Page 1


pe cy a


A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

www.tiyatrodergisi.com.tr Sahibi ve Yayın Yönetmeni (Sorumlu): Mustafa Demirkanlı Yayın Kurulu: Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Ertuğrul Timur, Mustafa Demirkanlı, Orhan Alkaya, Üstün Akmen Yazı İşleri Müdürü: Ebru Seyhan Çocuk Tiyatrosu Editörü: Duygu Atay Ankara Temsilcisi: Figen Adıgüzel Sanat Yönetmeni: Genco Demirer (gDGa) Fotoğraf Editörü: Gülay Ayyıldız Yiğitcan (gayyildiz@tiyatrodergisi.com.tr) Hukuk Danışmanı: Av. Levent Aral Teknik Müdür: Erkut Arıburnu

Baskı: M a r t Matbaası T i y a t r o Yapım Yayıncılık Tic. ve San. L t d . Ş t i . : M u r a d i y e Deresi Sok. No:47/6 Beşiktaş İ s t a n b u l Telefon: ( 0 2 1 2 ) 2 5 9 2 1 2 4 Fax: ( 0 2 1 2 ) 3 2 7 8 6 2 9 e-posta: e d i t o r @ t i y a t r o d e r g i s i . c o m . t r Banka Hesap No: T. İş Bankası, Cihangir Şb. 197 245 Abonelik İçin: (0212) 259 21 24 - 259 34 98 • e-posta: editor@tiyatrodergisi.com.tr Yıllık Abone Bedeli 60 YTL / Yurtdışı Abone Bedeli: 100 EURO Hesap No: T. iş Bankası-Cihangir Şb. Tiyatro Yapım ve Yay. Tic ve San. Ltd. Şti. Şube Kodu: 1014 Hesap No: 0197245 Yayın Türü: Yerel Süreli

Kapak Tasarımı: Genco Demirer (gDGa)

a

EDİTÖRDEN: / S. 3 ÇIĞLIK: S. 4

cy

HABERLER: S. 5

ELEŞTİRİ: Kiralık Oyun - Ortaoyuncular I Üstün Akmen / S. 8 KIRK YILDA BİR: Mümtaz Bir Adamla Yaşadığım Bir Gün / Mustafa Demirkanlı / S. 11 ELEŞTİRİ: Antigone - Ankara D.T. / Gülşen Karakadıoğlu / S. 12

pe

SADIK SEYİRCİ: İstanbul'un Orta Yeri Tiyatoro / M. Sadık Aslankara / S. 14 ELEŞTİRİ: Ay Tedirginliği - Bursa D.T. / Nurhan Tekerek / S. 16

TANITIM: Yeni Kuşak Tiyatro'da Harold Pinter Oyunları / Yunus Işık / S. 19 FOTOĞRAFLARIN DİLİ: Bizim Tiyatro 25 Yaşında / S. 20 ELEŞTİRİ: İçerdekiler - Kocaeli B.B. Ş. Tiyatroları / Ragıp Ertuğrul / S. 24 ELEŞTİRİ: Aşk ve Anlayış - DOT / Robert Schild / S. 26 ELEŞTİRİ: Lütfen Kızımla Evelenir misin - Bakırköy Belediye Tiyatrosu / Beki Haleva / S. 28 THESPİS'İN DELİLERİ: Tiyatro Eleştiri Mevsimi ve Kara Çarşaf / Yusuf Eradam / S. 30 KENTLER VE TİYATROLARI: Antalya Belediye Tiyatrosu / M. Sadık Aslankara / S. 34 ELEŞTİRİ: Manon Lescaut - İstanbul Devlet Opera ve Balesi / Üstün Akmen / S. 37 SÖYLEŞİ: "Teneke Şövalyeler" Üzerine... / Cem Düzova / S. 40 ELEŞTİRİ: Bremen Mızıkacıları / Nihal Kuyumcu / S. 42 TANITIM: Sihirli Çizmeli Komedi / Handan Aydın / S. 45 YENİ OYUNLAR: / S. 46 KÜLTÜR-SANAT AJANDASI: S. 49


cy

pe a


> Editör > Mustafa Demirkanlı > mdemirkanli@tiyatrodergisi.com.tr

Geçen sayı, "Söz bitti demek istemiştim." o boş sayfada. Bugün bile bitti mi, bitmedi mi bilmiyorum. "Çığlık!"ımıza 91 yanıt aldık. "Çığlık!"ımıza özel tiyatrolardan da yanıt aldık: Tiyatro Duru, Kent Oyuncuları, Ankara Ekin Tiyatrosu ve Gaziantep'ten Tiyatro Ata yanıt verdi, birer oyunlarını Tiyatro... Tiyatro... için oynamak istediklerini ilettiler, mutlu olduk. Tiyatro İstanbul'un Sanat Yönetmeni Gencay Gürün aradı son olarak; "Ne yapabiliriz, ne yapmamız gerekiyorsa lütfen söyle, bir oyunumuzu oynayalım, abone yapalım... yapmaya çalışalım, başka ne yapmamız gerikiyorsa lütfen yol göster, bu dergi bize gerekli... sevsek de gerekli sevmesek de gerekli." dedi. Gencay Hanım'a teşekkür ettim, "lütfen bize azıcık izin verin " dedim. Çünkü, bu katkılar değerli, çünkü bu katkılar bu derginin yeni sayıları için... sürekliliği için... ya devam edemezsek? Evet, her abonenin, abonelik bedeli saklanıyor, kullanılmıyor, her an iade edebilmek için, ama tiyatroların bu katkılarını, bu duyarlılıklarını, bu emekleri nasıl iade edeceğiz? İki arada kalmışlığı yaşamak zor oluyor.

Mümtaz Sevinç'i bir cinnet anı sonrası yitirdik, berbat bir biçimde... ***

cy a

Başta İstanbul Şehir Tiyatrosu olmak üzere, tüm şehir tiyatroları için yeni dönem başladı. artık, belediyelerin herhangi bir kurumlan oldular. Mali Kontrol Yasası, şehir Bu sayıya ilan vererek destek olan:

teşekkür ederiz.

gereken, şehir tiyatrolarının özerkliğini sağlayacak Yasa'nın çıkartılması olmalıdır. Bu sanat alanının, belediyelerin diğer birimleri gibi yönetilemeyeceğini görmesi gerekiyor yasa yapıcının. Yoksa çok tehlikeli ve olumsuz bir süreç başlıyor demektir. *** Ahmet Levendoğlu, Yayın Kurulu toplantılarına katılımın zaman zaman aksaması, her sayı günlerce uğraşarak yaptığı düzeltilerdeki uygulamaların sonuca yansıyamaması

pe

Akbank Sanat'a, Ankara Sanatevi'ne, Devlet Tiyatroları'na, Evrensel Gazetesi'ne, Kocaeli B.B. Şehir Tiyatroları'na Siemens 'e Tiyatro Ayna'ya Vira Kozmetik'e

tiyatrolarını hedef almıyordu, ama onlar da nasiplerini aldılar. Şimdi yapılması

nedeniyle, bize göre Yayın Kurulu'ndaki görevine bir süre ara vermişti, o süre "Çığlık!"ırmzla sona erdi ve Yayın Kurulu'ndaki yerini aldı, gelecek sayıda İzdüşüm yazılarına da dönecek. Yayın Kurulu A. Ertuğrul Timur'un katılımıyla, biraz daha genişledi, güçlendi. Türkiye'nin en önemli tiyatro sitesinin yaratıcısı Ertuğrul, tiyatro yayıncılığındaki deneyimlerini, bilgilerini Tiyatro... Tiyatro... okurlarına aktarırken, ara verdiği www.tiyatrom.com sitesini de 30 Ocak itibariyle tekrar yayına verdi. Tiyatrom.com'un boşluğu doldurulamazdı. Başarılarının devam edeceğini biliyorum, sanal yayın dünyasına ve Tiyatro... Tiyatro... ailesine hoş geldin sevgili Ertuğrul. "Çığlık!" kampanyamız devam ediyor... Abone olarak omuz verilmesini bekliyoruz, çünkü devler arasında bağımsız bir yayın organını ayakta tutmak çok zor. Bir derginin ya bol ilanı olacak ya da çok abonesi... Biz çok abone'yi tercih


a

cy

pe


> Haberler

Mümtaz Sevinç Öldürüldü Tiyatro oyuncusu Mümtaz Sevinç Üsküdar'daki evinde öldürülmüş olarak bulundu. Mümtaz Sevinç'i uzun süredir birlikte yaşadığı Banu B.'nin öldürdüğü sanılıyor. 23 Ocak gecesi çıkan tartışma sonrası Banu B, Mümtaz Sevinç'i bıçaklayarak öldürdü. Olayın ardından polisi telefonla arayan Banu B, cinayet işlediğini ve teslim olmak istediğini bildirdi. Bunun üzerine eve giden polis ekiplerince gözaltına alman Banu B. Üsküdar İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği'ne götürüldü. Mümtaz Sevinç, 26 Ocak Perşembe günü AKM'de düzenlenen törenin ardından Teşvikiye Camii'ndeki öğle namazından sonra uçakla Adana'ya götürüldü. Mümtaz Sevinç, 1953 yılında Elazığ'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Fizik Bölümünü bitirdi. 1978 yılında Devlet Tiyatroları'na katılan Sevinç, 1994 yılındandan bu yana İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda çalışmaktaydı. Sanatçının rol aldığı oyunlar: (Ankara) Peter Pan (John, Michael), Bal Sineği (Vale), Keziban (Çocuk), Köşebaşı (Öğrenci Çocuk), Yakut Balık (Bahçıvanın Torunu), Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi (Ali), Kırmızı Sokağın Suzanı (Kumpanyan), Elif Ana (Yakup), Sultan Kız [çocuk oyunu] - (Hakan), Son Gülen (Milo Tindle), Osmancık, 10. Senfoni (Dr. Collis Jagger), Karakolda (Dedektif Gallagher), İnsanlar ve Hayvanlar (Jamason), Bir Kadın Bir Düş Bir Oyun, Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını, Vatan Diye Diye, Barbaros Hayrettin, Tamirci, Bahar Noktası, (İstanbul) Yeşil Papağan Limited, Kamyon, Ferhat İle Şirin.

a

Aktan Günalp'i Kaybettik

cy

Devlet Tiyatroları'nın emekli sanatçısı, Aktan Günalp hayatını kaybetti. Günalp için 20 Ocak Cuma günü saat 10.30'da İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi'nde bir tören düzenlendi. 1936 Adana doğumlu sanatçı, Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde eğitim gördükten sonra 1957 yılında Devlet Tiyatrosu ailesine katılmıştı.

pe

4 Temmuz 2001 tarihinde yaş haddinden emekli oldu. "Saride", "Tut ki Öleceksin", "İki Kova Su", "Tankinivi Adası" adlı oyunları yönetti. Rol aldığı oyunlardan bazıları şunlardı: "İntihar", "Maymun Davası", "Kafesten Bir Kuş Uçtu", "Canlı Maymun Lokantası", "Görüşme Kutlama Çağrı".

Cumhurbaşkanı Sezer, Mine Acar'ın Asaletini Onaylamadı Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne vekaleten atanan Mine Acar'ın, göreve asaleten getirilmesini öngören kararnameyi imzalamayarak veto etti. Mine Acar, yazılı bir açıklama yaparak kararnamenin iade edilmesine "üzüldüğünü" ancak görevi bırakmayacağım söyledi. Lemi Bilgin'in görevden alınmasının ardından, görevi vekaleten yürüten Acar, 22 Ağustos 2005'ten bu yana DT Genel Müdürlüğünü yürütüyordu. Acar, "Sayın Cumhurbaşkanımızın taktiridir. Karara saygı duyuyorum. Tiyatrodaki icraatlarımızla zaman içerisinde güvenlerini kazanacağıma inanıyorum." dedi.

Kocaeli Şehir Tiyatroları ve Rustaveli Devlet Tiyatrosu İşbirliği Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Rustaveli Devlet Tiyatrosu ile işbirliği yapacak. İki tiyatro arasında imzalanan protokole göre, her iki tiyatro 2006-2007 sezonunda ortak projeler için ön çalışmalar gerçekleştirecek. Protokol; tiyatrolar arasında sezon içerisinde sahnelenen oyunların değişimi, oyuncuların tiyatro döneminde gidecekleri konuk tiyatrodaki oyunların provalarına katılmaları, provaları izlemeleri, varsa oyunculuk seviyelerini yükseltmeye uygun workshop'lara katılmaları, reji meyilli olan sanatçılarımızın da her iki tiyatronun da o sezonda çalıştıkları ülke çapındaki yönetmenlerinin rejilerini izlemeleri, reji defterlerini tutabilmeleri, provalarına katılmaları, onlara asistanlık yapmaları ve teknik kadronun da kendi teknikleriyle ilgili ileriye dönük çağdaş teknik kullanımlar, ışık rejisi, dramatik ışık, dekor, kostüm, aksesuar, butufar vs. konusunda eğitimlerde bulunmak üzere karşılıklı değişimlere katılmalarını kapsıyor.


> Haberler

Oyun Uyarlama Yarışması Sonuçları Açıklandı Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın düzenlediği Klasik Türk Edebiyatı ve Türk Masallarından Oyun Uyarlama Yarışmaları'nı kazananlar açıklandı. Kazananlara ödülleri, 31 Ocak 2006 günü 20.00'da Küçük Tiyatro'da dağıtıldı. Bakanlık Müsteşarı Mustafa İsen başkanlığında, D.T Genel Müdürü Mine Acar, TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. A. Fuat Bilkan, D.T Başrejisörü Faik Ertener, D.T Başdramaturgu Osman Özkan, D.T dramaturgu Haluk Işık, D.T Edebi Kurul Üyesi Ömer Naci Topçu, D.T sanatçısı Özer Tunca ve Assitej Temsilcisi, DTCF Tiyatro Anabilimdalı Oyun Yazarlığı Bölümü Okutmanı Erkan Ergin'den oluşan Türk Masallarından Oyun Uyarlama Yarışması Jüri Üyeleri'nin 20 Ocak 2006 Cuma günü yaptığı değerlendirmede ödüllerin paylaşımı şu şekilde açıklandı: Birinci "Gül Güzeli" isimli oyunla Hüseyin Erdoğan, ikinci "Bir Tuz Masalı" oyunuyla Erol Aksoy, üçüncü "Tavşan Kız İle Üç Şehzade" isimli oyunuyla Adem Atar. Mansiyon ödülleri ise "Çıkayım Mı? " oyunuyla Çağla Yılmaz'a ve "Keloğlan" oyunuyla Mehmet K. Dostay'a verildi.

a

Yine, Mustafa İsen'in Başkanlığında, Mine Acar, İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. İskender Pala, Refik Erduran, İstanbul Şehir Tiyatroları Başdramaturgu Tarık Günersel, D.T Genel Müdürlüğü dramaturgu- Bilkent ve Ankara Üniversitesi Tiyatro Bölümü Öğretim Görevlisi Servet Aybar, yönetmen-oyuncu-oyun yazan Semih Sergen ve Tiyatro Eleştirmenler Birliği Üyesi Tiyatro Eleştirmeni-oyun yazarı Sibel Aslan Yeşilay'dan oluşan Klasik Türk Edebiyatı Oyun Uyarlama Yarışması Jüri Üyeleri'nin 22 Ocak 2006 Pazar günü yaptığı değerlendirmede ödüllerin paylayışımı ise şöyle:

cy

Birinci Kemal Tahir'in "Devlet Ana" oyunuyla Osman Özkan, ikinci Aziz Nesin'in "Surname" isimli oyunuyla Onur Erbilen, üçüncü Refik Halit Karay'ın "Çete" isimli oyunuyla Mustafa Asoğlu. Mansiyon ödülleri ise Peyami Safa'nın "Canan" isimli oyunuyla Fatma Başol'a ve "Fatih-Harbiye" isimli oyunuyla Erol Aksoy'a verildi. Yarışmaya katılan bazı eserlerin ise "kayda değer eser olarak jürinin dikkatini çektiği" ve eser sahiplerinin D.T Genel Müdürlüğü Başdramaturgluğu'na başvurmaları halinde, eserlerin D.T repertuarında değerlendirilmek üzere Edebi Kurul'a sunulacağı açıklandı. Bu bölümdeki eserler ise şunlar:

pe

"Felatun Bey İle Rakım Efendi" Rumuz: Servi / "Kıskanmak" Rumuz: K 1973 / "Tersine Dünya" Rumuz: Sahne Tozu / "Tesadüf Rumuz: Şimal / "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" Rumuz: Yelkovan / "Ay Şehzadenin Şahane Serüvenleri" Rumuz: Ayışığı / "Rüzgar Dev" Rumuz: Smyrna / "Keloğlan Hekimbaşı" Rumuz:H20 / "Korkuluğun Kalbi" Rumuz: İlkem / "Nalıncı İle Padişah" Rumuz:Şeker.

Konservatuvar Sahnesi D.T'nin Mamak Belediyesi'nin kullanım alanında bulunan eski Konservatuvar binasının Tiyatro Salonu yeni düzenlemeden sonra Devlet Tiyatrosu oyunlarına açılıyor. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ile Mamak Belediyesi arasında 25 Ocak 2006 günü eski Konservatuvar'ın tiyatro sahnesinde bir tören düzenlenerek protokol imzalandı.

K.B.T'nin Yaratıcı Drama Seminerleri Tamamlandı Çağdaş Drama Derneği Kocaeli Temsilciliği, Kocaeli Bölge Tiyatrosu, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve İl Kültür Ve Turizm Müdürlüğü'nün ortaklaşa düzenlediği "Yaratıcı Drama Seminerleri"nin üçüncü ve son etabı 2324-25 Aralık 2005 tarihlerinde tamamlandı. Seminerlerin birincisi 2728-29 Mayıs 2005; ikincisi 24-25-26 Kasım 2005 tarihlerinde yapılmıştı. Seminerler ücretsiz olarak gerçekleştirildi. Sabancı Kültür Merkezi salonlarında gerçekleştirilen bir törenle seminerlere katılan öğretmenler belgelerini aldılar.


cy a

pe


Herkese ev bulamayan devlet, ciddiye alınmamalı:

pe

cy a

"Kiralık Oyun

"

> Üstün Akmen > ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

"Kiralık Oyun", Ortaoyuncuları'nın 25. kuruluş yıldönümü nedeniyle 25 yıl sonra geçen yılın mayıs ayının başında Ferhan Şensoy tarafından güncellenen ve yenilenen kadrosuyla, Ortaoyuncular topluluğunca yeniden sahneye taşınan bir oyun. 2005-2006 sezonunun devamında, yani 2005-2006 sezonunda da sürmekte. Konusu kiracılar, mal sahipleri ve sorunları olarak özetlenebilir. Emlakçilik, ev arama, ev bulamama, ev sahipliği, insanların cebindeki paranın kiraya yetmemesi, İstanbul'un dışından gelen insanların İstanbul'a yerleşmesi ve asıl İstanbulluların sokakta kalması gibi toplumsal konulara da kıyısından köşesinden değiniyor ya da değinir gibi yapıyor. "Ferhan"ca yazıldığı ve iyi oynandığından, seyirci eğleniyor, gülüyor... İyi de, oyunun alt başlığı neden 'Kenef Penceresinden Deniz Gören Güldürü"? Bu alt başlık, üst başlığın süsü mü, püskülü mü?

Önce Ferhan Şensoy'u Tanımak Gerek Bu soruya yanıt aramadan önce Ferhan Şensoy'u tanımamız


gerek. 26 Şubat 1951 tarihinde Samsun'un Çarşamba ilçesinde doğmuş tiyatro tutkunu bir yazar, tiyatro oyuncusu ve yönetmen Ferhan Şensoy. Hem de, bana sorarsanız iyi bir yazar, deneyimli bir oyuncu ve usta bir yönetmen. 1972'de gittiği Fransa'da Sahne Sanatları Yüksekokulunu bitirdikten sonra, Magic Circus'da yönetmen yardımcılığı görevini üstlenmiş. 1975 yılında Türkiye'ye dönmüş, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Nisa Serezli-Tolga Aşkıner gibi topluluklarda çalışmış. Yazdığı "Bilumum Haneler (1975)", "İdi AminAvanta Lavanta (1976)", "Dur Konuşma, Sus Söyleme (1977), "Bizim Sınıf (1977)" gibi oyunların Devekuşu Kabare, Ali Poyrazoğlu, Tuncay Özinel tiyatrolarında sahnelendiğini hatırlıyorum. Şensoy'un bu dönemde, televizyonlardaki skeçleriyle geniş bir izleyici kitlesine ulaştığını da biliyorum.

Orta Oyuncuları'nın Kuruluşu Kel Hasan'ın Kavuğu Ferhan Şensoy, 1978-1979 sezonunda Ayfer Feray Topluluğu'yla turnelere çıktıktan sonra, 1980'de Yapı Endüstrisi Merkezinde Ortaoyuncular topluluğunu kurdu. O yılın sonunda "Küçük Sahne"ye geçen topluluk, beş yıl süreyle oynanan "Şahları da Vururlar", "Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı", "Kiralık Oyun", "Anna'nın Yedi Ana Günahı", "İçinden Tramvay Geçen Şarkı", "Ferhangi Şeyler", "İstanbul'u Satıyorum", "Kiralık Padişah" gibi kendi yazdığı oyunları Ferhan Şensoy yönetiminde sahneledi ve oynadı. Şubat 1987'de "Muzır Müzikal" oyunu sırasında, Egemen Gösteri Merkezinde (eski Şan Tiyatrosu) çıkan "faili kuşkusuz" yangın, daha hâlâ hepimizin aklında.

mizah öğelerini kullanarak eleştirmeyi yeğliyor. Geleneksel Türk tiyatrosundan, taaa epik tiyatroya kadar değişik biçemlerden yararlanıyor ve hiç kuşkum yok ki, ister beğeneyim ister beğenmeyeyim; ister "bu tiyatro değil," diyeyim, ister kabulleneyim, çalışmalarıyla Türk tiyatrosunda kendine özgü bir yerde oturuyor.

Merak Bu Değil mi? Sorarım... Tamam, otursun oturduğu yerde, Allah için gözüm yok; dil inceliklerine dayanan mizah öğeleri de kullanıyor tamam, vallahi kullansın sözüm yok da, merak ediyorum, örneğin bu oyuna, hangi amaçla "Kenef Penceresinden Deniz Gören Güldürü" alt başlığını koyuyor? Acaba: "Bu oyun, güçlü alegorik parçalardan oluşan düş ve düşlemler taşıyor," mu demek istiyor? Sözel saçmalıklardan mı dem vuruyor? Yoksa bu alt başlık, "yalın" unsurun yazın karşıtı tutumunun, anlamın derin düzeylere aktarılması için bir araç olarak dilden uzaklaşmasının görüntüsü mü? Ne istiyor Ferhan Şensoy? Tiyatronun her zaman sadece dil olmaktan daha fazla bir şeyler olduğunu mu kanıtlıyor? Ya da: "Dil kendi başına okunabilir, ancak gerçek tiyatro yalnızca sahnede açıkça görülür," demeye mi getiriyor? Ne diyor, ne istiyor? "Ben öykü anlatmak için oyun yazmam," da diyebilir, "Tiyatro epik olamaz," da...

Bu arada Kel Hasan'dan, İsmail Dümbüllü'ye, ondan da Münir Özkul'a geçen simgesel kavuğu Özkul'un Şensoy'a devretmesini; Şensoy'un eski Ses Tiyatrosu'nu gerçekten özveriyle düzenleyerek, "Ses 1885" adıyla yeniden gösterilere açmasını da unutmayalım.

Değil!..

Her Çiçekten Bal Alan Bir Tiyatro Adamı

Bayülgen ile Namal'ı Sahnede Bulmak...

cy a

Dramatik mi?

pe

Bir gerçek var ki, Ferhan Şensoy sıra dışı olmayı değil, ama sıra dışı yazmayı seviyor. Yazdığı ve sahnelediği sıra dışı oyunlarda ise, güncel konuları dil inceliklerine dayanan

O halde, tiyatro sadece komiklik mi?

Neyse! Fazla karıştırmayayım. "Kiralık Oyun"un Ortaoyuncuları'nın 25. kuruluş yıldönümü nedeniyle, 25 yıl sonra geçen yılın mayıs ayının başında Ferhan Şensoy


tarafından güncellenen ve yenilenen kadrosuyla, Ortaoyuncular tarafından yeniden sahneye taşınmasının bence en önemli yanı, televizyonun "haşan" çocuğu Okan Bayülgen'in ve benim yıllardır mercek altında tuttuğum Özgü Namal'ın yeniden tiyatroya dönmüş olmaları. Bu iki adı sahnede görebilmenin, tiyatro adına kazanç olduğu kanısındayım. Devammıysa yürekten diliyorum. Özgü Namal'ın canlandırdığı karakterlerin dramatik kalıplarını süsleyerek biçimlendirmesi, "Kiralık Oyun"da da beni gönendirdi. Okan Bayülgen'in fiziksel yapısının öğesi durumundaki mimikleri, seslendirmedeki atikliği komedi karakteri yaratmasını pek güzel sağlamakta. Ali Çatalbaş, kullanacağı sözcükleri (konuya olan bağlantılarını kaçırmamak için) doğru seçip, bunu oyun öncesi çalışmalarda ne yazık ki önlem olarak edinmemiş. Nefrin Tokyay, rollerin fiziksel yaklaşımlarını iyi saptamış. Diğer taraftan, Elif Durdu ve Ebru Soyuerden yönetmenin isteklerini "bihakkın" yerine getirirlerken, olayları ciddiyetle algılayıp ciddi yönlere mizahi açıdan eğilen Ferhan Şensoy'u izlemek elbette ayrı bir keyif veriyor. Rasim Öztekin'in seyirciye ulaştırmayı amaçladığı ciddiyetse, seyircinin belleğinde gene olayın komik öğeleriyle gelişmekte.

Modeli/Modelleri Yadsımak

Bilginer, Oyun Atölyesi'nin aralık ayı biletlerinin tümünün kasım ayında, ocak ayının ilk haftasının biletlerininse aralık ayında satıldığını anlatıyor. Yani, Oyun Atölyesi doğru dürüst tiyatro yapıyor; iyiyi, kaliteyi biliyor; oyun seçerken hata yapmıyor, tiyatrodan uzaklaşmıyor... Biletlerini önceden satıyor, salonu dolduruyor. Pekiii, Ortaoyuncular ne yapıyor? O salon nasıl doluyor?

Sayın Üstün Akmen Değer görüp oyunumuz üzerine eleştiri yazdığınız için en içten teşekkürlerimizi iletmeyi borç bildik. Eleştirmenlerin eleştiri özgürlüğüne saygımızı bu vesileyle sizlere bir kez daha iletmiş olalım. Yalnız yazınızda barınan üç adet maddi hatayı "nazar boncuğu olarak" belirtmeyi umarız "yanlış" değerlendirmezsiniz. - Biz "sahne tasarımı" kavramıyla hem dekoru hem de kostümü ifade etmeye çalışmıştık. Bu iki öğenin sahne tasarımını oluşturduğunu düşündüğümüz için ayrı ayrı belirtmeyip bir kavram altında toplayıp broşüre yazdık. Umarız bizim bilgimizde bir eksik yoktur. Varsa düzeltin lütfen.

pe cy

a

Hep birlikte tasarlanan kostümlere, kimin yaptığını bilemediğim ışık tasarımına, Ferhan Şensoy imzasını taşıdığını "istihbar" ettiğim dekor ve müzik tasarımları ile rejiye hiç mi hiç değinmeyeceğim, ama hiç kuşkum yok ki Ferhan Şensoy, tiyatroda en büyük değişimin her türlü modelin yadsınmasıyla yaşanacağına inananlar safında yer alan bir yazar, oyuncu ve yönetmen. Böyle olduğuna "Kiralık Oyun"u izlerken bir kez daha inandım. Genel bir dramaturgi ya da sahneleme kavramı onda söz konusu değil. Yine aynı bağlamda, bir biçem ya da yaklaşımı da yok. Klasiğin tersine, metin yapısı ile sahne yapısı arasında herhangi bir bağıntı da kurmuyor; yazdığı belirli metin, belirli sahne anlayışını getirmiyor.

Bilginer mi, Şensoy mu?

Seyirci Oyunu Algılıyor

Bu oyunda sadece ev sahipleri, kiracılar ve hatta kiracı olmayanların bile yaşadığı evsizlik sorunu anlatılırken, vatandaşına hakkı olan barınmayı bile sağlayamayan sistemin, ortaoyunu biçemiyle inceden eleştirisi yapılmakta. Yapılırken, Ferhan Şensoy'un oyunu yazın dilinden sahne diline başarıyla aktardığına ve bunu denetleyebildiğine tanık oluyoruz. Yapıtın biçime ve içeriğe yönelik yapısını, yani metnin içeriği ile sahnenin biçiminin diyalektik ilişkisini incelemiyor Ferhan Şensoy, ama gösterinin seyirci tarafından algılanmasını esas olarak gözetiyor.

-Işık tasarımcısı arkadaşımızın adı İrfan Vanlı değil, İrfan VaRlı olacak. (Alt başlıkta yanlış, yazıda doğru.) -Sahne Tasarımcısı arkadaşlarımızdan Bengi Günay'ın adı Bengü Bugay olarak yazılmış. Bengi Bugay Mimar Sinan Üniversitesi Sahne Tasarımı Bölümü başkanıdır. Olası bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. (Yazıda doğru, altta verilen oyun künyesinde yanlış.)

