Page 1


cy a

pe


A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

www.tiyatrodergisi.com.tr Sahibi ve Yayın Yönetmeni (Sorumlu): Mustafa Demirkanlı Yayın Kurulu: Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, A. Ertuğrul Timur, Mustafa Demirkanlı, Nihal Kuyumcu, Üstün Akmen Yazı İşleri Müdürü: Ebru Seyhan Koordinatör: Duygu Atay Tiyatro Eğitimi Editörü: Ali Taygun Çocuk Tiyatrosu Editörü: Nihal Kuyumcu Gençlik Tiyatrosu Editörü: A. Ertuğrul Timur Düzelti: Ayşe Nalân Özübek Sanat Yönetmeni: Genco Demirer (57 elliyedi) Fotoğraf Editörü: Gülay Ayyıldız Yiğitcan (gayyildiz@tiyatrodergisi.com.tr) Hukuk Danışmanı: Av. Levent Aral Baskı: Hat Baskı Sanatları T i y a t r o Yapım Yayıncılık Tic. ve San. Telefon: ( 0 2 1 2 ) 2 5 9 2 1 2 4 Fax:

L t d . Şti.: M u r a d i y e Deresi Sok. No:47/6 Beşiktaş İ s t a n b u l ( 0 2 1 2 ) 3 2 7 8 6 2 9 e-posta: e d i t o r @ t i y a t r o d e r g i s i . c o m . t r

Abonelik İçin: (0212) 259 21 24 - 259 34 98 • e-posta: editor@tiyatrodergisi.com.tr Yıllık Abone Bedeli 60 YTL / Yurtdışı Abone Bedeli: 100 EURO Hesap No: T. iş Bankası-Cihangir Şb. Tiyatro Yapım ve Yay. Tic ve San. Ltd. Şti. Şube Kodu: 1014 Hesap No: 0197245

Yayın Türü: Yerel Süreli

Kapak Tasarımı: Genco Demirer (57 elliyedi)

pe cy a

EDİTÖRDEN: / S. 3

YİTİRDİKLERİMİZ: / S. 4

ELEŞTİRİ: "Atına Karenina" / Üstün Akmen / S. 5 SÖYLEŞİ: garajistanbul Üzerine Övül ve Mustafa Avkıran'la / Ebru Seyhan / S. 8

BİR OYUN İKİ ELEŞTİRİ: Antiloplar "Antiloplar'ın Lezzeti Üzerine" / Eser Rüzgar / S. 14 "İnançla Çıkılan Yolda Hesaplaşma" / Ragıp Ertuğrul / S. 16 ELEŞTİRİ: "Eskici Dükkanı" / Beki Haleva / S. 18

ELEŞTİRİ: "Bahar Noktası" ve "Yaz Gecesi Rüyası" Üzerine / Ragıp Ertuğrul / S. 20 İZDÜŞÜM: "Ağıt Yakan Rüzgarın Adasından Sahnemize Esenler" / Ahmet Levendoğlu / S. 24 SADIK SEYİRCİ: Bakarken Uyuyan Oynarken Yaşayan / Sadık Aslankara / S. 26

AVRUPA TİYATROSU: / Tilda Tezman / S. 30 ÖZDEMİR ABİ'YE MEKTUPLAR: "Mutfak Masalı" I Üstün Akmen / S. 32

ELEŞTİRİ: Gare St. Lazare Players'dan Tek Kişilik Gösteri / A. Deniz Bozer / S. 34

FOTOĞRAFLARIN DİLİ: B a n u Kaplancalı Fotoğrafları / S. 37 SÖYLEŞİ: Sahnede Cesaret Kazanır / Genco Demirer / S. 41 THESPİS'İN DELİLERİ: İktidara Dair Bir Şeyler Derler! /Yusuf Eradam / S.44 SEYİRCİ TEMSİLCİSİ: TCK 301 mi, Levis 501 mi? / Gökhan Esentürk / S. 48 SÖYLEŞİ: "Barut Fıçısı" / Ebru Seyhan / S. 52 ÖKÜZ ALTINDA BUZAĞI: Devletin Borusunun Ötme Mesafesi Ne Kadar!'/Huzursuz Seyirci /S.55 SÖYLEŞİ: Yersiz Oyuncular'la Doğaçlama / Osman Doğan / S. 56 ÇOCUK TİYATROSU: Editör: Nihal Kuyumcu Yediden Yetmişe Çocuk ya da Gençlik Oyunu Olur mu? / Nihal Kuyumcu / S. 59 Alice Harikalar Diyarından / Nihal Kuyumcu / S. 60 Augusto ile Şarkılar ve Oyunlar / Hanife Benzer / S. 61 GENÇLİK TİYATROSU: Editör: A. Ertuğrul Timur Genç Tiyatrocular 2007'ye Hızlı Girdi / A. Ertuğrul Timur / S. 62 YENİ OYUNLAR: / S. 63 KÜLTÜR-SANAT AJANDASI: S. 65


pe cy a


Bizim doğum ayımız bu ay, 17 yaşma girdik, reşit olmamıza bir yıl kalmış. Ne güzel! Ama bu güzelliği yaşatmıyorlar, yaşayamıyoruz, hep birlikte. Arkadaşımızı, kardeşimizi, meslekdaşımızı, Hrant'ımızı katlettiler. O güzelim insana nasıl da kıydılar, kıyabildiler. İnanılır gibi değil ama gerçek. Ve insanın içinden tek satır bile yazmak gelmez ya bazen, işte öyle. Sadece şunu iletmek istiyorum: Geçen sayıda, gerekçeli kararlan yayımlarken, bir hata sonucu Üstün Akmen'in gerekçeli kararı yanlış yayımlanmış. "Nasıl olur?" derseniz, şöyle oldu. Aralık 2006 sayısında yayımlanan ve aşağıda aktardığım notla, Haluk Bilginer'in, Kemal Aydoğan'ın adaylıkları belli olduktan sonra İstanbul'daki tüm ödüllerden çekildiklerini belirttikleri açıklamaları geldi, doğal olarak biz de kapsam dışı bırakmak zorunda kaldık. Sayın Bilginer, Sayın Aydoğan ve Oyun Atölyesi'ne verilen oyları iptal edildi ve Seçici Kurul üyelerimizden kapsam içindeki tercihlerini yeniden belirtmeleri istendi, diğer Seçici Kurul üyelerimiz gibi Sayın Üstün Akmen de yeni adayını ve gerekçesini belirtti. Fakat biz dergiyi hazırlarken, ilk adayın gerekçesini sayfaya vermişiz ve doğal olarak da yanlış gerekçe sizlere sunulmuştur. Aşağıda, Aralık 2006 sayısında yayımladığımız adaylıktan çekilme yazısını ve Sayın Akmen'in "Aymazoğlu ile Kundakçılar"a ait gerekçeli kararını yayımlıyor, bu yanlışlıktan dolayı, sizden ve Sayın Akmen'den özür diliyoruz.

cy

a

"Oyun Atölyesi Sanat Yönetmeni Haluk Bilginer ve yönetmen Kemal Aydoğan, 'İstanbul'da düzenlenen hiçbir tiyatro ödülüne katılmama kararı' aldıklarını, ancak 'bu kararın Oyun Atölyesi'nin oyunlarında görev alan diğer sanatçıları bağlamadığını' iletmişler; bunun üzerine Yılın Yapımı adayları arasında bulunan Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü ve Yılın Yönetmeni adayları arasında bulunan Kemal Aydoğan adaylıktan çıkarılmıştır." (Sayı 172, Aralık 2006, sf. 6)

pe

Üstün Akmen'in gerekçeli kararı. YILIN YAPIMI: Aymazoğlu ile Kundakçılar (Dostlar Tiyatrosu) Bu sezon, çok sözü edilen ancak göremediğim oyunlardan biri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı "İhtiras Tramvayı" idi. Ne ettimse göremedim. Bu nedenle, oyumu insanoğlunun büyük yanılgısının, yaşantısını koruyabilmek adına kapısını çalan tehlikeyle son ana kadar uzlaşarak dost olmanın yollarını aramasının hazin ve o oranda cesur öyküsü olan "Aymazoğlu ile Kundakçılar"a veriyorum. Kapımızı çalan tehlikenin toplum olarak farkın değiliz. Dostlar Tiyatrosu, işte bu "farkında olamama yanılgısını", yanılgının ardından gelecek şiddeti, nedenli ya da nedensiz, belki sadece zevk için başlayacak olan şiddeti anlatarak, aktararak bu şiddete maruz kalacak olan bizleri bu oyunla uyardı. Anlayana sivrisinek saz elbette... Ama anlatılan öykü, sadece Aymazoğlu'nun öyküsü değildi, bir anlamda hepimizin öyküsüydü.

Dostlar Tiyatrosu, bu yapımla bizlerin de kapısını çalıp içeri dalanlar karşısındaki aymazlığımızı, duyarsızlığımızı, kendi tuzağımızı kendimizin kuruşunu, dağıtılan aklımızı, aptallığımızı, korkaklığımızı, pısırıklığımızı, ikiyüzlülüğümüzü açık seçik ortaya koydu, hepimizi silkeledi. Kökten dinciler, içlerindeki kini, hırsı, nefreti eksik tutmazken, etrafımızı kundakçılar sarmışken, biz her şeyi yaşamımızın doğal parçası olarak görüyorduk. Toplum olarak yanıyorduk. Yatağımızdan, her gün yeni patlamalara gebe olarak doğruluyorduk. Ve hep uyuyorduk. "Aymazoğlu ile Kundakçılar", esasında bizim gerçeklerimizin öyküsüydü. Bizim gerçeklerimizi "bizimle" birlikte yaşayan Genco Erkal, on yıldır bu oyunun üzerinde çalışmıştı. Belli ki, soyut yapılı bir oyunla, yaşanılan gerçekleri verememe korkusuyla boğuşmuş durmuş, sonunda kazanmıştı. İsviçreli yazar Max Frisch'in (1911-1992) Nazizmin göz göre göre tırmanışını anlattığı oyunu "Biedermann ve Kundakçılar"ını, "Aymazoğlu ile Kundakçılar" adıyla uyarlamış, bir de güzel sahneye taşımıştı. "Tiyatro insanın aynasıdır" tanımına tıpa tıp uyduğundan, "tiyatro insanın aynasıdır" gerçeğini slogan halinde bırakmadığından olsa gerek, kendimi yokladığımda bu oyuna giden oyumdan hiç de huzursuz olmadığıma tanık oluyorum. Ne iyi!


Lale Oraloğlu

Tiyatro ve sinema sanatçısı Lale Oraloğlu 15 Ocak 2007 günü hayatını kaybetti. Sanatçı, 26 Aralık'tan beri, özel bir hastanenin yoğun bakım ünitesinde tedavi görüyordu. Seksen üç yaşındaki sanatçının cenazesi, 17 Ocak günü Hadi Çaman Tiyatrosu'nda düzenlenen törenin ardından, Teşvikiye Camisi'ne getirildi. Oraloğlu, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

a

1924 yılında İzmir'de doğan Lale Oraloğlu, Notre Dame de Sion, Şişli Terakki, Saint Pulcherie, Nişantaşı Ortaokulu ve Alman Lisesi'nde okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Bölümü'nden mezun oldu. Sanatçı, İstanbul Konservatuarı'nın piyano, ardından da şan bölümünde Muhiddin Sadak'ın korosunda yedi sene çalıştı. Yüksek şan talebelerini operaya hazırlamak amacıyla kurulan tiyatro kurslarına devam eden Oraloğlu, bu kurslarda Muhsin Ertuğrul'un dikkatini çekti ve 1951 yılında açılan Küçük Sahne'de profesyonel olarak çalışmaya başladı. 1951 yılında sinema filmlerinde rol almaya başlayan Oraloğlu, 1960 yılına kadar otuz beş filmde oynadı. Oraloğlu, 19511956 yılları arasında Küçük Sahne'de sergilenen bütün oyunlarda önemli roller üstlendi.

cy

H.Nur Bartu

pe

Devlet Tiyatroları emekli sanatçısı H.Nur Bartu, 2 Ocak 2007 tarihinde Ankara'da hayatını kaybetti. Bartu'nun cenazesi, arzusu üzerine Sapanca Marşukiye Köyü'nde defnedildi. Devlet Tiyatroları'nın öncü sanatçılarından olan Hüsnü Nur Bartu, 1917 yılında İstanbul'da doğdu. 1937 yılında girdiği Konservatuvarın Tiyatro Bölümü'nden 1942'de mezun oldu. 1945-1949 tarihleri arasında Devlet Konservatuvarı Tatbikat Sahnesi'nde asistanlık yapan Bartu; 1949 yılında Devlet Tiyatroları ailesine katıldı. 1974 Yılında emekli olan sanatçı ellinin üzerinde oyunda rol aldı.

Oya Aydonat Altekin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'ndan 1999 Eylül ayında emekli olan Oya Aydonat Altekin 12 Ocak 2007 günü hayatını kaybetti. 1942 doğumlu sanatçı, on sekiz yaşında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'na girdi. Sanatçının cenazesi, 13 Ocak Cumartesi günü Bodrum'da defnedildi.


pe cy

a

Yeşim Koçak'ın Anna'sı, Hakan Gerçek'in Levin'i:

"Anna Karenina"

Üstün Akmen / ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Mehmet Birkiye, teksti beğenmiş ki mükemmel yorum arayışına girişmiş. Seyircinin anlayışına ve kavrayışına yardım eden, estetik duygusunu uyandıran öğeleri arayarak, sanatın yasasına bire bir ölçüde uymuş.

Kent Oyuncuları, geçmişte defalarca tiyatro sahnesine ve sinemaya uyarlanan Tolstoy'un ünlü mü ünlü "Anna Karenina"sını, Helen Edmundson'un, İngiltere'deki Shared Experience topluluğu tarafından, 1992 yılında Winchester'da, Theatre Royal'a sahnelenmiş uyarlamasıyla ve Cevat Çapan'm o özenli, o kılı kırk yaran Türkçesi'yle sahneliyor. İstanbul Şehir Tiyatroları'ndaki 1939 ve 1972 yıllarındaki yapımların günümüzde esamisi okunmadığına göre, "Kent Oyuncuları"nın "Anna Karenina"sı ülkemizde pekâlâ bir ilk sayılabilir. Öyle değil mi ama? İki Öykü Bir Yerde "Anna Karenina", hiç kuşkusuz Tolstoy'un en güzel eserlerinden biri. Müthiş bir roman. Kalın mı

kalın kitabı ilk kez bitirdiğimde, gencecik beynimde gerçekçiliğiyle içimde deprem etkisi yarattığını anımsıyorum. İki cepheli bir eserdi "Anna Karenina": Bir tarafta evliyken bir başka erkeğe âşık olan Anna'nın tragedyası; diğer yanda duygusal bir adam olan Konstantin Levin'in öyküsü. Edmundson'ın Teksti Anna'nın öyküsü elbetteki insanı derinden etkileyebilecek bir öykü. Ama Levin karakteri de, Tolstoy'un içinde yaşadığı Rus toplumunu betimlemesi açısından en az Anna'nın öyküsü kadar ilginç bence. Yaşam felsefesinin, toplumun içindeki düzensizlikleri değiştirme çabası, falan... Edmundson, alışılagelmişin dışında, romanda olduğunca oyunda da Levin'in en az Anna karakteri kadar önemli olduğunu

kabullenmiş. Tolstoy'un yaşam ve sanat konusundaki görüşlerini Anna ve Levin karakterlerinin simgeledikleri değerlerin çatışmasının yansıttığını anlamış. Böylelikle oyun, romandan sinemaya uyarlanan "Anna Karenina"larm sulu sepkenliğinden kurtulmuş. Ortaya, romanın dramatik bölümlerinin önemli kişilerine ağırlık verilerek kotarılmış, ne sinema ne de kuru edebiyat, yer yer bir film senaryosunu andırsa da kıvamında "tiyatro" tadında bir metin çıkmış. Tiyatro Tadında Metne Mehmet Birkiye'nin Yorum Sosu Oyunu sahneye koyan Mehmet Birkiye, teksti beğenmiş ki mükemmel yorum arayışına girişmiş. Seyircinin anlayışına ve kavrayışına yardım eden, estetik duygusunu uyandıran öğeleri


Yaratıcı Kadronun Diğerleri Deniz Sever'in müzik seçimleri fevkalade yerinde ve zevk ürünü. Cem Yılmazer'in ışık tasarımı, oyunun yönetmeni Mehmet Birkiye tarafından belirlenmiş duygu yoğunluğu dozunu; atmosferi seyirciye ulaştıracak olgunlukta bir tasarım. Yılmazer, iletinin oluşması çalışmasında hiç kuşkum yok ki, oyunun sahneleniş tarzını da fevkalade dikkate almış. Cihan Yöntem gerek balo, gerekse mujiklerin dans tablolarına göze fevkalade hoş gelen koreografisini oturtmuş.

a

Düzyatan'ın sanırım bu ilk profesyonel oyunu. Vronski'de işe yaramaz boşlukları doldurmayı, klişeleri silmeyi becerebilse, yaratıcı yeteneğini oluşturmaya da başlamış olacak, bizlere de iyi bir oyuncu geliyor keyfini yaşatacak.

cy

Oyunun giysi tasarımlarım yapan Canan Göknil, dönemin tavır ve görenekleri hakkında çok iyi bilgi toplamış, belli ki dramaturjik yapıyı da titizlikle irdelemiş. Ortaya, doğrusu birbirinden zevkli, oyuna ve oyuncuya uygun çiçek demeti gibi kostümler çıkmış. Barış Dinçel ise yalın, ama hem işlevsel hem de güzel dekor tasarımı ve sahne donatımlarıyla seyircinin dikkatini bir an bile olsa oyundan uzaklaştırmayan mükemmel bir görsel sonuca ulaşmış, böylece yönetmene de yardımcı olmuş.

pe

arayarak, sanatın yasasına bire bir ölçüde uymuş. Cevat Çapan'ın çeviri metnindeki sözcüklerine ruh katmak için uğraş vermiş. Sonuç "itibariyle", sözcükler, Mehmet Birkiye'nin buyruklarına uyarak gerektiğinde söz olmuş, yeri gelmiş jest olmuş. Ritim duygusunu hiç yitirmemiş Mehmet Birkiye. Ritim duygusunu yitirmediğinden, oyunun yorumunda ve kendi özel perspektifine yerleştirilmesinde oyuncunun ya da oyuncuların belli bir anda belli bir durumda bulunmasını, belli bir heyecanla harekete geçmelerini bir metronom titizliğiyle işlemiş.

Genç Oyuncular Kent Oyuncuları'nda yarınlara hazırlanmakta olan genç oyuncular Osman Sonant, Ahzen G. Ever, Ece Aksel, Ece Erişti, Derya Aslan, Ferdi Alver, Hakan Silahsızoğlu, Hale Sürel, Seval İşgören, Ushan Çakır sahte özdeşleşmelerden uzak pırıl oyunlar veriyorlar. Cengiz Bozkurt, Karenin'de de, Rahip'te de iyi. Sibel Taşçıoğlu'nun Doly'sine sözüm yok da, Kontes'ine takılacağım. Biraz tutuk. "Dizi dizi inci" televizyon dizilerinden tanıdığımız yirmi sekiz yaşındaki genç, İzmirli ve de "okullu" tiyatrocu Engin Altan

Demet Evgar Sahne Tozunu Yutmuş Bir Kere Demet Evgar'ı "Gece Mevsimi'nden sonra yeniden tiyatro sahnesinde ve yine Kent Oyuncuları'yla birlikte görmek ne yalan söyleyeyim içime sular serpti. Evgar'ın "dizi dizi inci" televizyon dizilerine, sinema filmlerine itirazım yok benim. Yeter ki, gerçek mesleğine gereken özeni göstersin, onu sahnede alkışlamak olanağını bize versin. Demet Evgar, anlık ruh hali değişimlerini hem Kiti hem de Seryoşa olarak mükemmel yansıtıyor. Mimiklerine yine hâkim. "Favori" oyuncularımdan Engin Hepileri, can verdiği üç karakterde de başarılı. Hepileri, jestini ve sözünü kodlamalar üzerine kuran bir oyuncu. Özellikle Stiva'da da bu yolla başarıyı kolayca yakalamasını biliyor. r

Kent Oyuncuları'nda yarınlara hazırlan­ makta olan genç oyuncular Osman Sonant, Ahzen G. Ever, Ece Aksel, Ece Erişti, Derya Aslan, Ferdi Alver, Hakan Silahsızoğ­ lu, Hale Sürel, Seval İşgören, Ushan Çakır sahte özdeşleş­ melerden uzak pırıl oyunlar veriyorlar.


Benim Anna'ın Yeşim Koçak'tır Benim bir diğer "favori" oyuncum Yeşim Koçak ise, adım gibi eminim Yıldız Kenter disiplini içinde "Anna" üzerine çok düşünmüş, çok okumuştur. Bettie Nansen'in, Greta Gabro'nun, Vivien Leigh'in, Tatyana Samoylova'nın, Fatin ElHamama'nın, Sophie Marceau'nun sinema filmlerinin DVD'lerine, videolarına falan ulaşabildiyse defalarca izlemiştir. Bilmem, Jacqueline Bisset'nin televizyon filmini de buldu mu! Okumuştur, bulmuştur, kurmuştur. Ama anlaşılan o ki, biriktirdiklerinden damıttığı Anna'ya can vermiş. Özellikle filmlerdekilerin çok uzağında bir Anna yaratmış. Amerikan filmlerinde Rus kadını kaba çizilir ya... Rus kadını asık yüzlü, beyaz tenli, sarı saçlıdır ya... Koçak, Tolstoy'a uymuş. Tolstoy'un istediği gibi, herkesi her zaman gülen yüzüyle etkileyen bir Anna çıkarmış ortaya. Varsın "beyaz peynir" tenli olmasın bu kere Anna. Varsın siyah ve de kıvırcık saçlı olsun. Canlı, dinamik, yaşama bağlı, yaşamı seven, mutlu bir Anna bu Anna. Hiçbir sevgiyle yetinmeyen, herkesin kendisini çok, ama çok beğenmesini, çok sevmesini isteyen bir Anna...

Yaşamı doğal suyunda giderken, aniden değişen, esasında öyle fingirdeklikle falan uzaktan yakından ilgisi olmayan, tutkusunun tutsağı bir Anna... Her bir şeye, Konta, çocuğuna, kocasına, her şeye ama her şeye onurundan taviz vermeden tutsak olan bir Anna Yeşim Koçak'in seyirciye sevdirdiği Anna... (Bu arada, Yeşim Koçak'ın, kocasının soyluluklarına laf getirmeden gizli saklı Vronski ile birlikteliğini sürdürmesine ilişkin yaklaşımına, Anna'nın onurlu başkaldırı tablosunda ve Anna'nın sevgilisine kocasıyla karşılaşıp karşılaşmadığını sorduğu, kocasını taklit ederek: "Senin önünde eğildi mi" diyerek alay ettiği tabloda yakaladığı başarıda Mehmet Birkiye'nin rejisel katkısını asla görmezden gelmediğimi de "bilvesile" belirtivereyim.) Hakan Gerçek ve Yıldız Kenter Gerçeği Hakan Gerçek, gerçekten görülmeye, izlenmeye değer bir Levin çıkarıyor. Levin'i görünmez içsel akımları, ruh ışımaları, irade zorlamalarıyla seyirciye iletiyor. Levin'i, sadece bir tutkunun gövdesel hayat buluşuyla değil, aynı zamanda güzel, hem de zarif, çok yankılı, rengârenk ve

pe cy

a

Hakan Gerçek, gerçekten görülmeye, izlenmeye değer bir Levin çıkarıyor. Levin'i görünmez içsel akımları, ruh ışımaları, irade zorlamalarıyla seyirciye iletiyor.

Yazan: L. Tolstoy Uyarlayan: Helen Edmundson Çeviren: Cevat Çapan Yöneten: Mehmet Birkiye Giysi Tasarımı: Canan Göknil Sahne Tasarımı: Barış Dinçel Işık Tasarımı: Cem Yılmazer Müzik: Deniz Sever Dans Düzeni: Cihan Yöntem

birbirleriyle fevkalade uyumlu olarak veriyor. Cüneyt Türel ise, hep aynı şeyi yapıyor(!). Bu kere de Karenin'i, dışsal imgesini zihinsel olarak yaratarak; kişisel imgeleminin, içsel gözünün, kulağının ve benzeri sezi uzuvlarının yardımıyla biçimlendiriyor. Yıldız Kenter'i mi sordunuz? İyi yaptınız, şimdi ben de ondan söz açacaktım. Yıldız Kenter, oyun içindeki dört küçük rolle seyircisinin karşısına çıkıyor. Yıldız Kenter'e küçük rol olur mu? Dört küçük rolü büyütüyor ve yine büyülüyor. NOT: Ocak 2007 ayı içinde www.tiyatrodergisi.com.tr" adresindeki portalımızda, yazarımız Üstün Akmen'in "Tatlı Kaçık" (Bursa Devlet Tiyatrosu); "Barut Fıçısı" (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları); "Yuva" (Yeni Kuşak Tiyatro); "Karşılaşmalar" (Tiyatro Öteki Hayatlar); "Antiloplar" (Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu) oyunlarına ilişkin eleştiri yazıları yayımlanmıştır.

Oyuncular: Yıldız Kenter, Cüneyt Türel, Hakan Gerçek, Yeşim Koçak, Engin Hepileri, Demet Evgar, Engin Atlan, Sibel Taşcıoğlu, Cengiz Bozkurt, Osman Sonant, Ahsen Gül, Ece Aksel, Ece Erişti, Derya Aslan, Ferdi Alver, Hakan Silahsızoğlu, Hare Sürel, Seval İşgören, Ushan Çakır


pe cy

a

İstanbul'un Yeni Tiyatro Mekanları 3

İstanbul'un ilk 'Sanat Hangarı':

Övül ve Mustafa Avkıran çiftinin, 5. Sokak Tiyatrosu'nun onuncu yılında düzenlemek istedikleri etkinlikleri sergileyecek bir mekan ararken karşılarına çıkan hangar, daha fazla düş kurmalarına sağladı ve garajistanbul'a dönüştü.

garajistanbul

Ebru Seyhan / ebruseyhan@tiyatrodergisi.com.tr

İstanbul'un ilk 'konforlu sanat hangarı' garajistanbul yılına girdi. Ben tiyatronun onuncu yılında, kutlama açıldı. Övül ve Mustafa Avkıran çiftinin, 5. Sokak anlamında bir sergi projesi planlıyordum. Büyük Tiyatrosu 'nun onuncu yılında düzenlemek istedikleri bir proje olsun istiyordum; performanslar, sergiler, etkinlikleri sergileyecek bir mekan ararken karşılarına söyleşiler... Zamanı geldiğinde, 'bir mekan bulalım çıkan hangar, daha fazla düş kurmalarına sağladı ve bunları gerçekleştirelim' dedik. Sonra mekan ve garajistanbul'a dönüştü. Beyoğlu Galatasaray'da aramaya başladık. Sergi salonlarını dolaştım, sonra bulunan mekanda çağdaş dans, çağdaş müzik ve buraların bizim ihtiyacımızı karşılamayacağını çağdaş tiyatro çalışmalarının yanı sıra; atölye gördüm. En iyisinin bir hangar tutmak olduğunu çalışmaları, seminerler de gerçekleştirilecek. söyledim Mustafa'ya. Bir hangar tutup etkinliklerimizi yapmayı, üç-beş ay sonra etkinlik Mekanı, sadece 5. Sokak Tiyatrosu 'nun mekanı olarak bittiğinde de mekanı bırakmayı planlıyordum. düşünmeyen Övül ve Mustafa Avkıran, yanlarına, Çünkü, bir mekan sahibi olmak ağır sorumluluk, yan yana yürümek istedikleri sanatçı ve toplulukları büyük bedeller demekti, üstelik bizim için yine da alarak İstanbul'un, dahası Türkiye'nin sanat yeniden demekti. Dolayısıyla girip etkinliğimizi dünyasında yeni bir pencere açıyor. Üstelik sponsorlaryapmak ve çıkmak en mantıklısı gibi geliyordu. Bir yardımıyla değil, 'gönül ortakları' ve 'destekçilerle. hangar aramaya başladık. Bulduğumuz en son ve Gelin, Övül ve Mustafa Avkıran 'dan dinleyelim en heyecan verici mekan, Galatasaray Garajı'nın garajistanbul'u. altındaki bu altı yüz metre karelik alan oldu. Bu arada, 5. Sokak Tiyatrosu'nu da on yıl önce dört garajistanbul'a nereden gelindi ve mekan nasıl yüz elli metre karelik bir garajda kurmuştuk. O oluşturuldu? dönemde İstanbul'da bile öyle bir mekan yoktu. Dolayısıyla on birinci yılda yeni bir garaj bulmak Övül Avkıran - Aslında çok uzun süredir yatırım bizi çok heyecanlandırmıştı. Tabii büyük bir bütçe yaptığımız bir konu bizim için. gerekiyor, kirası yüksek bir mekan. 'Nasıl yapacağız, tutalım mı tutmayalım mı?' diye düşünürken, böyle 1995'te kurduğumuz 5. Sokak Tiyatrosu on ikinci


bir mekana ihtiyacımız olduğu, sadece bizim değil tüm çağdaş dans ve tiyatro yapan grupların böyle bir mekana ihtiyacı olduğunu biliyorduk. Biz burayı 5. Sokak Tiyatrosu için tutarsak bütün diğer gruplarla paylaşabiliriz dedik ve o gün bu mekanı tuttuk. Tabii bunu yapma cesaretini, on bir yıl önce yine bir garajda 5. Sokak Tiyatrosu'nu kurmuş olma deneyiminden, kurduğumuz ilişkilerden, çağdaş tiyatronun, dansın, müziğin bugün gelmiş olduğu noktadan almıştık. Böylece garajistanbul 'u açmayı göze aldık.

cy a

Mustafa Avkıran - Tiyatro sanatı bugün, birtakım şeyleri sınırlandırarak, kendine korunaklı bir alan yaratıyormuş gibi görünürken kendini kör bir kuyuya atıyor bence. Tiyatro sanatının önünü açmak için tıpkı öteki disiplinlerde olduğu gibi- kendi kendine uyguladığı azaltmayı ortadan kaldırmak gerekiyor. Modern Türk tiyatrosu, kendini yeniden tasarlamayı, tanımlamayı bekliyor. Bu hareketin örneklerine 1980'lerden bu yana rastlıyoruz; yurtdışıyla ilişkisi olan tiyatrolar kendi tiyatro dilleri ile ilişkilerini daha derinlemesine araştırıyor. İKSV'nin tiyatro festivali sayesinde izlediğimiz örnekler sayesinde çoğalıyoruz, sadece İstanbul'a gelen işler sayesinde yurtdışındaki yeni işleri izleyen genç insanlar meslek adına heyecanlanıyor ve tiyatro konusunda ufukları değişiyor, kendi tiyatro düşüncelerinde yenilik arıyorlar ama Türkiye'de olmayan bir şey var ki hakikaten standardı yüksek, sınırlan mekanın bütüne yayılmış bir tiyatro binası, bir tiyatro düşüncesi, vizyonu... garajistanbul böyle bir ihtiyacı kapatmaya soyundu. Ben Devlet Tiyatrosu da dahil, yıllardır yaptığım her işte şunu söyledim: "ben aslında şöyle bir oyun yapmak istemedim, ama olmadı, şundan, şundan, şundan yapamadım", garajistanbul, tüm bu ezberi bozmak için bir adım aslında.

kabul etti ve ekibe dahil oldu. Hemen, mekanı finanse etmenin yollarını araştırmaya başladık. Dosyalar hazırladık, birkaç büyük kuruma gittik. Ama çok kısa bir süre sonra geri adım attık. Tek bir kurumun şemsiyesi altına girmek, mekanın bağımsızlığını zedeleyebilirdi. Dolayısıyla tek bir kurumla anlaşmayı değil, bağımsız bir mekan için bütçeyi parçalamayı planladık. On bir yıl önce 5. Sokak Tiyatrosu'nu da bireysel destekçilerle, ayni desteklerle kurmuştuk. O zaman insanlar koltuk satın almıştı. Bugün de öyle bir şey yapmayı düşündük ve gönül ortaklan aramaya başladık.

pe

Şimdi biliyoruz ki, bizim gibi küçük ölçekli tiyatroların işleri büyük salonlar için yapılmıyor. Biz iki yüz kişilik bir iş yapacağız. İki yüz kişinin dünyasını değiştirecek donanıma sahip bir sahne yapıyoruz. İki yüz kişinin altı gün boyunca izleyeceği üretimlerden ve bizi bu üretime kışkırtacak bir mekandan sözediyoruz. garajistanbul oluştukça gördüğümüz bir şey var: Sadece sanatçılar değil, toplumun çeşitli kesiminin desteklediği bir proje oluşuyor. Bu da gösteriyor ki hakikaten, zamanı gelmişti.

Övül Avkıran - Mekanı tuttuktan sonra, 'tamam biz böyle bir delilik yaptık ama nasıl oluşturacağız bunun bütçesini' diye düşünmeye başladık ve hemen harekete geçtik. Erdoğan Kahyaoğlu'na gittik. Erdoğan Bey finans sektöründe tanınmış biri. Aynı zamanda 5. Sokak Tiyatrosu'nun on bir yıldır takipçisi olan, çocuk hikayeleri yazan, hikayelerinden birisini de bizim oyunlaştırdığımız bir yazar. Ondan, ihtiyacımız olan projeyi bütçelendirmesini, bütçeyi planlamasını, yönetmesini istedik. Erdoğan Ağabey

garajistanbul yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya örgütlenen bir yapı oldu. Bunu destekçi anlamında da, yönetim anlamında da oluşturdu.

"Şimdi biliyoruz ki, bizim gibi küçük ölçekli tiyatroların işleri büyük salonlar için yapılmıyor. Biz iki yüz kişilik bir iş

yapacağız.

İki yüz kişinin dünyasını değiştirecek donanıma sahip bir sahne."


İzleyemiyoruz çünkü, mekanları yok. Dolayısıyla da bir dans seyircisi yok. Bu mekana ilk geldiğimizde, ilk söylediğimiz cümleler, 'burada dans olur, çağdaş tiyatro olur, çağdaş müzik olur' oldu. Tüylerimiz diken diken olmuştu. Hemen ardından bütün dansçıları topladık, onlar da çok heyecanlandı. Programı oluşturduk. Haftanın pazartesi ve salı günlerini dans için ayırdık ve bunun da düzenli olmasını istiyoruz ki bir dans seyircisi oluşsun. Bunun bütçesini, destekçilerini bulmaya çabaladık. Aslında sadece kendimize değil, bu mekanda yer alacak tüm gruplar için destekçi arıyoruz. Misafir gruplarla el sıkıştık. Çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi günleri çağdaş tiyatro olsun dedik. 5. Sokak Tiyatrosu tabii ki mekanın ana gruplarından biri olarak içinde yer alıyor. Yine de tiyatro programın yarısını kaplamak istemedik. Naz Erayda'nın, Kerem Kurdoğlu'nun burada yer almalarını istedik. Şahika Tekand burada yer alacak. Emre Koyuncuoğlu, Yeşim Özsoy Gülan, Ayşe Selen, Şehsuvar Aktaş burada yer alacak. Bunun dışında müzik programları olacak. Kardeş Türküler ile Shaman ile, Kalan Müzik ile diyalog kurduk ve onların garajistanbul'da yer almasını sağladık.

cy

a

Öncelikle, 'garajistanbul Seyircisini Arıyor' üst başlığıyla hedef kitle araştırması yaptık. Gelecekte garajistanbul'un seyircisini oluşturacak bir yöntemle 50 YTL karşılığında üyelik sistemini hayata geçirdik ve üyelerimiz oluşmaya başladı. Üç bin kişiyi hedefliyorduk, hâlâ da hedefliyoruz. Bütçeler netleştikten, program kesinleştikten sonra yine Erdoğan Kahyaoğlu'nun önerisiyle yıllık üyelik bedelini 200 YTL olarak belirledik ve üye kaydımız sürüyor. Mekanın açıldıktan sonra, seyircisini oluşturmanın yanında, bu insanlar aynı zamanda inşaatın gerçekleşmesine katkıda bulunacaktı. Ardından bireysel destekçi çalışmasına girdik. Eski tabiriyle koltuk satınalma dediğimiz şey.

pe

Mustafa Avkıran - Erdoğan Kahyaoğlu, bunun da bütçesini çıkardı ve yüz kişiden oluşan sanat destekçilerine, mesenlere ihtiyacımız olduğunu söyledi. Bu insanları bulduğumuz zaman, kendi birikimimizle birlikte, başkalarını da sürece ortak ederek, çağdaş bir gösteri mekanı inşa etmiş olacağız diye düşündük. Bugün elli destekçiye ulaştık. Yolun yarısını katettik. Bu sayı bizi maddi olarak destekleyenler, bir de para vermeden destek olanlar var ki bunların sayısı hakikaten çok daha fazla.

"Bütün bunları yapabil­ memiz ve o süreçte bunu taşıyabil­ memiz aslında bireysel destekçilerin sayesinde oldu."

