Issuu on Google+


cy a

pe


a

cy

pe


pe cy a

FIAT MAREA

GENİŞ DÜŞ Geniş kullanım alanı

Geniş h a r e k e t özgürlüğü Marea üstünlüklerine 'çok amaçlı kullanım' boyutunu da

Sedan modelinin tüm konfor donanımlarına sahip

ekleyen yeni

Weekend,

bir otomobil:

Marea Weekend.

Otomobil

özellikle arka koltukların katlanmasıyla,

tasarımına özgün bir yenilik getiren, geniş pencereli arka

litreye ulaşan rakipsiz bagaj hacmi ile dikkat çekiyor,

bölümü

station

olarak geliştirilen ses yalıtım sistemlerinden ergono

Marea Weekend özellikle hareketli

koltuklarına, polen filtreli tam otomatik klimasındaı

ile, A v r u p a ' n ı n

wagonlarından

biri.

en

şık

ve

en

ferah

yaşamayı seven geniş ailelere, aradıkları tüm özellikleri tek

panele entegre radyo-teybine, Marea Weekend konfor

bir otomobilde bulabilme olanağını sunuyor.

ailenizdeki her bireyi düşünüyor.


pe

cy a

WEEKEND

ÜNENLERE. Geniş koruma önlemleri

niş motor seçenekleri rea

Weekend,

hem

yüksek

performanslı,

hem

de

Marea

Weekend,

güvenlik

bakımından

da

en

yeni

nomik, katalitik konvertörlü motor seçenekleriyle de çok

teknolojileri içeren bir otomobil. Dört sensörlü ABS, çift

lı ihtiyaçlara cevap veriyor. Dilerseniz 2.0 litrelik 20 valflı

airbag gibi en gelişmiş güvenlik sistemleri Marea Weekend

indirli HLX. Dilerseniz her ikisi de 1.6 litrelik 16 valflı

HLX'te standart, ELX modelinde ise isteğe bağlı olarak

model

sunuluyor. Marea Weekend çelik güvenlik kafesi, çalınma

tazesinde ayrıca otomatik vitesli 1.6 16 V ELX seçeneği

riskine karşı Fiat C O D E Immobiliser gibi önlemleriyle de

bulunuyor.

tam bir koruma sağlıyor.

tora

sahip SX veya

ELX.

Marea W e e k e n d


cy a

pe


Candan Hoyladı Grafik Tasarım:

Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic.

Özübek Katkıda Bulunanlar: H

Yeşim

ve San. Ltd. Şti. Firuzağa Mah.

lık Tic. ve San. Ltd. Şti adına:

Şevket Ataseven, Duygu Atay,

Erkut Anburnu Dizgi: Nuray Lale

Mustafa

Orhan Alkaya, Türel Ezici, Zehra

Hukuk Danışmanı: Fikret İlkiz

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri

oğlu,

Müdürü: Tiyatro Yapım Yayıncı­

Yayın

Genel Dikmen

Yönetmeni:

Gürün Emre

Demirkanlı

Yayın

Koordinatörü

Koyuncuoğlu.

Ahmet Cemal,

Yazarlar:

Ahmet Levend-

Redaksiyon: A.

Nalân

Demir

Teknik

Ipşiroğlu, Nihal Kuyumcu, Ali H.

Ofset Hazırlık:

Tiyatro

Müdür:

Yapım

Ağahamamı Sok. 5/3 Cihangir-80060 İstanbul Telefon: (0.212) 293 72 77 Fax:(0212)252 94 14

Neyzi, Handan Salta, Rengin Uz

Baskı:

Abone

Posta Çeki: Tiyatro Yapım 655 248

Genel Müdür Yardımcısı: Sedat

Bedeli: 5.000.000: - Kurumlar

Banka Hesap No: T. iş Bankası,

Bilgin

Abone Bedeli: 6.000.000.- TL

Cihangir Şb. 197245

Reklâm

Sorumlusu:

Stil

Matbaası

ARALIK 97

SAYI 76 400.000.-

A

Y

L

I

K

T

İ

Y

A

T

R

O

D

E

R

G

İ

S

İ

EDİTÖRDEN Dikmen Gürün/ S. 9 HABERLER/S 10 BU AY SAHNEDEKİLER/ S 13 DOSYA: TÜRKİYE TİYATRO KURULTAYI

pe cy

a

Halkımızda Doğal Bir Kültür Sanat Sevgisi Var İstemihan Talay / S. 1 5 "Türkiye Tiyatro Kurultayı Üstüne Kısa Notlar" / S. 19 Söyleşi: T a m e r Levent ile... Mustafa Demirkanlı / S. 23 "Türkiye Tiyatro Kurultayı" Sonuç Bildirisi / S. 26

ELEŞTİRİ: "AKREP" VE ZİNCİRE VURULMUŞLAR... Türel Ezici/ S. 28 İZDÜŞÜM Ahmet Levendoğlu / S. 31

SÖYLEŞİ: HER FİLME BİR ÖDÜL Rengin Uz/ S. 32

SÖYLEŞİ: ÇÖLDEKİ GÜZEL ÇİÇEKLERDEN BİRİ... Rengin Uz/ S. 34 PERDE ARASI Ahmet Cemal/ S. 37

ELEŞTİRİ: KOZALARINDAN ÇIKMAYANLAR YA DA ÖLÜLER KONUŞMAK İSTERLER Mİ? Handan Salta/ S 38 ELEŞTİRİN ELEŞTİRİSİ: "YAZDIKLARIM, CEHALET VE İKTİDARSIZLIKLA BESLENİYOR" Orhan Alkaya / S. 41 TARTIŞMA: YETİŞKİNLER ÇOCUKLARI ÖLDÜRÜYOR (II) Çev: Duygu Atay/ S. 44 İZLENİM: 2. BURSA ÇOCUK VE GENÇLİK TİYATROLARI FESTİVALİ Nihal Kuyumcu / S. 50 ELEŞTİRİ: BİR TİYATRO ŞÖLENİ "ART" Ali H. Neyzi/ S 52 İZLENİM: AVRUPA TİYATROSU VAR MI? Emre Koyuncuoğlu / S. 54 İNCELEME: TİYATRODA KÜLTÜRLERARASI ETKİLEŞİM Zehra Ipşiroğlu / S. 58 İNCELEME: YÜZLER VE MASKELER Haluk Şevket Ataseven / S. 62 TİYATRODAN ÖNCE... TİYATRODAN SONRA... / S. 66


FESTİVAL ÖZEL HABER

EĞİTİM FESTİVALİMİZE İLK DESTEK KÜLTÜR BAKANLIĞI'NDAN 1. Uluslararası İstanbul Çocuk Tiyatroları Eğitim Festivali hazırlıkları genişleyerek devam ediyor. Kültür Bakanı Sayın Istemihan Talay ve Müsteşar Yardımcısı Sayın Nurcan Tokar'la yapmış olduğumuz görüşmeler çok kısa sürede sonuçlanmış ve Bakanlık olarak Eğitim Festivali'nin gereği ve önemi kabul edilerek maddi ve manevi destekleri gerçekleşmiştir. Türk tiyatrosunun ileriye dönük önemli projelerinden biri olduğuna inandığımız, çocuklarımızın tiyatroyla çok daha sağlam temeller üzerinde ilişki kuracakları bu etkinliğe desteklerini veren Kültür Bakanlığı'na çocuklar adına teşekkür ederiz.

cy a

T.C. KÜLTÜR BAKANLIĞI

pe

TOBAV Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı

Projenin diğer önemli gelişmesi ise TOBAV'ın tüm birimleriyle Festivali desteklemesi ve bu büyük projenin

TOBAV işbirliği ile gerçekleştirilecek olmasıdır. TOBAV Başkanı Sayın Tamer Levent, projeye her türlü desteği vereceklerini ifade ettiğinde, kendilerine TOBAV'la birlikte çalışmayı önerdik. Bu önerimiz olumlu karşılandı. İnanıyoruz ki, uluslararası deneyimleri, çeşitli festival organizasyonlanyla donanımlı TOBAV'ın katkılarıyla Çocuk Tiyatroları Eğitim Festivali çok daha güçlenecek. Türkiye Tiyatro Kurultayı'nda alınan karar doğrultusunda "Türkiye Çocuk Tiyatroları Alt Kurultayı'" düzenlenmesi görevi de Kurultay Genel Kurulu'nda Dergimize verildi. Mayıs 1998'in ikinci yarısında gerçekleştirilecek "Çocuk Tiyatroları Kurultayı" i alt yapısı çalışmaları çok daha sağlam bir içeriğe kavuşacak olan Festival ile Türkiye, çocuk tiyatrosu alanında yeni adımlar atmaya yönelecektir


EDİTÖRDEN Dikmen

Gürün

TOBAV'ın Kültür Bakanlığı katkılarıyla 15-17 Kasım tarihleri arasında Mersin'de düzenlediği Tiyatro Kurultayı bu ay Dosya konumuzu oluşturuyor. Tiyatromuz adına önemli bir girişim olan Kurultay'da varılan ortak kararlar geleceğe yönelik olumlu işaretler veriyor. Umudumuz, Sonuç Bildirgesi'nde belirtildiği gibi, bu kez alınan kararların yaşama geçirilmeleri doğrultusunda yakından izlenmeleri.

Zehra Ipşiroğlu'nun Türkiye ve Almanya arasındaki kültür trafiğine yönelik saptamaları mekanizmanın tek yönlü işlemekte olduğunun altını çiziyor. Emre Koyuncuoğlu'nun Hollanda izlenimlerini derlediği yazısı da bu anlamda ilginç noktaları su yüzüne çıkartmakta.

a

Söyleşilerimiz tiyatro alanında olduğu kadar sinema alanında da iddialı iki sanatçımız üstüne yoğunlaşıyor: Derya Alabora ve Haluk Bilginer. Ne

cy

mutlu ki beyaz perdenin cazibesine karşın her ikisinin de gözleri "tiyatro"dan başka bir şey görmüyor.

pe

Oyunculuk Sanatı, Çocuk Tiyatrosu, Bursa Semineri

ve "Akrep", "Sanat", "Kozalar", "Ölüler Yaşamak İster" bu ayın diğer konuları, eleştirileri. Bir de

eleştirinin eleştirisi var. Geçen ay çıkan "Godot'u Beklerken" eleştirisine oyunun yönetmeni

tarafından verilen yanıt. Yazıyı, eleştirmenimizin yanıt hakkını saklı tutarak yayımlıyoruz.

Geçtiğimiz ay Esen Çamurdan ve Nihal Geyran Koldaş ile yaptığımız "Çocukların Birey Olmalarını İstiyoruz" başlıklı söyleşide altını önemle çizmemiz gereken noktayı maalesef belirtmemişiz. Kendilerinden özür dileriz. Esen Çamurdan ve Nihal Geyran Koldaş Yaratıcı Drama çalışmalarını üç yıldır iki kültür arasında sıkışmış gecekondu çocuklarıyla birlikte onların gittikleri okullarda ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile işbirliği içinde sürdürüyorlar.

1998 yılında buluşmak üzere.. 9


HABERLER... Tiyatro Sanatçısı Sadettin Erbil Vefat Etti 1925 yılında istanbul'da doğan Sadettin Erbil, sanat yaşamına 1940 yılında Sarıyer Halkevi'nde başladı. 1943 yılında Şehir Tiyatrosu'na giren sanatçı, daha sonra Raşit Rıza, Ertuğrul Sadi Tek, Muhlis Sabahattin, Ezgi ve Çığır sahnelerinde çalıştı. Bulvar Tiyatrosu'nun öncüleri arasında yer alan Erbil, tiyatro oyunculuğunun yanı sıra sinemada da karakter rollerine çıktı ve televizyon dizilerinde yer aldı. Sanatçı, tiyatro oyuncusu ve sunucu Mehmet Ali Erbil'in babasıydı.

Sivas Devlet Tiyatrosu Açıldı Kültür Bakın M. istemihan Talay, yönetmenliğini Ferdi Merter'in yaptığı "Seviyorlardı Yaşamı" adlı oyunun sahnelendiği Sivas Devlet Tiyatrosu'nun açılışını yaptı.

'Can Bebek' adlı oyunla 2 Aralık günü, Konya Devlet Tiyatrosu ise Tansu Aytar'ın yönettiği 'Tamirci' adlı oyunla Aralık Cuma günü perdelerini açacak. Yeni tiyatrolar, yerleşik sahnelerindeki temsillerinin yanı sıra, kendi bölgelerindeki komşu il ve ilçelere düzenleyeceği turnelerle tiyatro etkinliklerini taşıyacak.

Dinçer Sümer'in Yeni Kitabı Tiyatro sanatçısı ve oyun yazarı Dinçer Sümer'in "Gecenin Kulları" ve "Memuroğlumemur" isimli iki oyunu

cy

a

İlk Karagöz Okulu Açıldı

Yunanistan'ın önde gelen topluluklarından biri olan Ulusal Tiyatro, yapıtı, Ankara seyircisine de sundu. Antik dramaları sahnelemeyi geleneklerinin ve misyonlarının en önemli bölümlerinden biri olarak değerlendiren topluluk yurtdışında birçok oyun sahneliyor.

pe

Türkiye'nin ilk Karagöz Okulu 15 Kasım'da İstanbul'da açıldı. Okul, Bugün Çocuk Vakfı Kültürevi'nde eğitime başlıyor. Açılışta konuklara "Salıncak" adlı Karagöz oyunu sunuldu ve "Tacettin Diker Karagöz Tasvirleri ve Kukla Sergisi" açıldı. Karagöz Okulu Genel Sanat Yönetmeni Tacettin Diker, yaptığı konuşmada yıllarını Karagöz'e verdiğini ve eski ustalardan çok şeyler öğrendiğini belirttikten sonra genç kuşaklara bu bilgileri aktarmanın önemini vurguladı. Hollanda Karagöz Kurumu kukla sanatçısı Henk Rotermundt da okul projesine destek vermek için istanbul'a geldi.

Yunanistan Ulusal Tiyatrosu Yunanistan Ulusal Tiyatrosu 24 Kasım günü AKM Büyük Salon'da Euripides'in "Medea" adlı tragedyası ile İstanbullu sanatseverlerin karşısına çıktı. "Medea"yı Niketi Kontouri yönetti. 10

Van, Erzurum ve Konya Devlet Tiyatroları' da Aralık ayında perdelerini açıyor. Kültürle bütünleşmeyen hiçbir gelişmenin toplumun ileriye gitmesine yeterli katkı sağlayamadığını söyleyen Kültür Bakanı Talay, "Artık dünyada sadece ekonomilerin değil, kültürel değerlerin ve sanatsal gücün yarışması var. Türkiye, önümüzdeki günlerde sanat faaliyetlerinde dışa açılma konusunda başarılarına yenileri ekleyecek ve dünyada Türk sanatının, kültürünün tanıtılmasına en önemli katkıyı ortaya koyacaktır" dedi. Bu arada, Van Devlet Tiyatrosu, Rahmi Dilligil'in yönettiği 'Sarı Naciye' adlı oyunla 9 Aralık Salı günü, Erzurum Devlet Tiyatrosu Ensar Kılıç'ın yönettiği

Mitos/Boyut Yayınevince tek ciltte yayımlandı. "Gecenin Kulları" Ankara Devlet Tiyatrosu ve istanbul Şehir Tiyatroları'nda sahnelenmiş ve TOBAV ödülünü almıştı. Ankara ve istanbul'da iki sezon kapalı gişe oynayan "Memeroğlumemur" ise Kültür Bakanlığı ödülünü almıştı.

"Pera Palas" Amerika'da Lark Tiyatrosu'nda Sinan Ünel'in yazdığı ve Steven Williford'un yönettiği "Pera Palas" New York Lark Tiyatrosu'nda perde açtı. Defne Halman'ın da rol aldığı oyun üç


uşak istanbul'u ve istanbul'a gelen atılılar'la Türkler arasındaki ilişkileri onu alıyor. Bu oyun ile 1996 John iassner Ödülü'nü alan Sinan Ünel aynı amanda 1997 Panowski Yeni Oyun idülü'ne de aday. Lark, yeni yapıtlar zerinde duran ve incelediği başvurular rasından her yıl önce sekiz oyun seçen e okuma aşamasından sonra bu sayıyı ahnelemek üzere üçe indiren bir iyatro. "Pera Palas" bu yıl başvuran 300 oyun arasından sahnelenme olanağını elde etmiş bir oyun.

Anapolis

"Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık" kampanyasına destek vermek için Dario Fo ve Franca Rame'nin Türkiye Temsilcisi F&N Ajans tarafından gerçekleştirilen Tiyatro Oyun Yazım Yarışması sonuçlandı. Zeynep Oral, Ahmet Levendoğlu, Tamer Levent, Işıl Kasapoğlu ve Halil Ergün'den oluşan yarışmanın değerlendirme kurulu üyeleri; "Nadide Bir Işık" oyunuyla Süheyla Uysal'a büyük ödülü verirken, ikinciliği "Teodora" oyunuyla Can Şahan'a ve üçüncülüğü "Gemi Düdükleri Yasaktı" oyunuyla Mürsel Yaylalı'ya verdiler. Değerlendirme kurulu ayrıca Hasan Öztürk'ün "Bir Başka Kafeste" adlı oyununa mansiyon verdi.

pe cy a

7-8-9 Kasım tarihlerinde Zarife'de Passenger Grubu tarafından sergilenen Anapolis ya da Ana ve Terk Edilmiş Evlatları" Durmuş Doğan'ın yönettiği bir çalışma. Koreografisini M. Wolf, ışık tasarımını Levent Öget'in gerçekleştirdiği bu yapımın müziği Zekai Kardeş'e ait. Yapım "megapol" diye nitelendirilen kentsel oluşumların değişik soyutlarını, istanbul özelinde gözler önüne seren bir yapım olarak tanımlanıyor. Oyunun çıkış noktasını doğudan ve batıdan gelmiş, arayış çindeki yeni kentlilere İstanbul'un neler sunabileceği, onları nereye ve nasıl yönlendirebileceği oluşturuyor.

Tiyatro Oyun Yazım Yarışması Sonuçlandı

Çağdaş Türk Tiyatrosu'nda On Yazar

Prof. Dr. Ayşegül Yüksel, Mitos/Boyut yayınlarından çıkan bu kitabında çağdaş Türk tiyatrosunu oluşturmada önemli katkıları olmuş on oyun yazarına ve onların oyunlarına ilişkin inceleme yazılarını içeriyor. Bu yazarlarımız: Nâzım Hikmet, Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Haldun Taner, Sabahattin Kudret Aksal, Turgut Özakman, Vasıf Öngören, Oktay Arayıcı ve Memet Baydur. incelenen yazarların tüm oyunları (Memet Baydur hariç) ele alınıp, oyun ve yazar üzerine genel bir değerlendirme yapılıyor; oyunların tiyatro sanatımıza kazandırdıkları belirleniyor.

Yarışmayı kazanan birinci oyuna 100 milyon, ikinciye 75 milyon ve üçüncü oyuna 50 milyon gibi sembolik para ödülleri verildi.

Oyuncular Tiyatro Grubu

Oyuncular Tiyatro Grubu kuruluşunun 6. yılında "Işık İnsanları" adlı oyunları ile 12 Aralık'tan itibaren Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Kültür Merkezi'nde perdelerini açıyor. Daha önceki yıllarda "Matmazel Julie", "Hayat Çok Güzel", "Bahar İsyancıdır", "Araba" gibi oyunlara imzasını atmış olan Oyuncular Tiyatro Grubu 1997-98 tiyatro sezonu için Aiskhylos, Sophokles ve Sadık Türksavaş'ın metinlerinden Selma Köksal'ın kurgulayıp yönettiği "Işık İnsanları" adlı oyunu12 Aralık'tan itibaren her Cuma, Cumartesi 20.30'da Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Kültür Merkezi'nde (Sıraselviler Cad. No: 48/4 Taksim-lstanbul) sergileyecekler.

giysi tasarımını Berna Sarıtaş, ışık tasarımı ve sahne enstelasyonlarını Kamil Fırat, dekor tasarımını Aslı Tülüoğlu ve Zafer Kaymaz yaptı. içice geçmiş "Prometheus" (Sabahattin Eyüpoğlu, Azha Erhat çevirisi), "Antigone" (Brecht uyarlamasıyla Ahmet Cemal çevirisi) tragedyalarıyla, Sadık Türksavaş'ın yorumladığı "Pandora", "Phaethon" ve gene "Prometheus" mitoslarından oluşan oyunun ana teması, soyut ve somut anlamda ışık kavramında odaklaşıyor. Metaforik olarak ışık; aydınlatma, ileriye doğru gitme, el verme ve elbette karanlığa, zorbalığa baş kaldırma anlamlarında kullanılıyor. Oyunun orijinal ismi ise Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın'ın "Mysia ve Işık insanları" adlı kitabından alınmış olup gene "Işık insanları" adlı bu oyunun oluşumu için aynı adlı kitap itici güç olmuştur.

Tiyatro Kübele Perdelerini Açıyor İstanbul'da geçtiğimiz sene çalışmalarına başlayan Tiyatro Kübele, geçen yıl Kocamustafapaşa, Ayvalık, Denizli seyircisine oynadıkları "Kübele" adlı oyunla perdelerini açıyor. Müzikal komedi olan oyunu, yönetmen Savaş Aykılıç, Aristophanes'in Lysistrata adlı oyunundan uyarlamış. Barış ve savaşa, kadın ve erkeğe yönelik durumları komikleştirerek eleştiren oyunda; Betül Kızılok, Ayşegül Bingöl, Tülin Ceylan, Hüsnü Demiralay, Tuğrul Kaynak, Savaş Aykılıç, ilyas Aslan oynuyor. Danslarını Leman Giritli ve Eftal Gülbudak, müziğini Melek Celayir'in yaptığı oyun Aralık ayında Akmerkez karşısındaki Akatlar Kültür Merkezi'nde oynuyor.

Oyundaki tüm roller Gülsüm Soydan, Selma Koksal, Metin Arslan ve Cem Safran tarafından paylaşılıyor. Oyunun 11


HABERLER TOBAV İstanbul Şubesi'nde Yeni Yönetim

7- TOBAV Ödülleri; Tiyatro-Opera-Bale alanlarında ve çeşitli dallarda verilecektir. 2- Çocuk oyunu yazım yarışması. 3- TOBAV Kütüphanesinin kurulması. 4- TOBAV in Internet'e geçmesi. 5- "Sanatsız demokrasi olmaz" sloganı ile Milli Eğitim Kurumları arasında "Resim-Şiir-Kompozisyon alanlarında yarışmalar düzenlenecek ve TOBAV Ödülleri verilecektir. 6- TOBAV Çocuk tiyatrosu, Dans Gurubu ve TOBAV Korosu kurulacaktır. 7- kurumsallaşma, özerklik, örgütlenme, çocuk tiyatroları, özel tiyatrolar başlıkları altında panel, açık oturum ve konferanslar düzenlenecektir. 8- Kültür ve sanatımıza emek vermiş Cumhuriyet sanatçılarına "Saygı Geceleri" düzenlenecektir. 9- TOBAV, Afife Jale Sahnesi'nin eksikliklerinin tamamlanarak açılması.

a

TOBAV İstanbul Şubesi'nin 7 Kasım 1997'de gerçekleştirilen Olağan 2. Genel Kurulu'nda iki liste seçime girdi. "Ses" grubu olarak seçime giren; Orhan Kurtuldu, Halit Başarır, Simay Küçük, Abidin Kırkoç, Nil Berkan, Ayfer Zeren ve Suat Arıkan'dan oluşan ekip seçimleri kazandı.

İstanbul Şubesi'nin iki yıllık görev süresi içinde gerçekleştirmeyi hedefledikleri konusunda şu açıklamayı yaptı:

pe cy

TOBAV İstanbul Şubesi'nin yeni telefonu (0.212)293 90 64

Seçim sonrası yeni yönetim adına Şube Başkanı Orhan Kurtuldu ile önümüzdeki dönemde gerçekleştirmeyi tasarladıklarını konuştuk. Kurtuldu, Roosvelt'in 'Zahmetsiz başarı olmaz' sözünü ilke edinerek yola çıktıklarını, sanatı sevdirmeyi ve sanatçının sesi olmaya aday olduklarını, belirttikten sonra ilkelerini sıraladı; • TOBAV Yönetimi olarak, Atatürk devrimlerinin ve cumhuriyetin laik ve demokratik yapısının savunucusuyuz. • Düşünce ve ifade özgürlüğünden yanayız. • Ödenekli sanat kurumlarında "özerkleşmeyi" savunuyoruz. • Kültür Bakanlığı bütçesi, genel bütçenin içinde, %1Ye çıkarılmalıdır. • Konservatuvar mezunlarına öğretmenlik hakları verilmelidir. • 8 yıllık temel eğitimde sanat mutlaka yer almalıdır. • Bütün illerde ve merkez ilçelerde standart tiyatro binaları yapılmalıdır, diye tanımladıktan sonra, TOBAV 12

Akademi İstanbul Tiyatro Bölümü Öğrencileri Akademi istanbul Tiyatro Bölümü Öğrencileri Turgay Nar'ın yazdığı Ahmet Levendoğlu'nun yönetmenliğini üstlendiği "Hitit Güneşi" adlı oyunu 15-16 Kasım tarihlerinde sahne Foks'ta sahneledi. Ahmet Levendoğlu Atölyesi öğrencilerinin temel rolleri üstlendiği, Işıl Kasapoğlu Atölyesi ile ikinci sınıf öğrencilerinin de katılımlarıyla gerçekleştirilen oyun, Hitit döneminin en güçlü krallarından biri olan Şuppiluliuma'nın iktidar tutkusu üzerine kurulu. "Hitit Güneşi", Akademi istanbul tiyatro bölümü öğrencilerinin bu yıl sahneleyecekleri üç oyundan ilki oldu. Oyun, basında "Öğrencilerden profesyonel bir yorum", "öğrenciler umut veriyor", "ortanın üstünde bir başarı" gibi tanımlarla yankılandı.

İsmet Küntay Ödülleri 22. ismet Küntay Tiyatro Ödülleri sahiplerini buldu. En iyi Yapım ödülünü Ergin Orbey'in tiyatroya uyarladığı ve yönettiği Nâzım Hikmet'in "Kuvayı Milliye" adlı yapıtı aldı. En iyi Yönetmen ödülünü Sönmez Atasoy'un "Kendi Gök Kubbemiz" adlı yapıtını sahneleyen Şehi Tiyatroları sanatçısı Engin Uludağ'a verildi. Toron Karacaoğlu yine aynı oyundaki yorumuyla En iyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı. Aslı Içözü de "Ayrılık"taki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu ödülüne değer görüldü. Hayati Asılyazıcı, Sibel Aslan, Doğan Koloğlu, Nadide Küntay ve Sevgi Sanlı'dan oluşan seçici kurul En Başarılı Oyun Yazarı dalında ödül vermedi.

Özdemir Han Vefat Etti Tiyatro ve sinema sanatçısı Özdemir Han vefat etti. Sinema yaşamına Yeşilçam'da başlayan ve tiyatroya 36 yılını veren Han bir süre Dormen Tiyatrosu'nda çalıştı ve 1961 yılında "Kral Lear" ile Şehir Tiyatrolarına geçti. "Atinalı Timon", "Cesaret Ana", "Resimli Osmanlı Tarihi" M793", "Tensing" ve "Altın Post" sanatçının rol aldığı bazı oyunlar.


BU AY SAHNEDEKİLER

Brecht 1944-45 yılları arasında yazdığı bu oyunda emek vermeden hiçbir şeyin sahibi olunamayacağını vurgular. Emek verilenin daha yüce daha değerli olduğunu anlatılır.

"Saat Dokuz Sıfır Beş" adlı oyunumuz, bugüne kadar sadece kitap, televizyon ve sinema aracılığıyla, kendinden sonraki kuşaklara ulaşabilen büyük önder Atatürk'ün ilk defa "ete, kemiğe bürünüp" izleyicilerle yüzyüze getiriyor.

pe cy

Tiyatro: Tiyatro Bakış Yazan: Neil Simon Çeviren: Betül Mardin Yöneten: Göksel Kortay Oynayanlar: Göksel Kortay, Alp Oyken, Özlem Savaş, Hakan Gerçek

Tiyatro: Tiyatro Bakış Yazan: Nezihe Araz Yöneten: Hakan Altıner Özgün Müzik:Cem İdiz Oynayanlar: Haluk Kurdoğlu, Tomris Oğuzalp, Zafer Ergin, Sermin Hürmeriç, Ayberk Attila, Mümtaz Sevinç, Mehmet Ulay, Gazanfer Ündüz, İsmail H. Şen, Özlem Çakar, Yonca Cevher, Demet Meva, Fatih Koşkan, Nüzhet Öyken

a

Tiyatro: İstanbul Şehir Tiyatroları Yazan: Bertolt Brecht Çeviren: Yılmaz Onay Yöneten: Yücel Erten Sahne Tasarımı: Mustafa Asım Giysi Tasarımı: Türkan Kafadar Müzik: Paul Dessau Oynayanlar: Arif Akkaya, Ertuğrul Postoğlu, Hüseyin Köroğlu, Candan Sabuncu, Şenay Saçbüker, Ersin Umulu, Harika Özova, Sevgi Sakarya, Kemal Kocatürk, Bahtiyar Engin, Ümit imer, Ayşegül Işsever, Semah Tuğsel, Yavuz Şeker, Aslı Öngören, Şebnem Köstem, Can Ertuğrul, Kubilay Renbeklioğlu, Kutay Kırşehirlioğlu, Murat Bavlı, Metin Çoban, Naşit Özcan, Ayhan Kavas, Mehmet Gürhan

Ünlü Amerikalı komedi yazarı Neil Simon'un en parlak oyunlarından biri olan "Çıplak Ayak" yeni evli bir çiftin, bir binanın dokuzuncu katındaki, minicik, soğuk, eşyasız dairelerindeki ilk gecelerinin öyküsü ile başlıyor. Daha sonra bunca karmaşanın arasına, yıllardır o çatı katının tepesindeki bir odacıkta yaşayan yaşlı, çapkın bir emekli ateşe ve onları ziyarete gelen gelinin annesi de eklenince bir dizi komik olay ardarda sıralanıyor.

Tiyatro: istanbul Şehir Tiyatroları Yazan: Joseph Kesselring Uyarlayanlar: Reşiha C. Vafi, Vasfi Rıza Zobu Yöneten: Çetin Ipekkaya Sahne Tasarımı: Ersin Satgan Dekor Tasarımı: Türkan Kafadar Işık Tasarımı: Kazım Öztürk Müzik: Önder Bali Oynayanlar: Suna Pekuysal, Devrim Parscan, Orhan Hızlı, Metin Zakoğlu, Demiray Erül, Murat Derya Kılıç, Ani Ipekkaya, Oya Palay, Cem Davran, Ali Karagöz, Oktay Süzbir, Dinçer Çekmez, Arslan Kaçar, Necdet Yakın

Olay 1950'li yıllarda istanbul'da Ihlamur'un eski konaklarından birinde geçer. Dedelerinden kalan konakta birlikte yaşayan iki yaşlı kızkardeş ve akıl hastası olan yeğenleri kendilerinden hiç beklemeyen bir dizi olaya neden olurlar. Zaman zaman onları ziyarete gelen gazeteci yeğenleri bu olayları öğrenince kendi usulünce çözmeye çalışırken, yıllardır aileden kopmuş ve başka ülkelerde yaşamış olan en büyük yeğenin ani dönüşü ile durum iyice karmaşaya dönüşür. 13


BU AY SAHNEDEKİLER Tiyatro: İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu Yazan: William Shakespeare Çeviren: Sabahattin Eyüboğlu Yöneten: Işıl Kasapoğlu Sahne Tasarımı: Efter Tunç Giysi Tasarımı: Efter Tunç Işık Tasarımı: Işıl Kasapoğlu Oynayanlar: Tardu Flordun, Zuhal Gencer, Ufuk Aşar, Serhat Tutumluer, Barış Falay, Veysel Sami Berikan, Mehmet Çevik, Betül Çobanoğlu, Funda İlhan, Gaye Filiz Çele, Nazan Koçak Çetin, Zeliha Kaynak Çetinkaya, Meltem Özsavaş, Ebru Sigalı, İbrahim Şendoğan, M. Eylem Tanrıver, Aysel Yılmaz, Engin Benli, Şafak Karalı, Esra Bezen Bilgin, Aydın Sigali, Ahmet Yaşar Özverdi,

Tiyatro: Sadri Alışık Tiyatrosu Yazan: Selim ileri Yöneten: Aliye Uzunatağan Oynayanlar: Çolpan ilhan, Nurseli idiz, Aytaç Öztuna, Koksal Engür Kuvayi Milliye yılları ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yaşamış dört kahraman kadın; Halide Edip, Afife Jale, Fikriye Hanım ve Latife Hanımların hikâyesi...

pe

cy

a

"'Hamlet' her çağda, o çağın insanlarını ve sorunlarını yansıtabilecek bir oyun. 'Hamlet'te çeşitli sorunları irdeliyor, siyasi, ahlaksal ve aşk sorunlarının yanı sıra, ölüm, sonsuzluk ve yeniden doğuş kavramları da ele alır. Hemen herşey vardır bu oyunda, yaşamın ta kendisi gibi. Yorumumuzda da, hepsi saklı kaldı. Hiçbirinin altını daha kalın çizgilerle çizmedik. Bu da en kalın hatlarıyla politik bir bakış açısının gerekliliğini ortaya çıkardı. Böylece, 'Hamlet'i ele alırken içerdiği "siyasi eleştiri" yorumumuzu yönlendiren en önemli dinamik oldu."

Tiyatro: Tiyatro İstanbul Yazan: Yasmina Reza Çeviren: Gencay Gürün Yöneten: Gencay Gürün Sahne Tasarımı: Nilgün Gürkan Giysi Tasarımı: Nilgün Gürkan Işık Tasarımı: Ali Taygun Oynayanlar: Cihan Ünal, Can Gürzap, Cüneyt Türel "Sanat", sanatın günümüz insanının hayatındaki gerçek yerini ve ticari bir meta haline dönüşmesiyle, kişiye statü sağlama özelliği yüklenmesinin suni etkilerini çarpıcı ve eğlenceli diyaloglarla tartışan, çok zekice yazılmış bir oyun. Ama oyun kişilerinin -dolayısıyla oyunun- asıl meseleleri; apayrı karakterdeki bu üç erkek arkadaşın birbirleriyle ilişkileri. Birbirleriyle ilişkilerinin de ötesinde, her birinin "kendi"si. Yani "Sanat" bize yine insanı, insanı ve yalnız insanı gösteriyor.

14


pe cy

a

DOSYA

TÜRKİYE TİYATRO KURULTAYI


TÜRKİYE TİYATRO KURULTAYI

"HALKIMIZDA DOĞAL BİR KÜLTÜR SANAT SEVGİSİ VAR" M. İ s t e m i h a n Talay Kültür Bakanı

75-76-77 Kasım 1997 tarihlerinde Mersin'de gerçekleştiren "Türkiye Tiyatrolar kurultayı"nın açılışında, Kültür Bakanı Sayın Istemihan Talay'ın yapmış olduğu açış

cy a

konuşmasının tam metnini yayımlıyoruz. TOBAV'ın Sayın Genel Başkan ve yöneticileri, değerli sanatçılar, değerli konuklar, ilimizin çok değerli yöneticileri, değerli basın mensupları, hepinizi öncelikle sevgi ve saygıyla selamlıyor ve ilimize hoş geldiniz diyorum.

pe

TOBAV olarak Mersin'de böyle bir tiyatro kurultayını düzenleme kararınızı şükranla karşılıyorum. Çünkü toplum genellikle sanatçıları sahnelerden izlerler veya yazarları kitaplarının, makalelerinin üzerindeki isimler olarak tanırlar. Kültüre

değer veren, sanatçıya ve sanata hizmet eden bu değerli insanları, kendi yanında görmek isteyen Mersinlilerle bu toplantıda bütünleşmeniz ve birlikte olmanız bizim için çok büyük bir onur kaynağı olmuştur. Sevdikleri, takdir ettikleri, özellikle sanat dalındaki kişileri kendi yanlarında görmek, elle tutulacak bir seviyede onlara yakın olabilmek insanlar için büyük bir mutluluk kaynağıdır. Ben bir sanat izleyicisi olarak bu duygularımı aktarıyorum. İnanıyorum ki Mersinliler de aynı duyguyu paylaşıyorlar. Değerli arkadaşlarım, bakanlığa başladıktan kısa bir süre sonra önüme bir onay getirildi. Onaya sunulan yazıda


katkısıyla bu organizasyon gerçekleştiriliyor.

cy a

ekim ya da kasım aylarında bir kültür şurasının yapılması şeklinde bir öneri vardı. Ben, bu tip bürokratik ve sadece bakanlığın iç yapısı içerisinde oluşturulan kültür ve sanat gibi konularla ilgili organizasyonlara hep karşı olmuştum. Çünkü böyle bir ortamda özgürce yeni düşüncelerin, yeni sonuçların ortaya çıkmasını beklemenin biraz fazla iyimserlik olacağını düşünürüm. O nedenle böyle bir oluşumu bakanlık olarak yapmak yerine sivil toplum örgütleriyle, onların kurumlarıyla işbirliği içerisinde yapmayı ve her alanda yeni düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlamak gibi bir politikayı benimsemeyi yararlı gördük.

pe

Bunun elbette hem tiyatro hayatımıza hem sanat kurumlarımıza hem de bakanlığımıza çok önemli katkı ve sonuçları olacaktır. Bunların beklentisi içindeyiz. Demokratik bir süreçte belli kararları tek başınıza almak ve uygulamak şansınızın olmadığı bir gerçek. Zaten demokrasinin içeriğinde bir uzlaşma var. Bir dayatmadan ziyade herkesin kendi pozisyonlarını dikkate alan ama başka pozisyonların varlığını da göz önünde bulunduran yaklaşımla bir uzlaşmanın gerçekleşmesi söz konusu. Elbette sanat kurumlarının yönetimleri, bunların örgütlenme biçimleri, mevcut koşullarda artık Türkiye'nin geldiği ekonomik ve sosyal düzeyde de kıyaslandığında, bu yapılar içerisinde yürütülemez bir noktaya geldiği anlaşılmaktadır. Bu gerçek tespit edilmiştir. Ama bu gerçeğin nasıl bir başka yönetim biçimine dönüştürüleceği konusunda elbette araştırmalar, değerlendirmeler yapılacak, fakat daima karşılıklı pozisyonların ön planda tutulması anlayışı dikkate alınacaktır veya alınmalıdır. Ben, başta da belirttiğim gibi iyi bir izleyici olarak ve Türkiye Cumhuriyeti'nde sanatsal kurumların gelişimi hakkında bazı bilgileri bir sentez haline dönüştürecek değerlendirmeler içerisinde şöyle bir noktaya ulaşıyorum.

