Issuu on Google+


a

cy

pe


Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri

Katkıda Bulunanlar:

Hukuk Danışmanı: Fikret İlkiz

Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic.

Müdürü:

Halûk Şevket Ata seven,

Abone Sorumlusu:

ve San. Ltd. Şti.: Firuzağa

Mustafa Demirkanlı

Savaş Dinçel, Ahmet Güngören,

Sedat Bilgin, Murat Güler

Mahallesi Ağahamamı Sokak 5/3

Genel Yayın Yönetmeni:

Tank Günersel, Evin İlyasoğlu,

Teknik Müdür:

Orhan Alkaya

Nilüfer Kuyaş, Ahmet

Erkut Arıburnu

Genel Yayın Yönetmeni

Levendoğlu, Özlem Hemiş

Ofset Hazırlık: Tiyatro Yapım

Yardımcısı:

Öztürk, Öykü Potuoğlu, Hüseyin Film Çıkış: Çağdaş Grafik

Yavuz Pekman

Sorgun, Ilgın Sönmez, Pınar

Baskı: Ayhan Matbaası

Yazı İşleri:

Şenel, Şahika Tekand, Kubilay

Abone Bedeli: 18.000.000.-

Tiyatro Yapım 655 248

Duygu Atay, Leman Yılmaz

Tunçer, Sibel Aslan Yeşilay

Yurt Dışı Abone Bedeli:

Banka Hesap No: T. İş Bankası,

Giritli, Nihal Kuyumcu

Kapak: Savaş Çekiç

150 DM/ 75 $

Cihangir Şb. 197 245

Cihangir 80060 İstanbul Telefon: (0212) 243 09 37 Fax: (0212) 252 94 14 Posta Çeki:

HAZİRAN 1999

SAYI 92 1 .500.000.-

A

Y

L

I

K

T

İ

Y

A

T

R

O

D

E

R

G

İ

S

İ

EDİTÖRDEN Orhan Alkaya/S.5 HABER HER SEÇİMDEN SONRA FAŞİZM PROVASI /S.6

cy a

YORUM REZİL OLDUK VALLAHİ Yavuz Pekman / S. 10

HABER FLASH TV, "F@UST SÜRÜM 3.0", VE AHLÂK DEDİĞİN NEDİR Kİ?/S. 13 HABERLER /S. 16

SÖYLEŞİ YALNIZIZ, YALNIZ, YAL... Hüseyin Sorgun/S. 19

SÖYLEŞİ SİBER ANORMAL VE KIŞTIRTICI Ilgın Sönmez/S.20

pe

ELEŞTİRİ BİLGİYİ VE GERÇEĞİ ARIYORUZ HÂLÂ Pınar Şenel/S.22

TİYATRO ANTROPOLOJİSİ İÇİN NOTLAR Ahmet Güngören/S.24 ELEŞTİRİ AŞK ÖRGÜTLENMEKTİR BİR DÜŞÜNÜN ABİLER Özlem Hemiş Öztürk/S.25 YAKLAŞIM ONLARI HEPİMİZ ÖLDÜRDÜK Nilüfer Kuyaş/S.28 ÇİZGİ ROMAN Savaş Dinçel/S.30

OTOBİYOGRAFİK NOTLAR STUDIO OYUNCULARI'NDA REJİ VE OYUNCULUK Şahika Tekand/S.32 İZDÜŞÜM Ahmet Levendoğlu/S.36 DİNAMİK ELEŞTİRİ YEDİNİN KERAMETİ Öykü Potuoğlu /S.37 İLLÜZYON İLLÜZYON SANATI VE TİYATRO-III Kubilay QB Tunçer/S.40 TANITIM 27. İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ'NDEN SATIR ARALARI Evin İlyasoğlu/S.42 KİTAP TANITIM ARTUR MILLER'DEN BİR ŞAHESER Tarık Günersel/S.47 TİYATROCA DÜŞÜNMEK TİYATRO VE İNSAN Halûk Şevket Ataseven/S.48

Peter Schaufuss Balesi

ÇOCUK TİYATROSU BERLİN'DE ŞENLİK VAR Sibel Arslan Yeşilay/S.50 ENGLİSH SUMMARY/S.52 EK: TÜRKÇE'DE 32 TİYATRO KİTABI / MitosBoyut Yayınları/S. 53 3


ANISINA

Bu bahçe bu nemli toprak, bu yasemin k o k u s u , bu mehtap, bu gece pırıldamakta devam edecek ben basıp gidince de Çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı ve bende bu aslın sureti çıktı sadece NÂZIM HİKMET

pe

cy a

15 Ocak 1902 - 3 Haziran 1963


EDİTÖRDEN

Haziran zor aydır sevgili okur. Nâzım Hikmet,

araştırma yöntemini, sakınmadan açıkladı.

Orhan Kemal, Sermet Çağan... Ahmet Haşim,

Otobiyografik Notlar, araştırmalarını

Cahit Zarifoğlu, Ahmet Arif... Haziran çok sevgili

önemsediğimiz toplulukların ve yaratıcı

aldı bizden. Bir yandan da, hayatı savunmaya

tiyatrocuların deklarasyonlarda sürecek.

iteledi, kılcal damarlarımızı keskinleştirdi, aklımızı biledi Haziran.

Öykü Potuoğlu, eleştiri ortamımıza değişik bir öneri getiren "Yedi'nin Kerameti" yazısında,

Şimdi, yüzyılın son Haziran'ında gene, hoyrat kabilecilik ve riyakâr ahlakçılık koalisyonu karşısında varoluşumuzu sınıyoruz. Kültürleri

"eleştirilen"i metnine ortak ederek, cesur bir deneyime açıldı.

beşiğinde sallamış bu bereketli toprakları, hayata

İstanbul Müzik Festivali'ni, alanın usta eleştirmeni

üniformalar giydirmeye kalkışan tekçi zorbalara

Evin İlyasoğlu kuşbakışı taradı. Size, yıllardır

teslim etmeme kararlılığındaki insanlar, bir kez

tutkuyla bağlandığım bir barok topluluğun, II

daha şu kanlı, travmatik yüzyılın nefes alma

Giardino Armonico'nun da şehrimize geleceği

yollarını açıyor.

müjdesini, ayrıca vermek istiyorum. Özellikle

a

Miniminnacık Goebels'ler olmadık cehaletleriyle

Vivaldi yorumlarıyla, zihinleri allak bullak eden bu

yaratıcı hamlelerimizin önüne dikilmeye

volkanik topluluk ve şefleri Giovanni Antonini'yi

kalkıştığında sevgili okur, yılgınlığa kapılmayın,

Aya İrini'de dinleme olanağı bulamasanız bile,

pe cy

Orhan Alkaya

hayallerinizi yitirmeyin. Hayalleriniz, yeryüzündeki

yorumlarına kulak kesilin; "hayret" duygusunun

imkânlarınızdır... ve küçümsemeyin bu değersiz

mutlulukla yakın ilişkisi olduğunu

kötülükleri. Sinsi bir ur gibi, zayıf düşeceğiniz ânı

kanıtlayacaklarını temin ederim...

kolladıklarını unutmayın. Binlerce yıllık çapraz insan tarihinden süzülen yaşama birikimiyle,

kötülüğe karşı durun. İyiliğin ve güzelliğin sinerjik

alanı yaratıldığında, hayat galebe çalacaktır.

İç sayfalarımızda, Tarsus-İstanbul hattında cereyan

eden iki kötülük kalkışmasını, belgeleriyle birlikte okuyacaksınız. Kanal 6'daki bir canlı yayında,

Tarsus Belediye Başkanı'yla karşı karşıya geldik. Yaptıklarını inkâr etti, sevindiğimi söyledim.

Bu sayımızda Ek olarak, tiyatro yayıncılığının şövalyesi T. Yılmaz Öğüt'ün, binbir güçlüğe göğüs gererek aralıksız sürdürdüğü MitosBOYUT Yayınları listesini sunuyoruz. Yüz otuz iki tiyatro kitabıyla sekiz yılı tamamlayan sektörün bu "yalnız" yayınevi, tiyatro edebiyatına sırtını dönmüş pek çok "büyük" yayınevini, keşke utandırsa...

Demek, ne kötü bir iş yaptığının ayırdına varmış.

Tiyatro Festivali tamamlanınca, tiyatro mevsimi de

Özür dilemese de olur, bir daha tekrarlamasın

kapanmış olacak. Yaz oyunlarını bu yıl da

yeter. Keza, Flash TV'den gelen açıklamayı,

özleyeceğiz. Rumelihisarı, Yedikule oyunları uzun

sayfalarımızda okuyacaksınız. Onlar da özür

süredir "tatil"de. Buradan tatil kavramına olumsuz

dilemesin, önemli değil. Kendilerine biraz

bir anlam atfettiğim sonucu elbette

çekidüzen versinler, yeter.

çıkartılmamalı. Tatil, hayatın vıdıvıdılarından

Bizim Haziran gündemimize gelince... Daha

kaçırılmış, zihinle bedenin uyumuna doğru atılmış

gelişmiş bir zihin ortamına doğru derinleşmeyi

yararlı bir adımdır. Gene de, kötülüğün tatil

sürdürüyoruz. Şahika Tekand, hayallerinin izini

yapmadığını unutmamakta yarar var. Temmuz

süren bir tiyatro topluluğunun düşünme ve

sıcağında buluşmak üzere, iyi olun, iyi kalın... 5


HER SEÇİMDEN SONRA FAŞİZM PROVASI Hatırlarsınız, bir önceki seçimden sonra, Ankara Belediye Başkanı başta olmak üzere kimi sanatsever (!), kıymeti kendinden menkul birikimleriyle sanatı tartışmaya, bazı sanatların içine tükürmeye, sanatın ne olduğunu, ne olmadığını olmadık zırvalarla topluma anlatıp aktarmaya soyunmuştu.

cy

a

Görülüyor ki, yeni seçimler de, öncelikle sanatı tartışmaya açtı. Türk toplumu için nelerin iyi ve yararlı, nelerin yararsız ve zararlı olduğunu tespit ederek, bizlere öğretmeye; tavır almaya ve tavırlarına cümlemizi ortak etmeye yeltenen cüretkârlar, birer ikişer belirmeye başladı. Ardı ardına iki olay yaşadık

pe

11. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin açılış oyunu olan, ünlü Katalan topluluğu La Tura Dels Baus'un "F@ust Sürüm 3.0"ına ve Tiyatro Stüdyosu'nun "Bağla Şu işi" oyunlarına yönelen saldırılar, bizi "tekçi, despot" zihinlerin kaba güç gösterileriyle yüzleştirdi.

6

Tiyatro... Tiyatro... bu iki çarpıcı olayın rastlantısal biçimde bir araya gelmediğini, Türkiye'yi tehdit altında tutan "faşizm"potansiyelinin kayda değer bir "kalkışması"yla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyor. İnsanlık tarihinin hemen her anında rastgelebileceğimiz, zeminini "kabilecilik" anlayışından alan bir etnik ayrımcılığı, hassas dengeler üzerinde duran memleketimiz için son derece tehlikeli buluyoruz. İnsan bedenini bir "yasak manzumesi" olarak gören ikiyüzlü ahlak bekçiliğinin ise, her türden yaratıcı yaşama hamlesinin önünü tıkamaya aday bir totaliter yönelişi içerdiğini özenle belirtmeliyiz. Bir kez daha, Türkiye sanat ortamı, faşizm provalarına sahne olurken, yaşama imkânlarımızı savunmak için, pür dikkat kesilmeli ve bir aradalığa her zamankinden fazla önem veren bir bilinci diri tutmalıyız.


Haberler... Tarsus'ta Neler Oldu? 19 Mayıs akşamı Anadolu Turnesi'ne çıkmış olan Tiyatro

T.C.

Stüdyosu'nun durağı Tarsus'tu. Tarsus'un bina, sunum,

TARSUS BELEDİYESİ

yönetim olarak gerçekten her yanıyla çağdaş 75. Yıl Kültür

BASIN MÜŞAVİRLİĞİ

Merkezi'nde Pınar Kür'ün Türkçesiyle sergilenmeye başlanan Davit Mamet'in, "Bağla Şu İşi" oyununun 10. dakikasında, salona gelen Kaymakam Ali Ülger, MHP'Ii Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz, eşleri ve Tataristan'dan gelen konukları, arkada bir yerlere oturmak yerine ön sıradaki protokole ilerlediler ve bu coğrafyada "sanata ve sanatçıya saygı" sözcüklerinin köksüz olduğunu göstererek "antre yaptılar". Gösteri başladıktan sonra, herhangi bir sıfatın arkasına sığınarak böylesi bir pervasızlık sergilenemeyeceğini öğreten olmamıştı bu gruptaki zevata. Bu davranış hemen hemen her düzeydeki idareciler tarafından sergilendiği için, artık pek yadırganmaz bir durum aldı ülkemizde. Kimbilir, biz bile bu kabalığı haber yapmayabilirdik. Alışkanlıkların veya sorunlar yumağının bizleri getirdiği yer işte burası.

Tiyatro, konser, skeç ya da buna benzer etkinliklerin saygı duyulan bir sanat dalı olduğunu ancak, toplum ahlakını ve Türk kültürünü olumsuz yönde etkileyerek, özellikle gençleri ve minikleri argo ifadelerin yanı sıra küfürlü sözcüklerle çirkin davranışlara sevk edecek senaryoların sanatsal bir değerinin olamayacağını ifade eden Başkan Burhanettin Kocamaz, Hıdrellez etkinlikleri nedeniyle Tarsus'a gelen Tataristan'ın Aznakay Milletvekili Fendevs Safiyullah ile Türk-Tatar Dostluk Cemiyeti Başkanı Firdevs Fathelislam'ı Kültür Merkezi'ne tiyatro izlemeye götürdüklerini ancak oynanan oyundaki argo, küfürlü ve müstehcen sözler yüzünden misafirlere karşı mahcup olduklarını söyledi.

pe

cy

a

Erkân, 15-20 dakika sonra, gürültülü bir şekilde oyunu terk edip, önce fuayeye çıktı. Duyduklarımıza bakılırsa, Kaymakam Ülger'in küfürleri, Mamet'in yaratıcılığını bile yaya bırakacak mertebeye erişmişti bu arada. Belediye Başkanı ve Kaymakam, saygısızca gelip saygısızca gitmekle yetinselerdi, belki gene haber değeri affetmeyecektik bu olaya. Ne var ki, kendi "demokratik" seyretmeme haklarını salondaki izleyicilerle paylaşmaya kalkışmaları, giderek olayı çığrından çıkardı. Resmi ve sivil görevliler aracılığıyla seyircilerin de oyunu protesto etmeleri ve salonu boşaltmaları için baskı uygulattılar; dahası, kulise bir görevli göndererek Ahmet Levendoğlu'ndan oyunu durdurmasını talep ettiler.

Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz, önceki gün akşam Kültür Merkezi'nde oynanan "Bağla Su İşi" adlı tiyatro oyununa tepki göstererek, oyunların toplumsal ahlaka ve kültürümüze ters düşmeyecek içerikte olması gerektiğini söyledi.

Telefonla görüştüğümüz Tarsus Belediye Başkanı Ali Ülger: "Sahnelenen oyunda inanılmaz derecede küfürlü konuşmalar vardı. Yanımda eşim ve misafirlerim de vardı. Onlar da rahatsız oldular. Benim de terbiyem böyle bir oyunu izlememe izin vermediği için, demokratik hakkım olan izlememe hakkımı kullandım. Oyuna ve oyunculara karşı da herhangi bir tepkisel girişimim olmadı. Olamaz da. Ama böyle bir oyunu da seyredemem" diyerek, kişisel tercihinden söz ediyor. Buna bir diyeceğimiz olamaz. Ancak, yaşananlar, bu kişisel tercihin, diğer seyircilerin tercihlerinden daha değerli sayıldığını ortaya koyuyor. Belediye Başkanı'nın açıklamaları ise son derece tehlikeli bir zihniyeti, buram buram faşizm kokan bir söylemle açığa çıkarttığı için, daha da önemli. Belediye Başkanı Kocamaz'ın basın bildirisini ve Tiyatro Stüdyosu, TOBAV, TEB, TODER, ÇASOD, İŞTİSAN, PEN, KÜLTÜR-SEN ve İKSV'nin ortak imzasıyla yayımlanan ve birçok tiyatro, sinema insanının katıldığı basın toplantısında okunan basın bülteninin tam metnini yayımlayarak, "Bu İşi Bağlıyoruz". Tabii, şimdilik.

Tiyatroda yer alan ifadelerin Türk tiyatrosu ve mizah anlayışı ile asla bağdaşamayacağını vurgulayan Başkan Kocamaz, yetkilileri göreve çağırarak, topluma mesaj vermede etkin bir yeri olan tiyatroların Kültür Merkezi'nde oynanmadan önce en azından senaryolarının gözden geçirilmesinin faydalı olacağını ve insanların bu tür sokak edebiyatı ya da argo konuşmalar yerine daha mantıklı ve daha faydalı söz ve davranışları kapabilecegini bildirdi. Tarsus Kültür Merkezi'nin açılışına ve hizmet vermesine çok sevindiklerini ancak insanlara genel ahlak ve Türk kültürüne yaraşır bir mesaj vermesi gerekirken tam tersi hoş olmayan ifade ve küfürlü sözler içeren bir tiyatronun sergilenmesinin Kültür Merkezi'nin açılış amacına ters düştüğünü ve bundan dolayı da gerek fert, gerekse toplum olarak büyük üzüntü duyduklarını belirterek, hoş olmayan bu olaylara müsaade edilmemesi gerektiğini de sözlerine ekledi. Burhanettin Kocamaz Belediye Başkanı 7


Haberler...

Esintiler ZEYNEP ORAL

sansasyon: Bu gö­ rüntüler yalnız biz­ de! Biz görüntüle­ meyi başardık! (Oha!) Ve meydan okuyarak: Böyle bir olaya kim nasıl izin verirmiş! Üstelik 19 Mayıs'ta! Üste­ lik Atatürk Kültür Merkezi gibi resmi bir kurum binasında! Türk halkının gelenek ve göre­ nekleri ile uyuşmazmış! Fa­ ust temsilleri neredeyse dev­ letin bütünlüğüne tehdit, Atarürk'e hakaret, Türk halkı­ nın gelenek ve göreneklerini bombalamak yerine geçe­ cek... Aklım almıyor! Yaklaşık iki saatte sahnede oluşturu­ lan binlerce görüntü arasın­ dan, bir erkek oyuncunun bir buçuk dakika, bir kadın oyuncunun birkaç saniye gö­ rünen, üstelik "ışık perdesi" gerisinde görünen çıplak be­ denlerini seçmişler, akıllan fikirleri orada! AKM'nin dev sahnesini düşünün. O dev sahnenin her köşesinde aynı anda bir sürü şey oluyor. Ve­ en ön sıradan ya da üst bal­ konun en gerisinden sahneye bakıldı mı, göz, istese de iste­ mese de sahnenin tümünü görüyor. Ama hayır bu ka­ meramanın gözü koca sah­ nede başka hiçbir şeyi gör­ meyip, çıplak bedene "zo­ om" yapıyor... Ve ekranda kırmızı noktalar uçuşuyor. Hakkında hiçbir şey bilme­ dikleri topluluk aşağılanıyor. Sansasyon, pornografi, müs­ tehcenlik iştahı ağır basıyor. Ve, bu yayınlar bir hafta bo­ yunca sürdürülüyor... Bu ne hasta kafa, hasta göz, hasta ruh, hasta beden­ dir! Bu ne komplekstir! Bu ne açlık, ne duyumsuzluk­ tur! Beyler kafanızın içinde yalnız pislik varsa, çevreniz­ de pislikten başka bir şey göremezsiniz! Bir hafta süren yayınlar suç duyurusu yerine geçti. Sonuç: Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Kül­ tür ve Sanat Vakfı hakkında tahkikat açtı. Beyoğlu Kay­ makamlığı, İlçe Emniyet Müdürlüğü, bu yazının yazıl­ dığı önceki gün, durumu Vakfa bildirdi. İşte aldığım haber buydu.

pe

8

Yılmaz Onay: Bu taze olay, birden ayranı kabaran belli bir kesimin, o tutumuna çok daha hızlı ve çok daha sıkça devam edip etmeyeceği sorusunu getiriyor aklımıza. Dolayısıyla bana dokunmayan yılan bin yaşasın tutumundan bir an önce vazgeçmekte fayda var. Tiyatro sanatını, genel olarak sanatı, genel olarak kültürü ve uygarlığı kurtarmak için herhalde artık ufak ufak uyanmak gerektiğini sanatçı çevremiz en azından düşünmek zorundadır. Dikkatimi çeken bir nokta da bu çok fazla açıkça söylenmiyor, güya bir oyunda üç tane, beş tane küfürlü söz, çocukların ahlâkını bozarmış, bu şarlatanlık da artık durmalı, çocukların önünde dana boğazlayanlar, koyun boğazlayanlar çocukların ahlâkını hiç düşünmüyorlar da sadece kendi belden aşağılarını düşünenler bu meseleleri çocuklara atıyorlar. Bu demagojinin bir yanı, faşist demagojinin bin türlüsü vardır, bu şu anda aklıma geleni.

cy

İ

çimde mutsuzluk, öfke, şaşkınlık, iğrenme duy­ gusu, kusma isteği, hepsi birbirine karıştı... Sakin olup baştan başlıyo­ rum: Uluslararası İstanbul Ti­ yatro Festivali, bir süre ön­ ce, AKM'de Necdet Mahfi Ayral'a ve Bob Wilson'a onur ödüllerinin verildiği gör­ kemli bir törenle ve dünya­ nın sayılı topluluklarından olan, İspanyol La Fura del Baus Tiyatrosu'nun sundu­ ğu "Faust" ile açıldı. Salon tunca hınç doluydu. Hem tö­ ren, hem oyun dakikalarca ayakta alkışlandı. O akşam, çeşitli kanallar­ dan 15 - 20 kadar kamera, törenden ve "telif hakla­ r ı n ı n izin verdiği ölçüde temsilden çekim yaptı. Açılıştan beş gün sonra bir televizyon kanalı, müthiş (!) bir yayına başladı. Hem de akşam haberlerinde... "Atatürk Kültür Merkezi'nde Tiyatro Çılgınlığı" başlığını ilk duyan, sanırdı ki, bu kanal tiyatro meraklı­ sıdır, her haber programın­ da sanata yer verir, sanatı, sanatçıyı yüceltir! Eh Türki­ ye'de ilk kez bunca ileri tek­ nik ve hiç görmediğimiz gibi bir ışık kullanılmasını, Faust'un ana sorunlarının gü­ nümüze taşınmasını, "çılgın­ lık" diye yorumluyorlar... Nerde efendim nerdeee... İkinci cümlede işin aslı anla­ şıldı: "İspanyol sanatçılar çırılçıplak soyundu". Düşünebiliyor musunuz, iki saate yakın süren oyunda, iki dakika ya görünen ya gö­ rünmeyen insan bedenine takmışlar kafayı, ver yansın ediyorlar... Haberde (bir ar­ kadaşım saymış,) on iki kez "çıplak", "çırılçıplak", "ür­ yan" lafı ediliyor ve "çıplak tiyatro" altyazısı geçiyor. Derken haberlerden sonra aynı kanalda bir programda aynı konu! Bu kez müthiş

a

Müstehcenlik, sizin kafanızda!

Uğur Yücel: Çok mide bulandırıcı bir davranış biçimi. Tiyatro sanatçıları,buna sessiz kalmayacak. İşte burada da büyük kalabalık var. Seyirci istediği oyunu seçme özgürlüğüne sahip, üstelik bu oyun David Mamet'in bir oyunu. Amerikan toplumunu anlatan bir oyun. Yani, burada dehşet verici bir bilgisizlik söz konusu. Artık bunları yaşamak istemiyoruz, yeteri kadar yoruldu Türk sanatçıları. Şunu bilmeleri lazım ki, hiçbir güç tiyatro salonundan seyirciyi dışarı çıkartamaz.

Milliyet, 30 Mayıs 1999

Ayla Algan: 68 kuşağı çocuğu olduğumuz için bunları çok gördük, çok dayak yedik biz bunlardan, bu zihniyetten ve bu kişilerden. Dolayısıyla, "Sezuan'ın İyi lnsanı"nı bastı bunlar. Darendelioğlu, dışarıdan gelip benim soyunma odama girip, dayak atıyordu herkese. Allahtan Beklan kuvvetliydi de, köşede bir yerde durup pat pat vuruyordu. Ertesi gün mahkemede baktım herkes dişsiz. Şimdi adam yaşlandı, aynı olayları yaşayacak halimiz yok, dayakla insanları iyi etmek olmuyor. Yalnız, o zamanlar medya çok namusluydu. Yani boyalı basın bile namusluydu. Sansür geldiği zaman, yıkılan yanan dram tiyatrosunun sandalyelerinin üstünde çiçekler vardı, biz yanınızdayız diyorlardı. İstanbul'un kötü insanı, Sezuan'ın İyi İnsanı'nı susturdu diye. Böyle bir dayanışma vardı. İki yüz kültürün üstüne oturan bir toplumuz, biz böyle "tek kültür iyidir"i kabul edemeyiz. Akıllarını başlarına toplasınlar, seyretmeyi öğrensinler dört-beş yaşındaki çocuklar daha iyi seyirciler tiyatroda. Işıl Kasapoğlu: Tiyatro 2000 yıldan beri varolduğu ve var olacağına göre, seyircinin tiyatroyla ilişkisi önemlidir. Tiyatro sürekliliğini bugüne kadar sürdürdü. Daha yüzyıllar boyu da sürdürecek. Tiyatro aynı zamanda bir mücadele aracı, kültürel mücadele aracı. Bu mücadeleler, ne kadar hareket olursa olsun, ne kadar karşıtlık olursa olsun sürecektir. Tiyatro Stüdyosu'nun başına gelenler bir örnektir sadece. Bu arkadaşlar mücadelesini sürdürüyor, onların yanındayız bütün diğer meslektaşlarımız gibi.


Haberler...

Bu basın toplantımızı biz Tiyatro Stüdyosu'na destek veren şu tiyatro ve sanat vakıf ve derneklerinin dayanışması ile yapıyoruz: TOBAV, TEB, TODER, PEN, İŞTİSAN, ÇASOD, KÜLTÜRSEN, İSTANBUL KÜLTÜR SANAT VAKFI. Burada sizlere ve sizler aracılığıyla kamuya aktarmak istediğimiz olay, bu ülkede baskıcı, yasakçı, çağdışı kafaların sanata karşı girişimlerinin son bir örneğidir. Bu olay bizim başımızdan geçmiştir, ama bizim onu önemsememizin ve duyurmak istememizin nedeni bu değildir. Neden, gerçekte tiyatroya ve sanata vurulan yeni bir darbenin söz konusu oluşudur. Geçmişte çok sayıda tiyatro topluluğunu yaralamış olan bu darbelerden biri bir kaç gün önce bize yönelmiştir, yarın bir başkasına farklı bir biçimde yönelebilir. Bu nedenle, tiyatrocuların dayanışma bilinci ile davranmalarının ve kamu önüne birlikte bir güç olarak çıkmalarının önemi artmaktadır. Tiyatro Stüdyosu "Bağla Şu İşi" oyunuyla Güney Anadolu'da iki gün öncesine dek süren bir turne gerçekleştirdi. "Tiyatroya vurulan bir darbe" olarak tanımladığım olayın gelişimi de bu çerçevede oldu. Turnemizin duraklarından biri olan Tarsus ilçemizin Tarsus 75. Yıl Kültür Merkezi salonunda 19 Mayıs akşamı oyunumuz perde açtı. ilçenin Kaymakamı Ali Ülger ile Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz, eşleri ve Tataristan'dan gelen resmi iki konukları ile birlikte oyunun 10. dakikasında salona girerek öndeki yerlerini aldılar. 5-10 dakika sonra bu grubun aralarında yüksek sesle konuşmaları duyulur oldu. Bir 15 dakika sonra, daha birinci bölümün bitimine yaklaşık 10 dakika varken, Kaymakam'ın protokol grubundaki öteki kişilerle birlikte, yüksek sesli tepkiler göstererek ayaklandığı görüldü. Oyunu "küfürlü" olduğundan "edepsiz" bulan ve ona yönelik aşağılayıcı sözleri bağırtılı şekilde sıralayarak salondan çıkmaya yönelen yetkili, bu arada "Çıkın, herkes çıksın" sözleri ile izleyicilerin de kendisine uymasını istedi. Ancak bu isteğe uyan olmadı. Grubun salondan fuayeye çıkması ile birlikte Kaymakam, salonun derhal boşaltılması buyruğunu bağıra çağıra vererek sivil ve üniformalı görevlileri salona yolladı. Salona girerek sıra başlarını tutan görevliler "Boşaltın, boşaltın" komutlarıyla, 70 kadar izleyiciyi dışarı çıkardılar. Öndeki 4-5 sırada oturan seyircilerin ise yerlerinden kalkmadıkları görüldü. Buyrukla dışarı çıkarılan seyircilerin çok büyük bölümü, şoku üzerlerinden atmanın ve Kaymakam ile çevresinin Merkez'den ayrılmalarının ardından salona yeniden girerek yerlerine oturdular. Ancak Kaymakam, çıkmadan önce bir süre daha fuayede taşkınlıklarını sürdürdü. Oyun sonrasında aralarındaki konuşmalara tanık olanlardan öğrendiğimize göre, Kaymakam'ın yanına çağırdığı yüksek rütbeli bir güvenlik görevlisi de, Kültür Merkezi Müdürü de, Kaymakamı yapılan işlemin doğru olmadığı yolunda ikna etmeye çalışmışlar. Yine de, sivil ve üniformalı güvenlik görevlileri salon ve kulislerden oyunu izlediler. Bir görevlinin amirine "Amirim, oyunda sakıncalı bir şey bulamadım" yollu telsiz mesajı kulağa geliyordu. Öte yandan, ben oyunu yan kulisten izlemekteydim. Kaymakamın salonu boşalttırma eylemi ile eş zamanlı olmalı, asistanım Serda "görevli" olduğunu belirtip tiyatronun yetkilisini arayan bir kişiyi yanıma getirdi. (Tiyatro Stüdyosu'nun Sanat Yönetmeni ve oyunun yönetmeni olarak, muhatap bendim.) Bu görevli "Oyunu kapatıyorsunuz" buyruğunu verdi. "Ne gerekçe ile?" diye sordum. Görevli "Kaymakam çok kızdı, 'Böyle oyun mu olur?' diye bağırdı, 'Durdursunlar' dedi" yanıtını verdi. Kendisine "Biz oyun durdurmayız" dedim. "O zaman biz durduracağız" diye yanıtladı. "Nasıl yapacaksınız bunu? Seyirciyi zorla dışarı mı çıkaracaksınız?" diye sordum. "Öyle olacak, oluyor zaten" dedi. Ben de "Zorla oyun durdurmaya kalkışırsa Kaymakam kamuya bunun açıklamasını yapmak durumunda kalır, kendisine böyle iletin" dedim; görevli geri döndü. Çıkarılan izleyicilerin yeniden girip yerlerini almalarından sonra ikinci bir "boşaltma harekatı" olmadı. Teknik ekip ve özellikle oyuncular, doğal olarak kısa bir tedirginlik yaşadılarsa da, olanların etkisinde kalmama direncini göstererek oyunun sonunu başarıyla getirdiler ve böylelikle tiyatronun altın kuralı olan "perde kapanmaz" kuralının gereği, yapılan zorbaca eyleme karşın, yerine geldi. Oyun bitiminde izleyicinin coşkulu alkışı, oyuna olduğu kadar, onu bu koşullarda tamamlayanlaraydı, kuşkusuz. İzleyicilerden bir gençler grubu da oyun sonrası kuliste bize destek verdi, teknisyenlerimize yardım etti ve bizi kentten uğurladı. Hepsine buradan teşekkür ederiz.

pe

cy

Nesrin Kazankaya: Herkesin söyleyebileceği gibi fevkalade utanç duyuyorum, ama psikolojik bir utanç değil bu, sosyal bir utanç. Yıllardır dirençle kendi alanlarımızda sorumluluk üstlenerek yürüttüğümüz bir sürecin, birdenbire bu denli geriye düşebiliyor olması insana umutsuzluk değil ama uzun erimli bir öfke anlamında utanç veriyor. Düşünün ki, Tarsus'ta böyle bir olay oluyor. Hemen hemen aynı anda bir başka olayla karşılaşıyoruz. Adı ahlâki değerler gibi gösterilerek İstanbul Tiyatro Festivali'nde bir oyun hakkında bir soruşturma açılıyor. İşte buyurun Anadolu'nun doğusundan bir örnek, batıdan bir başka örnek. İkisini tamamlayın bir resim oluşuyor ve soruyorum n'oluyoruz, nerdeyiz, hangi yılda yaşıyoruz, saat kaç, biz kimiz?

TİYATRO STÜDYOSU'NUN BASIN AÇIKLAMASI

a

Haldun Dormen: Bu iş bana korkunç geliyor, çağdışı geliyor. 2000 yılına girerken bir adam kalkıyor dünyanın en büyük bir kaç yazarından birinin oyununu Türk halkına uygun görmüyor. Buna hiç kimsenin hakkı yok. Biz dünyaya ayak uydurmaya çalışıyoruz, Batı'ya ayak uydurmaya çalışıyoruz, bırakın Batı'yı, 2000 yılına ayak uydurmaya çalışıyoruz ve yüzyılımızın en büyük yazarlarının birinin oyununu Türkiye'ye getirmeye çalışıyoruz. Ve bu tepkiler korkunç. Bu işlerle biz vakit kaybediyoruz. Türkiye hep vakit kaybediyor, bu vakit kaybından dolayı da çok üzgünüm.

Tabii ki bunların psikolojik bir tepki değil, uzun erimli bir tepki olması lazım. Bunun için de bu bağlamda herkesin bir direnç göstermek istediğini biliyorum ama bunun planlı programlı ve uzun öfkeli olmasını diliyorum. Derya Alabora: Tam bir ortaçağ zihniyeti. Bir Kaymakam'ın, Belediye Başkanı'nın tiyatronun ne olduğunu bilmemesi Türkiye'nin yavaş yavaş geldiği durumu gösteriyor. Bizler için çok acıklı bir durum. Ama ne yazık ki, bundan sonra bu tip olayları daha sık yaşayacağımızı düşünüyorum.

Ertesi gün biz Antakya'ya geçmişken, Tarsus olayının ikinci perdesinin oynandığını öğrendik. Tarsus Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz'ın bir bildirisi Basın Müşavirliği aracılığıyla dağıtılmıştı. Kopyalarını sizlere dağıtmış olduğumuz bu metin, görüleceği gibi, tiyatro konusunda ileri düzeyde bir bilgisizlik ortaya koymaktadır, dolayısıyla bu açıdan ciddiye alınacak bir yanı yoktur. Önemli olan, her iki üst düzey kamu yöneticisinin de, oyunda yer alan kimi sövgü sözlerini, oyunu baltalayıcı girişimlerde bulunmak için yeterli gerekçe görmüş olduklarıdır. Belediye Başkanı bu sözde gerekçe ile oyunu "Toplum ahlakını ve Türk kültürünü olumsuz yönde etkileyen ... değersiz" bir oyun olarak ilan edebilmiştir. Başkan, bunun da ötesinde, "Hoş olmayan bu olaylara müsaade edilmemesi gerektiğini" ve "Tiyatroların Kültür Merkezi'nde oynanmadan önce en azından senaryolarının gözden geçirilmesinin faydalı olacağını" öne sürebilmiştir. Bu da, yıllar önce uygulamadan kalkmış olan çağdışı bir işleme özlem duymak ve onu yeniden gündeme getirmek çabasıdır. Tüm bunların dışında, halka önder olmak ve halkın can ve mal güvenliğini gözetmek konumunda bunulan resmi görevlilerden biri, tam tersine, halkın tiyatro izleme hakkını zorla elinden almakta, öteki ise halkın seçme özgürlüğünü kısıtlayıcı çağdışı yollara geri dönülmesini önermektedir. Ve yetkililer bunu, oyunun yaklaşık 20 dakikalık bir bölümünü izlemiş olmakla yapabilmektedirler. Oyunun, sahnelendiği tüm öteki kentlerde aldığı tepkilerin yalnızca alkış ve övgü tepkileri olduğunu söylersem, bu iki sayın yetkilinin kendilerini düşürdükleri durum bir başka boyutuyla da anlaşılacaktır. Tüm bu nedenlerle söz konusu yetkililerin hem sanata hem topluma karşı kusur işlediklerini buradan söylüyor, konuyu Devletin üst yetkililerinin dikkatine sunuyoruz. Ahmet Levendoğlu Tiyatro Stüdyosu Sanat Yönetmeni

9


Yavuz

Pekman

Rezil Olduk Vallahi Tarsus Belediyesi Basın Müşavirliği'nden, faks makinesi marifetiyle dergiye ulaşan yazı, baskıyı durduracak, dahası kanımızı donduracak nitelikteydi. Tarsus'un MHP'li Belediye Başkanı Sayın Burhanettin Kocamaz, Tiyatro Stüdyosu'nun "Bağla Şu İşi" oyununa, "toplumsal ahlaka ve kültürümüze ters" düştüğü gerekçesiyle tepki gösteriyor, bununla da yetinmeyip, bundan böyle oyunlar oynanmadan önce, "senaryoların" en azından gözden geçirilmesi gerektiğini bildiriyor, bu konuda herkesi göreve çağırıyordu. Aynı yazıda başkan Kocamaz, Hıdrellez etkinlikleri nedeniyle Tarsus'ta bulunan Tataristan'ın Aznakay milletvekili Fendevs Safiyullah ve Türk-Tatar Dostluk Cemiyeti Başkanı Firdevs Fathelislam'a, oyundaki "argo, küfürlü ve müstehcen sözler yüzünden" mahcup olduklarını söylüyordu. Mahcup olmak ne demek, rezil olduk vallahi... Sanata ve sanatçıya karşı bu denli duyarlı, toplumsal ahlak ve kültüre bu derece sahip çıkan bir belediye başkanının, bir tiyatro oyununa vaktinde gelinmesi gerektiğini bilmemesine olanak yokken, oyunun başlamasından on beş dakika sonra paldır küldür salona gelerek, ön sıradaki yerine yerleşmesi, üstelik bunu hak sayarak, yanındaki misafirleri de bu saygısızlığa ortak etmesi, dünyanın hiç bir tarafında görülmüş şey değildir. Üstelik, koltuğuna kurulduktan on-on beş dakika sonra, salonu gürültüyle terk ederek, fuayede oyunun durdurulmasını emreden, ardından da arka sıralarda oturan izleyicilere oyunu seyretmemelerini bağıran başkan, konuklarımıza karşı mahcubiyetimizi bir kat daha arttırmıştır. Oyunun yalnızca on beş dakikalık bölümünü seyrederek, toplum ahlakını ve Türk kültürünü olumsuz yönde etkileyeceğine , özellikle gençlerin ve (orada bulunması aslında gerekmeyen) miniklerin -her nasılsa- çirkin davranışlara yöneleceğine

a

hükmeden, hele hele bu türden bir oyunun sanatsal bir değeri olamayacağına karar veren bu anlayış karşısında, Tatar konuklarımızın da oldukça şaşırdıklarını, hatta bizi ayıpladıklarını sanıyoruz.

pe cy

Sanatın özgür olması gerektiği, hiçbir düşünce, ideoloji ya da yönetim tarafından baskı altına alınamayacığı, aksi halde hem kültürün, hem sanatın gelişemeyeceği, yeşeremeyeceği, günümüzde artık tartışılmaz bir gerçekken, yasakçı, sansürcü, baskıcı kafaların, yeni bir çağın eşiğinde bu türden müdahale gayretleri, konuklarımız karşısındaki utancımızı, rezalet boyutuna getirmiştir. Senaryoların gözden geçirilmesi gibi "masum" bir isteğin, giderek, oyunların yasaklanması, kitapların yakılması, sanatçıların, gazetecilerin, bilim adamlarının parmaklık arkasına konulması, Türk kültürüne ait olmayan her şeyin ve herkesin yok sayılması, hatta yok edilmesine kadar varacağı endişesini abartılı bulmamak gerek. Çünkü bütün bunlar ülkemiz için -bugün bile- gerçektir. Bu gerçek yüzünden, insan mahcup olmakla kalmaz, rezil olur, kepaze olur. Sayın Başkan Burhanettin Kocamaz, oyunda yer alan ifadelerin, "Türk tiyatrosu ve mizah anlayışı ile asla bağdaşmayacağını" vurgulayarak, tiyatro sanatı konusundaki engin bilgisini de yazısında kanıtlıyordu. Oysa Kocamaz Türk kültürü ve sanatını kendi tekelinde sayarken, geleneksel Türk tiyatrosunun Karagöz, Meddah

gibi türlerinde, Türk mizahının baş kahramanı sayılan Nasrettin Hoca fıkralarında, kimi halk hikayelerinde "terbiyesiz" olanın önemli bir yer tuttuğunu unutmuş görünüyor. Kaldı ki, çağdaş dünya tiyatrosu ve

sinemasının önemli yazarlarından biri olan David Mamet'in bu oyununda, bahsi geçen ifadeler yoluyla

yozlaşmış, çürümüş Amerikan kültürüne ve toplumuna, Hollywood ile sembolleşen tüketim sanatına karşı ciddi bir eleştirinin, küfüre varan bir hakaretin olduğunu da anlayamadığı aşikar. Nasıl anlasın ki?... Oyunların, insanlara genel ahlak ve Türk kültürüne yaraşır bir "mesaj" vermesi gerektiğinin altı çizilen yazıda, aslında Sayın Kocamaz'ın istediği mesajlar dışındakilerin her ne olursa olsun sahnelenmemesi, hatta üretilmemesi, hatta hatta mümkünse düşünülmemesi gerektiğini söylüyor bir anlamda. Ayrıca bu durumdan "gerek fert, gerekse toplum olarak büyük üzüntü" duyduklarını da eklemeyi ihmal etmiyor, Başkan Kocamaz. Üzüntü ne kelime, kahrolduk vallahi... Tarsus'ta yaşayan bir kısım vatandaşımızın oylarıyla belediye başkanlığına seçilen ve o belediyenin sınırlarında, yerel hizmetler için görevlendirilen bir başkanın, bütün toplum adına böylesi bir misyon yüklenmesi niye?... Üstelik başkanın tüm çabalarına karşın oyunu inatla izlemeyi sürdüren dirençli seyirciler, oyunu ayakta alkışlamışken... Bu durumda Tatar dostlarımızın hoşgörüsüne sığınmaktan başka çaremiz yok, rezil olduk adamlara... Maazallah, onların yerinde başkaları olsaydı, bütün dünyaya karşı kepaze olur, yerin dibine geçerdik... Tarsus'ta yaşananların bir daha başımıza gelmeyeceğini ummak, önce Tataristan'dan gelen konuklarımızdan, sonra ülkemizdeki bütün sanatçılardan ve duyarlı sanatseverlerden özür dilemekten başka çaremiz yok galiba. Bakalım kendimizi affettirebilecek miyiz? 10


cy

pe a


a cy

pe

KRYOLAN Profesyonel Makyaj Malzemeleri ACADEMİE Profesyonel Cilt Bakım Ürünleri FREED Dans ve Bale Malzemeleri DANSKIN Dans, Bale ve Spor Kıyafetleri SHOW & KARNAVAL Malzemeleri ve Aksesuarları PROFESYONEL SİHİRBAZLIK Malzemeleri KOSTÜM ve MASKOTLAR Sakal, Bıyık, Peruk Yapım Malzemeleri

VİRA KOZMETİK SAN. ve TİC. A.Ş. Merkez: Bağdat Cad. Çuha Çiçeği Sk. Seyhun Ap. No: 4 D. 1 Kızıltoprak-İstanbul Tel: (0-216) 347 30 70-347 71 60 Fax: (0-216) 337 05 25 Şube: Kastel İş Merkezi No: 36 Beyoğlu-İstanbul (Atlas Sineması Pasajı Kuyumcular ve Antikacılar Çarşısı) Tel: (0212) 293 36 37 Şube: Şirinyalı Mah. 1496 Sk. No: 6/A Lara-Antalya Tel: (0-242) 323 70 77-323 29 08 Fax: (0242) 323 82 43


Haberler..•

Flash TV, "F@ust Sürüm 3.0" ve Ahlâk Dediğin Nedir ki?

24 Mayıs akşamı Flash TV ana haber bülteni, bir "bomba" patlattı: "Çırılçıplak Tiyatro". Mal bulmuş mağribi gibi saldırdıkları, ünlü Katalan topluluğu La Fura Dels Baus'un, İstanbul Tiyatro Festivali açılış oyunu olarak sahnelediği "F@ust Sürüm 3.(Tından çıkarsayabildikleri tek sonuçtu: İnsan bedeni...

"Uluslararası Festivalin açılışı sahneye ilk kez çıkan bir topluluğa emanet edilmiştir" Bu da doğru değil. Hiç doğru değil. Merak edip baksanız, gösterimden 15 gün önce yayınlanmış olan Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nde, oyunun Weimar'daki sahnelenişini izleyen arkadaşımız Sibel Arslan Yeşilay'ın kaleme aldığı eleştiri yazısını okur; La Fura Dels Baus'un uluslararası kariyeri hakkında da fikir sahibi olurdunuz. "Bu da mı Tiyatro?", "Çırılçıplak Tiyatro..."