Mustafa Avkıran - Cumartesi suareler edebiyat ve müziğe ayrıldı. Pazar günleri mekanı dinlendiriyoruz. İlk beş aylık programda, birikmiş olanı açığa çıkarıyoruz. Yeni proje var olanların yanında daha az. garajistanbul Pro adında bir prodüksiyon ekibi oluşturduk, garajistanbul'un Profesyonellerigarajistanbul'un Prodüksiyonları-garajistanbul'un Projeleri, garajistanbul Pro, bu yıl bir tiyatro projesi yapıyor, Naz Erayda tasarlıyor. Beş koreograf 'Rastgele' isimli bir proje yapıyor Pro olarak, bir de müzik projesi yapıyoruz 'Hariçten Gazel Okumak garajistanbul'da neler yapılacak? Yasaktır' isimli. Mekanın ve garajistanbulpro'nun Övül Avkıran - Ben dans kökenliyim, Hacettepe sanat yönetmenleri biziz. Bildiğimiz bir şey var ki Üniversitesi Bale Bölümü'nden, sonra da İstanbul gelecek yıl daha kendi prodüksiyonları olan bir yapı Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nden mezun oldum. oluşturacağız. Belki ayın bir haftasını başka Mustafa Avkıran ile 5. Sokak Tiyatrosu'nda da on topluluklara verip üç haftasında kendi yıldır üzerine gittiğimiz şey, tiyatroda beden söz müzik ilişkisi ve bunun kendi inandığımız kodlarıyla çalışmalarımızın olması gibi bir düşüncemiz var. Ama zaman gösterecek. Çok sayıda proje var, çok doğru kullanımı. Dolayısıyla bizim için beden, koreografi, hareket tasarımı önemli bir yerde duruyor. sayıda proje üreten genç var. garajistanbul onların önünü açacak bir umut kapısıdır da aynı zamanda. İstanbul'da dans seyircisi oluşmuş değil. Çok iyi koreograflarımız, iyi gruplarımız, dansçılarımız var. Avrupa'da artık marka olmuş bu insanlar. Bütün bu Belki de kendi projelerinize fırsat kalmayacak! insanları biz bilmiyoruz, bir avuç insan biliyor sadece. Mustafa Avkıran - Evet belki de, bunu söylüyorlar.

Övül Avkıran - Bireysel destekçiler olmasaydı biz bunca ay ayakta duramazdık. Çünkü kirası vardı, çok büyük giderleri vardı. Bütün bunları yapabilmemiz ve o süreçte bunu taşıyabilmemiz aslında bireysel destekçilerin sayesinde oldu. Kurumsal destekler, bireysel destekler bu işin sürekliliğini sağladı ve sağlayacak. Ne mutlu bize ki böyle bir birikim sağlamışız bunca yıldır.


Övül Avkıran - Belki bir süre sonra kendimize yeni bir yer aramaya bile başlayabiliriz. Bu yıl, çağdaş dans, tiyatro, müzik, edebiyat alanından birikmişlerin paylaşılacağı bir yıl olacak anlaşılan! Mustafa Avkıran - Evet, aynen öyle. Bu yıl şenlik. Yapımlar da yüzde yüz yerli. Her şey bizim. Mayıs ayına kadar programlarınız belirlenmiş ve biletleriniz satışta. Övül Avkıran - Beş aylık programımızın dolu olduğunu söyleyince inanamıyorlar. Bir yandan hoşlarına gidiyor ama bir yandan da üzülüyorlar. Hep söylediğimiz bir şey var:; bardak doldu, ötesinde taştı. Garajistanbul bu bardağın taşmasının sonucudur. O kadar çok biriktirildi ki, sadece 5. Sokak Tiyatrosu adına söylemiyorum, gösteri sanatlarımız açısından o kadar çok iş birikti ki, biriken işleri hiç paylaşamadık. Genel olarak hepsi yurtdışında var oldular. Aslında bizim yapmak istediğimiz şey bu birikimi açığa vurmaktı. Bu açıdan çok önemli.

Türkiye'deki sanat izleyicisinin bu tür serbest mekanlarla algısı, düşüncesi değişti mi sizce? Övül Avkıran - Bugün, özellikle plastik sanatlarda geldiğimiz nokta çok önemli diye düşünüyorum. Beyoğlu çok farklı bir bölge. İstiklal Caddesi sağlı sollu galeriler ile doldu. Bir etkileşim söz konusu. İnsanlar girdikleri cafeleri bile seçiyor. Dolayısıyla tercihler oluştu. Aynı şey bugün tiyatro için de geçerli. İnsanlar, artık sahtekarlığı kabul etmiyor. Herkes nasıl olursa olsun bunu alır, değil. Seçenek çok fazla. İKSV' nin tiyatro festivalinin de insanlarda bir vizyon oluşturduğunu düşünüyorum. Yurtdışına artık çok fazla giden var. Oralarda tiyatro izleyen, sergi gezen, müzik dinleyen çok fazla seyircimiz var. Görüyorlar insanlar, değiştiler ve iyi şeyi tercih ediyorlar. Ne kadar çok yeni mekan olursa, ne kadar yeni tiyatro olursa, ne kadar birbirinden farklı işler sergilenirse bence o denli gösteri sanatlarının izleyicisi olacaktır ve tercih

pe

cy

a

Mekanı anlatır mısınız? Övül Avkıran - Mekana girdik ve burası bomboş bir garajdı. Yüksekliği dört metre olan 600 metrekare alana sahip bir garaj. Burayı konforlu bir hale getirmeyi ancak çok da müdahale etmemeyi öngördük. Avrupa'da bu tür mekanların örnekleri çok fazla, tersaneleri, depoları, hangarları her yeri sanat mekanına çevirebiliyorlar. Biz de garajın ne olması gerektiğini hissettik. Mimar Aykut Köksal'a gittik. O da bizi mimarlar Atilla ve Cem Yücel'e yönlendirdi. Uzun süre masabaşı çalışması yaptık. Çağdaş bir performans mekanı, teatral bir mekan nasıl olmalı diye düşündük. Müzik, tiyatro, dans için düşündük. Sonuçta projeyi Cem Yücel çizdi. Gerçekten bizim istediğimizi çok iyi anladı ve oluşturduğu mekan konforlu bir hangar oldu. Altı yüz metrekarenin hangi bölümünde oyun oynamak istiyorsanız seyirci ona göre yerleşiyor. Mekanın derinliğini bir metre aşağı inerek beş metrelik bir derinlik elde ettik. İnşaatın uzama sebeplerinden birisi de budur. Ama sonucun iyi olduğunu hep birlikte göreceğiz.

garajistanbul'un çıkış noktası nedir? Yeni kurulan bazı mekanlar, tiyatrolar gibi 'şu akımı temsil ediyoruz' diyor mu? Övül Avkıran - Güncel ya da çağdaş gösteri sanatları içinde tanımlanabilir bu hareket. Bizim çıkış noktamız, çağdaş dans, çağdaş tiyatro, çağdaş müzik yapan insanların bir araya gelmesi. 5. Sokak Tiyatrosu kendi metinlerini yapan, yabancı metinler kullanmayan, biraz daha yaşadığımız toplumla ilgili, ilintili işler yapan ama bir o kadar teatral, mesleki sorgulamalarını da yapan bir kurumdur. Çok sayıda yurtdışı turnesi yaptık ve bizimle ilgili sayfalarca yazı çıktı, ancak bizi tanımladıkları ortak şey, poetik ve politik bir tiyatro olduğumuzdu. Yani hem politik bir tiyatroyuz, hem de şiirsel, estetiğe, plastiğe önem veren bir tiyatroyuz. Ancak burası bir buluşma noktası. Burada çalışacak herkesin kendi politikası olması gerekiyor. Sanatçıların kendi duruşunu göstermesi gerekiyor. Bu duruşların buluşma noktasıdır garajistanbul. Ancak ben ve Mustafa, sanat yönetmenleri olarak, burada birlikte, yan yana durmak istediğimiz isimlere karar veriyoruz. Bu da bir tavırdır ve bu tavrın adım belki siz koyabilirsiniz. Ben kiminle yan yana durmak istiyorum derseniz, bütün bu saydığım isimler bir resim oluşturuyor. Bunun adını siz koyabilirsiniz. Tek bir akımın sözcüsü değiliz.

"Mekana girdik ve burası bomboş bir garajdı. Yüksekliği dört metre olan 600 metrekare alana sahip bir garaj. Burayı konforlu bir hale getirmeyi ancak çok da müdahale etmemeyi öngördük."


Garaj'da kimlerle karşılaşabilirim? 5. Sakak Tiyatrosu, Kardeş Türküler, Shaman World Music Production, Sema, Feryal Öney, 45 'lik Şarkılar, Murathan Mungan, Elif Şafak, Oruç Aruoba, Bejan Matur, Engin Geçtan, Emre Koyuncuoğlu, Ve Diğer Şeyler Topluluğu, Naz Erayda, Studio Oyuncuları, tiyatrotem, TALdans, Emre Çelik, Devrim İleri, Beyhan Murphy, Tuğçe Tuna, Şafak Uysal, İlyas Odman, Bedirhan Dehmen, Handan Özer, devimin tiyatrosu. Ali Alabora, Erdoğan Kahyaoğlu ve Özgür Genli'den oluşan yönetim kurulunun desteği hakikaten çok önemli. Mimarımızın, Yapı Endüstri Merkezi'nin bize inanan herkesin kattığı o kadar çok şey oldu garajistanbul, uluslararası bir mekan olacak. 5. Sokak ki. Çok sayıda insan bugün garajistanbul fikri için Tiyatrosu'nun bugüne kadar çok fazla birikimi var. çalışıyor. Zamanıymış yani. Şimdi bunun zamanı. Uluslararası ilişkileri var. Bu kurumlarla ortak işler Başka bir şey değil çünkü bu insanları çalıştıran. yapmayı planlıyoruz. Onlar buraya gelmeyi, bizi de Bana karşı duydukları koşulsuz sevgi de değil. Belki kendi mekanlarında ağırlamayı istiyorlar. Bu da çok beni sevmeyenler de vardır, bilmiyorum. Yani biz yokuz artık. garajistanbul var. önemli.

a

kullanma hakkına sahip olacaktır seyirci. Hem seyirci yetiştirecek bu kurumlar hem de seyircinin tercih şansı olacak.

cy

pe

"Fikir ve vizyon kendi başına bizden bağımsız bir şeye dönüşmeye başladı. Biz de proje içinde kendimizi konumlan­ dırdık. Biz garajistanbul'un sanat yönetmen­ leriyiz. Kendimizi doğru konumlan­ dırdığımızı düşünüyo­ ruz."

Galiba garajistanbul fikri, eylemin birkaç adım Övül Avkıran - Artık bir garajistanbul duygusu oluştu. Bu oluşumun yarattığı enerji hepimizi ortak önünde gitti Mustafa Avkıran - Evet fikir daha güçlü mekandan kıldı. doğru söylüyorsunuz.. Mustafa Avkıran - Fikir ve vizyon kendi başına bizden bağımsız bir şeye dönüşmeye başladı. Biz Peki bunu neye borçlusunuz, yani insanları bu de proje içinde kendimizi konumlandırdık. Biz kadar inandırmaya. Övül ve Mustafa Avkıran isimlerinin yan yana gelip bu projeyi başlatması garajistanbul'un sanat yönetmenleriyiz. Kendimizi doğru konumlandırdığımızı düşünüyoruz. Finans mıydı insanları bu kadar inandıran? Övül Avkıran - 5. Sokak Tiyatrosu ile birlikte elbette yönetmeni, iletişim yönetmeni, koordinatörü değiliz. Biz görev ve sorumluluğu paylaşarak kenara Övül ve Mustafa Avkıran olarak on iki yıldır çekildik. Biz şimdi sanatsal olarak bunu çoğaltmaya biriktirdiklerimiz çok önemli. 5. Sokak Tiyatrosu çalışıyoruz. öncü bir tiyatro oldu. Özellikle uluslararası ortak yapımlara imza atmaya başladığı yıllar itibariyle öncü bir grup oldu. Özellikle son yedi yıldır varlığını Yeni bir gelişme oldu onu da söyleyeyim. Biz altı yıldır Hollanda'nın devlet ve şehir tiyatroları ile İstanbul'dan çok yurtdışında sürdüren bir kurum ortak yapımlar yapıyoruz. Onlar garajistanbul'u oldu. Oralarda çok birikim elde etti, deneyimleri oldu. Bunlar artık şartları zorluyordu ve paylaşma başından beri biliyor. Hükümet Hollanda'da Cozmopolis isimli bir proje başlattı. Proje'yle, zorunluluğu doğdu. "O kadar heyecanla Amsterdam, Rotterdam, Utrecht ve Den Haag'ın anlatıyorsunuz ki hiç mi zorluk çekmediniz" diye soruyorlar. Çekmez miyiz? Yorulduk, perişan olduk, bütçeleriyle dört tane büyük kültür merkezi açılıyor. evimizi ipotek ettik, tüm paramızı, kanımızı koyduk Asıl amaç, kültürler arası diyalogu geliştirmek. buraya, hayatımızı riske attık. Ancak bu kadar büyük garajistanbul'u bildikleri için projenin başındaki insanlarla bir toplantıya çağırdılar bizi, biz de bir mekanı yapmak için bu da yetmez. Yani siz bu uğurda ölseniz bile sonuca ulaşamazdı garajistanbul. katılarak garajistanbul'u anlattık. Hollanda hükümeti resmi bir karar aldı ve Cozmopolistanbul adıyla Bu noktada, baştan başlayarak önce ekip garajistanbul'u kendine Kozmopolis'in bir kenti arkadaşlarımızın, sonra bütün destekçilerimizin gücüyle yapıldı. "Siz onları nasıl inandırdınız" diye olarak seçti. Bundan böyle projelerin ve proje sahiplerinin karşılıklı değişimi anlamında hakiki bir soruyorsanız, bir işe kanınızı, canınızı koyarsanız bir şekilde inandırıyorsunuz ama ötesinde ne güzel ortaklık kurulmuş oldu. 2010'a kadar birlikte projeler üreteceğiz. Aynı zamanda burası Avrupa Birliği ki isimlerimiz, kurumumuz bugün bir referans üyesi bir mekan olacak. olabilmiş, güven oluşturabilmiş. Mustafa Avkıran - Bir kültürel dönüşüm projesi İletişim: www.garajistanbul.com / avkiran@tnn.net oldu bu. Biz de dönüştük. Bu ateşi yakan, bu fikri oluşturan ve geliştiren takımın içinde olduk. Mehmet Tel: 244 44 99 Fax: 244 22 90


cy

pe a


a cy

"Antiloplar"ın Lezzeti Üzerine

Antilop etinin lezzetli olduğu söylenir; ancak Akbank Sanat Prodüksiyo n Tiyatrosu'nun "Antiloplar" oyununun lezzeti tartışılacak gibi görünüyor.

pe

Eser Rüzgar / eser_ruzgar@hotmail.com.tr

"Sanatın ve sanatçının dostu" ilkesiyle yola çıkan "altı kat sanat" sloganını kullanan Akbank Sanat'ta, 2006 yılında birçoğumuzun bildiği gibi sanatseverlerin tepkisine yol açan hatta eylemlere dönüşen bir kayıp yaşandı. İstiklal caddemizin güzide sanat mekanlarından birinin temelinde bir eksilme oldu. Aksanat, giriş katını teknolojiye kaptırdı. Teknoloji, bir-sanat, eksi bir oldu bu durumda. Camiaya geçmiş olsun der, endişemizi dile getirmeden geçemeyiz. Umarız bu birinci kattaki yangın diğer katlara da sıçramaz. Aksanat, "sanatın ve sanatçının dostu" olarak kalır.

Gelelim üzerine kalem oynatacağımız oyunumuza. Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu bu sezon "Antiloplar"la

çıkıyor karşımıza. Sürekli ilklerle sanatseverlerin karşısına çıkmayı ilke edinen, tekrarlara düşmekten hoşlanmayan Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu, İsveçli yazar Henning Mankell'in yazdığı "Antiloperna" (Antiloplar) oyununu sahneliyor. Oyun İsveç dışında ilk kez 2006'nın Ocak ayında Paris'te Theâtre du RondPoint'da sahnelendi; bu sezon da İstanbul'da.

duyguydu. Orada tek akrabam bile yoktu. Ayrıca dünyanın sonu diye bir şeyin olmadığını anladım ve o an çocukluk yolculuğumun sona erip, erişkin yaşamımım başladığını fark ettim..." diyor bir röportajında. Mankell, yirmi yıldan fazla bir süredir Afrika'da yaşamasını, Avrupa'nın dışından bakarak dünyayı iki ayrı görüş açısından görmek isteği olarak açıklıyor.

Yazar Henning Mankell'in, ilk öyküsünden itibaren Afrika teması üzerine bir yoğunlaşma görülüyor. Yirmi yaşında Stockholm'de tiyatroda "ayak işleri yaparak" hayatını kazanmaya başlayan yazar, para biriktirip GuineaBissau'ya gitmiş: "Uçaktan indiğim anı asla unutmuyorum, yuvama dönmüş gibi bir duyguya kapılmıştım. Tabii çok komik bir

Oyunun konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, Avrupa'nın soğuk ikliminden kopup gelen bir karı koca. Amaçları, Afrika çöllerini suyla tanıştırmak. Üç yüz kuyu hedefine ulaşamayıp sadece üç kuyu açabilmişler. Oyun; bu çiftin on dört yıl geçirdikleri Afrika'dan ayrılma kararı verdikleri ve son gecelerini geçirdikleri zaman diliminde,


olduğunu ispatlamış usta yönetmenin bu hususta daha titiz olması gerekmez miydi? Lale Mansur'u 1992 yapımlı "Düş Gezginleri"ndeki edilgen Anjelik karakteriyle tanıdık en çok; oyunculuğuyla Altın Portakal sahibi oldu. Anjelik edilgendi, öyle olması gerekiyordu. Ancak yıllar sonra bu ifadesinin hala değişmemiş olması ve oyundaki tutukluğu şaşırtıcıydı. Kendine anılar icat eden, kocasının yanlışlarını fark edince içindeki antilopları öldüren "antiloplarımı aldın elimden seni asla affetmeyeceğim" diye haykıran kadını izlerken, biraz farklı bir Lale Mansur görme isteği duyuldu.

a

Oyuncu Bekir Aksoy 1969 doğumlu. Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunu olan oyuncuyu televizyon projelerinden tanıyoruz, "Çiçek Taksi"nin Kenan'ıyla tanınan bir yüz olmuştur kendisi. Tiyatroda ise 2003-2004 sezonunda "Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış" oyunuyla izleyici karşısındaydı. Antiloplar, oyuncunun tek başına büyük bir yük aldığı oyun. Yani ana karakter olarak kendisini göstermesi ve ispat etmesi durumu var ortada. Ne yazık ki bu konumda Aksoy'un çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Abartılı bir oyunculuk çıkaran, ifadelerinde ani geçişler yapan Aksoy, nedendir bilinmez, sahnede elini kolunu koyacak yer bulmakta zorlandı çoğu zaman. Oyunun dışına taşan Aksoy, 'iyi oyunculuk çıkarmalıyım' endişesini taşıdığını hissettiriyor izleyiciye. Shakespeare, Hamlet'te oyuncunun tanımını yaparken "Bir oyuncu Termagant'ın kendisinden daha yaygaracı, Nemrut'tan daha nemrut olmamalı..." diyor. Aslında Aksoy'un üzerinden yönetmeni Işıl Kasapoğlu'na dönmek gerek. Daha önceki birçok çalışmasında başarılı

pe

Aksanat'ın küçük sahnesi kuş cıvıltılarıyla karşılama yapıyor, izleyiciye, yerini alırken kuş sesleri eşik ediyor. Oyun, tek dekor üzerinde sahneleniyor ve dekor oyun boyunca neredeyse hiç değişmiyor. Değişen dekorların, oyunların tekdüzeliğini yok edip oyuna canlılık kattığını bu oyun için ne yazık ki söyleyemeyeceğiz. Dekorda anlaşılmayan bir iki noktaya da değinmek gerekir. Birincisi; dekor bir iç mekan, yani evin içi. Hal böyleyken neden yerden başlayıp duvarları saran bitkiler kullanılmış? Bir iç mekanda ve Afrika'da bu kadar yeşillik olması ne kadar doğru? Çiftin kendilerini koruma güdülerinin bir yansıması olan yedi-sekiz kilitten oluşan bir dış kapı ve o kapının hemen karşısındaki iç kapının Afrika'da kullanılan bir kapı örneği olmadığını tahmin etmek çok güç

olmasa gerek. Özellikle soldaki iç kapının camı üzerindeki dekorasyonun, 'Türk işi'ne çok daha yakın olduğu dikkatli izleyicinin gözünden kaçmamıştır elbette.

cy

birbirlerini sorgulamaları, geçen on dört yılın hesabını yapmaları üzerine kurulu. Ayrıca bu süre zarfında bölge halkına ne verdiklerinin veya ne veremediklerinin sorgusu da yapılıyor. İsveçli ve uzun yıllardır Mozambik'te yaşayan, Afrika üzerine yoğunlaşan yazarın bu metninin özünde, varsıl insanlar yoksul insanlara nasıl yardım edebilir? İlkel mi iyidir, uygar mı iyidir? İnsanın korktuğu birine hayrı dokunur mu? Soruları olsa da bu evrensel sorular sahnede tam olarak yanıtını bulamıyor.

Oyundaki en net oyunculuk örneği Cüneyt Türel'e aitti diyebiliriz. Afrika'daki görevlerini kendisine bırakmaya hazırlanan çiftle karşılaşmasında, taşıdığı endişeli karakteri, ölçülü bir şekilde yansıttı izleyiciye. Oyunun çevirisinde genel olarak rahatsız edici bir unsur olmadığını söyleyebiliriz. Fakat "kurdele" sözcüğünün, "kurdela" şeklindeki yanlış kullanımları dikkatimden kaçmadı (TDK Yazım Kılavuzu 2005). Antilop etinin lezzetli olduğu söylenir; ancak Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu'nun "Antiloplar" oyunun lezzeti tartışılacak gibi görünüyor.

Kendine anılar icat eden, kocasının yanlışlarını fark edince içindeki antilopları öldüren "antilopları mı aldın elimden seni asla affetme­ yeceğim" diye haykıran kadını izlerken, biraz farklı bir Lale Mansur görme isteği duyuldu.


a cy

İnançla Çıkılan Yolda Hesaplaşma

pe

Ragıp Ertuğrul / ragipertugrul@tiyatrodergisi.com.tr

Aksoy, Aksanat'ın çerçevesi belli, küçük sahnesinde abartılı gibi görünse de gücünü bu son derece kontrollü abartıdan alan bir oyunculuk sergiliyor.

Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu 'nun sezon oyunu "Antiloplar", İsveçli yazar Henning Mankell'e ait. Mankell, günümüzün en iyi polisiye yazarlarından biri. Romanlarında okurun baş başa kaldığı Dedektif Kurt Wallander karakteri, Kuzey ülkelerinden Afrika'ya uzanan geniş bir coğrafyada gelişen ilişkiler yumağı içinde çözülmeyi bekleyen cinayetlere ışık tutuyor. Antiloplar yaşadıkları yer olan dağların tüm zorluklarına göğüs geren hayvanlar. Yazarın oyun karakterlerini yaratırken aynı coğrafyayı paylaşan antiloplardan ilham almış olması olası. Zira oyun, yazarın Afrika'da yerliler ve beyaz ırk arasında yaşanan kaosu, bölgenin iç dinamiklerini de yadsımadan ele aldığı bir eser. Yazar, Bu kaosu 14 yıl boyunca orada Dünya Bankası görevlisi olarak görev yapan bir adam ve karısının dilinden aktarıyor.

Oyunda, çiftin görev sürelerinin dolması nedeniyle gelecek yeni kişiyi beklemeyle geçen birkaç saatlerine tanık oluyoruz. Bu birkaç saat bize, hem evlilikleri hem görev ve sorumlulukları çerçevesinde yaptıklarıyapamadıkları ve hem de ortama gerçek yaklaşımlarıyla ilgili oldukça fazla ipucu veriyor. Ülkesinden uzak, başka bir kültür içinde kocasının görevi dolayısıyla yaşamak zorunda kalan kadın, evliliğinin de getirdiği sorunlarla kendine anılar icat etmek gibi bir çıkış noktası bulmuştur. Afrika köylerindeki halka su ulaştırmak için kuyular açma misyonunu üstlenen teşkilatın adamı, görevinin gerektirdiği sorumluluğu taşımaya çalışırken çelişkiler de yaşamaktadır. On dört yılın sonunda gözle görülür bir başarı elde edememesi kendisini ve misyonunu sorgulamasına neden olmaktadır. Bu çelişkiler ve sorgulamalar oyun boyunca

Zeynep Avcı'nın akıcı ve tutarlı çevirisi sayesinde seyirciye kolaylıkla ulaşıyor. Adamın "Hiçbir şey bitmedi, başlamadı da zaten" deyişi inançla girişilen yolda inancın bir şekilde yitirildiğini gösteriyor sanki. "Sefalet içindekilere yardım etmeye gelmiş bir adam" görüyor aynaya bakınca, ancak "İnsan nefret ettiği, korktuğu, kendinden daha onurlu birine nasıl yardım edebilir ki?" diye sormadan da edemiyor. Adamın "Ya yaşamalarına yardım edeceğiz ya ölmelerine" çıkarsamasına varması sorunlarla başa çıkılmadığı anda bir kaçış yolu. Bölgede yaşanan yoksulluk ve yoksunluğun getirdiği başka bir boyut da yerlilerin sözde modern insanın cinsel objesi haline gelmesi. Bu aralar maalesef bizim de gündemimize çok giren çocuk tacizi ve pornosunun tarihsel


Işıl Kasapoğlu'nun rejisi, seyirci açısından duygu birlikteliği kurması zor olabilecek oyunu, tutarlı, dolambaçsız ve birebir oyuna dayalı anlatımıyla etkileyici bir performans haline sokuyor. Politikacıların, işadamlarının, gönüllü kuruluşların, bu kuruluşlarda çalışan gönüllülerin ve profesyonellerin 'öteki' için ki bu ötekinin illa kilometrelerce uzakta ve bambaşka kültürlerden olması da gerekmiyor; çalışması, çaba sarf etmesi, yardım elini uzatması, fedakarlıkta bulunması "Antiloplar"da vurucu bir biçimde irdeleniyor. 'Öteki'ne hizmet etmenin altında yatan sebepler sadece saf ve dürüst duygularla mı açıklanmalıdır? Siyasette kadınlara tanınan pozitif ayrımcılık, inanç sahiplerinin haklarını büyük bir hoşgörüyle her şeyden üstün görme, demokrasiyi yerleştirme misyonuyla hareket ederken yaşam alanlarına olduğu gibi ve daha fazlasıyla insan hayatına tecavüz ve daha onlarcası... Kulaklarımızda oyunda geçen "Onlara yardım etmiyoruz, kendimize yardım ediyoruz" sözleri çınlıyor. Sahi, bizler gönüllü bir uğraş içine girdiğimizde hissettiğimiz vicdani rahatlama da bir nevi kendimize yardım, ruhun huzura ermesi ve bencillik mi acaba?

a

Başarılı sahne tasarımı Duygu Sağıroğlu'na ait. Sıcağı yansıtan sarılığın, buhranı yansıtan doluluğun oyuna katkısı büyük. Özellikle kapıdaki kilitler korkuyu, tedirginliği ve duyulan daha doğrusu yıllar boyu edinilen paranoyayı ilk andan itibaren seyirciye algılatması bakımından önemli bir ayrıntı. Işıklarla ve Joel Simon'ın müzikleriyle verilmek istenen hayal-gerçek, sağlıklı-hastalıklı anlar ayrımı da sonuca ulaşıyor.

pe

Bekir Aksoy 'u daha önce sahnede izlememiş olmam beni bir sürprizle karşılaştırdı. Aksoy, Aksanat'ın çerçevesi belli, küçük sahnesinde abartılı gibi görünse de gücünü bu son derece kontrollü abartıdan alan bir oyunculuk sergiliyor. Adamın yaşamındaki tutarsızlığı, çelişkileri ve buhranı son derece içselleştirmiş olduğunu belirtebilirim. Bekir Aksoy'un bedenini kullanmadaki çevikliği, zamanlaması, role verdiği dinamizm bir aktörde görmeyi arzu ettiğim ama her zaman rastlayamadığım özellikler. Lale Mansur'u da ne tesadüftür ki ilk defa sahnede izliyorum. Mansur'un nahif çizgisi role

uygunluğunu belirleyen temel kriter. Ekipte birbirinden rol çalan değil birbirini destekleyen çalışmayı, uyumu görmek beni memnun kılıyor. Rolün gerektirdiği dinginliği, belki yarı hayal yarı gerçek arasında yaşamaya alışmış kadının umarsızlığını yansıtması, Mansur'un temposunun Aksoy 'unkine nazaran daha düşük olmasını gerektiriyor. Bu yavaş tempoyu bir diğer destekleyen de Cüneyt Türel'in canlandırdığı yeni göreve gelen adam. Uzun süren bir yolculuk sonrası karşılaşılan yorgunluk, bezginlik ve şaşkınlık hallerini aktaran oyunuyla Türel, büyük jestlere girişip odak kaydırma gibi bir hataya düşmeyerek mesajın doğru noktada kalmasını sağlıyor. Fiziken olmamasına rağmen bir hizmetçinin varlığının yansıtılmasında küçük sahne hareketlerinin yanında oyuncuların da payı var.

cy

gelişiminde ve yayılmasında üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan aç ve yoksul sınıfa ait küçük kızerkek çocuklarının kullanılması önem teşkil ediyor. Oyunda beyaz adamın Afrika içindeki kısa süreli seyahatlerinde böyle bir durumdan yararlandığını, karısının da buna fotoğraflarla tanık olduğunu görüyoruz. Yaşanan türlü zorlukların yanında cinsel sapkınlıkların da evlilik ilişkisini olduğu kadar tarafların psikolojisini de etkileyeceği mutlaktır. İşte bu nedenle kadın yalnızlığını hayal ve fantezilerle süslemek zorunda kalmış, kendi sessizliğine bürünmüş. Kocası, bu sessizliği fark etmemekte ısrarcı olmuştur; kadın sesini daha doğrusu varlığını duyurmak için bağırmak zorundadır.

Mansur'un naif çizgisi role uygunlu­ ğunu belirleyen temel kriter. Ekipte birbirinden rol çalan değil birbirini destekleyen çalışmayı, uyumu görmek beni memnun kılıyor.


cy

a

Orhan Kemal'in Yapıtı Şehir Tiyatrolarında

"Eskici Dükkanı" Orhan Kemal'in aynı adlı romanından tiyatroya uyarlanan bu oyun ilk olarak 1968 yılında Güner Sümer tarafından AST'da sahneye konulmuş ve kırk yıla yakın bir süre sonra, zamanın hışmına hiç uğramadan, yine seyircisiyle buluşuyor.

pe

Beki Haleva / bekihaleva@hotmail.com

İBBŞT yerli yapıtlara ağırlık veren bir repertuarla seyircini ağırlıyor bu yıl. Bu oyunların içinde ilk olarak seyirciyle buluşanlar olduğu gibi geçmiş yıllarda farklı sahnelerde oynanmış olanlar da var. Eskici Dükkânı bu ikinci grupta yer alanlardan. Orhan Kemal'in aynı adlı romanından tiyatroya uyarlanan bu oyun ilk olarak 1968 yılında Güner Sümer tarafından AST'da sahneye konulmuş ve kırk yıla yakın bir süre sonra, zamanın hışmına hiç uğramadan, yine seyircisiyle buluşuyor. Çağdaş Türk edebiyatının kilometre taşlarından biri olan Orhan Kemal, yapıtlarında Türk toplumunun özellikle yoksul, işçi kesimini gerçekçi bir bakış açısıyla ele almış, insan-toplum ilişkilerini bir toplumbilimci titizliğiyle işlemiş ve edebiyat

kuramcılarının "aydınlık gerçekçi" diye tanımladıkları bir yazar. Yapıtları da kendi yaşam öyküsünden izlerle doludur. Bir anda yoksulluğa düşen ve dağılan bir aile, ardından ırgatlığa, işçiliğe, mahpusluğa kadar uzanan zorluklarla yaşanmış, talihsizliklerle dolu bir yaşam ve bu yaşamdan beslenen zengin bir yapıt, diyerek kısaca özetlemeye çalışalım. İnsanı övmekten de, yermekten de kaçınan, gözlemci bir bakışla irdeleyen ve gözlemlerini insana olan saygıyla ölçülü bir biçimde sergileyen bir yapıttır bu. Yazar 1962'de kaleme aldığı Eskici ve Oğulları başlıklı romanını Güner Sümer'le birlikte Eskici Dükkânı olarak sahneye uyarlamış. Öteki yapıtlarında olduğu gibi burada da bildiği bir dünyayı yansıtıyor

okuyucuya/izleyiciye. Çok katmanlı bir metin bu: bir yandan sanayileşme sürecinde değişen toplum koşulları ve bunun doğurduğu sonuçlar, öte yandan kuşaklar arası çatışmalar, bir de Türk insanın değer yargıları. Yoksullukla debelenen Topal Eskici çocukluğunu geçirdiği "güm güm gümleyen (bir) konak"tan kendisini bir bacağını kaybedeceği savaş alanında bulmuş, savaş sonrasındaysa yaşama alışmadığı bir düzeyde atılmak zorunda kalmıştır. Oyun başladığında geçmişinin gururunu onuru sayan, yoksul yaşamını karısı, iki oğlu ve geliniyle paylaştığı evde sürdürmeye çalışan, yaşlı, öfkeli, küfürbaz, geçimini sağlamak için didinip duran bir adam buluyor izleyici karşısında. Ailesini bir arada tutmak için kendi değer yargıları ve düşünceleri doğrultusunda


Tiyatro: İBB Şehir Tiyatroları Yazan: Orhan Kemal Yöneten: Ergün Işıldar Sahne Tasarımı: Rıfkı Demirelli Giysi Tasarımı: Gamze Kuş Işık Tasarımı: Özcan Çelik

rolleri paylaşan oyunculardan Özgür Kaymaktanık, Sibel Topaloğlu, Mehmet Avdan, Tolga Yeter, Şevket Avşar, Hakan Güner, Caner Çandarlı ve Haşmet Zeybek'in ekip ruhunu yakalamış olduklarını açıkça belli ediyorlar. Gamze Kuş'un kostüm tasarımı yalın ve amaca hizmet eder nitelikte, yalnızca Topalın Karısı'nda kullanılan kırmıza ruja oyun boyunca gözüm takılı kaldığını söylemeden geçemeyeceğim. Rıfkı Demirelli'nin dekor tasarımı sanırım oyunun en aksayan noktası. Evden meyhaneye dönüşebilen işlevsel bir tasarım olmasına karşın tüm sahneye yayılmış geniş bir mekân metnin gerektirdiği, yoksulluğun baş göstergesi dar alana sıkışmış, iç içe geçmiş bir yaşam alanını yansıtmaktan uzak. Özcan Çelik'in ışık tasarımı kimi sahnelerde işlevselliği yakalıyor ancak sahne geçişlerinde arka planı daha karanlıkta tutarak sahne önü ve arkası arasında bir perde işlevi görebilirdi, diye düşünüyorum.

Gamze Kuş'un kostüm tasarımı yalın ve amaca hizmet eder nitelikte, yalnızca Topalın Karısı'nda kullanılan kırmıza ruja oyun boyunca gözüm takılı kaldığını söylemeden geçemeye­ ceğim.

a

pe

Yönetmen Ergün Işıldar Belden Aşağı Vurmak'taki başarısıyla aklımda yer etmiş bir isimdi. Bu oyunda da beklediğim gibi yine nitelikli bir çalışma çıkarmış ortaya. Metnin yapısının oyuncuların canlandırdıkları karakterlerin içsel devinimlerini yansıtmaya elverişli olması yönetmene kolaylık sağlamış olmalı. Orhan Kemal'in romanlarına, oyunlarına egemen olan gerçeklik kavramını iyice özümsemiş olduğu kolaylıkla anlaşılıyor. Eskici ve ailesi günlük yaşamlarında verdikleri geçim mücadelesinde olsun, didişmelerinde, sevişmelerinde olsun, gerek düşünce, gerek duygu düzlemlerinde hep bu gerçekliği sergiliyorlar. Hatta yönetmen daha da ileri giderek bana göre bu yaklaşımını, yarattığı güldürü unsurlarıyla da perçinliyor. Türk insanına özgü "güleriz ağlanacak halimize" deyimiyle de çok güzel dile getirilen, art niyet beslemeden daha zayıf insanlarla dalga geçilmesini kasap, manav ya da kahveci gibi kimi tiplemelere eklediği ve abartının yarattığı komik öğelerle yakalamayı başarıyor. Bu da oyunun sıkılmadan seyredilmesini

sağlıyor ve izleyiciyi kısa süreliğine de olsa oyuna hâkim dramatik atmosferden uzaklaştırıp nefes aldırtıyor. Bu tip sahnelere gerçek yaşamda da rastladığı için izleyici bu insanları kendine yakın buluyor, onlara kızamıyor, karakterlerde olsun, tiplemelerde olsun kendi insanını, kim bilir belki de kendini görüyor ve onlarla sıcak bir ilişki içine giriyor. Öyle ki diyalektik düşünce yapısına çok yakın olmayan, hamasi söylemleri yeğleyen bir toplum olduğumuzu kanıtlarcasına "onur"unu oğlunun yaşamından üstün gören Eskici'nin kararını alkışlarla onaylıyor izleyici. Bu da bize oyunun amacına ulaştığını gösteriyor kanımca. Yönetmenin bu atmosferi yakalaması elbette oyuncu kadrosunun başarısıyla ilintili. Kalabalık bir kadro olmasına karşın uyumlu bir işbirliği, tam bir ekip çalışması söz konusu. Elbette bazı roller oyuncularının başarılı performanslanyla daha ön plana çıkıyor çoğu oyunda olduğu gibi. Oyunun temel direğini oluşturan Topal Eskici rolünde Metin Çekmez kusursuz bir oyunculuk örneği sergilerken, canlandırdığı karakterin tüm gereklerini abartıya kaçmadan yerine getiriyor. Topalın Karısını canlandıran S. Aysun Atav eş, ana ve kaynana niteliklerini kararında harmanlayıp rolünün üstesinden geliyor. Öne çıkan bir başka oyuncuysa Ünal rolünde Mert Turak, özellikle beden dilini çok iyi kullandığını söyleyebilirim. Göçmeni oynayan Zeki Yıldırım'a gelince, o da öncelikle Trakya şivesinde kusursuz. Öbür

Oyun başlamadan çalan ve geçmiş dönemleri anımsatan Türk musikisinden parçalar izleyiciyi oyuna hazırlamakla kalmıyor biraz da nostalji yaşatıyor, bu da oyuna artı bir puan kazandırıyor kanımca. Sonuçta günümüzde de geçerliliğini koruyan, edebiyatımızın önemli bir yazarını gündeme getirmesi açısından önemli, izlenmeye değer bir oyun çıkmış ortaya.

cy

elinden geldiğince uğraşsa da kuşaklar arası görüş farklarının ve bunların yol açtığı çatışmanın sonuçlarından kurtulamayacaktır Topal Eskici. Hayaller peşinde Çukurova'ya ırgatlık yapmaya gitmekten alıkoyamayacaktır oğullarını ve de ardından gelen hastalık, ölüm karşısında duygularındın, "onur"undan ne kadar ödün verebilecektir?

