evlerde, karılarını sabırla bekleyen bıyıklarını süpürge etmiş, ömürlerini kadınlarına adamış, çamaşır, bulaşık, yemek üçgeninde ömrünü törpüleyen erkekler var oyunda. Olur mu, deme. Olmaz olmaz! Olur, olur!.. Hele eser Orhan Kemal'in ise her şey olur Abicim. Erkek egemen dünyanın figürleri, bu kez kadınlar. Üçkâğıtçılık yaparak kocası Süleyman'ın (Levent Tülek) ve oğlu Cemal'in (Alican

Turgay Kantürk, Emrah Eren imzalı şarkı sözlerini duymanı isterim Özdemir Abi. Gayet başarılı. Prosodi bozukluğu yok.

23


Turgay Kantürk, kenar mahallede gözlenen toplumsal hareketliliği gülmece diliyle eleştiren oyunu, müthiş bir dinamizm ve hiç aksamayan bir ritimle sahneye taşımış.

Yücesoy) geçimini sağlayan Bitirim Leyla (Gül Onat) romanda olduğu gibi oyunun da eksenini oluşturmakta. Süleyman, Leyla'nın dayağına, şiddetine maruz kalsa da, sevgisinden gram eksiltmeyen, saf, namuslu bir ev erkeği. Mahallenin sempatik kabadayısı San Leman (Nurhayat Atasoy) ve bir tekstil fabrikasının muhasebecisi Hayriye'ye (Didem Germen Aydın) kapılanmış, ev işlerinde mahir doğu kökenli Palabıyık Hasan (Mert Asutay) eserin önde gelen karakterleri... Bitirim Leyla'nın bir mahalle kargaşasının ardından hapse düşmesiyle her şey değişiyor. Yoklukla, yoksullukla, olanaksızlıklarla cebelleşen, ama fevkalade saf bir hayat süren "eski" gidiyor, yerine kısa süreçte en kısa yoldan para kazanıp sınıf atlama telaşında, her türlü yanlışı kabullenen "yeni" geliyor. Bitirim Leyla da "yeni"ye uyacaktır çaresiz. Bu yeni zaman tiplerinin bir gece eğlencesinde olanlar oluyor, gecede silahlar konuşuyor, falan... Gerisini bilirsin zaten.

Turgay Kantürk - Emrah Eren imzalı şarkı sözlerini duymanı isterim Özdemir Abi. Gayet başarılı. Prosodi bozukluğu yok. Murat İpek'in ışık tasarımını oyun açılışı için eleştireceğim. Oyun açıldığında, Ayçın Tar'ın kestirmeden çözüm ürettiği dekorunu bir anlamda bozuyor. Tam ışıklandırma yaptığından olsa gerek, seyirci mekânı anlayamıyor. Sarı Leyla'nın girdiği yer mahallenin meydancığı mıdır, yoksa bir hapishane koğuşu mu? Hele polisler de ranzaların arasından girince... Oysa, sadece ortaya soffitto'dan (görüyorsun ya inadıma 'sofito' demiyorum) ışık verse, bence meseleyi çözecek. İki yandan kullandığı mavi (kobalt) ışığa tablo değişimlerinde oyuncuların geç girmesi ise, elbette İpek'in kusuru değil. Ama bakkal sahnelerinde sahnenin sağını da aydınlatmasına ne gerek var, anlayamadım.

pe cy a

Turgay Kantürk, kenar mahallede gözlenen toplumsal hareketliliği gülmece diliyle eleştiren oyunu, müthiş bir dinamizm ve hiç aksamayan bir ritimle sahneye taşımış. Farklı kültürlerden gelen karakterleri kenar mahallede buluşturan Orhan Kemal'in bu karakterlerinin hayata bakışını da, tiyatro diline aktarmayı başarmış. Oyuna, sadece kadın ve erkek rollerini değiştirilmesi olarak sığ bakmamış. Yabancılaştırma efektinin gerisindeki fevkalade ciddi sorunu seyirciye aktarmış. Erkek egemen dünyada kadına verilen rolün tragedyasını

amaçlayan Orhan Kemal'in ereğine, ibret verici güldürü öğeleriyle hizmet etmiş. Sıkıcı "black-out"lar yerine araları müzikle, dansla doldurarak tablo değiştirtmiş. Müziği, oyuncuların girmek zorunda oldukları mekânda, ama müziğin kendi eylem alanında kurmuş. Davuldan, açılıp kapanan makaslardan, birbirine vurulan sopalardan sözü, sözlerden jesti yakalamış. Koreograf Pınar Ataer'in de katkısıyla, gerçekten dört dörtlük bir reji elde etmiş. Ama keşke metnin bir yerlerinden hiç değilse yarım saatini kesseymiş...

Gönül Sipahioğlu'nun kostümleri iyi. Ayçın Tar'ın dekoru da süssüz püssüs, iyi çözümlenmiş. Tolga

Çebi'nin müziği bana sorarsan tek kelimeyle mükemmel. Önder Bulut'u, Esra Pamukçu'yu, Mehmet Rıza Leki'ni, Gülru Pekdemir'i, Görkem, Gönülşen'i, Şirin Ç. Taşpınar'ı, Doğacan Taşpınar'ı, Tugay Mercan'ı, Muhammet Çakır'ı, Yelda Baskın'ı, Füruzan Aydın'ı, Tuğçe Kıltaç'ı, Muhsin Kurtaran'ı görevlerini heyecanla yapan adlar olarak birer birer anmalıyım. Ali Rıza Kubilay, Güneş K. Eren, Alican Yücesoy için "iyiler" diyeceğim. Gülce Uğurlu, ses tonunu, dolayısıyla diksiyonunu ayarlayamadığından söyledikleri anlaşılamıyor. Özden Çiftçi, hiç kuşkum yok ki, yaratıcı imgelemi olan bir oyuncu. Zeyno Eracar, Başgardiyan'ın tutkularını seyirciye ustaca aktarmakta. Didem Germen Aydın, dikkat çemberini gene iyi yaratmış. Bu sezon, "Günün Adamı"ndan sonra, "Tersine Dünya"daki Muhasebeci Hayriye canlandırmasında da dikkat çemberini küçük bir ışık huzmesi gibi içten duygularının rahatça doğup gelişmesinde kullanıyor. Mert Asutay, mükemmel bir Palabıyık Hasan yaratmış, özel olarak kutlanması gerek. Nurhayat Atasoy, yer yer abartılı olsa da, Sarı Leman'a yakışmakta. Deneyimli oyuncu Gül Onat, Bitirim Leyla'nın nasıl duyumsamak zorunda olduğunu ya da duygularının hangi biçime girmesi gerektiğini pek düşünmemiş, ama gene de Gül Onat gibi oynuyor. Levent Tülek ise, Süleyman'a dönük olası tüm yaklaşımları bilmiş, anlamış ve bunları mükemmel kontrol edebiliyor. Çok da dengeli... Kas sistemi de tam bir uysallık içinde. Ne yalan söyleyeyim, Levent Tülek bu kere özel alkış hak etmekte Özdemir Abi. Yoook, onu demek istemediiim... Alkış alıyor Tülek... Söylemek istediğim, Levent Tülek senin "özel" alkışını hak ediyor. Hele bir İstanbul'a gel, ilk işim seni bu oyuna götürmek, oyuncuları sana, senin alkışını oyunculara göstermek... Ellerinden, gözlerinden öperim Abicim. Yengeme de selam ederim.

Tersine Dünya Tiyatro: Bakırköy Belediye Tiyatroları Yazan: Orhan Kemal Yöneten: Turgay Kantürk Uyarlayan: Mustafa Gültekin Sahne Tasarımı: Ayçın Tar Giysi Tasarımı: Gönül Sipahioğlu Işık Tasarımı: Murat İpek Müzik: Tolga Cebi

24

Oyuncular: Gül Onat, Levent Tülek, Nurhayat Atasoy, Diğdem Germen Aydın, Mert Asutay, Özden Çiftçi, Zeyno Eracar, Gülce Uğurlu, Güneş Kozal Eren, Alican Yücesoy, Ali Rıza Kubilay, Muhsin Kurtaran, Tuğçe Kıltaç, Füruzan Aydın, Yelda Baskın, Esra Pamukçu. Görkem Zeynep Gönülşen, Şirin Çağlar Taşpınar, Gülru Pekdemir, Önder Bulut, Doğacan Taşpınar, Mehmet Rıza Leki, Tugay Mercan, Muhammet Çakır.

Not: Mayıs 2007 ayı içinde www.tiyatrodergisi.com.tr adresindeki portalımızda, yazarımız Üstün Akmen'in "Kadife Çiçekleri (Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatrosu)", "Çılgın Dünya (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları)", "Amadeus (İstanbul Devlet Tiyatrosu)", "Ayrılık (Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları)" oyunlarına ilişkin eleştiri yazıları yayımlanmıştır.


Yusuf Eradam / yeradam@gmail.com

Ey Karl! Inishmaan'ın Sakatı'na ilişkin yorumlarımı "beğenmeyen" (ki herkes gibi o da istediğini beğenip beğenmemekte özgürdür) yönetmen ve çevirmen Ahmet Levendoğlu'nun eleştirime yanıt yazısını uzun uzun tartışmayacağım. "Gözünün üstünde kaşın var" denmesini hazmedemeyenler çoktur, ama Ahmet Bey bu kişilerden biri değildir. Değilmiş öyle diyor. Şimdiye değin sadece iki eleştiriye yanıt vermiş çünkü. Eleştirilere her zaman yanıt verilir, çevirdiği metindeki genel çeviri yaklaşımı açısından yanlış bir yol izlenmiş olması dışında, "İrlanda Türkçesi böyledir" diye bir sağlama yolu da yoktur. Bu yüzden de, çevirideki bir "ittiğim" yanlışını "biz böyle demeyiz ki" diyen olsaydı kendisine, sorun baştan hallolur, oyunun tamamına bulaşan bir komik durum ortadan kaldırılmış olurdu. Ben başta buna değindim, diğer Türkçe hatalarına da değinip hatalara gark olmuş bir metin içinde diğer hataların da görünmezleştiğini ima ettim. Sanatçı, eserine yöneltilen böyle eleştirileri haksız ve yersiz bulduğu zaman karşılık verme hakkını kullanabilir; fakat bu hakkın ötesine geçerek kulaktan dolma bilgi ile eleştirmeni alan iktidarını tehdit etmiş gibi algılayarak karalayıp saf dışı etmeye çalışma gaflet ve dalaletini gösterenler de olabilir. Ama Ahmet Levendoğlu, eleştirmene kibarca haddini bildirmeye çalışan ve aba altından sopa gösteren bir söylemi yeğleyerek, tiyatro alanında da ışık saçmaya çalışan yazı yazanlardan biri değildir.

cy

a

Yüksek yüksek tepelere ev kuranlar eleştiriye verdikleri yanıtlarda bir hatayı düzeltmek için yola koyulup daha büyük bir hata yapmazlar. Daha yazılarının başında eleştirdiği kişi ile ilgili bir tespitte bulunup özellikle de "-dır, dir" takısı kullanıp "mutlak gerçeklikmiş söylemine sığınmazlar. Okuyucunun önyargılara teslim olmasına izin vermezler. Onlar, eleştirmenin eleştirme hakkını eleştirmenin kendisine bağışlayan yüce yönetmen havasına hiç girmezler; yüce makamından "kibarlığı ile öldürme" söylemini kullanarak ve büyüklüğü ile ışık ve yol bahşeder edalı "başöğretmen" söylemi ile eleştirdiği kişinin hayatının 27 yılını tiyatroya ayırdığını bilmeden ona "yeniyetme" tiyatro adamı yakıştırmasını yaptıktan sonra takdir edip yerini belirlemek cüretini göstermezler; hele hele bu cüreti gösterirken, kendisinin yayın kurulunda bulunduğu bir dergideki çabalarının değerini kendileri hiç biçmezler; çünkü böylesi bir cüretin cehaletin ya da kibirin çocuğu olduğunu çok iyi bilirler, hatta derslerinde öğretirler de. Ahmet Levendoğlu böyle bir hata yapıp da okuyucuyu gülümsetecek biri değildir. ".. .ülkemizde yetersizliği bulunan tiyatro eleştirmeninin yetişmesi ve çoğalması için kendi adıma da, bu dergi çatısı altında da, uzun yıllardır azımsanmayacak çaba göstermekteyim. Bu nedenledir ki, dört beş yıl öncesinde bu alanda hiç ürün vermemiş olan kişiler şimdi bu sayfalarda-çoğunlukla nitelikleri giderek gelişmekte olan-değerlendirmeler yapmaktadır. Yusuf Eradam da andığım kişilerden biridir."

pe

Thespis'in Delileri

Eleştiri ve Tahammül

Böyle demiş yazısında. Eleştirmen yetersizliği bulunuyormuş ülkemizde. Nicelik açısından mıdır, yoksa nitelik açısından mıdır, belli değildir. Yeterli sayıda yok ise, sağda solda eleştirmen aranıyor ilanlarına neden rastlamayız, yoksa benim gibi taşradan gelenler elini kolunu sallaya sallaya eleştirmen mi oluvermektedirler ya da kim bilir bir iki okumuş eş dostu bizi hep yüceltsin diye eleştirmen mi yapıyorlar? Eleştirmen olduğunu söyleyenlerin kaçının ciddi bir tiyatro geçmişi vardır? Nedir tiyatro eleştirmeni olabilmenin ölçütleri? Bu işi onlar hatalar yaparak ve giderek daha iyi eleştiriler yazmaktadırlar? Eleştirmenlerin tersine, oyun yönetmenleri analarından doğduklarından itibaren kusursuzluk ya da ölümsüzlük suyuna bandırılmış olarak mı oyun yönetmektedirler? Böyle inanılıyorsa, topuğundan bu suya bandırılıp ölümsüzlerle ya da tanrılarla bir tutulanların tek hatası Achilles'in topuğu gibi olmaz mı? Hem tanrıların, tanrısal erk ile dolananların en acıklı yanları, insana özenip de öyle olamayışları değil midir? İnsanlarla uğraşmalarının, insanlara oyunlar edip onları trajik kılmalarının sebebi de bu değil midir?

Eleştirmenler nicelik açısından yetersizse, bu saptama kime gitmiştir? Hangi eleştirmen bu saptamayı üstüne alınmadan okur? Levendoğlu'nun yönettiği bir oyunu beğenmeyen bir eleştirmen, ülkemizdeki yönetmenlerin yetersiz olduğu yargısına mı sığınır ki? "Yetersizliği bulunan tiyatro eleştirmeni" diyor, tiyatro eleştirmenleri sayısında yetersizlikten söz etmiyor. Hal böyle olunca da, Levendoğlu'nun Türkçesi, tiyatro eleştirmenlerinin yetersiz olduğunu saptıyor. Bu saptamaya dergi yayın kurulunda ve toplantılarda başköşeye birlikte oturduğu arkadaşları da giriyor mu acaba diye sormaktan da kendimi alamadım yazıyı okurken? Bir de tabii ki, Levendoğlu yeterli sayıda eleştiri, değerlendirme, inceleme yayımlıyor da, yetersiz eleştirmenler yollarına ışık bu yüzden mi bulamıyorlar, diye de sordum kendime.

25


Ahmet Levendoğlu'nu tanımam. O da beni tanımaz. Hem internet diye, Google arama motoru diye bir şeyler mi var ki de araştırıp göreyim kim yeniyetmedir, kim değildir. Ben nereden bileyim Ahmet Levendoğlu'nun yeniyetme bir yönetmen olmadığını. Gitmişiz, izlemişiz, gördüğümüz üzerine yorumlarımızı yazmışız. Kırk yedi yıllık İngilizce bilgime, otuz yıllık da hocalık deneyimlerime dayanarak, on bir tanesi kendi yazdıklarım, gerisi çeviri kitaplarım, edit ettiklerim dahil yirmiye varmış kitaplarımı ve yirmi yedi yıldır tiyatro ile -bir de doktora derecesi dahil olmak üzere—haşır neşir olmuşuz tiyatroyla ... diye uzun uzun kendimizi tanıtmamız yanlış olur, hele hele Levendoğlu'nun icazetini almak için her yazımızın başına da yayın listemizi koymamız iyiden iyiye abesle iştigal olur. (Royal 'We' kullandım hocam, yakıştı mı?) Ama durum o ki bu oyunu sahne tasarımı dışında pek beğenmemişiz, çevirinin neden böyle olduğu konusunda yapılan açıklamalar da yanlış, yazar her yere "feck" koyuyorsa, bundan rahatsız olmak yanlıştır. Bu argo söylemidir ve dengi "ittiğim" değildir. Açıklamaları Oyun dergisinden değil, bilgisiyar çıktısından okudum, oyunu izlemeden çok önce, daha provalar sırasında çünkü McDonagh'nın bir oyununu da ben çevirmiştim. Yani oyunu izlemeden gördüm çevirinin yanlış yanlışlar üzerine kurulu olduğunu ki benzer yanlış yanlışlar benim çevirimde de bulunabilir. Şürçü lisan etmişiz, affola, diyeceğim sanılmasın. Yusuf Eradam bu kişilerden değildir.

pe

cy

a

Ben Yusuf Eradam, kıdemli profesör olarak emekli olduktan sonra İstanbul'a gelir gelmez Tiyatro Tiyatro Dergisi'nde tiyatro incelemeleri yazmaya başladım, diye söze girip bu alanda neler yaptığımı anlatmak bana yakışmaz. Hele Tarsus'ta başıma gelenlerden haberiniz yok herhalde diye başlayıp anlatsam dudaklarınız uçuklar ama benim anlatmam olmaz şimdi. 1981 yılında Yazko Çeviri'de, başlayan yayın hayatımın ilk eserleri hep tiyatro incelemeleri ve çevirileri olmuştur, yüksek lisans ve doktora çalışmamı da İngiliz tiyatrosunda yaptım, doktora tezimi de David Mercer'in sahne oyunları üzerine İngilizce yazdım diye feryat da etmem. İngiltere'de, İrlanda'da, Amerika'da defalarca bulundum, kültürlerini yakından inceledim. Çeşitli yurtiçi ve yurtdışı konferanslarda tiyatro ve başka konularda konuşmalar yaptım, incelemelerimi sundum, demem ben. Ayıp olur, insana görgüsüz derler, "snob" derler, "kibirli" derler. Bilen bilir zaten. Beni tanımak isteyen, eserlerimden örnekler görmek isteyen www.yusuferadam.com adresimi ziyaret etsinler de demem. Hem, bir insanın tiyatroda sahnede yanlış bir şeyleri görmesi için tiyatro alanında birikimli mi olması gerekir? Bozulmuş bir yemeği yememe kararını burnum kokusundan hemen söyler bana; bir diyetisyenin yeme diye komut vermesi gerekmez. İstanbul'un sanatsal görünürlük alanlarında cirit atmadığım için kozalarında iş gören büyük isimlerin beni tanımıyor olmaları son derece doğaldır, onlara bu yüzden kendimi tanıtmak gibi bir telaş içine hiç girmedim, galalar vb. ortamlarda onları gördüğüm zaman, yanlarına yanaşıp kendimi tanıtmadım. Ainesi iştir kişinin malum, ama deneyimli yeni yetişen bir eleştirmen yakıştırmasını zıplama tahtası yaparak yargılamak, yanlış önerme ile genellemelere varma hatası ile aynıdır. Böyle hatalar yapmak ustaları acıklı kılar. Achilles'in topuğu kibirdir bile dedirtir insanlara. Ahmet Levendoğlu, böyle bir hatayı yapacak kişi değildir. İstanbul'a geldiğimde gördüm ki tiyatro dünyası taşraya burun kıvırmak şöyle dursun, aşık atmayı bile durup bir kez daha düşünmesi gerekecek konumdadır, bunun sebepleri oturulup bulunur, ama gördüm ki özellikle belediye ve devlet kesesinden tiyatro yapanların, iki yakalarını bir araya zor getiren kumpanyalardan öğrenecekleri çok şey vardır, buna tanık oldum. İktidarı ele geçirenler, bütçeleri müsrifçe harcamaktadırlar. Ama Ahmet Levendoğlu, andığım kişilerden değildir. Öğrencilik yıllarımdaki araştırmalarımı saymazsam, yaklaşık yirmi yedi yıldır tiyatro dersleri veren, tiyatro incelemelerini Ahmet Bey'e sunmadan sürdürüp yazan, yayımlatan, tiyatro kuramları, metin incelemeleri ve çevirisi ile doğrudan uğraşan biri olarak, İstanbul'un bu hazin durumuna üzülüp kaleme sarıldım, tamamen tiyatro aşkımdan, tiyatroya saygımdan. Akademik ortamlar dışında da, genel dağıtım dışındaki birçok dergide tiyatro odaklı değerlendirmeler, incelemeler yazdım. 2004 yılı sonundan itibaren de, Tiyatro Tiyatro Dergisi'ne oyun eleştirileri yazmaktansa, kuramsal zemine dayalı tema yazıları yazmayı yeğledim, tiyatro ile uğraşanların birçok zorluğu göze aldıklarını da vurgulamak için onlara "deli" dedim ve yazılarımı Thespis'in Delileri başlığı altında toplamayı yeğledim. Martin Mc Donagh'nın Yastıkadam adlı oyununu da DOT tiyatrosu için çevirmiş olduğumdan ve yazarın oyunlarına duyulan ilgi üzerine de Inishmaan'ın Sakatı'nı izlemek için tiyatroya koştum. Şimdi Ahmet Levendoğlu için benzer bir üslupta bir iki tümce de ben yazayım: "Tiyatroya koştum çünkü ülkemizde oyun yönetmeni yetersizliği malumunuzdur. İyi yönetilmiş oyunları yüceltmek ve onları gençlere örnek göstermek gerekir. Yönetmenlerimiz,

26


nitelikleri giderek gelişmekte olan oyunlar yönetmektedirler. Ahmet Levendoğlu da andığım bu yönetmenlerden biridir." Oldu mu şimdi. Ayıp oldu, değil mi? Hem tanımıyorum diyorum, hem de kulaktan dolma bilgiye dayanmışım gibi Levendoğlu'nun yönetmenlik geçmişini bilmiyormuş gibi yapıyorum, hem de kendimi tanıtmıyormuş gibi yapıp tanıtıyorum. Hiç olmadı bu. Bana yakışmadı, ama yine de gençler söylediklerinin alt metninde demedikleri başka neleri de söyleyebilirler, ağızdan çıkan ile kulağın duyduğu, zihnin algıladığı arasındaki farkları bilsinler, buna bir örnek okusunlar diye yazmış bulundum bir kere. Çünkü benim gibi ders verenlerin de ders almaya ihtiyaçları olabilir, ama Ahmet Levendoğlu kesinlikle andığım bu kişilerden değildir.

a

İnsan her zaman beklediği, hatta hak ettiği takdiri göremez. Yayın kurulu, Inishmaan'ın Sakatı'na kadar yazdıklarımı beğenmiş de şimdi ne olmuş? Herkes bilir, Godot'yu Beklerken ilk sergilendiğinde oyunun yarısında salonda birkaç kişi kalmış. Ama Beckett başardığını düşünmüş. Eleştirilere kulak asmamış, ermiş usulluğu ile geçtiğimiz yüzyılın en büyük oyun yazarı olmuştur. Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Dört dörtlük olduğuna inanırsınız yaptığınız işin. Bitirir, sonra da salarsınız ortaya. Gelen tepkilere kulak asmaya vakti olmamalı sanatçının. Övgülerden, ödüllerden bile neyi yanlış yaptığını anlayabilir sanatçının hası. Yeni bir işe başlar hemen. Vaktini "yeniyetme" eleştirmenlere haddini bildirmeye ayırmaz. Beğenmeyen beğenmez, beğenen de ödül verir. Sanatçı ödülü alır, almaz, onun bileceği iştir. Bazen aldığınız ödül de sizi mıhlar bir yere. Marlon Brando bunun için birçok kişinin ancak rüyalarında görebileceği Oskar ödülünü almaya tenezzül etmez. Kimileri, ödül adaylığından çekilir, kimileri ödüller için evinde raflar yaptırır. Beş parmağın beşi bir değildir. Mahallesine yeni gelen birinin "hata saptamasını" hakaret gibi algılayıp "Vay bana ha!" diye ayaklanıp had bildirme ihtiyacı duyabilir eleştirilenler. Yeni geleni "Avanak Avni" sanabilirler. Ainesi iştir kişinin demiştik, lafa değil, işe baktık biz de. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovmayı isteyenler de vardır tabii ki, ama Ahmet Levendoğlu, andığım bu kişilerden değildir.

