Page 1


a

cy

pe


Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Mustafa Demirkanlı Yayın Kurulu: Orhan Alkaya, Mustafa Demir­ kanlı, Kerem Kurdoğlu, Nilüfer Kuyaş, Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Sibel Aslan Yeşilay Yayın Koordinatörü: Duygu Atay Ankara Temsilcisi: Yalçın Günaydın

Yazarlar: Mustafa Demirkanlı, Yücel Erten, Ahmet Levendoğlu Katkıda Bulunanlar: Üstün Akmen, M. Sadık Aslankara, Veysel Atay man, Musa Aydoğan, Ediz Baysal, Feridun Çetinkaya, Filiz Elmas, Erhan Gökgücü, Sevim Gündüz, Hülya Nutku, Attila Sav, Hüseyin Sorgun.

Kapak: Savaş Çekiç

Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic.

Redaksiyon ve Düzeltme:

ve San. Ltd. Şti.: Firuzağa

Ayşe Nalan Özübek

Mahallesi Ağahamamı Sokak 5/3

Hukuk Danışmanı: Levent Aral Teknik Müdür: Erkut Arıburnu Abone Sorumlusu: Murat Güler Film Çıkış: Çağdaş Grafik

Cihangir 80060 İstanbul Telefon: (0212)243 09 37 Fax:(0212)252 94 14

Baskı: Mart Matbaası

P. Çeki: Tiyatro Yapım 655 248

Abone Bedeli: 18.000.000.-

Banka Hesap No: T. İş Bankası,

Yurtdışı Abone: 150DM/75$

Cihangir Şb. 197 245

MART-NİSAN 2 0 0 1

SAYI 112-113 1.500.000.-

27 MART TİYATRO GÜNÜ BİLDİRİSİ Ulusal Bildiri Attila Sav/S.6 27 MART TİYATRO GÜNÜ BİLDİRİSİ Uluslararası Bildiri lakovas Kampanellis/S.7 27 MART TİYATRO GÜNÜ BİLDİRİSİ Amatör Tiyatrolar Bildirisi Veysel Atayman/S.7 SÖYLEŞİ: ŞÜKRÜ TÜREN: "ÖNÜMÜZDEKİ HEDEF ÜÇ YILIN PROGRAMINI YAPMAK" Hüseyin Sorgun/S.8

a

İZDÜŞÜM: OBUR TÜRKİYE İLE ÖBÜR TÜRKİYE SARMALINDA TİYATRO Ahmet Levendoğlu/S. 11 BELGE: PARASIZLIKTAN YAKINAN D.T., TOBAV'I NASIL DESTEKLEDİ Mustafa Demirkanlı/S. 12

cy

ELEŞTİRİ: TİYATRO BOĞAZİÇİ'NDEN "YENİ BİR HAYAT İÇİN" Kerem Kurdoğlu/S. 14 FESTİVAL/TANITIM: 2. TEK KİŞİLİK OYUNLAR FESTİVALİ Duygu Atay/S. 16 REJİSÖR KOLTUĞU: SANAT POLİTİKASI Yücel Erten/S. 19

pe

FOTOĞRAFLARIN DİLİ: SOKAĞA BAKAN PENCERE/S.20

SÖYLEŞİ: ÖTEKİ TİYATRO VE "AZİZNAME" Filiz Elmas /S.24

KIRK YILDA BİR: YANİ, ŞİMDİ BEN NE DİYEYİM SİZE! Mustafa Demirkanlı /S.27 KENTLER VE TİYATROLARI: BULANCAK DEDİĞİN BİR AVUÇ TİYATRO M. Sadık Aslankara/S.28 ELEŞTİRİ: GERÇEK İLE GERÇEK OLMASI İSTENENİN SORGULANMASI: "KNEPP" Üstün Akmen/S.32 ANISINA: CUMHURİYET TARİHİMİZİN EN YAKIN TANIĞI BİR YAZAR: ORHAN ASENA Hülya Nutku/S.34 ÇOCUK TİYATROSU: GERÇEKÇİ ÇOCUK TİYATROSU VE ÇOCUK KAVRAMI Duygu Atay/S.36 DÜZELTME: DOĞRUSU: [BİLGE KARASU ÜNLÜ "türk kadın hikayecisi" DEĞİLDİR] OLACAK Feridun Çetinkaya/S.39 KİTAP TANITIMI: SAHNEDEN İZDÜŞÜMLER Atilâ Sav/S.40 ÖKÜZ ALTINDA BUZAĞI: Huzursuz Seyirci/S.42 HABERLER: S.43 BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLAR/S.47 POLEMİK: REFİK ERDURAN'A KAÇINILMAZ YANIT Yücel Erten/S.50 POLEMİK: KÜLTÜR-SEN GENEL MERKEZ YÖNETİM KURULUNA Musa Aydoğan/S.52 POLEMİK: OLMAZ BÖYLE BİR ŞEY! Ediz Baysal/S.54 BİLDİRİ: KAVGA YERİNE AKILCI İŞBİRLİĞİ Tiyatro Yazarları Derneği Yönetik Kurulu/S.56


"Azizname"

İstanbul'da

pe cy

a

Öteki Tiyatro Yazan: Aziz Nesin Uyarlayan, Tasarım ve Yönetmen: Yücel Erten Müzik: Turgay Erdener Koreografı: Salima Sökmen Oynayanlar. Serhat Nalbantoğlu, Hüseyin Avni Danyal, Ercan Demirel, Ünsal Coşar, Serhat Mustafa Kılıç, Emre Karayel, Özlem Başkaya, Gizem Erdem. 4.5.6.7.8 Nisan 2000 Kadıköy Halk Eğitim merkezi'nde 9 Nisan Kenter Tiyatrosunda (Bu gösterinin geliri Öteki Tiyatro tarafından Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne bırakılmıştır. Toplu alımlar için 0212. 243 09 37)

Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne abone olmak istiyorum. Bir yıllık (11 sayı) abone bedeli olan 18.000.000 TL'yi, T. İş Bankası, Cihangir Şubesi, Tiyatro Yapım: 1014-0197245 nolu hesaba yatırdım. Posta çeki hesabı, Tiyatro Yapım: 655 248 nolu heaba yatırdım. Lütfen, randevu alıp ziyaretime gelin. İsim, soyisim: Adres: Tel. No:


EDİTÖRDEN

Demirkanlı 27 Mart Dünya Tiyatro Günü. İnsanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee? Hüzün kaplıyor bedenimin her yanını. Daha üç gün önce telefondaki Dikmen Gürün'ün sesi kulaklarımdan çıkmadı. Uluslararası istanbul Tiyatro Festivali bu yıl için iptal edilmiş, bundan sonra iki yılda bir yapılacakmış. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü. İnsanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee? Gazetede bir haber: "Tiyatrocu Tekin Siper, sahnede kalp krizi geçirerek vefa etti. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü. insanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee? Ahmet Levendoğlu'na, Tiyatro Stüdyosu'na boş günlerde Aziz Nesin Sahnesi'ni çok görenler, Tuncer Cücenoğlu'nun oyununu sahneleyen Tiyatrokare'ye Ankara'da hem de sezon ortasında, programı boşaltıp bir haftalığına salon verebiliyor. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü. İnsanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee? Tiyatro Yazarları Derneği Yönetim Kurulu, bir bildiri yayımlayarak, kendilerinin uzun süredir eleştirildikleri konuları alt alta getirip, "bunları yapmak ayıptır, yapanları disiplin kuruluna veririz" diyor. Yavuz hırsız, evsahibini kovarmış.

a

27 Mart Dünya Tiyatro Günü. İnsanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee?

cy

Devlet Tiyatroları parasızlıktan seyircisine broşür dağıtamazken, Gn. Md. Yrd. Tamer Levent'in başında olduğu TOBAV'a kullanmadığı sahne için ayda 1.5 milyar ödüyor. Oysa İ.D.T için 0.5 milyara broşür basabilir rahatlıkla.

27 Mart Dünya Tiyatro Günü. İnsanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee? Orhan Asena'yı da yitirdik. Hülya Nutku ne güzel anlatıyor Dergi sayfalarında Asena'yı. Edebi Kurul Başkanı iken kendi oyunlarının oynanmasını istemezmiş, D.T.'de. Birde şimdiki Edebi Kurul Başkanı ve üyesinin oyunlarını sayın bakalım sayabilirseniz. Doğru rakamı kimse bilemiyor bir çırpıda.

pe

Mustafa

27 Mart Dünya Tiyatro Günü. İnsanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee? Devlet Tiyatroları Genel Müdürü ve Bursa Devlet Tiyatrosu Müdürü ile çalışanları "çete oluşturarak Devleti soymaktan tutuklandılar"

27 Mart Dünya Tiyatro Günü. İnsanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee? Bakan Bey, Ankara'da Ekin Kültür Merkezi'nin açılışında. Devletle özel sektörün işbirliğinden ne kadar güzel sonuçlar çıktığını anlatıyor. Aynı Bakan, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın elinden aldığı ve şu anda hiçbir hareketin yaşanmadığı İstanbul kültür Merkezi için aynı temennide bulunmuyor, dahası Ekin Tiyatrosu'nun sahibi Faruk Güvenç sizin yeğeniniz mi sorularına, hiçbir zaman yanıt vermedi. I. Rahmi Dilligil ile ilgili sorulara da yanıt vermemişti. Bu merkez için desteği hangi fondan verdiğini de açıklamadı. Kamuoyuna kimin ne kadar aldığını açıklamadığı "Özel Tiyatolara Devlet Desteği" fonundan verdiği söylenip duruyor oysa. Hemşeri kayırması mı, gerçekten kültüre destek mi? Bir türlü öğrenemedik. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü. İnsanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee? Sevgili okur, birileri bizimle dalga geçiyor. Alay ediyor. Nanik yapıyor. Bunlar kimi zaman yazar, kimi zaman bürokrat, kimi zaman D.T. Sanatçısı(l), kimi zaman yönetici olarak çıkıyor karşımıza, ama şu gerçek ki birileri bizimle dalga geçiyor. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü. İnsanın heyecan duyması gereken özel bir gün. Nerdeee?


DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ BİLDİRİLERİ

ULUSAL BİLDİRİ Atilâ Sav/Tiyatro

Eleştirmenleri Birliği

Başkanı

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü! Dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de birçok merkezde yüzü aşkın tiyatro topluluğu perdele­ rini açarak izleyicisiyle sanatı paylaşacak. Dileğimiz bu sayının artma­ sı, bu etkinliğin yaygınlaşmasıdır. Amaç tüm yurt düzeyinde bütün halkımızı kucaklayan bir Türk Tiyatrosu'nun var olmasıdır. Her kentte tiyatroyu özlemle bekleyen yüzbinler var. Tarihte Anadolu, bir anfide 15-20 bin izleyiciyle kucaklaşmış tiyatrola­

a

rı barındırmıştır. Efes, Aspendos, Bergama, Side bunun canlı kanıtları­ dır.

cy

Tiyatro insanın barışla, sevgiyle, umutla, güzelliklerle buluşma yeridir. Tarihi, bir bakıma insanlığın ve uygarlığın tarihidir. Tiyatro yaşamı yansıtır, akla yol gösterir, bireyi özgürleştirir. İzleyici, tiyatronun ol­ mazsa olmaz öğesidir. Bu nedenle toplumsal bir sanattır. Tiyatroyu

pe

toplum yaşamının bir parçası, bir yaşam biçimi haline getirebildiğimiz ölçüde uygarlıktan ve kalkınmışlıktan söz edebiliriz. Ne yazık ki, yeni bir yüzyılın başında, tiyatro, toplumumuzun günde­

mindeki seçkin yerini yitirmiş gözükmektedir. Bunun için yazılı ve gör­

sel basının da sorumluluk ve görev üstlenmesi gerekmektedir. Ancak asıl görev Devletindir. Anayasamız sanat etkinliklerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayıl­ ması için gereken önlemlerin alınması görevini Devlete vermiştir. Dev­ letin daha etkin bir kültür politikasını benimsemesi, daha yaygın bir sanat örgütlenmesini sağlaması gerekir. Uygarlıkla zenginlik arasındaki ince ayrımda toplumların sanat ve kül­

tür düzeyinin yer aldığını gözden kaçırmamalıyız. Türk Tiyatrosu'nun, üyesi olmaya hazırlandığımız Avrupa Birliği Topluluğu ülkelerinin kül­ tür ve sanat düzeyini tutturması beklentimizdir. Tiyatromuz yazarıyla, sanatçısıyla olduğu kadar izleyicisi ile de bu düzeyi aşmayı hak et­ mektedir. Buyrun tiyatroya, perde açılıyor... 6


DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ BİLDİRİLERİ

AMATÖR TİYATROLAR BİLDİRİSİ Veysel Atayman

Ben Tiyatronun hep var olacağına inanıyorum. Mantı­ ğa aykırı görünse de bu eski sanatın, aynı zamanda geleceğin de sanatı olacağını düşünüyorum. Bunun nedeni tiyatroyu yaratanlar- oyun yazarları, aktörler, yönetmenler ve gösteriye katkısı bulunan bütün öteki kişiler ve etmenler değil; bunun nedeni sizlersiniz. Halk, seyirci tiyatronun gelecekte de var olmasını is­ teyecektir. Tiyatronun geleceğine ilişkin bu iyimser öngörüyü nasıl bir temele oturtuyorum? Tiyatronun, insanın ruhsal bir gereksinimi olduğuna ve bu gerek­ sinimin hiçbir zaman ortadan kalkmayacağına inanı­ yorum. Bugün sizleri, hepinizi, bu görüşümü kanıtla­ yacak olan düşüncelerimi paylaşmaya çağırıyorum. İnsanoğlunun ayda yürümesi eskimiş bir öyküdür. Bir uzay aracının Mars'a gidip oradan toprak getirmesi bu gün artık bizi etkilemiyor. Uzay turistlerinin ve ye­ ni evli çiftlerin halaylarında konaklayacakları büyük uzay istasyonları tasarlanmakta; uzay gemilerinin uzak gezegenleri keşfedip oralardan Dünya'ya fotoğ­ raflar göndermeleri günlük olaylar arasında yer al­ makta. Her ne kadar, insanın uzayı ele geçirmekte ol­ duğu bir çağda yaşıyorsak da, tiyatroya gitmeyi sür­ düreceğiz ve kendimizi, zamanı güneş saatiyle ölçme­ nin çok büyük bir teknik başarı sayıldığı çağdan beri var olan bir sanatın evreninde bulacağız. Bana göre insanla tiyatro arasındaki bağ, zamana bağımlı değil­ dir ve ölümsüzdür. Bunun nedeni ise şudur: Tiyatro toplumsal bir niteliğe bürünse de başlangıcında do­ ğal bir olguydu. Tiyatronun doğuşu, insanın deneyim­ lerini anımsadığı, onları düşleminde biçimlendirdiği; yapmak istediklerini tasarlamaya ve başarmak için nasıl davranması gerektiğini düşünmeye başladığı za­ mana kadar dayanır. İlk tiyatro grupları ve ilk tiyatro gösterileri kadınların ve erkeklerin zihinlerinde oluştu. Her insanın gösteriler yaratmaya içsel bir gereksinimi ve yeteneği vardır. Hiç ayırımsız her birimizin başrolü oynadığımız ve aynı zamanda seyircisi olduğumuz bi­ rer özel tiyatromuz bulunduğunu gözlemlediniz mi? Çok sıklıkla her birimiz bu tiyatronun oyun yazarı, yö­ netmeni ve sahne tasarımcısıyız. Bu ne zaman ve na­ sıl olur? Kendimizi ilginç ve yaşamsal bir toplantı için hazırlarken, nasıl davranacağımızı belirlemek için sah­ nenin tümünü düşlemez miyiz? Anılarımız, dahası ha­ yallerimiz bizim kendi özel tiyatromuzun gösterileri değil midir? Bu nedenlerle tiyatro hep var olacaktır, çünkü kadınlar ve erkeklerin kendilerini tanımak adına zorlu bir savaşım verdiklerine ve yaratılışların­ d a ^ gereksinimle kendi kendilerini, edimlerini, yani, insan ruhunu oluşturan tüm öğeleri gözlemleyecek­ lerine; insan ruhundan doğan ve binlerce yıldan beri insan ruhunda yeniden yaratılan tiyatronun, insanlar doğal sevginin meyveleri olarak var oldukça, yeniden doğmayı sürdüreceğine inanıyorum.

TİYATRO BİLDİRİSİ İÇİN MATRİKS Gösteri ya da imaj toplumu tanımlaması, bir şeyler söylenen çok genel ge­ çerli bir hatırlatma olarak benimsenebildiği ölçüde; son yirmi, on beş yılın Türkiyesi'ne uygulanabilir. Gösterme'nin, imaj kurmanın öteki ucundaki ta­ mamlayıcı eylem, bakmaktır. Bakmak; gösterilene, imaja bakılsın diye kurul­ muş; ikincil gerçekliğe (iktidar+medya fabrikasyonu gerçekliğe) bakmaktır. İktidar olmanın vazgeçilmez (arkaik ve modern) araçları somut, fiziksel bas­ kı, şiddet, ekonomik sindirim, bu coğrafyanın her köşesinde işlevsel oldukla­ rı halde / ve oldukları için, iktidarlar, medya + popüler kültür üzerinden ikin­ cil bir gerçeklik düzlemi kurdurarak buraya baktırmak zorundadırlar. İktidar olmak; baktırılanı, iktidara bağımlı, içindeki bütün muhalif öğelerin ayıklandığı bir dille de çevrelemek demektir. Bakılan, kurgulanmış ikincil gerçeklik düzlemiyse, konuşulan da onun dilidir. İktidarın ve medyanın (+ popüler / kitlesel kültürün). İktidarlar, gerçekliği ikincil, kurgulanmış gerçek­ lik düzleminde (medya + popüler kültür) koruyup kendi güvencelerine bir payanda daha sağlıyorlar. Bakmayı, özgürlük olarak algılatıyorlar. Gerçeklik ise, bakmayı değil, görmeyi, eleştirel seyri talep ediyor. Modern ti­ yatro; Barok'un ibret verme kaygısı taşıyan dini oyunlarından, aydınlanma döneminde, burjuva bireyinin kendi biyografisini sorgulama niyetine, sanayi toplumunun yarattığı yeni modern üretim güçlerinin sorunlarından, hep sü­ regelmiş kader tragedyalarına, sınıflı toplum melodramlarından, parçalan­ mış birey çığlıklarına kadar, gerçekliğe yakın metinler oluşturdu. Ancak Brecht, bu tiyatroların bile rahatlatıcı çözümlerinin (katharsis), gerçekliği kavrayışlarındaki yüzeyselliklerin (natüralist tiyatro) altını çizerken hem tiyat­ roya hem de seyirciye önemli bir çağrı çıkarmıştı: Yeni bir seyretme becerisi (sanatı) oluşturma çağrısıydı bu.

pe cy a

ULUSLARARASI BİLDİRİ lakovas Kampanellis/Çev. Sevim Gündüz

Gerçekliğin tanınmaz hale getirildiği, onun ayrıntılarından, fragmanlarından kurulmuş; ikincil / üçüncül düzlemdeki gerçekliğin; iktidar + medya + popü­ ler kültür marifetiyle baktırılan biricik düzlem olarak karşımıza çıktığı bu aşa­ mada, sinemamız kendi fantezi ve karikatürlerinin kaba güldürüsü içinde trajik-komik bir ölüm yolculuğuna çıkmışken, roman hiçbir zaman öyle ol­ mamış ve öyle yaşamamış döküntü bir hanedanlığın arsız ve yoz hayatını, hayali coğrafyalarda hikayeleştirirken, tiyatro; en baştan ve yeniden görme­ yi, seyretmeyi, eleştirel mesafeden algılamayı öğretmek durumundadır. Tiyatro, özellikle artık amatör bir arayış çağrısı yapmalıdır: Benim karşıma beni, benim karşıma seni koymalı, ben, sen, onlar ve toplum ilişkisinde va­ roluşun diyalektiğini yakalamalıdır. Tiyatro (iktidar + medya) dilini reddetme­ li, gerçekliğin dilini öğretmelidir. Tiyatro bakma / baktırma eyleminin ideolo­ jik yapısını sorgulayıp ayrıştırmalı, bakan bir toplumun, gören ve düşünen bir toplum olmadığını anlatmalıdır. Tiyatro, gözümüzü iktidarın elinden kur­ tarmalıdır. Tiyatro, göze saygınlığını ve eleştirel gücünü kazandırıcı bir etiği benimsemelidir. Çünkü iktidar + medya + popüler kültür marifeti ve işbirli­ ğiyle oluşturulmaya çalışılan ikincil düzlem, hatta üçüncül düzlem gerçekli­ ğin (postmodern kolaj düzlemi) altında bırakılmak istenilen gerçekliğe yöne­ lik her kurucu, amatör ve saf bakış, bir muhalefettir. Ve amatörlük, gerçek­ liğin düzlemini terk edip, o kurgulanmış, ikincil gerçeklik düzleminin kül­ türünde görev yüklenmeye hazırlanmak anlamına gelmediği sürece, bir dış­ ta kalmaktır, temizliğini korumaktır. Tutunacak muhalif bir zemin kurmak­ tır. Teorik tartışmalarıyla, etkinlikleriyle, kurslarıyla, metin yazma denemeleriyle, dil arayışlarıyla, medyatik kültür ve iktidar ilişkileri eleştirileriyle, uluslararası buluşmalarıyla, sahnesiyle, imkansızlığıyla, gönüllülüğüyle, heyecanıyla, ik­ tidardan kopartılmış, medyaya yasak koymuş, popüler kitlesel kültüre dur demiş bir coğrafya olacaktır amatör tiyatroların alanı. Vazgeçilmez bir muhalif duruşun ve enerjinin kaynağı.


SÖYLEŞİ Şükrü Türen, İzmir'de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara'da tamamladı. Mükerrem Berk'le flüt, Müveddet Günbay ile şan çalıştı. Ankara Çocuk Tiyatrosu'nda tiyatro ile tanıştı. 1977'de Şehir Tiyatrosu'na girdi. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nü bitirdi. Şehir Tiyatrosu'nda oyuncu ve yönetmen olarak çalışıyor. Kurum sanatçılarından Bestem Türen ile evli ve bir oğlu var.

a

Şükrü Türenle genç yaşta gelen Sanat Yönetmenliği, tiyatro ve projeleri üzerine arkadaşımız Hüseyin Sorgun görüştü.

pe cy

Hüseyin Sorgun

Önümüzdeki Hedef Üç Yılın Programını Yapmak

İstanbul Şehir Tiyatrosu'na genç bir genel sanat yönet­ meni olarak gelmenizin ne gibi avantajları olacak? Bizim yaptığımız iş biraz mesai gerektiriyor. Benim sizin tabiri­ nizle gençliğimin bence orta yaşlılığımın yaptığım işe şöyle bir katkısı olacak. Yapmak is­ tediğim şeyler var ve bunları yapmak için zamanım da var. Benim en çok önem verdiğim şey, takım çalışmasıdır. Ve bu takımı bütün şehir tiyatrosu olarak düşünüyorum. Takım içerisinde en başta fikir birliği içerisinde olduğumuz arkadaş­ larımız var. Biraz önce bahset­ tiğim kitabı (Ekonomide sıkça bahsedilen Toplam Kalite Yönetimi'nin tiyatroya uyarlandı­ ğı bir kitap) birlikte okuduğu­ muz, birlikte yorumladığımız, sorunlar hakkında ortak fikir yürüttüğümüz insanlar ve üs­ lup birliği içinde olduğumuz insanlarla önce biz bunları paylaşacağız. Ve ben ve ben­ den sonrakiler için burada bir 8

sistem inşasına girişeceğiz. Bu­ ranın tıkır tıkır işleyen bir ku­ rum olması gerekiyor. Yani yolu seçmemiz gerekiyor. Bir­ likte hareket etmemiz gereki­ yor. Bunun için de zihniyetler­ le bazı değişiklikler yapmamız gerekiyor.

Sizce ne gibi zihniyer so­ runları yaşanıyor? Meslek ya da meslektaş kavra­ mını yalnız tiyatro değil, bü­ tün Türkiye yanlış anlıyor. Şu kelimeler bana her zaman tu­ haf gelmiştir: 'Ben şu iş için ölürüm.' Şimdi böyle bir talep yok. İnsanlar bundan önce ya­ şıyorlar, bir hayat sürdürüyor­ lar. Meslek de bunun için ge­ rekli olan birşey. Yani biz mes­ leğimizi ne kadar iyi yaparsak, bu doğrudan bizim özel haya­ tımızı da etkiliyor. Biz tiyatro­ cular genellikle eve iş götürü­ yoruz. Böyle bir meslek ve böyle de olması gerekiyor. Bu­ nun için mesleğin tanımını doğru yapmamız gerekiyor. Biz genellikle bir meslekten

para kazanan ve bu mesleği kendi bulunduğumuz yere gö­ re tanımlayan insanlarız. Bu, bizim hedeflediğimiz muasır medeniyetlerde böyle değil. Bu meslek toplum içindir, top­ lum yararınadır. Belli kuralları, sorumlulukları ve cezai ehliyet­ leri vardır. Türkiye'de bu konu­ da doğru çalışan iki kurum var; hukuk ve tıp. Bu iki mes­ leğin okullarından mezun olan insanlar, ehliyet sahibi olmak için bazı prosedürlere uymak zorundalar. Staj vs. gibi. Ama tiyatroda bu böyle değil. Kon­ servatuvarı bitiren kendisini ti­ yatrocu zannediyor. Ama bir tane tiyatro yok, bir tane ku­ rum yok. Okulu bitirmek mük­ tesep hak gibi görünüyor. Ku­ rumsal anlamda bakarsak, bu­ rası Şehir Tiyatrosu. 87 yıllık bir kurum. Bu kadar yıl yaşa­ mış olması bile köklülüğünün işaretidir. Biz meslektaş olarak zaman zaman eleştirebiliriz ama bir seyirci gözüyle baktı­ ğımız zaman hiç de kötü bir

yerde değiliz. En önemli bir kriter olmasa da en azından bu gün bu tiyatronun seyirci problemi yok. Ne yapmak lazım? Şimdi Şehir Tiyatrosu'nun mis­ yonu, felsefesi bellidir. Bunu değiştirmeye benim biyolojik ömrüm de yetmez. Şehir Ti­ yatrosu'nun tarifi bellidir. Ben, Devlet Konservatuvarı mezu­ nuyum. O dönem Devlet Ti­ yatrosu'na doğrudan girebili­ yordum ama burayı tercih et­ tim. Çünkü bu tiyatronun tanı­ mı bana uyuyordu. Yani orta­ da tanımlanmış bir yer var. Biz buraya girdiğimiz zaman belli bir taahhütle giriyoruz. Bu bir meslektir. Türkiye'nin ve dün­ yanın en iyi eserlerini sahnele­ mek bu kurumun görevidir. Bunun için halktan vergi top­ lanıyor ve bu paralar kurum tarihinin hiçbir döneminde de boşa harcanmadı. Bu meslek tanımı bağlamında çalışmak lazım. Tiyatroculuğun olmazsa olmaz gerekleri var. Buna uy-


Bu program size mutlaka ki bir öncelik ve zaman kazan­ dıracak? Ne yapacaksınız bu zamanı? Ben eğer önceden uzun vadeli oyun planları yaparak, insanla­ rın önünü görmelerine imkan tanırsam, 'ekmek parasıdır' söylemleri bizim gündemimiz­ den çıkar. 2001 yılının mart ayında provaya girecek bir oyunu ben ilan etmişsem bu birçok karmaşayı önleyecektir. Siz biliyor musunuz, biz çocuk yaparken bile endişe duyuyo­ ruz, ya bir oyunla çakışırsa di­ ye. Benim yurtdışında oyun da seyretmem lazım. Ama gide­ mezsiniz, çünkü uzun vadeli programlar yok. Böyle gidiyor işler. Böyle birşey olamaz. Dünyada da bunun örneği

yok. Dediğim gibi, her çalışa­ nının önünü gördüğü bir ku­ rumda, bu tarz bahsettiğiniz problemlerin yaşanması güç­ tür. Yaşanırsa da önlemi alı­ nır. Size dizi teklifi gelirse tavrı­ nız ne olur? Şu an sürmekte olan bir dizi­ de mütevazı bir rolüm var. Ama bu kadar işimin arasında şu anda ne yapacağımı bilmi­ yorum. Bakın çok basit birşey söyleyeceğim, iki buçuk yaşın­ da bir oğlum var. Benim haya­ tımın akışı, bu çocuk doğduk­ tan sonra onun geleceğine yönlendi. Ben şu anda çocu­ ğumdan çalarak bu işi yapıyo­ rum. Ama benim hayattaki en değerli varlığım çocuğum. Ben bu görevi yapsam yapsam, üç ya da dört sene yaparım. Dört sene sonra ben, kırk beş ya­ şında geleceğini gören, hayatı planlı programlı hale gelmiş, çocuğuyla yani benim ardıma bırakacağım nesillerle uğraşan bir adam olmak istiyorum. E şimdi bu süreçte, ben bunları oluşturmak isterken, biri gelip de bana dizi teklif ederse, za­ ten olamaz ki. Ben şu saatte buradayım. (Saat, 20,30 civa­ rıydı) Böyle birşey yapamam zaten. Benim bu tür işlere za­ man ayıracağım saatler, yıllar

pe cy

Mutfakta bozulma denince aklıma ilk gelen. Devlet Tiyatrosû'nun yapmaya çalış­ tığı, kurum sanatçılarına di­ zi yasağıydı. Sizin böyle bir uygulamanız olacak mı? Ya da bu uygulamaya bakışı­ nız nasıl? Herkes istediğini yapabilir. Bu beni hiç bağlamaz. Bu çalışan­ ların özel tercihidir. Ama ben şunu yapacağım için, bazı şey­ leri zaten yapamayacaklar. Yani 'O dizide oynayamazsın!1 yollu yasaklamalar, doğru bul­ madığım şeyler. Çağdaş bir kurumda da yapılmaması ge­ reken şeyler. Ama şu çok önemli. Şehir Tiyatrosu'nda çok uzun süreli programlar yok. Örneğin bir ayakkabıcı, yetkilerinin ve sorumlulukları­ nın nereye kadar olduğunu bilmiyor. Bizim bu türden alan tanımlamalarımız yok. Biz ge­ nellikle günlük yaşıyoruz. Bi­ zim bütün tartışmalarımız geç­ mişe yönelik. Buraya bir sanat yönetmeni gelir, Şehir Tiyatro­ su'nda bir hava eser, ancak bu adamın ekibinin kimler oldu­ ğu, projesinin ne olduğu bilin­ miyor. Onun için kurumda durduğu yerden şikayeti olan herkes, bir müddet bekler. Bu bekleme süresi içinde, kendini öne çıkarıp bak ben buyum, beni de gör feryadına başlar. Bu süreç, iki ya da üç sene de­ vam eder. Ve yavaş yavaş şi­ kayetler artmaya başlar. Dör­ düncü senenin bitiminde de çok ağır eleştirilerle ayrılır. Ama hep geçmişe yönelik eleştiriler yapılır. Benim tercih ettiğim ise geleceğe yönelik tartışmalar yaratmak. Bu an­ lamda da en önemli hedef olarak, Şehir Tiyatrosu'nun üç senelik repertuvarının yüzde 70'inin açıklanmasını gerçek­

leştireceğim, tabii aşamalı ola­ rak. Bu sezon zaten bitmek üzere. O kadar ani bu göreve geldim ki, bunun hazırlığını yapamadım. Önümüzdeki se­ zon için bunu taahhüt ediyo­ rum. 1 Ekim tarihinden itiba­ ren insanlar 31 Aralık'a kadar biletlerini alabilecekler. Oyun haftaları ve yerleri belli olacak. Bu planlamayı önümüzdeki se­ zon bir seneye, eğer bu göre­ ve devam edersek iki ve üç se­ neye kadar çıkarmayı düşünü­ yorum.

a

mazsanız meslek erozyona uğrar. Bizi ve bu kurumdaki herkesi vareden de mesleği­ mizdir. Bana hiç kimse doktor Şükrü Türen demiyor. Tiyatro­ nun hala gelişmekte olan mesleki gerçekleri var. Bunu dejenere ederseniz, mutfağı­ nız bozulur. Ortaya da kötü görüntüler çıkar.

gelecek. Ama bu işler de me­ sai gerektiriyor ve ben şu an­ da çok yoğunum. Benim ta­ kım arkadaşlarım da şu anda çalışıyorlar. Yani bizim çalış­ mamız lazım. Bizim bir an ön­ ce ama yavaş yavaş hayata geçirmemiz gereken şeyler var. Burası mutlu insanların birarada yaşadığı sosyal bir ku­ rum haline gelmeli. Bunu ba­ şarmak zorundayız. İnsanların burada çalışmaktan onur duy­ duğu -sanatsal anlamda bu böyle-mutfak içinde birtakım mutsuzlukların giderildiği bir ortam yaratmamız gerekiyor. Kanaatimce, sizin temsil et­ tiğiniz tiyatronun orta ku­ şağı, insani unsurları mesle­ ki unsurların biraz daha önüne koyuyor. Ne dersi­ niz? Bunu bir kuşak hamlesi olarak düşünürsek kuşaklar arası ça­ tışmaya da zemin hazırlamış oluruz. Muhsin Ertuğrul bu kurumun başındayken yirmi beş yaşındaydı. Dünyada da bunun örnekleri var. Ama uzun bir aradan sonra ilk kez benim yaşımda birisi genel sa­ nat yönetmeni oluyor. Bu ba­ na artı bir sorumluluk yüklü­ yor. Ben bu işi beceremezsem benim yaşımdaki, benim yaşı­ mın civarındaki ve altındaki in-


tığım her iş Türk tiyatrosudur. Yönetmeni Türk, oyuncusu Türk, ışıkçısı Türk... E bu Türk tiyatrosu zaten. Yani bunu başka biri yapmıyor ki, biz ya­ pıyoruz. Buna biz çağdaş Türk tiyatrosu diyelim; sorun yaza­ rında. Yabancı bir yazarın oyu­ nunu sahneye koyduğunuz zaman o da zaten Türk tiyat­ rosuna dahil olmuş demektir. Bu yerli oyun olmuştur anla­ mında alınmamalı. Yani yerli yazarların seyircinin sorunlarıy­ la doğrudan irtibatlı olduğu gerçeğini de gözardı edeme­ yiz. Onun için herhangi bir oran olamaz. Yüzde yetmiş yerli oyundan yana ağırlık, za­ ten eşyanın tabiatı gereği olu­ yor. Bunu isteseniz de değişti­ remezsiniz. Çok daha doğru­ dan iletişim kurduğunuz alanı niye tahrip edesiniz. Mesela çağdaş Türk tiyatrosunda ya­ zar problemi var da oyuncu problemi yok mu? Işıkçı prob­ lemi yok mu? Dekorcu proble­ mi yok mu?.. Aynı oyunda bu problemleri yaşarken, yabancı yazarın oyununda da benzer sorunları yaşıyoruz. Şimdi bi­ zim yaptığımız herşey en iyisi olmak zorunda. Şimdi bir de buraya bakalım hadi. Oyun yaratma süreçleri doğru işl i y o r , sonuçlar da doğru çı­ kıyor. Problem, münferit ve tekil alanlarda yaşanıyor. A bu benim tavrımdır, diyebilece­ ğim birşey yok. Benim öyle bir tavrım yok. Tavrımın olabilme­ si için birşeyleri bilmem lazım. Seyirci üzerine kim araştırma yaptı da ben kullanmadım! Benim bunları da bilmem la­ zım. Benim sırf Türk yazarı di­ ye, o kişinin kötü bir eserini sahneleme hakkına sahip de­ ğilim. Ya da sırf yabancı diye herhangi bir yazarın oyununu sahneleme lüksüm yok. Şehir tiyatrosu 86 yıllık tarihinde Türk tiyatro edebiyatında önemli bir misyon sahibidir. Ne iyiyse onu sahnelemek zo­ rundayım. Türk tiyatro edebi­ yatında boşluk var, oyun yazın diyemem ki. Böyle birşey yok, yani. Ama bunun yazılması için ne yapıyoruz. Bunun ko­ nuşulması lazım. Bu konuda

pe cy

Peki, bu kurumların başına gelen insanların belirli bir programı yürütmek için gel­ meleri gerekiyor. Sizin öne çıkarmak istediğiniz neler? Şimdi şu kelimede bir kere an­ laşalım. Türk tiyatrosu ne de­ mek? Bunun tanımını doğru, çağdaş ve evrensel bir şekilde yaparsak, meselenin çözülece­ ğine inanıyorum. Şimdi Türki­ ye'de yerli oyun yazımı konu­ sunda bir sıkıntının olduğunu ben söylemiyorum, bu işin uz­ manları söylüyor. Şimdi bunu teşvik etmek gerekiyor. Adam oyun yazacağına, televizyona dizi yazıyor ve daha çok kaza­ nıyor. Birincisi, oyun yazımının bir cazibe merkezi haline geti­ rilmesi gerekiyor. Herşey de para değil. Bunu onursal bir

hale getirebilirsek, oyun yazar­ lığını kamuoyu nezdinde daha yüksek bir yere koyarsak, yerli oyun sayısının zaman içinde daha iyi bir yere geleceğini düşünüyorum. İkincisi, ben bu beni sadece Şükrü Türen olarak kullanıyorum- ne yapar­ sam yapayım en iyisini yap­ mak zorundayım. Bu, kamu­ nun bana verdiği bir görev. Çünkü ben vergilerle yaşıyo­ rum. Ben biletlerle yaşamıyo­ rum. Bu kadar problem var­ ken, doğal olarak insanların sorunlarının çözümü için de yaşamlarının zenginleşmesi gerekiyor. Bakışlarının, düşün­ celerinin büyümesi gerekiyor. Onun için tiyatro var. Onun için kültür yaşamlarımıza da bu kadar para harcıyoruz. Ya­ ni bu bir lüks değil. Sabah ameliyata girecek olan dokto­ run dünyaya bakışı çok önem­ li. Her ne kadar yaşamsal an­ lamda olmasa da bu adamın tiyatroya da ihtiyacı var. Tiyat­ ro yaşamı zenginleştirmek için vardır. Ama şimdi, benim yap­

a

sanların da önünü tıkamış olu­ rum. Buna da hakkım yok. Ba­ kıyoruz, bir bankanın genel müdürü otuz beş yaşında. Za­ man öyle gerektiriyor. Bu bir enerji ve zaman ayırma mese­ lesi.

birşey yapmam lazım. Hedeflendirmeliyim. Kenan Abi'nin yerli oyun konusunda söyledi­ ği bu aslında. Doğal bir akış var ve bunu kimse tersine çeviremez. Sadece ben bunun kelimelerini farklı kullanıyo­ rum. Yoksa aynı şeyi söylüyo­ ruz. İstanbul Şehir Tiyatrosu bünyesinde, daha çok de­ neysel araştırmaları öne çı­ karmak amacıyla kurulmuş bir Tiyatro Araştırma Laboratuvarı (TAL) var. TAL'in öncü misyonunu tiyatroya yeterince yansıtabiliyor mu? Bu konuda sizin görüş­ leriniz neler? TAL, inanılmaz bilgi ve belge üretiyor. Bu konuda benim bir endişem yok. Bu bilginin pay­ laşılması konusunda bir sıkıntı var. Burada da bir tercih öne geçiyor. Bu bilgi ve belge nasıl paylaşılacak. Oyun yapmak suretiyle mi? Evet. Oyun yapıl­ mıyor. Bunun yapılmasını ben de çok arzu ediyorum. Diğer bir tercih, bu bilgi ve belgenin Şehir Tiyatrosu ve diğer tiyat­ roların oyuncuları ile paylaşıl­ ması ise, bu konuda da bir sı­ kıntının olmadığını düşünüyo­ rum. TAL'e bir misyon yükle­ meyi de açıkçası TAL'in kuru­ cularına karşı bir saygısızlık olarak görüyorum. Ama so­ nuçta bir oyuncu olarak be­ nim TAL'den beklediğim bilgi ve belge bana her zaman sağ­ lanmıştır. Ama sonuçta, be­ nim bir oyuncu olarak derinleşebildiğim bir yer de olmalı, TAL. Bu uğurda çalışmalar da yapılacak. TAL'in başındaki in­ sanlar da bunu istiyorlar. Bu­ nun için görev ve sorumluluk alanlarını ve TAL'in işlevini ta­ nımlamalıyız. Oradaki insanlar da bunu istiyor. Biz bir kurum olarak TAL'i kurumsallaştırmalıyız. TAL ne yapacağını bilme­ li. TAL, Şehir Tiyatrosu ile bir­ likte gelişen bir kurum. Bizden bağımsız değil. Yürümeyen şeyler var tabii ki, ama her yerde var. Ama Şehir Tiyatrosu'ndaki bir sanatçı, rolü için değişmek istediği zaman burada değişebilmeli.


