Issuu on Google+


a

pe cy


pe cy a


a

pe cy


ÇÜNKÜ HERKESİN BİR AİLESİ VAR. İdeal aile otomobili!

Rahatlığıyla!

Güvenliğiyle!

Performansıyla!

Siena, F i a t ' ı n "dünya otomobilleri"

Siena kendi kategorisinde

Siena size iki güçlü motor

Siena, aile otomobillerinde

serisinin yeni ürünü, İtalyan tasarım

iç hacimin en elverişli

seçeneği sunuyor: 1.4 litrelik

global güvenlik anlayışının da

geleneğinin en şık örneklerinden biri.

kullanıldığı otomobiller arasında

motoruyla Siena EL ve 1.6 litrelik

öncülüğünü yapıyor. 4 Milyon

Yüzlerce prototip üzerinde çalışılarak

yer alıyor. 500 litrelik bagajı,

16 valflı motoruyla Siena HL.

km'den fazla test edilen Siena

bir üst sınıf otomobillerin

Bu motorlar, otomobil

Ve şimdi, en gelişmiş robot teknolojisi

bagajlarıyla yarışıyor. Siena standart

teknolojisindeki en son

güvenlik testlerinden

kullanılarak, Türkiye'de üretiliyor.

hidrolik direksiyon, isteğe bağlı

yenilikleri yansıtıyor. En yüksek

başarıyla geçti. Hava yastığı,

polen filtreli klima gibi zengin

verimi, tam ihtiyaç duyduğunuz

ABS önlemlerini isteğe bağlı

konfor donanımlarına da sahip.

anda, en ekonomik şekilde

olarak sunan Siena, yangın

almanızı sağlıyor.

ve hırsızlığa karşı da

a

yaratıldı. En zorlu testlerden geçirildi.

dünyanın bütün önemli

en gelişmiş sistemlerle

cy

korunuyor.

pe

Fiat'tn önerdiği motor yağı.

Aileleriyle

birlikte

herkesi,

Fiat

Siena

ile

tanışmaya

Tofaş-Fiat

Bayileri'ne

bekliyoruz.


E K İ M 98

SAYI 85 750.000.Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic. ve San.

A

Y

L

I

K

T

İ

Y

A

T

R

O

D

E

R

G

İ

S

İ

EDİTÖRDEN Dikmen Gürün/ S. 7

Ltd. Şti adına:

HABERLER / S. 8

Mustafa Demirkanlı

DOSYA: CUMHURİYETİN İLK DİSİPLİNLİ ÖZEL TİYATROSU Özdemir Nutku /S. 14

Genel Yayın Yönetmeni: Dikmen Gürün

DOSYA CUMHURİYET YILLARI: ATATÜRK VE ÇOCUK Yazarlar: Ahmet Cemal

Neş'e Erçetin Atakan / S. 18

Ahmet Levendoğlu

PERDE ARASI Ahmet Cemal/S. 21 Redaksiyon: A. Nalân Özübek

DOSYA CUMHURİYET 75 YAŞINDA, YA TİYATROMUZ?

Esen Çamurdan /S. 22

Katkıda Bulunanlar: Neş'e Erçetin Atakan Esen Çamurdan

İZDÜŞÜM Ahmet Levendoğlu / S. 25

Nihal Kuyumcu Hülya Nutku Rengin Uz

a

DOSYA: CUMHURİYETİN 75. YILINDA, MUHSİN ERTUĞRUL'A SAYGI /S. 26

Özdemir Nutku

İZLENİM: DAHA İYİ BİR ÇOCUK TİYATROSU İÇİN

pe cy

Tiyatro Kulübü-Satış-Abone: Sedat Bilgin- Murat Güler

Nihal Kuyumcu / S. 28

Çocuk Tiyatrosu Sorumlusu: Duygu Atay

Teknik Müdür: Erkut Arıburnu

Hukuk Danışmanı: Fikret İlkiz

Ofset Hazırlık: Tiyatro Yapım

SÖYLEŞİ: AFİFE JALE'NİN DÖRT YÜZÜ Rengin Uz / S. 30

Baskı: Stil Matbaası

Abone Bedeli: 7.500.000. Kurumlar Abone Bedeli: 9.000.000.- TL Yurtdışı: 150 D M / 7 5 $

Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti. Firuzağa Mah. Ağahamamı Sok. 5 / 3 Cihangir 8 0 0 6 0 İstanbul Telefon: [0.212] 293 72 77 - 251 77 89

TANITIM: OKTAY RİFAT Hülya Nutku/ S. 36

Fax: (0.212) 252 94 14

Posta Çeki: Tiyatro Yapım 6 5 5 248

TANITIM: DOĞUMUNUN YÜZÜNCÜ YILINDA NURULLAH ATAÇ VE TİYATRO Dikmen Gürün / S. 41

Banka Hesap No: T.İş Bankası, Cihangir Şb. 197 245

BU AY SAHNEDEKİLER /S. 44 6


E D İ T Ö R D E N Dikmen

Gürün

Ekim 1 9 9 4 - Ekim 1 9 9 8 . . . D ö r t y ı l . . . T ü r l ü s o r u n l a r a k a r ş ı n güzelliklerle geçen bir d ö r t yıl... Coşkuyla başladığım Genel Yayın Yönetmenliği görevini bu sayımızla birlikte üzülerek bırakıyorum, İnsanın karşısına b e k l e n m e d i k a n l a r d a çıkıveren olaylar ve bir yerlerde frene basma ihtiyacı...

İstanbul Üniversitesi Tiyatro

B ö l ü m ü ' n d e k i g ö r e v yükünün biraz daha a ğ ı r l a ş m a s ı . . . "Tiyatro...

T i y a t r o . . . " dan ayrılış n e d e n i m i

bu

Sanırım

sözcüklerle

açıklayabilirim. Aslında buna "ayrılık" demek doğru değil. Sadece "Genel Yayın Y ö n e t m e n i " s o r u m l u l u ğ u n u d e v r e d i y o r u m .

Mustafa

Demirkanlı'nın hep yanındayım. Ciddi bir misyon yüklenmiş olan bu Dergi'nin t i y a t r o ç e v r e l e r i t a r a f ı n d a n d e s t e k l e n m e s i g e r e k t i ğ i n e inanıyorum ve sevgili Mustafa'yı da asla sıfırlanmayan direncinden, kırılmayan inadından dolayı k u t l u y o r u m . İnanıyorum ki, "Tiyatro...

yaşamını.

cy a

T i y a t r o . . . " her g e ç e n gün daha da iyiye g i d e r e k s ü r d ü r e c e k t i r

Bu d ö r t yıl s ü r e s i n c e yazı i s t e k l e r i m e sıcak bakan h o c a l a r ı m a , d o s t l a r ı m a ve bu d e r g i d e n y e t i ş t i k l e r i n i ö v ü n e r e k b e l i r t e c e ğ i m öğrencilerime, genç arkadaşlarıma teşekkür e d e r i m . Kocaman bir teşekkür de müthiş bir özveriyle perde arkasında çalışan "Tiyatro...

pe

Tiyatro..." ailesine.

Bu ay, Muhsin Ertuğrul'a saygıyla başlıyoruz söze. Özdemir Nutku'nun ilk disiplinli özel tiyatromuz olarak tanımladığı Ferah Tiyatrosu üzerine

yazdıkları Cumhuriyet'in 7 5 . yılında önemli bir belge olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Esen Çamurdan oyun yazarlığında niceliknitelik sorununu bir kez daha ele alıyor ve ülkemizde 7 5 . yılda gelinen noktayı sorguluyor. Neş'e Erçetin Atakan'ın "Atatürk ve Çocuklar" üzerine yazısı dünden bugüne ne denli kısa bir mesafe katedildiğini gösteriyor. Hülya Nutku'nun Oktay Rıfat ve Dikmen Gürün'ün Nurullah Ataç üzerine yazdıkları ise bu iki ustanın sanat dünyalarına, eleştirel bakışlarına yönelik gözlemler. M o d e r n Dans Topluluğu son yıllarda Ankara'dan yükselen bir ses. Bu ses Türkiye dışında da duyulmaya başladı. Rengin Uz'un topluluğun Sanat Yönetmeni Beyhan Murphy ile yaptığı söyleşi MDT'yi biraz daha yakından tanıtıyor bizlere.

Yeni bir sezona, yeni çalışmalara ve tazelenen umutlara merhaba...

7


Haberler... Kültür Bakanlığı, Hasan Ali Yücel Oyun Yazım Yarışması Sonuçlandı

cy a

Kültür Bakanlığı tarafından finanse edilen ve TOBAV'ın organizasyo­ nunda gerçekleşen yarışmanın so­ nucunda: Büyük Ödül; "Ağalık Belası"/Mustafa Nogay Kesim Başarı Ödülü; "Promete 1 9 4 0 " / Erhan Gökgücü - "Gri Gölgeler" /Kazım Eryüksel- "Gençlik Yargılanıyor"/Vural Paker. Jüri Takdir ödülü; "Terentius'un Afrikalısı"/Coşkun Irmak - "Kibel"/Yılmaz Şekerbay - "Özel Bir Gün"/Tayfun Orhon olarak belirlenmiştir. Yarışma Jüri'si ise; Prof. Dr. Sev­ da Şener (Başkan), M ü s t e ş a r yar­ dımcısı Nurcan Tokar (Kültür Ba­ kanlığı Temsilcisi), Tamer Levent (TOBAV Temsilcisi), Hadi Çaman, Haşmet Zeybek, Tilbe Saran ve Merih Tangün'den oluşmaktaydı.

lan ve hacim olarak İstanbul Ata­ türk Kültür Merkezi'nden sonra Türkiye'nin ikinci büyük sanat me­ kânı olan k ü l t ü r m e r k e z i n d e çok amaçlı büyük salon, cep sineması, sergi salonları, kütüphane ve atöl­ yeler bulunuyor. Uluslararası top­ lantılara hizmet verebilecek iç do­ nanıma sahip olan çok amaçlı salonda, aynı an­ da 4 dilden çeviri y a p a b i l m e y e ola­ nak t a n ı y a n bir sistem mevcut. Opera ve bale g ö s t e r i l e r i n i n de yapılabileceği sa­ lon, sahne açısın­ dan dünya s t a n ­ d a r t l a r ı n a uygun olarak tasarlan­ mış. Işık, dekor, ses düzeni açısın­ dan en ileri teknolojiye sahip olan kültür merkezi, konservatuvar eği­ t i m i çerçevesinde gerçekleştirile­ cek çeşitli dallarda atölye çalışma­ larına da olanak tanıyor.

Nejat Uygur Anılarını Yazıyor

pe

Tiyatro sanatçısı Nejat Uygur 72 yıllık yaşamını "Nejat Uygur'un Çar­ şamba Pazan-Aslını Saklayan Ha­ ramzade" adlı kitapta topluyor. Kü­ çük yaşından beri şiir yazdığını söy­ leyen sanatçı, yazdığı şiirlerin yaşa­ mının en önemi kesitlerini, duygu ve düşüncelerini, inançlarını simge­ lediğini belirtiyor. Nejat Uygur'un amacı, kitabını kısa bir süre sonra çıkacağı Avustralya seyehati sıra­ sında tamamlayarak 1 9 9 9 yılında yayımlatmak.

19 Eylül günü Ankara Palas'ta yapı­ lan ödül töreni, Kültür Bakanı Sa­ yın İstemihan Talay'ın katılımlarıyla gerçekleşti.

Süleyman Demirel Kültür Merkezi İzmit B ü y ü k ş e h i r B e l e d i y e s i ' n c e yaptırılan Süleyman Demirel Kültür Merkezi, 22 Eylül Salı günü Cumhurbaşkanı'nın da katıldığı bir tö­ renle açıldı. Temeli iki yıl önce atı­

Üç Kuşak Cumhuriyet Sergisi C u m h u r i y e t i n 7 5 . yılı kutlamaları nedeniyle 18 Eylül—8 Kasım tarihle­ ri arasında Tarih Vakfı tarafından Tarihi D a r p h a n e Binaları'nda dü­ zenlenen "Üç Kuşak Cumhuriyet" sergisi, bir dizi kültür sanat etkinli­ 8

ğiyle zenginleşiyor. Cumhuriyet'in yetiştirdiği sanatçıları, onların ver­ diği ürünleri, bu dönemi etkilemiş akım ve kişileri çağdaşlaşma süre­ cinde oluşan kültür birikimlerinin p a y l a ş ı m ı n ı ön p l a n a ç ı k a r m a y ı amaçlayan p r o g r a m , değişik ilgi ve beğeniye sahip sanatseverlere aynı anda seslenen bir içeriğe sahip. Ekim ayında yer alacak tiyatro et­ kinlikleri; Genco Erkal "İnsanlarım", Zeliha Berksoy "Yosma" ve İzmit Şehir Tiyatrosu'nda Emre Koyuncuoğlu'nun yorumladığı "Mutfak Kaza­ ları". Tarihi Darphane Binaları'nda yer alacak t ü m etkinliklerle ilgili bil­ gi almak için 2 3 3 21 6 1 - 6 6 ara­ yabilirsiniz.

"Ferhangi Şeyler" 1 3 0 0 . Kez Sahnede Ortaoyuncular 1 9 9 8 - 1 9 9 9 tiyatro sezonunu, Ankara'da özel tiyatrola­ rın oynayabileceği başka bir salon olmadığı için 15 Eylül tarihinde Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Salonu'nda "Ferhangi Şeyler"in 1 3 0 0 . gösterisiyle açtı. 18 Eylül-4 Ekim t a r i h l e r i a r a s ı n d a F e r h a n Şensoy'un yazıp yönettiği "Çok Tuhaf Bir S o r u ş t u r m a " yine bu sahnede oynanıyor. Oyun, Ankara'dan sonra İzmir'e, İsmet İnönü Kültür Merkezi'ne geçiyor.

Assos Antik Tiyatrosu'nda Gösteri Assos Antik kentinde yapılan kazı­ larda ortaya çıkarılan 1 5 0 0 kişilik antik tiyatroda 26 Eylül akşamı İs­ tanbul Devlet Opera ve Balesi özel bir g ö s t e r i s u n d u . 1 9 8 1 yılında K ü l t ü r Bakanlığı adına Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu başkanlığında Türk a r k e o l o g ve u z m a n l a r ı n d a n oluşan bir ekibin başlattığı kazı ça­ lışmalarında ortaya çıkarılan ve an­ tik dönemin en önemli bulguların­ dan sayılan antik tiyatro, 1 8 0 0 yıl sonra ilk kez bir gösteriye sahne oldu.


Haberler...

28 Haziran-11 Ekim t a r i h l e r i ara­ sında L ü k s e m b u r g ' d a düzenlenen Çağdaş Sanatlar Avrupa Bienali'ne (MANİFESTA 2] davet edilen Semi­ ha Berksoy yaz aylarında d o k t o r u izin vermediği için gerçekleştireme­ diği seyahatini geçtiğimiz ay yaptı ve bir hafta için Lüksemburg'a u ç t u . MANİFESTA 2'ye Kutluğ Ataman'ın Semiha Berksoy'un yaşamı üstüne yapmış olduğu ve 1 9 9 7 İstanbul Bienali kapsamında gösterilen "Semi­ ha b. unplugged" adlı film katıldı. MANİFESTA 2, yeni bir Avrupa konsepti içinde jeopolitik ve düşünsel sı­ nırları sorgulayan, kültürlerarası et­ kileşimlerde farklı arayışlara yöne­ len ve bireysel ilgi alanlarını da öne çıkartan bir bienal. "Semiha b. unp­ lugged" 1 9 9 9 yılında D r e s d e n ve Essen'e de çağrıldı.

Çocuklarla Birlikte Yaşanan Bir Festival: Eskişehir Festivali 4. Uluslararası Eskişehir Festivali bu yıl da geçen yıl olduğu gibi, ço­ cuk etkinliklerine geniş yer veriyor. Genelde yetişkinlere yönelik bir fes-

pe cy

İstanbul Devlet Tiyatrolarında İngiliz Yönetmen

oyuncularının rol alacağı "Karanlıkta Komedi" (Black Comedy) adlı oyunu, yorumluyor. Konusu karanlıkta ge­ çen, ancak aydınlıkta oynanan ve sı­ nıf çatışmasını yansıtan bu oyunun prömiyeri 6 Ekim tarihinde İstanbul Devlet Tiyatroları Oda Tiyatrosu'nda yer alacak. L a w r e n c e Till, M a n c hester'de Contact, Sheffield'de Crucible tiyatrolarında çalıştı. 1 9 9 1 yı­ lından beri Bolton'da Octagon Tiyat­ rosu'nda sanat yönetmeni ve rejisör olarak görev yapmaktadır. Sahnele­ diği oyunlarından bazıları ile İngilte­ re Sanat Konseyi ile Manchester ve Bolton Evening News ödüllerini ka­ zanan Till, Bölgesel Tiyatro ödülüne de aday gösterildi.

a

Semiha Berksoy Lüksemburg'a Gitti

İngiliz tiyatro yönetmeni Lawrence Till İstanbul Devlet T i y a t r o l a r ı ile

tivalde çocukları da gözeterek, yal­ nızca bugünün değil, geleceğin ye­ tişkinine de verdiği önemi göster­ mekte olan Festival, bu tutumuyla aynı zamanda Türkiye'de yeni bir an­ layışın öncülüğünü yapmakta.

Mayıs ayından beri ortak bir çalış­ ma üzerinde çalışıyor. British Council. d e s t e ğ i ile g e r ç e k l e ş t i r i l e n bu projede Lawrence Till, Peter Shaff e r ' i n yazdığı ve Devlet T i y a t r o s u

Çocuk Etkinlikleri, bu kez programı­ nı daha da geniş tutuyor; amaç, bir eğitim-eğlence havası içinde çocu­ ğun yaratıcılığını rahatlıkla ortaya koymasını sağlamaya çalışmak. Hem seyirci hem de katılımcı olarak festivali izleyebilecek olan çocuğa söz konusu bağlamda üç atölye su­ nulacak: Resim, Ses ve Hareket, Ti­ yatro.

Geçen yıl açılmış olan Resim Atölye­ si yine aynı y ö n t e m l e s ü r d ü r ü c e k çalışmalarını. Kendilerine verilen ko­ nular, kavramlarla ilgili düşündükle­ rini ya da söylemek istediklerini re­ sim aracılığıyla anlatmayı yeğleyen çocuklara kalem, kâğıt, boya gibi gerekli malzeme verilecek. Kimi za­ man, biçiminden ne olduğu pek an­ laşılmayan birtakım nesneler koyula­ cak önlerine, bunları diledikleri gibi boyamaları istenecek; ya da, örne­ ğin, bir müzik parçası veya şiir, öy­ kü dinletilecek, duyduklarını renkler­ le ifade etmeleri istenecek... Ses ve Hareket Atölyesi'yle ilk kez tanışacak çocuklar. Konunun uzma­ nı olan Alman Karl Meyer yönete­ cek çalışmaları. Değişik nesneler­ den yola çıkarak yapılacak olan "tip­ leme" çalışmalarının ardından katı­ lımcılar, yine onlara verilecek vur­ malı sazlarla, d o ğ a ç l a m a yoluyla, yarattıkları kişilere özgü müzikleri bulacaklar, bunları birbirleriyle kar­ şılaştırarak oyunlar oluşturacaklar. Atölyenin hedefi, çocuğun, ses ile hareket ilişkisinin ayrımına varması­ nı sağlayabilmek ve duyduğu sesleri be­ densel devinimlerle ifade edebilmesinin yollarını açmak. Al­ manya'nın dünyaca ünlü çocuk tiyatrosu Grips'in sanatçısı Stefen Fischer Fels, festivalin tiyatro atölyesini yönetmek üzere, Eskişehir'e gelecek. Fels'in yapmak istediği, bir oyun oluşturmaktan çok, çeşitli par­ çalar, izlekler üstünde doğaçlama yoluyla çalışmak, çocukların düşü­ nüp duyduklarını sözel ve bedensel olarak, ama tiyatro yoluyla aktara­ bilmelerini sağlamak, yani bir t ü r yaratıcı drama çalışması gerçekleş­ tirmek. 4. U l u s l a r a r a s ı Eskişehir Festivali'nin çocuklara yönelik sanat etkin­ liklerinin biri de Resim Sergisi. Ge­ çen yıl belirli bir konusu olmayan ve çocukları daha çok, çağdaş ağırlıklı olmak üzere, resim sanatıyla tanış­ tırma kaygısı taşımış olan sergi bu yıl, doğrudan ya da dolaylı, "çocuk"


Haberler., izleğini taşıyan röprodüksiyon tablo­ lardan oluşuyor. 1 5 . yüzyıldan gü­ nümüze dek, yerli yabancı, kırk kü­ sur ressamın yer aldığı söz konusu etkinlikte çocuklar bu yıl Bruegel ile Turgut Zaim'in tablolarıyla Yap-Boz o y n a y a c a k l a r , Velazquez'in "Flüt Çalan Çocuk"unun parçalar halin­ deki giysisini bütünleyip giyinecek­ ler.

Adana Devlet Tiyatrosu'nda "Tiyatro Şenliği" Adana Devlet Tiyatrosu'nun, Devlet Tiyatroları ve VAKSA'nın işbirliği ile "Cumhuriyetin 7 5 . Yılı" nedeniyle düzenlediği "Tiyatro Şenliği" 7 Ekim-7 Kasım t a r i h l e r i a r a s ı n d a gerçekleşecek.

yan oyunu "Gergedanlaşma" oyunu ile Makedonya'da gerçekleştirilen "MOT International Theatre Festival"e ve Bulgaristan'da gerçekleşti­ rilen "Balkan Young Theatre Festival"e katılacak. 1 9 9 7 yılında Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde sergilenen "Gergedanlaşma" 1 0 ' u n üzerinde festivalden davet almış fakat eko­ nomik olanaksızlıklardan dolayı bu festivallere katılamamıştı. "Gergedanlaşma"nın bu festivallerdeki sponsorları; Efes Pilsen, TURSAB, U m u t Vakfı ve B o s p h o r u s Turkish Handmade Cymbals'dır.

pe cy a

Ayrıca festivalde, geçen yılki resim atölyesine katılan çocukların çalış­ malarıyla, geçtiğimiz öğretim yılın­ da Eskişehir ilköğretim okulları ara­ sında düzenlenmiş olan resim ya­ rışmasının sonuçlarını kapsayan iki r e s i m sergisi daha gezilebilecek. Tiyatro bölümünde üç değişik tür-" de üç ayrı konunun, üç ayrı biçemle sahnelenmesine tanık olacağız. A l m a n y a ' d a n g e l e c e k olan ünlü Grips t i y a t r o s u "Dikkat Sınır" adlı oyunuyla, insanların arasına konu­ lan s o m u t ve soyut sınırların an­ lamsızlığını, Türkçe olarak çocukla­ ra aktarmaya çalışırken Slovaklar, Kipling'in "Jungle Book" adlı yapıtını masalsı bir kukla gösterisiyle suncaklar. Festivalin son sürprizi ise Yunanistan'dan gelecek olan çağ­ daş Karagöz gösterisi!

macılar; Kerem Kurdoğlu, Ümit Denizer, Mahir Günşiray, Tevfik İsmailoğlu ve Nurhan Karadağ.

