Issuu on Google+


pe cy a


ve San. Ltd. Şti.: Muradiye

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri

Üstün Akmen, Mehmet Birkiye,

Müdürü: Mustafa Demirkanlı Yayın Kurulu:

Ayşe Fırıncıoğlu, Dikmen Gürün, Deresi Sok. No:47/6 Nihal Kuyumcu, Rengin Uz Beşiktaş - İstanbul

Orhan Alkaya, Mustafa

Kapak Tasarımı: Genco Demirer

Demirkanlı, Ahmet Levendoğlu,

Hukuk Danışmanı: Av. Levent

Ali Taygun.

Aral, Av. Arzu Bulut

Ankara Temsilcisi: Yalçın

Teknik Müdür: Erkut Arıburnu

Günaydın

Film Çıkış: Çağdaş Grafik

Yayın Koordinatörü: Duygu Atay Baskı: Mart Matbaası

Telefon: (0212) 259 21 24 Fax:(0212)259 34 98

Abonet Tel: (0212) 210 O 110 Fax:(0212)222 27 10

e-posta: abonet@abonet.net e-posta: tiyatroyap@e-kolay.net Abonet'den tek sayı için bile P. Çeki: Tiyatro Yapım 655 248 abone olabilirsiniz. Banka Hesap No: T İş Bankası, Yurtdışı Abone: 100 EURO

Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic.

Katkıda Bulunanlar:

Abonelik İçin:

Cihangir Şb. 197 245

EDİTÖRDEN /S. 5 HABERLER: /S. 6 HABER: Tiyatro... Tiyatro... Ödülleri /S. 8 ANISINA: Şükran Güngör

pe cy a

Güle Güle Şükran Güngör/S. 10 Şükran Güngör'ün Ardından... Düşünceler - Dikmen Gürün/S. 12 "Ben Hep Buradaydım" - Mehmet Birkiye/ S. 14

"Şükran Güngör de Yitti, Gitti, Ama Bitmedi" - Üstün Akmen/ S. 16 FOTOĞRAFLARIN DİLİ: Şükran Güngör/S. 18

TANITIM: İstanbul Şehir Tiyatrolarında Yeni Sezon/S. 22 TANITIM: İstanbul Devlet Tiyatrosu Avrupa'da /S. 24

İZDÜŞÜM: Tiyatroya İnsanca Bir Selam-Ahmef Levendoğlu /S. 26

SÖYLEŞİ: Nurhan Karadağ, Sadık Gürbüz, Haşmet Zeybek'le "Düğün ya da Davul" Rengin Uz/S. 28 TANITIM: İzmit Şehir Tiyatrosu İstanbul'da/S. 31

ELEŞTİRİ: Bonn Bienali'nde "Ay Tedirginliği" Ayşe Fırıncıoğlu/ S. 32

ELEŞTİRİ: İki Çizgi Arasında Yaşananlar: "Ermişler ya da Günahkârlar" Üstün Akmen/S. 34 DOSYA: İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda Neler Oldu? /S. 36 TANITIM: Zilli Zarife /S. 42 İZLENİM: Toronto'da "Forum Tiyatro"ya Doğru Bir Yolculuk Nihal Kuyumcu/S. 44 TANITIM: Bursa ve Ankara'da İki Festival/S. 46 TANITIM: Genç Osman /S. 49 KİTAP TANITIMI: S. 50 VAKİT GAZETESİ'NDE YAYIMLANMAYAN TEKZİP: Türkçe Cahili mi Dediniz? Orhan Alkaya/S. 52 KİTAP TANITIMI: 5.52 BU AY PERDE DİYEN OYUNLAR:/S.55


pe a

cy


-EDİTÖRDEN-

Demirkanlı Uzunca sayılabilecek bir aradan sonra tekrar sizlerleyiz. Ülkenin yaşadığı krize, Tiyatro... Tiyatro...'nun yıllara yayılmış özel krizi, bu ayrılığı yine zorunlu kılmıştı. Ancak, elinizdeki sayıdan başlayarak tekrar aylık periyoda döndük. Bundan böyle derginizle har ay buluşmaya devam edeceksiniz.

*** Sezon açılışının heyecanını yaşarken, Şükran Güngör'ün ölüm haberiyle sarsıldık. Dikmen Gürün, Mehmet Birkiye ve Üstün Akmen'in yazılarıyla Güngör'ü anarken, bu kez Şehir Tiyatroları sanatçısı Birsen Kaplangı'nın ölüm haberi ulaştı.

*** Geçtiğimiz sezonun sonunda Şehir Tiyatroları'ndaki Sanat Yönetmeni değişikliği kamuoyunda uzunca süre tartışıldı. Tiyatro... Tiyatro...'nun arşivsel önemini de dikkate alarak yaşananları ve tepkileri özetleme gereği

cy a

duyduk, bu gerekle beraber zaman zaman ödenekli kurumlarda yaşanan

yönetim tartışmalarına başka açılardan da bakma gereği kaçınılmaz oldu. Bu sayıda Yayın Kurulu üyeleri; Ahmet Levendoğlu, Orhan Alkaya ve Ali

Taygun kendi görüşlerini aktararak önümüzdeki sayılarda genişleyerek devam edecek tartışmayı başlattılar; "Siyasi erk ile tiyatro arasındaki ilişki nasıl olmalı?"

pe

Mustafa

***

Aboneliklerde yaşanan aksaklıklar, sürekli başımızı ağrıtan bir konu olagel­ miştir. Bir süredir faaliyet gösteren Abonet ile var olan ilişkimizi geliştirerek

abonelik sistemimizi daha sağlıklı bir biçimde geliştiriyoruz. Tiyatro... Tiyatro...'ya abone olmak artık çok kolay ve sağlıklı bir biçim aldı. Başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere birçok kentte faaliyet gösteren

Abonet'e

bir

telefon

[(0212)

210

0

110]

veya

mail

ile

[abonet@abonet.net] abone olunabileceği gibi, aboneliğinizi yıllık olarak yapmak zorunda da değilsiniz. İster tek sayı, ister ömür boyu abone ola­ bilirsiniz. Abone ücretini ise dergiyi teslim aldıktan sonra -ki imza karşılığı adresinize teslim edilecek- nakit veya kredi kartı ile ödemeniz mümkün.

*** Tiyatro... Tiyatro...'nun tekrar zorunlu aralar vermeden çok daha uzun yıllar sizlerle olacağını biliyor, daha kapsamlı sayılarda buluşmak üzere, tüm tiyatrolarımıza, tiyatrocularımıza ve tiyatroseverlere iyi sezonlar diler-


Haberler.

15 ocak 2000 tarihinde gözaltına alınıp, ar­ dından tutuklanarak cezaevine konan I. Rah­ mi Dilligil ve arkadaşlarının yargılanmalarına Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam edildi. Aynı suçtan dolayı İstanbul Devlet Gü­ venlik Mahkemesi görevsizlik kararı verdi, DGM Savcısı'nın itirazının Yargıtay'da bugün­ lerde sonuçlanması bekleniyor. Yargıtay'ın DGM'nin görevsizlik kararını bozması halinde İstanbul DGM'de yargılanmalarına da devam edilecek.

pe

Van Devlet Tiyatrosu Sezonu Hakkari'de Açıyor

"Hoşgeldin Bebek" Altın Portakal Film Festivali'nde

(Hoş Geldin Bebek, Onlar Ümidin Düşmanı­ dır, Teslim Olmamakta Bütün Mesele, Ben İçeri Düştüğümden Beri, Yaşamak Şakaya Gelmez, Hasret, Af, Angina Pektoris, Karlı Kayın Ormanında, Davet, Vatan Haini, Akrep Gibisin...) oluşan oyun 4 Ekim 2002 günü An­ talya Altın Portakal Film Festivali kapsamında sergilendikten sonra, 6 Ekim'den başlayarak büyük bir turneye çıkacak ve "Hoş Geldin Be­ bek" şu illerde sergilenecek: 6 Ekim: Adıya­ man, 7 Ekim: Diyarbakır, 8 Ekim: Batman, 9 Ekim: Mardin, 10 Ekim: Urfa, 11 Ekim: G.Antep, 12 Ekim: K.Maraş, 13 Ekim: Antakya, 14 Ekim: İskenderun, 15 Ekim: Adana, 16 Ekim: Tarsus, 17 Ekim: Ürgüp, 18 Ekim: Kayseri, 19 Ekim: Malatya, 20 Ekim: Elazığ, 21 Ekim: Er­ zincan, 22 Ekim: Sivas, 23 Ekim: Tokat, 24 Ekim: Amasya, 25 Ekim: Samsun, 6 Ekim: Or­ du, 27 Ekim: Giresun, 28 Ekim: Trabzon, 29 Ekim: Artvin, 30 Ekim: Kars, 31 Ekim: Ağrı, 1 Kasım: Van... Bizim Tiyatro'nun 2002-2003 dönemindeki yeni oyunu, 1994 yılında AİDS'ten ölen sah­ ne tasarımcısı, ressam ve yönetmen Derek Jarman'ın yaşam öyküsünden yola çıkarak Zafer Diper'in oyunlaştırıp yönettiği "Mavileş­ me" ise 2002 Aralık ayında gösterime girecek.

cy

Bursa Devlet Tiyatrosu'ndaki yolsuzluk iddi­ aları üzerine yargılanmalarının yanı sıra Kül­ tür Bakanlığı müfettişlerince yürütülen soruş­ turma yaklaşık bir yıl önce sona ermiş, I. Ramhi Dilligil, Emin Gümüşkaya ve Hasan Acar'ın zimmet suçu sabit görülmüş ve me­ muriyetten çıkarılmaları talep edilmişti. An­ cak, Kültür Eski Bakanı Istemihan Talay, yak­ laşık bir yıl boyunca Yüksek Disiplin Kurulu'na sevk etmediği için karar verilememişti. Talay'ın görevinden ayrılmasından sonra topla­ nan Yüksek Disiplin Kurulu kararıyla I. Rahmi Dilligil, Emin Gümüşkaya ve Hasan Acar me­ muriyetten ihraç edildiler.

27 milyar lira alabildik. Bakanlığın bütçesinin de kısıtlı olduğunu biliyoruz; ama ne var ki her sanat sezonunu borçlu olarak bitiriyoruz. Bakanlık özel tiyatrolara destek sağlarken sa­ lonu olan ve olmayan tiyatrolar olarak ayrım yapmalı." Sadece Mekân giderleri yıllık 15 milyar lira olan Oluşum Tiyatro ise Amatör tiyatrolara ayrılan paydan 2.5 milyar lira des­ tek aldı. Değerlendirme Kurulu, Kültür Bakan­ lığı Müsteşarı Fikret Üçcan, Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı O. Niyazi Çakmak, Güzel Sanatlar Genel Müdürü Yaşar Doruk, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin, Ulusla­ rarası Tiyatro Enstitüsü Başkanı Refik Erduran, Tiyatro Oyuncuları Derneği Başkanı Gök­ sel Kortay ve Özel Tiyatro Yapımcıları Derne­ ği Başkanı Hadi Çaman'dan oluştu. Kültür Ba­ kanlığı, "tiyatro sanatının yaygınlaşıp sevilme­ sini sağlamak, yerli oyun yazarlarını teşvik et­ mek, oynanan oyunların kalitesini yükselt­ mek" amacıyla 1982 yılından bu yana özel ti­ yatroların projelerine devlet desteği veriyor.

a

İ. Rahmi Dilligil Memuriyetten Çıkartıldı

Van Devlet Tiyatrosu sahnesi tadilatta olduğu için provalarını Ankara'da gerçekleştir. Ekim sonunda açılması planlanan salon beklenme­ den, Van Devlet Tiyatrosu sezonu Hakkari'de açıyor, ardından İğdır'da oyunlarını sergiledik­ ten sonra Kasım başında kendi salonunda gösterilerine devam edecek.

Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Belli Oldu Kültür Bakanlığı'nın özel tiyatrolara destek olarak ayıracağını açıkladığı 550 milyar lira tartışma yarattı. Bu paranın 70 tiyatroya pay­ laştırdığını belirten özel tiyatrolar, desteğin yetersiz kalacağını savunuyor. Bakanlık bu yıl 36 profesyonel tiyatroya 475 milyar 500 mil­ yon lira, 13 amatör tiyatroya 32 milyar 500 milyon lira, 6 çocuk oyununa 39 milyar lira ve 3 geleneksel tiyatroya da 3 milyar lira devlet desteği sağladı. 27 milyar lira alan Ankara Sanat Tiyatrosu'nda ise şu görüşler dile getirildi: "1 yıllık gi­ derimiz 180 milyar lira. Bakanlığın karşısına 100 milyar lira istemiyle çıktık, ancak sadece

Bizim Tiyatro, 2001-2002 döneminde, çeşitli yasaklamalara uğrayan (ve de çeşitli davaları süren) "Ölüm Uykudaydı" ile 100.Doğum Yılı'nda, Nâzım Hikmetin yapıtlarından Zafer Diper'in kurgulayıp-yönettiği ve Melike Demirağ'ın şarkılarıyla ilk kez tiyatro sahnesinde yer aldığı "Hoş Geldin Bebek" adlı müzikli oyunu sergilemiştir. Mayıs ayında Avrupa tur­ nesini tamamladıktan sonra yeni dönemde de özellikle turneler biçiminde sürecek olan "Hoş Geldin Bebek"; tarihsel süreç İçinde-Ulusal Bağımsızlık Savaşı'ndan geçerek (İnsan Manzaraları), öteki ülkelerin antiemperyalist savaşımları ve dünyada tırmanışa geçen fa­ şizm (Taranta Babu), İkinci Dünya Savaşı (Atlantiğin Dibindekiler, Fakir Bir Şimal Kilisesin­ de Şeytan ile Rahibin Macerası) ve insanlığı sarsan nükleer tehlike (Kız Çocuğu) ve olayla­ rın içinde bir bireyin mapushane yaşamınıtepkilerini, direncini, aşklarını, umudunu, inancını yansıtan şiirlerden ve bestelerden

TEB Ödülü, Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer'in Tiyatro Eleştirmenler Birliği'nin (TEB) "2001-2002 Tiyatro Sezonu" ödüllerinin sa­ hipleri belirlendi. TEB'in İstanbul ve sorumlu olduğu bölgeler değerlendirmesinde ödülün sahibi Zuhal Ol­ cay ve Haluk Bilginer'in "Oyun Atölyesi" ol­ du. Olcay ve Bilginer'e ödül, geçtiğimiz sezon tümüyle kendi kaynaklarını ve özverilerini kul­ lanarak, İstanbul'a yeni bir tiyatro salonu ka­ zandırmaları dolayısıyla verildi. TEB'in Ankara ve sorumlu olduğu bölgelerin değerlendiril­ mesinde ise, Jaroslav Hasek'in yazdığı ve Ayşenil Şamlıoğlu'nun yönetmenliğini yaptığı, Antalya Devlet Tiyatrosu yapımı "Aslan Asker Şvayk" oyunundaki başarılı oyunculuğu nedeniyle Ali Meriç'e ödül verileceği belirlen­ di.


-Haberler Terakki Vakfı'nın Önerisi; "Oyunculukta Cins Ayrımı Olmaz" Terakki Vakfı Tiyatro festivali Jüri'si tiyatro ödülleri için bir öneri getirerek, tartışmaya aç­ mak istiyor. Jüri'nin bu önerisiyle ilgili görüşlere katkı gelirse önümüzdeki sayılarda yer vereceğiz. 1) Biz, aşağıda isim ve pozisyonları yazılı Te­ rakki Vakfı Tiyatro Festivali Jüri Üyeleri Festi­ valimizin bu 7. yılında "En İyi Kadın Oyuncu" ve "En İyi Erkek Oyuncu" ödüllerini son defa dağıtmaya; gelecek yıldan itibaren, bunlar yerine "En İyi Oyuncu" ödüllerini koymaya ka­ rar verdik. 2) Ayrıca aşağıdaki gerekçeler yüzünden bu davranışı ülkemizdeki ve tüm dünyadaki ti­ yatro ve sinema gibi akt sanatı yarışmalarına önermeyi de karar altına aldık. 3) Gerekçelerimiz şunlardır:

Kadın erkek eşitliği, bizde, Batılı ülkelerden önce yasallaşmış ve gerçekleşmiştir. Bunun sonucu, savaş pilotluğu, radyo spikerliği, mü­ hendislik, ağır ceza hakimliği, hekimlik gibi pek çok meslek, Batılı toplumlardan daha önce toplumumuz kadınlarınca kazanılırken, kendi adına bankada hesap açmak, seçimler­ de oy vermek gibi kişisel haklar bile Batılı ka­ dınlarca çok sonra elde edilebilmiştir. Görülüyor ki, toplumumuzun eksikliklerini gi­ dermek amacıyla başka toplumlardan kültü­ rel değerler aktarırken, dikkatsizlikle bazen onların daha geri oldukları hususları da ala­ bilmekteyiz.

cy a

a) Akt sanatında cins ayırımı yapmak için ge­ çerli bir neden yoktur.

İlginçtir ki, bir çok alandaki ilerlemelerine karşın, Batı toplumları, cinsiyet ayırımcılığının izlerini hala dillerinde taşımakta ve hiç farkın­ da bile olmadan bunu gelecek nesillere ve hatta Batının kültürel gelişmişliğinden esinle­ nen bizim gibi ülkelere bile aktarmaktadırlar. Oysa Türkçe'de, Hint-Avrupa ve Semitik dille­ re özgü cinsiyet ayrımı yoktur ve bu, kuşku­ suz, tarihsel kökenimizdeki farklı bir sosyal yapıya işaret etmektedir. O nedenlerdir ki, Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk devrimlerinin ışığında çok kısa bir sürede kadının toplum­ daki konumuyla ilgili büyük aşamalar göster­ miş ve gururla söyleyelim: bir çok açıdan Batı ülkelerini geride bırakmıştır.

4) Bu nedenlerle biz, Terakki Vakfı Tiyatro Festivali jürisi, öncelikle ülkemizin ve de tüm dünyanın aydınlarına sesleniyor ve şöyle di­ yoruz: Nasıl ki, yaşamda ırk ve cins ayırımı ol­ maz ise, yaşamın yansıması olan oyunculuk sanatında da "KADIN YA DA ERKEK OYUN­ CU YOKTUR, OYUNCU VARDIR !". Deniz GÖKÇER (D.T Oyuncusu)

pe

b) Spor disiplinleri gibi bedensel farklılık zor­ lamaları olmadığı için, kültür ve sanat dalları arasında zaten sadece akt sanatında yanlış yere bu ayırım yapılmaktadır. Bu yanlışın ne­ deni, bizce, akt sanatının doğrudan yaşamı yansıtmasıdır. Ve ne yazık ki, çok eski karan­ lık çağların cinsel ayırımcılık üzerine kurulu düzeninin kalıntısı olan alışkanlıklar, bugün hala toplum yaşamında bilerek ya da bilinç­ sizce sürdürülegelmektedir.

Serpil TAMUR (D. T. Oyuncusu-Rejisör) Simay KÜÇÜK (D. T. Oyuncusu) Serpil TEZCAN (D.T. Dek. ve Kos Kreatörü) Şehnaz PAK (Tiyatro Eleştirmeni-Gazeteci) Hami ÇAĞDAŞ (Tiyatro Eleştirmeni-Gazeteci) Eşref DENİZHAN (Terakki V. Gn. Kurul Üyesi) Orhan KURTULDU (D.T. Oyuncusu)

Birsen Kaplangı'yı Yitirdik İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrola­ rı sanatçılarından Birsen Kaplangı, 64 yaşında Bodrum'da yaşamını yitirdi. Kaplangı, 30 Eylülü'de Bodrum'da geçirdiği beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti. Eski tuluat sanatçılarından Mahir Bey'in kızı . olan Birsen Kaplangı, Atatürk Kız Lisesi'ni bi­ tirdikten sonra konservatuvarda bale ve tiyat­ ro eğitimi aldı. 1950 yılında İstanbul Büyükşe­ hir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının çocuk bölü­ müne katılan sanatçı, Ferih Egemen'den son­ ra Muhsin Ertuğrul, Vasfi Rıza Zobu, Max , Meinecke ve Haldun Dormen gibi ustalarla çalıştı. Kaplangı, "Kibarlık Budalası" ve "Sersem Koca­ nın Kurnaz Karısı" oyunlarındaki rolleriyle ko­ medi dalında "Avni Dilligil En İyi Kadın Oyun­ cu" ödülüne layık görüldü. "Lüküs Hayafın da aralarında bulunduğu 100'e yakın oyunda rol alan Kaplangı, son olarak "Ünlü Tiyatro Şarkıları"nda rol üstlen­ mişti. Radyo tiyatrosunda da çalışan ve uzun yıllar dublaj çalışmaları yapan sanatçı, sinemada Ayşecik ve Ömercik'i seslendirmişti.

Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne Abone Olmak Artık Çok Kolay 0212. 210 0 110 nolu telefonu arayın veya abonet@abonet.net adresine yazın Abonet sizi arayacak ve hemen abone yapacak. Yıllık abone ücreti ödemeyeceksiniz, T iyatro... Tiyatro... adresinize imzalı olarak teslim edilecek, teslimden sonra ister nakit, isterseniz kredi kartı ile ödeme yapacaksınız. aboneliğiniz isterseniz 1 aylık, isterseniz ömür boyu devam edecek.

Abonelik Artık Çok Kolay.


TİYATRO

ÖDÜLLERİ

TİYATRO... TİYATRO... ÖDÜLLERİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, 2000-2001 sezonunda birincisini vermeyi planladığı "Tiyatro... Tiyatro... Ödülleri"'ni, ülkenin yaşadığı genel kriz ile Tiyatro... Tiyatro... 'nun özel krizi birleşince hayata geçirememişti. Bu yıldan başlayarak ödüllerde açıklık getireceğine inandığımız ödüller

pe cy a

için tüm eleştirmenlerimizin ilgisini bekliyor, iki yıl önceki çağrımızı aynen yayımlıyoruz. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, kendi adını taşıyacak ve 20022003 dönemi sonunda birincisi verilecek olan tiyatro ödüllerini oluşturuyor. Tiyatro ortamımızda, ödüllere yönelik çeşitli doğrultularda sürdürülegelen tartışmalara koşut olarak ödüllerin varlığı da, varlığının değeri de sorgulanmakta. Giderek sayısal fazlalıktan, ödül "enflasyonundan" söz edildiği de oluyor. Gerçekte de, büyüklüküçüklü, çok kategorili -az ya da tek kategorili, sürekliliği belirli- sürekliliği belirsiz tiyatro ödüllerinin tümü bir arada düşünülürse, 10'u aşkın sayıda ödül çıkıyor karşımıza, ki bu da "fazlalık" görüşüne güç kazandırıyor. Öyleyse Niçin Bir Ödül Daha? Nedenini, ayrıntılı biçimde açıklama gereği duyuyoruz: Köklü kültürlerin ödül/ödüllendirme etiğinin temelini oluşturan, ancak kendi tiyatro ödüllerimiz gerçeğinde hiç gözetilmemiş olan ölçütten başlayarak, konunun geneline uzanalım. "Değerlendirici" konumdaki

kişinin, aynı alanda "icracı" konumda olması, ilkesel açıdan yanlıştır. Başka deyişle, bir yandan bir işi "yaparken", öte yandan "çitin öbür tarafına atlayarak", yapılan işe değer biçmeye soyunmak, ahlaksal bir sakatlığa yol açar. Söz konusu durumdaki sakatlığın nedeni açıksa da, biz buradan yine de belirtelim. Değerlendiren durumdaki kişi, aynı zamanda "yapanlar/icracılar" havuzunda yer alıyorsa, o kişinin "yansızlığı", daha işin başında, en iyimser tanımla "kuşku götürür" olur. Bu bakışla, son beş yılın ödüllerimiz genelini -seçici kurul oluşumları açısındanşöyle bir tararsak, görünüm şu olacaktır: Çeşitli seçici kurullarda yer alanlar arasında; oyuncular, yönetmenler, sanat yönetmenleri, tiyatro yönetim kurulu üyeleri, dramaturglar, oyun yazarları, oyun çevirmenleri yer almıştır, almaktadır. Bunların tümü, sözü edilen havuzun içinde kulaç atan kişilerdir. Yani, ortaya koydukları ürünlerle

ödüller için (ya kendileri olarak ya da ürünlerini/çalışmalarını sahneleyen tiyatrolar uzantısıyla) potansiyel ödül adayı durumundadırlar. Dolayısıyla "taraftırlar. Bu nedenle, çitin öte yanına da geçip, "seçen" konumunda da bulunmaları doğru değildir. Bulundukları sürece, ödülün en önemli gerekliliği olan "yansızlık" ilkesi baştan çiğnenmiş olur. Bu böyle olunca ödüller, sahip olmaları gereken saygınlık niteliğine erişemezler. Bunun doğal sonucu olarak da, tiyatro sanatçısı için hem itici güç olması, hem "manevi değer" taşıması gereken ödül, değersizleşir... Değerlerin değersizleşmesi de, sanat evreninde yaşanabilecek en amansız yozluk, en büyük talihsizliktir. Türkiye'de tiyatro ödüllerinin yakın geçmişinde, çok ciddi yozlaşmalar yaşanmış, çok sayıda tiyatro sanatçısının kimi ödüllere karşı toplu tepki koymaları; ödülü geri çevirmeleri, eskiden alınmışları geri vermeleri gibi durumlar yaşanmıştır. Tiyatro... Tiyatro... bu olumsuzlukları yeniden gündeme getirerek ya da belirli ödüllerin işleyişini hedef alarak yeni polemiklere,


Öz olarak benimsediğimizi belirttiğimiz bu modeli "bire bir" uygulama yoluna gitmiyoruz. Bir yıl içinde 100'e yaklaşan sayıda oyun izlemiş ve eleştirmiş 20-25 eleştirmenimiz olmadığından, zaten gidemeyiz. Plays & Players modelinden yola çıkılıp "koşullarımıza uyarlamalarla" biçimlenen kendi modelimizi aşağıdaki belirlemelerle tanıtabiliriz: Ödül Modeli Bir sezonda en az 6 (altı) eleştiri yazısı yayımlanmış olmak. Ödüllerin seçici kurulu, söz konusu tiyatro döneminde eleştirmenlik uğraşını çeşitli gazete ve dergilerde sürdürmüş kişilerden oluşur. Eleştirilerini aylık dergilerde yayımlayanlar yıl boyu kısıtlı sayıda katkıda bulunabildiklerinden, bir sezon boyunca 6 (altı) eleştiri yazısı yayımlamış olmak, katılım için yeterli sayılır... Bir sezonda sahnelenmiş oyunların en az yarısını izlemiş olduğunu deklare etmek. Katılacak eleştirmenlerden, sezon boyu sahnelenmiş tüm oyunların yarısından fazlasını izlemiş olduklarını "deklare etmeleri" beklenecektir...

pe

Nasıl Bir Seçici Kurul? "Doğru oluşumun" tek anahtarı ise "icracılar havuzu"yla bağlantısız, yalnızca eleştirmenlerden oluşan bir seçici kuruldur. Tiyatro eleştirmeni, tiyatro ürününü "değerlendirmeyi" uğraş edinmiş kişidir. Değerlendirmenin bir uzantısında (eleştiri yazmakta) nasıl o varsa, öteki uzantısında da (ödül seçimi yapmakta) yine onun var olması en doğal durumdur. Eleştirmen ayrıca, oyun eleştirisinde olduğu gibi, ödül seçiciliğinde de seçimini gerekçelendirmek durumundadır ve bu yanıyla da, ödüller açısından büyük önem taşıyan bir başka gerekliliği yerine getirir.

değerlendirmesini de yapmış oluyordu.

Tiyatro... Tiyatro... ödüllerini yaşama geçirirken, İngiltere'nin -yukarıda sıralanan nedenlerlegerçekten saygın ödülleri olan Play & Players dergisi ödüllerini özde model aldık. Çeyrek yüzyıla yakın bir süreyle verilen bu ödüller, Londra tiyatro yaşamını sürekli izleyip değerlendiren ve sayıları -yıllara göre- 2025 arasında değişen eleştirmenlerin seçimlerinin aritmetiksel ortalaması olarak belirleniyordu. Her bir eleştirmen, yıl sonunda, ödül değerlendirmeleri ağırlıklı dergi sayısında kişisel seçimlerinin ayrıntılı gerekçelerini belirtirken, geçmiş yılın genel

eleştirmenlerin seçici kurul toplantısı yapmaları söz konusu olmayacak; Dergi, gelen değerlendirmeler üzerinden yapacağı puanlama ile her kategorinin birincisini belirleyecektir. (Eşitlik durumunda ödül paylaştırılmış kabul edilir.) Değerlendirmeye hangi oyunlar dahil edilebilir? Değerlendirmeye girecek oyunların İstanbul'da sahnelenmiş olmaları esas alınır. İstanbul dışından turneye gelmiş oyunlar da değerlendirme kapsamındadır. Amatör tiyatroların ürünleri de değerlendirmeye alınabilir. Değerlendirme hangi tarihleri kapsar? Değerlendirmeye girecek oyunlar, her tiyatro sezonunun 1 Ekim ile 15 Haziran tarihleri arasında (Sezonun son oyunlarını da değerlendirebilme amacıyla bu tarih belirlenmiştir) sahnelenen oyunlar olacaktır.

cy a

kapışmalara kapı açmak amacında değildir. (Dergi'nin başka sayfalarında göreceğiniz İsmet Küntay ödülüyle ilgili yazı, anlaşılacağı üzere, zorunlu bir yanıt niteliğindedir.) Ama, Tiyatro... Tiyatro..., "oluşumu doğru" bir seçici kurulun yaratılması yoluyla, yansızlığına ve işleyişine gölge düşemeyecek, saygınlığı su götürmez bir ödül ortaya koymayı, bilinçli bir amaç edinmiştir.

Seçici kurul üyelerinde sayı sınırlaması yoktur. Dergi'nin, koşullara uygunluğuyla belirleyip, değerlendirmeye katılmaya çağıracağı eleştirmenlerin yanı sıra, ölçütlere uyan her eleştirmen, kendi başvurusuyla seçici kurula katılabilir...

Değerlendirme. Tiyatro dönemi bitiminde her bir seçici kurul üyesi, çeşitli kategorilerdeki adaylarını belirleyen ve gerekçeli kararlarını içeren sezon değerlendirmesi niteliğindeki yazısını Dergi'ye iletecektir. Bu katkıyı yerine getiren

Değerlendirmelerin hepsi yayımlanır mı? Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, tüm seçici kurul üyelerinin değerlendirmelerini, ödüllerle birlikte Dergi'de yayımlayarak açıklar. Ödül töreni tarihi ayrıca duyurulur. Ödüllerin maddi karşılığı var mıdır? Ödüllerin parasal karşılığı yoktur. Ödül sahipleri heykelcik ya da plaket ile ödüllendirilir. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi değerlendirmeye katılır mı? Hayır. Sadece puanlama ve yayımlama sorumluluğunu üstlenir, ancak; Tiyatro... Tiyatro... Dergisi Yayın Kurulu, Seçici Kurul'ca belirlenen ödüllerin dışında, tiyatroya verilmiş önemli emek ya da destekler için kişi ya da kuruluşları onurlandırmak isterse, bunu "ödül" adı altında değil, "teşekkür plaketi" adı altında gerçekleştirir. Ödül katogorilerinin tamamen dışındadır.