İZDÜŞÜM

Levendoğlu

Obur Türkiye İle Öbür Türkiye Sarmalında Tiyatro Pazartesi, 19 Mart. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde perde açacak oyunumuz Dünyanın Başkenti-(Speer)in provasındayız. Prova alanı dışında gelişen her şey, her zamankinden daha zor, daha sıkıntılı. Ama oyun çalışması umulandan da iyi ve hızlı ilerliyor. Bu da, tüm sıkıntılara karşın, yüzlerin gülmesine yetiyor. Provanın ardından, yönetim - teknik ekip toplantısı. Sonra bir yerde birkaç kadeh eşliğinde sözü edilen elbet yine "oyun"; zorluklar... ama umut. Gece eve dönüş; telesekreterde mesaj. Dikmen Gürün, bizler provadayken, şöy­ le demiş aygıta: "...şu kararı almak zorunda kaldık, ekonomik kriz nedeniyle; Tiyatro Festivali bu yıldan başlaya­ rak bienale dönüştürülüyor. Yani 2001 yerine 2002'de..." Tiyatro Stüdyosu'nun 11 yıllık geçmişinde görmediği, yaşamadığı şey kalmadı. Doğal afetten yargı skandalına, kaymakam zorbalığından sahnede kazaya, daha nelere, nelere dek. Diyeceğim, uğursuzluğun her türüne bağı­ şıklık kazanmıştır. Her seferinde yeniden toparlanıp bir kez daha yoluna koyulmasını bilmiş, becermiştir. Ne var ki bu son darbe de, vurucu mu vurucu! İki yıldır "devlet desteği" bağlamında da -Değerlendirme Kurulu'nun yan tutan, çıkar gözeten değerlendirme­ leriyle- hak ettiğini almayan Tiyatro Stüdyosu, geçen yıl yetersiz orandaki desteği, hatırı sayılır faiziyle birlikte, geri ödemiş, "yardımsever" devletine yardımda bulunmuştu. Bu yıl ise, yine yetersizin yetersizi kaynakla ve her şeye karşın, olamazı gerçekleştirme yolunda tüm koşullar açısından yapabileceği en uygun (hatta tek) şey, oyu­ nunu Festival'de sunmaktı. Daha dört gün önce Festivalin yönetmen yardımcısı Koza Gökbuget ile, isteğimiz doğrultusunda Aziz Nesin Sahnesi'ni kullanmayı kesinleştirmiş, günlerimizi de -şimdilik- belirlemiştik. Ama iş­ te, bir kez daha, her şey tepe taklak oldu!

a

Bu satırları yazmadan önce "ekip" ile durumu konuştuk da, oyuncularımla (Nihat İleri, Mehmet Ali Kaptanlar) karşı karşıya geldiğimde, gözlerinden yansıyacak olan düş kırıklığını hafifletecek sözleri nereden bulabilece­ ğim?..

cy

Burada konunun çıkış noktasına dönüp, olası yanlış anlamalara hemen set çekmeliyim. Tiyatro Festivali'nin bu yıl yapılamaması gerçeğinin kendi topluluğuma yansıyışını es geçemezdim, ama kuşkusuz tiyatro yaşamımız genelinde çok daha üzücü olan, olayın bütünü; 13. yılına gelmiş olan Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin bu yıl gerçekleşememesidir. Hemen belirtmek gerekir ki gelinen bu noktada Festival yetkililerinin ve düzenleyi­ cilerinin bir eksiği, bir kusuru söz konusu değildir. Tersine, üst kurullarıyla, ve asıl, başını Dikmen Gürün'ün çek­ tiği yönetim katındaki gerçekten "bir avuç" özverili insanıyla bu kurum, her yıl sınırlı olanaklarla büyük işler ba­ şarmıştır. Onlara "Bu yıl niçin başaramadınız?" sorusunu değil, "Geçmiş yıllarda nasıl başarabildiniz?" sorusunu sormak gerekir. Dikmen ile telefonda birbirimize (ve hepimize) geçmiş olsun dileklerimizi iletirken içimi en çok burkan onun şu sözleri oldu: "Biliyor musun, belki en çok üzüldüğüm, programları belirlenmiş yabancı topluluklara, elde olma­ dan, "mahcup" durumda kalmak oldu." İçim burkuldu çünkü, Tiyatro Festivali'nin 12 yıllık başarısı, İstanbul'u izleyiciye seçkin tiyatro örnekleri sunmanın ötesinde, ulusça ezikliğimizin dışavurumu olan o "dışarıda Türki­ ye'nin sesini duyurmak" özlemini ülkede -dolaylı yoldan da olsa- yaşama geçiren kurumlardan biri olmasında yatıyor. ("Dışarıda sesimizi duyurmak" dendiğinde "aslan cim-bom" ile "İmparator Fatih"e koşullanmış "yetmiş milyonumuz"un kaçta kaçı ülkelerinin İstanbul kentinde bir uluslararası tiyatro festivali olduğundan haberlidir dersiniz?)

pe

Ahmet

Anılan başarıyı yakalamış olan bir kurum nasıl olur da 13. yılında perdelerini açamaz duruma düşer? Salt eko­ nomik krizin doğal sonucu olarak görmek doğru olur mu, bu olguyu? "Olmaz, kuşkusuz" deyip, temeldeki ne­ denlere eğilelim. Devlet ve onun kültür işlerinden sorumlu bakanlığı, Festival bağlamında kültürden yana işler yapmamıştır. Son dönemlerde Bakanlık maddi manevi desteğini esirgemiş, ona bağlı olan Devlet Tiyatroları sahnelerini kullanıma vermemiş, giderek yıllardır özlemle beklenen İstanbul Kongre Merkezi'ne Bakanlıkça el konmuştur. "Bu, Türkiye için şaşılası bir durum mudur?" sorusu aracılığıyla sözün özüne gelelim: Hayır, hiç değildir. Çünkü Türkiye'de egemen güçler evrensel anlamda sanatı, kültürü sevmezler. Siyasetçisi, medya patronu, holding sa­ hibi sevmez. Sever gibi görünmeye çalışır, ama sevmez. (Genelde bu kişilerin bu değerlerden anlayacak çapta olmamaları işin ek boyutudur.) Sevmezler, çünkü gerçek sanat ve kültür, kişiyi insanlaşmaya, yaşamı anlamaya, düşünmeye, uyanmaya, giderek sorgulamaya yönelten, onlar için potansiyel bir "muhalif üreticisi"dir. Peki, egemen güçler sevmez de, onların dışındaki dev kitleler, hadi adını açık koyalım, "halkımız" kültürü ve sa­ natı seviyor mu? Evet, biliyoruz, bağrı yanık arabeskçiyi, gerdan kıran Türk-pop'çusunu vb. seviyor, bayılıyor da, şu bizim derdimiz olan tiyatroyu seviyor mu? Haa, şimdi "acı gerçeği" göğüsleyelim: Bu ülkede "üsttekilerle" "alttakilerin", "obur Türkiye" ile "öbür Türkiye"nin gerçek "konsensüs" sağlayabildiği tek nokta "kültürsüz kül­ tündür. Bu doğrultuda tepedikiler, (kaldıysa) ortadakiler, ve diptekiler, belgelenmiş bir işbirliği içinde tiyatro, bale, opera türü gereksiz kültürleri çoktan tasfiye edip onların yerine televole, taverna, stadyum, varoş ve maf­ ya kültürlerini koymuşlardır. Peki bizler ne diye hâlâ tiyatro festivali düzenliyor, tiyatro yapıyor, tiyatro konuşuyor, tiyatro yazıp çiziyoruz? 11


BELGE

Teftiş Kurulu Nasıl Bir Karara Varacak, Bakan Bey Ne Cevap Verecek?

PARASIZLIKTAN YAKINAN DEVLET TİYATROLARI, TOBAV'I NASIL DESTEKLEDİ Demirkanlı

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'nün kullanmadığı salona kira öde­ diği ortaya çıktı. TOBAV (Devlet Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı) Beşiktaş Belediyesi'nden yap-işlet-devret modeli ile aldığı ve işletmesini üstlendiği Ortaköy'deki Afife Jale Sahnesi'ni 25.02.2000 tarihinde bir sözleşme ile İs­ tanbul Devlet Tiyatrosu'nun kullanması için haftanın üç gününü kiraya verir, kira aylık net 1.500.000.000.- (Bir buçuk milyar) olarak belirlenir ve kiralar TOBAV'a ödenir.

pe cy a

Mustafa

Buraya kadar her şey normal gözükmektedir. Ancak, olaya yakından baktığınızda hiç de bu kadar basit bir sözleşme olmadığı anlaşılmakta­ dır.

O tarihlerde İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Faik Çetiner, Afife Jale Sahnesi'ni tek kişilik oyunlarda kullanmak için kiralamak ister, İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdür Yardımcısı Orhan Kurtuldu hemen bir sözleş­ me taslağı hazırlar, getirir, oysa Orhan Kurtuldu TOBAV Yönetimi'nde değil sadece üyedir ve asıl işi de istanbul Devlet Tiyatrosu Müdür Yardımcılığı'dır. Hazırlanan taslakta sözleşme maddeleri ağır ve kira da fazla gelir Faik Çetiner'e. Yardımcısının hazırladığı sözleşmeyi beğen­ meyen Çetiner, TOBAV İstanbul Şube Başkanı Suat Arıkan'ı çağırır, Başkan'ın ne sözleşmeden ne de İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun kirala­ ma talebinden haberi vardır, sinirlenir ve sözleşme taslağını yırtar atar, Faik Çetiner'de kiralama işinden vaz geçer, zaten huzursuzdur .ve istifayı düşünmektedir. Şubat ayının ortalarında da istifa niyetini Genel müdürlüğe bildirmiş, biraz daha devam etmesi istenmiştir. Bir süre daha bekledikten sonra 27 Mart'ta istifa eder ve görevinden ayrılır.

TOBAV, gelir kapısını bulmuş olduğu için bu işten vaz geçmez. 25 Şu­ bat 2000'de TOBAV adına Genel Başkan Tamer Levent ile Devlet Ti­ yatroları adına Genel Müdür Yardımcısı Vekili Erdoğan Şahin arasında sözleşme Ankara'da imzalanır. Tamer Levent de aynı zamanda Genel Müdür Yardımcısıdır, yani iki Genel Müdür Yardımcısının imzaladığı sözleşme ile Devlet Tiyatroları ayda 1.5 milyar zarara uğratılmaya baş­ lanır. Görüştüğümüz Orhan Kurtuldu, TOBAV'ın bu olayda kusuru bulunma­ dığını kiracının kiraladığı yeri kullanmamış olmasının kiracıyı bağlayaca­ ğını söyledi, ama tuhaf olan durum aynı zamanda İDT Md. Yrd.'ları ve müdürlük görevini vekaleten sürdürmektedirler, yönetim olarak kiracı sorumluluğu Orhan Kurtuldu'ya, Tunç Günbay'a (Resmi Vekil) ve Okday Korunan'a ait olmasıydı. Ve en üst düzeyde Devlet Tiyatrolarının çıkarını gözetmek zorunda olan Genel Müdür Yardımcısı Tamer Le­ vent'e aitti, Gn. Md. Yrd. Erdoğan Şahin'e aitti, Genel Müdür I. Rahmi Dilligil'e aitti.


ama D.T. hiç bu kadar yerlere serilmemeşti, kendilerinin de so­ rumluluk üstlendiği D.T. yönetiminin yanlışlarının olup olmadığı­ nı sorduğumuzda, yanıt yerine yine genel geçer şeyler söylemişti. Oysa akan zaman, " 1 . Perde Operasyonu" ile bütçenin nererelere gittiğine işaret ederken, program basacak parası olmayan İDT'nin her ay 1.5 milyarı nasıl TOBAV'a aktardığını ortaya çıkart­ tı.

a

Salonun Kullanılma Niyeti Zaten Yoktu Afife Jale Salonu'nun İDT tarafından kullanılma niyeti zaten yok­ tu. Çünkü, bir yönetimin salon sıkıntısı çekilen bir ortamda kuru­ ma kazandırdığı bir salon için yapacağı ilk iş bir basın bildirisi ile kamuoyuna duyurmaktır ve bu bugüne kadar hep böyle yapılmış­ tır. Oysa İDT yönetimi, bunu duyurmadığı gibi o salon için her­ hangi bir etkinlikte planlamamıştır. Ama kiraya verilen tarihlerde başka topluluklara da kiraya verilen ve İDT'nin kira ödediği bir mekândan, ikinci bir kira geliri elde etmektede bir sakınca gör­ memektedirler.

cy

Sözleşmede Neler Var

19 Ocak 2001 tarihli bilgisayar programcısı Ersin Türkoğlu imzalı resmi yazıdan da anlaşılacağı üzere bir yıldır herhangi bir oyun oynanmamıştır, ama kira işlemiştir.

pe

Aşağıdaki belgeden anlaşıldığı gibi işleyen kiraların iki tanesi za­ manında Devlet Tiyatroları tarafından ödenmiştir. O sıralar Dev­ let Tiyatroları parasızlıktan yakınmakta, oyun sahneleyememekte, Genel Müdür Yardımcısı Tamer Levent Basın toplantısında Devletin sanata desteğinin yetersizliğini savunmakta, parasızlığın nedeni olarak bütçenin yetersizliğini ileri sürüp hükümeti eleştir­ mekteydi, ama aynı Tamer Levent Genel Müdür Yardımcısı ola­ rak bunları söylerken diğer şapkasını giyip TOBAV adına her ay 1.5 milyarı Devlet Tiyatrolarının kasasından almayı en azından etik olarak uygunsuz görmemektedir. Oysa o tarihlerde İDT parasızlıktan broşür basamıyordu. Yani TOBAV'ın aldığı seyirciye ulaşacak broşürün parasıydı. Aynı basın toplantısında D.T Gn. Md. Yrd. Tamer Levent'e, dev­ letin kültür politikalarına yönelik eleştirilerinin doğru olduğunu ve katıldığımızı belirtikten sonra, bu yetersizlik her zaman vardı,

Kira dönemi 15 Mart 2000-15 Mayıs 2000 ve 15 Eylül 2000-15 Mayıs 2001 olarak belirlenmiş ve kira bedeli olarak da net 1.5 milyar tespit edilmiştir.

Haftada üç gün kullanılacak olan salonda İDT'nin repertuvarında olan oyunlar dönüşümlü olarak sahnelenecektir. (Acaba İDT'nin şu sıralardaki repertuvarında ve geçen senenin repertuvarındaki oyunlardan kaçı bu salon için elverişlidir veya bir başka biçimde sorarsak elverişli oyun var mı?) Temsil günleri salonun temizliği de İDT'ait, yani 1.5 milyarın içinde değil. İDT'ye ait günlerde patlayon spotlar da İDT'ye ait, yani 1.5 milyarın içinde değil. İDT ki­ raladığı salonu belirlenen günlerde bir başkasına kullandıramaz ama TOBAV kiraya verdiği günler içinde kiralanan yeri kullanılma­ dığı için bir başka topluluğa kiraya veriyor, sözleşmede ise buna ilişkin bir madde yok.

İntihal ve Tepkisizlik Dikkat edilirse, i. Rahmi Dilligil'in "Eser Hırsızlığı" iddialarının ortayaçıktığı günler ile "Kira Sözleşmesinin yapıldığı tarihler çakışı­ yor, her konuda atak davranıp tepkilerini dile getiren TOBAV, Eser Hırsızlığı iddialarına pek tarafsız kalmıştı. Acaba bu kira söz­ leşmesi ile aktarılan 1.5 milyar tepkisizliğin bir başka nedeni miy­ di? Zaman aktıkça taşlar teker teker yerine oturuyor. Nedenleri anlaşılamayan tavırlar bir bir açığa çıkıyor. Önümüzdeki sayı oluş­ turacağımız ilişkiler ağacı tablonun daha net görünmesini sağla­ yacak ve bu ağacı, yeni gelişmelerle süslemeye devam edeceğiz. Afife Jale Sahnesi'nin kullanılmama amacıyla kiralandığı görüntü­ sü veren, böyle değilse bile hiç kullanılmayan bir salon için Devlet Tiyatroları zarara uğratılmıştır. Bu konuda; Bakan Bey, Genel Mü­ dürlük, Gn. Md. Yrd. ve TOBAV Başakanı Tamer Levent açıklama yapmalı, kamuoyunu aydınlatmalıdır. Bakan Bey, hiç değilse artık konuşmalı bu yağmaya neden dur demediğini veya diyemediğini açıklamalı, açıklayamıyorsa derhal istifa etmelidir.


ELEŞTİRİ

TİYATRO BOĞAZİÇİ'NDEN "YENİ BİR HAYAT İÇİN" Kurdoğlu

"Yeni Bir Hayat İçin", kendi hedefleri açı­ sından oldukça başarılı bir oyun. Bugü­ nün Türkiyesi'nde yaşayan hemen he­ men herkesin dert edindiği, sıkıntısını çektiği birçok gündelik ve yaşamsal me­ seleyi, yine bugün bu ülkede yaşayan ço­ ğu insanın özdeşleşebileceği "ortalama" bir tipleme aracılığıyla ele alan, son dere­ ce eğlenceli bir gösteri.

a

Kerem

cy

Ancak yine de Tiyatro Boğaziçi'nin, bu oyunla beni hayalkırıklığına uğrattığını söylemek zorundayım. Hoşnutsuzluk ne­ denlerimi anlatmadan önce, söz konusu işin olumlu yanları üzerinde biraz daha durmak istiyorum.

pe

Sahne metnini birlikte oluşturduklarını öğrendiğimiz Uluç Esen ve Cüneyt Yalaz, anlaşıldığı kadarıyla, Türkiye'de yaşayan, orta yaşlarda, ortalama bir erkeğin gün­ demini oluşturan konular üzerine çok ka­

nal ilişkiler gibi güncel, ama evrensel ko­ nular yanında, deprem paranoyası gibi bu coğrafyaya özgü, cinsiyet ve sınıf ayrı­ mı gözetmeksizin herkesin beyninde ve dilinde geniş ve derin yer bulmuş tema­ lar da işlenmiş. Gülünç durumlar yarat­ mak amacıyla kullanılmış konular arasın­ da, geçen yıl basınımızın ele alış biçimiyle kendi düzeyini deşifre ettiği 32 Büst adlı kitaba bile göndermeler var. Söz konusu temalar işlenirken komik ola­ nı ortaya çıkarmak için kullanılan yakla­ şım biçimini önemli buluyorum. Bilindiği gibi ülkemizde üçüncü kişileri küçük dü­ şürerek mizah üretmek çok yaygın bir eğilim. İster düşünsel derinliğe ve zekâ pırıltılarına dayanarak olsun, ister düzey­ siz ve neredeyse 'hakaret' sınırında ve hatta belden aşağı aşağılamalarla olsun, çoğu tiyatrocu, hedef aldığı kendi dışın-

ister düşünsel derinliğe ve zekâ pırıltılarına dayanarak olsun,

ve neredeyse

ister düzeysiz

'hakaret' sınırında ve hatta belden aşağı aşağılamalarla olsun,

çoğu tiyatrocu, hedef aldığı kendi dışındaki kişi, kurum, eğilim veya fikirleri

küçük düşürerek üretebiliyor komik olanı.

Bu eğilimin dışında kalan, gülünç

olanı kendine bakarak, kendiyle dalga geçerek çıkarabilen çok az kişi var.

Yeni Bir Hayat İçin Tiyatro: Tiyatro Boğaziçi Yazan: Uluç Esen-Cüneyt Yalaz Işık Tasarımı: Barış Orak Efekt: Devrim Umut Aslan Oynayan: Cüneyt Yalaz

fa yormuşlar. Sonuçta ele alıp gösteriye dahil etmeye karar verdikleri konular, ba­ şarılı bir seçki oluşturuyor. Ne açıdan ba­ şarılı? Mümkün olduğunca çok insanın, özellikle de kendini 'entelektüel' olarak tanımlamayan insanların da ilgisini çeke­ bilmek amacı açısından başarılı. Evrensel ve genel geçer temalarla, dönemsel ve bu coğrafyaya özgü temalar çok iyi har­ manlanmış. Bu çağda dünya üzerinde yaşayan nere­ deyse herkesin kendinden bir şeyler bula­ bileceği bir orta yaş bunalımı, internet üzerinden chat yoluyla cinsel içerikli sa-

daki kişi, kurum, eğilim veya fikirleri kü­ çük düşürerek üretebiliyor komik olanı. Bu eğilimin dışında kalan, gülünç olanı kendine bakarak, kendiyle dalga geçerek çıkarabilen çok az kişi var. Bu örneklerde ortaya çıkan mizah da, can acıtan, trajik bir niteliğe sahip, çok güçlü ve etkili bir mizah oluyor. Tanımlamaya çalıştığım anlayışı örneklemeye çalışırsam, sanırım Oğuz Atay'ın kendine bakarkenki acıma­ sızlığından daha güçlü bir örnek bula­ mam. "Yeni Bir Hayat İçin" işte böyle bir mizah


anlayışına sahip. Bu nedenle kaliteli bir güldürü. Göründüğü kadarıyla, oyunu oluşturanlar, kendilerini yüksekten bakı­ lan eleştirel bir noktaya yerleştirip, geri kalan insanlarla dalga geçmemişler. Tam da kendileri gibi olan, kendilerininkine benzer sıkıntılar ve çıkmazlar yaşayan ki­ şileri ele almışlar. 'Chat' konusunda yar­ dımcı olan mesai arkadaşı veya sanat kursları veren 'sanatçı' tiplemesi gibi ba­ zı kompozisyonlarda aşağılamaya dayalı mizah anlayışı hiç yok değil. Ama yine de esas olarak, özdeşleşilen ana anti­ kahraman aracılığıyla kendimize güldü­ ğümüz bir gösteri, "Yeni Bir Hayat İçin". Cüneyt Yalaz'ın enerjik oyunculuğuyla çizdiği kompozisyonlar, oyunun bu erde­ mini ortaya çıkaran en önemli öğe. Bu nokta, zaten oyun üzerine eleştiri yazmış bütün eleştirmenlerin hemfikir olduğu bir konu. Oyundaki oyunculuğun iyiliği hakkında söyleyecek daha farklı bir sö­ züm yok. bir şeyden

Tiyatro Boğaziçi üyelerinin, sanatları üze­ rine nasıl kafa yorduklarını, ne kadar emek verdiklerini bildiğim için, bu özen­ sizliği çok yadırgıyorum. Popüler tiyatro yapmayı seçmek, estetik açıdan düzeysiz işler üretmek anlamına gelmemeli. Bu ül­ kedeki genel beğeni düzeyi çok düşük olabilir. Ama böyle bir topluluktan bekle­ yebileceğimiz belki de en önemli ilerici etki, popüler tiyatro yaparken, beğeni düzeyini yukarı çekebilmek ve var olma­ yan bir estetik beklentiyi var edebilmek olmalı.

vazgeçmek noktasına gelindiğinde neden

a

Tiyatro Boğaziçi,

vazgeçeceği konusundaki tercihini aslında

en

başında

Onlar, siyaset teorisi yapan bir fikir kulübü değil,

pe cy

Ancak Tiyatro Boğaziçi'nin bu ve diğer oyunlarındaki estetik özenle ilgili olum­ suz düşüncelere sahibim. Tiyatronun de­ kor, kostüm, ışık gibi diğer öğelerini ne­ redeyse yok sayan bir özensizlik var işle­ rinde. Bu anlayış bu oyunda iyice belir­ ginleşmiş. Seyretmiş olduğum diğer işle­ rinde başarısız da olsa en azından bir ça­ ba varken, bu oyunda neredeyse üzerin­ de hiç düşünülmemiş olduğu izlenimine kapılıyorsunuz. Oyuncu, çıplak oynaması gerekmediği için bir şeyler giyinivermiş. Aksiyonları mümkün kılacak eşyalar sağ­ dan soldan bulup buluşturulmuş. Olayın geçtiği sahne alanları sırası geldikçe 'ay­ dınlatılmış'. Hatta çoğu zaman, sahne tümüyle aydınlatılmış. Oyun alanının ve seyircinin oyunu seyrettiği alanın nasıl bir plâstik estetiğe, nasıl bir 'farklılığa' veya 'birlikteliğe' sahip olacağı hiç sorgulan­ mamış. Üretim sürecini gözlemediğim için haksızlık yapıyor olabilirim; ama gö­ rünen o.

olmayı

İkinci önemli hayal kırıklığım ise, işlerinde genellikle geçerli olan derinliksiz eleştirel yaklaşımla ilgili. Daha geniş kitlelere ulaş­ maya çalışırken, popüler kültürün genel geçer, tepkisel ve yüzeysel eleştiri alış­ kanlığıyla yetindiklerini düşünüyorum. Ele aldıkları konuları derinlemesine sor­ gulamak yerine, üzerinde herkesin kolay­ lıkla hemfikir olabileceği görece 'muhalif yaklaşımları sergileyerek, zaten var olan kamplaşmaların hangi tarafında yer al­ dıklarını belirten göstergelerle yetiniyor­ lar. Tiyatro Boğaziçi, Boğaziçi Üniversitesi'nin tiyatro kulübü olan BÜO (Boğaziçi Üni­ versitesi Oyuncuları) kökenli bir grup ti­ yatrocunun, öğrenciliklerinin bitmesiyle birlikte BÜO'dan ayrılarak, yine Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde oluşturdukları, kalıcı kadroya sahip bir tiyatro. Geleneği­ ni sürdürdüğü eski BÜO ise, tüm dünya ölçeğinde, sosyal düzen, ekonomik sis­ tem, sosyalizm, kapitalizm, devrim gibi temaları teorik bir düzlemde derinleme­ sine irdeleyen, dünyanın değişebilirliği üzerine çok kafa yoran bir topluluktu. Bu yaklaşımında zaman zaman 'elitist' kaldığı, ele aldığı meselelere fazla 'teorik' yaklaşarak, Türkiye gerçekleriyle pek ilgi­ lenmediği söylenebilir. Bu nedenle. Tiyat­

ortaya

koymuştu.

tiyatro yapan bir topluluk

seçtiler. ro Boğaziçi'nin Türkiye'deki ortalama in­ sanı hedef kitle olarak saptayan, hatta çoğu zaman konularını da bu yaşantılar­ dan alan anlayışını önemli bulmuştum. İlk oyunları olan "Galip Sokaklara Talip"i seyrettiğimde çok heyecanlandığımı ha­ tırlıyorum. Gerek tiyatroya dair, gerekse siyasi konulardaki teorik birikimi küçüm­ senmeyecek bir topluluk, popüler tiyatro yapmaya soyunduğunda, ortaya çok önemli işlerin çıkacağını düşünmüştüm. Ancak bu iki yaklaşımı aynı potada erite­ bilmek gerçekten çok zor. Çoğu zaman birinden vazgeçmek zorunda kalıyorsu­ nuz. Tiyatro Boğaziçi, bir şeyden vazgeç­ mek noktasına gelindiğinde neden vaz­ geçeceği konusundaki tercihini aslında en başında ortaya koymuştu. Onlar, siya­ set teorisi yapan bir fikir kulübü değil, ti­ yatro yapan bir topluluk olmayı seçtiler. Bu tercihi, temel olarak doğru buluyo­ rum. Ancak eski BÜO'nun güçlü teorik geleneğinden yine de vazgeçmemelerini, her işlerinde bir senteze ulaşmanın yolla­ rını aramalarını dilerdim. Bunu yapsalardı belki "Yeni Bir Yaşam İçin" bu kadar 'başarılı' bir oyun olmazdı; ama benim kıstaslarıma göre daha özgün, daha değerli bir çaba olurdu.


FESTİVAL TANITIMI

cy a

ÇANKAYA BELEDİYESİ TEK KİŞİLİK OYUNLAR FESTİVALİ Duygu Atay

Çankaya Belediyesi'nin bu yıl 2. sini düzenlediği "Tek Kişilik Oyunlar Festivali", 27 Mart - 4 Nisan tarihleri arasında yapılacak. Geçen yıl gösterilen yoğun ilgi üzerine, yöneticiler festivali uluslarası boyuta taşıdılar. İkisi yabancı, dört tek kişilik oyun, üç stand-up gösterisi programı oluşturuyor.

pe

Bu festivale yetiştirilmesi planlanan bin kişilik tiyatro salonunun yapımının bitmemesi yüzünden, gösteriler Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde sunulacak.

Tek kişilik oyunlar tiyatro repertuvarları arasında özel bir yere sahiptir. Genellikle çok usta oyuncular tarafından oynanması gerekir. Oyuncunun sahnede göstereceği üstün performans, bazan çok önemli olmayan metinleri bile ilginç hale getirebilir. Zorluk derecesi yüksek olan bu tür oyunların mutfağının da çok iyi hazırlanmış olması gerekir. Oyunlar tek kişilik gibi görünür ama, aslında bütünüyle bir ekip çalışmasıdır. Seyircinin bütün oyun boyunca ilgisini ayakta tutmak, sıkmamak, başka oyuncu olmadığından odak noktasını sürekli kendinde toplamak, oyuncunun üstesinden gelmesi gereken eksilerdir. Bu türün, yani tek kişilik oyunların, böylece ayrı bir kategoride toplanarak, ayrı bir festivalde sergilenmesi çok yararlı. Gösterilen büyük ilgi, ileriki yıllarda da böyle sürerse, başka yerlerde de tek kişilik oyunlar festivallerinin çoğalmasına yol açabilir. Festivale yurtdışından katılacak iki oyundan biri olan "Aynalar ve Masklar" Jose Luis Borges'in yapıtlarından oluşturulan bir metin. Kiev'deki Podil Tiyatrosu'ndan Tamara Pleshenko'nun sunacağı oyun Rusça ve İngilizce. Doğaçlama üzerine kurulu bu oyunda oyuncunun yaşadığı bir dizi metamorfoz, derin felsefi anlamlar yüklü. İnsanın kaderi ve dünyadaki yeri üstüne düşünceler üreten oyun

16


pe

cy a

kahramanları, dünyayı bir başka algılamaktadırlar. Oyundaki bir başka kahraman da oyuncunun kendisidir ve kendine şu soruları yöneltmektedir: "Ben kimim? Hayatımda oynadığım yüzlerce rolün sonunda kendi benliğimi kaybetmedim mi?" ilk kez 1995 yılında Ukrayna'da sahnelenen oyun, ülkemizde ilk kez izleyici karşısına çıkacak.

İkinci yabancı oyun da Avusturyalı Paul Wenninger'in vücut dilini dans ve müzikle sahneye getirdiği performans. Ölümün anlamsızlığını ne kadar anlamaya çalışsak çözemeyeceğimizin vurgulandığı oyunda, yaşamda anlaşılmayan diğer şeylerin, kişilerin ve daha başkalarının Eros'u oluşturduğu anlatılıyor.

Ferhan Şensoy, 1500 gösterime ulaşan "Ferhangi Şeyler" ile festivalde. Usta oyuncu her oyununda toplumun nabzını tutarken, günlük gazetelerden yola çıkıyor. Zaten günlük yaşadığımız bu ülkede toplumsal sorunlar sahneye geliyor, taşlamalar haline dönüşüyor ve herkes bu taşlamalardan nasibini alıyor. Kavuklu Hamdi'nin


kavuğunu taşıyan sanatçı, geleneksel ortaoyunumuzun temsilcisi olma özelliğini bu oyunla da kanıtlıyor. Müşfik Kenter, "Bir Garip Orhan Veli" adlı oyunla izleyicinin karşısında. Orhan Veli şiirlerinin teatral yorumu, Müşfik Usta'nın yorumuyla birleşerek bir tiyatro olayı çıkıyor ortaya.

pe

cy

a

Derya Baykal için düşünülmüş ve yazılmış "Şu An Mutfaktayım", Ferhan Şensoy'un yazdığı 30. oyun olma özelliğini de taşıyor. Erkek yazarın gözünden irdelenen eşi Derya'nın gündelik yaşamından giderek genelleşen, günümüz Türkiyesi'ne Şensoy'un alaylı penceresinden bakan, yerelden evrensele köprüler kuran, izleyicisiyle şakalaşan müzikli güldürü. Ayşegül Atik'in oynadığı "Gizli Bahçe"'de orta yaşlı bir kadının o ana dek yaşadıklarını sorgulaması sahneleniyor. Hayalleri ve gerçekleriyle olağan, sıradan ve içimizden birinin hayatındaki dalgalanmalar. Uzun süren bir evlilik yaşamının ardından pembe hayallerinin hiçbirinin gerçekleşmemiş olduğunu farketmesinin üstüne, bir de aldatılmış olmasından kuşkulanmaktadır. Yeni baştan ele almaya karar verdiği hayallerine, oğlunun bilgisayarıyla ve internet aracılığıyla ulaşmaya karar verir. Orta yaş bunalıma güler yüzlü bir yaklaşım. Tiyatro Kına, Hollanda'dan katılıyor festivale. Kendine özgü bir öz ve biçim anlayışıyla gösterisinde Batı kültürüyle Doğu kültürünü buluşturuyor. TürkçeFlaman'ca oynanan oyunun içeriği, sahneyle salon arasındaki iletişim, sözden çok duygu ve bakışlarla anlatılıyor. Şıhali Yalçıner, söylenecek sözleri ve izleyicilere diyecekleri olduğunu belirtiyor. Cem Özer, yıllardır açık bir dille söylediği sözleri, stand-up formatıyla katıldığı festivalde yine açık açık söylemekten çekinmeyecek. Bir başka stand-up'çı, Beyaz da "Beyaz Show" ile festivalin konuğu. Ünlü Showman, gündelik yaşamın artık sıradanlaşan olaylarını, insan ilişkilerini değişik bir bakış açısıyla yorumlayarak farkına varamadığımız ya da kanıksadığımız, es geçtiğimiz sorunlara hayatın değişik karelerine gülmecenin gözüyle bakacak.


REJİSÖR KOLTUĞU Erten

Sanat Politikası Refik Erduran'a yanıt vermekten bıktım. Çelişkiden bunalmış biçimde, hiç durmadan kara çalmaya çalışıyor çünkü. Herkes artık kimin ne olduğunu anlamıştır umarım. Yalnızca Cumhuriyet Gazetesi'nin yine gerekçe göstermeden yayımlamaktan kaçındığı yanıtımın, son kez "Tiyatro... Tiyatro..."da yayımlanmasını rica ettim. Sağolsunlar, kabul ettiler. Ama artık Erduran'ın "Tiyatro... Tiyatro..."ya yazdığı dilekçeye bile yanıt vermek gereğini duymuyorum. Kendisini Dionizos'a havale ediyorum. Erduran'ın üç yazısı karşısında bana bir tek defa cevap hakkı tanımayan gazetem Cumhuriyet'in yöneticilerini de bağışlıyorum. Şaka değil, 40 yıllık Cumhuriyet okuruyum. Kenardan köşeden az biraz da yazarı sayılırım. Şimdi tutup gazeteme mahkeme eliyle tekzip göndermek, yayımlanmazsa tazminat davası açmak filan, olacak iş değil. Yakıştıramam kendime. Sağlık olsun deyip geçiyorum. Hem zaten bu köşenin, gündelik didişmelerin dışında kalması daha doğru olur. Kafama takılan soruları dillendirmek, bir çeşit yüksek sesle düşünme ve sorgulamayı denemek istiyorum. Öteden beri kafamı kurcalayan bir soru ile başlayayım. Hani sık sık devletin ya da Kültür Bakanlığı'nın bir sanat politikasının olmayışından yakınılıyor ya. Özellikle de ödenekli sanat kurumlarından sözedilirken. İyi ama devletin ya da hükümetin ya da Kültür Bakanlığı'nın ödenekli sanat kurumlarına yönelik bir "kültür politikası" olur mu? Olursa nasıl olmalı? Konuya yaklaşırken önce, Kültür Bakanlığı yetkililerinin 2000 Ekim'inde Ankara'da düzenledikleri uluslararası bir sempozyumun hazırlık ve davet belgesinde yer alan bir soruyu öne çıkarmak istiyorum: "Siyasal iktidarların değişiminden etkilenmeyecek kalıcı bir sanat politikası nasıl bir sistemle gerçekleşmeli?" Bu gerçekten önemli bir sorudur. Belki de en önemli sorudur. Öyle ki, bu sorunun yanıtını kafamızda ve gönlümüzde aydınlığa kavuşturmadan, ortak bir ilerleme sağlamamız zor olacaktır kanısındayım. Çünkü yalnızca biz sanatçılar, düşünürler, yazarlar filan, kendi aramızda değil; siyasiler ve yöneticiler de bu sorunun muhatabıdır! Sanırım, önce çok yalın bir gerçeğin kabul edilmesi gerekiyor: Çağdaş devlet, sanatın özgürce üretilmesini sağlar, ama sanatın nasıl olması gerektiğine karışmaz.

pe cy a

Yücel

Burada hemen "Nereye kadar özgür?" sorusuyla karşılaşacağımı biliyorum. "Özgürlüğün bir sınırı, bir çerçevesi olmayacak mı?"... Olacak tabii: TC Anayasası. Anayasa çerçeveyi, sınırı belirlemiştir. Bu çerçevenin içinde sanat özgürdür. "İyi ama, devletin hiç yönlendirmesi olmayacak mı?"