Alt yazılarla verdiğiniz görüntü ve yorumlarınıza da söyleyeceğimiz bir

Reyting uğruna girilen kılıklar, sunumlar, yalanlar, takkiyeler öyle bir boyuta geldi ki, buna da akıl erdirmek mümkün değil. Tüm bu gelişmelerden sonra, yapılan yayınları ihbar kabul eden Beyoğlu Savcılığı, Beyoğlu Kaymakamı'nın emri ile "F@ust Sürüm 3.0" ve İKSV için soruşturma başlattı. Evet Türkiye'de bunlar oldu. İKSV'nin, Flash TV'ye gönderdiği yazıyı ve Flash TV'nin açıklamasını aynen yayımlıyoruz.

cy

Flash TV, gösteri günü akşamında başlatıp sürdürdüğü "haber" yayınıyla neyin peşinde koşuyor? Reyting uğruna, popülizm uğruna gerçekleştirilen kirli bir gazetecilik mi bu? Yoksa, kökleri başka "merkez"lere uzanan bir yayın politikasıyla mı karşı karşıyayız?

marifet gibi sunuyorsunuz. Bu, olayın meslek etiği yanı. Yarattığınız güvensizlik ortamıyla, bu mesleği rencide etmeye tabii ki devam edeceksiniz. Engelleyen hiçbir müeyyide işletilemiyor ne yazık ki.

a

Genel kirlenmeye paralel olarak basındaki kirlenme de had safhaya vardı. Bu farkı Ayla Algan, önceki sayfadaki açıklamasında da göreceğiniz gibi; "...Medya çok namusluydu. Boyalı basın bile namusluydu..." diyerek çok net vurguluyor. Evet, medyanın bozulan ahlakının geldiği nokta, Tarsus Kaymakamı ve Belediye Başkanı'nın tavırlarıyla ilişkilendirildiğinde daha da önem kazanıyor.

şeyler olacak. Ahlâk anlayışınıza, namus bekçiliği "misyon"unuza, vatanperverlik kavrayışınıza karışmayız ama işi "bu da mı tiyatro" boyutuna getirmeye kalkışırsanız orada durun. Hangi bilgi, hangi birikim, hangi formasyon size neyin tiyatro olduğunu, neyin olmadığını ayırt etme girişiminizdeki gücü sağlıyor? Biraz öğrenme isteği, biraz sorumluluk duygusu gerekmez mi sizlere? 1.5 saatlik oyunda kameramanınızın veya görüntülerde tarayıp seçenlerinizin aklında kalan birkaç insan bedeni görünümüyse, bunu oyunun veya toplumun sorunu diye sunmak yerine, psikolojik problemleriniz olup olmadığını düşünseniz daha doğru bir iş yapmaz mısınız?

pe

Yayının devam ettiği günlerde görüşlerini sorduğumuz Flash TV Haber Müdürü Yalçın Çakır, İKSV'nin kendilerine gönderdiği yazıdaki saptamaların tamamen asılsız olduğunu, kendilerinin Kanal 6 ve TGRT'nin yayınlarıyla karıştırıldığını söylediğinde tüm yayınları bir kez daha ve topluca izleme gereği duyduk. İzleyerek saptadığımız yayın akışı şöyle: "Gazetecilerin çekim yapmasına izin verilmeyen oyunu Flash TV kameraları görüntülemeyi başardı."

Doğru değil, İKSV tarafından oyunun ilk 20 dakikası için çekim izni verilmişti. Ola ki verilmemiş olsun. İnsanların sanatsal üretimleri kendilerine aittir, isterlerse bir bedel karşılığında satabilirler. Eğer izin vermiyorlarsa, siz izinsiz olarak yaptığınız işin ne anlama geldiğini bilmiyor musunuz? Tabii biliyorsunuz, ama ülkemizde sanatsal üretim hâlâ güvence altında olmadığı için rahatlıkla bu tür "korsanlığa" yeltenebiliyor ve bunu bir 13


Haberler... Sayın Yalçın Çakır, Haber Müdürü, Flash TV Tepebaşı Cad. Çatmamescid Mah. Elektrik Sok. No: 11, Tepebaşı

pe

cy

a

Sayın Çakır, 24 Mayıs 1999 tarihinde, Flash TV'de, 19.55'te yer alan ana haber bülteninizde; ve saat 22.45'te yayınlanan "Düzlem-Ayna" programında, İstanbul Kültür ve Sa­ nat Vakfı tarafından düzenlenen 11. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin açı­ lışında yer alan La Fura dels Baus topluluğunun "F@ust-Sürüm 3.0" oyunuyla ilgi­ li olarak verdiğiniz haberlerin hiçbir yayıncılık ilkesiyle bağdaşmayacak biçimde çarpıtıldığını esefle saptamış bulunmaktayız. Baştan aşağı yanlışlıklarla ve karalamalarla dolu olan ana haber bülteninizde "Gazetecilerin çekim yapmasına izin verilmeyen oyunu Flash TV kameraları gö­ rüntülemeyi başardı" şeklinde bir ifade kullanılmış ve belge olarak Vakfımız Basın ve Halkla İlişkiler Bölümü'nün tüm televizyon kanallarına ve basın kuruluşlarına açılış töreniyle ilgili olarak gönderdiği davet mektubunda yer alan "oyun sırasın­ da çekim yapılmayacaktır" ibaresi ekrana yansıtılmıştır. Bu ifadenizde belirttiğiniz gibi çekim yapılmasına izin verilmeyen oyunu yalnız Flash TV kameramanlarının görüntülediği tümüyle gerçek dışıdır; bu iddiayı desteklemek için belge olarak sunduğunuz basın davet mektubunun amacı ise çarpıtılmıştır. Tüm ciddi yayın kuruluşlarının bildiği (veya kesinlikle bilmesi gerektiği) gibi ulusla­ rarası organizasyonlarda ses veya görüntü kaydı yapılması; fotoğraf çekilmesi, ne yazık ki ülkemizde henüz pek itibar görmeyen, uluslararası telif hakları yasala­ rıyla sınırlandırılmıştır. Bu nedenle herhangi bir gösteride veya konserde çekim yapılabilmesi için ilgili konser veya gösterinin yönetiminin izni gerekir. 11. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin açılışı ise iki bölümden oluşmakta­ dır; 1) Açılış töreni (Çekim izni yetkisi İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'na aittir) 2) Açılış oyunu (Çekim izni yetkisi La Fura dels Baus'un yönetimine aittir) Bu bağlamda, 11. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin açılış törenine basın mensuplarımız davet edilirken oyun sırasında çekim yapılamayacağı, yalnız açılış töreni görüntülerinin alınabileceği bildirilmiştir. Ancak tören öncesinde, La Fura dels Baus yönetimi, oyunun ilk yirmi dakikalık bölümünde çekim izni vermiş ve uluslararası yayın kuralları gereği bu yirmi daki­ kalık çekimin beş dakikalık kısmının yayınlanabileceğini belirtmiştir. Böylece 20'yi aşkın görsel ve yazılı basın mensubu, çekim yaparken oyunun akışını engelleme­ yecekleri bir noktaya, Atatürk Kültür Merkezi'nin birinci balkonunda en ön sıraya alınmışlardır. Yani, Flash TV ekranlarında iddia ettiğiniz gibi "F@ust-Sürüm 3.0" oyununun gö­ rüntüleri, Flash TV'nin "usta" kameramanlarının özel becerileriyle değil, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ile La Fura dels Baus'un yönetimlerinin ortak izniyle çekil­ miştir ve 13 televizyon kanalının temsilcileri de aynı anda çekim yapmışlardır. Ana haber bülteninizde yer alan bir karalama da, Festival'in açılış konuğu olan La Fura dels Baus'la ilgilidir. Yaptığınız yayında "Uluslararası Festival'in açılışı sahneye ilk kez çıkan bir toplulu­ ğa emanet edilmiştir" iddiası yer almaktadır. Böyle bir iddiada bulunmadan önce tiyatro sanatıyla biraz ilgisi olan bir kişinin görüşü alınabilseydi, La Fura dels Ba­ us'un dünyada ekol yaratan bir tiyatro topluluğu olduğu öğrenilebilirdi. Ünlü Katalan topluluk La Fura dels Baus 1970'li yılların sonunda kurulmuş ve ça­ lışmalarına sokak tiyatrosu olarak başlamıştır. 1980'lerde yaptıkları olağanüstü çalışmalarla adını tüm dünyada duyuran topluluk "Accsions" adlı çalışmalarında ise dramatik aksiyonu, müziği, hareketi içiçe ele almış ve bunları teknolojik un­ surlarla bütünleştirmiştir. Sokaklarda ve hangarlarda (yani geniş ve sahne avan­ tajlarından uzak mekânlarda) gerçekleştirdikleri çalışmalarla kendilerine özgü bir tiyatro dili oluşturan topluluk, böylece tiyatro sanatında "La Fura dili" diye tanım­ lanan anlatım biçiminin yaratıcısı olmuştur. Sokak Tiyatrosu'nun yanı sıra 1980'lerde çalışmalarını opera alanına da yönelten topluluk bugüne değin son derece önemli etkinliklere imza atmıştır. La Fura dels Baus'un opera alanındaki çalışmaları arasında Manuel de Falla'nın "Atlantida"sı; Claude Debussy'nin "Saint Sebastian'ın Öldürülüşü" gibi sanatsal niteliği tartışılamayacak eserler yer almaktadır. Dünyanın en saygın festivallerinden biri olan Salzburg Festivali La Fura'ya, ilk kez kendi festivalleri kapsamında perde açması için eser sipariş etmiştir. La Fura, önümüzdeki günlerde Salzburg Festivalin'de, Salzburg Filarmoni Orkestrası eşliğinde Hektor Berlioz'un "Faust'un Lanetlenişi" operasını sahneye koyacak ve "F@ust-Sürüm 3.0"da bu festivalde sahnelenecek­ tir. Ayrıca La Fura dels Baus 1992 Barselona Olimpiyatları'nın açılışını yapan bir topluluktur, 2000 Dünya Tiyatro Ödülü'ne aday gösterilmiştir. La Fura dels Baus'un 11. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin açılışında yer alan oyunu "F@aust-Sürüm 3.0" ise, İstanbul'dan önce Barselona, Madrid, Merida, Lizbon Festivalleri'ne katılmış; New York'un AKM'si sayılabilecek bir kurum­ da, Brooklyn Academy of Music'de 15 gün boyunca sahnelenmiştir. La Fura dels Baus'un "F@ust-Sürüm 3.0"ı başta Katalonya Kültür Bakanlığı ve 1999 yılı Avrupa Kültür Başkenti Weimar kentinin yerel yönetimi olmak üzere, Expo 98, Mercedes-Benz ve İberia'nın Sponsorluğu'yla gerçekleştirilmiştir. Oyun aynı zamanda Weimar ile La Fura'nın ortak yapımıdır. Topluluğun 1999 yılı turne programında Güney Amerika da yer almaktadır. La Fura MAX Uluslararası Başarı Ödülü'nün de sahibidir. Görüldüğü üzere 11. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin açılışı, Flash TV ek­ ranlarında iddia ettiğiniz gibi, sahneye ilk kez çıkan bir topluluğa emanet edilmiş değildir. Tam tersine kendi ülkesini tüm dünyada ve dünyaca saygın festivallerde

başarıyla temsil eden, tiyatro sanatında kendi adıyla anılan bir ekol yaratan; ödüller almış ve çağdaş tiyatronun öncüsü bir topluluğa emanet edilmiştir. Flash TV ana haber bülteninde, 90 dakikalık bir tiyatro yapıtında, "Faust" gibi bir dünya klasiğinin çağdaş yorumunda, sahnede belki bir dakika görünen çıplak in­ san bedenlerine takılıp kalınmış, tüm oyundan (ve 20 dakika boyunca çekim ya­ pılan bu oyundan) nedense yalnız bu görüntüler seçilip alınmıştır. "Bu da mı Ti­ yatro", "Çırılçıplak Tiyatro" altyazılarıyla bu görüntüler pekiştirilerek dünyaca ka­ bul görmüş bir tiyatro yapıtının kamuoyuna neredeyse pornografik bir olay gibi sunulması yeğlenmiştir. Faust'un Mephisto'ya yenik düşmesi sahnesini çarpıta­ rak, Flash TV ucuz reyting kaygılarına yenik düşmüştür. Bu noktada, iddia ettiğiniz gibi "izleyenleri hayrete düşüren" olgu, La Fura dels Baus'un Faust'u değil, Flash TV'nin bir sanat yapıtına gerçeğinden farklı bir anla­ mı zorla yükleme çabalarıdır. Aynı gün 22.45'te yayınlanan "Düzlem-Ayna" programında ise Flash TV iddiaları­ nı daha da ileri götürmüş adeta ucuz bir kahramanlığa soyunarak, neredeyse bir insanlık suçu işlenmişcesine, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'na saldırmıştır. "Düzlem-Ayna" programının sunucusu yanıtlarını ne yazık ki bilmediği; ancak İs­ tanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın yanıtlamaktan onur duyacağı soruları ve iddiala­ rı birbiri ardına bir savcı edasıyla ve kamuoyunu yanıltıcı bir biçimde ekrana taşı­ mıştır. Soru: "Bu görüntüler nerede çekilmiştir ve ne zaman çekilmiştir?" (Yine durmak­ sızın yinelenen ve tüm oyun içerisinde bir, bir buçuk dakika yer alan Mephisto'nun Faust'u vaftiz etmesi sırasında bir kadın ve bir erkek oyuncunun çıplak görüntüleri.) Yanıt: Bu görüntüler, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 11. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin gururla sunduğu açılış oyunu "F@ust-Sürüm 3.0"ın, 18 Mayıs 1999 tarihinde, saat 20.30'da Atatürk Kültür Merkezi Bü­ yük Salonu'nda, La Fura dels Baus ve İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı yönetimleri­ nin izniyle, basına tahsis edilen birinci balkonun ön sırasından, içlerinde Flash TV'nin de bulunduğu 14 televizyon kamerası tarafından aynı anda çekilmiştir. Soru: "Bu görüntülerdeki etkinlik ne amaçla yapılmaktadır?" Yanıt: Amaçlar çok açık ve belirgindir: 1) Her türlü baskıdan uzak, özgür bir sanat ortamı yaratmak, 2) İstanbul'u bir kültür başkenti olarak dünyaya tanıtmak, 3) İstanbul Festivalleri aracılığıyla uluslararası bir iletişim ortamı yaratmak, 4) Dünya sanatının en seçkin örneklerini Türk izleyicisine tanıtmak, 5) Türk sanatçıların uluslararası alana açılmalarına katkıda bulunmak, 6) Kültür turizminin gelişmesine katkıda bulunmak, 7) Festivaller sırasında düzenlenen konferans, söyleşi ve atölye çalışmaları aracılı­ ğıyla genç sanatçıların eğitimine katkıda bulunmak, 8) Özel projeler aracılığıyla Türkiye'nin uluslararası alanda çağdaş kimliğiyle tanı­ tılmasına katkıda bulunmak, 9) Yurtdışında Türk sanatını, Türk sanatçılarını tanıtıcı çalışmalar, etkinlikler ya­ pan kuruluşlarla işbirliği yapmak, 10) Eurimages, Efdo, Pollock Krasnter Foundation gibi yurtdışından Türk sanatçı­ larına ve sanatına katkıda bulunacak kuruluşlarla sanatçılarımızı buluşturmak. İşte İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın Flash TV tarafından yanıtlanamayan, kav­ ranamayan nedenleri, niçinleri ve bilinemeyen amaçları. Ve iddialar karalamalar sürüyor: "...Ana haber bültenlerimizde bu konuyu işleyeceğiz, ilgililere, yetkililere mikro­ fon uzatacağız, kameralarımızı göndereceğiz. Sadece şu kadarını söyleyelim, İs­ tanbul'un göbeğinde, 19 Mayıs günü, devletin resmi bir kurumunun binasında çekildi bu görüntüler. Anadan üryan insanların, kadınların, erkeklerin (Yalnız iki sanatçı!!!) her yeri meydanda (Sanatın estetiği içinde ve usta bir ışık perdelemesiyle!!) Utandığımız için bantlayarak ekrana getiriyoruz..." Ne yazık ki Flash TV seçkin bir tiyatro yapıtının tüm mesajını kaçırmış, Faust'un kimliğinde, insan egosunun şeytana yenik düşüşünü vurgulamak için insan bedeninin son derece simgesel bir boyutta, üstelik usta bir ışık perdelemesiyle çıplak görüldüğü 1.5 dakikalık bölüme takılıp kalmıştır. Kanımca, sanatın kayıtsız, şartsız özgürlüğünü savunan; sansürün, her türlü bağ­ nazlığın karşısında kararlılıkla duran İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı gibi bir kuruluşa, hangi amaca hizmet ettiği anlaşılamayan bir üslupsuzlukla ve gerçek­ leri çarpıtarak yöneltilen dayanaksız suçlamalar karşısında utanç duyulmalıdır. Heykelleri kaldıran, kırdıran, sanatı ve sanatçıyı sansürleyip sınırlandırmaya çalışan zihniyetten utanç duyulmalıdır. 19 Mayıs gibi anlamlı bir günde, Atatürk Kültür Merkezi'nde yer alan seçkin bir tiyatro yapıtını pornografik bir ucuzluğa dönüştürme çabalarından utanç duyul­ malıdır. 21. yüzyılın eşiğinde, sanatı Ortaçağ'dan kalma bir yaklaşımla yargılama cüretin­ den utanç duyulmalıdır. Herşeyden önemlisi, Türkiye'de üstesinden gelinmesi gereken bunca sorun var­ ken, seçkin bir tiyatro yapıtındaki çıplaklığa takılıp kalan çağdışı yaklaşımlardan utanç duyulmalıdır. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın kimliğini zedelemeye yönelik eylemleriniz kar­ şısında yasal haklarımızı saklı tuttuğumuzu bilginize sunarız.

14

Saygılarımızla, Melih Fereli Genel Müdür

Esra Nilgün Mirze Yönetmen/Basın ve Halkla İlişkiler


Haberler, Flash TV'nin Açıklaması 11. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin açılış günü düzenlenen törenin ardından sahnelenen "Faust Sürüm 3" adlı tiyatro eseriyle ilgili olarak Flash TV ana haber bültenlerinde ve Düzlem Ayna adlı haftalık haber programda haberler yayınlandı. Flash TV ana haber bülteninde yayınlanan haberlerin ve Düzlem Ayna'daki haberlerin yayın kopyalarını izlediğinizi belirttiniz. Haberlerde kullanılan dil ve yaklaşım biçimi zaman zaman hakarete varan bir dille eleştirilmemize neden oldu. Alman romantizminin evrensel ustası Göthe'nin(*) klasikleri arasında yer alan eseri Faust'un değişik ve farklı bir uyarlaması olan "Faust Sürüm 3"ün bazı bölümlerinde sanatçıların sahnede çıplak olarak oynamaları haber değeri görüldüğü için ekrana taşındı. Kesinlikle, sanata, sanatçıya, esere ve organizasyona hakaret etmek, aşağılamak gibi bir amaç ve niyet söz konusu değildir, olamaz da... Başka ulusal televizyon kanalların çok daha ağır bir dil içeren alt yazı, haber metni ve tanıtım bantları kullanarak yayınladığı "Faust Sürüm 3"deki bu görüntülerle ilgili Beyoğlu Kaymakamlığı'nın soruşturma açtığını İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı gibi bizler de resmi yazı sonucunda öğrendik. Özünde kesinlikle -iddia edildiği gibi"aşağılamak", "jurnallemek", "ihbar etmek", "sansürlemek" gibi yaklaşımların bulunmadığı ve bulunamayacağı haberler hazırlanırken, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı yetkililerinin yazılı, sözlü ve kameraya karşı yanıtları da her seferinde kullanıldı. Ayrıca, vakıf yöneticilerini kendi talepleri doğrultusunda canlı yayında yanıt hakkı kullanmaya davet ettim. Ancak yazılı basında köşe yazarları ve haberler aracığıyla yanıt vermeyi tercih ettiler. Saygı duyarım...

Valere Novarina Haftası Çağdaş tiyatronun önemli yaratıcıları arasında sayılan, yazar, yönetmen ve ressam Valere Novarina için Fransız Kültür Merkezi'nde 25-28 Mayıs tarihleri arasında bir etkinlik düzenlendi. Etkinlik kapsamında, sanatçının grafik yapıtlarından oluşan bir serginin yanı sıra, 25 Mayıs'ta Michel Baudinat'nın sunumuyla Novarina'nın farklı metinlerinden alınan monolog ve parçalardan oluşan "L'acteur Tuyant Autrui" adlı bir gösteri ile yönetmenliğini Jean-Pierre Armand'ın yaptığı ve Jean-Yves Michaux'nun yorumladığı, Novarina'nın "Le Monologue d'Adramelech" adlı oyunu 26-27 Mayıs tarihlerinde sanatseverlere sunuldu. Etkinliğin son gününde "Valere Novarina ile Buluşma" adı altında sanatçının metinlerinden Türkçe ve Fransızca okuma gerçekleştirildi. Valere

cy a

Sanat her zaman eleştiriye açıktır. Bu anlamda sahnede çıplaklığın da tartışılabilir ya da eleştirilebilir olması gerektiğine inanıyorum. Bu noktada, "kimse bizden farklı düşünemez" yaklaşımına düşmek de doğru bir yaklaşım değildir. Aksi takdirde Flash TV'de yarattığımız iddia edilen, "durum"a düşülmüş olur. Bize yöneltilen ve eleştiri ölçütleri ile maksadını fazlasıyla aşan haksız yanıtları da, yöneltenlere yakıştıramıyorum. Ne yazık ki; "mide bulandırmak", "kafalarının içinde pislik olmak", "iktidardaki bir siyasi görüşü temsil etmek", "bağnazlık", "pornografik düşünmek", "gericilik", "çağdışı kafalar" gibi eleştiriler gerçeğe uymayan yalan ve yakıştırmalardır.

pe

"Göthe'yi tanımadığımız", "Faust'u bilmediğimiz" iddia edildi. Neye göre? Nereden biliyorsunuz? Göthe'yi ve Faust'u bildiğini savlayan pek çok editör, sanat yönetmeni ve eleştirmenden daha çok bilgi sahibi olduğuma inanıyorum. Aksini nasıl ispatlayacaksınız? Bunlar seviyesiz yakıştırmalardır. Şu kesinlikle bilinmelidir;

Sanata, sanatçıya ve sanatta özgürlüğe sonuna kadar saygılıyım. Sansürün her türlüsüne kesinlikle karşıyım. Sanatta, edebiyatta, gazetecilikte, eğitimde tam ve mutlak özerklik, özgürlük ve eşitlikten yanayım. Fikir özgürlüğünü hiç bir siyasi görüş ayrıdı yapmaksızın savunuyor ve aksi uygulamalara kime karşı olursa olsun sonuna kadar karşı çıkıyorum. Çağdaş, laik, demokrat Atatürk Cumhuriyeti'ne inanmış, "Cumhuriyet çocuğuyum". Sanatta eleştirinin kesinlikle yararlı olduğuna inanıyorum. Eleştirinin, hakaretle karıştırılmaması gerektiğine inanıyorum. Yanlışa yanlışla saldırmanın kısır döngüler yaratacağına inanıyorum. Ve son söz olarak, tüm sanat camiasına, yasaksız, sansürsüz, devlet desteksiz, özgür ve bağımsız günler diliyorum. Saygılarımla, Yalçın Çakır Flash TV Haber Müdürü

* Doğrusu Goethe olacak, malûm. Yazıda üç kez, ısrarlı bir iddiayla Göthe olarak geçtiği için düzeltmedik.

Novarina Haftası kapsamında ayrıca yazarın kimi metinlerinin yer aldığı "Devant la ParoleLettre Aux Acteurs" (Sözün ÖnündeOyuncuya Mektup) başlıklı bir kitap da yayımlandı. Broy Yayınevi'nden çıkan kitap, "şiirsel bir yoğunluk ve felsefi derinlik içeren, deyim yerindeyse felsefeyi tiyatroya taşıyan" yazarın yapıtlarının fragmanı sayılabilir. Çeşitli çalışmalarını sunmak üzere ülkemize gelen Novarina tiyatroyu şöyle tanımlıyor: " Tiyatro körler için bir resimdir: Bilinmez bir şey bekler bizi. Gözle görmek için girilmez oraya, karanlığı dinlemek için, kulaklarla görmek için, çocukların sorularını bilmek için girilir. Oyuncunun her zaman bir yabancı gibi, bir sürgün gibi ve gerçek yerinden düşmüş gibi sahneye kendiliğinden ve zorla, kendinden kopuşla fırlatıldığını görmeye geldiğimiz bir alandır..." 15


Haberler...

Afife Tiyatro Ödülleri '99 Halk Sigorta tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen "Afife Tiyatro Ödülleri" 3 Mayıs akşamı AKM Büyük Salon'da düzenlenen bir törenle sahiplerini buldu. Hale Kuntay, Tunç Yalman, Dikmen Gürün, Suat Özturna, Şara Sayın, Can Kıraç ve Füsun Akatlı'dan oluşan Seçici Kurul, Özel Ödül kategorisinde Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü'nün Prof. Dr. Sevda Şener'e; Nisa Serezli Aşkıner Özel Ödülü'nün, Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan'a; Cevat Fehmi Başkut Özel ödülü'nün Yılmaz Erdoğan'a verillmesini kararlaştırdı. 12 kategoride verilen diğer ödüller ise şöyle:

İzmit Şehir Tiyatrosu "Mutfak Kazaları"yla Amsterdam'da Amsterdam'da yapılmakta olan ITS Uluslararası Tiyatro Okulları Festivali'ne Türkiye'den KLM'nin yol sponsorluğunu yaptığı İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları prodüksiyonu "Mutfak Kazaları" katılıyor. 21-30 Haziran arası gerçekleşecek festivale dünyanın önemli alternatif tiyatro

Yılın En Başarılı Prodüksiyonu - Martı/Kent Oyuncuları Yılın En Başarılı Yönetmeni - Yücel Erten/ Ferhad ile Şirin (İstanbul Devlet Tiyatrosu) Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu - Köksal Engür/Molly S. (Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu -Yıldız Kenter/Martı (Kent Oyuncuları) Yılın En Başarılı Yardımcı Erkek Oyuncusu - Şükran Güngör/Martı (Kent Oyuncuları) Yılın En Başarılı Yardımcı Kadın Oyuncusu - Şebnem Sönmez/ Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü? (Beşiktaş Kültür Merkezi Oyuncuları)

a

Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu - Engin Alkan/Barış (İstanbul Şehir Tiyatroları)

cy

Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi kadın Oyuncusu - Demet Akbağ/ Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü? (Beşiktaş Kültür Merkezi Oyuncuları)

Yılın En Başarılı Sahne Tasarımcısı - Orhan Alpaslan/Urfaust (İstanbul Devlet Tiyatrosu) Yılın En Başarılı Giysi Tasarımcısı - Sevim Çavdar/Martı (Kent Oyuncuları)

pe

Yılın En Başarılı Sahne Müziği - Metin Kalender/ Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü? (Beşiktaş Kültür Merkezi Oyuncuları) Yılın En Başarılı Işık Tasarımcısı - Ayhan Güldağları/Ferhad ile Şirin (İstanbul Devlet Tiyatrosu)

"Afife Tiyatro Ödülleri-99"un sahipleri ve Halk Sigorta yetkilileri 25 Mayıs akşamı düzenlenen yemekte bir araya geldiler. 16

eğitimi veren okulları ve eğitmenlerinin çalışmaları davet ediliyor. Geleceğin tiyatrosu ve tiyatro anlayışını uluslararası platformdaki genç kuramcı ve sanatçılarla tartışmayı amaç belirleyen ITS bu yıl 10. Yılını kutlayacak. Türkiye'den ilk kez bir katılımın olacağı bu festivalde gösteriler dışında, davetli sanatçıların kendi çalışmalarını diğer sanatçılarla paylaşacakları atölye çalışmaları, ortak sorunların paylaşıldığı paneller ve "Açık Sahne" gösterileri gibi ortak çalışmalar gerçekleştirilecek. İzmit Şehir Tiyatrosu'nda yapılan eğitim programı sürecinin sonunda Açık Tiyatro projesi olarak hazırlanan "Mutfak Kazaları" gösterisini İzmit Şehir Tiyatrosu dramaturgu Emre Koyuncuoğlu yönetti. Perihan Mağden'in aynı adlı şiir kitbındaki şiirlerden yola çıkılarak hazırlanan bir "alternatif şov" kavramı çerçevesinde düzenlenen gösterinin müziklerini Baba Zula Grubu, görüntü tasarımını ise Orhan Cem Çetin gerçekleştirmişti. 23-24 Haziran tarihlerinde saat 20.00'de Cosmic Tiyatro'da gösterime sunulacak "Mutfak Kazaları"nda kullanılacak olan şiirlerin İngilizce'ye çevirisini Fatih Özgüven yaptı. Emre Koyuncuoğlu, festivalde üç günlük bir atölye çalışması da yürütecek.


Haberler...

Yapı Kredi Sanat Festivali '99 Yapı Kredi Sanat Festivali '99, değişen

Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda saat

1973 ve 1976 yıllarında San Remo

çehresiyle bütün yıla yayıldı. Ocak

21.15'te "Nostalji" başlıklı gecede

Şarkı Yarışmasını kazanan di Capri,

ayında başlayan Festival, Haziran

Peppino di Capri konseri yer alıyor.

ayında da sürüyor.

1991'de Eurovision Şarkı Yarışması'nda Comme E Doce O Mare adlı parçasıyla İtalya'yı temsil etti.

Yapı Kredi Sanat Festivali '99, Arjantinli Anibal Pannunzio

1998'in Eylül ayında sanat hayatının

Topluluğu'nun

40. yılını kutlayan Peppino di Capri,

sunacağı "Buenos

unutulmaz parçalarıyla karşımızda

Aires Tango"

olacak.

gösterisiyle Haziran

19 Haziran Cumartesi akşamı saat

etkinliklerine

19.30'da, Aya İrini Müzesi'nde

başlıyor. 8-9 Haziran'da

İstanbul Alman/Goethe Enstitüsü'nün

saat 21.15'de Cemil Topuzlu

işbirliğiyle düzenlenen Hannover Bach

Açıkhava Tiyatrosu'nda

Korosu'nun konresi yer almakta. 1945

gerçekleştirilecek olan dört

yılında şef (kantor) Gustav Sasse

perdelik dans gösterisinin

tarafından kurulan koro, Luther

koreografı Magui Danni.

kilisesinin eski koro üyelerinden, kilise

Gösteride kullanılan müzikler

müziği öğrencilerinden ve kilise müziği

a

ise Carlos Gardel, Astor Piazzolla ve Atahualpa

10 Haziran akşamı Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu'nda saat. 21.15'te "Brooklyn Funk Essentials & Laço Tayfa"nın

pe

birlikte vereceği konser, acid-

cy

Yupanqui'ye ait.

jazz, funk-jazz, reggae, ska ve dub gibi türlerin kullanıldığı ilginç bir deneyim. Topluluğun Kâtibim, Konyalım, Şiş Kebab,

ile ilgilenen kişilerden oluşmakta. Bach korosu kurulduğu günden itibaren Gustav Sasse yönetiminde kilise müziğinin tanıtımını amaçladı. Barok oratoryolar ve motetler 1965 yılına kadar koronun çalışmalarının ağırlık noktasını oluşturdu. 1967'de Sasse'nin yerine geçen Manfred Brandstetter ile koronun repertuarı klasik ve romantik dönemlerden modern müziğe kadar genişledi. 1986'da Jorg Staraube, koronun sanatsal yönetimini üzerine alarak pek çok yeni çalışma gerçekleştirdi. 1991'de

Tin Tin Tini Mini Hanım gibi sevilen

Roberta, Melancolie, Let's Twist Again

şarkıları içeren ve Doublemoon

ve Don't Play That Song gibi

repertuvarında, her yıl üç büyük

Records'dan çıkan albümleri ülkemizde

unutulmaz hitler yaratan sanatçı, 1965

oratoryo ve bir cappella yer almakta.

yayınlandığı günden beri ilgi görmekte.

yılında Beatles ile gerçekleştirdiği İtalya

11 Haziran Cuma akşamı yine Cemil

turnesi sonrası tüm dünyada tanındı.

"Mose" operasını seslendiren koronun

17


Haberler...

En İyi Kadın Oyuncu • Hatice Keskin (Sakıp Sabancı Lisesi) En İyi Dekor Ödülü • Sakıp Sabancı Lisesi

6. Drama Seminerleri Kocaeli Bölge Tiyatrosu tarafından düzenlenen Drama Seminerleri'nin altıncısı 5-13 Haziran tarihleri arasında Kocaeli'de gerçekleştirilecek. Drama Seminerleri dönem sonu oyunlarında; Ah Şu Gençler, Ayak Bacak Fabrikası, Bina, Sevgi Çiçekleri, Pırtlatan Bal, Mutluluk, Şahane Lunapark ve Papatya isimli oyunlar sergilenecek. Ankara Çağdaş Drama Derneği'nin yöneteceği atölye çalışmaları ise 13 Haziran tarihinde, 5 ayrı atölye çalışması olarak 10.00-17.00 saatleri arasında S. Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek. Aynı günün akşamında "Eğitimde ve Sanat Eğitiminde Yaratıcı Drama" konulu panel 19.30'da Sabancı Kültür Merkezi'nde izlenebilir. Prof. Dr. Ülkü Köymen, Doç. Dr. Ayşe Çakır ilhan, Yar. Doç. Dr. Ali Öztürk, Dr. Tülay Üstündağ, Ar. Gör. H. Ömer Adıgüzel ve Ar. Gör. Ayşe Okvuran'ın katılacağı paneli Prof. Dr. inci San yönetecek.

a

Terakki Vakfı tarafından düzenlenen "Liselerarası 4. Gençlik Tiyatroları Şenliği" 24-29 Mayıs tarihleri arasında yapıldı. Terakki Vakfı Salonu'nda gerçekleştirilen ödül dağıtım töreninde Terakki Vakfı Tiyatro Ödülü, Necdet Mahfi Ayral'a, Onur Ödülleri ise; İzmit Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen, Alaçatı Belediye Başkanı Remzi Özen, Beşiktaş Eski Belediye Başkanı Ayfer Atay, Karşıyaka Eski Belediye Başkanı A. Kemal Baysak ve Denizli Eski Belediye Başkanı Ali Marım'a verildi. Deniz Gökçer, Serpil Tamur, Serpil Tezcan, Simay Küçük, Hami Çağdaş ve Eşref Denizhan'dan oluşan jüri, En iyi Topluluk Ödülü'nü, Sakıp Sabancı Lisesi'ne "Dün Yolda Giderken Çok Komik Bir Şey Oldu" ile verirken diğer ödüller şöyle belirlendi: En İyi Erkek Oyuncu • Can Ermiş (Sakıp Sabancı Lisesi)

En İyi Kostüm Ödülü • S. Sabancı Lisesi En İyi Işık Ödülü • Kurtuluş Lisesi Jüri Özel Ödül • Kurtuluş Lisesi ve Beşiktaş Atatürk Lisesi

cy

Liselerarası 4. Gençlik Tiyatroları Şenliği

Meyerhold Tiyatrosu ve Biomekanik Teknik TOBAV tarafından düzenlenen "Meyerhold Tiyatrosu ve Biomekanik Teknik" başlıklı bir etkinlik 5-20 Haziran tarihleri arasında Afife Jale Tiyatrosu'nda gerçekleştirilecek. Etkinlik kapsamında "Tiyatro-Devrim ve Meyerhold" kitabının yazarı Ali Berktay, 20.yy. tiyatrosuna yepyeni bir boyut ve açılım getirmiş olan Meyerhold'un kuramını 5-6 Haziran tarihlerinde 16.00-20.00 saatleri arasında açımlayacak. 7-19 Haziran'da ise Ayşe Emel Mesçi, Stanivslavski'nin öğrencisi olup psikolojik tiyatroya karşı çıkan Meyerhold'un oyuncuya enerjisini nasıl bir teknikle kullanmayı önerdiğini, ses-nefes tekniklerini, hareket ekonomisi ve beden mekaniğini oyuncuya nasıl uyguladığını bir atölye çalışmasıyla katılımcılara aktaracak. İki haftalık bu atölye çalışmasının sonucunda geliştirilen performans 20 Haziran saat 20.00'de yine Afife Jale Sahnesi'nde izleyici ile buluşacak.

pe

Tiyatrosuz Kalmayın Kampanyasına Destekler Gelmeye Başladı Beşiktaş K ü l t ü r M e r k e z i : Yılmaz Erdoğan'ın yazıp-yönettiği "Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?" oyununun 8 Mayıs Cumartasi günü gerçekleştirilen gösterisinin 350 davetiyesini Tiyatro... Tiyatro.. Dergisi'ne katkı olarak verdi. Yazı İşleri Müdürümüz Mustafa Demirkanlı, gösteriden sonra BKM Oyuncuları adına Necati Akpınar ve Demet Akbağ'a teşekkür plaketi verdi. O f f i c e 1 s u p e r s t o r e : Demet Akbağ, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin ve kuruluşundan sonra Tiyatro Vakfı'nın, tüm kırtasiye gereksinimlerini, sahibi olduğu Yeni Maçka Cad. 59/1 adresindeki Teşvikiye Office1store mağazasından karşılayabileceğimizi belirtti. M İ t o s B o y u t Y a y ı n l a r ı : Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin kurucularından ve MitosBoyut yayınevi'nin sahibi T. Yılmaz Öğüt, bugüne kadar yayınlamış olduğu toplam 132 oyun ve kuramsal kitaptan oluşan tiyatro dizisinden 100 takımı Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin "Tiyatrosuz Kalmayın" kampanyasına bağışladı. Her okulda bulunması gereken bu önemli kolleksiyonu satın alarak, 100 okula bağışlamak isteyen sanatseverler Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ni arayabilir. Tel: (0212) 243 09 37 Fax: (0212) 252 94 14 18


SÖYLEŞİ

Alex Qlle

Festival'in her yönüyle ençok tartışılan oyunu olan "F@ust Sürüm 3.0"ın yönetmenlerinden Alex Ollé ile Hüseyin Sorgun'un, oyunculardan Miquel Gelebert ve Santi Pons ile Ilgın Sönmez'in yaptığı söyleşilerin, oyunun sanatsal yönünün tartışmasına açılımlar getireceğini umuyoruz.

internet bir bitiş ya da son nokta değil ki. O zamanda böyle bir şey olmadığı için böyle yazılmış. Belki Goethe bu zamanda yaşasaydı interneti de dahil ederdi. Bu bir yürüyüş, bir yol. Yalnız bir Faust var, insanlarla yaşamak istiyor. Limitlerde yaşayamadı ki. Ancak yaşlı olduğu zaman bunları hissediyor. Siz oyunu beğendiniz mi?

F@aust Sürüm 3.0'ın Yönetmeni ile...

Yalnızız, yalnız, yal... Sorgun

kaynağı değil; ama azmettiricisi! Bu oyunu sahnelerken, herhangi bir din ya da mitolojiyi referans olarak almadık. Mephisto'nun hangi dinden ve ne şekilde bir şeytan olduğunu anlayamayız. Oyunu, Faust'un bir şekilde kendisiyle karşılaşması ve kendi içindeki şeytanı bulması olarak düşünmek gerekir. Yoksa herhangi bir dinsel karşılığı olan Mephisto'yu doğrusu araştırmadık. Herkesin içinde bir Mephisto var. Yarı gerçekçi; ama bizi hep limitlerde yaşamaya zorlayan bir karakter, isteklerin sebebi. Faust hissetmeyi unutmuştu, o yüzden satıyor zaten ruhunu.

0 zaman herkesin yaptığı gibi tekst tiyatrosu olurdu. Fakat bunu bizden çok daha iyi yapan insanlar var. Bizim dilimiz daha çok görselliğe dayanıyor. La Fura dels Baus'un çalışan dokuz kişisi farklı sanatsal alanlardan geliyor. 0 yüzden bu görselliği hazırlamamız bizim için çok daha kolay. Ayrıca, bu görsellikle

pe cy

Oyunda, ön planda olan ve teknolojik imkânlarla sağlanan bir görsellik vardı. Bu tarzın oyunculuğu geride bırakacağı gibi bir endişe duydunuz mu?

edemeyeceği endişesinden mi, yoksa başından beri bilinçli bir tercih olarak mı kullanılıyor teknolojik görsellik?

a

Hüseyin

Öncelikle çok teknolojik bir gösteri olmadığını düşünüyorum. Evcilleştirilmiş bir teknoloji kullandık biz burada. Her tiyatroda olduğu gibi ışıklar var, her tarafta çok basit bulunabilecek iki tane projektör, dört tane küçük projektör kullandık ki bu bize seyirciye yakınlık ve net bir görünüm kazandırıyor. Jaluzi var sekiz tane; ama bunu da herhalde şu köşedeki dükkândan bulabilirsiniz. Bence teknolojiden çok görsel açıdan tatmin edici bir gösteri oldu. Önemli olan şu ki bu oyunun çok ağır bir dili var. Aşağı yukarı yönetmen grubu olarak yirmi yıldır birlikte çalışıyoruz. Böyle teknik malzemelerle her zaman çalıştık. Bu oyunda kullanma ölçümüz biraz daha genişledi. Tiyatronun klasik imkânları ile günümüz seyircisine hitap

anlatacaklarımızı daha net anlatma imkânı buluyoruz. Ama biz yalnızca tekst tiyatrosu değiliz. Teknolojik imkânları da bu tercihin bir sonucu olarak kullanıyoruz. Bu çok da önemli değil. Her şeyden önce doyurucu olmasına önem veriyoruz. En basit yoldan en çabuk anlatımı hedef alıyoruz.

Faust'ta karşımıza çıkan Mephisto, Hıristiyan mitolojisindeki şeytan imgesini tam karşılıyor mu? Daha ziyade Doğu kaynaklarında bahsedilen bir Şeytan/Mephisto var karşımızda; bizzat kötülüğün

Kitaplar arasında uyuşmuş bedenini Mephisto'nun arzu ve Nostradamus'un kehanetleri ile canlandıran ve suç işleyen Faust yerine, internet bağlantısı ile bilgiye ulaşmaya çalışan bir Faust gördük sahnede. Antikten moderne serüveninde, Faust karakterlerinde değişmeyen ve değişmeyecek neler var sizce?

Ben oyunu beğendim; çünkü özellikle Doğu kültürüne ilişkin göndermeleri olan bir oyun. Bunun yanında görsellikle yakalanan metafor zenginliği açısından da büyüleyici geldi bana. Bununla birlikte, oyunculuğun geri planda kalmasından da endişe ettim tabii. Bence Goethe o zamanı hayal etmiş bir insandı. Ona göre teksti çok açık bıraktı. Biz bu oyunda Faust'un ikincisinden çok az alabildik. Eğer tamamını alabilseydik, bizim için çok önemli bir yolculuk olurdu. Klasik mitoslardan geçerdi ve sürreel bir oyun olurdu. Faust'ta öyle değil mi? Yüzyıllar arasındaki farkı bir kartonpiyerle sahnede vermek mümkün değil. Ama video bize bu yüzyıllar arasındaki farkı azaltmamızı ve seyirciyi bir yolculuğa çıkarmamazı sağladı. Ayrıca kullandığımız teknikler, seyirciyi biraz da şaşırtmak, ambale etmek içindi. Sanıyorum ki çağımız da buna çok elveriyor. İstanbul sokaklarında yürüyorum, arabayı, trafiği ve insanları görüyorum, her şeyi bir anda görüyorum, o kadar çok yoğunluk var ki, ben bunlar arasında kendi yolumu yapmalıyım. Bizim sahnelediğimiz oyunda bir yol çizmişti Faust. Ben göstermek istedim ki, hayat iki defa var. 19


Siber Amoral ve Kışkırtıcı

Ilgın

yoğurduğu bir tarzı var.

Sönmez

Oyunun sonunda Faust'un yolculuğunun devam ettiğine ve bu yolculuğun devam edeceğine tanık oluyoruz. Bu yolculuğun/trajedinin devam ettiğinden bahisle, yakın gelecekte dünya için ne gibi tehlikelerden endişe duyuyor? Faust'un içindeki mücadelede, Mephisto mu, Margarette mi galip gelecek? Bence insan her zaman uzak ve arayış içinde olacak. Hep yalnız olacak. Herkesin içinde Margarette'in acıları var. Mephisto var; ama hep yalnızız. Fark eden şu ki, bu iki zıtlığın herkesin içindeki dengesi farklı. Bence hepimiz Margarette'iz, acımız var. 20

179'uncu gösteri öncesi oyunculardan Miquel Gelabert, Santi Pons ve Sara Rosa'yla "F@ust Sürüm 3.0"ı ve oyuncu olarak böyle "iri" bir sahne düzenlemesinin içinde var olmaya çalışmanın güçlükleri üzerine kısaca konuştuk. Sizin Faust'unuz kim? M. Gelabert: Faust hep okudu, bilmek istedi. 47 yıl sonunda hiçbir şey elde edemedi. Bildiği şeyin gerçek olmadığını fark etti. Mefisto, Faust'un öbür yüzü, şeytani yanı. Ama Faust'un içinde yalnızca Mefisto değil, başka ruhlar da var.

a

Goethe'den sonra geçen üçüncü yüzyılda, Faust'u "F@ust Sürüm 3.0" adıyla yorumlayan La Fura Dels Baus'un iki yönetmeni Alex Olle ve Carlos Padrissa, F@ust 4.0'ın opera, 5.0'ın film ve 6.0'ın da internet projeleri olduğunu söylüyor. Bundan sonra üç projeyle daha Faust temasına farklı yerlerden ve dillerden yaklaşmayı deneyecekler. Aslında izlediğimiz ilk iş, içinde hepsini barındıran bir genel bakışı temsil ediyordu. Bilgisayar jargonunda "sürüm" bir çeşit "versiyon" anlamına geliyor. Yani izlediğimiz "F@ust Sürüm 3.0", sürekli arayış içindeki insan Faust'un siber versiyonuydu...

Yönetmen ikili, sekiz yıldır birlikte çalışıyor ancak La Fura Dels Baus'un kuruluşu daha eskilere, 1970'lerin sonuna dayanıyor. Yazar ve düşünce adamı iki kişi, senaryo yazan ve oyuncularla birlikte yürütülen hazırlık döneminden sorumlu iki rejisör var. Ayrıca sürekli çalıştıkları sekiz oyuncu ve birlikte turnelere gittikleri sekiz kişilik bir teknik ekipleri bulunuyor. "F@ust Sürüm 3.0"dan da anlaşılacağı gibi teknik, topluluğun yaptığı tiyatro içinde çok önemli bir yer teşkil ediyor ve neredeyse hatasız geçen 179 gösteriyi geride bırakmışlar. Faust yorumunda kullanılan dilin oyun için yaratıldığını söylemek yanlış olur çünkü "Faust l-ll"nin yönetmeni, Polonyalı Janus Wisniewski gibi Katalan topluluğun da artık oturmuş, şiddet, kışkırtıcılık, devinim, teknoloji ve yüksek volüm müzikle

pe

Her klasik oyunda böyle açık bir nokta vardır zaten. Bu da Margarette'in acısı. Margarette bir yandan Faust'un Mephisto ile olan ilişkisine zarar veriyor. Margarette'i biraz da Faust'un içindeki denge unsuru olarak görebiliriz. Biz düşünüyoruz ki Margarette'in kardeşi askerdi ve kardeşini koruma içgüdüsünü sürekli büyütüyordu... Bunun açıklamasını çok önemli bulmuyorum; çünkü bana çok önemli görünmüyor. Margarette annesini öldürebilirdi, keza oğlunu öldürdü... Fark etmiyor bence, trajedi değişmiyor. Ben Margarette'i biraz da Faust'un kadın tarafı olarak görüyorum. Faust, Mephisto ve Margarette toplam bir insanın içindeki her şey gibi zaten. Ya da Faust'un içindeki iki zıt güç olarak düşünüyorum.