Ödül Kategorileri Yılın Yapımı Yılın Yönetmeni Yılın Erkek Oyuncusu Yılın Kadın Oyuncusu Yılın Yerli Oyun Yazarı Yılın Çevirmeni Yılın Sahne Tasarımcısı Yılın Giysi Tasarımcısı Yılın Işık Tasarımcısı Yılın Oyun Müziği


ANISINA.

GÜLE GÜLE ŞÜKRAN GÜNGÖR

pe

cy

a

Tiyatro dünyası bir dev daha yitirdi. Uzun süredir boğuştuğu kansere yenik düşen Şükran Güngör, 1926 yılında Aydın'ın Çi­ ne ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde gördüğü eğitimi ya­ rıda bırakarak, 1951 yılında tiyatroya baş­ ladı. Muhsin Ertuğrul'un kurduğu Küçük Sahne'de "Fareler ve İnsanlar" adlı oyun­ la profesyonel oyunculuğa başlayan Gün­ gör, 1954 yılında bu topluluktan ayrıldı. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda 3 yıl, Muh­ sin Ertuğrul yönetimindeki Karaca Tiyat­ rosu'nda 1 yıl ve Site Tiyatrosu'nda da 1 yıl çalıştı. 1961 yılında Kent Oyuncula­

rına katıldı. Yıldız Kenter ile 1964 yılında evlendi. Daha sonra Kent Tiyatrosu adını alan topluluk içinde çok sayıda oyunda sahne alan sanatçı, "Kim Korkar Hain Kurttan", "Küçük Devlet" gibi bazı oyun­ larda da yönetmenlik yaptı.

Sanat hayatını sayısız ödülle süsleyen Güngör, 2000 yılında 37. Antalya Film Festivali'nde 'Güle Güle' filmindeki rolüy­ le "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödülü­ nü almıştı. Güngör, geçtiğimiz aylarda Kültür Bakanlığı'nın verdiği ödeneği geri istemesi ve Denetleme Alt Kurulu'nun 'sansür' kararıyla gündeme gelen "Büyük Adam Küçük Aşk" filmindeki emekli yar­ gıç rolüyle de Ankara Film Festivali'nde "En İyi Erkek Oyuncu" Ödülüne layık gö­ rülmüştü. Şükran Güngör, 13. Uluslararası istanbul Tiyatro Festivali'nde de "Onur Ödülü'ne layık görülmüştü. Sanat hayatına tiyatro ile başlamasına rağmen sinema ve televizyon oyunculu­ ğuna da ilgi duyan Güngör, "Fatma Bacı" (1972), "Kızım Ayşe" (1974), "Dul Bir Ka­ dın" (1985), "Nihavend Mucize" (1997), "Güle Güle" (2000), "Herkes Kendi Evin­ de" (2000), "Büyük Adam Küçük Aşk" (2001) sinema filmleri ile "Aşk-ı Memnu" (1975), "Yarın Artık Bugündür" (1987), "Uğurluğu Ailesi" televizyon filmlerinde rol aldı. Güngör en son, TRT için çekilen ve henüz yayınlanmayan 'Canım Kocacı­ ğım' adlı televizyon filminde oynamıştı. Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi'nde 15 Eylül'de hayatını kaybeden Şükran Güngör, sağlığında yılın üç ayını geçirdiği Turgutreis'te, Yalı Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından, Turgut Karabağlı Mezarlığı'nda toprağa verildi. Güngör'ün mezarına, baba ocağı Ay­ dın'ın Çine ilçesinden getirtilen toprak verildi,


pe cy a


ANISINA

ŞÜKRAN GÜNGÖR'ÜN ARDINDAN... DÜŞÜNCELER Gürün Bir yıldız daha kaydı tiyatro dünyasından ve değerli sanatçı Şükran Güngör hü­ zünlü bir Eylül günü ayrıldı aramızdan... Geride garip bir boşluk bırakarak bir baş­ ka dünyaya geçiverdi... Yaşamak, ölüme her gün biraz daha yaklaşmakmış... Şük­ ran Güngör 51 yıllık sanat yaşamının so­ nunda ve daha yapacağı pek çok güzel şey varken gerçekleştirdi bu kaçınılmaz buluşmayı.

pe cy

a

Dikmen

Kendi kendime, bir anlamı var mı diye düşünüyorum ölenin ardından yazı yaz­ manın. Düşüncelerimizi, duygularımızı değer verdiğimiz kişiyle, kişilerle aynı ha­ vayı solurken, aynı güzellikleri özümser, aynı çirkinliklerle boğuşurken dile getir­ meliyiz diye geçiriyorum içimden. Şükran Güngör için bu söylediklerimin binde birini olsun yapabildim mi acaba? Eleştiri yazılarımın ötesinde onun inceli­ ğine, insanlığına, beyefendiliğine olan hayranlığımı dile getirebildim mi bilemi­ yorum... Ama, Şükran Güngör'ün sanat­ çı kimliğine duyduğumuz "şükran" bor­ cumuzu 13. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde 2002 yılı Tiyatro Onur Ödülü'nü sunarak ödemeye çalışmamız hepi­ miz için kıymetli bir anı. Rumeli Hisarı'nda her zamanki zarafetiyle seyirciye teşekkürlerini "ben oyuncuyum" sözleriy­ le iletişi bugün gibi gözlerimin önünde. Tiyatroya gönül verdiği için Hukuk Fakültesi'nden vazgeçen Şükran Güngör'ün 76 yıllık yaşamında 51 yılı dolduruyor ti­ yatro çalışmaları. Halk Evi, Küçük Sahne günleri, Ankara Devlet Tiyatrosu, Site Ti­

yatrosu, Kent Oyuncuları... Bu 51 yılın büyük bir bölümünü rol aldığı değerli oyunlar, başarıyla canlandırdığı önemli roller kadar kıymetli bir sevgili, eş, arka­ daş ve sanatçının. Yıldız Kenter'in de zenginleştirmiş olması kuşkusuz ayrı bir mutluluk kaynağıydı. Yıldız Kenter için de Şükran Güngör'ün bir mutluluk kay­ nağı olduğu gibi... Sevgi ve saygı elektri­ ğini böylesine güçlü yayan ilişkiler o ka­ dar az ki... Biliyorum, hiç kolay olmaya­ cak Yıldız Kenter için bu ayrılık: "Çocuğum, bilsen nasıl güç geliyor ba­ na! Ah, bilsen, nasıl güç geliyor!" "Ne Yapabiliriz? Yaşamak gerek! Yaşa­ yacağız... Çok uzun günler, boğucu ak­ şamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız..."** Şükran Güngör'ü düşünürken o kadar çok oyun ve o kadar çok başarılı rol geli­ yor ki aklıma... "Kanlı Düğün", "Nalın­ lar", "Derya Gülü", "Pembe Kadın", "Öf­ ke", "Fareler ve İnsanlar", "Godot'u Bek­ lerken", "Sarı Sabır Çiçekleri", "Vanya Dayı", "Üç Kızkardeş", "Martı"... Onca yapıt arasından aklıma takılanlardan sadece bir kaçı... Ve televizyonda "Aşk-ı M e m n u " , sinemada "Güle Güle", "Büyük Adam Küçük Aşk"... Aklıma A n t o n Çehov'un şu sözleri takılıyor "Herşey basit olmalıdır... Tümüyle basit... Teatral olmamaktır esas olan..." Şükran Güngör'ün tiyat­ roya yaklaşımı böyle bir abartısız ustalık­ la yoğrulmuştu benim için... **"Vanya Dayı"


pe cy a


ANISINA

"BEN HEP BURADAYDIM..." Birkiye Suat (Özturna), Gül (Onat) ve ben kıkırdamamızı

a

denetleyip derin bir soluk alıyoruz, hızla Şükran Abi'nin odasına paldır küldür dalıp "Şükran Abi antrenizi kaçırdınız!" diye feryat figan ediyoruz.. Şükran Abi bir tiyatrocunun en büyük günahını işlemek üzere olduğunu kavrayıp, elindeki gaze­ teyi atıp, ayaklarını yere vurarak fırlıyor -hep ayaklarını yere vurur- şaşkın şaşkın yerinde dola­ nıyor, çıkardığı kostümünün ceketini giymeğe ça­ lışıyor. Bu panik anı Şükran Abi'nin en sempatik, en tatlı anlarından biri ve bizim de seyretmeyi en çok sevdiğimiz an bu. Kahkahalar atarak boynu­ na sarılıyoruz. Durumu anlayınca, şakamıza hiç kızmadan gülmeye başlıyor. Doğaldır ki otuz yıl­ dır birlikte çalıştığınız bir insanla sayısız anınız oluşur. Amacım onunla çok özel şeyler paylaştığı­ mı söylemek değil. Yirmi yaşlardaki bu üç gence gösterdiği sabrı, toleransı anlatabilmek.

pe cy

Mehmet

Şükran Güngör'ün bilgece sabrı yaşamının tüm edinimlerinde ki temel davranış biçimiydi. "Kat­ lanmasını bil ve inan". Şükran Güngör tüm zor­ luklara sabırla katlanmayı bilmiştir. Başarının, mutluluğun ve iyiye giden yolun sabırla çalışarak elde edileceğine inanmıştır. Modern çağın hızla akan, akarken de önüne geleni yıkıp geçen, ka­ ba, sert, merhametsiz dünyasının dışında kalmayı becerebilmiştir. Dışardan bakıldığı zaman küçük, silik gibi gelen bu dünyası, biz yakınlarına büyük zenginlikler sunmuştur. Çocukluğunun küçük Çi­ ne kasabası ve o kasabada ömrünü tüketmiş sıra­ dan karakterler, onun dilinde ve söyleminde bü­ yük boyutlu oyun kişilerine dönüşürdü. Kendi çevrelerinden başka bir yerde iz bırakmamış bu kişiler, bizim gözümüzde Hamletler, Vanyalar, Willy Lowmanlar olurdu. Şükran Güngör unutul­ muş kişilerin büyük yazarıydı. Sade ve büyüleyici bir Türkçeyle anlattığı bu kişiler şekillenir, büyür ve ruhumuza sinerdi. Ne çok kullandık onları derslerde, oyunlarımızda ve yaşamı kavramada. Kayıp hayatların yazarı Şükran Güngör'e ödediği­ miz tek telif; hayranlığımızdı. Başka ne verebilir­ dik ki. Homeros'un topraklarından gelen Şükran Güngör, sözlü edebiyat geleneğinin mutevazi bir anlatıcısıydı. Bu insanları yazmadı, yazmayı seç­ medi. O insanlar ancak onunla var oldular. Şük­ ran Güngör'le birlikte de sessizce çekilip gitmekteler. Bizde kalanlar ise sadece izlenimler. Gün ışığı onların üstüne Şükran Güngör'ün aynasın­ dan düştü. Şu an gördüğümüz ise, belirsiz kırpı­

şan ışık benekleri sadece. Benim tanık olduğum dönemlerinde Şükran Gün­ gör olağanüstü yetkinlikte oyunlar oynadı. Sade, alçakgönüllü ve incelikli kişilikler oluşturdu sahne­ de. Duru bir su gibiydi. Ancak dikkatli bakabildi­ ğiniz zaman, değişimleri,sonsuz renkleri, kıpırdanışları, sessiz akıntıları görebilirdiniz. Yakından görme olanağına sahip olduğum için kendimi mutlu sayıyorum. Sanırım seyircisi de bunun far­ kına vardı ve onu Kent Oyuncuları içersinde ayrı bir yere oturttu. Neydi onu özellikli kılan? Bu so­ ruyu kendime çokça sordum. Onun sahnedeki konumu, sanırım, bir var olma durumuydu. Sah­ nede var olurdu, tüm geçmişi ve yaşama bakışı ile. Bir karakteri oluşturmanın oyunculuk tarihi içinde türlü yöntemi vardır. Tümünün ortak pay­ dası ise, o karakteri bütün boyutları ile inşa et­ mektir denebilir kabaca. Şükran Güngör bir ka­ rakteri oluşturmazdı da, sanki ona kendi kişiliğini verirdi. Bazen bana öyle gelirdi ki, o oyun kişisini değil de Şükran Güngör'ün hiç bilmediğim bir yö­ nünü keşfediyorum. Acaba, yaşamını, Cladius'un, Vanya'nın Trigorin'ın kılığına sokup, yaramaz bir yazar muzipliği ile sahneye mi getiriyordu? Kim bilir? Eğer öyle ise çok eğlenmiştir. Şükran Güngör'ün oyunculuğunda bizim ve seyir­ cinin keşfettiği tadı, tiyatro erbabı biraz geç anla­ dı. Yakın zamanlarda kendisi ile yapılan bir söyle­ şide, bu geç keşfin nedeni sorulunca, "Ben hep buradaydım..." diye cevapladı. Evet hep ordaydı. Ama var olduğunu ilan etmeyi yakışıksız bir dav­ ranış saydığından, sessizce durdu. Yanlış anlaşıl­ masını beklemedi, durdu. Anlaşılanlar, bilinenler onun için yeterliydi. Gürültüye patırtıya ne gerek vardı. Hastaneye yattığı son günlerde yanına pek sık gidemedim. Daha doğrusu gitmedim. Sade, abartısız dünyasının son günlerinde onu dur­ madan "Bakın buradayım sizi seviyorum, çok üzülüyorum." çığlığı ile rahatsız etmek is­ temedim. İstediği şeyler yanındaydı zaten, Yıldız Kenter ve oynadığı diziye devam edeceğine olan inancı. Hastalığına büyük bir vakar ve sadelikle dayandı ve bir tek gün şikayet etmedi. İçinde kopan tüm fırtınalara rağmen, kimseyi rahatsız etmedi -tüm yaşamı boyunca böyle olmuşturHastalık onun bedenini yendi, ruhunu ise bir an bile ele geçiremedi.


a

cy

pe


ANISINA

ŞÜKRAN GÜNGÖR DE YİTTİ, GİTTİ, AMA BİTMEDİ... Akmen 2000 yılının 13 Haziran Salı akşamıydı. Ki­ ri Te Kanawa konserinde karşılaşmıştık. Onun yanında kozası Yıldız Kenter... Ka­ rım Şayian da, benim yanımda. Konser sonrası, kulaklarımızda Pietro Mascagni'nin "Cavalleria Rusticana"sından ünlü "Regina coeli"sinin dizeleri, ("... Inneggiamo, il Signor non e morto! / Ei fulgente ha dischiuso l'avel / Inneggiamo al Signore risorto, oggi asceso alla gloria del ciel...") kalktık Ahırkapı'daki Armada Oteli'nin tepesinde kurulu lokantaya gittik. Ay dedenin başkanlık ettiği yemek başla­ dı. Sol yanımda Yıldız Kenter, sağ tarafım­ da (gemsiz, eğersiz, üzengisiz siyah atla­ rın üzerinde şimdilerde bizi terk edip gi­ den) Şükran Güngör. Nefesimi tutup, he­ yecanımı rakı bardağında boğmaya çalıştı­ ğımı anımsıyorum. Kadehlerimizin ilk çıtın­ da nefes alıp verişim daha bir hızlandı. Hem de pek sıcak bir nefesti nefesim... O gece, hiç konuşmadım desem yeridir, hay­ ran hayran onları dinledim. Hayranı ol­ duklarımı: Kenter'i ve Güngör'ü.

pe

cy a

Üstün

Sanatçının kazandığı ilk başarılarıyla sana­ tının kişisel olmayan ününü paylaşmasına, giderek içgüdüsel ve olabildiğince alaylı biçimde başarı denilen olguyu geri çevir­ meye doğru yöneldiğine ilk kez o gece ta­ nık oldum. (Bizi terk edip giden, ama iyi beslenmiş duyularının, duygularının bizleri ondan hiç mi hiç ayırmayacağına yürek­ ten inandığım) Şükran Güngör, sanatının kişisel, kazançsız, özgür olduğu; kendi kendinin farkına varmadığı, kendi kendi­ ne güldüğü, kendi kendini alaya aldığı ev­ reyi elden bırakmamıştı. Ve bunun böyle­ ce sürüp gitmesini diliyordu, istediği, kas­

katı bir yüzle, kendine sunulan ünleri pa­ yeleri alarak gençliğine hainlik etmek de­ ğil, kendi kendine gülüp durmaktı. Yaşa­ mının, iradesi dışında ağırbaşlı bir duruma getirilebilecek olmasından, olasılığından korkar gibiydi. Bir sanatçının sanat karşı­ sındaki alçakgönüllülüğünü de, ilk kez o masada (havada uçuşan, dölleyici birkaç çiçek tozu taneciğinin, onun sevgi dolu yüreğinin, yüceliğinin simgesi olarak yıllar boyu üstümüze konacağına inandığım) Şükran Güngör'ün ışıltılı gözlerinde gör­ düm. Onunla son kez Şişli'deki camide karşılaş­ tık. Nüvit Özdoğru'yu uğurlamak için toplaşmıştık. Beklan Algan, Ayla Algan, Gök­ sel Kortay, Nergis Çorakçı, Hülya Karakaş falan... Yanılmıyorsam mayısın son günle­ riydi. Yıldız Hanım'ın kolunda yanımıza geldi. Her keresinde öyle oluyordu, gö­ rünce değil, "Şükran Güngör" denilince tüm ebemkuşağı kesiliyordu yüreğim. İçim müzikle, tatla, kokuyla doluyordu. En çorak yerleri, en yalın yaşamı renklendirebilen bu kişinin ölebileceğim, bizi terk edeceğini düşünmek bile istemedim. Nü­ vit Özdoğru'yu uğurluyorduk, evet üzgün­ dük, ama nedendir bilinmez, her yanımız ışıl ısıldı. Sanatçının ölümünden ya da ölümsüzlüğünden söz ettik. Caminin avlusundakiler, sessizlik, baş dönmeleri ve ruh değiş tokuşlarıyla yoğunlaşmıştı. Ölüm çok uzaklardaydı ya da biz öyle algılamak durumundaydık; her şey adamakıllı güzel, yakıcı ve uyku mahmurluğu kıvamındaydı. Nüvit Baba'nın tabutunun üzerinde göl­ geler titreşti. Şükran Güngör'ü o gün pek yorgun gördüm.


a cy pe İlerleyen dakikalarda caminin gölgesine sığındık. Güneşin, gökyüzünün uçsuz bucaksız biçiminin altında hiçbir şeyin seçilemediği, hiç­ bir şeyin sürüp gitmediği, ama hiçbir şeyin de tükenmediği bir çevre, ateş kesilmiş bir evren düşledim. Yok etmenin, işini bitirir bitir­ mez, kendisini de yok etmesi gibi bir duygu, bir düşünceydi bu. Varolanla, varolmayanı ayırma duygusunu yitirmiştim. Her şeyin öte­ sindeki bu izlenimin bize, bizlere kimi zaman müziğin, bazen şiirin, yer yer tiyatronun ya da sinemanın, belki de bir öykünün, ama daima gerçek sanatçılar aracılığıyla armağan edildiğini düşündüm. Düşüncelerimin kalıp değiştirmesinin yüce oyunuydu Şükran Bey'in gözlerinde gezinirken izlediğim. 14 Eylül'ü 15 Eylül'e bağlayan gece, düşümde Şükran Güngör'ü gördüm. Kırlık bir yerdeydik. Yıldız Kenter de vardı, Şayian da... Kol­ larımızdan, topladığımız gelincikler, şebboylar ve peygamberçiçekleri taşmaktaydı. Şükran Güngör bana, mevsimin zamanından biraz önce sarıya boyamaya başladığı ovayı gösterip, ötelere dalgın dalgın bakarak ve etrafı dinler gibi yaparak: "Bakın", dedi, "bu yer­ yüzüne gelmekte olan sonbaharı bildiren bir gülbank sesidir". Sonbahar geldiğinde o artık yoktu.


FOTOĞRAFLARIN DİLİ

Şükran Güngör 1926 yılında Aydın'ın Çini ilçesinde doğdu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde gördüğü eğitim yarıda bıraktı 1951 yılında tiyatroya başladı. Muhsin Ertuğrul'un kurduğu Küçük Sahne'de "Fareler ve İnsanlar" adlı oyunla profesyonel oyunculuğa başladı. 1954 yılında bu topluluktan Tiyatrosu'nda 3 yıl, Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Karaca

cy

Tiyatrosu'nda 1 yıl ve Site

a

ayrılıp, Ankara Devlet

Tiyatrosu'nda da 1 yıl çalıştı. 1961 yılında

pe

Kent Oyuncuları'na katıldı. 1964 yılında Yıldız Kenter'le evlendi.

5 Eylül 2002'de tedavi görmekte olduğu Amerikan Hastesi'nde yaşamını yitirdi. Bodrum, Turgutreis'te toprağa verildi.

GÜLE GÜLE


cy

pe

"Çok iyi dostumuzdu Şükran Güngör. Hiçbir oyunda birlikte rol almadık; ama çok iyi tanışırdık ve kendisini çok severdim. Çok beyefendi, mütevazı, değerli bir tiyatro adamıydı. Üç gün önce hastaneden konuşmuş, kendisine hayır dualarda ve iyi dileklerde bulunmuştum. Hiç ümitsizliğe kapılmamıştım bu konuşmadan; ama ömrü bu kadarmış. Bütün tiyatro camiasına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Gazanfer Özcan

a

"Şükran Ağabey, hiç moralini bozmadan, belki de kendi içindeki fırtınaları dışarıya belli etmeden büyük bir tevekkülle kaderine razı oldu. Kendisiyle en son bir yıl önce Antalya'da görüşmüştük. Hastalığını çok yakından takip ettim. Şükran Ağabey hiç tereddütsüz çok iyi bir sanatçıydı. Çok mükemmel bir kompozisyon oyuncusuydu. Bütün insanları ve eşi Yıldız Kenter'i çok severdi. Tiyatro sahnesinde hiç birlikte oynamadık; ama sinema filminde onunla çalışma fırsatım oldu. Şükran Ağabeyin hiç bitmeyen bir dinamosu vardı. Yaşına rağmen enerjisinin hiç bitmeyeceğini sanırdık. Kendi tiyatromuz varken oyunlarına gidemezdik; ama tiyatroyu kapattıktan sonra son on yıldır tüm oyunlarına çağırdılar beni. Nurda yatsın. Metin Akpınar

Şükran Güngör çok iyi bir oyuncuydu. "Büyük Adam Küçük Aşk" filmi onun sayesinde bu kadar çok başarılı oldu diyebilirim. Onunla biraz buruk ayrılmıştık. Filme konulan yasak onu çok yaralamıştı. Rahatsızlığını aylar öncesinden biliyordum. 15 gün önce telefonda konuşmuş, Füsun Demirel'le kendisini ziyaret etmeye karar vermiştik; ama nasip olmadı. Şükran Bey gibi bir oyuncu bulmak her yönetmene nasip olmaz. Çünkü o kendisini yönetmene teslim eden, kesinlikle kibirsiz bir sanatçıydı. Kendi birikimini yönetmenin eline bırakırdı. Bu açıdan yeri doldurulamaz bir sanatçıdır Şükran Güngör.


Başka filmlerde de kendisiyle çalışmayı istiyordum; ama olmadı. Handan İpekçi "Şükranla 1951'de Küçük Sahne'de tanıştık, 62'de Kenterler'de oynamaya başladım. "Pembe Kadın" adlı oyunda çok candan iki arkadaşı canlandırmıştık. Ondan sonra da çeşitli oyunlarda beraber olduk. Benim nikah şahidim olmuştu. Daha sonra ben tiyatrolardan koptum, televizyonlarda oynamaya başladım. Hastalığını öğrenince çok üzülmüştüm. Hepimizin başı sağ olsun. Allah ona rahmet etsin. Erol Günaydın

***

pe cy a

Kenter Tiyatrosu Türk tiyatrosunda bir marka. Tiyatronun kuruluşunda sizin de emeğiniz büyük. Şükran Güngör, Kenter ailesinin biraz gölgesinde kalmadı mı? Herkes bunu söyler. Ama ben haddini bilen bir oyuncuyum. Benim şanssızlığım Müşfik gibi çok iyi bir oyuncunun bizim kadromuzda olmasıdır. Eğer Müşfik olmasaydı, o rollerin çoğunu ben oynamak durumunda kalacaktım. Belki şöhretim biraz daha artma şansı bulacaktı. Fakat ben, belki bu hata ama yaradılıştan olduğu için bu hatayı düzeltme imkânım yoktu, çok muhteris bir insan değilim. Bana verilen neyse onun çok daha ilerisine gitmeyi, o imkânlar içerisinde deneyebilirim. Ama o olmasın da ben olayım, ben daha çok öne çıkayım diye bir ihtirasım yok. Müşfik'in oynadığı güzel bir rolün yanında tabii başka güzel roller de vardır. O yüzden ben seyircimden devamlı olarak, 'Ne kadar mütevazısın, ne kadar geride kalıyorsunuz, neden adını duyurmuyorsun' gibi laflar duymuşumdur ama bunlar bana çok dokunmuyor ve dokunmadı da. Allah yardım etti iki filmde de ben birazcık öne çıktım işte. Tiyatronun adı da Kenter Tiyatrosu. Tiyatroda çift olan kurucular isimlerini tiyatroya birlikte veriyorlar. Böyle bir isteğiniz olmadı mı?


pe

cy

a

O tiyatro Yıldız'ın eseridir. Kim ne derse desin, Yıldız'ın fikridir, Yıldız'ın gözyaşlarıyla, emeğiyle meydana çıkardığı bir eserdir. Tiyatronun yapılışı esnasında bir takım seyircilerimiz koltuk alarak yardım etmişlerdir. Masis Balyan tiyatromuzun yapılışında bize büyük yardımlarda bulunmuştur. Ama bayrağı çekip yürüyen ve binayı yaptıran Yıldız olmuştur. Biz dünyada kendi mesaisiyle kendi tiyatrosunu yaptırıp içinde oynayan tek tiyatroyuz. Çok kıskandığınız rol oldu mu, mesela keşke bunu ben oynasaydı m dediğiniz? Valla pek olmadı. Hamlet oynamayı düşündüğüm zaman kendimi sahnede çok komik buldum. Ufacık tefecik bir adamım. Hamlet'in bir çizgisi olmalı benim gözümde. Müşfik çok güzel bir Hamlet'ti. Onun için kıskanmak aklımın kenarından bile geçmedi. Çehov'lar bana zaten yetiyor. ... Ankara Devlet Tiyatrosu'na Muhsin Ertuğrul'un daveti ile gitmiştim. Muhsin Bey, "Öfke" adlı oyunun rejisini Yıldız'a teklif etmiş. O oyunda benim de rolüm var. Ben, Suat Taşer, Müşfik ve Yıldız oynuyoruz. Provalar başladı. Yıldız her cümlemi kesiyor. Daha sahneye üç adım atmışım, hemen itiraz ediyor. Ben provaların başlamasının on beşinci günü istifamı verdim. Yıldız'ın adresine de telgraf çektim. Telgrafın üzerinden bir iki saat geçmedi, Yıldız'dan bir telefon. "N'oldu Şükran," diye. "Valla ben bu işi beceremiyeceğim, bunu da sizin davranışlarınızdan gördüm, beni bağışlayın," dedim. "Olmaz öyle şey, ne demek, bizim usulümüz budur. Biz böyle çalışırız, bunların hiç birini dinlemiyorum, ertesi gün mutlaka provada olacaksın," diye bir konuşma geçti aramızda. Ertesi gün kalkıp gitim tabii. Yavaş yavaş aynı piyeste oynamaktan dolayı aramızda bir dostluk, arkadaşlık doğdu. Yani büyük aşklar küskünlükle başlarmış ya bizim ki de böyle oldu. İhsan Yılmaz, Hürriyet


TANITIM

ŞEHİR TİYATROLARI'NDA YENİ SEZON?

pe cy a

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları 2002-2003 sezonunun repertuvarını açıkladığı Malta Köşkü'ndeki basın toplantısına, "Ayna" isimli bir perfor­ mansla başladı. TAL (Tiyatro Araştır­ ma Laboratuvarı)'nın genç oyuncu­ ları, "Tiyatro Hayatın Aynasıdır" söy­ leminden yola çıkarak hazırladıkları bu performans ile İstanbul halkını ti­ yatroya davet ediyor. 28 Eylül saat 17.00'de Şehir Tiyatroları'nın Ümra­ niye Sahnesi önünde,29 Eylül saat 17.00'de Gaziosmanpaşa Sahnesi önünde, 30 Eylül Pazartesi günü sa­ at 17.00'de Fatih Reşat Nuri Sahne­ si önünde tiyatroseverlerle buluşa­ cak. "Ayna Performansının genç oyuncuları, rengarenk kostümleri ve maskları ile 1 Ekim'de saat 14.00'te Taksim Meydanı'nda olacak. Aynı gün, Karaköy Meydanı, Kadıköy is­ kelesi ve Beşiktaş'ta da halkla iç içe olacak. Istanbul-Mekân-Tiyatro te­ masının ilk etkinliği olan "Ayna" Performansı sezon içinde de değişik açıkhava mekânlarında seyirciyle buluşmaya devam edecek.

Toplantıda konuşan istanbul Şehir Tiyat­ rosu Müdürü Muharrem Ergül ise 100 binden fazla nüfusu olan belediyelerin ti­ yatro kurmasının bir yasal zorunluluk ola­ rak getirilmesini talep ederken, tiyatro­ nun liselerde seçmeli ders statüsünde yer almasını istedi. Ergül, sezon içerisinde gerçekleştirilecek etkinliklerde, çevre ül­ kelerin tiyatro ortamlarıyla ilişki kurulaca­ ğını ve bu ilişkilerin karşılıklı alışveriş içeri­ sinde sürdürüleceğini söylerken, bu alış­ verişi mümkün kılacak etkinliklerin de planlandığını söyledi.

Basın toplantısında yeni oyunların yönet­ menleri de birer konuşma yaparak proje­ leri hakkında bilgi verdi. Basın toplantısında Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer yeni sezonun repertuvarını 6 ana başlık altında topladıklarını belirte­ rek, başlıkları ve oyunları açıkladı. İktidar-Ölüm-Tiyatro başlığı altında Shakespeare'in III. Richard'ını Yücel Erten, Muhtar Şahanov'un "Cengizhan'ın Sırrı'nı Tevfik ismailov, lonescu'nun "Kral Ölü(şü)yor"unu Engin Alkan, Meşa Selimoviç'in "Derviş ve Ölüm'ünü Vlademir Milçin, M.