Soru bundan ibaretse, işte yanıtını vermiş olduk: Devletin yönlendirmesi anayasanın ve demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin temel isterlerinde saklıdır. Bence bunun hiç tartışılacak bir yönü yok. Gelgelelim bu soru, içinde kamufle edilmiş olarak başka bir soruyu, "Hükümetlerin hiç bir yönlendirmesi olmayacak mı?" sorusunu taşıyorsa; burada cesaretle bu sorunun gözlerinin içine bakmak ve yüzleşmek gerekir. Ve yanıtımız açık olmalıdır: "Hayır! Sanatın içeriği ve biçimi, hükümetlerin, yani siyasal iktidarların konusu değildir, olamaz!"... Siyasal iktidarların yönlendirmesine açık sanat kurumları, tarihte örnekleri görüldüğü gibi, gün gelir siyasetin boyunduruğu altına girerler. Bunun sonucu olarak da militarizmden fundamentalizme, faşizmden komünizme kadar, uç noktalara itilebilir ya da sürüklenebilirler. Herhangi bir siyasal iktidar mensuplarının "Ama biz öyle şeyler yapmayız ki" demesinin burada herhangi bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Çünkü siz belki yapmazsınız, ama yolu açık bırakırsanız, başkaları gelir, yapar! Sanırız, önce bu netliğe ihtiyacımız var. Üstelik siyasal erk, bu yalın, ama çetin gerçeği kabul etme cesaretini gösterebildiği zaman; işi çok daha kolaylaşacaktır. Çünkü o zaman sanatsal üretim için politika belirlemek gibi, siyasetin tabiatına aykırı bir görevden kendini kurtarmış olacaktır. Ama geriye halâ çok önemli bir görev kalır: Anayasanın emirleri ile sanatın özgürlüğünü bağdaştırmak! Bir başka deyişle: Halkın vergileriyle hizmet veren sanat kurumlarının nasıl yaşayacağına ve nasıl yönetileceğine dair kalıcı politikalar oluşturmak. Ve bunu gerçekten siyasal iktidarların değişiminden etkilenmeyecek biçimde yapmak! Yani kendi iktidar sürecinin, kendi zaman diliminin ötesini de görerek; kurumları sağlam, objektif ve demokratik yasal dayanaklara kavuşturmak! Bunun, siyasetçiyi de yücelten bir tercih olacağını ayrıca vurgulamama gerek var mı bilmiyorum. Demek ki devletin, hükümetin ya da Kültür Bakanlığı'nın sanat politikası ancak şu olabilir: "Sanat kurumları için, sanat politikası değil; siyasi iktidarların değişiminden etkilenmeyecek, kalıcı bir yönetim politikası oluşturmak"... Başka şey değil. Bunun sağlıklı gerçekleşmesi için; üç ayrı katmanın anlayış ve davranış birliği gerekir: Siyasal erk, kurum yöneticileri ve kurum çalışanları. Sözkonusu dönüşüm, ancak bu üç cephenin birden, bu anlayışa sahip olmaları ve içtenlikle savunmaları durumunda gerçekleşebilir. Bugün her üç cephede de ne yazık ki bu irade görünmüyor. Onun yerine objektif bakmayı başaramayan siyasetçiler, yöneticiliği siyasal iktidara yanaşmak şeklinde anlayan kurum yöneticileri ve başarıyı yöneticilere yanaşmakta arayarak gündelik hesapların açmazından çıkamayan çalışanlar görünüyor. Bu saptamaların kapsamadıkları alınmasınlar lütfen. Ayrıksı durumlar kuralı bozmaz... 19


FOTOĞFAFLARIN DİLİ

OYUNCULAR TİYATRO GURUBU Yazan Franz Kafka Oyunlaştıran-Yöneten Selma Koksal Sahne-Giysi Tasarımı Astı Tülüoğlu Işık Tasarımı Jon Stigner Müzik İlker Görgülü Koreografi İpek Değer Oynayanlar

pe

cy a

Emrah Kolukısa Gülsüm Soydan Cem Safran Selma Köksal

Fotoğraflar: Fethi İzan

SOKAĞA BAKAN PENCERE


Fransız devrimiyle birlikte bireyin, "kendini, özgürlüğünü gerçekleştirme hakkının", bir başka deyişle "kendi biyografisini kendi eliyle yazma hakkının" bütün öteki haklarla birlikte güvence altına almak durumunda oldukları bir hak olduğu fikri, Avrupa'da yaygınlaşmıştı. Kendi biyografisini yazma hakkı, son burjuva efsanesidir. "Oynuyorum" der kişi, dublörü ise ona "hayır sen oynanıyorsun" der. Bir başkası sorar, "peki de, benimle hangi

bir oyunsa kim belirliyor oyunun kurallarını ve benimle hangi kurallara göre oynanıyor? "Biyografide budur zaten" diye yanıt alır, "seninle hangi

senin arayışın".

pe

kurallara göre oynandığını,

Ve işte, Kafka metinlerinin figürlerinden başlayarak,

cy a

kurallara göre oynanıyor? Bu

olgun burjuva dönemi insanın hayatına uzanan, özgün bir birey olarak kendini belirleme

taleplerinin trajedisi de burada temellenir. Kendi hayatını kurma hakkının, ya da seninle oynanan oyunun kurallarının sence bilinmeyişi. Bilmediğin içinde onları ihlal etmek mümkün değildir. Hep bir yanılsamadır ihlal etmiş olma hali. Kişi, bu kuralların yazılı olduğunu varsaydığı metni


arar durur. Ve hayatta, bu arayıştır son tahlilde. Ve sonuç, dağılmış, paramparça bir biyografinen, kimliğin parçaları arasında yitip gitmek değilse nedir? . Kafka, belki yirminci yüzyılın başka hiçbir yazarında bulamıyacağımız bir inatla "oyunun kurallarını aramaktadır. Kafka kahramanlarının (figürlerinin), karşı karşıya kaldıkları açmazların, sorunsal durumların ortak paydası hep bu biyografi arayışı etrafında

"Sen kimsin?" sorusuna bu figürlerin yanıtı hep "ben kimim?" şeklindedir. Ama biyografinin yazılma kurallarını aramak, kendini bütün özgünlüğüyle gerçekleştirme

pe

hakkını talep etmek, böyle bir

yolu tıkadığı düşünülecek olan ekonomik-politik tahakküm sistemlerinin analizine

cy a

döner gibidir.

götürmez Kafka'da. Kafa,

sanki bu engellenmişliğin bir tezahürünü, engellenmişliğin yerine geçirmiş gibidir. İletişimin işlemesine. Bir başka deyişle, Kafka'da biyografinin bizzati kişisince yazılmasına engel olan etmen, özgürlüğün elden alınma durumu, iletişim sorunu olarak çıkar karşımıza. Babanın oğluna, devletin yurttaşına yönelik, "serbestsin" hükmüne, Kafka


kadar duyarlı tepki göstermiş başka bir yazar yoktur. Hiçbir modern yazar, onun kadar "serbest bırakılmalar" özgürlük ifadeleri içindeki zorlamayı ve baskıyı farketmiş değildir. Hiç kimse onun kadar, bu türden tanınmış özgürlüklerin, aslında ötekinin (babanın, devletin) özgürlüğü anlamına geldiğini, hiç bir zaman bireyin, kendini gerçekleştirme özgürlüklerini içermediğini gözler önüne sürememiştir. Oyunun kurallarının hep ötekilerce

pe

cy

a

belirlendiği bu oyunda, "Özgürlük" sosyal düzlemdeki yargıların (hükümlerin) karşı kategorisi olunca, "Serbest bırakılma" "Berast?", bir bakıma imkânsız bir olguya dönüşmektedir. Bir dil edimi olarak "Hükümler" halinde yoğunlaşmış toplumsal davranış biçimi, ortaya çıktığı her yerde, bireyin suçluluğunu ona anımsatmaktan öteye bir işlev taşımaz gibidir. Yargılayıcı, hüküm verici güç olarak ortaya çıkan konuşmanın (dilin) kudreti karşısında özgürlük, ancak bir vazgeçme, gerileme, geriye çekilme ve de direnme, kabul etmeme, red hali olarak ifade edilebilir. Peter Weirr Çeviri. Veysel Atayman


SÖYLEŞİ

ÖTEKİ TİYATRO VE "AZİZNAME" Filiz Elmas Ankara yeni bir tiyatroya merhaba de­

pe cy a

di. Tiyatronun kurucusu Murat Karahüseyinoğlu "...yürekli oyuncular.... öğretici-eğlendirici bir yönetmen.... onarımı yapılan bir sahne... ileriye dönük tiyat­ roya dair somut öneriler... ile ....Ankara merkezli kurumlaşma niyeti olan " Öteki Tiyatro ve Azizname oyunuyla seyirciye iyi seyirler diliyor. Karahüseyinoğlu yeni oluşumla ilgili yönelttiğimiz soruları şöyle yanıtladı:

Azizname Tiyatro: Öteki Tiyatro Yazan: Aziz Nesin Uyarlayan, Tasarım ve Yönetmen: Yücel Erten Müzik: Turgay Erdener Koreografı': Salima Sökmen Oynayanlar. Serhat Nalbantoğlu, Hüseyin Avni Danyal, Ercan Demirel, Unsal Coşar, Serhat Mustafa Kılıç, Emre Karayel, Özlem Başkaya, Gizem Erdem. 24

Ankara için yeni bir oluşum gerçek­ leşiyor. Öteki Tiyatro'nun Türk Ti­ yatrosu için üstlenmek istediği mis­ yon nedir? Büyük laflar edecek değilim 'aynası iştir kişinin'; bekleyip göreceğiz. Ama derse­ niz ki "sizin üstünüze kalan misyon ne­ dir?" pekala şunlar söylenebilir. Öncelik­ le ticari olarak ayakta kalabilen bir işlet­ me oluşturma; çalışanlarının maddi ge­ reksinimlerini 'insana ve sanatçıya yakı­ şır' standartlarda tutmak; bahanelere dayalı oyunlar koymamak; 'yokluk ede­ biyatı ' yapmamak; siyasi olarak durdu­ ğu yer olan 'halkın yanında ve yararına' olmak ve bunu 'iyi oyun' 'iyi yönetmen' 'iyi oyuncu' ile bize yakışır şekilde yap­ mak; kazandığı ile sektöre yatırım yap­ mak diye özetleyebilirim. Öteki Tiyatro'nun ilk projesi kendi sahnesinin dışında oynanıyor. Özel tiyatroların karşılaştığı önemli so­ runlardan biri de sahnesizlik. Siz ku­ rulma aşamasında olan sahnenizi ne zaman hizmete açmaya düşünü­ yorsunuz?

Murat Karahüseyinoğlu-Kendi adıma on küsur yıldır düşünüyorum, Yücel Ho­ cam on yıldır düşünüyordur...ama sade­ ce düşünmekle olmuyor ki....Yıllarca arayıp, nihayet 1998 yılında, hem de 'ruhsatı tiyatro' olan bir salon bulundu ve 2006 yılına kadar kiracısıyız. (ENDl'nin sponsorluğunda) Ama salon kul­ lanılacak halde değil.1999 yılında Ah­ met Mümtaz Taylan ile birlikte bir 'sa­ natçı dayanışması' örneği olacak şekil­ de 40 gün 40 gece adıyla, katılacak 40 grup-sanatçının ücretsiz gösterileriyle binamızı tamamlamayı düşünsek de ül­ kenin ve tabii ki bizim içine düştüğü­ müz ekonomik kriz sebebine 'yarım kal­ dı'. Salon olmadan bir daha tiyatro yap­ maya soyunmama kararımız olmasına rağmen; Yücel Erten Hocamızın DT ile yaşadığı sorunlar ve emekli olması ile birlikte 'Azizname' projesi ile birlikte "önce oyun koyalım sonra salonumuzu yaparız" diyerek tekrar yola çıktık... Ya­ ni salonumuzu kazandıklarımızla yap­ mayı planlıyoruz. İlk çalışmanızı Türk tiyatrosu için önemli bir yönetmen ile gerçekleş­ tirdiniz, bu sezon içinde Azizname'den sonra çalışmak istediğiniz yeni bir oyun var mı? "Azizname" benim 'kaldırılmasından' üzüntü duyduğum bir prodüksiyondu, Yücel Hocamın hemen bütün oyunları gibi; ama aynı zamanda DT'de de oyna­ masını saçma bulduğum, söyledikleri ile 'özele' daha yakışır bir oyundu. Bizim ilk projemiz olmasının ana sebebi bu­ dur. Ayrıca 'seyirciyle buluşmuş' olması, Ankara tamam ama İstanbul'un ve di-


cy a

pe

ğer illerimizin hemen hiç görmemiş ol­ ması ve "özel tiyatro" olma düşümüzün Azizname oyuncularıyla paylaşılıyor ol­ ması da diğer etkenlerdir. Ankara'da gördüğü ilgiyi diğer illerimizde gördüğü takdirde Aziz Nesin Hocamızın da ger­ çekleşmesinden mutlu olacağından emin olduğumuz bir düşü gerçekleştir­ miş olacağız diye düşünüyorum. Yeni oyunlara gelince, tiyatromuzun Sanat Yönetmeni Yücel Erten Hocamızın ter­ cihleri bu anlamda daha önemli. Onun önerisi Oldrich Danek- "Savaş İkinci Per­ dede Çıkacak" ve Aristophanes'in "Ekklesiazusen" adlı oyunundan esinlenerek yazdığı "Kadınlar Devleti". Benim olma­ sından mutluluk duyacağım ve de bize yakışacağını düşündüğüm ek-proje ise, Oğuz Atay'dan oyunlaştırdığım "Korku­ yu Beklerken". Beğendiğini bir ara bu­ nunla da ilgileneceğini düşünüyorum. Ama benim şu an asil görevim, çalışacak-oyunlarımızı sahneleyebilecek özel­ liklere sahip mekânı ve ilişkileri yaratmak-çarkı ayakta tutmak olacaktır.

26 şubatta sahnelenmeye başlayan Azizname Yücel Erten imzasını taşıyor. Aziz Nesin öykülerinden yola çıkarak oyunlaştırılan metin, sahnede "Erten" ustalığını taşıyor. Yücel Erten tiyatro eğitimine Ankara Devlet Konservatu­ arında başladı. 1974 yılında Federal Almanya/Essen Folkwang Yüksek Oku­ lu Reji bölümünü bitirdi. Aynı zamanda dekor, kostüm alanında ihtisas öğreni­ mini tamamladı. Sanatçı şimdiye dek yurt içi ve dışında pek çok oyun sahne­ ledi ve 28 ödül aldı. Görev yapmakta olduğu Devlet Tiyatrosu'ndan Aralık 2000 tarihinde kendi isteği ile emekli oldu. Şimdi Öteki Tiyatro'nun sanat yö­ netmenliğini üstleniyor. Yücel Erten bu konudaki düşüncelerini şöyle özetledi: Devlet Tiyatrosu'ndan emekli ol­ duktan sonra Ankara'da çalıştığınız ilk proje özel bir tiyatroya/ Öteki Tiyatro'ya ait. Bu anlamda genelde devlet tiyatrosu ve özel t i y a t r o , özelde ise Ankara seyircisi açısında

bu yeni sanat oluşumunu değerlen­ direbilir misiniz? Şöyle bir dönüp bakıyorum, 25 yıllık profesyonel rejisörlük sürecimde, özel tiyatrolarda yalnızca 3 oyun sahnelemi­ şim. İstenmediğim, aranmadığım, öneri almadığım için mi? Hayır. Peki özel ti­ yatroları küçümsediğim için mi ? Hayır. Peki, neden o zaman? Devlet Tiyatroları'nda çalıştığım süre içinde, enerjimi hep kurum için kullanma eğiliminde ol­ duğumdan. Ama son bir yılın yakışıksız uygulamala­ rı gösteriyor ki, bu tutumumun pek de farkına varılmamış. Sağlık olsun. Şimdi emekliye ayrıldım. Doğal ki bir rejisör olarak bütün özgürlüklerimi kullanaca­ ğım. Özel tiyatrolarda da, ödenekli ti­ yatrolarımızda da aklımın ve elimin er­ diğince rejisörlük yapacağım. Bu man­ zara içinde, Ankara'da yeni kurulan Öteki Tiyatro'nun da sanat yönetmenli­ ğini üstlendim. Bu girişimde iki şeyi amaçlıyoruz. Bir: Ankara'da hissedilen bir gereksinmeyi karşılamak. İki: Kalıcı 25


olabilmek için çaba göstermek.

Başka bir gerekçemiz de, "Azizname" nin Devlet Tiyatroları yönetimince gö­ mülmek, yok edilmek istenmesine se­ yircinin gösterdiği tepkidir. Buna yeltenildiği zaman seyircimizin, Devlet Tiyat­ roları yönetimini fax ve telefonlarla sor­ guladığını, hatta bunalttığını gördük. Biletlerinin karaborsaya düştüğünü gör­ me mutluluğunu yaşadık. Yurtiçinde ve yurtdışında oynadığımız her yerde se­ yircinin, sevgisi ve övgüsü ile karşılaştık. Neredeyse boynumuza sarılıp "Ne olur gitmeyin, bir iki temsil daha yapın" diye ısrarlarına tanık olduk. Bütün bunlar Aziz Nesin'in bir aydınlık savaşçısı ve bir mizah ustası olarak, insanlarımızla mü­ kemmel bir iletişim kurduğunun kanıt­ larıdır. İşte bu oyunu yeniden canlandır­ maya karar verirken dayanaklarımız bunlardı.

cy a

Biraz açmaya çalışayım: Tiyatro sanatı pozitif anlamda bir yarıştan beslenir. Ankara'da uzun süredir, bu yarışı kam­ çılayacak ya da ivme kazandıracak bir tiyatronun gerekliliği, bir duygu olarak yaşanmakta, hatta bir görüş olarak dile getirilmekteydi. Biz bu duyguya yaslanı­ yoruz. Bu düşüncenin hakkını vermek gibi amacımız var. Diğer özlemimiz de şu: Eğer başkent'in sanat hayatında gerçekten yeni bir renk oluşturabilirsek; bu girişimin kendi fiziki olanaklarını oluşturması ve kalıcı olabilmesini sağla­ yabilirsek ne mutlu bize. Belki soracak­ sınız: "Bunları yapabilmek için ne gibi olanaklara sahipsiniz?"Doğrusu, şimdi­ lik sürekli oynayabileceğimiz bir salonu­ muz bile yok. Ama "iyi tiyatro" yapma konusunda inancımız, iştahımız ve enerjimiz var! Kalıcı olma yolunda adımlar atabilirsek ne ala. Bunu gerçekleştiremezsek de, hiç değilse bir süre gönlümüzce tiyatro yapmış oluruz.

sit arayışı söz konusu değildir. Bir başka deyişle eksen, 1995 özeli değil, Aziz Nesin'in 80. yaşıydı. Bu anlamda, ara­ dan 5 yıl geçmiş olsa da, oyunun gün­ celliği gibi bir sorunumuz olmadığını görüyoruz. Keşke Türkiye bazı sorunla­ rını kısa sürede aşsa da, "şu konu gün­ celliğini yitirdi" deyip bazı bölümleri de­ ğiştirsek! Ama korkarım "Azizname" bu haliyle daha uzun süre güncelliğini ko­ ruyacak.

2000 yılında izlediğimiz Azizname'de Yücel Erten bazı değişimler yapmış. Oyundan iki episod kaldırılmış. Diğer bölümlerde küçük değişiklikler olmuş. Daha kısa olan bu metin eski kadrodan

pe

Rejileri arasında yer alan Azizname ilk kez Devlet Tiyatrosu'nda ve Aziz Nesin'in 80. yaş günü nedeniyle sahnelen­ mişti. Öteki Tiyatro kapsamında sahne­ lenen yeni Azizname ile Erten Aziz Nesin'in 85. yaşını kutluyor ve oyunu yeni­ den sahneye koyma nedenini şöyle açıklıyor: Azizname seyirci ile 1995 yılında buluşmuştu. 2000 yılında bu oyunu yeniden çalışmak istemenizin nede­ ni ya da nedenleri nelerdir? 1995 yılında Aziz Nesin'in öykü ve taş­ lamalarından oluşturduğum bu oyunu sahnelerken; 1995 yılının olaylarına ya da o yılın özeline ait bir nedenim yok­ tu. Temel neden, Aziz Nesin'in 80. yaş gününe bir armağan hazırlama düşün­ cesi idi. Bu düşünce ile, çok geniş bir yelpazede öyküler yazmış olan yazar­ dan alabildiğince değişik tadları bir ara­ ya getirmeye çalışmıştım. Biliyorsunuz, Aziz Nesin öykülerinin çok geniş bir pa­ leti var: dar gelirli sade vatandaş öykü­ leri, köy öyküleri, öz yaşamına değip geçenler, masallar, fantastik öyküler, grotesk öyküler, öyküye sığdırılmış sos­ yolojik tahliller ve benzeri.... İşte "Aziz­ name", bu geniş paletten uygun örnek­ leri, dengeli uyumlu bir biçimde bir temsile sığdırarak Aziz Nesin'in 80. ya­ şına armağan etme çabası olarak orta­ ya çıkmıştır! Dolayısıyla, bir tarihsel ke­ 26

iki oyuncu dışında yeni, genç bir kad­ royla oynanıyor. Eski oyuncular, Serhat Nalbantoğlu ve Hüseyin Avni Danyal, ustalıklı çizgilerini devam ettiriyor. Genç oyuncularımızdan Serhat Musta­ fa Kılıç çok başarılı bir oyunculuk sergi­ liyor. Emre Karayel'in performansı se­ yircinin dikkatini çekiyor. Ne yazık ki aynı başarıyı diğer oyuncularda göre­ miyoruz. Azizname 1995 yılındaki tadını koru­ yor. Seyirci sahnede incelikle çalışılmış bir ürünü izliyor. Erten Türkiye toprak­ larının kültüründen Keloğlanlar'dan, Nasreddin Hocalar'dan, Aziz Nesinler'den hareket ediyor. Bu anlamda kore­ ografı ve müzikte de halk dansları/halk müziğinin izleri görülüyor. Episodik ya­ pıya sahip oyunda meddah geleneğin­ den yararlanılmış. Kısaca Azizname bizlerin sorunlarını bizlerin biçimiyle anlatıyor. Bu nedenle seyirci hissettiği sıcaklığı oyun boyunca koruyor. Aziz­ name traji-komik yanıyla, bizlerin, "ağ­ lanacak hikayelere gülerek" seyretme­ mizi sağlıyor. Yönetmen oyun boyun­ ca, seyirciyi, sahnede izlediği süreçten hareketle, kendi özelinde düşünmeye çağırıyor. Yücel Erten seyirciye "Dur ba­ kalım ne olacak" demenin sessizliğini attığı zaman, "Aziz Nesin'in düşüncesi­ ne kendi alanındaki eylemle sahip çıktı­ ğı" zaman daha doğruya ulaşacağını söylüyor. "Bu inancın ürünü olan..." Azizname izlenmesi, tekrar tekrar iz­ lenmesi gereken bir oyun.


KIRK YILDA BİR

Mustafa Demirkanlı

Yani, Şimdi Ben Ne Diyeyim Size! Tiyatro Yazarları Derneği üyeleri, 19 Mart'ta İstanbul'da Devlet Tiyatroları Başdramaturg'u Erhan Gökgücü ile bir araya gelip, sorunları tartıştı. Toplantıdan önce bir açıklama metni dağıtıdı Yönetim Kurulu tarafından, aynı açıklama metni iki gön sonra Refik Erduran'ın kendini akamaya yönelik "TTYD Yönetim Kuruluna" ve "Bir Belge" isimli iki yazı ile birlikte tam metin olarak Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlandı. Dergimizin 56. sayfasında yer alan tam metni okuduğunuz zaman göreceğiniz gibi, ben o metnin önemli bir kısmının altına imzamı atarım. Okurlar bilir, uzun zamandır, altını çizdiğimiz sorunlar yumağını içeren bir bildiri. Ancak, bildiride de altı çizilen sorunlar, tuhaftır ki bildiriyi kaleme alanların oluşturdukları ve kişisel çıkarları uğruna her türlü etik değerin dışlandığı davranışlardan öte değil. Yani, şimdi ben ne diyeyim size! Mesleğin etiğinden bahseden Yönetim Kurulu'nun değerli üyeleri,nin D.T. Eski Genel Müdürü I. Rahmi Dilligil"in "Eser Hırsızlığı" ile suçlandığı günlerde, ağzını neden bıçak açmıyordu? Her birinin oyunları D.T. sahnelerinde boy gösterdiği için mi? Özellikle Recep Bilginer, Tuncer Cücenoğlu ve Refik Erduran'ın 7'şer, 8'er, 9'ar oyunlarını I. Rahmi repertuvara aldığı için mi? Yani, şimdi ben ne diyeyim size! "... suçlayışları havayı kirletirken tiyatro alanımızda da kavgacılık verimli çalışmaların ve yaratıcılığın önüne geçmiş bulunu­ yor. " Kavgadan kasit, "... genelde medyamızın bu konularda daha sorumlu ve bilinçli davranmaya başlayacağını umuyor, Türk tiyatrosunun her kesiminde gereksiz kavgaların yerini akılcı işbirliği örneklerinin almasını diliyoruz." cümlesi ile anlaşılıyor. Sanırım, "sorumlu" ve "bilinçli" cümleleri ile altı çizilen Tiyatro... Tiyatro... olsa gerek, anılan toplantıda Tuncer Cücenoğlu'da aynı yakınmada bulunduğuna göre. Peki, Tuncer Cücenoğlu, gazeteci ve oyun

a

yazmış bir genç kızımıza "senin oyununu Edebi kurul'dan geçirir ve derhal oynatırım, amma, sevgilim olursan" derken hangi "akılcı işbirliğini" öneriyordu dersiniz? Yani, şimdi ben ne diyeyim size!

cy

"... Değişik odakların gözünde "yandaş yazarlar", "hasım yazarlar" gibi anlamsız ve yakışıksız saflar oluşturulmuş, üyeleri­ miz "yazarlar lobisi" "yazarlar mafyası", "baskıcı yazarlar grupları" kurma türünden suçlamalarla karşılaşmışlardır." Ramazan Bayramı'nda ilk gün perdesini kapatan İstanbul Şehir Tiyatroları'na protesto metni yazarken (Sizin; Refik Erduran, Recep Bilginer, Tuncer Cücenoğlu'nun oyunlarını oynamadığı için olmasın sakın.), aynı uygulamayı yapmayan D.T.'ye ses çıkartmamanız, "yandaş", "baskıcı yazarlar grubu", "yazarlar lobisi" tanımlamalarını doğrular gibi gözükmüyor mu? Yani, şimdi ben ne diyeyim size!

pe

"... Bunun dışında herhangi bir üyemizin derneği şu ya da bu yönde kullanmaya kalkışarak "baskı" diye nitelenebilecek bir davranışta bulunması yine derneğimiz kurallarına göre disiplin suçudur. Öyle ayıpların hoşgörüyle karşılanmayacağını ke­ sinlikle taahhüt ederiz." Taahüdünüzü gördük ve anladık, yukarıdaki baskıcı bildiriyi yayımlayan Yönetim Kurulu'nun disiplin suçunu kim sorgulayacak? Dahası, Refik Erduran'ın ve Tuncer Cücenoğlu'nun I.D.T'ye yapmış oldukları baskının haddi hesabı yok. Hele Refik Erduran'ın, hele "Ödül" oyunu ile ilgili. Haydi, Yönetim Kurulu soruşturun bu iddiaları, beni de tanık olarak çağırabilirsiniz. "Hoşgörü ile karşılamayın" "Disiplin suçunu soruşturun" soruşturabilirseniz. Yani, şimdi ben ne diyeyim size!

"... Yapay yollardan sık sık gündeme getirilen "yerli oyun - yabancı oyun" karşıtlığı ise akılları karıştırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Çünkü elbette temel kıstas yerlilik-yabanalık değil değerlilik ya da değersizliktir." derken, artık aklımı bile yitirmeme neden olacaksınız. Bu tanımı, Türk tiyatrosu'na katan/iliştiren/kakalayan siz değil misiniz? Siz, Refik Erduran, "Biz Rahmi'yi bokunda boncuk olduğu için desteklemiyoruz, bizim oyunlarımızı oynadığı için destekliyoruz" diyen siz değil misiniz? "Rahmi, % 70 yerli yazarla repertuvar yapıyor." diyen siz değil misiniz? Arşivler ortalıkta hâlâ. Siz değil misiniz Tuncer Cücenoğlu, yerli yazarlar desteklenmelidir" diyen, siz değil misiniz "Tiyatro... Tiyatro... yerli yazarlara ihanet ediyor." diyen? Yani, şimdi ben ne diyeyim size! "... Öyleyken son dönemdeki birtakım üzücü olaylar bahane edilerek özelleştirme kisvesiyle kurumun kapatılması ve kay­ nak pastasının paylaşılması hevesleri büsbütün kabarmış görünüyor." Bu savınızın kaynağı nedir Sayın Yönetim Kurulu? Kim kapatmayı planlıyor, "paylaşıyacak olan pasta" nedir? Kaynağı belirsiz, dedikoduya dayanan, hatta dedikodusu bile yapılmayıp, sadece sizlerin, özellikle Tuncer Cücenoğlu ve Refik Erduran'ın ortaya attığı ve D.T.'deki tüm yolsuzlukları yazanları D.T. düşmanı ilan ettikleri savın kaynağı nedir, neye dayanarak bunları iddia ediyorsunuz? kaynağınız yoksa uydurmuş olmuyor musunuz? Yani, şimdi ben ne diyeyim size! Kendi yaptıklarınızı alt alta yazıp, yavuz hırsız misali "bunları yapmak ayıptır." diyorsunuz. Ayıpsa niye yaptınız? Neden yapmaya devam ediyorsunuz? Yani, şimdi ben ne diyeyim size! Rusya'daki festivale giden 9 oyunun 4'ü Refik Erduran imzalı, Refit Erduran'ın D.T. 2000-2001 sezonu repertuvarında 7 veya 8 oyunu gözüküyor, Tuncer Cücenoğlu'nun 6 veya 7 oyunu gözüküyor. (Veya diyorum, D.T.'yi sağlıklı takip edebilmek pek mümkün değil.) Sezon ortasında A.D.T bir sahnesini kapatıp, oyunları kaldırıp Tiyatrokare'ye veriyor sahneyi, hep yapılan bir uygulama imişcesine. Oynanan oyun ne? "Neyzen", Yazarı kim? Tuncer Cücenoğlu. Yani, şimdi ben ne diyeyim size! Sevgili okur, hakikaten , şimdi, ben ne söyleyeyim bu yazarlara? Ne söylenebilir ki? Tiyatro Yazarları Derneği üyeleri; yani, şimdi ben ne diyeyim size! 27


KENTLER VE TİYATROLARI

BULANCAK DEDİĞİN BİR AVUÇ TİYATRO M.

Sadık Aslankara

Saçak altındaki yüz hep duracak yerin­ de!

cy a

O Sarışın, saydam, duru aydınlık... Adı, Mürsel Gülmez...

pe

Bulancak denildiğinde, ister istemez onu düşüneceğiz bundan böyle... Bulan­ cak'ta tiyatronun doğumu çünkü o! 23 Ağustos 1999'da, bir trafik kazasında yi­ tirmiş olsak da onu, o yaşıyor yine de. Kurduğu tiyatrosu var bir kez: Bulancak Sanat Tiyatrosu (BST). Zaten Bulancak denilen yer, biraz da tiyatrosuyla var ger­ çekte! Bu yüzden Bulancak, Mürsel Gül­ mezle soluk alıp veriyor hâlâ! "Kentler ve Tiyatroları" başlığı altında, Bulancak İlçesindeki tiyatrodan söz et­ mem, kimilerine yadırgatıcı gelebilir. An­ cak kavramsal açıdan "kent tiyatrosu" ol­ gusuna yaklaşırken, bunu toplumbilimsel anlamdaki kent ölçeğinde yapılan tiyatro olarak değil; tiyatro sanatı bağlamında sunulan ve kendi özgünlüğünü yansıtan bir "tiyatro türü" olarak almak gereki­ yor... Yoksa Tiyatro Tiyatro'nun önümüz­ deki sayılarında Bademler adlı köyde gerçekleştirilen kent tiyatrosu örneğine de değineceğim daha! Ancak bu dizi içinde, "kent tiyatrosu"nun kavramsal açılımı, bu doğrultudaki yakla­ şımların ayrıntıları üzerinde durmayı dü­ şünmüyorum... Ama konuyu bir yana bı­ rakacağım anlamına da gelmiyor bu... Nitekim bu başlık altında kuramsal dene­ melerimi de sunacağım ileride. Karadeniz çisentilerinden biri... Mürsel, saçak altından fırlayıp beni karşılamaya koşuyor yol kenarına, otobüse. Onunla Ankara'da, öykü günlerinde tanışmıştık.

28

Gecikmeli bir tanışmaydı bu. Gecikmeliy­ di, çünkü yıllardır yazışıyorduk onunla. Daha doğrusu o, Bulancak Sanat Tiyatrosu'nun etkinlikleriyle ilgili duyuruları, yer yer BST'ye ait yayınları gönderiyordu bana. İlçe ölçeğinde şunca yıl, hiç aksatmadan etkinlik sürdüren başka bir tiyatro toplu­ luğunun adını duydunuz mu siz? Ben bil­ miyorum... Bunun ne denli önemli oldu­ ğunu kavrayabilmek için, bir başka ilçe­ nin gazetesinde yazıya geçirilmiş şu sa­ tırlara göz atmak yeter herhalde: "Nüfu­ su 15 000'e yaklaşan Karabük'te böyle bir olayın hâlâ gerçekleşmemiş olması gerçekten düşündürücü bir olaydır." (Ay­ dın Başeski; "Bulancak Sanat Tiyatrosu", "Yeni Karabük Gazetesi", 1.6.1989) An­ dığım yazıda, "Karabük'te böyle bir tiyat­ ro kurulması için girişimde bulunulması" gerektiği de vurgulanıyor öte yandan. Bulancak Sanat Tiyatrosu, ilçenin bağlı olduğu Giresun'da da büyük yankılar ya­ ratmayı başarabilmiş bir topluluk. Örne­ ğin İleri Gazetesi'nde yayımladığı bir ya­ zıda (23.5.1988) A.Cengiz Demiralp, şu satırlarla söz ediyor bu gençlerden: "Bra­ vo Bulancaklılara, Bravo Bulancaklı genç­ lere, Bravo Bulancak'taki sanat aşkına, anlayışına... Bizi, bundan sonra onlar temsil edecekler." Gerçi Bulancak, Giresun'un ekonomik, kültürel, toplumsal açıdan en gelişmiş il­ çesi... Öte yandan, 1930'lar ve 40'lar bo­ yunca Bulancak Halkevi'nin sürdürdüğü tiyatro çalışmaları üzerinde de durulabi­ lir... Nurhan Karadağ'ın, Halkevleri Tiyat­ ro Çalışmaları (1932-1951, Kültür Bakan­ lığı Yayını, 1998) adlı değerli çalışmasın-


a

"Bir Ceza Avukatının Anıları" (Faruk Erem). Bulancak Sanat Tiyatrosu yapımı (1999). Öndekiler, soldan-sağa: Mürsel Gülmez, Olgun Kartal, K. Coşkun Çetinalp, Şenol Yaşar ve BST'nin adsız gönüllüleri, sevgili emekçileri. yola çıkarken söylediklerini anımsamak da olası. Ona göre amaç; "Düşünebilen, kültürlü ve sosyal insan tipini yaratmak," yalnızca. Ardından şunu ekliyor Gülmez: "Bizim buradaki uğra­ şımız, toplumsal kültür uğraşısının bir parçasıdır. Ya da olmalı­ dır." ("Gençlik Dünyası", Nisan-Mayıs 1989, sayı 18) Bu doğrul­ tuda bir dile getiriş, topluluğun "amaç bildirgesinde de yer alı­ yor zaten: "Bulancak Sanat Tiyatrosu'nun amacı; yöre kültürü­ ne katkıda bulunmak, var olan kültür birikimini değerlendire­ rek yöre insanına bu alanda sağlıklı ürünler sunmaktır."

cy

da yer alan halkevleriyle sergiledikleri oyunlar listesi kabaca gözden geçirildiğinde bile, Bulancak Halkevi'nin, dönemi için­ de, tiyatro çalışmaları bakımından dikkat çekici olduğu görülü­ yor... Bütün bunlara evet, evet de, 1987'deki patlama, bağımsız ola­ rak ortaya çıkmış bir tiyatro eylemi yine de... İşte bu yüzden bu gençleri tanımak gerekiyor...

pe

Mürsel, koluma giriyor, ilçenin dolambaçlı sokaklarından geçi­ yoruz...

Belediyeyi gördünüz mü, kentin ortasında saymalısınız kendini­ zi... Ama kentin ortasına varmıyoruz yalnız, aynı zamanda biraz da tepesine çıkıyoruz... Bulancak Sanat Tiyatrosu'nun etkinlik gösterdiği salon, yöne­ tim yeri, Bulancak Belediyesi'nin en üst katında... Belediye ti­ yatrosu mu peki topluluk? Yo, hayır! Ne belediyeyle bir bütün­ leşmesi var BST'nin ne de herhangi bir dernekle! Profesyonel bir kuruluş konumunda da değil işin ilginç yanı! Yani özel tiyat­ ro değil BST! Belki de bu yüzden, tipik bir "kent tiyatrosu" ör­ neği ortaya koyuyor topluluk. Zaten kadrosunda pek çok öğretmen, memur, esnaf, öğrenci, işçi bulunuyor BST'nin. Bunun dışında eklenebilecek iki bilgi da­ ha aktarayım: 1. Bulancak'ta halk, tiyatrosuna sahip çıkıyor, 2. Topluluk, kent yöneticileriyle ilişkilerinde dikkatli, özenli... Ör­ neğin, 1984'ten bu yana belediye başkanlığına dördüncü kez seçilen Öner Eriş, topluluğun en büyük destekçilerinden... Bulancaklılar da onur duyuyor kendi çocuklarından... Bulancak halkının BST'ye gösterdiği sevgi, gazete duyurularına da yansı­ yor bu arada... Örneğin, okul bahçesinde oyun sergileyen top­ luluğa okulun müdürü, mahallenin muhtarı, tutup basın yoluy­ la teşekkür edebiliyor. ("İleri Gazetesi", 29.6.1990) Bütün bunların yanında, Mürsel Gülmez'in, daha işin başında

Mürsel Gülmez, tiyatrodaki örgütçülüğüyle de dikkati çekiyor ayrıca... Arkadaşlarını toparlayıp onları yönlendirmedeki başarı­ sı, kırgınlıkları giderici tutumu, herkesi kucaklayan özverili sev­ gisi, bugün de arkadaşlarının dilinde... Bütün bunları, yerinde gözlemlediğimi de belirtmeliyim ayrıca.