Haluk Bilginer'in tabii ki size kızacağı bir durum yoktur. Bir espri olarak cümleniz aramızda yaşayacaktır. (Bakalım Haluk Bilginer bana kızacak mı, yoksa Oyun Atölyesine mali müşavir olarak mı atayacak. Bekleyeceğim.)

... Ve salonu (maşallah, nazar değmesin) lebalep dolduruyor.

Doğru, iyi niyetli, görmesini bilen, hakkını veren, kliklerden uzak bir tiyatro eleştirisine muhtaç olduğumuz şu günlerde çabanızı takdirle anıyor ve çalışmalarınızda kolaylık diliyoruz.

Salon Nasıl Doluyor?

En içten saygılarımızla.

Bu arada, Türk tiyatrosunun büyük değerlerinden Haluk Bilginer, Şirin Sever'e (12 Aralık 2005 - Günaydın) "bu ülkede tiyatro izlenmiyor," diyenleri yanıtlamak üzere: "Türkiye'de tiyatro izleniyor. Ama sahnede yapılan her şey de tiyatro değil. Seyirciden şikayet etmek yerine doğru dürüst tiyatro yapmaya çalışmakta fayda var. İyisini kalitelisini yaptığınız zaman, bir şekilde yaptığınız iş kulak yapıyor (ne demekse) ve insanlar geliyor," diyor. "Tiyatro ölüyor diye bağırmak yerine biz acaba nerede hata yapıyoruz, tiyatrodan uzaklaştık mı diye kendine bir sormak lazım," diye de ekliyor. Oyun Atölyesi, Bulgar yazar Stefan Stanev'in " Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü"nü; Ortaoyuncular ise, bir tür "Kenef Penceresinden Deniz Gören Güldürü" olan "Kiralık Oyun"u oynuyor.

Oyun Atölyesi adına Kemal Aydoğan

Üstün Akmen'in Ocak ayında www.tiyatrodergisi.com.tr'de yayımlanan eleştiri yazılarını siteden takip edebilirsiniz: • "Lütfen Kızımla Evlenir misin" / Bakırköy Belediye Tiyatrosu • "Aymazoğlu ve Kundakçılar" / Dostlar Tiyatrosu • "Gece Mevsimi" / Kent Oyuncuları • "Ferhad ile Şirin" / İ. B.B.Ş.T • "Ördek Muhabbetleri" / Prodüksiyon Tiyatrosu • "Savaş ve Kadın" / İ. B.B.Ş.T.


> KIRK YILDA BİR > Mustafa Demirkanlı > mdemirkanli@tiyatrodergisi.com.tr

Mümtaz Bir Adamla Yaşadığım Bir Gün... Mümtaz'ı yolcu ettik az önce... oturdum... sandalyeme, masamın başına, başım ellerimin arasında oturuverdim... ve bu Kırk Yılda Bir'i yazmaya çalışıyorum, çalışacağım...

*** Türkiye kar altında Mümtaz, umutlarımız ise işgal altında... gidiyoruz... ama nereye? Kim bilir, belki de biz gitmiyoruz, giden yaşam... yaşamlarımız... Son günlerde kimleri kırdım diye geçirdim aklımdan tek tek, bilebildiklerimi, hatırlayabildiklerimi, farkına varabildiklerimi düşündüm, arasam mı dedim, bir daha arasam mı kalbini kırdıklarımı? Vaz geçtim, aramıştım kırdığımı düşündüğüm insanlarımı, çok azalan insanlarımı aramıştım zaten, hep ararım farkına vardığımda. Farkına varmadan kırdıklarım da bu satırları okursa, aramadıysam farkına varmadığımdan olduğunu bilsinler, eşşekliğime versinler.

cy a

Kalabalıktık Mümtaz, İstanbul için çok kötü denecek hava koşullarına, ulaşımın çok zor olmasına rağmen hem AKM Büyük Salon hem de Teşvikiye Camii çok kalabalıktı, ne kadar çok sevenin varmış meğer. Kızın, şirin kızın Şirin, sana yakışır duruşuyla, babasının kızı olduğunu gösterdi herkese, oğlun çok üzülmüştü, sessiz ve derinden gelen gözyaşlarıyla çok özleyeceğini fısıldıyordu. Muavinin çok ağladı be Mümtaz. Kamyon'un kalbini de alıp götürdün Memet Baydur'un yanına, aşkolsun sana. Kalabalıktık Mümtaz, sevmediklerin bile ordaydı... Hep kızardın, senin de başına geldi işte... yine mekanlar kanştınlmış, sahneye hoca davet edilmiş ve hoca efendi herkesi yine esir almıştı... seni hiç tanımadan en uzun konuşan oydu, oysa en anlamlı konuşmayı dostların yapmış, gözyaşlarını yüzüne sürmüşlerdi. Merak etme arkadaşım, dostların senin de her zaman yaptığını yaptı, dışarı çıkıp bir sigara yaktı... iki ayrı ritüeli birbirine karıştırmak adet oldu, senin de dediğin gibi; insanlar, dostlarını gönül rahatlığıyla yolcu bile edemez oldular artık.

pe

"Çığlık!" kampanyamızın nasıl gittiğini sormuştun geçenlerde, boşver be Mümtaz, çığlık çığlığa yaşayıp gidiyoruz işte. Cinnet geçiren bir toplumun bireyleri olarak, cinnet geçirmeden yaşaya kalmaya çalışıyoruz anlayacağın... ve sonra, seni bir cinnet anı alıp götürüyor aramızdan. Kahkahalarına, muzip gülüşüne, çatık kaşlarının altındaki o güzelim yüreğine doymadan, sana doyamadan sevdiklerin, o cinnet anı alıp götürüverdi seni de... ellerimiz, yüreğimiz bağlanmış ardından baka kaldık... şaşkın ve çaresiz. Bekle geliyorum...

***

... Geldim. Tiyatro Ayna'nın "Zaman Adında Bir Kadm"ın galasından geldim. Bilirsin, Melisa Gürpınar'ın yazdığı, bir aralar birlikte özel tiyatro kurma çabası içinde olduğunuz arkadaşın Mahmut Gökgöz'ün yönettiği, Osman Şengezer'in sahne üstünü yarattığı, Nurettin Özşuca'nın duvarlardan içimize inen müzikleri, Yüksel Aymaz'ın ışıkları ve sanırım hepsinin yardımcıları; Mürsel Yaylalı, Sinem Koyun ve Serpil Koçgiri'nin katkılarıyla, sahnede sakat ayağına rağmen süzülen Dilek Türker'in galasından geldim. Sabah seni uğurladık, akşam Tiyatro Ayna'nın galasını yaptık. Hayat böyle bir şey demez misiniz siz tiyatrocular? "Perde kapanmaz, show durmaz!". Demek ki böyle bir şeymiş... Acıyla-mutluluğu, hüzünlesevinci bir arada yaşamak, demek ki böyle bir şeymiş Mümtaz, bugün yaşadım. Kara, kışa rağmen yine oradaydı tiyatroyu sevenler, ama şunu da gördüm, azalıyoruz be arkadaşım, bizi azaltmaya çalışanlara inat, biz birbirimizi daha hızlı azaltıyoruz, kırarak, parçalayarak azaltıyoruz. İşte böyle, sen Adana yollarındayken, ben Tiyatro Ayna'nın galasındaydım, iyiki de gitmişim, iyi ki ordaymışım. Hepsi iyi de arkadaşım, dergilerini nereye göndereceğim?.. Peki, saklarım bir kenarda... Yok eğer yürütemezsek, Dergi'yi kapatırsak da, abone ücretinle, senin adına dostlarına birer kadeh rakı ısmarlarım, hep birlikte çığlık çığlığa kadehlerimizi kaldırır, o güzel sesinden bir şiirini dinleriz. N'oldu be Mümtaz, bize n'oluyor be mümtaz adam? Bilemiyorum, artık bilemiyorum.


Ankara Devlet Tiyatrosu'nda bir antik oyun...

pe

cy

a

Antigone mi Haklı, Kreon mu?

> Gülşen Karakadıoğlu

Sofokles yazdığında da yüzyıllardır söylenegelmiş ve tartışılmış bir söylenceydi Kral Oidipus'un ailesinin öyküsü. Kendisi ürpertici bir trajik hatayla babasını (bilmeden) öldürüp annesiyle (tabii ki yine bilmeden) evlendiğini öğrendikten sonra bu korkunç gerçeğe tahammül edemeyip gözlerini kör eder ve ortadan kaybolur. Trajik yaşam çocuklarını da izler. Oğulları yönetimine sahip olmak istedikleri Tebai kenti için savaşa girerler ve ölürler. Ancak, Oidipus'un kızlarıyla oğullarının başına gelen olaylarda, doğrularla karşı karşıyaydılar hep: Yanlışlarla doğrular değil. Antigone, ailesinden birinin cenazesinin töreler gereği gömülmesi için savaşım verirken, Kral Kreon -ki dayısı ve nişanlısının babasıdır- ülkenin bir daha savaş acısı yaşamaması için bazı kurallarla halkını disipline etmek için direnmektedir. Yani kral Kreon da doğrusunda abartılı ve haksız değildir vatandaş Antigone de direnişinde haksız ve abartılı değildir. Devletle bireyin, kamu kurallarıyla kişisel hakların, törelerle yasaların, akılla sağduyunun çatışması trajik olanı doğuracaktır. Kreon'un sağduyusunun körelmişliği ya da bu konudaki uyanlara kulak


tıkaması sonunda, Antigone inançları uğruna ölüme yüreklice giden bir kahraman olurken, Kreon, ailesini yitiririp tebaası tarafından da dışlanarak sağduyusuna kulak vermemenin cezasını çok ağır öder. Ankara Devlet Tiyatrosu, Güngör Dilmen'in orijinal metinden çevirisiyle sahneliyor bu sezon Antigone'yi.. Ve anlaşılıyor ki bu çatışmaları tartışmanın yine zamanıdır. Adalet mekanizmasının ve duygusunun bu kadar gündemde olduğu günlerde Sofokles'in yine diyeceği var insanlara. Klasik olmak da bu sanırım. Güngör Dilmen tiyatroya yakışan bir usta çeviriyle Türkçeleştirmiş oyunu. Klasik olanı olağan bir konuşma diliyle sunmak ve hafifleşmeye izin vermeden şiirselliği korumak Güngör Dilmen'in başarısı. Oyunu Ayşe Emel Mesci sahneye koymuş. Ayşe Emel Mesci uzun zamandır Devlet Tiyatrosu'nun birçok kentinde ve sahnesinde oyunlar sahneliyor. Yurtdışında uzun yıllarda edindiği deneyimleri ve birikimlerini Devlet Tiyatrosu'nun sahnelerine aktarması bir kazanç. Oyunları hep suya sabuna dokunan dirilikte yorumlarla sahnede yer buluyor. Her zaman yaşadıklarımız, dünya ve ülkemiz için diyeceği olan bir tiyatrocu Ayşe Emel Mesci. Antigone oyunundaki bir büyük başarısı da Türk Tiyatrosu'nun büyük hocalarından Prof Dr. Metin And'ı yıllar sonra tiyatro izlemeye ikna etmesi ve oyuna gelmesini sağlaması. Oyunun basın gecesi izleyicileri arasında Prof. Dr. Sevda Şener, Prof.Dr. Ayşegül Yüksel ve öğretim üyeleri Türel Ezici, Filiz Arel'le birlikte Metin And da vardı ve galiba 20 yıl sonra bir oyun izlemek üzere salonda bulunuyordu.

Oyun, Antigone'den çok Kral Kreon'un tragedyasını işlemiş ağırlıklı olarak. Oyunun üç önemli rolü Kreon, Antigone ve İsmene'de oyuncuların yorumları zaman zaman farklılıklar içeriyor. Kreon'da N. Hakan Güney gücünün çok farkında değil gibi, fazla hareket ve ses kullanarak ağırlığını koyuyor. Oysa Kreon, tahtının gücüyle küçücük devinimlerle, bakışıyla, karar mercii olmanın ağırlığını hissettirebilirdi. Büyük oynamaya gerek yoktu sanırım. Böylece seyirci aslında Kreon'un da haklı olabileceğini düşünebilirdi. Antigone'de ise Zeynep Yasa, sahneye çıktığı ilk andan başlayarak uzlaşmamaya kararlı, sert ve hırçın bir Antigone. Böyle olunca biz seyirciye ikisinin de aslında haklılıkları olan iki doğru, bu nedenle ikisini de dinlemek ve karar vermek durumunda olan yargıçlar olduğumuzun ayırdına varamıyoruz pek. Haimon'u oynayan Erdinç Gülener ve Oidipus'da Mustafa Şekercioğlu ölçülü oyunculuklarıyla dikkat çekiyorlar. Çocuk oyuncularsa çok sevimli birer figür olarak oyuna katılıyorlar hatta bazen rol çalıyorlar! Işık tasarımında, Zeynel Işık yönetmenin yaratıcılığına katılarak ve görselliği baştan zenginleştirerek çok başarılı bir çalışma yapmış. Gökyüzü ışıklandırması ve sunak ışık düzeni oyuna büyük katkı sağlıyor. Müzik Can Attila'nın. Koral bölümlerde özellikle güzel ve etkileyici bir çalışma, keşke biraz daha kısa olabilse bu bölümler.

pe cy

a

Antigone oyunu her şeyden önce çok ince ayrıntılarla çalışılmış, incelikle örülmüş o ölçüde de görkeme ulaşabilmiş büyük bir prodüksiyon olmayı başarmış bir yapım. Bir hanım yönetmenin elinden çıktığını anlayabileceğiniz şaşılası ayrıntıların tasarlandığı adeta görsel bir şölen. Bu başarılı görsellik bir anlamda oyunun metniyle çatışmaya giriyor ve belki de metni gölgeye itiyor. Metnin asla eskimeyen güzelim içeriği ve sanatsal ulaşımının önüne engel çıkarıyor mu acaba diyorum ama metnin sade sunumu ve içeriği seyirciye ulaşıyor sanırım. Bu, birbirlerinin yardımına koşabilecekken birbirleriyle çelişen durum belki oyunun hayli budanması ya da yönetmenin bulacağı başkaca çözümlerle halledilebilir.

ve yine sanırım bu tasarımda yönetmenin seçimi belirgin. Antreye girdiğiniz anda gerçekten antik bir ortamı duyumsatan estetik bir düzenlemeyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Hale Eren'in kostümlerine gelince daha çok Roma dönemi görkemi ve üslubu seçilmiş nedense. Oysa o çerçeve içinde Yunan zarafeti ve yalınlığı bir karşıtlık ve güzellik getirir ve de kuşkusuz doğrusu da bu olurdu.

Oyuna yönetmen tarafından "Tebai Üçlemesi"nden bazı eklemeler yapılmış. Koral bölümler başarıyla çözülmüş, gördüğüm kadarıyla çoğu eğitimli bir oyuncu kadrosuyla oynanıyor. Ayşe Emel Mesci'nin koreografisi, Can Attila'nın müziği, Semih Bayraktar'ın koro yöneticiliğiyle korolar ayrı bir değer olarak sahnede. Tek eleştirim yine uzunluğuna. Ciddi bir kısaltmayla vurup geçen ve diyeceğini diyen bir koral gösteri olabilir.

Oyunun çevre düzenlemesi Murat Gülmez'in. Sahne düzenlemesi, İrfan Şahinbaş sahnesinin sağladığı olanaklarla da zenginleştirilmiş. Orkestra çukuru, saray, savaş meydanı, saray önü gibi çeşitli mekanlar başarılı bir şekilde yerleştirilmiş. Bu mekanlar arası dolaşım seyirci ve oyuncu açısında kolayca kotarılmış. Seyirciyi antrede, savaş meydanında ölmüş askerlerin cesetleri, kan, vahşet karşılıyor... Savaş ve savaş sonrası yaşananların nasıl acımasız bir kıyama yol açtığını daha yolun başında anlatıyor seyirciye yönetmen... Girişten başlayarak sahne zemini organik kumla kaplanmış, oyuncuya bir başka düzlemde daha katkıda bulunan bir tasarım. Yalnız erken gelen seyirci için antrede geçirilen zaman bir hayli karanlık ve kanırtıcı. Oyun broşüründe dekor tasarımı olarak belirtilmiş ama doğru tanımlama çevre düzenlemesi olmalı bu oyun için sanırım

Sonuç olarak Antigone, Devlet Tiyatrosu'nun son yıllarda gördüğümüz (ve dönemin görülmesi gereken) en başarılı prodüksiyonu©


pe cy

a

İstanbul'un Orta Yeri Tiyatoro

> M. Sadık Aslankara

Bu dizinin başlığı "Son Seyirci" de olabilirdi, ama baktım, "son"la "sadık" arasında değişen pek bir şey yok sanki... İşte böyle başladı "Sadık Seyirci"nin serüveni. Bu başlık altındaki dizi yazılarımda, izlediğim oyunlar, bunların bende bıraktığı izlenimler, çağrışımlar, anımsamalar gelecek önünüze. Oyunları bir kez daha kurmaya girişeceğim sizinle. Böylece, Tiyatro... Tiyatro... 'nun çok değerli eleştirmenlerinin verimlemeleri dışında, bambaşka yazılar çıkacak ortaya... Umarım gevremiş simit gibi size de çıtır gelir bu yazılar... Eh, başlayalım artık, değil mi? Siz Hâlâ Annenizin Tiyatrosuna mı Gidiyorsunuz? Tiyatro Pera'dan izlediğim üçüncü oyun oldu Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedisi. İzlediğim öteki iki oyun Seyir Defteri / Julia (Nesrin Kazankaya), Dobrinja'da Düğün / Bir Günün Trilogyası (Kazankaya). Topluluğun dikkatimi çeken ilk yanı, oyunlarında dramaturgla çalışmaktaki inatçı tutumları. Anladığımca Şafak Eruyar, Tiyatro Pera'nın sürekli dramaturgu. Önceki oyunlarından Bir Çöküşün Güldürüsü (Coline Serreau / Çetin İpekkaya) dışında kalan tüm oyunların dramaturgluğunu Eruyar üstlenmiş çünkü. Bir tek andığım bu oyunda farklı bir dramaturgla çalışmış tiyatro: Gökhan Akçura.


Tiyatro Pera'nın yönetmeni de hep aynı: Nesrin Kazankaya. Üstelik yönetmiyor yalnız, yazıyor, çeviriyor, üstüne üstlük sahnelediği oyunların neredeyse tümünde oynuyor da. Toplulukta dikkatimi çeken bir yan da oyuna dökülen dış enerjiyle (oyuncunun bedensel, tekniğin mekanik, elektronik katkısı vb.) iç enerjinin (oyundaki düşünsel öz) büyük denge içinde kotarılıp sunuluşu. Topluluk alçakgönüllü bir salonda, ama bu salonu kendinin kılarak, bunu yüzde yüz olanaklı halde kullandığını göstererek olağanüstü sıcaklık da yayıyor bu arada. İşte Yanlışlıklar Komedisi, bütün bu özellikleri bir kez daha somutluyor gözümüzde. Yine Kazankaya'nın çevirip yönettiği oyunun, bir "gençlik oyunu" olarak, üstelik tiyatromuzun sevgili çocuğu Eren Uluergüver'in anısına sunuluşu, yapımı hem seçim, uygulayım bağlamında öne çıkarıyor hem de sunum olarak şıklık kazandırıyor ona. Yanlışlıklar Komedisi'nin gençlik oyunu olarak sunuluşuna bakmayın; yaşlı, genç herkes tat alarak izleyebilir oyunu. Yapımda Selçuk Üluergüven'in farklı kompozisyonuyla oyunda rol alışından kaynaklanan anlamsallığın da altını çizmiş olayım. Ama bir uyarı: Bunca yoğun çalışması Kazankaya'yı yıpratabilir. Yapılması gereken böyle bir yıpranmaya fırsat tanımadan dinlenmenin zamanlamasını yakalamak olabilir belki. (0212 245 44 60)

Nâzım Oyuncuları, yaptıkları açıklamada şöyle diyor: "Hayatın her alanındaki kültürel kirliliğe karşı set olmayı amaçlayan Nâzım Hikmet Kültür Merkezi bünyesinde kurulan 'Nâzım Oyuncuları' uzun soluklu olmayı ve çarpıcı değişik yaratılarla seyirci ile buluşmayı hedefliyor." Nasıl bir salonda izliyorsunuz Yolcu'yu? Yukarıdaki açıklamadan aktarıyorum yine: "... Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'ni bu tarih kokan binaya taşıdığımızda, çatıdaki küçük salon bizi sevince boğmuştu. 120 yıllık bir ilkokulun yaratıcılarının, çocuklar için -tavan arası da olsa- tiyatro salonu düşünmesi muhteşemdi." İşte bu tavan arası salonda, avuç içi sahnede izliyorsunuz Şakir Gürzumar'ın yönetiminde, Eylem Ş.Aydın'ın yönetmen yardımcılığında oyunu. Metin Coşkun, Orhan Aydın, Özlem Turhal, Bertan Dirikolu bu bakla büyüklüğündeki sahneyi ışıldatan dört oyuncusu Yolcu'nun. Hem Nâzım, hem de Nâzım Oyuncuları yalnız bırakılmamalı! (0216 414 22 39) Eskişehir'e Bir İki... Tiyatro Anadolu'nun geçen yıl üç oyununu izlemiştim arka arkaya. Bu yıl da şansım yardım etti, tiyatro mevsiminin ilk oyununu izleme fırsatı yakaladım bir yolum düştüğünde: Memet Baydur'dan Gökhan Soylu'nun yönettiği Yangın Yerinde Orkideler'i.

cy a

Antalya'nın Yirmilik Delikanlısı... Antalya'da ABT (Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu) tarafından sunulan Sinan Bayraktar'ın yazıp Mehmet Özgür'ün sahnelediği Definename'yi neredeyse tüm kadro, büyük tat alarak sergiliyor.

yapmaya girişirken Nâzım Oyuncuları, ustanın doğrudan oyununu seçmekle göz dolduruyor işin başında.

Yönetmen Özgür, oyunun "söylen" yanını öne çıkarmakla, bunu deşip kurcalamakla, ötesinde bu yönde geniş imge alanı yaratmakla iyi etmiş doğrusu. Yoksa oyun, olgunun alaysamalı çekiştirmesi biçiminde kalabilirdi ortada.

pe

Oyuncuların da yoğun emekleriyle oyunun uçuruluşuna katkı sağladıklarını belirteyim. Hani ne derler, takım oyunculuğu, işte öyle. Deneyimli oyuncu Cenap Aydınoğlu başta olmak üzere. Yolunuz Antalya'ya düştüğünde, gözünüzü, gönlünüzü Akdeniz, Toroslar, antik Pamfilya çekmesin yalnız, ABT'ye de uğrayın lütfen. Bilmez değilsiniz ya, yirmi yaşında her delikanlı kendine güven duymak ister. (0242 243 12 68) Orada Bir "Yolcu" Var Nâzım'da... Nâzım Oyuncuları, Nâzım Hikmet Kültür Merkezinde Nâzım Hikmet'in Yolcu'sunu sunuyor. Nasıl sevindim anlatamam. Hemen herkes Nâzım Hikmet'in şiirlerini sahne gereci

Kimselerin pek haberi yok, ama Tiyatro Anadolu önemli bir topluluk. Eskişehir dışında yaşayanların da onları tanımaya hakları var diye düşünüyorum kendi payıma. Gerçekten de gerek yorumlayış becerisi gerekse kurmaya çalıştıkları sahne plastiğindeki düzey, doğrusu ya dikkati çekiyor. Nitekim Polat Bilgin, Arif Pişkin, Aylin Aydoğdu, Süleyman Karaahmet, Nazan Yerli, Ümit Aydoğdu sahneye yakışmış, ötesinde yerleşmiş bir uyumla yorumluyorlar Yangın Yerinde Orkideler'i.

Eskişehir'e bir yolunuz düştüğünde demeyeceğim, düşürün yolunuzu, görün bakın, gençler, Tiyatro Anadolu'nun gençleri neler yapıyor? (0222 335 05 80/301) Evet, İstanbul'un da, Anadolu'nun da orta yeri "tiyatoro", ama biz Türkiye'nin orta yerindeki tiyatoroyla ilgileniyoruz daha çok. Yoksa bunca emek, bu kadar az seyirciyi hak etmiyor hiçbir biçimde ©


Tedirgin eden ya da etmesi gereken bir labirent:

pe

cy

a

"Ay Tedirginliği"

> Nurhan Tekerek > nurhant@uludag.edu.tr

Bir ilk bahar gecesinde, hikayelerinden, onları sayfa sayfa denize bırakarak kurtulmaya çalışan bir adamla, kuytu köşe cinayetlerinin seri katili kadın kıyıda bir araya gelir bir tuhaf rastlantıyla... Adeta "Bir bahar akşamı rastladım size. Sevinçli bir telaş içindeydiniz. Derinden bakınca gözlerinize. Neden başınızı öne eğdiniz?" şarkısına nazire yaparcasına... Ama bu rastlantı bir başka rastlantıdır. Öylesine tuhaf, gizemli, insanı tedirgin eden bir rastlantı! Adam'ın Kadın'da, Kadın'ın Adam'da yansımasının dile geldiği bir rastlantı belki de. Bildik kurgular-hikayeler anlatırlar birbirlerine oyun boyunca... Bir deniz kenarında, gecenin insanı tedirgin eden bir vaktinde, tedirgin bir ay ışığı altında, sorgularlar geçmişlerini, hayatlarını ve dünyayı. Arınırlar belki de kirlerinden bir deniz kıyısında. Kurtulurlar yüklerinden. Doğanın yeniden doğduğu, canlandığı bir bahar gecesinde arınırlar, yalnızca dalga seslerinin eşlik ettiği bir törensel hava içinde...Tedirginliği yavaş yavaş hükümsüz kılan konyaklarını yudumlayarak... Tedirgindir her ikisi de ve tedirgin ederler ya da etmeleri gerekir bizi de, her şeyin sıradanlaştığı, kanıksandığı, duyarsızlığın hüküm sürdüğü bu acınası dünyada...


Oyun, Adam'ın hikayelerini denize atarken rastladığı veya çağırdığı ya da çıkıp gelen bir suret-kahraman Kadın'la karşılaşması ve kendine-kadına anlattığı şu ilginç hikayeyle başlar, hikaye bir şehre dairdir: Bu şehrin bir giriş kapısı vardır. Adı; Tedirginler Kapısı'dır. Bu kapının sol tarafında hayatı tüm renkliliğiyle yaşayanlar (ya da çocuklar), sağ tarafında ise, pek çok şeyin farkında olan tuhaf rastlantılar kurgucuları (ya da yazarlar) yaşar. Şehrin bu giriş kapısından geçenler büyük bir tedirginlik duyarlar. Daha girişte böyle şeyler görürlerse, kim bilir içerde neler göreceklerini düşünerek tedirgin olurlar.