pe

cy

Otuz yıldır üniversitelerimizde dil, edebiyat, tiyatro, sinema vb. dersler vererek öğretim üyeliği yapıyorum. Bu demek mi ki ben hata yapmam. Yaparım elbette. Daha geçen hafta, İstanbul üniversitesi çeviribilim öğrencileri karşısına son yaptığım şiir çevirilerini çıkardım ve birlikte tartıştık. Genç öğrenciler de (learners), hocaları da yorumlarını yaptılar, eleştirdiler, öneriler getirdiler. Çoğalmış çıktım toplantıdan ve kimi dizelerde çocukların düşündükleri niye benim de aklıma gelmedi diye hayıflandım açıkçası. Ama, benim hep genç sanılma sebeplerimden biri de budur sanırım. Kendimi gençlerin eleştiri ve yorumlarına maruz bırakırım. Takım ruhu içinde çalışmanın yararları da budur. Akıl akıldan üstündür. Onun da kimde olduğu pek belli olmaz. Hatayı düzeltmek yerine, daha büyük hatalar yapmak üzere kaleme sarılmak dokunaklı geliyor bana. Bir yapıtın tamamına gölge düşüren bir çeviri tercihi hatasının ve diğer çeviri yanlışlarının farkına varmış olduğumu dile getirebiliyor olmam, bunun gerekli olduğuna inanmamdandır. Yoksa hiç tanımam Levendoğlu'nu, onun da beni tanımadığı gibi. Tanımayınca da, haliyle, duygusal bir tepki göstermem olası değil eserine. Yani ne gereksiz yere göklere çıkarırım ne de hak etmediği bir şekilde yererim. Eserin daha iyi sunumu için içim üzülmüşse, bilgim birikimim ölçüsünde çorbada tuzum olsun isteyişimdendir. Orama burama jilet atarak da giderebilirdim beğenmeyişimi dışavurma ihtiyacımı, ama doğru bildiğimi söylemeyi yeğledim. Tanımadığım için de, beğeniyormuş gibi de yapmam. Eskiden can ciğer kuzu sarması olduğum birçok arkadaşım için de "hatırına" olumlu yorumlar yazmayışım yüzünden de sokak ortasında bile kavga etmişizdir. Beni tanımıyormuş ve onlar öğrenciyken ben doktoramı bu alanda bitirmiş biri olduğumu unutmuş gibi "senin gibi evde oturup iki laf etmiyoruz biz; salaklaşmanın lüzumu yok" diyebilmiştir oyunculuğunu beğenip de oyununu eleştirdiğim kadim mi kadim bir oyuncu kardeşim, dostum. Sonrası suçluluk duyguları ile arşınlanan kiraz bahçesi oluyor ne yazık ki. Eleştirmenlik ya da inceleme yazmak işi ulvi bir iş değildir. Truman Show ya da Matrix filmindeki tanrısal mekanlarda yönetmenlik ya da mimarlık da tanrısal edimlerle bir tutulabilir ama öyle değildir. Tiyatro incelemeleri yazan birinin görevi fildişi kulesinde oturup arkadaşımın sandığı/beklediği gibi tanrısal bir eda ile kendince iyi iş yapanlara övgüler yağdırmak, ödüller verilmesini sağlamak değildir. İyi bir tiyatrocu/sanatçı da övgüler yazsın diye çağırmaz bir eleştirmeni oyununa, ya da aylar sonra kimse yeterince tanıtmadı, gel bir şeyler karala hakkımızda diye hiç çağırmaz; hadi çağırdı diyelim, o zaman da yazılanı beğenmeyip "Sen de eleştirmen oldun başımıza!" deme acizliğini göstermez. Hele hele, yol paranı da ödeyeceğiz gel izle deyip de yeterince övmediğiniz için yol paranızı ödemekten vazgeçmez. Daha önce de demiştim, egonuzu önünüzden çekmezseniz gideceğiniz yol kuyruğunuz kadar olur. Kimse tanıtmıyor bizi, gel de tanıt diye çağrılmışız, gitmişiz ve gördüğümüz hakkında

27


inceleme yazmışız o arkadaşımın oyununu. Çantada keklik miyiz biz eleştirmenler/incelemeciler de, esere emeği geçmişlerin isminin büyüklüğüne göre, ya da o kişiye yakınlık derecemize göre yazalım? Böyle alışılagelmişseniz, biline ki Yusuf Eradam andığınız bu kişilerden hiç değildir. Kim sever ki eleştirilmeyi. Yeminle söylüyorum, ben de sevmem. Hiç sevmem. Eleştirmen sıfatını da kendime yakıştırmadım bu yüzden; yazdıklarımın inceleme olduğuna inanırım, eleştiri dünyasından silineceğim gibi bir korku da yaşamam haliyle. Ekmeğimi de bana haksız yere eleştirildiklerini sananlar vermediği için hele, hiç kulak asmam. Ne abaya bakarım, ne sopaya. Eskiden ne yapmışlar acaba diye de klasörler içinde biriktirdikleri gazete kupürlerini de hiç merak etmem. Böylelerinin aba altından sopa göstererek bilmediğim kudretlerini üstümde sınamaya kalkışmalarını hazin bir durum ironisi olarak görürüm. Tiyatro Tiyatro Dergisi editörleri bana üç beş yıllık yeniyetme muamelesi yapan bir yazıyı okumamış olabilirler, okumuş olsalar bile dergiye bunca yıl kendi deyişi ile "azımsanmayacak" emeği geçmiş birinin hatırı için "ama Yusuf Hoca 27 yıldır tiyatro içinde" diyememiş olabilir. (Sözcüğü telaffuz edince insan soruyor: "Acaba emeklerinin azımsandığını mı düşünüyor da canı bu kadar yanmış?" diye.) Tiyatro editörü de bilmiyor olabilir benim tiyatroya onlarla birlikte başlamadığımı ve belki de tiyatro eleştirmenliği alanında bana yer açmış olduklarını bile sanmış olabilirler. Benim İstanbul'a adım atınca, eleştirmen olayım bari demiş olduğum bu yüzden sanılmış olabilir. Eleştiriye tahammül edemeyenler, bu bilgi eksikliğine sığınabilirler, daha büyük tiyatro sorunları ile uğraşacaklarına, bireysel sürtüşmeleri yeğleyebilirler. Gel gelelim, Ahmet Levendoğlu, andığım bu kişilerden biri de değildir.

pe cy a

İnsanlara, "bana maruz kalmaya hakkınız vardır" dermiş gibi üretiyorsak, gelecek eleştirileri de "eleştirmenin uğraşının sonunu getirme" tehdidini savurmadan karşılamayı, bu erdemini de öğrenmemiz gerekir. (Benimki de müsrif beklenti olabilir) Alandaki iktidarımızdan emin olursak ve kendimizi yıkılması olanaksız sandığımız kozamızda hatalarımızla çoğaltmaya devam edersek, hem kozamıza hem de o kozanın temsil ettiği alanlara zarar veririz. Kötü örnek teşkil edip kopyalarımızın üremesini sağlamak da cabası. Yıllar önce dili efendileştirmediğiniz için soruşturmaya uğrayabilirsiniz, tiyatronuz kapatılabilir; yıllar sonra bunu unutup bir hata yapabilirsiniz. Bu bana da olmuştur, herkese olur. İnsanız, hata yaparız. Hatayı görmezden gelirsek, üstüne daha büyük hatalar yaparız. Birileri bize ödül verir, birileri de arkamızdan güler. Ama Ahmet Levendoğlu andığım bu kişilerden değildir. Tiyatro yönetmenliğinde ilerlemek isteyen "güzide" yönetmenler de, oyuncu seçiminden tutun da "düzgün ev ödevi yapma", "doğru bilgi aktarımındaki titizlik" (doğru bilgi ne demekse!)", algılama, kavrama ve tabii ki değerlendirme yetilerinin artırılması (yeti nasıl artırılır, onu da bilmiyorum, tüh!") yani geliştirilmesi yolunda çaba..." Shakespeare de Thespis'in Delileri'ndendi, emperyal kültüre hizmet ettiğinden rahatsız olsam da öyledir. Bu sıralar, Marcus Antonius'un Sezar öldürüldükten sonra attığı Brutus hakkındaki tiradı okuyorum evire çevire. Konumuzun, ya da bu yazımda yeğlediğim söylemin bu tiradla bir ilgisi yoktur. Yaratıcılık ve Öykü Yazımı dersimde çok kısa öykü konusunu işlerken verdiğim örneklerin başında şu kısa öykü gelir:

Büyük sanatçı masasında çalışıyordu. Arkasında bir ses işitti. Sağ omzunun üzerinden başını arkaya çevirince, bir melek gördü. Melek sanatçıya usulca şöyle dedi: -Sakın 'duayen' sözcüğünü telaffuz etme! Yoksa ölürsün! Büyük sanatçı şaşkın şaşkın baktı: -Ne? Duayen mi? diye sordu. Şundan eminim ki "Ahmet Levendoğlu" sağırlar birbirini ağırlar düzeninin bir üyesi değildir, her söylediğini hadis sanan kifayetsiz muhteris acemilerden hiç değildir; bu yüzden de her zaman, usta da olsa, ödüller de almış olsa, eleştiriye tahammülün tevazu göstergesi, aksinin de kibir ve iktidarla haşır neşir olmakla eşdeğer görüldüğünü ve her daim öğrenecek bir şeyler bulabilmek gerektiğini bilecek olgunluktadır. Sanat dünyamızda böyle kişiler çoktur ve Ahmet Levendoğlu andığım işte bu olgunluktaki kişilerden biridir. Eminim farklı bir ortamda buluşabilsek, harika sohbetler de edebiliriz, yaratıcılığın gerektirdiği ve getirdiği engin deryalarda ne de güzel bir dostluk geliştirebiliriz.

28


a pe cy

FOTOĞRAFLARIN

DİLİ

Seksen Dansçı Sahnelerde Çocuklar Gibi Şen... Yazı ve Fotoğraflar: Ragıp Ertuğrul

29


Sahne sanatları içinde dansın farklı bir yeri var. Hem toplumun bağrından çıkıyor hem de evrensel bir dil taşıyor. Birbirinden uzak coğrafyalarda doğmuş dansçılar bir metafor etrafında birleşiyor, kültürlerini, inançlarını, heyecanlarıyla yoğurarak dünyanın herhangi bir ülkesinde daha önce ortak havayı bile solumadıkları insanlara sunuyorlar.

pe cy

a

Spotların yakınında durmak kimi zaman soğuğa çare oluyor.

Sahnenin heyecanını kulisten paylaşmaktır aslolan, sahne üzerinde olmaktan daha çok belki de.

Çalışmanın yeri zamanı yok, bu yola baş konulduğunda.

30

Anadolu Ateşi Grubu'nun yurtdışı turnelerinin bir ayağını oluşturan Mısır'da piramitler önünde sergiledikleri gösteriyi fotoğraflama projesi de bu düşünceyle doğdu. Sahnede olan dışında asıl farklılık yaşanacak yer sahne arkasıydı bana göre. Piramitlerin muazzam görüntüsünün doğal bir fon oluşturduğu platformun üzerine büyük bir sahne kurulmuştu. Kulisler için ise yeterince özen gösterildiği söylenemezdi. Beni asıl heyecanlandıran işte bu elverişsiz koşuldaki atmosfer oldu. Beklentilerimin ötesinde zor bir çalışmaydı, ama buna rağmen engebeli kumluk alanı aşarak ulaştığım sahne arkasından ayrılmak da istemedim gösteriler boyunca. Tüm yerlerin haftalar öncesinden satılmış olmasından dolayı bir memnuniyet söz konusu grupta. Ancak bu mutluluk da, gösteri öncesi yapılan çalışmalar da, havanın soğuğunu hissetmemeye engel değil; ta ki spotlar yanana ve gösteriler başlayana kadar. Mısır projesinin grubun Genel Sanat Yönetmeni Mustafa Erdoğan'ın en büyük hayallerinden biri olmasına rağmen kendinden ve grubundan emin duruşu, sakinliği doğal olarak dansçılara da yansımıştı. Aralarında çalıştığım süre boyunca bir tek olumsuz kelime sarf etmemeleri, durgun bir bakış sergilememeleri sanata olan tutkularının ve saygılarının


gelişmiş olduğunu gösteriyor. Üşüme, acı, hırs, kıskançlık gibi duygulara karşı da şerbetliler denilebilir genç dansçılar için. Zira kulistir bu gibi duyguları dışa vuran ortam. Oysa bu genç sanatçıların ortak amaçlan, bilinçleri ve yaklaşımları var: Her ne olursa olsun dansa gönül vermeleri, Türkiye'yi temsil ettiklerinin bilincinde olmaları ve ancak birlikte bir güç oluşturabildiklerinin farkında olmaları.

a

Konsantrasyon sağlamak her yerde mümkün olabiliyor, zor şartlarda çalışmaya alışkın olanlar için.

pe cy

Bireyselliğin bir kenara bırakıldığı ve ekip ruhuyla hareket edildiği bir ortamda her bir dansçıyı tek bir kare içine yerleştirmenin zorluğunu tahmin edebilirsiniz. Herkes birbirinin makyözü, giydiricisi, aksesuarcısı, yetemedikleri anlarda. Sahneye bir adım geç girme koreografiyi alt üst edebilecektir çünkü. Seksen dansçının bir yandan zamanla yarışarak ve konsantrasyonlarını bozmayarak dar mekanlarda hazırlanmalarına, her anlarını bedenlerini gösteriye hazırlamak için kullanmalarına, içten paylaşımlarına, alçakgönüllülüklerine, bir bardak sıcak çayla gelen sevinçlerine, gençliklerinin verdiği ateşle kendilerini kaybetmemelerine ve bu ateşi seyircilere taşıma sorumluluklarının her an farkında olmalarına objektifimin arkasından tanık oldum.

Sahne tozu yutanın iflahı kesilmediği gibi, kulis muhabbetine ortak olanın da bundan aşağı kalır yanı yoktur.

Gelelim başlığa... Kimin için bir imtihandı bu? Yukarıda belirttiğim deneyimlerden dolayı öncelikle dansçılar için. Ama aynı derecede, kalaslarla inşa edilmiş olduğundan sürekli sarsıntı halindeki sahne arkasında, koşturma içindeki ekibi takip etmek, tüm telaşlarının arasında sakin duruşlarını yakalamak, duygularını algılayabilmek de bir fotoğrafçı için imtihan sayılır. Tüm telaşlar ertelenmişti kameraya bakarken, biraz sonra sarf edilecek fırtına öncesi sessizlik misali.

31


pe cy a

Eleştiri

"Gerçek" Tiyatroyu Bulmuş Arama Tiyatrosu'nda

"Neron ve Agripina"

Robert Schild / robertschild@tiyatrodergisi.com.tr

"Neron ve Agripina", en azından kendi kanımca, apaçık bir Brecht'sel yöntem gütmektedir. 32

Genç bir arkadaşım, geçenlerde İDT'nda Özen Yula'nın yazdığı ve Ayşenil Şamlıoğlu'nun yönettiği "Dünyanın Ortasında Bir Yer"ini görmesinin ardından, kuşku ve şaşkınlık ile bana "sığınmaya" çalıştı!.. Ona "Medea"yı çağrıştırmış olan bu oyunu, "yerel bir tragedya" olarak mı görmeliydi? Yazar/yönetmenin, o denli kapsamlı iki perde boyunca anlatmak istedikleri nelerdi? Cinsiyetler arası ilişkiler acaba daha sarıcı, kadının başkaldırışı daha güncel biçemde sunulamaz mıydı? Konuşmalar niye o denli ağdalı, sahnedeki devinimler hangi amaçla "ağır çekim" tempoluydu? Bunca uzun tiratlar sunan koro, izleyicilerin dikkatlerini dağıtmıyor muydu? "Tiyatro"nun işlevi ıskalanmamış mıydı?.. Oyunu görmüş olmama karşın, başa çıkamadığım sorular sorular - sorular... Genç tiyatrosever dostumu, bir

karşılaştırma yapması için, o sıralarda Arama Tiyatrosu'nda sergilenen Tarık Günersel'in yazdığı ve Özkan Schulze'nin yönettiği "Neron ve Agripina" oyununa yönlendirdim - her ikisi de yerli bir yazarın kaleminden, hanım bir rejisörün yönetiminden çıkmış, arka planda ikişer kişinin bulunduğu, iki başkişinin çatışmasını sergileyen birer tragedya... Nuh'un Gemisi'nden üçüncü kez havalanan güvercin misali, genç arkadaşım şu ana dek beni aramadı - farkları anlamış olsa gerek!.. "Dünyanın Ortasında Bir Yer", olduğunca durağan, gerilimsiz ve "ciddi" biçimde başlıyor, gelişiyor ve sürüyor - "Neron ve Agripina" ise kıpır-krpır; özellikle (Neron'un hocası) Seneca'nın katıldığı her diyalogda küçük ussal/sözel çatışmalar içerirken, Roma İmparatorluğu bir yana, bugünkü dönem ile de "dalga geçiyor" gibidir... Yula'nın oyununda ağırlık

görsel (devinim, sahne ve ışık tasarımı) - Günersel'de sözel tiyatrodadır; keza Şamlıoğlu'nun yorumunda müzik ve şan, Schulze'de ise salt sesli efektler hakimdir... Peki, bu iki "kutup"tan hangisi "tiyatro"ya daha yakın olanıdır acaba? Uzun yıllar önce bir söyleşi yaptığımız Alman politik tiyatro ekolünün baştemsilcilerinden Heinar Kipphardt, "edebiyatın en etkin biçimi, hiç kuşkusuz tiyatro 'dur!" diye savlarken, bir yandan bu türün sözel yanına parmak basmış, diğer yandan "ileti" taşıma zorunluluğuna işaret etmişti - ve bu bağlamda, benim gibi Kipphardt'cılar için yukarıdaki sorunun yanıtı apaçık değil mi?.. "Dünyanın Ortasında Bir Yer" dergimizin daha önceki sayılarında irdelendiğinden, bu oyuna ayrıntılı olarak değinmiyorum - değerli


a

pe

Bir yandan insanlık kadar eski bir tutku olan iktidar kavgasının özünde/önünde yer alan ana-oğul ilişkilerini izlerken, Schulze'nin de özendirmesiyle şair Günersel'in yakalamış olduğu bazı ince özdeyişler (Seneca: "Komedi, trajik olana uzaktan bakmaktır...; trajedi, güldüren şeye yakından bakmak..." — Anecitus: "Bütün ülkelerin köleleri, birleşin!") hoşumuza gitmiyor değil; nice yerinde toplumsal/siyasi taşlamaları ise (Seneca: "İnanç, ilaç gibi gelebilir / dozu kaçarsa fakat neler olur, kim bilir.") "cuk gibi" oturuyor...

Tiyatro: Arama vermiş olan ilke, sonuç olarak Tiyatrosu gerçek olayın perdelenmediğinden Yazan: Tarık Günersel başkaca bir anlam taşımaz. Yani, Yöneten: Özkan Schulze sahnedeki gerçekten Sahne-Giysi-Mask Alacakaptan 'dır ve bu Tasarımı: Alacakaptan, Seneca 'yı nasıl Remin Günak Oyuncular: Alev düşündüğünü göstermektedir." Oraloğlu, Güvenç (a.g.e., s.49) Selekman, Ulvi Alacakaptan, Özkan "Neron ve Agripina"yı metin, Schulze, Hakan Aydın, Beril Senvarol, İrem yönetim ve yorum olarak bu Dilaver düzeye getiren kişilere gelince, şair/yazar Tarık Günersel'i ayrıca tanıtmaya gerek olmadığı kanısındayım (www.gunersel.org). Her ne kadar "Yarım Bardak Su" oyunundaki "...karakterler tamamen hayal mahsulü" türündeki açıklamasını mıyım, Seneca?" - S: "Felsefi bir dergimizdeki bir eleştirimde yermem sonucu anlaşamamışsak soru mu bu?" - N: "Var mıyım da, yapıtlarını beğenirim... Ulvi ben?" - S: "Aslan gibi bir gençsiniz." - N: "Gölgesiyim. Dişi Alacakaptan, daha 1980'li yılların başında Ortaoyuncular'daki o bir aslanın..." veya A: "Bu nefis "Şahları da Vururlar" erkekler dünyasında / yer yok, yorumuyla belleğimden hiç değil mi, akıllı bir kadına? / silinmediği gibi, aynı sahne Neymiş suçum? Tutku mu? / Yaşayan herkes bundan "suçlu!"). yetkinliğini sürdürdüğüne yeniden tanık oldum - ve umudum, Bu tür replikler, beni kendisini daha birçok oyunda oyunculardan bir adım geriye görebilmektir... Özkan Schulze'ye getirerek, oyun metninin gelince, çocuk yaşında kendisinde de bir tür "yabancılaştırma" dürtüsü olduğu Almanya'ya yerleşmiş bu çok varsayımına yönlendiriyor: Bana yönlü tiyatrocumuz, o ülkede mesleki eğitimini almasının kalırsa, burada Neron Neron'u oynuyor, Agripina Agripina gibi ardından çeşitli tiyatrolarda yapıyor ve özellikle Seneca "bir çalışmış olup, on beş yıldır Seneca Karlkatürü"nü çiziyor! Ve Türkiye'de çevirmen, yönetmen, bu bağlamda, Brecht'in şu kesin oyuncu ve eğitmen olarak sahne emekçiliğini sürdürüyor. İBŞT, yönergesinin uygulanması zor Tiyatro Tanı ve Tiyatro Pera'daki olmasa gerek: "Oyuncu bir an çalışmalarının ardından, 2003 bile kendisinin, bütünüyle yılında Arama Tiyatrosu'nu kurar. canlandırdığı tipe dönüşmesine izin vermemelidir." (Tiyatro İçin Cihangir Firuzağa Camii'nin sağında kalan merdivenlerin Küçük Organon; çev.: Ahmet ortalarına doğru, Ağa Bilardo Cemal; 2.baskı, 2005, Mitos Salonu'nun hemen altında, eski Boyut Yay.; s.48). Öte yandan, bir bodrum katından bozma bir bilmem abartıyor muyum, aynı tiyatrodur, burası. Altı-yedi tahta el kitabının 49. bölümündeki sıra, (göz kararı) 6 x 8 metre aşağıdaki tümcesindeki isimleri Arama boyunda bir sahne; sol yanda değiştirdiğimde, Brecht'in Tiyatrosu, anlatmaya çalıştıkları, karşımdaki ayaklı bir halojen lamba... Cuma akşamları saat sekiz buçuğu az büyük oyuncu ile yaşam "gerçek" geçe, ışık operatörü oraya uzanıp kazanıyordu: "Oyuncunun tiyatroyu ışığı kapatıyor - ve perdeee!.. sahnede iki kişi kimliğiyle, hem bulmuş gibi Alacakaptan, hem de Seneca geliyor bana olarak yer alması, gösteren olarak Arama Tiyatrosu, "gerçek" Alacakaptan 'ın, gösterilen - ne var ki, tiyatroyu bulmuş gibi geliyor bana Seneca 'nın kişiliğinde yitip izleyicilerini gitmemesi, başka deyişle, bu - ne var ki, izleyicilerini aramaktadır oynama biçimine 'epik'adını aramaktadır halen...

cy

arkadaşım Ragıp Ertuğrul'un şu kısa tanımlamasını aktarmak ile yetineceğim: "Oyun, Ateş Çiftliği beyinin, Ahten 'e olan aşkını kıskanarak kardeşinin canını alması, Ahten'i elde etmesi üzerine kuruludur. Ahten, bu acıyla kalbini Emre Bey 'e kapatır ve günün birinde yasını unutturacak bir erkekle karşılaşır." ("Tiyatro, Tiyatro"; Sayı 176, Nisan 2007, s. 44-45) "Neron ile Agripina''da ise konu, ana-oğul arasındaki aşkın, genç İmparator Neron'un özerkleşme arzusu ile Agripina'ya karşı nefrete dönüşmesinin üzerine kurulmuştur: Oğlunu dev Roma İmparatorluğu'nun başına geçirme tutkusu için engel tanımayan ihtiraslı anne, amacına ulaştıktan sonra da dizginleri ellerinden bırakmaz. Ne var ki, sadece oğlunun eğitimi için kullanmış olduğu düşünür Seneca değil, asıl eski başköle/şimdiki ordu komutanı Anicetus, Neron ile birlikte Agripina'ya karşı dönüp sonunu hazırlamaya koyulurlar...

Dahası - ki, bunların Günersel/Schulze ikilisi tarafınca kasıtlı/bilinçli kotarılıp kotarılmadığını sormadım "Neron ve Agripina", en azından kendi kanımca, apaçık bir Brecht'sel yöntem gütmektedir. Şöyle ki, a) sanatçı ruhlu, deneyimsiz, ancak oyunun sonunda bir caniye dönüşen Neron'u canlandıran Güvenç Selekman; b) güç tutkusu tüm yaşamını şekillendiren Agripina Özkan Schulze; c) bilgelik ve yalakalık arasındaki ince ipin üzerinde yürümeye çalışan Seneca rolündeki üstad Ulvi Alacakaptan ve d) sahibine bağlı köleden, asıl sahiplenen konuma geçen Anecitus Cengiz Güleryüz, çoğu replik ve devinimlerinde dört dörtlük bir yabancılaştırma etkisi sunuyorlar! Ne var ki, bunca mesafeli bir oyun tekniği, ancak metnin yüklü bir ironi ve simgesellik düzeyi ile gerçekleşebilecektir (N: "Ben var

halen...

33


cy

a

Dans / Eleştiri

Erkeklerin Dünyasına Dair Bir 'Fiziksel Tiyatro' Çalışması

"Güneşli Pazartesiler"

pe

Aylin Kalem / aylinkalem@gmail.com

34

Çeşitli dans biçimlerin­ den beslenen bu oyun iki erkek arasındaki dostluğu sosyo­ kültürel bir kılıf üzerinden anlatıyor.