"F@ust Sürüm 3.0"ın Oyuncuları Konuşuyor:

S. Pons: Biz Faust'u tüm karakterle bütünleşmiş bir insan olarak ön gördük. Yani Margaret de, öğrenci de Faust'tan başkası değil. Faust çok değişken. Hiç aynı kalmıyor. Yaptığımız Faust'un ahlak dışına yolculuğu gibi bir şey. Çalışmaya başlarken tasarım hazırdı ancak insan katılımı anlamında elimizde yalnızca imajinasyonlar vardı. İşin içinden çıkmak için filmlerden yararlandık. Yani o kaotik havaya bürünmek için. Bunu yönetmen istedi.

cy

Margarette de masumiyeti temsil ediyor. Sizin yorumunuzda ek bir sahne ile trajedisinin farklılaştırıldığını gördük. Günümüzde trajedi bir üst katmana mı taştı ki böyle bir ek sahneye gerek duydunuz?

(Evet. Ben de sanki Cronenberg, Lynch gibi patalojik film adamlarını getirmiştim aklıma. Hem sahnede filmografik anlatımın izleri gerek küplerde, gerekse canlı anlarda hissediliyordu.) Daha önce La Fura Dels Baus'la çalıştınız mı? Oyuncu kimlikleriniz sizi Faust'a taşıyan bir bilgi miydi yönetmen için ? M. Gelabert: Sokak tiyatrosuyla başladım.

Şimdiye dek genelde metin tiyatrosu yaptım. Commedia Dell Arte oynadım. Bu La Fura Dels Baus'la ilk projem. S. Pons: Ben de ilk kez bu işle gruba katıldım. Belli bir akademik eğitimim yok. 27 yaşında amatör tiyatroyla başladım. İki yıl oyunculuk okulu macerasından sonra inancımı yitirerek ayrıldım. Oyuncunun kendini ancak sahne üstünde eğitebileceğine inanıyorum. S. Rosa: İlk profesyonel tecrübem bu proje oldu. Üç yıl özel bir oyunculuk okulunda eğitim aldım. Beni bir partide gören yönetmen rolü önerdi. Benim gibi küçük gözüken ama yaş olarak olgun bir genç kız arıyordu. 179 oyun boyunca dört kast geçirdim ama ben hâlâ buradayım. Peki bu kadar teknolojik, metalik ve büyük bir sahne düzenlemesi içinde oyuncu olarak neler çekiyorsunuz? M. Gelabert: Bir kere oyuncu verileni oynar. Oyuncunun narsist olduğunu kabullenmek gerek. Sahnenin yoksulluğu da benim açımdan pek avantaj değil. Ancak böyle çok gelişmiş bir düzenin kendine göre zorlukları var. Etrafınızı saran makinalar konsantrasyonunuzu bozuyor ve oyuncu olarak o dev şeylerin yanında küçücük kalıyorsunuz. Ama aktörlük yanı bu aksamın içinde kaybolmamalı. Oyuncu için en önemli avantajı kötü olduğunda açık kapatması. S. Pons: Çok yoruluyorum. Küçük bir oyun anını bile fark ettirmek için normalin üstünde çaba harcamak gerek. Ne de olsa sürekli rol çalan ve yerleşik bir yapı var


sahnede. Biliyorsunuz ki, seyirci yalnızca sizi izlemiyor. S. Rosa: Bana teknoloji çok yardım etti. Özellikle müziğin getirdiği tempo olmasa kaybolacağımı hissettim. Sonuçta oyunculuklar açısından malzeme çok depresif. Ağlayıp duruyorum ve müzik beni itip kaldırıyor. Yorucu.

M. Gelabert: İnanır mısınız, hiç olmadı. İşler tıkırında gidiyor. Oynadığımız salonun teknik ıvır zıvırın çokluğu nedeniyle bazen uygun olmayışı tek dezavantaj. Bu işten para kazanıyoruz ama teknik gereçler yüzünden çok iş kaçırdığımız oluyor. Sizin salonunuz bizim için bulunmaz bir nimetti. (Burada "...çocuğu gibi bir sahne" diyor) Her şehrin, seyircinin enerjisi farklı. Seyirciniz olgun. NewYork'ta şiddet ve seks sahneleri seyirciye salonu terk ettirmişti.

pe

Sara, sana sormak istiyorum. Minicik bir şeysin. İlk ciddi deneyiminde böyle hırpalayıcı bir rol, rolü çıkarman sürecinde seni nasıl etkiledi? Onca itiş kakış, tecavüz, kan, sperm, cinayet, seks vesaire...

cy a

Hiç öyle büyük aksaklıklar oldu mu ya da seyirciden gelen en marjinal tepki neydi?

S. Rosa: Oh! Başlangıçta hiç inancım yoktu. Nasıl olsa beceremeyeceğim diye düşünerek kendimi saldım. Doğrusu kendimi Faust'u oynayan Santi'ye bıraktım ve onunla birlikte aradığım soruların cevabını buldum. S. Pons: Adım adım çalıştık. Önce birbirimize dokunmayı becerdik. Bu süreci yalnız oyuncu anlar. Ben meselâ önce çırılçıplak kalmak ve verilen reji tarafından giydirilmek isterim. Sara için de öyle... Tabii ne kadar

bilirsen bil, hep beraber şok olmanın önüne geçemiyorsun.

proje için birlikte çok zaman geçirdik ve turneler vesilesiyle geçirmeye devam ediyoruz.

S: Rosa: Kullandığım teknik Margaret'te işe yaradı. Evet, aralarında en saf o ama salak değil. O da benim rolüme yaptığım gibi bırakmış. Çekildiği yere gidiyor.

Beynimizin ve ruhumuzun koridorları eskiden mahreme girerdi. Yalnızca bize aitti. Artık elektronik iletişim biçimleri ve küçük elektrodlar aracılığıyla yol geçen hanına döndü. Bize ait herşey

S. Pons: Sonuç olarak bu

aslında makineleri besliyor. Yakında bizden bağımsızlaştıkları gün de gelecek. Yalnızca ruhumuza ihtiyaçları var. İncil'in Deccal'i Bill Gates'den başkası değil. Şeytanlarımız çoktan açığa çıktı. Biz, acaba, ruhumuzu teslim eder miyiz? Faust, ruhunu Deccal'e verir mi? 21


ELEŞTİRİ

'Geyikler Lanetler" ya da Şiirin Alanı-Gösterinin Alanı

BİLGİYİ VE GERÇEĞİ ARIYORUZ HÂLÂ

Pınar Şenel

pe cy a

Metin And, tiyatro her ne zaman ölürse, yeniden doğuşunun iki kaynaktan; köylü tiyatrosu ile halk tiyatrosundan olacağını söylüyor. Bunlardan, köy seyirlik oyunları olarak tanıdığımız köylü tiyatrosunun, ritüellerin bugüne evrilmiş hali olduğunu biliyoruz. İçeriğindeki anlam kayması bir yana, biçimsel özellikleriyle kuttörenler Anadolu'da halen yaşıyor; ne tiyatronun dışında ne de içinde... Tiyatronun, kökenindeki ritüel öğesine dönmesi gerektiğini söyleyen tiyatro insanları J. Grotowski, P. Brook ve A. Artaud idi. Bu üç ismin tiyatro kuramlarındaki ortak düşünce; ritüelistik temsilin, seyircinin bilinçaltının kapılarını açacağı, orada yatan şiddet vb. kötücül duyguları baskıdan kurtararak açığa çıkaracağı, sonra da bu "tanıma" ile onları arındıracağıydı. Kabuklarını tek tek soymaya kendini adayacak oyuncunun, maskelerinden -yani savunma mekanizmalarından- kesin kopuşu, "peki ya oyun bitince... dışarıdaki hayat?" dedirtiyor.

Geyikler Lanetler Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Murathan Mungan Yöneten: Mustafa Avkıran Dekor-Kostüm: Naz Erayda Işık: Ersen Tunççelik Müzik: İhsan Kılavuz Koreografi: Övül Avkıran Oynayanlar: Gülgün Kutlu, Ayşenil Şamlıoğlu, Burak Reis Sergen, Volkan Özgömeç, Şahin Ergüney, Murat Çidamlı, Ali Sinan Demir, Basri Albayrak, Sermet Yeşil, Fatih Dokgöz, Hülya Gülşen Irmak, Hakan Özgömeç, Sinan Pekinton, Zerrin Tekindor, Tomris Çetinel, İpek Bilgin, Meltem Keskin, Meptap Öztepe, Güneş Hayat, Gülçin Boyav, Ebru Nil Aydın, Ali Fuat Davutoğlu. 22

Yine de, arkaik toplumun mitos ve ritüel (söylence ve kuttören) eksenine neden tutkun olduğunu da, çağdaş düşüncenin neden bunu sınadığını da anlamak zor değil; tartım, tempo, toplu katılım... Bir davulun iç titreten ritmi, bir insan sesinin yalınlığı, sevapları olduğu kadar günahları da hep birlikte paylaşmanın sağaltıcı etkisi... Bunları anlama ve onaylamadaki kolaylığımız, belki de biraz gereksinim duyduğumuz içindir. Ancak ritüellerin tarih olduğu, oyun olduğu, gerçek olduğu eski çağlardaki insan düşüncesi, bugünkünden farklıydı. İnsanı insan yapan nitelikler her çağda aynı olmakla birlikte, uygarlığın geldiği nokta, kültürel değerler, kullanılan üretim araçları, insanlığın düşünme

biçimlerinde ve davranışlarında farklılaşmaya sebep oluyor. Arkaik toplumlar, doğanın varoluşu ile kendi varoluşları arasındaki nedensellik bağını çok sıkı kurdukları için, yani doğayla özdeşleştikleri için ritüel yapıyorlardı. Doğanın döngüsüne koşut olarak tarih anlayışları, bugünkü gibi çizgisel değil, döngüseldi. Bugün ise doğa, kendisine karşıt olarak oluşturduğumuz herşey (kültür) ile, insana daha uzak bir yerde duruyor. Arkaik toplumlar, doğanın varoluşu ile kendi varoluşları arasındaki nedensellik bağını çok sıkı kurdukları için, yani doğayla özdeşleştikleri için ritüel yapıyorlardı. Doğanın döngüsüne koşut olarak tarih anlayışları, bugünkü gibi çizgisel değil, döngüseldi. Bugün ise doğa, kendisine karşıt olarak oluşturduğumuz herşey (kültür) ile, insana daha uzak bir yerde duruyor. Bir başka nokta, (ritüelin aynı zamanda dinsel bir eylem olduğunu anımsayalım) dine karşı düşüncenin gelişmeye başlamasından bu yana, yani felsefe kendini kurmaya başladığından beri, ritüellere duyduğumuz gereksinimden de vazgeçmeye başlamamız. Yine de bir kuttören taklidi, yüreğimizin bir yerinden hâlâ yakalayabiliyorsa bizi, bilinçaltında insanlığın kötücül yüzünü saklayan uygarlığın yaralarını, kuttörenin ezgileriyle iyileştirmeye çalışmamızdan olabilir mi? Tüm bu anımsamalar ve sorgulamalar, tiyatroda ritüeli bulmayı isteyen bir yapımla karşılaşmış olmamızdan. Mustafa Avkıran'ın yönetiminde Ankara


a

"Geyikler Lanetler" oyunu ilk düzeyde bakıldığında, göçer kültürden yerleşik düzene geçişin sancılarını anlatıyor.

pe cy

Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Murathan Mungan'ın "Geyikler Lanetler" oyunu, gösteriye, gösteride ritüel öğelere ağırlık veren bir yapım. Mustafa Avkıran'ın anlatımı, oyuncuları temsile katmadaki ustalığı, sanatçıların yapıma olan inancı, görmezden gelinemez emeklere işaret ediyor. Devlet Tiyatroları sahnelerinde çok sık karşılaşmadığımız bu yapım, buluşlarıyla, oyunculuk performansıyla hem tiyatrocu hem seyirci olarak göğsümüzü kabartıyor. Göstergeler çağında yaşıyoruz ve dramatik olanakların kullanıldığı tüm gösterim sanatlarında, göstergelerin kilidini açmaktan hoşlanıyoruz. Bu oyunda da ikonların, hem aksiyona hem metne hizmet eden işlevselliği, oyun arabalarının kimi zaman sinemasal bir anlatıma yaklaşan tarzda -sanki kamera hareketi varmış gibi- etkin kullanımı oyunu etkileyici kılan, övgüye değer anlatım biçimleri.

Ancak, bir şairin, şiir gibi bir metni ile karşı karşıya dururken, oyumuzu şiirden (içerikten) yana mı, gösteriden (biçimden) yana mı kullanacağız, iyi düşünmek gerekiyor. Murathan Mungan'ın "Geyikler Lanetler" oyunu ilk düzeyde bakıldığında, göçer kültürden yerleşik düzene geçişin sancılarını anlatıyor. Burada töre var. Masal

Burada töre var. Masal ögeleriyle kurulmuş örüntü, bu ilk anlam düzlemine değil, sonrasına bir

gönderme. Sonraki anlam katmanlarına ilerlediğimizde, metinde vurgu alan düşüncenin, "gerçeğin göreliliği" ve "bilgi sorunu" olduğunu görüyoruz.

ögeleriyle kurulmuş örüntü, bu ilk anlam düzlemine değil, sonrasına bir gönderme. Sonraki anlam katmanlarına ilerlediğimizde, metinde vurgu alan düşüncenin, "gerçeğin göreliliği" ve "bilgi sorunu" olduğunu görüyoruz. Oyun, masal, yazgı, bunun için var. Çünkü gerçeğin kendisi bir oyun, oyunun kendisi bir yazgı, yazgının kendisi gerçek, yazara göre. Tüm oyun kişilerinin "bilgi yoksunu" olduğu metinde, bizi ana düşünceye götüren dramatik çatışma, gerçeği arama ile bilgiden yoksunluk arasında kuruluyor.

Oysa bu yapımda, Mustafa Avkıran, oy'unu , masaldan, ritüelden, gösteriden yana kullanmış. Murathan Mungan'ın kurgusu, dramatik olanakları kullanma biçimi ise başka. Göçerlikten yerleşikliğe

çizgisindeki olaylar dizisinin nedensellik ağı en önemlisi olsaydı, yazar, merak düğümleriyle heyecanı diri tutan, zaman dizinsel bir akışı tercih ederdi sanırım. Oysa bu metinde, epik tiyatronun, sonucun değil, sürecin önemli olduğu görüşüne dayanan bir kurgulama tekniği var. Ne olmuş -bunu biliyor, nasıl olmuşona bakıyoruz. Yazar, ancak finale doğru epik anlayıştan dramatik anlayışa geçiyor ve öykünün sonunu merak ettiriyor. Epik ve dramatik yaklaşımların çok iyi kotarılmış bir birlikteliği bu. Oyunun atmosferi dağılmasın diye temsili üç saat ara vermeksizin gerçekleştirmek, "sonuca değil sürece bakın" diyen kurguyu görmezden gelmek anlamına geliyor. Böyle bir oyundan çıkarken seyircinin söylediği ilk şeyin "Keşke ara verselerdi" olması da atmosferin etkileyiciliğinin, insan alışkanlıklarının önüne geçmesine yetmediği sonucuna götürüyor. Ara verilmiş olsaydı, belki de sonunu bildiğimiz olayın sürecini tartışıyor olacaktık fuayeyi adımlarken. Belki başka şeyler karışacaktı değerlendirmemize; havanın durumu, çıkışta ne yapılacağı vb. Çünkü "sanat eşittir yaşam" olamıyor bütün denemelere rağmen. Sanat, yaşamın kurallarını koyamıyor; yaşam, sanatı yönlendirmede daha usta. Bilgiyi ve gerçeği arıyoruz hâlâ. 23


TİYATRO ANTROPOLOJİSİ İÇİN NOTLAR

Ahmet

Güngören

EVRENSEL OYUN

Bu yazının mantıksal tutarlılığını sağlama almak için, bir önceki yazımızdaki (1) yaklaşımları, kısa önermeler biçiminde özetle­ mekte yarar olabilir. 1. Tiyatro antropolojisi, antropolojinin kuramsal araştırma alanlarından biri değil, bir grup tiyatro adamının, pratik bir ça­ lışma alanını belirlemek için ortaya attıkları bir terimdir.

3. Oyun her türlü maddi yarar ve çıkar düşüncesinden bağım­ sızdır; oyuncular, özgürce ve gönüllü olarak onu bir kurmaca biçiminde algılarlar. ('Çağdaş oyuncu' açısından bu durum şöy­ le de örneklenebilir: eğer tiyatroyu bir kazanç aracı olarak gö­ ren 'homo economicus' olma özelliği, onun homo-ludens'lik ni­ teliğine galebe çalıyorsa, oyunculuğun evrensel anlamı karşı­ sında, o çağdaş bir oyunbozan durumuna düşüyor demektir.)

pe cy a

2. Grotowsky'nin çalışmalarından yola çıkan bu grubun önde gelen isimlerinden Eugenio Barba'nın tanımıyla, tiyatro antro­ polojisinin temel işlevi: "'Çağdaş oyuncu'nun kendi oyununu kurmak için gereken 'maddi temelleri' nasıl oluşturabileceği" sorusuna yanıt aramaktır.

2. Her oyunun kuralları vardır. Bu kurallar çiğnenirse oyun ev­ reni de çöker. Oyunbozan, mızıkçı ve düzenbaz, oyunu var kı­ lan consensus karşısında ciddi birer tehdit oluştururlar.(Tiyatro örneğinde, Stanislawski ya da Brecht, vb. oyunculuğunun fark­ lı kuralları vardır. Bu kuralların uygulanması kurmacanın algı­ lanmasının koşuludur. Oyuncu ya da izleyici bu kuralları benim­ semek istemezse, geriye sadece sahnede anlamsız bir trafik ve kuru gürültü kalır.)

3. "Tiyatro" terimi, yeryüzünün farklı bölgelerinde, farklı çağlar­ da ve oldukça farklı biçimlerde yaşayan bütüncül bir olgunun, yalnızca belirli bir kültürel coğrafyaya ve belirli bir zaman dili­ mine denk düşen sürecini kapsar. 4. 'Oyuncu' olma niteliği ve oynama edimiyse, insanın en temel evrensel özelliğidir. Tarihçi ve filozof, J. Huizinga'nın deyişiyle, insan herşeyden önce bir homo ludens, yani 'oyuncu-insan'dır. 'Çağdaş oyunucu'yu da bir 'oyuncu-insan' olmasının evrenselliği içinde ele almak gerekir.

Geçen yazımızda Homo-ludens kavramının ilk öğesi olan, 'Ho­ mo' yani insan' terimini, belirli özellikleriyle tanımlamaya çalış­ mıştık. Şimdi de, bu kavramın ikinci öğesini, yani 'oyun' teri­ mini, Huizinga'nın yaklaşımını temel alarak, açımlamayı dene­ yeceğiz.

1. Her oyun önceden belirlenmiş bir alanın sınırları içinde oyna­ nır ve belirli bir süreyle sınırlıdır; istenildiği kadar yinelenebilir. Bu uzamsal ve süremsel sınırlar, güncel yaşamdan belirli bir sü­ re için koparak, kendine özgü ayrı bir evren -bir oyun evrenikurulabilmesinin somut dayanaklarıdır. (Bir oyun tipi olarak, klasik tiyatroyu örnek alırsak, İtalyan sahnesi bu mekansal bo­ yutu oluşturur. Birinci sahne, ikinci perde gibi bölümlemeler ve yönetmenin bunları yorumlayışıyla ortaya çıkan süreyse, oyu­ nun somut zamanını yaratır. Oyuncular ve izleyiciler bu süre boyunca gerçek hayattan kendilerini soyutlayarak, oyunun kur­ maca zamanını paylaşırlar.) 24

4. Oyun alanının içinde özgül ve mutlak bir düzen hüküm sü­ rer. Bu, insanın mükemmellik isteğine her zaman uymayan ya­ şamın karmaşası içinde, geçici ve sınırları belli bir kusursuzluk arayışıdır. (Örneğimizi sürdürüsek -ki sürdürüyoruz- bu öner­ meyi tekst ve reji'nin matematiği olarak görmemiz gerekir; her iddialı yönetmen de, güncel yaşamdaki kaos'a karşılık böyle bir kusursuzluk arayışındadır.) 5. Oyun bir güzellik arayışıdır. Bu estetik faktör, ritm ve har­ moniyi her oyunun vazgeçilmez koşulu kılar; oyunun bir diğer temel öğesi olan 'gerilim'in içerdiği şans ve belirsizliğe düzenli bir biçim verir. (Örneğimiz açısından, burada sözü edilen şey, tiyatro estetiğidir ve bu konuda, herhangi bir parantezin içine sığacak ek bir söz söylemeye kalkışmak abestir.) 6. Oyun bu özellikleriyle, bayram, tapınç, ritüel, büyü gibi olgu­ larla aynı kutsallık alanını paylaşır; kendine çeker, içine alır, bü­ yüler. (İşte bu son nokta da, Grotowsky, Barba gibi tiyatro adamlarının, tiyatronun antropolojik kökenlerine dönüş proje­ sinin özünü oluşturur. Tiyatro antropolojisi için bundan sonra yazacağımız notlar da, özellikle bu son noktada, okuyanların tabii ki yalnızca okumayı sürdürecek olanların- başını ağrıtma­ ya devam edecektir.)

1. Ahmet Güngören, Oyuncu-insan, Tiyatro Tiyatro, sayı 9 1 , sayfa 52


ELEŞTİRİ

"AŞK ÖRGÜTLENMEKTİR BİR DÜŞÜNÜN ABİLER"(1) Özlem

Hemiş

Öztürk

pe cy

a

11. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin reklam spotu bir soru sormaktaydı: "Tiyatro bize neyi ifade eder?" Helene Cixous "Suçun yeri, bağışlanmanın yeri" başlıklı makalesinde bu soruya bir yanıt veriyor: "Aslında tiyatroya kendi yüreğimize ulaşabildiğimiz seyreklikte gidiyoruz, eksikliğini duyduğumuz şey ise yüreğimize ulaşmak; kendi yüreğimize ve bir çok şeyin özüne ulaşmak. Kendimizin dışında, kıyıda yaşıyoruz, duvarların yerini televizyon ekranlarının aldığı bir dünyada yaşıyoruz; düşünmenin yerine gazete sütunlarını koymuşuz. Gündelik basılıyoruz rotatiflerde. Üzerinde tanrısal mesajların yazılı olduğu duvarlardan bile -o hakikat duvarlarından- yoksunuz. Topraktan, candan yoksunuz." ( 2 )

Romeo İle Juliet Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu Yazan: W. Shakespeare Çeviren: A. Turan Oflazoğlu yöneten: Başar Sabuncu Dekor Tasarımı: Nurullah Tuncer Kostüm Tasarımı: Canan Göknil Işık Tasarımı: Murat İşçi Özgün Müzik: Selim Atakan Hareket Düzeni: Selçuk Borak Oynayanlar: M. Bavli, G. Güngör, K. Kırşehirlioğlu, K. Pembeklioğlu, E. Sağlam, B.Engin, D, Bavli, A. Devrim, O. Sözbir, C. Sabuncu, E. Sanver, M. Coşkuner, S. Çapan, T. İncer, B. Davutoğlu, E. Umulu, E. Abir, C. Uras, F. Tanış, S. Duman, Y. İnal, B. Kızılok, N.Öztürk/Y. Gezgin, Z. Erkin/Ç. Gürel, M. Büke, S. Türkkan

Shakespeare'in halkla buluşan tiyatrosu, gücünü, halkın penceresinden bakarak, çağını tüm çelişkileriyle yansıtabilmesinden alır. Romeo ile Juliet, ezeli düşman iki soydan filizlenen bir aşkın tragedyası olarak ele alınsaydı, aynı temanın binlerce versiyonu arasından sıyrılarak bugüne kadar ayakta kalabilir miydi? Oyunda dönemin toplumsal yapısından kaynaklanan sorunlar ortaya serilmese; yerleşik eski yapının -feodalizmin parçalanma süreci gösterilmese; insanın kendi canından olana sevgisi-sevgisizliği; üzerinde yaşadığı toprakla ilişkisi tartışılmasa bu tema ne kadar ilgimizi çekebilirdi?

Romeo ile Juliet"in aşkı, ailelerin yıllanmış nefreti arasında boğulup gider. Ancak Juliet, Montague'lerin oğlu Romeo'yu değil de bir başka ailenin oğlunu sevseydi onunla evlenebilir miydi, sorusu da alttan alta sorulur. 'Aday, Kont Paris'ten daha zenginse, evet' yanıtı alınır. Hayatına Romeo girmeseydi, Juliet, bu kez sermayeyi arttıracak ancak kârlı bir evliliğe kurban edilecekti. Kapanan bir dönemin evlilik ve aşka dair çizdiği portre bu. Aileler içlerinde nefreti büyütürken sevgiye yer kalmamıştır. İki aile arasındaki düşmanlık yalnızca kendi evlerine felaketler taşımaz, tüm şehrin huzurunu bozar. Herkes taraf tutmaktadır. Böylesi bir kaos, sağlam bir yöneticinin, akılcı politikasına gerek duyulduğunu göstermektedir. Romeo ile Juliet nefret ortamında yeşertebildikleri sevgileriyle ölüme giderler. Ölüm onları ayırmaz, birleştirir. Çürüyen zihniyet (feodalite) aşka yenilmiştir. Aşk teslim olmamıştır belki; Romeo ile Juliet'in genç bedenleri bir devrin kapanışının bedelini ödemişlerdir. Tragedyanın sonunda Shakespeare bir önermede bulunmuştur ama soru sormayı da ihmal etmez. O günkü koşullarda görünen en iyi çözüm, bir süre sonra başka bir çözümün yaratılmasını gerektirebilir. İnsan karakterini tüm yönleriyle çizen Shakespeare, hiçbir çözümün -insan var oldukça- tek ve vazgeçilmez olmadığını bilir. Shakespeare'i her çağda yeniden ele alınabilir kılan unsurlardan biri de bu değil mi? 25


Başar Sabuncu, bizlere "gençlerin kanı üzerine kurulmuş iktidarları" anlatmak için "Romeo ile Juliet'i seçmişti. Prens Escalus kan davalı iki aileyi zorla barıştırarak başka kavgalara yol açan baskıcı bir erk sahibi olarak çizilmişti. Böylece "sorular soran" yorumun öznesi belirlenmişti. Finalde ise iki küçük çocuk, ölen Romeo ve Juliet'in balkon sahnesini yeniden canlandırarak başka Romeo'lar ve Juliet'lerin acı haberini vermekte, iktidarların kurbanı olarak gençleri seçtiğini işaret etmekteydi. İyimser yanıysa Romeo ve Juliet aşkının masumiyetiyle hep varolacağıydı.

pe

cy

a

iki soylu aile arasındaki kan davası tüm şehri etkilemekte, dalga dalga yayılmaktadır. Uşakların arasında başlayan bir kavga, sirenlerin ardından sahneye giren uzay çağı 'robocopları' ve

tekerlekli sandalyesinde muhtemelen 'can çekişen' faşizm/emperyalizm simgesi bir komutan sayesinde kesilecektir. Komutan 'grotesk' bir rüzgâr taşımaktadır sahneye. Ancak onun taşıdığı bu rüzgâr, nikelajlar içindeki 'robocoplar'ın sahnedeki öbür 'modernize' edilmiş Rönesans tipleriyle çelişmesinin etkisiyle yok olmaktadır. Juliet bale kostümleriyle uçuşan ondördünde bir genç kızdır. Oyunun başında hareketleriyle itaatkâr bir çocuğu andırmaktadır. Sona doğru koskoca bir aşk yaşadığı halde hâlâ bir çocuktur. İstekleri gerçekleşmeyince hoyratlaşan, aklına gelen şüpheleri dağıtırken zekice olasılıklar sayabilen, ancak, kullandığı sözcüklerin ona ait olduğuna inanamayacağımız denli küçük bir çocuk. Romeo, aşka âşık bir yeni

26

yetmeyken Juliet'e âşık olur, ama Juliet'e olan aşkının etkisi, aşka âşık olmanın etkisinden farklı değildir. Juliet'in ölüm haberi karşısında gösterdiği 'hareketli' tepkinin dışında -çünkü anlıktır bu tepkiRomeo'dan bize akan acının tonu hep aynıdır. "Bir anlamda çoktan beri çürümeye yüz tutmuş bir merkezi otoritenin, gençlerin kanı üzerinde bir kez daha sözüm ona barış, uzlaşma, milli birlik, beraberlik sözleriyle zorba iktidarını pekiştirdiğini düşünüyorum"(3) demekte Başar Sabuncu. Buradaki merkezi otorite tanımlamasını Romeo ile Juliet metninde dolaşarak bir kez daha gözden geçirmek gerekir düşüncesindeyim. Prens Escalus, yani merkezi otorite (Monarşi), metinde olumlu bir figür olarak belirir. Shakespeare, yıllarca süren ve ülkenin Fransa'dan kazanmış olduğu toprakları birer birer yitirdiği Güller Savaşı'nın "minyatür" ü olarak Capulet ile Montague ailelerini çatıştırır. Prens Escalus bu çatışmaya son veren bir yöneticidir. Tudorların Güller Savaşı'na son verdiği gibi. ( 4 ) Shakespeare'de merkezi otorite olumlu bir işlev kazanmakla kalmaz, dönemin sosyopolitik durumuna ilerici bir önerme niteliği taşır. Sözgelişi "Romeo ile Juliet" metnini alt üst eden Tom Stoppard, Âşık Shakespeare filminde Prens Escalus'u dışarıda bırakarak Kraliçe Elizabeth'e olumlu, çözümleyici bir yönetici işlevi yükler ki bu da Shakespeare'in hemen tüm oyunlarında karşımıza çıkan bir özelliktir. Sabuncu'nun yorumunda merkezi otoritenin ele alınışına baktığımızda, böylesi ilerici bir önerme ile karşılaşamıyoruz. Yönetmenin vurguladığı gibi, merkezi otoritenin hasta bir insan olarak 'çürümekte' olduğunu anlayabilsek de, bu "derin devlet" tipinin diğer ilişkilerini, toplumun çeşitli katmanlarındaki etkilerini, oyunun asal kişilerinde neden olduğu değişimi, çizilen tipin keskinliği derecesinde görmekte güçlük çekiyoruz. "Ülkemizin yakın tarihi"nde sağ-sol çatışmalarını ve sonuçlarını irdelediğimizde, bu çatışmaların kökünde 'merkezi otorite'nin yattığını, başka bir şapka takarak getirdiği çözümün de yapay


a

gösterişli, rengarenk Rönesans çağrışımları olan giysiler taşırken, iki Montague genci Romeo ve Benvolio kot pantolon üzerine 'Shakespeare' gömlekleri giymekteydiler. Tybalt metalle süslenmiş deri giysiler içinde sert bir Yocker' havasındaydı. Mercutio onun karşıtı olarak biçimlendirildiğinden olsa gerek yine deri ceketliydi ama daha yumuşak çizilmiş, yamalı deriler giymiş bir zamane soytarısıydı. Öte yandan 'robocoplar' metaller içinde sertliği, "derin devlet"in gücünü göstermekteydi. Prens Escalus, tekerlekli sandalyesinde, metal kaplanmış dişleri, beyaz patlı yüzü, apoletli, gösterişli kostümü ile Rönesans'ta ya da uzay çağında değil, ikisinin arasında bir yerlerde duruyordu. Belki de iktidarın her çağda aynı kimliği taşıdığı gösterilmek istenmişti.

gelmiş oyunculuk üslubunu sürdürmesi bütünün içinde yerini bulamıyordu. Dadı'nın başarılı olmasına karşın diğerlerinden oldukça ayrılan yorumu tek başına kalıyordu. Prens Escalus'un grotesk tiplemesi, yine bütüne baktığımızda tutarlılığı zedeleyen bir yaklaşım olarak beliriyordu. Üsluplardaki bu çeşitlilik geçen yıl başarılı "Balkon" sahnelemesini gördüğümüz Başar Sabuncu'dan kaynaklanmıyor olsa gerek. Genelde Başar Sabuncu'nun çalışmalarına bakıldığında temel sorunsallar ve düşünce çizgisi üstünde durularak oyuncuların özgür bırakıldığını görüyoruz. Bu yaklaşımın "Romeo ile Juliet" çalışmasında çok verimli olmadığını söyleyebiliriz.

Başar Sabuncu, Shakespeare'in Romeo ile Juliet'ini seçmesinde, onun insan ilişkilerini irdeleyen keskin eleştirel bakışının yanı sıra şiirinin de etken olduğunu belirtiyor.(6) Doğal ki Shakespeare dilinin inceliklerinin aktarılması daha çok oyunculardan bekleniyor. Genç kadronun henüz bu inceliklerin tadına varamadığı gözleniyordu. Deneyimli kadronun alışıla

1. Ece Ayhan "Mor Külhanı", Bütün Yort Savul'lar!, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1995 2. Cixous, Helene, "From the place of Crime, the place of Pardon", Twentieth Century Theatre, (ed) Richard Drain, Routledge, London, 1995 3. Erçetin, Gül, Başar Sabuncu ile söyleşi; "Yasal şiddetin gölgesindeki aşk", Cumhuriyet Gazetesi, 20.05.1999 4. Frye, Northrop, "Romeo and Juliet", Northrop Frye on Shakespeare, (ed) Robert Sandler, Yale University Press, New York, 1986, Syf. 15 5. Barthes, Roland, "Genç Tiyatronun İki Söyleni", Çağdaş Söylenler, Çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, İstanbul, 1998 6. Erçetin, Gül, Başar Sabuncu ile söyleşi; "Yasal şiddetin gölgesindeki aşk", Cumhuriyet Gazetesi, 20.05.1999

pe

cy

olduğunu görürüz. 1982 refarandumunda %92 oyla onaylanmış böylesi bir hareket derin bir sosyolojik ve politik çözümlemeye ihtiyaç duyan karmaşık bir yapı barındırır. Shakespeare metni ile tam bir paralellik kurmak belki de biraz daha uzak geçmişimize gitmeyi, parçalanan bir imparatorluğun üzerine kurulan cumhuriyeti ve evrelerini araştırarak mümkün olabilirdi gibi görünüyor.

Roland Barthes'ın "Genç Tiyatronun iki Söyleni"nden biri olarak nitelendirdiği 'buluşlar (5) , sahnede en çok-görsel olarak- dekor ve kostümle belirmekteydi. Sahne tasarımı Shakespeare'in oyunlarının oynandığı ünlü Globe Tiyatrosu'nu andırır biçimde daireseldi. Alttaki kanalizasyon boruları "toplumsal çürümeyi" vurgulamaktaydı. Dışarıda geçen sahneler genellikle burada oynanmaktaydı. Kanalizasyon borularının üstündeki ızgaralarla oluşan ikinci kat ise Globe'daki gibi, soyluların evleriydi; iç mekanda geçen olaylara ayrılmıştı. Gerçi bu çizgi bir kesinlik taşımıyordu. Kimi zaman alt bölümdeki kavgayı seyretmeye gelen halk da üst katta yer alabilmekteydi. Kostüm tam bir çeşitlilik içermekteydi: Capulet'ler

27


YAKLAŞIM

İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Başar Sabuncu'nun "Romeo ile Jüliet" Yorumu:

ONLARI HEPİMİZ ÖLDÜRDÜK Kuyaş

Başar Sabuncu, yorumlarında fazla abartıya kaçmayan, birkaç sade ama güçlü fırça darbesiyle atmosfer kurarak meramını anlatabilen bir yönetmen. "Romeo ve Jüliet" için, büyük bir metropolü ve toplumsalpolitik kirlenmeyi canlandırmak istemiş. Nurullah Tuncer'in büyük yeteneği de ona dekor olarak, bir kentin kanalizasyon sistemini, lağım künklerini sunmuş... Bu tek fikir ve tek imge, Shakespeare'in trajedisindeki toplumsal içeriği bir daha unutturmuyor insana. Bu yoruma katıldığımı hissettim. Bana, İngiliz şair W. H. Auden'in sözlerini hatırlattı: "Romeo ve Jüliet sadece iki bireyin trajedisi değil, bir kentin trajedisidir. Kentteki herkes olan bitenin bir şekilde parçasıdır ve olan bitenden sorumludur."

pe cy a

Nilüfer

Başar Sabuncu'nun yorumu da bana karşı konulmaz biçimde bugünü, şimdiki Türkiye'yi, birbiriyle yarış edercesine intihar eden gençleri, üniversitelerde ve liselerdeki kanlı bıçaklı kavgaları, her tarafımıza bulaşan çete-mafya-yolsuzluk-siyasi kavga ve iki yüzlülük pisliğini duyumsattı.

Shakespeare genç âşıkların aileleri arasındaki kan davasının nedenlerini hiç bir zaman açıklamaz. Ama iki genci ayıran şeylerin bir önyargı, şiddet ve nefret ortamı olduğu daha ilk sahnede bellidir. Hatta prolog/giriş korosundaki "sivil kanın sivil ele bulaşması" (Turan Oflazoğlu çevirisiye "lekelenir yurttaş eli yurttaş kanıyla") sözleri bir tür iç savaş ortamında olduğumuzu kesinlikle hissettirir bize. Başar Sabuncu'nun da, İstanbul Tiyatro Festivali'nde ilk gösterimi yapılan oyunun program metnine aldığı çalışma notları aynı düşünceyi vurguluyor. "Halkın bölünmüşlüğünden medet uman ... yasal şiddete başvuran" baskı yönetiminden, "toplumsal çürümüşlük"ten, "gençlerin kanı üzerine kurulu" iktidardan, "yetişkinler dünyasının lağımı"ndan söz ediyor yönetmen. Bütün dekorun, zengin ailelerin

28

konforlu evlerinin, ilan-ı aşk edilen balkonun, Verona sokaklarının bir dizi lağım künkü ve kanalizasyon borusundan oluşması, bu temayı en yalın biçimde aktarıyor izleyiciye. Bu ortamda masumiyet, gençlik ve aşk ne mümkün, dedirtiyor insana. Ardından, dekorla bütünleşen başka ayrıntılar sızmaya başlıyor izleyicinin bilincine. Capulet'lerin balosunda rengarenk ve muhteşem giysiler giymiş konukların lağım çukurunda dans etmesi; Sabuncu'nun deyimiyle "Kişi başına ortalama gelirin 2 bin doları aşamadığı ama en çok Mercedes satılan bir garip ülkeyi çağrıştırabilir insana."! Çok aşina olduğumuz bu tezatlara, belki de aşırı aşina olduğumuz bir başka unsur daha eklenmiş. Yorumda canlandırılan toplumda, kolluk kuvvetlerinin ne kadar hakim olduğu hemen belli oluyor. Günümüzün polis sirenleri, "robokop" üniformalı toplum polisi ve onların başındaki düzen adamı, Jüliet'in aşkına talip "emniyet müdürü" Paris, bir kâbusun ağı gibi çevreliyor genç aşıkları. Başar Sabuncu, Verona Prensi Escalus'u da bu çürümüş ve yoz iktidarı temsil etmek için hem korkunçlaştırmış, hem karikatürleştirmiş. Askeri üniformayı anımsatan kılığıyla tekerlekli sandalyede oturan ve sadece elektronik aygıtla konuşabilen "sakat" bir iktidar figürüdür bu; Dr. Strangelove filminde Peter Sellers'in unutulmaz faşizm karikatürünü anımsatır bize. Shakespeare'in oyunundan uyarlanan "Batı Yakasının Hikâyesi" müzikalindeki ahlaksız polisleri de çağrıştırır. Ama Başar Sabuncu'nun yorumu "Batı Yakasının Hikâyesi" kadar modernleştirilmiş bir yorum değil gene de yahut İngiltere'de Royal Shakespeare Company'nin 1970'lerde sahnelediği meşin ceketli, motorsikletli gençlik çeteleri tarzında çağdaşlaştırılmış bir yorum da değil. Sabuncu yorumuyla oyunun anlamına ve içeriğine hiç dokunmadan, sadece dekor, kostüm ve tipleme detaylarıyla, adeta izleyicinin bilinçaltına gönderiyor mesajını.


a

Başar Sabuncu bu tür zaafları erdeme çeviren ustalığı sayesinde, bir de kostümle vurgulamış aradaki uçurumu. Oyundaki yetişkinler Rönesans giysilerinde kalırken (belki bir tutuculuğu, düzene uyumu yansıtırken) gençler bugünün rahat gündelik blucin giysileriyle dolaşıyor sahnede. (Bir tek Tybalt'ın eski kılıkta olması, onun toplumsal düzene, nefrete ve önyargıya fanatik bağlılığını vurguluyor belki de...)

cy

Sabuncu bu yorumu gerçekleştirirken çok doğal ama gene de çok cesur bir karar daha vermiş; oyundaki gençleri, gerçekten çok genç oyuncular canlandırıyor. "Romeo ve Jüliet" için dünya tiyatrolarında bile alışılmış bir uygulama değildir bu; halbuki düşününce, doğrusu bu olmalı diyor insan. Sabuncu, bu kararıyla bazı şeyleri kaybetmeyi göze almış elbet, çünkü maalesef baş roldeki iki genç oyuncu, Murat Coşkuner ve Sevtap Çapan, o kadar başarılı değiller. Bütün genç kadronun oyunculuğu biraz zayıf bir tek Mercutio'da Burak Davutoğlu göz dolduruyor. Fakat gençlerin oyunculuktaki zaafları, başka açılardan bir tazelik ve naiflik katıyor oyuna ki bu bence büyük bir kazanç. Bir kere oyun metnindeki şiirselliği her şeye rağmen duyumsatacak kadar çalışmışlar besbelli.

pe

Sonuç olarak kimi rastlantısal, kimi yönetmenin seçimiyle oluşan bu öğeler beni etkileyen bir atmosfer yaratmış sahnede. Genç oyuncuları izlerken, gerçekten bugünün, özellikle Türkiye'nin gençliği canlandı gözlerimde. Bilinçli bir politizasyondan alabildiğine uzak, biraz sarsak ve kayıp, toplumdaki gerilimlere ve tutuculukla başedemeyen, kendilerini aşan kavgalara bazen gençliğin kör coşkusuyla isteyerek alet olan, bazen sürüklenerek katılan, aileleriyle iletişimsiz, uyuşturucu ve intiharın eşiğindeki umutsuz Türk gençliği çıktı karşıma. Okullardaki kör şiddet, saldırılar, intiharlar artık Amerika'dan değil, kendi varoşlarımızdan gelen haberler. Hepimiz sorumluyuz. "Batı Yakasının Hikâyesi"nde Tony ölünce, Maria haykırır: "Onu hepimiz öldürdük!"

"Romeo ve Jüliet", Shakespeare'in en zayıf trajedi kahramanlarıdır; oyundaki muhteşem şiir gücü olmasa bu trajediyi pek kaldıramayacak karakterlerdir; çok genç ve şekillenmemiş oldukları için... Ama Başar Sabuncu'nun yorumunda ilginç bir tezat oluşmuş. İstanbul Şehir Tiyatroları'nın deneyimli oyuncuları yetkin ama biraz eski tarz oyunculuklarıyla, yorumun hem yerel havasını güçlendiriyor (tipik Türk tarzı yetişkinler canlandırarak) hem de oyundaki derin kuşak farkı kendiliğinden vurgulanıyor. (Artık yeni oyunculuk yöntemlerine geçiş zamanı gelmedi mi Türkiye'de?!)