BST'nin kurucularından Sezai Yeşiltepe, yıllar öncesinde, bakın ne güzel anlatmış onu bizlere: "Mürsel Gülmez'in kesintisiz öz­ verisi..." "O ki tiyatro uğruna askerliği, evliliği ve yerleşik aile ya­ şamını hep askıya almıştır..." ("Bulancak Gözlem Gazetesi", 22.2.1994) Mürsel Gülmez'in tiyatro tutkusu, lise yıllarında tiyatro kolun­ daki çalışmalarıyla başlıyor... Sonrasında bütün yaşamına yayılı­ yor bu. Edebiyat öğretmenlerinden aldıklarının üzerine yoğun bir okuma dönemi geçiriyor... Bir açıdan kendi kendini yetiştir­ meye çalışıyor. Bir yandan yaşamını sürdürmek için manavlık yapıyor, bir yandan da tiyatro tutkusunu besleyip büyütüyor içinde... Sonunda, birkaç denemenin ardından 1987'de Bulancak Sanat Tiyatrosu kuruluyor... Sevgili Mürsel'in, tiyatronun kuruluşuna değgin söyledikleri, onun bu konudaki kararlılığını da vurgulu­ yor bir bakıma: "...Neden biz de tiyatro kurup çalışmıyoruz, ku­ rabiliriz ve götürebiliriz..." "Bulancak'ta bir gün tiyatro kuracağı­ mız umuduyla yaşadık. Tiyatro kurana dek kendi içimizde yap­ tığımız çalışmalar olarak bu dönemleri böyle geçirdik." ("İleri 29


cak bir yönlendirici, deyim yerindeyse bir sanat yönetmeni ge­ rekiyor... BST'de daha önce konuk oyunculuk da yapmış olan OBKT'li K.Coşkun Çetinalp'te karar kılıyor Bulancaklılar... Ordu Beledi­ yesi, K.Coşkun Çetinalp'i bir yazıyla "geçici olarak" Bulancak Sa­ nat Tiyatrosu'nda görevlendiriyor... Çetinalp, Gülmez'in ardından onun yokluğunun yol açtığı boş­ luğu doldurmaya çabalıyor, bana göre başarıyor da... İlk oyun, tasarımını Mürsel Gülmezle arkadaşlarının yaptığı Murathan Mungan'ın "Taziye"si. Topluluk, büyük başarı kazanıyor "Taziye" ile. Bulancak'ta, çev­ rede, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde sergilenen oyun, seyircinin yoğun ilgisini çekiyor... Bulancak Sanat Tiyatrosu'nun üç gönüllüsü (Soldan-sağa): llyas Yıldırım, Şenol Yaşar, Mürsel Gülmez ve M. Sadık Aslankara.

Bu başarının altında yatan giz, ortak: K. Coşkun Çetinalp de, tıpkı Mürsel Gülmez gibi tiyatroya büyük tutkusu olan biri.

Gazetesi", 17.3.1990)

Kim Peki Çetinalp? Hadi gelin, biraz da onu tanıyalım...

O günden bugüne yüz kadar tiyatro gönüllüsü, sevdalı insan, Bulancak'ta tiyatroyu var etmek, sevdirmek için çalışıp didini­ yor durmadan. Perdelerini bir kez olsun kapamıyor BST'nin bu inançlı kadrosu. Oyunlar sunup sevindiriyorlar Bulancaklıları...

cy a

Neler mi bu oyunlar? "Güneşte On Kişi" (Turgut Özakman), "Buzlar Çözülmeden" (Cevat Fehmi Başkut), "Rumuz Goncagül "(Oktay Arayıcı), "Misafir" (Bilgesu Erenus), "Mahkûm" (Ferdi Merter), "Alaaddin ve Sihirli Lamba" (Ferdi Merter, ço.), "Özgürlüğün Bedeli" (Emmanuel Robles/Çeviren: Kaya Öztaş), "Uğur Mumcu'dan Ezgilerle Sesleniş", "Zengin Mutfağı" (Vasıf Öngören), "Ayla Öğretmen" (Orhan Asena), "403.Kilometre" (İsmet Küntay), "Bir Ceza Avukatının Anıları" (Faruk Erem), "Taziye" (Murathan Mungan).

19601ar... Babası, Ordu'da Yıldız Bahçe Sinemasında büfe işlet­ meciliği yapıyor minik Coşkun'un. Oğlunu işe koşsa da, Coşkun'un tutkusu film parçalarını toplayıp bunları mum ışığında çocuklara "oynatmak"... Bu tutku sonraları yerini Karagöze bı­ rakıyor. OBKT'nin ilk oyuncularından komşuları öğretmen Fat­ ma Demirhan, ayırdına varıyor ondaki bu tutkunun. Tutuyor kolundan Coşkun'un, OBKT'nin kapısından içeri sokuyor onu. Tiyatroyla böyle tanışıyor K. Coşkun Çetinalp. 1964-66 arasın­ da sergilenen bütün oyunları eksiksiz izliyor... Henüz küçücük bir çocuk oysa...

pe

Topluluğun kurucusu Mürsel Gülmez, bugün aramızda değil... Ama BST'nin kurulduğu sıralar dünyaya gelen yeğen Esat Gül­ mez, şimdi amcasının ardından, toplulukta kimi rollere çıkı­ yor... Mürsel Gülmezle ilgili son sözü Şahin Ergüney söylesin. Bağ­ rından çıktığı Bulancak'a, BST'deki özverili arkadaşlarına gönül­ den bağlılığını, içtenliğini, sevgisini uzaklardan saygıyla, övünç­ le izlediğim Devlet Tiyatrolarının genç oyuncusu Ergüney, eski arkadaşı Gülmez için bakın ne diyor: "Kimi acılar vardır, insana durdukça işler; zamanın çabası boşunadır. Mürsel'in acısı biz­ leri hep bir başarıya itecektir. / Umarım Bulancak Belediyesi Mürsel Gülmez ismini, yaşadığı evin sokağına verir. Bu istek onurlu bir yaşam ve yaşadığı şehrin kültürüne yaptığı hizmet için çok şey olmasa gerek." ("Bulancak Sanat Tiyatrosu Dergi­ si", sayı 13)

Derken delikanlı oluyor. Bu kez ışık, efekt düzenlemelerine yar­ dımcı oluyor, hatta perde bile açıp kapıyor. Ardı sıra da yavaş yavaş sahneye çıkmaya koyuluyor... İlk rollerini, yine de 1984'te alıyor. 1987'de de ilk yönetmenlik denemesine girişi­ yor.

Bugün baktığında, ilk denemelerini başarısız buluyor K. Coş­ kun Çetinalp. Ama gide gide ısınıyor yönetmenliğe ve kendi yatağını bulmaya koyuluyor. Öyle ki, Bulancak Sanat Tiyatro­ su'nda yapacağı yönetmenliğin, yaşamını bundan böyle daha doyurucu kılacağını düşünüyor sanatçı. Nitekim Mürsel Gülmez'in ardından, K. Coşkun Çetinalple de

Bulancak Belediyesi'nin, bunu olumlu karşılayacağına yürekten inanıyorum... Çünkü Gülmez'in ölümü ardından düzenlenen "I.Mürsel Gülmez Tiyatro Günleri"ne (22-29 Nisan 2000) katkı­ da bulunmak ne, bu etkinliğe sahip çıktığını çok iyi biliyorum belediyenin... Yaşam Sürüyor Sözün Kısası... Mürsel Gülmez, aramızda olmasa da, yaşam, onun adını da koluna takıp bizleri peşinde sürüklüyor yine... Ancak BST'nin yoluna devam edebilmesi için, Mürsel'in ardın­ dan topluluğu, tiyatronun uçsuz bucaksız serüvenlerine uçura30

Bulancak Sanat Tiyatrosu'nun sahnelediği "Taziye"nin provasından


Bulancak Sanat Tiyatrosu, yoluna K. Coşkun Çetinalp ile devam ediyor.

Geçen yıl çağrı almıştım da, gidememiş­ tim Bulancak'a, I. Mürsel Gülmez Tiyatro Günlerine. Sevgili Mustafa Demirkanlı da çok istemişti gitmemi, olmadı.

BST, yaptığı onurlu tiyatroyla bunu her­ kesten çok hak ediyor... Yolunuz düşerse bir gün Bulancak'a, ti­ yatrosunu tanımadan ayrılmayın ora­ dan...

pe cy

Ama söz. Bu yıl, iki elim kanda da olsa, Mürsel Gülmez Tiyatro Günlerinin ikinci­

sinde Bulancak'ta olacağım. Daha önce verdiğim bir söze bağlı olarak herhangi bir etkinliğin tarihiyle çakışmazsa eğer.

a

başarılı çalışmalar sergiliyor Bulancak Sa­ nat Tiyatrosu.

Orta yerinin tiyatro olduğunu görecek­ siniz Bulancak'ın... Orta yerinin bir tiyat­ ro sevdası, bir t i y a t r o güzelliği ol­ duğunu... Saçak altından sarışın, saydam, duru, ay­ dınlık bir yüzün muzip bakışlarla sizi süz­ düğünü göreceksiniz sonra...


ELEŞTİRİ

GERÇEK İLE GERÇEK OLMASI İSTENENİN SORGULANMASI: "KNEPP" Akmen

Tilbe Saran, Cüneyt Türel, Köksal Engür... Bu ülkenin yetiştirdiği üç önemli ti­ yatrocu... Bu üçlü, 1995 yılından bu ya­ na "Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu" adı altında ve Akbank'ın sponsorluğunda bir ekip çalışması yürütmekte. Bu çalışma, nereden bakarsanız bakınız, hem öde­ nekli, hem de özel tiyatrolar açısından gerçekten ilginç bir örnek oluşturuyor.

cy

a

Üstün

İşte bu tiyatro, şimdilerde Arjantinli ya­ zar Jorge Goldenberg'in "Knepp" adlı

Luiz'i (Cüneyt Türel) olabildiğince huzur­ suz etmektedir. Bu arada, telefondaki sesin kocası olup olmadığı kuşkusu Maria Elena'yı sarıp sarmalar. Öykü bu... Şimdi oyunu izlerken akla gelenleri özet­ lemeye çalışalım. Kaybolan Raul, yazarın ülkesi Arjantin'de bir dönem ortadan yok olan ve bir daha haber alınamayan otuz bin kayıptan biri midir? Maria Ele­ na, kocasının izini süren binlerce kadını mı simgelemektedir? Maria Elena ile

Kaybolan Raul, yazarın ülkesi Arjantin'de bir dönem ortadan yok olan

pe

ve bir daha

Maria Elena,

haber alınamayan otuz bin kayıptan biri midir?

kocasının izini süren binlerce kadını mı simgelemektedir?

Maria Elena ile

"Cumartesi Anneleri" arasında bir benzerlik var mıdır?

Bay Knepp, belirsiz bir karakter midir, gerçek midir?

Knepp Tiyatro: Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu Yazan: Jorge Goldenberg Çeviren: Zeynep Avcı- Zeynep Su Kasapoğlu Yöneten: Işıl Kasapoğlu Sahne Tasarımı: Duygu Sağıroğlu Müzik: Joel Simon Koreograf: Övül Avkıran Oyuncular: Köksal Engür, Tilbe Saran, Cüneyt Türel, Güler Ökten, Yavuz Pekman 32

oyununu sahneliyor. Zeynep Avcı'nın di­ limize başarıyla kazandırdığı oyun, koca­ sı kayıp olan Maria Elena'nın (Tilbe Sa­ ran) bilimsel bir araştırmada denek ola­ rak kullanılmasını konu almakta. Evet... Siyasi nedenlerle hükümet tarafından gözaltına alınan kocası bir yılı aşkın bir süredir kayıp olan Maria Elena, bilimsel bir araştırmaya denek olarak seçilmiştir. Kadına deneyin konusu söylenmemekte, deneyi yapan Bay Knepp (Köksal Engür) Maria Elena ile basit bir pazarlık yapmak isteyerek, resmi girişimlerine son vermesi karşılığında, kayıp kocası Raul ile düzenli olarak her hafta cuma günleri telefonla görüşebilecekleri garantisini vermekte­ dir. Cuma görüşmeleri ise, birlikte yaşa­ dığı annesini (Güler Ökten) ve kocası ile birlikteyken de beraber olduğu sevgilisi

"Cumartesi Anneleri" arasında bir ben­ zerlik var mıdır? Bay Knepp, belirsiz bir karakter midir, gerçek midir? Pınar Çelikel'in (Sabah/Cumartesi) habe­ rinden Jorge Goldenberg'in Knepp'i "Kir­ li Savaş" olarak tanımlanan iç savaşın bi­ timinden sonra 1983 yılında ilk kez izle­ yiciyle buluşturduğunu öğreniyoruz. Oyun daha sonraki yıllarda İspanya, ital­ ya, Almanya ve Fransa'da perde açmış. Arjantin halkı içinde yabanıl bir sözcük olan "Knepp" adı, izleyiciye ilginç gelmesi nedeniyle oyun ilgi çekmiş. Goldenberg: "Knepp sözcüğünün tek başına bir anla­ mı yok. Sadece gerçek kimliğini sakla­ mak isteyen, garip bir karakterin kullan­ dığı takma ad da diyebiliriz" diyor. Metin mi öyle ya da Işıl Kasapoğlu mu


cy

Köksal Engür canlandırdığı Knepp karak­ terini (Cumhuriyet / 14 Ocak 2001 Sayfa 15 - Hasibe Eren / Orkun Ye­ şim'in haberi) bakın nasıl anlatıyor. "Fan­ tezi bir karakter değil, bir bilim adamı. Devlet veya kurum tarafından bir ideolo­ ji veya yaptırım söz konusu olduğunda sistematik bir biçimde bilim adamları da kullanılmış. Avukatından, tıpçısından, doktorundan, herkesten yararlanılmış. Zor bir karakter, çünkü sadece bir yaptı­ rım için daha kolay çözümlenebilirdi. Ama işin içine cinsellik karışıyor, daha doğrusu şehvet karışıyor. Bunun ikisini dengeleme biraz zor."

a

böyle yorumlamış bilemiyorum, ama Bay Knepp ile Maria Elena'nın yaşadıkları za­ man zaman gerçeğin iç içe geçtiği bir atmosferde irdeleniyor. Bu irdeleme için, "gerçek ile gerçek olması istenilenin sorgulanması" tanımını da yapabiliriz. Işıl Kasapoğlu'nun, oyuna önce birbirinden ayrıştırılmış bireysellik, sonrasında bir ki­ şilik kazandırarak başarıya ulaştığı da bir gerçek. Duygu Sağıroğlu tarafından ta­ sarlanan çevre düzeninin bilinçli bir ba­ kış açısının ürünü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyorum.

pe

Engür'ün söylediklerine oyunu izledikten sonra katılmamak elde değil. Bay Knepp, zor bir karakter, hem de çok zor bir karakter. Yönetmen Işıl Kasapoğlu, tipi fiziksel olarak gerçek olmayan ola­ rak çizince iş daha da zorlaşıyor. Bilim adamı Knepp, giderek polis kimliğine bürünürken canlandırma daha da güçle­ şiyor.

Köksal Engür, kendini belki Işıl Kasapoğ­ lu'nun yönergelerine bırakmış gibi gö­ rünse de, Knepp'e asla mekanik bir can vermemiş. Zorun üstesinden fersah fer­ sah gelerek, "Knepp" bizzat kendisi tara­ fından yaşama kavuşturulmuş. Üzerinde ciddiyetle çalışılmış, canlandırılanla özdeşlenilmiş bir "Bay Knepp" yaratmış Köksal Engür.. Özdeşlenilenle kendi ar­ zularını birleştirmiş. Önce Jorge Goldenberg'in istediği, sonra Işıl Kasapoğ­ lu'nun Goldenberg'in istediğinden yola çıkarak çizmeye, süslemeye, boyamaya uğraştığı "Knepp" kişiliğini, kendi doğa­ sında ete kemiğe büründürmüş.

"Tilbe Saran" denilince, aklımın gri kıv­ rımlarında süratle: "Çekici bir amaç, ya­ ratıcı bir yönelim" ilkesi geçiyor. Yaratıcı­ lığın itici gücü ve bileğitaşı yönelim ya da coşkularımızı kendine bağlayan yöne­ lim. Tilbe Saran, bu ilkeye ateşin fosfora

bağımlılığı gibi bağlı ve bağımlı bir oyun­ cu. Hatırlayın lütfen "Kral Lear"deki Cordelia ya da "Vanya Dayı'daki Sonia'da yaratıcı özlem amacıyla nasıl da arzu ya­ nardağlarını, patlamalarını doğurmuştu! Ya, "Tartuffe"deki Elmire'si, "Abelard ve Heloise"da ussal değeri olan içsel iletiler yüklü aksiyonları? "Molly S." ve simgesel olarak özgür ve mutlu Nina olarak çizdi­ ği "Martı"daki rollerin canlı varlığına kan pompalayan yönelimi! Bu oyunda da Maria Elena'yı bilinçli olarak didikliyor, inceliyor. Yargılarken, sezgisel olarak kendi özgür iradesinde yükseltiyor, coş­ ku katıyor. Hani, eskiler: "Saçının her te­ linden, ayak parmaklarına kadar oyna­ dı." derler ya! Tilbe Saran işte böylesine, hiç kuşkunuz olmasın, ayak parmaklarıy­ la bile oynuyor. Cüneyt Türel, yazarın ve yönetmenin is­ teğini iyice kavradıktan sonra, canlandır­

dığı "Luiz" tiplemesini ancak kendi biricik duygularıyla denetleyebileceğinin, ancak o zaman "Sevgili"nin gerçek yaşama ge­ çebileceğinin altını kapkalın çizerken, Güler Ökten, annenin tutkularını aktar­ mada, çeşitli farklı duygularını, deneyim­ lerini, durumlarını birleştirmeyi hiç öne çıkmadan başarıyor. Yavuz Pekman'ın şevkini asla kırmak istemem, ama bana sorarsanız hafif kalmış. "Mat" adlı oyunu eleştirişimin ardından, tam anlamıyla bir kova suda koparılan fırtına sırasında, oyunun yönetmeni Sa­ yın Ayşe Emel Mesçi reji ve oynanışı eleştirmeme sinirlenip, beni büyüteç altı­ na aldığını, özellikle beğendiğim oyunla­ rı "takiben" izleyeceğini ve de "bilâhare" beni eleştireceğini ifade etmişti. Sayın Mesçi'ye "Knepp"i (de) öneriyorum. Gerek görürse elbette tartışmak üzere... 33


ANISINA

CUMHURİYET TARİHİMİZİN EN YAKIN TANIĞI BİR YAZAR: ORHAN ASENA Hülya Nutku Türk tiyatrosu usta bir kalemini, bu sanatın efendi insanını, çalış­

kan yazarını yitirdi. Cumhuriyetin tanığı bir yazar olan Asena, hızla gelişen toplumsal ve siyasal değişimler karşısında, çok iyi bildiği ta­ rihten, geçmiş olaylardan açtığı sayfalarda, hep bugünü görmeyi başarabilmiş bir yazarımızdır. O seyircilerin tiyatroya insanı ve onu var eden koşulları görmeye geldiğine inanır. Asena, Cumhuriyet Türkiyesi'nin tanığı ve ülkemizin tarihsel süreçlerinin yansız ve saplantısız yansıtıcısı olmayı başarmış objektif bir yazarımızdır.

pe

cy a

"Bir meyvanın vitamini nasıl onun dokusundaysa, toplumsal söz, toplumsal öz de bir sanat eserinin özünde dokusunda olmalıdır. İnsan nasıl vitamin almak için meyva yemezse, tersine meyva yer­ ken vitamin alırsa. Sanatı da öyle algılamalıdır" diyen Asena çatış­ ma sanatı olan tiyatronun, insanı tanıma ve karakter yaratma us­ tası olarak derin hümanizması ile dikkatleri daima çekecektir.

Kendisini tanımaktan onur duyduğum, insan olarak saygı duydu­ ğum, sessiz, dürüst, çalışkan, saygın ve efendi kişiliğiyle tanıyanlar­ da derin izler bırakan, eyyamcı ve pazarlamacı tutumdan uzak ya­ pısıyla saygın yerini hep korumuştur. Çocuk doktoru olarak mu­ ayenehanesinde baktığı her çocuktan sonra arta kalan sürelerde, birer replik yazarak birçok esere imza atabilmiş üretken insan, dostu Tahsin Saraç'ın dediği gibi, "peygamber soyundan" beyaz saçlı mavi gözlü bu yazarımız yazdıklarıyla tiyatromuzdaki yerini ve önemini koruyacaktır. Edebi Heyet Başkanı olduğu yıllarda olum­ suz tepkileri çekmemek için oyunlarının oynanmaması için müca­ dele veren Asena artık aramızda değil, ama insan olarak tanıma­ yanlara anlatılması ve oynanan ya da oynanmış oyunlarıyla bilin­ mesi gereken bir yazar...

1978'den 1998 değin onunla ilgili bir çalışma yapmak için bana kapılarını açtığı için ona teşekkür borçluyum. Ve yine onun yarat­ tıkları, eşsiz yardımları ile Kültür Bakanlığı'nın Cumhuriyetin 75. yı­ lında açtığı biyografi dalında büyük ödülü alırken -gözleri çok za­ yıflamış, sağlığı bozulmuş olmasına karşı- orada oluşunu ve deste­ ğini hiç unutmayacağım. Onunla ilgili çalışmamın bu denli uzama­ sı, onun üretkenliğine yetişememdir. Her zaman "şeytan dürterse yazarım", diyen Asena 1998'de "Artık gözlerim iyice zayıfladı bu çalışmayı bitirebilirsin", dedikten sonra da üretme aşkını hiç yitirmediğine yürekten inanıyorum. 1954'te, tiyatromuza ilk damgasını vurduğu Gılgameş'le başlayan 54 oyun, 12 senaryo ve 2 müzikal, 2 libretto'nun yazarı Asena, "Gılgameş" için yazarlık yaşamı boyunca kendisine "bir deniz fe­ neri gibi ışık tuttuğunu" söyler. İkinci oyunu "Korku", Menderes iktidarının kendisini yoğun biçimde hissettirdiği ve Atatürk ilkeleri­ nin zedelendiğini hissettiği bir döneme denk gelir. Asena her oyu­ nunda olduğu gibi bu oyununda da derin hümanizması ile dikkat çeker. Ardından Kocaoğlan gelir; doğanın ezdiği, fiziksel gelişmiş34


liginin yanında ruhsal geriliğinin getirdiği karşıtlığın çatışmasıdır "Kocaoğlan". "Yeşil Türbe Sokağı" (Garip Dede Çıkmazı)nın ar­ dından "Yalan Aile"deki sevgisizliğin yol açtığı bir aile dramıdır, aynı yıl ününe ün katan "Hürrem Sultan" gelir. Hürrem Sultan bir iktidar dörtlemesi olur, sonradan "Roksalan" (İlk Yıllar), "Ya Kuzgun Leşe Ya Devlet Başa" (Şehzade Beyazıt Olayı) ve "Sığıntı"nın yazılmasıyla, Hürrem kişiliği ile dişi bir lago yaratmayı başarmıştır Asena. "Tarih şaşmaz bir biçimde nesnel, oyun ise şaşmaz biçimde özneldir", diyen Asena oyunlarında kendi öznelliğini, sürekli olarak tarihin nesnelliği ile sorgulamıştır. 1962 yılında, ilk kez "Gecenin Sonu" adlı kısa oyunuyla İstanbul Şehir Tiyatroları sahnesinde yer alır. Bu oyunu için "Aslolan in­ sandır, değişmez gibi görünen her şey değişir zamanla, ne olur­ sa bu arada insana olur", der. İkinci kısa oyun "Kapılar"dır. Ar­ dından ikinci tarih dersi diyebileceğimiz "Tohum ve Toprak" (Alemdar Mustafa Paşa) gelir. 27 Mayıs'ın toplumsal yansımaları oyunu ortaya çıkaran itici gücü oluşturur. 1964'te Almanya yılla­ rı gelir. "Karagöz Üçlemesi"ni yazan Asena, Almanya'da bulun­ duğu 1964-1966 yılları arasında unutulmaz "Fadik Kız"ı ve "Toroslardan Öteye"yi yazar. Yurda döner dönmez arka arkaya se­ kiz kısa oyun kaleme alır. Bu sekiz oyundan üçü birleşerek "Sa­ ğırlar Söğüşmesi" ortaya çıkar.

Yazarın kendisinden ısmarlanmasına karşın hayata geçirilmemiş olan Kanuni ile ilgili "Taht ve Baht" başlıklı 23 bölümlük dizi se­ naryosunun çekilmemiş olmasına neden Asena'nın Aydınlar Dilekçesi'ne attığı imzanın oluşu ise üzücüdür. Tıpkı SODEP'in ku­ ruluşunda veto edilmesi gibi... Aydın sorumluluğu onun temel davranış biçimidir ve hoşgörü yaşam ilkesidir. 1983 yılında Mithatpaşa'nın ölümünün 100. yılı nedeniyle onun savunmasının işlendiği "Yıldız Yargılaması" adlı oyunu gazeteci yazar Uğur Mumcu'nun önerisi ve belge katkılarıyla oluşturur. Uğur Mumcu'nun önerisini doğrularcasına tarihin en iyi yargıç olduğunu, Mithatpaşa karakterini işlemedeki ustalığı ve savun­ masına kazandırdığı boyutla başarılı kılmıştır. Yine o yıl çok ilgi duyduğu Ankara'nın 1920'lerdeki ortamını ele alan Ankara 1920'yi yazar ve Çerkez Ethem olayını işler. 1921 yılı kısa oyunu "Bir Küçük Gece Müziği"ni yazar. İki müzi­ kal kaleme alır; Yunus Emre ve Hünkar Bektaş Veli... 1992 yılın­ da sağlık problemi nedeniyle yattığı hastahanede gördüğü bir tablonun verdiği ilhamla otobiyografik diyebileceğimiz "Bir Öm­ rün Akşamında" adlı oyunu yazar. 1992 yılının en güzel ürünü, "Nâzım Hikmet Üçlemesi"dir. Üçlemeyi oluşturan oyunlar "Ara­ yan Adam" (gençliği), "İçerdeki Adam" (hapishane yılları), "Dün­ ya Yurttaşı" (Rusya yılları). Asena bu üçleme ile bir aşk adamı olan ozan Nâzım'ın yurt özlemiyle yanan yüreğine ışık tutarak, dünyanın tanıdığı bu insanla ilgili yepyeni bir sayfa açmıştır. Bel­ ki bir üçlemenin olarak tek tek oynanması değil, ama Nâzım'la ilgili bir belgesele uygun bir senaryo formatına dönüşebileğine de inanıyorum. Anlamlı olmaz mı acaba?

a

Orhan Asena'nın önemli oyunlarından biri de çağından 500 yıl önce dünyaya gelmiş olan bir insanın çağıyla olan çatışmasını iş­ lediği "Simavnalı Şeyh Bedreddin"dir. Tiyatromuzda devrim diye­ bileceğimiz bu oyunun ardından bir koca eser daha çıkar ortaya; "Alçalı Kel Mehmet". Bedreddin'in kendisi hazır, çağı geride, Atçalı'da toplum hazır, ama Kel Mehmet bunu omuzlayacak du­ rumda değil. Asena "bireysel trajedilerin toplumu etkilediği süre­ ce toplumsal bir trajedi de olabileceğini" vurgular. 1971 yılı "Ka­ dın Üzerine Çeşitlemeler"i yazdığı yıldır. "Kurtlar Kuşlar Uyanın­ ca" ve "Balyoz" uyarlaması da o tarihlere rastlar.

aşk arasındaki karşıtlığı ele alır- adlı oyunlarını yazar.

cy

"Cehennemde Üç Ay", "Yıldız Yargılaması"nın devamı sayılabile­ cek bu oyun IV. Murat'ın tahta geçmesi ve delirme sürecini ele alır. Son görüşmemizde -İzmir Karşıyaka semtinde Asena'nın akrabası olan Ziya Gökalp'in adının verildiği kültür merkezinin açılışında- "Yeni ne var?" diye sorduğum zaman Aziz Nesin'in Böyle Gelmiş, Böyle Gitmezinden çok etkilendiğini buradan yola çıkarak yeni bir eser yazmak istediğini söylemişti, daktilosunda her zaman takılı bir sayfası olan Asena'yı saygıyla anıyorum. Bu noktada yetkililerden bir ricada bulunmayı, eğitimci olarak görev sayıyorum. 1990 yılında, Diyarbakır Belediyesi'nin girişimi ile açı­ lan Şehir Tiyatrosu'na "Dr. Orhan Asena Şehir Tiyatrosu" adının iade edilmesi...

pe

İkinci kez Almanya'ya gidişi ülkeyi 12 Mart koşullarına getiren sürecin sonundaki seçimidir Asena'nın... Yaşananlar onu duyarlı bir kalem olarak etkiler, Almanya'da da durmaz kalemi; "Şili'de Av", "Ölü Kentin Nabzı", "Büyük Curcuna", "Ali", "Küçük Ada­ mın Düşleri", "Ak Kartalın Oğlu", "16 Mart 1920" bu dönemin eserleridir. Sonradan yazdığı "Bir Başkana Ağıt" (Salvador Ailen­ de) ile Şili üçlemesi tamamlanacaktır. Bu üçleme tarihsel bilinç ve sorumluluğun bir aynasıdır. Aydın olmanın her koşulda yü­ kümlülük getirdiğini vurgular. Aydın doğası gereği duyarlı insan­ dır, hayal kırıklığına uğrayabilir ama bu olasılık onun en acımasız öğretmenidir. 1980'den sonra yurda dönen yazar, Devlet Tiyatroları'ndan uzak kaldığı yedi yıllık bir aradan sonra Orhan Kemal'den uyarla­ dığı "Murtaza" ile yeniden sahnelerimizdeki yerini alır. "Murtaza" için "Modası geçmiş kurallarla yaşayan, başkalarını da bu dünya içinde yaşamaya zorlayan bir yerde zorba, bir yerde de buna gücü yetmediği için gülünç bir karakterdir", der.

1980 sonrası tarihe yeniden dönen Asena dörtlemeye konu olan oyunlarını tamamladığı gibi geçen zamana karşı direnmeyi irdelediği "Seyisbaşı Konağı", kan davasının anlamsızlığını ele al­ dığı "Ölümü Yaşamak", Anadolu'ya atanan genç bir kadın öğ­ retmenin çevresi ve olumsuz zihniyetler karşısındaki mücadelesi­ ni işleyen "Ayla Öğretmen", üçüncü çocuk oyunu olan "DedeTorun" -bu oyunu torunu Mert ile birlikte oluşturmanın keyfini hep yaşamıştır- şöyle der; "Bazen oyunu ciddiye alıyorsunuz, bazen de en ciddi şeyi oyun sanıyorsunuz". "Candan Can Kopar­ mak" ve "Ana Baba Günleri" -sonradan senaryolaştırdığı bu oyunda Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşanan vatan aşkı ile bireysel

1990 yılında dönemin Belediye Başkanı Turgut Atalay'ın girişi­ miyle kurulan Şehir Tiyatrosu'nun başına Asena'nın yakın dostu ve arkadaşı Ziya Demirel getirilmişti. 300 kişilik salonda 1993'e değin birçok oyun oynanmış, gençlere tiyatro sevgisi aşılanmıştı. Örneğin, bunlardan biri de bugün çeşitli oyunlarıyla adını duyu­ ran Cuma Boynukara'dır. 1993'e gelindiğinde tiyatro kapanır. Kapatılmadan önce adı değiştirilir. "Mehmet Akif Tiyatrosu" olur. Bu konuyu kendisine sorduğumda "Herkes neden kapatıl­ dığını sordu, ama ben sormadım", diyen yazarımızın adına bu soru sorulmalı, "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur", diyen Atatürk'ün Türkiyesi'ne yakışır biçimde Diyarbakırspor'a dilediği­ miz başarı kadar, o kentin yetiştirdiği -7 Ocak 1992'de Diyarba­ kır Melik Ahmet mahallesinde doğan- kentin büyük yazarına ya­ kışır bir sanat ortamının yaratılmasını kentlilik bilincinin gereği ve yazara saygı adına istememiz gerektiğini düşünüyorum. Orhan Asena, sanatçının bir şeyleri çözümlemek için yazmadığı­ nı, sanatçının sergileyen, düşündüren, tartışan, yorumlayan, so­ nucu seyirciye bırakan bir tavır içinde olması gerektiğine inanır ve şöyle der: "Doğru çözüm, sonradan doğru yorumlayanlardan geliri" 35


İNCELEME

GERÇEKÇİ ÇOCUK TİYATROSU VE ÇOCUK KAVRAMI Çocuk Tiyatrosu'nun gerçekçi olanından ya da olmayanından söz etmeden önce, bana kalırsa önce gerçek 'çocuk' tanımı­ nı yapmamız gerekir. Günümüz çocuğu­ nun nitelikleri, beğenileri, yaşama bakış açısı doğru irdelenmelidir ki, ona uygun, hoşlanacağı, benimseyebileceği bir tiyat­ ro türü ortaya konulabilsin.

a

Duygu Atay

pe

cy

Kanımca, bu durumun yeterince incelen­ memesi sonucu, var olan Ç.T. yapımları, sürekli olarak, bugünkü çocuğun ardın­ da kalmaktadır. Günümüzde çocuk tanı­ mı neye göre yapılmaktadır? Ya da ya­ pılmakta mıdır gerçekten? Kimdir ço­ cuk? Kaç yaşlarını kapsamaktadır? Bir oyunun afişine 'Çocuk Oyunu' yazmak, onun çocuk oyunu olması için yeterli mi­ dir? Kaç yaşlarındaki çocuklar izleyecek­ lerdir bu oyunu? Belki oyun yedi yaşın­ dakiler için hazırlanmıştır, ama on dört yaşına kadar olanları da çocuk tanımına uyduğu varsayıldığı için, alırlar oyuna. Ya da yuva çocukları için hazırlanan bir oyu­ na, seyirci kaygısıyla yaş sınırını düşün­ meden 'çocuk' olarak gördüklerini sokar­ lar.

Çocuk yaş sınırı, çocuk tiyatrosuna ger­ çekten hak ettiği önemi veren ülkelerde, ilkokul öncesi, 7-10 yaş arası, 11-13 yaş arası ve yukarısı da gençlik tiyatrosu ol­ mak üzere çizilmiştir. Elbette bu sınır de­ ğişmez değildir. Ne var. ki önceden belirtilirse, olası kargaşalığın ve şikayetlerin önü alınmış olur. Bu felaketin son örne­ ğini Bursa festivalinde yaşadık. Elbette ki, büyükler de çocuk oyunlarına gelebi­ lirler, yaş sınırı tutmayanlar da oyunları izleyebilirler. Ama artık bu, bir tercih so­ runudur. Zaten yetişkinlerin de zevkle iz­ lemeyeceği bir çocuk oyunu başarısız bir

yapıt demektir. Çünkü sadece iyi ve kötü tiyatro vardır. Yanlış mesajlar içeren-kime göre yanlış ayrıca- ama.çok ustaca yapılan bir oyun, iyi tiyatro örneği olabi­ lir. İşte burada, Tiyatro'da sansür' devre­ ye girer. Bu sözcük tek başına bile tüyle­ rimizi ürpertmeye yeterken, Çocuk Tiyatrosu'nda koşul olarak karşımıza çıkmak­ tadır. Yetişkin tiyatrosunda yapılabilen her şey, konu 'çocuk' olunca, kendiliğin­ den sansür'ü getirmektedir karşımıza. Çocuğun ileride iyi bir tiyatro seyircisi olabilmesi için, sansür. İçerik açısından, biçim açısından elbette. Yoksa kaliteden asla ödün verilemez, mükemmellik san­ sür kabul etmez. Çocuğun bilgi ve dene­ yim birikimi açısından anlayamayacağı, büyükleri ilgilendiren konuları, bir çocuk oyununa sokmak, soyut kavramlarla on­ ların kafalarını karıştırmak densizliktir, bilgisizliktir. Gelelim çocuğun tanımına: Yaş sınırı ola­ rak 0-13 yaş arası çocuktur. Bu kesimin, yani çocukların kişiliklerinin, karakterleri­ nin oluşumunda milyonlarca değişik et­ men rol oynar. Hiçbiri diğerine benze­ mez. Benzememesi de gerekir zaten. İçinde yetiştikleri kültürel ortamlar, onla­ rın bir yetişkin olmaya doğru geçen gün­ lerinde, beğenilerini de belirleyecektir. Şimdi burada duralım. Gerçekten çocuk­ larımızı farklı yetiştirmeye uğraşıyor mu­ yuz? Dahası, kişilik sahibi olmaları, araş­ tırıcı bir kimlik taşımaları, ayrı düşünce yapısına sahip olmaları için yeterli çabayı gösteriyor muyuz? Aileler, toplum içinde seçkin olabilmek amacıyla çılgınca bir ya­ rışa girmişken, çocuklarının kültürel kim­ liklerinin, seçici olabilmelerinin olanakla­ rını yaratıyorlar, dahası bu durumu


a

bilincine varmayı zevk edinen bir çocuk sınıfı yaratmalıyız. Ancak bundan sonra, çocuk tiyatrosundan söz edebiliriz. Yani uğraş, aynı zamanda çocuğun kendi ya­ şam alanını yaratmada olmalı. Ama bü­ tün bunlar yaşama geçmiyor diye, eli ko­ lu bağlı oturacak değiliz elbette. Bu bağ­ lamda, belki de çocuğun gözünü aça­ cak, ona olması gereken 'çocuk'u belle­ tecek çabayı da göz ardı etmemeliyiz. Bunu nasıl yaparız? İşte sorun burada. Anne-baba ve öğretmenlerden geçtim artık. Çocuğun en yakınında bulunanla­ ra bunları anlatmak, deveye hendek at­ latmak kadar zor. Bunun için, daha uzak ve çocuğun direkt sorumluluğu üstünde olmayan hala, teyze, dayı gibi akrabalar, komşu teyze, amca gibi çocuğun değer verdiği kişiler aracılığıyla bir seçim yap­ masını sağlayabiliriz. Eğer biz, çocuğa çocuğu göstermeyi hedef alan bir tiyat­ ro türü seçersek, başarılı olabiliriz sanı­ yorum.

pe

cy

önemsiyorlar mı? Hiç sanmıyorum. Amaçlanan, sonucu üstünde hiç düşü­ nülmeden çocukların asker kışlasındakiler gibi bir örnek yetişmesi. Okulda za­ ten öğretmenler tarafından dayatılan 'bir örnekleşme', okul önlüklerinden baş­ layıp, artarak evlerde sürmekte. Farklı düşünen, farklı kişilik yapısına sahip ço­ cuklar, "Karakoyun" gibi, başka gözle görülüyorlar. Günümüzün büyük kent­ lerdeki prototip orta-üst tabaka çocuğu, mutlaka bisikleti olan, evinde odası ayrı, bilgisayar sahibi, play station oynayan, okuluna servisle -ve mutlaka özel okulagiden çocuktur.