Gorki'nin "Ayak Takımı arasında"yı A. A. Kalyagin, Goldoni'nin "Gelin İle Kaynanasını Angello Savelli yönete­ cek. Bu başlık altında geçen sezon sahnelenen ve bu sezon da devam edecek oyunlar ise şunlar: "Hürrem Sultan", "Schweyk II. Dünya Savaşın­ da", "Suç ve Ceza" ve "Othello" Şairler-Tiyatro başlığı altında ise Ne­ cip Fazıl Kısakürek'in "Bir adam Laratmak"ını Mahmut Gökgöz yönetecek. Bu başlığın devam eden oyunları ise; "Memleketimden insan Manzaraları" ve "Unutulan Adam". "Düğün-Tiyatro" başlığında izlene­ cek oyunlar; Haşmet Zeybek'in "Dü­ ğün ya da Davul'unu Nurhan Kara­ dağ yönetecek. Müzikal-Komedi-Tiyatro da ise; Sa­ dık Şendil'in "Kanlı Nigar"ını Engin Gürmen yönetecek. Bir önceki sezon­ dan devam eden oyunlar; "Lüküs Ha­ yat", "Sarıpınar 1914", "Sersem Koca­ nın Kurnaz Karısı", "Pembe Konağın Gelinleri", "Meraki", "Hasır Şapka", "Aşk-ı Memnu", "Herkes Aynı Bahçe­ de", "Kuş Operasyonu", "Seneye Bu­ gün", "Uçurtmanın Kuyruğu" ve "Eşeğin Gölgesi"ni izleyebilirsiniz.

İstanbul-Mekân-Tiyatro, bölümünde ise bu kez yeni bir mekân uygulaması gerçek­ leştirilecek. Bu bölümde İstanbul izleyicisi; Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Boğaziçi Köprüsü, Anadolu Hisarı ve Rumeli Hisarı'ndan oluşan dört ayrı mekânda "İstan­ bul'a Güzelleme"yi izleyebilecek. Ayrıca; Kız Kulesi'nde "Troyalı Kadınlar", Yerebatan Sarnıcı'nda "Su İzleri", Yedikule Zindan­ larında "Hünkarın Son Günleri", Arabalı


a

İlk Tur Oyunları İstanbul Şehir Tiyatrosu, ekimde dört ye­ ni oyunla perdelerini açıyor. Necip Fazıl Kısakürek'in yazdığı "Bir Adam Yarat­ mak"! Mahmut Gökgöz'ün rejisiyle seyre­ deceğiz. İtalyan geleneksel tiyatrosundan bir örnek olan Carlo Goldoni'nin yazdığı "Gelin ile Kaynana"yı ise yine bir İtalyan yönetmen Angelo Savelli yönetecek. Haş­ met Zeybek'in geleneksel Türk tiyatro­ sundan hareketle yazdığı 'seyirlik' oyun "Düğün ya da Davul'u ise Prof. Dr. Nur­ han Karadağ yönetecek. 'Saçma' tiyatro­ sunun ustalarından Romen asıllı Fransız yazar Eugene lonesco'nun yazdığı, Engin Alkan'ın sahneye taşıdığı oyun "Kral Ölü(şü)yor" ise, iktidar ve ölüm

pe

cy

Vapur'da "Ölüler Konuşmak İster", Haydar­ paşa Garı'nda "Memleketimden İnsan Manzaraları", Arkeoloji Müzesi'nde "Bizans Düştü", Galata Mevlevihanesi'nde "Can Ateşinde Kanatlar", I.T.Ü. Taşkışla Binast'nda "Bakhalar", Haliç'de "Gelin İle Kay­ nana", Sultanahmet Meydanı'nda "Düğün ya da Davul", Feshane'de "Gılgamış", Topkapı Sarayı'nda "Hürrem Sultan", Tekfur Sarayı'nda "Kral Oluşuyor", Hidiv Kasrı'nda "Bir Adam Yaratmak", Bizans Dehlizleri'nde "III. Richard", Süleymaniye Camii'nde "Koca Sinan" ve "Süleymaniye'de Sabah", Çemberliteş Medresesi'nde "Derviş ve Ölüm", Beykoz Çayırı'nda "Cengiz Han'ın Sırrı", Burgazada'da "Sait Faik", Anadolu Kavağı/Ceneviz Kalesi'nde "Orhan Veli" ve Aşiyan'da "Tevfik Fikret" istanbul­ lularla buluşacak. Çocuk-Tiyatro başlığında ise; Tekin Özertem'in "Karagözüm İki Gözüm"ünü Aslan Kaçar, Haluk Işık'ın "Kurşun Askerin Utan­ cı"nı Bahtiyar Engin, Betül Avunç'un "Gü­ neşin Oğlu"nu Hikmet Körmükçü yöneti­ yor. Geçen sezondan kalan "Benim Küçük Yıldızım" ve "Düşler Sirki Başlıyor" da bu sezon izlenebilir. Üzerinde çalışılan projeler ise; Turgay Nar'ın "Can Ateşinde Kanatlar"ı, Özen Yula'nın "Hürrem Sultan"ı, Fürüzan'ın "Redifiye'ye Güzelleme"si, Güngör Dilmen'in "Aşkımız Aksarayın En Büyük Yangını", Mehmet Ulukan'ın "Temirağa"sı ve Peyami Safa'nın "Cumbadan Rumbaya"sı olarak açıklandı.

temalarını işleyen, günümüze ait yoğun göndermeler içeren bir oyun. İzmit Şehir Tiyatrosu ile İlişkiler İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları ile izmit Şehir Tiyatrosu'nun sanatsal işbirliği sezon boyunca birbirlerinin sahnelerine yapacakları turnelerle sürecek. İlk olarak izmit Şehir Tiyatrosu Turgut özakman'ın yazdığı, Yücel Erten'in sahneye koyduğu "Bir Şehnaz Oyun" ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sahnelerine misafir olacak. Oyun, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde 30 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında seyirci ile buluşacak, aynı tarihlerde "Düğün ya da Davul" adlı oyun İzmitli sanatseverlerle buluşacak.


TANITIM

İSTANBUL DEVLET TİYATROSU AVRUPA'DA

a

2002-2003 sezonunu 1 ekim'de açacak olan Devlet Tiyatroları, 12 ilde 26 sahnede ekim ayı süresince 20 yeni oyunla prömiyer yapacak. Geçen sezondan kalan 16 oyun da seyircisiyle buluşmaya devam edecek.

cy

İstanbul Devlet Tiyatrosu istanbul Devlet Tiyatrosu, Almanya, Hollanda, Belçika ve Bulgaristan turneleriyle Avrupa'ya açılıyor.

pe

Nâzım H i k m e t ' i n yazdığı Mustafa Avkıran'ın yönettiği, "Bu Bir Rüyadır" opereti 4-5 Ekim tarihlerinde "Diyalog Theaterfest Berlin 2002" kapsamında Berlin Hebbel Theater'de sahnelenecek. Devlet Tiyatroları, Türk Hollanda Tiyatro Vakfı artistik koordinasyonu ile Hollandalı ödenekli tiyatro kurumu ortak yapımı olan ve gençlik oyunu olarak çalışılan "Ferhat ile Şirin" AB ülkelerinde yaşayan Türk seyirciler için hazırlanıyor. Tiyatroya yeterince ilgi göstermeyen Türk seyircilerin çocuklarını "geleceğin seyircisi" olarak kazanmaya yönelik bu ortak yapım, Nâzım Hikmet metni üzerinden, Türk ve Hollanda kültürünün o r t a k noktalarını da vurgulamayı amaçlıyor. Hollandalı rejisör Peter te Nuyl ve Gusta Teengs Gerritsen'in birlikte yöneteceği oyunun müzikleri Birol Yayla'ya, dekor tasarımı Jas Gronier', giysi tasarımı Gülhan Kırçova'ya ait. Devlet Tiyatroları'nın yabancı bir ödenekli kurumla yaptığı ilk ortak çalışma olma özelliği taşıyan "Ferhat ile Şirin" de Devlet Tiyatroları'nın çeşitli bölgelerinden oyuncular rol alıyor.

"Leenane'in Güzellik Kraliçesi", Bulgaristan'da 22 Ekim Rousse ve 24-25 Ekim tarihleri Silistre-Razgrad'da, Rusçuk Devlet Tiyatrosu'nun "Rousse'deki tiyatro binalarının yüzüncü yıldönümü münasebetiyle 21-26 Ekim tarihlerinde düzenlenecek olan festival çerçevesinde sahnelenecektir. Marmara Lıtecox Dance Group Fransız-Türk ortak yapımı gösteride D o ğ u ' n u n kendine özgü gizemi, yabancılarca kolay anlaşılamayan egzotikliği, değişik tınılı müziği, destansı öyküleri ön plana çıkıyor. İşte, Lıtecox Dance Group uçan halısından, lambasından cin çıkan Alaaddin'e sarayında ipek ö r t ü l e r i arasında bir sultanı büyüleyen Şehrazat'tan, tek hörgüçlü devesi üzerindeki Marko Polo'ya, durmadan kavga halinde olan Hacivat ile Karagöz'den, göle maya çalıp dünya üzerine felsefe yapan Nasreddin Hoca'ya ve Mevleviler'e kadar birçok sanatsal evreni bir araya getirip izleyiciye öznel ve hayali bir yolculuk biçiminde dans gösterisiyle sunmakta. Gösteri, 11 Ekim'de Taksim Sahnesi'nde sahnelenecektir. Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı "Ghetto" 22-31 Ekim tarihleri arasında Aziz Nesin Sahnesi'nde seyirciyle buluşacak. Joshua Sobol'un yazdığı oyunu, Erhan Gökgücü yönetti.


cy a

pe


İZDÜŞÜM.

Levendoğlu

Tiyatroya İnsanca Bir Selam Ekim ayı. Artık çoğu topluluk bilinen nedenlerle döneme epey geç başlayabiliyorsa da, tiyatroların "perde açtıkları ay" olarak bilinen bir dönemeç, yine de. Bir ay sonra da Türkiye bir dönemece, 3 Kasım'a gelecek. Tiyatro konuları birikmiş; yazacak epey şey var. Ama benim aklım ve gözüm Türkiye ile tiyatro ara­ sında gidip geliyor. Türkiye'ye bakıyorum, dehşet içinde ve şunları görüyorum:

cy a

Bizim sözüm ona "vekillerimiz" olacak siyaset esnafı, yıllardır ayağa düşmüş olan politikayı, yaşadığı­ mız bu 3 Kasım öncesi süreçte, ayak düzeyinde bırakmakla yetinmeyip yerin dibine batırmada bir­ birleriyle yarışıyor. Bugün gazetede çok sayıda "yüz kızartıcı suç" sabıkalısı ile aşiret üyesinin Meclis yolunda olduğunu okuyorum... Kirli kartel/patron medyası, siyasetle omuz omuza sürdürdüğü çıkar tezgahlarına yenilerini ekleyerek daha da kirleniyor... Art arda kriz darbeleriyle nakavt olmuş ekono­ miyi kurtarmak için ithal edilen ancak borçlara borç eklemekten başka marifet göstermeyen kişi, hal böyleyken, bu kez "parti kurtarma" yolunda paylaşılamayan adam oluyor... Araştırma yapmayan, bi­ lim üretmeyen, çoğu alt yapışız ve öğretmen eksikli üniversiteler düzeninin patronu YÖK, köhne eğitim politikasını sürdürme ayıbıyla kalmayıp, sınavları bir kez daha yüzüne gözüne bulaştırarak gençlerin geleceğiyle oynuyor... En temel iş olarak seçmen kütüklerinin doğru düzenlenmesinden sorumlu olan, ancak bunu beceremediğinden milyonlarca kişinin oy hakkının önünü kapatan Yük­ sek Seçim Kurulu, "Paramız yok, bilgisayarımız yok, Başbakan'a da derdimizi dinletemedik." yollu, yakınıyor... Sayım işinden sorumlu üst kurum ise hâlâ tek tek kelle sayma (sayamama) yöntemiyle yürüttüğü bu işi, kimi tahminlere göre yaklaşık beş milyon kişi eksiğiyle yapmış olma başarısını, ke­ sin sonuçları da yaklaşık iki yıl sonra ilan etmekle, taçlandırıyor... Adalet/yargı, çirkin politika boyun­ duruğunda huzursuz kıvranır, çark işlemez, davalar yıllar yılı sonuçlanamazken, "hukukçu" birilerinin "F tipi"nde diretmesiyle ölüm oruçları trajedileri bugünlere dek uzanıyor... Bankaların içini boşaltıp ceplerine indirerek halkı soyan, ülke ekonomisini oyanların yaptıkları yanlarına kâr kalıyor; talanın zararı da halkın sırtına yükleniyor... Güvenliğimizi sağlamakla yükümlü güçlerin içinden kimileri iş­ kenceden vazgeçmiyor ve biliyor ki iş yargıya varsa da "üsttekilerce" kullanacaktır. Kent caddelerin­ de saçlarından kavranmış kadınların yerde sürüklenmesi "vaka-i adiye" konumunu koruyor... Hasta­ neye alınmadığı ya da tedavi ücreti ödeyemediğinden hastaneden atıldığı için sokakta kalıp ölen "vatandaşın dramı" durumları düzelmiyor... Yetmiş milyon insana yetmiş binin epey üstünde cami düşüyor. Araştırmalar bunların önemli bölümünün kullanımının yetersiz/hiç olduğunu gösterirken, yenilerinin yapımı baş döndürücü hızla sürüyor... Maaş kuyruklarında emekli ölümlerinin ardı arkası gelmezken, intihar ve suç olayları artıyor... İşsizler ordusunun on milyon dolayında olduğu söyleni­ yor... Mafyanın, zorbalığın gücü kınlamıyor... Ekonomik bağımsızlığını IMF'ye, siyasal bağımsızlığını ABD'ye teslim etmiş ülke konumunun sandıktan kim/ne çıkarsa çıksın değişmeyeceği biliniyor... Dil­ deki yozlaşma/kirlenme, bugünkü sınırları hızla aşacağa benziyor... Hiç bir hizmet/servis düzgün iş­ lemiyor; neye el atılsa, atanın elinde kalıyor... Çıkarcı halk dalkavuklarının "genç ve dinamik nüfusu­ muz" diye sık sık pohpohladıkları kitlenin bireyleri, gerçekte sokakta ağızlarına mikrofon dayandırıl­ dığında çoklukla "Bu ülkeden gitmek istediğini" açıkça dile getiriyor... Hiç bir partiye güven duyma­ yan ve (olup bitenle doğru orantılı olarak) hiç birine oy vermeyecek olanların oranının "patlama" ya­ pabileceği gözle görülüyor...

pe

Ahmet

Sıraladıklarıma daha onlarcası, belki yüzlercesi eklenebilir elbet. Ama buncası bile tam bir "dibe vur­ ma" durumunu gözler önüne sürüyordur. Ne var ki iş bu noktada da bitmiyor. Bu duruma eklene­ cek bir başka katman daha var ki, onu da hesaba kattığımızda dibi delip "sıfırın altında" konumuna geçiyoruz. Değerli toplumbilimci Emre Kongar'ın son derece doğru ve keskin toplumsal çözümleme­ sinde vücut bulan bu katman (kendi anlatımımla özetlemeye çalışırsam) şudur: Yağma/talan/soygun/vurgun/yolsuzluk/hortumlama (ya da Kongar'ın bunların tümünü bir arada anlattığı tek söz­ cükle "vampirlik") düzeni; yukarıdan (egemenlerden/yönetenlerden) aşağı doğru uzanan bir basınç­ la olduğu denli, aşağıdan (halktan/yönetilenlerden) yukarı doğru bir itişle (ya da "omuz vermeyle")


meydana geliyor. Yani egemenler ile halk arasında bir "konsensüs", bir "milli mutabakat", özetle bir "vampirlik anlaşması" var. Başka deyişle "halkımız", "üsttekilere" diyor ki "Senin kimi, nasıl çarptığına bir şey demiyorum, yeter ki sen benim payımı ayır ya da benim de gidip başkalarını çarpmama göz yum."... ve gözler karşılıklı yumuluyor... Bu boyutu da eklediğimizde, iş hepten korkunçlaşıyor, öyle değil mi?... işte böyle... Bu çöküntü, bu toz duman içinde Türkiye birkaç hafta içinde ("küskünler hareketi!" engellemeyi be­ ceremezse) "sandığa gidecek", tiyatro da o arada iyi-kötü "perde açmış" olacak.

pe cy a

Şimdi, Türkiye'den kalkıp tiyatroya ve tiyatro insanına gelip durduğumuzda, öncelikle şunu demek gerek: Bu çöküntü herkesi, her kesimi altına almaz, bu kirlenme herkese, her kesime bulaşmaz mı? Alır ve bulaşır elbette, "eşyanın tabiatı" gereği. Demek ki, tiyatro da, tiyatrocu da bu kirlenmeden, bu "sıfırın altı durum"dan payını alacaktır ve almaktadır. Nasıl mı? Şöyle ilk akla gelenleri sıralayalım mı? Tiyatro dünyasında didişmeler, itişip kakışmalar, kavgalar, küskünlükler pek eksik olmaz... Yılda bir masaya konan ama kimseye doyurucu bir dilim sunmayacağı bilinen sözüm ona pastadan, uza­ nıp daha büyük ısırık alma uğruna kurulan dirsek temasları kimileyin dirsek darbelerine dönüşür... "Dizi"/seslendirme/reklam stüdyosundan çıkmayan, sahnenin yolunu unutmuş (ya da sahneye adı­ mını bile atmamış) birileri, "meslekleri" söz konusu olduğunda "tiyatrocu" oluverirler!... Tiyatrocu tay­ fasının genel anlamda da, kendi alanına yönelik olarak da yeterince okuduğuna ilişkin pek bir belirti yoktur... Ödüller çoğunlukla, hafif deyimle "tartışmalı", hafif olmayan deyimle "kayırmacalı", kamplaşmalı" yollardan geçerek verilir... Oyun dağarlarının (repertuvarların) oluşturulmasında ilkeli, tutar­ lı, yinelemelerle dolu olmayan bir seçicilik, az rastlanan bir olgudur... Küçüğünden büyüğüne (kurs­ lardan, konservatuvara/üniversiteye) dek, uygulanan eğitimde temel ölçütler yerleşmemiş, bütün­ lüklü bir program anlayışı gelişmemiştir... Tiyatro, yazarını yetiştirememekte, yetişme umudu veren­ leri de yüreklendirip yönlendirememektedir, vb... Bütün bunlar böyle de, bunların karşısında olumlu şeyler, düzelmeler, iyileşmeler yok mu? Var, var elbet... Şu elinizdeki derginin kaç kez -olağanüstü direnç ve özveri sonucu- kapanmanın eşiğinden dönme günlerinin ardından bu sezona (ufak tefek desteklerle) daha sağlam bir duruşla girdiğini söylemek/duymak sevindirici değil mi?.. İşte tiyatroya yeni sahneler kazandırılıyor ya da başka amaçlı sahneler tiyatro kullanımına açılıyor... Türk tiyatrosunun "dışa açılması" geçmiş yıllara oranla daha gözle görülür bir ölçekte gerçekleşiyor... Tiyatro şenlikleri ya da tiyatroyu da içeren irili ufaklı şenlikler çoğalıyor... Kısa süre önce "O defter kapandı artık." diye düşünülüyorken, şimdilerde -tek tük de olsa- yeni sponsorlar n devreye girdikleri görülüyor... Tiyatro kitapları basımı yeni bir ivme kazanmakta... Tüm bunların ötesinde , gelmek istediğim asıl "can alıcı" nokta ise şu; Tiyatroların şu günlerde tüm zorlukları bir kez daha aşarak "perde açacak"olması küçük çapta bir mucize sayılır, say��lmasına da, bunun anlamı çok daha derinliklidir. Her açılan perde, onun arkasındaki (oyuncu) insanlarla onun önünde sıra sıra dizilen (izleyici) insanların kaynaşması, birleşmesidir. Bu da insanı anlatma yoluyla olur. İnsanı, insan olma duygusunu böylece karşılıklı yaşayan ve paylaşan iki ayrı gurup insan, bu birlikteliğin bitiminde perde kapandığında insan olduğunu daha bilinçli biçimde duyumsar, çünkü insanca bir deneyim yaşamıştır... Yukarıdaki "insan" sözcükleriyle dolu satırlardan bu işin (ya da uğ­ raşın), bir insanın uğraşabileceği en insanca iş olduğunu çıkarabilirsiniz. İşte tüm bunlar nedeniyledir ki -tüm kusurlarına karşın- tiyatro insanı, bu yazıda marifetleri sıralanan (siyaset esnafı, medya patronu, hortumcu, işkenceci vb. gibi) bu ülkeyi insanca yaşanan bir yer ol­ maktan çıkaranlarla "hemcins" olması yadırganacak denli insandır; onların karşısında insan olarak kalır, onların insana yakışmaz işlerine bulaşmaz. Öyleyse biz tiyatro insanları, insanlığımızı bilip tiyatroya sarılacak, ona insanlık borcumuzu ödemeyi (bu da demek ki tiyatro yapmayı) sürdüreceğiz. Yaklaşık kırk yıldır içinde olduğum bu süreçte beni (ve -yolunu şaşırmamış- tüm tiyatro insanlarını) "daha insan" insanlar yaptığına gönülden inandığım tiyatroya, üç-beş gün içinde onun evinde yeniden buluşmak üzere buradan insanca bir selam yol­ luyorum.


SÖYLEŞİ

Nurhan Karadağ, Sadık Gürbüz ve Haşmet Zeybek'le

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarının ye­ ni oyunlarından "Düğün Ya Da Davul" 2 Ekim'de perde açacak. Anadolu düğün geleneklerinden yola çıkarak " Köy Seyirlik Oyun" olarak sahneye konan oyunun yö­ netmeni Prof. Dr. Nurhan Karadağ, yazarı Haşmet Zeybek ve özgün müziğine imza atan Sadık Gürbüz ile "Düğün Ya Da Da­ vul" üzerine söyleştik.

pe cy a

Rengin Uz

DÜĞÜN YA DA DAVUL

Nurhan Bey, Sizin uzmanlık alanınıza girdiği için rahatlıkla sorabilirim "Köy Seyirlik Oyunları" deyince ne anlama­ mız gerekiyor? Sahne sanatlarının tümü için seyirlik de­ mek olası aslında. Seyirliği çok geniş bir ta­ bana yaymak tabii olası. Köy seyirlik deyin­ ce başka bir özel durum çıkabiliyor ortaya. Daha çok şunu kastediyoruz; dramatik köylü oyunları. Yani çatışma içeren, dra­ matik içeriği olan oyunlar. Çünkü köy oyunları dediğimizde, çelik çomak oyunun­ dan fincan oyununa kadar ya da yüzük oyununa kadar her türlü oyun söz konusu, bu öyle değil, dramatik kimlikli, nitelikli

oyun. Köy seyirlik deyince asıl bilimsel ola­ rak doğru olanı dramatik nitelikli köylü oyunu o zaman belki biraz daha iyi tanım­ lanabilir. Çünkü Ortaoyunu da seyirlik oyun özelliğini taşır. Böyle olunca ister is­ temez bizim bütün geleneksel türlerimiz buna giriyor. Çünkü göstermeci nitelikte. Köylü oyunlarının bir temel özelliği daha var oyun haline dönüşmeden önce bunlar ritüel kökenlidir. Köylü bunu oyun olsun diye oynamıyor. Diyelim ki yağmur yağdır­ mak için oynuyor ya da ekini bereketli ol­ sun diye. O zaman oyun değil bu, bir tö­ ren, bir büyü. Köy seyirlik oyunu dediği­ mizde artık bu törenden çıkıp oyuna, sey­ redilmeye doğru yöneliyor. Ama biz bu­ gün yorumlarken, bilimsel gözle baktığı­ mızda da büyünün temelinde de oyun ol­ duğunu görüyoruz, biraz çarpıcı gelebilir bu yorum. Bir evlilik töreni de bir ritüel as­ lında. Ama o da bir kurmaca, bir oyun. Bu anlamda çok geniş kapsamlı yorumlamak­ ta yarar görüyorum. Köylü yaşamını güzel­ leştirmek için bu tür büyülere başvurmuş önce, sonra oyuna, eğlenceye, güzele dö­ nüştürmüş. Bizim yaptığımız da Anado­ lu'daki bu kaynağı yeterince hem bilim adamları gözüyle araştırmak bulmak orta­ ya koymak hem de bugün kendi tiyatro­ muzu oluşturmak yolunda önemli seçe­ neklerden biri olabilir diye düşünüyoruz. Hatta sadece Türk Tiyatrosu için değil, Dünya Tiyatrosu için de bir seçenek olabi­ lecek kimlikte. Çünkü özellikle savaş son­ rası Dünya Tiyatrosu da çok değişik arayış­ lar içinde. Tiyatronun temel işlevi neden dağıldı diye çok araştırmalar, deneyler ol­ du. Bunlara da yanıt verebilecek önemli bir cevher diye yorumluyorum. Bunun için­ de, yıllar boyu bu anlamda yorumladığım için hem metin yazmada, hem araştırma yapmada, hem rejide, hem oyunculukta bu anlamda olabildiğince örnekler çıkar­ dım. Düğün Ya da Davul ilk değil, son da olmayacak besbelli.


lar diyor. Oktay Arayıcı bütün oyunlarını seyirlik tabana oturtuyor. "Düğün Ya Da Davul" u sahneye ko­ yarken günümüz seyircisine neler söy­ lemek istediniz? Benim Düğün Ya Da Davul'u burada, 2002'de İstanbul'da çalışma nedenim çok açık bir biçimde bugünün seyircine yanıt verecek bir yeniden yorumlama. Herşeyiyle yeniden yorumlama olmalı diye düşün­ düm. İki üç aylık bir ön çalışma yaptım. Haşmet'le, yazarıyla iletişime girildi, bugü­ nün seyircisinin, Türkiye'sinin sosyal, poli­ tik yapısının irdelenmesiyle bize nasıl dö­ nüşebileceği konusunda tartışmalar yapıldı ve oyun bugüne çekilmeye çalışıldı. Tiyat­ royu sinemadan ayıran çok önemli özellik de bu. Tiyatronun değişen, gelişen seyirci­ sine göre yorum yapmalı. Ben de öyle yap­ tım, güncelleşti, bugüne hatta yarına taşı­ nabilecek dramaturji, yorum çalışması ya­ pıldı. Buna bağlı olarak, dekorundan kos­ tümüne, dansından müziğine, orkestrası dahil, hatta konuşma üslubu dahil bugün ve yarına kadar giden bir çizgi oluştu.

pe

cy a

Bu sezon Şehir Tiyatroları, Goldoni'nin "Gelin ile Kaynana" oyununu da sah­ neye koydu. Siz Commedia dell'Arte ile Geleneksel Halk Tiyatrosu arasında nasıl bir bağ olduğunu düşünüyorsu­ nuz? İkisi de Halk Tiyatrosu dediğimiz temel ürünlerdir. Commedia dell'Arte biraz daha erken profesyonelleşmiş, biraz daha kimli­ ği, kemiği belli olmuş, bizim Ortaoyunu gi­ bi nerdeyse Ortaoyunu ile daha büyük benzerlik gösteriyor. Tipler belli. Kavuklu, Pişekar nasıl çok belirginleşmişse, dell'Arte'deki tipler de o günkü toplumsal yaşa­ mı belirleyen II Pantalone, il Dottore gibi. İkisinin de kökeninde kendi geleneksel halk kültüründen alarak profesyonelleş­ miş, yaygınlaşmış bir tiyatro kimliği. Dedi­ ğim gibi bizim Ortaoyunu ile çok büyük bir benzerlik gösteriyor. Ama biz bugün Ortaoyununu yeterince iyi işleyemediğimizden ya da Ortaoyunu özü ve içeriğiyle Osmanlı kültürüyle çok barışık ve bütün olduğu ve bugünkü yaşamımıza yanıt ver­ mediği için, dönüştüremedik, değiştireme­ dik, üretemedik yeniden. Oysa Commedia dell'Arte yeni türlere kaynaklık etti. Çağ­ daş İtalyan Tiyatrosuna, Dario Fo'ya, bir­ çok İtalyan yazara kaynaklık etti. Yani İtalyan Halk Tiyatrosu'ndan Commedia dell'Arte'ye, ordan çağdaş İtalyan tiyatro­ suna doğru bir süreç, bir geçiş görüyoruz da bizim seyirlik oyundan Ortaoyununa or­ dan bugünkü çağdaş Türk Tiyatrosu'na bu kadar sağlıklı bir geçiş göremiyoruz. Ama uzak açıdan baktığımızda Müsahipzade Celal, Haldun Taner inanılmaz değerlendir­ miş Ortaoyununu. Çok önemli yapıtlar ko­ nulmuş ortaya. Ama pek sağlıklı, soluklu, net yürüyebilen bir çizgi yakalayamamış. "Bozkır Dirliği", Bilgesu Erenus'un "Misa"fir"i seyirlik olarak çok hoş oyunlar. Hatta Murathan kendi oyunlarına seyirlik oyun­

Demin gördüm, kulis bir hayli kalaba­ lıktı. Siz önceki yıllarda az kadroyla oy­ nanan oyunu, oyuncu bakımından zenginleştirmişsiniz... Evet 10-12 kişilik bir oyundu. Biz bu şekil­ de müzikte ve dansta moderne doğru gi­ debildik. Özellikle dansta.Bugün o çok bil­ diğimiz halaylarda, zeybeklerde modern dansa giden bir çizgi yakalarmıyız dedik ve yakalıyoruz. Müzikte de öyle, neden hep tek sesli gidelim. Küçük çağdaş bir çalgı grubu olabilir. Düzenleme özgün müzikle yürüyebilir. Bunun anlamı şu, tümüyle uça­ lım demiyoruz . Bu, geleneksel kaynağı, geleneksel tadı bırakalım anlamına gelmi­ yor kesinlikle.