Hikaye kurgulayan Adam'ın çantasından bir konyak şişesi ve "iki kadeh" çıktığı noktada oyun yine Adam'ın (yazar'ın) gerçeğine doğru evriliyor. Şu sorular geliyor ardı ardına: Adam çantasında niye iki kadeh taşıyor? Kadın bir hikaye kahramanı mı? Kurmaca mı, gerçek mi? Adam nereden biliyor Kadın'ın geleceğini? Neden oyun boyunca içiliyor bundan sonra? Tedirginliği bertaraf etmek için mi? Yoksa yeni kurgular oluşturmak için mi? Boşalıp, arınmak için mi? Ölüme mi hazırlanıyor yoksa bu iki kişi? Bu arada sürekli, bir yandan eskiye özlem, bir yandan tekrarın yarattığı aynılaşmadan bıkkınlık dile getiriliyor. Öte yandan da "esas olanın" insanlar tarafından ötelenmesi karşısında yazmanın anlamsızlığı... "(...) ama bir yazar olarak fildişi kulemde kendime ait trajedilerim olmalı! Dünyada savaşlar oluyormuş, masum denilen insanlar öldürülüyormuş, yeni salgınlar ölüm üzerine ölüm getiriyormuş, herkes her şeyi diğerlerinden daha iyi biliyormuş, bana ne? (...) Aynı sözcükten herkes farklı anlamlar çıkarırken; milyonlarca sözcüğü peş peşe dizip, onların benzer şeyler anlamalarını sağlamak mümkün değilken, bu yazıların ne yararı var? " (Özen YULA, A.g.e., s: 26) diyen Adam tarafından günümüze ve yazarlara ironik bir gönderme yapılıyor. Bu kez yaşadığımız hayat ve yazma eyleminin işlevine dair bir gerçeklikten söz ediliyor. Alışkanlıklara, duyarsızlıklara, adaletsizliklere, tekrarlara,

cy a

İşte "tiyatro" da bu noktada başlıyor "Ay Tedirginliği"nde. Bizleri, yani seyircileri, sözü edilen bu şehre, "Tedirginler Kapısı"ndan buyur ediyor oyun. Tıpkı bir labirente veya korku tüneline girer gibi giriyor seyirci bu kapıdan içeri. Yani oyunun içine. Pek çok bildik, tipik hikaye kurgularıyla karşı karşıya kalıyor seyirci, kimi zaman Adam'ın, kimi zaman kadın'ın anlattığı. Pek çok soruyla birlikte şu önemli soru gündeme geliyor; Hangi kahraman gerçek, Adam mı, Kadın mı? Hikayelerini denize atan Adam'ı -Yazar olarak kabul edersek- Kadın bir surete, Kuytu Köşe Cinayetleri serisinin sanal bir eksen kahramanına, katil bir Kadın'a, Kadın'ın perspektifinden bakıldığında ise Yazar sanal bir kahramana dönüşüyor. Ancak oyun, bildik hikayelerini denize atarak şimdiye dek ürettiklerini sıfırlayan ve tekrarlardan bıkan bir Yazar'la başladığı için, gerçek olan Yazar'dan yana ağır basıyor gibi. Yazar yazdıklarından ve o geceye dek tekrarladığı şeylerden kurtulmak istiyor adeta sayfalarını denize bırakırken. Kadın gitmeye yelteniyor ama, Adam bırakmıyor bir türlü. Kadın Adam'ın (Yazar'ın) cinayet sözünden ürküyor. Oysa Adam sözle cinayeti kastediyor. Buna rağmen Kadın uzaklaşmak istiyor o mekandan. Çünkü Kadın'a göre; belli bir cani tipi yoktur, herkes cinayet işleyebilir. Tıpkı kendi gibi! Böylece kurgu yine bildik bir mecraya doğru sürükleniyor. Karşılıklı bir muhavereye dönüşen oyunda Kadın, Kuytu Köşe Cinayetleri'nin, çocukluğunda dedesi tarafından taciz edilmiş, belki de kurgusal bir eksen kahramanına dönüşüyor. Yani bildik gerilim-polisiye film senaryosunun tanıdık bir kahramanına.

nerede ve nasıl başlıyor, nerede bitiyor? Hangi kahraman sanal veya suret ya da gerçek? Adam (Yazar) mı, Kadın (Katil) mı? Ya da hangisi hikaye kurgulayan? Ya da tuhaf rastlantıların müsebbibi? Yoksa bildik ve tekrarlanan hikayeleri yaşayan bizlerin bir yansıması mı Adam veya Kadın? Nitekim karşılıklı hikaye kurarlarken Adam, kurguladığı hikayelerden birinde bir başka Adam'ın -aslında kendini imliyor- bir kitap yazdığından söz ediyor; Ödeşmeler Kitabı. Başkaları okusun diye yazılan bir kitap değil bu; "Çünkü biliyor ki, okunan her kitap değişiyor. Herkes kendince okuyor kitapları. Adam, kendine ait bir şeyleri unutmamak için, kendi kendinde tutmak için, ödeşmek için yazıyor. O kitabın basılmasını istemiyor ki. Gerektiği için yazıyor..." (Özen YULA, Toplu Oyunları I, MitosBoyut Yay., İst. 1996, s: 14) diyor Kadın'a.

pe

Oyunda çok katmanlı bir tedirginlik duygusu hakim, yazarın istediği gibi. Bu katmanlar şöyle açılabilir: - Seyircinin, oyuna ya da Adam'ın başlangıçta anlattığı kurguya, yani şehrin kapısından girerken ve girdikten sonra, oyun boyunca süren, soruların yanıtlarını bulamamasından kaynaklanan tedirginliği. Tabii ki tiyatroya "oyun" seyretmek için gelenler için geçerli bu söylediğim. (Bir de entelektüel(!), tiyatrosuz yapamadığını ifade eden, sözde sanat sever ve de aktör sever(!) bir seyirci kesimi var onları kastetmiyorum. Çünkü onlar tiyatrocuları sohbetlerine çerez yapıyorlar. Ve oyunla, anlatmak istenenle ilgilendiklerini hiç sanmıyorum. Ne yazık ki ben oyunu izlerken böylelerinden vardı küçük salonda. Ne seyrettiğini bilmeden yapış yapış bir duygusallıkla ağlayanlar ya da asla kendinin erişemeyeceği bir mertebede, hayranlıkla oyuncuları izleyen, müptela izlenimini vermeye çalışan hanımefendiler(!) ve beyefendiler(!). Onları kastetmiyorum !!!...) - Oyun kişilerinin sürekli hikaye kurgularıyla anlaşmasından, düş (soyut)-gerçek (somut) arasında gidip gelmesinden ve onları tam olarak tanımlayamamaktan kaynaklanan tedirginlik. - Gerçeklik düzleminde veya doğada var(mış) gibi görünen "tekrar"ın, aslında olmadığını belirten söylemin en önemli göstergesi olan doğanın tedirginliği (zaten mevsim bahardır ve bu çok doğaldır) ya da oyuna da adım veren ay tedirginliği. Yazar Özen Yula bu çok katmanlı tedirginliği oyun boyunca yaşatıyor okuyucusuna ve seyircisine. Nitekim genel prova aşamasında yönetmen ve oyuncularla yaptığımız dramaturgiye ilişkin sohbetimizde bu çok katmanlı tedirginliği hepimiz yaşadık. Düş ya da kurgu-gerçek, soyut-somut... Oyunda


tedirginliğin getirdiği "sorgulama" yerini, kimi zaman seyirciyi ağlatan -aslında neden ağladıklarını da sorguladıklarını sanmıyorum. Sanırım dedesinin tecavüz ettiği gerçeğiyle yüz yüze gelen Kadın'ın durumuna üzülüyorlar !melodramatik ve klişe bir atmosfere bırakıyor. Ayrıca denize, yani seyircinin hemen önüne konulan minderlerin üzerine atılan hikaye sayfaları o yaratılmak istenen gerçeklik duygusunu hafifletiyor, inandırıcılığı yok ediyor. Tedirginlik duygusu yaratan ve sonlu-sonsuz, sanal-gerçek, sınırlı-sınırsız ikilemini hem seyirci, hem de oyun kişileri bağlamında yaşatabilecek, sonsuzluk ve boşluk duygusu veren soyut bir uzamın içinde ve daha büyük bir sahnede sergilenmesini yeğlerdim oyunun. Ayrıca deniz neden seyirci tarafında onu anlayamadım. Bu hem yönetmenin yaratmak istediği gerçeklik duygusunu bozuyor -çünkü hikayeler, çanta, bardak vs. sahnenin altında ve hemen seyircinin dibindeki minderlerin üzerine adeta bırakılıyor! Ve doğal olarak inandırıcılığı yok ediyor!- hem de yorum açısından kafa karıştırıyor! Çünkü Adam anlamsız bulduğu hikayelerini ve eşyalarını denize fırlatarak bir tür arınma yaşıyor. Sonsuz ve bomboş bir uzamda yalnızca Ay'ın merkezde olduğu -belki de bir biçimde onun da tedirginliğini gösteren ya da imleyen- bir tasarım ve yaratacağı tedirginlik oyunun amacına daha iyi hizmet ettiği gibi, çok önemli bir gösterge olan oyunun ismi; "Ay Tedirginliği"yle de örtüşecekti. Oyun boyunca ağırlıklı olarak fonda duyduğumuz Udi Ertan Ürevül'den alınan Klasik Türk Musikisi de oyunun hedeflediği tedirginlikle örtüşmeyen, tersine insanı geçmişe götüren, nostaljik ve hoş duygular uyandıran -oysa geçmişteki Dede Kadın'a tecavüz etmiş ve Kadın bu nedenle Kuytu Köşe Cinayetlerini işliyor.- bir efektti. Adam'la Kadın içkilerini yudumlayıp, hikayelerini anlattıkları bir anda, birbirleriyle dans ettikleri yerde de yine efektten tango sesi geliyor. Oysa onlar müziğin sesini içlerinde hissederek dans ediyorlar. Çünkü bir başka kurgunun içindeler o anda. Yine gerçeklik kaygısıyla kullanılan bu müzik onların kurgularını bozan bir öğeye dönüşmüş oyunda.

pe

cy

a

paylaşım kavgasına, sıradanlığa eleştiri getiriliyor. Her birimizin hikayelerinden söz ediliyor. Ve oyunun sonunda Adam'ın hikayesiyle Kadın'ın hikayesi "cinayet" noktasında kesişiyor. Bu kesişme noktasında Adam'ın eleştirdiği "farklı algılama" devreye giriyor. Adam, bildik Kuytu Köşe Cinayetleri'nden yola çıkarak, kurgusal bağlamda yarattığı Adam'ı, yani kendini -karısını öldürmek zorunda kaldığı için- öldürmesini istiyor Kadın'dan. Bunu istiyor, çünkü Kadın'ın yaşlı adamları sırayla rahatlıkla öldürdüğü için -dedesinin çocukluğunda Kadın'a tecavüz etmesinden ötürükendini de rahatlıkla öldürebileceği sanısına kapılıyor. Ama Adam'ın sanısının tersine Kadın "kendini" öldürüyor ve cinayetler serisini bitiriyor böylece. "Beklenmedik" ve sarsıcı bir finalle... Adam'ın beklediğinin tersine bir finalle seriyi tamamlıyor Kadın. Tuhaf Rastlantılar Kurgusu içinde Tedirginler Kapısı'ndan geçerken. Bir şeylerin ters gittiğinin farkına vardıklarında "beklenmedik" olanı gerçekleştiriyorlar böylece. Karşımıza iki farklı bakış açısı çıkıyor bu noktada da; Birincisi; Kadın, Adam-Yazar'ın bıktığı o bildik Kuytu Köşe Cinayetleri serisinin eksen kahramanıdır. Yazar'ın kendiyle, hikayeleriyle, hayatıyla, dünyayla hesaplaşırken kurguladığı klişe hikaye kahramanı. İkincisi; Kadın çocukluğunda, farkına varmadan yaşadığı ensest bir ilişkiden ötürü yaşlı adamları rahatlıkla öldüren bir seri katildir ve hesaplaşmasını -sureti- Adam aracılığıyla yapar ve kendini öldürür. Bursa Devlet Tiyatrosu oyuna, Kadın'ı merkeze koyarak ve onun küçüklüğünde yaşadığı tecavüzden yola çıkarak yaklaşmış. Bu yüzden de oyun boyunca, Kadın'ın dedesini ve geçmişteki olayı anımsatan ud'la yapılan müzik fonda devam ediyor. Böylece oyunu, Adam'ın sürekli eleştirdiği klişe Kuytu Köşe Cinayetleri ve bu cinayetlerin sorumlusu Kadın'ın perspektifinden anlatmış. Oysa oyun Adam'ın yazdıklarını teker teker denize atmasıyla ve hemen ardından Tedirginler Kapısı Şehri Hikayesi'yle başlıyor. Buradaki tedirginlik ya da Adam'ın tedirginliği veya seyircide de uyandırılmak istenen tedirginlik "tekrarlardan ve klişelerden bıkkınlığın" verdiği bir tedirginlik olmalı. Çünkü Adam sayfaları teker teker fırlatırken denize şunları söylüyor: "Her hikaye biter... Hikayenin sonu başında bellidir ve başladığı an bitmiştir hikaye... Bütün bu saçmalıklar onun için mi yazıldı?" Yine aynı nedenle, yani tekrarı çağrıştıran nedenle, Özen Yula Adam'la Kadın'ın 50'li yılların modasını anımsatacak biçimde giydirilmesini, dekor ve aksesuvarların da o yıllara gönderme yapmasını öneriyor metninde. Oyunun başından sonuna gerçek-kurgu, gerçek-sûret, soyutsomut, sonlu-sonsuz, düş-yaşam, sınırlı-smırsız gelgitleri yaşanıyor. Zaten kanımca Özen Yula'nın amaçladığı da bu. Farklı algılamalara olanak sağlayarak; "O halde gerçek ne, hangisi?" gibi pek çok soruyu, kolaycılığa kaçmadan sordurarak "tedirginlik" duygusu yaratmak. Ya da seyirciyi gerçek-kurmaca ikileminin oluşturduğu labirente sokarak iz sürmesini sağlamak. Böylece onu tedirgin etmek! Bunu da başarmış Yula.

Oysa, Bursa Devlet Tiyatrosu'nun oyununda bu sorgulamayatedirginliğe olanak sağlamayan, çevreyi sınırlayan ve gerçeklik kaygısıyla oluşturulmuş bir mekanın içine yerleştirilmiş Adam'la Kadın. Oyun Feraizcizade Oda Tiyatrosu'nun küçük sahnesinde sergileniyor. Seyirciyle burun buruna oynanan oyunda, gerçeklik duygusu veren ahşap bir kulübe duvarı -nedenini anlayamadığım biçimde tek tük yeşil yapma sarmaşıkla süslenmiş- ve yine ahşap bir iskele görüntüsüne, Kadın'ın, dedesini ve geçmişteki tacizi imlemek için koyulan udla çalınan müzik eşlik ediyor. Gerçeklik duygusu yaratma kaygısının sonucu gerçekleştirilen böylesine sınırlandırılmış ve somut bir dekorun oyunla örtüşmediğini düşünüyorum. Çünkü oyun adeta seyirciyi bir labirentin veya belki de bir kara deliğin içine sokuyor. Adam'ın deyişiyle Tedirginler Kapısı'ndan içeriye... Böyle bir dekorla oyun boyunca süren ikilemlerin, gelgitlerin yaratması gereken "tedirginlik" ve

Oyunda yazar 50'li yılların modasını öneriyor oyuncuların giysileri için. Özellikle de Adam için şık bir takım elbise öneriyor. Çünkü o gece Adam için adeta ritüelistik bir gecedir ve ölüme hazırlanmaktadır Adam. İster hikaye kahramanı Kadın aracılığıyla, ister rastlantısal olarak karşılaştığı seri cinayetler işleyen gerçek Kadın aracılığıyla. Konyak ve kadehler de o yüzden bu ritüelistik gecenin tamamlayıcı öğeleridir. Ancak Bursa'nın oyununda, biraz da pejmürde ve özensiz bir biçimde, dahası yaza yaklaşmış bir bahar gecesinde paltolu ve içinde günümüze uygun bir takım elbise giymiş bir Adam gördük. Adam'ın çantası için dahi "eski model bir çanta" vurgusu yapılıyor. Oysa oyunda kullanılan çanta öyle değildi. Kadın'ın giysilerinde de 50'li yılların modasını çağrıştıran bir yan -kadının saç tuvaleti ve eteğindeki, onu rüküşleştiren farbelanın ötesinde- yoktu. Kostümler çok daha özenli ve ayrıntılı düşünülmeliydi. Kuşkusuz, oyunun genelinde zaten var olan tedirginliği yaratmak için çaba gösteriyor oyuncular. Adam'ı oynayan Kemal Okur ve özellikle Kadın'ı oynayan Ayşegül Günay Demir. Ancak oyun gerçekçi bir mecraya çekildiği için geçmişinde, farkında olmadan dedesiyle ensest bir ilişki yaşayan Kadın'ın kuytu köşe cinayetleri ve bunun Adam aracılığıyla sorgulanması- oyuncuların tedirginliği bir polisiyegerilim kurgusuna hizmet ediyor doğal olarak. Ay Tedirginliği sonuç olarak gerçekten insanı tedirgin eden ve kurguyla-gerçeğin iç içe geçtiği gerek seyirci, gerek uygulayıcılar açısından oldukça zorlayıcı bir metin. Adeta insanı bir labirentin içine sokan, o labirentin içinde iz sürmenin, yol bulmanın, ya da bulamamanın keyfini de yaşatan bir oyun. Bu bağlamda yazar-yönetmen-oyuncu ve de kuşkusuz seyirci işbirliğini gerektiriyor belki de ©


Yeni Kuşak Tiyatro'da, Harold Pinter'den iki kısa oyun...

Bugün Ölmek Yasak Değil! Küller Küllere...& Bir de Yolculuk Tiyatro: Yenikuşak Tiyatro Yazan: Harold Pinter Çeviren-Yöneten: Mehmet Ergen Sahne ve Giysi Tasarımı: Barış Dinçel Işık Tasarım: Yakup Çartık Müzik: Çiğdem Borucu Oyuncular: Esra Bezen Bilgin, Cengiz Bozkurt, Evren Kardeş, Serhat Tutumluer, Evren Kardeş, Yiğit Yılmaz.

> Yunus Işık Yeni Kuşak Tiyatro, Harold Pinter'den iki kısa oyun sahneliyor: "Bir De Yolluk" ve "Küller Küllere". Arasız sahnelenecek olan bu iki politik oyun, Mehmet Ergen yönetimi ve çevirisiyle pazar günleri Akbank Sanatta. Gözyaşını kille karıştırıp ilk insanın bedenine biçim ve yaşam veren Prometheus, insanların elinden alınan ateşi, bir kamış içinde saklayarak yeryüzüne tekrar getirir. Zeus, insanlara yapılan bu yardıma öfkelenir, Prometheus'u bir kayaya zincirletir ve karaciğerini bir kartala yedirterek O'nu cezalandırır.

a

Harold Pinter'in, Arthur Miller ile Türkiye'yi ziyaret ettikten sonra yazdığı "Bir De Yolluk", o günlerin Türkiye'sinden ve bugünün dünyasından izler taşıyor. Demir parmaklıklı pencereleri ve koyu renkli duvarları olan yan aydınlık bir oda. Burası, Pinter'in ilk oyunlarında görülen sıcak, güvenli, sığınılabilecek bir oda değil. Işık, odanın ortasındaki ahşap sandalyede oturan Victor'u bütün gücüyle aydınlatıyor. Victor, Nicky ve Gila 'nın sırayla sorgulandıkları odadayız. Nicolas baş ve serçe parmağını Viktor'un gözlerinin önünde sallayarak konuşmaya başlıyor. Victor'un evinden, evindeki kitaplarından, eşinden ve çocuğundan bahsediyor . Bu tek yönlü bir konuşma.

cy

Kararma ve kapı sesi. Büyüdüğünde asker olmak ister misin? Nicky: Ürkek. Kararma ve kapı sesi. Kaç kez tecavüze uğradın? Gila: Suskun. Kararma ve kapı sesi. Victor: Oğlum! Tanrının sesinin kendinde vücut bulduğunu söyleyerek Hermesleşen Nicolas'ın görevi sorgulama yapmak değil. Öğrenmek istediği hiçbir şey yok. O, işkence görerek bedenen çöken kişileri ruhsal olarak da çökertmek, yıldırmak için konuşuyor. Dün mamak cezaevi, ziverbey köşkü, bugün ebu garip, guantanamo üssü yada cia'nın sorgulama uçakları. Zeus'un kartalı hala insanlığın ciğerinde!

pe

Dekor, penceresi bahçeye bakan oturma odasına dönüşüyor. Devlin ile Rebecca'nın evindeyiz. Rebecca, yumruğunu öptüğü bir adamdan bahsediyor. Adam ona taparmış. Devlin, adamın fiziksel özelliklerini bilmek istiyor. Rebecca, adamın çok önemli biri olduğunu söylüyor. Onunla bir fabrikaya gitmişler. Orada bir çok insan varmış. Hepsi de o adama çok saygı duyuyorlarmış. Geriliyorum, çok kaygılıyım ama nedenini anlayamıyorum. Fabrika çok nemliymiş. Rebecca, fabrikada tuvalet aramış ama bulamamış. Bu adam aynı zamanda insanların trenle yolculuk yapmasını sağlayan bir seyahat şirketinde çalışıyormuş. Çığlık atan annelerin elinden çocuklarını çekip alıyormuş. Tren düdüğünü ve annelerin çığlıklarını duyuyoruz. Devlin ve Rebecca'nın oturdukları oda, demir parmaklıklı pencereleri ve koyu rengiyle bir yük treninin yarı aydınlık vagonu oluyor. Vagonun solundan bir pencere açılıyor. Birlikte dışarı bakıyoruz. Rebecca, Dorsetteyken bavullarıyla sahilden ormana doğru yürüyen insanlar gördüğünü söylüyor. Devlin, "ben yaşamadım Dorsette ve sen de yaşamadın" diyor. Rebecca'nın, hiç yaşamadığı olayları yaşamış gibi hissetmesine neden olan bir hastalığı var. Devlin, ona yardım etmeye çalışıyor. Vagonun sağından bir pencere açılıyor. Bir kez daha dışarı bakıyoruz. Rebecca, yıldızların aydınlattığı bir gecede, yaşlı bir adamla küçük bir çocuk görüyor. Bavullarını sürüyerek götürüyorlar. Bir kadının bebeği elinden alnııyor. Rebecca bebeğine şalından kundak yapıyor. Bebeği kimse görmemişken bebek ağlıyor. O adam, Rebecca'nın bebeğini de çekip alıyor. Pencereler kapanıyor. Tren düdüğünü ve annelerin çığlıklarını yeniden duyuyoruz. Hepimiz bir yük treninin vagonunda toplama kampına doğru gidiyoruz. Auschwitz, Ruanda, Darfur... Hasta olan Rebecca mıydı? Barış Dinçel'in, oyunlar arası geçişi yumuşatan dekor tasarımı, farklı algılamalara olanak sağlıyor. Mehmet Ergen, Harold Pinter'den seçtiği bu iki kısa oyun ile bizlere, bir kişi ve yakın çevresini etkileyen kıyımın, sonucunda bir çok insanın ölebileceği kitlesel bir cinnetin de başlangıcı olabileceğini söylüyor. Tiyatroda gülme refleksinizden kurtulun ve bu oyunları sürekli tökezleyen insanlık için seyredin. Unutmayın her an bu oyunlardan biri sizin için gerçek olabilir. Nasıl mı anlayacaksınız: Bir kapının önünde beklerken yüzünü biraz sonra göreceğiniz birinin şöyle dediğini duyacaksınız. "Onu içeri getirin!"© *Yunus Işık: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü öğrencisi


Fotoğrafların

Dili

pe cy a

BizimTiyatro 25.Yılında

Zafer Diper


Bizim Tiyatro 25 Yaşında

Zafer Diper'in 1981 yılında kurduğu Bizim Tiyatro, bu yıl yirmi beşinci yılında. Diper, Tiyatroya 1963'te Beşiktaş CHP Gençlik Kolu'nda başlayan Diper; lise, üniversite yıllarında ve Halkevi'nde tiyatroyu sürdürdü. Bu dönemlerde, "Kentin Korosu", "Gitgel Dolap", "Ay Doğarken", "Ağzı Çiçekli Adam", "Kapıların Dışında", "Woyzeck" gibi oyunları yönetti ya da oynadı. 1978'de Ortaoyuncular'ın ilk kuruluş kadrosunda yer aldı ve Ferhan Şensoy'un "Şahlan da Vururlar" adlı oyununda Şah'ı üç yüz yetmiş beş kez oynadı. 1981 Kasım'ında, Üsküdar Sunar Tiyatrosu'nda "toplumcu-eytişimsel bir yaklaşımla sanatsal etkinlikler üretebilmek"

pe cy a

amacıyla Bizim Tiyatro'yu kurdu.

"Hamlet", "Kükreyen Fare", "Kurtuluştan Sonra", "Nâzım", "Halkın Ekmeği", "Suikast", "Örümcek Kadının Öpücüğü", "Boğulma ya da Woyzeck", "Dava", "Şeytanistan", "Ölümsüz Şarkı", "Devrimi Çok Sevmiştik", "Yitik", "Çölde Yarış", "Hoş Geldin Bebek", "Mavileşme", "Talan", "Kafa Kağıdı", "Ölüm Uykudaydı", "Yargı" isimli oyunların yanı sıra "Nasreddin Hoca ve Eşeği", "Al Gülüm Ver Gülüm", "Cüce Dev", "Mutlu Prens", "Keloğlan", "Masalistan", "Az Gittik Uz Gittik", "Ormanda Hırgür", "Aç Gözünü Açarlar Gözünü", "Tılsımlı Ağaç", "Kralın Soytarısı", "Sır Küpü", "Yaşasın Umut", "Barış Ülkesi" isimli çocuk oyunlarını sahneledi.

Bizim Tiyatro, Barry Collins'in "Yargı" isimli oyununu yirmi yıldır sahneliyor. 16 Nisan 1986 tarihinde ilk kez Üsküdar Sunar Tiyatrosu'nda


sahnelenen oyunda Diper, Yüzbaşı Andrei Vukhov'u yıldır oynuyor. Oyun, 2. Dünya Savaşı'nda esir alınan ve yiyeceksiz, susuz, çıplak bırakılan yedi Sovyet askerinin yaşam savaşını anlatıyor. Aç kalan askerler, esaretlerinin on birinci gününde içlerinden birini yemek için kura çekerler. Kurtarıldıkları altmışıncı günde sadece iki kişi hayattadır: bilincini yitirmiş binbaşı Rubin ve ve yüzbaşı Vukhov. Oyun, Vukhov'un başlarından geçenleri askeri heyete rapor ederek hakkında verilecek yargıyı bekleme sürecidir.

Tiyatronun 2004-2005 sezonunda sahnelemeye başladığı "Kafa Kağıdı" isimli oyun, "Yargı" ile birlikte bu sezonun oyunları arasında. Zafer Diper'in

düzenlemesi Canan Karakadı'ya, ışığı Ersin Kızılkaya'ya, müziği Süreyya Karaduman'a ait. Oyunda Nazan Diper, Aslı Taşoğlu, Zafer Diper, Gül Seda Küçük, Behçet İlhan ve Ekin Kement rol alıyor. Oyun bu sezon, Anadolu turnesine

pe

çıkacak.

cy a

oyunlaştırıp yönettiği oyunun sahne

Bizim Tiyatro'da sadece tiyatro gösterimleri yapılmadı 25 yıl boyunca. Müzik dinletileri,

söyleşiler, şiir günleri, önemli

tiyatro insanlarını anma günleri, oyunculuk atölyeleri de gerçekleştirildi.

Bizim Tiyatro, Türkiye'nin birçok il ve ilçesinde sahneledi oyunlarını. Yurtdışında; İngiltere (Londra), Danimarka (Kopenhag), Almanya (Berlin, Bielefeld, Hamburg, Dortmund, Duisburg, Köln, Nurenberg, Stuttgart, Ulm), Fransa (Paris, Mülhause), Hollanda (Den Haag), Avusturya (İnnsbruck, Linz,


Viyana), İsviçre (Zürih, St.Gallen, Basel, Lozan, Bern), Avustralya (Sydney, Melbourne), Kıbrıs (Lefkoşe, Magosa), Belçika (Gent), Kanada'da oynadı.

Ve şimdi, kuruluşunun 25. yılında Özkıyım isimli oyunu sahneliyor. Farklı kaynaklardan yararlanarak Zafer Diper'in oyunlaştırdığıyönettiği ve oynadığı, Yönetmen Yardımcılıkları'nı Aslı Taşoğlu Figen Şamlı - Hakan Bulut - Sevil Akkel üstleniyor. Çeşitli film ve belgesellerden alıntılayarak Film Kurgusu'nu Behçet İlhan'ın gerçekleştirdiği, Film GösterimiMüzik Yönetimi'ni Nazan Diper'in, Işık Yönetimi'ni Süreyya Karaduman - Serhat Şahin'ın üstlendiği Özkıyım adlı oyunu, 09 Şubat 2006 gününden başlayarak, Kadıköy Barış Manço

pe cy

a

Kültür Merkezi'nde sahneleyecek. Bizim Tiyatro'nun yirmi beşinci yılında - uzun bir süredir üzerinde çalıştığı, Zafer Diper'in oynadığı tek kişilik oyun kahramanı Karl Schmit Berlin'de doğuyor. Çocukluğunu ve ilk gençliğini bu kentte geçirirken, 68 kuşağının tanığı oluyor, düşünsel temellerini bu dönemde oluşturuyor. Bir eylemde tutuklanıyor, işkenceler görüyor ve bir süre hapiste yattıktan sonra, özgürlüğüne kavuşuyor. Daha sonra dünyanın dört bir yanını dolaşıp belgesel filmler çekiyor. Ama çekeceği son filmin konusu kendisi oluyor. Yaşadığı tarihsel süreci, filmlerden - belgesellerden kurgulayarak anlatmayı, geriye bir veda kaseti bırakarak, kendine kıymayı düşünüyor. Bunu yapmayı amaçlarken de, özkıyımın tarihçesine girmeyi, yüzyılın diğer tanıklarına da rol vermeyi tasarlıyor: Debord'a, Gary'e, Amery'e, Baader-Meinhof'a, Vietnamlı Kız'a, Strauss'a, Feda'ya, vd..


Kulak kabartmak gerek...

pe cy

a

"içerdekiler"

> Ragıp Ertuğrul > ragipertugrul@tiyatrodergisi.com.tr

Türk tiyatrosunun yazınsal anlamda köşe taşlarından biri olan Melih Cevdet Anday'ın "İçerdekiler" adlı oyunu Türkiye'de demokrasinin gelişim evreleri içinde birçok kez rastladığımız bir durumu ele alması ve bu durumu bireyin ahlaki sorunsalı ile karşılaştırması bakımından özel bir öneme sahip. Bir öğretmen, mevcut iktidarın söylemine karşı bir bildiri dağıttığı gerekçesiyle tutuklanır. Onu yüzlerce meslektaşından, akranından, arkadaşından ayıran bir özellik yoktur üstelik. Bir iddia vardır ve bu iddianın "gerçek" olması istenmektedir: Planlanan bir gerçeklik. Günümüzde de benzer sisteme yakından yani bize gösterdiği ölçüde basından tanık olduğumuz üzere niyet bellidir ama açığa vurulmaması için özen gösterilmektedir. Akıbet ise bilinmektedir niyet sahipleri ve biz seyirciler tarafından. Oyunda tutuklu kendisini muhatap kabul eden tek kişiye yani komisere sorar: "Gerçeği aramak niyetinde miyiz?" Komiser elbette gerçeği aramaktadır, kendi gerçeğini. Onları rahatsız etmeyecek gerçeği... İktidarı sarsmayacak gerçeği... Onları kahramanlaştıracak gerçeği... Ülkü birliği içinde yoğrulmuşların onlarla gurur duyması için vesile yaratacak gerçeği aramak niyetindedir komiser...