Ve en sondaki "cenaze ve barış" sahnesinde Başar Sabuncu büyük ve ironik bir görsel şölen yaratmış. Yetişkinler, yüzümüze alay edercesine çarpan beyaz giysilerin saflığında, kendi yozlaşmışlıklarının ezberlenmiş

cümlelerini okurlar. Gençlerin ölümüyle sağlanan zoraki barış sahtedir. Hepimiz alışmadık mı cenaze törenlerinde atılan sahte uzlaşma nutuklarına, televizyonla iyice karikatürleşen zavallı acı ve yas sahnelerine? Yeni hükümetimizin adı bile "uzlaşma hükümeti"! Başar Sabuncu'nun bir diğer başarısı da "Romeo ve Jüliet" oyununu ölümsüz kılan şiiri, yani metni en duru bir biçimde yansıtması. Günümüzün sıkıcı pop şarkı sözlerinin yarattığı tekdüze ve kansız aşk sözlerinden sonra, ruhumuz yıkanıyor Shakespeare'in şiiriyle. Hatta Sabuncu, "Cymbeline" oyunundan bir bölümle 66. Sone'yi de ekleyerek, Shakespeare'in aşka daha sonraki bakışını da metne bir alıntı gibi (ve muhteşem Can Yücel çevirisiyle) ekleyerek, "Sevenler böyle çaresiz, genç yaşında bir avuç toz" diyerek, daha da derin açılımlar yaratmış. Ya da sondaki sürpriz? Her şey bittikten sonra iki ufak çocuğun balkondaki aşk sahnesini yinelemeleri? Yüreğimize su serpen bir safiyet damlası mı, yoksa aynı çarkın gene döneceğini anımsatan bir parodi mi? Başar Sabuncu belki de bu pislik düzeninde, gençliğin bile artık çok geç olduğunu, saflığın sadece çocukluğa sığınabildiğini hatırlatıyor bize! Türk tiyatrosunda risk alabilen, gerçek yaratıcılığın son birkaç temsilcisinden biri olarak selamlıyorum ustayı. İstanbul Şehir Tiyatroları'nı da bu müthiş çaba için kutluyorum. Gelecek tiyatro sezonunda tartışacak çok şeyimiz olacak sayenizde! 29


30

pe cy a


cy a pe (Devam Edecek)

31


OTOBİYOGRAFİK NOTLAR

STUDIO OYUNCULARI'NDA REJİ VE OYUNCULUK Şahika

Tekand

Studio Oyuncuları, insanla yapılan ve böyle olması zorunlu bir sanat dalı olan tiyatroyu, insani olanın bizatihi kendisiyle, bunu değersiz kılan sistemin insansızlığının karşısında direnmenin ve insanı yüceltmenin bir yolu olarak değerlendirmektedir. Bu düşünceden yola çıkmak, topluluğumuzu, sahne uygulamalarını kurarken, sahnede olup bitenin "canlı" olma özelliğini ve süreci esas almaya götürmüştür. Bu da bizi, oyun sürecini kurmaca, yaşamdan tümüyle ayrılan/yapay yeni bir gerçeklik olmasına karşın, hem sahnedeki oyuncu hem de

a

seyirci açısından "sahici" hale getirmenin yollarını aramaya yöneltmiştir.

pe

cy

Studio Oyuncuları, oyun sahneleme süreci dışında da sahneleme ve oyunculuk atölye çalışmalarını sürekli sürdürmekte ve esas olarak kadrosunu da bu atölye çalışmalarını uygulamış oyuncularla oluşturmaktadır. Bu çalışmalarda öncelikle, oyuncunun tasarım ve yapabilirlik sınırları genişletilmeye çalışılarak, herşeyden önce bir tasarımcı/uygulayıcı haline getirilmesi hedeflenir. Bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan ve topluluğumuzun bugüne kadarki oyunlarında esas alınan ilkeler ve bunların uygulamalardaki örnekleri şöyle sıralanabilir:

Tiyatro "canlı"dır ve böyle olması zorunludur. Ayırdedici ve onu vareden başlıca özelliği budur. Şimdiki zamanda ve yapılarak gerçekleşir. Sadece yapılabilir olan yapılabilir. Oyuncu ve reji, tasarım ve yapabilirliğinin sonucunu ancak yapıldığı zaman varolabilecek bir ifadede gerçekleştirmelidir.

İcrası başka hiçbir ifade biçimine tercüme edilememelidir. Bu nedenle, Studio Oyuncuları'nın sahnelediği oyunların tümünde, 32

yaşam/oyun/sahne eşzamanlılığı sahnelemenin esasını oluşturur. Sahne pratiği, yaşamda insanın/oyun metninde rol kişisinin/sahnede oyuncunun maruz kaldığı herşey niteliksel olarak örtüşecek şekilde tasarlanır ve uygulanır. Örneğin "Git Gel Dolap" (H. Pinter)'ta oyuncular, rol kişileri olarak Pinter'ın oyun metninde bir şiddete maruz kalırken, oyuncu olarak da sahnenin kendilerine uyguladığı aynı nitelikteki şiddete maruz bırakılmışlardır. Bu uygulamada, oyun alanını, oyun zamanı içinde terk etmesi mümkün olmayan oyuncular, sahnenin karşılarına çıkardığı engellerle gerçekten mücadele ederken, metindeki rol kişilerinin yine metindeki mekân içindeki mücadelesini de oynamayı sürdürmek zorundadır. Bir başka deyişle bu iki eşzamanlı süreç, hem düşünsel hem de pratik olarak birbiri içine geçmiştir. Bu yolla, oyuncunun rol kişilerine ait kendi tasarımını taklit ederek oynaması, sürece ilişkin samimiyetini ve anındalığını kaybetmesi, sahne uygulamasının bizatihi kendi koşulları ile dahi zorunlu olarak engellenmiştir. Sahnede dramatik metnin canlandırılması yerine, bu metni de içeren ve ancak yapıldığı zaman varolabilecek olan bir icra, canlı olması zorunlu yeni bir oyun kurgusu kurulmuştur. Bir başka örnek de "Gergedanlaşma" (Ş. Tekand)'dır. Oyun metnindeki rol kişileri, tek tek, farklı farklı oyun aletlerinin üzerinde hareket edip konuşarak, ödül kazanmak için yarışırlar. Bu da yaşamda insanın sisteme entegre olma çabasını ve bu nedenle birbiriyle deli gibi rekabetini ifade etmek üzere oyun


a pe cy Gelgit, Yaz.: Samuel Beckett, Yรถn. ลžahika Tekand, 1994 33


Gergedanlaşma, Yaz-Yöneten: Şahika Tekand, 1996 metnine yazılmıştır. Sahnedeki oyuncular da birbiriyle yanşan bu rol kişilerini oynadıkları sırada, icranın o anda gerçekleşebilmesini mümkün kılmak için, yaşamdaki rekabet ya da metindeki yarışma için gerekli olan bedensel ve duygusal enerjiye denk bir enerjiyi oyun için harcamak zorunda kalırlar. Yani oyuncular da rejinin önlerine koyduğu gerçek ve o ana ait kurallara, risklere ve zamana karşı oynamak zorunda bırakılırlar. Böylece yaşam/oyun/sahne (insan/rol kişisi/oyuncu) süreçleri hem niteliksel hem de pratik olarak birbiriyle örtüşür.

Oyuncu, tasarlamalı ve tasarladığı herşeyi yapabilmelidir. Yapabildikleri kadar tasarlamamalı; tasarladıkları kadar yapabilmeye çalışmalıdır.

pe

cy

a

İcrasının sınırlarını, tasarımınının sınırlarına doğru zorlamalıdır.

Virtüozite amaç değil araç olmalıdır. Oyun, oyuncunun becerisini sergilediği bir araç değildir; ancak onun becerisi aracılığıyla gerçekleşir. Aynı ilke reji, sahne/ışık/müzik tasarımı için de geçerlidir. Tasarım aşamasında ve provalar sırasında, varılacak sonuç kesin olarak belirlenmekle birlikte, oyuncu, oyun oynama sırasında sonuç için değil, bu sonucu ortaya çıkaracak olan süreci gerçekleştirmek üzere icra eder. Virtüozite, ancak böyle araç haline gelebilir.

En genel anlamıyla sahnede olup bitenin inandırıcılığı ve büyüsü, ancak sürecin tüm unsurlarının gerçekleştirilmesiyle ortaya çıkabilir. Süreç içinde yapılması gerekenler, yapılıyormuş gibi yapılamaz; "miş gibi" yalnızca tiyatro oyunu ile soyutlanan yaşamsal olgu adınadır. Sahnede olup bitenin inandırıcılığının koşulu, bu kurmaca gerçekliğe oyuncunun kayıtsız şartsız teslimiyeti ve sınırsız samimiyetidir. Tiyatro oyunu, sonucu itibariyle yaşamsal bir gerçeği temsil eder.

34


Oyuncu ise bu temsili ortaya çıkaracak oyunu, yani süreci gerçekleştirir. Bu nedenle, oyuncunun icra sırasındaki konsantrasyon kaynakları, temsil edilende değil süreçte, yani gerçekleştirilendedir. Oyuncunun oynadığı andaki dikkati torna tezgâhının başındaki tornacının dikkati niteliğinde olmalıdır; dikkati dağılırsa parmakları kopar. Dikkat şimdidedir.

hızı ve tartımı vardır. Rastlantısal malzemeyi kullanmaya yöneldiğimiz uygulamalarımızda dahi, bu rastlantıları ve olması olası sonuçlarını önceden hesaplayarak, deneyerek tasarımın tesadüfsüz bütünü içinde değerlendirmek gerekir. Tasarımsa hiç yaşam olmayandır.

Sürecin inandırıcılığı, seyircinin de oyuncunun da haz kaynağını, sahnede olup bitenin kendisi haline getirir. Yaşam/oyun/sahne eşzamanlılığı, seyircinin sahnede oynanan oyunun edebi sonuçlarından çok, sürecin gerçekleştirilişinin bizatihi kendisinden haz almasını sağlayan bir yapı kurmamıza olanak sağlamıştır.

pe

cy

Sahnede olup bitenin tam da o anda ve tam da o şekilde olmasını kaçınılmaz ve mümkün kılan zorunlu performatif (icraya ait) nedenler üzerine oturan bir tasarım ve icra, yönetmeni de oyuncuyu da etkili, şaşırtıcı fakat içi boş, samimiyetsiz buluşların tuzağından korur; süreci "sahici" ve inandırıcı kılar.

Bu nedenle, uygulamalarımızda metin seçildikten ya da yazıldıktan sonra oyuncularla yönetmenin birlikte yaptığı, oyuncuların en az yönetmen kadar metin ve uygulamanın amaçları, niteliği, konsepti, plastik uygulaması, dili, dilin müziği ve ne şekilde ele alınacağı konusunda bilgili hale gelmesini sağlayan bir ön çalışma gerçekleştirilir. Oyuncu, oyun ve reji yönetimi hakkında mümkün olduğunca çok bilgilendirilir. Çünkü bizim sahneleme yolumuzun gereksinimleri, oyuncunun ancak bilgisi oranında yaratıcılığının harekete geçebildiği bir pratik ortaya çıkarmıştır. Bu sahne pratiği içinde oyuncular, farkındalığını en yüksek noktada tutmak zorundadır. Aksi halde, sezgileri ve yetenekleriyle başbaşa bırakıldıklarında sürece teslim olmakta zorluk çekerek, doğrudan sonuca yöneldikleri gözlenmiştir; bu da oyuncu samimiyetine, sahnede olup bitene, sürece teslim olma özelliğine zarar vermektedir.

a

Tiyatro oyunu haz vermeli, eğlendirmelidir.

Bu nedenle doğaçlama, bir sahne üstü oyunculuk tekniği olarak oyun konsepti, oyun alanı, oyun zamanı, oyun tarzı ile sınırlıdır; eğer kullanılması zorunlu ise, oyuncu, doğaçlıyormuş gibi yapmamalı, bu sınırlar içinde gerçekten doğaçlamalıdır.

Topluluğumuzun şimdiye kadarki uygulamalarında, bunu yapabilmek için izlediği yollardan biri, sahnede fiilen vuku bulması mümkün olmayanı ayıklamak; mümkün olanı da en sahici düzeyde gerçekleştirmeye çalışmaktır.

Sahnedeki süreç kurmaca/yapay bir gerçekliktir. Yönetmen, bu kurmaca/yapay gerçekliği tasarlar, kurallarını koyar ve bunların gerçekleşme koşullarını yaratır. Böylece yönetmen, oyunu oynanacak hale getirdiğinde artık tekrarlanabilme özelliği olan, tesadüfsüz bir düzen kurmuş olur. Bu nedenle, tiyatro oyunu, bütün "canlı"lığına karşın yaşam değildir, hatta hiç yaşam olmayandır. Çünkü bir tasarım üzerine oturur, gerçekleşme koşulları önceden iradi olarak belirlenir, belirli bir alanı ve zamanı, belirlenmiş bir

Bu ön çalışmadan sonra oyuncu, oyunun içindeki dramatik öyküye ve bunun temsil ettiği yaşamsal gerçeğe ilişkin hayalgücü ve bunun dışavurumu üzerine doğaçlamalar yapar. Bu aşamada oyuncu sonuna kadar özgürdür. Daha sonra bu doğaçlamalardan biriktirdiği sonuçları, rejinin önerdiği sahneleme yolu içinde değerlendirme aşamasına geçilir. Bu çalışmalar sonunda oyuncudan rolünü, en yalın, en basit noktaya kadar indirgemesi; rolünün niteliğini, enerjisini, tartımını, vokal değerini taşıyan tek bir hareket ve tek bir sesle ifade edebilecek kadar soyutlaması istenir. Rolü bu denli yalınlaştırabilmek, oyuncunun, asal

özelliğini hiç yitirmeksizin, pekçok değişik şekilde çeşitlemesini, böylece de bütün gerçekleştirme koşullarına vakıf olmasını sağlamaktadır. Yönetmen, yaşam/oyun/sahne eşzamanlığını sağlamak üzere, oyunun temsil ettiği yaşamsal gerçeği ve buradaki riskleri adeta niteliksel olarak simule eden bir oyun düzeni kurar. Oyuncu da bu düzenin kurallarına teslim olarak, sahnede fiilen olup bitene şimdiki zamanda gönüllü olarak maruz kalır. Riskler, oyuna ait riskler olarak sonuna kadar gerçektir. Bu, icra sürecinin, şimdiki zamanda ve sahici olmasını zorunlu hale getirmektedir. Böylece oyuncular doğaçlayarak oynamamalarına rağmen, anındalıklarını (spontanitelerini) hep korurlar.

Oyun metni, icranın yalnızca bir parçasıdır. Ancak performansın üzerine oturduğu ya da içerdiği metne (ve doğal olarak yazarına) karşı sorumlu olunmalıdır; o icra için, o metni seçişin, o şekilde ve o koşullarla gerçekleştirişin bütün nedenleri açıklanabilir olmalıdır. S. Beckett ve H. Pinter, sahnede samimiyeti zorunlu kılacak olduğuna inandığımız ve tiyatronun "canlı" olma özelliğini bir önkoşul olarak gereksinen sahne uygulamamızı mümkün kılan yapıları nedeniyle seçilmiş yazarlardı. Ayrıca gerek bu nitelikte bir icrayı elde etmek üzere yazdığım "Gergedanlaşma" olsun gerekse Beckett ve Pinter'ın oyunları olsun, konseptleri itibariyle de paylaştığımız ve söylemek istediklerimizi söyleyebilmemize de olanak sağlayan metinlerdi. Örneğin S. Beckett'in oyunları, "canlı" ve "performatif" olanı, yaşam/oyun/sahne (insan/rol kişisi/oyuncu) eşzamanlılığını kullanarak elde etmeye çalıştığımız sahneleme ve oyunculuk yolumuzu uygulayabilmemizi özellikle kolaylaştıran bir yapıya sahipti. Ancak uygulamalarımızın tümünde, kendi tasarım ve icra yolumuzu sonuna kadar uygulamaya çalışırken, oynanan metinlerin, bu yazarların metinleri olmaktan çıkmamasına da özellikle özen gösterilmiştir. 35


İZDÜŞÜM

Ahmet

Levendoğlu

Özel Tiyatro?... Son birkaç ay içinde kendini gösteren "tiyatro krizinin" nedenleri üzerine bir şeyler yazacaktım. (Tiyatro eyleminin içinde olmayan okurlar bilmeyebilirler: İzleyici sayısının genelinde önemli düşüş var, tiyatrolar "birkaç sıraya" perde açıyor, düzenlenmiş turneler iptal ediliyor, vb.) Ancak bu öylesine iç karartıcı bir konu ki, elim varmadı, caydım bundan. Ama söz konusu "kriz"in şu kadarına olsun değinmeliyim ki, aslında onun etki alanında kalan doğal olarak "özel tiyatrolar". Özel tiyatrolar -devlet desteği adı altında aldıkları "simgesel" yardım bir yana konulursaödeneksizlik, sahnesizlik, kadrosuzluk-elemansızlık, "mevzuat" (ödenekli tiyatrolarla bilet fiyatlarının kıyaslanması açısından) "haksız rekabet" gibi olanaksızlıklarla boğuşup dururlar, yıllar yılı. Ama her nasılsa, onların adı daha çok duyulur kamuoyunda, medyada. Başarının kesin kanıtı ödül değildir elbet ama, ödüllerin çoğunluğunu da -özellikle son yıllarda- onların toplaması dikkat çekicidir. Özel tiyatrolardan söz ederken, konunun uzun zamandır "takıldığım" bir başka yanı yeniden geldi aklıma. Şimdi size de soruyla yönelteyim, takıldığım noktayı: "Özel tiyatro" ne demek? Ya da şu soruyla: Tiyatronun özeli olur mu? Siz düşünürken ben şunu ekleyeyim ki, burda söyleyeceklerimi 4-5 ay önce bir panelde de söylemiştim. TOBAV'ın "özel tiyatrolar" başlığı altında düzenlediği bir paneldi bu. Özel tiyatroculardan "sıkı isimler" de vardı, doğrusu. Ama ne hikmetse dinleyici sayısı konuşmacı sayısının yalnızca iki fazlasıydı. (Bugün tiyatro adına hep böyle "hoş" şeyler geliyor aklıma, nedense!) Neyse, diyeceğim, bu sözleri dinleyenler öyle kitlesel boyutta filan olmadığından, onların burda yinelenmesi sakıncalı sayılmaz.

cy

a

Sorumuza dönelim. Belki kimileriniz, çocukluktan beri duyageldiğiniz, alıştığınız bir tanım olduğundan, soruyu tuhaf bulacak, "Canım özel tiyatro özel tiyatrodur işte." diyeceksiniz. Ama gelin, alışmışlığı bir yana bırakıp düşünün bu tanım üzerine... Ya da ben sizi düşüncenizde kimi noktalara çekiştireyim. Tanımın kökü Türkiye'de egemen olan "resmiyetçi" ve "kategorik" yaklaşımlarda yatmıyor mu, sizce? Onların buluştuğu nokta da "Bir şeyin bir resmisi olur, bir de özeli" anlayışı değil mi? Resmi kuruluş-özel kuruluş, resmi araç-özel araç örneklerindeki gibi. Peki, böyle bir anlayışın sanata, tiyatroya uzanması sağlıklı mıdır? Değildir elbet. Köklü kültürlerde sanat yaşamını biçimleyen böyle keskin ayrımlar görülmez. O nedenle yabancılar için "tiyatro" ile "özel" kavramlarını yan yana görmek şaşırtıcı oluyor. Örneğin tanıtım amaçlı İngilizce bölümler içeren tiyatro yayınlarımızda "private theatres" türü tanımlamalar, şaşırtmaktan öte, güldürüyor onları.

pe

Tüm bunlar bir yana, "özel tiyatro" tanımının nereye oturtulacağında güçlük çekilen bir başka yönü var. Açıklayayım. Türkiye'de 1839'dan bu yana "Batılı anlamda tiyatro" olduğu kabul ediliyor. Ne var ki yazılı tiyatro kaynaklarımızda bu sürecin ustalarının; Mınakyan'ların Güllü Agop'ların, giderek "Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları"nın bir araya getirdikleri oluşumlara "kumpanya", "tiyatro", "topluluk" adları veriliyor. Yani tiyatro terminolojimizde o dönemlere ilişkin "özel tiyatro" diye bir tanım yer almıyor. Cumhuriyetin kuruluş dönemlerini, giderek 1930'lu-1940'lı yılları anlatmaya yönelik bir tanım olarak da rastlamıyoruz "özel tiyatro"ya. Ama bir tarihte, bir yerden çıkmış olmalı! Tiyatro geçmişimiz üzerine yazılı kitaplar arasında bir araştırma sonucunda, Metin And imzalı iki kitaptan şu alıntılar, konuya ışık tutuyor: "(...) özel tiyatroların gelişmesi, 1951'de sanat yöneticiliğini Muhsin Ertuğrul'un yaptığı ve bir bankanın desteğiyle kurulan Küçük Sahne'yle başlıyor." (Tiyatro Kılavuzu). "1951 yılının önemli olayı, özel ödenekli Küçük Sahne'nin kurulmasıdır." (50 Yılın Türk Tiyatrosu). (Başka kaynaklarda da bu dönemden sonrasına yönelik olarak "özel tiyatro" tanımına rastlanıyor.) Görüleceği gibi, "özel tiyatro", "özel ödenekli tiyatro"dan doğmuş, ama kısa zamanda tanımdaki "ödenekli" bölümü yitip gitmiş, "özel" bölümü ise yapışıp kalmış. Keşke tersi olsaydı diye düşünmemek elde değil! Tabii "özel tiyatro"nun bu dar çerçeveli tanımının dışına taşıp, konuyu tarihsel perspektife daha doğru oturtmaya çalışırsak, şunu söylemek gerek: İki büyük "resmi ödenekli" tiyatromuzdan İ. B. Şehir Tiyatroları (Darülbedayii Osmani konservatuvarının ödenekli tiyatroya dönüştüğü (1916 yılı başlangıç olarak alındığında) 83 yaşında, Devlet Tiyatroları ise (Devlet Tiyatrosu Kuruluş Kanunu'nun çıktığı 1949 yılı başlangıç olarak alındığında) 50 yaşındadır. Oysa, "özel" etiketini -bir anlamda rastlantı sonucu- sonradan almış, kendi kendini var eden tiyatrolarımız 1839'dan bu yana var. Ayrımcı tanımlar nasıl yaşama geçmiş olursa olsun, "resmi-özel", "ödenekli-ödeneksiz" tüm tiyatrolarımız için "var olsunlar" demek işin en doğrusu, bu yozlaştırılmış sanat ortamında.

36


DİNAMİK ELEŞTİRİ

Eleştirmen ve "Eleştirilen" Aynı Metinde Buluştu: Öykü Potuoğlu

YEDİNİN KERAMETİ

pe cy a

"Yedi", Nadi Güler'in otobiyografik gösterimi, şeyirci-oyuncu iletişimi ve oyun ediminin çıkmazlarını masaya yatıran cesur ama zor bir yapım. Elinizdeki yazı, oyunun deneyselliğine denk düşen bir tarzla eleştirmen-oyuncu diyaloğunu eleştirinin parçası olarak var etmenin yollarını araştırmakta. Güler'den öğrendiğime göre, "yedi" kelimesi eski Türkçe kökü "yiti"den, yitirmekten geliyormuş. Bu gösteri, geleneksel seyir ve eleştiri ilişkisiyle yitirdiklerimizi sorguluyor belki de. Biz de bu yazıda, geleneksel eleştirinin deneyselliğe kaybettirdiklerinin izini sürüyoruz bir bakıma. Oyunun kendisi gibi bir ütopya...

Bir oyun ya da gösteri, izlendiği anda kayıplara karışmaya ve silinmeye yazgılı. Bittiğinde alev alarak kendini yok eden o efsanevi kitabı hatırlatıyor insana. Sözü geçen yapım, süreç içinde gelişen yani zamanla dönüşmeye dönüştürmeye meyilli bir yapıdaysa durum daha da karışık aslında. Sözgelimi, konsepti ve uygulaması Nadi Güler'e ait olan "Yedi"nin eleştirisini yazarken onun ucunu kapatmamak ve kâğıt üstünde canlı tutmak çok zor. İlk yazdığım eleştiri, teksesliliğiyle gösterime haksızlık etti bence. Gülerle uzun sohbetlerimiz sonrasında böylesi bir gösterinin de yapısına uygun, ucu açık bir eleştiriye "ihtiyaç duyduğunu" fark ettim. Bu yaklaşım, eleştirmenin otoritesini sarssa da, oyuncunun sesini var etmenin, eleştirinin bir parçası kılmanın yollarını araştırıyor. Eleştirmen-oyuncu diyaloğunun yalnızca "Yedi"yi değil, otoriter okumalar yüzünden tıkanan deneysel tiyatro eleştirilerini de besleyeceğine inanıyorum. Koyu kısımların Nadi Güler'e ait olduğu ikinci eleştiriye başlıyoruz.

Yedi Otobiyografik Gösterim Nadi Güler

Konsepti ve uygulaması Nadi Güler'e ait olan "Yedi", mart ve nisan ayları boyunca Kumpanya Sahnesi'nde gerçekleşti. Perşembe, Cuma ve Cumartesi yalnızca

yedi seyirciyle buluşan bu "iş"le Güler, oyuncu kimliğiyle hesaplaşmayı hedeflemiş. Tiyatroyu asal iki kişisi ekseninde yani seyirci ve oyuncu ilişkisi çerçevesinde yeniden değerlendirmeye açan bir "deney" sözkonusu. Gösteri, ayrıca oyuncunun Tiyatro Araştırma Laboratuvarı'nda (TAL) başladığı otobiyografik gösterimlerin yedincisi. "Yedi", Nadi Güler tarafından gösteri mekânına alınmamızla başlıyor. Bir ya da iki seyirci gelmemişse, Güler, davetiyelerini ayrılmış koltuklara bırakıp "gelmediler" diyor. Yola çıkılan konsept, yani 7 seyirci, zedelenmiyor böylece. "Oyuncu"yla aynı düzlemde yerleştirilmiş koltuklara oturuyoruz. Kumpanya'nın boşaltılmış mekânında toplam 24 kez gerçekleştirildi "Yedi". İlk başta seyirciyle aynı düzlemdeyken, 12. gösterimden sonra onları 7 katlı platformun üzerine yerleştirerek daha yukarıdan bir seyir biçimi oluşturdum. Seyirciyi konumlandırmam ve seyretmesini istediğim açı, hep bir önermenin devamı. Onlara en doğru seyir ve okuma biçimini sunmak için... Her gösterim öncesi yaptığım bu ufak teknik değişiklikler, seyirci dramaturjisi anlamında da tamamlanmamışlığa, sürecin bitmemişliğine işaret ediyor. Daha sonra Kore savaşında bulunmuş bir Türk tugayının ilk ağızdan anıları beliriyor televizyon ekranında. Televizyonun önünde içi su dolu küvet ve asker paltosu giymiş "oyuncu" var. Karşıda ise biz, nesnelerin, ekrandaki banttan öykünün ve oyuncunun "oynamama" deneyinin sırrına ermeye çalışan seyirci... Tüm tiyatral öğeleri azaltmam, bütün sesleri ve gösterinin ağırlığını babaya vermem, aslında seyirciyi de başka bir var oluşa davet etmek demek. Seyircinin seyir alışkanlıklarının dışına çıkması için özünde kışkırtma olan bir davet... Ünlü tiyatro antropologu 37


Sır çözmeye zorlanmak, bir ritüelle karşı karşıya olduğumuzun ipucunu veriyor bize. Çözmeye çalıştığımız ilişkiler yumağında en belirgin olan baba-oğul ilişkisi. Video banttan izlediğimiz halde, yani canlı olmadığı halde, "tadını çıkara çıkara anlattığı" öyküsüyle dikkatimizi üstünden toplayan baba. Babanın sahne çalışmasına izin veren, hatta kendini geride tutarak bunu olası kılan oyuncu/oğul. Canlı, karşımızda duran, nefes alan ama odak noktası olmayı tercih etmeyen bir oyuncu... Baskınlık karşısında iyice altı çizilen eylemsizlik... Ben, kendimi geride tutarken kendime ait olan şeyleri belirlemeye çalışıyorum. Bir itiraf aslında. Neden dik duramıyorum, neden sessizliğimi koruyorum ya da hiç ağzımı açmıyorum? Bu duruşumla bunun yanıtlarını arıyorum.

Oyuncu/oğulun paltoyu çıkarıp da sahnenin ortasında açtığı boşluğa -bir nevi tabuta- kendini gömmesi, birlikte büyüdüğü, kulağına küpe olmuş öykülerden arınma isteğini vurgulamaz mı? Seyirci: Davetsiz misafir mi? "Yedi", baba-oğul ilişkisinin iktidar dengelerini paylaşabilir seyircisiyle. Ancak bunun sırrına, aslında pek çok otobiyografik anlatımın muzdarip olduğu kapalılığı aşan seyirci erebiliyor. "Yedi", kapalı ve intim bir ritüel olma özelliğiyle zorluyor bizi. Öyle ki, göstergelerin bunca kişiselleştiği bir tercihte kendini davetsiz misafir gibi de hissedenler olmuştur sanırım. Yaratıcı oyuncu, kendisi ile gerçekten karşılaşabildiği anlarda kendi seyircisi oluyor. "Yedi" böylesi bir karşılaşmayı içerdiği için, seyirci sayısını azaltarak onlarla birebir ilişkiyi doğru buldum. Bu yüzden gösteriyi genel olarak duyurmayıp, görmek isteyenlerle, telefonla şahsen bağlantı kurarak, onlara birebir bilgi vererek, yediye çeyrek kala sözleşerek ve gösteri salonundan içeri alarak ilişkideki güven duygusunu sağlamaya çalıştım. Hatta bir seyircim, bu telefon ilişkisinin babanın kameramanla kurduğu "görevci" tutumun aynısı olduğunu söyledi. Tüm bunlar, seyircimden farklı bir duyarlılık beklediğimin kanıtı. Her gösterimde 7 olmak üzere, 24 gösterimde toplam 168 kişi izleyecekti. 43 kişi gelmedi, gelemedi. 125 seyirciyle bu varoluşu paylaştık.

pe cy

Zıtlıkla örülü bu ilişkiden akılda kalan görüntüler de var elbet. Sözgelimi, babanın küvetteki suya yansıyan görüntüsü... Oğlunun küvete, üstündeki asker paltosuyla girip, suya ve sudaki yansımaya gömülmesi... Yüzyüze değil de imgeler, yansımalar aracılığıyla tanımlanan bir karşılaşma... Ya da oyuncu/oğul yani Nadi Güler küvetten çıktığında, suları damlayan, üzerinde iyice ağırlaşan kalın asker paltosu. Babanın öyküsünden bir şey giyinerek var oluyor oyuncu/oğul. Seyircilerin çoğu babayla ilişkime kilitlendi kaldı ve baskın kırılgan, dişil imgeleri okumayı tercih etmedi. Su dolu küvetin ana rahmine, başka bir beden olmayı istemeye yaptığı göndermeler gibi bir sürü farklı okumaya açık durum vardı. Benim oynamayan oyuncunun kökleri annemdedir aslında. Babam, bu proje için sekiz, on saat kayıtlarda hayatını anlattı. Öyle ballandıra ballandıra anlattı ki üstelik, zevkten dört köşe oldu. Anneme dönüp "Sen bir şeyler söylemek ister misin?" diye sorunca, annem "Benim söyleyecek bir şeyim yok, kapat şunu" dedi. "Bu adam saatlerce konuşup hayatını anlatıyorsa, bana söyleyecek bir şey kalmıyor" diye de okunabilir bu. Asla gereksiz ve çok konuşmayan.

enerjilerle iletişimi tercih eden bir anne figürü, saatlerce konuşan babadan daha güçlü bence. Benim yakın olduğum iletişim biçimi de bu.

a

Eugenio Barba, oyunlarını meyve vermeyen ağaca benzetirmiş. Meyve vermeyen ağacın ne işe yaradığını soran eleştirmenlere de şöyle yanıt vermiş: "Oksijen üreterek soluduğumuz pis havayı temizler onlar".

38

"Yedi"yi yalnızca baba-oğul ilişkisi düzleminde ele almak, giriştiği "sahne" deneyini görmezden gelmek olur. Çünkü, Nadi Güler'in de dediği gibi "tasarlanmış bir yapı içinde kurgunun en az nasıl kullanabileceğinin" yollarını araştırmayı hedeflemiş "Yedi". Sorular da bu noktada başlıyor zaten. Gösterim günleri belli bir saatte başlayan, başı, sonu ve süresi tanımlanmış bir gösterinin kurgusuzluk hedefini anlamak zor. Babanın öyküsünün içerik ve süre olarak sabitlenmesi -ki bu doğal, çünkü kayıttan izleniyor- ve Güler'in her gösterimde "oynamama" tercihinde diretmesi, gösterimin belkemiğini oluşturan bir kurguya işaret etmiyor mu? Süreci açık etmeyen, kemikleşmiş bir kurgu hem de...

Dolayısıyla, yapının tasarlandığı bir noktada kurgusuzluktan söz etmek ne derece doğru? Kurgusuzluğun imkânsız olduğuna katılıyorum ama özel ya da kurumsal tiyatroların kurgu müsrifliği ve sahteciliğiyle karşılaştırıldığında "Yedi" kurgusuzluğa yaklaşıyor. Hem oyunculuk, hem dekor açısından sözkonusu sahteliği üstümden atmak istedim. Nadi Güler olarak ben, televizyondaki babamla, kendi tarihimle ilgili bir şeyleri seyirciye itiraf ediyorum. Son derece dürüst, açık ve riskli bir duruş. Bunun ötesinde, Nadi Güler'in "oynamama" tercihi de aynı oranda sorunlu bence. Güler'in kendi deyimiyle bir "beden ütopyası" içeriyor "Yedi". Kültürü, oyunculuk eğitimini, geçmişini, babasıyla olan ilişkisini, onun öykülerini zar zar soymak isteyen bir bedenin arayışı... Böylesi bir sıfır noktasına ulaşmak seyirci karşısında olanaklı mı? Yani Güler, seyircisini o mekâna çağırdığı ve daha doğrusu bizim onu izlemeye başladığımız andan itibaren "oynamaması" olanaksız. Çünkü, seyir ilişkisi gördüğü herşeyi, eylemsizliği, ifadesizliği, geride durmayı bile, "oynamak" olarak algılamaya koşulludur. Oyuncunun yapabileceği şey, "oyun edimini dışarda tutmak ve durmak" diyorum. Canlandırmak, öykünmek yerine gösteren, işaret eden bir oyunculuk tercihi bu. Sahneye çıkıp da oynamayınca, konuşmayınca, "neden sahnedesin?" diye soruluyor bana. Anlattıklarım hemen anlaşılmıyor. Kendini hemen deşifre etmesi gerekmiyor. "Iş"in kendisi sadece "durmak" olabilir. Ve bunu kendi kişisel tarihimin malzemeleriyle otobiyografik bir yapıya dönüştürdüğümde, daha dökümanter bir kurgu ve başka bir "oyun" çıkıyor ortaya. Kendi kimliğimi ve varoluşumu açtığım seyirciden de benzer bir varoluş bekliyorum. Bu tip bir "iş"i kavramsal sanat mantığıyla, bedeni de doğu enerjileri referanslarıyla okumak gerek bence. Nadi Güler, Kumpanya Sahnesi'nde saati belirlenmiş, düzenli bir gösteri izlemeye gelenlerin seyir alışkanlıklarını kontrol altına alabilir mi? Bu noktada, seyirci izlediğini "oyun edimini ortadan kaldıran" bir deney olarak görmekten çok, "hareketsiz", "sıkıcı" bir gösteri olarak adlandırma özgürlüğüne de sahiptir.


a

olamayacağına işaret eder. Biletini alıp koltuğuna oturmuş bir seyirciden "boş bir kütle" olmayı özleyen bir bedeni anlaması ne kadar beklenebilir? Aynı soru, Güler'in seçtiği "çıplaklık" anı için de geçerli aslında. Kaba, çizgisi ve göndermeleri çok belli bir kostüm giyiyorum. Bana ait olmayan bu paltoyu kabuk niyetine taşıyorum. Tüm referansları babama gidiyor, ondan da bana geliyor tabii ki. Çıplaklığa gelince, "kabuğu"çıkardığım anda, tenimi, etimi seyircimle paylaşıyorum. İnsan bedenini kime açar, bir düşünsenize... Aslında yalnızca seyirciyle değil, mekânla da paylaşıyorum bedenimi. Mekândan çıkardığım bir tahtanın yerine koyuyorum onu. Çıplak bedeni ölüymüşçesine, mekânda açılan mezara koymak... Gene bir ütopya gizli burada. Mekânı, oyuncu için olabilecek en güzel mezardır. Canlıyken içinde kendini nasıl var ediyorsa, ölünce de mekânın bir parçası olabilir mi acaba? Şu tahta gibi olsa keşke...

pe

cy

Elbette ki sahip. Sevmeyenler, sıkılanlar, bir an önce çıkıp gitmek isteyenler oldu. Hatta bir seyircim, çok zor sabredip, bilet parasını ve taksi ücretini geri istemeyi düşünmüş. Seyirci sayısını azaltmamın gerekçelerinden biri de, onu "özne" konumuna, edilgen değil de etken olabileceği bir yapıya çekmek. Bu da, ona istediği zaman çıkıp gitme özgürlüğünü tanımak demek. Ancak kimse gitmedi çünkü seyirci sayısını azaltmam garip bir sahiplenme içgüdüsü geliştirdi. Öte yanda, Güler'in "deneyi"nin çağrıştırdığı tiyatro kuramları da var tabii. Gösterinin belkemiğine seyirci ve oyuncuyu oturtan ve diğer gösteri öğelerini ayıklayan anlayışın temellerini Jerzy Grotowski'nin "Yoksul Tiyatro"sunda görebiliriz. Polonyalı yönetmen ve tiyatro düşünürü Grotowski'nin "azalarak çoğalma" prensibine vücut veren araştırmalarını hatırlarsak... Tiyatro anlayışının odağındaki oyuncusundan günlük maskelerini fırlatıp atmasını, üzerine sinmiş kültürü zar zar soymasını yani kendinden sıyrılarak ortaya çıkmasını ister Grotowski. Güler'in amaçladığı "boş bir kütle" olabilmenin yollarını araştırır bu anlayış. Öte yanda, Grotowski'nin "paratiyatro" döneminde oyuncu-seyirci ayrımından, sahneden tamamen kopuşu ise, böylesi bir "arınma"nın tek taraflı

Bu çıplaklık, açık bir yara gibi korunmasızmış izlenimi uyandırsa da bizde, bedenin sıfır noktasına çekilmesini zorlaştırıyor. Çünkü, Nadi Güler seyirin niteliklerini kontrol altında tutamadığı gibi, bizim onun çıplaklığına atfettiğimiz anlamları da kontrol altında tutamaz. Çıplak bir erkek bedenine kendi kültürel ve kişisel tarihimizden anlam yüklemeye

başladığımız anda, o beden, çıplaklığını yitirmeye yazgılı olur. izlendiği ve anlamlandırdığı anda çıplaklık, içerikle giyinmeye başlar kanımca. Çıplaklık ne kadar paylaşılabilir seyirci-oyuncu ilişkisinde? Arketiplerin kaçınılmaz olduğuna katılıyorum ama çıplaklık da tıpkı diğerleri gibi bir itiraf sonuçta. Bu bedenden kurtulmak istiyorum, bunun ütopyasını kuruyorum ben. Sıfır noktasına ulaşmak oyuncu için çok zor olsa da, uzak bir amaç olmalı yine de. Bedenim geçmişinde edindiği bütün kalıplardan, reflekslerden, kültürel kodlardan, kendi tarihinden, değerlerinden ve kalıplaşmış tavrından kurtulsun istiyorum. Eğer varsa, bedenin ütopyası bu olmalı. Çok temel sorunlarla dolu "Yedi" deneyi. Ancak, içe dönük bir göstergeler sistemi yani kapalı ritüel atmosferi yüzünden seyirciyle kurduğu ilişkiyi iletişimsizliğe zorladığını düşünüyorum. Seyirci sayısını azaltmak böylesi bir davet oluşturmak için yeterli mi? Burun buruna olsa da seyirciyle "oyuncu", anlatılanın kapalılığı aradaki mesafeyi arttırmıyor mu? Fiziksel yakınlık, anlatının psikolojik uzaklığıyla çelişmiyor mu? "Yedi", çağdaş tiyatronun "verilerini sorgulamaya itse de izleyeni, gösterim anında çözemediklerimiz düşünsel yapıyı bulandırıyor. Bir seyircim "otobiyografi ilk defa ortak bir biyografi oldu" demişti. 39


İLLÜZYON

İLLÜZYON SANATI VE TİYATRO-III

Kubilay QB Tunçer

Doğaüstü olaylar ve mucizeler tarih boyunca illüzyon sanatçılarını yakından ilgilendirmiştir. Konusu mucizeler yaratmak olan bir sanat dalı için, doğa üstü olduğu ileri sürülen olayların araştırılması her şeyden önce bir zorunluluktur. illüzyon etiğine göre, illüzyon yöntemlerini kullanmakla birlikte kendisinde doğaüstü güçler olduğunu öne süren kişiler düşman ilan edilir. Bunun birçok sebebi

a

vardır. İlk sebep, gerçek illüzyonistin insanları kandırmasının dürüst bir edim olmasıdır. Zira, her illüzyonist, illüzyon yaptığını açıkça ifade eder. İkinci sebep, bu türden kişilerin illüzyon sanatına zarar vermesidir. Bu türden sahtekârlar, şu ya da

cy

bu biçimde halkın parasını almak ya da onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek amacıyla illüzyonizmi kullanırlar ve sanatın ismine gölge düşürürler.

pe

İnsanların genel olarak kandırılmaya bir eğilimi olduğunu söyleyebiliriz. Nedense, entellektüeller de dahil olmak üzere birçok kişi doğaüstü güçleri kolaylıkla kabul edebilmekte, bu türden gösterilerin ardındaki asıl nedenleri görmezden gelebilmektedir. Bir televizyon haberinde, belli bir tarikata mensup kişilerin akıl almaz gösteriler yaptığına tanık olmuştuk: Bu kişiler birbirlerini bıçaklıyor, bıçakları kafalarına saplıyor, Kaleşnikof'la birbirlerine ateş ediyor ama hiçbirine birşey olmuyordu. Olan bitenler gerçekten son derece tüyler ürperticiydi. Televizyon spikeri tekrar tekrar gösterilen bu görüntüler karşısında hayretini gizleyemiyordu. "İnsanüstülük Taslayanların İçyüzü" adlı bir kitap yazmış olan araştırmacı ve illüzyonist Prof. Metin And, spikere bütün bunların bir aldatmacadan ibaret olduğunu açıklarken, spiker bu açıklamaya inanmakta zorlanıyordu. Sonunda Metin And şu soruyu sormak zorunda kaldı: "Beyefendi, size Kaleşnikof'la ateş etseler dans etmeye devam edebilir misiniz?" Gerçekten de, imkânsızlığını en azından

40

kendi hayatımızdan bildiğimiz birçok fenomen, başka birileri tarafından yapıldığında bunlara ruhani veya metafizik açıklamalar getirmeye pek meraklıyızdır. Birtakım insanların bazı özelliklerinin son derece sivrilmiş olabileceği doğrudur. Bunu müzikte veya diğer sanat alanlarında sık sık görürüz. Dünyada gerçekten de sıradışı yetenek ve sezgilere sahip insanların bulunduğunu kabul etmeli. Ancak, tümüyle para ve kişisel çıkar için bu türden bir kisveye bürünen sahtekârlarla da savaşılmalıdır. Fal, clairvoyance, spiritizma, büyücülük, medyumluk, fakirlik gibi uzadıkça uzayan bir liste içinde icra edilen işler tümüyle bu kategoridendir. Tabii ki bir panayırda el falınıza bakan bir kadın neticede sizin için bir tehlike oluşturmaz, bir eğlence, bir gösteridir ve kimse de bir falcı kadının sözleriyle hayatını değiştirmez. Ancak bu türden faaliyetler her zaman bu kadar masum olmamaktadır. 1978'de Guyana'da Halkın Tapınağı tarikatının yüzlerce üyesini intihara sürükleyen Jim Jones ya da sinema sanatçısı Sharon Tate'i karnındaki çocukla birlikte öldüren Charles M. Manson bunun en tanınmış örnekleridir... Peşlerine sürükledikleri insanları bir takım mucizelerle kendilerine bağlamışlardır. Şüphesiz, bu sözümona mucizelerin tümü illüzyon hünerleridir. Dünyanın en eski sanatlarından biri olan illüzyonun, bu denli yaygın bir kullanımı olması doğal olarak pekçok kişiyi hayrete sürükleyebilir. Ancak gerçek budur. Anadolu'da birçok kişinin şuradan buradan öğrendikleri birkaç


Anadolu'da birçok kişinin şuradan buradan öğrendikleri birkaç küçük hünerle bir nevi sahte peygamberlik, ermişlik tasladığını sık sık duyarız.

cy

Büyük illüzyonistimiz Zati Sungur'u tanımayan yoktur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'ya denizaltıcı olarak gönderilen Zati Sungur, illüzyon sanatıyla o yıllarda tanışır. Önceleri amatör olarak yaptığı çalışmalar daha sonra profesyonelliğe dönüşür. Zati Sungur, savaş sonunda Almanya'nın yenilmesiyle birlikte birçok sanatçı gibi Güney Amerika'ya gider ve Arjantin, Brezilya gibi ülkelerde 13 yıl temsiller verir. 1932 yılında, Tahra Bey adıyla bilinen bir kişiyle yolları çakışır. Tahra Bey, hastaları iyi edebileceğini, geleceği görebileceğini, doğaüstü birçok yeteneğinin olduğunu öne süren bir şarlatandır. Tahra Bey'in sahtekârlıklarını ortaya çıkarmak Zati Sungur'a düşer.

a

küçük hünerle bir nevi sahte peygamberlik, ermişlik tasladığını sık sık duyarız. Bunun örnekleri başka topluluklarda da vardır. Esrarengiz yöntemlerle doktorluk yapan köy büyücüleri ya da evlerde ruhlarla temasa geçtiğini öne sürüp insanların gözünü boyayan birçok kişi bulunur. Bunların birer sahtekâr olduğunu düşünmek, nedense kimsenin aklına gelmez.

pe

Bunun örnekleri başka topluluklarda da

vardır. Esrarengiz yöntemlerle doktorluk yapan köy büyücüleri ya da evlerde

ruhlarla temasa geçtiğini öne sürüp

insanların gözünü boyayan birçok kişi bulunur. Bunların birer sahtekâr

olduğunu düşünmek, nedense kimsenin aklına gelmez.