Oyuncular: Metin Çekmez, Ş.Ayşin Atav, Özgür Kaymak Tanık, Mehmet Avdan, Tolga Yeter, Sibel Topaloğlu, Şevket Avşar, Hakan Güner, Caner Çandarlı, Haşmet Zeybek, İbrahim Şirin, Mert Turak, Zeki Yıldırım, İbrahim Can, Caner Bilginer, Emre Narcı, Dinçer Çekmez, Nagehan Erbaşı, Ergun Üğlü, Nagehan Erbaşı.


İki Gönül Bir Olunca Ne Bahar Dinler Ne Yaz!..

pe

Eser, bu sezon İstanbul Devlet Tiyatrola­ rı'nda Murat Karasu'nun rejisiyle "Bahar Noktası"; İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda ise Can Doğan'ın rejisiyle "Yaz Gecesi Rüyası" adıyla sahneleniyor.

cy

a

"Bahar Noktası" ve "Yaz Gecesi Rüyası" Üzerine

Ragıp Ertuğrul / ragipertugrul®tiyatrodergisi.com.tr

Shakespeare'in "A Midsummer Night's Dream" oyunu 1936'da "Yaz Ortasında Bir Gecelik Rüya" ve 1944'te "Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası" adıyla Nureddin Sevin, 1987'de "Bahar Noktası" adıyla Can Yücel ve 1999'da "Bir Yaz Gecesi Rüyası" adıyla Bülent Bozkurt tarafından çevrilmiş. Eser, bu sezon İstanbul Devlet Tiyatroları'nda Can Yücel'in Türkçe söylemi, Murat Karasu'nun rejisiyle "Bahar Noktası" olarak, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda ise Can Doğan'ın çevirisi,uyarlaması ve rejisiyle "Yaz Gecesi Rüyası" adıyla sahneleniyor. Eser, yazarın, en ünlü komedilerinin başında sayılıyor; zira burjuvayla dalgasını

geçmesinin yanı sıra aşk ve evlilik konularına radikal yaklaşımıyla da döneminde oldukça ses getirmiş. Eserin aynı sezonda iki farklı uyarlamayla sahnelenmesi seyirciye karşılaştırmalı olarak izleme fırsatı sunuyor. Fazla cümle sarf etmeden konusundan bahsetmek istersek; Egeus, kızı Hermia'yı kendi seçtiği damat olan Dimitri ile evlendirmek istemektedir. Bu konuda Theseus'tan yardım diler. Oysa Hermia Lysanderos'a aşıktır. Onunla ormana kaçmaktan başka çaresi kalmaz. Hermia'nın en yakın arkadaşı Eleni de Dimitri'ye aşıktır, ancak bu aşkı karşılıksızdır. Aşk trafiğini tanrıların, dükün diğer bir deyişle iktidar

sahiplerinin isteği doğrultusunda yönetmek isteyenlerin büyüleri ters tepince işler sarpa sarar. Diğer yandan Theseus ile gelin adayı Hippolyta'nın düğün hazırlıkları devam etmektedir. Ama her komedideki mutlu sona burada da ulaşılacaktır. Karnaval Başlıyor... Devlet Tiyatrosunun rejisinde Ethem Özbora dekorunu sarayı, düğün meydanını ve ormanı birlikte temsil edecek şekilde tasarlamış. Böylece oyun kişileri o sahneyle ilişkisi olmasa dahi sahneden ayrılmadan izliyor; klasik bir komedide yabancılaştırıcı ögelerden birincisi de kullanılmış olunuyor. Can Yücel'in argo kelimeleri bol


a cy sahnelemeyi destekliyor.

Şehir Tiyatrosu Şehir Tiyatrosu Olalı... Şehir Tiyatroları prodüksiyonunda oyun bir bar ortamına taşınmış. Kişileştirme olarak tutarlı olsa da sahneleme açısından yaratıcı bir çalışma olduğunu söylemek güç. Klipler ve kamera görüntüleriyle görsel bir zenginlik katılmış ama bu görselliğin oyuna bir katkısı olduğunu söylemek zor. Sergilenmeye çalışılan dansların da koreografi ile uzaktan yakından ilgisi yok açıkçası. Mazlum Kiper'in yer yer tuluata da yer veren oyunculuğuyla göz doldurması dışında oyunculuklarda yeterince performans görünmüyor. Aynı esnek ve grotesk oyunculuk stiline sahip olmayan bir ekiple çalışmanın zorluğu sahneye

pe

Türkçe'siyle sahnelenmesi eseri hem günümüze yaklaştırıyor hem de aslında dönem kişilerine atfedebileceğimiz patavatsızlığı, yersizliği ve kimilerine ilişkin densizliği de kolaylıkla ifadelendiriyor. Öreke rolünde Mustafa Uğurlu, oyunu sürükleyen performansıyla dikkat çekiyor. Murat Karasu, yönetmenliğin yanı sıra üstlendiği rolünde başarılı bir karakter çıkarıyor; rolün gerektirdiği müstehzi duruş, iktidarın gerektirdiği otorite ve edindiği tevazu birbirine eşlik ediyor. Umut Demirdelen canlandırdığı Ege karakterinde enerjisinin sınırlarını genişletiyor ve taklide dayalı olmayan birbirinden çeşitli jestleriyle zenginleştiriyor. Medine Yavuz kostüm tasarımlarıyla karnaval havasını taşıyan oyunda bir bütünlük oluşmasını sağlıyor. Maskelerin tarzı da kullanım yeri ve şekli de

yansımış. İsim belirtmeden başka oyunlardaki performanslarını bildiğim ve takdir ettiğim oyuncuların bu oyunda yeterli performansa ulaşamadıkları aşikar. Kiper'in, oyunda 'tiyatrocularla eleştirmenler oyun izlemez' yargısına nazire edercesine o gösterimde Şehir Tiyatrosu oyuncularından Erhan Abir ve Emin And'ın yanı sıra benim de bulunuyor olmam hoş bir tesadüftü. Shakespeare'in oyununda dükü eğlendirmek için oyun hazırlayan işçiler, "Yaz Gecesi Rüyası"nda barın personeli olarak karşımıza çıkıyor, oyunları da haliyle tatil köyü animasyon gruplarını andırıyor. Mevlüt Demiryay isimli boyu kısa, enerjisi büyük oyuncuya grotesk bir yaklaşımla baba rolü uygun görülüp, piskopos kostümü

Devlet Tiyatrosu'nun rejisinde Ethem Özbora dekorunu sarayı, düğün meydanını ve ormanı birlikte temsil edecek şekilde tasarlamış.

21


yaratılmaya çalışılmasından vazgeçilmesi gerekiyor artık. Buna opera rejilerinde de gerek duyulabiliyor, ancak seyircilerin sisten oldukça rahatsız olduğuna hepimiz şahit oluyoruz; olmazsa olmaz değil kuşkusuz. Yönetmen Can Doğan, uyarlamasını yoğunlukla güncel

pe

cy

a

giydirmekle kime ne mesaj verildiğini anlayamadım doğrusu. Fener Patrikhanesi'ne ekümeniklik sıfatı verilmesiydi, Kıbrıs'taki sorunlardı derken bu konulara sanatçı duyarlılığı göstermenin bir yolu olarak bulunduysa isabetli bir espri değil. Her sezon bazı tiyatro oyunlarında rastladığım, sis verip coşku

esprilere, göndermelere, günümüz teknolojisinin icabı alet edevatın kullanımına dayandırmış. Cep telefonundan, güvenlik kamerasına, DJ'den, siyasi göndermelere kadar her türlü güncelliğin üstüne bir de Müslüm Gürses ve Michael Jackson taklitlerinin eklenmesiyle oyun, özellikle tüm gününü televizyon karşısında geçirenler için tadından yenmeyecek bir seyirlik halini almış. Salonda yerlerinde el çırpanların yanı sıra o coşku ve tempoyla gerdan kıranları görmek şaşırtıcı değil. Taciz etme durumunun bir komedi unsuru olarak kullanılması ise her yaştan izleyiciye sanatın ideal olanını sunma misyonu olan bir kurama yakışmıyor ki sonuçta iyi-kötü karakter ayrımı olmayan bir eserde bunu mazur da gösteremiyorsunuz. Can Doğan'ın oynadığı karakterin ağzından "Bize düşen emeğe saygı duymaktır, mala değil. Büyüklüğün de raconu budur" demesine karşın sanata verilen emeğe saygı duymanın yanında mesleğime duyduğum saygının gereği tarafsız eleştirmek de zorundayım. Doğan'ın kaleminden ve dilinden Tezeus "Hayaller arz-ı endam ederken siz kestiriyordunuz" dese de gözlerimi kapatmadan vazifemi yaptığımın bilincindeyim. Yine veda ederken seyirciden "yılan dili ile eleştirmeyin bizi" talebini de çevirinin azizliğine vermek istiyorum. Yazarın eleştiriye verdiği değeri bilmekle beraber sanatçıların da aynı erdeme sahip olması arzu edilendir. "Yaz Gecesi Rüyası"m Üsküdar'da yeni açılan Kerem Yılmazer Sahnesi'nde izleyerek, bu sahneyi de görme fırsatını elde etmiş oldum ve teknik olanaklarını bilemem ama fuayesiyle, salonuyla olumlu bir izlenim edindiğimi söyleyebilirim. Darısı Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nin başına.


pe cy a


Ağıt Yakan Rüzgarın Adasından

Sahnemize Esenler Ahmet Levendoğlu / alevendoglu@tiyatrodergisi.com.tr

İrlanda'nın orta batı kıyıları açıklarındaki üç küçük adadan oluşan Aran Adaları'nın büyüğü olan Inishmore'a 1934 yılında Amerika'dan bir film ekibi gelir. Ekip Robert Flaherty'nin yönetmenliğinde, adadaki insanların -daha çok denizle ilintili- yaşamlarını yansıtan bir film çeker. Man of Aran (Aran'lı Adam) adlı (oyunda bölümlerini izleyeceğiniz) bu belgesel, zamanla belgesel film klasikleri arasında yer alır. Yaklaşık altmış yıl sonra Martin McDonagh, kurgusunun geri planına bu gerçek olayı yerleştirdiği, izlediğiniz oyunu yazar. Kanımca, zaman içinde bu oyun da döneminin klasikleri arasında yer edinecektir. Inishmaan ise Inishmore'un komşusu, "ağıt yakan rüzgarın adası" diye anılan, adı "orta ada" anlamına gelen, kayalık, ıssız, verimsiz bir adadır. İşte oyunumuz bu adanın yoksul, yoksun, dünyadan kopuk, kaba saba ama her şeye karşın yaşama dört elle ve yüreklilikle sarılan insancıklarının yaşamından damıtılmış yaman bir güldürüdür.

pe cy a

Ne de olsa, o insancıklardır ki: -Yaklaşık bin yıllık bir süreye uzanan "dünyanın ilk ve en uzun sömürge düzenini" (İngiltere boyunduruğundaki İrlanda) yaşamış; baskıya, savaşlara, kırım ve kıyımlara, kıtlıklara ve açlıklara karşı direnmiş, özgün dilini önemli ölçüde yitirmiş olsa da kültürünü, geleneklerini, bireysel ve ulusal kimliklerini koruyabilmiş olanların evlatlarıdır. -Demir Çağı'nda başlayarak var olmuş en köklü kültürlerden Kelt kültürünün torunlarının torunlarıdır. -Yaşamlarını masal/destan temelli sözel kültür geleneğine sarmalamış olanların soyundandır. -Müzikte en "kendine özgü" ezgileri, çalgıları yaratan ülkelerden birinin çocuklarıdır. -Köklü bir tiyatro geleneğinden Beckett, Behan, Congreve, Friel, Goldsmith, Joyce, O'Casey, Shaw, Sheridan, Synge, Wilde, Yeats ve daha nice büyük oyun yazarlarını çıkarmış bir soyun kalıtının sahipleridir. -Kendilerini de, yaşamın ta kendisini de alaya almasını bilen bir yaşama bakışı özümsemiş olanlardır.

Bu oyunun, tüm sahnelediklerim arasında, tiyatrodan beklediklerimin tümünü en cömertçe sunan oyun olduğu kanısındayım.

Oyun, İrlanda'nın geleneksel kültür kalıtının temel öğesi sayılan sözel kültürün özü olan "masal" üzerine kuruludur ve bu, iki ayrı boyutta belirir. Anlatım ve biçem masalsıdır, anlatılan da -bir ölçüde tarihsel verilere, gündelik yaşam gerçeklerine dayalı olmasına karşın- özde bir masaldır. Bu açıdan bakıldığında, oyunumuzun hem çağcıl, hem geleneksel bir dramatik metin olduğu söylenebilir. McDonagh'nın, İrlanda'nın orta batı topraklarında geçen iki ayrı üçlemesinde (Aran Adaları Üçlemesi ile Galvvay/Connemara Üçlemesi) yer alan oyunlarının tümü "karanlık güldürü" tanımıyla değerlendirilebilir. "Karanlık" sözcüğünün belirlediği kötülük/şiddet öğesi, üçlemelerdeki öteki oyunlardakilerden daha düşük dozda olsa da, Inishmaan'ın Sakatı oyununda da vardır. Bu noktada yazarın büyük hüneri "karanlık" olanla gülünç ve masalsı olanı ustalıkla örtüştürebilmesi, kaynaştırabilmesidir.


Yazarın bir başka hüneri -özgeçmişinde belirtildiği gibi- anayurdu İrlanda'yı ancak gençlik döneminde ve yalnızca kimi yaz tatillerinde görüp tanımış olmasına karşın onun kültürünü, insanını, geleneğini ve dilini olağanüstü bir derinlikle kavramış, özümsemiş ve oyunlarında yansıtmış olması. Ama sanırım en büyük hüner, yer olarak İrlanda'nın bir kesitine odaklanmış bu oyunlarda gerçekte insan denen şaşılası varlığın, hangi coğrafyaya ait olursa olsun, özde pek değişmeyen "hallerini" böylesi ustalıkla betimlemesi. Bu oyunun, tüm sahnelediklerim arasında, tiyatrodan beklediklerimin tümünü en cömertçe sunan oyun olduğu kanısındayım. Onun bu sahnelenişini, her anlamda "garip" ve "umarsız" olup da, katlanan, dayanan, yaşama tutunan ve bir şeyleri yoktan var eden, yaratan, yerkürenin tüm Inishmaanlılarına adamak istiyorum.

a

(Bu yazının buraya kadarki bölümü, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahnelediğim, bu satırları okuduğunuzda perdesini açmış olacak Inishmaan'ın Sakatı oyunu üzerine oyun dergisinde yer alan yazımın tümü. Buna eklemek istediğim bir tür "kıssadan hisse" bölümü de vardı ki, o derginin dizgi düzenine sığamayacağından, eklenmedi. Gerçekte önemsediğim ve çöpe gitmesini istemediğim o bölümü buraya taşımakla yazıyı İzdüşüm'de bütünlüğe kavuşturmuş olmaktan hoşnutum:)

pe

cy

Şimdi şu "iki ayrı üçleme" (yani tam altı oyun) konusuna dönelim. Yazarımız McDonagh, gerçekte anavatanı olan, ama genç yaşına dek hemen hiç tanımadığı, sonrasında da kısa süreli gidişlerinde çok az tanıyabildiği yeryüzünün çok küçük bir toprak kesiminden altı oyun çıkarmış. Bunlar, olağanüstü nitelikli oyunlar oldukları denli, o toprakların insanını, geleneğini, kültürünü, ruhunu şaşılası bir yetkinlikle işleyen oyunlar. Bu oyunların yaklaşık son on yıldır dünyanın dört bir yanındaki yüzlerce tiyatroda sahnelendikleri ve geniş yankılar yarattıkları bilindiğine göre, gelin şimdi "anavatan" İrlanda'nın bundan kazanımlarını hesaplamaya çalışalım? Hangi bilgisayar bu müthiş getiriyi ölçebilir, hangi veri tabanı bunu verilere dökebilir?... Aynı olguya bir başka açıdan, epey tartışmalı bir konu olagelmiş "tiyatro yazarlığında ulusallık ölçütü" perspektifinden bakarsak, elimizdeki örnek her türlü tartışma boyutuna karşılık getirecek bir örnek değil midir? Gelelim "kıssa"nın "hisse"sine. Kayalık, ıssız, her şeyden yoksun, birer avuç insanı barındıran üç adacıktan dünya çapında yankı yaratan üç oyun çıkar da, büyüleyici güzelliklerini gözlerimiz önüne dizmiş, ender cografyasal özellikler taşıyan, tarihsel ve yaşantısal birikimiyle çok varlıklı kendi Adalar'ımızdan bir tek oyun çıkarılamaz mı? O adalar ki Hüseyin Rahmi'nin, Sait Faik'in, Reşat Nuri'nin, Ahmet Rasim'in, İsmet İnönü'nün, Lev Troçki'nin, Lefter Küçükandonyadis'in, daha nice büyük ve usta kişinin yaşantılarının tanıklarıdır. Onlar ki binlerce sevdayı yeşertmiş topraklardır... Şu "naçiz" satırlardan bir oyun yazarımız esinlense de bir Büyükada'yı, bir Heybeli'yi, bir Burgaz'ı, bir Kınalı'yı bir tiyatro metninde yetkinlikle yaşama geçirip tarihe işlese, biri de çıkıp onu sahnede yetkinlikle ölümsüzleştirse, bu kazanç az kazanç mı olur?


cy a

Bakarken Uyuyan Oynarken Yaşayan...

Anna Karenina, Atinalı Timon, Chamaco, Şerefe Hatıralar

pe

Sadık Aslankara/ msaslankara@hotmail.com

"Devlet yardımı" konusunda, Kültür ve Turizm Bakanlığından açıklama getirilmiş değil henüz! Yoksa açıklama getirildi de ben mi atladım bunu?

Büyük kahramanlık göstererek perdelerini açan dört özel tiyatromuzla, onların aslanlar gibi kükreyerek sahnelediği dört oyun üzerinde duralım istiyorum bu

ay...

Hayır, gün gibi ortada işte; özel tiyatrolarla söz konusu yönetmelik doğrultusunda yardım almaya hak kazanan öteki tiyatro grupları (amatör topluluklar, gençlik ve çocuk tiyatroları, farklı konumdaki kent tiyatroları vb.) ağladı, ağladı, ama bakanlık bir yalancı meme olsun uzatmadı onlara... Umarım getirilecek açıklama, kültür tarihimiz içinde ayrı bir yere oturtulacak bu kara lekenin bakanlığın üzerine sıçramasını engeller... Özel tiyatro topluluklarımız,

devlet yardımını bekleyecek değildi herhalde perde açmak için... Öyle ya, tiyatro sanatı, hep bir başkaldırı yansıtmamış mıdır tarihi boyunca? Kan kustuğu halde kızılcık şerbeti içtiğini söylememiş midir? Gerçi Haluk Bilginer'in yerinde vurguladığı üzere "alkış"la tiyatro yapılamıyor artık. Ancak tiyatrocularımız donkişotluğu sürdürüyor yine de. Nereye kadar sürdürebilirler peki? Büyük kahramanlık göstererek perdelerini açan dört özel tiyatromuzla, onların aslanlar gibi kükreyerek sahnelediği dört oyun üzerinde duralım istiyorum bu ay: Kent Oyuncuları'nın sergilediği Lev Tolstoy'dan Helen Edmundson'un uyarlayıp Cevat Çapan'in çevirdiği, Mehmet Birkiye'nin yönettiği Anna

Karenina, Oyun Atölyesinin sergilediği Shakespeare'den Orhan Burian çevirisiyle Kemal Aydoğan'ın yönettiği Atinalı Timon, Semaver Kumpanyanın sergilediği Abel Gonzales Melo'dan Sakıp Murat Yalçın'ın çevirdiği Orestes Perez Estanquero'nun yönettiği Chamaco, Tiyatro Pera'nın sergilediği Nesrin Kazankaya'nın yazıp yönettiği Şerefe Hatıralar (İstanbul 1955)... Estetize Edilmiş Ölümün Kışkırtıcı Çağrısı... Oyun Atölyesinin Atinalı Timon'u anımsadığımca geçen mevsimin sonunda, Uluslararası Tiyatro Festivaline çıkarılmıştı. Nitekim oyunun afişleriyle broşürüne "Kültür ve Turizm Bakanlığı katkısıyla" notu düşülmüş... Ancak ben, oyunu bu yenilerde


izlediğim için değil, topluluk, bu mevsime yetiştirdiği yine Shakespeare'den Zeynep Avcı'nın çevirip Kemal Aydoğan'ın yönettiği Hırçın Kız'ı sergilemeye başladığı için yukarıdaki topluluklar arasına aldım Oyun Atölyesini. Dört oyun da "ölüm" sorunsalıyla değil, ama ölümün kıskıvrak kuşatışı eşliğinde yaşamın en acımasız gerçekliğiyle yüz yüze getiriyor bizi. Ne ki biz ölüm olgusuna hep farklı anlam öbekleri, katmanları arasından bakıp, her kezinde değişik bir düzlemden yaklaşıyoruz bizimle paylaşılan sorunsala. sahneye çıkardığı Tolstoy'un Anna Karenina'sının roman olarak tutkunuydum da, itiraf edeyim izleyene dek onun böylesine yetkinleştirilmiş sahne oyunu olabileceği hiç mi hiç gelmemişti usuma.

Andığım bu topluluklar yorumlayış, sahne plastiği bağlamında, sanatsal örgüleyiş açısından nasıl bir tiyatro yapıyor da bu gerçeklikle yüz yüze getiriyor bizi, biraz da bunun üzerinde durmalıyız...

Cahillik işte! Helen Edmundson, müthiş çarpıcı bir oyun metni üretmiş Anna Karenina'nın etiyle kemiğinden. Cevat Çapan'ın, çeviriyi şiir gibi karışının da rolü var kuşkusuz bunda. Ancak topluluğun şunca yıldır yönetmenliğini yapan Mehmet Birkiye'nin, tiyatro sanatını öne çıkararak olağanüstü tutumlulukla oyunu sahneye taşıyışından övgüyle söz etmeliyim. Diyeceğim, ödenekli topluluklarca "büyük yapım" bağlamında kotarılabilecek böylesi yapıtı, yaratıcı bir kavrayışla hem sıcaklık yayan, hem de derli toplu olmasını sağlayan bir sahne şölenine dönüştürmüştü Birkiye. Kent Oyuncuları'nın geçen mevsim çıkardığı Rebecca Lenkiewicz'ten Şükran Yücel'in çevirdiği Gece Mevsimi'ndeki yönetimi için de söylenebilir bu.

Doğrusu, oyunların ta içine girip de sergileyişe değgin eleştirel değerlendirmeye yönelmek olmadı hiçbir zaman "Sadık Seyirci"de amacım. Tiyatro Tiyatro'nun öteki sayfalarında bunu hakkıyla yapan seçkin arkadaşlarımız var nasılsa.

pe

Tolstoy yaşama karşılık yeğleyişin değil de aşkın, tutkunun karşısındaki denek taşı gibi getiriyor önümüze ölümü. Kübalı yazar Abel Gonzales Melo için ölüm, yaşamın aynası belki bir bakıma, Nesrin Kazankaya içinse varoluşun turnusolü sanki daha çok.

kadar varlığın da ölüm karşısında bir biçimde hiçleşmesini; Şerefe Hatıralar (İstanbul 1955) ise insan tekinin yaşama kazandırdığı saltık değeri, tiyatro sanatının gerekleriyle bezenmiş biçimde gösteriyor bize.

cy a

Shakespeare, dünya malının kıskacında kıvranan insanla getiriyor önümüze ölümü. Timon'un, mezar taşındaki yazıt, onun büyük düş kırıklığını, iyi gün dostlarının, kara gün gelip çattığında nasıl ortadan kaybolduklarını ortaya koyarken özce söylemek gerekirse bir La Fontaine öyküsüne dönüşüyor oyun.

Sonuçta şöyle ya da böyle kendisiyle yüzleşmeye çağırıyor ölüm bizi. Kaldı ki sanat da bu acımasız gerçeklik karşısında daha güçlü kılmaya çalışmaz mı zaten bireyi? Öyleyse çok doğal sayılmalı ölümle sürdürülen içlidışlılık.

Kıskıvrak Yakalamaya Çalışırken Kendisi Yakalanan Ölüm Ölüm olgusu, bu yanıyla tutkularımıza aynalık yapıyor denebilir. Gerçekten de Atinalı Timon, maddi tutkuyla körleşmeyi, sonuçta erdeme dayalı yönsemelerin yitirildiği vandallığı; Anna Karanina, terazide ölüme karşı aynı kefede birleştirilen aşkla yaşam idealizmini; Chamaco, yokluk

Ben, bu yazılarda oyunlar arasında koridorlar açmayı, birinden ötekine köprüler kurmayı, birbiri içinde gezinirken farklı kesitler sunmayı, sonuçta bir başka açıdan yaklaşıp kimi düşünce gelgitleri sağlamayı amaçlıyorum diyebilirim daha çok. Sonda söyleyeceğimi, en başta söyleyivereyim olsun bitsin: Birbirinden güzel dört oyun izledim andığım dört topluluktan... Kent Oyuncuları'nın yarım yüzyıllık birikime dayanarak

Bir yan daha var; yönetmenliğinde incecik duyarlıklara yaslanıyor sürekli Birkiye. Sanata düşen de bu kuşkusuz; içten, duru, alçakgönüllü duruş. Ama hemen ekleyelim; boşluk bırakmayan tok bir duruş bu, hiçbir ayrıntının atlanmadığı. Birkiye'nin Kent Oyuncuları

Bana sorarsanız, oyunlar için dramaturg düşünülmeyişi, büyük eksiklik! Özellikle de artık aramızda bulunma­ yanların oyunları için... Şu da ilginç; Ağaoğlu'nun Kozalar'ına dramaturg düşünül­ müştü de Orhan Kemal, Haldun Taner, Oktay Arayıcı için gerek duyulma­ mıştı nedense dramaturga


Toplumca yitirmiş görünüyoruz heyecanı­ mızı, ne acı. 1960'larda yaşanan, ama artık bir daha yakalana­ mayan tiyatrodaki o altın çağ, ne denli uzakta şimdi, ya bütün bunların üzerimizdeki ağırlığı, baskısı...

denli kuruluşun yöneticiliğini üstlendiğini de ortaya koyuyor aynı zamanda. Belki de bu karışıklık, onun yönetmen olarak öne çıkmasını görece etkiliyor. Kuşkusuz bunda, topluluğun sanat yönetmenliğini yapan Haluk Bilginer'in toplumdaki ağırlığının da rolü olsa gerek.

cy a

yapımı Anna Karenina'daki yönetiminden Kemal Aydoğan'ın Oyun Atölyesi yapımı Atinalı Timon'daki yönetimine geçmek istiyorum...

Ancak, genç bir yönetmen olarak Aydoğan'ın Oyun Atölyesi'ndeki çalışmaları üzerinde önemle durulmalı bence. Çünkü Bilginer gibi, hem baskın hem ağırlıklı güce

pe

Oyun Atölyesinin özenle hazırladığı tiyatro kitapçığının gerek kimlik kutusunda gerekse özgeçmiş bölümünde Aydoğan'ın, "topluluğun kurulduğu günden bu yana" "tiyatro yöneticiliği" yaptığı belirtiliyor. Bu, onun grup yönetmeni olduğu

sahip bir oyuncuyla sahne çalışmasına girişmek kolay olmasa gerek. İnanıyorum ki Aydoğan, ileride çok daha büyük tasarımlarla çıkacak seyircinin karşısına. Öte yandan Oyun Atölyesi, ciddi ekip anlayışına sahip bir topluluk izlenimi bırakıyor insanda, üstelik kurulduğu günden bu yana. Buna tasarım, yaratım alanındaki işbirliği de eklendiğinde topluluk her geçen gün daha bir olgunlaşıp ballanıyor denebilir. Bu çerçevede İstanbul'un, tiyatro sanatından ödün vermeyen önemli topluluklarından biri Oyun Atölyesi. Haluk Bilginer ise topluluğun gerek sanat yönetmeni gerekse sürükleyicisi, çekip çeviricisi olarak övgüyü hak ediyor bence. Çünkü Türkiye gibi bilimsel, ekinsel, sanatsal alanda yoğun erozyonun yaşandığı bir ülkede hem dorukta popülerliğe sahip olup hem de inatla düzeyli tiyatro yapmayı sürdürebilmek her babayiğidin harcı değil herhalde! Ölüme İnat Oyunlarla Yaşamak... İstanbul'un tiyatro sanatı bağlamında önem taşıyan öteki


ölçüde başarılı olduğunu söyleyebilmek güç görünüyor sanki. Bu, iki kardeş olarak Sanay'la Suat'ın çok iyi yapılandırılmışlığına karşın Sanay'ın kocası Celal'le kızları Berin'in bu ölçüde ayrıntılandırılamayışından kaynaklanıyor yanılmıyorsam.

Semaver Kumpanya, 1960'ların altın çağını yeni baştan yaratmaya çalışan coşkulu ama nahif, heyecanlı ama soğukkanlı havasıyla dikkati çekiyor. Sanki bir komün tiyatro, hani yanaşsak topluluğa, bizim elimize de bir süpürge tutuşturabilirler gibi geliyor bana ya da perdenin ipini çektirebilirler bir kenarda.

Tiyatro Pera da bir başka yanından yaklaşıyor Şerefe Hatıralar (İstanbul 1955)'te gerçekliğe, hep yapageldiği biçimde. Julia'da, Dobrinja'da Düğün'de olduğu gibi. Ne zor bir tiyatro yapmaya girişmiş şu Nesrin Kazankaya. İlle bir şeyleri anlatmaya çalışacak, hayır gösterecek, hayır hayır ele aldığı sorunsalı, konuyu, ilişkileri tiyatro gerçekliği içinde yeniden yapılandıracak! Zor, çok zor hem de!

pe

Üniversitelerden birinin kantininde yapılıyor sanki tiyatro. Genel Sanat Yönetmeni Işıl Kasapoğlu her yerine öylesine sızmış ki tiyatronun, hiçbir yerinde yokmuş gibi duruyor bu nedenle de.

yönetmenliğiyle ilgiyi hak ediyor. Tıkır tıkır işleyen sert bir yorum bu. Ancak öylesine hızlı öylesine baş döndürücü bir tartımla akıyor ki oyun, umarım yanılıyorumdur, cinayetten kalkarak toplumsal yapıyı sorgulamak yerine cinayetin kuyruğuna takılıyoruz biz sanki bir çalım. O zaman da toplumsal işleyişin katmanlarına sızamıyoruz pek. Nitekim ülkemizdeki cinayetlerde de böyle olmuyor mu hep? Bir hız olupbittisiyle cinayet işlenmiyormuş, biz bunları görmüyormuşuz gibi davranmıyor muyuz hep birlikte?

Kantin, komün diyorum ya, bakmayın siz böyle söylediğime; adam gibi tiyatro yapıyor Semaver Kumpanya. Üstelik bunu tiyatro sanatında hep başat konumda tuttuğu genç oyuncularla omuzlayıp ileriye taşıyor sürekli. Bu yüzden tuhaf bir gençlik erkesiyle şavklandırıyor sahnesini.

Öteki üç toplulukta da bu yönde ciddi atılımlar gözlenebiliyor elbette, ne ki Semaver Kumpanya, "gençlik tiyatrosu" konumunda çok farklı bir hava yansıtıyor bana göre. Bu yöndeki somutlanışı, Chamaco adlı oyunda bir kez daha gözlemliyoruz diyebilirim. Kaldı ki bu gençlik erkesini, yönetmen Orestes Perez Estanquero'nun daha da kışkırttığı gözlemleniyor. Ötekiler gibi Estanquero da

Oyunculuklara, sahne üzerinde somutlanan öteki emeklerle sahne arkasındaki emeklere hiç değinmeyeceğim. A'dan Z'ye bütün oyunculukları çok beğendiğimi belirtmekle yetineceğim yalnızca. Andığım bu dört topluluğun bu mevsim sergilediği oyunları seyretmemek yalnız topluluklara karşı değil İstanbul'a, İstanbulluluğa karşı da suç işlemek, en azından ihanet etmek olur bence.

cy a

iki topluluğuna da göz atalım gelin; Semaver Kumpanya'yla Tiyatro Pera'ya...

Ama bu sözümden, oyuna kıydığım anlamı çıkarılmamalı kesinlikle. Çünkü Tiyatro Pera, çok ağır bir sorumluluk üstlenmiş, öte yandan estetik bağlamda ödünsüz işlevselliği yeğlemiş bir topluluk.

Hemen bütün oyunlarında önemli bir yardımcısı var Kazankaya'nın. Dramaturgiyi üstlenen Şafak Eruyar. Tanrım, ne emekli bir çalışma bu böyle. Tiyatro Pera'nın kitapçığını al kaldır kütüphaneye, ansiklopedi gibi kullan, öylesine sağlam, kaynakçaları yerli yerinde. Peki bu kitap-oyun, tiyatrosal anlamda ne kadar kalkıyor ayağa? Bana sorarsanız okunmalık yanıyla olağanüstü göz doldurucu bir oyun Şerefe Hatıralar (İstanbul 1955), ancak seyirlik yanıyla bu

Öte yandan İstanbul'un özel tiyatro toplulukları arasında yalnızca dördünü sıralayıp ötekilerini görmezden gelmek de olmaz. İleride elbette onlara da gelecek sıra... Ama sonuçta andığım bu dört özel tiyatro topluluğu, varıyla yoğuyla savaşım veren özel tiyatroların simgesi konumunda aslanlar gibi kükreyerek perde açarken onlara bakıp uyumakla yetinen çevrelere karşı da yanıt getiriyor bence. Ölüme inat yaşamdan yana kuşkusuz bu yanıt! Nasıl da onurlu her biri, nasıl da göz kamaştırıyor... Ben tiyatrolarımızın bu onurlu duruşu karşısında asıl sizi merak ediyorum, özel tiyatrolarımızın ölüme inat yaşamdan yana sürdürdüğü bu tutum karşısında siz ne yapıyorsunuz acaba? Yaşam ve ölüm, varlık ya da hiçlik... Siz hangi perdeyi aralıyorsunuz seyirci olarak, sordunuz mu hiç kendinize?

Bana sorarsanız, oyunlar için dramaturg düşünülmeyişi, büyük eksiklik! Özellikle de artık aramızda bulunma­ yanların oyunları için... Şu da ilginç; Ağaoğlu'nun Kozalar'ına dramaturg düşünül­ müştü de Orhan Kemal, Haldun Taner, Oktay Arayıcı için gerek duyulma­ mıştı nedense dramaturga


cy

a

Avrupa Tiyatrosu

"Cimri" ve "Şayet Ölürsen"

pe

Tilda Tezman / tildatezman@tiyatrodergisi.com.tr

Cimri

Ocak 2007'nin en güzel sürprizi Paris'te Michel Bouquet'yi sahnede Moliere'in Cimri oyununda seyredebilmekti. Yaşayan en önemli aktörlerden biri olan Michel Bouquet oynadığı bütün filmleriyle zihnime yer etmiş büyük bir sanatçı.

Ocak 2007'nin en güzel sürprizi Paris'te Michel Bouquet'yi sahnede Moliere'in Cimri oyununda seyrede­ bilmekti.

İyi bir oyuncu kadrosunun içinde Harpagon rolünü büyük bir ustalık ve büyük bir keyifle oynayan Michel Bouquet'yi seyirciler ayakta dakikalarca bıkıp usanmadan alkışlıyorlar. Yunanca pinti anlamında aşağılayıcı bir deyim olan Harpagon, Latince'de çengel, kanca anlamına geliyor.

hesap işlerinin yapıldığı ağırbaşlı bir yazı masası var. Kasa öneminden dolayı, sahnenin gerisindeki duvarın tam ortasında, kilisedeki kutsal bir sandık gibi. Harpagon'un rüyası mirasçılarını tek tek yok etmek ve de kızını başlık parası vermeden evlendirmek. Sürekli çocuklarına bekar kalmalarını salık veren bu ihtiyar cimri günün birinde genç bir kadınla evlenme arzusuna kapılır. Bakalım, yaşlı pintinin kurduğu düzen bozulacak mı?