Akıbet bilinmektedir dedik ya aslında bizler tarafından. Bu anlamda seyirci sadece tiyatroda yoktur. Hayatta da seyirci rolünü üzerimize yakıştırmışız ve mal bulmuş mağribi misali bu rolden sıyrılmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Tutukluya göre de dışarıdakilerin bütün işi gücü kaçıp saklanmaktır. Peki ama neden ve kimden saklanıyoruz? Şimdi gelelim oyunun ikinci bölümünde ilk bölümdeki sorgulama ve ahlaki sorumlulukla ilişkilendirilen konuya. Komiser, tutukluya bir yıla yakın zamandır görmediği karısıyla baş başa görüşebileceğini, ama bunu karısına açık açık belirtmemesi gerektiğini söylemiştir. Tutuklu, bir hafta boyunca büyük bir arzu ve heyecanla, yüzünü bile unutmaya başladığı karısının geleceği saati beklemiştir. Ancak karısı rahatsız olduğundan, kocasının paraya ihtiyacı olabileceği düşüncesiyle yerine baldızını göndermiştir. Tutuklu karısı yerine karşısında baldızını gördüğünde şaşırır, umutsuzluğa düşüp heyecanını kaybeder ve daha sonra da hiddetlenir. Bu hiddeti getiren aslında yalnızlık, korku, çaresizliktir. Karısı ile yapmayı hayal ettiği birlikteliği baldızı ile gerçekleştirme isteği, oyunun psikolojik boyuta geçiş noktasıdır. Bireyin ahlaki bağımsızlığının sının nerede başlıyor? Eğer paradan başka bir amaç uğruna sunuluyorsa beden, bu durum diğeriyle bir tutulabilir mi? "Razı olmadığı işleri yapan herkes orospu mudur?" diye soruyor tutuklu baldızına. Yani eğer kendisiyle yatarsa bu şekilde adlandırılmayacağım ifade ediyor. Bizler de seyirci olarak kimin haklı olabileceğini veya bu şartlar altında mazur görülebileceğini düşünmeye başlıyoruz.

pe

cy a

Murat Karasu'nun sahneye koyuşunda bu iki boyut tam olarak ortaya çıkamıyor. Sorgulama, rollerin sık değiştiği birer 'one man show'a dönüşüyor. Komiser ve tutuklu arasındaki iletişim kopukluklar taşıyor. Komiser rolündeki Şafak Karali'nin ses tonundaki sürekli değişme, hareketlilik, bazen abartılı bazen doğala yaklaşan mimikler, karakterin tam oturmadığının göstergesi. Karali, amirlerinin üzerindeki baskısını, sorumluluğunun yarattığı stresi, sabırsızlığını hissettirmek için sürekli ve gereksiz hareketler sergiliyor. Sigarayı yakmadan önce kalem gibi elinde çevirmesi, çakmağı yakıp söndürmesi, ilk defa gördüğüm bir oyalanma

yöntemi olarak pencere tellerinin arasından leblebi fırlatması gibi mizansenlerle karakterin tutarlılığını zedeliyor. Komiser, ikinci perdenin sonunda, dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına rağmen üstü ve şemsiyesi kuru olarak bürosuna girdi. Emin Gürsoy, sahneye ilk girdiği andan itibaren tedirgin, asabi, yıpranmış ve doğrularından ödün vermeyen öğretmen karakterini yansıtmayı başarıyor. Ancak, yine Gürsoy'un mimiklerinde de zaman zaman aşırılıklar, abartılar var ve bunlar inandırıcılığı azaltıyor. Baldızı oynayan Betül Çobanoğlu, nedendir bilinmez ilk karşılaşma anından itibaren eniştesinin yüzüne bakmaktan alıkoyuyor kendini. Çobanoğlu'nun sergilediği tedirgin, ürkek duruş ve belirsizlik içinde dolanan bakışlar, dramatik oyunculuğun kimi zaman başvurulan temel öğelerinden olsa da süreklilik halinde kanıksama yaratıyor. İşte bu nedenle, baldızın eniştesi üzerine ihtirasla, çaresizce ve umutsuzca atıldığı andan sonraki yaklaşımında olması gereken değişim ortaya çıkmıyor. Sahnenin her noktası bütün oyuncular tarafından tavaf ediliyor ki bu haddinden fazla bir dinamizm yaratıyor. Komiser dışında ne tutuklunun ne de baldızının komiserin bürosunda (izin verilmiş olsa dahi) bu kadar hareket serbestliği sergilemeleri mümkün değildir. Efter Tunç'un dekor tasarımı son derece başarılı. Kasvetli, eski, ama işlevini korumaya devam eden emniyet bürosu, gerçekçi bir yaklaşımla tasarlanmış. Cafer Yiğiter'in ışık tasarımı da genelde iyi olmakla beraber, pencereden gelen ışığın zamansız hafifleyip güçlenmesi anlamsızlık yaratıyordu. Oyunun başında ve ortasında açılan dalga boyu ayarlanmamış veya hava münasebetiyle cızırtılı çalan radyonun, bir kayıt cihazını mı gizlediğini, iletişimsizliği ve anlaşılmazlığı mı çağrıştırdığını, yoksa sadece seyircinin sinir tellerini gererek oyunun gerilimine mi hazırladığını açıkçası karar veremedim. Bir simge olarak ortaya konulmuş ise de bu seyirciye ulaşmıyor. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolar'ının "İçerdekiler" oyunu gibi yüklü içerikli bir metnin, doğru atmosfer yaratılarak, duygu yoğun bir emek sarfedilerek sahnelenmesi, en azından göz ardı edilmemesi gerektiğine işaret ediyor©


İkide iki - Tiyatro dot'un yeni başarılı yapımı: Çağdaş İngiliz "in-yer-face" akımının bir diğer örneği olan

pe

cy

a

"Aşk ve Anlayış

"

> Robert Schild > robertschild@tiyatrodergisi.com.tr

2005/2006 sezonunun "tiyatro olayı" dot'dur, hiç kuşkusuz... Bu yenilikçi ve üretken topluluğun ilk yapımı olan "Frozen/Donmuş"un hemen ardından, Beyoğlu Mısır Apartmanı 4. katındaki ilginç sahne düzenini 180 derece çevirerek sergilemeye başladığı ikinci oyunuyla, tiyatroseverlerine gene değişik tatlar sunuluyor. "Leenane'in Güzellik Kraliçesi" oyunuyla İstanbul Devlet Tiyatroları'nın başlattığı, Kenterler'de süren ve bu yıl dot'un da devraldığı "in-yer-face" türü tiyatro, bu sahneye çok yakıştı! Nedeni ise, izleyicilerin oyuncular ile neredeyse dirsek teması kurabilecek düzeyde oturmaları ve böylece, her yönüyle kışkırtıcı (agresif/provokatif) olmaya özenen bu yeni akımın ana amacına uygun bir konumda bulunmaları: izleyiciyi, oyuncu ile özdeşleştirmek, tepkilerini kurcalamak ve onu eyleme yöneltmek, sahnede olup bitenlere el atmaya kalkışacak derecede etkilenmek... 1950'lerin İngiltere sahne yaşamında J.Osborne ve A.Wesker gibi "öfkeli genç adamlar"ın başlattığı devrimci "angry young men" tiyatro ekolü gibi, kırk yıl sonra gene aynı ülkede doğmuş "in-yerface" akımı, Türk tiyatroseverlerini de sarsmaya, ancak büyük beğeni de kazanmaya başlamıştır. Kısaca "(izleyicinin) suratına" olarak çevirebileceğimiz bu oldukça sert tiyatro türünde, tüm alışılagelmiş tabular yıkılıyor: Oyuncular izleyicilerin önünde soyunup aşk yapıyorlar, gerektiğinde mastürbasyona kalkışıyor, tükürüyor ve


kusuyorlar; sahnede kaba ve küfürbaz bir dilin kullanılmasından öte, her çeşit şiddet sergileniyor ve bu yoldan içinde bulunduğumuz toplumsal/ekonomik/siyasal ortam (çağdaş toplumbilimin tanımlamasıyla "zeitgeist") bir yandan tüm çıplaklığı ile dışa vurulurken, öte yandan en yeğin biçimde eleştiriliyor. İşte, Ünsal Coşar'ın çevirisiyle, genç İngiliz yazar Joe Penhall'ın 1997'de kaleme aldığı "Love and Understanding" oyununda tüm etik değerlerin tepetaklak olduğunu, arkadaşlığın sömürüldüğünü ve aşkın ayaklar altına alındığını görüyoruz, dot'un sahnesinde... Birlikte yaşamakta olan genç doktorlar Neil ve Rachel, yoğun işleri nedeniyle çağdaş kent yaşamına ayak uydurmak bir yana, aralarında pek görüşemiyor, dolayısıyla toplumsal ve aşk yaşamlarını da bir türlü düzene sokamıyorlar. Bu sağlıksız ortamdan özellikle Neil çok etkilenmiştir ve içinde bulunduğu ruhsal bunalımım, onu ziyarete gelen çocukluk arkadaşı Ritchie'ye açar. O ise, anksiyeteler içinde boğulmuş Neil'in tam tersidir; kural dışı yaşamı, aşın içki ve bir süre evine yerleştiği doktor arkadaşının nefret ettiği sigara ile uyuşturucu kullanımından öte, yapısı da bozuktur - o derece ki, çok geçmeden kendisi de çeşitli sıkıntılar içinde bulunan Rachel'i baştan çıkarmaktan geri kalmaz.

"Aşk ve Anlayış"ın yöneticisi olarak Murat Daltaban, dot'un kısıtlı mekânını çok iyi kullanıyor - dahası, sağda St. Antoine Kilisesi çan kulesini de görüntüleyen üç büyük pencerenin starlarını oyun ilerledikçe peyderpey açtırmasıyla, olağanüstü bir Beyoğlu perspektifiyle zenginleştiriyor sahne devinimlerini... Bu çerçevenin içinde Daltaban'ın bir cam masa, üç iskemle ve camdan iki ilaç dolabı gibi minimailst ancak son derece işlevsel olan dekoru ile onu sahne değişimlerine uygulayan teknik ekibe de büyük bir alkış! Işık - ve gerektiğinde gölge - tasarımını büyük bir ustalıkla kotarmış Kemal Yiğitcan'ın, ayrıca sürükleyici bir kemanın öne çıktığı özgün müziği ile Tolga Çebi'nin oyunun sunumunda çok büyük katkıları olduğunu belirtmek isterim.

cy

a

İlk bakışta klişeleşmiş bir "üçlü aşk ilişkisi" gibi görünen bu öyküyü Joe Penhall, basit bir iyi-kötü çatışmasından çok ötelere götürüyor: Sorunlar, genç çiftten ziyade Ritchie'de odaklanmaktadır; tüm çığırtkanlığı/saldırganlığı ile aslında terkedilmişlik ve mutsuzluğunu örtmeye çalışan, bir insanda bulunabilecek tüm kötü özellikleri kendisinde birleştiren bu genç adam, başta Rachel/Neil'in ilişkilerinin kilidini kıran bir maymuncuk, ardından ise açan bir anahtar gibidir... Gelişmeler doruk noktasına ulaştıktan sonra her ikisi de hayata daha gerçekçi biçimde bakmayı öğreniyorlar; Neil sigara içmeye başlamışsa da, depresif durumu ortadan kalkmıştır, Rachel ise ona değişik bir yaklaşım göstermeye başlıyor - ve yeniden bir arada yaşamayı deniyorlar; bana nedense yılan ile karşılaşmalarının ardından gözleri açılan Adem ve Havva'yı anımsatarak...

pe

Oyunun odağını oluşturan Ritchie için yönetmen Murat Daltaban çok yerinde bir seçim yapmış: Bildiğim kadarıyla Ankara DT'ndan gelme ve İstanbul tiyatroseverlerinin pek tanımadığı Erdal Beşikçioğlu, gerçekten de sahnedeki tüm oluşumların gerilimini başarıyla göğüslüyor - oyunun başında birden ortaya çıkmasından, sonunda gene uzaklara gitmesine dek; gerek dışa vurduğu cinselliği, gerekse yeri gelmişken içinden fışkırttığı "yılan zehiriyle"... İstanbul DT'ndaki diğer bir "in-yer-face" örneği olan "Kır"dan anımsadığımız Almıla Uluer, bayağılıktan çoook uzaklarda öne çıkardığı karşıt cinselliğinin yanı sıra, umut vadeden bir oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. "Frozen/Donmuş"da çıkarmış olduğu katil yorumuyla kanımca yılın en başarılı oyuncuları arasına şimdiden yerleşmiş olan Murat Daltaban, kuşkusuz ki Neil olarak daha gölgede kalacaktı; ancak oyunun sonundaki "değişimi" çok yerinde ve düzeyli biçimde sergilemesini de bilmiştir.

dot'un ilk oyununu "Şalom" Gazetesi'nde irdelerken, "işte, usta tiyatro budur" diye yazmıştım - "İki açıdan usta tiyatro, bence - ilki, yazarın oyunu kurgulaması; ikincisi ise, bu "patolojik" irdelemeye yaşam nefesini veren yönetmene uyan üç oyuncunun devinimleri sayesinde... Benzer bir yorum ikinci oyunları için de kullanılabilir, "Donmuş"un metin kurgusu daha çarpıcı olmakla birlikte, her iki oyunda yetkin bir yönetim ve başa güreşen birer oyuncu göze çarpıyor; mekân kullanımı, dekor, ışık ve müzik ise "Aşk ve Anlayış"ta çok daha belirgin. Ne var ki, her ikisi de kesinlikle görülmeli - ve ilkini henüz izlememişseniz, geç kalmayın derim, zira - inanmayabilirsiniz - dot'un üçüncü oyunu da başlamak üzere! G


pe cy

a

Kızımla Evlenir misiniz?"

> Beki Haleva > bekihaleva@hotmail.com

Bakırköy Belediye Tiyatroları hatırlayacağınız gibi Sezuan'ın İyi İnsanı başlıklı yapımlarıyla Tiyatro Dergisi'nin organizasyonunu üstlendiği Tiyatro Ödülleri 2005'de ödüllerinin yansını toplamış ve dikkatleri çekmişti geçtiğimiz sezonda. Bu yılsa ilginç bir ilk uygulamayla, aynı yazara ait iki ayrı oyunu, aynı anda, iki ayrı sahnede, aynı oyuncularla oynayarak dikkat çekmekte ya da çekmeye çalışıyor. Çekmeye çalışıyor diyorum çünkü ancak dikkatli ve oyun seçimini titizlikle yapan, tiyatroyla ilgili gelişmeleri yakından takip eden izleyici bunun farkına varabilir. Muzaffer İzgü'nün Lütfen Kızımla Evlenir misiniz? ile Sınır başlıklı iki oyunu, yönetmen Burak Karaman'ın ortak bir kurgu uygulamasıyla eşzamanlı olarak, Yunus Emre Kültür Merkezi'nin iki ayrı salonunda sahneleniyor. Bir salonda oyuncuların televizyon aracılığıyla izledikleri ülke sınırlarında ya da çok uzaklarda yer alan savaşlar, yan sahnede oynanan oyunun bir uzantısı aslında. Bir tiyatro sahnesinde damat adaylarını oynarken, oyun süresi içinde, bir başka tiyatro sahnesinde iki askeri oynamaları oyuncular açısından çok farklı bir deneyim olsa gerek. Ben bu oyunlardan yalnızca Lütfen Kızımla Evlenir misiniz?'i izleyebildim, ikisini görme fırsatım olabilseydi sanırım benim için de eşzamanlı olarak izlenimlerimi yazmak farklı bir deneyim olurdu.


Oyunun yazarı Muzaffer İzgü çocuk öyküleriyle, radyo skeçleriyle, tiyatro oyunlarıyla tanınan, ulusal ve uluslararası düzeyde birçok ödül kazanmış ünlü bir mizah yazarımız. İçinden geldiği Anadolu insanın sorunlarına, toplumsal çarpıklıklara kara mizah aracılığıyla yaklaşmakta ve güldürürken düşündürme kaygısı içinde hep. Bu oyunu da yine böylesi bir kaygıyla kaleme almış kuşkusuz. "Niçin geri kalmış ülkelerde 'evde kalmış kız'? Evli olmak, bekâr olmak bir yaşama biçimi değil mi? Niçin katı kural ve gelenekler burada da işler kadın için? sorular, sorular, sorular", diyerek bu oyunu yazma nedenini açıklamış.

Oyunculuk açısından izlenimlerim çok daha olumlu. Anne rolünde Ayşe Demirel'in yer yer abartılı bir oyunculuk sergilemesi oyunun izleğine ters düşmüyor. Nurhayat rolünde Fidan Tek Koşar'ın, kaç yaşlarında olduğunu bilemiyorum, ama kırklı yaşlarda bir kızı canlandıramayacak kadar genç görünümlü, buna karşın başarılı oyunculuğuyla bu yaş ve görüntü açığını kolaylıkla kapatıyor. Yılların oyuncusu Üstün Asutay'sa kullandığı Trakya ağızla, usta rolünde, usta bir oyunculuk örneği sunuyor. Coşkun rolünde Çetin Etili ve Rıdvan rolünde Emre Kınay hiç de az önce başka bir sahneden gelmişe, başka bir oyunda oynamışa benzemiyorlar ve sergiledikleri performansla değerlendirildiklerinde, roller arası geçişin onları zorlamadığı görülüyor. Türk müziğine özgü motifler içeren, dile dolanacak türden akılda kalan Tolga Çebi'nin müziğine gelince oyuna hem bir canlılık kattığını, hem de oyunun bütününü destekler nitelikte olduğunu söyleyebilirim. Oyunun sonunda kızının nihayet bir koca bulması anneye öyle bir "ohh be!" çektiriyor ki sanırım benim gibi izleyiciler de canı gönülden bu son repliğe katılıyorlar! ©

pe

cy

a

Ne var ki oyunu izlerken bir izleyici olarak ben pek de bu soruları bulamadım oyunda, benim sorularım biraz farklı oldu. Ancak bu sorulara geçmeden kısaca oyunun konusuna değinmek gerekir öncellikle. Bir anne ile kızının etrafında kurgulanmış tüm oyun. Eşini kaybetmiş ve aradan geçen yıllara rağmen kocasının ölümünü kabullenmeyen ve yaşantısının her anını hayalinde onunla paylaşan, gerçek yaşantısındaysa tamamıyla kızına odaklanmış bir anne. Tüm anneler gibi çocuğunun üzerine titriyor, en güzel yemeklerim onun için yapıyor, deyim yerindeyse, etrafında pervane oluyor. Normal bir anne-çocuk ilişkisi görünürde ama ne var ki bu çocuk 40'lı yaşları geride bırakmış bir çocuk! Metnin gülme unsuru da, oluşturulan abartılı durumlarla desteklenerek, bu noktaya dayandırılmak isteniyor. Kızsa bankada çalışarak geçimini sağlamakta, annenin bu aşın ilgisinden bıkmış ama yine de evlenmeyi bir kaçış olarak görmüyor, hatta bu aşırı baskıdan olsa gerek evlenmemeyi aklına koymuş ve bu amaçla damat adaylarını yıldırtacak her türlü oyuna başvurmakta. Standart bir Türk annesinin yaklaşımı olan kızını evlendirebilmek, tek amaç olarak oyunun merkezinde yerini alıyor. Kısaca oyunun konusu bu, gelelim akla takılan sorulara. Oyunun işleyişindeki bir takım mantık tutarsızlıklarına değinmeden önce şu soruyu sordum kendi kendime. Bu oyunun amacı ne? Güldürmekse, izleyiciyi olsa olsa gülümsetti. Yok evlenme kurumunu irdelemekse, o da değil, çünkü bir, iki replikle, satır aralarında geçen birkaç imâyla bunu başarmak elbette mümkün değil. Televizyon ve bilgisayar öğelerini kullanarak toplumsal bir eleştiri yapmak belki de, diye düşünmek istiyorum. Eğer öyleyse o da bütünün içinde çok da ön plana çıkamıyor. O zaman belki de yönetmenin yukarıda sözünü ettiğim iki oyun projesine en uygun düşen bu oyun olmalı, öyleyse de bu, zorlama bir seçim bana göre.

Türkiye'de bilgisayar yaygınlaştı bu doğru bir saptama ama değil bakkalın küçük çocuğu, ne yazık ki henüz, üniversite öğrencilerinin bile küçümsenmeyecek bir bölümü bilgisayar sahibi değil.

Aklıma takılan mantıksal tutarsızlıklarsa farklı düzeylerde. Anne banyoya küvet koydurtarak kızına sürpriz yapmak istiyor, ama ne var ki bir metrekarelik bir alana bunu sığdırmak mümkün olmuyor. Böylesi küçük bir banyo söz konusu olunca bu boyutlarla orantılı bir oturma alanı bekliyor insan. Oysa Ayçın Tar'ın sahne tasarımı tam tersi bir yaklaşım sergiliyor çünkü tüm oyunun geçtiği evin salonu küçük olmaktan öte oldukça büyük bir mekân. (Bu arada duvarda asılı, yüzünde komik diyemeyeceğim ama garip bir ifadeyle izleyiciye bakan ölmüş kocanın kocaman resmine bir anlam veremedim) Tar köstüm tasarımında da benzer bir tutum izlemiş. Geçimini yapma çiçek yaparak kazanan bir kadının bu denli şık ev elbiseleri almaya gücü yeteceğini pek sanmıyorum doğrusu. Ya da hafta sonlarını bile evde dinlenerek geçiren bir kıza, gelen damat adayını ürkütmek için giydirdiği, o şatafatlı, lame ayakkabılı, sahne giysisini andıran kırmızı tuvalete ne demeli? Metin düzeyindeyse beni en çok rahatsız eden, ilk perdede yalnızca ev işi, yemek ve çiçek yapmak dışında başka bir dünyası olmayan bir kadının ikinci perdede bilgisayar başında, internette dolaşan ve chat yapan bir kadına dönüşmesi. Bütün bunları bakkalın küçük çocuğu sayesinde yapması biz izleyiciler kadar kızını da şaşırtıyor! Annenin koca adaylarını bilgisayar ortamında bulmaya çalışması oyunun çağdaşlığını vurgulamaya yönelik olsa gerek.


THESPİS: Tiyatro Denemeleri 4

pe

cy

a

Tiyatro Eleştiri Mevsimi ve Kara Çarşaf

> Yusuf Eradam > yusuferadam@tiyatrodergisi.com.tr

"Eleştirmenler, haremağaları... her gece izleyebilirler neler yapıldığını, ama kendileri yapamazlar!" Gece Mevsimi'nden çıkarken, yaşını başını almış bir beyefendi, çıkışta oyun fotoğraflarına ve afişlere bakan eşini uyarıyordu: "Yürü allaşşkına Meliha. Bıkmadın mı? Neydi o yahu, boyuna sigara içtiler, içki içtiler.. .niye oynarlar böyle oyunları bilmem." Bunun üzerine benim dönüp kendisine baktığımı gören tedirgin izleyici "Haksız mıyım beyefendi, topluma ne verdi şimdi bu oyun, cık cık cık?" deyip kendi gece mevsimine gitti. Belki de Lily karakterinin, "Sevin beni orospular, sevişmek istiyorum beenl" diye bağırmasından korkmuştur, empati kurup da üstünü örttüğü bir gerçeğin açığa çıkarılmasına sinirlenmiştir. Hatta bir de karakterlerin boyuna küfürlü konuşmalarına bozulmuştur. Hele hele, Yıldız Hanım'ın ağzından iki kez ".iktir git!" küfrünü duyunca iyice ihanete ve hakarete uğradığını düşünmüştür. Yeri gelmişken, hem tiyatroda dilin efendileştirilmesine karşı oluşumu belirterek bu konuya eğileyim hem de tiyatroda eleştiri konusuna Milliyet Sanat dergisinin Ocak ayı odak noktasında oluşuyla tiyatro eleştirisi yazan biri olarak değinmek istedim.


Dilde efendileşmeye karşıyım ve küfürlü bir oyunu da keyifle izlerim, lakin "decorum'a. da dikkat etmek ve kültürel denklik kurulduğunda, oyunu edepli hale getirmeden, yani otosansür uygulamadan denkliğini kurmaya da özen gösterilmelidir. Yani kül tablası için "şu lanet küllük nerde" yerine ".mına goduumun" da denebilir bana kalırsa, sokakta maç anlatırken bir yeniyetme Ingilizcedeki F kelimeli küfür sözcüğü nasıl ES yerine, ya da yani anlamına kullanıyorsa boşluk doldurmak için (aa hangi sanatı yaptım ben şimdi!? Feministler dövecek beni:) Ne hastalıklı bir kafamız var, o boşluğa takmışız kafayı, çekiştirir dururuz eteğimizi. Ama, bu küfürler Rose'un peruğu kadar iğreti duruyor kimi karakterlerde. Babaya yakışan küfürler olabilir, kızlara yakışanlar ayrı olabilir. Ya da başından sonuna tutarlılık da küfürleri itici kılmayı engeller. Öyle ne köz yansın, ne kebap, bana göre yanlış olan bu. Seyirciden anlık ve ucuz kahkahalar almak zor değildir. Sanatçı izleyeni seviyesine çekmeli, gişe hasılatı için kendisi aşağı inip durmamalı. Beckett, bu yüzden. Durmadan küfürlü konuşan karakterleri işleyen Mamet bu yüzden. Glengarry GlenRoss 'daki küfürler hiç batmaz insana.

a

Milliyet Sanat dergisinde soruşturmaya yanıt veren herkese hak vermeden edemiyorsunuz. Ben kendimi tiyatro eleştirmeni olarak görmem, tiyatro odaklı denemeler yazıyorum. Burnumu da çok farklı alanların bilgisine soktuğumdan haliyle de müsrif beklentiler dağarcığım kabardı da kabardı İstanbul'a gelip bu denemeleri yazmaya başlayınca. Tiyatro camiası ile de fazlasıyla sıkı fıkı değilim, dilimin uzunluğu, kimi eleştirilerimde lom sözlü oluşum cahil cesaretinden çok yitirmekten korkmayışımdan olabilir. Ben biraz seyirciyi eğitmek, değiştirmek ve eleştirmenin de alanda çok bilgili olsa bile bir insan olduğuna ve yazısında "nev-i şahsına münhasır" ifadelere, yaklaşım özelliklerine rastlanabileceğine de dikkat çekmek isterim. "Doğa insansız da yapabilir" der gibi tiyatro eleştirmensiz de olabilir diyenlere katılmadığımı söylemeliyim, ama sağlam eleştiriler de olmazsa sanatçılarımızın kokusu da kendilerine değil hep başkalarına gider. Ses etmeyince kimse, herkes her yaptığını hadis sanır, acemi şairler gibi. Ama eleştiri yaptığı için, hatta eleştireceği yapıtı seçerken ondan kendisine ne paye biçileceğinin hesabını yapan ve bir şey olduğunu sanan ve de öğrenmeyi bu yüzden kesen de yok mudur, vardır. Bu bir ödülü şu kişiye verirken, o ödülü o kişiye veren kurumun da onun adından, şanından nasipleneceği bilinir. Mandela, Atatürk ödülünü bu yüzden reddetmiştir. Atatürk'ün şanından, onurundan, devrimciliğinden nasiplenmeyi ve aynı kefede anılmayı reddettiği için değil, ödülün ilk olarak Kenan Evren'e verilmiş olmasından. İnsan, kimlerle aynı kefede anıldığına da dikkat etmelidir haliyle. Kuş gribi bulaşır diye korkmuş olabilir.

okuma alışkanlığım var ve bu beni kötü bir izleyici yapıyor, takıntılı yapım da fark ettiklerimden sonra oyunu rahat izlememi engelliyor. Örneğin, "Ezberimi yaptım, yaşasın tek kelime unutmadan okuyorum" sevinciyle ama orada değilmiş gibi oynayan Gary; ikide bir bacak arasının görünmesinden endişe duyan ve eteğini çekiştiren Judith (bunun beden dilinde psikanalitik alt metinlerine 'girmeyeceğim' çünkü bu etek çekiştirmenin 'ayıbını örtmek' öğretilmişliğinin dışavurumu olduğunu söylemek gerekir o zaman ki samimiyetsizlikten, ya da gerginlikten, bastırılmış kaygılardan sahnede hep burnuna ve burun çevresine dokunan başka tür bir fazla kendi bilincindelik haline de değinmem gerekecek ama bunlar oyundaki o karakterin bir kişilik özelliği değilse batacak bana falan da diyeceğim ve uzayacak yazı); E'leri, ağlamayı ve sarhoş hallerini daha çok çalışması gereken Rose, mimik ve jestlerini anımsamadığım ama genç kadronun en iyisiydi diyebileceğim John'un yatakta çırılçıplakmış iması (ama John yataktan fırlayıverince de yanımdaki hanımın arkadaşına 'aa çıplak değilmiş meğer' diye fısıldayışı, müsrif beklenti oluşturma keyfiyetini yansıtır ki özellikle tiyatroda çok tehlikelidir. Hollyvvood filmlerinde yataktan kocasının ya da az önce seviştiği sevgilisinin yanından göğüslerini örterek kalkan starlar gibi gülünçtür. Tiyatronun özündeki "-mış gibiliğe" bir daha "mış gibilik" katıyorsanız dışavurumculuktaki gibi yapınız. Thornton Wilder'ın dediği gibi... ya da sinemada Lars von Trier'in Dogville ve Manderlay'de yaptığı gibi... bir bile ladeslik hali yaşıyoruz tiyatroda ama kandırılmıyoruz ya da aldatılmıyoruz ki... dedirtmek lazım izleyene, burada çıplaklığın düpedüz izleyicinin röntgenciliğe teşneliğini kullanmaktır); bir de, diyalogların sahnenin bir köşesinde gerçekleşmek zorunluluğu ve sahnenin geri kalan kısımlarının iptali ile bu diyaloglara izleyicideki ilgi kaybı...

pe

cy

Oyunun metni kusursuz muydu? Hayır. Karakterlerini iyi yaratmış Rebecca Lenkiewitcz, Yeats'e göndermeleri, alıntıları yerli yerinde; ampul ve yıldızlar gibi simgeleri de iyi kullanmış; ama yine de kusursuz değildi kişileştirme yolları. Kişileştirmede tek etki kesinlikle eksikti. Maud karakteri ancak oyunun sonlarında silik bir karakter olmaktan vazgeçip dellenip bağırmaya başladı, işte o anda küfürlü konuşma ona yakışmadı. Beklenen bir patlama değildi çünkü Maud'un Judith'e bağırışı. Sürpriz de değildi. Yani şaşırıp, afallayıp düşünmeye başlamadık da, "n'oluyor yahu, niye dellendi bu kız, haklı ama alacağı yok? " dedik. Metnin tamamını okuma olanağım yoktu, yazı Şubat'a yetişcek diye, ama kesip biçilmemişse eksikler, soru işaretleri çoktu. Maud'un erkek arkadaşı Kevin niye yoktu oyunda? Kızların annesinin olmayışı denli odakta tutulan bir sorun değildi onun olmayışı. Metinden çıkanlmadıysa "sessiz bir çığlık gibi" Kevin'i merak ettik doğrusu. Final bu yüzden, Lily dışında hepsi bir aradayken geliverdi ama yine de adı geçenler arasında neden o 3 kişi yoktu finalde. Bunlar, tek etki kuralları işleyecekse, oyunu zayıflatan noktalardı.