Güneşli Pazartesi Şafak Uysal ve Bedirhan Dehmen'in "fiziksel tiyatro" olarak tanımladıkları ortak çalışmaları. Çeşitli dans biçimlerinden beslenen bu oyun iki erkek arasındaki dostluğu sosyo-kültürel bir kılıf üzerinden anlatıyor. Her erkeğin çocukluktan yetişkinliğe dek arkadaşlar arasında yaptığı fiziksel eylemleri sahneye taşıyan bu ikili, çağdaş şehir yaşantısında bir yandan bu eylemleri Baudrillard'ın deyimiyle 'kopyaların kopyaları' hallerinde sunarken bir yandan da gerçek ve özgün ilişki biçimleri yine de var olabilir mi sorusunu soruyor.

Oyun somut olarak bir vapur seferi sırasında geçiyor. Banklarıyla, pencereleriyle sahnede bir vapur dekoru kurulmuş. Pencerelere yansıtılan gerçek bir seferden çekilmiş boğaz kıyılarının hareketli görüntüleri

ise bizi gerçek bir yolculuğa dahil ediyor. Bu aynı zamanda zihinde beliren sorular arasında yapılan bir yolculuğu yansıtıyor. İstanbul'un kaçınılmaz gerçeği yolculuk, Karaköy-Kadıköy arası yapılan iki kıta arası vapur seferi, zamanı askıya alarak iki belirli alanın arasında kalan o belirsiz alanın insanda kışkırttığı yeniden yapılanma arayışlarıyla üst üste biniyor. Toplumsal kimlik tanımlarının belirsizleştiği bu alanın suyla maddeleşmesi, üzerinde gezinen maceraya, değişime açık ama yine de toplumsal bir alan olarak vapurun bu ortama dalması, çarpması ve sallanması imgelerini harekete geçirerek hassas, tehlikeye açık ancak güçlü bir 'dönüşüm' fikrini çağrıştırıyor. Bu bağlamda oyunun mekan, tema ve estetik kurgusunun karşılığı Deleuze'ün ' yersizleşme'/' bölgesizleşme'

(déterritorialisation) önermesiyle okunabiliyor. Sosyo-kültürel ve mekansal bağların belli bir zaman diliminde zayıflaması yeni yapılanmalara doğru dönüşüm sürecinin başlama olasılığını da haberliyor. Nispeten çizgisel bir anlatımla tasarlanan oyun klasik bir girişgelişme-sonuç yapısı üzerine kurulu. Videodan aktarılan evden çıkış, trafik ve iskeleye varma görüntülerinden sonra, vapur yolculuğu boyunca gitgide büyüyen fiziksel aksiyonlarla resmedilen sataşma, yarışma, güreşme, cinsellik paylaşımları ve birlikte alem yapmaktan, tezahürata dönüşen naralara, askerlik deneyimlerine uzanan biçilmiş ilişki hallerini izliyoruz. Ardından, ilişkiyi zedeleyen birbirini satma eylemiyle oyun en yüksek noktaya çıkıyor ve yine


a

ürkek, acemi, kararsız, çekingen ve kırılgan tavırlar sergileniyor. Vapurdaki banklar ve sorgu odası niteliğinde parlak ışıkla aydınlanmış bu bölme dışarı ve içeriyi, sosyal bağlamda yapılandırılmış kabul gören ilişki biçimlerini ve bireysel, özgün ve samimi ilişki hallerini temsil ediyor. Bu bölmede olup bitenler oyunun genelinde çok az bir yer tutuyor. Bildik dostluk hallerinin gülünç ve saçma imgeleri çok daha baskın, dolayısıyla görünmeyen, özel olan ilişki ihtimallerini düşünmek biz seyircilere kalıyor. Güneşli Pazartesi zevkle izlenebilecek net, çocuksu ve sımsıcak bir çalışma. 8 Haziran'da "Istanbuldans" kapsamında Garajistanbul'da yineleniyor.

Sahnenin sağ arkasında yer alan camekan bölmede geçen aksiyonlar ise dönüşüm fikrine en yakın duran, sınırların zorlandığı, belirsizleştiği anları yansıtıyor.

pe

Bu imge zenginliği metaforik ve gerçekçi anlatımlara yayılıyor. Baştaki iletişimsizlik teması sigara dumanı metaforuyla işleniyor. Birinin sigara dumanını üfleyerek dokunma hamlelerinde bulunduğu diğeri, her seferinde duman ona ulaşamadan farkındasızlık içinde- yerini değiştirerek dumanın boşlukta süzülmesine neden oluyor. Sanki söylenecek sözler bir türlü yerini bulamıyor, ilişki kurma çabalan karşılıksız kalıyor. Böyle bir metaforu Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde sergilenen A Sort Of adlı yapıtından da tanıdığımız İsveçli koreograf Mats Ek 1995 yapımı Smoke adlı ünlü çalışmasında anlatının tam da odak yerinde kullanmıştı. Bir dans filmi olan Smoke'ta duman dansçıların kıyafetlerinden, saçlarından çıkarak birbirlerine söylemek istedikleri sözler olarak imgelenmişti. Benzer bir yaklaşım sunan Güneşli Pazartesi'de duman değil ama sigara başlı başına oyunu kuran bir unsur olarak duruyor. Özellikle buraya ait bir sosyalleşme göstergesi gibi duran, her eylem ve duygu sonrası, keyiflenince, dertlenince, kazanınca, korkunca ya da rahatlayınca yakılan sigaralar iki kişi arasındaki ilişki biçimlerini çerçeveliyor. Yaşanmışlığın ardından yakılan sigara ise en yoğun ve gerçekçi haliyle oyuna son noktayı koyuyor.

ise oyuna gerilim sunan tamamlayıcı bir unsur olarak yansıyor. Şafak Uysal'ın sunduğu kişilik muzip, kışkırtıcı, oyunu kuran, kaçan, saldırgan dolayısıyla aktif bir aksiyon sergilerken Bedirhan Dehmen'in soğukkanlı, vurdum duymaz, savunmacı ve daha pasif bir karakteriyle sahne üzerinde etkitepki-tepkisizlik arasında gidip gelen bir gerilim yaratılıyor. Oyun ilerledikçe bu karakterler çizdikleri sosyal kimlik kabuklarından sıyrılıp uzlaşarak ortalarda buluşuyorlar. Suyun ayıran olduğu kadar insanları birleştiren, ulaştıran özelliğinin altı çiziliyor sanki. Dostluğun belki de her şeye rağmen sürekliliğini sağlayan en belirgin göstergesi de bu değil midir zaten?

cy

güvenin kurulmasıyla sorunun çözülmesi, birlikte eğlenme, dostluğun yaşanmışlıklarla pekişmesi ve rahatlamayla son buluyor.

Sahnenin sağ arkasında yer alan camekan bölmede geçen aksiyonlar ise dönüşüm fikrine en yakın duran, sınırların zorlandığı, belirsizleştiği anları yansıtıyor. Burada nispeten dolaysız ve gerçekçi bir anlatım sergiliyor. İki erkek arasında klişeleşmiş, kılıf giydirilmiş dostluk biçimlerinin dışında katışıksız, dolaysız ilişki kurma ihtimalini hatırlatıyor. Duyguların temsil-dışı biçimlerini arayan

Sergilenen karakterlerin tezatlığı

35


cy

a

Sadık Seyirci

Kitaptan "Tiyatro" Yapmak!

Benden Sonra Tufan Olmasın Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse

pe

Sadık Aslankara/ msaslankara@hotmail.com

Tiyatroyla yazın, bunun somutlanışı olarak sahneyle kitap birbirini iten, ötesinde birbirinden hoşlanmayan iki alan, bu alanlara özgü farklı iki düzlem...

36

... oyun, istediği denli metinden, yazıdan, kitaptan doğmuş olsun, yine de bağrından çıktığı "yazı"yı yok etmeye yöneliyor bir ölçüde...

Alanlar arasında yaşanan bu çelişki, sahnedeki oyunla dayandığı yazılı metin, kitap arasında da görülüyor. Üstelik olanca hızı, yoğunluğu, süregiden yarışçı tutumuyla... Buna göre oyun, istediği denli metinden, yazıdan, kitaptan doğmuş olsun, yine de bağrından çıktığı "yazı"yı yok etmeye yöneliyor bir ölçüde... Tiyatro, kendini var eden metne de karşı!

Tanrıyı yalanlamak olarak alınabilir bir bakıma tiyatronun yaptığı. Kutsal kitaplarca yazılı hale getirilen "Önce söz vardı" deyişini anımsamamak olanaksız burada. Tiyatro işte bunun

karşısında duruş sergileyen bilimle omuzdaşlık yapıyor bir bakıma, "Önce eylem vardı" diyor o da bilim gibi... Bir adım daha gidelim; kendi nedeni olan metne karşı oluşu kadar doğuştan oyun metni niteliği taşımayan, ama bir biçimde oyunlaştırılarak sahnelenen metinlere haydi haydi karşı tiyatro, düşman neredeyse! Diyelim bir Dostoyevski, Orhan Kemal romanını, Çehov, Sait Faik öyküsünü ya da Nâzım Hikmet, Orhan Veli şiirini oyunlaştırdınız değil mi, yandığınızın resmi. Tiyatro tepeden tırnağa düşman kesilecektir bir başka yazınsal türden kalkılarak yapılmaya çalışılan oyuna... Çünkü tiyatro eylem sanatı, eylemin derinleştirilip düşünceye dönüştürülmesi. Yazılı metinse

yazınsal sanatı imliyor daha çok. O halde sözcükleri ilmekleyerek düşünsel derinlik yaratıyor yazın, böylelikle sıçramalarla birikimlere ulaşıyor alımlayıcıda. Yazınla tiyatro arasındaki temel çelişkinin ana dayanağı, burada gösteriyor işte kendini. Düşünsel yoğunluğa ulaşma biçimleri, biçemleriyle yöntemi kesinlikle birbirinden ayırıyor onları... Bu çerçevede sergilenen iki oyun ilginç karşılaştırma olanakları getiriyor bizler için: Muhsin Ertuğrul'un, onunla ilişkilenenlerin anılarından çıkılarak oluşturulup Taner Barlas yönetiminde sergilenen İBB. Şehir Tiyatroları yapımı Benden Sonra Tufan Olmasın ile Sevim Burak'ın Yanık Saraylar adlı öyküler toplamından Naz Erayda'nın uyarlayıp tasarladığı, yönettiği garajistanbul yapımı Ya Seni


Ancak soru duruyor hâlâ orta yerde: Kitaba ya da metne bağlı olarak somutlanan bir çalışmada tiyatro sanatı ile yazın sanatı birbirine destek mi veriyor, birbiriyle sürtüşme mi sergiliyor acaba?

Bana sorarsanız, tüm iyi niyete karşın yapılan iş, "kitaptan okunan tiyatro" olarak kalıyor denebilir... Üstelik söz konusu bu "kitap" Muhsin Ertuğrul'u kuramcı, oyuncu, yönetmen, yazar, yönetici nitelikleriyle değil, algı evrenimizde tuttuğu yer bağlamında getiriyor önümüze. Sıradan bir yaşamöyküsü serüveni daha çok... Bu nedenle "kitap" haliyle kalıyor sahne üzerinde. En iyimser yaklaşımla kitabı seyrediyoruz, o kadar...

pe

Ama nedense sahne düzlemine çıkarılan metnin kim tarafından düzenlendiğini öğrenemiyoruz, çünkü adı belirtilmiyor çağrılıkta. Bu doğrultuda bir etkinlik gerçekleştirilirken hiç değilse görüş alışverişinde bulunulabilirdi Efdal Sevinçli'yle, danışmanlık istenebilirdi kendisinden. Herkesin her alanda bilgi sahibi olması olası mı? Muhsin Ertuğrul'a değgin iki kült kitabın yazarı Efdal Sevinçli: Meşrutiyetten Cumhuriyete Sinemadan Tiyatroya Muhsin Ertuğrul (Broy, 1987), Görüşleriyle Uygulamalarıyla Bir Tiyatro Adamı Olarak Muhsin Ertuğrul (Arba, 1990). Taner Barlas, derli toplu, düzeyli, ötesinde övgüye değer bir çalışma çıkarıyor kuşkusuz. Ne var ki, sahne, metni reddeden tiyatro sanatının ayak direyişine dönüşüyor denebilir bir bakıma. Kaldı ki verili koşullara bağlı yapılan sahne çalışmasında çok daha belirgin çıkıyor durum ortaya. Kimileri "okuma tiyatrosu" bağlamında alıp geçiştirebilir işi. Yapılanma sürecindeki modern tiyatro sanatından Muhsin Ertuğrul'un beklediği işlevsellikle çelişmeyeceği ortada bunun.

Kitaptan Oynanan Tiyatro... Galiba başarı, yazılı metne dayanıyor olmakla birlikte sahne gerçekliğini "kitapsız" kılabilmekten geçiyor tiyatroda...

a

Kitaptan Okunan Tiyatro... Benden Sonra Tufan Olmasın, Muhsin Ertuğrul'un anılarına seçtiği başlık. Bu anıların su yüzüne çıkışında yoğun emeği, gönüllü çabası, Muhsin Ertuğrul'a bağlılık duygusuyla Efdal Sevinçli'nin büyük rolü var.

Nitekim Kasım 1913 'te yayımlanan ilk yazısında dile getirdiği şu düşünce, onun tiyatrodan beklediği işlevselliğin ne olduğunu çok iyi ortaya çıkarıyor yanılmıyorsam: "Biz tiyatroyu bir mekteb-i edeb (eğitim yuvası) değil, adi bir mel'abe (oyuncak) zannettiğimiz için bugün zavallı memleketimizde tiyatro namına birkaç salaştan başka bir şeye malik değiliz." (Sevinçli, 1987, 29)

Bu çerçevede Sevim Burak'ın Yanık Saraylarından Naz Erayda'nın uyarlayıp tasarladığı, yönettiği; Kerem Kurdoğlu, Aslı Mertan'la birlikte oyunbükümüne (dramaturgisine) katıldığı Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse, metne dayanmakla birlikte sahnede bu yanı görülmeyen, belki de en çok bu yanıyla dikkati çekmesi gereken bir yapım bana göre.

cy

Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse adlı oyunlar...

bu bağlamda değerlendirilebilir. Ancak şöyle bir fark var iki yapım arasında: Ölüm ve Oyun, eyleme dayanıyordu yani kitapsızdı, oysa Benden Sonra Tufan Olmasın söze yaslanıyor yani kitaptan okunan tiyatro. Sahne plastiği olarak sorgulama biçeminin getirdiği çelişki, çatışma vb. güzelliklere karşın...

Şunu da eklemem gerek: İlle kitaptan okunan tiyatro yapılması gerekmiyor herhalde. Nitekim 1999'da bu kez ölümünün yirminci yılı anısına Ayla Algan, Kenan Işık, Erdal Özyağcılar üçlüsüyle o sıra doksanlarını süren Necdet Mahfi Ayral'ın, pek çok genç oyuncunun rol aldığı İBB Şehir Tiyatroları ile TAL yapımı Ölüm ve Oyun sunumu da

Sevim Burak'ın oyunları yok mu? Olmaz olur mu... Sahibinin Sesi, Everest My Lord, İşte Baş İşte Gövde İşte Kanatlar... Ama Naz Erayda, bunları bir yana bırakıp öykülerine yönelmiş Sevim Burak'ın. Burak (19311983) yalnız önemli bir öykücü, ötesinde üç beş İstanbul öykücüsünden biri değil yalnız, yanı sıra yaratıcılığı, taşkınlığı, uçlarla oynayışıyla da yazınımızın önemli bir imzası. Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse'yi Naz Erayda, Yanık Saraylar'daki öykülerden kesip ekleyerek verimlemiş değil. Kesinlikle yamalı bohça (eklektik) bir çalışma olarak alınmamalı oyun. Hem Sevim Burak'ın

Benden Sonra Tufan Olmasın, Muhsin Ertuğrul'un anılarına seçtiği başlık. Bu anıların su yüzüne çıkışında yoğun emeği, gönüllü çabası, Muhsin Ertuğrul'a bağlılık duygusuyla Efdal Sevinçli'nin büyük rolü var. 37


kendisini hem öykülerini aynı bir güzelduyusal kapta buluşturup sözü-metni-kitabı düşündürmeden seyircinin belleğinde eylemtiyatro arka alam oluşturmaya giriştiği, sunduğu bağımsız tiyatro yapısıyla yürekten alkışlanması gereken bir sahne plastiği kotarmış Erayda... Oyunun tanıtmalığında dile getirilen görüş de bu düşünceyi doğrular nitelikte zaten: '"Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse', Sevim Burak'ın ve 'Yanık Saraylar' adlı kitabındaki öykülerinin düşündürdüğü kavram/ çağrışım/ durumları/ kurgulamaya çalışarak başladı. Yalnızlık, paranoya, ölüm, azınlık olma hali üzerine kurgulanmış hareket, ses, söz, ışık, görüntü ve oyun parçalarından oluşuyor."

seyirciyi büyüleyip peşine takıyor, sürüklüyor da sürüklüyor... Görsel, eylemsel bütünlük içinde gelişen oyun, damıtık oyunculuklarla sahneyi taçlandıran oyuncularla da kanatlanıp uçuyor elbette. Başta Derya Alabora, Mustafa Avkıran, Övül Avkıran olmak üzere tüm oyuncular gerek sahne düzlemindeki oyunculukları gerekse video kurguda sergiledikleri kompozisyonlarıyla öylesine bütünleşiyorlar ki oyunla, koca bir insan-kent anıtı çıkıyor ortaya... Okuya Oynaya Yaşanan Tiyatro... Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse'de ortaya çıkan insankent anıtı, yaşanılan tragedik yarılmanın bir yansılaması aslında. İşte Naz Erayda, arkasına aldığı dramaturgi, oyuncu, video kurgusu desteğiyle görsel, işitsel tüm öğelerin katkısıyla bize bu yarılmanın oyununu sunuyor, kitabını değil! Yeni tiyatro mevsiminde sergileneceğini öğrendiğim oyun üzerine Cumhuriyet Kitap'ta da yazacağım ayrıca, Sevim Burak

cy

a

Dilsel, dinsel, ırksal parçalanmanın birey dünyasındaki iç yansımaları bağlamında sessiz sorgulamalar zincirlemesi biçiminde özetlenebilecek oyun, Sevim Burak tayfından süzülerek bizi İstanbul'la yüz yüze getiren bir ışık gölge oyunuyla başlıyor. Sonra sahneye çaldığı mayayla

pe

Ya Seni Rüyasında Bir Daha Hiç Görmezse' de ortaya çıkan insankent anıtı, yaşanılan tragedik yarılmanın bir yansılaması aslında.

öykücülüğüne özgülenmiş bir yazı odağında... Ama orada yer almayacak düşüncelerimi paylaşayım istedim bu yazıda en azından. Bütün bunların ardından diyeceğim ki, oyun kendi metnini sızdırmayan, ama bunu içinde tutup "Nerede?" sorusuna "Her yerde" gibisinden yanıt getirebilen bir sahne gerçekliğine dönüşmeli. Oyunda eylem, tiyatro kendini göstermeli, söz ya da metin-kitap değil! Eğer böyle olmuyor, siz oyuna baktığınızda eylemitiyatroyu değil de sözü-kitabı görüyor, duyumsuyor, seziyorsanız bilin ki tiyatro çok geridedir o oyunda... Demek ki yolumuz, kitaptan okunan ya da oynanan tiyatrodan okuya oynaya yaşanan bir tiyatroya doğru gidiyor... Aman ne güzel, ne güzel! Altyazı: Yeni tiyatro mevsimine dek "Sadık Seyirci"ye ara vereceğim yine. Yaz boyunca 11. Uluslararası Yaratıcı Drama Seminerinden yola çıkarak hazırladığım "yaratıcı drama" yazılarım yer alacak Tiyatro Tiyatro'da yalnızca. Sanatla dolu geçecek bir yaz dileğiyle...


a

İnceleme

pe cy

Yaratıcı Dramada

Alınan Bir Kuşaklık Yol

Sadık Aslankara / msaslankara@hotmail.com

Uluslararası Eğitimde Yaratıcı Drama Semineri, 28 Mart-1 Nisan 2007 tarihlerinde Ankara'da gerçekleş­ tirildi.

Çağdaş Drama Demeği'nin düzenlilik içinde iki yılda bir sürdürdüğü Uluslararası Eğitimde Yaratıcı Drama Semineri, 28 Mart-1 Nisan 2007 tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirildi. On yılı aşkın bir süre önce kurulan Çağdaş Drama Derneğinin, sanat eğitimbilimcisi İnci San öncülüğünde yola koyulan bir avuç kurucu üyesi tarafından, henüz ortada dernek de yokken başlatılan seminer etkinliklerinin tarihi 1985'e dek geri gidiyor. O sıralar AÜ. Eğitim Bilimleri Fakültesi çevresinde yine San'ın yol açtığı mayalanmayla başlayan Uluslararası Eğitimde Yaratıcı Drama Seminerleri, on birincisine ulaştı. Tam yirmi iki yıldır sürdürülen etkinliklerin dünyada bir benzeri de yok üstelik...

sahipliğini Ankara yaptı, hem de üç farklı salonda; Eğitim Bilimleri Fakültesi'yle Uğur Mumcu Caddesi'ndeki etkinlik salonlarında, bir de Ankara Üniversitesi Konservatuvar Salonu'nda. Çağdaş Drama Derneği, bu arada beni de konuk etti etkinlikler süresince Ankara'da, eski bir dramacı olarak. Karl Meyer, genel anlamda doğaçlama odaklı, Ines Hansel okulöncesi çocuklarına yönelik çalışan yaratıcı drama kılavuzlarıyla masal, öykü odaklı atölye çalışmaları yürütürken ötekiler, bir açıdan yüksek kur olarak niteleyebileceğimiz derinlikli drama çalışmalarıyla yüz yüze getirdiler katılımcıları.

Nitekim John Somers, atölyesinde "bağımlılık" Ancak ne basın yayın organlarında ne tiyatro kamuoyuyla tiyatroya yönelik süreli yayınlarda söz sorunsalı çerçevesinde çalışma yürütürken H. Ömer edildi bundan! Sizin gözünüze iliştiyse, kulağınıza Adıgüzel'le Ali Öztürk, "kültürlerarası iletişim" bağlamında "doğum-düğün-ölüm" izleğine yöneldi. çalındıysa o başka. Oysa yaratıcı dramaya gönül AB tarafından da desteklenen projede yedi Avrupa vererek yola koyulan bir avuç insan, avuçla ülkesiyle Türkiye'den toplam yirmi genç yer alıyordu sayılmanın ötesine geçti çoktandır. Gerçekten de katılımcı genç olarak. David Davis ise çalışmalarında gözlerini dünyaya yaratıcı dramayla açanların her Stanislavski ile Brecht'in tiyatro kuramlarının da biri, bugün birer drama kılavuzu artık... Öylesine yansıması eşliğinde Edward Bond'un tiyatro büyük, kocaman bir çığ yani... yaklaşımının eğitimde yaratıcı dramaya etkisi, özelde aile içi şiddet sorunsalı üzerinde yoğunlaştı. Sözünü ettiğim seminerlerin sonuncusunda da ev

39


Atölyeler, sayıları önceden belirlenmiş, kayıtları yapılmış katılımcılarla kuşatılmıştı... Her atölye, imece duygusunun etkisinde, katılımcılık ruhunun esintisiyle doluydu diyebilirim. Üstelik katılımcılar yüksek düzeyde verimlilik, yaratıcılık ekleyebiliyordu çalışmalara... Bu yazıda Karl Meyer'le Ines Hansel'in atölye çalışmalarından kimi notlarımı paylaşmak istiyorum sizlerle. Tiyatro kamuoyunun bu çalışmalardan haberi olsun, dağarına, bu bağlamdaki notlar da eklensin diye...