Çocuk Etkinlikleri'nde üstünde önemle durulan bir nokta da genç izleyicilerin, atölye çalışmalarına ya da gösterilere kendi başlarına katıl­ maları, onlara, "büyükleri" olmadan yaşıtlarıyla birlikte aynı yerde bir şeyler yapabilme fırsatının yaratıla­ bilmesi.

Çocuk seyircilere özel olarak hazır­ lanmış bir konserle açılış yapmayı gelenekselleştiren Uluslararası Es­ kişehir Festivali, Çocuk Etkinlikleri'ni bu yıl Saint Saens'ın "Hayvan­ lar Karnavalı"yla açıyor. Zürih Oda Orkestrası'nı Howard Griffiths yö­ netecek, solistler, Ferhan & Ferzan Önder.

Studio Oyuncuları Balkanlarda Studio Oyuncuları'nın iki sezondur sergilenen ve büyük beğeni topla­

"Sahneden Y a ş a m a " Tiyatro Sohbetleri

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kül­ t ü r İşleri Daire Başkanlığı'nın kültü­ rel etkinlikler içinde yer alan "Tiyat­ ro S o h b e t l e r i " Ekim ayında başlı­ yor. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde Ma­ yıs '99'a kadar sürecek olan bu s o h b e t l e r i n ilki 19 Ekim Pazartesi günü saat 1 8 . 0 0 ' d e gerçekle­ şecek. "Cumhuriyetimizin 7 5 . Yılında T ü r k T i y a t r o s u " başlıklı toplantıyı Nurdan Özgür yönetecek, konuş-

Şenlik kapsamında Adanalı izleyici­ ler; Ankara, İstanbul, Bursa, Diyar­ bakır, T r a b z o n , Konya ve Adana Devlet Tiyatrosu'nun hazırladığı on ayrı oyunu izleme olanağı bulacak­ lar. Şenlik kapsamında sırasıyla; "Azizname", "Kuvayi Milliye Kadınları", "Ayak Bacak Fabrikası", "Vatan Ya­ hut Namık Kemal", "Çıkmaz Sokak Ç o c u k l a r ı " , " B i r Ş e h n a z Oyun", "Tarla Kuşuydu Juliete", "Antigone", "Karanlıkta Komedi" ve "Soyta­ rılar" oyunları sergilenecek.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Atölyesi'nde Workshop Tiyatro Atölyesi, İtalya'dan gelen Sigrid Seberich ve Ahmet Avkıran r e h b e r l i ğ i n d e bir work-shop ger­ çekleştirdi. Çalışmanın t e m e l i n i , "Yaşayan Ti­ yatro Oyuncusu"na ulaşmak olarak


H a b e r l e r .•• alan oyun, Kasım ayında Hadi Çaman Sahnesi'nde oynamaya başla­ yacak. Topluluk oyunlarını Ankara, Eskişehir, Edirne, Tekirdağ, İzmir, Denizli gibi bir çok şehirde de sergi­ leyecek.

tanımlayan Sigrid Seberich ve Ah­ met Avkıran'a göre oyuncu "tüm vü­ cudu ile oynayan, kendi enerjisini doğru kullanan, sahnede kendini vareden insandır"dan yola çıkan çalış­ malar o l u ş t u r d u , çalışmanın gene­ linde ise "konsantrasyona dayalı ha­ reket çalışması", "mask yapımı ve n ö t r maskla oyunculuk çalışması, kendini t a n ı m a , iç gözü a r a m a ve geliştirme" oluşturdu. Haftada üç gün ve günde 6 saat devam eden çalışmaların son basa­ m a ğ ı i s e , Ç ı r a l ı ' d a açık h a v a d a M a s k l a r l a yapılan doğa çalışması oldu.

İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları "Tiyatro Okulu" Kuruyor

İzmit Büyükşehir belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun çabası "Unutulmaya yüz t u t a n ve Anadolu kültürümüzde de yer alan kuklaların yeniden özenle hazırlanmış çalışmalarla çocukların ve büyüklerin izlenimine sunulması olacaktır" diyen Işıl Kasapoğlu, önü­ müzdeki sezon " N a s r e t t i n Hoca" adlı kukla oyunuyla seyirci önüne çı­ kacağını belirtti.

Farklı kültürlerin izdüşümlerinin bir­ birleriyle kesişip s ü r t ü ş t ü ğ ü , gele­ neksel ile deneysel arasında yeni sentezlerin oluştuğu yapımların yar aldığı, "Diyalog '98", 21 topluluğun katılımıyla, 1-24 Ekim tarihleri ara­ sında Berlin'in Ballhaus ve Tiyatroom salonlarında başlıyor.

pe

cy

Genel Sanat Yönetmeni Işıl Kasapoğlu'nun başkanlığında eğitim ve­ recek Tiyatro Okulunda; "Devinim", "Dans", "Tiyatro Tarihi", "Metin Çö­ zümleme", "Ses Konuşma", "Şan", "Müzik Bilgisi", "Eskrim", "Oyuncu­ luk" ve "Işık Tasarımı" konularında dersler verilecek.

a

Türk Tiyatrosu Almanya'da

Eğitim s ü r e s i üç yılı k a p s a m a k t a olup, eğitimde % 90 devamlılık ara­ nacaktır.

1 6 - 2 4 yaş arası gençleri kapsayan Tiyatro Okulu'na başvurular 1 Eylül tarihinde başlamış olup, devam et­ mektedir.

Festival'e bu yıl T ü r k i y e ' d e n d ö r t oyun katılıyor. Kent Oyuncuları'nın "Bir Garip Orhan Veli", Ankara Sa­ n a t T i y a t r o s u ' n u n "İnadına Yaşa­ mak", İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun "Miss M a r g a r i d a Yöntemi" ve Ad­ nan Tönel'in "Hamlet" adlı oyunları katılıyor.

İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarında "Kukla Workshop"u

Tiyatro Boğaziçi, Perdelerini "Tiyatro... Yeniden'le Açıyor.

Kuklanın t a r i h ç e s i , yapımı, oynatıl­ ması, d r a m a t u r g i konusunda uygu­ lamalı e ğ i t i m ç a l ı ş m a l a r ı y a p m a k üzere İzmit'e gelen kukla ustası Ka­ rine Cheres ve kukla oynatıcısı Me­ lih Düzenli yoğun bir çalışma prog­ ramı ile Şehir Tiyatrosu sanatçıları ile buluştular.

T i y a t r o B o ğ a z i ç i b u yıl, k u r g u s u Uluç Esen ve A. Cüneyt Yalaz'a ait olan "Tiyatro... Yeniden" adlı oyunla perdelerini açıyor. Yıllar önce tiyatroyu bırakan bir gru­ bun t e k r a r tiyatro yapma kararları ve yarım kalan oyunları "Zorla Evlenme"yi t a m a m l a m a çabalarını konu 11

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu, Perdelerini Açıyor. Geçen sezon sahnelenen "Tarla Ku­ şuydu Juliet" oyunuyla 8 Ekim'de perdelerini açacak olan Diyarbakır Devlet Tiyatrosu, 22 Ekim'de Nâzım H i k m e t i n "Yolcu", 1 Kasım'da ise Karl Friedrich W a c h t e r ' i n "Soytarı­ lar Okulu" oyunlarının p r ö m i y e r i n i yapacak. 1. t u r u n son oyunu olarak de Meh­ m e t Baydur'un "Kamyon" oyunu aralık başında perde diyecek. Diyarbakır Devlet T i y a t r o s u , 29 Ekim'de de "Cumhuriyetin 7 5 . Yılı" ile birlikte, 1 0 . yıllarının kuruluşunu birlikte kutlayacak.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Sezonu Açtı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 22 Eylül'de Malta köşkü'de düzenlenen bir basın toplantı­ sı ile sezonu açtı.

Toplantıda bir konuşma yapan Ge­ nel S a n a t Y ö n e t m i n i Kenan Işık, "Yerli ve yabancı oyun yazarlarının yapıtlarından oluşan geniş repertu-


Haberler.

ar ile yeni sezona hazır olduklarını" belirttikten sonra,"Fatih Reşat Nu­ r i , Ü s k ü d a r M ü s a h i p z a d e Celal, Kadıköy Haldun Taner ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahneleri'nin alt yapı ve sanatsal etkinlik alanlarının yenilendiğini, önümüzdeki sezona y e t i ş t i r i l m e y e çalışılan Ü m r a n i y e Sahnesi'nin çalışmalarının devam e t t i ğ i n i ve Dolmabahçe'deki eski Havagazı Deposu'nun da Şehir Ti­ yatroları'na verildiğini. Büyükşehir Belediyesi ile teknik olarak yapa­ cakları ortak çalışmalardan sonra, kullanıma açılacak olan bu t a r i h i mekânın çok yönlü çalışmalar yapıl­ ması amaçlandığını" belirtti.

İstanbul Devlet Tiyatrosu Sezonu Açtı

Devlet T i y a t r o l a r ı Genel M ü d ü r ü Lemi Bilgin'in de katıldığı toplantıda İstanbul Devlet Tiyatrosu M ü d ü r ü Nesrin Kazankaya ve Genel Müdür Lemi Bilgin'in açılış konuşmalarının ardından basın mensuplarının so­ ruları yanıtlandı. Devlet Tiyatroları'nda yeni bir mo­

pe cy a

İstanbul Devlet T i y a t r o s u , 1 9 9 8 99 sezonunu 1 Ekim'de A r m a d a Otel'de g e r ç e k l e ş t i r d i ğ i bir basın

toplantısı ile açtı.

del oluşturmak üzere çalışma­ larını başlattık­ larını b e l i r t e n Bilgin, önlerin­ de zor f a k a t aşılması müm­ kün bir yol ol­ duğunu, bugü­ n e k a d a r ba­ s ı n l a ç o k yoğun olamayan ilişkilerinin bundan s o n r a daha sıcak t u t m a k istediklerini be­ lirterek, Basın Büro'larının da yeni bir örgütlenmeye gittiğini belirtti. Daha sonra İstanbul Devlet Tiyat­ r o s u M ü d ü r ü N e s r i n Kazankaya da, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda daha ş e f f a f bir y ö n e t i m m o d e l i o l u ş t u r a c a k l a r ı n ı b e l i r t e r e k , yeni döneme ilişkin projelerinden bah­ setti

KRYOLAN Profesyonel Makyaj Malzemeleri ACADEMİE Profesyonel Cilt Bakım Ürünleri FREED Dans ve Bale Malzemeleri DANSKIN Dans, Bale ve Spor Kıyafetleri SHOW & KARNAVAL Malzemeleri ve Aksesuarları PROFESYONEL SİHİRBAZLIK Malzemeleri KOSTÜM ve MASKOTLAR Sakal, Bıyık, Peruk Yapım Malzemeleri

VİRA KOZMETİK SAN. ve TİC. A.Ş. Merkez: Bağdat Cad. Çuha Çiçeği Sk. Seyhun Ap. No: 4 D. 1 Kızıltoprak-istanbul Tel: (0-216) 347 30 70-347 71 60 Fax: (0-216) 337 05 25 Şube: Kastel İş Merkezi No: 36 Beyoğlu-İstanbul (Atlas Sineması Pasajı Kuyumcular ve Antikacılar Çarşısı) Tel: (0212) 293 36 37 Şube: Şirinyalı Mah. 1496 Sk. No: 6/A Lara-Antalya Tel: (0-242) 323 70 77-323 29 08 Fax: (0242) 323 82 43


Haberler.. " 1 . Türkiye Çocuk Tiyatrosu Kurultayı İzleme Komitesi" Bakanlıklar Düzeyinde Görüşmelerini Başlattı İzleme Komitesi üçüncü olarak Dev­ let Tiyatroları Genel M ü d ü r ü Sayın Lemi Bilgin'i ziyaret e d e r e k , yeni görevinde başarı dileklerini iletmiş, aynı zamanda da Kurultay Sonuç B i l d i r i s i ile K o m i s y o n r a p o r l a r ı n ı vererek çocuk tiyatrosunda Devlet Tiyatroları'ndan beklentilerimiz iletil­ miştir. Sayın Bilgin de, Devlet Tiyat­ roları'nın müdürlüğe dönüştürülmek üzere başlatılan ayrı bir ç o c u k birimi çalışmaları hakkında k u r u l u m u z u b i l g i l e n d i r m i ş ve bu birimin ç a l ı ş m a l a r ı n ı n Sayın Oğuz Tunç ile Sayın Şahap Sayılgan tara­ fından yürütüleceğini açıklamıştır.

alt kurul çalışmalarına Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarından yetkili uz­ m a n l a r ı n da katılımlarıyla m o d e l çalışmalarını yürütme kararı almış­ tır. İkinci olarak ziyaret edilen Kültür Bakanı Sayın İ s t e m i h a n Talay da

pe cy a

1. Türkiye Çocuk Tiyatrosu Kurultayı'ndan sonra, ilk toplantısını Alaçatı'da gerçekleştiren İzleme Komite­ si, 23 Eylül Çarşamba günü, Milli Eğitim ve Kültür Bakanı'yla toplantı­ larını gerçekleştirmiştir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları ise, çocuk t i y a t r o s u geleneğini ' 3 5 yılından bu yana sür­ d ü r m e n i n yanı s ı r a ç o c u k t i y a t ­ rosunda eğitime büyük önem ver­ diğini ve eğitim programlarında en geniş katılımla yer alacaklarını bildir­ mişlerdir.

Mustafa Demirkanlı, Burhan Akçin, T ü r e l Ezici, F e r d i M e r t e r , Reha Bilgen, Oğuz Tunç, ve M. N u r k u t İlhan'dan oluşan İzleme K o m i t e s i , Milli Eğitim Bakanı Sayın H i k m e t Uluğbay ile yapılan toplantıda kendi­ lerine Kurultay dosyası ile birlikte, bakanlıklarını ilgilendiren Korsan Ti­ yatrolar ve Yaratıcı Drama dersleri­ nin zorunlu olamasına ilişkin Kurul­ tay önerileri iletilmiştir.

İzleme Komitesi, Korsan tiyatroların önlenebilmesi ve diğer çocuk tiyat­ rolarında kalitenin arttırılmasına yö­ nelik alınan Kurultay kararları doğ­ r u l t u s u n d a "Sanat K u r u l u " olarak ifade bulan kurulun oluşumu ve çalışma prensiplerinin belirlenebil­ mesi için bir alt komisyon oluştur­ mak ve bu komisyonun çalışmalarını Milli Eğitim B a k a n l ı ğ ı ' n ı n evsahipliğinde sürdürme kararı almış ve bu kararı Sayın Uluğbay'a aktarmıştır. D o s y a , Sayın B a k a n t a r a f ı n d a n , Sayın M ü s t e ş a r ' a havale e d i l m i ş olup, prensipte olumlu bir yanıt alın­ mıştır. İzleme K o m i t e s i , yapılacak

konuya duyarlılık göstererek bugüne kadar v e r m i ş oldukları d e s t e k l e r i bundan sonra da vermeye devam edeceklerini ileterek, yapılacak çalışmaları d e s t e k l e d i k l e r i n i ifade ederek, görüşmeleri M ü s t e ş a r Yar­ dımcısı Sayın Nurcan Tokar'la sür­ dürmemizi istemişlerdir.

13

Kasım ayında gerçekleştirmeyi plan­ ladığımız "Çocuk T i y a t r o s u n d a D e ğ e r l e n d i r m e y e Yönelik M o d e l Oluşturma" toplantıları için Kurultay ü y e l e r i n e iki m o d e l ö n e r i s i g ö n ­ derilerek görüşleri sorulmuş ve bu model oluşturma toplantılarına katıl­ mak isteyen üyelerin belirlenme çalışmalarına başlanmıştır.


cy a pe CUMHURİYETİN Ö Özdemir

Nutku


Darülbedayi'nin kuruluşundan on yıl kadar sonra, 27 Aralık 1 9 2 4 , perşembe gecesi, saat 2 0 . 3 0 ' d a Şehzadebaşı'ndaki Ferah Tiyatrosu'nun salonu tıklım tık­ lım d o l m u ş t u . O dönemde, Darülbedayi'deki huzur­ suzluklardan bunalan Muhsin Ertuğrul'un girişimiyle kurulan ve onunla aynı idealleri paylaşan bir avuç sa­ natçının gece gündüz prova ederek hazırladığı, Muh­ sin Ertuğrul'un Almanca'dan çevirdiği Hans Müller'in "Renkli Fener" adlı oyununun ilk gecesiydi. Kurucular arasında İsmail Galip Arcan, Behzat Butak gibi iki bü­ yük sanatçı da vardı. İstanbul tiyatroseverlerinin alış­ kın olmadığı bir disiplin, ortak çalışma ve yorumla sahnelenen bu oyun büyük bir başarı elde etti. Asıl inanılması güç olan şey, bu özel topluluğun üç deği­ şik oyunu aynı anda çalışıp seyirci karşısına çıkartmış oluşuydu. Nitekim, ertesi gün, Cuma saat öğleden önce 1 1 . 0 0 ' d e , o güne dek İstanbul seyircisinin tanı­ mamış olduğu (bugün de tanıdığını pek sanmıyoruz], ama dünya klasikleri içinde yer alan Leonid Adreyev'in "İhtilâl" adlı oyunu oynandı. Bir hafta sonraki Cuma günü, saat 1 5 . 3 0 ' d a da, Muhsin Ertuğrul'un "Cehennem" adıyla Türkçe'ye çevirdiği August Strindberg'in "Baba"sı seyirci karşısına çıkarıldı.

pe

cy

a

Şehzadebaşı'ndaki Ferah Tiyatrosu'nu kiralayarak bü­ tün bir dönem, örnek bir repertuvarla seyirciye hiz­ met götüren bu topluluk üzerinde pek fazla durulma­ mıştır. Bu konuya yakın çağdaki Türk tiyatrosu tarihi­ ni yazanlar değinmişlerdir. Geniş bir konu arasına sı­ kıştığından, bu özel tiyatronun Darülbedayi sanatçıla­ rı tarafından kurulduğu ve bir yıl dayandıktan sonra dağıldığını bu yazılarda belirtilir. Bir de sonradan bu tiyatro binasının yanıp kül olduğu da buna eklenir. Bu arada en uzun yazılardan birini, "Perde ve Sahne Dergisi"nin ilk sayısında İ. Galip Arcan yazmıştır. ( 1 ) Da­ ha sonra, topluluğa sonradan katılan Vasfi Rıza Zobu da anılarında bu topluluktan söz etmiştir . ( 2 ) Ferah Ti­ yatrosundaki topluluğu sürükleyici bir üslup ile anla­ tan İ. Galip Arcan'ın yazısından bu topluluk hakkında bir fikir edinilebilir. Ayrıca elimize geçen el ilanları, o yıl içinde çıkan gazete yazıları da bunda yardımcı ola­ bilir.

Ferah Tiyatrosu

Ömrü kısa, ama etkisi uzun sürmüş olan bu özel top­ luluk, 1 9 1 4 ' t e n bu yana gelişen batılı anlamda bir ti­ yatro olarak bizce örnek bir kuruluştur. Bu öyle bir t i ­ yatrodur ki, büyük maddi sıkıntılarla boğuşmuş, sa­ natçıları günlerce beş parasız sahneye çıkmış, zama­ nın idealist gençlerini ilerinin en önemli sanatçıları yapmış; ama tiyatroyu hiçbir zaman sahnenin d ö r t duvarı arasında sınırlandırmamış, onu bir bütün ola­ rak yaşatmıştır. Sanatçılar o tiyatronun yapısını, de­ korunu, boyasını, soğuğunu, duvarlarını, pencereleri­ ni yaşamışlardır. Elde hazır malzeme olmadığından hepsi yürek ve bilek gücüyle yaratmışlardır. Böyle bir toplulukta, sanatı zedeleyen yedi günah, yani disiplin­ sizlik, şımarıklık, kofluk, böbürlenme, gösteriş, bencil­ lik ve tembellik elbette var olmamıştır.

İLK DİSİPLİNLİ ZEL TİYATROSU

Bu örnek tiyatro topluluğu bana hep büyük tiyatro adamı Yevgeni Vakhtangov'un öğrencileri yetiştirme­ deki t u t u m u n u anımsatmıştır. Vakhtangov, ısrarla

15


Paris'te bulunan I. Galip Arcan'ı ça­ ğırmıştır. İlk masraflar için, beş pa­ rası olmayan sanatçıların imdadına Behzat Budak'ın tanıdığı Şehzadebaşı'ndaki muhallebici Fazıl Efendi'den alınan 1 0 0 liralık borç yetişiyor. Fe­ r a h T i y a t r o s u k i r a l a n ı y o r . Geceli gündüzlü bir çalışma başlıyor: "O ne gayret ne heyecandı", diyor i. Galip yazısında, "(...] Mükemmel bir işbö­ lümü yapmıştık, her birimiz bir iş deruhte etmiştik". Muhsin Ertuğrul yönetmenlik, i. Galip de topluluğun hesap işlerini üstlenmişti. Yazıdan temsillerin çok tutulduğunu ve çok başarılı bir tiyatro dönemi geçtiğini anlıyoruz.

Bu büyük tiyatro adamının amacı, gençlerin, ilerde yuvaları olacak bu mekânı bütünüyle yaşamalarını sağ­ lamaktı. Tiyatronun bir kabuk, bir gösteriş yeri olmadığını, onun büyük emek gerektiren yorucu bir sanat olduğunu hissettirmekti. Tiyatro iç­ tenlikle yaşanması gereken bir sa­ nattır. Bir oyuncu, bir yönetmen ti­ y a t r o y u her yanıyla y a ş a m a d ı k ç a gerçek sevgisini ve saygısını tiyatro­ suna geçiremez. İşte bu özel toplu­ luğu kuran sanatçılarda da tiyatro için gerekli olan içtenlik, sevgi ve saygı olduğu anlaşılıyor. Bunlar da, tiyatro konusunda bizim önem ver­ diğimiz nitelikler...

Bizim asıl ö n e m l i b u l d u ğ u m u z , İ. Galip'in şu dizelerinde: "(...) Tiyatro­ nun müşterek bir çalışma mahsulü olduğunu Ferah senesi anlamıştık. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için çalışıyorduk. Hiçbirimiz için rolün büyüğü, küçüğü yoktu. M u h s i n ve Behzat bazan kısacık bir rol alarak temsile iştirak ederlerdi. Hiç unut­ m a m , Muhsin "Azarya"da iki satırlık rolüne çıkmak için bir saat makyaj yapardı". (3) Bu alıntıdan sanatçıların bu işe ne kadar saygı duydukları gö­ rülüyor. Nitekim, bu toplulukta yeti­ şen sanatçılardan Behzat Butak'ın yıllar sonra Ankara Devlet Tiyatrosu'nda Cevat Fehmi Başkut'un "Göç" oyunundaki, sözsüz, ufacık ro­ lü için nasıl hazırlandığına bizzat ta­ nık olduk. Ta o dönemde başlayan o tiyatro ruhu kırk yıl sonra da Behzat Butak'ta aynı titizlikle sürüp gidiyor­ du. Yokluklar, zorluklar, engeller, bu sanatçıların alçakgönüllü çalış­ malarıyla aşılmıştı. İstanbul'un bu usta sanatçıları olumlu bir geleneği var etmişlerdi. Bu gelenek, tiyatro­ nun çilesini çekmeyi bilmek ve tiyat­ r o n u n vitrininde değil, b ü t ü n ü n d e yaşayabilmekti. Stanislavski'nin dedi­ ği gibi, bu s a n a t ç ı l a r için t i y a t r o gardroptan başlıyordu.

pe cy

a

onun stüdyosunda çalışmak isteyen öğrencilere bir koşul ileri s ü r m ü ş t ü : Derslere başlamadan önce, tiyatro binasını t e m i z l e y e c e k l e r , p e n c e r e çerçevelerini boyayacaklar ve çalı­ şacakları stüdyonun badanasını ya­ pacaklardı. Onun ö ğ r e n c i s i olmak için can atan gençler onun bu koşu­ lunu hemen kabul ettiler; tiyatro bi­ nasını iki haftada baştan aşağı te­ mizlediler, p e n c e r e ç e r ç e v e l e r i n i boyadılar ve stüdyonun badanasını yaptıktan sonra Vakhtangov'un kar­ şısına çıktılar. Vakhtangov, bu istek­ li gençleri bir tek t ü m c e ile kabul et­ t i : "İşte şimdi derslerimize başlaya­ biliriz."