Oyunda kendi/öz-bilincinde bir oyunculuk vardı. İki usta dışında, Yıldız Kenter ve Selçuk Yöntem ustalar dışında hepsi için söyleyebilirim bunu. Zaten izleyici de o ikisi için ayağa kalkıyor, öteki oyuncular da bu ancak yılların getirdiği birikimdeki kaliteden nasiplerini alıyorlar. Ayakta alkışlayan izleyiciye hep birlikte selam veriyorlar. "Oynadıklarının bilincinde" değil de "farkında" bir oyunculuk alt metni

Anglo-Sakson kültürünün bir ürünü olup yine o kültürün başka ürünlerini (Yeats şiirleri ve Kral Lear) arketipik


Kamyon

oynuyor, ayrıntılarına pek bakmadan giderim. Örneğin, Gece Mevsimi'nde Selçuk Yöntem'i görmek benim için sevindirici bir sürprizdi. Tek başına bir duayen ve uydularını izlemek istemezdim doğrusu.

pe cy a

(ilkörneksel) yapıtlar haline dönüştürme eğilimli bir metin vardı karşımızda. John'un bilmecesinde bile bu kültürel yapılanma üzerinde anıştırılan yine Yunan kültürü ve Truva vb. Belleği tazelediğiniz zaman, o belleğin üzerine kendi doğrularınızı mutlak doğrular gibi inşa edebilirsiniz. Yazar bunu irticalen biliyor. Yılan isterim diyen Lily'nin ne istediği de malum. Gece elbisesi olarak hüzün ve gökyüzü rengi maviyi seçmesi de kasıtlı ve iyi olmuş. Aynı elbisenin üstüne ev içindeki ceketini giyip de az önce John ile cennetten inme masa etrafında yaşadığı gecenin de beyhudeliği ve geçiciliği o uçuk mavi kadar sahicidir.

Rahmetli Memet Baydur'un en iyi oyunu değil bu kuşkusuz, ama seyirlik olmuş. Geç kaldım belki izlemekte ama koca sahnede siyah üstüne kırmızı bir kamyon görünce edebiyat derslerimden esinle "metonimik" bakış açısından göndermeleriyle kamyonun Susurluk ile ilişkisi olacağını sandım ama öyle olmadı. Oyunun bu uygulamasında da balonlar, oyuncaklar müsrifçe seyirci üzerine salınınca şenlikli bitiş oldu ki böyle sonları izleyen seviyor hale gelmiş, bunu anladım. Milletin her şey yolunda, hayat hep acıdan ibaret değil, hem zaten burası tiyatro, eğlenmeye geldik, diye düşünmeyi öğrenmiş gibi. Dokunaklı geliyor böyle anlar, oyun izlerken. İzleyenin ne hale geldiğini görünce. Yani Yıldız Kenter yüzünün belleğimdeki sinemadan ve tiyatrodan bütün yüzlerini anımsayarak izlerken, elini genç John'a uzatıp da olanaksızı istemesi bana ne kadar acıklı, dokunaklı gelirken, iki sıra arkamda cak cak gülen genç hanıma ne var bu kadar komik ha diye bağırmaktan niye tutarım kendimi bilmem. Beklenen tamirci Godot misali gelmedi, iyi de, anlatılması beklenen öykü, oyundaki Kürdün öyküsü öyküsünü niye anlatmadı? Gece Mevsimi kadrosu da izlemeli bu oyunu. Evet oyuncular birbirlerini izlemeli. Eleştirileri, tiyatro kitaplarını oyuncuların ya da tiyatrocuların okudukları da bir söylen olabilir. O sahne senin, bu set benim koşturmaktan okumaya vakitleri mi var? Sağırlar, eğitim-öğretimde de olduğu gibi birbirlerini ağırlıyor. Müsrif beklentilerime yenik düştüm Kamyon'da. Siyasi bir gönderme yoktu. Oysa hep yaptığım gibi, oyunun metni hakkında bir şeyler bilsem bile oyunu kim yönetmiş, kimler

Tartuffe

Tartuffe...üfff... kendileri eğlenmediler oynarken...herkes bitse de gitsek diyordu. Beş perdelik bu komedi iki perdeye (bölüme?) indirilmişti ama ikinci bölümde çıkacak ama afişte tek başına yer alan Tartüfff karakterinin sahneye çıkmasını beklemeden birinci yarıda sokağa vurdum kendimi. Afişin öyle olması doğru aslında. Tartuffe, tiyatro tarihinin en iyi çizilmiş riyakar tipi. Krallar, Papalar karşısında oynanmış bir oyunun başkarakteri. Ama oyun iki perdeye indirildiyse, birinci perdede görünmeliydi Tartuffe... tahammülüm yetmedi onu beklemeye. Bilmiyorum, insanlar da biz eleştirmenlerin keyfine göre oyun sahneleyecek değil elbette, belki o gün bu oyuna hazır değildim, ama ilk yarıda sadece iki üç izleyicinin "kiki!" diyerek komik galiba iması vermesi de yetmedi. Mazeretim var: Hayat, bu oyunun tamamını izleyecek kadar uzun değil. Ama merak da etmedim değil, On dördüncü Louis'nin 1664'te yasaklattığı bu oyundaki Tartuffe zamanının Jansenist'lerini yermek üzere yaratılmış bir tipleme ise, günümüzde kime denk düşüyormuş gibi kullanılmıştı, ya da böyle bir endişe güdülmüş müydü? Belki bi daha giderim, sadece ikinci perdeyi izlemek üzere.

Elmire Orgon'u ikna ederken... Özgün tablo: A. Z. Mazerolle

Kim Kimi Kimle? Hah işte bu. Benim derdim bu yahu. Kim kimle niye ve nasıl şeyttiriyor, yoksa şeyttirmiyor mu? Batı dünyasında, özellikle Amerikan sinemasında pek tutan "aldatma" konusu Hıristiyan belleğinde Püriten alfabenin A harfiyle özdeşleşen (adultery/zina) ile ilintilidir ve Adam ile Havva'nın cennetten


kovulmasına (Fail) kadar dayanır hikayenin ucu (Genesis). E, onların belleği böyle olunca da aldatma temalı bir oyun ya da film ilginç olur, eğlenceli olur. Bizim belleğimizde çok heyecan verici bir şey değildir aldatma konusu, zorlamayın, eşlere yeni korkular vermeyin, millet geçim derdinde. Eşzamanlılık ustalıkları açısından Gece Mevsimi'ne sahne tasarımı, dramaturgi ve reji açısından ders verebilecek inceliklere sahip ve oyunculuk kalitesi oturmuş bir oyundu, keyfi sona doğru arttı, özellikle tek komik karakter üzerinde yoğunlaşmasına karşın... cümbüşle bitiverdi ve izleyen eğlenen oyuncuları izledi ayakta. Ya bu tiyatrocular ne eğleniyorlar, milletin hayatı ne kadar eğlenceli diyerek gıpta ile ve alkışlayarak izlediler sahnede disko müziği eşliğinde dans edenleri. Bizler de bakakaldık. Neyiz biz? Tol'daki kambur, yüzü yanık ve topal mıyız da dans edemiyoruz? Millet ayakta tempo tutarken, hayatın tadını çıkaran oyunculara, ben usulca sıvıştım dışarı. Ama kapıya yakın bir koltukta ayakta tempo tutan kocasının koluna tutunmuş ve memnun bir yüzle oyunun şamatalı finalini gıpta ile izleyen kara çarşaflı bir kadın gördüm. Yüzüne tiyatronun aydınlığı vurmuştu da kadın müTTish bir ayma halindeydi ve Cumhuriyetimiz'in, laikliğin ne kadar kıymetli olduğunu tiyatroya gelince anlamış gibiydi. Ansızın kara çarşafını fırlatıp sahneye doğru koşturdu ve "Ben de oyuncu olcam, ben de böyle rahatça dans etmek istiyorum heriiiif!" diye bağırdı.

Kent Oyuncuları'na önerim, Cumhuriyet tiyatrosunun hep aydınlık çizgisinde böylesine infial uyandıracak bir girişimi gerçekleştirsinler ve usul usul ilerleyen irticaya dikkati çeksinler. Bundan böyle tiyatro böyle izlenebilir, diye. Hem belki böylelikle de topluma da bir şey vermiş olur bu "gavur" oyunu. "Eleştirmek kolay haremağası gibi izlersiniz ama üretmediğinizden de nasıl yapılacağını bilmezsiniz" diyebilecek sanatçılarımıza da bir önerim var, çünkü bir tiyatro hocası arkadaşım bana yakındı: "Sahne bilgisi olmayan insanlar tiyatro eleştirmeni olmuş." Olabilir, ama sen niye yazmıyorsun eleştiri ya da eleştiri eleştirisi? Yakınan, o alanda üretmelidir diyorsanız benim gibi, eleştirmenlerinizi oyun çıkmadan, yani hiç değilse genel provalarda çağırın. Keskin gözlü izleyicilerinizi çağırın. İçindeyken fark etmediklerinizi fark edecek acımasız dostlarınızı çağırın perdeleri açmadan önce. Ajda Pekkan'ın müzikte diva diye nitelendirildiği bir ülkedeyiz. Tiyatroda duayen olmak da zor değil bu yüzden.

Savaş ve Kadın

cy

a

Yalan tabii. Ne güzel olurdu di mi, romantik iyimserlikle bunu görmek isterdik ama... hayır kadın kara çarşafıyla bakmayı sürdürdü. Ben çıkışta birine sordum, içeri nasıl aldınız diye. Bilmem abi dedi görevli, belki İranlı falandır. İranlı mı? İran'da biz Türkiyeliyiz dersek başımız açık gezmemize izin veriyorlar mı ki? Muhsin Ertuğrul Sahnesi. Yer İstanbul, yıl 2006. İrtica tiyatroda oyun izliyor. Bu bir ihbardır. İki gün sonra Gece Mevsimi'ne toptan gelip tükürür dururlar sahneye. Haberiniz ola. Hoşgöre hoşgöre iktidarın bizde olduğunu sanmayalım. Bu gaflet ve dalalettir.

Kara Çarşaf ve Cübbe Önerisi Tiyatro kumpanyalarımızdan biri, belki az sayıda koltuğa sahip gruplardan da olabilir bunu deneme olarak yapsın bence. Bir kara çarşaf ve cübbe finansörü ya da sponsoru bulup para da harcamayabilirler. Kapıda kadınlara kara çarşaf, erkeklere cübbe zorunluluğu konsun. Tiyatroya bunları giymeden giremezsiniz desinler. Tepki verip giymeyi reddedenler giremesin, ama hiç değilse bir sefere mahsus tiyatro izleyicisinin sadece ve sadece kara çarşaflılardan ve cüppelilerden oluştuğunu görüp resmedelim. Gece Mevsimi de açık saçıklık derecesi açısından buna uygundur. Kendi kurtarılmış bölgelerinde görünürlük keyfini yetersiz bulan irtica artık Cumhuriyet'in, aydınlığın simgesi ya da mihrakı yerlere de uzanıyor biz hoşgörülü davrandıkça onlar azıyor ve arsızlaşıyor. Bu yüzden işte "Kurban bayramınız geçmiş olsun" diye atıyorum bayram iletilerimi. Bu yüzden mübarek olsun demiyorum da kutlu olsun demeyi yeğliyorum. Dolmabahçe'den Beşiktaş'a giderken kemerin üstüne yazmışız: "Cumhuriyeti seviyoruz, koruyacağız!" diye. Elimizden gitmekte olduğunu anladık galiba, endişeliyiz ki kör gözüne parmak yazıyoruz yollara, duvarlara.

pe

Savaş ve Kadın mı anlatıyormuş bir ülkenin ırzına nasıl geçildiğini? Oyun bu yüzden övülmüş oyunu, dahası oyunu anladığını vurgulayan bir özet yazmış. Birinci yan sona erince kaçtığım bir oyun daha. Bir arkadaş, "ne o Yusuf, hayat bu kadar uzun değil mi yine?" dedi ben çıkarken. Değil. İki perde sarkıtmak, oyuncuyu yarı şeffaf perdeler ardından konuşturmak, Fakir Baykurt'un, Yaşar Kemal'in romanlarından ya da Nuri İyem'in tablolarından fırlamış gibi, "toprak ana" bedenli bir kadın oyuncuya narin zarif ince kırılgan kadın oynatırken, ortalıkta bir de dolaşıp bıdır bıdır durmadan konuşan ve ne kadar de kendiliğinden oluyor bunlar, bakın arkamı da dönerim izleyene, yan da dururum... akıllı bıdık bir doktor... üfff... savaş ve savaşta canına okunan kadınlar konusu, onların simgelediği bütünselliğin parçalanışını anlatan bir oyun böyle estetik incelikler altında niye ezilmişti? O kadının derdi birinci perde boyunca o kadının derdiydi, empati kuramadım, çıktım. İkinci perdede gökler yarılıp da tansık gelmeyeceği aşikardı, dışarıda empati kuracağım "ırzına geçilmiş" başka hayatlar var.

Bir de fıkra ya da kısa mı kısa bir öykü var: Ölüm meleği, yılların oyuncusunun arkasından seslenmiş: "Hişt!" Oyuncu omzunun üstünden geri dönüp bakmış geriye. Melek demiş ki: "Sakın duayen kelimesini telaffuz etme, yoksa ölürsün." Oyuncu da: "Ne? Duayen mi?" diye sormuş. Duayen ya da değil, önemli olmak gerekir, Yıldız Kenter ve Selçuk Yöntem gibi. Belki bir gün ünlü, duayen ya da şu bu sıfatlar değil de önemli sanatçı nasıl olunur, bunu da konuşuruz. Önemli sanatçı usul usul merkezden çembere geçer. Tiyatro çıkışında Taksim'e yürüyüşte, buz gibi havada evsizlerin, psikotiklerin, travestilerin, yaşlı gay avcısı gençlerin cirit attığı gece mevsiminden sıyrılıp eve dar atıyorum kendimi. Şebnem Ferah bağırıyor müzik kanalımda: "Benim umudum vaaaar!!!"


Antalya'nın Portakal Çiçeği Tiyatrosu

pe

cy a

Antalya Belediye Tiyatrosu

> M. Sadık Aslankara

Antalya deyince durup düşünmek gerekiyor. Tıpkı İstanbul, İzmir, Ankara denildiğinde ya da öteki kentler söz konusu edildiğinde nasıl durup düşünülmesi gerekiyorsa... Ama nedense insanlar yaşadıkları yeri, karın doyurdukları yer olarak algılıyor incitici bir zavallılıkla. İlişkilenişleri de bu yönde oluyor. Antalya'da yaşayanların ne kadarı sıradanlığın bu boyutunu aşarak, bir bütün halinde kentini kavrayabiliyor bilmiyorum. Ancak ben, ne zaman gitsem, sanki bin yıllık kentlisiymiş gibi soluk alıp veriyorum Antalya'da. Gerçekten de Antalya, her kezinde sırtımı ürpertiyor, iç titremeleriyle tapınıyorum neredeyse bu kültür kentine. Bir yandan akıl almaz koyakları, oluşumlarıyla Toroslar, Akdeniz öte yandan kıyı köşe tüm gizli kalmışlığıyla Pamfilya, alıyor başımı, sarhoş ediyor beni. Ama görmek önemli, nasıl mı? Sözgelimi Toroslara nasıl bakılmalı? Antalya'nın kentlisi şair Metin Demirtaş'ın uyarısı şöyle: "Herkes bu dağlara bakar, yalnızca bakar, görmez.


Gerçek anlamda görmek için insanın içinde bir üçüncü göz oluşması gerekiyor. Bu da, zamanla, bilgiyle, kültürle, derinlik kazanmış bir doğa sevgisiyle olası." (Tourism World, Kasım 2005) Metin Demirtaş'ın dizeleriyle gezindiğim oluyor böyle zamanlarda Antalya'da, düş kırgınlıklarını paylaşarak onun: "O sokaklar kaldı mı ki! / Ya begonvilli, Antalya evleri? / Sokaklar içinde / Portakal Çiçeği diye bir sokak vardı / Adı gibi kokulu, güzel! / Liseli sevgililerin buluşma yeriydi. / Değişti. / 'Abdülrezzak Sokağı' oldu şimdi." (Hazırol Kalbim, Can, 2004, 143) Metin Demirtaş ki, Antalya'nın kepçesi; durma karıştınr yüreğiyle kentini. Sokaklarında simit sattığı kentin tiyatrosunu da yapıp çatanlardan üstelik o. Nitekim 1953-54'te Mustafa Yalçın'la birlikte Ahmet Kutsi Tecer'in Köşebaşı oyununda görev alıyor. Mustafa Yalçın, birkaç on yıl sonra Antalya Devlet Tiyatrosu'nun kurucu müdürlüğünü de üstlenecektir bir süreliğine. Pamfilya dediniz mi zaten baştan sona tiyatro yurdu. Kaç antik tiyatro var yörede, kaçı ayakta bunların bilmiyorum. Zaman zaman kimi metinlerde bunlarla ilgili sayısal verilere rastlıyorum, ama ne önemi var sayının? Pamfilya yöresinin tüm antik tiyatrolarını dolaştım neredeyse, bir büyülenmişlik duygusuyla sıralarına oturdum, binlerce yıl öncesinin insanlarını düşündüm sahnelerine dalarak...

Bir açıdan denebilir ki, 1983-84'e dek kent, önceki tekil tiyatro birikimlerini bir açıdan toplayıp içselleştirmiş, ardından bunları dönüştürüp tiyatro tohumunu çatlatmış görünüyor. Sözgelimi Yavuz Atacan'ın yönlendirmesindeki Halk Eğitimi Merkezi Tiyatro Birimi çalışmaları buna örnek gösterilebilir. Ancak bunun, yine de 12 Eylül ideolojisine tepki olarak bir anda tüm Türkiye'ye yayıldığı düşünülebilecek kent kültürü, kendilik bilinci hareketleriyle ilişkilendirilmesi olası. Nitekim komşu kentler Muğla, Aydın, Denizli, öteki kentler Salihli, Ödemiş, Dikili, Manisa, Balıkesir, görece daha büyük kentler olarak Bursa, Eskişehir, Adana bunun birer göstergesi konumunda. Gerçekten de kent tiyatrosu hareketlerinin, bir gelincik tarlası gibi apansız yayılması rastlantı sayılmamalı. Ancak Antalya'daki kent tiyatrosu hareketinin 1980 sonları, 90 başlarında görece yarılmaya uğradığı ileri sürülebilir. Çünkü ABT, 1985'ten başlayarak Kültür ve Turizm Şube Müdürü ABT Genel Yönetmeni Müfit Kayacan'ın yönlendirmesinde etkinliklerini sürdürürken sonradan bir süre ABT'nin Sanat Yönetmenliğini de yürüten Muhammet Uzuner'in yöneticiliğinde yine Antalya Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı perde açmaya koyulan Tiyatro Atölyesi, farklı bir tiyatro anlayışıyla seyirci oluşturmaya yöneliyor. Denebilir ki Müfit Kayacan geleneksel Türk tiyatrosunun bir ardılı olarak ABT'yi tam anlamıyla "kent tiyatrosu" modelinde yapılandırırken Muhammet Uzuner'le arkadaşları daha modern, belki de tam anlamıyla deneysele açılan bir tiyatro modeli geliştirmeye girişiyor. Bu ikisinin arasında şöyle bir fark var bana göre: Müfit Kayacan'la arkadaşları, kentliyi tiyatroya, dolayısıyla sanata girdirmeye çalışıyor, Muhammet Uzuner'le arkadaşları ise onlara sanatlı yaşamı öneriyor model olarak. Kayacan'la arkadaşlarının yapmaya

cy a

Bu geleneğin, göreneğin çocukları şunca yıl sonra kentlerinde oyuncusuyla, seyircisiyle tiyatro sanatını var edebilmek için yoğun çaba harcıyor.

Bu tarihten önce Antalya'da 1970'lerde tiyatrodan pek söz edebilmenin olanağı yok, üstelik 77 gibi erken bir tarihte özel tiyatro deneyimi de yaşamışken kent. Metin Demirtaşlarla birlikte 1950'lerin ortalarında yeniden canlandırılan hareket, aslında 1930'lardaki Halkevi eyleminin süregelen filizi olmalı.

pe

Antalya'daki kent tiyatrosu girişiminde başı çeken grup başlangıçta "Belediye Kültür ve Eğitim Müdürlüğü Tiyatro Kolu" olarak perde açan, ama günümüzde ABT kısaltmasını kullanan Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu. 198384'ten bu yana düzenli perde açan topluluk, aynı zamanda bugün kentteki tiyatro birikiminin de en büyük temsilcisi, ardılı konumunda.


çalıştığı kent tiyatrosu, daha çok bir kent kültürü kurumu, öteki ise sanat tiyatrosu, yani kent kültürünün değil doğrudan sanatsal işleyişin bir örgeni. Bugün ABT, kent tiyatrosu modeli olarak yirmi yılını doldurup aşmış bir tiyatro. Genel Sanat Yönetmenliğini ise, Kayacan'la birlikte ABT'nin kuruluşunda hazır bulunan bir arkadaşı, Abdullah Sürekli yapıyor. Sürekli de ABT'yi bir kent tiyatrosu modelinde yönetiyor görebildiğim kadarıyla. Uzuner'le arkadaşlarının yürüttüğü Tiyatro Atölyesi ise ne yazık ki yaşamıyor artık. Keşke Muhammat Uzuner-Arzu Gamze Kılınç-Oya Yağcı üçlüsünün omuzlarındaki bu topluluğu da yaşatabilseydi kent. Şimdi merkezi sanat tiyatrosu (Devlet) dışında tek topluluk var Antalya'da perde açan: ABT. Arada yolum düştükçe oyunlarını izliyorum grubun. Kimler mi var toplulukta? Neleri mi oynuyorlar? Topluluğun en eskilerinden Cenap Aydınoğlu, Mehmet Özgür'le öteki Özgürler Hasibe, Safinaz olmak üzere Gökhan Avkıran, Durmuş Ali Emre, sonra Erdal Gürcan, Mehtap İş, Metin Çelik, Recep Kâmiloğlu, Nurihan Tekin, Saadet Yıldırım, Sacide Taşaner, Mustafa Ayhan, Özlem Davutoğlu, Seyfi Satmaz, Derya Ünlü, Şahika Evren, Emel Aydemir, Serinesen Rüzgâr.

İlk kez bir yazı dizisine koşul getiriyorum. Yıllardır Anadolu'da gezinirken kentlerdeki tiyatro hareketlerini izlemeye, arşivlemeye, yüz yüze görüşmeler yapmaya, bunları kaleme almaya çabalıyorum. Her gittiğim yerde genç tiyatroculardan iki istekte bulunuyorum. Tiyatro Tiyatro dergisinin sürdürümcüsü olmalarını, MitosBoyut yayınlarının tümünü, oyun, kuramsal kitap ayırımı yapmadan edinmelerini, okumalarını. Ne var ki Tiyatro Tiyatro'nun "Çığlık"ı beni uyandırdı. Öğrendim ki, kentlerdeki tiyatrolardan hiçbiri derginin sürdürümcüsü değil! Bu nedenle "Kentler ve Tiyatroları" dizisine koşul getirmeye karar verdim. Bundan böyle Anadolu kentlerindeki topluluklar kentlerindeki tiyatro tarihini, hareketini, oyunlarını; eğer anakentlerdeki gruplar da çalışmalarını yazmamı istiyorsa, öncelikle Tiyatro... Tiyatro... adına en az beş kişilik sürdürüm için yıllık bedeli topluca ödemesi, yanısıra Mitos-Boyut yayınlarından en az yirmi adet kitabı satın alması gerekiyor. Mustafa Demirkanlı ile T. Yılmaz Öğüt, dergi, kitap bedellerini aldıkları topluluklar için yazmam konusunda beni uyarmadıkça "Kentler ve Tiyatroları" dizisini sürdürmeyeceğimin yalnızca "Sadık Seyirci" başlığı altında oyunlar üzerinde izlenimler kaleme alacağımın bilinmesini isterim.

a

İkisi çocuk oyunu olmak üzere dört oyun izledim bugüne dek onlardan, böylelikle yukarıda andığım oyuncuların çok büyük bölümünü birkaç kez izleme olanağı buldum. Cimri'de, Aşk Grevi'nde, Definename'de. Topluluğun iyi bir oyuncu birikimine sahip olduğunu belirteyim, yeri gelmişken.

ALTYAZI:

Kentlere yapacağım yolculuklarla oradaki konaklamalarımın giderleriyle, öteki giderlerimi geçmişte oluğu gibi bugün de, yarın da ben karşılayacağım elbette!

pe cy

Sonuçta ABT'nin ülkemizde iyi bir kent tiyatrosu modeli oluşturduğu ortada. Artık bundan sonra yapılması gereken, Uzuner'le arkadaşlarının önerileri doğrultusunda yeni deneylere açık bir sanat tiyatrosuna doğru açılım sağlamak belki! Bu da herhalde ödenekli, kadrolu "şehir tiyatrosu" yapısına geçmek anlamına geliyor.

Ama hiç kimseyi kırmadan, kıyıma uğratmadan, değerbilirliği, alçakgönüllülüğü elden bırakmadan...


Uzamsal boşluğa indirilen panolarla çizilen yaşam öyküsü:

pe cy a

"Manon Lescaut"

> Üstün Akmen > uakmen@superonline.com

Giacomo Puccini'nin ünlü operası "Manon Lescaut", İstanbul Devlet Opera ve Balesi tarafından uzun yıllardan sonra (yanılmıyorsam otuz altı yıl sonra) ilk kez İstanbul'da sahneleniyor. Otuz altı yıl önce sahnelenen "Manon Lescaut'yu seyredememişim, ama Chevalier des Grieux'u Tenor Erol Uras Ustanın, Manon'u Soprano Nevin Pere'nin, Çavuş Lescaut'yu Bariton Jirayr Çarkçı'nın, Kaptan'ı Bariton Ömer Sabar'ın oynadığını biliyorum ve de yeri gelmişken, tümüne hayranlık eklenmiş selamlarımı, saygılarımı gönderiyorum.