Sizin bu çağdaş ve modern yorumu­ nuzdan oyunun iskeleti nasıl etkilendi acaba ? İskelet hiç değişmedi. Kültürel çatışma var hala, kırsal kesimin kültürü ile kent kesi­ min kültürü. Hem kendi içlerinde çatışma­ ları var hem birbirleriyle çatışmaları var. Türkiye Anadolu kültürüyle, Avrupa ya da Amerika kültürü birbirleriyle çatışma halin­ de. Niye bunları böyle söylüyorum, çünkü sahiden artık kitle iletişim araçları bizi o kadar birbirimize yaklaştırdı ki kültür çatış­ masını, kavgasını o kadar iç içe soktu ki biz de bu oyunda yine eskisinde var olan bu temayı bugün çok daha net, çok daha acımasız bir biçimde ortaya koyduk. Oyu­ nun eski hali biraz daha söze dayalıydı, Or­ taoyunu geleneğinden gelen espriler var­ dı, onları ayıkladık. Bu kez daha görsel ha­ le getirdik. İşitsel ve görsel tadı arttırdık. Sesli korolorla, ya da dans düzeniyle hoş, keyifli hale geldi ama aynı zamanda da ve­ rilmek istenilen ana tema ve yan temalar billurlaştı. Nedir? İşte kültür kavgası varsa onu söylüyoruz, talanı, hortumcuları söylü­ yoruz. Ya da sevgi, üretim vazgeçilmez ise insan yaşamında - ki evet vazgeçilmez ev­ renselidir insanın - onu billurlaştırıp ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Yoksullukla sevginin çatışmasını anlatıyoruz. Düğün Ya Da Davul, yerleşik sahne dü­ zeninin dışına çıkarak. Şehir Tiyatrosu'nun "İstanbul -Mekan-Tiyatro" te­ masının en gözde oyunu olacağa ben­ ziyor Evet bir iddiası da o.Ben de yanındayım o iddianın. Yaşamım boyu tiyatronun hep çoğunluğun malı olmasını istedim. Oyun­ lar daha çok daha çok kalabalığa gitsin. Ti­ yatro ile buluşmayanlar buluşsun. Yeni yö­ netim bu gereksinimi öne almış. Onun için de ayrı bir aşkla, ayrı bir şevkle çalışıyoruz. Spor salonlarında, Sultanahmet Meydanı"da, Festivallerde, değişik mekanlarda da oynanabilecek. Yurt dışına da bu oyun­ da kapımızı açmak istiyoruz. Ekim'de Ma­ kedonya'ya gidiyoruz. Hem grup adına, hem daha sonraki festivaller için iyi bir de­ neyim olacak. Hatta ben şunu düşünüyo­ rum, 2003 yılı, bizim Kültür Bakanlığı'nın ve Dış İşleri Bakanlığı'nın isteğiyle Japon­ ya'da Türk Yılı olarak kutlanacak. Sadece Kültür Bakanlığı kendi içinde kapalı kalıp, kendi grupları ile bu işi götürmesin, bütün Türkiye'ye, bütün tiyatrolara açılsın, Şehir Tiyatrosu'nun da bu anlamda çok hoş oyunları var. Düğün Ya Da Davul bunlar­ dan biri olabilir, Japonya'ya da gidip oyna­ yabilir. Oyunun biçim olarak da öz olarak albenisi çok. Oynandığı zaman sanırım karşılığını görecektir.


Türkülerini gönlünü koyarak okuyan Sadık Gürbüz "Düğün Ya Da Davul" la eski ama hiç unutulmayan bir sevgiliye, Tiyatro'ya geri döndü. Sadık Bey, biz sizi türkülerinizde tanı­ dık. Tiyatro ile aranızda eski ve gizli bir sevda olduğunu yeni öğrendim. Nasıl başladı diye sorsam. Tiyatroyla tanışmam çok eskilere dayanı­ yor. 1965'de başladım. Hukuk Fakülte­ sinde okurken, harçlığımı çıkarmak için Devlet Tiyatrosu'nda dışardan ücretli figü­ ranlık yaptım. Devlet Tiyarosu'nda birkaç

"Düğün Ya Da Davul" geldi. Özel Tiyatro­ larda Vasıf Öngören'in "Katilleri Tanıyor musunuz?" adlı oyununun müziğini yap­ tım. Üç de film müziği var. Dünya çapında ödüllü bir film olan "Kara Çarşaflı Gelin". Orhan Kemal'den "Kaçak" ve Haşmet Zeybek'in senaryosunu yazdığı "Şaşkın Ör­ dek". Bu arada 8 tane de kaset yaptım. So­ nuncusu "Yine O Sevda". Sanki tiyatroya olan o büyük sevdanızı dile getirmişsiniz... Tiyatro gerçekten bir sevdadır, hiçbir şeye değişmediğimiz bir sevdadır. Türküler de bir şeyin sevdası üzerine yazılır, ama o yü­ rekte gizlidir, insan bir şeyi sever, ister ti­ yatroyu, ister ülkesini,ister insanı sever. Ama bir sevgi vardır içinde. O sevgiyle yoğ­ rulmuş, o sevgiyle kendisini kendi etmiştir. Veysel'in dediği gibi "Anılmazdı Veysel adı o sana aşık olmasaydı..." Bir aşktır insanı olgunlaştıran, acıdır insanları pişiren..."

***

cy

a

Düğün Ya Da Davul sizin, profesyonel ve amatör tiyatro toplulukları tarafın­ dan en çok oynanan oyununuz, nede­ nini sorabilir miyim? Bu oyun Karacaoğlan türküsü gibi herkesin kolayca söyleyebildiği, tat aldığı bir oyun oldu. Diyelim, Bakırköy'deki Düğün Ya Da Davul oynayan ekip, Kartal'daki ekibe di­ yor ki haftaya "Meydancı" yi bize gönderin çünkü bizimki askere gidiyor. Ben oyunun başarısını şuna bağlıyorum; Masa başı oyunculuğu yapmadım, hep oynaya oyna­ ya oyunlarımı oluşturdum, Onun için be­ nim tekstlerim genel anlamda toplumsal tekstin bir parçası. Ayrıca "Düğün Ya Da Davul" açık biçim olduğu için herkesin ra­ hatça oynayabileceği bir oyun oldu. Replik­ leri masa başında kesilmiş değil, hep oyun­ cularla çalışılmış. Ben de kendime bir üslup geliştirdim. Role girmeler, rolden çıkmalar, geleneksel kültürle de bunu birleştirdim. Sanki insanlar bir oyuna değil de bir düğü­ ne gelmişler gibi, ne zaman oyuncu ne za­ man seyirci olacakları belli değil. Ritüeller, masallar bizim hikayemizin kılcal damarları. Oralardan girdiğimizde rahatlıkla o insanla­ rı kavrayabiliyorsunuz. Bugün Şehir Tiyatro­ su oynuyor, Adana Şehir Tiyatrosu oynu­ yor, Kartal oynuyor, amatör tiyatrolarının artık yurt içinde dışında sayısını bilemiyo­ rum Oyun, kendine has bir üslup geliştirdi, bir tavır koydu. Çok açık biçim bir oyun ol­ du. Baştan sona oynama diye bir şey de yok, belli bölümleri atabilirler, ekleyebilirler, çünkü düğünün kendi içinde bir dramaturjisi var.

pe

oyunda oynadım. Orada dikkatleri çekmiş olacağım sonra da Şehir Tiyatrosu'na gir­ dim. Muhsin Ertuğrul'un görevden alınma­ sına kadar Şehir Tiyatro'nda kaldım. Hatta, "Ömür Satan Hüsam Çelebi"de Mücap Ofluoğlu ile birlikte başrolleri paylaştık. Bu oyunun 26 yıl önceki versiyonunda olduğu gibi yine aynı rolümü Yakımcıyı oynuyorum ve oyunun müziğini yapıyorum. Aslında kasetimi yeni çıkardım, ama tanıtımını, konser önerilerini bırakıp tiyatroya koştum. Tiyatro büyük, onulmaz bir hastalık. Sahne­ de çok mutluyum ve keyif alıyorum.

Nurhan Beyin yorumunda müzik de çok sesli hale gelmiş... Eskisinde müzik daha geleneksel ağırlıktay­ dı. Burda yeni türküler yaptık, danslara uy­ gun şarkılar hazırladık. Eski müzikler de var ama yeniler ağırlıkta. Çok seslendirme ko­ nusunda Selim Atakan'ın bilgi ve birimin­ den yararlandık. Ama oyunun özgün müzi­ ği bana ait. Orta oyunu tarzında kalmadı daha yeni bir yaklaşım oldu. Başka hangi oyunların müziklerini yap­ tınız ? Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen "Sırtımızdakiler"de Taner Barlas'a çalışmıştım. Ali Taygun'la "Oyun Bahçesi" adlı çocuk oyu­ nunu yaptık, "Erkek Satı"yı yaptım. Sonra

Düğün dernek hoş da, oyunun her dö­ nem gündemde olan ana unsurları da çok önemli değil mi ?

Şöyle bir şey bu sanat ve hayat dediğimiz, bir manzume düşünün, kökleri var, dalları var, yaprakları var. Yaprakları insanlar ve kuşaklar diye alırsak kök olduğu gibi duru­ yor. Eğer siz o kökten çıkarsanız yeniliyor­ sunuz, sadece kuşaklar yenilenmiş oluyor. Hele ivme doğruysa, bakış açısı varsa, dün­ ya görüşü varsa, günden güne de herşeyin bozulduğunu görüyoruz ya, belki ilk oy­ nandığı gün bu kadar etkili değildi, şimdi daha su yüzüne çıktı. Özellikle bu sevginin ,aşkın metalaşması. İnsanlar çok seviniyor­ lar, yitik mallarını bulmuş gibi oluyorlar o atasözlerini, türkülerini örf ve geleneklerini gördükleri zaman. Bunu bütün halk hika­ yeleri için söyleyebiliyorum. Bazen gidip halk hikayeleri anlatıyorum Kültür Merkez­ lerinde, insanlar çok mutlu Onun için meddahlık sınavını gündeme getirdim ki, sponsorsuz, desteksiz hiç kimseye muhtaç olmadan, bir sandalye bir sopa ile özgürce hikayelerini anlatabilsin,dertlerini dinletebil­ sinler. Çünkü biz sözlü gelenekten gelen bir toplumuz. Söz bizde çok güçlüdür. De­ de Korkut'lardan Nazım Hikmet'e kadar geliniz. Şu sözün gücüne bakın Memleke­ timden İnsan Manzaraları'nda " Merdiven­ lerde güneş, yorgunluk ve telaş". Üç söz­ cükle üç büyük devinimi anlatıyor. Ama "Düğün Ya Da Davul"un 2002 versiyonunda söz yerini daha çok dan­ sa ve müziğe bırakıyor. Evet bu kez daha bir görsel şölen gibi ol­ du. Çünkü oyun kutu ve çerçeve sahnele­ rin dışında, stadyumlarda, meydanlarda , basket sahalarında oynanacak. Daha çok sokak ve meydan oyunu olarak ele aldık. Onun için seyirlik bölümleri daha çok kul­ landık, daha görsel olsun istedik. Ulusal tiyatromuza, seyirlik oyunlara hem gönlünü hem emeğini vermiş olan Haşmet Zeybek ile Nurhan Kara­ dağ bu oyunda buluştular. Nasıl bir bu­ luşma oldu size göre? Çok hoş , üretken ve bereketli bir buluşma oldu. Düğün Ya Da Davul'u 1969 senesin­ de Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde oyna­ nırken, büyük ödülü kazanmıştı. Nurhan'ın da o zaman Deneme Sahnesi diye amatör bir topluluğu vardı. O da bana ödül vermiş­ ti. İki ayrı yerde 30 yılını vermiş iki insan buluşmuş olduk. Bu buluşmadan da Şehir Tiyatrosu'nun, oyuncularımızın ve seyircile­ rimizin çok şey kazanacağına eminim, gö­ rüyorum ve çok da seviniyorum. Nurhan Karadağ kürsüde olduğu için bir anlamda Şehir Tiyatrosu kürsü buluşması gerçekleş­ ti. Kuramla pratiğin buluşması. Bu da çok hoş, ben de Nurhan'dan çok şey öğreniyo­ rum, o da benden öğreniyor.


TANITIM

İstanbul Şehir Tiyatroları İzmit'te

İZMİT ŞEHİR TİYATROSU İSTANBUL'DA

a

istanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Ti­ yatroları ile İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu 2002-2003 sezonu için yaptıkları protokolle, bütün bir sezon için karşılıklı oyun alışverişinde buluna­ caklar.

pe

cy

İzmit Şehir Tiyatrosu Genel Sanat Yönet­ meni Yücel Erten , uygulamaya ilişkin olarak şunları söyledi: "Deneyimli sanat­ çıların birikimiyle, genç sanatçılarımızın enerjisi, iki kentin seyircisi için mutluluk verecek. Üstelik karşılıklı işbirliğimiz tur­ nelerle de sınırlı kalmayacak. Protokolün ilk maddesi: 'Her iki kurum 2002-2003 sezonundan başlayarak ortak projeler için ön çalışmalar yapacaktır. Amaç, or­ tak kararlar doğrultusunda; ortak pro­ düksiyon oluşturmak; oyunların tanıtı­ mında bilgi ve teknik olanaklarından or­ tak yararlanmak; kurumlar arası oyun­ cu, yönetmen, tasarımcı, dramaturg ve

teknik eleman alış verişinde bulunmak; kurumlar ya da oyun bağlamında seyirci araştırması ve anketler yapmak; Türki­ ye'nin sanat gündemine uygun toplantı, konferans, panel ve atölye çalışmaları düzenlemektir.' Sadece iki kentin seyir­ cilerine diğer 'Şehir Tiyatrosu'nu göster­ mek değil bu projenin amacı. Aynı za­ manda yapılan işlerin kentle sınırlı kal­ mamasını ve oyunlarımıza emeği geçen arkadaşlarımızın görününürlüğünü artır­ mak ve ülkemizin tiyatro yaşamına yeni bir işbirliği örneği kazandırmak." Programa göre, Ekim ayında İzmit Şehir Tiyatrosu Turgut Özakman'ın yazdığı "Bir Şehnaz Oyun" ile İstanbul'a, İstan­ bul Şehir Tiyatrosu ise Haşmet Zeybek'in yazdığı "Düğün ya da Davul" ile İzmit'e gidecek. Kasım ayında, Şükrü Türen'in yönettiği "Othello" İzmit'e, Malcolm Keith Kay'in yönettiği Brecht müzikali "Üç Kuruşluk Opera"nın değişimi gerçekleşecek. Ocak ayında ise, Can Yücel'in Shakespeare'den Türkçe söylediği "Bahar Noktası"na karşılık, istanbul Şehir Tiyatrosu'ndan Sadık Şendil'in "Kanlı Nigar"ı İz­ mit'e gidecek. Son olarak Mart ayında her iki tiyatro da sezonun yeni oyunları "Oyunun Oyunu" ve "III. Richard"ı turne programla aldılar. İstanbullu izleyiciler İngiltere'den konuk olarak gelen Mehmet Ergen'in sah­ nelediği "Oyunun Oyunu"nu İzmitli oyunculardan izlerken, İzmit'te Yücel Er­ tenin sahneleyeceği "III. Richard"ı İstan­ bullu oyunculardan izleyecek.


İZLENİM.

BONN BİENALİ'İNDE "AY TEDİRGİNLİĞİ" Ayşe Fırıncıoğlu 1992 yazında ilk defa düzenlenen ve o

a

günden bugüne Çağdaş Avrupa Tiyatrosu­ na ve yazarlarına yer veren Bonn Bienali, 2002 yaz döneminde son kez izleyicilerle buluştu. Geçen bu on yıllık süre içinde Av­ rupa'da sınırların değiştiği, hatta ortadan kalktığı düşünüldüğünde, Bienalin, Çağdaş Avrupa tiyatrolarından örneklerin sergilen­ diği, kültürlerarası diyaloğu kuvvetlendi­ ren, insanlar arası kaynaşma ortamı sağla­ yan bir etkinlik olma özelliği taşımayı amaçladığı görülmekteydi.

pe cy

Festivalde Türkiye'den Özen Yula'nın "Ay Tedirginliği" adlı oyunu, 5. Sokak Tiyatrosu tarafından 16 Haziran'da Schauspielhalle Bonn Beuel'da sahnelendi. Yönetmenliğini Mustafa Avkıran'nın yaptığı oyun, gece ay ışığı altında parkta "tesadüf" gibi karşıla­ şan bir kadın ve erkeğin hikayesini anlat­ makta. Oyun süresince kadın ve erkeğin arasında gelişen diyalogda, masal ve ger­ çeğin içice geçtiği, insanı insan yapan, aşk, korku, güven, ölüm, mutluluk, çocukluk, istek gibi temel duygular ele alınıyor. Ken­ di yaşam öykülerini masallara sığdıran bu kadın ve erkeğin birbirlerine hissettirmeye veya saklamaya çalıştıkları benliklerindeki giz, arka planda gelişen bir seri cinayet ha­ beriyle bambaşka bir boyut kazanır. İşle­ nen cinayetlerin esrarengizliği, kadın ve er­ keğin arasında geçen öldürmek ve ölmek üzerine konuşmalar oyunda sürekli artan bir gerilim yaratır.

Ay Tedirginliği Tiyatro: 5. Sokak Tiyatrosu Yazan: Özen Yula Konsept: Mustafa Avkıran, Naz Erayda Yöneten: Mustafa Avkıran Sahne ve Giysi Tasarımı: Naz Erayda Işık Tasarımı: İrfan Varlı Koreograf!: Övül Avkıran Müzik: Armağan Kulualp, Hakan Baycılı Oyuncular: Derya alabora, Murat Karasu Psikodrama: Deniz Altınay

Oyuncuların kıyafetleri ve davranış biçimle­ ri 50'li yıllardaki gibidir ve o dönemin po­ püler Belgin Doruk, Ayhan Işık filmlerine gönderme yapar. Onlar gibi konuşurlar ve onların oynadıkları filmlerdeki gibi yapma­ cık dünyalar yaratırlar ama her seferinde de kurguladıkları bu dünya onları kaçama­ dıkları geçmişleriyle yüzyüze bırakır. Ama o eski Türk filmlerindeki yaşantılar, insan­ lar yoktur artık, farklılaşan bir güncel dün­ ya vardır içinde yaşadığımız; bu noktada da oyunun iletisi postmodern bir söyleme oturur. Artık ölüm, insanın kendi kendine yabancılaşması ve kendini tüketmesi kal­

mıştır, yirmibirinci yüzyıl insanına. Güvene­ cek, dayanacak kahramanlar birer birer terk etmiştir bizleri. Mustafa Avkıran ve Naz Erayda'nın konseptini oluşturduğu oyunda, farklı bir sah­ neleme düzeni kullanılmış ve oyunun başa­ rısı da bu farklı sahneleme düzeninden kaynaklanıyor. Oyun salonuna girdiğinizde karşınızda, üzerinde kahve makinasından tutun da, teknik aletlere, kağıtlara kadar bir sürü eşyanın durduğu bir masayla karşı­ laşıyorsunuz. Masanın arkasında üç film perdesi gözükmekte. Daha önce filme alın­ mış olan oyun, üç farklı perdeden farklı açılardan seyirciye yansıtılıyor. Film oyna­ maya başladığında seyirci olarak ilk dikkati­ nizi çeken, perdelerin altında oyunun bit­ mesine ne kadar kaldığını belirten zaman sayaçları. Perdede 1950'li yılların kıyafetleri içinde, Derya Alabora ve Murat Karasu oy­ namakta. Aynı anda da, perdelerin altın­ da, masanın arkasında günlük kıyafetleri ile, sigara ve kahvelerini içen „başka" bir Derya Alabora ve Murat Karasu filmi ses­ lendirmekte. Bütün bu yabancılaştırıcı un­ surlar biraraya geldiğinde, seyirci gelenek­ sel tiyatro kavramından farklı bir sahnele­ me ile karşılaşmakta, oyun ve oyuncu kav­ ramlarına yabancılaşmaktadır. Fakat oyun­ da ortaya çıkan bir başka yabancılaşma da oyuncunun kendine ve kendi oyununa yabancılaşmasıdır. Bu tür bir sahneleme ile sürekli olarak eserin bir oyun olduğu, iz­ leyiciye ve oyuncuya hatırlatılır. Oyunun arkasından izleyicilerle yürütülen tartışma ortamında, eserin dramaturjisinin nasıl oluşturulduğu ve iletisi üzerine yapılan söyleşide Mustafa Avkıran 1950'lerdeki tek partili dönemden, kadın­ lar üzerinde uygulanan toplumsal baskıya kadar çok büyük bir yelpazenin oyunun içeriğini oluşturduğunu belirtti. Getirdiği yeni bir yorumla Türk ve Alman izleyiciler­ den olumlu tepkiler alan oyunun, içeriğin­ de bu iletilerden ne kadarının çıktığının da bir tartışma konusu olduğunu düşünmek­ teyim.


cy a

pe


ELEŞTİRİ-

İKİ ÇİZGİ ARASINDA YAŞANANLAR: ERMİŞLER YA DA GÜNAHKÂRLAR Akmen

"Oyun Atölyesi, Haluk Bilginer-Zuhal Olcay ç i f t i n i n müthiş bir t i y a t r o tutkusuyla, hiçbir kamu ve özel kesim kuruluşundan "iane" d i l e n m e d e n , Kadıköy'ün Moda semtinin Mühürdar'ında, tam on yıl çabalayarak kurdukları, alın terinin sıcaklığı sinmiş salonlarında, 4 Nisan'da başladıkları gerilim-korku senaryoları yazarı Anthony Horowitz'in ilk ve tek tiyatro oyunu "Ermişler ya da Günahkârlarını, İstanbul 13. Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında da seyircisi ile buluşturdu.

pe cy a

Üstün

Ermişler ya da Günahkârlar Tiyatro: Oyun Atölyesi Yazan: Anthony Horowitz Çeviren: Zeynep Avcı Yöneten: Işıl Kasapoğlu Sahne Tasarımı: Gürel Yontan Işık Tasarımı: İrfan Varlı Müzik: Selim Atakan Oyuncular: Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar, Şenay Gürler

Neydi Horowitz'in anlatmak istediği, yani yeni bir şey miydi? Yooo... Horowitz'in anlattığının benzerlerini anlatanlar kuşkusuz sinemada da, t i y a t r o d a da, edebiyatta da vardı. Bugüne değin, kötülüğü erdem olarak yorumlayanlar da oldu, "iyinin içindeki kötü - kötünün içindeki iyi ikilemini" kurcalayanlar da çıktı, "kim kime göre delidir" teorisi üretenlere de rastlandı. Nesne temsilcileri olarak k ö t ü , engelleyici, nefret edilen, korkutucu, hain, baskıcı anlamlarının sonuna "anne" ya da " b a b a " yazıldığı ve işlendiği de g ö r ü l d ü . Ama gene de Horowitz'in, biraz farklı bir şey yaptığını söylemeden geçemeyeceğim. "Ermişler ya da Günahkârlar", Londra yakınlarındaki Fairfields Akıl Hastanesi'ndeki bir odada, Dr. Farquhar, Yazar Styler ve Hemşire Plimpton arasında geçiyor. Ya da hasta Easterman, Doktor Farquhar ve Doktor... Neyse! Konu, yazarın yeni kitabı ile ilgili olarak azılı katil Easterman ile söyleşi yapmak istemesiyle başlayıp,

telefonların, duvarda çerçeveleri içinde duran tabloların, sutyenlerin, ceketlerin, ölülerin değişmesiyle geriliyor. Öyle ki, az önce doktorun girdiği kapı, az sonra dolap oluyor. Dışarıdan gün ışığının süzüldüğü pencerenin, tuğla ile örüldüğü fark ediliyor. Giderek, hastanın kendi belirtilerine ya da sorunlarına göre geliştirilmiş bir dramada rol alması ve bu dramada diğer rollerin bizzat terapi ekibi üyeleri tarafından paylaşılması, kısaca bir psikodrama uygulaması, kötülüğün cazibesini sorgulama biçimini alıyor. Fevkalade sağlam olan ve Zeynep Avcı tarafından (kusura bakmasın, ama) biraz özensiz bir Türkçe'yle de olsa, ustaca dilimize kazandırılan oyun metninde, kahramanımız Easterman, insanların iki çizgi arasında yaşadıklarını düşünmekte, iki çizgi arasında yaşayanları sıradan insanlar, çizgiler dışında olanları ise ünlüler olarak tanımlamaktadır. Karındeşen Jack, Chikatilo gibi, insanlara işkence yaparak, öldürerek, suda haşlayıp ciğerlerini yiyerek, gözlerini oyarak, kendi tayin ettiği ölümsüzlüğe kavuştuğunu savlamakta olan Easterman, bize sürekli olarak, bizde bir dizi davranış ve duyguyu yarattığı düşünülen ve h i p o t e t i k güç olarak tanımlanan içgüdümüzü düşündürtüyor. Saldırganlık, Freud'un gördüğü gibi ölüm içgüdüsünün bir türevi midir, yoksa bireyin içindeki kendi doğuşundan gelen "kendini yıkıcı" yöntemin de temel bir özelliği midir? Bu ve benzeri nice soru, seyircinin kafasında cirit atıyor. Sorular kafalarda cirit ata dursun, oyundan anladığım kadarını sizlere a k t a r d ı k t a n , sürpriz bölümlerini


atladıktan sonra, fazla bilmediğim konuda "ahkam" kesmeyi "kesip", şimdi gelelim "ahkam" kesebileceğimiz bölüme.

pe

cy

a

Oyunu yöneten Işıl Kasapoğlu, bu yapıt başka türlü kurulmalı ya da yazılmalıydı diye düşünmemiş, metni olduğu gibi benimsemiş. Mizansen saat gibi çalışıyor. Hemşire Plimpton'un getirdiği çayın gerçekten sıcak bir çay olması, hemşirenin Dr. Farquhar'ın kafasına indirdiği şişenin kırılıp dağılması, gerçek sandviç, ele yüze giysilere bulaşan kan, inandırıcılık açısından fevkalade önemli detaylar. Bir eleştirim, Styler, Farquhar'a Easterman'ın şunca metre yakında olduğunu söylemesi üzerine, Farquhar'ın Styler'e: "Belki de daha yakında", türünden bir yanıt vermesi... Düğüm biraz çabuk çözülüyor da... Bir de, boğulma tablosunda hemşirenin (doğal olarak) göğüs hizasında nefes nefeseliğini örtemez mi acaba? Gürel Yontan'ın dekoru yeri ve atmosferi mükemmel bellileştirdiği gibi oyunun sürüp gitmesini de sağlıyor. Ayrıntılı, fotoğrafik bir tasarım yapmış. İrfan Vanlı'nın ışık tasarımı iyi, duvarların, kapıların ışık açısından olumsuzluğuna karşın hiç çiğ ışık kullanmadan dekora yardımcı oluyor, oyuncuları da hiç gölgede bırakmıyor. Selim Atakan'ın müziği de yerli yerinde. Bülent Emin Yarar'ı öncelikle dürüst bir yaratıcı olarak kutlamak istiyorum. Belli ki, yönetmenden metni aldıktan sonra iyi okumuş, önce kendi kişisel deneyleri ile gözlemlerini ve düşüncelerini seferber ederek deneylerini zenginleştirmiş. Kendi düşünceleriyle yazarın düşünceleri arasında bir ilişki kurduktan ve genel çizgiler içinde yazarla ortak bir anlayışa ulaştıktan sonra, kendi yaratıcı yorumlarını yönetmeninkiyle birleştirmiş. Şenay Gürler, Kasapoğlu kendisine ne sunmuşsa almış, ama bir çuval pirincin içinden taşları titizlikle ayıklamış, artistik belleğinin süzgecinden geçirmiş. Oyun süresince Plimpton olarak da, Farquhar olarak da sahiplenmediği tek sözcük, tek çığlık yok. Haluk Bilginer, hiç kuşkusuz bir usta. Bilginer, sahnedeki varlığını, ulaşmak istediği hedeflerden ve etkileyici sonuçlardan önce ve onlardan bağımsız olarak kuruyor ve "yönetiyor". "Varlık" derken, gerçekle birebir örtüşen Dr. Farquhar'dan söz ediyorum, Easterman'ı işaretliyorum. Haluk Bilginer'in "varlığı", sahne üzerinde varoluş biçemi, organik olan açıkça fiziksel ve zihinsel bir varoluş. Özellikle ikinci bölümde Easterman'ın içsel yaşamının kaynağını bir oyuncu olarak kendi doğasına yaklaştırması, Easterman'ın "ben"i olan o gizemli, o sırdaş merkeze yaklaşarak role derinlik eklemesi, gerçekten izlenmeye değer.

"Oyun Atölyesi", program dergiciğinde depremden, yangından, su baskınından korktukları kadar kültürsüzleşmeden korktuklarını söylüyorlar: " Biz kahraman değiliz, korkuyoruz", diyorlar. Gene de kültürsüzlükle savaş anlamında: "Biz budala değiliz, düşlerimiz var! / Hepimiz için bir tiyatro salonu yaptık", diye size davetiye çıkarıyorlar. Tanrı aşkına, şu birkaç ay içindeki, "vakî" vurdumduymazlığınızı üzerinizden atın, sezona "Ermişler ya da Günahkârlarda başlayın.


DOSYA-

İSTANBUL BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROLARI'NDA NELER OLDU?

Sanat Yönetmeni değişikliği basına ilk olarak yukarıdaki biçimde yansıdı. Ardın­ dan Genel Sanat Yönetmeni Şükrü Türen'in Hürriyet Gazetesi'nda yayımlanan görevden alınma haberinde, Heslihan Akdaş imzalı haber şöyleydi;

cy

Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, Mayıs-Haziran sayısından sonra yaz aylarında yayınına ara verdiği için bu konularda görüşlerini oluşturup, yansıtamadı. Amacımız, bugün -şimdilik geride kalmış gibi görünen- tar­ tışmaları tekrar gündeme getirmek değil, ama genel bir toparlama yaparak konuyu bir başka noktada tartışmaya açmak. Ül­ kemizde siyasi erk her boyutuyla tartışılır bir hal aldı, bu konuda daha geniş bir de­ ğerlendirmeyi Ahmet Levendoğlu'nun ya­ zısında bulacaksınız.

getirildi. Muhsin Kayar Sahne direktör­ lüğüne getirilirken Yönetim Kurulunda ise Kemal Kocatürk ve Münir Kutluğ yeni üyeler olarak görevlendirildi. Müdürlük görevini yürüten Muharrem Ergül'ün gö­ revinde ise herhangi bir değişiklik olma­ dı."

a

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyat­ roları da sezon sonunu yönetim tartışma­ ları ile bitirdi, yaz aylarının durgunluğu ile yeni sezona hazırlanıp perdelerini açma hazırlıklarını tamamladı.

pe

Siyasi erk ile özellikle ödenekli tiyatroların iç içeliği bir türlü rayına oturmadı, oturamadı.