Hepiniz hatırlayacaksınız, bundan kısa bir süre önce İzmir'de, izmir Kültür ve Sanat Eğitim Vakfı'nın yönetiminde ve organizasyonu içerisinde 1. Ulusal Kültür Kurultayı gerçekleştirildi. Tamamen kendilerinin saptadığı ve çok değerli bilim adamlarının katılımıyla Türkiye'ye ışık tutacak çok güzel düşüncelerin bir sistematik içerisinde yaratıldığı, ortaya konduğu bir kongre olarak hepimizin göğsünü kabartan bir çalışma yapıldı. Bugün de burada aynı anlayış içerisinde, bir tiyatro kurultayı gerçekleştiriliyor. Sayın Levent'in belirttiği gibi sadece tiyatro sanatıyla ilgili olan sanatçıların değil, aynı zamanda buna yakın disiplinlerde görev yapan çok değerli katılımcıların da

1930'lu yıllar hem ekonomi alanında hem sanat ve kültür alanında devletin destek vererek bu kurumları yarattığı bir dönem. Halkın kültür birikimi elbette var. Kurumsallaşmamış bir kavramı yapısallaştırmak zorunluluğuyla, devletin yönetiminde, devletin desteğinde bu kurumlar ortaya çıkarıldı. Aynı durum ekonomik açıdan da geçerli. Bir özel sektör olmadığı, bir girişim olmadığı için bunun karşılığında KİT'ler doğudu. Yani devletin doğrudan doğruya ekonomiye müdahale ettiği bir dönem. Ama bu süreç ekonomide yeni oluşumları gündeme getiridi. Bir müteşebbis ve sanayi kesimi ortaya çıktı. Aynı durumu sanatsal açıdan incelediğiniz zaman belki üç - beş yıl öncesine kadar değil ama, bugünlerde sanatta da yeni yapılanmaların oluşma zorunluluğunun ortaya çıktığı görüldü. Ekonomide iki önemli kavram var. Bunlardan bir tanesi verimlilik, bir tanesi de çalışanlar için güvencedir. Sanatta bu, güvence artı yaratıcılık biçiminde ortaya çıkıyor. Yani yaratıcılığın olmadığı bir yerde güvence tek başına sanat için bir anlam taşımıyor. Ama güvencenin tamamen ortadan kalkması da yaratıcılığı engelleyen bir başka unsur haline dönüşüyor. Dolayısıyla bir dengenin sağlanabilmesi için, uzlaşmanın bu kavramlar arasında da gerçekleştirilmesi zorunluluğu var. Dolayısıyla bizim arayışlarımız ve yaklaşımlarımız bu dengeyi kurmak 17


davranış değildi. Bir içtenlik vardı. O açıdan sanat ve kültür yaşamımızın gelecekte çok daha yaratıcı, çok daha güçlü olacağına inanıyorum. Bu altyapı halkımızda mevcut. Uluslararası sanatçılarımız var. Bana göre sanatçılarımızın en büyük şanssızlığı dışa açılma konusunda kendilerine sürekli engel çıkarılmış olmasıdır. Bakanlığa geldikten sonra gerek orkestralarımızın gerek sanat kurumlarımızın yurtdışına açılmaları konusunda kararlar aldım. İstanbul Operası'nın Danimarka'ya gitmesini sağladım. Kısa bir süre önce içel Opera ve Balemizi, Gürcistan Acera'ya gönderdim. Biraz önce Müdür Bey orada çok büyük bir ilgiyle karşılandıklarını ifade etti. Şimdi Kıbrıs'la çok önemli bir kültürel bağ oluşturuyoruz. Bunu geçici veya birkaç haftalık süreç olarak değil süreklilik içerisinde yürüteceğiz. Her hafta belki de her gün bu kurumlar

pe

cy a

şeklinde olmalıdır. Tamamen devletin desteğinden kopuk veya uzaklaşmış bir sanatsal yaşam acaba ne ölçüde ve bir anlamda da sanatı ayakta tutan bir unsuru sağlayabilecektir veya gerçekleştirebilecektir. Bunlar cevaplandırılması gereken sorulardır. Ama devletin güvence veriyorum diyerek sanatı baskı ve boyunduruk altında tutması da elbette kabul edilemez. Şimdi yeni bir oluşum var; özellikle özel sektör, sanayiciler toplumun sanata ve kültüre önem veren bireyleri, kendi aralarında örgütlendiriyorlar. Sanat kulüpleri kuruyorlar, vakıf oluşturuyorlar ve değişik alanlarda sanatın yücelmesine, büyümesine devletten bazen hiçbir katkı beklemeden kendi imkânlarıyla veya bir dayanışma sonucunda çok büyük destekler sağlıyorlar. Eskiden, hepiniz bilirsiniz varlıklı insanların genellikle bağışları hayır kurumlarına dönük olarak ortaya çıkardı. Şimdi varlıklı kesimler, toplumda belli bir prestiji elde etmek isteyen kesimler bu prestijin sanatla ortaya çıktığını görmeye başladılar. Büyük kurumlar bienaller düzenliyorlar, resim sergileri açıyorlar, yurtdışındaki konservatuvarlarda, öğrencilerin eğitim görmeleri için burslar sağlıyorlar ve giderek gördüğümüz kadarıyla bu gelişme sanata ve kültürel kurumlara dönük olarak bir ağırlık kazanıyor. Bugün için toplumda prestijin unsuru, sanat ve kültürle bütünleşmiş bir görüntü kazanmak.

Bir gerçeği daha ifade etmek istiyorum. Bizim halkımızda doğal bir kültür ve sanat sevgisi var. Bu bizim Anadolumuzun o binlerce yıllık kültürel serüveninin bir ürünü. Bunu genlerimizde taşıyoruz. Bir eğitimle veya çok önemli okullardan mezun olmakla ilgili bir olay da değil. Sanata ve sanatçıya karşı saygı ve ilgi toplumun her kesiminde mevcut. Ben bunu iki gün önce Samsun'da Atatürk Kültür ve Sanat Treni'ni orada karşılayıp, Samsun Kapalı Spor Salonu'nda düzenlenen sanat gösterilerinde çok yakından izleme imkânı buldum. Bale sanatçılarımızı, opera sanatçılarımızı, orkestramızı ayakta alkışlarla karşıladılar. Bu, sadece hoş geldin anlayışı içerisinde yapılan bir 18

Kıbrıs'ta vatandaşlarımızla bütünleşecek. Birkaç gün sonra Mersin'e, Ankara'dan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserler vermek için gelecek. Daha önce de belirttiğim gibi sanat ve sanatçı halka ulaştırıldığı ölçüde, halktan sevgiyi, saygıyı görüyor mutlulukla karşılanıyor. Bunu bir program çerçevesinde gerçekleştirmek mecburiyetinde olduğumuzu düşünüyorum. Üzerinde durduğumuz konular çok uzun ve değerlendirmeye açık. Bugün burada bir tiyatro kurultayının yapılmış olması Mersinimizin sanat ve kültür hayatı açısından önemli bir adımdır. Bu kurultay, Türkiye'ye ve bakanlığa yönelik öneriler açısından dikkate alınması gereken bir çalışma olarak düşünülmelidir. Bütün katılımcılara tekrar teşekkür ediyor, kendilerine başarılar diliyor, sevgiler ve saygılar sunuyorum


TÜRKİYE TİYATRO KURULTAYI

TÜRKİYE TİYATRO KURULTAYI" ÜSTÜNE KISA NOTLAR

pe cy

a

TOBAV'ın 15-16-17 Kasım '97 tarihlerinde Kültür Bakanlığı'nın katkılarıyla Mersin'de düzenlediği Türkiye Tiyatrolar Kurultayı geniş bir katılımla gerçekleşti, ilk gün, TOBAV Başkanı Tamer Levent, Mersin Valisi Şenol Engin ve Kültür Bakanı Istemihan Talay'ın Mersin Kültür Sarayı'nda (eski Halkevi binası. Bugün de opera, bale, tiyatro gibi çeşitli sanat etkinlikleriyle Mersinlilere hizmet ediyor.) yaptıkları konuşmaları Mersin Merit Oteli'nde başlayan komisyon çalışmaları izledi. TOBAV, ayrı gruplar halinde tartışmaya açtığı konuları altı başlık altında toplamıştı: "Kurumsallaşma (model oluşturma)", "Hak arama oluşumları", "Tiyatro sanatının hukuksal olarak Türkiye demokrasisindeki yeri", "Tiyatro eğitimi ve sorunları", "Belediye tiyatroları", "Ödenekli tiyatrolarda olması ve olmaması gerekenler". Tiyatroya yönelik pek çok asal sorun öncelikle bu komisyonlarda ardından da genel kurul toplantısında gündeme getirildi, tartışıldı. Üçüncü günün bitiminde de varılan ortak kararlar tam metnini dergimiz sayfalarında yayımladığımız "Sonuç Bildirisi" ile açıklandı. Sonuç Bildirisi'nin taslağında kendi grupları adına imzası olanlar; Prof. Dr. Nurhan Karadağ, Seçkin Selvi, Ahmet Mümtaz Taylan, Yılmaz Onay, Oğuz Tunç, Sündüz Hasar, Ahmet Gülhan, Emre Koyuncuoğlu, Dr. Türel Ezici, irfan Kuruüzüm, Prof. Murat Tuncay ve Turhan Karakaş'tı. Daha sonra, Genel Kurulda yapılan tartışmaların sonunda, sonuç bildirisi aynen benimsenerek Genel Kurul delegelerince kabul edildi. Her komisyondan iki temsilcinin katılımıyla hazırlanan bu bildiride altı çizilen bir husus daha önce Namık Kemal Zeybek'in bakanlığı sırasında düzenlenmiş olan

Kurultay sonuçlarına bakarak, bu kez alınan kararların hayata geçerilmesi yönünde somut adımlar atılması gereğinin üzerinde durulmasıydı. Fikri Sağlar'ın bakanlığı döneminde de yine Mersin'de TOBAV ve MEKSAV'ın birlikte düzenledikleri "Tiyatro Yönetimi ve işletmecilik Sorunları" semineri ve onu izleyen Uludağ Semineri'nde yapılan önemli çalışmalar bellek tazeleme açısından burada belirtilmelidir. Bellek tazelemenin ötesinde; bu süreçte elde edilen sonuçların, varılan noktaların bir kez daha irdelenmesi, bundan sonra atılacak adımlar bağlamında da yararlı olacaktır. Kurultayda altı çizilen sorunların, çözüm arayışlarının, eleştirilerin daha sonra yayınlanacak olan bir kitapçığın sayfaları arasında sıkışıp kalmaması, çalışmaların nasıl bir gelişim izlediğinin takip edilmesi gerekliliği katımcıların ortak görüşüydü. Komisyon raporlarında, ve Genel Kurul görüşmelerinde bu husus üzerinde ısrarla durulması, kurultaya katılan kuruluşlar arasında iletişim kurulması zorunluluğunun vurgulanması ve giderek oluşturulacak küçük komisyonlarda yeniden bir araya gelme istemi katılımcıların aynı temel noktada buluştuğunu gösteriyordu. Türk tiyatrosu adına dinamik bir yapılanma için gerekli mekanizmalara işlerlik kazandırmak amacıyla gerçekleştirilen kurultayın böylesine geniş bir katılımla desteklenmesi, sorunlar ve çözüm önerileri üzerinde önemle durulması geleceğe yönelik olumlu işaretler veriyor. Umutlar, bu işaretleri izleyecek somut adımlar üstüne odaklı. Kurultay notlarımıza çeşitli görüşlerle devam ediyoruz: 19


olduklarını dikkate alırsak; "bugün parayı verdiler, geldiler, burada şu fikirleri söylüyorlar, bizi yönlendirmeye çalışıyorlar" diye yanlış bir yorum ya da duyguya kapılmasınlar istedim. Bugün de artık üst kurultay bitti. Kararlar son derece demokratik ve objektif olarak alındı son derece zevkli seviyeli ve dostane bir kurultay oldu. Bunun için ayrıca memnunum ve rahatlıkla bu memnuniyetimi dile getirebiliyorum.

pe cy

Biz zaten Bakanlık olarak bu işi desteklerken sanatın ve tiyatronun daha çağdaş bir düzeye ulaşmasını tiyatroya hizmet veren sanat çalışanlarının problemlerinin giderilmesini hedeflemiştik. Sanıyorum büyük ölçüde bu hedefimize yaklaştık. Problemler olmasa dahi belirli periodlarda bu tür çalışmaların yapılması en azından üretilen değerlerin daha çağdaş, daha kaliteli olmasını sağlayacağı inancındayız ve bu kurultayda alınan kararlardan biri de iki sene sonra tekrar bir kurultay yapılması. Bu açıdan bu kararı da son derece yerinde ve doğru olarak görüyorum ve dilerim ki iki yıl sonraki yönetimlerde bizler kadar bu konuya sıcak baksın, sanata ve sanatçılarımıza değer versin, öyle olacağını umuyorum, ummak istiyorum.

a

Nurcan Tokar (Kültür Bakanlığı, Müsteşar Yardımcısı): Çok kısa olarak, kurultay beklediğimiz ölçüde verimli ve olumlu geçti diyebilirim. Çünkü yapılan tartışmalar sonucu katılımcılar genelde oy birliğiyle birtakım ana başlıklar konusunda prensip kararlara vardılar ve kurultay sonunda yapılan çalışmalardan ve elde edilen sonuçlardan memnuniyetlerini açıkça ifade ettiler.

Kurultay boyunca ben, belki dikkatinizi çekti hiçbir konuda, hiçbir yorumda bulunmadım. Hiçbir konuda söz almadım ve hiçbir oylamada oy kullanmadım. Bunu da kasıtlı olarak yaptım. Katılımcıların kendilerini Bakanlığın baskısı altında ya da en azından yönlendirici tavırları karşısında hissetmemeleri için, finansör olarak Bakanlığımız vardır. Bayın Bakanımızın büyük destekleriyle bu Kurultayı gerçekleştirdik. Hem finansörseniz hem de birtakım konularda fikir yürütürseniz, sanatçıların hassas

Dinçer Sümer (Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı): Bu kurultayın en önemli, en sevinç verici yanı bir çok tiyatro sanatçısının, yazarın, eleştirmenin, tiyatroyla ilgili insanların bir araya gelmiş olması, birkaç gün kendi sorunlarını ciddi ve açık yürekli ve öz eleştiri içinde ortaya koymuş olmalarıdır. Tabii bunun sonunda ortaya çıkacak sonuç bildirgesinin yetkililerce, sorumlularca çok dikkatle incelenmesi, bu sorumlulukları ve yetkileri neyse o ölçüde de Türk tiyatrosunun sorunlarına eğilmeleri ve görevlerini yapmaları gibi bir umudu taşımaktayım. Bu kurultayın bir yararı daha olacaktır, oyuncular, yazarlar bir araya geldiler kendi sorunlarını açık yürekle ciddi ciddi tartıştılar. Öz eleştirilerini yaptılar yani Türk tiyatrosunun çoktandır dağınık, savruk, birbirinden uzak görünümü bu kurultayda bir ölçüde kırılmış oldu. Ben bu kurultayların daha küçük ölçüde de olsa yani küçük kurultaylar biçiminde de olsa yinelenmesini, tekrarlanmasını bu sıcak ve organik bağın sürdürülmesini, . istiyorum.

Yılmaz Onay(Yönetmen): Ben daha önceki kurultayların hepsine katılanlardan değilim. Bu kurultayla daha öncekileri mukayese etmek durumunda olmasamda, en azından anlatılanlardan biliyorum. Bu kurultaydan gerçekten somut, pratik sonuçlar umuyorum. Bir de, takip edileceğinden bu sefer gerçekten eminim. Çünkü belli bir irade hissediyorum. Katılanlarda artık birikmiş hani mutlaka sonuç almaya yönelik bir niyet bir gayret hatta bir zorunluluk durumu seziliyor. Kurultayın düzenleyici kurumu ve bakanlık kendisi de artık bunlara dayanarak birşeyler yapmaya kararlı görünüyor. Sonrası takibe bağlı, tabii bundan sonrasının takibini Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nden de bekliyorum. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin de artık tıkanma noktalarına gelmiş talepleri, kurultayda varılan sonuçları gereğinde eleştirerek somut formüller halinde ortaya sürmesi ve bir yandan da çok ciddi bir takipçi olması çok iyi bir katkı sağlayacak sanıyorum. Yani altı ay içinde sonuç alabiliriz gibi geliyor bana. Altı ay içinde alamazsak ondan sonra fi tarihine kalabilir yine. Prof. Dr. Murat Tuncay( Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi): Şimdi 1938'den sonra yani Cumhuriyetin ilk dönemindeki o büyük dinamiziminden sonra özellikle halk evlerinin kapatılmasından sonra tiyatronun yurt düzeyinde yaygınlaşması, nicelik ve nitelik yönünden yükselmesi için çok ciddi bir fikir üretimi, tartışmalar dönemi başlıyor. Tiyatronun yurtiçine yayılmasını herkes istiyor fakat bunun nasıl olacağı, karşılaşılacak sorunların neler olacağı konusu yeterince irdelenmiş değildi. Bunlar yalnız gazete sayfalarında, dergilerde birer sıkıntı olarak kalıyordu. Benim görebildiğim kadarıyla bu üçüncü kongredir. Bu kongrede bu konuların üzerinde artık daha somut adımlar atılmaya başlandığı görülüyor. Mesela bir yasa taslağından


pe cy

Ahmet Gülhan(Tiyatro Sanatçısı): Önümüze gelen altı başlıkla sonuç almak çok zor. Çünkü her başlığın, alt başlığı bir ihtisas konusu, bir araştırma, bir arşivleme konusu. Kurultayın gidişine göre akla gelen şeyler konuşuluyor. Hazırlanan bildiriler, tamamı ikişer sayfalık bildiriler ama bunlar bilimsel verilerden yoksun. Bu tip kurultaylara gelmeden evvel bunların ihtisas konusu uzmanlarının en az üç ay önceden çalışmaya başlamaları gerekir ve araştırılmış verilerle, saptanmış verilerle gelmeleri gerekir. Her komisyonun da bir kitapçık halinde bir rapor sunması lazım. Bu raporların kurultayda tartışılması lazım. Bu anlamda bir kurultay yapamıyoruz. Üç gün diyoruz ama üç gün bile değil,. Toplasak bir buçuk günde vardığımız yer olarak gayet olumlu ve başarılı çünkü birikimler var. yüksek sesle düşünüyoruz, düşüncelerimizi birbirimize anlatıyoruz. Böyle olmamalı, muhakkak başlıkların daha önceden araştırılarak hazırlanması re genişletilmiş raporlar halinde gelmeli re kurultay bu raporları görüşmeli diye düşünüyorum ama birincisinden daha başarılı, daha büyük. Daha spekülatif konular. Aldığımız yol muhakkak olumlu. Ama daha iyisi de olabilir.

genel anlamda bakış açısını gerçekten değiştirip değiştirmediği. Yedi sene, on sene sonra yine aynı şeyler, daha da ağırlaşarak, konuşulacak o yüzden ben hem hayırlı, hem de biraz umutsuz bakıyorum meseleye. Burada da kendi içimize dönerek ciddi bir yaptırım gücü oluşturmadığımıza inanıyorum. Alanın kendi adına bir yaptırım gücü oluşturamadığı bir ortak tavır belirleyemediği inancındayım, gerçi kurultay sonuçlarına baktığımızda geçen zaman içinde pek çok ortak noktanın artık tartışmadan çıkıp karar aşamasına geldiğini de görüyoruz. Tabii gelişmeleri izlemek zorundayız, bundan sonrası için.

a

söz ediliyor, altı yıl üzerinde çalışılmış. Eğitimdeki sorunlar netleşmiş, eğitim kurumlarındaki sorunlar netleşmiş, yani Kaslında teşhislerde çok büyük polemikler yok, tedavi yöntemleri üzerine doğru eğilmeye başlanıyor ki bunda da kısa dönem içinde sonuç alınabilmesi için biraz daha ayrıntı çalışmalarına ihtiyaç olduğu anlaşılıyor. Zannediyorum, kısa dönemde bir takım çalışmalar tekrar ateşlenebilecek olursa daha somut bazı sonuçlar elde etmek mümkün olabilecektir ve bir adım daha atılmış olacaktır. O bakımdan ben mutluyum, TOBAV'I da kutlamak istiyorum. Bu hareketliliği sağlayabildiği için.

Murat Karasu (Yönetmen): Bu tiyatro kurultayı tabii çok önemli bir aşama Türk tiyatrosu adına, bence de gecikmiş bir aşama. Bundan yedi sene önce de bir kurultay yapılmıştı. Orada da benzer konular tartışılmıştı. Yedi sene sonra sorunlar daha da ağırlaşmış bir şekilde masaya yatırılıyor. Ama kurultay toplanmasından daha önemli olan şey bence artık devletin tiyatroya, sanata

Selamı Sargut (Başkent Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı): Kurultay bence sorunlara önemli ölçüde daha sistematik yaklaştı. Tartışma odakları biraz daha mikrodan makroya kaydı. Eğer makro yapılanmayı çok net görebilirsek, o zaman sorunu daha iyi çözebiliriz. Ama ayrıntılı yapılanmaya gittiğimizde, işin tanımını da yapmak çok önemli. Ben şöyle bakıyorum, eğer kurumsallaşma sürecini özerklik için çok temel çıkış noktası olarak görürsek, önce onun üzerinde odaklaşmalıyız. Ben devletin geleneğinden gelen yapıların gerçek anlamda özerkleşeceğini de sanmıyorum. Onun için köklü yapısal değişiklikler, gerçek anlamda bir özerkliği olanaklı kılacaktır. Şu andaki yasal düzenlemeleri bir yana bırakalım ama devletin sanata veya tiyatroya desteğini kesin olarak vurgulayalım, güçlü yapısal değişikliğe gitmenin yolu önce bir

çerçeveyi değiştirmek. Yani ulusal tiyatro kurumu benzeri bir yapısal arayışa gitmektir diye düşünüyorum. Bu uzun vadede belki yukarıdaki varsaydığımız şemsiyenin de temellerini oluşturacak. Yani bir ulusal sanat kurumu dediğimiz olgu ancak bu tarz alt birimlerde yapılacak uğraşlar ve mücadelede veya köklü değişikliklerle ulaşılacak bir amaçtır diye düşünüyorum. Halil Doğan (Tiyatro Sanatçısı-TODER): Tiyatro kurultayları benim katıldığım bu üçüncü kurultay. Her kurultayda Türk tiyatrosu adına ufak ufak ama önemli adımlar atılıyor. Onun için bu tür buluşmalar, hem sanatçıları hem de bu işe gönül verenleri dinamik bir hale getiriyor, fikir üretimi burada ön plana çıkıyor ve ondan sonra da bunların hayata geçmesi için çeşitli adımlar atılıyor. Bu tür toplantılar zannediyorum ki Kültür Bakanlığı'nın yapması ve desteklemesi gereken ve ilgili kuruluşların da sık sık kendi programlarına alması gereken olaylar. Ama önemli olan bir tek şey var; burada alınan kararların hayata geçmesini sağlamak ve bunun takipçisi olmak. Burada konuşulanlar burada kalmamalı. Sadece işte bir kitap çıkarıp ta biz görevimizi yaptık anlayışında yaklaşılmamalı ve bunun içinde tabii ki . buraya katılan örgütlere, onların temsilcilerine büyük bir görev düşüyor. Engin Uludağ (Yönetmen): Bu kurultay tüm tiyatrocuları bir araya getirdi, her branştan tiyatronun, sanatçılarının ve ilgililerinin bir araya gelmesi birbirine bileşik kaplar gibi kaynaşmayı doğurdu. Toplantılarda, bir program içinde hazırlanmakta olan bir Uludağ metninden bahsettiler, tiyatrolar kanunundan bahsettiler. Keşke o taslak gelseydi de burada müzakere etseydik ve bir konuda anlaşsaydık. Bir de TODER'in ve İstanbul'daki tiyatro kuruluşlarının oluşturduğu bir sanat kurulu projesi ve bir metin taslağı varmış. Keşke, o da önümüze gelseydi de ikisini de irdeleseydik. Beğenmezsek sıfıra indirseydik. Şimdi sıfırdan başladık belli bir yere kadar geldik, oysa kırktan, elliden başlasaydık doksana yüze çıkacaktık. Ama bu da yararlı oldu.

21


pe

cy a

Erhan Gökgücü (Yönetmen): Bu kurultayın başlangıcında görüldü ki, herkes bir kaygı taşıyordu. Çünkü altbaşlıklar öylesine yöntem bilimden uzak düzenlenmişti ki, bunun sonunda nereye varacağız diye bir soru vardı kafalarda. Ama kurultayın bitmek üzere olduğu şu süreçte şöyle düşünmeye başladım; sorunlarımız o denli üst üste yığılmış ve yıllar boyu biz bu sorunlara çözüm aramak için öylesine bir hazırlık içindeymişiz ki, bu yöntem bilim kargaşasından doğabilecek küçük krizleri kolay atlattık. Gerçekten olumlu sonuçlar çıktı diye düşünüyorum. Ancak bunun yeterli olmayacağını düşünüyorum. Çünkü bu olumlu sonuçlar, bu kararlar kâğıt üstünde kalır takipçilik gündeme gelmezse, üç yıl sonra yeniden aynı şeyleri sıfır noktasından tartışmaya başlayabiliriz.

Nedret Güvenç (Tiyatro sanatçısı): Ben birinci kurultayda da bulundum. Bu kadar rahat, bu kadar kapsamlı değildi. Burada herkes kendi fikrini çok rahatça savunabiliyor, yeni yeni öneriler geliyor. Az önce sonuç bildirgesini dinledik tabii o bildirgeden ziyade henüz bir taslak, açmak yorumlamak lazım. Sonuçta kurultay, düşündüğümün çok üstünde sıcak, samimi ve rahat geçti. Böyle geçtiği içindir ki, burada tiyatronun pek çok sorunları ele alındı. Fakat gene de bütün iyi niyetimize, bütün umutlarımıza rağmen, iş kanun seviyesine geldiği zaman, iş ciddileşmeye başladığı zaman ihmaller olabiliyor. Sabah oturumunda da bildirildi, bir izleyici komitenin oluşturulmasını ve sonuçların mutlaka alınmasını istiyorum.

Sündüz Hasar (Dramaturg): Tabii ki bütün arkadaşlarım gibi çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Ancak daha sistematik tartışmak gerekiyor ve bu türden bir araya gelmeler çok fazla olmadığı için hepsini birarada tartışmak telaşında, verimli sonuçlar alamıyoruz, ilerleyemiyoruz; örneğin bir sonuç bildirgesinde kristalize olmak netleşmek bile bizim için çok zor oldu. Ben, kurultayı geniş sohbet etme, biraraya gelme, hepimizin içini döktüğü bir yer olarak alıp, bunu arkasından gidecek yapılara izin verecek ya da bunu öngörecek bir mekanizma olarak kabul etmek istiyorum. Örneğin sadece ödeneksiz tiyatrolar, Türkiye'de çocuk tiyatroları gibi küçük kurultaylar yapılmalı, bu kurultay bunu izin vermeli, bunun altyapısını oluşturmalı ve bunun önünü açmalıdır diye düşünüyorum.

22

Ayla Kapan (öğretim Üyesi): Tiyatro kurultayının ılımlı, umduğumdan daha başarılı geçtiğini düşünüyorum. Açıkçası bu kadar yoğun bir ilginin olacağını, üstelik de sezonun tam ortasında, işlerin de bu kadar yoğun olduğu bir dönemde, bu kadar fazla sayıda insanın, farklı kurumlardan, birimlerden tiyatrocunun birarada olabileceğini çok tahmin etmiyordum. Bunun böyle olmaması çok sevindirici. Bu da gösteriyor ki artık insanlar gerçekten Türk tiyatrosuyla ilgili, özelde ve genelde ülkemizin kültür yapısıyla ilgili ciddi kaygılar taşıyorlar. Fakat şunu da eklemek istiyorum, bu sonuç bildirgesindeki bütün maddelere katılmakla birlikte, Türk tiyatrosunun genelde kökten sorunlarını çözmeye yönelik çok da radikal kararların alınmadığını düşünüyorum.

Zafer Şahin (Dramaturg): Bu kurultay, Türk tiyatrosunun değişik alanlarındaki insanların herşeyden önce buluştuğu bir alan oldu. Farklı görüşlerden, farklı düşüncelerden, farklı kurumlardan gelen insanlar bu kurultayda birbirlerini tanıma, birbirleriyle görüşlerini tartışma olanağı buldu. Tüm bunların ötesinde, Türk tiyatrosunun temel sorunlarının çözülmediği de ortaya çıktı. Bunlar; yönetmelik-yasa, oyuncu hakları, yazar haklan, yönetmenin sanatsal hakları ya da benzeri kişilerin hakları. O nedenle bu kurultay belki de sorunların ortaya saçıldığı bir alan olacak. Böyle bir kurultay çalışmasından büyük sonuçlar beklemek yerine, bu kurultayın en azından nelerin içinde yaşadığımızın karşılığı olacak. Türk tiyatrosunun bundan yararlanacağı şeyler olacak. Ama bence gözlenmesi gereken şey Türk tiyatrosunun temelde onlarca sorununun olması, bu da sonuç bildirgesini hazırlayan arkadaşların, kısa notlar halinde hazırlamaya çalışmalarına rağmen, üç sayfa tutan bir çalışma yapmış olmalarından belli. Bir yanıyla belediyenin, belediye reislerinin iki dudağının arasında çalışmalar yapmaya çalışan yarı amatör belediye tiyatroları ya da özel çalışma gurupları, diğer yanıyla da büyük ödeneklerle hareket eden kamu tiyatroları ve onların kendi iç sorunları, beklentileri bu kurultayda herkesin önüne kondu. Bence demin söylediğim gibi bu kurultaydaki temel öğe, biz sorunların içinde küçük küçük ışıklar aramaya çalışan, küçük küçük ışıklar oluşturmaya çalışan bir küçük topluluğuz


SÖYLEŞİ bunu neye bağlıyorsunuz?

"Türkiye Tiyatrolar Kurultayı"nın ardından, TOBAV Genel Başkanı Tamer Levent ile Kurultay öncesi ve sonrası üzerine bir söyleşi yaptık. Tamer Levent'in, TOBAV olarak gerçekleştirmek istediklerini aktarırken, bundan sonraki gelişimlerin takipçisi olacağımızı da ilettik.

'Türkiye Tiyatro Kurultayı"Öncesi ve Sonrası Üzerine

Tamer Levent ile... Demirkanlı

Sayın Levent, Mersin Türkiye Tiyatrolar Kurultayı düzenleme kararı aldığınızda beklentileriniz nelerdi?

Türk tiyatrosunun, Türkiye Cumhuriyeti Devletinde, kültürel olarak, yasal olarak, gereksinim olarak, çalışma hak ve koşulları olarak, örgütlenme olarak, eğitiminin gerçekleştirilmesi ve yaygınlaştırılması için uygulanması gereken programlar olarak, yerini, duruşunu saptamak istedik. Demokrasi kültürü ile sanat kültürü ve tiyatro arasındaki kopmaz bağların hamasi değil, bilgiye, anlamlandırılmış deneye dayalı gerekçelere dayandırılarak açıklanmasını istedik. Oyuncumuzun, soyut, yarı tanrı kimliğinden uzaklaşarak gerçekçi, öncü kimlikler kazanması görüşülsün istedik. Kurultay çalışma düzeneğimizi bu beklentileri göz önünde bulundurarak hazırladık. Sonuç bildirgesi de, kurultay katılımcılarının ilgisi de gösteriyor ki büyük ölçüde bu beklentilerimizi gerçekleştirdik. Kurultay sonuçlarından memnun musunuz? Katılım beklediğiniz oranda gerçekleşti mi? Özel tiyatrolar, oyun yazarlarının katılımı yeterli değil gibiydi,

pe cy

ilk tiyatro kurultayının Eskişehir'de Konservatuvann ilk açılış yıllarında yapıldığını varsayacak olursak, ikincisi Sn. Namık Kemal Zeybek'in bakanlığı sırasında gerçekleşti ise, bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde toplanan 3. Tiyatro Kurultayı olarak alınabilir. Bir deTOBAV'ın 1991 yılında yine Mersin'de MEKSAV ile birlikte düzenlediği "Uluslararası Tiyatro Yönetimi ve işletmeciliği" semineri, 1993 yılında TODER ve Kültür Bakanlığının düzenlediği Uludağ toplantıları var. Yani bu bilgilerden hareketle, önümüzdeki yıl Türkiye Cumhuriyeti'nin 75. yılını kutlamaya hazırlanırken, Türkiye Tiyatrosu'nun bir bütün olarak Türkiye demokrasisi içerisindeki konumunun, öneminin çok az tartışıldığı, bu tartışmaların da söz konusu 75 yıllık Cumhuriyetin son 20 yılında yoğunlaştığı, ancak bu yoğunlaşmanın da bir düzenlilik göstermediğini, buluşma aralıklarının uzun

temsilcisi, kurum ve kuruluşlar arasında bir iletişim kurmak, bir koordinasyon gerçekleştirmek istedik.

a

Mustafa

olduğunu görüyoruz. Biz kurultay yapmayı alınacak kararlanın hemen yaşama geçirilmesi olarak anlamıyoruz. Hemen yaşama geçirilemeyeceği için de kurultay yapmaktan vazgeçmeye veya kurultay yapılmasına karşı çıkılmasına da bir anlam veremiyoruz. Çünkü, kurultay aynı sektörde çalışan kuruluşların bir araya gelmesi ve çağın gelişimlerine göre birbiri ile iletişim içerisine girmesi, bilgi ve birikimlerini paylaşması, sonra bu görüşmelerin sonucunda sektörün daha düzenli ve kalıcı gelişmeler gösterebilmesi için uzmanlık görüşlerini, siyasilere ve kamuoyuna duyurması sonra da bu kararları ortak değerler, ortak ilkeler kabul ederek, sorumluluk alarak, sürdürmek, izlemek konusunda karar verdikleri bir yerdir. Son kurultaydan günümüze, 7 yıl geçtiğini, Türk Tiyatrosu'nun ise içinde bulunduğumuz dönemde sıkıntılar yaşadığını fark etmiş bir kuruluş olarak, TOBAV olarak, bu teşhisimizde yanılıp yanılmadığımızı diğer kurum ve kuruluşlarla paylaşmak istedik. Kurultay yolu ile Türk tiyatrosunun gerçekleşmesine neden olan disiplinlerin

Kurultay sonuçlarından sadece benim memnun olmam yeterli değil. Benim memnuniyetim katılımcıların memnuniyeti ve olumlu görüşleri ile oluşur. Böylesi bir memnuniyeti ölçü alacak olursam, memnunum. Çünkü gördüğüm kadarıyla tüm katılımcılar memnun. Örneğin siz de oradaydınız ve gördüğüm kadarıyla siz de memnunsunuz. Katılım beklediğimiz oranın biraz üzerinde gerçekleşti diyebilirim. Çünkü biz, kurum ve kuruluşlardan 6 atölye çalışmasının her birisi için bir delege istemiştik. Ancak, organizasyon çalışmaları sırasında kurduğumuz iletişimlerde bunun yeterince anlaşılmadığını farkettik ve endişeye kapıldık. Kurultayımızın duyurusunun iki buçuk ay önce yapılmasına karşın, hemen yaz sonrasına denk geldiği için gönderildiği adreslerde gereken ilgiyi görmediğini fark ettiğimiz durumlar oldu. Mektubumuzu belirterek onu başka evrakların arasından oldukça yıpranmış ve tozlanmış bir şekilde de olsa yeniden buldurma yolunda çabalar da sarfettik. Organizasyonumuzun kişilere değil kurumlara dayalı olduğunu, bunun da içinde bulunduğumuz zaman diliminde sivil toplum kuruluşlarının taşıması gereken sorumluluklarla ilgili olduğunu, bizim de bu sorumlulukları desteklemek, ona güç vermek için bu kararı aldığımızı anlamakta zorlananlar oldu. Organizasyonun ilkelerinin kişisel ayrıcalıklarla bozulabileceğini düşünenler oldu. Yaz tatilinden geç geldiği için haberleşemediklerimiz, mesaj bıraktığımız halde geri aranmadığımız, davetimize 23


Ağbi katılamamış oldu. O da yönetim kurullarının son anda almış olduğu karar nedeniyle.

pe cy

Özel tiyatroların katılımında tarihin, hafta sonuna gelmesi ve onların da matine-suare oyunlarının olması engelleyici bir unsur olabilir. Ama, duyurularımız hemen yaz bitiminde yapılmıştı. Bir düzenleme yapılabilirdi kanısındayım. Çünkü hafta arasında da film çalışmaları, seslendirmeleri olanlar, üniversitelerde dersleri olanlar vardı. Bizim alanımızın çalışma koşulları açısından herkese uygun zamanlar yaratabilmek oldukça zor. Bütün bunlara rağmen, TİYAP'ı temsilen Nedim Saban ve Zafer Diper'in katılacağını öğrenmiştik. Son dakikada Nedim Saban'ın bir rahatsızlık geçirdiğini öğrendik çok üzüldük. Zafer Diper'i bekliyorduk ama o da gelemedi. Bunun yanında TODER'İ temsilen gelen arkadaşlarımız arasında yılların özel tiyatro oyuncusu Göksel Kortay, Ahmet Gülhan vardı. Onların yanında ise genç ve çalışkan bir topluluğun Tiyatro Ti'nin

temsilcisi Hakan Pişkin vardı. Yıllarca ödenekli tiyatroda çalışmış olmasının yanında şimdi özel tiyatroda çalışan Nedret Güvenç vardı.

a

hiç yanıt alamadığımız kurum ve kuruluşlar da oldu.

24

İTİ 'yi temsilen gurur duyduğumuz oyun yazarımız Necati Cumalı vardı. İTİ ve Tiyatro Yazarları derneğine gönderdiğimiz çağrıya aldığımız yanıtta, Sayın Necati Cumalı ve Recep Bilginer'in İTİ adına, Sayın Fikret Terzi ve Haşmet Zeybek'in Tiyatro Yazarları Derneği adına katılacağını öğrenmiştik. Bu sırada. Sayın Recep Bilginer ile bir de telefon konuşmam olmuştu. Bana "Tabii katılacağız!" demişti. Kurultay başlayacağı gün Tiyatro Yazarları Derneği'nin bizi protesto ettiğini öğrendik. Bu ani karar değişikliği bizi çok şaşırttı. Oysa, hazırlık programımıza bakılacak olursa, oyun beklentilerimiz olduğu açıkça görülebilir. Sonuçta Sayın Cumalı, İTİ adına, Sayın Fikret Terzi TRT adına, Sayın Haşmet Zeybek ise İŞTİSAN adına katıldılar. Kurumsal olarak yapılan çağrı nedeniyle bir tek sevgili Recep

TOBAV olarak, çeşitli festivaller, sempozyumlar, kurultaylar gerçekleştiriyor veya destek veriyorsunuz, özellikle amatör tiyatrolarla ilginiz yoğun, bu ilginin nedeni nedir?

