Page 1


a

cy

pe


A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

w w w . tiyatrodergisi.com.tr Sahibi ve Yayın Yönetmeni (Sorumlu): Mustafa Demirkanlı Yayın Kurulu: Ali Taygun, Mustafa Demirkanlı, Orhan Alkaya, Üstün Akmen Yazı İşleri Müdürü: Ebru Seyhan Çocuk Tiyatrosu Editörü: Duygu Atay Ankara Temsilcisi: Figen Adıgüzel Reklam ve Halkla İlişkiler Müdürü: Çiğdem Esmer Sanat Yönetmeni: Genco Demirer (gDGa) Fotoğraf Editörü: Gülay Ayyıldız Yiğitcan (gayyildiz@tiyatrodergisi.com.tr) Hukuk Danışmanı: Av. Levent Aral Teknik Müdür: Erkut Arıburnu Baskı: M a r t Matbaası T i y a t r o Yapım Yayıncılık Tic. ve San. L t d . Şti.: M u r a d i y e Deresi Sok. No:47/6 Beşiktaş İ s t a n b u l Telefon: ( 0 2 1 2 ) 2 5 9 2 1 2 4 Fax: ( 0 2 1 2 ) 3 2 7 8 6 2 9 e - p o s t a : e d i t o r @ t i y a t r o d e r g i s i . c o m . t r Banka Hesap No: T. İş Bankası, Cihangir Şb. 197 245 Abonelik İçin: Abonet Tel: (0212) 210 01 10 • Fax: (0212) 222 2710 e-posta: abonet@abonet.net Abonet'den tek sayı için bile abone olabilirsiniz. Yurtdışı Abone: 100 EURO

Kapak Fotoğrafı: Mehmet Çağlarer (Frida-Jülide Kural)

Kapak Tasarımı: Genco Demirer (gDGa)

a

EDİTÖRDEN: / S. 3 HABERLER: S. 4

ÖZEL HABER: İ.B.B.Ş.T.'larında Sessiz Sakin Değişim... S. 7

pe cy

ayın Türü: Yerel Süreli

ErtuğrulMuhsin'e Mektup-2 / Orhan Alkaya S.

8

Dimyat'a Pirince Giderken / Ali Taygun / S. 11

Belediye Öz Tiyatrosuna Ölümü Gösterip, Sıtmaya mı Razı Edecek?/ Üstün Akmen / S. 12

SÖYLEŞİ: Jülide Kural: "Yürüyemiyorsam Dans ederim"/ Suat Başkır / S. 13 ELEŞTİRİ: "Gerçeğin Özü Gözle Görünmez" / Robert Schild / S. 16 ELEŞTİRİ: Casablanca / Ragıp Ertuğrul / S. 20 ELEŞTİRİ: "IV. Murat" / Beki Haleva / S. 22 ELEŞTİRİ: "TOL" / Üstün Akmen / S. 24 ÖZDEMİR ABİ'YE MEKTUPLAR: "Kaç Baba Kaç" / Üstün Akmen / S. 26 THESPİS'İN DELİLERİ: Pera'nın Hücreleri / Yusuf Eradam / S. 30 DOSYA: Eskişehir Tiyatrosu'nda No'luyor? / S. 35 İhanetin Bedeli Ağır Olur! / Mustafa Demirkanlı S. 36 Sayın Akmen / Yener Büyükerşen / S. 38 Tiyatro İşyeri midir, Değil midir? / Üstün Akmen / S. 39 Yılmaz Büyükerşen'e Açık Mektup / Orhan Alkaya / S. 40 işyeri Memnuniyeti Anketi / S. 41 SÖYLEŞİ: Gökçer Genç/ Genco Demirer / S. 42 ELEŞTİRİ: Derya Gülü / Sibel Almelek İşman / S. 44 YENİ OYUNLAR:/S 46 KÜLTÜR-SANAT AJANDASI: S. 49


pe cy a


> Editör > Mustafa Demirkanlı > mdernirkanli@tiyatrodergisi.com.tr

Türkiye tiyatro ortamında bir değişim, başkalaşım yaşanıyor. Kiminin farkında, kiminin uzağındayız, ama görünen o ki önümüzdeki dönem artık eskisi gibi olmayacak. AB Normları her alanı olduğu gibi genelde sanat, özelde tiyatroyu da etkileyecek, başkalaştıracak gibi görünüyor. Ancak, bu değişim ve dönüşüm ne kadar Türkiye gerçeğine uyacak, ne kadar uzağında kalacak? İşte bu belli değil, belli olmadığı gibi meslek kuruluşları da bu sürecin dışında kalıyor gibi gözüküyor. Örneğin, bu sayıda iki dosya aktarıyoruz: "İ.B.B.Ş.T. 'nda Sessiz Sakin Değişim ve Değişimin Muhtemel Sonuçları", "Eskişehir Tiyatrosu 'nda No 'luyor? " Her iki dosya konusunda da meslek örgütlerini göremiyoruz. İ.B.B.Ş.T'daki değişimin eski bir yasaya, yeni çıkartılan "uyum" kararının farkına varılmamış, geç kalınmış olabilir, ama Eskişehir gerçeği için aynı şeyi söylemek mümkün değil. İzmit'te ayağa kalkan, Devlet Tiyatroları'nda yaşananlarla sokağa döküler tiyatro erbabının, meslek kuruluşlarının üzerine sanki ölü toprağı serildi. Özellikle Eskişehir'de yaşanan "siyasetin tiyatroya" müdahalesi karşısında sessiz kalınması, yarın için önemli, çok önemli bir silahı; karşı durma silahını ellerden almış durumda. Yılmaz Büyükerşen'i tabii ki diğer aktörlerle aynı kefeye koymak mümkün değil, ama davranışlarını, uygulamalarını "o kefeden" ayırmak da mümkün değil. İzmit'teki "müdahale" ile Eskişehir'deki "müdahaleyi" veya "aktörleri" yer değiştirsek, sanırım tiyatro erbabının tepkisi çok

a

daha sert olurdu. Şimdi, "görmüyoruz, bilmiyoruz, duymadık"larla geçiştirilenin ardında "yarın"ın yok edilişine sessiz tanıklıktan öte elde birşey kalmayacak, belki "yarın" da kalmayacak. "Çifte standart", "standart" olmaya başladıysa, herkesin kendine

pe cy

verecek cevabı mutlaka vardır diye düşünüyorum, fakat umudumun ve inancımın da her geçen gün benden biraz daha uzaklaştığını duyumsadığımı da itiraf etmekten başka yapacak hiçbir şeyim olmadığını görmenin hüznünü de ifade etmeliyim. *** İ.B.B.Ş.T.'ndaki gelişme, hiçbirimizin farkına varmadan 2003 yılında olup bitmiş, biz şimdi ayırdına varıyoruz. 1931 yılında "Katma Bütçeli" kimliğini kazanan İstanbul Şehir Tiyatrosu, artık bu özelliğini bıraktı, herhangi bir belediye birimi olarak yoluna devam edecek. Bu durum, İ.B.B.Ş.T.'nı ne kadar etkileyecek, neler yaşanacak konusuna; Ali Taygun, Orhan Alkaya ve Üstün Akmen bir projeksiyon tuttular, bu konunun daha da detaylı tartışılması için...

"Ne kadar çok bilirsen

o kadar az emin olabilirsin." Voltaire

Önümüzdeki günlerde tiyatrodergisi.com.tr'ye taşıyacağımız bu konunun Türkiye tiyatro ortamına nasıl bir etki yapacağını hep birlikte araştırmalıyız. Benim asıl merak ettiğim konu: 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun Devlet Tiyatroları'ndaki yansımasının nasıl olacağı? Bunun, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nde yapıldığı iddia edilen yasa çalışmasıyla bir ilintisinin bulunup, bulunmadığı? Beklemeye devam edelim, nasıl olsa onun da sonucunu bir iki yıl geçtikten sonra fark ederiz! *** Umarım, önümüzdeki yıl, daha sıkıntılı dosyalan barındıran Tiyatro... Tiyatro...'nun sevimsiz yüzü ile karşı karşıya kalmayız.


> Haberler

••

Uluslararası İstanbul Festivali'ne Övgü 2005 yılında New York'ta yayınlanan "Theater Festivals: Best Worldwide Venues for New Works" adlı kitapta Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nden "yeniliklere açık gösteri-odaklı bir festival" olarak söz edildi. Kitapta; "Yeniliklere açık festivaller sanatçılar için olduğu kadar izleyenler için de bir vahadır. Bu festivallerin kilit noktalarında bulunan festival yönetmenleri genç sanatçılarla deneyimli ve ünlü isimleri aynı çatı altında buluşturuyor, bu tür beraberlikleri destekliyorlar. Genç toplulukların, tiyatrocuların dünyaya açılabilmeleri için zemin hazırlıyorlar." deniliyor. Kitapta; BAM (Brooklyn Academy of Music), Caracas International Theater Festival, Festival D'Automne-Paris, Göteborg

pe cy a

Dance and Theater Festival, Holland Festival, Lincoln Center Festival-New York gibi dünyanın önemli festivalleri arasında gösterilen Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali hakkında şu tespitlerde bulunuluyor: "Bu Festival, Türk tiyatrosunun önüne yeni kapılar açmak gibi bir amaca hizmet ediyor ve sanatçıları heyecanlandıracak projeler üzerine gidiyor. Festival sadece yerli sanatçılara odaklanmadığı için başarılı bir organizasyon gerçekleştiriliyor ve yurt dışından uluslararası çapta sanatçılarla, topluluklarla Türk sanatçılar arasında ilişki kuruluyor. Dünya tiyatrosunun önemli isimleri ile ortak yapımlar gerçekleştiriliyor. 2004 yılında başlatılan "Genç Tiyatro" bölümü ise, dikkatleri tiyatro ve dans dünyasında genç yaratıcıların üzerinde topluyor. Festivalin teknik olanakları Robert Wilson'un "Önceki Günler" gibi zor bir yapımını kusursuz bir biçimde

buluşturabiliyor izleyiciyle. Attis Tiyatrosu'ndan Japan Arts Center'e, Thomas Ostermeier'den Wim Vanderkeybus'a pek çok iddialı isim bu festivale konuk oluyor. İstanbul Tiyatro Festivali, programına aldığı uluslararası çapta oyunlarla, atölye çalışmalarıyla, sergilerle tiyatro izleyicisine zenginlik katan bir olay. Bir yanda yaratıcılığın, öte yanda kültürel çeşitliliğin iç içe yaşandığı uyarıcı bir ortam." Projeler Gelmeye Başladı 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali için projeler İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'na iletilmeye başlandı. 2006 yılının 10 Mayıs - 5 Haziran tarihleri arasında yapılacak festival bu yıl 4. Uluslararası Tiyatro Olimpiyatları'nı da kapsayacak. Festival ve Tiyatro Olimpiyatları için hazırlanan projelerin vakfa son teslim tarihi 30 Aralık 2005 olarak açıklandı. (İKSV: 0212 334 07 00)

İzmit Oda Tiyatrosu Açıldı İzmit Süleyman Demirel Kültür Merkezi içerisinde bulunan Oda Tiyatrosu, Şehir Tiyatroları'nın "Geçit Yok" isimli oyunun prömiyeri ile açıldı. Kocaeli Şehir Tiyatrosu'ndaki genç ekip ile hazırlanan "Geçit Yok", Conor Mc Phearson'un Türkçeye çevrilmiş ilk oyun. "Geçit Yok"u Emre Koyuncuoğlu sahneledi. Daha önce sinema salonu olarak kullanılan Oda Sahnesi'nin 23 Kasım Çarşamba günkü açılışına çok sayıda sanatçı katıldı.


> Haberler

Atük-Aydın Tiyatro Günleri Amatör Tiyatrolar Üretim Kooperatifi (ATÜK)-Aykaryay Aydın Tiyatro'nun hazırladığı 1. Atük-Aydın Tiyatro günleri 26-27 Kasım 2005 günleri Aydın'da yapıldı. Aydın'dan Aykaryay Aydın Tiyatro, Denizli'den Denizli Edebiyat Dostları Derneği Tiyatrosu, Ankara'dan Ankara Deneme Sahnesi (ADS), Özgür Tiyatro ve Genç Oyuncular Sahnesi, İstanbul'dan Tiyatro Simurg, İstanbul Sahnesi, Yaren Kumpanya, Divriği Kültür Derneği Tiyatro Atölyesi, Muğla'dan Ortaca Kültür Sanat Koop. ve Zonguldak'tan Tiyatro Arın'ın katıldığı etkinlikte, çok sayıda amatör tiyatrocu bir araya geldi. Tiyatro Günleri, 26 Kasım günü tüm tiyatro topluluklarının oyun kostümleri ve masklarıyla katıldığı, Zafer Meydanı'ndan Menderes Bulvarı'na yapılan yürüyüşle başladı. Yürüyüş boyunca oyuncular; Muhsin Ertuğrul, Shakespeare, Brecht, Güllü Agop, İsmail Dümbüllü, Haldun Taner, Vasıf Öngören, Oktay Sözbir gibi tiyatronun önemli isimlerinin fotoğrafları taşındı, küçük oyunlar sahnelendi. Aynı günün akşamı, etkinliğe Aydın dışından katılan toplulukların hazırladıkları kısa oyunlar Şükran Güngör Sahnesi'nde sahnelendi. 27 Kasım Pazar günü saat 11.00'da DT Şükran Güngör Sahnesi'nde, Mehmet Esatoğlu'nun yönettiği 7-10 yaş kuşağındaki çocuklarla drama çalışması yapıldı. Saat 14.00 ve 20.00'da Aykaryay Aydın Tiyatro, Güner Sümer'in "Bozuk Düzen"adlı oyununu sahnelendi.

Haldun Taner Anıldı

pe

cy a

Geçen sezon "Haldun Taner 90 Yaşında" başlığıyla İBBŞT tarafından düzenlenen yazan anma günü, bu yıl da Beşiktaş Belediyesi'nin düzenlemesiyle, Akatlar Kültür Merkezi'nde 17-18 kasım tarihinde, "Haldun Taner Uluslararası Sempozyumu" üst başlığıyla gerçekleştirildi. Sempozyumun ilk gününde, Haldun Taner Öykü Yarışması ödülü, Almanya'da yaşayan yazar Yüksel Pazarkaya'ya, Oyun dalında ödül için birinciliğe layık aday bulunamadığından Başak Özdoğan Pirim'e de Özendirme ödülü verildi. Daha sonra Prof. Zeliha Berksoy'un yönettiği sempozyuma katılanlar bildirilerini sundular: Esen Çamurdan "Haldun Taner oyunlarında 01(ama)mak", Doğan Hızlan "Haldun Taner Öykü Kahramanlarının Toplumsal Görünümü", Doç.Dr. Dikmen Gürün "Haldun Taner ve Kabare Tiyatrosu", Nilgün Firidinoğlu "Keşanlı Ali Destanı'nda Tarihsel Roller ve Olgular". Daha sonra gerçekleştirilen " Haldun Taner Tiyatrosu'nda Yerellik ve Evrensellik" başlıklı paneli Prof. Hasan Anamur yönetti. Prof. Zehra İpşiroğlu, Prof. Sevda Şener, Prof. Ayşegül Yüksel ve Zeynep Oral, bu başlıkla ilgili düşüncelerini anlattılar. Sempozyumun 2. gününde Şara Sayın yönetiminde György Hazai, "Dostum Haldun Taner ile İlgili Hatıralarım" ve Petros Markaris "Keşan'dan Berlin'e Taner'in Oyunlarında Destan ve Epik Tiyatro İlişkisi adlı bildirilerini sundular. Öğleden sonra yapılan oturumda ise Prof. Ayşegül Yüksel "Haldun Taner'in Oyunları: Batı Tiyatro Geleneğinde Zincirin bir Halkası", Yavuz Pekman "Haldun Taner'in Oyunlarında Epik bir Unsur Olarak Eğlenme", Prof. Zehra İpşiroğlu "Haldun Taner ve Bertolt Brecht" adlı bildirilerini sundular. Oturumu Kerem Karaboğa yönetti. 21.Yüzyılda Tiyatro Yazını konulu paneli ise Okan Bayülgen yönetti. Ferhan Şensoy , Sibel Aslan Yeşilay ve Özen Yula konuşmacı olarak katıldılar. Kalabalık bir izleyici kitlesinin izlediği panelde, karşılıklı tartışmalarla neşeli ve haraketli dakikalar birlikte yaşandı. Demet Taner'in hazırladığı Haldun Taner belgeselinin izlenmesi ve kokteylle, sempozyum sona erdi.

Fatma Andaç'ı Kaybettik İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları emekli sanatçısı olan Fatma Andaç 10 Ekim 2005 günü hayatını kaybetti. Andaç'ın cenazesi 11 Kasım Cuma günü saat 10.00'da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde yapılan törenin ardından Levent Camii'ne getirildi. Cenaze, kılınan öğle namazından sonra Zincirlikuyu mezarlığına defnedildi. Sanatçı, 1924 yılında Macaristan'da doğdu. Küçük yaşta memlekete gelerek sahneye çıkmaya başlayan Andaç İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda bir dönem çocuk tiyatrosu da yaptı. Sinema oyunculuğu da yapan Andaç'ın oynadığı oyunlardan bazıları şöyle ; La Fontaine Baba, Mavi Boncuk, Uçman Yalçın, Yanlışlıklar Komedyası, Keloğlan, Kızlar Eğleniyor, Sinekler, Dilekçe, İhtiras Tramvayı.


> Haberler

Faik Ertener DT'nin Yakın Dönem Projeleri Anlattı Devlet Tiyatroları Baş Rejisörü Faik Ertener 8 Kasım Salı Günü Ankara Küçük Tiyatro'da bir basın toplantısı yaparak DT'nin yakın dönemine ilişkin projelerini anlattı. Ertener: Devlet Tiyatroları Vagon Tiyatrosu projesini hayata geçirmek üzere ilk adımları attıklarını; Çocuk Tiyatrosu birimi kurulması için hareke geçildiğini; Çay yolu Sahnesi'nin Şubat 2006'da açılacağını müjdeledi. Faik Ertener, "Vagon Tiyatrosu" projesi için Devlet Demir Yolları ile proje bazında ilişki kurulduğunu, TCDD'nin bu proje için iki vagonu hazırlamak için teknik araştırmalarına başladığını, oyunların, demiryolu güzergahında bulunan il, üçe ve belde istasyonlarında sahneleneceğini belirtti. Çocuk Tiyatroları bünyesinde, "Çocuk Tiyatrosu" birimi çalışmalarının başlatıldığının da haberini veren Ertener, ayrıca Devlet Tiyatrolarını dünyada hak ettiği şekilde tanıtmak, yurtdışı ilişkilerini yönetmek buna bağlı olarak uluslararası festivalleri yönlendirerek daha verimli hale getirebilmek amacıyla Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne bağlı olarak Yurtdışı İlişkiler ve Festivaller Bölümü kurulduğunu söyledi. Yeni Sahneler Ankara Devlet Tiyatrosuna ait Çay yolu Sahnesi'nin Şubat 2006'da faaliyete geçmeye hazırlandığını söyleyen Ertener, ayrıca eski konservatuar binasında bulunan sahnenin de bundan böyle DT tarafından kullanılacağını aktardı. Başrejisör, Mecidiyeköy Cevahir Plaza'da yapılan tiyatro binasının İstanbul DT için kiralanması ile ilgili görüşmelerin sürdürüldüğünü kaydetti. Ertener toplantıda, son zamanlarda basına da yansıyan Rojin Ölker ile ilgili iddiaları da yanıtladı. Yakın bir zamanda kaseti çıkacak olan Rojin Ölker'in, DT'yi reklam amacıyla kullandığını belirten Ertener, Ölker'in ırkçılık suçlamalarını kınadı.

cy a

Yurtdışında Rejisörlük Eğitimi Ertener, 2006-2007 tiyatro sezonunun repertuarım 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde açıklanacağını belirtti Devlet Tiyatrosu'nun önemli sorunlarında biri olduğuna işaret ettikleri rejisör konusunda yurtdışında reji eğitimi veren kurumlarla bağlantı kurduklarını ve yeni yönetmenlerin kazanımı için gerekli çalışmaların başlatıldığı anlattı. "Kamu Reformu Yasa Taslağı" ile ilgili görüşlerini, sivil toplum örgütleri ile yaptıkları çalışmalar sonrası bakanlığa sunacaklarını aktardı. "Bankamatik Sanatçı" konusuna da değinen Ertener, "Büyük şehirlerde sanatçı sayısı ile sahne sayısı orantılı olmadığı için her sanatçımız her yıl rol almayabilir" dedi. Ertener, sanatçıların asli görevlerini aksatmamak kaydıyla televizyon dizilerinde veya sinema filmlerinde oynamalarına izin verdiklerini belirtti.

pe

DT'den İtalya ve Fransa Turnesi

Ankara Devlet Tiyatrosu, "Kayıp Toprağın Türküsü Ruzante" isimli oyunuyla İtalya'ya, Adana Devlet Tiyatrosu "Fırtına" isimli oyunuyla Fransa'ya gitti. Angelo Savelli'nin yazıpyönettiği, Necdet Adabağ'in dilimize çevirdiği "Kayıp Toprağın Türküsü Ruzante", 16-19 Kasım tarihleri arasında İtalya'nın Floransa kentinde düzenlenen "Türk Arkadaşlar" adlı etkinlik kapsamında 18, 19 Kasım tarihlerinde iki temsil verdi. Sahne tasarımı Sertel Çetiner'e, giysi tasarımı Esra Selah'a, ışığı Burhanettin Yazar'a ait oyunda; Tolga Tekin, Ebru Uysal, Cüneyt Mete rol alıyor. Oyundaki müzisyenler ise; Taylan San, Ahmet Baran, Ceyhun Anıl'a ait.

Adana Devlet Tiyatrosu, W.Shakespeare'in yazdığı, Can Yücel'in çevirdiği, Bulgar yönetmen Javor Gardev'in yönettiği "Fırtına" isimli oyunu ile Fransa'nın Lille kentinde 24-26 Kasım tarihleri arasında düzenlenen "Uluslar Arası Scenes Etrangeres Festivali"ne katıldı. Oyun, 24-25-26 Kasım tarihlerinde sahnelendi. Sahne ve giysi tasarımı Nikolo Toromanov'a, ışığı H.İbrahim Karahan'a, müziği Kalin Nikolov'a ait olan oyunda; R. Hikmet Çam, Tolga Tekin, Gürkan Görbil, Şekip Taşpınar, Savaş Özdemir, Ötüken Hürmüzlü, Ahenk Demir, Demet İyigün, Nimet İyigün, Serdar Kayaokay, Gökhan Doğan, Sema Öner Kelal rol alıyor.


İ.B.B.Ş.T'nda Sessiz Sakin Değişim ve

Değişimin Muhtemel Sonuçları

Türkiye tiyatro ortamında birbirinden farklı gibi görülen, oysa çok ilişkili ve ilintili gelişmeler zaman zaman gürültülü, zaman zaman da sessizce tiyatromuzun yaşamına giriveriyor.

Karar Tarihi: 15.09.2005 Meclis Karar No: 1927 TEKLİFİN ÖZÜ: Şehir Tiyatroları Müdürlüğü ile Sosyal ve Turistik Tesisler Müdürlüğü'nün Katma Bütçeli özelliklerinin kaldırılması ve Gecekondu Fonu'nun bütçe içersine alınması hakkında.

a

Son bir buçuk yılda yaşananları alt alta sıralarsak: İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Devlet Tiyatroları, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda yaşananların ortak paydası "ödenekli kurumların" artık mevcut yapılarıyla yola devam edemeyeceklerinin işaretlerini veriyor. Herkes bana karşı çıkıyor ama ben yine de bu gelişmeleri sadece AKP politikalarına indirgeyerek açıklamanın olanaklı olduğunu düşünmüyorum.

T.C İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE MECLİSİ MECLİS KARARI

pe

cy

Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı tartışılırken, Devlet Tiyatroları'nın büyük darbe alacağı endişesi yaşanıyordu, ama gözlerden uzak çalışmaların sürdüğü iddia edilen Güzel Sanatlar Genel M ü d ü r l ü ğ ü ' n d e k i yasa taslağıyla kimse ilgilenmiyor, tıpkı 2003 yılında çıkan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'yla ilgilenilmediği gibi. İşte bu kanuna dayanarak, daha doğrusu emredici hükmü gereği, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin 15.09.2005 tarihli ve 1927 sayılı kararı ile 01.01.2006 tarihinden itibaren İ.B.B.Ş.T. yeni bir döneme adım atıyor. Orhan Alkaya'nın Ertuğrul M u h s i n ' e M e k t u p ' u n d a detaylarını bulacağınız gibi 1931 yılında Katma Bütçeli kurum kimliğine kavuşan İstanbul Şehir Tiyatroları artık bu özelliğini geride bıraktı. Yasası 2003 yılında çıktı ve tüm katma bütçeli kuruluşlar da 01.01.2007 yılına kadar yeni kimliğine geçecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaptasyonu sağlamak için bir yıl erken başlattığı uygulamanın muhtemel sonuçlarını, üç yazarımız; Ali Taygun, Üstün Akmen ve Orhan Alkaya'nın projeksiyonları ile tartışmaya açıyoruz. AB sürecinde, AB normları adı altında hemen hemen her alanda karşılaştığımız yeni durumlar konunun cesametiyle doğru orantılı olarak yüksek sesle tartışılıyor, tartışılacak veya sessizce geçiştiriliyor, geçiştirilecek. Bu ve benzer yasa ve uygulamalarla T.C.'nin şu dönemde tercih ettiği politikalar (AB süreci) nedeniyle çokca karşımıza çıkacak, çokcasını kaçırıp sonuçlarını yıllar sonra göreceğiz.

Benim kişisel görüşüm; tüm ödenekli kurumlarda doğrudan ve sadece karşı çıkmak yerine bu gerçeği gözardı etmeden yeni modeller üzerinde hızla ve sağlıklı olarak tartışmak, öneriler üretmek olmalıdır. Mustafa Demirkanlı

RAPOR K O N U N U N ÖZÜ: Şehir Tiyatroları Müdürlüğü ile Sosyal ve Turistik Tesisler Müdürlüğü'nün Katma Bütçeli özelliklerinin kaldırılması ve Gecekondu Fonu'nun bütçe içersine alınması hakkında. KOMİSYON İNCELEMESİ: İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin 12.09.2005 tarihli toplantısında komisyonumuza havale edilen 12734-40-810-320/3623 ve 3622 sayılı Personel ve Eğitim Daire Başkanlığı Personel İşleri Müdürlüğü'nün 12734-30-750-000/4486 sayılı Hesap İşleri Daire Başkanlığı Bütçe ve Denetim Müdürlüğü'nün aynı içerikli talepleri birleştirilerek 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 3.12.82/e ve geçici 11. maddeleri gereği komisyonumuzda incelenmiştir. KOMİSYON GÖRÜŞÜ: İlgili müdürlüklerin Şehir Tiyatroları Müdürlüğü ile Sosyal ve Turistik Tesisler Müdürlüğü'nün Katma Bütçeli Müdürlük statülerinin kaldırılması ve Gecekondu Fonu'nun bütçe içine alınarak bu müdürlüklerin belediye bütçesi içerisinde faaliyetlerini yürütmeleri talebi komisyonumuzca uygun görülmüştür. Meclisimizin onayına arz olunur. Hukuk komisyonu raporu, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinin 5 inci Seçim, 2'nci Toplantı Yılı EYLÜL AYI TOPLANTILARININ 15 EYLÜL 2005 tarihli 4'ncü birleşiminde okunarak; raporun aynen ve Oybirliği ile kabulü kararlaştırılmıştır. Yakup Karoğlu Divan Katibi

Göksel Gümüşdağ Divan Katibi

İdris Güllüce Meclis 1'nci Başk.V.

Dr. Mimar Kadir Topbaş B. Belediye Başkanı


> ERTUĞRUL MUHSİN'E MEKTUP-2 > Orhan Alkaya > orhanalkaya@tiyatrodergisi.com.tr

a

Ve sen şimdi barbarlara (mı) gidiyorsun? Aziz hocam;

cy

Mutlaka biliyorsunuz, 1914'te, Paris'teki Odeon Tiyatrosu'nda, Darülbedayi Konservatuarı'nı kurmak üzere İstanbul Şehremaneti tarafından davet edilen Andre Antoine'ın onuruna bir gala gecesi düzenlenmiş. Theatre Libre'in kurucusu, oyuncu ve yönetmeni Antoine, o sıra Avrupa tiyatrosunun en önemli adamlarından. Övgü ve duygu yüklü konuşmalar yapan birçok dostundan biri de, Edmond Rostand. Rostand'ı bugünün kuşaklan Cyrano de Bergerac'ın yazarı olarak bileceklerdir. Edmond Rostand'ın yarı manzum nutkunun son cümlesini, içinden geçtiğimiz iklimin sonucu olsa gerek, ansızın hatırladım: "Ve sen şimdi barbarlara gidiyorsun!"

pe

Antoine'ın temelini attığı Darülbedayi'de, 1944 yılında sahnelenen Cyrano de Bergerac'ın, tiyatro tarihimizde 100 temsili geçen (105 kez oynandı) ilk çeviri oyun oluşu ise sıkı ironi sayılmak gerekir. Nereden mi çıktı durup dururken Rostand'ın münasebetsizliğini hatırlamak? Ne yazık ki aziz hocam, durup dururken değil, fena bir şeyler olurken üşüştü, ilkin merhum Zihni Küçümen'den dinlediğim ve Yayın Yönetmenliği'ni yaptığım sıra sizin kurduğunuz Türk Tiyatrosu dergisinin 445. Sayısında yayınladığım bu anektod.

