Issuu on Google+


pe cy a


cy

pe a


a

pe cy


" W o o l Cupra Line" Yaz sezonu için yeni karışımlı bir koleksiyon. Yaz sıcağında konfor ve serinliği bir arada yaşamak için...

" P u r e Wool M a c h i n e Washable" Collection % 100 y ü n olmasına karşın, çamaşır makinesinde yıkanabilme özelliğine sahip. Türkiye'de ilk defa... (Bu kumaş, washable tekniğine uygun malzemelerle dikilmelidir.)

"Ultra Twist Wool Blend" Collection İşadamının günlük giyiminde ütüsü bozulmayan ve her zaman şık olmasını sağlayan, özel ultra twist y ü n karışımlı ipliklerden yapılmış, ilkbahar/yaz için takım elbiselik. Şık ve serin...

pe

cy a

" S t r e t c h Life W e a r " Collection -Wool LycraAltınyıldız'dan erkek giyiminde, buruşmayan, rahatlığı en yüksek düzeye çıkaran yepyeni bir ürün... Stretch pantolon ve takım elbiselik.

"Golden Touch 1 2 0 ' s " Collection Avustralya'dan özenle seçilen çok ince y ü n elyafından üretilerek, Altınyıldız'ın Amerika ve Avrupa konfeksiyoncularına sunulan en gözde ihracat koleksiyonu.

"Wool Cotton" Collection Birbirini tamamlayan iki tabii elyaf. 1996 yazı için üretilen yepyeni bir ürün...

" U l t r a T w i s t Cool Wool" Collection Bahar ve yaz sezonunun vazgeçilmez takım elbiselik kumaşı. % 100 y ü n ü n tüm özelliklerini taşıyan yüksek büküm ipliklerden yapılmış takım elbiselik koleksiyonu.

"27/11" ın yana getirin p a r ç a ları, y e n i s t i l l e r d e n e y i n .

ALTINYILDIZ

25 senede 100 milyon metrelik satışa ulaşan bir Altınyıldız klasiği. Yepyeni bir renk paletiyle..


a

cy

pe


Sahibi: Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti adına: Cemal Demirkanlı Genel Yayın Yönetmeni: Dikmen Gürün Uçarer Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Mustafa Demirkanlı Yayın Koordinatörü Emre Koyuncuoğlu. Yazarlar: Memet Baydur, Ahmet Cemal, Ahmet Levendoğlu, Yazı İşleri: Ilgın Sönmez, Nevra Savcılıoğlu, Öykü Potu-

ŞUBAT 97

SAYI 67 250.000.-

oğlu. Tiyatro Kulübü Sorum­ lusu: Murat Güler Redaksiyon: A. Nalân Özübek Katkıda Bulu­ nanlar: Üstün Akmen, Sibel Arslan, Hayati Asılyazıcı, Rengin Uz, Semra Ekşioğlu Özden, Handan Salta, Hayati Asılyazıcı, Esen Çamurdan, Nadi Güler, Hasibe Kalkan, Kerem Karaboğa, Nihal Kuyumcu, Semra Ekşioğlu Özden, Handan Salta, Rengin

Uz, Leman Yılmaz Grafik Tasarım -Kapak: Yeşim Demir Teknik Müdür: Erkut Arıburnu Dizgi: Nuray Lale Hukuk Danışmanı: Fikret İlkiz Dağıtım: Ahmet Ergin İdari Sekreter: Hülya Özdemir Ofset Hazırlık: Tiyatro Yapım Baskı: Stil Matbaası Abone Bedeli: 3.000.000. - Kurumlar Abone Bedeli: 3.500.000.- TL

Tiyatro Yapım Yayıncılık 77c. ve San. Ltd. Şti. Firuzağa Mah. Ağahamamı Sok. 5/3 Cihangir80060 İstanbul Telefon: (0.212) 293 72 77 Fax: (0.212) 252 94 14 Posta Çeki No: Tiyatro Yapım 655 248 Banka Hesap No: T.İş Bankası, Cihangir Şb. 197 245 Yapı Kredi Bankası,Cihangir Şb. 1001388-8

tiyatro A

Y

L

I

K

T

İ

Y

A

T

R

O

D

E

R

G

İ

S

İ

EDİTÖRDEN Dikmen Gürün/ S.11 HABERLER/S. 12 BU AY SAHNEDEKİLER/ S.1 5 TİYATRO... TİYATRO... 7 YAŞINDA Mustafa Demirkanlı/ S. 18

a

SÖYLEŞİ:HADİ ÇAMAN Rengin Uz/ S. 20 SÖYLEŞİ:ŞAKİR GÜRZUMAR Dikmen Gürün/ S. 23

cy

İNCELEME: MASKE VE RUH Esen Çamurdan/ S. 24 LİMON YAZILARI Memet Baydur/ S. 27

TAORMİNA VE AVRUPA TİYATRO ÖDÜLÜ Dikmen Gürün/ S. 28 PERDE ARASI Ahmet Cemal/ S. 31

pe

ELEŞTİRİ: SİLVANLI KADINLAR Sibel Arslan/ S 32

"ORKESTRA" VE "SORUŞTURMA"DA BİÇİM-İÇERİK SORUNU Hasibe Kalkan/ S 34 İZDÜŞÜM Ahmet Levendoğlu/ S. 37 BAKIŞ: WHERE ARE YOU FROM?

YA DA KÜLTÜREL KİMLİK Nadi Güler/ S.38 ELEŞTİRİ: KÜHEYLAN Üstün Akmen/ S.40 ELEŞTİRİ: KÜLKEDİSİ Nihal Kuyumcu/ S.42

DERLEME: ARTHUR MİLLER VE OYUNLARI ÜZERİNE Leman Yılmaz/S. 44 İNCELEME: TİYATRO YAYINCILIĞIMIZ ÜZERİNE Kerem Karaboğa/ S. 46 ÇEVİRİ: POSTMODERN TİYATRO ÜSTÜNE (II) Çev: Semra Ekşioğlu Özden/Handan Salta / S.48 ELEŞTİRİ: BÜYÜLÜ GÖL Nihal Kuyumcu/ S.52 BAKIŞ: 25. YILINDA AHMET LEVENDOĞLU Hayati Asılyazıcı/ S 54 TİYATRODAN ÖNCE... TİYATRODAN SONRA/ S. 55


cy

pe a


EDİTÖRDEN Dikmen Gürün

Cinayetler, hırsızlıklar, sahtekârlıklar, yüzsüzlükler diz boyunu da aştı. Tırmanan gericilik ve yobazlık da tuzu biberi yaşananların. Sanki vahşet filmi izler gibiyiz. Deşildikçe altından hertür pislik çıkıyor; "Kokuşmuş birşeyler var Danimarka krallığında" dercesine... Ben "vahşet filmi" diyorum ama, bakıyorum da çoğu kez bu yaşananlar "tiyatro"ya benzetiliyor. Olayların canlı, kişilerin elle tutulur olmasından mı? belki de... Bu ilginç benzetme bana Shakespeare ile oldukça yakın ilişki içinde olduğumuz şu günlerde (bir güçlü oyun; "Bir Ata, Krallığım" ve bir güçlü film; "III Richard") Hamlet'in tiyatro ve

a

oyunculuk sanatı üstüne

dizelerinden bölümler anımsattı: "Doğduğu gün de, bugün de

pe cy

tiyatronun asıl amacı nedir?

Dünyaya bir ayna tutmak, iyilerin iyiliklerini, kötülerin kötülüklerini

göstermek, çapımızın ne olup ne olmadığını ortaya koymak. Gerçeği büyültmek ya da küçültmekle

bilgisizleri güldürebilirsiniz ama bu

bilenleri üzer; oysa bir tek bilgili dost, bilgisiz bütün bir kalabalıktan daha önemlidir.

Ah, ben öyle oyuncular gördüm ki sahnede, öyle beğenilen, alkışlanan ama , değil hıristiyan, değil müslüman insan bile değillerdi. Öylesine şişirme, uydurma hallere giriyorlardı ki, dedim; bunları tabiatın kaba işçileri yaratmış olmalı, insan yapıyorum derken insanlığın berbat bir kopyasını

yapmışlar." Evet, herşeye karşın dergimizin 7. yılında yine de hep birlikte daha iyi yarınlara... 9


HABERLER... TEB'den Tiyatrolarımıza Çağrı: "Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakikalık Karanlık"

Nazım Hikmet Vakfı Kültür Merkezi

Dostlar, "Suç örgütlerini kuranların ve onlara görev verenlerin mutlaka yargı önüne çıkartılması konusundaki kararlı isteğimi göstermek; olayı soruşturan kişi ve mercilere destek ver­ mek; demokratik, çağdaş, şeffaf hukuk devleti özlemimi duyurmak için 1 Şubat 1997 Cumartesi gününden itibaren başlayarak, her gün saat 21.00'de ışığımı BİR DAKİKA süreyle karartıyorum. Ve ülkede yaşayan herkesi, bir ay süreyle, her gün saat 21.00'de ışıklarını karartmaya çağırıyorum. Bu çağrı yurttaştan yurttaşa yapılmıştır." Sizlerin de eline ulaştığını sandığımız bu çağrıya, insana yakışır bir düzende yaşamak isteyen bütün sanatçı dostlarımızın katılacağına yürekten inanıyoruz. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB) olarak, tüm tiyatro sanatçısı dostlarımıza biz de bir çağrıda bulunuyoruz:

"Tiyatroda Siyasal Kimlik" toplantısının konuşmacısı ise Ahmet Cemal'di. Kimlik kavramı üzerinde sorun olarak durulması gerektiğini önemle vurgulayan Cemal, yabancı metinleri oynayarak 'özgün tiyatro-özgün kimlik' yansımaları sağlanamayacağını bildirdi.

pe

TOBAV'da Pazartesi Toplantıları

cy

a

"Aydınlığa çıkmak için bir dakika karanlık" dayanışmasına katılacak kişilerin çoğunluğu saat 21.00'de evlerinde bunu uygulayabilecekler. Oysa sizler, o saatte görev yapıyor­ sunuz. Gerek bu dayanışmaya kişisel desteğinizi göstermek, gerekse aynı duyguyu ve bilinci paylaşan seyircilerinize katılım olanağı yaratmak için, 1 Şubat gününden başla­ yarak bir ay süreyle saat 21 .00'de sahnelerinizi bir dakika karartmaya çağırıyoruz. Şu­ bat boyunca her gece bir dakikalık karanlığın, sahnelerimizdeki spotların sonsuza dek yanmasını sağlayacağına inanıyoruz.

Ocak ayında "Reji Tiyatrosu" ve "Tiyatroda Siyasal Kimlik" başlıkları altında TOBAV lokalinde gerçekleştirilen iki toplantının ilkine konuşmacı olarak, Engin Cezzar, Ahmet Levendoğlu ve Orhan Alkaya katıldılar. Murat Karasu'nun yönettiği toplantıda üç yönetmen de kendi birikimlerinden yola çıkarak dünyada ve ülkemizde reji kavramının, geçmişi ve bugününden söz ederken kendi bakış açılarını açıkladılar.

Gölge Tiyatro

İzmir, yeni bir tiyatro dergisine kavuştu. Hamit Demir ve Semih Çelenk'in büyük özverileriyle çıkan derginin adı "Gölge Tiyatro." Dergide, inceleme, eleştiri, çeviri, anı ve belge yazılarla, bazı değerlendirmeler yer alıyor.

Nâzım Hikmet Vakfı Kültür Merkezi Sıraselviler'de 48 No'lu apartmanın ikinci katında 15 Ocak günü bir kokteylle açıldı. Nâzım'ın kişisel eşyalarının sergilendiği bir sergi salonu ve seksen beş kişilik bir tiyatro salonundan oluşan kültür merkezinde çeşitli etkinlikler düzenlenecek.

Aydınlanmanın Işığında Sanat İnsanlarımız TOBAV (Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı) ile İDE Eğitim ve Organizasyon tartından ortaklaşa hazırlanan"Aydınlanmanın Işığında" SANAT İNSANLARIMIZ adlı SAYGI GECESİ'nin ilki, ülkemiz aydınlanma hareketinin yorulmaz yazın ve düşün insanı, eleştirmen, denemeci, çevirmen Vedat Günyol adına düzenlenen geceyle başladı. Sanatsal yaratımlarıyla edebiyat, müzik, tiyatro alanında çağdaş kültürümüzün oluşumuna katkıda bulunan; sanatçı kişilikleriyle sanat ve kültür dünyamızda özgün bir yere sahip olan sanatçılar adına "Aydınlanmanın Işığında Sanat insanlarımız" genel başlığında birer etkinlik düzenlendi. Etkinliğin ilk bölümü 8 sanatçı için düzenlenen SAYGI GECESİ ve anılarına hazırlanan kitaplardan oluşuyor. Çeşitli sanat ve kültür insanlarımızın katkılarıyla oluşturulacak olan bu etkinlikler dramatik birer senaryo ile programlaştırıldı. Her bir sanatçının yaşamı, sanatçı kişiliği, yapıtları, Devlet Tiyatrosu sanatçılarınca canlandırılıp, yazar ve eleştirmenlerin görüşleri de ilgili sanatçının dramatik senaryosu

10


içinde yer aldı. Ayrıca her bir etkinliği calici kılabilecek, sanatsal serüvenlerini kapsayan birer de anı kitabı hazırlandı.

600 kişilik modern bir Kültür Merkezinin de hizmete girmesiyle, Kocaeli'nin bir sanat merkezi konumuna getirilmesi yolunda önemli adımlar atılmış olacak.

27 Ocak Pazartesi günü başlayan etkinlikler, 9 Haziran günü Gülten Akın'ın gecesiyle sona erecek.

Atatürkçü Düşünce Derneği Tiyatro Büyük Ödülü '96-97' ADD Bakırköy Şubesi tarafından 1996-97 tiyatro sezonunda İstanbul'da sergilenecek olan bir tiyatro oyunu için yapımcı tiyatroya "ADD Tiyatro Büyük Ödülü" ile, oyunun yazarına, yönetmenine, baş erkek ve kadın oyuncuya, çevre düzeni ve giysi tasarımcısına, ışıkçısına ve müzikli ise kompozitörüne "ADD Tiyatro Başarı Ödülleri" verilecek. Ödüllendirilecek oyunlarda "Atatürkçü düşünceye hizmet eden, Kurtuluş Savaşımızın öncesi ya da sonrasını anlatan, ülkemizin geleceğine Mustafa Kemal düşüncesi doğrultusunda katkı sağlayan ve sanatsal nitelikleri olan" bir yapı aranmaktadır. Seçici Kurul Üyeleri Necla Arat, Hayati Asılyazıcı, Semih Balcıoğlu, Ataol Behramoğlu, Tuncer Cücenoğlu, Nail Güreli ve Meriç Velidedeoğlu'ndan oluşmaktadır. Seçici Kurul değerlendirme toplantısını Nisan ayı içinde yapacak ve Ödül Töreni en geç Mayıs ayı içinde Büyük Ödül'ü kazanan oyunun gösteriminden önce gerçekleştirilecektir.

pe

cy

24 Ocak 997 günü Uğur Mumcu için Türkiye'nin dört bir yanında çok sayıda etkinlik düzenlendi, İstanbul'da saat 12.00'de "Cumhuriyet"te yapılan törene geniş bir okur kitlesi katıldı. Ankara'da Uğur Mumcu'nun evinin önünde ve mezarı başında da tören yapıldı, İzmir'deki yürüyüşe ise katılım yine çok fazlaydı. Aynı akşam Lütfü Kırdar Kongre Salonu'nda Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı tarafından düzenlenen "Uğur Mumcu Sesleniyor" başlıklı törene katılmak için gelen pek çok inan kapıdan dönmek zorunda kaldı. O gecenin etkinliğinde ise Metin Akpınar, Zeki Alasya, Müjdat Gezen, Uğur Yücel, Aliye Uzunatağan, Mustafa Alabora, Gülen Karaman, Erdal Özyağcılar, Arif Sağ, Sertap Erener, Mirkelam, Suavi ve Timur Selçuk gibi sanatçılar görev aldılar.

a

Ölümünün 4. Yılında Uğur Mumcu Anıldı

İzmit Büyükşehir Tiyatrosu AKM'de İftar Yemeği

İzmit Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan ve bu yıl hizmete girecek Şehir Tiyatrosu'na sanatçı ve teknik eleman alımı için 15-31 Ocak tarihleri arasında sınav açıldı. Işıl Kasapoğlu'nun Genel Sanat Danışmanlığında kurulacak kadroya, oyuncu ve sanatçılar sınavla, teknik elemanlar ise mülakatla alınıyor. Şehir merkezindeki 300 kişilik Büyükşehir Kültür Merkezi'nin yanı sıra, yine Büyükşehir Belediyesi'nin Yahya Kaptan'da yapımı devam etmekte olan

Atatürk Kültür Merkezi Ocak ayı sonunda Kültür Bakanı İsmail kahraman'ın verdiği iftar yemeğine sahne oldu. İftar yemeğinde kuran okundu, AKM'nin en alt katında ise namaz kılındı. Yemekte davetlilere bir konuşma yapan Kahraman, davet geleneğini yerine getirmek amacıyla iftar yemeği verdiğini

açıkladı. Ramazanların giderek daha şekil aldığını belirten Bakan, sözlerini şöyle tamamladı; "Çok büyük bir misyonla işbaşındayız. Biz senelerin biriktirdiği tortuyu kaldırmaya çalışıyoruz. İnanan insanlar birbirinin kardeşidir. Ramazan-ı Şerifinizi şimdiden kutlar, Allah'ın selameti üstünüzde olsun, derim,"

Uludağ Ünivertisesi Tiyatro Atölyesi 1995 sonbaharında Uludağ Ünivertisitesi bünyesinde kurulan 'Tiyatro Atölyesi' Bursa'da bulunan potansiyelin eğitim ve ürüne dönüşebileceği deneysel ve araştırmacı bir oluşum. Yaratıcı drama, şan, metin çözümlemesi, ritmik, doğaçlama, diksiyon, sahne, tiyatro tarihi, estetik, kostüm tasarım, eskrim, psiko- sosyo drama, dans, atölye öğrencilerinin aldığı dersler arasında. Dilek Öztekin' in sanat yönetmenliğinde çalışmalarını sürdüren Atölyede workshop, konferans ve seminerler de düzenleniyor. Atölyenin bu yılki çalışmalarından biri "Oyunun Adı" adlı sözsüz oyun. Konseptin, atölyeye ait olduğu oyunu Dilek Öztekin sahneye koyuyor.

Şehir Tiyatroları'nda Sait Faik Sait Faik'in 90. yaşı 22 Ocak günü Şehir Tiyatroları'nda düzenlenen bir etkinlikle kutlandı. Toplantıya Fethi Naci, Konur Ertop ve Perihan Ergun konuşmacı olarak katıldı. Geçen yıl Sait Faik'in ölümü nedeniyle yazarı tanıyan kişilerin anılarını derlediği bir kitap yayımlayan Perihan Ergun her yıl Mayıs ayının ilk pazar günü Sait Faik Öykü Ödülü düzenlediklerini hatırlattı. Etkinlikte Savaş Dinçel, Faik'in eserlerinden 11


HABERLER... derleyerek tiyatroya uyarladığı "Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye" adlı oyundan bir bölüm sundu.

"Haritadan Naklen Yayın" Tekrar Gösterimde Geçen sezonun en çok tartışılan oyunlarından "Haritadan Naklen Yayın" yeniden gösterime giriyor. Kerem Kurdoğlu'nun yazıp yönettiği, müziklerini Cem İdiz'in dekor ve kostüm tasarımını Naz Erayda'nın yapmış olduğu

profesyonel bütün yazarlara açık. Yazarlar en az üç, en çok on sayfalık daktilo edilmiş öykülerini 6 nüsha olarak daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış olmak koşuluyla, elden ya da posta ile 1 Mayıs '97 tarihine kadar (ÇYDD Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması, İstanbul CD. Havlucular Sk. 4/2 34750 Bakırköyİstanbul) adresine teslim edecekler. Kopyalarda yazar ismi bulunmayacak ancak bir sözcükten oluşan bir rumuz yazılacaktır. Yazar, ayrıca kapalı bir zarfa gerçek kimliğini, biyografisini, fotoğrafını ve adresini yazdığı bilgileri yerleştirecek ve zarfın üzerine rumuzu yazarak kopyalarla birlikte teslim edecektir. Konu seçimi ise serbest bırakılmıştır. Seçici Kurul Müjdat Gezen, Kandemir Konduk, Bensu Kaya, Sulhi Dölek ve Tuncer Cücenoğlu'ndan oluşmaktadır. Sonuçlar en geç Temmuz ayı içinde açıklanacaktır.

cy a

Müşfik Kenter BBT'nin Başında

pe

Türkiye'nin 3. ödenekli tiyatrosu olan Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda, Pekcan Koşar'ın görevden alınmasıyla boşalan Genel Sanat Yönetmenliği'ne Müşfik Kenter atandı. Sanat Danışmanlığı görevine ise Üstün Asutay getirildi. BBT '97 yılı içerisinde açılması planlanan yeni tiyatro salonları ile daha çok izleyiciyi tiyatroyla buluşturmayı amaçlıyor.

oyun, İstanbul Sanat Merkezi Kumpanya Sahnesi'nde, 14 Şubat tarihinden itibaren, cuma ve cumartesi günleri saat 20:00'de oynanacak.

Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Bakırköy Şubesi'nce '97 yılı için Rıfat Ilgaz adına bir gülmece öykü yarışması düzenleniyor. Yarışma amatör ya da 12

Refik Eren Vefat Etti Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi'ne uzun yıllar hizmet veren dekor tasarımcısı Refik Eren vefat etti. Otuz beş yıllık sanat yaşamı boyunca 500'den çok oyunun sahne tasarımını ve yapımlarını gerçekleştiren Eren, birçok sanat kuruluşu ve Kültür Bakanlığı tarafından çok kez ödüle layık görüldü. Eren 10 Ocak günü Taksim Sahnesi'nde yapılan törenin ardından toprağa verildi

Tiyatro Sanatçısı Hümaşah Hiçan Vefat Etti Tiyatro yaşamına 1947'de Açıkhava Tiyatrosu'nda Muhsin Ertuğrul'un sahneye koyduğu "Kral Oidupus" ile başlayan Hümaşah Hiçan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda 100'e yakın oyunda rol aldı. Geçtiğimiz ay yitirdiğimiz Hümaşah Hiçan 72 yaşındaydı.

Dergimizin en genç üyesi: Melih Demirkanlı Yazı İşleri Müdürümüz Mustafa Demirkanlı ile eşi Emine Demirkanlı'nın 11 Ocak cumartesi günü aramıza katılan minik bebekleri Melih Demirkanlı'ya sağlık ve mutluluklar diler, annesini, babasını ve ağabeyi Deniz'i kutlarız.


BU AY SAHNEDEKİLER

Melih Cevdet Anday'ın Roma İmparatoru Ölümsüz Jul Sezar ve karısı Calpurnia'yı günümüz Parisi'ne getirdiği "Ölümsüzler" adlı oyun"Büyüklük nedir?", "Kimlere büyük adam diyoruz?", "Ölümsüzlük nedir?", "Tarih nedir?" sorularını fantastik bir boyutta tartışmaya açıyor. Jul Sezar'ın Paris sokaklarında geçirdiği günleri, kendini, Roma'yı ve tarihi sorgulayışı oyuna gülmece boyutunu kazandırıyor.

Thomas Brasch, savaşların kadınları ve çocukları yok ettiğinin altını çizerken savaşın yarattığı farklı özdeşleşmeleri yansıtmayı amaçlıyor. İki arkadaş, Rosa ve Klara, savaş alanında, Rosa'nın asker kocasını ararlarken jandarmalar tarafından yakalanıyor ve savaş zamanında geleneğe göre kadınlara verilen yerlere- askeri hastaneye ya da geneleve- götürülüyorlar. Rosa ve Klara erkeklerin savaşında onlara verilen bu rollere karşı farklı şekillerde direniyorlar. Oyun, bu iki kadının tercihleri ve değişen yaşamlarını konu alıyor.

pe cy

Tiyatro: Bursa Devlet Tiyatrosu Yazan ve Yöneten: İsmet Hürmüzlü Yönetmen Yardımcısı: Özer Tunca Dekor ve Kostüm Tasarım: Serpil Tezcan Işık: Adnan Açıkdüşünenler Müzik: Süleyman Yardım

Tiyatro: Tiyatro Tanı Yazan: Thomas Brasch Çeviren: Özkan Schulze Redaksyon ve Dramaturji: Atilla Engin Müzik: Erkan Oban Işık: Gökhan Atılmış Tasarım, Sahneleme ve Oynayanlar: Özkan Sculze ve Mutlu Polat

a

Tiyatro: Tiyatro Fora Yazan: Melih Cevdet Anday Yöneten: Tufan Karabulut Dekor ve Kostüm Tasarımı: Burak Tansel Işık Tasarımı:YükselAymaz Oynayanlar: Tufan Karabulut, Yeşim Alıç, Arda Kavaklıoğlu, Kayra Şenocak, Ayşegül Ünsal, Cem Kumçay, Hakan Tiryaki, Erkan Polat

Büyük Türk düşünürü Mevlana Celalettini Rumi'nin Şems'i Tebrizi'de bulduğu Tanrısal aşkın anlatıldığı oyunda Mevlana'nın yaşamı, düşünceleri, felsefesi; kadının toplumdaki yeri işlenmekte, günümüz insanlarına mesajlar vermektedir.

Tiyatro: Dormen Tiyatrosu Yazan: Haldun Dormen, Alper Düzen Yöneten: Çetin Akçan Dekor Tasarım: Osman Şengezer Kostüm: Güler Yiğit Müzik: Andrevv Llyod Webber Seslendirenler: Ruhsal Öcal, Halit Ergenç, Ayşe Sedef Ayfer, Uğur Baburhan, Evita Hayalet ve Ötekiler.Dormen Tiyatrosu'nun her yıl olduğu gibi bu yıl da gençler için gerçekleştirdiği çalışmalardan biri. Bu müzikal kolajda Andrew Llyod Webber'in müziklerinin tanıtılması amaçlanmış.

Tiyatro: Kocaeli Bölge Tiyatrosu Roman: Ferit Edgü Oyunlaştıran ve Yöneten: K. Yüksel Dekor Tasarım:T. Büyükarman Kostüm: D. Ardalı Işık Tasarım: V. Göl, Y. Sarı Efekt: H. Küçükkuşçu Oyuncular: B. Akçin, T. Büyükarman, K. Yüksel, E. Kandemir, H. Bilgin, M. Bilgin, N. Karadeniz, G. Kon, N. Nazlar, S. Salihoğlu, M. Karadeniz, S. Karadeniz, S. Yılmaz, S. Yılmaz, D. Çilingir Acımasızlığı, yoksulluğu, yalnızlığı ve ölümü çok yoğun yaşayan insanlar arasında olmayı tercih eden "0"nun öyküsünü konu alan oyun, birlikte yaşamayı bilmek üzerinde duruyor. Oyun, ortak olan birikimlerin, dilin ve düşlerin altını çizerek bunların bilinmesi ve korunması gerekliliğini savunan kim olduğu bilinmeyen birinin çabalarını konu alıyor. 13


Tiyatro: Antalya Devlet Tiyatrosu Yazan ve Yöneten: Ali Meriç Dekor-Kostüm Tasarımı: Buket Akkaya Işık Tasarımı: Selahattin Yazar Müzik ve Dans Düzeni: İhsan Klavuz Oynayanlar: Teoman Özer, Reha Özlan, Şule Öner, Tuna Orhan, Süheyla Güze, Yasemen Büyükağaoğlu, Nalan Yavuz, Şenol Kaderoğlu, Ali Meriç, Sedat Savtak, Aslı Turanlı, Ebru Sırkıntı, Ayşe Ergül, Ebru Özler, Orkun Yılmaz, Bülent Potooğlu

pe cy

a

Cumhuriyet yıllarının başında bir Çadır Tiyatrosu'nun "Akide Şekeri" adlı oyunu

sahnelemesini konu alan oyun, geleneksel Türk tiyatrosunun niteliklerini sergilerken bir karmaşanın yarattığı komik durumları da gözler önüne seriyor. Akide Şekeri, Türk gelenek ve göreneklerin yansıtılmasını da amaç ediniyor.

14

Tiyatro: Büyükçekmece Belediyesi Bedia Muvahhit Tiyatrosu Yazan: Saide Poyrazoğlu Yöneten: Ahmet Yazıcı Sahne Tasarım: Nihat Alptekin Müzik ve Işık Tasarım: Nihat Alptekin Oynayanlar: Ahmet Yazıcı, Zehra Sivri, Bülent Demir, Saadet Özcan, Nihat Alptekin, Canan Can, Erkan Çubukçu, Sedat Yıldız, Lalehan Özer, Arzu Akdağ, Ekrem Balkan, Murathan Beşi, Derya Hamarat, Anadolu'dan gelen aşırı muhafazakar, hoşgörüsüz bir amcanın günümüz gençliğini temsil eden yeğenleri ile olan ilişkilerini anlatan oyun, her şeyin değiştiği günümüzde "Gelenekler ve töreler aynı kalsa da insanlar zamanın ve mekânın gerekliliklerine göre değişir" mesajını veriyor.