TOBAV Türkiye'de tiyatro kültürünün, bir bütün olarak gelişmesini, yaygınlaşmasını ve Türkiye demokrasi kültürünün vazgeçilmez bir parçası haline gelmesi gerektiğini savunuyor. Tiyatro kültürünü bir bütün olarak ele alıp onun gelişmesini sağlayacak tüm unsurları destekliyor. Örneğin, bu kurultayın içeriğinde TOBAV'ın çalışma yaptığı bütün alanları bulabilirsiniz. TOBAV'ın 'Sanata Evet' kampanyası da bu düşüncenin sembolüdür. Bir Türk Tiyatro Yasası önerisi, bir Türkiye Tiyatro Kurumu önerisi de bu bütünlüğü sağlayabilmek içindir. Kurultayda sanki ilk defa kendiliğinden böyle bir

konsey oluşmuş gibi oldu. TOBAV amatör tiyatroların dünya birliğine üye olarak, Türkiyeli amatörleri yüreklendirmek, örgütlenmelerini sağlamak istiyor, onları tiyatro kültürü oluşumunun önemli mayaları olarak görüyor. Örgütlenmeleri halinde üzerinde tuttuğu IATA ulusal merkezini onlara devretmek istiyor. Ama bildiğiniz gibi TOBAV aynı zamanda mesleği oyunculuk, müzisyenlik, dansçılık ve şarkıcılık olan icracıların en üst hak arama dünya kuruluşu olan FlA'nın da üyesidir. FIA sayesinde Dünya Düşünce Hakları Organizasyonu (VVİPO) çalışmalarına katılarak, profosyonel icracının konumu ve hakları çalışmalarında da aktif olarak yer almaktadır. Bu birbirinden farklı, hatta iki uç zannedilebilecek, dünya örgütüne üye oluşu ile TOBAV'ın Türkiye demokrasisinde ve devlet yapılanmasında tiyatro kültürünün alması gereken yer ve bu kültürün geliştirilmesi, bütünleştirilmesi,


yaygınlaştırılması için yaptığı çalışmalar hakkında, iyi niyetle düşünce üretme yoluyla bile fikir sahibi olunabilir sanıyorum. OBAV ayrıca uluslararası KGO forumunun ve HABITAT'ın da BM Nairobi lerkezinden akredite olmuş üyesidir. OBAV olarak etkinliklerinizle idialısınız, yeni projeleriniz neler?

sağlayacak projelerin ilk icralarının gerçekleşeceği bir merkez haline getirmek. Ankara'da çalışmalarını sürdürmekte olan TOBAV Sanat Eğitimi Merkezi'ni okullaştırmak. Ankara AKM alanının yeniden düzenlenmesinde, iki yıl önce ödül kazanan kongre merkezi, opera ve tiyatro salonları inşaatının başlamasını sağlamak. Meslek birliklerinin kurulması, oyuncu birliklerinin kurulması, dünya ölçüleri dikkate alınarak, icracı sendikalarının kurulması, sahne edebiyatı ve uygulamaları ile ülkemiz demokrasisinde sanatın öncülüğünde yeni gelişmelerin sağlanması, sanatın insanla buluşturulması, Türkiye insanının bu kültürü kabullenmesi yolunda şimdi buraya sığdıramayacağımız pek çok projesi ve sürdürmekte olduğu çalışmaları, ön temasları

pe cy a

Yeni projelerimiz çok. Şimdi 21. yüzyılın devi olacak Asya ile Avrupa'yı buluşturacak, kalıcı bir proje üzerinde çalışıyoruz. "Ankara Asya Avrupa Sanatlar Festivali", Eğitimde dramanın yaygınlaşması, sanatçı köyleri, 8 yıllık eğitimde sanat, eğitiminin bir duyarlılık Eğitimi olarak yer alması, Sanata Evet'in UNESCO tarafından benimsenerek dünya yılı olması ve bir yıl dünya gündemlerinin sanat

kavramları ile ilintilendirilmesi. Türkiye Özerk Sanat Kurumu, çalışmalarının hız kazanması, ' desteklenmesi, Türk Tiyatro Kurumu ve yasası için çalışma ve temasların sürdürülmesi, kurultayda alınan kararlar doğrultusunda, Tiyatro Eğitimi Kurultayı, Amatör Tiyatrolar Kurultayı (ilki geçtiğimiz yıl TOBAV tarafından Denizli'de düzenlenmişti), Çocuk Tiyatroları Kurultayı (ki bu kurultayı siz Tiyatro... Tiyatro... Dergisi olarak üstlendiniz) gibi çalışmaları yüreklendirmek, düzenleyici kuruluşlarla işbirliği yapmak, UNESCO'nun ilan ettiği Hasan Ali Yücel yılı nedeniyle Türk tiyatro yaşamına yeni projeler kazandıracak bir oyun yazma yarışması açmak, Ortaköy'de iki yıldır inşaatını sürdürdüğümüz Afife Jale sahnesini tamamlayarak bir 'Sanata Evet' ürünü olarak açmak. Türk tiyatrosunda, opera, bale ve müziğinde yeni atılım ve gelişmeler

bulunmaktadır. Ancak bütün bunların gerçekleşmesi yine sektörde aktif olan meslekdaşlarımızın ve diğer kurum ve kuruluşların katkısı ile en etkili bir şekilde gerçekleşebilir. TOBAV Mersin Kurultayı'nda da yansıtmak istediği gibi tüm Türkiye sanatçılarının el ele vermesini omuz omuza dayanışma içerisinde bulunmasını en ön planda görmektedir, işaretleri ortaklaştırarak, sorunlarımızı ortaklaşa tespitlerle belirleyerek ancak kalıcı çözümler getirebiliriz. Bu sayede, korku ve güvensizlikten kaynaklanan endişeleri bir kenara bırakarak, Ferhat'ın yaptığını yapabilir, olmazları olur hale getirebiliriz. İşte bunlar projelerimiz. Çok mu iddialı?.. Çok mu hülyalı?.. Hiçbiri değil. Hepsi olması gerekip de gecikmiş!

KENT OYUNCULARI TEL: 246 3 5 8 9 . 247 3634

Terence Mc Nally

Nutuk'un okunuşunun 70. yılı nedeniyle Mustafa Kemal Atatürk

MARIA CALLAS

NUTUK 2 Bölüm

Yön.: Yıldız Kenter-Mehmet Birkiye Çev.:Memet Baydur-Yıldız Kenter

Yorumlayan: Müşfik Kenter

5-5-11 -12-13-19-20 Aralık Saat: 21.00 14-21 Aralık Saat: 15.00

4-18 Aralık Saat: 21.00 6-7 Aralık Saat: 15.00

Rezervasyonlarınızı

Master

ve

Visa

kartları

ile

yaptırabilirsiniz. 25


TÜRKİYE TİYATRO KURULTAYI SONUÇ BİLDİRİSİ Türkiye tiyatrosunun 21. yüzyılda yeniden yapılanmasına olanak yaratabilecek görüşlerin belirlenmesi ve bu konuda kararların alınması için Türkiye Tiyatro Kurultayı düzenlenmesi olumlu bir girişim. Ancak, bundan önceki kurultayın sonuçlarına bakarak, bu kez alınan kararların hayata geçirilmesi yönünde somut adımlar atılması gereğini vurgulamak ihtiyacını duyuyoruz. Önce ülkemizde ödenekli, özel ve amatör tüm tiyatro alanlarını kapsayan aşağıdaki hususları tespit etmeyi uygun görüyoruz. 1- Alanın sanatsal mücadelesinde, bir yandan tiyatro sanatının demokratikleşmesi, öbür yandan ülkenin demokrasi kültürüne gereken katkıyı sağlamasında, tiyatro sanatının yaygınlaşması ve toplumca vazgeçilmez ihtiyaç düzeyine gelmesinde ve tiyatro sanatçılarının çalışma hukukunun iyileşmesinde örgütlülük gereklidir. Bu örgütlenme, meslek birliği, odalar ve alanın özgün işkolunun kabul ettirilmesi çabasıyla sendikalar biçiminde olmalıdır. 1995 yılında Bakanlar Kurulu'nca kabul edilen Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun yürürlüğe girebilmesi için geçici ek madde 2'de belirtilen, "Meslek Birlikleri Tüzüğü"nün yürürlüğe girebilmesi amacıyla etkili çalışmalar yapılmalıdır.

a

2- Ülkemizde tiyatro yapılarının tümünü kapsayacak alanlarda yasal düzenlemelere gidilmek üzere, Türk Tiyatro Yasası çalışmalarına hız verilmelidir.

pe cy

3- Tiyatro sanatının özgürce yapılabilmesi için, bir oyunun sahneye çıkmadan önce hiçbir biçimde yasaklanmaması, sahneye çıktıktan sonra da mahkeme kararı olmadıkça oyuna müdahale edilmemesi sağlanmalıdır. Dernekler Yasası ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'ndaki izne bağlayıcı ve engelleyici müeyyidelerin kalkması ve Mülki Amirlerin bu yöndeki tasarruflarının önlenmesi için sonuç alıcı girişimlerde bulunulmalıdır. 4- Tam ödenekli tiyatrolar, dünyadaki örnekleri gibi, bağımsız birimler işleyişine kavuşturulmalıdır. Özetle ödenekli birim tiyatrolar; -kendilerine ait sahne kompleksinde -bağımsız bir bütçeyle -repertuar ve prodüksiyonlarını kendileri düzenleyerek -yurtiçi ve yurtdışı turne bağlantılarını kendi kararlarıyla planlayarak -ülke içinde ve uluslararası alanda sanatsal yarışa kaçınılmaz bir biçimde girerek tiyatro yapmalıdırlar. -Her birim belli bir süre için seçilmiş sanat yönetmenlerince yöneltilmelidir. -Her birimin yıllık bağırmışız bütçesi mutlaka özerk biçimde saptanmalıdır. -Birimlerin kendi gişe vb. gelirleri kendi döner bütçeleri içinde olmalıdır. 5- Ödenekli tiyatroların yasal olarak özerkliğe kavuşturulması ve özerk statü içinde yeniden yapılanmaları sağlanmalıdır. 6- Bu amaçla bu konuda bugüne kadar yapılmış çalışmaların ışığında hazırlanacak Devlet Tiyatroları Yasa Taslağı'nın ivedilikle gündeme getirilerek yasalaştırılması sağlanmalıdır. 7- Farklı yapıdaki ödenekli tiyatrolarda çalışanlar arasında, mevzuattan kaynaklanan ve ayrımcılığa yol açan farklılıklar giderilmelidir. Özel Tiyatrolar, tiyatro eğitimi veren fakülte veya yüksek okulların tiyatro bölümleri ve amatör tiyatrolar proje bazında kamudan finans ve destek almalıdır. Bu desteğin toplamının arttırılması ve mutlaka özerk bir komisyonca, siyasal değişikliklerden etkilenmeyecek bir işleyişle, sağlıklı kriterlerle dağıtılması gerçekleşmelidir. 26


8- Kamunun ayıracağı ödeneğe ek olarak, Kurumlar Vergisi mükelleflerinden istenen kültür-sanat fonunun belli bölümü, TBMM kültür fonunun belli bölümü ve tanıtma fonları gibi sabit kaynaklar da sağlanmalıdır. 9- Kurultayımız, yerel yönetimler aracılığı ile tiyatro sanatının yurt geneline yaygınlaştırılmasını öngörmüştür. Nüfusları on binden fazla olan beldelerin belediyelerinin, ya kendilerine ait şehir tiyatroları kurmaları ya da beldelerinde tiyatro yaşamını oluşturacak projelere destek vermeleri ve büyükşehir belediyelerininin çağdaş tiyatro salonları ve kültür merkezleri yapmaları için yasal zorunluluk getirilmelidir. Bu amaçla, TBMM'de görüşülmekte olan "Yerel Yönetimler Yasası"na gerekli ekler yapılmalı ve Kültür Bakanlığı aracılığı ile yetkili makamlara ulaştırılmalıdır. 10- Çocuk ve Gençlik Tiyatrolarının, yaş grupları dikkate alınarak, tiyatro içinde başlı başına bir uzmanlık dalı çerçevesinde ve pedagojik danışmanlıktan yararlanarak gerçekleştirilmesi gereklidir. Böylelikle gelecekte sanatsal kalite talebi doğuracak koşullar da yaratılmış olacaktır. 1 1 - Ulusal ve uluslararası buluşmalarla, tiyatronun beslenip zenginleşmesini, kalitenin artmasını sağlayan tiyatro festivallerinin, sempozyumların ve seminerlerin gerçekleştirilmesi ve yaygınlaşarak sürmesi için, kamu kaynakları, bu oluşumlara ihtiyaçları oranında açık tutulmalıdır.

a

1 2 - Tiyatro eğitimi veren okulların konumları, yapılanmaları, giriş sınavları, hazırlık sınıfları, ders programları, fiziki koşulları, öğretim elemanlarının nicel ve nitel özelliklerini belirleyen temel ölçütlerin saptanması; sorunların ve çözümlerin tartışılması amacıyla, kapsamlı bir tiyatro eğitimi kurultayının toplanması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Yeterli fiziki donanım, program ve öğretim elemanı altyapısı tamamlanmadan, yeni tiyatro bölümlerine öğrenci alınmasına izin verilmemesi;

pe cy

Yüksek Öğretim Kurulu tarafından Güzel Sanatlar Fakültesi'ndeki tiyatro bölümleri için öngörülen, "Sahne Dekorları ve Kostüm Bölümü" adının ve yapılanma biçiminin dayatılması ile ilgili uygulamalara son verilmesi, 8 yıllık temel eğitim kapsamında ve liselerde seçmeli ders; Güzel Sanatlar Liselerinde zorunlu branşlardan biri olarak, tiyatro eğitimine yer verilmesi ve bu derslerin en az lisans düzeyinde tiyatro eğitimi almış eğitmenlerce sürdürülmesi; bazı üniversitelere bağlı konservatuvarlardaki sanatçı öğretim elemanı çalıştırabilme olanağının tüm üniversitelerdeki tiyatro sanat dalı programlarında da aynen uygulanması sağlanmalıdır. 13- Dramatik köylü oyunları ve ritüeller bilimsel yöntemlerle saptanarak arşivlenmeli ve bilim ve sanat kurumlarının yararına sunulmalıdır. Geleneksel tiyatromuza ait zenginlikler tiyatromuza kaynak olarak korunmalıdır. konuda gerekli önlemleri almalıdır.

Kültür Bakanlığı bu

80'li yıllarda törenle açılmış olan Tiyatro Müzesi kilitli durumundan çıkartılıp hayata geçirilmelidir. Bir "Ulusal Tiyatro Belgelik Merkezi" kurulmalıdır. 14- Sanatsal kalite sorununda ayrıca, tiyatro sanatçılarının meslek onuru açısından otokontrol çabalarını, özellikle meslek örgütleri ve meslek kuralları aracılığıyla yürütmeleri bir ihtiyaç haline gelmektedir. 15- Görsel ve yazılı medya organlarında, yayın saati ya da sayfa adedine oranlı bir yüzdenin kültür-sanat ayrılmasına yönelik yasal uygulamanın gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır. Bu sağlandıktan sonra da, kültür-sanat bölümlerinin magazin yaklaşımı içinde yürütülmesini önlemek için gerek medyayla ilişkilerin o yönde kurulması, gerekse otokontrol mekanizmalarının çalıştırılmaları zorunludur. 16- Kurultayın sonuç bildirisinde yer alan kararların gerçekleştirilmesi aşamalarını denetlemek ve kurultaya katılan sivil toplum örgütleri arasında ileştişimi sağlamak üzere, söz konusu örgütlerin temsilcilerinin katıldığı bir izlenme komitesi oluşturulmalıdır. İmza: 15-16-17 Kasım 1997 Mersin Türkiye Tiyatro Kurultayı Delegeleri*

27


ELEŞTİRİ

"AKREP" VE ZİNCİRE VURULMUŞLAR...

Türel Ezici

Yazar, bir 'insan'... İçimizden biri... Bir hukukçu, biraydın: Eşber Yağmurdereli. Ayrıcalığı, 21. yy.'in eşiğindeki modern dünyada, 'demokratik hukuk devletinin,

dönüş. Ve her şeye karşın, 'sevgi' kadar onarıcı, insanca bir duygu olan, 'umut'un korunuşu.

'düşünce suçu' (!) ile yargıladığı ve geçtiğimiz günlerde, 'ilkesiz, kararsız

a

medya'nın da katkısıyla, uluslararası bir gülmeceye dönüştürmeyi başardığı, infaz uygulamasının odağındaki bir 'mahkûm' oluşu... Bir başka ayrıcalığı, kendisinin ve

pe cy

'düşünce özgürlüğü' savunucusu binlerce insanın, hiç önemsemediği biyolojik yoksunluğu, yani, 'görme engelli' (!) oluşu. Oyun-AKREP (Hayata, Aşka ve Vahşete Dair).

Uzam- Karadeniz'in deli dalgalarının duvarlarını yaladığı, Sinop Kalesi zindanları.

Zaman- Güneşin aydınlatmadığı, ama 'insan sevgisi' ile aydınlanan; vahşetin karanlığa boğduğu, ama umudun pırıltılarıyla son bulan, beş günlük bir yaşam dilimi. Eylem- Akrep'in zehirine bulanmış bir düzende, iki idam mahkûmunun karşılaşması ve 'sevgi'de buluşmaları. İki 'insan'ın yüreklerinin gücü ile zehirden arındırmayı başardıkları, kısacık bir yaşantıyı paylaşma çabaları. Sonrası, birinin, idama gidişi. Diğerinin, 'yarım kalan bir yaşamı ödev olarak', tanığı olduğu cinayetin yarattığı isyan ve utanç ile onulmaz yalnızlığına geri dönüşü. Bir başka deyişle, 'yüzyıllardır bu topraklar üzerinde', kan ve acıyla beslenen; gizli, soyut, hak edilmemiş bir dokunulmazlığın rahatlığı içinde hüküm süren Akrep'in, haksız adaletine geri

28

Kişiler- 1. Mahkûm (Eşber Yağmurdereli), 12 Eylül öncesi ve sonrasının siyasi çalkantılarının, en çetin dönemeçlerde sınadığı bir ideolog. İçinde yaşadığı gerçekliğin bilgisini edinmiş; tarihin içinde durduğu yeri defalarca sorgulanmış ve 'hücre'nin, bulunduğu en doğru yer olduğu düşüncesine ulaşmış, görme engelli bir 'hukukçu', 'aydın'. Düşleri, özlemleri, umutları ve kaygıları ile, bir o kadar da sıradan, doğal bir 'insan'. 2. Mahkûm (Sahabettin Ovalı), bir adi suçlu. Karşıt ideoloji ile ilgisi, sadece 'takılma' boyutunda kalan ve geçmişte, yine birlikte kaldıkları bir başka cezaevinde 2. Mahkûmu öldürmek ile görevlendirilmiş, onun bir başka cezaevine devri nedeniyle bunu uygulama fırsatı bulamamış, saf, cahil, ham bir Anadolu çocuğu. Rastlantının, Sinop Kalesi idam hücrelerinde, yıllar sonra yeniden bir araya getirdiği bu iki mahkûmun ortak paydası, 'insana dair' her şey. Özlem, umut, umutsuzluk, acı, sevinç, düş ve sevgi... Diğerleri, Faucault'un değindiği gibi, iktidara, suçları ve suçluları örgütleyerek, toplumsal alanın tümünü denetleme olanağı veren bir aygıtın, hukukun ve cezaevi düzeneğinin görevlileri.


a pe cy

Konumu nedeniyle, özündeki 'insan' dan hep korkarak yaşayan, mahkûm Çaycı. Şiddetle açılan demir kapılarla, sert jestler ve tek düze adımlarla, tiz sesli metal düdüklerle duyumsanan mekanik varlıkları, uzamı, Kafkavari grotesk bir boyuta taşıyan, 'dilsiz' Gardiyanlar. Yine Faucault'nun tanımıyla, hukuk düzeninin, 'şöylesine bir ayak direyen memurları...", (sadece sesleriyle) Yargıçlar. Kısacası, en adil, en insancıl olan bile, mevcut adalet sistemini olumlamaya gücünün yetmediği 'bordrolular'. Ve, Savcı, Akrep'in adaletinin figüranlarından biri. Akrep, 'güzel' bir oyun. Güzelliği, çarpıcılığı belki de her şeyden çok, son

derece 'yalın' oluşunda. Su gibi, engelsiz akan bir öyküleme içinde, tezini sunuyor olmasında. Eşber Yağmurdereli, bu tür oyunlarda genellikle yaşanılan, tarafcıl, didaktik, slogancı bir söylemden özenle kaçınmış. Zaten yüreğini ve seçimini, 'insanca' olandan yana koymuş. Duyuş, düşünüş olarak çok farklı olsalar da, içine düştükleri tuzağın amansız koşullarında eşitlenen iki insan için, katlanma, dayanışma ve her şeye karşın 'yaşayabilme' ideali dışında neyin önemi kalabilir ki?

Yazar, dramaturgisinde, merceğini, cezaevi gerçekliği içinde buluşma şansını yakalayan, iki yalnız mahkûm-insanın, kısacık bir zaman kesitinde duyumsadıklarına, yaşadıklarına tutarak, incelemesini, gerçekliği var eden koşullara doğru, yavaş yavaş genişletmeyi seçmiş. Sistemin, birer

'nesne' konumunda indirgediği 'insan'ı merkeze alarak, kurulu düzenin eleştirisine yönelmiş. Seyircinin dikkatini, 'birey'in devlet için varolduğu 'mutlak devlet' düşüncesinin çoktan aşıldığı; devletin, 'özne-insan' için var olması ilkesine temellenmesi gereken, açık, 'demokratik hukuk devleti'nin, yasalardaki tanımıyla, hakça olmayan uygulamaları arasındaki çelişkiye çekmiş. Bu bağlamda belki de en acımasız eleştiri, bir yerlerde cinayetler işlenirken, "beni sokmayan 'akrep' bin yaşasın" duyarsızlığı ile hayatın yüzeyinde, türlü yanılsamaların peşinde sürüklenerek yaşayan, hepimize!.. Akrep, oyunda düşünceyi somuttan soyuta doğru açıp, yönlendiren bir metafor olarak değerlendiriliyor. Yaşamın her alanına bulaşan moral kirlenmenin, zehirlenmenin, çürümenin temelinde, yüzlerce yıldır değişmeyen, 29


gelişmeyen, yenilenmeyen bir 'iktidar' anlayışının yattığını vurguluyor. Bu bağlamda oyunda, eylem, jest ve söz düzeyindeki yinelemelerle altı çizilen Akrep imgesi, seyircinin ilgisini 'sonuç'tan çok, 'neden' e yönelik tutma işlevini üstleniyor. Yağmurdereli, Akrep imgesini kullanarak, kurban arayan tuzaklarla dolu yerleşik düzende, sahnedeki muhkûmlar kadar, seyircinin de hiçbir güvencesinin olmadığı yolundaki mesajını, toplumun ortak bilinçaltına gönderiyor.

Yönetmen Rutkay Aziz'in, yaşamadığı 'hapislik' gerçeğini aktarmadaki ustalığı ise, yazarın amacını, oyunun yalın çizgisini özenli bir sanatçı duyarlılığı ile koruyarak, hiçbir sahneleme atraksiyonuna yaslanmadan, yöntemini son derece doğru kurup, ekonomik bir biçimde uygulamasıyla ortaya çıkıyor. Hakan Dündar'ın yalın, işlevsel dekor tasarımı, Kemal Günüç'ün özenli müzik yorumu, oyunu, ses ve görüntü düzleminde de mesajına uygun, doğru tesbit edilmiş referans noktalarına ulaştırıyor. Akrep'in oynanışındaki ustalık da, tüm oyuncularca paylaşıldığı hissedilen, ince bir duyarlılıktan, özenle gözetilen yalınlıktan kaynaklanıyor.

pe cy a

Oyun, dozu çok iyi korunmuş bir duygu-düşünce sentezi ile hümanist tezini, seyirciye ulaştırıyor. Hem yazımda, hem sahnelemede, hem oynanışta, gözetilen bu denge, Akrep'in melodrama özgü, tek boyutlu, acı veren, duygusal (monopathic) bir yaşantı üretme tehlikesinden koruyor. Oyunu, politik ve toplumsal etiğin iç çelişkisi, aksiyonu' düzleminde tragedyaya özgü çok boyutlu, bilgilendirici, düşündürücü, sıkıntı ve acı verici polipathic) bir estetik yaşantı düzeyine ulaştırıyor.

kolayca aşma nedeni belli. 1,5 ayı 'tecrit hücresi'; 7 yıla yakın bir süre 'idam hücresi'; 13,5 yıldan geriye kalanı da, Türkiye'nin değişik yörelerindeki 'cezaevi koğuşları'nda geçirme şansını (!) elde etmiş bir yazar, o.

Faucault'nun öne sürdüğü gibi, akıl hastanesi, cezaevi, ıslahane, manastır anlayışıyla yapılanmış yatılı okulların vb. kurumların, insan yığınlarını, toplumsal uyum ve düzen adına ayıklayıp, 'kapatma' amacına hizmet eden önemli aygıtlar olduğu düşünülür ise, bu aygıtların karmaşık iç gerçeğinin oyunlarda yansımasının, yazarı, yönetmeni ve oyuncuyu karşı karşıya bıraktığı güçlüğü anlamak daha da kolaylaşır. Eşber Yağmurdereli'nin, bu güç işi

1- Mahkûm'da Lemi Bilgin, profesyonel sahne deneyiminin doruğu sayılabilecek denli bir performans gösteriyor. Son derece doğal, abartısız bir yorumla rolünü kotarıyor. Bilgin, 1. Mahkûm'un fiziksel, psikolojik, düşünsel gerçekliğinden süzdüğü her ayrıntıyı, ince ince değerlendirerek, daracık hücresinin her köşesine yansıyan ve seyirciyi de kuşatan bir atmosfere dönüştürmeyi başarıyor. 2. Mahkûm'da Altan Erkekli, rahat, yumuşak bir oyuncu olmanın avantajını

sonuna kadar kullanıyor. Erkekli, oyunun ilk yirmi dakikasından sonra oyuna giren 2. Mahkûm'un öyküsünü, başarılı yorumu ile ustaca sonucu ulaştırıyor. Saf, cahil, ham bir Anadolu çocuğu olarak karşımıza çıkan 2. Mahkûm, 'insanca' olan her şeyi ve değişimini hissedilir, görünür kılarak uzamdan ayrılıyor. Sanırım, Erkekli ve Bilginin başarısı, iki deneyimli oyuncu olarak, enerjilerini hiç zorlanmadan, kesintisiz bir biçimde buluşturma olanağını iyi değerlendirmiş olmalarında. Seyirciyi, onları, başka oyunlarda da birlikte izleme olanağından yoksun bırakmamaları, bir temenni. Erol Demiröz, Çaycı'da çizdiği kompozisyonla, koşullar ne olursa olsun, insan doğasında var olan '/y/'nin, insanlığın geleceğe dair umudunu diri tutmada, çok önemli bir rolü olduğu iletisini, seyirciye başarıyla ulaştırıyor. Savcı'da Koray Ergun, irdelenen hukuk sisteminin çelişkilerle dolu gerçekliğinin, önemli, ama bir araç olma dışında hiçbir inisiyatif üretemeyen figürlerinden birini yansıtırken, oldukça başarılı. Gardiyanlar'da, Metin Coşkun ve Hakan Akın, 'insan'a yabancılaşmış, onu sadece nesne düzeyinde değerlendiren, zehirlenmiş bir sistemin, ruhsuz, dilsiz, bekçilerini, doğru ve dozunda yorumlayarak, oyunun düşünsel atmosferine önemli katkılar sağlıyorlar. Akrep, 'güzel' bir oyun... Eşber Yağmurdereli'nin, ilk oyunu... ASrçalışanlarının tümünün, yürek ve emek birliğinin özenli, saygın bir ürünü..

Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne abone olun, Yıllık abone bedeli 5.000.000 TL (11 Sayı)

T. iş Bankası: Cihangir Şubesi 197245 30


İZDÜŞÜM Levendoğlu

TİYATRO, NETEKİM? Olayı biliyorsunuz... Kenan Paşa'nın, yetmişinden sonra Marmaris'in yeşilliğinde geliştirdiği ressamlığının dörtnal yol alışına birtakım kötü niyetli "iç mihraklar" taş koymaya kalktılar. Neymiş, kopyaymış. Bir fotoğrafçı çıktı, eski-yeni devlet büyüklerine kayıtsız şartsız saygı gerekliliğini hiçe sayarak, hamamda soyunuk kızları betimleyen Kenan Evren imzalı yapıtın, kendi çektiği bir fotoğraftan "tıpkıbasım" örneği apartılmış olduğunu açık ediverdi, netekim. Evren, biraz bozulmuş olsa da, buna pabuç bırakacak değildi elbette. Kıvrak zekâsına ve yılmaz sanatçılığına yaraşır biçimde yanıtladı münafıkları: "Kızlarla birlikte hamama girecek değildim ya!", ve netekim, milyarlık tablolarını satmayı ya da yeni devlet büyüklerine armağan etmeyi sürdürdü... Şimdi, bu bilinen güncel öyküyü burada neden deşiyorum yine? Şunun için: Gerçi kimsenin gücü yetmez onu yolundan çark ettirmeye ama, bugün kopya diyenler yarın çalıntı, öbür gün hırsızlık gibi yakışıksız tanımlarla Ressam Kenan'ın keyfini iyiden kaçırabilir, giderek sanatçı "şevkini" kırabilirler. İşte o nedenle aklıma gelen bir şeyi burada önermeyi düşündüm: Evren Paşa resim dünyasından tiyatro evrenine yatay geçiş yapsın... Bu, sanatçılığının geleceği açısından tutulacak en isabetli yoi olur. Nedenlerini sıralayayım: -Tiyatroda neyin özgün, neyin öykünme, neyin kopya olduğu pek anlaşılmaz; bunun somut göstergeleri de pek yoktur. Dahası, neyin iyi, neyin değil olduğunun nesnel ölçütleri ve ölçüleri de öznel değerlendirmelerle geri plana itilebilir. - ilerlemiş yaşta sanata "intisap etme", tiyatroda daha anlayışla kabul edilir bir eylemdir. Hele Evren gibi politik geçmişli ve etkili bir kişiliğin hemen "genel sanat yönetmeni" türü sorumlu görevlere gelmesi, aykırı karşılanmaz. Yöneticilikten, yönetmenlik gibi "üreten" bir konuma gelmek/getirilmek de kısa dönemde nasılsa gerçekleşir.

pe cy a

Ahmet

-Sürekli bir başına fırça sallamak yoluyla kişiyi yalnızlık duygusuna itebilecek bir sanat uğraşı yerine, çok katılımlı olan tiyatro işinde kişi, insan dolu ortamda sıcaklık ve paylaşım duygusunu yaşayacaktır. Giderek, birlikte, hamama değilse bile, daha masum eğlentilere katılınabilecek hoş insanlar çevreden eksik olmayacaktır. - Tiyatroda, ilerlemek her bakımdan daha kolaydır. Örneğin resim sanatında "Fırçanın işlevi bitti.", "Boya misyonunu tamamladı.", "Tuval öldü" gibisinden cevherler üretenler garipsenebilirler. Oysa tiyatroda "Söz bitti; metin tarihe gömüldü.", "Yazar, yönetmen dinozorlaştı.", "Klasik tiyatronun cenazesi kalktı." biçeminde "yenilikçi" ahkâmlar savurma yoluyla birilerince hemen önemsenebilir ve bir yerlere ge(tiri)lebilirsiniz. - Resimde hâlâ geçerli olduğunu sandığım "düzgün çizgi çekmek" türü temel becerilerin karşılığı tiyatroda artık pek geçerli değildir. Oyuncunun sesinin çıkmaması, sözlerinin anlaşılmaz olması; konuştuğu dili bilmemesi; deviniminde özürlü görünümü vermesi gibi küçük eksiklikler gözardı edilebilir. Öte yandan, kaşın gözün, boyun poşun yerinde olması ya da ekrandan tanınır olmak gibi özellikler söz konusu iş için yeterli sayılabilecektir. -Tiyatroda, yılda 40-50 tablo yetiştirip yeni sergi açmak gibi angaryalara katlanmak gereği hiç olmayabilir. "Güvenceli" tiyatroların kadrolu sanatçısı iseniz -ve kıdemlilik ayrıcalığınız varsa ya da kollanırsanız- postu ister evinize, ister seslendirme koridorlarına serip yıllarca oralarda, sahneye çıkma angaryasından uzakta kalabilirsiniz. -istendiğinde resim sanatından, ona "yakın" bir başka ortama atlamak pek olanaklı değildir. Oysa tiyatroda, kazanç düzeyiniz beklentilerinizi karşılamıyorsa, derhal kapağı televizyona atıp sunucu-munucu, komik-momik konumunda kısa sürede düşlediğiniz dünyalığı düzebilirsiniz. Bu liste bitecek gibi değil, oysa yazının sınırı aşıldı bile. Bir de, elbette, tiyatronun elverişli yönlerini zorunlu olarak noktalarken, Sayın Evren'e şunu da açıklıkla söylemek gerekir ki bu sanatta her şey pespembe de değildir. Tiyatrocu takımı da pek tekin sayılmaz; "cart-curt" söylemlerine alışkın biriyle pek uyum sağlayamayabilir. Sonra... düşünüyorum da, sonrası çok... O zaman galiba Ressam Evrenin bulunduğu yerde kalması daha isabetli olacak. (Resim sanatçıları bu konudaki çekincelerini ayrıca dile getirebilirler.) Evet evet, iyisi mi, tiyatroya transfer yolundaki önerinin bir şaka olduğunu söyleyelim Evren'e, gecikmeden. Bir de düşünün ki aklı yatmış da hemen davranmış... Mazallah gitti gider, elimizde avucumuzda saygınlık olarak ne kalmışsa..


SÖYLEŞİ

İyi işlere imza atan sanatçıların gündemde olmak ve fark edilmek için ille de ödül kazanmaları gerektiğine inanmıyor.

ayrım yapmıyorum, önemli olan o karakteri yaratabilmek, önce kendi başına sonra yönetmenle birlikte, tabii o senin iç yolculuğunda da ilgili bir şey. Yarattığın karakterin başından geçen bir yığın olay var, o yaşına kadar yaşadığı. Bütün bunları göz önünde bulundurmak zorundasın. Film için çok fazla masabaşı çalışması yapamadık. Zeki

pe cy

Bir oyuncu sanat yaşamı boyuncu birçok oyunda oynar ama izleyicinin belliğinde birkaç belki de bir oyunla yer eder. Derya Alabora'yı, belki de en uzun orada oynadığından en çok Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'ndan hatırlıyorum. "Orkestra" ve Çehov'un yaşamını anlatan "Uzaktan Piyano Sesleri" adlı oyundaki başarılı yorumundan. İstanbul Devlet Konservatuarı'da, Ahmet Levendoğlu'nun bölüm başkanlığında okuyan, bunu da her zaman gururla söyleyen Derya Alabora, diplomalı bir tiyatro oyuncusu olarak sinemaya da soyundu.

o filmde. "Yengeç Sepeti"nde, polis karısı. Kocası sürekli kendisini aldıttığı için acı çeken bir kadın. Sonunda o da aileden biri ile birlikte oluyor, sadece tepkiden. Derya Alabora, "İz" ve "Dönersen Islık Çal" filmlerinde ise, hayat kadını olarak çıkmış seyircinin karşısına. Bu hayat kadını rolünü çok iyi oynamış olacak ki, "Masumiyef'te yine bir fahişeyi oynuyor ve yine ödül alıyor.

a

Konservatuvar tiyatro kökenli Derya Alabora, iki yıldır kendi kurduğu Tiyatro Grup'a ara vererek, sinemada kendini göstereceği rollerde oynadı. Hem Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde hem Adana Altın Koza'da "Masumiyet" filmindeki fahişe rolü ile "En İyi Kadın Oyuncu" ödülünü kazandı.

Bugüne kadar çevirdiği her filmden bir ödül kazandı. Üç tane Ankara Film Festivali'nden en iyi yardımcı kadın oyuncu, bir tane Antalya Film Festivali'nden en iyi yardımcı kadın oyuncu, bu yıl da "Masumiyet" ile, hem Antalya'da, hem Adana Altın Koza'da "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü var. Derya, İsabelle Huppert'e hayran "İnanılmaz bir oyuncu, Kamelyalı Kadın"ı bile oynadı" diyor, ufak tefek çilli Fransız oyuncu için. Zaten saçının rengi ve çilleri benziyor Huppert'e. Derya Alabora'nın ilk filmi. Hülya Avşar'ın ablasını oynadığı Nisan Akman'ın "Bir Kırık Bebek". Bir küçük burjuva ailesinin çok bilmiş, hafif hinlikler peşinde, kızkardeşini pazarlamaya çalışan kızı oldu 32

Tamam pavyonda çalışıyor ama bu tutkuyu da kolay kolay kimse yaşayamaz. Kadının içinde müthiş bir yaşamışlığı, doyumu, olgunluğu var. Basit tavırlı bir kadın olarak düşünmedik. Tutku, "Masumiyef'te başrolde galiba ? Evet, insanların yaşamları öyle, hepsinin bir çıkışsızlığı var. Kadın kocasına, Haluk'un oynadığı tip de kadına tutkulu. Belki kadın kocasına o kadar tutkulu olmasa, Haluk'un oynadığı karaktere cevap verecek. Kadının kocasına bu kadar tutkusu olması öbür adamın da hayranlığını arttırıyor. Üçüncü genç adam da bütün bunlardan etkileniyor. Çünkü bu insanların zaten yaşamlarında bunun yerine koyabilecekleri başka birşeyleri yok. Sonları yok bu insanların. Kısacası yere çok sağlam basan bir kadın. Belki

Her Filme Bir Ödül Rengin

Uz

Bir kadın oyuncu için daha mı elverişli hayat kadını rolü? Seyirciyi daha mı cezbediyor, avucunun içine alıyor? Önce bunu soruyorum Derya'ya.

Aslında bu tip insanlar daha renkli kişilikler olabilir. Ama sonuç olarak iyi ya da kötü oynamakla ilgili tabii. Daha sıradan bir tip oynarsın, daha iyi çıkar. Yarattığın karakterle ilgili bir şey. Ama kavga sahneleri falan seyirciyi daha cezbedebilir. Tiyatroculuğun verdiği bir gözlem de var tabii. Ben sinema, tiyatro diye bir

(Demirkubuz) ile oyuncu arıyorduk bu role, bana teklif etti sen oynar mısın diye. Bu kadının nasıl olabileceğini düşündüm.

Kadın biraz entelektüel kalmıyor mu?

İşte bu bir tercihti. Öyle bir kadın bu lafları söylemez dendi, ama Zeki'nin anlatmak istediği başka bir şey. Kadın pavyonda çalışıyor ama aynı zamanda müthiş bir tutku yaşıyor. Ömür boyu da o tutkuyu taşıyor. Kocası hapiste olduğu için şehir şehir dolaşıyor, bu arada pavyonda çalışıyor, arada başka erkeklerle de birlikte oluyor, geçimini sağlayabilmek için. Çocuğu var çünkü. Pavyonda çalışması kadının düşük olmasını gerektirmiyor.

biraz abartılı gelebilir bazılarına. Ama her şeyi ayırıyor, sahnedeki hayatı, özel hayatı, o adamla olan ilişkilerini. Hepsinin yeri ayrı. Kadın öyle laflar ediyor ki yaşam felsefesiyle ilgili. Biraz daha basite alırsan o laflar o ağıza oturmuyor o zaman. Çelişkiler çıkıyor, o yüzden kadını öyle aldım. Her iki festivalde de tartışılmayan tek ödül seninki oldu. Nedir ödülünün anlamı sence? Ben çok mükemmel bir şey yaptım diyemem. Bizde her şeyin çok abartıldığını düşünüyorum. Ben yıllardar hep aynı işleri yapıyorum. Yıllardır tiyatro yapıyorum, film çeviriyorum. Nedense yardımcı oyuncularla kimse ilgilenmiyor. Oysa orada da


Oyunculuğa önem verilmesiyle, artık tiyatrocuların da kıymeti anlaşıldı sinemamızda...

pe cy

Sinema, ilk çıktığı zaman çok etkileyiciydi. Yani oyuncu kullansan da kullanmasan da, insan perdedeki hareketten, tiplerden fazlasıyla etkileniyordu. Ama ilerliyorsun, bilgileniyorsun, beynimiz çalışıyor, bunlar yetmiyor artık. Şimdi o karakteri tam anlamıyla canlandıramıyorsan yakalamıyor seyirciyi. O yüzden de Hollywood'da Türkiye'de olduğu gibi starlık sistemi çöktü, onlar da artık daha inandırıcı tipler kullanıyorlar. Bizde de tipler gerçeğe döndü. Sinema da tiyatro da sonuç olarak, işini iyi yapan, iyi oyuncularla olduğu zaman güzel.

sinemasını değerlendirmek çok erken sanıyorum. Belki 5-6 sene sonra konuşulabilir. Bunlar ufak tefek çıkışlar ve geneli belirlemiyor. Yeşilçam'da aynı eskilik, boşverdimcilik devam ediyor, ama bu bile bence çok önemli, 3 kişi bile çıksa, o üç kişinin çok iyi olması insanı heyecanlandırıyor. Ben mesela, Antalya'da, festivalde önce Barış'ın filmini gördüm, ardından "Hamam"ı izledim. Bizim film vardı. İnsan üç dört iyi film izleyince heyecanlanmaya başlıyor, iyi bir festival olacak diye.

a

iyi bir performans sergilediğin için beğeniliyorsun ve değerlendiriliyorsun. Yani ya ödül alacaksın, ya birileri seni fark edecek. Bence ille insanların ödül almaları gerekmiyor, eleştirilmeleri ve gündemde olabilmeleri için. Bir yığın değerli insan var ortada. Bu ödül meselelerinin çok abartılan bir şey olduğunu düşünüyorum. Yine de bir yerde çok hoş. Masumiyeti çok severek yaptım, çok katılarak yaptığım bir şeyden ödül almak daha keyifli. Çünkü sonuçta senin de inandığın bir şey oluyor.