Sizi de çok sevindirecek bir kararla, haftada bir gün tam sayfa tiyatro haberleri yayınlamaya başlayan Birgün gazetesi, sayfanın ilk konuk yazan olarak beni davet etmişti. Orada da sizi andım hocam, şöyle: "Türkiye tiyatro ortamında "iş" yapmaya kalkıştığınızda, enerjinizin hayli kısmını yaratıcılıkla, yorumlayıcılıkla uzaktan yakından ilgisi olmaması gereken, ilk bakışta düpedüz "zırva " bir yığın mevzuatın sömürmesi kaçınılmazdır. (...) Türkiye'de tiyatronun en önemli varedicisi Muhsin Ertuğrul'un 1963 'te ve 1971 'de hazırladığı, her ikisi de sağcı ve askerî iki hükümet tarafından kadük edilen Bölge Tiyatroları Kanun Tasarıları 'tu, neden tiyatro tarihimizin en parlak oyunlarından önce anımsadığımı, belki başka bir gün, başka bir yazıda açıklarım. "(23 Kasım 2005) Birinci Cihan Harbi patlak verince, Antoine apar topar memleketine döndü. Ama temel atılmıştı. Adeta ironik bir tercihle Çürük Temel (La Maison D'Argile) adaptasyonu, 1916'da sahnelendi ve o günden bu yana sık sık kendisini savunmak zorunda kalsa da, güçlü ve saygın bir kimlik edindi İstanbul Şehir Tiyatrosu. 1927 senesinde, Letafet Apartımanı'nda bu taze tiyatroya siz çekidüzen verdiniz. 1931'de "ödenekli tiyatro" statüsü kazanması, öncelikle sizin girişimlerinizin ve bugünlerde "vizyon" denilerek "yabancılaştırılan" uzak görüşlülüğünüzün sonucuydu. 1935'te Türk Tiyatrosu adını alacak Darülbedayi dergisiyle, 1930 yılında tiyatro yayıncılığını başlattınız. 1935'te çocuk tiyatrosunun ilk adımını attınız. 1949'a dek süren "Birinci Muhsin Ertuğrul Dönemi", 2005 yılı sonunda darmadağın edilme tehdidiyle


karşı karşıya olan İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun dört başı mamur bir sanat kurumu olarak kimlik ve vücud buluşunun da adıdır. Aziz Hocam; 1 Ekim 1931 tarihli Darülbedayi dergisindeki "Perdeci" yazınızda şöyle buyurmuşsunuz: "Darülbedayi, bundan sonra İstanbul şehrinin öz malı olmuştur. Şimdiye kadar her sene muayyen bir tahsisatla yardım gören müessese, bu seneden itibaren mülhak (katma) bütçeyle idare edilen belediye müesseseleri arasına girmek şerefine mazhar olmuştur." Az önce de içten hasretle adını zikrettiğim, evlatlarınızdan Zihni Küçümen, "Seksen Yıla Kulisten Bakınca" başlıklı yazısında şunları söylüyordu: "Bu belediye kurumu, bugüne kadar, seksen yıl boyunca kesintisiz perde açması; kuşaklar boyunca oyuncu, yönetmen, yazar, seyirci, hatta eleştirmen, sahne ve dekor tasarımcısı, ışıkçı, makinist, efektör, sahne gerisi hizmetlisi yetiştirmesi; klasik/çağdaş dünya repertuarının en seçkin örneklerini sergilemesi, ilk uzun ömürlü tiyatro dergisini ayda iki kez yayımlaması ve öteki sanat etkinlikleriyle, kuşkusuz çağdaş Türk tiyatrosunun bugünkü duruma gelmesinde öncü rolü oynadığı gibi, bizzat varlığıyla en büyük örnek olmuştur." (Türk Tiyatrosu 445) Aziz Hocam; gözbebeğinizdeki o en yumuşak ışıkla, sadede gelmemi beklediğinizi fark ediyorum, sadedden saadet ummadığınızı bildiğim gibi... Söyleyeyim; Kurucusu ve banisi olduğunuz İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun başlıca güvencesi olan bütçesi lağvedildi. Şaka yapmıyorum inanın, bu günlerde pek tuhaf işler oluyor, bu da onlardan. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, 15 Eylül 2005 tarihinde oybirliğiyle bir karar aldı. Bu karara göre, 1 Ocak 2006 tarihinden itibaren, Şehir Tiyatrosu'nun katma bütçeli sanat kurumu niteliği ortadan kaldırılıyor ve tüm gelirleri -ki günümüzde bu rakam beş trilyon ETL dolayında- Belediye'nin fonuna aktarılıyor. Hasılı kelâm, 1931 senesinde sizin ve arkadaşlarınızın elde ettiği tiyatro zaferi, adeta Edmond Rostand'ı anakronik biçimde doğrulayan bir heyetin rövanşıyla karşı karşıya kalıyor.

pe cy

a

Sizin de yapacağınızı bildiğim ne varsa, onları yapıyorum elbette hocam. Sözgelimi, geçenlerde, bir grup meclis üyesiyle durumu müzakere ettik. Malûm kararın -ki karar sayısı, bu mektupta üçüncü kez geçecek olan kavramla "ironik"tir: sizin Letafet Apartımanı'nda tiyatromuzun temellerini sağlamlaştırdığınız sene olan 1927- altında onların da onay imzaları var ama, neyin altına imza attıklarını, neyi onayladıklarını o sıra bilmediklerini anladım. Umarım, Şehir Tiyatrosu'nu var etme çabamıza, en azından bundan böyle, halisane katkıları olacaktır. Ne var ki aziz hocam, yaşadığımız süreç, ülkemizde siyaset üstyapısını öylesine kutsadı ki, ekonomi temelyapısı ile siyaset arasındaki başdöndürücü gel­ git esnasında bilime, sanata mek parmak yüz veren de kalmadı.

Bu günlerde aziz hocam, her duyuşumda kanımı beynime sıçratan bir retorik de dolaşımda: "Bir şey olmaz." İyi niyetlerinden hiç şüphe etmediğim kimi arkadaşlarımdan bile, bu lafcağızı duyuyorum ve onlara sadece şunu söyleyebiliyorum: Bir şey olabilir mi, olamaz mı? Yani: Haddim olmayarak, sizin gibi Rejisör kadrosuyla çalışıyorum Şehir Tiyatrosu'nda. Olur a, yeni oyunum için oyuncularımı kılıç dövüşü çalıştırması için bir uzman, özel efektlerim için bir ilüzyonist ve on beşinci yüzyıl kostümleri için özel dokunmuş kumaş istedim. Bunların hiçbiri, Şehir Tiyatrosu'nun kadrosunda ve deposunda yok. Yapageldiğim, Şehir Tiyatrosu'nun bütünüyle kendi kullanımı için tahsis edilmiş olan kendi "katma" bütçesinden ve bu bütçeye eklenen kendi gelirlerinden prodüksiyon bütçesi ayrılmasını talep etmekti. "Hokkabaza para mı vereceğim," ya da "çocukluğunuzda kılıç kalkan oynamadınız mı hiç, bunun da dersi mi olurmuş" ya da "kumaşın da yüzyılı mı olurmuş" diyecek birileriyle yüzyüze gelme olasılığımızı engelleyen güvence ise, sanatsal gereksinimimizi karşılamak üzere tahsis edilmiş bütçemizdi. Şimdi oysa, gene sözgelişi "Beyoğlu'nu altı yılda üçüncü kez tepeden tırnağa "abad" edeceğim. Tiyatroya değil, adamımın ithal edeceği granitlere para vereceğim," diyecek birileriyle yüzyüze gelmememizi sağlayacak en ufak bir güvencemiz dahi kalmadı. "Bir şey olmaz" retoriği nasıl da naiv kalıyor böylesi varsayımlar karşısında, ama artık gülemiyoruz bile. Edip Cansever'le tanışıyor muydunuz. O büyük şair, bir şiirinde "Gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir" dizesini yazmıştı. Cümleten "mendilimde kan sesleri"! Aziz hocam Ertuğrul Muhsin; "Benden sonra tufan olmasın" buyurmuştunuz ve biz bu lafınızı emir telakki etmiştik. Sizden sonra tufan olmasın, diyerek bir yola daha koyuluyoruz bugün. Arkadaşınız Müfid'in (Kiper) oğlu Mazlum şu anda Genel Sanat Yönetmeni. Elbette o da, 1938 bordrosuna 31 Lira 2 Kuruş maaşla intisab eden babasından aldığı mirasın hor görülmesine dik duracaktır.

Aziz hocam, müsaadenizi rica ediyorum. Sizi olup bitenden haberdar etmeyi sürdüreceğim. Edmond Rostand, arkadaşı Andre'ye "Ve sen şimdi barbarlara gidiyorsun" demişti 1914 senesinde. Aşağı barbarlar, orta barbarlar ve yukarı barbarlar antropolojik uygarlık kavramına giden süreçte birbirlerinden hayli ayrıdırlar, malûm. Rostand kimbilir ne demek istemişti arkadaşını uğurlarken, bilemem. Belki hepsi mecazdır ve biz 1 Ekim 1931'de Perdeci'nin sevincinin gerisine düşmeyiz dilerim. Saygıyla, hasretle aziz hocam..©


p

c e

a y


> TAYGUN'UN GÖRÜŞÜ >Ali Taygun > alitaygun@superonline.com

Dimyat'a Pirince Giderken... Tekrar ve istikrar... Devletin en sağlam dostu, sanatın baş düşmanı. Devlet kurumlarının esas işlevlerinin başında bir istikrar düzeni sürdürmek gelir. Huzur istikrarın türevi çünkü! Devlet kurumlarının kendileri de 'müstakar'dır. Bir okula her yıl yakacak sağlanacaksa bunun mikdarında büyük değişiklikler beklenmez. Çark aynı hızda döner. Yaratıcılık ise, adı üstünde, olmayanı ortaya koymaktır. Olmamışın tekrarı mümkün değil. Yeniyi, farklıyı keşif ne zaman geleceği belli olamayan 'ilham'la olur. Birden bir şey çakar kafanızda; denersiniz; çoğu zaman saçmalığını farkedersiniz; ama kimi zaman da çözümü buluverirsiniz. Bunun kesin saptanmış bir bilimsel yöntemi yok. Sanatçı böyle çalışır. İşte bu uzlaşmaz çelişki devlet ile sanatın bir arada olmasına engeldir. Öte yandan bizimki gibi bir ülkede kamu katkısı olmadan sanatın gelişmesi hayal. Sonuç: kamu kaynaklarını kullanan sanat kurumlarına su ile yağın karışmasını gerektiren bir işleyiş sistemi bulamazsak yaratıcılık canından olur, sanat gelişmez, toplum çağın gerisinde kalmaya mahkum olur. Bu soruna dünya bir çok çözüm geliştirmiş. Bizde devlet vesayetinin hayli güçlü olduğu iki sistem kullanılıyor. Birincisi Devlet Tiyatroları gibi özel kanunu olan ve olanakların nasıl kullanılacağı idarecilerine bırakılmış yapılar, ikincisi katma bütçe ile yönetilen ve idarecileri birinciye nazaran daha az yetkilendirilmiş Şehir Tiyatroları gibi yapılar. Bir de Bakırköy Tiyatrosu gibi tamamen belediyeye bağlı, yani en ufak bir tasarrufu dahi kurum dışında kararlaştırılan, kurum diyemeyeceğimiz, müdürlükler var.

a

Doksan yıllık Darülbedayi bu yaz tenzil-i rutbe ile katma bütçeli kurumluktan müdürlüğe indirildi. Yani, burada üretilecek eserlerin kalitesi tiyatroyla uzaktan ilişkisi olmayan bürokratların, siyasilerin insafına terkedildi.

pe cy

Ne olacak ? Provadasınız. Belli bir sahnede oyuncunun elinde bir kılıçla girmesine karar vermişsiniz. Kılıç satın alınmış. Derken, çalışmalarda meseleyi çözecek yeni bir fikir geliyor aklınıza. Kılıç değil tabancayla girse oyunun ana fikri seyirciye çok daha net anlatılacak. Deniyorsunuz. Evet. Çözüm bu. Aksesuara dönüp, "bir tabanca alın," diyorsunuz. "Yok, alamam," diyor, "hesabını veremem, kılıç aldık ya !". Ya da, "yazalım belediyeye, karar çıksın, ayniyat piyasadan teklif toplasın, komisyon karar versin, para varsa alınsın, zimmete geçsin..." "Ne zaman gelir ?" diyorsunuz. " "Bir ay alır, encümen onaylarsa." "Oyunun açılmasına iki hafta var!" "Üzgünüm." Ya cebinizden alacaksınız çoğu yönetmenin yaptığı gibi ya da bile bile yanlışta kalacaksınız. Bu en hafifi. Bir sezonda kullanılacak bütün kostümlük kumaşları bir yıl öncesinden alacaksınız derler. "Daha kadro belli değil," dersiniz. "Usül artık böyle," derler. Onlar bir sanat eserinin ortaya çıkışını bir bina inşaatına benzetirler. Önce mimar projeyi hazırlar. İhalesi yapılır. Müteahhit de plana göre inşaatı tamamlar. Nereye ne gideceği projeden anlaşılır. Ama sanat alanında proje ile inşaat iç içe yürürmüş. Sanatta yaratıcılığın tabiatı bunu gerektirirmiş... Anlamazlar. Başka bir örnek: Sanatta karar tek kişi tarafından alınır. Ve bu kararın gerekçesi çoğu zaman sanatçının rasyonel olarak ifade edebileceği bir gerekçe değildir. Sanat esas olarak rasyonel alanda değildir çünkü. Muhakeme yoluyla varılmaz hangi imajın nerede kallanılacağına dair kararlara. Sanat özneldir. Kişiseldir. Kararların sorumluluğu tümüyle sanatçınındır. Muhatabınız bürokratın dünya görüşü bunun tam aksi yönündedir oysa. O çalışma hayatınca "yarın bir gün soruşturma açılır, başıma bela gelirse," korkusuyla Sayıştay karabasanları yaşar. Sorumluluğu mümkün olduğunca dağıtır. Komisyonlar, yazışmalar, onaylar vb... Haksız da değildir: İki çocuğuyla bir kadın denize düşse, bir memur da ardından atlayıp kurtarsa, iki ay sonra soruşturma açılır hakkında. Resmi elbiseyi ıslatıp kamu malına zarar verdi diye! Elbisenin can kurtarma uğruna ıslandığı Sayıştay denetçisini hiç mi, hiç etkilemez. O sadece dipkoçanı peşindedir. Hal böyleyken sanatı, neticeye değil, herşeyin tıpatıp aynı kalmasına önem veren bürokratın, siyasinin iğdiş etmesine yol açacağı kesin bir karar alınması hazindir, yazıktır. Ne yapmalı? Her meselede zamanı dünyanın en mükemmel yönteminin bulunması için heba etmeyi kural haline getiren sanat entelektüellerine kulak asmadan (aslında onlar da bir çeşit bürokrat zaten) basit bir kanun değişikliği ile bütün kamu tiyatrolarını Devlet Tiyatroları'nın kanununa tabi duruma getirmek, sonra da daha serbest olmalarına yol açacak vakıf modeline geçmektir. Gitgide düşen kalite bu son kararla çok yakında dibe vuracaktır çünkü. Sonra da sen sağ ben selamet! 0


> AMELİYAT MASASI > Üstün Akmen > ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

••

Belediye Öz Tiyatrosuna Ölümü Gösterip, Sıtmaya mı Razı Edecek?

İstanbul Şehir Tiyatrosu, "Darülbedayi-i Osmani (Osmanlı Güzellikler Evi)" adıyla 1914'de kurulmuş. Yani, kurulalı beri, tam doksan bir yıl olmuş. Fransız sanatçı Andre Antonie'mış ilk yönetici. O yıldan bu yıla, o kurumdan tiyatromuza yüzlerce sanatçı yetişmiş. O kurum; gerek sanat, gerekse tiyatro yönetimi açısından doğan, olan, oluşan tartışmalarla gelişmiş. Bugünlere gelinmiş.

***

pe cy

a

Neredeeen nereye... Şehzadebaşı'nda Letafet Apartmanı'ndaki Tatbikat Sahnesi'nden bugünkü sahnelere... Hele bakın, bugün kaç sahnede kaç sanatçı dalıyor sahne ışıklarının içine. Deyiverin, onca yıldır her akşam kaç seyirciye perde açılmış. Söylesinler, 2004-2005 sezonunda seyirci sayısı kaçmış. * ** Cumhuriyetin resmi tiyatro kurumu olarak açılan İstanbul Belediyesi'nin "Darülbedayi-i Osmani"si uyarlamaların, vodvillerin ağırlıkta olduğu repertuvarı, çoğunluğunu gayrimüslimlerin oluşturduğu oyuncularıyla ayakta kalmayı başarmış. Cumhuriyet yönetimi, tüm sanat dalları yanı sıra, elbette tiyatroya da özel olarak bel bağlamış. İlk adım, Türklerin, özellikle de kadınların sahneye adım atmasına destek çıkmakmış. Bu nedenledir ki, Darülbedayi'ye destek sağlanmış. Arada çomak sokanlar da varmış, ama Atatürk, onların değişik kentlerdeki değişik temsillerine gitmiş, dönemin bürokrasisi ve sosyetesi de onu izlemiş. Müslüman kadınların sahneye çıkması konusunda 1910'larda başlayan uğraş, Cumhuriyet'in ilk on yılı içinde kazanılmış. Afife Jale, Bedia Muvahhit, Şaziye Moral, Nejla Sertel, Neyyire Neyir gibi isimler sahneye çıkmış. Muhsin Ertuğrul varmış, parlak dönemler yaşanmış. Yerli oyunların yazılması özendirilmiş. Semt tiyatroları açılmış, zengin repertuvarlar uygulanmış. Türkiye'nin siyasal rüzgârlarla çalkalandığı 1970'lerde tiyatrolar da krize girerken; terör, seyirciyi evine kapatırken; sinemanın ve televizyonun rekabetiyle baş edilemezken Şehir Tiyatrosu, Şehir Tiyatroları adını almış. Daha sonra, her ne hikmetse adı büyütülmüş, bu kere de "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları" adı ve logosu gözümüze, beynimize, gönlümüze dalmış.

***

Geçenlerde duyurdular duydum; gönderdiler elime geçti, okudum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın "katma bütçeli özelliği", meğer 15.09.2005 tarihinde 1927 sayılı Meclis Kararı ile 01.01.2006 tarihinden geçerli olmak üzere sessiz sedasız yürürlükten kaldırılmış. Şehir Tiyatrolarının Katma Bütçeli Müdürlük statüsünün kaldırılarak Şehir Tiyatroları'nın belediye bütçesi içinde faaliyetlerini sürdürmesi sicimlerle, iplerle, zincirlerle, ipliklerle, simlerle sımsıkı karara bağlanmış. Ne gam!.. Tamam, tamam... Bu bir keyfi bir uygulama değil, çünkü kararın sırtı 10.12.2003 tarihinde yürürlüğe giren, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'na dayandırılmış. Katma bütçe, giderleri özel gelirlerle karşılanan ve Genel Bütçe dışında yürütülen bir bütçeymiş, umursanmamış. Bugüne değin, Devlet Bütçe Yönetiminin önemli bölümlerinden biri olarak ekonomistlere Katma Bütçe'nin belletildiği savsaklanmış. Sanki, Devlet İdare Teşkilatında farklı işlevleri olan Şehir Tiyatroları'nda gerekli bir bütçe sistemi değilmiş gibi, kaldırılmış. *** Şimdi sorarım bütün kâhinlere, âlimlere! Aralarında İBBŞT'nın de bulunduğu kamu kuruluşları, sistem gereği birer kamu tüzel kişiliği sayılır mı, sayılmaz mı? Bu kuruluşlar "Devlet Kamu Tüzel Kişiliği" dışında, ancak Devletin uyduğu kurallara bağlanmış ve yine Devletin bir organı olarak sorumluluk taşırlar mı, taşımazlar mı? Ben bilmem, bilemem! "Bilenler bilmeyenlere anlatsın," da diyemem. O halde? Diyeceğim, kaynak yöneten kamu kuruluşlarının, hizmetleri sırasında bir gelir elde etmekte olduğu, bu yüzden bu kamu kuruluşlarının bütçelerinde "gelir" faslı olması gerektiği, bu kuruluşların giderlerini bu gelirlerden karşılamalarıyla ilgili olabilir ancak. Gelir fazlası Hazineye devir olacak, gelirler kuruluşun giderlerini karşılayamazsa aradaki fark "hazine yardımı" ile kapatılacak. Olay bu! Zaten, bütçe yönetimi yönteminde, bu fasıla "Katma Bütçe" adının takılması bu yüzden değil mi? *** Gelecek günler varsa yarın, doksan bir yıllık kurumun silikleşme nedeni bu Katma Bütçeli kurum özelliğinin kaldırılmasından doğacak. İstanbul Şehir Tiyatroları'nın hukuki kimliği, işte bu nedenle beş paraya kaybolacak. Genel Sanat Yönetmeni de, yardımcıları da, oyuncular da, rejisörler de, dekoratörler de, kostümcüler de belediye başkanının önünde yakarma kuyruğu oluşturacak. Oyunlar zamanında çıkmayacak, belki de istenilen olacak. *** Korkuyorum, hem de tüyüm tüsüm dineliyor, çok korkuyorum, ama bu "oyun" tüm sanat dünyasının göz külhanları altında kimse umursanmaksızın galiba korkusuzca oynanacak ©


Jülide Kural ile Frida Üzerine

Yürüyemiyorsam Dans Ederim "

pe

cy

a

o

> Suat Başkır > mdemirkanli@tiyatrodergisi.com.tr

Kırık kolon. Gri bir gökyüzü. Sonsuzluk... Parçalanmış toprak. Sonsuzluk... Kırlangıç kaşlı kadın. Yalnızlık ... Tam ortasından bir kolonla darmadağın edilemeyen, toprağa köklenmiş gökyüzüne uzanan garip bir beden. Gözyaşlarına inat dimdik bakan kocaman Aztek gözleri... İrkiltici, hüzünlü, mahzun bir o kadar mağrur Frida Kahlo. Varoluşunu, yokloluşunda gerçekleştiren "ATEŞ"'in parlaklığında, tehlikeli bir yakıcılıkla, mütevazıbir sıcaklığın ikileminde, sahne mucizesine olan sonsuz inancımızla hayal kurmaya devam edeceğiz..• Jülide Kural Viva la Vida 'yi konuşmak için, Jülide Kural ile beraberiz. Bu ay... Ateş Tiyatrosu'nun "Yaşasın Hayat" oyunu 6-13-20 Aralık günleri Profilo Kültür Merkezi'nde ve 12 Aralık günü Oyun Atölyesi 'nin Moda 'daki sahnesinde saat 20.30 'da sahnelenecek.


Kırık Kolonla, kırlangıç kaşlı yalnız kadınla ilk karşılaştığınızda yaşadığınız paylaşım tam olarak ne idi? Hangi duygular içindeydiniz? Açıkçası daha öncesinde de Frida Kahlo kimliğini tabi biliyordum. Ama bazen yaşamda, bazı anlar vardır, o anların mutlaka üst üste gelmesi lazımdır ki yaşadığınız bir durumu ve olguyu birebir içten hissedebilesiniz. Benim de aynen böyle oldu. içimde biraz kırıklıkların olduğu belki de özel olarak tercih ettiğim bir dönem yaşıyordum. Dışarıda olduğum bir dönemdi, hayatımdaki her şeyi değiştirdiğim bir dönemdi. Bir gün sokakta yürürken ama böyle bir psikoloji ile yürürken tablo ile karşılaştım, bir galerinin, camında öylece duruyordu, röprodüksiyondu üstelik, ancak o kolonu gördüğümde, resmin karşısında gerçek iletişimin ne olduğunu o anda yaşadım. Çünkü ben de onu yaşıyordum, benim hikayem ile birebir örtüşüyordu, kırık kolon. Hikayeler bazen, aynı dilde buluşuyorlar, o bilinmeyen içinde, bunu yaşadım ve o zaman bu kadın kim diye peşine düştüm. Sonuçta onun kırık kolonu ile buluştum, ya da o benim kırık kolonum ile buluştu, ve bir serüven oldu, onu keşfetmeye çalıştığım bir süreç başladı.

Bir üçüncü kız kardeş diyebilir miyiz? Tabi diyebiliriz. Zaten öyle bir birliktelik vardı. Ancak kız kardeşler her zaman aynı dili konuşmazlar. Ekibin geri kalanı ise her şeyiyle ,yüzde yüz kalbiyle oradaydı. Başka türlü de yapılamazdı bu proje, çünkü akılla ilgili hiçbir şey yoktu. Sponsor yoktu, para yoktu, bu projeyi ortaya çıkarabilmemizin tek yolu kalbimizi ortaya koymaktı. Bizde ekip olarak bunu yaptık. Tablo ile karşılaşmanızla başlayan bir serüven var. Diğer grubu oluşturmakta bu büyünün bir parçası mı oldu? Aynen öyle oldu. Hiçbir zaman ben ne bir ekip tutmayı düşündüm, ne de şu yönetmen veya bu yazarla çalışmalıyım dedim. Kendiliğinden doğdu. Mesela, bir gün Zerrin (Yanıkkaya) geldi beni buldu. Ben sizinle olmak istiyorum dedi ve dramaturgiyi yaptı. Asistanları kendiliklerinden geldiler. Tasarımcılar aynı şekilde. İnanılmazdı. Sanki bu oluşum süresince ben hiçbir şey yapmadım. Herkes Frida'nın büyüsüyle, bana doğru geldi. Hiçbir şeyimiz yoktu. Tıpkı Frida'nın resimleri gibi, basit ve görkemden uzak. En az şeyle en çok kalbi yaşattık. Aslında bu inanmışlık, gerçeği oluşturuyor. Örnek olarak, belki çok farklı bir yorum yerine, ben sizlerin kattıklarıyla, "Yaşasın Hayat" resminin içinde coşkuyu buldum. Bu belki de bu duygulara özlemimizden kaynaklanıyor olmalı, yaşadığımız yozlaşmışlık içinde? İnsanlar o kadar yalan, sahte ve onurdan, sevgiden gerçeklikten o kadar uzaklaştılar ki, bu duygu neredeyse orada var olmak bile topraklarını temizleniyor sanki.

pe

cy a

Yani tam o anda yakalamış oldunuz. Pekii, proje aklınıza o anda, yani keşfetme sürecinde geldi mi? 'Ben bu paylaşımı, kendi alanımda birilerine ulaştırmalıyım' dediniz mi? Hayır, hayır hiç aklımın ucundan geçmedi. Uzun bir süre, ben sadece merak ettiğim bu kadının peşinden gittim. Ve merakımı sürekli diri tutanda onun yaşadıklarıydı. İlk başta günlüklerini okumaya başladım, sonra onun yaşadığı döneme ait yapıtları takip ettim. Çünkü 1930'lu yıllar o entelektüel camianın dünya da yetkin olduğu, etkin olduğu ve sözünün geçtiği bir dönem. Her şeyin büyük bir heyecan,şaşkınlık reaksiyonla karşılandığı ve her şeyin çok fazla olduğu bir dönem aslında. Aynı zamanda politik olarak da yoğun geçen bir dönem. Yepyeni bir dünyanın, kurulmasının mümkün olacağına dair bir düş var aynı zamanda, herkesin inançla paylaştığı bir düş. Bu dönem, çok farklı ve renkli yaşamlar sudu benim önüme. Ama sonra bunun bir noktası var. O öyle bir nokta ki, önce bir şeyi merak ediyorsunuz, peşine düşüyorsunuz, içine girip bir empati kuruyorsunuz ve birliktelik doğuyor. Ve bu kurmuş olduğunuz birliktelik size ifade etmeniz gerektiği söylüyor. Ben yapabileceğim tek şeyle, oyunculuğumla bu yaşamış olduğum serüveni kalabalıklara ifade etmem gerektiğini düşündüğüm anda bu projeyi hayata geçirmeye karar verdim.

Peki diğer kadro da sizin gibi yakalayabilmiş miydi Frida'yı. Yazar başta olmak üzere ekibin geri kalanı? Beliz, çok genç bir arkadaşımız. İlk defa oyunu oynandı. Ancak onun da ciddi bir Frida geçmişi var.

Siz sahnede Frida ile özdeşleşiyorsunuz. Ancak özel hayatta kesinlikle ayrı yönleriniz vardır. Ona kızıyor musunuz mesela? Tabi hem de özel hayatına karışacak kadar çok kızıyorum. Ve bunu sahnemde reaksiyon göstererek yansıtıyorum. Ona bu acıları çektiren bir adamı nasıl bu kadar sevebileceğini anlamıyorum, her defasında her şeye rağmen geri dönmesine tahammül edemiyorum. Bu onu çok sevmemden kaynaklanıyor. Ve Diegoya, onu çok üzmüş olduğu için


kızdım. Ama her zaman bir açık kapı bıraktım. Çünkü bu Aşk. Ve bunun bir formülü yok. Ve bu aşk,diline Frida öldükten sonra kavuşuyor. Bu gerçekten aşkın ifade edildiği önemli bir sahne

Oyununuz bir kadın portresi. Ek başladığınızda, izleyiciye neler vereceğini düşünmüştünüz. Ve bu kadar süre sonra izleyiciden ne aldı oyununuz? Aslında ben ne bu projede, ne de tiyatro yaparken, hiçbir zaman mesaja inanmadım. Ama iletişime inandım. Ve tüm izleyicilerimle bu iletişimin peşinden gittim. Ve Frida da bu alışverişi çok yoğun yaşadım. Gerçekten çok fazla izleyici yorumu aldık.

cy a

Merak ettim? Kilisede ki törene Diego çok sonra geliyor. Ve o geldiği vakit, halk kiliseden çıkıyor. Sonra uzun bir süre bir sessizlik yaşanıyor. Gerçekten uzun süren bir sessizliğin ardından, Diego "Frida...!!" diye bitmeyen bir çığlık atıyor. Denilir ki tüm Meksika'nın tüyleri diken, diken olmuştur bu çığlığın ardından. Ve bu çığlık yirmi beş yılın 'seni seviyorum'larını saklıyordu içinde.

cinsiz. Eşit olmak diye bir durumda yok. Ayrı özellikler taşıyoruz. Kadın, kimliğiyle beraber, tüm düşüncelerini, tüm yaratıcılığını bu kadın kimliğinin altını çizerek verebilmelidir. Ve kadın cins olarak kaybettiği hakkını toplumu adalet sisteminden talep edebilmelidir.

Belki de Frida o acıları çekerken, hep bu çığlığı biliyordu... Belki de.. Bu yaptığıyla Diego'yu biraz olsun affetmiştim. Ama Frida'nın acısının içinde yakaladığım bir başka özelliği ise. Bu acılarının ardından resimlerini yapmıştır her zaman. Çünkü yaratıcılık acıyla kışkırtılır. Frida bunu da keşfetmişti aslında. Ne kadar karanlığa gömülürse içi, dışı renklere kavuşuyordu.

pe

Aslında güçlü olmanın yükümlülüğü, o aşk dolu yüreğe tecrübe ettirilen acı. Böylece doğasının gereği oluşan o yetkinliklerine ulaşabiliyor insan. Evet, zaten Frida bulunduğu durumlardan kaçmamış. Ve gücüne bu şekilde ulaşmış. O bu durum içinde kalarak, mücadele etmiş.

Frida, gerçekten güçlü bir kadın. Fiziksel ve ruhani acıları ile beraber. Sanatçı, idealist ve dişi yönünü yaşamaya devam etmiş bir kadın. Sonuçta kadın hareketi için önemli bir ismi konuşuyoruz. Zamanımızda bu kadar güçlü mü kadınlar? O, klasik kadın kimliğinin dışında davranabilmeyi başarmış bir kadın. Bu sebeple kadın hareketinin önemli bir ismi. Ciddi bir zaman farkı var arada ve güç derken, sadece sözü geçen demek değildir güç aslında. İnanmıştık diyebiliriz? Evet güç aslında etki çekebilmektir. Bunun içinde kararlılık lazım. Zamanımızda, kadınlar iki farklı nokta da, erkeklerin dünyasındaki kuralları kabul etmiyorum, bana verilenlerle yetinmiyorum. 'Ben kendi kuralımı koymak için mücadele edeceğim' cümlesi, oluştu. Bu çok önemli bir ilerleme. Ancak diğer taraftan, bu talebin yanında kadın hala bir meta. Çıplaklığı para ediyor her şeyden önce. Bu kadını özgür kimliğinin satıldığı bir duruma getiriyor. Ve birilerine sunulan bir kavramsa bu. Özgürlükten bahsedemeyiz. Bu hepimizin beraber yaşayacağı bir yüzleşme. Erkek ve kadının ortak hareket etmesi gereken bir durumdur. biz iki

Peki hangi sosyal statüden geldi yorumlar? Ülkemizde tiyatro izleyicisi maalesef belli bir kesim olarak yansıyor. Örnek olarak, ilk oyunu, Sümerbank işçi kadınlarına oynadım. Hayatında hiç tiyatroya gitmemiş insanlar vardı. Ama, müthiş bir masumiyet ve saflıkla izleyip, çok doğru tespitlerde bulunmuşlardı. Ve bu beni çok mutlu etmişti. Bir başka mutluluğu da doktorlara oynarken yaşamıştım. Onlar da sahnede ne olduğunu ve Frida'yı biliyorlardı. Ancak, maalesef çok geniş bir yelpaze değil, tiyatro izleyicisi.

Resmi görmenizle beraber başlayan bir serüven Frida. Ama Jülide Kural'ın serüveni çok daha önceden başlıyor. Tartışmasız çok iyi bir oyuncusunuz. Bu tecrübenizi paylaşmanın vakti geldi mi sizce? Bir workshop mesela? Aslında uzun zamandır, bir workshop fikri aklımda mevcut. Ancak, aynı zamanda bunu alıp götürecek bir ruha sahip değilim. Göçebe bir ruhum var benim ve ben sadece tiyatro yaparak da çok yoruluyorum zaten. Çünkü her şeyden önce ben bir kurum değilim. Yerim yok. Yani düşünün bir kere, yirmi bir yıldır tiyatro yapıyorum, fakat salı günleri, yani izleyicinin en ölü olduğu gün oynayabiliyorum ancak. Bu bir devlet politikası veya ticari kaygı, sebebi ne olursa olsun korkunç bir şey. Ben bilgim ve tecrübelerim ile beraber buradayım. Eğer insanlar bir pay almak istiyorlarsa gelip beni bulmaları gerekiyor. Çevremde gerçekten inanan, kararlı insanları bulmam gerekiyor, bunca yıl emek sarf ettiğimi paylaşabilmem için. Çünkü artık uğraşmak benim payım değil. Ben payıma düşeni yerine getirdim, getirmeye de devam ediyorum zaten. Bu ülke de tiyatro yapmaya çalışıyorum! Ve bırakmak diye bir şey varsa, beni tanıyan, izlemiş insanların şunu söylemesi yeterli olacaktır: "İyi ki böyle bir oyuncu vardı, yaşadı ve hiçbir zaman ödün vermedi. Bizim açımızdan onurlu bir dünyanın, önemli bir bireyi oldu."