Tahra Bey'e belli bir ün kazandıran marifetlerin tümünü seyirciler karşısında yineleyen Zati Sungur, onu bir gölge gibi izler. Sonunda foyası meydana çıkan Tahra Bey, Güney Amerika'yı terk etmek zorunda kalır. İnsanüstü güçlere sahip olduğu iddiasıyla büyük bir şöhret ve servet kazanmış olan kişilerin başında Uri Geller gelmektedir. Uri Geller, İsraillidir. Uzayla, başka gezegenlerle ilişkisi olduğunu iddia eder. Yaptığı gösteriler -ona göre- birer gösteri

değil, onun doğaüstü güçlerinin kanıtlanmasıdır. Uri Geller, kaşıkları bükmekte, pusulaların yerlerini değiştirmekte, düşüncelerini uzak yerlere gönderebilmekte, tohumların filizlenmesini sağlayabilmekte, insanların düşüncelerini okuyabilmektedir. Yaptığı hünerler sayısızdır. Birçok bilim adamı tarafından test edilmiş ve sahte olduğu kanıtlanamamıştır. Oysa Uri Geller tam anlamıyla bir şarlatandı. Bilim adamlarını kandırmak böylesi bir illüzyonist için her zaman kolaydır; zira bilim adamlarının uzmanlığı sahtekârlık değildir. Uri Geller'in bütün foyasını ortaya çıkartan yine illüzyonistler olmuştur. Başta Amazing James Randi olmak üzere araştırmacılar, Uri Geller'in nasıl sahte düzenekler kurduğu, seyirciler arasına nasıl kendi adamlarını yerleştirdiği ve illüzyonun temel ilkelerinden nasıl yararlandığını sonunda ayrıntılı olarak açıklamışlardır. Bu, Uri Geller'in parlak

meslek hayatının sonu olmuştur. Bu türden sahtekârların foyalarını ortaya çıkartırken, illüzyonistler iki yönteme başvururlar. Ya onların yaptığı her oyunu tekrarlarlar ya da bu sahtekârların yöntemlerini ayrıntılı biçimde açıklarlar. Bazı durumlarda ikinci yol kaçınılmaz olabilir. Zira, Uri Geller örneğindeki gibi, hünerler çok çeşitli ve birçok değişik yerde gerçekleştirilmiş olabilir. Bu sahtekârlıkların açıklanması ne yazık ki illüzyonizmin birçok sırrının da ifşa edilmesi anlamına gelmektedir. İllüzyon sanatının hiç kuşkusuz en eğlenceli kısımlarından biri olan, illüzyonistlerle sahtekârların bitmek bilmeyen mücadelelerini okumak, bu alana bambaşka bir perspektifle bakmamızı sağlayacaktır. Bir işin içinde hile olduğunu kabul ettikten sonra, bu hileyi bulmak her zaman kolay olacaktır. 41


TANITIM

27. İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ'NDEN SATIR ARALARI Evin

İlyasoğlu

Yıl boyu bir dolu konser, opera ve bale etkinliği yer alıyor İstanbul'da. Ancak nedense bu tür etkinlikleri disiplinli bir şekilde izleten hâlâ İstanbul Müzik Festivali oluyor. İnsanların konserlere gitme alışkanlığı bir yana, festival izleme alışkanlığı bir başka yana. Yıl ortasında bir Barok operası ilginizi çekmeyebilir ama festival bağlamında sahnelenen bir Barok operasına gitmek için çırpınırsınız. Müzik festivali,

cy a

diğerlerinin anası olarak ve ülkemizdeki bu tür etkinliklerin en saygın, en kıdemli temsilcisi olarak yol almakta.

pe

Hani şu sabah güneşi doğarken bilet kuyruklarına girdiğimiz günler de teknolojinin gelişmesiyle gerilerde kaldı. Şimdi Smartel yoluyla internetten evinizde otururken yer ayırtabiliyorsunuz. 27 yıl içinde dünyanın en ünlü müzikçileri yanıbaşımıza geliverdi. Bizler basın olarak onlarla daha da yakınlaştık, söyleşiler yaptık, provalarını dinledik, İstanbul coşkularını yaşadık. Ve her seferinde Nejat Eczacıbaşı gibi ileri görüşlü bir aydına şükranlarımızı sunduk. Zaman zaman büyük ve ünlü senfoni orkestraları, bir çok oda müziği dinletisi, o andaki en ünlü solistleri, şancılarıyla doruğa tırmanan festival, zaman zaman ekonomik nedenlerle kısıtlama yapmak zorunda kaldı. Ne yazık ki son yıllar kısıtlama yılları. Örneğin bu kez yalnız bir büyük senfoni orkestrası geliyor yurt dışından. Oda müziği giderek azaldı. Ünlü şef ve solistlerin sayısı da seyrekleşti. Yine de İstanbullu müzikseverlere sunduğu disiplin gündemde. Müzik festivalinde en az iki-üç etkinliği izlemelisiniz. Bir büyük orkestra, bir Barok operası, bir resital ve

42

mutlaka genç solistlerin dinletilerinden bir tane seçmelisiniz. Evet, 27 yaşındaki İstanbul Müzik Festivali'nde neler var bakalım bu yıl? Herşeyden önce çağdaş bir Türk bestecisi ile açılış yapması iki yönden olumlu ışıklar saçıyor: Birincisi festivalin genç Türk bestecilerini yüreklendirmesi; ikincisi Türk bestecilerinin uluslararası düzeyde büyük başarılar elde ederek festival yöneticilerinin dikkatini çekmiş olması. Açılış konserinde yıllardır Amerika'da adından çok sözettiren bestecimiz Kamran İnce'yi dinleyeceğiz. Gerek Memphis Üniversitesi'ndeki profesörlüğü, gerekse Amerika Birleşik Devletleri'nin çeşitli kuruluşları tarafından kendisine çok sayıda yapıt ısmarlanmakta olması, bu bestecimizi ayrıcalıklı kılıyor. Konuk senfoni orkestralarından uzun yılların geleneğine sahip Çek Filarmoni Orkestrası'nın 27 Haziran konserini, ünlü piyanist/şef Vladimir Ashkenazy'nin yönetiminde dinleyeceğiz. Bu konser solisti usta bir klarinetçi: Sabine Meyer. Bayan Meyer, Mozart'ın Klarinet Konçertosu'nu çalacak. Ayrıca Mahler'in 1905 yılında bestelediği, diğer senfonilerine göre daha güleç bir anlatım taşıyan 7. Senfonisi seslendirilecek. Her zaman dinlemeye alışık olmadığımız, zor bir senfoni. Klasik müzik tutkunlarının kaçırmaması gerek bu konseri. Çek Filarmoni'nin 28 Haziran'daki şefi Vladimir Valek, Prag ve Çek Radyo Senfoni orkestralarıyla kayda


pe cy a


aldığı CD'lerden tanıdığımız başarılı bir şef. Bu konserin solisti ise Fazıl Say. Fazıl, Mozart'ın 21 numaralı piyano konçertosu ile İstanbul dinleyicisinin karşısına çıkıyor. Dvorak'ın 8. Senfonisi ve Smetana'nın "Vatanım" başlıklı senfonik şiirlerinden Moldau nehrinin gezisini anlatan "Vitava" bölümü ile güzel bir program. Gidon Kremer, son yılların en çalışkan ve verimli yorumcusu. Bu kemancıyı ustalığının yanı sıra yeni buluşları, değişik ortamları birleştirmesi ve karizmatik programlarıyla tanıyoruz. Bu kez "Kremerata Baltica" başlıklı topluluğunu hem yönetecek hem de kemanıyla solist olarak katılacak. Part ve Rota gibi son akımların bestecileriyle Vivaldi'nin ve Piazzolla'nın Dört Mevsimini birleştirecek.

İnce

1960 yılında Monta­ na 'da, Türk baba ve Amerikalı bir anne­ den dünyaya gel­ miş. Ailesi altı yaşın­ dayken Ameri­ ka'dan Türkiye'ye göç etmiş. Babası Nurhan İnce, siyaset bilimi profesörü. Kamran, önce man­ dolin, ardından çello çalarak başladığı müzik eğitimini 1971-77 arasında, Ankara Devlet Konservatuvarı'nda İlhan Baran ve Muammer Sun ile sürdür­ müş. 1977-80 arasında İzmir Devlet Konservatuvarı'nda okumuş. Amerika'daki eğitimine Oberlin Konservatuva­ rı'nda ve doktorasını aldığı New York Eastman Müzik Okulu'nda devam etmiş. Amerika'da kazandığı birçok ödül ara­ sında, müzik tarihinin en önemli ödüllerinden Roma Büyük Ödülü'nü (Prix de Rome) kazanarak bir yıl Roma'da yaşa­ ması, Kamran İnce'ye Avrupa tarihinin derinliklerini tanıt­ mış. İnce'nin yapıtları New York'da Lukas Foss yönetiminde Brooklyn Filarmoni Orkestrası, David Zinman yönetiminde Chicago Senfoni Orkestrası, Washington Senfoni Orkestra­ sı, Carnegie Hall'da New York Youth Symphony Orkestrası gibi topluluklarca seslendirilmiş.

a

Flütçü ve şef Michael Schneider'in yönetimindeki "La Stagione Frankfurt" topluluğu 29 Haziran'daki ilk dinletisine "II Gardellino" (Saka Kuşu) başlığını vermiş. Vivaldi'nin flüt konçertosunun başlığı. Bu adı taşıyan bir program da belli ki Barok ustalarının rüzgârını estirecek: J. S. Bach'ın Uvertür'ünü (N.2) ve 5. Brandenburg Konçertosu'nu; Vivaldi'nin RV 158 ve RV 445 yaylı çalgılar konçertolarıyla Flüt Konçertosu'nu ve Telemann'ın blokflüt ve travesflüt için konçertosunu seslendirecek. Topluluğun ikinci konseri ise "Gothe Frankfurt'la başlığını taşıyor. Program Barok, Mannheim Okulu ve klasik bestecileri kapsıyor.

Kamran

cy

Bir başka Barok topluluğu "II Giardino Armonico", 15-16 Haziran'da konserler verecek. Giovanni Antonini yönetimindeki topluluk, Büyük Bach'ın oğullarını programına almış. Wilhem Friedman ve Carl Phillip Emmanuel Bach, her zaman dinlemediğimiz aydınlanma bestecileri.

pe

Carlo Domeniconi Türk dinleyicisinin hiç yabancısı olmayan bir

İstanbul festivalinin bu yılki açılış konseri İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde ve Kamran İnce'nin Ameri­ ka'daki topluluğunun da katılımıyla, İnce'nin ve Kevin 5te/heim'ın şefliğinde gerçekleşecek. Yapıtlar ise tümüyle İn­ ce'ye ait. Gerçekten çok yüreklendirici bir program. Darısı diğer bestecilerimizin başına. Bu arada eğer açılış konserine bilet bulamazsanız, mutlaka Kamran İnce'nin "Fall of Cons­ tantinople" başlıklı CD'sinden edinip onun müziğini duy­ malısınız. Fatih'in toplarını, Bizans kilisesinin çanlarını bir senfonik şiir içinde anlatıyor!

sanatçı. Gitarcılığı kadar besteciliği ile de verimli çalışmalar yapan Domeniconi bu kez Daniel Moyano'nun bir romanından esinlenmiş: "The Trills of the Devil". "12 Müzikal Resim"i bestelemiş böylece. Solo keman, yaylı çalgılar topluluğu, vurmalılar, akordion, soprano ve bir de anlatıcı var. 14 Haziran'da Francisco de Galvez yönetiminde dinleyebilirsiniz. İtalyan sanatçılardan oluşan "Concerto İtaliano" bir Monteverdi şöleni sunacak. Klavsenci Rinaldo Allesandrini yönetiminde bu Erken Barok bestecisinin sesini 22 Haziran'da duyabilirsiniz. Aynı klavsenci 23 Haziran'da yine Erken İtalyan Barok döneminden bir klavsen resitali veriyor.

IL GIARDINO ARMONICO 44

Viyana Oda Orkestrası, birinci kemancıları Ludwig Müller'in yönetiminde katılıyor festivale. 21 Haziran'daki programı Strauss ailesine ayırmışlar. Güzelim Viyana valslerini ünlü Viyanalılar'ın geleneklerinden bir başka keyifle dinleyeceğiz.


Gilgameş Operası-Nevit Kodallı/ Mersin Devlet Operası

Nevit Kodallı, 1924 yılında beş kar­ deşin en küçüğü olarak Mersin'de dünyaya gelmiştir. Kardeşlerinin herbiri müziğe ilgi duymuş, birer amatör müzisyen olarak ye­ tişmişlerdir. Nevit Kodallı ilk müzik dersleri­ ni ağabeyinden almış, Mersin'de ortaokulu bitirdikten sonra 1939 yılında Ankara Dev­ let Konservatuvarı'na girmiştir. Burada Necil Kazım Akses ile kompozisyon, Ferhunde Erkin ile piyano, Ernest Praetorius ve Hasan Ferid Alnar ile orkestra şefliği çalışmıştır. 1947'de konservatuvarın ileri devre kompo­ zisyon ve orkestra şefliği bölümünden me­ zun olarak, aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı sı­ navını kazanıp Paris'e gitmiştir.

Bu yılki festivalde can alıcı dört resital programı var. Çağımızın ünlü çellistlerinden Ralp Kirshbaum, piyanoda da ünlü bir piyanist, Peter Frankl ile mutlaka unutulmaz bir resital gerçekleştirecek. Bu ustalardan 30 Haziran'da dinleyeceğimiz Schubert'in Arpeggione Sonatı, Mendelssohn'un Op. 58 Sonatı ve Brahms'ın Fa Majör, Op. 99 Sonatı, romantik müziğin doruğunu yaşatacak.

pe cy a

Nevit Kodallı, Ecole Normale de Musique'deki öğrenciliği sırasında Arthur Honegger ile kompozisyon, Jean Fournet ile orkestra şefliği çalışmış, özel olarak da Nadia Boulanger'nin ve Charles Koechlin'in öğrencisi olmuştur. 1953 yılı sonunda Fransa'daki eğitimini tamam­ layarak yurda dönmüş ve Ankara Devlet Konservatuvarı öğretim kadrosuna girmiştir. Bu kurumda 1995'e kadar kontrpuan, füg, çalgı bilgisi, biçim bilgisi ve kompozisyon öğretmenlikleri yapmıştır. 1954-55 yıllarında Ankara Radyosu'nda tonmayster olmuştur. 1955'de Ankara Devlet Opera ve Balesi'ne geçen besteci, burada orkestra şefliği ve Genel Müzik Direktörlüğü görevlerinde bulun­ muş, aynı zamanda genel müdür yardımcılğı da yapmıştır. Halen Çukurova Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda profesördür.

Kodallı'nın kimi yapıtlarının ilk seslendirisi ünlü sanatçılar tarafın­ dan yapılmıştır. Örneğin; "Orkestra Süiti" ilk kez Karel Anceri yöne­ timinde, Prag Radyosu'nda; "Birinci Yaylı Çalgılar Dördül" ü ilk kez Tibor Varga Dörtlüsü tarafından Darmstadt'ta; Sinfonietta'sı ilk kez Herman Scherchen yönetiminde yine Darmstadt'da seslendirilmiş­ tir.

Nevit Kodallı'nın ödüllerini şöyle özetleyebiliriz: 1983'de Fransa Kültür Bakanlığı'nın Sanat ve Edebiyat "Şövalyelik" nişanı; 1981'de Devlet Sanatçısı; 1994 Anadolu Üniversitesi ve Cumhuriyet Üniver­ sitesi Onursal Doktora ünvanı; 1997 Sevda Cenap And Vakfı Onur Ödülü Altın Madalyası.

Besteci, çalışmalarının üç biçem içinde incelenebileceğini söylemiş­ tir. İlk biçem öğrencilik yıllarının ürünü olup, Türk folklorunun kişili­ ğini yansıtan, halk ezgilerinin ritmik özelliğinden kaynaklanan ya­ pıtlardır (Atatürk Oratoryosu, Birinci Kuartet, Piyano Sonatı gibi). İkinci biçeme giren yapıtları, yine halk türkülerinin renklerini taşı­ yan, ancak çok sesli olarak doğan ve halkı çok sesliliğe alıştırmayı amaçlayan yapıtlardır (Telli Turna, Güzelleme ve Ebru gibi). Üçün­ cü tür çalışmaları ise bunları özümleyip, kendi düzeyini, bestecinin kendine özgü anlatım dilini ortaya koyan yapıtlardır (Birinci Süit, İkinci Kuvartet ve operaları gibi). Kodallı'nın çalışmaları, modal yapıdadır ve müzik tarihindeki bütün akımların getirdiği anlatım güçlerinden esinlenmiştir. Besteci, her dönemin getirdiği teknik yeniliklerden yararlanmaya çalışmıştır. Aynı zamanda edebiyat ve resim gibi diğer sanat dallarının da etkisinde kalan Kodallı, opera, oratoryo ve bale müziklerinin yanı sıra iki yüz elliye yakın tiyatro müziği bestelemiştir.

Kemancı Tedi Papavrami de artık Türklerin hiç yabancısı değil. Resital ve konserleriyle İstanbullular'ı büyülüyor her geldiğinde. Bu kez piyanist Claire Desert ile katılacağı festivalde, 1 Temmuz gecesi, Mozart'ın K. 454, No. 15 Sonatı, Szymanowski'nin Söylenceleri, Prokofiyef'in Do Majör, 2. Sonatı ve Sarasate'nin Bohemya Havalarıyla ateşli bir program sunacak. Genç ve fırtına gibi bir Rus asıllı piyanist: Arcadi Volodos. ilk CD'si ile ne kadar plak ödülü varsa toplamıştı geçen yıllarda. 10 Haziran'daki resitalinde Schubert, Scriabin, Rachmaninof ve Liszt gibi romantik bestecileri sunacak. Ve dördüncü önemli resital de bir şancıya ait: Kirov Operası sanatçılarından Galinka Gorçakova 17 Haziran'da, genellikle Rus bestecilerinden oluşan bir dinleti sunacak. Ayrıca yıllardır CD'lerinden tanıdığımız ünlü klavsenci Rinaldo Alessandrini'nin Barok resitali de çok ilginç. "Skampa Yaylı Çalgılar Dörtlüsü" şimdilik festivalin tek kuvarteti. Skampa topluluğu, 24 Haziran'da, Mendelssohn'un ikinci Kuvarteti'ni ve Smetana'nın Birinci Kuvarteti'ni seslendirecek. St. Antuan kilisesinde yer alan org resitalleri ya da trompet-org birlikteliği her zaman son derece etkileyici olmuştur. Bu yıl bir Türk trompetçisini, Erden Bilgen'i, org sanatçısı Paolo Crivellaro ile bu ortamda dinleyeceğiz. 20 Haziran'daki konserde program genellikle Bach, Telemann ve Handel üstüne kurulmuş. 45


Gidon Kremer Doğu-Batı bireşimini öz kültürü ve yenilikçi anlayışı ile çözmüş bir sanatçı. 23 Haziran'da festivale "Tajmahal" adlı toplulukla katılıyor. İsviçre'de ünlenen ve dünyanın tüm etnik müzik-caz festivallerinde yer alan vurma çalgılar ustası Burhan Öçal, sürekli kendini yenileyen, değişik topluluklar kurup, değişik sesler arayan bir sanatçı. 18 Haziran'da Aya İrini'de yine değişik bir toplulukla İstanbullulara seslenecek. Bu kez bir "oryantal" topluluk var gündeminde. Ancak bu bildiğiniz düğünlerde ya da Taksim barlarındaki oryantal sözcüğünden öte anlamlar taşıyor. Dinleyip ne denli düzeyli sanatçılardan oluştuğunu duymak gerekir. Avrupa'ya yeni bir ses olarak bunları sunan Burhan Öçal, Zürich Oda Orkestrası'nın bile bu toplulukla bu kışki bir programına solist olmuştu. Mustafa Doğan Dikmen Topluluğu'nun Necdet Yaşar ile vereceği konser İsmail Dede'den Hacı Arif Bey'e kadar uzanıyor. Amerika ve Avrupa'da kendini kanıtlamış olan Necdet Yaşar, bu topluluğa konuk sanatçı olarak katılıyor.

Festivalde Opera ve Bale

Geleneksel müzikteki Uzbekistan topluluğu "Navo Ensemble"ı 12 Haziran'da Atatürk Kültür Merkezi Konser Salonu'nunda dinleyebilirsiniz. Ve genç yeteneklerimizin sesini oda müziği olarak duyacağız bu yıl. Örneğin Khalkedon Dörtlüsü, Günay-Popova ikilisi, Arlequin Dörtlüsü gibi. Onlar yarınların ünlüsü olacaklar, bizlerin desteği ile.

cy

a

27. Festivalin bu yıl iki opera prodüksiyonu var. Antonio Vivaldi'nin "Bayezid" Operası Aya İrini'de sahnelenecek. Europa Galante Orkestrası'nı yönetecek şef, önceki yıllardan anımsadığımız Fabio Biondi. Yine önceden Orfeo'yu sahneleyen ünlü sanatçı Pier-Luigi Pizzi rejiyi üstleniyor. Aynı ekipten izlediğimiz Orfeo'nun etkisini uzun süre unutamamıştık. Bu kez de İstanbul'a yeni bir prodüksiyon olarak getirilen bu opera ayrı bir tarihsel değer taşıyacak. Bir de Leyla Gencer'in bu konudaki tarihi danışmanlığı var. Bu temsillerin bir de bizlere yabancı olmayan solisti var; ilk yapılan Leyla Gencer Şan yarışmasında birincilik kazanan Arnavut sanatçı, alto Shkosa. 11 ya da 13 Haziran tarihlerinden birinde bu temsili mutlaka izlemek gerekir!

pe

Yıllar sonra Nevit Kodallı'nın Gılgamış Operası'nın sahnelenmesi de 27. festivalin bir sürprizi. Şef Nezih Seçkin yönetiminde Mersin Devlet Operası'nın seslendireceği yapıtı Mehmet Ergüven sahneleyecek. Atatürk Kültür Merkezi'nde

Antonio Vivaldi'nin "Bayezid" Operası Aya İrini'de

sahnelenecek. Europa Galante Orkestrası'nı yönetecek şef, önceki yıllardan anımsadığımız Fabio Biondi. Yine önceden Orfeo'yu sahneleyen ünlü sanatçı Pier-Luigi Pizzi rejiyi üstleniyor. yer alacak bu etkinliğin tarihi 24 Haziran. Peter Schaufuss Balesi bu yılki dansın konuğu. Bir Çaykovski Üçlemesi sunacak topluluğun koreografı Peter Schaufuss. 18 19 ve 20 Haziran tarihlerinde AKM'de yer alacak gösteriler Çaykovski'nin ve Bale tarihinin üç dev yapıtını içeriyor: Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran. Geleneksel Müzik Kutsi Ergüner, artık dünyanın her yerinde kendini kanıtlamış, 46


KİTAP Arthur Miller "Mr. Peters' Connections" adlı oyunu 1997'de yazmış. Batı tiyatrosunda son yıllarda gittikçe daha çok benimsenen bir yapıyla, yaklaşık bir saat on beş dakika süren tek perdelik bir oyun, bu. New York'ta eski, terk edilmiş bir gece kulübündeyiz. (Eserdeki tek dekor.) Bir kadın (Adele) içki yudumlarken Mr. Peters ile Calvin girer. Calvin, Peters'a birini hatırlatmaktadır -ama kimi? Peters "Kendimi hayatımın en güzel, en heyecan verici döneminin eşiğinde hissediyorum," der. O anda eski

bahsederken ölmek! Düşünsenize!" Leonard çıkışır: "Diferensiyal denklemlerden bahsederken ölsen ne yazar ki? Önemli olan korkmamak."

"Böyle akıcı konuşması tedirgin edici," der Peters, Adele'in bir sözünden sonra. "Buradaki herkes ölüyor olabilir mi?"

Peters, Calvin'i kime benzettiğini keşfeder. Aslında benzettiği kişinin ta kendisidir, Calvin: Kardeşi. Yirmi yıl önce ölen kardeşi.

O sırada ayakkabı mağazasında çalışan Larry karısını aramak için gelir... Peters durumu anlamaya çalışır: "Ama bu adam ölmüş olamaz. Daha demin sattı bu ayakkabıları."

"insanlar aynı konuda yirmi saniyeden fazla konuşabilse bu memleketin bütün dertleri hollolur," der Peters... "Ömrümün sonuna geldiğimi hissediyorum. Sıcacık bir unutuşu dört gözle bekliyorum."

Larry hoppa karısını arayadursun, Calvin ile Peters kadın hakkında konuşur. "...Bir kadının arkasından böyle konuşulması hiç hoşuma gitmez," diye uyarır. "Ne fark eder? Asla bilemeyecek ki!" der

Arthur Mîller'dan Bir Şaheser: Günersel "Mr. Peters'ın Bağlantıları"

sevgilisi belirir: Cathy-May. Peki ama Cathy-May ölmüş değil midir?

iade hakkı yoktur." Peters gitmek istediğini belirtir. Calvin'e ricada bulunur: ("Karım gelince ona hüzünle ölmesini söyleyin." Karısı geldiğinde onun her şeyi neşeyle yaşayan biri olduğunu öğreniriz. Peters "Bari ölürken neşeyle ölmese!" dileğinde bulunmuştur.)

"Evvel zaman içinde bu bina bankaymış," der Calvin. "Ölmüş bir bankayı hatırlamak azap verici," der Peters. Gençliğindeki bankalarla bugünkü bankalar arasındaki farklara değinir... Mizahi sohbet bir noktada aynı yere gelir: "Konu ne? Bunu bilmeye hakkım var. Değerli günler geçip gidiyor. Saatler gidiyor. Kaybolan bu zamana ihtiyacım olacak."

pe cy

Kadının kaybolmasından sonra Peters ile Calvin arasındaki sohbet devam eder: Peters yirmi altı yıl Pan American'da pilotluk yapmıştır... "Bu sohbet hoşuma gidiyor gerçi, ama konu ne?" der Peters. Bu soru oyunda sıkça sorulacak, oyun bu soru çerçevesinde bitecektir.

Calvin. "Niye? Ha, anladım..." Larry'nin karısının Cathy-May olduğunu daha sonra öğreniriz.

a

Tarık

onların hâlâ vakti vardır, yüzleştikten sonra kaçmaya."

Sohbetin bir noktasında Calvin "Bu sizin cenaze töreniniz," der... Peters karısıyla burada sözleşmiştir, ama niye burada? Calvin, "Ne fark eder? Buluşmak için bir yer lazımdır. Ha burası olmuş, ha başka yer."

O sırada Cathy-May tekrar belirir... Peters, Calvin'e İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili anılarından bahseder... Sonra da "Hayret- nasıl da akıcı konuşabiliyorum böyle!" der. Adele "Unuttuğun bir şeyler var besbelli; hatırlanmak istiyorlar." diye söze girer. "Ama çocukluğum harika geçmişti!" der Peters. "Ünlü son sözleri!" diye takılır Adele. Calvin, Peters'a "Artık gerçeklerle yüzleşmek zorundasınız," der. "Yoo," der Peters, ben artık gerçeklerle yüzleşemeyecek kadar yaşlıyım; ancak gençler böyle bir yüzleşmeyi kaldırabilir. Çünkü

Ama Calvin devam eder: "Bankadan sonra Morris ailesi almış burayı. Kütüphane yapmak için. Duyduğuma göre işçi sınıfını eğitmek üzere. Amerika'nın en büyük özel kamu kütüphanesi." "Kimin fikriymiş bu?" diyen Peters hemen ardından ekler: "Söylemeniz sakıncalıysa söylemeyin."

Peters "Siz de epey yaşlısınız herhalde," deyince "Benim yaşlanmam uzun süre önce sona erdi," der Calvin. Peters korkunç bir şeyi idrak ederek yüzünü kapatır: "Aman Tanrım, doğru ya! Öyleyse neresi burası? Hepiniz ölmüş değilsiniz, değil mi?" "Boşuna canınızı sıkmayın," der Calvin, "her müşteriye tek ömür verilir ve memnun olmayan müşterinin

Sohbet sırasında gece kulüpleri, Marksizm ve üniversite öğrencilerine de değinilir. Peters şikayet eder: "Konu monu yok artık. Radyoyu aç, televizyonu aç, ne var? Hep aynı şey, Sadece laf!" Gazete ilanlarını inanılmaz bulur: "Göğüs büyütme 4.400 dolar... Babam ailece otuz yıl oturduğumuz sekiz odalı eve 5.000 dolar ödemişti. Şimdi ise bir çift göğüs 5.000 dolar, öyle mi?" Sonra da "Bütün bunları niye anlayamıyorum acaba?" diye hayıflanır. Göğüs büyütmenin penis büyütmeden pahalı olması ise bayağı rencide edicidir.

"Bulmaya çalışıyorum..." der Peters, "Şeyle bağlantımı bulmaya... Şeyle... Hah: süreklilikle! Geçmişten bugüne olan süreklilikle. Belki de bir şey bulma umuduyla. Evet. Bir konu. Galiba kilit noktası bu! Ama çok, çok yoruldum." Laf elektrik süpürgesine gelince tepki gösterir Peters: "Aman Tanrım, elektrik süpürgesinden

Rose, Adele'e "N'olur kabul et," der. "Dışarıda olup bitenler biz olmadan yaşanacak. Bir süre. Onun için sen dinlenmene bak. Huzur içinde." "İşte ben de öyle yapıyorum zaten," der Adele; "Çok uzun zamandır dışarıda her şey bensiz olup bitiyor." İnsanların açgözllüğü ile hırsına değinir Peters: "Eğer bebekte kuvvet olsa memeye ulaşabilmek için annesini bir yumrukta yere sermez mi?" Ve finale doğru şöyle der: "Dinlenin şimdi, hepiniz dinlenin. Lütfen sessizce. Bir yandan da konuyu bulmaya çalışalım. Hâlâ nefes alabiliyorken. Bu lutfa sahipken. Cesur olmayı öğrenirken." Peters bir an ışıkta tek başına kalır; sonra da gözden kaybolur. Yaşlı bir insanın ömrünün son anlarındaki zihin durumu... Yoğun bir duyarlılık ile zarif bir mizah iç içe. Yerel atıflar var, ama yazar bütün dünyaya hitab ediyor. Arthur Miller'in bu oyunu sadece keyifli bir yirminci yüzyıl gezintisi değil; aynı zamanda insanın var oluşuyla ilgili temel boyutlara zarif atıflarda bulunan bir şaheser. Miller bu oyunu yazmadan hayattan ayrılsaydı belki sadece bu yüzyılın usta yazarları arasında anılacaktı. Bu eseri ile bütün dönemlerin en büyük yazarları arasına girdiği söylenebilir. Mr. Peters'ın Bağlantıları Arthur Miller Türkçesi Tarık Günersel Om Yayınevi, 1999, 76 Sf. 47


TİYATROCA

DÜŞÜNMEK

Haluk Şevket Ataseven

TİYATRO VE İNSAN

Önce Tragedya'nın özünü meydana getiren, Antik Yunan'da yapılan erginleme tören ve şenliklerinden söz etmek istiyorum. Erginleme şenlikleri, insan varlığının yaşam boyu bir aşamadan, bir yeni aşamaya geçişinde gerçekleştirdiği şenlik ve törenlerle ilintili gösterilerdi. Özellikle bu gösterilerin temel amacı, gençlerin yeni bir kimlik kazanması ve eski kimliklerinden arındırılmasıdır. Bu törensel gösteriler için, oğlan çocuklarına kız, kız çocuklarına ise oğlan çocukları elbiseleri giydirilirdi. Bunlar erginleme şenliklerine gönderilirken, arkalarından anneleri "Öldü" çığlıklarıyla ağlar ve yas tutarlardı.

pe cy a

Çocukları erginleme şenliklerinden döndüklerinde, anneleri onlara, konuşamayan, yürüyemeyen, arkadaşlarını tanımayan bebeklermiş gibi davranırdı. Böylece onlara, yeni bir kimlik demek olan, yeni bir ad verilirdi. Görüldüğü gibi, insanların kendilerini açıklama istekleri, doğa ile bütünleşme içgüdüleri, yaşamlarının ileriye dönük her aşamasında, yeni bir ad alarak yeni bir kimlik kazanmaları, onların kendilerini, yeni yeni değer yargılarıyla donatmalarına neden oluyordu.

Varlığımızın her aşaması, bir önceki aşamaya göre yeni deneyler sonucu, yeni anlamlar kazanır, bu anlamlar ise yeni çağrışımlar katar yaşamımıza... Ne var ki, bu her iki aşama arası ölü noktalarla doludur. Kısa tanımıyla bence eğitim, bu her iki aşama arasındaki ölü noktaları harekete geçiren, onlara yeni değerler yükleyen zorunlu bir uğraştır. Zorunludur çünkü yaşamımızın her anı, tekrarlarla doludur. Bu tekrarların tekdüzeliğinden kendimizi kurtarmak, ancak "Tekrarların Estetiği"ni yakalamakla mümkündür... Bu estetik anlayış, insan yaşamının trajik boyutlarından kaynaklanır ve doğasal bir kimlik taşır. Bu kimliğin kaynağına inmek için, bütün

48

dram sanatlarını içeren tiyatro sanatının kısa da olsa çağdaş kimliği üzerinde durmak istiyoruz. Elbette çağdaş kimlik derken, çağdaş insanı anlıyorum. O halde kimdir çağda�� insan: "Çağdaş insan, 'şimdi burada'ki evrensel oluşa, onun bütünlüğünü kurmak amacıyla, ona katılma bilincidir." Bu bilinç ve bu tanı, aslında insan varlığının doğal kimliğinde saklıdır. Çünkü bilimsel bulgulara göre, düşünce dünyasının merkezinde insan vardır ve insan bir duygu ve düşünce varlığı olarak yeryüzünde görünüşe çıkmıştır. Ne var ki, insanda doğal olarak var olan duygu ve düşünce kavramları ve bu kavramların işleyiş biçimi, insan yaşamını trajik hale getirmiştir. Bu durum insanı, gerçekle çatışmaya, bir uyumsuzluğa ve gittikçe de gerçek duygusunu yitirmeye götürür. Yine bilimsel yaklaşıma göre, bu durum insanı üç temel boyutu üzerinde bütünleşmeye ve dolayısıyla reel dünyanın olumsuzluklarına karşı savunmaya hazırlar. İnsanın bu üç temel boyutu, evrensel, bireysel ve toplumsal boyutlarıdır. Hareketin hazırladığı eylem, insandaki bu üç temel boyutu kurgular, hazırlar, dağıtır, dönüştürür ve değerlendirir... Buna göre insanın yeryüzündeki yaşam macerası, totem kültleriyle başlar. Totem, nesneler dünyasıyla insan arasındaki ilk çatışma ve ilk anlaşmadır. Dramatik sanatların en etkini olan tiyatronun, insan varlığıyla özdeşleştiği yerin burada başladığı kanısındayım. Zamanın sonsuz akışı içinde totemlerin yerini tanrılar alır ve her tanrı bireyleşme evresine gelen insanın yaşamını kendine göre yorumlar ve kendisini bilinmezliğin korkularından arındırır... Ve bu tanı, bir toplum birey çatışmasını gündeme getirecek, böylece şiir sanatı doğacaktır..


Her seferinde varlığımız, bütünlenir ve bütünlendiği andan itibaren de yeniden parçalanır. İnsan bütünlenmek için dünyaya gelmesine karşın, reel dünyada bütünleşmeyi bir türlü gerçekleştirmeyen trajik bir varlıktır. Oysa varlık dediğimiz şey, belli kalıplar içinde olan, gelişimini tamamlamış bir nesnedir. Var olan ise olanaklar içinde gelişen varlıktır. Bu durum düşünce tarihi içinde insanı, iki felsefe yöntemi arasında bırakmıştır. Bunlar varlık ve oluş felsefeleridir. Varlık felsefesinin antik çağdan bu yana düşünsel gelişimine koşut olarak tiyatro sanatını etkilemesi, üzerinde durulması gereken bir olgudur. Bu gelişimin son durağı, bana göre psikolojik -konstrüktif tiyatronun yapısal özelliğinde gizlidir. Bu özellik ise, öğretmek-eğitmek ve mesaj vermekle sınırlıdır.

Öncelikle bu estetik var oluşun, ahlaksal (etik) değerlendirilmesini kotarmak için yeni bir eğitim yöntemine gereksinme vardır...

20. yüzyılın başlarında tiyatro sanatı,

Bu nasıl olacaktır? Bir anlamda bunu Sokrates değerlendiriyor...

varlık felsefelerinin etkisinden sıyrılarak varlığını dönüştürme gereğini duymuştur. Bu gereksinim sonucu, varlık felsefeleri yerini oluş felsefelerine bırakmıştır. Bu yeni düşünme biçim ve yöntemi, aşama aşama günümüze kadar gelmiş, günümüzde ise yeni bir dünya görüşünün taşıyıcılığını üstlenmiştir. Bu gelişim ve başkalaşım, psikolojik ve dolayısıyla statik tiyatronun karşısına "Dinamik Tiyatro"yu çıkarmıştır. Dinamik tiyatronun yapısal özellikleri, statik tiyatronun tersine Yoğunlama, Anlamlandırma ve Çağrışımları getirmiştir görünüm alanına. Dinamik tiyatronun gelişimi gerek seyirciyi, gerekse oyuncuyu konu ve hikâye anlatmanın dışında, bütünüyle özgür kılmış, onu kişisel olarak yoğunluk, anlam, çağrışımlar konumu üzerinde düşünmeye yöneltmiştir...

pe

Bu yollardan geçerek, kişiye ve topluluğa verilen mesajın, olumlu ya da olumsuzluğuna bakılmaksızın, bir anlamda kabul görmesi, düşünme biçiminin dar alanda kalmasından kaynaklanmaktadır.

Oysa bu durum, varlık felsefeleri doğrultusunda ve aynı eylem çizgileri üzerinde gelişen psikolojik - konstrüktif tiyatronun tanımını gündeme getirmektedir. Bu da seyircinin ve oyuncunun düşünme, katılma ve eyleme bilincinin ve onun özgürlüğünün yarı yarıya yitimi anlamına gelmektedir.

20. yüzyılın başlarında tiyatro sanatı, varlık felsefelerinin etkisinden sıyrılarak varlığını dönüştürme gereğini duymuştur. Bu gereksinim sonucu, varlık felsefeleri yerini oluş felsefelerine bırakmıştır. Bu yeni düşünme biçim ve yöntemi, aşama aşama günümüze kadar gelmiş, günümüzde ise yeni bir dünya

olmalıdır. Bu adı gereğince benimsemeden, bunun üzerinde yeterince düşünmeden, düzeyli ve değişik bir estetik anlayışa varmak elbette güç olacaktır.

Oluş felsefeleri doğrultusunda, tiyatro sanatını geliştiren tiyatro düşünürlerinin başında Stanislavski, Gordon Graig, Meyerhold, Piscator, Artaud, Brecht gibi tiyatro düşünür ve yönetmenleri, onların yanı sıra tiyatro sanatını daha moleküler araştırmalara yönelten Grotowski, Şayna, Barba gibi tiyatro düşünürlerini de sayabiliriz.

cy

Öğretmek, belli kalıplar içinde, belli düşünceler doğrultusunda ve belli bir gelişim çizgisinde edinilen deney ve bilgilerin karşımızdakilere aktarılma eylemidir. Eğitilmek ise bu kalıpların, bu kalıplara değgin önsemelerin, ikinci bir yoruma gereksinim duymadan karşımızdakilere aktarılma eylemidir.

görüşünün taşıyıcılığını üstlenmiştir.

a

Şiir, gündelik konuşmanın bir üst dili olarak insan varlığı ile özdeşleşmeyi, dans ve müzikle birlikte insan varlığının bütünlüğünü sağlar...

Yoğunluk ya da yoğunlaşma, belli bir nokta üzerinde dikkat belleğini harekete geçirmektir. Anlamlama, dikkat belleğinin derinliğinde var olan olguları harekete geçirmektir. Çağrışımlar ise, bu her iki durumun çatışmasından meydana gelen olguların estetik görünümünü harekete geçirmektir. Bilgi çağı olarak nitelenen 21. yüzyıl, insanın kendi kendisiyle çatıştığı yeni değer yargıları üzerinde düşündüğü, yeni yaşam biçimlerine yöneldiği bir yüzyıl olacaktır. Bu konuda, dram sanatları içinde insanla içli dışlı olan tiyatro sanatı yeni estetik oluşumlara yönelecektir. Bence dram sanatları, görünür görünmez bütün varlıkların tümünü kapsayan, bir kültür örgütlenmesinin adı

Sokrates'e göre, yaşamın anlamını göklerde arayan insanlar, önce yeryüzüne inmelidirler ve karşılıklı sorularla yeni düşünceler üretmelidirler... Yine Sokrates'e göre, herkesin keşfedilmeyi bekleyen bir düşüncesi olduğu varsayımından yola çıkılmalı ve diyaloglarla soruların ürettiği düşüncelere çözüm aranmalıdır. Bugün içinde bulunduğumuz çağın trajik görünümü şudur: Varlığını işitilmemiş, görülmemiş baskı yöntemiyle bir kan gölünde yok etmeye çalışan insan varlığı (Yok oluş)a karşı, yeni bir (Oluş) dünyasını gerçekleştirmek zorundadır... Ve hemen eklemeliyim ki, özellikle günümüzde felsefesi olmayan bir tiyatro düşünmek, bence mümkün değildir. İnsan her değişim ve başkalaşım evresinde, kendini, kendi dışına çıkarak açıklama gereğini duymuştur. Bunu da sanırım en sağlıklı biçimde tiyatro sanatı gerçekleştirebilir. Çünkü insan, iç dünyasında kendine yüklediği yaşamsal örgütlenmeyi, ancak tiyatro sanatı aracılığıyla dış dünyasında somutlaştırabilir. Burada kısa da olsa ele aldığımız dramatik yapılanma sorunu, kendi etiğini ve estetiğini yaratmadan görünüm alanına getirilemez. Elbette bu etik ve estetik görünüm, kendi eğitim yöntemini de birlikte getirmek zorundadır. Çağımızın dinamizmine uygun düşen dinamik tiyatro, kendine özgü yaratacağı yeni dünyaların bilincini ve ona bağlı eğitim anlayışını yaşamımıza katacaktır inancındayım. Yani, yeni düşünce, yeni insan, yeni sanat, yeni toplum... 49


ÇOCUK TİYATROSU

Alman Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Buluşması Sibel Arslan

Yeşilay

BERLİN'DE ŞENLİK VAR!

Yılın her ayını irili ufaklı festivallerle geçiren kültür metropolü Berlin, bir haftasını da çocuk ve gençlere ayırdı. İki yılda bir düzenlenen "Alman Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Buluşması"nın beşincisi 24-29 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirildi. Federal Almanya Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Merkezi tarafından düzenlenen festivalde, jürinin seçtiği 7 Alman tiyatro grubunun yanı sıra Belçika, İsviçre, Rusya ve İsveç'ten davet edilen gruplar, 6 gün boyunca çocuk ve gençlerin sorunlarını yansıtan birbirinden ilginç gösteriler sundular.

cy

a

Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen gözlemcilerle birlikte Türkiye'den Nihal Kuyumcu ile davetli olarak katıldığımız festival, gençlerin yer aldığı bir organizasyonla coşkulu bir şekilde Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Christine Bergmann'ın -bizim politikacılarımızdan beklenmeyecek bir alçakgönüllülükle- yaptığı esprili konuşmayla açıldı.

pe

Açılış oyunu olarak izlediğimiz Dresden Gençlik Tiyatrosu yapımı 3 saatlik "Üç Kızkardeş", tekboyutlu yorumu ve tekdüzeliğiyle düş kırıklığı yarattı. Festivalin gözbebeği hiç kuşkusuz ünlü Alman çocuk ve gençlik tiyatrosu Grips'ti. Nisan ayı boyunca kuruluşunun 30. yılını kutlayan topluluk,* festivalde sunduğu "Cafe Mitte" adlı müzikalle izleyenleri büyüledi. Grips Tiyatrosu'nun 30 yılını ve yazar Volker Ludwig'i anlatan kitaplarla birlikte Alman çocuklarının hemen hepsinin ezbere bildikleri Grips şarkıları CD'sinin tanıtımı festival kapsamında yapıldı. Grips ayrıca, Uluslararası Tiyatro Enstitüsü ITI'nın, bugüne dek George Tabori, Pina Bausch, Tankred Dorst gibi önemli isimlere verdiği tiyatro ödülüyle onurlandırıldı. Günde üç gösteriye koşarak tüm yapımları izleme olanağı bulduğumuz festivalde her yapımla ilgili tartışmalar, çocuk ve gençlik tiyatrosunun sorunları hakkında paneller düzenlendi.

50

Minik izleyicilere yönelik yapımlardan Halle Kukla Tiyatrosu yapımı "Islık Çalabilir misin Johanna?", iki oyuncunun kuklalarla birlikte harikalar yarattığı, kukla-oyuncu ve insan olarak üç ayrı boyutta tüm yaratıcılıklarını ortaya koydukları etkileyici bir yapımdı. Büyükbabası olmayan bir çocuğun, arkadaşının anlattıklarına özenerek yaşlılar yurdundan kendine bir büyükbaba bulmasını ve onunla yaşadıklarını son derece basit bir dille yansıtan, kuklaları izleyici önünde hazırlayan iki oyuncunun zaman zaman kukla oynatmaktan vazgeçip birbirleriyle tartıştıkları hem eğlenceli, hem de hüzünlü bir yapımdı. Gençlere yönelik yapımlar arasında iki klasik yer alıyordu: Çehov'un "Üç Kızkardeş"i ile Büchner'in "Danton'un Ölümü". Taşra kenti yerine şov dünyasının dev merdivenleri önünde olanca çekicilikleri içinde "Moskova'ya! Moskova'ya!" şarkısını yineleyen oyuncuları ve metnin güncelleştirilme çabası ne yazık ki klişe çözümlerden öte gidemiyordu "Üç Kızkardeş"te. "Danton"un Ölümü" ise bir an kukla, bir an insan olan oyuncularla, gerçekleştirilen devrimi gençlerin bakış açısından sorgulayan kara mizah ağırlıklı bir çalışmaydı. Grips'in çeşitli uluslardan insanların Berlin'de ayakta kalma çabalarını, gençlerin uyuşturucu kullanımını, kuşak çatışmalarını şenlikli bir dille yansıttığı "Cafe Mitte" ise bir çok yan öyküyü içinde barındıran, usta oyuncularıyla görsel bir şölen sunan bir yapımdı. Doğu Alman yazar Thomas Brasch'ın "Mercedes" adlı oyunu Dresden Gençlik Tiyatrosu tarafından gençlik-şiddet ilişkisini tiyatro-sinema karışımı bir dille,


pe cy

a

Cafe Mitte, Grips Theater

Tarantino estetiğiyle sunan bir yapımdı. No-future kuşağı gençliğinin işsizlik ve yabancılaşmayı zevke dönüştürmesini, sahnenin ortasındaki dev ekrandan akan görüntülerin üzerinde çılgınca devinen, birbirine şiddet uygulayan iki oyuncunun yorumuyla izledik.

tınılar, müzik ve gürültü eşliğinde, üç katlı bir apartman dekoru önünde oynanan "Küçük Bir Ev Müziği" (Neubrandenburg Oda Tiyatrosu) evrensel dili, neşeli hareketli oyun düzeniyle her yaştan ve ulustan izleyiciye keyifli anlar yaşattı.