M u h s i n E r t u ğ r u l , Darülbedayi'den ayrılan beş altı sanatçı arkadaşını toplayıp "Ferah Tiyatrosu" adıyla anı­ lan topluluğu kurmuştur. Çeşitli kay­ naklardan elde ettiğimiz bilgiye göre bu t i y a t r o n u n üç k u r u c u s u var: Muhsin Ertuğrul, İ. Galip Arcan ve Behzat Butak. Bu üç sanatçının Da­ rülbedayi'den ayrılıp bu t o p l u l u ğ u kurmalarının en başta gelen neden­ leri, kurum içindeki disiplinsizlik, ka­ rışıklık, yönetimin keyfi hareketleri, bir de seçilen oyunların değersizliği­ dir. Hatta o kadar ki, yöneticilerin, soyunma odalarında çilingir sofrala­ rı kurup kumar oynadıkları "ayyuka çıkmış"tır. Belediye'nin bu kurumu yeterli bir biçimde desteklememesi, "Meclis-i idare'lerin ve "Heyet-i Edebiye'lerin yoldan çıkıp bir sanat ku­ r u m u n a yakışmayacak davranışlar içinde olmaları da bu nedenleri pe­ kiştirir.

O sıralarda Berlin'den dönen Muh­ sin Ertuğrul, çıkar yolun yeni bir ti­ yatro kurmak olduğunu anlamış ve

Tiyatronun sanatçı kadrosuna göz atacak olursak, o günün genç, ileri­ nin usta sanatçılarını görürüz: M u h ­ sin Ertuğrul, İ. Galip Arcan, Behzat Butak (kurucular), Hazım Körmükçü, Vasfi Rıza Zobu (sadece başlar­ da), M. Kemal Küçük, Emin Beliğ ( s o n r a d a n katılmıştır), M u a m m e r K a r a c a ( 4 ) , Celal Zühtü ( 5 ) , Kınar Ha­ nım, Prenses Mevhibe, Neyyire Neyir, Necla (Sertel), suflöz Refika ve 16

Şefika... Darülbedayi sanatçılarının bir b ö l ü m ü de o sırada Beyoğlu, Halep Çarşısı'nda Mösyö Arditi'nin "taht-ı isticarındaki" Varyete Tiyatrosu'nda t e m s i l l e r e b a ş l a m ı ş l a r d ı r . Bu topluluğun kadrosunda, Raşit Rıza'nın yönetiminde Nurettin Şefkati, M a h m u t (Morali), A h m e t Muvahhit, Vasfi Rıza ( s o n r a d a n katılmıştır), Şaziye (Moral), Eliza Binemeciyan (6) , Bedia (Muvahhit) Hanım ve Rosa Hanım vardı. Halep Çarşısı'ndaki Varyete Tiyatrosu'nda temsiller veren topluluk, alı­ şagelmiş Fransız vodvilleri ve bulvar oyunları oynuyordu. Başka deyişle, bu topluluğu, tiyatro tarihimiz içinde bir ö r n e k olarak g ö s t e r e m i y o r u z . Oysa Ferah Tiyatrosu'ndaki toplulu­ ğun r e p e r t u v a r ı çok zengindi. Seçi­ len oyunlar genellikle uyarlama ve yerli yapıtlardı. Faruk Nafiz Çamlıbel'in "Canavar"ı, Vedat N e d i m Tör'ün "İşsizler"i bu topluluğun tanıt­ tığı yerli oyunlardı. Ayrıca, A h m e t Vefik Paşa'nın "Azarya", "Yorgaki D a n d i n i " adlı u y a r l a m a l a r ı da bu topluluğun çok beğenilen oyunlarıy­ dı. Sermet Muhtar'ın "Vefa en Fe­ rağ", Muhsin Ertuğrul'un Hans Müller'den uyarladığı "Renkli Fener" ve Leonid Andreyev'den çevirdiği "İhti­ lâl", İ. Galip A r c a n ' ı n u y a r l a m a s ı "Bekâr Ali Bey", Kemal Ragıp'ın çe­ virdiği Alexandre Dumas Flis'in "La Dame aux camelias"ı seçilen oyun­ lar arasındaydı. Muhsin Ertuğrul'un Lev Tolstoy'un ünlü "Kreutzer Sonata"sını çevirip r e p e r t u v a r a aldığını görürüz. Bunlardan başka Charles Mere'nin "Humma"sı, "Tayfun", "İs­ tanbul Revüsü" gibi oyunlar da bu dönem içinde oynanmıştır. Bir de Ramazan'da oynanacağı du­ yurulan, ama t i y a t r o dağıldığı için ancak bir kısmı oynanabilen oyunlar listesi şöyle: Sermet Muhtar'ın "Du­ var Arslanı", Halit Fahri Ozansoy'un "Sönen Kandiller", Yesarizade Mah­ mut'un " 1 = 1 + 1 " , Reşat Nuri Güntekin'in uyarladığı "Kızıl Şenlik", Münire Eyyub'un "Kâşif Efendi", Sait Der­ viş Hanım'ın uyarladığı "Arkadaş", Romain Roland'ın "Danton", Şaibe İbrahim Necmi Hanım'ın "Ölümden Sonra" ve İ. Galip A r c a n ' ı n çevirdiği "Komşunun Tavuğu Komşuya" adlı oyunlarıdır. Yukarıdaki listeden de anlaşılacağı


üzere, bir özel tiyatronun bir dönem içinde tek başına 22 oyun ilan edip bunların yirmiye yakınını oynaması tiyatro tarihimizdeki tek örnektir. Dağılmasaymış, yerli oyun yazarlı­ ğında da bir çığır açabilirmiş, diye d ü ş ü n m e k t e n kendini alamıyor in­ san. Daha o yıllarda bu topluluğun Türk oyun yazarını yetiştirmek için bir çaba içinde olduğu gözden kaç­ mıyor. Repertuvar oldukça dengeli bir biçimde hazırlanmıştır: Biri ta­ rihsel olmak üzere 5 "facia"ya karşı­ lık bir o kadar da vodvil ve komedya var. Seyirciye kolaylık olsun diye toplulu­ ğun bilet ücretleri indirimli satılmış­ tır. (7) Bilet ü c r e t l e r i şöyle: Localar

cak bir Türk sanat tiyatrosu gelene­ ği oluşabilecekti. Topluluğun Trabzon turnesinden s o n r a , 1 9 2 5 yılının Mayıs ayında dağılmalarına parasızlık ve bir de, Vasfi Rıza'ya g ö r e ( 8 ) , Muhsin Ertuğrul ile Behzat Butak'ın bozuşmaları neden olmuştur. Bu t a r t ı ş m a Mu­ a m m e r Karaca yüzünden çıkmıştır. Ama yine de asıl neden maddi ola­ naksızlıktır. Gerçi Behzat Butak'ın notlarında bu dönemde 4 . 6 B 2 lira gelir elde edildiği yazılıyorsa da, bu­ nun 1 . 0 8 4 lirası bina kirasına git­ miş, geri kalanla ise sanatçıların, iş­ çilerin ü c r e t l e r i v e r i l m i ş , d e k o r a , k o s t ü m e h a r c a n m ı ş , d e r k e n elde

Şehzadebaşında FERAH TİYATROSU Müdüriyeti 3 4 1 senesi Kânunsânisinin 15 inci P e r ş e m b e günü akşam saat 8 buçukta Darülbedayi san'atkârları tarafından

a

BEKÂR ALİ BEY (Komedi 3 Perde] Sahneye Koyan:

Nâkili:

Eşhası: Bekâr Ali Bey Davut Efendi Hacim Zahit Yusuf Halil Evrakçı Tarakçı Hatice Kezban Zeynep

İ. Galip

pe cy

Ertuğrul Muhsin

Ertuğrul Muhsin Bey

İ. Galip Bey M. Kemal Bey Behzat Bey Hazım Bey Celâl Bey M u a m m e r Bey Zühtü Bey Kınar Hanım Neyyire Neyir Hanım N e r m i n Hanım

Perde aralarında (25) dakika dekor tebdili müddeti vardır.

YILDIRIM TERZİHANESİ Diyojen İsmail ve Şeriki İstanbulun en sık ve en zarif elbise diken terzisi

4 0 0 - 5 0 0 kuruş, birinci 1 2 5 , ikinci 1 0 0 , üçüncü 7 5 , sandalye 50 ku­ r u ş . Ayrıca, balkon da b ö l ü m l e r e ayrılmıştır: Birinci balkon 1 2 5 , sıra­ lar 1 0 0 , arkadakiler 3 5 , öğrenci ve askere 2 0 kuruş. Topluluk bu maddi indirimlerle zara­ ra uğramıştır. Bir de davetiye avcı­ ları ortaya çıkınca maddi durumları­ nı bir türlü düzeltememişlerdir. İşin parasal yanının üstesinden gelebilselerdi, belki o tarihlerde başlaya­

avuçta bir şey kalmamıştı. Topluluğun para sıkıntısını gösteren bir olayı İ. Galip anlatıyor: "Her cu­ martesi arkadaşlara o hafta hasılat­ tan kalan parayı hisselere göre da­ ğıtırdık, o günkü çalışma cetveline 'kasa s a a t i ' diye yazılırdı. Büyük masraflar altında kaldığımız bir haf­ ta içinde, bir de hesap gördük ki, elde avuçta bir şey kalmıyor; adam başına ellişer kuruş mu ne alacak­ tık... O sırada heykeltraş Zühtü Bey 17

geldi ve bana 'çalışma cetvelinde KASA SAATİ diye bir piyes g ö r d ü m , acaba onda rolüm olacak mı?' diye sorunca ben içimden gülerek cevap verdim: 'Hayır, kardeşim'. O, 'Ya... p e k i . . . bu eser d r a m mı, komedi mi?' deyince, ben, 'bir facia azizim, bir f a c i a ' , d e m e k t e n kendimi alamadım". Bu topluluk t i y a t r o yaşamına yeni bir yön vermek için yeni akımlardan yararlanıyordu ve o dönemde t ü m Avrupa'yı etkisi altına almış olan, t i y a t r o n u n b ü y ü c ü s ü M a x Reinhardt'ın yaptıkları bu topluluk için bir ö r n e k t i . Ferah T i y a t r o s u , bir d e r e c e y e k a d a r t i y a t r o y a yenilik getirmeyi başarmıştır. Nitekim, gazetelerde de övgüler birbirini iz­ liyordu. 3 0 M a r t 1 9 2 5 tarihli Son Saat Gazetesi'nde, Elif Sırrı, "Ferah ve Halep Tiyatroları, bu senenin iki cazibe k u t b u d u r ki, bu kutuplar s a n a t ı n o h i ç b i r şeyle ifade edilemeyen t e k güneşine m e r b u t ­ tur", diye yazmıştır. Topluluk "facia" ile komedya arasın­ da mekik dokuyarak sonunda dağıl­ ma d u r u m u n d a n kendini kurtaramamıştır. Ama çıkışı ve t u t u m u y ö n ü n d e n o z a m a n a dek izlenen tiyatroların en disiplinlisi ve idealist olanıdır. Hatta günümüz ölçütleriyle bile, ileri bir sanat tiyatrosu olarak anılarımızda yaşayacaktır. Kişisel çabalarla bir ölüm kalım savaşı için­ de çabalayan tarihimizin bu ilk ör­ nek özel tiyatrosu, sanatçılara tiyat­ royu y a ş a m a y ı , h e m de acısıyla, güzel yanlarıyla yaşamayı öğreten ilk emekçi tiyatrosudur. Bunun içinde önemlidir Ferah Dönemi... Ortasın­ d a L i r ' i iki b a ş ı n d a m a s k e l e r bulunan Ferah topluluğunun el ilan­ l a r ı n d a d i s i p l i n e , d ü z e n e , aynı zamanda sanata olan özen bellidir. Bu topluluk, tiyatro tarihimiz için de talihsiz, ama olumlu bir çaba olarak yerini almıştır.

1. İ. Galip, "Ferah Sahnesi", Perde ve Sahne, sayı: 1 Nisan 1 9 4 1 . 2. Vasfi Rıza, "Tiyatro Hatıraları", Türk Tiyatrosu, sayı: 331-332, Şubat-Mart 1 9 6 1 . 3. İ. Galip, a.g.y. 4. Muammer Karaca'nın sahneye ilk çıkışı bu top­ lulukta, İstanbul Revüsü adlı oyunda olmuştur. 5. Heykeltraş Zühtü Mübinoğlu. 6. Ramazan dolayısıyla Paris'ten gelerek topluluğa sonradan katılmıştır. 7. Zaten topluluğun dönem sonunda mali krize gir­ mesinin en önemli nedeni de budur. 8. Vasfi Rıza, a.g.y.


a pe cy "Büsküvi Adam"

Neş'e 18

Erçetin

CUMHU ATAT

Atakan


• Atatürk, sevdiklerine "çocuk" diyecek kadar ço­ cukları çok seven büyük Atatürk!.. • Her alanda olduğu gibi çocuklara olan yoğun ilgisi ve yaklaşımı ile bizlere ve pek çok çağdaş ülkedeki uygulamalara örnek olmuş Atatürk... 0 çocukları her zaman önemsemiş, en sıkıntılı oldu­ ğu anlarında çocukları yanına alarak biraz rahatla­ mış, çocukların içtenliği ve saflığı onu adeta büyüle­ miştir. "Çocuk ne muhteşem bir varlıktır" sözcüğü ile de bu sevgi ve yoğun ilgisini açıkça belirtmiştir. Atatürk, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti'ni kurduktan sonra çocukların eğitsel ve kültürel boşluklarını tamamlamak amacıy­ la çalışmalar yapılmasını istemiş, bunları hızlandır­ mak için her türlü desteği sağlamıştır.

pe cy

a

Kurtuluş Savaşı yıllarında yakınları cephede olan ço­ cuklar özel bir sorun oluşturmaya başlamıştı. Baba­ lar cepheye gitmiş, anneler de cephedeki babalara yardım etmek için evlerinden uzaklaşıyorlardı. Ailesi olmadığı için sokakta kalan çocuklar, ülke için büyük bir sorun oluşturuyordu. Bunu farkeden Atatürk bi­ reysel yardımların yetersiz ve geçici olacağını düşü­ nerek 1 9 2 7 yılında Himaye-i Etfal Cemiyeti'ni yani bugünkü adı ile Çocuk Esirgeme Kurumu'nu kurmuş ve M e c l i s i n t ü m desteğini sağlamıştır. Hatta "Va­ t a n d a ş l a r m e m l e k e t çocuklarını k o r u m a görevini üstlenen Himaye-i Etfal'e yardıma mecburdur" diye­ rek kimsesiz çocuklara yardım konusunda adeta emir vermiştir. Atatürk halkından ancak savaş gün­ lerinde mağdur olan çocuklara yardım için bu denli sert bir ifadeyle yardım isteyebilmiştir. Kurtuluş sa­ vaşı yılları ve sonrasında bu kurum çocuklara açılan sıcak bir yuva ve güven kapısı olmuştur. Atatürk'ün çocuk sevgisi o denli büyüktür ki, çocuk­ lara 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı hediye etmiştir. Dünyadaki ilk çocuk bayramı olarak diğer ülkelere örnek olmuştur Atatürk... Hakimiyet-i Milliye Gazetesi 23 Nisan 1 9 2 6 günkü sayısında "23 Nisan Türk'lerin çocuk günüdür" şek­ linde bir başlık kullanılmıştır. Bu cümle, o dönemde Atatürk'ün çocuklara verdiği önemin halkla birlikte basına da aynı yoğunlukta yansıdığını gösteriyor... 23 Nisan 1 9 2 9 ' d a Çocuk Bayramı yalnız bir gün değil, t ü m yurtta bir şenlik haftası olarak kutlanma­ ya başlanmıştı. Bu hafta boyunca m ü s a m e r e l e r , sergiler, şiir günleri, basında özel bölümler ve rad­ yoda özel programlar yer almaktaydı. Basında yer alan özel bölümlerde bu haftanın t ü m coşkusu deği­ şik biçimlerde anlatılmaktaydı.

RİYET YILLARI: ÜRK VE ÇOCUK

23 Nisan 1 9 2 9 Çocuk Haftası'nın ikinci büyük öne­ mi ayrıcalığı çocuklar tarafından yazılmış bir dilekçe­ nin Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulmasıdır. Dört bin kişilik bir çocuk grubu bu gün bile yalnız Türk değil t ü m dünya çocuklarının aralarında henüz çözüm bulamamış isteklerini içeren bir dilekçe ha­ zırlamıştır:

19


Bu T ü r k ç o c u k l a r ı n ı n büyüklerine y a p t ı k l a r ı ilk b a ş v u r u y d u . Dokuz maddeden oluşan dilekçede aynı za­ manda "bu başvurunun geri çevrilm e m e s i " ricası da bulunmaktaydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında çocuklara verilen ö n e m i n ne denli olduğunu salt bu dilekçe bile göstermektedir.

cy

K u r t u l u ş Savaşı s o n r a s ı n d a okul eğitiminde tiyatronun yeri ve önemi de hissedilmeye başlanmıştı. Çocuk­ lar için bir çocuk t i y a t r o s u yoktu. Büyükleri i l g i l e n d i r e n t e k s t l e r d e n oluşan K a r a g ö z H a c i v a t , b e n z e r i gölge oyunları ve orta oyunlarını ço­ cuklar da büyüklerle birlikte seyredi­ yorlardı. Bu tekstler içerisinde sert bir ifade, zaman zaman cinsellikle il­ gili diyaloglar da bulunabiliyordu. Bu giderek çocuklara yönelik bir tiyatro arayışını başlatmıştır.

a

1) Her çocuğa eşit hayat, sağlık ve gıda verilmesi. 2) Çocukların dövülmesini engelleye­ cek kanunların çıkarılması, çocukla­ ra işkencenin yasaklanması. 3) Çocukların dilenmesini yasakla­ yan kanunların çıkarılması. 4) Çocukların hamallık yapmasına mani olunması. 5) Çocuk sinemalarının geliştirilme­ si. 6) Fakir ve zengin her çocuk için iz­ ci teşkilatının kurulması. 7) Her çocuğa okul imkânı sağlan­ ması. 8) Sokaklarda yatan çocuklara çatı sağlanması. 9) Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin her tarafa yayılması ve kuvvetlenmesinin sağlanması.

pe

ruluş çalışmaları Cumhuriyet'li yıl­ larda ( 1 9 3 5 yılında, şimdiki adı Şe­ hir Tiyatroları olan 1 9 1 4 yılında ku­ 1 rulan Darülbedayi'de ), Muhsin Ertuğrul'un Sovyetler Birliği'ndeki ince­ leme gezisinden döndükten sonra başlar. Belediye Encümeni ve o dö­ nemin İstanbul Valisi M u h i t t i n Üstündağ'ın da desteği alınarak Şehir Tiyatrosu bünyesinde bir çocuk t i ­ yatrosunun kurulmasına karar veri­ lir. Tiyatronun ilk resmi duyurusu 1 Ekim 1 9 3 5 tarihli Darülbedai dergi­ sinin arka kapağında yer alır. Sanat­ çılarından M. Kemal Küçük ile işbir­ liği yapan Muhsin Ertuğrul çocuk ti­ yatrolarının sağlam temeller üzeri­ ne oturması için kendi denetimi al­ tında on dört ay süren hazırlık çalış­ maları yapmış; M. Kemal Küçük bir çocuk oyunu yazma ve onu yönet­ me görevini de üstlenerek "Çocuk­ lara İlk Tiyatro Dersi" isimli bir oyun hazırlamış, Şehir Tiyatroları'nın en seçkin oyuncularının 2 rol aldığı bu oyun 1 Ekim 1 9 3 5 t a r i h i n d e per­

Okullarda, özellikle ilk ve orta okul öğrencileri için oyunlar yazılmaya ve okul tiyatrolarında bu temsillerin uygulanılmasına b a ş l a n d ı . Ç o c u k l a r için, satılan dergilerde ve kitaplarda bu oyunlar yayımlandı ve ülkenin en uzak bölgelerindeki okul sahnelerin­ de gösterilmeye başlandı. Ata­ t ü r k ' ü n Türkiye'nin t ü m bölgelerin­ den gelen d a v e t l e r i o g ü n ü n zor şartları altında kabul edip, buralar­ da çocuklar için hazırlanan etkinlik­ lerin izlemesi çocuklar için yapılan bu çalışmalara ne denli sıcak baktı­ ğını gösteriyordu yine. Ve İlk Çocuk Tiyatrosu Türkiye'de ilk çocuk tiyatrosunun ku­

20

delerini çocuklara açmıştır. Bu oyun daha ilk kez tiyatroya gidecek olan çocuklara t i y a t r o n u n ne olduğunu ve tiyatroda iyi bir izleyici olmanın sırlarını vermek üzere hazırlanmış­ tır. Ç o c u k t i y a t r o s u n u n ilk o n yıllık yaşamında sadece yerli oyunlar oy­ nanmıştır. Bu süre içerisinde çocuklar için özel orkestra, koro ve dans topluluğuna yetenekli çocuklar alınmış ve çocuk oyunlarına oyuncu yetiştirmek için eğitim başlatılmış­ tır. Şehir Tiyatroları bu dönemde 3 sanatçı yetiştiren bir eğitim kurumu olma özelliğini göstermiştir.

1. Dar-ül Bedai / Güzellikler Evi 2. Müzik Hasan: Ferid Alnar, Koreografi: Celal Meral, Oyuncular: Emin Beliğ, Sait Köknar, Avni Dilligil, Talat Artemel, Reşit Baran, Sami Ayanoğlu, N e c d e t M a h f i A y r a l , Kani Kıpçak, İ b r a h i m Delideniz, Ferin Egemen, Neyire Neyir, Nevzat Okçugil, Canide Sonku, Samiye Hün, Bedia Muvahit, Nuran Nazım. 3. 1944 yılından başlamak üzere


P E R D E

A R A S I

Ahmet

Cemal

Tiyatro Eğitimine Yatırım... Kimi sorunlar üzerine yazmak usan-

önceki bazı yazılarımda da belirttiğim

dırsa da, o sorun çözüme bağlanma­

gibi, bugün Batıda sanat eğitimi veren

dan kaldığı sürece yazmakta direnmek

pek çok kurum ve - o p e r a , konser, ti­

gerekiyor.

yatro ve sergi salonları g i b i - çok sayı­

Yeni bir tiyatro yılına başladık.

da sanat mekânının hâlâ "özel sektöre"

Ama konservatuarlarda, yeni bir t i ­

ait olması, işte bundandır.

yatro öğrenimi yılına da başladık.