Tiyatro: Kadıköy Halk Eğitimi Merkezi Deneme Sahnesi Yazan: Grup Çalışması Yöneten: Grup Çalışması Dekor Kostüm Tasarım: Grup Çalışması Oynayanlar: Oğuz Bıyık, Yılmaz Arıkan, Vedat Oyuryüz, Sennur Kaya, Yüksel Güçlü, Gülfem Hafızoğlu, Şenay Korgül Aziz Nesin, Haldun Taner, Nâzım Hikmet, Rıfat Ilgaz, Yaşar Kemal ve daha pek çok yazarın öykülerinder ve şiirlerinden yararlanılarak oluşturulmuş bir epik komedi olaral tanımlanan oyun, Türkiye'nin eğitim, sağlık, ve adalet sistemlerin sorguluyor. Politik kirlenmenin de konu edildiği oyun, sorunlara, ustaların gözüyle bakmayı hedefliyor.


BU AY SAHNEDEKİLER

Oyun, 1965 Türkiyesi'nde Başkomser Ramazan Bey'in etrafında gelişir. Ramazan Bey, ilkelerinden taviz vermeyen, dürüstlüğü ve doğruluğu ilke edinmiş emniyet kurumuna inancı sonsuz olan bir polistir. Görev aşkı yüzünden evlenmemiş, katı kuralcı tutucu ahlâk anlayışı yüzündensürekli sürgün edilmiş, bu yüzden adı, Seferi Ramazan'a çıkmıştır. Dönemin toplumsal, siyasal yapısını eleştiren oyun, aynı zamanda geleneksel Türk tiyatrosunun özelliklerini de barındırıyor.

cy

Oyunda ikinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru mevzilerini kaybetmeye başlayan Almanların azınlıklara karşı baskılarını arttırdığı bir dönem anlatılıyor. İnsanların dış dünyayla bağlantılarının kesildiği gettolardan birinde geçen bu oyun, bilinen ezen Nazi - ezilen Yahudi ilişkisini ve yıllardır tüketegeldiğimiz dehşet manzaralarının ötesinde çok boyutlu bir tartışma üzerinde duruyor. Dünyanın bir ok ülkesinde sahnelenen Getto, 1989 yılında Londra'da "Yılın En İyi Oyunu" seçildi.

Tiyatro: Diyarbakır Devle.t Tiyatrosu Yazan: Oktay Arayıcı Yönetmen: Hakan Çimenser Dekor Kostüm Tasarım: Gürel Yontan Işık Tasarım: Zeynel Işık Oynayanlar: Mithat Erdemli, Erdal Beşikçioğlu, Ercan Eker, Elvan Karamanoğlu, Elvin Beşikçioğlu, Zeynep Yasa, Çetin Azer Aras, Okan İlkören

a

Tiyatro: Tiyatro Ti Yazan: Joshua Soboi Yöneten: Murat Karasu Sahne Tasarımı: Nurullah Tuncer Müzik Direktörü: Alper Maral Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Kukla Tasarımı: Tuğrul Çetiner Yönetmen Yardımcısı: Aylin Alıveren Oynayanlar: Bülent Yarar Mehmet Ali Kaptanlar, Hakan Pişkin, Devrim as, Emine Şans Umar, Evren Duyal, Mürsel Yaylalı, Yavuz Pekman, Müge Ochenowski, Mehmet Aslan, Füsun Yeşilırmak, Tülay Akın, Chırıs Ochenowski

pe

Tiyatro: Enis Fosforoğlu Tiyatrosu Yazan: Valantine Katayef Çeviren: Göksel Kortay Uyarlayan ve Yöneten: Enis Fosforoğlu Sahne-Giysi Tasarımı: Şirin Dağtekin Işık Tasarımı: Ali Osman Oynayanlar: Enis Fosforoğlu, Suna Keskin, Seren Fosforoğlu, Doğan Dileroğlu, Birten Turan, Korkan Karakışla, Kahraman Sivri, Emel Filiz, Meriç Göktekin, Güngör Deniz, Beste Yelken ve konuk sanatçı Sevinç Aktansel Bürokrasi anlayışının çarpıklıklarını dile getiren oyun, bir sağlık merkezine gelen seçkin kişiler arasındaki gülünç ve farklı olaylara ayak uydurmaya çalışan normal bir vatandaşın öyküsünü dile getiriyor.


BAKIŞ"

Tiyatro... Tiyatro...

7 YAŞINDA Bir yılı daha geride bırakarak 7. yıla merhaba dedik.

pe cy a

Mustafa Demirkanlı

Geride kalan her gün Tiyatro... Tiyatro...'nun işlevini biraz daha vazgeçilmez kılıyor, vazgeçilmez kılarken de yaşam koşullarını daha da güçleştiriyor. Biz, birşeyleri ya doğru yapamıyoruz ya da doğru anlatamıyoruz. Belki de böyle bir şansımız yok. Günceli yakalayan, bugünü tarihe aktarmak için elinden gelen tüm gayreti gösteren, eksiksiz olduğu söylenemese bile, tarihe Türk Tiyatrosu'nu belgeleyen bu dergi, yeni hükümetin, yeni Kültür Bakanı tarafından sevilmiyor veya önemsenmiyor. Olabilir, ancak bu derginin kütüphanelerde yarına kalma hakkını hiç kimse engellememeli, engellediği gün görev ihmali suçunu işlemiş demektir. Bu durumda, Kültür Bakanı Sayın İsmail Kahraman bu suçu işlemektedir. Derginin abone sayısını inanılmaz ölçüde indirerek 50 aboneliğe düşürmekle, Tiyatro... Tiyatro...'yu değil, bu ülkenin zenginliklerinden en önemlisi olan tiyatro geleneğinin belgelerle gelecek kuşaklara aktarımını kısıtlayarak, Türk insanını cezalandırmaktadır. Şunu da belirtmeliyim ki, Tiyatro... Tiyatro... bu güne kadar Kültür Bakanlığı kütüphanelerine göndermiş olduğu dergilerden hiçbir zaman ekonomik bir kazanç elde etmemiş tam tersi zarar

16

etmiştir. ( Çünkü, Kültür Bakanlığı indirimi kendi belirleyerek abone olmakta, dergilerin kütüphanelere ulaşmasını taahütlü posta ile istemekte ve abone bedellerini yıl sonundaödemektedir.) Biz bu durumu hiçbir zaman önemsemedik, önemli olan üretilen bu derginin tüm kütüphanelerdi bulunması, yarına ulaşan bir bellek birikimiydi. *** Tiyatro... Tiyatro...'daki yenilikleri izliyorsunuz. Tiyatro Kulübü hızla büyüyor. Eksikliklerimiz yok denemez ama sizlerden gelen taleplerle varolan eksikliklerimizi de tamamlayarak daha yetkin bir çalışma içinde olacağız. Mart ve Nisan aylarında iki oyunu tüm kulüp üyeleri birlikte izleyeceğiz. 20 Mart'ta "Kadı" müzikalinde buluşup, yüzyüze tanışma olanağı da bulacağız. *** Tiyatro... Tiyatro... Şubat ayından itibaren İnternette. Dergi içeriği, haberler, yeni oyunlar, bazı yazıların yer alacağı sayfalar ve o ay sahnelenen tüm oyunların programları, adresleri, telefonları yer alacaktır. ** * Tatsız bir yeni yıl yazısı oldu, ama ne yapabilirim ki, bu koşulları ben seçmedim, yok sayamam da. Hep beraber daha iyiye, daha güzele doğru...


Tiyatro Yine Tiyatro Anımsadığım kadarıyla, rahmetli Günay Akarsu'nun büyük uğraşlarla çıkardığı (OYUN) dergisi vardı. O dönemin tiyatro düşüncesini yansıtması ve sahnelenen oyunlar üzerine yapılan sağlıklı eleştirileri ile yetkin bir dergiydi. Sonra (TİYATRO 70) dergisini anımsıyorum. Seçkin Selvi'nin toplumsal sorunlar üzerine ağırlığını koyduğu ve çözümsel yaklaşımlar getirdiği bir dergiydi ki uzun yıllar boyunca etkisini sürdürdü. Bu dergilerden sonrası uzun süren bir boşluktur. Bu boşluğu ilk dolduran ve yedi yıldan beri süre gelen (Tiyatro...Tiyatro... Dergisi) olmuştur. Önceleri tiyatrolarda ücretsiz dağıtılan, tiyatro dünyasından haberler veren ve oyunlardan söz eden bir program dergisi niteliğindeydi. Daha sonraları bu niteliğini muhafaza eden, ama sayfa adedini çoğaltarak daha geniş bilgilere yer veren bir dergi niteliğine dönüştü. Ama bu yetersizdi...

a

Artık böyle bir derginin eleştirel yazılara, tiyatrosal tartışmalara, bu konularda yapılacak araştırmalara, incelemelere, sorgulamalara ve söyleşilere yer vermesi gerekirdi.

pe cy

Öyle de oldu, derginin yönetimini Sayın Dikmen Gürün üstlendi.

Böylece (Tiyatro...Tiyatro... Dergisi) çağdaş bir içeriğe yönelerek uzun yıllar süren bir boşluğu doldurdu, doldurmaya da devam ediyor...

Bence (Tiyatro...Tiyatro... Dergisi'nin) en önemli yönü, tanıtım ve habercilikten başlayıp, tiyatro sanatında deney ve birikim kazanarak, adım adım bugünkü durumuna gelmesidir.

Yedi yıldır yayınını sürdüren, böylesine bir dergiye sahip çıkmak, ona yeni ve zengin boyutlar kazandırmak, sanırım tiyatro sanatçılarının asal görevlerinden biri olmalıdır...

Haluk Şevket Ataseven

Tiyatro... Tiyatro... İçin Türk Tiyatro kitaplığında'en cılız rafları tiyatro bilim dalına ilişkin yayınların yer aldığı raflar oluşturur. Oradaki tiyatrosal yayınlar bir avuç... Stanislavski'den (son devrelerinin araştırmalarının bile kodlanmadığı) birkaç çeviri ve monografiden ibarettir. Nicel açıdan yoksul bir görüntü oluşturan bu yayınların nitel açıdan incilendiğinde yalınkat, yüzeysel bir alt düzey sergilediği görülür. Eğitim ve öğretim yöntemleri dikkate alınmadan düzenlenmiş olan bir klasik bilgiler kaygısızca yabancı kitaplardan aktarılan ve arasına birkaç bireysel (tiyatrocu, rejisör, yazar) gözlemi serpiştirilmiş olan metinleri içerir. Bu bağlamda 7 yıldır yayımlanan Tiyatro... Tiyatro... Dergisi gerek batı dünyasının yazım ve oyun esintilerini, haberlerini, gerek Türk tiyatrosunda oluşan potansiyeli iletmek tanıtmakla bizlere yeni ufuklar açmakta, bilgi, dünya görüşü, tiyatro ve öteki sanatların kültürlerin özümlenmesini dar bir bütçeyle büyük olanaklar getiren dergimizi kutlar, bu bilimsel boşlukları doldurdukları için teşekkür eder sürekli olmasını dileriz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Tiyatro Araştırma Laboratuarı (TAL,Ve Ayla - Beklan Algan 17


SÖYLEŞİ

Onun bu 35 yıldır her gün yeniden yaşanan Kara Sevdası Dormen'de başladı, bir Dormen'li olarak devam etti, Yeditepe'yi kurduğunda ise doruğa çıktı... Ve Hadi Çaman'ı, iflah olmaz tiyatro tutkununu, tiyatronun yalnız sahnesi değil, tüm dünyası ilgilendirdi. Kendi deyimi ile, bu bitmeyen serüvende tiyatro adamı değil, tiyatroda ADAM olmaya karar verdi.

Ben Teşvikiye'de oturduğum için bu tiyatronun geçirdiği t ü m evrelere çok yakından tanık oldum. Hadi'nin "Salon buz gibi, seyirciler dondu, bunu mutlaka 18

istiyorum çok önemli. Dormenci olmak başka bir şey, Dormenli olmak başka bir şey. Ben Dormen'in doğuşundan 7 sene sonra o aileye katıldım ama onlar hâlâ o yeni doğmuşluğun, yeni oluşumun içindeydiler, o heyecanı yaşıyorlardı. O

bir şeyler yapmak, sonra arada bir de vakit bulurlarsa tiyatroya takılmak istiyorlar. Tiyatro takınılacak bir meslek değil, tiyatro hep A harfinde düşünülmesi gereken bir meslek, hep bir numara olması gereken bir tutku. Yoksa böyle ucundan

Özel bir sevgi, özel bir tutku ve işte yepyeni bir özel tiyatro olunca biz de bu işin mimarı, sevgili Hadi Çaman'la özel bir söyle��i yapalım dedik. Mekân, tabii ki, üzerine titrediği tiyatrosunun fuayesi, buna sıcak bir dostluk ortamının yaşandığı kafesi de diyebiliriz...

Hadi Çaman 35. Yeditepe Oyunları 15. yılını kutluyor.

Benimki Kara Sevda

pe

Bu ADAM'ı siz 35 yıldır sahnelerde izliyorsunuz, alkışlıyorsunuz. Ama bu ADAM son beş yıldır, İstanbul'un en işlek caddelerinden birinde, Teşvikiye Karakolu'nun hemen hemen karşısına düşen Rüştü Uzel Kız Meslek Lisesinin önünde bir şeyler yapar durur... Lafın gelişi durur dedik; ya elinde son oyunun broşürleri koşa koşa provaya yetişir, ya duvarları ören sıvacıya nezaret eder, ya da kapıda kalorifer kazan dairesine bakmaya gelecek ustayı bekler... Burası onun evidir, sahnesidir, emeğidir, sevgisidir, bu sezon 15. yılını kutlayan Yeditepe Oyuncuları'dır...

halletmeliyim" dediğini de, derme çatma kulisi de, içine gömülüverdiğiniz koltukları da, o soğuk bir tiyatro sıcaklığı taşımayan fuayeyi de hepsini yakından tanıyorum biliyorum... Ama Hadi Çaman inat etti, çok yoruldu, çok üzüldü, uykuları kaçtı, inanılmaz borçlara girdi ve bugün, Teşvikiye'nin göbeğinde, 400 kişilik, tepeden tırnağa yenilenen fuayesinde piyanolu bir barı bile olan, üstelik sahnesinde "Küheylan" gibi heyecan uyandıran bir oyun sahnelenen bir özel tiyatro kazandırdı İstanbul'a.

cy a

Müsamere salonundan gerçek bir tiyatro salonuna dönüştürdüğü tiyatrosunda bu sezon Peter Shaffer'in "Küheylan" oyunu ile perde açan Hadi Çaman; "Tiyatroyla önce aşk yaşayacaksın, onu çok beğeneceksin, seveceksin, her türlü birlikteliği sağlayacaksın o meslekle, o zaman yürür" diyor.

Rengin

Uz

Hadi, sen Dormen Tiyatrosu'nda yetiştin. Başka özel tiyatrolarda da oynadın. Sonra özel tiyatro oyunculuğundan özel tiyatro yöneticiliğine geçtin. "Küheylan"ın dergisinde Özel Tiyatroculuk üzerinde özellikle durmuşsun. Nedir bu özel tiyatroculuğun özelliği? Evet çok özel bir şey ama bence bu insanların yapılarıyla da ilgili. Örneğin ben devlet memuru olamazdım. Devlet tiyatrosu mensubu olamazdımın da dışında söylüyorum bunu. Çünkü bağımlı olmayı sevmiyorum. Dormenli olmak altını çizmek

dönemde Dormen Tiyatrosu inanılmaz bir aile bütünlüğü içindeydi, günün hemen hemen 18 saatini bir arada geçirirdik. Eskiden böyle haftada 1-2 oyun oynayarak geçmezdi sezonlar. 4 ayrı prodüksiyonda haftada 32 oyun oynadığımı bilirim ben. Bugünkü gençlerde böyle bir heyecan, böyle bir arzu görmüyorum. O nedenle, özel tiyatronun özelliği bir kere çok yoğun bir özveri istiyor. Eskilerin deyimi ile kara sevdalı olmak gerekiyor. Vitrin merakı gibi değildi o zaman sanatçı olma tutkusu, şimdiki genç arkadaşlarımı suçlamıyorum, ortam belki bu. Ama şimdi sadece o kutulara girmek, o kutularda

tutularak tiyatrocu olunmaz. O yüzden ben bugün 53 yaşında hâlâ bu denli koşturabiliyorsam, hâlâ sokakta yürürken, benim tiyatromdaki genç arkadaşlar 3 adım arkamdan yetişiyorlarsa, içimde bir şeylerin tepindiğinin kanıtıdır bu. Rahmetli Altan bana bir gün demişti ki "İçimde atlar tepiyor", çok gülmüştüm, evet ben bu sene Küheylan oynadığım için söylemiyorum inan bana benim de içimde atlar tepiyor. Sen, özel tiyatronun güzelliklerini zorluklarını Dormen kapadıktan sonra başka topluluklarda da yaşadın. Tiyatro salonlarının kapanıp garaj yapıldığı yılları


Yüksel Gözenle karşılıklı. Benim çok severek oynadığım, yalnız ve yaşlı insanların öyküsünü anlatan, Aldo Nicolai'den "Gel Kaçalım"ı sahneledik. Sonra ben o oyundan esinlenerek, televizyona "Ak Saçlı Delikanlılar"ı yaptım. Haluk Işık'ın yazdığı "Hoşgeldin Amerika"nın Türkiye prömiyerini biz yaptık, Ankara Devlet Tiyatrosu bizden sonra oynadı.

pe cy

Orrmen 1972'de kapanınca, hepimiz sudan çıkmış balıklar gibi ortalarda kaldık. İki yıl Güllriz Hanımlarla birlikte oldum, çok güzel oyunlar da oynadım. Sonra rahmetli Nisa Serezli ve Tolga'yla birlikte olduk. O günlerde çok sözü edilen oyunlarda rol aldım. Sonra özel tiyatrolar sapır sapır dağıldı. Ben gazino sahnelerinde bile göründüm, sinema yaptım. Ama tiyatro dönemde hep bir özlemdi. 3,5 yıl gibi koca bir süre hiçbir şey kopmamıştım tiyatroda. korkunç bir tutkuydu, yarım almış bir olaydı benim için. Ben mesleğine aşık biriyim, bütün tiyatro camiası bilir bunu. Söyleyecek lafım olduğunu da düşündüğüm den Yeditepe Oyuncuları'nı vurdum. Benim bir tek çocuğum var, ama hep şunu söylerim ilk çocuğumun adı tiyatrodur, ikincisinin adı Efe. oğlum da bunu kabullenmiştir.

hazırladığım dergiye 40'a yakın reklâm aldım ve Yeditepe Oyunları öyle kuruldu. Sanatsever dostlarla birlikte kuruldu. Yeditepe'nin ilk harcı "Kelebekler Özgürdür" oyunudur, burda sevgili Haldun Dormen'in yönetmenliği, Çiğdem'in yazdığı şarkı sözleri, Bora'nın bestelediği şarkı, Füsun'un, Suna Selen'in ve Kutay'ın katkıları yadsınamaz.

a

liyorsun. Çok özel bir cesaret değil miydi Yeditepe'yi kurmak ve tabii bugünlere getirmek?

Ben Yeditepe Oyuncuları'nı kurmaya karar verdiğimde, 1982'de hiç unutmuyorum o günün raiciyle bankada 157 n lira param vardı. Ama kelebekler Özgürdür" için

Sanıyorum, özel bir repertuara sahip olmaya da ayrıca özen gösterdin. Yeditepe Oyuncuları'nın 15 yıllık serüvenine baktığımızda, bulvar tarzı komedilerin yanı sıra, bir özel tiyatro için cesur oyunlara da soyundunuz... Evet, bir özel tiyatronun çok fazla cesaret edemeyeceği oyunlar da oynadık. Mesela, Başar Sabuncu'nun "Sayın Muhbir Vatandaşlarını sahneledik. Allah rahmet eylesin, oyunu Oben Güney yönetmişti. Yalan dolan üzerine, hayâl üzerine, birtakım ihbarlar sonucu bir delikanlının başına gelen korkunç öyküyü anlatıyordu. Sonra Dario Fo'nun "Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü"nü oynadık, "Durdurun Dünyayı İnecek Var"ı oynadık. Edward Albee oynadık, "Yalnızlar Parkı"

Oyunlar, prömiyerler, heyecanlar, hüzünler, umutlar birbirini izledi ve Yeditepe Oyunları 15. sezonuna girdi. Bu binada bile beşinci yılınızı geride bıraktınız. Senin bu okul salonuna sahip olman da kolay olmadı, anlatır mısın kısaca ? Biz dokuz yıl Halk Eğitim Merkezi'nde oynadık, ama onarım için orası iki yıllığına kapanınca salonsuz kaldık. Ben zaten buranın peşindeydim. Tesadüfen okulun bir söyleşisine beni konuşmacı olarak çağırmışlardı, böyle bir salonun varlığını o zaman keşfettim. Bu salonu alana kadar 7 tane Milli Eğitim Bakanı değiştirdim. Hasan Celal Güzel'i hiç unutmam, Büyük Millet Meclisinin kapısında yakalayabildim,

elimden tuttu, "Hadi Beycim, sizi bu kadarcık şeyler için mi buralara kadar yordular" dedi. Ve ben ancak ondan 5 yıl sonra bu salonu alabildim. Allah uzun ömür versin, Avni Akyol ve Allah rahmet eylesin Adnan Kahveci'nin imzalarıyla. Bu binalar, Milli Eğitimin hizmetine tashsis edilmiş binalar ama Milli Eğitimin binaları değil, Maliye Bakanlığı'nın Milli Emkak'ın binaları. O yüzden de Avni Akyol'un iki kez imzaladığı kararname ile ben buraya oturamadım. Bu durumu çözen de Adnan Kahveci oldu. Orası benim, benim de imzam gerekli dedi ve ikili bir kararname ile alabildim bu salonu. Ve salt bu salon için değil, Türkiye'de ne kadar böyle salon varsa, ödenekli, ödeneksiz bütün tiyatroların yararlanabilmesi için bir kararnameydi bu. Ama ne yazık ki ben şunu örneklediğim halde bir tek sanatçı dostum arkama takılıp ben de şu salonu yapıyorum demedi. Ama bir tek şeyi unutmamak koşuluyla bu binalar okul salonlarıdır, önce okulun hizmetinde olacaktır. Burayı sahiplenmeye kalktığımız an antipatik oluruz. Yani şimdi sen şu an bu 19


Ben oğlumu evlendiriyorum. Kendime villa yaptırıyorum, bana yardım edin demiyorum ki, 12 Eylül'den sonra bir şey başlamıştı; okul yaptıramıyorsan derslik yaptır diye. Ben derslik yaptırıyorum. Burası okul haline geldi bile. Salon yok, bir yerde oynamıyoruz diyen arkadaşlarımı da protesto ediyorum, isim vermiyorum, üstelik onlar benden daha çok popülerler, istemesini bilirsen veriyorlar, yeter ki dürüstlüğünü kanıtla. Efes Pilsen "Küheylan"ı destekledi, Halk Sigorta da benim en tıkandığım noktada, hayat öpücüğünü verdi. Ama yine de çok borçlandık. Çok borcum var, ama hiç korkmuyorum, alıştım artık.

Kültür Bakanlığı'na da sunmuş bulunduk, ben iyi şeyler yapınca alıcısının da olacağına inanıyorum. Şu anda "Küheylan"da kıpırdanmalar başladı, mutlaka patlayacağına inanıyorum, ama çok büyük soluk getireceğine inanıyorum. Çok önemli, şurda 3 dakika kalmış iki bine girmeye, hâlâ din konuşuyorsak, hâlâ o din bezirganlarının pespayelikleri gündemin birinci maddesiyle şu anda en doğru şey "Küheylan" ın oynanması. Bundan 22 yıl önce Devlet tiyatrosunda oynadığında bu kadar din istismarı yoktu, bir bir örnektir, özellikle kötü din eğitiminin insanlar üzerinde kurduğu baskının çok güzel bir örneğidir ve bir delikanlının trajik öyküsüdür. Bu delikanlı da bizim şu anda sokaklarda yaşayan, nelere takılan sevgili gençlerimiz var, hepsine örnektir. "Küheylan"ın seyirciyi şaşırtacağına inanıyorum ama içeriğinden şaşırtacaktır.

pe cy

Evet, bunun en büyük handikapı şu, ben her sene yenilenen bir sözleşmeyle, protokolle burada kalabiliyorum. Vahşi bir şey bu, ama devletin başka statüsü yok. Avni Akyol ve Adnan Kahveci gibi yeniden kişilikli biri çıkar da "Bu adam buraya milyarlar sarf etti. Hiç değilse burası 10 seneliğine onun olsun" derse böyle bir sözleşme imzalarız. Yoksa ben her yeni yılda, Eylül ayında yeni bir protokol imzalıyorum. Her sene devletin koyduğu raiç üzerinden %65 oranında artırılan bir kirayla 12 ay kira ödüyorum. Ve buraya sarf ettiğim hiçbir milyarın bir kuruşunu bile kiradan kesmeye hakkım yok. Bu bir Don Kişotluk belki ama, artık sanata biraz meraklı olan herkes, Hadi Çaman'ın böyle bir salon yarattığını biliyor.

nihayet Gülay Atığ ve Nişantaşı Derneği'nin yardımıyla burda ilk kocaman kat kaloriferini yaptırdım. İki yıl önce 1 milyardı. Bu sene herhalde yaptırmaya kalkışsam 4,5 milyar tutar. Ama ilk günden bugüne sarf ettiğim meblağı düşünüyorum da bugünkü raice vurursak 3040 milyar vardır. (Tabii sponsorların desteği ile). Bu sezon için sahneyi büyüttük salonun bütün koltuklarını değiştirdik, salonun görüş bozukluğunu hallettik. Ve bütün bunları keyifle söylüyorum hiçbir mimar dostumun yardımı olmadan kendim yaptım, çünkü her gelen aklımı karıştırdı. Tuvaletler, kulis yenilendi.

a

salona milyarlar harcayan bir kiracı konumunda mısın ?

Ben buranın eski halini de bildiğim için, seni kutlamak istiyorum. Kenter Tiyatrosu'ndan, Ferhan Şensoy'un onarıp hizmete soktuğu Ses Tiyatrosu'ndan ve Haldun Dormen, 2. Dormen Tiyatrosundan sonra, sen yeni bir solon kazandırdın İstanbul'a, koltuğundan, kulisine kadar her şey yenilenmiş...

Bu saydığın tiyatrolardan başka, bir dönem Enis Fosforoğlu Bahariye'de Ayyıldız pasajında bir tiyatro açtı ama bina sahibiyle sürtüşmesi yüzünden emekleri boşa gitti, şimdi sinema oldu. Biz burayı, ilk seneler ufak tefek tadilatlarla yaşanabilir hale getirdik, ilk yaptığım şey okulla salonun bağlantısını kesmek oldu. Aradaki duvarı ördürdüm. Önce ışık köprüsünü yaptırdım. Okul kendi saatlerinde kaloriferi yakıyordu, insanlar burada donuyordu, bu salonun adı da ne yazık ki soğuk salona çıkmıştı, ama onu kırdık 20

Gelelim, Peter Shaffer'in, günümüzle de çok iyi örtüşen "Küheylan" oyununa. Yeditepe Oyuncular'ının 15. yılını kutlamak için özellikle mi seçtin bu prodüksiyonu? Nasıl gündeme geldi? Küheylan, Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından 22 yıl önce sahnelendi ve İstanbul'a sadece bir hafta turneye geldi. Ben bu oyunu yıllardır düşünüyorum. 10. yılımız için istemiştim, onu beceremedim. Bu sezon için karar verdik,

"Küheylan"ın bir başarısı, bir kazancı da, Alan Strgng rolünü oynayan Tolga Çevik. Sen de böyle düşünüyorsun mutlaka çünkü sonunda alnından öperken gerçekten heyecanlanıyorsun. Tolga çok yetenekli bir genç. Çok önemli bir genç aktör kazandı Türk tiyatrosu, onun elinden tutup sahneye çıkarmak, alnından öpmek görevim. O da buna lâyık. Aslında başka genç bir aktör için planlanmış bir oyundu. Onun yoğun TV çalışmaları nedeniyle olmadı. Tolga Amerika'dan döndü, onun hakkıymış, sanatta kısmete inanıyorum. Bence Tolga Yeditepe Oyuncuları'nın en önemli eseri olacak. Ben zaten 4, 5 yıl sonra biraz kendimi geriye çekmek isityorum. Hadi Çaman da silinsin, sadece Yeditepe Oyuncuları kalsın. Ben tiyatromun adını Hadi Çaman Tiyatrosu da koyabilirdim. Ama Türk tiyatrosundan bir Muammer

Karaca geldi geçti, nerde Muammer Karaca Tiyatrosu? Bir Ulvi Uraz geçti, bir devdi o, nerde Ulvi Uraz Tiyatrosu? Neden insanlar ölünce tiyatroları da ölsün.