Michel Bouquet sahnede kanatları kurumuş, eğri pençeli, ayaklarını süren ya da ayaklarının üstünde Tasarruf sandığının karşısında, acınası bir evde, ekşi zıplayan, şeytani fikirli, uğursuz siyah bir kuşu andırıyor. karakterli bir pinponun tefecilik yaparak yaşadığı mekanın dekorunu Agostino Pace yaptı. Georges Werler başarıyla sahneye koydu. Mekan tavana doğru Michel Bouquet'yi seyrederken kendimden geçtim. uzatılmış, ortadaki hol çok geniş ama soğuk ve çıplak, Oyununun mükemmelliği tartışılmaz. Diğer devamlı rüzgar ıslık çalıyor. Ev ahalisi asık ve ekşi oyunculara gelince: Michel Bouquet gibi bir sahne suratlı; mekanı insanca yaşanır hale getirebilecek ve kurdunun yanında Juliette Carre (Frosine), Jaques sıcaklık verecek hiçbir mobilya yok. Bir tek, büyük Echantillon (Avukat Jaques), Bruno Debrandt (La giriş kapısının yanında tek başına bir tahta bank ve Fleche) rollerinde gayet başarılılar.


Şayet Ölürsen (Si tu mourais) Beş yıldır tiyatrodan uzak kalan ve Peter Brook'un talebesi olan Catherine Frot, Florian Zeller'in piyesi "Şayet Ölürsen" ile sahnelere dönüş yaptı. Komedi rollerini oynarken derin bir hüzün yayan ve melankolik-komik olarak ünlenen Catherine Frot, "Un air de famille" (Bir Aile Havası) piyesindeki rolüyle en iyi yardımcı kadın molierini almıştı. 20002001 yıllarında Donald Margulies'in "Dostlarla Akşam Yemeği" ve Yasmina Reza'nın "Hayatın Üç Şekilde Yorumu" piyesleriyle çok sükse yapmıştı. 5 yıl boyunca ise sinemayla haşır neşir olmuş, özellikle "Sayfa Çevirici" filmindeki rolüyle çok beğenilmişti. Fakat Frot'un asıl tutkusu hep tiyatro olmuştur. Paris'te Comedie des Champs-Elysees'de oynayan "Şayet Ölürsen" piyesi bir karı-koca'yı orijinal bir bakış açısından yorumlayan modern ve basit bir oyun. Frot piyeste, kabusu ve soruşturmayı bir arada yaşayan duyarlı, paranoyak bir kadını canlandırıyor. Oyun, hem şimdiki zamanda hem de geçmiş zamanda, aynı anda, cereyan ediyor. Canlandırdığı karakteri Frot bir nakışçı titizliğiyle işlemiş. En ufak mimiği, en küçük hareketi, yutkunmaları, vurgulamaları, sessizlikleri bile özenli bir çalışmanın ürünleri...

François Ozon'un "Kumun Altında" filminde Charlotte Rampling de kocasının hayaletiyle karşılıklı konuşmaktaydı. Oyun yine de acıklı değil, çünkü bu umutsuzluğun içinde yer yer, tuhaf, abes, komik durumlar var. Flash-back'lerde özellikle yaşamın hafiflikleri seyircileri gülümsetiyor. "Şayet Ölürsen" piyesi isminden de anlaşılacağı gibi gerçek ve hayal arasında gidip geliyor. Kocası belki de ölmedi yaşıyor, belki de kadın yanında onun hayaletini değil de onu görüyor; belki de kocası öbür kadına gitmek için onu terketti. Zaten kadına en çok acı veren de kocasının onu bir başkasına tercih etmesi... Aynı şekilde iki ayrı hayatı olan koca da son zamanlarda acı ve vicdan azabı çekiyor! Karısını kaybetmek ve metresi tarafından terk edilmek kaygısıyla yaşıyor. İnsan sevdiğini kaybetmenin ağır yükünü nasıl taşır? Bir başkasına tutulmuş birini insan yanında saklayabilir mi?

cy a

Anne (Catherine Frot) kocasının ölümünün ardından içini kemiren şüphenin peşine düşer. Acaba kocası Pierre (Robin Renucci)'in evliliklerinin son zamanlarında bir metresi mi vardı? Bazen eşler birbirlerini çok tanıdıklarını zannederler, halbuki gerçekte birbirlerinin sadece maskesini tanırlar.

Hiç bir dostuna inancı kalmayan bu kadın her şeyden şüphelenmeye başlar ve bazı anlarda kocasının hayaletinin yanında oturarak onunla konuşmaya, öteki hakkında onu sorgulamaya, yaşadıkları olayları irdelemeye başlar.

Gülerken insanı, hassasiyeti ve derinliğiyle heyecanlandıran bu psikolojik oyunu sıkılmadan izledim.

pe

Anne, bir soruşturma yapıp gerçeği araştırmaya kararlıdır; hayatta eşiyle yaşadığı belirsizlikleri açığa çıkarmak üzere bir hafiye titizliğiyle işe koyulur. Gerçek ile yalan arasındaki ince çizgiyi yazar çok iyi işlemiş. Aşk her zaman sonsuzluğa kadar sürer mi?

Gerçeği ortaya çıkarmak için yapılan araştırma piyesi tam bir gerilim oyununa dönüştürmüş.

Yirmi altı yaşındaki "sarışın melek" lakaplı yazar Florian Zeller'in bu piyesini sahneye koyan Michel Fagadau çok orijinal bir kurgu yapmış. Kocası ölen Anne o anı yaşarken aynı zamanda geçmişte yaşadıkları olayları da hatırlıyor, öyle ki geçmişten kesitlerde kocası Pierre de sahnede yer alıyor. Pierre'i oynayan Robin Renucci oynadığı karakterin esrarlı ve gizemli yanını, şıklığı, zarafeti, cazibesi ve çekiciliğiyle çok daha çarpıcı hale getiriyor. Çiftin yakın arkadaşı Daniel (Bruno Putzulu) ise ölen arkadaşının imajını zedelememek için acemice çabalıyor. Ortaya çıkan metres rolündeki genç Laura (Chloe Lambert) ise çocuksu uysallığı ve yumuşaklılığı ile kuşku tohumunu ekmeyi zarifçe başarıyor. Kocasının yasını tutan bu kadın aniden kocasının bir ikinci hayatı olup olmadığını araştıracak kadar da deli ve saplantılı. Flash-back'lerle geçmişi yaşarken delil olarak sürdüğü izler belirsiz ve karmaşık. Şüphe ile belirsizlik iç içe... Bir an seyirci kadının her şeyi kendi kendine uydurduğu ve bu şüphenin hayal ürünü olduğu hissine kapılıyor. Kadın, yazar olan kocasının ölmeden önce yazdıklarından kanıt buluyor. Cehennem azabı çeken ve gerçeği bulmaya kararlı bu kadının çaresiz arayışı ve yalanlar arasından hakikati ortaya çıkarması yürekler acısı.

Paris'te Comedie des ChampsElysees'de oynayan "Şayet Ölürsen" piyesi bir karı-koca'yı orijinal bir bakış açısından yorumlayan modern ve basit bir oyun.


cy

a

Kurbağa Prenses'in, Kurbağa Prens'e Ettikleri:

"Mutfak Masalı"

pe

Üstün Akmen / ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Ne biçim ülke olduk be Özdemir Abi!

Metin öylesine umarsız ki Özdemir Abi, Emre'nin oyunu kara mizah çizgisine çekme çabaları hepten boşa gitmiş.

"Düşünceye Özgürlük" dalgası halka halka büyüdükçe, azmettirenler ürküyor, dolayısıyla azmedenler ve hazmedenler çoğalıyor. Baksana Hrant'ı da yitirdik. Ülkemizde demokrasi ve kardeşliğin kararlı savunucularındandı Hrant Dink. Sıkılan kurşun, Türkiye'nin aydınlık geleceğinin de, demokrasisinin de, özgürlüklerinin de potasını deldi geçti. Sağduyusu olanların duygu pınarlarını da... Düşündüklerimi Evrensel'deki köşemde yazdım, sanırım okumuşsundur. Bu konuyu fazla uzatıp, içini depreştirmeyeyim. Işıklar içinde yatsın, başka ne diyeyim!

Abicim, geçenlerde bir galaya gittim. Dikmen Gürün, Vecdi Sayar, Engin Uludağ, İzzet Günay, Güneri Artunkal, Egemen Berköz, Tuncer Cücenoğlu, Ece Baktıaya, Oya Başak, Hayati Asılyazıcı,

Ragıp Ertuğrul, Ayşe Kulin, Müşfik Kenter, uuu herkes vardı... 1956 doğumlu Alman yazar Kerstin Specht'in yazdığı "Bir Mutfak Masalı (Kurbağa Prenses)" adlı tiyatro oyunu, Bakırköy Belediye Tiyatroları aracılığıyla Türkiye'de ilk kez sahneleniyordu. Almanya'da bir taşra kasabasında geçen, eğlenceli olduğu kadar da dokunaklı bir oyun olarak tanıtıldı "Bir Mutfak Masalı". "Günlük yaşam içerisinde boğulan, arzularını gerçekleştiremeyen ve artık masallara inanmayan kadınların anti-masalı" da dendi. Oyunu, özgün dili Almanca'dan dilimize çeviren Sibel Arslan Yeşilay, yazar Kerstin Specht'in, kendi hapishanelerinde birer yaşam geçiren kadın karakterleri ile tanındığını söyledi. Salondan içeri girerken, tam da senin istediğin gibi, bilgilerle donanımlıydım. Abicim, hayattan hiçbir biçimde zevk alamayan Bayan Ulla'nın öyküsüydü Kertsin Specht'in

anlattığı. İki çocuklu Ulla'nın, kocasının ölümünden beri ödeyemediği borçları yüzünden haciz memurları evini boşaltmış, tam bir ergenlik dönemi asiliği içindeki kızı ile varoş "Kazanova"sı oğlunun gözünde evin temizlik işlerini yapan, alışverişe giden, yemek pişiren bir hizmetçiden fazla değeri kalmamıştı. Almanya'da yaşadığı taşra kasabasında: "Kırkını geçen bir kadının Filistinli bir terörist tarafından kaçırılma ihtimali, sevgili bulma olasılığından daha yüksekti." Yani, oyun içinde yazar bize öyle söyledi. Derken, Ulla ölmekten başka çare bulamadı. Ancak, tam "teskin edici" olarak aldığı uyku haplarının tümünü birden yutacakken, musluk sularının kesildiğini anladı. Siniri iyiden iyiye bozuldu, ama kapıdan içeri otuz iki yaşında König adında, Doğu Almanyalı, yakışıklı, genç bir adam girdi ve kadının hayatı değişiverdi. Buydu konu. Yorgun, bıkkın,


Bu arada, masalcının Grimm Kardeşler'in "Kurbağa Prens" masalını okumasına da sinirlendim. Zaten masal sevmem... Ulla, "Kurbağa Prens"e ayılacak, bayılacak, yatacak, kalkacak; "Beyaz Atlı Prens" kapıyı çalınca, o zaman çevresinde ne kadar kurbağa varsa hepsini bütün gücüyle duvardan duvara çarpacak. Alçak... Böyle dedim!

Soracaksın biliyorum, oyunu sahneye koyan Emre Kınay'ın çabaları da oyunu kurtarmaya yetmemiş. Metin öylesine umarsız ki Özdemir Abi, Emre'nin oyunu kara mizah çizgisine çekme çabalan hepten boşa gitmiş. Yüzü tersine çevrilen analık edebiyatı,

değinmeyeceğim Özdemir Abi. Ayçın Tar'ın kostümlerine "kötü değil" deyip geçivereceğim. Ali Yenel'in dekoru nedir, Allah'ını seven bir kul, beri gelsin ve bana anlatsın, ben de sana derhal iletirim. İkinci perdede pencere neden değişiyor, bir bilen varsa söylesin, telefon edip sana ivedilikle iki pencere arasındaki farkı da anlatırım. Ama şimdilik beklemedeyim. Özdemir Abicim, bu mektubumda İstanbul'dan vereceğim tiyatro haberi kötü diye, üzüm üzüm üzülüyorum. Çünkü bu oyunda oyuncuların da tümü kötü be Abicim. Ayşe Demirel, Ali Aziz Çölok, Savaş Akova, Ulaş Suphi Bakır... Benim pamuklara sardıklarımdan Defne Şener Günay bile kötü yahu!.. Edip Saner, aralarında biraz iyiye doğru "temayüz" ediyor gibi. Elif Ürse de gayret içinde, ama oyun onu aşağı çekiyor. Sadece oyun onu aşağı çekse gene iyi, karşılıklı sahnelerde Ayşe Demirel, Elif Ürse'yi baş aşağı ediyor. Emre Kınay'ın iki küçük rolde başarıyı yakalaması, oyuncular yakasındaki batağı kurutamıyor.

a

Şimdi cevabi mektubunda altını çizerek soracaksın biliyorum, onun için ben şimdiden sorayım: Böylelikle ne demek istemiş?

İnsanlık, Tarım ve Endüstri Devrimleri'nden sonra, tarihinin üçüncü büyük devrimini, güya İletişim-Bilişim Devrimi'ni yaşamakta ya... Hani, bu devrimin başlangıç tarihi simgesel olarak Bastille'in zaptından tam iki yüz yıl sonra, Berlin Duvarı'nın yıkıldığı 1989 yılı ya... Yani Berlin Duvarı'nın yıkılışının simgelediği Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılışı ve Soğuk Savaş'ın bitişi, aslında insanlığın yaşamaya başladığı İletişim-Bilişim Devrimi'nin kaçınılmaz bir sonucu ya... Öyle diyorlar ya...

pe

Neyse!.. Neredeeen nereye dedirtecek kadar enayi bir rastlantı sonucu otomobili arızalanan Herr König'in, Ulla'nın kapısını çalmasını; duyarlı, ağzı iyi lâf yapan, hazır cevap, sözleri vurucu, yanıtları can alıcı, saptamaları konuya "cuk" oturan König karakterinin böylesine suya çizilmesini yadırgadım doğrusu. König'e olan aşkıyla Ulla'nın ek iş olarak iskambil kâğıdı gibi kartlara bakarak "hayat danışmanlığı" yapmasını, böylelikle müthiş başarılı bir iş kadınına dönüşmesini, hatta iş grafiğinin kısa sürede "pik" noktasına ulaşmasını da anlayamadım. Yazar, bütün bunları böyle mi anlatmalıydı diye, oyun boyunca düşündüm vallahi! Ulla'nın kanını emen sülüklerin kendisini sömürmesine daha fazla izin vermemesine, nihayetinde Leipzigli eşine de cehenneme kadar yol gösterip, üçüncü evliliğini yapmasına, zengin müşterisi ile yeni bir yaşama başlamasına "bana ne" deyip omuz silktim.

bir anda safsataya dönüşmüş. Oyun zaten kurşun gibi ağır, Emre yazara saygısızlık etmeyeyim, ne dediyse yapayım duygusallığıyla, sayamadığım, ama on-on beş olduğunu sandığım "BlackOut"larla da temponun ayağına taş bağlamış. Oyunu güncelleştirmek uğruna olsa gerek, Berlin duvarının yıkıldığı tarihe denk düşen zamana cep telefonunu, avuç içi kadar kamerayı, Compact Disc'i, jakuzili banyoyu, kettle'ı, wolkmen'i getirmiş.

cy

sıkkın, yılgın bir günün akşamında mıydım ne! Zorlandım. Bu, son derece yalın konuyu anlamakta bile zorlandım. Yok yaaa... "Yaşlandın falan" deme allasen! Kocası ölmüş, kendisini sürekli horlayan, çocuklarıyla birlikte yaşamı borç içinde zorlukla sürdürmeye çalışan, "mutfak tutsağı" kırk iki yaşındaki Ulla'nın, 9 Kasım 1989 gününden sonraki günlerden birinde karşısına çıkan, otuz iki yaşında, yakışıklı, ama sahtekâr König ile tanışması ve sonrasında özgürlük arayışı amacıyla her bir şeyi terk edip adamın peşinden gitmesi, böylelikle yaşamını değiştirmesi, elimde değil, hiç ilgimi çekmedi. Bunun, yaşlanmamla ne ilgisi var?

İyi de, onu mu demek istemiş Kınay? Vallahi bilemiyorum. Haaa, sonra ikinci perdenin başında tavana uygulanan, ne amaca hizmet ettiği anlaşılamayan ve de (doğal olarak) seyredilemeyen bir "projection" gösterisine neden gereksinim duymuş, onu da bilmiyorum. Sen de seversin bilirim, tiyatromuzun yüz akıdır Emre Kınay. Ama kim ne derse desin, bu kere işler iyi gitmemiş. Bunu biliyorum. Emre Kınay imzalı ışık tasarımına bilerek ve isteyerek

Kısacası, tatsız tuzsuz çıkmış "Bir Mutfak Masalı". Yahu, mektubum bitiyor, şu oyunun hiç değilse bir ucunu övebileyim Özdemir Abi'me diye deminden beri hop oturup hop kalkıyorum. Hah!.. İşte, çeviriye dokunmamışım. Çeviri Sibel Arslan Yeşilay. Sibel Arslan Yeşilay bilirsin, Türkiye'de Almanca'nın önde gelen çevirmenlerindendir. Benim sevgili kardeşimdir... Gerine gerine överim be!.. Övemiyorum. Övünemiyorum. O da, çevirdiği repliklerden birinde "yeniden nüksetmek" fiilini kullanıyor. Özdemir Abi'cim, Allah'ın işine bak ki, bu oyunda Yeşilay bile bana ihanet ediyor. Yengeme selamlarımı iletiyor, gözlerinden "bus" ediyorum...

Yazan: Kerstin Speçht Çeviren: Sibel Arslan Yeşilay Yöneten: Emre Kınay Sahne Tasarımı: Ali Yenel Giysi Tasarımı: Ayçın Tar Işık Tasarımı: Emre Kınay Oyuncular: Ayşe Demirel, Edip Saner, Elif Ürse, Ali Aziz Çölok, Savaş Akova, Emre Kınay, Defne Şener Günay, Ulaş Suphi Bakır


cy

a

Beckett'in Molloy Romanı Sahnede

Gare St. Lazare Players'dan Tek Kişilik Gösteri

Molloy, Gare St. Lazare Players (GSLP) tarafından sahnelendi. 1983'de Bob Meyer'ın Chicago'da kurduğu bu topluluk 1995'den beri hem Fransa'da hem de İrlanda'da yerleşik durumda.

pe

A. Deniz Bozer/ dbozer@superonline.com

Samuel Beckett'in (1906-1989) doğumunun yüzüncü yılı etkinlikleri çerçevesinde tüm dünyada konferanslar, festivaller düzenlenirken, yazarın oyunları da yeniden sahnelendi. Ankara izleyicisi de bu kültürel olaydan bir ölçüde nasibini aldı. İrlanda Büyükelçiliği, Fransız Kültür Merkezi ve Hacettepe Üniversitesi'nin işbirliğiyle geçtiğimiz Eylül ayında Üniversite'nin M Salonu'nda Beckett'in Molloy adlı romanından seçilmiş metinlerin tek bir oyuncu tarafından İngilizce olarak aktarıldığı bir gösteri sunuldu.

Samuel Beckett, Molloy (1951), Malone Ölüyor (1951) ve Adlandırılamayan (1953) romanlarından oluşan ünlü üçlemesini Fransızca kaleme

Molloy, Gare St. Lazare Players (GSLP) tarafından sahnelendi. 1983'de Bob Meyer'ın Chicago'da kurduğu bu topluluk 1995'den beri hem Fransa'da hem de İrlanda'da yerleşik durumda. Topluluğun İrlanda ayağını Judy Hegarty-Lovett ve eşi Conor Lovett yürütmekte.

yazarı Samuel Beckett'in yapıtlarının yönetiminde uzmanlaştığı görülmektedir. Hegarty-Lovett, Godot'yu Beklerken ve Beşik oyunlarının yanı sıra Beckett Üçlemesi ve Hiç İçin Metinler ile yazarın üç düz yazısından oluşan Access All Beckett adlı gösteriyi yönetmiştir. Ayrıca, 2006'da İrlanda radyosu için Beckett'in yedi radyo oyununu yönetmiştir.

Molloy'un sanat yönetmeni Judy Hegarty-Lovett 1991'de topluluğa katılmış ve Meyer'in yardımcısı olarak Harold Pinter'ın Uyumsuzluk Tiyatrosu ve Tehdit Komedyası geleneklerinden esinlenerek yazdığı Git Gel Dolap oyununu yönetmiş. Zaman içinde, kendisinin Uyumsuzluk Tiyatrosu geleneğinde İngilizce olarak yazılmış en önemli oyunların

Eşi gibi 1991 'den beri bu toplulukta olan Conor Lovett, pek çok Beckett oyununda rol aldığı gibi, Beckett'in roman ve düzyazılarından seçilmiş pek çok parçayı tek kişilik monologlar olarak sahnede sunmuştur. 1996'dan beri Molloy'da Molloy'u oynamaktadır. Lovett, romanın ben anlatıcısını canlandırdığı tek kişilik bir

almıştı. 1958'de yine kendi İngilizce'ye çevirdi.


karşılaştıklarıyla iletişim kuramadığı görülür. Çevresine yabancılaşmıştır. Yalnızdır. Varoluşun sorgulandığı anlatıda Molloy bedenen sakat ve çökmüş olmasının yanı sıra, ruhen de tükenmiş ve umutsuzdur. Ama Adlandırılamayan'daki iç sesin de dediği gibi, Molloy da, Sisyphus misali, yaşam çabasından en bitap düştüğü anda pes etmek istese de yılmayacak, devam edecektir ("I can't go on, I' ll go on"). Çünkü, kendi benliği (mikrokozmos) ve dış dünya (makrokozmos) arasındaki tüm uyumsuzluğa ve çatışmaya rağmen yaşamın boşunalığına karşı onu anlamlı kılan tek olgu bu çabadır.

bu bağlamda metnin tek düzeliğini yapısal, sessel ve duygulanım açılarından başarıyla aktarıyor. Ancak, Molloy'un dışında canlandırdığı polis ve yaşlı kadın gibi karakterlerde ses ve vurgu anlamında bir farklılık yaratamıyor; konuşturduğu herkes Molloy gibi konuşuyor; nüanslar belli belirsiz. Ayrıca, Lovett gösteri boyunca kullandığı İngilizce aksan bakımından tutarlı bir tutum sergilemiyor; çoğunlukla hafif bir Amerikan aksanı ile konuşurken bazen İngiliz, nadiren de hafif bir İrlanda aksanı seçiliyor. Oyuncunun performansında rahatsız edici bulduğum bir diğer nokta Molloy'un düşünce akışını daha hızlı aktarması gerekirken temposunun beklediğimden düşük kalması oldu. Hatta bazen kendimi öğrencilerine yabancı dil öğretmeye çalışan bir öğretmenin İngilizce dersinde sandım. Bu durum oyuncunun gösteriyi anadili İngilizce olmayan bir ülkede sunuyor olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bunlar bir yana, böylesi zor bir metnin altından kalkarken Conor Lovett'in sergilediği performans

pe cy

Molloy iki bölümden oluşan bir roman. Judy Hegarty-Lovett ve Conor Lovett sahneleyecekleri parçaları Molloy'un anlatıcı olduğu birinci bölümden seçmişler. Gösteri ara vermeden bir saat kadar sürüyor. Sahnedeki anlatı kendi içinde dairesel bir bütün oluşturduğundan romanın Moran'ın anlatıcı olduğu ikinci bölümünden herhangi bir parçanın seçilmemiş olmasının eksikliği hissedilmiyor. Lovett çiftinin gösteriyi birinci bölümün ağırlıklı olarak komedi unsurları barındıran parçalarından oluşturdukları görülüyor. Böylelikle, Beckett'in kendine özgü güldürürken insanın içini acıtan sarsıcı mizahıyla izleyiciyi daha sık buluşturarak, Molloy'un tek düze ama etkili anlatısının onları bunaltmamasını sağlıyorlar. Üstü başı pis derbeder bir adam olan Molloy ayağından sakattır ve koltuk değneğiyle bile hareket ederken zorlanmaktadır. Bisikletiyle yaşlı ve hasta annesini ziyaret etmeye gittiğini söylediği halde gideceği adresten de pek emin değildir. Yolculuk boyunca başına gelenleri, gözlemlerini ve zaman zaman da anılarını kara mizah bezeli bir üslupla anlatır. Anlattıklarının başı sonu yoktur. Birbirinden bağımsız, kopuk kopuk olaylardır. Yolda yasalara aykırı bir şekilde dinlendiği için tutuklanır; sorgusundan sonra serbest bırakılır; yaşlı bir kadının uyutulmak üzere veterinere götürmekte olduğu köpeğini bisikletiyle ezer; tekrar tutuklanır; köpeğin sahibi hayvanın gömülmesinde yardımcı olması için ısrarcı olur; serbest bırakılır, deniz kenarında pantolonunun ceplerine küçük çakıl taşlan doldurur... Anlatıda yerler belirsizdir. Molloy zamandan da emin değildir; belleğine güvenmez. Bazen hasta bacağının sağ bacağı mı yoksa sol bacağı mı olduğundan bile emin değildir; zaten fark etmez de. Nerededir? Oraya nasıl ve ne zaman gelmiştir? Çevresiyle ve yolda

a

monolog olan Molloy'u dünyada yüzden fazla kentte oynamıştır. 2001 'den beri de topluluğun yine tek kişilik monologlardan oluşan Beckett Üçlemesi'ni pek çok ülkede sahnelemiştir.

GSLP'nın Molloy'dan sahnelediği metinler romandaki sırayla aktarılıyor ve metin üzerinde hemen hiç değişiklik yapılmadığı anlaşılıyor. Molloy'u canlandıran Conor Lovett'in anlatısı akıcı. Sözler ağzından durmaksızın dökülüyor. Üzüntüyü ve sevinci olması gerektiği gibi duygulanmadan oynuyor; acı ve komik arasında duraksamadan başarıyla geçiş yapıyor. Oyuncu

GSLP'nın Molloy'dan sahnelediği metinler romandaki sırayla aktarılıyor ve metin üzerinde hemen hiç değişiklik yapılmadığı anlaşılıyor.


gerçekten kayda değer.

cy a

Judy Hegarty-Lovett ve Conor Lovett'tan izlediğim Molloy'u yazı boyunca "oyun" yerine "gösteri" olarak tanımlama gereği duydum. Sahnede izlediğimiz Molloy, geleneksel anlamda tek kişilik bir oyun değil. Beckett'in insanı derinden sarsan kara mizahı ve Lovett çiftinin romandan özellikle seçtiği bu üsluptaki parçalarla Molloy oyun ile "acılı" stand-up komedi arası absürd bir yerde duruyor. Yaşamın traji-

komik eşiğinde sıkışmışlığın, dolayısıyla kokuşmuşluğun simgesi olarak oyuncunun çok az ve çok sınırlı bir alanda hareket etmesinin de bu absürd sınıflandırmaya katkısı büyük. Molloy'u canlandıran Lovett bomboş bir sahnede, görebildiğim kadarıyla üç spot ışık altında, mimik ve beden hareketlerini en azda kullanıyor; çok dar bir alanda birkaç adım atmakla sınırlı hareketlerinin dışında "oynamıyor". Ama oyuncunun salt söze ses katmakla sınırlı

pe

Molloy'u canlandıra n Lovett bomboş bir sahnede, üç spot ışık altında, mimik ve beden hareketle­ rini en azda kullanıyor

kaldığını söylemek de doğru değil. Beckett'in yukarıda değindiğim sıkışmışlığı vurgulamak amacıyla, Mutlu Günler'de Winnie'yi önce yarı beline sonra boğazına kadar toprağa gömerek, Oyun'da ise üç oyun kişisini sadece kafaları görünecek şekilde kocaman küplere sokarak hareketlerini bilinçli bir yaklaşımla sınırladığı düşünülürse, Lovettların da ellerindeki metni yönetmen ve oyuncu olarak doğru yorumladıkları açık. Mikrokozmostaki bu içsel çoraklığın makrokozmosta da sahnede eşya ya da bisiklet veya koltuk değneği gibi aksesuvar kullanılmayarak yansıması sağlanmış. Bu da oyunun iletisini görsel olarak pekiştirmektedir. Molloy'un büyük sahneli, altı yüz küsur kişilik M Salonu yerine daha küçük bir mekanda sahnelenmesi teknik açıdan daha uygun olabilirdi. Ne var ki, böylelikle yapıtın daha çok sayıda izleyiciyle buluşması sağlandı. Ne de olsa ülkemizde sıklıkla bir Beckett sahnelendiğini söylemek mümkün değil. Dolayısıyla bu fırsatı değerlendirmek isteyenler salonu tamamen doldurmuştu. Ancak, okuması bile belirli bir estetik olgunluk gerektiren Molloy'u sahnede izlemekten herkesin aynı hazzı aldığını söylemek mümkün değil. Belli ki Beckett'in yapıtlarına hiç de aşina olmayan ve varoluşun traji-komik ızdırabını gösteri boyunca birebir yaşayan birkaç izleyicinin ilginç saptamaları, çıkarken kulağıma takıldı. Bir gencin yanındakine, "Ee söyle bakalım abi sen ne anladın bundan?" diye sorduğunu, daha orta yaşlı bir beyin ise "Neydi şimdi bu böyle!?" dediklerini işittim. Olsun. Uyumsuzluk Tiyatrosu'nun birincil amacının yaşamın saçmalığı ile kişinin benliği ve dış dünyanın çatışmasının yarattığı uyumsuzluğu sergilemek olduğu düşünülürse gösteri tam anlamıyla başarıya ulaştı. Ankara izleyicisini alışılmışın dışında ve uzun zamandır izleme olanağı bulamadığı Beckett'le buluşturdukları için emeği geçenlere teşekkür ediyorum.


a pe cy Bana Ölümsüzlüğün Fotoğrafını Çekebilir misin? Banu Kaplancalı Fotoğrafları Yazı: Yıldırım Fikret Urağ


"Beni o kadar önemseme!.." Nasıl da çınlıyor kulaklarımda bu cümle! Geçen on yılı; birlikte ve sevgiyle kotarılmış onca oyunu; adına sahne dediğimiz, ışığın ve gölgenin, rengin ve biçimin, duygunun, terin ve tenin birbiriyle harmanlandığı o büyülü boşlukta yakalanmış ve yaratılmış binlerce kareyi düşünüyorum. Parmağını belli belirsiz ıslatarak, dostlukla ve tiyatro aşkıyla sarmalanmış bir albümün sayfalarını çeviriyor usulca zaman.

Abelard ve Heloise, 1996 İstanbul

Belki de tüm anlatmak istediklerimi bir çırpıda özetleyip bir taraftan, bir taraftan da nasıl yetersiz kılıyor tüm sözcüklerimi bu cümle: "Beni o kadar önemseme!.."

cy

a

İşine, aklına ve yüreğine hayran olduğun bir dost hakkında yazmak meğer ne ağır ama ne tadına doyulmaz bir sorumlulukmuş!

pe

Dr. Jivago, 1996 İstanbul

Evet! O sadece birlikte çalışmaktan onur duyduğum bir meslektaşım değil ki! Hakkında böyle bir yazıyı kaleme almayı yüreğim çarparak istedim, evet! Ama sonra baktım k kurduğum her cümle, yürek çarpıntıma yenil düşüyor, baktım ki kağıdın üzerinde dağılıp gidiyor sözcükler. Çünkü o, sadece meslektaşım değil ki benim. O benim sevgili dostum: Banu Kaplancalı! "Yapamıyorum; yazamıyorum" dediğimde onun her zamanki asudeliği ile verdiği yanıt işte bu: "Beni o kadar önemseme!.." Böyle bir yanıtın üzerine, "haydi gelin salonun orta yerine serelim birer birer ve sonra sessizce kaybolalım şu fotoğrafların içinde!.." demekten başka ne gelir ki elimden? Yıllar önce Adana'da yönettiğim "Kuvayi Milliye"de başladı bizim yolculuğumuz Banu'yla. Ve ben evde, salonun orta yerine serip "Kuvayi Milliye" fotoğraflarını kaybolup gitmiştim Sevgili Banu'nun yarattığı o "destan"ın içinde. Sonra yıllar yılı, "Taziye" "Binali ile Temir" ve daha niceleriyle sürdü bu yolculuk. Ne mutlu ki hâlâ sürmekte. Ne mutlu ki hâlâ, provaların fotoğraf çekimi aşaması ve Banu'nun büyük bir özenle hazırladığı dosyasıyla çıkıp gelmesi iple çekilmekte, sonra salonun orta yerine birer birer serilmekte o fotoğraflar hâlâ! Biri hariç, bugüne dek sahneye koyduğum her oyunun Banu Kaplancalı'nın gözüyle bir "tarihe" dönüştürülmüş olması, neden "yazamadığımı" açıklamaya yeter umarım.

V. Frank, 1998 Adana

Her zaman bir tiyatral üslup olarak değil ama her zaman hayatın içinde hayata açılmış bir pencere olarak "gerçeğin" peşindeki bir


yönetmen için "an"ın önemini anlatmaya gerek var mıdır bilmiyorum. Sahne üzerinde oynanan "oyun"da "an"ı yaratmayı; bir bütün olarak "oyun"u an be an üreyen bir "yaşam anı", bir fotoğraflar toplamı olarak var etmeyi hedefliyorsanız, fotoğraf sanatının kül yutmayan o keskin gözüne kendinizi emanet ettiniz demektir. İşte tam da bu nedenle Banu Kaplancalı'nın fotoğrafları, gerçeği; gerçeğin kendiliğindenliğini ve gerçeğin riyasızlığını dert edinmiş bir "oyun"un turnusol kağıtları gibidir.

cy

Onun karelerinden size akan "seni gördüm"den çok daha ötede "ben de varım, ben de buradayım"dır! Oyuncunun kağıt üzerinde öylece yazılı duran bir rolü ete kemiğe büründürmesi gibi, "an"ı, "gerçeği" yakalamaktan öte, yeniden üretir ve ölümsüz kılar Banu Kaplancalı'nın kareleri. Yönetmeninden oyuncusuna herkes gibi o da sahnedeki oyunun hizmetindedir sadece. Sizin o her bir kareden aldığınız tat, sahne üzerindeki "oyun"un tadıdır bu yüzden. (Benimse her bir karede kaybolup gitmekliğim bundan olsa gerek!)

a

Sahne üzerinde "gerçeğin", "gerçek olanın" izini sürer Banu Kaplancalı. Onun yaptığı, "an"ı yakalamanın çok ötesindedir bu yüzden. O, yaratılmış ve yakalanmış "an"a bakan bir göz değil, kendini de dahil eden içtenlikli bir yürektir artık. Işığı, gölgeyi, açıyı ve mesafeyi yurt edinmiş bir yürek...

pe

Sadece yalın yürek değil, yalınayak çıkar sahneye Banu. Çünkü onun deklanşörü akışın içinde, sahnede var olan "an" oluş halindeyken çalışır sadece. Yönetmen tarafından kurgulanmış, oyuncular tarafından kotarılmış "poz"lar değildir o kareler. Bir oyuna çekilmiş fotoğraflar değil, "oyun"un fotoğraflarıdır o deklanşörün ucunda can bulan. Oyunun içinde, yalınyürek, yalınayak, çıt çıkarmadan bir kuğu gibi süzülür Banu.

İşte bu yüzden Banu'nun çalışmasını; sahnede o anda akmakta olan oyunun içinde süzülmesini izlemek bile kendi başına "seyirlik" değer taşıyan bir sahne olayı, bir yaşam anıdır. Değil oyuncuların konsantrasyonunu dağıtmak, Banu'nun oyun içinde oyunculara "katışarak" yaptığı bu sonsuz ve soluksuz dans oyuncuları daha da yüreklendirir; gerçeğin, içtenliğin, kendiliğindenliğin o şenlikli akışına davet eder. Tam da burada "Söz Veriyorum" u anmadan geçmek mümkün mü? 2002 yılında Eskişehir'de sahnelediğim bu oyun, yukarıda sözünü ettiğim "katışmanın" ta kendisidir çünkü.


Oyun oldukça uzun, yorucu ve insan olmanın sınırlarını zorlayan güçlükler altında prova edilmişti. Sahnedeki üç genç arkadaşım doğrusu bu ya, kendi sınırlarına meydan okumayı göze almışlardı. Tüm ekip elinden geleni yapmış, sahne üzerinde tüm taşlar yerli yerine yerleştirilmişti. Yine de tarifi zor bir sınırda duruyordu oyun. Yine de "bir şey" eksikti. Sahne üzerinde "an"lar oluşmuyor ya da oluşsa bile oyun an be an akmıyordu. Ta ki Banu Kaplancalı gelene kadar. Her zaman olduğu gibi çekimden bir gün önce akış provasını izledi Banu. Ve hiç unutmam prova bittiğinde tüm inceliği, tüm narinliği ile "Ama Yıldırım..." der gibi baktı bana. Ve ertesi gün yine her zaman olduğu gibi yalınayak çıktı sahneye ve katıştı oyunculara.

pe cy a

Sonra ne mi oldu? Tiyatro sanatı söz konusu olduğunda hepimizin diline doladığı, varlığını bildiği ama pek de tarif edemediği o "büyü" tüm sahneyi ve giderek tüm uzayı kaplayıverdi. Onun yakaladığı ve yarattığı her yeni "an"ın içinden bir sonrakim doğurdu oyuncular. Ve hep birlikte akıp gittiler oyunun sonuna kadar. Yine de kaçırdığı anlar oldu Banu'nun. Çünkü sahneyi görebilmek için, zaman zaman durup gözlerini silmek zorunda kalıyordu Banu. Akış (yani çekim) bittiğinde oyuncu arkadaşlarım "Tamam!.. Artık bizimdir bu oyun..." der gibi bakıyorlardı bana. Şimdi bugün, "Banu Kaplancalı sadece bu ülkenin en önemli fotoğraf sanatçılarından biri değil, o aynı zamanda bir sahne büyücüsüdür" dediğimde hiç değilse "Söz Veriyorum"da görev alan arkadaşlarımın ne demek istediğimi anlayacaklarından eminim. Ama "Beni o kadar önemseme!.." diyor bana Banu. Deklanşöre yine en doğru "an"da basıyor. Bu kez fotoğrafını çektiği "gerçek", kendi gerçeği! Ve beni "Yapamam, yazamam..." mızmızlığından kurtarıp bu yazının başına mıhlayan; yalın, narin, inceliklerle ve içtenlikle yüklü, kırılgan ama sonsuz dirençli, ekmeğini deklanşöründen çıkardığı halde amatörlüğü bir an bile elden bırakmayan, tiyatro adına inandığı değerler uğruna göze almışlığını, sınırsız fedakarlığını herhangi bir şeymiş gibi sunuveren ve dost gibi dost bir gerçek o: Banu Kaplancalı!.. Hayata; bana onu tanıma ve birlikte çalışma şansını sunduğu için şükrediyorum. Nice oyunlara, nice "ölümsüz anlara", nice büyülere Sevgili Banu!..


pe cy a

Özel Eğitim Kurumları ile Tiyatro Eğitimi Üzerine II

Sahnede Cesaret Kazanır...