Bizler, Çocuk Tiyatrosu'na gönül veren­ ler, bu durumda hafta sonlarını özel dershanelerde geçiren, 1.sınıftan itiba­ ren İngilizce öğrenmesi dayatılan-bu da büyük bir yanlış aslında- sokakta oyna­ mayan, çocuk şarkıları söylemeyen, ken­ dine özgü giysileri-çocuk gibi demek isti­ yorum- olmayan, dolasıyla sadece ço­ cuklara özgü olması gereken çocuk kül­ türüne de sahip olamayan bir çocuklu­ ğa, çocuk oyunu yapmak zorundayız. Durumu saptadıktan sonra, işe başlama­ dan önce çocuğu, çocuğun kendi gerçe­ ğini yaratmak zorundayız diyorum. Ço­ cukça şeylerden, oyunlardan, şarkılar­ dan, kitaplardan kendine ait kültürü alan, çocukça yaşamayı, çocukluğunun

Tiyatro özünde, kişilerin kendilerini baş­ ka bir biçimde ifade etme sanatı olduğu­ na göre, çocuk izleyici, sahnede yakın çevresini, anne-babasını, öğretmenini her gün gördüğünden farklı bir biçimde görecektir. Bu izlenim, çocuğun farklı bir şekilde düşünmesini sağlayacak, olumlu ya da olumsuz önyargılardan arınmasını kolaylaştıracaktır. Kendi so­

runlarının, sahnedeki karakterler aracılı­ ğıyla canlandırılması, dünyada yalnız ol­ madığını, başka çocukların da aynı so­ runları olduğunu görmesi, çocuğu rahat­ latacaktır. Dahası, salondaki diğer izleyi­ cilere de bakarak, kendi güldüğü ya da eleştirdiği konulara onların da daha farklı yaklaşmadığını görerek, sorunları­ na dışarıdan bakabilme olanağını bula­ caktır. Yani ormanın ağaçları yerine, bü­ tününü görebilme olanağını bulacaktır. Gerçekçi çocuk tiyatrosu, ilk amaç ola­ rak çocuğun kendisini, yakın çevresini, dertlerini, sevinçlerini sahneye taşımayı düşünür. Bu amacı mutlaka ve mutlaka çocuğa hoşça vakit geçirterek gerçekleş­ tirir. Çocuk hiçbir zaman, "sanki neden şuraya veya buraya değil de, tiyatroya geldik" dememelidir. Bunu dediğinde, o oyun başarısız olmuş demektir. "Mine, Ömer...bi de Deniz"in ilk gösteriminde, salondaki çocuklardan birinin "Ne kadar güzel...Keşke hiç bitmese!" dediğini duy­ dum. Bu benim tiyatroda duyduğum en güzel övgülerden biriydi. Düşünün ki, oyun ara'yla birlikte bir buçuk saat sürü­ yor. Çocukların sıkılmak bir yana, sonu­ na kadar büyük bir ilgiyle izlemesi, doğ­ ru yolun kanıtı. Gerçekçi çocuk tiyatrosu, yaşamda çocu­ ğu ilgilendiren değil, çocuğun gerçek ya­ şamında ne varsa onu sahneye getiren


karakter taklit edilmemekte, gösteril­ mektedir sadece. Gerçekçi çocuk tiyatro­ su, kabare yöntemiyle ve göstermeci bi­ çimde oynanır. Bu bakımdan örneğin dekorun, bulvar tipi oyunlarda görüldü­ ğü gibi, birebir gerçekçi olması hiç ge­ rekmez. Sadece yeteri ve gerektiği ka­ dar kullanılır dekor parçaları. Ama bir parkı ya da bahçeyi göstermek için, bo­ yalı kartonları sahneye koymak da çocu­ ğun hayal gücüyle alay etmektir. Gerçekçi çocuk oyunlarında şarkılar, sö­ zün bittiği yerde kullanılır ancak, laf ol­ sun diye değil. Dans, gerekiyorsa yapılır,

pe

cy a

tiyatrodur. Dünya bir tanedir ve içinde, çocuklar da büyükler de birlikte yaşarlar. Çocukla yetişkin arasındaki tek fark, on­ ların algılama güçlerinin başkalığıdır. Bu­ nun nedeni de, çocukların yaşam dene­ yimlerinin büyüklerden daha az oluşu­ dur. Gerçeğin, her ne pahasına olursa olsun, tiyatroda gösterilmesinden yana­ yım. Ancak bununla, bir amaç gütmeli­ yiz. Çocuklara bir öykü anlatmaktan yo­ la çıkarak ve bunu gerçeğe yaslandıra­ rak yapmalıyız. Çocuğun dünyaya farklı baktığını unutmadan, onu ilgilendiren, üzen, kızdıran, sevindiren olguları taşı­ malıyız sahneye. Oyunun sonu da, "Bu sorunlar da o kadar dehşet değilmiş, ben kendi başıma da üstesinden gelebi­ lirim pekâlâ" dedirtecek biçimde ve ço­ cukta bir umut ışığı yakacak şekilde geti­ rilmelidir. Bu çok zor bir görevdir. Şu, yaşanması zaten güç olan dünyamızda, hem gerçeği sahneye taşımak hem de çocuk izleyicide bir umut ışığı yakmak, kolay iş değildir. En zor koşullarda bile, umudu canlı tutmak, dünyanın belki başka bir ülkesinde, onunla aynı umudu paylaşacak başka çocuklar da bulundu­ ğunu seyirci çocuklara hissettirebilmek ve bunu tiyatro yoluyla yapmak, ancak gerçekçi çocuk tiyatrosuna baş koyanla­ rın, bunu çok ciddiye alanların girişebile­ cekleri bir misyonerliktir. Ama çocuğu yalan yanlış eğlendirmek adına, sade su­ ya tirit çocuk oyunlarıyla uğraşmak yeri­ ne bu yolu seçmek, ileride sağlam ve ayakları yere basacak yetişkin seyirci ye­ tiştirmenin en doğru yoludur. Biraz da teknik bilgi, gerçekçi çocuk ti­ yatrosu adına. Gerçekçi çocuk tiyatro­ sunda, konu gerçekçidir. Yaşanabilecek olayları, gerçek kişileri konu alır. Oyunla­ rın başkişileri mutlaka çocuklardır. Diğer kişiler, konuyu açıp geliştirmede, çocuk­ ları tanımlamada yardımcıdırlar. Çocuk karakterler, yetişkinler tarafından oyna­ nır. Bu durum, çocuğa saygıdan kaynak­ lanır. Çünkü profesyonel bağlamda çalı­ şılan bir oyunda, çocuklar yetişkinler ka­ dar prova yapamazlar. Hayalle gerçeği, rolle rol olmayanı karıştırırlar. Bu onları psikolojik olarak negatif etkiler. Bu açı­ dan, konu gerçek olduğu için, yetişkinle­ rin çocuk rolüne çıkmaları çocuk seyirci tarafından yadırganmaz. Tabii ki, oyun­ cuların çocuk taklidi yapmamaları koşu­ luyla. Gerçekçi çocuk tiyatrosunda taklit yapılmaz. 25 yaşındaki bir oyuncunun, 7 yaşındaki bir çocuğu oynaması, izleyici tarafından derhal benimsenir. Çünkü, o 38

çocuğa hoş görünsün diye değil. Çocuk­ lar dışındaki karakterler gerçek yaşlarına uygun , kostüm ve aksesuvar da rastgele seçilmiş değil, oyun karakterlerinin ya­ pılarının bir parçası olmalıdır. Oyunların konusu da, çocukların günlük yaşamlarındaki sorunları sahneye taşıyarak, bu sorunlar üstünde düşün­ melerini, kendileriyle hesaplaşmalarını sağlamak adına seçilir. Gerçekçi çocuk tiyatrosunda oyun seçimi ve yazımı konusunu da başka bir yazıya bırakıyorum.


DÜZELTME

DOĞRUSU [BİLGE KARASU ÜNLÜ "türk kadın hikayecisi" (*) DEĞİLDİR] OLACAK Feridun

Çetinkaya

Bilge Karasu'nun "Sevilmek" adlı radyo oyununun, sanki Bilge Karasu yapıtını radyo oyunu olarak tanım­ lamamış gibi, Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu tarafın­ dan sahne oyunu olarak sergilenmesinin, sonucu ne kadar "başarılı" ve "faydalı" olursa olsun, Bilge Kara­ su'ya, yapıtına ve okurlarına karşı yapılmış bir haksız­ lık olduğu ana düşüncesini işlediğim, Tiyatro... Tiyat­ ro... Dergisi'nin Ocak-Şubat 2001 sayısında yer alan eleştiri yazımın yukarıdaki gibi BİLGE KARASU ÜNLÜ "türk kadın hikayecisi." (*) DEĞİLDİR, olması gere­ ken başlığı, tamamen benim dışımdaki nedenlerle ha­ talı olarak yayımlanmıştır.

cy a

Bu durumda önce, yazının başlığının düzeltilerek ta­ mamının tekrar yayımlanmasının en doğrusu olacağı­ nı düşündüm. Ancak okuyucuların, içinde dört sayfa­ lık bir tekrar yazısı olan dergiye para vermelerinin de haksızlık olacağını düşünerek bundan vazgeçtim. Öte yandan yazıyı o haliyle, hatalı başlıkla okumuş olanla­ ra ve o sayıyı hatalı başlıkla alanlara da haksızlık et­ mek istemedim. Hem bu okuyuculara haksızlık etme­ mek için, hem de yazının başlığı içeriği ile doğrudan ilişkili olduğundan sadece bir "başlık düzeltmesi" ye­ terli olamayacağı için, o yazıdaki düşüncelerimi kısaca özetlediğim bu açıklamayı yazmayı uygun buldum.

pe

BİLGE KARASU ÜNLÜ "türk kadın hikayecisi." (*) DE­ ĞİLDİR, şeklindeki başlığı Sabah Gazetesi'nin verdiği Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi'de yer alan, çok önemli, benim "çok anlamlı" olarak niteledi­ ğim bir "gafa dikkat çekmek için özellikle kullanmış­ tım. Çünkü, hazırlanmasında önemli kültür insanları­ mızın görev aldığı, Sabah Gazetesi'nin verdiği Mey­ dan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi'de Bilge Ka­ rasu'nun "türk kadın hikayecisi." olduğu yazıyordu. (*) Sabah Gazetesi'nin verdiği Bu korkunç bir hataydı. Kötü bir hataydı. Talihsiz bir Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi'nin Ek: 1-2, GEZ-SAR, 22. hataydı. "Çok anlamlı" bir gaftı. cildinde, 516. sayfada Bilge Karasu maddesinde bu ifade geçiyor. Birileri, Aslına bakarsanız bu, Bilge Karasu isminin ne yazık ki muhatap olduğu "çok anlamlı" olarak nitelediğim nasıl olsa kimse görmez deyip, bir "gafların ilki de değildi. Daha önce Cumhuriyet Gaze­ sonraki ekte yine t'si küçük "...türk öykücü..."ifadesiyle (yani bu kez tesi Kültür Sanat sayfasında yayımlanan -evet, hem de cinsiyet belirtmeyerek) bunu Cumhuriyet Gazetesi'nde, evet, hem de Kültür Sanat düzelttiğini sanıyor olmalı. sayfasında- Barış Pirhasan'la yapılan, Cumhur CanbaHazırlanmasında birçok önemli kültür zoğlu imzalı bir söyleşide de defalarca, Bilge Karasu insanının yer aldığı, danışmanlık yerine Bilge Olgaç yazılmıştı. Dahası bu "gaf" hemen yaptığı bu yayındaki "gaf" doğrusu ertesi gün düzeltilmemiş, yazı yayımlandıktan ancak "çok anlamlı". iki gün sonra bir "özür" yayımlanmıştı.

Bilge Karasu'nun "Sevilmek" isimli radyo oyununun Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu'ndaki yapımı üzerine yazdığım, sahnelemek ve üzerine yazı yazmak için, Bilge Karasu gibi "ne yaptığını çok iyi bilen" bir yazarın radyo oyununu seçen insanların daha titiz olmaları gerektiğini vurguladığım eleştiri yazımın başlığını özel­ likle BİLGE KARASU ÜNLÜ "türk kadın hikayecisi." (*) DEĞİLDİR, olarak seçmiştim. Çünkü hem Işıl Kasapoğlu'nun sahnelemesi, hem de bu sahnelemeyi yü­ celten, yüceltme dozunu fazla kaçıran değerli hocala­ rım Sevda Şener ve Ayşegül Yüksel imzalı eleştiri yazı­ ları bana bu "gafları çağrıştırmıştı. Üstelik bu başlığı kullanarak bir yanlışı da düzeltmiş olacaktım. Bilge Karasu'nun radyo oyunu olarak yazdığı, Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu'nun sahne oyunu olarak ger­ çekleştirdiği "Sevilmek" ve bu prodüksiyonu başarılı bulan ve yücelten eleştiri yazılarının bana bu "gafları çağrıştırmasının birkaç nedeni özetle şunlardı. - Oyun "başarılı" bulunmuştu ama Bilge Karasu gibi "ne yaptığını çok iyi bilen" bir yazarın, bu yapıtını ne­ den radyo oyunu olarak tanımlama gereği duymuş ol­ duğu üzerinde kimse durmamıştı. - Bilge Karasu'nun ne yapmak istediği yanlış anlaşıl­ mıştı.. Galiba eleştirmenler bile oyun metnine bakma gereği duymamışlardı. Ya da değerli hocalarım Sevda Şener ve Ayşegül Yüksel'in müzik kulakları oyundan oda müziği tadı alacak kadar gelişmişti, ama alto ile soprano'yu, bas ile bariton'u ayırdedecek yetkinliğe ulaşmamıştı. - Işıl Kasapoğlu için her yazar aynıydı. Yani Bilge Karasu gibi "ne yaptığını çok iyi bilen" bir yazarın bile kendi yapıtını radyo oyunu olarak tanımlamış ol­ masının hiçbir önemi yoktu. Bu nedenle oyunun prodüksiyon bilgilerinde seyredeceğimiz/seyrettiğimiz oyunun yazarı olarak Bilge Karasu'yu göstermekte bir sakınca yoktu. Çünkü Işıl Kasapoğlu her yazara aynı muameleyi yapmayı yönetmenlik anlayışı sayıyordu. Burada içeriğine çok az değindiğim, derginin bir ön­ ceki sayısında yayımlanan yazımın başlığı ile ilgili bu hatanın bir katlama olduğunu sanıyorum. Okuyucularına ve bana karşı olan sorumluluğunu yerine getirerek, bir yanlış anlamayı ortadan kaldırdığı için Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne, teşekkür ederim.

Ayrıca, Pınar Şenel'in "Shakespeare Dramaturgusi" yazısında özdeşlik işareti çıkmamıştır. Doğrusu aşağıdaki gibi olacaktır.

2. Anlam Katmanı: parça onur

bütün zorunluluk

Onur duygusu taşımak da kişiliği oluşturan parçalardan biri. Nasıl parça bütünün ölçüsüyse, onur için gerekeni yapmak ya da yapmamak da kişilik özelliklerinin göstergesi. 39


KİTAP TANITIMI

SAHNEDEN İZDÜŞÜMLER

cy

Ayşegül Yüksel bir tiyatro kuramcısı ve eleştirmen. Sahneden İzdüşümler adlı ki­ tabında yüzyılın son çeyreğinde Türk Tiyatrosu'nun panoramasını çiziyor. Eleştiri­ lerinde, ele aldığı oyunları öncelikle ve ağırlıklı olarak drama sanatı açısından ir­ deliyor. Yazılarında oynanıştan önce oyu­ nu özü, dokusu ve yapısı ile çözümlüyor. Bu da eleştirmenin dikkatini önce yazara, sonra yönetmenin yorumuna yöneltiyor.Oyunculuk ve oynanış düzeni ise bu temel yaklaşım açısından değerlendirme konusu oluyor.

Sav

a

A t i l a

pe

Bir tiyatro izleyicisi ve kuramcı eleştirmen olarak, 1975 yılından başlayarak izlediği oyunları ve yazdığı yazıları derlemiş kita­ bında. Genellikle bu tür derlemeler za­ mana ve eleştirmenin kişisel ve öznel ça­ lışma yöntemine göre oluşur. Birleştirme (kolaj) yöntemiyle ve tarih sırasına göre sıralanır. Çözümlemeci ve bileştirici açıdan bir or­ tak sonuca gitme amacı pek yoktur. Oy­ sa Ayşegül Yüksel yazılarını bir araya ge­ tirirken böylesi bir birleştirmeden kaçın­ mış; yazılarını elemiş, hepsini derlemesi­ ne almamış. Aldıklarını ise Türk Tiyatrosu'nun gelişimi ile koşutlamış. Yani kitap baştan sona okundukça bütünleşiyor; Ti­ yatromuzun yirmibeş yıllık serüveni için­ de önce oyun yazarlığımızın, sonra da ti­ yatro olgusu içinde tiyatro sanatçıları ve tiyatro topluluklarının çözümlemeci bir yöntemle irdelendiğini görüyoruz. Böyle­ ce tek tek yazılar, bir bütünün içinde yeri­ ni alıyor. Türk tiyatrosunun yirmibeş yıllık gelişimi üzerinde bir senteze varabiliyo­ ruz. Ayşegül Yüksel'in kitabında 74 yazı yer alıyor. Bunların 13'ü 1975-80 arasını, 26'sı 1980-90 dönemini, 34'ü ise 1990 sonrasını içeriyor. Son yazı ise Martı ile il­ gili bir dramatik değerlendirme. Sekiz 40

Sahneden İzdüşümler. Yazan: Prof. Dr. Ayşegül Yüksel. Mitos-Boyut Yayınları. 239 Sayfa. İstanbul 2000

Martı yapımını birleştirerek yazılan bu ya­ zı seçkin bir dramaturgi çalışması. Kap­ samlı ve derinlemesine Çehov'u ve Martı'yı çözümlüyor. Oyunu sahneye koymak isteyen her tiyatro yönetmenine ve oyun­ cusuna ışık tutacak nitelikte. Ayşegül Yüksel, yazılarını seçerken her eleştirinin dönemine göre bir "iz" taşıma­ sına özen göstermiş. İlk dönem yazıları ağırlıklı olarak özel tiyatroların dağarın­ dan geliyor. İki ödenekli tiyatro (İstanbul Şehir Tiyatrosu ile Devlet Tiyatrosu) an­ cak ikişer oyunla yer alıyor bu bölümde. On üç yazının yedisi Türk oyun yazarla­ rından, altısı çeviri. Yazıların çoğu o dö­ nemde çıkan Özgür İnsan Dergisinde ya­ yımlanmış. 1980-90 döneminde ise artık Ayşegül Yüksel Ankara'da yerleşmiştir, izdüşüm­

leri de ağırlıklı olarak Ankara'dan yapıl­ mış, yazıların çoğunluğu ise bir günlük gazetede (Cumhuriyet) yayımlanmıştır. Yani yazıların boyutu da günlük basının ölçülerine göre. Yirmi altı yazının çoğun­ luğu (15'i) Türk yazarlarının oyunları üs­ tüne, 11'i ise çeviri oyunlarla ilgili. Eleşti­ rilen özel tiyatro oyunlarının sayısı 16, ödenekli tiyatro oyunlarının sayısı ise 9'dur. (Sekizi Devlet Tiyatrolarının). 1990 sonrası ise 35 yazıyı kapsıyor. Son yazı olan Martı'ya daha önce değindim. Geri kalan 34 yazının ağırlığı ise bu kez çeviri oyunlara kaymış. 22 oyuna karşılık Türk oyun yazarlarının 12 oyunu üstünde durulmuş. Özel tiyatroların sayısı 17. Üç amatör topluluk ile bir yabancı topluluk dışında kalan 13 oyun içinde 12'si devlet tiyatrolarında oynanmışlar. Tablo, Türk Tiyatrosunun son yirmi beş yıllık gelişimini gerçekçi biçimde ortaya koyuyor. Kuşkusuz Ayşegül Yüksel daha çok beğendiği, oyun seçimi, yorumu ve uygulanışı ile üzerinde durulmaya değer bulduğu oyunları öne almış. Ancak bu da tablonun gerçekçi olmasını önlemiyor. Kaldı ki, her bölümün başına yazdığı de­ ğerlendirme özetleriyle dönemsel geliş­ meyi de irdelemiş. Bu ara yazılarıyla eleş­ tiriler birleşince tam bir panaroma oluşu­ yor. Ayrıca yazılarıyla Haldun Taner'den Vasıf Öngören'e, Turgut Özakman'dan Memet Baydur'a kadar 23 Türk oyun ya­ zarı; Shakespeare'den W. Beckett'e, Çehov'dan Brecht'e yirmi yabancı yazar ay­ nı mercekten süzülüyor, izdüşümlere ka­ tılıyor. Ayşegül Yüksel'in birikimi ve tiyatro eleştirisindeki ustalığının kolay okunan, arıduru bir Türkçe ile dergi ve gazete sayfa­ larına dökülmüş ürünlerinden oluşan kitap, Türk Tiyatrosunun kronolojik tarih­ çesini yansıtıyor.


KİTAP TANITIMI

Duygu

A

t

ay

TİYATRO KİTAPLARI Dünyada, Pandomim sanatı üzerine çok az sayıda kitap vardır; Türkiye'de ise bugüne kadar basılmış hiçbir pandomim kitabı bulunmamaktaydı.

cy a

Konservatuvar giriş sınavlarına hazırlanan tiyatro oyuncu adaylarının sahne çalışmalarına yardımcı olmak amacıyla hazırlanmış bir kitap.

pe

Dünya tiyatrosunun en önemli yazarların ünlü oyunlarından seçilerek hazırlanan bu kitapta 44 oyundan 100 parça Oyuncu Adaylarına Sahne Çalışması bulunmaktadır. İçin 100 Monolog Hazırlayan: Yılmaz Öğüt, Mitos-Boyut Yayınları. 224 Sayfa. Sınavlarda çalışma parçası İstanbul 2001, Fiyatı: 4.000.000 TL olarak kullanılacak bu tiradların kız ve erkek öğrencilere oldukları parça başında belirtilmiştir. Seçilen parçalara ait oyunlar, dünyanın her yerinde ve her dönemde tiyatro edebiyatına kalıcı katkıları olmuş yazarların tanınmış oyunlarından seçilmiştir. Monologların başında, seçilen oyunun özeti, dünya tiyatrosu içindeki yeri, eleştirel ve estetik değerlendirilmesi ile oyunun dramaturjik tanımlaması da verilmek suretiyle öğrencinin oyunun türü ve konusu üzerinde tam bir bilgi sahibi olması sağlanmıştır. Bu bilgilere ek olarak, ayrıca kitap sonuna, yazarların kısa biyografileri ve tüm eserlerinin adları da eklenmiştir. Oyuncu adaylarının oyun metinlerine kolayca ulaşabilmeleri için, parça seçiminde, kitapların piyasada bulunabilir olmalarına özellikle dikkat edilmiştir.

Avrupa'nın pandomim alanında First Lady'si kabul edilen pandomim sanatçısı Alke Gerber'in yazdığı, pandomim yönetmeni ve fotoğrafçısı C. de Wroblewsky'nin fotoğraflarıyla zenginleştirilmiş olan PANDOMİMİN ANATOMİSİ, bu alanda hazırlanmış en son ve en mükemmel bir çalışma.

Beden dilinin sahne Pandomimin Anatomisi Yazanlar: Anke üzerindeki kullanım Gerber- C. de Wroblewsky Mitos-Boyut olanaklarını yazılı ve resimli Yayınları. 239 Sayfa, ciltli, Kuşe kapak olarak sunan bu çalışma, İstanbul 2001 dünyadaki ve Türkiye'deki bu boşluğu başarı ile dolduracak yetkinlikte.

Kitapta, pandomimin temel pozisyonları, teknikleri, vücut, el, ayak, baş ile çalışma stilleri, birleşik teknikler (uçmak-sallanan zeminmerdivençıkmak-direğe tırmanmak) gibi teknikler ve uygulama çalışmaları ile doğaçlama yolları ve ayrıca pandomim sanatının sahne üzerindeki uygulama yöntemleri fotoğraflarla anlatılıyor. Son olarak da pandomimin, tiyatro, dans, sinema olan ilişkisi ve kullanılma yolları gösteriliyor. Tiyatronun profesyonel sanatçıları ve pandomim öğrenmek isteyenler için hazırlanmış bu büyük boyutlu ve ciltli kitapta, pandomimin bütün teknikleri fotoğraflarla aşama aşama gösteriliyor; hareketlerin analizi yapılarak alıştırma çalışması için ayrıntılı olanaklar sunuyor. Kitabı hazırlayan iki sanatçı, halen Berlin'deki Pandomim Okullarında çalışmalarını sürdürmektedirler.


ÖKÜZ ALTINDA BUZAĞI

Kenter Tiyatrosu'nda Tiyatro Siyah-Beyaz yapımı, Athol Fugard'ın "Merhaba Hoşçaka" adlı oyununu izledim. Oyun kişileri, dünyanın her yerindeki insanlar ya da gurubun kendi deyimiyle "Dünyanın her rengindeki zenci­ ler" olabilir. Olsunlar. Olsunlar da, bir ipi çakmakla yakarak kopartmak fazlaca 'türkiş' geldi bana. Bir de Jessica adı, bu adın kullanıldığı bütün dillerde "i" ile yazılır. Okunduğu gibi "C" ile başlamaz. Bu bakımdan Alfabe'nin 3. harfi olarak "C" den Jessica çıkabilemez. Yönetmenin dikkatine.

Huzursuz

Seyirci

Ferhan Şensoy'un "Ortaoyuncuları", yeni oyunları "Birinci El Ortaoyunu" ile perde dediler. Oyun bilgisayar hic­ vi. Yani bilgisayardan pek çakmıyanlar, trene bakar gibi izliyorlar oyunu. Olsun, buraları benim işim değil. Ben, "Polisiyanna" sekicinde, arkadan gelen elektronik gürültüler yüzünden çocukcağızın söylediklerini hiç anlaya­ madım. Doğaldır ki ilk gecenin karmaşası. Elbette düzeltilir sonra. Bir de otel skecinde banyodan bornozla çı­ kan cici kızın neden külotlu çorapla olduğunu merak ettim. Oysa Derya Şensoy rahatlıkla çorapsız oynayabili­ yor.

cy a

Sahne Gösteri Sanatları Ajansı, bir tiyatro kurmuş. "Yalan İçinde Yalan" adlı bir oyun oynuyorlar Akatlar Kültür Merkezi'nde. 12 Şubat'ta da gala yaptılar. Basına çektikleri faxta, galayı onurlandırırsak eğer, orada Meltem Cumbul, Doğa Rutkay, Mehmet Ali Alabora, Zafer Algöz, Zerrin Özer, Akrep Nalan, Zeynep Tunuslu gibi isim­ leri de görebileceğimizi yazmışlar. Arkadaşlar, bir oyuna sadece 'izlemek' için gidilir. Yukarıda adı geçen zevatı görmek için değil. Bazı galalarda medya mensuplarının böylesi ünlüleri görüntüleyebilmek için birbirlerinin üs­ tüne çıktıkları, oyun başlayınca da çekip gittikleri hepimizin malumudur. Biz tiyatrocular, bunlara öfkelenirken, galalara bir takım ünlüler davet ederek dikkat çekmeye çalışmak densizliğine nasıl katlanalım? Dizi'cileri bir oyuna toplayarak, gala'ya da ünlüleri çağırarak, reklamlarını yaptıklarını sanıyorlar. Tiyatro teamülünde böyle bir olay yoktur. Bu olsa olsa kötü Höllywood filmlerini basına kakalamak için Amerikalıların kullandığı bir yön­ temdir. Tiyatro kurmak kolaydır da, onu 'tiyatro' gibi sürdürmek, zordur.

pe

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı, geçen sezondan kalma Hürrem Sultan, konusunun Otello' sendromu olmasının yanısıra dekor ve kostümünün ilkelliğiyle içler acısı bir görünüm sergiliyor. Dünyayı tit­ reten, üç kıtada hüküm süren muhteşem Süleyman'la ilgili bir oyun yapılırken biraz daha dikkatli olmak gere­ kirdi diye düşünüyorum. Elde avuçta kalanlarla uyduruk bir oda tiyatrosu çerçevesinde, muhteşem Süleyman'ı ancak gülünçleştirirsiniz. Kafalara koca kavuklar takarak, Hürrem Sultanı şarkıcı eskisi kılığında sağdan sola do­ laştırılanız, ortaya müsamereden fazlası çıkmaz. Tarihsever halkımız bu maskaralıkları şanlı tarihimizden kesit­ ler olarak alabilir. Ancak aklı başında hiç bir tiyatro adamı, dışarıdaki şiddetli yağmurda oyundaki diyalogları bi­ le etkileyecek sağnak gürültüsü altında, barakadan bozma yapılarda muhteşem(l) Süleyman'ı izlemeye katla­ namaz. Her sezon bir ya da bir kaç Osmanlı oyunu yapmak İBŞT'nin tüzüğünde var mı bilemem ama, aynı oyuncuların, üç aşağı beş yukarı bu tür oyunların müdavimi olarak aynı tarz oyunlarıyla şanlı ceddimizi anmak, ancak belli yönlerden gelen diretmeyle olur diye düşünüyorum. Kullanılması çok özen isteyen kırmızı spotların da zırt-pırt sahnedeki uyduruk plastik cam taklidi panolara vurdurularak seyircinin gözünü alması gibi teknik so­ runlara hiç değinmek bile istemiyorum. Özetle, tarihi oyun yapmak çok ciddi ve pahalı olması gereken bir iştir. Öyle "paşa, beli, lala, bre" filan gibi sözcükleri araya katarak Osmanlı tarihinden bir kesit sunduklarını sananlar, abesle iştigalden öteye gitmezler.

İBŞT'nin iddialı yapımı "Sabaha Az Kala" da, metinden kaynaklanan sözel ve özensizlikten doğan görsel hata­ lar bolca. İki örnek vereyim. Salı pazarından dönen bir kadın yolda komşusuyla karşılaşıyor. Bunlar dar gelirli. Ama nedense biri Beyoğlu'ndan Kadıköy'deki salı pazarına bir kaç kumaş almak için gidebiliyor. Verdiği yol pa­ rası, ettiği kârın yanında devede kulak tabii. Pazara gitmeyen diğerine"Haber verseydin ben de pazara gelirdim"diyor. Demek ki komşular. Ama aynı kadın, diğerinin yanındaki çocuk için "Ne kadar da büyümüş" diyebili­ yor. Pazardan alınan ve "Bir kaç elbise çıkar" dediği kumaş da, bir süre sonra sokak çocuklarından birinin boy­ nunda ancak şal olabiliyor. Sokak çocuklarının beslediği köpek de, bir sokak köpeği için fazla bakımlı, temiz. Tiyatro İstanbul Alan Ayckborne'un "Terlik" adlı oyununu sahneliyor. Bir mekân değişimini halledebilmek adı­ na, tam onbeş dakika süren bir önoyun film olarak gösteriliyor. Tabii sanatın diğer disiplinlerini tiyatroda kul­ lanmak hem iyi, hem gerekli. Ama gerektiğinde. Mekân çözümlemesi tiyatronun kendi olanaklarıyla çözümle­ nebilecek bir konu. Oyunda ana mekân bakımlı bir bahçe. Bu bahçede pek çok çiçek var. Gelgelelim, bir İngiliz oyununda, üstelik hem İngiltere'de geçen hem de daha yazın bile tam gelmediği bir mevsimde, kıpkırmızı Ja­ pon gülleri sırıtıyor. Bu bitki genellikle Akdeniz ülkelerinde yetişen ve sıcağı seven bir bitki. Dolasıyla, o bahçe­ de olamaz. Biraz daha dikkat. Oyuncularsa dört dörtlük Türk. Adlarının Sheila, Greg filan olması, onları İngiliz olmalarını hiç gerektirmiyor. Tavır, konuşma, davranış biçimi belirler insanların milliyetlerini daha çok. Sadri Alışık Tiyatrosu, 'unutulan operet geleneğini diriltmek için' bir operet sahneliyor. "Amerikan Hala". Ülke­ mizdeki on bir yıllık özel televizyon programlarının tiyatroya etkilerini canlı görmek isteyenler için biçilmiş kaf­ tan. Çok teknik ve büyük beceri gerektiren vodvil tarzı oyunları beceremeyenler, artık tuluat'a yöneldiler. Ca­ nım Türkiye'min bir kısım tiyatrocuları, 21. yüzyılda böyle oyunlar oynamak istiyorlarsa, bana öküz altında bu­ zağı aramak filan değil, kalemimi -pardon bilgisayarımı- yemek düşüyor.

42


Haberler.. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ BİENALE DÖNÜŞTÜ, ARTIK İKİ YILDA BİR YAPILACAK Ülke bir baştan bir başa yağmalanırken, yağmanın boyutları tiyatroya kadar ulaşmışken, ekonomik sıkıtı nedeni ile Festival bu yıl yapılamıyor, önümüzdeki yıllarda da iki yılda bir yapılacak. Ülkenin Kültür Bakanı İ. Rahmi Dilligil'i kurtarmanın peşinde. Festival ve tiyatro onun ilgi alanına girmiyor. ni Dünya Kadar Sev", "Troiyalı Kadınlar", "Sol Ayağım" ve "Devrim" adlı oyunlar tasarruf engeline takıldı.

Türkiyenin ilk profesyonel Sokak Tiyatro­ su topluluğu olan, Sandımay Sokak Ti­ yatrosu Kumpanyası, Hollanda Konsolos­ luğunun sponsonluğu ve Tiyatro Oyunevinin katkıları ile, 26 Şubat-2 Mart tarih­ lerinde İSM 2. Kat salonunda Hollandalı sanatçı Frans CUSTERS'in gerçekleştirdiği Butoh Dansı workshopunun ardından 20 dakikalık bir performans sergilendi.

iptal Edilen Festival ve Turneler Bütçeleri 550 milyar lira civarında hesap­ lanan 23 Nisan'da İstanbul'da düzenlen­ mesi planlanan Uluslararası Çocuk Oyun­ ları Festivali, Aspendos Tiyatro Festivali ile Efes Tiyatro Festivali bu yıl gerçekleşti­ rilemeyecek. Tasarruf tedbirleri uyarınca bazı festival ve turneler de iptal edildi. Buna göre bütçeleri 550 milyar lira civarında hesap­ lanan 23 Nisan'da İstanbul'da düzenlen­ mesi planlanan Uluslararası Çocuk Oyun­ ları Festivali, Aspendos Tiyatro Festivali ile Efes Tiyatro Festivali bu yıl gerçekleşti­ rilemeyecek. Öte yandan Trabzon Valiliği ve yörenin işadamları tarafından destek­ lenen "Karadeniz'e Kıyısı Olan Ülkeler Ti­ yatro Festivali" ise bu desteklerle Mayıs ayında Trabzon'da yapılacak. Turnelerde de tasarrufa gidilerek, yerle­ şik tiyatrolara yapılan turneler tamamen kaldırıldı. Buna göre, Ankara, Istanbul, Adana, Antalya, Trabzon gibi yerleşik ti­ yatro salonları bulunan illerin tiyatroları, birbirlerine turne düzenlemeyecek. Yer­ leşik tiyatro bulunmayan yörelere düzen­ lenecek turnelerde ise en az kadroyla gerçekleştirilecek oyunlara ağırlık verile­ cek. Ayrıca oyunlarda figüran kullanımı minimuma indirilecek.

pe

cy

1996 yılından bu yana, Sokak Tiyatrosu alanında yaptığı çalışmaların yanı sıra, oyunculuk alanına yeni bakış açıları getir­ meyi amaçlayan Sandımay Sokak Tiyat­ rosu Kumpanyası, farklı anlatım biçimle­ rini, workshop türü etkinliklerle ülkemiz­ deki sanatçılarçılarla buluşturmayı da he­ deflemektedir.

a

Sandımay Sokak Tiyatrosu Kumpanyası

Devlet Tiyatroları'nda Tasarruf Dönemi

(AA) Son yıllarda 1,5 trilyon liralık borcu nedeniyle sıkıntılı bir döneme giren Dev­ let Tiyatroları Genel Müdürlüğü, her ko­ nuda "azami tasarruf" yapma kararı ala­ rak "kemer sıkma dönemi" başlattı. Ta­ sarruf kararı, bazı oyunlar, düzenlenmesi planlanan tiyatro festivalleri ve turneleri de kapsıyor.

Devlet Tiyatroları azami tasarruf kararı nedeniyle bu sezon sahnelenmesi planla­ nan bazı oyunları ertelerken, bazılarını da tamamen kaldırdı. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun önümüzdeki günlerde prö­ miyerleri yapılması hedeflenen "Elli Met­ re", "Ahududu" ve "Şili'de Av" ertelenir­ ken, "Memduh Mutlu'nun Mutsuz So­ nu", "Fermanlı Deli Hazretleri", "Shirly Valentine" adlı oyunlar tamamen kaldırıl­ dı. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda ise "Be­

Görevlendirmeler İptal Edildi Ankara, İstanbul gibi büyük illerde yaşa­ nan kadro şişkinlikleri nedeniyle Trab­ zon, Diyarbakır, Antalya ve Van gibi böl­ gelerdeki tiyatrolara sanatçıların gönde­ rildiği "geçici görevlendirmeler" de iptal edildi. Bu tür görev verilen sanatçıların yol ve harcırah masraflarından kaçınmak amacıyla 15 kişiye uygulanan geçici gö­

revlendirme kararları kaldırıldı. Ayrıca, Devlet Tiyatroları'nda çeşitli hizmetlerde taşeron firmalarca çalıştırılan yaklaşık 150 kişinin durumunun tiyatro sezonu kapanırken yeniden değerlendirilerek maksimum tasarrufa gidilmesi kararlaştı­ rıldı. Dekor ve Kostümlerde Tasarruf Devlet Tiyatroları'ndaki tasarruf tedbir­ lerinin dekor ve kostüm konularında da uygulanması öngörüldü. Buna göre, dekoratör ve kostüm kreatörleri, dekor ve kostüm hazırlarken malzemeleri 3-4 yerden fiyat sorarak satın alacaklar. Öte yandan dışardan hizmet alımları pazar­ lığa tabi olacak. Kurum dışından rejisör, koreograf, kostüm kreatörü veya bes­ tecilerle çalışmak gerektiğinde bu kişiler­ le pazarlık yapılacak. Devlet Tiyatrolarının, 2001-2002 tiyatro sezonu repertuarını belirleyeceği toplantı Mayıs ayında gerçekleştirilecek.

'Ölüm Uykudaydı' 30 Mart'ta Avrupa Turnesine Çıkıyor Bizim Tiyatro, kuruluşunun yirminci yılın­ da,15 Mart'tan itibaren turneye çıktı. Cuma Boynukara'nın yazdığı "Ölüm Uy­ kudaydı" adlı oyunu Zafer Diper yönetip sunuyor. Nisan aylarını kapsayan Berlin (30 Mart), Hamburg (31 Mart), Dortmund (1 Nisan), Brüksel (6 Nisan), Paris (8 Nisan), Denhaag (13 Nisan), Bielefeld (14 Nisan), Duisburg (15 Nisan), Köln (16 Nisan), Nürnberg (20 Nisan), Ulm (21 Nisan), Stuttgart (22 Nisan), Zürih (27 Nisan), Bern (28 Nisan) ve Basel (29 Nisan). Oyun mayıs ayının ilk haftasında Samsun, Trabzon, Giresun, Rize, Artvin, Ordu'nun yanı sıra 12 ve 13 Mayıs tarih­ lerinde Londra'da sahnelenecek. 43


Haberler...