Hadi, senin için çok anlamlı bir sezon bu. 35. sanat yılını Yeditepe'nin 15. kuruluş yılını, yeni salonunda "Küheylan" gibi önemli bir oyunla kutluyorsun. Başka bir projen var mı, 35. sanat yılın için? Tanrı ömür versin, hocalarım yaşadığı için ben kendimi hâlâ çok genç zannediyorum. Onların gençliğini yaşıyorum. Haldun Dormen'in son oyununa gittim ayakta alkışladım, Yıldız Hoca'ya gittim, amuda kalkıp alkışlamam lazımdı. "Ramiz ile Julide" de ayakta alkışladım. Allah onlara soluk verdiği sürece bizlerin yaşlandık, yorulduk denemeye hakkımız yok. Ama 35 yıl da az bir zaman değil sahnede ve tek kişilik bir oyun getirttim Hollanda'dan bunun için. Hale Kuntay çevirdi "Sen Benim Annemsin" diye. Yazarı Hollandalı bir aktör ve adam bunu 10 yıldır yapıyor. Tek kişilik oyun ama, çok ilginç, oyunun belli bir bölümünden sonra annesini oynamaya başlıyor. Metin Belgin sahneye koyacak. Sezon sonunda belki Mayıs başı üç beş temsil oynamayı düşünüyorum. Portföyümde olsun istiyorum." Mesleğini çok seven bir aktörün 35. yılına, iniş çıkışlarla 15. sezonuna giren bir özel tiyatronun emeğine siz de özel bir saygı, ve sevgi gösterin... Teşvikiye'nin göbeğinde, müsamere salonundan tiyatro salonuna dönüşen Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları'nda sahnelenen "Küheylan"ı izleyin... Alkışlayacaksınız..


SÖYLEŞİ kendisinin söylemek istediklerini buluyorsa o oyuna soyunur. Herhalde bizde böyle bir durum oluşmamış. Oluşanlar da zaten Türkiye'de önemli yapıtlar olarak zihinlerde kalmış, seyirciyle çok iyi buluşmuş ve uzun süre repertuarda kalmıştır ("Küheylan Yön: Prof. Cüneyt Gökçer/"Amadeus Yön: Yücel Erten) "Küheylan" ilk oynandığı

cy a

Küheylan" yıllar sonra gene sahnede. Bu kez de Bekir Gürzumar, Hadi aman ve Alan Strang rolünde genç oyuncu Olga Çevik bir araya geldiler.

bu oyunda bana her türlü desteği verdikleri için de teşekkür ediyorum. Sanatın gelişiminde rekabetin önemi tartışılmaz bir gerçektir. Bu tür yapımlar umuyorumki tiyatroların birbirlerine alternatif yaratmalarında olumlu rol oynayacaktır. Hatta ödenekli tiyatroya ya da özel tiyatrolara da "E hadi uyanın artık" diyecektir. Gerçi dalınan uyku toplu terapi şeklinde derin bir uyku, ama hani bir umut.

pe

İngiliz oyun yazarı Peter haffer'in "Küheylan''ı ilk kez 1973'deOld Vic tiyatrosu'nda sahnelenmiş. John exter'in yönettiği oyunda Martin Dysart rolünde Alec Mc GoWen, Ian Strang'da da Peter Erth oynamışlar. 1974 New York prodüksiyonunda Plymouth Tiyatrosu) John exter; Anthony Hopkins e yine Peter Firth'i karşı karşıya getirmiş. 1977'de sinema dünyası el atmış oyuna ve Sidney Lumet'in yönettiği filmde Peter Earth bu kez de Richard Burton ile buluşmuş. 70'li Harda dünyanın pek çok kesinde tiyatro repertuarlarının değişmez oyunu olarak belirlenen Küheylan", o dönemde Ankara Devlet Tiyatrosu'nda Cüneyt Gökçer'in başarılı rejisinde Derim Afşar ve M. Ali Erbil'i karşı karş��ya getirdi.

Şakir Gürzumar ile "Küheylan Üstüne Dikmen Gürün affer, bizde sıkça inanmayan bir yazar, eden acaba ? Yönetmeni ve oyuncuyu zorlayan bir yanı var mı Shaffer'in? Öncelikle şunu belirtmek isterim; gerçekten Hadi Yaman ve ekibini böyle bir projeye soyundukları için atlamak gerekiyor. Özel tiyatro boyutlarını zorlayan

Ben yönetmen olarak zor ya da kolay yazar diye bir ayırım yapamıyorum. Ayrıca Shaffer'in zorlayıcı bir yazar olduğunu da düşünmüyorum. Tam aksi, seyirciyle buluşan bir yazar olarak görüyorum. Bizde oynanmaması konusu da kanımca tercihle ilgili bir sorun. Bence önemli olan rejisörün oyunla buluşmasıdır. Eğer bir rejisör, herhangi bir oyunda

yıllarda farklı tepkiler aldı. Bu tepkilerin ortak noktası oyunun "şok" edici bulunmasıydı. Düşünce boyutu uzun uzun tartışıldı. Bizde düşünce boyutu çok fazla tartışılmadı çünkü Alan Strang rolünde M. Ali Erbil fazlasıyla öne çıktı, çıkarıldı. Aşağı yukarı 20 yıl sonra "Küheylan"/ tekrar ele alırken bu konuda ne düşünüyorsunuz? Vahşet temasıyla, psikoterapinin

sorgulanışıyla, erotik göndermeleri ve dinsel değiniş/eriyle bugün nasıl bir yoruma gittiniz? Toplumlarda var olması gereken genel ahlâk kurallarının kasten ortadan kaldırıldığı; inançsızlığın bir faziletmiş gibi gösterildiği; hürriyet, eşitlik, kardeşlik, hukuk, din, laiklik, demokrasi gibi kavramların, çıkarlar doğrultusunda değişmez aynı sisteme hizmet için birer kılıf olarak kullanıldığı; söyleme özgürlüğü ile zırvalamanın birbirine girdiği, bütün bu sıralananların paralelinde, yeni yetişen kuşakların; gerek aileleri, gerekse kurumlar ve toplum tarafından yanlış öğretiler içinde oldukları ve bütün bunların sonucunda da; ister yanlış tapınma deyin, ister uyuşturucu, ister anarşi, ister gerçek dinle ilgisi olmayan sahte peygamberlerin müritleri gibi sapmaların şizofrenik bir biçimde patlak verdiği ülkemizde, bu oyunu tercih etmenin önemi herhalde anlaşılabilmektedir. Bence bugün Türkiye'de, yaşanan ortamda "Küheylan" yerini bulmuştur. Oyunda trajik ve erotik bir boyut var. Alan'ın atlarla ilişkisinde erotik olduğu kadar ayinsel-dinsel bir yön de var. Bu konuda ne diyorsunuz? Evet, oyunda erotik ve trajik bir boyut vardır. Vermiş olduğu fikrin dışında, oyunun görselliği ve çarpıcılığı da bu boyuttan kaynaklanmaktadır. Atlarla olan erotik ilişkinin yanı sıra ayinsel ve dinsel bir yan vardır. Bence bu unsur oyunda daha önemli bir yer tutar. "Tanrı görür, tanrı her zaman her yerde görür" dayatması Alan'ı acı sona götürmüştür. Bu kısa söyleşi için size teşekkür ederim 21


LİMON YAZILARI Memet

Baydur

Eski Oyunların Arasında Tezgâhın üstünde, altında ve civarında giriştiğim yıllık temizlik eylemi sürerken, bir dosyanın için­ den oyunların broşürleri, program dergileri döküldü önüme. Hem kendi oyunlarımın hem de yerli -yabancı başka oyunların program dergileri. Önce "benimkilerden" başlayayım okumaya. Yazdığım ve oynanan ilk oyunum "Limon". 1983 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda oynanmış. Müşfik Ağabey yönetmiş. Program dergisi dört sayfa. Türk Tarih Kurumu Basımevi'nde basılmış. Fiyatı yirmi lira. Yirmi lira! Bazı başka değer birimleri gibi yirmi lira da tarihe karışalı yıllar oluyor. Giderek yirmi bin lira, iki yüz bin lira, iki milyon lira da anlamını yitirdi. 1989 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen "Cumhuriyet Kızı''nın on altı sayfalık prog­ ram dergisiyse bin lira fiyatla satışa sunulmuş. "Çelişkilerden ötürü günlük hayatı ve o hayatın bize sunduklarını yeterli bulmayız. Şimdi yaşadıklarımızı beğenmediğimiz için başka hayatlar, başka çözümler ararız. Bu arayış da yepyeni çelişkiler getirir hayatımıza. Çelişkiler olmasaydı masaldaki zehirli elmayı sonuna kadar yer ve başka - yeni - daha iyi bir yaşam biçimi aramaya kalkışmazdık. Cüceler gibi yalnızca kendi işimize bakardık her anlamda. Öyleyse yaşasın çelişkiler! Pamuk Prenses, Peri Pakize ya da onlara benzeyen herkes; yanılmak, kaybolmak, ceza­ landırılmak, gülünç duruma düşmek, hatta yok olmak da olsa işin içinde, sürdüreceklerdir başka olanı aramayı."

a

Bunları yazmışım "Cumhuriyet Kızı''nın program dergisine. İçinde fotoğraflar ve oyun ile bilgi­ lerin dışında, yönetmen Yücel Erten'in bana yazdığı bir mektuptan ve benim ona yanıtımdan da bölümler var.

cy

1990 yılının Ocak ayında İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda oynanan "Yangın Yerinde Orkideler''in dergisini karıştırıyorum. O da kapak dahil on altı sayfa, fiyatı bin lira. İyi kâğıda, özenli basılmış, İçinde benim ve Sayın Esen Çamurdan'ın oyun üstüne yazılarımız var. Sayın Çamurdan "Orkideler"le ilgili yazısını şöyle bitiriyor: "Yangın Yerinde Orkideler" tüm inançların, beklentilerin yok olduğu, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin yerinin belli olmadığı bir dünyada kendilerini yapayalnız hisseden insanların öyküsüdür. Her şeyi ciddiye alan iyi insanlarla, hiçbir şeyi umursamayan kötü adamların romanı değildir.

pe

Program dergisinde Sayın Yaşar Saraçoğlu'nun güzel, siyah beyaz fotoğrafları var. Benim yedi yıl önce oyun üstüne yazdığım yazının ortasında şu satırları okuyoruz: Lumpen, emekçi, işbirlikçi, grev, lokavt, Sinematek, Ankara Sanat Tiyatrosu, Asya Tipi Üretim Tarzı, Fransız tipi et sosu, Bunuel, Bergman, Yılmaz Güney, Evliya Çelebi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tutunamayanlar, Cansever ve Uyar'ın şiirleri, günlük ve yıllık faşizmler, kaymalar, savrulmalar, kavramsal kargaşalar, yalanlar ve doğrular geldi geçti. Sonra yine geldiler ve kaldılar. Ne kadar değişken bir kavram, değişmek... "Düdüklüde Kıymalı Bamya", 1991 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda oynanmış. Program der­ gisini açıyorsunuz, karşınızda dönemin Kültür Bakanı Gökhan Maraş! Neler görmedi bu güzelim ülke? Sayın Maraş büyük bir fotoğrafından sonra bir de yazı eklemiş dergiye. "Önceleri bereket törenleri şeklinde yapılan tiyatro şölenleri giderek kapalı mekânlara, daha özel seyircilere, daha kısa zaman birimlerine hitap eder oldu". Aynen böyle yazıyor birinci sayfadaki yazısında. "Kıymalı Bamya" İstanbul'da sahneye çıkarken ben Marsilya'da "Kadın İstasyonu" adlı oyunumu "Electra Station" adıyla sahneye koyuyordum. Dünyanın en ilginç üç beş kentinden biri olan Marsilya'dan yazıp göndermişim bu program dergisinin yazısını: "Oyunun dokusuna, devinimine iç mantığına sindirilmiş bir alaturkalık peşindeydim yazarken. Radyonun radyo olduğu günlerde, televizyonların düş ve akıl kırıcı hamlığı hayatımızı işgal etmeden önce, hüzzam, hicaz, nihavent şarkıların tencere yemeklerinin kokusuyla, çocuk sesleriyle karıştığı zamanları anımsatan ama günümüzde de yaşanan bir alaturkalıktan söz ediyorum" diye yazmışım. O yazının başlığı. Orman Kebabı. Oyunların program dergilerini karıştırırken hayatımın otuz yılını kapsayan tiyatro tutkusunun nedenleri üstüne düşündüm ister istemez. Tiyatro aşkının kaynağı nedir? Bir başka yazıya sevgili okur

22


a

pe cy


pe cy a


pe cy a


cy

pe a


İNCELEME

Esen Ç a m u r d a n

olayları, daha doğrusu konuları, yaratılan uzam ve zaman di­ limlerine göre ele almak olacaktır. Yapıtın ancak küçük bir bölümü Nasreddin Hoca'nın yaşadığı ileri sürülen 14. yüzyıl Akşehir'inde geçer. Oldukça uzun olan geriye kalan bölümün neredeyse yarısı 21. yüzyılda Yeryüzü'nde, öteki yarısı da Ahret'te yaşanır. 22. yüzyıla ise ancak oyunun sonunda, İbni Haldun'un ağzından, dünyadaki son durumun aktarımı bağlamında tanık olunur. Kurgudan da anlaşılacağı gibi, Halide Edip Adıvar'ın, birçok yan öğeyle birlikte, oyunda asıl işlemek istediği yeni değerler, yeni kimlikler peşinde olan dünyanın geleceğidir.

cy a

MASKE ve RUH, birbiriyle sıkı dost olan Nasreddin Hoca ile Şekispir"in Ahret ile Dünya arasında mekik dokuduğu, Klemanso, Vilson, Briyan" gibi kişiliklerin gökyüzünden yeryüzünü izledikleri, "Sokrat''ın ruhla ilgili tartışmalara katıldığı ya da Ibni Haldun'un Ahret'te de etkinlik gösterdiği fantezi" bir oyun. İlk olarak 1945 yılında Remzi Kitabevi'nde basılan yapıtın önsözünde yazar Halide Edip Adıvar, "MASKE VE RUH'u yazalı on yılı geçti, diye başlar söze. Fakat dünyaya Nasreddin Hoca gözü ile bakan bir eser yazmak emeli gönlümde yirmi üç küsür sene evvel Akşehir'de doğdu". Bu olanağı ona sunan, doğasıyla, insan yapısıyla, ruhuyla "Akşehir Sanat Mektebi" olmuştur.

MASKE VE RUH

pe

Savaş öncesi "uygar" dünyayı ve "uygarlığı" tehdit eden orunların yorgun düşürdüğü Halide Edip Adıvar, Akşehir'in insana barış ve huzur, güzellik aşılayan havasını soluduktan sonra, dünyaya biraz da Nasreddin Hoca gözüyle bakmak, olayları bir de Nasreddin Hoca gibi kavramak istemiştir. Ve geeleceği etkileyecek kimi değerlerin birbirlerine karşıt gibi durmaları ona "cihet tayin ettiremeyen bir fikri pusulasızlık" gibi göründüğünden, kahramanı Nasreddin Hoca olan bu fanteziyi" yazmıştır.

MASKE VE RUH Önsöz, Prolog, dört perde ve 24 sahneden oluşur. Oldukça karmaşık yapısı ve olay (lar) örgüsü sunan uyun dört ayrı zaman diliminde geçer: Hoca'nın yaşadığı 14. yüzyıl, 21. yüzyıl, 22. yüzyıl ve zamandışı olarak adlandırabileceğimiz Ahret dilimi. Uzamar da ilginç bir çeşitlilik içindedirler: Akşehir, Londra, tüm dünya ülkelerinin örnek aldığı ülküsel kent Kalopatya "Yeryüzü"nü oluştururken, Ahret le Ahret'e giden yol da "Gökyüzü"dür.

MASKE VE RUH, Doğu ve Batı uygarlığını, giderek uygarlık kavramını tartışan, bunların aracılığıyla yeni dünya düzenini sorgulayan ve çağdaşlık maskesi takayım derken ruhun yitirilnesinden duyulan kaygıyı dile getiren bir yapıt. İleride de görüleceği gibi, olaylar ve geçtikleri yerlerin ve uzamların renkliliği, Shakespeare'den Ibni Haldun'a, Nasreddin Hoca'dan Sokrates'e dek uzanan geniş insan malzemesiyle melekler, hayvanlar ya da insan ruhları gibi yaratıkların olağanüstü nitelikleri, bunların söylem ve davranışları oyunu keyifli, hatta eğlenceli kıldığı gibi, okuyucuda/seyircide absürdün verdiği bir ad bırakmaktadır. MASKE VE RUH'ta anlatılanları aktarabilmenin en sağlıklı yolu,

Aynı zamanda oyunun başlangıcı olan 14. yüzyıl Akşehir dilimi Nasreddin Hoca'nın ölüm döşeğindeki son anlarını gösterir bize. Öleceğine pek sevinmektedir Hoca ve yeni bir ülke görecekmişcesine Ahret'i merak etmektedir. Son iki isteği vardır: Eşeği Bozoğlan'ın da cennete gelmesi ve karısını bir daha hiç görmemek. Aynı zaman ve yer dilimi ikinci kez, ölen Hoca'nın Ahret yolundan Yeryüzü'ne dönüp türbesine gelmesiyle çıkar karşımıza. Eşeğini aramaktadır kahramanımız, amacı onu da yanında götürmektir. Türbenin çevresinde dolanmakta olan ölmüş hayvan ruhlarının konuşmalarından bunların birer ruh olarak insanların içine girip onlara hükmettiklerini öğrenir. Örneğin Timurlenk bir insan olarak doğmuştur ama ona dadanan kaplan ruhu herkese işkence yapmasına neden olmaktadır. Hoca Bozoğlanı bulmasına bulur da onunla birlikte gelmesini sağlayamaz. Bozoğlan kendisiyle pazarda hep alay etmiş olan Ahmedi Şirazi adlı ozanın maskesinin ardına gizlenerek öc almak niyetindedir, eski efendisine Şirazi'nin de bulunacağı Timurlenk'in divanına birlikte gitmeyi önerir. "Akıl ve hikmetin eşeklerin ağzına kaldığına" hayıflanan Hoca, eşeği aşkına razı olur. Divan'da İbni Haldun ve Şirazi Timurlenk'le birlikte kudret, hükmetme ve tanrı korkusunu tartışırlar. Halide Edip Adıvar eskinin dünya görüşünü ve tartışmaları verdikten sonra, bir de Gökyüzü'ne, Ahret'e çıkartır bizi, oradaki düşünceleri, dünyanın uzaktan nasıl göründüğünü aktarmak ister. Ahret sahnelerinin çoğu "Orta Cennet" olarak adlandırılan ve insanların cennete girmeden önce dinlendikleri, cennet havasına alıştıkları bir yerde geçer. Ölümlüler Ahret'te 27


EDİB-ADIVAR

a

MASKE ve RUH

cy

Nasreddin Hoca kendini "kafiye düzücülerin şahı" olarak tanıtan Şekispir'le tanışır, Orta Cennet'te ve çok iyi dost olurlar. Hoca'nın "Çorbacı" olarak çağırdığı bu kırmızı sakallı, koca kafalı adam "İnsan İşleri Cemiyeti Şair

HALİDE

pe

de birtakım örgütlenmelere gitmişlerdir. Örneğin "İnsan işleri Cemiyeti", Yeryüzü'ne dönmek isteyen Gökyüzü sakinlerinin bir dilekçeyle başvurdukları yerdir ve dilekçeyi "Çocuk imalathanesi"ne iletmektedir. Böylece dileyen bir ana rahmine bebek olarak yerleştirilip yeniden doğabilmekte, daha aceleciler de doğrudan ruh olarak bedenlere girebilmektedirler. Bu kuruluşun Habeş başkanından dünyadaki işlerin pek parlak olmadığını öğreniriz. Yeryüzü'ndeki karmaşanın, geçimsizliğin Gökyüzü'ne sıçramasından korkulmaktadır.

Bu durum karşısında mahzunlaşan Hoca'yı avutmaya çalışan Şekispir ona, insan ya da eşek, her yaratığın birer maske olduğunu söyler, Bozoğlan' aramak için de yeryüzüne inmesini öğütler. Onları yeni haberler edinmek için dünyaya göndermeyi tasarlayan İbni Haldun, Bozoğlan'ın Akşehir'de yetişmiş bir adam olarak yaşadığını bildirir. Hoca da onunla yaşıt bir amcaoğlunun ruhuna girdikten sonra eşeğiyle birlikte huzura erecektir. Sıra, "İnsan İşleri Cemiyeti"nin kongresinin yapılmasına gelir.

Aralarında "Sokrat''ın da yer aldığı kongre üyelerinin amacı, REMZİ KİTABEYİ İSTANBUL iyice kötüye giden dünyanın kurtulmasıdır. Üç ayrı dünya Mümessili''dir. Hoca ise Gökyüzü'ne keyif çatmaya gelmiştir, görüşünü temsil eden konuşmalara tanık oluruz burada. İnsan İşleri'ne girmeye hiç niyeti yoktur. Aslında Orta Cennet Demokrasi ve barıştan yana olduklarını söyleyen "Aklar", Şekispir'i sıkmaktadır, en sıradan öykülerinde yaşananları bile insanın yeteneğinin ve zekâsının belirleyiciliğini savunurken buradakilerden çok daha hareketli bulmaktadır. Kadınlardan "Kızıllar", hakkın "liyâkat ve zekâya" değil, ihtiyaca da konuşulur. Hoca onlardan çok çekmiştir, son isteğinde bile dayanmasından yanadırlar. "Eflâtunlar" ise dünyadaki artık görmek istemediğini söylediği karısının sesini hâlâ kargaşayı insanların tek bir örneğe, bir et maskesine duymaktan yakınır. Ozan ise kendini, "Ta cennete kadar dönüştürülmesine bağlamaktadır. Sözcüleri olan İbni sürüklediğim dünyanın fikir ve his çöplüğü üstünde kıyamete Haldun'ca ruh, varlığın ta kendisidir ve yaratma, ilerleme, kadar ötmeye mahkûm serseri bir horoz" olarak tanımlar. yaşama yeteneği insanın ruhundan gelir. Şekispir Eflâtunlar'ın Bozoğlan ise efendisinin bayat şakalarından sıkılmıştır. Aklı fikri görüşünü paylaşırken Hoca her üç renkten yana olduğunu Ahret'te hayvanları insan yapan yere gidip dünyaya insan açıklar. olarak dönmekte ve kendine yapılan eziyetlerin öcünü almaktadır, "İnsan İşleri Cemiyeti"nin başkanı olarak karşımıza Nasreddin Hoca ile Şekispir yeryüzüne indiklerinde takvim 21. çıkan Ibni Haldun'un, Nuh'un on iki bininci yıldönümü yüzyılı göstermektedir. Hoca, Londra'daki Türk sefaretinde törenlerine katılma önerisini geri çevirirken eski efendisine de görev yapan ve ara sıra sıtma nöbetleri geçirip birtakım aşağıda kendi yerine geçmesini önerir. hayaller gören Nasır adlı bir başkatibin ruhuna girmiştir, 28


Şekispir de onun İngiliz gazeteci arkadaşı Şeyk olarak karşımızdadır. Önce Londra'daki evinde gösterilen Nasır, ülkesinin çağrısı üzerine Şeyk'le birlikte Akşehir'e gelir. 21. yüzyıl Türkiye'sinde insanlar, eski değerlerden kopulmamasını savunanlar ve Batı hayranları olarak ikiye ayrılmıştır. İkinci takım Nasreddin Hoca'nın türbesini asfalt yollarla çevrelemiş, özgün mimariyi değiştirip yapıya modern bir görünüm kazandırmaya çalışmıştır. Çingene müziğine, göbek dansına, rakıya karşı olup, caz ve Avrupa salon danslarını savunmakta, viski içmekte ve çağdaşlaşmayı makinalaşmayla bir tutarak çocuklarına "Makinalaşmak istiyorum" şarkısını öğretmektedir. Bunlara kalsa, eskiden kalan ne varsa yıkılmalı ve her şeye sıfırdan "Batı usülü" başlanmalıdır. Ayrıca, "Nasreddin Hoca'nın Çömezleri" adlı gizli bir örgütün duvarlara modernlik karşıtı afişler astığını öğreniriz.

1930'larda yazdığı oyununda Halide Edip Adıvar, ele aldığı sorunu işlerken, onu besleyeceğini düşündüğü yan konu ve temalara da başvurur: Bir yandan insanın kendi özünden kopmaması maske ve ruh ilişkisi bağlamında anlatılırken, öte yandan kudret, hükmetme, din, tanrı korkusu vb. konular işlenir ki bu da, kimi zaman asıl konunun dağılmasına neden olur. Uzam ve kişi betimlemelerinde de yazar, yine aynı kaygıyla (seyirciyi beslemek, onu olabildiğince donatmak) ayrıntılara önem verir, uzun açıklamalarda bulunur. İnsanlar ya da meleklerin boy poslarından, burunların biçimine, yüz orantılarına denk her şey tek tek çizilir. Üstünde titizlikle durulan bir başka nokta da benzersiz bir atmosfer yaratılmasıdır. Herhangi bir sahnede verilmek istenen hava, her boyutta iletilmeye çalışılır; amaç, tüm renkleriyle, giysileriyle, sesleriyle fantastik bir masal dünyası kurmaktır. Son derece özgür ve rahattır da yazarımız: Maskelerin ardındaki gözler uzun ve yapay kirpiklerin arasında olağandışı bir humma ile yanmalıdır, havada "'garip ve lâtif" hareketlerle melekler yüzmelidir, Ahret'teki kongre sahnesi ise "sesli bir film halinde cereyan etmelidir"...

cy

a

Başbakan Timur, düşüncelerini değiştirebilmesi için, eskiyi savunan Nasır'ı makina ve robotlar kenti Kalopatya'ya, bir inceleme gezisine gönderecektir. Şeyk ile Timur'un arasında geçen Timurlenk tartışması sırasında sıtma krizine tutulan Nasır ansızın Şeyk'in arkasında Shakespeare'i, Timur'da Timurlenk'i, valide padişahın cücesini, Mahir'de de Bozoğlan'ı görünce koşup Bozoğlan'ın boynuna sarılır. Daha önce de hayaller gören Nasır bu kez iyice hastalanmıştır. Gördüğü son düşte Hoca ile Şekispir yer alır. Kalopatya'ya gitmeden önce cennete uğrayıp, İbni Haldun'la "Vilson", "Klemanso" ve "Briyan"a aşağıyı anlatmaktadırlar: Herkesin suratı asık olan yeryüzünde sürekli olarak yukardakilere sövülmektedir. Vilson Klemanso, Briyan'ın sorunu ise dünyada yaşarken yaptıklarının hâlâ sürüp sürmemesidir.

geleni yapmıştır dünyada, duvarlara korsan afişler bile asmıştır ama canını da ruhunu da zor kurtarmıştır; Ahret'in dünyayı, ruhların da ölümlüleri rahat bırakmalarını istemektedir. Şekispir dünyaya kesinlikle dönmeyi düşünmezken Bozoğlan ya tam insan, ya da tam hayvan olmak özlemindedir. Hoca'ya gelince... İbni Haldun'a göre, eşeği olsa da olmasa da, o her dönemde insanları güldürmek için yeryüzüne inecektir.

pe

Havada "taksi tayyarelerinin bir yıldız alayı" gibi dolaştığı, suyun üstünde kano otomobillerin görüldüğü, milyon gözlü canavarlara benzeyen yapıların göklere meydan okuduğu, evlerde odun ateşi yerine onun imgesini veren elektrik alevlerinin kullanıldığı bi kenttir Kalopatya. Yeni düzenle ilgili görüşler üç kişi aracılığıyla aktarılır seyirciye: Kadın kulüpleri başkanı Maria, pazar okulları genel müdürü Olga ve "Kalopatya ilerci Gençler Kulübü" başkanı ressam Karel.

Olga Hıristiyanlığı uygarlıkların kaynağı olarak görmektedir, Maria için artık "din taasubu" diye bir şey kalmamıştır, ayrıca dünyada din olarak bir tek hıristiyanlığın olmadığını söylemektedir. Karel ise hıristiyan uygarlığının yalnızca makinalaşma, bayağılaşma uygarlığı olduğunu düşünür. Ona göre Kalopatyalılar ruhlarını yitirmişlerdir ve yabancıların kendilerini kurtarmalarını ister. Yeni uygarlık anlayışını şu çarpıcı tanımlamayla dile getirir konuklarına: "Mesut eden değil, meşgul eden medeniyet. Kafasının içinde fikir, kalbinin içinde his bırakmayan, mütemadiyen uçuran, koşturan, yediren, içiren medeniyet..."