Roberto Ciulli, Theater an der Ruhr'un beş yapımıyla İstanbullu izleyicilerin yüreğine seslendi...

pe

cy a

"Gerçeğin Özü Gözle Görünmez"

> Robert Schild > robertschild@tiyatrodergisi.com.tr

Bir yıldız geçti, İstanbul'un tiyatro semalarından - beş gün boyunca, dokuz kez "perde" diyerek, Sophokles'den Woody Allen'e uzanan değişik çağ ve ülkelerden örnekler sunarak, veya - daha doğrusu - bu örnekleri ele alıp, kendine göre yoğurup önümüze koyarak... 1987 yılından bu yana Türk tiyatrosu ile değişik işbirliklerde bulunmuş, Alman Theater an der Ruhr'un kurucularından, İtalyan asıllı yönetmen Roberto Ciulli, bu kuyruklu yıldızın başı, ortakları dramaturg Helmut Schaefer ve sahne tasarımcısı Gralf-Edzard Habben ana gövdesi, yirmiye yakın oyuncusu ise yıldızın eteklerini oluşturuyor ve emektar Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin tozunu kaldırıyordu, 9 ile 13 Kasım günleri arasında. Ciulli, "kolay" tiyatro yapmıyor; bize sırasıyla sunduğu "Tanrı" (Ailen), "Venedik Taciri" (Shakespeare), "Antigone" (Sophokles), "Küçük Prens" (Saint-Exupery) ve "Üç Kuruşluk Opera" (Brecht/Weill), tıpkı Nisan'dan bu yana gene İBŞT'nda sahnelediği "Danton'un Ölümü" gibi her tiyatro izleyicisinin harcı değil! Simgeler ile çalışıyor, imgeler çağrıştırıyor, yazarın özgün metnine kendince katkılarda bulunuyor, oyuncularına zaman zaman gerçek dışı diller kullandırıyor - dahası, ele aldığı oyunları "deforme " ediyor


(bu son eylemi, İngilizce "deconstruct" terimi belki daha da uygun biçimde tanımlar...). Bu bağlamda insanın (=izleyicinin), "Küçük Prens" oyununda belirtildiği gibi, gözle görünmeyen gerçekleri, yüreği ile görmesine önayak olmaya çalışıyor... Ne var ki, bu yürek herkeste bulunmaz - ne somut, ne de soyut anlamda! Onun için de, Ciulli'nin tiyatrosunu sevmeyenler çok! Bir adım daha ileriye gitmek isterim, şöyle savlayarak: Roberto Ciulli'ye ya taparsanız, ya da yorumlarından nefret edersiniz - ortası yoktur, galiba... Bu ikilemi, oyunlarını izlerken çok belirgin biçimde gördüm: "Küçük Prens"de yanımda oturan, tiyatromuzun yaşayan efsanelerinden bir hanım oyuncumuz, keyif almaktan koltuğunda "eriyordu" neredeyse - öte yandan, gene tiyatromuzun saygın bir oyuncu/eğitimcisi, "bana bu kadar kepazelik yeter" diyerek, "Üç Kuruşluk Opera"nın yansında tiyatrodan ayrılıyordu...

Ciulli/Schaefer'in "Antigone" yorumu, kasıtlı olarak "nach Sophokles" (Sofokles'den esinlenerek) alt başlığını taşıyor - nedeni ise, "deconstruction " öğesinin burada diğer oyunlara kıyasla en üst düzeyde olmasındandır. Bir yandan devlet yönetimlerinin eski değer ve geleneklere ne derece sadık kalabileceği tartışılırken, tüm kuralları kendi seçeneklerine göre koymaya çalışan Kreon ile törelere daha çok bağlı olan yeğeni Antigone ve kardeşi Ismene ile kendi eşi, ayrıca bu üç kadına yan çıkan (ve bunu simgelemek için oyunda kadın giysilerle görünen) oğlu arasındaki çatışmayı izliyoruz. Koronun servis yapan garsonlara dönüştürüldüğü, gerçek ile ölüler dünyasının arasında gidip gelen ve oyun geliştikçe önem kazanan ana konusu, Antik Çağ'da olduğu gibi, günümüzde de tam anlamıyla palazlanamamış kadın dünyasının yenilgiye uğraması olan, çarpıcı bir çalışma... "Venedik Taciri", Ortaçağ İtalya'sının şımarık, çoğu baba zengini gençlerden oluşan halk kesimini bugüne taşıyarak gözlerimizin önüne sererken, AB'den kaynaklanan üst refah düzeyine kavuşmuş çağdaş Avrupa toplumunu hedef alıyor. Sıkıntıdan ne yapacaklarını bilmeyen bu gençler, bir alacak konusundan doğan kanlı-bıçaklı, aslında bir oyuna veya bahse girmeye benzeyen tartışmaya çok düşünmeden katılıyorlar... Ne var ki, konu aynı zamanda yüzyılların en büyük ayıplarından olan Yahudi düşmanlığının irdelemesine dönüşünce, Ciulli -oldukça çığırtkan bir yorumla- (bir kadının canlandırdığı!) Shylock'u açık/koyu gri çizgili, Nazi toplama kampı giysilerini simgeleyen bir pantalon-ceket takımı, karşıtı Antonio'yu ise Mussolini dönemi subay üniforması ve uzun siyah çizmeleriyle karşımıza çıkarıyor. Kendi kanımca yakışıksızlığa varan bu betimleme bir yana, gerçek uğraşılan olmayan bazı çevrelerin gençleri arasında boş oturmanın nasıl da hemen şiddete dönüşebileceğinin bu yoldan gösterilmesini ilginç buldum.

a

Felsefe konusunda doktorasını vermesinin hemen ardından, Milano'da "II Globo" adlı bir çadır tiyatrosu kurmuş olan Ciulli, "globalizasyona" kendi katkılarını sunmaya hazırlanıyordu. Amacı, küreselleşmenin etkisiyle bireyselliğini yitirmeye başlayan insanoğluna, milli/dini ortamların aşılmasının ardından kültürlerarası yakınlaşmayı sağlamak yoluyla, kendini bulacak bir ortam sunmaktı(r). İşte bu bağlamda, "politik" bir araç olarak gördüğü tiyatro devreye giriyor, Ciulli'ye göre: burada insanlar, kendilerine has yorum ve düşüncelerinin ortaya çıkarılmasıyla, kitleden bireye doğru yol almaya teşvik ediliyorlar - spor olaylarında (örneğin bir maç süresi boyunca) görülen güruhlaşmanın, tekdüzeyleşmenin tam tersinde, "kişiselleşiyorlar"; düşünmek ve yorumlamak eylemiyle birlikte sorgulamaya, kendi kendilerini tanımaya başlıyorlar ve böylece içinde bulundukları toplumu "zenginleştiriyorlar".

"çılgın" yirmili yıllarının Almanya'sında, günümüzün ABD'nde ve belirsiz bir zaman/mekânda geçen oyunları kapsıyordu.

pe cy

Gördüğüm kadarıyla Theater an der Ruhr, bu konudaki çabalarını destekleyen çok kültürlülüğe iki yoldan ivme kazandırmaya çalışıyor. "Dışsal" olarak adlandıracağım ilki, çeşitli ülkelerin tiyatrolarıyla işbirliğinde bulunmak (kurulduktan hemen sonra Yugoslavya, ardından İran, Irak ve Türkiye ile) ve değişik ülkelerin insanlarını kadrosuna almaktır. "İçsel" yaklaşımı güden ikinci yol ise, değişik coğrafya ve çağların oyunlarını peş peşe yorumlamayarak, çok kültürlülüğü bu yoldan işlemek ve ortaya dökmektir. Theater an der Ruhr'un İstanbul turnesi, Antik Çağ Yunanistan'ında, Ortaçağ İtalya'sında, geçtiğimiz yüzyılın

"Üç Kuruşluk Opera", oldukça zengin sahne tasarımı ve orkestra desteğine karşın, tüm gösterilerin belki de en zayıf çalışmasıydı. Nedeni ise, Brecht'in zaten hiciv yönü ağır basan özgün yaklaşımının üstüne, Ciulli/Schaefer'in oyuna gereksiz ağırlıktaki bir ironi ile yaklaşmalarıydı! Kaldı ki, bir çeşit "teşrifatçı" rolünü üstlenen palyaço kılığındaki Robert Ciulli'nin kendisi, burada topuzun kantarını kaçırıyor,


pe cy a

abartılı "şaka"lanyla en iyi niyetli izleyiciyi bile isyan ettiriyordu... Bu yaklaşım, acaba üstadın sık sık "en büyük hırsız" olarak tanımladığı Bertolt Brecht'i sevmediğinin bir dışavurumu muydu yoksa? Hiç kuşku yoktur ki, Ciulli'nin bazı yorumları, örneğin oyunun hemen başındaki dilenci giysileri sunumundaki "moda defilesi" parodisi nefisti, veya "Tiger" lakaplı Başkomiser Brown'u bir kaplan postu ve maskesi ile sahneye çıkartıp sürekli olarak kükretmesi dahası, Brecht'in "mutlu sonu"nu kabullenemeyerek, bu seçeneği bir taş plaktan çalarken, sahnede Macheath'in gerçekten asıldığını simgeleyip iki sonucu aynı anda sunmasına ne buyurulur? Ne var ki tüm bunlara karşın, bu yorumun "malzemesi" kaliteli, ancak "ambalajı" bozuktu.

Özgün oyun ortamına en yakın sunuş, Allen'in 1970'lerde yazdığı "Tanrı" başlıklı tek perdeli kısa oyunundaydı, belki... Basılı şekliyle otuz sayfayı geçmeyen bu metni, geceyi dolduracak bir tiyatro yapıtına dönüştürmek için bazı bölümlerin yeniden yazılıp sahne aralarına yerleştirilmesi gerekmişti, kuşkusuz; ancak bu ilaveler izleyicileri rahatsız etmediği gibi, oyunun üslubunu da bozmuyor - Ciulli/Schaefer burada, Brecht yorumunda düştükleri hatayı yinelemiyorlar. Postmodern topluma oldukça abartılı bir yaklaşım öneren Woody Ailen'e aynı telden yaklaşılırken bir yanda eğlence dünyası/sanayii hicvediliyor, teknolojinin erdemleri sorgulanıyor, ancak en başta insanoğlunun kaybolmuşluğu işlenirken özellikle "bizler ne kadar gerçeğiz?" veya "tümümüz, dev bir oyunun birer aktörleri değil miyiz? " gibi sorular atılıyor ortaya. Bu arada, özgün oyun metnini aşan ve gerçek dışı bir dil ile konuşmaları içeren bir bölüm, tüm dünya dillerinin insanların anlaşmasına yeterli olamayacağını simgeliyor - ancak hemen ardından, topluluğun Türk asıllı bir üyesinin Türkçe sunduğu (doğaçlamaya yakın ve güldürü öğesi ağır basan) replikleri, bizi gene de dünyamız ile barıştırıyor!

Muhsin Ertuğrul Salonu'nu, basamaklarda otururcasına dolduran bu beş sunumun kuşkusuz en çok beğenileni, üstadın bizzat rol aldığı "Küçük Prens" uyarlamasıydı. İşte burada

Ciulli'nin yaşlı bir palyaço kılığında görülmesi, hiç kimseyi rahatsız etmemiştir - zira bu kez amaç, sahnelenen oyun ile dalga geçmek değil, yaşını başını almış, güldürmekle yükümlü, ancak için için ağlayan sirk palyaçolarının hüznünü dışa vurarak, başka bir gezegenden dünyamıza düşmüş, çeşitli arayışlarda bulunan, sevgiyi ve dostluğu özleyen "kayıp" bir prensi canlandırmaktı... Sözlerden çok devinimlere yer verilen bu yorumda, en az Ciulli kadar başarılı olan ufak-tefek Maria Neumann, pilot rolünün yanısıra Çiçek, Kral, Tilki ve Yılan'ı canlandırırken, bu şiirsel yoruma büyük katkılarda bulunuyor... Maria Neumann, izlediğimiz diğer dört oyunda da çeşitli irili-ufaklı rol alıyor - aynen topluluktaki diğer sanatçılar gibi. Simone Thoma ise iki başkişi canlandırıyor - son derece başarılı bir Antigone ile, hiç de küçümsenmeyecek sesiyle Weill'ın o güzelim baladlarını söyleyen Polly Peachum'u. Yahudi Shylock olarak parlayan Petra von der Beek'i, Ismene ve Polly'nin kardeşi Lucy rollerinde de görüyoruz. Erkek oyuncuların arasında tek rolde Macheath olarak karşımıza çıkan Reinhart Firchow'un yanısıra en başta Volker Roos, Kreon'u canlandırırken bu tragedyanın "anti-kahramanı" olarak Antigone'ye sadece kurgusal değil, sanatsal açıdan da ciddi bir rakiptir! Aynı sanatçıyı Venedik Taciri Antonio olarak da başarılı bir kompozisyonda, ayrıca "Tiger" Brown ve "Tanrı"da bir Broadway sunucusu olarak güldürü öğesini içeren rollerde görüyoruz. Sergilenen oyunların dekor, kostüm, ışık gibi diğer ayrıntılarına, salt Roberto Ciulli'nin tiyatro anlayışına ayrılmış bu yazıda değinmemize olanak kalmıyor; ancak şurası kesindir ki, alışık olmadıkları ve kendi sahnelerine kıyasla değişik teknik donanımı bulunan bir ortamda art arda beş ayrı oyunu bunca başarılı biçimde sergilemek, her kumpanyanın harcı değildir... Bu bağlamda Theater an der Ruhr'u kutlarken, aynı zamanda bize böylesine zengin bir tiyatro dağarcığını (üstelik 5.5 YTL'ye!) izleme olanağını sağlayan İBBŞT Genel Sanat Yönetmeni Mazlum Kiper'e teşekkür etmemiz gerekir..©


pe cy a


Stüdyodan sahneye taşınan bir melodram

pe

cy

a

Casablanca

> Ragıp Ertuğrul > ragipertugrul@tiyatrodergisi.com.tr

Tiyatro Kedi, 2004-2005 sezonunda "Kamelyalı Kadın" ile başladığı müzikal yapımlarına bu yıl hafızalarda asılı kalan bir filmi sahnelerine taşıyarak devam ediyor. Ingrid Bergman ve Humprey Bogart'ın başrollerini oynadıkları "Casablanca", tiyatro sahnesinde yeniden hayat buluyor. Bu prodüksiyon özellikle, bir tiyatro oyunu olarak yazılan eserin dünyada ilk defa yazılma amacına uygun şekilde sahneye taşıması açısından da önemli. Çek bir vatansever olan Victor Laszlo, eşi Ilsa ile birlikte Alman işgalinden kaçarak bir kuzey Afrika şehri olan Casablanca'ya gelir. Nazilerin eli buraya da uzanmıştır, şehre giriş ve çıkışlar kontrol altındadır. Şehirde en güvenli ve sakin yer, paralı ve keyfine düşkün kesimin müdavimi olduğu bir kulüp olan Rick'in barıdır. Burası aynı zamanda sahte pasaport temin edilebilen de bir noktadır. Şehrin en yüksek rütbeli subayı olan Polis Şefi de (Komiser Renault) bu kulübe sık sık gelip kumar oynamakta, kazanmasının sağlanması karşılığında yasal olmayan faaliyetlere göz yummaktadır. Victor ve Ilsa da bu kulübe gelirler. Ilsa ile Rick daha önceden tanışmaktadır ve beraberliklerine son vermek zorunda


kalmışlardır. Aralarındaki buzlar yeniden karşılaşmalarıyla ve bu gergin ortamda erimeye başlar. Klasik Hollywood filmlerinin arasından sıyrılarak Bogart'ın "cool" tavrı, Bergman'ın gizem yüklü tutkulu aşkı, Sam'in piyanosu başındaki sakin müziği ve ünlü öpüşme sahnesiyle belleklerde yer edinen Casablanca, savaş melodramları içinde en bilinenidir.

Koreograf Kahraman Nasirov'u bundan yaklaşık on yıl önce step dersleri verdiği sırada tanımıştım. Sanatının sahnede daha büyüdüğünü, genç sanatçılara çok yakışıyor olduğunu hele ki koreografik sunulmasının müzikale yadsınmaz bir görsel zenginlik kattığını düşünüyorum. Nasirov'un mütevazi kişiliği, karmaşık figürlerden uzak ve sade olmakla beraber, kabullenilmiş ve saygı duyulan bir disiplin içeren etkileyici koreografisine de yansıyor. Barış Dinçel'in elinden çıkan dekor tasarımı, olayların geçtiği atmosferi, Profilo Kültür Merkezi'nin çok da büyük olmayan sahnesine taşıması bakımından oldukça başarılı. Casablanca'nın Afrikan havasını, barın dönemsel dekorunu, işlevselliği geri plana atmadan vermesi bakımından kolay olmayan bir çalışma. Yalnızca, ortadaki yükselti kısmın yanlardan iki küçük rampayla aşağıya inmesi, sanatçıların geçişlerini kolaylaştırabilirdi. Bir de piyanonun kullanışlı olmasına rağmen, biraz geri planda kaldığını düşünüyorum. Hem Önder Bali gibi müziği, esprisi yüzüne yansıyan, spontan replikleri oyuna renk katan bir sanatçının katacağı değer itibariyle hem de bir enstrüman olarak piyanonun sahneleri zenginleştiren bir aksesuar olması nedeniyle bu yerleştirme yapılabilirdi. Sadık Kızılağaç, zamanını yansıtan ve hareket kabiliyetini kısıtlamayan kostümler yaratmış. Bunun yanında rengin önemini daha arka plana bırakmış. Oysa, IIsa sahneye girdiği andan itibaren gözleri üzerinde toplamalıydı. Açık ve koyu kahverengi tonlarının hakim olduğu dekor içinde Bilgiç'in kostümünün de aynı renklerden oluştuğunun gözden kaçtığı kanaatindeyim. Oyun tanıtım broşüründe özellikle belirtildiğine göre "Gölge" Tasarımcısı Yüksel Aymaz, ışığı doğal kullanmasıyla ve kalabalık sahnelerde dahi dikkatin nereye odaklanması gerektiğini gösteren tasarımıyla başarılı bir iş çıkarmış. Ancak Aymaz'ın Ilsa'nın kalabalıklar içinde yalnızlaştıran duruşunu, gölgeyle(!) değil lokal ve dramatik ışıkla yüceleştirmesi gerekiyor.

pe

cy a

Hakan Altıner'in yönettiği müzikalin şarkı sözleri İpek Kadılar Altıner'e besteleri ise Cenk Taşkan'a ait. Taşkan'ın bu müzikal için geçen senekinden daha kalıcı özgün besteler çıkardığını belirtebilirim. Bu özgün bestelerin yaratımı aşamasında, arabesk ve romantik atmosfer ile dansın varlığının, ilham perisini, Taşkan'ın yanıbaşında daha uzun süre alıkoymuş olması da söz konusu olabilir. Müzik direktörü Önder Bali aynı zamanda piyanist Sam olarak da karşımızda. Ingrid Bergamn'ın canlandırdığı IIsa rolünde uzun zamandır sanat ortamında görünmeyen Sibel Bilgiç yer alıyor. Sesinden dolayı müzikaldeki rolü canlandıran ve daha önce hiçbir tiyatro deneyimi olmayan Bilgiç'in sahneye yakıştığı kesin. Yalnız o ağırbaşlılığının altında yatan tutkuyu, Rick'e olan öfkesini unutturan aşkını daha ön plana çıkartmalı, gençliğini ve içindeki enerjiyi rolün sarmaladığı hüzünlü duruşa yansıtmalıdır. Zira şu anki mesafe, belki yönetmenin bir tercihiyle, Ilsa'nın diğer oyuncularla arasına bir set çekiyor ve onu yalnızlaştırıyor. Rick rolünde, bir süredir takdirle takibettiğim genç oyuncu Atılgan Gümüş var. Atılgan'ı oyunculuğuyla, sesiyle ve dansıyla tam bir müzikal oyuncusu olarak nitelendirebilirim. Müzikal her ne konuyu işlerse işlesin, karakterlerden herhangi biri seyredeni üzebilir de, sevimsiz de gelebilir. Ama Casablanca'da Binbaşı Strasser (Abdül Süsler) karakterinde olduğu gibi müzikalin yarattığı atmosferi gerginleştiremez. Bu durum tiyatroda olabilir. Müzikalin bu yükü kaldırması ise söz konusu değildir. Oyuncu, müzikal boyunca sahneye her çıktığında sinirli ve sert yorumuyla ki ses tonu gür ve kalın olmadığından bağırmak yoluyla bu tesiri elde etmeye çalıştığından huzursuz edici bir figür olarak hafızama kazındı. İşte bunun tam tersi olarak, Komiser Renault rolünde Mehmet Ulay'ın sevimsiz bir karakteri bile nasıl ustalıkla eğlenceli hale getirdiğine de şahit oluyoruz. Birer şarkı yazılarak Binbaşı'nın müzikal olarak varlığını göstermesi, Ulay'ın oyununu kuvvetlendirmesi sağlanabilirdi. Bu boşlukları Sitare Bilge'nin pürüzsüz sesi ve estetik dansı dolduruyor. Bilge'nin canlandırdığı bar şarkıcısı, müzikal için iyi bulunmuş bir figür ancak (iyi ya da kötü anlamda) Ilsa'dan bile rol çalıyor. Yves rolünde Onur Turan seyredende rolünden büyük bir iz bırakıyor. Turan'ın

rolü, oyunun gelişimine değil ama müzikalin ruhuna uyan neşeyi, heyecanı, kıvraklığı, enerjiyi ve sıcaklığı tam anlamıyla veriyor.

Müzikal yapmak demek, bestesi, koreografisi ve koordinasyonuyla, emek yoğun bir süreci göze almak, sanatta çeşitliliğe ve farklılığa doğru adım atabilmek demektir. Tabii ki kriterimiz (hele ki Türkiye şartlarında) Broadway vari bir müzikal olmamalıdır. Tiyatro Kedi bu sezon da, "Casablanca" gibi ismi büyük bir oyunu, heyecanlan büyük oyuncularıyla, cesareti büyük bir yaklaşımla sunuyor.


'Ya kurban ya cellât olunur; ya da önemsiz biri"

pe

cy a

IV. Murat

> Beki Haleva > bekihaleva@hotmail.com

IV Murat'ı izlerken, Fransız yazınının önemli kalemlerinden Paul Valery'nin şu sözleri geldi aklıma: "Başları kesilmemiş ya da başkalarının başlarını kestirtmemiş olanlar, tarihte hiçbir iz bırakmadan geçip gitmişlerdir. Ya kurban ya cellât olunur; ya da önemsiz biri". Oyun bittiğinde bu saptamanın IVMurat için ne denli geçerli olduğunu düşündüm. Duraklama devrinin en başarılı padişahlarından olmasına karşın, Osmanlı tarihinde fetihlerinden çok kopardığı kellelerle ünlenmiş bir padişah değil miydi IV. Murat? Tarih derslerine dayanan, kafamda yer etmiş bilgilere göre öyleydi, en azından benim için öyleydi. IV Murat'la ilk olarak ben de herkes gibi ilkokulda tarih dersinde karşılaşmıştım. Yasakları ve bunları uygularken kullandığı şiddet yöntemleri küçücük dünyamı biraz altüst etmiş olsa da kitabın verdiği gerekçe beni hayli rahatlatmıştı: padişahın bu denli acımasız olması düzeni sağlamak yani halkının iyiliği içindi! Daha sonraki karşılaşmamız 80'li yıllarda oynanan bir televizyon dizisi sayesinde oldu. Cihan Ünal mı IV Murat'ı, IV Murat mı Cihan Ünal'ı meşhur etti bilemiyorum ama bu ikili belleklerde hayli yer etti. Derken bu yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tiyatrolarının 20052006 yılı programında yine karşımızda IV Murat. Geçen sezonun sonlarına doğru gördüğüm oyun çok kısa bir


süre oynadı, eleştirisi de derginin mayıs ayı sayısında yer aldı ve araya yaz girdi. Yeni tiyatro sezonun başlamasıyla geçtiğimiz günlerde galası yapılan oyunu bir kez daha izleme fırsatı buldum ve diyebilirim ki en az ilki kadar, belki de daha fazla keyif aldım. Böyle olunca hem izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istedim, hem de bu yılın önemli yapıtlarından olduğunu düşündüğüm bu oyunu tiyatro severlere tekrar hatırlatma gereği duydum. IV.Murat'ı kaleme alan yazar bildik bir isim: Turan Oflazoğlu. Yazdığı birçok oyunda tarihi konulara özellikle de Osmanlı tarihine yer veren Oflazoğlu birçok ödül almış bir yazar. Bunlardan biri de Türkçe'yi en iyi kullanan yazar ödülü. Bunun yanı sıra birçok çeviriye de imza atmış. Oyunun dramaturgu Gökhan Aktemur metni yönetmenin yorumuna hizmet edecek şekilde kurgulamış.

Tüm başarılı oyunlarda olduğu gibi bu oyun da her düzlemde gerçekleştirilmiş titiz bir çalışmanın ürünü. Oyunculardan başlayacak olursak kalabalık kadroya teker teker değinmeye olanak olmadığına göre tümünün de başarılı bir performans gösterdiklerini belirttikten sonra Hüseyin Köroğlu ile Aliye Uzunatağan'ın oyunlarından söz etmek istiyorum. Güçsüz bir çocuk padişah ile elinde gürzüyle devleşen erişkin bir padişahın aynı oyuncuyla canlandırılması izleyicide hiçbir rahatsızlık yaratmıyorsa bunun nedeni Hüseyin Köroğlu'nun etkileyici oyunudur kuşkusuz. Ruhsal devinimleri yansıtmadaki başarısıyla, çizdiği aciz küçük çocuk imajının kocaman bedenine baskın çıkmasıyla, güçlendikçe sapkınlaşan ya da sapkınlaştıkça güçlenen, bir yandan Bekri Mustafa'yla kafa çeken ehli keyif bir halk adamı, öbür yandan acımasız bir cellat, ya da karabasanlarla cebelleşen bir zavallıyı, kısaca bir insanın barındırabileceği tüm bu farklı çehreleri, zorlanmadan sade bir doğallıkla övgüye değer bir biçimde yansıtıyor.

cy

a

Oyunun yönetmeni Engin Uludağ Türk tiyatrosunun önde gelen bir ismi, şimdiye dek sayısız oyunu ustalıkla sahneye taşımış, Osmanlı tarihini de çok iyi bilen biri olarak tanınıyor. Zaten oyunun bütününde bunu gözlemlemek hiç de zor değil. Uludağ'ın yorumu, benim örneğimde olduğu gibi, sıradan bir tarih bilgisine sahip izleyicinin kafasına sayısız soru düşürüyor ve bildik bir IV Murat portesini farklı açılardan görüntüleyerek, bilinmedik bir resim yaratıyor. Oyun bittiğinde de izleyici resmi tarihi bir kez daha sorgulamadan edemiyor. Konusu herkesçe bilinen bir oyunu yönetmek kuşkusuz fazladan zorluklar demektir yönetmen için, izleyici daha bir beklenti içinde olur, çabuk sıkılmaya hazırdır, ilgisini çekmek ve hep aynı düzeyde tutmak kolay iş olmasa gerek. Tarihi bir dönemi, klasik tarihi oyun çizgisi içinde işlemesine karşın, oyunu ikinci kez, aynı ilgiyle, izleyen biri olarak (genelde film olsun, kitap olsun çok ender yaptığım bir şeydir bu) Engin Uludağ'ı kutlamak istiyorum.

kadar annesi Kösem Sultan tarafından yönetilen IV. Murat'ın 17 yıl süren hükümranlığını anlatıyor. Halkıyla, aydınıyla, askeriyle, saray erkânıyla eksiksiz bir Osmanlı panoraması çiziyor. Uludağ'ın yorumu, tarih kitaplarının düzeni sağlamak için zorunlu bir acımasızlık olarak gösterdiği IV. Murat'ın gaddarlığını farklı boyutta ele alarak, Yeniçerilerin baskısından ve saray entrikaları ile kardeş katlinin yasallığından kaynaklanan bir paranoyanın çizdiği ruhsal yolculuğu bir psikolojik drama titizliğiyle sahneye taşıyor. Bir yandan padişahın sanatçı ruhunu vurgularken, öteki yandan IV Murat'ın yakın çevresine olduğu kadar halkına da uyguladığı sapkın bir gaddarlığa varan ruhsal dengesizliğini oyunun ana izleğine yerleştiriyor. İç içe geçen sahneleme tekniklerinin kullanımı birbirinden kopuk iki ayrı dünyanın, saray dünyası ile sokak dünyasının, yumuşak geçişlerle yansıtılmasına olanak tanıyor. Oyunun başında ya da kimi sahnelerde olduğu gibi Yeniçerilerin sarayı basmadan salonu basmaları, izleyiciyle etkileşimi sağlamakla kalmıyor sarayda yaşanan korku dalgasını salona da taşıyor.

pe

Osmanlı tarihi çocuk denebilecek yaşta padişah olanlarla, dolayısıyla valide sultanların saltanat sürdükleri dönemlerle doludur. Oyun böyle bir kesiti ele alarak, küçük yaşta tahta çıkartılan ve çocukluğundan silkinip gürzünü eline alana

Yine ön plana çıkan bir başka oyuncuysa Kösem Sultan rolünde Aliye Uzunatağan, evlat sevgisinden bile üstün gelen iktidar hırsıyla, politik entrikalar çeviren, güçten düştüğünde bile bükülmeyen bir kadın imajını, güçlü bir valide sultan portresini başarıyla çiziyor ve gücünü tüm oyun boyunca hissettiriyor. Sadrazam Topal Recep Paşa'yı oynayan Salih Sarıkaya, Nef 'iyi oynayan Doğan Bavli de başarı çizgisini yakalıyorlar. Oyunun başından izleyiciyi atmosfere sokan Selim Atakan'ın müziği tüm oyun boyunca rejiye hizmet eder nitelikte.. Oyunun başarısındaki en önemli etkenlerden biri de dramatik yapının yanı sıra mükemmel bir görsellik sunması izleyiciye. Dekor tasarımında Atıl Yalkut gerek oyunun işleyişiyle örtüşen, işlevselliğinin yanı sıra göz alıcı görüntüler sunan, aynı tasarım içinde küçük dokunuşlarla, gök kubbeden saray kubbesine, sokaktan, içki meclislerine kadar farklı mekânları rahatlıkla sahneye taşıyan yaklaşımıyla, bence müthiş bir iş çıkarmış. Bekri Mustafa'nın meyhanesinde kullanıldığı sahne düzenlemesiyle ayrıca oyuna ivme kazandırıyor. Bu tasarımı elbette yalnız başına değerlendirmemek gerek. Özkan Çelik'in ışık tasarımı ayrıca övgüye değer. Martıların uçuştuğu masmavi gök kubbeden, alevlerin sardığı ürkütücü gök kubbeye, sarayın loş odalarından loş sokaklara dek sahne tasarımını ön plana taşıyor ışık oyunlarıyla. Dekorla yarışabilecek düzeyde olan bir başka görsel öğeyse Nilgün Gürkan'ın kostüm tasarımı. Farklı aksesuarlarla zenginleştirilmiş, her kesimi tüm ayrıntılarıyla yansıtan, zevk ile bilginin başarılı birlikteliğini içinde barındıran göz alıcı bir tasarım bu. Bu yılın bana göre en önde gelecek oyunlarından biri olan Engin Uludağ'ın IV Murat'ını kaçırmamanızı öneriyorum©


Yeni Dünyalar Kurmak Uğruna, Kendini Yok Eden İnsanların Öyküsü:

pe

cy a

TOL

> Üstün Akmen > ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Tiyatro Oyunevi devlet desteksiz bir repertuvar tiyatrosu. Ne mutlu onlara ki, bu özelliklerini inatla sürdürmekteler. 20042005 sezonu sonunda, Mahir Günşiray'ın Murat Uyurkulak'ın romanından (Metis yayınlan - Eylül 2002) sahneye uyarladığı ve yönettiği "Tol" ile Diyarbakır'da prömiyer yaptıklarını duymuştum, İstanbul'da da oynadılar. Çağırılmadım mı neyse ne, "TOL"ü ancak izleyebildim. Oyunun adı "İntikam" da olabilirdi "Tol" sözcüğü, Kürtçe "intikam" demekmiş, oyun metniyle ilişkisini oyun sonuna kadar kuramadım, ama bu sayede Kürtçe bir sözcük öğrenmiş oldum. Gerçi, romanın alt başlığı "Bir İntikam Romanı" ya... Neyse! Oyun bir içki masası muhabbeti sırasında bulduğu işini kaybeden, "musahhih" Yusuf'un intihar karan aldığı bir gece başlıyor. Yaşadığı sefil hayatın izlerini yok ettikten sonra, bolca alkolle uyuşturduğu beynini "Allahlık Kırıkkale"si ile yok etme karan alan Yusuf, içtiği içkiyle bilincini kaybedecek, ayıldığında kendisini Diyarbakır'a giden bir trenin kompartımanında bulacaktır. Karşısında her akşam gittiği


a

cy

pe


meyhanede rastladığı, ama tanışmadığı Şair vardır. Yolculuk boyunca, alkolün vücudunda ve beyninde yarattığı uyuşukluğu yaşar. İstasyon televizyonlarından izledikleri haberlerden ve kırık dökük büfelerden aldıkları gazetelerden ülkenin önemli binalarının bombalandığı haberiyle keyiflenir. Şair'in eline tutuşturduğu düzensiz kağıtlardan ise, bir roman oluşturmaya başlar. Şiirsel Dille Anlatılan Bir Öykü Oyun, esasında iki ayrı öyküden oluşuyor. Bunlardan biri, kahramanlarımızdan Yusuf ve Şair'in Diyarbakır yolculuğu ve bombalama haberlerinden oluşan önemli fon; diğeriyse bu fonun önünde anlatılan Şair'in dosyalarından ortaya çıkan yeni roman. 1955 yılında Selanik'te Atatürk'ün evinin bombalanması ile başlayan, azınlık işyerlerinin yağmalanmasıyla süren ve de Almanya'da Nazilerin "Kristal Gece"sine pek benzeyen 67 Eylül vahşeti sonrası, ülkedeki istihbara yönelik faaliyetlere koşut yaşamlar kuran oyun karakterleri, oyun boyunca aslında Türkiye'nin siyasi toplumsal olaylarına seyirciyi tanık ediyor. 1960 öğrenci hareketlerinden, 1968'e; 12 Mart'ta kurtarılmış mahallelerdeki komitelere, 12 Eylül yıkımından istihbarat birimlerinin provakatif eylemlerine, darbe sonrası Avrupa'ya kaçıp dejenere olan bir kuşağa kadar, tüm bir yakın dönem, şiirsel bir dille anlatılıyor. Yeniklik ve içki kadehlerinin arkasına saklanışlar da, aynı şiirsel biçemden elbette nasibini alıyor.