"Eşkıya"nın başarısı ortada, "istanbul Kanatlarımın Altında", "Masumiyet", "Hamam", "Usta Beni Öldürsene", son dönem, Türk sinemasının yüzünü ağartan filmler oldu. Sinemamızda bir kıpırdanma olduğu kesin ama bunlar hep kişisel gayretler değil mi? Sen ne düşünüyorsun? Bir iki filmle genel Türk

Sinemaya ağırlık verdin, bu arada Tiyatro Grup'u unuttun...

Biliyorsun, Yeşil Kabare'de dört yıl farklı bir tiyatro yaptık. Ben burada ya da başka bir yerde, geniş kitlelere hitap eden tiyatro yapmadığım için, sonuç olarak, bu işin parasal karşılığı yok. Birlikte çalıştığın insanları tatmin edemediğin zaman, onlar da tabii geçinmek zorundalar, başka tarafa yönleniyorlar. Herkesin boş olduğu zamanı bulmak çok zor. Benim burada yaptığım çalışma zaten bunu kaldırmıyor, biz buraya sabah giriyoruz, gece yarısı çıkıyoruz. Benimle tiyatro yapmak isteyenin bütün zamanını buraya harcaması gerek. Bir kişi gittiği zaman bütün çalışma

Derya Alabora, "İçerisi" oyununda...

yarım kalıyor, öyle bir şey de ben yapmak istemiyorum. Bana da iyi geldi galiba iki yıl ara vermek. Konservatuvardan sonra hiç boş vaktim olmamıştı. Bir yıl Devlet tiyatrosunda çalıştım, sonra hemen Ali'nin (Poyrazoğlu) tiyatrosuna girdim, bir sezon "Kan Kardeşleri" müzikalinde, Ahmet hocalarla çalıştım. Sonra da zaten kendi tiyatromu kurdum."

Derya Alabora 'nın önünde . şimdi iki proje var. Fahişe rollerinden kolay kolay kurtulacağa benzemiyor. Başar Sabuncu'nun yöneteceği, Tiyatro Stüdyosu'nun yapımı "Balkon"da yine bir fahişeyi oynayacak. "Salkım Hanımın Taneleri" filminde ise yine "Masumiyef'teki rol arkadaşı Haluk Bilginer'le kamera karşısına geçecek

33


SÖYLEŞİ herhangi bir kategoriye koyup sürekli oralarda başarı gösteriyor olması bir eksiklik gibi geliyor. Çünkü oyuncu dediğimiz yaratığın her türlü role kendini adapte edebilecek beceriye ve yumuşaklığa erişmiş olması gerekiyor. Bu metaformozu yaşayacak becerisi olmalı. Oyunculuğun sınavı burda bence. Oyunculuğun tarifini doğru yapmak gerek. Sinemada bazı rollerde çok iyi oturmuş o rolde çok iyi olmuş oyuncular olabilir. Aktörün birçok sınavdan geçmesi gerekiyor, oyuncu

sistemine dayalı işler yapıldı hep. Ama son yıllarda anlaşıldı ki bu böyle gitmiyor, şimdi iş oyunculuğa dayanmaya başladı. Oyunculuk tartışılmaya başlandı, umut verici bir şey diye düşünüyorum. Türkiye'de bir Türk sinemasından söz etmek mümkün mü? Hayır mümkün değil, sadece bireysel çabalar var. Bir Zeki Demirkubuz, bir Yavuz Turgul çıkıyor... Oyuncuların,

pe cy

İngiltere'de bir dergi kapak yapıp altına da "Seksi Türk" başlığını atınca, Türk medyası da onu keşfetmiş oldu. Bir süre bu yakışıklı seksi Türkü konuştuk. Sonradan öğrendik Haluk Bilginer'in Ankara Devlet Konservatuvarı Yüksek bölümünü bitirdiğini. Londra Müzik ve Drama Sanatları Akademisinde ileri tiyatro eğitimi gördüğünü, yalnız Londra'da değil, Hollanda ve Belçika'da oyunlar oynadığını, Kafkas Tebeşir Dairesi, Macbeth, Phontom Of The Opera müzikalinde önemli roller üstlendiğini, yeteneğini tiyatro ile sınırlı tutmayıp, Londra'da önemli filmlerde ve TV dizilerinde rol aldığını...

izledim. Evet yakışıklı bir adamdı ama çok da iyi oyuncuydu. Daha sonra "Kan Kardeşleri" müzikalinde izledim onu. Yine diğer oyuncular arasında sivriliyordu. "Derin Bir Soluk Al", "Çöplük" onu bize daha iyi tanıtan, oyunculuğunu sevdiren diğer oyunlar oldu. Televizyonda "Gecenin Öteki Yüzü" ile başlayan macerası sürüyordu. Oynadığı rollerde seyirciyi şaşırtmayı seviyordu, Haluk Bilginer. Televizyon ekranlarına "Gülsen Abla" karakteri ile çıkıp, güldürürken, "Histeri" ile tiyatro sahnesinde, kendi arkadaşlarının bile ancak 20 dakika sonra tanıyabildiği 85 yaşındaki Freud oluyordu. Oyunun bir tek saniyesinde bile kendi yaşını ele vermiyordu, yüzyılımıza damgasını vurmuş en önemli bilim adamlarından Freud'tu o...

a

Haluk Bilginer'in mesleği oyunculuk... Oyuncu denen yaratığın her türlü role kendini adapte edebilecek beceriye ve yumuşaklığa erişmiş olması geretiğine inananlardan ve bunu uygulayanlardan. Tiyatroda, sinemada, televizyonda canlandırdığı farklı rolleriyle seyirciyi şaşırtmayı seviyor. Son dönemde, "Nihavend Mucize", "Masumiyet", "Usta Beni Öldürsene" filmleri ve tabii Antalya ve Adana Film Festivallerinde kazandığı ödüllerle gündemde. "Çölde güzel çiçekler açsın diye uğraş veriyoruz" diyen Haluk Bilginer'le, tiyatro, sinema, ödül, oyunculuk ve ülkemizin kültür politikası üzerine söyleştik.

Haluk Bilginer'i ilk kez. Tiyatro Stüdyosu'nun ilk oyunu olan, Harold Pinter'den çevirdiği "Aldatma" oyununda 34

Aynı anda sinemalarda, "Masumiyet", "Nihavend Mucize" ve "Usta Beni Öldürsene" filmleri oynuyordu. Hem gündemde, hem ödüllü, hem de iyi oyuncuydu o... Düşündüm de bu adamın sanatı algılayışında bir farklılık vardı.

Çöldeki Güzel Çiçeklerden Biri... Rengin

Uz

Haluk Bilginer, siz oyunculuğu nasıl algılıyorsunuz? Bana oyuncunun kendini

sıfatını kazanabilmesi için, o sahne tozunu mutlaka yutması gerekiyor oyuncu denilmesi için. Ama sinemacı denir, televizyoncu denir. Sinemanın 50 yıl sonra tiyatroculardan yararlanmak aklına geldi. Yeşilçam'da star

yönetmenlerin, kameramanların, ışıkçıların özel çabaları ile ortaya birşeyler atılıyor, güzel şeyler çıkıyor, çıkmıyor değil. Ama henüz sektör haline gelmiş, oluşmuş bir Türk sineması yok. 60'lı yılarda, eski Türk


a cy

pe

Haluk Bilginer, "Çöplük"de Ahmet Uğurlu ile birlikte...

sineması, Yeşilçam kendine ihanet etti, yaptığı filmlerle de yatırımlarla da. Sinemaya yatırım yapıp bir sektör oluşturulmasına önem verilmedi. Sadece paralar kazanıldı, kısa zamanlı filmler çekildi. Siz bir filme evet derken neleri göz önünde bulunduruyorsunuz?

En çok senaryo öneli tabii. Öykünün güzel yazılmış olması, dialog kurgusu çok önemli benim için. "Masumiyef'te bence ender görülen bir şey yarattı Zeki Demirkubuz, muhteşem bir dialog var. İnsanlar kâğıt üstünde konuşmuyor, yaşıyor dialoglar. Bir oyuncuya bu kadar ipucu verince

senaryoda bizim yaptığımız iş de ortaya çıkar. O zaman çok severek, çok inanarak çalışıyorsunuz. Senaryo ve yönetmen çok önemli. Biz ders de almıyoruz. Eleştiriyoruz ama Amerikan sinemasına baktığımız zaman sinemanın kitabını yazmış adamlar, bu işi biliyorlar, izlettiriyorlar. Sen istediğin kadar Amerikan sinemasının kültür emperyalizminden falan söz et. Sıkıldıklarım, bu kadar da olmaz dediklerim oluyor tabii, ama Amerikan sineması deyip bir kenara atamayız, bugün dünya sinemasını elinde tutuyor.

"Masumiyet" le Antalya'da en iyi yardımcı erkek oyuncu, Adana Altın Koza'da en iyi erkek oyuncu ödülü almanız,

Türkiye'de işlerin nasıl yürüdüğüne dair önemli bir gösterge değil mi? Evet, bizde işin niceliğine bakma alışkanlığından. "Masumiyet" filminin yarısında ölüyorum ya Antalya jürisi beni görmezden de gelememiş, yardımcı erkek oyuncu ödülü vermişler, işin magazinsel yanından uzak durmaya çalıştım hep. Niteliği ve işin özünü gözardı ederek. Yıllardır süre gelen alışkanlığın bir parçası. Ama bunlar güzel işaretler. Bırakalım tartışılsın, şimdi çok talihsiz laflar ediliyor, eski bir Yeşilçam oyuncusu "Sinema bizimle başladı, bizimle bitti" gibi sözler söylüyor. Onun adına talihsiz bir demeç tabii.

Asıl sinema yeni başlıyor. Türkiye'de bunun farkına varırlar umarım, varacaklar da. Tanju Bey (Gürsu), "ben 250 filmde oynadım, kendim konuşmadım, nerden çıktı şimdi bu" diyor. Tabii bunu konuşalım, tartışalım; kendini konuşmak, başkasının konuşması, hatta sesli çekim nedir? Sesli film çekiliyor dünyanın her yerinde. Oyuncunun tarifi nedir, hep birlikte tartışalım. Bir ülkenin sineması ölmez, Yeşilçam ölür. Belki de ölmeliydi zaten, kendi ölümünü hazırladı. "Masumiyet" bir tutku filmi. Bekir tutkusunun peşinden gidiyor film boyunca. Sizce nereye kadar gidebilir tutku?

35


siz de yaşıyorsunuz mutlaka... Devlet her zaman köstek. Hiçbir zaman destek olmadı. Gelen hükümetlerin hiçbirinin sağlam, hatta sağlam değil, hiçbir kültür sanat politikası olmadı. Böyle olunca durum çok vahim. Bu bizim toplum olarak kültür sanata nasıl baktığımızı ortaya koyuyor. Hiçe yakın değer veriyorlar ve hep bireysel çabalarla bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Yazarını, sanatçısını, çizerini hapse atan bir ülkeden, demokrasinin işlemediği bir ülkeden ne beklersiniz aslında. Bu çok doğal, ama birşeylere rağmen, üretmeye çalışıyorsunuz. Çok şikâyet ediyor da değilim, yapılması gereken bir şey diye düşünüyorum.

bir şey yapılamıyor, mahkeme yüzünden her şey geri kaldı. Bu nedenle Tiyatro Stüdyosu yeni sezonu bir hayli geç açacağa benziyor... Evet, provalara, yetişirse kendi salonumuzda, yoksa ancak aralık ayının ortasında Halk Eğitim'de başlayabileceğiz. Jean Genet'in Balkonu'nu hazırlıyoruz, ona da sponsor bulmak gerikiyor. On milyar gibi bir parayı bulmamız gerekiyor. Kadrosu kalabalık bir oyun, dekor, kostüm çok çetrefilli, onun için çabalıyoruz. Başar Sabuncu yönetecek, Ahmet Levendoğlu, Zuhal, Derya, Güven Kıraç, Bennu Yıldırımlar ve Bülent Yarar oynayacak. Bugünün dünyası için çok çarpıcı, çok güzel bir oyun. Bir genelevde geçiyor, general piskopos, yargıç, emniyet müdürü, herkes, fantezilerini genelevde yaşama koyuyor. Kendileri ve suretleri var, iki ayrı insan bunlar. İktidara karşı müthiş bir eleştiri.

pe cy a

insanın ne kadar çapraşık, ne kadar yapacağı önceden tahmin edilemeyecek kadar karmaşık bir yaratık olduğu, durumların nereye getirdiği... o derin çelişki, o karmaşık yapı, benim, oyuncu olarak büyük ilgimi çekti. Bir oyuncunun ağzını sulandıran şeyler bunlar. Niye olmasın? Ben senaryoyu aldıktan sonra 2,3 hafta hep bunu düşündüm. Bu adam 20 yıl bir kadının peşinden gidiyor, ve biliyor ki kadın bir başkasına aşık. Adam kendi karısını bırakmış, işini bırakmış, dükkânı kapatmış, kadın nereye o da peşine. Yol belli, usul usul gidiyor. Çok çarpıcı, yürek burkucu bir şey. Tabii olabilir diye düşünüyor insan. Bu kadar uç nokta değil ama benzerini bende yaptım. İngiltere'deki yaşamımı bırakıp 180 derece dönüş yaptım geldim Türkiye'ye. Demek ki insan yapabiliyormuş. Stanislavski'nin bir lafı vardır; "katili oynamak, onun duygusunu anlamak için, ille gidip adam öldürmek gerekmiyor ."

Ben 20 yılımı doldurmuştum Londra'da. Türkiye'ye gidip gelip yine film yapardım ama merkez Londra olurdu. Tümüyle oradaki yaşamımdan vazgeçip beni Türkiye'ye getiren Zühal'dir, insanlar gittiği yoldan, tam tersi bir şeyler uğruna geri dönebiliyor. Ama adam bir adım öteye gidiyor, her şeyini bırakıyor, üstelik tek taraflı. Kadın adamı sevmiyor ve bana olabilir böyle şeyler dedirtiyor, gerçekten inandım. Sanat adına yapılan güzel şeylere seviniyor insan. Ama ne yazık ki bu devletin ve hükümetin sanatı, sanatçıyı kösteklediği bir ülkede yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor. Bu ülkede sanat yapmanın zorluğunu 36

Ama sanatçı olarak asıl işinizin dışında çok başka işlerle uğraşmak zorunda kalıyorsunuz. Tiyatro Stüdyosu'na yapılan haksızlıklar sizi bir hayli yordu ve üzdü.

Evet, ben şimdi mahkemeyle, tiyatronun damı ile uğraşmak zorundayım. Belediyenin abuk subuk tahliye davaları ile uğraşmak zorundayım. 9 Aralık'a ertelendi belediyenin tahliye davası. "Çıkın ordan, çünkü orada kültür merkezi istemiyoruz" diyorlar. Yaktınız orayı, çıkın, başka hiçbir gerekçesi yok. Bize karışmayın, biz yapacağız diyoruz hayır. Geçen yıl Kültür Bakanlığı bina için destek çıkarmıştı, madem siz mahkemelikmişsiniz biz bunu geri çekelim dediler. Bu sezon, yeni Kültür Bakanı, geçen yılın hatasını telafi etmeye çalışıyor. Geçen yıl verdikleri prodüksiyon desteğini geri alamıyorlar. Çatı kapatıldı, Halk Sigorta sponsor oluyor. Ama mahkeme devam ettiği için

İngiltere'de tek derdiniz oyunculuk olduğu günlerinizi arıyor musunuz? En son, dört yıl önce gittim Londra'ya bir dizide oynamak için. Mükemmel bir altyapıda sadece oyuncu olarak oynamayı özlüyorum tabii. Yoksa insan olarak burada yaşamaktan, oyuncu olarak mücadele etmekten çok mutluyum. Eşber Yağmurdereli'yi hapse atan konuşmanın altına yayımcı olarak imza atmaktan çok mutluyum, belki beni de içeri atarlar, atsınlar bu onların utancı olur. Doğduğumuz, yaşadığımız topraklarda kendi insanımıza kendimizi kendi dilimizde ifade etmek başka, çok başka bir şey, o tadı ben İngiltere'de

alamam. Orada ancak bir lüks içinde, her şey benim için çalışıyor derim. Sanatın bizim ülkemizde de gereklilik olarak hissedilebileceği günlerin özlemiyle yaşıyoruz. Ne yazık ki hep ikinci planda kalıyor. Önce karnımız doysun diyoruz, hayır hepsi atbaşı gitmeli. Toplum, insan olarak gelişmemiz, insanın insanlığını fark etmesi için bunlar kaçınılmaz şeyler. Sanat kaçınılmaz ama ne yazık ki ihmal ediyoruz, ihmal edegelmişiz yıllardır. Çölde güzel, çiçekler açsın diye uğraş veriyoruz. Ama tarihe de baktığınızda din ve iktidar ikilisi aydınlanmaya, sanata, bilime hep karşı çıkmıştır. Bu iki taraf hep mücadele etmiştir. Çünkü onlar aydınlanan ve insanlık bilincine ulaşmış insanların hep bir gün kendilerinin ne kadar kof olduğunu anlayacağından korkar. Aslında çelişki bu kadar basit. Toplumdaki önemliler, değerliler yok etmek ister hep. Ya hapse atar ya öldürür. İktidar, aman bana kimse karşı çıkmasın, ezin, susturun, hapse atın... Sanat manat yapmasınlar. Sonra bu sanatçı sözcüğü... Erken kalkan sanatçı oluyor, bütün meşhurlar sanatçı. Benim mesleğim oyunculuk, benden sonrakiler ancak sanatçı olup olmadığımı söylerler. Haluk Bilginer şimdi sinemada bir kadını oynamak istiyor. Ama senaryoda hiçbir ipucu olmayacak, bu kadın diye. Yani herhangi bir kadın oyuncuya teklif edilecek rolün kendisine teklif edilmesini istiyor. Bu onun için sınavların sınavı olacak. "Becerir miyim, beceremez miyim, bu bir risk", diyor. Becermesine becerir de, merak bu ya acaba öyle bir senaryoyu kim becerecek?


PERDE ARASI Cemal

Geleneği Geçmişle Karıştırmak... Kavramları, anlamlarını yeterince bilmeden, yanlış kullanmanın doğurabileceği en büyük sakıncalardan biri, yanlış varsayımlara gidilebilmesi, buna bağlı olarak da örneğin herhangi bir alanda gerçekte varolamayan çıkış noktalarının temel alınabilmesidir. Gelenek kavramını geçmiş yerine kullanmak, bu tür yanlışlardan biridir. Çünkü bir geçmişin bulunması, mutlaka bir geleneğin de bulunması gibi bir zorunluluğu beraberinde getirmez. Hele sanat alanında, bir sanatın geçmişinin olması, ama henüz geleneğin bulunmaması rahatlıkla rastlanılabilecek bir durumdur. Gelenek, bir geçmişte yer alan bütün uygulamalar demek değildir. Herhangi bir sanatın geçmişinin yanı sıra geleneğinden de söz edebilmek için, belli kimliklerin saptanabilmesini sağlayan çizgileri ortaya koyan bir uygulamalar zincirinin varlığı gerekir. Bugün örneğin Alman tiyatrosunun bir geleneği vardır; çünkü bu tiyatronun yüz çizgileri, Alman dilinin tiyatro yazarlarınca birkaç yüzyıllık bir süreç içerisinde geliştirilmiştir. Aynı durum, örneğin İskandinav, Fransız, İngiliz, Amerikan, İtalyan, Rus ve. tiyatroları için de geçerlidir. Anılan ülkelerde tiyatro sanatının geçmişiyle geleneğinin örtüştüğünü söylemek, belirtilen nedenlerden ötürü yanlış bir varsayım olmayacaktır. Gelenek, ne yalnızca belli bir geçmişin varlığıyla, ne de henüz gelenek olmayanı gelenek diye adlandırmakla elde edilebilir.

a

Bu açılardan bakıldığında, geleneksel bir Türk tiyatrosundan söz etmek, çok yanlış ve çok yanıltıcı olmaktadır. Çünkü Türk tiyatrosu, geçmişinin bulunmasına karşın, bu geçmişten bugüne uzanan çizgide henüz gelenek oluşturabilmiş bir tiyatro değildir. Gölge oyununu, orta oyununu, meddahlığı, köy seyirliklerini vb. "geleneksel Türk tiyatrosu" saymak, çok yanlıştır; bu sayılanlar, ancak - ilerde oluşacak - belli bir tiyatro geleneğinin öğelerini oluşturabilir; ama tek başına bir tiyatro geleneğini oluşturmaya yeterli değildir.

pe cy

Ahmet

Bizim tiyatromuzun geleneğinin bulunup bulunmadığını araştırmak istediğimizde, sormamız gereken sorular, daha farklıdır. Geçmişten günümüze uzanan çizgide, Türk dilinin oyun yazarlarınca kaleme alınmış eserleri göz önünde tutarak tiyatromuzu evrelere ayırabiliyor muyuz?

Yine bizim oyun yazarlarımızın eserlerinin rehberliğinde, tiyatro geçmişimizde akımların varlığından söz edebiliyor muyuz? Geçmişten günümüze uzanan çizgi boyunca toplumsal ve bireysel düzlemde yaşananların haritasını kendi tiyatromuza bakarak çıkartabiliyor muyuz?

Aynı çizgiyi izlediğimizde, karşımızda Türk tiyatrosunun özgün kimliği diye bir kimlik bulabiliyor muyuz? Bu soruların tümünün yanıtı, hayır'dır. Bu hayırlardan bir geleneksel Türk tiyatrosuna varabilmek ise olanaksızdır.

Türk tiyatrosu, geriye baktığımızda yoksul sayılamayacak bir geçmişe sahiptir. Yine bu geçmiş boyunca Türk tiyatrosu yazarıyla, oyuncusuyla, yönetmeniyle, dekorcusuyla, müziğiyle çok parlak başarılara imza atmıştır. Ama kendi oyunları, nicelik bağlamında henüz bu alanda yapılmışları ve yapılmakta olanları özgün Türk tiyatrosu kılmaya yetecek yoğunluk düzeyinde olmaktan uzaktır. Bir döküm yapıldığında, "Türk tiyatrosu"nun bugüne kadar çok ağırlıklı olarak yabancı eserlerin oynanması üzerinde yoğunlaştığı hemen ortaya çıkmaktadır. Böyle bir uygulamadan, çok başarılı oyuncular, yönetmenler vb. doğabilir, ama kendi kimliğine sahip, özgün bir tiyatro doğamaz. Daha kısa deyişle, daha çok yabancıların kaleme aldıkları oyunları oynayarak Türk tiyatrosu yapılamaz. Bugün "Türk tiyatrosu" bağlamında, tiyatromuzun geleceğine olumlu katkıda bulunabilecek, gerçekçi tutum, henüz olmayan bir gelenekten yola çıkmaya çalışmak değil, fakat tiyatromuza özgün kimlik verebilecek bir geleneğin henüz oluşmadığını açık yüreklilikle söylemek olabilir.. 37


ELEŞTİRİ

KOZALARINDAN ÇIKAMAYANLAR YA DA ÖLÜLER KONUŞMAK İSTERLER Mİ? Handan

Salta

Son günlerde aklımızdan en çok geçen soru ne diye sorulduğunda yanıtlar ne olur dersiniz? Benim aklımdan geçen ama bir türlü çıkmayan bir soru var; akılla

a

kavranması çok zor olan gelişmelerle dolu bir gündemde sanatın ve yaşamın nasıl bir iletişim içinde olması gerektiği. Adalet bakanının kaçak araba alması, bir

cy

suçlunun milletvekilinin evinde saklanması, dünyaca ünlü bir yazara kendi ülkesinde bir dolu insanın alkışları arasında hakaret edilirken bir başka ülkede ödül verilmesi, üstelik bu ödül verildiğinde "milletçe" haklı gururumuzdan söz edilmesi, cinayet suçu işleyen insanların devlet koruması altında olduğunun ortaya çıkması karşısında birilerinin hâlâ gözlerimizin içine baka baka yalan söylemesi gibi olgularla yaşamaya

pe

alışmış olmak toplumun belleğinde ne gibi izler bırakıyor? Bunca çapraşık bir o kadar da açık ilişkilerin ortaya dökülmesinden sonra sanatın nasıl bir işlevi olacağı sorusu kafamı çok kurcalıyor. Tiyatro sanatının topluma tutulan bir ayna olduğu varsayımından yola çıkarsak bu aynada ne görmeyi umabiliriz? Yaşadıklarımızın yarattığı karmaşayı sanat nasıl derleyip toplayıp bize sunmalıdır? Devlet tiyatrolarında bu yıl sahnelenmeye başlanan iki kısa oyun bu soruyla bir kez daha hesaplaşmama yardımcı oldu. Adalet Ağaoğlu'nun, "Kozalar" ve Melih Cevdet Anday'ın, "Ölüler Konuşmak İsterler" adlı oyunları gerçekle düş arasında bir yerlerde gezinen oyun kişileriyle günümüz gerçekliğine göndermeler yapan iki yapıt. Üç ev kadınının, evleri ve yakın çevrelerindeki ilişkilerin dışında kalan dünyada tümüyle yalıtılmış küçücük dünyalarında minicik ayrıntılar ve zavallı düşlerle kotardıkları yaşamlarını konu alan "Kozalar" birçok toplumsal soruna göndermelerde bulunuyor. Ev kadını olmak üzere yetiştirilen, ev, koca ve aile üçgeni içinde kristal eşyalar, arsalar

38

edinmek suya sabuna dokunmadan yaşamak gibi beklentileri gerçekleştiğinde de bunu diğerlerine karşı üstünlük sağlamakta kullanan kadınların birbiriyle olan ilişkilerindeki baskı, ikiyüzlülük, çıkarcılık çarpıcı gerçek dışı bir örgü içinde verilmiş. Oyun, kadınların konumlarını ve kendilerini nasıl gördüklerini sergilediği gibi, bu koşullarda yaşayan insanların ne tür ilişkiler içinde ve nasıl duygularla davranabileceğinin de ipuçlarını veriyor. "Ölüler Konuşmak isterler" de, düşsel bir ortamla toplumun farklı kesimlerinden ölüme doğru yol alan gemide bile bu düşsel yolcuların kişisel hırsları ya da çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen bencilce tutumlarını sürdürmelerini sergiliyor. Irza geçme, mezarlıklarda boş yer kalmaması, et yemenin radyo bobinlerini bozması, askerliğin kaldırılmış olması 'felaketi', komşunun hanımellerinin bahçeye sarkması gibi konulardan yapılan konuşmalar yalnızca konuşanın dinlediği monologlara dönüşürken yolcuların küçük söylevleri gibi dikkate alınmadığı için kaçınılabilir son, kaçınılmaz hale geliyor. Her iki oyundaki ortak temel izlekleri şöyle sıralayabiliriz. Yıkım diye nitelendirilebilecek bir izlek, her iki oyunda da karşımıza çıkıyor. Kabul günündeki ev kadınları, dışarıdan gelen sesler ve kapının yumruklanmasıyla sonlarının geldiği, bunca çabayla


pe cy a

İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun sahnelediği "Kozalar" adlı oyundan bir sahne.

oluşturdukları dünyalarının başlarına yıkılması olasılığı karşısında içsel bir yıkım yaşarlar. Gemi yolcuları ise cenaze memurunun tüm uyarılarına karşın bir türlü farkına varamadıkları bir yıkım yaşayacaklardır. Korku ise her iki oyunun kahramanları tarafından en çok yaşanan duygu olarak ikinci izleği oluşturur. Kadınlar dört elle sarıldıkları evlerini, kristallerini, tahvillerini kaybetmekten ve dışarıda olup örtenlerden ölesiye korkup kendilerini hapsederler. Düşsel geminin yolcuları ise et yemek yüzünden cezalandırılmaktan hayatı boyunca elde ettiği tek başarı olan ev, yazlık ve dükkânlarını kaybetmekten, askerliğin kaldırılmasından, ırza geçildiği için günahkâr olarak görülmekten korkarlar. Bu izleklere bağlantılı olarak, gelişen olaylardan oyun kişilerinin yaşadıkları çevreyle ilişkilerinde ve kendileriyle ilgili kurgularında ortaya çıkan sorunlar oyunların belkemiğini oluşturmaktadır. Dış dünyadan gelen ve oyun kişilerince ölümcül olarak nitelendirilebilecek yıkım yaklaştıkça umursamazlık, karşısındakini anlamama, bencillik, yaşanılan yıkımı ya da korkuyu sorgulamaktansa kendimi nasıl kurtarabilirim kaygısıyla davranma daha da belirginleşir. Oyun kişilerinin

tepkileri ya da tepkisizlikleri ile günümüzde yaşananları karşılaştırdığımızda yaşamın sanatı kat be kat aşan 'absürd'lüğünü, hayâl gücümüzü dumura uğratabilecek gariplikleri buluruz.

İçeriğine kısaca değindiğimiz bu oyunların sahnelenişinde yaşamdaki absürdlüğün aşılıp izleyiciye söylenecek sözün belirginleşmesi ya da sahnede görülen kurgunun yaşamın kurgusuyla bir yerlerde buluşması, izleyici üzerinde belirgin bir etki yaratması gerekliliği ortaya çıkıyor. Yazıldıkları yıllardaki (1972 ve 1973 yılları) izleyici için oldukça çarpıcı olabilecek oyunların bugünün izleyicisi için sarsıcı, çarpıcı, yenilikçi özellikler taşıması, bugüne değin bir şey söylemesi sahnelemenin olanaklarıyla son derece ilintili. Farklı bir algılamaya yol açabilecek bir yorum, metinlerin günümüze ne söyleyebileceği konusunda oldukça belirleyici.

Ayşenil Şamlıoğlu'nun rejisi bugüne seslenme sorununa karikatürize etme abartma temelinde çözüm aramış. "Kozalar"ın dekorunda oturma odasında bulunan üç koltuktaki kadının ayın model çantalarından çıkardıkları el işlerini aynı "hareketle" işlemeleri, hep

birlikte çaylarını içip hep birlikte bardakları sehpaya bırakmaları, bu kadınların küçük beklentilerine ve içine hapsoldukları küçük dünyaya karşılık kocaman kafaları ve abartılı tavırlarıyla gerçek dışı bir boyutta yaşadıkları hissettirilmeye çalışılmış. "Ölüler Konuşmak İsterlerdin gemi dekorunda ise yerleri değiştirilebilen tahta sıralardaki yolcular konuşmaların temposuna ve konusuna göre yerlerini değiştirerek oyuna hareket kazandırdıkları izlenimini vermeye çalışıyorlar. Köşe kapmaca oyununa dönüşen bu koşturmaca bir süre sonra izleyiciyi yormaya başlıyor. Gemi yolcularının ölüleri anımsatan makyajları zaten ölüme giden bu yolcuların tüm çabalarını, koşuşturma ve korkularını anlamsız kılmakta araç olarak kullanılmış. Böylece konuşmalardaki saçmalık boyutunun görsellik aracılığıyla bir kat daha artması amaçlanmış. Cenaze memurunun palyaçolara ya da TV'deki sunuculara benzeyen görünümü ve tavırları ise onu hem gerçek dışı hem de (yaşadığımız) gerçekle iç içe kılmış. (Aynı zamanda yolculardan farklı bir konumda olduğunu görsel olarak da ortaya çıkarmış.) Ev kadınları ya da gemi yolcuları


yerinden oynatabilecek bir yoruma rastlayamıyoruz. Oyun kişilerinin kendilerini hapseden, yok oluşa sürükleyen mekân içinde varlıklarını sürdürmeye çalışırlarken yaşadıkları yanılsama izleyiciye aktarılamıyor. Tam tersine oyuncularla oyun kişileri birleşerek bir başka yanılsama yaratılıyor. Her iki oyunda da son/felaket yaklaştıkça gerilim artması oyunculukla da bu gerilimin yansıtılması gerekiyor. Oysa bağırışlar ya da koşturmalar içine sıkıştırılmış son ya da felaket durum, etkisinden çok şey yitiriyor. Çok daha yaratıcı bir oyunculuk ve rejiyle buluştuğunda izleyiciyi zaman ve mekân duygusundan koparıp kendisiyle yüz yüze bırakma potansiyeli taşıyan oyunların bu olanakları yeterince iyi kullanılmamış. Yaşadıklarımıza alışmamak, bu yüzden

de gündelik yaşamın gerçekliğine sürekli olarak mesafeli bakmak zaman zaman da bu gerçeklikle dalga geçmek gibi işlevler yükleyebileceğimiz bir sanat tanımı yazının başındaki soruya da yanıt verir gibi görünüyor. Ancak, metin üzerinde küçük oynamalar ya da didaskarilerde sözü edilmeyen ayrıntıların içini doldurma yoluyla yapılan değişiklikler sözünü ettiğimiz soruya doyurucu bir yanıt veremiyor, yalnızca metni okuyan/seslendiren bir sahnelemeyi belirginleştiriyor. Bu durum da izleyicinin oyundan bir boşluk duygusu içinde çıkmasına neden oluyor. Ancak bu duygu oyun kişilerinin içine yuvarlandıkları boşluktan kaynaklanmıyor, bilinen bir gerçeğin bilinen formlar içinde tekrarlanması ve yeni bir ses, bakış ya da soluk bulamamanın yarattığı bir boşluk bu

pe cy a

yaşadıkları saçmalığın farkına varmaksızın ben merkezli ve baskıcı tavırlarını sürdürürlerken oyun metninde karikatürize edilmiş bu kişiler abartılı bir oyunculukla sahnede bir kez daha gülünçleşmiş, garipleşmişler. Abartılı hareketlerle sahnede sağa sola koşturan kadınlar ya da yolcuların böylece karikatürize edilerek saçma bir boyutta çizileceği düşünülmüş olmalı!.. Sıradan bir ev ve gemi dekoru içinde sıradan sözler söyleyeceği düşünülebilecek oyun kişilerinin -işlevleri gereği- içinde bulundukları mekâna ve zamana yabancılaşma süreci yeterince belirginleştirilmemiş. Bulundukları mekânın, zamanın dışına çıkan ya da aşan sözler söyleyen oyun kişileri dekor, kostüm ve oyunculukla tek boyuta indirgenmişler. Ne dekor-kostümle ne de oyunculukla zaman mekân algımızda değişiklik yapabilecek, birkaç taşı

KRYOLAN Profesyonel Makyaj Malzemeleri ACADEMİE Profesyonel Cilt Bakım Ürünleri FREED Dans ve Bale Malzemeleri DANSKIN Dans, Bale ve Spor Kıyafetleri SHOW & KARNAVAL Malzemeleri ve Aksesuarları PROFESYONEL SİHİRBAZLIK Malzemeleri KOSTÜM ve MASKOTLAR Sakal, Bıyık, Peruk Yapım Malzemeleri

VİRA KOZMETİK SAN. ve TIC. A.Ş. Merkez: Fener Kalamış Cad. No: 26/13 Kat: 3 81030 Kızıltoprak-lstanbul Tel: (0-216) 347 30 70-347 71 60 Fax: (0-216) 337 05 25 Şube: Kastel iş Merkezi No: 36 Beyoğlu-istanbul (Atlas Sineması Pasajı Kuyumcular ve Antikacılar Çarşısı) Tel: (0-212) 293 36 37


ELEŞTİRİNİN ELEŞTİRİSİ

"YAZDIKLARIM, CEHALET VE İKTİDARSIZLIKLA BESLENİYOR" Orhan

Alkaya

Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin Kasım '97sayılı nüshasında, Fakiye Özsoysal Çavuş imzasıyla yayımlanan "Godot, Artık Beklenilen Değil Ama Tüketilen mi?" başlıklı

pe cy a

yazı, birkaç açıdan tartışma değeri taşıyor.

Tepesinde "Eleştiri" bandı yer almasa, bir "halet-i ruhiye"yazısı olarak ilginç bir metin var karşımızda. Yazarın iç dünyasındaki dalgalanmaları, tedirginlikleri, rahatsızlıkları, yazı üzerinden izlemek mümkün. Nedir, metin "Eleştiri" yazısı olarak sunuluyor. Türkiye tiyatro ortamında yaşanan kaosun bir nedeni de, eleştiri alanında temel asgari müştereğin bulunamamış olmasıdır. Lafı dolaştırmaya gerek yok. Bu asgari müşterek, "kriter" dir. Eleştiri metni, üzerine yazı yazılan metnin başladığı yerde başlar, bittiği yerde biter ve ortaya koyduğu değerlendirme kriterleri ile eleştiri niteliğini kazanır.

Sayın Çavuş, kendi içinde çelişen bir yazı yazmış. '90'ların sonunda uyumsuz tiyatro oyunlarının sahnelenmesi konusundaki ifadeleri, tutarsız. Kısaca, ne dediği belli değil. Kaldı ki, Godot'yu Beklerken'in bir uyumsuz tiyatro örneği olarak önerilmesine bir şey diyemem. Bunu başkaları da yaptı. Ama bir kesinlik içinde "uyumsuz tiyatro örneğidir" denilirse, katılmadığımı aynı kesinlikle söylerim. "Beckett'in öylesine sade kurduğu oyununu, abartı yoluyla dalga geçme boyutuna taşıdığım"ı yazan Sayın Çavuş'un bu değerlendirmesini temellendirmesini bekliyordum. Çünkü

bu yargı, yazının ilk paragrafında yer alıyordu ve ben bu ilk paragrafı okurken, bir eleştiri yazısı okuduğumu sanıyordum. Eğer, "uzun sessizlikler bu sahnelemede komik hareketlerle seslendirilmiş" "tesbif'i öne sürülecekse, bunun bir "saçmalama" olduğunu söylemek zorunda kalırım. Bugüne kadar, Beckett'in yazdığı "sessizlik" ve "uzun sessizlik" kompozisyonunu, tam yazıldığı gibi sahneleyen tek bir yönetmen olduğunu sanmadığım gibi (Beckett dahil), kimsenin bir rejisörden parantez içlerine tam sadakat beklemesinin de mümkün olmadığını düşünüyorum. Hatta bundan eminim. Aksi halde, bir oyunun, yıllar, yüzyıllar boyu tekrar tekrar sahnelenmesinin pek anlamı kalmazdı. Evet, bizim sessizlik kompozisyonumuz, tıpkı Blin'in Hall'den farklı olması gibi, bu sahnelemeye özgüdür. 50'lere değil, 90'lara aittir. B e ş saniye ile yirmi saniye arası değişen sessizlik-eylemsizlik yerleştirmelerini içerir. Yerleştirmeleri nasıl yapacağıma tabii ki -bu uygulamada-ben karar veririm. Eleştiri, bunun doğru tesbit edilip yorumlandığı ve anlamlandırdığı noktada başlar. Kaldı ki, bir yönetmene (Desmond Smith) yazdığı mektupta, şunları söyleyen de Beckett'dir: "Oyun yazarının görüşlerinin yönetmen için zararlı olmayacağından pek de emin değilim aslında. Belki de benim için yanlış, ama


sizin kişisel tecrübeleriniz bakımından tutarlı bir oyun, sizin kendi görüşlerinizi tamamen farklı görüşlerle birleştirmeye çalıştığınız bir oyundan daha başarılı olacaktır. Zaten yazarların her zaman haklı oldukları da söylenemez." "Oyun, özgün metnin aksine olay dolu bir oyun halinde çıkıyor karşımıza," diye yazan Sayın Çavuş, özgün metni gerçekten okumuş mu, doğrusu merak ediyorum. Bizim sahnelememizdeki ayırt edici yanların hiçbirini "okuyamaması" da, bu kuşkumu arttırıyor, ipucu vermeyeceğim. Neredeyse yirmi otuz saniyede eylemin değiştiği, karakterlerin yer değiştirdiği bir metin var karşımızda. Yüzyılın en çarpıcı oyunlarından biri olmasına da, bu benzersiz yapısı yol açıyor.

cy a

Sessiz sinema komedisine, apaçık pastişlerle yazıldığını Beckett'in B'sini bilenler bilir. Oyunun kapak sayfasında "İki Perdelik Trajik Fars" yazar.

pe

Beckett, Harold Pinter'a şöyle der: "Benim eserimde bir form bulmakta ısrar edilirse şöyle diyebilirim: Bir ara hastanede yatıyordum. Bitişik koğuşta gırtlak kanseri olan bir hasta vardı. Sessizlikte çığlıklarını hep duyuyordum. Eserlerimin sahip olduğu tek form budur." (Bkz. Samuel Beckett-A Biography, Deidre Bair, Vintage 1990) Beckett araştırmacısı David Bradby "Beckett Dublin'deki müzikhollerden etkilenmiştir; diyalogları komik atışmalara çok şey borçludur," diye yazar (The Cambridge Guide to Theatre, Camb. Uni. Press, 1992).