40

Yeniden pazar yeri koşuşturması. Yeniden el çırpma; katılımcılar yine hiç konuşmadan bu kez en gencinden yaşlısına sıralanıyorlar arka arkaya... Şaşılacak şey; grubun yarısından çoğunu 1980 ve 80 sonrası doğumlular oluşturuyor. Bu veri, katılımcıların hem 12 Eylül sonrasındaki biçimlenişine değgin ipucu veriyor hem de Çağdaş Drama Derneği'nin nasıl ağır bir süreci aşarak bugünlere geldiğini gösteriyor... Derken tek sıra halindeki grup gözler kapalı halde, hiç konuşmadan aralarındaki yarım ay düzenini bozmaksızın boy sırasına giriyor. Bu dokunma güven duygusunun da göstergesi elbette.

a

Karl Meyer'in atölyesi, dramacıların doğaçlama çalışmalarına yönelik yaratıcılıkları bağlamında katkı aldıkları, ufuklarını geliştirici bir çalışmayı içeriyor. Artık nereden geldiğimizi, birbirimizin boyunu Yaratıcı dramada yüksek kurlara katılanların bile posunu, ayak numarasını, göz rengini, içme eğilimini, yararlanabileceği bir atölye çalışması bu... hangi içkiyi yeğlediğini biliyoruz. Öyle ya birbirimizi tanıyoruz, birbirimize dokunduk. Bütün bunlar Karl Önce bedensel açılım, ardından ses açımı... Herkes Meyer'in derin dramaya geçiş öncesinde yalnızca halka halinde. Tartım eşliğinde her üye genel tartımla tanışma, kaynaşma amaçlı doğaçlaması. Bu kaynaşmanın, örtüşmenin ardından daha derin, uyumlu bir hareket eşliğinde hem adını hem de yoğunluklu yaratıcı drama çalışmasına geçilebilir bununla uyumlu, ötekilerden farklı bir tatlı adı artık. söylüyor. Ne denli yalnız da olsa bir düş içinde yaşayabiliyor insan. Meyer'in değerlendirmesine göre, atölye katılımcıları Katılımcılar hayali bir Türkiye haritası oluşturuyor Almanya'daki gruplara oranla çok daha uyumlu, salonda. Herkes haritada yerini belirliyor, kentinin, daha az kazalı hareket ediyor. Bu gerçek, yaratıcı mahallesinin, sokağının adını söylüyor. Zaten çok drama deneyimi açısından batı-doğu insanı arasındaki çeşitli illerden katıldıkları için gerçek bir Türkiye farkı koyuyor olabilir ortaya. Belki de bu insanların haritası çıkıyor ortaya. Doğaçlamada kim güven duyguları arasındaki farktan kaynaklanıyor olduğumuzu, nereden geldiğimizi bilmemiz, yanı sonuç. sıra tanışık olmamız önem taşıyor çünkü. Ben, Karl Meyer'in "Dün, Bugün, Yarın" kapsamında doğaçlama odaklı atölye çalışmasından bu kadarcık Dramacılar, hayali harita üzerinde karmakarışık bir bölüm aktarmakla yetiniyorum bu yazıda. yürüyor, ama birbirine çarpmadan. Giderek Meyer'in çalışmasından bir kesit de diyebiliriz buna. hızlanıyor, karmaşıklaşıyor yürüyüş. O, çalışmasını üç güne yayarak sürdürdü çünkü... Karl Meyer, ellerini vurduğunda grup yürümeyi bırakıyor, aynı göz rengine sahip olanlar ivedilikle Kuşkusuz eğlenceli bir çalışmaya dayanıyor Karl bir araya geliyor. Ama konuşma yok! Kimse birbiriyle Meyer'in atölyesi. Ama yine de Ines Hansel'in konuşmuyor. Komut üzerine yine karmakarışık bir çalışması, özünden yansıyan cıvıltıyla dikkati çekiyor yürüyüş başlıyor; hızlandırılmış ya da ağırlaştırılmış sanki... Çocuklarla, onların içten sıcaklığı yayılıyor pazar yeri yürüyüşü de denebilir buna. Meyer'in atölyeye, ondan. ellerini çırpışıyla bu kez ayakları aynı büyüklükte olanlar, bir sonrasında aynı burçtan olanlar bir araya Katılımcılar, atölyedeki çalışmaları okulöncesi geliyor. Kesinlikle konuşulmuyor ama. eğitimine taşıyacak, çocuklarla içli dışlı yaratıcı Pazar yeri dolaşmaları hızlı, yavaş sürüyor. Karl drama kılavuzları. Meyer el çırptıkça bu kez herkes içeceğine (çay, kahve, meyve suyu vb.) göre gruplar oluşturuyor. Ines Hansel, dramacılara bir masal anlatıyor: "Demir Bir yürüyüş daha, arkasından akşam buluşmalarında Çarık". Sonrasında birleştirilerek uzatılmış metrelerce yeğledikleri içkilere (bira, şarap, votka, rakı vb.) kâğıt seriliyor yere. İki sıra halinde. Okulöncesi göre bir araya geliyor grup üyeleri. Bütün bunlar eğitiminde yaratıcı drama rehberliği yapan otuz kadar olup biterken kesinlikle konuşmak yok! yaratıcı dramacı kapanıyor kâğıtların üzerine. Başlıyor

pe cy

Karl Meyer'in atölyesi, dramacıların doğaçlama çalışmala­ rına yönelik yaratıcılıkları bağlamında katkı aldıkları, ufuklarını geliştirici bir çalışmayı içeriyor. Yaratıcı dramada yüksek kurlara katılanların bile yararlana­ bileceği bir atölye çalışması bu...


Karl Meyer Atölyesi

masaldan imgeler düşürmeye. İsteyen, istediği yerine kâğıdın, masaldan usunda kalanı, neyse bu, olduğu gibi döküyor, çiziyor, boyuyor... İstediği boyutta, renkte nasıl bir figür, desen isterse artık. Herkes, kâğıdın boş bulduğu yerine bireysel olarak resmini yapıyor. Düşler birleştiriliyor kâğıtlarda, renk renk, çizgi çizgi... Çocukların düşlerine doğru uçuluyor belki de... İşte böyle nakışlıyor dramacılar kâğıtları, masaldan artakalan tatlarla... Yapılan çizimler masalın bölümlerine göre birleştiriliyor aralarında. Kırmızı kalemle sıra numarası veriliyor akış yönünde. Dramacılar, bütün resimlerin başında tek tek durup resmin, masalın hangi bölümüne ait olduğunu tartışıyor. Herkes kendi resmini masal içinde numaralandırınca başka bir düzeye sıçrıyor iş.

pe cy a

Resimler bir sıra da yetmediğinden iki sıra halinde duvara tutturuluyor, hep birlikte izlenerek değerlendiriliyor. Kimler kimler var katılımcılar arasında, üstelik ülkenin ta nerelerinden koşup gelmişler. Ines'e göre, çocuklarla çalışırken, resimlere numara vermek yerine, birbirinin devamı olanlar arasında kırmızı kalemle gezinilebilir. Burada önemli olan çocukların özgürlüğü. Onların, masalı içselleştirmesi. Öyküyü bütünlerken resimlenmeyen bölümlerini de tamamlayabilmesi. Çocuklar bunu çok seviyor, böylece öyküyü bir kez daha yaşıyor aynı zamanda.

Çocuklara kayıt konulmuyor bu nedenle. Sınır da çizilmiyor kesinlikle. Amaç onların yaratıcılıkları değil mi zaten? Hangisi, hangi bölümünü isterse yapabilir masalın. Çocukların özgürlüğü, yaratıcılığı çok etkileyici, heyecan verici. Resimler tek tek yapılabilir elbette, ne ki birlikte resim yapmaları çok daha yararlı çocukların.

Yalnız yaş gruplarına göre seçim yapılması gerekiyor. Okulöncesi çocukları için masal, okul döneminde öykü, sonrasında bunun daha gelişmiş biçimi düşünülebilir. Çocuklarla yapılan bu çalışma çok yaratıcı, çekici elbette. Ne ki onlara yönelik çalışma yapan dramacılarla birlikte bu bir ölçüde tutuk kalabiliyor. Tam bu sırada işte katılımcılardan Fatma Balcı atılıyor, bunun benzerini evde uyguladıklarını söyleyiveriyor; on dört yaşındaki kızı Beste yazdığı masalı anlatıyor, dokuz yaşındaki Doruk da resimliyor bunu.

Ama yaratıcılıktaki o heyecanlı yolculuğa birlikte çıkmak çok daha önemli değil mi?.. Evet, hiç azımsamamak gerekiyor; İnci San ve arkadaşları, ardılları 1985'ten bu yana bir delikanlının ömrünce yol almışlar yaratıcı drama alanında... Bir kuşaklık yol, dile kolay... John Somers'ın, H. Ömer Adıgüzel'le Ali Öztürk'ün, David Davis'in atölye çalışmalarına ise Tiyatro... Tiyatro... 'nun önümüzdeki sayılarında değineceğim...

Kuşkusuz eğlenceli bir çalışmaya dayanıyor Karl Meyer'in atölyesi...

41


pe cy

a

Avrupa Tiyatrosu

Cabaret Looking For Josephine

Fransız­ ca'ya çevrilen ve uyarlanan bu müzikalde oynayanlar ve de canlı orkestranın müzisyenleri hep Fransız. 42

Tilda Tezman / tildatezman@tiyatrodergisi.com.tr

Cabaret, Folies Bergeres'i Coşturuyor Willkommen, Bienvenue, Welcome to Cabaret Broadway'in en meşhur müzikali Cabaret, Sam Mendes'in çağdaş yorumuyla çok büyük sükse yapmıştı. Altı senede "Studio 54"te 2377 gösteri yapmış (1998-2004) ve 1998'de 4 tane Tony Awards ödülüne layık görülmüştü. Bu gösteri nihayet Paris'e, Folies Bergéres'e 26 Ekim 2006'da geldi ve başarıyla devam etmekte.

Fransızcaya çevrilen ve uyarlanan bu müzikalde oynayanlar ve de canlı orkestranın müzisyenleri hep Fransız. Folies Bergéres'in salonu 1930'ların Berlini'ndeki Kit Kat Klub havasına sokuldu: Küçük masalar ve üstlerinde küçük kırmızı abajurlar. Misafirleri salonda karşılayan kibar ve becerikli bir ağırlama ekibi; dekorun içine çok iyi uyum sağlayan canlı bir orkestra.


"ENFIN BROADWAY A PARIS" -Europe 1

Paris'teki Cabaret müzikalinde Sally Bowles'u yani Kit Kat Klub revünün başını çeken şarkıcıyı Claire Pérot canlandırıyor. Onun karşısında çok iyi donanımlı bir gösteri grubu var. Şovun diğer yıldızı ise karşılama protokolünün başını oynayan Fabian Richard. MCee rolündeki Fabian Richard'ın enerjisi inanılmaz; bir saniye bile soluklanmadan bazen en ön masalara, bazen de dansçılara sataşarak şova neş'e ve canlılık katıyor.

Sally Bowles de mekandaki yüzlerce erkek arasından Amerikalı bir yazara aşık oluyor. Eğlence, müzik, heyecan yaşanırken Nazizmin varlığı ağır bir şekilde gösterinin üstüne çöküyor.

cy

a

Bu prodüksiyonda seksen iki kişi görev aldı: Yirmi iki artist, on müzisyen, otuz teknisyen, yirmi yönetici. Joe Masteroff 'un hikayesini Jacques Collard Fransızca'ya çevirdi ve uyarladı. Sam Mendes sahneye koydu. Koreografısini Rob Marshall, müzik 1930'lu yılların başında Berlin'in Kit Kat Klub'üne direktörlüğünü ise Fred Lassen yaptı. her türden insan teşrif ediyor: Milyonerler, maceraperestler, dolandırıcılar v.s. Bu mekanda neş'e Gala gecesinin onur konukları Liza Minelli ve Marisa Berenson'du. 1972'de Bob Fosse'un yaptığı ve ağırbaşlılık iç içe geçerken fonda Nazizmin Cabaret filminin bu unutulmaz iki yıldızı Folies yükselişi ağır bir şekilde hissediliyor. Aynı anda cinselliğin ve yasadışı zevklerin bayağılaşması ile Bergeres'e nostaljik bir antre yaptılar. Davetliler arasında bulunan Alfredo Arias, Georges Moustaki, seks, fantezi, entrika ve müzikalin trajik hikayesi Sonia Rykiel, Jeanne Manson, Roman Polanski ve birbirine karışıyor. 30'lu yılların başında krizin diğerleri oyuncuları tek tek tebrik ettiler. eşiğindeki Almanya'da Nazizm bir kanser gibi büyürken, gençlik fütursuzca eğlenmeye devam ediyor. Kit Kat Klub revüsünü yönetmeye gelen

pe

Bir Jazz Masalı "Looking For Josephine" (Josephine'i Ararken) Senelerdir Paris'te "Opera Comique"i yöneten Arjantinli Jérome Savary, seyircisine yeni bir müzikalle nostaljik bir selam gönderiyor, aynı zamanda Josephine Baker efsanesini gündeme getiriyor.

Bir Fransız prodüktör "Revue Négre" (Zenci Rövü) gösterisinde çalışacak zenci bir dansçıyı aramak üzere New Orleans'a hareket eder. Bu dansçı kadın, rövüde efsanevi Josephine Baker'i canlandırmalıdır. Sahnede caza ve dansa övgü dolu tablolar birbiri ardına sıralanır. Bu gösteri Josephine Baker'in oynadığı "Revue Négre"in bir röprodüksiyonundan ziyade 20'li yılların aykırılığı üstüne yazılmış bir masal. O yıllarda zenciler beyazlara hoşça vakit geçirtebilir, onları oyalayabilir ama asla onların arasına karışamazdı. Bu masal bizi caz dünyasında güzel bir yolculuğa çıkarıyor ve New Orleans'ı mahveden "Katrina Kasırgası" dramıyla heyecanlandırıp, üzüyor. Katrina Kasırgasıyla mahvolmuş New Orleans'a gelen Joe, kalıntıların arasında Josephine Baker'in rolünü

üstlenecek zenci bir dansçı arıyor. Savary, hikayesini caz ve Josephine'den ziyade ırkçılık üstüne, zalim beyazlarla, mağdur zenciler üstüne kurmuş. Savary bir yandan 1925'te Paris'te "La Revue Négre'le kitleleri büyüleyen Josephine Baker efsanesini, bir yandan 2005 ağustosunda Katrina Kasırgası'yla yıkılmış bir New Orleans'ı, bir yandan Amerika'daki zencilerin durumunu, bir yandan cazın tarihçesini müzikaline taşıyarak çok fazla hikayeyi bir arada işlemeye çalışmış ve başarılı olamamış. Öyle ki seyirci ipin ucunu kaçırıyor. İlk yarıda oyuncular ustalıklarını bile gösteremiyor. Jérome Savary bu müzikali hem yönetti, hem de dekorunu yaptı. Amerika'dan sırf zencilerden oluşan bir dans grubu getirdi. Bütün zencilerin arasında rövü prodüktörünü canlandıran tek beyaz ise Savary'nin en yakın dostu Michel Dussarat. On kişilik bir dansçı grubu ve on kişilik bir müzisyen kadrosuyla oynanan bu gösteride Nicolle Rochelle (Josephine Baker'i oynuyor) ve Carmen Barika danslarıyla fark ediliyor.

Bu gösteri Josephine Baker'in oynadığı "Revue Negre"in bir röprodüksiyonundan ziyade 20'li yılların aykırılığı üstüne yazılmış bir masal.

43


cy a

İzlenim

8. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali'nden

Şenlikten İzlenimler Trabzon­ lular, tiyatrocuları yüreklerine basması yanı sıra olamazcasına konukse­ verliğini festival boyunca sergileledi. Buydu işte tiyatro... Yararını küçük büyük herkes fark etti.

44

pe

Üstün Akmen / ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Geçtiğimiz ayın ikinci günü Trabzon'daydım. Altı yıl boyunca "Karadeniz'e Kıyısı Olan Ülkeler"i kapsayan tiyatro şenliğinin "tiyatro buluşması" olarak tanımlanan başlığı, geçen yıl "festival" olarak değiştirilmiş; bu yıl ise "Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali" adında karar kılınmıştı. Kısa süre önce boş kalan müdür koltuğuna apar topar İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı Burak Karaman atanmış ve iki aydan da kısa bir süre içinde festivali toparlaması "talimatını" almıştı. Bu Yılki Etkinlikler "8. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali", kentin ünlü Atatürk Meydanı'nda başladı. Otelden alana giderken festival programına göz attım. Geçen yılın "festival"ine yanılmıyorsam ilk kez eklenen konferanslara, uluslararası tiyatro sempozyumlarına, resim, fotoğraf, dekor eskizi, kostüm, karikatür sergilerine bu yıl yer verilmemişti. Geçen yılki "Kanuni Evi"nin tanıtım toplantısı; klasik müzik ve Meydan Parkı konserleri, defileler, yanı sıra Ayasofya Müzesi'nde Trabzon günü gibi etkinlikler de yoktu. Ama Fransız pantomimci Frederic Herrera'nın; sanat yönetmeni, oyuncu, yazar, tasarımcı olarak tanınan Toby Wilsher'in; Almanya Mains Staats Tiyatrosu'nun yönetmeni Dieter Boyer'in, Londra Müzik ve Drama Akademisi yöneticisi Jonathan

Cfıadwick'in ve bizim Mehmet Ergen'imizin atölye çalışmaları programlanmıştı. Festivalin Açılışı Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun ilk müdürü, Devlet Tiyatroları Ankara Bölgesi eski müdürü değerli tiyatro ve seslendirme sanatçısı Murat Atak, o pek bilinen mükemmel ses tonu, tonlaması, diksiyonuyla açılışı yaptı, Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili ve Genel Sanat Yönetmeni Mine Acar'ı mikrofona çağırdı. Trabzon Valisi Nuri Okutan, Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu, Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun başarılı ve genç müdürü Burak Karaman da konuştu. Sonrasında bandonun peşine takılıp Atapark'a, Devlet Tiyatrosu'nun "Trabzon'unu yazan, çeviriler yapan, kuran, büyüten, yöneten hemşerisi" Haluk Ongan'ın adını taşıyan sahnesine kadar yürüdük. Sahnenin fuayesinde yöresel yemeklerle ağırlandık. "Kara Lahana Dolması", "Hamsi Kuşu", "Hamsili Kaygana", "Kuymak"... Veee Akçaabat Folklor Grubu'nun heyecan verici horon tepişi... Uğur Keleş, Mehter Müziği Eşliğinde Defile Düzenlemişti Akşam festival yemeğinde, ünlü oyun yazarımız Tuncer Cücenoğlu ve eşi Aygül Cücenoğlu,


Slovenya

a

Koreograf Sasha Evtimova ve Üstün Akmen

pe cy

Vakfıkebir ilçesinin lise müdürlüğünden sonra siyasete soyunmuş belediye başkanı Hayri Birinci, Mali Müşavir Sedat Gedik, Devlet Tiyatroları yönetmenlerinden Ensar Kılıç ile aynı masayı paylaştık. Trabzon Olgunlaşma Enstitüsü'nün defilesini, Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun başarılı sanatçılarından Uğur Keleş'in düzenlemesiyle ve Mehter Takımı'nın müziği eşliğinde seyre daldık. Trabzonlu ünlü müzisyen Fuat Saka "... gökteki yıldızları da/paylaşalım kızları/almışlar güzelleri/kalmış yaramazları/gökte uçan kuşlara da/arkadaş olamadım/uçan kuş yuva yaptı/kuş kadar olamadım..." diye türkü çığırdı, alkışladık. Az ilerimizdeki Düzenleme Komitesi'nden Sinem Şahin'e ve Erkan Taşdöğen'e, İsmail İncekara'ya, Galip Erdal'a, Burak Karaman'a, Yüksel Aymaz'a, Ayşe ile Murat Atak'a, Mustafa Uğurlu'ya selam verdik, selam aldık. Bu arada, ne yaptık ne ettikse Mine Acar'ın "teveccühüne" mahzar olamadık.

Evtimova'nın "Yasak Aşk"ı İkinci akşam Makedonya Opera ve Balesi yapımı "Yasak Aşk" başlıklı performansı izledik. Dünyada çok önemli bir sanat dalı olarak kabul edilen performans sanatını bu kere de koreograf Sasha Evtimova deneysel, yaratıcı sanatsal ifadelerle desteklemişti. Aynı zamanda topluluğun "prima ballerina"sı olan Evtimova, kendi içinde kendisinin boğulmasını önlemek için karanlığa ve sessizliğe sığındı olmadı; kendini hırpaladı, canını acıttı. Bütün bunları anlatırken disiplinler arası sınırları zorladı. Aşkı aradı, aşkı yaşadı, ihanete uğradı, aşağılandı; aşkı yeniden denedi, silkelendi, silkeledi, bekledi. On bir dansçı, nefeslerini mükemmel kullanarak ve bedenin daha önce keşfedilmemiş olanaklarını ortaya çıkararak birer birer ve hep beraber konuya yavaş ve yumuşak girişler sağladılar. Sasha Evtimova kontak dans, performans ve güncel dans tekniğinin harmanlanışından oluşan koreografisinde, dansçılarının fiziksel becerilerini pek güzel irdelemişti. Bedensel kontak, doğaçlama, performatif devinimlerle ve güncel dans tekniğiyle bedenin mekân ve zamandaki hareketi temel alınmıştı. Evtimova'nın akışkanlığı bozmadan bir teknikten diğerine yumuşakça geçişlerini ve tüm teknikleri aynı anda kullanılabilmesindeki becerisini kendisini öperek kutladım, üstüne üstlük bir de fotoğraf çektirdim. Laf aramızda, kimi tablolardaki senkronizasyon bozukluklarından söz etmedim.

Neden "Sersemler Evi" Festival, İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı "Sersemler Evi" ile başladı. Neden "Sersemler Evi", neden bir Türk yazarının oyunu değil, bilemem. Bilemem, çünkü o gün, Burak Karaman dahil tüm yetkililerin yüzünden düşen bin parçaya bölünmekte olduğundan, "bütün bu ahval ve şerait içinde" gidip: "Bu oyuna neden gerek gördünüz" ya da: "Festivali neden bir Türk yazarının oyunu ile açmadınız" diye soramazdım, sormadım... "Sersemler Evi"ni daha önce gördüğüm için bir kez daha seyretmedim. Yirmi üç yıl kadar Trestle Theater Company'nin Genel Yönetmenliğini üstlenen Toby Wilsher'in yazıp yönettiği "Sersemler Evi" ile ilgili olarak Trabzon seyircisinin yorumunu da dinlemek istemedim. Seyircinin ilgisini canlı tutacak tek olay örgüsü olmayan, konuşma şansları ellerinden alınmış Erkan Taşdöğen'le, Tülin Özen'le, Mustafa Uğurlu'yla, Kubilay Karslıoğlu'yla, Mehlika Balkan'la, İlkay Akdağlı'yla, Burak Karamanla, yani tüm mimikleri masklarının üstündeki tek duyguyla sınırlandırılmış oyunun oyuncularıyla da konuşma olanağı bulamadım, daha doğrusu bilinçli olarak olanak yaratmadım.

134 Yıllık Tiyatronun Oyununu İzledim Bir başka akşam Azerbaycan Ulusal Akademik Tiyatrosu'ndan Gürcü yazar Otia Ioseliani'nin "Keşke Araba Devrilmeseydi" başlıklı oyununu, tiyatronun yöneticisi Macbeth Bunyatov ile birlikte izledik. Kimse söylemiyor bari ben söyleyivereyim: Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Azerbaycan'da tiyatro, Avrupa standartlarıyla seviye tutturamıyor. Sistemi sevmiyorlardı, istemiyorlardı tamam, ama devlet dağıldıktan sonra hiç bilmedikleri durumlarla karşılaştılar. Kapitalizme geçişin zorluklarını bilmiyorlardı, çünkü o güne değin ekonomik problemlerle bizzat devlet ilgilenmişti, kendileri değil. Yeryüzünün en çok kitap okuyan ülkeleri arasında sayılırlarken, Sovyet Dönemi'ndeki devlet yayınlarının tirajları pazar ekonomisine geçtikleri için ciddi anlamda düşmüştü. Bugün sekiz milyonluk Azerbaycan'da tam yirmi altı devlet tiyatrosu vardı ve Macbeth Bunyatov, genel anlamda seyirci sayısında da bir azalma olduğunu yarım ağız söyledi. Macbeth'in yöneticiliğini yaptığı Azerbaycan Ulusal Akademik Tiyatrosu tam yüz otuz dört yıllıktı ve işte ben bu tiyatronun oyununu izledim. Yönetmene Verip Veriştirmek Oyunun sıradan altı konusunu, ilkel dekorunu, ışık

İkinci akşam Makedonya Opera ve Balesi yapımı "Yasak Aşk" başlıklı performansı izledik. Dünyada çok önemli bir sanat dalı olarak kabul edilen performans sanatını bu kere de koreograf Sasha Evtimova deneysel, yaratıcı sanatsal ifadelerle destekle­ mişti. 45


Şeriat Toplumunun Tiyatrosu Iran ise, festivale Mevlana'nın yaşam öyküsünden yola çıkılarak yazılmış on iki bölümden oluşan bir öyküyle gelmişti. On bir kişilik kadrolarıyla dans tiyatrosu tanımına ulaşamayan bir gösteriydi izlettirdikleri. Müziğe uyularak vücudun yaptığı ölçülü hareket dizisi miydi dans tiyatrosu ya da dans performans? Değildi elbette. Gösteriyi izlerken bir ara, İran Dramatik Sanatlar Merkezi'nin İslami totaliter rejim uygulanan ülkesinin tiyatrosunda erkeklerin kadınlarla aynı sahneyi paylaştırmış olmalarıyla avunur gibi oldum, gerçi üçüncü tabloda Moğol işgalindeki tahta kılıçlara, kamalara güldüm, ama beşinci tabloda Mevlana'nın (Nader Rajabpour) Karaman'da Gevher Hatun ile karşılaşmalarında Gevher Hatun'u canlandıran Neli Reyhani'nin işveli, cilveli oyun tutturuşuyla keyiflendim bile. Gel gelelim, Yönetmen Hossein Mossafer Astaneh'in "koreo-drama" denemek istemişti, ama denememişti. Bildiğimiz anlamdaki dans tiyatrosundan ayrılan bir koreografi biçemi yoktu. Tiyatroyu dansla birleştirmek istemiş, sanırım İslami nedenlerle görüntüden kaçınmış, dans-drama tiyatrosunda karar kılmıştı, ama olmamıştı.