Otuz üç yıldır kesintisiz çalışmakta oldu­ ğum Milliyet Gazetesi'nden; kurucuları arasında bulunduğum, 29 yıldır çıkarttı­ ğımız ve "Sorumlu Yazı işleri Müdürlüğü"nü sürdürmekte olduğum, Milliyet Sanat Dergisi'nden 28 Şubat günü çıka­ rıldım. (Kovuldum-atıldım-iş antlaşmam iptal edildi... Sözcük seçimini size bırakı­ yorum) Yalnız değildim. Doğan Heper, Umur Talu, Yalçın Doğan, Bedri Koraman, Tur­ han Selçuk, Duygu Asena, Nilgün Cerrahoğlu, Şahin Alpay diye başlayan, Akal Atilla, Bülent Berkman, Ayça Atikoğlu ve daha niceleriyle devam eden listede yal­ nızca bir isimdim...

Sevgi ve Saygıyla Zeynep Oral.

pe

cy

Uygar bir ortamda bu bilgiyi Milliyet'ten öğrenebilir, "Veda mektubu"mu okuya­ bilirdiniz. Olmadı... Bu "haberi" birçok gazetede (Milliyet, Hürriyet, Sabah, Radi­ kal, Posta, Star vb.) okuyamadınız. iş ba­ na düştü. Bu mektubun tek amacı var. Otuz üç yıl­ dır Milliyet'te, yirmi dokuz yıldır Milliyet Sanat Dergisi'nde, başta kültür ve sanat alanları olmak üzere, tüm çalışmalarım­ da bana yardımcı olduğunuz, ilgi göster­ diğiniz, katkıda bulunduğunuz, tepkileri­ nizi dile getirerek bana güç verdiğiniz için sizlere teşekkür etmek... Hepinize teşekkür ediyorum. Hoşça kalın.

çok yalın, çok sıradan birkaç amacım ol­ du. Şöyle sıralayabilirim: - Değerlerin hızla erozyona uğradığı ül­ kemizde, insanı "insan" yapan değerleri yüceltmek; o yücelttiğim değerleri sizin de fark etmenizi, benimsemenizi, savun­ manızı sağlamak; - Başta tiyatro olmak üzere sanatın ve kültürün her alanındaki yaratıcılıktan, gü­ zellikten sizleri haberdar etmek, bunları sizlerle paylaşmak, paylaşarak çoğalt­ mak, içinde yaşadığımız kısır ve yoz or­ tamda bu uğurda çaba gösterenleri des­ teklemek; - insan haklarının ve kadın haklarının bir savunucusu olarak, gördüğüm her hak­ sızlığa, baskıya ve şiddete karşı çıkmak... İşte hepsi bu... Topu topuna üç "kalem"de toparlayıverdim. Bunlarda ne ka­ dar başarılı oldum, amaçlarımı ne denli yerine getirebildim, doğrusu bilemiyo­ rum. Ama bunları yerine getirmeye çalış­ tığımı, çok çalıştığımı biliyorum. Ne de olsa Abdi ipekçi'nin öğrencisiyim. Sağdan soldan, tepeden aşağıdan esen rüzgârlara aldırmadan "Esintiler'le çıktı­ ğım yolculukta, teknem kâh kayalara çarpıyor, parçalanacakmış gibi oluyor, kâh sakin sularda, güvenli koylarda ilerli­ yordu. Ne fırtınalar atlattık, ne rüzgârla­ ra direndik! Yüreğimin yelkenlerine söz geçiremediğimden, inatla sürdürdüm yazmayı. Yazmayı sürdürdüm, çünkü yalnız değil­ dim. Siz okurlarımla birlikte çıkmıştık bu yolculuğa. Yelkenlere, en büyük gücü sizler verdiniz. Yazdıklarıma ve yazama­ dıklarıma, aklımdan ve yüreğimden ge­ çenlere, içeriden ve dışarıdan ama en çok yürekten gelen tepkilerinizle, destek­ lerinizle, bin bir soluk "estirdiniz". Bu ne­ denle, "Esintiler" için sizlere teşekkür edi­ yorum. Buraya kadarmış. Teknem durdu. (Üzül­ meyin. Mayakovski'den söz edecek deği­ lim.) Milliyet Gazetesi'ne ve Milliyet okurlarına hoşça kalın diyorum. Çünkü işimden atıl­ dım, (ilk kez, "gazetem" değil de "Milli­ yet Gazetesi" dedim... İnsan bir tuhaf oluyor!) Bundan böyle bana zeyneporal@e-kolay.net ya da zeynep@zeyneporal.com adresinden ve (0212) 257 16 50 nolu fakstan ulaşabilirsiniz. Hoşça kalın. Sevgiyle ve saygıyla

a

Sevgili Dostlar, Sayın İlgililer,

Milliyet Gazetesi'nden atıldığım an, en doğal hak olarak, okurlarıma, köşemden veda etmek istedim. Önce yayımlarız de­ dikleri, sonra yayımlamadıkları yazımın kopyası aşağıdadır. Henüz o sırada Milli­ yet Sanat Dergisi'nden de atıldığımı bil­ miyordum.

ESİNTİLER / Elveda Sevgili Okurlar, Baştan söylemeliyim, bu bir veda mektu­ bu. Her vedadan, her ayrılıştan, her ko­ puştan nefret eden ben, siz okurlarıma duyduğum sorumluluk nedeniyle bu mektubu yazmak zorunda kaldım. Öyley­ se hemen başlayayım ve bitireyim. 1968-2001... Tam otuz üç yıldır hiç ke­ sintisiz çalıştığım Milliyet Gazetesi'nde, 44

Zeynep Oral

Türkiye Eleştirmenler Birliği Kamuoyu Açıklaması Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Yönetim Ku­ rulu 14 Mart 2001 günü yaptığı toplantı­ sında aşağıdaki görüşlerinin kamuoyuna açıklanmasına karar vermiştir: "Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, toplumu­ muzun son yıllarda hak etmediği düzey­ de uğratıldığı kültür yozlaşmasını kaygı ile izlemektedir." "Yaşanan ekonomik bunalım gerekçe gösterilerek basında kültür ve sanat ala­ nında yıllarca emek vermiş kalemlerin tasfiyesi ve bu konulara ayrılan sayfaların küçültülmesi ya da bütünüyle kaldırılma­ sı özgürce düşünme ve yazma olanakla­ rına kısıtlama getirmiştir. Ayrıca toplu­ mun kültür, sanat konularındaki ilgisinin yalnızca magazin-haber doğrultusuna yönlendirilmesi de bu olumsuz gidişin göstergesidir." "Tiyatro Eleştirmenleri Birliği olarak Der­ neğimizin kurucuları arasında bulunan ve tiyatromuzu, ulusal-uluslararası plat­ formlarda gündemde tutma yönünde yıl­ lardır emek vermiş olan, üyemiz Zeynep Oral'ın gazetesindeki ve Milliyet Sanat Dergisi'ndeki görevlerinden uzaklaştırıl­ masını üzüntü ile karşılamaktayız." Başkan/Atilâ Sav Başkan Vekili/Gülşen Karakadıoğlu Genel Sekreter/Selda Öndül Sayman/Ayşegül Yüksel Üye/Sevda Şener

Kınama ve Çağrı Ekonomik kriz gerekçesiyle işlerinden atılan ve sayıları yüzleri bulan gazeteci arkadaşlarımıza geçmiş olsun derken, mesleğin en büyük kıyımını gerçekleşti­ renleri kınıyoruz. Dergimizin içeriği ile uyuştuğu için Mil­ liyet Gazetesi yazarları Zeynep Oral, Duygu Asena ve Ayça Atikoğlu'nun kendilerine yeni bir platform bulana kadar seslerinin kısılmaması için bugü­ ne kadar sürdürdükleri köşelerini Tiyat­ ro... Tiyatro... Dergisi'nde sürdürebilir­ ler. Dergimizin sayfaları kendilerine açıktır.


Haberler... 4. Türk Tiyatro Buluş­ ması

Ortaköy'de Dünya Tiyatro Günü Etkinliği istanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Ti­ yatrosu, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü dolayısıyla 26 Mart Pazartesi günü saat 17.00 de Ortaköy Meydanı'nda gerçek­ leştirilecek bir etkinlik düzenlemektedir. Tiyatro çalışanları, izleyici ve basın men­ suplarının denizden tekneyle gelecek dev kukla ve gösteri gurubunu karşılamalarıyla başlayacak olan etkinlik, yakla­ şık yarım saat sürecek. Gösterinin ardından tiyatrolar broşür ve davetiyelerini su­ nacaklar.

nısıra Giresun Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Devrek Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Zon­ guldak Belediyesi Konservatuarı Tiyatro Topluluğu, Çaycuma Belediyesi Şehir Ti­ yatrosu ve Bartın'daki yerleşik Tiyatro Gurupları katılacak.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu Almanya Yolcusu Nisan ayının ilk haftasında Nürnberg Belediyesi'nin çağrılısı olarak bu kente gide­ cek olan Antalya Büyükşehir Belediyesi

cy a

Türk-Hollanda Tiyatro Vakfı'nın düzenle­ diği, Amsterdam'da 17-23 Nisan tarihle­ ri arasında gerçekleşecek 4. Türk Tiyatro Buluşması'na ülkemizden de çeşitli gu­ ruplar katılıyor. Programın 'Batı'nın Türkçesi' bölümünde, Türkiye'de sahnelenen Batı Tiyatrosu'nun çeviri örneklerinden bölümüne. Oyun Atölyesi'nin "Ayrılış" oyunu katılıyor. Ala Turca & A L'Hollandaise bölümünde Eskişehir Anadolu Üni­ versitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bö­ lümü ile Toneel Academie Maastrich son sınıf öğrencileri ayrı ayrı üstünde çalıştık­ ları aynı oyun metnini sahneleyecekler. Oyun "Kim Korkar Hain Kurttan?". Ayrı­ ca Müşfik Kenter "Huysuz ihtiyar"la, Genco Erkal "Oyuncu" ile , Gurup Gün-

mim, ışık, dia gibi unsurlarla da destek­ lenen bir cins okuma tiyatro formatında gerçekleşecek. Performansın, Devlet Tarihi Türk Müziği Korosu Şefi ihsan Özer yönetimindeki müziği canlı olarak icra edilecek. Metin çevirisi Can Yücel'in, grafikler ise Mengü Ertelin.

TAL Dans Tiyatrosu Birimi "Dolap"la Fransa'da

pe

doğarken "Her Şey Şahane" ve Tiyatro Grup da Dario Fo'nun, "Zapt-u rapt" adı altında topladııkları kadın oyunlarıyla fes­ tivale Türkiye'den katılıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Ti­ yatroları bünyesinde Ayla Algan'ın birim başkanlığında çalışmalarını yürüten TAL Dans Tiyatrosu Birimi, Mustafa Kaplan'ın koreografisi, dansçılar Filiz Sızanlı ve Mustafa Kaplan'ın sunduğu gösteri, Ce­ nevre'de Theatre L'usine, Lyon'da da Ramdam Theatre'da sahnelenecek. Gös­ terinin bir bölümü daha önce istanbul'da Dulcinea'da sahnelenmişti.

Hamlet Performans

istanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Ti­ yatroları 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nü, tüm merhum sanatçılarının anısı­ na sahnelenecek Shakespeare uyarlama­ sı "Hamlet 2000 Performans'la kutluyor. Performans'ta pek çoğu uzun zamandır sahnelerden uzak kalan Toron Karacoğlu, Samiye Hün, N. Mahfi Ayral, ismet Ay, Beklan Algan, Kemal Bekir, Bilge Zobu, Engin Uludağ, Sait Ergenç gibi usta emekli sanatçıların yanısıra, tiyatronun tümünü temsilen Haldun Ergüvenç, Ayla Algan, Savaş Dinçel, Eftal Gülbudak gibi sanatçılar da rol alıyor. Performansın so­ nunda Dünya Tiyatro Günü bildirisini Genel Sanat Yönetmeni Şükrü Türel okuyacak. Tasarımını ve yönetmenliğini Mehmet Atak'ın yaptığı bir buçuk saatlik performans, sir Laurence Olivier'in 1948 yapımı Hamlet filmi eşliğinde müzik,

27 Mart'ta Workshop

27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde İstek Vakfı Kaşgarlı Mahmut Lisesi tiyatro salonunda Devlet Tiyatrosu sanatçıları Zeynep ve Özgür Erkekli tarafından bir günlük Temel Oyunculuk başlıklı workshop çalışması yapılacak.

Bartın'da Tiyatro Günleri Bartın il Kültür Müdürlüğü tarafından her yıl geleneksel olarak düzenlenen "Ti­ yatro Günleri"nin 7. si, 27 Mart-10 Nisan tarihleri arasında Bartın Kültür Evi'nde gerçekleştirilecek. Bartın Bölge Tiyatro­ su'nun ev sahipliği yapacağı Tiyatro Günleri'ne, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun ya-

Tiyatrosu, Savaş Aykılıç'ın, Aristofanes'in Lysistrata adlı oyunundan esinlenerek ya­ zıp yönettiği "Aşk Grevi" adlı oyunla Al­ manya'da Nürnberg ve Frankfurt'a ko­ nuk oluyor. Kent merkezlerinin yanısıra çevre ilçe ve köyleri de kapsayacak olan turnedeki oyun, köy seyirlik, tuluat ve or­ taoyunu gibi geleneksel türk tiyatrosu bi­ çimlerinden de özellikler taşıyor.

Tekin Siper'i Yitirdik Tiyatro sanatçısı Tekin Siper, Levent Kırca-Oya Başar Tiyatrosu'nda sahnelenen 'Sefiller' adlı oyunda rol alan Tekin Siper, sahnede dans ederken ani­ den fenalaşarak yere düştü. Rol arkadaş­ ları tarafından hemen kulise taşınan Siper'e ilk müdahaleyi seyirciler arasında bulunan bir doktor yaptı. Daha sonra Al­ man Hastanesi'ne kaldırılan Tekin Siper'in yaşamını yitirdiği anlaşıldı. Daha önce de kalp krizi geçirdiği öğ­ renilen Siper'in 60 yaşında olduğu ve yal­ nız yaşadığı belirtildi. 45


Haberler... Ankara'da Yeni Bir Sanat Merkezi Açılıyor: Ekin Kültür Merkezi

"1 Perde" Operasyonuyla Tutuklanan Emin Gümüşkaya Cezaevi'nde Evlendi

cy a

Ekin Sanat Merkezi 22 Mart'ta KızılayMenekşe sokakta faaliyete geçecek. Merkez içinde tiyatro, sergi salonu ve bir de cafe yer alıyor. Eski Menekşe sinema­ sının restorasyonu ile oluşan bu merkez­ de Ankaralılar için sanatsal etkinlikler dü­ zenlenecek. Tiyatro ve film gösterimleri­ nin yanı sıra merkez içindeki sanat cafe de müzik ve şiir dinletileri ve söyleşiler, hafta sonları ise ücretsiz çizgi film ve bel­ gesel gösterimleri yapılacak. Ekin Kültür Merkezi'nin oluşumu, 1989 yılında perdelerini açan, Ankara Ekin Tiyatrosu'na dayanıyor. Faruk Güvenç ta­ rafından kurulan bu tiyatro, böylesi bir kültür merkezinin başlangıcı olarak düşü­ nülmüş. Ekin Tiyatrosu 1989'dan günü­ müze dek şu oyunları sahnelemiş: "Netekim Biz Bu İhtilali Niye Yaptık", "Alışama­ dım", "Yaşar.Ne Yaşar Ne Yaşamaz", "Yüzsüz" (Dario Fo - Türkiye Prömiyeri), "Sağırlar Söğüşmesi", "Çirkin Kral", "Gü­ nün Adamı", "Mektep", "Kül Rengi Sa­ bahlar", "Memleket Hikayeleri", "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü", "Has­ ret", "Son Mahkum" ve "Serçe Parmak". Bu repertuar içinde "Memleket Hikayele­ ri" ve Dario Fo'nun "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü" pek çok kez yasaklan­ mış ve mahkeme kararı ile tekrar oynan­ mış. Topluluk Nâzım Hikmet'in yaşamın­ dan bir kesit sunan "Hasret" isimli oyun­ la İstanbul Tiyatro Festivali'ne katılmış. Ekin Tiyatrosu her oyunuyla 150 yerleşim merkezine turne yapıyor. Halen Faruk Güvencin yazdığı, Murat Atak'ın yönet­ tiği "Serçe Parmak" adlı oyun sahneleni­ yor. Oyunun dekor tasarımı Hakan Dün­ dar, müzikleri ise Kemal Günüç tarafın­ dan yapılmış. "Serçe Parmak" ile ekim ayında turneye çıkan topluluk Güney ve Güneydoğu'yu kapsayan geniş bir bölge­ ye tiyatro hizmeti sunmuş. Ekin Kültür Merkezi'nin açılış oyunu, Ha­ san Uysal'ın aynı adlı kitabından Semih Çelenk tarafından oyunlaştırılan "Gizli Örgüt Nasıl Kurulur?" Oyunun yönetme­ ni Şakir Gürzumar. Dekor ve kostüm ta­ sarımı Behlüldane Tor tarafından yapılı­ yor. Oyun Yozgat'ta geçiyor. Kara ko­ medya diyebileceğimiz oyunda avukat Şakir Keçeli'nin başından geçen olaylar ele alınıyor. Gizli örgüt kurma iddiası ile gözaltına alınan Keçeli ve Yozgat halkı o

dönemin "prosedürüne" tabii tutuluyor. Uygulanan acılı süreç sonunda ortaya çı­ kan traji komik durum oyun boyunca se­ yirciye acılı bir gülüş yaşatıyor. Gizli Ör­ güt Nasıl Kurulur seyirciye uzun ve sancı­ lı aydınlanmanın faturasını sorgulatmayı, belki de hatırlatmayı amaçlıyor. Ekin Kül­ tür bünyesinde ayrıca Karınca Çocuk Ti­ yatrosu "Çirkin Ördek Yavrusu" adlı oyu­ nu da sahnelenecek. Tiyatronun kurucusu Faruk Güvenç yerle­ şik kadro ve gösterilerin dışında ayrı bir ekip ile Anadolu turnelerine devam ede­ ceklerini söylüyor. Güvenç, "Bizler Ekin Sanat Merkezi ile seyirciye, 'Ankara'nın Perdesi Açılıyor' demenin sorumluluğunu taşıyoruz diyor. Tiyatronun repertuarında Neil Simon'ın ikinci Caddenin Mahkumu ve Ali Yıİdırım'ın Sivas katliamını anlatan Ateşte Se­ mah Durmak adlı oyunu bulunuyor. {Filiz ELMAS)

pe

Bursa'da Ocak ayında düzenlenen " 1 . Perde" operasyonunda tutuklanan sanık­ lardan, Bursa Devlet Tiyatrosu'nun eski müdürü Emin Gümüşkaya, cezaevinde ti­ yatro sanatçısı Belgin Bilgin ile evlendi. Bursa Emniyet Müdürlüğü tarafından dü­ zenlenen operasyonla gözaltına alınan Emin Gümüşkaya, 18 Ocak'ta çıkarıldığı mahkemece, "cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak, zimmet, evrakta sahtecilik ve rüşvet" suçlamasıyla eski Genel Müdür I. Rahmi Dilligil'in de arala­ rında bulunduğu 8 sanık tutuklanarak cezaevine konulmuştu.

46

Gümüşkaya, tutuklanmasının ardından, 12 şubatta tiyatro sanatçısı olan Belgin Bilgin ile cezaevinde nikah kıydı. Nilüfer Belediyesi Nikah Memuru Mehmet Gümüşyay'ın kıydığı ve gizli tutulan nikahta şahitlikleri, tiyatro sanatçısı Pınar Saner ile halen Gümüşkaya ile birlikte tutuklu bulunan Devlet Tiyatrosu , nun eski halk­ la ilişkiler sorumlusu Hasan Ulusoy'un yaptığı öğrenildi. Sanıklar 26 Mart'ta ilk kez hakim önüne çıkacak.

Düzeltme ve Özür Bir önceki sayımızda, "Faruk Günuğur: Beni İstemeyen Hainler Var" başlıklı ha­ ber, CHA'ndan alınmış olup, haberde ge­ çen ve başlıkta da kullandığımız cümle­ nin Faruk Günuğur tarafından söylenme­ diği, CHA'nın muhabirinin hatası olduğu anlaşılmıştır. Ajans kaynaklı hatadan dolayı Sayın Günuğur'dan ve okurlardan özür dileriz. Ayrıca, Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili Faruk Günuğur'dan gelen açıkla­ mayı da aynen yayımlıyoruz. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne 200 1 Ocak ayında Bursa D. T. 'nda basın mensupları ile konuşma yapmıştım. Bu konuşmam hayalgücü yüksek bir muha­ bir tarafından tamamen değiştirilmiş ve derginizin Şubat 2001 sayısı ile 31.01.2001 tarihli Zaman Gazetesi'nde "Beni istemeyen hainler var" başlığı ile yayınlanmıştır. Zaman Gazetesi'nde 14.02.2001 tarihinde yayınlanan tekzibi­ mi ekte gönderiyorum, ayrıca ve önemle belirtmek isterim ki ben böyle bir söz et­ medim, tam aksine "Bugün bana karşı olsalar da kendilerine uzattığım eli mut­ laka sıkacaklardır" diyerek kendileriyle bir sorunum olmadığını açıkladım. 30 yıllık bir D.T. sanatçısı ve bugün bir Genel Müdür Vekili sıfatıyla 2000 perso­ neli bulunan bir kurumda geleceğimiz adına herkesin çarktan çıkmışçasına aynı düşüncede olmadığının bilincindeyim. Sorunlarımızın ancak birbirimizi anlama­ ya çalışarak çözülebileceği yolundaki inancımı ise kerelerce ifade ettim. Esasen bir yöneticinin göreve gelir gel­ mez kendisine, bazı personelini hedef olarak alması kadar mantık dışı bir dü­ şünce mümkün değildir. Açıklıkla ifade ediyorum ki kurumumu­ zun ve tiyatro sanatının zararına çalış­ madıkça düşüncesi ne olursa olsun her Devlet Tiyatrosu mensubu her sanat adamı ve basın elemanı benim dostum­ dur. 51 yıllık şerefli bir geçmişi olan D. T. 'nı yapıcı eleştirileriyle korumaya ve geliştir­ meye çalışmanın da bu mesleğin her alanında faaliyet gösteren aydınlarımızın görevi olduğunu düşünüyorum. Şubat sayınızdaki asılsız haberinizin düzeltilme­ si adına bu yazıyı aynen yayınlanmasını bekleyerek, Tiyatro... Tiyatro... Dergi­ si'ne başarı dileklerimi sunarım. Faruk Günuğur D. T. Genel Müdür Vekili


BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLAR Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Tom Stainer Çeviren: Alev Yamaç Yöneten: Burteçin Zoga Sahne Tasarımı: Rıfkı Demirelli Kostüm Tasarımı: Ayşen Aktengiz Işık Tasarımı: Orhan Öner Müzik: Jim Parker Oynayanlar: Berrin Koper, Mehmet Bulduk, Sevinç Erbulak, Demet Bozyaka, Sevtap Çapan, Kubilay Penbeklioğlu, Murat Coşkuner, Fulya Şirin, Ezgim Kılınç, Hülya Arslan, Binnur Şerbetçioğlu, Ahmet Özarslan, Simge Selçuk, Ersin Umulu, Murat Bavli, Eftal Gülbudak, Berat Yenilmez, Aziz Sarvan, Ayşen Çetiner, Erkan Sever, Selçuk Yüksel, Ergun Üğlü, Tarık Şerbetçioğlu.

Yazan-Yöneten: Hulki Saner Kostüm: Çolpan ilhan Koreografi: Ogün Özkutlu Müzik: Hulki Saner Oynayanlar: Nurhan Damcıoğlu, Gafur Uzuner, Ayumi Takano, Ömer Duran, Ulaş Can Ay, Yiğit Sertdemir, Sermet Yeşil, Başay Okay.

Eğitim giderlerine getirilen kısıtlama sonucu kapatılmak üzere olan bir okulda öğrenciler, okul müdürünün önderliğinde okullarını kurtarmak amacıyla bir plan yapar. Bir uzay gemisi oluşturarak medyanın ilgisini çekip, kamuoyunun dikkatini okulları üstünde oynanan oyuna yönelteceklerdir.

a

pe

cy

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Eugene Labiche Çeviren: Oktay Akbal Yöneten: Ali Taygun Sahne tasarımı: Atıl Yalkut Kostüm Tasarımı: Nilgün Gürkan Işık Tasarımı: Murat İşçi Oynayanlar: Suna Pekuysal, Şükrü Türen, Aziz Sarvan, Metin Çoban, Sükan Kahraman, Cem Karakaya, Erkan Sever, Ergün Işıldar, Ersin Umulu, Bestem Türen, Ayşen Çetiner, Sevgi Sakarya, Müge Akyamaç, Mahperi Mertoğlu, Şehnaz Bölen, Yonca Avdan, Murat Bavli.

Operet geleneğini yeniden canlandırmayı amaçlayan bir müzikal.

19. yy. Fransız Tiyatrosu vodvil türünün en iyi örneklerinden biri sayılan oyun, evlenmek üzere olan bir burjuvanın elinde olmayan rastlantılar sonucu başına gelen komik serüvenler anlatılmakta.

Tiyatro: Ortaoyuncular Yazan-Yöneten: Ferhan Şensoy Işık Tasarımı: Hüseyin Ulaş Kostüm Tasarımı: Derya Baykal Sahne Tasarımı: Ferhan Şensoy Oynayanlar: Ferhan Şensoy, Derya Baykal, Rasim Öztekin, Orhan Ertürk, Özge Çatıkkaş, Orçun Kaptan, Elif Durdu, Özkan Aksu, Şükran Dedeman, Erkan Üçüncü, Müjgan Ferhan Şensoy, Neriman Derya Şensoy. Dijital dünyadan esintiler. Sanal ortam gerçek olmak üzere. Mikrogül, Diskettin, Printoğlu, Sanalgül, Dijiberk, Modemcan, Interay ve Postacı Kamil Mail, diji kişiler olarak diji çevrede. Oyunun baş kişisi de "print eden tosun okuyana nokta com".


BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLAR Tiyatro: Tiyatro Portakal Yazan: Murat Kürüz Yöneten: Seda Yıldız Müzik: Avni Uygun Sahne Tasarımı: Ali Yenel İşık Tasarımı: Yüksel Aymaz Oynayanlar: Kemal Kuruçay, Günay Karacaoğlu, Yıldırım Öcek, Özgür Özgülgün, Eylem Şenkal, Seval Tufan, Gamze Gözalan

pe cy a

Çalışmadan yaşamayı amaç edinmiş bir ailenin tek kızlarını çalıştırarak onun sırtından geçinmelerini ve kızı bir an önce zengin biriyle evlendirerek kendilerini sağlama almaya çalışmalarının öyküsü.

Tiyatro:Dostlar Tiyatrosu Yazan: Tankred Dorst Çeviren: Sema Engin-Edinsel Yöneten: Genco Erkal Sahne-Giysi Tasarımı: Ortak Çalışma Işık Tasarımı: Halit Yazıcı Oynayanlar: Genco Erkal, Erdem Akakçe, Zeynep Irgat

Uzun süre sahnelerden uzak kalan yaşlı bir tiyatro oyuncusunun, tekrar bir tiyatroda rol almak için için umutsuzca çabalaması.

Yazan: Bernard-Marie Koltes Çeviren: Esen Çamurdan Yöneten: Ceysu Koçak Kostüm Tasarımı: Petra Müzik: Baba Zula Oynayanlar: Zeynep Günsür, Ahmet Ortaçdağ, Serkan Sonal, Sema Özgür, Ceysu Koçak İnsan ilişkilerindeki üstü örtülü alışverişler, pazarlıklar ve iç hesaplaşmalar çevresinde gelişen oyunda, metin, beden, mekân, müzik, ışık, görsel araçlar ve ses kullanımı birbiriyle bazan paralel gidiyor, bazan da çatışıyor.

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Barillet ve Gredy Çeviren: Asude Zeybekoğlu Yöneten: Serpil Tamur Sahne ve Kostüm Tasarımı: Şirin Dağtekin Işık Tasarımı: Önder Arık Koreografi: Nil Berkan Oynayanlar: Seray Gözler, Civan Canova, Sevinç Yıldız, Orhan Kurtuldu, Seval Gökçe, Tunç Günbay, Gökalp Kulan, Damla Özen. Her yalan yeni bir yatana gebedir derler. Zamanın tersine akmasını istiyorsunuz, yalanlar gerçekleri yönetmeye başlamış demektir. Ünlü ikiliden bir aşk ve yalan komedisi.

Tiyatro: Ağustos Kültür Merkezi Yazan: Binnur Şerbetçioğlu Yöneten: Naşit Özcan Sahne Tasarımı: Genco Demirer Kostüm Tasarımı: Ayşen Aktengiz Müzik: Murat Bavli Oynayanlar: Naşit Özcan, Hale Akınlı, Binnur Şerbetçioğlu, Erkan Sever, Atılay Uluışık, Erkan Sever, Berat Yenilmez Anne baskısı ve hayatın zorluğu altında ezilen bir erkekle, hayatın karmaşasını kadınlığı ve aklı ile altetmek isteyen bir kadının sanal dünyada birleşmeleri.


BU AY PERDE DİYEN YENİ OYUNLAR Tiyatro: Mask-Kara Tiyatrosu Yazan: Memet Baydur Yöneten: Arzu Ürün Müzik: Murat-Ersin Bişgen Sahne-Kostüm Tasarımı: Cengiz Çakıcı Işık Tasarımı: Aysan Ayabakan Oynayanlar: Nazif Uslu, Kerem Demirtürk, Selami Uncuoğlu, Tuğçe Tanış, Öznur Eren, Ayhan Uslu, Zeki Kaplan, Sadık Varsak, Mehmet Kaplan, Tutku Yamak, Asuman Taştan, Âli Özmen, Ceren Hacımuratoğlu, Mehmet Eligür. Memet Baydur'un günümüzde yeraltı dünyasından yürütülen ve toplumun bütün katmanlarını etkisi altına alan tehdit, rüşvet, baskı, sindirme olaylarını, İttihat ve Terakki dönemine gönderme yaparak eleştirdiği politik oyun.

Tiyatro: Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu /azan: Nâzım Hikmet Dyunlaştıran: Orhan Güner Yöneten: Mehmet Özgür Müzik: İhsan Kılavuz-H.Onur Dağlı Işık Tasarımı: Seyfi Satmaz Kostürn Tasarımı: Hasibe Özgür Sahne Tasarımı: Mehmet Özgür Kukla Yapımı: Tiyatro Tempo oynayanlar: Safinaz Özgür, Gökhan Avkıran, Hasibe Özgür, Erdal Gürcan, Seyfi satmaz, Ali Uşaklı, Cem Adil Baş, Saadet Yıldırım, Mete Orhan, Özlemcan Tul, Recep Kamiloğlu, Aşkım Ezel, Erkan*Altay. Çeşitli kukla gösterileriyle zenginleştirilen müzikli oyunda sevgi, hüzün ve umudun birarada işlendiği bir sevda masalı anlatılıyor.

cy a

Tiyatro: Tiyatro Grup Yazanlar: Dario Fo-Franca Rame Çevirenler: Füsun Demirel-Egemen Berköz Sahne Tasarımı: Naz Erayda Yöneten: Grup çalışması Oynayanlar: Derya Alabora, Sema Keçik, Arif Akkaya Kadının düştüğü açmazı seyirciye çağın çıkmazında aratan Dario Fo ve Franca Rame'nin kısa oyunlarından bir demet.

pe

Tiyatro:Tiyatrokare Yazan: Tuncer Cücenoğlu Yöneten: Işıl Kasapoğlu Sahne Tasarımı: Ali Yenel Müzik Joel Simon Oynayan: Burak Sergen

Ünlü hiciv ustası, edebiyatçı ve müzisyen Neyzen Tevfik'in yaşamının anlatıldığı tek kişilik gösteri.

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Hans Fallada Uyarlayan-Yöneten: Yılmaz Onay Sahne Tasarımı: Şirin Dağtekin Kostüm Tasarımı: Gülhan Kırçova Işık tasarımı: Yakup Çartık Müzik: Nurettin Özşuca Koreografi: Hülya Aksular Oynayanlar: Işıl Yücesoy, Levent Öktem, Hakan Vanlı, Hatice Aslan, Metin Beyen, Mahmut Gökgöz. Hans Fallada'nın aynı adlı romanından yapılan sahne uyarlaması. Savaş sonrası küçük insanların dünyasını anlatan yapıt, yayımlandığı günden bu yana güncelliğini ve evrenselliğini yitirmedi.

Yazan: Necati Cumalı Yöneten: Cenap Aydınoğlu Sahne Tasarımı: Cenap Aydınoğlu Kostüm Tasarımı: Hasibe Özgür Işık Tasarımı: Seyfi Satmaz Oyuncular: Hasibe Özgür, Cenap Aydınoğlu, Mehmet Özgür. Geçenlerde yitirdiğimiz ünlü yazarımız Necati Cumalı'nın, deniz insanlarının günlük yaşayışını yansıtan gerçekçi oyunu.


POLEMİK

REFİK ERDURAN'A KAÇINILMAZ YANIT Yücel Erten • Erduran benim "sanat uğraşıyla yetinemeyip ille yönetmenlik koltuğu için patolojik ölçülerde yanıp tutuşanlardan biri" oldu­ ğum yargısını koyuyor. Ben 26 yıldır "yönetmen koltuğu"nda oturu­ yorum zaten. Erduran "yöneticilik" demek istiyor sanırım. DT üzerine 200 sayfalık kitabım "Devletin Tiyatrosu Olmaz! (Mı?)" yayınlanalı üç ay oldu. Orada yönetim ve yöneticilik konusundaki düşüncelerimi açıklıyorum. Okumuş olsa böyle dibi boş konuşmazdı. Bu arada DT'den emekliye ayrılmış olduğumu da bilerek gözardı ettiğini hatırlatmalı mı­ yım, bilmem? • Erduran "Geçen bahar Yeni Binyıl gazetesinin Yücel Erten dol­ duruşu ile baş sayfasına kocaman resmimi koyup 'Devlet Tiyatrosu'nda 7 oyunu birden oynuyor' diye rekor çaplı yalan uydur­ duğu sırada" diyor. Yeni Binyıl gazetesinde ne bir tanıdığım vardır, ne de saygın bir gazeteyi dolduruşa getirip manşet attıracak ilişkilerim. Üstelik geçen bahar, Erduran bu dayanaksız saldırılarını başlattığı za­ man Makedonya'daydım. "Patoloji"den sözederken, bu kadarı adlı adınca "paranoya" olmuyor mu? • Erduran "En büyük basın ayıbı, köşelerin, sütunların, sayfaların kişisel kaygı ve amaçlara alet edilmesidir" diyor. Ama gazetem Cumhuriyet'i ısrarla bu ayıba alet ediyor. Son örneği: İki kişinin tanıksız görüşmeleri, anlatırken çarpıtmaya açıktır. Erduran'ın bir yazar ve eski bir basın mensubu olarak böyle bir çarpıtmaya başvurması ise, katmer­ li ayıptır. Tutumu, boşanınca birbirlerinin kirli çamaşırlardan sözeden insanlara benziyor. Mahzunla Seda'nın ayrıldıkları zaman birbirleri hak­ kında atıp tutmalarını andıran bu çamaşır muhabbetinden hoşlan­ mam. Ama sonuç olarak Erduran'ın yaptığı, sanatçı ve yönetmen kişili­ ğime saldırıdır. Saldırı amacıyla uçsuz bucaksız bir uydurma ve çarpıt­ ma dönencesine girmiş, çirkinlik üretmeye başlamıştır. Lütfen hatırla­ yalım: Bütün bu konuların hiçbirine ben başlamadım. Şimdi "bir kavga­ nın içine düştüm" diye sızlanan Erduran başladı. O yüzden hoşlanmasam da birebir karşılık verme zorunluluğu vardır. Aşağıda kalın dizilmiş olanlar Erduran'ın benim hakkımda Cumhuriyet'te yayınlanan sözleri, parantez içindekiler de benim açıklamalarım: •

a

• Refik Erduran'ın 31.03.00 ve 12.06.00 tarihlerinde Cumhuriyet'te ya­ yımlanan ve şahsımı hedef alan görüşlerine iki ayrı yanıt yazmıştım. Bu yanıtları gazetem Cumhuriyet'te yayımlatmayı başaramadım. Yalnızca değerli Ayşegül Yüksel'in 09.01.01'de kendi köşesi için benimle yaptığı söyleşide bir tek konuya değinme şansım oldu. Ama Erduran'ın salvosu yine gecikmedi. 14.01.01 tarihli Cumhuriyet'te yine saldırılara hedef ol­ dum. Yanıt hakkımı kullanmak istiyorum: • "Erduran, oynanan oyunları dolayısıyla Devlet Tiyatroları ile çı­ kar ilişkileri içindedir" şeklindeki sözümü, "ucuzluk" olarak nitelendi­ riyor. Oysa benim bu sözün arkasından gelen cümlem şöyledir: "Dola­ yısıyla bu oyunları seçen kurulun başında bulunması ahlâklı bir davranış değildir". Yani hem hakem, hem yarışmacı olmak ahlâklı de­ ğildir. Yanıt bekliyorum: Bu ahlâklı mıdır, değil midir? Erduran'ın bir ya­ nıtı yok. Ama yine de soruyor: "Hangi nüfuzu kullanıp ne sağlamı­ şım?" Ben de tekrarlıyorum: Erduran Edebi Kurul Başkanlığı ve Yöne­ tim Kurulu üyeliğinden doğan nüfuzunu, oyunlarını oynatma yönünde kullanmakta ve bu yolla Devlet Tiyatroları'ndan gelir sağlamaktadır!

pe cy

• Erduran bununla yetinmiyor, Tiyatro Yazarları Derneği'nin görevlen­ dirmesi ile geldiğini belirttiği bu konumdan, DT'yi rotasına oturtmadan ayrılmayacağını da söylüyor. Yönetime bariz bir iştahla ortak ve destek olduğu şu son bir yılda DT'nin vardığı yerde, hiç sorumluluğu olmadığı­ nı mı düşünüyor acaba? • Erduran "Erten kafasını paraya takmış 'Çok almadım, az aldım' deyip duruyor" buyurmuş. Anlaşılan zeytinyağı gibi üste çıkmak isti­ yor. Cumhuriyet'te ve Aktüel'de yazdıkları ortada. Bir gün "gazetem"i açıyorum ve görüyorum ki, Erduran durup dururken hakkımda "inanıl­ maz paralar kazandı" diye savurtmakta. 11 aydır nedensiz bir biçimde Yücel Erten'in yasal kazancını, emeğinin karşılığını diline dolayan Erduran'dır. Üstelik gözü dönmüş gibi, biri yirmi saymaktadır. Rakamların öne sürdüğünün yirmide biri olduğunu açıkladım. DT Genel Müdürlüğü'ne resmen yazıp sordum. Ajansım ONK yazıp sordu. Verilen ve ve­ rilmeyen yanıtlar, Erduran'ın desteksiz attığını kanıtlıyor. Ama buna rağmen şu ana kadar gazetemde, Erduran'a tanınan söz hakkı üçte üçse, Yücel Erten'e tanınan üçte sıfırdır! Anlayan varsa beri gelsin!... Erduran şimdi de muhasebeci olmadığını, muhasebe kayıtlarını Cum­ huriyet gazetesine sunduğunu söylüyor. (Cumhuriyet'teki fotoğrafın­ da, telefonun yanında duran hesap makinası mıydı?) "Uzmanlar -yıl­ ları ve döviz kurlarını hesaba katarak- incelesin" diyor. Kimin kafa­ sını paraya takmış olduğu şimdi anlaşılıyor mu? Erduran "Yanlış ya da yalan varsa Erten hesabını sorsun" diyor. Ben soruyorum, ama Er­ duran hesap veremiyor!