Beckett, "Kaosu içeren bir biçim bulmak, sanatçının görevi bu şimdi," der. "Oyunlarımın hafif ve süratli oynanmasını tercih ederim," der (D. Mc Millan ve M. Fehsenfield, Beckett in the Theatre, John Calder Ltd. 1988). Ama burası Türkiye'dir. Kimsenin sırtında yumurta küfesi yoktur. Gene de, bir iki kayıt düşmek, eleştirmen adaylarını biraz daha tedbirli davranmaya mecbur kılmak mümkün. "Beckett'in metnindeki anlamlı yoğun tiradlar zamanını tamamlamışcasına rafa

kaldırılmış," diyor Sayın Çavuş. Söylem, Beckett'in metnini iyi tanıyan ve bizim sahnelememizi izleyen bir "eleştirmen"e ait gibi... Kesinlik içeriyor ve "sıkı" bir tesbit yapıyor. Hemen söyleyeyim, metindeki tirad yapısı gösteren yerleri "strich"leme hakkım var. Her yönetmenin böyle bir hakkı var, kendi yorumu içinde tutarlı durmak kaydıyla... Ama ben, bunu yapmadım. Lucky'nin tiradı, ilk kez doğru çeviriyle, harfi harfine sahnede. Bunun dışında Pozzo'nun birinci ve ikinci perdedeki tiradları ve Vladimir'in ikinci perdedeki iki tiradı, sahnelememizde yer alıyor. Sadakatle...

İki saat on beş dakika süren bir "Godot'yu Beklerken" yaptık ve tek bir sahneyi, o da mizanseni tamamlanmış olmasına karşın, ilk gösterime dört gün kala çıkardım. Tabii Sayın Çavuş'un bunı ayırt edememesi de hayli çarpıcı. Çünkü oyunun en ünlü sahnelerinden birisiydi çıkardığım sahne... Evet, hangi anlamlı, yoğun ya da anlamsız ve seyrek tirad rafa kaldırılmış? Eleştirmen, okuyucu/izleyiciyi yanıltma hakkına sahip midir? Temel değerlerin hızla değersizleştiği dönemlerde, söylem içeriği gereksiz kılmayı hedefleyen bir hacme ulaşır. "Akil Adam'ların yerini "Büyük Adam"'lar alır. Kıymetleri kendinden


menkul "Büyük"ler... Retorik, Kartaca İleriyle yürür. Örnek mi istiyorsunuz, Buyrun size örnek:

değiştiremediğinle dalga geçip, onu kepaze etmek mi? Gerçekten çözümleri tükettik mi?" diye yazıyor Sayın Çavuş.

Özgün metin üzerine yapılan çözümlemelerde, birinci ve ikinci perdede haber getiren bu çocuğun Habil e Kabil olduklarından söz edilir, Buradan hareketle, Godot'nun keçi güden Kabil'i yani kötüyü, kötülüğü kucakladığı, beslediğini düşünürsek..."

Oyun broşüründeki yazımda da söz etmiştim. Beckett, "Dili bir anda yok edemeyiz ama, hiç değilse elimizden geldiği kadar kepaze etmeye çalışalım," diyordu, bir Alman yayınevine yazdığı mektupta.

"Böylece kurtarıcı bir anlamda isyan eden, baş kaldıran konumuna da girer," diye yazan Sayın Çavuşla farklı düşündüğümüzü de belirtmeliyim. Ben şu yaygın söyleyişle, "dünyanın kurtarıcılardan kurtarılması gerektiği"ni düşünüyorum. Umut budalalığı ile bir ilgim yok.

pe cy

'Özgün metin üzerinde yapılan çözümlemelerde"... Yani metin çözümleyen referansları var Sayın Çavuş'un; her ne kadar kim olduklarından söz etmese de... 'Godot'nun keçi güden Kabil'i, yani kötüyü kucakladığı"... Hem Beckett'i biliyor, Godot'yu Beklerken'i okumuş, üzerine yazılan kitapları okumuş... hem Tevrat'ı, Kuran'ı, hatta belki Sümer hitabelerini okumuş...

Eylem içindeki insan, çözümleri tüketmemiştir. Yazan, yapan insan, bir çözüm üzerinde yoğunlaşmıştır. Burada bir reçete arayanlara, sessiz çoğunluğa, sevecen duygular beslemekle birlikte, dahil olamam, olmam beklenemez.

a

Biliyorum, ne var burada, diyeceksiniz. Hayır, inanmak istiyorum ki, ne var burada, demeyeceksiniz. Lütfen böyle demeyin!

Yazar, söylemin arkasında dimdik duruyor. Ama ya söylem çökerse?.. Yabu cümle kurma yapısı, sağlam ve doğru bir bilgiye dayanmıyorsa?.. Bunca kesinlik ve bilgiçlik alt etmez mi insanı? Yazık olmaz mı? Tevrat'ın Tekvin bölümünde 4. Bab, Kuran'ın Maide suresi, Adem'in iki oğlundan söz eder.

Zaten Godot'yu Beklerken oyununun ikinci perdesinde ağaçta beliren filiz de, bir umut olduğu anlamına gelmez. Sadece zaman geçmiştir. Hepsi bu... Benim "vehim'lerle de bir ilişkim yok. Vehme kapılarak iş yapmadığımı pek çok insan bilir. Son olarak, Sayın Çavuş "kötülük"ten yakınıyor ve bu kötülüğün bir yansıması olarak Beckett'in "sahnede tüketildiği" kanaatinden söz ediyor.

Habil çobandır. Kabil ise çiftçi. Yani, Kabil keçileri gütmez. Zaten o meş'um olayın öncesinde, tanrıya başak götüren de Kabil'dir. Oyundaki çocuğun, "keçileri güden bir Kabil'le ilişkilendirilmesi de mümkün değildir. Yanılmış diyebilirim, diyebilirsiniz. Peki, şahsi bir yanılgıya, "özgün metin üzerinde çözümleme yapan'ları dahil etmenin karşılığı nedir? Karşılığı, cehaletin taçlandırıldığı Türkiye'dir. Fazla söze gerek yok aslında. Ama madem başladım, birkaç şey daha söylemeliyim. "Bu durumda en iyi şey

Burada üzerinde durulması gereken iki nokta var. İlki, Che endüstrisi benzeri bir Beckett endüstrisi paralelliği kuran, kantarın topuzunu kaçırıp, Susurluk'lara, Çatlılara kadar ilerleyen Sayın Çavuş, haddini bilmiyor. En hafifinden, ayıp ediyor. ikinci nokta ise, seyircinin bizim yorumladığımız Godot'yu Beklerken metnini severek izlemesinden duyduğu rahatsızlık. Burada, seyirciye doğru bir aşağılama, bir hakaret var gerçi, ama onu seyirci cevaplar... Benim için keyif verici bir durum söz konusu. Yineliyorum, iki saat on beş

dakika, hiç taviz vermeden Beckett'in Godot'yu Beklerken metnini sahneye getirdik. Çeviri, bu sahneleme için yeniden yapıldı. Alt metinlerin bütününü, atlamadan belirgin kıldık. Göndermelerin pek çoğunu keşfettik; Beckett'in orijinal metnindeki bilgi hataları dahil (Bu gıdıklayıcı cümleyi, ipucu vermeden, burada bırakıyorum. Merak eden arasın, bulabilirse bulsun). Pseudo, entelektüel birilerinin elindeki "Beckett'i herkes anlamaz" silahı yere düştü. Çünkü seyirci Beckett metnini anladı. Bunu amaçlamıştım. Birkaç kişi, Beckett'in can sıkıcı, boğucu, balyoz gibi, şamarcı filan... işte öyle kakavan bir yazar olduğunu, Beckett'i bir tek kendileri gibi "yüksek bilinç sahibi" insanların anlayacağını sanmaya devam edebilir. Oysa gerçek bu değil. Beckett'in yazar olarak önemi, ikinci Dünya Savaşı sonrası Fransız edebiyatında "sokak dili"ni kullanan ilk yazar olmasıyla başlar. Seyirci, bu metni pekâlâ anlıyor işte. Mesele budur. Her seyirci, yapılan bir işi sevip sevmeme, benimseme, itiraz etme, eleştirme hakkına sahiptir. Biz mutlak doğrunun peygamberleri değiliz. Bir şeyler düşünüyoruz, yapıyoruz. Sonra işlerimiz konuşuyor. Godot'yu Beklerken yorumumuza, olağanüstü bir önem atfediyor değilim. Yaptığım diğer işler kadar, kitaplarım kadar... bu kadar... Ama "Eleştiri" kurumuna olağanüstü bir önemsizlik atfetmeye de gönlüm razı değil. Eleştirmenlerin çoğunu önemsiz bulsam da... çoğunu önemli bulsam da... bir şey değişmez. Tiyatro ortamının "eleştiri" kurumuna ihtiyacı var. "Yazdıklarım cehalet ve iktidarsızlıkla beslenir," diyen Beckett'i ne kadar sevsem de, bu alanda sık sık doğrulanması pek hoşuma gitmiyor. Hem Godot'yu tüketmek, Godot'yu Beklerken metnini yeniden üretmek anlamına da gelebilir. Hiç düşünmüş müydünüz?


TARTIŞMA

Grips Theater'ın 25. Yıl Kutlama Etkinlikleri Çerçevesinde Çizgi Dışı Bir Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu İçin Uluslararası Kolokyum Belgesel

YETİŞKİNLER ÇOCUKLARI ÖLDÜRÜYOR (ll) Kasım ayında yayımına başladığımız "Yetişkinler Çocukları Öldürüyor" başlıklı yazı

dizimize devam ediyoruz. Türkiye'de çocuk tiyatrosuna önemli açılımlar sağlayacağına inandığımız Grips Theater'ın gerçekleştirdiği kolokyum belgelerini tam metin olarak aktarıyoruz. Bu konuda çocuk tiyatrosunda çalışan oyun yazarı, yönetmen ve diğer uzmanların veya uzmanlaşmak isteyenlerin görüşlerine, bilgilerine ve deneyimlerine de ihtiyacımız var. Çocuk tiyatrosu ile ilgilenen ve

a

ilgilenmek isteyen herkesi çocuk tiyatrosu konusunda başlattığımız tartışmaların içinde görmekten büyük keyfi alacağız. 2-Çocuk ve Gençler İçin Politik Tiyatro

pe cy

Çev.: D u y g u A t a y

a- Çocuk Tiyatrosunda Toplum Bilinci

PETER ENSİKAT- Almanya. 1941'de Finstervvalde, Doğu Almanya'da doğdu. Lypzig Tiyatro Yüksek Okulu'nda okudu ve 1962-65 arasında Dresden Gençlik Tiyatrosu'nda oyuncu olarak çalıştı. Daha sonra 1975'e kadar Berlin Çocuk Tiyatrosu'nda oynadı ve oyunlar yönetti. Hemen tümü eski Doğu Almanya Cumhuriyeti'nde sahnelenen pek çok kabare ve çocuk oyunu yazdı. 1991 'den bu yana, Berlin Kabare Distel'de yönetici ve yazar olarak çalışıyor.

DENNIS FOON-(Kanada) "Gölgelerin Dansı", 1978'de yaptığımız "Yeşil Başparmak Tiyatrosu"nun ürünlerinden biri. Tek başına bu oyun bile, ne denli zor bir konuyla uğraştığımızın kanıtı. İngiliz Californiası'nda bir okul yönetimi örneğin, oyunu 'şeytanca' ve 'Hıristiyanlık dışı' niteleyerek o bölgede sahnelememize olanak vermedi. Bunun üzerine, "Pekâlâ", dedim. "Madem böyle, o zaman savaşa devam." Daha gerçekçi olmak için, sertlik gerekiyordu. Boşanma üstüne bir proje hazırladım. Yazar, gerçekçiliğiyle bilinen biriydi. Böyle bir konu Kanada'da ve bildiğim kadarıyla USA'da bile tabu olarak görülüyordu. Önümde, bana kılavuzluk edebilecek bir örnek yoktu ve çevremdekiler bana deli gözüyle bakmaya başlamışlardı. İşte bu olay, uğraşımızın dönüm noktası oldu. Bundan sonra, araştırmacı olarak çalışmaya başladık. İncelemeler, röportajlar, açık oturum ve söyleşiler sonucunda, çocuklarla birlikte, onların hangi gerçekliğin içinde ve ne ölçüde yaşadıklarını saptadık. Bunlardan çıkan sonuçlarla da, oyunlarımızı hazırladık. Bu alanda çığır açan oyunumuz,

"Duygulara Evet, Duygulara Hayır" oldu. Bu oyun, Kanada'da bu konuda oynanaı ilk oyundu. Çocukların, cinsel açıdan kullanılmalarını gündeme getiriyordu. Ensest ilişkilere zorlanmış çocuklarla yapılan pek çok söyleşiden sonra, görevimizi şekillendirdik: Bu oyunu kimir için yapıyorduk? Kendimiz için mi, seyircimiz için mi? Şimdiye değin böyle bir soruyu sormamıştık kendimize. Ben, kişisel olarak daha iyi bir sanatçı olmak istiyordum yalnızca. Seyirci beni hiç ilgilendirmemişti bundan önce...

HERMAN VlNCK-(Hollanda) 1969 yılında Hollanda'da Werktheater'in kuruluşu, geleneksel tiyatroların kan kaybından kaynaklanıyordu. O sıralarda kimsenin tiyatro derdi yoktu artık. Kültür Bakanlığına para için başvurduk ve hedefimizin sadece araştırma tiyatrosu yapmak olduğunu anlatmaya çalıştık. Bir yıl boyunca araştırma çalışmaları yapmak ve sonuçta da, herhangi bir biçimde bir gösteri sunmakla yükümlü olmak istemiyorduk. İstediğimiz kabul edilince, derhal oyunlar oynamaya başladık. Bir yandan da, sürekli araştırmalar yapıyorduk. Sorular soruyorduk örneğin: Neden, nerede, ne zaman, kimin için, hangi biçimlerde? gibi. Seyircileri de kışkırtıyorduk sürekli, bu sorulara yanıt alabilmek için. Sokaklarda oynadık, hapishanelerde, okullarda, depolarda... Tiyatronun ne olabileceğine ilişkin yanıtlar arıyorduk kafamızda. Aynı zamanda oyunculuk yeteneklerimizi de tartıyorduk. Biz ne istiyoruz, nasıl yapabiliyoruz? Bir süre sonra, normal seyirci için oynamaktan vazgeçtik. Oluşturmaya çalıştığımız, hedef seyirci kitlesine yönelttik çalışmalarımızı. Bu metod artık gelenek olmaya başlamıştı bizim için. Politik ya da sosyal içerikli konular seçiyorduk. Seyirciler ne ile ilgileniyorlardı gerçekten? Önce, psikolojiyi aldık ele. O zamanlar okullarda


"Mannomann"ı oynuyordu. Oyundan sonra konuştuğum grubun oyuncuları benden, tarlada çalışmak zorunda oldukları için okulu asmak durumunda kalan çocuklarla ilgili bir oyun istedi. Bununla, bu çocukları ve onların annebabalarını tiyatroya getirerek, okulun ve okumanın önemini vurgulamak istiyorlardı. Anne-babalar, okuma yazma bilmiyorlardı ve çocuklarının istikbali için, okumanın önemini kavrayamıyorlardı. "Böyle bir oyun yaz bize" diye yalvardılar, işe yarar bir tiyatro olayı gerçekleştirmek istiyoruz". Sorunlara gelince, bu ülkede her şeyden bol var zaten.

SHRIRANG GODBOLE-(Hindistan) Ben ne sosyal danışmanım, ne de öğretmen. Tiyatro yapıyorum yalnızca. Grips'le ilk karşılaşmam o kadar şaşırtıcı olmadı diyebilirim. Yeni bir oyuna çalışmak gibi bir şeydi bu. Ama olayın özüne indikçe, giderek kendimi sosyal danışman gibi görmeye başladım. Tiyatrodan daha çok, sosyal sorunlardan söz etmeye başladım. Yine de bu ikisi arasında bir denge kurmaya çalışıyorum, doğallıkla... Grips oyunlarında en sevdiğim şey, işlevlerini yerine getirmeleri. Yani, sosyal içerikli konularla uğraşmalarına karşın, Maharashtra'da küçük bir kentte, bir tiyatro topluluğu, Grips oyunu

DENNİS FOON- Kanada. 1951'de Detroit/ABD'de doğdu. Vancouver'de yaşıyor. 1985 ve 89 yıllarında, İngiliz dilinde tiyatro için ödüller aldı. Oyunları, Kanada ve dünyanın her yanında oynanıyor. Son oyunu "Savaş", kurucuları arasında bulunduğu "Yeşil Başparmak Tiyatrosu" tarafından sahnelendi. Bu aralar, Kanada CBC Televizyonunda senaryo yazarı olarak program yapıyor.

a

MOGAN AGASHE-(Hindistan) "Bu Evde Bizim Sözümüz Geçer" adında bir çocuk oyunu yaptık. İki afacan çocuğun evde yalnız kalmalarıyla ilgili bir oyun. Oyunun yazarı, otoriter ama pek sevilmeyen bir büyükanne tipi koydu içine. Tabii bu bazı anne-babaları ve çocukları provoke etmek içindi. Sonuçta tepki geldi: "Böyle bir büyükanne olmaz." Hint toplumunda otorite kabul görür ve tartışılmaz. Ama bize göre, otorite bir sorun haline gelirse, onu tartışırız oyunlarımızda. Yani, otoritenin kabul görüp görmediği, önceden iyice araştırmalıdır bence. Almanya'da yüzlerce yıl kast sistemi geçerliydi. Bu gibi şeyler ��ylesine kök salmıştır ki toplumlarda, olup olmadığını aklımıza bile getirmeyiz. Bu konuları işleyen oyunlar yazılmalı bence. Örneğin, Hint toplumunda iki ayrı Kast'ın bir arada oturduğu bir evde geçen olaylar. Grips metotlarına göre, karşılaştırmalar yaparak, yetişkinlerin çocuklarına verdikleri öğütlerle, gerçeklik arasındaki farkı ortaya çıkarabiliriz.

pe cy

ve kliniklerde, birtakım demokratik reformlar yapılması söz konusuydu. Buralara gittik, izledik ve hemen gördüklerimizi kendi aramızda uygulamaya koyduk. Fazla söz üretmeden sahne çalışmaları yaptık. Temel, gördüklerimizdi doğallıkla. Oyun, böylece gelişti, şekillendi ve okullarda oynanacak biçime geldi. Televizyona bile bir film yaptık bu oyundan. Alışılmış tarzda bir Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu değil bizimki, her şey var içinde. Bir yılı ikiye bölüyoruz örneğin. Kışın araştırma-inceleme, yazın oyunlar. Nerede olursa. Olabilecek her yerde oynuyoruz. Büyük çadırlarımız var. Bunlarla Hollanda'nın her yerine, seyircinin ayağına gidiyoruz, ideoloji olarak, Grips'le Werktheater arasında pek çok benzerlik var. Fark ise, bizim, seyirciyi oyuna katılmaya zorlamamız. Oyunlardan sonra, tartışıyoruz onlarla ve bize bir şeyler oynamalarını istiyoruz. Hemen tümü katılıyor bu isteğe. Hapishane müdürleri bile. Örneğin bizi eleştiriyorlar: "Hapishane yaşamı aslında sizin gösterdiğiniz gibi değil..." "nasıl peki," diyoruz o zaman, "lütfen bize nasıl olması gerektiğini sahnede gösterir misiniz?" Yerine getiriyor bu isteği. Ya da psikiyatri doktorları, "Biz hastalarımızı bu şekilde sağaltmıyoruz" dediklerinde, "Tamam, buyurun, gösterin bize o zaman doğrusunu. Yalnız lütfen hasta rolünü seçin kendinize", diyoruz ve uygulanıyor sahne üstünde nasıl olması gerektiği, işte böylece, biz de olayların aslını öğreniyoruz birinci elden. Kafalarda oluşan resimlerin, gerçeklerle hiç ilgisi olmadığı çıkıyor ortaya. Böylece, insanları da kendilerini değiştirmeye yöneltmiş oluyoruz. Oyunlarımızda, peşin yanıtlar hiç yok, hep sorular var, olabildiğince kışkırtıcı hem de...

İMRAN ASLAM-(Pakistan) Ülkemizde askeri cuntanın sansürü çok enteresan. Örneğin bazı yerlerde 'yatak' sözcüğünün kullanılması yasaklanabilir. Çünkü erotik çağrışımlar taşıyabilir bu sözcük. Bu yüzden, devlet başkanının hizmete açtığı 400 yataklı hastane haberi bile sansürlenebilir. İlk Grips oyunlarımızda, böylesine bir sorun yaşamadık, ama onları zaten sözcüğü sözcüğüne İngilizce'den çevirmiştik. Bu açdan, Yasemin tekstleri bana gönderdiğinde, hata yapıp yapmadığını bile düşünmüştüm. Tekstlere politik göndermeler yaptığımda ise, ne de olsa bunların çocuk oyunu oldukları ve sansürün gözünden kaçabileceğini düşündüm. Daha sonraki oyun olan "Süpermen'den Daha Güçlü"de, sakat bir

SHIRANG GODBOLE- Hindistan. Elektronik mühendisi. 1979'dan bu yana Mogan Agashe ile birlikte. Pune'de Akademi Tiyatrosu'nda çalışıyor. Aynı tiyatronun Grips oyunları sorumlusu. Oyunları adapte ediyor ve sahneleştiriyor. 1992'den beri de oyun yazıyor.

YASEMİN İSMAİL- Pakistan. 1950'de Islamabad'da doğdu. Üniversite tahsili sırasında oyunculuğa başladı. 1972'de ilkokul eğitimcisi olarak diplomasını aldı ve yıllarca bu işte çalıştı. 1980'de oyun sahnelemeye başladı. 12 Grips oyunu yönetti. Sahne ve film oyuncusu olarak Pakistan'da çalışıyor ve İngilizce yayınlanan "The Nevvs" Gazetesi'nde muhabir olarak görevli.


zaman, çocuk tiyatrosunun mutlaka çocukların kendi gerçeğini yansıtmasını istedim. Başlarda çok zor oldu bu. Ama yıllar sonra kazanan ben oldum. Çocuk gerçeği, üslup haline geldi. Tabii televizyon da hemen yakaladı olguyu ve tiyatrodan çok daha detaylı biçimde, film olarak sundu. Ne var ki, televizyonun handikapı, başka politik ve ekonomik baskılara direnememesi. Biz tiyatrocular buna karşılık, tiyatronun kendi gerçeğiyle, çocukların iç dünyalarına daha çok eğilmeli, çocuk seyircilerin sorunlarıyla uğraşmalıyız. Televizyonun panzehiri budur. Son oyunlarımda hep bu olguya ağırlık verdim.

RAZİ AMlTAl-(lsrail) Gripsin, dünya çocuk tiyatrosuna getirdiği yenilikler, kanımca çocukların oyunun temel motifi olması, konuların çocukların kendi özel dünyalarından seçilmesi ve sahneyle izleyicilerin arasında diyalog kurması olarak özetlenebilir. Bunları, bütün Grips oyunlarında gördüm ve aynısını biz de israil'de uyguluyoruz.

c- Çocuk Oyuncu mu. Yetişkin Oyuncu mu? WOLFGANG KOLNEDER- (Almanya) 1976'da Brezilya'daki ilk Grips oyunu sahnelememde, yerli oyuncular bana sordular: "Nasıl oluyor bu iş, gerçekçi çocuk tiyatrosu ne demek?" Şimdiye değin sadece masallar sahnelemişler. "Sizin tiyatroda yetişkinler oynuyorlarmış çocuk rollerini, öyle mi? Biz, sizden bir oyunu buraya adapte etsek bile, böyle bir şeyi nasıl becereceğimizi bilemeyiz." Bunun üzerine Volker Ludvvig'i davet ettiler. Volker onlara video filmleri gösterdi, oyunları açıkladı, konuları ve dramaturjiyi anlattı. Sonunda şunu sordular: "Peki, biz burada böyle bir olay yapmayı düşünürsek, bize bir yönetmen yollar mısınız? Çünkü oyuncularımıza bizim anlatmamız olanaksız. Çocuk rolüne çıkmaya utanırlar". Sorun teknikti. Nasıl olur da, bir oyuncu, inandırıcı bir biçimde 5, 8 ya da 11 yaşında bir çocuğu canlandırabilirdi?.. Gerçekçi oyun saplantısından ve oyun tekniğinin öğretilmesinden sonra, kendi ayaklarının üstünde durabildiler, ikinci kez, "Kovadaki Su" oyununu sahnelemek Brezilya'ya gittiğimde, bir Çocuk Tiyatrosu Şenliğine çağrıldığımda, daha önce benimle birlikte çalışmış olan üç yerli oyuncunun kendi gruplarını kurmuş olduklarını gördüm. Grips'den öğrendiklerini, kendi konularında kullanıyorlardı artık...

pe cy

a

WOLFGANG KOLNEDER-Almanya. 1943'te Graz (Avusturya)'da doğdu. Fransız, Alman filolojisi ve felsefe okudu. Yönetmen, Dramaturg, Kabare yazarı, yazı işleri müdürü, üniversitede doçentlik ve belgesel film yapımcısı olarak çeşitli yerlerde çalıştı. Grips Tiyatrosu'nda gençlik oyunları yönetti." 1. Metro Hattı" ve "Solumsu Bir Hikâye".

çocuk konu ediliyordu. Ben bunu sakat topluma gönderme yaparak kullandım. Çocuk, özürlüler okuluna gitmek istemediğini söylediğinde örneğin, Amerika'daki bir okul sözkonusu oluyordu. Son oyun "Gökyüzü, Toprak, Hava ve Su", çevre kirlenmesi olayını konu alıyor. Benim yorumunda ise, demokrasinin başlamasıyla, geride kalan pisliklerin temizlenmesi gündeme geliyor. Ama bütün bu değişikliklerle, hiçbir zaman oyunların içeriğini, özünü değiştirmek, zedelemek istemedim. Özgün yazılımları kutsaldır tabii ki. Almanya'da nasıl oynandılar, yorum nasıldı, bilemezdik bizler.

SHIVEN- Yeni Zelanda. Potsdam, Doğu Almanya'da doğdu. Asıl adı Günther Bennung. Mesleği öğretmenlik. Doğu Berlin'de Max-Reinhardt tiyatro okuluna gitti ve on yıl burada oyuncu olarak çalıştı. 16 yıl önce, unutamadığı çocukluk düşünü gerçekleştirmek için Yeni Zelanda'ya yerleşti ve palyaçoluk yapmaya başladı. Dünyanın her yerinde oyunlarını dokuz ayrı dilde sergiliyor. 1987'de bir çocuk kültür merkezi kurabilmek için Yeni Zelanda'da arazi satın aldı.

b- Masal mı, gerçekçi oyunlar mı? PETER ENSIKAT-(Almanya) Benim yöntemlerimle Grips'inkiler arasında çok büyük farklılıklar olduğunu sanmıyorum. Aynı şeyi, başka biçimlerde deniyoruz. Birtakım öyküler anlatmak için masalları kullanıyorum. Masallar bugüne göndermeler yapıyor. Tiyatronun asal görevlerinden biri de, izleyicilere sorunlarının onlarla birlikte ortaya çıkmadığını, şu ya da bu biçimde, bu sorunların onlardan bağımsız olarak da var olduğunu göstermektir. Eski Doğu Almanya zamanında örneğin, benim politik kabarelerimde, neredeyse her sözcük büyülteç altında incelenirdi. Oysa aynı şeyleri masal biçiminde anlattığımda, umursamazdı bile kimse. Benim tercihim, bu şekilde masaldan yana oluştu. Doğu Almanya'nın sert sansüründe, oluşturmak istediğim resmi, satır aralarına sokmak zorundaydım, çünkü seyirciler bu resmi, bu biçimle daha iyi görebiliyorlardı. Bu açıdan, sansür bizi engellemedi, tam tersine fantazilerimizin gelişmesine yardımcı oldu diyebilirim. Bu şekilde kolayca aştık sansürü. Benim masallar, Noel sırasında hep okullarda Noel oyunları olarak oynandı. Hiç ilgisi yoktu oysa. Neyse ki artık yok böyle şeyler. Her oyun, her zaman oynanabiliyor. DENNI FOON- (Kanada)" Yeşil Başparmak Tiyatrosu" ile işe başladığımız

DENNIS FOON-(Kanada) Boşanma konulu bir oyunda üç tane rol vardı: Anne, 9 yaşındaki kızı ve annenin erkek arkadaşı. Kızı, kime oynatacağımızı bilemiyorduk ve risk almaya karar vererek, rolü yetişkin bir oyuncuya verdik. . O zamanlar Grips metodlarından haberimiz yoktu. Bir deneme yapalım


MOGAN AGASHE-(Hindistan) Çocuk oyuncuların çocuk rollerini başaramamalarının çok pratik bir nedeni var: Çocuklar, fiziksel, ruhsal ve kültürel olarak her gün aynı oyunu tekrarlamaya uygun değillerdir. Ayrıca, çocuk rollerinin yetişkinler tarafından oynanmasının bir yararı daha var: Oyunlar gerçekçi konulardan oluşuyor. Oysa tiyatro gerçek değildir. Çocuklar sık sık mutlak gerçekle sanal gerçeği karıştırırlar. Oyunun kendi gerçekleriyle ilgili olduğunu çok güzel kavrarlar ama çocuk rolleri yetişkinler tarafından oynandığında, mutlak gerçekle sanal gerçeği de derhal ayrımsarlar.

ROD LEWIS- (ingiltere) Dokuz yaşındayken, son derece ilginç bir okula gidiyordum. Bu okulun kurucuları, akıl almaz işler yapıyorlardı. Direktörümüz, kendi alanında müthiş bir öncüydü ve bu okulu görülmemiş, duyulmamış prensiplerle yönetiyordu. Her şeyde demokrasi vardı. Oy vermek gerektiğinde, benim oyumla müdürünki aynı ağırlıktaydı, oğlanlarla kızlar aynı sınıfta okuyorlardı, herkesin tek kişilik odası vardı ve bunlara ancak sahibinden izin alınarak girilebilirdi. Seks, gayet normal algılanıyordu ve bir şey olursa da, oluyordu işte. Kişisel özgürlüklerin sonuna dek kullanıldığı bir vahaydı sanki. Bir gün birisi, müdürümüze şöyle bir soru yöneltti: "Okulunuzda her şey isteğe bağlı. İsteyen derse giriyor, isteyen girmiyor. Demokratik olarak konmayan hiçbir yasa yok. Peki ama siz, nasıl oluyor da böyle bir idare biçimini savunabiliyorsunuz, okuldan sonra çocukların, yaşamın bencillik, rekabet, acımasızlık dolu bir ormana gireceğini bildiğiniz halde? Bu ormanın bütün tehlikelerine karşı, çocukları daha okuldan hazırlamanız gerekmez mi?". Müdürün yanıtı şu: "Sözünü ettiğiniz ormanın yasalarını, bir de üstelik kendi okulumda uygulayacak kadar ahlâksız değilim". İşte bu yanıt, Grips'in tiyatro düşüncesiyle bire bir çakışıyor: Orman yasalarını yinelemeyi yadsıyorlar. Oysa diğer tiyatroların yaptıkları, yaşama karşı hazırlamak çocukları, sözüm ona. Bu açıdan Grips'i çok önemli ve heyecan verici buluyorum.

HERMAN VINCK- Hollanda. 1935'te Belçika'da doğdu. Brüksel'de Resim ve Heykel öğrenimi gördü. 1958'de Brüksel Flaman Tiyatrosu'nda oyuncu ve dekorcu olarak çalışmaya başladı. Oyuncu, yönetmen ve dekorcu olarak Hollanda'da da çeşitli tiyatrolarda çalıştı. 1970 yılında arkadaşlarıyla birlikte kurdukları, Amsterdam Werk Tiyatrosu'nda, 25 yılda 120 prodüksiyona katıldı. Kendi tiyatrosuyla ortak yapım olarak Grips'de üç oyun sahneledi: 1992 Vatansız, 1993 Boğazdaki Yumru, 1995 Lotte Kayboluyor.

pe cy

DENNIS FOON-(Kanada) 1979 yılında yazar/yönetmen Campbell Smith'in gençlerle yaptığı röportajlardan oluşan, Juve adlı bir oyun vardı. Yetişkinler, oyunu oluşturan röportajların içeriğini dehşet verici bulmuşlardı. Ana temalar genelde fuhuş ve sokak serseriliği olarak beliriyordu. Oyunun, olabildiğince otantik olması için, oyuncuları gençlerden seçtik. Gösteriler sonuçta büyük başarı kazandı. Seyirciler, rock konserleri izler gibi izlediler ve bütün Kanada'yı turnelerle dolaştık.

d- Tiyatro, Çocukları Gerçekle Karşı Karşıya Getirmeli mi? WOLFGANG KÖHLERT-(Almanya) Almanya'da, çocuk tiyatrosu konusunda, çok tartışılan bir sorun var. Deniyor ki; çocuklara, çocuk oyunlarıyla umut ve kendine saygı aşılanmalıdır. Oysa, tiyatrodan çıktıkları zaman kimsenin onlara saygı gösterdiği filan olmadığı gibi, ileriye ilişkin umut gördükleri de yok herhangi bir şey adına. Yanlış umutlar mı dağıtılıyor çocuklara Almanya'da acaba? Yoksa yalnız bizim tiyatroda değil mi bu sorun?.. Sizde nasıl?

a

dedik. Sonuçta haklı çıktık. Seyirciler, küçük kızın, yetişkin bir oyuncu tarafından oynanmasını çok doğal karşıladılar.

WOLFGANG WÖHLERT-(Almanya) Bence, yetişkinlerin yetişkin olduklarını gizlemeleri yanlış. Bir yetişkinin, çocuk gibi davranıp, çocukça sorular sormasından daha kötü bir şey olamaz. Kişisel olarak ben, çocukluğuma ilişkin anılarıma güvenmiyorum örneğin. Biz yetişkinler olarak, kendi sorularımızı getirmeliyiz ortaya. Burada sorun, önce kendi içimizdeki çocukluğu gömebilmektir. Tiyatro oyunlarında, yetişkinlerle çocukların arasına, bir karşısöylem duvarı çekilmesi müthiş yanlış. İlk kez, bir Grips oyunu olan "Yoğun Hava"yı gördüğümde, bir cümle beni çok rahatsız etmişti. Çocuk rolü oynayan iki yetişkinden biri, şöyle diyordu diğerine: "Bütün yetişkinlerin kafalarında bir tahta eksik". Düşünün ki, bu oyun, yetişkinler tarafından yazılmış, sahnelenmiş ve oynanmıştır. Sanırım, bu cümlenin şöyle konulması gerekecekti: "Bütün insanların birer tahtası eksik".

MOGAN AGASHE-(Hindistan) Okulların çocukları hayata filan hazırladıkları yok zaten. Çocukları sadece raşitik hale getiriyor, o kadar. Yüksek okullar, üniversiteler de değiştirmiyor durumu. Sonunda okul bitip de, gerçek yaşamın içine salındıkları zaman, hiç de hazırlanmadıklarını anlıyorlar. Özellikle

WOLFGANG WÖHLERT- Almanya. 1932'de Berlin'de doğdu. Berlin Hür Üniversitesi'nde Tiyatro Bilimi, Alman Filolojisi ve Basın-Yayın okudu. Şef dramaturg olarak Halberstadt Şehir Tiyatrosu, Schvverin Şehir Tiyatrosu ve Berlin Carrousel Tiyatrolarında çalıştı. Eski Doğu Almanya'da, Çocuk ve Gençlik Tiyatroları koordinasyon kurullarına bilimsel danışmanlık yaptı. Dünya Çağdaş Tiyatro Ansiklopedisi'nin "Genç izleyiciler için tiyatro" bölümünün redaktörü.


BENJAMİN AGASHE-(Bosna) Grips oyunları bir tek noktanın dışında gerçekçi: Mutlu son. Çocuklar oyundan sonra tiyatroyu terk ederken, gittiklerinin, tiyatronun dünyasından başka bir dünya olduğunu biliyorlar. Evlerindeki olayların, tiyatronun onlara sunduğu dünyadan başka bir dünya olduğunun ayrımına varmalarını çok doğru buluyorum. Belki, bu oyunları onlara çok küçük yaşlarda sunabilsek, ileride durumları kendi leyhlerine çevirebilecek güçleri olurdu. Ama bu çok uzun bir süreci gerektiriyor tabii...

a

SHRIRANG GODBOLE-(Hindistan) Oyunlarda işlenen sorunların çözüm önerileri, çocuklara hangi yaşlarda verilmeli acaba? Tiyatrodaki mutlu son'un, mutlaka bir çözüm olması gerekmediğini, hangi yaşta kavrayabilirler dersiniz?.. Nereye çekeceğiz sınır çizgisini?.. Ama bence, öyle ya da böyle, bunlar mükemmel oyunlar... Her yaş için. Bazılarında oyunun sonunda bir çözüm var gibi görünüyorsa da, genellikle deneyime dayanmayan hiçbir çözümün iyi olamayacağı belli.

pe cy

Hindistan'da bu böyle. 150 yıl boyunca ingilizler tarafından yönetildik. Sonunda kendi eğitim sistemimizi kurduk ama, hâlâ batı sistemi bu. Ruhsal gelişmemiz geleneklere bağlı, sosyal sınıflara değil. Bu olay, gelişmemizde bölünme oluşturuyor. Bunu aşarak düşünmemiz gerekiyor. Ama bu olguya karşı filan düşünnmüyoruz. Galiba hoşumuza bile gidiyor, öylesine kabulleniyoruz işte. Bu bakımdan, Grips oyunları, Hindistan için çok önemli. 1984'te ilk kez Almanya'ya geldiğimde, küçük bir bursum vardı. Arkadaşların evinde kalıyordum: Bir karı-koca ve bir yaşındaki oğulları, Max. Bu aileyle uzun süre birlikte oldum. Evde korkuluksuz bir merdiven vardı ve Max ne zaman bu merdivenden yukarı tırmanmaya kalksa, hemen atılarak belinden yakalıyor ve aşağıya indiriyordum. Bir yetişkin olarak bunu görev bellemiştim kendime. Bir gün beni atlattı ve ikinci basamağa kadar ulaştı. Sonra da yuvarlandı tabii. Hemen yanına koşmak için davranmıştım ki, annesi beni durdurdu: "Bırak lütfen". Nedenini sordum şaşkınlıkla: "Tehlikenin ne olduğunu kendi kendine öğrenmeli. Bu da ancak yaşayarak öğrenilir". Yanıtladım: "Haklısın belki, ama bu çocuğun bunu öğrenebilmesi için gerekli olan refleksleri yeterince gelişmiş olmadığı gibi, ne yaptığını bilecek düzeye gelmemiş daha. Aynı hatayı mutlaka yineleyecek, bir kez daha düşecektir". Aynı durumu bir kez de Hindistan'da düşünelim. Bizde korkuluksuz merdiven yoktur ya, var diyelim. Çocuk merdivene tırmansa, annesi bunu görüp, hemen kucağına alacaktır. Ya da düştü diyelim. Anne hemen, gözünden yaşlar fışkırarak çocuğu kucağına alacak ve göğsüne bastıracaktır: "Sana kaç defa söyledim, merdivene tırmanmak çok tehlikelidir, düşersin demedim mi?". Ne oldu şimdi? Anne, çocuğuna hem kızıyor, hem de onu koruyor. Avrupa'dakinin tam tersine, "Bir hata yapsan da zarar yok, ben senin yanındayım" mesajını veriyor. Biz Hintliler, çocuklarımızın çok akıllı olduğunu ve yapılıp yapılmaması gereken şeyleri, bize bakarak öğreneceklerini sanıyoruz, onlara anlatmak yerine. Bu yüzden, Avrupalı anneyi anlattığım olayda, çocuğunu kaldırmak yerine ona bakarken bulduğumda, aklımdan geçen düşünce, "duygusal bağlılıklar burada bu yüzden zayıf" olmuştu. Avrupa'da çocuklara doğduklarındoan itibaren verilen mesaj, "Bir an önce büyü ve özgürlüğümü bana geri ver" oluyor.