Romanya

tasarımının kötülüğünü, butaforcu olarak program dergisine adı yazılan Hüseyin Melikov'un yaptıklarının sakilliğini falan hepsini geçtim, Gürcü yazarın oyununu sahneye taşıyan Behram Osmanov'un yorum elde etmek için birincil koşul olan sesleri, jestleri, değişik devinimleri, birbirine benzemeyenleri uyumlu hale getirmekteki beceriksizliğine şaşarak, içimden verdim veriştirdim. Oyunculuk derseniz, Agabo Bogveradze'yi canlandıran Siyavuş Aslan dışında, haydi Saqo karakterinde genç oyuncu Vefa Rzayeva'yı da sayayım, gerisi için "salkım saçak" deyimini kullanmakla yetindim.

olan aşk ile harekete geçişini, kulluğunun bilincine varıp "İnsan-ı Kâmil"e doğru yönelişini anlattığını Astaneh'in bilmediği kanısına vardım. Sema ederken kol açan semazenlerin sağ elleri dua eder gibi yukarıya, sol elleri aşağıya doğru açık durması gerekirken, neden iki ellerini de aşağıya doğru tutmaktadırlar anlayamadım.

cy a

İran ise, festivale Mevlana'nın yaşam öyküsünden yola çıkılarak yazılmış on iki bölümden oluşan bir öyküyle gelmişti. On bir kişilik kadrolarıyla dans tiyatrosu tanımına ulaşamayan bir gösteriydi izlettirdikleri.

pe

Ellerin Durumu Müzikli bedensel devinim var, görüntü yok! Konuşma yok, sözcük dahi yok. Bu durumda, ortaya konulması gereken özel dili işte böyle boşu boşuna arayıp durdum. Yönetmen Hossein Mossafer Astaneh, Doğu ülkeleri tiyatrosundan esinlenmişti, sinema biçemini benimsemişti. Konuşmayı öldürmüş, dansı konuşma haline çevirmeye çalışmıştı. Oyun sonunda on bir oyuncuyu da yürekten alkışladım, ama Hossein Mossafer Astaneh'in yaşamakta olduğu yörede yerleşik Pers kültürünü, felsefe yaşantısını içine sindiremediği kanısına vardım. Diğer taraftan Mevlevilerin Aczmendi'ler gibi dövünmeyip Semâ ettiklerini, Sema'nın müziğin nağmelerine uyup "vecde" gelip devinmek, kendinden geçip dönmek anlamına geldiğini ve simgesel olarak evrenin oluşumunu, insanın evrende dirilişini, "Yaratıcısına"

46

Trabzon'un Bir de Kent Tiyatrosu Var Devrisi günün akşamüstüsünde bir avuç tiyatroseverin 2006'nın Mayıs ayında kurduğu gencecik bir tiyatro olan Trabzon Şehir Tiyatrosu'nun oyununa gittim. "Bu kentin bir çocuk tiyatrosu, bir kadın tiyatrosu, bir işçi tiyatrosu, bir köy tiyatrosu olması gerek." diye düşünmüşler. Belediye ile uzaktan yakından ilgisi olmayan tiyatrolarında eğitim vererek oyuncu kazandırmayı, kent insanına tiyatroyu sevdirmeyi, gençleri kahve köşelerinden, kötü alışkanlıklardan uzaklaştırıp temiz, düzeyli ortamlara çekerek şiddetten uzak, topluma yararlı bireyler yaratmayı amaçlamışlar. Geçen yılın aralık ayından bu yana Dukovski'nin "Barut Fıçısı"nı oynamaktaymışlar. Yeni Başlanınca "Olur Böyle Vakalar" Oyunu sahneye Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçılarından Mesut Yüce koymuş. Koyarken, ne yalan söyleyeyim, metindeki karakterlerin sürekli gerginliğini, yıllardır dostluk içinde yaşamış o gergin insanları; her an karşı karşıya gelmeye hazır dostlukların altını yeterince çizememiş. Yugoslavya'nın acı gerçeğini, toplumun ruhsal ve psikolojik çöküşünü, Hitler'den sonra Avrupa'daki bu en iğrenç savaşın nedenlerini slayt gösterisi aracılığıyla vermeyi yeğlemiş. Uzun slayt gösterileriyse tempoyu kısıtlamış. Hiç yoktan nedenlerle sille tokat dövüşen, birbirlerine silah çeken, sefalet ve umutsuzluktan sıyrılma uğraşındaki Balkan halkına ilişkin beşinci, haydi bilemediniz altıncı öyküden sonra hafif çiklet tadı vermeye başlayan, ilginçliğini yitiren öyküler, sahne temposu da olmayınca sıkıcılığa mahkûm olmuş. 2. tabloda, Birinci Karakterin İkinci Karaktere: "Şarap ister misin" diye sorduktan sonra Votka şişesini eline alması; sonrasında İkinci


Karakterin Birinci Karaktere aynı soruyu yinelemesinden ve: "Evet" yanıtını aldıktan sonra dışarıya yönelmesi gibi mizansen hatalarından vazgeçtim, Mesut Yüce'nin çaresizlikten başvurduğu ve oyuncuların ataletiyle daha da battallaşan oyunda zorunlu olarak uyguladığı black-out'larla olmayan tempo eksiye kadar düşmüş. Tablo bitiyor, oyuncu hâlâ bekliyor... Tablo başlıyor oyuncu gene bekliyor... Selama geç çıkılır mı? Bu kadro selama da geç çıkıyor!

Romanya

a

pe

cy

Ostrovsky'nin Oyunu Aleksandr Nikolayeviç Ostrovsky'nin (1823-1886) 1850 yılında yazdığı ilk önemli oyunu "İflas Bayrağı"ymış. "Aile İçinde Kalsın" adıyla da bilinen bu oyun, dalavereci tüccar sınıfının yaşamını gerçekçi çizgilerle çiziyormuş. Sansürün hışmına uğradığı için tam on üç yıl sahnelenmesi yasaklanmış, ama daha sahnelenmeden yazarına olabildiğince ün getirmiş. Voronezh Devlet Akademik Tiyatrosu, işte bu oyunla geldi festivale. Çok merak ettim, gittim. Bizde İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci ya da Musahipzade Celal'in pek çok kez işlediği konuyu Anatoly Ivanov sahnelemişti. Dokuz kişilik bir "cast" ile oynanıyordu. Oynanıyordu da, daha salona girer girmez açık sahnede dönemsel görkem içindeki salonun ortasında kurulu sofrayı görüp "sükut-u hayal"e uğradığımı itiraf etmeliyim. Kötü yapılmış yapay elmalar, ekmekler, çilekler, çiçekler... Oyun başladı, Emektar Kadın Fominişna, evin genç kızı Lipoçka'nın ayaklarını yıkadı, daha doğrusu "mış" gibi yaptı, çünkü maşrapada su yoktu. Sonra sofrada su içmeyi oynadılar(!), sürahide de su yoktu. Ama gerçek gibi görünen votkaları ve şarapları yuvarladılar. Fominişna hiçbir işlevi olmadan orada duran semaveri bezle tuttu, göbeğine dayayarak götürdü, göbeği falan yanmadı(!). Ivanov, mimari doğruluk yönünden sahneden çıkışların bilinçli olmasını hiç mi hiç takmamıştı. Ayrıca bu çıkışlara bağlı dışta kalan bölümleri (salon kapılarını) kullanırken kafaları iyiden iyiye alt üst etti. Sahne trafiği birbirine girdi. Boshov'da Viatcheslan Zaytsev, katı kurallı olmasını bağıra çağıra ifadeye çalıştı. Anne Kondnavyevna'da Tatiana Chernyavskaya dengeli oyunculuk örneği verirken; Avukat'ta Anton Sergeyvic Malikov kusursuza yakın bir oyun sergiledi. Lipoçka'da Tatiana Belyaeva da iyiydi. İyi de, bu kadarı yeterli miydi? Ne yazık ki yetmedi. Evet, yetmedi ama, bir hatırşinaslık örneği olarak Eleştirmen Hayati Asılyazıcı'ya Voronezh Devlet Akademik Tiyatrosu "Dostluk Ödülü"nün ve Voronezh kenti belediyesinin kültürel ilişkilere katkısı nedeniyle "Teşekkür Belgesi"nin bizzat Anatoly Ivanov tarafından verilmesi konukları ve Trabzonluları pek sevindirdi.

Moldova

Neyse! Bu kadar eleştiri yeter. Madem ki bir işe soyunmuşlar, inanıyorum mutlaka başaracaklar. Oyunculuklara gelecek yıl oyunlarını izleme olanağı bulursam dokunurum. Ama Özlem Şahin kızıma bir önerim var. Yeteneğini gördüm, tamam da beni dinlerse mutlaka ses-nefes çalışmalı, yoksa bu işi bırakmalı.

Daniel Enache Badale'den Mükemmel Oyunculuk Örneği Festival kapsamında Trabzon Devlet Tiyatrosu yapımı Harold Pinter'ın "Gel Git Dolap"mı; Gürcistan Liberty Tiyatrosu'nun "Çocukların Gözüyle Dünya"sını, Bulgaristan Voskresinnia Tiyatrosu'nun "Jop"unu ve yine Bulgaristan'ın Sava Ognyanov Devlet Tiyatrosu'nun "Albena"sını seyredemedim, ama Romanya Mihai Eminescu Tiyatrosu yapımı Torbacı Ivan - Ivan Turbinca" başlıklı oyununu izledim ve pek sevdim. Mihai Pastramagiu'nun yazdığı, Ion Sapdaru'nun yönettiği oyunda, Tanrı ile

anlaşıp ölümü gırgıra alarak "şeytana pabucunu ters giydiren" yaşlı asker Ivan'ın serüveni anlatılıyordu. "Onuru utançla, savaşı barışla değişmeyin" iletisinin salgılandığı oyun müthiş temposu, mükemmel oyunculukları, yönetmenin sahne üzerindeki her ânın bir anlamı olduğunu bilmesiyle dikkat çekti. Gerçekten de, Ion Sapdaru seyirciye düşünme nedeni vermeden, bütün olup bitenlerin zorunluymuşçasına görünmesini sağlayacak biçimde, hiçbir şeyi zorlamaksızın öyküyü sahnelemişti. On dört kişilik oyuncu kadrosu içinde İhtiyar Gooseberry'de Gheorghe Frunza müthiş plastik yüzüyle ve jestini, hareketini, vurgusunu bir kere dahi birbirine karıştırmaksızın verdiği oyunla kadronun bir adım önüne geçiyordu. Daniel Enache Badale ise, duygularını, iradesini, aklını, daha doğru deyimle tüm varlığını harekete geçirerek bir Ivan çizmişti. Hem de, abartıya fevkalade yatkın bir rolü sürekli kontrolünde tutarak... İçsel tekniğin gizi ve özü Badale'nin oyununda gizliydi. Oyundan sonra olanak bulup, duygularını her daim harekete geçirmesini, bu sayede fiziksel çalışmasına yaşam veren yönelimler bulmasını kutlayamadım, ama onu çok çok alkışladım. Alkışlarımın diğer bir bölümüyse öbür dünyaya ilişkin olarak gündelik gerçeğin yerine

...bir hatırşinaslık örneği olarak Eleştirmen Hayati Asılyazıcı'ya Voronezh Devlet Akademik Tiyatrosu "Dostluk Ödülü"nün ve Voronezh kenti belediyesi­ nin kültürel ilişkilere katkısı nedeniyle "Teşekkür Belgesi"nin bizzat Anatoly Ivanov tarafından verilmesi konukları ve Trabzonlu­ ları pek sevindirdi. 47


Çin

"ikame gerçeklik", çifte gerçeklik; "kılık değiştirme" olarak karakterlerin temel güdüsünü oluşturan maskları için Gelu Rasca'ya ve Polonya'ya mı, Çekoslovakya'ya mı ait olduğu sürekli tartışılan halk dansı Polka'dan mükemmel bir koreografi yaratan Victoria Bucun'a yolladım.

Roman­ ya'nın Oradea Devlet Tiyatrosu, festivalde 2006-2007 sezonu oyunların­ dan Anton Çehov'un "16 Numaralı Koğuş"u ile yer aldı. Bir saat elli dakika süren oyunda anlatıcı kullanılmasaydı daha mı iyi olurdu... 48

pe cy

a

"16 Numaralı Koğuş" Romanya'nın Oradea Devlet Tiyatrosu, festivalde 2006-2007 sezonu oyunlarından Anton Çehov'un "16 Numaralı Koğuş"u ile yer aldı. Bir saat elli dakika süren oyunda anlatıcı kullanılmasaydı daha mı iyi olurdu, gösterinin ertesi günü oyunu romandan uyarlayan ve yöneten Petru Vutc_r_u ile biraz tartıştık. Uzuuun mu uzun repliklere bir de anlatıcının anlatımı girince oyun sıkıcı olabilirdi. Olabilirdi diyorum, çünkü hiç de sıkıcı değildi oyun. Nedeni, iyi oynanıyordu. İyi oynanmasaydı bu oyuna oyun demez, hiç kuşkunuz olmasın "devinim katılmış okuma tiyatrosu" derdim. İnsanların içinde bulunduğu kötü koşulların değişmesi için herkesin sorumluluk duyması ve bir şeyler yapması gerektiği; güçlügüçsüz ilişkisi; şiddete karşı olunamaması halinde şiddetin kişinin kendisine döneceği iletilerini kapsayan oyunda, 115 yıl sonra hâlâ "... en aşağılık durumun en yüksek düzeyini" yaşamakta olduğumuza tanık olduk. Raghin'de Volin Costin'i; Anlatıcı'da, Hemşire'de ve Dariuşka'da Elvira Platon-Rimbu'yu, ama özellikle Gromov'da Richard Balint'i izlemenizi doğrusu isterdim.

bilmişti bilmesine de, nedense oyunun ana eksenini bireyin vicdanı ve karanlık yanlan arasındaki çatışma üzerine kurmamıştı. Yine de evrensel özellikler taşıyan, kasabada somutlaşan kokuşmuş sistemin, yozlaşmayı normalleştirmiş bir devlet işleyişinin, gücünün farkında olmayan ve asıl çelişkileri görmekten uzak bir halkın ideolojilerini seyircinin rahatça algılamasını zeki yöntemlerle sağladığını söyleyebilirim. Absürd öğeleri, insanın: "Ne ilgisi var bunun gerçeklikle," diyemeyeceği öğeler arasından seçmiş, kim ne derse desin, oyunu kaba çizgili bir fars olarak işlemekten dikkatle kaçınmıştı. Hassas terazi "hassasiyetinde" grotesk biçem içine oturturken de, grotesk unsurları sulandırmaktan, Hlestakov'u basit bir vodvil serserisi olarak tanımlamaktan ciddiyetle, dikkatle, özenle kaçınmıştı. Ama nedense bir imlemeyi defalarca yinelemiş, yeni bir dramatik unsur yaratma çabasının merkezine yerleştirdiği kopuk düşünce gücüyle, bu düşünce gücünün ötesinde duran gerçeği içinde toplayan sahne imgelerinin dilini aramak, deşmek, gerçeğin altını üstüne getirmek uğruna, örneğin Hlestakov'u ilk tanıdığımız tabloyu olamazcasına uzatarak seyirciyi tam anlamıyla "baydı". Ancaaak... "Black-Out"lardan dikkatle kaçınarak dinamik bir reji yaratmış, mükemmel de bir oyunculuk elde etmişti.

Moldovalıların Gogol Yorumu Devletin isimsiz otoritesinin insanlar üzerinde yarattığı korkuyu öne çıkaran Nikolay Gogol'ün (1809-1852) 1836 yılında yazdığı "Müfettiş"i gecelerden bir gece Moldova'nın Eugene Ionesco Tiyatrosu yapımı olarak izledik. Belediye başkanı, yargıç gibi doğrudan devlet hizmetinde çalışanların yanı sıra; tüccarlar, toprak ağaları ve benzerlerinin dolayısıyla bu insanlardan çıkarı olan kişilerin arasında doğal olarak sürüp giden karmaşık ilişkiler "malûm olduğu veçhile" ne yazık ki günümüzde de sürüp gitmekte. Sahneye koyan Petru Vutc_r_u, Gogol'ün oyunda görülen sert gerçekçi, devlet parodisi biçiminde beliren tutumuyla, oyun hakkında yazdığı yazılarda ve mektuplarda görülen yarıromantik, maneviyatçı söylem arasındaki çelişkiyi pek çözememiş gibi geldi bana. Çözemediği için de köşe dönmeciliğin, rüşvetin yükselen değerler olduğu 1800Ter Rusya'sını eserlerinde acımasızca eleştiren Gogol'ün, diğer yandan çözüm ve umut üretebilecek bir toplumsal odak bulamaması ve bu nedenle "yarıromantik", giderek "maneviyatçı" söyleme sürüklendiği gerçeğini de yakalayamamıştı. Gerçi Gogol'ün dingin dil yapısını sahne diliyle süslemesini

Çinlilerde Umduğumu Bulamadım Festivalin son iki gecesinden birinde izlediğimiz Şangay Dramatik Sanatlar Merkezi, doğrusu bende ciddi anlamda hayal kırıklığı yarattı. Yönetmen He Nian, Nick Yu'nun yazdığı "Köpeğin Yüzü"nü büyük ölçüde simgelere baş vurarak ve ezgi, sözsüz oyun sanatlarından yararlanarak sahnelemeye çalışmıştı, ama bu çalışmaya kimse tiyatro diyemezdi. Nian'ın çalışmasında sessiz sinemadaki içerik ile oyuncuların kinestetik performansları arasındaki bire bir ilişki bile tutmamıştı. Karakterlerin fazla kaçan fiziksel ifadeleri, belirgin hareket motifleri bu "çocuk oyunu" niteliğindeki çalışmaya tüy dikti. Alkışlarken, bunları yazabilmek için içimin içime sığmadığını duyumsadım. Esasında: "Trajedinin kaynağını oluşturan mitten yola çıkarak temel aşk üçgeni üzerinde odaklanır," diye konusunu özetin özeti olarak özetleyebileceğim "Medea"yı Slovenya'nın Mini Tiyatro'sunun nasıl yorumladığınıysa sakın ola sormayın. Daha doğrusu açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü. Mükemmel Organizasyon Bütün bu anlattıklarım elbette eleştirmen gözlüklü izlenimler. Festivalin değerini kapanış balosunda gözlemledim ben. Ayrı dillerden, ayrı dinlerden, ayrı göreneklerden insanlar birlikte dans etti, gecenin sonunda birbirlerine sarılıp veda etti. Trabzonlular, tiyatrocuları yüreklerine basması yanı sıra olamazcasına konukseverliğini festival boyunca sergiledi. Buydu işte tiyatro... Yararını küçük büyük herkes fark etti. Bu arada bilinmeyen bir gerçek daha vardı ki, Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun müdürü Burak Karaman ve "atom karıncaları", o gece ayakta alkışlanmayı daha ilk geceden hak etmişti.


a

İnceleme

Türkiye'de Oyun Yazarı Yetişmediğine İnananlara Karşı Bir Gösteri II

Emine Özacar / emineozacar@hotmail.com

pe

Oyun Yaz Festivali'nin Birincisi, 31 Mart - 8 Nisan 2007 tarihleri arasında gerçekleş­ tirildi. Etkinlikle ilgili yazımızın ikinci bölümünde, festivale katılan genç yazarlarla, festivalin kendilerine katkılarını konuştuk.

cy

Türkiye'nin En Genç Oyun Yazarları Sanat yönetmenliğini Mehmet Ergen'in gerçekleştirdiği I. Oyun Yaz Festivali 31 Mart - 8 Nisan 2007 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Festivale ilişkin tanıtım bilgilerini, festivale katılan genç oyun yazarlarının görüşlerini Tiyatro... Tiyatro...'nun Mayıs 2007 sayısında aktarmıştım. Yazının ikinci bölümünde, festivalin genç yazarlara katkıları ve etkileri üzerine konuştuk. Bu projenin yazarlığınıza ne gibi etkisi oldu? Cem Düzova: Öncelikle kendime güvenim arttı. Daha çok okuyup, daha eleştirel olmaya başladım. Yazılarımda estetiği biraz daha ön plana çıkarmaya başladım. Toprak Işık: Tiyatro ile ilgili bildiklerimin neredeyse tamamını bu projede öğrendiğimi söyleyebilirim. Öykülerimde çok diyalog kullanıyordum ama bir oyunun nasıl kurulacağını bilmiyordum. Bu proje sayesinde hem tiyatro ile ilgili teorik bilgi edindim hem de kendi oyunumu yazmaya teşvik edildim. Şahan Ağar: Başladığım bir şeyi bitirebilmiş oldum. Meltem Yıldırım: Daha önceleri hiçbir malzememe kıyamazdım. Öyle ki bazen bir oyunun yapısına yediremediğim bir malzemeyi güçlükle kenara ayırır ama asla atamazdım. Christine Harmar Brown bir workshopta yazdıklarımızı okutuyor ve öneriler getiriyordu. Bir arkadaşımızın yazdığı metni dinledi. Sonra tekrar okutup, bazı cümleleri tamamı ile atmasını söyledi. İş bittiğinde

belki koca bir paragraftan geriye yalnızca birkaç cümle kalmıştı ve evet bu haliyle de metin, aynı duyguyu ve anlatılmak isteneni veriyordu. O gün bir cesaretle oyunumda aynı tekniği kullandım ve boşlukların, sessizliklerin bir oyun metnini nasıl tamamladığını, dahası nasıl etkili kıldığını gördüm. Bu bilgiye sahip olabilirsiniz ama bazen bunu uygulamak için gereken cesareti içinizde bulmayabiliyorsunuz. Irmak Bahçeci: Projenin tetikleyici bir etkisi olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca workshoplarda değişik yazım teknikleriyle çalışan yazarların fikirlerini öğrenmek aydınlatıcı oldu. Asmin N. Singez: Şiir, deneme, öykü türlerinde çalışmalar yaparken bir çeşit ruhsal göç yaşarım. Benim bu göçlerim oyun kurgusu yaparken daha farklı boyutlara geçmeme neden olur. Özellikle betimleme yapma arzumu dizginleyemediğimde ortaya değişik yazım türleri çıkıyordu. Bir tiyatro oyununda istediğim her şeyi görselliğe de dökebilme şansının olması olağanüstü bir durum bence. Bende bu yönde de olumlu gelişmeler oldu. Özüm Hatipoğlu: Oyun yazma konusunda beni çok geliştirdiğini ve teknik anlamda ilerlettiğini düşünüyorum. Ayrıca başka oyunları okumada ve değerlendirmede de yeni bir bakış açısı kazandırdı.

49


Asmin N. Singez

Cem Düzova

Philip Arditti

Toprak Işık: Festivaldeki, oyunun üçüncü okumasıydı; özelikle ilk iki okumadan sonra oyunda ciddi değişiklikler yaptım. Keşke böyle yazsaydım dediğim kısımları dönüp tekrar yazdım. Okumalarda oyuncuların karakterlere getirdiği yorumları görmenin çok yararlı olduğunu fark ettim. Örneğin Cemil karakterini canlandıran oyuncu benim kafamdakinden farklı ama o kadar güzel yorumladı ki, ikinci okumadan sonra tekrar yazarken kendi kafamdaki karakteri değiştirdim. Şahan Ağar: Evet, çok oldu. Bu oyun baştan yazılması gereken bir oyun zaten bence.

Barış Toraz: Oyun okumaları sırasında oyuncunun etkisini açık şekilde gördüm. Ben aslında komik bir oyun yazdığımı düşünmü­ yordum. Güldürece­ ğini tahmin ediyordum ama bu kadar fazla olacağını tahmin etmiyordum. 50

pe cy

a

Deniz Altun: Sadece yazımıma değil, hayatıma topyekün bir etkisi oldu. Oyun yazarları çok şanslı, çünkü yazdığı her şeyi sahnede görme olanağına sahipler. Çok derinlerinizdeki, suskun çığlıklar, kuytulardaki acılar, ince sızılar açığa çıkıyor, paylaşılıyor. Yapayalnız, örselenen, tanıksız kurbanlar, sessiz sedasız, tek bir söz bile edemeden göçüp gidenler can buluyor sahnede. Ve siz böyle bir yansılamanın ana yaratıcısı olarak sorumluluğunuzu yerine getirmenin tuhaf ama buruk tadını alıyorsunuz. Bize böyle yazmanın yazarlık olduğu gösterildi. Dünyayı bulunduğumuz yerden, buradan, kendi kalbimizden algılayabilirimizin önemli olduğu fark ettirildi. Gerçek bir oyun yazabilmek için çok ama çok büyük bir cesarete de sahip olmak gerekiyor. İşte tam burayı, işte tam şu anda hissettiğimi, hiç de kaçamak yapmadan, anlatmalıyım diye düşünmeyi öğreniyorsunuz.

Barış Toraz: Proje öncesinde çağdaş sanat diye absürd ya da postmodernizmi ön planda görüyordum. Ancak; bu bakış açısının yanı sıra sade, anlaşılır ve anlamlı olmasını istiyordum. Proje ile sosyal gerçekçi bir tarzın da kabul görebileceğini ve hatta bu şekilde yazılmasının daha iyi olabileceğini anladım. Proje sayesinde bu konuda cesaret kazandım diyebilirim. Alper Pala: Reklam sektöründe gerek bütçe, gerekse iş kalitesi bakımından sürekli tasarruf vardır. Bir ilan metnini ele alacak olursak, ne kadar az ve anlaşılır yazarsanız, o kadar makbul bir yazar olursunuz. Proje sayesinde aynı şeyin tiyatro metni için de geçerli olduğunu öğrendim. Şakayla karışık söylemek gerekirse biraz hayal kırıklığı olmadı da değil. Ama daha kısa diyaloglarla daha fazla şey anlatabilmeme olanak sağladı söz konusu proje. Zaman zaman dayanamayarak kantarın topuzunu kaçırsam da Mehmet Ergen tarafından frenleniyorum. Metin yazarken sıfır hata gerekiyor. Aksi halde seyirci affetmiyor. Bunu da okuma tiyatrosunda gördüm. Volkan Sarıöz: Çoook, her şeyi yazıyordum, umarım bundan sonra yazmam... Daha çok yazmalıyım... Oyun okumaları sırasında kendi metniniz hakkında ne düşündünüz. "Burası olmamış keşke şöyle yazsaydım" dediğiniz oldu mu? Cem Düzova: Mehmet Ergen'in okuma tiyatrosundan amacı da bu zaten. Yazarı metni ile yüzleştirmeye çalışıyor. Bu yüzleşmede yazar ne kadar kendisine karşı acımasız olursa o kadar iyi olur. Tabii ki Mehmet Ergen'den fırsat bulup, kendime karşı acımasız davranamadım. Çok kesti oyunumu, çoook...