Manon'a Sahip Çıkmak İtalyan opera geleneğinde "Verismo" olarak adlandırılan gerçekçilik akımının en önemli temsilcisi olan Puccini'nin, Fransız yazarı Abbe Prevost'un romanından esinlenerek bestelediği "Manon Lescaut", kısacası Paris'te başlayıp New Orleans'a uzanan tutkulu bir aşkın ve tükenişin öyküsü. Puccini'nin zengin melodileri eşliğinde, sıra dışı bir kişiliğe sahip, güzel Manon ile soylu şövalye Renato des Grieux'nün ölümsüz aşkı, müzik ve edebiyatı buluşturan dramatik bir eser olarak, İstanbullularla buluşmakta. Bakalım İstanbullular,


İstanbullu olmanın ayrıcalığına layık olarak "Manon Lescaut"un önünde kuyruklar oluşturacak, iyi kotarılmış bir esere sahip çıkacak mı.

"Başbüyücü"nün 45. Yılı İstanbul'da sahnelenen "Manon Lescaut"nun bir diğer özelliği, sahne başbüyücüsü "Dekor-Kostüm Osman Şengezer"in, meslekte 45. yılını bu eserle kutlaması. Kırk beş yıl... Tamı tamamına kırk beş yıl... Bir mesleği tutkuyla severek, bir mesleğe körü körüne denebilecek bir sadakatle bağlanarak, tüm yaşamını o mesleğin içine gömerek, o meslekle doyuma ulaşıp, o meslekte oluşum yaratarak geçen, koskoca bir kırk beş yıl... Ve daima yenilikçi, daima kendini aşan, daima çağdaş Osman Şengezer... Evet, Osman Şengezer'in 45. Sanat Yılı, "Manon Lescaut" ile kutlanmakta. Okuyan, seyreden, araştıran, dünya ile sürekli iletişim halinde olan, asla yorulmayan ve yaşlanmayan Osman Şengezer'in değerini, bakalım Devlet Opera ve Baleleri, Devlet Tiyatroları, ödenekli ya da ödeneksiz tiyatrolar, bundan böyle de bilebilecek mi? Ve bizler... Oyunları, konulan, librettoları yıllardır onun yorumuyla, onun yorumlamasıyla çözümleyen biz seyirciler, onun değerini bilebilecek miyiz? Bekleyeceğiz, göreceğiz.

Önder Göksever'in Çalışması

"Başbüyücü"nün Dekor Tasarımı Osman Şengezer, dekor tasarımım yaparken gerçekçi parçalan stilize ederek kullanmış. Ön alanları karakterlerin yaşam alanları olarak tutarken, geri planlan ön sahneyi ve kişilerin dünyasını çepeçevre sarmalayan ikinci bir uzam olarak tasarlamış. Uzamsal bir boşluğa indirdiği panolarla Manon'un yaşam çizgisini, kaderini simgelemiş. Öykünün dramatik yapısını fazla önemsemeden, içsel gelişime eğilmiş, Manon'un aşk ve zenginlik dünyalarını barok, rokoko motiflerle, tanrı Eros tasvirleriyle seyirciye geçirmiş. Dört perdeyi de, kendi belirgin renkleriyle simgelemiş. Amiens'de Paris kapısı yanındaki alanı çevreleyen meyhane ve han binası için kahve tonlarını seçmiş. Geronte'un Paris'teki evinin muhteşem döşenmiş salonunu parayı, zengin yaşamı, gücü, gösterişi bal ve altın renklerle bezeyerek, kostümü de dekora katarak vermiş. Le Havre'ın karanlık, fırtınalı denizinde son bulan üçüncü perdeyi koyu mavilerin puslu, sisli tonlarıyla anlatmış. New Orleans'daki son perdede, kaçınılmaz sona yaklaşılışı, çorak topraklarla seyirciye iletmiş. Uzamda her şey birbirine karışırken, Manon'un da, Des Grieux'nün de yaşamları kurumuş, çöle dönmüş, daha doğrusu Osman Şengezer'in elinde o hale dönüşmüş. Tartışabileceğim üçüncü perde dışında, bana eleştiri meydanı bırakmamış.

Kostümler Gözlere Ziyafet Osman Şengezer'in, "Manon Lescaut" için yaptığı ve yukarıda anlatmaya çalıştığım dekor tasannu yanı sıra, kostüm tasannu da görülmeye değer doğrusu. Son perdede Grieux'un çizmesini biraz eskitse diyeceğim de, genel anlamda yorumum kostümlerin dönemsel, işlevsel, gözlere ziyafet olduğu yolunda. Kısacası, Osman Şengezer dekoruyla, kostümüyle gene bir sahne eserinin yaratıcı kadrosunun başındaki yerinde, hem de yerli yerinde.

pe cy a

Bestecinin altı şairin yardımıyla yazdığı, ancak dramatik çatısı bana göre doğru dürüst çatılmamış eseri, Önder Gökseven sahneye koymuş. Sahneye koyarken yeni bir biçem arayışına girişmemiş, tamamıyla Puccini'ye bağlı kalmış. Hem öyle bir bağlı kalmış ki, dolayısıyla karakterler de yarım kalmış. Örneğin Manon bencil midir, sevecen midir, dürüst müdür, yalancı mıdır, saf mıdır, ahlaksız mıdır anlaşılamaz olmuş. Klasik bir yol izlemiş Gökseven. Kalabalık sahnelerdeyse başarıyı yakalamış. Ne yalan söyleyeyim, sahne trafiğinde akıcılığı da sağlamış. İkinci perdede, arka planda kullandığı iki dansçı, mizansen içinde hiç de yüzeysel

kaçmamış. Ancak, bana sorarsa, gene ikinci perdedeki Des Grieux'yü "Gözlerinin derinliklerinde kaderimi okuyorum..." diye başlayan aryayı söyledikten sonra, Manon'un ayaklarının dibine yatırmasın...


Bülent Darcan'ın Işık Tasarımı Fabrizio Ventura yönetimindeki orkestra özellikle üçüncü perde başındaki intermezzoda mükemmel. Yıldız Künutku'nun korosunu (özellikle birinci perdedeki "Ave, sera gentile"de), Nil Berkan'ın koreografisini esere katkı sağlayan unsurlar olarak sayabiliyorum. Bülent Darcan'ın ışık tasarımına fazla sözüm yok, ama birinci perdede Manon'un Des Grieux'u görüp yaklaştığında ve "Gördünüz mü? Ben sözüme sadığım..." diye başlayan aryasına başladığında neden mavi verdiğini anlamadım, algılayamadım. Bir de, üçüncü perdede Fenerci "... Ve Kate krala cevap verdi..." diye girip, feneri söndürdükten sonra, tan ağarıyor, gündüz olmuyor ki!

Başarılı Oyunculuk Kalabalık oyuncu kadrosu içinde ve kısacık rollerinde Fenerci'de Tenor Burak Dördüncü, Kaptan'da Bariton Zafer Erdaş dikkat çekmekte. Dans Hocası'nda Tenor Şamil Gökberk çok iyi. Tenor Çağrı Köktekin, Genç Öğrenci Ermondo'nun özellikle sevgilisine söylediği aşk şarkısında ("Evlada yıldızım, elveda çiçeğim...") başarılı. Bas Kenan Dağaşan Geronte di Ravoir'ı, Bariton Sedat Öztoprak ise Çavuş'u başarıyla yorumlamakta.

Kendini Gücün Akıntısına Bırakmak... Aşkı Yakalamak...

"In QuelleTrine Morbide"yi Dikkatle Dinleyin İkinci perdede, Manon'un veda dahi etmeden bıraktığı, fakat özlemeye başladığı sevgilisi için söylediği "In quelle trine morbide (Doğru! Habersizce terk ettim onu, bir öpücük bile vermeden)" aryasını, 33. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında, Türkiye'nin sanat alanında önemli yarışmalarından biri olan Siemens Opera Yarışması'nda bugüne kadar derece alan sanatçılardan Burçin Çilingir'den dinlemiş ve hayran olmuştum. Aynı aryayı Sema Tüzün'den dinlerken, sözlü müziğin anlamının, sunan kişinin yüz ifadeleri ve vücut hareketleriyle ifade edilmesi gerektiğine, bir kez daha tanık olmanın keyfini yaşadım. Burçin Çilingir'i de Manon olarak dinlemeyi/izlemeyi asla savsaklamayacağımı da, burada ifade etmek istiyorum. Ömrüm yeterse, günü gelir Çilingir'in Manon'unu da burada tartışır, değerlendiririm.

Sema Tüzün Beni Bağışlar mı? Son perdedeki "Sola... Perduta... Abbandonata... (Yalnızım... Kaybolmuşum... Terk edilmişim.. .)da da, Sema Tüzün'e canı gönülden alkış tuttum. Sema Tüzün için tek dileğim, dördüncü perdeye ayakta beyaz iskarpinle çıkılmayacağını bir daha unutmaması. Büyücügillerden Osman Şengezer'in, Manon'a çölde ayakkabı giydirmeyeceğine inandığımdan olsa gerek, suçu Tüzün'e atıyorum. Hiç kusura bakmasın! Yani öyleyse bir daha unutmasın, değilse beni bağışlasın.

a

Parisli yaşlı zengin Geronte de Ravoir'ın kapatması Manon Lescaut'yu, suçluların yüzlerine tükürüldüğü alanda bile taparcasına sevdiğini göstermekten sıkılmayan Grieux şövalyesini, Tenor Hüseyin Likos oynuyor.

yıllardır geliştirdiği solunum tekniği, vücudunu dengeli olarak bir çizgi üzerinde tutabilmesi, şarkılarını sağlıklı söylenmesini sağlıyor. Bu eserdeki ses kalitesi tartışmasınıysa, işin uzmanlarına bırakmak istiyorum.

Son söz olarak, İstanbullu olmanın ayrıcalığını yaşayın,"Manon Lescaut'yu alkışlayın diyeceğim.

pe

cy

Ahhh! Ahhh!.. Renato Des Greux karakterinde bir kez daha anlıyoruz ki, aşk ne erdem tanıyor ne de yetenek. Seven, her şeyi bağışlıyor ve unutuyor; çünkü aşkın yaraşığı bu. Yani ben pek bilmem(!), öyle deniliyor. Kendimizi teslim etmemiz ya da esirgememiz, sevdiğimizde gördüğümüz erdemlerden ya da kusurlardan kaynaklanmıyor ki! Bu konuda aklımız bize asla söz geçiremiyor, yön veremiyor. Tatlı, büyülü, melankolik bir gücün dalgasında sürüklenerek her tür düşünceden, duygudan ve istemden kopuveriyoruz. Bizi nerelere götüreceğine aldırmadan kendimizi bu gücün akıntısına bırakıyoruz. Gücün... Yani, aşkın...

Hüseyin Likos'un Grieux'sü

Hüseyin Likos, bütün bu düşünceleri taşırcasına Grieux karakterine derinlik ekliyor. Derinlik, olgular ve yönelimleri ortaya çıkarıyor. Aryalarını, tüm gamın _'ünü göğüs sesinden cömertçe söylüyor. Elbette, aynı rolde Bülent Külekçi'yi de dinleyecek/izleyeceğim, ama Hüseyin Likos benden tam not alıyor. Bu arada, "Manon Lescauf'ya daha yeni gidecekseniz, birinci perdedeki "Tra voi belle"de ve üçüncü perde sonundaki "Guardate, pazzo son"da Hüseyin Likos'un sesine kulaklarınızı iyi kabartmanızı önereceğim. Bana hak verirseniz, kulaklarımı çınlatmanızı dileyeceğim.

Sema Tüzün'ün Manon'u Manon Lescaut için dönüşümlü olarak dört soprano sahneye çıkmakta. Burçin Çilingir, Peyam Koryak, Efsun Öztoprak ve Sema Tüzün... Ben gittiğim akşam, Sema Tüzün'ü dinledim/izledim. Usta sopranonun, hiç kuşkum yok ki, gövdesini tamamen duygularının hizmetinde tutma yeteneği var. Fiziksel donanımıyla bilinçüstü görünmez duyguyu seyircisine iletebiliyor. Manon'un bencilliğinin ya da sevecenliğinin, dürüstlüğünün ya da yalancılığının; para düşkünlüğünün, saflığının, ahlaksızlığının iyi çizilememesinin kusurunu Önder Gökseven'de arıyorum ben. Tüzün'ün

Başka da bir şey demeyeceğim


Van Devlet Tiyatrosunda Çocuk Oyunu

pe

cy a

"Teneke Şövalyeler

"

> Cem Düzova

Van Devlet Tiyatrosu, Ülkü Ayvaz'in "Teneke Şövalyeler" isimli oyunun sahneliyor. Oyunun yönetmeni, Van Devlet Tiyatrosu'nda bir süredir çocuk tiyatrosu ile ilgili çalışmalar yapan Kamil Korunan. Korunan ile oyunun sahneye hazırlanışını ve çocuk tiyatrosunun önemini konuştuk. Van devlet Tiyatrosunda ilk kez bir çocuk oyunu yöneteceksiniz. Klasik ve vazgeçilmez sorudur: Neden "Teneke Şövalyeler"? Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü'nün öncülüğünde Van'da başlattığım çocuk festivali etkinliği, oynadığım oyunlar ve kaleme aldığım çocuk oyunlarından sonra; "Teneke Şövalyeler"i bu kez yönetmen olarak Van seyircisine ulaştırmayı oldukça anlamlı bulmaktayım. Erişkin bireylerin kolaycı açıklamaları karşısında, gelişmekte olan bireylerin soru sorma ısrarları beni hep etkilemiştir. Çocuk, soru soran ve soru sorarak her gün öğrenen, büyüyüp gelişen bir varlık olarak geleceğimizdir ve çok önemlidir. "Teneke Şövalyeler" iyiyi, doğruyu, güzeli, kötüyü, çirkini tartışırken; adalet, erdem, estetik gibi vazgeçilmez değerlerin önemini vurguluyor. Kısaca söylemek gerekirse soru sormayı öğütleyen bir oyundu. Bu da beni çok çekti, paylaşmak istedim. Soru soran,


sahnesinde yönetmek Van seyircisi ile buluşturmak en büyük isteğim. Ayrıca; Tiyatro Opera Bale Vakfı TOBAV'ın Van temsilciliğini de yapıyorum. 2000 - 2003 yılları arasında Van'da TOB AV etkinliği olarak kırk beş Van'lı gence diksiyon ve sahne sanatları konusunda dersler verdim. Fakat üzülerek itiraf etmeliyim ki bu çalışmanın sahnelenme süresini bağlayacak noktada maalesef profesyonel bir katkı alma fırsatımız olamadı. Ekip ile rahat çalıştınız mı? Ekibin uyumu çok iyi. Herkes içten, işe yüreğini yatırmış derler ya öyle işte. Tabii profesyonel oyuncularla çalışmanın keyfini de yaşıyorum. sorgulayan bir kuşak yaratma yolunda tiyatronun binlerce yıllık gücünü besleyen bir oyun olduğundan; Teneke Şövalyeler dedim. İleti açısından Ülkü Ayvaz'ın metni ile çelişkiye düştüğünüz bölümler oldu mu? Çok soru soran, çok yanıt alır. Sorularımıza yanıt bulursak, gerçeğe yöneliriz. Metinde yer alan düşünceler özgürce soru sorup, ön yargı kolaycılığını açıkça ret ettiğinden çelişki yaşamadım.

cy

Oyun kaç yaş grubuna hitap ediyor? Yedi-on iki yaş grubunu hedefliyoruz.

Sanırım oyuna İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun da katkısı olmuş. Oyun Devlet Tiyatroları yapımı. Genel müdürlüğümüzün uygun görüşleri ile İstanbul Devlet Tiyatrosu'ndan katkı sağlandı. Oyunun orijinalinde Ay ve Güneş rollerini oyuncular oynarken bu kez Ay ve Güneş'i ışık, ses ve görsel nesnelerin yardımı ile kurduğum bir plastik anlatımla seyirci karşısına taşımaya çalıştım. İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçılarından değerli ustalarımız Ayşen İnci ve Adnan Biricik'e Ay ve Güneş'e seslerini verdikleri için buradan bir kez daha teşekkür ederim. Televizyondan kulakların aşina olduğu bu seslerin Van Devlet Tiyatrosu salonundan seyirciye ulaşması da bir başka keyif diye düşünüyorum. Seyircimiz salonumuzda ilk kez karşılaşacağı bir başka denemeyle de şaşıracak: "Black Teathre" tekniği ile plastik anlatımını kurduğum ay ve güneş sahnelerinin oyuna katkı sağlayacağını düşünüyorum. Koreografi de İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nden otuz yıllık bale sanatçısı Tayfun Savlıoğlu imzası var. Dekorumuz, İstanbul Devlet Tiyatrosu dekoratörlerinden Hüseyin İngin'e, Kostüm, yine İstanbul Devlet Tiyatrosu'ndan Kanöz Ozan'a ait. Her biri bir diğerinden kıymetli Van Devlet Tiyatrosu oyuncularına teknik ve idari kadrosuna da ayrıca katkıları için teşekkür ederim.

a

Metne müdahale ettiniz mi? Yazarın affına ve iznine sığınarak metne bir miktar müdahale ettim. Oyunu tek perdeye indirdim. Bedensel hareketlere ve müziğe ağırlık verdim. Amacım bir ders saati süresi olan elli dakika içinde oyunun keyifle seyredilebilirliğini sağlamak oldu. Taktir seyircinin.

Oyunu müzikal olarak sahneliyorsunuz. Neden müzikal? Özellikle çocuk izleyicisi açısından kaygılarınız mı var? Çocukların algıları en fazla yirmi, yirmi beş dakika canlı tutulabilir. Sonrasında ilgi başka yönlere kayıyor. Dans, müzik ve jestler paylaşılan oyunun ilgi süresini artırıyor. Bu amaçla müzik ve dansı olduğunca fazla kullandım. Teneke Şövalyeler, Van Devlet Tiyatrosu'ndaki ilk müzikal çocuk oyunu olacak.

pe

Soru sormayı, sorgulamayı bilmeyen büyükler de var. Onları da hedeflemeyi düşünmüyor musunuz? Tabii ki. İletmek istediğimiz mesajda soru sormanın çocuksu güzelliğini yetişkinlerin asla unutmamaları gerektiği saklıdır. Aslında her erişkin demir kafeslerde gizlediği bir çocuk ile birlikte yaşar. Önemli olan onu açığa çıkarmaktan hiç korkmamak. Yani biraz cesaret. Van Devlet Tiyatrosu'nun perdelerini açtığı 1997 yılından beri Van'dayım. O gün yedi yaşında bizleri sahneden izleyenler, bugün on altı yaşında. Bu gençler tiyatro ile erişkinliğe adım atıyorlar; bu daha güzel, daha aydınlık, daha mutlu bir yarının habercisi.

'Şövalye' ismi, Avrupa'yı çağrıştırıyor. Oyun, kelimenin varolduğu, ortaya çıktığı Avrupa'ya ait izler taşıyor mu? Oyunu İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda görevli Ülkü Ayvaz kaleme almış. Yazar Türk. Anadolulu. Şövalye sözcüğü kıta Avrupa'yı çağrıştırıyor belki ama metin yerli. Dekorda kerpiç evler kullanıyorum. Kostüm tamamen Anadolu insanından, onun günlük giyiminden yola çıkılarak tasarlandı. Şövalye kalkanı; tencere kapağı. Mızrak; süpürge sapı. Oyun olgusuna ve bizim coğrafyamıza ait olmayan hiçbir şeyi kullanmamaya çalıştım. Oyun daha önce İstanbul ve İzmir Devlet Tiyatrolarında da oynanmış. Oyunun isminden gelebilecek çağrışımı silecek bir yorum sanıyorum bu kez daha fazla denendi. Oyunun masa başı veya prova aşamalarında herhangi bir çocuk psikologu veya pedagogdan yardım aldınız mı? Çocuk oyunları özel ilgi alanım, bu alanda kaynak taraması yapmayı da sürdürmekteyim. "Barışa Şans Verin" isimli oyunum Van Eğitim Gönüllüleri ve Milli Piyango Anadolu Lisesi tarafından sahnelendi. Bu yıl, Erciş Belediyesi de oyunumu sahnelemek için girişimde bulundu. Diğer bir çocuk oyunum olan "Ormanın Sevinci"ni Van Devlet Tiyatrosu

Oyunu Van DT dışında nerelerde sahneleyeceksiniz? Elbette önümüzdeki hedef festivallere katılmak. Bu aşamada artık ulusal ve uluslararası festivallere davet edilmeyi bekliyoruz. Van'da güzel işler yapıldığını artık herkesin duyması, görmesi, bilmesi gerekir. Bütün çabamız bu yönde.


Bir Masal iki sahneleme:

pe cy a

"Bremen Mızıkacıları"

istanbul B.B. Şehir Tiyatroları

> Nihal Kuyumcu > nihalkuyumcu@yahoo.com

İstanbul Belediyesi Şehir tiyatroları ve Tiyatro Mie bu sezon "Bremen Mızıkacılarını" sahneliyor. Çocukların çok iyi bildiği bir masalın biri özel diğeri ödenekli tiyatroda olmak üzere iki farklı grup tarafından sahnelenmesi, aynı öykü üzerinde düşünme ve sahneleme olanakları ile ilgili karşılaştırma yapma fırsatı veriyor.

Bremen mızıkacıları bildik bir hikaye; eşek, köpek, kedi ve horoz yaşlandığı ve artık işe yaramadıkları için sahipleri tarafından dışarı atılırlar. Bunun üzerine hep birlikte Bremen'e giderek müzik yaparak hayatlarını kazanmaya karar verirler. Ancak giderken ormanda haydutların kulübesini fark ederler. Dördü birlik olarak haydutları korkutup kaçırırlar ve oraya yerleşip hayatlarının sonuna kadar mutlu bir şekilde yaşarlar. Grimm Kardeşlerin yazdığı bu masala bugünün penceresinden baktığımızda bazı çelişkilerle karşılaşırız. Haydutları korkutarak kaçırıp onların mallarına, kulübelerine el koyan bizim kafadarlar, aslında haydutların yaptıkları işi yapmışlardır. Böylesi sorunlar bir çok masalda vardır. Örneğin paralan olmadığı için anne-babanın çocuklarını ormana götürüp bıraktığı, daha sonra devi öldürüp hazinesine konarak geri dönen çocukları, ailenin büyük bir mutlulukla karşıladığı


Parmak Çocuk, Hansel ile Gretel'in cadıyı fırına atıp kıymetli eşyalarını alarak evlerine dönmeleri çocukluğumuzu süsleyen, bir çok masalda karşılaştığımız sıradan olaylardı. Yazıldığı dönem ve hedef kitlesi düşünüldüğünde günümüzdekinden farklı sonuçlara ulaşacağımız açıktır. O nedenle masalların günün şartlarına uyarlanması parodi yapılması okuyucuyu ya da seyirciyi farklı yerlere götürüp masala eleştirel gözle bakmasını sağlayabilir. Örneğin her şeye sabrederek mutluluğu yakalayan, iyi kalpli Pamuk Prensesin aksi huysuz, 7 cücelerin her dediğine itiraz eden bir kız olarak çocuğun karşısına çıkması bir taraftan onu eğlendirirken diğer yandan olanları sorgulamasına, üstünde düşünmesine yardım edecektir. Diğer taraftan, aslına sadık kalınarak anlatılan ya da sahnelenen bir masalı, çocuk defalarca dinleyebilir ya da izleyebilir. Tanıdığı tiplerin kitap sayfalarından çıkarak ete kemiğe bürünmesi, bildiği olayların beklediği biçimde gelişmesi ona güvenli bir yolda ilerliyormuş hissini verir. Nitekim çocuklar gözlemlediğimiz kadarıyla, her iki oyunu da büyük keyifle izlediler.

Oyunun başlangıcında bir dans ile yer alan oyuncular rol dağılımı ve hazırlık aşamasını sahne üstünde seyircilerin gözleri önünde gerçekleştirirler. Bu durum bir yandan seyirciyi oyuna hazırlarken diğer yandan okul öncesi çağı seyirci çocukların korkmalarını, tedirgin olmalarını da engellemiş.

pe

cy a

Tiyatro Mie, Grim kardeşlerin yazdığı masalın aslına genelde sadık kalırken İstanbul Belediyesi Şehir tiyatroları oyunda bazı değişikliklere gitmiş. Bora Ayanoğlu'nun oyunlaştırdığı masalda Çiftçi Küpkulak'a başkaldıran hayvanlar, çiftliği terk ederler. Küpkulak ormanda haydutlara rastlar ve onlardan hayvanları bulup getirmelerini ister. Bunun karşılığında onlara altın vereceğini söyler. Zira onları örnek alan diğer hayvanların da başkaldırmasından korkmaktır. Ancak haydutlar Küpkulağı esir alırlar. Altınlarına el koyarlar ve boynuna ip bağlayarak kendilerine hizmet ettirirler. Çiftçi Küpkulak boynu acıdıkça eşeğe ettiği eziyeti daha iyi anlar. Bu arada bizim Bremen Mızıkacıları, Bremen'de Hayvan severlere rastlarlar onlardan yardım sözü alarak, ormana geri dönerler. Hayvan severler ve orman korucusunun yardımıyla Küpkulak haydutlardan kurtulur. Artık iyi bir ders aldığını, hayvanlara kötü davranmayacağını, yaşlandıkları için iş yaptırmayacağını söyler ve onların çiftliğinde istedikleri gibi kalabilecekleri konusunda söz verir. Oyun herkesin mutlu olduğu, haydutların cezalandırıldığı bir sonla biter.

İBBŞT'nin oyununda yaşlanan canlıların emeklilik haklarından söz edilir. Yaşlanan, iş yapamaz hale gelen hayvanlar "Birlikten güç doğar " diyerek bir araya gelirler, emeklilik hakları olduğunu, Bremen'de yaptıkları küçük bir gösteriyle etrafa duyururlar. Yaşlı, çalışamaz durumdaki hayvanların bir araya gelerek bir güç oluşturmaları, tek tek başaramadıkları bir şeyi bir araya gelince başarabilmeleri, altı çizilen mesajı destekleyen, henüz soyut işlem dönemine girmemiş çocuklara bunu somut olarak gösteren doğru bir yaklaşım olabilirdi. Ancak oyunda kahramanlarımızın kendi kendilerine başarmalarına izin verilmedi. Hayvan severler ve korucunun yardımıyla, bir başka deyişle kurtarıcının ( ! ) gelmesiyle işler yoluna girdi. Herkesin mutlu olduğu sona ulaşıldı. "Birlikten güç doğar" gibi önemli bir mesaj, araya sıkıştırılmış orada çok da gerekli olmayan, "hayvanları koruyalım", "doğayı koruyalım" gibi sloganlarla yok edilmiş oldu. Korucu, haydutların, çalışan insanların ellerinden paralarını, mallarını, almaya çalıştıklarından söz ederek böyle hırsızlık yapan, doğaya zarar veren (ki haydutlar orada doğaya zarar vermiyorlardı) insanlara karşı hep birlikte karşı duralım der. Bu kısım -korucu da dahil olmak üzere- çocuklara, artık duymaktan bıktıkları, binlerce kez söylenen sloganları tekrarlamak için zoraki konmuş, oyunun bütününe yedirilmemiş, yapıştırma gibi kalan bir bölümden başka bir şey değildi. Çocuğa yönelik her etkinlikte böylesine zorlama eklentiler hep yapılıyor ne yazık ki!

Tiyaro Mie'nin sahnelediği oyuna gelince, metni Neslihan Dörtcan kaleme almış. Oyun, masalın aslına sadık kalarak sahnelenmiş. Eşek eskiden çaldığı mızıkasını alarak Bremen'e gitmeğe karar verir. Yolda birer birer diğer hayvanlara köpek, kedi ve horoza rastlar. Niyetinden söz eder. Diğerleri neler yapabileceklerini düşünür, kimi davul çalmaya, kimi dans


yer aldığını, seyirci kitlesinin büyük bir kısmını oluşturduklarını düşündüğümüzde bu yaş grubu çocuklarının beklentilerinin göz önüne alınması önem kazanıyor. Küçük çocuklar karşılarında kocaman eşek kılığında bir şeyle karşılaştıklarında korkuyorlar, onun içinde bir insanın olduğunu bilemiyorlar. O nedenle en azından, başlangıçtaki hazırlık aşamasının sahne üstünde, onların göreceği şekilde yapılması küçüklerin bu tedirginliğinin önüne geçebilirdi.

pe cy a

etmeye kimi de şarkı söylemeye karar verir "Herkesin yapabileceği bir şey vardır" diyerek yola koyulurlar. Aralarındaki yardımlaşma ile zorlukları aşarlar. "Birlikten güç doğar" mesajı bu oyunda da vurgulanarak haydutları korkutup kaçırırlar ve onların bir daha geri dönmeyeceklerini düşünerek kulübeye yerleşirler. Oradan Bremen'e gidip gelerek, müzisyenlik yaparak, yaşamlarının sonuna kadar mutlu olurlar. Oyunda var olan, daha önce de dile getirdiğimiz "Herkesin yapabileceği bir şeyler vardır" mesajı, tüm hayvanların yaşlanıp işe yaramaz oldukları anda bile yapabilecekleri şeyler olduğunu göstermesi ve sahne üstünde gelişmelerle desteklemesini, yani; sadece sözde kalmamasını, oyunun olumlu bir özelliği olarak dile getirebiliriz. Özellikle eşeğin mızıka çalmasını, köpeğin ona tempo tutarak eşlik etmesini, kedinin şarkı söyleyerek, horozun da dans ederek gruba katılmasını, mesajı destekleyen somut olarak gösteren sahneler olarak değerlendirebiliriz. Ancak, bu noktada hazırlanan 56 dakikalık bir sahne ile küçük ritm aletleri, marakaslarla basit ritm tutarak ya da sadece seslerle vokal yaptırılarak seyirci çocuklar da eğlenceli bir şekilde bu sürece katılabilir, salonda büyük bir müzisyen topluluğu oluşturulabilirdi. Oyunda yönetmen "seyirci katılımı adına" (çünkü duyurulara "interaktif " gibi bir ibare konmuş) sık sık arama, bulamama, birbirlerini kaybetme, bulma konusunda seyirciden yardım isteme gibi yöntemlere başvurarak, seyircinin dikkatini sahne üzerine çekmeyi amaçlamış. Ancak bu uygulamada doz fazla kaçırılmış, o kadar ki bir süre sonra "yine mi? " dedirtiyor. Sanki, zaman doldurmak için yapılmış duygusu uyandırıyor. Oysa, bu işe yıllarını vermiş olan Salim Dörtcan, çocukların anlık ilgilerinin, salonda yarattıkları heyecanın tuzağına düşmeyecek, bu kolaycılığa kapılmayacak kadar deneyimli bir yönetmen. Ayrıca interaktif dendiğinde, seyircinin daha çok söz sahibi olduğu, oyunun gelişimini etkileyen bir katılımı söz konusu olmalıydı ki, bu da oyunda yoktu.