JAYOTİ BOSE-Hindistan) Mutlu sonlar, birtakım sorunları da beraberinde getirebilir... Oğlum, neden benim onunla oynamadığımı soruyor bazen, Ben de ona, neden kendi arkadaşlarıyla oynamadığını soruyorum. "Olmaz ki," diyor, "benim Max ve Milli oyunundaki gibi arkadaşlarım olması gerek. Bunun için de tam oyunun içindeki durumun oluşması şart. Böyle bir durumun da gerçekte var olamayacağını iyi biliyorum." Buna bir yanıt veremiyorum. Belki de zamane çocukları sandığımızdan daha akıllı. Mutlu son olayını tiyatroda benimsiyorlar da, gerçekte olamayacağının farkındalar. Aslında, yetişkinlerin oyunlarında yapıldığı gibi, çocuk oyunlarında da oyunun sonu açık bırakılamaz mı? Böyle yapılmadıkça da, onlara daha az güvendiğimiz, daha az saygı duyduğumuz çıkmıyor mu ortaya? VOLKER LUDWIG-(Almanya) Deneyimlerime göre söylersem, bence çocuklar, bir mutlu son'u özlüyorlar oyunlarda. Ornekse; beş yukarı yaş grubu için "Balle, Maile, Hupe ve Artur" adlı bir oyunumuz vardı. Oyunda çocuklar, boş duran bir evi kendilerine oyunevi olarak tutmak isterler ve bunun için polise

başvururlar. Polis onlara, Belediye Başkanına bir mektup yazmalarını öğütler, ama fazla umutlanmamalarını da etkler. Birtakım olaylardan sonra, çocuklar Belediye başkanına mektup yazmaya karar verirler. Bundan bir şey çıkmayacağı yetişkinler için apaçıktır ve asla mutlu son sayılmaz. Nedir, oyundan sonra pek çok çocuk-izleyici, bu mektubun yanıtının olumlu olacağına ve çocuklara evin verileceğine inanıyordu, işte, aslında oyunun sonunu açık bırakmamıza karşın çocuklar mutlu son'a eğilimlerinden, işin iyi biteceğine inanıyorlar. WOLFGANG KOLNEDER-(Almanya) Aşağı-yukarı aynı olay, gençlik oyunu "Yaşamın En Güzel Zamanı" adlı oyunda da oldu. Motorlu bir genç, kız arkardaşı tarafından terk ediliyor. O da, kendisinin daha önce terk ettiği bir kıza, tekrar arkadaşlık teklif ediyor. Bizim de düşüncemize göre, kız bunu kabul ediyor. Çünkü oğlan yakışıklı ve kız geçmişi unutmak istiyor, ilk gösterimden önce yaptığımız tartışmalı gösteride, kız izleyicilerden ters tepki aldık. "Yorumunuz doğru, biz de olsak bu kızın yaptığını yapardık, ama sizin, bir tiyatro oyununda bunun tersini göstermeniz gerekmez mi?". Mutlu son için zorluyorlar bizi yani... İMRAN ASLAM-(Pakistan) Bence bir oyunun bütünü önemli, salt sonu değil. Bir oyunda bir sürü olası çözümler, örnekler, tezler, durumlar vardır. Final bunların küçük bir parçasıdır sadece. VOKER LUDWIG-(Almanya) Biz genelde, mutlu son yerine 'somut hayaller' diyoruz. Masalımsı final yok. Belirli bir perspektifi olan, olumlu bitişler. Gerçek •hayatta ayrıcalık gibi görünebilir elbet, ama olanaksız da değil, izleyiciler kendilerini oyunlarımızdaki tiplerle özdeşleştiriyorlar. Sahnedeki çocuk ya da gençlerin yerine geçiyorlar. Tam tersi de oluyor ama. Örneğin son oyunlarımızdan biri olan "Vatansız"da, bir sağcı şiddet grubu konu ediliyordu. Burada, özdeşleşme hiç söz konusu olmadı ve filnalin doğallıkla mutlu sonla bitmemesi de, izleyiciler tarafından tartışmasız onaylandı. HERMANN VINCK-(Hollanda) Burada şunu da unutmayalım: İzleyiciler, blok halinde aynı biçimde düşünmemeli ve oyunu aynı duygularla yorumlamamalı.


e-"Yetişkinler, Çocukların Çocuklarını Öldürüyor" VOLKER LUDWIN-(Almanya) Bu söylemi özellikle konu başlığı olarak seçtik, ormanların %70'inin öldüğü söylenir, ama hâlâ yeşilliklerini korurlar. Bu yıkımı görmeyiz, ama bunun böyle olduğunu biliriz. Zehirli atıkların toprağın 15 metre altına kadar işlediğini biliriz, durumun gün geçtikçe kötüleştiğinin de aynmındayızdır, ama buna karşılık bir şey yapmayız. Bütün dünyada böyle bu, Yakında her yer Avrupa gibi olacak. İşte çocukların çocukları da böyle öldürülüyor. Yetişkinler her şeyi mahfediyorlar. Bu da Grips teması oluyor işte. Çünkü çocukların bu işte hiçbir suçu yok.

BENJAMİN FlLlPOVlÇ-(Bosna) Saraybosna'da savaş sırasında, bodrumlarda bile çocuk tiyatrosu yapıldı. On kadar kişinin bile bir araya gelmesinin hem tehlikeli, hem yasak olduğu dönemde, tarihi ve saati önceden bildirilmeksizin yapılan bu tiyatroya inanılmaz ilgi gösterildi. Gösterim sayısı 1500'ün üstüne çıktı sanırım. Dışında kan ve ölüm kol gezerken, bodrumlarda müzik eşliğinde tiyatro yapılmasının da acaip bir tersliği var.

pe

cy

ROD LEWlS-(lngiltere) Sanıyorum üç türlü öldürme olayı var: Sözcük anlamıyla öldürme, yavaş yavaş gelişen ölüm ve çocukların ideallerini zedeleyerek, ruhsal—psikolojik anlamda ölüm. Oscar VVİlde'ın şöyle bir sözü var: "İnsan, sevdiği her şeyi öldürüyor."

HERMANN VINCK-(Hollanda) Toparlarsak, Mogan'ın söylediklerine göre, yetişkinler kendilerini neredeyse çocuklar için kurban etmelerine karşın, onlardan gerekli saygı ve kabul görmüyorlar. Bu durumda, çocukların yetişkinleri eğitmesi gerek bence. Sağlıklı bir düşünce bu. Benim çocuklarım örneğin, günlük yaşantımın her bölümünde ters düşüyorlar benimle. Yemek yemem, sigara içmem, gezdiğim yerler, yaşam stilim. Bu ters düşmeyi oyunlarda daha ortaya çıkarmalıyız sanırım. Çocuklara nasıl bir'tiyatro yapmalıyız diye kafa patlatırken, bu olguyu da gözardı etmemeliyiz, iyi niyetle hazırlanmış çok çocuk oyunu var, doğru, ama bunlar sonuçta hep yetişkinler için yazılmış gibi. Çok da normal, çünkü onların kafa ve düşünce yapılarından yola çıkarak yazılıyor. Ne yapacağız peki?..

a

Bireysel olarak olayı değerlendirmeli ve oyun bitince de hemen unutmamalı. Görev asıl oyundan sonra başlamalı izleyici için. Son'u kendileri bulmalı kafalarında. Bence izleyiciye saygı, asıl budur.

MOGAN AGASHE-(Hindistan) Yetişkinlerin çocuklara mukayyet olması doğa yasası gereği. Ama buna rağmen çocuklar olumsuz etkileniyor, gelişmeleri ve ayakta kalmaları engelleniyor. Bakın, insanların tiyatro olayına karşı davranışı, beslenme olayına benziyor. Besinler, alındıktan sonra sindirilmeleri ve sonra kana karışmaları gerekir. Kendine toplumdaki sosyal değişimleri hedef alan bir tiyatro da böyledir. Kişiliklerinin henüz oluşma aşamasındaki gençler için bir oyun hazırlarlar diyelim. Bu oyunun, hedefe ulaştığının, gereken etkiyi yapıp yapmadığının anlaşılabilimesi için, belkide yirmi yıl gerekecektir. Yetişkinler, kafaca da yetiştirilmeden, bir aile planlaması uygulamasının başarıya ulaşması düşünülebilir mi? İvme gerekli, ama kim uğraşacak bununla? Yetişkinler bencilliklerinden vazgeçmedikçe ve burunlarının ucundan daha ileriyi görmedikçe, çocuklarının çocuklarını öldürmenin önüne geçemeyiz, en azından Hindistan'da.

IMRAN ASLAM-(Pakistan) Çok büyük bir tehlike de televizyon tabii. Bütünüyle kötü bir şey olduğunu söylemek istemiyorum televizyonun, ama gerekli önlemi yumuşak bir şekilde almazsak, bir alternatif oluşturmamazsak, kendi kültürümüzü dikemezsek karşısına, yakında çocuklar korkarım, bir MTV dünyası çocukları olacaklar.

f-Kuşaklararası İletişim WOLFGANG WÖHLERT-(Almanya) Yetişkinler de çocuk tiyatrosuna gitmeli mi? Bence evet. Eksi Doğu Almanya'da, çocuk tiyatroları sadece çocuklar için düşünülmüştü. Oysa yetişkinlerin çocukları ile birlikte oyunları izlemesinde sayısız yarar var. Aksi, zaten toplumdan izole edilmeye çalışılan çocuklar için zararlı bir durum olur. IMRAN ASLAM-(Pakistan) Çocuk tiyatrolarının yetişkinleri dışlaması söz konusu olamaz. Bu takdirde, uğraşımızın bir bölümünü boşa çıkarmış oluruz Yeşitkinlerin de eğitilmeye gereksinimleri

vardır. Okul oyunlarında yalnızca çocuk ve öğretmenlere oynarsak, yetişkinlere ulaşamayız. Çocukların oyunları, anne babalarıyla izlemeleri gerek. Hataları varsa eğer, oyun sırasında bu hatalar tokat gibi çarpmalı büyüklerin yüzlerine. Dünyayı başka bir gözle görmeyi, çocuklar, anne-babalarıyla birlikte öğrenmeli. Çocuklarından dinledikleri bir oyun, onlara ancak ikinci elden verilmiş olacaktır. Ayrıca, oyun sırasında çocukların göstereceği tepki de çok önemli olmalıdır onlar için. Bizler çocuk tiyatrosu yaptığımızı söylüyoruz ama, belli bir yaş sınırı da koymuyoruz. Yani, tamam, çocuklar bu oyunları gördü, onları yirmi yıl sonra tekrar getirin de, oyunun bir yararı olmuş mu, diyemeyiz. Ayrıca, anne-babalarla çocuklar arasına geniş hendekler kazmak değil tabii amacımız. Sadece aralarında, karşılıklı anlayışa dayalı bir sevgi oluşsun istiyoruz. Oyunda, kendilerine çok mantıklı gelen bir çözümü benimseyen çocuk, evde aynı çözümün olamayacağını ayrımsarsa üzülür. Buna karşın, anne-baba bu çözüme yakın bir olayı yaşamışsa ya da yaşayabileceğine aklı kesiyorsa, sağlıklı bir diyalog için ilk adım atılmış demekti. Kendi beğendiği çözüme, anne-babanın da sihip çıktığını gören çocuk, sevinecektir. Bu durumda, büyükler de sevinci paylaşacaktır çocuklarla. Aslında, bu yüzden bence bütün çocuk oyunlarında, yetişkinlere seslenecek sahneler özellikle olmalıdır diyorum... MOGAN AGASHE-(Hindistan) Mannomann oyunu bu bakımdan bizim için son derece öğretici oldu. Çocuklar, anne-babalarıyla geldiler oyuna. Önceleri anne-babalar, oldukça tedirgindiler. Acaba çocuklar huzursuzluk ederler mi, yiyecek-içecek isteyip çevreyi rahatsız ederler mi, gibi düşünceler içindeydiler. Çocuklarsa, yalnızca oyunu izlemeyi, kendilerini kimsenin rahatsız etmemesini istiyorlardı. Ara vermeden oynadığımız için, oyunun sonuna doğru bazıları sıkıldı, yoruldu, çişe gitmek filan istemeye başladı. İçlerinden biri fazla mızıklandığında, annesinin verdiği yanıtı hiç unutamıyoruz: "Dur biraz canım, sabret biraz, oyunu izlemek istiyorum."


İZLENİM

İçimizi ısıtan, umut veren bir şenlik:

2. BURSA ÇOCUK VE GENÇLİK TİYATROLARI FESTİVALİ Nihal Kuyumcu

pe

cy

a

Çocuk tiyatromuz adına son zamanlarda yaşadıklarımız içimizi ısıtıyor. Isıtmaya da devam edecek galiba, çünkü; bu alanda bazı kıpırdanmalar sevindirici gelişmelere tanık oluyoruz. Önce Alaçatı Belediyesi uluslararası bir çocuk tiyatroları festivali düzenlemişti. Ege'de küçük bir kasabanın çocukları bir hafta boyunca tiyatro konuşmuşlardı. Dört ay sonra da Bursa'dan haber geldi. 1-6 Kasım tarihleri arasında Çocuk ve Gençlik tiyatroları festivalinin ikincisini düzenliyorlardı. Çocuk tiyatrosu adına sağlam bir yapı taşı oluşturabilecek özellikteki bu organizasyona Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı ve ASSITEJ ortaklaşa imza attılar. Festivali sağlam bir yapı taşı olarak değerlendirmemizin nedeni festival kapsamı içinde çocuk oyunlarının sergilenmesinin yanı sıra çocuk tiyatrosu ile ilgilenen akademisyenleri, çocuk oyunu yazarlarını, çocuk tiyatrosu yönetmen ve oyuncularını bir araya getirip, açık oturumlar, seminerler ve tartışma programları düzenleyerek her düzlemdeki katılımcının geldiklerinden daha donanımlı olarak geri dönmelerini sağlamış olması. Ankara DTCF'den Prof. Dr. Nurhan Karadağ'ın "Çocuk Tiyatrosunda Reji", Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden Prof. Dr. Sevinç Sokollu'nun "Çocuk Tiyatrosunda Oyunculuk" ve 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden Deniz Mutlu'nun "Çocuk Tiyatrosunda Sahne Tasarımı" başlıklı konuşmaları, Murat Karahüseyinoğlu'nun bir TV dizisi üzerinde yaptığı uygulamalı çözümlemeler, oyunları bilimsel bir açıdan görmek, değerlendirmek gerekliliğini ve hiçbir şeyin raslantısal, sezgisel olmadığını bir kez daha ortaya koydu. Programın en verimli bölümü ise gündüz

izlenen oyunlar üzerine akşam tüm katılımcıların bir araya gelmesiyle açılan heyecanlı tartışmalar. Zaman zaman oyuncu, yönetmen ve akademisyenler arasında tansiyon yükselmesine neden olsa da bu toplantılardan herkesin birşeyler öğrendiği bundan böyle bazı şeyleri daha farklı biçimde değerlendirecekleri bir gerçek. Eleştiri geleneği olmayan baskıcı OsmanlıIslam geleneği içinde yoğrulmuş bir toplumun üyeleri olarak bazı aşırılıkları yaşamamız ve taraflarca tartışmanın dozunun kaçırılması doğaldır. Öte yandan eleştirebilmek kadar o eleştiriyi kabul etmek, onu üretici bir boyuta taşımak da ayrı bir kültür sorunu. Eleştirinin olmadığı yerde gelişmeden, yenilikten ve yaratıcılıktan söz edilemez. Eğer Türkiye'de çocuk tiyatrosunun daha iyi bir yerlerde olmasını istiyorsak nesnel eleştirilere hiçbir art niyet aramadan önyargısız yaklaşarak onu en iyi biçimde değerlendirmemiz gerekir. Türkiye gibi doğru dürüst eleştiri geleneği olmayan bir ülkede çocuk tiyatrosu ile çeşitli biçimlerde ilişkisi olan insanların bir araya gelmelerini ve eleştiri yapmalarını büyük bir fırsat olarak değerlendirmek Türkiye'de çocuk tiyatrosunu bir adım daha ileri götürecektir. 1935'den beri çocuklar için perde açılan bir ülkede "Benim oyunum en iyisi, metni Amerika'da ödül almış", "oyuncularıma hiçbir şey diyemezsiniz", "burada oturmuş, tırnaklarınızla bizleri parçalamak için bekliyorsunuz" ya da "tiyatro yapmayan insanların acımasızca tiyatroyu eleştirmelerine dayanamıyorum" gibi eleştiriye kapalı önyargılı yaklaşımlar aslında dünyadaki benzerlerinden sadece 15-20 yıl sonra başlamış olan çocuk tiyatromuzun bugünkü halini çok güzel açıklıyor. Bütün bu çalışmaların sonunda çocuk tiyatromuzda iyi nitelikli çocuk oyunu metinlerinin olmadığı, bu alandaki kaynak yetersizliği nedeniyle çalışmaların biraz el


a

temel sorunlardan sadece bir bölümü idi. Sanatsal kaygıların önplana çıkarılması, öğretmek yerine sanat aracılığıyla birşeyler göstermek bu alandaki sorunları bir ölçüde azaltacaktır. Öte yandan çocuğun tiyatroya eğlenmek için gittiği, ancak; bu eğlencenin sınırlarını belirlemek, sirk ya da lunapark eğlencesine dönüşmesini engellemek gerektiği, toplantılarda sık sık dile getirildi.

Sergilenen oyunlara gelince... Oyunların tümünün belli bir değerlendirmeden geçtiği ve içlerinde belli bir niteliği yakalayan grupların davet edildiği açıktı. Küçük mekânlarda oynamaya alışkın gruplar için yedi yüz kişilik bir salonda oynamak büyük bir sıkıntı yaratsa da onlara bu alanda yeni deneyimler kazandırdığı bir gerçek. Oyunlar sevgi, dostluk, paylaşım, savaşın anlamsızlığı gibi konuları içeriyordu ve ortak sorun yine metinlerin yetersizliği idi.

Dekor-kostüm konusunda iyi niyetli bir çabanın varlığı yadsınamasa da genelde düşünce bütünlüğü açısından yeterli değildi. Oyunculuk açısından ise genelde sorun olmaması, çocuklar için gerektiği biçimde canlı hareketli bir oyunculuğun sergilenmesi galiba bu işi yapanların çocuk tiyatrosuna gönül verdiklerinin bir kanıtı.

pe

cy

yordamıyla yürütüldüğü, çeşitli kaygılarla oyunların hedef yaş grubu belirlenmeden oluşturulduğu ve buna bağlı olarak bir çok temel sorunun yaşandığı ortaya çıktı. "Türkiye'de çocuk tiyatrosu geleneği var mı?" gibi bir soruya bir akşam toplantısında uzun süre yanıt arandı. Gelenek mi, birikim mi gibi kavramlar üzerinde duruldu ama soruya net bir yanıt bulunamadı.

Prof. Dr. Sevinç Sokollu'nun sık sık vurguladığı Moses Goldberg'in sözleri çocuk tiyatromuzdaki temel bir sonunu açıklıyordu. "Okul beyinleri, tiyatro yürekleri eğitir." Oysa çocuk tiyatromuzu çoğu kişinin bir okul gibi gördüğü, birşeyler öğretme çabası içinde, yürekten çok beyne seslenmeye çalıştıkları görülüyordu. Ani değişimler, inandırıcı olmayan savaşımlar, çekişmeler çocukları kolaycılığa yönlendiren, oyunun bütününe yedirilmeyen en sondaki slogan cümleler

Oyun sonlarında çocuklarla yapılan söyleşilerin amacı, oyunların çocuklarla ne kadar buluştuğunu ortaya çıkarmaktı. Bu alanda ayrıntılı ve ciddi bir ön hazırlık yapmak gerektiği, çocukları sorularla yönlendirmek yerine (hiç de kolay olmayan) anahtar cümleler bularak soruları oluşturmak gerektiği anlaşıldı. Değerlendirme toplantısında da dile getirildiği gibi çocuklar arasında oturan izleme komiteleri aracılığıyla, oyun anında alınan notlarla, çocukların o oyun hakkında düşüncelerini, verilen iletinin ne kadar salona geçtiğinin daha sağlıklı biçimde saptanabileceği anlaşıldı. Ayrıca gelecek yıllarda oyun gruplarının hedef yaş grubu

belirlemeleri ve bunu bildirmeleri, seyircilerin ona göre oluşturulması gibi önemli bir konu dilek olarak gündeme geldi. Böylece festival düzenleyicileri okullara yapılan davetlerde yaş grubu tercihini belirtecek, belki de ilk kez Türkiye'de çocuk oyunları hedef kitlesi ile buluşarak sergilenecek. Tayyare Kültür Merkezi'nde yapılan açık oturumun özellikle edebiyat öğretmenlerinden, okul müdürleri ve sınıf öğretmenlerinden ilgi görmesi, katılanlara yöneltilen bilinçli sorular, yine çocuk tiyatrosu için fazla büyük olan bir salon ve iki balkonunda bulunan yedi yüz koltuğa karşın ilgiyle seyredilen oyunlar, kapıdan ağlayarak dönen çocuklar Bursa'da bu konuda bir birikimin, bir seyirci gizli gücünün oluştuğu müjdesini veriyordu. Herşeye karşın çocuk tiyatrosu yapan, ister ödenekli ister özel tiyatrolar olsun hepsinin büyük bir özveriyle, büyük zorluklarla çalıştıkları, herşeyden önce bu işe gönül verdikleri için orada oldukları anlaşılıyordu. Dileriz onlar yorulmadan, bu işten vazgeçmeden birşeyler yoluna girer, çocuk tiyatromuz daha iyi bir yerlere gelir. Bursa Kültür ve Sanat Turizm Vakfı'nı, Bursa Büyükşehir Belediyesini ve onlarla işbirliği yapan ASSITEJ'İ bu güzel etkinlikleri için kutluyor, emeği geçen herkese çocuklarımız adına, çocuk tiyatromuz adına teşekkür ediyoruz


ELEŞTİRİ

BİR TİYATRO ŞÖLENİ "ART" Ali H. Neyzi

Gariptir. Gençliğimde, hani kırk yıl kadar önce, Fransa'nın birçok yazarı hemen ingiliz ya da Amerikan tiyatrosuna aktarılırdı. Girardoux, Anouille, J.P. Sartre hemen akla gelen birkaç isim . Nedense Paris son yıllarda tiyatro dalında pek bir atılım yapmamıştı, işte Reza bu durumu birden değiştirdi. ART hem Londra hem de New York'ta (ve bu arada hiç aşağı kalmayan bir başşehir olan) İstanbul'da oynamakta ve alkışlanmakta.

Üç yakışıklı, üç büyük usta, ağızlarından her çıkan izleyicinin kulağında yer ediyor. Sabun köpüğü gibi, hani bir atasözü vardır, "dil üstünde kaydırmaca" diye sona erer. Öylesine bir oyun. Bu ustaların elinde ve dilinde "Sanat" tam bir tiyatro şöleni.

Çeviriyi ve yönetmenliği Tiyatro İstanbul'un kurucusu Gencay Gürün üstlenmiş. Gencay Hanım'm bu girişimi izleyicinin akıcı bir dil ve kıvrak bir gösteri ile karşılaşacağının kanıtıdır.

pe

cy a

Tiyatro sözcüğünü başlıkta özenle kullandım. Son yıllarda, özellikle Batı'da "Gösteri" deyimi giderek öne çıkar oldu. Tiyatro, gösterinin içinde hep var ama her gösteri mutlaka tiyatro olamıyor. Benim tiyatro anlayışım aktör ve sözden geçiyor. Gölge oyunları bende tiyatro etkisi yaratmıyor, işte burada sözünü ettiğim "SANAT" ya da "ART" oyunu tam anlamı ile bir tiyatro şöleni, izlenmesine doyum olmuyor.

Tanrının bir cilvesi. Üçünün de adı "C" harfi ile başlıyor. Abc sırası ile Can, Cihan ve Cüneyt. Soyadlarında ise sıra değişiyor. Gürzap, Türel ve Ünal. Adlar ve soyadları beni neden böylesine uğraştırıyor derseniz, nedeni açık. Bu üç ustayı izlemek öylesine bir şölen ki, ne sahnenin beyazını, ne yazarın dilini (ya da çevirmenin) düşünmez oldum. Oyuncu usta olunca, dili kadar eli de, gözü de oynuyor, konuşuyor. Yinelemem gerek. 6 Kasım 1997 gecesi Tiyatro İstanbul'da izlediğim "ART" adlı oyun benim için tam bir seyir şöleni oldu. Aynı oyunu Londra'da görmüştüm. Orada da ünlü ve usta oyuncular vardı. Ama Tiyatro İstanbul'un gösterisi Londra'dakilerden çok daha üstündü. Acaba daha iyi arıtılmış ya da "rafine" sözcüğü, ne demek istediğimi yeterince belirliyor mu? Şimdi biraz da oyunun diğer ayrıntılarına geçelim. Yasmina Reza, duyduğum kadarı ile, Fransa'da eğitim görmüş Iran asıllı bir yazar. "Art" oyunu birden başarı kazandı ve hemen başka dillere çevrildi.

Nilgün Gürkan'ın beyaz üzerine beyaz dekoru oyuna pek uygun. Ancak bu kadarla kalmamam gerek. Usta oyunculara giydirdiği kostümler de doğrusu oyunun kalitesine pek çok şey katıyor. Ali Taygun, ışık tasarımını, Aytekin Seday da efektleri düzenlemiş. Hepsi yerinde ve oyunun akışına uygun. Bir konuya daha değinmem gerek. "ART" oyununu ilk okuduğumda (Fransızcam çok zayıf) daha derinliği olan bir yazar ile karşılaştığımı zan etmiştim. Ancak Londra ve İstanbul gösterileri bana diyalog yazmada usta ama daha çok güncel ve ticari tiyatroya kaçan bir yazar ile karşılaştığım kanısını verdi. Nitekim Yasmina Reza'nın ikinci bir oyunu da başarı ile oynamakta. İtiraf etmeliyim. Tiyatro İstanbul ve yöneticisi Gencay Hanım'ın asıl başarısı bu üç Usta'yı bir araya getirmekte olmuş. İstanbullu tiyatroseverlere hakiki bir şölen sunan Tiyatro İstanbul'a teşekkür etmemiz gerek


cy a

pe


İZLENİM

AVRUPA TİYATROSU VAR MI? Emre

Festivalde izlenen prodüksiyonlar 1996 yılında Belçika (Antwerp) ve Hollanda (Amsterdam) da eleştirmenler tarafından beğenilen ve yılın en iyileri arasına giren oyunlardı. Aynı zamanda da destek almayı (bu destek bazen mekân sağlıyor, bazen de para olarak veriliyor) hak etmiş deneysel çalışmaları ve genç yönetmenlerin gösterilerini de görme fırsatımız oldu. Bu seçilmiş eserler hakkında genel fikrimi söylecek olursam; ilk olarak Hollanda'da bir tiyatro geleneğinden hatta deneysel çalışmalara doymuş, yerleşik tiyatro anlayışını yeterince etkilemiş ve sivri çizgileri içine almış bir tiyatrodan bahsedebilirim. Ancak Hollanda'daki görsel sanatların ivmesini daha iyi bilen eleştirmenlerden de öğrendiğim kadarıyla 1960-70'lerde deneysel tiyatroda yaşanılan patlama, 80'li yıllarda genel anlamda tüm tiyatroyu olumlu bir yönde desteklemişken şu anda böyle bir canlılıktan sözetmek, mümkün değil, izlediğim oyunların çoğunda sağlam bir reji, güçlü tek başına var olan ve aynı zamanda oyuna yorum adına hizmet eden dekor ve kostüm çalışmaları, zaten ayrı bir uzmanlık dalı olan oyun müziklerindeki etkileyici besteler, doğal oyunculuk vardı... Tüm bunlar yerli yerinde ve sağlam bir altyapı olarak ister istemez dikkat çekiyorlar. Saydıklarımın ötesinde "işte geleceğin tiyatrosu bu" diyeceğiniz, izlerken kafanızın karışacağı bir çarpıcılık göremedim. Ancak bu, günümüzde tüm dünyada geçerli olan bir sonuç. Genel olarak dünyada ses getiren ve uluslararası platformda tiyatro dünyasında rüzgâr estiren yönetmen ve oyunlar 1970-80'lerde çıkış yapmış ve neredeyse artık çizgileri yeterince bilinen birkaç insandan ibaret.

pe cy

a

Hollanda Tiyatro Enstitüsü'nün düzenlediği Tiyatro Festivali'nin davetlisi olarak Eylül ayı içinde Amsterdam'daydım. Enstitü hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Amsterdam'ın merkezinde Tiyatro Müzesi olarak adı geçen dört katlı bir binaya yerleşmiş devlet destekli bir kuruluş. Hollanda'nın son 50 yılında yapılan bütün gösteriler hakkında video band kaydını orada elinizin altında bulabilirsiniz. Oyun yazarları hakkında istediğiniz kadar bilgi, yazdıkları oyunların ingilizce, Almanca ve Fransızca sinopsisleri, bazı oyunların çevirilerini kolayca elde etmek mümkün. Bu üç dil dışında farklı dillere çevirmek isteyenler için de inanılmaz imkânlar... Her dilde bültenler, araştırma yapmak isteyenler için tiyatro tarihiyle ilgili orjinal dokümanlar ve diğerleri. Farklı departmanlar şeklinde çalışıyorlar. Çocuk tiyatrosu, dramatik tiyatro, dans tiyatrosu, mim tiyatrosu gibi bölümlerden istediğiniz bilgiye ulaşabiliyorsunuz.

Koyuncuoğlu

Festival konukları ise oldukça karışık bir birleşimden oluşuyordu diyebilirim. Gelecek yıl Zürich'de yapılacak olan "Theatre of Nations" (Ulusların Tiyatroları) buluşmasına oyun seçen, biri Alman biri isveçli iki konuk, Montreal'in ve aynı zamanda Kanada'nın önemli tiyatro festivallerinden Theatres des Ameriques'in yönetmeni, Paris'teki Theatre Journal'dan ve aynı zamanda Oregon Üniversitesi tiyatro bölümünde hocalık yapan bir tiyatro yazarı, Berlin Volksbühne'den Matthias Pees, Romanya'dan United'de yazan bir eleştirmen, Prag Tiyatro Enstitüsü'nden Monika Loderova, Litvanya'daki Magnus Üniversitesi'nden bir eğitmen, Prag Mezinardoni Festivali'nden bir yetkili, Polonyalı bir eleştirmen Andrey Zurowski, Fransa'nın alternatif tiyatro dergilerinden UBU'nun yazarı Chantal Boiron, Bonn Bienali'nden Hannah Hurzig ve Türkiye'den ben festivalin davetlilerini oluşturuyorduk. Bu grup her gün sabahtan buluşup, bir önceki gün izlenen oyun hakkında tartışıyorlar aynı zamanda akşam izlenecek oyunun metni hakkında bilgilendiriliyorlar ve ayrıca izlenen oyunların yönetmenleri ya da farklı tiyatro çevreleriyle buluşmaları düzenleniyordu.

Yine de oyunlarda dikkatimi çeken bazı özelliklere değinmek istiyorum, ilk olarak mekân kullanımından ve bu anlamda derinlik ve perspektif yaratma arayışlarının altını çizmek gerekiyor. Belçikalı yazar Lars Noren'in bir televizyon dizisi olarak yazdığı daha sonra Karst Woudstra tarafından oyunlaştırılan "En Soort Hades"de ("Bir Çeşit Hades/Cehennem" diye çevirebildiğim) izleyici belki 50 metrelik bir koridora boylamasına yerleştirilmişti.


pe cy

a

Mezbahada sahnelenen, Goethe'nin "Torquato Tasso" sundan bir görüntü


pistine dönüştürülmüştü. Çocuklar bir yandan kendi aralarında, bir yandan da seyirciye oynuyorlardı. Metnin hepsini anlamasam da Almanca'nın yardımıyla ve daha sonra yapılan bazı açıklamalarla çocukların alt kültüre ait olduklarını ve aralarındaki ilişkiyi sahneye bire bir aktardıklarını fark ettim... Genelde çocukların dans ettiği müzik ise techno'ydu. Buna da aslında şaşırmamak gerek belki de. Çocukların çizdiği tabloya sosyolojik bir açıdan bakılacak olursa; Avrupa gençliğinin geleceği için pek olumlu bir sonuç çıkarmak mümkün değil. Hatta oldukça hüzünlü. Yüksek volümlü müziğin eşliğinde çılgınlar gibi eğlenen çocuklar, izleyeni de keyiflendirirken, bir yandan da çocuklardaki çaresizliği su yüzüne çıkarıyordu. Benim için çok etkileyici bir gösteriydi. Festival sırasında yapılan etkinliklerden oldukça ilgimi çeken "Avrupa'nın Birleşmesi Teatral Dil ve Teatral Üslupta Kutuplaşmalara mı Dönüşecek" başlığını taşıyan sempozyumdu. "Avrupalı mıyız? Avrupalı olacak mıyız?" tartışmaları ülkemizde başka bir alanda sürüp gide dursun, Avrupalı olanların "Avrupalılığı" tartışmaları gerçekten benim için ilginç oldu. "Birleşmek ya da savaşmak... Eğer, birleşirsek savaşırız"a dönüşmemesi için ne yapabiliriz sorularını soruyorlar. Avrupa'da coğrafi sınırlar kalksa da kültürel farklılıklar nasıl korunmalı üzerine ciddi bir tartışma yaşanıyor. Ancak bu tartışmaların en ilginç yanı ise, tiyatronun sözelliğiyle ilgili takıldıkları nokta. Oyunlar kendi dillerinde mi oynanmalı yoksa, evrensel bir dil haline gelen ingilizce mi? Pek çoğunun İngilizce'nin evrensel bir dil olmasından yana sıkıntıları yok. Hatta bazıları oyunların ingilizce oynanmasından yana. Ancak, "hangi dil kullanılsın" tartışması o kadar uzun sürüyor ki, sanki tiyatronun kendine has iletişim kurduğu kendi dili yerine konuşma dili üzerine bir tartışmaya dönüşüyor, sempozyum. Alman bir hanım eleştirmen bu yıl bu tema üzerine çok fazla tartışıldığını, Avrupa'da hangi sanat etkinliğine gitse işin içinden çıkılmaz duruma geldiğini söylüyor. Biraz şaşırıyorum. Türkiye'de bizim bunlardan haberimiz yok. Biz Avrupalı olmayı hep ticari açıdan düşündüğümüzden bizim için kültür alanında böyle bir hassasiyet şimdilik uzak görünüyor. Zaten Avrupalı bizi böyle bir tartışmaya uzak buluyor. "Türkiye'de Avrupa Birliğine Girersek Tiyatromuz Nasıl Etkilenir?" gibi bir başlık üzerine bir sempozyum düzenlemek komik olur herhalde... Ama neden olmasın? Konuşmayı genelde Fransızlar, ingilizler, Hollandalılar, Almanlar, isviçreliler, Polonyalılar gibi kuzey ve orta Avrupa ülkelerinin uzmanları hararetli biçimde izliyor. Romanyalı, Bulgar, Litvanyalı ve Türk olan ben için tartışmalar biraz absürd. Bir ara sempozyumu yöneten Festivalin yönetmeni Arthur Sonnen bana bir soru yöneltiyor: "Avrupa'nın doğu sınırından bir konuğumuz var, o bu soruna nasıl bakıyor acaba?" diye bütün bu konuşulanlara yorum getirmemi istiyor. Şu anda Türkiye'de bir kültür savaşı verildiğinden ve Avrupa Birliği'ne girmemizi bırakın ticari, asıl kültürel alanda çok işimize yarayacağından mı bahsetsem diye düşünüyorum. Vaz geçiyorum. Konuşmama kendimi tanıtarak başlıyorum. Coğrafik açıdan Avrupalı olduğumu çünkü Avrupa'da doğduğumu, ancak doğu gelenekleri ve kültürüyle yetiştiğimi, bir yandan da Avrupalı okullarda eğitildiğimi anlatıyorum. Bu tür bir geçmişin bana çok farklı

pe cy

a

Oturduğunuz yerle orantılı olarak (genelde oyuncuları diagonal bir açıdan izleyerek) sağ ve sol taraflara doğru derinlik, dik olarak baktığınız da ise sıkışmışlık hissi elde ediyordunuz. Oyun 28 oyuncu tarafından dört saat boyunca hiç durmaksızın oynanıyordu (Yarım saatlik bir ara dışında). Sahne olarak düzenlenmiş koridor bir hastane gibi kurgulanmıştı. Bekleyen hastalar, yataklarında örgü ören kadınlar, acıdan ağlayan, hastalığını yeni öğrenmişliğinin eforisini yaşayanlar, ziyarete gelmiş tedirgin insanlar... Genelde hiçbir duygu yansıtmamaya dikkat eden hastabakıcılar. Doktor ortada yoktu. Oyun çok gerçekçi bir düzlemde başlıyor, hastanenin tek bir gününü andıran bir gelişim sonunda aynı çizgide bitiyordu... Oyuncular tek bir saniye bile oyundan kopmadan dört saat boyunca sundukları karakterler içinde bir gelişim kaydediyorlardı. Öğrendiğim kadarıyla; oyundaki dekor ve kostümde, ayrıca oyunculukta var olan bu birebir gerçeklik eleştirmenler tarafından oldukça tartışılmış. Neredeyse gerçek hayattan bir kesit gibi izlenen oyunda bana kalırsa oldukça güçlü bir oyunculuk vardı. En azından şunu söyleyebilirim ki; oyunculuk kurnazlıklarına yer vermemek, atmosferi bu kadar alçakgönüllü bir oyunculukla yaratmak, bir izleyen olarak beni çok etkiledi. Karakterler, Hollanda'nın çeşitli kesimlerini temsil ediyordu. Yani, (sahnede yaratılan bizde olmayan bir sosyal devlet hastanesi olduğu için) zengin ve fakir, köylü kentli bir arada aynı korku ve endişeyi paylaşırken yer alıyorlardı. Oyun bir yandan da Hollanda'nın, orada yaşayan her kesimden insanının panaroması sayılabilir. En ilginç yanı da Bosna Hersekli, iranlı ve Türk göçmenlerin de bir Hollandalı olarak oyunda yer almaları. Bu oyunu sahneye koyan Toneelgroep'ın festivalde iki oyunu daha yer alıyordu. Yine mekân ve oyunculuk adına, ikisi de birbirinden ilginçti. Hollanda devleti ve Amsterdam kenti tarafından desteklenen bu tiyatro grubunun çalışmaları oldukça kaliteli, sağlam ve başarılı bir çizgisi olan oyunlar olarak göze çarpıyorlar. Mekân kullanma adına dikkati çeken bir diğer grup ise, J.W. Goethe'nin "Torguato Tasso"sunu eski bir mezbaha olan ancak şimdi kültür merkezine çevrilen bir mekânda sahneleyen Theater Kikker'di. Bu grup dört dramaturg ve dört oyuncudan oluşuyor. Oyunu arka arkaya açılan kapıların önünde inanılmaz bir derinlik ve perspektif yaratarak oynadılar.