Festivalde sunulan yapımlar arasında gençlere en çok hitap eden yapım ise Speelteater Gent'in sunduğu "Komosha"ydı. Bedenin ve müziğin anlatım dili olarak kullanıldığı, gençlerin toplum içinde var olma, kendi olma savaşımının ele alındığı oyunda, oyuncuların olağanüstü beden hakimiyeti dikkat çekiciydi. Aynı şekilde, hiç konuşmanın yer almadığı, sesler,

İzlediğimiz yapımlar arasında konusu açısından en ilginci Zürih Gençlik Tiyatrosu'nun sunduğu "Daniela Dunioz'a Ne Olacak?"tı. Hollandalı yazar Monika The'nin gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı oyun, Buenos Aires'te bir ailenin, bir gün annelerinin aslında erkek olduğunu öğrenmesiyle başlayarak, "aile" kavramını ve cinsel rolleri tartışmaya açıyor. Erkek olarak dünyaya

gelen ve ülkesinde yasak olmasına karşın cinsiyet değiştiren Daniela'nın hapse atılmasıyla gelişen olayların, anlatı ve 'oyun'un içiçe geçtiği bir reji anlayışıyla yorumlandığı, oyunun duygusal bir polisiye olarak festivale renk kattı. 6 gün boyunca Berlin'de uyuşturucudan eşcinselliğe, kuşak çatışmasından cinsel sorunlara, toplumda varolma mücadelesinden şiddete uzanan geniş bir yelpaze içinde dans tiyatrosu, kukla, film tekniğiyle tiyatro, çizgi film esprisinde tiyatro gibi çeşitli formlarda gençlerin ve çocukların dünyası gözönüne serildi. * Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin 90. sayısında Grips oyunlarının eksiksiz dökümünü bulabilirsiniz.

51


English

Summary

T h e e d i t o r invites all democrats to join forces against the recent -and future- fascist attacks on art. (5) Facist A t t a c k s on A r t Reactions to similar attacks which have been made to the Theater Studio's "Bağla Şu İşi" (Speed the Plough by David Mamet) in Tarsus, and to the opening play of the 11 th Istanbul Theater Festival, "F@ust Sürüm 3.0", in Istanbul, are still going on. We have prepared a special section to reflect the views of actors and spectators. (6)

by

Tarık

Günersel

We Still Search For Knowledge

In his third essay on İllüzyon

and Truth Pınar Şenel evaluates Murathan Mungan's play, "Geyikler Lanetler" (The Deer The Curses) as it has been directed by Mustafa Avkıran and performed by Ankara State Theater in Istanbul Theater Festival. (22)

Sanatı" (The Art Of Illusion) Kubilay Tuncer focuses on the tricks of the people who use techniques of illusion and claim that they have supernatural powers. (40)

" R o m e o a n d Juliet" Shakespeare's immortal play was performed by Istanbul City Theater in the 11th Istanbul Theater Festival, with Başar Sabuncu as the director. Two critiques by Nilüfer Kuyaş and Özlem H. Öztürk. (25) S t u d i o Players Şahika Tekand outlines her group's objectives, method of working and conception of acting. She also refers to the plays she has written and directed. (32)

pe cy a

The 27th Istanbul Music

"F@ust Sürüm 3.0" Two

interviews one with the two directors (by Hüseyin Sorgun) and one with the actors (by Ilgın Sönmez) concerning the opening play of the 11th International Theater Festival of Istanbul not only enlighten us about the production process of the play but also reveal more about the group's conception of theater. (19)

"Nadi Güler-Seven" Öykü

Potuoğlu presents an open-ended, experimental and critical interview, in which the critic and actor are united; Nadi Güler and his performance "Yedi" (Seven). (27)

52

Festival Evin İlyasoğlu presents an extensive evaluation of this year's festival program and adds her suggestions. (42)

Mr. Peters' Connections Arthur Miller's new and striking play (recently published by Om Yayınevi) is evaluated by its translator Tarık Günersel. (43)

Theater and Humanity; Referring to history, philosophy and arts, Haluk Şevket. Ataseven evaluates the relationship between theater and humanity. (48)

Gathering of Children and Youth Theaters Critic and dramaturge Sibel Aslan Yeşilay attended the international festival in Berlin. She has evaluated the plays and the groups. (50)


TÜRKÇE'DE 132 TİYATRO KİTABI MitosBOYUT Yayınları Editör: T. Yılmaz Öğüt

göstermeci üslubun kullanıldığı son derece esnek dokulu bir güldürü. Şarkılı danslı bu oyun, genç oyuncular tarafından hemen her kentimizde sahnelenmiştir. Töre, duygusal yoğunluklu, "gerçekçi" oyunculuk biçimini gerektiren, dramatik yapısı ağırlıklı bir oyun. Yazar, kan davasını yeren, bu olayı bir sevgi öyküsü ile birleştirip eğlence öğelerini oyunun içine ustalıkla yerleştirmiş. Ocak, ekonomik sıkıntıların aile bireyleri arasındaki ilişkileri büyük ölçüde etkilediği ve çatışmalara yol açtığı bir aile dramını anlatır. Yazar, yaşanan duyarlılıkları, tepkileri, düş kırıklıklarını, sevgiyi dile getirerek, aile ilişkilerinde insani değerlere sıkı sıkıya sarılmakla uzlaşmaya varılabileceğini gösterir. 1991 (İ. Baskı), 1993 (2. Baskı)/180 sayfa/10xl8.5 cmxcm

pe cy

a

VASIF ÖNGÖREN - ALMANYA DEFTERİ (GÖÇ)/AsSİYE NASIL KURTULUR/OYUN NASIL OYNANMALI /ZENGİN MUTFAĞI Vasıf Öngören, Türk tiyatrosunun 1960'lı yıllarda gerçekleştirdiği atılıra içinde, oyuncu-yönetmen-oyun yazarı olarak yetişmiş çok yönlü bir tiyatro adamımız ve Brecht'çi tiyatronun biçimsel özelliklerini, ülkemizin toplumsal-ekonomikpolitik sorunları ile buluşturmayı başarmış, epik tiyatro yöntemini tiyatro yaşamımıza ilk kez kazandırmış bir tiyatro ustamızdır. Almanya Defteri (Göç), 1960 yılların Türkiye'sinde kurduğu düşler gerçekleşemeyen, bu ortamda bocalayan bir oto tamircisi ailenin son çare olarak, çalışmak için Almanya'ya gidiş k a r a r ı n a varış öyküsüdür. Asiye Nasıl Kurtulur, çağdaş tiyatromuzun bir başyapıtıdır. Oyun, gecekonduda yaşama savaşı veren Asiye ile annesinin bu ortamdan kurtulmak için verdikleri mücadeleyi, oyunsu niteliği, içerdiği ironi ve gülmece öğeleri ile anlatır. Oyun Nasıl Oynanmalı'da, radyo-televizyonlardaki bir yarışma programıyla, yoksul ama güzel bir genç kızın film dünyasında tuzla yükseliş öyküsü eşzamanlı olarak verilir. Para kazanmak uğruna kutsal sayılan değerlerden nasıl vazgeçildiği gösterilirken, seyircinin tartışmalı oyuna katılıp eleştirel tavrını koyması sağlanır. Zengin Mutfağı, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkilerin git gide keskinleştiği 1970'li yıllarda, kavganın dışında kalma çabası içinde safını şaşıranların öyküsüdür. 16-17 Haziran İşçi Olayları günlerinde bir genç insanın politik tercihlerindeki yanlışı anlatılır. Kusursuz yapısı, çalışmalardaki ustalıklı kurgusu ve ironisiyle yazarın ikinci başyapıtı sayılmaktadır. 1991 (1. Baskı), 1997 (2. Baskı)/290 sayfa/10xl8.5cmxcm TURGUT ÖZAKMAN / Toplu Oyunları - 1 AH ŞU GENÇLER / TÖRE/ OCAK Ülkemizin önde gelen yazarlarından olan Turgut Özakman, oyunlarında hep barışın, sağduyunun, dostluğun ve sevginin özlemini yansıtır. Yazarın en önemli özelliği ise, "gülmece"yi kotarmadaki büyük yeteneğidir. Ah Şu Gençler, kabare anlayışı ile biçimlenen, açık biçimin ve

YILMAZ ONAY/ Toplu Oyunları • 1 SANATÇININ ÖLÜMÜ / ARAFTA KALANLAR /KARAGÖZ'ÜN MUAMMASI Yılmaz Onay, toplumcu gerçekçi anlayışıyla geleneksel ve evrensel tiyatro çalışmalarını yönetmen, yazar ve çevirmen olarak sürdüren bir sanat adamımız. Sanatçının Ölümü, yalana, ikiyüzlülüğe yöneltilmiş bir yergi oyunu. Oyun, ülkemizde, sanatçı bir insanın ancak öldükten sonra değerlendirildiğini, tersinlemeli bir biçimde anlatıyor; toplumun değer bilmezliğine karşı acı bir eleştiri getiriyor, bu tutumu hicvediyor. Arafta Kalanlar, sıradan insanları, yani Ademleri ve Havvaları kuşatan yalancı cennetler masalına yöneltilmiş bir taşlama. Oyun, aynı zamanda ilk kez aldatılan Havva teması ile kadın sorunsalını da irdeleyen bir yapıda. Karagöz'ün Muamması, geri kalmış muammalar ülkesinde üç kâğıtçı, bezirgan Frenk ve Karagöz'le Hacivat'ın serüvenlerini geleneksel tiyatro kalıpları kullanarak, toplumsal bir yergigüldürü türünde anlatıyor. 1992 (1. Baskı), 1998 (2. Baskı)/190 sayfa/10xl8.5 cmxcm AZİZ ÇALIŞLAR-YILMAZ ONAY/ Uyarlamalar • 1 ROMANDAN TİYATROYA OBLOMOV/MUHTEŞEM GATSBY /KÜÇÜK ADAM NE OLDU SANA Üç yabancı romanın, Türk yazarları tarafından sahne 53


MitosBoyut • 2

uyarlaması. Oblomov (1. Gonçarov), Gorki'nin "Edebiyatımızın en güzel romanlarından biri," dediği bir Rus romanı; iki farklı dünya arasında kalan insanın çaresizliğini anlatıyor(Uy. Aziz Çalışlar). Muhteşem Gatsby, Amerikalı yazar Fitzgerald'in 1920 yılları Amerika'sını anlattığı en ünlü romanı; "Amerikan düşü"nün umutları ile dolu ve bölünmüş kişilikleri olan insanlar anlatılıyor (Uy. Aziz Çalışlar). Küçük Adam Ne Oldu Sana, (Alman romancı Hans Fallada'dan) 1930 yılları karışık Almanya'sında, Faşizmin yükselme sürecinde ezilen sıradan insanların dramını anlatıyor (Uy. Yılmaz Onay). 1992/200 sayfa/10xl8.5

ÜLKER KÖKSAL/ Toplu Oyunları- 1 UZAKLAR / SEVDALI FİDANLAR / BİR GARİP OYUN / KARANLIKTA İLK IŞIK (KUBİLAY) Oyunlarının hemen hepsi, Devlet, Şehir Tiyatrolarında ve özel tiyatro ve amatör gruplarca defalarca oynanan Ülker Köksal, üslubundaki açıklığı ve seyirciyle kolay iletişim kurabilme özelliği ile tanınan bir yazarımız. Uzaklar, yazarın en çok oynanan ve dört ödül almış oyunu. Oyunda, eğitim sistemimizle kalıplaştırılan genç insanların yaratıcı güçlerinin nasıl yok edildiği anlatılmakta. Sevdalı Fidanlar oyunu da, gençlere dönük ve onların özgürlüklerini savunan bir "hoşgörü ve sevgi" oyunu. Bir Garip Oyun, toplumsal sistemimiz ve geleneklerimizdeki yanlışlıkların, bireyde bıraktığı olumsuz etkileri tartışmalı bir biçimde sergiliyor. Karanlıkta İlk Işık (Kubilay) devrim şehidi Kubilay'ın idealizmine saygıyı koruyarak, bu olayın gerçek toplumsal, kültürel ve politik nedenlerini irdelemekte. 1993/360 sayfa/10xl8.5

pe

cy

a

TURGUT ÖZAKMAN / Toplu Oyunları • 2 SARIPINAR 1914 / FEHİM PAŞA KONAĞI/ RESİMLİ OSMANLI TARİHİ / BİR ŞEHNAZ OYUN Turgut Ö z a k m a n ' ı n 4 tarihsel güldürüsü birarada. Sarıpınar 1914, R. N. Güntekin'in Değirmen adlı romanından uyarlanmış. Oyun, 1914 yılında, Osmanlı'nın yüzlerce bakımsız kasabasından biri olan Sarıpınar'da yaşanmış "zelzele" komedisini anlatır. Bu çağdaş bir güldürü, "göstermeci" anlatımla yazılmış; yirmiye yakın sahne bir "anlatıcı" yoluyla birbirine bağlanıp yorumlanmakta (Sanatsevenler D. Ödülü1968). Fehim Paşa Konağı, "göstermeci" anlatımı, dansın ve müziğin yoğunluklu olduğu bir tarihsel güldürü. Geleneksel tiyatromuza ait öğelerin de kullanıldığı oyun, kabalığın, savaşın karşısında incelikten, barıştan yana bir tavır sergiliyor (İş B. Büyük Ödülü 1980). Resimli Osmanlı Tarihi, 1982 Anayasa'sının halkoylamasından önce yazılıp oynanmış olan bir oyun; ülkemizin yüzyıllık Anayasa serüvenini tersinlemeli, fantastik, eğlenceli ve eleştirel bir sahne diliyle anlatıyor (Sanat Kur. ve I. Küntay Ödülleri, 1982-83). Bir Şehnaz Oyun, dansla müziğin ağırlıklı olduğu tarihsel bir güldürü. Eğlence öğesinin fazlaca kullanıldığı oyunda, tersinleme yoluyla Osmanlı'nın 1. Dünya Savaşı'na giriş dönemi anlatılıyor. Sarıpınar: 29 erkek, köylüler, heyet üyeleri/Fehim Paşa K.: 11 erkek, 4 kadın/ R. O. Tarihi: 16 erkek, 6 kadın, dansçılar/ Bir Şehnaz Oyun: 22 erkek, 9 kadın, çalgıcılar, erkekler, kadınlar. Î992 (1. Bas.), 1998 (2. Bas.)/276 sayfa/10xl8.5

üç oyun, seçimle iktidara gelmiş Allende'yi deviren Şilideki askeri darbe ile ilgili. Şili'de Av, Pinochet tarafından Ailende iktidarının devrildiği gün küçük bir kilise rahibinin evinde, dışardaki insan avından kaçan yedi gencin hesaplaşma, tartışma ve çatışmalarının evrensel boyutlu öyküsü. Ölü Kentin Nabzı, 1977'de Pinochet'in baskı rejimine gizliden gizliye başlayan bir karşı koyma eylemini sezinleyen yazarın, böyle olası bir direniş hareketini anlatan oyunu. Bir Başkana Ağıt, 11 Eylül darbe gecesi Başkanlık Sarayı'nda Allende'nin yaşadığı gerilimli saatleri anlatıyor. 1992/259 sayfa/ 10x18.5

OKTAY ARAYICI/Bütün Oyunları • 1 NAFİLE DÜNYA / BİR ÖLÜMÜN TOPLUMSAL ANATOMİSİ / RUMUZ GONCAGÜL / TANİLLİ DOSYASI Oktay Arayıcı, Türk Tiyatrosunun ilerici - toplumcu çizgideki yazarlarının önde gelenlerinden biridir. Nafile Dünya, polislik mesleğine dürüstçe bağlı kalmış bir adamın değişen, yozlaşan toplumsal koşullara ayak uyduramamasının traji-komik öyküsüdür. Rumuz Goncagül, kadın-erkek ilişkilerinin töreler, ekonomik ve toplumsal etkenlere sıkı sıkıya bağlı olduğu toplumumuzda, evlilikten beklenenler üzerine, epik tiyatro örneği bir güldürü. Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi ise, "göstermeci" türünde, Güney Anadolu'da bir ölüm olayının ardındaki toplumsalekonomik-sosyal nedenleri araştıran bir "seyirlik tragedya." Tanilli Dosyası, Prof. Server Tanilli'nin 1980 öncesi İstanbul Üniversitesi'nde verdiği Uygarlık Tarihi dersi nedeni ile yaşadığı gerçek olaylardan alınmış, yarı-belgesel ve nesnel-gerçekçi biçimde yazılmış bir oyun. 12 Eylül öncesindeki baskı, işkence ve kıyımın üniversite hocalarına uzanan boyutlarını anlatıyor. 1992 (1. Baskı), 1997 (2. Baskı)/330 sayfa/10xl8.S ORHAN ASENA/ Toplu Oyunları • 1 ŞİLİ'DE AV / ÖLÜ KENTİN NABZI / BİR BAŞKANA AĞIT Orhan Asena'nın "Şili Üçlemesi" diye adlandırdığı bu kitaptaki 54

MEHMET AKAN/ Toplu Oyunları • 1 HİKÂYE-İ MAHMUD BEDREDDİN /ANALIK DAVASI / MİDİRFİLLİK OYUNU Mehmet Akan, 1960'lı yılların dinamik, heyecanlı tiyatro ortamında tiyatroya başlayan ve oyunculuğunu sürdürürken oyunlar da üretmiş olan bir tiyatrocu. Kitaptaki üç oyun da geleneksel kültürümüze dayanan, toplumsal içerikli ve çağdaş tiyatro anlayışıyla yazılmış oyunlar. Hikâye-i Mahmud Bedreddin, Alevi ayinleri kültüründen yola çıkarak, dans ve müziğin yoğun desteği ile, Anadolu insanının hoşgörülü yapısını ve yaşadığı ekonomik-toplumsal-politik çelişkileri sergiliyor. Analık Davası'nda, Brecht'in Kafkas Tebeşir Dairesi oyunundaki ana tema aracılığıyla, Anadolu insanının yaşamı ve Osmanlı döneminin üretim ilişkileri irdelenir. Bu oyununda, meddah-saz şairliği geleneklerimizden ve halk danslarımızdan önemli esinlemeler bulunmakta. Midirfillik Oyunu, Ulvi Uraz Tiyatrosunda (1968), Ham Hum Şaralop adı ile oynanmış. Geleneksel seyirlik oyunlarımızdan olan ortaoyunu biçiminde yazılmış, ortaoyunu öğeleri taşıyan, ama çağımızın toplumsal ve politik olaylarını hicveden bir oyun. 1993/240 sayfa/ 10x18.5 MEMET BAYDUR / Toplu Oyunları - 1 DOĞUM /LİMON /YALNIZLIĞIN OYUNCAKLARI /KADIN İSTASYONU Memet Baydur, üst üste yazdığı oyunlarla son dönemde tiyatro oyun dağarcığımızı sürekli zenginleştiren bir yazarımız. Doğum, kısa bir "absürd" tiyatro örneği. Oyunda, insanoğlundaki tutku ile hüznün iç içe geçtiği bir hesaplaşma süreci anlatılıyor. Limon, yazarın ülkemizde sergilenmiş ilk oyunu. Dünyanın esenliği adına hiçbir şey yapamayışın, dört duvar arasında


MitosBoyut • 3

sıkılmışlığın, iletimşizliğin bol aydın gevezeliği ile unutturulmaya çalışıldığı bir ortamda, hüznün gülmeceyle iç içe sergilendiği bir oyun Yalnızlığın Oyuncakları, çok yaşlı üç insanın sıkışıp kaldıkları bir odadaki iç hesaplaşmaları. Üretken olamamış, susturulmuşluğu kabullenmiş, sevgisizliğe ödün vermiş, çevrenin tahribine göz yummuş olmanın ezikliği içinde bulunan insanların bu hesaplaşmaları, aslında 20. yüzyılın sorgulanmasıdır. Kadın İstasyonu, ilk kez Fransa'da oynanmış bu oyun, birbirlerine ve kendilerine yabancı üç insanın bir istasyondaki karşılaşmalarının öyküsü. Bu üç insan bireysel varoluşlarını birbirlerine aktarmakta görünüyorsalar da, aslında tek başına konuşmaktadırlar 1993/234 sayfa/10xl8.5 ATAOL BEHRAMOĞLU/Toplu Oyunları -1 LOZAN / İYİ BİR YURTTAŞ ARANIYOR Lozan, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra emperyalizmle masa başında yapılan ikinci savaşın öyküsü. Yazar, zaman zaman oyuna girerek, oyunun sahnesel açılımı için yardımcı oluyor. İyi Bir Yurttaş Aranıyor, tümüyle 18 şiirden oluşan iki bölümlü, müzikli manzum bir oyun. Oyunda yurdumuzdan çeşitli tip ve olayları anlatılırken, iyi bir yurttaş olmanın önkoşulları araştırılıyor. Kitapta ayrıca, oyunun bütün müziğinin notaları da bulunuyor. 1993/100 sayfa/10xl8.5

ŞULE GÜRBÜZ • AKIL YOKTUR Şule Gürbüz, şiir ve öyküleri ile tanınan genç kadın yazarlarımızdan biri. Genç yazar bu ilk oyununda, ölümün saçmalığı karşısında çaresiz kalan aklın, kendi yolunu, saçmalıklara yeni saçmalıklar üretmekle bulduğunu anlatmakta. Faust'tan bir sahneyi oyunun başına koyan yazar Şule Gürbüz, Mefisto'nun adı geçen yapıtta, "Cehennemin sınırları yoktur, kısıtlanmış da değildir. Tek bir yerdedir; çünkü biz neredeysek orası cehennemdir," sözünü alarak, kendi oyununun içeriğine açıklık getiriyor. 1993/76 sayfa/10xl8.5

a

YAVUZER ÇETİNKAYA • GÜN DÖNERKEN Temmuz/93'de kaybettiğimiz yazar, yönetmen, tiyatro-sinemaTV oyuncusu Yavuzer Çetinkaya'nın 1977 yılında yazdığı, o dönem Dostlar Tiyatrosunda oynanmış Gün Dönerken adlı oyunu, 1993'de Yavuzer Çetinkaya'nın "45. Doğum Yıldönümü" anısına yayımlandı. Gün Dönerken, Alman Parlamentosu Reichstag'ın Hitler tarafından bir komployla yaktırılması üzerine, Nazilerce başlatılan baskı ve terör ortamını anlatıyor. Bu büyük tarihi komplonun arkasından başlatılan ünlü "Leipzig Duruşması"nda, Bulgar devrimci G. Dimitrof suçlu gibi gösterilerek, cezalandırılmak istenir. Oyun, bu duruşmadan sahneleri de içeriyor. Gün Dönerken, sağlam bir dramatik yapıya sahip, akıcı diyaloglarla bezenmiş, ülkemizin 1980 öncesi yaşadığı kaosa paralellikler kuran, belgesel nitelikte bir oyun. 1993/100 sayfa/10xl8.5/l. hamur

NİKOLAY GOGOL • BİR DELİNİN HATIRA DEFTERİ Rus Edebiyatı'nın öncülerinden ve 19. yüzyıl Rus komedyasının "baba"sı olan Gogol, kendinden sonra gelen tüm Rus yazar kuşağını etkilemiş bir yazardı. Gogol yaşamında üç oyun yazmıştı; ezilmiş sıradan insanların yaşamlarını anlatan bu gerçekçi yazarın ölümünden sonra, birçok öykü ve romanı oyunlaştırıldı. Bir Delinin Hatıra Defteri, yazarın aynı adlı öyküsünden, Fransız S. Luneau ve R. Coggio tarafından oyunlaştırılmış tek kişilik bir yapıt. Ülkemizde 1965 ve 1968'de Genco Erkal tarafından başarılı ve farklı yorumlar ile oynanmış olan bu ünlü yapıtın oyun metni çevirmeni tarafından yeniden gözden geçirildi; dili sadeleştirildi. Tek kişilik bu oyun; dünyanın her yerinde, öyküsünden çok ilgi görmüş ve tanınmıştır. 1993/60 sayfa/10x 18.5

pe cy

TUNCER CÜCENOĞLU/Toplu Oyunları- 1 ÇIKMAZ SOKAK / DOSYA / KÖRDÖVÜŞÜ Toplumun dönemsel sorunları ile ilgilenip, bunları cesaretle sorgulayan, gerçekçi-toplumcu bir yazarımız Cücenoğlu, bu üç oyununda, ülkemizin üç ayrı döneminin sorunlarını yansıtmakta. Çıkmaz Sokak, politik bir oyun. Oyunda, baskı rejimlerinin giderek bir "polis devleti" haline gelişi ile işkenceci bir polisin, işkence ettiği bir kadın tarafından sorgulanışı, gerilimli ve inandırıcı bir biçimde anlatılıyor. Yazar, "işkence görenin işkenceciye işkence uygulaması insani bir davranış mıdır" sorusuna, izleyiciden yanıt isteyerek, herkesin işkence karşısında • etkin bir tavır almasını önermekte. Dosya, toplumsal yaramız olan yolsuzluklarla ilgili bir oyun. Devleti zarardan kurtarmak isteyen dürüst bir kişinin, düzenle bütünleşmiş insanların çıkarlarına ters düşüp toplum dışına itilerek, "sakıncalı" ilan edilmesini anlatıyor. Kördövüşü, yazarın ilk oyunu (1972); gecekondu insanını gerçekçi bir tutumla irdeliyor. Büyük umutlarla köyden kente gelen ve oturdukları gecekonduya bile sahip olamayan sıradan insanların dramı aktarılıyor. 1993/188 sayfa/10xl8.5

ADALET AĞAOĞLU/Toplu Oyunları - 1 EVCİLİK OYUNU / TOMBALA / ÇATIDAKİ ÇATLAK /SINIRLARDA / BİR KAHRAMANIN ÖLÜMÜ Evcilik Oyunu, yazarın yıllardır özel-resmi tiyatrolar ve amatör topluluklarca oynanmakta olan yapıtı. Oyun, aile içinde gençlere yapılan acımasız namus baskılarının, onları ilerdeki yaşamlarında nasıl mutsuzluğa ittiğini anlatıyor. Tombala, çok yaşlı bir karı kocanın, kendilerini aramayan çocuklarını bekleyişlerini ve bu bekleyiş sürecinde aralarındaki boş, anlamsız çekişmelerini sergiliyor. Çatıdaki Çatlak ise hiç evlenmemiş orta sınıf bir kadının, taşıyamayacağı kadar ağır bir yükün altında kalışının dramı; oyun kadınlara bu yıpranmayı layık gören toplum anlayışının çarpıklığını da vurguluyor. Sınırlarda, barışçıl bir dünya düzeninin özlemini yansıtan, ve simgesel nitelikler taşıyan bir oyun. Bir Kahramanın Ölümü ise, toplumların bunalımlı dönemlerde bekledikleri bir kahramanı ve bu kahramanın içine düştüğü kişisel korku ve endişelerini anlatıyor. 1993/276 sayfa/10x18.5

SERMET ÇAĞAN / Toplu Oyunları AYAK-BACAK FABRİKASI / SAVAŞ OYUNU Sermet Çağan (1929-1970), 1960 yıllarından sonra ülkemizde önemli bir atılım yapan tiyatromuza omuz veren kuramcı ve uygulamacı bir tiyatro adamımız. Çağan'ı ne yazık ki, tiyatroda yazarlık sürecine yeni başladığı sırada ve bu işte önemli bir dönüm noktasındayken yitirdik. Ayak-Bacak Fabrikası, geleneksel tiyatromuzun açık biçimi ile kurulmuş bir oyun; grotesk yapısıyla seyirciye düşünme, yargılama ve karar verme olanağı sağlıyor. Bir gazete haberinden yola çıkan yazar, oyununu Anadolu'da bir köyün, kendilerine tohumluk olarak verilen zehirli (ilaçlı) buğdayı açlık nedeniyle yemeleri sonucunda köyce sakat kalmaları üzerine kurmuş. Köy 55


MitosBoyut • 4

seyirlik oyunlarının soyutlama öğeleri ile groteskin beraberce ve çok başarılı olarak kullanıldığı oyun, çok acımasız bir karamizah örneği. Oynandığı yıllarda çok ilgi görmüş ve toplumu çok etkilemiştir. Savaş Oyunu, adının tersine bir barış oyunu. Gençlik oyunu olan eserde, barış için savaşın gerekliliği anlatılıyor. 1993/140 sayfa/10x 18.5 MEMET BAYDUR/Toplu Oyunları - 2 DÜDÜKLÜDE KIYMALI BAMYA / AŞK / VLADİMİR KOMAROV Düdüklüde Kıymalı Bamya, alaturkalıkla alafrangalık arasında sıkışıp kalmış günümüz kadınlarından bir grubun öyküsünü mizahi bir üslupla anlatmakta. Aşk adlı oyunda, sanatçı-edebiyatçı kesiminden, birer erkek kadın - sevgili - eşcinselden oluşan arkadaş grubunun, bol içkili ve sigara eşliğinde yaptıkları, aşk-evlilik üzerine bir iç hesaplaşma süreci anlatılıyor. Vladimir Komarov, Rusya'da Sovyetler Birliği döneminde yaşanan gerçek bir uzay kazasının öyküsü. 1967 yılında, bindiği uzay aracının yörüngesinden çıkması nedeniyle uzayda kaybolan Fizik Profesörü Kozmonot Komarov'un, dünya ile bağlantısını sürdürdüğü trajik son birkaç saati anlatılıyor. 1993/200 sayfa/10xl8.5

SAMUEL BECKETT/Toplu Oyunları- 1 GODOT'YU BEKLERKEN / TÜM DÜŞENLER / OYUN SONU 20. yüzyılın en büyük yazarları arasında yer alan Beckett, geniş kültürünü eserleri ile belgelemiş bir yazar; aynı zamanda insan varoluşunun gizemini ve umutsuzluğunu cesaretle ortaya koymuş, "zaman" sınırını aşarak insanoğlunun yeryüzündeki serüveninin tümünü kapsayan yapıtlar vermiş yetkin, çağdaş bir yazar. Godot'yu Beklerken, dünyada "absürd-uyumsuz tiyatro" türünün başyapıtı olarak biliniyor. İnsan varlığının "anlamlı" olduğunu anlama özleminin dile getirildiği bu oyun, yurdumuzda da birçok kez sahnelendi. Tüm Düşenler, adını İncil'den alan (All That Fall), Beckett'in ilk radyo oyunu. İrlandalılara özgü konuşma biçimlerini, gülmece ve hüzün yüklü bir üslupla yansıtıyor. Oyun Sonu, grotesk boyutları olan, tüm uygarlığın ve insanlığın çöküşünü, bir oda içine sıkışıp kalmış, hepsi sakat bir ailenin mutsuz, sevgisiz ilişkileri yolu ile anlatan bir oyun. Kitapta, Prof. Ayşegül Yüksel'in Beckett üzerine bir yazısı da bulunuyor. 1993/216 sayfa/10x18.5 SAMUEL BECKETT/ Toplu Oyunları-2 TÜM KISA OYUNLARI (29 Oyun) Çevirenler: Akşit Göktürk, Güven Turan, Uğur Ün, Şadan Aydın, Şerif Erol, Levent Mollamustafaoğlu, Mustafa Küpüşoğlu Bu ikinci kitapta, Beckett'in TV-radyo oyunları ile son dönem yazdığı oyunlar dahil, tüm kısa oyunları yer alıyor. Yedi ayrı çevirmen tarafından Türkçeleştirilmiş bu 29 oyun, birinci kitapla birlikte, çağımıza ismini yazdırmış bu büyük yazarın bütün oyunlarını eksiksiz biraraya toplayan, ülkemizdeki tek yayın oluyor. Yazar, sahne, sinema, televizyon ve radyo yolu ile "dil"in sınırlarını aşarak sonsuz anlatım seçeneklerine ulaşır; bu kısa yapıtlarda, 20. yüzyıl insanlığının yaşadığı toplumsal-politik çürümüşlük irdelenir. 1993/340 sayfa/10x18.5

pe

cy a

ADALE T AĞAOĞLU/Toplu Oyunları • 2 ÇIKIŞ / KOZALAR / KENDİNİ YAZAN ŞARKI / ÇOK UZAK FAZLA YAKIN Çıkış, yazarın tek perdelik oyunlarından olup, bir dönemin toplumsal karmaşası içinde boğulup kalmış baba ve kızının arayış süreçlerini yansıtıyor: Babanın temsil ettiği güvenlik ve tutsaklık, kızının temsil ettiği özgürlük ve tehlike ikilemi arasında kalan insanın seçim yapma zorluklan sorgulanıyor. Kozalar, aylak, sorumsuz ama gösterişe düşkün üç orta sınıf kadının 1970'li yıllarda, toplumun üzerine çöken anarşi ve baskıdan habersiz, kendi dünyalarında, bastırılmış cinsel istekleri, para ve mal tutkuları ile bencilce sürdürdükleri amaçsız yaşamlarını sergiliyor. Kendini Yazan Şarkı ise, yine 1970'li yıllarda, toplum düzenini değiştirmek için eyleme geçen bir grup gencin, bir köy ortamında yaşadıkları dramı anlatıyor; onların dramı, o köydeki kahırlı, özverili, dayanıklı bir köy kadınının dramı ile çakışır. Çok Uzak Fazla Yakın, iki kardeşin sevgi, tutku ve hatta kıskançlık ile yoğrulmuş ilişkilerini yansıtıyor. Oyunda, insanın sevdiği kimseye bağlantısı ile, bağımsız olma isteğinin çatışması anlatılıyor. 1993/260 sayfa/10x18.5 GÜNGÖR DİLMEN/ Toplu Oyunları- 1 MİDAS'IN KULAKLARI / MİDAS'IN ALTINLARI / MİDAS'IN KÖRDÜĞÜMÜ Güngör Dilmen, tarihsel gelişimi, tarihsel bir bilinçle değerlendiren yazarlarımızdan biri. Oyunlarının en büyük özelliği, yazarın akıcı-özenli-güzel Türkçe kullanması. Dilmen, fantaziye açık anlatımı, ince hiciv diyalogları ve şiirsel üslubu ile günümüzün usta tiyatro yazarlarının başında gelmekte. "Midas Üçlemesi", Frigya Kralı Midas'ın tutkularını, yanılgılarını anlatır. Midas'ın Kulakları, 1959 yılında tek perdelik yazılmış daha sonra genişletilmiş. Oyun yazıldığı yıldan beri, yurtiçinde- yurtdışında, birçok yerde sahnelenmiş, Uluslararası Şenliklere katılmış, Fransızca ve Almanca dillerine çevrilmiş, ödüller almış. Oyun, sanatçı Ferit Tüzün tarafından opera olarak da bestelenmiştir. Midas'ın Altınları'nda, Kral Midas'ın kişiliğinin altın ve paraya olan tutkusu anlatılır. Midas'ın Kördüğümü, mitolojiden bilinen kördüğümünün

çözülmesini anlatan manzum bir oyun. 1993/240 sayfa/10x18.5

56

BEHİÇ AK/ BİNA Karikatür sanatçısı Behiç Ak'ın ilk oyunu. Oyun Kültür Bakanlığı'nın 1993 Oyun Yazma Yarışması'nı kazanmış. Oyunda, spor salonu olarak yapılmış bir binada yöneticilerin yaptıkları akıl dışı proje değişikleri ekseninde ortama yabancılaşan insan anlatılır. İnsanların kendi meslekleri dışında çalışmaya itilişleri ve bu tercihlerinin günümüz gerçekleri ile olan bağlantıları belirtilerek, toplum olarak yaşadığımız kaosun küçük bir modeli sahne üzerine getirilir; ironik diyaloglarla, her şeye yabancılaşan insanın çelişkileri sergilenir. 1993/54 sayfa/10xl8.5 HAROLD PINTER/ AY IŞIĞI Çeviren: Filiz Ofluoğlu Ay Işığı, İngiltere'nin, yaşayan en etkin ve ünlü çağdaş oyun yazarlarından biri olan Harold Pinter'in, onbeş yıl sonra yazdığı yeni oyunu. Pinter, bu son oyununda, ana-babalar ile çocukları arasındaki, dünyamızda 80'li yıllarda başlamış olan kopukluğu, iletişimsizliği, duyarsızlığı ve uçurumu anlatıyor. Yazarın dikkat çekici özelliklerinden olan iğnelemek/kesinlik/gizem/kabalıkla inceliğin birlikteliği, bu oyunda da, etkili bir biçimde yer alıyor. 1993/80 sayfa/10x18.5


MitosBoyut • 5

figüranı arasındaki düşünce çatışmasını sergiler... Yahudi olan yazar, bu çatışmanın alt metninde, Hitler Almanya'sında Yahudilere yapılanları anlatmakta. Yazarın diğer oyunları gibi bu oyunu da ahlakçı görüşle yazılmış bir karamizah örneği. 1994/96 sayfa/10x18.5 BURAK M. UÇAR/Toplu Oyunları- 1 UMUT CİNAYETİ / ODA SAKLAMBACI / ŞAMATACILAR Genç oyun yazarımız Burak M. U ç a r ' ı n üç oyunu da, soyutlama yeteneği, şiirsel dili ve sınırsız hayal gücü ile dikkat çekiyor. Üç oyun aslında bir üçleme. Üç oyunda da, az sayıda oyun kişisi ile, yaşamdaki gerçeklerin değişken yüzleri ve çaresizlik ortasında beliren iletişim umutları anlatılıyor. Oyunlarda, özgün bir kurgulama içinde atlamalı konuşmalar birbirini izler, alışageldik yer-zaman-eylem birliği yoktur, oyun kişileri kimlik değiştirir. Bu yapıları ile oyunlar, postmodern bir dramatik anlatım özelliğine sahip bulunuyor. 1994/120 Sayfa/10x18.5 DAVİD FRENCH-GEORGE WALKER KANADA OYUNLARI PIRPIRLI YAŞAM / KARANLIK GÜÇLER ÜSTADI Çeviren: Turgut A. Akter Ülkemizde tiyatrosu hiç tanınmayan bir ülkenin, Kanada'nın iki çağdaş ve dünyaca ünlü yazarından iki oyun birarada. David French, Kanada'nın en saygıdeğer yazarlarından biri. Yazarın Pırpırlı Yaşam adı ile Türkçeye çevrilen Jitters adlı oyunu, en beğenilen ve şimdiye kadar dünyanın pek çok ülkesinde 100'den fazla prodüksiyonu yapılmış bir yapıtı. Bir tiyatro grubu içinde sahnede geçen oyun, yazarın oyun içinde oyun türünde bir çalışması. George Walker, Kanada'nın başka bir çağdaş oyun yazarı. David French gibi o da yaşamını yalnızca oyun yazmaktan kazanıyor. Yazar oyunlarının sahne düzenlemesini de yapıyor. Karanlık Güçler Üstadı adı ile Türkçeye kazandırılan Zazstrozzi adlı oyunu, Frankenstein'in (Frankeştayn) yazarı İngiliz Mary Shelley'in aynı adlı romanından esinlenilerek yazılmış bir korku oyunu. 1994/192 Sayfa/ 10x18.5

a

M. ALMAZ-M. ROZOVSKY - A. BENNETT KAFKA OYUNLARI KAFKA'NIN KADINLARI / BABA ve OĞUL / KAFKA'NIN ŞEYİ Çeviren: Ali Neyzi Edebiyat dünyasının ünlü yazarı Kafka, eserleri kadar ilginç kişiliği ile de sanatçıları etkilemiş bir yazar. Yaşamının her bölümü, babası ve kadınlarla olan ilişkileri, bugüne değin çokça irdelenmiş, araştırılmış, bu konularda yığınla kitap yazılmış, film çevrilmiş, oyun yazılmış. Kitapta, bu ilginç yazarın yaşamının üç ayrı yönünü yansıtan, üç ayrı yazardan, üç oyun bulunuyor. Üç yazar da, Kafka'nın çeşitli yazı, yapıt ve mektuplarından yararlanmış. Kafka'nın Kadınları, işte bu üç kadının Kafka'yla yaşadıklarının öyküsü. Oyundaki diyaloglar Kafka'nın mektuplarından ve bu üç kadının anı yazılarından derlenmiş. Kafka'nın kişiliğinin oluşmasında, olumlu-olumsuz, babasının büyük etkisi olduğu, dünyaca biliniyor. Baba ve Oğul, bu iki insanı biraraya getiriyor. Oyun, baba ile oğulun, bütün bir yaşam boyu yaşadıkları gerilimli, mesafeli, tedirgin, ama asla uzlaşamamış yakınlığını, hüzünlü bir dramatik metinle anlatıyor. Kafka'nın Şeyi adlı oyunu, Kafka üzerine tam bir kara komedi... Yazar, Kafka'nın kişiliğinin tüm yönlerini ele alarak, onun yaşadığı olayları günümüze taşıyor ve bu yaşanmış gerçek olaylardan olabildiğince eğlenceli ve eleştirel sahneler yaratıyor. Çağdaş İngiliz yazar Alan Bennett'in gerçek olaylardan yola çıkarak ironik bir üslupla ustaca yazdığı oyun, biyografik bir sahne eserinin herkes tarafından rahatça algılanıp izlenebileceğini kanıtlıyor. 1994/160 sayfa/10x18.5

pe cy

İSMET KÜNTAY/ Bütün Oyunları TOZLU ÇİZMELER / EVLER EVLER / 403. KİLOMETRE İsmet Küntay, oyunlarında toplumcu-gerçekçi bir görüşle, düzen eleştirisi yapmış ve bunları anlatırken iyimser ve umutlu olmaya özen göstermiş bir yazarımız. Tozlu Çizmeler, İstanbul'un işgal günleri ortamını ve o günlerdeki insanlarımızın yılgınlığını, yorgun subayları, fırsatçı işadamlarını anlatırken, Anadolu'daki Bağımsızlık Savaşı'na katılmanın zorunluluğunu da öne çıkarıyor. Evler Evler, toplumun çeşitli kesimlerindeki insanların yaşamlarını, beş ayrı mekândaki beş episodla, beş ayrı toplumsal kesiti, usta bir gözlem gücüyle yansıtır. Beş oyun ön ve son oyunla çerçevelenerek, sonunda her şeye rağmen insan olma onurunun umudu vurgulanır. 403. Kilometre, bir karayolu şantiyesinde geçer; burada yöneticiler yolsuzluk yapar; bu yasa dışı işlerin işçiler tarafından ortaya çıkarılma mücadelesi anlatılır. Oyun, birlik olmanın, haksızlığa karşı direnmenin erdemini, para ve kaba gücün her şey olmadığını, insanın para ile alınıp alınamayacağı ikileminin sonuçlarını gösterir. 1994/160 Sayfa/ 10x18.5 GEORGE TABORİ/ Toplu Oyunları • 1 BİR CASUSA AĞIT / WEİSMAN ile KIZIL YÜZ Çev. Prof. Dr. Özdemir Nutku Macar asıllı, çağdaş tiyatro adamları içinde en önde gelen yazarlardan biri George Tabori... Bir Casus'a Ağıt, yazarın Mayıs/93 de yazmış olduğu en son oyunu. Oyunda, casusluğun bir parodisi ve günümüzdeki insan ilişkilerinin derinlemesine irdelemesi yapılıyor. Yazar, bu oyununda kendine özgü kara mizahını da ustaca kullanıyor. Weisman ile Kızılyüz, Amerika'da Rocky Dağlarında yolunu kaybeden bir Yahudi tüccar ile, hep Kızılderili rollerine çıktığı için kendisini Kızılderililer ile özdeşleştiren bir Hollywood

TUNCER CÜCENOĞLU/Toplu Oyunları-2 HELİKOPTER / YILDIRIM KEMAL / KADINCIKLAR Helikopter, bir dağa zorunlu iniş yapmış bir helikopterdeki bürokratlarla gazeteci-TV'ciler arasında geçen güncel bir taşlama örneği; bürokratların kendi aralarındaki çatışmaları ve medya mensupları arasındaki mesleki açmazları sergiliyor. Bir kaza sonucunda çaresiz bir ortamda birarada bulunan insanlar, zorunlu bir hesaplaşmaya girerler; duygu ve özlemleri, bu süreçteki içtenlikleri, yapaylıkları açığa çıkar. Yıldırım Kemal, İzmir'in işgali öncesindeki gün başlayıp, işgal günü biten; Kurtuluş Savaşı döneminde yaşamış gerçek bir yurtseverin öyküsüdür. Kadıncıklar, yazarın bol ödüllü ve ülkemizde pek çok kez sahnelenmiş ünlü bir oyunu; genelev kadınlarının çevresindeki olayları ve onların çıkmazlarını anlatıyor. 1994/228 sayfa/10x 18.5 DAVİD MAMET/Toplu Oyunları- 1 OLEANNA / TİYATRODA BİR YAŞAM / GLENNGARRY GLENN ROSS / ŞAL Çev. Filiz Ofluoğlu-Ali Neyzi Mamet, oyun-senaryo-deneme yazarı olarak Amerika'nın en önemli bir çağdaş yazarı ve 1970 genç kuşağının temsilcilerinden bir yazar. 57


MitosBoyut • 6

Oleanna, yazarın son oyunu. Gerçek bir olaydan ve Amerikan Senato tutanaklarından yola çıkarak yazılmış olan oyun, kadınlara dönük "cinsel taciz" konusunu işliyor. Oynadığı her yerde tartışma yaratmış, seyircileri ikiye bölmüş bir oyun Oleanna; iki kişilik, duygu yüklü; adeta sahnede bir erkek-kadın savaşı... Tiyatroda Bir Yaşam, bir tiyatro topluluğunun biri genç biri yaşlı iki oyuncusu arasında geçen, tiyatroların girdi-çıktılarını yansıtan, sevecen diyaloglarla bezeli bir güldürü. Ancak, Mamet'e özgü biçimde kahkahaların ardında hüzün de eksik olmuyor. Glenngarry Glenn Ross, Amerika'daki bir emlakçı bürosunda geçen bir oyun. Amerikan liberalizminin acımasız ve insanı ezip geçen rekabet geleneğini, aynı bürodaki 4 adamın birbirlerini atlatıp geçmek için verdikleri savaşı anlatır. Şal, bir vasiyetnamenin arkasındaki gizemli, hüzün dolu, üç kişilik bir öykü. 1994/204 sayfa/10x 18.5

MEMET BAYDUR/Toplu Oyunları-3 YEŞİL PAPAĞAN LİMİTED / SEVGİ AYAKLARI / KAMYON Yeşil Papağan Limited, ülkemizin gündemindeki "Babalar" dünyasını ve bu çevreye girip çıkan işadamı, politikacı, sporcu, pop şarkıcısı ve şov yıldızlarının maceralarını gülünç ve hüzünlü bir dille anlatıyor. Gösterişli bir yazıhanede biçimlenen oyun, yasa dışı işlerin sıradan görünümlü, sıradan alışkanlıkları ve duyarlılıkları olan sıradan adamlarla nasıl kotarıldığını kara gülmece türünde yansıtıyor. Sevgi Ayakları, kadın-erkek ilişkileri ve aşk teması üzerine yazılmış, kadın-erkek eşitliğinde hoşgörülü bakışı öngören, "iyimser" bir oyun. Yaşama savaşını yılmadan sürdüren, yalın, özentisiz iki kadın iki erkeğin, tanıştıkları ilk gece birarada olmalarının öyküsü. Kamyon, bir köy oyunu görüntüsünde, küçük burjuva görüşlerini eleştiren, güldürüsü olan ve yer yer Beckett'in "Godot'yu Beklerken" oyununu çağrıştıran yapısıyla, tiyatroculara sahnelerde yeni yorum olanakları yakalama fırsatları sunuyor. 1995/192 sayfa/10x18.5

pe cy a

YILMAZ ONAY/Toplu Oyunları-2 KARADUL EFSANESİ / HÜCRE İNSANI / PROMETHEİA / KARAKEDİ GEÇTİ / TREN GİDİYOR Deneysellik, alışılmış tiyatro anlayışının sınırlarının kırılarak, tiyatro dilinin zorlanması, Yılmaz O n a y ' ı n bu kitapta yayınlanan tek kişilik üç oyununun ortak yanı. Kitaptaki tek kişilik oyunlardan olan, Karadul Efsanesi, Hücre İnsanı, Prometheia'de kendimize yakın duyabileceğimiz, özdeşleşebileceğimiz insanlar yok; aynı zamanda başı sonu, düğüm noktası kesin çizgilerle belirlenmiş dramatik olaylar dizisi de yok. Bu oyunların dışavurumcu ve öznel boyutu, yazarın kendisinin bile hesaba katamayacağı denli değişik yorumlara yol açabilecek nitelikte. Kitaptaki gençlik oyunları ise Karakedi Geçti, Tren Gidiyor, çok daha farklı özellikler taşıyor; oyunlar, çok sıcak ve sevecen bir bakışla ve mizah anlayışıyla yazılmış. Bu iki oyunda ezme-ezilme, güçlü-güçsüz temaları işleniyor. 1994/264 sayfa/10xl8.5

kadının öyküsüdür. Gül Satardı Melek Hanım, bir kıyı kasabasında tatil için gelenlerin dönmelerinden sonraki yaşamlarını tartışmalı bir biçimde sunuyor. Kâtip Çıkmazı'nda, dar bir ortamda yaşayan ve geleceği arayan genç insanların, bu ortamdan çıkış çabaları anlatılıyor. Maviydi Bisikletim, tek kişilik bir oyun; çocukluktan gençliğe geçiş döneminde yaşanan, coşkulu ve kırılgan bir yaşam kesitini sergiliyor. 1995/240 sayfa/10xl8.5

MEMET BAYDUR / TENSİNG Tensing, Doğu ile Batı'nın anlayış ve yaşam biçimleri arasındaki ayrımları ortaya koyan bir tartışma oyunu. Bu tartışma ekseninin bir tarafında, Everest Dağının doruğuna çıkıp "Everest Fatih"i ve bu nedenle "Sir" ünvanını almış olan İngiliz E. Hilary, diğer tarafında ise, ona bu yolculuğunda rehberlik yapmış, önceden Everest'in doruğuna babasıyla defalarca tırmanmış olan Nepal'li Tensing bulunuyor. 1994/84 sayfa/10x 18.5 YAKOVOS KAMBANELLİS / SAVAŞ BABA Çev. Panayot Abacı Çağdaş Yunan tiyatrosunun önde gelen öncü tiyatro adamlarından olan yönetmen, oyun yazarı Yakovos Kambanellis'in bu oyunu, güldürü türünde ve anti-militarist bir oyun. 1994/96 sayfa/10x18.5

DİNÇER SÜMER/Toplu Oyunları- 1 ESKİ FOTOĞRAFLAR/ GÜL SATARDI MELEK HANIM / KÂTİP ÇIKMAZI / MAVİYDİ BİSİKLETİM Dinçer Sümer, yazar olarak şiir, öykü, roman, TV ve radyo oyunu dallarındaki eserleriyle ve bugüne dek yazdığı 10'un üzerindeki tiyatro oyunları ile de tanınıyor. Yazarın oyunlarındaki kişileri bizden, birlikte yaşadığımız insanlar. Oyunlarda bu insanların sorunları, fazla iddiacı olmayan sevecen, sıcak, duygusal bir toplumsal çerçeve içinde sunuluyor. Eski Fotoğraflar, yaşamı toplumsal çöküntüye uğratılan bir 58

ÇETİN ALTAN / Toplu Oyunları- 1 ÇEMBERLER /TAHTEREVALLİ / DİLEKÇE / MOR DEFTER Oyun konularını günlük olaylardan alan Çetin Altan, oyunlarında Batı'yı tanımadan onu örnek alan toplumumuzu ele alarak, değer yargılarının birbirine karıştığını gösterir, bencil, yüzeysel insanların sorumsuz davranışlarını dile getirir. Çemberler, yaşam biçimleri ve beklentileri farklı insanların bir arada bulunmalarından doğan karmaşıklığı sergiler. Tahterevalli'de toplumun ekonomik yapısındaki eşitsizlik, sınıfsal çelişkiler ortaya konarak anlatılır. Sınıf atlamanın bir kurtuluş olmadığı, mutluluk getirmediği vurgulanır. Dilekçe, bürokratik çarkın bozukluğunu, bu çarkın içindeki sorumsuz "sorumluların" çürümüşlüklerini yansıtır. Mor Defter, sanatçı eğilimli, duygulu, zeki bir gencin bozuk düzenin anlayışsız, yapay ortamında çevresi ile iletişimsizliğini ve psikolojik dengesinin bozulmasını işler. 1995/288 sayfa/10x18.5 ÜLKER KÖKSAL/Toplu Oyunları-2 SACİDE / YOLLAR TÜKENDİ / ADEMİN KABURGA KEMİĞİ / GÜN DÖNERKEN Kadın oyun yazarlarımızdan Ülker Köksal'ın, "Kadın Dörtlemesi" adını verdiği, başkişileri kadın olan 4 oyunu, ülkemiz kadınlarının dramını sergilerken, kadına saygısız bir toplumun kendisinin de saygıya layık olamayacağını anlatıyor. Sacide'de, ağabeyinin evinde sığıntı gibi yaşayan bir terzi kızın, bu ortamdan kurtuluş ve çıkış noktası olarak evlenmeyi seçmesi, ancak bu kez kocasının baskı, sömürü ve ihaneti ile karşılaşması anlatılıyor. Yollar Tükendi, kırsal kesimde yaşayan bir ailenin, umudunu kentte arayış öyküsü içinde, bir ana'nın kentte sağa sola savrulan çocukları nedeniyle yaşadığı üzüntülerini ve çetin yaşam savaşı karşısındaki mücadelesini sergiliyor.