Tiyatro Mie'nin bu oyunda kostüm ve dekora özel bir önem verdiği çok açık bir şekilde görülüyor. Tüm hayvanların giysileri, çocukların çok hoşuna gidecek şekilde hazırlanmış. Bu noktada, salonda genelde okul öncesi çağı çocuklarının

Bir diğer ayrıntı; yaşlı, yorgun zavallı olması gereken kedi, pembe peluşlar içinde, elinde minicik pembe, fırfırlı şemsiyesi, Sindy görünümüyle güzel bir genç kızı çağrıştırıyordu. Sahnede duruşuyla görsellik olarak güzel olmasına karşın, genel görünümü masalın özüyle çelişiyordu. Madem böyle bir kedi tipi oluşturulmuş, kedi yaşlılığı yerine beceriksizliği ya da süsüne düşkünlüğü yüzünden, işleri ihmal etmesi nedeniyle çiftlikten kovulduğu söylenebilirdi. Böylelikle giysilerdeki bütünü bozan bu aksaklık giderilmiş olurdu. Kostümlerdeki bir başka ilginç nokta haydutların giysileri. Çizgi karakter Red Kid'deki Daltonları çağrıştıran giysiler ve tiplemelerle (biri Avarel diğeri de Jo Dalton'du) yönetmen çocukları sadece eğlendirmeyi düşünmüş olmalı. Ayrıca bu iki haydut, asıl masaldaki kadar kötü değillerdi. Sonuç olarak, karşımızda sahip olmak istedikleri mızıkayla Bremene gidip çalışmayı düşünen iki insan vardı. O kıyafetler, onlara, mahkum olmaktan asla kurtaramayacak bir görüntü veriyordu. Çocukların ilgisini çeken sahnelerden biri de çift anlamlı kelimelerle yapılan oyunların sergilenmesiydi. "Düş önüme", "Arkama düş", "kafam topla" vb. kelime oyunlarının özellikle ilkokul 3.sınıftan sonra kullandıkları dili fark eden çocuklar için çok eğlendiriciydi. Bu bölüm, çocuklara dil üstünde düşünmek, yeni arayışlara girmek ve yeni keşfettikleri kelimeleri kullanma fırsatı vermesi açısından güzeldi. Sonuç olarak her iki oyunda da, okul öncesi çağından itibaren seyirciler çoğunlukta. Ama İBBŞT büyük salon koşullarının olumsuzluğu içinde oyunlarını seyirciden kopuk olarak sergilerken, Tiyatro Mie'nin küçük salonda oynaması, oyuna artı değerler katmaktadır. Seyirciler bildikleri bir masalın güvenli yollarında, tanıdıkları arkadaşlarıyla ilerler gibi keyifle oyunu izlemekteler.


Sarıyer Sanat Tiyatrosu'ndan

cy

a

Sihirli Çizmeli Komedi

> Handan Aydın

pe

Sadece çocukların değil, büyüklerin de zevkle izleyecekleri ve güler yüzle ayrılacakları bir oyun hazırlamış bu sezon Sarıyer Sanat Tiyatrosu tüm tiyatro severlere. Bu ay Yunus Emre kültür merkezinde sundukları "Sihirli Çizmeli Komedi" adlı oyununda olaylar bir İtalyan kasabasında geçer. Oyunun baş kişisi Nino, şehre çalışmaya giden anne ve babasını beklemektedir. Konu olarak çocuklarımıza oldukça yakındır; bir zamanlar ülkemizde anne babalan Almanya'ya çalışmaya giden ve dedelerle büyükanneler tarafından büyütülen çocuklar vardı. Bugün ise bu çocukların yerini, günlerini işe gitmek zorunda olan anne ve babalarından ayrı geçiren çocuklar aldı. Oyunun konusu kısaca şöyle: Köyde herşeyin sahibi olan Don Camale tarafından işten atılan Nino'nun anne ve babası, şehre çalışmaya gitmiştir. Dedesinin yanında kalan Nino'nun günleri oyunlarla geçer. Bir gün Don Camale'nin çizmelerini bulan Nino, arkadaşlarının itirazlarına rağmen bu çizmelerin sihirli olduğunu iddia eder ve onlar sayesinde zengin olacağını söyleyerek çizmeleri alır. Böylece kahramanlarımızın macerası başlar. Yaptığı birkaç denemeden sonra Nino, sihir ve büyü diye birşey olmadığını, para kazanmak için emek vermek gerektiğini anlar. Ayrıca emeklerinin karşılığını vermeyen Don Camale'ye karşı arkadaşlarını birlik olmaya çağırır. Bu savaşlarında çocuklar başarıya ulaşırlar. Mutlu sona bir katkı da Nino'nun annesine kavuşmasıdır. Olaylar belli bir sıra ile, "büyü ve sihrin olmadığı, kazanmak için emek harcamak gerektiği, birlik olunduğunda her şeyi başarmanın mümkün olduğu" iletilerini verecek şekilde, müzik ve danslar eşliğinde zengin bir dekorla sunuluyor. Müzikler geçişlerini sağlarken, neşeli ve zaman zaman esprili şarkı sözleri sahnelerin temalarına uygunluğuyla oyuna katkıda bulunuyor. Karadenizin temposu yüksek müziği salonda ayrıca keyifli bir coşku yaratıyor. Özenli kareografilerle sunulan danslar, görselliği arttırıyor ve zevkli bir seyir sunuyor. Kahramanımız Nino hayalperest bir çocuktur. Küçücük bir tahta parçasına binerek engin denizleri aşacak kadar geniş bir hayal dünyasına sahip. Ancak oyunda, bu kadar çocuğa özgü, bir durum sahne ortasına getirilen kocaman bir gemiyle yok ediliyor. Çocuklar oyunlarını, bu görkemli yelkenli ile sürdürüyorlar. Burada çocukların birkaç tahta parçasını birleştirerek bunu gemi varsaymaları, bu şekilde oyunu sürdürmeleri, seyirci çocukların kendilerine özgü bir durumu sahnede izleme fırsatı vermesi açısından daha iyi olabilirdi. Diğer yandan, görkemli oyuncaklarla hayal güçleri bir anlamda köreltilmekte olan büyük kent çocukları için iki tahta parçası ile yapılan gemi ne derece tatmin edici olurdu, bu da ayrıca tartışılabilir belki... Sıcak ve doğal bir oyunculuk sergileyen, sahnede olmaktan keyif alan oyuncuların selam vermelerinin ardından seyircilerin aralarına karışması ve onlarla iletişime girmesi, çocukların salondan daha mutlu ayrılmalarına katkıda bulunuyor.. Çizmeler sihirli değil belki ama sahneden üzerimize mutluluk sihri serpiyor gibiler. İyi seyirler©


> Yeni Oyunlar KIYAMET SULARI

HARPUTTA BİR AMERİKALI Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Cevat Fehmi Başkut Yöneten: Ali İpin Sahne Tasarımı: Behlül Dane Tor Giysi Tasarımı: Şirin Dağtekin Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları Oyuncular: Canberk Uçucu, Kürşat Alnıaçık, Saydam Yeniay, Ali Fuat Çimen, Umut Demirel, Canan Türker, Mine Tüfekçioğlu, Cemal Ünlü, Hidayet Erdinç, Ömer Hüsnü Turat, Tayfun Savlıoğlu.

Tiyatro: Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Civan Canova Yöneten: Turgay Kantürk Sahne-Giysi Tasarımı: Ayçın Tar Müzik: Tolga Cebi Işık Tasarımı: Enver Başar Oyuncular: Mete Ayhan, Haki Kuş, Savran Perk, Murat Danacı, Özlem Akdoğan, Özlem Baykara. "Oyunda, bir göktaşının dünyaya çarpacağı söylentisiyle kıyamet gününün geleceği beklentisi içine giren bir ailede yaşanan iç hesaplaşmalar ve çatışmalar anlatılıyor."

"Çocuk yaştayken babasıyla Harput'tan Amerika'ya göç eden milyoner Maderus, kırk sene sonra geride bırakılan kardeşini aramaya gelirse neler olur? Karşısına bir kardeş yerine batı hayranı üç kardeş ve bir de kardeşin karısıyla kızı çıkarsa, kimin öz kardeşi olduğu nasıl anlaşılır? Bir de bu grubun arasına bir delinin karıştığı öğrenilirse hangisi deli, nasıl bulunur? "

İSTANBUL'UN EFENDİSİ ÖLÜMSÜZLER Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Melih Cevdet Anday Yöneten: Sönmez Atasoy Sahne Tasarımı: Ethem Özbora Giysi Tasarımı: Serpil Tezcan Işık Tasarımı: Enver Başar Oyuncular: Adnan Biricik, Hatice Aslan, Okday Korunan, Fikret Urucu, Hakan Meriçliler, Ceren Cevahir Gündoğan, Özden Didar, Kamil Gençtürk, Emre Sungur, Erdinç Tok, Ş. Süha Tezel, Gerçek Öner, Serhan Çetin, Ercan Koçak, Serkan Çetinkaya, Burcu Barutçuoğlu, Tuğba Ünal, Ayşegül Taştan. Elif Verit, Z. Sevgi Atay, Tuğçe Tamer, Meltem Koç, M. Erhan Işıktaş, Güzin Ercan, Hale Şenözen, Nuran Yanık, Aslı İktu, Gürsan Pirionurlu.

cy a

Tiyatro: İzmir Devlet Tiyatrosu Yazan: Musahipzade Celal Yöneten: Yaşar Ürük Oyuncular: Rüçhan Gürel, Hülya Savaş, Hülya Dilek Kural, Dilek Çetiner, Fatih Kahraman, Mete Şahinoğlu, İ. Raci Öksüz, Y. Evren Serter, Melek Çekmece, Hande Kılıç, Nurhayat Boz, Ozan Uçar, Sadık Yağcı, Tayfun Bakırdöken, Alptekin Ertürk, Musa Zindan, Devrim Akaya, Çağatay Özçelik.

pe

"Zamanın Büyükşehir Belediye başkanlığına eş bir görevi sürdüren Savleti Efendi'nin kimliğinde dönemin cinli/büyülü toplumsal yapısı içinde gelişen romantik bir aşk öyküsünün dolambaçlı serüvenini, Lale Devri'nin hemen sonrasında yaşanan olaylarda dönemin İstanbul'unun gizemli ve ilginç dokusunu anlatıyor."

"Tarih nedir? Tarihçilerin belgeler sürerek oynadıkları bir oyun mu? Tarih oyununun kahramanları insanlığın gerçek serüveni karşısında, ne kadar kahramandırlar. Söz konusu Büyük Julius Sezar olsa da, ne kadar doğrudur tarihin yargıları. Melih Cevdet Anday'ın Ölümsüzler adlı oyunu Tarih denen olguyu tiyatro sahnesinde, ironik bir dille sorgulamaktadır."

BAĞDAT HATUN Tiyatro: İstanbul B.B. Şehir Tiyatroları Yazan: Güngör Dilmen Yöneten: Burçir Oraloğlu Sahne Tasarımı: Özhan Özdil Giysi Tasarımı: Türkan Kafadar Işık Tasarımı: İlhan Ören Müzik Yönetmeni: Selim Atakan Oyuncular: Aslı Narcı, Asli Seçkin, Buket Yanmaz, Burteçin Zoga, Ceylan Çete, Çatay Çakiroğlu, Doğan Altınel, Emre Narcı, Eraslan Sağlam, Erhan Özçelik, Esra Ede, Gökhan Eğilmezbaş , Gökhan Mete, Hüsnü Demiralay, Haşmet Zeybek, Meriç Benlioğlu, Murat Bavli, Murat Derya Kılıç, Nurseli Tirişkan, Onur Özcan, Ozan Gözel, Özge Borak, Rahmi Elhan, Selçuk Yüksel, Selim Can Yalçın, Semah Tuğsel, Suphi Tekniker, Tarık Şerbetçioğlu, Tolga Yeter, Ümran İnceoğlu, Yiğit Sertdemir.


Yeni Oyunlar <

AYŞE OPERETİ

SIĞINTILAR Tiyatro: Pervasız Tiyatro Yazan: Slawomir Mrozek Çeviren: Zihni Küçümen Yöneten: Sabahattin Mutluer Sahne ve Giysi Tasarımı: Ferit Özen Işık Tasarımı: Umut Kurt Oyuncular: Aykut Taşkın, İlker Ayrık. "Yabancı bir ülkede aynı odayı paylaşan iki zıt karakterin hikayesini anlatıyor. İsimsiz karakterlerin ilki; muhtemelen Almanya olan bu ülkeye çalışmak ve para biriktirmek üzere gelmiş bir Polonya köylüsüdür. Bütün amacı yeteri kadar para biriktirdiğinde ülkesine, ailesinin yanına geri dönmektir. Oda arkadaşı ise politik sebeplerden dolayı memleketini terk etmek zorunda kalmış bunalımlı bir aydındır. Onun da tüm derdi kölelik ve özgürlük üzerine yazmaya çalıştığı yapıtını tamamlamaktır."

pe cy a

Yazan: Muhlis Sabahattin Düzenleyen: Gülriz Sururi Yöneten: Engin Cezzar Giysi Tasarımı: Sadık Kızılağaç Sahne Tasarımcısı: Ali Cem Köroğlu. Koreografı: Selçuk Borak Müzik: Selim Atakan Oyuncular: Dolunay Soysert, Hazım Körmükçü, Ceyda Düvenci, Sinan Tuzcu, Jeyan Ayral Tözüm, Gülümser Gülhan, Oğuz Oktay, Metin Göksel, Hikmet Karagöz, Orhan Aydın, Yaman Tarcan, Evren Pıravadılı, Elif Çakman, Bilal Çatalçekiç, Şirin Keskin, Koray Onur, Ayşe Çakar, Ahsen Ever, Müge Zümrütbel. "Ayşe Opereti, 1930'ların Türkiye'sini Ege ve İstanbul olarak iki ayrı coğrafyada sunuyor. O yılların görkemli İstanbul hayatı; Muhlis Sabahattin 'in ezgilerinin eşlik ettiği çarlistonlar, tangolar, fokstrotlar ve valslerle sahneye taşınırken, dönemin saflığını koruyan köy hayatı ise zeybekler ve halaylarla sergilenecek."

BENİM TATLI MELEĞİM

Tiyatro: Dalin Çocuk Tiyatrosu Yazan-Yöneten: Metin Arslan Giysi Tasarımı: Ümit Ünal Sahne Tasarımı: Aslı Tüloğlu Işık Tasarımı: Yakup Çattık Müzik: Meltem Taşkıran Koreografı: İpek Değer Oyuncular: Alev Gürzap, Gülsüm Soydan, Sevi Algan, Umut Kurt, Kaan Erten, Nejat Kanter, Perihan Kurtoğlu, Ayça Öztürk, Murat Eken, Onur Öztay.

UYARCA Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Friedrich Dürrenmatt Çeviren: Yücel Erten Yöneten: Şakir Gürzumar Sahne Tasarımı: Ali Cem Köroğlu Giysi Tasarımı: Gülhan Kırçova Işık Tasarımı: Yakup Çartık Oyuncular: Atsız Karaduman, Atilla Olgaç, Tank Ünlüoğlu, Kaya Akarsu. "Ekonomik kriz kurbanı ve bilim adamı Doc yer altı dünyasının büyük şefi ile tanışır ve hayatını yerin beş kat altında ölü çözeltici olarak kazanır. Uyarca, bilimin yer altı örgütlerinin emrine girebileceği ve yer altı örgütlerinin de devlet ile ilişki kurabileceği gerçeğinin tehlikeli boyutlarına bir kara komedi duyarlılığı ile yaklaşıyor."

ÖZKIYIM

Tiyatro: Bizim Tiyatro Oyunlaştıran ve Yöneten: Zafer Diper Işık Tasarımı: Süreyya Karaduman, Serhat Şahin Müzik: Nazan Diper Oyuncu: Zafer Diper "Karl Schmit çocukluğunu ve ilk gençliğini Berlin'de geçirirken, 68 kuşağının tanığı oluyor, düşünsel temellerini bu dönemde oluşturuyor. Bir eylemde tutuklanıyor, işkenceler görüyor ve bir süre hapiste yattıktan sonra, özgürlüğüne kavuşuyor. Daha sonra dünyanın dört bir yanını dolaşıp belgesel filmler çekiyor. Ama çekeceği son filmin konusu kendisi oluyor. Yaşadığı tarihsel süreci, filmlerden belgesellerden kurgulayarak anlatmayı, geriye bir veda kaseti bırakarak, kendine kıymayı düşünüyor. Bunu yapmayı amaçlarken de, özkıyımın tarihçesine girmeyi, yüzyılın diğer tanıklarına da rol vermeyi tasarlıyor.


> Yeni Oyunlar

ZAMAN ADINDA BİR KADIN Tiyatro: Tiyatro Ayna Yazan: Melisa Gürpınar Yöneten: Mahmut Gökgöz Sahne-Giysi Tasarımı: Osman Şengezer Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Müzik: Nurettin Özşuca Oynayan: Dilek Türker.

AŞK DELİSİ Tiyatro: İzmir Devlet Tiyatrosu Yazan: Sam Shapard Çeviren: Şükran Yücel Yöneten: Ege Aydan Sahne Tasarımı: Savaş Çevirel Giysi Tasarımı: Reyhan Karabulut Işık Tasarımı: Fahrettin Özkönü Oyuncular: Vedat Özkök, Hakan Özgömeç, Süreyya Kilimci İdiz, Yusuf Köksal. "Eddie, her zaman yaptığı gibi habersizce ortadan kaybolarak, birlikte yaşadığı May'i yalnız bırakmıştır. May onun önünde sonunda döneceğini umduğu için beklemektedir. May bir yandan Eddie 'ye kavuşma arzusu ile yanarken diğer yandan da bu beklemeyi gururuna yediremez ve öfkesi giderek kabarır. Ve Eddie anlatacağı 'pis' öyküyü anlatmak için geri döner. İkilinin yaşamına bir kadın ve bir erkek girmiştir."

Melisa Gürpınar'ın Cumhuriyet dönemi kadınını anlatan tek kişilik oyunu ile Dilek Türker 41. sanat yılını kutluyor.

YALANCININ RESMİ SANSÜRCÜ

"Yalancının Resmi'nin kişileri askeri darbe sonrası dönemin yitik ve yalnız insanlarını temsil ediyorlar. Bu nedenle olsa gerek, yazar tarafından yalnızca kadın ve adam olarak adlandırılmışlar. Kendilerini büyük kalabalıklar içinde yalnız hisseden, görünüşte silik ama aslında duyarlı ve hayatı önemseyen kişiler bunlar. Hayat onları öylesine derinden sarsmış, onlar da öylesine kabuklarına çekilmişler ki, iki insan arasındaki en doğal bir ilişki bile onlar için bir mesele haline gelmiş."

pe cy a

Tiyatro: Dot Yazan: Anthony Neilson Çeviren: Aslı Mertan Dougherty Yöneten: Naz Erayda Işık Tasarımı: Cem Yılmazer Oyuncular: Güneş Berberoğlu, Uğur Polat, Alımla Uluer.

Tiyatro: Kocaeli B.B. Şehir Tiyatroları Yazan: Memet Baydur Yöneten: Çetin Sarıkartal Sahne-Giysi Tasarımı: Zekiye Sarıkartal Işık Tasarımı: Yaşar Demirkıran Oyuncular: Zuhal Gencer, Ahmet Yaşar Özveri.

"Oyun, sansürleme kurulunun, bodrum kattaki karanlık ofisinde geçer. Mutsuz bir adam olan sansürcü en sert porno filmleri sınıflandırmakla görevlidir. Sansürcü'nün hayatı Miss Fountain 'in ofisten içeri girmesiyle değişmeye başlar. Filminin sanatsal önemini anlatmak için her yolu deneyecek olan Miss Fountain, seksi kullanarak aslında bir aşk hikayesi anlattığını

AYRILIK Tiyatro: Kocaeli B.B. Şehir Tiyatroları Yazan: Behiç Ak Yöneten: Mehmet Çevik Sahne Tasarımı: Adnan Yılmaz Işık Tasarımı: Erol Dinçdemir Oyuncular: Zeynep Özan, Fatih Sevdi. "Modern çağda yalnızlaşan bireylerin, kendilerini ifade etmek, yeniden çoğalmak için giriştikleri çabanın acılı gülümsemesidir. Behiç Ak'ın "Ayrılık"adlı oyunu. Ayrılmışlardı... Ve ilk kez bir yıl on üç gün sonra buluştular. Zordu aşkı anlatmak. Kendilerine... Birbirlerine ve de sizlere..."

ARABA KULLANMAYI NASIL ÖĞRENDİM Tiyatro: Tiyatro Fora Yazan: Paula Vogel Çeviren: Eda Söylerkaya Yöneten: Tufan Karabulut Müzik: Burcu Selçuk Sahne-Giysi Tasarımı: Bora Karabulut Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Oyuncular: Tufan Karabulut, Uğur Taşdemir, Arda Kavaklıoğlu, Gözde Başaran, Ece Güzel, Eda Söylerkaya. "Araba Kullanmayı Nasıl Öğrendim bizi seven insanlardan ne büyük yaralar aldığımızı rahatsız edici bir şekilde dramatize ederken, bunu tersine çevirerek, bizi yaralayan insanlardan da büyük sevgi görebileceğimizi gösteriyor."


pe cy a


KültürSanat / Gezi

Veni Vidi Yolun sonu Amsterdam...

pe

cy

a

Genco Demirer

1600'lerde orta Avrupa'da savaşlar had safhasındayken, savaşmayıp sevişmek isteyen bir grup insan tarafından vatan olarak benimsenen bir bataklığın tam ortası işte Amsterdam. "Nasılsa bataklık için savaşılmaz bedavadan otururuz işte" felsefesinin torunları "özgürlük için savaşılmaz her şey serbest işte" diyerek çıkıyor karşımıza. Düşünün hava limanında bile "Red Ligth" var ki red ligth bildiğimiz

genel ev demek. Amsterdam genel evleri, uyuşturucu serbestliği, bisikletleri, sex shopları ve kozmopolitliği başarı ile markalaştırmış ve tüm dünyaya satıyor. Bir gezi denmeyecek kadar uzun bir süre kaldım Amsterdam'da bu sefer, düşünün dergideki diğer yazımı (söyleşi olan) yapamadım o kadar uzun. Şehir hakkında detaylı bilgiyi yine binlerce kitap içinden bulabilirsiniz. Benim gözüme takılanlara gelince... Yazımın başlığında da dediğim gibi "yolun


KültürSanat / Gezi müşteri beklemek ise vitrindeki shovlarla doğru orantılı sanırım. Benim ilk gördüğümde ve şimdi hissettiğim duygu aynı, "insanlığımdan utanıyorum" bir insanın kendini bu şekilde sergilemek zorunda kalışı inanın beni çok radikal hareketlere itebilecek güç yaratıyor ama duruyorum. Türk asıllı Hollandalılardan öğrendiğim üzere (genellikle bu tür mekanların koruma işi bu kardeşlerimize emanet) bu tür dükkanları gezenlerin %80 gibi ciddi bir kısmı sadece turistik maksatlı geziyormuş. Diğer ilginç mekanlar ise coffeshoplar. Genellikle esrar, mantar çok satıyormuş. Diğer uyuşturucular da direkt elden alınırmış. Uyuşturucu kullanıcı olmamam işime yaradı, ciddi bir harcamadan kurtuldum!

pe

cy

a

sonu" benzetmesi şehirde kaldığım süre boyunca sanki şapkam oldu. Şehir eski hali ile duruyor. Yani 1600'lerdeki hali ile... Tabelaları çıkartırsanız çok rahat dönem filmi çekebilirsiniz. Zamanı çoğu zaman unutuyorsunuz zaten... Hele uyuşturucu kullananlar tamamen zamansız, mekanları belli! 3 baba meydan var şehirde biri Dam meydanı ki burası aktivitelerin kalbi konumunda, ucuz dükkanlar (gerçi ben yine indirim sezonunda gittim, %70 indirim vardı çoğu mağazada, yine yedik paralan anlayacağınız) iyi publar ve vazgeçilmez coffeshoplarla çevrelenmiş, bir iki arka sokağında da red ligth dükkanları ve sex shoplarla rengarenk bir meydan... Merkez istasyonu'na yakınlığı aynı zamanda Asterdam'a giren göçmen turistlerin "Seni yenecem Amsterdam" dediği bir yer özelliğini de aşılıyor. Biliyorum ki bu meydanda yılbaşında ya da milli günlerde nefis partiler yapılıyor... Rembrand Meydanı var, burası tamamen CLUBBER sektörüne hizmet veriyor. Yine 3 ayrılmaz coffeshop, red ligth dükkanlar ve sexshoplar clubları süslüyor. Clublarda ekmek bulamayan erkek turistleri son dakika hizmeti ile yanan tutuşan red ligth dükkanı çalışanları ki bu çalışan kadınların hepsi birer şahıs şirketi. Yani vergi veriyorlar inanmayacaksınız ama kredi kartı geçiyor (gördüğüm kadarı ile VISA tercih ediliyor) hatta Tax Free (hani hava limanında yaptığınız harcamalardaki KDV yi geri aldığınız olay) uygulayanlar bile varmış! Bu red ligth dükkanlar bir vitrin, bir perde ve bir yataktan oluşuyor. Müşteri bulan ablalar perdeyi kapatıp işlerini icra ediyorlar,

Şehrin öteki yüzü ise pek bir AK! Birçok tiyatro, dans tiyatrosu, opera ve bale gösterisi her akşam perdelerini açıyor... Bunun yanında birçok müze her gün kültürel turistlerin akınına uğruyor. Müzecilik aşın derecede gelişmiş ama size tavsiyem yüzlerce müzeden seçme yaparak gitmeniz. Ben hepsine gittim ve çok şişirme olanları var. Bir çok galeri var. Klasik resimler müzede olduğu için ciddi bir modern ve dışavurumcu akım bu galerilerde izlenebiliyor. Bit pazarı var ama bir şey yok. Madalyaları bile yok! (zaten ona kıl oldum ya!) Bit pazarı çoğunlukla yeni şeylerin satıldığı bir pazar niteliğinde, eski eşyaların çoğunluğu ise komşu ülkelerden gelmiş. Ben 8 tane nefis Belçika Kraliyet Madalyasını buradan 100 Euro'ya indirdim vallahi! Ve eğer Amsterdam'a Ocak ayında giderseniz iyi indirim sezonuna gidersiniz! Normalde 250 Euro olan bir kabanı 34 Euro'ya aldım gerisini siz düşünün artık... Berna'ya da bir dolu ıvır zıvır aldım, hamile giysileri bakındım ve anladım ki Asterdam'da çok hamile yok bunu bilin! Yemek sektörü yine Hollandalı Türklerin elinde. Yunan, İtalyan, İspanyol ve Arjantin mutfakları restoranlarının nerdeyse hepsinin sahibi Türk. Bu yönden aç kalmazsınız. Amsterdam güneşle barışık bir şehir, güneş varken nefis, batınca kimlik değiştiriyor. Mesihlerin ortalığa çıktığı bu günlerde kıyamete yaklaşıyoruz yorumları yapılıyor, kıyametten bir önceki durak belki gece yaşayan Amsterdam. Yolun Sonu. Ne demiş Aşık Veysel; Kimse bilmez dünya nasıl kurulmuş Her cisme birer zerre verilmiş Cümle varlık bir kuvvetten var olmuş Gelen ne, giden ne, yol ne, yolcu ne?