Mahir Günşiray'ın bu zor oyunu sahneye uyarlarken anlatıcılık biçimini yeğlemesine sözüm olamaz. Bence pek iyi bir yol seçmiş. Yönetirken de dramatizasyona yanaşmaması, ama anlatılanlara tiyatro tadı vermeyi başarması ayrıca takdire değer. Uzun diyaloglardan titizlikle kaçınmasını da unutmadan başarı hanesine ekleyeyim. Mahir Günşiray, romanın öncüsü gibi yollara düşmüş, ve keşiflerde bulunmuş. Oyunun ve tek tek her bir kişiliğin düzlemlerini, bütün yönlerini, bütün bileşenlerini inceleyerek işe başlamış. Oyuncu olarak rollere de dıştan içe doğru giderek , ters yönden yaklaşmış. Güven İnce'yi de rollerin fiziksel yaşamlarıyla yönetmiş. Üretici oldukları için, ruhları bedenlerinin eylemlerine içten, amaçlı, coşkulu yanıtlar vermiş. Yanıtlar, oyun içinde yankılanır olmuş. Gözkülhanlarımızın Işığında Geçen Yıllar Claude Leon'un dekor tasarımı sahneye devinim katar nitelikte. Ümit Kıvanç'ın ses ve müzik tasarımları iyi. Yüksel Aymaz, çok fazla ışık efekti kullanmadığından, seyircinin dikkatini oyundan uzaklaştırmamayı başarıyor. Kullanılan ışıldakların yerleşim ve ayar açıları yerli yerinde.

pe cy

a

Düzen Değişmez, İnsanlar Değişir Öyküde, yenik insanın düşüşü yanı sıra, yenilmeyen, yenilmemeyi öğrenen, bombalarla yeni bir umut dalgası yaratanlar da var. Yusuf ve Şair, yol boyunca bunun izlerini sıkça görürler ve gitgide kaos ortamının ülkeyi boydan boya ele geçirmesini seyirci onların gözünden ve sözünden izler. Gururlu kolluk güçleri, kışlalardan kaçıp isyan güçlerine katılan askerlerin haberleri, diğer yandan parlamento dışında büyük küçük tüm devlet binalarının hızlı bir biçimde bombalanarak yok edilişi, bir sistem değişikliğinin işareti gibidir. Sistem değişmez, ama insanlar olamazcasına değişir.

Günşiray'ın Zaman ve Mekân Karışıklığını Aşışı Öncelikle kabul etmeliyiz ki, "Tol" fevkalade riskli bir kurgu. Eserin karmaşık değil, karmakarışık bir yapısı var. Sahnelenişte de bu karmakarışıklık ayıklanmamış. Bütünlüğe takılmazsanız, anlatılan öykülerin birer birer tadına varabiliyorsunuz, ama öyküler arasındaki bağları da savsaklamak olanağı yok ki! Seyirci, tiyatroda roman okur gibi sayfaları atlayamıyor ya da kitabı kaldırıp karşısındaki koltuğun üstüne fırlatamıyor. Bir tren yolculuğu düzleminde ilerleyen öykü, işte bu anlamda kendi bütünlüğünü bir türlü kuramıyor. 70'li yılların çalkantısında yaşamış bir karakterin, 2000'lere geldiğinde nerelere savrulduğunu çok iyi anlıyor da, karakterlerin çoğunun içini boş ve kuru buluyor. Zaman ve mekân kurguları karışıklığından etkileniyor.

"Tol"; ezilen, savrulan insanlarımızın son olmayacak yıkımlarından, direnmelerinden bir kesiti, kurumuş gözyaşı pınarlarımızın önüne dayayan, dayatan bir yapım. Kaçırılmamalı. Tiyatroseverim deyip kaçıranlar ayıplanmalı©


SAKM'de On Altı Yıl Sonra Bir Cooney Oyunu:

pe cy a

"Kaç Baba Kaç"

> Üstün Akmen ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Sevgili Özdemir Abicim.

Ray Cooney'in (1932), güldürü öğesini daha çok hareketlerden ve nüktelerden çıkaran bir yazar, dolayısıyla fars türünün çağımızdaki usta bir temsilcisi olduğunu hep söylersin ya, hay aklınla bin yaşa. Gerçektende oyunlarında düşünceden çok göze ve duyulara yöneliyor. Vurguyuysa, kişiyi karikatürleştirerek, olayları abartarak elde ediyor. Ve bu tür, ülkemizde kim ne derse desin, olamazcasına seviliyor, tutuluyor. "Beni de Alın Koynunuza Hatıralar" Ray Coneey'in "Kaç Baba Kaç" başlıklı oyununu bu kere de Sadri Alışık Kültür Merkezi'nde izledik. Sadri Alışık Kültür Merkezi'ne her gidişimde Sadri Alışık'ın fotoğraflarıyla karşılaşınca, tüyüm tüsüm dinelir. Neden dersen öyküsü var Özdemir Abicim. Yirmi yaşında falanım, bir gün operaya bilet aldım. "Rigoletto"yu izleyeceğim. İstanbul'da opera kurma çalışmalarının sonuçlandığı, Aydın Gün'ün Tepebaşı'ndaki Dram Tiyatrosu'nda İstanbul Şehir Operası'nı kurduğu günler. Tepebaşı denilince, o güzelim opera ve tiyatro binası yandığında, kimsenin aklına bu binanın restütisyonunu yapıp, eski haline getirmek olanağını getirmemesi ne acı değil mi? Oysa o dönemde, çevresi eski İstanbul mimarisinin zarif yapılarıyla çevrili olan bölgede, bu tarihi yapı yeniden (otel, kültür merkezi vb) günışığına çıkarılabilir, orada sahneye çıkmış değerli sanatçılarımızın anısına, bir tiyatro-opera müzesi olarak günümüze kadar yaşatılabilirdi. Bugün İstanbul'da yaşayanların belki büyük bir bölümü, orada bir zamanlar iç mekan dekoruyla gerçek sanat atmosferini yaşatan bir kültür hazinesi olduğunu ne yazık ki bilmiyor. Nereden bilecekler ki! Yaş Yirmi Bir, İçimi Hüzün Kemirir Neyse! Aylardan ekim falan... Saat on sekiz civarında bir yağmur boşaldı gökyüzünden, aman da aman! Yağmuru pek severim, bilirsin, dayanamadım Taksim Belediye Gazinosu'na attım kapağı. Taksim Belediye Gazinosu, o tarihte Taksim gezisinin Elmadağ tarafında, günümüzde Ceylan Oteli'nin bulunduğu, açık mekanlarında dans yarışmalarının bile yapıldığı yer. Pek de güzel bir barı vardı, anımsar mısın bilmem. İşte o bara gittim. Barın üstü kapalı, yağmur şakır da şakır, etrafta toprak


kokusu. Bir duble rakı söyledim. "Ben Hiç Böylesini Görmemiştim..." Upuzun barın diğer ucunda kasketli bir bey oturmakta. O bey, bir süre sonra: "Delikanlı -dedi,- sen şiir sever misin?" "Hem de çok," diye yanıt verdim. "Bir şiir okusana." Rakı bardağını alıp, yerimden kalktım, kasketli adamın yanına vardım, başladım: "ben hiç böylesini görmemiştim / vurdun kanıma girdin / itirazım var ..." Uzun mu uzun olan bu şiiri, kasketli adam sonuna dek ilgiyle dinledi. Sonra sordu: "Kimin bu şiir?" "Attila İlhan'ın," dedim, şiir cengâverliğim içinde. Bu kez: "Kendisini tanır mısın," diye sordu kasketli adam. "Hayır." "Attila İlhan benim." Önce dondum kalakaldım oturduğum taburede, sonra başladık söyleşmeye. N'apıyorsun, ne ediyorsun, falan... Attila İlhan bir ara, oradan nereye gideceğimi sordu bana. Operayı pek sevdiğimi ve saat yirmi birde "Rigoletto"yu izleyeceğimi söyledim. "Yahu" - dedi Attila İlhan, - "gel şu bileti yak, ben bu akşam kız kardeşimin evine davetliyim. Haydi birlikte gidelim." Kalktık, taksiye bindik, (yanılmıyorsam) Şişli'de bir eve gittik. Yani, Çolpan İlhan ile Sadri Alışık'ın evine.... Düşünebiliyor musun Özdemir Abi! Attila İlhan, Çolpan İlhan, Sadri Alışık ve ben... Bu anıyı neden "Provasız Hayat'a almadın diye sakın sorma, atlamışım. Atladığımı Attila Ağabey'e son Tüyap İzmir Fuarı'nda anlattım neyse ki! "Yeni baskıya," demişti... Gece geç saatlere kadar şarkılar söylendi, şiirler okundu. Sadri Alışık Kültür Merkezi'nin Küçük Sahne Tiyatrosu'nun fuayesinde, bir de Attila İlhan'ın fotoğrafını görünce, bu anekdot bir kez düştü aklıma. Her ikisi de ışıklar içinde yatsın. Operaya gideceğim gece, yaşamım süresince unutamadığım bir anı demetine dönüşmüştü sayelerinde. Ray Cooney, Bu Kere de Sadri Alışık Kültür Merkezi'nde Yukarıda, Ray Coneey'in "Kaç Baba Kaç" başlıklı oyununu "bu kere de" Sadri Alışık Kültür Merkezi'nde izlediğimizi söyledim ya, çünkü aynı oyunu anımsarsın mutlaka, tam on altı yıl önce Dormen Tiyatrosu'ndan da seyretmiştik. Çeviri, gene Haldun Dormen'indi. Haldun Dormen'in yanında da, belleğim beni yanıltmıyorsa Kemal Uzun'un adı vardı. Haldun Dormen, Metin Serezli, Nilgün Belgün, Suat Sungur, Ayşen Gruda, Gülen Karaman, Erhan Abir, Hakan Ökten, Necati Bilgiç, Alpay İzer, Petek Şarman, Ayşe Çakar aynı "cast" altında toplanmışlar ve o tarihte seyirciyi kasıp kavurmuşlardı. Çetin Akcan, kendisine özgü bir mizansen uygulamıştı, Sadık Kızılağaç'ın hiçbir giderden kaçınılmayan kostümleri, Osman Şengezer'in kılı kırk yaran dekoru göz kamaştırıcı nitelikteydi, anımsıyorum. Eeee... O zaman seyirci de seyirciydi hani, öyle değil mi ama?

pe

cy

a

Çetin Akcan, Eli Ayağı Düzgün Bir İş Çıkarmış Çetin Akcan, on altı yıl sonra, Sadri Alışık Kültür Merkezi'nde genç, ama beyaz camda ve beyaz perdede de tanınan tiyatroculardan oluşan bir kadro kurmuş Özdemir Abi. Kerem Alışık'ın gayretiyle yaşama geçirilen Sadri Alışık Kültür Merkezi'nin I. Dönem Oyunculuk Eğitiminde başarı gösteren öğrencilerine de yer ayırmış. Sonuç olarak, ortaya eli ayağı oldukça düzgün bir iş çıkmış. İstersen konuyu şöyle bir geçeyim: Dr. David Morgan (Hakan Yılmaz), çalıştığı hastanenin bağlı olduğu üniversitede rektör olabilme şansını yakalamış genç bir nörologdur ve o gün saat 12.00'da iki yüz kişilik bir delege topluluğuna konferans verme hazırlığı içindedir. Gel gelelim, tam o sırada on sekiz yıl önce küçük bir kaçamak yaşadığı Jane Tate adlı hemşire (Demet


Tuncer) çıkagelir, kendisinden Leslie (Erdem Baş) adında 18 yaşında bir oğlu olduğunu, oğlanın artık kendisini tanıma yaşına geldiğini, Leslie'ninse hem sarhoş, hem de sürücü belgesi olmaksızın araba kullandığından hastane kapısında tutuklandığını, polisle (Veysel Diker) birlikte aşağıda beklediklerini anlatır. Doktor, doğal olarak durumu herkesten, ama özellikle de karısı Rosemary Morgan'dan (Tuna Arman) saklamaya çalışacak, saklamaya çalıştıkça da işin içine doktorlar, hemşireler, hatta hastalar bile dahil olacaktır. Meslektaşı Ürolog Dr. Mike Williams'ın (Murat Ergür), yanı sıra yakın arkadaşı Dr. Ted Bonney'in (Ali Sunal) ve Baş Hemşirenin (Asuman Dabak) bu karmaşık ortamın içine girmeleriyle, olay giderek içinden çıkılamayacak boyuta ulaşır. Ve arapsaçı büyüdükçe büyür. Kostümleri Çolpan ilhan Yap(ma)mış Çolpan İlhan'ın hangi oranda "dahli" oldu bilemem, ama Funda San oyun için zevkli kostümler yapmış. Çeşitli formlara sokularak yarattığı kostümler, doğallığı ortaya çıkarıyor ve oyuncuları markelemiyor. Harun Özden - Atilla Uğumlu'nun ışık tasarımları sıradan fars oyunu tasarımın üstünde değil. Arka plandaki pencereden görülen (iyi gerilmediği için bumburuşuk duran) kent görüntüsü, ışık nedeniyle gökyüzünün, bulutların dolaylı ışığını hiç mi hiç yansıtamıyor. Işığın sahnede yarattığı atmosfer, doğal ışığa uygunluğu sağlayamıyor. Koltukta sızdığı tabloda, Başhemşirenin müthiş gölgede kalması da, işin ve "ışığın" cabası. Yekta Özdemir'in sahne tasarımını değerlendirirken, dekorun oyuncunun kişisel yaratımıyla doğrudan ilgisinden söz edeceğim. Özdemir kardeşime çevrenin, oyuncu için hiç mi önemi yoktur diye soracağım. Dekorun, yaratımın gerçekleşmesine (yani rejisöre) ve oyuncuya ve de sahnede gelişen olaya/olaylara, uyarlayan güç olduğundan söz açacağım. Daha doğrusu, açmaktan bilinçli olarak kaçınacağım.

a

Çetin Akcan'ın Rejisi Özdemir Abi, sana açık yüreklilikle bir şey deyivereyim, Çetin Akcçan, ilkel ve kaba güldürü öğelerinden yararlanmamış. Zaman zaman abartmaya gitmeyi (Leslie'nin Dr. David Morgan'ın bacaklarına kusması tablosu) yeğlemiş. Oyunu parça parça gülünçlü durumlarla geliştirmiş. Lâfım olamaz, iyi de etmiş, ama Başhemşirenin içinde ceset olduğu "zehabı" uyandıran bir sedyeyle, doktorların dinlenme odasından içeri pat diye dalması, sonrasında sedyede olanların Noel hediyeleri olduğunu söyledikten sonra, aynı hızla ve de aynı kapıdan çıkıp gitmesi, bence anlamsız kalmış. Çetin Akcan ile görüşürsen, bu tablo üzerinde biraz düşünülmesini söyle lütfen. Bir de, Dr. David Morgan'ın ikinci bölümde ve de duvardaki (çalışan) saat 12.15'i gösterirken: "... Ben, bu gecenin yıldızı değil miyim," demesini engellemesini önereceğim. Onu da söyle. Ana, baba ve 18 yaşındaki çocuğun aynı yaşlarda olmalarına karşın, anne-babanın makyajla olsun biraz yaşlandırılmamış olmalarınıysa, anlayabilmiş değilim. İngiltere hastanelerinde, sabahın saat on bir buçuğunda uluorta viski mi içilir, bilemediğimden, o konuda tek söz etmeyeceğim.

pe cy

Gene de, doğaçlama yapabilme deneyimine, olgunluğuna yaşları gereği daha henüz erişememiş bir kadroyla ritim ve tempoyu tutturmasını kutlamak gerekir diye düşünüyorum. Metin içinde ya da dışında önemli olan olayın akışının bozulmamasıdır, karşılıklı diyaloglarda tempo düzeyli miydi diye sorarsan, olumlu yanıt vereceğim. Çetin Akcan'ın sahne kullanımını, uyumlu ve tutarlı yürüyüş ve duraklamalar gibi önemli etmenleri hiç mi hiç savsaklamadığının da altını çizerken, performansı ve monotonluğu son derece iyi dengelemiş olduğunu söyleyeceğim. Ali Sunal, Kendini Aşmakta Ortans Kıvanç (Dr. Ted Bonney'in annesi), kısa rolünde yerini doldurmakta. Tuna Arman'a, başlangıç noktasının nesnel karakter çözümlemesini gerçekleştirmek olduğunu, ancak sonrasında ciddi uyarıcılardan yola çıkarak komedide yoğunlaşıp karşılaştırma yapması gerektiğini anımsatmak isterim. Aybüke Karakullukçu'nun "Aşkın Yaşı Yok"tan sonra, bu kere de hevesini kırmak istemiyorum, ama artık çabuk yoğrulmasını diliyorum, bekliyorum. Çetin Akcan, Rektör'de iyi. Ferdi Akarnur, Bill Leslie'de karaya ak diyerek (bunak mı, değil mi) seyirciyi "ak"a inandırıyor. Akarnur, tiyatroda komedinin ikna edici gücünü pek güzel kullanmış. Veysel Diker, gerçekçilikten bu oyunda da uzaklaşmıyor. Oyununun komedi unsuruna olan etkisini son derece güzel planlamış. Pierret Bruno'nun "Aşkın Yaşı Yok"unun Marie Colette'i, Leonardo Bernstein'ın "West Side Story"sinin Anita'sı olarak sahnede; ünlü "Çocuklar Duymasın" dizisinin Bayan Mary'si olarak televizyon dizisinde beğenerek izlediğim Demet Tuncer için, vücut enstrümanını, örtülü kas etkinliklerini gene iyi denetlediğini söyleyeceğim. Ek olarak diyeceğim şu ki, fiziksel yapısının bir öğesi durumunda olan mimikleri, Jane Tate'in bütünlüğünü aktarıcı bir etmen olmuş. Başarılı televizyon dizisi "En Son Babalar Duyar"ın "Dombili Hasan"ı Erdem Baş'ın sesini iyi kullanması, yanıtlarındaki atiklik, yerinde sözcük kullanımı zoru başarmasını sağlıyor. Tiyatro oyunu "Sevgili Karım"dan bildiğim Murat Ergür, hafif "yumuşak" Dr. Williams'a hiç abartmadan başarıyla can veriyor. Williams karakterinin kusursuz aktarımı için, Çetin Akcan ne istemişse vermiş. İyi bir komedi oyuncusu olarak senin de pek beğendiğin Asuman Dabak, başhemşireye komedi unsurları kazandırabilmek için sahip olması gereken gözlem ve imgelem gücünü mutlaka kullanmış kullanmasına da, dimağlara yansıtma olayında sanki biraz geride kalmış. Dabak'ın, oyun oturdukça, gözlemle yansıtma farklılığını daha bir inceleyeceğine adım gibi inanıyorum. "Sevgili Karım" adlı tiyatro oyunundan, "Kısmet" ve "Ayrılsak da Beraberiz" başlıklı televizyon dizilerinden anımsadığım Hakan Yılmaz, Dr. Morgan'ın dış görünümünün duygusal yaklaşımlarına etkisini iyi hesaplamış. Doktorun vermesi gereken farklı tepkileri güzel saptamış, böylece dramatik yapının iskeletini başarıyla oluşturmuş. Özdemir Abicim, Ali Sunal'ı mutlaka izlemeni isterim. Bu oyunda, davranışlarını duygularıyla bütünleştirerek bir adım öne çıkmakta. Gerçekçiliği sembolize ederken, yoruma dayalı oyunculuk gerektiğini artık biliyor. Bu bilinçle, karşılıklı diyaloglarda da andığım oyunculuk gerekliliğini, diğer rollerdeki oyuncularla fevkalade paylaşıyor ve seyirciye rahatlıkla aktarıyor. Özel Not Kısacası Özdemir Abicim, sen benim yukarıdaki eleştiri kırıntılarıma pek aldırma derim ben. Bir gerçek var ki, dost da acı söyler, yeri geldiğinde eleştirmen de... "Kaç Baba Kaç"ı İstanbul'a geldiğinde seyret, beğeneceksin. Şu içimizi kasvet basan günlerde, sen sen ol iki saate yakın bir zaman dilimi içinde, at kahkahalarını, koltuğuna yaslan. "Buna da gereksinimim varmış, " de, rahatla. Sonrasında beni hatırla©


THESPİS: Tiyatro Denemeleri 2

pe

cy

a

Pera'nın Hücreleri

> Yusuf Eradam > yusuferadam@tiyatrodergisi.com.tr

Pera Fest boyunca dört oyun izlemişim. Önce, başta Genel Sanat Yönetmeni Vecdi Sayar, Genel Müdür Özdem Petek ve afiş karikatürünü yapan Behiç Ak usta ve internet sitesini düzenleyenler olmak üzere bu festivale emeği geçen herkese teşekkürü bir borç bilirim birçok etkinliği ücretsiz halka sunabildiler diye. Vecdi Bey'in birçok etkinliği izlediğini de gördüm, mikrofonu kaptığı gibi çevirmenlik bile yaptı alnının akıyla. Bu festivaldeki oyunları izlerken uzun süredir takıntı konularımdan hücre yeniden gözüme parmağını soktu. Beni deş biraz daha diye. Bence tiyatro, Thespis'in delileri tiyatrocuların hücresidir. Tiyatro yapmak onların mazoşistçe kapılandıkları hücre cezası, bunu fark ettim. Bu saptamayı tüm sahne sanatları, hatta gösteri sanatları için yapabiliriz. Sahne sanatları ile uğraşanların hemen hepsini Minotaur'a benzetirim. Başı boğa, bedeni insan. Onun için yapılan labirentten ancak dövüle dövüle canı çıktığında çıkabilen Minotaur'durlar onlar. Pera Fest programı içersinde izlediğim ilk oyun Roberto Ciuli ve Helmut Schâfer ikilisinin yeni yapımı Üç Kuruşluk Opera


uzayan sahne tasarımı ile yanılsama efekti artarken inandırıcılık da artıyordu, bir paradoks ama öyle. Tiyatronun özünde var olan -mış gibiliği izleyene yutturmaya çalıştıkça hücre sıkar, boğar. Oysa, bunun bilinciyle Thornton Wilder'ın dışavurumculuk adına söylediklerine kulak asılsa, bir sürü sıkıcı oyun izlenesi hale gelir. Brecht'e de tıpkı Shakespeare'e hep yapıldığı gibi, farklı açılardan bakmak da şart. Shakespeare'in Brechtiyen yorumları yapılırken Brecht'in de dışavurumcu hatta gerçeküstü yorumları yapılabilir. Sanat eseri, başka diyarlara kapılar pencereler açtıkça klasikliğini korur. Geleneksel sunuluş tarzını korudukça değil.

pe cy a

Tiyatromuzun Theater en der Ruhr'dan öğreneceği çok şey var. Bugün değerli, önemli ve fikir üreten ve bir duruşa sahip aydın oyuncularımız onlarla çalışmışlar hep. Aklıma bir çırpıda geliverenler, Nihat İleri, Mahir Günşiray ve Ahmet Mümtaz Taylan. Onların ve Yücel Erten gibi ustalarımızın tiyatroda yaratıcılık üzerine diyecekleri çok şey var. Kitap isteyenler de Rollo May'in Yaratma Cesareti adlı kitabını okusunlar. Bakın bu cesaretle kendini gösteren/benim farkettiğim tesadüfler neler Üç Kuruşluk Opera'nın bu yorumunda: piyanistin mask gibi beyaz boyalı yüzüyle, motorsiklet sürücülerinin gözlükleri, kadın rollerinde erkek oyuncuların kadın giysileri içinde kullanımıyla (transvestit sunumla) ve Ciuli'nin oynadığı 3. göz anlatıcının tutsaklığın şarkısına geçmeden piyanistin Beethoven Appassionata'yı uzatarak kendini göstermek isteyişi, Ciulinin kızışı ve bu sirk palyaçosu ciddi komikliğini hep sürdürüşü ile gelen yabancılaştırma etkileri; tekerlekli sandalyeye Peachum, anlatıcı ve Jenny'nin oturması ile sağlam zemin sorgulamasının yapılışı; arkasında orkestra bulunan beyaz perde üstüne düşen imgelerle gelen dönemsel ya da kültürel göndermeler (Cigaretten LafermeDresden gibi, evlenen çifte Chippendale saat hediye edilmesi gibi); Ciuli'nin savuruverdiği bir iki şiveli Türkçe sözcükle sahiciliğin ve inandırıcılığın artışı; gizli düşmanı ya da düşmanın içimizde olduğunun iması için, İsa'nın son yemeğini anıştıran sahnede masa önünde üç adet minik tahta at bulundurulması; yatak sahnesinde iç perdenin kapanışıyla yanılsamaların azaltılışı ve önde olan bitenin inandırıcı kılınması; Ciuli'nin izleyenlerden iki kişiyi sahneye çekip sahne işçisi gibi çalıştırması ve "izleyenler de çalışmalı" diyerek etkileşimi vurgulayışı; gözü dikişli transvestit gibi "yaralı tiplerin" afiş fotoğrafındaki gibi sahnelerde grotesk etkiyle gelen gerçeğin çarpıcı ve itici komikliği/komik iticiliğinin vurgulanışı; kurukafanın palyaço anlatıcının elinden piyano üstüne geçişi ve bir süre orada duruşu ile "olmak ya da olmamak" sorusunun gözümüzün önünden ayrılmayışı; iki kadının ortak erkek üzerinde hak iddiası sırasında verdikleri kavga ve kadınların hepsinin aynı puantiyeli giysilerle sahnede dans edip sekste erkeği paylaşmaları sırasında tek tip görünmeleriyle gelen kimliksizlik, kişiliksizlik eleştirisi ya da popüler ya da yerleşik cinsel rollere ya da mutluluk göstergelerine müstehzi bir bakış; diskolarda, gece klüplerinde ya da tavernalarda görülen aynalı topun dağıttığı ışıklarla popüler mekanlara istihzalı bir bakış; varoluşun sırrının "insan ancak insan olduğunu unuttuğunda yaşayabilir" ya da "sadece şerden hayat bulur" tersinlemeleriyle anlatılışının ve bu dualitenin finalde iki sesli bir şarkıyla ses bulması; bir ara Travesti Mama'nın İsa koltuğuna oturuşuyla söylenlere yeni bir boyut getiriş; ahlaki değerlere dikkat çeken şarkıların; Peachum'un iki ağ arasında yükselişi/idamı ile İsa'nın ruhunun göğe yükselişinin anıştırılışı/daha doğrusu yükselemeyişi; ağ içinde uzanmış ceset ve sahnede kuşkonmaz konservesinin absürd görüntüsü; Mesih geliyor şarkısının, kralın/İsa'nın habercisi tarafından plaktanmış gibi durum ve dramatik ironi ile çalmışı; oyun bitince anlatıcı palyaço ve piyanistin yüzlerindeki makyajı bira ile silmeleri: "İyi bir sonda, her şey yerini bulur" özdeyişiyle tek etkinin altının çizilişi; "para varsa son genellikle iyidir" sözüyle Brecht'in ironik kıssadan hissesinin

oldu. Ciuli ustalığını göstermişti yine. Yıllardır birlikte çalışan bu çift, bana kalırsa yaratıcılıklarını bu hücreden çıkmaya ve hücrenin muammalarını çözmeye adamışlar ve şurası gün gibi ortada ki bunu yaşama biçimi haline getirmişler. Tiyatro deyince yaratıcılık ve kaliteyle bir arada anılan Theater an der Ruhr yine yaptı yapacağını ve klasik Brecht yorumu bekleyenleri şaşırttı, hatta kızdırdı. (Ne yazık ki Küçük Prens yorumlarını kaçırdım) "Ben sansüre karşı değilim ama bu oyun sansürlük" diyebilen ve benim faşistlerden daha tehlikeli bulduğum bir izleyici Brecht'in klasik sunumunu beklediği için ve bu müsrif beklentisinin giderilmeyişi yüzünden kendisini güvende hissetmeyince bozulmuş ve cehaletini ve sanatçının hazır metinleri yeniden yeniden sahnelerken yaratma gereksinimini hiçe sayarak ve yapılan açıklamaları anlamamakta direnerek küstahlaşmayı yeğliyordu. Cesaret cehaletin çocuğuymuş, ardından gelen ikizi de küstahlık ya da saldırganlık olsa gerek. Ama izleyicilerin kendisine verdiği yanıtları dinlemeden yitip gitti, olması gerektiği gibi... güvenli hücresine.