Yine Batıdaki gerçek burjuva sınıfı­

Genelde sanat eğitimine devletin ya­

nın en belirgin özelliklerinden biri, yuka­

tırımı, ortada. Peki ya "sanata meraklı" olan, hatta

r ı d a k i l e r i yetinmeyerek, sanat eğitimi

"sanat koruyuculuğuna soyundukları"

için kabarık sayıda burs uygulamasını

izlenimini veren özel kurumlar? Evet, o

da yürürlüğe koymuş olmasıdır. Tiyatro

kurumların Türkiye'nin yarınki sanatçı­

alanında, güzel sanatlar alanında, mü­

larının "bugünkü eğitimlerine" olan yatı­

zik alanında öğrencilere verilen burs­

rım payları ne kadar?

lar, iktisat, işletme vb. gibi alanlarda

Şimdilik neredeyse bir "hiç mesabe­

okuyan öğrencilere verilen bursların al­

cy a

sinde"!

tında değildir.

Daha önce de yazdığım gibi, bunun

Ülkemize gelince, özel. kesim tara­

nedeni de çok açık: Türkiye'de özel sermayenin sanata yatırımı,

fından her yıl kaç tiyatro, güzel sanat­

henüz

kendi reklam amaçlarının ötesine ge­

lar ve müzik öğrencisine burs verildiği­

çebilmiş değil.

ni ve bunların iktisat, işletme vb. gibi

Şöyle de s ö y l e n e b i l i r : T ü r k i y e ' d e

alanlarda verilen burslara oranını araş­

özel sermaye, yerli ya da yabancı ol­

tırmak, Türkiye'de "burjuvazinin" bu ba­ kımdan ne ölçüde "burjuvalaşmış" oldu­

ne" yatırım yapıyor.

ğunu anlamaya yeterlidir.

pe

sun, "olmuş" sanatçıların "gösterileri­

Ya da "ölmüş" sanatçılar için düzen­

Önce sanatçıların "olmalarını" bekle­

lenen ve düzenleyen kurumların yerden

menin, yetişme süreçlerinde geleceğin

t a v a n a bayraklarıyla, r e k l a m ı n a r t ı k

sanatçılarına - herhalde pek çarpıcı bir

h e r k e s i n g ö z ü n e s o k u l d u ğ u , pahalı

reklam olmayacağı gerekçesiyle! -hiç el

"ödül" t ö r e n l e r i n e avuç dolusu para

uzatmamanın, ondan sonra da ancak

harcıyor.

"yetişmiş" sanatçılarla çalışarak sanat-

Üstelik asıl tuhafı, böyle yapmakla

severliği oynamanın gerçek anlamdaki

kendini "burjuvalaşmış" sayıyor!

sanat koruyuculuğu ile hiçbir ilgisi yok­

Ülkemizde pek az kavramın yine pek az kişi tarafından g e r ç e k t e n bilindiği,

tur.

çoğunluğun "biliyorum sanmakla" yetin­

Burada

diği göz önünde t u t u l u r s a , "burjuva"

reklam

yapılmasın

demiyorum. Ama her yıl özel kuruluş­

kavramının bizdeki yazgısının da tuhaf

lar tarafından "olmuş" ya da "ölmüş"

karşılanacak bir yanı kalmaz. Anayurdu olan Batıdaki gelişme sü­ recine bakıldığında, sanatın eğitimine

sanatçılara ilişkin çeşitli düzenlemelere a y r ı l a n y e m e k , k o k t e y l , r e k l a m vs.

yapılacak yatırımı da sanatın uygulama­

g i d e r l e r i n i n çok k ü ç ü k b i r payı bile

sına ayrılacak destek payı kadar önem­

s a n a t burslarına ayrılsa, çok önemli

semenin, burjuva sınıfının temel özellik­

bir gereksinim karşılanabilir.

leri arasında yer aldığı görülür. Daha

Bilmem yanılıyor muyum? 21


a cy pe "Güz Bitiminde Moliere ya da Kibarlık Budalası"

CUMHURİYET YA Esen Ç a m u r d a n


Sevgili hocam Adan Benk'in

anısına saygıyla

Cumhuriyetin 7 5 . yılını kutlarken tiyatroyu düşünmek insanı, geçmiş yılların süzgecinden, bugünü yeniden soruşturmaya götürmekte ve -ister istemez- bir he­ saplaşma içine sokmakta onu. Tiyatromuzun bugün durduğu yeri yeniden gözden geçirebilmek için, sahneleme olgusuna en geniş an­ lamıyla tiyatro yazımı açısından baktığımızda, üç ayrı düzlem çıkar karşımıza: 1) Bir yazarca önceden kaleme alınmış olan metin. 2) Doğaçlama t e k n i k l e r d e n y a r a r l a n a r a k sahnede oluşturulan metin. 3) Son zamanlarda daha çok klasik yapıt çalışmala­ rından izlenen, bir yazılı metinden hareketle sahnede yeniden oluşturulan metin. Daha çok yazılı metin sahneleme geleneği olan Türk t i y a t r o s u , niteliksel olarak, ciddi bir yazar sıkıntısı çekmektedir. Gerek sahnelenen, gerekse ödenekli t i ­ yatrolara gönderilen, yarışmalara katılan ya da -sayı­ ları çok az da olsa- yayımlanan metinlere bakıldığın­ da, bu işin heveslisinin çok, üstesinden gelenin nere­ deyse yok olduğu görülür.

pe

cy

a

Birkaç eski yazarımızın yıllardır sahnelenen ve ne denli sevilirse ve başarılı olursa olsun, artık insana bıkkınlık getiren birkaç yapıtı dışında, genel sorun, ti­ yatronun kendine özgü yapısal özellikleri olduğunun atlanmasıdır. Verilen ürünler göz önüne alındığında, daha çok yazın sanatının etkisi altında kalan yazar­ ların, tiyatronun dilsel, görsel ve sahnesel t ü m gös­ tergelerin sahnede bir bütün oluşturduğu bir sanat dalı olduğunun, ayrımında olmadıkları sezilir. Öte yan­ dan, önemli bir diyalog ve karakter yaratma sorunu da çıkar karşımıza: Sıradan günlük konuşmalar kişi­ nin nerede, ne zaman, hangi konum ve koşulda, ki­ me ne söylediğine bakılmaksızın, bir başka deyişle, söylenen Söylem'e d ö n ü ş t ü r ü l m e d e n , oldukları gibi aktarılmaktadır. Bu da oyunun dramatik yapısını zayıf­ lattığı gibi karakterlerin oluşmasını da engellemekte. Gerçekten de, çoğu oyun kişileri karşılarındakilerle birlikte bir diyalog kurmaktan çok monolog içindedir­ ler sanki. Onların ardından hep yazar -kişiliklere aldı­ rış e t m e d e n - konuşur gibidir. Bu durumda, kendi içi­ ne kapanmış olan metin sahnede hiçbir şeye izin ver­ mez, çünkü yalnızca yazar vardır oyunda ve onun serpiştirdiği monologlar... Buna bağlantılı olarak, ör­ neğin, bir toplumsal sorunu hedefleyenler, eskiden sık sık olduğu gibi slogana başvurmazlar ama çizilen kişiler birer prototip olmaktan kurtulamazlar.

7 5 YAŞINDA, TİYATROMUZ? 23

Özellikle 80'lerden sonra kaleme alınmış olan oyunla­ rın yoğunlaştığı bir konu da ruhbilimsel sorunlar. Ne ki, bunlarda da aynı sorunla karşılaşılmakta, belirli kalıpların dışına çıkamayan oyun kişileri toplumca ka­ bul görmüş, onu hiçbir biçimde rahatsız etmeyecek değerler çerçevesinde ele alınmaktadırlar. Söz konu­ su metinlerin gerek düşünsel açıdan getirdikleri ge­ rekse irdelemeye soyundukları sorunlara buldukları çözümler, doğaldır ki, son derece yüzeysel ve yapay kaçmaktadır. Sıradan yaşam öyküleri de yine son d ö n e m l e r d e ,


özellikle genç y a z a r l a r c a ilgi gör­ mektedir. Ne ki bunlar daha çok ya­ zınsal bir nitelik taşırlar. Dili ustalık­ la kullanmasını bilen yazarlar bol bol sözcük oyununa başvururlar, diya­ loglar ise zekice kotarılmıştır. Ama ortaya çıkan sahneye yönelik bir ti­ yatro metni olmaktan çok, beceriyle kurulmuş skeç yapısındadır. Şurası bir gerçek ki, günümüzün ti­ yatro yazarlarının çok büyük bir ço­ ğunluğu dünya t i y a t r o s u n u izleme­ mekte, hatta merak bile etmemek­ t e d i r . Yazılı m e t i n l e r d e n çıkan bir başka sonuç da, kendine s o r u l a r yöneltme, bunları derinlemesine a r a ş t ı r m a , inceleme gereksinmesi duyulmamasıdır. Oyunların sunduğu değişmez gerçeklikler ile kesin doğ­ r u l a r a bakılacak olursa içgüdüler, edinilmiş bilgiler, kimi zaman kişisel izlenimler bir oyun yazmak için ye­ terli olmaktadır.

Tiyatro ortamımızda son yıllar­ da dikkat çeken yeni bir eğilim de, uzun süredir bir yana bıra­ kılmış olan klasikleri, günümü­ ze taşıyarak sahneleme olgu­ su. Bu yaklaşım neredeyse "Çağdaş" tiyatro yapmanın bir ölçütü olarak kabul görmekte. Bir başka deyişle, klasikleri günümüzde y o r u m l a m a k için tarihselliğin silinmesi neredey­ se bir koşul olmuştur. Bir kla­ siği çıkış noktası olarak görüp, ü s t ü n d e d r a m a t ü r j i k değişiklikler yaptıktan s o n r a s a h n e d e yeni bir metin oluşturma çalışmalarının amacı, özgün metinde işlenmiş olan sorunu veya konuyu, izleği "güncel­ leştirmektir". Tek tük başarılı örne­ ğine tanık olduğumuz benzeri sah­ nelemelerde yazılı metin kesilip biçilm e k t e , içinde yaşanılan t o p l u m u n sorunları, çelişkileri doğrultusunda yeniden y o r u m l a n m a k t a , kısacası, sahnede yeniden yazılmaktadır.

pe

cy a

Doğaçlama tekniklerinden yararla­ narak sahnede kendi metnini oluş­ t u r m a , daha çok, gençlerce benim­ senmiştir. Toplumun karşısında durmaktan çekinmeyen bu topluluk­ lar, yetersiz buldukları bir repertuvar karşısında yeni arayışlara gir­ me, seyirciyle yeni ilişki kurma yolu­ na g i t m i ş l e r d i r . Değişik m e t i n ve oyunculuğun peşine düşen söz ko­ nusu arayış kendine, biraz da zo­ runlu olarak, bar, gece klübü, dis­ kotek benzeri, tiyatronun sınırlarını zorlayacak t ü r d e n uzamlar seçmiş, tiyatro yaşamımıza belirli bir coşkuy­ la birlikte devinim de getirmiştir. Ne var ki çok geçmeden, bu yeni biçem ve uzam arayışı gerektiğinden fazla ağırlık kazandı, neredeyse temel öl­ ç ü t e d ö n ü ş t ü . Birkaç u m u t veren örnek dışında, sahnede belirli bir d r a m a t i k yapıya o t u r t u l a m a y a n oyunlar biçimsel denemeler olmak­ tan bir türlü kurtulamadılar. Kanım­ ca bunun nedenlerinden biri profes­ yonel oyunculuk gerektiren bir girişi­ min (yazılı metin olmadan sahnede anlam üretme) tiyatroda yok dene­ cek denli az deneyimleri olan kişiler­ ce gerçekleştirilmeye kalkışılması. Yazarın boşluğunu oyunculuk gücü ve uzamın ilginçliğiyle doldurmaya kalkma d u r u m u , ancak her bakım­ dan d o n a n ı m l ı ( k ü l t ü r , d e n e y i m , oyunculuk...) bir t o p l u l u ğ u n göze alabileceği bir şey olması gerek. Bir başka neden de, söz konusu toplu­ lukların kendilerine çoğunlukla

"postmodern" olarak nitelendi­ rilen yapıtları örnek olarak se­ çerken, bunları oluşturan alt­ yapıyı ( k ü l t ü r , b i r i k i m , geç­ miş...) anlamaya çalışmaktansa, doğrudan onun bir yansı­ ması olan, üstyapıyla ilgilen­ meleri, yani sahnede yaşanan yoğunluğun kaynağını gözardı etmeleri. Bu da, yazılı bir me­ tine dayanmadan sahnede an­ lam üretme çabalarının -yuka­ rıda da değindiğim gibi- genel­ de biçimselliğin tuzağına düş­ mesine ve ortaya yapay, zorla­ ma ü r ü n l e r i n çıkmasına ne­ den olmuştur; asıl tehlike de, bu t ü r tiyatronun giderek ken­ di kendinin amacına dönüşme­ ye başlamasıdır.

Yönetmenin yapıta kendi damgasını v u r m a , kendi y o r u m u n u g e t i r m e kaygısından doğan bu düzen­ l e m e l e r , aradaki t a r i h s e l gönder­ m e l e r yok e d i l d i ğ i n d e n , oyun t e k boyuta indirgenmektedir. Tarih ile günümüz arasında gidip gelmeler­ den oluşan diyalektik ilişki -ki bana g ö r e k l a s i k l e ş m i ş y a p ı t l a r ı n ana özelliğidir b u - yok edilince, doğal o l a r a k , çok yönlülük de t e k e l l e ş ­ m e k t e ve yapılan i ş l e m l e r özgün metnin son derece dengeli, iyi kur­ gulanmış sağlam yapısını zorlamak­ tadır. Böylelikle yapıt, özüyle ilgisi ol­ sun olmasın, başka yönlere çekil24

"Farklı Bir Kadın"

meye çalışılmakta, ona söylemek is­ tediğinin dışında iletiler yüklenmek­ t e d i r . Ortaya çıkan ise d ü z m e c e , derinlikten yoksun, göz boyayan bir "gösteri" olmaktadır çoğunlukla. Ar­ d ı n d a n s e y i r c i d e b ı r a k t ı ğ ı "Peki a m a , neden klasik bir yapıt?.." sorusudur. C u m h u r i y e t i n 7 5 . k u r u l u ş yıl­ d ö n ü m ü kutlanırken t i y a t r o m u z u n nerede durduğuna baktığımızda, çağının o l d u k ç a g e r i s i n d e , h a t t a s e y i r c i s i n i n d e g e r i s i n d e kaldığı g ö r ü l ü r . İşin t u h a f yanı, d u r u m u n böyle o l m a s ı n a k a r ş ı n , b i r ç o k yazarın toplumun değer yargılarına k a r ş ı ç ı k a r a k onu ü r k ü t m e k t e n , "seyirciyi k a ç ı r m a k t a n " korkmayı sürdürmesidir. Ve belirli bir anlayış, açı getiremeyen Türk tiyatrosunda hâlâ küçücük bir azınlık, ekonomik, top­ lumsal, siyasal engellere karşın, iğ­ neyle kuyu kazmayı sürdürmektedir. İğne, ince mi ince, kuyu ise kaya gibidir..


İ Z D Ü Ş Ü M Ahmet

Levendoğlu

"Dil"in Yazarı Olmak... Türk yazarı ya da Türk oyun yazarı yerine Türkiyeli yazar ya da Türkiyeli oyun yazarı kav­ ramlarının daha doğru olduğu düşüncesi yeni yeni filizleniyor. Tiyatro çevremizde, ikinci kav­ ramdan yana seçimlerini -yazdıklarındaki kul­ lanımla- ortaya koyan eleştirmenler, yazarlar var bugünlerde, az sayıda da olsa. Yine de, yaygın bir kabulden epey uzak durmakta, söz konusu kavram.

belirteyim. On yıl öncesine dek bu tanımlara çokça değer görülen Samuel Beckett artık yaşıyor olmadığından çevremiz dışına düşüyor. Ama yazarın, y a p ı t l a r ı n ı n bir bölümünü Fransızca yazmış olması, yaşarken yapılan değerlendir­ meye de ironik bir boyut katmıyor değil. Ulusçuluk, dolaylı da olsa, konumuza giri­

A n g l o s a k s o n k ü l t ü r ü b u d o ğ r u l t u d a bir adım ileri giderek daha uygar bir ölçüt yakala­ mış. Yazarın kimliğini ya da "aidiyetini" onun "milliyetine" ya da "yaşadığı ülkeye" değil, han­ gi dilde yazdığına dayandıran bir kavram geliş­ t i r m i ş . Kavramın, söz konusu kültürün yaygın egemenlik alanları genelinde geçerli olduğu söylenemezse de, varlığı başlı başına önemli.

yor: D e ğ e r l e n d i r m e l e r i yapan yazar ya da eleştirmenlerin, kendi uluslarının yazarlarına söz konusu payeleri yakıştırdıkları görülüyor genelde. Seksenini aşkın A r t h u r Miller [Amerikalı] ile yetmişine merdiven dayayan Harold Pinter (İn­ giliz), ülkelerinde ardlarından gelen yüzlerce (evet, yüzlerce) övgü kazanmış oyun yazarına karşın "en büyük" konumuna değer görülüyor­ lar. Güney Afrikalı Athold Fugard ile İrlandalı Brian Friel'in [bu iki yazar da yetmişine yakın) aynı doruğa oturtuluyor olmaları tiyatro o y u n c u muza şaşırtıcı gelirse, bunun nedenini .... miz tiyatroları genelinde iki yazara da yeterince yönelinmemesinde aramak doğru olur.

pe

cy

a

Tabii, İngiliz dilinin yeryüzünün dört bir ya­ nında çok sayıda ülkede anadil olarak kullanılı­ yor olmasının doğal sonucu olarak görülebilir, değindiğimiz olgu. Öyle ya, Britanyalının yanı sıra Avustralyalısı, ABD'lisi, Güney Afrikalısı, Jamaikalısı ve daha pek çoğu o dili kullandığı­ na göre, o dil aracılığıyla söz konusu ülkeler yazarlarının tümünün ortak bir potaya alınma­ sının doğal olduğu söylenebilir. Bu bakış; ge­ çerli olsa da olmasa da ben kendi adıma "fi­ lanca dil (in) de yazan en iyi yazar" gibi bir ta­ nımı, "filanca ülkenin en iyi yazarı" gibi bir tanı­ ma yeğliyorum. Bu yaklaşım aynı zamanda çeşitli ülkelere, giderek kıtalara yayılmaklaçok daha ilginç bir karşılaştırma, bir t a r t ı m öl­ çüsü yaratıyor. Söz konusu t a r t ı m sürecine genellikle bir de "tarihsel ölçek" getiriliyor ki, t a r t ı m daha netleşsin. Bunun en yaygın biçimi de "yaşayanları" bir potada ele almak oluyor.

Bu "yönelme" ölçüsüyle bağlayalım, konu­ nun sonunu: Miller'in oyunlarının yaklaşık dört­ te biri, Pinter'inkilerinin yaklaşık beşte biri oy­ nanmış sahnelerimizde bugüne dek. Fugard, Friel'e oranla yine şanslı sayılır. Benim bil­ diğim -hepsi kısa ömürlü de olsa- d ö r t oyunu oynanmış tiyatrolarımızda. Ada (The Island), Bir Çift Kanat (The Road to Mecca), Sarısabır Çiçeklerinden Bir Ders (A Lesson f r o m Aloes), Umut Şarkıları (Valley Song). Friel'in ise, 34 yıl önce yazdığı ve o yıl­ l a r d a bizde oynanan V e r Elini Yeni Dünya ( P h i l a d e l p h i a , H e r e I C o m e ) , izleyicimizin görebildiği t e k oyunu olmuş. (Fugard'ın yukarıda sıralanan oyunlarından son üçü ile Friel'in sözü edilen tek oyununun Kent Oyun­ cularınca sahnelenmiş olduğu da belirtilmeli.)

Bu noktada konuyu doğrudan tiyatro alanı­ na g e t i r e l i m : "İngiliz dilinde yazan, yaşayan oyun yazarlarının en büyüğü/önemlisi/iyisi..." gibi bir tartımda seçici kurul üyesi olsanız, se­ çiminiz ne olurdu? Ben size, böylesi doruklara değer görüldüklerini bildiğim, okuduğum oyun yazarlarından birkaçını sıralayayım.

Oradan

da, kendi tiyatrolarımızın oyun dağarlarıyla (repertuvarlarıyla) bağlantı kuralım, ne dersiniz? Değerlendirmelerin; yazarı konu alan kitap, ti­ y a t r o i n c e l e m e s i / a n s i k l o p e d i s i , oyun kitabı

B i l m e m , bu bilgiler bir şeyler gösteriyor mu? Belki de "en büyüklere" "takılmanın" pek anlamı yoktur?

önsözü, oyun eleştirisi gibi -alıntılanması da çok yer t u t a c a k - kaynaklarda bulunduğunu da 25


a pe cy CUMHURİYETİN 75. YILINDA MUHSİN ERTUĞRUL'A SAYGI 26


Edebiyat ve tiyatro insanlığın anlayış kabiliyetini göste­ ren bir aynadır. Felsefenin en büyük tecellileri orada başlar ve orada nihayet bulur, demekte hata yoktur. İş­ te bütün bunlar beşerin manevi gıdasını teşkil eder ve bunlarsız ne insan olur, ne de insan cemiyeti. Yalnız ek­ mek peynirle yaşanmıyacağını k a f i olarak bilelim.

Diyelim ki o dinsizdi. Siz dinlisiniz. Hangisidir o dininiz ki ölüleri mezarlarında rahat bırakmamak için düşmanları­ na aleyhinde bulunmak hakkını vermiştir? Hangisidir o din ki dünya ile alâkasını kesmiş birinin fezail ve mezayasını bırakıp da, varsa bile, hatayasını teşrih etmeyi fa­ zilet addeder? Dini M u h a m m e d f bu hareketinizi tasvip ediyor mu? Museviler bu muamelenizden dolayı sizi tergıp ederler mi? Isaviler bu suretle sizde bir meziyet bul­ dular mı? Buda bu hareketinizden dolayı sizi teşül et­ mez. Vicdana gelince, o sizi şimdi hançerlenen, zehirle­ nen bakayasiyle tesi ediyor. Bugün Fikret'in hatırasına edilen bu hakareti sükûtla karşılayan herkes yarın aynı muameleye uğrayacağın­ dan şimdiden emin olabilir.

Maddi Gıda, Manevi Gıda Darülbedayi 15 Ocak 1934

Her mesleğin ayrı bir bilgisi vardır. Münekkitlik de bir meslek olarak seçilince onun için de biraz bilgi, biraz görgü, biraz beynelmilel tiyatro sermayesi lâzımdır. Boş dağarcıkla yarı yolda kalır insan. Başka sahalarda top­ lanmış bilgiler yetmez, tiyatronun kendi t a r i h i , kendi edebiyatı, kendi adamları vardır. Onlar da bugünden ya­ rına bellenecek kadar az ve kısa değildir. Eğer her ter­ cüme yapan tiyatro bilgini veya münekkidi olabilseydi, dünya dağ taş münekkitle dolardı. Fakat bugüne kadar Fransa'da yetişen gerçek tenkitçilerin sayısı onu, Al­ manya'da beşi, İngiltere'dekilerin yine beşi güç bulur. Bu sayıya girmeyenlerin ise tiyatroya ancak kötülükleri dokunmuştur. Başka yolda (Yapıcılık) etmek imkânı var­ ken, insan niye kolay yola sapıp (Yıkıcılık)ı seçer? Bir ti­ yatro yazısı, küçük Larousse'a bakmak zahmetine bile değmeden yazılacaksa, o yazının kime faydası dokunur? Bize değil, yazana hiç değil, kime?