• Erduran, benim "oyunlarımı en büyük salonlarda en uzun sürey­ le sahneletebilmek gibi esnafça hünerlerim" olduğunu öne sürü­ yor. Yazdım ama, işi sağırlığa vurduğu için tekrarlamak zorundayım: Ayıptır söylemesi, ben başarılı bir yönetmenim. Shakespeare'i, Peter Shaffer'ı, Haldun Taner'i ya da Brecht'i sahneye koyduğum zaman, ne mutlu bana ki, salonlar uzun süre dolup taşar. Ama Erduran'ın bilinçli bir çarpıtmasına dikkat çekmeliyim: Benim bugüne kadar DT'de her­ hangi bir oyunum oynamış değildir! Yalnızca çevirilerim ve iki uyarla­ mam oynanmıştır. Yanlış anlaşılmasın diye açıklayayım: Telif hakkı ba­ kımından çeviri ile uyarlama arasında bir fark yoktur. Her ikisine de % 15 ödenir. Yerli yazarlarımızın telifi de % 40'tır. Şimdi Erduran başarıyı alkışlayacağına, salt Yücel Erten çevirdi ya da uyarladı diye, Aristophanes'in, Brecht'in, Dürrenmatt'ın ve Aziz Nesin'in, "en büyük salonlar­ da, en uzun süreyle sahnelenmesini" yasaklamak mı istiyor? 50

"Birkaç yıl önce benimle temas kurdu, (Ben onunla temas kurma­ dım, Erduran beni arayarak Ankara'ya geleceğini, görüşmek istediğini belirtti. İstediği yerde buluştuk.) saatlerce dil dökerek 'DT reformu' planlarını anlattı, (DT reformunu anlatmak için herkese saatlerce dil dökerim. Ayıp mı? Ama Erduran'ın pek anlamamış olduğu görülüyor. Belli ki aklı DT'de değil, benim bir oyununu sahnelememdeydi.) o ara­ da niçin kendisinin genel müdür olması gerektiğini vurguladı, (Sizin genel müdürlüğünüzü destekleyelim önerisi Erduran'dan gelmiş­ tir. Formül basittir: "Siz bizim oyunlarımızı sahneleyin, oynatın, biz de sizi genel müdür yapalım"... Öyle bir makama fatura ile gelmenin doğ­ ru olmadığını bildiğim için; buna benim yanıtım, kendisine DT Yasa Ta­ sarısını iletmek ve bunu savunmasını istemek olmuştur. Lemi Bilgin'in genel müdürlüğü sırasında, bana "Genel Müdürlük konusunda neden çekingen ve iddiasız duruyorsunuz?" diye soran da Erduran'dır.) "Bozkurt Kuruç - Ergin Orbey ikilisi' dediği kişilere ateş püskürdü, destek istedi. (Ateş püskürüyordum, çünkü haklı nedenlerim vardı. Ama Erduran'dan destek istemedim.) (Yazılı mesajlar var; yalanla­ maya kalkarsa gazetenize sunarım.) (Onlar bende de var, Erduran yalanlamaya kalkarsa gazetenize sunarım.) Baktım ki bütün derdi bağımsız birimler falan derken Ankara'nın göbeğinde derebeyli­ ği kurup bağımsızca saltanat sürmek. (Erduran'ın DT çalışanlarının 10 yıllık çabasından ve tercihinden anladığı bu işte! Sonuna kadar arka


"Refik Erduran'ın Üstün Düş Gücü Kendine Küçük Bir Oyun mu Oynamış Acaba?" Oldum olası hoşlanmam polemik yazılarından. Oturup bitirmeye ça­ lıştığım oyuna birkaç sayfa eklemek ya da bir sanat dergisine tiyatro sanatına özgü iki sayfa yazı yazmak yerine iki sanat adamının didiş­ tikleri bir alanda birinin adımı geçirmesi nedeniyle "düzeltme" yaz­ mak ne denli sıkıcı... Eskiden ünlü edebiyatçılarımızın basın kavgalarını tad alarak okur­ dum. Ataç'ınkileri sözgelimi, Nâzım'ın "cevap" şiirlerini... Tad alma­ nın yanı sıra bir şeyler de öğrenirdim. Ancak son dönemlerde gerek edebiyat, gerekse tiyatro dergilerindeki bu tür atışmalarda aynı tadı bulamadığımı duyumsuyorum. Bay falancanın oyunlarından ya da bay filancanın çevirilerinden kaç para aldıklarının hesabı okuyucuyu, sanatseveri çok mu ilgilendirir? Milyarlarca doların hortumlandığı bir ortamda herhangi bir sanat adamının, ürünlerinden üç-beş mil­ yar TL. kazanması neden toplumu ilgilendirsin? Bu tür polemiklerin "işte ben burdayım" mesajı vermekten başkaca pek bir anlamının olmadığını düşünüyorum. Refik Erduran ile Yücel Erten uzun süredir bir didişme içindeler, me­ raklısı bilir. Ne ki bu alana benim de adımın kullanılarak itelenmem hoş değil. Refik Erduran Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin Ocak-Şubat 2001 sayısında Yücel Erten'e verdiği cevapta, Erten'in Devlet Tiyat­ roları Edebi Kurul'undan oy çokluğu ile geçen bir oyununu eleştirir­

pe cy a

çıktığı I. Rahmi Dilligil'in derebeyliği konusunda ne düşünüyor acaba? Bilmek isterdik!) Uzak durdum. (Erduran uzak durmadı, telesekreterime mesajlar bırakmaya, oyunlarını göndermeye başladı.) O sırada benim 'Yemenimin Uçları" oyunumu yönetmesi sözkonusuydu. (Önce mafia konulu bir oyunun ilk bölümünü gönderdi. Sonra "Onu sahneleyecek birisi var" deyip "Açıl Susam Açıl"ı, sonra da "Yemeni­ min Uçları"nı! Ben de "Yemenimin Uçları"nın oyun kişisinde beni çe­ ken bir yan olduğunu, ama o şekliyle sahneleyemeyeceğimi, üzerin­ de çalışılması gerektiğini söyledim ve yazdım.) Üstünde aylarca çalı­ şıp uzun uzun notlar faksladı. (Erduran'ın oyunu sahnelemem için ricası ve ısrarı olmasa, ben neden oyunu üzerinde aylarca çalışayım? Aylarca çalışıp, piyesin daha iyi bir hale gelmesi için önerilerde bulun­ dum.) (Hepsi elimde.) (Notlarım, fakslarım, piyesin benim önerile­ rimden doğan üç varyantı dahil olmak üzere, hepsi benim de elimde! Zaten bilmem hangi nedenle, sözkonusu oyunu kaybettiği zaman, bilgisayar disketini kendisine yollayan da benim!) Tam provalara başlanacakken 'Erteliyorum' dedi. (Ne provası? Benim hangi oyu­ nun provasına, ne zaman, nerede başlayacağıma Erduran mı karar verecek? Oyun benim için gerekli olgunluğa ulaşmamış. Ama Erdu­ ran, haberim olmaksızın benim arkamdan oyunu İstanbul DT'de sah­ neleyeceğim konusunda Genel Müdür ve İstanbul Müdürü ile anlaş­ mış! Oysa ben oyunun bir özel tiyatroda yapılmasının daha doğru olacağını düşünüyor; yeterli kıvama getirebilirsem, Türk Tiyatrosu'nun en büyük oyuncularından birini, oynamaya ikna edebilir miyim diye tasarlıyordum. Benim adıma başkalarının karar vermesinden hoşlanmam. "Erteliyorum" demedim, "Bu durumda oyununuzu sah­ nelemem mümkün değil" dedim.) Nedenini sorduğumda şu yanıtı aldım: 'Fazla iyi bir şey olacak.' ("Erteliyorum" demediğim gibi, "fazla iyi bir şey olacak" da demedim, demem. Belki Erduran kadar kurnaz değilim ama, aptal da değilim.) Anlayamadığımı söyleyin­ ce açtı: 'Bana ceza veren bir yönetimin tiyatrosuna neden o ka­ dar iyi bir şey yapayım?'..." (Kendisine son olarak oyunun benim için olgunlaşmadığını, kurgu ve yazım açısından üzerinde daha çalış­ mak gerektiğini söylemiştim. Bunu hatırlattım. "Sonuçlanmamış bir çalışma için benim adıma başkalarıyla nasıl konuşursunuz?" diye sor­ dum. Bilgim olmadan İstanbul DT'de sahnelemem için pazarlık yap­ masından hoşlanmadığımı söyledim. Uygunsuz yöntemlerle İstanbul DT'de oyun sahnelemek gibi bir ihtiyacım olmadığını söyledim. Sürek­ li olarak oyun sahnelemem engellenirken, bütün önerilerim geri çev­ rilirken, üstüme anlamsız cezalar yağdırılırken, ki o cezaların hepsi sonradan idare mahkemesince iptal edilmiştir, o yönetimle Erduran'ın oyununu sahneleyerek uzlaşmayacağımı da söyledim! Sonra bu yakışıksız davranışı yüzünden, o oyunu da, Erduran'ı da unuttum.)

• Erduran benim Aristofanes'ten esinlenerek yazdığım bir oyundan ikinci defadır ki alıntı yapıyor ve bu nedenle gazaba geldiğimi öne sürüyor. Bence Devlet Tiyatroları Edebi Kurulunda oturup sansür­ cülük oynayacağına; dönüp Aristofanes'e bir bakmalı, bilgilerini tazelemeli. Kimse Erduran'ın estetik ve ahlak anlayışını, zevkini ya da zevksizliğini paylaşmak zorunda değildir. Ben de Erduran'ın bir gazetede iktidarsızlık hapları üzerine çarşaf çarşaf yazdıklarını fev­ kalade zevksiz ve düzeysiz buluyorum. Ne olacak şimdi?

• Erduran bir yandan I. Rahmi Dilligil yönetimine destek veriyor, bir yandan sansürcülük yapıyor, bir yandan kendisini övmeyen herkese saldırıyor, bir yandan ahlâk üzerine ahkâm kesiyor, bir yandan da başkanı olduğu kurulda, yarışmacı Erduran'a hakemlik yapıyor! Bütün bunlar biraz fazla "yandan-yandan" olmuyor mu? • Erduran'a yine de bir teşekkür borçluyum. Boyuna esnaflığımdan sözedip kendince öyküler uydurarak karaçalmaya çalışıyor ya? Kar­ şılaştığım bu manevi baskıdan olsa gerek, geçen gün birden aklıma geldi: "Acaba ben çevirdiğim oyunlardan kaç tanesini İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'na göndermişim?" diye. Öyle ya, insan çeviri ya da uyarlamalarını oynansın diye yapar. Bir de sordum ki ne göreyim? 25 yılda çevirdiğim 21 oyunun yalnızca 5 tanesini İBBŞT'ye göndermeyi akıl etmişim. Hemen bir paket yapıp geriye kalanları da gönderdim. Demem o ki; Herşeyden, herkesten bir şeyler öğrenmek mümkün. Erduran'dan bile!

ken beni de kendine tanık gösteriyor. Alıntı yapıyorum: "Oyunun kabulünün ertesi günü en "zevk-i selim" sahibi yazar ve

yönetmenlerimizden Erhan Gökgücü telefon edip "o kepazeliği ge­ çirmekten utanmadınız mı?" diye patladı. Fail olmadığı mı anlatıp

yatıştırıncaya kadar akla karayı seçtim... Erhan Gökgücü'nün niçin kepazelik diye

nitelediği (ona

güveniyorum;

tükürdüğünü yala­

maz)..."

Öncelikle Erduran'a beni zevk-i selim sahibi ve tükürdüğünü yala­ mayan biri olarak nitelediği için teşekkür borçlu olmam gerekiyor. Eh artık bu denli övgüden sonra ben de bir "saray darbesi" yapma­

ya sıvanabilirim. Bereket ki çocuk yaşta sayılmam. İşin gerçeği şu: Yücel Erten'in oyununun Edebi Kurul'dan geçtiği ta­ rihlerde ben Başrejisörlük görevinden almalı sanırım iki ay bile geç­ memişti. Yargıya başvurduğum dönemlerdi. Yanı sıra "istim arka­

dan gelsin" hesabıyla hakkımda açılan ve sonradan disiplin kurulla­ rınca aklandığım soruşturmalarla boğuşuyordum. Bu süreçte Edebi Kurul üyesi de olmadığım için Yücel Erten'in oyununun Edebi Ku­ rul'dan geçip geçmemesinin ne ölçüde tasam olacağı bu satırların okuyucusu için çok kolay bir usavurumdur. Hayır, Refik Erduran'a ben telefon etmedim; ben göreve yeniden dönünceye kadar büyük bir incelikle sık sık bana ettiği telefonlardan birinde söz konusu oyu­ nun Edebi Kurul'dan kendi olumsuz oyuna karşın geçtiğini

söylediğinde, oyun hakkında konuştuk. Böylesi bir olay için de kimseyi akla karayı seçtirecek gibi zorlamadım. Refik Erduran'ın üs­ tün düş gücü kendine küçük bir oyun mu oynamış acaba? Ne var ki, tükürmediği için tükürüğünü yalamak zorunluluğunu duymadan, yalnızca sözünün ve eyleminin arkasında durmaya çalışan biri olarak şunu da açıklamam gerekiyor; Yücel Erten'in o oyununu hiç beğenmediğimi çok kere söylemişimdir. Ayrıca övgü ya da yer­ gilerimi ifade ederken aşırılıktan kaçtığımı ve hele muhteşem, dört dörtlük, rezillik, kepazelik vb. nitelemeleri hiçbir zaman kullan­ madığımı beni tanıyan çok kişi bilir. Ol hikâyat tastamam bu kadardır işte. Erhan Gökgücü 51


POLEMİK

KÜLTÜR-SEN GENEL MERKEZ YÖNETİM KURULUNA Musa Aydoğan Kültür-sen Genel Başkanı O. Coşkun Irmak'ın, Devlet Konservatuvarları Me­ zunları Dayanışma Derneği Aralık Bülteni'nde yayımlanan "Karabıyıklılar Ve..." başlıklı yazısını okuduğumda çok şaşırdım. Demokratik çerçevede, is­ teyen -olumlu ya da olumsuz- düşüncelerini dile getirme hakkına sahip ol­ duğundan, şaşkınlığımın nedeni O. Coşkun Irmak değil; yazının, emekçile­ rin ekonomik ve demokratik talepleri doğrultusunda mücadele veren "Kültür-Sen"in Genel Başkanı imzasıyla yayımlanması... Sözkonusu yazıda sendikaların önemi ve bu bilincin yeterince gelişmediği­ ne kısaca değindikten sonra; söyledikleriyle çelişkiye düşen, bir sendikanın Genel Başkanına yakışmayacak düzeyde, adeta insanları hor gören, kü­ çümseyen, hatta aşağılayan bir saptamada bulunarak şöyle diyor O. Coş­ kun Irmak: "...Derken ortaya birtakım 'karabıyıklı adamlar' çıkıyor ve sendikadan söz ediyorlar...

O. Coşkun Irmak'ın bir başka 'dahice' saptaması; "Çoğu küçük kent ve köy kökenli bu adamların..." kökenleri!... Toplumlar tarihine bakıldığında, emekçilerin tümü de köy kökenlidir. Batıda bile feodalizmin çözülmesi; sa­ nayi devrimi, ticaretin gelişmesi, tarımda makinalaşma vb. değişimlerle ka­ pitalizme geçiş; bir başka deyimle köylülerin kentlileştirilmesi yüzyıllar boyu süren bir dönüşümle gerçekleştirilirken; bunun ülkemizde birdenbire oluş­ ması mümkün mü? Çok değil, daha elli yıl öncesinde Türkiye'de nüfusun ezici bir çoğunluğu köyde yaşamaktaydı. Kentlere göç 1950'lerden sonra başlar. Üstelik bu Ba­ tıdaki gibi bir ölçüde altyapısı hazırlanmış, soluklu ve bilinçli değil; sanki yangından kaçarcasına, çaresizlikten kaynaklanan yoğun bir göç. Ve üçün­ cü dünya ülkelerine özgü gecekondulaşmayı kamçılayan, ne köylü ne de kentli, yığınla insanı arafta bırakan sosyal bir yara. Dolayısıyla henüz bir-iki kuşak bile geçmemişken -kimileri lüks semtlerde yaşasa bile- kentlilikten ve kent kültüründen sözetmek olası mı? Değil. O halde O. Coşkun Irmak'ın "Çoğu köy ve küçük kent kökenli" saptaması ne anlama geliyor? Bu da mı bir dil sürçmesi ya da bilgisizlik örneği?..

cy a

Çoğu küçük kent ve köy kökenli bu adamlar, büyük kentlerin kıyılarında ikamet ediyorlar. Akraba, eş, dost, milletvekili tanıdıkları aracılığıyla bulmuş oldukları 'devlet kapısı'nda, ekmeklerini kazanmaya çalışıyorlar. İçinde bu­ lundukları görece sosya-ekonomik ve kültürel alt refah düzeyi, onları daha atak, daha diri yapıyor. Çünkü tutunmak istiyorlar. Ve on yıllık bir geçmişi olan kamu sendikacılığı döneminde, bu insanlar, sendikal yapılanmaların ön saflarında yer alıyorlar."

Durum buyken, O. Coşkun Irmak'ın Genel Başkan olarak 'Karabıyıklılar'ın sendikal yapılanmaların ön saflarında yer almasına şaşırmasına, şaşırma­ mak elde değil. Kimler yer almalıydı? Yöneticiler, bürokratlar ya da "uçuru­ mun öte ucundaki" ayrıcalıklı memurlar mı?

Görüldüğü gibi, imla ve yazım yanlışlarıyla karmakarışıklığı bir yana; bilim­ sel dayanaklardan da yoksun, toplum sosyolojisine uzak kişilere özgü bir karalama bu.

pe

"Karabıyıklılar" kimi Batılıların, Türkleri horlamak ve aşağılamak için kullan­ dıkları bir sözcük. Türkleri yerleşik kültürden yoksun, dolayısıyla yıkıcı ve barbar bir toplum olarak niteleyenlere özgü bir deyim. Nitekim bugün de, başta Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika vb. Batı ülkelerinde; soydaşları­ mızın yanı sıra, doğu halklarını aşağılamak amacıyla benzer deyimler türet­ mişlerdir Neo-Naziler.

'Karabıyıklılar'ın bir başka anlamı da; varoşlarda yaşayan erkek tiplemesidir. Köyden kente göçetmiş olan bu insanlar, köy kültürünü aşamadıkları gibi, kent kültürüne de ayak uyduramamışlardır. Lümpen ya da yarı lüm­ pen bir yaşam biçimleri vardır. Genelde içen, kadınlarını ve çocuklarını dö­ ven, her an kavgaya hazır, sürekli bir işi ve geliri olmayan, oluşturdukları küçük hemşehri grupları içinde, kentin bir kıyısından tutunarak yaşama sa­ vaşı veren yığınlardır. Ataerkil ve erkek egemen bir yapıya sahip oldukları için tek söz sahibi erkektir. "Karabıyık" da erkeklerin vazgeçemedikleri bir güç ve erkeklik simgesidir. Bu yüzden onlar değil sendika gibi bilinçli bir örgütlenmede yer almak, ön­ der olmak; toplumsal hareketlere karşı duyarsız, hatta karşıdır, topluma olan güvensizliklerinden dolayı. Böylesi itilmiş ve dışlanmışlık kaçınılmaz olarak onları marjinal gruplara iter. Nitekim başta Nazi Almanyası olmak üzere; İspanya, Fransa, Hollanda hatta Türkiye'deki ırkçı ve köktendinci ör­ gütlerin militan kadrosunu besleyen önemli bir kaynaktır. O halde, yukarı­ da kısaca panoramasını çizdiğim insanlarla, O. Coşkun Irmak'ın sözünü et­ tiği "Karabıyıklılar"ın ne ekonomik, ne politik, ne de sosyolojik olarak örtüşmesi mümkün değil. Bu olsa olsa bir dil sürçmesi ya da bilgisizliğin gös­ tergesidir. Sendikalar herşeyden önce emekçi örgütleridir. Dolayısıyla toplumlarda; ekonomik ve demokratik gelişime en fazla gereksinim duyan kesimdir. Ge­ rek demokratik, gerekse demokratikleşme sürecindeki ülkelerde olmazsa olmaz kurumlardandır. Nitekim batı demokrasilerinin bugüne değin katettiği yolda onlar hep başrolü üstlenmiştir. Bu yüzden sendikaların demokra­ si tarihinde ayrıcalıklı bir yeri.vardır. 52

Diyelim öyle. Memur sendikaları bir yana, Devlet İstatistik Enstitüsü (DlE)'nin bile, açlık sınırının altında yaşadıklarını itiraf ettiği, üstüne üstlük Diyanet Işleri'nin tarihinde ilk kez "zekat verilecekler" listesine aldığı me­ murların kentin kıyısında değil de ortasında yaşama şansları var mı?

Durum buyken yine de onlar O. Coşkun Irmak'ın saptadığı gibi varoşlarda yaşamıyor. Belli ki konuyu hiç araştırmamış. Memurların, özellikle orta ve genç kuşak memurların eğitim düzeyi onun tahminlerinin çok üstünde. İl­ kokul oldukça azınlıkta. Çoğu lise ya da yüksek okul mezunu. Ekonomik zorlukların da dayatmasıyla yaşam biçimleri bir önceki kuşağa oranla hızlı bir değişime uğramış. Eğitim düzeyinin yükselmesine koşut olarak kadınlar da çalışıyor. Erkekler ise, geçmişin tersine, evlilikte çalışan kadını tercih edi­ yor. Kalabalık aileler büyük ölçüde yerini çekirdek aileye bırakmış. Daha da önemlisi çocuk sayısı olabildiğince azalmış. Gazete, dergi, sinema, tiyatro vb. kültürel etkinliklere ebeveynleri gibi yabancı değiller. Ekonomik zorluk­ lara rağmen bu değişim onları varoşlardan çıkmaya zorlamış. Kimi baba­ dan kalan gecekonduyu satarak, kimi karı-koca çalışarak, kimi de ek işler yaparak daha insanca konutlarda yaşamayı tercih etmiş. Nitekim son on yılda "suskun memur" imajının değişiminde ve ekonomik-demokratik mü­ cadelede ses getiren önemli bir güç olmasında, iktidarların dayatma-zorlamalarının yanı sıra bu değişimin, gelişimin ve bilinçlenmenin de önemli bir payı var. Bir sendika başkanının bunu bilmemesi, temsil ettiği gruba ne denli yabancı olduğunun bir göstergesidir. Sendikalarda ateşleyici güç öncelikle gelir düzeyi düşük ve çalışma koşulları ağır emekçilerdir. Nitekim dünyada sendikaların geçmişini irdelediğimizde İngiltere, Almanya, Fransa ve Amerika'da maden, dokuma ve tersane işçi­ leri, sendikal hareketin ilk örgütleyicileri olmuşlardır. Bu öncülüğü Osman­ lı'da da Ameleperver Cemiyeti üstlenir. Ancak amaçları örtüşse bile, memur ve işçi sendikalarının yapı itibariyle bi­ rebir örtüşmeleri olanaksızdır. Memurun küçük burjuva yapısından kaynak­ lanan olumsuzluklarını hepten yoketmek zordur. Üstelik geçmişleri işçi sen­ dikalarıyla kıyaslanamayacak denli yeni, deneyimsiz ve birikimsiz. Bir başka deyimle onlar yolun başındadır henüz. Ancak 12 Eylül darbesinden sonra herkes gibi demokratik haklarının kısıtlanmasının yanı sıra, ekonomik hak­ ları en çok çiğnenen gruplar içinde yer aldığı da bir gerçek. Nitekim istatis­ tik verilere baktığımızda son yirmi yıl içinde memurun ulusal gelirden aldığı pay yarı yarıya azalmış, açlık sınırının bile altına düşmüştür. Son yıllarda


memurun toplumsal muhalefette ön saflarda yer almasında bunun da önemli payı vardır. Ancak diğer kamu kuruluşlarına oranla Kültür Bakanlığı'nda sendikalaşma süreci daha ağır ilerlemekte ve sorunlar yaşanmaktadır. Nedeni tiyatro, opera, bale, korolar vb. birimlerde normal bir memurun üç-beş katı daha fazla ücret alan ve o ölçüde de üst düzeyde değerlendirilen sanatçı me­ murların azımsanmayacak sayıda olmaları. Bu durum çalışanların biraraya gelmelerini zorlaştırdığından, örgütlenmeyi olumsuz yönde etkilemekte. Ancak O. Coşkun Irmak'ın da yazısında yakındığı bu sorun hiç de anlaşıl­ mayacak bir şey değil. Çünkü biri açlık sınırının altındayken, ötekinin daha iyi yaşamak istemesi, ekonomik anlamda ortak bir nokta yakalamayı güç­ leştiriyor. Çözüm işçi örgütlenmelerinde mühendis, mimar vb. örneğinde olduğu gibi, ilk aşamada ikinci grubun birinciye destek vermesidir. Tarihsel birikim bunu gösterdiği gibi; sendikal hareketin gelişimi, demokrasinin ge­ lişimidir. Sanat ise; özgürlük ve demokrasinin ateşleyici ögelerindendir. Bu­ nu da ancak bu bilince ulaşmış duyarlı insanlar yapar. Ayrıcalıklı memurlar bu duyarlılıkta değil, hatta "...kendi yüksek statüsü 'sanatçılığı nedeniyle, sendika örneğindeki gibi bir güruhun arasına katılmayı, 'karabıyıklılar'la beraber anılmayı istemiyorsa...", bu öncelikle onların sorunu; toplumsal so­ rumluluk ve duyarlılığın yeterince gelişmediğinin bir göstergesidir.

Bunun ne ilk ne de son örnek olmadığı düşünülerek üzerinde fazla durulmayabilir belki. Ancak onun, Arturo Ui'yi bile şaşırtacak denli önlenemez yükselişine bir dayanak bulmak oldukça zor, hatta imkansız. Çünkü çok geçmeden "sanatçı" kadrosuna yükseliyor. Konservatuvar, tiyatro eğitimi veren üniversitelerin oyunculuk bölümünü bitirenlerle, dışarıda kendini ka­ nıtlamış kişilerin dışında bu kadroyu almak mümkün değil, bildiğim kada­ rıyla. Ancak bu niteliklere sahip olmamasına karşın, yine de bunu başarma­ sı nasıl yorumlanabilir? Bununla da kalmıyor O. Coşkun Irmak, adeta jet hızıyla Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü ve Genel Sanat Yönetmenliği'ne yükseliyor birden bi­ re. Ve daha soluklanmadan yönetmenliğe soyunup, oyunlar sahneliyor; bu işin eğitimini almış, deniyimli sanatçıların bile başaramadığını başararak!.. Diyarbakır, Trabzon gibi uzak illerde görev yapanların "olağanüstü durum­ lar" dışında beş-sekiz yıldan önce tayini yapılamazken o, daha birinci yılın­ da Ankara'ya geliyor. Ve geçen yedi yıl içinde sadece üç oyun sahneliyor, özgeçmişinde kendini sanatçı olarak tanıtmasına karşın birkaç figürasyon roller dışında hiçbir oyunda oynamıyor.

pe cy

a

Ayrıca, "Toplumumuzun en aydın, entelektüel, 'uzun çabalar sonunda al­ nında ilk ışığı hisseden'insanların, örgütlenme ve hak arama sözkonusu olunca; eğitim düzeyi düşük, sosyo-ekonomik düzeyi düşük, bilgisi, becere­ si az 'karabıyıklıların' gerisine düşmesi..." O. Coşkun Irmak'ın deyimiyle, "ülkemizin içinde bulunduğu azgelişmişlikle açıklan(abilir)"amaz. Aksi tak­ tirde yazının devamındaki; "...Toplum, fizikteki birleşik kaplar yasasında or­ taya konduğu gibi; bütün artı ve eksileriyle beraber, topyekün olarak, bir bütündür ve aynı düzeydedir." saptamasıyla çelişir. Öyle ya, bilgisi, biriki­ mi, eğitimi, geliri, becerisi vb. herşeyi yüksek bir grubun, -aynı toplumun üyeleri olmalarına karşın, herşeyi düşük olanların gerisine düşmesi müm­ kün mü? Onun farkedemediği, bu artıların toplumsal sorumluluğun ve du­ yarlılığın gelişmesinde önemli etkenler olmasına karşın, tek başına yetme­ yeceği. Örneğin Amerika'nın gelir düzeyi Avrupa'dan çok ilerde olmasına karşın, toplumun kültür düzeyi Avrupa'nın oldukça gerisindedir. O halde konunun aydınlanabilmesi için öncelikle "entelektüel" ve "aydın" tanımla­ masına açıklık getirmek gerek.

lindiği gibi Dramaturgi; tiyatro tarihi, kuramları, tekniği vb. teorik bilgileri içeren, tiyatro bölümlerine özgü bir daldır. DTCF Tiyatro Bölümü ve çok sonra açılan I.Ü. Edebiyat Fakültesi dışında bu konuda eğitim veren başka bir yüksekokul ya da fakülte yok. Felsefe, sosyoloji, psikoloji, pedagoji, re­ sim, müzik, dans, heykel, ekonomi, politika vb. sosyal, siyasal bilimler ve sanat dalları tiyatronun yararlandığı disiplinler olmasına karşın, tiyatro başlı başına ayrı bir bilim dalıdır. O halde, -araştırma, inceleme, makale vb. ko­ nuya ilişkin herhangi bir üretimi de olmaksızın- yığınla üniversite mezunu­ nun yanı sıra, bunun eğitimini almış, üstelik master ya da doktora yapmış, eleştirmen, yazar, araştırmacı, inceleme vb. kendini kanıtlamış onca insan dururken, O. Coşkun Irmak'ın dramaturgluğu nasıl yorumlanabilir?!..

Meydan Larousse'da "entelektüel": "Meraklı veya mesleği gereği fikir me­ seleleriyle uğraşan kimsedir." "Aydın" ise: "Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri fikirli, merakından veya mesleği gereği çeşitli bilgilerle aydınlanmış, mü­ nevver" demektir. Ancak politik anlamda aydın çok daha geniş biçimde ta­ nımlanır. Bilgi ve birikimin ötesinde, toplumun daha mutlu, daha iyi, daha güzel ve daha özgür yaşaması için düşünceler üreten, bununla .da yetin­ meyip düşünceleri doğrultusunda mücadele veren insandır. Bu yüzden ay­ dınların sayısı oldukça azdır. Sartre, Nâzım Hikmez, Aziz Nesin... vb. Bun­ lar uç örnekler olmasına karşın yine de çok fazla kişi sayamayız. Dolayısıyla her sanat uygulayıcısı sanatçı, her sanatçı da aydın değildir.

Gelelim bir başka çarpıcı noktaya: "Karabıyıklıların akraba, eş, dost, millet­ vekili tanıdıkları aracılığıyla bulmuş oldukları 'devlet kapısı'nda, emeklerini kazanmaya çalış(ıyorlar)"malarına!.. Bunun art niyetle söylendiğini düşün­ mesem, düşünmek de istemesem bile, neden böyle bir açıklamada bulu­ nulduğunu kavrayamadım doğrusu. Fırsat eşitliğinin sağlanmadığı her top­ lumda alternatifi olmayan sosyal bir yara bu. Kimler aksini uyguluyor ya da uygulayabiliyor ki? Üstelik babadan dededen kalan bir sermayeleri olmadı­ ğından, kendilerine bir iş yeri açamayacakları için başka seçenekleri var mı memurların? Açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verseler bile, işsizliğin kol gezdiği bir ülkede bu bile şans belki. Ancak "birilerinin aracılığıyla" diye üstü kapalı "torpil"den sözetmek etik değerlere uygun düşmez yine de. Burada asıl sorgulanması gerekenler; bilgi, birikim, deneyim ve eğitimin çok üstünde sıfatlar taşıyanlar olmalı öncelikle; bunun da en çarpıcı örne­ ğini O. Coşkun Irmak oluşturmakta, ne yazık ki. Nitekim kendi yazdığı özgeçmişi yeterli bir kanıt. Belirttiğine göre Ege Üni­ versitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirmiş. Ayrıca iki yıl da Ti­ yatro Bölümü Dramatik Yazarlık Dalı'nda eğitim gördüğünü söylüyor. Bi­ rincisine sözüm yok. Ancak ikincisinde diploma, sertifika vb. herhangi bir resmi belgesi olmadığından; 'konuk öğrenci' ya da 'gözlemci' olarak mı katıldı, bilemiyorum. Bildiğim, bunun resmi bir kurumda geçerli olmadığı. Durum buyken 1988'de Devlet Tiyatorsu'na Dramaturg olarak giriyor. Bi­

Kuşkusuz O. Coşkun Irmak bu konuda da ne ilk ne de son örnek. Daha büyük sürprizler yaşanmış, yaşanıyor olabilir belki. Ancak bu varolan gerçe­ ği değiştirmez, yanlışı doğrulamaz. Ve "birileri aracılığıyla..."daki derin sos­ yolojik saptamadan(l) herkes gibi o da nasibini alır. Farklı yöne yelken açsa ya da açıyormuş gibi görünse bile, kişi, gerçeğinden vegeçmişinden kurtu­ lamaz. Nitekim yazdığı "Bok Çukuru" adlı oyun -her ne kadar kendini bu ilişkilerin dışında göstermeye çalışsa da- neyin itirafı?!.. Adı konmamasına karşın oyunun baş kişisinin Yücel Erten olduğu tartışmasız bir gerçek. Konuya iliş­ kin Erten'in yazılı ve sözlü tepkilerinin yanı sıra, onun Cumhuriyet dahil ki­ mi gazete ve dergilerde yayımlanan, tiyatroya ilişkin düşüncelerinin birebir dialoga dönüştürülmesi bunun bir kanıtı. Yani bir yanda "Bok Çukuru"na benzetilen bir ilişkiler yumağı; öte yanda O. Coşkun Irmak'ın, Yücel Erten dönemindeki önlenemez yükselişi?!.. Bu nasıl çelişki?!.. Etik değerlerle örtüşür mü bu? Başkasının gözündeki iğneyi görüp te, kendi gözündeki çu­ valdızı farketmemek değil mi? Yirmi yılı aşkın süredir kırka yakın gazete ve dergide yazıları yayımlanmış, pek çok oyuna, senaryoya imza atmış, daha da önemlisi bir çok sanat kül­ tür kuruluşu ve sivil toplum örgütlerinin yönetiminde bulunmuş, toplumun kültür sanat etkinlikleri ve demokrasi mücadelesinde sürekli yer almış bir demokrat olarak; şimdiye dek hiçbir etkinliğine tanık olmadığım O. Coş­ kun Irmak'ın Kültür-Sen Genel Başkanlığı'nı garipsemiştim doğrusu. Ancak -gecikmeli de olsa- herşeyin bir ilki vardır düşüncesi ve daha önemlisi demorkrasilerin temel öğesi olan "seçim"e olan saygımdan dolayı kabullen­ miştim. Ve yukarıda kısaca özetlediğim yoğun uğraşılarımdan dolayı etkin görev alamadığım sendikaya ilişkin yapıcı eleştirilerimi yazılı ve sözlü ola­ rak dile getirmeye çalıştım. Ancak "Karabıyıklılar Ve..." başlıklı yazısını, değil Kültür-Sen Genel Başkanı: konuya duyarsız kişilere bile yakıştıramadığımdan ve bu düşüncedeki birinin ne Kültür-Sen emekçilerini ne de beni temsil edemeyeceğini düşünerek istifaya çağırıyorum. Ve sizlerin de en az benim kadar duyarlılık göstereceğinize inanıyorum. 5i