Kurt Weill'in unutulmaz bestelerini Matthias Flake'in parmaklarından ve beyaz bir perde arkasında konuşlandırılmış orkestradan dinledik. Oyun anlatıcı Ciuli'nin piyanistin sırtından bıçak çıkartmasıyla başladı ve oyun boyunca piyanist çalsın çalmasın acı-komik karakter olarak ortada durdu, çaldı, izledi, nadiren de söze karıştı. Döngüsel kurguya merakımdan olsa gerek, oyunun sonunda bıçak gene piyanistin sırtına girecek sandım. Zaten bedenimin hücre olduğu bilincini taşıyan biri olarak yaşıyorum, hücremden çıkmak için büyük bir halt edip başka bir hücreye, tiyatro binasına giriyorum, orada kutu sahnede bir oyun izleyeceğimi bile bile ve içim sıkılarak... bir de göreyim... iki ayna karşı karşıya gelince sonsuz çoğalan görüntüler gibi iç içe sahneler kurmuş Ciuli. Tiyatronun sahnesinin içinde başka bir sahne çerçevesi, onun içinde beyaz perde ve arkasında orkestra ile iç içe çerçevelerle


verilişi; ama tamamına ilişkin bir tek söz daha: Metnin hücre olarak kabul edilmeyip yaratıcılığa yelken açmayı sağlayan bir araç olarak kullanılışı. Ayakta alkışladım.

a

"Oyun sahneye konmaya, provalar başladıktan sonra perde diyene kadar bütün tesadüfler değerlendirildi," dedi Schâfer söyleşide. Demek ki oyun koyarken iktidar ile pek fazla iştigal etmiyorlar. Oyuncuya, ışıkçıya da hayal güçlerini çalıştırmak üzere olanak sağlayıp ortaya kendiliğinden çıkan tesadüflere yol açıyorlar. Bu zengin kafaya sahip bir tiyatro grubundan da öncelikle simgeler, göstergeleri iyi kullanmak, yanılsama etkilerini çoğalttıkça gerçeklik sanısının arttığının bilinci, Truva'dan İsa'nın son yemeğine kadar birçok anıştırma, gönderme sayesinde kolektif belleğin kullanıma açılmasıyla izleyende bu göndermeleri bildiği kadar sağlanan empati çıkarıyor izleyeni hücreden. Çıktığınızda oyundan, ya da düşten, sarsılmış, irkilmiş, düşünmüş, kafa yormuş, yeni sorular bulmuş, hafiflemiş, aymış ama rahatlamamış ya da arınmamış buluyorsunuz kendinizi. Ciuli'nin Bernarda Alba'nın Evi yorumunda da aynı keyfi yaşamıştım. Keyiflice rahatsız olmak hissinden söz ediyorum, (izleyendeki mazoşizm mi?) Epifaniye erişip de arınmadan çıkmak salondan. "Reji," dedi Ciuli, "zekice kotarılmış bir kareografidir". "Oyuncunun yaratıcı potansiyelinden yaratabilme potansiyelidir. Doğaçlama da, haliyle bu sunumun temel taşıdır. Yaşamı kendi içinde yaşayıp çoğaltmanın da sırrı budur. Oyun sırasında bulduğumuz tesadüfler korunur, saklanır." Burada Schafer ekliyor: "ki bunun için de çok çalışmak lazım! Çünkü tesadüflerin çıkması için de zemin hazırlamalı. Penisilin de böyle bulundu. Tesadüfün ortaya çıkacağı koşullar hazırlanmalı." da tiyatronun bir sandalyesini tamir ederken görmüştüm ustayı. Usta oyuncular Meral Çetinkaya, Erdem Akakçe, Metin Coşkun, Tilbe Salim ve Beyti Engin oyunculuk ziyafeti sergiliyorlar.

pe cy

İki perde arasında bir İtalyan izleyici şiveli İngilizcesiyle şöyle diyordu yanındakine: "dis bringz bek my feyt in dı tiyıtır" (this brings back my faith in the theatre/bu tiyatroya inancımı geri getirdi). Haklıydı. Bence de, diyemedim, içimde kaldı. Ben de Kemalettin Tuğcu'nun öğrettiği sözcükle selamlayayım ekibi: Habbeza!

Aymazoğlu ile Kundakçılar/Dostlar Tiyatrosu

Dostlar Tiyatrosu'nun bu yıl epey ilgi çekeceğine inandığım oyunu Aymazoğlu ile Kundakçılar'ında (Max Frisch) hücre aymazlığın ta kendisidir... oyunundaki Aymazoğlu yangınları gördüğü halde aymıyor, kendisinin gözleri faltaşı gibi kapalı (eyes wide shut) ve öyle güzel bir tersinleme ile izleyen ayıyor (epifani) ama Aymazoğlu, malum soyadı bu, babamın dediği gibi "cinsini .ktiğim cinsine çeker," aymıyor bir türlü. Aymazlık, yangını göre göre görmezden gelmektir. Dinamitten, benzin deposuna dönmüş bir evde oturmakta diretmektir. Burjuva öyle sever ki bu hücreyi kefenin cebi olduğunu sanırcasma diretir mıh gibi sabitlenmekte. Mal canın yongasıdır derler ama burada fünyesi oluveriyor. Bayıldım oyunda ustaların yarattığı yeniliklere. Sivas'a, Madımak oteline, Aziz Nesin'e göndermelerle neredeyse uyarlamaya dönüşen oyun günümüzün Türkiyesi'nde yükselen dinciliğin yangın kokusuna dikkat çekerken eğlendirirken yoldaki yeni hücrelere aymaya çağırıyor hepimizi. Koragos işlevli ve asteriks serüvenlerinden fırlamışcasına komik ve karikatürize itfaiyecilerin "hop ve hoppa!" diyerek zıpladıkları yerlerde kahkahamı da attım. Genco ustamızın oyunlarını izlemek ayrı keyif, onun bilinçlendirdiği yüreğimdeki yerini dile getirmeye çalışmak da benim için bugünlerde ayrı bir keyif oldu. Thespis'in delilerinin başında gelir ama o yaşını başını almış sakin, dingin ve bilge görünüşü altında saklar içindeki deliyi. Böylesi daha zararlıdır kundakçılar için, Erkal'ın ömrünü adadığı karşı duruşta, onu öteki belleyenler için. Yılmamış, ödün vermemiş ve çizgisini hep onuruyla korumuş ya; gıpta ile örnek almaktan başka yapacak bir şey yok. Sarper Özsan ile görüşmeye gittiğimde 1984 yılında, yere oturmuş

Aşk ve Anlayış/DOT DOT'un yeni oyunu Aşk ve Anlayış da yılın sözü edilecek yapıtlarından olacak. Tipik bir yerleşik düzene, bir çiftin arasına dışardan gelen (intruder) alkolik, uyuşturucu bağımlısı arkadaş ve insanların birbirlerini bu yeni gelen sayesinde/yüzünden tanımaları. Yönetmenlik adına, ışık kullanımı, oyunculuk adına alkışlanacak çok şey gördüm. Üç karakterli oyuna mekanda zaten bulunan üç pencerenin birer birer açılışı örneğin, çok akıllıca bir buluştu. Dünyaya açılan bu üç pencere ile üç karakter birer birer açılırken, DOT mekanı da Saint Antonio'ya açılan pencereleri ile, hatta içinde bulunduğunuz Mısır apartmanı da oyun mekanına katıveriyordu. Burnunuzun önündekini bazen görmezsiniz. Murat Daltaban görmüş. Elindeki mekanı oyunu çekici kılmak için akıllıca kullanmış, diyaloglarda karakterlerden birini izleyicilere sırt çevirterek kullanarak sözdeki diyalektiği yakalarken gerilimi de artırmış ama ilk oyundu benim


izlediğim, ezberlerde aksamalar vardı. Ama oyunun meselesini de anlamadım. Aşk üçgeni kurulur, ama sonra ne olur? Bu piyes bana değmedi. Beni düşündürtmedi. Finaline yakın gelen sevişme sahnesinde ise çıplaklığın tasarruflu kullanılışı ise deliliğe gölge düşürücüydü. İki erkek arasında bir şeyler mi filizleniyor yoksa sorusunun yanıtı da belirsizdi. Aşk ve Anlayış'ta hemen fark edilen çeviri yanlışları: "Umut ederim..." (Rachel'dan/ umut edilmez; ümit edilir; çok sıkıldım bu hatanın yinelenmesinden, ihbar ediyorum, yerleştiren ya da müsebbibi Deniz Baykal'dır) "Sen umutsuz bir romantiksin" (Neil'den/ "hopeless" olsa gerek: doğrusu onulmaz ya da iflah olmaz); "üzgün olduğumu söylemeliyim" (Richie'den/ "özür dilerim/" demek istiyor).

TOL/Tiyatro Oyunevi

Pera Fest'te bir oyun kaçırdım. Stüdyo Drama Sahnesi'nin Arap Gecesi. Özür diler ve söz veririm daha sonra izleyeceğime.

Geçit Yok/İzmit B.B.Ş.T. Festival dışında bir ilk gösterim vardı İzmit'te. İrlandalı yazar Conor McPhearson'un Geçit Yok adlı oyununu izlemeye giderken, trafikten geçit olmuyordu az kalsın. Saat 17.00'den itibaren hem trafik, yolda minibüste sigara içilmesi, içmeyin diye rica ettiğimiz halde Galata'nın orada tiyatro açtım ben diyen genç oyuncu arkadaşımızın sigara dumanına maruz kalarak ve mazot almak için durduğumuzda kapısı açık minibüste üşüyerek bekleyerek bozulan sinirimizi bastırdık. Tiyatronuz hayırlı olsun ama bu size "herkesin bana maruz kalmaya hakkı var" dercesine salınmanızı mı gerektirir. Tiyatroyu onu star yapmak için açmışlar. Geleceğin starı genç oyuncuya anımsatayım buradan: Ainesi iştir kişinin! Saat tam sekizde girdik tiyatroya. İzleyici anlamıştı kısa da olsa gecikmenin bizim yüzümüzden olduğunu ve oyun tam başlarken bekleyen izleyicilerin cık cıkları arasında ön sıraya oturuşumuz (bari arkada bir yere İlişseydik, bizi bekledilerse) ve neredeyse tamamı konuşmaya dayalı, seyirciyi edilgen edilgen orada birbuçuk saat mıhlayıp oturtan bir oyun izledik. Genel Sanat Yönetmeni Ragıp Savaş'ın da oyun bitiminde dediği gibi "gayet başarılı" olmuştu oyun. Söylenen değil söylenmeyen duyuldu. Bana "gayet" başarılısın deseler, anlayacağım şudur: "Olmamış". Neredeyse oyunun tamamı sabitlenmiş aynı parlak ışık altında oynandı. Işıktan yoksun İrlanda gibi kuzey ülkelerinde hiçbir bar bu kadar bol ışıklı olmaz. Dekorunu başarılı bulduğum Geçit Yok'un izlenmesini iki oyuncu sağlıyordu. Philmar ve Jack. (Belki de Wilmar'dı adı. Basın üyelerine verilen pakette hangi oyuncunun hangi rolü oynadığı bilinemiyor. CD'ki tek dosya da boş çıktı. İnterneti de taradım. Yazarın oyununun özgün adı da hiçbir yerde yazılmamış, boşuna saatlerce karakterlerin isimlerinin doğru yazılışını aradım) İzleyici bu arkadaşların daha önceki sahne ya da TV oyunculuklarını biliyor gibi bir bellekten gülüyordu olur olmadık her şeye. Levent Kırca ya da Yasemin Yalçın ile söyleşi yaparken bile gülesiniz gelmesi gibi bir şey bu. Eren Hanım ve ekibi hücreden çıkamamışlar. Kutu sahne içinde, her birine ayrı ayrı tiradlar ayrılmış karakterlerin meselesi neydi, burada da anlamadım. Öylesine belirgin bir şekilde tiradlarını bekliyor ve ezberlerini iyi yaptıklarını öylesine belli etme hevesi içindeydiler ki her bir karakterin hücresi olmuş anlatılan hikayeler güme gitti. Hiçbirinin anlattığı öyküyü anlamadım. Zor hikayeler olduğundan değil, tonlama ve hızlı anlatışlarından ve tek ışık altında dikkati sadece öyküyü anlatanın çekmeyişinden. Öyküyü anlatanı dinliyormuş gibi yapan öteki oyuncular benim daha çok dikkatimi çekiyordu, hele seyirciyi çaktırmadan izlediğini sandıklarında. Seyirciye oynayanı seyirci görür. İki oyuncunun ötekilerden kolaylıkla sıyrıldığı bu yapım iyi bir oyunculukla ve izleyeni empatiye sevk edecek başka inceliklerle kurtarılabilirdi.

pe cy

a

İhtimal, devrim ihtimali hücre olmuştu TOL'da. Bir tek aksaklık dışında dört dörtlük bir yapım olmasına ramak kalmış bir oyundu TOL. Sadece siyasi tiyatroya yatkınlığım değil oyunu sevmemin nedeni. Ama sahne tasarımından müziğine, Mahir Günşiray gibi deneyimli bir oyuncuya varana kadar bizi yerimize bağlayacak bir oyundu TOL. Döne Döne ile geçen yılın en iyi yapımı ödülünü alan Tiyatro Oyunevi böylesine zorlu bir roman uyarlama işinin üstesinden birkaç pürüzle olmasaymış gelmek üzerelermiş. Yanlarına bir anlatıcı, bir de kadın alsalardı, kim kimdir bilmecesini daha rahat çözerdik. Yusuf'un (Güven İnce) oyun başında konuşmaya başlamasıyla birlikte eyvah dedim. Oyun hep bu tonlama ile mi gidecek? Devletten maddi yardım almadığı için olsa gerek buz gibi salonda, eyvah, bütün oyun boyunca bu vurgular, bu epik haykırışla mı oynayacaklar diye korktum ve korktuğum başıma geldi. İki saat o soğukta oturduk ve bütün karakterlerin aynı tonlama ve vurgularla iki oyuncu tarafından canlandırılışım izledik, sadece kılık ayrıntılarından yararlanarak ayırt etmeye çalıştık karakterleri. Ya ben yaşlanıyorum ve dikkatimi toplayamıyorum artık, ya da oyun devam edecekse iki kişi daha katılsa kurtarılır, çok daha başarılı olur oyun. Hele hele oyunun en vurucu sözü "Kamburlar, topallar ve yüzü yanıklar dans etmezler" dedikten sonra sadece kambur ve topalın dans edişi zirve oluşturacağı yerde zirveden düşüş oldu. Tom Hanks'in Aids'li hastayı oynadığı Philadelphia filminde Maria Callas'ın sesi eşliğinde

döndüğü sahne gibi bir zirve noktası kaçırılmıştı. Seyirciyi bakan durumuna düşürmemek lazım. Düşünen, gören, katılan, yorulan, rahatsız olan, kafa yoran olmalıdır seyirci, edilgen izleyen değil. Sadece baktığının ayırdına varınca seyirciye hücre oluyor tiyatro.

Öykü anlatmak ve bir öyküyü hücre gibi benimsemek ve herkesin bir öyküsü olduğu ve bu öyküyü anlatmak zorunluluğu kişinin değeri ile yakından ilintilidir. Kadın karakterin öyküsü neydi, niye anlattı, aslında niye anlatamadı, hiç anlamadım. Bu sıralar İngiltere ve İrlanda'dan seçilen oyunlarda ortak nokta gibi, bu öykü anlatmak zorunluluğu. Anlatılan öykülerin karakterlerin birbirleriyle ve oyunun


tamamı ile ilgisi olması, oyuncunun da anlattığı öyküye kendini kaptırması gerekir. Oyuncu/karakter anlattığı öyküyü anlattığını belli ederse biz de ona bakarız sadece.

Oyun bittikten sonra, kutlama ritüelini kocaman geniş giriş salonunda yapmak yerine bizi iki kat yukarı çıkartıp minicik bir odada yine sigara eşliğinde yapmaları bardağı taşıran son damla galiba diyordum ki, hayır daha çekeceğimiz varmış; minibüs sürücümüz Aziz Bey'in, adıyla müsemma sabrını sınayan bir gelişme ile minibüsteki herkes görmezden gelinip birilerinin bir yerlere daha götürülüp götürülmeyeceği tartışıldı; Aziz sürücümüz telefonda Mehmet diye biri tarafından sürekli olarak taciz edildi, araba sulu karda bizi İstanbul'a götürürken. Eski güreşçi Aziz Bey, bak araba kullanıyorum, sonra konuşalım, şimdi olmaz diyerek sağduyulu biri olduğunu gösterirken ben sabır, hoşgörü, tahammül üzerine çok düşündüm. Sabır, hücrenin ilk gereklerinden. Aziz Bey'e ben "Üşüdük kaptan, şu kapıyı kapatıver" dediğimde bana, "sen hiç davar gütmemişin hoca" dediydi. Latifeyi seven bir adam Aziz. Soğuklarda çok kalmış, bir sakatlık yüzünden güreşi bırakmış, davar gütmeyi biliyor ama servis aracı da onun hücresi olmuş belli. Anladım ki kutu sahne olsun olmasın, oyunun hücreliği, tiyatro sahnesinin labirentinden çıkış ancak ve ancak hücreyi esnetip genişletmek, onda yeni yepyeni yarıklar, delikler oluşturmakla gerçekleşebilecek. Bu yüzden Üç Kuruşluk Opera'dan ben de hücremden çıkmış gibi ayrıldım. Tiyatro yaparken, mutlaka dışardan bir gözün tiyatroyu hücre zannetmeden orada iki saat bilerek ve isteyerek oturup oturmadığını kontrol etmek gerekiyor. Hep derim, insana kendi kokusu gelmez çünkü. Sonra da düzeltmek için çok geç oluyor; bir yanlış, mazeret ve teselli bulmak gibi daha büyük yanlışları yaptırtıyor insana.

a

İrlanda bir adadır. Katolik yaşam dizgesi onların canına okur. Yobaz bir toplumun baskısı yüzünden (sayesinde?) çok iyi sanatçılar çıkar. James Joyce, William Butler Yeats, Samuel Beckett, Seamus Heaney and George Bernard Shaw, Sean O'Casey, Oscar Wilde, John Millington Synge bunların en önemlileri. Adadır İrlanda. Ada kaçış yeri olabildiği gibi, kaçışı olmayan bir hücredir de. (Akşit Göktürk hocanın edebiyatta ada üzerine yazdığı kitabını salık veririm). İrlanda'da ya da İngiltere'de bar kültürü çok önemlidir. İnsanlar evlerine gitmeden bu barlarda kaynaşırlar. Hala hayatta olduklarını gösterirler. Görünürlük mekanlarıdır Anglo Sakson kültüründe barlar. Hele bu oyundaki gibi küçük bir kasabanın barı belki de insana karışılabilecek tek mekandır. Hücreden tek çıkış. Soluk alınacak tek yer. İnsanın yalnız olmadığını sanabileceği tek yer. Öyküsünü dinleyecek birilerini bulacağı tek yer. Öykü anlatmak bu yüzden önemlidir. Öykü anlatırken insanlar hücrelerinden geçici olarak kurtulurken, kendileri için de dinleyenler, okuyanlar için de yeni hücreler sunarlar. Oyundaki bütün erkek karakterlerin başını döndürmesi gerektiği metinden anlaşılan kadın karakter Valery "öf, bu oyun bitse de eve gitsek" diyormuş gibi oynuyordu, şuh bir kentli burjuva kadını oynamak yerine. Öyküsü neydi, ne anlattı, erkekler onun ölen çocuğuna mı üzüldüler, öyküsünü anlatamayışına mı anlamadım. Çocuklar, üzülerek söylemeliyim ki daha heyecan verici lise müsamereleri izledim.

yerine) "Nü diye çağırırlar onu" yerine "Nü derler ona" ya da "Ona Nü adını takmışlar" diyemediniz mi? Bu gibi durumlarda beni "ne diye çağırmazlar", hiç anlamam! Ömer Asım Aksoy, Feyza Hepçilingirler'in kitaplarını salık veririm çeviri yapanlara.

pe cy

Ama kim, niye seçti bu oyunu, bunca zahmet niyedir, onu sormak lazım önce. İrlanda'nın en güzel kasabalarından Sligo ise yazıldığı gibi değil "sılaygo" diye okunur. Karakter isimlerinin de Türkçe isimlermiş gibi tonlanması da ayrı bir komik durumdu. "Hüseyin!" tonlamasıyla "Brendan!" isimli karaktere seslenmek örneğin. Oyunun çevirisinde "dili efendileştirme" çok belirgindi. Bu memlekete hiç hayrı dokunmadığına inandığım birinin adına dikilen kültür merkezinde oynanıyor olması mı sebep? "İbne" "Götoğlanı" vb. daha ne yakıştırmalar yaratmış bir toplumuz eşcinseller için. Kadrolu yönetmen ve çevirmen Emre Koyuncuoğlu "nonoş" diyerek neyi kurtarmıştır? Sükunet sözcüğü dururken "sakinlik" ne demektir. "Tedaviden geçmek" ne demektir? "Bayanlar ne tarafta?" ne demektir? ("Bayan tuvaleti nerde?"

İnanmak yetmiyor, doğru kararları vermek ve hayır diyebilmek de gerekiyor. sahile indim kahve içmeye baktım dalga dünkü kuytuyu sahiplenmiş gene vurur ha vurur süslendim püslendim ölüme karşı tükenen sadece gurur.


pe

cy

a

Eskişehir Tiyatrosu'nda No'luyor?

Eskişehir Tiyatrosu'na neler oluyor? Neler olduğunu tiyatrodergisi.com.tr portalında olabildiğince yanlı olarak -Yılmaz Büyükerşen'den, Eskişehir Tiyatrosu'ndan yanaaktarmaya çalıştık. Türkiye tiyatro ortamının kan kaybettiği günümüzde, ellerimizde yarına dönük umut beslediğimiz bir Eskişehir Tiyatrosu kalmıştı nerdeyse. Yerel Yönetimlere model önerebilecek bir örnek diye düşünüyorduk, tabii Yılmaz Büyükerşen'in Anadolu'nun bağrında yeni bir kent yaratmasını da göz ardı edemezdik. Portalda geniş bir biçimde aktardığımız Eskişehir Tiyatrosu'ndaki gelişmeleri kısa notlarla derkenar edip, portalda yayımlanmış yazıların bir kısmını olayın bütünlüğünü aktarması ve tarihe bırakmak için burada da yayımlıyoruz. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolar'ında Yaşanan Gelişmeler Ağustos 2005 tarihi itibari ile Eti Genel Müdür Yardımcısı ve Yılmaz Büyükerşen'in kardeşi Yener Büyükerşen E.B.B.Ş.Tiyatroları'na Repertuvar Kurulu Başkanı ve Fahri Sanat Danışmanı olarak atandı


İhanetin Bedeli Ağır Olur! Mustafa Demirkanlı Günlerdir ekrana bakıp bakıp vaz geçiyorum, ellerim titriyor, adımlarım nasıl geri gittiyse parmaklanma da hakim olamıyorum. Yüreğim sıkışıyor, yapamıyorum ama yapmalıyım; itiraf etmeliyim: İhanetin bedeli ağır olur! Mesleğime ihanet ettim, kalemime ihanet ettim yani kendime, çocuklarıma ihanet ettim. Masumdum ihanet ederken, yapıcı olmaktı amacım ihanet ettiğimi bildiğimde de, öncesinde de, sonrasında da. Haber beklemezdi,- haber bekletilmezdi. Ben beklettim. Mesleğimi bir kenara bırakıp "aracılık" yapmaya kalkıştım ve bile bile yanlış yaptım. Özür dilerim. Okurlarım sizlerden özür dilerim, çocuklarım sizlerden de özür dilerim. Sayın Hocam, Sayın Büyükerşen, Sizin yurtdışında olduğunuz iki hafta önce Eskişehir'e geldim, gözbebeğimiz, umudumuz Eskişehir Tiyatrosu'nda yaşanan çalkantılara aracılık yapıp durdurabilir miyim, bir dış göz olup görülemeyenlerin görülmesine yardımcı olabilir miyim diye düşündüm, konuştuğum, sohbet ettiğim herkese de "Ben buraya gazeteci olarak değil, Eskişehir Tiyatrosu'nun bir dostu olarak geldim." dedim özellikle. "Haber peşinde değilim." dedim ama anlatamadım. Şimdi kendime bile anlatamıyorum. Haddimi de, boyumu da aştım. Şimdi daha iyi görüyorum.

pe cy a

Sayın Hocam, Haddimi aşarken ki amacım şuydu: Türkiye çok karmaşık günlere doğru gidiyor, konumuz olan "tiyatro" ise daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz bir yıkıma sürükleniyor. Devlet Tiyatrolan'nda gerçekleşen "müdahale" sadece tiyatronun iç işlerine karışmak kadar basit değildi, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Yarın veya yarından da yakın bir zamanda bu kurum daha büyük darbeler alacak, kendi iç çekişmeleri içinde üzerlerine gelen felaketin farkında bile değiller, "gündelik çekişmelere, gelecek feda ediliyor" diye haykırdım ama kimsenin umurunda değil.

Aynı süreçte iki ayrı proje üzerine çalışmalara başlanmıştı. Bunlardan biri Mete Ayhan'ın yöneteceği "Dans Eden Eşek" adlı çocuk oyunu, diğeri ise Genel Sanat Yönetmeni Yıldırım Urağ'ın yöneteceği Nâzım Hikmet'in "Kuvayı Milliye" adlı oyunuydu. 16 Ağustos 2005 tarihinde çocuk oyunu provaları başladı. 30 Ağustos 2005 tarihinde ise "Kuvayı Milliye" provaları başladı Yener Büyükerşen'in atanmasından sonra Genel Sanat Yönetmeni'nden habersiz "İşyeri Memnuniyeti Anketi" yapması, Genel Sanat Yönetmeni Yardımcılığı için önerilen Basri Albayrak'ın kabul edilmemesi gibi nedenlerden dolayı rahatsızlığını belirten Genel Sanat Yönetmeni Yıldırım F. Urağ, 14 Eylül 2005 tarihinde sanatçı kadrosu saklı kalma koşulu ile görevinden istifa etti. Aynı gün Genel Sanat Yönetmeni yardımcısı Mert Kırlak, ertesi gün Sahne Direktörü Burcu Tutkun Oruç, Basın - Yayın ve Halkla İlişkiler Temsilcisi Özlem Akdoğan ve Repartuvar Kurulu Üyesi Özlem Baykara istifa ettiler.

Bu istifaları haber aldığımızda Yıldırım Urağ'ı arayıp, istifa nedenleri sorduğumuzda; istifa ile ilgili konuşmak istemediğini, gerek gördüğü için istifa ettiğini bildirmekle yetindi. 15 Eylül 2005 ile 14 Eylül 2005 tarihinde istifa eden Yıldırım Urağ'ın istifasının kabul edildiği ve yerine sanatçılardan Mete Ayhan'ın vekaleten atandığı ilan edildi. Aynı tarihli duyuru ile Genel Sanat Yönetmeni Yardımcılığı'na Devrim Özder Akın, Sahne direktörlüğüne Emir M. İzci, Basın -Yayın ve Halkla ilişkiler temsilciliğine profesyonel bir yapılanma kurulana kadar Devrim Özder Akın, Kitaplık ve Arşiv sorumluluğuna Sibel Arıcan Demirer atandı. Aynı tarihte Prof. Dr. Zühtü Altan ve Engin Cezzar Yönetim Kurulu üyesi olarak atandılar. Böylelikle beş üyenin katılımı ile yürütülen yönetim kurulu toplantıları yönetmelikteki üye sayısına tamamlandı. Yönetim Kurulunun 7 kişi olduğu duyuruldu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın "katma bütçeli özelliği" 15.09.2005 tarihinde 1927 sayılı Meclis Karan ile 01.01.2006 tarihinden geçerli olmak üzere kaldırıldı. Keyfî bir uygulama değildi, 10.12.2003 tarihinde yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'na dayanıyordu. Bunun tiyatroya nasıl yansıyacağını, zaman içinde neleri, nasıl etkileyeceğini hep birlikte izleyeceğiz, sanırım sadece izleyeceğiz. Bunun ne anlama geldiğini en iyi siz algılayabilirsiniz.

Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nde yürütüldüğü iddia edilen yeni yasa çalışması eğer doğruysa Devlet Tiyatroları'nın başma neler geleceğini de hep birlikte izleyeceğiz, sanırım bu gelişmeyi de sadece izleyeceğiz. Bu iddia doğruysa ve gerçekleşirse -bana göre er veya geç gerçekleşecek- yerel yönetimlerin ağırlıkları ve sorumlulukları artacak. Aslında, doğru ve olması gereken bir durum, ancak ülkemizin kültürel yapısı ve gelişmişlik düzeyi göz önüne alınırsa, kapımızın önündeki tehlikeleri görmek için özel bir çabaya da gerek olduğunu sanmıyorum. Örneğin, ilk döneminizde seçim sonrası müdahale etmeseydiniz, Eskişehir'de şu anda opera, tiyatro salonları yerinde üç tane düğün salonunda göbek atılıyor olacaktı. Demem Şu ki Sayın Hocam, Ülkemiz her geçen gün çoraklaşırken, sizin uzun yıllardır sürdürdüğünüz olağanüstü çaba ve katkılarınızla vahanın ortasında yeşerttiğiniz bir kent ve kent yaşamının kalıcılığını sağlamak, örnek bir "eser" olmasına yönelik çok önemli işleriniz varken ve bizler bu umudu siz de görmüşken, her insanın yapabileceği bir yanlış yaptınız, yanlış yapma hakkınızı kullandınız, genele, özeli kattınız. Umudum zedelenirken gözlerimin önünde canlanan bir kabustan öte birşey değildi. İşte bu yıkımı engelleyebilir miyim diye Eskişehir yollarına düştüm. İşte bunun için kardeşiniz Sayın Yener Bey'le iki saati aşkın bir süre sohbet ettim, işte bunun için görüşebildiğim kadar çok arkadaşla görüştüm.