KültürSanat / Festival SERGİ

Kristal Yansımalar Yasemin Osman'ın "Kristal Yansımalar" konulu kişisel resim sergisi 3-17 Şubat 2006 tarihlerinde, Mövenpick Hotel'de açık kalacak. Theodora Çocuk Hizmetleri Vakfı'nın faaliyetlerinin, çocukların mutluluğu için önemini duyurmayı amaçlayan sergide sanatçının, yağlı boya, boncuk boya, ebru üzerine guaj ve akrilik boya çalışmalarından oluşan yirmi iki çalışma bulunuyor. Yasemin Osman, çocuk konulu sergisinden elde edilen gelirin bir kısmını Theodora Vakfı'na bağışlayacak. (0212 319 29 29)

KONSER

Brad Mehldau Üçlüsü Günümüz caz dünyasının genç caz piyanistlerinden Brad Mehldau, üçlü grubuyla İstanbul'a geliyor. 1990'lı yıllardan beri sürdürdüğü çalışmalarıyla caz piyanosunun beğenilen ismi haline gelen sanatçı, 2 Şubat Perşembe 20.00'da İş Sanat Kültür Merkezi'nde. (Brad Mehldau: piyano, Larry Grenadier: kontrbas, Jeff Ballard: davul - 0216 556 98

KONSER

Tino Gonzales

cy a

00)

Müziği, Blues ve Latin dünyası arasında köprü olarak kabul edilen gitarist ve vokalist Tino Gonzales, 3-4 Şubat günleri 23.00'da Babylon'da sahne alacak. 2004 yılında Person To Person adında bir konser DVD'si yayınlayan Gonzales, bu yıl yayınladığı yeni albümü Latin Gypsy için çıktığı dünya turnesi kapsamında İstanbul'a geliyor. (Tino Gonzales: vokal, gitar Fuasi Abdul Khaliq: saksofon, Kevin Neumann: piyano-org, Sandor Fodo:

KONSER

pe

perküsyon, Gabor Vermes: bas, Zsolt Janky: davul - 0216 556 98 00

SERGİ

Akbank Oda Orkestrası

Başkalaşım

Akbank Oda Orkestrası, "Viyana Sokakları'ndan" isimli konseri ile: 7 Şubat Salı 19.30'da Sabancı Üniversitesi Gösteri Merkezi'nde: 8 Şubat Çarşamba 20.00'da Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nde; 9 Şubat Perşembe 19.30'da Cemal Reşid Rey Konser Salonu'nda olacak. Cem Mansur'un yönettiği orkestranın solisti Hakan Hardenberger. (0212 252 35 00)

Heykel Sanatçısı" Birol

Çağla Cabaoğlu Art Gallery'de

"Bir Ressam Bir

Kutadgu ,Uğur Çakı sergisi 5-28 Şubat 2006 tarihleri arasında

izleyiciyle

buluşacak. Olgun dönemini yaşayan ressam ve genç heykel sanatçılarının soyut dışavurumcu

tavırları,

mekan-figür yorumları, figür deformasyonları

konusunda

ortak noktaları olduğu anlaşılıyor. (0212 291 37 91)


cy a

pe


KültürSanat / Festival

!f İstanbul Beşinci Yaşını Kutluyor Hayat, The Ballad of Jack & Rose / Jack & Rose'un Şarkısı, Something Like Happiness, Twelve & Holding, Pretty Persuasion, Storm / Fırtına FANTASTİK FİLMLER Nyocker! / The District! / Bölge!, Kaena: La prophetie / Kaena: The Prophecy / Kaena: Bir Kehanet, Reefer Madness / Duman Çılgınlığı, Piano Tuner of Earthquakes / Depremlerin Piyano Akortçusu, Mind Game / Katakulli, Serenity DIŞARDAKİLER A Way of Life / Bir Hayat Tarzı, Estamira, Devil's Miner / Şeytan'ın Madencisi, Occupation Dreamland / Görev: Hayal Ülke, Why We fight / Neden Savaşıyoruz, Boys of Baraka / Baraka'nın Çocukları GÖKKUŞAĞI FİLMLERİ Summersturm / Summerstorm/ Yaz Fırtınası, Sugar / Şeker, Transamerica / Transamerika, Bad Girls Behind Bars, Oublier Cheyenne / Cheyenne'i Unutmak, Deniz Buga kısalar EXPRESS YOURSELF! Vers Mathilde / Towards Mathilde / Mathilde'e Doğru, George Michael: A Different Story / George Michael: Farklı Bir Hikaye, Burning Man, Rent / Kira

pe cy a

5. AFM Uluslararası Bağımsız Film Festivali, 16-26 Şubat 2006 tarihleri arasında gerçekleşecek. !f, bu yıl farklı tarz ve ülkeler arası gezinen 40'dan fazla bağımsız filmden oluşan programa sahip. Festival mekanlarına bu yıl Caddebostan AFM-Budak Sineması da katılıyor. Bu yıl ayrıca festival özel seçkisiyle 3-5 Mart tarihleri arasında "!f Ankara" yapılacak.

Yeni Amerikan hareketinin genç ve öncü isimlerinden cesur filmler, bağımsız yönetmenlerin buluştuğu Hit filmler, korku türünün örneklerinin izlenebileceği Asyalı filmlerle Nöbetçi Sinema, ödüllü filmlerin oluşturduğu Gökkuşağı, bu yıl eklenen yeni bölümlerden dışarıdakiler, Fantastik Filmler, müzik-dans gibi performans sanatı ve sanatçılarından özel hikayelerle Express Yourself! ve bağımsız filmin özel seçkilerinden oluşan !f Kolik Özel festivalin bu yılki bölümleri.

!f'in biletleri 8-12 Şubat tarihleri arasında %10 indirimli ön satışta, 12'sinden itibaren de AFM Fitaş ve Biletix gişelerinde satışa sunulacak. Filmler ve seanslarla ilgili detaylı bilgileri www.ifistanbul.com adresinden takip edilebilir.

Kısa Filmler !f bu yıl da başarılı bulduğu Türk yönetmenlerin kısa filmlerine festival boyunca gösterim olanağı sağlayacak. Gösterilecek filmler, festival komitesince yapılacak ön elemeden sonra, Deniz Buga, Reha Erdem, Güven Kıraç, Serra Ciliv ve Fırat Yücel'den oluşan bir jüri tarafından seçilecek. !f İstanbul'un kısa film yarışmasına bu yıl toplam 200'e yakın film katıldı. Yarışmanın iki ayrı ödülü var; Birinci ödül yarışma jürisince en çok beğenilen filme verilecek. Bu filmin yönetmeni uluslararası bir film festivaline izleyici olarak katılma olanağı bulacak. İkinci ödül ise !f izleyicileri tarafından en çok beğenilen filme verilecek, gösterimler sırasında yapılacak izleyici oylaması sonucunda en çok oyu alan filmin yönetmenine de bir sene boyunca AFM sinemalarında ücretsiz film izleme olanağı sunulacak. Gösterimlerde en çok oy alan yedi filmin gösterileceği ve birincilerin açıklanacağı !f İstanbul Kısa Film Yarışması ödül töreni ise 26 Şubat Pazar günü yapılacak. Tüm kısa film gösterimlerine ve ödül törenine giriş ücretsiz.

!f 2006'da islenebilecek filmler: HİT FİLMLER: Junebug, The Death of Mr.Lazarescu / Bay Lazarescu'nun Ölümü, Pusher II, Me and You and Everyone We Know, Nine Lives / Dokuz

NÖBETÇİ SİNEMA Sei mong se jun / Abnormal Beauty / Korkunç Güzellik, Dalkomhan insaeng / A Bittersweet Life / Acı Tatlı Hayat, Banlieue 13 / Banliyö 13 !F KOLİK ÖZEL Mutual Appreciation / Dostlar Arasında, It's All Gone Pete Tong, Citizen Dog / Mah Nakorn, What The Bleep Do We Know / Ne Biliyoruz ki!? ÖZEL GÖSTERİM Drawing Restraint 9 / Çizgiyi Çekmek 9


pe cy a


KültürSanat Günlüğü SERGİ

Rüzgâr Arayışta Galeri Apel, Japan"

11

başlıklı

küratörlüğünde karşılık

sergiyi

kadar konuk

gerçekleşen

olarak

kuratörlerinden Esashi

Şubat'a

davet Ko

ediyor.

"more

edilen

wind-

2004

three

yılında

serginin

üstlendi.

eserleri yer alıyor.

dört

kuratörlüğünü Sergide

(0212

72

artists from

Nuran

çağdaş

Saltama

Watanabe

292

contemporary

Japonya'da

Wind -Türkiye 'den

bu

Matsunaga

Tomoko'nun

"wandering

Terzioğlu

sanatçı"

Müzesi

sergisine

eski

Yoshiaki,

Nakase

Koji

,

Jimenez

Salaraz

Pablo

36)

KONSER

Diego El Cigala Picasso'ya

şarkıcı

Diego

adadığı yeni

kapsamında

El

İstanbul'a

geliyor.

Picasso'nun

resimleri

ile

şairlerinin

şiirlerinin

adlarını

Cigala,

albümü

Diego

El

adıyla

Diego

Picassol

Cigala,

yeni

Picasso

ojos"un

turnesi

albümünde flamenkonun

ruhunu

birleştiriyor.

Picasso'nun

çağdaşı

sözlerini

oluşturduğu

albümde,

şarkı

taşıyan şarkılar da yer alıyor.

kültür Merkezi'nde.

gerçek

"Gözlerimdeki

(0216 556

98

Sanatçı,

00)

olan

mis

şairlerle

günümüz

Picasso'nun

resimlerinin

17 Şubat Cuma 20.00'da İş Sanat

cy

KONSER

en

a

Flamenkocu

Erkin Koray ve Grubu

pe

Konserlerine Rock'n Roll rüzgarının efsanevi eserleriyle başlayan Koray, müzikal yolculuğuna Türk ezgilerini katarak 'Folk Rock' ile devam etti. 60'lı yıllarda "Türkiye'nin Rock'n Roll Kralı" ilan edilen sanatçı, o dönemde çıkardığı "Bir Eylül Akşamı" 45'liği ve 1967'de piyasaya çıkan 'Kızları da Alın Askere' ile ününe ün kattı. 1970'lerde 'Yeraltı Dörtlüsü' adını verdiği grubu ile hem Türk sanat ve folklor müziği hem de kendi eserlerini Rock stilinde yorumladı. Koray, 23 Şubat Perşembe 21.30'da Babylon'da. (Serhat Doğan: bas, Murat Hiçdönmez: davul - 0216 556 98 00)

KONSER

Sertab Erener Türkiyenin

önemli

özel

bir performans

kendine

özgü yorumuyla

Cuma

23.00'da

Sertab

Erener,

şarkılarının kadar

yanısıra sunacak.

pianist

Tırpan'in yemliyor.

Sabri

katılacağı

perküsyonda

24

klasikleşmiş

Ivan Ruiz Machada yaşayan

ve Şubat

Babylon'da.

Mehmet

sevilen

Gershwin'e

uzanacağı farklı

performans

Kardeş Türküler

vokallerinden

Sertab Erener, pop, caz ve akustik temalı

KONSER

bir

Kübalı ve

basist

Viyana'da Tuluğ konserde, Akatay

(0216 556 98 00)

Anadolu

ve

kültürlere

ait

düzenleme

şarkıları

anlayışları

seslendiren Şubat

çevresindeki farklı

Kardeş

Pazar

ile

Türküler,

18.00'da

Gösteri

Merkezi'nde

alacak.

Grup

parçalar

kendi

tüm

Bostancı sahne

albümlerinden

seslendirecek.

(0216 556 98 00)

12


cy a

pe


KüitürSanat / Kitap Önce Çuvaldız... Arzu Özköse arzu_ozkose@yahoo.com

Bir yandan bu ülkede "kitap okunmuyor" serzenişleri yükselmeye devam ederken diğer yanda her gün bir yenisi kurulan yayın evleri ve basılan yüzlerce kitabın olduğu bir yayın dünyası sizce de çelişkili değil mi? Basılan bunca kitabı kim okuyor peki? Ya da okuru olmadığı halde bunca şana şöhrete ve paraya sahip olan onlarca yazarımızın olması paradoks teşkil etmiyor mu? Elit kütüphaneler kurmak için kitap satın alan, her şeyi tekelinde tutmak sınıfsal kökeninde bulunan burjuva aydınlarını bir yana bırakırsak üniversite çevrelerinde yeterince olmasa dahi hatırı sayılır oranda kitap okuyan bir gençlik var denilebilir. Bu ülkede kitap okunmuyor cümlesini fütursuzca sarf ederken okuyan bir kesimi de hiçe saydığımızın farkında mıyız?

"Peter Weiss, sol idealleri terk etmemiş biri olmasına ve güçlü angajmanına karşın yüzeysellikten alabildiğine uzak bir ressamtiyatrocu-edebiyatçı düşünür. Bu romanda da solu tarihsel, siyasal ve insani açılardan anlamaya yönelik inanılmaz boyutta bir enerji sergiliyor. Direnmenin estetiği hem sol içi gelişmeleri büyüteç altına almaya, hem de solun insanlık tarihi içindeki yerini ve insanın, tüm zamanlarda varolmuş olan mücadeleci yanını nasıl temsil ettiğini araştırmaya dönük, zihni zenginleştiren, kültür ve sanat tarihini yeniden okuyan anıtsal bir yapıt."

pe cy a

Hazır çuvaldızı elimize almışken birkaç batırış yapalım. Peki kitap fiyatları bu ülkenin satın alma gücüne uygun mu? Devlet şekli ve gerici tavırları her fırsatta eleştirilen İran'da kitapların ne kadar ucuz ve bir o kadar da özenli basıldığına ne diyeceğiz. Zira devlet sübvanse ediyor yayıncılığı böylece kadınlarda bile okuma oranı yüzde seksenbeş İran'da. Ancak yayın dünyasını devlet desteğine tabi bırakmak bir çok başka sorunu da beraberinde getireceğinden bunun nihai bir çözüm olacağını savunmak da yersiz olurdu elbette. Yine de temel eserlerin basımında en azından böylesi bir destek pragmatik bir çözüm sağlayabilirdi.

bir istisna olsa da senenin sonlarında yayınlanan ve bana göre bu yılın en önemli çeviri olgusu diyebileceğim Peter Weiss'm Direnmenin Estetiği adlı kitabından söz etmeden geçemeyeceğim. Beş yıllık titiz bir çeviri çalışması sonunda Çağlar Tanyeri ve Turgay Kurultay'in dilimize kazandırdıkları bir kült eser bu. Alışıldık roman boyutlarının biraz dışında basılmış bu eser belgesel verilere dayanılarak yazılmış ancak yine de kurgusal bir roman. Sosyalist çevrelerde bir tarihsel analiz ve yeniden yapılanma bağlamı yaratabilecek tartışmalara davetiye çıkaracak denli etkili olması muhtemel bir kült metin Direnmenin Estetiği. Eserin çevirmenlerinin yazdığı önsözden kısa bir alıntı sanırım epeyce bilgilendiriyor okuru ilkelden:

Edebiyat otoritelerinin(!) hemfikir olduğu bir şey varsa o da geçtiğimiz yılın "Roman'ın yükseliş" yılı olduğu. Gerçekten de bir çok edebi tür arasından roman türünün bu denli öne çıkmış olduğunu görebilmek için papyonlu otoriteler arasında durmak zorunda değiliz çok şükür. Şiir değil de romanın yükselişi ya da öyküye daha uzun öykülemenin yeğlenmesi bu ülkeye has bir edebi bağlamda sorgulanası bir fenomendir olmasına da bu konu bizim yazımızın amacını aşmaktadır. Belirtmeden geçemeyeceğim şeyse bir türün (yani bir edebi tür olarak Roman'ın) denetimsiz ölçüde çoğalması o türün yok olma belirtilerinden biridir de aynı zamanda! Tabi böylesi bir evrim kategorisi daima yeni bir türü muştular.

Peki bu kadar çok yerli roman yayınlanıyor da heyecandan koşarak almaya gideceğimiz cinsten bir örnek verebilir miyiz? Bu kadar çok yeni yazarı takip edebilir miyiz? Şurası acı bir gerçek ki, yazarının fikirleri kendi çıkarlarını koruduğu ölçüde yararlı olduğuna inanan medya organlarına bağlı yayınevlerinin editörlerinin gözüne çarpma ayrıcalığına ve şansına sahipse evet. Bir de yeni ve farklı olsalar da dosyaları bu türden bir yarar sağlamadığından yayınevlerinin çöp sepetlerini boylayanlar var.

Geçtiğimiz yıl içinde yayınlanan yüzlerce çeviri ya da telif eseri bazı başlıklar altında toplayabilir miyiz bir bakalım: Siyasi eleştirel denemeler, Amerikan emperyalizmi eleştirileri (Dünya düzeni başlıkları altında) siyasi tarihin arka planını oluşturduğu soykırımın anlatıldığı anılar, yirminci yüzyıl eleştirileri, cep kitapları geleneğinin geri gelişi, hiç gündemden inmeyen ve öyle de devam edeceğe benzeyen doğu batı temasının işlendiği romanlar, küreselleşme üzerine inceleme ve araştırmalar, etnisite ve alt/üst kimlik tartışmalarının konu edildiği incelemeler, nüfuslu ailelerin tarihlerinin anlatıldığı anı kitapları, biyografiler, gelecek tasarımları ve komplo teorileri, tarih roman teması, basın tarihi, sinema tarihi, azınlık edebiyatı, sürülen halkların hikayeleri,kadın hareketleri, klasiklerin yeniden yayımı, psikolojik çözümlemeye dayalı edebi metinler, kadın- erkek ilişkilerine dair öykü ve anlatılar...vd. Bunların hepsinden başka bir kategoride bulunan hapishane öyküleri ve şiirleri. Tüm bu kategoriler altında onlarca örnek verebilmek mümkün ancak yerimiz dar malum. Diğer yandan kabaca bir değerlendirme amaçlı böylesi bir yazı için abartı olacağı kanısındayım. Bu duruma

Peter Weiss otuz yıl önce yazdığı eserde, edebiyatın daha da ötesi sanatın her dalının hakim sınıfın elinde olduğunu tarihsel ve hatta mite dayalı kökenlerine inerek gösteriyor; bu kadar araçsızlandırılmış ve yalnız bırakılmış insanın bir ütopya halini almış özgürlüğüne dair bir gelecek tasavvuru yaptığı satırları aşağıya alıyoruz: "...yasaların ve tabuların ortadan kalkacağı geleceğin toplumunu nasıl tasarladığını anlatıyordu. Otorite karşısında duyulan her türlü ürkeklik, her türlü boyun eğme, körü körüne işe bağlılık aşılacak, çarpıtmalara son verilecek, toplumun mutluluğu bireyin mutluluğuyla örtüşecek, dayatmanın yerini gönüllülük alarak tam bir ahenge ulaşılacak, payeler dayatılmayacak, ardında gizli kararların alındığı kapalı kapılar olmayacak, her şey her zaman denetime izin verecek biçimde kamuoyunun gözü önünde gerçekleşecekti. Her eylemin her düzenlemenin katılımcıların kendileri tarafından belirlendiği ve üretilenin üretenlere ait olduğu, herkesin ihtiyaç duyduğu biçimde kendini geliştirebileceği bu toplumun temel göstergeleri özbilinç, özgüven, onur ve hoşça vakit geçirme olacaktı." (Direnmenin Estetiği, Peter Weiss, YKY, 2005) Tüm bu eserlerin dışında, onların tanıtımında epeyce etkili olan ve çabalarını saygıyla karşılayabileceğimiz dergileri de saymak gerekir. Radikal Kitap, Cumhuriyet Kitap, yayın hayatına senenin sonlarında başlayan Birgün Kitap, Varlık ve Virgül dergileri okurlarının dikkatine sunmak istedikleri kitapları özenle seçip oldukça değerli edebi eleştirel yaklaşımların kaleme alındığı makalelerle okuru kitap konusunda bilgilendirmeye devam ediyorlar. Küreselleşen dünyanın iletişim araçlarıyla cezbedilmiş "okur"u, özellikle ülkemizde yani bir Üçüncü Dünya ülkesi olan bu coğrafyada nasıl bir perspektife sahip? Ev ile iş arasına sıkıştırılmış kısa sosyalleşme anları dışında kendisine ayıracak zamanı olmayan, bilgiye sadece fayda esası üzerinden şu ya da bu şekilde ulaşan


(daha çok internet yoluyla), "Yeni telekomünikasyon iktidarlarının giderek artan bir biçimde şiddet sergilediği kamusal bir alanda" (J. Derrida) devinip duran kent insanlarıyız pek çoğumuz. Kent Romanı, günümüz ekonomik şartlarının belirlediği böylesi Kent İnsanları için yazılıyor belli ki. Kent, kapitalizmin hipodromudur; içinde yarışanlar ve yarıştıranların eyledikleri bir ortam. Sınıflı toplumun en keskin çizgilerle devindiği tek mecra. Kent'te gözünüze takılan her şey size sınıfınızı fısıldar; vitrinlerdeki markalar, etiketlerdeki fiyatlar, lezzetli yemeklerin debdebe ile sunulduğu restaurantların fiyat yaftaları. Kısacası alım gücünüz sosyal sınıfınızı, sınıfınız ikamet alanlarınızı, bu alanları çevreleyen şartların zorluğu ve kısıtlamaları hüzün ve acılarmızı belirleyecektir kaçınılmaz olarak. Sürekli satın almanın mutluluk olarak dayatıldığı bir toplumun insanı kendi emeğine yabancılaştığının bile farkına varamaz bu keşmekeş içinde devinirken. Satın almak Kent insanının içinden çıkamadığı, sıkıştığı hüzün alanlarının darlığını biraz olsun genişletirmiş gibi yaparak, miş gibi bir hayat sunar "yalnız" Kent insanına. Bu bir süre sonra nevrotik ve nedeni belirsiz bir iç sıkıntısı, bulantı ve kastrasyon yaratır onda. İşte son yıllarda ülkemizde artan oranda yayımlanan Kent Romanının baş kişileri bu temalarla örülmüş olayların onlara biçtiği rolü üstlenirler.

Onbir Eylül sonrası Dünya üzerindeki siyasi kutuplaşmanın tıpkı Ortaçağda olduğu gibi İslam ve Hıristiyanlık arasındaki düşmanlık bağlamında odaklanması ilginç bir fenomen olarak karşımızda durmaktadır. Dünya üzerindeki barış rüzgarlarının yönü sanki Orta Doğuda yüzyıllardır ezilmekte olan Müslüman halkların eylül saldırıları karşısındaki tavırlarıyla değişmiş olduğu hissine kapıldığı anlaşılan Tunus asıllı bir Fransız aydını olan Meddeb'in sözü edilen kutuplaşmada pek de tarafsız kalmamış olduğunu anlıyoruz yazdığı bu denemeyle. Oldukça Batı tarafgirliği hissedilen denemesinde İslam'ın "entegrizm" diye adlandırdığı bir hastalığı olduğundan dem vurarak açımlıyor bu yoldaki görüşlerini yazar.

a

Biraz da çuvaldızı edebiyat ödüllerine doğru savuracağım izin verirseniz. Birkaç sene öncesi kitabına verilen ödülü geri çevirdiği için yayın evi tarafından tartaklanan, adamakıllı dayak yiyen bir yazar vardı. Kimse hatırlar mı bilmem; hazindir doğrusu. Hani nobel edebiyat ödülünü geri çeviren Sartre'a ne yapmak lazımdı; linç etmek mi? Birileri yazdıklarımı övsün diye yazmıyorum ben diyen Sartre sopadan daha fazlasını hak ediyor olmalıydı herhalde. Bir yazan yazar kimliğine taşıyan okuru değil midir? Şimdi bir dönüp bakalım kimdir bu ödüllerin verildiği kurumlarda jüri kurulundaki papyonlular. (Papyon da fes kadar kemikleşmişliğin göstergesi değilmiş gibi!) Bu da bu satırların okuruna ev ödevi olsun. Bu jüri üyeleri acaba hangi yayınevlerinde editördür, hangi kitap dergisinde eleştirmendir, hangi medya kuruluşunun yayınevinde çalışır? Seçici kurulun kriterleri nelerdir, nelere ve kimlere göre belirlenir? Her şey çok mu şeffaf yürütülmektedir; kamuoyuna bu konuda hangi dereceye kadar bilgi verirler, kapalı kapılar arkasında danışıklı dövüşler olur mu olmaz mı? Doğrusu bilinçli bir okurun bunları ilk elden takip etmesi zorunludur. Kimi okumaya zorlanıyoruz, kimin yazdıkları peş para etmezler sınıfına konuyor, hangi kuramsal ya da edebi kriterler rol oynuyor tüm bunların ardında? Bir kast sistemi var mıdır yok mudur? Bunları okur sormayacaksa kim soracak?

İslamın Hastalığı, Abdelwahab Meddeb, Metis Yayınları (2005) Çev.Haldun Bayrı

pe cy

Antilop Ve Flurya, Margaret Atwood, Oğlak Yayınları (2005) Çev.Dost Körpe

Neyse... Bize gelen kitaplardan söz edelim biraz.

Bağışlama ve Kozmopolitizm, Jacques Derida, Birey Yayınları (2005) Çev:Ali Utku Mukadder Erkan

Eskiçağlarda süregiden köle ticareti günümüz dünyasında Birleşmiş Milletlerin nezdinde yürütülen mültecilerin çeşitli demokratik ülkelere yerleştirildiği modern bir kisveye bürünmüş görünüyor. Bize konukseverlik ya da insan haklarına saygı gibi görünse de mülteci kabul eden ülkeler çok daha ucuz istihdamın yanı sıra BM'den mülteci başına yanlış bilmiyorsam dörtbin dolar gibi azımsanmayacak bir ödenek alıyor. Disiplinler arası düşünsel serüvende özneye özgürleştirici bir alan tanımlayabilen yapıbozum ekolünü felsefi olarak ortaya atan ve geliştiren Derida alıştığımız tarzının dışında bir yalınlıkla yazdığı denemesinde bu kez siyasi bir sorgulama yapıyor; önemli ve dönüştürücü bir sosyal olgu olarak Göç olgusunu "kozmopolitizm" ve "bağışlama" kavramları ile ele alıyor. Sürtüşmeler, Philippe Djian, Can Yay., (2005) Çev:Aylin Yengin Betty Blue adıyla sinemaya uyarlanan romanın yazarından yeni bir roman; aile içi ilişkilerin nevrotik boyutları ve nesilden nesile yansımaları, kent insanına özgü çevresel ilişkiler ağı çerçevesinde anlatıyor. Kontrolcü bir annenin baba adayı bir çocuk üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu anlatan roman, erkek egemenliğinin had safhada hissedildiği bizim gibi ülkelerde anne-oğul ilişkisini sorgulatması açısından önemli.

Yakınlarda toplanan dünya çevre örgütleri ve çevreci bilim adamlarının yaptıkları açıklama ürkütücü bir ütopya gibi idi: İklim koşullan artık tamamen insan eliyle yapılıyordu. Doğal ortam kendi inisiyatifini insanın acımasız ellerine terk etmek zorunda kalmıştı. Peki bu neden o denli ürkütücü idi? Zira insanoğlunun uygarlık diye adlandırdığı insanlık durumunun en büyük tezi doğayı denetimi altına almak değil miydi? Elbette ancak bunun sonuçları pek de beklenmedik olacaktı; bilim adamları, bu yüzyılın sonuna kadar dünya üzerinde milyarlarca insanın ölmüş olacağını iddia ediyorlar. Bilimkurgunun gerçeğe dönüştüğüne hep birlikte tanık olacağız demektir bu. Atwood'un romanında, türünün tek örneği olarak geride kalan Kar Adamı işte böylesi bir dünyanın, doğanın hükmünün kalmadığı bir dünyanın baş kahramanı olarak çıkıyor karşımıza. Atwood kendi romanını tam olarak bir bilimkurgu değil spekülatif bir kurgu olarak tasvir ediyor. "Bu kitabı Kuzey Kutbu'nda bir teknede, buzulların ne kadar büyük bir hızla eridiğine bizzat şahit olurken yazdım" diyen yazar, romana şu 'eğer' lerle başladığını söylüyor "Eğer bu yolda aşağı doğru devam edersek ne olur?, Yokuş ne kadar kaygan? Bizi kurtaracak lütuflar nelerdir? Bizi durduracak niyet kimde var?"

Güzel Hayvan, Süha Tuğtepe, Adam Yayınları (2005) Geçtiğimiz yıl şiir alanında alabildiğine az eser edebiyat dünyamıza girdi. Onların arasından nitelikli bir örnek Güzel Hayvan: "Kutuplar arasındaki çizgilerin/ tuz kokulu/ gizlenmiş çocukları/ iyi bilir/ insanın güzel hayvanını" Elime Tütün, Aslı Biçen, Metis Yayınları (2005) "Cinselliğini yitirmiş bir adamla dilini yavaş yavaş kaybedip deliliğe sürüklenen bir kadının imkansız ilişkisini, belleğin soluk, çarpıtıcı ve dönüştürücü aynasındaki yansımaları üzerinden anlatan güçlü bir şiir-metin" Kitabın arka kapağından. Neden "Önce Çuvaldız" dedik? Zira kemikleşmiş bir yapıya iğne anlamsız olacaktır. Peki ya çuvaldız etkiler mi böylesi bir yapıyı? Sadece bir çizgi olacaktır; o da yeter. Artık iğneyi kendimize batırabiliriz...


a

pe cy


a

pe cy


pe cy a


a

cy

pe


pe cy a


pe cy a

2006_162_9324  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you