Sanat yönetmenini dekoratör atadılar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyat­ roları Genel Sanat Yönetmeni Şükrü Tü­ ren, dün görevinden alındı. Kenan Işık'ın istifasından sonra göreve getirilen ve 1,5 yıldır genel sanat yönet­ menliğini sürdüren Türen'in yerine, deko­ ratör Nurullah Tuncer getirildi. Dün sa­ bah "Göreviniz iptal edilmiştir" yazılı bir kağıdın eline ulaşmasından sonra görevi­ ne son verildiğini öğrenen Şükrü Türen

"Siyasal erk ile tiyatro ilişkisini nasıl de­ ğerlendiriyorsunuz? (Ödenekli ve özel ti­ yatrolar bağlamında) Yakın temas nereye kadar olmalı, nerede kesilmeli? Varsa çö­ züm önerileriniz nedir?" Sorusuna eliniz­ deki sayıda Yayın Kurulu üyelerimiz Ah­ met Levendoğlu, Ali Taygun ve Orhan Alkaya'nın kendi değerlendirmeleri ile yakyaştılar, önümüzdeki sayı, her kesimden tiyatro insanına ve siyasilere/bürokratlara aynı soruyu yönelteceğiz. Son olarak da ödenekli tiyatroların yöneticilerinin ve sivil toplum kuruluşlarının görüşlerini aktara­ cağız. İBŞT'de olaylar Nasıl Başladı? "İstanbul Büyük şehir Belediyesi Şehir Ti­ yatroları 'nda Darbe! Genel Sanat Yönetmeni Şükrü Türen gö­ revden alınarak yerine dekoratör Nurullah Tuncer atandı. Yardımcılıklarına ise Mustafa Aslan ve Nilgün Kasapbaşoğlu

şaşkın. Türen, 'Kırgınım, kimse ömrünün sonuna kadar bu göreve devam etmiyor. Ama hazırlıklar içindeyken, işlerin yarım kalması beni üzdü. Bunun koltuk kavgası gibi görünmesini istemiyorum. Ancak fo­ toğraf açık olarak ortada. Genel Sanat Yönetmenliği'ne yurtçapında yazarlık yapmış, oyun yönetmiş bir isim getirilir. İlk kez bu şartlara uymayan bir isim bu göreve getirildi" dedi. Şehir Tiyatrolarında Genel Sanat Yönetmeni'nin görev süresi yok. Genel Sanat Yönetmeni'nin görev süresi ya istifa et­ mesi ya da Büyükşehir Belediyesi tarafın­ dan görevden alınmasıyla son buluyor." Şükrü Türen, Cumhuriyet Gazetesi'nde ise şu açıklamayı yapıyordu; ""Benim 'toplam tiyatro' adlı bir çalışmam var. Bü­ tün dünyada 'toplam kalite üretimi' adıy­ la anılan yöntemi tiyatroya adapte ettim. Bu çalışmamı uygulamam için bu göreve getirildim ve bunları uygulamaya başla­ dım. Daha yapacak çok işim vardı. Gece­ mi gündüzüme katarak çalıştım. Bu ka­ dar emeğimin havada kaldığı için üzgü­ nüm. Görevimden alınmamla ilgili hiçbir şey tebliğ edilmedi" dedi. Oysa, yönetim değişikliği yapılacağı aylar öncesinden her kademede görüşülüyor­ du. Bu noktadaki basına bugüne kadar yansımamış gelişmeler ise şöyleydi. Kültür Daire Başkanlığı tarafından Şükrü Tü­ ren'in yerine yeni bir Sanat Yönetmeni aranmaya başlamış ve bu konuda önemli ilerlemeler de kaydedilmişti. Yeni Sanat Yönetmeni, Devlet Tiyatroları sanatçısı olan ve halen İzmir'de görevini sürdür­ mekte olan Recai Topaç'tı. Recai Topaç'ın bir önceki seçimlerde Milliyetçi Hareket Partisi'nden Milletvekili adayı olduğu, ti­ yatroyu siyasileştireceği kuşkularının yanı sıra bu görevi yürütüp yürütemiyeceği da­ hi Şehir Tiyatroları'nın her kademesinde


tartışıldığı gibi, Sanat Yönetmeni Şükrü Türen'in de -resmi olmasa bile- bilgisi dahilindeydi. Sonrasında Recai Topaç'ın atanmasından vazgeçilip, Nurullah Tuncer'de karar kılındı, yani yeni latama pek de sürpriz olmamıştı. Ancak, Şehir Tiyat­ roları yöneticilerinin bir başka iddiası da­ ha vardı ki, tiyatro adına pek de hoş kar­ şılanmayacak gelişmelerdi. İddiaya göre Şükrü Türen görevden alınmaması için ANAP Milletvekili Yüksel Yalova ile yine ANAP'lı Bakan Yılmaz Karakoyunlu'yu devreye soktuğu idi, daha sonra Şükrü Türen bu iddiaları yalanladı. Ama bu tar­ tışmalar bile tiyatroyu siyasilerin müdaha­ lesine ne kadar açık olduğunu gösteren birer gelişme olarak dikkat çekiciydi. Bu ani gibi görünen değişiklikle birlikte Şehir Tiyatrolarında yıllarını geçirmiş üç yönetmenden; Orhan Alkaya, Başar Sa­ buncu ve Macit Koper'in 1 Haziran tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanan gö­ rüşleri ile birlikte yönetim değişikliği tartı­ şılmaya başlıyordu.

Siyasal erk ile tiyatro ilişkisine nasıl baktığımı (ve bakılması gerektiğini) yirmi yıla uzanan bir sü­ redir sözlü ve yazılı olarak (panellerde, söyleşilerde, yazılarda) dile getirdim. Bu bakışın özü şu: Siyasal erk, istediğinde tiyatronun yönetimine ve (dolaylı ya da dolaysız olarak) sanatsal üreti­ mine "müdahale" etmek/edebilmek konumunda ise, o tiyatronun özgür üretimi, sanatsal kim­ liği ve onuru her an tehlikede demektir. Türkiye gibi, başta siyasal erk olmak üzere tüm ku­ rumlarıyla birlikte zıvanasından çıkmış bir ülkede, söz konusu tehlikenin er geç yaşam gerçeği­ ne dönüşmesi kaçınılmazdır. Ben konuyu uzun yıllardır doğrudan siyasal erke bağlı olan Devlet Tiyatroları'nın kimliğini sor­ gulayan bir perspektiften ele aldım. Bunu da en ayrıntılı biçimde Tiyatro... Tiyatro...'nun Kasım 1999 tarihli sayısında yaptım. Epey uzunluktaki bu yazının ana noktalarıyla özetlenmesi bile zor (belki de gereksiz) olduğundan, burada konunun şu yanına yöneteyim: Sorun, elbet devlet-tiyatro ilintisi ekseniyle sınırlı değil; siyasal erke bağlı (böylelikle onun gölgesi altındaki) tüm "resmi" tiyatrolarımız için de geçerli. Bu da demek ki, "devlet" yerine "belediye" siyasal erkini koyduğunuzda -yapısal/yönetsel kimi farklılıklar göze çarpsa da- işin özü pek değişmiyor; üç aşağı beş yukarı aynı kapıya çıkılıyor. Sonuç; Siyasal erk altında/egemenliğinde/denetiminde bir tiyatronun var olabileceğini kabulleniyorsanız, o erkin er ya da geç, şu ya da bu nedenle "müdahalesini" baştan sineye çekmiş oluyorsunuz. "Ödenekli ve özel tiyatrolar arasında bu bağlamda ne fark var?" yollu bir soruya verilecek ilk yanıt ise şu olmalı: "Resmi" ve "özel" tiyatro ayrımını "doğal" bir olgu olarak algılarsanız, zaten baştan yanlış yola, çıkmaz sokağa saparsınız. Çünkü bizdeki gibi bir "resmi tiyatro" anlayışı -bildiğimce- yerkürenin hiç bir ülkesinde olmadığı gibi, onun karşıtı olarak yakıştırmayla türe­ tilmiş "özel tiyatro" kavramı da dünya üzerinde yok. Aynı temel noktadan yürüyerek "Ne önerirsiniz?" sorusuna da ancak şu karşılığı verebilirim: Siyasal erkin egemenliğindeki tiyatrolarımızda sanatlarını üreten ve bu üretime çok çeşitli des­ tek alanlarında omuz veren meslektaşlarımız/çalışanlarımız ne zaman bu yapıyı, güvencelerini yitirme kaygısından uzak ve ciddi biçimde sorgulamaya başlarlarsa, söz konusu açmazdan çıkış yolunun ufukta görünmesi o denli erkene çekilmiş olur.

cy a

"Orhan Alkaya; "İstanbul Şehir Tiyatrola­ rı, Cumhuriyet ideolojimizin hâlâ ayakta durmayı başaran nadir kurumlarındandır. İstanbul Şehir Tiyatroları, dünyanın en es­ ki, en köklü sanat kurumları arasında yer alır. Böylesine güçlü bir geleneğe daya­ nan kurumların yapılarıyla oynamaya kal­ kışmak ise son derece risklidir. Özellikle, bürokratın ve siyasetçilerin, kurumun bünyesine karışması, daima büyük huzur­ suzluklara ve 12 Eylül örneğinde olduğu gibi, kalıcı kimi hasarlara yol açar, açmış­ tır. Salt bugünkü belediye yönetimi döne­ minde, dört ayrı Genel Sanat Yönetmeni'nin atanmış olmasını, apaçık bir huzur­ suzlukla karşıladığımı ve tasvip etmediği­ mi belirtmek zorundayım. Dünyanın hiç­ bir yerinde, bir sanat kurumunun yöneti­ ciliğine 1 yıl için atama yapılmaz, böyle bir yaklaşım onay görmez. Böyle bir du­ rumda, bir yıl önce yapılan atamanın hangi saiklere dayandığı konusunda kuş­ kular uyanması kaçınılmazdır. Bir Genel Sanat Yönetmeni, yalnızca bir sezon son­ ra görevden alınırsa, Şehir Tiyatroları'nın bir 'yap-boz tahtası'na dönüştüğü izleni­ minin oluşmasını önlemek güçleşir ve bu da köklü bir sanat kurumuna yalnızca za­ rar verir. Ne yazik ki, kurumun akil kişile­ rine danışma gereği duymaksızın yapılan atamalar, tiyatro sanatının kimi 'batini' kurallarını da örselemektedir. istanbul Şe­ hir Tiyatroları, cumhuriyet'e hediye edil­ miş bir büyük kapitaldir. Kötü yönetim­ lerle, darbelerle, dış müdahalelerle örse-

Siyasal Erk ile Tiyatro İlişkisi...

pe

lenmiş Cumhuriyet idealimizin, hâlâ ayak­ ta durmayı başaran nadir kurumlarından­ dır. Şehir Tiyatroları'nın, tiyatro sanatının etik ve estetik gelişimi doğrultusunda ye­ niden yapılandırılması ve ademi merkezi­ yetçi bir sisteme yönelerek yaratıcı üreti­ min önündeki bürokratik tıkanmaları aş­ ması için çılaşmak gerektiğini düşünüyo­ rum. Bürokratik müdahalelerin tarihi bo­ yunca Şehir Tiyatroları'nda sadece za­ man yitimine ve kargaşaya yol açtığı hu­ susuna da dikkat çekmek zorundayım. Şehir Tiyatroları'nda görev almaya talip bütün arkadaşlarımın, iyi niyetinden hiç­ bir biçimde kuşku duymuyorum. Nedir, tiyatro sanatının ve mesleğinin, iyi niyeti aşan bazı unsurlara, özelliklere, formas­ yonlara gereksindiği de bilinir. Göreve atanan çalışma arkadaşlarımın, en azın­ dan bugünden sonra, konumlarına layık olmalarını ve kurumumuzu bürokratik müdahalelerden sakınma yönündeki ge­ leneksel davranış modelimizi hayatta tut­ malarını diliyorum." dedi. Macit Koper ise; "Şehir Tiyatroları'nın ba­ şına gelen her şey östediği kadar özerk olmamasından kaynaklanıyor. Belediye Başkanlığı atanmasıyla Tiyatro Genel Sa­ nat Yönetmenliği'ne bu makama uygun

Ahmet Levendoğlu olan ya da olmayan, hatta sanatçı bile ol­ mayan birilerinin gelmesi mümkün. Şük­ rü Türen arkadaşımız Genel Sanat Yönet­ menliği görevinden alındı. Üstelik kendi­ sine düşündüklerini yapabileceği yeterli süre bile tanınmadı. O zaman bu göreve neden getirilmişti diye soruyor insan. Be­ lediye Kültür Daire Başkanlığı ile Genel Sanat Yönetmeni'nin anlaşamadıkları noktalar nedir? Bu noktalar her iki taraf­ ça açıklanırsa anlaşmazlıkların gerçek ne­ denleri de ortaya çıkar sanıyorum. Tiyat­ roya sanatçıların fikri sorulmadan yapılan her türlü atama belediyenin tiyatroyu de­ netlemek istediği yönünde kuşkular uyandırmaktadır. Umalım ki yeni atanan­ lar bu kuşkuları artıracak değil, giderecek yönde bir çalışmaya ve üretime girişirler. Yoksa, sadece bugün değil, tiyatromu­ zun bünyesinde içerikleştirdiği sanatsal tepkisiyle kurulduğu günden beri her tür­ lü denetime karşı çıkmış, çıkacaktır." diye açıklamada bulundu. Yönetmen, oyun yazarı, dramaturg Başar Sabuncu, Türen'in görevden alınmasıyla ilgili olarak; "12 Eylül 1980 darbesinin ya­ rattığı değerler kargaşasının izdüşümü olarak, tiyatromuzda art arda aynı oyunu izliyoruz. Sanatımızda yetkinleşmeye ça-


a

lan eleştirilerin sanatsal eleştiriler olmadı­ ğı, Kurum'un bir idari tasarrufunun eleş­ tirisi olduğu" vurgulanarak sonuç bölü­ münde şu gerekçe ile disiplin cezasına gerek duyulmadığı vurgulanmıştır; "Sa­ vunmalarda yer alan, ifade özgürlüğü­ nün güvence altına alınması hususuna katılmamak mümkün olmamakla bera­ ber, kamu hizmeti ifa edenler, kendileriy­ le ilgili yasal düzenlemelere uymak zo­ rundadırlar, bu yasal düzenleme, ulusla­ rarası sözleşmelere aykırı dahi olsa, ulus­ lararası sözleşmelere ve Anayasa 'nın özü­ ne uygun olmayan yasaların eleştirilmesi; elbetteki, duyarlı her insanın olduğu gibi, duyarlılıkları üst seviyede olması gereken sanatçıların da en doğal hakkı olduğu ka­ dar; yürülükte olan yasalara uymanın ge­ rekliliği de aynı duyarlılığın bir parçası ol­ malıdır. Netice olarak; 657 sayılı Kanunu'nun ve Şehir Tiyatroları'nın yönetmeli­ ğinin disipline ilişkin hükümlerinin ruhu, haklarında soruşturma yapılan sanatçıla­ rın soruşturmaya konu eylemlerindeki amaçları ve yaptıkları işin toplumdaki ye­ ri, Şehir Tiyatroları'nın misyonu değerlen­ dirilerek; haklarında disiplin soruşturması yapılan, Orhan Alkaya, E. Başar Sabuncu, Macit Koper hakkında, herhangibir disip­ lin cezası verilmesinin disiplin hukukunun özgülediği amaca uygun olmayacağın­ dan, disiplin cezası uygulanmasına gerek bulunmadığına, fakat; Şehir Tiyatroları'nın her türlü ideolojik ayrımcılıktan uzak yapısının korunması konusunda da­ ha özenli ve dikkatla olmaları gerektiği­ nin adı geçenlere hatırlatılmasına,

pe

cy

balamak yerine, siyasal pazarlıklarla 'mansıp' peşinde koşar olduk. Kılıçla ge­ len, her defasında kılıçla gitti, gidecek. Kimi götürdüler, kimi getirdiler gibisin­ den edilgen dedikoducu rolüyle yetinmek yerine, tiyatrocular ile tiyatromuzun asıl sahibi kamuoyununun etkin bir dayanış­ maya girerek siyasilerin tiyatrocuyu tiyat­ rocuya kırdıran iktidar döngüsünü kırma­ sı günü gelmiştir, 20 yıllık bir gecikmeyle. Kültür dünyamızın en köklü sanat kuru­ mu İstanbul Şehir Tiyatroları'nı öncelikle siyasal erkten bağımsız kılmayı sağlayacakyasal düzenlemeler ile kurumun dar­ belere açık merkeziyetçi yönetim biçimini tiyatro sanatının gereği katılımcı bir yapı­ ya dönüştürmeye yönelik verimli bir tar­ tışma sürecini başlatarak bir musibetten bin hayır yaratabiliriz. Shakespeare'nin dizeleriyle özetleyelim: 'Ne hükümdar anıtları ne mermer... Hüküm sürebilir be­ nim sanatım kadar'" dedi ve ardından kı­ yamet koptu. Sanat kurumlan ardı ardına bildiriler yayımlamaya başladı. Belediye ise elindeki silahı kullanarak Orhan Alkaya, Başar Sabuncu, Macit Koper'i izinsiz demeç vermiş olduklarından, Yönetim Kurulu Üyesi Ali Taygun'u ise Yönetim Kurulu'nda yazılı olarak vermiş olduğu muhalefet şerhi nedeniyle Şehir Tiyatrola­ rı Disiplin Kuruluna sevk ediliyordu.

Erdoğan Soydan (Başkan-Genel Sekreter Yardımcısı) ile üyeler; Münir Kutluğ (Sa­ natçı), Funda Postacı (Sanatçı), Mustafa Karakaş'ın (Avukat) katıldığı üye Nurettin Talu'nun (Müfettiş) izinli olduğu için katıl­ madığı Disiplin Kurulu'ndan özetle; "Yapı­

Erol Taygun hakkında; Yönetim Kurulu kararına yazdığı muhalefet şerhinin içeri­ ğinin eleştiri sınırlarını zorlamakla bera­ ber bu sınırı aşarak; hakaret niteliğine girmediği, savunmasında böyle bir kastı­ nın bulunmadığını belirttiği, 02.06.2002 tarihli gazetede demeç veremeyeceği yö­ nünde yer alan beyanı da dikkatte alındı­ ğında, bu savunmasında samimi olduğu kanaati hasıl olduğundan, Ali Erol Tay­ gun hakkında herhangi bir disiplin cezası uygulanmasına gerek bulunmadığına.", diyerek soruşturmayı sonlandırıyordu. Ama bu süreç yaşanırken çeşitli dernekler de tek tek veya toplu olarak tepkilerini di­ le getiriyorlardı. İBŞTDEKİ TEPEDEN İNME GÖREVDEN ALMALARA KARŞI TİYATRO ÇEVRELE­ RİNDEN ORTAK BASIN BİLDİRİSİ Bir sanat kurumunun kendi özerk yapısı­ nı koruması gerektiğine inanarak, İstan­ bul Belediyesi Şehir Tiyatrolarında ansızın ve kimsenin fikri sorulmaksızın yapılan son yönetim değişikliğini derin bir üzün­ tü ve kaygıyla karşıladık. Siyasilerin keyfi yönetim değişikliklerin­ den dolayı, sanat kurumları kültür politi­ kalarını oluşturamaz duruma gelmişler­ dir. Türk Tiyatrosunun en eski, en köklü, ilk ve tek kurumu olan Şehir Tiyatroları­ nın üzerinden siyasi baskıların bir an ön­ ce kalkması ve sağduyunun egemen ol­ ması biz tüm oyuncuların en içten dileği­ dir.


Siyasal İktidar ile Devlet, Devlet ile Kamu... Siyasi iktidar ile devletin, devlet ile kamunun birbirine karıştırıldığı, bir ve aynı şey gibi algılandığı ülkemizde genelde güzel sanatlar, özelde ti­ yatronun toplumsal konumu ve diğer kurumlarla ilişkileri hayli karmaşık. Bu yazıda biz sanatın doğası gereği iktidara muhalif duruşu gibi meselelere girmeden sadece sanatsal kurumlarda iktidar meselesine değinece­ ğiz. Özel tiyatrolar, yapıları gereği, emek ortaklığına dayanan küçük üretim birimleri oluyorlar. Bunlarda iktidarın kaynağını sermayeden çok usta-çırak ilişkileri tayin ediyor. İdare edenlerin kararlarının sonuçları tiyatronun varoluşunu belirliyor. Ve bu yüzden özgür kurumlar sayılabilirler. Ba­ şarılarının da, hatalarının da sorumlulukları kendilerinde. Seçimlerinde kamu yararını gözetir veya gözetmezler. Ne isterlerse yaparlar, kimse de karışamaz. Özel tiyatroların kamu kaynaklarından ödenek almalarıyla bu geleneksel işleyişte bir fark doğuyor. Kamu kaynaklarından yararlanma kamu ya­ rarı üretme şartına bağlıdır. Böyle olduğuna göre kamudan kaynak alan her kurum gibi bunların da aldıkları destek ölçüsünde kamu yararı üretmeleri ve kamuya hesap verme zorunlulukları var. Avrupa ülkelerinde bu bağımsız üretim birimlerine mali destek proje esasına göre verili­ yor ve sapma durumunda kesilebiliyor. Bu demokratik ülkelerde tiyatro-siyasi iktidar ilişkisi bu alış-verişin dürüstçe yürümesi meselesinden iba­ ret. Bizde işler çok daha karmaşık. Bu, saltanat kültüründen demokrasi kültürüne geçmemiş olmamızın sonucu. Şöyle ki, kamu yararını tayin ve kamu kaynaklarını dağıtma yetkisi devlete ait. Ne var ki devlet, akıl ve ahlak kurallarına göre işler. Estetik devle­ tin faaliyet alanına girmez. Giremez. Devlet, bir sanat eserinin yaradılışından kamu yararı doğup doğmadığını tayin edebilecek ehliyette değil­ dir. Avrupa'da buna vakıf olan devlet yetkiyi ehil kuruluşlara, estetik alanında hüküm verebilecek kişilerden oluşan yapılara devretmiştir. Bizde bu­ na cevaz yoktur. Devleti yöneten siyasi iktidar ile bürokrasi ellerindeki gücü kimseyle paylaşmaz. Tam tersine, bunu arttırmayı amaç edinir. Türkiye'de bunun en bariz kanıtı resmi tiyatrolarda görülür.

cy a

(Burada ister özel olsun ister kamu kuruluşu, ödenek alan tiyatro deyimini, ödenekli tiyatro deyimini kullanmak saptırıcı oluyor. Bizde tiyatro kurumlarının ezici çoğunluğu resmi kurumlardır.) Resmi tiyatrolar kamu kaynağı kullanan küçük üretim birimleri değildirler. Bizim resmi tiyatrolarımız dünyada eşi benzeri görülmeyen büyüklük­ te, tiyatronun tabiatına bütünüyle uyumsuz dev kurumlardır. Çalışanları belli yasalara göre memur olarak istihdam edilir ve bürokratik iktidarın unsurlarıdırlar. Bu durumda üretimlerinin estetik değeri ancak raslantısal önem taşır. Esas meseleleri bürokrasi tarafından belirlenmiş 'kamu yararı' kıstaslarına uymak ve devletin diğer hizmet yapıları gibi kendilerini yeniden üretmektir. Hasbel kader estetik değeri olan bir eser üretmişlerse bu genellikle bir başarı değil, ortalığı karıştıran, tekrara ve istikrara dayalı işleyişleri için tehlike arzeden bir olay olarak algılanır.

pe

Bu nedenle Türkiye'de resmi tiyatrolarda iktidar neyin güzel, neyin kamu yararına olduğu konusunda verilmiş bir kararla elde edilmez. Cumhu­ riyetin kuruluşundan bu yana siyasi hayatımızın temel dinamiğini teşkil eden siyasi iktidar/bürokrasi çatışmasının sonucu olarak ortaya çıkar. Seçimlerle siyasi iktidarı kazanmış olanlarla bürokrasi arasında sürgiden devlet egemenliği çatışmasının bir durağıdır 'intendant' koltuğu. İkti­ dardaki parti herşeyi olduğu gibi bu kurumu da iktidarda kalabilmek için kullanmak ister; bürokrasi bu koltuğun sağladığı itibar için. Ne biri, ne öteki kendi amaçları dışında bir hedef gözetmez. Bürokrasi sürgit bir 'özerklik' modeliyle iktidarını perçinlemek ister, iktidar merkeziyetçi mo­ delle kendine kapıkulu arar. Çözüm bellidir. Resmiyetle tiyatronun çelişkisi açıktır. Resmi tiyatro bir tenakuzdur. Yokolması gerekir. Bunun yerini ne alacaktır ?

Türkiye gibi eğitim düzeyi düşük bir ülkede tiyatro elzem bir genel kültür okuludur. Tiyatroların varlığı, çoğalması, daha geniş bir seyirci kitlesi oluşturulması kamu yararınadır. Bu nedenle tiyatroya kamu kaynakları ayrılması doğrudur. Öte yandan saltanat kültüründen demokrasi kültürüne geçememiş bu ülkede bu kaynakların kullanımı açısından ortaya bir mesele çıkıyor. Hal­ kı temsil hakkı sahibi olan siyasal iktidarın kaynakların sarfını denetleme görevini yürütmesi zorunlu. Ancak bunu yapma adına kurumları keyfi idaresi ve ehil olmayan ellere tesliminin engellenmesi de şart. Bunun çaresi kaynak ayrılırken tiyatroların idari bağımsızlığının korunmasıdır. Çözüm 'özerklik' olamaz. Çünkü 'özerklik' siyasi iktidarın kuruma müdaheleden sürgit kaçınması demektir. Oysa bunca kamu kaynağının tiyat­ roya ayrılmasına gösterdiğimiz sebep bunu sağlayacak kültürün eksikliğidir. 'Özerklik' varmak istediğimiz noktadan yola çıkmak anlamına bir saçmalıktır. Ham hayaldir. Ayrıca özerklik memur iktidarı anlamına da gelir ki, bu iktidar üzerine siyasi denetimin de kalkması, yani düpediz bürokrasi diktatoryası olur. Bu öbüründen beterdir. Bizce çözüm Osmanlı döneminde saltanat baskısından kurtulmak için geliştirilmiş vakıf modelinde bulunacaktır. Kâr gayesi gütmeyen vakıf türü kuruluşlar değişen iktidarların keyfî uygulamalarına hedef olmayacaklardır, çünkü malî sermayeleri kendilerine bağlıdır, bu açıdan özerktir­ ler. Ancak yönetimlerinde, mütevelli heyetlerinde yeterince oya sahip siyasi iktidar temsilcileri olacağından kullandıkları kaynakların denetimi mümkün olacaktır, kamu yararından uzak faaliyetleri engellenebilecektir. Sanatçılar ve onları temsil edenlerden; seçilmiş ve gerek merkezi gerek yerel iktidarı temsil edenlerden, sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden oluşan mütevelli heyetleri, unsurların birbirini denetimi ve aralarında kuracakları dengelerle sanatsal bağımsızlık ve kamuya karşı sorumluluğu bir arada sağlayabileceklerdir. Bu arada dev yapılanmalar değil, tiyatronun doğasına uygun optimal topluluklar sayıca artacak ve aralarında rekabet de oluşacaktır.

Ali Taygun


TİYATRO OYUNCULARI DERNEĞİ (TODER), ÇAĞDAŞ SİNEMA OYUNCULARI DERNEĞİ (ÇASOD), OYUNCULAR MES­ LEK BİRLİĞİ (OYUNCU -BİR), TİYATRO OPERA BALE VAKFI (TOBAV), BAKIRKÖYLÜ SANATÇILAR DERNEĞİ (BASAD) *** TİYATRO CİDDİ BİR İŞTİR

kültür kurumunun yönetiminde olduklarının bilinciyle, tiyatromuzun bürokratik ve siyasi müdahalelerden uzak tutulması konusunda çok dikkatli hareket etmelerini, İstanbul Şe­ hir Tiyatrosu'nun gerçek sahibi olan İstanbul halkının da kendi tiyatrolarının özerk yapı­ lanması ile ilgili girişimlerimize destek olma­ larını diliyoruz...

Derneği) / TOMEB (Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği) / TYD (Tiyatro Yazarları Derneği) / TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası) *** P.E.N. Başkanı Üstün Akmen'in Konuyla İlgili Açıklaması

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Ti­ yatroları yönetmenlerinden Başar Sabun­ cu, Macit Koper ve Orhan Alkaya'nın, ku­ İŞTİSAN (İst. Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Der.) rumlarının siyasal erkten arındırılması *** amacıyla basın-yayın organlarına demeç vermeleri; kurumun yönetim kurulu üyesi Sanatçı Örgütlerinin Ali Taygun'un ise, bir oyunun repertuvaOrtak Açıklaması: ra alınıp alınmaması konusunda karar defterine muhalefet şerhi koyması nede­ İSTANBUL ŞEHİR TİYATROSU İcraatını projektör ışıklarının göz kamaştırıcı SANATÇILARI SUSTURULAMAZ I niyle Belediye Disiplin Kurulu'na sevk edil­ aydınlığında ve sahnede yapmaya alışmış melerini, sanatçının siyasal terörle sindiril­ olan İstanbul Şehir Tiyatrosu sanatçıları ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Ti­ mek istenmesinin somut örneği olarak iz­ teknik personeli, mesleki açıdan mantığını yatroları yönetmenlerinden Başar SA­ liyor; sanatın ve sanatçının yanında oldu­ anlamakta güçlük çektiğimiz ve kapalı kapı­ BUNCU, Macit KOPER ve Orhan ALKA- ğunu her vesileyle yineleyen Ali Müfit lar ardında, adeta yangından mal kaçırır gi­ YA'nın T.C Anayasa'sı ve Avrupa insan Gürtuna'nın ilkel ve "ilk el" disiplin kural­ bi gerçekleştirilen bu değişikliği en hafif an­ Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alın­ larının işletilmesi ile "ikinci el" kurum içi mış düşünce açıklama haklarını -kurumla­ latımla yadırgadık ve "sindiremiyoruz". husumetleri engelleyebileceğini umuyo­ rının siyasal erkten bağımsızlığını savun­ İstanbul Şehir Tiyatrosu gibi neredeyse asır­ mak amacıyla- kullanmaları; sanatçıların ruz. lık bir kültür çınarının yönetimi, seçimden oylarıyla seçilmiş Yönetim Kurulu üyesi, Üstün Akmen seçime değişen siyasilerin ve onların atadığı yönetmen Ali TAYGUN'un ise, karar def­ P.E.N Yazarlar Derneği Başkanı bürokratların, tiyatro mesleğinin kendine terine yazdığı muhalefet şerhi gerekçe özgü kuralları ve geleneğiyle uzaktan yakın­ gösterilerek, cezalandırılmaları istemiyle Sivil toplum örgütlerinin bu tepkilerin ar­ dan bağdaşmayan keyfi uygulamalarına bı­ Belediye Disiplin Kurulu'na sevk edildikle­ dından Şehir Tiyatroları yönetimi adına rakılamayacak kadar ciddi bir iştir... rini, ülkemiz sanatı adına derin bir kay­ Kemal Kocatürk'ün aşağıdaki açıklaması basına yansıyordu. gıyla öğrendik. İstanbul Şehir Tiyatrosu, yaşanan onca kri­ "Şehir Tiyatrolarında, 2001 - 2002 Sezo­ ze, onca zor yaşam şartlarına rağmen vergi İnsan haklarına dayalı, laik, demokratik nunun bitiminde, yeni Genel Sanat Yö­ vererek kendi tiyatrosunu 88 yıldır yaşatma­ bir hukuk devletine yakışmayan ve İstan­ netmenin atanmasıyla ilgili özellikle yazılı yı başarmış İstanbul halkının malıdır ve İs­ bul Büyükşehir Belediyesi ile ülkemizin en basında birçok spekülasyon yaratıldı... tanbul halkının kendi tiyatrosuyla buluşma­ köklü sanat kurumuna onur kazandırma­ sını hiç bir güç engelleyemez... yacak bu baskıcı uygulamanın derhal so­ Elbette ki kamuoyunun bilgilenmesi ve bilgilendirilmesi noktasında basın üzerine Zaman içinde pek çok müdahaleyle yamalı na erdirilmesini talep ederken; Devlet düşen görevi yapmakla yükümlüdür. Bu Memurları Kanunu'nun, T.C. Anayasa'sı bohçaya çevrilen İstanbul Şehir Tiyatrosu bağlamda, temelsiz bazı suçlamalara ce­ ve Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi ile Yönetmeliği siyasilerin ve bürokratların is­ vap verme hakkımız doğmuştur. açıkça çelişen, kimi antidemokratik mad­ tekleri doğrultusunda sokaktan geçen her­ hangi birinin Genel Sanat Yönetmeni olma­ deleri bahane edilerek susturulmak iste­ Temeli 1914 yılında atılan Darülbedai sına uygun hale getirilmiş, vekaleten yapılan nen sanatçı arkadaşlarımızın özgür sesi (güzellikler evi), şimdiki adı İstanbul Bü­ atamalar Genel Sanat Yönetmenliğini sür­ olma görevini üstleneceğimizi kararlılıkla yükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları olan düren kişileri, mesleğin gelişmesi, İstanbul duyururuz. bu güzide kuruma "ilk kez bir dekoratör" halkına daha iyi hizmet vermekten çok siya­ BASAD (Bakırköylü Sanatçılar Derneği) / Genel Sanat Yönetmeni atandı. Sorunun silere ve bürokratlara sevimli görünmeye ÇASOD (Çağdaş Sinema Oyuncuları Der­ şu olması gerekmez mi? Kimdir bu kişi ve zorlamaktadır... neği) / DETİS (Devlet Tiyatrosu Sanatçıla­ atama kurala uygun mudur? Eğer doğru rı Derneği) / EDEBİYATÇILAR DERNEĞİ / soru sorulursa doğru cevap bulunur. Bu Son yedi yıl içinde bir yıl, iki yıl gibi aralıklarla FİLM-YÖN (Film Yönetmenleri Derneği) / kişi Nurullah Tuncer'dir. Peki, Nurullah yapılan dört atama sonucu belli bir plan ve İŞTİSAN (İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçı­ Tuncer kimdir? Bir gazetecinin de "deniz programın uygulanması imkansız hale gel­ ları Derneği) / OYUNCU-BİR (Oyuncular seviyesi" olarak tanımladığı seviye elbette miş, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun verimi sü­ Meslek Birliği) / ÖTD (Özel Tiyatrolar Der­ Nurullah Tuncer'in seviyesi olsa gerek. rekli olarak olumsuz etkilenmiş ve moda de­ neği) / ÖZERK SANAT KONSEYİ GİRİŞİM Çünkü, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel yimle içi boşaltılmıştır... KURULU (59 sanat örgütü adına) / PEN Sanatlar Fakültesi "deniz seviyesi"ndedir. 27 Mayıs 2002 tarihinde göreve atanan Yazarlar Derneği / TEB (Tiyatro Eleştir­ Ve bu "deniz seviyesi"nde eğitilip ve yine mesai arkadaşlarımızın bundan sonra yapa­ menleri Birliği) / TOBAV (Tiyatro-Opera- bu deniz seviyesinde öğretim görevlisi cakları çalışmalarında Türkiye'nin en köklü Bale Vakfı) / TODER (Tiyatro Oyuncuları olarak çalıştığı da göz önüne alınır ve bir Tiyatro bir ölüm kalım mes'elesi değildir... Çok daha önemlidir...

pe

cy

a

88 yıl önce kurulan ve bunca zaman içinde savaşlara, felaketlere ve bütün siyasi çalka­ lanmalara karşın perdelerini sürekli olarak açık tutmayı başarmış olan İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda geçtiğimiz günlerde ilan tahta­ sında duyurulmaya bile gerek duyulmadan bir yönetim değişikliği yaşanmıştır...