POLEMİK

OLMAZ BÖYLE BİR ŞEY! Ediz Baysal

pe cy

a

"Bir kış gecesi. Ankara'da sanatçıların çok sık uğradıkları bir vakfın lokali" Evet ben o yaşını başını almış sanatçının, Semih Sergen'in cezadan korkan ve sorumlu­ Tobav meyhanesi. luktan kaçan tutumuyla alay etmiştim. Güne Bakan Cam Kırıkları oyununun turnesi nedeniyle Arkara'dayım. Coşkun Büktel bu eğlenceli yazımdan bir alıntı koymuştu kitabına. Bu alıntının sonunda İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Nesrin Kazankaya'nın girişimiyle gerçekleştirilen "Bir "Ceza mı vereceksiniz? Verin" diyordum. Bu sözü ben kendim için söylemiyordum. Se­ Kentin Yaşamında Rol Almak" adlı yapıtın hazırlanışı sırasında Yücel Erten'den alınan mih Sergen'e söyletiyordum. Semih Sergen'i doğruca suçlamıyor, fakat onun bu cezayı bazı belgeleri geri vermek amacıyla aramıştım kendisini. üstlenmesinin gerektiğini dolaylı biçimde anlatmaya çalışıyordum. Ama onun işlediği su­ Tobav lokalinde buluşmak üzere sözleşmiştik. çu üstlenmiyordum. İrfan Şahinbaş Sahnesi'ndeki gösterimden sonra gelmiştim su sanatçı meyhanesine Yücel Erten bu sonucu nerden çıkartıyor? Yazımın yalnızca son sözlerini mi okumuş? elimde belgelerle. Teşekkür ederek vermedim onları Yücel Erten'e. Birkaç belgenin eksik Yazımın tümünü okumuş da, ne demek istediğimi anlamamış mı? Yoksa işine geldiği gi­ olduğunu söyledi bana. Arayıp bulacak ve gönderecektim. bi mi anlamış? Yanlış mı anımsamış? Bir başkasının kendisine verdiği bilgiye mi kanmış? Sonra barın önündeki yüksek taburelere oturup konuşmaya başladık. Nedeni ne olursa olsun gerçeğe uymamış. Uydurmuş. Yücel Erten, hiç alışkın olmadığım şaşırtıcı bir yakınlık gösteriyor, bana arka arkaya kır­ Fakat Yücel Erten, bir başkasının suçunu üstlendiğim için ceza aldığımı, hemen oracıkta mızı şarap ikram ediyordu. meyhanede uydurmuyor. Bu uydurmanın bir de geçimi var. Türkiye'de pek az sayıda yetişmiş, profesyonel bir tiyatro yönetmeni. Devlet Tiyatroları Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü Hukuk Müşavirliği - Hukuk adını çıkararak, Devlet Genel Müdürlüğü yapmış bir kimse, beni işi bittikten sonra başından savmamış, değer Tiyatroları Genel Müdürlüğü Müşavirliği demek daha yakışık alır. - İstanbul 6. İdare verdiği bir arkadaşı, güvenilir bir sırdaşıymışım gibi sohbet ediyordu benimle. Onurlandı­ Mahkemesine verdiği 21.9.1993 tarihli 146-4510 sayılı savunmada benim için: rılmıştım. - Davacı 18.1.1993 tarihli savunmasında açıkça kendisinin sorumlu olduğunu "Ne olur, o gizemli Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nu halka ilelebed açık tutmak amacıyla suç işlemekten Devlet Tiyatrosu'nda tanık olduğum bazı olumsuzluklar konusunda verdiğim bilgileri il­ sorumlu tutun beni. Ceza verin bana. Verin ki ben o cezayı alıp elime, onurla kıvançla ginç bularak defterine kayıt ediyor, bunları pazartesi toplantılarında arkadaşlarına akta­ taç yapıp koyayım başım üstüne" diyerek sorumluluğu üstlenmiştir- diyordu. racağını belirtiyordu. Düşüncelerini, eleştirilerini benimle paylaşıyordu. Anlaşıyorduk. Bu birlikteliğimizin sürmesini diliyor, İstanbul'a dönünce de kendisiyle iletişim kurmamı öne­ Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'nün bu savunmasına karşı, 6 Aralık 1993 günü İs­ riyordu. tanbul 6. İdare Mahkemesine sunduğum yanıtdaysa bakın ben ne diyorum: Konuşmasının sonunda "Size bir şey sormak istiyorum" dedi. "Çok merak ediyorum, - Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü Disiplin Kurulu'nun, beni cezalandırmak için, bü­ Coşkun Büktel, bizim size, basına demeç verdiğiniz için, ceza verdiğimizi yazmış, doğru yük ölçüde benim bir sözümü kullanmış olduğu anlaşılmaktadır. mu bu?" diye sordu. Bu, kişinin sözlerinin içerdiği anlamı çarpıtarak yapılmış, kolaya ve basite kaçan, kasıtlı "Haır" diyerek karşılık verdim. "Siz bana bir oyunun 15 dakika geç başlamasına neden ve kötü niyetli aptalca bir suçlamadır. olduğum için ceza vermiştiniz" dedim. Bu yanıtım kendisini hoşnut etmeye yetti. "Artık Kurum Disiplin Kurulu üyelerinin hep birlikte ellerini oğuşturarak sevinçle sarıldıkları rahatladım" dedi. (Evet ben sorumluyum) sözünün anlamını, 18 Ocak 1993 günü İstanbul Devlet Tiyatro­ su Müdürlüğü'ne verdiğim savunmanın sonunda açıkça belirtmiştim.Otele dönerken Yücel Erten'i rahatlatan yanıtım beni rahatsız etti. Coşkun Büktel'e iha­ İşte Semih Sergen'in savunmasına verdiğim yanıtın o son bölümü: net ettiğimi düşündüm. Coşkun Büktel'in yalan söylediğini kanıtlamış gibi olmuştum. Oysa ben Yücel Erten'den önce Coşkun Büktel ile anlaşmaya varmış, O'nun tezinin oluş­ - Madem ki Semih Sergen'in 24 Aralık 1992 tarihli tarihsel savunmasına dayanarak be­ ması için önemli bir katkıda bulunmuş, tezini kanıtlamış, bu tezin haklılığına ve doğrulu­ nim sorumlu olmamı can-ı gönülden istiyorsunuz, öyleyse beni iyi dinleyin şimdi. Evet ğuna katılmış ve inanmıştım. Şimdi gösterdiğim bu döneklik ve ikiyüzlülük beni utandırben sorumluyum. Evet o gün bir televizyon ekibi her nasılsa gelmiş ve seyircilerle konuş­ mıştı. Coşkun Büktel'e bu konuşmadan hiç söz etmedim. maya başlamıştır. Yalnız bu iş biraz düzensiz ve disiplinsiz başlamıştır. Televizyoncular Sonra aradan oldukça uzun bir zaman geçti. tek bir seyirciyle yavaş sesle konuşup çekip yaparken, oyunun başlamasını bekliyen di­ ğer seyirciler tam şaşkınlık ve tedirginlik göstereceklerden hemen yetişip herkesin duyaYücel Erten'in, "Devletin Tiyatrosu Olmaz! (Mı?)" adlı kitabını yayınladı. Kitabın bir ye­ rinde. Coşkun Büktel'in savını çürütmek amacıyla, benimle Tobav lokalinde yaptığı o ko­ " bileceği bir biçimde yüksek sesle açıklama yapmıştım. Zaten Sersem Kocanın Kurnaz Ka­ nuşmayı kullanmıştı. rısı oyununun kasım ayındaki her gösteriminin sonunda "keyiflerini kaçıran" haberi veri­ "Sonunda Ediz Bey'le de konuştum". yordum izleyicilere. O akşam da, Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nun Kültür Bakanlığınca kapatı­ "Kendisine de sorup bir kez daha sağlamasını yaptım". lacağını, Interstar televizyonunun konuyla ilgilendiğini, bakanlığın bu kararına karşı se­ yircilerin tepkisini kamuoyuna duyurmak istediğini bildirdim. Oyunun bu yüzden biraz "Bir olayda yaşını-başını almış bir sanatçımız, işlediği suçu inkâr edince, o da kızmış suçu geç başlıyacağını özür dileyerek belirttim. Televizyonda "Anahtar" programını izleyenler üstlenmiş! Bu yüzden de ceza almış!" bilirler. Seyirciler oyunun zamanında başlamamasına değil, tiyatronun kapatılmasına Şimdi izin verin de. Yücel Erten'in, bir yönetmen ile bir oyuncu arasında geçen söyleşi tepki göstermişlerdir. Kararın yanlış olduğunu üzülerek dile getirmişlerdir. O güzelim sa­ üzerine kurulu kitabında, demircinin çekicini örse her vuruşunda "hınk" deyişini, ona ray tiyatrosunun halk tiyatrosu olarak açık kalmasını dilemişlerdir. yardımcı olmak için ondan önce davranıp seslendiren çırağı gibi bir işlev yerine getiren O günkü on beş dakikalık gecikme, günlerle, aylarla süren, daha ne kadar süreceği de oyuncunun, bu sözler üzerine tepkisini ben gösteriyim. müzeci efendilerin keyfine kalan, temelli ve sürekli bir ayrılığın, bir yoksunluğun önlen­ - Hoppaala! mesi amacına yönelikti. Böyle kutsal bir amaca feda olsun on beş dakika.Hoppaala demek oyuncudan çok bana yakışır burada. Şaşırması gereken benim. Yücel Evet işte böyle. Ne yazık ki o kutsal amaca ulaşılamadı. Ve Yıldız Sarayı Sahnesi tiyatro­ Erten'in sorusuna böyle bir yanıt vermedim ben çünkü. Veremezdim ki. Ben hiç kimse­ ya ve halka sekiz yıldan beri hep kapalı kaldı. nin suçunu üstlenmedim ki. Şimdi yeniden mahkemeye sunduğum yanıta dönelim: - Yani ben haklıyım. Yani Büktel yine uyduruyor. Demiş Yücel Erten ama, "yine" sözcüğü ile, Coşkun Büktel'in hep yalan söylediğini, hep - Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nun sonsuza dek açık kalması için sorumlu tutulmak, suçlan­ uydurduğunu kanıtlamadan ileri süren Yücel Erten gibi haksızlık yapamam ben. mak, cezalandırılmak işitiyorum demiştim. Onlar da benim isteğimi uygun karşılamışlar, Yalnızca "Yücel Erten işte şimdi burada uyduruyor" diyebilirim. haklı bulmuşlar ve yerine getirmişler öyle mi? Peki Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü Yücel Erten "uydurmuş" demekle de yetinemem. "Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nu halkla ilelebed açık tutmak istediğin için ceza verdik sana" di­ Yücel Ertenle yaptığım çok özel bir konuşmaydı. Ne dinleyicisi vardı, ne de tanığı. Bu yebilir mi? Hayır diyemez. Yoksa halka rezil olur. yüzden Yücel Erten'in uydurduğunu, bu konuşma dışında nesnel olarak kanıtlamak zo­ Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü Disiplin Kurulu üyeleri, gerçek suçluyu saptayabil­ rundayım. mek için sorgulama yapamryacak kadar aptal mıdır? Bu aptallıkları doğuştan mıdır? Ha­ Yücel Erten eğer gerçeği, sorusuna verdiğim yanıtı gerçekte olduğu gibi söyleseydi, Yıl­ yır. Bu, disiplin Kurulu içinde temsil edilen sanatçı egemenliğinin etkisiyle sonradan olu­ dız Sarayı Sahnesi'nde Sersem Kocanın Kurnaz Karısı oyununun 15 dakika geç başlama­ şan bir aptallıktır. Aziz Nesin'in bu bağlamda ne kadar haklı olduğunu kanıtlayan bir apsına neden olduğum için cezalandırıldığımı dile getirseydi, ne olurdu? tallıktır.- Olayın basına demeç vermekle ilgisi yok, diyemiyecekti. Fakat şimdi anladım ki, ben o zaman, araştırma yapın, sorgulayın ve gerçeği ortaya çı­ Bu cezanın, kitabında Devlet Tiyatrosu yöneticilerinin sıklıkla uyguladıklarını söyleyerek karın diye boşuna çırpınıp durmuşum. eleştirdiği, "üstü örtülü cezalandırma" yöntemine bağlı kalınarak verilmiş olduğunu gizBen "bir sanatçının işlediği suçu üstlenmiştim" demeden Yücel Erten kendiliğinden bu­ lemiyecekti. nu uydurup bana yakıştırınca anladım. Çünkü olayın basına demeç vermekle bal gibi ilgisi vardı. Demek ki, Semih Sergen'in suç işlediği önceden biliniyormuş. Demek ki bu gerçeği bile Bu ilgiyi saklıyabilmek için ilgisiz bir şey söylemeliydi. Coşkun Büktel'in değinmediği bir bile suçu benim üzerime atmışlar ve beni haksız yere cezalandırmışlar. şey. Coşkun Büktel'in bilmediği yeni bir şey, ama benim yadsıyamıyacağım eski bir şey. Bu korkunç bir itiraf. Hem Coşkun Büktel'i hem de beni susturacak işte öyle bir şey. Yücel Erten böylelikle kendini ele verdi, suçüstü yakalandı. Yüce! Erten, "yaşını-başını almış bir sanatçımız, işlediği suçu inkâr edince" derken olayın Şimdi anladım ki, Disiplin Kurulunun o kararı ahlaksızlıkla iç içe geçmiş, ahlaksızlıkla kay­ naşmış bir aptallıkmış. bir yönüne değiniyor.

54


açtığı oyunun geç başlaması da ayrı bir suç. Her iki suç için öngörülen ceza ise aynı. Kademe ilerlemesinin durdurulması. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Yücel Erten için asıl seyirciyi izinsiz ve yetkisiz olarak bi­ linçlendirmek suçu cezalandırılmalı. Fakat bu ceza risk ve tehlike taşıyor karnında. Ceza­ landırıra seyirciyi hiçe sayacak, seyirciyi koyun sürüsü gibi gördüğü anlaşılacak, en kö­ tüsü de artık demokrasiden bir daha söz etmeye hakkı olmayacak. En iyisi ikinci suça ceza vermek. Gecikmeden dolayı cezalandırmak. Böylelikle Devlet Tiyatrosu kurallarını titizlikle uygulayan bir yönetici olarak bilinecek ve tanınacak. Yücel Erten suçun daha ağır bir cezayı gerektiren özelliğini de vurgulamış. Kendisi açıklamasa da ben biliyorum suçun bu özelliğini. Oyunun geç başladığını tiyatro yönetimine duyurmamak için, raporda, önce gerçeğe uygun olarak yazılan, başlangıç ve bitiş saat­ lerini değiştirmek. Açıkçası sahte belge düzenlemek. Suçun bu özelliği üzerinde durulsa, olayın basına demeç vermekle ilgisi kalmayacak. Fakat gelgelelim bu düzmece raporun altında bir tek Semih Sergen'in imzası var. Şimdi Semih Sergen sahtecilikle mi suçlansın? böyle münasebetsizlik olmaz. Ve Semih Ser­ gen, raporunda oyunun normal geçtiğini imzası ile tasdik etmesi nedeniyle, geç başlıyan oyunun anormal geçtiği varsayılarak, işte böyle münasebetsiz bir gerekçeyle ve değerli ve titiz bir sanatçı olması gibi hafifliklerle sadece uyarma cezasıyla yetinilerek kurtarılır. Yücel Erten'in lütuf ve merhametiyle o vahim suç böylece örtbas edilir. Yücel Erten, genel müdürlük döneminde basına bilgi ve demeç verenlerden hiç kim­ senin cezalandırılmadığını ileri sürerek övünürken, 657 sayılı Devlet Memurları Yasası'nın 15. maddesiyle konulan yasağı tanımadığını ortaya koymakta, dolayısıyla adalete ve hukuka bağlılığının zayıflığını açığa çıkarmaktadır. Yücel Erten'in, 15. mad­ deye aykırı davrananlara 125. maddede öngörülen cezayı vermekten kaçınmış olması, 15. maddenin yurttaşlık hukukuna uygun olmamasından ya da devletin kirlenmesini kolaylaştırmasından değil, kendisinin genel müdür olmadan önce pekçok kez basına bil­ gi ve demeç vermiş olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı suçu işleyen sanatçı arkadaş­ larını cezalandırması, tutarsızlıkla suçlanmasına ve çifte standart uygulamakla eleştiril­ mesine neden olacaktır. Yücel Erten eğer övündüğü kadar demokrat olsaydı, basına bilgi ve demeç verme yasağı ile yaptırımını anımsatan, Devlet Tiyatrosu sanatçılarını suskunlaştırmaya çalışan bir genelge yerine, tam aksine, Devlet Tiyatrosu'nda kamu görevi gerçekleştiren her­ kesin, belgelemek ve kanıtlamak koşuluyla, basına bilgi ve demeç verebilme hakkı taşıdığını belirten bir genelge yayınlardı. Yücel Erten özgürlük ve demokrasiye içtenlikle bağlı ve inaçlı biri olsaydı, Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nun Kültür Bakanlığı'nca kapatılacağını seyirciye bildiren beni ve haberin yayıl­ ması amacıyla basın toplantısı düzenliyen Semih Sergen'i en azından kutlardı. Ben Yücel Erten'in yerinde olsaydım, sahne amirine verilen cezanın basına demeç ver­ mekle ilgisi konusunda açılmış bir tartışmayı kitabıma asla sokmazdım. Sokmazdım çün­ kü bu olayın unutulmasını isterdim. Unutulmasını isterdim çünkü o sahne amiri Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nun kapatılmaması uğruna savaşmıştı. Ve ben Yücel Erten, siyasal ve sanatsal iktidara karşı çarpışan bu donkişotla bir iletişim kurmadan, "orda ne oluyor, ne yapıyorsun sen" diye sormadan, Kültür Bakanı Fikri Sağlar'ın buyruğuna karşı çık­ madan, bilinçaltımda yuvalanmış bir kompleksin dayanılmaz dürtüsüne kendimi kap­ tırarak benden önce genel müdür olan Bozkurt Kuruç'un girişimiyle canlanan bir tiyatro müzesinin, Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nun kapatılmasına göz yuman Devlet Tiyatroları Genel Müdürü olarak anımsanmak istemezdim.

pe cy a

Ben mahkemedeki sözlerime aykırı olarak, bunları yadsıyarak, nasıl olur da bunların tam tersini söylemiş olabilirim. Nasıl olur da yalnızca kendi yaptıklarındansorumlu tutul­ masını isteyen biri, bir başkasının işlediği suçtan ötürü sorumlu tutulmasına şiddetle karşı çıkan biri, Yücel Erten'e "Bana Semih Sergen'in işlediği suçu üstlendiğim için ceza vermiştiniz" diyebilir. Hayır olmaz, olamaz böyle bir şey. Olmaz çünkü olanaksız. Yücel Erten, genel müdürken sarıldıkları ahlaksızca bir fırsatçılıkta, tutundukları aptalca bir kurnazlıkta saplanmış kalmış. Şimdi kalkmış bu eski yalanı, bu eski iftirayı bana yan­ sıtıyor. Bunu benim şimdi onayladığımı bildiriyor. Coşkun Büktel'in yalanını ortaya çıkarmak hırs ve ihtirasıyla aklını kaçırmış, beni karak­ tersiz bir insan yapmış. Coşkun Büktel'i tuzağa düşürmek için kazdığı çukura kendisi düşmüş, farkında değil. Soruyor oyuncuya: - Bana bak, yoksa farkına varmadan biz de mi öyle olduk yahu? Oyuncu, kahkahalar atarak gene: - Hoppaala, diye karşılık veriyor. Ben olsaydım şımarık ve dalkavuk oyuncunun yerinde: - Evet siz de öyle oldunuz, kendi uydurduğu, kendi söylediği yalana gene kendisi ina­ nanlardan birisi oldunuz" derdim. Ve Coşkun Büktel'i bu "inançlı" insanlardan ayrı ve uzak bir yerde tutardım. Çünkü Coşkun Büktel, Yücel Erten'in "bir olay", "yaşını başını almış bir sanatçı", "işledi­ ği suç" gibi belirsizliklerle geçiştirdiği, okuyucudan kaçırıp sakladığı gerçekleri belgelere dayanarak açıklamıştı. Benim yapmadığım, söylemediğim ve kanıtlayamadığım hiçbir şeyi kitabına kaymamıştı. Ben Yücel Erten'e "Hayır, siz bana basına demeç verdiğim için değil, oyunun 15 dakika geç başlamasına neden olduğum için ceza vermiştiniz" derken, sanki "Hayır, gerçek Coşkun Büktel'in söylediği gibi değil" demiş gibi olmuştum. Bu anlama gelen yanıtım yüzünden utanmış üzülmüştüm. Fakat şimdi düşünüyorum da, meğer, Yücel Erten'in soruş biçimi yanıltmış beni. Yücel Erten, benden kendi istediği gibi bir yanıt alabilmek için böyle sormuş, kandırmış beni. Çünkü böyle bir soruya öyle bir yanıt verilebilir. Coşkun Büktel benim basına demeç verdiğim için cezalandırıldığımı söylememiş ki. Hiç kimse söylememiş olsun. O, benim seyirciyle konuşma yaptığım için, seyirciye görüş ve düşüncelerimi açıkladığım için, seyirciyi Kültür Bakanlığı'na gönderilecek dilekçeye imza atmaya çağırdığım için cezalandırıldığımı yazmış. Bu eylemim nedeniyle önce, İstanbul Devlet Tiyatrosu müdürü ve en üst disiplin amiri Raik Alnıaçık'ın, beni birkaç kez sözlü olarak uyardığını, sonra da beni durduramıyacağını, suç işlemekten alıkoyamıyacağını anlayınca, görevden almak zorunda kaldığını, yazmış. Ve bu görevden alma işleminin bir ceza olarak nitelendirilmesi gerektiğini savunmuş. Ve bu işlemin. Genel Müdür Yü­ cel Erten'in yerel taşra müdürlüğüne karşı sübjektif bakış açısı ve eğilimi ne olursa ol­ sun, objektif olarak kendisini de bağladığını ileri sürmüş. Onu dayanağ bu kanıt. Şimdi benim Büktel'in kanıtının bu yalınlığına karşın, "hayır ben basına demeç verme­ dim" demiş olmam saçma değil mi? Bana bu saçmalığı çaktırmadan yaptıran Yücel Erten, beni dilediği gibi oynatıp amacına ulaşırken, rejisörlük yeteneğini sahne dışında da kanıtlamış olmaktadır. Ayrıca Coşkun Büktel, Devlet Tiyatroları Disiplin Kurulunca bana verilen cezanın, oyu­ nun 15 dakika geç başlamasına neden olmak eylemine dayandığını da açık seçik yaz­ mış. Ama o aynı zamanda bu olgunun, benim suç sayılan eylemimin son halkası oldu­ ğunu, bir süreç içinde gerçekleşen eylemimin, başına demeç vermeye gerek duymadan, medyayı araya sokmadan, doğruca seyircinin karşısına çıkarak, kamuyu bilgilendirmek ve uyarmak için yaptığım konuşmalarla başladığını ve benim salt bu nedenle İstanbul Devlet Tiyatrosu müdürünce görevden alındığımı saptamış. Görevden alma işlemi. Disiplin Kurulunca verilmiş bir ceza değil, bu bir ceza sayılmaz denebilir belki. Peki beni seyirciyle izinsiz ve yetkisiz olarak konuşma yapmış olma suçuyla Disiplin Kuru­ luna verselerdi. Disiplin Kurulu bana bu yüzden ceza verebilir miydi? Hayır veremezdi. Çünkü, Devlet Tiyatroları Sanat ve Sahne Uygulatıcısı Hizmet Sözleşmesi'nin; 657 sayılı Devlet Memurları Yasası'nın disiplin suçları ve cezalarını düzenleyen 125. maddesine, Devlet Tiyatrosu'na özgü koşul ve kuralları da katarak genişletilmiş disiplin hükümleri arasında böyle bir suç tanımlaması bulunmamaktadır. Kuralları ve yaptırımlarını düşünüp tasarlayanlar Devlet Tiyatrosu'nda görev yapan bir kamu görevlisinin basını araya sokmadan doğruca halka bilgi verme suçunu işliyebileceğini hiç akıllarına getirmemişler anlaşılan. Yıldız Sarayı Tiyatrosu cinayetinden altı yıl sonra, olayın ve sorumlularının kamu vicda­ nında yargılanmasını sağlıyacak açıklamalarıyla uygar bir duyarlılık örneği gösteren Coş­ kun Büktel'den önce, ben de, Semih Sergen'in savunmamasına verdiğim yanıtta, oyu­ nun 15 dakika geç başlamasının gerçek nedeninin, Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nun halka açık tutulması için gerçekleştirdiğim eylem olduğunu açıkça belirtmiştim zaten. İstanbul 6. İdare Mahkemesi Türk Ulusu adına verdiği kararda da, televizyon ekibinin salona gir­ miş olmasının oyunun geç başlamasına neden olduğunu kabul etmiş, fakat benim bu fiili işlemediğim sonuç ve kanısına varmıştı. Danıştay da Mahkemenin bu kararını onay­ lamıştı. Bu Onay Devlet Tiyatroları açısından bir yüzkarasıdır. Devlet Tiyatroları'ndaki adaletsizli­ ğin bir manzarasıdır. Hiç kuşkusuz Yücel Erten, benim Kültür Bakanı Fikri Sağlar'dan, kendisinden ve İstan­ bul Devlet Tiyatrosu müdüründen izin almadan hatta müdürün engel olmaya çalışması­ na aldırmadan, seyirciye bilgi vermek, seyirciyi toplu bir eyleme yöneltmek gibi bir cüret göstermiş olmamdan tedirgin olmuştur. Buyruğu altındaki bir memurun, genel müdür­ lük yetki ve otoritesine karşı bu denli saygısız davranmasını hoşgörüyle karşılamasına olanak yoktur. Bu eylem cezalandırılmalıydı. Eylemin kendisi de neticesi de suç. Tiyatro salonunda gö­ revli olmasam da, gönüllü olarak da olsa, televizyoncuların çekim yapmasına yardımcı olmam, seyirciyle yayıncılar arasında ilişki kurmam, seyircilerin duygu ve düşüncelerini en etkili bir biçimde dile getirmelerini kolaylaştırmaya çalışmam bir suç. Bu suçun yol

Yıldız Sarayı Tiyatrosunu kapatmaya karar verirken, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit'in de gerisine düşen, Cumhuriyet'in kültür bakanı sosyal demokrat Fikri Sağlar'ın isteğine körükörüne uyduğumu ve bu kararın uygulanmamasını sağlamaya yönelik bin tiyatroseverin ortak dileğini umursamadığımı kimse öğrenmesin isterdim. Şimdi Yücel Erten, istediği kadar, faşizmin, baskı, acımasız sömürü, militarizm, zulüm, ölüm demek olduğunu söylesin. İnsanlık dışı ne varsa faşizm odur desin. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Tiyatroda da faşizm böyle olur. Devlet Tiyatrosu'nun yeniden yapılanmasını anlatırken ne gerek vardı Coşkun Büktel'e sataşmaya. Demokrat olduğunu kanıtlamak için boşu boşuna uğraşmaya. Ediz Bey'e de sorup demokratlığınının sağlamasını yapmaya ne gerek vardı. Bir kere benim soyadım "bey" değil, "Baysal'dır Sayın Bay Yücel Erten. Cumhuriyet'i gerçekten benimseyen, Cumhuriyet'e gerçekten gereksinme duyan insan, biçimsel de olsa, alafranga da olsa Cumhuriyet'in Soyadı Yasası'na uygun hareket etmelidir. Padişahlık döneminden kalma alışkanlıklardan sıyrılabilmek için özen göstermelidir. Bir de, genel müdürken Devlet Tiyatroları'nın aynı zamanda en yüksek disiplin amiri ve 5441 sayılı Devlet Tiyatroları Yasası'nın 3/B maddesine göre Disiplin Kurulu'nun başkanı olduğunu unutarak, kendi girişimiyle başlatılan bir soruşturmanın sonunda, gene kendilerinin verdiği cezanın suçunu, sanığı tanık yaparak, öğrenmeye çalışmamalıydı, sormalıydı bana. İdare Mahkemesi'nce bozulan Disiplin Kurulu kararının dayanağı koyup bir yana benim vereceğim yanıtın en güvenilir kriter olduğunu sanmamalıydı. Yücel Erten, hiç olmazsa bu nesnellikten ve içtenlikten uzak yaklaşımını yayımlamaktan kaçınmalıydı. Benimle yaptığı o çok özel konuşmayı yayımlamak istediğini bana önceden bildirmeliydi. Kendisini köşeye sıkıştıran Coşkun Büktel'i savuşturmak amacıyla yanıtımı bir silah olarak kullanabilmek için benden izin istemeliydi. Tıpkı Coşkun Büktel gibi davranabilmeliydi. Önce Yıldız Sarayı Tiyatrosu olayını yazmak için verdiği kararı, sonrada yazdıklarını yayımlamadan önce okuyup, doğrulayıp doğrulamadığımı, onaylayıp onaylamadığımı sorarak bana danışan Coşkun Büktel gibi. Doğrunun ve gerçeğin sağlamasını hiç şaşmadan her zaman yapan Coşkun Büktel gibi. Ama o zaman tıpkı Coşkun Büktel gibi olurdu. Onun gibi ahlaklı, onun gibi namuslu, onun gibi doğru, onun gibi temiz ve güzel bir insan olurdu. Fakat o zaman şimdiki gibi mağrur ve kibirli olamazdı. 55


BİLDİRİ

KAVGA YERİNE AKILCI İŞBİRLİĞİ Tiyatro Yazarları Derneği Yönetim Kurulu Tiyatro Yazarları Derneği, Genel Kurul Öncesinde Çatısı Altında Olmayan Yazarları da Göreve Çağırıyor • Son dönemdeki birtakım üzücü olaylar bahane edilerek özelleştirme kisvesiyle kurumun kapatılması ve kaynak pastasının paylaşılması hevesleri büsbütün kabarmış görünüyor. Devlet Tiyatroları'nın sağlığı ya da sağlıksızlığı kişilere bağlı olamaz. Bu kurumun özelleştirilmesi ya da kapatılması değil, düzeltilmesi gerekir, ilgili ve yetkili herkesi bu yönde somut sonuçlar alınması için el ele ver­ meye davet ediyoruz. • Daha verimli bir çalışma ortamı yaratılması amacıyla, yazarlarımızı yeni bir yönetim çerçevesinde derneğimiz kapsamına davet ediyor, üst düzey politika­ cılarımızın sanat kurumları özerkleştiği ölçüde başarılı olacakları ve bunun ken­ di sicillerine kazınmaz harflerle artılar kazandıracağı gerçeğini görmelerini bek­ liyor, genelde medyamızın bu konularda daha sorumlu ve bilinçli davranmaya başlayacağını umuyoruz.

İlgili ve yetkili herkesi bu yönde somut sonuçlar alınması için el ele vermeye davet ediyoruz. İstanbul Şehir Tiyatroları Son dönemde kamuoyu ilgisinin Devlet Tiyatroları üstünde yoğunlaşması, kül­ tür ve sanat yapımızın bir başka temel taşı olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'ndaki durumun gözlerden kaçmasına yol açmamalıdır. Uzun süredir o kurum da alabildiğine keyfilikle yönetilmekte. Repertuar Kurulu ve Dramatürji Bürosu gibi birimlerinde tam bir kıstas kaosundan kaynaklanan dü­ zensizlikler yaşanmakta, sonuçta Türk tiyatrosunun tarihsel Darülbedayi'si acı bir kişilik sefaletine sürüklenmektedir. İstanbul, ülkemizin kültür başkentidir. Bu dünya metropolüne başka alanlarda uluslararası saygınlık kazandırmaya çalışmakta olan İstanbul Belediye Başkanı'nın dikkatini biraz da kültür konularında yoğunlaştırmasını bekliyoruz.

a

Ülkemizin görüntüsü "Tiyatro toplumu yansıtır" kuralını doğrulamakta. Uzlaş­ mazlığın kanserleştiği Türkiye'mizin devlet doruklarında bile terbiye sınırlarını aşma" ve "çamur üstünde oturma" suçlayışları havayı kirletirken tiyatro alanı­ mızda da kavgacılık verimli çalışmaların ve yaratıcılığın önüne geçmiş bulunu­ yor.

Devlet Tiyatroları'nın sağlığı ya da sağlıksızlığı kişilere bağlı olamaz. Bu kuru­ mun özelleştirilmesi ya da kapatılması değil, düzeltilmesi gerekir. Onun da te­ mel koşulları bellidir: Padişahlık tabir edilen keyfi davranışları olanaksız kılacak, merkeziyetçiliği azaltıp bölgelerin bağımsızlığını arttıracak ve -en önemlisi- ku­ rumu genelde özerkleştirecek yasal düzenlemeleri artık gerçekleştirmek.

Repertuvarlar Tiyatrolarımızın nasıl oyun seçecekleri konusu, eskiden beri en tartışmalı sorun­ larından biri olmuştur. Yapay yollardan sık sık gündeme getirilen "yerli oyun yabancı oyun" karşıtlığı ise akılları karıştırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Çünkü elbette temel kıstas yerlilik-yabancılık değil değerlilik ya da değersizlik­ tir. Değerli oyun ise seyirciye en çok duygu ve düşünce yoğunluğu yaşatan ya­ pıttır. Sanatsal yeterliğin tutturulması koşuluyla, o olanağı her topluma en ko­ layca kendi yazarlarının sağlayabildiği de bir tarih gerçeğidir. Bu bakımdan, yerli oyunun ayrıca "korunma" önlemlerine ihtiyacı olmaması gerekir.

cy

Ancak bu paralelliği olağan sayma yanlışına düşmemeliyiz. Sahne sanatlarının toplumu yansıtma ötesinde bir işlevi de vardır: İnsanı insana tanıtarak sağlıklı kişilikler ve ilişkiler oluşmasına katkı sağlamak. Yazık ki son yıllarda kendi iç bö­ lünme ve çekişmeleri yüzünden Türk tiyatrosu o görevini yerine getirmekten uzak kalmıştır.

pe

Bu konudaki sorumluluğumuzun bilincindeyiz. Tiyatro yazarlığımızın gelişmesi­ ne yardımcı olma amacıyla kurulan derneğimiz, bugün meslektaşların büyük çoğunluğunu çatısı altında toplayabilmiş değildir. Söz konusu tersliğin oluşma­ sında sağlıksız ortamın da etki payı vardır. Değişik odakların gözünde "yandaş yazarlar" , "hasım yazarlar" gibi anlamsız ve yakışıksız saflar oluşturulmuş, üye­ lerimiz "yazarlar lobisi" "yazarlar mafyası" , "baskıcı yazarlar grupları" kurma tü­ ründen suçlamalarla karşılaşmışlardır. Böyle çirkinliklere artık son verme ama­ cıyla bugün şunu kamuoyumuza açıklamakta yarar görüyoruz: Nasıl her oyuncu sahneye çıkmayı, nasıl her yönetmen oyun sahnelemeyi ister­ se, her tiyatro yazarı da elbette yazdıklarını sahnede görmek isteyecektir. Bu hem onun en doğal hakkı hem de toplumsal kültür yaşantısının gerektirdiği bir sonuçtur. Hangi yapıtın nerede ve ne zaman o olanağa kavuşturulacağını ti­ yatro bünyelerindeki seçme ve değerlendirme süzgeçleri belirler. Bunun dışın­ da herhangi bir üyemizin derneği şu ya da bu yönde kullanmaya kalkışarak "baskı" diye nitelenebilecek bir davranışta bulunması yine derneğimiz kuralları­ na göre disiplin suçudur. Öyle ayıpların hoşgörüyle karşılanmayacağını kesinlik­ le taahhüt ederiz.

Derneğimizin dışında ya da uzağında kalmış bütün arkadaşlarımıza -o temel yaklaşımı benimsemeleri koşuluyla- kapımız açıktır. Yönetim kurulumuzda da bir kan değişikliğinin yararlı olacağını düşünüyoruz. Başta yeni oyun yazarları­ na yol açma olmak üzere derneğin temel amaçlarını paylaşan, o uğurda za­ man ve emek harcayabilecek durumda bulunan meslektaşlarımıza görev dev­ retmeye hazırız. Yakında genel kurul toplantımız yapılacak. İyi niyetlerin orada somutlaşabilmesi için bu açıklamanın içtenlikti bir çağrı sayılacağını umarız. Bu vesileyle gündemdeki birkaç konuya ilişkin görüşlerimizi de belirtmek istiyo­ ruz. Devlet Tiyatroları Atatürk 'ün yarattığı bu kurum, günümüzde de Türk tiyatrosunun amiral gemi­ sidir. Yok edilmesi tümüyle tiyatro alanımızda bir çöküntü anlamına gelir. Öy­ leyken son dönemdeki birtakım üzücü olaylar bahane edilerek özelleştirme kisvesiyle kurumun kapatılması ve kaynak pastasının paylaşılması hevesleri büsbü­ tün kabarmış görünüyor. 56

Derneğimizin eskiden beri karşı çıktığı kültür ayıbı kimi kesimlerde sergilenen ters yöndeki çifte ölçüdür. İthal ürünün sırf ithal ürünü olduğu için üstün gö­ rülmesi, kimi zaman kötü yabancının iyi yerliye tercih edilebilmesi, bir kişilik sa­ katlığıdır. Ödenekli tiyatrolarımızda "Yüzde şu kadar yerli oyun oynayacağız" yönünde tartışmalar açılıyor. Bu iyi niyetli bir davranış olsa da çözüm değildir, yeterli ro­ ta değildir. Hangi yerli oyunun niçin ve nasıl sahneleneceği konusunda bilinçli bir netliğe ulaşılmasını gerekli görüyor, artık bu amaçla da sonuç alıcı çalışma­ lar yapılacağını umuyoruz. Özel Tiyatrolarımız Özel tiyatrolar kesiminde her yıl duyulan "Batıyoruz" yakınmaları bu mevsim içinde doruğa çıktı ve yazık ki yer yer gerçekçi nitelik kazandı. Aralarında çok değerli kuruluşların bulunduğunu bildiğimiz bu toplulukları elbette önemli sayıyoruz. İster istemez daha "önü ilikli" davranmak zorunda olan ödenekli tiyatrolarımızın girişemeyecekleri kimi işlerin özel sahnelerde daha özgürce yapılabileceğinin de bilincindeyiz. Bunu başaranları her türden çok daha büyük ve yaygın desteğe layık görüyoruz. Ancak şu gerçeği de vurgulamak gerek: Öncelikle kendi insanımızı ele alan, kendi toplumumuzun konularını işleyen, düzey düşürmeden kendi seyircimizle gönül ve kafa bağları kurabilen topluluk­ lar hiç de batmıyor, zaman zaman gişe rekorları kırıyorlar. Tiyatroculuğu körü körüne ithalcilik, parlak galacılık ve medyada yandaş ayarlama hünerlerinden ibaret sananların ise fazlaca yakınmaya hakları olmadığını düşünmekteyiz. Sonuç Daha verimli bir çalışma ortamı yaratılması amacıyla, yazarlarımızı yeni bir yönetim çerçevesinde derneğimiz kapsamına davet ediyor, üst düzey politikacılarımızın sanat kurumları özerkleştiği ölçüde başarılı olacakları ve bunun kendi sicillerine kazınmaz harflerle artılar kazandıracağı gerçeğini gör­ melerini bekliyor, genelde medyamızın bu konularda daha sorumlu ve bilinçli davranmaya başlayacağını umuyor, Türk tiyatrosunun her kesiminde gereksiz kavgaların yerini akılcı işbirliği örneklerinin almasını diliyoruz.


KONSERVATUVAR GİRİŞ SINAVLARINA HAZIRLANAN ADAYLARA

SAHNE ÇALIŞMASI ÖRNEKLERİ (100 Monolog) • • • • •

Adayların sınavda okumak zorunda olduğu oyun parçaları (Monologlar) Dünya tiyatro edebiyatının en seçkin yazarları Tiyatro dünyasının ünlü oyunlarından seçmeler Her oyunun kapsamlı özeti ile oyunun sanatsal, estetik ve dramaturjik özellikleri Yazarların biyografileri ve bütün oyunlarının adları

cy

a

1. CİLT DÜNYA TİYATROSU 44 oyun, 100 Monolog 224 sayfa, büyük boy

pe

2. CİLT TÜRK TİYATROSU Cumhuriyet Dönemi Türk Yazarlarının oyunları

YAYINEVİNDE

İNDİRİMLİ

SATIŞLAR

Mitos & Boyut Tiyatro Yayınları A ğ a Ç ı r a ğ ı Sk. 7 / 2 P a m i r A p . G ü m ü s s u y u / İ s t a n b u l T e l : ( 2 1 2 ) 249 87 3 7 - 3 8 Faks: ( 2 1 2 ) 249 02 18


a

cy

pe


a

pe cy


a

pe cy


2001_112-113_8710  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you