Oyunun son sahnesinde yine Ahret'e dönülür. Hoca ile Şekispir'in karamsarlığına karşın İbni Haldun umutludur, onlar Ahret'e gelinceye dek aradan bir yüzyıl daha geçtiğini ve dünyanın artık ruhdan yana olduğunu iletir. Şekispir'e göre yeryüzü yalnızca bir mideye dönüşmüştür ve artık gerçek cennete gidip sonsuz barışa kavuşmayı diler. Hoca da elinden

Sıkca sesli düşünme biçimine başvurduğu oyununda dünyaya Nasreddin Hoca gözüyle bakmayı deneyen Halide Edip Adıvar, zekice hazırlanmış gülünç, absürde varan öğelerle anlattıklarına renk katmıştır. Örneğin cennette yan tutulmadığından, kapıda bilet kesmek için duran kişi, hırıstiyanların inandığı gibi Sen Piyer değil, Adem ile Havva'dır. Ya da sürekli olarak karısının sesini duymaktan yakınan Hoca'ya İbni Haldun, sinirleri bozuk olduğu için, cennette psikanaliz yaptırmasını önerir. Halide Edip Adıvar, döneminin gündeminde önemli yer tutan bir soruna getirdiği çözüm önerisini, bu kez tiyatro diliyle anlatmaya çalışmıştır. MASKE VE RUH'u sahnelemek oldukça güç, yaratıcılığı ve sahne dilini zorlayacak türden bir yapıt çünkü. Yapısının tüm karmaşıklığına, ayrıntı bolluğuna karşın yaratıcıya, ülkemizde ender rastlanan biçimde, fantastik çalışmaya yatkın bir malzeme sunmakta. Öte yandan oyun, yazıldığı dönemle ilgili etkiler taşımakla birlikte, uzantıları günümüzde de süren birtakım tartışmaları, çatışmaları ele almaktadır. Çağcıl bakış açısı ve incelikli bir dramaturgi çalışması MASKE VE RUH'u sahnelerimize kazandırmakla kalmayacak, Halide Edip Adıvar gibi bir yazarımızın içtenlikle kaleme aldığı yapıtını da gündeme getirmiş olacaktır. Yaratıcılığını ve sahne dilini zorlamayı göze alan bir yönetmeni beklerken, oyunun en azından okunup incelenmesinin yararlı olacağına inanıyorum

29


İZLENİM

TAORMİNA VE AVRUPA TİYATRO ÖDÜLÜ Dikmen Gürün

Tiyatro'da Avrupa Büyük Ödülü'nü otuz yıldır sürdürdüğü yaratıcı çalışmalarıyla dünya tiyatrosuna imzasını atmış olan Robert Wilson aldı. 1986'dan bu yana iki yılda bir uluslararası bir jürinin verdiği Avrupa Tiyatro Ödülü'nün Wilson'dan önceki sahipleri de tiyatroya damgasını vurmuş büyük isimler. Ariane Mnouchkine, Peter Brook, Giorgio Strehler ve Heiner Müller.

pe

cy

a

Bu bağlamda 3-7 Ocak tarihleri arasında Taormina'da gerçekleştirilen etkinlikler, çeşitli konferanslar, tartışmalar, video gösterilerini kapsıyordu. Ödül gecesi Robert Wilson'un "Persefone"si sergilenirken, diğer günlerde de prova aşamasında çalışmalardan bölümlere ve iki de oyuna yer verileceği bildirilmişti. Bu açıdan ufak bir şanssızlık yaşandı. "Tiyatro'da Yeni Gerçekler" Ödülü'nü alan İngiliz Theatre de Complicite John Berger'in bir öyküsü üstüne kurulu "Lucie Cabrol'un Üç Yaşamı"ndan bazı sahneleri oynayacaktı. Ekibin tümü Taormina'ya gelemediği için bu küçük gösteri gerçekleşemedi ama oldukça uzun ve verimli bir söyleşi ortamı yaratıldı. Başta topluluğun beyni olduğu her halinden belli Simon McBurney ve diğer sanatçıların tiyatroya bakışlarını öğrenmek, çalışma yöntemlerini sorgulamak hayli yararlı ve ilginçti. Aynı ödülü Theatre de Complicite ile paylaşan bir başka topluluk da Carte Blanche-Compagnia della Fortezza idi. Volterra hapishanesinde 9 yıldan beri mahkûmlarla tiyatro yapan yönetmen Armando Punzo, ödülünü alırken pek de mutlu sayılmazdı, çünkü Taormina'da Jean Genet'nin "Karalar"ını sunacak olan topluluğun baş oyuncularından biri özgürlüğü Taormina'ya yeğlemiş ve hapisten kaçmıştı. "Karalar"ı da bu nedenle izleyemedik. Son yıllarda adından çokça söz ettiren Rus yönetmen Anatolij Vassilev'in "Geremia'nın Ağıtı" ise hayli tartışmalı bir gösteriydi. Yağmurlu bir akşamüstü 70 km mesafedeki Katanya'da görkemli bir kilisede seslerini çok iyi kullanan, çok

30

kısıtlı hareketlerle sınırlandırılmış genç bir ekipten dinlenen halk ezgileri ve dini şarkılardan oluşan ağıt belli bir noktadan sonra orada bulunan pek çok insan için tekdüze bir ayin olmanın ötesine geçemiyordu. Vassilev içinse yaşamın anlamlarını araştıran bir çalışmaydı bu. Robert Wilson'un geçen yıl Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde Rumelihisarı'nda izlediğimiz "Persefone"s bu kez kapalı bir mekâna taşınmıştı. Wilson sahne gerisine yerleştirdiği kocaman bir ekranı oyun boyunca adeta ışıkla yıkarken yarattığı boşluk içinde kullandığı sanatçılarla ve objelerle bir "sahne mimarı" olarak üstünlüğünü yine ortaya koyuyordu. Mimarlığın yanı sıra sanat tarihi okumuş olması da onun görselliği sahneye çok farklı boyutlarda taşımasının nedenlerinden birini oluştururken 'hareketli resim', 'hareketli teknik' kavramlarını da beraberinde getiriyordu. Wilson "bir şeyin başı ve sonu yoktur; başlangıç ve son bir bütündür" diyor ve biçimin bu bütünün bir parçası olduğunu öne sürüyordu. Ona göre, sahne üstündeki bütünde gerçek olan duygulardı. Sanatçı için oyuncuların beden disiplini ne denli önemli ise duyguların beden diliyle yansıtılması da o denli önemliydi. Oyunlarında ısrarla üzerinde durduğu vücut ritmi ve disiplin, antik tiyatronun bir uzantısıydı. "Persefone"de bu yaklaşım kolaylıkla izleniyordu.

"Persefone"nin yanı sıra, yukarda değindiğim gibi çeşitli söyleşilere ve video gösterilerine de yer verilmişti. Sanatçının 1996 Edinburgh Festivali için yeriden yorumladığ "Orlando"da oynayan Miranda Richardson, yirmi yıldır koreografileriyle ona katkıda bulunan Lucinda Childs, yıllardır çalışmalarını inceleyen ve eleştiren Franco Quadri (Le Republica), Hebbel Tiyatrosu'nun yönetmeni Nelle Hertling, Le Monde'un eleştirmeni, Colette Godard Robert


a

pe cy


Robert Wilson'un İstanbul Tiyatro Festivali'nde sahnelediği "Persofone"den bir sahne.

Wilson üstüne konuşan isimlerden sadece birkaçıydı.

cy a

Yeni Seyirci Yaratmak İlgiyle izlenen bir diğer konuşmalar dizini de "Tiyatroda Yeni Seyirci Yaratmak" konusu üzerinde odaklanıyordu. Yeni bir seyirci kesimi yaratmak, bu yolda nasıl çalışmalar sergilenebileceğini araştırmak ya da seyirci kitlesini ayakta tutabilmek... Bu bağlamda antik mekânlarda yapılan tiyatronun yöre halkıyla bütünleşmesi ve seyirci ile sahne arasındaki mesafeyi ortadan kaldırma özelliği üzerinde duruldu. Saraybosna'dan gelen Darko Lukic adlı genç sanatçı "Savaşta Tiyatro" başlıklı konuşmasıyla seyirci-tiyatro etkileşimini farklı bir açıdan ele alıyordu. Şöyle diyordu Lukic; "Savaş bir şoktu. Kent ise bir hapishane, ilk aylarda kent dışına çıkma olanağı vardı. Bu sıralarda pek çok oyuncumuz kenti terk etti. izleyen günlerde ise yaşam adeta durdu. Ömrümüz sığınaklarda geçiyordu. Düşünebiliyor musunuz, 23-24 saat bir sığınakta yaşamak ne demektir? Bu kâbusu tiyatrodan üç kişi; bir müzisyen, bir oyuncu ve ben günlerce birlikte yaşadık. İşte bu günlerin birinde bir performans yapmaya karar verdik. Şiir ve müzikle başladık işe. Orada bulunan insanlar da sanki birden sanatın gücünü hissettiler. Çalışmalarımız giderek gelişti. Sığınakta bir çalışma alanı oluşturduk, burada bizim dışımızdaki insanlar, yani bugüne kadar tiyatro ile iç içe yaşamamış olan insanlar kendi oyunlarını yaratıyorlardı. Bu oyunları çevre sığınaklara götürüyorduk. Kısacası sığınıklar arasında turne yapıyorduk. Tiyatromuzun adını Sığınak Tiyatrosu

koyduk... Böyle bir turne sırasında ne yazık ki bir arkadaşımız iki bacağını birden kaybetti. Sığınağın az ötesindeki patlamadan kurtaramadı kendini. Bu olay büyük bir şoktu bizim için. Çalışmaları kesmek istedik, ama salt bizimle aynı sığınağı paylaşanlar, bizimle çalışmalar yapanlar değil, diğer sığınaktakiler de adeta direndiler, reddettiler bu tavrımızı..."

pe

Bu olaydan sonra; öncelikle savaş karşıtı olduğu için ve günlerinin çoğunu sığınakta geçirmek zorunda kalan bu insanlara biraz renk getireceği, onlara bir çeşit enerji yükleyeceği düşüncesiyle "Hair" müzikalini koymuşlar sahneye. Elektrik olmadığı için ışık tasarımını mumlarla gerçekleştirmişler, ama şehirde de elektrik kesik olduğundan oyun sonrası izleyiciler eğer evlerine dönüyor, orada kalmıyorlarsa sahne mumlarını da alıp gider olmuşlar ve bu nedenle de müzikal repertuardan kalkmış, çünkü hem onca mum bulmak zorlaşmış hem de ortaya maddi sorun çıkmış!

32

Lukic, sığınaklarda oluşan seyirciyi "yeni seyirci" olarak tanımlarken onların aynı zamanda oyunculuk görevini üstlendiklerine de dikkat çekiyordu. Profesyonel oyuncular kenti terkettikleri için sığınakta bulunan insanlar arasından dileyenler gruba katılıyor ve ancak kısa bir "workshop" sürecinden sonra oyunlarda rol alıyorlardı. Konuşmasını şöyle noktalıyordu genç Lukic; "Sığınakta televizyon yoktu, sinema yoktu, ama insanlar tiyatroda buluşuyorlardı. Bir şeyleri paylaşıyorlardı. Burjuva seyirci kenti terk etmişti, ama yepyeni bir seyirci

oluşmuştu sığınaklarda." Sorbon Üniversitesi'nden Sylvain Georges yeni seyirci konusuna daha akademik bir açıdan yaklaşıyor ve bir yandan ekonomik sistemlerin yönetsel gücünün sanatsal bağlantılarını irdelerken öte yandan kapitalizmin genç seyirciyi kurban seçtiği üzerinde duruyordu. Georges, sanatın gerçeğini "yeni ve anlamlı bir yaşam için mücadele etmek" olarak tanımlıyor ve tiyatro sanatının gerçeğini de yaşam ve ölüm arasındaki arayış olarak değerlendiriyordu. Dünyanın adeta vahşete bir çeşit geri dönüş evresinde olduğu günümüzde sanatçının görevini, sistemi eleştirmek olarak belirlerken, bu bağlamda tiyatronun işlevini de deşifre etmekle, yükümlü olduğu gerçeklerle seyirciyi yüzleştirmek olarak tanımlıyordu. Günümüzde önemli olan tiyatronun bu amacını, bu misyonunu algılayacak bir izleyici kitlesinin yetişmesiydi. Ekonomik ve politik güçler dengesi içinde tiyatro sanatı yaratıcılığı ve uyandığı ile insanları yeniden trajik olanla yüzleştirmek ve 'hafıza' olgusunu ön planda tartışmak zorundaydı. Evet, Taormina Sicilya adasında denize tepeden bakan küçük bir kasaba. Her köşesinden tarih fışkırıyor. Ama bu küçük kasaba hem düzenlediği Müzik, Sinema ve Tiyatro Festivalleri hem de iki yılda bir verdiği Tiyatro Büyük Ödülü ile pek çok tiyatro insanını bir araya getiriyor. Tanışma, tartışma, anlaşma olanakları hazırlıyor. Yazının başında da değindiğim gibi, bugüne dek bu ödülü alan kişiler onun önemini bir kez daha vurguluyor


PERDE ARASI Cemal

Sanat Eğitimi ve Tiyatro Tiyatro eğitimi, genel sanat eğitiminin bir parçası olduğu bilinciyle öğrencilere verilemediği sürece, tiyatro bağlamında da eksik kalmaya yargılı bir eğitimdir. Bugün kimi uzmanlarımızın ve tiyatro sanatçılarımızın üzerinde görüş birliğine vardıkları nokta, konservatuarlarımızdaki tiyatro eğitiminin genelde böyle bir eksikliği sergilediğidir. Tiyatro eğitimine yeni başlayan bir öğrencinin daha ilk yılında bir temel sanat eğitiminin süzgecinden geçirilmesi gibi bir anlayış, henüz yerleşmiş değildir. Bunun gibi, örneğin estetik de tiyatro eğitimi veren kurumların izlencelerinde bağımsız bir ders olarak yer almamaktadır. Bunun anlamı, tiyatro gibi bir sanat dalında yetiştirilmeleri öngörülen öğrencilere sanat üzerine düşünmenin biçimlerini kazandıracak bir dersin gerekli görülmediğidir. Yani öğrenci, dört yıl süreyle tiyatro eğitimi alacak, fakat bu eğitimi kendi sanatına "Nedir?" sorusunu yöneltebilmenin taşıdığı önemin bilincine varmaksızın noktalayacaktır. Buna ek olarak, sanat tarihi de kimi konservatuarlarımızın tiyatro bölümlerinde ya hiç yer alma­ makta ya da amaca uygun biçimde verilmemektedir. Her ders, verildiği kurumun gerekleri doğrultusunda biçimlendirilmek durumundadır. Antikçağ Yunan sanatında sütun başlıklarına ait değişik üsluplar, sanat tarihi bölümünde verilen sanat tarihi derslerinin zorunlu bir parçasıdır. Oysa bir konservatuarın tiyatro bölümünün izlencesinde öngörülen sanat tarihi, öğrencilere örneğin ancak Antikçağ Yunan sanatını oluşturan ve etkileyen toplumsal gelişimleri yansıtabil­ diği, dolayısıyla tragedyanın doğduğu zemini sanatsal açıdan da yorumlayabildiği ölçüde yararlı olabilir.

a

Konservatuarlarımızın tiyatro bölümlerinin izlencelerinden yansıyan bir başka eksiklik de sanat kavramlarıyla ilgilidir. Genel sanat kavramlarının önemli bir bölümünü örneğin sanat tarihi ders­ lerine sığdırabilmenin olanaksızlığı nedeniyle öğrenci, eğitimini bu kavramların içeriğini yeterince ya da hiç öğrenmeden bitirmektedir.

cy

Kuramsal düzlem kavramının çatısı altında toplayabileceğimiz bütün bu eksikliklerin sonunda ti­ yatro öğrecisi, eğitimi boyunca kendi alanında sanatın genel zeminiyle kurulması kesinlikle gerekli ilişkileri, geniş ölçüde kuramadan ilerlemekte, sonuç kendi alanına, yani tiyatroya yönelik genel anlamda bir sanatsal bakış açısından yoksun kalmaktadır. Doğalcı, izlenimci ya da dışavurumcu tiyatroyu öğrenen (!) öğrenci, bu akımların genelde hangi nedenlerle doğduğunu, bu nedenlerin yine genelde - hangi toplumsal ve sanatsal çalkantılardan ya da bunalımlardan kaynaklandığını bilmemektedir.

pe

Ahmet

Birinci sınıfta tragedyayla karşılaşan öğrenciye, tragedyanın gelişmesi ile aynı dönemdeki Yunan felsefesinin ve Yunan demokrasisinin gelişmesi arasındaki yoğun ilişki genelde anlatılmamakta, bunun sonucunda öğrenci tragedyayı düşünsel temelller doğrultusunda gelişen bir toplumsal kurum niteliğiyle değil, fakat yalnızca bir tiyatro kalıbı olarak kavrama durumunda kalmaktadır. Yine tragedya bağlamında olmak üzere, mitoloji -kimi istisnaların dışında- bağımsız bir ders olarak okutulmadığından, öğrenci gerek antikçağ Yunan tiyatrosunun karakterlerini, gerekse -bütün sonraki gelişmesi açısından- Batı tiyatrosunun kullandığı başlıca simgeleri yine salt kalıplar olarak tanımaktadır. Yüzyılımızın ünlü sanat tarihçilerinden Arnold Hauser'in çok yerinde anlatımıyla, gelişmenin her alanında olduğu gibi sanatın gelişmesinde de "her ikinci adım, birincinin sonucu ve üçüncünün hazırlayıcısıdır." Ve bu söylemde sözü edilenler, yalnızca tiyatroyla, dahası yalnızca sanatla bile sınırlandırılmayacak adımlardır. Sanattan kaynaklanan her sorunun - sanat ile toplum arasındaki yoğun bağlantı nedeniyle - yalnızca sanat alanıyla sınırlı kalınarak yanıtlanmaması gibi, tiyatrodan kaynaklanacak her soruyu da sanatın genel zeminine atıfta bulunmadan yanıtlayabilmek olanaksızdır. Yukarıda sözünü ettiğim eksiklikler, tiyatro eğitimi gören öğrencinin yönelimlerini de etkilemek­ te ve öğrenci - kuramsal temellere yeterince dikkatinin çekilmemesi nedeniyle - çoğu kez ancak kuramsal düzlemde edinilebilecek bir bilgiyle beslenmemiş bir uygulamaya öncelik tanımaktan yana çıkmaktadır. Konservatuarlarımızda verilmekte olan tiyatro eğitiminin bu noktalar göz önünde tutularak yeniden incelenmesi ve yönlendirilmesi, ülkemizde gelecekte sanatları üzerinde kafa yormayı o sanatı uygulamanın önkoşulu sayacak genç tiyatrocuların daha kabarık sayıda yetişmelerine olanak sağlayacaktır. 33


ELEŞTİRİ

Sibel Arslan

SİLVAN'IN KADINLARI

pe cy

a

Bu yıl sahnelerde kadın olgusunu çeşitli açılardan ele alan birçok oyun sergileni­ yor. Şehir Tiyatroları'nda izleyici karşısına çıkan "Silvanlı Kadınlar" da kırsal kesim­ de yaşayan kadınların yazgısını işleyen, Güneydoğu Anadolu'nun kadınlarını ele alan bir oyun. İsmail Kaygusuz'un, Muhsine Hekimoğlu Yavuz'un "Diyarbakır Efsaneleri" adlı kitabından yola çıkarak yazdığı "Silvanlı Kadınlar", kuralları erkekler tarafından belirlenen bir dünyada söylence, gerçek ve gelenekler arasında sıkışıp kalan kadınların dünyasını yansıtarak, oldukça farklı bir dünyayı gözler önüne seriyor. Neler yok ki bu dünyada: Evinden uzun süre ayrı kalıp kadınlarla gününü gün ettikten sonra, cinler tarafından kaçırıldığını söyleyip karısını buna inandıran bir koca, erkek evlat sahibi olmak için evliyalardan medet uman, oğlan doğuramayınca kendi eliyle kocasını evlendirmek zorunda kalan bir kadın, kadını "mal" konumuna indirgeyen töreler, efsanelerle gerçek­ lerin birbirine geçtiği bir ortam ve töreler karşısında kadının umarsızlığı. "Silvanlı Kadınlar"ın ele aldığı konu, daha önce pek çok edebiyat yapıtında kullanılmasına karşın, kadınların karşı karşıya olduğu yazgıyı, erkek egemen dünyanın dört duvar arasına hapsettiği kadınların yazgısını yanılsamacı bir tavırla ortaya koymayıp epik-göstermeci bir biçemden yola çıktığı için, olayların belirli bir mesafeden izlenip değerlendirilmesini sağlıyor. Tüm ekibin birlikte yaptığı bir çalışmayla

34

ortaya çıkan oyunun ekip yönetmeni Mustafa Arslan. Dekor-kostüm tasarımını Feyza Zeybek'in gerçekleştirdiği "Silvanlı Kadınlar"da Zeki Yıldırım, Selçuk Soğukçay, Ayça Telırmak, Burçetin Zoga, Hakan Arlı, Bahar Işık, Esin Umulu, Ersin Umulu ve Dolunay Sert rol alıyor. Kör seyirlik oyun larının temel özelliklerinden yola çıkan oyunda, birkaç aksesuarla farklı rollere bürünme, mekân ve sahne değişiklikleri ni izleyicinin gözü önünde gerçekleştirme gibi göstermeci oyun biçeminin öğelerinden yararlanılıyor. Bütün oyuncuların oyun boyunca sahne üstünde olduğu "Silvanlı Kadınlar"da birkaç kuru dal ya da kumaş parçası yar yana getirilerek yeni bir mekân oluşturu luyor, bir önceki sahnede anlatıcı rolünü üstlenen oyuncu, başına taktığı başlıkla birden ebe'ye dönüşüveriyor. Oyuncular bazen evin kapısının, bazen duvardaki bir rafın ya da ağıldaki koyunların yerini alıyorlar. Feyza Zeybek'in başarılı kostüm ve çevre tasarımına, ışık, müzik ve stilize dansların eklenmesiyle görsel açıdan belirli bir başarıyı yakalayan oyun, ele aldığı kırsal kesim kadınının açmazını sergileyen "kuma" ve "berdel" olgusu­ nun dehşet verici, karanlık yüzüne karşı ironik bir yaklaşımla bu geleneğin anlamsızlığını vurguluyor. Kocasına erkek çocuk veremediği için üstüne kuma getirilmesine ses çıkarmayan kadının çektiği acının ardından birden bire coşkulu, eğlenceli bir sahne geliyor. Ya da sevdiği kızın berdel olarak yaşlı bir adamla evlendirilmesini engellemenin


olunun şiddetten geçtiğini anlayan no'nun hiç de kahramanca olmayan arı ve tereddütü birden yanılsamayı yor. Böylece izleyicinin olaylarla işlemesi engellenerek mesafeli bir şla olaylara yaklaşması sağlanıyor.

nelenmesine, izleyicide farklı bir tiyatro tadı bırakmasına karşın, ebe kadın rolündeki Ayça Telırmak ile Memo rolündeki Burçetin Zoga'nın başarılı yorumlarının dışında, diğer oyuncuların yetersiz oyunculukları oyunun zayıf nok­ tasını oluşturuyor... Geleneksel kay­ naklara yönelerek çağdaş Türk tiyatro­ sunun dilini ve biçemini oluşturma adına yararlı bir başlangıç yapan "Silvanlı Kadınlar"ı, Şehir Tiyatrolarının kurduğu Geleneksel Türk Tiyatrosu Araştırma bir­ iminin başlattığı kuramsal ve uygulamalı çalışmalarının sonucunda daha başarılı örneklerini izleyeceğini umuyoruz.

"Silvanlı Kadınlar", geleneksel tiyatro­ muzun kaynaklarından yola çıkarak sah-

pe cy

a

ndaki tüm tiplemeler güleryüzlü bir kle ele alınmış olmasına, trajik olanmik olanın iç içe geçmesine karşın, derin kurnaz ve akıllı, kadınların ise e kolay kandırılabilir kişiler olduğu bir izlenim yaratılıyor oyunda. Oysa, ısına, geleneklerin çizdiği sınırların a çıkmaya çalışan kadının, kurtuçocukca hilelerde araması ya da bir kten kurtulmak için başka bir

erkeğe sığınmaya çalışmasının traji­ komik yanı vurgulanarak, kadının bu yüzden doğaüstü güçlere, efsanelere inandığının, gerçeklerle başedemeyince kurtuluş umudunu kendi düş gücüyle yarattığı gerçeküstü dünyada aramasının ipuçları verilerek olayları yalnızca mizahi yanıyla yansıtmakla yetinilmeyip, sorunun kaynağı irdelense "Silvanlı Kadınlar"ın saf oldukları değil, erkek iktidarı karşısında öyle görünmek zorunda olduklarını ortaya çıkararak oyuna eleştirel bir bakış açısı kazandırabilirdi.