Genco Demirer / gencodemirer@gmail.com

Özel TV ve radyolardaki spiker ihtiyacı nasıl karşılandı? Sokaktaki güzel kızları alıp stüdyoya koyan yöneticiler Türkçe 'nin katlinden sonra düzgün Türkçe konuşabilen spikerleri nerde nasıl buldular? Bu Yeşilçam 'daki oyuncular kahvesi gibi bir kafeden yada dernekten olmadı. Aranan şey CV'lerdeki Dialog lafı idi. Yıllar boyu güzel Türkçe duymamızı sağlayan Dialog Anlatım İletişim geçen yıl "Sahne Tozu" adlı iki yıllık bir oyuncu yetiştirme programı hazırladı. Bu yıl ilk mezunlarını verecek. Reklamlarında "Afife'yi alacak oyuncular aranıyor" demişlerdi. (Reklamları benim ajansım yapmıştı oradan bilirim) Bakalım mezunları Afife 'yi almaya hazır mı dedik, gittik konuştuk. İki tiyatro devi karşısında tabii ki sadece Sahne Tozu konuşulmadı. Konu konuyu açtı. Canım editörüm elimden geldiğince toparladım ama ben de insanım benden de bu kadar!..

Özel Eğitim Kurumları ile yaptığımız söyleşilere, Dialog Anlatım iletişim 'den Can Gürzap ve Serap Eyüboğlu ile devam ediyoruz.

Dikkat ettim bu bölümün adı "oyunculuk eğitimi", yani "tiyatro bölümü" ya da "oyunculuk bölümü" değil. Israrla "Eğitimi" Can Gürzap: Oyunculuk eğitiminin ciddi bir yönteme ihtiyacı vardır. Bir değişime uğratırsınız. Bu tüm dünyada böyledir. Öncelikle gözlem yeteneğini geliştirme yoluna gidersiniz. Ve bu


Bu bir genellemedir.

pe cy a

değişimde sesini, nefesini, beden plastiğini değiştirirsiniz. Bu tüm sahne sanatları için geçerlidir. Bu yüzden İngilizler buna "training" antreman derler. Bunların doğru kişiler tarafından öğretilmesi çok önemlidir. Çünkü bu işte usta çırak meselesi vardır. Buradan mezun olanlar ne olur diyorsun. Buradan ve Devlet Konservatuvarlarından mezun olanlar arasında büyük bir fark yok. Çünkü ikisi de direkt ödenekli tiyatrolara giremiyorlar biliyorsun. Yani Devlet Tiyatroları'na girseler bile, altı-yedi yıl kadar Anadolu'daki sahnelerde -bizim "bölge tiyatrosu" dediğimiz ve benim kabul etmediğim aslındaoluyorlar. Yani bölge tiyatroları bana göre işlevini yerine getirmiyor. Şimdi büyük şehirden mezun olan gençleri alıp yaşamak istemedikleri bir yere gönderiyorsunuz. Gerekçe olarak "Tüm devlet memurları yurdun her yerinde hizmet verir" deniyor. Ancak bu çok başka bir şey, bu gençler oraya gittikleri zaman ellerinden tutabilecek birileri yok yanlarında. Kendilerine örnek alacak, onların pişmesini sağlayacak kimse yok, hepsi gençler. Eee o zaman büyük şehirlerde de gençler yok. Can Gürzap: Çok haklısın, genç yok maalesef. Yirmi beş yaşında bir jön yok.

Belki o şu an Van'da... Can Gürzap: Belki Diyarbakır'da. İstemeden yapılan bir sanat, sanat değildir. Bu mecburi hizmetin süresini doldurmaktır ve zevksizdir. İşin kuralıdır. Zaten biz turnelerimi yapıyoruz. "Tiyatro açtım" demekle tiyatro olmaz. Yirmi oyunla sezon bitiriyorlar. Biletler satılmayınca askeri, okulları davet ediyorlar. Biz burada genç oyuncu bulamıyoruz. Mecburi hizmeti tamamlayıp da şans eseri buraya gelmiş biri zaten çoktan tiyatroya küsmüş oluyor. Ve bunun kuruma faydası olmuyor.

Yani Anadolu'da tiyatro olmasın mı? Can Gürzap: Öyle bir şey demedim. Olmalıdır ama bu yörelerde açılacak okullarla desteklenmeli. Bir zamanların Halk Evleri gibi. Türkiye'nin sanatsal dönüşüm hareketinin en iyisidir. Sanat kaynaktan yetişmelidir. Askerlik gibi bir İstanbulluyu Diyarbakır'a gönderilmemeli. Yer yörenin renklerinin yansımasıyla ulusal tiyatro oluşabilir. İyi işler kendi topraklarından doğan işler değil çoğunlukla tiyatroda. Sinema beş-altı yıl çekim zamanı almadığı için yerel veya yöresel bir sıkıntısı yok. 1979'da ben İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun müdürüydüm. Antalya Belediyesi ile bir protokol yaptık. O zaman Antalya'da tiyatro yok zaten. Siz gençleri buruya yollayın, biz onları yetiştirelim. Sonra o elemanların bir kısmını yurtdışına gönderelim eğitim alsınlar ve bir çırpıda hem eğitimcileri, hem oyuncuları, hem rejisörü ile bir tiyatroyu yaratalım. Sonunda onlar geldiler ama Antalya'ya geri dönen olmadı. Taşıma su ile yine değirmen döndü. Serap Eyüboğlu: Hepsi şu an İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı yani. Can Gürzap: Evet. İyi sanatçılar da ama Antalya'da değiller. Antalyalılar çünkü. Ama anlaşmamız öyle olmasına rağmen bu sonradan değişti. Ve düşün, eğer bu uygulansaydı ve diğer sahneler de bu yapıda açılsaydı şu an tiyatronun yerini düşünebiliyor musun? Türkiye'nin çehresi değişirdi. Ve yazar yetişecekti. Serap Eyüboğlu: Zaten yazarlarımız sadece batı kaynaklı oyunları gördükleri için ondan beslenerek üretiyorlar işleri. Birçoğunun ikinci işleri var çünkü

Can Gürzap: Buradan mezun olanlar ne olur diyorsun. Buradan ve Devlet Konserva­ tuvarların­ dan mezun olanlar arasında büyük bir fark yok. Çünkü ikisi de direkt ödenekli tiyatrolara giremiyorlar


yazarlık karın doyurmuyor. Eğer destek görse hayatı boyunca sadece oyun yazabilecek kalemler maalesef boş zamanlarında bunu yapabiliyor. Biraz geri döneceğim, bir de hem konservatuvar mezunları hem bizim mezunlarımız zaten hemen bu yapının içine giremiyor. Beş senede bir sınav açılıyor. Girebilirse artık. Zaten demin de dediğin gibi şu an öğrencilerin büyük çoğunluğu 2. sınıftan sonra bir diziye kapak atmanın peşinde. Bu inan Van'da da böyle. Bile bile, yani sekiz-dokuz yıl orda kalacağını bile bile gitmesinin sebebi bu. Oranın kadrosuna giriyor ve daha ilk yıldan büyük şehre nakil için yollar ve formüller araştırıyor.

listeleri. Ancak orda okuyanlarla görüştüğümüzde o listedeki önemli isimler ya bir kere gelmişler seminere yada hiç gelmemişler. Çok iyi bilirim benimde adım birçok grafik bölümlerinde geçmekte, haberim yok iken... Serap Eyüboğlu: Bu kandırmaca ama. Bizim çocuklar inanılmaz bir tempoda dört yılı iki yıla sıkıştırmış olarak şaşkına dönmüş bir şekilde doğru dürüst okurlarken neden böyle bir kandırmaca bize dur desin ki? Hocalarla tanışmama şansı yok. Ama bu ticari oyunda Dialog biraz geri çekilmek istedi belki de. Bu kötülemek için değil ama düzgün olmadığı için canımı sıkıyor.

Çok açıldık okula dönelim. Eğitim. Serap Eyüboğlu: Genco bu eğitim çok çok önceleri başlamalı zaten drama eğitimi olarak ilk okullarda zorunlu kılınmalı. Yaşam başarısı için çok önemli. Bu yıllardır bizim işlediğimiz konu aslında, şu son zamanlarda taleptendir sanırım bir çok kurs ve okul açıldı. Buradaki eğitim sadece hemen sahneye çıkmak isteyen kişilerin geldiği bir oluşum değil. Bu içindeki yeteneği bilen ve bunu yaşamında doğru kullanmak isteyenlerin geldiği bir yer. Duygularıyla tanışma yeteneği, yani drama, o insana toplum önündeki duruşundan kendi öz güveninin tazelenmesine kadar bir çok şeyi kuvvetle hatırlatıyor. Heyecanını kontrol ve kendini kontrol etmesini öğreniyor. Birde senin sorduğun "Sahne Tozu" programımız var işte iki yıllık olan. Seçmelerle girilen ve profesyonel olarak çıkılan bir yapı.

Serap Eyüboğlu: Bizim öğrenciler her yönü ile eğitim aldıkları için yeri geldiğinde yönetmen gibi de düşünebilmeli diyoruz. Sahnelerdeki eksiklik bu mudur? Serap Eyüboğlu: Beklenen budur diyebiliriz. Yani beklenen bekleyen kişiler değil üreten kişiler. Onun için arkadaşlarımızı bu yönde yetiştiriyoruz. Yönetmen "Sana ne Ukala!" derse... Serap Eyüboğlu: Oyuncu üretsin de yönetmen isterse tavrını koysun. Önemli olan olay üzerine düşünsün. Tiyatro gibi düşünsün.

Sebep?

pe cy a

Son soru. Buraya gelen öğrencilere iş imkanı garanti veriyor musun? Benzer birçok kurum Can Gürzap: Mesela bu yıl öğrenci almadık biz bu bu garantiyi veriyor. Merakım sizin böyle bir kariyer yönlendirmeniz var mı? programa. Can Gürzap: Olamaz. Hiç bir kurumun böyle bir yönlendirmesi olamaz. Ne tiyatroda ne hukukta. Bizi kimse elimizden tutup al sana sahne oyna Can Gürzap: Sebep... Yeterli müracaat olmadı. demedi. Biz hiç bir zaman iş garantisi vermedik ve Serap Eyüboğlu: Ama niye? Çünkü mantar gibi bir verilmez, yanlış. Bizim mezunlarımız arasında işsiz olanda yok denecek kadar azdır. Ama bizim böyle çok kurs açıldı. Artık ticari oldu. bir garanti ile vizyon sağlamamız ya da satış Can Gürzap: O da benim canımı sıktı ve bu yıl bir yapmamız söz konusu olamaz. duralım ve görelim dedim. Önceki öğrencilerimiz devam ediyorlar ama yeni öğrenci almadık. Serap Eyüboğlu: Bu vaatlerle böyle okul ve kurslara girenler ve sonunda kaybolanlar çok etrafta. Serap Eyüboğlu: Bak bu benim kişisel rahatsızlığım. Gazetedeki ilanlara bakıyorsunuz, inanılmaz hoca Çok teşekkür ederim.

Serap Eyüboğlu: Bizim öğrenciler her yönü ile eğitim aldıkları için yeri geldiğinde yönetmen gibi de düşünebil­ meli diyoruz.


pe cy a

Sahnede Simetrinin Gücü ve İktidar

Ana Karakter Ekseni Çevresinde Dönerse Deliler,

İktidara Dair Bir Şeyler Derler!

Yusuf Eradam / yeradam@gmail.com

Semaver Kumpanya'dan Chamaco; ikincisi de İDT'den Yeraltından Notlar. Her iki oyunu da, sahnelenişlerindeki simetriyi kullanma­ daki bilinçlilikleri ve karakter odaklı oluşları açısından masaya yatırıyorum.

Yazımın başlığı akla hemen oyunculuk sisteminde kurucu Konstantin Stanislavski'yi (Constantin Sergeievich Alexeyev; 1863-1938) getirecektir tabii. Building a Character (Bir Karakter Yaratmak) adlı yapıtında da belirttiği ya da yöntemi gereği önerdiği gibi "Aktörler bir karakterin duygularını sahnede canlandırırken deneyimsel belleklerini kullanmaya teşvik edilmelidirler. Oynadığı karakterin duygu ve düşüncelerini doğallıkla sahneye aktarabilmek için (sanki oynamıyormuş gibi oynamak için ya da — EkimFest'te gösterilen Bükreş'in Doğuşu'nu bütün oyuncular ya da oyuncu adayları bu açıdan izlemeli) kendi hayatlarında benzer bir anı düşünüp daha sahici bir oyunculuk sergilemek için gerçek hayattaki yaşantısal bilgiyi deşmek gerekliliğinin altını çizmişti. Stanislavski, oyuncunun kendi

kendisine nasıl ilham vereceği, gerekliliği tartışılmaz yaratıcılığını temkinli, ustalıklı ve incelikli nasıl kullanabileceği konusuna kafa yormuştu bütün hayatı boyunca. Kısacası, doğuştan yetenekli, alaylı, okullu, ne olursa olsun sahneye gönül vermiş Thespis'in bütün delilerine bir yöntem sunmaya çalışmış: İçerden dışarıya oynamak diyebiliriz bu yönteme. Temel olarak da, yapmacıklığa karşı, yapay bir pathos ve göstermeciliğin kasıtlı olmayanına karşı, starlaşmaya karşı, kötü oyunlara ve sahne düzenine, geleneksel ve eski usul dediği oyun metinleriyle örümcek ağı tutmuş tiyatro repertuvarlarına karşı düşünüp taşınmış hep. İçerden dışarıya oynamak deyince, içerden dışarıya oynayacak çok iyi iki oyuncu gördüm geçtiğimiz ay içinde; onlara diyecek bir lafım yok. Bay X ile Karel. Şimdi o oyunculuğu gösterecek kişi oyun

için doğru seçim, her şey pürüzsüz diyelim, ama öyle olsa bile oyuncunun çabalarını göstermeyecek, iyi oyunculuğun içerden dışarıya çıkartmayacak, ya da çıktığını belli etmeyecek engellere bir bakalım. "Tiyatroda Tek Etki" diye direnişimi biraz daha açmış olurum böylelikle. Bu konuda masaya yatırmak istediğim iki oyun var bu sezon keyifle izlediğim. İlki Semaver Kumpanya'dan Chamaco; ikincisi de İDT'den Yeraltından Notlar. Her iki oyunu da, sahnelenişlerindeki simetriyi kullanmadaki bilinçlilikleri ve karakter odaklı oluşları açısından masaya yatırıyorum. Yunan mitolojisi, keyif ve eğlence ya da yaratıcılık dendi mi dokuz müz ile kişileştirmiştir. Hani Zeus edepsizi bellek tanrıçası Mnemosyne ile dokuz gece geçirmiş de dokuz kız/müz doğmuş ya.. bu dokuz rakamı da


Marjinal denebilecek karakterleri merkeze taşımak, karakter merkezli oyunlarda, karakterin adından tutun da oyunun tüm aksiyonunu oluşturan ögelerin tamamının onunla ilintili olmasını gerektirir. Bu anlamda da, yine Poe'nun öykü kuramındaki Tek etkiyi sağlayabilmek adına, hiçbir ayrıntının oyunun aksiyonu, bütünselliği içinde fazlalık olmaması, karakter merkezli oyunlarda ise, hele hele tek karakter odaklı oyunlarda ise o karakter ile ilintili olması gerekir.

pe

Coen kardeşlerin Nereye Birader? ("Oh Brother, Where Art Thou?" ) filmim izlediyseniz bir kez daha bakınız, sinemada yol dersimde gösterirken farkına vardım ki filmde "vista" görüntüsü, bir başka deyişle V harfi gibi görüntüler, yani perdeyi ortalayan ve simetriden ödün vermeden sahnenin/perdenin iki yanına eşit uzaklıkta geriye doğru açılan ya da ters V yani A görüntüsü de odaklanmamız istenen hedefi gösterir.

Unutulmaması gerekir ki, ana karakter ile özdeşleşeceksek, ya da onu anlayışla karşılayacaksak, aksiyona, olay örgüsüne, oyundaki alt temalara, varsa iletilen birtakım ahlakî vb. diğer değerlere, meselelere ya da kıssadan hisseye, hep onun gözünden bakacağız demektir. Tiyatronun özünde yatan temel sorunu, sahnede olan bitenin yalan olduğu, -mış gibi olduğu gerçeğini de belki en iyi çözümleyebilecek yollardan biri de "monomitik" nitelikler taşıyan karakterlerin odakta bulunduğu oyunlar yazmaktır. Kısacası, destansı bir şeyler yazacaksak, Cesuryürek gibi, William Wallace gibi bir kahraman yaratmak lâzımdır. Hollywood, Amerikan değerlerini dünyaya satabilmek için bu taktiği ne yazık ki çok başarılı bir şekilde kullanmaktadır.

Ana karakterin, esas oğlan, ya da esas kadının oyunda egemen oluşu o karakterin anlatıya da egemen olması, hemen hemen bütün sahnelerde görünmesi ve aksiyonun neredeyse tamamının ona yönelmesi gerekliliğini de getirir. Haliyle aksiyon A görüntüsünü isteyecektir, burada üçgenin sivri ucunda/zirvesinde ya da şahikasında ana karakterin oturduğunu düşünelim, alttaki çizgi ise sahne ile seyirciyi ayıran çizgidir ve bütün gözler ana karakterin finaline odaklanır. Hangi kesimden olurlarsa olsunlar, ana karakter bu durumda izleyicinin, empati kuramasa bile, anlayış ile karşılayacağı bir oyun

açısına yakın, biraz daha geride durması daha uygun olurdu ki daha sonra o masadaki anlatıcı/yazar kimliğinden sıyrılıp anlattığı kişiyi ön tarafta oynayabilsin. Geri planda anlatıcı kimliği ile kitapları sağa sola savurduktan sonra, seyircide de sahne önü boş, oraya ne zaman geçecek, ve sahnenin ön tarafında neler olacak beklentisini de yarattıktan sonra, Bay X olarak sahnenin ön tarafına fırlayabilirdi.

a

"Vista" sözcüğünün yeni bir internet yazılımına da ad olarak konmasının sebepleri arasında, sıra sıra binalar, ağaçlar, bir yol, açılış, gidiş, ufka sahip bir gelecek gibi çağrışımlarına ilaveten, görsel simetride bu anlamların düşünsel açılımlarında daha geniş bir zihinsel hale denk düşmesi de bulunabilir. V harfinin görsel ve geometrik duruşu da bunu gösterir. Düz ve ters kullanımlarında, hedef gösterir, getirir, götürür, görsel bellekte taşımacılık yapar V harfi. Ali Cem Köroğlu bunu pek güzel okumuş Dostoyevski'nin oyununu incelerken.

kişisi olur. Özellikle radyo oyunlarının, dinleyicinin oyuna ilgisinin azalıp dağılmaması için de mono-karakter odaklı oluşları bundandır. Haldun Taner'in Keşanlı Ali Destanı ve Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım böyle oyunlar. Ana karakter(ler) ilgi odaklarını oluşturur bu piyeslerin de.

cy

yeryüzündeki bütün kültürlerde simetriyi çok iyi belirleyen tek haneli en büyük sayıdır ki şans ve zenginlik anlamlarını da giyinip kolektif bellekte sağlam bir yer edinmiştir. Simetri ise, geometrik duruşu açısından, görsel bellekte, bakan kişide, daha doğrusu görebilende güven uyandıran bir perspektif özelliğidir ki, takıntılı (obsesif) kişiliklerin duvardaki tabloyu, aynayı düzeltişi de bundandır. Van Gogh'un kendi yatak odası tablosunda duvardaki resimlerde perspektif hataları olmasına karşın düzensiz bir simetri odaya hakimdir, bu yüzdendir hatalı gibi görünen resmin huzur verici bir sükunete sahip oluşu.

Bu doğrultuda Yeraltından Notlar'daki Bay X (ismiyle müsemmadır ve içimizden herhangi biri olabilir) oyunun izleyici ile de konuşabilen anlatıcısıdır da, merkezdeki ana karakterdir de. Bu durumda, yani Stanislavski'nin yöntemine göre içten dışa oynayacaksa, bu karakteri oynayacak oyuncunun hem kendisini hem Bay XT özümsemiş olmasını da bekleriz. (Beklentim fazlasıyla karşılandı.) Hal böyle olunca da, anlatı sırasında, özellikle birinci bölümde, oyunun bana göre ben ısınana değin sıkıcı bile bulabildiğim başlangıç sahnesinde Bay X'in çalışma masasının sahnenin önünde değil ters V harfinin, yani A'in üst/geri

Anlatıcı ile antagonizma tuzağına düşüp dünyayı ben ve ötekiler diye ikiye bölen, böyle olmadıkça da anlayamayan ya da duruşunu belirleyemeyen, bir çeşit kısır döngü içinde devinmeyi hayat ile eşanlamlı gören Bay X'in aynı oyuncu tarafından canlandırılması çok doğru bir seçimdir çünkü anlatının anlatılışı ile oynanışı arasında doğan gerçek ile aktarılan farkı, bir çeşit riya da bazen komik etki, bazen de traji-komik etki yaratmaktaydı. Oyuncu Payidar Tüfekçioğlu'nun ezberinden fire verdiği bir iki önemsiz sahne dışında, büyük bir işin altından kalktığını rahatlıkla söyleyebiliriz, hatta yılın en iyi erkek oyuncusu ödüllerine de aday gösterebiliriz. "Casting" müessesesi çalışmışsa, bu rolü kim oynasın diye, başarılı olunmuştur (bu saptamayı bütün oyuncular için söyleyebiliriz, her oyuncu üstüne düşeni en iyi şekilde yapmıştı, hiçbiri başka bir rolün hasetiyle yanıp hata yapmıyordu) çünkü Payidar Bey,

Yeraltından Notlar'daki BayX (ismiyle müsemmadır ve içimizden herhangi biri olabilir) oyunun izleyici ile de konuşabilen anlatıcısıdır da, merkezdeki ana karakterdir de.


anlatıcı iken daha sıcak ve yakın gelirken bize, Bay X'in çıkmazlarını aktarırken, düştüğü, düştükçe düştüğü sahnelerde sivri burnunun kıvrımlarından sarhoşken sandalyede geriye kaykılıp oturuşuna ve sesinin gücünün (bazen biraz fazla farkında olduğunu hissettirse de) yerli yerinde diksiyon ve artikülasyon nüansları ile ustalıkla kullanmıştır. Ama onun yanında, ana karakterin ustalığını gölgeleyen ya da gereksiz yere yücelten başka bir oyunculuk da yoktu. Burada bütün oyuncuları ve tabii ki oyunu uyarlayıp yöneten Özgür Yalım'ı da kutlamak gerekir. Bu anlamda, tek etkisi neredeyse kusursuzdu. (Belki oyunun başından ve sonundan biraz kısaltılsa mıydı diye sormaktan kendimi alamadım).

Ana karakterin anlatıcı görevini de başarıyla üstlendiği Yeraltından Notlar'da oyun başında sıkılmaya hazırlanırken sahnenin devinmeye başlaması ve daha ilk sahneden itibaren duvarların anlatıdaki zamanı belirlercesine yer değiştirmesi çok iyi bir buluştu. Bu duvarlara sadece anlatıcının egemen oluşu, yani Bay X kendisini oynadığı zamanlar dışında, tutarlıydı. Bu yüzden de, bir sahnede, sadece sonlara doğru, randevuevinde uyandığı sahnenin sonunda Bay X'in duvarlar arasında bir karanlıktan yitip gitmesi oyunun anlatıcısının kendi anlatısı içinden çıkıp sinemada olduğu gibi başka bir sahneye geçişini başarı ile sunabilmişti. Duvardan geçmiş gibiydi, bu duvarlar anlatıdaki duvarlar olduğuna göre sahici değil, öyküyü anlatan sahici, o halde anlatıcının

a

Kutlanması gereken biri daha var kuşkusuz, o da Ali Cem Köroğlu. Hep söylerim sabit sahneyi sevmiyorum, zaten yerime zımbalanmış izliyorum, bir de sahne sabit ve değişmeyen kutu sahneyse canım iyice sıkılıyor diye. Ali Cem Köroğlu'nun geçtiğimiz yılki sahne tasarımlan ile, en azından Uyarca'daki sahne tasarımı ile ödüllere aday bile gösterilmeyişi bence büyük bir talihsizliktir. Artık duayenler bile ödüle aday gösteriliyorsa, Ali Cem hocanın aday olmayışı ayıp olmuş, üstelik de sadece üç aday gösterilen Sahne Tasarımı ve Kostüm dalında, ödüle en yakın adayın listeden çıkarılışı beni çok ama çok düşündürdü. İsterseniz zaaf deyin fakat Ali Cem Köroğlu'nun sahne tasarımlarında "tasarımcının nefsinin ön plana çıkması, bireysel yaratıcılık heyecanının öne geçmesi" asgari düzeydedir. Ali Cem Köroğlu'nun

sahne tasarımları metin ile iç içe ve o metnin bir parçası gibi, ya da oyundan bir karakter gibi davranırlar, öyle ki bir süre sonra yaratanın da kontrolü dışında bir kimlik ve can kazanmış yaratık gibi kendiliği vardır. Mimari bilgisine sahip olanlar beni daha iyi anlarlar. Kimi binaları çok sevişimiz de bundandır. Köroğlu, öyle tasarlıyor ki, o sahne tasarımı (özellikle de karakter odaklı Yeraltından Notlar'da bu çok belinginleşmişti), bir kendilik kazanarak ne oyuncuları rahatsız ediyor, aksine onlara devinecek alan sağlıyor, ne de yaratıcısının nefsini ve ultra modern olma heveslerini yansıtıyor. Hemen hemen her işinde, elindeki metne göre çalıştığını ve o metnin ve yönetmenin istediği tarzda bir sahne ve kostüm çıkardığını görüyoruz. Büyük olasılıkla, yönetmeni de yönlendiren tasarımlardır bunlar.

pe cy

Semaver Kumpanya'ya sevinçle ve tiyatro adına ciddi işler, cesur ve emek verilmiş işler izleyece­ ğimden emin gider oldum. Stanislavski'nin bir sözü onlar için çok uygun: "Bırakın yaşlıların erdemliliği gençlerin havailiğini ve canlılığını yönlendirsin; bırakın gençlerin havailiği ve cıvıl cıvıllığı yaşlıların "" erdemli, ağırbaşlı hallerini olumlasın, korusun".

eski yerine gelmesi için yarattığı duvarlardan geçebilmesi, bunu da sadece bir kez değil, birkaç kez yapabilmesi çok güzel olurdu. Yineliyorum, iki sebepten yerinde olurdu, bir anlatılan hikayenin kurmaca oluşunu vurgulardı ve aynı zamanda da merkezdeki karakterin karmaşıklığının ve empati kurabilmemizin sebeplerinden biri olan temel özelliğini de vurguluyor olması yüzünden karakter kendisine duvarlar ören, hayatı kendisi için hep güçleştiren bir yapıdadır. Kim bilir belki espri olsun diye duvarlardan geçip giderken bir seferinde duvara taslayabilir ya da duvardaki geçidi bulamayabilirdi. Karakterlerin bireysel hırsları, kılık kıyafet ile Bay X'e üstünlük taslayabiliyor olmaları, sınıfsal ya da başka iktidar göstergeleri, hepsi duvarların varlığı ve devingenliği, simetrik iktidarı karşısında tuzla buz oluyor, anlamsızlaşıyordu. Yazgının iktidarı bu anlamda iyice belirginleştiğinde de kireç beyazı yüzlü, palyaço anıştırmalı müzisyenin de duvarın tepesinde dramatik ironinin altını çize çize ya da yazgısal kamera gibi izlemesi, izlediğini bizim görüşümüz ve farkında oluşumuzun farkına varışımız çifte kavrulmuş bir etki yapıyordu. Balalayka ile müzisyenin ortalıkta dolanması birçok sahnede rahatsız edici değildi, lakin heyecan doruğa çıkacak, bak bak daha neler olacak, eyvah iyice geriliyoruz cümlelerini kurmakta balalaykanın benimle aşık atması, birebir gerilimi izleyip altını kör gözüme parmak sokarak belirlemesi biraz fazlaydı. İki oyunun yönetmenlerinin bu konuda sanattaki ilk altın kuralı unutmamalarını rica ederim: Az aslında çoktur. Festival sırasında izlediğimiz Engizisyoncu'yu anımsayalım. Peter Brook yönetimindeki bu oyunu izleyenler anımsayacaktır; yönetmen neredeyse hiçbir şey yapmamış dedirtmiştir kimilerine, siyahlar içinde bir papaz çıkıyor,


Yalın anlatıyı zayıflık sananlar bırakın anlamayıversin sunumunuzu. Bay X'in özellikle oyunun başlarında, izleyene döne döne, boğazına atkı benzeri bir şeyleri sıkıp kendisini boğuyormuş gibi oynaması vb. abartılı yorumlar gereksizdir. Dostoyevski'ye yakışmaz en azından. İzleyeni sıkarız endişesinden, fazlasıyla göstermecilik yapılmıştı. Tasarrufa gidilirse, Yeraltından Notlar, hiç kuşku yok ki, yılın en başarılı yapımlarından olacaktır.

ve lamba..." repliklerinden sonra lambanın söndüğünü görünce bizler nasıl olsa anlayacaktık lambanın söndüğünü. Ölümü simgeleyen duvar, her iki oyunun da odak noktasındaki gizli kahramandı. İlkinde zaman ve anlatının sayfaları olarak da kullanıldığı gibi, Chamaco'da ölümü, insanlar arasındaki iletişimsizlik ve adaletsizliği de simgeliyordu.

pe cy

Semaver Kumpanya'ya sevinçle ve tiyatro adına ciddi işler, cesur ve emek verilmiş işler izleyeceğimden emin gider oldum. Stanislavski'nin bir sözü onlar için çok uygun: Bırakın yaşlıların erdemliliği gençlerin havailiğini ve canlılığını yönlendirsin; bırakın gençlerin havailiği ve cıvıl cıvıllığı yaşlıların erdemli, ağırbaşlı hallerini olumlasın, korusun". Semaver Kumpanya'nın yeni oyunu Chamaco da ana karakter odaklı bir oyun... "Arkadaş, eş dost" anlamına geldiğini söylediler. Küba'dan ödüllü bir okuma oyunu sahneye taşınmış. Genç yazar Abel Gonzalez Melo yazmış, Küba'lı yönetmen Orestes Perez yönetmiş. Erkek fahişe Karel'in aşık olduğu kızın babası ile eşcinsel bir ilişki içinde oluşu az rastlanır bir tabu olarak inandırıcılıktan uzaktı biraz ama bu piyesin metninin sorunu. Karel oyunun eksenini oluşturuyordu ve bu sahne içinde dolaşan kapı pencere ile olduğu kadar, finalde sahnenin arka ortasındaki sütuna Karel'in ortalanmasıyla da iyice belirlenmişti. Sahne üzerinde simetrinin iktidarı Karel'in yazgısının da altını çiziyordu. Aynı mekan paylaşımı sırasında bütün karakterler için aynı kapının dolaştırılıyor olması da kapı eksikliğinden değil, yazgı ortaklığındandı ya da karakterlerin hepsinin aynı hayatı paylaştıklarını gösteriyordu. Bu da belki sinema efektlerinin kullanıldığı oyunda, gerçekmiş gibiliği abartıp inandırıcılığı

artırmayı amaçlıyordu. Lakin efektlerin abartılı kullanımı (özellikle kötü Türk filmlerinde hemen her duyguya bir müzik parçasının eşlik etmesi gibi kullanılan şarkılar) izleyenin hayalgücüne zarar kullanılmıştı. Trainspotting ile insanı atıklaştıran düzenin altını yine sahne dekoru ve tasarımı ile ustalıkla gösteren Semaverciler, bu kez de atık/kurban olmaya aday Karel'in etrafında düzenin söylemini analiz ediyor gibiydiler. Tek etkiyi bozan öğeler arasında ya da kafama takılan noktalar arasında "Bessame Mucho" şarkısının oyun içinde en az iki kez kullanılmış ve oyunun özüne dair çok şey söylüyor olmasına karşın finalde kullanılmayışıydı. Oysa döngüsel kurguyu tamamlar ve Paul Eluard'ın da bir şiirinde söylediği "öpücüklerden insan yaparlar" gerçeğinin artık geçerli olmadığı, hepimizin oyunda yine kullanılan tokat yerine, öpücüklere boğulması gerektiğinin de altını çizebilirdi. Çünkü şarkıyı destekleyen iki öpücük ya da öpüş gerçekleşiyordu. Bir üçüncüsü belki Karel'in finalde sütunu ya da duvarı, yahut da duvar önünde dururken bıçağı öpmesi ile tastamam bir kurguya işaret edebilirdi. Ama bu beklentim müsrif bir beklentiymiş, gerçekleşmedi.

a

bıdır bıdır bir buçuk saat konuşuyor, İsa kılıklı da arkası yarım dönük izleyene, oturmuş duruyor öylece. Oyuncu, diksiyon ve artikülasyonuyla, sade duruşuyla nasıl tuttu bizi hiç sıkmadan, söylediklerini hiç mi hiç jest mimik vb. ile süslemeden... Metin de önemli, sunumu da, tastamam tek etkinin izleyenin hayalgücünü çalıştırdığı noktada başlıyor aksiyon, izleyen bu yüzden sıkılmıyor izliyor olmaktan.

Oyunculuk konusunda, ne yazık ki sadece Karel ve kız arkadaşının doğallıkları ile ön plana çıkışı oyunun tek etkisini bozuyordu. Travesti karakteri bilge soytarı özelliklerine sahipti ve oyunun bilge karakteri olmasına bir diyeceğimiz olmamasına karşın, bilgece sözlerini müsrifçe ve akademik bir edayla dervişler gibi sarf ederken, birçok yerde de böylesi bir bilge karakterin yapmayacağı hataları sergileyebilmekteydi (travesti tiplemesinin bellekteki yerini onaylarcasına) ki kişileştirme hatası olarak gördüm bunu. Kara giysili iki anlatıcı kızı da sonlara doğru gelen simetrik bir sahne dışında olmasalar da olmaz mıydı diye düşündüm. Sahne direktiflerini bile okuyan anlatıcıların görevi abartılmıştı. Hele hele "lamba söner" dedikleri anda lambanın sönmesi gibi söylenenin birebir gerçekleşmesi oyunu basitleştirmekteydi. Okuma oyunu olmasından kaynaklıdır sanıyorum. Anlatıcılar kaçınılmaz öğeler olarak kullanılacak kararı alındıysa bile, anlatılanların söz ağırlıklı olmaması ya da sözlerin birebir efektlerle desteklenmemesi gerekirdi. Hiç değilse "içeri girer

Denklemsiz de olmuyor ama denklem kuran, şu aktır, bu karadır gibi bir tez ileri süren oyunları hep kuşkuyla karşılarım, yeniliklere kapı pencere kapadığı noktalarda. Amerikan Hollywood sinemasının düştüğü batak da budur bence, bu yüzden Haneke, Lars von Trier sinemada baştacım olmuştur. Oyuncu, etrafındaki bütün seslerden de ibarettir. Bütün ses ve görüntü gürültüsünden de ibarettir. Eksendeyse, etrafına örülecek bu gürültüyü ve nelerden ibaret olduğunu iyi bilmesi gerektir. Oyunculukta, rolün gereğini yerine getirmek için, oyuncunun kendi geçmişini de deşmesi yararlı olacaktır kuşkusuz. Odak noktasına tek bir karakteri koyarken de, starlaşma ve antagonizma tuzağına düşmeden, simetrinin gücünü kullanarak iktidara karşı durabilmek, sözü, sahneyi, geometriyi, tiyatronun her araç ve gerecini iktidara karşı kullanabilmek de tiyatronun işlerindendir.