Söyle Padişahına Benim Zekerime Güvenip Ona Buna Savaş Açmasın Türkiye'de egemen zihniyet, siyaset üstyapısını diğer tüm altyapı ve üstyapı kurumlarının üzerinde tayin edici bir aygıt olarak görür ve kurumsal yapılanmalarımız da, yazık ki bu yönde teşekkül etmiştir. Bir başka deyişle, Türkiye'de, sivil olan ile üniformal olan arasındaki sınırı tayin etmek hayli müşkildir. Hal böyle olunca, siyasi temayüller büyük ölçüde aidiyet esası içerir. Şeyh ile mürit yahut patron ile işçi ikilemi, en çok da kanaat önderliği meka­ nizması içerisinde üniformalize olmuştur. Siyasi parti liderlerinin kayıtsız şartsız kanaat önderi sayıldığı bu özürlü coğrafyada, silsileler halinde kendisini ifade eden bir hiyerarşik yapılanma da, bu zihniyetin kaçınılmaz sonucu olarak kendisini gösterir. Kanaat önderleri ve onların hiyerarşik basamakları tırmanmakta olan güncel yalakaları, 'her şeyi bilen' başka bir deyişle 'her duruma maydanoz' soyundan insanlardır ve bir üstyapı biriminin mutlaklaştırıldığı her yerde olduğu gibi burada da, bu durum olağan sayılıp nefretle karşılanmalıdır. Sorumuza gelince: Temel prensip, sanatın herhangi bir disiplininin, siyasi komiserliğe ve dahi ahlak komiserliğine gereksinimi olmadığı gerçeğinin kayıtsız şartsız ka­ bulüdür. Praksis. ilkokulda müsamereye çıkartılan her tombalak oğlan çocuğunun içinde şaşkın bir sanatsever yatar. Bu hıyarağaları Sibel Can ile Ebru Gündeş'i, bir Fenerbahçe fanatiği düzeyinde kıyaslayıp buradan hararetli sanatsal vehimler üretme yetkesini sımsıkı kavramıştır. Olgu, umumi kültür ve muasır medeniyetler seviyesi için muhtaç olduğumuz sanatsal faaliyetlerin sınıflandırılıp tanzim edilmesi işine, bu ilkokul­ da müsamereye çıkartılan tombalak oğlan çocukları dünden taliptir.

a

Övleyse: siyasal erk ile tiyatro ilişkisi, bu coğrafyada oldum olası özürlü bir ilişkidir. Sorumuzun parantez içindeki galata gelirsek; ödenekli ve özel ayrımı tümüyle uydurma, yapay bir ayrımdır. Hangi dilde böyle bir ayrım vardır, onu da bilmiyorum. Düşüncemizin cisim bulmasını sağlayan dili­ mizdeki kirlilikleri aşmadan hiçbir iş yapamayacağımız gerçeğinden hareketle, düzeltmeyi deniyorum: Ödenekli tiyatro diyedir tasnif edilen İstan­ bul Şehir Tiyatrosu, Devlet Tiyatroları ve iki küçük kardeş, Bakırköy Belediye Tiyatroları ve Kocaeli Belediye Tiyatrosu, korporatist cumhuriyetimi­ zin kuruluş yıllarındaki felsefesine uygun olarak, üstadımız Muhsin Ertuğrul'un kısmen alıntılayıp adapte ettiği bir modeli ifade eder ki bunun adı, 'uzun ömürlü bir tiyatromuz olsun da nasıl olursa olsun'dur. O günün realitesine fevkalade uygun bu model, güçlü sanatsal kimliklerin varlı­ ğı oranında bir muhtariyet taşısa da, sonuçta, bağışıklık sistemi çöktüğü gün ölmeye mahkûm bir yapıyı ihtiva eder.

cy

Son askeri darbe sonrası, siyasal erk aktörlerinin sanat kurumlarına coşkulu müdahalelerine sıkça tanık olundu. Bu kimi zaman baltalı ilahın muh­ bir vatandaşlığa soyunduğu 1402 günlerinde olduğu gibi kaba saba, kimi zaman, kırkından sonra sanatseverliği azan cühelanın mecburi edebliliği olarak yavaş ve sinsice gerçekleşti. Kültür ve tabiat varlıklarını paragöz taşra avukatlarına teslim eden bir üstyapı fetişizminden daha fenası da beklenirdi ya, neyse. Merkezi hükümetin kültür bütçesinden miniminnacık da olsa 'ödenek' alan ve dilimize 'özel tiyatro' diye yerleşmiş kuruluşlar ise, olsa olsa ticari yapılarıyla, birer özel teşebbüs olmaları itibarıyla bu tarife uyarlar. Kamu teşebbüsü-özel teşebbüs toplamı karma ekonomi uydurmasının sanata sirayetidir bu ayrım altı üstü.

pe

Yakın temas diyor sorumuz. Olmamalıdır. Siyasal erk ile herhangi bir sanat disiplini arasında, patronluk müessesesinin yakın izleri dahi silinmelidir, nerde kaldı yakın temas... E peki, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uyarınca istihdam edilen tiyatrocu, operacı, baleci, müzisyen filan olur mu? Hakikaten tuhaf bir du­ rum ilk bakışta. Hani referandum yapılsa, olmaz'cılar Evren'den fazla oy alır. Ama olmuş. Üstelik, güçlü sanatsal kimliklerin varlığı ile koruma altı­ na alınmış bir muhtariyet de olmuş ve hâlâ kısmen de olsa var. Ne yapmalıyız? Padişah seferberlik için asker topluyormuş. Köyün birinde, adamın birinin büyük oğlunu alıp gitmişler. Sefer sonrası şehitlik mer­ tebesi... Bir başka savaş, gene aynı adama gelmiş toplayıcılar, ortanca oğlunu alıp götürmüşler. O da şehit. Gene savaş, gene aynı adamın kapı­ sını çalmış bir toplayıcı. Adam, bana bak oğlum, demiş, söyle padişahımız efendimize, benim zekerime güvenip ona buna savaş açmasın. Hülasa efendim, şu muhtariyet deyip durduğumuz sanatsal özerklik hadisesini taşıyan sütunlar esasında bir avuçtur, en iyi bilenlerdenim. Mese­ leyi sürgit bu hakik insanlar taşıyamaz. Sistem, bütünüyle reorganize edilmek zorundadır. Nihayetinde, terbiyesi gelişkin bir toplumda yaşamıyo­ ruz. Övlevse: evdeki bulguru kaybetme tehlikesini bertaraf ederek Dimyat'a pirince nasıl gideceğiz? Birer kamu kuruluşu niteliğindeki iki büyük tiyat­ ro ve bağlaşık yapılanmalara aktarılan kamu kaynağının tiyatro sanatına sistemli olarak akışını sağlayacak yasal düzenlemeleri nasıl gerçekleştire­ ceğiz? Denizin bittiği yerde ilkin bunu konuşmalıyız. Britanya'daki Arts Counsil modeli bir Özerk Sanat Konseyi mi olur; Fransa'daki Kültür Bakanlığı'nın yerel masaları modeline geçilip bu bakanlığa ayrılan bütçe hiç değilse beş-altı katına mı çıkartılır; ABD'nin vergi sistemine dayandırılmış sübvansiyon modeli mi bize daha yatkındır, yoksa Os­ manlı usulü Vakıfçılıkla mı doğru sisteme kavuşuruz, bütün bunları oturur konuşuruz. Bugün büyük istihdam, mekân, prodüksiyon olanaklarıyla Türkiye tiyatrosunun yüzde doksanını oluşturan kamu tiyatrolarının üzerlerinde dola­ şan kara bulutlara yenilerini eklemenin bir yararı olacağını zannetmiyorum. Köktenci çözümlerden ürküntü duymak için hayli ülke birikimim de var. Pozitif bir dönüştürme modeli için ise, akılların ve âkillerin meclisi bir an önce toplanmalı. Bu seferlik bir girizgâh sayılsın söylediklerim, önümüzdeki aylarda galiba en fazla bu mesele üzerine konuşacağız. Evet, deniz bitti. Ama bu coğrafyada iki tedbir bir tedbirden iyidir. Karaya temkinli çıkalım, barbarlara yem olmayalım. Orhan Alkaya


Ayrıca tiyatro meslek örgütlerini yanlış bilgilerle yönlendiren IŞTİSAN'ın (İstanbul Şehir Tiyatroları Sanatçıları Derneği) ne talihsizliktir ki; bugün Şehir Tiyatroları yö­ netiminde bulunan sanatçı kardeşlerinin de İŞTİSAN üyesi olduklarını unutmuş gö­ rünüp, kendi üyelerine "Sokaktan geçen­ ler" yakıştırmasını yapabilmiştir.

TAL (Tiyatro Araştırma Laboratuarı) yine iddia edildiği gibi kapatılmamış, çocuk ve gençlik tiyatrosunu da içine alan genişle­ tilmiş konsepti ile devam etmekte olup, başına da imza yetkisi olan Mustafa Arslan getirilmiştir.

Şehir Tiyatrolarında Genel Sanat Yönet­ menliği yaptığı iddia edilen Mahmut Mo­ rali, Behzat Butak, Hüseyin Kemal Gürmen, Hakan Altıner bu göreve getirilme­ mişlerdir. Şehir Tiyatrolarındaki Yönetim Kurulu; atanmış ve seçilmiş 7 üyeden oluşur. İd­ dia edilenin tersine dışarıdan değil bu

Bu tartışmalarla işin özü yine gözden ka­ çırılarak, kurumlar yara alarak yeni bir sezona doğru yine yelken açıldı.

13. Haziran 2002 tarihinde bir gazeteci­ nin köşesinde yazdığı tarihsel birkaç ha­ tayı Şehir Tiyatroları çalışanları adına dü­ zeltmek gerekiyor.

pe

Geçtiğimiz sezon içinde iki yeni sahne

üyelerin tamamı Şehir Tiyatrolarının için­ deki sanatçılardan oluşmaktadır. Bu üye­ ler ise; Nurullah Tuncer, Muharrem Ergül (Müdür), Kemal Kocatürk, Mustafa Arslan, Münir Kutluğ, Ali Taygun (seçilmiş) ve Volkan Sağırosmanoğlu'dur. (seçilmiş)

Tüm dünyada olduğu gibi, yönetimi dev­ ralmış ekibin kendilerini ifade etmeleri ve programlarını açıklamaları beklenir. Açık­ ladıkları programın sahibi olup olmadıkla­ rı izlenir, gerçekleştirdikleri icraatların so­ nucunda bir kanaat belirir ve bu beliren kanaat neticesinde eleştiri ve özeleştiri mekanizması kendiliğinden devreye gi­ rer. Bunun aksi ise, yargısız infazdır. Alı­ şıldığı üzre, işimiz dedikodu üretmek de­ ğil, sanat yapmaktır. Çünkü, sanatın dili kılıç keskinliğinde olabilir ama kılıçla işi olamaz."

cy

Şehir Tiyatrolarında bir çok değerli insan Genel Sanat Yönetmenliği yapmıştır. Bu kişilerin mesleki konumlarıyla ilgili bilgi Ti­ yatro tarihinde kayıtlı ve araştırmak iste­ yenlere de Şehir Tiyatroları arşivi de her zaman açıktır.

hizmete girmiş olmasına karşın seyirci sa­ yısında 100.000 civarında bir düşüş ya­ şanmış ve Şehir Tiyatroları tarihinde ilk kez (buna 27 mart dünya tiyatrolar günü de dahil) sahneleri bir yıl içinde defalarca seyircisizlikten perde kapatmış, sayısız hatalar ile kurum işlemez ve işletilemez hale gelmiştir.

a

güzellikler evinden başka bir güzellikler evine, bundan 19 yıl önce dekoratör ola­ rak işe başladığı ve 30'un üzerinde oyun­ da dekor-kostüm tasarımı yaparak sayısız ödül sahibi olduğu ve 6 yıldır da Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptığı kuruma Genel Sanat Yönetmeni olarak atandığı da göz önüne alınırsa, doğru tanımla bu­ luşulmuş olacaktır. Çünkü; Şehir Tiyatro­ ları Yönetmeliğinin 7. maddesi Genel Sa­ nat yönetmeninin kimlerden ve nasıl atandığını şöyle tanımlar: Memur olma niteliğine sahip, Tiyatro alanında çalışmış rejisör, oyuncu, yazar, eleştirmen, araştır­ macı, çevirmen veya öğretim üyesi veya öğretim görevlisi olmalıdır. Yukarıda Be­ lirtilen koşullara sahip Genel Sanat Yö­ netmeni Büyükşehir Belediye başkanı ta­ rafından atanır. Genel sanat yönetmeni­ ne vekalet edecek kişilerde de Genel Sa­ nat Yönetmeninde aranan koşullar ara­ nır.


TANITIM

Erzurum Devlet Tiyatrosu'nda

"GENÇ OSMAN"

pe

cy a

Abdullah Bey, öncelikle 2002-2003 ti­ yatro sezonunuzun başarılı geçmesi­ ni dilerim. Bize Erzurum Devlet Tiyat­ rosu hakkında kısaca bilgi verir misi­ niz? Erzurum Devlet Tiyatrosu yerleşik düzen­ le perdelerini 12 Aralık 1997 yılında açtı. O günden itibaren pek çok yerli ve ya­ bancı oyun Erzurumlu tiyatroseverlerle

Genç Osman Tiyatro: Erzurum Devlet Tiyatrosu Yazan: Turan Oflazoğlu Yöneten: Ferdi Merter Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner Giysi Tasarımı: Medine Yavuz Işık Tasarımı: Duran Güngör Müzik: Kemal Gülünç Oyuncular: Uğur Kaya, Erkan Erdem, Hülya Dilek Özaytekin, Meral Taytuğlu, Şenay Unsal, Fatih Dokgöz, Tunç Yıl­ dırım, Yener Sezgin, Sadık Yağcı, Emre Erçil

buluştu. Erzurum halkının tiyatroya gös­ terdiği yoğun ilgiyle bugünlere geldi. Bu güne kadar "Fehim Paşa Konağı", "72. Koğuş", "Ellerimin Arasındaki Hayat", "Ben Anadolu", "Bir Yaz Dönümü Gece­ si Rüyası" gibi oyunlar sahneledik. Bu se­ zonda perdelerimizi Turan Oflazoğlu'nun yazdığı, Ferdi Merter'in yönettiği "Genç Osman" adlı oyun ile 3 Ekim'de açıyoruz. Oyun hakkında bilgi verir misiniz? Oyunumuz 17. Yüzyıl Osmanlı İmpara­ torluğunda geçiyor. Osmanlı tahtına otu­ ran Osman, gençliğinin verdiği tecrübe-

sizlikle toplumun yerleşik kurallarını bir­ den değiştirmek ve ona yeni bir yön ver­ mek ister. Lehistan seferinde ise yeniçeri ve sipahi ocaklarının düzensizliklerini gö­ rüp seferi zoraki bir antlaşmayla bitirir. Tekrar taht şehri İstanbul'a dönünce Hi­ caz'a gitmek için Şeyhüslamdan Fetva is­ ter. Asıl amacı Anadolu'da iki ocağı da kaldırıp yeni bir teşkilat kurmaktır. Ama iki ocağı da karşısına aldığı için Anado­ lu'ya geçip bunu gerçekleştiremez. İkti­ darı ele geçirmek Genç Osman'ı tahtın­ dan indirmek isteyenlerin çabasıyla da yeniçeri ve sipahi ocakları ayaklanır. Genç Osman'dan bazı kişilerin görevle­ rinden alınıp sürgüne gönderilmesi iste­ nir. Fakat Genç Osman bunu kabul et- mez. Bunu kabul etmeyi ise; "Devletin boyun eğmesi olur bu Devletin boyun eğdiği ülkedeyse Herkesin boynu eğilmiş demektir." diye görür. Bu oyunu seçmenizdeki sebeplerden bahseder misiniz? Biz bugüne kadar Erzurumlu seyircilerimi­ ze hep farklı yaşamları canlandırdık. On­ larla bazen farklı toplumları, bazense kendimizi göstererek tiyatronun topluma ayna tutma işlevini gerçekleştirdik. Yerli ve yabancı oyunları seyircilerimizle buluş­ turduk. Osmanlı Imparatorluğu'nu anla­ tan ilk Erzurum Devlet Tiyatrosu yapımı olması. Osmanlı'nın hayatından kesitler sunması ve bugüne dahi söyleminin bulu­ narak evrenselliği koruması nedeniyle "Genç Osman" adlı oyunla perdelerimizi açmak istedik. Bizim genç kadromuzla da deneyimli yönetmen Ferdi Merter'in buluşması kanımca hoş oldu.


TANITIM

Bursa Devlet Tiyatrosu'nda

"ZİLLİ ZARİFE"

cy

a

"Zilli Zarife" perde önüne gelen bir er­ kek oyuncunun önce çalgıcıyla, daha sonra yanına çağırdığı kadın oyuncuyla yaptığı söyleşiyle başlar. Bu söyleşi gide­ rek seyirciyi de içine alır. Olayların kayna­ ğını oluşturan beş ayrı haberin seyirciye yansıtılmasından sonra anlatıcı oyunu başlatır.

pe

Zilli Zarife

Hurşit, yakın çevresi (karısı Dürdane, kaynı diplomat Nejat, iş ortakları Beşir ve hukukçu Abida) tarafından, yalnızca pa­ rasal çıkarlar peşinde koşmaya yönelen boş ve anlamsız bir yaşama koşullanmış mutsuz bir kişidir. Yirmi yıl önce Türki­ ye'ye gelen Missouri uçak gemisini ge­ zerken sorguladığı hayatı, özgürce yaşa­ masını engelleyen çevresindeki insanları gemideki "hızkesen"lere benzetmesiyle bir başkaldırıya dönüşür. Tam o sırada Madam Atina'nın yanında sermaye ola­ rak çalışan Zarife ile karşılaşır ve kim ol­ duğunu bilmeden ona içini döker. Kendi­ sini dinleyen, anlayan, ona karşı içten davranan birini bulmuştur. Hurşit, Zarife ile olduğu zamanlarda -ki bu haftada bir gündür- Cemşit'tir artık. Birliktelikleri yıllarca sürer; bir de erkek çocukları olur.

Tiyatro: Bursa Devlet Tiyatrosu Yazan: Haldun Taner Yöneten: Soner Ağın Yön. Yardımcıları: Betül F. Gökçer, Halil Balkanlar, Süheyla Elbaş Sahne Tasarımı: Nurettin Özkönü Giysi Tasarımı: Hale Eren Işık Tasarımı: Ali Karaman Dans Düzeni: İhsan Bengier Oyuncular: Nermin Uğur, Halil Balkanlar, Elif Nutku, Ceyhan Gölçek, Özer Tunca, Celal Bıyıklı, İbrahim Şahin, E. Cihan Büyükışık, Berrin K. Balkanlar, Ahmet Somers, Melika A. Ergüzen, Meltem E. Yücesal, Sinan Taşkan, Emir Çiçek, Kamil Atılman, Erem Nalcı, Arzu Parlatan

Hurşit'in kayınbiraderi Nejat bu ilişkiyi öğrenir ve borçlarını ödeyebilmek için Hurşit'ten para sızdırmaya çalışır. Ailesin­ den ve çevresindeki insanlardan iyice tik­ sinen Hurşit için bu durum bardağı taşı­ ran son damla olur. Bunun üzerine ken­ dini öldürmeye ve öç almak için mirasını, Zarife'den olan oğlu Cihangir'e bırakma­ ya karar verir. Olaylar dizisi Hurşit'in intihar haberiyle başlar. Karısı Dürdane'nin ve sözde dost-

larının "mirası kurtarmak" için Zarife'yi kandırmaya çalışmalarıyla ve Zarife'nin de onlara karşı verdiği mücadeleyle sü­ rer. Bu çatışmanın aşamaları içinde "sosyete"den insanların maskeleri birer birer düşürülür. Haldun Taner "Zilli Zarife"de söz güldü­ rüsünü hareket güldürüsüyle destekle­ miş, bu iki güldürüyü oluştururken de geleneksel tiyatromuza özgü öğelerden yararlanmıştır. Girizgah, "Anlatıcı" ve çalgıcının söyleşisiyle başlar (Pişekar); da­ ha sonra oyuncu kendine bir arkadaş arar (Hacivat). Bunu Muhavere izler. Per­ de gazelinden sonra başlayan oyunun sergileniş süresi boyunca, oyuncusundan teknisyenine tüm görevlilerin de oyuna girip çıktığı bir sahne ortamında söyleşi­ ler, şaka, nükte ve takışma biçiminde gerçekleşir. Yazar, "Zilli Zarife"de Orta­ oyunu ve Karagöz biçemini yoğun bir toplumsal, politik taşlama ortamı içinde değerlendirmiş; böylece bir yandan bu geleneksel türleri çağdaşlaştırırken, di­ ğer yandan da yoğun bir güldürü ortamı sağlayarak, yapılan ağırlıklı toplum eleş­ tirisini "benimsenir" kılmayı başarmıştır. "Zilli Zarife"de, "kapitalist düzende var­ lıklı sınıfın benimsediği namus, ahlâk ve dinsel inaç kavramlarına olan iki yüzlü yaklaşım sergilenir. Ahlâk, namus ve din anlayışımızın bugün hâlâ oyunda yansıtı­ lan biçimini koruyor olması bu eseri ya­ zıldığı döneme sıkışıp kalmaktan kurtarı­ yor ve toplumumuzu kuşatan gerçekleri gözler önüne sererken artık sadece gül­ meye koşullanmış bizleri düşünmeye davet ediyor.


cy

pe a


İZLENİM-

TORONTO'DA "FORUM TİYATRO"YA DOĞRU BİR YOLCULUK Kuyumcu Tiyatro, dünya tarihinin her döneminde var

olmuş, yeni arayışlarla, değişik tarzlarla, yeni poetikalar üreterek bir şekilde varlığını sürdürmüştür. 20. yüzyıldaki gelişmeler ti­ yatro alanına da yansımış, disiplinler arası etkileşimlerle tiyatro farklı biçimlerde fark­ lı yerlerde kullanılmıştır. Psikoloji ve psiki­ yatride, psiko-drama, psiko-terapi, dramaterapi gibi yöntemlerde ya da eğitimde tiyatro'da, yaratıcı drama' da, tiyatronun görsel yanı yeniden üretme süreci içinde kullanılmış, böylece tiyatrodan, kişinin ken­ dine ve çevresine bir kez daha bakmasını sağlayarak, Kişisel ve toplumsal iyileştir­ me/değişim amacıyla yararlanılmıştır. Au-

pe

cy

a

Nihal

gusto Boal 70 li yıllarda oluşturduğu kura­ mıyla tiyatroyu kişinin gerçek yaşam içinde karşılaştığı baskıları tanıması ve altetmesi için bir araç olarak görmüş özellikle "image" tiyatrosu "Forum Tiyatro" gibi yöntem­ lerle seyircinin baskıdan kurtulma yollarını bulabileceğini ileri sürmüştür. Bugün başta kuzey Amerika olmak üzere dünyanın bir­ çok yerinde kabul gören ve çeşitli gruplara yönelik olarak (şiddete, tacize uğramış ka­ dınlar, gençler, çocuklar, evsizler, aids ile mücadelede vb.) yürütülen bu tarz çalış­ malar devlet desteği de görmektedir. Şimdi size önerimiz gözlerinizi kapatıp çev­ renizdeki olup bitenleri şöyle bir düşünme­ niz; ilişkilerinizi, sevdiklerinizi ve sevmedik­ lerinizi... Sizin şu ya da bu şekilde yaşamı­ nızda var olanları, üzerinizde baskı kuran­ ları, sizi ezenleri. Davranışlarını, beden dili­ ni, kullanılan sözcükleri... Ne kadarının bi­ lincindeyiz? Bizi ne kadar etkiliyor, yaşamı­ mızı ne kadar, ne şekilde biçimlendiriyor, bizde ne kadar tahribat yapıyor? Ve en önemlisi bu durumu neden sürdürüyoruz, değiştirmiyoruz ya da değiştiremiyoruz. Çoğumuz baskıyı öylesine içselleştirmişiz öylesine benimsemişiz ki onu değiştirme­ miz gerektiğini düşünmüyoruz, düşünemi­ yoruz bile çoğu kez. Eşimiz, çocuğumuz, babamız, annemiz, patronumuz, amirimiz ve iş arkadaşımız zaman zaman bize yaşa­ mımızı zehir ediyor ve biz sadece kurtuluşu zamana bırakıyoruz. Peki, tüm bunlarla nasıl başa çıkabiliriz. Neler yapabiliriz? Öncelikle üzerimizdeki baskıyı tanımamız, baskı kimden ne gerek­ çe ile gelirse gelsin olmaması gerektiği ko­ nusunda kendimizi ikna etmemiz gerekir. Baskının sadece fiziksel şiddete dayalı bir yaklaşımda olduğu gibi gözle görünür ol­ madığı, psikolojik boyutunun da olduğunu


a

olan bu paylaşımda Kanada gibi gökkuşa­ ğının tüm renklerini barındıran, "kanadalı" olmanın herhangi bir ülkeli olmaktan çok farklı olduğu bu ülkede, farklı kültürlerde de aslında baskının resminin çok değişik olmadığını gördük. Sonuç olarak hiç biri­ miz yalnız değildik, ister Atlantiğin öte ya­ kasında, ister İstanbul'da olun. Hangi sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yapıya, han­ gi coğrafyaya ait olursanız olun çok fazla şeyin değişmediğini, baskıların, duyguların heyecanların ve ifade biçimlerinin birbiri­ ne benzediğini görüyorsunuz. Hatta katı­ lımcıların oluşturduğu ezen ve ezilen fo­ toğraflarına bakarken hayretle "ben bu resmi daha önce de görmüştüm" diyorsu­ nuz. Kadın erkek ilişkilerinde (erkekler ne­ dense hep yüzlerinde müstehzi bir gülüş, geniş bir oturma biçimi ile kadınlar ise bi­ raz daha dar hareketlerle, biraz çaresiz) çocuklar ve gençler birbirlerine karşı acı­ masız (bir şekilde bir diğerini kullanma eği­ liminde, her türlü şiddete açık), çeşitli kor­ kuları olan kadınlar (kilo alma, yaşlanma korkusu). Tüm bu baskılar vb... Tüm bun­ lar hepsi tanıdık değil mi?

pe

cy

hatta zaman zaman fiziki boyutundan da­ ha da güçlü olduğu gerçeğini kabul etme­ liyiz. Örneğin, baskının karşımızdakinin bi­ ze kendini acındırmasında, bizi aşağılama­ sında, bir yandan bizi yüceltir gibi yapar­ ken diğer yandan kendi istediklerini yaptır­ masında da gizli olduğunu bilmeliyiz. Sizin çok iyi başardığınızı söyleyerek kendi yap­ ması gereken işleri size yükleyen arkadaşı­ nızın sizin karşı çıkmanızı engelleyecek davranışları, terk etmek istediğiniz sevgili­ nizin bir yandan size ihtiyacı olduğunu söyleyerek gitmenizi engellerken diğer yandan sizi rahatsız eden tavırlarını sürdür­ mesi... Bir başka tanıdık örneğe ne dersi­ niz? büyükannenizin bütün gün evde yal­ nız sıkıldığını söyleyerek herkesin yanında olmasını istemesi de baskının bir başka şekli. Böyle bir baskı sonucu bir de bakı­ yorsunuz ki tüm yaşamınızı ona göre ayar­ lamış, bu arada yapmanız gereken bir çok şeyi kaçırmışsınız.