pe

cy a

"Bir belediye vardır, başkanı ve de bir tiyatrosu. Bu tiyatro başkanın veya yetersizliğini kastetmiyorum, "kardeşiniz"i bu göreve atamanız doğru mu? tiyatrosu olmaz, olamaz. Ancak, Eskişehir Tiyatrosu'nda Yılmaz Büyükerşen'in tiyatrosu olur, bunu biz algılayabiliriz, ama genel • Kurumdan bir biçimde ilişkisi kesilen bir insan, dönt yıldır içinde doğru değildir. Burası bir kumpanya, bu kumpanya ruhunu yöneticilik yaparken hiç fark etmediğiniz olumsuzlukları şimdi zedelemeyin, siz bir ağabey olarak görev yapın, olayları mi fark ettiniz? Bu geçen dört yılı nasıl açıklıyorsunuz? soruşturmalar, işten atmalar boyutuna getirmeyin, bunlar hiçbir • Eski Genel Sanat Yönetmeni'nizin kurumla ilişiğinin şeyi çözmez, sadece Eskişehir Tiyatrosu'na zarar verir"i anlatmaya kalmadığım öğreneceği yer, yeni Genel Sanat Yönetmem Şükrü çalıştım. Türen'in çalışanlara tanıştırıldığı toplantı ve herkesin önünde ifede etmek midir? Sizce yöntem uygun mudur? Bakın Nasıl algılanmış! • Açılan soruşturmaları gerekli ve yeterli nedenlere bağlıyor "... Aldığınız kararda çok haklısınız, kişi yöneticilik yapamamış... musunuz? Soruşturmalar sürerken, "gerekirse bir kaç kişinin ama acaba sanatçı olarak kalamaz mı? Bir iyilik, bir ağabeylik daha görevine son verilebilir" açıklamasını gerçekten siz mi yapsanız.. •" demedim, demem de. Özellikle, kimin ne yaptığı yaptınız yoksa gazetecilerin çarpıtması mı? Benim tanıdığım veya yapamadığı konusuna girmedim, detay öğrenmeyi istemedim, Yılmaz Büyükerşen ne böyle bir açıklama yapar ne de aklından anlatmaya çalışanlardan da anlatmamalarını istedim. Söylediğim geçirir. Eğer böyle bir açıklama yaptıysanız, benim Kültür Bakanı şuydu: "Dediğiniz doğru olabilir, iyi yönetememiş de olabilir, Sayın Atilla Koç'dan özür dilemem gerekmez mi? zaten istifa etmiş, başka ne yapabilir ki? Bir insanın, bir kurumdan • Sanatçı biat mı etmeli? Çanta mı taşımalı? Boyun eğen mi ilişiğinin kesilmesi bu kadar kolay olmamalı." demeye çalıştım. olmalı? "İyilik" yapılmasını telaffuz bile etmedim, ortada yapılacak bir • Kardeşiniz Sayın Yener Bey'in kurumda yaptığı anketi, Genel iyilik yok, ortada hukuksuz bir durum var. Yılmaz Büyükerşen'e Sanat Yönetmeni'nin bilgisi dışında yapmasını doğru buluyor yaraşmayacak bir durum var, eğer istediğim bir "iyilik" yapmak musunuz? Dahası yapılan anketin bir tiyatro kurumunda olarak algılanmaya devam edecekse, bu iyiliği Eskişehir Tiyatrosu yapılabililecek bir anket olduğunu düşünüyor musunuz? Sanatçılar için istemiş olmam daha doğru olur. Ama kimseden, kimseye anketlerle mi yönlendirilir, yönetilir? "iyilik" yapmasını istemedim. Ama şunu ifade ettim: "Bakın • Muhsin Ertuğrul'un dediği gibi "tiyatronun içinde kaos her Yener Bey, sizin buraya Fahri Sanat Danışmanı olarak atanmanız zaman vardır, kaos tiyatronun doğasında vardır." sözü şu esnada aslında etik olarak da doğru değil, burasının bir aile şirketi gibi yaşanan kaos'u mu açıklıyor, bu kaos, Muhsin Hoca'nın bahsettiği yönetildiğini gösterir ki, en başta Sayın Başkan'a zarar verir." kaos mu? Şunu ifade etmemiştim, şimdi söylüyorum: Sayın Hocam, koskoca • Hocam, yarınımızı kurarken, yarınımıza ışık olurken, Eskişehir'de Sanat Danışmanı olarak atayacak kimse kalmadı mı yarınmızdaki en büyük silahımızı elimizden almış olmadınız ki, kardeşinizi bu göreve atıyorsunuz? Yarının Türkiyesi'ni mı? Eskişehir Tiyatrosu'nun sizden sonra "tufan" olmasına yol yönetmeye talip olmaya hazırlanırken, bu aile içi ilişki sizi rahatsız açmadınız mı? Yarın o göreve atanacak yetersiz, ön yargılı etmiyor mu? Sizce doğru mu? Yarın, yeni dönemde başkanlığı insanların atanması karşısında söyleyeceklemizi elimizden almış bıraktığınızda, yeni başkanın atamalarına, müdahalelerine, yapacağı olmadınız mı? İyi niyetli, yapıcı eleştirilerimize set çekmediniz anketlere, anket sonuçlarına göre alacağı kararlan kabul etmemizi, mi? Özellikle kardeşiniz Sayın Yener Bey'in hitap tarzı ve susmamızı, tiyatroyu yerle bir ederlerse bile sesimizi çıkartamamayı davranışlarıyla en azından şahsımı kırmış olmadınız mı? bizden kabul etmemizi istemiş olmuyor musunuz? Bugün, • Demokrat kişiliğiniz, güven veren kişilik yapınız hep örnek kardeşiniz Yener Bey, güvenilir, yeterli, iyi niyetli bile olsa, mesele olmuştur. Bu örnek davranışınızı sürdürerek: kişilerle mi kaim olmalı? a) Yıldırım F. Urağ'ın dilekçesini ikinci kez ve sadece "Genel Sanat Yönetmenliği'nden istifa ediyorum" biçiminde yazmasını "gündemdeki adamınızın" isteyip, değiştirttiniz mi? Sayın Hocam, kardeşiniz Yener Bey'e görüşmemizde de b) İki yıl Genel Sanat Yönetmen Yardımcılığı, iki yıl da Genel aktarmıştım, ben Yıldırım Urağ'ı tanırdım, ama oturup da bir çay Sanat Yönetmenliği yapmış bir sanatçının görevine son veriliş içmişliğim bile yoktu. Kardeşinizin daha ötesi Sanat biçimini içinize sindirebiliyor musunuz? Danışmanınız'ın, tiyatronun Yönetim Kurulu ve Repertuvar Kurulu c) c) Yıldırım F. Urağ'ın Adana Tiyatro Atölyesi'nin kostüm, üyesinin bir gazeteciye, Eski Genel Sanat Yönetmeni'ni dekor, aksesuvarları, spotları ve diğer malzemeleri Eskişehir "adamınızın" diye tanımlamasına söyleyecek söz bulamıyorum. Tiyatrosu'na yıllar önce armağan ettiği doğru mu? Doğruysa, Yıldırım Urağ niye benim "adamım" olsun, ne ilişkim var, ne kendisinin kuramla ilişiği kesilmiş bile olsa, hiç değilse bir ilişkim olabilir? Sonuçta, sizin adınıza yapılmış bir açıklama, ben teşekkür mektubu vermeyi düşünüyor musunuz? (Not, bu bilgiyi alındım, yaralandım. Hele hele şu örnek karşısında kahroldum: haftalar önce bir başkasından öğrenmiştim, Eskişehir ziyaretim "Gündeminizdeki adamınızın 'yaptığı hiç mi güzel bir iş yok' derseniz... Tabii ki var... Dışarıdan Eskişehir'e gelen konuklarımızı, sırasında sorduğumda, Urağ şaşırmış ve yüzü kızarmıştı. Yanlış anlamalara mahal vermemek için bu notu koyma gereği duydum.) sizleri en iyi şekilde ağırlar... Hizmette kusur etmez..." d) Şu anda tiyatroda açılmış soruşturmaların gerekçelerini açıklar mısınız? Bu kadar aşağılanmayı hak ettim mi? Bilmiyorum. Kardeşiniz tarafından Eskişehir Tiyatrosu'nun bir gazeteciyi bu kadar Oysa Sizden Beklentilerimiz... aşağılamasının sorumluluğunu siz hak ediyor musunuz? Bunu da Bir yerel yönetimde "özerk" bir tiyatro örgütlenmesini hayata bilmiyorum. Ama içim acıyor, kendi adıma acıdığı kadar sizin geçirmeniz, kurumsal yapısını kurmanız ve Türkiye geneline adınıza da içim acıyor, Eskişehir Tiyatrosu adına içimin acıdığı örnek teşkil edecek bir abide daha bırakmanızdı. Umudumuz gibi. vardı ve bu umudumuz sürüyor. Sayın Hocam, Son gelişimde davetli olarak gelmedim, bir anlamda kendimi davet ettirmiş oldum, kardeşiniz Sayın Yener Bey'in: "Bir arkadaşınızla beraber Eskişehir'de konuk ettiğimiz size..." ifadesinin, oyun izlemek için Eskişehir'e gelip, ağırlanmamızın Yıldırım Urağ ile ilgili haber yapmamıza bağlandığını gördükten sonra korktum, utandım da. Yanlış yapmışım, hemen telafi ediyorum, bu telafimi lütfen şahsınıza bir davranış gibi algılayıp, kırılmayın, darılmayın, sadece kendimi korumak için yapıyorum. Birgün Sayın Yener Bey'i savunmak durumunda kalırsam, bir başkasının çıkıp da bunu kullanmasına izin vermemek için yapıyorum. Kendim kadar sizleri de korumak için yapıyorum. Sayın Hocam, Şu soruların yanıtını bulamadım. Bana yardımcı olur musunuz? • Kardeşinizi Sanat Yönetmeni olarak atamanız doğru mu? (Yeterli

Biçim olarak bile olsa, aile içi ilişkilerden uzak durmak gerekir, tüm riskleri göze alarak o kurumun, Eskişehir Tiyatrosu'nun "özerk" yapısını oluşturmanız gerekir diye düşünüyor ve bu umudumu hâlâ taşıdığımı bilmenizi istiyorum. Bilmem, bu satırlarla duygu ve düşüncelerimi aktarabilmiş miyim? Ama, inanın ki aynen böyle düşünüyorum, esas sizi sevdiğim için, saydığım için, güvendiğim için haberi ilk anda, duyduğum anda yapmalıydım. Doğrusu da buydu. Yoksa kalkıp Eskişehirlere kadar gidip, ardından da kardeşiniz Yener Bey tarafından aşağılanmaya uğramazdım, kalbim kırılmazdı, yüzüm kızarmazdı. Sayın Hocam, En derin saygılarımla, size, Eskişehir Tiyatrosu'na başarılar dilerim.


26 Eylül 2005 tarihinde, 4 Eylül 2005 tarihinde yapılan sanatçı temsilcisi toplantısında söz alıp fikir bildiren Basri Albayrak, Burcu Tutkun Oruç, Deniz Erdem hakkında sanatçı temsilcisi toplantısında soru sordukları için soruşturma başlatıldı. Ayrıca Basın - Yayın ve Halkla İlişkiler Temsilcisi Özlem Akdoğan ve Sahne Direktörü Burcu Tutkun Oruç hakkında görev devir teslime gitmedikleri için haklarında tutanak tutuldu ve savunmaları istendi. Kitaplık ve Arşiv sorumluluğu görevinden 16 Ağustos 2005 tarihinde istifa etmiş bulunan Deniz Erdem, 15 Eylül 2005 tarihinde görevden alındığı belirtilerek, hiçbir yazılı ve sözlü davet yapılmaksızın tutanak tutularak aynı konu için savunması istendi 29 Eylül 2005 tarihinde "Kuvayı Milliye" adlı oyunun maliyetinin başkanlık tarafından onaylanmadığı gerekçesiyle 4 Ekim 2005 tarihine kadar provalara ara verildiği duyuruldu

Bana gelince; 60'lı yıllarda ilk Belediye Şehir Tiyatro'sunun beş kurucu üyesi arasında yer aldım. Önümüzdeki yıl kendisini anacağımız büyük yazar Haldun Taner bizleri Eskişehir'den alıp İstanbul'a ve doğruca Türk Tiyatrosunun unutulmaz ismi, büyük insan Muhsin Ertuğrul'un yanına götürdü. Kendilerinin gözetiminde ve talimatı ile İstanbul Şehir Tiyatroları'nın her bölümünde 1,5 yıl bolunca görev yaptık. Bizleri Beklan ve Ayla Algan'a emanet etti. Atölye çalışmalarına katıldık. Belediye Konservatuarı'nda Sayın Yıldız Kenter'in derslerine devam ettik. Çeşitli oyunların provalarına katıldık. Büyük hoca Muhsin Ertuğrul zaman zaman bizleri toplayarak tiyatroyu anlattı. Çok az kişiye nasip olan kendisi ile yemek yedik. Haldun Taner'in edebiyat fakültesindeki tiyatro derslerinde asistanlık yaptık. Muhsin Ertuğrul'u Eskişehir'e getirerek tiyatromuz hakkında görüşlerini aldık. İstanbul Şehir Tiyatroları ile ortak çalışmanın planlarını yaptık... Ama İstanbul Şehir Tiyatroları'ndaki bazı gelişmeler nedeniyle işbirliği yarım kaldı. Ama bizler dolu dolu 1,5 yıl yaşadık. Daha sonra Ankara'ya yönelerek Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Sayın Cüneyt Gökçer'le görüştük. Ankara'da da uzun bir süre Devlet Tiyatroları'nın her bölümünde staj gördük. Cüneyt Bey, Ergin Orbey ve dört bayan sanatçıyı Eskişehir'de çalışmaları için görevlendirdi. Üç yıl boyunca o büyük usta ile çalıştık. Kendisinden önce insanlığı, daha sonra tiyatroyu ve tiyatroda takım olmayı, disiplini öğrendik... Saim Alpago, Ahmet Evintan, Muammer Sun gibi ustalarla çalıştık... Güner Sümer'in atölye çalışmalarına katıldık.

cy

5 Ekim 2005 tarihinde "Kuvayı Milliye" provaları tekrar başlatıldı. Prova sırasında oyunun yönetmeni başkanlık tarafından çağrıldı. 5 Ekim 2005 tarihinde "Kuvayı Milliye" kadrosunda bulunan iki sanatçı için yönetmenin haberi olmadan provaya geç kalmaları sebep gösterilerek tutanak tutuldu. Söz konusu olaydan "yönetmenin haberi vardır" diyerek savunma bildiren iki sanatçıdan birisi için savunmanın yetersiz olduğu bildirilerek geçmiş sezon tutanakları da işleme konularak uyarı cezası verildi.

Sayın Akmen

a

Yönetim değişikliği nedeni ile "Kuvayı Milliye" provalarına iki gün ara verildi.

6 Ekim 2005 tarihinde "Kuvayı Milliye" provalarının 10 Ekim 2005 tarihine kadar tekrar ertelendi.

Beş yıl sonra tiyatromuza "siyaset" karışınca ve binamız yanınca açıkta kaldık.

Askerlik... Ankara Muhabere Okulu'nda Muammer Sun, Bozkurt Kuruç ve Raik Alnıaçık ile birlikte Ordu Tiyatrosu'nu kurarak oyunlar oynadık, yönettik.

pe

5 Ekim 2005 tarihinde Şükrü Türen Genel Sanat Yönetmeni olarak atandı. Vekaleten Genel Sanat Yönetmeni olan Mete Ayhan ise Genel Sanat Yönetmeni Yardımcılığı'na atandı.

10 Ekim 2005 tarihinde yapılan, Genel Sanat Yönetmeni Şükrü Türen, Yener Büyükerşen, Ergin Orbey, sanatçı ve teknik personelin de bulunduğu toplantıda, Yener Büyükerşen, Yıldırım Urağ'ın tiyatrodan ayrıldığını ve "Kuvayı Milliye" adlı oyunun kastının değiştirilerek provalarına devam edeceğini, yeni yönetmenin Ergin Orbey olacağı açıklandı. Aynı akşam kast değişikliği yapılarak prova programı ilan edildi. 11 Ekim 2005 tarihinde "Kuvayı Milliye" adlı oyun yeni kastı ve yönetmeniyle provalara başladı.

Yıldırım Fikret Urağ'ın İlişkisi Kesildi Genel Sanat Yönetmeni kadrosunda bulunan ve istifa dilekçesinde "sanatçı kadrom uhdemde kalmak üzere Genel Sanat Yönetmenliği'nden istifa ediyorum." Açıklamasında bulunan Yıldırım F. Urağ, Başkan Büyükerşen tarafından çağrıldı ve dilekçesini "Genel Sanat Yönetmenliği'nden istifa ediyorum" şeklinde değiştirmesi istendi. Urağ, dilekçeyi değiştirdi. İstifası uygulamaya konularak tiyatrodan ilişiği kesildi. Sanatçının sözleşmesi yenilenmemişti. Kısa bir süre sonra Yıldırım F. Urağ'ın yerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Sanatçısı Şükrü Türen atandı.

Ekmeğimizi özel sektörde kazanalım diyerek tiyatro oyunculuğuma nokta koydum. Ülkenin önde gelen büyük bir şirketine satış elemanı olarak girdim. Basamakları tırmanarak genel müdür ve grup başkan yardımcılığına yükseldim. Genel müdürlüğüm sırasında Eti Çocuk Tiyatro'sunu kurdum. 80'li yılların ortalarında kurulan bu tiyatronun oyunlarnda Şehir Tiyatrosu'nun ünlü sanatçıları rol aldı (Mustafa Alabora, Aliye Uzunatağan vb.). Temeli atılan çocuk tiyatrosu 2000'li yıllara büyüyerek geldi. Türkiye'nin her yerinde ilk öğretim çağındaki yüz binlerce çocuğa tiyatroyu öğretti, sevdirdi. O dönemlerde sanatsal faaliyetlere sponsor olundu, sanat dergileri ilan ve reklamla desteklendi. İşte böyle Sayın Akmen, Tanımadığınız kişi hakkında yazı yazmak, yorum yapmak ne derece doğrudur bilmiyorum. Bu seyretmediğiniz bir oyunun sağdan, soldan anlatımlar ile eleştirisini yapmaya benzer. En kısa sürede sizinle yüz yüze gelmek ve sizi Eskişehir'in kendini tiyatroya adamış gençleriyle tanıştırmak içten dileğimdir. Saygılanmla, Yener Büyükerşen


Tiyatro İşyeri midir, Değil midir? Üstün Akmen

Kim bilir? Belki de çok sevebilirim. Önyargım yok ki benim! *** "Şimdi sizler bir kez daha değerlendirin yazdıklarınızı ve gündeme taşıyarak meşhur ettiğiniz, reklamını yaptığınız yakın arkadaşınız, belki de yakın dostunuzu..." Ne demek bu? Kim kimin yakın arkadaşı, dostu; siz ne diyorsunuz bre muhterem? Ya bu tümcelereriniz: "Gündeminizdeki adamınızın 'yaptığı hiç mi güzel bir iş yok' derseniz. • • Tabii ki var... Dışarıdan Eskişehir'e gelen konuklarımızı, sizleri en iyi şekilde ağırlar... Hizmette kusur etmez. • • Ve dışarıdan gelenler gündemdeki adamınızın bu yüzünü görür hep..." Ama n'olur biraz edep! Tiyatronuza bunca yıl, iyi ya da kötü hizmet vermiş yöneticinizi, bir eleştirmenin adamı saymaya gönlünüz nasıl razı oluyor acep?

cy

a

Sayın Yener Büyükerşen. 5 Kasım 2005 tarihli mektubunuza geç yanıt verdiğim için özür dilerim. "Akla Kimin Adı Gelir: Eti, Eti, Eti" başlıklı yazıma neden yanıt verme gereğini duyduğunuzu, ne yalan söyleyeyim halen anlayabilmiş değilim. Esasen, Muhterem Ağabeyinizi, benim de gönlümde pamuklara sararak beslediğim Sayın Yılmaz Büyükerşen'i hedeflemiştim.

Artan şikayetleri, huzursuzluk nedenlerini saptamak için yaptığınız ve tarafımızdan eleştirilen ünlü anketinize gelinceee... "Bu ve buna benzer anketler dünyanın çeşitli ülkelerindeki işyerlerinde uygulanan 'İŞ YERİ ÇALIŞANININ MEMNUNİYET ANKETİ'dir. Ve de tiyatrolar da işyerleridir," diyorsunuz ya... "Yok ya!" diyorum. Hicap duyuyorum. Sınırın aşıldığını duyumsuyorum. Çünkü, bunca yıllık deneyimimle, bazı meslek gruplarının harmanlanamayacağını çok iyi biliyorum. Ressamlık, heykeltıraşlık, yazarlık, şancılık, gazetecilik, müzisyenlik, balerinlik gibi... Ve elbette tiyatroculuk benzeri. İçinde yaşadığım için iddialıyım, böyle bir anketi örneğin Cumhuriyet Gazetesi'nde yapsanız sizi topa tutarlar. Koç Şirketler Topluluğunda, Tekfen Grubu'nda toplam otuz üç yıl üst düzey yöneticilik yaptım ben. Hiçbir kurumda yöneten için anket yapmadılar. Yöneteni bu yolla sorgulamadılar. Aşağılamadılar. Şimdi soracağım: Acaba kim cevaplar?

pe

Kendisine sorgu sual etmek istemiştim. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu'nun hem Fahri Sanat Danışmanlığı'na, hem Repertuvar Kurulu Başkanlığına, hem de Yönetim Kurulu Üyeliği'ne neden kardeşini atadığım merak etmiştim. Ne olmuştu da, yönetim kurulu yedi kişiye çıkarılmıştı; yeni iki kişiyi neden bizzat atamıştı; Genel Sanat Yönetmeni Yıldırım Urağ'ın, yeni sezon için hazırladığı "Kuvayı Milliye" provalarını neden kaldırmıştı; istifa eden Yıldırım Urağ, sanatçı kadrosundan nasıl atılmıştı; seçilmiş demokrat başkan, korunması gereken özelliklere neden sahip çıkmamıştı, işkillenmiştim. Mektubunuzda, "Tiyatro Dergisi"nin günlük tiyatro haberyorum portalında Orhan Alkaya'nın "Seçilmiş Büyükerşen 'e Açık Mektup "unda dediği gibi "... Hani bir, ikram ettiğiniz çayları..." yazmadığınızı görünce sevindim. Vallahi sevindim. Çünkü, ortaya saçılan "hata" iddiaları, demek düzeltilebilir nitelikteydi ki, detaya inmiyor, sadece tiyatro sanatı açısından yararlı davranışlarınızı anlatıyor, atandığınız göreve/görevlere tam anlamıyla lâyık olduğunuzu kanıtlamaya çalışıyordunuz. Yalan söyleyemem, gönendim. Gönendim, zira benim de istediğim buydu zaten. Görevlere, görev adamlarının gelmesi. Ama haksız yere adam yemeden. Haksızlık etmeden. *** Gel gelelim, size daha doğru dürüst bir "Hoş Geldiniz," diyemeden, üslubunuzdan irkildim. Üslubunuzu sevmedim. Oysa sizi sevebilirdim.

Hem Fahri Sanat Danışmanı, hem Repertuvar Kurulu Başkanı, hem de Yönetim Kurulu Üyesi koskoca Büyükerşen, nasıl oluyor da tiyatro adamlarını Eti'nin satış müdürüyle, muhasebe elemanıyla, çaycısıyla, tostçusuyla, kapıcısıyla, genel müdür yardımcısıyla bir tutuyor? Yazılı ve imzalı olarak kapalı zarfta verilmesini istediği yanıtlarla, nasıl oluyor da yöneteni yönetilene sorgulatıyor? Yadsınamaz bir gerçek var ki, birtakım değerler elimizin altından kayıyor, akıyor, kaçıyor, gidiyor. * ** Sayın Yener Büyükerşen. Yolunuzda yanılgılar ve hatalar içinde yürüdüğünüz kanısındayım. Olanlara, olaylara korkarak bakmaktayım.

"En kısa sürede sizinle yüz yüze gelmek..." diyorsunuz ya, inanın onur duyarını. ".. .ve sizi Eskişehir'in kendini tiyatroya adamış gençleriyle tanıştırmak içten dileğimdir," diyorsunuz, hiç kuşkunuz olmasın, gururlanırım. Şükrü Türen'i de, başarılara gark olmuş görürsem, inanırı bana yürekten duygulanırım. Amacım yangına benzin dökmek falan değil hani; hatadan dönülmesine, hiç değilse hataların yinelenmesine engel olmaktan ibarettir. Hatırlatırım.. Saygılarımı sevgilerime sarmalarım


Yılmaz Büyükerşen'e Açık Mektup Orhan Alkaya Türkiye tiyatro ortamını berhava etmeye niyetlendiğini zannetmediğim, şu sıra Ankara'ya taşınmış bir kadro, fevkalade zararlı icraatıyla Türkiye tiyatro ortamım berhava etmeye girişmişken, Eskişehir'den gelen haberler -eskidenberi bize yöneltilen küçümseyici sevecenliğin sözcüğünü kullanayım-, 'romantik' kalmayı beceren yanımı tuzla buz etti. Ben Yılmaz Büyükerşen'i severim. İstanbul Gazetecilik'ten hocam olması bir yana, Anadolu Üniversitesi'ne birkaç söz söylemeye davet edildiğim yaklaşık sekiz-dokuz yıl önceki ilk izlenimimden başlar benim Büyükerşen (Yener isimli olanı değil) sevgim. Yol açtığı kampüs-kente hayran olduğumu gizlemeyeceğim. Aydın Begiter başkan, adaşım Orhan amigo, Abdullah Gegiç, o zamanların jargonuyla menajer, Fethi, Nihat, Kamuran, Ender, İsmail, daha kimler... Eintracht Frankfurth'a, kısa kaslı kalın ve güçlü bacaklarıyla Ender Konca değil de, sanki ben gitmiştim. Öyle özlemiştim o sıra Eskişehir'i. İstanbulspor'u aile takımı bellemiş, Beyoğluspor'dan Kasapoğlu'na hayran bir Galatasaraylı için, Kırmızı Şimşeklerin gönüldanesi olmak kaçınılmazdı.

Nedense açıklama ihtiyacı hissediyorum -ilkokul münazarasını top sahasında yapma benzeri sataşmaların sıklığından olsa gerek-, eski Genel sanat Yönetmeni Urağ'ı tanımıyorum. Yeni Genel sanat Yönetmeni Şükrü Türen'i ise, otuz yıla yakındır tanırım. Biri adım ve işini bildiğim, öteki arkadaşım iki adam arasında tercih yapacak da değilim. Gene bilinsin isterim, üç küsur yıl önce, Şükrü Türen İstanbul Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmenliği'nden alındığında hangi saiklerle söz almış, konuşmuş, hesap vermiş, hesap almışsam, bugün de aynı saiklerle Eskişehir BBŞT'nda olup bitenlere müdahil olmaya başlıyorum. Yener Büyükerşen'in iki yazısını, ıstırap çekerek okudum. Hani bir, ikram ettiği çayları yazmadığı kalmış bu kardeşiniz Hocam, mükemmel bir yönetici olsaydı dahi, seçilerek bulunduğunuz bir konumun eteğinde görevlendirmemeliydiniz. Kardeşinizin zayıf bir yönetici olduğu besbelli. Meşhur ve mahut "enkaz devraldık" edebiyatının, eski zevceyi kötüleyen öfkeli kocadan öte bir anlamı olmadığını herhalde siz de bilirsiniz. Ahde ve akde vefayı hatırlatmak istemezdim size, ama kaçınılmaz oldu. Öfkeniz galebe çalmasın lütfen ve Mustafa Demirkanlı'nın sorularına cevap verin*. Banisi olduğunuz tiyatroda Sanat Yönetmenliği yapmış bir arkadaşınızı temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının dışına itelerken kuracağmız herhangi bir anlamlı cümleniz var mı?

a

O Porsuk Çayı'na inat Orta Anadolulu şehri, zaten severdim de, Anadolu Üniversitesi tuşesini gördüğümde şehre dokunan o ele vurulduğumu gizlemeyeceğim.

fazlaca söz almasaydı, Hoca da vefa duygusunu bunca dışlamasaydı, yapardım. Olmadı.

Ben söyleyeyim Hocam, yok! Günü kurtarmak değildir size yakışan. Gün geçer gider. Siz projeleri, hayalleri, üstüne kararlan olan irade sahibi bir bireysiniz. İradenizi ödünç vermeyin, can-i canınıza bile.

cy

Üniversite kampüsünü oluştururken yıkılan evlerin Alevisolcu seçmeninden oy almayı ve bu oyların da ağırlığıyla Belediye Başkanı seçilmeyi başaran eski hocama, bu minyon ve güçlü adama, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin Özel Teşekkür plaketini AKM sahnesinde elcağızımla vermekten de ayrı bir tat almıştım. Bilinsin isterim.

pe

Yılmaz Büyükerşen, tıpkı ikinci kez bizim kullandığımız o muhteşem Steinway piyanoyu Eskişehir hayatına dahil ederkenki kararlılığıyla bir ödenekli tiyatronun banisi oldu. O zaman Hoca'ya sevgim daha da arttı. Muhsin Ertuğrul üstadımın Bölge Konservatuvarları ile beslenen Bölge Tiyatroları projesini, bir yanda üniversite ana bilim dalı ile, öte yanda statüsü oluşturulmuş, Yönetmeliği -herhaldeSayıştay'ea onaylanmış tiyatrosu ile hayata geçiren bu adamı sevmeme şansım zaten yoktu.

Bir şeyleri atlamış, kaçırmış olmalıyım. O genius adam, bir "Tek Adam" psikolojisine doğru, kaçınılmaz bir eğri çizmiş, Asyatik bir denklemin içersinde kendi hak edilmiş ihtişamına karşı bir hayranlık geliştirmiş. Yılmaz Büyükerşen, o çok sevdiğim adam, ölümsüzlüğün ardına düşmüş, Utnapiştin bilgisini bir hayli ıskalamış besbelli. Hal böyle olunca, yolda verilen zayiat tutulan yolun sonunda varılacak pınar karşısında ehemmiyetsiz bir hal almış. Âb-ı hayat uğruna yürek cesaretle karartılmış. Benim kalemim, Yılmaz Büyükerşen için güzel sözler yazmaya meyyaldir. Bu sıra çok durdum. Yazdım bozdum vazgeçtim. Söz, söyleyenin doğrusundan sapıp yeryüzü yaşamasına kulluk etmemelidir. Rejisörlük ve şairlik yapıyorum. Oyuncularımı, ekibimi çalışma içinde hep sevmişimdir. Kelimelerime düşkünlüğüm çokçadır. Ne var, oyuncuma da kelimeme de "iş"in içersinde kıyıcı olduğum haylidir. Yılmaz Büyükerşen, kendi projesini sabote etmeye yeltendiğinde, en fazla susabilirdim. Başta kardeşi, bir de isimsiz birileri

Denk düştü, Ruhi Su Gecesi yapmak üzere Eskişehir'e geldim. Gecemize büyük katkı sunduğunuzu da orada öğrendim. Üniversite'nin otelinde yer ayırtmıştım, sizin yarattığınız o muhteşem kampüsü severim. Belediye'nin Ruhi Su Gecesi'ne katkısını öğrenince, diğer arkadaşlarımla birlikte Konukevi'nde kalayım o zaman, dedim. Oteldeki yerimi iptal ettirttim. Nedir, biraderinizin yazılarını okuduktan sonra, bir endişedir aldı bendenizi; yedirdik içirdik filan der mi diye. İtina ederim böyle hallere, memur çocuğuyum ne olsa. Karalayıcı, kötüleyici bir üslûbu tercih eden yönetici, olsa olsa kurumuna zarar verir. Yener Büyükerşen'in Eskişehir projesine daha fazla zarar vermesini önlemenizi öneriyorum Hocam. Vicdana ters giden bir zaferin nihai yerini benden iyi bilirsiniz. Orantısız güç kullanmanın zararlarını olduğu kadar zaaflarını da iyi bildiğinizden kuşkum yok. Gündemdeki zırvalığı, yeni bir Yılmaz Büyükerşen projesiyle nihayete erdirmenizi diliyorum. Bu girizgâhın arkasını sıcak bir merhabayla getirmek istediğimi söylemeliyim. Bu minvalde ikinci bir yazıya asla talepkâr değilim çünkü. Olgun bir uzlaşma kültürü projesi, sizinle, sözgelişi Atilla Koç arasındaki belirgin ayrıma da işaret edecektir. Elbette bir bardak suda fırtına kopabilir. Ama şart mı; zannetmiyorum©


İşyeri Memmuniyeti Anketi

Yılmaz Büyükerşen Sessizliğini Bozdu Kardeşi Yener Büyükerşen'i Fahri Sanat Danışmanı olarak atadıktan sonra yaşanan olaylar karşısında suskunluğu tercih eden Başkan Büyükerşen "gerekirse bir kaç kişi daha tiyatrodan atılabilir" tehdidiyle suskunluğunu bozdu. Tiyatro'da açılmış soruşturmalar sonuçlandı ve: Özlem Akdoğan, Burcu Tutkun Oruç ve Deniz Erdem görev devir teslime gitmedikleri için disiplin kurulu kararı ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanununda yer alan 125/C-a bendi "Kasıtlı olarak; verilen emir ve görevleri tam ve zamanında yapmamak, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasları yerine getirmemek, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçleri korumamak, bakımım yapmamak, hor kullanmak" gerekçesiyle brüt aylıklarının 1/8 oranında aylıktan kesme cezası ile cezalandırıldılar.