Denklemsiz de olmuyor ama denklem kuran, şu aktır, bu karadır gibi bir tez ileri süren oyunları hep kuşkuyla karşılarım, yeniliklere kapı pencere kapadığı noktalarda. Amerikan Hollyvvood sinemasının düştüğü batak da budur bence...


cy a

Ankara Devlet Tiyatrosu

TCK 301 mi Levis 501 mi? Oyundan önce kapıdan edindiğim Kasım programı, görevini fazlasıyla yerine getirecek kadar zengin. Benzeri ödenekli tiyatrolara örnek teşkil edebilecek nitelikte, adeta küçük bir kitapçık.

pe

Gökhan Esentürk / gesenturk@gmail.com

Kondüktör biletleri kontrol ederken parlak bir fikir beliriyor aklımda, bilet kontrol değil mi sanki bizim de yaptığımız bu dergide. Cebimde, kaçak yolcum Dostoyevski'nin ihtişamlı binalara cebinden "nah" yaptığı kitabı, kulaklarımda discmanimden yükselen arşivimin en punk nameleri, keyfim yerinde, "bu sefer oldu gidiyoruz işte" diyorum. Seviyorum ben o tiyatro'yu ve beni tiyatroya götüren tüm yolları. Kasım'ın ilk hafta sonu, işten çıktığım gibi atlayıp Anadolu Ekspresi'ne Ankara'ya gidiyorum. Yıllardır hayalini kurduğum gibi, oyun izlemek için ve tabii ki trenle. Trenler ki, eski sevgilimiz onlar. Eskişehir'de uçuşan kar taneleri, yapıştıkça camıma, boşuna diyorum başka kollarda aramışız sevgiyi. İşte insanın her hali, rayların üzerinde yüzyıllardır ilerleyip durmakta ve içindeysen

bizzat, insan kendini bu uyuma kaptırmakta. İki saat önce defterime karaladığım bir iki satın okuyorum. Denizin üstündeki ışıklardan, yol boyu ışıklar bir tabloya çeviriyor kompartımanımın geniş camını, sabah rızklarını çıkaran İzmit'te balıkçılar. Tüm bu ulvi duygular arasında birden bir "Amca" beliriyor ki başıma. Her gelen satıcıdan bir şeyler alıp, arkalarından basıyor küfrü kazıklandığını düşündüğü için. Tuvalete gidip geldikçe koltuğunu unutuyor ve bu unutma durumları öyle bir hal alıyor ki, trenin nereye gittiğini bile unutuyor Amca. İşte yolculuk bitiyor ve Ankara'dayım. Üç hafta öncesinden oyunları internet üzerinden inceleyerek, izlemek istediklerim ve saati çakışanları

ayıklayarak başlayan (bu noktada DT'nin web sitesine minnet borçluyum), dergiye rezervasyonlarımı yaptırıp, kalacak yer ve tren biletlerimi ayarlayarak bitirdiğim planlarım, daha başlangıçta çöküyor. Oda için yaptığım rezervasyonun geçersiz olduğunu öğreniyorum ve ben de diğer cebime, elimi sokup, Dostoyevski'ye eşlik ediyorum. Kızılay'ın göbeğinde sırt çantamla kalıp "eee şimdi" diye düşünürken, bir yolunu bulup hallediyorum kalacak yer durumunu. İki günde Ankara Devlet Tiyatrosu'na ait dört oyun izlemek için çıkmıştım yola. Programımdaki ilk oyun, Küçük Sahne'de oynanacak olan Hristo Boyçev'in yazdığı "Albayın Karısı" isimli eser. Fakat girişte Ebru Hanım'ım (Seyhan) benim için ayırttığı davetiyelerin olduğu


puanı hak ederdi bu program. Albayın Karısı Her şeyden önce oyun kendisi bir eser olan ve hayran bakışlarla süzdüğüm Küçük Tiyatro'da sergileniyor. Kubbe şeklinde yükselen tavanındaki işlemeler ve incelik görülmeye değer. Burada oynayan oyuncular ve seyirciler sahiden de kendilerini şanslı hissedebilirler benim gibi.

karakterine "yazılmış olan bir şeye anlam verebilirsin ama yapılmış olana asla" dedirterek sanki düşünü somutlaştırıp sahneye koyan gerçekçiliğe yani "yapılmış olana" da bir anlamsızlık yükleyerek, katmanlar yaratmaktadır. Oyunda farklı bir fikir oluşuyor aklımda, oyunda birçok karaktere tinsel düzlemde bir kitabın denk geldiğini düşünüyorum. Oyun sonunda, biraz da şansımın yardımıyla bir lokantada karşılaştığım Fero karakterine can veren Ali Hakan Beşen ve Albay rolüyle harika bir performans sergilediğini düşündüğüm Gürkan Görbil ile bunu paylaşma şansım da oluyor. Var olmak ve hatta bir Albay var etmek için yazan, oyunun ya da delilerin tanrısı olan William ile "Robinson Cruise" kitabını. Kaderi olan, çan seslerinden uzaklaşamayan Dede, esasında hep bizim için çalan "Çanlar Kimin İçin Çalıyor" eserini, hiçbir şeyi unutmayan(?) Fero ile Albay "Küçük Prens"i anımsa(tı)rken, sessiz yazgısını bekleyen oda hizmetlisi karşımıza "Külkedisi" olarak çıkıyor. Oyuncular farklı bir bakış açısı olduğunu söyleyip esasında tiyatronun ve özellikle de bu oyunun meyve veren bir ağaç olduğunu, herkesin kendisine göre bir meyve koparabileceğini hatırlatıyorlar. Gereksiz olan ve

cy

a

Taburcu edilmeyi bekleyen bir grup tuhaf hastanın, altı numaralı koğuş dedikleri bir hastane odasında, duvarında çalışmayan bir saat eşliğinde, gerçekten soyutlanmış beklemelerini konu alıyor oyun. Kitapçıkta uyumsuz oldukları ölçüde gerçek olan oyun kişilerinden söz ediliyor ve reji ile birlikte oyuncular da bu vaadin altından becerileriyle kalkmasını biliyorlar. İzleyenleri birçok küçük öykü ile bütün bir düşe inandırıyor ve birden Albay'in (sahiden Albay mı?) karısının çıkıp gelmesi ile bu düşü gerçeğin duvarlarında bitiriveriyor oyun. "Sevimli bir güldürü" diye not alırken, sahneden "hayat gülümsetirken dişlerini de gösterir" repliği geliyor kulaklarıma ki, bu tesadüf esasında bilinçle oyunun tamamına oturtulmuş olan gerçeğin ta kendisidir. Metin sanki gerçek ve düş ile her boyutta çarpışmaktadır. Yazar, William

pe

zarf bir türlü bulunamıyordu. Bu noktada kapıdaki personelin yardımseverlik ve anlayıştan uzak "memur" tutumları, İstanbul'dan sadece oyun için geldiğimi söylememe rağmen, memnuniyetsizce beni içeri almalarından öteye gitmiyor. Neyse ki oyun sonunda davetiyelere ulaşabiliyorum da diğer oyunlarda sorun yaşamıyorum. Oyundan önce kapıdan edindiğim Kasım programı, görevini fazlasıyla yerine getirecek kadar zengin. Benzeri ödenekli tiyatrolara örnek teşkil edebilecek nitelikte, adeta küçük bir kitapçık. Hangi oyunun hangi sayfada tanıtıldığı içindekiler sayfasıyla başlıyor. Oyun tanıtımlarında her oyun için fotoğraf, kadro ve kısa oyun bilgisi mevcut. Arka sayfalara ilerledikçe karşıma çıkan harita, Mekan-Tiyatro Festivali'nde canımdan bezdiren lcm_'lik haritalara inat son derece okunaklı, anlaşılır ve işlevsel. Bilet fiyatlarının ve gişe iletişim bilgilerinin olduğu sayfadan sonra, açılabilen bütün bir aylık programı bir bakışta görebileceğiniz son sayfa eklenmiş. Arkasına da afişlerin küçültülmüş halini yerleştirmişler. Son derece başarılı bulsam da küçük bir öneride bulunmadan edemiyorum, oyun tanıtımlarına oyuncuların hangi rolde çıktıkları da eklenirse on üzerinden on bir

İzleyenleri birçok küçük öykü ile bütün bir düşe inandırıyor ve birden Albay'ın (sahiden Albay mı?) karısının çıkıp gelmesi ile bu düşü gerçeğin duvarlarında bitiriveriyor oyun.


pe

cy

a

unutamadığım bir mucize ve bir ders olduğunun farkında değildim henüz.

İlk defa izleyeceğim Mithat Erdemli tarafından kapıda karşılanı­ lınca, heyecandan kalbimin hızlandığını duyumsuyorum adeta.

bir amaca hizmet etmeyen Külkedisi'nin ön oyunu dışında "iyi" denilebilir bir oyunu izleyerek başlıyorum Ankara'daki macerama. Bir sonraki durak, yine aynı binadaki Oda Tiyatrosu'nda sergilenecek olan Uçurtmanın Kuyruğu. Davetiyemde 20.00 olarak gözüken oyun saatinin 18.30 olması neyse ki binaya yakın olduğumuz için telafi edilebilir bir hata olarak kalıyor. Uçurtmanın Kuyruğu Yıldızımızın barışmadığı kapıdaki zeban.. (ay pardon) görevlilere derdimi anlatmaya çalışırken, beyaz atıyla gelen Gandalf gibi, kurtarıcım beliriyor arkamda.

Misafirperverliği ve nezaketinden ötürü teşekkürden fazlasını borçlu olduğum Sayın Ali Hakan Beşen. Yardımlarıyla, oyun öncesi sahne arkasına geçip oyuncularla konuşma fırsatını yakalıyorum. İlk defa izleyeceğim Mithat Erdemli tarafından kapıda karşılanılınca, heyecandan kalbimin hızlandığını duyumsuyorum adeta. Beni, telaşa düşürüp adam akıllı sorular sormak yerine oyun öncesi mütemadiyen saçmalamamı sağlayan şeyin, yani Mithat Erdemli'nin tüm o aşırı ciddisoğuk-nezaketten kırılacak ve (nasıl derler) gereğinden çok fazla beyefendi tavırlarının aslında hiç

Oyun başladığında, o kadar çabuk sarmaladı ki bu tanıdık öykü beni, kendimi kaybettim diyebilirim. Henüz başlangıçta tüm fikirlerim değişmişti. Temposu, değişen karakterlere ve oyuncuların bu durumlara uyumu, oyuncuların rolleri ve birbirleri ile olan dengeli iletişimi, sahnedeki jest ve mimikleri hepsi kusursuzdu. Çünkü sahneden izleyenler kısmına süzülen şey bütün oyunculuk tekniklerinden sıyrılmış saf ve temiz duygularıydı. Bize verdikleri 'rol'den öte, ruhlarıydı. Bu izlediğim gerçekten Tiyatro. Oyuncuların var ettikleri şey ise Aşktı. Sonra, işte o mucize oldu ve bir şimşek çaktı beynimde, az önce kuliste konuşan adamın, esasında Mithat Erdemli olmadığı, konuştuğum kişinin bizzat bu sahnedeki "rol" olduğunu anladım. Ustamın sözleri geldi aklıma "Oyun öncesi hazırlık..." tam olarak buydu. Mithat Erdemli oyunculuğun gerektirdiği tüm yolları koşarak, sahnede kusursuzluğa nasıl ulaşıyordu? Oyun öncesi röportaj için gelen bir eleştirmeni, nasılda hazırlığının bir parçası yaparak, kendisi olarak değil de rolü ile konuşturuyordu? Olcay Kavuzlu, bu yetilerinde nasılda eksik kalmıyordu rol arkadaşından? Benim hiç unutamayacağım o akşam, tüm bunların cevabını sezinleyebiliyordum. Bunu, oyun sonuna birçok soru hazırlamama rağmen hepsini bir kenara bırakırken anladım. Oyun çıkışında, bu sefer ilk konuştuğumuzun aksine sıcaksamimi ve gözleri ışıldayan dost canlısı, hayat dolu Mithat Erdemli ile konuşurken sadece hayranlık duygularımı aktarırken fark ettim. Bir "adam"m oyunculuk kabiliyetine zekasını ekleyerek, nasıl, ne kadar iyi oynayabileceğini gördüm. Sahnedeki o yolculuğa, oyunun sonunda da ister-istemez devam ederek, küçük tiyatronun kapısından bir uçurtmanın kuyruğuna tutunarak çıkmasına şahit oldum. Bu yüzden de Ankara'da kime sorduysak, Uçurtmanın Kuyruğu için "harika" dedi. Pazar günü Ankara'nın da hoş bir


sürprizi vardı. Sokaklar bütün gece yağan kardan, beyaza bürünmüştü. Altındağ Tiyatrosu'nda izleyeceğim bir sonraki oyun Tek Yol'un başlayacağı 15.00'a kadar bu sokaklarda gezinip "Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar" dizlerini sayıklayıp durdum.

mesaj-algı düzlemindeki tutarsızlığını da ekleyince sadece şaşırıp kalabiliyordum.

Broşürdeki başörtü takmış erkek fotoğrafları, youtube'da örneklerine bolca rastlayabileceğiniz benzerleri gibi ucuz bir güldürü yaratılmaya çalışıldığını baştan belli ediyordu. Ne yazık ki bu beklentimde hiç te haksız değildim. Sahiden Baştan sona argolar, Olacak O Kadarvari abartılı şiveler ve rahatsızlık derecesine varan cinsel göndermeleri ile kaba bir komedi türünü seçmişti oyun. Bir de aldığı kahkahalarla coşan oyuncuların ciddiyetten uzak tutumları da eklenince bir felakete dönüştü her şey. Oyunla ilgili beğenmeme gerekçelerimin temelini oluşturan "bu iç oyunları oynayanlar yetenekli oyuncular mı yoksa beceriksiz mahkumlar mı?" tutarsızlığına, oyunun genelindeki

Bu dergide genç bir yazar olmam herkes TCK 301'den bahsederken, Levis 501'den bahsedeceğim anlamına gelmez. Hem hiç merak etmeyiniz gerektiği yerde gerektiği şekilde giydirmesini** de biliriz. Şu not tutma gerginliğinden dolayı ikinci perdede dere sahnesinde "bak bizi balıklar izliyor" derken gözlerini tam önlerinde oturan bana dikip "bALIK" üzerinde vurgu yaptıkları an bana bir küfür olsa da ne yalan söyleyeyim oyuncuların duygularını aktarma yönünde en başarılı bulduğum anlarıydı, yazık olan tarafıysa bunun oyunla bir ilgisi yoktu. Yazık oldu Süleyman Efendi'ye. Fakat şu da var ki, şarkılarda çok başarılıydı ekip. Bu noktada, Tunay Uzuner'e ait olan şahane

Bize ayrılan sürenin dolmasından / annemin özel tarif sarmasından dergiye götürüp sevimlilik yapma planları içinde olsam da, yine de bu kadar uzun olduğu için "Mustafa Demirkanlı'nın gazabından" kaçamayacağımdan bitiriyorum bu aylık (buralar şiir gibi). Detaylarını web sitemiz www.tiyatrodergisi.com.tr'den anlatmak zorunda kaldığım, Ankara'da son izlediğim "Ormanlardan Hemen Önceki Gece" oyununu da gördükten sonra trenime yetişmek için koşturarak çıkıyorum Akün Sahnesi'nden. Bu güzel binaya son kez bakmak için arkamı döndüğümdeyse, buzlu Ankara yolları son şakasını yapıyor ve düşürüyor beni sokağın ortasına. Misafirperver ilgilerini eksik etmeyen başarılı Ankara DT oyuncularıyla geçirdiğim bu vakitler, uzun süre kalacak belleğimde. Aynı, son anda beni düşürüp neredeyse kutsal kasemi kıracak olan buzlu Ankara'nın soğuğunun, o günden beri hasta gezmeme sebep olan enfeksiyonu gibi.

pe

cy

a

Tek Yol Ankara'da izlediğim üçüncü oyun Aziz Nesin'in öyküsünden Osman Özkan'ın oyunlaştırdığı Tek Yol'dur. Cezaevine defalarca girip çıktığı anlaşılan Paşazade'nin, tekrar koğuşa geri dönmesi ve yine mahkum arkadaşlarının da yardımıyla canlandırmalar yaparak, nasıl bu hale geldiğini, aralarına yeni katılan "Yazar" tutukluya anlatmasıyla oluşuyor öykü. Oyun içindeki oyunlarla tiplere bürünen mahkumları canlandıran oyuncular ve onlara katılan orkestra, kalabalık bir koğuş dekoru üzerindeler.

Fakat şaşırıp kalmakta acele ettiğimi oyun arasında anladım. Çünkü, oyun arasında mahkumlar, bazı izleyicilere sahnede yaptıkları çorbadan ikram ediyor ve oyuncular sahnede kalıp izleyenlerle konuşabiliyorlardı. Hoş bir sürpriz. İşte bu noktada oyunu izlemek için kalkıp İstanbul'dan geldiğimizi söylerken, bir "ağabey tavsiyesi" alıveriyoruz. Hoş olmayan bir sürpriz. Meğerse, yüzüncü oyuna ulaşsalar da arkadaşımla hepi topu yarım sayfa tuttuğum nottan rahatsız olunurmuş, dikkatleri dağılırmış, hem çok yanlışmış yaptığımız. Yoksa biz oyunu sahneye mi koyacakmışız da ben tüm replikleri (OHA)* yazıyormuşum, arkadaşım da mizansenleri yazıyormuş.

oyun müziklerinin çok etkisi var tabii ki. Hani filmlerdeki gibi bir soundtrack albüm yapılsa, alıp zevkle dinleyebilirim. Buyurun size bir fikir işte. Oyun sonunda bu albümün satılmaması için hiçbir sebep yok. Sonuç olarak çorba sevenlere tavsiye ettiğim bir oyun, fakat en önde çorba almak için beklerken not falan tutmaya kalkmayın, bALIK derler adama.

* "öyle Olsa Herhalde gidip metnin kendisini Alırız" ın kısaltmasıdır. ** yazarınız hala Levis501 (kaldı mı onlardan?) hakkındaki görüşlerini paylaşmaktadır.

Meğerse, yüzüncü oyuna ulaşsalar da arkadaşımla hepi topu yarım sayfa tuttuğum nottan rahatsız olunurmuş, dikkatleri dağılırmış, hem çok yanlışmış yaptığımız. Yoksa biz oyunu sahneye mi koyacakmışız da ben tüm replikleri yazıyormuşum, arkadaşım da mizansen­ leri yazıyormuş.


cy

a

Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği' nden

"Barut Fıçısı" Ebru Seyhan/ ebruseyhan@tiyatrodergisi.com.tr

pe

Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği, Dejan Dukovski'nin Barut Fıçısı isimli oyununu sahneliyor. Trabzon Devlet Tiyatrosu oyuncusu Mesut Yüce'nin yönettiği oyunda Trabzonlu amatör tiyatrocular rol alıyor.

Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği, Dejan Dukovski'nin sanatsal anlamda var olan boşluğu, kapılarını her yaştan insana açarak ve önemlisi profesyonel destek Barut Fıçısı isimli oyununu sahneliyor. Trabzon Devlet Tiyatrosu oyuncusu Mesut Yüce 'nin talep ederek doldurmaya çalışıyorlar. Bu çaba yönettiği oyunda Trabzonlu amatör tiyatrocular rol umarım benden sonra da karşılıksız kalmaz. alıyor. 1976 doğumlu Mesut Yüce, Ankara Devlet Konservatuarı 'ndan mezun olduğu 1998 yılından bu Trabzon DT kadrosundaki bir sanatçı olarak yana Trabzon Devlet Tiyatrosu 'nda çalışıyor. sizi, bağlı bulunduğunuz kurum dışında da bir şeyler üretmeye sürükleyen şey neydi? Bilge Emin ve Yıldıray Şahinler'in çevirisini sahneye getiren yönetmen ile oyun hakkında konuştuk. Yüce 'nin anlattıkları, Hrant Dink cinayetiyle tekrar gündeme gelen ve yaşanan şiddet olaylarıyla birlikte anılan Trabzon'da güzel şeylerin de olduğunu anlatıyor. Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği'ni tanıyalım? Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği, yıllardır amatör tiyatroya gönül vermiş insanların kurduğu bir tiyatro topluluğu. Henüz belediyeden destek almıyorlar, oyuncular da amatör, tiyatronun ihtiyaçları önce Devlet Tiyatroları'nın desteği ve sonra kurucu üyelerin çabalarıyla karşılanıyor. Trabzon'da kültürel

Devlet Tiyatroları'nın özellikle bölgelerinde görev yapan sanatçılarının bazı sorumlulukları olduğunu düşünüyorum. Azgelişmiş kentlerin kültür sanat hayatı da benzer bir nitelik gösteriyor, bu seviyeyi yukarı taşımak, kendi eğitsel ve kültürel deneyimini şehirle, yerel kültürel hareketlerle sentezlemek DT sanatçısının görevi olmalıdır diye düşünüyorum. Bu anlamda amatör tiyatrolara yalnızca teknik destek değil, estetik düzeyde de hizmet götürmek genel anlamıyla ödenekli sanat kurumlarının ve sanatçısının asli görevlerindendir, olmalıdır. Ben de bu görevi yerine getirmiş bulunuyorum. Barut Fıçısı'nı sahnelemeye nasıl karar verdiniz?


a

İçinde bulunduğumuz tarihsel dönem iç açıcı değil. Özellikle biz üçüncü dünya ülkeleri için. Bu elbette tarihi nasıl okuduğunuzla ilgili bir mesele. Bugün insanlığı ilgilendiren en temel sorun, en genel anlamıyla egemen siyasal sistemlerin toplum ve birey üzerinde kurduğu tahakküm sorunudur. Bu tahakküm kendisini kimi zaman doğrudan savaşlarla ve çoğu zaman ideolojik yoldan yapılandırıyor. Yönetsel süreçlerin yönetilenlere uyguladığı görünürgörünmez baskıların deşifresi, bizi toplumsal olanın yeniden üretimine götürebilir. Bu çıkış noktasını temel alarak, tekst araştırması yaparken bugüne, bugünün sorununa ışık tutacak, geniş halk kitlelerinin, tahakküm altında olan kesimlerin sorunlarını dile getirecek dinamikler aradım ve Dukovski'nin metninde bu özellikleri bulduğumu düşündüm. Savaşlar, bugünün toplumuna ve bireyine nasıl bir etkide bulunuyor? Bu etki nelere yol açıyor? Sorularının yanıtları Barut Fıçısı'nda; üzerine yapılacak yorumla bulunuyordu.

pe cy

Oyunu ortaya çıkarana kadar ki aşamaları biraz anlatır mısınız? Nasıl bir yöntem izlediniz ve sizi en çok zorlayan şey ne oldu? Öncelikle temel tiyatro eğitimine ilişkin çalışmalarla işe başladım. Bilindiği üzere amatör tiyatroların bu konulardaki eksiklikleri büyük. Doğaçlama ve psikodrama çalışmaları başlangıç aşamasını oluşturdu prova sürecinin. Dramaturji çalışmasını Yugoslav iç savaşına ilişkin filmler ve belgeseller izleyerek, belgesel tiyatronun mahiyeti üzerine çeşitli kaynaklar üzerine konuşarak uyguladık. Oyunculuk çalışmalarını da tekstin yapısı gereği daha çok sinemada kullanılan oyunculuk anlayışlarını temel alarak yürütmeye çalıştım. Tüm bunlar elbette zorlu süreçler. Amatör tiyatro yapan insanların koşulları belli. İşlerinden çıkıp kısıtlı olanaklarla tiyatro yapmaya çalışan, günlük yaşamsal dertlerini ister istemez üzerlerinde taşıyan arkadaşlarım için kolay olmadı elbette bu çalışmalar. Ancak tiyatro, bu süreçleri izlemediğinde amatörleşir. Bunu arkadaşlarım daha iyi biliyorlar artık

Ekibinizi nasıl oluşturdunuz. Sanırım amatörlerden oluşan bir ekip, onları biraz tanıtır mısınız? Nasıl bir araya getirdiniz bu insanları? Trabzon Şehir Tiyatrosu Derneği, Trabzon sanat tiyatrosundan ayrılıp yeni bir tiyatro kurmanın, yeni bir tiyatro yapmanın heyecanını duyan insanların oluşturduğu, bir topluluk. Oyuna ilişkin düşüncelerimi anlattığımda onlar da benim heyecanımı paylaştılar. Oyun kadrosunun kalabalıklığı onları da tedirgin etmedi değil. Ancak şu ilkenin unutulmaması gerektiğini bu projeyle bir kez daha görüyorum. Tiyatronun malzemesi oyuncu değil insandır (e. Piscator). Provalara başladığımızda daha önce tiyatro yapmamış olanlar da dahil birçok kişi ekibe katılmak isteğini dile getirdi. Bu dileklere olabildiğince olumlu yanıt vermeye çalıştım, her yaştan ve çeşitli meslek gruplarından arkadaşlarım, ekipte ilk defa sahneye çıkan arkadaşlar da var. Bizi bir araya getiren en önemli unsur tiyatrodur elbette ve fakat oyunun ihtiva ettiği değerler, söylemi ve mesajına ilişkin paylaşımımız bu birlikteliği sağlamlaştıran ve sürmesini sağlayan önemli unsurlardır.

Dukovski 1995'te kaleme aldığı Barut Fıçısı ile Balkanlarda yaşanmış bir savaşı ve savaşın sonuçlarını sorgularken aslında zamanın ve mekanın ötesinde bir eser ortaya koyuyor. Oyunu seçip, izleyenle yüzleşme aşamasına kadar kaygılarınız oldu mu Trabzonlu sanat severlerle ilgili? Böyle bir kaygının Trabzon'da, İstanbul'da ya da Şanlıurfa'da duyulmasına yol açacak etmenlerin

"Devlet Tiyatroları'nın özellikle bölgelerinde görev yapan sanatçıla­ rının bazı sorumluluk­ ları olduğunu düşünüyo­ rum."


olma

garabetine uğrayarak (zamanda olmayan mekanda da

olmaz),

mesajını doğru kanalize etme yollarını kendi kendine kapatıyordu.

cy a

Eserin farklı rejilerini ve filmini izleme şansınız oldu mu? Sizin rejinizi farklılaştıran şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz? İstanbul Şehir Tiyatroları'nın Barut Fıçısı'nı izledim. Sinema versiyonunu izleyemedim. Şunu söylemek isterim; toplumsal ve bireysel olanı olay düzeyinde iyi tahlil eden Dukovski, olgusal düzeyde bir hataya düşüyor bana göre. Savaş sonrası, bireysel ya da toplumsal olanın nedenselliklerini yine kendilerine döndürmek, onu yine toplumsal ve bireysel olanda bulmaya çalışmak ve gittikçe günümüz toplumunun travmatik yaşantısını bir kendiliğindenlik içinde sunmak, sanki hep böyle olmuş ve böyle olacakmış gibi sunmak yanlı bir bakış, bir ideoloji barındırıyor. İçinde bulunduğumuz vahim toplumsal koşulların bizleri yönetenler tarafından belirlendiğinin ve bu belirlenimin içinde devindiğimizin ayırdında olmak ve olunmasını sağlamak zorundayız. Kapitalist sistem barut fıçısı, patlamaya hazır toplumlar, insanlar yaratıyor ve bu kötü bir şeydir ve başka bir toplumsal formasyon da mümkündür. Oyunda kullandığım slaytlarda, (Yugoslav) sosyalist toplum modelinin mahiyeti üzerine bilgiler veriyorum, izleyicinin günümüzün verili toplumsal kodlarına mesafeye

pe

"Barut Fıçısı metni, tanımını yaptığınız zamansız ve mekansız

nötralizasyonu oyuna ilişkin kavramanın temel çıkış noktasıdır. Açıkçası savaş sonrası Yugoslav tiyatro yazını içinde en cesur örneklerden olan Barut Fıçısı metni, tanımını yaptığınız zamansız ve mekansız olma garabetine uğrayarak (zamanda olmayan mekanda da olmaz), mesajını doğru kanalize etme yollarını kendi kendine kapatıyordu. Bu problemi aşmak için teksti belgesel tiyatro biçemini izleyerek, ona zaman ve mekan kazandırarak, somut durumların, somut tahlilleri olarak sunmak doğru yol olarak göründü bana.

koyabilmesi için; bugün içinde bulunduğu siyasal ve buna bağlı olarak sosyal durumu, tarihsel bağlamlarıyla idrak edebilmesi için. Dukovski'nin günlük hayata başarıyla indirgediği fakat nedensellik ilişkisini kurmadığı ya da yanlış kurduğunu düşündüğüm gerçekliği, günlük hayatı belirleyen siyasal süreçlerle birlikte göstermek olarak özetlenebilir reji anlayışı. Bu da dramatik-belgesel tiyatro uygulamasına denk düşüyor. Bir farklılıktan söz edilecekse bu dinamikler göz önünde bulundurulmalıdır. Teşekkür ederiz Mesut Yüce, seyirciniz bol olsun.


Huzursuz Seyirci

Devletin Borusunun Ötme Mesafesi Ne Kadar? huzursuz@tiyatrodergisi.com.tr

Sevimli okurlarım, 2006-2007 sezonunun yarısına geldik hayırlısıyla. Bu sezonun ortasında bir de dergimizin Tiyatro-Ödülleri 2006, biraz geç kalmış olsa da sahiplerini buldu. Ödül alanlar da, izleyenler de neredeyse bu oyunların hangileri olduğunu unuttu ama, elden gelen budur işte, kader utansın. Geçen sezondan kalanlardan göremediğim bir ikisini de bu sezona sıkıştırayım dedim. Bu bağlamda Kocamustafapaşa'daki Işıl Kasapoğlu'nun Semaver Kumpanya'sının "Süleyman ve Öbürsüler" oyununa gittim. Oyunu, hiç okumadığımı var sayarak, seyirci gözüyle izledim. Şarkıların çokluğundan, oyunun fazla alaturkalaştırılmasmdan, biraz da uzunluğundan metinden pek bir şey anladığımı söyleyemeyeceğim. Neyse ki, mazrufun değil zarfın önemli olduğunu gördüğüm için huzurlu huzurlu ayrıldım salondan. ("Önem bakışında olsun, baktığın şeyde değil". Andre GideDünya Nimetleri-Çev.Tahsin Yücel)

pe cy a

Kenter Tiyatrosu'ndaki "Anna Karenina"da aynı kavrama bozukluğu yakama yapıştıysa da, koskoca romanın sahne yapıtı haline getirilmesindeki güçlüğü düşündüğümden ses çıkarmadım. Sinematografik yaklaşım, açık biçem ilgiyle izletiyor oyunu. Zaten gerisine eleştirmenler karışır, herkes -tabii bu durumda herkes ben oluyorum- haddini bilmeli. Nedir, oyunda birkaç şey beni koltuğumda kıpırdattı. Barış Dinçel'in bence olağanüstü sahne düzeni çözümü bir yerde -onun yüzünden değil, aman sakın ha- bozuldu. Tren, istasyon şefinin yeşil kalkış işaret lambasını gösterdiği yerin tersine gitti. Anna'nın Petersburg'dan Moskova'ya, elinde ufacık bir çanta bile olmadan, bomboş ellerle gelmesi de birazcık hayret uyandırdı bende. Haydi, bavulunu uşak sonradan indirdi trenden diyelim ama, artık bir el çantası da mı olmaz yanında... Bütün bir oyunu aynı kostümle oynamasını da garip buldum. Diğerleri beşer beşer değişirken üstelik. Hakan Gerçek'in oyunun bir yerinde "Neler oluyor Anna?" demesini ise, TV dizilerinden galat dublaj Türkçe'si olarak iyice yadırgadım.

İBBŞT'nin yeni sezon oyunlarından "Eskici Dükkanı"ndaki meyhanecinin şişeyi boynundan öyle bir tutuşu var ki, müşterinin bardağına şarap koyup ardından da kafasına ekleştirecek gibi. Şişe ancak kavgaya girişileceği zaman öyle tutulur.

Üstün Akmen, "Düş ve Klarnet" için, "bu oyun derhal kaldırılmalı" demiş ya, oyunu gördükten sonra "hay ağzını öpeyim" dedim ben de. Oyun "derhal" falan değil, anında kaldırılmalı hem de. Milli felaket çünkü. Ben yine de dekordaki-çevre düzeni değil bu, dekor işte resmen- tavanlardan sarkan yeşilliklere hayran kaldım. Hani eskiden halkevlerindeki amatör temsillerde renk olsun diye konurdu böyle şeyler. Eski alışkanlıkların sürdürülmesi açısından, gelenek-görenek faslından...

İBBŞT'nin yeni sezon oyunlarından "Eskici Dükkam"nda bir meyhaneci var. Maşallah sokak kabadayısı sanki. Şişeyi boynundan öyle bir tutuşu var ki, müşterinin bardağına şarap koyup ardından da kafasına ekleştirecek gibi. Şişe ancak kavgaya girişileceği zaman öyle tutulur. Demek ki bu arkadaş Yeşilaycı, hiç meyhaneye gitmemiş ki, bilmiyor. Göçmen'in namaz takkesinin neden kırmızı olduğunu da anlayamadım. Yeni moda mı acaba? Bir de "bedesten" sözcüğünü, "bedestan" diye söylüyorlar, kulağımı tırmaladı. Orhan Kemal'in metninde "oysa" sözcüğü de geçiyor mu acaba, merak ettim. Eskici'nin repliğinde var. Gelelim başlığımızın içeriğine. Efendim, AKM'de "la bayadere" nam bir bale gösterisi vardı. Kırk yılda bir de olsa, çok methedilen şu baleye ben de gideyim dedim. Meğer gala gecesiymiş gittiğim tarih. Bu durumu bilmediğimden normal giysiyle gidince, kapıdaki zabıtalar-AKM zabıtası-beni içeri almadılar. Meğer smokin ya da siyah giysi gerekiyormuş. Yani ceket-kravat filan da kurtarmıyor. Benim durumumda olanlara hanımlar da eklendi. Kot pantolon, kadife pantolon da yasakmış. Elliye yakın izleyici, kostüm taraması sonucu kapıda biriktik. Neden biriktik? İçeri almayacaklarsa dönüp gitsek ya! Hayır, durum öyle değil. Gösteri başlarken bizi 2.balkona alacakları muştusunu verdiler. Smokinli-tuvaletli zevat içeri girdi, biz de balkona alındık. Ara verilince içeri alınmayan biz süfli varlıklar, doğal olarak salona inip yerlerimize oturduk. AKM'nin zabıtaları piyasada yok. Karıştı mı salon asiller ve mujiklerle? Olduk mu sınıfsız kaynaşmış bir kitle? Demek ki devletin borusu verilen araya kadar ötüyormuş. Bunu bilin de, bir daha galaya giderken smokin giyin. Giymezseniz devlet sizi "ara"ya kadar hizaya getirir işte böyle...


YOTA kibinin 2003 yılında Bir Garip Çehov oyunuyla başlayan birliktelikleri bir buçuk yıl önce Taksim'deki minik bir kafeteryada, doğaçlama tiyatro ile devam etmiş. Gündüzleri yaptıkları beyin fırtınalarında buldukları yeni stilleri, akşamları oyunda sergiliyorlar.

pe cy a

Siz Yazarsınız da Biz Oynamaz mıyız?

Yersiz Oyuncularla Doğaçlama

Osman Doğan / osmandogan_2341@hotmail.com

dakikalık bir gösterim var. Bizi anlatan müzikli bölüm bu. Birinci perdenin ilk turunda seyircilere soyut-somut kavramlar yazmaları için kağıtlar dağıtılıyor. Oyuncularımız aldığı kelimelerle o anda oyunlarını oynuyorlar. On dakikalık aradan sonra ikinci perdemiz başlıyor. Eklemeli bölümümüz var... YOTA' lıların, 2003 yılında Bir Garip Çehov oyunuyla Bir arkadaşımız çıkıyor bir oyuna başlıyor, diğerleri başlayan birliktelikleri bir buçuk yıl önce Taksim'deki devamını getiriyor. Sonra başka bir bölümde yine minik bir kafeteryada, doğaçlama tiyatro ile devam seyircilerimizden bir cümle vermelerini istiyoruz ve bunun üzerine senaryo yazıyoruz. Birçok etap etmiş. Gündüzleri yaptıkları beyin fırtınalarında buldukları yeni stilleri, akşamları oyunda sergileyen var aslında. Örneğin, bir bölümde de şöyle bir grubun üyelerinden Nuri Bıçakçıgil ile doğaçlama çalışmaya gideceğiz: kuracağımız cümleler aynı harfle başlayacak; konu sabit olacak ama cümle tiyatroyu konuştuk. başlan mesela A harfi ile başlayacak. Sonra rollerin değişebileceği bir bölümümüz var. İyi de neden doğaçlama? Tesadüf. Oyunu cafede oynadığımızdan kaynaklandı bu. Cafede klasik oyun oynamak zor olacağı için Nelere değiniyorsunuz? doğaçlama yapalım dedik. Ama tabii bu kadar İzleyiciden güncel olaylarla ilgili talep gelmediği yaygınlaşacağını biz de tahmin etmiyorduk. Tesadüf için biz de çok değinmiyoruz. Amacımız politik sonucu buralara geldik. Doğaçlama çok zevkli, konulara gönderme yapmak değil. Biz eğlenmeyi insanın yaratıcılığını körükleyen bir iş ve biz komediyi tercih ediyoruz. İstiyoruz ki buraya gelenler seven insanlarız. sorunlarını unutsunlar, bizimle birlikte eğlensinler. Burada komedi yapıyoruz. Seyirci de gülmeye geliyor. Tabii ki onlardan gelecek her türlü kelimeye Oyununuzun formatını anlatabilir misiniz? karşı hazırlıklı ve bilgili olmamız gerekiyor. İki perdelik bir oyun. Oyunun başında benim on

YOTA Cafe'deyiz, Sevim Arat, Deniz Kılıç, Nuri Bıçakçıgil, Mutlunur Lafçı, Sinan Mutlu ile. "Yirminci saniyede tebessüm, yetmişince saniyede kahkaha " garantisi veren beş kişilik bu "seri güldürü ekibi", doğaçlama tiyatro yapıyor.