İNCELEME

Hasibe

Kalkan

"ORKESTRA" ve "SORUŞTURMA"DA BİÇİM-İÇERİK SORUNU adlı bir tutuklu kadının kampta yaşadıklarının gerçek öyküsün temel almıştır "Orkestra". Auschwitz toplama kampındaki tutuklulardan oluşan bir kızlar orkestrasının öyküsüdür Orkestranın öyküsü, çünkü üyelerini tek tek tanıyacak kadar derinlemesine işlenmemiştir kişiler. Oyun boyunca, onları bir orkestrada yer alan değişik aletlerin çıkardıkları farklı sesler gibi algılarız, bir solistin dışında: Fania Fenelon. Şarkı söyleyebilmesi hayatını kurtarır, çünkü Auschwitz toplama kampında, tutuklu işçiler, işe giderken müzikle uğurlanırlar ve kamp yöneticileri pazar konserlerinden hoşlanırlar. Kamptaki orkestranın bir başka görevi de gaz odasına gönderilen tutuklulara son yolculuklarında müzikle, hem de marşla eşlik etmektir. Fania Fenelon, tüm orkestra üyeleri gibi, kamp yöneticilerini memnun ettikleri sürece hayatta kalabileceğini bilmektedir. Ancak kampta yaşananları görüp duydukça, üstelik de sıradan tutukluların kendisinden katilleri memnun ederek yaşamını sürdürdüğü için, nefret ettiklerini anlayınca, hayatta kalma isteği giderek yok olur. Sanatçı kimliğiyle vicdanını rahatlatan, kimin için ve nerede olursa olsun, sanatçı sanatını icra eder görüşüyle etrafında olup bitenleri görmemeye çalışan orkestra yöneticisi Alma Rose, Fania'ya onun orkestra ve dolayısıyla tüm üyelerinin hayatta kalabilmeleri için, vazgeçilmez olduğuna inandırmaya çalışır. "Müzik insanlığın en kutsal eylemidir. Gece gündüz demeden kendinizi vermelisiniz.

pe cy a

Almanlar bu yılın başlarında şiddetli bir sarsıntı geçirdiler. Sarsıntının nedeni ne bir deprem ne de işsizzilik oranının %10'un üzerine çıkması, sarsıntıya yol açan D.J. Goldhagen'in "Hitlerin Gönüllü Cellatları" adlı kitabıydı. Goldhagen sözkonusu çalışmada, Nazi Almanyası'nda yaşanan insanlık dramına yeni bir açıklama getirmektedir. Yahudi soykırımından Nazi Partisini ve birkaç manyağı sorumlu tutan yaygın resmi görüşü, birçok belgeyle çürüten Goldhagen'e göre, Nazi Partisi dışındaki polis ve asker örgütleri, emekli derneklerinin üyeleri vb., yani çok sayıda sıradan Alman, hiçbir zorlamaya gerek kalmadan, kendi iradeleriyle bu soykırıma katılmışlardır. Dolayısıyla suç, belli bir ırksal ve kültürel şekillenmenin ürünü olan Almanların tümüne aittir. Ergin Yıldızoğlu'na göre yeni açıklanan bazı belgelerle desteklenir gibi görünen bu çarpıcı görüşün üç büyük zaafı var. "Birincisi, suçu Almanların tümüne yükleyerek Nazi Partisi'nin ve faşist devletin özgünlüğünü ve dolayısıyla rolünü ortadan kaldırıyor. İkincisi, bu çalışma, Yahudi düşmanlığına karşı kararlı bir direniş göstermiş SPD'yi ve Alman Komünist Partisi gibi seçimlerde, sırasıyla 9 milyon ve 3 milyon oy almış olan güçleri önemsemiyor. Üçüncüsü, soykırımı bir ırka ve kültüre ait, çok özgün bir durum olarak tespit ederek Almanların dışında hemen herkesi, gelişmeleri başından beri bilip de susanlar da dahil, aklıyor."1 Almanları ayağa kaldıran suçlamalar, haklılıkların derecesi tartışladursun, elli yıl öncesinde yaşanmış olaylardan sorumlu kişilerden pek yaşayan kimse kalmadığı halde, Yahudi soykırımının nedenlerini açıklama çabasının daha birkaç yüzyıl süreceğine işaret etmektedir. Olayın psikolojik boyutu, kavrama gücümüzü zaten aşmaktadır. Ancak birkaç yüzyıl sonra, aradan geçen zamanın kazandırdığı mesafeyle, Almanya'da İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan bu soykırıma dair sorduğumuz sorular belki tatmin edici yanıtlar bulacaktır. 27 Ocak 1945 tarihinde Auschwitz toplama kampının Rus birlikleri tarafından kurtarılması ve vahşetin tüm dünyanın gözleri önüne serilmesiyle edebiyatçılar da böylesine bir olayın yaşanmasına izin veren nedenleri sorguladılar ve kendilerine göre yanıtlar buldular ya da bulamadılar. Arthur Miller, bugünlerde İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen "Orkestra" adlı film senaryosuyla Auschwitz gerçeğiyle hesaplaşmaya çalışmıştır. Yazar, Esther Bejarano 36

Kendinizi dinlemelisiniz. Her an kendinizi geliştirmelisiniz."2 Artık Fania kendi yaşama isteğinden çok, başkaları için ve gelecekte orada yaşananları anlatacak birilerinin olması için yaşamaktadır. Fania, adil ve güçlü kişiliğiyle tüm orkestra üyelerinin sırdaşı olmasına rağmen, başta Alma Rose ve diğerleri ile kendisi arasında sürekli bir rekabet yaşanır. Kamptaki Polonyalılar kendilerini Yahudilerden üstün görür, birçoğu fırsat bulduğu anda kendi çıkarı uğruna diğerini feda etmekten kaçınmaz. Onları birleştiren her an yaşadıkları ölüm korkusudur. Arthur Miller, bu insanlık trajedisini sahneye taşırken dramatik bir kurgudan yararlanmıştır. Yazar bu oyunda, bir toplumda var olan ölüm mekanizması karşısında insanların tutum ve davranışlarını gözler önüne sererken, kişilerin iç çelişkilerini ir­ deleyerek onlara psikolojik derinlik kazandırmaya çalışmıştır. "Orkestra"da Fania ve Alma Rose'nin kişilikleri buna örnek


Yahudi Soykırımı, yalnızca bir dönemin Almanya'sındaki bazı delilerin ürünü olmaktan çıkartılıp, tüm insanları ilgilendiren temel bir sorun haline getirilebilir. Bu tartıştıklarım oyunun etik yanıyla ve temel iletisiyle ilgili olarak gördüğüm sorunlar, bunların yanı sıra metinde birçok basit anlamsal yanlışlar da bulmak mümkün. Örneğin insanlar karanlık bir yük treninde toplama kampına taşınırlar, vagonun içi öylesine havasız ve bunaltıcıdır ki, sonunda yaşlı bir adam ölür, ama bu ortam iki kişinin orada kitap okumasına engel oluşturmaz. Bu arada Fania Fenelon da hapishaneden çıkartılıp trene bindirildiği halde kürk mantosu ve şık bavuluyla seyahat etmektedir. Bunların yanı sıra, oyunda yer alma nedenini seyircinin kendi kendine sorup da yanıt alamadığı durumlar da var. İyi bir edebi yapıtta her sözün ve eylemin bir gerekçesi vardır, yoksa yama olarak kalır. Fania kampta bir süre geçirdikten sonra sevgilisinden bir not alır. Sevgilisi Fania'dan bir yanıt beklemez, yalnızca onun da kampta olduğunu bilmesini ister. Peki ama neden onun orada olduğunu öğrenmek zorundayız? Oyunun başında kısaca sevgiliden söz edilmiş olsa da oyunun sonuna değin ondan bir daha haber alamayız, dolayısıyla bu notun oyunun gelişimine hiçbir katkısı yoktur.

yapan da bu işte."3

cy

a

gösterilebilir. Fania ile birlikte Auschwitz'e getirilen ve ania'nın isteği üzerine orkestraya alınan Marianne'de de oyun oyunca değişen kişilik belirtileri yakalayabiliriz. Yazar, oyunda Auschwitz'de bulunanların insan olma özelliğini sorgular, ister tutuklu, ister yönetici olsun, herkes insandır. Bu insanların buradaki koşullar karşısında nasıl davrandıklarıyla ilgilenir, agerführerin Maria Mandel çok güzel bir kadın olmakla birlikte kendisi gibi müzikten çok hoşlanan Dr. Mengele gibi bir atildir. Onu çirkinleştirmeye çalışma Esther. O güzel, hem de insan. eni tiksindiren, o kadar güzel bir kadının nasıl böyle şeyler yapabildiği. O da bizim gibi insan. Durumu böylesine umutsuz

pe

Miller, Fania ile seyirciye özdeşleşebileceği bir karakter sunar. seyirci onunla üzülür, onun şarkılarıyla coşar ve onun hayatta kalması için dua eder. Tabii sahnede yeterince inandırıcı, güçlü oyunculuğuyla yaşadığı çelişkileri ve acıları izleyiciye uyumsatabilen bir oyuncu tarafından canlandırılması koşuluyla seyirci böyle bir tepki verir.

Auschwitz gibi bir insan yok etme mekanizmasının, neden özellikle o dönemde ve Almanya'da ortaya çıkabildiğine ilişkin herhangi bir düşünceye rastlayamıyoruz oyunda. Evet, yazar sık sık katillerin de insan olduğunu, bu insanların nasıl insanlıktan çıkabildiğini Fania aracılığıyla kendisine ve seyircisine sorar, ancak bir yanıt bulamaz. Yazar, bize hazır bir yanıt bulmak zorunda da değildir. Eğer oyunun kurgusu yeterince sağlam, içeriği yeterince sarsıcı olsaydı, seyirciyi bu konuda düşünmek için harekete geçirebilirdi. "Orkestra", Arthur Millerin kaleminden çıktığı biçimde, ancak klasik bir oyunun etkisine sahiptir. Yani seyirci oyunu izlerken, tutuklular in üzülür, kamp yöneticilerinden nefret eder ve sonunda fania'nın ölümünden kurtulabilmesine sevinir, tiyatrodan uygularından arınmış olarak çıkar. Oysa Auschwitzler yalnızca çeken ve öldürülen kurbanlardan ve acımasız katillerden baret değildir. Auschwitz ve benzerleri insanların yarattıkları bir sistemin ürünüdürler. Söz konusu sistemin içinde yer alan her insanın çeşitli nedenlerle bu ürünlerde katkısı vardır. Ancak u katkıların derecesi ve bağlantıların ortaya çıkartılmasıyla

Auschwitz yeryüzünde yaşanmış bir cehennemdir. "Orkestra" ise bu cehennemin sıcaklığını hissettirmekten çok uzak bir oyundur. Bunun sorumlusu yalnızca oyunun anlatımındaki naiflik değil. Aynı zamanda oyunun biçimi, içeriğinin sarsıcılığını taşımakta yetersiz kalmaktadır. Seyircinin olayların dehşetini kavrayabilmesi için, konuya çok boyutlu yaklaşmakla birlikte, seyircinin belli bir mesafeyle içeriğe bakmasını sağlamak gerekir. Bunu dramatik kurgulu bir oyunun sağlaması ise çok zor. Auschwitz'te yaşananlarla yakından ilgilenmiş olan yazarlardan biri de Peter Weiss'dir. Yazar, 1963 yılından 1965'e kadar devam eden Auschwitz davasının tutanaklarından biçimlendirdiği "Soruşturma" adlı oyununu tek fiktif bir öğeye başvurmadan biçimlendirmiştir. Weiss oyununda, Arthur Miller gibi bir arayış içinde değildir. Ona göre yaşananlardan sorumlu 37


pe

cy a

kişiler belliydi, onlar da gerektiği biçimde cezalandırılmalıydılar. Ancak Peter Weiss, tek tek kişilerin cezalandırılmasıyla gerçek adaletin yerine geleceğine inanmaz, çünkü olanlardan asıl sorumlu olan kapitalist sistemin kendisidir. Yazar kapitalizm ile faşizm ve soykırım arasındaki ilişkileri ortaya çıkartarak, ancak sistemin değişmesiyle, Auschwitzlerin tekrarlanmasının engellenebileceğini savunur. Seyirci bu görüşe katılsın ya da katılmasın, bizi burada ilgilendiren, gerçeklerden yola çıkan iki oyunun biçimidir: Dramatik bir oyun olarak "Orkestra" ve belgesel bir oyun olarak "Soruşturma". Peter Weiss konunun tüm boyutlarını sunabilmek için yeni bir biçim arayışına girmiştir. Yazar, toplama kamplarının ya da Frankfurt'ta gerçekleştirilmiş olan duruşmanın, sahnede yeniden canlandırılmasının olanaksız olduğunu savunmuştur. Bu nedenle yapıtı için eylemden çok söz üzerinde kurulu bir türü seçmiştir. Belgelere estetik bir biçim kazandırmak için ise, eylemin önemini büyük ölçüde yitirdiği "Oratoryo" türünü oyununa temel almıştır. Toplam 11 bölümden oluşan yapıtta, bölümlerin sıralanışı, insanlıktan uzaklaşmadan gaz odalarında ve fırınlardaki nihai yok oluşa değin yaşanan süreci yansıtmaktadır. Seyircinin, oyun kişilerinden herhangi biriyle yakınlık kurması olanaksız, çünkü yazar hiçbir oyun kişisini psikolojik derinliğiyle işlememiştir. Peter Weiss, yaşanan gerçekleri bütüncül bir dünya görüşünün ışığında işlerken, amacı seyircinin önüne sürekli çarpışan eşitsizlikler sermek, bunları dayanılmaz hale gelene kadar somutlaştırarak sarsmaktır. "Soruşturma"da yazar Auschwitzlerin yaşanmasından yalnızca kapitalist sistemin sorumlu tutulması ve çözüm yolu olarak sosyalist bir toplum düzeninin savunulması oyunun sahneye konulduğu 60'lı yıllarda yoğun eleştirilere hedef olmuştur. Geçmiş yılların siyasal ve toplumsal gelişmeleri ışığında oyuna baktığımızda, dünyayı yalnızca ak ve kara olarak ikiye ayırmanın toplum düzenlerini ve neden sonuç ilişkilerini açıklamakta yetersiz kaldığını açıkça görebiliriz. Bu nedenle "Soruşturma" yeniden sahnelenecek olsa, Peter Weiss kadar kolay çözüm üretmekten kaçınmak gerikir. Ancak hangi yaklaşımla olursa olsun ve hangi yapıt olursa olsun günümüz koşullarını göz ardı eden bir oyun bugünün seyircisine ne söyleyebilir ki?

İstanbul Devlet Tiyatrosu, Aziz Nesin Sahnesi'nde, Arsen Gürzap yönetiminde sahneye konulan "Orkestra", 80'li yıllarda Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda sahnelenmişti. O dönemin baskıcı ortamında Türk seyircisine yakın gelebilecek içeriğiyle, bugünün, yani 90'lı yılların Türkiyesi'nde de güncelliğini korumaktadır. Etnik ve düşünsel platformda görüş ayrılıklarının giderek artan baskıcı yöntemlerle giderilmeye çalışan bir ortamda, "Orkestra"nın bize söyleyebileceği çok şey var. Oyunun yönetmeni Arsen Gürzap ve dramaturgu Ayten Uncuoğlu'nun başta karşılaştıkları en önemli sorun, yukarıda açıklamaya çalıştığım metinden kaynaklanan biçim içerik sorunudur. "Orkestra"nın dramatik yapısı her şeyden önce çok iyi bir oyunculuk gerektirir, eğer metin olduğu gibi sahneye aktarılacaksa, ki İDT'de yapılan buydu. Oyunun başkişisinin şarkıcı oluşu ve diğer kişilerin müzisyen oluşları, oyuncuların bu alandaki yeteneklerinin ön planda tutulmasına yol açmış. Fania'yı canlandıran Işıl Yücesoy'un yanı sıra tüm oyuncular, oyunun başından sonuna değin hangi koşulda olsalar da hep aynı ses tonuyla konuştukları için, seyirci başkişilerin dışında kimin kim olduğunu, nasıl bir değişim geçirdiklerini anlamak 38

konusunda güçlük çekiyor. Rusların, Auschwitz tutuklu kampına yaklaşmasıyla Almanların hiçbir kanıt bırakmama endişesi, orkestra üyeleri bir yandan ölüme bir yandan da kurtuluşa iyice yaklaşırken doruğuna tırmanan gerilimi, yönetmen hiç aralıksız gaz odalarına gönderilen insanlarla yansıtmaya çalışmış. Gaz odası ise sahnenin arkasındaki bir yükseltide ters sarı ışıkla aydınlatılmış, dumanların çıktığı bir kapıdır, dairesel bir biçimde oyuncular bu kapıdan girip, kulislerden dolaşıp, yeniden kervana katılırlar, üstelik hiçbir duygu belirtisi göstermeden. Bazı olayların sahnede birebir gösterimi, amaçlananın tersine bir etki yaratır ve örneklerini bu oyunda çoğaltmak mümkün, Alma Rose'nin gerçekten çalmadığı keman solosu gibi... Öyleyse metni zaten problemli olan "Orkestra", sahnede nasıl daha etkili bir hale getirilebilirdi? Her şeyden önce yukarıda da değindiğim gibi, günümüz koşulların ışığında metinle hesaplaşmak ve metni yanlışlar ve fazlalıklardan arındırmak gerekir. Fania'nın oyun içinde zaten yer yer üstlendiği anlatıcı rolünü arttırarak, geçmişte yaşananları eylemden çok sözle seyirciye aktararak oyuna yeni bir biçim bile kazandırılabilir. Böylece hem Fania değişik yorumlar yapma olanağını kazanacak hem seyirci sahnede canlandırılana karşı daha mesafeli bakabilecektir. Ancak mutlaka altı çizilmesi gereken oyunun temel iletişidir: İnsan, en dehşet verici ortamda sanatla yaşama bağlanıyor, sanatla ezenlere karşı koyuyor

1) Yıldızoğlu Ergin, "Cumhuriyet Gazetesi 13 Kasım 1996 2) Miller Arthur, "Orkestra", Çev: Yıldırım Türker, İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü 3)a.g.e


İZDÜŞÜM Levendoglu

Eleştiri Dosyasına Eleştiriden Yana Ek Tiyatro... Tiyatro... Derginizin Ocak sayısındaki, eleştiri kurumu üzerine "dosya"yı okudunuz mu? Dosyada, eleştirmenlerimizin çeşitli görüşlerinin buluştuğu ortak nokta Türkiye'de tiyatro eleştirisi kurumunun önünde pek çok engelin durduğu. Bu bakışa katılmamak elde değil. Ama bu "karamsar" sayılabilecek ortak bakışa karşın bence eleştirmenlerin düşüncelerini yansıtan katkıların tümü yetkin, aydınlatıcı giderek yol gösterici yazılardı. (Karanlık görünen bir yolu göstermek de yol göstermek değil mi?) Dosya bana İngiltere tiyatro dünyasının köklü yayın organı Plays & Players dergisinin bir tarihte yapmış olduğu benzer bir incelemeyi anımsattı. Koleksiyonumu taradım, aradığımı buldum. Orada konunun işlenişi tek bir dosya kapsamında değil, her sayıda bir eleştirmenin yazısını içerir biçimde ele alınmış; yaklaşık bir buçuk yıla uzanmış. Yayımladıklarında okuduğumda "özlü" bularak kim koymuş olduğum (şimdi de öyle düşündüğüm) üç kısa yazı bölümünü buraya almak istedim. Üç ünlü tiyatro eleştirmeninin, eleştirinin ne olması gerektiğine ilişkin özlü sözlerini, çevirerek aktarıyorum: "Eleştirmen, kısaca, hem nesnel haberci hem öznel değerlendirmeci, hem ortaya konana değer biçen hem ortaya konmayanın hesabını çıkaran olmak zorundadır." Michael Billington, Mayıs 1982. "Eleştirmen, davet edilmeksizin, kendini hem sanatçının hem izleyicinin sözcüsü görevine getirir. Bunlardan ilki olarak, izleyiciye ya da potansiyel izleyiciye şu yazarın, bu yönetmenin, filanca oyuncunun, falanca tasarımcının ne başarmayı umduklarını açıklamaya çalışır. Onların ortak çabalarının bir deyişle "aracılığını" üstlenir, o çabaları daha erişilir ve anlaşılır kılmak umuduyla, ikincisi olarak da bu yönetmene, şu oyuncuya, filanca yazara, falanca tasarımcıya, yeterli olgun­ lukta, görüşlerini yeterlilikle açıklayabilen bir izleyicinin bakış açısından kendilerinin nasıl göründüklerini söyler. Bu durumda da bir "aracı"dır, görüldüğü gibi." Benedict Nightingale, Temmuz 1982.

pe cy a

Ahmet

"Bir oyunu nasıl yargıladığım sorulur bana hep. Bir sanat yapıtına yöneltilmesi gereken üç soruyu içeren Goethe'nin o güzelim, eskimez klişesiyle yanıtlarım: Sanatçı ne yapmaya çalışmış? Bunu ne denli iyi yapmış? Yapılan, yapmaya değmiş mi?" Clive Barnes, Mayıs 1983.

Eleştirmenlerimiz, ülkemizde eleştiri kurumunun öncelikle işlevselliği konusunda -haklı olarakolumsuz-karamsar görüşlerde iseler de tiyatromuzun eleştirmene gereksemesi olduğu su götürmez. Kendine özgü özellikler taşıyan tiyatro ortamımızda, eleştirmenlerimizin, oyunun izleyiciyle buluşturulmasında işlevsel olamadıkları doğrudur. Ama yine de eleştirmenimiz tiyatro­ muzun kurumlaşmasında (en azından "tarihi belgeye geçiren" olarak) vazgeçilemez öğedir: Eleştirmeni-eleştirisi olmayan bir tiyatronun (bir ulusun tiyatrosunun) kurumlaşması söz konusu olamaz. O nedenle, Türkiye'de tiyatro "yapanlar" da onu "eleştirenleri" dışlamamalı, onların gerekliliğinin bilincinde olmalılar. "Tiyatrocu", eleştirmeni zaman zaman bir karşı güç, giderek "düşman" gibi görebilirse de gerçekte onunla "aynı yolun yolcuları" olduklarını gözardı etmemeli.

Öte yandan, tiyatro eleştirimizin nitelik grafiği de son dönemlerde yükselişte, kanımca: Nesnellik ölçüleri az çok gelişmekte, yazınsal değer taşıyan eleştiri yazılarına rastlanmakta, olumsuz eleştiriden artık eskisi denli kaçınılmadığı görünmekte. Eleştiri "etik" açısından da bir düzelme yörüngesine girmiş gibi görünmekte. Eleştiri adı altında yapılan "amigoluklar" azalmakta, yakın ilişkiler hizmetine döşenen övgüler, ısmarlama pohpohlamalar dergi sayfalarına pek kolayca yerleşememekte artık. Bir de şu var: Tiyatro eleştirisi anlı şanlı "büyük" gazetelerimizin sütunlarında yine pek bir yer kaplamamakta ama irili ufaklı çok sayıda dergiye uzanabilmekte. Bu belirtiler nitelikli bir tiyatro eleştirisi kurumunun tiyatromuzda yer edinmesi yolunda yeterlilik oluşturmuyor elbet ama az da sayılmamalı

39


BAKIŞ

WHERE ARE YOU FROM? YA DA KÜLTÜREL KİMLİK Nadi Güler

yakaladı. Sonra o darbukayı Newyork'ta bendir tekniğiyle, daha Azeri, biraz daha Ermeni, 9/8'lik aksak ritimlerle ve farklı parmak vuruşlarıyla çaldığında, çok ünlü müzisyenlerin katlarını karıştırıbiliyor ve hemen; "hey man, where are you from?"diye soruyorlar. İşte burada Arto'nun yaptığı önemli bir şey var. Yaptığı müzikle, kendi kültürünü buluşturdu. Kendi toprağından duyduğu, kendi kimliğinden çıkardığı şeyleri çalıyordu. Kendini ifade ederken, kendi kültürünü, toprağının geleneklerini anlatıyordu. Geleneği yanlızca gelenek olarak aktarmayıp, pek çok düzlemlere yayıldığını gösteriyordu, İmgeyi kendi gerçekliğinden, daha da derine götüren duygu alanlarına indirdiği için, ruhundan çıkartıyordu. Yaptığı müziği kendi kimliğiyle, ruhuyla birleştirdi...

a

Akademik sanat eğitimi, belirlenen bir yöntemin öğretmenler tarafından öğretilip, öğrenciler tarafından da 'öğrenilmesi' üzerine kuruludur. Sanatçı adayının gerçek ihtiyaçları belirlenmeden, ruhsal ve fiziksel konservatif bir eğitime zorlanması onun doğasını bozar. Garip ve doğal olmayan gereksinimler ve savunmalar yaratır, çevresine yukarıdan bakar, oturması, konuşması, ilişkileri, kimyası değişir, merkezini kaybeder, başka bir kimliğe bürünür; tiyatrocu oluyordur.

cy

Oysa doğası insan ilişkileri olan tiyatro sanatının eğitimi de, her insanın ihtiyaçlarına göre 'farklı' olmalıdır. Bu eğitimin merkezinde, pedagojik bir yapı ve sanatçının gereksinimlerinin karşılayabilecek bir ilişki olmalıdır. Dünyada sanat eğitiminin yapılmayacağı konuşulurken, konservatif yöntemlerle sanatçı adayını eğitmeye çalışmak, gen nakline benzer.

pe

Konservatuar eğitimine başlayacak genç, daha önce başkaları tarafından saptanmış jest ve söylemin içine gireceğini bilerek bu eğitime başlıyor. Yavaş, yavaş başkaları tarafından saptanmış biçimler, gencin üzerine giydiriliyor, başka türlü durmaya, davranmaya başlıyor. Akademik eğitimin sağladığı bu duruş ve giysi ona yeni bir kimlik oluşturuyor; - Kim bu-; oyuncu. - Sen okula başlarken insandın, o insana ne oldu?

Bu tip okullları bitiren genç oyuncular, sosyal haklar, emeklilik ve yaşam boyu maaş garantisi gibi ihtiyaçlarla ödenekli tiyatrolara memur sanatçı olarak girmekteler. Oysa sanatçının yapacağı şey kendi içindeki bir şeyi arayıp bulmasıdır. Ben kimim, benim meselem ne, neye eleştirel gözle bakıyorum, neyin yanındayım veya neyin yanında değilim? Ben kendimi nasıl doğru ifade edebilirim? Ben nasıl bir insanım ki, kendim gibi gözükebilirim? Bu sorulara "kendiniz olabildiğiniz zaman" (daha) doğru cevaplar verebilirsiniz. Kendi gibi olmak yepyeni sorunları gündeme getirir. Bu aslında insanın kendine izin vermesi de demektir; sanatçının süreci doğrularıyla ve yanlışlarıyla bir kimliği var edecektir; Neyi seviyorsun? Niye kızıyorsun? Doğup büyüdüğün yerlerin, toplumun değişimleri, etkileri...? Arto Tunç (Boyacıyan) Bursa'da özel dövdürdüğü bakırdan darbukasına eşşek derisini gerdirdiğinde, bambaşka bir tonu 40

Yukarıdaki gibi bir sanatçının kendi kimliğini, yaptığı işe akıtabilmesi ve Anadolu İnsanının Kültürel Kimliğinde Oyun öğesinin üzerinde kapsamlı bir çalışma başlatmak, başka bir oluşumu var edebilir mi? Yazının başında bahsettiğim "Tiyatro", bu oluşumu kendine bir kaynak sayabilir mi ve bu çalışmalar oyuncu için, kendi kimliğini ve tarzını bulmada bir araç olabilir mi?

Kimlik, kendini kültürle ifade edebilir. Anadolu'nun zengin kültür kaynaklarını, kültür mozayiğini, yaptığımız sanata akıtmaya çalışırsak kimliğimizin evrensel yansımalarını hissettirebiliriz. Geleneksel ve otantik olanı turistik mantığın içinde kurgulamaya çalışmak, kültürel yozlaşmanın önemli bir başlama noktasıdır. Dikkatli olmak gerekir. Bu anlamda kültürün temeline inmek bir zorunluluktur ki Köy Enstitüleri ve Halkevlerinde deneyimlerini yaşamanın avantajlarını da kullanmak gerekir. Zaten özünde bu bir tavrı sunar, bu tavır da kültür ve sanatçı kimliği ilişkisidir.