8-12 temmuz tarihleri arasında Toronto'da Mixed company tarafından kendi içinde "Forum tiyatro" ya giden bir sürecin ya­ şandığı bir grup çalışması düzenlendi. Ça­ lışmayı yıllardır bu alanda çalışan, yönet­ men Simon Malbogat ve yönetmen/oyun­ cu/oyun yazarı Luciano logna yönetti. Et­ kinlik, kişinin kendine ve dönüp çevresine bir kez daha baktırıp, günlük yaşam için­ de farkında olmadan yaşadığı ya da uygu­ ladığı baskıları, baskı biçimlerini görmesi­ ne, dolayısıyla kendini biraz daha özgür hissetmesine yardım etmeyi amaçlıyordu. Her egzersizin bitiminde katılımcılar duy­ gularını diğerleriyle paylaştı. Çok önemli

Çalışma, grubu birbirine kaynaştırmayı amaçlayan oyunlarla başladı. Oyunlar aynı zamanda grup liderlerine ve diğer katılım­ cılara kişiler hakkında küçük ipuçları veren oyunlardı. Kim neden hoşlanıyor, neler ya­ pıyor, sözcüklerin yarattığı çağrışımlarda neler söylüyor -örneğin polis benim için sa­ dece kırmızı ışıkta geçtiğimde ceza yazan kişiyken gruptaki 15-16 yaşlarındaki kız için uyuşturucu nedeniyle kendisini tutuklayan kişiydi-. İlerleyen aşamalarda katılım­

cılardan baskıyı hissettikleri kişileri o kişiler gibi davranmaları oyunlar ortaya koymala­ rı istendi. Baskının sürekli aynı şeyleri tek­ rar ederek ya da karşıdakini dinlemeyerek kurulabildiği gibi karşıdakini çok iyi dinle­ yerek, sevgi sözcükleriyle de uygulanabildi­ ği çıktı ortaya. "Evet canım, haklısın ama senin için kaygı duyuyorum çünkü benim için çok değerlisin. Elbette sana güveniyorum ama! Neyse! Peki, sen bilir­ sin, istediğin gibi olsun!". Bu sözcükleri en azından çocuklarına karşı kullanmayan var mı acaba içimizde... İkili oyunlarda ortaya çıkan diyaloglar da birbirini anlamayan, anlayamayan, birbirini dinlememekle suç­ layan, iletişimsizlikten şikayet eden insan­ ları anlatıyordu, iletişimsizlik -bunca güçlü iletişim teknolojisine karşın- çağın hastalığı galiba... Workshop'un son aşamasında ise ortaya konan baskının fotoğraflarında ön­ cesi, sonrası, davranış biçimleri değerlen­ dirilerek hissedilenler dile getirildi bu durumu değiştirme yolları arandı. Bir haftanın sonunda katılımcılar önemli değişimler yaşadıklarını çocukları, annebabaları, iş arkadaşları ve eşleriyle olan iliş­ kilerini bir kez daha gözden geçirdiklerini dile getirdiler. Ben kendime biraz dışardan bakma, kendimi değerlendirme fırsatı bul­ dum. Ayrıca Avrupa Birliği kapısında gir­ mek için bekleyen bir ülke yurttaşı olarak dünyanın bir çok yerinde bir çok şeyin aynı olduğunu, hiçbir şeyin buradan görün­ düğü kadar toz pembe olmadığı gerçeğini bir kez daha görmenin ayrıcalığını yaşadım ve belki de bu yüzden kendimi biraz daha iyi hissettim...


TANITIM-

7. Uluslararası Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali Ethos Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali

SEZONA İKİ FESTİVALLE MERHABA ... Yunanistan-Theatro Neon, Danimarka-Batida, Danimarka-Dansk Rakkerpak, Fransa-Lite Cox ve Türkiye'den BKSTV Tiyatro­ su , Öteki Tiyatro, Tiyatro Tempo, Tiyatro TEM , Tiyatro Pembe Kurba­ ğa, Mahşer-i Cümbüş, H.Ü. Dev. Kons. Mod. Dans Ana San. Dalı.

a

Ethos Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali "Ethos Kültür ve Sanat Derneği'nin Kültür Bakanlığı ve birçok sivil toplum kuruluşu­ nun desteği ile gerçekleştireceği "Ethos Ankara Uluslar Arası Tiyatro Festivali" 17 Ekim'de başlıyor.

cy

7. Uluslararası Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali 5-11 Ekim 2002 tarihleri arasında gerçek­ leştirilecek festival'e bu yıl 4 yabancı (Fransa, Danimarka, Yunanistan) ve 7 yerli topluluk katılıyor. Toplulukların yanı sıra yerli ve yabancı birçok tiyatro insanı­ nın gözlemci olarak katılacağı Zafer Plaza katkıları ile gerçekleştirilen 7. Uluslararası Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları festival'inde oyunlar, Tayyare Kültür Merkezi, Çocuk Sanatevi, Akpınar Kültür Merkezi, Yıldırım Belediyesi Adile Naşit Sahnesi, Za­ fer Plaza ve Orhangazi Parkı'nda izlenime sunulacak.

Toplam 21 tiyatro topluluğunun yer ala­ cağı festivalde Yunanistan, Bulgaristan, Hollanda, Azerbaycan ve Almanya'dan yabancı topluluklarda ağırlanacak. Anatole Sokak Oyuncuları'nın ve Hollanda ekibi­ nin 10 günlük festival süresi boyunca ger­ çekleştireceği sokak gösterileri ile renkle­ necek olan festival Üç Anadolu Grubu'nun konseri ile sona erecek. Atölye çalışmaları ve tiyatro konulu sinevizyon gösterilerinin Alman Kültür Merkezi'nden gerçekleştirileceği festivalde salon oyunla­ rı için DT Şinasi Sahnesi, Ekin Sanat Mer­ kezi ve Dösim 75. Yıl Kültür merkezi tiyat­ ro Salonu kullanılacak.

pe

Festival; tiyatro topluluklarının yanı sıra, özgün çalışmalar üreten, ulusal ve ulusla­ rarası platformlarda kimliklerini/sanatsal ve düşünsel düzeylerini belirlemiş çok sa­ yıda tiyatro insanını bir araya getirecek.

Çocuk tiyatrosu ile ilgili sorunların tartışıl­ masını sağlamak, sorunların çözümüne katkıda bulunmak, ulusal ve uluslararası çocuk tiyatrosu örneklerini buluşturarak karşılıklı sanatsal/bilimsel/estetik ve kültü­ rel alışveriş zemini hazırlamak gibi çok yönlü amaçlar içeren festival, 5 Ekim gü­ nü saat 16:00'da Zafer Plaza'da gerçek­ leştirilecek açılış töreni ile start alacak. Açılış töreninin ardından saat 20:30'da Tayyare Kültür Merkezi'nde açılış oyunu olarak Bursa Büyükşehir Belediyesi BKSTV Tiyatrosunca "At Doğuran Savaş" adlı ye­ ni sezon oyununun yetişkin versiyonu sahnelenecek.

6 gün süre ile katılımcı topluluk gösterile­ rinin yanı sıra çocuk seyirci ile söyleşiler, Açık Oturum, İç Eğitim Seminerleri ve Atölye Çalışmaları ile sürecek festivalde bilet fiyatları 1 milyon TL olarak belirlendi. 7. Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali'ne katılacak topluluklar şöyle:

Yurtdışı Topluluklar 1. Almanya, Hamburg Company, Nâzım İçin Bir Şenlik, Yönetmen: T.Yurtsever, Yazar: Telat Yurtsever 2. Hollanda, Tiyatro Kına, Feleğin Dansçı­ ları "Köçekçeler", Yönetmen: Ş. Yalçıner, Yazar: Anonim Şahmeran Öyküsü 3. Bulgaristan, Lubomir Kabakchiev Tiy., Gülmekten Öleceksin Ya da..., Yönetmen : Julia Jivjorska, Yazar:Yatzek Yancharski 4. Yunanistan, Attis Tiyatro, Performans, Yönetmen : T.Terzoupolus, Yazar: T. Terzopolus 5. Azerbaycan, Devlet Pandomim Tiyatro­

su, Uçuş, Yönetmen : B. Hanzade, Yazar: Şeyh Attar

Yerli Topluluklar 1. AST, " Ayrılık", Yönetmen: Altan Gör­ düm, YazanBehiç Ak 2. Ekin Tiyatrosu, " Yalancı Aranıyor", Yö­ netmen: Dimitri Psathas, Yazar: Mine Acar 3. Açık Tiyatro, " Olağan Mucizeler", YazYön.: Kubilay Tunçel. 4. Bilsak Tiyatro Atölyesi, " Yolcu", Yönet­ men: Alp Giritli, Yazar: Nâzım Hikmet 5. Anatole Sokak Oyuncuları, "Toprağın Türküsü", Yönetmen: E.Gülbudak-Ü. İn­ ce, Yazar: Anonim 6. Şehirdışı Tiyatrosu, " Kırk Yılın Hikaye­ si", Yönetmen: Y. N. Eyüboğlu, Yazar: Yaşar Nezihi Eyüboğlu 7. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, " Ödünç Ya­ şamlar", Yön: Ali Poyrazoğlu, Yazar: Ali Poyrazoğlu 8. Bornova Bel. Şehir Tiyatrosu, "Dünyayı Geçerken Nâzım", Yön: K. Rafet Güçoğlu, Yazar: Nâzım Hikmet 9. Altıdan Sonra Tiyatro, "Ver Elini Yeni Dünya", Yönetmen: S. Bora Seçkin, Ya­ zar: Brian Friel 10. Atölye Tiyatrosu, " Becket Beşleme­ si", Yönetmen: B. Özbakır, Yazar: Samuel Backett 11. Ek 02 Projesi, "KıvranışTutku/Psikoz 4.48 ", Yönetmen: E. Koyuncuoğlu, Ya­ zar: Sarah Kane 12. Stüdyo Oyuncuları, "Oidupus Nere­ de", Yönetmen: Şahika Tekand 13. ODTÜ Oyuncuları, "Sezuanın İyi İnsa­ nı", Yönetmen: I.Karabulut, Yazar: Bertolt Brecht 14. Bulancak Şehir Tiyatrosu, "Dokumacı­ lar", Yönetmen: A. Tolga Çiftçi, YazanBilgesu Erenus 15. Tiyatro Mask-Kara, Yeşil Papağan Ltd. Şti., Yön.: Nazif UsluYazar: Memet Baydur


Atölyeler 1. Mitos, Ritüel ve Dramadan Tragedyaya-Naci Aslan 2. Dans Tiyatrosu-Deniz Alp 3. Tiyatroda İllüzyon Sanatı-Kubilay Tuncel 4. Yaratıcı Drama-Çağdaş Drama Derneği 5. Mask Yapımı-Emly Battıl (Hollanda) 6. Yerleşik Belleği Kırma Önerisi Olarak Oyunculuk-Yeşim Eyüboğlu 7. Okuma Tiyatrosu-Ahmet Önel 8. Yönetmenlik Üzerine-Şakir Gürzumar

pe

cy a

16.Tiyatro Özgün Deneme, Doğmamış Çocuğa Mektup, Yönetmen: Yeşim Eyüboğlu, Yazar: Yeşim Eyüboğlu 16.Tiyatro Limra, Karıncanın Gözyaşı, Yö­ netmen: Mehmet Esen, Yazar: Mehmet Esen 17.Bornova B. Ş. Tiyatrosu, Bir Dünyayı Geçerken (Nâzım), Yönetmen: Kemal Rafet Güçoğlu 18.Bornova B.Ş.Tiyatrosu, Velespit, Yö­ netmen : Ş .A: Yalçıner, Yazar: Şıhali Yalçıner

Seminerler 1 .Feminist Tiyatro-Güzin Yamaner 2. Memet Baydur Yazarlığı-Ayşegül Yük­ sel 3. Türk Tiyatrosunda Kadın-Sevda Şener 4. Tiyatroda lllüzyon-lllüzyonda TiyatroKubilay Tunçel 5. Tiyatronun Eğitime Katkısı-lnci San 6. Dramada Nerdeyiz (yuvarlak Masa)Kadir Çevik


KİTAP TANITIM

20. Ölüm Yıldönümünde

FASSBİNDER'İN OYUNLARI İLK KEZ TÜRKÇEDE

cy

Dünyanın birçok ülkesinde oyunları sahnelenen Fassbinder'in Türkiye'de ilk kez Şehir Tiyatrola­ rımda "Diğerlerinin Adı Ali" ismiyle sahnelenen "Korku Kemirir Ruhu" adlı senaryosu da kitap­ ta yer alıyor. "Tiyatro oyunlarını film gibi sahneledim. Filmle­ ri de sanki tiyatroymuş gibi çevirdim" diyen Fassbinder ya yazdığı senaryoları daha sonra sahneye uyarlamış, ya da önce oyun olarak ya­ zıp sahnelediği oyunları daha sonra sinemaya uyarlamıştı.

pe

Rainer Werner Fassbinder Toplu Oyunları 1, MitosBoyut Yayınları, Eylül 2002

a

10 Haziran 1982'de 37 yaşında öldüğünde ar­ kasında 40 sinema filmi, 17 tiyatro oyunu, sayı­ sız senaryo, televizyon filmi bırakan Rainer Werner Fassbinder'in oyunları, sanatçının 20. ölüm yıldönümünde ilk kez türkçede. Mitos­ Boyut yayınları tarafından yayımlanan oyunla­ rın çevirmeni Sibel Arslan Yeşilay. Fassbinder Toplu Oyunları başlığı altında toplanan oyunlar "Kahvehane", "Korku Kemirir Ruhu" ve "Kerhaneci"adlı üç oyundan oluşuyor.

KAHVEHANE (Das Kaffeehaus, 1969) Fassbinder'in ilk tiyatro çalışması antiteatr için Goldoni'den uyarladığı Kahvehane oldu. Kahvehane'yi 1969 yılında antiteatr ekibiyle Bremen Tiyatrosu'nda sahneledi. Goldoni'nin ku­ mar tutkusunun esiri olmuş bir Venedikli tücca­ rın odak noktasını oluşturduğu burlesk komedi­ si, Fassbinder'in elinde trajik bir farsa dönüştü. Fassbinder'in bu rejisi 1970 yılı başlarında WDR televizyonutarafından filme alındı. Bremen'deki sahnelemeden farklı olarak burada dekorun bir kısmından vazgeçildi. Oyuncular sahnenin çe­ şitli yerlerine gruplanmış olan kahvehane san­ dalyelerinde oturuyorlardı. Antre yaptıktan sonra hareketsiz oturarak dekoratif bir işlev ta­ şıyorlardı.Goldoni'nin metninde yapılan zekice değişikliklerle oyun, bir başka insana yardım et­ menin olanaksızlığını ele alan bir metne dönüş­ tü. KERHANECİ (Katzelmacher, 1968) İlk oyunu.

Bu oyunda Fassbinder toplumda önyargı meka­ nizmasının nasıl işlediğini ortaya koyar. Alman­ ya'da çalışan Yunanlı işçi Yorgo, bir Bavyera köyünde can sıkıntısı içindeki gençlerin ön­ yargıları ve ırkçılıklarına hedef tahtası olur. Gençler onun kadınlarla ilişkilerini kıskanır, hak­ kında komünist olduğu dedikodusunu yayarlar. Namus ve ulus kavramlarının birleştirdiği genç­ ler yabancıya haddini bildirirler. Ancak Fass­ binder burada Yorgo'nun da önyargılardan na­ sibini aldığını gösterir. Yorgo, bir Türk işçiyle birlikte çalışacağını öğrenince, bu kez kendisi ayni önyargılarla davranır. Oysa Alman toplu­ munda bir yabancı olarak kendisi de bu önyar­ gıların kurbanı olmuştur. Sonuç olarak şiddet kısırdöngüsünün çıkışı olmadığını anlatır Fass­ binder. Oyunun orijinal ismi Katzelmacher Bavyera bölgesinde italyanlar için kullanılan bir aşağılamayı ifade ediyor. Zaten oyunun başın­ da Yorgo hakkında 'İtalya'dan gelme bir İtal­ yan' olduğu kanısı hakimdir. Fassbinder yönetmenliğini üstlendiği bu ilk oyu­ nuyla Gerhart Hauptmann ödülü aldı ve tiyatro alanında önemli bir çıkış yaptı. KORKU KEMİRİR RUHU (Angst essen Seele auf, 1973) Fassbinder'in yapıtları arasında yalın keskinliği ve duygusallığıyla ön plana çıkan Kor­ ku Kemirir Ruhu , eleştirmenler tarafından "masalsı öğeler taşıyan naif bir sosyo-drama" olarak nitelendirildi. Toplumun dışladığı, ezdiği kişilerden yaşlı bir temizlikçi kadınla, genç bir Faslı işçi arasındaki ilişkiyi ele alan oyunda Fass­ binder ustaca yazdığı yalın ve kısa diyaloglarla duyguların sömürülmesini, ırkçı önyargıları minimalist bir tarzda ve kışkırtıcı bir dinginlikle yansıtır. Toplum dışına itilme, insan yerine konulmama, mutlu olamama korkusunun, ezik iki insanın ruhunda koparttığı fırtınaları tüm çelişkileriyle vurucu bir biçimde ortaya koyar. Fassbinder bu iki yapıtında da her insanin için­ de toplumun empoze ettiği ırkçı önyargıların olduğunu göz önüne serer.


MİTOS-BOYUT Tiyatro Yayınları

200'ncü k i t a b a ulaştık Dağarcığımızda 4 0 6 Oyun + 48 kuramsal eser var

Yeni Kitaplar William Shakespeare I Aşkın Çabası Boşuna Türkçesi: Ali H. Neyzi Büyük ustanın Türkçeye hiç çevrilmemiş, sinemaya iki kez uyarlanmış bir komedisi

Sofokles I Kral Oidipus Türkçesi: Güngör Dilmen Sofokles'in bu ünlü tragedyasını usta oyun yazarımız Eski Yunanca aslından çevirdi

a

Rainer W. Fassbinder / Toplu Oyunları 1

cy

Kahvehane (Goldoni'den uyarlama) I Korku Kemirir Ruhu I Kerhaneci Türkçesi: Sibel Arslan Yeşilay Marjinal sanatçıdan birbirinden farklı üç oyun birarada.

Vala Thorsdottır / İzlanda Oyunları 1

pe

Çatıdaki Yarasa /Teleskop, Çikolata, Pis Gazlar ve Çöplük I Bildiğiniz Şeyler Türkçesi: Semih Çelenk - Ayşe Üner Genç İzlandalı kadın yazarın, Avrupa festivallerinde oynanmış, ödüller almış "cafe-theâtre" türünde, tek kişilik üç oyunu; yazar, kadın öyküleri anlatıyor.

Coşkun Irmak I Siyah Çoraplılar

Oyun, tarihteki ilk Türk futbol takımı Siyah Çoraplılar'in kuruluş günlerini anlatıyor; bu hareket, Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülen ve dağılan döneminde Türkler için özgürlük, varlık ve kimlik arayış günleri olmuştur. Genç yazarımız, bu kuruluş öyküsünü anlatırken o zamanki FENERBAHÇE Kulübünün Milli Mücadele'ye silah kaçırmadaki cesur çabalarını da sahneye getiriyor.

Ahmet Fehim /Sahnede Elli Sene 1877'de sahneye ayak basan ilk Türk aktörü Ahmet Fehim'in anılarının tam metni. O dönemin bütün tiyatro etkinliklerini, tiyatro sanatçılarının kişilik ve yeteneklerini, Anadolu'daki turnelerde yaşananları, Osmanlı toplumunun geçirdiği değişimleri, sanatçının açık, sade ve içtenlikli üslubuyla yansıtan çok değerli bir belgesel eser. Mitos-Boyut Tiyatro Yayınları/ TEM Yapım Yayıncılık Ltd. Şti. Ağa Çırağı Sok. 7/2 Gümüşsuyu-İST. Tel. 212. 249 87 37-8; Faks. 212. 249 02 18


YAYIMLANMAYAN

TEKZİP

TÜRKÇE CAHİLİ Mİ DEDİNİZ? Gazetenizin 3 Temmuz 2002 tarihli nüsha­ sında yer alan, bütünüyle mesnetsiz biçim­ de ve mesleki kariyerimi, kişiliğimi hedef al­ ma arzusuyla kaleme alındığı izlenimi uyan­ dıran, Cafer Dişbudak imzalı, Türkçe Cahili Yönetmene Bak! başlıklı yazıyı, Şehir Tiyat­ roları basın panosunda görüp okudum.

1994 yılında, Refah Partisi İstanbul şehri Be­ lediye Başkanlığı seçimlerini kazanmış ve R. T. Erdoğan Belediye Başkanı seçilmişti. 27 Mart'ı izleyen günlerde, kupür elimde olma­ dığı için ay ve gün veremiyorum ama en azından Şehir Tiyatroları arşivinde mevcut olduğunu biliyorum, yeni Belediye Başkanı, acemi ve heyecanlı bir demecinde, Şehir Ti­ yatroları bundan böyle (yahut bu sezon, tam emin olamıyorum) Necip Fazıl Kısakürek'in oyunlarını oynayacak, diye bir söz sarf etmişti. Mesele budur ve dalgalar halin­ de, bu zihniyet yapısı doğrultusunda süre­ gelmiştir. Konuyu istendiği ve gidebildiği öl­ çüde açıp tartışmaya elbette hazırım. Ama, bu yazıya kaynaklık eden galizlik, bugün bu­ nu hak etmiyor. Sadece şu kadarı yetecek: Şehir Tiyatrolarının kurumsal özerkliği, biz tiyatrocu kuşağı için topraktır, havadır, su­ dur. Şehir Tiyatroları, dikte edilmiş oyunları oynamaya başladığı gün, bu büyük vasfı ön­ görülmeyecek hasarlara maruz kalır.

pe

cy

Yazıyı kaleme alan şahıs (gerçek şahıs mı, bilmiyorum) kısacık bir yazı denemesine bu denli çok küfür ve hakaret teşebbüsünü, bu kadar ünlemi ve mazur görsün, böylesi bir cahil cüretini nasıl sığdırmış, kavramakta zorlandım. Yanı sıra, Orhan Alkaya'nın Türk­ çe cahili olduğuna değinen en ufak bir mesnedin, argümanın yahut tanıtlama ça­ basının dahi yer almadığı ve fakat başlığın­ dan iç galizliğine dek sıkı bir iddialılık hali içeren bir yazı, nasıl olup gazetenizin filtre­ sinden geçmiş, bunu, en azından yadırga­ dım. Belki gazetenizi izlemediğim için, naiv bir şaşkınlık diye adlandırılabilir benimkisi... Gene de, yazar kadrosunda Abdurrahman Dilipak'ın da yer aldığı bir gazete olduğunu­ zu biliyorum ve Dilipak'ın yargılanan yazıları­ nın da yer aldığı üç kitaba imza attığım için üç kez DGM'lerde yargılandığımdan kuş­ kum yok. Öyleyse, gerçekten naiv bir şaş­ kınlık mı benimkisi, düşünmeden edemiyo­ rum.

vurguya içerliyor (abç); Bilgi fukarası Alka­ ya; rüya tabirine benzer bir şekilde ümmi kelimesini anlamlandırması; zat-ı alilerinin ümmi den daha ümmi oldukları... Hayır, saymayacağım. Böylesi galiz sözcükler de kullanmayacağım, tabiatıma aykırıdır. Ne var ki; Necip Fazıl Kısakürek'ten ürküntü duymam için hiçbir neden yok. Hemen ek­ siksiz bir Necip Fazıl külliyatı, kütüphanemin kıdemlilerindendir. Ama, bu galiz yazıyı ve­ sile sayıp, işin aslını astarını, kısaca anlatabi­ lirim.

a

Anadolu da Vakit Gazetesi Sorumlu Yazıişleri Müdürlüğü'ne Yazılmış Tekzip yazısıdır, ancak ilgili gazete yayımlamadığı için Or­ han Alkaya'nın tekzip yazısını Tiyatro... Ti­ yatro... sayfalarına aktarıyoruz.

"Türkçe Cahili Yönetmene Bak!" talimatlı yazının ve ona eşlik eden bendenizin sureti­ nin eşliğinde, bir gazeteye açıkladığım gö­ rüşten yapılan alıntı hariç yüz yirmi iki keli­ meden müteşekkil yazıya, ilkin galizlik kriteriyle bakalım: Necip Fazıl Kısakürek'ten ür­ küntü duyan ideolojik saplantılı kişiler kara cehalet örneği sergiliyorlar; Şehir Tiyatrola­ rında yönetmen olarak ekmek yiyen ve de üstelik şair(!) olan; Orhan Alkaya isimli bir zat; toplumumuzun ümmi-özelliğine yaptığı

Biz, ilk dönem oyunlarının tamamını, Muh­ sin Ertuğrul ustamızın isteğiyle, İstanbul Şe­ hir Tiyatrosu için yazmış Necip Fazıl Kısakü­ rek'ten, bir köken mirası olarak, neden ür­ küntü duyalım. Ürküntü, maksadını değilse de haddini fazlaca aşmış bir despotluğun (burada Necip Fazıl Kısakürek'in hiçbir dahli yok elbette), bu eşsiz sanat kurumuna vere­ bileceği olası zararlardan kaynaklanmıştır ol­ sa olsa. Zaten sekiz yıl içinde, "üç Genel Sa­ nat Yönetmeni'nin gönderilmesi bahasına, hiçbir Necip Fazıl Kısakürek oyununun Şehir

Tiyatroları'nda sahnelenmemiş olması da, bu hassasiyetin anlamlı bir sonucudur. Bu­ gün, Şehir Tiyatroları'nın Necip Fazıl Kısakü­ rek'in yazdığı bir oyunu sahnelemek üzere kurum dışından bir kişiyle anlaştığına dikkat çekelim, üstatları rahat bırakalım ve devam edelim. Kara cehalet örneği nitelemesine, aşağıda, nesnel olarak geleceğim; şair deyip yanına parantez içinde ünlem bitiştirme ça­ basının gülünçlüğüne, edebiyat ortamı ve tarihi cevap veriyor, verecek, onu da geçe­ lim. Şehir Tiyatroları'nda yönetmen ola­ rak ekmek yiyen de ne demek oluyor? Müellif, emek veren diyecekti de dili mi sürçtü. Bir ekmek yeniyorsa, Şehir Tiyatro­ lan'nda mı, Şehir Tiyatrolarından mı den­ meliydi? Bu da fazla ince kaçacak, neyse. Nurullah Tuncer'in bir konuşmasında, toplu­ mumuzun ümmi özelliğine yaptığı vurguya içerliyor, dendiğinde biraz duracağız elbet­ te. İlkin, benim sözlerimin içerlemek fiiliyle hiçbir ilgisi yok. Nurullah'la, hislerimiz söz konusu olduğunda yüz yüze konuşabilecek kadar eski bir hukuka sahibiz. Ben sadece, şu anda bulunduğu pozisyon itibarıyla Şehir Tiyatroları'nı temsil eden eski çalışma arka­ daşıma karşı, uyarı görevimi yerine getir­ dim. Bilgi fukaralığını ve bendenizin ümmiden daha ümmi olmamla ilgili önermeleri de bir yana koyarak, rüya tabirine benzer bir şekil­ de ümmi kelimesini anlamlandırma iddiası­ na gelelim. Galiz yazının yazarı, ne demek istiyor? Orhan Alkaya nerede bilgi fukarası, kara cahil, Türkçe cahili nitelemelerini hak edecek o müthiş olması gereken hataya düşmüş. Neymiş Orhan Alkaya'nın bakın hele anlamlandırma yanlışlığı Galiz yazıda bu konuda herhangi bir belirti yok. Gene de ben, rüya tabir eder gibi, bu konuda bir adım atayım. Türkçe cahili yönetmene bak! talimatlı galiz yazıyı kaleme alan şahıs, ümmi sıfatıyla ümmet isminin aynı kök­ ten türediğini zannettiğimi düşünmüş ve klavyeye sarılmış. Ümmi kelimesi, sözlükler­ de ümm (anne) kökünden geldiği belirtilen


bir sıfattır ve anadan bilen, anasından doğduğu gibi kalmış, anasından nasıl doğ­ muş ise öyle kalıp okuma yazma öğrenme­ miş kimse, okuma yazması olmayan, oku­ ma yazma bilmeyen, kitap sahibi olmayan vb. cümlelerle karşılık bulur. Ümmet ismi ise, bir peygambere inanıp bağlanan cema­ at, taife; bir dille konuşan insanların hepsi, Hz. Muhammet'e inanarak, onun yaptıkları­ nı ve söylediklerini uygulayarak çevresinde toplanan Müslümanların tümü anlamlarıyla karşılık bulur. Cem'i yani çoğulu ise ümem'dir. Herhalde, galiz yazıyı yazan kişi, burada büyük bir açık yakaladığını düşün­ müş olmalı. Gerçekten öyle mi, bakalım.

pe

cy

a

Ümmet terimi, İslam dininin doğuşundan önceye gidiyor mu gitmiyor mu? Kimi kay­ naklara bakıldığında, gitmiyor. Sözgelişi Meydan Larousse, ilgili maddede, bu teri­ min, İslam dininin doğuşundan sonra orta­ ya çıktığını kesin bir dille öneriyor. Terimin geriye doğru bir tarihi, etimolojik kökeni ol­ duğunu öneren var mı? Ben rastlamadım. Ümmi sıfatının, ümmi-yi güya, ümmi-yi sa­ dık çekimleriyle, Hz. Muhammet için kulla­ nıldığını, başka bir deyişle, Peygamberin sı­

fatlarından olduğunu "bak" talimatlı yazı­ nın yazarı, yazdırıcısı da biliyor olmalı. Yok eğer biliniyorlarsa, ben ne yapayım. İslam dininde bulunanlar için ümmet-i Muham­ met dendiğini ise, siyah-beyaz Türk filmleri­ ni seyretmiş olanlar dahi bilir. Ya şuna ne demeli: Dilimizde okuma yazma bilmeyen anlamında kullanılan bu deyim (ümmi) ger­ çekte ulus anlamındaki ümmet deyiminin bir nisbet sıfatıdır ve ulusa değgin anlamını dilegetirir. Deyimin okuma yazma bilmeyen anlamı onu ana anlamındaki ümm (umm) den türeten bir anlayıştan doğmuştur. Bu alıntı Orhan Hançerlioğlu'nun hazırladığı İs­ lâm İnançları Sözlüğü'nün 2000 edisyonu 680. sayfasında yer alıyor. Bir de Elmalılı M. Hamdi Yazır'a bakalım: Ümmi ism-i mensu­ bunda üç türlü nisbet ihtimal dahilindedir: 1- Ana anlamında Ümm nisbetidir ki, sanki anasından doğduğu hal üzere kalmış, yaratılışındaki safiyet ve fıtrat hiç değişmeden olduğu gibi durumunu korumuş, sonradan yeni yeni değişikliklere uğramamış ve hiçbir şekilde bozulmamış anlamını ifade eder. 2Ümmete mensub olmak, yani Arab ümmeti ne mensub olmak demek olur ki, Biz hesap ve yazı bilmeyen bir ümmetiz ifadesi uyarın­

ca Araplar aslında hesap kitap bilmez bir kavim olarak tanınıyor idiler. 3- Ümmül-kura ya mensup, yani Mekkeli demektir. Ve bu üç nisbetin üçünde de ümmi okuyup yaz­ maya uğraşmamış mânâsına gelen bir vasıf­ tır, bir özelliktir. (Hak Dini Kur'an Dili, Azim, Cilt 4, s. 146) Uzadı, talep olursa daha da uzayabilir, şimdilik son sözü söylemeye gel­ di sıra: "Türkçe cahili yönetmene baki" talimatlı yazıyı, ümmi-ümmet sözcükleri ekseninde yazdıysanız, işte cevabınız. Yok eğer başka bir maksadınız var idiyse, maksadınız nedir alla sen? Bir de, yedi kitabından bir tanesi­ nin alt başlığı Siyasi Polemikler olan bir ya­ zarın, size sormaya hakkı vardır, bu üslûpla ne yaptığınızı zannediyorsunuz? Ortalamayı aşağılara çekme girişiminden ne murâd edi­ yorsunuz? Üslûbunuzla kendi inanç sistemi­ nizi bir karşılaştırır mısınız lütfen. Sanırım inançlısınız; bu inanç ve bu bağlılık size bun­ ca müstehcen olma iznini veriyor mu? Vaktinizi aldım, söyleneceklerin küçük bir kısmı bile vakit alıyor işte. Yeryüzünün iyili­ ği sizinle olsun.