Meltem Yıldırım: Yazdıklarımı tamamlamış gibi hissetmem kendimi. Dolayısıyla oyun okunurken ortadan kaybolmak istedim. Oyunum hep hayranlıkla izlediğim olağanüstü bir cast tarafından okundu. Yine de metindeki kusurlar, çapaklar kulağıma her dokunduğunda yok olmak istedim. Ankara'ya döner dönmez kararımı verdim, eve kapandım ve şimdilerde oyun üzerinde yeniden çalışıyorum. Irmak Bahçeci: Oyuna nasıl yaklaşacaklarını, gülüp gülmeyeceklerini bilmiyordum. İzleyenler oyuna ısındılar ve eğlendiler. Ancak oyunun iki düzlemi arasında kopukluk olduğunu gördüm. Bunu gidermek için üzerinde tekrar çalışmam gerektiğini fark ettim. Asmin N. Singez: Okuma, oyunun sahnelenmesinden önce yapılması çok gerekli bir şey. Yazar için çok olumlu bir durum, bir yüzleşme. İşte bu esnada rahatlıkla kendinizi eleştirebiliyor, eleştirilebiliyorsunuz. Belki oyunumun sonunu, geliştirme amaçlı farklı bir boyuta çekebilirim. Bu aşamada yazdıklarımdan pişmanlık duymuyorum. Mutluyum. Özüm Hatipoğlu: Beğendiğim yerler de oldu ama beni rahatsız eden, daha farklı yazmam gerektiğini düşündüğüm de çok yer oldu. Oyunu kendi kendime okuduğumda gözden kaçırdığım çoğu şeyin farkına okumalar sırasında vardım. Deniz Altun: Oyunumun yönetmeni projenin de Sanat Yönetmeni olan Sevgili Mehmet Ergen'di. O tam bir lokomotif. Beni ve oyunumu çok iyi anlayıp yorumladı. Oyuncular her biri birbirinden değerli sanatçılardı. Çok onur duydum. Her duyguyu benim tasavvurumdan da iyi aktardılar. Çok büyük bir eksiklik göremedim oyunda. Birkaç küçük ayrıntı. Onları da sıcağı sıcağına düzelttim. Bu açıdan faydalı oldu. Barış Toraz: Oyun okumaları sırasında oyuncunun etkisini


açık şekilde gördüm. Ben aslında komik bir oyun yazdığımı düşünmüyordum. Güldüreceğini tahmin ediyordum ama bu kadar fazla olacağını tahmin etmiyordum. Daha önce yapılan provalar sırasında "burası olmamış" dediğim yerler oldu. Ama festival sırasında belki heyecanlı olduğum için böyle bir şey hissetmedim. Alper Pala: Kesinlikle oldu... Yazarken size sempatik gelen bir espri izleyiciye soğuk gelebiliyor. Diğer taraftan yazdığınız bir bölüme de aşık olmamanız gerekiyor. Aşık olup uzatırsanız, salonda anında sandalye gıcırtıları başlıyor. Kendi kalene gol atmak gibi bir şey. Volkan Sarıöz: Şaşırdım. Beğenmeyecekler, ne bu diyecekler diyordum. Kendime güvensizliğimden değil, kendimi anlamsız bir fanusa sokmuşum. Hikaye ilginç bi'şey ne kadar üzerinde durursanız o kadar uzuyor, bitmiyor, bir yerde terk etmek gerekiyor. Başka hikayeler de var anlatılacak. Metninizin seyirci ile buluşması nasıl bir duygu. Okumaların sonunda çevreden nasıl tepkiler aldınız? Cem Düzova: Oyunun oynanma saati yaklaştıkça bir panik, bir korku aldı beni. Ya beğenilmezse korkusu. Kaba bir söylemle "Bu muydu?" tepkisi. İngiltere'de de, İstanbul'da da bu korku yakamı bırakmadı. Herhalde bundan sonra da hiç bırakmayacak. Onun için iyi işler yapmak zorunda hissediyorum kendimi. Neyse ki her iki okumada da çok olumlu tepkiler geldi. Özellikle kadınlar çok etkileniyorlar ve hafif gözyaşı damlaları oluyor gözbebeklerinde.

Volkan Sarıöz: Harika, en ilgimi çeken eleştiri, "basit bir hikayeyi, büyük bir hikaye gibi dinledim" cümlesiydi. Festivalde okunan oyunları ise genç yönetmenler yönetti. Bakın onlar neler söyledi: Oyunları yönetirken en çok neye dikkat ettiniz? Philip Arditti: Sadece Tamar'la Vestan'ın karşılıklı sahnelerinde onları ayağa kaldırdım. İlk gece olduğu için biraz daha hareket olmasını ve oyunun insanların hayalinde görsel olarak canlandırılmasını istedik. Oyunun motoru olan aşkın öbür sahnelerden daha güçlü olarak ortada olmasını tercih ettik. Bir de kavalımız vardı. Kaval aşka vesile olduğu için önemliydi. Okuma tiyatrosunun bütün amacı oyunu dinleyebilmek ve oyununun sahnedeki halini hayal edebilmek. Seyirciye nasıl bir prodüksiyon olacağı konusunda fikir vermek ve oyundaki malzemeleri ortaya çıkarıp onlara gösterebilmek. Amaç bir iki gün prova sürecinde mümkün olduğu kadar net ve anlaşılabilir kılmak. Deniz Altun: Asmin Singez'in "Kısırdöngü" adlı oyununu yönettim. Yazarın oyunu yazma amacını, duygusunu en doğru şekilde aktarabilmekti bütün meselem. Her iki tarafın, yazar ve oyuncu, yaratımlarını, ortak izdüşümlerinden de yararlanarak estetik beğeniye uygun biçimde harmanlayıp sunabilmeli. Bu, benim dikkatimin odak noktasıydı.

a

Toprak Işık: Sahnede sizin yarattığınız karakterler konuşuyor ve insanların canlı tepkilerine tanık oluyorsunuz. Açık söylemek gerekirse, gururlanıyorsunuz. Tepkilerin olumlu olması sizi yazmaya devam etmek için isteklendiriyor. Oyunumun mizahi bir üslubu vardı ve izleyenler güldüler. Daha sonra bana ulaşanlar çok beğendiklerini söylediler. Tabii şunu da göz önünde bulundurmak lazım: Kimse oyununuzun çok kötü olduğunu söylemek için sizi bulmaz. Yani oyununuzu beğenmeyenlerden haberdar olmanız zor.

benzetmek gerekirse, takımını kenardan seyreden teknik direktör gibi hissettiğimi söyleyebilirim. Arkadaşlarımdan gelen tepkiler ise olumlu. Ancak amiyane tabiriyle konuşmak gerekirse, 'yemiyorum' elbette. Çünkü ilk oyunum olması nedeniyle yapmaları gerekeni yapıyorlar. Camiadan insanların tepkisi ise daha keyifli. Çünkü daha yapıcı. Hataları 'dan' diye söylediler ki oyun sırasında benim de gördüğüm hatalardı.

cy

Onur Karaoğlu: Yönettiğim oyun Volkan Sarıöz'ün "Ağaç"ıydı. Temel gereklilik oyunun hikayesinin ve karakterlerinin seyirci tarafından kesin, net ve doğru biçimde anlaşılmasıydı. Yapılan okuma, oyun hakkında metni dinleyenlere genel bir fikir vermeliydi.

Şahan Ağah: Sıkıntılı bir duygu. Fazla bir tepki alamadım. En fazla on beş kişiye okundu zaten.

Seçil Honeywill: Ben "Alevli Günler" ve "Fesleğen Çıkmazı"nı yönettim. Bu bir okuma tiyatrosu şeklinde olacağından en basit haliyle sunmak istedim. Önemli olan doğru okunması ve oyunun ruhunun yansıtılmasıydı. Aksesuvar ya da herhangi bir şey kullanmadım. Bir tek "Fesleğen Çıkmazı"nda müzik kullandım. Çok iyi oyuncular ile çalışma fırsatı bulduğumdan ve metinler iyi yazıldığından çok zor olmadı.

pe

Meltem Yıldırım: Orada zaman hiç akmıyormuş gibi gelen o okuma süreci boyunca soluğumu tuttum ve bekledim. Ardından seyircinin ve oyuncuların tepkisi beni inanılmaz rahatlattı.

Irmak Bahçeci: Bir oyunun seyirciyle buluşması bir bütünlük hissi de veriyor çünkü metin sahneye çıktığı zaman amacını gerçekleştirmiş oluyor. Seyircilerden destekleyici, olumlu tepkiler aldım. Oyunun kusurları üzerine öneriler almak da faydalı oldu. Bir oyuncu, oyunda konu edinilen durumdan haberi olduğunu ve otuz yıldır var olan bu yasa hakkında kimsenin bir şey yapmadığını söyledikten sonra bana bunu ele aldığım için teşekkür etti. Bu bile benim için çok gurur vericiydi Asmin N. Singez: Bu oyunları yazmadaki asıl amaçlardan biri de insanlarla buluşturmak ise, bunun gerçekleşmesi olumlu duygular yaşatıyor. Tepkiler de güzeldi. Özüm Hatipoğlu: Olumlu tepkiler aldığım gibi bazı noktalarla ilgili eleştiriler de aldım, bu da insanın kendini geliştirmesi bakımından önemli. Deniz Altun: Sanırım izleyenler de beğendi. Tepkiler iyi geldi. Okuma tiyatrosu olmasına rağmen bir iki kişi ağladığını, çok etkilendiğini belirtti. Barış Toraz: Sonuç itibariyle bu oyunu yazarken seyirci ile buluşmasını hedefledim. Sahneleneceğini düşünerek yazdım. Festival kapsamında seyirci ile buluşması tabii ki bana büyük bir haz verdi. Alper Pala: O bambaşka. Dedim ya... İlle bir şeye

Serkan Öz: Barış'ın "Ben Patronum" oyununu yönettim. Barış, yani yazarın derdi, anlatmak istediği popüler kültür eleştirisi, her zaman kafamı kurcalayan bir şeydi. Seçil ve ben kast için çok uğraştık. Böyle genç bir ekipte doğru kast çok önemliydi. Doğru kastı bulduktan sonra teksti en iyi şekilde nasıl anlatır, yeni bir oyun olarak bu festivalde en iyi halde tanıtırız diye çalışmalara başladım. Tekste var olan bazı ağdalı alanların altını çizerek grotesk durumlar yaratmaya çalıştık. Böylelikle teksti traji komedyayla seyirciye daha kolay aktarabileceğimizi ve akabinde hem bizim hem de seyircinin eğlenebileceği bir paylaşım alam yaratabileceğimizi düşündüm. Mümkün olduğunca az parantez içi okuyup ritmi hep ayakta tutmaya çalıştık. Gökçe Durat: "Kuduz"u yönettim. Benim için, daha doğrusu bu festival için, önemli olan yazarın kafasında olanları en yakın şekilde dinleyiciye aktarabilmekti. Yazarlar da ilk kez dinleyici ile buluşacağı için metinlerde anlatmak istediklerini daha net nasıl ortaya çıkarabileceğimiz üzerine çalıştık. Bu sürecin en önemli adımların bir diğeri de hangi rolü kimin okuyacağına karar vermekti. Bunun için de mümkün olduğunca doğru isimleri bulmaya çalışarak yolumuza devam ettik.

Asmin N. Singez: Bu oyunları yazmadaki asıl amaçlardan biri de insanlarla buluşturmak ise, bunun gerçekleş­ mesi olumlu duygular yaşatıyor. Tepkiler de güzeldi.

51


pe cy a

Tanıtım

Roland Schimmelpfennig

"Geçmişten Gelen Kadın" Zeynep Aksoy / z_aksoy@yahoo.com

Birçok yaşıtı Alman oyun yazarı gibi tiyatroyu okulunda okuyan ve reji, yöneticilik, dramaturji gibi tiyatronun farklı alanlarında çalışan bir ekolden geliyor...

52

Roland Schimmelpfenning genç Alman oyun yazarlarının en romantik ve masalsı biçemlilerinden biri olarak nitelendiriliyor. Oyunlarına verdiği adlar bile onun bu özelliğinin bir kanıtı: Geçmişten Gelen Kadın, Uzun Bir Zaman Önce Mayıs'ta, Ebedi Maria, Bahar Giysili Kadına İş Yok... Birçok yaşıtı Alman oyun yazarı gibi tiyatroyu okulunda okuyan ve reji, yöneticilik, dramaturji gibi tiyatronun farklı alanlarında çalışan bir ekolden geliyor. 1967'de Göttingen'de doğan Schimmelpfennig liseyi Münih'te bitirdikten sonra İstanbul'a geldi ve Bizim Almanca dergisinde redaksiyonda, sonra TAZ gazetesinde İstanbul muhabiri olarak çalıştı. 90'lann başında Münih'te Otto Falckenberg Schule'de reji öğrenimi gördükten sonra Münih Kammerspiele Tiyatrosu'nda reji asistanlığı sonra da genel sanat yönetmeni yardımcısı olarak görev yaptı. 96'da Kammerspiele'den ayrıldı ve serbest yazar olarak çalışmaya devam etti. 1999'da Berlin Schaubühne'de yazar ve dramaturg olarak görev yapmaya başladı. 2001 'den beri de Berlin Sanat Yüksekokulu'nda öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Çok üretken bir yazar ve ilk oyun yazmaya başladığı yıllardan beri

yirmi dile çevrilen, dünyanın birçok ülkesinde sahnelenen on sekiz oyun yazdı, dört de radyo oyunu. Biçimle çok oynayan, belli bir tarz yerine birbirinden çok farklı kurgu ve tatlarda eserler veren, Dadaist ve absürdden şimdi ve buradanın gerçekçiliğine, antik çağ tiyatro geleneği öğelerinden sinema diline zengin bir palete sahip, dili ekonomik kullanan, metnin yarattığı durumu ve atmosferi karakterler ve diyalogdan daha fazla önemseyen, gerçekle gerçekdışını tuhafça harmanlayan, kendini hemen ele vermeyen ve açık uçlu metinler yazdıkları. Schimmelpfennig'in ilk kez 2004'te sahnelenmiş, geçtiğimiz aylarda Mitos Boyut tarafından yayımlanan ve Dot'ta okuması yapılan "Geçmişten Gelen Kadın"ı eksenini ilk bakışta çok gerçekdışı gözüken bir kabusun gerçekleşme ihtimali üzerine kuran bir oyun: Yirmi dört yıl önceki sevgiliniz bir gün ansızın kapınızı çalıp "biz bir zamanlar bir çifttik ve hâlâ öyleyiz" derse neler olur? On dokuz


fonksiyonunu fazlaca kullanarak bir kurgu yaratıldığı izlenimi veriyor ve karakterler de, oyunun ana teması diyebileceğimiz geçmişin şimdideki yıkıcı varlığı da bu kurgu zorlamasından zarar görüyor. Birçok eleştirmen tarafından Schimmelpfennig'in başyapıtı olarak değerlendirilse de "Geçmişten Gelen Kadın" okunduğunda bu değerlendirmeye layık görülmesini haklı çıkaracak bir şey sunmuyor ve yazarın çok daha yaratıcı öğelerle bezeli diğer oyunlarının arasında çok da öne çıkmıyor. İyi bir rejisörün elinde sahnelendiğinde dahi vasatın bir adım ötesine geçebileceğine dair herhangi bir umut vaat ettiği de söylenemez.

pe

cy a

yıllık evli Frank ve Claudia çifti başka bir ülkede yaşamak üzere taşınmalarının son detaylarıyla uğraşırken Frank'in bir delikanlıyken sonsuza kadar seveceğine söz vermiş olduğu "yaz aşkı" Romy Vogtlaender kapıda belirir ve aradan geçen yıllarla yaşananları hiçe sayarak Frank'i geri ister. Çiftin genç oğlu Andi'yle sevgilisi Tina arasındaki ilişki Romy ve Frank'in yirmi dört yıl önce yaşamış olabileceklerinin bir yansıması görevini üstlenirken önce fars gibi başlayan oyun zamanda geri dönüşler, diyalog ve sahne tekrarlan ile ipuçlarını verdiği bir bilmece tadında hızlı ve trajik bir sona doğru ivme kazanıyor. Dikiş yerlerini belli eden bir kurgu bu, bilinçlice öyle, aşkla ilgili en banal klişeleri biraz da umarsızca göz kırparak alabildiğine kullanıyor, karakterleri gerçek yaşamdan insanlar gibi değil "oyun karakterleri" gibi konuşturuyor, oyun yazma tekniğinin kendisini oyunun bir teması olarak dışavuruyor. Zaafı, çok formüle edilmiş ve hesaplanmış, çok "okullu" biçeminde yazarlık dehasına dair bir pırıltıdan pek de nasibini almamış olması. Geri dönüşler ve tekrarlar özgün bir form arayışından çok bilgisayarın "kopyala-yapıştır"

"Geçmişten Gelen Kadın", Roland Schimmelpfennig, Mitos Boyut Yayınları. Not: Schimmelpfennig'in "Geçmişten Gelen Kadın" isimli oyunu, 25 ve 26 Nisan günleri DOT'ta, Uğur Polat, Tülay Günal, Mine Tugay, Güneş Berberoğlu ve Adıhan Şentürk tarafından okuma tiyatrosu olarak sunuldu. Yazarın da katıldığı etkinliklerin ardından bir söyleşi gerçekleştirildi.

yusuferadam fotoğraf sergisi mavikum kitabevi

cihangir caddesi yıldız apt. no: 13 cihangir/beyoğlu 212 25144 40 53


54

Tiyatro Avesta Osman Doğan / osmandogan 2341@hotmail.com

İzleyenlerin kimisi, muhalif çizgilerinden dolayı çabamız. Tiyatro Avesta proje grubudur. Bir projeye alkışlamış onları; kimisi kullandıkları dilin memleketi başlamadan önce oyuncu ve teknik kadroyu böleceği korkusuyla yaptıkları işlere muhalif olmuş... topluyoruz ve Tiyatro Avesta o proje dahilinde oluşan Ancak, onlar kimseye aldırmadan sadece tiyatro herkesin grubu oluyor. Bu durumda grubun genel yapmaya çalışıyor. Oyunlarını Kürtçe sahneleyen anlamda bir sahibi falan olmuyor. Bütün çalışanların Tiyatro Avesta 'dan söz ediyorum sizlere. Cihan Şan, ortak grubu oluyor. Remzi Pamukçu, Özgün Yarar ve Aydın Orak'tan oluşan topluluğu, kurucusu Aydın Orak'tan Kürtçe tiyatro yapmak radikal bir karar bana dinleyelim. göre. Nasıl karar verdiniz bunu yapmaya? Ben ilk tiyatro oyunumu Kürtçe oynadım ve Kürtçe devam ettim. Öyle görünüyor ki bu hep böyle devam Avesta ne anlama geliyor? Kürtlerin en eski inançları Zerdüşt inancının kutsal edecek. Fakat daha önce belirttiğim gibi Kürtçe tiyatro yapmanın özel bir nedeni olmasıyla birlikte, kitabıdır Avesta. Genel olarak, yaratımla ilgili bir anlam taşıyor. Biz de kendi çapımızdan yaratımlar aslında ulaşmak istediğim tiyatronun kendi dilidir. yapmaya çalıştığımız için bu ismi kullanmaya karar Fakat şu da bir gerçeklik ki Kürtçe'yi daha iyi kullanıyorum ve sahne üzerinde karakteri daha çok verdik. özümsüyorum. Bunu da Kürtçe'nin anadilim olması ve Kürtçe'min Türkçe'mden daha yaşlı olmasına Tiyatro Avesta'yı bize tanıtır mısınız? 2003 yılında birkaç arkadaşla birlikte kurduk Tiyatro bağlıyorum. Avesta'yı. Türkçe bir oyunla başladık tiyatro serüvenimize, genel anlamda Kürtçe tiyatro yapmak Aslında Kürtçe tiyatro yapmak pek de radikal bir istediğimiz için ikinci ve üçüncü oyunumuzu Kürtçe durum olmasa gerek. Sahnede kullandığınız dili sahnelemeyi planladık. aşan bir dilin olduğunu gözardı edemeyiz. Fakat bir yönüyle de haklısınız çünkü Kürtlerin varlığını tartışan zihniyet, Kürtçe'nin olmadığım ve olmaması Kürtçe'ye uyarladığınız oyunlar nelerdir? Gogol'un "Bir Delinin Güncesi" oyununu uyarladık. gerektiğini düşünerek sizi o dilden mahrum edebilir Burada tiyatromuzun teatral duruşu tamamen sahne ve sizi o dili kullandığınıza kullanacağınıza pişman üzerindeki oyun tasarım sürecindeki estetik kaygıdır. edebilir. Yani dilleri aşıp sahne diline ulaşmaktır tiyatrodaki

pe

"Kürtçe tiyatro yapmanın özel bir nedeni olmasıyla birlikte, aslında ulaşmak istediğim tiyatronun kendi dilidir. Fakat şu da bir gerçeklik ki Kürtçe'yi daha iyi kullanıyo­ rum ve sahne üzerinde karakteri daha çok özümsüyor um."

cy a

Söyleşi

'Dilleri Aşıp Sahne Diline Ulaşmaktır Çabamız"


Kürt sorununun çözümüne yaklaşmış oluruz. Tüm dünyada ve Türkiye'de rahatlıkla oynanan bir oyunu, doğup büyüdüğümüz ülkede oynamamıza tek engelin kullandığımız dil olması, inanın çok acı verici bir durum. Yapmak istediğimiz tek şey, sanatımızı anadilimizle sergilemek. Neden aynı oyun İngilizce, Fransızca sahnelendiğinde sorun olmuyor? Her şeyin düzeleceğine dair ümidiniz var mı? Bu sorun nasıl çözülecek sizce? Bu sorunun çözümü ve düğümü sistemdedir. Ne zaman Kürtçe tiyatro yapmamızı normal karşılasalar, Gogol'u Kürtçe sahnelememiz en tabii hakkımız sayılırsa, o zaman bu işin çözüleceğine inanabiliriz. Bunların hepsi birbiriyle alakalı durumlardır. Ne yaparsanız yapın ilginç ve tehlikeli sayılmaz ama "Kürt" kelimesi duyuldu mu, hem tehlikeli hem de ilginçsiniz. O zaman size cüzamlıymışsınız gibi bakılır. Bu da kişi/sistem/halklar arasındaki mesafeyi uzatıyor.

cy a

Son yıllarda yaşanan olumlu gelişmeler, Kürtçe ve Kürtçe tiyatro üzerindeki baskıyı hafifletmedi mi? Bu zihniyetin bir yönüyle ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Ama bazı gerici güçler bu mantıkta ısrar ediyor. Bir de bu coğrafyanın zenginliği olarak görmemiz gereken bir dilin eriyerek gitmesine göz yumarak, kendi gerçekliğinin çok uzağında vicdan azabı çekerek beklemektense bütün baskı ve zorlamalara rağmen radikal duruşumuzu sergilemek istiyoruz. Şayet bu yapılan radikallik ise... Sonuçta sanat yapıyorsunuz ve o sanata çelme takmaya çalışanlar ya da ölümle tehdit edenler tarih boyunca var olmuş. Bu durumları konuşurken maalesef kendi teatral kaygılarımızı unutuyoruz.

Kürt Tiyatrosu'nun oluşum sürecini ve şu anki durumunu kısaca anlatabilir misiniz? Kürt Tiyatrosu Türkiye dışında temsil imkanı bulabiliyor mu? Okuyup araştırdığım kadarıyla -tabii sadece Türkiye'deki Kürt tiyatrosu açısından söyleyebilirim1918'de "Meme Alan" adında bir oyun yazılmış. 1959'da Musa Anter "Kara Yara" adında bir piyes yazmış. Fakat bunlar nerede ve ne zaman sahnelenmiş pek bilgiye sahip değilim. 1990'larda Mezopotamya Kültür Merkezi 'nin açılmasıyla Kürtçe tiyatro ciddi anlamda yapılmaya başlanıyor. Bu mekanda birçok oyun sahnelenmeye başlıyor. Dünya klasikleri Kürtçe'ye çevrilip sahneleniyor. Uluslararası festivallere katılıyorlar ve birçok turne yapılıyor. Şu an Türkiye'de birçok kurum ve grup Kürtçe tiyatro yapıyor. Tabii Kürtçe tiyatro sadece Türkiye'de yapılmıyor. Avrupa, Rusya, Kuzey Irak, İran, Suriye ve dünyanın birçok yerinde Kürtçe oyunlar sahneleniyor. Fakat Kürtlerin zorunlu olarak göç sonucunda dünyanın birçok yerine dağılması, onları birbirinden haberi olmayan birey ve insan topluluklarına dönüştürdü. Yani Kürtçe tiyatroyu sadece biz yapmıyoruz. Sadece İstanbul'da beşten fazla Kürtçe tiyatro yapan grup var.

pe

Oyunu sahneye hazırlarken ya da sahnelerken, kendi içinizde ya da dışarıdan bir sorunla karşılaştınız mı bugüne kadar? Tiyatronun hiçbir zaman sorunları bitmez. Her şeyden önce malumunuz, tiyatronun ekonomik sorunları var. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destek verip vermediği bizim tiyatro için pek bir şey ifade etmiyor. Çünkü her yıl verilen ödenek sadece bu yıl çıkmadı. Biz de buna tepki gösteren tiyatroların yanında yer aldık. Kürtçe tiyatro hiçbir yerden ödenek almıyor, alamıyor. Bu da en büyük sorun bence. Büyük prodüksiyonları sahneleyemediğimizden Grotowski'nin 'yoksul tiyatro' tekniğim kullanıyoruz. Yani her şeyin oyuncu olduğu bir tarz. Oyuncu dışındaki her şey bahane...