Çehov'un kısa oyunlarıyla başladık. Mart 2003'te Neil Simon'un "Sevgili Doktor" metinlerinden oluşan bir oyun oynadık. O zamanlarda sabit bir yerimiz olmadığı için farklı farklı salonlarda oynadık. 2003 sezonunda benim yazıp oynadığım Beyaz Karga adlı oyun girdi araya. Amatör grupların çektiği sıkıntıları anlattım. Anlatmasını bildikten sonra her türlü sorunu anlatabilirsiniz bu sahnede. 2003'ün sonunda Sevgili Doktor oyununu Bir Garip Çehov adıyla oynamaya başladık. Çünkü oynadığımız Sevgili Doktor, Çehov'un kısa oyunlarından biriydi ancak biz başka oyunlarını oynuyorduk. Dolayısıyla aynı oyunu, adını değiştirerek oynadık. Nuri Bey'in Stand-up'ı Leman Kültür Merkezi'nde de oynandı. Bu vesileyle biz de Hökökö Show'u orada sergileme imkanına ulaştık. Eğlencelik bir showdu. İçinde müzik de vardı.

pe cy

a

Seyirciyi de oyuna dahil ediyorsunuz! Oyunlarımıza defalarca gelen seyircilerimiz var. Bu anlamda fanlarımız var diyebiliriz. Seyirci, aynı oyuna birkaç kez geliyorlarsa doğru yoldayız demektir. Seyirci bizim oyunun olmazsa olmazı. Onların enerjisi bize doğrudan yansıyor. İster istemez onlar da katılıyor ve bize yön vermeleri hoşlarına gidiyor. Oynadığınız oyunlarda şimdiye kadar seyircilerden gelen en ilginç istek ne oldu? Özellikle sürekli gelen seyirciler bazen bizi zor durumda bırakmak için kelimeler bulabiliyorlar. Şu ana kadar gelen en ilginç kelimelerden bazıları: 'ebegümeci yetiştiriciliği', 'ölü sevicilik', 'vajinusmus'. Bazen verilen kelimeleri bilindiği anlamıyla kullanmayabiliyoruz. Mesela vajinusmusu bir hastalık olarak değil de "Kral Vajinusmus" olarak değiştirebiliyoruz. Bu seyircinin de hoşuna gidiyor. Bir yerden sonra biz de kelimeleri tersten düşünmeye başlıyoruz. Bu daha keyifli oluyor. Nasıl bir araya geldiniz? Biz bir workshopta tanıştık. Sonra oradaki çalışma bitince biz ayrılmadık 'hadi oyun oynayalım' dedik. Bu şekilde bir araya gelmiş olduk. Doğaçlama yapmak zor değil mi? Tabi ki çok zor bir olay. Elinizde bir metin yok ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Ama belli kriterler koyabiliyorsunuz. Örneğin "cümlelerimiz A ile başlayacak" ya da "ayağa kalkmadan oyun oynayacak" ya da "sahneye giren kişi bir hayvan olarak girecek" gibi. Böyle olunca format kuruluyor ve oyunu da farklı bir yerlere götürüyor. YOTA bugüne kadar neler oynadı?

Daha sonra doğaçlama yapmaya karar verdiniz yani? Bu sezona başlarken, yeni bir şeyler yapalım dedik. Yer sorunumuza da bir çözüm bulmak gerekiyordu. Sonra doğaçlama yapmaya karar verdik. Burada daha yeniyiz. Buranın kapasitesi otuz kişi. Şu aşamada iki dezavantajımız var. Birincisi Yersiz Oyuncular Grubu'nu kimse tanımıyor; ikincisi yerimiz bilinmiyor. Reklam için gereken bütçe malum. Doğaçlama tiyatrosu değişik bir fikirdi ve biz bunu daha da ilginç hale getirerek cafelerde oynamaya karar verdik. Sabit bir yerimiz olmadığı için elimizde bir tek cafelerde oynayabilme seçeneği kaldı. İlk olarak Beatles Cafe'de çalışmaya başladık. Performansımız çok beğenildi. Sonra da burayı bulduk. Burası önceden lokanta gibi bir yermiş. Biz geldiğimizde masaları bile duruyordu. Sadece mekanı biraz daha tiyatro sahnesine benzetmek adına siyah rengi kullanarak perdelerimizi ekledik. Neticede bir

Bu sezona başlarken, yeni bir şeyler yapalım dedik. Yer sorunumuza da bir çözüm bulmak gerekiyordu. Sonra doğaçlama yapmaya karar verdik.


Oyun sarkmaya başladığın­ da çok kötü kokan bir olaydır doğaçlama.

cafede klasik bir oyunu oynayamazsınız. O nedenle doğaçlama yapmak bizim için daha uygun oldu. Bugün sekseninci yüzüncü oyunumuza yaklaştık. Doğaçlama yapmanın avantajları ve dezavantajları neler? Oyun sarkmaya başladığında çok kötü kokan bir olaydır doğaçlama. Buradaki olanağımız buna anında müdahale edebiliyoruz. Elinizde metin olsa mecburen onu bitirmek zorundasınız. Seyircinin sıkıldığını anlasanız bile oynamak zorundasınız. Ama burada ipin ucu kaçtığı zaman hemen yakalamanız gerekir. Zihninizin çok açık olması gerekir, neyi anlattığınızı unutmadan konuyu dağıtmadan toparlayabilmeniz ve karşınızdaki çok çok çok iyi dinlemeniz gerekir. YOTA Cafe, oyun saatleri dışında da açık mı? Maalesef. Oyun saatleri dışında açık değil. Çünkü burada duracak birine ihtiyaç var ve bizim oyun saatleri ve provaları dışında boş vaktimiz yok. Beş kişiyiz ama hepimizin buranın dışında başka başka işleri de var. Dolayısıyla burayı bırakabileceğimiz biri yok. Yani ticari anlamda kazanmıyoruz buradan. İleri de belki olabilir.

güldüğü anda da burayı yıkıp altı katlı bir kültür merkezi yapacağız. Uzun bir süre farklı mekanlarda oynadınız, burayla birlikte yerleşik düzene geçtiniz. Şimdilik öyle görünüyor. Oyuncunun sabit bir yeri olmadan çalışmalarını devam ettirmesi gerçekten çok zor. Biz bunu yakinen yaşadık. Şimdi artık bir düzenimiz var diyebilirim. Ama neticede burası bize ait değil. Burada kiradayız. Ev sahibimizin Almanya'dan oğlu gelirse o zaman çaresine bakarız artık. 'Beyaz Karga' adlı oyununuzda Amatör tiyatro yapmanın zorluklarını mizah yoluyla anlatmaya çalışmıştınız. Bu oyun amacına ulaştı mı? Beyaz Karga benim tek kişilik bir oyunumdu. İnsanlara sorunlarımızdan bahsediyorum ve onlar bunun üstüne para veriyorlar. Anlatım tarzı çok önemlidir. Ben çıktım sorunlarımızı anlattım. Bir amaca ulaşsın diye anlatmadık. Radyo tiyatrosuna da başladınız. Bu nasıl gelişti? Aynı kadroyla Yaşam Radyo'da her Pazartesi 20.00 ile 21.00 arasında canlı olarak doğaçlama radyo tiyatrosu yapıyoruz. Mikrofona alışmamız biraz zaman aldı. Bunu kendim tasarladım. Doğaçlama tiyatrosunun dinamik bir tarafı var bunu dinleyiciye yaşatmak istiyoruz.

cy

a

Haftada birkaç akşam açık, demek ki oyunlardan paranın belini kırıyorsunuz ki masraflarınızı çıkarıyorsunuz, bu sonucunu çıkarabilir miyiz? İyi bir hayat yaşamak için yeterli kârı bırakıyor, tek sorun bu paranın nerede tüketilmesi gerektiği? Masraflar çıkıldıktan sonra kişi başı yirmi dört YTL Teşekkür ederiz. kalıyor ki bu Kenya'da yaşam sürmek için gerçekten de güzel bir miktar. Bu yirmi dört Lira'nın on (İletişim: İstiklal cad. İmam Adnan Sok No: 32 Beyoğlu / Telefon: 0212 251 84 31 www.yersizoyuncular.com) YTL'sine piyango bileti alıyoruz. Şans yüzümüze

YOTA Yasaları: Oyuna Küsme, Kendine Küsme, Sorunları Kapının Dışında Bırak, Mutlu Ol, Enerjik Ol!

pe

Doğaçlama gerçekten zor zanaat, kendinizi tekrar etme riskiniz de var, oyuncu olarak nasıl hazırlanıyorsunuz bu gösterilere? Mutlunur Lafçı: Doğaçlama tiyatroyu dokuz aydır oynuyoruz. Ama nasılsa doğaçlıyoruz diye çalışmıyor değiliz. Bu daha zor olduğu için ne kadar çok çalışırsak sahnede o kadar yaratıcı oluyoruz. Sinan Mutlu: Oynadığımız oyunlarda kendimizi tekrar etme riskimiz çok az. Defalarca bizi izlemeye gelen seyircilerimiz varsa demek ki oynadığımız oyunlar birbirinden çok farklı. Formatımız aynı ama oyunlarımız farklı. Oyunu seyirci yönlendirdiği için tüm oyunlarımız farklı oluyor. Sevim Arat: Oyun sırasında pozitif ve enerjik olmak durumundayız. Hem kendimiz için hem de karşımızdakinin oyununu olumsuz etkilememek adına. Çalışmaya girerken her şeyi dışarıda bırakmalıyız. Şüphesiz tüm oyunlar için bu gereklidir ama bizim oyunumuz için daha gerekli. Sonuçta sevdiğiniz bir işi yapıyorsanız ne kadar kötü bir olay yaşarsanız yaşayın nasıl olsa akşama oyun var diyerek kendimizi motive edebiliyoruz. Deniz Kılıç: Günlük hayatta yaşadığımız sıkıntıları kapının dışında bırakıyoruz. Zaten " Yota Yasaları" da bunu gerektiriyor. Biz belli taktiklerle o sıkıntıları buraya taşımamayı öğrendik. Buraya çıktıktan sonra her şeyi unutuyoruz. Bazen birimiz daha düşük kalabiliyor ama onu kapatmayı çok iyi öğrendik. YOTA yasaları mı? Nedir bu YOTA yasaları? Deniz Kılıç: Kısa ve net: oyuna küsme, kendine küsme, sorunları kapının dışında bırak, mutlu ol, enerjik ol. Biraz provalarınızı anlatır mısınız? Nasıl geçiyor? Nuri Bıçakçıgil: Doğaçlamada yapacağımız bir bölümde ses kullanılmayacak diye belirliyorsak beden çalışması yapıyoruz ya da taklit kullanacağız diyorsak o doğrultuda çalışıyoruz. Provalarımız için belli bir zaman yok, fırsat oldukça bir araya gelip çalışıyoruz. Mutlunur Lafçı: Biz daha çok yaratıcılığımızı geliştirecek çalışmalar yapıyoruz. Doğaçlama öyle bir şey ki sahnedeyken zihninizin çok açık olması gerekir. Her birimiz bireysel anlamda yaratıcılığımızı nasıl geliştirebileceğimiz üzerine çalışmalar yaparız. Sinan Mutlu: Doğaçlama çalışmalarının provaları çok farklı. Biz bir kelime üzerine nasıl senaryo yazabiliriz onu çalışıyoruz. Bir gün kendi sahnenizi kursanız doğaçlama dışında neler yapmayı tercih ederdiniz? Mutlunur Lafçı: Kesinlikle doğaçlama tiyatrosu, çünkü çok daha keyifli. Oyuncu burada kendini daha çok tatmin edebiliyor. Çünkü bu oyunda istediğiniz kadar tipe istediğiniz kadar karaktere girebiliyorsunuz.


Çocuk tiyatrosu

Editör: Nihal Kuyumcu nihalkuyumcu @ yahoo.com

Yediden Yetmişe Çocuk ya da

a

Genç Oyunu Olur mu? İyi bir oyun hedef gruptan itibaren tüm seyirciyi içine alır. Örneğin geçtiğimiz yıllarda Bursa Kültür Sanat Vakfı Tiyatro Topluluğu'nun sahnelediği "Androkles ile Aslan"ı hatırlayalım. Commedia del arte tarzında sahnelenen oyundaki müthiş tempoya, harekete aslan ile bir köle arasındaki dostluk, komik bir aşk hikayesi, pamuk ipliğine bağlı kaçma, kovalama, kurtulma sahneleri de eklenince oyun gerçekten her yaştan izleyiciyi içine almıştı. Ya da yutdışında tanık olduğum bir kukla oyununda biri kız, diğeri erkek iki küçük çocuğun bir ağaç kovuğunu paylaşma sırasında verdikleri kavgayı salondaki her yaştan insan, kimi zaman gülerek kimi zaman gözyaşları içinde izlemişti.

pe

cy

Aralık sayımızda yazdığı yazısında sevgili Ertuğrul Timur, düzenlenen çocuk tiyatrosu toplantı ve panellerinde sık sık hangi oyunun kaç yaş grubuna hitap ettiğinin afişlerde belirtilmesi gerektiğine dikkat çekildiğini dile getirerek bazılarının bu konuya "alt yaş belirtilmeli ama üst sınır olmamalı" -ki bazılarından biri de bu satırların yazarıdır- görüşüyle yaklaşmasına itirazı olduğunu belirtmektedir. İlköğretim çağı çocuklarının bir alt sınıftakilerle dahi arkadaşlık etmek istemediklerini onları "küçük" olarak değerlendirdiklerini, hatta birinci sınıf öğrencisine alınan cicili bicili bir kalem kutusu daha büyük sınıftaki bir çocuk tarafından tepki ile karşılandığını dile getirmektedir. Haklıdır da. Ancak burada söz konusu olan ne bir kalem kutusu ne de bir arkadaşlıktır. Burada sözü edilen bir çocuk oyunudur ve çocuklar kadar yetişkinlerin de ilgisini çeken çocuk oyunu iyi bir çocuk oyunudur. Bu demektir ki hedef yaş grubundan itibaren tüm insanlar eğer o oyundan keyif almışlarsa, yetişkine de bir şeyler söylemişse o iyi bir çocuk oyunudur. Böyle bir oyunun ülkemizde olmaması, ya da az rastlanır olması üst sınırın olmasını gerektirmez. Son yıllarda çevrilen animasyon filmleri düşünelim. "Buz Çağı" bunlardan biri. Bu film, yediden yetmişe herkesi içine alıyor. Bir yetişkin özellikle gidip o filmi izlemez ki -bazen yetişkinlerin de özellikle izlediği oluyor- ama çocuğuyla gittiğinde o da keyifle izler. Tekniğini inceler, tipleri inceler, zaman zaman konuya takılır, sonuç olarak izler. Çocuk tiyatrosu da böyledir.

Burada önemli olan, tiyatroyu ve seyirci çocukları ciddiye almak, en az yetişkin oyunu kadar özen göstermektir. En az yetişkinler kadar çocuklara da sahici, inandırıcı gerçek öyküler anlatmak... Bu bir tavşan kardeşin öyküsü de olabilir, bir insanın da.

Bence ülkemizdeki çocuk tiyatrosunda var olan en önemli sorun, çocuk tiyatrosu yönetmenleri ve çocuk oyunu yazarlarının çoğunun çocukları kolay kandırılabilir, mutlaka mesaj verilmesi, nasihat edilmesi gereken, bir-iki düşüp kalkma sahnesi ile oyalayabilecekleri bir grup olarak görmeleri. O hayranlıkla izledikleri oyunlarından başlarını kaldırıp, salona, çocuklara bir baksalar öyle olmadıklarını görecekler.

Burada önemli olan, tiyatroyu ve seyirci çocukları ciddiye almak, en az yetişkin oyunu kadar özen göstermek­ tir. En az yetişkinler kadar çocuklara da sahici, inandırıcı gerçek öyküler anlatmak...

59


cy a

Eti Çocuk Tiyatrosu'ndan

Nihal Kuyumcu

pe

Eti bisküviler­ inin sponsor olduğu, bininci gösterisini Alice oyunuyla kutlayan grup, oyunları ücretsiz sergiliyor. Bu sayede Anado­ lu'daki bir çok çocuk da oyun izleme olanağı buluyor.

Eti Çocuk Tiyatrosu bu yıl çocuk klasiklerinden Lewis Caroll'un "Alice Harikalar Diyarında" adlı eserini sahneliyor. Oyun İstanbul'dan sonra kasım ayında Kocaeli, Bolu, Ankara, Eskişehir, Bilecik, Edirne, Kırklareli'yi kapsayan bir turne yaptı. Mart 2007'de ise Anadolu turnesine çıkacak. Eti bisküvilerinin sponsor olduğu, bininci gösterisini Alice oyunuyla kutlayan grup, oyunları ücretsiz sergiliyor. Bu sayede Anadolu'daki birçok çocuk da oyun izleme olanağı buluyor. Son yıllarda ticari kuruluşların sanatsal etkinlikleri desteklemesi takdir edilesi bir durum olmakla birlikte, amaç ile aracın sınırlarının giderek belirsizleştiği günümüzde, desteklediği grubun etkinliğinde nereye kadar var olabileceği tartışma konusu. Şimdilik salon çıkışında ticari kurumun logosunun bulunduğu küçük bayrakları ve ürünlerini dağıtmakla yetinen sponsor kurumlar acaba giderek salonda, sahne üstünde de var olmak gibi talepleri olduğunda tiyatro toplulukları bu durumda ne yapacaklar, ne kadar direnecekler, direnecekler mi?.. En son İstanbul Devlet Opera ve Balesi sahnesinde altınları bulan Alaattin'in filanca marka altının adını söyleyerek attığı çığlık acaba önümüzdeki yıllarda gelebilecek yeni çığlıkların habercisi olabilir mi? Tiyatro topluluklarına devlet desteğinin olmadığı, olsa bile bir aylık salon kirası bile olmayan göstermelik bir destekle sanat yapmaya çalışmak Donkişotlukla eş ise sponsorların desteğine ses çıkarmak, karşı çıkmak pek yerinde olmayacaktır. Bu konu belki daha geniş olarak dergimiz aracılığıyla tartışmaya açılabilir. Şimdilik, oyunun küçük bir

reklam arasıyla kesilerek sponsor firmanın, ürünlerinin tanıtımını yapanları sahne üstünde ordan oraya koşturmadığına şükrederek -ki şu anda neden olmasın, fena fikir değil diyenleri duyar gibiyim (!) - oyun ile ilgili değerlendirmeye geçelim. "Alice Harikalar Diyarında " bildiğimiz klasik masala bağlı kalınarak Eylem Canpolat tarafından oyunlaştırılmış. Oyunda ülkemizde çocuk oyunlarında pek göremediğimiz "çocuk bakışı" ile "çocuktan yana bir tavır" sergilenmektedir. Her ikisi de çocuk tiyatrosunun olmazsa olmaz iki unsuru olmakla birlikte ne yazık ki çok ender olarak karşılaşıyoruz. Alice, hayal dünyasına yaptığı yolculukta kitaplar ve ödev yapma konusunda yaptığı tartışmalarda, söylediği şarkılarda tıpkı çocuklar gibi düşünür. Az resimli kitaplardan ve ödev yapmaktan hoşlanmaz, hep resim yapmak, her yeri boyamak, eğlenmek, hep oyun oynamak ister. Her öğün pasta yemek, hiç uyumamak. Tüm çocuklar, gerçek çocuklar gibidir. Annesi bilmediğin şeyleri yeme içme demesine karşın üstünde "beni iç" yazan şişedeki sıvıyı merakından içer ve maceraları başlar. Oyun bütün olarak merak etmek, araştırmak, kararlılıkla olayların üstüne gitmek, denemek, vazgeçmemek konusunda verdiği gizli ve açık mesajlarla çocuk seyirciyi cesaretlendirmektedir. Oyunun sonuna dek Alice'in karşısına engeller çıkar, mücadele etmesi gerekir, ama başına kötü bir şey gelmez. Yapılan mücadeleler de kendi içinde tutarlıdır, inandırıcıdır, gerçektir. Çocuğu özgürleştiren, bir birey olarak var olduğunu kabul eden bu tutum oyunun belki de en olumlu yönü.


Sonuç olarak Alis Harikalar Diyarında için, çocuklar kadar yetişkinlerin de sıkılmadan izlediği, keyifli, eğlenceli bir oyun diyebiliriz.

Uyarlayan Eylem Canpolat dileriz bu tutumunu sürdürerek uyarladığı, yazdığı yeni oyunlarını çocuklarla buluşturur. Oyunun dekorları oldukça sade tasarlanmış, çok basit bir iki pano, bir iki küçük değişim masalı açıklamaya hizmet etmesinin yanı sıra sahne trafiğinin karmaşık hale gelmesini engelliyor. Kostümler özellikle salonda bulunan okul öncesi çocuklarının keyifle izleyebileceği şekilde oluşturulmuş. İkide bir salonun bir yerlerinden çıkıp elindeki kocaman saate bakarak geç kaldım acele etmeliyim diyen koca dişli kocaman bir tavşan, bir sürü kollarıyla tombul tırtıl, konuşan kapı, birer top görünümündeki ikizler Dee ile Dun, kraliçe, asker... çocuk seyirci kadar yetişkin seyircinin de ilgisini çekti. Öte yandan yabancı dilin tüm yaşamımıza girdiği, yabancı dil eğitiminin önemsendiği, yabancı kelimelerin günlük dilde aralara sıkıştırıldığı bir gerçek. Bu durumun farkında olan biz yetişkinler oyunun afişlerinde yer alan "Alice" yazısını elbette yadırgamıyoruz. Ama hedef kitleyi düşündüğümüzde Alice'in Alis olarak yazılması daha doğru olurdu gibi geliyor. Sonuç olarak Alis Harikalar Diyarında için çocuklar kadar yetişkinlerin de sıkılmadan izlediği, keyifli, eğlenceli bir oyun diyebiliriz. Eğer oyunu izleyen yetişkinler eğlenemedilerse rüzgarın Alis'e söylediği şu sözlere kulak versinler "Eğlencenin sınırı hayallerinin derinliği kadardır"

a

Ankara Tiyatro Festivali'nin Tek Çocuk Oyunu

pe cy

Augusta ile Şarkılar ve Oyunlar Hanife Benzer / hanifebenzer@yahoo.com

oyunda, Augusta ile çocuklar arasına kimsenin girmesine gerek yoktu açıkçası.

Bu yıl on birincisi gerçekleştirilen Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nde, İtalyalı tiyatro adamı Augusta Gori "Augusta ile Şarkılar ve Oyunlar" (Canta e gioca con Augusta) adlı çocuk oyunuyla katıldı. Oyun, kırk yetişkin oyunu arasında tek çocuk oyunu olma özelliğini taşıyordu. Festival kapsamında Türkiye'ye gelen Augusta Gori, kendi bestelediği şarkılarıyla oyunculuğunu harmanlayarak tek kişilik bir oyun sergiledi. 17-18 ve 19 Kasım tarihlerinde Migros Anatolia Sahnesi'nde çocuklarla buluşan oyun, LÖSEV (Lösemili Çocuklar Vakfı) yararına gösterildi. İtalyanca çocuk şarkılarından ve drama tekniklerinden yararlanılarak sahnelenen oyun, çocuklara neşeli dakikalar yaşattı. Oyundaki çocuk şarkılarıyla müziğin evrenselliğini kanıtlayan Augusta, çocukların anlamadığı bir dilde şarkılar söylese de şarkı sözlerini mimiklerle, resimlerle ve vücut diliyle açıklayarak çocukların ilgisini canlı tutabildi.

Oyun, Augusta'nın perde arkasında megofondan Türkçe konuşarak çocukları selamlamasıyla başladı. Sahneye şarkı söyleyerek çıkan Augusta, papatyaya âşık olan ördeğin hikâyesini canlandırarak oyuna devam etti. Hikâyede ördek çiçeğe âşık olur. Farklı türde canlılar oldukları için ördek aşkına ulaşamaz. Hayranlıkla çiçeği izleyen ördek, sonunda bu aşkın imkânsız olduğunu anlar.

Çocuklar, Augusta'nın gösterdiği resimlerde yer alan şekillerin isimlerini söyleyerek, bazen de sahneye çıkıp Augusta'ya yardım ederek oyuna katıldılar. Zaman zaman izleyicilerden birinin oyundaki konuşmaları tercüme etmesiyle ve Augusta'nın Türkçe ve İngilizce konuşmasıyla oyundaki mesajlar şarkılar eşliğinde açıklandı. "Yemeklerden önce eller yıkanmalı, yemeklerden sonra dişler fırçalanmalı, tırnaklar düzenli kesilmeli ve banyo yapmaktan korkulmamalı" gibi mesajların yer aldığı oyunda, aslında bir tercümana pek gerek yoktu. Çocukların oyunu anlayamayacağı düşünülerek yapılan Türkçe açıklamaların oyunun akışını bozduğunu bile söyleyebilirim. Tercüme edilen kişiye yönelen bakışlar, çocukları kısa süre de olsa sahne atmosferinden uzaklaştırıyordu. Oyunculuğunu şarkı sözlerini açıklamada ustaca sergileyen Augusta, vermek istediği mesajları çocuklara kolaylıkla iletebiliyordu. Görmenin bazen duymaktan daha etkili bir iletişim aracı olduğu unutulan

Masa ve resim sehpasından oluşan sade dekora rağmen, Augusta hareketli oyunculuğuyla sahneyi doldurmayı başardı. Şarkılar eşliğinde yemek yaptı, kullandığı sebzeleri tanıttı çocuklara. Çocukların arasına karıştı, sihir yaptı. Çocukların eşyalarını, vücutlarını koklayarak temiz olmanın önemini vurguladı. Oyunu dört-on yaş aralığındaki çocuklar için yazan Augusta, sahnede hikayelerini somut örneklerle canlandırdığı için daha küçük yaşlara da hitap etti, yetişkinleri de eğlendirmeyi başardı. İtalya'da çocuk tiyatrosu alanında önemli çalışmalar yapan Augusta Gori, çocuk şarkıları bestelemekte ve oyunculuk yapmaktadır. 1980 yılında Civica Scuola d'Arte Drammatica Teatro di Milano'dan mezun olmuştur. Tiyatro alanında İtalya'nın ve dünyanın önde gelen yönetmenlerinden Carlo Cecchi, Lamberto Puggelli, Eduardo de Filippo, Gabriele Salvatores, Luca Ronconi, Sandro Sequi, Vito Molinari, Marina Bianchi, Tadeusz Bradecki e Krysztoff Zanussi, Brigitte Jaques, Walter Mandre ile çalışmıştır. Augusta Gori'ye, 11. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'ne sunduğu katkıdan dolayı teşekkür ederiz. Sanatçının festivale katılmasına imkân sağlayan kurum ve kuruluşlara da ayrıca teşekkürler. Tiyatro festivallerinde daha nice çocuk oyunlarının katılması dileğiyle...

Bu yıl on birincisi gerçekleş­ tirilen Uluslararası Ankara Tiyatro Festiva­ li'nde, İtalyalı tiyatro adamı Augusta Gori "Augusta ile Şarkılar ve Oyunlar" (Canta e gioca con Augusta) adlı çocuk oyunuyla katıldı.


Editör: Ertuğrul Timur aetimur@tiyatrodergisi.com.tr

cy

a

Genç Tiyatrocular 2007'ye Hızlı Girdi

Kuruluş çalışmaları 7 aydır sürmekte olan Gençlik Tiyatroları Oluşumu 2007'ye hızlı ve elele giriş yaptı. Çok sayıda farklı lise ve üniversitesinden gelen gençler Gençlik Tiyatroları oluşumuna yoğun bir ilgi gösteriyor.

pe

Aralık ayında ilk kez kamuoyu karşısına çıkan Gençlik Tiyatroları Oluşumu Bilgi üniversitesi Gepgenç Festivalinde bir dizi etkinlik gerçekleştirmiş ve çok sayıda yeni genç kitleye ulaşmıştı. Bunun arından yılın ilk etkinliği olarak Geçtiğimiz ay Boğaziçi Üniversitesi'nde bir araya gelindi. Birlikte oyun izlenildi ve yeni katılanlarla tanışma toplantısı yapıldı. Toplantıya İstanbul'dan çok sayıda lise ve üniversite tiyatro topluluğundan üye katıldı. İstanbul dışından Akdeniz Üniversitesi ve Zonguldak Karaelmas Üniversitesi'nden de birer üye toplantıda yer aldı. Gençler önce Tiyatro Boğaziçi'nin Uluç Esen ve Cüneyt Yalaz tarafından kaleme alınan "Yeni Bir Hayat İçin" oyununu izledi. Ardında her bir okul, tek tek söz alarak tiyatrolarının sıkıntılarını ve oluşumdan beklentilerini dile getirdi. Oluşumun kurucuları Ertuğrul Timur ve Adnan Tönel başlayacak atölye ve eğitim çalışmalarına ilişkin kısa açıklamalarda bulundu. Toplantıda herkesin bu katılımdan oldukça heyecan duyduğu ve bu heyecanın devamı için aktif çalışmaların yapılması gerektiği dile getirildi. Gençlik tiyatrolarına yönelik aktivitelerin sadece yıl sonu festivalleriyle sınırlı kalmayıp sürekli hale getirilmesi düşüncesi benimsendi. Ayrıca yapılan bu organizasyonun da her ay tekrarlanmasına; topluca bir oyun izlenilip ardından o ayın değerlendirmesinin yapılmasına da oy birliği ile karar verildi.

Profesyonellerden Genç Tiyatroculara Destek Gençlik Tiyatroları Oluşumu'nun sezon boyu sürecek eğitim, atölye çalışmaları iki ayrı mekanda birden başladı. Taksim Piramid Sanat Merkezinde YDoç.Dr. Handan Karadam'la Yaratıcı Oyunculuk Atölyesi 13-20-27 Ocak tarihlerinde yapılırken; Maltepe Cimcim Harikalar Salonu'nda Begüm Tüzün'le Devinim-Dans Atölyesi 1421-28 Ocak tarihlerinde gerçekleştirildi. Her biri alanında uzman isimlerin genç tiyatroculara hiçbir ücret almadan katkı sunacağı atölyeler genişleyerek devam edecek. Programda öncelikli olarak oyun yazarları Tuncer Cücenoğlu, Coşkun Irmak, Savaş Aykılıç ve Yiğit Sertdemir'le yazarlık atölyesi çalışmaları başlatılacak. Etkinlikler Eğitimle Sınırlı Değil Gençlik Tiyatroları Oluşumu etkinlikleri atölye ve eğitimle sınırlı kalmayıp gerektiğinde birlikte eğlenmeyi, gerektiğinde birlikte oyun izlemeyi de hedefliyor. Ayrıca kendiliğinden oluşacak alt grupların da desteklenmesi kararı alındı. Yıl boyu sürdürülebilecek pantomim alt grubu, birlikte oyun yazımı çalışacak yazım grubu ve okullarında tiyatro kulübü olmayanların bir araya gelerek oyun çalışmaya yönelik aktiviteleri gündemde. Öte yandan, düzenlenecek seminer ve panellerle, verilen eğitimlerin pekiştirilmesi hedefleniyor. Tüm eğitim çalışmaları ücretsiz olan ve işlerin imece yöntemiyle kotarıldığı Gençlik Tiyatroları Oluşumu etkinliklerinde yer almak isteyenlerin www.genctiyatro.com internet sitesinden bilgi almaları gerekiyor.

Genç Sahne Tiyatro Günleri Bahçelievler Belediyesi, 24 Mart-1 Nisan 2007 tarihleri arasında Genç Sahne Tiyatro Günleri düzenliyor. "Tiyatroya Geç Kalma, Tiyatro ile Genç Kal" sloganıyla düzenlenen festivale profesyonel ve amatör tiyatro grupları ile lise ve üniversite tiyatro gruplarının katılımı bekleniyor. Bahçelievler Belediyesi Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek festivalle, genç tiyatrocuların birbirleriyle tanışması ve performanslarını farklı izleyiciler ile buluşturması planlanıyor. Tiyatro Günleri'ne katılmak isteyen toplulukların, 20 Şubat 2007 tarihine kadar aşağıdaki adresler ile iletişim kurması gerekiyor; www.bahcelievler.bel.tr/festival - 0212 441 98 93

62

Gençlik Tiyatroları Oluşumu üyeleri geçtiğimiz ay Boğaziçi Universitesi'nde bir araya geldi.


Kapıların Dışında Tiyatro: Altıdan Sonra Tiyatro Yazan: Wolfgang Borchert Çeviren: Behçet Necatigil Yöneten: Yiğit Sertdemir Müzik: Onur Kahraman Giysi Tasarımı: Nihal Kaplangı Maske ve Kukla Tasarımı:

Seda Candan Balaban Oyuncular: Onur Kahraman, Yaman Ömer Erzurumlu, Yiğit Sertdemir, Ebru Gözdaşoğlu, Seda Özen Yürük "Borchert; savaş sonrası yurduna dönen bir askerin, hayatta kalmakla ölümü seçmek arasındaki çatışmasını anlatıyor."

Oyunu Bozun Tiyatro: 5. Sokak Tiyatrosu Yazan: Gülbin Yeşil, Mustafa Avkıran Yöneten: Mustafa Avkıran, Övül Avkıran Video Tasarımı: Ulaş Cihan Şimşek, Özgür Şeyben Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Oyuncular: Nebahat Akkoç, Övül Avkıran

"Oyunu Bozun, Adem 'in kaburga kemiğinden doğduğuna inanılan, 'namus' için yaşatılan, 'namus' için öldürülen kadınları, Anadolu 'dan başlayarak, kadının yeryüzündeki 'yalnızlığı 'tu anlatıyor."

Arıza Karadeniz, Taner Mengüç, Yıldız Polad, Nilgün Gediklioğlu

a

"İkili ilişkiler üzerine ironik bir deneme. Oyunun sahnesi, iki kişilik bir yatak. Yatak aslında, hayatta yaşadığımız en önemli şeylerin yoğunlaşmış, sıkıştırılmış mekanı. Büyüteçle bakılması gereken bir mikro dünya."

cy

Tiyatro: Emre Koyuncuoğlu Projesi Yöneten: Emre Koyuncuoğlu Giysi Tasarımı: Fulya Tekin Işık Tasarımı: Cem Yılmaz DJ: Deniz Pınar Oyuncular: Esra Bezen Bilgin, Betül Çobanoğlu, Su Güneş Mıhladız, Erdem Akakçe, İstemihan Tuna, Sevi Algan, Suna Selen, Bengi Heval Öz Kenar, Nuri

Etna: Bedendeki Kuyu

"Günlük gerçekliğin içinde Sophie, zorbalaşma yabancılaşmaya karşı kendini savunmaya çalışır ve yalnızlığın en uzak köşesine sürüklenir. Yaşayanlara tahammül edemez: etrafını kafasında kurguladıklarıyla birlikte ölülerle sarar."

pe

Tiyatro: Bi Tiyatro Yazan-Yöneten: Christine Sohn ve Çeviren: Ahmet Cemal Sahne Tasarımı: Norbert Van Ackeren, Yaşar Alparslan Işık Tasarımı: Ruzdi Aliji Oyuncular: Laçin Ceylan, Nihat İleri

Kaçamak Tiyatro: Tiyatro İstanbul Yazan: Gerard Lauzier Çeviren: Gencay Gürün Yönetmen: Metin Serezli

Oyuncular: Metin Serezli, Kerem Atabeyoğlu, Argun Kınal, Levent Ulukut, Ebru Vardal, Somer Karvan, Gözde Kansu, Serkan Budak, Melis Eronat, Tuğçe Doras, Fatoş Güçlü.

III. Riçırd Faciası Tiyatro: Tiyatrotem Kıvanç Kılınç, Nergis Öztürk, Ayşe Selen. Yazan: Shakespeare Uyarlayan: Çetin Sankartal, Şehsuvar Aktaş, "Shakespeare 'in Kral III. Riçırd Tragedyası Ayşe Selen adlı oyunundan hareketle beş oyuncu ve bir Yöneten: Çetin Sankartal kukla için üretilmiş tek perdelik bir oyun." Kukla Tasarımı: Şehsuvar Aktaş Oyuncular: Şehsuvar Aktaş, Serpil Göral,


Canlı Yayın Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Guy Foissy Çeviren: Olcay Poyraz Yöneten: Faruk Günuğur

Giysi Işık

Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner Tasarımı: Fatma Görgü Tasarımı: Ahmet Karademir Oyuncular: Seda Oksal, Okan Şenozan, Füsun Demirden

Inishmaan'ın Sakatı

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Martin McDonagh Çeviren-Yöneten: Ahmet Levendoğlu Sahne ve Giysi Tasarımı: Ali Cem Köroğlu Işık Tasarımı: Önder Arık Oyuncular: Hanife Şahin, Gılman Kahyaoğlu Peremeci, Atsız Karaduman, Deniz Gönenç Sümer, Mertcan Semerci,

Kamyon Tiyatro: Antalya Devlet Tiyatrosu Yazan: Memet Bay dur Yöneten: Mustafa Kurt

Pelin Gülmez, Seda Yıldız, H. Ergun Akvuran, Sema Çeyrekbaşıoğlu.