Zamanında Türk tiyatrosunu kurmak için Fransa'dan Antuan ve Almanya'dan Ebert getirilmişti. Konsenvatuarlarımızda ise on beş yıldır verilen Geleneksel Türk Tiyatrosu dersleri artık Hocası Yok-'luğundan verilmemektedir. Hoca'sından Yok'sunluk kültürü yok eder. Kültürün yokluğu, kimliği parçalar. Bu noktada geleneksel sanatların anlatım biçimlerini ve üslûplarını, çağdaş karşılıklarıyla başka platformlara taşımak esas amaç olmalıdır. Yine bu anlamda, problemin daha da üstüne gidebilmek için Anadolu insanının oyun geleneğini ele alıp, tek kişilik


anlatımların üstüne gitmek gerekir. Şaman'dan, Ozan'dan, Meddah'tan, Karagöz.'den çağdaş bir anlatım kurmak kültürün dönüşümünü de sağlayacaktır. Bu geleneksel olanın nefes alması demektir. Sanatçının kendi kimliğini çözümlemiş olması ve kültürel kaynaklarındaki malzemeleri yaptığı işe taşıması, bazının başındaki akademik eğitime alternatif yöntemler etmeye kadar gidecektir. Özellikle meddahın sokaktan gelme özelliği, bize çağdaş oyuncunun kendi doğal yapılanmasını sunacaktır. Meddahın bu forme edilmez yapısını hikâye anlatma ustalığını analiz etmek gerekmektedir.

a

Şehir Tiyatroları, Tiyatro Araştırma Labarotuarı (TAL)'in başlattığı Anadolu insanının Kültürel Kimliğinde oyun projesi önemli bir atılımın eşiğidir. Bu çalışmalar özünde oyuncu tiyatrosu diyebileceğimiz, tek kişilik ifade biçiminin kurgulanması ihtiyacından doğmaktadır. Çünkü oyunda, oyuncu dışındaki atral öğeleri en aza indirgeyerek, anlatımı oyuncunun merkezinde toplamaya çalışmak, çağdaş sanata ve tiyatroya ni cevaplar verecektir. Bu anlamda geleneksel olanı türlerarası karşılaştırmalı tiyatroyla, oyunla ve Anadolu insanının kültürel kimliğiyle araştırmak, evrensel olanla, geleneksel olanın dengelerinin yeni merkezlerini oluşturacaktır. Ocak ayı içinde Şehir Tiyatrolarında yapılan Meddah söyleşilerinde, tek kişilik ifade zenginliği ve usta oyuncuların anlatımlı gösterimlerinin genç kuşaklara aktarılması hedeflenmekteydi. Nejat Uygur, Müjdat Gezen ve Uğur Yücel'in katıldığı bu söyleşiler, Anadolu İnsanının Kültürel kimliğinde Oyun çalışmasının ilk bölümünü oluşturdu.

pe

cy

Oyuna insan doğasının vazgeçilmez gereksinimi olarak bakarsak, oyunun güdüsel karşılıklarını bulabileceğimiz üelistik inançları da çözmek gerekir. Meddah'ı tarihsel açıdan ve alırsak, toplumun nabzını elinde tutmaya çalışan ve bunu vade ederken, tüm oyun öğelerini tek başına kullanan amatik anlatıcıyı görürüz. Meddah'ı Meddah yapan özelliği, kim teatral öğelerle sahnede kendini var eden yapısıyla, bizi çağdaş oyunculuk için önemli ipuçlarına götürecektir. Anadolu meddahın geleneksel ve kültürel kimliğini başka kültürlerdeki nekleri ile karşılaştırmalı bir analize sokmak, bize evrensel oyun" kültürünü de sunacaktır. Bu anlamda "Meddahın" çağdaş oyunculuğa ve oyuna katkısı de olabilir? Meddahı hangi noktalara kanalize edersek, çağdaş oyuncu tiyatrosu verilerine ulaşabiliriz? Tiyatroda "ne olmazsa, oyun olmaz?" sorusuna tek kişilik anlatımlar ölçeğinden cevaplar verirsek, doğru izleklerde verlemiş olacağız. Çağdaşlığın bizim için göstergesi Batı'ya dönük olmakken, Batılılar için bunun göstergesi Doğu'dan malzeme toplamaktır, iletişimin problemlerinin doruğa çıktığı, sanatta postmodernizmin uygulandığı ve sorgulandığı önümüzde, gelenekselin içindeki evrensel bakışı açığa karmak, sanatçının sahip olduğu kültürdeki çağdaş karşılıklarını üretecektir. Sanatçının yaptığı işle kendine "where are you from" sorusunu sordurması, sanatçı'nın evrensel kimliğini ortaya koyacaktır

yazının bazı bölümlerinde Anadolu insanının Kültürel Kimliğinde Oyun tolantısı notları kullanılmıştır. 41


ELEŞTİRİ

Üstün

Akmen

KÜHEYLAN

Arthur Hopkins bir yerde; "Talihim yardım etti de Robert Edmond Jones gibi bencil olmayan bir sanatçı buldum" demiş. Jones dekorlarında, kimsenin dikkatini çek­ meyecek biçimde dekorun içinde eriyip yok olmak istermiş. Hopkins; "Kuşku yok ki, dekorlar başlangıçta halkın alışkanlığı yüzünden gene de göze çarpan nitelikteydi.

a

Ama zamanla daha az dikkati çeker hale geldi" diye ekliyor.

pe

cy

Yeditepe Oyuncuları dünya tiyatro yapıtları arasında önemli bir yeri olan "Küheylan"ı sahneliyor. Erotizm ve traje­ dinin çok iyi örtüştüğü oyunun dekorları ve kostümlerinin seçimi Osman Şengezer'e ait. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin baş dekoratörü Şengezer'in dekoru "Küheylan"ın başarısını tamam­ lar nitelikte. Oyuncu içeri girer girmez, dekor yerini oyuncuya bırakır. "Küheylan"ı ne istediğini tastamam bilen, istediğini seçtiği kimselerden elde edebileceğine güvenen bir yönetmen Şakir Gürzumar yönetmiş. Bir oyunda bulunabilecek hemen bütün değerlerin düzenini titizlikle korumuş. Oyuncuların birleşik güçleri ile olabilecek olan en yetkin etkiyi sağlamış. Yirmi yıl önce yazılmış olmasına karşın hâlâ güncelliğini koruyan oyunda yargıç Hester (Gönen Bozbey), hafta sonları Harry Dalton (Birol Engeller)'in ahırlarında çalışan ve aynı gece içinde altı atın da gözlerini şişleyen Alan Strang (Tolga Çevik) adlı on yedi yaşlarındaki gencin cezaevi yerine hastahaneye gön­ derilmesi gerektiği savıyla, arkadaşı psikiyatr Martın Dysart'a baskı yapar. Dysart (Hadi Çaman) ısrar karşısında bu çok değişik olayı zorla da olsa kabullenir. Ancak gel zaman git zaman, düşünde kendini sunakta çocukları kurban eden

42

bir baş papaz olarak görmeye başlar... Yüzünde bir mask vardır ve mask yüzün den aşağı kaydıkça yaptığı işten iğren­ mektedir. Oyun doktorun anlattıkları ve Alan'ın geri dönüşleri ile gelişir, Geliştikçe bir sorgulamaya, sorgulama gerilime dönüşür. "Yeditepe Oyuncuları" Schepkin'in pek iyi bilinen: "Küçük rol diye bir şey yoktur, yalnızca küçük oyun cu vardır" sözünü desteklerce ve de tan kadro halinde temel düşünceyi seyirciye iletmek gereği çevresinde toplanmışlar. "Genç Bir Atlı" da Oktay Şenol, "Hemşire"de Burcu Saraçoğlu, "Seçkin"de Tarkan Yılmaz ve atları can­ landıran Suphi Sökücü. Özgür Kuş, Serhat Taşlı, Oğuzhan Yılmaz, Mehmet Badikanlı gibi gencecik oyuncular yaptıklarına inandıklarını kanıtlıyorlar, Alan'ın babasında Nejat Çetinok kendir ölçerek, canlandırdığı kişiliğin hakkını veriyor. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun izniyle oyunda görev alan Gönen Bozbey rolüyle tam bir uyum içinde. Alan'ın annesini oynayan Gülsen Tunce yaratıcı imgelemine karşı düşen imgeleri iç gözü ile görecek güce gene erişiyor. Olağan türden olmayan belirli koşullarla kesintisiz ilginç bir çizgi yaratıyor Gülsen Tuncer. İlk kez profesyonel olarak sahne alan Emel Pala, gövdesinin her hareketi ve duruşu için ancak gereği kadar enen tüketen, hiç kas gerginliği olmayan pırıl pırıl bir oyuncu.İnsan Pala'yı seyrederken yeni bir Jülide Kural mı geliyor diye düşünmeden edemiyor. Oyunun baş rolünde yirmi iki yaşında bir genç var. Adı Tolga Çevik. Bu adı


a pe cy leğimizde tutmalıyız. Yeditepe atrosu nda yetişen, Amerika'da tiyateğitimi gören bu genç zor olanı artısız, bencilliğe kaymadan başarıyor. affer'ın (Sevgi Sanlı'nın güzel kçesiyle) söylemek istediğini seyirciye irken kendini de role koyuyor, ylece yazarın yarattığı karakter bir de lik kazanmış oluyor. demir Nutku aktörlüğü betimlerken:

"Bir başkası gibi hareket eden insanlar 'aktör'lüğün kolay olduğunu sanırlar, çünkü onlar bu sanatçıların bir başkasının kisvesine büründüklerini sanırlar. Oysa, 'aktör' başkası gibi değil, herkesten çok kendi gibi hareket eden bir sanatçıdır ve bunun için de yaptığı oldukça zordur" der. Hadi Çaman kendi gibi olabilmek, bir anlamda kendi yeteneklerini ortaya çıkarabilmek için otuz beş yılını geride bırakmış bir usta.

Yetenekleri de bunca yıldır çıka çıka bit­ miyor. Çaman Usta, bu oyunda da disip­ lin ve kontrolü elde bırakmıyor. Tiyatro sanatının kendisinden istediği dikkati, büyük imge gücünü, sabır ve iradeyi incelik, güzellik, zarf! k içinde veriyor. Hadi Çaman rolünü canlandırmıyor, gös­ teriyor. "Küheylan" bu yılın önemli ve mutlaka izlenmesi gereken oyanlardan biri 43


ELEŞTİRİ

Nihal Kuyumcu

KÜLKEDİSİ

Çocuk oyunlarında seyircilerinin özelliklerinden dolayı sahnede yapılan her şey çok yönlü ele alınarak değerlendirilir. Yönetmen, tiyatronun tüm öğelerini (kostüm, dekor, ışık, müzik, oyuncular vb.) salondakilerin 3-4 yaşlarından itibaren çocuklar olduğunu düşünerek kullanır. Örneğin diyalogların süresi çocukların toplayabilecek­

a

leri dikkat süresini aşıyorsa, abartılı ses ve vücut kullanımı ile destekleyerek seyirci­ lerin dikkatini sahneye çekmeye çalışır. Aksi takdirde çocuklar sahne ile ilgilerini koparıp başka alanlara yönelirler, beğenmedikleri bir oyunda yetişkinler gibi sessizce

cy

oturup beklemezler. En acımasız tiyatro eleştirmenleridir onlar hem de duygularını

pe

oyun çıkışına kadar bile saklayamayan, saklamayan. Külkedisi masalını bilmeyen çocuk yok­ tur. Büyükler, bildikleri bir şeyi ikinci kez dinlemekten, görmekten hoşlanmasalar da çocuklar bundan her zaman zevk alır. Çünkü bildikleri bir öykünün güvenli yol­ larında ilerlemek, daha önce okudukları, kitaplardan tanıdıkları, hayallerinde oluşturdukları kahramanların ete kemiğe bürünerek karşılarına çıkması onların hoşuna gider. Ama gariptir ki, "Külkedisi" gibi, çocukların çok iyi bildiği bir masal, cumartesi pazar günleri Atatürk Kültür Merkezi'nde salondan yükselen uğultuların eşliğinde oynanıyor. Daha çok ilkokul çocuklarına seslenen oyun zaman zaman onları bile zorluyor. Külkedisi, hepimizin bildiği üvey kardeşlerinin ve üvey annesinin yaptığı haksızlıklara boyun eğen, sabreden ama sonunda ülkenin prensiyle evlenerek sabrının karşılığını (!) gören, bütün sıkıntılardan kurtulan bir kızın öyküsü. XVII. yüzyılda yazılan ve insanları sınıf atlama hayallerine, efendilerine daha iyi hizmet ederek, boyun eğerek kavuşacaklarını anlatan bu masal acaba bu şekliyle bugünün çocuklarına ne

44

verir. Haksızlıklara boyun eğmenin, ses çıkarmamanın bir erdem olduğunu, sonunda mutlaka ödüllendirileceğini anlatmak günümüz dünyası için ne kadar inandırıcıdır? Oysa oyunu sah­ neleyenler farklı şeyler yapabilirlerdi. Oyundaki olay örgüsünü koruyarak, baz bölümlerine getirilen abartılı yorumlarla masalın kendisine eleştirel bir yaklaşım ya da içerik güncelleştirilerek alışılmışın dışında farklı olay örgüsü, sürpriz gelişmelerle, çocuklara yeni düşünce ufukları açılabilirdi. Eğer sadece bir çocuk masalı klasiği şekliyle aslına bağlı kalınarak sahnelenmesi gerekiyorsa o zaman da bir masal görselliği içinde sergilenmeliydi. Böylelikle çocuklar, kısa bir süre için de olsa, masal dünyasının o renkli, büyüleyici ortamına tiyatro aracılığıyla girmiş olurlardı. Masal görsel­ liği ise başka şeylerin yanı sıra kostüm, dekor, ışık v. b. sahne elemanlarının yardımıyla gerçekleşir. Oyunda kostüm­ ler masal kitaplarındaki çizgiye uygun olmasına karşın dekor, akşamki oyundan kalmış gibi duruyordu. Masalsı hiçbir görselliğin yer almadığı (canlı renkler, masal kitaplarındaki gibi döşenmiş bir mekân vs.), bugün bir çoğumuzun evin­ de bulunan masa ve sandalyeler, sıradan bir mutfak dekoru, masaldaki işlevi nedeniyle çok özel bir şekilde hazırlan­ ması gereken ama hiçbir özelliği olmayan sıradan bir şömine. Hatta son derece çekici bir şekilde hazırlanabilecek renkli, canlı, her türlü gösterişe açık saraydaki bir balo salonu dekoru ve balo sahnesi bile çok basit bir şekilde geçişti­ rilmiş. Balo sahnesi tüm salona yayılabilir, seyirciler de o balonun birer konuğu olabilirdi.


a pe cy

yunun akışı içinde bir ara oyuncular düştükleri zor durumdan çocuklardan kurtulmak için yardım istediler. Normal arak çocuk oyunlarında sahneden yapılan benzeri bir çağrı bir anda salonun sahneye doluşmasına neden olur. Ama oyun öylesine salondan kopuktu ki, Çocuklar gerçek olup olmadığını anlayamadıkları için, çağrıya bir iki kişinin dışında yanıt veren olmadı. Üvey anne, olarak ve soytarının canlı oyunculukları bile salon ile sahne arasındaki kopukluğu gideremedi.

anlaşılamaması ve temposunun çok düşük olması nedeniyle çocukların ilgisini çekemedi. Oyuncular şarkılara başladığında hemen arka sıralardan sesler yükseliyordu. Salondaki küçük orkestra zaman zaman çocukların içinde gezinerek, onlarla bire bir ilişkiye girerek çalabilirlerdi (elbette enstrümanların verdiği olanaklar ölçüsünde). Kuşkusuz çocuklar için onları yakından izlemek çok daha çekici olurdu. Her çocuk tiyatrosu­ nun kolay kolay sahip olamayacağı böyle bir fırsat ne yazık ki gereğince değerlendirilememiş.

Bir çocuk, tiyatro çıkışı oyundaki bir melodiyi mırıldanıyor hatta bir nakarat olsun aklında kalmış, onu söylüyorsa oyunun müziği için amacına ulaşmış diyebiliriz. "Külkedisi" oyununda söylenen şarkılar, sözlerinin salonda

Eğer yönetmen oyunu salondan seyirci­ lerle birlikte izlerse, çocukların sadece balerinlerin dans sahnelerinde, külke­ disinin baloya gitme hazırlığı sırasında, bir de finalde selamlama sırasında sah­

neyle bütünleştiklerini görecektir. Külkedisinin balo öncesi güzel giysiler giyerek hazırlandığı, ışık oyunları ile yaratılan ortam, kabaktan bir arabaya binip baloya gitmek üzere oradan ayrılma sahnesi seyircileri masal dünyasının büyülü ortamına çekip sar­ maladığı nadir sahnelerden biriydi. Finalde çalınan hareketli müzik ise, seyir­ cilerin de tempoya katılımıyla çok canlı bir ortam oluşturdu. Oyun sırasında bek­ lenen canlılık, hareket, katılım biraz geç de olsa oyun bittiğinde yakalandı. Dileriz böyle bir salon-sahne bütünleşmesi bir başka oyunda baştan itibaren yakalanır. Çocuklar baştan itibaren zevkle seyreder­ ler

45


DERLEME

ARTHUR MİLLER VE OYUNLARI ÜZERİNE...

Leman Yılmaz

İstanbul Devlet Tiyatrosu yeni sezona Arthur Miller'in yazdığı ve Arsen Gürzap'ın yönetmenliğini yaptığı "Orkestra" oyunu ile başladı. Sadece bizde değil özellikle son yıllarda, İngiltere'de de ünlü yazar Arthur Miller'in bilinen ve sevilen oyunlarının yanı sıra, bugüne kadar hiç oynanmamış oyunlarının da sahnelendiği

a

görülüyor. Bu oyunların büyük bir bölümünün Amerikan tiyatroları tarafından dikkate bile alınmadığını da burada belirtmek gerekir.

pe

cy

Miller'in çalışmalarının önem ve değer kazanmasının başlıca nedeni, Miller'in savaş sonrası dönemin ve hatta 20. yüzyılın en büyük oyun yazarlarından biri olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Miller'in eserlerinde, hafızalarda iz bırakan ve etkileyici çok sayıda karakteri yaratmasının, bireysel sorumluluk ya da kollektif suçluluk gibi çok büyük temaları oyunlarında işlemesinin de önemli bir etk­ isi var. Bununla birlikte bazı tiyatro eleştirmenleri Miller'in çok iyi bir oyun yazarı olmadığı görüşünde birleşiyor. İyi bir yazar olsa bile oyunlarında kullandığı dil hantal ve renksiz bulunuyor. Bu eleştirmenlere göre Miller, bir karakteri tanımlamakta yetersiz kalıyor. Ancak, bu karakterlerin izleyenleri tuhaflıkları ve güzellikleriyle etkiledikleri de bir gerçek. Miller'in karakterleri Miller'in oyunlarında Shakespeare'in hizmetçilerinden Joe Orton'ın delilerine kadar, çok sayıda oyun kahramanı doku­ naklı, heyecanlı ve neşeli bir diyaloğa gi­ rerler. Ancak Miller'in diyalogları, söyle­ mek istediklerinden fazlasını ifade etmek­ ten çok uzaktır. Hatta anlatmak istedik­ lerini bile tam olarak söyleyemezler. Miller'in karakterleri kendilerini ifade ede­ memelerinin yanı sıra sürekli olarak

46

yaşamda olup bitenlere şaşırırlar. Millerin "All My Sons" (Bütün Oğullarım) adlı oyu­ nunda 60 yaşlarındaki başarılı bir iş adamı, bir gazetenin yeni kitaplar köşesine bakar ve kendi kendine şöyle der: "Bu nedir böyle, her hafta yeni kita­ plar piyasaya çıkıyor?" Adam yapacak çok şey olduğunu söyledikten sonra ısrarlı bir sesle yeniden sorar: "Hepsi birbirinden farklı mı?" Arthur Millerin oyunda yazdığı sahne direktifleri ise şöyledir: "Okurken, konuşurken, dinlerken eğitim­ siz bir adamın o aşırı dikkatini ortaya koyar. Öyle ki bu adam için hâlâ daha herkes tarafından bilinen şeyler için bir öğrenme isteği vardır. Adam yargılarını kendi deneyiminden çıkarır ve taşralılarınkine benzer bir tavrı vardır. İnsanlar içinde kalmış bir insandır o." Olaya ilgisiz kalan bir seyirci için bu cehalet daha çok kendine güvensizliğin, kendisi dışında her şeye şüpheyle bak­ manın ortaya konmasıdır. Şüphesiz insan­ lar böyle de konuşabilir ancak iyi bir yazar karakterlerini olduğu gibi göstermekten çok, ilginç hale getirmenin yolunu bul­ malıdır. Millerin tepeden inme verdiği direktifler insanın anlamını korumaktan çok, oyunun anlamını korumaya yönelik­ tir. Millerin alçakgönüllülüğü özellikle kadınların portresini çizdiği oyunlarında daha da çarpıcıdır. Burada şunu da belirt­ mekte yarar var. Millerin oyunlarında genellikle iki tip kadın ön plana çıkar. Eğitimsiz ve kültürsüz karakterlerle ilgile­ nen bir yazar olarak Miller, karakterlerini gerektiğinden fazlasıyla renksizleştirir ve


pe cy a


İNCELEME

TİYATRO YAYINCILIĞIMIZ ÜZERİNE Kerem

çevirileriyle beraber sunduğu "Shakespeare Külliyatı"; hepsinden önemlisi, Aziz Çalışlar'ın yaşamının son dönemindeki değerli çaba ve katkılarıyla da oluşturulan, Mitos-Boyut Yayınları'nın Tiyatro Kitaplığı; bütün bunlar insana yeni bir "Altın Çağ"ın habercileriylemiş gibi geliyor. Ancak "imaj ve tüketim herşeydir" sloganın alıp başını gittiğinde çağımızda yaşanan kültürel canlanmanın bir tüketim canlanması olup olmadığına dikkat etmemiz gerekiyor. Yoksa kuramsal eser ya da oyun üretimine bakacak olursak, tiyatroyla uğraşanlarımızın yazınsal verimliliği kuşku götürür bu d u r u m sergiliyor. Geçenlerde bir tiyatrocu arkadaşımızın yakınarak dile getirdiği gibi, "Biz tiyatrocular çalışmalarımızı kağıda dökmeyi, rapor hazırlamayı bile rahatlıkla ihmal edebiliyoruz."

cy a

Hasan Ali Yücel ismini kaçımız biliriz? Milli Eğitim Bakanlığı'nın "Dünya Edebiyatından Tercümeler"dizisiyle kaçımız haşır neşir olmuşuzdur? Bilmiyorum ama, "Türkiye'de tiyatro yayıncılığının "Altın Çağ'ı ne zamandır?" diye bir soru sorulacak olsa, aklıma 1940'lı yıllarda başlatılan ve milletvekilinden öğretmenine, akademisyeninden edebiyatçısına onlarca kişinin katılımıyla ilerleyen, hummalı, çeviri ve yayın faaliyetleri gelir. Böylesi bir cevabın, yaşı henüz otuza ulaşmamış dolayısıyla da sözkonusu dönemi yaşama şansı olmayan birinden gelmesi garipsenecektir. Ama ilk gençliğinizden itibaren tiyatro oyunlarının büyük bir bölümünü yalnızca 1945-1965 yılları arasında basılmış M. E. B. kitaplarından okuyabilmiş biriyseniz, bu cevabın verilmesi de kaçınılmaz oluyor. Hele bir de, günümüze kadar yayınlanmış oyunların en büyük yüzdesini hâlâ aynı oyunların oluşturduğunu biliyorsanız.

Karaboğa

pe

Amacım nostaljik duygular uyandırmak değil, tersine, tiyatro yayıncılığının, başkaca herşeyde olduğu gibi, ekonomik alt-üst oluşlarla, siyasal—kültürel değişimlerle ilişkisini örnekleyebilmek.Bugün, okullarda karneleri parayla dağıtan bir Milli Eğitim Bakanlığı'ndan tiyatro eserlerini finanse etmesini ya da "milli şuuru" harekete geçirmeye çalışan bir Kültür Bakanlığı'ndan "Dünya Klasikleri" yayınlamasını beklemek herhalde komik olur. Akademik zavallılık içindeki günümüz öğretim üyesi camiasından ya da hizipleşmeler örgütlemeye meyilli, bireyci eğilimlerin ağır bastığı bir tiyatro camiyasından kollektif bir kültürel hareket üretmesini beklemek de aynı ölçüde hayalperestlik taşır. Önerim, hayallerden değil somut gerçeklerden yola çıkılması. Pekçokları gibi "Ah ne iyi olurdu şöyle olsaydı!" diye hayıflanmak ya Boğaziçi'li bir akademisyenin sözleriyle "Biz ne yaparsak yapalım dünya literatürünün çok gerisinde kalırız" gibisinden oryantalist aşağılık kompleksleri üretmek yerine, kültürel dönüşümde aktif rol oynamaya çalışmak. Bu gözle içinde bulunduğumuz koşullara baktığımızda hiç de vahim bir manzarayla karşılaşmıyoruz. Tam tersine, sistem içerisinde kültürel tüketimin özendirilmesiyle birlikte bir yayın patlamasının yaşandığını söylemek m ü m k ü n . Yakın d ö n e m d e çıkarılan Can Yayınları'nın "Çağdaş Drama", Yapı Kredi'nin "Yaşayan Drama" dizileri; Remzi Kitabevi'nin yeni Shakespeare 48

Dolayısıyla, günümüzde yayın politikası üretirken birbirinin içine geçmiş iki problemle uğraşmak gerekiyor. Bir yandan kendinizi genel kültürel tüketimin bir metası haline getiren mekanizmalarla aranızdaki mesafeyi korumalı, diğer yandansa üretimdeki verimsizleşmeyi aşmanın yollarını aramalısınız. Aksi takdirde, uzun vadeli sonuç kendinizi tüketmeniz ve seyirlik nesne durumuna düşmeniz olacaktır.Günümüz koşullarında bu handikapı aşabilmenin tek koşulu istikrarlı yayın üretiminden geçiyor. Şu an için, özellikle de kültürel alanda bir alternatif oluşturabilmek açısından belirgin hedeflerle ve istikrarla hareket etmek zorundasınız. Çünkü, herşeyiyle bir belirsizlikle çağından geçiyoruz. Şu anda yıkıcı bir nitelik göstermese de tiyatro yayıncılığı alanındaki birtakım işaretler, içinde bulunduğumuz "Altın Çağ"ın kısa vadeli olabileceğinin sinyallerini vermiyor değil; Can Yayınları'nın "Çağdaş Drama Dizisi" çoktan sahafların yolunu t u t t u ; Yapı Kredi Yayınları "Yaşayan Drama"yı bırakıp daha kârlı ve prestijli alanlara kaydı, vs. Tek istikrarlı örnek Mitos-Boyut Yayınları, ancak onun da yerli yazarların "Toplu Eserler"inde sergilediği istikrarı yabancı oyun yazarlarında da, özellikle Brecht'in eserlerinde sergileyememesi soru işaretleri yaratmıyor değil... Yapılan çevirilerin ne kadarının teatral alanda işlevsel olabileceği, yani çevirilerin niteliği ise başlı başına bir sorun. Burada bir örnek vermek gerekirse; çok kısa bir süre önce yayınlanan Augusto Boal'in "Ezilenlerin Tiyatrosu" çevirisi Boal'in anlaşılmamasını, hatta


sonlarından itibaren istikrarlı olarak yayınlanabilmiş üç dergi var: Tiyatro... Tiyatro..., Agon ve Mimesis. Ancak bu kolay yakalanmış bir istikrar değil. Tiyatro... Tiyatro... yakın zaman önce bir kapanma krizinin eşiğinden döndü; Agon son bir iki sayıdır bir yayın sürekliliği yakalayabildi; ve Mimesis 6. Sayısıyla birlikte Boğaziçi Üniversitesi Yayınları içinde çıkarılan bir yıllık dergi hüviyeti kazandı. Yayınladıkları yıllar içerisinde her üç dergi de biçimlerinde ve içeriklerinde değişikliklere gittiler. Tiyatro... Tiyatro... bir haber-eleştiri dergisiyken inceleme ve tartışma dosyalarına da yer veren daha geniş kapsamlı bir dergi oluşturmaya çalıştı. Agon eş dost yazılarının toplanmasıyla çıkarılıyorken tartışma dosyaları açarak, araştırma yazılarına ağırlık vererek teatral gündem yaratmaya, akademik bir tarz yakalamaya uğraştı ve başlangıcından beri kuramsal yöne ağırlık veren Mimesis, dağınık çeviri yazıları yayınlamayı terkederek tiyatro adamlarına ya da araştırma başlıklarına yönelik dosyalar hazırlamayı hedefledi.

a

Bununla birlikte, her üç derginin de ilerisi için belirledikleri hedefleri gerçekleştirebilmesi daha önce söz ettiğimiz handikapı aşmalarına bağlı görünüyor. Son kertede, bir yandan düzeyli yazılar üretip, diğer yandan dışaaçık ancak tüketici olmayan ilişkiler kuramadıkları müddetçe dergiciliğin akıbeti de yayınevlerinkinden farksız olacaktır. Dergiler, aralarında işbirliği ya da işbölümüne gitmek ve suni hizipçiliklerin önünü almak yoluyla belirgin stratejiler ya da sağlıklı yayın politikaları üretebileceklerdir.

Hasan Ali Yücel devri kollektif üretimin kalıcılığını örneklemesi açısından önemliyli. Bugün, özellikle de dergicilik alanında yeni bir kuşak yetişiyor. Kanımca, geçmişle köprüleri pek de güçlü olmayan bu kuşağın kalıcı bir şeyler üretebilmesi, öne sürülebilecek pek çok finansal zorluğu aşmanın ötesinde, günümüz koşullarıyla mücadele halinde kollektivleşmiş ilişkiler örgütlenebilmesinde yatıyor. "Ben hayatta en çok babamı severim" demişti Can Yücel. Ben de en çok onu severim

pe cy

okunamamasını sağlamak istermişçesine yapılmış kavramlaştırma ve ifade yanlışlarıyla dolu. Kısacası sorun, sadece niceliksel bir istikrar yaratma sorunu değil, aynı zamanda nitelikli ürünler de ortaya koyabilme sorunu.

Tiriyatro yayıncılığının başka bir alanına, tiyatro dergilerine bakacak olursak, sorunların benzer olduğunu söyleyebiliriz. Sadece üç ya da dört sayı çıkabilen Tiyatro Anadolu, tek sayılık dergiler Dipsiz, Tiyatora ve Hamlet bir yana, 80'lerin

MitosBOYUT Yayınları

1. ESKİ YUNAN TRAGEDYALARI 1/ AİSKHÜLOS ve SOFOKLES Persler / Antigone Usta oyun yazarlarımız Güngör Dilmen'in 'eski Yunanca' asıllarından yaptığı manzum çeviriler. 2. TOPLU OYUNLARI 1/ Eugene IONESCO Amedee / Ölüm Oyunları / Macbett (Çev. Prof. Hasan Anamur) Absurd tiyatronun kurucusu öncü yazarın üç oyunu birarada. 3. BOYACI / Tuncer CÜCENOĞLU Yazarın bu son oyunu bir dolantı komedisi. 4. TOPLU OYUNLARI 1/ Erhan GÖKGÜCÜ Gerçek Kurbanın Acısı / Duyarlılık Üzerine Vivaçe Bakırköy Belediyesi Oyun yarışmalarında ödül almış, yakın tarihimizde yaşanan acıları anlatan iki oyun. 5. TOPLU OYUNLARI 1 / CUMA BOYNUKARA Günaydınlara Uyanmak / Çok Geç Olmadan / Muhtaro Genç yazarın, üçü de ödül almış, Güneydoğu sorununu işleyen insancıl, duyarlı üç oyunu. 6. KÜLHANBEYİ OPERASI / Ülkü AYVAZ Yazarın, cumhuriyet öncesi İstanbul'unu anlatan şarkılı, müzikli, danslı, atışmalı, eğlenceli yeni oyunu.