Ahlâksızlık ve Bizde Tiyatroculuk Temaşa, 17 Ekim 1918

Paris Avrupa, Berlin Avrupa, peki ama Sofya da mı Av­ rupa? Bulgarlar da mı Avrupa'nın zengin milletlerinden biri? Hayır. Bu bir para meselesi değildir, öyle olsaydı Almanya ekmek bulamadığı devirlerde tiyatrolarını ka­ patırdı. Bolşevikler kıtlıkla ve mukabil ihtilâlle boğaz bo­ ğaza cenkleşirken tiyatrolarını sürgülerlerdi. Koskoca­ man Avusturya İmparatorluğu teker meker yıkıldıktan sonra, bütün Avusturya iflâs ettikten sonra tiyatroların yerlerinde yeller esmeliydi. Halbuki böyle olmadı. Tiyat­ roların önleri fırınlar kadar kalabalıktı... Demek bunda âmil olan refah, para değil, başka bir şey var. Bunu şimdiye kadar kendi kendimizden korkarak gene kendi kendimize itiraf edemiyorduk, gelin bu sefer m e r t l i k gösterelim de şunu açığa vuralım: Bizde kültür eksikliği var ve bu kültür eksikliği halk kütlesinde değil, bizim ya­ rım münevverlerde!

Çizmeden Yukarı Küçük Sahne, Kasım 1953

pe cy

a

Hiç bir devirde tiyatro, hükümet dışı eleştirme, denetle­ me yönünü kaybetmemiştir. Fransa'da Moliere, sahte dindarları mürailikle suçlar, Almanya'da Schiller, "Hay­ dutlar" piyesiyle "Mannheim" tiyatrosunun sahnesinden iktidardaki haydutlara seslenirdi. Alman İ m p a r a t o r u ; Gerhart Hauptmann'ın "Dokumacılar" piyesini oynadığı için Reinhardt'ın tiyatrosundaki locasını bırakmış, ama tiyatronun hürriyetine karışmamıştı. Hitler'in yüzüne; en parlak devrinde Marqula Posa'nın ağzından, "Efendimiz, düşünce hürriyeti veriniz!" diye bağıran Berlin'de "Deutsches Theater" sahnesi olmuştu. En koyu istibdat al­ tında bile t i y a t r o , her y e r d e , her zaman hürriyetini korumuştur.

Onlar Nerede, Biz Nerede Darülbedayi, 1 Mart 1932

Biz çok geri kalmış bir milletiz. Bunun milyonlarca baş­ ka sebeplerinden vazgeçip de en hakiki saikini ararsak bir din olarak "Bilgi"ye tapınmadığımızda buluruz. Dün­ yada bir tek din vardır, o da "Bilgi". Bu bilgiye erişmek için çalışmak en büyük sevap ve ibadettir. Dünyada bir tek mukaddes şey vardır, o da öğreten "Kitap". İnsanla­ rın bir tane silâhı olmalıdır, o da: Kalem. Beşer bu bü­ yük gayeye eriştiği gün dünya bir cennettir, insanlar bi­ rer dindardırlar, kütüphaneler birer cami, kilise, havra olur, bıçak ancak kalem yontmak için kullanılır. Darülbedayi,

60. Sanat Yılında "Muhsin Ertuğrul'a Saygı" kitabından.

Goethe 15 Mart 1932

Biz tiyatroyu Artvin'e, Kars'a, Kağızman'a götürmezsek, bizde bir tiyatro yaşamı olduğunu söylerken utanmalıyız ve t i y a t r o y a ödenek diye v e r i l e n her k u r u ş u "boşa g i d i y o r " diye g ö z y a ş ı y l a ı s l a t m a l ı y ı z . B u " B ö l g e Tiyatroları" kanunu şimdiye kadar bencillik yüzünden engellendi. Çıkarcılar bu kanundan yeterince kemiremeyeceklerini anlayınca kundakladılar. H ü k ü m e t t e b u i ş t e n a n l a y a n b i r t e k kafalı i n s a n kalmadı. Biz burada laf ebeliği, çene kavaflığı yaparken, komşumuz Bulgaristan bu işi yıllar önce başardı...

Gazi'nin kastettiği "güzel sanatlara verilecek ehemmi­ yet" daha ziyade kemiyet meselesi olacaktır. Türkiye'nin her tarafına ulaşacak güzel sanatların nurunu ancak Başımız temin edebilir, bunu ancak O'nun azmi yapabi­ lir. Bu toprağın en uzak köşesindeki Türk köylüsüne, şehirlerin toplu yaşayan halkına olduğu gibi, tiyatroyu götürecek, onları güzel sanatların ateşiyle ısıtacak olan büyük hareketin başında da gene O olacaktır. Ve ancak bu suretle, böyle bir dev hamlesiyle tiyatro bu memle­ kette de büyür, kol salıverir, umumi bir varlık halini alır. Yoksa tiyatrosuzluk, yokluğu hissedilen müesseselerin içinde kaldıkça bugünkünden bir adım ileriye geçemiyecektir. Darülbedayi,

Perde Açılıyor Oyun-Ekim 1965

İnsan ve Tiyatro Üzerine Cumhuriyet, 29 Kasım 1975 Gerçeklerin Düşleri

Gazi'nin Nutku 15 Aralık 1933 27


pe cy a D a h a İyi B i r " Ç o c u k T i y a t

"LES RENCONTRES/SELECT JEUNES SPEC Nihal Kuyumcu 28


Ağustos ayı içinde Belçika'nın Huy şehrinde "Çocuk Ti­ yatroları Buluşmaları ve Elemeleri" adı altında bir etkin­ lik vardı. Bu yıl on yedincisi gerçekleştirilen p r o g r a m çerçevesinde 49 topluluk çeşitli yaş gruplarını hedefle­ yen oyunlarını, dolu salonlarda, çok az çocuk seyirci, çoklukla da yetişkin seyircilerin karşısında oynadılar. Çok kısa bir süre önce izlediğimiz bu etkinlik daha gü­ zel, daha nitelikli bir "Çocuk Tiyatrosu" için bizim de uy­ gulayabileceğimiz bir model olabilir mi sorusunu da be­ raberinde getirdi.

pe

cy a

"Les r a n c o n t r e s / s e l e c t i o n de theâtre jeunes pectateurs" adı altında buluşan gruplar yılda bir kez bir araya gelerek iki ayrı jüri önünde oyunlarını sergiliyorlar. Ele­ melerin yapıldığı bu etkinliğin amacı öncelikle çocuk ti­ yatrosu yapan her grubun hiçbir kontrol mekanizmasın­ dan geçmeden, bavulunu, çantasını kaptığı gibi gidip okullarda gösteri yapmalarını engellemek. En önemlisi belli bir niteliği tutturamayan grupları daha seyircinin önüne çıkmadan elemek, böylece konumları g e r e ğ i seçme hakkını kullanamayan çocukları korumak. Grup­ ların bir okula gidip gösteri yapabilmeleri için mutlaka bu elemelerden geçmesi gerekiyor, aksi takdirde izin verilmiyor. Öte yandan elemeleri kazanan gruplar dev­ let yardımı alıyorlar ve okullarda yaptıkları her gösteri için ayrıca Eğitim Bakanlığı'ndan para alıyorlar. Seçme­ lerde Eğitim ve Kültür Bakanlığı'nın temsilcileri, öğret­ menler, rejisörler, oyuncular, eğitimciler ve pedagog­ lardan olmak üzere 7 üyeden oluşan iki ayrı jürinin ka­ rarları belirleyici oluyor. Bu etkinlikte gördüğüm tek ak­ saklık çocuk seyircinin çok az olması, hatta bazı oyunla­ rın nerdeyse tamamının yetişkinlerden oluşması. Jüri karar verirken kesinlikle çocukları da gözlemlemeli idi.

r o s u " için Ö r n e k Olabilecek Bir M o d e l

İON DU THEATRE TATEURS A HUY"

Elemeleri aşamayan gruplar için herhangi bir yasakla­ ma, sansür söz konusu değil, ama kendi çabalarıyla bu işi sürdürmeleri en azından ekonomik yönden neredey­ se olanaksız. Eğer çocuk tiyatrosu yapmak istiyorlarsa çok ciddi bir biçimde ele alıp bu zorlu sınavı aşmak zo­ rundalar. Tiyatro broşürlerinde Huy elemelerinde jüri­ den olumlu puan almıştır gibi bir referans notu yer al­ makta. Bir yerde dışardaki izleyici de bu notu görmek istiyor.

Bu sistem sayesinde tarafların hepsi, yani "çocuklar, t i ­ yatrocular ve çocuk tiyatrosu" kazançlı çıkıyor. Ekono­ mik yönden kendini bağımsız hisseden topluluk rahatlık­ la yeni arayışlara yönelerek, ilginç ürünler ortaya çıka­ rırken, çocuklar da nitelikli, ciddiyetle hazırlanmış oyun­ lar izliyorlar. N i t e k i m buluşmada çok ilginç M o l i e r e oyunlarından A. Jary'e, Cengiz Aytmatov'a kadar, ki­ minde çok basit dekor anlayışı içinde ilginç makyaj ile kostümlerin ön plana çıktığı, kiminde ise teknolojinin ağırlıklı olduğu yapımlarla 3 yaşından 15 yaş ve üstüne kadar çok farklı yaş grupları için hazırlanmış, çocuk seyirci kadar yetişkinlerin de ilgisini çeken oyunlar var­ dı. Ülkemizde böyle bir organizasyonun yapılmasının baş­ langıçta bazı güçlükleri olsa da sistem yerine oturduk­ ça herkesin bundan kazançlı çıkacağı, çocuk oyun­ larının sadece bir kazanç kapısı, üstelik hiçbir şey ver­ m e d e n a l ı n m a y a çalışılan kazanç kapısı o l m a k t a n çıkacağı kesin.


a

Ankara Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğunun, İngiltere'de 17 yıl kalan ve son dört yılını Royal Shakespeare Company'de geçiren Sanat

cy

Yönetmeni Beyhan Murphy, yaptığı koreografilerde sadece beden anlatımına değil tiyatroya da yer vermeyi seviyor. Bu sezon sahneleyecekleri ve Afife'yi dört ayrı dansçının oynayacağı "Afife Jale",

nin yeri son anda değişti, üstelik sapa, akşama da hayati bir maç var, bu du­ r u m d a acaba salon d o l a r mı dolmaz mı?" diye heye­ canla bekleşirken, üniversi­ tede çok güzel, bilinçli bir izleyici kitlesi toplandı. 0 ak­ ş a m en büyük alkışı, Mo­ zart'ın müziği eşliğinde koreografisi Beyhan Murphy'e ait olan "Rondo A La Turka" a l d ı . D a n s ve m i z a h öyle güzel iç içe girmişti ki, Al­ man seyircinin, alkışları ile kahkahaları birbirine karıştı. Bu t u r n e d e , M o d e r n Dans Topluluğunun heyecanını, t a t l ı sevincini, başarısının g u r u r u n u paylaşırken, bir şey beni çok mutlu etti. Biz yabancılara Türk insanını, en güzel şekilde, yine kendi­ miz olarak, dansın sınır ta­ nımayan uluslararası dili ile anlatmıştık... Özgün bir şe­ kilde, kesinlikle kimseye öy­ künmeden... İşte bunda ba­ şarının büyüğü Beyhan Murp-hy'nindi. Turne koşuş­ t u r m a s ı , dersler, provalar, teknik sorunlar, bürokratik işlemler arasında bana da zaman ayırdı ve aşağıdaki söyleşimizi Bielefeld'deki otelin lobisinde provadan hemen önce yapabildik.

dans tiyatrosu'nun çarpıcı bir örneği olacak.

pe

Onlarla, T e m m u z ayında Almanya'da düzenlenen "Tanz Für Toleranz" yani Hoşgörü İçin Dans Festi­ v a l i n d e t a n ı ş t ı m . Onlar, yani Ankara Devlet Opera ve Balesi M o d e r n Dans Topluluğu'nun Sanat Yö­ n e t m e n i Beyhan M u r p h y ve grubun 16 dansçısı, teknik elemanları, müzis­ y e n l e r i . . . Y ö n e t m e n Yar­ dımcısı Alpaslan Karadum a n , M D T M ü d ü r ü Tac e t t i n Uyanık, Prova Yö­ n e t m e n i Salima S ö k m e n ve dansçılar Serpil, İhsan, Yener, U ğ u r u m , Ejder, Cengiz, D i d e m , M ü g e , Devrim, Bürge, Özge, As­ lı, D e n i z , C e m , Yıldız, Özerk... Kaynaşmış, birbi­ rini seven, en ö n e m l i s i yaptıkları işi çok önemse­ yen ve saygı d u y a n b i r topluluk " M o d e r n Dans Topluluğu". Bu disiplin içindeki h o ş g ö r ü , belli ki uzun yıllar İngiltere'de kal­ mış, çok önemli dansçılar ve k o r e o g r a f l a r l a çalış­ mış, grubun 'Beyhan Abla'sından yani, Beyhan M u r p h y ' d e n kaynaklanı­ yor. M o d e r n Dans Toplu­ luğu kurulalı beş yıl olmuş. Bu beş yılda çok önemli adımlar atmışlar, hem

Modern Dans Topluluğu'ndan Değişik Bir Yorum

AFİFE JALE'NİN DÖRT YÜZÜ yurtiçinde hem yurtdışı turnelerde. Houston, Telaviv, Batum, Tiflis, Kâhire'de düzenlenen m o d e r n dans f e s t i v a l l e r i n d e ülkemizi başarı ile temsil etmişler. Bizim, "Hoşgörü İçin Dans Festivali"ndeki ilk durağımız Almanya'nın Bonn kenti oldu. Topluluk burada, Beyhan Murphy'ye Kültür Bakanlığı ödülü kazandıran "Post"u sahnele­ di. "Post", Türk Müziği eşliğinde, Türk insanını, Türk gelenek ve gö­ reneklerini, nerelerden gelip nere­ lere gittiğini gösteren, bizden ve öz­ gün bir eser. Böyle bir eserin çağ­ daş bir anlatımla, m o d e r n dansla

R e n g i n Uz birleşmesi seyirciden de büyük ilgi g ö r d ü . "Post"un finalinde, Beyhan Murphy ve dansçılar dakikalarca al­ kışlandılar. Almanya'nın sanayi ken­ ti Bielefeld'deki ikinci g ö s t e r i ise tersliklerle başlayıp m u h t e ş e m bir finalle noktalandı. Yağmur, Alman­ ya t o p r a k l a r ı n a ayak attığımızdan bu yana d i n m e d i ğ i n d e n , Açıkhava'daki g ö s t e r i m e c b u r e n Bielfeld Üniversitesi Oditoryumuna alındı. A m a a k s i l i k bu ya, o a k ş a m da Dünya Kupası finali vardı. Bütün gü­ nü ders ve prova ile geçiren dans­ çılarla birlikte ben de heyecanlan­ dım doğrusu. "Hava kötü, gösteri30

Beyhan Murphy, siz Modern Dans Topluluğu'nun Genel Sanat Yönet­ meni'siniz. Uzun yıllar yurtdışında kaldığınızı biliyoruz. MDT'nin başına geçinceye kadar neler yaptınız? Ankara Koleji, TED'in ikinci sınıfın­ dayken, Devlet b a l e s i n d e d a n s ç ı olan Ülkü Sözen, kolejde özel bale dersleri veriyordu. İlk olarak ondan özel bale dersleri alarak başladım. 14 yaşında Kuğu Bale'ye g e ç t i m . Bu arada Bayan Fenmen girdi dev­ reye. Sonra Sait Sökmen ile çalış­ tım Kuğu Bale'de. Türkiye'de ilk mo­ d e r n çalışan odur, Sait S ö k m e n . Kanıma girdi lise b i t t i k t e n s o n r a


Londra Çağdaş Dans Okuluna git­ t i m . Mezun olduktan sonra İngilte­ re'de kaldım. Toplam 17 yıl. Bu za­ man içinde uzun yıllar bir topluluğa girip dans etmedim. Okulun son sı­ nıfında k o r e o g r a f i d e n e m e l e r i n e başladım. Koreograf olmayı daha o zamandan aklıma koymuştum. On­ dan s o n r a kısa s ü r e l e r d e bir iki dans topluluğuna girdim, zaten alan çok geniş ve aktif olduğu için küçük proje bazında da dans edebiliyorsu­ nuz, bir sürü grup var. Çok değişik guruplarla hem dansçı hem yönet­ men hem de koreograf olarak çalış­ tım. Ama öğretmenlik ve koreograf­ lık, işin hep %70'ini oluşturdu. İngiltere'de bu kadar uzun süre kal­ dıktan sonra Türkiye'ye dönme ka­ rarını nasıl aldınız?

Ödenekli bir kurum içinde özel bir dans topluluğu, Türkiye için çok yeni bir kavram. Bu topluluğun kuruluş amacı neydi? A m a ç ve ilke bazen bütünleşiyor. Genel olarak Türkiye'de hep Batı'nın g e r i s i n d e kalmış o l m a psikolojisi vardır. Şimdi biraz açıldı ama biz böyle büyüdük, hep 1 0 sene, 2 0 sene geriden gelirdik. Birinci ilke olarak bunu kırmayı amaçladım. Ge­ r i d e n gelmek değil, aynı düzeyde olabilmek. Avrupa'da ne oluyorsa burada da o oluşumu ve ortamı ya­ ratabilmek. Bu da tabii taklit ederek değil, alıp bir şeyi üzerine kondura­ rak değil, içten yaratmak, içten bir oluşum haline g e t i r m e k l e olur. Onun için de sadece bedensel ça­ lışma değil, çok ciddi zihinsel, ruh­ sal, duygusal çalışmalar yapmamız

pe cy a

1 9 9 2 yılında, zamanın Genel Müdü­ rü Rengim Gökmen ve Devlet Balesi'nden birkaç arkadaş modern bir topluluk kurulacağını söylediler ve bu işi başlatıp b a ş l a t m a y a c a ğ ı m ı sordular. Ben de kabul ettim. Kâğıt­ ta 6 sene görünüyor ama aslında bizim prömiyerimiz 93 yılında ger­

çekleşti. Onun için de 9 8 ' i n Şubatı'nda beşinci yılımızı kutladık. Beş t a n e kurucu üye arkadaşımız var, Modern Dans Topluluğu onların lo­ bisi ve desteklemesi ile oldu, ben de artistik direktör olarak işe başla­ dım.

31

gerekiyordu. Bunun için de çok sıkı, birbirine bağlı, birbirini sayıp seven bir grup o l u ş t u r m a k durumunday­ dık. Böyle bir grubu hangi dansçılardan oluşturdunuz? Modern Dans Toplu­ luğuna yeni üyeler alırken en önemli kriteriniz nedir? Ben geldiğimde her yeni projede ol­ duğu gibi birtakım çekinceler, ra­ hatsızlıklar oldu kurum içinde. 6 kişi başladık biz bu işe, Binnaz Aydan, N u r d a n M e n e m e n c i o ğ l u , Yasemin Altıoklar, Salima Sökmen ve şimdi balenin başında olan Fahrettin Gü­ ven. Bir ay s o n r a klasik baleden g e ç m e l e r b a ş l a d ı . Yener, İ h s a n , Serpil, A l p a s l a n . Bu a r k a d a ş l a r ı n karşısında hayatta kendilerini daha güzel ifade edebilecekleri, daha gü­ zel o l u ş u m l a r b u l a b i l e c e k l e r i bir platform oluştu. Bize geldiler. Bir­ kaç yıl sonra yeni mezunlar verdi konservatuvar. Konservatuvarda modern dans eğitimi yok ama haf­ tada bir iki kez modern alıyorlar. Bu açıdan bir tanışmışlıkları vardı. Bir kaynaşma oldu yavaş yavaş, hem


a pe cy klasikten geçenler hem de konser­ v a t u a r d a n yeni m e z u n olan genç dansçılar arasında. Bize katılmak is­ teyen çok az insanı geri çevirdik. Eleman alırken birkaç çok önemli nokta var. En önemlisi ne kadar ye­ teneği var, zihni ne kadar açık. Ha­ yat felsefesi, hayat görüşü modern dansa uygun m u , bu çok ö n e m l i . Hayat görüşü doğru yoldaysa kendi­ ni zaten yönlendirebilir. Daha çağ­ daş bir anlayış, daha global bir gö­ rüşe sahip olması gerekir. Çünkü modern dansta, nasıl yaşıyorsanız, sahnede de osunuz. Bizde rol yok, bir p r e n s e s , bir p r e n s oynamıyor kimse. Köylü dansı yaparken, köylü­

leri oynamıyor, kim kimse öyle çıkı­ yor sahneye. Kişiliğin iyi oluşmuş ol­ ması ve bunun dışarı yansıması çok önemli, bizim eğitimimizde o da var. Fakat aynı zamanda kadro sıkıntısı da olduğu için bir sürü insanı alıp bekletmek de yanlış oluyor. Sonra grupla ne kadar uyum gösterebilir, bu da hemen anlaşılmaz, önce gelip yevmiyeli başlıyorlar, rol alıyorlar, deniyoruz. Deneme yanılma payı ta­ nıyarak. İlk yıllar yurtdışından çok eğitmen getirdik. Ben her şeye yetişemiyordum. Genel tabanı ben ver­ dim ama gelen eğitmenlerle çok yo­ ğun bir eğitim dönemi yaşadık. Şim­ di bunlar ürünlerini veriyor. 32

Modern bale için mutlaka bir klasik eğitimden geçmek gerekli mi? Hayır, mutlaka klasik bale eğitimi gerekmiyor. Her zaman bir avantaj tabii klasik bale eğitimi almış olmak. Ama dezavantaj olduğu d u r u m l a r da var; çok sağlam bir teknik oldu­ ğu için o teknikten kurtulmak kolay değil. Eğer klasik bir bale tekniğiniz yoksa bunun yerine çok güçlü bir ki­ şiliğinizin ya da yaratıcılığınızın olma­ sı g e r e k , a r a d a k i farkı k a p a t m a k için. Bedeninize hükmedebilen ve bedeni her kalıba sokabilen bir ira­ de ve teknik gerekiyor. Klasik bale her zaman faydalı, modern dansçıy­ dım ama sahneye çıkmadan önce


pe

cy

a

sıl ortaya gösteri?

klasik bale y a p a r d ı m , v ü c u d u m u toplamak için. MDT, repertuvar seçiminde men özgür olabiliyor mu ?

tama­

Tamamen özgür değil, kafamın için­ de birçok şeyi değerlendirmek zo­ rundayım. Bir de bu işin kalıcı olma­ sı lâzım Türkiye bazında. MDT'de kalifiye bir kadro yetiştirme görevini de üstlenmek zorundayım. İş sade­ ce sahne üzerinde t e m s i l vermek değil. Göz önüne a l m a m gereken öyle dansçıla­ öyle çok çok şey şey var var ki. ki. Bütün Bütün dansçıla­ rın kullanılması gerekiyor. rın kullanılması gerekiyor. Öğret­ Öğret­ mek, çalıştırıcılar yyetiştirmek. e t i ş t i r m e k . Şu­ mek, çalıştırıcılar Şu­ b ba a tt tt a a "Yeni "Yeni Kuşak" Kuşak" diye diye bir bir progprog-

r a m yaptık. Gençler ilk kez koreografi yaptılar. Artık siz de bir şeyler yapın dedim. Bakalım neler çıkacak diye. K u r u c u üyelerden Binnaz ve Yasemin koreografi yapıyorlar, ya­ bancılar geliyor. Deneme yanılma payı var tabii, ilk beş yıl deneyerek geçti. Türk seyircisi neyi nasıl algılı­ yor, topluluk hangi k o r e o g r a f l a r l a daha iyi çalışıyor. Giderek nasıl bir ekol oluşuyor. "Post"da topluluğun teatral yeteneğinin ne kadar güçlü olduğu ortaya çıktı. 0 da bir dene­ meydi, bilmiyorduk ondan önce. "Post"u Bonn'da izledim ve çok etki­ lendim. Kemençe, tambur , ney eşliğinde modern dans yaptınız. Na33-

çıktı

böylesine

ilginç

bir

"Post" biraz kendi kendini bana dik­ te e t t i . Çok ilginç, ben "Leyla ile Mecnun"u yapacaktım. Sonra nerden g e l d i ğ i n i b i l m i y o r u m ama "Post" gelmeye başladı. Alpaslan'la (Yardımcı Yönetmen] birlikte çıkar­ dık. 0 b e n i m k a r a t a h t a m d ı r . " P o s t u n çok önemli bir öğesi. Türk S a n a t Müziğini kullanmak i s t e m i ­ şimdir her zaman. Çünkü ben görü­ nürde zıt öğelerin aslında birbiriyle armoni yaratabileceğini hep araştırmışımdır. Niye olmasın? Münir Nu­ rettin Selçuk'la çağdaş bir dans ne­ den olmasın? Uç şeyler, kahveha­ nedeki Türk Erkekleri neden olma­ sın? B u n l a r ı hafif bir i r d e l e y i n c e baktım çocuklar açık, hemen alıyor­ lar. Yakın t a r i h de olsun i s t e d i m , Cumhuriyet öncesi nerelerden geçil­ miş. "Post'u yaptığımda siyasi ola­ rak da karışık bir d ö n e m d i . Ben Türkiye'ye döndüğümde şunu gör­ d ü m , siyasi karmaşıklık ve siyasi korkulardan bazı alanlarda bir para­ noya yaşanıyor. Bu paranoya sana­ tın işleyeceği konulan da biraz en­ gellemiş. Ben bunu dışardan bakan bir göz gibi görebildim, bana takılır­ lar bazen sen t u r i s t gibi bakıyorsun diye. Belki o da var, çünkü 17 yıl çok uzun bir süre. İngiltere'de politi­ ka konuşmuyorsun bile, Türkiye'ye geldim ki her gün politika konuşulu­ yor. Aslında ben olaya hem turistik hem de objektif olarak baktım. "Post"u lında kültür, bancıya dansla Özellikle havasını

izlerken düşündüm de, as­ bizim insanımız, geldiğimiz geçirdiğimiz evreler bir ya­ uluslararası bir dil olan bundan güzel anlatılamazdı. yurtdışı için düşünülmüş veriyor. Ne dersiniz?