"Köklü İrlanda tiyatrosu geleneğinin son güçlü yazarı olarak dünyaca ünlenen McDonagh, İrlanda 'nın batı kıyısındaki Inishmaan adası insancıklarının dünyadan kopuk, yoksun, garip yaşamlarından yaman bir 'karanlık güldürü' yaratıyor." Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner Giysi Tasarımı: Berna Cömert Işık Tasarımı: Ahmet Karademir Oyuncular: Reha Özcan, Murat Sarı, Şener Kökkaya, Oktay Gözpınar, Deniz Şen, Mustafa Doğan Ayhan

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım

pe cy

a

Tiyatro: Antalya Devlet Tiyatrosu Yazan: Haldun Taner Yöneten: Gürol Tonbul Sahne Tasarımı: Tayfun Çebi Giysi Tasarımı: Yıldız İpeklioğlu Işık Tasarımı: Seyhun Ayaş Müzik: Cem İdiz Dans Düzeni: Meltem Yorulmaz

Oyuncular: Erdoğan Aydemir, Selim Gürata, Ali Meriç, R.Reha Özcan, E.Şule Gezgöç, Ahmet Açıkgöz, Sedat Mayadağ, Özlem Şendinç, Mustafa Doğan Ayhan, Sultan Yumak, Deniz Şen, Aslı Arslan, Aslı Turanlı, Erol Karayılan, Sibel Çelikoğlu, Ahu Nur Şahin, Mehmet Ali Yılmaz, Mevlana Şems Çankaya

TV Yıldızı Eva Tiyatro: Antalya Devlet Tiyatrosu Yazan: Sylvıa Freedman Yöneten: Ö.Levent Ülgen Çeviren: Filiz Ofluoğlu Sahne Tasarımı: Sevtaç Demirer Giysi Tasarımı: Sevtaç Demirer

lşık Tasarımı: Namık Gürsoy Oyuncular: Kader Gözpınar , Tuna Orhan , Bahar Işık, Senem Şahin, Bahadır Karasu, Bahattin Doğan, Şenol Kaderoğlu, Hatice Deveci, Figen Oral Cebel, Gökhan Sevimli, Arslan Başay

Ölümsüz Öykü Tiyatro: IBB Şehir Tiyatroları Yazan: Karen Blixen Çeviren: Fatih Özgüven Oyunlaştıran-Yöneten: Kenan Işık Sahne Tasarımı: M. Nurullah Tuncer Giysi Tasarımı: Canan Göknil

Işık Tasarımı: Fatih Mehmet Haroğlu Oyuncular: Tomris İncer, Erhan Abir, Eraslan Sağlam, Pelin Budak, Mehmet Atak, Murat Bavli, Volkan Ayhan, Serkan Bacak, Hamdi Gültekin, Murat Güreç, Murat Üzen.

Yaşam Bir Oyun Tiyatro: Tiyatro Ayna Yazan: John Murell Çeviren: Esin Talu Çelikkan Yöneten: Hakan Altıner Oyuncular: Dilek Türker, Erol Keskin

"Sahnede geçirdiği bir kaza yüzünden sağ bacağı kesilmiş olan yetmiş yedi yaşındaki Sarah, uşağı Pitou ile, gece sabaha dönmeden, maceralı, renkli ve gizemli geçmişine bir yolculuk yapıyor."


a

pe cy


KültürSanat / Gündem

Taylan Bilgiç ardından, günümüzün en önemli gitaristlerinden olan Murat Net gruba dahil oldu.

pe cy a

Türkiye'de heavy metal denilince akla gelen ilk grup, Pentagram. Bu ülkenin tutkulu rock ve metal dinleyicileri için çok özel bir yere sahip oldu. Genel kamuoyunda pek bilinmese de, uluslararası alanda da, "Türkiye ve heavy metal" denilince akla gelen herhalde tek grup. Son albümünü 2001'de çıkaran ve o tarihten sonra birkaç konser dışında sessizliğe gömülen Pentagram, 20. kuruluş yıldönümünü 4 Şubat'ta Bostancı Gösteri Merkezi'nde, kendilerini epey özlemiş olan dinleyicileriyle kutluyor.

Pentagram'ın yirmi yılı, bir bakıma, bu ülkede bu müziğe gönül verenlerin tam bir tarihini içinde barındırıyor: Yükselişleri ve ani düşüşleri, çalkantıları, krizleri ve cadı avlarıyla, birçok yetenekli müzisyenin yitip gittiği, geriye bir avuç insanın kaldığı bir dönem. Bugünkü Pentagram'ı oluşturan Hakan Utangaç (gitar), Tarkan Gözübüyük (bas), Murat İlkan (vokal), Metin Türkcan (gitar) ve Cenk Ünnü (davul), bütün o çalkantının en yakın, ama aynı zamanda en sessiz, en gözden uzak tanıkları.

Birçok metal grubu gibi Pentagram'ın kuruluşu da seksenlerin ortalarına dayanıyor. Bursa'da kurulan grup, ilk konserlerini 1987'de vermeye başladı. Grubun ilk gitaristi olan Ümit Yılbar'ın Güneydoğu'da askerliğini yaparken bir çatışmada can vermesinin

Grubun kendi adını taşıyan ilk albümü 1990'da, Nepa etiketiyle basıldı. O dönemde metal hâlâ çok küçük bir kitleye hitap etmekteydi; Pentagram'ın yola çıkarken benimsediği tarz olan speed/thrash metal ise, o küçük kitlenin içinde dahi yeni yeni öğreniliyordu. Yeni bir şirket olan Nepa'nın, elinde başka bir albüm olmadığı için bu albümü bastığı dahi söylenir. Kendi tarzında Türkiye'de yayınlanan ilk yerli albüm olan "Pentagram", mütevazi olsa da, tahmin edilenden daha iyi bir satış grafiği çizdi. Elbette bunda, kendine özgü bir tür "cemaat" olan metal dinleyicisinin "destek babında" yaptığı alımlar da etkiliydi: Türkiye'de yayınlanan her metal albümünden -bütçe uyuyorsa- bir değil iki, hatta daha fazla satın almak, ilerleyen yıllarda devam edecek bir pratik olacaktı. Yurtdışına ilk çıkış Umut veren bu ilk albümün ardından, 1992 tarihli "Trail Blazer" geldi. Tarz değişmemişti, ancak sound daha bir oturmuştu. Kadroda da değişiklik vardı: Vokale Ogün Sanlısoy'un gelişiyle, ilk albümde gitar ve vokali birlikte üstlenen Hakan Utangaç, gitarına yoğunlaşabilmişti. İkinci gitar, yine günümüzün en tanınmış


KültürSanat / Gündem

müzisyenlerinden olan Demir Demirkan'dı.

a

Pentagram'ı yurtdışına açan albüm de bu oldu; küçük bir Avrupa turnesine dahi çıkarak, Ankaralı Hazy Hill ile birlikte yurtdışında konser verebilen iki metal grubundan biri olma şansını yakaladılar. O dönem Mizah dergisi Hıbır'da çizdiği "kenar bantları" ile metalin yayılmasında kendine özgü bir katkısı olan Aptülika'nın (Abdülkadir Elçioğlu) bu turneyle ilgili çizdiği karikatürler hâlâ belleklerdedir: Cenk Ünnü'nün Danimarka konserine çıkarken "ille de rakı" diye tutulmasına dair karikatür ve diğerleri, o dönemden bugüne kalan şirin belgeler şimdi. Bugün uluslararası alanda halen bir efsane olarak bilinen "Trail Blazer"ın ardından, yoğun bir turne programı geldi. Metalin "patlama noktası" yaklaşmaktaydı artık. 1995'te Ogün Sanlısoy'un ayrılmasıyla birlikte vokali Murat İlkan devraldı.

başlattı. "Siyah giyen" veya "saçı uzun" gençlerin adeta sokaktan derdest edilip götürüldüğü, saçlarının kesildiği, korkulu anababaların çocuklarının odalarını yağmaladığı, siyasi şubeye bağlı bir "satanist timi"nin kurulduğu, gazetelerde "Çocuğunuzun satanist olup olmadığını nasıl anlarsınız?" konulu testlerin yayınlandığı, sadece metal dinleyicisinin tercihlerine değil, giderek rock müziğin her alanına nüfuz eden bir terör kampanyasıydı estirilen. Bunalmış gençlerin kendilerine yarattığı Akmar gibi küçük "nefes alma alanları" polis zoruyla dağıtılırken, konser vermek ve albüm çıkarmak, neredeyse imkansız hale geldi.

pe cy

Pentagram, üç yıllık bir sessizliğin ardından, "Unspoken" (2001) ve ertesi yıl "Bir" albümleri ile yanıtını verdi. Aslında iki albüm tek bir albümdü: Türkçe sözlü parçalar "Bir", İngilizce parçalar

Aradan iki yıl geçtikten sonra, "Anatolia" geldi. Grubun tarzını tamamen değiştirerek melodik metale yöneldiği, ancak Anadolu/Doğu ezgilerini de müziğine kattığı bu albüm, bugün bir metal grubu için hayal bile edilmesi zor bir başarıya imza atarak, 100 binin üzerinde satış yaptı. Bunda, albüme katkı sağlayan Sertab Erener, İlhan Barutçu, İskender Paydaş, Ahmet Koç, Ercan Irmak ve Cengiz Ercümer gibi önemli müzik insanlarının da payı büyüktü. Grubun uluslararası alanda ün kazanmasını sağlayan asıl albüm de bu oldu: Özellikle Batılı dinleyici, doğu ezgileriyle harmanlanmış bu müziği hemen benimsedi.

Ancak "Anatolia" sonrasının Pentagram için bir "kaçırılmış fırsatlar yılları" olduğunda herkes hemfikir. Böylesi büyük bir başarının ardından olması gereken şeylerin hiçbiri olmadı; grubu dünyaya açacak kapsamlı bir turne, Wacken gibi önemli festivallerde çalmak, büyük bir firmayla anlaşmak... Bir şekilde, bu fırsatların hepsi elden kaçtı. Yine de, Türkiye tarihinin en görkemli metal konserleri, o dönemin Pentagram konserleri oldu; son yıllarda ülkemize gelen Amerikalı/Avrupalı efsane gruplar taş çatlasa iki bin izleyiciyle buluşabilirken, o dönemin Pentagram'ı on binlik konserler vermekteydi. Cadı Avına Doğru Bu konserlerin meyvesi, 5 Temmuz 1997 Harbiye Açıkhava'da verilen konserin kayıtlarından oluşan 1998 tarihli "Popçular Dışarı" albümü oldu. O dönemde kimse bilmese de metalin, en azından genel kamuoyu nezdinde "çöküşü"ne bir yıl vardı. Eylül 1999'da üç "satanist genç"in bir genç kızı hunharca öldürmesi, medyanın öncülüğünde o tarihe dek görülmedik bir "cadı avı"


Gündem

pe cy a

KültürSanat

"Unspoken"da bir araya toplanmıştı. (Bu arada, grubun yurtdışında "Mezarkabul" adını kullandığını hatırlatalım.) Grubun adı olan "Pentagram"ın "satanistlerin simgesi" olduğu suçlamasına karşılık, simgenin tarihsel anlamı "Bir"de anlatılıyordu: "Ateş toprak hava olmuş I Yağmur olmuş I Hayat vermiş sana!" Türkiye Pentagram'ı son kez 4 Temmuz 2004'te, İstanbul'daki Rock The Nations festivalinde canlı izlemişti. O tarihten sonra grubun içine gömüldüğü derin sessizlik, dağılma söylentilerini de ayyuka

çıkardı. İlk umut, geçen yıl İstanbul Stüdyo Live'da düzenlenen "Pentagram'a Saygı Gecesi" oldu. Bir dizi Türkiyeli grubun Pentagram parçalarını yorumladığı gecenin ardından yoğunlaşan ısrarlara dayanamamış görünen grup, 4 Şubat Pazar günü saat 17.00'de Bostancı Gösteri Merkezi'nde izleyicileriyle buluşacak. 20. yıl konserinin kayıtları, DVD ve yeni bir konser albümünün çıkarılmasında kullanılacak. Bir yandan da, Pentagram'ın eski albümleri tekrar basılacak. Belki sonra yeni bir stüdyo albümü gelir, kim bilir? Gelişmeleri www.thepentagram.net adresinden takip edebilirsiniz.


KültürSanat Günlüğü Pera 2.Piyano Festivali

Sanat & Para Güncel Sanat Merkezi Siemens Sanat, "Sanat & Para" isimli sergiye evsahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Marcus Graf'ın üstlendiği sergi, popüler kültür dünyasının idolleriyle yer yer içi boşalan sanat kavramını irdelerken, sanat ve para ilişkisinden kaynaklanan çıkmazı gözler önüne seriyor. Sergide, farklı estetik alanlarda yetenek ve insan gücü kullanan on bir sanatçı, sanat adındaki madalyonun iki yüzünü ele alıyor. Sanat & Para sergisi, grafik tasarım şirketlerinde çalışarak, portreler satarak, sanat asistanlığı yaparak yaşamlarını sürdürmeye çalışan birçok çağdaş sanatçının, kutsal sanat tarihi kitaplarında kendilerine bir yer edinemiyor olmasına değiniyor. Ragıp Basmazölmez, Ergün Yıldız, Recep Keçeli, Erkan Özdilek, Meryem Yıldız, Mehmet Ali Uysal, Ali Ekber Kumtepe, Aleks Buberoğlu, Gülriz Buberoğlu, Volkan Ekşi, Volkan Aslan'ın çalışmalarının bulunduğu sergi, 18 Mart'a kadar Siemens Sanat'ta

pe cy

a

Özel Pera Güzel Sanatlar Lisesi, 02-06 Mayıs 2007 tarihleri arasında gerçekleştirmeyi ve Türkiye genelinde gelenekselleştirmeyi hedeflediği Pera 2. Piyano Festivali ile ülkemizin farklı şehirlerinden müzik ile ilgilenen pek çok sanatsever genci bu sene de bir araya getirmeyi amaçlıyor. Başvuruların 08 Ocak -15 Mart 2007 tarihleri arasında gerçekleştirileceği festival, bu sene uluslar arası boyuta taşındı. İtalya, Avusturya ve İran gibi ülkelerin öğrencilerine de ev sahipliği yapacak. Başvuru: 0212 245 44 60 pgs@peraguzelsanatlar.com.tr, pera@peraguzelsanatlar.com.tr

Kardeş Türküler

Purcell Quartet & Lynne Dawson

Oda müziği topluluğu Purcell Quartet, 1 Şubat Perşembe 20.00'da İş Sanat Kültür Merkezi'nde Vivaldi, Haendel ve Monteverdi'nin en seçkin eserlerinin seslendirileceği "Venedik'te Bir Gece" temalı konserin yıldızı Lynne Dawson, İngiltere'nin en üretken sopranolarından biri olarak da tanınıyor. Bugüne kadar 70 kadar CD ile göz dolduran sanatçı, Lili Boulanger'nin "Faust et Helene" kaydıyla Gramophone Ödülü'nü aldı. 1983'te kurulan Purcell Quartet, çok geniş bir repertuarda kaydettiği onlarca albümle barok oda müziği alanında yetkin topluluklardan birisi. (Lynne Dawsonsoprano, Catherine Mackintosh-keman, Catherine Weiss-keman, Clare Salamankeman, Jane Rogers-viyola, Richard

KONSER

Kardeş Türküler, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu'nun halkların kardeşliği dramaturjisi çerçevesinde şekillendirdiği bir dans-müzik projesi. Anadolu halk şarkılarının, ait oldukları kültürel bağlamı dikkate alarak, orijinal dillerinde yorumlamaya çalışan bu proje, çok kültürlü bir coğrafyada, kardeşlik içinde, bir arada yaşama umudunu dile getiriyor. Proje, bu haliyle, halklar arasında yaratılan kutuplaşma ve gerilime bir karşı duruşu ifade ediyor. Grup, 3 Şubat Cumartesi 21.00'da garajistanbul'da. (bas gitar-Ayhan Akaya, perküsyon-Burcu Yankın, perküsyon-Diler Özer, vokal-Feryal Öney, keman-Neriman Güneş, vokal-perküsyon-Selda Öztürk, elektrik gitar-Tolgahan Çoğulu, vokal-Vedat Yıldırım, bağlama-Volkan Kaplan)


KültürSanat Günlüğü

Son dönem dünya sinemasının konuşulan filmlerinin adresi !f istanbul 6. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali 15-25 Şubat 2007 tarihleri arasında yapılıyor. Beyoğlu AFM Fitaş ile birlikte Caddebostan AFM-Budak Sineması'nda gerçekleşecek festivalin !f Ankara ayağı ise 1-4 Mart tarihlerinde.

cy

a

Festival "Hit Filmler" bölümünde ünlü yönetmenlerin son yapıtlarını ve festivallerden ödüllerle dönen filmlerle karşımıza çıkıyor. Bu bölümün ilgi çekecek filmlerinden biri ABD Başkanı George W. Bush'un öldürüldüğü bir geleceği konu alan, Death of a President (Bir Başkanın Ölümü). NVristcutters: A Love Story (Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi), Lives of Others (Başkalarının Hayatı) ve Zidane: A 21 st Century Portrait (Zidane: Bir 21. Yüzyıl Portresi) bölümün diğer filmleri.

!f'e bu yıl eklenen yeni bölümler de var. Irak savaşı, globalizasyon, küresel ısınma gibi konuları ele alan belgeseller, "AKT!FIST" başlığı altında toplanıyor.

pe

Porno mu, Sanat mı? Ülkemizde televizyon ve sinemada sansür hala gündemde iken !f bu yıl "S***"bölümüyle konuyu tartışmaya açıyor. Bu bölümün ilgi çekecek filmleri içlerinde Gaspar Noe, Matthew Barney, Larry Clark gibi ünlü yönetmenlerin kısa erotik filmlerinden oluşan Destricted (Yasaksız), cesur filmleriyle ünlenen Avustralyalı yönetmen Ana Kokkinos'tan The Book of Revelation (Vahiyler) ve Fransa'da davalara konu olan L'Exterminateur Des Anges (Melek Öldüren) yer alıyor. Chacun Sa Nuit (Herkesin Gecesi Kendine) ise Luc Besson'un Le Grand Bleu'sundan hatırlayacağınız Jean Marc Barr imzası taşıyor.

Müzik-Hayat-Film bölümü ise bu yıl efsanevi isimleri konuk ediyor. Nirvana solisti Kurt Cobain hakkındaki Kurt Cobain: About a Son (Kurt Cobain: Bir Oğul Hakkında). Geleceğin yönetmenlerine ayrılan "Gıcır Gıcır", farklı yaşam tercihlerini aktaran "Gökkuşağı", animasyonlarına yer veren "Fantastik Filmler" festivalin diğer bölüm başlıkları. !f'in bu yıl diğer bir yeniliği ise jürili Kısa Film Yarışmasını ortadan kaldırarak Kısalar gösterimleri yapacak olması. Kısalar bölümünde dünyanın değişik yerlerinden yılın en iyi kısa filmleri altı farklı başlık altında izleyicilerle buluşacak. Festival izleyicileri tarafından en çok beğenilen 'Kısa'nın yönetmenine ve kazanan filme oy veren bir izleyiciye bir yıl boyunca AFM sinemalarında ücretsiz film izleme hakkı verilecek. Biletler 7 Şubat'ta Satışta. (0212 252 32 66)


KültürSanat Günlüğü Paths

SERGİ

İsveç asıllı genç fotoğrafçı Stina Kahrstrom'un, İstanbul'da kadrajına düşen ve kendisini yansıttığını düşündüğü karelerden oluşan "Paths" adlı kişisel sergisi 16 Şubat'a kadar Kargart'ta. 1978 yılında İsveç'te doğan sanatçı, yirmili yaşında başladığı fotoğrafçılık mesleğine ilk olarak reklam fotoğrafçılığı yaparak adım attı. Son dört yıldır da belgesel fotoğrafçılığı alanında çeşitli gazete ve dergiler ile bağımsız fotoğrafçı olarak çalışan Kahrstrom kendi projelerini de hayata geçiriyor. (0216 330 31 51)

90'lı Yıllarda Türkiye'de Çağdaş Sanat

SÖYLEŞİ

Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen Çağdaş Sanat Konuşmaları dizisinin üçüncüsü "90'lı Yıllarda Türkiye'de Çağdaş Sanat" devam ediyor. Levent Çalıkoğlu yönetiminde düzenlenen söyleşinin konuşmacısı çağdaş sanatçı İnci Eviner. New York, Tokyo, Berlin, Rotterdam, Brüksel olmak üzere birçok şehirde karma ve kişisel sergilerde yeraldı. Yurtiçinde de birçok kişisel ve karma sergi gerçekleştiren Eviner, konuşmasında Çağdaş Sanatta Kadın Kimliği gibi temalara açılım sağlayacak. Etkinlik, 7 Şubat Çarşamba 18.30'da Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu'nda. (0212 252 47 00)

Niçin ve Nasıl Yazıyorlar? KONSER Cenk Gündoğdu'nun moderatörlüğünde gerçekleştirilecek edebiyat söyleşisine, Ahmet Ümit, Tuğrul Tanyol ve Mehmet Erte katılıyor. "Okur katında en çok merak edilen şey: şaire/yazara o şiiri/metni yazdıran dürdü... nasıl yazdığı, metodu, disiplini, ilhamı, okumaları ve yazarın bu yazdıklarının ideolojik, estetik bağlamda neresinde durduğuna dair konuşcağız... İşte tüm bu ve diğer soruların cevabını, konuk şair/ yazarların nasıl ve niçin yazdıklarını öğrenmek, onlarla söyleşmek için önemli bir fırsat..." 28 Şubat Çarşamba 18.30'da Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu'nda. (0212 252 47 00)

a

Yüksek Sadakat

pe

cy

Şarkı yazarı ve bas gitarist Kutlu Özmakinacı tarafından 1997 yılında Filinta adıyla temelleri atılan Yüksek Sadakat grubu 2004 yılında son halini alarak, kendi adını taşıyan ilk albümlerini Ocak 2006'da piyasaya çıkardı. Grup, Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer adlı şarkısı ile kısa sürede tanındı. Topluluk, 15 Şubat Perşembe 21.30'da Babylon'da. (0216 556 98 00)

KısadanHisse Kısa Film Günleri Bahçelievler Belediyesi, "Türk Sineması'na destek sağlamak, yaratıcı isimlerin ülkemiz sinema sektörüne tanıtılması ve özellikle gençlerin sanatsal duyarlılıklarının geliştirilmesine katkıda bulunabilmek" amacıyla "KısadanHisse" Kısa Film Günleri düzenliyor. Konuk, izleyici, eser sahipleri arasında etkileşim sağlayarak kısa filmin gelişmesine ve yaygınlaşmasına katkıda bulunmayı öngören festival, dinamik genç sinemacı gruplarının oluşması ve filmler üretmesi de özendirmeyi amaçlıyor. 21-25 Şubat 2007 tarihleri arasında Bahçelievler Belediyesi Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi'nde düzenlenecek olan Kısa Film Günleri'ne, ulusal bünyede tüm profesyonel ve amatörler; kurmaca, canlandırma, deneysel, belgesel ve animasyon türlerinde üretilmiş filmleri ile katılabileceklerdir. Filmin daha önceden bir festivale katılmış olması yada herhangi bir festivalde ödül kazanmış olması Kısa Film Günleri'ne katılmasına engel değil. Kısa Film Günleri'ne son başvuru 6 Şubat 2007. Kabul edilen filmler, 13 Şubat 2007'de katılımcılara bildirilecek. Etkinlik kapsamında panel, söyleşi, workshop, özel gösterim ve kokteyl gibi etkinliklerle amatör ve profesyonel katılımcılar arasında iletişim sağlanması da planlanıyor. (iletişim: kisadanhisse@gmail.com)


KültürSanat Günlüğü

Muammer Ketencoğlu ve Zeybek Topluluğu Muammer Ketencoğlu ve Zeybek Topluluğu ağırlıklı olarak Rebetiko müziği icra eden Kompania Ketencoğlu grubundan doğdu. Topluluk, kimlik arayışı çabası içinde olan zengin bir müzik geleneğini taşıyor. Konser, 20 Şubat Salı 21.30'da Babylon'da. (0216 556 98 00)

Martin Lubenov Orkestar Balkan müzik dünyasının başarılı akordeon sanatçılarından biri olarak kabul ediliyor. Lubenov, Balkanların Roman ezgilerini, swing, modern caz, tango nuevo ve hatta salsa'ya kadar sayısız müzik türü ile buluşturuyor. Lubenov, orkestrasıyla 24 Şubat Cumartesi 23.00'da Babylon'da. (Martin Lubenovakordeon, Neno Roumenov-

1 Şubat 2007 "Toplumsal Hafıza / Belgesel Sinema" Gitmo - Savaşın Yeni Kuralları / Gitmo-The New Rules Of War Erik Gandini, Tarık Saleh / İsveç / 2005 / 80' Guantanamo Körfezi'nde neler oluyor? "Nisan 2003'te bu sorunun cevabını iyiden iyiye merak etmeye başlamıştık. Önceki yıl, bir İsveç vatandaşı oraya götürülmüştü. Bir yıl geçmiş ve hiçbir şey olmamıştı. Guantanamo artık normal görülen bir şeye dönüşmüştü. Oraya gidip neler olduğunu öğrenmeye çalıştık." 8 Şubat 2007 "Ülke ve Dünya Tarihinden Öyküler" Onuncu Gezegen "Bağdat' Ta Tek Başına" Melis Birder / Türkiye / 38' / 2004

"Evrende dokuz gezegen var, bense onuncusuyum, diyor. Bağdatlı hayat dolu Kevkeb, müzik dükkâninin genç çalışanıyla cilveleşirken. Savaş sonrası Bağdat'ında Kevkeb'in günlük yaşamını izlediğimiz bu belgeselin havasını işte bu gamsız cümle şekillendiriyor. Arapça'da Kevkeb, 'gezegen' anlamına geliyor ve gerçekten de, aşktan bekârete, oradan da Saddam yanlısı vatanseverliğine kadar hiçbir şeyden bahsetmeye çekinmeyen bu kadın, başlı başına bir dünya."

pe

vokal, Zhivko Stoyanov-

Osmanlı Bankası Müzesi Sineması'nda düzenlenen Belgesel Sinema Gösterimleri Şubat ayında da devam ediyor. Belgesel Sinemacılar Birliği tarafından düzenlenen gösterimler saat 19.00'da başlıyor.

cy a

Martin Lubenov, günümüz

klarnet, Ventsislav Radevperküsyon, Asen Radev-

trompet-saksafon, Nikolai

Antov-gitar, Stefan Thaler-

kontrbas) (0216 556 98 00)

Deodato Garanti Caz Yeşili serisi, Brezilya'lı piyanist Eumir Deodato ya da bilinen adıyla Deodato'yu ağırlamaya hazırlanıyor. Big Band ve

15 Şubat 2007 Doğal-Kentsel Çevre Berta'nın Peçesi / Veil Of Berta Jeannette Paillân, Esteban Larrain / Şili / 2004 / 73' "Şili'nin güneyindeki dağlarda, Endesa adındaki çokuluslu bir şirket, Ralco denilen bir proje geliştirir. Bu proje kapsamında inşa edilecek olan dev baraj Bio-Bio Nehri'nin akışını durduracak ve yerli "Pehuenche" halkının yüzyıllardır yaşadığı topraklar sular altında kalacaktır. Şili hükümetinin desteğini almasına karşın, şirket işin başından itibaren küçük bir grup yaşlı Pehuenche kadınının güçlü direnişiyle karşılaşır. Bu kadınlar, yıllar süren faal bir direnişten sonra 2002 yılında şirketin tahliye ettiremediği tek ailelerdir. Berta'nın Peçesi bu kadınlardan birinin öyküsünü zarif bir şekilde anlatıyor."

Combo Caz'a rock, pop, r&b, funk, Brazilian Latin hatta senfonik ve orkestral ritimleri birleştiren sanatçı pop/caz ve crossover caz dünyalarına önemli isimlerden birisi. 27-28 Şubat 21.30'da Babylon'da. (0276 556 98 00)

22 Şubat 2007 "İktisat / Ekonomi" Sıradan Bir Aile / An Ordinary Family Fredrik Gertten / İsveç / 2005 / 59' "Bir sabah uyanıyorsunuz ve bütün birikimlerinizin buhar olup uçtuğunu öğreniyorsunuz. Böyle bir durumda ne yapardınız? Borroni ailesinin geleceği parlaktı: Oscar bir benzin şirketinde müdürlük yapıyordu, Maria tıp okuyordu ve çocuklar özel okullara gidiyordu. Şimdi ise günü kurtarmak için yaşıyorlar. Hiçbir şeyleri kalmadı, aileleri dışında. Arjantin'de son dönem kriziyle birlikte orta sınıfın yok oluşuna dair tanıklık." (0212 245 89 58)


GÖRSEL SANATLAR VE ELEŞTİRİ

"Bir Açıklama"

Özkan Eroğlu ozkan@ozkaneroglu.com

Ressam, heykelci, edebiyatçının, dolayısıyla insan olanın at gibi yarıştırılmasına hayır! Ödüllendirmek özendirilebilir, fakat ödüllendirmeyi çoğun kazananı belli bir yarış haline dönüştürmek, böyle düşünmek ve bunu sürdürmek iğrençtir!

dolayısıyla kendini savunamayan kimselerine sahip çıkmayanlar, bilmelidirler ki yarınlarda kendilerine de sahip çıkılmayacaktır!

Bir ismin / kimliğin zorla "sanatçı" gösterilmesine ve böyle bir iddia altında sunulmasına da hayır!

Ve son olarak; gerçek duruş yerine, sahte duruş / 1ar sergileyenler, kendilerini kandırmakta ve dönüşü olmayan bir yoldadırlar!... Tek çıkış yolu, bilgili, tarafsız kimselerin gözlerini iyi açmaları, olayları rasyonel şekilde süzerek, gerçekleri ve doğruları ifade etmeleridir ve en önemlisi de gelen kuşaklarımıza bunun böyle olduğunu üstüne basa basa göstermek, onlara bu şekilde örnek olmaktır...

cy a

Bir uygulamacı olmaktan öte gidemeyen biri merkezi güç oluyor, mesela aciz ve zavallı bir şekilde heykelci kılığına giriyor ve oynuyor, hele bir de bu davranışıyla insanları tahakkümü altına alabiliyorsa ve bu insanlar da olan bitene sesini çıkaramıyorsa, bu tek dümenli ortamda sanat manat yapılamaz!

Gerçekçi ve işlevsel bir sanat tarihini, akademik kokuşmuşluktan kurtararak yaşama geçirmek gerekir. Böyle davranmayıp, bunu reddedenlere hayır!

pe

Ülkemizin cahilce, işe gelinen isimlerini sanatçı, bunların yaptıklarını da yapıt olarak göstermek de utanç verici bir şeydir!

Görevleri ve bilgi düzeyleri muhabirliği / hatta muhbirliği geçmeyen kimselerle ciddi ortam arayıp, bunun peşinde koşanlar sadece birer zavallıdır ve Türkiye'nin sanat ortamına zarar vermektedirler!

Galeri, sanatçı, yazar, eleştirmen, yayıncı vs. kendilerini kaf dağında gören ve gerçek bilgi sahiplerini dışlayıp, görmezden gelen her kim varsa, bunlar ancak libidolarının hem de bir yanını tatmin edenlerdir ve haindirler. bu hainlik, sanatı, dolayısıyla Türkiye toplumunu utandıracak izler bırakmaktan başka bir işe yaramayacaktır! Ülkemizin gerçek değerlerine, bilhassa bugün yaşamayan,

Sadece sanatla var olmaya çalışmak... 04-20 Ocak 2007 tarihleri arasında İstanbul Atatürk Kültür Merkezi Set altı salonunda Koray Gelişen'in "Müz'ler" isimli sergisi izlenime sunuldu. Bu sergide, sanatçı soyut alımlamaya dayanan ve çok renkliliği ön plana çıkaran resimleriyle, kendince bir alegorik dünyayı hem kurguluyor, hem de kurguladığı bu dünyanın içine izleyiciyi, resim yüzeylerinde oluşturduğu dolu ve boş alan ayrıntıları aracılığıyla yerleştirmesini biliyordu. Kendince romantik bir açılımın izini de süren Koray, oldukça ışıklı ve göz kırpmalarına izin veren kompozisyonlarını, rahatlamasına boya sürüşlerini de kullanarak değerlendirmekteydi. Sanatçı, duruş olarak dönemdaşlarının birçoğunun tersine davranışlar sergileyerek ruhunu satmayan, direnen ve sadece sanatıyla var olmak isteyen bir kişilik. 1967 doğumlu ve kuşağımdan biri olduğu için, 90'lı yıllarda yükselişe geçen genç isimler arasında ayrıcalıklı bir yere de sahip. Onunla, bununla dirsek temaslarını reddeden, aksine sürekli dik bir duruşla sesini vermeyi tercih ederek yarınlara bir iz bırakacak gözüyle baktığım ender kimliklerden biridir. Sergisinde dağıtılan Koray'ın duygusal manifestosu niteliğindeki metinde de ifade edildiği gibi sanat, "karışıklıklardan pürlüklere/yapıtlara bir gidiştir", yoksa başka bir şey değil. Bir tarafta gittikçe cılklaşan bir çoğunluk, diğer tarafta ise ciddi bir azınlık mücadelesi yaşanmaktadır Türkiye'deki sanat ortamında. Fakat dünyada sanatta ileri olan ülkelerin sanat ortamlarının ön/erken evrelerinde bu hep böyle olmuş, doğruyu görenler azınlıkta kalmış, fakat sanat tarihine iz bırakmasını da bilmiştir. O nedenle herkes bildiğini yapmaya devam etsin! Tarih her şeyin en iyi zehri veya panzehiri olacaktır, buna hiç şüphem yok!..


KültürSanat Günlüğü / Kitap Totaliter Rejimin mi Var,

Derdin Var!

Koray Onur korayonur@hotmail.com

Kitap okuyucularının belki de en zevk aldıkları şey, iyi bir kitap keşfeder keşfetmez, onu diğer, iyi okuyucu olarak gördüğü, dostlarıyla paylaşmaktır. Bazen, sadece altı çizili yerler paylaşılır; bazen hemen kitapevine koşulur ve armağan edilmek üzere bir tane daha alınır; bazen de, "Muhakkak oku!" diye büyük bir heyecanla tavsiye edildikten sonra "Aldın mı, okudun mu? Hadi oku da, üzerine konuşalım biraz!" şeklinde bir sabırsızlıkla takibi yapılır.

pe cy a

Bir dostumuza tavsiye ettiğimiz kitabı onun da beğenmesi kadar çok az şey mutlu eder biz kitap müptelalarını. Fakat tavsiye ettiğimiz bir kitabın beğenilmemesi, aynı oranda üzmez. Zira, bir kitap müptelası bilir ki, her kitap okuyucusuyla bir olur ve muhakkak onun üzerinde iz bırakır. Çok sevgili, çok güzel dostlarım var. Kendimi, onlarla bir fikir üzerine konuşurken "yakaladığımda" hep, ne kadar şanslı olduğumu düşünüyor ve seviniyorum. Haliyle bu dostlarımın önerileriyle çok kitap seçmişliğim de vardır. Bu ay bir "dost önerisi kitap"la karşı karşıyayız: Andonis Samarakis'in, Yanlış adlı romanı...

Roman Ödülü (1966), Evropalia Edebiyat Ödülü (1982), Sanat ve Edebiyat Devlet Ödülü'ne (1995/Fransa) layık görüldüğünü de belirtmeliyim.

Totaliter rejimlerle ve çaktırmadan toplumlar üzerine çöreklenmiş zorbalıkla derdi olan bir yazar ve aktivist, Samarakis. İletişim Yayınları'ndan çıkan bu kitabın başındaki yaşamöyküsünü okurken hemen anlıyorsunuz bunu. Zorbalıkla mücadeleyi, toplumların en el değmemiş ve "kirlenmemiş" kesimi, yani çocuklar, üzerine yoğunlaşarak yapmış olmasından da... (Bu yönü de onu farklı kılıyor. Çünkü ne kadar olsa da, çağımızın entelektüelleri tüm üretilerinde çocukları "fark etmeme" eğiliminde)...

Hayattaki bazı şeylere az paha biçmekle, onları abartmak arasında fark göremiyorum. Bir kitabı gereğinden fazla övüp, onu koyacak yer bulamamakla da, haksızlık yapılabileceğine inananlardanım. Yanlış, iyi yazılmış bir roman, ama ne yalan söyleyeyim arka kapak yazısında söylediği gibi "dahice kurgulanmış, psikolojik bir savaş" içermiyor. Yanlış'da daha çok yazarın asal olarak anlatmak istediği bir nokta var ve o noktaya ulaşmak için eser boyunca bir alt yapı çalışması söz konusu.

Yanlış, totaliter bir rejimin savunucusu olarak yetiştirilmiş iki kişiyle, sorgulamak için "merkez"e götürülmekte olan bir şüphelinin yolculuklarını konu alıyor. Rejim adamlarının görevi kolay anlaşılır, zor yapılır cinsten. Onlardan, yolculuk sırasında şüpheliyle yakınlaşıp, suçlu olduğunu su götürmez bir şekilde kanıtlayacak deliller bulmaları isteniyor. Bunun için şüpheliye rejimin adamları olduklarını unutturmaları ve onunla yapay bir dostluk kurmaları gerekiyor. Ancak, planı hazırlayanlar önemli bir noktayı gözden kaçırıyorlar... Neyi mi? İşte onu anlamak için kitabı okumanız gerekecek...

Çevirisini Ari Çokana'nın yaptığı Yanlış, Yunanca'dan direkt olarak dilimize çevrilmiş. Bence bu, hem yazar, hem de okuyucu açısından önemli bir avantaj. Böylece eserin orijinalliği bir nebze korunmuş oluyor. İlginç zamir ve cümle yapısı kullanımıyla dolu bu romanı, Ari Çokana'nın iyi bir şekilde kotarmış olduğunu söylemek yanlış olmaz. İletişim Kitapevi, bu ebadı ortalama kitabı bize 12.60 YTL gibi bir fiyata sunuyor... Çok pahalı olmasa da, ucuz da denemez.

Her ne kadar, roman türü içine konulsa da, şahsi kanaatimce Yanlış, bir uzun öykü. Ayrıca polisiye bir altyapıya sahip olmakla birlikte bir polisiye roman değil. O yüzden 1970'de Fransa'da Polisiye Roman Büyük Ödülü'nü almış olduğuna şaşırdığımı söyleyebilirim. Yeri gelmişken, Yanlış'ın, "12"ler

Yanlış, sinematografik bir okuma isteyen kitap müptelalarının kütüphanesinde bulunmaya değer bir kitap.


pe cy a


a

pe cy


pe cy a


a

cy

pe


a

cy

pe


a

pe cy


pe cy a


a

pe cy

2007_174_9419