MitosBoyut • 7

Ademin Kaburga Kemiği'nde kentte bir işyerinde çalışan orta sınıftan evli, çocuklu bir kadının sorunlarına eğiliniliyor. Gün Dönerken, şehirde yaşayan aydın bir kadının, babasından kalma topraklarda çalışan köylülere karşı iyi niyetli davranışlarının, toplumsal kesimler arasındaki değer yargılarının farklılaşması nedeniyle, nasıl yanlış anlaşıldığını ve bu insanlarla iletişimsizliğini sergiliyor. 1995/240 Sayfa/ 10x18.5 CEVDET KUDRET /YAŞAYAN ÖLÜLER Cevdet Kudret'in, 1934 yılında yazdığı bu oyunun ancak yarısı, 1936 yılında Ağaç Dergisinde yayımlanabilmiş. O zaman Peyami Safa, oyunun mesajının doğru olmadığını ileri sürmüş. Cevdet Kudret, 1988 yılında yeniden gözden geçirdiği bu oyun metninin başına, bu olay için şu notu koymuş: "...Zaman ne yazık ki ona değil bana hak verdi. Hak verdi, çünkü bu oyun 2. Dünya Savaşı'nı (1939) açan devletlerin iddialarına beş yıl öncesinden verilmiş peşin bir yanıttı." Oyunda, savaşların yalnızca çıkar çevrelerinin işine yaradığı, her kesimdeki insanları, sonuçta toplumu yozlaştırıp çürüttüğü anlatılıyor. Yaşayan Ölüler, 2. Dünya Savaşı'ndan önce yazılmış, 2. Dünya Savaşı'nı ve tüm savaşları anlatan bir oyun. Epik anlatımı ve savaşların içyüzüne gerçekçi bakışıyla oyun, hâlâ güncelliğini sürdürüyor. Değerli edebiyatçımız Cevdet Kudret'in ölümünden sonra ortaya çıkarılan bu yapıtı, onun dünya görüşünü ortaya koyan önemli bir çalışması. 1995/96 Sayfa/10xl8.5

HERBERT ACHTERNBUSCH / ÇİZME ve ÇORAPLARI Çeviren: Prof. Dr. Özdemir Nutku Herbert Achternbusch, öykü, şiir, romanları ile adını duyuran, filmleri ve oyunları ile ünlenen çağdaş bir Alman yazarı. Ülkemizde hemen hiç tanınmayan Alman tiyatrosunun bellibaşlı oyun yazarlarından biri olan Achternbusch, tüm oyunlarındaki kara mizah, fantastik yapı ve anarşik tavırları ile ortalığı karıştırmış ve eleştirmenleri ikiye bölmüştür. Çizme ve Çorapları, yazarın 13. oyunudur. Bu oyunda, "zamanın dışında olan yaşlı bir çift", Arizona adı verilen fantastik bir mekânda, Nirvana'da, yani sıfır noktasında yaşar. Evli çift sonun başlangıcındadır. Akıllıca sözlerle yaşamın budalalıklarını açımlarlarken, çeşitli insan kılıklarına girerler; kadın erkek, erkek kadın olur, üç-dört ayaklı olurlar, böylece birer tiyatro figürü olarak sahnede her şeyi temsil ederler. 1995/60 sayfa/10xl8.5 NEZİHE MERİÇ / ÇIN SABAHTA Nezihe Meriç, Bozbulanık (1953) adlı ilk öykü kitabı ile edebiyatımızdaki yerini almış bir yazarımız. Daha çok, öykü ve romanları ile tanındı. 1969 yılında yazdığı Sular Aydınlanıyordu, 1984'deki Sevdican adlı tek kişilik kadın oyunları, yazıldıklarından bu yana çeşitli tiyatrolarda sahnelenmeye devam ediyor. Yazar, yine kadın sorunlarını konu olarak ele aldığı üçüncü oyununu on yıl sonra yazdı: Çın Sabahta Çın Sabahta, iki kadının yaşam savaşındaki yenilgi ve mutsuzluklarını anlatıyor. 1995/60 sayfa/10x18.5

pe

cy

a

LEV TOLSTOY / SAVAŞ VE BARIŞ Oyunlaştıran: Erwin Piscator - Çeviren: Cevat Çapan Politik tiyatronun önemli ve öncü bir yapıtı. Dünyanın en büyük romanlarından biri kabul edilen Savaş ve Barış, ünlü Alman tiyatro kuramcısı, politik tiyatronun yaratıcısı, düşünceleri ve yaptıkları ile Bertolt Brecht'in epik-tiyatro yaratısının hazırlayıcısı olan Erwin Piscator tarafından oyunlaştırılmış ve ilk kez 1950'li yıllarda Almanya'da sahneye konmuş. Tolstoy'un bu önemli ve nicel olarak büyük-hacimli yapıtı, Piscator'un çok usta tiyatro anlayışı ile salt tarihsel bir aşk hikâyesi yapısına bürünmeden, politik tiyatronun öncü bir yaratısı olarak tiyatro sanatı içinde yerini almış bulunuyor. Oyunda, romanın özünde çatışma olan bölümler hızlı, akıcı, dinamik bir üslupla veriliyor. Romandaki diğer olaylar, betimlemeler, geçişler ise bir anlatıcı tarafından aktarılıyor. Sahne düzeni ve replikler için Piscator'un yaptığı açıklamalar, oyunu sahneleyecek yönetmenlere oldukça kolaylıklar sağlayacak nitelikte. 1994/144 sayfa/10x 18.5

boyunca içinde olduğu "arayış"ın boyutlarını araştırır. Bu oyunda sesler, ışıklar, objeler simgesel anlamlarda kullanılarak bir düş ortamı içinde, insan gerçeğinin evrensel olan bu sorunu sahne üzerine getirilir Nihavent 1995/168 sayfa/10xl8.5

ÜLKÜ AYVAZ / Toplu Oyunları- 1 NİHAVENT LONGA / VALİ-İ VİLAYET HADEM-İ DEVLET / YENİDEN YARATMA Nihavent Longa, basın tarihimizde çelişkili yaşamı ile yer alan Ali Suavi ile ilgili olup, gerçek ile düş arasında gidip gelen, dün ile günümüz olayları arasındaki benzerlikleri sergileyen bir oyun. Yazar, yüz yıl öncesi ile günümüzdeki polis baskılarını, tutuklamalarını ve yasaklamalarını karşılaştırır; iyiniyetli insanların bu nedenlerle yaşadığı dramatik olayları önümüze serer Vali-i Vilayed Hadem-i Devlet, Osmanlı döneminde Aydın vilayetindeki Atçalı Kel Mehmet olayını anlatır. O dönemde, üzerindeki baskılar, ağır vergilerle ezilen ve yöneticiler tarafından sömürülen halk sonunda, aşkı için başkaldırmış olan Kel Mehmet'e katılır; oyun bu olayı güncel olaylarla benzerlikler kurarak sergiliyor. Yeniden Yaratma, insanoğlunun bütün yaşamı

INGEBORG BACHMANN/RADYO OYUNLARI BİR DÜŞ ALIŞVERİŞİ / AĞUSTOS BÖCEKLERİ / MANHATTAN'IN İYİ TANRISI • Çev. Ahmet Cemal İnsanoğlunun yaşamındaki gerçekleri felsefi boyutta derinlemesine incelemiş olan Avusturyalı kadın yazar Bachmann'ın, kurulu düzene ters düşen aşkların asla gerçekleşemeyeceğini anlatan üç radyo oyunu birarada. Bir Düş Alışverişi'nde, düş satan bir dükkânda kendi aşkları üzerine kurulu düşleri almaya sıra geldiğinde, özveride bulunmaktan kaçıp, sıradan kişiliği tercih eden bir insanın tragedyası anlatılır. Ağustos Böcekleri, bir adaya toplanmış insanların kırılgan, buruk yaşam öykülerinin resmi geçididir. Oyun, köktenci gibi görülen "kaçışların", aslında ne kadar yapay olduğunu gösterir. Manhattan'ın İyi Tanrısı, İnsanın vazgeçilmez tutkusu "aşk"ı irdeleyen başka bir oyun; gerçek aşkın bütünüyle olanaksızlığını bir mahkeme ortamında sorgular. 1995/168 sayfa/10x 18.5 GÜNGÖR DİLMEN / Toplu Oyunları-2 KADIN OYUNLARI KURBAN / BAĞDAT HATUN / AŞKIMIZ AKSARAY'IN EN BÜYÜK YANGINI Güngör Dilmen'in, tarihsel gelişmeleri tarihsel bir bilinçle aktardığı üç kadın oyunu. Kurban, toplumsal yaşamımızda önemli bir yer alan kuma sorununu işler. Oyun, antik tragedyayı andıran biçimsel bir yapı ve atmosferde geçer; Türk kadının trajedisini ince bir duyarlılıkla sergiler. Bağdat Hatun, aşırı iktidar tutkusu yüzünden bireyin felakete 59


MitosBoyut • 8

sürüklenmesinin öyküsü. İktidar uğruna oğlunu öldürebilecek kadar gözü dönen Bağdat Hatun, erkeğinin kendine hükmetmesine de müsaade etmez. Toplumdaki kadının ezikliğine iktidar olmakla karşı çıkan Bağdat Hatun, trajik olaylara neden olmuş ilginç bir tarihsel kişilik. Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını'nda, 19. yüzyılın sonlarında İstanbul Aksaray'da geçen bir yangın, bir aşk teması içinde anlatılır. O dönemin esnafı, tulumbacıları, levantenleri, mahalleli arasındaki insan ilişkileri, Saraydan çıkmış Mahitap'ın Artin Efendi ile olan aşk ekseninde görünür; müzikli, eğlenceli bir İstanbul öyküsü. 1996/288 Sayfa/10xl8.5 MEMET BAYDUR / KUTU KUTU Yazarın 1995 yılında yazdığı bu oyunda, Belediyelerin dinci kesimin eline geçmelerinden sonra, bu kamu kuruluşlarında yaratılan insan savurganlığı ve değerbilmezliği anlatılıyor. Kutu Kutu'da, büyükleri ile görüş farklılıkları nedeniyle evlerinden ayrılmış birkaç aydın gencin, heykele, resme, tiyatroya, operaya, kısaca her tür sanat yapıtına karşı bir Belediye Başkanı ile olan fantezi dolu çatışmalarını anlatılıyor. 1995/60 Sayfa/10x18.5

MÜJDAT GEZEN/Toplu Oyunları - 1 HAMLET EFENDİ / İSTANBUL MÜZİKALİ Yazarlığı ile birlikte 35 yıldır tiyatromuza yönetici, oyuncu olarak hizmet etmeyi sürdüren ünlü sahne sanatçısı Müjdat Gezen bu iki oyununda, geleneksel tiyatromuza ait biçimleri kullanıyor, İstanbul'un renkli, eğlenceli yaşamından kesitler sergiliyor. Hamlet Efendi, Cumhuriyetimizin kurulduğu yıllarda, TürkErmeni-Rum yurttaşlarımızdan kurulu bir tiyatro topluluğunun, ünlü Hamlet oyununu sahneye koyma serüvenini anlatıyor. İstanbul Müzikali ise, İstanbul'un 8 semtinin tarihsel değişimini, geleneksel tiyatromuzun anlatım olanaklarını kullanarak, müzikli ve eğlenceli bir biçimde aktarıyor. Ama bunu yaparken son yıllarda kaybettiğimiz insani değerleri, bozup kirlettiğimiz çevreyi, yarattığımız iletişimsizliğin acısını da dile getiriyor. Eski İstanbul'a nostaljik ve bugünkü İstanbul'a eleştirel bir bakış sergiliyor İstanbul Müzikali. 1995/144 sayfa/10x18.5

pe cy

a

WİLLİAM SHAKESPEARE / TİTUS ANDRONICUS Çev. Ali Neyzi Shakespeare'in ilk dönem oyunlarından Titus Andronicus (159394), bugüne dek dilimize aktarılmadı ve ülkemizde oynanmadı. Ünlü yazarın bu oyunu, insanı olağanüstü derecede sarsacak kan ve vahşet sahneleriyle dolu. Babanın, oğulun, kardeşin, yakın dostların, iktidar ve kutsal Roma İmparatorluğu adına, birbirlerine uyguladıkları acımasızca işkenceler, birbirlerini yok etme kavgaları, yer yer olayın trajik boyutlarını da aşıyor. Shakespeare'in kendine özgü ustalıklarını içeren ve cesur betimlemeler, etkili anlatım zenginlikleri taşıyan bu oyun, uzun süre, içindeki vahşet sahneleri nedeniyle, ona layık görülmemiş, onun oyunu sayılmamıştı. 1995/96 Sayfa/10x18.5

ediliyor. Almanya'da 1930'larda başgöstermeye başlayan Faşizme ilk karşı çıkan yazar, bu nedenle yaşamının büyük bir bölümünü yurt dışında geçirdi. Oyunlarında halkı, gündelik yaşamın basit bireyi olarak, yöresel özellikler içinde, gülmece yanı güçlü epik bir üslupla verdi. Viyana Ormanlarından Masallar, trajik bir halk güldürüsü. Bir kadının başkalarının maddi çıkarlarının nesnesi haline gelişi, sonuçta kadının iç ve dış varlığı ile paramparça olması anlatılıyor. İtalyan Gecesi'nde aymaz bir kasaba halkı ile budala ama gücü elinde bulunduran Naziler arasındaki olaylar fars türünde sergileniyor. Figaro Boşanıyor, Don Juan Savaştan Geliyor, bu iki oyun, halkın yaşadığı acı ve sarsıcı olayların, bireylerin karakterlerinde yarattığı köklü değişiklikleri anlatıyor. 1995/312 sayfa/10x18.5

STANİSLAV STRATİEV-STEFAN TSANEV BULGAR OYUNLARI - OTOBÜS / HAYAT İKİ KADINDIR Çev. Gülbeyan Altınok-Tuncer Cücenoğlu Otobüs, çağdaş Bulgar yazarı Stanislav Stratiev'e ait, toplumsal taşlama türünde bir güldürü; birçok dile çevrilmiş ve ülkemiz dahil birçok ülkede oynanmış. Oyunda, bir otobüsün içinde seyahat eden, ustalıkla yaratılmış 9 tip aracılığı ile ülkenin toplumsal yapısı ve rejimi eleştiriliyor. Yolcular ve otobüsün şoförü sorumluluklarını unutunca, hep beraber, gülünç ama amaçsız bir yolculuğa başlarlar. Hayat İki Kadındır, çağdaş Bulgar yazarı Stefan Tsanev'e ait; onun oyunları da birçok dile çevrilip, sahnelenmiş. Oyun, günümüz Bulgar toplumundaki çeşitli toplum kesimleri arasındaki yaşam ve düşünce farklılıklarını anlatıyor. Oyun, genç bir bilimadamıyla, toprağından kopmamış köylü annesi ve evlenmek üzere olduğu gazeteci sevgilisi arasında geçer. Adamın yaşamındaki vazgeçilmez konumları ile bu iki kadının farklı değer yargıları, üçlü arasındaki ilişkiyi, toplumsal bir güldürüye dönüştürür. 1995/120 Sayfa/10x18.5 Ö D O N VON HORVATH/Toplu Oyunları- 1 VİYANA ORMANLARINDAN MASALLAR / İTALYAN GECESİ/ FİGARO BOŞANIYOR / D O N JUAN SAVAŞTAN GELİYOR Çev. Aysın Candan, Kayhan Onur, Meriç Gök Oyunları ülkemizde hiç oynanmamış, Türkçeye çevrilmemiş olan Horvath, çağdaş halk güldürüsü türünün öncülerinden biri kabul 60

JEAN GİRAUDOUX/Toplu Oyunları- 1 TROYA SAVAŞI OLMAYACAK / KAPTAN COOK'UN GEZİSİNE EK Çev. Prof. Hasan Anamur Fransız edebiyatının ve dünya tiyatrosunun önemli yazarlarından Jean Giraudoux (1882-1945), gerçekçilikten çok, diyaloglara ve üsluba ağırlık veren, izlenimci tiyatronun yaratıcılarından. Olağanüstü bir üslupla trajedi, mizah ve fanteziyi biraraya getirmesiyle ünlü... Troya Savaşı Olmayacak, adından da anlaşıldığı gibi, ünlü İlyada destanından esinlenilerek yazılmış bir oyun. 1935 yılında yazılan eser, dünyanın kaçınılmaz bir savaşa doğru gidişini önceden gören bir oyun olarak ünlüdür. Seyircinin ilgisini "savaş/barış" sorunsalı üzerine yoğunlaştıran oyun, trajik gerilim içinde mizah dolu sahneleri ile dikkat çekiyor. Kaptan Cook'un Gezisine Ek, İngiliz Kaptan Cook'un 18. yüzyılda Pasifik adalarına yaptığı keşif gezisine ait notlarından yola çıkarak yazılmış. Dönemin uygar uluslardan birinin temsilcisi olan Kaptan Cook ile, uygarlıkla ilk kez karşılaşan yerli halkın dünyaya bakışlarının çelişkileri anlatılır bu güldürüde. Mizah ve fantezi, gerçek olayların içine çok başarılı bir üslupla yerleştirilmiş. Uygarlıkla, ilkelliğin bu ilk karşılaşma anı, yazarın ince ayrıntıları yakalama başarısı ile bir şölene dönüşür. 1995/168 sayfa/10x18.5 ALEXANDRE DUMAS/ÜÇ SİLAHŞÖRLER Çev. Aziz Çalışlar - Ela Güntekin Yazıldığı 1843 yılından bu yana gençliğin gözdesi silahşör romanlarından biri olan Üç Silahşörler, Fransız halkının gözündeki efsanevi kahramanı tipini sergiler. Yiğitlik, canlılık,


MitosBoyut • 9

gözüpeklik, direnç gücü ve tüm diğer erdemleri kişiliğinde taşıyan Üç Silahşörler, (Baba) Dumas'ın romanından oyunlaştırılmış. Romandan sahneye uygulanan bu metin, romandaki destan ruhuna uygun düşüyor. Özü, gençlik ve mertlik olan bu oyun, bu iki nitelikten kaynaklanan bir erdem olan neşeyle dolup taşar. Gerçek insani erdemlerin, sevgi ve dostluğa bağlılığın, özgürlük inancının özlemiyle yanıp tutuşan bütün insanlar bu oyunun kahramanıdır. Onun için Üç Silahşörler'e, her şeyden çok bugün ihtiyacımız var. 1995/96 sayfa/10x18.5

TUNCER CÜCENOĞLU/Toplu Oyunları-3 ŞAPKA / ZİYARETÇİ / MATRUŞKA / ÖĞRETMEN Şapka, Ocak/1996'da, TOBAV Oyun Yazma Yarışmasında TOBAV Ödülü'nü almış. 1995 yılının "Hoşgörü Yılı" olması nedeniyle yazılmış bir "hoşgörüsüzlük" oyunu Şapka; tersinleme yoluyla, hoşgörünün yaşamımızdaki önemini ve gerekliliğini anlatıyor; yazar oyununu "kara güldürü" olarak niteliyor. Ziyaretçi, fantastik, buruk ve eğlenceli üslubu ile yaşamın farklı bir kesitini sergiliyor. Ülkemizde gittikçe artan öldürme eylemlerine karşı yazılmış bu oyunda, kadınların bu konuya hep birlikte nasıl karşı koyup barışı sağlayabileceklerini gösteriyor. Matruşka, eskiden bu yana ağırlığını hiç kaybetmemiş bir konuya, kadın-erkek ilişkisine eğiliyor. Bu ikili ilişkide, günümüzde de sürmekte olan, dürüst-içtenlikli olamayan tavrın ortaya çıkardığı çelişkileri mizahi bir üslupla anlatıyor. İki kişilik bu oyuna yazar, "Bir Aşk Komedisi" alt başlığını koymuş. Öğretmen, yazarın ilk dönem (1973) oyunlarından biri; gözden geçirilerek 1983'de tekrar yazılmış. Öğretmen'de dürüst, namuslu, ilkelerine sıkı sıkıya bağlı bir öğretmenin, değişen yaşam koşullarına bir türlü ayak uyduramayıp doğru seçim yapamaması ve bu nedenle, ailece uğradığı yenilgisi anlatılıyor. 1996/240 Sayfa /10x18.5 SAVAŞ DİNÇEL / GÜRÜLTÜLÜ PATIRTILI BİR HİKÂYE İstanbul Şehir Tiyatroları yönetmen ve oyuncularından Savaş Dinçel'in ünlü tiyatro adamı Shakespeare üzerine yazmış olduğu oyunu. Shakespeare'nin yazar kimliği öteden beri tartışılır; bildiğimiz oyunlarının başkaları, hatta Bacon, Marlowe gibi yazarlar tarafından yazıldığı gibi savlar, tiyatro yazın dünyasının hâlâ gündemindedir. Yazar bu savlardan yola çıkarak fantastik ve güldürüsü bol bir tartışma oyunu yazmış. 1996/72 Sayfa/10x18.5/1. hamur kâğıt

cy

a

BİLGESU ERENUS / KIRMIZI KARAAĞAÇ Kadın oyun yazarlarımızdan Bilgesu Erenus'un, İngiliz Kadın yazar Virginia Woolf'un (1882-1941) üzerine yazdığı yeni oyunu. Virginia Woolf, roman türüne yaptığı özgün katkılarıyla tanınan, ülkemizde çok okunan bir romancı ve eleştirmen; yazar romanlarında "bilinçli akışı" adı verilen anlatım tekniğini kullanmasıyla ünlü. İnsanda kalıcı etki bırakan ve rasyonel düşünce ile birlikte, bilincin bir parçası olan görsel, işitsel, bedensel ve bilinçaltı izlenimleri söze dökmek olan "bilinç akışı" tekniği, Erenus'un bu yeni oyununda da kullanılıyor. Yazarın kocası, V. Woolf'un ölümünden yıllarca sonra, onunla ilgili bir TV programına çıkmak üzere hazırlık yaparken, birden karısı Virginia ile karşı karşıya gelir. "Bilinç akışı" yönteminden yararlanılarak yaratılan bu karşılaşma, karı kocanın birlikte geçirdikleri yılların hesaplaşmasına dönüşür. Oyun, Virginia Woolf'un yaşam süresi içindeki eylemlerini, sorunlarını, iç dünyasını ve trajik intiharının nedenlerini yansıtırken, günümüz sorunlarına paralellik kurarak, dünyamızda egemen olan bugünkü yaşam biçimleri üzerine tartışma ortamı da yaratıyor. 1995/84 Sayfa/10x18.5

erkeklerin koyduğu kurallar altında yüklendiği acılar, yer yer Yunan tragedyaları biçiminde, şiirsel bir anlatımla sergilenir. 1996/84 Sayfa/10x18.5

pe

ORHAN GÜNER / Toplu Oyunları- 1 İKİNCİ NÖBETÇİNİN SIKINTILARI / SEVDALI BULUT / ANTONİUS, KLEOPATRA, ARADA BİR CAESAR Orhan Güner, uzun yıllardır Almanya'da yaşayan bir tiyatrocumuz. Oyunları, Alman tiyatrolarında birçok kez sahnelenmiş. İkinci Nöbetçinin Sıkıntıları, Oyun içinde oyun olan bu yapıt, hüzünlü, bazen komik, absürd ve çarpıcı üslubu ile, çağımızda çokça görülen iletişim eksikliklerini açığa çıkarıyor. Sevdalı Bulut, Nazım Hikmet'in bugüne kadar birçok sanatçının yapıtına esin kaynağı oluşturmuş ünlü masalının, çağdaş sorunlarla ilgilenen genç tiyatrocular için şiirsel bir sahne denemesi olanağı veriyor. Antonius, Kleopatra, Arada Bir Caesar, Herkesçe bilinen tarihsel bir trajedi aracılığı ile çağdaş insanın sorunlarına eğiliyor. 1996/96 Sayfa/10x18.5

ÖZEN YULA / Toplu Oyunları- 1 AY TEDİRGİNLİĞİ / DÜNYANIN ORTASINDA BİR YER Özen Yula, roman, öyküleri ve tiyatro, sinema, popüler kültür üzerine çeşitli sanat dergilerinde çıkmış yazılarıyla tanınan genç yazarlarımızdan biri. Kitaptaki oyunlar onun ilk oyunları. Ay Tedirginliği, bildik en eski hikâyedir: Bir adamla bir kadın, ılık bir ilkbahar gecesi deniz kıyısında karşılaşırlar. Oyunun ayrıcalığı, bu kişilerin birbirlerine anlattıkları hikâye-lerdedir. Hikâyelerin ardında, kendilerinin kırılgan yaşam deneyimleri yansır. Dünyanın Ortasında Bir Yer, zengin bir Bey'in çiftliğinde geçer; çiftliğe zorla getirilip zorla Bey'in hanımı yapılan bir kadınla çiftlikteki ırgat kadınların ortak yazgılarını anlatırken kadınların tutkunun kılavuzluğunda kendi yollarını çizebileceklerini gösterir. Oyunda, Anadolu kadının tarih boyu,

ZEYNEP AVCI / GILGAMIŞ Oyun, Gılgamış'ın ölümsüzlüğü aramak için birlikte yola çıktığı yaban adamı Enkidu ile dostluğunu ve Enkidu'nun ölümünden sonra da sürdürdüğü ölümsüzlük peşindeki serüvenini anlatıyor. . Gılgamış, ölümsüzlüğü bu kez arkadaşı Enkidu'ya ulaşabilmek için arar. Nuh'dan ölümsüzlük otunu alarak tekrar dünyaya gelmek, büyümek, gençleşmek ve Enkidu ile karşılaşıp arkadaş olmayı ister. Gılgamış, Aynı zamanda iki farklı adamın, bir kralla bir yaban adamının, sağlam, güçlü dostluğunun da destanıdır. 1996/96 Sayfa/10x18.5 FRANK WEDEKİND/Toplu Oyunları- 1 LULU / İLKBAHAR UYANIŞI Çev. Aziz Çalışlar - Nesrin Kazankaya Bertolt Brecht'in, "Tolstoy ve Strindberg'le birlikte yeni Avrupa'nın en büyük öğretmenlerinden biri," dediği Wedekind, yarattığı yabancılaştırma ilkesi ile Bertolt Brecht'i etkilemiş, Alman dışavurumculuğunun öncüsü olmuştur. Alman tiyatrosunun temel taşlarından biri kabul edilen yazarın oyunları, bugüne dek Türkçeye çevrilmedi, ülkemizde oynanmadı. Lulu, toplumsal ahlak yasalarının doğal ahlaka aykırılığını ve çarpıklığını bir kadının kişiliğinde veren, kapitalist toplumda insanın nasıl "meta" haline gelip para yasalarının egemenliğine girdiğini anlatan, tiyatro edebiyatında "ilk modern oyun" sayılan 61


MitosBoyut - 10

bir yapıt. "Ahlaklılık", "meta ahlakı" olup, insani ahlakla derin çelişki içindedir. Lulu, bu temel çelişkiyi anlatır ve "doğal insani ahlak" ile ikiyüzlü burjuva ahlakını karşı karşıya getirir. İlkbahar Uyanışı, üç gencin ilk cinsellik uyanışını sergilerken toplumdaki tabuları yıkmayı zorlar; zamanın eğitim sistemine keskin eleştiriler getirir, bu nedenle oyun, zamanın eleştirmenlerince ağır saldırılara uğramıştır. 1906'da ünlü yönetmen Max Reinhardt tarafından sahneye konan oyun, bütün bu karşı koymalara rağmen, 20 yıl repertuvarda kalmayı başarmıştır. 1997/312 sayfa/ 10x18.5 WİLLİAM SHAKESPEARE/Toplu Oyunları- 1 KISASA KISAS / ONlKİNCİ GECE / VENEDİK TACİRİ Çeviren-Uyarlayan: Zeynep Avcı Zeynep Avcı bu üç oyunu, İngilizce asıllarından, Fransızca uyarlamalarından ve Türkçedeki çevirilerinden yararlanarak dilimize yeniden çevirip-uyarlamış. William Shakespeare'in bu üç oyunu da romantik komedyalarından; bunlar, romantik gerçekçilik türünde derinliği olan, her tür seyirciye yönelebilen, seyircide komik ama buruk bir tat bırakan, seyirciyi güldürürken düşündüren oyunlar. 1996/228 Sayfa/10xl8.5

ROLAND TOPOR/JOKONUN DOĞUM GÜNÜ Çev. Mine G. Saulnier Öyküsünü oyun haline getiren yazar, halkın sırtına binip halkı ezen, horlayıp onun onurunu kıran bir kesimle halkın nasıl içiçe mutlu yaşadığını anlatan acımasız bir kara mizah örneği veriyor. Oyun, ekonomik baskılar altında ezilmiş insanların bu düzeni nasıl benimseyip, egemenlerle uyum içinde yaşamlarını sürdürdüklerini anlatırken, "sadizm" ve "mazoşizm"in insanların iç dünyalarında yer ettiği şaşırtıcı boyutlarını da sergiliyor. Oyunun öyküsü ve mizahi yapısı, ülkemizin gerçekleri ile tıpatıp örtüşmesi bakımından da ilginç. 1996/72 sayfa/ 10x18.5 ALİ BERKTAY / KERBELA Oyun, herkesçe bilinen, dini ve tarihsel bir olayı anlatırken, koşullanmış bir düşüncenin izine düşmüyor; bu duyarlı konuyu istismara kalkıp, şablonların içine girmeye çalışmıyor. Tam tersine, ortak kültürümüzün bu önemli tarihsel olayını, oyunun ana ekseni seçip, evrensel insani duygu ve davranışlara eleştirel bakarak, kişilik ve ahlak çatışmalarının doğru sonuçlarını ortaya koyuyor. Kerbela'da ezen ile ezilenin, ikiyüzlülükle mertliğin, acımasızlıkla sevecenliğin, ahlaki değerlere bağlılıkla önlenemez iktidar hırsının çatışması, oyunun, akıcı ve etkileyici kurgusu içinde destansı bir üslupla sergileniyor. Oyunun bu devinimi içinde, ülkemizin bugünkü gerçekleri ile paralellikler de bulunuyor. 1996/108 Sayfa/10x18.5 EUGENE IONESCO / Toplu Oyunları- 1 AMEDEE / KIYIM OYUNLARI / MACBETT Çev. Prof. Hasan Anamur Absürd (saçma-uyumsuz) tiyatronun başlıca temsilcilerinden olan Ionesco (1904-1994), grotesk ve gerçeküstü öğeleri kullanarak sıradan burjuva yaşamını eleştirmiştir. Amedee, evlerindeki bir ölüden kurtulmak için çare arayan bir karı kocanın gülünç ve trajik serüveni. Aslında yazar, karı koca arasındaki evrensel nitelikleri mutluluk/mutsuzluk sorunsalını inceliyor. Ölüm Oyunları, yazarın çokça işlediği ölüm düşüncesini anlatırken güldürü öğeleriyle trajik olanı biraraya getirir. Oyun, çeşitli ölüm türlerini gösteren birçok oyundan oluşuyor. Yazar, ölümün soğukluğuna karşı ancak sevgi ile direnilebileceğini vurguluyor. Macbett, Shakespeare'in Macbeth'inden esinlenerek yazılmış bir oyun. İnsandaki iktidar tutkusunu insanoğlunun karayazgısı olarak ele alır. Oyun, devlet yöneticilerine karşı acımasız bir eleştiri getiren buruk bir güldürü. 1997/336 sayfa/10x18.5

pe cy a

ABELARD ve HELOISE / MEKTUPLAR Oyunlaştıran: Roland Duncan / Çev. Zeynep Avcı Pierre Abelard (1079-1142), Fransız tarihinin Rönesans'ın doğmasına ışık tutan filozof ve şairlerinden biri. Şair ders vermek için 20 yaşlarında, genç, güzel, kültürlü ve akıllı bir kadınla, Heloise ile tanışır; bu tanışma giderek aralarında ömür boyu sürecek bir aşka dönüşür. Bu yakınlaşma sonucunda ikisinin bir erkek çocukları doğar; evlenmemiş olduklarından, bu durum Heloise'nin dayısı tarafından kızgınlıkla karşılanır ve dayı Fulbert, zor kullanarak Abelard'ı hadım ettirir. Bu olaydan sonra iki sevgili ayrı ayrı iki manastıra sığınırlar. 1996/72 sayfa/10x18.5

güvensizlik-özveri eksikliği ile biçimlenen sosyo-psikolojik yanlarını, tiyatronun anlatım olanakları içinde, etkili bir biçimde ele alıyor. Toplumun çeşitli kesimlerinden seçilmiş ilginç kişilikler aracılığıyla geliştirilen bu olay örgüsü, toplumsal davranışlara eleştirel bir bakış açısı getirmekte. 1996/72 Sayfa/10xl8.5

GÜNGÖR DİLMEN/Toplu Oyunları-3 Kısa Oyunlar KÜP HAMİT / AVCI KARKAP / AYAK PARMAKLARI / GALEA ile PİGMOLİN / TOPLAR ve PAŞALAR / MİSYONER /AFYON SAVAŞI Tiyatro edebiyatımızın ustalarından ve dilimizi sahnede en iyi kullanan yazarlardan olan Güngör Dilmen'in 7 kısa oyunu birarada. Günümüze dek kitap halinde yayımlanmamış bu oyunlar, ülkemizin ve tüm insanlığın ortak sorunlarını işliyor. Oyunların sosyal, tarihsel ve politik yapıdaki bu temaları, yazarın kendine özgü fantastik, şiirsel tiyatro diliyle anlatılıyor; sorunların evrensel boyutları bir kez daha ortaya çıkarılıyor. Kitaptaki oyunlar: Küp Hamit/Avcı Karkap/Ayak Parmakları/Galea ile Pigmolin/Toplar ve Paşalar/Misyoner/Afyon Savaşı. Usta yazarın 7 oyunundan oluşan bu kitap, genç tiyatrocuların deneysel sahne çalışmaları için güvenle başvuracakları bir kaynak kitap özelliğinde. 1996/108 Sayfa/10x18.5

GEVHER MURAD/KÜLAHLI BEY KÜLAHSIZ BEY Çev. Dr. Mehmet Kanar Kara mizahla sıradan insanın gündelik yaşamına bakan Gevher Murad, yapıtlarında insanın toplumsal gelişmeler, değişimler karşısındaki duyarsızlığını, aymazlığını eleştirmiş ve 1960-1970'li yılları İran'ının tüm sosyo-ekonomik panoramasını başarıyla yansıtmıştır. Külahlı Bey-Külahsız Bey, bireysel karar vermetavır alma bilinci ve becerisinden yoksun toplumun, korku62

CUMA BOYNUKARA/Toplu Oyunları • 1 GÜNAYDINLARA UYANMAK / ÇOK GEÇ OLMADAN / MUHTARO Cuma Boynukara, Güneydoğu Anadolu'dan genç bir oyun yazarı; yazdığı oyunlar çeşitli kurumlardan ödül almış. Yazar, doğup büyüdüğü bölgenin yaşamını, sorunlarını kendi toplumuna olan duyarlılığını, ince bir hüzün ve buruk bir mizah içinde anlatıyor. Günaydınlara Uyanmak, düzlemlerdeki iç çatışma ve terör olaylarından, trajik sonla biten etkilenişlerini anlatıyor. Çok Geç Olmadan, Güneydoğu'daki çatışmalarda iki taraftan birbirine düşman edilen iki insanın, zorunlu birliktelik


MitosBoyut -11

ortamında, aralarında içten içe gelişen dostluk duygularını anlatırken, bu çatışmanın anlamsızlığını gösteriyor. Muhtaro, bir köy muhtarının, Güneydoğudaki korucu olgusunu, kendi köylülerini sömürme aracı olarak nasıl kullandığını anlatıyor. 1997/168 sayfa/10x 18.5 ERHAN GÖKGÜCÜ/Toplu Oyunları- 1 GERÇEK KURBANIN ACISI / DUYARLILIK ÜZERİNE VİVAÇE Erhan Gökgücü, yaşamını tiyatroya adamış bir tiyatro sanatçısı; oyuncu, yönetmen ve oyun yazarı. Gerçek Kurbanın Acısı, kurulu düzeni değiştirmeye yönelik düşüncelerinden dolayı idam edilen bir gencin, gerideki sevdiklerine bıraktığı acıları anlatır. Gencin ölüme gidişini yaşamış sevgilisi, bu olaydan oluşturulmuş senaryonun filmini çekerken, geçmişi bir kez daha yaşar. Oyunda, kadının bu olaydan duyumsadığı acı ve hüzün ile film çekimi işini duyarsızca sürdüren film ekibi arasındaki duyarlılık farklılıkları sergilenmekte. Duyarlılık Üzerine Vivaçe'de, yazdıkları nedeniyle gizli bir örgütün üyesi varsayılarak gözaltına alınıp işkence görmüş bir yazarın, içine itildiği karamsar ortamdan sevgi ve iletişim yoluyla kurtuluşu anlatılır. 1997/108 sayfa/10x18.5

TURGAY NAR/Toplu Oyunları • 1 ÇÖPLÜK / ŞEHRAZAT'IN OYUNU / KUYU / TERZİ MAKASI Çöplük, 1995'de ilk sergilenişinde çok olumlu eleştirilerle birlikte çok da ödül almış, 1995-Yılın Oyunu seçilmiş bir yapıt. Oyun, çöplük motifini kullanarak, günümüz dünyasının kokuşmuş düzenini acımasızca eleştiriyor. Oyundaki üç kişi aracılığı ile kimliğimiz, toplumumuz, yaşadığımız dünya, açgözlülüğümüz, cinsel şehvetimiz, içimizdeki kin ve nefret ile cinayetler, kıyımlar, soygunlar ve suç-ceza olguları sorgulanıyor. Şehrazat'ın Oyunu, ünlü Binbirgece Masalları'ndan esinlenilerek yazılmış bir oyun. Sanatçı ile iktidarı elinde tutanlar arasındaki çatışmayı anlatıyor. Kuyu ve Terzi Makası iki kısa oyun. Oyunlarda, aile içi şiddet ve baskı olgusu ile bireyin yalnızlık duygusu anlatılıyor. 1997/186 sayfa/10x18.5

pe cy a

AİSKHÜLOS-SOFOKLES ESKİ YUNAN TRAGEDYALARI - PERSLER / ANTİGONE Çev. (Eski Yunanca asıllarından): Güngör Dilmen Persler, Yunan tragedya sanatının babası kabul edilen Aiskhülos'un bu oyunu, kendisinin de katıldığı Salamis Deniz Savaşı'nı (İ.Ö. 480) ve bunun sonuçlarını anlatır. Bu savaş, o dönemde demokratik bir yönetime sahip Atina kenti halkının, demokratik yolla seçtiği önderlerinin kumandasında, sayıca kendilerinden çok üstün Pers ordusuna ve istilacı Pers Kralına karşı verdikleri "özgürlük" savaşıdır. Antigone, Aiskhülos'tan sonraki en ünlü tragedya yazarı Sofokles'in Thebai Üçlemesi'nin son oyunudur. Üçleme'nin her oyunu ayrı bir oyun olarak oynanmaktadır. Oyun, kadın başkahraman Antigone'nin, ölmüş kardeşi Polüneikes'in Kral Kreon tarafından ceza olsun diye gömdürülmemesi, cesedin açıkta bırakılarak kurda kuşa yem edilmesi emrine direnişinin öyküsüdür. Antigone'nin onurlu direnişi, çağımızda hâlâ gündemde olan, "insan hakları" için verilen mücadelenin tiyatro sanatındaki ilk örneği sayılmaktadır. 1997/120 sayfa/10xl8.5