Tabii burada salon sıkıntısı çekiyoruz. Bir salonu kiralamak için bin dereden su getirmek zorunda kalıyoruz. Salon Kürtçe bir oyuna tahsis edileceği için olmadık evraklar, emniyet ve kaymakamlık arasında gereksiz mekik dokumalar, bir de buna çok pahalı olan salon kirasını katarsak buyurun size sorunlar manzumesi, tiyatrodan eser kalmaz haliyle. Tiyatro, halklar arasında da bir kaynaşma yaratabiliyor mu? Aslında halklar arasında pek sorun olduğunu söyleyemeyiz. Burada sistemler ve halklar arasında bir sorun var, bu da Kürt sorunudur. Bunu şöyle dillendirebilirim; Kürtçe tiyatroya ne zaman devlet tarafından ödenek çıksa, ne zaman salon almamız kolaylaşsa, ne vakit yaptığımız şeyin sanat olduğu, sadece dilinin bu ülke vatandaşlarından bir kısmının kullandığı dil olduğunu kabul edilirse işte o zaman

Yaşar Kemal'in "Teneke" oyununu Kürtçe'ye çevirdiniz, neden bu oyun? Sahnelemeyi düşünüyor musunuz?

"Bir salonu kiralamak için bin dereden su getirmek zorunda kalıyoruz. Salon Kürtçe bir oyuna tahsis edileceği için olmadık evraklar, emniyet ve kaymakam­ lık arasında gereksiz mekik dokumalar, birde buna çok pahalı olan salon kirasını katarsak buyurun size sorunlar manzumesi, tiyatrodan eser kalmaz haliyle."

55


Seyirci profiliniz nasıl? Genç-yaşlı? Anlamakta güçlük çekiyorlar mı, tepkiler nasıl? Şimdi seyircinin profilini belirtmek sanırım biraz güç. Çünkü belli kemikleşmiş seyircimiz yok. Veya şöyle de söylemek mümkün; bizim seyirci hâlâ gişeden bilet alıp oyuna gelen bir seyirci değil. Biz genelde oyun biletlerimizi elden satmaya çalışırız. Bu durum, oyuna harcamamamız gereken bütün enerjiyi, afiş ve bilete harcamamıza neden oluyor. Seyirci genellikle beğendiğini söylüyor. Oyunlarımızda seyirci sorunu çekmediğimiz tek yer Kürtlerin yaşadığı yerleşim yerleridir.

56

cy a

pe

"Medya bizi genellikle görmezden gelir. Yani ya Kürtçe olduğu için ilginç karşılar ve haber yapar ya da görmezden gelir. Oyunları­ mızın içeriği ve teatral sahneleme biçimiyle pek ilgilenmez­ ler genellikle."

Bu sorunlar nedeniyle pes etmeye yaklaştığınız anlar oldu mu? Amatör ve hiçbir yerden destek almayan bir grupsanız ve tabii ki Kürtçe tiyatro yapıyorsanız, bazen şu soruyu soruyorsunuz kendinize; "Ben niye herkes gibi normal bir işe girmedim de tiyatro yapıyorum?" Evet. Bu sorunun cevabı da; "Ben Teneke, idealizm ve baskın güç arasındaki mücadeleyi herkes değilim." Yani herkes maddiyat peşindeyken sizin tiyatro sanatını icra etmeye çalışmanız büyük anlatıyor. Çukurova'daki ağalık kültürüne ağır bir bir delilikten başka bir şey değildir. Bence bu sanatı eleştiridir Teneke. Konu ve aksiyon olarak çok hoşuma gitti. Yaşar Kemal ile ilk görüşmemizde ona da bu şartlarda ancak deliler yapar. Onun için "Bir Delinin Güncesi" dedik ve her gün zihnimizin faklı oyunu çevirmeyi istediğimi söyledim. O da yerlerine, deliye, yani bize ait olan günceleri yazdık. çevirmeme izin vereceğine söz verdi. Bu oyunu Onun için bazen, bu delilik nereye kadar diyebiliyor sahnelemeyi istiyoruz. Fakat bunun ekonomik alt yapısını ayarlamak biraz güç gibi görünüyor. Yani insan. Ama şunu da belirteyim ki siz ne kadar, bu oyuna sponsor olabilecek bir kurum veya şirket bırakmak isteseniz de o sizi bırakmıyor. bulduğumuz an, oyunun provalarına başlayacağız. Turnelerde ilginç olaylarla karşılaşıyor musunuz? Turnelerimiz genellikle maceralı oluyor. Son Mersin Söyleşiden önceki sohbetimizde Yaşar Kemal turnesinde, oyundan birkaç saat önce dekorlarımızı mantığının Kürtçe'ye daha yatkın olduğunu kurarken terörle mücadele ekibinden polisler geldi belirtmişsiniz. Bu düşünceye nasıl vardınız? Yaşar Kemal'le ilk görüştüğümde benimle sohbetin ye dekorların içini aramak istediklerini söylediler. başından sonuna kadar Kürtçe-Türkçe anılarından İstemeyerek de olsa izin verdik. Çünkü elimizde önemli ve 'tehlikeli' notlar vardı. Oyun dekorumuzu bahsetti. Ve bana Dengbeji çağrıştırdı. Türkçe'nin aradılar ve en sonunda notları buldular. Fakat notlar arasına serpiştirdiği Kürtçe kelimeleri o kadar uyuyordu ki bana bu iki dilin kardeşliğini, tıpkı iki oyun kahramanımız Aleksy İvanoviç'indi, yani "Bir kültürün birbirlerine kız alıp vermeleri gibi birbirinden Delinin Notları"ydı. Ne notları ne de bizi aldılar. beslendiğini anımsattı. Yaşar Kemal Türkçe yazan Geçtiğimiz yıl Diyarbakır turnesine gittik. bir Kürt yazardır. Havaalanında bizi karşılayacaklardı. Beş kişi uçaktan indik, bavullarımızı aldık. Çıkışa doğru yürüyor, Umarım yakın zamanda aradığınız desteği gözlerimiz de bizi alıp otele götürecek kişileri bulursunuz. Medyanın Kürtçe Tiyatroya karşı tutumu nedir sizce? Sizi desteklediğini düşünüyor arıyordu. İki taksi şoförünü göndermişlerdi bizi alması için. Ellerindeki kağıtlarda isimlerimizi musunuz? gördük, şöyleydi; Cihan Şan, Remzi Pamukçu, Bilindiği üzere Türkiye'deki tiyatro yeterince Özgün Yarar, Aydın Orak ve Nikolay Gogol... medyada yerini alamıyor. Hatta günlük çıkan gazetelerin kültür-sanata ne kadar basit yaklaştığını da biliyoruz. Medya bizi genellikle görmezden gelir. Çok teşekkür ederiz Sayın Orak. Yani ya Kürtçe olduğu için ilginç karşılar ve haber (İletişim: 0535 685 26 06 / tiyatroavesta@gmail.com. yapar ya da görmezden gelir. Oyunlarımızın içeriği Şehit Muhtar Mah. Nane Sk. No: 5 Kat: 4 ve teatral sahneleme biçimiyle pek ilgilenmezler Beyoğlu/İstanbul) genellikle. Bu durumda oyun günlerimizden kimsenin haberi olmuyor ve salona da az seyirci geliyor. Tiyatro haber siteleri ve bazı muhalif gazete ve dergiler dışında medyanın desteğini ya da bu konuda Aydın Orak duyarlılık gösterdiğini söyleyemem. 1982 doğumlu. 2000'e kadar tekstil sektöründe çalıştı ve tiyatro çalışmalarına bu arada devam etti. Bunun sonrasında Mezopotamya Kültür Merkezi'nin düzenlediği tiyatro eğitimi kursu elemelerini geçti. Bazı televizyon dizilerinde bölüm oyunculuğu yaptı. Ahmet Soner'in Pervane, Aykut Düz'ün Çalsın Davullar ve Erbay Gül'ün Vicdansızlar adlı televizyon filmlerinde rol aldı. 2003'te arkadaşıyla Tiyatro Avesta'yı kurdu. "Bir İshaksın Bir Cemil" adlı oyunu sahneledi. İstanbul Üniversitesi ÖKBK Tiyatro kolu öğrencilerine eğitmenlik yapan Orak, Arzela Kültür Merkezi'nde genç oyuncu adaylarına koçluk yapıyor. 2006'da Bakırköy Halk Eğitim Merkezi Tiyatro Oyunculuk sertifikasını aldı. Tiyatro Avesta'nın Bir Delinin Güncesi oyunuyla 10. Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali'ne katıldı.


Çocuk tiyatrosu

Editör: Nihal Kuyumcu nihalkuyumcu@yahoo.com

Farkında mısınız sevgili seyirciler, son zamanlarda şu iki kelime ne çok telaffuz edilir oldu: "Çocuk Tiyatrosu". Festivaller, toplantılar, söyleşiler, buluşmalar... Mart ayının ortalarından bu yana sürekli bir yerlerde çocuk tiyatrosu festivalleri düzenleniyor, haberler geliyor. Neredeyse yetişemiyoruz ... Geçen ayki sayımızda Küçük muhabirimiz Melih Demirkanlı'nın Ankara'daki festivalle ilgili görüşlerine yer verdik. Belki de bu işi daha sık yapmalıyız. Özellikle oyunlarla ilgili görüşleri bizler için çok önemli. Sevgili Melih, bundan sonra da görüşlerini bizimle paylaşmanı bekliyoruz. Mart ayında Eskişehir Belediye Tiyatrosu'nun düzenlediği Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali'nden sonra, 19-23 Nisan tarihleri arasında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları bir şenlik düzenledi. Bu yıl 23.'sü düzenlenen şenliğin üst başlığı "Elim Sende" idi. Çocuklar kadar ebeveynlerin de düşünüldüğü şenlikte, veliler için fuaye söyleşileri düzenlendi. İBŞT'nin sezon içinde sergilediği oyunların yanı sıra, Lila Düşlerevi'nin "Eyvah Dedem çıldırdı", Bakırköy Belediye Tiyatrolan'nın "Pırtlatan Bal", Lüleburgaz Uçan Eller Kukla Tiyatrosu'nun

"Alaattin ve Sihirli Lambası", Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nun "Şarkılarımız Ölmesin" ve Tiyatro Yeniden'in "Benim Güzel Pabuçlarım" adlı oyunları da sergiledi.

24-29 Nisan tarihleri arasında ise Ankara'da Devlet Tiyatroları Küçük Hanımlar Küçük Beyler 3. Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali'ni düzenledi. Festival Anıtkabir ziyaretiyle başladı. Daha sonra DT'nin Macunköy'deki yerinde bir piknik havasında devam etti. Büyükşehir Belediyesi Kent Orkestrası'nın konseri ve Vestfalya Müzik Okulu Yaylı Çalgılar Çocuk Orkestrası'nı gıpta ile izledik. Ne yazık ki salondaki seyirci grubu konseri bir maç izler gibi gürültülü izledi. Daha sonra İnfiorata Grubu, Macunköy tesislerinde çocuklarla birlikte festival logosunu ilginç bir boyama tekniği ile oluşturdu. On üçü yerli olmak üzere toplam yirmi bir grubun katıldığı festivaldeki yerli grupların büyük bir bölümünü Devlet Tiyatroları oluşturuyordu. Festivallerin iyi tarafı, kısa sürede farklı yerlerden gelen birçok oyunu peş peşe izleme olanağı bulmanızdır. Ancak bu festivalde oyunların tek gün oynanması ve

Ankara DTI 7 Köyün Yargıcı

pe

cy a

Farkında mısınız?

Mart ayının ortaların­ dan bu yana sürekli bir yerlerde çocuk tiyatrosu festivalleri düzenleni­ yor, haberler geliyor. Neredeyse yetişemi­ yoruz ...

57


Atölye çalışmasından

Çocuk tiyatrosu

Lefkoşe Belediye Tiyatrosu / Ormanların Barış Ateşi

pe

cy a

masal, çocuklardan çok yetişkinlere anlatılmalıydı. İzmir Devlet Tiyatrosu'nun sergilediği "Yedi Köyün Yargıcı" adlı oyun baştan sona müthiş bir hareket, müthiş bir enerji ile adeta yerli Commedia dell'Arte idi ve küçük seyircilerimiz için iyi bir geleneksel seyirlik oyun örneğiydi. Bazı oyunları izlerken örneğin Antalya DT'nin sergilediği "Tankivi Adası"nı izlerken ister istemez "Bu metin neden seçilmiş olabilir, oyundaki tiplemeler çocuğun hangi gerçeğine gönderme yapıyor?" gibi sorular sorduk. Hemen ardından bu sorulara "sınırsız hayal dünyasına" diye bir yanıt gelebilir ancak, öyle uzak tiplemeler, öyle bütünlükten yoksun, öyle dağınık bir metin ki, kendi içinde boğuluyordu. Adana Devlet Tiyatrosu'nun oyunu "Sokak Kedisi Marilu" da benzer sorunlar taşıyan bir başka oyundu. Devlet Tiyatrosu sahip olduğu olanaklarla daha güzel çalışmalara imza atabilir.

Dileriz Ankaralı çocuklar daha uzun yıllar bu festivali izleme fırsatı bulur.

58

Fransız "Theatre de l'ombrella" ilginç bir çalışma ile çocuklarla buluştu. Grup, "Küçük Mozart" adlı yapımda, birçok tekniği kullanarak bir piyano eşliğinde Mozart'ın hayatını anlattı. Dil problemini sahnenin yanında oturan bir çevirmen yardımıyla aşmaya çalışan grup, çocuklara en azından büyük bestecinin bir zamanlar kendileri gibi küçük bir çocuk olduğunu gösterdi. İspanyol grubun sergilediği "Kırmızı Şapkalı Kız" farklı bir sonla küçükleri şaşırttı. İsviçreli grubun oyunu "Huketi Sirki" bizim çocuklarımız için biraz yavaş gelişen bir oyun olmasına karşın, sabırla izlendi.

Festival kapsamında bir de atölye vardı. Frederic Herrera'nın bir grup gençle yaptığı üç günlük mim ve pandomim atölye çalışması sonunda küçük de bir gösteri sunuldu.

Bir festival daha geçti. Burada anamadığmız daha birçok oyun çocuklarla buluştu. Devlet tiyatroları festival komitesinde yer alan arkadaşlar büyük bir özveriyle, gelen konuklarla ilgilendiler. Ancak konuk grupların farklı otellerde konaklamaları birbirleriyle birbiriyle çakışması bizleri istemeyerek de olsa seçim kaynaşmalarını engelledi ve ayrı otellerden yapmaya zorladı. Dileriz önümüzdeki yıllarda bu toplanarak oyun salonlarına götürmeleri zaman durum dikkate alınır. kaybına neden oldu. Bütün konukların bir arada olabildiği daha mütevazı bir otele sanırım hiç Burada oyunlardan teker teker söz etmek yerine bize kimsenin itirazı olmazdı. ilginç gelen yönleri olan oyunlara değinmek istiyoruz. Örneğin, Lefkoşe Belediye Tiyatrosu, "Ormanların Devlet Tiyatrolan'nın bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Barış Ateşi" adlı oyununda, Ortadoğu'da ya da festivali dileriz Ankaralı çocuklar daha uzun yıllar ülkemizde Güneydoğu'da yaşanan sorunları bir ayı izleme fırsatı bulurlar. masalı içinde çocuklara anlatıyordu. Bana göre bu


Çocuk tiyatrosu

İpek Yolu'nda

Masal Kervanı

Ebru Seyhan / ebruseyhan@tiyatrodergisi.com.tr "Şehir, doğudaki ipeği, baharatı ve değerli malları Avrupa'ya taşımak için kurulan tarihi İpek yolu üzerinde bulunduğundan sayısız kervana ve kültüre de evsahipliği yapmıştır." diyor otobüsteki rehberimiz, Gaziantep Kilis otoyolunda. Bu kez batıdan doğuya yola çıkan kervan, daha değerli bir şey taşıyor İpek Yolu'nda: Tiyatro. O kadar değerli ki, gittiği yerde yaşayanlar, ilk kez tanık olacaklar ona.

Işıl Kasapoğlu'nun yazıp yönettiği, Masal Masal içinde isimli oyunu, 28 Nisan günü Kilis'e bağlı Musabeyli İlköğretim Okulu'nda sahneledi, Akbank Çocuk Tiyatrosu. Geçtiğimiz Şubat ayında, kalorifer kazanının patlaması sonucu iki öğrencinin hayatını kaybettiği okul burası. Akbank yetkilileri, aynı zamanda çocuklara moral vermek için bu okulu seçmiş. Köye adım atar atmaz ne kadar isabetli bir karar verdiklerine tanık oluyoruz.

cy

28 Nisan sabahı, fıstık ve zeytin ağaçlarının sarmaş dolaş olduğu geniş ovaların arasından kıvrıla kıvrıla ulaştığımız Musabeyli Köyü'nde, Masal Masal İçinde isimli çocuk oyununu izlemeye gelen onlarca çocuk tarafından karşılandık. Tiyatrocu arkadaşlarımız çoktan gelip kurmuşlardı, Musabeyli İlköğretim Okulu bahçesindeki sahnelerini. Okulun tüm sıralan, sandalyeleri ve tabureleri bahçeye çıkarılmış; beş yüz civarında çocuk, onlar kadar meraklı anne-babaları ve tabii ki köy ihtiyar heyeti yerlerini almış sabırsızlıkla bekliyordu oyunun başlamasını.

a

Akbank Çocuk Tiyatrosu otuz beşinci yılını kutlamak için yollarda. "35. Senede, 35 Şehirde, 35 Oyun" sloganıyla yola çıkan tiyatronun Gaziantep turnesi ayağına gazeteciler de davet edildi.

pe

Biz de aracımızdan inip, çocukların arasına karışıyoruz. Hemen çocuklarla konuşmak istiyorum. Acaba daha önce oyun izlemişler mi merak ediyorum. Az sonra, bu pırıl pırıl gökyüzü altında oynanacak oyunu bekleyenlerden, daha önce tiyatro görmüş olanına rastlayamıyorum. Üstelik kafalarında 'tiyatro' kelimesiyle ilgili tek bir ifade bile yok çoğunun. Konuştuğum on beş çocuktan sadece birisi, tiyatronun sahnede oynandığını söylüyor. O da başka birinden duymuş 'sahne' sözcüğünü. Oyuncular sahneye çıkıp oyun başladığında, hepsi pür dikkat... Oyun, "hırsın iyi bir şey olmadığını, insanın sahip olduğu kendi özellikleriyle mutlu olabileceğini anlatıyor" diyor, oyunla ilgili basın bülteninde. Rengarenk dekorlar ve kostümler aklını alıyor izleyen çocukların. Bir saniyesini bile kaçırmamak için bir saat süren oyun boyunca sahneden ayırmıyorlar gözlerini. Oyuncular, oyun bitince çocukların arasına karışıyor. Çocuklar hayranlıkla izledikleri oyunculara, kostümlere dokunuyor, ne güzel... Oysa bir saat önce Kaf Dağı'ndan bile uzaktı tiyatro onlar için, şimdi ise aralarında dolaşıyor. Akbank Çocuk Tiyatrosu, aslında her yıl ülkenin farklı yerlerindeki çocuklarla buluşturuyor oyunlarını. Geçtiğimiz yıl, yirmi yedi ile turne yapmışlar. 1972 yılında, Erol Günaydın, Perran Kutman, Kerem Yılmazer, Göksel Kortay, Bülent Kayabaş, Ali Tara, Selim Naşit Özcan, Alpay İzer, Günfer Feray, Yüksel Gözen, Zeynep Tedü, Ayla Aslancan, Enver Demirkan, Nahit Güvendi, Hayrettin Aslan gibi bugün bile yeri doldurulamayan değerli

sanatçılarla yola çıkan tiyatro, Akbank'ın aslında çocuklara ne kadar önem verdiğinin göstergesi. Erol Günaydın'ın yıllar önce söylediği, "Çocuk tiyatrosu, çocuk oyuncağı değildir" sözüne sonuna kadar inanmış onlar. Gaziantep turnesi boyunca gazetecilere eşlik eden Akbank Kültür Sanat Merkezi Müdürü Derya Bilgalı, sorulanınızı yanıtladı.

Turne yapacağınız otuz beş ili neye göre belirlediniz? Belli bir rota olmak zorundaydı. Dekorlar ve sanatçılar ayrı gidiyor ve belli noktalarda buluşuyorlar. Bunun bir turne mantığında olması lazım. Tiyatrocuların İstanbul'da da programları var, zaman zaman İstanbul'a dönmeleri gerekiyor. Uçakla en kolay ulaşabilecekleri noktadan daha sonra otobüsle devam edebilecekleri rotalar çıkarıldı. İki buçuk ay gibi kısa zaman içerisinde turneyi yapmak zorundaydık. Bir de gidilecek bölgelerdeki salon kapasitelerine bakıldı. Mümkün olduğunca çok çocuk alacak salonları olan yerler seçildi. Aynı zamanda Anadolu'daki çok sayıda salonun olanaklarına da tanık oldunuz. Salonların teknik imkanları size yardımcı olabildi mi? Aslında genellikle iyi salonlar vardı. Geçen yılki turnede okul ağırlıklı gezmiştik. Okulların salonları daha küçük ve yetersizdi. Bu yıl, il-ilçe merkezleri tercih ettik ki birden fazla okul yararlanabilsin. Çoğu şehirde dört yüz-

Akbank Çocuk Tiyatrosu otuz beşinci yılını kutlamak için yollarda. "35. Senede, 35 Şehirde, 35 Oyun" sloganıyla yola çıkan tiyatronun Gaziantep turnesi ayağına gazeteciler de davet edildi.

59


Çocuk tiyatrosu Turnenin birkaç ayağında ben de bulundum. Çok güzel tepkiler var. İstanbul'la kıyaslanmayacak kadar büyük bir ilgiyle ve özlemle karşılanıyor buralarda sanat. Öyle ki çocukların yanı sıra aileler de izlemek istediler oyunu. Çocuklar için de çok farklı bir şeydi. Çoğu ilk kez bir oyun izledi. Bizim beklentimizin de üzerinde ilgi gördük. Şu anda e-mailler, mektuplar geliyor çok sayıda yerden. Oralara gidip oynamamızı istiyorlar. Bir çocuk tiyatrosunun böylesine özlemle beklenmesi bir yerde de hüzün verici aslında. Demek ki Anadolu'daki birçok ilde hiçbir sanat etkinliği yok. Desteğin artması gerekiyor. Bizim de sonsuz bir turne imkanımız yok tabii ki. Buna ilgi gösteren ya da yatırım yapan tüm kurumların, mümkün olduğunca büyük şehirlerin dışına taşımaları lazım etkinliklerini. Burada hassas bir nokta var: Biz Akbank Çocuk Tiyatrosu olarak ticari bir kurum olmadığımız için zaten ücretsiz götürüyoruz oyunları. Ticari bir kurumun bunu kendi kendine yapması da pek olanaklı olmayabilir.

beş yüz kişilik salonlar vardı. Teknik ekibimiz de turneye katıldığı için sorunları kısa sürede çözdüler.

Masal Masal içinde Tiyatro: Akbank

Ekibiniz kaç kişilik? Sekiz tiyatrocu, iki teknik sorumlu. Organizasyon şirketiyle de çalıştık. Yerel izinlerin alınması, davetiyelerin, afişlerin dağıtılması gibi işleri kalabalık bir profesyonel ekiple gerçekleştirdik.

Çocuk Tiyatrosu Yazan-Yöneten: Işıl Kasapoğlu Sahne-Giysi-Kukla

Feyzullah Şahin

pe

cy a

Tasarımı: Karina Cheres Kaç çocuğa ulaşmayı hedeflediniz? Bizim hedefimiz öncelikli olarak sayı değildi. Örneğin iki Müzik: Joel Simon yüz kişilik salonu olan bir yere hiç tiyatro izlememiş Oyuncular: Hayrettin çocukları çekmeye çalıştık. Zaten ağırlıklı olarak tiyatro Aslan, Özdemir izlememiş çocuklara ulaşmak istiyorduk. Turne sona erdiğinde on beş-yirmi bin çocuğa ulaşmış olacağız. Çoğu Çiftçioğlu, Sibel Altan, yerde salon kapasitesinin üzerinde çocuk geldi, sandalyeler Sarp Aydınoğlu, Asil ekledik. Bazı yerlerde ek oyun koyuldu. Büyüközçelik Tepkiler nasıldı?