49


ÇEVİRİ

POSTMODERNİZM VE TİYATRO(ll)

Frod McGIynn ÇeV: Semra Ekşioğlu Ö z d e n / H a n d a n Salta

hâlâ yaşayan ve işe yarayan unsurlardı. Tiyatrol gösterilerin basitliği de içinde yeni tiyatral alanlarının merkezini oluşturacak sosyo-politik uzamın karmaşık gücünü tamamen bozmaktan alıkoyuyordu onları. Artaud, içeriği ya da iletisi olan tiyatroya karşı bizi uyarmış, böylesi bir tiyatronun ortalıkta görünmeyen yazara bütünüyle esir olacağının farkına varmıştı. Kabul etmek gerekir ki bu ti­ yatronun da ortalıkta görünmeyen yazarı Marks'tı. Politik tiyatro doğal olarak dilin egemen olduğu metin tiyatrosudur, çünkü politikayı dil yönetir. Fransız toplumunun sosyo-politik kalıbı içinde dilin oyunu üzerine adamakıllı bir çalışma yapmaksızın özgürleşmeden söz edilemezdi. Kristeva bu tiyatronun intra-linguistik üretiminden kopartılabilen yaşamı açıklayan bir gösteri sunmadığını fark etmişti.

pe

cy

a

Fransız grupların deneyleri Becks'in "Yaşayan Tiyatro"sundan doğrudan etkilenmiş olsa da Becks ve Schechner'in program­ larında sözünü etmiş oldukları gibi bütüncül bir tinsel özgürlüğü amaçlamıyorlardı. Onlar din dışı toplumcu, politik hareket geliştirerek Brecht'in daha spekülatif tiyatrosunun yerini almayı amaçlıyorlardı. Theatre du Seleil olsun LeFolidreme ve Theatre de Salamandre olsun 1968 Fransası'ndaki devrimci hareketten doğmuşlardı. 68'deki öğrenci ve işçi isyanlarının ilk günlerinde hayli popüler olan bir duvar yazısı şöyleydi: "Sanat öldü. Şimdi günlük yaşantımızı yaratmanın zamanı." Her şeye rağmen izleyi­ cisini gözlemci konumundan kurtaramadığını düşündükleri Brecht'i aşmaya çalışan bu grupların çabaları onları daha önce­ den hazırlanmamış metihlerin blduğu bir ti-yatro anlayışına getir­ di. İşçileri yapımlarının oluşumuna doğrudan katmaya çalıştılar. İşçi izleyicileriyle iletişim kurmak için genellikle mizansen üretmede geniş ve kaba yollar seçtiler, iletilerini izleyiciye aktar­ mak için soytarılar, kuklalar, büyük maskeler ve canlı resimler kullandılar. "Her hareketin her sözcüğün, her tonlamanın önemi olduğu ve izleyici tarafından hemen algılanaan bir gösterge olduğu yeniden-sunma tiyatrosu yaratmaya çalıştık. Ancak göstergenin doğrudan olması özgürleşme ve şenlikli toplum amaçlarına ulaşmalarını engelli-yordu. Üzerimize uygulanan güç, bizim yerimize hatta bizim üstümüzde yazan, konuşan, karâr veren yetkililerin bileşiminden oluşuyor. Sözcüğün tekelleşmesi mantığın 'barb'ları boyunca hiç değişmeksizin kaderimizi etkiler. Birlikte üretmek nesne konu­ mundan kurtulmamızı, kendi yaşamlarımızın ve tarihin etkin özneleri haline gelmek demektir. Sözü ve sahneyi artık hareket­ siz olmayalım artık kendi gerçekliğimizin izleyicisi olmayalım diye önemsiyoruz. Önemsedikleri söz aysız ,gösterge"de olsa Nicolas Domenach ve diğerleine işçilerle çiftçileri birleştirmek için hazır araç ar bulmasına olanak sağladıysa da aradıkları özgürlüğü bulduramadı. Domenach sözün yaşamları üzerindeki gücünü olum­ lular şekilde belirtirken haklıydı. ''İyi işçiler", "Kötü kapitalistler" gibi basit ayrımların olduğu düzeltmeye eğilimli bir tiyatroyla özgürlük aramak bu özgürleşmiş bilinç-liliklerin topluluk içinde biralaya geldikleri proleter bilinçliliği buluşma noktası olarak kabul etmeyi getirir. Ancak bu buluşma noktasını yalnızca varsaymakla kalmayıp1 kurmaya da çalışan bu tiyatro kendi türündeki tiyatroya ters düşüyordu. Burjuva tiyatrosundaki ön sahneden vazgeçmişlerdi ancak içinde kendi topluluklarını yararabilecekleri özgürleşmiş hiçbir toplumsal alan kalmamıştı. Deneyimlerini oluşturan öğeler sözün baskın olduğu kültürde 50

Tiyatro artık metin olmadan olmaz. Bu (sık sık söylendiği gibi) temsil etmenin başarısızlığı değildir. Çünkü hiçbir şey dilden daha iyi temsil edemez. Dil için özdeşleşme ve fantezinin ayrıcalıklı dokusu diyebiliriz. Tam tersine bu gösterinin bir başarısızlığıdır. İntralinguistik üretiminden koparılan bu gösteri, çağdaş toplumsal düzenlerin belki de insanların başarısızlığının bağlı olduğu normatif ideolojilere kendini zincirlemekten başka hiçbir şey yapamaz. Toplumsal uzamın somutlamaları, rol yapmaları, gerçek duygu­ ları gizlemeleri postmodern insanın gerçekleriydi ve gösterinin basit birtakım keşifleri bunların yerine geçemezdi. Becks ve Schechner'in kutsal ritüel tiyatrosu gibi, din dışı gösteri tiyatrosu da kurmaya çalıştığı toplumun karşılıklı etki alanının varlığını kabul etti. Kayıp efsanevi kültürlerdeki eski törenleri canlandırmanın izleycide kutsal duygular uyandırma-yacağı gibi toplumsal yabancılaşmalarını kuklalar ve doğrudan göstergeleri yaratılan agitprop durumlarla işçilerin bilinçlerini özgürleştirip kendi yaşamlarına sahip çıkmalarını sağlamak düşünülemez. Bu tiyatro önceleri başarıya ulaşmış yanılsamasını yarattı. Önce Armand Gatti'nin "Thirteen Suns of St Blaise Street" adlı yapım geçici bir süre sokakların işgal edilmesine yol açmıştı. Ancak Gatti'nin bir yılda hazırlanan "Brabant Wallon Experience"ı daha iddiali bir yapımdı ve 24 saat sürmüş, bulunduğu yerin etrafındaki 25 millik bir alanı kaplamış, ancak başarılı olamamıştı. Gatti yapımına yöredeki gençleri katmayı başara­ mamıştı ve orada oturan yaşlıların istekli katılımlarına karşın bu katılımın istenildiği gibi politik anlayış getirmemesinden yakınmıştı. Theatre du Soleil de asıl seslenmek istedikleri işçileri tiyatroya çekmenin zorluklarıyla karşılaşmıştı. "1789" adlı yapımları kendileriyle dalga geçmeleriyle bitiyordu. Çünkü 1789


cy

pe a


devrimini yapımın da içinde olan "bir grup yeni zengin eğlensin diye" yeniden oynuyorlardı. Üstelik oyunu bir grup burjuva kökenli izleyiciye oynamışlardı. Kristeva böylesi bir tiyatronun ikilemini değerlendirirken kendine yer bulamayan tiyatro demek­ te haklıydı. Tiyatro Düşüncesini Yeniden Düşünmek Neyse ki böylesi bir ikilem karşısında tiyatro, kaynaklarının hepsi­ ni kurutmamıştı. Tiyatronun iki uygulayıcısı, Fransa'dan Daniel Mesguich ve ABD'den Herbert Blau temsil etme, metin ve can­ landırma sorunlarıyla hiç kaçamak yapmaksızın boğuştular. Bir metnin oyuncusu sahneye gelince metnin bir beden tarafından nasıl bölündüğünü gördüğümüz kadar, bir bedenin de bir metin tarafından nasıl bölündüğünü görürürüz. Bu bölün­ me hiç de uygun düşmez. Hareket sonsuz, ölçülemeyen bir şeyin kalıntısı vardır. Bunu üretmiş olabilecek tüm eylemler, metinler, bedenler bu kalıntıdan kendilerini yaratırlar. Bu ayrımın varlığını onaylamak bir tiyatro kurmak demektir.

Bu yapım, Artoud'un başyapıtlara son çığlığının süzüldüğü izleni mini verir gibi klasik metinlerin metinlerarası bağlantısının son­ suz oyunları hakkında ipuçları veriyor. Tam olarak bildiği şey hiçbir metnin matrix ve kültür içinde tekrar yorumlandığında başyapıt olamayacağı. "Baba işlevini ve bugün onu neyin sonsu zlaştırdığını sorgulamak, bir metnin anlamlarını ve tarihi sorgula mak, anlamları sorgulamak, metinle birlikte bedeni sorgulamak sorgulamayı sorgulamak: "bugün artık derin bir politik hareket olamaz". Mesguich, metinle üretim, tarihle sunuş arasındaki oyunla birlikte tiyat-royu sanatçının temel sorgulayıcı hareketi olarak görür. Usta yazarların ölü sözlerine köle olmaktan çok tiy atro kültürel sorgulamaların eleştirel oyunun oynandığı yerdir. Orada temsil etme ve rol yapma oyunu denen postmodern kültür sorgulanabilir. Hem yapımcı hem de oyuncu kültürümüzdeki metni ve kültürün kendisinin şimdiye kadar o metnin yorumunun bir parçası olarak içinde barındırdığı yorum­ lar bütününün farkına varmalı. Buradaki asıl zorluk metinlerarası bir oyunun oluşması için bir uzam açabilmek. Mesguich'in ti­ yatrosu Kristeva'nın işaret ettiği sorundan kaçınır çünkü o, kitle sel bir anlayış yaratmak için yer gerektiğini düşünmez. Onun tiy atrosu hem tiyatral hem de kültürel deneyimin yeri olan farklılıklar oyununu bilir.

cy

a

Mesguich, Hamlet gibi bir oyunu sahnelerken ortalıkta görün­ meyen yazarın anafikrinin gücünü biliyordu. Ancak ona göre metin yalnızca yazarın "ölü sözleri" değildi. Shakespeare 17. yüzyılda yazmıştı ama bugün temsil etme tiyatrosunda sonsuz, esir eden tekrarlara mahkum edilmişti. O, mizansenin yazı olduğunu düşünüyordu. Hamlet'i sahnelerken sadece ortalıkta gözükmeyen yazarın sabit metnini değil, oyunun sonsuz sah­ nelemelerini, oyunun derinliğini ortaya çıkaran, yapımdaki sayısız olaylarla ilgisini gösteren yorumları da göz önünde bulundur­ muştu. Özgün metin, Freud'la, Lacan'la, tüm Batı kültür tarihiyle ilgilendirilmişti. Mesguich, sayısız katmanlı yorumları, kendi yoru­ munu da katarak bizim kültürümüze açmaya çalışıyor.

Hamlet için Mesguich iki sahne kullanmıştı: Asıl sahnenin içindi perdeyle bir ikinci sahne yapılmıştı. Hem bir karakteri yalnızca bu oyuncunun psikolojisiyle özdeşleştirmemek hem de oyundaki içsel aynalar sorununun avantajlarını kullanmak için oyundaki ana karakteri iki kişiye oynatmıştı. İki Hamlet, iki Ophelia gibi. Tiyatronun içindeki perdeli küçük tiyatro hayaletin krallığıydı. Oyunun ağırlık noktasını bu iki tiyatro arasındaki savaşım oluşturuyordu. Metinde Gide'den, Jean-Luc Godard'dan, Mallarme'den ve Stoppard'dan pasajlar vardı. Oyundaki tiyatro topluluğu geldiğinde çağdaş tiyatroyu oynayan oyunda Mesguich'in mizansenini tartışıyorlardı. "Kitabını okuyan" Hamlet sahneye geldiğindeyse okuduğu kitap Hamlet'ti. Hamlet'in "Kralın vicdanını sıkıştırmak" için oynatacağı oyun için deki oyun da elbette ki Hamlet'tir.

pe

Artoud, oyuncunun "ölü söz"e mahkum olduğunu savunmuştu: Mesgich de oyuncunun "metnin beden tarafından bölünmesi"yle "bedenin metin tarafından bölünmesi" arasındaki farkı anlayabilmek için yorum geleneğini ve yorumlar üzerindeki yorumları bilmesi gerektiğini savunur. Yazılmış yazılarla konuşulan yazıları bir birine karıştırmayı oynarsanız, oyunu öldürürsünüz. O zaman oyuncu da yazının yönettiği, konuşulan yazı haline gelmiş ve artık oyun olmaktan çıkmış şeyler tarafından oynatılır. Oyuncu da artık oyuncu değildir.

Bir oyuncu sahneye girdiği zaman metni olmayan tiyatroda bile tahtalarla değil konuşma ve yazı arasındaki zor ayrımla yüz yüze gelir. Tiyatronun asıl konusu olan bu ayrıma oyun denir. Bu oyu­ nun üzerinde bir beden vardır; oyuncu. Bir metnin oyuncusu sahneye girdiğinde belki de çifte oyunun oynandığı yere gelir. (Her şey de oyunda geçer) Bu ikili oyun "yazılmış" yazıyla (ki geçmiş basıma dayanır) "konuşulan" yazı (olduğu süreci kapsar, sunuşun o andaki hali değildir) arasındaki ayrımdır. Yani doğrudan ve ertelenmiş (ama doğrudan doğruya) yazı ve konuşma arasındaki farkın olduğu yere tekabül eder. Türlerin arasındaki boşluk. Bu çifte oyunun daha da ilerisinde oyuncu vardır. Metnin oyuncusu. Bu da metni oynaması gereken, oyunu üretmesi gereken oyuncudur. Böylesi bir etkinlik Artaud'nun öngördüğü gibi oyuncuyu özgürleştirmez. Mesguich, Derrida'nın tersine sözün (la parcla) dile (la langue) üstünlüğünü savunmaz; oyuncu konuşmacı olarak ne kesin bir varlık tarafından yönlendirilir ne de sadece ortalıkta görünmeyen yazarın ölü sözüne mahkum edilir. Tam tersine oyuncu ve mizansen yaratımı, günümüzün metnin çok katmanlı yorumu olan farklılıklar oyunun merkezindedir. 52

Mesguich temsil sorununa metinlerarası ve sabit olmayan kültü tarihi sonucunda anlamın dağılması olarak bakarken Blau'nun KRAKEN grubu ise görünüşün zorluğu üzerinde duruyor çünkü oyuncunun asıl karşısına çıkan bu. Blau'yu ilgilendiren temsil etmenin anlam kapalılığı içinde yanılsamacı olup olmaması değil ortaya çıkacak anlam için daha temel bir savaşım. Tiyatroyu iste diğimiz gibi yapabilirsek bedene ağırlık vereceğiz, tıpkı yaşamdan farklılaşarak tiyatro haline gelmek için daha önce ken dini yaşamdan, saf canlı olandan ya da her ne vardıysa ondan ayıran ilk düşünce gibi. KRAKEN bu sorunları klasik metinlere dayalı çalışmalarında keşfetmişti örneğin, Hamlet'ten Elsinore, Oresteia'dan Atreus'un Tohumları, Shakespeare'in sonelerinden de Crooked Eclipses. Artaud, temsili yanılsamacı ve temelsiz buluyordu çünkü kendin den ötede gerçekte var olmayan bir kurumun yorumuna işaret ediyordu. O yüzden de temsil tiyatrosu kaynağından kopmuş bir yanılsamaydı. Buna karşılık Artaud doluluk ve anındalık tiyatrosı istiyordu. Derrida'nın dediği gibi "sınırlı ve gerçek varlığın ardında bir iz, taşınacak bir nesne bırakmayan bir tiyatro. Bir kitap ya da bir yapıt değil, bir enerji olan ve bu bağlamda yaşamın tek sanatı" olan bir tiyatroydu. Blau şimdiye kadarki oyuncuyla bütünleşmiş tiyat-ro düşüncesini reddeder ya da tiya­ tronun toplumsal bir bireyin bedeninde canlandığını hayal etmeyi başarabilsek bile kişinin "sunuş"undaki yanılsamacılığı


bırakmayacağımızı düşünüyor. Ona göre tiyatro dile mahkum çünkü dil kişiyi ve dolayısıyla tiyatroyu sunmanın temel aracı. Eğer tiyatro dünyayı biçimlendiriyorsa ve dünya tiyatronun gölgesiyse ikisini de şekillendiren şey dildir. Karşımızda gördüğümüz insan ve duyduklarımız bir varlık değil, görüntüdür, Çalışmalarımızda konuya sık sık döneriz. Sahnedeki oyuncunun eğilip bükülmelerinde dili, dünyayı ve tiyatroyu yansıtan çalışmalarımızda konu kayıp gider... bunlar otonom konunun yetersizliği, dilin rastlantısallığı olan kişinin eylemliliğinin erimelidir. Artaud, Becks ve Schechner usta yazar tarafından belirlenen rol içinde tuzağa düşmüş oyuncunun yalnızca temsil eden bir 'arlığın yanılsamasını hareketleriyle verebilecek bir esir olduğunu düşünürken özgürleştirilmiş bir oyuncunun ise kendisi olabileceğini, izleyiciyi kutsal olanla otantik bir birlikteliğe götürebilecek bir şaman olabileceğini tasarlıyorlardı. Blau, Mesguich gibi oyuncunun toplumsal varlık olarak bölündüğünden daha az da da daha fazla bölündüğünü düşünmüyordu. Oyuncunun toplumsal varlığına karşı avantajı ya da laneti, kişiliğiyle apaçık yüz yüze kalmak zorunda olması.

Artaud, görünümünün oluşmamış doğasını unutan, kendini beğenmiş bir tavırla oyunculara ve izleyicilere tamamen baskıcı bir anlamı ve olduğu varsayılan gerçeğin baskısını yanılsamacı bir tarzda temsil eden tiyatronun çöküşünü fark etmişti. Tartıştığımız kutsal ve din dışı deneysel tiyatro grup-ları kura­ madıkları din dışı ya da kutsal topluluğun gerçekliği olduğunu varsaydıkları tiyatronun "saf" görüntüsünü red ederek sorunu çözmeye çalışmışlardı. Beckett, Artaud'un dikkat çektiği soru­ nun farkına varmıştı ancak çözümün olanaksızlığını da fark etmiş gibiydi. O yüzden de bu olanaksızlıktan acı tiyatrosunu yarattı. Anlamın bilincinde olmanın yarattığı krizin ilk aşaması ve son­ radan postmodern tiyatro olan anlamın araçlarını bize tanıttı. Mesguich ve Blau bu sorunun üzerinde çalışırlarken tiyatronun oluştuğu her yerde "Bedenin metin tarafından metnin de beden tarafından bölündüğünü" bunun da tiyatrodaki oyuna uzam oluşturan farklılıklar oyununu yarattığının farkındaydılar. Böyle bakıldığında tiyatro, ortaya çıkarılmamış görüntüsünün serbest oyunu içinde olduğu söylenen postmodern kültürü yansıtır.

pe

cy a

Yapısı bozulmuş bir dilde neyin doğru olduğuna karar verilemez, çünkü yine dilden başka gönderme yapılabilecek bir şey yok. Bu düşüncenin yapısıyla da ilgili. Aynı, oyunculuktaki doğallık için de söylenebilir. Orada da belirli bir gönderme alanı yoktur. Yaşam, deneyim hele doğa bir gönderme alanı olamaz, Hamlet ve Piradello'dan sonra ne yazar ne de söz sahibi metin yalnızca karakterin yaratılmasıdır, başvurulması gereken yer. O zaman doğal olarak kabul ettiğimiz şey uzun uzun düşünmeler. Gerçeklikte (genellikle oyunculara bundan kaçınmaları öğretilir) gördüğümüz ise katlanılmaz deneyimin görselleşmiş göstergesi olan "desteklenmemiş" duygunun yolunun rolün yanlış devamlılığından değil, oyuncudan oyuncuya (rol yoktur oyuncu vardır) geleceğe ilişkin anlamlar grubu içinden geçtiğidir. ... Çözümleyici ışık altında davranış kopar, ters olarak düğümlenir, soyutlanır (çift anlamda) orada bulunmaksızın ya da fazlasıyla bulunarak figürden çalar ve göründüğü anda çalınır.

Her oyunculuk tekniğinin temel unsurlarından birisi merkezileştirmedir. Merkez nedir? Oyuncu için? Tümü için? İşte yine bir sınır ya da algılama ölçütü olarak yaklaşıldığında yanıtsız kalınıyor. Asıl sorun merkezin nerede olduğu. Tekniğin temeli Kafka'da başka bir yerde: "Yaşamın üç uçluğunun iki koşulu: Kendi çemberinizi gitgide birleşip da-raltmak ve bu arada kendi­ nizi o çemberin dışına saklamadığınızdan emin olmak." Merkezi bir yere koymaktan hiç söz etmiyor, yalnızca Stanislavski'nin dikkat çemberi gibi merkezi daraltmaktan söz ediyor. Gösterinin tüm baskısı da merkezdedir, gerçek orada gizlidir, görünürlük­ ten uzaktadır çünkü bu olanaksızdır.

Böylece Blau, Artaud, Derrida, Becks, Schechner ve diğer birçoklarının kutsal tiyatroda gerekli olduğunu düşündüğü malzemelere postmodern tiyatroyu kuracaktı. Bu olasılığın başarısız ola­ bileceğini fark edince tekrar yansıtmacı olmayan temsil tiyatro­ suna dönüş ya da tiyatronun ölümünden başka yol olmadığı düşüncesini kabul etmedi. Ona göre tiyatro en iyi zamanını yaşıyordu, kendi sorunlarının ve kurumsallaşmamış şeffaflığının her zaman farkında olmuştu. Tiyatronun bu farkında olma geleneğini kanıtlar buldu; Aishalos Agamemnon'undaki bekçi, Hamlet'in hayaleti korkulu bekleyişi, Endgame'deki Hamm'in merkezde olmaktan duyduğu acı gibi. Her durumda kabul edilen, görülen ile oynananın dikkatimizi kendi katlanılmaz varlıklarına odaklaştıran oyunun oyuncularınca desteklenen yalnızca katlanılmaz bir görüntü olduğudur. Postmodern tiyatronun görevi, bu görünüşü araştırmak, tiyatronun olmadığının, ti­ yatronun merkezini kuramaması sorunundan kaçıp kutsal ya da din dışı toplumcu şenlikli tiyatronun olanaksızlığına sığınmanın çözüm olmadığının farkına varmak, tiyatronun ancak kurumsallaşmamış görüntüsünün yanılsaman kurumunu izlemeyi sürdüre­ bileceğini görmek olmalıdır. Tiyatro, yaşama karşı durmaktan çok onun en berrak aynasıdır. Metnin dağınıklığına takılan oyun­ ­unun kurumsallaşmamış görüntüsü ve oynama uzamı toplum­ sal bireyin kurumsallaşmamış görüntüsünü toplumsal uzam ve kültür dağınıklığı içinde yansıtır.

Gelecek on beş yıldaki tiyatro stratejileri geniş dil modelinden sonra değerlendirilecektir. Her ne kadar beden en işlek parçası da olsa beden, dil gibi geleceği düşünemez. Aradığımız genişliği, sınırsızlığı dilin hatasızlığında buluruz. Yine de dil olmadan ne kuram, ne gelecek ne de tiyatro olabileceğine ilişkin kuramsal kuşkular var. Tiyatroyla kuram arasındaki etimolojik bağlılık izleme yeri ve eylemindedir; yani sözcükler söylenmeden bile önceki düşünmedir. Tıpkı, bahçedeki kertenkele gibi, o yavaş yavaş konuşan, iki yüzlü bir öğretmen gibi ilk oyuncudur. Yazarlar, yönetmenler ve oyuncuların Derrida'nın bu konuda bizi uyardığı, Artaud, Mesguich ve Blau'nun yapıtlarından yansımış ve tiyatronun altın çağında varlığın yanılsaması olarak bile göre­ meyeceğimiz yitirilen varlık hakkında nostaljik düşüncelere katılmaksızın tiyatro üzerine yeniden düşünme göreviyle yüzleşmeleri gerekir. Tiyatro bedenin metin, metnin de beden tarafından bölündüğü konusundaki zor bilginin oluşması için uzam açması gereken bir yerdir. Bu uzamda toplumsal bireyin bedeninin kültürün intertekstüel oyunu tarafından ve kültürün intertekstüel oyununun da toplumsal bireyin bedeni tarafından bölündüğü yer yansıtılır. Eğer Blau'nun dediği gibi, tiyatro altın çağındayken bile kendi görünümünden kuşku duysaydı ölmeyebilirdi. Tam tersine, çağımızın bağırış çağırışı arasında yorumlarının yoğunluğunun ve sınırlarının belirsizliğinin düşünüldüğü postmodern dönemin idealleri olurdu

62. sayımızdaki "Postmodernizm ve Tiyatro" ba��lıklı çevirinin devamıdır. 53


BAKIŞ

25. YILINDA AHMET LEVENDOĞLU Hayati Asılyazıcı

a

Tiyatronun büyülü gücünü, sanatta yaratışın görkemini, sahne sanatının gerçekliğini, ger­ çeklik ile sanat arasındaki bu zengin derinli­ ği, karmaşık diyalektik ilişkiyi, gerçeklikten çıkarsanan izlenimleri sahnede gösteren bir ti­ yatro adamından söz etmek istiyorum. Göz­ lemlerim ve izlenimlerim, bu yüzeyde sana­ tın en seçkin yanlarını yakaladığı kanısında odaklaşır. Tiyatro sanatının yetkinliği, güzelli­ ğin doruklarında, soylu tutkularla birleştiğine inanır. Sanatta, özellikle tiyatroda bir düzen ve ölçü arayışındadır. Bu ölçü, ilkelidir, belli bir estetik içeren yorumların belirleyici ön­ cülleridir.

pe

cy

Tiyatro eğitiminde öğrencilerin, tiyatro çalış­ malarında öğrencilerin ya da bir topluluğun, yasalarına ve düzenle ilgili yazılı ya da yazı­ sız kurallarına titizlik ve özenle uyulması an­ lamını taşıyan "disiplin" sözcüğü; onun için hem ilk, hem de en önemli koşuldur. Açık ve yalın anlatımında belirleyicidir bu yaklaşımı. Tasarımlarının özgünlüğüne bakıldığında, ti­ yatrodaki yöntemine koşut olduğu görülür. Düşünsel kurgulamalar, sahneye kuyuculuk­ ta ağırlık kazanır. Ne ki, bu soy yaklaşımları eğitici olarak da biçimlenir. Ele aldığı oyun­ larda çözümsel bir yaklaşımı vardır; çağdaş; klasik ele aldığı oyunlarda önemli bir estetik sorununa çözüm getirmektedir. İmgeleyici bir tiyatrodan, çağların tiyatrosundan çağ­ daş sahne ayrışımları yapar; oyun sahneye koyarken yapıtların imgesel biçimde yorumlamasıyla dikkati çeker. Tiyatronun, yüce ve biricik görevine bilinçle bağlıdır. Eğitim ustasıdır; bana göre bu alanda tektir. Salt İngiltere'de Krallık Dramatik Sanat Akademisi'nde (RADA) gördüğü tiyatro öğreni­ mi üstün başarı diploması (Honours Diplo­ ma) kazanarak bitirmesiyle ilgili olduğundan değil. Bunu bir yaratış ve buluş yöntemiyle il­ gili olmasına daha çok bağlarım. Ne ki, ülke­ mizden yurtdışına gidenler arasında yetişkin iyi sanatçılarımızın olduğuna elbette ki inanı­ yor ve onları da gözlemleme olanağı buluyo­ rum. Bu soy bir eğitimden sonra ikinci bir ör­ neğini bulsak bile, Ahmet Levendoğlu'ndaki

54

gibi sözünü ettiğim alanda gücünün doruğ na çıkmış olanına rastlamak olası değil. "Ho ca"lık görevinde yirmi beşinci yılını tamamla dı. Dil zincirini kırmak gibi 25. yılını tamamla yan ve tiyatro yaparak böylesine önemli bir görevi sürdürmenin ölçülerine büyük boyut lu özveri; 1971'den bu yana ders verdiği An kara Devlet Konservatuvarı, (kurucu bölüm başkanlığını da yaptığı) İstanbul Devlet Kor servatuvarı, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ve iki dö nemden bu yana Akademi İstanbul'da sürt yor. Kurucularından olduğu Tiyatro Stüdyosu'nda yönetmenlik, oyunculuk, çevirmenlik gibi çeşitli işleri başarıyla sürdürüyor.

Oyunculuk, ona göre özgül ağırlığı olan bir sanattır. Sahnenin dile getirdiği ya da dile getirmeğe çalıştığı insanın ta kendisidir. Oyuncu, tiyatro sahnesinde vardır. Sanatla­ rın, tüm sanatların bileşkesi olan tiyatrodur Tiyatroyu çok özel çizişi vardır, toplumsal iliş kilere öyle olduğu gibi, biçimsellikten yöntemciliğe de usla yaklaşır. Yönetmen olarak, çağın temel özellik taşı­ yan tiyatro çizgisine bakar. Tiyatronun, ola­ ğan, sağlıklı, doğal gelişmesini çağcıl açıdan değerlendirir ve yorumlar. Açık ve gizli an­ lamlarını çıkarır; karakterlerin ya da çizilme: gerektiği yönleriyle geniş biçimde genelleş­ tirilmesini önemseyerek yorumlar. Yöntemi biçemini oluşturmuştur.