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Fahri Sanat Danışmanı Yener Büyükerşen 'in göreve atandıktan sonra gerçekleştirdiği ve "işyeri Memnuniyeti Anketi" olarak tanımladığı anketi olduğu gibi yayımlıyoruz. Değerli sanatçı/oyuncu arkadaşlarım Hepinize MERHABA... 2005-2006 Tiyatro Sezonunun hepimize, sizlere ve tüm tiyatro severlere hayırlı olmasını ve başarılarla dolu geçmesini diliyorum. Aranıza yeni katılan arkadaşlarımızla çok çabuk kaynaşacağınıza inanıyorum. Kendilerine de hoş geldiniz diyorum. Değerli Arkadaşlar; Her birimiz yaşamın her alanında kendimize tarif ettiğimiz sorumlulukları yerine getirirken zaman zaman değişik nedenlerle güçten düşeriz. Duygularımız heyecanını yitirir, çevreye bakışımız değişir, yaptığımız iş öylesine yapılan bir iş haline gelir ve kolay yaşamın yolu aranır... İşte bu durumda yapılması gereken en etkili yöntem; korkusuzca kişiliğimizi keşfetmek, kendimizi dinlemek ve hem kendimizle, hem de işimizle ilgili soru sormaktır. Yaşamın kolay olmadığını bilmek hepimiz için faydalıdır. Özellikle bir takım içinde yer alan sanatçı/oyuncu iseniz işiniz bir kat daha zordur. Komedyen Louie Andersen "Kolay bir yaşamı olan bir sanatçının söyleyecek, benim ise duymak istediğim herhangi bir şeyi yoktur..." sözü son derece önemlidir. Sanatçı/oyuncu mücadelecidir, SPOT'ların üzerinde olduğunu bilir. Takım içinde uyumlu, toplum içinde önder ve örnektir... Sanatçı, ekip çalışmasının, iletişimin, karşılık tartışmanın, bilgi alışverişinin faydasını bilen kişidir. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında görev yapan siz değerli sanatçı/oyuncu arkadaşlarım; Yeni bir sezona girerken aşağıda belirtilen sorulan içtenlikle cevaplamanızı istiyorum. Ortak amacımız bu sorulara verilecek cevaplarla Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarını, yerel tiyatro çevresinden, ulusalörnek-başarılı-farklı bir çerçeve içine sokmaktır. Özetle Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, tiyatro alanında MARKA olmalıdır. Bu markayı yaratacak ise yalnızca sizlersiniz... Kritik noktaların belirlenmesi 1- Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın bugün geldiği yer ile ilgili düşünceleriniz? 2- Tiyatromuzun belirlenen bir VİZYON'u var mı? 3- Tiyatroda görev yapan sizin MİSYONUNUZ ne? 4- Tiyatromuzda Planlı bir çalışma var mı? Hedefler Belirlenmiş mi? Ne gibi saptamalar var? 5- Tiyatro da takım olmak son derece önemli, Eskişehir Büyüksehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında görev yapan sanatçılar takım mı? Siz takımda var mısınız? 6- Görev yaptığınız bu tiyatro da ne gibi eksiklikler var? Ne gibi iyileştirme/geliştirme imkanları görüyorsunuz? 7- Yapıcı önerileriniz var mı? Bunlar hangi ortamda/hangi şartlarda gerçekleşebilir. 8- Ne gibi kararların alınması gerekir? Neden? 9- Eskişehir Büyüksehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının ne gibi üst hedefleri olmalı ki Ulusal düzeyde sesini duyurabilsin? 10- Mevcut çalışma yöntemleri gerçekten en iyisi mi? Eksikler ne? 11- Yönetim-Sanatçı/Oyuncu ilişkileri hangi düzeyde? Sorunlar var mı? Neler? Nasıl düzeltilebilir? 12- Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında sanatçı/oyuncu Tiyatronun her kademesinde/bölümünde sıra ile görev yapmalıdır, görüşü doğru mudur? Ve siz hangi göreve şu an talip olursunuz? 13- Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında yaratıcılığı ortaya çıkaran BEYİN FIRTINASI çalışmaları yapılıyor ve yeni fikirler üretiliyor mu? Tüm takım bu çalışmalara katılıyor mu? 14- Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında fikirlerinizi serbestçe söyleyebileceğiniz bir ortam var mı? Tiyatronun her kapısı size açık mı? 15- Yıl içinde yapılması düşünülen aşağıda belirtilen kurs ve seminerler ilginizi çeker ve gönüllü olarak katılır mısınız? a) Yabancı Dil Kursu (İngilizce), b) Takım dili ve takım oluşturma, c) Etkili hatırlama teknikleri, d) Hızlı okuma ve anlama, e) Sözsüz iletişim, f) Halkla ilişkilerde yeni yaklaşımlar, g) Yönetimde başarı teknikleri vb.

pe cy

Şükrü Türen'in Suskunluğu Sürdü Genel Sanat Yönetmeni olarak atanan İ.B.B. Şehir Tiyatroları sanatçısı Şükrü Türen ise resmi atamasının henüz yapılmamış olması gerekçesiyle yaşanan olaylar karşısında suskunluğu tercih ettiğini, resmi atamasının yapıldığı gün gerekli açıklamaları yapacağını belirtti.

a

Basri Albayrak ise sanatçı temsilcisi toplantısında yönetim kurulu ile ilgili soru sorduğu için 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 125inci maddesinin A fıkrası ve E.B.B.Ş tiyatrosu Sanatçı Hizmet sözleşmesinin 56. Maddesinin l/C bendi gereğince "başkalarının görev alanlarına müdahale etmek" gerekçesiyle uyarma cezası ile cezalandırıldı.

Basına da Yansıdı Eskişehir'de yaşananlar genel basının da gündemine de düştü. Şehrin yerel gazetesi İki Eylül, haberi, Urağ'ın tiyatroda geçtiğimiz sezon yönettiği iki oyunla İsmet Küntay Ödülleri'nden En İyi Yönetmen ödülünü almasına da gönderme yaparak "İşte Ödülün Mükafatı" başlığıyla verirken, Murat Çelikkan Radikal 2'de yayımlanan "Devlet ile Belediye arasına sıkışan tiyatro" başlıklı yazısında: "Buda 'seçilmiş've 'demokrat' olduğuna inanılan bir yerel yöneticinin yönetim anlayışı. Akraba demokrasisi, ayak oyunları ve korunması gereken özerkliğe saldırı Türkiye hep böyle mi yönetilecek? " ifadesini kullandı. Urağ, İki Eylül Gazetesi'nin kendisiyle yaptığını söyleşide; "Hukuki yollardan hakkımı arayacağım. Aslında bu yaşananların basına yansımasını istemezdim. Ancak olayların boyutu beni de aşmış durumda. Şehir Tiyatroları 'na en ufak bir zarar gelmesini de istemem. Bu yönde de hiçbir açıklamada bulunmam. Şehir Tiyatroları Eskişehir'in nazar boncuğu idi. Şimdi ona nazar değdi. Öte yandan, şu an işsiz bir tiyatrocuyum ve iş arayacağım." diye konuştu. Evet, Eskişehir Tiyatrosu, tiyatromuzun nazar boncuğu idi, nazar mı değdi, Orhan Alkaya'nın dediği gibi "tek adam sendromuna" mı yenildi, bilinmez.

Değerli arkadaşlar, Yukarıdaki sorulara vereceğiniz cevaplar, objektif bir şekilde değerlendirilecek ve Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının daha etkin bir yapıya kavuşması için neler yapılması gerektiği ortaya konacaktır. Sevgilerimle Yener BÜYÜKERŞEN/Genel Sanat Danışmanı Not: Cevaplarınızın yazılı ve imzalı olarak 19/08/2005 akşamı kapalı zarf içinde tarafıma ulaştırılmasmı rica ederim.


Oyun Atölyesi'nde başarılı bir genç aktör

pe

cy a

Gökçer Genç

> Genco Demirer > gencodemirer@tiyatrodergisi.com.tr

Bazı oyunlarda baş oyun kişisini oynamasa da, yeteneğiyle ön plana çıkan; sesiyle, oyunculuğuyla akıllarda kalan genç oyuncular vardır. Onları tanıtmak ve teşvik etmek amacıyla dergimizde yeni bir bölüm başlatıyoruz. Söyleşilerimizin ilkini, Oyun Atölyesi'nin "Cimri" isimli oyununda dikkatleri üzerine toplayan Gökçer Genç ile yaptık. Geçtiğimiz yıl, Afife Tiyatro Ödülleri'nde "Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu " ödülünü alan Genç, tiyatro hakkındaki düşüncelerini, geleceğe ilişkin planlarını bizimle paylaştı. Nasıl başladın Tiyatroya? El aldığın birileri oldu mu? Tiyatroya lise yıllarında başladım. Liseyi Bursa Erkek Lisesi'nde okudum. Son sınıfta bir okul müsameresinde oynuyordum. O yıllarda Bursa Devlet Tiyatrosu'nda görev alan Celal Kadri Kınoğlu'nun yönlendirmesiyle, Bursa Devlet Tiyarosu'nda, ilk profesyonel oyunumu oynadım. (Resimli Osmanlı Tarihi- Turgut Özakman) Yine aynı dönemlerde, edebiyat öğretmenim ve ailemin desteğiyle, konservatuvar sınavlarına girmeye karar verdim. Böylelikle, İstanbul'a gelerek, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nın sınavlarını kazandım ve eğitimime başlamış oldum


Sence nedir? Öncelikle bu soruya şöyle cevap vermek istiyorum. Tiyatro kelimesini ilk duyduğumda, aklıma Peter Brook'un tiyatro tanımı geliyor. Şöyle ki; boş bir alandan biri geçer ve bir başkası da onu izlerse, tiyatro eylemi gerçekleşmiş olur. Aslında tiyatro sahne üzerinde yaptığımız değildir. Sahne üzerinde yaptığımız oynamaktır, oyundur. Zaten oyuncuyu da, seyirciden ayıran, çocukluğundaki saf halini sakınmadan gösterebilme yeteneğidir. Oyuncu, hiç sıkılmadan, sahnede çocuk olabilendir. Günümüz tiyatrosu ile ilgili bir eleştirin var mı? Son günlerde eleştiriler pek bir popüler ya hani... Bir tiyatro düşünün ki, repertuvarında iyi oyunların yer aldığı, rejinin oyundan seyirciye bakarak, söyleyecek bi şeylerinin olduğu, oyuncularının her provaya büyük istek ve keyifle geldikleri ve tiyatronun diğer unsurlarının birbiriyle bağlantılı, sorunsuz çalıştığı... Bu tiyatronun seyircisiz kalmasına imkan yoktur kanaatimce. Yalnızca, şunu unutmamak gerekir ki, günümüz seyircisini, televizyonunun karşısından kaldırıp, tiyatroya çekmek için, artık eskisinden biraz daha fazla gayret göstermek gerekiyor sanırım. Bence son zamanlarda tartışılan, tiyatrolara seyircinin gelmemesiyle ilgili sorunun da çözümü, az önce bahsettiğim konularla ilgilidir.

Oynadığın bir TV dizisi var. Biraz bahseder misin? Tiyatro ile dizi arasında oyunculuk açısından ne gibi farklılıklar var? Show TV de, pazartesi akşamları yayınlanan, "Ölümüne Sevdalar" adlı dizide rol alıyorum. Dizide, Hristo adında, aşık fakat aşkını saplantı haline getirmiş bir genci oynuyorum. Tiyatrodan farklı olarak dizi oyunculuğunda sizi izleyen kamera olduğu için, ekranda yüzünüzdeki en ufak bir hareketi bile fark edebilirsiniz. Dolayısıyla, kameraya verdiğiniz oyun, sade ve abartıdan uzak olmalıdır. Tercihin hangi yönde? Az önce de söylediğim gibi, içinde yer almaktan keyif aldığım her proje tercihim olabilir. Bu daha çok tiyatro olmakla birlikte, sinema ve televizyon içinde geçerlidir. Afife Tiyatro Ödülü aldın... Kendini ödülü aldığın anda nasıl hissettin? Bu ödülün sana katkıları oldu mu? Örneğin daha çok heveslenmek gibi... Geçtiğimiz sezon Oyun Atölyesi'nde oynanan "Cimri" adlı oyunda yer alarak 2005 Afife Tiyatro Ödülleri'nde, Komedi ya da Müzikal dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü aldım. Ödülü aldığım gece hayatımın en mutlu ve en gurur verici anlarını yaşadım. Mesleki yaşantımın henüz başında böyle büyük ve önemli bir ödüle layık görülmek, benim için çok heyecan verici, aynı zamanda da korkutucuydu. Ödülü, oylarıyla aldığım, ustalarımın ve hocalarımın, beni bu ödüle değer görmeleri, omzumdaki yükü daha da arttırdı. Bir oyuncunun yaşayacağı en büyük mutluluğu yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.

cy a

Türkiye'de tiyatro izleyicisi nasıl? Gerek bir sezon boyunca, Oyun Atölyesi'nde oynadığım oyundan, gerek Devlet Tiyatrosu'nda yer aldığım oyunlardan, ayrıca seyirci olarak gittiğim diğer tiyatrolarda karşılaştığım seyirci; araştıran, merak eden, seçerek ve isteyerek, oyun hakkında bilgilenmiş olarak gelen bir seyirci ki bu da Türk tiyatro izleyicisinin gayet bilinçli bir seyirci olduğunu düşündürüyor bana. Günümüzde gerçekten özel bir seyirci var. Çünkü bu kadar televizyon bağımlısı olan bir toplum içinde onlar ne yazık ki azınlıklar.

var. Bu da televizyonda her zaman kötü işler yapıldığı anlamına gelmiyor.

pe

İdolün var mı? Sen bir idol olmak ister misin? İdol kelimesi, bana doğrudan mükemmel olanı çağrıştırdığı için ve oyunculuk salt mükemmelliğin olmadığı bir meslek olduğu için bir idolüm yok.

İdollük doğru mu? Yoksa kahrolsun idoller mi? Fakat, sahnedeki deneyimlerine güvendiğim ve örnek aldığım ustalarım var. Bu ustaların, bazıları ile ne mutlu ki, aynı sahneyi paylaşma fırsatım oldu. Onlardan çok şey öğrendim Geleceğe dair planların neler? Kendi alanlarında iyi olan ustalarla birlikte, iyi prodüksiyonların içinde varolmak, mesleğimde daha çok deneyim kazanmak istiyorum. Geçen yıl başarılı bir oyunda yer almanın hazzını yaşadıktan sonra, gelecek yıllarda da böyle iyi tiyatro sezonları geçirmek istiyorum. Bununla birlikte, yakın gelecekte bir sinema filminde rol almak en büyük hayallerimden biri. Sence para mı, sanatsal kariyer mi? İçinde kendimi mutlu ve iyi hissettiğim her oyun, benim için kazanılmış kariyer demektir. Para ise, beni amaçlarıma kolayca ulaştıracak bir araç olabilir ancak. Günümüzde pek çok tiyatro sanatçısını TV dizilerinde de görüyoruz. Kimileri karşıyken kimileri bu durumu destekliyor. Senin görüşlerin neler? Ne yazık ki tiyatro sanatçıları mesleklerinden yeteri kadar para kazanamıyorlar. Bu şartlarda da televizyon dizileri bu boşluğu dolduracak bir alternatif oluyor. Televizyonda, iyi oyuncu kadrosu ile başarılı olmuş, gerçekten iyi projeler de


İzmir Devlet Tiyatro su'nda bir Necati Cumalı klasiği:

pe cy

a

Derya Gülü

> Sibel Almelek İşman

İzmir Devlet Tiyatrosu'nun yeni sezon oyunlarını, merak ve heyecanla beklemekteydik. Necati Cumalı'nın yazdığı, "Derya Gülü" adlı oyunla başladık. Güzel bir sene olması dileğiyle, izleyici koltuklarımıza keyifle kurulduk. Perde açıldığında, karşımıza küçük bir balıkçı kulübesi çıktı. Aslında bir odacıktan ibaret olan bu yuva, yaşlı bir balıkçı ile onun genç karısını ağırlıyor. Belli ki kasabadan biraz uzakta, kumsalın yalnızlığında, denizin hemen yanıbaşında, sessiz ve sakin bir yaşam bu. Göründüğü kadar huzurlu olmadığını sonradan anladık hep birlikte. Kulübenin hemen yanında, adını oyuna veren bir kayık duruyor: Derya Gülü. Yalnız "derya", bildiğimiz gibi yazılmıyor. R harfi ters yöne bakıyor, yani yüzünü sola dönmüş. Bilgisayarda göstermem olası değil, zihinlerinizde canlandırmalısınız. Bu küçük detay, kahramanlarımız hakkında ipucu veriyor tabii. Okuması yazması olmayan, balık avlayarak geçinen, kendi dünyalarında devinen insanlar... Erkeğin kasaba halkıyla daha çok ilişkisi var sanki. Her gece içmeye gittiği için, neşeyi rakı sofralarında aradığı için, tanıdıkları pek çok. Kadın ise, anladığımız kadarıyla, kelimenin tüm anlamlarıyla yalnız. Her gün kulübenin önündeki küçük tüpte bir tencere


yemek pişiriyor, balık yemlerini hazırlıyor. Geceleri de, eve sarhoş dönen kocasına bir kap yemek veriyor. Söylene söylene onu yatağına yatırıyor ve yalnız bir günü noktalıyor. On beş yaşındayken vardığı, kendisinden yaşça pek büyük olan bu adamdan nefret ettiğini söyleyebilir miyiz? "Gençliğini verdiği" bu adam karşısına çıktığı sıralarda, babasını henüz kaybetmiş fakir bir kızdı. Köyden bir delikanlıya vermişti gönlünü. Ama kaderine karşı gelemedi, yaşlı balıkçının karısı oldu. Bu görünürde dingin, ama içten içe sıkıntılarla kaynayan yaşam, yaşlı balıkçının yanına aldığı yardımcılarla canlanıyor. Üstelik bu genç adamlar, kulübenin hemen yanındaki kayığın içinde uzanıp uyuyorlar geceleri. Genç kadın onlara da yemek hazırlıyor. Kayıkla ufuklara açılmadıkları her an dokunma mesafesindeler birbirlerine. Nitekim, ruhsal ve bedensel bir temas kaçınılmaz oluyor. Biz, genç balıkçı Sinan'ı tanıyoruz. Ondan önce çalışıp da ayrılmayı seçen Dursun'un niye gittiği tam belli değil. Şüphelerimiz var sadece. Yaşlı balıkçı kıskanç bir adam. En azından karısı öyle düşünüyor. Ancak, görmüş geçirmiş de olsa, karısı ile Sinan arasındaki yakınlaşmayı fark edemiyor.

1986 yılında doğan "Derya Gülü", tazeliğini kaybetmeyecek bir oyun, çünkü yaşamın içinden geçiyor. Özellikle Ege kasabalarındaki insan manzaralarını yansıtan yazarın, doğal ve içten bir anlatımı var. Sevinç, öfke, kıskançlık, umut... İnsanca tüm duygular, sözlere kavuşmuş. Oyunu izlerken, zihnimde Cumalı'nın "Ay Büyürken Uyuyamam" adlı kitabında topladığı öyküler canlandı. Anadolu halkının cinsellik ve sevgi adına deneyimlediklerini anlatan satırlardaki sıcaklık ve samimiyet, sahnede karşımızdaydı yine. Yaşlı ve sarhoş balıkçı Zafer Önal, genç ve saf balıkçı Serdar Kamalıoğlu, huzursuz ve ateşli Meryem rolünde Gülay Toprak.. Yapmacıksız bir yorum katarak, oyunun içtenliği ile uyum sağladılar. Ancak, yaşlı olması gereken olgun balıkçı, öyle bir izlenim veriyor muydu? Aynı yaşlarda olduklarını tahmin ettiğim oyunculara baktığımızda, söylenmese kocasının Meryem'den yaşça çok daha büyük olduğunu ve dolayısıyla aralarında uyumsuzluk yaşandığını anlayabilir miydik? Gerçekten yaşlı bir oyuncu gerekirdi belki. Ya da daha beyaz bir saç, daha yorgun ve çökmüş bir yürüyüş...

cy

a

Sinan sırtında çantası ile çıkageldiğinde, kulübenin perdesini (kapısı yok) çekmemiş olan genç kadını giyinirken görüyor. Aralarındaki çekim, o andan sonra giderek güç kazanıyor. Birbirlerine hayatlarını anlatıyorlar. Okuma yazmayı bilen Sinan, kumların üzerinde elleriyle isimlerini yazıyor her ikisinin de: "Sinan, Meryem". Kayığınkini de unutmuyor: Derya Gülü. O, R'yi doğru yazmayı biliyor ama. Duygusal paylaşım, tutkuya ve bedensel açlığa bırakıyor kısa zamanda yerini. Meryem, "Kocamı öldür. Beni al." diyor. Daha önce kendi de denemiş. Ama adam "dokuz canlı", ölmüyor bir türlü.

ölümsüzleştirmiş. Kalemini edebiyatın her dalında oynatabilmesi, belki de renkli bir yaşam sürmesi ile ilişkili. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan yazar, çeşitli görevler üstlenmiş: Toprak Mahsülleri Ofisi, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü ve Türkiye'nin Paris Basın Ataşeliği'nde çalışmış. Urla'da avukatlık, İstanbul Radyosu'nda redaktörlük yapmış. Öyküleri, Saik Faik Hikaye Armağanı'nı (1957 ve 1977); şiirleri Türk Dili Kurumu Şiir Ödülü'nü (1969); "Dün Neredeydiniz" adlı oyunu Kültür Bakanlığı Tiyatro Ödülü'nü (1981); "Viran Dağlar" adlı romanı Orhan Kemal ve Yunus Nadi Roman Ödüllerini (1995) getirdi ona. Tiyatro Yazarları Derneği, on dokuz tane oyun yazan Cumalı'ya, Türk tiyatrosuna katkılarından dolayı "Onur Ödülü" verdi.

Gerilim tırmanıyor ve ikinci perdenin sonunda sanırım gerçekçi diyebileceğimiz bir noktaya doğru sürükleniyoruz. Güzel yazılmış ve hakkını vererek oynanmış bir oyunun tadıyla çıkabiliriz pembe Konak Sahnesi'nden. Ama önce bir iki not düşelim:

pe

Üretken bir yazarın zihninden dökülen sözleri dinledik. 1921 yılında Yunanistan'ın Florina kentinde doğan Necati Cumalı, 2001 yılında aramızdan ayrıldı. Ne mutlu ona ki, seksen yıllık yaşamını, şiir, öykü, roman ve oyunlarla

Candan Günay'ın tasarladığı dekor ve kostümler, doğru seçimlerin ürünüydü. Ancak, bir iki sahnede başımın döndüğünü itiraf etmeliyim. Derya ve sema önemlidir tabii ki balıkçıların yaşamında. Ancak, gökyüzünde fır dönen bulut görüntüleri, rahatsız edici olabiliyordu zaman zaman. Güzel havada hafif okşamalarla kıyıya vurur dalgalar. Fırtına çıktığında ise döver neredeyse kıyıları. Bu seslerin varlığı gerekliydi mutlaka, ama gürültüye dönüşmeden. Kaçırmak istemediğimiz sözler, pek çok sahnede boğuldu. Yönetmen Erkan Kocaçal ve ekibine "Kolay gelsin!" diyelim ve diğer yeni oyun "Yolcu"yu beklediğimizi belirtelim..©


> Yeni Oyunlar

AŞK VE ANLAYIŞ Tiyatro: DOT Yazan: Joe Penhall Çeviren: Ünsal Coşar Yöneten: Murat Daltaban Sahne Tasarımı: Barış Dinçel Müzik:Tolga Çebi Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan Oyuncular:Almıla Uluer, Erdal Beşikçioğlu, Murat Daltaban.

Tiyatro: Tiyatro Pera Yazan: Shakespeare Çeviren-Yöneten: Nesrin Kazankaya Sahne ve Giysi Tasarımı: Nilüfer Moayeri Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Oyuncular: Selçuk Uluergüven, Dağlar Uygur, Volkan Aktan, Erdinç Anaz, Aytunç Şabanlı, Münibe Millet, Zeynep Özden, Pınar Çelebi, Seda Kılıç, Nazmi Karaman, Zekiye Çelik, Okan Kayabaş. "Oyun Ephesus kentinde geçer. Syracusa ve Ephesus ticaret yüzünden birbirine düşman iki kent devlettir. Tüccar Egeon, Syracusalılara yasaklanan Ephesus kentine girdiği için tutuklanır. 24 saat içinde fidye tutarını ödeyemediği takdirde ölümle cezalandırılacaktır. Egeon, yıllar önce ailesiyle birlikte geçirdiği bir deniz kazası sonucunda karısını, ikiz oğulları Antipholus'lardan ve gene ikiz olan uşakları Dromio 'lardan birini yitirmiştir ve ölüp ölmediklerini bilmemektedir..."

pe cy

a

"Her ikisi de doktor olan Neal ve Rachel beraber yaşamaktadır. Tıp da okurken başlayan aşkları yıllarla birlikte zıtlıklar üzerine kurulu gergin bir ilişkiye dönüşmüştür. Rachel daha uçarı bir kişilik taşırken, Neal temkinli ve ölçülü bir adam olmuştur. Kişilik farklılıkları ile topallamaya başlayan ilişkileri, yoğun ve gergin hastane temposunda gitgide daha çok zarar görmeye başlar. Neal'in çok eski arkadaşı Richie bir gün çatkapı geliverir. Yapılmaması gereken her şeyi yapan biridir: Yalan söyler, uyuşturucu kullanır ve karısını döver."

YANLIŞLIKLAR KOMEDİSİ

PLAYBACK

Tiyatro: Ve Diğer Şeyler Topluluğu Yazan: Yeşim Özsoy Gülan-VeDST Oyuncuları Yöneten: Yeşim Özsoy Gülan Sahne ve Giysi Tasarımı: Başak Özdoğan Pirim Işık Tasarımı: Metin Çelebi Oyuncular: Mükhet Akaya, Yaman Ceri, Sanem Öge, Özlem Saraç, Batur Belirdi, Burcu Tekin, Yeşim Özsoy Gülan.

"Tiyatronun yeni oyunu playback kavramı üzerine oluşturulan kitsch bir şov niteliğinde. Kişisel politik hikayelerin oyuncular tarafından oluşturulup yazar tarafından tekrar yazıldığı müzikli bir oyun."

ANTIGONE

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Sophokles Çeviren: Güngör Dilmen Yöneten: Ayşe Emel Mesci Sahne Tasarımı: Murat Gülmez Giysi Tasarımı: Hale Eren Işık Tasarımı: Zeynel Işık Dans Düzeni: Ayşe Emel Mesci Oyuncular: Zeynep Yasa Çimenser, Mustafa Şekercioğlu, Nihat Hakan Güney, Edip Tümerkan, Haluk Cömert, Teoman Gülen, Erdinç Gülener, Tolga Çiftçi, Buğra Koçtepe, Emre Erçil, Hatice Altan Gençler, Eylül Aktürk, Mine Medya Haktanır, İclal Karaduman, Dilek Bozkurt. "İnsan yasası gün'ün yasasıdır, çünkü herkes tarafından bilinir, kabul edilir, kamusal, evrenseldir. Aileye değil siteye, yönetime, savaşa, o hükmeder ve bu yasa erkek tarafından yapılır. İnsan yasası erkeğin yasasıdır. Tanrısal yasa ise kadın'in yasasıdır. O gizlenir, erkek yasasının tezahür ettiği açık alana çıkmaz. O gece'ye aittir."


Yeni Oyunlar <

AĞAÇLAR AYAKTA ÖLÜR

OYUNLARLA YAŞAYANLAR

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Alejandro Casona Çeviren: Müşerref Hekimoğlu Yöneten: Tayfun Orhon Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner Giysi Tasarımı: Fatma Görgü Işık Tasarımı: Osman Uzgören Oyuncular: Ferahnur Günuğur, Tayfun Erarslan, İlhan Kantarcı, Umut Karadağ, Aysel Kara. "Önce yapraklar dökülmeye başlar. Kuru bir sis gelir sarar dalları. Sonra bir çatırtı olur gövdede. Bulutlanır ağaç kabukları. Yeşilliklerden öte bir yalnızlıktır. Yaşlı dallarda. Yılların ağacadır. Ölür, ama yalnız. • • Ama sessiz. • • Ama ayakta..."

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Oğuz Atay Yöneten: H. Cahit Öztüfekçi Sahne Tasarımı: Güven Öktem Giysi Tasarımı: Sevgi Türkay Işık Tasarımı: Şükrü Kırımoğlu Oyuncular: Cem Emüler, Mesude Yılmaz, Cahit Çağıran, Adnan Erbaş, Orkide Çivicioğlu, Gönül Döğüşçü, Haydar Gültepe, Kerem Coragil.

ZİNCİRE VURULMUŞ PROMETHEUS

ÇEVRECİ PRENS (Ç.O) Tiyatro: İ.B.B. Şehir Tiyatroları Yazan: Fikret Yaya Yöneten: Can Doğan Sahne Tasarımı: Emra Albayrak Şahin Giysi Tasarımı: Zuhal Soy Işık Tasarımı: Cengiz Özdemir Müzik: Hakan Elbir Koreograf!: Çiğdem Gürel Oyuncular: Güneş Han, Hüsnü Demiralay, Mert Turak, Oğuzboy Vedat Şahin, Esra Ede, Defne Gürmen, Serdar Orçin, Yeliz Gerçek, Emre Narcı, Aslı Aybars, Müge Çiçek, Nurseli Tırışkan.

cy a

Tiyatro: Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu Yazan: Aiskhylos Yöneten: Gökhan Avkıran, Sahne ve Giysi Tasarımı: Gizem Kadirler, Gökhan Avkıran Koreografi: Ahmet Avkıran Işık Tasarımını: Özgür Dokuyucu Oyuncular: Gökhan Avkıran, Hasibe Aygül Özgür, Erdal Gürcan, Safinaz Özgür, Seyfi Satmaz, Mehtap İş, Saadet Dokuyucu, Oksal Güracar, Bahadır Bulut, Seçil Taşmaz, Ömer Yavuzcan.

"Tanzimat'tan bu yana sürekli değişen politik ve toplumsal değerler karşısında tutunmaya çalışan Türk okur-yazarının kara güldürüsü. Eylemsizlikle geçmiş bir yaşamın getirdiği beceriksizlik ve gülünç olma korkusundan Atay sürükleyici bir oyun çıkarmış."

pe

Olayları önceden gören, önlemleri zamanında alan, zekayı, kurnazlığı kişiliğinde somutlaştırmayı bilen tanrı Prometheus'un uygar bir hayat için ne gerekliyse hepsini öğrenip, bunu başına gelecekleri bildiği halde insanlara sunmaktan çekinmeyişini, son olarak da insanlara ateşi armağan edişini ardından yeni başa geçen Tanrı Zeus tarafından kayalara zincirlenerek cezalandırılışını konu alır.

MÜSTEŞAR BEY Tiyatro: Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu Yazan: Refik Kordağ Yöneten: Engin Gürmen Sahne Tasarımı: Nilgün Gürkan - Ersin Satgan Giysi Tasarımı: Gönül Ülkü Işık Tasarımı: Bülent Balkanlı Oyuncular: Gönül Ülkü, Gazanfer Özcan, Engin Gürmen, Leyla Ermaya, Oktay Tosun, Mustafa Ersin Özben, Sinan Yıldırım, Merve Yıldırım, Bahar Karadeniz, Ebru Tekgündüz, Pınar Ardanıç, Fuat Akyol, Aylin Kılınçarslan. Çapkın bir adamın aşık olduğu bir kadınla aynı otelde kalabilmek için söylediği yalanlar yüzünden gülünç durumlar yaşadığı iki perdelik bir komedi.

Metal Ülkesinin Prensi bencil, kaba ve çevreye zarar veren bir gençtir. Kral, kraliçe ve öğretmenleri bu durum karşısında çaresizdir. Bir gün Yaprak Ülkesinin kralı, kraliçesi ve prensesi metal ülkesine ziyarete gelirler. Bu ziyaret prensin durumunu iyice ortaya çıkarır. Prensesin önerisiyle prense bir oyun oynamaya karar verirler...

BAHÇIVAN TAVŞAN (Ç.O)

Tiyatro: Pembe Kurbağa Yazan - Yöneten: Ali Nihat Yavşan Sahne ve Giysi Tasarım: Güneş Çakmakoğlu Müzik: Umut Kosman Ses-Işık: İsmail Özkan Oyuncular: Ali Nihat Yavşan, Ayşe Şahinbaş, Gülşah Çakmakoğlu. Yaşlı bir Bahçıvan ve özene bezene, uğraşa didine yaptığı bahçesi varmış. Bir güne bahçesi talan edilir... Bahçesinin halini gören yaşlı bahçıvan çok üzülür. Emeğe saygısı olmayan bu saygısızları yakalamak için bahçeye bir tuzak kurar.

SEVİMLİ DİNOZOR SİRKTE (Ç.O) Tiyatro: Tiyatro Alkış Yazan-Yöneten: Oktay Şenol Sahne Tasarımı: İ. Ümit Erzurumlu Giysi Tasarımı: Elvan Güleryüz Müzik: Oktay Şenol Işık Tasarımı: Oktay Erdoğan Oyuncular: Okay Şenol, Burcu Saraçoğlu, Evren Alganatay, Bülent Aksu, Tan Güneş, Parkan Özturan


> Yeni Oyunlar GEÇİT YOK Tiyatro: Kocaeli B.B Şehir Tiyatroları Yazan: Conor Mc Phearson Çeviren-Yöneten: Emre Koyuncuoğlu Sahne Tasarımı: Efter Tunç Giysi Tasarımı: Ebru Aklar Işık Tasarımı: Cafer Yiğiter Müzik: Çiğdem Borucu Oyuncular: Serhat Güzel, Nuri Karadeniz, Erdem Irmak, Volkan Yosunlu, Nurcan Tural. Dublin'li bir kadın, İrlanda'nın bir köyüne yerleşmek için ev satın alır. Emlakçısı da, şehir hayatını terk edip, bilmediği bir köye taşınmaya karar veren bu kadını, onu çevreyle tanıştırmak için köyün "pub"ına götürür. Ve orada, kadına satın aldığı ev hakkında, hikayeler anlatmaya başlarlar.. Hikayeler, hurafelere, hurafeler, gerçeklere dönüşür.