Söylediğiniz gibi bir gizli niyetim ol­ duğunu saklayamam. Vardı çünkü dışardaki e m p r e z a r y o l a r l a , t i y a t r o p r o d ü k t ö r l e r i ile k o n u ş t u ğ u m za­ man "bize bizim koreograflarımızı getirmeyin" diyorlardı. "Bize özgün şeyler getirin. Türkiye Avrupa plat­ formunda yenidir, göstermesi gere­ ken şeyler vardır çağdaş dans ala­ nında. Bize Amanda Miller, Ashley Page ile çalışmış olmanız y e t e r l i , ama bize özgün birşeyler getirin". Bu ne olabilir? Türk kültürünün di­ rekt bu çağdaş anlatımla bütünleş­ mesini bekliyorlar. Olay bir Türk ko-


"Post"da salt dans izlemedik, anlatı­ mı tiyatro ile güçlendirmişsiniz, dans ve tiyatro iç içe girmiş. Dans Tiyatrosu konusunda ne düşünüyor­ sunuz? Çağdaş dans, tiyatroyu ne kadar kullanmalı?

dansın gerekir

pe

Dans Tiyatrosu'nu çağdaş içinde mi değerlendirmek yoksa ayrı bir akım mıdır ?

Bizim katılmamızla, Devlet Opera ve Balesi trenine bir vagon daha eklen­ di. Bu vagonun eklenmesi ile hali hazırda olan destek mekanizmaları bir birime daha hizmet vermek zo­ r u n d a kaldı. Bu demek oluyor ki, ışıkçılara, ses teknisyenlerine, de­ korculara, atölyelere, kostüm atöl­ yelerine, marangozhaneye fazla yük binmiş oldu. Teknik kadroyu ayırma­ ya çalıştık ama bugüne kadar başa­ r a m a d ı k . Çok t u r n e y e çıkıyoruz, klasik balenin son yirmi yılda yaptı­ ğından daha çok t u r n e yaptık 5 yıl­ da. M o d e r n Dans Topluluğu'na yurtdışı festivallerden oldukça talep var. Dolayısıyla diyelim ki beş tane­ sinden üç tanesinde sorun çıkıyor, takvimler çakışıyor, atölyelerde kos­ t ü m l e r yetişmiyor. Bütün bunların dışında, tabii o t u r m u ş , kökleşmiş klasik egemen alışkanlığı, bu zihniye­ ti de kırmak zorundasınız. Opera her zaman teknik olarak ön planda­ dır bizde. Bale de öyle. Biz mecbu­ ren geri planda kalmak zorundayız. Ama artistik olarak olay t a m t e r s i . Bu da ne yaratıyor, her açıdan bir karmaşa tabii. Bunlar yaşanan şey­ ler, şikayet değil. Aynı zamanda Avrupa'da topluluklar parasızlıktan kapanırken, bizim böyle bir durum­ da geç de kalsa, istediğimiz kos­ t ü m l e r l e , istediğimiz dekoru yapıp, istediğimiz oyunları sahneleyerek, istediğimiz zaman yurtdışına turne­ ye çıkma olanağımız da çok büyük bir nimet.

cy

Bu her koreografın özgün eğilimleri­ ne bağlı. Bazı koreograf hakikaten salt dans sever, öyle yapar. Ben bi­ raz eklektik bir insanım, her şeyi denemeyi severim. Bu da yaptığım işlere yansıyor t a b i i . İngiltere'den dönmeden son 4 yıl, Royal Shakespeare Company'de çalıştım, orada çok güzel tecrübelerim ve öğrenim­ lerim oldu. Hakikaten dünyada bir t a n e d i r Royal S h a k e s p e a r e Company. Oradaki a k t ö r l e r i n seviyesi, çalışma metotları, kaliteleri. Çok gü­ zel platformlar oldu, hem klasik şey­ ler yaptık hem deneysel, bedensel devinimler. Hepsi de yaptığım işe bi­ raz sızdı. Tiyatro, dansı ne kadar desteklemeli? O t a m a m e n seçmeye bağlı. Ben çok uygun b u l u y o r u m . Animasyon var Türk t o p l u m u n d a , bedensel dili çok fazla kullanıyoruz. Materyal orda zaten, onu alıp koreografiye döküyor, bir kompozisyon yaratıyorsunuz. "Post"ta da böyle ol­ d u . Dansla t i y a t r o n u n b u l u ş t u ğ u yerde de yeni bir dil oluşuyor.

kökleşmiş ödenekli bir kurumun bünyesinde çağdaş bir dans toplulu­ ğu olarak ne gibi sorunlar yaşıyor­ sunuz?

a

reografının Avrupai bir şey yapması da değil.

O konuda dans kritikleri ayrılırlar. Bazıları çağdaş dansın içinde bazıla­ rı da ayrı olarak değerlendirir. Ben­ ce Dans Tiyatrosu çağdaş dansın içindedir. Çünkü yelpazesi çok ge­ niş, g e ç i ş l e r siyah-beyaz değil. "Post"ta da izlediniz, "Aile"den "As­ kerin Solosu"na geçtiğimiz zaman, "Askerin Solosu" dans ama o aile­ deki gerçek anlatım duygusunu hâlâ taşır, o geçiş gri bir geçiştir. Onun için de dans t i y a t r o s u n u ç a ğ d a ş dansın dışında g ö r m ü y o r u m . Somut bir ifadeden soyut bir ifadeye, so­ y u t t a n parodiye kayabilirsiniz. Bu geçişler kendini çok güzel veriyor. Yap-bozun parçaları gibi. Ama hep­ sinin altında temel olarak dans var. Bu alanda çalışmak istiyorum. Tiyat­ royu özellikle çok seviyorum. Belki ilerki yıllarda danstan tiyatroya kaya­ bilirim. Ankara

Devlet Opera

ve Balesi gibi

Aslında çok önemli bir başka nimet de, Avrupa'daki dans topluluklarında olmayan ömür boyu maaş garantisi herhalde. Yaratıcılık, özgünlük, çağ­ daşlık isteyen modern dansla, ister istemez bir memur zihniyetine gelip dayanan bu ödenekli kurum anlayışı­ nı nasıl bağdaştırıyorsunuz? Ben özelden geldiğim için m e m u r zihniyetine halen alışmış d e ğ i l i m . Baştan beri böyle yetişmedim, onun için böyle bir zihniyeti tanımadım. Şöyle tanımadım, m e m u r i y e t falan yok, biz burada kontratlı çalışıyoruz gibi düşünüyorum. İşimize bakalım, öyle bir tavra t a h a m m ü l ü m olmadı­ ğını çocuklar da biliyor. Onun için de hiçbir zaman m e m u r zihniyeti gün34

deme gelmiyor. Hakikaten bu ekipte herkes m e m u r ötesi bir zihniyetle çalışıyor, bu yüzden hepsini çok tak­ dir ediyorum. Kolay bir iş değil çün­ kü, nasıl olsa paralarını alacaklar. Tabii ki başta bir d i r e k t ö r olmalı, ben olmasam başkası olur, bir hiye­ rarşi olmalı. Beni buradan çıkardığı­ nız zaman da bu topluluk ayakta ka­ lır. Benim amacım da oydu zaten, t a m a m e n bana bağımlı bir şey dü­ şünmedim hiç. Burada benim yeri­ me geçecek insanlar da hazır, bu da beni çok mutlu ediyor. Modern Dans 99 sezonunda belir/ediniz mi?

Topluğu'nun 1998sahneleyeceği eseri

"Afife Jale"yi yapacağız. Afife Ja­ le'nin hayatı çok trajik, bir tragedya söz konusu. 1,5 saatlik bir eserde insanları koltuklarında g ö ç e r t m e k de i s t e m i y o r u m . 0 zamanki politik ve siyasi ortamı da işin içine fazla karıştırmak istemiyorum. Daha çok Afife'nin psikolojisi ve nasıl bir insan olduğu ilgilendiriyor beni. Özel yaşa­ mına eğilmek i s t i y o r u m . O yaşına r a ğ m e n böyle bir yola girdiği için oldukça hırçın ve azimli bir kişiliği var, biraz da huysuz. Belki de öyle olması gerekti. Afife'nin hayatına gi­ ren erkekler de çok önemli. Erkek bağımlı bir yaşamı olmuş hep, haya­ tındaki t e k kadın, annesi. Babası, dedesi, Dahiliye Nazırı, onu tutuklayan komiser, uyuşturucuya alıştıran d o k t o r Suat, Selahattin Pınar, ilk aşkı kuzeni Ziya, oyun yazarları, Hü­ seyin Kemal... Bir değil, d ö r t Afife kullanacağız. D ö r t bölüme ayırdım oyunu; gençlik dönemi, sahneye çık­ tığı ajitasyon, tutuklanma dönemi, uyuşturucuya alışması ve Selahattin Pınar'la evliliği. Meriç Sümen de rol alacak bu projede. Belki Afife'nin ru­ hu, belki anlatıcı dışardan bir göz­ l e m c i olarak. Kim olduğu çok da belli olmayan bir kişilik olarak katıla­ cak "Afife Jale" projesine. Beyhan Murphy'yi tanıdıktan, onun dans kadar tiyatroya olan tutkusunu da öğrendikten, dansçıların işlerini nasıl sevgiyle canla başla yaptık­ larına tanık olduktan sonra Modern Dans Topluluğu'nun "Afife Jale'sini tabii çok merak ediyorum. Biliyorum ki çok farklı, tiyatronun büyüsünün dansın estetiği ile buluş­ tuğu bir "Afife Jale" izleyeceğimiz. Heyecanla bekliyorum.


cy a

pe


Şair, dilci, oyun ve roman yazarı,

pe cy

onun "Çil Horoz" adlı oyununu İzmir Devlet Tiyatrosu'nda izlediğimden bu yana Oktay Rifat'la ilgili bir yazı yazmaya kararlıydım. Bu yıl Yapı Kredi'nin ozan yazarımızla ilgili

a

ressam Oktay Rıfat'ın ölümünün ardından on yıl geçmiş. Geçen yıl

panel düzenleme kararı ve geçtiğimiz Ağustos ayında Ören'de Müşerref Hekimoğlu, rahmetli

Bahri Savcı hocamızın eşi Sudiye Hanımla güzel bir yaz akşamı, yazarı anmamız bu düşünceme ivme kazandırdı. Müşerref Hanım, onun iyi bir aile babası ve çok zarif bir insan olduğundan söz etti. Sudiye Hanım ise yazarın oğlunu tanıdığını ve Rifat'ın eşi Sabiha Hanımın Fransızca öğretmeni olduğunu anlattı. Komşumuz Hüsamettin Bozok ise onunla mektuplaşmalarının Yapı Kredi Yayınları arasında çıkacağını müjdeledi. Oktay Rifat'ın gündeme gelmesi yazarlığı ve ozanlığı ile anılışını, tiyatromuz adına da önemsemek gerekiyor. Onun tiyatro yazarlığını şairliğinden soyutlayamadığımız gibi genel özelliği insana olan inancı, insanı arayışı ve bunu sanatına yansıtması... Bu nedenle bu yazıda onun yaşamı, şiiri ve tiyatrosunu bir arada irdelemek istedim.

"Çil Horoz"

HülyaNutku

YAŞAMI VE OYUNLARIYLA

OKTAY

36


Oktay Rifat her zaman işlediği karakterin iç dünyasından yola çıkarak topluma yönelmeyi seçmiş bir yazar... Ara­ dığı şey hep İNSAN... Amaçladığı şey ise alışkanlıkları parçalamak ya da yenilemek arzusu... Bunu yaparken kendisini en iyi şiirle ifade edebileceğine inanmış. Esas mesleğini şair olarak belirten Oktay Rifat'ın bu yanı, onu oyun yazarken de etkilemiştir. Cemal Süreya'nın "Onüç Onbeş Yaşında" şiirinde dediği gibi "içe dokunma zana­ atına bir kalemkar olarak çok küçük yaşta başlamıştır."

a

1 9 1 4 yılında Trabzon'da doğan yazar, kökeni Avrupa, Polonya ve Macaristan'a dayanan geniş bir aileden ge­ lir. Babası Samih Rifat o sıralarda Trabzon'da validir. Daha sonra Konya valiliğine atanır ve böylece ozan kü­ çük yaşlarda il il dolaşır. İstanbul özlemi içlerinde Kurtu­ luş Savaşı yıllarında Anadolu'ya geçerler ve sıkıntılı gün­ ler yaşamaya başlarlar. Şair, dilci ve çevirmen olan ba­ bası, sayısız Asya dilini bilir ve Atatürk'ün entelektüeller grubunda ve Dil Kurumu'nun kuruluşunda yer alır. Hatta 1. Dil Kurultayı'na rahatsızlığı nedeniyle sedye ile getiri­ lip, uzun bir konuşma sonunda "Evrim mi Devrim mi?" teorisine yönelik tartışmayı devrim teorisi lehine zafere ulaştırması genç Oktay Rifat'ı etkiler. Dildeki üslubu ve bu tavrından öylesine etkilenir ki her yönüyle babası gibi olmak ister. O da yazdığı ilk şiirlerde sade ve anlaşılır ol­ mak için çabalar, aslında sanatçı olma yolunda babasın­ dan destek aldığı söylenemez ama o bu konuda hiç yıl­ mamıştır ve özellikle de annesinin desteğine yönelmiştir.

pe cy

Polonyalı olan dedesi yani annesinin babası Osmanlıya geçişiyle birlikte Mustafa Celaleddin Paşa adını almıştır. Bu paşazadelikten kendisi ve kardeş torunu olan Meh­ met Ali Aybar hoşlanmazlar. Bu nedenle dededen çok anneye yakındır ve onu ilk şiirlerinde de yüreklendiren yi­ ne annesi olmuştur.

Lise yılları Taş Mektep'te geçer. O yıllarda başlayan Me­ lih Cevdet ve Orhan Veli ile olan dostlukları şiirle dolu dolu yaşamaya yönelişinin başlangıcıdır. Üniversiteyi An­ kara

BİR TİYATRO OZANI:

1936 yılında Hukuk Fakültesi'ni bitiren yazar, Maliye Ba­ kanlığı tarafından Paris'e gönderildiğinde Varlık Dergisi'nde şiirleri yayımlanan bir ozan olarak sesini duyur­ maktadır. Paris yılları "gençlik ve hovardalık" yıllarıdır. Savaş nedeniyle doktorasını tamamlayamadan yurda döner. Horozcu soyadını alır. Doktorasını tamamlamak üzere bir yıl sonra Paris'e gitse de işgal altındaki bu kentte Mehmet Ali Aybar, Ercüment Kalmık, Metin Bengü ve Recep Sarıca'nın kenti terk etmek istediklerini öğ­ renir. O sırada Alman askerlerine yakalanarak İstanbul'a gönderilirler. Paris'te Cahit Sıtkı ile tanışan ozan onun şiirlerini çok sever, kendisinden güzel bir şiir istediğinde, Orhan Veli ve Cahit Sıtkı'dan seçer şiirlerini... Cahit Sıtkı ve Muhip Dranas için "Onlar bizim ağabeylerimiz, onlar olmasaydı bizim işimiz zor olurdu, bu yolu onlar açtılar" der.

RİFAT

1941 yılı Oktay Rifat'ın Orhan Veli ve Melih Cevdet'le "Garip" kitabını çıkardığı yıldır. Şiirde hayâl zenginliği yeri­ ne aklın ve düşüncenin beslediği bir dünya yaratır. Bunu halkın deyiş, söyleyiş biçimiyle süslerken, teması günlük 37


olay, d u r u m ve yaşanan a n l a r d a n seçilir. İlk eşinin hastalığı ve ölümünün ar­ dından 1 9 4 4 ' t e Sabiha Omay Ha­ nımla ikinci evliliğini yapar. Ankara Kız Lisesi'nde Fransızca öğretmeni olan eşi en büyük desteği, çeviri ar­ kadaşı, annesinden s o n r a hayran o l d u ğ u kadındır. Ş i i r l e r i n e ve r o ­ manlarına esin kaynağı olan eşine "Güzelleme"deki t ü m şiirleri adar. " D a n a b u r n u " r o m a n ı n d a k i kadın k a h r a m a n k a r ı s ı n d a n esin taşır. 1 9 4 5 ' t e oğlu Samih Rifat doğduğu zaman Oktay Rifat artık iki kitabı ya­ yımlanmış bir şairdir. Yakınlarına kendisi için "iyi bir aile babası ve eşine düşkün bir ev erkeği" d e r .

y o ğ u n l a ş a n kısa ş i i r l e r e de imza atar. 1 9 6 9 ' l a r d a artık Oktay Rifat kırk yılı aşan bir şiir uğraşısının sentezine vardığı "Şiirler" adlı kitabını yayımlar ve Türk Dil Kurumu'nun şiir ödülü­ nü alır ( 1 9 7 0 ) . Bu olgunluk süreci­ nin ardından giderek insansal de­ ğerlerin öne çıktığı şiirlere yönelir ve 1 9 7 B ' d a "Çobanıl Ş i i r l e r " d e emeğin kazanıldığı kırsal yaşama sı­ ğınmayı işler.

Her yerde t r e n , otobüs, vapur, so­ kak gibi t ü m m e k â n l a r d a s ü r e k l i notlar alan yazar, eserlerinde aile, doğa ve İstanbul tutkusu ile karşı­ mıza çıkar. 1 9 4 0 1 ı yıllarda Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde çalışan yazar, daha sonraları evinde yazma eylemini s ü r d ü r m ü ş ve k e n d i s i n i hep esas mesleği şiir yazmak olan biri olarak tanıtmıştır.

Kentsel dokuya da önem veren Ok­ tay Rifat, b u r a d a insansal içeriği yakalamaya ve anlaşılmaya yönelik bir t u t u m izler. 1 9 8 4 yılında "Dilsiz ve Çıplak" adlı şiir kitabıyla Behçet Necatigil şiir ödülünü alan ozanın bu kitabı adeta şiirle geçen elli yılın t o p l a m ı gibidir. Son şiir kitabı 1 9 8 7 ' d e "Koca Bir Yaz" ise onun sözcüklerle resim çizişinin, sözleri görüntüleme merakının sonucudur. Onun resimleri de şiirindeki duyarlık çizgisi ile eşdeğerlidir. Asıl mesleği olan avukatlık yerine şairliği ile anıl­ mak isteyen Oktay Rifat, yenilikçi, zaman zaman g e r ç e k ü s t ü c ü çizgi­ siyle şiir yaşamını y ü r ü t ü r k e n öte yandan da şiirselliğinin yansıdığı re­ simler, r o m a n ve t i y a t r o oyunları yazmıştır. Eserlerinin t ü m ü n d e in­ sanı ön planda t u t m u ş , oyunların­ daki akıcı diyalogda çarpıcı anlarda yine şiirselliği yakalabilmiştir.

a

pe cy

1 9 4 9 ' d a Orhan Veli, Melih Cevdet ve Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte tek sayfa olan ve on beş günde bir yayımlanan "Yaprak" dergisini çıka­ rır.

1 9 8 0 Sedat Simavi ödülünü alan ozan "Bir Cigara lçimi"nde doğada­ ki her canlıya ya da nesnenin yaşa­ mın iç dinginliğinin bir parçası hali­ ne gelişini verir.

Onun için toplumculuk dünyaya ba­ kışının, yaşamının ve eserlerinin te­ melini o l u ş t u r u r . 1 9 5 0 ' l e r d e "Aşağı Yukarı" [ 1 9 5 2 ] , " K a r g a ile Tilki" ( 1 9 5 4 ) , "Perçemli Sokak" [ 1 9 5 6 ) , "Aşık M e r d i v e n i " ( 1 9 5 8 ) başlıklı eserleri yayımlanır. 1 9 5 5 ' d e "Kar­ ga ile Tilki", Yeditepe Şiir Armağanı'nı kazanır.