Kel Şarkıcı, yazarın ilk oyunudur. Geleneksel tiyatro anlayışını aşan bu oyun, temelde dilsel karşıtlıklar ve dilin iletişim kurulmasındaki yetersizliği üzerinde durur. Dünya tiyatro tarihinde özel bir yeri olan bu oyun, absürd tiyatro akımının ilk ürünü sayılmaktadır. Ders, yazarın ikinci oyunudur; farstan bürlekse uzanan her tür güldürü öğesini içerir, ama trajik boyutu da vardır. Oyun, görünürde aritmetik ve dilbilim alanlarında verilen kendine özgü bir "ders" çevresinde kurulmuştur; ancak temelde cinsellik öğesi egemendir. İlk gösterimlerinde ilgi görmemiş olan bu iki oyun, Ionesco'nun "keşfi"nden sonra çok ünlenmiştir; iki oyun da 1957'den beri, Fransa-Huchette Tiyatrosunda aralıksız 40 yıldır oynanmaktadır. 1997/120 sayfa/10x 18.5

ÜLKÜ AYVAZ / KÜLHANBEYI OPERASI Külhanbeyi Operası, 1900'ların başlarından Kurtuluş Savaşımıza kadar uzanan bir dönemin İstanbul'unu şarkılı, müzikli, danslı ve eğlenceli bir biçimde sergiliyor. 1997/80 sayfa/10x 18.5 TUNCER CÜCENOĞLU / BOYACI Boyacı, yazarın son iki oyunu Helikopter ve Şapka'da yakaladığı güldürü öğesini başarıyla kullandığı bir oyunu. Üç bölümden oluşan oyun beş günlük bir süre içinde ve boyanmak üzere bir boyacıya teslim edilen bir doktor muayenehanesinde geçiyor. Oyunda, ustaca kullanılmış olaylarla sahne üzerinde yoğun bir trafik yaratılıyor, merak atmosferi geliştirip, seyirciyi güldürecek entrikalar ortaya konuyor. 1997/96 sayfa/10x18.5/1. hamur kâğıt EUGENE IONESCO/Toplu Oyunları-2 KEL ŞARKICI (KEL KANTOCU) / DERS Çev. Prof. Hasan Anamur

MEMET BAYDUR/Toplu Oyunları • 4 ELMA HIRSIZLARI / YALANCININ RESMİ / GENEL ANLAMDA ÖPÜŞME / ÇİN KELEBEĞİ Elma Hırsızları, Prof. Faruk Erem'in "Bir Ceza Avukatının Anıları" adlı kitabından yararlanılarak yazılmış bir oyun. Gerçek olaylara dayanan öykülerden derlenen oyun, toplumumuzun sosyo-ekonomik ve kültürel yapısının ibret verici bir kesiti. Yazar, bu gerçek epizodların içinde, adaletle hukuk arasındaki ilişkinin boyutlarını irdeliyor. Yalancının Resmi, bir denizcinin özel yaşamından yola çıkarak oluşturulmuş, "yalnızlık" üzerine esprili, duygulu, incelikli bir oyun. Dünyadaki birçok ünlüyle tanışık olduğunu ileri süren gemicinin öyküsü, sevimli, eğlenceli ve hüzün verici... Genel Anlamda Öpüşme ile Çin Kelebeği kısa oyunlar. Her iki oyun, dünya var oldukça sürecek olan ezeli kadın-erkek ilişkilerinin sorgulanması üzerine bir çeşitleme. 1997/132 sayfa/10xl8.5

ALİ H. NEYZİ /Toplu Oyunları • 1 ALAS HATUN / YARDİREKTÖRÜN EŞİ / MEKTUPLAR Alas Hatun, ünlü Dede Korkut öyküsünden esinlenilerek yazılmış bir manzum oyun. Oyunun anlatımında kullanılmış olan koro ve oyunun üslubu klasik Yunan oyunlarını çağrıştırıyor. Alas Hatun'un ana teması olarak "kadercilik" seçilmiş. Yardirektörün Eşi, yazarın öğrenim gördüğü Robert Kolej günlerine ait olaylardan ve gözlemlerinden yola çıkarak yazdığı, konusu tiyatro üzerine olan bir oyun. Oyunda İstanbul'a yerleşmiş yabancı öğretim görevlilerin yaşamı anlatılıyor. Mektuplar, iki tiyatro sanatçısı kadının, sanatsal yaşamlarında zaman içinde geçirdikleri değişimleri yansıtan, tek kişi ile oynanabilecek bir oyun. Bu iki sanatçı, gerçek yaşamdan alınmış iki örnek kişidir. 1997/192 sayfa/10x18.5 63


MitosBoyut- 12

TAMER LEVENT / YA TUTARSA Oyunda Nasrettin Hoca, dünyanın bazı ü n l ü l e r i ile, Don Kişot romanı ve Mahabarata destanı kahramanları ve Yunan filozofu Diyojen ile karşı karşıya getiriliyor. İmgesel bir uzamda ve zamanda geçen oyunda kahramanlarımız, insanı da çevresi de yozlaşmış, kirlenmiş bu ortamda, erdemin, hoşgörünün, sevginin ve barışın yolunu gösteriyorlar. Oyunda, yukarda sözü edilen eserlerden kısa alıntılar bulunmakta. Ya Tutarsa'da, gülmeceyle dolu öyküleri ve halkımızın bilge kişiliğini yansıtan hareketleriyle, yaşadığı dönemden gelecek imgesel çağlara götürülen Nasrettin Hoca'mız, o bilinen ince eleştirel tavrını ortaya koymaktan yine geri durmuyor. 1997/60 sayfa/10x18.5 MÜJDAT GEZEN / SALAK OĞLUM Bir evlenme öyküsü çevresinde mahalleli tipler tanıtılır; konuşmasında cümledeki fiilleri hep ters söyleyen (olumluyu olumsuz, olumsuzu olumlu fiil olarak) kişiyle ve tekerlemeler, kelimele benzetmeleri yolu ile gülmece atmosferi yaratılırken, bu arada sonradan görme, parasıyla her şeye sahip olacağını sanan kaba insanlarla iyi niyetli, alçakgönüllü, sevecen insanların karşılatırılmaları sergilenir. 1997/60 sayfa/10x18.5

EŞBER YAĞMURDERELİ /AKREP Akrep, hapisanede hukuk dışı bir uygulamaya tanık olmuş eli kolu bağlı bir hukukçunun insani duyarlılığının oyunu. Yazar tanık olduğu hukuk dışı, ama yasallık görünümü altında yapılan bir cinayeti hepimiz adına utançla izliyor. Oyunun 1. Mahkûmu (Yazar) bilinçlice direnen biri; düşüncelerini, anılarını yalnızlığını gidermek için kullanmasını bilen, körlüğüne rağmen "görmeyi" öğrenmiş sıra dışı bir insan. 2. Mahkûm ise, içgüdüleriyle yaşayan, yaşam olgusunu bedence var olmaktan öte sezinleyememiş, ölüm tehlikesini hayvansı sezgileriyle karşılayan, "görmeyi" öğrenememiş sıradan bir insan. Bu iki insanın bir-iki günlük birliktelikleri onları insan olma ortak paydasında yakınlaştırır, eşit kılar. 1. Bas. 1997- 2.Bas. 1998/84 sayfa/10x18.5 /1. IŞIL ÖZGENTÜRK/Toplu Oyunları 1 KÜÇÜK SEVİNÇLER BULMALIYIM/AVLUDA Gazeteci-yazar Işıl Özgentürk, ilk oyunu Küçük Sevinçler Bulmalıyım'ı 1982'de yazmıştı. Yazar, Avluda adlı tek kişilik yeni oyununda, çeşitli toplum kesimlerindeki kadınlarımızın yaşam karşısındaki zorlu direnişlerini, acılarını, yıkılışlarını anlatıyor. Avluda'nın kadın oyuncusu, kadınca sırlarını seyirciyle paylaşırken, onların kendi sırlarını yeniden keşfetmelerini de sağlıyor. 1998/96 sayfa/10xl8.5

pe cy a

BEHİÇ AK / AYRILIK Oyunda, evliliklerine son vermiş olan bir çift, biraraya geldikleri bir gün eski ortak yaşamlarını tartışırlar. Bu tartışma, birlikte yaşadıkları o günlerdeki davranışlarının bütün çelişkilerini, gülünçlüklerini ortaya döker. Ayrılık, kentte yaşayan çağımız insanını anlatan, iki kişilik ironi dolu bir güldürü. 1997/72 sayfa/10x 18.5

MÜJDAT GEZEN / GIRGIRIYE Gırgırıye'de sanatçı bu kez, aynı konuları, bu coşkulu ve sevimli tipleri, onların kendi aralarındaki ilişkileri, evlenme maceralarını, kavgalarını eğlenceli biçimde anlatıyor. Gırgırıye, ülkemizde beraber yaşadığımız bu insanları sahneye getiren müzikli, eğlenceli bir oyun. 1997/72 sayfa/10xl8.5

MÜJDAT GEZEN /BABAM Dağılmış bir sanatçı ailenin bireyleri, yirmi yıl kadar sonra yine sanat aracılığıyla biraraya gelir. Yeni kuşak sanatçı kızlarının film çekimi amacıyla yarattığı bu buluşma, dağılmış ailenin eskisi gibi birlikte olmalarıyla sonuçlanır. 1997/72 sayfa/10x18.5 FUNDA GİNYOL / KONSTANTİNİYE'NİN GÜNEŞİ Kostantiniye'nin Güneşi, İstanbul'un Osmanlılar tarafından alınmasına ait hazırlıkların yapıldığı zamana ait bir tarihsel oyun. Oyun, 1452'de başlayan Bağazkesen Hisarının yapımı ile Osmanlı tarafına geçen Macar topçu Urban'ın yaptığı topla ilk geminin batırılışı arasındaki zaman diliminde geçer. Oyunda Bizans'ın yönetimi, sosyal ve idari yapısı metaforik göndermelerle anlatılıyor. İhanetlerle, aldatmalarla, dedikodularla, kişisel çıkarlarlarla yönetilen bir kentin öyküsü. 1997/72 sayfa/10x18.5

DİNÇER SÜMER/Toplu Oyunları • 2 GECENİN KULLARI / MEMUROĞLU MEMUR Gecenin Kulları, ezilmiş insanların dramını anlatan bir oyun. Oyundaki kişiler, otelde kalan kadınlarla otele gelen ve bu kadınlarla ilişki kuran erkeklerdir. Oyun, onur ve namus adına yapılan mücadelerle gelişir ve bu mücadele bazıları için yıkım, bazıları içinse mutlulukla son bulur. Memuroğlu Memur, uzun yıllardır devam eden yaşam biçimini değiştirmeyi başaran bir erkeğin öyküsüdür. Toplumla ilişki kuramamış, hep başkaları için çalışmış, itilip kakılmış bir yaşam biçiminden, canlı, güçlü, keyifli bir hayat kadınının etkisi ile kurtulan oyun kahramanı, kendi istediği gibi yaşayabileceğini keşfeder; bu karar onun yeni bir yaşam biçimine geçmesini sağlar. 1997/120 sayfa/10xl8.5 64

ÖZEN YULA/Toplu Oyunları 2 İSTANBUL BEYAZ, RAKI RENGÂRENK/KIRMIZI YORGUNLARI/GÖZÜ KARA ALATURKA Genç yazar Özen Yula'nın bu kitabında İstanbul üzerine üç oyun bulunuyor. İstanbul Beyaz, Rakı Rengârenk, karnındaki bebeğin babasını, sevdalandığı adamı arayan bir kızın; Kırmızı Yorgunları, vaktiyle terk ettiği yere geri dönen bir kadının eskimeyen tutkusunun; Gözü Kara Alaturka, her şeyi alaturkalaştırarak yaşayan insanların hikâyeleridir. Bu üç oyun, İstanbul'a düşmüşlerin, İstanbul'da düşmüşlerin ve düşmüş İstanbul'un hikâyesidir. 1998/192 sayfa/10x18.5 GÜNGÖR DİLMEN/Toplu Oyunları 4 DELİ DUMRUL/AKAD'IN YAYI Deli Dumrul, Dede Korkut Masallarındaki ünlü efsaneyi, yeryüzündeki adaletin, sevgi, eşitlik ve barışla kurulabileceğini, seyirlik oyun yapısı içinde yansıtan bir "ibret oyunu "dur. Akad'ın Yayı, bir Finike efsanesinden alınmış, öldürücü bir silahı savaş yerine barış için kullanmayı yeğleyen, bu nedenle de toplum dışına itilen bir adamın öyküsüdür. 1998/168 sayfa/10x18.5

JOHANN WOLFGANG GOETHE/URFAUST Çev. : Ahmet Cemal 1999'da 250. Doğum Yılı anılacak olan, dünya edebiyatının dev yazarlarından Goethe, başyapıtı olan iki bölümlük Faust adlı tragedyayı yaklaşık 60 yılda tamamladı.


MitosBoyut -13

Bu eserin Birinci Bölümü olan Urfaust, daha çok bir aşk tragedyası niteliğindedir. Urfaust oyununda, eserin İkinci Bölümü olan Faust'ta ayrıntılı biçimde incelenecek olan temaların özü bulunmaktadır. 1999/96 sayfa/10x 18.5 TURGUT ÖZAKMAN/Toplu Oyunları 3/ Gençlik ve Çocuk Oyunları HASTANE/KARAGÖZÜN DÖNÜŞÜ/KARDEŞ PAYI/DARILMACA YOK/BERBERDE/BEN, MİMAR SİNAN/AK MASAL KARA MASAL Günümüze dek ürettiği 20'nin üstünde oyunla, Türk tiyatrosunun yönelişlerini belirlemede önemli katkıları olan Turgut Özakman, tiyatro yazarlarımız arasında en ön sıralarda yer almaktadır. Yazar, bu kitabında güçlü dramatik yapıdaki yedi kısa oyunuyla, tiyatroyla uğraşacak genç oyunculara, ustalıklı bir sahne dilinin, eğlenceli ve eğitici örneklerini sunuyor. 1999/120 sayfa/10xl8.5 TUNCER CÜCENOĞLU/NEYZEN Türk edebiyatının en büyük taşlama ustalarından Şair Neyzen Tevfik'in, toplumsal kuralları hiçe sayarak, açık saçık sözler ve güçlü bir hiciv sanatı ile yöneticilere, baskıcı rejimlere, vurgunculara ve yobazlara acımasızca saldıran yaşam öyküsünün sahne uyarlaması. 1999/84 sayfa/10x 18.5

BERTOLT BRECHT / Bütün Oyunları/ Cilt 7 GALİLEİ'NİN YAŞAMI (1938/39)/ GALİLEO (AMERİKA METNİ)/GALİLEİ'NİN YAŞAMI (1955/56) / DANSEN/ DEMİRİN FİYATI NEDİR Türkçesi: Ahmet Cemal Bertolt Brecht (1898-1956), Oyun Külliyatının yayımlanan bu ilk kitabında, yazarın ölümünden önce provalarını yaptığı Galilei'nin Yaşamı adlı oyunun üç versiyonu ve iki kısa oyunu yer almakta. 1997/480 sayfa/13x21 cm/bez cilt, kuşe şömiz Bertolt BRECHT / Bütün Oyunları / Cilt 10 SCHWEYK / MALFİ DÜŞESİ Schweyk (Çev. Yücel Erten) Brecht, Grete Reiner'in Almancaya çevirmiş olduğu, Çekoslovak yazar Jaroslav Haşek'in Uysal Asker Schwejk'in Dünya Savaşı Maceraları adlı romanı ile 1926/27 yıllarında tanışmıştır. Ayrıca Brecht, Piscator'un 1928'de Berlin'de sahnelediği Schwejk uyarlamasının çalışmasına da katılmıştır. Piscator kendine ait bu uygulama için şöyle demiştir: " Oyun, savaşın bütün karmaşıklığını, hicvin ışığında göstermeli ve mizahın devrimci gücünü ortaya çıkarmalı". Brecht Schweyk oyununu 1943'de yazmaya başlar. Ancak 1954 yılında Batı Almanya'da Manfred Werkwerth'in sahnelemesine kadar oyun sahnelenemez. Bu sahneleme için oyunu tekrar elden geçiren Brecht, bu çalışma için oyunun adını Schweyk İkinci Dünya Savaşında diye değiştirir. Malfi Düşesi (Çev. Filiz Ofluoğlu-Açıklamalar: Ayşe Selen) Brecht, Shakespeare dönemi oyunları biçiminde manzum olarak yazdığı bu oyununda Jakoben Dönemi'nin pek bilinmeyen bir İngiliz yazarının bir eserinden yola çıkmıştır. Oyunlar, insan zekâsının, iktidar hırsı, sahip olma tutkusu ve insana özgü içgüdülerin doyurulması için nasıl kötüye kullanıldığını gösterir. Şehvetin ve şiddetin şiiriyle bezenmiş olan Webster tragedyaları, önemli bir çöküş dönemini ve süreğen savaşları yaşayan o dönem insanları için çekici olmuştur. 1997/288 sayfa/13x21 cm/bez cilt

cy

a

THOMAS BERNHARD/TİYATROCU Çeviren: Özdemir Nutku Avusturyalı yazar Thomas Bernhard, Tiyatrocu adlı bu oyununda, bir zamanlar çok sevilen ancak yaşlanınca unutulan bir aktörün son dönemdeki hırçınlıklarını, çelişkilerini anlatıyor. Aslında, Aktör Brucson'un kişiliğinde çağdaş insanın sıkışmışlığı, umarsızlığı anlatılmakta. 1999/72 sayfa/10xl8.5

BERTOLT BRECHT KÜLLİYATI

pe

ÜLKER KÖKSAL/Toplu Oyunları 3/Kadın Üçlemesi BESLEME/ÖNCE SEVGİ/DÜNYANIN YAŞLI ÇOCUKLARI Besleme, yazarın ünlenmesini sağlamış ilk oyunlarındandır; bir köylü kızın dramını sergiler. Önce Sevgi, dünyada hiçbir şeyin sevgiden önemli olmadığını, anne-kız ilişkisi çerçevesinde anlatan bir sevgi ve mutluluk oyunudur. Dünyanın Yaşlı Çocukları, yaşamını tiyatroya adamış bir kadının öyküsüdür. 1999/216 sayfa/10x18.5 COŞKUN IRMAK/Toplu Oyunları 1 İTAAT DENEYİ/EYLÜL PENCERESİNDEN İKİ KOZYATAĞI MANZARASI/ELLİ METRE YÜKSEKTEN İÇİ SU DOLU KONSER KUTUSUNA BALIKLAMA ATLAMAK/GECE BOYUNCA Coşkun Irmak, üst üste yazdığı ve birçoğu ödül almış oyunları ile son dönemin genç oyun yazarlarının en verimlilerinden biri. İlk iki oyunu, yakın dönemde yaşanmış önemli politik olaylarla, toplumsal yapımızın sarsılması sonundaki değişim sürecini anlatıyor. Diğer iki oyun ise, ülkemizde sayısı çok az olan Gençlik Oyunları türüne iki ilginç örnek. Sıradan insanın yaşam karşısındaki var olma mücadelesini sergiliyor. 1999/272 sayfa/10x18.5

BERTOLT BRECHT / BÜTÜN OYUNLARI / Cilt 11 KAFKAS TEBEŞİR DAİRESİ (1949) / KAFKAS TEBEŞİR DAİRESİ (1954) / SOFOKLES'İN ANTİGONE'Sİ Kafkas Tebeşir Dairesi (Çev. Yılmaz Onay) Kafkas Tebeşir Dairesi, Brecht'in, kendi oyunlarıyla Broadway'de Amerikan tiyatrosuna girme çabalarının bir ürünüdür. Brecht, 1943'de Los Angeles'da oyun yazarı Clifford Odets'la tanıştıklarında, sinema oyuncusu olan yazarın karısı Brecht'e bir oyun yazmasını önerir. Brecht onun önerisiyle, Kafkas Tebeşir Dairesi oyununu seçer. Brecht, Kafkas Tebeşir Dairesi'nin konusu ile 1920'li yılların başlarından beri tanışıktır. Çin efsanelerinden alınmış olan Klabund'un oyunu "Tebeşir Dairesi", 1924'de Almanya'da yayınlanmış ve Max Reinhardt'ın rejisiyle sahnelenmişti. Sofokles'in Antigone'si (Çev. Ahmet Cemal) Bu oyun, Sofokles'in Antik Yunan tiyatrosunun çok ünlü Antigone adlı oyununun Alman dilinin usta şairi Hölderlin tarafından yapılmış olan çevirisinden Bertolt Brecht'in yaptığı bir uyarlamadır. 1997/304 sayfa/l3x21 cm/bez cilt, kuşe şömiz BERTOLT BRECHT / Bütün Oyunları / Cilt 3 ÜÇ KURUŞLUK OPERA / MAHAGONNY / MAHAGONNY KENTİNİN YÜKSELİŞİ ve DÜŞÜŞÜ/ LİNDBERGHLERİN UÇUŞU / ANLAŞMA ÜZERİNE BADEN ÖĞRETİ OYUNU / EVET DİYEN / EVET DİYEN. HAYIR DİYEN / ÖNLEM 65


MitosBoyut -14

(1930) / ÖNLEM (1931) Üç Kuruşluk Opera (Çev. Yücel Erten) Brecht'in 1928'de yazdığı ve ünlenmesine çok önemli rolü olmuş müzikli epik operası. Konu İngiliz oyun yazarı John Gay'in (1685-1732) Beggar's Opera (1728, Dilenci Operası) adlı ballad operasına dayanır. Brecht bu eserin eylem yapısına büyük bölümüyle sadık kalmış, oyundaki şarkıları Fransız şair Villon'dan almıştır. Üç Kuruşluk Opera, suç işleme çarkında, toplumun bir imgesini yaratmaya çalışarak burjuva kapitalist ilişkilerin bir çözümünü parodili bir metafor içinde anlatır. Mahagonny Kenti'nin Yükselişi ve Düşüşü (Çev. A.Çalışlar- Y. Onay) Brecht'in vahşi kapitalizmi anlatan başka bir epik operası. Kapitalist dünyanın bir modelini oluşturan Mahagonny kenti, parayla yaşamakla insanca yaşamak arasındaki derin çelişkiyi ortaya koyar. Öğreti Oyunları (Çev. Ayşe Selen) Brecht'in izleyiciden çok "katılımcılar" için yazdığı, onları tiyatro oynayarak eğitmeyi, yani onları hem oyuna katılan hem de gözlemleyen yapmayı amaçlayan oyunları. Gençler için yazılmış bu oyunlar için kullandığı "Öğreti Oyunu" kavramını Brecht, sahne üzerinde epik bir canlandırma biçimi gerektiren bir oyun türü diye açıklamıştır. Oyunlar, seyirciyi teatral bir olayın içine çekmek yerine, onları bir modelin "karşısına" koyar. 1997/432 sayfa/13x21 cm/bez cilt, kuşe şömiz

TİYATRO KAVRAMLARI SÖZLÜĞÜ / Aziz ÇALIŞLAR Tiyatro sanatına yeni başlayacaklar/başlayanlar, bu sanatı sürdürenler ve her aydının başvuracağı önemli bir teknik sözlük. Aziz Çalışlar'ın (1942-1996) topladığı tiyatro alanına giren tüm temel bilgileri içerecek arkadan gelen sözlüklerin başlangıç kitabı olan bu eser, drama ve tiyatro sanatıyla ilgili evrensel, teknik ve kuramsal kavramları içeriyor. Ayrıca kavramlarla ilgili olarak tiyatro tarihine, kişilere, dönemlere ve ülke tiyatrolarına göndermeler yaparak bu temel bilgileri zenginleştiriyor. 1993 (2. baskı)/232 sayfa/13.5x19.5/3. hamur TİYATRO ADAMLARI SÖZLÜĞÜ / Aziz ÇALIŞLAR Dünyada ve Türkiye'de başlangıçtan bugüne kadar, tiyatro tarihinde önemlerini koruyan 500'e yakın oyun yazarı, tiyatro kuramcısı, bilimcisi, yönetmeni, sahne tasarımcısı, müzikçisi ve mimarını içeren bir sözlük. 1993/320 Sayfa/13.5xl9.5/3. hamur kâğıt TİYATRO İÇİN KÜÇÜK ORGANON B. BRECHT Çev. A. Cemal Tiyatro İçin Küçük Organon, Bertolt Brecht'in, Berliner Ensemble'daki çalışmalarından edindiği deneyimleri ve tiyatroya ilişkin görüşlerini sergilediği bir kuramsal-eleştiri kitabı. Her tiyatrocunun başucu kitabı olan bu eser, her aydın için de bir başvuru kitabı olma niteliğini taşıyor aynı zamanda. 1993/120 Sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt

a

ÇOCUK OYUNLARI

dönemin sanat dünyasında yaşananları anlatıyor. 1940'lardan 1980 yılına kadar tiyatro geçmişimizi sergileyen bu eser, tiyatrocularımız açısından değerli bir belge, tiyatro araştırmacıları için vazgeçilmez bir başvuru kitabı özelliğinde. 1996 (3. baskı)/368 sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt

pe

cy

ÇOCUK OYUNLARI 1 Friedrich Karl Waechter/Ken Campbell SOYTARILAR OKULU/SOYTARILAR GEZİDE Türkçesi: Yücel Erten Soytarılar Okulu, otorite düşkünü, disipline meraklı Öğretmen Dr. Sinir'le, soytarılık yapan öğrencileri karşı karşıya... Öğrenciler söz dinlemezler, kendi istedikleri gibi davranırlar ve böylece her ders tam bir curcunaya dönüşür. Dr. Sinir şaşkına döner, çaresiz kalır, ama yine de dersler yapılır; buna da bu kez öğrenciler şaşırıp kalır. Soytarılar Gezide, aynı sınıfın Dr. Sinir başkanlığında deniz kıyısına yaptıkları bir geziyi anlatır. Öğrencilerle öğretmenin burada yaşadıkları eğlenceli olayları hayal etmek bile zordur. 1998/80 sayfa/12xl9.5

ÇOCUK OYUNLARI 2 GRİPS TİYATROSU OYUNLARI Rainer Hachfeld/Volker Ludwig KETÇAPLI SPAGETTİ/GÖK, TOPRAK, HAVA, DENİZ/BELLA, PATRON ve BULLİ / Türkçesi: Duygu Atay Alman Grips Tiyatrosu, yalnızca kendi dünya görüşlerine göre ve kendilerinin topluca oluşturup yazdıkları oyunları oynayan bir çocuk ve gençlik tiyatrosu olarak dünyaca çok ünlüdür. Grips oyunlarında masallara, gerçeküstü konulara, fantastik sahne gösterilerine yer verilmez; bütün oyunlar, yaşamla birebir uyumludur ve çocuğu yaşamın somut gerçeğine hazırlama amacını taşırlar. Kitaptaki üç oyun da bu özellikleri taşıyor. 1998/208 sayfa/12xl9.5

TİYATRO/KÜLTÜR DİZİSİ BİR AVUÇ ALKIŞ / Mücap OFLUOĞLU Tiyatromuzun usta sanatçılarından Mücap Ofluoğlu'nun 1940 yıllarından başlayan tiyatro serüvenine ait anıları. Sanatçı yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda ve özel tiyatrolarda geçen sanat yaşamım,sanatçı dostlarını, bu çevrenin insanlarını ve 66

YÜZYILDA TİYATRO / Haz. Aziz ÇALIŞLAR Tiyatro literatürümüzde 20. Yüzyıl Tiyatrosu'na ilişkin yayımlanmış çok az eser bulunuyor. 20. Yüzyılda Tiyatro bu gereksinimi karşılayan, çağdaş tiyatro kuram ve deneyimlerine genişçe yer veren kapsamlı bir tiyatro kitabı. 1994/394 sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt TİYATRO OYUNLARI SÖZLÜĞÜ/Aziz ÇALIŞLAR Cilt 1 - Dünya Tiyatrosu Kitapta, dünya tiyatrosundan 210 oyunun ayrıntılı konu özetleriyle birlikte, oyunların sanatsal-dramaturjik bilimsel açıklaması, eleştirel-estetik değerlendirilmesi ve tematik tanımlaması verilmekte. Kitap bu yapısı ile, tiyatro sanatının temel bir yapıtı ve tiyatro ile uğraşanların vazgeçilmez bir başvuru kitabı niteliğine sahip; ve ülkemizde bu özellikte yayımlanmış ilk kitap olma ayrıcalığını da taşımakta. 1994/336 Sayfa/13.5xl9.5/3. hamur kâğıt

SHAKESPEARE SÖZLÜĞÜ / Aziz ÇALIŞLAR Shakespeare, tiyatro tarihinde eserleri en çok oynanmış ve yayımlanmış yazar olarak en çok başvurulan, en "klasik" ve en "çağdaş" tiyatro adamıdır. Aziz Çalışlar, tarafından hazırlanmış olan Shakespeare Sözlüğü, bu gereksinimi karşılayacak nitelikte bir "Shakespeare Tiyatrosu Sözlüğü". 1994/216 Sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt OYUNCULUK EL KİTABI / G. EBERT Çev. Leyla Serdaroğlu Oyunculuk Elkitabı, ülkemizdeki oyunculuk üzerine sistematik bir kitap boşluğunu dolduracak nitelikte, tiyatro sanatı üzerine öğretici, eğitici bir yapıt. 1994/324 sayfa/13.5x19.5/3. ve kısmen 1. hamur


MitosBoyut - 15

TİYATRO ÇALIŞMASI / Bertolt BRECHT Çev. Yılmaz Onay Tiyatroda oyunların sahneye çıkmasından önceki çalışmaları anlatan, bunları belgeleyen bu kitap, Berliner Ensemble yöneticileri ve Bertolt Brecht tarafından hazırlanmış bir belgesel tiyatro yapıtı. 1995/168 Sayfa/15x21 cm/1. hamur kâğıt TİYATRO OYUNLARI SÖZLÜĞÜ/Aziz ÇALIŞLAR Cilt 2 - Türk Tiyatrosu Kitapta, geçen yüzyıldan Şinasi'den günümüze uzanan, ülkemizin tüm "yazılı tiyatro" dönemindeki 73 yazarımızın 174 oyun yer alıyor. 1995/323 Sayfa/13.5/19.5/3, hamur kâğıt REJİ DEFTERİ / Konstantin STANİSLAVSKİ Çev. Aziz Çalışlar Ünlü tiyatro yönetmeni Stanislavski'nin - Çehov'un "Üç Kızkardeş" oyununu sahneye koyarken tuttuğu reji defteri, önemli bir belgesel olma özelliğini taşıyor. Yönetmenin bizzat çizdiği ve sahneleme açıklamalarına yer verdiği bu çalışması, toplulukla yaptığı uzun konuşmalar ve okuma provaları ile rollerin dağılımdan sonra, ama sahne çalışmalarından önce yapılmış. Sahneleme planları oluşturulurken, sahne eylem ve duygu akımı belirtilmiş, oyunun atmosferi verilmeye çalışılmış. 1994/208 sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt

DÜNYA BİR SAHNEDİR/Mücap OFLUOĞLU Tiyatro sanatçısı Mücap Ofluoğlu'nun, kendi deneyimlerinden de yararlanarak hazırladığı, dünyada ve ülkemizde tiyatronun ulusal-sanatsal evrelerine ait bir inceleme kitabı. 1996/208 sayfa/13.5x19.5/3. hamur+1. hamur kâğıt BALE SÖZLÜĞÜ / Gail GRANT Çev. İnci Kurşunlu Bale sanatı tekniğini ve tüm bale terimlerini içeren, ülkemizdeki ilk kitap. Bale eğitimi gören öğrenciler, bale sanatçıları, koreograflar ve hakseverlerin, sanatları ile ilgili temel ihtiyacını karşılayacak olan bu kitap, yalnız sözlük değil, klasik baleyi anlatan bir elkitabı, bir başvuru kitabı aynı zamanda. 1996/200 Sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt HALK TİYATROSU ve DARİO FO / Metin BALAY Doç. Dr. Metin Balay'ın, geleneksel halk tiyatrosunun tarihsel gelişimini, özelliklerini, biçimsel yapısı ile sanatsal tiyatroya olan etkilerini araştıran ve çağımızın en büyük halk tiyatro sanatçısı Dario Fo'nun oyunlarını tanıtan bir çalışması. Halk tiyatrosu, yaşam karşısındaki özgürlükçü ve güleryüzlü tavrı, yaşamı olduğu gibi göstermesi, gülmeceye yatkın üslubu ile, çağlar boyu, içinden çıktığı toplumu anlatmış, onun değer yargılarını yansıtmıştır. 1996/112 Sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt

pe cy a

İNSANCA BİR TİYATRO/Giorgio STREHLER Brecht'in İtalya'daki temsilcisi sayılan ünlü İtalyan yönetmeni Strehler'in (1921 - 1997) anıları, deneyimleri ve tiyatro üzerine düşüncelerini içeren İnsanca Bir Tiyatro adlı yapıtı, aslında sanatına hep insani açıdan bakan bir tiyatrocunun saygın sanatsal yaşam serüveninden oluşuyor. Günümüzün çağdaş tiyatrosunun temel taşlarından olan Strehler, bu yapıtında, 194575 yılları arasında "yazılı, sözlü ve gerçekleştirilmiş düşüncelerini" anlatıyor. 1995/256 Sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt

dramaturgların tiyatrodaki konumlarını belirlerken, bunların ülkemizdeki sorunlarını tartışıyor. 1995/112 Sayfa 13.5x19.5/3. hamur kâğıt

GECENİN MASKESİ/ Özdemir NUTKU Shakespeare Oyunları Üzerine Bir İnceleme Shakespeare, her dönemin insanına çağdaş olanı verip, ona ışık tutan bir tiyatro devidir. Kitap önce, bu büyük yazarın çağının tarihsel, kültürel ve sosyo-ekonomik konumunu inceliyor. Kraliçe I. Elizabeth'in hüküm sürdüğü İngiltere'nin bu parlak döneminde, Shakespeare ve oyuncularının ortaya çıkış serüvenini anlatıyor. 1995/144 Sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt ÇEHOV VE MOSKOVA SANAT TİYATROSU Hazırlayan: Aziz ÇALIŞLAR/Çev. Şebnem Bahadır Çehov oyunlarının sahneleşinin anlatıldığı belgesel bir kitap. Kitapta Moskova Sanat Tiyatrosu'nun kuruluş öyküsü verildikten sonra, bu tiyatronun Çehov'la, yazarın yaşamı boyu sürmüş olan, sıcak ve yakın ilişki geniş bir biçimde aktarılmakta. Kitapta, Çehov'un yazılır yazılmaz sahneye konulduğu oyunlarından çekilmiş olan fotoğraflar bol sayıda yer alıyor. Böylelikle, oyunların orjinal ilk versiyonları, gerek sahne düzenleri, gerek sahne giysileri ile o dönemin atmosferini, günümüz tiyatro dünyasına çok önemli birer belgesel olarak yansıtıyor. 1995/192 Sayfa/l 5x21/1. hamur kâğıt

TİYATRODA DÜŞÜNSELLİK/Dramaturgi'ye Giriş Zehra İPŞİROĞLU Zehra. İpşiroğlu, "Tiyatroda Düşünsellik" adını verdiği bu yeni kitabında, "düşünsellik" teması içinde "dramaturgi"nin tanımını yaparak tiyatrodaki önemini açıklıyor; dramaturgi ile

UYUMSUZ TİYATRODA GERÇEKÇİLİK / Zehra İPŞİROĞLU Zehra İpşiroğlu'nun, ülkemizde daha çok Absürd Tiyatro diye anılan "Uyumsuz Tiyatro" üzerine bir inceleme kitabı. 1996/96 Sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt

YÖNETMEN PETER STEİN/Aziz ÇALIŞLAR Günümüzün, dünyada en önemli tiyatro yönetmenlerinden başlıcası olan Peter Stein'in tiyatro çalışmalarını anlatan, sahneye koyduğu oyunlardan fotoğraflarla bu çalışmaları belgeleyen bir derleme. Stein'ın, kendi oyuncuları ile 1970'de kurduğu ve günümüz Avrupa tiyatrosunun en önemli kurumlarından biri kabul edilen Schaubühne'de (Almanya) 1980 yılına kadar sahnelediği bütün oyunları içeren yapıt, ayrıca daha sonra Stein'ın yurt dışında yaptığı çalışmaları ve tiyatro üzerine kendisi ile yapılmış röportajları da içeriyor. 1996/152 sayfa/l5x23.5/1. hamur kâğıt ÇAĞDAŞ TİYATRO ve DRAMATURGİ / Esen ÇAMURDAN Devlet Tiyatroları Dramaturglarından Esen Çamurdan'ın dramaturgi üzerine yazdığı yeni ve özgün bir kitabı. Dramaturg ve dramaturgi kavramı, modern tiyatronun Türkiye'ye gelişinden çok sonra gündeme gelebilmiş ve bu iki kavramın tanımı ve işlevlerine ait yazılar, belgeler, tartışmalar yeni yeni yayımlanmaya başlamıştır. Ne yazık ki bu konuda çok farklı ve yanlış değerlendirmeler görülmekte ve bu da, çağdaş tiyatronun vazgeçilmez bir parçası olan bu iki kavramın ülkemizdeki çağdaş tiyatro pratiğindeki gerçek yerini almasını geciktirmekte. Bu konuyla ilgili tartışmaların düzeyi ile tıkanıp kalmalarının nedeni, bu iki kavrama ait bilgi ve birikim eksikliğiyle bağlantılıdır. 1996/112 Sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt

67


MitosBoyut - 16

OYUNCULUK SANATI Toby COLE - H. Krich CHİNOY / Çev. Metin Balay Tiyatro ile uğraşanlar ve tiyatro öğrencileri için hazırlanmış olan bu kitap, dünyada ünlü tiyatro sanatçılarının kendi teori, teknik ve pratiklerinden ortaya çıkardıkları oyunculuk üzerine görüşlerini içeriyor. 1996/136 sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt TİYATRO-DEVRİM ve MEYERHOLD Haz. ve Çev.: Ali BERKTAY Kitabın ilk bölümünde, Meyerhold'un yaşam öyküsü, yaşamından kesitler, kendi gözüyle çocukluk anıları ve yaşam parçaları bulunmakta. Yazmış olduğu ve 1912 yılında Rusya'da yayımlanmış olan "Tiyatro" adlı eserinin tamamı kitabın İkinci Bölümü'nü oluşturmakta. Tiyatro, 1905-1912 arasındaki yoğun tiyatro deneylerinin ürünü olan ve kendisinin yarattığı "Konvansiyon Tiyatrosu"nun hareket noktalarını belirlediği, temellerini ortaya koyduğu bir kitaptır; ve Meyerhold'un tek yazılı kuramsal yapıtıdır. 1997/580 sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt

ELEŞTİRİN ELEŞTİRİSİ /Zehra İPŞİROĞLU Eleştirinin Eleştirisi'nin en önemli özelliği, kolay anlaşılır ve savunulan düşüncelerin somut örneklerle pekiştirilmeye özen gösterilmiş olması. Bu açıdan kitap, eleştiri üzerinde düşünmek isteyen herkese seslendiği gibi, hem yüksek öğrenimde hem de liselerde kullanılabilecek bir ders malzemesi niteliği taşımaktadır. Bu kitap, tiyatromuzdaki son yıllardaki gelişmeleri eleştirel açıdan irdelemek gibi bir amaç gütmüyor; yalnızca bir tiyatro eleştirisi yazmanın alfabesini irdeliyor. 1997/256 sayfa/13.5x19.5/3. hamur

pe cy a

KUTSAL ATEŞ / Yuri LİUBİMOV / Türkçesi: Ali Berktay Kutsal Ateş'te, Sovyet sahnelerine özgü "tiyatro sanatında biçimsel araştırma ve yenilik geleneğini" sürdüren Taganga Tiyatrosu'nun öyküsü anlatılıyor. Tiyatronun kuruluşu, etkinlikleri anlatılırken, değişen devlet yönetimiyle değişen baskılar altında sürdürülen tiyatro etkinliğinin serüveni ve sanatçı ile devlet arasındaki ilişkilerin bilinmeyen ilginç tarihçesi açıklanıyor. Liubimov sahneye koyduğu oyunları ve sahnelemedeki görüş ve düşüncelerini dile getiriyor. Ayrıca, sahne ışıklarından asla uzak kalmamış, hemen bütün yaşamı tiyatro sanatı içinde geçmiş olan Liubimov, çocukluğundan başlayarak kendi portresini çiziyor. 1997/240 sayfa/13.5x19.5/3. hamur

ARADIĞIMIZ TİYATRO /Ahmet CEMAL Ahmet Cemal bu kitabında, sanat ve tiyatro ile düşünce arasındaki ilişkinin boyutlarını araştırıyor. Yazar, "Sanat eseri, duyguların bir içgüdünün kendiliğindenliği ile aktarılması mıdır, yoksa duyguların belli bir düşünce süzgecinden geçirilerek imgeye dönüştürülmesi midir," diyerek bu ilişkinin analizine giriyor ve sanatsal yaratının ancak "bilgi" edinilerek ortaya çıkartılabiceğini vurguluyor. Yazarın tiyatro sanatı üzerine düşüncelerini içeren yazıları, ülkemizde aradığımız çağdaş tiyatroya ulaşma yollarını gösteriyor. Uzun hocalık döneminden edindiği deneyimler, yazarın sanat eğitimi üzerindeki yazılarının kişisel tanıklıklarına dayanıyor. Yarının tiyatrosunu yaratmak için bütün sanat dallarıyla tiyatro arasındaki organik ilişkinin ne kadar gerekli olduğunu açıklayan bu yazılar, "sanatçı" olabilmenin koşullarına da açıklık getiriyor. 1997/224 sayfa/13.5xl9.5/3. hamur

Çağdaş Türk Tiyatrosundan ON YAZAR / Ayşegül YÜKSEL Bu kitapta, Dil Tarih Coğ. Fak. Tiyatro Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Ayşegül Yüksel, çağdaş Türk tiyatrosunun oluşturulmasında önemli katkıları olmuş 10 yazarımızın yazarlık sanatını ve onların oyunlarını inceliyor. Ayşegül Yüksel'in incelediği yazarlar şunlar: Nâzım Hikmet - Aziz Nesin - Melih Cevdet Anday - Oktay Rifat - Haldun Taner - Sabahattin Kudret Aksal - Turgut Özakman Vasıf Öngören - Oktay Arayıcı - Memet Baydur. 1997/160 sayfa/13.5x19.5/3. hamur

2000'Lİ YILLARA DOĞRU TİYATRO / Zehra İPŞİROĞLU Tiyatro Öğretim Üyesi Zehra İpşiroğlu, tiyatro eleştirmenliği ve dramaturgi üzerine yazdığı kitaplara devam ediyor. Bu kitabında yazar, tiyatro üzerine çeşitli inceleme, eleştiri ve deneme yazılarını biraraya getiriyor. 1998/192 sayfa/13.5xl9.5/3. hamur BRECHT'İ ANIMSAMAK / Hans MAYER / Türkçesi: Ahmet Cemal Brecht'i Anımsamak, Hans Mayer'in 1996'da yazdığı ve Brecht'in 100. Doğum Yıldönümü'nden iki yıl önce kaleme almış olduğu bir kitap. Bu kitabında yazar, hem 20. yüzyılın dikkatli bir tanığı, hem de Brecht'in yakın dostu kimliğiyle okurun karşısına çıkıyor. Önemli olan, Mayer'in kitapta Brecht'i objektif bir gözlemin süzgecinden geçirmiş olması. 1997/112 sayfa/13.5x19.5/1. hamur

68

OYUN YAZMAK/Steve Gooch Türkçesi: Filiz Ofluoğlu Bu kitabın yazarı Steve Gooch, yapıtları tiyatro ve radyolarda o y n a n m a k t a o l a n t a n ı n m ı ş bir İngiliz o y u n y a z a r ı ve çevirmenidir. Yazar aynı z a m a n d a , Goldsmith's College'de " Oyun Yazma" dersi vermektedir. Bu k i t a p , oyun y a z m a s ü r e c i n d e , ilk e s i n l e n m e a n ı n d a n başlayarak, konu, dramatik yapı, kişiler, diyalog, düzeltme ve özellikle tasarının başarıyla gerçekleştirilmesi için, yazarın kendi deneyimlerinden ortaya çıkardığı yol gösterici bir çalışmadır. Kitapta ayrıca, oyunun nasıl tanıtılıp sahnelemeye yöneltileceği, tiyatro topluluklarıyla çalışma yöntemleri, yazar haklarının korunması konuları da işlenmiş bulunmaktadır. 1998/144 sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt CUMHURİYETİN 75. YILINDA TÜRK TİYATROSU S. Şener/Ö. Nutku/A. Yüksel/A. Sav/Y. Erten/D. Gürün /N. Kara­ dağ/K. Işık/I. Kasapoğlu/N. Kazankaya/A. Candan/N.Koldaş/M. Gürman/K. Kurdoğlu/Ş. Tekand/M.Avkıran Bu kitap, Cumhuriyetimizin 75. Yılı dolayısıyla İst. Devlet Tiyat­ rosu tarafından AKM'de, 26-27-28 Ekim 1998 günlerinde düzen­ lenmiş olan paneldeki konuşma ve bildirilerden hazırlanmıştır. 1999/192 sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt ÇAĞDAŞIMIZ SHAKESPEARE/Jan Kott Türkçesi: Teoman Güney Peter Brook bu kitap hakkında şöyle diyor; "Jan Kott, eğitime yatkın ifadesi, kuvvetli kalemi, ciddi ve isabetli çalışmaları ile bil­ gili bir akademisyendir. Shakespeare, Kott'un çağdaşıdır; Kott da Shakespeare'in çağdaşıdır. O, Shakespeare üzerine doğrudan ve sanki o dönemde yaşamış gibi ilk ağızdan konuşur. Onun bu ki­ tabı, hem Shakespeare dönemi tiyatrosunun bir görgü tanığıdır, hem de günümüzde vizyondaki bir film eleştirisinin güncelliğini taşır. Bu durum, akademik çevre için çok değerli, tiyatro dünyası içinse paha biçilmez bir katkıdır." 1998/295 sayfa/13.5x19.5/3. hamur kâğıt


cy a

pe


pe cy a


1999_92_9638