Bir oyun izlemeye Belçika'ya gittik. Bunu yazarken bile kendimi komik hissediyorum. Avrupa'da sınırlar kalkıyor. Şehirlerarası yol gider gibi Belçika'ya geçtik. Antwerp'te bir kültür merkezinde çocuklar için hazırlanmış ve sokaktan gelen tiyatro yapmaya istekli çocuklarla kotarılmış bir oyun izledim. Belçikalı bir koreograf olan ancak eğitildiği anlamda danstan keyif almayan Alain Platel'in yazıp, yönettiği oyunun ismi "Bernadatje"ydi. Küçük çocukların çalışması yasak olduğundan sürekli değişen bir ekiple çalışan yönetmenin aslında tek yaptığı şey; giriş çıkışların ve akışın koreografisini yapmak ve çocuklara kendi hayatlarını oynatmak. Ancak tüm oyunu etkileyen ve gösteriye büyük bir değişim getiren bir özelliği de var bu oyunun; mekân düzenleme biçimi. Sahne tümüyle lunaparklarda görebileceğimiz bir çarpışan arabalar 56


a

Tek başına performanslar yapan, Desiree Delauney'in koreografisini ve uygulamasını yaptığı "Zero" adlı gösteriden bir sahne.

Kısıca, Hollanda'da yapılan deneysel çalışmalardan da bahsetmek istiyorum. Öncelikle bu ülkede biraz dikkat çekici birkaç iş yaptıysanız, desteklenmemeniz mümkün değil. Hollanda'lı bir tiyatro eğitmenine laf arasında, "Dekora, kostüme, tiyatro salonlarına baktığımda tüm bunlar için oldukça yüklü paralar harcandığını fark etmemek mümkün değil. Neden biraz daha az şaaşalı ve belki daha ucuza mal edilecek şeyler yapmayı denemiyorlar?" gibi biraz abes, biraz da fakir bir ülkeden gelen bir şaşkına ait olabilecek bir soru sordum. O da bana "Yokluk sanatçıyı kamçılar gibi palavraların çok saçma olduğunu ve sanat üretiminin paraya ihtiyacı olduğunu" söyledi. Ben de bu yokluk ve kamçılama yalanına bizim gibi ülkelerin ister istemez inanmak zorunda olduğunu ona anlatmak bile istemedim.

pe

cy

r algı biçimi getirdiğinden bahsediyorum. Batının ve bir ilamda doğunun düşünce ve yaşam biçimini anlayabildiğimi bununla bağlantılı olarak bir evvelki gece izlediğimiz yunla ilgili bir örnek vermek istediğimi söylüyorum. Oyun, et Zuidelijk Toneel'in "De Onbeminden" adlı gösterisi, yunda eşini kaybetmiş bir baba, iki kızı ve kızlarının ikisinin aşık olduğu genç bir adam arasındaki ilişki anlatılıyor, yun dekoru ise, yalnızca halı. Tüm mekân; duvarlar, yerler an halısıyla kaplanmış. Avrupalı için bu halı dekoru; ev, egzotik, zengin göstergelerini işaret ediyor. Bana ise; ilk aktığım anda kapalı çarşıyı anımsattı. Benim için göstergeler şunlar; saatlerce ucuza kapatmak için pazarlık ettiğin yer, da yörük çadırı yani göçebelik. Eğer halılar sırf yere erilmiş olsaydı tabii başka göndermeleri olurdu. Böyle bir nekten yola çıkarak Avrupa'da bu oyun nereye giderse gitsin, Hollanda'da oynandığında ürettiği anlamların gılanacağını, ancak Türkiye'ye veya daha doğuya dildiğinde ise bu anlamların değişeceğinden bahsettim, ani bu tiyatro Avrupa için yapılan bir tiyatroydu ve bana öre Avrupa tiyatrosu denen bu olgu zaten vardı. Benim bu konuşmamın hemen ardından Romen eleştirmen Avrupalı emenin belli güçlerin tiyatrosu demek olduğunu aynı şekilde Romanya'nın da bu "Avrupa" kavramı içine oturmadığını öyledi. Kanada'lı bir konuk da "egemen dilin tiyatrosu ve gemen kültürün tiyatrosu ve diğerleri" diye bir ayrımın duğundan, tiyatronun çocuklara seslenmesi için bilgisayar çizgifilm sektörünün dilinden konuşması gerektiğinden, bu edenle ister istemez artık evrensel değerler ve biçemlerin arlığından bahsetmek gerektiğini dile getirdi. Bu dili addeden tiyatronun "otantik" ya da "yöresel" olacağını da özlerine ekleyerek konuyu kapatmış oldu... Yani biz Avrupalı eğiliz...

Genç yönetmenlerin deneysel çalışmalarına ev sahipliği yapan bir "boş mekân tiyatrosunda" beş ayrı çalışma izledim. Bunlardan en hoşu Belçikalı bir koreograf olan ve Fransa'da yaşayan Jeome Bel'in "Shirtologie" adlı gösterisiydi. Farklı renk ve farklı yazı, numara taşıyan tişörtleri giyen genç çocukları sahnede yerleştirme biçimiyle bir kurgu yaratan Bel, oldukça yaratıcı, keyifli bir eser üretirken aynı zamanda da teatral açıdan kendi özgün dilini oluşturmuştu. Bir başka gösteri, "Vampirella" bir kadın talk show'cu ve bir kadın DJ'in çizgi roman kahramanından yola çıkarak yaptıkları bir gösteriydi. Lesbiyen olan bu çift aynı zamanda bu anlamda gösterileriyle politik bir mesaj vermeyi de amaçlıyorlardı. Fransız bir dansçı olan Desiree de Launey'in tek kişilik dans ve sohbet gösterisi ise belki biraz sıradan ancak samimi bir çalışmaydı

57


İNCELEME

TİYATRODA KÜLTÜRLERARASI ETKİLEŞİM Zehra İ p ş i r o ğ l u

ALMAN-TÜRK DİYALOĞU Almanya gibi gelişmiş bir tüketim toplumu ile Türkiye gibi gelişmekte olan bir toplum arasında genelinde sanat, özelinde tiyatro alanında yapıcı bir diyalogun gelişmesi düşünülebilir mi? Düşünülebilirse nasıl? Tıkanıklıklar ya da engeller var mı? Varsa bunlar neler ve nasıl aşılabilir? Şimdiye değin bu alanda neler yapıldı ya da yapılmadı? Bundan sonra neler yapılabilir? İncelememde bu noktaları ana çizgileriyle açıklarken, tiyatroda diyalogu çeşitli açılardan ele alacağım.

Günümüzde P. Handke'den G. Tabori'ye, Achternbusch'dan Th. Bernhard'a değin Alman diliyle yazan çeşitli tiyatro yazarlarının yapıtlarının yanı sıra araştırma ve inceleme kitapları da çevrilip yayımlanıyor. Çevirmenlerden Aziz Çalışlar, Yılmaz Onay ve Ahmet Cemal bu alanda öncülük yapıyorlar. Örneğin, B. Brecht' Berliner Ensemble'deki çalışmalarını belgeleyen "Tiyatro Çalışması", M. Kesting'in "Epik Tiyatro" adlı yapıtı, Peter Stein'ın tiyatrosu Berlin Schaubühne'deki çalışmalar vb.'nin Türkçe'ye çevrilmesi, tiyatromuza büyük bir kazanım sağlıyor. Ayrıca Alma diliyle yazılan tiyatroyu inceleyen yayınlar da çıkıyor. Melahat Özgü'nün, Özdemir Nutku'nun, Ayşin Candan'ın çalışmalarında Alman tiyatrosuna yer veren yayınları bunlardan bazıları. Benim kendi çalışmalarımda da Alman tiyatrosu önemli bir yer tutuyor. Söz gelimi Brecht sonrası Alman tiyatrosunu incelediğim ve Türk tiyatrosuna olan etkilerini araştırdığım "Tiyatroda Devrim", Almanya'daki sahnelemelerden çeşitli güncel örnekleri içeren "Tiyatroda Yeni Arayışlar" ve "Tiyatroda Düşünsellik-Dramaturgiye Giriş" kitaplarım bunlardan bazıları.

cy a

1- Tiyatro kuramı açısından. Bu, oyun yazarlığı ve oyun çevirisi, dramaturgi ve tiyatro eleştirisi gibi alanları içeriyor. 2- Sahne yönetmenliği ve oyunculuğu gözönünde tutarak uygulama açısından. 3- Eğitim açısından. Bu alan da hem tiyatro eğitimini hem de eğitimde tiyatroyu, yani eğitimde tiyatrodan nasıl yararlanılabileceği sorununu içeriyor.

Türk halk tiyatrosu geleneğine de yeni bir gözle bakılıyor. Böylece epik tiyatroyla geleneksel halk tiyatrosunu bütünleştiren özgün oyunlar yazılıyor. Haldun Taner'in yapıtlarını buna örnek olarak gösterebiliriz. Bu yıllarda belgesel tiyatro da önem kazanıyor. M Enzensberger, Kipphardt ve P. Weiss'ırî oyunları çevriliyor. Yerli oyun yazarları da sosyal sorunlara eleştirel bir yaklaşım getiren belgesel oyunlara yöneliyorlar.

pe

Ancak önce önemle altını çizmemde yarar var: Yapıcı bir diyalogun oluşmasının temel koşulu, her iki tarafın da hem birbirine karşılıklı saygı ve anlayışla yaklaşabilmesi ve birbirinden öğrenmeye hazır olması, hem de özeleştirel bir yaklaşımla kendi sorunlarının ve engellerinin bilincinde olabilmesi. Kendini üstün görme ve beğenmişlik ya da kendini olduğundan başka türlü göstermeye çalışma, yani aşağılık kompleksi, diyalogun oluşmasını daha ilk anda engelleyen temel etkenler. Bu nedenle de Almanya ve Türkiye gerçeğini dile getiren gelişmiş-gelişmekte olan karşıtlığı kesinlikle ast-üst karşıtlığı olarak anlaşılmamalı. 1- Tiyatro kuramı Oyun yazarlığı ve oyun çeviri: Önce konuya Türkiye açısından yaklaşarak geçmişe kısaca bir göz atalım. Cumhuriyet döneminde 1930'larda Alman klasikleri Türkçe'ye çevrilmeye başlıyor. Goethe'den, Schiller'den Hauptmann'a, Büchner'e değin çeşitli yazarların başyapıtları yayımlanıyor. Goethe'nin 100. yıldönümü dolayısıyla İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda "Stella" sahnelendiğinde, Almanlar bundan öylesine etkileniyorlar ki, oyunun yönetmeni Muhsin Ertuğrul'a ve çevirmeni Seniha Bedri Göknil'e Goethe Madalyası veriliyor. Alman tiyatrosuyla ilişkide 60'lı yılları bir dönüm noktası olarak görebiliriz. Bu yıllarda toplumsal sorunlara duyulan ilgiyle birlikte Brecht ve epik tiyatro anlayışı dünyamıza giriyor. Brecht'in tiyatromuza etkisi büyük olmuştur. Çünkü altmışlara değin daha çok dramatik bir anlayış egemen. Brecht'in yapıtlarının Türkçe'ye çevrilip oynanmaya başlanmasıyla birlikte, çağdaş tiyatro anlayışının ilk adımı atılıyor. Ve bu anlayış bir kez uyandıktan sonra, o zamana değin pek önemsenmemiş, geri plana itilmiş

Dramaturgi ve tiyatro eleştirisi: Tüm bu çalışmalar tiyatroda düşünsel temellerin atılması açısından önemli adımlar. Özellikle dramaturgi ve tiyatro eleştirmenliği alanındaki büyük eksikler ve boşluklar, çeviri ve araştırma çalışmalarının hızlandırılmasıyla büyük ölçüde giderilebilir. Bu alanların da Goethe Enstitüsü, Körber Vakfı, DAAD gibi Alman kuruluşlarının yanı sıra, Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dramaturgi ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü vb. gibi tiyatromuza yön verebilecek olan çeşitli kuruluşların desteğiyle ortak seminerlerin, workshopların vb. düzenlenmesi, kendini yetiştirmek isteyenlerin yurtdışına gönderilmeleri, burslar ve özendirici ödüller verilmesi vb. etkinliklerin de gerekli olduğunu düşünüyorum. Konuya Almanya açısından yaklaşacak olursak, kuşkusuz ki koşullar oldukça farklı. Köklü bir geçmişi olan Alman tiyatrosunu Türk tiyatrosundan alabileceği, Türk tiyatrosunun kazanımına oranla kıyaslanamayacak denli kısıtlı. Bu nedenle de Almanya'da yapıcı bir diyalogun kurulması doğrultusunda bir arayıştan söz edilimez. Tersine, ilgisizlik ve umursamazlık şaşırtıcı boyutlarda.


a pe cy Arturo Ui'nin Önlenebilir Yükselişi 59


Oysa günümüzde Almanya'da bir oyun yazarı bunalımı olduğunu gözönünde tutacak olursak, bizim yazarlarımızın oyunlarından en ilgi görebilecek olanların keşfedilmesi, yapıtlarının Almanca'ya çevrilip sahnelenmesi orası için de büyük bir kazanç olabilir. Bu bağlamda bir süredir üzerinde çalıştığım bir projeye, Almanya'daki tiyatrolara sunulmak üzere Türk oyun yazarlarının yapıtlarını çeşitli örneklerle tanıtan bir katalogun yayımlanması ve bu çalışmaya bağlı olarak bir antolojinin hazırlanması projesine, henüz mali bir destek bulamadığımı vurgulamak isterim. Alman kuruluşlarının ilgisizliği, "biz Alman Tiyatrosu'nun Türkiye'de yaygınlaştırılmasını destekleriz, tersini değil" görüşü, bence öteden beri tek yönlü bir biçimde süregelen katı "kültür ihracatı" anlayışının etkisini gösteriyor. (Oysa şu an Türkiye'de çağdaş Alman yazarlarının oyunlarını içeren bir antoloji projesini destekleyebilecek en az üç yayınevi bulabilirim.)

Türkiye ile kurulabilecek kültürel ilişkiler, örneğin Alman yönetmenlerin Türkiye'de oyun sahneleyerek yeni deneyimler kazanmaları, Alman tiyatrolarına en iyi oyuncularımızın ya da yönetmenlerimizin konuk olarak çağrılmaları, kültürlerarası etkileşimi geliştirebilecek ortak projeler, genç sanatçılara yönelik ortak seminer, workshop vb. programlar öyle sanıyorum ki, günümüzde özellikle izleyici açısından bunalımlar yaşayan Alman tiyatrosuna da yeni kazanımlar sağlayabilir. 3- Eğitim Tiyatro eğitimi: Bugün gerek konservatuarlarda, gerek üniversitelerde sürdürülen tiyatro eğitiminin yeterli olmadığı açık. Bu Türkiye'nin genel eğitim sorunlarının bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Eğitimdeki tıkanmalar ister istemez sanat eğitimini de etkiliyor. Bu açıdan Almanya ile sürdürülebilecek sistemli bir tiyatro eğitim politikası, sanatçıların yabancı dil öğrenmeleri, bursla dışarıya gönderilmeleri, Almanya'dan uzmanların çağırılması vb. etkinlikler önem kazanıyor. Ancak böylesi bir yaklaşım, gerçek bir ilgi, merak ve öğrenme duygusun' içeriyor. Bizim neyimiz eksik ki ya da, biz bize yeteriz düşüncesiniı bir şey kazandırabileceğini düşünmüyorum.

a

Diyalogda önemli olan siz - biz değil, birbirimize ne katacağımız. İletişimin üretici sonuçlara yol açabilmesi. Yukarda sözünü ettiğim proje örneği çalışmaların yanı sıra Türkçe'den Almanca'ya çeviri yapanların da desteklenmesi, çeviri ve araştırma ödüllerinin verilmesi hem Alman, hem de Türk kuruluşlarını yakından ilgilendiren konular. Bugün Türkiye'de Achternbusch, Tabori gibi en yeni yazarların yapıtları çevriliyor ve okuyucusunu bulabiliyor ama Almanya'da kimsenin ne Haldun Taner'den, ne de Murathan Mungan'dan haberi var. Alman tiyatrolarında Alman ve yabancı yazarlardan oynanan çağdaş oyunlara baktığımda, bunun gerçekten bir eksiklik olduğunu düşünüyorum.

yönetmenlerle olan ilişkileri, kendi tiyatroları açısından da bir kazanım olarak gören Theater an der Ruhr'un diyaloga açık olan yaklaşımının olumlu bir istisna olduğu söylenebilir. Almanya'daki çeşitli Türk tiyatro gruplarının göçmen işçi kültürünün sınırlarını aşamamaları bunun en belirgin göstergesi değil mi? Bu sadece bu grupların yetersizliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa Almanya'da yabancılara karşı sürdürülen ayırımcı bir kültür politikasının da bunda payı var mı? Mehmet Ulusoy gibi, Genco Erkal gibi Fransa'da çalışmalar yapan uluslararası düzeydeki sanatçıların Almanya'da tanınmaması şaşırtıcı değil mi?

cy

2. Uygulama Sahneleme ve oyunculuk: Gene geçmişe dönelim. Türk tiyatrosunun kuruluşunda Alman tiyatrocularının payı çok büyük. Özellikle 1936'da Türkiye'ye gelerek savaş sonrasına değin kalan Cari Ebert'in bu alandaki çalışmaları yol açıcı oluyor. Ebert, Max Reinhardt anlayışı doğrultusunda bir oyuncu kuşağının yetişmesini sağlıyor ve onun katkıları sonucu 1949'da Devlet Tiyatrosu kuruluyor.

pe

Altmışlı yıllarda epik tiyatro, belgesel tiyatro gibi o dönemin tiyatrosunu belirleyen toplumsal ağırlıklı oyunların tiyatromuza girmesiyle Brecht'in, P. Weiss'ın, Enzensberger'in, Kipphardt'ın, Piscator'un oyunları art arda sahneleniyor. Zeliha Berksoy gibi Almanya'da Brecht'in Tiyatrosu Berliner Ensemble'de öğrenim gören sanatçılarımız dramatik tiyatro anlayışını kıran bir anlayışı, epik oyunculuğu yerleştirmeye çalışıyorlar, bu alanda İstanbul'da Genco Erkal'ın yönetimindeki Dostlar Tiyatrosu'nun, Ankara'da Rutkay Aziz'in başı çektiği Ankara Sanat Tiyatrosu'nun çalışmaları yol açıcı oluyor.

Seksenli yılların sonuna doğru Roberto Ciulli'nin yönetimindeki Theater an der Ruhr ile kurulan yapıcı ilişki, topluluğun Türkiye'ye yaptığı turneler ve kurduğu ilişkiler, Müge Gürman gibi genç sanatçılarla birlikte yapılan ortak çalışmalar, tiyatroda diyalogu canlandırıyor. Sahneleme ve oyunculuk anlayışının ön planda olduğu, oyun metninin ikinci plana geçtiği ya da metnin sadece yönetmenin ve oyuncuların yaratıcılıklarını geliştirebilecekleri bir esin kaynağı olarak kullanıldığı bir anlayış tiyatromuza yepyeni bir boyut getiriyor. Yönetmenin tiyatrosu, oyuncunun tiyatrosu, tiyatroda deneysellik, tiyatroda alımlama gibi kavramlar tartışılıyor. Yıllar yılı sürdürülen dramatik tiyatro ve altmışlı yıllardan bu yana moda olan epik tiyatro anlayışının sınırları kırılıyor, yeni arayışlar başlıyor. Bugün Türkiye'de, Öteki Tiyatro başlığı altında çalışmalarını sürdüren çeşitli deneysel topluluklar bu arayışı gündeme getiriyor. Konuya Almanya açısından baktığımızda, Türk oyuncular ve 60

Eğitimde Tiyatro: Ankara'da Alman Kültür Merkezi'nin desteğiyle Prof. Dr. inci San ve Tamer Levent'in öncülüğünde bir süredir sürdürülen eğitimde tiyatro ya da yaratıcı drama çalışmalarında, gene Alman tiyatro eğitimi uzmanlarının payı çok büyük. Berlin Güzel Sanatlar Akademisi'nde çalışan Prof. Dr. Nickel'in Ankara v istanbul'da yaptığı vvorkshoplar bu çalışmaların başlangıcını oluşturuyor. Okullara tiyatro hizmeti nasıl götürülebilir, tiyatroda eğitimde nasıl yararlanılabilir vb. sorunların tartışıldığı ve çalışma programlarının düzenlendiği etkinlikler yapıcı bir işbirliğini gösteriyor. istanbul'da ÇYDD'nin kentin kenar semtlerindeki okullara yaratıcı eğitim doğrultusunda hizmet götürme kapsamında düzenlenen çeşitli kurs ve seminerler eğitimde tiyatro çalışmalarına yeni bir boyut getiriyor. Yöneticisi olduğum I.Ü. Dramaturgi ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü'nün iki yıldır Kasımpaşa ve Cihangir'de sürdürdüğü çalışmalarda, gene Alman uzmanların payı var. Örneğin bu tür çalışmaları proje taslağı kapsamında gündeme getirerek çalışmaların ilk adımını atan çocuk yazını ve tiyatrosu uzmanı Prof. Dr. Dahrendorf'un desteği büyük oldu. Konuya gene Almanya açısından bakacak olursak, önemli bir nokta üzerinde durmamız gerekir. Almanya'da yeni kuşağı tiyatroya kazandırmak amacıyla sistemli bir biçimde sürdürülen eğitimde tiyatro çalışmaları çok önemli bir rol oynuyor. O kadar ki hemen hemen her tiyatronun tiyatroyla okullar arasındaki işbirliğini sağlayan kadrolu bir tiyatro eğitimi uzmanı var. Bu tür çalışmalarda medya ve komputer kültürüyle yetişen bir gençliğin tiyatroya ilgisizliğini aşma kaygısı ağır basıyor, oysa bizde durum çok ama çok farklı. Otoriter bir eğitim sisteminin altında ezilen çocuklar için eğitimde tiyatro çalışmaları neredeyse varoluşsal bir önem kazanıyor. Üniversitelerin ya da sivil kitle örgütlerinin


a

Zeliha Berksoy, Brecht'in "Sophokles'in Antigone"sinde...

2. Ayrılıklar. Almanya'nın köklü, Türkiye'nin kısa bir tiyatro geçmişi olması, Almanya'da bir üstünlük, "biz bu sorunları çoktan aştık" gibi bir izlenim yaratmamalı. Alman tiyatrosunun bugün varmış olduğu nokta, olumlu ve olumsuz yanlarıyla nesnel bir biçimde değerlendirildiğinde, böyle bir izlenimin ne denli yersiz olduğu ortaya çıkacaktır. Örneğin gerek dramaturgi, gerek tiyatro eleştirisi alanında yıllaryılı öncülük yapan Almanya'da bugün çözülmelerin başgöstermesi, tiyatronun medyayla sürekli bir rekabet içinde bir eğlence aracına dönüşmesi, müzikallerin yeniden rağbet kazanması, Doğu'daki tiyatroların, örneğin Brecht'in tiyatrosu Berliner Ensemble'in kimliğini bütünüyle yitirmesi, tiyatroların sadece ayrıcalıklı dar bir burjuva kesimine seslenmeleri vb. gelişmeler çok iç açıcı değil. Soruna bu açıdan bakıldığında çok gelişmiş bir toplumun, gelişmekte olan bir toplumdan öğrenebileceği ve esinlenebileceği çok şey olduğunu görüyoruz.

pe cy

yönetiminde hiçbir maddi destek olmaksızın binbir güçlük ve özveriyle sürdürülebilen bu tür programlara gösterilen ilgi inanılmaz yoğunlukta. Bu nedenle Türk ve Alman tiyatro eğitimcilerini bir araya getiren programlar ve karşılıklı düşünce ve deneyim alışverişi, yalnız Türk değil Alman eğitimcilerin de yepyeni bakış açıları elde etmelerini ve yeni deneyimler kazanmalarını sağlayabilir. Ayrıca Almanya'daki Türk çocuklarına yönelik ortak programların hazırlanması, okullararası değiş tokuş programların düzenlemesi vb. etkinlikler, gerek Almanya'daki, gerek Türkiye'deki okulları da saran köktendinci eğilimlerin azalmasına yol açabileceği gibi, Almanya'da giderek yoğunlaşan yabancı düşmanlığı, ırkçılık vb. gibi sorunların da çözümünde yardımcı olabilir. Soruna eğitim politikası açısından baktığımda eğitimde tiyatro alanındaki kültürel ilişkilerin henüz çok yetersiz olduğunu düşünüyorum. Değerlendirme ve sonuç: Ana çizgileriyle vermeye çalıştığım olguları ve sorunları toparlayacak olursak, şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya: iki ülke arasında diyalogdan söz etmeye pek olanak yok. Ancak tek yönlü bir etkiden, Alman tiyatrosunun Türk tiyatrosu üzerindeki etkilerinden söz edilebilir. İki toplumun yapısı ve sorunları faklı olduğuna göre bunun zaman içinde değiş;mesi ve yeni bir boyut kazanması mümkün mü? Belki. Ama bunun için temel sorunların ve engellerin bilincinde olmak gerekiyor. Bunu kısaca belirtmeye çalışacağım:

1. Günümüzde tüm farklılıklara karşın her iki toplumu da yakından ilgilendiren ortak sorunlar var. Bunların en başında demokrasi karşıtı akımların, köktendincilik, şovenizm, neonazi eğilimlerin giderek artması geliyor. Genç kuşağın bu eğilimlere kapılması nasıl engellenebilir? Eğitimde tiyatro çalışmalarının ve çocuklar ve gençler için yapılan tiyatronun bu tür ideolojik akımlara karşı direnebilmesi mümkün mü? Özellikle eğitimde tiyatro alanında geliştirilebilecek ortak çalışmaların önemi tiyatroyu bugün seçkin bir kesimin ilgi alanı olmaktan çıkarıyor ve ona toplumsal ve politik bir sorumluluk ve ileti yüklüyor.

3. Almanya'nın Türkiye'yi tek yönlü bir bakışla insan hakları ve göçmen işçi sorunları çerçevesi içinde tanıması diyalogu engelleyen önemli bir etken. O kadar ki Almanya'da Türk tiyatrosundan sözettiğinizde, akla ilk gelen sadece kendi içine kapalı küçük gruplardan oluşan göçmen işçi tiyatroları. Türkiye'de çok renkli bir kültür ve sanat ortamının olduğu pek bilinmiyor... 4. Türk tiyatrosu eksiklerinin bilincinde olmalı ve bunları aşabilmek için, bilinçli bir kültür politikası izleyebilmeli. Almanya ile ilişkiler açısından şimdiye değin yapılan azımsanamayacak denli çok, ancak gene de yeterli değil. Toplumumuzun bir çok alanında olduğu gibi, tiyatroda da etkisini gösteren özeleştiri yoksunluğu ve aşağılık duygusu aşılması gereken büyük engelleri oluşturuyorlar. Diyalogun ilk adımı özeleştiriyse, ikinci adımı da kuşkusuz eleştiri. Türk tiyatrosuyla uğraşanların hem kendi eksiklerinin ve engellerinin bilincinde olmaları, hem de Almanya'daki gelişmeleri de eleştirel bir açıdan izleyip değerlendirebilmeleri gerekiyor. Ancak böylesi bilinçli bir yaklaşım sonucu sağlıklı bir diyaloğun kurulması düşünülebilir 61


İNCELEME

YÜZLER VE MASKELER Haluk

Şevket

tanısını (Dinamik tiyatro) tanımının var edeceği (insan Oyuncu)yla değiştirmesi ve sıradanlığın sıra dışına dönüşmesi biçiminde de değerlendirebiliriz... Elbette insan varlığının ve onun yarattığı dramatik sanatların vazgeçilmez temel öğesi, sözlü dili yaratan sözcüklerdir. Ne var ki, bu sözcüklerin içerdiği anlam birimleri, yapısında taşıdığı birbirlerinden değişik anlamlar üreten bir iletişimler ağı çıkarır karşımıza. Böylece ses birimlerinin oluşturduğu sözcüklerden, sözcüklerin oluşturduğu anlamlardan, bu anlamların oluşturduğu gizemli yaşam biçimlerinden dopdolu bir orkestra çıkar karşımıza...

a

Günümüzün tiyatro sanatı, yüzyıllardır üzerine sarılmış dramatik kisvenin kemikleşmiş sıkıntısından kendisini henüz kurtaramamıştır. Ne var ki, artık çağımız hızlı bir değişim çağıdır ve tiyatro sanatı yaşamı salt sahne üzerine aktarmanın getirmiş olduğu salon ve seyir rehavetinden kurtulup tiyatro sanatını insan-bilimsel bir yörüngeye oturtmak zorundadır.

Ataseven

cy

İnsanı insanlaştıran başta şiir sanatı olmak üzere, müzik, roman, hikâye, mimari gibi sanatlar, tiyatronun dramatik yapılanma açısından eskimekte olan görüntüsünden birer birer uzaklaşmışlardır.

pe

Geleneksel tiyatronun algılama, hız, özümleme ve anlamlama açısından görkemli bir hediye paketi olarak sunduğu görüntüler, psikolojik tiyatronun (Paketlenmiş Oyuncu) görüntüleridir. Bu görüntüler, önce yazara, sonra yönetmene, en sonra da oyuncuya şans tanır. Oysa sanatsal bütün yükümlülükleri varlığında taşıyan kişi oyuncudur, oyuncunun yalnızca aktarmacı olarak bırakılan kimliğidir.

Oysa çağdaş oyuncu, kendisine yüklenen bu aktarmacı kimliğinin dışında kendisine yeni bir kimlik aramaktadır. Kuşkusuz bu kimliği ona dram sanatlarının yeni biçim ve estetik anlayışı verecektir. Çünkü oyuncu, önce çağını yaşayan bir kişi olarak, kolunun birini yaşadığı çağın değişimlerine uzatmış, diğer kolunu ise psikolojik tiyatronun kısıtlanmış dünyasına takılıp kalmıştır... Elbette oyuncuyu bu ikilemden kurtaracak olan çok yönlü bir eğitim anlayışıdır. Oysa henüz böylesine bir eğitim anlayışının kendine özgü bir felsefesi yoktur, bu nedenle bir çalışma yöntemi, bir çalışma disiplini yoktur. Genelde oyuncunun başarısı da, başarısızlığı da bir rastlantıdır... Eğitsel çizgide yaşamı dramatik bir şölen olarak ele alacak olursak, şölenlerin en önemli işlevlerinin, şölen dizgelerinin birbirleriyle yer değiştirmeleri ve sürekli anlam üretmeleri olduğunu görürüz... Bu bir süreç içinde değişim ve dönüşüm sorunudur. Ancak statik bir düzlemde değil, dinamik bir düzlemde gerçekleşebilecek bir olgudur. Bu olguyu statik tiyatronun taşıyıp getirdiği (Oyuncu İnsan) 62

Bu özü yakalayıp ortaya çıkaracak olan oyuncudur. Statik değil, dinamik oyuncudur. Eğer bir oyuncuda bu yetiler gelişmemişse, o sözcükler de, o sözcüklerin yarattığı anlamlar dünyası da kendikendinden kopmuş bir "hiç'liğe dönüşürler. Bu hiç'lik gösterim alanını daraltır, ses birimlerini başı boş bırakır, oyuncuyu parçalayıp ezen bir gösteri haline geliverir. Bir oyun erinin başarısı ya da başarısızlığı, bir oyun yazarıyla, oyunu yönlendiren yönetmenle kuruduğu olumlu ya da olumsuz beraberlikte değil, bence, önce varlığımızı sonra da beden dilimizi yönlendiren, kurgulayan (Beş Duyu)muzda aranmalıdır.

Tiyatro laboratuvarında yaptığımız alan çalışmaları sırasında, özellikle genç oyuncu adaylarının duyularını kullanmakta zorluk çektiklerini ya da hiç kullanmadıklarını gözlemliyorum. Bu genç yüzler, doğanın kendilerine vermiş olduğu (Beş Duyu)yu yaşama açmaktan, onların aracılığıyla yaşamı yorumlamaktan neredeyse korkuyorlar. Bu korkunun değişken dizgeleri, bu dizgelerin altında yatan değişken ve kültürel birikimler, genç oyuncuları bir çözümsüzlüğün girdabına doğru itiyor, tiyatronun artık günümüzde insanbilimsel bir uğraş olduğu gerçeğinden onları gitgide uzaklaştırıyor... İnsan varlığının yaşam boyu sürecek inişli yokuşlu macerasına canlılık veren, onu diğer canlılardan bütünüyle ayıran, düşünsel donanımı zenginleştiren, korku yüklü trajik yapısını bütünleyen (duyu)larıdır... Duyularsa, insan denen dinamik oluşa yön


a

pe cy


verecek dramatik bir yapılanmadır.

sağlar. Bu dengenin bozulduğu anda ise "Ağzımızın tadı kaçar..."

insan yüzü, simetrik bir gösterim alanıdır. Bu alanda birbirleriyle çatışan ve bu çatışmada rol alan beş duyudan dördü, (Görme, işitme, koklama ve tatma) evrensel olanı yakalama, evrenseli bireysel kılma ve bireyselin toplumsalı var etmesi gibi , doğuştan varlığında taşıdığı çok yönlü, çok boyutlu işlevlerle yüklüdür. Yüzümüzde bulunan bu dört duyunun dışında beşinci duyumuz olan, dokunma duyumuz ise ellerimizdir. Eller genelde kollarımızın tutsağıdır. Kollarımız ise düşüncemizin tutsağı... Yüzümüzdeki dört duyu organımız, dış dünya ile olan bağlantısı sonucu, düşüncemizden neyin ne kadar ya da neyin nasıl olmasını isterse, düşünmemiz onların bu isteklerini ellerimize yansıtır.

Bu dört duyudan uzak, onlardan başka bir dizgenin öğesi olan, yeri gelince güdümünde hareket eden bir düşünce cambazıdır. Ne var ki, duyuların kendilerine özgü etik ve estetik yapılanmaları, bu yapılanmaların hemen ertesinde çıkan çatışmalar, ellerimizi boşluğa sürgün etmiştir. Boşlukta anlam arayan ve anlam üreten tek dokunma duyumuz ellerimizdir. Ayrıca eller, insanların konuşma gereksinimine olanak tanıyan, konuşma dilinin bir anlamda yaratıcısıdır. Bu yaratıcılığın değerlendirilmesini konuşma dilimiz üstlenmiş ve beş duyu üzerine söylenmiş deyimleri çok anlamlı kalıplarda saklanmıştır. Bunlardan bazılarını hatırlatmakta yarar var. Görme duyusu üzerine: "Göz görür, gönül katlanır". işitme duyusu üzerine: "Yerin kulağı vardır". Dokunma duyusu üzerine: "Bir elin nesi var, iki elin sesi var". Koklama duyusu üzerine: "Burnu büyük adam". Tatma duyusu üzerine: "Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır". Bu örneklerde de belirtildiği gibi, beş duyunun anlam üreten konuşma diliyle olan bağlantısını, doğanın dış güçleriyle parçalanan insanı, yeni bir denge durumuna getirecek olan bu gibi soyutlamalarda aramalıdır. Bir duygu ve düşünme varlığı olan insan, ancak düşüncenin duyguya, duygunun düşünceye dönüşmesiyle sınırlı bir yaşam hakkına sahiptir. Yaşamının her evresinde insan, bu sınırlamayı parçalayıp atmak ister. Ama çoğunda bu zoru parçalayamaz...

cy a

Ellerimiz bir anlamda düşüncemizin aynasıdır. Ne var ki bu ayna, düşüncemizin isteklerini yansıtırken onu tek boyutlu değil, değişik boyutlardan ve kanallardan meydana gelen bir tartışma ve çatışma alanına çeker. Bu alan her insana özgü el becerilerinin sergilendiği dramatik bir alandır. Tek amacı ise, insan varlığını bir uyum ve denge durumuna getirmek ve onun bütünlüğünü sağlamaktır. Çünkü yaşam bir bütünlenme sürecidir.

Görülüyor ki yüzümüzde buluşan bu dört duyu organı, bu organlar��n meydana getirmiş olduğu tartışma ve çatışma alanı, dramatik sanatların yapısal özelliklerine göre hareket eden, evrensel bir gösterimin başoyuncularıdır.

pe

Yüzümüzün simetrik bir gösterim alanı olduğunu söylemiştik... Bu alanda rol alan ve birbirleriyle çatışan, yüzümüzde zaman zaman yoksulluk çeken, zaman zaman saltanat süren dört duyu organımız nasıl bir doğasal özelliklerle donanmıştır. Ünlü ressam Paul Kle, "Gözün biri görür, diğeri duygulanır" der. Bence de yüzümüzdeki dört duyu organının dramatik çatışması başlar ve süreç içinde düşüncemizle tartışarak yaşamın diyalektiğini yaratır. Gözler, dış dünyamızda gördüklerini bilincimize, görmediklerini ise düşlerimize bırakır. Sanırım düşle gerçeğin kesiştiği nokta burada başlar. Düşle gerçeğin bu birlikteliği ise her insanda değişen bir görme biçimini gündeme getirir.