Aslında Gaziantep merkezine çok da uzak olmayan bir köye gittik ve gördük ki çocukların hiçbiri daha önce tiyatro izlememişler. Oysa Gaziantep'de Devlet Tiyatrosu Turne Sahnesi var, Şehir Tiyatrosu var! Bugün Musabeyli İlkokulu'nun bahçesinde benim konuştuğum hiçbir çocuk daha önce tiyatro izlememişti. Bu sizce de garip değil mi? İstanbul'un biraz daha kenar mahallesinde yaşayan çocukların deniz görmemesi gibi bir şey bu. İnsanların yönlendirilmesi de önemli. Belki hayatlarında hiç kimse onlara sanattan söz etmemiş; böyle bir yol açılmamış. Dünyayla olan bağlantıları, evlerinin televizyonlarından izledikleri programlar. Canlı bir performansın nasıl olabileceği hakkında hiçbir bilgileri yok.

Tiyatro izledin mi hiç? Hayır.

Ramazan Yağcıoğlu

İzlemek için.

Tiyatroya gittin mi hiç? Gitmedim.

Tiyatro diye bir şey duydun mu Ramazan? Duydum.

Peki tahmin ediyor musun ne olduğunu? Çok güzel olacak.

Peki tiyatro oyununu oynadıkları o yerin adı ne? Sahne.

Daha önce tiyatro görmüş arkadaşların var mı? Var.

Bunu nerden öğrendin? Başkasından öğrendim.

Hayalinde canlandırabiliyor musun tiyatroyu? Sence ne var tiyatroda? Şarkılar var. Oyunlar var.

Ne söylediler sana? Aklımda kalmadı.

Bugün ne göreceğim merak ediyor musun? Hayır.

Rüyanda tiyatro görüyor musun hiç? Hayır. Hiç görmedim.

Neden geldin buraya o zaman?

Tiyatroya gittin mi hiç Ökkeş? Hayır.

Şükran Şahan

Ne olduğunu merak ediyor musun? Evet.

)aha önce neden tiyatroya

60

hiç gitmedin? Buralara hiç gelmedi ki!

Akbank Çocuk Tiyatrosu İstanbul'dan geliyor ama Gaziantep Devlet ya da Şehir Tiyatrosu merkezden köye gidemiyor! Oradaki çalışma sistemini bilemiyorum. Onların nasıl bir sahneleme programı uyguladığı konusunda fikrim yok. Musabeyli'de şunu hep beraber gördük, hiçbir altyapının

Ne olduğunu merak ediyor musun? Evet

Ökkeş Balaban

Neden gitmedin? Hiç gelmediler. Tahmin et bakalım ne olduğunu! Tahmin edemiyorum. Mustafa Çelik Nasıl haberin oldu bugünkü tiyatrodan? Okul müdürüne haber söylemişler o da bize haber verdi. Biz de taşıtlara bindik buraya geldik. Merak ediyor musun? Evet.


cy a

Çocuk tiyatrosu

pe

ilgili bir durum. Profesyonel görünen ama tamamen amatör ruhla yapılan bir iş. Herkes ne kadar önemli olduğunun farkında. Sponsorluklarda bu ruh olmaz. Organizasyon firması bir proje geliştirir, kuruma sunar, kurum da tersinden gider, hedef kitleyi gözetir, belli bir para verir ve bundan maksimum reklamı sağlamaya çalışır. Bu durumda işler pek yürümez aslında. Hedef bu olmamalı. Siz iyi bir şey yaptığınızda zaten karşılığını bulursunuz.

(Soldan Sağa) Sümer Tilmaç, Halit Akçatepe, Erol Günaydın, Kerem Yılmazer, Tacettin Diker

olmadığı koşullarda, bir köy ilkokulunun bahçesinde bile isterseniz tiyatro yapabilirsiniz. Otuz beş sene önce Akbank Çocuk Tiyatrosu kurulduğunda, oyuncular arkası açılarak sahne olan bir Volkwogen araba ile Türkiye'yi karış karış dolaşmış. Akbank Çocuk Tiyatrosu'nun o zaman gittiği ve daha sonra hiçbir tiyatronun uğramadığı noktalar var. Bu çok acı. Ben istendiğinde her şeyin olabileceğine inanıyorum. Yeter ki istensin. Çok büyük şeyler yapılıyor ama daha küçük de olsa kendi bölgesinde yapabileceği şeyler var tiyatrocuların. Her hafta sonu yakındaki bir köyün ilkokuluna gidebilir yerel bölge tiyatrocuları. Yapılabilecek çok şey var ama yeter ki istensin.

Akbank Çocuk Tiyatrosu otuz beş yıldır var. Akbank, istese çok özel reklam kampanyaları da yapabilir ama yapmıyor. Hem karagöz-kukla tiyatrosunu hem de çocuk tiyatrosunu PR endişesi taşımadan, karşılıksız destekliyor. O yaklaşımla gidiliyor olsaydı bugüne kadar gelmezdi. Kurulduğundan bugüne kadar çok güzel şeyler olmuş. Türkiye'nin en önemli tiyatrocularından kurulan bir çocuk tiyatrosu düşünün, bu aslında çocuğa verilen değerin de göstergesidir. Bu anlamda bunun gerçek bir sosyal sorumluluk projesi olduğunu düşünüyorum. Bir finans kurumunun hiçbir karşılık gözetmeden bu kadar yıl bunu sürdürüyor olması da aslında bunu gösteriyor.

Musabeyli İlköğretim Okulu'nu nasıl seçtiniz? Turnede mümkün olduğunca ortak merkezleri seçmeye çalıştık. Ama özellikle hiçbir altyapısı olmayan bir okulda da çocuk oyunu sahnelenebileceğim göstermek istiyorduk. Ön araştırma için geldiğimizde bu okulu bulduk. Okulda bir süre önce patlama meydana gelmişti. Yapacağımız şeyin aynı zamanda moral olmasını istiyorduk. Bahçesi de büyüktü, civar okullardan gelen öğrencileri de alabilirdi.

Siz kaç yılına tanık oldunuz Çocuk Tiyatrosu'nun? Ben son on bir yılına tanık oldum. İnsanların hayatına tiyatroyu çocukken sokarsanız fark ediyor. Sonrasında hiçbir şekilde sanatla ilgilenmiyor. Biz de mümkün olduğunca her etkinliğin eğitici ayağının çocuklara ulaşmasını sağlamaya çalışıyoruz.

Akbank ciddi bir bütçe ayırdı, organizasyonda çalışan arkadaşlarımız, tiyatrocu arkadaşlarımız iyi niyetle vakitlerini ayırdılar. Bu bir gönül işi, yapmak istemekle

Tiyatro verip mutluluk ve koşulsuz sevgi alıyoruz Musabeyli İlkokulu bahçesindeki yüzlerce çocuktan 28 Nisan günü. Ve geri dönmek için yola koyuluyoruz çok değerli yüklerimizle birlikte, bu kez doğudan batıya...

"Akbank Çocuk Tiyatrosu otuz beş yıldır var. Akbank İstese çok özel reklam kampan­ yaları da yapabilir ama yapmıyor. Hem karagözkukla tiyatrosunu hem de çocuk tiyatrosunu karşılıksız destekliyor"

61


Çocuk tiyatrosu

pe cy

Güzel Bir Metin Çocuklara Güvenmeyen Yönetmen

Nihal Kuyumcu

Yönetmen­ lerimizin çocukları nasıl gördükleri­ ni, onlara ne kadar güvendik­ lerini, çocuk tiyatrosu deyince ne anladıkla­ rını çok iyi açıklayan bir örnekle karşı karşıyayız. 62

Tiyatro hepimizin bildiği gibi bir ekip işidir. Yazarından oyuncusuna, yönetmeni, dekor, kostüm, ışık vb. tüm ayrıntılar oyunun seyirciyle buluşma ve seyircinin algılama noktasında etkilidir. Her birinin oyunu algılaması, ifade etmesi oyunun biçimlenmesinde önemli rol oynayabilir. Bazen bir oyun metni sahnelenirken öyle şeyler yaparsınız ki yazarı bile o oyunu tanımakta güçlük çekebilir. Yazarın amaçladığı mesaj tamamen yok olabildiği gibi oyundan farklı bir anlam da çıkarılabilir. O nedenle örneğin bildiğiniz, tanıdığınız bir oyunun metnini farklı yönetmenlerden farklı biçimlerde izleyebilirsiniz. Her birinden ayrı ayrı keyif alabilirsiniz. Bu tiyatroyu yaşatan belki de en önemli nedenlerden birdir.

Ülkemizde çocuklara ne kadar güvendiğimiz, onları nasıl gördüğümüzü açıklaması açısından önemli bir örnek. Ankara Devlet Tiyatrosu sahnelemiş. Oyunu "Küçük Hanımlar, Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali" kapsamında izleme fırsatı bulduk.

Öte yandan çocuk oyunları kendine özgü kurallarıyla, iletisi ve bu iletinin veriliş biçimiyle çok farklı yaklaşımları barındırır. Çocuğa anlatmak istediklerinizi parmak sallayarak da anlatabilirsiniz, çocuktan yana yetişkinlere yönelik eleştirel bir tavır sergileyerek de veya çocuğa ayna tutarak, kendisini göstererek de. Özellikle tiyatroda, yazarın ve oyunun çocuğa ulaşmasında bir aracı olan yönetmenin çocuğu nasıl gördüğü, eğitim anlayışı, hayata karşı duruşu bu konuda belirleyici olabilir. Bazen yönetmenin metne yaptığı eklemelerle, çıkartmalarla bazen de metne sadık kalarak ama sahne üstü göstergelerini kullanarak tamamen yazarın düşüncesi dışında bir oyun ortaya çıkarabilir.

Aytül Akal, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz'ın yazdığı oyun sözsüz. Oyunun hareketlere dayalı olması, özellikle sözden çok hareketin önemli olduğu çocuk tiyatromuz için artı bir özellik. Oyunumuzda bir anne kız var. Kız bir avuç ateş. Yerinde duramıyor. Sürekli bir muzırlık yapıyor, kaçıyor, anne kovalıyor. Annenin elinde bir tabak ve kaşık bir şeyler yedirmeye, yaramaz kızının ortaya saçtıklarını toplamaya çalışıyor. Oyuncaklarını dağıtıyor, onların üstüne çıkıyor, zarar veriyor. Kız okul öncesi çağlarında... Derken anne elinde bir kitapla geliyor, kızı yatırıyor, ona masal okumaya başlıyor. Kız uykuya dalıyor ve oyun, rüya sahneleriyle devam ediyor. Bir çocuğun gerçek yaşamında belki de isteyip yapamadığı birçok yaramazlık rüyada gerçekleşiyor. Küçük kız annesinin sözünü dinleyen, yemeğini yiyen çocuğa olmadık şeyler yapıyor, defterlerini, kitaplarını yırtıyor, havalara savuruyor, oyuncaklarını dağıtıyor. Daha sonra bir orman sahnesinde hayvanlar arasındaki yetenek yarışmalarına tanık olma, gölgesiyle kavga etme vb. ilginç durumlardan sonra uyanıyor, hepsinin birer rüya olduğunu anlıyor.

Oyunumuz "Mor Gece, Mavi Gün" de böyle bir oyun.

Oyun metnini incelediğimizde genel olarak yazarların

Niğde İşitme Engelliler İlköğretim Okulu-Okul Tiyatrosu

a

Ankara DT

1 Oyun, 2 Farklı Prodüksiyon


Çocuk tiyatrosu çocuktan yana tavrı olduğunu görüyoruz. Parmak sallamadan, yumuşak geçişlerle çocuğa bir şeyler göstermeye çalışıyorlar. Sanki çocuklar kendi aralarında çekişiyor, vurup kaçıyor ya da arkadaşlarını dışlıyorlar. Onlarla oynamak isteyen kızı aralarına almak istemiyorlar, kendi aralarında dans ediyorlar. Tıpkı gerçek yaşamdaki, bir okul bahçesinde ya da bir çocuk parkında oynayan, kaçan çocuklar kendilerini rahatsız eden arkadaşlarını kovaladıkları gibi. Ancak bunun dozunun iyi ayarlanması çok önemli, kolaylıkla çocuğun gördüğü rüyalar bir kabusa dönüşebilir. Örneğin çocuk oyuncakların yanına gittiğinde ve masal kahramanlarının elini tutmak istemeyip kaçışmaları çocuğu yalnız kalmakla tehdit eden sahnelere dönüşebilir. O nedenle metindeki çocuğun biraz umursamaz tavrının altının çizilmesi, asla bu sahnelerin çocuğu uyarmaya yönelik olmadığı belki reji notları ile yazarlar tarafından vurgulanabilir. Çünkü metindeki gördüğümüz çocuk yaramaz, hatta son yıllarda sıkça karşımıza çıkan hiperaktif bir çocuk tipi. Seyirci çocukların kendilerini görmesi amaçlanmış olabilir bu oyunda. Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Aytül Akal, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz Yöneten: Eray Eserol Sahne -Giysi Tasarımı: Güzin Yamaner Işık Tasarımı: Kazım Öztürk Müzik: Arda Özmen Dans Düzeni: Özgür Adem İnanç Oyuncular: Sine Zeynep Eteke, Öyküm Lumalı, Pınar Kazanan, Zeynep Kızıltan, Gülben Oğuz

cy

Örneğin yönetmenimiz oyuna birçok eklemeler yapmış. Öncelikle sözsüz oyuna çocukların anlayamayacaklarını düşünerek söz eklemiş. Her rüya sahnesinin bitiminde oyuncu öne doğru gelerek "bu bir rüyaymış" gibi bir açıklama yapıyor. Tiyatronun kesinlikle bir okul gibi ders verilen yer olduğunu düşünerek çoğu kez gizleme gereği bile duymadan açık mesajlar veriliyor. "şaka için bile olsa başkalarının eşyasını alma" (Üç kez tekrar ediliyor, keşke bir de alt yazı olarak geçseydi arkadaki panodan!..) vb. örneklere çokça yer verilmiş (Sahne metnine ulaşamadığımız için tek tek sayamıyoruz). Metini okurken duyduğumuz kaygılar burada gerçeğe dönüşüyor. Üç oyuncak birleşerek canavara dönüşüyor, küçük kızı korkutuyor. "hepinize kötü davrandım, artık kimseye kötü davranmayacağım, artık uyumak istiyorum" diyor. Çocuklarımızı korkutarak eğittiğimizi düşünmekten ne zaman vazgeçeceğiz acaba...

a

Sahnelemeye gelirsek. Yönetmenlerimizin çocukları nasıl gördüklerini, onlara ne kadar güvendiklerini, çocuk tiyatrosu deyince ne anladıklarını çok iyi açıklayan bir örnekle karşı karşıyayız.

pe

Ana metinde masalı anne okurken oyunumuzda kız çocuğu masalı okuyor ve "bir zamanlar bir Ali Efe varmış" dedikten sonra uykuya dalıyor. Kız çocuğunun okuduğu masaldaki "Ali Efe" masal kahramanı olarak karşımıza çıkıyor. Ali Efe garip bir zeybek oyunu ile atının çaldığı saz eşliğinde oynuyor. Ali Efe kimdir, ne yapmış çocuklar için, ne kadar ilginçtir, hele küçük bir kız çocuğu için! Sahnede Ali Efe zeybek oynamaktan başka ne yaptı, madem ki çocuklara kurtuluş savaşı kahramanlarımızdan biri tanıtılmak isteniyordu bu oyun aracılığı ile, çocuklar Ali Efe'nin hangi özelliğini, yaptığı hangi kahramanlıkları öğrendi? Çocuklara oyun çıkışı Ali Efe kim diye sorduğumda "zeybek oynayan bir adam" dediler. Ali Efe'nin gerçek kişiliği ile ilgili hiçbir ipucu yoktu oyunda. Ayrıca oyunun bütünlüğü açısından olmalı mı diye bir kez daha düşünmek gerekir. Yönetmenin tüm bu ayrıntılara bir kez daha bakması gerekir.

Yukarıdaki örnekleri çoğaltabiliriz. Burada önemli olan, Devlet tiyatromuzda bir yönetmenimizin, hem de bir çocuk oyunu sahneleyen yönetmenimizin sahnelediği oyunla çocukları hiç tanımadığı, hiç güvenmediği, onları küçük 'anlayışsız yaratıklar' olarak gördüğünün anlaşılmasıdır.

arkadaki büyük boy ekranda akan görüntüler ile sağlanan teknik destekler, rüya sahnesinde zaman zaman devreye giren yatağın altındaki gölge / kukla oyunu, -otrişler içindeki annenin giysilerini saymazsak- özenle hazırlanmış kostümler ve en önemlisi son derece canlı, aktif oyunculukları ile sahneyi dolduran oyuncularımıza, emeği geçen herkese çocuklarımız adına teşekkür etmeliyiz.

Oyun metnine yapılan eklemelerin, değişikliklerin oyunu bu kadar bozması bir yana oyunu, dekor kostüm ve oyunculuk açısından çok güzel, çok iyi bir örnek olarak değerlendirebiliriz. Basit dekor parçaları, kuklalar,

Sonuç olarak güzel bir metin, iyi bir ekip çalışması, çocuklara güvenmeyen bir yönetmen ile bu şekilde ortaya çıkabiliyor. Bu da oyun yazarlarımıza ders olsun!..

63


Çocuk tiyatrosu "Mor Gece Mavi Gün" Duyamayan Çocuklarla Hayat Buldu!

Oyun bittiğinde, "Sözsüz oyun mu olur?" diyenler, onları

Hanife Benzer / hanifebenzer@yahoo.com

Mor Gece Mavi Gün adlı oyunu Ankara DT'de, "Küçük Hanımlar, Küçük Beyler" Tiyatro Festivali dahil, üç kez gittim görmeye. Okuduğum metinden farklı; yeniden yazılan bir metindi sanki, sahnede gördüğüm. Sözsüz bir oyunun böyle bir sahnelemeyi hak etmediğini düşünürken, Niğde'den haber geldi: "Mor Gece Mavi Gün" Niğde'de işitme engelli çocuklar tarafından sahnelenecekmiş. Hemen koştum Niğde'ye. Engelliler Haftası nedeniyle Niğde Hüdavend Hatun İşitme Engelliler İlköğretim Okulu öğrencileriymiş, oyunu sahneye taşıyacak olan. Heyecanlandım...

ayakta

alkışladılar. Alkış sesleri ulaşamadı kulaklarına;

ama

başarmanın verdiği mutluluk, minik kalplerinin sesi oldu.

Okula geldiğimde oyunu, olmayan sahneleriyle nasıl sahneye taşımaya çalıştıklarının hikayesini dinledim, Mehmet Öğretmen'den. Sahne olarak kullanılan boş odayı, okulun geniş koridorlarını gezdim. Onların sahnesiz sahnelerinden geçtim, çocukları mor gece ve mavi günde hayal etmeye çalışarak... Mehmet Öğretmen çocukların dili ve kulağıydı adeta. Çocuklar gibi şendi. Gururluydu, çocukları tiyatroyla tanıştırdığı için. Yalnız değildi Mehmet Öğretmen bu zorlu yolda. Makbule, Özlem ve Gazi Öğretmen de vardı; zorlukların aşıldığı, sahne görevi gören mekanlarda. En önemlisi, çocukların umut dolu yürekleri vardı, oyuna hayat vermek için.

Oyun çocukların ve öğretmenlerin amatör ruhuyla taşındı sahneye. Çocuklar Ankara DT'de sahnelenen "Mor Gece Mavi Gün"e inat, oyunu metne sadık kalarak, bozmadan sahnelediler. Çok sınırlı imkanlarla sahneye taşıdıkları oyunla, neler yapabileceklerini gösterdiler. Yaptıkları, sadece yeteneklerini ortaya koymak değildi çocukların. Yazarlarına "Biz sizi anladık, oyun bizim dilimiz-kulağımız oldu; ama biz de sizin aynanızdık sahnede" dercesine yürekli oynadılar. Ayna oldular yazarlara; çünkü çocukların bedenleri, yüzlerindeki mimikler sözcük olmuştu yazarların metinde anlattıklarına. Çocukların kızgınlıkları, hırçınlıkları, mutlulukları sözlerde değil, bedenlerinde yansımaktaydı izleyenlere. Anne, hırçın çocuğa kitap okurken, mor bir gece kaplıyordu sahneyi. Mavi günde etrafa atılan oyuncaklar, masal kahramanları olarak çıkıyorlardı sahneye, büyük bir masal kitabının içinden...

pe

Tiyatro: Niğde İşitme Engelliler İlköğretim Okulu-Okul Tiyatrosu Yazan: Aytül Akal, Mavisel Yener ve Nilay Yılmaz Yöneten: Mehmet Varol, Makbule Ünal Sahne-Giysi TasarımııMüzik: Grup Çalışması Oyuncular: Burcu Koçyiğit, Mustafa Baş, Pembegül Çakmak, İsa Elçi, Can Ahmet Kılıç, Mehmet Yaşar Sağlık, Özkay Baştürk, Sevilay Açıkgöz, Didem Kirazcı, Seher Demiraslan, Serdal İpek, Soner Akbaş, Fazlı Açıkgöz, Servet Avcı, Zeynep Şengün

cy

a

Oyun saati yaklaştıkça çocukların heyecanı artmıştı. Artan heyecan, onların yüreklerinden süzülerek bize de geçmişti. Mor Gece Mavi Gün'ün yolcuları ayrılmıştı artık, sahnesiz sahnelerinden. Şimdi gerçek sahnedeydiler. Sahnede, sınırlı imkanlarla hazırlanan dekor vardı. Kostümleri vardı çocukların, oyunun karakterlerine büründükleri. Hikayeleri de vardı tabii, onları sahnede var eden: Bir gün çocuk oyuncaklarına çok kötü davranır, zarar verir onlara mavi günde. Evin altını üstüne getirir. Kitaplarını yırtar; bir kaşık yemek yemek için annesini peşinden koşturur. Sonra uyur çocuk, mor gecede. Rüyasına girer oyuncakları. Tavşan, pamuk prenses, balerin, pinokyo, robot, palyaço, güvercin, ayı canlanıverir sahnede... Ankara DT'de olduğu gibi onların çocuk dünyasına uzak karakterler yoktu sahnede; izleyenlere "Bu da nerde çıktı." dedirten, oyunun bütünlüğünü bozan!

göreceklerinin merakıyla perdenin açılmasını bekliyorlardı. Ve açıldı perde... Çocuklar artık gerçek bir sahnede... "Mor Gece Mavi Gün" nasıl sahnelenilmiş, gösterdiler bize.

Kuliste kostümlerini giyen, makyajları yapılan çocukların heyecanı, onlar sahneye çıkmadan daha kaplamıştı salonu. Oyun saati geldiğinde her şey hazırdı artık. Konuklar yerlerini almış, sözsüz oyun

Neydi çocukları bu denli yüreklendiren? Onlara tiyatroyu tanıtan, sizin varlığınız yadsınamaz dercesine onlar için oyun yazan üç yazar var. Onların yetenekleri var, imkan sağlandığında ortaya koyabilecekleri... Bir de onların idealist öğretmenleri var; günleri yirmi dört saatten fazla yaşayan, çocuklar için olmayanı var etmeye çalışan... İşte, bütün bunlar bir arada olunca çocukların yürekleri taştı sahneden, salonu kapladı. Yolum Niğde'ye düşene kadar, Ankara DT'den geçmişti ya; imkanlarda sınır yoktu. Sahneleyenler tiyatrocu, yönetmen profesyoneldi. Ama çocukları tanımayan, azımsayan, oyunun yaratıcılığını sınırlayan bir zihniyet vardı. Oysa duymayan çocuklar kendi sınırlarını ve Ankara DT'de oyuna konan sınırları büyük bir cesaretle aştılar. Ankara DT'de hayata küsen oyun, Niğdeli çocuklarla hayat buldu. Oyun bittiğinde, "Sözsüz oyun mu olur?" diyenler, onları ayakta alkışladılar. Alkış sesleri ulaşamadı kulaklarına; ama başarmanın verdiği mutluluk, minik kalplerinin sesi oldu. Tiyatroydu, duymayan çocukları bu denli umutlandıran; bıkmadan, usanmadan sahnesiz oyun provaları yaptıran... Onlar öğretmenleriyle belirsiz uzun bir yola çıkmışlardı, zamanın kendilerine neler sunacağını kestiremeden. Emekle buluşan zaman onları başarıya götürdü. Şimdi başarmanın mutluluğunu yaşıyorlar. Gittikleri yol, hiç bitmesin istiyorlar. Yollarımız başka sahnelerden geçsin diyor gözleri. Özlem Öğretmen'in dizeleri geliyor dile, onlar adına: "Hep içimizden konuşurduk oynarken; Sınırları aşmak istercesine... Hayatı ve bütün güzelliklerini Yaşamak istiyoruz biz de. Bunu kanıtlayabiliriz size; Var mısınız birlikte?" Sizler ki, hayatın başka renklerisiniz çocuklar. Bizim göremediğimiz, sizin bize gösterdiğiniz renkler! Hiç solmasın renkleriniz...

64


cy a

pe


a

cy

pe

2007_178_12350  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you