İlk kitabından, son şiirlerine kadar hep d e ğ i ş m e , yenileşme çabası içinde olan ozan bunu doğal bir ge­ lişimin sonucu olarak işler. Ayrıca onun şiirlerindeki bir özellik de bir­ denbire olan gelişmelerdir. Çünkü o yaşamın en ince ayrıntılarına dek inebilen ve sevincini de çevresinde g ö r d ü ğ ü her şeyde sınamak iste­ yen bir gözlemcidir. 1 9 B 5 yılında şiirde görülen canlan­ ma ile birlikte o, "Elleri Var Özgürlü­ ğün" adlı yapıtını çıkarır. Ayrıca mitologyadan koşut konuları, düz yazı­ ya yaklaşan t u t u m u dışında giderek

18 Nisan 1 9 8 8 ' d e tutkunu olduğu İstanbul k e n t i n d e y a ş a m a veda eden Oktay Rifat kendinden önceki ustalarının hakkını vererek, kendi­ sinden sonra gelenlere birçok gü­ zel şiir miras bırakmıştır -geleceğin bu genç şairleri de şiire giden yol­ daki bayrak yarışını sürdürebilsinler- diye...

Yaşamı şiirle bütünlenen bu ozanı­ mız tiyatromuza sekiz oyun kazan­ dırmıştır: Bunlardan biri Melih Cev­ det Anday'la birlikte yazdıkları "Kıs­ kançlar" diğerleri 1 9 4 8 ' d e yazdığı "Oyun İçinde Oyun" ve " K a d ı n l a r A r a s ı n d a " , 1 9 B 0 ' d a " B i r t a k ı m İn­ sanlar", 1 9 6 1 ' d e "Atlarla Filler", 1 9 6 4 ' t e "Çil Horoz", 1 9 6 5 ' t e "Za­ 38

bit Fatma'nın Kuzusu", son olarak da yazdığı "Yağmur Sıkıntısı"... Onun oyunlarında sağlam bir kur­ gu, güçlü bir konuşma örgüsü, şiir­ sel bir gerçeklikle sergilenen olay­ lar yer alır. Oyunlarında birey ve t o p l u m i l i ş k i s i n i i r d e l e y e n Oktay Rifat'ın t e m e l m a l z e m e s i aile ve onu oluşturan bireylerdir. Oyunları­ nın temelinde gerçekçiliğe dayanan bir s e r g i l e m e yeralır. C u m h u r i y e t dönemi Türkiyesi'nin gelişme sancı­ ları içindeki devinimi ele alır. Genel­ de bu devinimin içindeki özümseyem e m e , açmazlar, çözümsüzlükler ve bunun aileye ve ailenin bireyleri­ ne yansıyışını dile getirir. İlk oyunlarından "Kadınlar Arasın­ da", 1 9 4 8 / 4 9 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu Küçük Sahne'de oynanırken dönemin valisi tarafın­ dan yasaklanmıştır. 1 9 7 4 / 7 5 se­ zonunda bu oyun İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda M u h s i n Ertuğrul t a r a ­ f ı n d a n s a h n e l e n m i ş t i r . D i ğ e r adı "Fettah Paşalar" olan oyun, İstan­ bul Paşalimanı'nda rahmetli Fettah Paşa'nın kardeşi Zülfiye Hanım'ın evinde geçer. Torunu Saffet Hanım, onun annesi ve ihtiyar kalfa diğer kişilerdir. Yazara göre aynı soydan gelme kadınların ilişkisidir bu oyun... II. Dünya Savaşı'nın buna­ lımlı g ü n l e r i n e dek s ü r e g e l e n bir Osmanlı ailesinin d r a m ı . . . Tek gelir­ leri Saffet Hanım'ın daktilo memur­ luğundan kazandığı paradır. Eve da­ ha önce tanıdıkları Nizami ve Nevin ikilisinin gelişi ve onların evin mas­ r a f l a r ı n ı k a r ş ı l a m a l a r ı s o n u c u iyi ağırlanırlar. Dramları komik olduğu kadar hazin olan bu kadınlar yaşlı annenin kandırılması sonucunda eski evlerinden oldukları gibi t ü m değerlerini de yitirirler. Soyluluğun yerini para ve çıkar almıştır. Son olarak duvardan Paşa'nın resmi in­ dirilir ve oyun daha önce Kevser Kalfa'nın kırdığını söylediği evin ölen beyi Nazım'ın kahve fincanının san­ dıkta bulunması ile buruk bir gü­ l ü m s e m e ile biter. Oktay Rifat bu d ö r t kadını da son derece renkli ki­ şiler olarak işlemiştir. Aynı yıl yazdığı ikinci oyunu "Oyun İçinde Oyun" ( 1 9 4 8 ) ertesi yıl İstan­ bul Şehir Tiyatrosu'nda oynandığın­ da eleştirmenlerce ortaoyununu di­ riltmek çabasıyla yazdığı söylenerek eleştirilmiştir. Oktay Rifat bunun bir


a pe cy

o r t a o y u n u değil bundan esinlene­ rek yazılmış hafif bir komedya oldu­ ğunu belirtir. M ü n e v v e r B e r k ise eleştirisinde yazarın tipleri çok iyi kullandığını ve Ortaoyunu ile Kara­ göz t e k e r l e m e l e r i n i bugüne getir­ mekteki ustalığını över. Oyun birbi­ rinden farklı o r t a m l a r d a yetişmiş, farklı yaşam ve anlayış tarzına sa­ hip sözde iki İstanbul efendisinin öy­ külerinin Ortaoyunu ve Karagöz tek­ niklerinden de yararlanarak yazıldığı bir komedidir ve iç içe geçmiş iki oyundan oluşur. Eski şiirlere, kadın­ lara ve yemeğe düşkün alaturka bir tip Faiz Bey ile Paris hayranı, alaf­ ranga bir tip Lemi Bey'in başından geçenler konu edilir. Doğu ve Batı kültürü Ortaoyunu'ndaki Kütahya (diğer adı ile Çeşme) konusundan yola çıkarak Kavuklu (Faiz Bey) Pişekar (Lemi Bey) karşıtlığı ile işlen­ miş. Aynı zamanda Karagöz ve Ha­ civat karşıtlığını da ele alır. Olay 1 9 1 3 İ s t a n b u l ' u n d a eski ve yeni geleneklerin çatıştığı bir o r t a m d a geçer. Her iki erkek de karılarını başka erkeklerle yakalamıştır ama boşanmaya gitmekten vazgeçerler. Sonuçta başka bir semte taşınarak eşlerini affederler. Yazarın üçüncü oyunu, "Birtakım İn­ s a n l a r " 1 9 6 0 / 6 1 s e z o n u n d a İs­ tanbul Şehir Tiyatrosu'nda oynanır. Mekân bir boğaz iskelesidir ve bu­ rada r a s l a n t ı s a l o l a r a k bir araya gelen insanlar duygularını dile geti­ rirken yalnızlık ve birlikteliği aynı an­ da yaşarlar. Oyunun başında sah­ neye gelen yardımcı, bu kişilerle il­ gili bilgi verir ve serim yapar. Oyu­ nun s o n u n d a ise dilsiz kişiliği ile oyunun iletisi aktarılır. Dilsiz'e göre önemli olan t a n r ı d a n çok insanın gücüne inanmaktır, çünkü insanoğ­ lu kendi kendisinin yaratıcısıdır. Düş ve g e r ç e ğ i n iç içe g e ç t i ğ i ve za­ m a n , mekân kullanımında fantastik özellikler taşıyan bu oyun çeşitli in­ sanların, farklı dünyalarını yansılar. İskeleye gelip giden vapurlar ise ya­ ş a m , ölüm karşıtlığını verir. Bu oyun yazarın zaman zaman şairane bir anlatım ve şiirsel bir dile baş­ vurduğu bir oyundur. 1 9 6 1 ' d e "Atlarla Filler"i yazar ve 1 9 6 1 / 6 2 sezonunda İstanbul Şe­ h i r T i y a t r o s u ' n d a oynanır. D a h a sonra yaptığı değişikliklerle "Dirlik D ü z e n l i k " adı a l t ı n d a 1 9 7 5 ' t e n

39-


pe cy

Oktay Rifat'ın en çok oynanan oyun­ larından biri olan "Çil Horoz", ilk kez 1 9 6 4 ' t e v e daha sonra 1 9 8 1 / 8 2 ve 1 9 8 5 ' t e Ankara Devlet Tiyatro­ su, 1 9 6 5 / 6 6 İstanbul Şehir Tiyat­ r o s u , 1 9 7 0 / 7 1 Ocak Tiyatrosu ve geçtiğimiz sezon 1 9 9 7 / 9 8 ' d e İz­ m i r Devlet Tiyatrosu'nda oynandı. Bu oyun gecekondu koşullarında ne köylü ne de kentli olabilen insanla­ rın dramını işler. Umut ve sevgileri­ ni kanaryasıyla paylaşan Ayten, yan yana iki gecekonduda yaşayan iki üvey ablası ve iki erkek onların farklı ahlaki değerleri arasında sıkı­ şıp kalmışken, cinsel açlığını ve is­ teklerini kabul ettiremeyen eniştesi A r i f t a r a f ı n d a n b ı ç a k l a n a r a k son bulan bir yaşamın kurbanı olur. Bu oyun için "ahlâk oyunu" der Oktay Rifat. Oyunun "beşeri bir görünüşü genel bir g ö r ü n ü m içinde veren bir a t m o s f e r oyunu" olduğunu söyleyen Özdemir Nutku, "oyunun en önemli göstergesinin de şiirli yanı" olduğu­ nu b e l i r t i r . "Çil Horoz", k a n a r y a , sallanan iskemle, hem anlamsal olarak hem de şiirsel duyarlığı yan­ sıtması bakımından önemi sembol­ lerdir.

nunda Küçük Sahne'de yazarın da önerisiyle Ulvi Uraz tarafından oy­ nanmıştır. Oyunda adı "Erkek Fat­ m a " iken y a z a r t a r a f ı n d a n daha s o n r a oyun t o p l u m u n k ü l t ü r ü n d e var olan geleneksel zenne anlayışını ve bu tipte yoğunlaşan cinsellik so­ rununu işler. Beş tabloluk bir güldü­ rüdür. Oyunda ayılıp bayılmalar, ağız dalaşı, aptal taklidi yapan yarı kaçık adamın aslında herkesten akıllı bir tip oluşu, mektuplaşmalar, dolantılar, düğün e n t r i k a l a r ı , oyuna renk katan geleneksel motiflerdir. Hem g ü l d ü r e n h e m de d ü ş ü n d ü r e n bu oyun aynı z a m a n d a yazarın halk oyunu konusundaki arayışlarının da bir eseridir. Şöyle der Oktay Rifat: "Bu işin ta Karagöz'e, Ortaoyunu'na dayanan bir yanı var. Kadının kafes arkasında yaşaması zorunluluğu yü­ zünden o r t a o y u n u n d a boy göste­ ren Zenne, giderek bozuk ve geri t o p l u m u m u z u n simgesi oluvermiş. Cinsel yabancılaşma otuz iki dişiyle sırıtıyor Zenne'de. Bugün de bu so­ runların t a m dışında değiliz. Kadın­ la erkek arasındaki doğal ilişkilerin yerli yerine o t u r a b i l m e s i , kendini bulması kim bilir daha ne kadar za­ mana bağlı".

a

1 9 7 8 ' e değin Ankara Devlet Tiyatrosu'nda oynanır. Oyun karı, koca, oğul ve nişanlıdan oluşan kişileri ve onların dış görünüşlerin ardındaki g e r ç e k l e r l e karşılaşmalarını konu edinir. Bireyler ve egoları bölüne­ rek, egoların asıllarını sınaması üs­ t ü n e kurulan oyun, özeleştiri kavra­ mını ele alır. Sonuçta değişmeden kalan anne ve babaya karşılık genç­ ler değişime uğrarlar. Gençler eğer yeni başlayacakları hayat yolunda pısırık, güçsüz ve çekingen davra­ nırlarsa yarı yolda kalabilirler. Yer yer soyutlamalara başvurulan oyun­ da kişilik çatışmaları ve karşıt ka­ rakterler yoluyla gerçekleri algılama vardır. İlk adımı a t m a k ö n e m l i d i r tıpkı satrançtaki gibi, biri atları çı­ kınca, karşı t a r a f filleri çıkmak zo­ runda kalır. Ama bu değişim genç­ lere aittir, çünkü anne ve baba za­ ten yolu yarılamışlardır, adım atabi­ lecek olan gençlerdir.

Yazarın geleneksel motiflerden ya­ rarlanarak yazdığı ikinci oyunu "Za­ b i t F a t m a ' n ı n K u z u s u " d u r . Yazar oyunda Erkek Fatma rolünü bir er­ keğin oynamasını daha uygun gör­ m ü ş t ü r v e oyun 1 9 6 5 / 6 6 sezo­

Oktay Rifat'ın son oyunu 1 9 7 0 ' t e yazdığı "Yağmur Sıkıntısı" adlı oyun­ dur. A n k a r a Devlet Tiyatrosu'nda 1 9 7 0 / 7 1 ' d e n 1 9 7 2 sezonuna değin oynanan bu oyun A n k a r a Sanat Sevenler Derneği, Yılın En İyi Oyunu Ödülü ve TRT Sahne Eserleri Yarışması başarı ödülünü alır. Oyun psikolojik boyutu olan ve karakter­ leri derinlemesine işlenmiş olan bir oyundur. Bir a p a r t m a n dairesinin mutfağında pazar kahvaltısını yapan Arif ile karısı İnci'nin ilişkisine tanık oluruz. Kentsoylu yaşamda kısa yol­ dan zengin olmayı seçen kaba ve çıkarlarına düşkün kocanın karşısın­ da, kadın duyarlı, ince ve güçsüz yapısıyla zıtlık oluşturur. Bu zıt yapılı iki insanın y a ğ m u r sıkıntısını an­ dıran evlilikleri bunaltıya karışır bir yozlaşma içinde yaşanır. Çöküntü içinde olan kadın Vedat'a olan sev­ gisinde dürüst, çıkarsız bir yöneliş taşır. Bunu kocasıyla olan konuş­ maları sırasında araya giren erkek sesi ile yarattığı dış dünyadan al­ gılıyoruz. Kocanın ise sosyete yos­ ması olan Semra ile yalnızca cinsel­ liği paylaştığı g e ç i c i bir ilişki yaşadığını öğreniyoruz. Dış yaşama 40

yönelik bu ilişkiler onların birbirlerini s u ç l a m a l a r ı n a neden olduğu gibi g ü ç s ü z t a r a f olan kadının yok oluşunu da getirir. Z a m a n ve mekân değişimi olmayan bu d u r u m , oyununda gelişen yalnızca aksiyondur. Soru-yanıt yöntemiyle g e l i ş t i r i l e n bir s e r i m i n a r d ı n d a n , oyun boyunca kişilerin dış özellikleri tavır ve davranışları onların iç ger­ çekleriyle aydınlatılmıştır. Oyun bize görgü düzeyi, eğitim ve aile ahlâkı konularında da ipuçları sunar. Ay­ r ı c a yazar, o l u m s u z a m a g ü ç l ü k i ş i n i n g e r ç e k l e r i g ö r e n yanı ile olumlu ama güçsüz kişinin sığındığı bir dünya y a r a t a r a k , var olan d e ğ e r l e r i dahi s a v u n a m a d ı ğ ı için ayakta kalmayışını verir. Yaşamı boyunca şiirinde de tiyat­ rosunda da insana ve insani olana d e ğ e r v e r e n Oktay R i f a t i n s a n a olan inancını her fırsatta yineler. İn­ sanın güçsüz yanının en kötü koşul­ larda bile gülümseme ile aşılacağı "Kadınlar A r a s ı n d a " da, yaşamın üstesinden gelinebileceğini, bunun için insanın kendi kendisini yarat­ masının ş a r t o l d u ğ u n u , " B i r t a k ı m lnsanlar"da, kendisini özeleştiri yoluyla a ş a r a k g e r e k t i ğ i n o k t a d a adım atmanın önemini, "Atlarla Fil­ l e r d e , bunu yaparken kimliğini kişiliğini belirlemesinin zorunlu ol­ duğunu, "Zabit Fatma'nın Kuzusu"nda, yetiştikleri o r t a m ne olursa olsun hoşgörünün kaybedil­ m e m e s i n i "Oyun İçinde Oyun"da, yaşadıkları küçük dünyalarında on­ ların dramlarından alacağımız der­ si, "Çil Horoz"da ve sonuçta güçsüz ve sığınmacı bir dünya içinde yitip g i t m e m e k için g ü ç l ü v e a y a k l a r ı yere basan insanlar olmamızı, özel­ likle de bunun güçlü ama olumsuz kişilere karşın gerekli olduğunu son oyunu "Yağmur Sıkıntısı"nda bize öğütler. Onun insana verdiği ö n e m ve in­ sana olan inancı şu dizelerinde ne güzel yansır: Büyük balık küçük balığı demişler Bok yemişler Onu sardalyalar düşünsün Sen balık değilsin ki Ahmet.

yutar


a

pe cy

Doğumunun yüzüncü yılında ( 2 3 Ağustos 1 8 9 8 ) Nurullah Ataç'ın tiyatro üstüne yazdıkları arasında dolaşıyorum. Elimde geçmiş yıllarda yaptığım bir araştırma sırasında aldığım notlar ve Metin And'ın "Ataç Tiyatroda" adlı kitabı. Kitap, 1 9 6 3 ' t e Kent Yayınları'ndan çıkmış. Keşke yeniden yayımlanabilse diye düşünüyorum. Özellikle tiyatro eğitimi alan gençler "Ataç Tiyatroda"yı okumalı. Metin And çalışmasında Ataç'ın tiyatro yazılarının önemli bir kısmını alıntılar yaparak derlemiş. Buradan yola çıkarak, Ataç'ın tiyatro üstüne yazılarının tümünün toplanarak kitap haline getirilmesi salt bir dönemin sanat yaşamını yansıtması yönünden değil, eleştirmen Ataç'ın altını çizdiği sorunlar açısından da gerekli. Ataç'ın tiyatromuz üstüne dün söyledikleri, ne ilginç ki bazı yönlerden bugün de geçerli. Ataç, tiyatro sanatının ülkemizde yeterince gelişmemiş olmasını çeşitli nedenlere bağlar. Seyirciden oyun yazarına dek uzanan bir zincirdir bu. Zincirin halkalarına burada tek tek değinmek olanaksız, ama kısa notlar halinde derleyecek olursak:

Dikmen

Gürün

DOĞUMUNUN YÜZÜNCÜ YILINDA NURULLAH ATAÇ VE TİYATRO 41


Münekkid (eleştirmen) verdiği hük­ mü delail (kanıt) ile tekid etmeğe (pekiştirmeye) mecburdur. Yoksa sizin yaptığınız gibi "Gönül"ü gör­ düm, halkın hoşuna gitti, çok alkış­ ladılar ve müelifi (yazar) sahneye davet ettiler demek, tenkid değil­ dir.(1) Bir başka yazısında da şunları söy­ ler:

Eleştirmen yaptığı işin önemini kav­ ramış, sorumluluk duygusu taşıyan ve belli bir bilgi birikimine, kültürel altyapıya sahip kişidir. Eleştirmen, kendi sanat görüşü içinde yargıları­ nı oluşturmak ve bunları savunmak­ la yükümlüdür, ki bu da öncelikle bil­ gi ve disiplin gerektirir. Nurullah Ataç için seyirci tiyatro­ nun en önemli öğesidir. Tiyatronun bir azınlık sanatı olmadığını vurgu­ lar. Nedir tiyatro sanatının gerekleri? Tiyatro bir yer, iyi kötü bir yapı is­ ter, bir yazar, bir şair ister; yaza­ rın, şairin yazdığını anlayıp oynaya­ cak oyuncular ister. Bununla da bit­ mez iş; tiyatro yapısından da, oyun­ cusundan da, yazarından da daha önemli bir öğe vardır: Seyirci; yapı, oyuncu, yazar hep ona, seyirciye hizmet içindir.(5)

cy

Hiçbir kıymeti olmadığını iddia etti­ ğim piyeslerin bazılarını seyreder­ ken ben de sırasına göre kahkaha ile güldüm veya gözyaşlarımın ak­ maması için dişlerimi sıktım. Fakat piyes sona ermeden, insan kendi kendine kalmadan evvel duyulan he­ yecan hiçbir şey ifade etmez. Tiyat­ roda yalnız değilsiniz; yanınızda otu­ ran bir zatın gülmesi, ağlaması, al­ kışı size de sirayet eder. Sonra ti­ yatroda aktör vardır, dekor vardır; heyecanınız üzerinde bunların da tesiri olur. Ben gördüğüm piyes hakkındaki fikrimi ancak halkın da aktörlerin de tesirinden kurtulduk­ tan ve uyuyup uyandıktan sonra ta­ yin edebilirim. ( 2 )

yoruz... Çözümlemek, "tahlilet­ mek", biz işte onu beceremiyoruz.. Eleştirme, yaratılmış olanları, baş­ kalarının yarattıklarını incelemek­ tir.(4)

a

Eleştiri ısrarla ele aldığı sorunlar­ dan biridir. Eleştirmeni şöyle tanım­ lar Nurullah Ataç;

pe

Nurullah Ataç, eleştirmenin kendi­ ne özgü bir sanat anlayışı, bir bakış açısı olması gerektiğini söyler. Bu yaklaşımını da ödün vermeksizin sa­ vunmak durumundadır.

Ataç, sanat değeri olmayan yapıtla­ rın sergilenmesi için seyircinin kal­ kan olarak kullanılmaması gerektiği­ nin altını ısrarla çizer. Sergilenen ucuz oyunların "halk böyle istiyor" diye halkın beğeni düzeyiyle özdeşleştirilmemesi gerektiğini savunur. Önemli olan halka inmek adına kola­ ya ve ucuza kaçmak değil, seyirciyi düzeyli yapıtlarla eğiterek beğeni

Ben beğensem de beğenmesem de kendi adıma konuşurum, doğru yanlış kendi sanat görüşümü anlatı­ rım, dediğimi dinleyecekler bulunur­ sa onlara tutulması gereken yolu, ulaşılmasına çalışılacak gayeyi gös­ termeye çalışırım.(3) Eleştirmen, Ataç'a göre, öncelikle iyi bir araştırmacı olmak durumun­ dadır. Eleştireceği yapıtı her anlam­ da incelemekle yükümlüdür.

Nedir eleştirme? O bizim yapama­ dığımız, daha da yapamayacağımız şey nedir? Doğrusu, biz eleştirme­ nin ne olduğunu da daha iyice bilmi­

düzeyini yukarı çekmektir.