KİTAP TANITIM

İş Bankası Kültür Yayınları'ndan

pe

cy a

ÜÇ ÇOCUĞUMUZ DAHA OLDU

Duygu Atay ' İş Bankası Kültür Yayınları, ikisi edebiyat biri kültür dizisinden olmak üzere üç tiyatro kitabı yayımladı.

Edebiyat dizisinden Anton Çehov'un Bütün Oyunları I ve ll'yi Ataol Behramoğlu'nun çeviri­ sinden kazanıyor tiyatro kitaplığımız, iki cildin kapağında da Çehov'un aynı resmi yer alıyor. Arka kapaklarda da küçük boyda başka bir re­ sim ama yine ikisi de birbirinin aynı. Bu tür uygulama ya da sayfa düzeni demeli­ yim, daha önce başka yayınevlerince kullanıl­ mıştı. Bence hoş, aynı yazar olduğu belletiliyor okura. 1. kitap yazarın Ivanov, Vanya Dayı ve Vişne Bahçesi oyunlarına ayrılmış. Arka kapakta Çe­ hov'un biyografisi ve kitaptaki oyunların kısa tanıtımı var. 2. Kitap da, aynı biçimde, içindeki oyunlar da Orman Cini, Martı, Üç Kızkardeş. İki kitapta da Ataol Behramoğlu'nun uzunca bir Önsöz'ü var, oyunları tanıtan, iki yazı da ay­ nı. Baskılar özenli, dizgi yanlışları minumum.

Acaba dedim, Orman Cini Vanya Dayı'nın ilk yazılış biçimi olduğundan, 1. kitaba konulsaydı, daha mı iyi olurdu? Hani, ilk kitabı okuyanlar, 2. kitapta Vanya Dayı'yı okuyup karşılaştırmayı daha mı iyi yaparlardı... Bu da bir kronoloji dü­ şüncesi işte. Tiyatro dizisi'nden çıkan Shakespeare Oyunculuğu'nu Michael York ve Adrian Brine yazmış. Çok önemli bir kitap, özellikle oyuncular için. 12 ana bölümden oluşan kitapta ayrıca, yaza­ rın teşekkürü, çevirmenin önsözü, bilgi notu, yazarın önsözü ve bir "Giriş" bölümü yer alıyor. Bölümlerde geçen dizelerin çeviri sahipleri ve oyun adları, ait olduğu bölümün numaralı dip­ notlarında verilmiş. Çok titiz bir çalışma ürünü olduğu gözlenen yapıtın arka kapağında yazar­ ların biyografisi verilmiş. Arka kapak çok önem­ lidir. Keşke ikinci yazar olan Adrian Brine'nin adı burada "Brian" olarak yazılmasaydı. Yani düzeltilseydi farkına varılıp, demek istiyorum. Artık tiyatro kitaplığımızın üç çocuğu daha var. Teşekkürler İş Bankası.


_BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLAR Tiyatro:lstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Eugene lonesco Çeviren: Lale Arslan Yöneten: Engin Alkan Sahne Tasarımı: Nurullah Tuncer Giysi Tasarımı: Duygu Türkekul Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu Efekt Tasarımı: Levent Akman Oyuncular: Engin Alkan, Hümeyra, Aslı Yılmaz, Aşkın Şenol, Nergis Çorakçı, Mevlüt Demiryay Romanya'nın dünya tiyatrosuna armağan ettiği büyük oyun yazarı lonesco bu komedide ölmek üzere olan bir kralın bu gerçeği kabullenemeyişini işliyor. Ebediyen yaşamak isteyen kral kendisinden başka herke­ sin ölümünü doğal bulmaktadır. İki karısı ona rahatlatıcı tavsiyelerde bulunur.

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Haşmet Zeybek Yöneten: Nurhan Karadağ Sahne-Giysi Tasarımı: Feyza Zeybek Işık Tasarımı: Cengiz Özdemir Özgün Müzik: Sadık Gürbüz Müzik Düzenleme: Selim Atakan Koreografi: Salima Sökmen Oyuncular: Erhan Yazıcıoğlu, Ertuğrul Postoğlu, Şevket Avşar, İskender Bağcılar, Serhan Aslan, Derya Kurtuluş, Zümrüt Erkin, Berrin Koper, Sevil Akı, Özge Borak, Tuğrul Arseven, Ezgi Sümer Yolcu, Mehmet Avdan, Cengiz Tangör, Yalçın Avşar, Zafer Kırşan, Çiğdem Gürel, Yasemin Gezgin, Nur Saçbüker, Radife Baltaoğlu, Özgür Kaymak, Kubilay Pembeklioğlu, Murat Bavli, Kosta Kortidis, Sadık Gürbüz, Barış Usluaşık

pe cy a

Tiyatro: :lstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Necip Fazıl Kısakürek Yöneten: Mahmut Gökgöz Sahne Tasarımı: Nurullah Tuncer Giysi Tasarımı: Gamze Kuş Işık Tasarımı: Murat İşçi Müzik: Nurettin Özşuca Efekt Tasarımı: Ersin Aşar Oyuncular: S. Bora Seçkin, Ceren Erginsoy, Gül Akelli, Levent Üzümcü, Yılmaz Meydaneri, Müge Akyamaç, Mazlum Kiper, Ahmet Özaslan, Kahraman Acehan, Melike Altınbaran, İbrahim Can

Oyun Anadolu düğün geleneklerinden de yararlanarak "seyirlik oyun" üslubunda sahneye taşınıyor. Fukara evli­ liğinin "düzene karşı", para evliliğinin ise "düzene uy­ gun" olduğunu gösteren oyunda ahlâk-para ilişkisi siya­ sal düzene bağlanıyor. Gelin mutsuzdur, çünkü gönlü fakir bir adamdadır... Müzik ve dansla sunulan oyunda zaman zaman seyirciyle söyleşerek sosyal, siyasal taşla­ malar yapılıyor.

Yazar Hüsrev'in "Ölüm Korkusu" adlı oyunu büyük ilgi uyandırır. Ama basın, eserden çok yazarın özel hayatıyla ilgilenmeye başlar. Gazeteciler, eseri ile yazarın hayatı arasında bağlantılar arar. Gelişmeler Hüsrev'de tepkilere yol açar... "Bir Adam Yaratmak" Cumhuriyet döneminin ilk psikolojik oyun örneklerinden.

Tiyatro: istanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Carlo Goldini Çeviren: Neval Barlas Yöneten: Angelo Savelli Sahne Tasarımı: Rıfkı Demirelli Giysi Tasarımı: Nihal Kaplangı Kaya Işık Tasarımı: Özcan Çelik Oyuncular: Doğan Bavli, Nejat Birecik, Güzin özyağcılar, Rıza Kocaoğlu, Senan Kara, Demiray Erül, Erkan Sever, Ayşen Çetiner, Yiğit Sertdemir, Can Ertuğrul, Toron Karacaoğlu

Antikacı Kont Anselmo oğlunu Venedikli zengin tüccar Pantalone'nin kızıyla evlendirilmiş, gelin ailesinden gelen para sayesinde ipoteklerden kurtulmuş­ tur. Ama karısı meblağı yeterli bulmayıp antikacıyı kınar; asaletleri ucuza satılmıştır. Nitekim kadının mücevherleri hâlâ rehindedir.


BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLAR Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Nâzım Hikmet Yöneten: Peter Nuyl-Gusta Teengs Gerritsen Sahne Tasarımı: Jos Gronier Giysi Tasarımı: Gülhan Kırçova Işık Tasarımı: Marnix Carpentier Altıng Müzik: Birol Yayla Dramaturg: Nikol Poppe-Selen Korad Birkiye Oyuncular: Tansel Öngel, Bengisu Müftüoğlu, Aslı Kılan, Yeşim Kızılgeç, A. Galip Erdal, Tonguç Yücel Oksal

40'lı yıllar. Savaş gelmiş kapıya dayanmış. Balçığa bat­ mış işçi mahallelerinin hoyrat yoksulluğuyla, yeni yeni uç veren görgüsüz zenginliğin kesiştiği bir bölgemiz; Çukurova... Çukurova'da bir fabrika. Fabrikada bir adam: Bekçi Murtaza'nın hikayesi anlatılıyor. Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Aziz Nesin Yöneten: Münir Canar Sahne Tasarımı: Buğra llgün Giysi Tasarımı: Berna Yavuz Işık Tasarımı: Zeynel Işık Oyuncular: Haydar Gültepe, Aydın Unsal, Okan Şenozan, Eylül Aktürk, Mustafa Şekercioğlu, Işıl Poyraz

a

"Sen Gara Değilsin": Bir put yaparızsonra ona taparız. Ama işin bir de gerçeği var... Hangi gerçek? Halkın gerçeği mi gerçek; gerçek mi? "Yaşasın Kavuniçi": Toplumun çekirdeği olan aile sevgi üzerine kurulması gerekir­ ken bakalım neyin üzerine kuruluyor.

pe cy

Devlet Tiyatroları, Türk Hollanda Tiyatro Vakfı artistik koordinasyonu ile Hollandalı ödenekli tiyatro kurumu ortak yapımı olan ve gençlik oyunu olarak çalışılan "Fer­ hat ile Şirin" AB ülkelerinde yaşayan Türk seyirciler için hazırlanıyor. Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Sevgi Sanlı Yöneten: Sönmez Atasoy Sahne Tasarımı: Ethem Özbora Giysi Tasarımı: Hale Eren Işık Tasarımı: Önder Arık Müzik: Mazlum Çimen Oyuncular: Yetkin Dikinciler, Atsız Karaduman, Burak Şentürk, Okday Korunan, Ali Düşenkalkar, Hatice Aslan Kaleli, Selçuk Kıpçak, Umut Demirdelen, Fikret Uçucu, Emir Tayla, Canberk Uçucu

Herşeyin geçici olduğu bir dünya tablosunu zihninde köşeleyen Kaygusuz'un, gönül birliğinin ve toplumsal sevginin tek kalıcı etmen olduğunu kendi yaşam öyküsü ile ortaya koymasının işlendiği oyun 22 ekim günü prö­ miyer yapacak. Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Orhan Kemal Uyarlayan: Orhan Asena Yöneten: Işık Toprak Sahne Tasarımı: Behlüldane Tor Giysi Tasarımı: Fatma Görgü Işık Tasarımı: Fahrettin Özen Oyuncular: Olcay Kavuzlu, Hüseyin Soysalan, Haluk Cömert, Altan Gördüm, Umut Karadağ, Nihal Tercan, Gönül Döğüşçü, Serap doğan, Orkide Çivicioğlu, İhsan Sanıvar, Yıldıral akıncı, Bahadır Özyurt, Adnan Başer

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Orhan Asena Yöneten: Cemil Özbayer Sahne Tasarımı: Ali Cem Köroğlu Giysi Tasarımı: Funda Karasaç Işık Tasarımı: Ersen Tunççekiç Müzik: Turgay Erdener Koreografi: Binnaz Dorkip Oyuncular: Erdal Küçükkömürcü, Fatma Öney, Zeynep Yasa, Zafer Güllü, Çetin Azer aras, Can öztopçu, Eray Eserol, Emre Alpago, Kurtuluş Şakirağaoğlu, Şahin Ergüney, Ümit Hasret Aslan, Mesut Turan, Hayrettin engin, Ali Fuak Davutoğlu, Tayfun Orhon, Edip Tüfekçi, Erdal Beşikçioğlu. Oyunda, Moğol saldırısı sonrası taht kavgasına giren Beyazıt'ın oğulları döneminde halk savaştan ve fakirlik­ ten kırılır. Halkın çektiği acı, masumun gözyaşı gelir bu­ lur Şeyh Bedrettin'i. Hıristiyan, Müslüman, Rum, Tatar demeden herkesin malı mülkü ne varsa diyerek Şeyh Bedrettin'in düzene karşı gelmesi anlatılıyor.

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Burak Mikail Uçar Yöneten: Hakan Boyav Sahne-Giysi Tasarımı: Sertel Çetiner Işık Tasarımı: Burhanettin Yazar Oyuncular: Alev Buharalı, Nezih Isıtan Bir kadın ve bir erkek... bir aşk, bir ev... ve ayrılık. Bir ayrılığın sorgulanması. He­ pimizin yaşadığı, yaşayabileceği... Basit ama taşınması güç bir ayrılık.


BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLAR

Oyuncular: Fatih Kahraman, İbrahim Raci Öksüz, Ekrem Kocaçal, Türker Şenyiğit, Şuayip Ünsal, Zafer Önal, Mete Şahinoğlu, Vedat Özkök, Ahmet Dizdaroğlu, Selmin Barutçuoğlu, Nurhayat Boz, Tayfun Bakırdöken

Tiyatro: Bakırköy Belediye Tiyatrosu Yazan: Çetin Altan Yöneten: Müşfik Kenter Sahne Tasarımı: Ali Yenel Giysi Tasarımı: Gönül Sipahioğlu Işık Tasarımı: Ali Karaman Dans Düzeni: İhsan Bengier Oyuncular: Aytekin Özen, Ayşe Demirel, Orhan K. Aydın, Emrah Eren, Sait Genay, Didem Germen Aydın, Nazan Koçak, Münir Akça, Çetin Etili

Düzen-Yönetici-Sistem eleştirisinin mizahi bir dille yapıldığı oyunda, "İlk suç"dan yola çıka­ rak yarı cahil insanların kişisel egoları ve ün­ lenme tutkuları uğruna kitleleri peşinden sü­ rüklemeleri betimleniyor. Bunun sonucu ola­ rak da toplumların nasıl sürüye dönüştürülüp d ü ş ü n m e k t e n , insan o l m a k t a n uzaklaştırılabileceği anlatılırken, bağımsız yargının da mücadelesi veriliyor.

pe

cy

Çetin Altan'ın sıradan bir vatandaşın gözünden bürokrasinin aksayan yanlarını güldürerek yansıttığı oyun, ekim ayında prömiyer yapacak.

Tiyatro:Bursa Devlet Tiyatrosu Yazan: Grigory Gorin Çeviren: Filiz Ofluoğlu Yöneten: Feyha Çelenk Sahne-Giysi Tasarımı: Şirin Dağtekin Işık Tasarımı: Adnan Açıkdüşünenler Oyuncular: Özer Tunca, Rüçhan Gürel, Elif Nutku, Emir Çiçek, Ahmet Somers, Bora Özkula, Hikmet Orhon, Cihan Büyükışık, Celal Bıyıklı, Kemal Okur, Sinan Taşkan, Ramazan Topkaya

a

Tiyatro: İzmir Devlet Tiyatrosu Yazan: Turgut Özakman Yöneten: Özdemir Nutku

Tiyatro:Adana Devlet Tiyatrosu Yazan: Turhan Selçuk Oyunlaştıran: Mehmet Akan, Erdinç Ardıç, Genco Erkal, Macit Koper Yöneten: Metin Belgin Sahne Tasarımı: Murat Gülmez Giysi Tasarımı: Funda Cebi Işık Tasarımı: İbrahim Karahan Müzik: Arif Erkin Oyuncular: Savaş Özdemir, Turan Günay, Gürkan Görbil, R. Hikmet Çam, Tolga Tekin,Arif Soysalan, Şirin Çetinel, Ahenk Demir, Funda Mete, Ayhan Demirtaş, Zeynep Hürol, Aysel Kara, Ötüken Hürmüzlü, Sekip Taşpınar Abdülcanbaz ile arkadaşları, düzenin düzenbazı Gözlüklü Sami ve takımıyla inanılmaz bir mücadeleye girişiyor.

Tiyatro: Konya Devlet Tiyatrosu Yazan: Erhan Bener Yöneten: Zekai Müftüoğlu Yön. Yardımcıları: Alpay Ulusoy, Emre Narcı, Füsun Demirden Sahne Tasarımı: Işın Mumcu Giysi Tasarımı: Berna Yavuz Işık Tasarımı: Ahmet Karademir Dans Düzeni: Neslihan Öztürk Oyuncular: Alper Tazebaş.Ali Hakan Beşen, Dilek Bozkurt, Levent Uzunbilek, Sedat Keçeci, Emine Tekin Ünal, Ömer -Naci Topçu, Ersin Ayhan, Yıldırım Gücük, Alpay Aksum, Alpay ulusoy, Nilüfer Can, Ayhan Anıl, Emre Narcı, Füsun Demirden.

Oyun, 1980'li yıllarda bürokratlıktan yeni emekli olan Ahmet'in, bir otelin Amerikan barında, bü­ rokratlığını basamak olarak kullanıp, yükseklere tırman­ mış eski arkadaşı Mehmet'le karşılaşmasını, O'nunla söyleşerek geçmişle hesaplaşmalarını içeriyor:


BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLAR. Tiyatro: Sivas Devlet Tiyatrosu Yazan: Erhan Gökgücü Yöneten: Tomris Çetinel Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner Giysi Tasarımı: Nalan Türkoğlu Işık Tasarımı: Seyhun Ayaş Müzik: Can Atilla Kuklalar: E. Erdinç Doğan Oyuncular: Fuat Çiyiltepe, N. Mert Egemen, Arif Yavuz, Meliha Savaş, H. Selma Bayraktargil, Hülya Yücel, A. Tolga Çiftçi, Özkan Gezgin Curcunası, Kantosu, ibiş'i Bebe Ruhi'si, Kavuklu ve Pişekarıyla bir yandan direklerarasını yansılayan bir oyun. Tiyatro: Van Devlet Tiyatrosu Yazan: Güner Sümer Yöneten: İlhan Kantarcı Sahne Tasarımı: Behlüldane Tor Giysi Tasarımı: Esra Selah Işık Tasarımı: Kazım Öztürk Oyuncular: Hande Gürler, Cem Arabacıoğlu, Orkun Yılmaz, Bahar Işık Mayadağ, Sedat Mayadağ, Sitare Tuna, Ezgi Yıldız, Mustafa Çolak, Bülent Düzgünoğlu

a

Oyunda, deprem sonrası bulunduğu kasabadan büyük şehire (İstanbul'a) yerleşen orta halli bir ailenin dağılışı anlatılıyor.

pe

cy

Tiyatro: Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Yazan: Tuncer Cücenoğlu ı Yöneten: Ahmet Türkoğlu Sahne-Giysi Tasarımı: Şirin Dağtekin Işık Tasarımı: İzzettin Biçer Oyuncular: Nejat Armutçu, Tolga Tuncer, Filiz Kılıç, Hatice Sezer

"Kördöğüşü" varoşlarda bir gecekonduda ge­ çer. Devlet Demiryolları'nda makinist olarak ça­ lışan Cemal, karısı Sıdıka, yatalak annesi, oğul­ ları İpsiz Tahir, gelini, küçük oğlu Mahir ve kızı Beyham ile birlikte yedi kişinin sorumluluğunu yüklenmiştir. Daha rahat, daha mutlu bir yaşam sürme hayalinde olan bu aile umduğunu bula­ madığı gibi, bir de kirada oturdukları evlerini kaybetme durumundadırlar. Bu ekonomik çöküntü içinde Cemal

yorgun, Beyhan hasta, Mahir işsiz ve kırgın, İpsiz Tahir ise sonuçta -istemeyerek de olsa- suçlu durumuna dü­ şeceği bir başıboşluktadır. Oysa, "yanmayacak kadar sı­ cak, donmayacak kadar soğuk" oyun kişilerinin "insan­ ca" bir yaşam için arzuladıkları ortamı sağlamaya yete­ cektir. Ama oyun bunun bedelinin bile çok fazla oldu­ ğuna işaret eder.

Tiyatro: Antalya Devlet Tiyatrosu Yazan: Ülkü Ayvaz Yöneten: Ayşenil Şamlıoğlu Sahne Tasarımı: Hakan Dündar Giysi Tasarımı: Sevgi Türkay Işık Tasarımı: Namık Gürsoy Müzik: Cem İdiz Dans Düzeni: Cihan Yöntem Oyuncular: Ahmet Açıkgöz, Ali Meriç, Aylin Uzunlar, Bahattin Doğan, Erdoğan Aydemir, Fadik Sevin Atasoy, Hilmi Mutaf, Mehmet Şahin, Necmi Çavdarlı, R. Reha Özcan, Sanem Şahin, Sedat Savtak, Selim Gürata, Süheyla Güzel, Şener Kökkaya, Tuna Orhan Osmanlı döneminin Istanbul'undaki bitmez tükenmez yangınların binbir güçlük ve gayretle söndürmeye çalışan tulumbacıların çabalarını, aşklarını anlatan, geçmişi bugüne aktaran, toplumsal eleştirisini mizahi bir üslup ve görsel bir lezzet tutan oyun, 16 Ekim Çarşamba günü prömiyer yapacak. Tiyatro: Trabzon Devlet Tiyatrosu Yazan: Refik Erduran Yöneten: Ali Hürol Sahne Tasarımı: Güven Öktem Giysi Tasarımı: Gülümser Erigür Işık Tasarımı: Osman Koçak Müzik: A. Erkin Güzelbeyoğlu Oyuncular: Ayşegül Günay, M. Ali Toklu, Kader Gözpınar, Kadri Özcan, Ozan Yıldırım, Cemalettin Çekmece, Z. Ali Sinan Demir, A. İlkay akdağlı, Oktay Gözpınar, Ebru Uysal, Durukan Ordu, I. Karaduman.

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Özen Yula Yöneten: Payidar Tüfekçioğlu Sahne Tasarımı: Burhan Yılmaz Giysi Tasarımı: Mihriban Oran Oyuncular: Nişan Şirinyan, Cengiz Baykal, Funda Eskioğlu, Simay Küçük, Sevinç Çetinok Sürekli yaşanan herşey 'alışkanlık' yaratır, ancak, o kanıksanan gerçeğin altını 'kırmızı bir çizgiyle' çizerek alışkanlığınızı vurgulayabilir, ona bir an için yabancılaşabilirsiniz. Hepimizin tanıdığı çizgi roman kahramanlarına (Red Kit, Tenten, Fatoş, Betty) farklı kimliklerle özgün bir dünyanın kurulduğu oyun 15 Ekim Salı günü prömiyer yapacak.


pe cy a


BİR ADAM YARATMAK Yazan: Necip Fazıl KISAKÜREK Yöneten: Mahmut GÖKGÖZ Dekor: Nurullah TUNCER Kostüm: Gamze KUS Müzik: Nurettin ÖZSUCA Işık: Murat İŞÇİ Bora SEÇKİN Ceren ERGİNSOY Gül AKELLİ Levent ÜZÜMCÜ Yılmaz MEYDANERİ Müge AKYAMAC Mazlum KİPER Ahmet ÖZASLAN Kahraman ACEHAN Melike ALTINBARAN İbrahim CAN

pe cy

a

"Çile" şairi Necip Fazıl Kısakürek'in yazdığı "Bir Adam Yaratmak", Muhsin Ertuğrul'un isteği üzerine yazılan ve bizzat onun başrolüyle sahneye taşınan bir oyun. Uzun bir aradan sonra, tekrar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda Mahmut Gökgöz'ün rejisiyle sahneleniyor. Kısakürek, "Bir Adam Yaratmak"da "yazı" ve "yazgı" kavramlarının öncülüğünde bir yolculuğa çıkarıyor seyirciyi. Hüsrev'in yazdığı "Ölüm Korkusu" adlı oyun, büyük yankı uyandırmıştır. Bu ilginin izdüşümünde, oyunun yazarı yani Hüsrev durmaktadır. Tirajı hayli kabarık bir gazetenin muhabiri Turgut'un sorularıyla, kamuoyunun ilgisi "Oyun"dan "Gerçek"e; "Oyun Kişisi"nden bizzat yazarın kendisine (özeline) kayar. Medyanın baskısı ve çok yakınındaki insanların çıkarcı davranmalarıyla iyice bunalan Hüsrev için, sonrası derin bir sorgulamanın başlaması demektir. Gazete patronu Şeref; psikiyatri kliniği işleten Nevzat; Nevzat'ın karısı Zeynep; Hüsrev'in Annesi Ulviye ve yeğeni Selma arasında süren gelgitli ilişkiler, Hüsrev'in yaşadığı trajik değişimin aktörleri olarak sahnede yerlerini alır. Kırkına merdiven dayamış Hüsrev, sekiz yıldır sürdürdüğü iç çatışmasından nasıl bir sonuca ulaşacaktır? Yıllardır içine hapsettiği soruları sorduğu oyunun tiyatro çevrelerinde ve medyada gördüğü ilgi, Hüsrev'in kışını nasıl değiştirecektir? Babasının kendisini İncir Ağacına arasındaki esrarı, oyun kişisinde arayan Hüsrev'i nasıl bir son ektedir? İnsan yaşadıklarını mı yazar; yazdıklarını mı yaşar? Bu sorunun suyunda ilerleyen oyun, İncir Ağacı'nın inatçı ve bir o kadar da kırıkgan dallarıyla örülüyor ve ilginç bir finalle son buluyor.

(I


Özellikle İtalyan Geleneksel Tiyatrosu Commedia Dell'Arte'ye yaptığı katkı ile isminden bahsettiren Carlo Goldoni'nin yazdığı "Gelin İle Kaynana", kültürel açıdan "Bizden" diyebileceğimiz bir konuyu sahneye taşıyor: Gelin ile Kaynana çekişmesini. Bütün hayatını antikaları üzerine bina eden Kont Anselmo, içinde bulunduğu haciz batağından kurtulmak için çareyi, oğlunu Venedikli zengin tüccar Pantalone'nin kızı Doralice ile evlendirmekte bulur. Ancak, evliliğin gerçekleşmesinden sonra, Kont Anselmo'nun karısı Isabella ile yeni gelin arasında bir soğukluk başlar. Getirdiği yüklü drohoma ile aileyi büyük bir borçtan kurtaran Doralice, kaynanasının baskısı ile iyice zor durumdadır. Üzerine yüklenen "Aile Reisliği" rolünden bıkan ve kendini antikalarına adayan Kont Anselmo ile ailesi ve karısı arasında kalan oğlu Kont Giacinto'nun yaşadıkları sıradan bir erkeğin rutin yazgısına dönüşürken; iki kadının çekişmesi de bir o kadar sürpriz gelişmelere neden olur. Kont Anselmo, antikalarını tamamlama gayretiyle, uyanık satıcılar tarafından kandırılıp eldeki yirmi bin altınlık drahomayı da eritirken, aile içi trafiği ayarlayacak bir yardımcıya ihtiyaç duyarlar. Gelin İle Kaynana, bizim için oldukça tanıdık bir konuyu eğlenceli bir üslupla işleyen handiyse "bizden" bir oyun. Çıkar evliliklerini komik bir dille ele alışı kadar; Commedia Dell'Arte'ye ilişkin yetkin bir örnek olarak da öne çıkıyor.

pe

Mustafa ARSLAN Nejat BİRECİK Güzin ÖZYAĞCILAR Rıza KOCAOĞLU Senan KARA Demiray ERÜL Erkan SEVER Ayşen ÇETİNER Yiğit SERTDEMİR Can ERTUĞRUL Toron KARACAOĞLU Selim Can YALÇIN

GELİN İLE KAYNANA

cy a

Yazan: Carlo GOLDONİ Türkçesi: Neval BARLAS Yöneten: Angelo SAVELLİ Dekor: Rıfkı DEMİRELLİ Kostüm: Nihal KAPLANGI KAYA Işık: Özcan ÇELİK


pe

Erhan YAZICIOĞLU Ertuğrul POSTOĞLU Selçuk SOĞUKÇAY Şevket AVŞAR İskender BAĞCILAR Serhan ARSLAN Derya KURTULUŞ Zümrüt ERKİN Berrin KOPER Sevil AKI Özge BORAK Ezgi SÜMER YOLCU Mehmet AVDAN Cengiz TANGÖR Tuğrul ARSEVER Yalcın AVŞAR Zafer KIRŞAN Oğuzboy Vedat ŞAHİN Öner ERKAN Berat YENİLMEZ Murat BAVLİ Kubilay PEMBEKLİOĞLU Kosta KORTİDİS Çiğdem GÜREL Yasemin GEZGİN Nur SAÇBÜKER Radife BALTAOĞLU Özgür KAYMAK Melisa DEMİRHAN Meriç BENLİOĞLU Selin İSCAN Sadık GÜRBÜZ Barış USLUAŞIK Önder ODAK

Düğün Ya Da Davul Haşmet Zeybek'in yazdığı "Düğün Ya Da Davul", Anadolu düğün geleneklerinden yola çıkarak oluşturulan "seyirlik" bir oyun. Oyun, yeni bir sunumla, dans ve müzik ağırlıklı olarak uzun bir aradan sonra (İlk kez 1970'te İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda sahnelenmişti.) tekrar seyirci ile buluşuyor. Çıkar evlilikleri üzerine kurgulanan oyun, tamamen "yerli" bir bakış açısı ve dille sahneye taşınıyor. Evliliğin "para" temelli kurulmasının düzene uygunluğunu eleştiren oyun; "aşk" evliliğinin dışlanmasını irdeliyor. Ahlak ve para ilişkisinin siyasal düzene bağlandığı oyunda, köyde gelişen olaylar evlilik perspektiğinde ele alınıyor. Ağanın oğlu ile evlendirilmek istenen genç kız mutsuzdur çünkü, gönlü fakir bir adamdadır. Ancak, bu istek, yerleşik düzene göre uygun bulunmamaktadır. Emek, sevgi ve birliğin öneminin vurgulandığı oyunda, ağa ile köy halkının arasındaki ilişki; mutsuz çiftin çelişkileriyle birlikte eğlenceli bir üslupla sahneye taşınıyor.

cy a

Yazan: Haşmet ZEYBEK Yöneten: Prof. Dr. Nurhan KARADAĞ Giysi ve Çevre Tasarımı: Feyza ZEYBEK Müzik: Sadık GÜRBÜZ Müzik Düzenleme: Selim ATAKAN Koreografi: Salima SÖKMEN Işık: Cengiz ÖZDEMİR Dramaturg: Zuhal ERGEN


a

pe cy


cy a

pe


pe cy a


cy a

pe


cy

pe a


cy

pe a


2002_123_8807