YANGIN YERİNDE ORKİDELER Tiyatro: Tiyatro Adanolu Yazan: Memet Baydur Yöneten: Gökhan Soylu Sahne ve Giysi Tasarımı: Hakan Dündar Işık Tasarımı: Enver Başar Oyuncular: Polat Bilgin, Arif Pişkin, Aylin Aydoğdu, Ümit Aydoğdu, Süleyman Karaahmet, Nazar Yerli. Hayatının yol ayrımına gelmiş bir adamın köprü altına gelmesiyle başlar oyun. Kendisiyle ve hayatıyla yaptığı son hesaplaşmanın son durağında Nuri ve Neriman'la karşılaşır. Bir kenara çekilmeyi seçmiş, samimi, güleryüzlü, hayata tutunmanın yolunu bu rıhtımda bulan insanlardır Nuri ile Neriman. Kısa süre de olsa kader birliği yaparlar...

AYMAZOĞLU İLE KUNDAKÇILAR

pe cy a

Tiyatro: Dostlar Tiyatrosu Yazan: Max Frisch'in Uyarlayan ve Yöneten: Genco Erkal Müzik: Tolga Çebi Sahne ve Giysi Tasarımı: Claude Leon Oyuncular: Genco Erkal, Meral Çetinkaya, Erdem Akakçe, Metin Coşkun, Tilbe Salim, Beyti Engin. "Günümüz Türkiye'sine ilginç göndermeler içeren siyasal güldürü"

BUZLAR ÇÖZÜLMEDEN

Tiyatro: Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu Yazan: Cevat Fehmi Başkut Yöneten: Abdullah Sürekli Sahne Tasarımı: Cenap Aydınoğlu Giysi Tasarımı: Mehtap İş Müzik: Burçin Karakurt, Işık Tasarımı: Özgür Dokuyucu Oyuncular: Abdullah Sürekli, Cenap Aydınoğlu, Mehmet Özgür, Hasibe Aygül Özgür, Recep Kamiloğlu, Seyfi Satmaz, Özlem Davutoğlu, Erdal Gürcan, Mustafa Ayhan, Metin Çelik, Durmuş Ali Emre, Cengiz Kaya, Selim Türkışık, Kenan Öğrünç, Seçkin Güner.

Oyun, 1960 ihtilalinden sonra yolları kardan kapanan bir Anadolu kasabasına gelen akıl hastanesinden kaçmış bir delinin, kasabalılarca kaymakam sanılmasını, ardından varolan sömürüye dayalı düzeni yıkan bir yönetim anlayışıyla kaymakamlığı sürdüren deli ve kasabalı arasında geçen olayların traji- komik bir biçimde anlatımını kapsıyor.

BURNUNU KAYBEDEN PALYAÇO (Ç.O) Tiyatro: Sivas Devlet Tiyatrosu Yazan: Nilbanu Engindeniz Yöneten: E. Erdinç Doğan Işık Tasarımı: Mehmet Kumru Oyuncular: Özgür Cengiz, Fırat Topkorur, Ümit Dikmen, Fatih Özyiğit.

KARAGÖZ SİHİRLİ KAVAK (Ç.O) Tiyatro: Pembe Kurbağa Giysi Tasarımı: Güneş Çakmakoğlu Müzik: Anonim Oyuncular: Ali Nihat Yavşan, Ayşe Şahinbaş, İsmail Özkan. Karagöz ile Hacivat bir ağaç yüzünden tartışırlar. Bu tartışmada Karagöz perdesiyle çocuklar arasındaki iletişim Zeliş ve İbiş karakterlerinin usta ile diyaloglarıyla neşelenir.


cy

pe a


KültürSanat / Gezi

Veni Vidi Baba Hristo'nun Rehberliğinde Selanik

pe cy

a

Genco Demirer

Balat'ın tanınmış Agora Meyhanesi'ni bilmeyen yoktur sanırım. Bir Rum ailenin üç kuşak boyunca işlettiği bu meyhane bugün kapalı, ancak Agora Meyhanesi'ni işleten Rum ailenin son ferdi olan Baba Hristo, 82 yaşına rağmen dimdik ayakta.

İşte meyhaneciler kralı Baba Hristo'nun rehberliğinde, meyhaneler şehri Selanik... Osmanlı'nın Yahudi metropolisi olan bu şehir Yunan, Roma, Türk ve Yahudi uygarlıklarının zengin mirasına sahip. Günümüzde demografik yapı olarak bu zenginliğini kaybetmiş olsa da (tıpkı İstanbul gibi), Selanik, geçmiş uygarlıkların arkeolojik

ve mimari zenginliklerine sahip çıkmış. Şehrin yerel otoritesi tüm tarihi binaları restore ettirmiş ve kültür merkezi, belediye sarayı vb. amaçlarla kullanıma açmış. Selanik sakinleri çalışmayı sevmeyen, az ile yetinmeyi bilen ama buna karşılık keyfine düşkün insanlar. Şehirde yeme-içme de son derece ucuz. Böyle olunca, devlet daireleri saat 14.00, özel dükkanlar da 16.00 dedin mi kapanıyor ve havanın kararmasıyla insanlar kendilerini sokağa atıyorlar.


KültürSanat / Gezi şükür. Yorulduk saatte dört oldu ellerimiz poşet dolu, Nişantaşı sakinleri gibiyiz, bir cafe barda dinlenme zamanı, Aristotales meydanında bir cafedeyiz, ki sonradan anlayacağız buranın gece aleminin merkez barlarından biri olacağını. Sakin sakin kahve içiyoruz, otel gitmek lazım el kol torba dolu. Hava kararınca otelden çıkıyoruz. Duş alırken "Asmalı Konak" dizsinin müziğini duymuştum, doğruymuş Türk kafile onu konuşuyor. Hristo önde bizler arkada civ civ 1er gibi slalom yapıyoruz masaların arasında. Millet çıkmış dışarı meyhaneler dolmuş taşmış kalabalık, çok kalabalık. Ayrı ayrı oturmak lazım tek sığabileceğiz masa yok. Bayan nüfus hala çok fazla "Sanırım bu meyhanedeki tek erkek masası bizimki beyler" diyorum, bakıyoruz etrafa çok şükür garsonda erkek. "Hacı" diyoruz geliyor. Gayet kararlı bir şekilde siparişi Türkçe veriyoruz ve doğru şeyler geliyor. Uzo çok güzel. Selanik gerçekten güzel. Güzel bir gece bir Selanik meyhanesinde yanımızda Baba Hristo ile bitmek üzere, Hristo yaşlı biri ya uykusu geldi gitmemiz gerekiyor. Babayı evini bırakıyoruz, otel otel çok yaşa yorulduk ya bugün yürü yürü.

Yabancı hissetmenizin mümkün olmadığı bir yer, bunu unutmayın. Çok sıcak esnaf, çok sıcak halk ve ciddi alemde gamsız bir atmosfer. Yaşıyoruz işte daha ne olsun.

a

"Sokağa atmak" teriminin tam anlamını orda görmek mümkün. Şehir İzmir'i çok andırıyor. Ve çoğunluğu Anadolu'dan gitmiş olmasından dolayı halk çok tanıdık isimler vermiş semtlerine; Yeni Mudanya, Yeni Balat gibi. Çok eski bir Türkçe konuşuyor yaşlılar. Gündüz yaşlıları parklarda tavla yada domino oynarken gece ise bir meyhanede demlenirken görmek mümkün. Uzo içmenin zevki demek ki kendi toprağında tadılırmış, onu anladık. Selanik'te şair arkadaşım Alpar Çeker'le turlarken. Gerçi Alper kesin ve kararlı bir şekilde bıraktığı için tadına bakmadı Uzo'nun ama Meyhane havasını sonuna kadar soludu, sağolsun. Çok sayıda meyhaneler sakağı var Selanik'te. Hepsi bin bir hikaye ile kavruluyor.

Yeni bir gün, Atatürk'ün evinin önündeyiz. Kardeş biz Türkiyeliyiz diyoruz ama ille de pasaport istiyorlar. Ya Yunanistan'a trenle geçtik bu kadar soruyla karşılaşmadık. Tek dostunuz bizdik hani? Baba Hristo ayarlıyor bir şeyler içeriye giriyoruz. Ev güzel ama orijinal hiç bir parça yok. Bahçesi daha güzel, en azından dönem mimarisine uygun. Hristo ile genel hayat üzerine konuşuyoruz. Adam çok özlemiş İstanbul'u. Niye olmuş bunlar acep. Neyse. Sonuç olarak Selanik'te bir hafta Türkiye'de bir tatilden daha ucuza gelebiliyor. Buna birde Türkiye'deki alem ve giyim giderlerini ekleyince inanın kara geçebiliyorsunuz. Biz geçemedik ama geçen vardır sanırım.

cy

Sabah sekizde başlıyor şehir yaşamaya, insanlar işlerine gidiyorlar, biz dolaşıyoruz. Çok çalışkan oldukları söylenemez ve bu yabancı olduğumuz bir durum değil. Ara vermeden saat ikiye kadar çalışıyorlar, ama kağıt üstünde, ikiden sonra öğle uykusu var memurlar için, özel iş yerleri ise on ile dört arası çalışıyor. Sonra hava kararana kadar sakin bir Selanik gözlemleniyor. Sakin sokaklar, iyi giyimli insanlar ve ciddi anlamda bayan nüfus fazlalığı.

pe

Biz güne başlamak için sabah sabah "Bir kenttin köklülüğünü Bit pazarından anlayabilirsiniz" tezini doğrularcasına bit pazarında alıyoruz soluğu. Baba Hristo bizi bırakıyor pazarın ortasına Alper koleksiyonu için nefis Osmanlı paraları buluyor, ben madalya koleksiyonumu zenginleştiriyorum. 1907 tarihli bir Avrupa dini tarikat madalyasını 10 Euro'ya alıyorum. Bit pazarının en güzel tarafı İngilizce konuşmak zorunda kalmadan amcalarla Türkçe anlaşabilmek. İyi parçalar bulduk velhasıl. İyi parçalar ayırttık bir daha gelirsek bol parayla gelelim diye diye. Öğlen yemeği adı "Sparta" olan bir Kayserili Rum amcanın dükkanında yiyoruz. Baba Hristo bunu ye bunu yeme diyor. Çok güzel kurufasulye var. Balık ta nefis. Sonra daha trendy yerlere gitmek geliyor içimizden, Berna'ya (Eşim olur kendileri) birşeyler almak lazım. Hristo baba "Simki" diye bir şeyler diyor. Gülsek mi? Ne diyor derken, dolaşın buralarda işte diyor. Trendy mekanlar pek çok, ama ZARA tanıdık geliyor bize, torbaları takip ediyoruz, artık gençlerin takıldığı mekanlardayız Türkçe hükmünü kaybetmiş artık. İki ZARA torbalı ablaya soruyoruz, "fazla eurolarımız var bunları bu dükkanda harcamak istiyoruz ama bacım bu dükkan nereyedür" diye. Kızlar bize "acele edin bu sokağın sonunda ama dörtte kapatırlar" diyor. Koşa koşa ZARA'ya gidiyoruz, evlilik insana her şeyi yaptırabilir onu anlıyoruz terlerken Tsimki Caddesinde. Ve ZARA'nın içindeyiz, aman aman "Alper tek erkek biziz farkkettin mi ve bırak o mini eteği sana yakışmaz" derken Berna'ma çok güzel şeyler alıyorum çünkü burada 250 YTL olan bir mont Selanik'te sadece 70 Euro. Sonra Caddenin karşısındaki erkek ı gidip oradan da ucuz ucuz şeyler alıyoruz. Paramız var kardeşim harcıyoruz çok


KültürSanat / Festival

8. Uluslararası Sinema - Tarih Buluşması

romanından uygulanan bir film. "Fateless" Macaristan'ın bu yıl ki Oscar adayı. "Shooting Dogs" 8. Sinema Tarih Film Festivali'nin "Avrupa Kültürünün Dışından" başlıklı bölümünde gösterilecek bir film. 2005 yılı yapımı olan Shooting Dogs'un yönetmeni Michael Coton Jones. Film, 1994 yılında Ruanda'da yaşanan Hutu kabilesinin Tutsileri hedef alan katliamını gerçek olaylara dayanarak anlatıyor. Benjamin Heisenberg'in yönetmenliğini yaptığı "Sleeper" Avusturya yapımı bir film. 2005 Cannes Film Festivali'nde seyircinin ilgisini çeken film, Aralık ayında Sinema Tarih izleyicisi ile buluşacak.

cy

a

8. Sinema Tarih Buluşması'nın film gösterimleri Alkazar Sinemaları ve Fransız Kültür Merkezi salonlarında yapılacak. (İletişim: 0212 244 52 51)

pe

TURSAK Vakfı'nın geleneksel olarak her yıl gerçekleştirdiği ulusal ve uluslararası platformda "düşünce ve felsefe" festivali olarak öne çıkan "Uluslararası Sinema ve Tarih Buluşması"mn sekizincisi "Avrupa Avrupa" ana teması ile 9 -16 Aralık tarihlerinde yapılıyor. Bu yıl ki festival, Avrupa Birliği'ne girme sürecinde, objektiflerini, Avrupa'nın kendini anlattığı filmlerine çeviriyor. Festival; Türkiye'den Avrupa'ya ve Avrupa'dan Türkiye'ye bakışların, farklı yönetmenlerin kameralarından görüntüleriyle aktarıldığı filmlerini altı ayrı bölüm başlığı altında programlıyor: Avrupa Avrupa, Avrupa Kültürünün Dışında, Hangi Avrupa?, Siyahlar Beyazlar ve Renkliler, Avrupa'nın Ayrıksı Filmleri ile Avrupa ve İnsan Hakları. Festival, "Avrupa Medeniyetlerinde Osmanlı Kültürü" olarak belirlenen alt temasında Osmanlı'nın, Avrupa kentlerinde bıraktığı kültür mirasının ve yaşam kültürünün belgesel filmlerini aktarmayı öngörüyor. Festival'in "Açılış Gecesi" 10 Aralık 2005 Cumartesi akşamı İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda yapılacak. Burhan Öcal ile İlhan Erşahin birlikte verecekleri bir konser ve Beyhan Murfy'nin dans gösterisinin yer alacağı açılış gecesinin teması "Avrupa'da Osmanlı Rüzgarı".

Buluşmanın İnsan Haklan Bölümü'nde 2005 yılı yapımı "All Souls" filmi gibi Avrupa'daki terörü irdeleyen yapımlar yer alacak. "All Souls" Hollandalı yönetmen ve köşe yazarı Theo Van Gogh'un 2 Kasım 2004 tarihinde Fas kökenli bir Hollanda vatandaşı tarafından öldürülmesinin ardından 17 yönetmenin çektiği 16 kısa filmden oluşuyor. Görüntü yönetmene Lajos Koltai'den 2005 yapımı "Fateless" ise Nobel ödüllü yazar İmre Kortesz'in aynı adlı


pe cy a


KültürSanat Günlüğü SERGİ

Artİstanbul 2005 Artlstanbul

2005

arasında Lütfi İstanbul

"Uluslararası Kırdar Kongre

2005 jürisi

gerçekleşecek

Çağdaş ve

tarafından

buluşmada;

resim,

Sergi

Sarayı,

seçilen

ulusal

heykel,

seramik,

ve karakalem çalışmaları sergilenecek. (0212 244

Sanat Buluşması" Rumeli ve

7-11

Aralık 2005

Salonu'nda

uluslararası

yapılacak.

galerilerin

video, fotoğraf,

Buluşmanın bu yılki teması

tarihleri Art

katılımıyla

enstolasyon, ise

gravür

"Kent ve Sanat".

7171)

KONSER

Tuluyhan Uğurlu Tuluyhan tekrar

Uğurlu,

Doğu Ekspresi isimli projesini Sirkeci Garı

seslendiriyor.

bilgisayar

efektleri,

Cumhuriyet'e,

çoğu

piyano,

siyah

kaval,

beyaz fotoğraflar

Cumhuriyet'ten günümüze

insan

3 Aralık 16.00'da gerçekleşecek.

ve tren

kısa

Tarihi Bekleme Salonu'nda vurmalı

45-34-24

enstrümanlar,

metinlerle

anlatılıyor.

Osmanlı'dan

Konserler

YTL-

1-2 Aralık

0216 556 98 00)

ünlü

müzikseverlerle turnesinin

ritim

buluşuyor.

Mısırlı

2005

sonbaharında

turne gerçekleştirecek.

Boban Markoviç Balkan

müziğinin

temsilcilerinden

güçlü Boban

Markoviç

2 Aralık

23.00'da

Babylon

Markoviç,

Balkan

Cuma sahnesinde. müzik

sahnesinin

beğenilen

isimlerinden

biri.

Markoviç:

1

Aralık

trompet,

vocal; trampet;

Eminovic:

korna;

Sasa

Nedzat

Zumberovic:

Jemcic:

Marko Markoviç:

baş

Perşembe

ilkbaharında

bu

kez yeni

(Bilet:

25

21.30'da

tamamladığı

Babylon'da

"The

bir performans

Search"

içeren

on

YTL-0216 556 98 00

KONSER

Extreme RockFestival Alman Perzonal

gruplar War,

Candlemass

Boban

Eminovic:

Dragoljub

Ahmet

Mısırlı Ahmet 2005

ardından

konserlik özel bir

KONSER

virtüözü

pe

Dünyaca

cy

Mısırlı Ahmet

Asmet

ve

(Biletler:

KONSER

adlı

bağlama,

a

20.30,

Konserlerde

Extreme

trompet;

Melek

trompetçi;

(Bilet: 25 YTL-0216 556 98 00)

ve

Finlandiyalı

başlıyor.

katılacağı

RockFestival,

Pazar günü

ve

İsveçli

Deathchain'in

tenor davul;

Destruction

15.00'da

Gösteri

Merkezi

4 Aralık Yeni 'nde

(Bilet: 22.50 YTL-

0216 556 98 00)


a

pe cy


KültürSanat Günlüğü KONSER

Büyük Boşluk Siemens

Sanat,

2005 yılının

Graf'ın

küratörlüğünü

Gülşah

Karanlık,

estetik

bir

sergisi

üstlendiği

Seda

strateji

son

Özen,

olarak

"Büyük Boşluk"a

sergide Arzu Baş

kullanarak,

Sergi 31 Aralık'a kadar açık.

ev

sanatçılar

Hassan

ve Alphan

Vardarlı

eserlerinde

sahipliği yapıyor. Al-Hakim, "boşluğu"

hayatımızdaki

boş

Marcus

Eda

Liman,

kavramsal ve

noktaları

gösteriyor.

(0212 270 52 32)

FESTİVAL

On8/30beş Film Festivali 12.00

başlayan

"Mondovino"

Mark Achbar), Figgis,

18.00

Jean-Luc

Kasım: Yeni

12.00 Melek

Gösteri

Minutes

Older:

Of Ads:

yansıması

olan

grup

Kovacs:

Churn,

yolu"

tarafından

anlamına

kuruldu.

10 Aralık

Kahon,

darbuka,

vokal,

bas;

churn;

Abbott, Mıke

Michael Radford,

(Jim Jarmusch,

Wim

"Reklam

Oburları"

2

(özel gösterim)

556

98

00)

gelen

Romano

ve

modern

Babylon'da.

keman;

Ando

Roman

Antal Kovacs:

Jozsef Balogh:

Robert Farkas: Akordeon,

Drom,

Vokal,

Drom'dan

müziğinin Vokal,

gitar;

Richard Farkas:

ayrılan

ortak gitar;

Antal

Zsigmond Rafael: Kontrbas.

(Bilet:

YTL-0216 556 98 00)

KONSER

Burhan Öçal Burhan

Öçal,

Ensemble Türk

Müziği'nin

To Die For

özgün projesine Konser Burhan

Perküsyon,

Vokal,

Demir -

Ud;

Klarnet;

Volkan

Keman;

Kaan

- Darbuka; Kanun.

ve

sanatçı

sesiyle

de

21

Aralık -

-

Şehirkahyasıoğlu Çeliksu

35-25-15

0216 556 98 00)

2005

önemli To

Die

For

Cuma

20.00'da

sahneye

çıkıyor.

yazında

Rock

sahne

Republic

alan

grup,

bu kez tek başına ve daha

Saz; Emre Gümüşlü

16 Aralık

Festivalinde

Savaş Zurnacı -

Mehmet

(Bilet:

Öçal

akımının

temsilcilerinden Bronx'ta

21.30'da

Babylon'da.

rock

Finlandiya'daki

saray

halk müziğini yansıtıyor, eşlik edecek.

Gothic

Klasik yanısıra,

dönemindeki

Çarşamba

KONSER

Oriental

projesinde

Osmanlı bu

Denis,

Trumpet"

15.00

(0216

Geleneksel

23.00'da

Kasım:

Chen Kaige, Aki Kaurismaki).

pe

Mate 25

"çingene

izlenebilir.

1

(Jennifer

(Bernardo Bertolucci, Claie

The

Werner Herzog,

The Best Of",

Merkezi'nde

Menzel,

kapsamında;

Corporation"

cy

dilinde

baba-oğul

Cello"

"Ten

Romano Drom bir

The

Older: Jırı

KONSER

Roman

"The

Szabo,

Victor Erice,

"Kings

Etkinlikler Haftası" 15.00

Istvan

21.00

Spıke Lee,

ve

Nossiter),

"Ten Minutes

Godard,

Volker Schlöndorff), Wenders,

"On8/30beş Film (Jonathan

a

26 Kasım'da

-

YTL-

uzun bir şarkı sevenlerinin

listesi ile karşısına

çıkacak. (Bilet:

22.50

YTL

0216 556 98 00)


a

pe cy


KültürSanat / Kitap Bartleby Ve Şürekası Enrique Vila-Matas Arzu Özköse arzu_ozkose@yahoo.com

"Yaşamı tanımadan önce yazıyordum, şimdi bildiğim için artık yazacak bir şeyim yok." Oscar Wilde

yaşamın anlamını

Nasıl başlamalı?... Tüm diğer sorunlar bir tarafa, bir yazarı en çok meşgul eden, aşılması en zor sorun olan bu soruya kayda değer bir cevap bulabilmesidir herhalde. Bu öylesine çıkışsız bir yol gibi durur ki bazen, yazma edimini durdurabileceği gibi hiç başlanmadan geriye de döndürebilir. Binlerce olası durum içerisinden sadece birini seçmek gibi bir zorunluluk karşısında kalan yazar kesinliğin keskin kılıcı karşısında ya dimdik duracak ya da vaz geçip hiç başlamamaya, hatta sonsuza kadar susmaya karar verebilecektir. İşte bir Bartleby sendromu böyle başlıyor...

Kahramanımızın, "Bir tek yapıt üretmemiş olmak onun yapıtının bir bölümünü oluşturur" savı ile günlüğüne aldığı Triesteli Bobi Bazlen, tüm dillerdeki tüm kitapları okumuş olduğunu söylediği bir retcidir: "Artık kitap yazılamayacağına inanıyorum. Bu yüzden kitap yazmıyorum. Hemen hemen tüm kitaplar, ciltlere dönüşene kadar şişirilen dipnotlardan başka bir şey değildirler. Bu nedenle ben de yalnızca dipnotlar yazıyorum." diyerek açıklar reddiyesini. Tüm dillerdeki tüm kitapları okuyabilmek nasıl mümkün olabilir bilinmez ama böyle bir durumun kişiyi sözün bittiği bir yere getirdiği eylemin ve gerçeğin kendisini gösterme fırsatını böylece bulabileceği düşünülebilir belki. Üstelik de okuduğunuz tüm o kitaplarda sözü edilen duygu ve düşüncelerin asıldığı bir vestiyerden başka bir şey değilsinizdir artık. Durumu en az Bobi Bazlen kadar ilginç olan Clement Cadou da kendisini işte böylesi bir ev mobilyası gibi hissettiği bir deneyim yaşadıktan sonra bir retçi olmuş ve hayatı boyunca mobilya resimleri yaptığı tablolar üreterek yaşamıştır. Üstelik " hepsi de aynı gizemli adı taşıyordu: Kendi Portrem." Kahramanımız günlüğünde ona ayırdığı bölümde " tüm yaşamı, bir zamanlar yazar olmak istediği düşüncesini unutmaktı" diyor Cadou için. Ünlü dilbilimci Saussure'un de değindiği üzere, sözel geleneğin ve günlük pratiğin gerisinde kalan hatta onu bir yorgan gibi örten yazı, bulunuşundan bu yana işlevi gereği hakim sınıfların kullanımı ve güdümünde olmuş, egemen ideolojinin temel araçlarından ve hegemonyanın meşruluğunun devamı için vazgeçilmez bir aygıt olmayı sürdürmüştür. Her ne kadar tarih içerisinde kullanım alanı genişlemiş, günümüzde hemen herkesin en temel gereksinimi haline gelmiş ise de yazının az önce sözünü ettiğimiz işlevi değişmiş değildir. Buradan bakınca edebi tutulmaya uğramış ret yazarlarının durumunu anlamak kolaylaşır. Varolan durumun karşısında ebedi bir suskunluğu tercih etmek ne denli işe yarar yine de tartışılır bir konu. Kahramanımızın buna bir önerisi var: "Temsil edilebilir bir bütünlüğün tüm hayalleri yitirildiğine göre, kendi temsil yöntemlerimizi yeniden keşfetmemiz gerekmektedir."

a

Barselona doğumlu yazar Enrique Vila-Matas'ın yayımlanmış yirmibir kitabı var ve Doğan Kitap tarafından dilimize çevrilen Bartleby ve Şürekası adlı bu yapıtı Barselona Şehri Edebiyat ödülüne layık görülmüş. Peki kimdir Bartleby? Herman Melville'in öykülerinden birinde çizdiği karakterden başkası değil; hayatı, pazar günleri de dahil bir büroda geçen, hiçbir yere gitmeyen, gazete bile okumayan, kimseyle konuşmayan, kimi kimsesi olup olmadığı belli olmayan bir katiptir Bartleby. Kimseyle konuşmadığı gibi, kendisiyle ilgili bir şeyler söylemesi istendiğinde "Yapmamayı yeğlerim" diye cevap verir.

gibi onun yapıtının içeriği de, bitmemiş metinler, taslaklar ve hiç yayımlamadığı kitapların planlarından oluşuyordu."

Yazarın hali budur da okurun hali pek mi farklıdır? Bu sorunun cevabı saatler sürecek bir sohbet için hoş bir konu olurdu. Ancak şu kadarını biliyoruz ki, günümüz koşullarında hakim düşüncenin ekonomik modellerini kriter alan başarı ve başarısızlık kavramları edebi alanda da geçerli kılınmıştır. Bu da okurun kitap seçme kriterini ister istemez belirleyen bir etken tabii. Yüzlerce kitap yayınlamış bir yazarın yeni kitabı içeriği ne olursa olsun hatta belki eşine evden çıkarken bıraktığı notlardan ibaret bir kitap olduğu bilinse de okur için ilk elden alınacaklar listesinin başındaki yerini tereddütsüz alacaktır. Bu yazar bir gün yüz karartıcı bir suç bile işlese onun bin yıllardır süregelen bir gelenekçe korunan itibarının sarsılmasının güç olacağı söylenebilir. Okurun durumu da pek parlak sayılmaz artık.

pe cy

Az önce sözünü ettiğimiz türden bir yazarlık durumuna Bartleby sendromu ismini veren ise, sırtındaki acı veren kamburu "yakınmaksızın" taşıyan, yakın akrabalarının tümünü yitirmiş ve korkunç bir büroda çalışan zavallı bir bekar olduğundan başka hakkında pek bir şey bilmediğimiz kahramanımızdır. Genç yaşta, aşkın olanaksızlığı üzerine bir kitap yazar, ancak anlatının ilerleyen satırlarında açıkladığı nedenlerle bir daha yazma girişiminde bulunmaz ve bir Bartleby'ye böylece dönüştüğünü söyler bize. "Ben de, bir süredir edebiyat alanında sık rastlanan Bartleby sendromunun izini sürüyorum, bir süredir bu hastalığı, çağdaş edebiyatın bu illetini araşmıyorum. Bazı yaratıcılar, güç beğenen bir edebi bilinci korumalarına rağmen- belki de kesinlikle bu yüzden- olumsuz bir itikinin sonucu ya da her şeye ilgilerini yitirmeleri nedeniyle asla yazamıyor; daha doğrusu bir ya da iki kitaptan sonra bu eyleme son veriyorlar; bir yapıta sonsuzca başladıktan sonra, bir gün aniden edebi açıdan sonsuza dek paralize oluyorlar."

Bartleby ve şürekasının izini sürme gerekçesini böylece aktardıktan sonra, çalışmasını bir günlük halinde sürdrümeye devam eder Enrique Vila-Matas'ın kahramanı. Edebiyat tarihinde çeşitli sebep ve durumlardan sonra bu sendroma tutulmuş çoğu da tanıdık hatırı sayılır sayıda Bartleby vakası olduğunu çalışmalarında ortaya koyar.

Sendromun ortaya çıkış nedenleri çok çeşitli, kimisi kendisine o güzel öyküleri fısıldayan Celerino Amcasının artık yaşamadığından yazamadığını söylerken bir diğeri de çok sevdiği karısının ölümü üzerine bir daha yazamaz hatta Nobel ödülünü aldıktan sonra haber aldığı bu ölüm sonrası ödülü yere fırlatıp kırar. Yazmanın ve edebiyatın olanaksızlığına karar vermiş yazarların izini sürerken Rimboud'dan, Kafka'ya, Hölderlin'den Bauodelaire'a ve daha bir çok ret y a z a r ı n ı n yazma, yazmama ve yazmanın yetersizliği ve nihayet gereksizliği üzerine düşünceleri sergilenir. "Franz Kafka, özellikle Günceler adlı yapıtında, edebi materyalin temel olanaksızlığına atıfta bulunmaktan kendini alamaz. Andre Gide, bir roman boyunca, asla yazamadığı bir kitabı yazmak amacıyla çırpınan bir karakter yarattı. Robert Musil, Niteliksiz Adam adlı kitabında, 'verimsiz yazar' düşüncesini yüceltti ve neredeyse bir efsaneye dönüştürdü. Valery'nin alter ego'su olan Mösyö Teste, yazmaya veda etmekle kalmadı, üstelik bütün kitaplığını da pencereden fırlatıp attı. Wittgenstein yalnızca iki kitap yayımladı...Kafka örneğinde olduğu

Binlerce sayfa yazmış ama bunu asla yayınlamayı düşünmemiş olan birini tanıyorum. Yanmadıkları sürece onları da okuyacak birileri mutlaka olacaktır. Bir dostum bir keresinde bir kitap yazıp bunu yayımlatmak kendini beğenmişliktir demişti. Belki de doğrudur; zira duygu ve düşüncelerinin başka insanları ilgilendirecek ve etkileyecek kadar özgün, yeniliklerle dolu ve farklı olduğu fikrine kapılmıştır bu kişi. Onun haklı olduğunu düşünenlerse yayıncılardır hiç kuşkusuz. Haklılığı metaya çevirebildikleri gibi rezil etme imkanına da sahiptirler. (Tabi bu konumuzun dışında, sohbete fena daldım galiba.) Yazarın günlüğe kaydettiği şu sözler o dostumun kendini beğenmişlikle ilgili tezini tersinden doğruluyor: "İnsanın yazmayı reddetmesinin bir nedeni de, kendisinin bir hiç olduğunu düşünmesidir." Herman Melville'in Bartleby karakterini kendisinde de gördüğü bu sendromdan dolayı yarattığını düşünen Kahraman (ya da yazar), akıcı anlatısı boyunca, insan neden yazar,neden okur, edebiyat ödülleri bir aldatmaca ve yanılgı mıdır, türünden sorulan hep yeniden sorgulattı bana. Yine hep kafa kurcalayan okur-yazar diyalektiğinde biçimlenen ve varolan ekonomik ve ideolojik kertelerde koşullandırılan bir yığın sorun: Edebiyatı tanıtma biçimleri ne derece okura gerçekliği sunuyor, gerçekle yüzleşen yazarın intihan ya da suskunluğu kaçınılmaz mıdır... Çok yazan yazarların, bir marka olup bilbordlarda boy göstermeleri edebiyatın ve yazın'ın hangi etiğinde ifade bulabilir? Dünyanın tüm okurları ve yazarları birleşin! Kelimelerden başka kaybedeceğiniz hiçbir şeyiniz yok. Kelimelerse zaten zincire vurulmuş...


a

pe cy


cy a

pe


cy

pe a


a

cy

pe


a

pe cy


cy a

pe


a

cy

pe


pe cy a

2005_160_9256  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you