Kulaklarımız yaşamı yaşam kılan ritm duygumuzun vazgeçilmez anahtarlarıdır. Biri ritmi yakalar, diğeri ritmin sese dönüşmesiyle sesleri... Ve böylece ritimle sesin uzlaşması sağlanır... Ayrıca biri, dış seslerin armonik düzeninden hareket eder, diğeri bu armoniyi iç sese dönüştürerek, insandaki çokseslilik, bilineni faaliyete geçirir... Burnumuz gözün görme biçimlerine ve kulağın çok seslilik bilincine hayat verecek olan soluk alıp vermenin düzenleyicisidir. Kulağımız böylelikle gözün görme biçimini ve kulağın çok seslilik bilincinin denetleyicisi ve ritmin ve ritmden doğan sesin düzenli harekete geçirilmesinin vazgeçilmez yönlendiricisidir. O, ritm, ses ve hareket öğelerinin eşgüdümsel işleyişini yaşam sahnesine getiren hayat kanallarının örgütleyicisidir... Bir tatma organıdır dilimiz ve ağız boşluğumuzda dış dünyanın yemek ve içmek üzere taşımış olduğu nesneleri biribirlerinden farklı kılan tatlara ayırarak onlar arasında yaşamsal bir denge 64

Ve varlığımızın sır ortağı maskelere dönüş... Neredeyse insanlığın yaşı kadar eski ve varlığımızdan söküp atamayacağımız kadar da dişli olan maskeler, bence istekle zor arasında bir denge öğesi olarak yaşamımıza girmiştir. Tarihsel verilere göre ilk maskeler antik Yunan tiyatrosunda görülür. Dionisos ayinlerinde çokluk kullanılmış, ama sanatsal yaratıcısının Aiskalos olduğu kabul edilmiştir. Her konuda olduğu gibi maskelerin de temel işlevi toplumsaldır. Toplumsallık insanın evrensel ve bireysel aşamalardan geçtikten sonra, doğasal bir gereksinimin sonucunda oluşan vazgeçilmez bir yaşam biçimidir... İnsanın evrensel yapısı "Korku" kavramıyla iç içedir. Korku, tüm doğa olaylarını içinde barındırır ve insanın fizik ve teknoloji gelişiminin boyutları ne denli bilimsellikle donanırsa donansın, korku kavramını yaşamamızdan söküp atmak olanaksızdır. Maskelerin ilk sanatsal işlevleri tiyatro sanatı aracılığıyla yaşamımızdaki yerini almıştır. Yüzümüzün fırtınalı yaşamında saptamış olduğu ilk ve temel görüntü. Ağlamak ve gülmek eylemidir. Yani Tragedya ve Komedya...


İlginçtir, ilktregedya maskelerinin sayısı altı iken, Komedya maskelerinin sayısı kırk dördü buluyordu. Bu da gösteriyor ki bizce bir savunma biçimi olan ağlamanın (Tragedya), korku karşısında yetersizliği, bir saldırı biçimi olan gülmenin (Komedya), çokluğu ile karşılanmaya çalışılıyordu. Bu nedenle acıklı olan, gülünç olanın yan yana yer aldığı Groteks görüntü, maskelerin sıklıkla kullanıldığı bir görüntü biçimi olmuştur...

bilindiği gibi doğu insanı, başta Japonlar ve Çinliler olmak üzere - kadın olsun erkek olsun- yüzleri hemen hemen birbirlerinin benzeridir... Onlar duyularıyla bozamadıkları bu benzerliği maskeler aracılığıyla bozmak isterler. Maskelere sığınan bu tekdüze yüzler, yine maskeler aracılığıyla bir anlamda çokluk ve bütünlük kazanırlar... Ne var ki bu da zaman zaman varlıklarıyla maskeler arasında bir yabancılaşmayı getirir...

Maskelerin işlevi, insan varlığının ruhsal bunalımlarında geçirdiği çöküntünün, bir maskede toplanarak insan bedeninden dışlanması ve insanın ruhsal bunalımlarından arınması şeklinde de düşünülebilir. Nitekim ilk maskeler Antik çağlarda, büyü törenlerinde ve dinsel tapınma törenlerinde totemciliğin ve animizmin bir anlatımı ve uzantısı olarak kullanılmıştır.

Her ne durumda olursa olsun maskeler birer toplumsal simge, insansal içeriği dışa yansıtan birer kimliktir.

Maskeler, toplumların kendi özgün kimliklerini yaratmalarına olanak veren nesnelerdir. Maskeler, toplumsal olumsuzlukların dışlanmasına ve toplumsallığın getirmiş olduğu ruhsal bunalımların dış dünyaya atılmasına yardımcı olan özgün göstergelerdir.

Gerçekten de toplumsal kirlenmenin getirdiği bunalımı ve onun yüzlerimize yansıttığı yabansı kimliğini maskelere yükleyerek, bu yabansı uygarlıktan kaçmak istiyoruz. Dramatik sanatlar içinde, en önde gelen tiyatro sanatı, insanın taşıdığı kendi yüzü ile, yüzüne taktığı maskeler arasında nasıl bir çatışma ve nasıl bir uyum sağlayacak, bunu araştırmak ve öğrenmek istiyoruz... Bütün bunlar, nesneler dünyasına yeniden dönmemizi gerektirecektir.

pe cy a

Maskelerin başlıbaşına önem kazandığı yerse doğulu insanlardır, dolayısıyla (Kabuki) ve (No) gibi doğu tiyatrolarıdır... Çoklukla kullanılan bu maskeler, doğulu insanın içe kapanık karmaşık ruh hallerini dışa vuran en belirgin özelliklerini içerirler... Kullandıkları maskelerle, dinsel tapınaklarında her biri birer işaretleme olan maskeler, birbirlerini içererek onlara yaşamsal bütünlük sağlar. Bir varsayım da olsa şu yaklaşımı yazamadan edemeyeceğim,

Böylece kendi yüzünden kaçıp maskelerin arkasına sığınan insan, evrensel korkularının bedelini maskelere ödetiyor denilebilir.

Bu konuyu diğer bir yazımızda incelemeye çalışacağız..


tiyatro

Tiyatro'dan Önce... Tiyatrodan Sonra...

tiyatro kulübü İNDİRİM YAPAN KURULUŞLAR Tel: (0216) 349 55 69 Karides Güveç'te, Balık ve çeşitli et yemeklerinin sunulduğu zengin menüsü ile sabaha karşı tadına doyamayacağınız İşkembe Çorbasıyla son bulan unutamayacağınız bir gece için her Çarşamba, Cuma, Ctesi günleriI.T.Ü. Devlet Konservatuvarı Yüksek Lisans öğrencilerinin yaptığı Fasıl ve Türk Sanat müziği eşiliğinde nezih bir ortamda leziz yemeklerimizi tadarak hoş saatler geçirebilirsiniz... Not:: Kredi Kartı geçerli değildir. BAHAR LOKANTASI İndirim: %10 Istinye Cad. No: 134 istinye—İst Tel: (0212) 277 85 55 BAY BALIKÇI İndirim: %10 Kefeliköy Cad. No: 14 Kireçburnu-lst Tel: (0212) 262 36 64 Balık deyince ilk akla gelen Bay Balıkçının taze balık ve deniz ürünlerini bulabileceğiniz bir mekân. CAFE LA PORTE İndirim: %15 Miralay Nazım Sk. No:15 Bahariye-lst. Tel: (0216)418 08 59 Alışılagelmişin dışında zengin menüleriyle sıcak bir sevgi ortamında buluşalım. CAFE LEBON İndirim: %10 İstiklâl Cad. No: 445 Beyoğlu-lstanbul Tel: (0.212)252 54 60 CAFE SHOP İndirim: %10

Bahariye Cad. Miralay Nazım Sk. No:34 Bahariye-lst. Tel: (0216) 337 49 20 Fransız Cafelerinin kendine özgü havasında, günün her saati hoş vakitler geçirebilirsiniz. CAFE SIĞINAK İndirim: %15 Caferağa Mah. Muvakkithane Cad. No:30/4 Kadıköy-lst. Tel: (0216) 349 18 94 Yozlaşma, iletişimsizlik, üretkensizlik ve sevgisizlik yağmurunun sağnak haline geldiği bu topraklarda sığınabilecek bir yer ararsanız Sığınak Cafe'deyiz. ÇATI RESTAURANT İndirim: % 8 İstiklal Cad. Orhan. A. Apaydın Sk. No: 20/7 Beyoğlu-lst Tel: (0212)251 00 00 DARÜZZİYAFE İndirim: %15 Şifahane Sk. No: 6 Süleymaniye-lst Tel: (0212) 511 84 14 Türk Musikisi'nin sihirli nağmelerini dinleyerek mutfağımızın eşsiz lezzetlerini tarihi bir mekânda tadabilirsiniz. Not: C. tesi akşamları saat 8.00-10.00 arası Canlı Fasıl EL MARIACCHI İndirim: %10 Mim Hotel içi Fulya Bayırı Ferah Sk. No: 16 Ihlamur-lst Tel: (0212) 231 28 07 Meksika mutağının tadına doyulmaz yemeklerini tattınız mı? Tatmadıysanız o halde El Marıacchı'ye sizleri bekliyoruz. FEHMİ BABA ET LOKANTASI İndirim: %10

Not: Salı günü saat 9.00'da Fasıl GALATA BAR/MEYHANE İndirim: %8 Orhan Apaydın Sk. No:11 Beyoğlu-lst. Tel: (0212)293 11 39 Her akşam fasıl eşliğinde nefis yemekleriyle sizlerle. GARİBALDİ İndirim: %10 İstiklal Cad. Oda Kule yanı No:1 Beyoğlu-lst Tel: (0212) 249 68 95 Nostaljik bir ortamda güzel vakit geçirmek için tek adres Garibaldi. GOLDEN KYLIN CHINESE RESTAURANT İndirim: %15 Receppaşa Cad. No: 5 Taksim-lst Tel: (0212) 256 36 45 Uzak Doğu'dan gelen esinti rüzgâr/arıyla hoş bir ortamda hakiki Çin Mutfağını ta­ dabilirsiniz. GOODFELLAS BAR-REST. İndirim: %15

İ

Harikulade ortam ve manzara Her gün canlı süper müzik

66

Receppaşa Cad. No: 15/B Taksim-lst Tel: (0212)235 78 54 Alt kattaki Akşam Barımızda nefis içecekler üst kattaki Restaurantımızda zengin mutfak çeşitleri ile özel günlerinizde tüm beklentilerinize yanıt verecek ve dostlarınızla unutamayacağınız saatler yaşamak istermisiniz? Böyle bir ortamı bulamadıysanız o halde: biz bu ortamı size yaşatacağız...

Bomonti Fırın Sk. No: 43 Şişli-lst Tel: (0212)233 00 36 Şafak Yaprak & Orkestrası eşliğinde her Salı, Perşembe, Cuma, C tesi günleri, Canlı Caz Müzik dinleyebilirsiniz. CAFE KİKKA İndirim: %10 Abdulkadir Noyan Sk. No: 17/18 Erenköy-lst Tel: (0216) 411 15 20 Cafe Kikka'da kahve cehennem kadar karanlık, ölüm kadar güçlü aşk kadar tatlıdır. KHALKEDON RESTAURANT-BAR İndirim: %10 Münir Nurettin Selçuk Cad. Kalamış Spor Tesisleri Kadıköy-lst. Tel: (0216) 349 58 72 Altı yıl boyunca adıyla özdeşleşmiş, Bizans harabeleri dekoruyla hizmet veren Khalkedon Bar bahçesindeki Viking dekoruyla; restaurant bölümü ile Grup Tempo eşliğinde yemek yemeniz ve eğlenmeniz için Kalamış'ta. LA BOHEME - ŞAMATA GARDEN İndirim: %10 Yalı Sk. No:3 Beşiktaş-lst. Tel: (0212) 261 75 20 Boğaz manzaralı yazlık restaurant ve barımızda canlı müzik eşliğinde uluslararası mutfağımızdan seçmeleri tadabilirsiniz. LE SELECT İndirim: %20 Manolya Sk. No: 21 Levent-lst Tel: (0212) 268 21 20 Uluslararası Mutfağı ile Le Select

T O B A V

SERAGLİO BAR

Salacak Sahil Yolu No: 41 Üsküdar Tel: (0216)341 04 03 334 40 46

Meşrutiyet Cad. No: 33 Galatasaray-lst Tel: (0212)293 93 26 FLAMİNGO BAR-REST. İndirim: %10

pe cy a

SANAT RESTAURANT İndirim: %10 Balık Pazarı Nevizade Sk. No.23 Beyoğlu-lstanbul Tel: (0212)244 13 09 Memnun kalan konuk her zaman hatırlar, memnun kalmayan konuk asla unutmaz. A LA TURKA RESTAURANT İndirim: %10 Cami Meydanı Hazine Sk. No: 8 Ortaköy-lstanbul Tel: (0212)258 79 24 Ortaköy'ûn ilklerinden. Meydanın ve boğazın otantik atmosferinde Türk mutfağının en güzel örneklerini sunuyor. Üst katında yer alan ODA "Kişiye Özel Salon" ise her türlü grup organizasyonları, seminer, konferans, toplantı, doğum günleri, kahvaltılar için sadece "SİZE ÖZEL" ALA-TURKA MEŞK REST. İndirim: %10 Çarşıarkası Sk. No: 32. 1. Levent-lst Tel: (0212)283 45 63 Sıcacık bir ortamda özlediğiniz tatlarla an-nenizin mutfağı kadar özenli, sevgi dolu sofralarda Al-Turka Meşk sizin için alasıyla. ASİTANE RESTAURANT İndirim: %10 Kariye Camii Sk. No: 18 Edirnekapı-lst Tel: (212) 534 84 14 Osmanlı Saray Mutfağının doyumsuz lezzetlerini UDİ'nin hoş nağmeleri eşliğinde tatmak için Asitane de buluşalım. AŞİYAN RESTAURANT indirim: %10 Kalamış Yat Limanı Kalamış-lst

DENİZ ÜRÜNLERİNDE EN İYİSİ Sahil Yolu No: 41 Üsküdar (Kız Kulesi karşısı) Tel: (0216) 341 04 03 - 334 40 46

S

T

A

N

B

U

L

Nefis Yemekler - Canlı Müzik Sanatçıların ve sanatseverlerin buluştuğu yer. Adres: Sıraselviler Cad. No: 47 Taksim Sahnesi Y a n ı Taksim-İst. A L O T O B A V : (0212) 2 5 2 6 0 8 6


İSTANBUL'DA YAŞAMAK hafif müzik. Çar, Cuma, C. tesi günleri akustik canlı müzik, günlük gazete, dergi, kitap okuma olanağı grup toplantıları ve grup yemekleri için ayrı bir mekân. MOLIERA CAFE-BAR İndirim: % 20 Lamartin cad. No: 23/1 Taksim Tel: (0.212)256 92 80 PANEVİNO İndirim: %10 İndirim: % 5 (Kredi kartı indirimi) Bağarası Sk. No: 2/A Bebek -İst Tel: (0212) 248 84 65 Kuzey İtalya mutfağının mevsime göre üç ayda bir değişen leziz yemekleri ve sürpriz specıalleri özel Grappa içeceği eşliğinde. Not:: Pazar günleri kapalıdır. PARSİFAL İndirim: %15 Kurabiye Sk. No: 13 Beyoğlu -İst Tel: (0212) 245 25 88 Vejeteryenler, ağzının tadını bilenler ve küçük bir serüvene hazır herkes için Parsifal Beyoğlu'nda. RAQUETE RESTAURANT-BAR İndirim: %10 Sadi Gülçelik Spor Sitesi Istinye Tel: (0212) 276 50 87 RİSTORANTE İTALİANO İndirim: %7 Cumhuriyet Cad. No: 6 Elmadağ Tel: (0212) 247 86 40 ROUTE CAFE 66 İndirim: %15

Osmanağa Mah. Süleymanpaşa Sk. No: 13 Bahariye-İst Tel: (0216)336 24 66 Geçmişten gelen geleceğin adı. Not: İndirim Alışveriş Merkezi için de geçerlidir. SAHAF CAFE - KÜLTÜR MERK. İndirim: % 15 Mühürdar Cad. Dumlupınar Sk. No: 12 Kadıköy-lst Tel: (0216)414 42 06 Kitabevi ve cafenin ötesinde sanatsal-kültürel etkinliklerde bulunan Sahaf Cafe şimdi de Ergün-Özcan Tamer Karaboğalı'nın katkılarıyla okuma tiyatrosu her pazartesi saat 18.30'da sizlerle SEAPORT İndirim: % 10 Yalıboyu Cad. No: 36 Beylerbeyi Tel: (0216) 321 14 93 SICAK RESTAURANT İndirim: %10 Keskin Kalem Sk. No: 37 Esentepe -İst Tel: (0212) 267 38 56 Akdeniz mutfağının seçme yemekleriyle sıcak bir ortamda yemek yemek ister misiniz? TANDOORI RESTAURANT İndirim: % 20 Alkent Sitesi Tepecik Yolu Etiler -İst Tel: (0212) 257 84 79 Türkiye'de ilk ve tek Pakistan Hint Mutfağı. TEGİK RESTAURANT

İndirim: %10 Receppaşa Cad. No: 20 Taksim-lst Tel: (0212) 254 66 99 Kore Mutfağının yanı sıra Çin ve Japon Mutfaklarından da örnekler sunan Uzak Doğu Mekânı. Kore Mutfağını tanımak isteyenlere özel menü öneriliyor. Koreden getirilen özel pişerme üniteli masalarda yer alıyor. T-BONE STEAK HOUSE REST. İndirim: %15 İndirim: % 5 (kredi kartı indirimi) Küçük Bebek Cad. No: 16 K. Bebek-lstTel:(0212)287 05 11 Fransız ve İtalyan Mutfağının sizlere sunduğu lezzetli ve değişik yemeklerle hoş bir ortamda hafta sonu canlı müzik eşliğinde güzel saatler geçirebilirsiniz. TIFFANYT-R-M İndirim: % 5 Bağdat Cad. 167/3 Küçükyalı-lst. Tel: (0212) 262 36 64 Balık deyince ilk akla gelen Bay Balıkçının taze balık ve deniz ürünlerini bulabileceğiniz bir mekân THE CHİNA RESTAURANT İndirim: % 10 (Gece) İndirim: % 5 (Gece, kredi kartı indirimi) İndirim: %15 (Gündüz) İndirim: %10 (Gündüz, kredi kartı indirimi) Lamartin Cad. No: 17 Taksim-lst Tel: (0212) 250 62 63

pe cy a

LITTE CHİNA İndirim: % 10 1. Plaj Yolu No: 3 Caddebostan -ist Tel (0216) 363 50 90 2. Tepecik Yolu Alkent Alışveriş Merkezi Etiler—İst Tel: (0212) 263 17 15 3. Cevdet Paşa Cad. No:226/5 Bebek Litte China'larda sunulan yemekler Çin'in "Cantonese" bölgesinin özel yemekleri, bu mutfağı bilenler ve merak edenler için... LITTE İTALY BAR-REST. İndirim: %10 İstiklal Cad. Örs Turistik İş Merkezi No: 251-253 Kat1/7-8 Beyoğlu -İst Tel (0212) 243 17 18 MANDRA TAVERNA İndirim: %10 Ergenekon Cad. No: 73/B Pangaltı-lstanbul Tel: (0.212) 241 47 36 MAVİŞ MANTI İndirim: %10 Yeni Çarşı Cad. No: 76 Galatasaray -İst Tel: (0212) 249 48 94 MESERRET CAFE-BAR-RESTAURANT İndirim: %10 Çavuşoğlu İş Merkezi No: 131/4 Tepebaşı-lstTel:244 39 55 Gün Batımında Haliç sakin bir ortamda sohbet olanağı

DORMEN

TİYATROSU

Sizlere ilk defa Çin mutfağının lezzetlerini tattıran, 40 yıldır aynı yerde; aynı kalite ile evinizdeymiş gibi rahat, huzurlu bir şekilde Çin mutfağını sevenler veya Çin mutfağının tatlarını merak edenler için hizmetinizde. VAGABONDO'S RESTAURANT İndirim: %10 İndirim: % 5 (Kredi kartı indirimi) Köybaşı Cad. No: 278 Yeniköy -İst Tel: (0212) 299 00 54 YANYALI RESTAURANT İndirim: %10 Söğütlüçeşme Cad. Yağlıkçı İsmail Sk. No:1 Kadıköy-lst. Tel: (0216) 336 33 33 1919'dan beri Anadolu yakasında Türk mutfağını yaşatan Yanyalı; nostaljik salonu, seçkin kadrosu ile damak zevkine hitap eden 100'e yakın yemek çeşidiyle hizmet vermektedir. AFA KİTABEVİ İndirim: %20 İstiklâl Cad. Bekar Sok. No: 17 Beyoğlu-lstanbu Tel: (0.212)249 22 18 AKYÜZ KİTABEVİ İndirim: %10 Kadıköy İş Merkezi Kadıköy-Tel: (0.216)336 90 81 BAKIRKÖY KİTAP SARAYI İndirim: %15 Mektupçu Sk. Hacer Apt. No: 8 Bakırköy-lstanbul Tel: (0.212)542 48 83

1997-1998 SEZONU

İZLEMEYENLERE anlatma

anlatmak ya da

mak

"İşte bütün mesele bu"

Bu filmi görmüştüm komedi 2 bölüm

Bir ay sonraki seçimlerden başka bir şey düşünmeyen (..I..) bir bakan {Haldun Dormen), son derece özel (..I..) bir görevle Fransa'ya gelen Amerikalı bir Albay (Metin Serezli), onbeş gün sonra evlenecek olmasına rağmen evdeki sekreterle kaçamak yapmaktan korkmayan (..I..) bakanın oğlu {Alper Düzen), babası ile oğlunu aynı zamanda idare edebilecek kadar becerikli (.1.) bir sekreter {Şebnem Özinal), yirmi yıldır bakanla evlenmek için sabırla bekleyen sadık (..I..) nişanlı (Gülen Karaman) ve kovulduğu işine tekrar dönebilmek için cansiparene (..I..) koşuşturan eşcinsel (Gürkan Uygun) bir gün içinde nasıl bu kadar içli dışlı (..I..) oldular şaşılacak şey... Bricaireve Lasaygues yazdı, Gencay Gürün dilimize çevirdi. Dekorları Duygu Sağıroğlu, kostümleri Güler Yiğit gerçekleştirdi. Yöneten ise Çetin Akçan.

Rezervasyon

için

0212

241

27

37'yi

aramanız yeterli

Ergenekon Caddesi No: 98 Pangaltı, İstanbul Tel: O 212 248 40 04 - 05 Faks: O 212 248 97 66


İSTANBUL'DA YAŞAMAK • Dünya Capitol Kitabevi İndirim: %5 Tophanelioğlu Cad. Altunizade Üsküdar-lstanbul Tel: (0.216)391 18 80 • Dünya Swiss Otel Kitabevi İndirim: %5 Svviss Oteli Maçka Maçka-lstanbul Tel: (0.212) 259 02 26 • Dünya Hilton Oteli Köşk Kitabevi İndirim: %5 Hilton Oteli Elmadağ Harbiya-lstanbul Tel: (0.212) 233 00 94 • Dünya Holliday İn Crown Plaza Kitabevi İndirim: %5 Holliday İn Oteli Ataköy-lstanbul Tel: (0.212) 559 11 95 • Dünya Maltepe Kitabevi İndirim: %5 Maltepe Sahil Yoiu S Plajı İstasyon yanı Maltepe-istanbul Tel: (0.216)442 09 50 • Dünya Borsa Kitabevi İndirim: %5 I.M.K.B. Binası Maslak-lstanbul GENÇLİK KİTABEVİ İndirim: %10 Mühürdar Cad. No: 68 Kadıköy-lstanbul

Tel: (0.216) 337 96 05 MEFİSTO KİTABEVİ İndirim: %15 İstiklâl Cad. No: 173 Beyoğlu-lstanbul Tel: (0.212)293 19 09 ACHILL TURİZM SEYAHAT ACENTASI Tiyatro Kulübü üyelerine indirim: % 5 Turizmde Yeni Bir Soluk Ali Suavi Sk. No: 6/1 Kadıköy-lstanbul Tel: 418 97 7 3 - 3 4 9 80 74 13-14 Aralık Batı Karadeniz; Safranbolu, Amasra, Boğaz ve Devrek gezisi, 19 Aralık Hz. Mevlana'yı Anma; Galata, Yenikapı Fatih Mevlehaneleri, sema gösterisi, akşam yemeği ve Ahmet Özhan konseri, 24 Aralık Noel Ayini; kilise gezileri, akşam yemeği. Yılbaşında Bodrum - Assos

TİYATROLAR Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu Oğuzhan Cad. No:1 9 Fındıkzade Tel: (0.212) 635 95 87 Bakırköy Belediye Tiyatrosu Yunus Emre Kültür Merkezi Tel: (0.212) 661 19 41

BKM Oyuncuları Beşiktaş Kültür Merkezi Hasfırın Sok. No: 75 Beşiktaş Tel: (0.212) 260 11 56 Dormen Tiyatrosu Ergerekon cad. No: 98 Pangaltı Tel: (0.212) 241 27 37 Dostlar Tiyatrosu Muammer karaca Tiyatrosu Tel: (0.212)252 59 35 H. Çaman Yeditepe Oyuncuları Teşvikiye Cad. No: 160 Tel: (0.212) 225 71 98 Kenter Tiyatrosu Halaskargazi Cad. No: 35 Harbiye Tel: (0.212) 246 35 89 Tiyatro Bakış Efe Sanatevi, Bahçeler Sok. No:20 Mecidiyeköy Tel: (0.212)212 94 82 Tiyatro Günbay Kocamustafapaşa Çevre Tiyatrosu Tel: (0.212) 585 59 35 Tiyatro İstanbul İstek Vakfı Atanur Oğuz Lisesi Tiyatro Salonu - Balmumcu Tel: (0.212) 275 21 10 Tiyatro Ti Martı Sanat Evi Baro Han No:330 Beyoğlu Tel: (0.212) 244 18 00 TiyatroKare Abide-i Hürriyet Cad. No:227 Şişli Tel: (0.212) 230 16 18

pe cy a

BEYAZ A D A M KİTABEVİ İndirim: %15 İstanbul Cad. Mor Sümbül Sk. No: 1/A Bakırköy-lst. Tel: (0.212) 561 20 92 EVRİM KİTABEVİ İndirim: %10 Kadıköy İş Merkezi No: 78-106 Kadıköy-lstanbul Tel: (0.216)347 49 63 DÜNYA AKTÜEL KİTABEVLERİ • Dünya Tünel Kitabevi İndirim: %5 İstiklal Cad. No: 496 Beyoğlu-lstanbul Tel: (0.212)249 10 06 • Dünya Bebek Kitabevi İndirim: %5 Cevdet Paşa Cad. No: 232/1 Bebek-lstanbul Tel: (0.212) 265 71 03 • Dünya Nişantaşı Kitabevi İndirim: %5 Teşvikiye Cad. No: 164/3 Nişantaşı-lstanbul Tel: (0.212)247 05 90 • Dünya Kadıköy Kitabevi İndirim: %5 Kadıköy İş Merkezi Kadıköy-lstanbu Tel: (0.216) 347 79 06 • Dünya Cağaloğlu Kitabevi İndirim: %5 Narlıbahçe Sk. No: 13 Cağaloğlu-lstanbul Tel: (0.212) 513 50 79

TİYATRO

. Atatürk'ü canlandıran, tiyatro sahnelerinin büyük ustası Haluk Kurtoğlu, diyebilirim ki hayatının oyununu oynuyor" Erdoğan Sevgin Sabah 14.11.1997 Nezihe Araz

Saat Dokuz Sıfır Beş Yöneten: Hakan Altıner Müzik: Cem İdiz

Tiyatroom Beşiktaş Kültür Merkezi Tel: (0.212) 260 11 56 Yayla Sanat Merkezi Maltepe Sahil Yolu, Süreyyapaşa Tesisleri Maltepe Tel: (0.216) 383 99 20-21 İST. DEVLET TİYATROLARI AKM Büyük Salon Tel: (0.212) 245 25 90 Azizi Nesin Sahnesi Tel: (0.212) 245 25 90 AKM Oda TiyatrosuTel: (0.212)

245 25 90 Taksim Sahnesi Tel: (0.212) 249 69 44 İST. BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROLARI Harbiye M. Ertuğrul Sahnesi Tel: (0.212) 240 77 20 Harbiye Cep Tiyatrosu Tel: (0.212) 240 77 20 Fatih R. Nuri Sahnesi Tel: (0.212) 526 53 80 Üsküdar M. Celal Sahnesi Tel: (0.216) 333 03 97 Kadıköy H. Taner Sahnesi Tel: (0.216) 349 04 63 Gaziosmanpaşa Sahnesi Tel: (0.212) 578 60 67

BAKIŞ

ÇIPLAK AYAK KOMEDİ 2BÖLUM NEILSIMON Türkçesi: Betül Mardin Yön.: Göksel Kortay G ö k s e l K o r t a y • A l p O y k e n • Ö z l e m Savaş • H a k a n G e r ç e k

EFE SANAT EVİ • Ortaklar cad. Bahçeler sok. No: 20 Mecidiyeköy • Tel: 212 94 82

68


İSTANBUL'DA YAŞAMAK

tiyatro kulübü

T O B A V İ S T A N B U L

Artık lokalimiz var. TOBAV (Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı)'nın Taksim, Sıraselviler caddesinin girişinde faaliyetine devam eden lokalini bizde kullanabileceğiz. Kendimize ait bir lokal oluşturana kadar bizlerin de kullanımına açılan TOBAV lokalini günün her saati kullanabileceğiz. 21 Aralık pazar gününden başlamak üzere, her pazar 14.00'den sonra bizlerde orada olacağız. Sohbetlerimizle, yeni önerilerinizi öğrenip, belki de kendi dertlerimizi anlatacağız. Konu ne olursa olsun, sizlerle sıcak temas kuracağımız bu mekân Kulübümüzün daha da gelişmesine önemli bir katıkı sağlayacaktır. TOBAV Lokali; minik, sıcak bir mekân, sıcak yemeklerin yanı sıra soğuk mezeler ve her türlü içkinin bulunduğu, fiyatların çok uygun olmasına karşın Tiyatro Kulübü üyelerine ayrıca % 10 indirim de yapan bir yer. TOBAV Lokali'nde perşembe, cuma ve cumartasi geceleri (22.30) canlı müzik var. TOBAV Lokali bu yıl ilk defa yılbaşı özel gecesi de düzenliyor. Gecenin fiyatları çok uygun olduğu gibi, sanatçılar lokalinde geçirilecek bir yılbaşının da ayrı bir keyfinin olacağını düşünüyoruz.

cy

a

Rezervasyonlar başlamış, bizden hatırlatması. (Tel: 252 60 86)

İSTANBUL

pe

TİYATRO

Yön.: Gencay Gürün Çev.: Cemil Büyükutku 4-5-6-7-25-26-27-28 Aralık

Yön.: Engin Gürmen Çev.: Gencay Gürün 27-18-19-20-21 Aralık

Yön.: Engin Gürmen Çev.: Gencay Gürün 11-12-13-14-18-19-20-21 Aralık

İstek Vakfı Atanur Oğuz Lisesi Tel: (0.212)275 21 10 • 213 10 76

Kadıköy Halk Eğitim Merkezi

İstek Vakfı Atanur Oğuz Lisesi Tel: (0.212)275 21 10 • 213 10 76

Cumartesi 15.30 seansı indirimlidir.

Seanslar: Perşembe-Cuma 21.00 C.tesi 1 5.30-21.00 Pazar 15.30 Telefonla rezervasyon yaptırabilirsiniz.

69


İSTANBUL BÜYÜKSEHİR BELEDİYESİ

TARİH

SAAT

HARBİYE M. ERTUĞRUL SAHNESİ TEL: (0212) 240 77 20

FATİH REŞAT NURİ SAHNESİ TEL (0212) 526 53 80

ÜSKÜDAR M. CELAL SAHNESİ TEL (0216) 333 03 97

KADIKÖY HALDUN TANER SAHNESİ TEL: (0216) 333 03 97

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

İ b i ş ' i n Rüyası

Ahududu

GAZİOSMANPAŞA SAHNESİ TEL: (0212) 578 60 67

2 Aralık S. 20.30 3 Aralık Çar.

Evlilik (Saat: 15.00-20.30)

15.00

G o d o t ' y u Beklerken

20.30

Kafkas T e b e ş i r Dairesi

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

İ b i ş ' i n Rüyası

Ahududu

4 A r a l ı k Pe 20.30

Kafkas T e b e ş i r Dairesi

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

İ b i ş ' i n Rüyası

Ahududu

G o d o t ' y u Beklerken (19.00)

Evlilik (Saat: 15.00)

5 A r a l ı k Cu 20.30

Kafkas T e b e ş i r Dairesi

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

İbiş'İn Rüyası

Ahududu

G o d o t ' y u Beklerken (19.00)

Evlilik (Saat: 15.00)

11.00

Büsküvi A d a m ( Ç . O )

Krala O y u n (Ç.O)

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

Küçük Nasrettin (Ç.O)

15.00

Kafkas Tebeşir Dairesi

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

İ b i ş ' i n Rüyası

Ahududu

Godot'yu Beklerken

20.30

Kafkas T e b e ş i r Dairesi

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

İ b i ş ' i n Rüyası

Ahududu

G o d o t ' y u Beklerken (19.00) Küçük Nasrettin (Ç.O)

6 Aralık C.tesi

7 Aralık Pazar

9 A r a l ı k S.

G o d o t ' y u Beklerken (19.00)

11.00

Büsküvi A d a m ( Ç . O )

Krala O y u n (Ç.O)

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

15.00

Kafkas Tebeşir Dairesi

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

İbiş'İn Rüyası

Ahududu

Godot'yu Beklerken

18.30

Kafkas T e b e ş i r D a i r e s i

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

İ b i ş ' i n Rüyası

Ahududu

Godot'yu Beklerken

Halay

Evlilik (Saat: 15.00-20.30)

20.30 15.00

Kafkas Tebeşir Dairesi

Lüküs Hayat

Silvanlı K a d ı n l a r

Huzur

20.30

Kafkas T e b e ş i r Dairesi

Lüküs Hayat

Silvanlı

Huzur

Halay (19,00)

11 A r a l ı k Pe 20.30

Kafkas Tebeşir Dairesi

Lüküs Hayat

Silvanlı K a d ı n l a r

Huzur

Halay (19.00)

Evlilik (Saat: 15.00)

1 2 A r a l ı k C u 20.30

Kafkas T e b e ş i r Dairesi

Lüküs Hayat

Silvanlı K a d ı n l a r

Huzur

Halay (19.00)

Evlilik (Saat: 15.00)

11.00

Büsküvi A d a m (Ç.O)

Krala O y u n (Ç.O)

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

Küçük Nasrettin (Ç.O)

15.00

Kafkas T e b e ş i r Dairesi

Lüküs Hayat

Silvanlı

Kadınlar

Huzur

Halay

20.30

Kafkas Tebeşir Dairesi

Lüküs Hayat

Silvanlı K a d ı n l a r

Huzur

Halay (19.00)

11.00

Büsküvi A d a m ( Ç . O )

Krala O y u n ( Ç . O )

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

Küçük Nasrettin (Ç.O)

15.00

Kafkas T e b e ş i r Dairesi

Lüküs Hayat

Silvanlı K a d ı n l a r

Huzur

Halay

18.30

Kafkas T e b e ş i r Dairesi

Lüküs Hayat (20.30)

Silvanlı K a d ı n l a r

Huzur

Halay

Çar

13 Aralık C.tesi

14 Aralık Pazar

1 5 A r a l ı k P t 18.00 16 A r a l ı k S. 20.30

Kadınlar

cy a

10 Aralık

KÜLTÜR

ETKİNLİĞİ

Ayrılık (Saat: 15.00.20.30)

17 Aralık

15.00

i b i ş ' i n Rüyası

Diğerlerinin Adı Ali

K o c a Sinan

Huzur

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

Çar.

20.30

İ b i ş ' i n Rüyası

Diğerlerinin Adı Ali

K o c a Sinan

Huzur

Kuyruklu Yıldız Allında (19.00)

18 A r a l ı k Pe 20.30

İbiş'İn Rüyası

Diğerlerinin Adı Ali

K o c a Sinan

Huzur

Kuyruklu Yıldız Altında (19.00)

Ayrılık (Saat: 15.00)

19 A r a l ı k Cu 20.30

İ b i ş ' i n Rüyası

Diğerlerinin Adı Ali

K o c a Sinan

Huzur

Kuyruklu Yıldız Alcında (19.00)

Ayrılık (Saat: 15.00)

C.tesi

21 Aralık Pazar

22 Aralık P.

11.00

Büsküvi A d a m ( Ç . O )

Krala O y u n ( Ç . O )

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

Küçük Nasrettin (Ç.O)

15.00

İ b i ş ' i n Rüyası

Diğerlerinin Adı Ali

K o c a Sinan

Huzur

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

pe

20 Aralık

20.30

ibiş'in Rüyası

Diğerlerinin Adı Ali

K o c a Sinan

Huzur

Kuyruklu Yıldız Alcında (19.00)

11.00

Büsküvi A d a m ( Ç . O )

Krala O y u n (Ç.O)

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

Küçük Nasrettin (Ç.O)

15.00

İ b i ş ' i n Rüyası

Diğerlerinin Adı Ali

K o c a Sinan

Huzur

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

18.30

İ b i ş ' i n Rüyası

Diğerlerinin Adı Ali

K o c a Sinan

Huzur

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

18.30

KÜLTÜR ETKİNLİĞİ

Ayrılık (Saat: 15.00-20.30)

2 3 A r a l ı k S . 20.30 24 Aralık Çar.

15.00

Ahududu

K o c a Sinan

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

Bir A t a Krallığım!

Silvanlı

Kadınlar

20.30

Ahududu

K o c a Sinan

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

Bir A t a Krallığım!

Silvanlı K a d ı n l a r ( 1 9 . 0 0 )

25 Aralık Pe. 20.30

Ahududu

K o c a Sinan

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

Bir A t a Krallığım!

Silvanlı K a d ı n l a r ( 1 9 . 0 0 )

Ayrılık (Saat: 15.00)

26 A r a l ı k C. 20.30

Ahududu

K o c a Sinan

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

Bir A t a Krallığım!

Silvanlı K a d ı n l a r ( 1 9 . 0 0 )

Ayrılık (Saat: 15.00)

11.00

Büsküvi A d a m ( Ç . O )

Krala O y u n (Ç.O)

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

Küçük Nasrettin (Ç.O)

15.00

Ahududu

K o c a Sinan

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

Bir A t a Krallığım!

20.30

Ahududu

K o c a Sinan

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

Bir A t a K r a l l ı ğ ı m !

Silvanlı K a d ı n l a r ( 1 9 . 0 0 )

27 Aralık C.tesi

28 Aralık Pazar

Silvanlı

Kadınlar

11.00

Büsküvi A d a m ( Ç . O )

Krala O y u n (Ç.O)

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

Küçük Nasrettin (Ç.O)

15.00

Ahududu

K o c a Sinan

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

Bir A t a Krallığım!

Silvanlı K a d ı n l a r

18.30

Ahududu

K o c a Sinan

K u y r u k l u Yıldız A l t ı n d a

Bir A t a Krallığım!

Silvanlı K a d ı n l a r

20.30

Lüküs Hayat

Halay

Godot'yu Beklerken

Diğerlerinin Adı Ali

H u z u r (19.00)

11.00

Büsküvi A d a m (Ç.O)

Krala O y u n (Ç.O)

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

Küçük Nasrettin (Ç.O)

3 0 A r a l ı k S . 20.30 2 O c a k C,

3 Ocak C.tesi

4 Ocak Pazar

Evlilik(Saat: 15.00-20.30)

15.00

Lüküs Hayat

Halay

Godot'yu Beklerken

Diğerlerinin Adı Ali

Huzur

20.30

Lüküs Hayat

Halay

Godot'yu Beklerken

Diğerlerinin Adı Ali

H u z u r (19.00)

11.00

Büsküvi A d a m ( Ç . O )

Krala O y u n (Ç.O)

Ne Hepsi Ne Hiçbiri (Ç.O)

Ah Karagöz Vah Karagöz (Ç.O)

Küçük Nasrettin (Ç.O)

15.00

Lüküs Hayat

Halay

Godot'yu Beklerken

Diğerlerinin Adı Ali

Huzur

20.30

Lüküs Hayat

Halay

G o d o t ' y u Beklerken

Diğerlerinin Adı Ali

T İ Y A T R O S E V E R L E R İ N

70

HARBİYE CEP TİYATROSU TEL: (0212) 240 77 20

G Ö S T E R M İ Ş

O L D U Ğ U

Y O Ğ U N

İ L G İ Y E

Evlilik(Saat: 15.00)

Huzur

T E Ş E K K Ü R

E D E R İ Z .


pe cy a


pe cy a


1997_76_7267