Ya çoğunluktan, halktan uzaklaşa­ caksınız ya büyük sanattan. Niçin? Neden kabul edeyim bunu? Ben halkı, çoğunluğu küçük görmüyo­ rum ki gerçek güzellikten anlama­ yacağına inanayım. Kimse, doğuş­ tan büyük sanatı anlamaz. Sophokles, Shakespeare, Bach, Mozart yalnız üç-beş aydının, bir azınlığın malı değildir... Halk için sanat yaratmağa özenme­ yin, bununla halkı da alçaltırsınız, sanatı da. Halkın sanattan, en yük­ sek sanattan anlamasını isteyin, eli­ nizden gelirse buna çalışın. Öteki-

ler, halk için ayrı bir sanat isteyen­ ler halk anlamıyor diye yüksek sa­ nata düşman kesilirler. Çoğunluğun hoşlandığı eserleri bayağı da olsa, ötekilerden üstün tutanlar, gerçek­ ten dostu değillerdir halkın, ona ya­ ranmak, onu kandırmak isteyen adamlardır.(6) Bugün, 1998'te yine aynı noktada değil miyiz? Yine üç aşağı beş yuka­ rı aynı şeyleri tartışmıyor muyuz? Bir başka yazısında da şunları söy­ ler Ataç; Çokluk bayağılıktan hoşlanıyorsa sa­ nat eri de bayağılaşacak mıdır?.. Biliyoruz ki bir ulusun çokluğu bili­ sizdir, güzelden anlamaz, çirkine koşar. Bunu biliyorum, gene de söylüyorum: Sanat eri ortaya koy­ duğu eserin dayanıklı olmasını isti­ yorsa onun temelini ulusa atmak zorundadır. Bunun için de ulusun neyi kaldırıp neyi kaldırmayacağını düşünecek, daha doğrusu içinde sezecektir. Ulusun dileklerinde ba­ yağılık mı var? Sanat eri bayağılığı gidererek, bayağılığı değiştirip gü­ zellik haline getirerek o dileklere uy­ mayı başaracaktır. Moliere çevresi­ nin dileklerine boyun eğmiştir, ama o dilek/eri yükseltmeği, bayağılıktan temizlemeği başarmıştır.(7) İlk bakışta bu iki görüş sanki birbi­ riyle çelişir ama seyirci düzeyinin yükseltilmesi yönünde birbirini ta­ mamlayan düşüncelerdir. Bu bağ­ lamda Ataç önemli bir konuyu gün­ deme getirir: Ulusal tiyatro. Tiyatro milli olması gereken bir sa­ nattır. Sophokles millidir, Shakes­ peare, Moliere, Goldoni millidir. Ama zamanlarında millidir. Bugün ise milliliğin üstüne çıkmışlardır, bü­ tün insanlığın malı oldukları için de kalabalığın değil, ayrı ayrı her insa­ nın malıdırlar... Sophokles, Shakes­ peare, Moliere bizim için birer ho­ ca olabilirler, tiyatro yazarlarımız onlardan çok şey öğrenecektir; her şeyden önce milli olmayı, zamanla­ rının adamı olmayı öğreneceklerdir. Türk toplumunun tiyatrosunun, Türk toplumunun her sınıfıyla ilgile­ necek tiyatroyu kurmaya çalışan adam çıkmıyor. Bazı eserler yazılıyor; içlerinde iyileri de var. Ama hiçbiri bütün toplumu


a cy pe gözeterek ortak duyguları hesaba katarak, ortak zevki duyarak yazıl­ mıyor. Sophokles'in, Shakespeare'in, Moliere'in dersini daha anlayamadık.(8) Yabancı ülkelerden gösterdiği ör­ nekler Türk oyun yazarının destek­ lenmesi yolunda önerilerdir. Bu hususta genç yazarlarımızın yapıt­ larını oynayacak bir tiyatronun var­ lığından umutla söz eden "milli eserler oynayan, zamanımızın eser­ lerini oynayan bir tiyatro" Ataç'ın ulusal tiyatro kavramının temel uzantısıdır. Oyun yazarı Türk tiyat­

rosunun oluşumunu etkileyecek güçtür, ama bu güç henüz oluş­ mamıştır. "Sophokles'in, Shakes­ peare'in, Moliere'in dersini daha anlayamadık" diyen Nurullah Ataç bu yolda gerekiyorsa doğmaca oyunlardan hatta tuluattan yarar­ lanılması gerektiğini söyler. Bunu söylerken de önemli bir noktaya değinir. Doğmaca oyunu... tiyatro sanatının doruğu diye göstermeye kalkacak değilim. Shakespeare, Moliére, Goldoni doğmaca oyundan yetişmişlerdir, ama onda 43

kalmamışlar, onu aşmışlardır. Doğmaca oyun aşılması gereken bir konaktır.(9) Ataç, evrensel tiyatronun ulusal tiyatrodan geçtiği tezi üzerinde dururken yerli yapıtların desteklenmesini de yine Türk tiyatrosunun kurulması gelişmesi ve evrensel anlamda yaşaması için öngörür. 1. Metin And "Ataç Tiyatroda", Kent Yayınları, 1963. s. 17 2. a.g.e. s. 16 3. Nurullah Ataç, "Verilmeyen Armağan", Cum­ huriyet, 2 8 / 2 1950 4. Ataç, "Gene Eleştirme", Son Havadis, 19/2/1953 5. Metin And "Ataç Tiyatroda", s. 59 6. Ataç, "Söz Olsun", Ulus, 1 1 / 4 / 1 9 5 2 7. Metin And "Ataç Tiyatroda" s. 81 8. a.g.e. s. 80 9. a.g.e. 84


Bu Ay S a h n e d e k i l e r Karanlıkta

Komedi "Karanlıkta Komedi", 1960'ların Londra'sının çalkantılı günle­ rinde geçen, son derece basit bir düşünce üzerine kurulmuş, sofistike, esprili, gürültülü patır­ tılı bir farstır.

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatroları Yazan: Peter Shaffer Çeviri: Yıldız Serpen Yöneten: Lawrence Till Dekor Tasarım: Ethem Özbora Kostüm Tasarım: Gülhan Kırçova Işık Tasarım: Yakup Çartık Oyuncular: İsmail Hakkı Sunat, Sevinç Yıldız, Atilla Olgaç, Nurinisa Yıldırım, Saydam Yeniay, Simay Küçük, İsmail İncekara

Kısas

pe

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatroları Yazan: W. Shakespeare Çeviren: Nesrin Kazankaya Yöneten: Nesrin Kazankaya Oyuncular: Nihat İleri, Yetkin Dikinciler, Gönen Aykaç, Nişan Sirinyan, Ali Düşenkalkar, Zühtü Erkan, Ayşe Lebriz, Seval Gökçe, Hidayet Erdinç, Sema Çeyrekbaşı, Gülen Çehreli, Macit Sonkan, Cengiz Daner

cy a

Kısasa

Heykeltraş Brindsley, Carol ile nişanlanmıştır ve Carol'un eski kafalı albay babasını etkilemek istemektedir. Ama hem Ca­ rol'un babasının hem de heykel­ leri satın almak üzere bir milyo­ nerin geleceği gece sigortalar atar. Brindsley'in eski kız arka­ daşı Clea gelerek, göz gözü görmeyen dairede kendisini giz­ ler. Bu arada Brindsley, hafta sonu tatilinden erken dönen komşusu Harold'un evinden yürüttüğü eşyaları diğerlerine farkettirmeden komşusu­ nun evine taşımaya çalışır

W. Shakespeare'den Nesrin Kazankaya'nın çevirdiği "Kısasa Kısas" 13 Ekim tarihinde prömiyer yapıyor. Bireyde iktidar olgusu, bireyin zaafları ile toplumsal ahlakı koruyan yasa­ lar arasındaki çelişki, oyunun temel çelişkisini oluşturmaktadır. Ahlaki toplumsal düzen yasalarca korunur, ancak yasalar başka iktidar olmak üzere zamana ve zemine uygun bir değişim gösterir, i k t i d a r ı n el değiş­ tirdiği durumlarda öncelikli olarak adalet mekanizması ve bunun uzantısı olan hapishanelerin görünümleri değişim gösterir. Yeni yönetimle birlik­ te yasalar yeniden gözden geçirilir. İktidardaki bu değişim önceki yönetimi aratacak denli otoriter ve yasalar toplum gözardı edilerek dayatma ola­ rak uygulamaya konulduğunda artık ülkede gerçek bir değişim vardır, tu­ tuklamalar, sorgulamalar, mahkemeler iktidarın el değiştirdiğinin haber­ cisidir artık. 44


Bu Ay S a h n e d e k i l e r . . .

Ayak "Ayak Bacak Fabrikası" yazıldığı dönem­ lerde, ( 1 9 6 0 ' l a r d a ) büyük yankılar uyandırmış bir oyun, Oyunun yönetmeni İpek Bilgin; "Oyuna bugün, yeniden baktığımızda hem türkiye için söyleyecek bir çok sözü olduğu­ nu, hem de bugünün değişmiş sanat­ sal anlayışlarına da uygunluk sağlayabil­ diğini görüyoruz" dedikten sonra oyuna evrensel yaklaştıklarını söylüyor.

Bacak

Fabrikası

Tiyatro: Adana Devlet Tiyatrosu Yazan: Sermet Çağan Yöneten: İpek Bilgin Dekor Tasarım: Behlüldane Tor Kostüm Tasarım: Esra Selah Işık Tasarım: H. İbrahim Karahan Dans Düzeni: Binnaz Aydan Oyuncular: İ. Şener Kökkaya, Galip Erdal, Yusuf Köksal, Tevfik Tarhal, Tayfun Eraslan, S. Devrim Yakut, Ebru B i l g e n , Arzu Tan, M. Turan Fünay, Ötüken Hürmüzlü, Doğan Turan, Erdal Cindoruk, Murat Özben, Egemen Dinçer, Arif Yavuz, Samet Hafızoğlu, Zafer Çankaya

pe

cy a

Sermet Çağan'ın ölümsüz oyunu "Ayak Bacak Fabrikası" ilk olarak AST'da sah­ nelenmiş ve büyük beğeni kazanmıştı, bu kez Adana Devlet tiyatrosu yeni bir yorumla, t e k r a r sahneliyor.

Azerbaycan'ın tanınmış yazarı Bahtiyar Vahapzade'nin oyununu Haşmet Zeybek sahneliyor. 1960'lı yılların Azerbaycan'ındaki orta sınıf yaşan­ tısına bir aşk öyküsünden bakan oyun, günümüz Azerbaycan dünyasına da değişik açılardan bakmamızı sağlıyor. Toplumsal değerleri bozulan, çözülen bir toplumun, hayatın her alında yaşadığı çürümeyi anlatan "İkin­ ci Ses", kişilerin kendileriyle hesaplaşmalarını ele almakta.

45

İkinci

Ses

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Bahtiyar Vahapzade Yöneten: Haşmet Zeybek Dekor Tasarım: Sabahat Çolakoğlu Kostüm Tasarım: Aysel Doğan Dramaturg: H. Zafer Şahin Oyuncular: Ayşin Atav, Mehmet Gürhan, Aslı Öngören, Naşit Özcan, Gül Akelli, Kahraman Acehan, Aslı Seçkin, Can Doğan, Ayşegül Işsever, Yeliz Tozan


Bu Ay S a h n e d e k i l e r . . .

Sultan

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Orhan Asena Yöneten: Engin Uludağ Dekor Tasarım: Ersin Satgan Kostüm Tasarım: Duygu Türkekul Oyuncular: Ayşegül Devrim, Rıdvan Çelebi, Mazlum Kiper, Can Başak

Eşik

Son iki yıldır yeni ve genç yazarlara kapılarını açın Şehir tiyatroları, "Eşik" adlı oyunla da Hasan Erkek'i İstanbullu tiyatroseverlerle tanıştırıyor. Kır ve kent değerlerini, göç etmiş insanların kent yaşamı çerçevesinde ele alan "Eşik", başta İstanbul olmak üzere birçok anakentimizin sorunlarına insancıl olduğu kadar, umudu da içinde taşıyan trajik bir anlatımla bakı­ yor. Hasan Erkek; "Eskiden bize özgün olan, bizim olan bir tiyatro arayışı var­ mış... En azından bunun olup olamayacağı konusunda tartışmalar açılırmış, az da olsa... Bugün bize özgü bir tiyatrodan artık söz edilmiyor bi­ le. Yalnızca yerli yazar, yabancı yazar ayrımı var. Ona da yazarın yazdık­ larına değil, kimlik kartına bakılarak karar veriliyor. Türkiye'de doğmakla yerli yazar olunabiliyor mu? Ülkesine, halkına yabancılaşmış bir yazarın yerliliğinden, onunu yazdıklarının bize özgü olmasından söz edilebilir mi? Peki bize özgü bir tiyatro da tiyatro olmayacak mı? Öyleyse hangi yanıyla bize özgü olacak?" sorusuyla, yazarlık konusunda da bir tartışma açıyor.

pe cy

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Hasan Erkek Yöneten: Nurhan Karadağ Dekor -Giysi Tasarım: Feyza Zeybek Dramaturg: Arzu Işıtman Oyuncular: Metin Çeliker, Nilgün Özhan, Süleyman Balcın, Tanju Tuncel, Cengiz Keskinkılıç, Zümrüt Erkin, Eraslan Sağlam, Hümay Güldağ, Serhan Aslan

Yaşantısı, t a h t üzerin­ deki gücü ve devletin işleyişine doğrudan ka­ tılımıyla kendinden son­ raki birçok Valide Sultan'a örnek olan Hür­ rem Sultan'ın yaşantı­ sından bir kesit sunan oyun, Kanuni Sultan Süleyman'ın tahtta ol­ duğu 1 6 . yüzyıl dünya­ sına geniş bir perspek­ tiften bakmamızı sağla­ makta. Üvey oğlu Şeh­ zade Mustafa'nın tahta çıkmasını önlemek için, damadı Sadrazam Rüst e m Paşa'yla saray ent­ rikaları çeviren, Kanuni Sultan Süleyman'ı kandıran H ü r r e m Sultan, Mustafa'nın ölümüne neden olmasının ardından, kendi oğullarının t a h t uğruna birbirlerini yok etme savaşına tanık olması anlatılmaktadır.

a

Hürrem

Barış Kentine barış getirmek için "tezek böceği"nin sırtında Olimpos'a giden bir Atinalı'nın Olimpos'lu tanrılarla ilişkisini gül­ mece dilinde ele alan "Barış", 2 5 0 0 yıllık süreçte barış ülkü­ sünün hiç bitmeyeceğini anlatı­ yor.

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Aristophanes Yöneten: Kemal Kocatürk Dekor-Giysi Tasarımı: Nurullah Tuncer Oyuncular: Engin Alkan, Arif Akkaya, Kubilay Pembeklioğlu, Murat Bavli, Fırat Tanış, Alper Kul 46


Bu Ay S a h n e d e k i l e r . . .

Antigone Antigone, Sophokles'in (İ.Ö.-4974 0 6 ) günümüze ka­ lan yedi tragedya­ sından biri. Yazarın ilk eserleri arasında yer aldığı ve İ.Ö. 4 0 9 yılında yazıldığı sanılıyor. Öykü, bu tarihten yaklaşık üç yüz elli yıl önce şiir olarak söylenmiş. Ve aslında, sözlü edebiyatın bir ürünü olarak, kökleri daha eskilerde.

pe cy a

Oyun, Thebai krallığının başına Oidipus'un varisleri olarak geçen ve krallı­ ğı dönüşümlü olarak sürdüren iki kardeş arasında çıkan savaşın ardın­ dan başlar. Polyneikes, krallığı ele geçirmek için, Thebai'nin düşmanı Argoslularla işbirliği yapar. Çünkü, sırası geldiği halde Eteokles tahtı ona bırakmamıştır. Argos ordusuyla Thebai'ye saldırır. Savaşı Thebai kazınır. Fakat Polyneikes ve Eteokles, savaş sırasında aynı anda birbirlerini öldü­ rürler. Oidipus'un başka varisi olmadığından, tahta dayıları Kreon çıkar. Kreon, Eteokles'in ölüsünün dine ve töreye uygun olarak gömülmesini emreder. Ancak Polyneikes, bir hain olduğu için gömülmeyip, kutrlar kuşlar yesin diye açıkta bırakılarak aşağılanacaktır. Fakat kızkardeşleri Antigone bu karara uymaz.

Tiyatro: Trabzon Devlet Tiyatrosu Yazan: Sophokles Yöneten: O. Coşkun Irmak Dekor-Giysi Tasarım: Nalan Türkoğlu Işık Tasarım: Şükrü Kırımoğlu Özgün Müzik: Tunay Uzuner Oyuncular: Trabzon Devlet tiyatrosu Oyuncuları

Antigone ile Kreon arasındaki bu çatışma, akıl ve yasaların oluşturduğu kent devleti kültürü ile; din ve gelenekler temelinde oluşan kabile kültürü arasındaki çatışmadır.

Çıkmaz

Sokak

İki Tommy Ödülü olan "Çıkmaz Sokak Çocukları" 7 Ekim'den itibaren Kon­ ya Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmeye başlıyor. Lyle Kessler'in yazdığı oyunu, Tayfun Orhon yönetiyor. Kaba ve uyumsuz, zaman zaman müstehcen, sıradan ilişkilerin işlendiği günümüz kötücül tiyatrosunun en güzel örneklerinden biri olan bu oyun, iki kardeşin sıra dışı ilişkilerini, yaşamak zorunda kaldıkları toplumun yapısı içinde, hüzünlendiren, acıtan gülümseyişleri de sunmakta.

"Çıkmaz Sokak Çocukları", New York'un arka sokaklarında yaşanan olay­ ları içermektedir.

AZ.

Çocukları Tiyatro: Konya Devlet Tiyatrosu Yazan: Lyle Kessler Yöneten: Tayfun Orhon Oyuncular: Konya Devlet Tiyatrosu Oyuncuları


Bu Ay S a h n e d e k i l e r . . .

AtçaIı

Kel

Mehmet

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatroları Yazan: Orhan Asena Yöneten: Mahmut Gökgöz Dekor Tasarım: Nurettin Özkönü Kostüm Tasarım: Mihriban Oran Işık Tasarım: Ayhan Güldağları Oyuncular: Cem Kurtoğlu, Mehmet Ali Kaptanlar, Işıl Dayıoğlu, Zafer Algöz, Gökalp Kulan, Orhan Kurtuldu, Halil Doğan, Kürşat Alnıaçık, Fikret Urucu, Gılman Peremeci, Atilla Şendil, Seda Yıldız, Suna Selen

Çıkma

Yasağı

pe

Tiyatro: İzmit Büyükşehir Beledilyesi Şehir Tiyatrosu Yazan: Civan Canova Yöneten: Cüneyt Çalışkur Dekor-Kostüm Tasarım: Efter Tunç Işık Tasarım: Yaşar Demirkıran Oyuncular: Eylem Tanrıver, Ebru Kara, Aydın Sigalı, Yaşar Özveri, Engin Benli, Ufuk Aşar, Veysel Sami Berikan, Esra Bezen Bilgin, Şafak Karali/Tarık Keskiner, Serhat Tutumluer, Betül Çobanoğlu, Meltem Özsavaş, İbrahim Şendoğan

1 9 . yüzyılda savaştan yeni çık­ mış olan halk, açlık ve yoklukla karşı karşıyadır. Bir taraftan mültezimlerin, voyvodaların dev­ let hazinesini bahane ederek kendi çıkarları için halktan topladıkları ver­ giler, bir taraftan da beylerin ve ağaların feodalizmin moral değerlerini öne süren sömürüye dayalı haksız tutumları, halkı çıkmaza sürükleyip sefalete mahkûm etmiştir. Atçalı Kel M e h m e t , Bey'in zulmüne ilk baş­ kaldırıyı dağlara çıkarak başlatır. Giderek çoğalan, t a r a f t a r toplayan At­ çalı Kel Mehmet, halkı sömüren beylere, voyvodalara karşı yürüttüğü haklı mücadelenin kahramanıdır artık. Kısa zamanda çevre ilçelere sıç­ rayan isyan dalgası, halkın gücünden ve özgürlük istemlerinden korkan padişah güçleri tarafından kanla bastırılır.

cy a

Sokağa

"Atçalı Kel Mehmet" halk isyanı­ nın tarihteki örneklerinden biri­ ni temel alır. Feodal düzenin köylüler üzerinde artan dayat­ macı baskıları sonucunda, ağa­ lara - beylere başkaldıran bire­ yin giderek toplumsal bir hare­ ketin başını çekmesiyle birey is­ yanının halk hareketine ve öz­ gürlük savaşımına dönüştüğü bir öyküdür.

48

Bir otelin lobisi. Çeşitli müşteriler. Herkesi et­ kileyen; ama nedenini, kimler tarafından ko­ nulduğunu kimsecikle­ rin bilmediği bir soka­ ğa çıkma yasağı. Dışa­ rıda yalnızca resmi pla­ kalı mersedesler. İşte böylesi bir panorama­ da, sahne, iletişimsizlik ve buna bağlı yabancı­ laşmalarla dolu bir ak­ varyumdur adeta. Öyle ki kimi zaman atmos­ ferdeki düşsellik ile gerçek kavramları bir­ birinin içinde yitip gi­ der.


Bu

Ay

Sahnedekiler.,.

Hücre Alt adıyla "Homo Cellae" veya "Homo Zellikus" olan "Hücre İnsanı" oyunu, adından da anlaşılacağı üzere, insanlığın ikinci bin yıl eşiğinde kendi gözünü kendisi kapayan ve kendi hücresini kendisi ören bireylerden oluşma evresine geçecek kadar hümanizmden uzaklaşmakta olduğu tespitini, kaşlamaca ve mizahi bir sahne anlatımıyla dile getiren bir oyun. "Workshop", yani "atölye çalışması" esprisi içinde paradik gösterime seyirciyi de katarak bu evrensel temayı sahne dilinin görsel ve işitsel zenginlikleriyle uluslararası festivallerde de zevkle izlenebilir ve anlaşılabilir kılan oyun, az kadrosu ve yalın sahne düzeni açısından ülke içinde de değişik yerlerde, değişik sahne olanaklarında sergilenebilir nitelikte.

Güz Bitiminde Moliere

ya

da

pe

cy

a

Kendini olduğundan farklı göstermek adına, kibarlığa özenerek yakın çevresiyle ilişkilerini bozup, gülünç duruma düşen Mösyö Jurden'ın yaşadıkları, M e h m e t Ulusoy'un yorumunda çok önce dağılmış bir tiyatro kumpanyasının ilgisizlik ve özensizlikten yıkılmış eski bir konakta yeniden bin araya gelerek, Moliere'nin "Kibarlık Budalası" oyununu prova etmeleri ile başlamakta ve zaman içinde değişen İstanbul'daki çok yönlü değer kaybını anlatmakta.

Tiyatro: TOBAV Tiyatro Topluluğu Yazan-Yöneten: Yılmaz Onay Dekor-Kostüm Tasarım: Gülhan Kırçova Işık Tasarım: Yakup Çartık Müzik: Nurettin Özsuca

Kibarlık Budalası Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Uyarlayan: Turgay Nar Yöneten: Mehmet Ulusoy Dekor Tasarım: Nurullah Tuncer Kostüm Tasarım: Nihal Kaplangı Kukla ve Mask Tasarımı Saim Bugay Oyuncular: Zihni Göktay, Avni Yalçın, Mehmet Keskinoğlu, Şükrü Türen, Hikmet Körmükçü, Berrin Koper, Dolunay Soysert, Esin Umulu Karabağ, Güzin Özyağcılar, Murat Garipağaoğlu, Can Ertuğrul, Şevket Avşar

Çın

Nezihe Meriç'in yazdığı, Dilek Öztekin Özkömeç'in sahnelediği "Çın Sabahta" Bursalı seyircilerin karşısına çıkıyor. Ekim, kasım Aralık aylarında Tayyare Kültür merkezi'nde sergilenecek oyunu tiyatroseverler ücretsiz olarak izleyebilecekler.

İnsanı

Sabahta

Tiyatro: Tiyatro Om Yazan: Nezihe Meriç Yöneten: Dilek Öztekin Özkömeç Kostüm Tasarım: Zişan Güler Öztekin Mask Tasarımı Şükran Akgören Işık Tasarımı: İskender Demir Koreografı: Dilek Öztekin Özkömeç Oyuncular: Hülya Ergüç, Özlem Sevinç

49


a

cy

pe


cy

pe a


pe cy a


1998_85_9582