Başlatıp yönettiği "Yaşayan Drama" dizisi, yayıncılık alanında tiyatroya önemli yapıtlar kazandırdı. Ayrılışından sonra bu dizinin rast lansal ve ilkesiz kaldığı görüldü. Edebiyatla il gilenenler ya da edebiyatçılar, edebiyat dizisinin dışında, diğer sanat dallarına görece bakarlar, kültüre, yöntem olarak neler katabileceklerini düşünemezler. Edebiyatın tiyatroyla ilişkisi vardır ama biz­ deki edebiyatçıların tiyatroyla ilişkileri yoktu Çevirmen ve uyarlamacı olarak, yazdığı yazılarda dilin, yüce (tiyatro gibi), büyük bir anıt olduğuna inanır


tiyatro

Tiyatro'dan Önce... Tiyatrodan Sonra...

İNİDİRİM YAPAN KURULUŞLAR FEHMİ BABA ET LOKANTASI İndirim: %10 Meşrutiyet Cad. No: 33 Galatasaray-İst Tel: (0212)293 93 26 FLAMİNGO BAR-RESTAURANT İndirim: %10 Receppaşa Cad. No: 15/B Taksim-İst Tel: (0212) 235 78 54 Alt kattaki Akşam Barımızda nefis içecekler üst kattaki Restaurantımızda zengin mutfak çeşitleri ile özel günlerinizde tüm beklentilerinize yanıt verecek ve dostlarınızla unutamayacağınız saatler yaşamak istermisiniz? Böyle bir ortamı bulamadıysanız o halde; biz bu ortamı size yaşatacağız... Not: Salı günü saat 9.00'da Fasıl GARİBALDİ İndirim: %10 İstiklal Cad. Oda Kule yanı No:1 Beyoğlu-İst Tel: (0212) 249 68 95 Nostaljik bir ortamda güzel vakit geçirmek için tek adres Garibaldl. GOLDEN KYLIN CHINESE RESTAURANT İndirim: %15 Receppaşa Cad. No: 5 Taksim-İst Tel: (0212) 256 36 45 Uzak Doğu'dan gelen esinti rüzgârlarıyla hoş bir ortamda hakiki Çin Mutfağını ta­ dabilirsiniz. GOODFELLAS BAR-REST. İndirim: %15 Bomonti Fırın Sk. No: 43 Şişli-İst Tel: (0212) 233 00 36 Şafak Yaprak S Orkestrası eşliğinde her Salı, Perşembe, Cuma, C tesi günleri, Canlı Caz Müzik dinleyebilirsiniz.

CAFE KİKKA İndirim: %10 Abdulkadir Noyan Sk. No: 17/18 Erenköy-İst Tel: (0216) 411 15 20 Cafe Kikka'da kahve cehennem kadar karanlık, ölüm kadar güçlü aşk kadar tatlıdır. LE SELECT

İndirim: %20 Manolya Sk. No: 21 Levent-İst Tel: (0212) 268 21 20 Uluslararası Mutfağı ile Le Select LITTE CHİNA İndirim: % 5 1. Plaj Yolu No: 3 Caddebostan -İst Tel (0216) 363 50 90 2. Tepecik Yolu Alkent Alışveriş Merkezi Etiler-İst Tel: (0212) 263 17 15 LITTE İTALY BAR-REST. İndirim: %10 İstiklal Cad. Örs Turistik İş Merkezi No: 251-253 Kat1/7-8 Beyoğlu -İst Tel (0212) 243 17 18 MAVİŞ MANTI İndirim: %10 Yeni Çarşı Cad. No: 76 Galatasaray -İst Tel: (0212) 249 48 94 MESERRET CAFE-BAR-RESTAURANT İndirim: %10 Çavuşoğlu İş Merkezi No: 131/4 Tepebaşı -İst Tel: (0212) 244 39 55 Gün Batımında Haliç sakin bir ortamda sohbet olanağı hafif müzik. Çar, Cuma, C.tesi günleri akustik canlı müzik, günlük gazete, dergi, kitap okuma olanağı grup toplantıları ve grup yemekleri için ayrı bir mekân.

a

Konservatuvarı Yüksek Lisans öğrencilerinin yaptığı Fasıl ve Türk Sanat müziği eşiliğinde nezih bir ortamda leziz yemeklerimizi tadarak hoş saatler geçirebilirsiniz... Not:: Kredi Kartı geçerli değildir. BAHAR LOKANTASI İndirim: %10 İstinye Cad. No: 134 İstinye-İst Tel: (0212)277 85 55 BAY BALIKÇI İndirim: %10 Kefeliköy Cad. No: 14 Kireçburnu-İst Tel: (0212) 262 36 64 Balık deyince ilk akla gelen Bay Balıkçının taze balık ve deniz ürünlerini bulabileceğiniz bir mekân. ÇATI RESTAURANT İndirim: % 8 İstiklal Cad. Orhan. A. Apaydın Sk. No: 20/7 Beyoğlu-İst Tel: (0212)251 00 00 DARÜZZİYAFE İndirim: %15 Şifahane Sk. No: 6 Süleymaniye-İst Tel: (0212) 511 84 14 Türk Musikisi'nin sihirli nağmelerini dinleyerek mutfağımızın eşsiz lezzetlerini tarihi bir mekânda tadabilirsiniz. Not: Ctesi akşamları saat 8.00-10.00 arası Canlı Fasıl EL MARIACCHI İndirim: %10 Mim Hotel içi Fulya Bayırı Ferah Sk. No: 16 Ihlamur-İst Tel: (0212)231 28 07 Meksika mutağının tadına doyulmaz yemeklerini tattınız mı? Tatmadıysanız o halde El Manacchı'ye sizleri bekliyoruz.

pe cy

A TURKA RESTAURANT irim: %10 mi Meydanı Hazine Sk. No: 8 aköy-lstanbul (0212)258 79 24 aköy'ün ilklerinden. Meydanın boğazın otantik atmosferinde k mutlağının en güzel eklerini sunuyor. Üst katında alan ODA "Kişiye Özel Salon" her türlü grup anizasyonlan, seminer, konferans, toplantı, doğum ileri, kahvaltılar için sadece ZE ÖZEL" A-TURKA MEŞK STAURANT rim: %10 şıarkası Sk. No: 32. 1. ent-İst (0212)283 45 63 Acık bir ortamda özlediğiniz arla an-nenizin mutfağı kadar nli, sevgi dolu sofralarda Turka Meşk sizin için alâsıyla. TANE RESTAURANT rim: %10 iye Camii Sk. No: 18 nekapı-İst (212)534 84 14 nanlı Saray Mutfağının umsuz lezzetlerini UDİ'nin nağmeleri eşliğinde tatmak Asitane de buluşalım. YAN RESTAURANT rim: %10 anış Yat Limanı Kalamış-İst (0216)349 55 69 ides Güveç'te, Balık ve çeşitli emeklerinin sunulduğu gin menüsü ile sabaha karşı na doyamayacağınız İşkembe basıyla son bulan atamayacağınız bir gece için Çarşamba, Cuma, Ctesi ileri İ. T. Ü. Devlet

PANE VİNO İndirim: %10 İndirim: % 5 (Kredi kartı indirimi) Bağarası Sk. No: 2/A Bebek -İst Tel: (0212)248 84 65 Kuzey İtalya mutfağının mevsime göre üç ayda bir değişen leziz yemekleri ve sürpriz specralleri özel Grappa içeceği eşliğinde. Not:: Pazar günleri kapalıdır. PARSİFAL İndirim: %15 Kurabiye Sk. No: 13 Beyoğlu -İst Tel: (0212) 245 25 88 Vejeteryenler, ağzının tadını bilenler ve küçük bir serüvene hazır herkes için Parsifal Beyoğlu'nda. RAQUETE RESTAURANT-BAR İndirim: %10 Sadi Gülçelik Spor Sitesi İstinye -İst Tel: (0212)276 50 87 RİSTORANTE İTALİANO İndirim: %7 Cumhuriyet Cad. No: 6 Elmadağ -İst Tel: (0212)247 86 40 ROUTE CAFE 66 İndirim: %15 Osmanağa Mah. Süleymanpaşa Sk. No: 13 Bahariye -İst Tel: (0216)336 24 66 Geçmişten gelen geleceğin adı. Not: İndirim Alışveriş Merkezi için de geçerlidir. SICAK RESTAURANT İndirim: %10 Keskin Kalem Sk. No: 37 Esentepe -İst Tel: (0212)267 38 56 TANDOORI RESTAURANT İndirim: % 20 Alkent Sitesi Tepecik Yolu Etiler -İst Tel: (0212)257 84 79

55


İSTANBUL'DA YAŞAMAK TİYATROLAR

DEVLET TİYATROLARI A K M Büyük Salon Taksim Tel: (0212)251 56 00 Taksim Sahnesi Taksim Tel: (0212) 249 69 44 Oda Tiyatrosu Taksim Tel: (0212)251 56 00 Aziz Nesin Sahnesi Taksim Tel: (0212)251 56 00 Büyük Tiyatro-Ankara Tel: (0312) 426 85 17 Küçük Tiyatro-Ankara Tel: (0312)311 11 69 Oda Tiyatrosu-Ankara Tel: (0312)311 11 69 Yeni Sahne-Ankara Tel: (0312)434 24 24 Şinasi Sahnesi-Ankara Tel: (0312)467 14 44 Altındağ Tiyatrosu-Ankara Tel: (0312)316 59 02 İzmir Devlet Tiyatrosu Tel: (0232)426 85 17 Adana Devlet Tiyatrosu Tel: (0322) 359 44 44 Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Tel: (0412)222 22 64

a

Bakırköy Belediye Tiyatrosu Yunus Emre Kültür Merkezi Tel: (0212)661 19 41 BKM Oyuncuları Beşiktaş Kültür Merkezi Hasfırın Sk. No: 75 Beşiktaş Tel: (0212)260 11 56 Dormen Tiyatrosu Ergenekon Cad. No: 98 Pangaltıİstanbul Tel: (0212)241 27 37 Grup Kafka Martı Sanat Evi Baro Han No: 330 Beyoğlu Tel: (0212)251 66 20 Kenterler Halaskargazi Cad. 35 Harbiye Tel: (0.212)246 35 89 Tiyatro Çisenti Martı Sanat Evi Baro Han-Tünel Tel: (0.216) 293 81 37 Tiyatro Stüdyosu Kadıköy Halk Eğitim Merkezi Tel: (0.216)449 30 44 Tiyatro Ti Martı Sanat Evi Baro Han No: 330 Beyoğlu Tel: (0212)251 52 30 Tiyatro Tanı Martı Sanat Evi Baro Han No: 330 Beyoğlu Tel: (0212) 251 66 20 Tiyatrokare Gönül Ülkü - Gazanfer Özcan Tiyatrosu

Abide-i Hürriyet Cad. No: 227/229 Şişli-İstanbul Tel: (0212)230 16 18 Stüdyo Oyuncuları Vali Konağı Cad. Akkirmanlı Sk. No: 30 Nişantaşı-İstanbul Tel: (0212) 246 77 25

pe

cy

Türkiye'de ilk ve tek Pakistan Hint Mutfağı. TEGİK RESTAURANT İndirim: %10 Receppaşa Cad. No: 20 Taksim-İst Tel: (0212)254 66 99 Kore Mutfağının yanı sıra Çin ve Japon Mutfaklarından da örnekler sunan Uzak Doğu Mekânı. Kore Mutfağını tanımak isteyenlere özel menü öneriliyor. Koreden getirilen özel pişerme üniteli masalarda yer alıyor. T-BONE STEAK HOUSE REST. İndirim: %15 İndirim: % 5 (kredi kartı indirimi) Küçük Bebek Cad. No: 16 K. Bebek-İstTel: (0212)287 05 11 Fransız ve İtalyan Mutfağının sizlere sunduğu lezzetli ve değişik yemeklerle hoş bir ortamda hafta sonu canlı müzik eşliğinde güzel saatler geçirebilirsiniz. THE CHINA RESTAURANT İndirim: % 10 (Gece) İndirim: % 5 (Gece, kredi kartı indirimi) İndirim: %15 (Gündüz) İndirim: %10 (Gündüz, kredi kartı İndirimi) Lamartin Cad. No: 17 Taksim-İst Tel: (0212) 250 62 63 VAGABONDO'S RESTAURANT İndirim: %10 İndirim: % 5 (Kredi kartı indirimi) Köybaşı Cad. No: 278 Yeniköy -İst Tel: (0212)299 00 54

56

Bursa Devlet Tiyatrosu Tel: (0224)221 29 44 Antalya Devlet Tiyatrosu Tel: (0242) 247 74 60 Trabzon Devlet Tiyatrosu Tel: (0426) 326 14 78 İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROLARI Harbiye M. Ertuğrul Sah. Tel: (0212) 240 77 20 Harbiye Cep Tiyatrosu Tel: (0212)240 77 20 Fatih Reşat Nuri Sahnesi Tel: (0212)526 53 80 Üsküdar M. Celal Sahnesi Tel: (0216) 333 03 97 Kadıköy H. Taner Sahnesi Tel: (0216)349 04 63

SİNEMALAR AFM (Nişantaşı) Tel: 230 94 38 AKMERKEZ (Etiler)Tel: 282 05 05 A L M A N K. M. Tel: 249 45 82 APOLLON Tel:(0216)362 51 00 AS (Harbiye) Tel: 247 63 15 AS (Kadıköy)Tel: (0216) 336 00 50 ATLANTİSTel:(0216)418 26 56 ATLAS Tel: 252 85 76 AVŞARTel: 583 14 97 BAHARİYE Tel: (0216)414 35 05 BAKIRKÖY 74 Tel: 572 04 44 BEYOĞLU Tel: 251 32 40 BROADWAY Tel: (0216)346 1481 CAPİTOL Tel: (216)310 06 16 CAROUSELTel: 571 83 80

DÜNYA Tel: 249 93 61 EMEK Tel: 293 84 39 FİTAŞ Tel: 249 01 66 FRANSIZ K.M Tel: 249 07 76 GALLERİA PRES.Tel:560 72 66 GAZİ Tel: 247 96 65 GÜNEY Tel: (0216) 354 13 88 HAKAN Tel: (0216)337 96 37 İNCİ Tel: 240 45 95 İNCİRLİ Tel: 572 64 39 KADIKÖY Tel:(0216)337 74 0C KENT Tel: 241 62 03 LALE Tel: 249 25 24 M O D A Tel: (0216)337 01 28 OSCARTel: (0216)390 09 69 PARLIAMENT Tel:263 18 38 PERA Tel: 251 32 40 PRINCESS Tel: 285 06 95 PRINCESS Tel:227 91 47 PYRAMID Tel:(0216)348 01 50 REKS Tel: (0216)336 01 12 RENK Tel: 572 18 63 SİNEPOP Tel: 251 11 76 SİTE Tel: 247 69 47 SÜREYYA Tel:(0216)336 06 82

KİTABEVLERİ ABC Kitabevi İstiklale. 461-Beyoğlu Tel: (212)249 24 14 Acar Kitabevi 1-Bağdat C. 374 Şaşkınbakkal Tel. (216)358 20 51 2-Moda C. 102 Kadıköy Tel. (0216)338 53 47 3- Bağdat C. Yolaç İş Mrk.


cy a

pe


İSTANBUL'DA YAŞAMAK No: 68-Kızıltoprak Tel. (216)338 53 73 Adam Kitabevi İstanbul C. Morsümbül S. No:1-Bakırköy Tel. (212) 571 96 54 Afa Kitabevi İstiklal C. Bekar S. 17 Beyoğlu Tel. (212)249 22 18 Akademi Kitabevi Akkavak S. 2 - Nişantaşı Tel. (212)248 43 96 Akyüz Kitabevi Kadıköy İş Merk. T e l (216) 336 90 81 Alkım Kitabevi Kadıköy Çarşısı Orta Kat 101-Kadıköy Tel. (216)349 40 75 Arion Kitabevi Sıraselviler C. 1 Taksim Tel. (212)243 23 70 Arşiv Kitabevi Bahariye C. 86/2 Kadıköy Tel. (216)338 43 12 Bakırköy Kitap Sarayı GençlerC. 8 Bakırköy Tel. (212)583 09 03 Boğaziçi Kitabevi Nispetiye C. 70 Etiler Tel. (212)265 47 52 Dünya Aktüel Kitabevi İstiklal C. 469 Beyoğlu Tel. (212)251 91 96

Germinal Kitabevi Halaskargazi C. 309 Şişli Tel. (212)241 07 09 Gözlem Yay. Kitabevi Atiye S. Polar Ap. 12/6 Teşvikiye Tel. (212) 240 41 44 Hamlet Kitabevi Sıraselviler C. 15 Taksim Tel. (212)244 26 01 Homer Kitabevi Yeni Çarşı C. 28/A Galatasaray Tel. (212)249 59 02 Kabalcı Kitabevi Ortabahçe C. 22/4 B.taş Tel. (212)261 31 24 Kadıköy Kitabevi Kadıköy İş Mrk.-Kadıköy Tel. (216)347 52 81 Mefisto Kitabevi İstiklal C. 173-Beyoğlu Tel. (212)293 19 09 Genç Mefisto Kitabevi Muvakkıthane C.15 K.köy Tel. (216)414 35 19 Metropol Kitabevi İstiklal C. 140/46 Beyoğlu Tel. (212)245 70 34 Net Kitabevi Galleria Ataköy Tel. (212)559 09 50 İstiklal Cd. No: 79/81 Beyoğlu

Tel. (212)293 07 59-60 Nezih Kitabevi 1-Bağdat C. 378 Ş.bakkal Tel. (216)356 56 10 2-Mühürdar C. 40 K.köy Tel. (216)345 31 11 Pan Kitabevi Barbaros Bulvarı 74/4 Beşiktaş Tel. (212)261 80 72 Pandora Kitabevi Büyükparmakkapı S. 3 Beyoğlu Tel. (212)245 16 67 Pentimento Art Shop İstiklal C. 140/3 Beyoğlu Tel. (212)293 39 59 Pera Orient Kitabevi Aznavur Pasajı Yapı Kredi Karşısı-Beyoğlu Polat Kitabevi Ankara C. 105 Cağaloğlu Tel. (212)513 50 93 Remzi Kitabevi 1-Servili Mescit 5. 3 Cağaloğlu Tel. (212)511 69 16 2-Akmerkez Etiler Tel. (0212)282 02 45 Robinson Crusoe Kit. İstiklal C. 389-Beyoğlu Tel. (212)293 69 68 Saka Kitabevi Eski Yıldız C. 12 Beşiktaş Tel. (212)260 12 79 Simurg Kitabevi Hasnun Galip 5. 2/A Beyoğlu Tel. (212)243 63 77

pe cy a

Dünya Bebek Kitabevi Cevdet Paşa C. 232/1 Bebek Tel. (212)265 71 03 Evrim Kitabevi Kadıköy İş Mrk. 78-106

Kadıköy Tel. (216)347 49 63 Gençlik Kitabevi Mühürdar C. 68 Kadıköy Tel. (216)337 96 05

58

GALERİLER Ares Sanatevi Iğrıp Sk. 24-Fenerbahçe Tel: (0216)345 11 62 Asmalımescit Sanat Gal. Sofyalı Sk. 5 Tünel Tel: (0212) 249 69 79 A.K.M Sanat Galerisi Taksim-İstanbul Tel: (0212)251 56 00 Bilim Sanat Galerisi Mühürdar C. Akmar Pasajı 70/1 Kadıköy Tel: (0216) 349 26 10 BM Çağdaş Sanat Merk. Akkavak Sk. 1/1-Nişantaşı Tel: (0212)231 10 23 Ekol Sanat Galerisi Bakraç Sk. 35/A Cihangir Tel: (0212) 293 06 17 Eylül Sanat Galerisi Akkirman S. 59 Nişantaşı Tel: (0212)231 69 56 Exclusive Sanat Merkezi Bağdat Cad. 449 Suadiye Tel: (0216) 363 75 94 Fransız K.M. San. Gal. İstiklal Cd. 8-Taksim Tel: (0212) 252 02 62 Galeri Art Inter Cultura İstiklal Cd. 373-Beyoğlu Tel: (0212)243 29 18 Galeri B Hüsrev Gerede C. Fırın Sk. 2/1 -Teşvikiye Tel: (0212) 227 03 63

Galeri Matyatlı Sanat ve Kültürevi İstiklal C. Saka Salim Çık. Kısmet Han. 3/1-Beyoğlu Tel: (0212) 244 15 91 Galeri Nev Maçka C. 33/B-Maçka Tel: (0212)231 67 63 Galeri Replica Cami Sk. Deniz Ap 3/3 Erenköy Tel: (0216) 358 60 95 Galeri SZ Kalıpçı Sk. Büyük Bayraktar Ap. Teşvikiye Tel: (0212) 230 17 45 Galeri Vinci Ihlamur Yolu 1 Teşvikiye Tel: (0212) 233 06 19 Galeri Artist Otim Kar. Yeşil Çimen C. Tel: (0212) 227 68 52 Garanti Bankası San. G. H.gaziC. 36 Şişli Tel: (0212) 230 39 80 Gözlem Sanat Galerisi Atiye Sk. 12/6-Teşvikiye Tel: (0212)240 41 44 Güntay Sanatevi Cemil Topuzlu C. Sosyal Ap. 2/1-Feneryolu Tel: (0216) 386 88 98 Hobi Sanat Galerisi V.konağı C. Pas. 73 N.taşı Tel: (0212) 225 23 37 İMKB Sanat Galerisi İstinye Tel: (0212) 298 25 10-11


500 seçkin üye; Üye sayısını 500 ile sınırlı tutmamızın nedeni, öncelikle üyelerimizle iletişimi kolaylaştırmak, daha iyi bir hizmet sunabilmektir. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi aboneliği; Türkiye'nin 6 yıldır sürekli yayımlanan tek tiyatro dergisi olan Tiyatro... Tiyatro...'ya abone olacak, düzenli olarak ve yakından Türk Tiyatrosunu izleme olanağına sahip olacaksınız. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, yılda 11 sayı yayımlanır. Her ay bir tiyatroya davetiye; Tiyatro sezonunda (7 ay) dergi ile birlikte sizlere ulaşacak davetiye ile o ay Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin konuğu olarak belirtilen oyunu izleyebileceksiniz. Davetiyede gün ve saat belirtilmeyecektir. Gideceğiniz tarihi siz belirleyecek ve gitmeden önce yer rezervasyonu yaptırmanız yeterli olacak.

cy a

Tiyatrolarda indirim; Ayda bir sizlere ulaşacak davetiyenin yanı sıra, diğer tiyatrolardan da indirimli olarak yararlanabileceksiniz. İndirim yapan tiyatrolar ve indirim oranları her ay yayımlanan "Tiyatrodan Önce, Tiyatrodan Sonra" kültür-sanat ekinde duyurulacaktır. Cafe-bar ve restaurantlarda indirim; Cafe-bar ve restaurantlardan "Tiyatro Kulübü" kartını göstererek indirimli olarak yararlanma olanağınız da olacak. Sizlere indirim yapan kuruluşlar ve indirim oranları her ay yayımlanan "Tiyatrodan Önce, Tiyatrodan Sonra" kültür-sanat ekinde duyurulacaktır.

pe

Kültür etkinliklerine rezervasyon ve bilet temini; İstanbul'da gerçekleştirilen kültür etkinliklerine katılmak isteyip de bilet alma gibi bir yükten de kurtulacaksınız. İstanbul'daki tüm festivaller, tüm tiyatrolar, konserler vb. etkinlikler için bizi aramanız yeterli olacak. Biletleriniz temin edilip adresinize teslim edilecektir.

İlişik formu doldurup, hemen üye olabilirsiniz. Daha fazla bilgi için müşteri temsilcinizi arayıp randevu verebilirsiniz.

Bilgi ve rezervasyon için: Murat Güler 251 77 89 Tiyatro... Tiyatro... Dergisi Agahamamı Cad. 5/3 Cihangir-İstanbul Tel: (0.212) 293 72 77 243 09 37 Fax; (0.212)252 94 14

İstediğiniz kitaba anında ulaşma; Kitapçılara gitmek güzel, kitapların arasında dolaşmak istediğiniz kitabı seçmek daha da güzel, ama zaman darlığı, İstanbul'un trafiği bunu her zaman olanaklı kılmayabilir. Bazen herhangi bir kitaba hemen ulaşmak isteyebilirsiniz. O zaman bizi arayıp istediğiniz kitabın adını bildirmeniz yeterli olacaktır.

Ayrıca; Yıl içinde geliştireceğimiz çeşitli olanaklar, hizmetler, sizlere her ay Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nde duyurulacaktır.

Tiyatro Kulübü'ne üye olmak istiyorum. Bir yıllık üyelik ödentisi 8.000.000 TL.'yi aşağıda işaretlediğim hesaba yatırdım. Dekont ilişiktedir. Adı, Soyadı: Adresi-Tel: p T. İş Bankası, Cihangir Şb. -Tiyatro Yapım 197 245 p Posta Çeki Hesabı. - Tiyatro Yapım 655 248 p Randevu alıp ziyaretime gelin.

İmza


İSTANBUL'DA YAŞAMAK

The North Bar Ataköy Marina Regata Çarşısı No: 243 Ataköy-İstanbul Müdür: İbrahim Maraş Tel: (0212)559 20 18 • 560 24 92 Alan Kapasitesi: 132 m2 ve bahçeli Müzik Türü: Her türlü yabancı pop müzik, akşam saatleri slow müzik. Havalandırma Sistemi: Var.

çeşit bira ve 210 çeşit içki

pe

The North Bar'da bulabilirsiniz.

cy a

Tipik bir İngiliz Pub olup 1990'dan beri hizmet veren The North Bar'da tanıdık simalarla, sıcak bir ortamda içkinizi içebilirsiniz.

Kadıköy Belediyesi Caddebostan K. ve S. M. Haldun Taner S. C.bostan Tel: (0216)360 95 95 Kare Sanat Galerisi Atiye Sk. 12/2-Teşvikiye Tel: (0212) 240 44 48 Mine Sanat Galerisi Sokullu Sk.1-Kadıköy Tel: (0216) 345 64 40 Mozaik Fotoğraf Turizm Kültür ve Sanatevi Söğütlü Çeşme C. 160/1 Şeyda Ap. Kadıköy Tel: (0216) 418 08 48 Mutlu Sanat Odası General Necmettin Öktem Sk. 13/1-Erenköy Tel: (0216)355 35 87 Nadya Sanat Galerisi Gazi Evranos C. 33 Yeşilköy Tel: (0212) 573 81 93 Restorasyon Atölyesi Ece Ap. 73-75/1-Teşvikiye Tel: (0212)261 45 09 Nüans Sanat Merkezi Valikonağı C. Şakayık S. No: 40 Kat 5 Nişantaşı Tel: (0212) 234 40 44 Özden Sanat Galerisi Spor Cd. 130/3-Maçka Tel: (0212)260 44 28 Pavo Sanat Evi Yoğurtçu Parkı C. 62/3 Kadıköy Tel: (0216)338 99 83 Seven Sanat Galerisi

60

1-Moda C. 66 Kadıköy Tel: (0216)345 56 16 2-Şakayık S. 37 Teşvikiye Tel: (0212) 231 70 58 TEM Sanat Galerisi Valikonağı C. Prof. Dr. O. Ersek Sk. 44/2-Nişantaşı Tel: (0212)234 13 46 Urart Sanat Galerisi Abdi İpekçi Cd. No: 18 Nişantaşı Tel: (0212)241 21 83 Ü. Yaşar Sanat Galerisi Bağdat C. Rıfat Bey Sk. 293/3-Caddebostan Tel: (0216) 411 35 01 Ürün Sanat Galerisi İskele C. Selin Sk. 11/21 Caddebostan Tel: (0216)360 99 64 Vakko Sanat Galerisi İstiklal C. 123-Beyoğlu Tel: (0212) 251 40 92

RADYOLAR AÇIK RADYO 94.9 • Otuzbeş Milimetre Filmler ve Müzikleri Salı/15.30-16.00 • Açık Hava Çevre Sorunları ve Doğa Koruma Çarşamba/15.30-16.00

• Kimlik Sivil Bir Kimlik'e Kavuşmanın İpuçları Perşembe/15.00-15.30

• Filozof Dedikoduları Filozofların İlginç Yaşamları, Fikirleri Perşembe/15.30-16.00 • Mürekkebi Kurumadan Tarih Sohbetleri Cuma/15.00-15.30 • Plastik Sanatlarda Bu Hafta C.tesi/13.30-14.00 • Ağır Sohbetler Gösteri Sanatları ve Müzik C.tesi/18.00-19.00 • Şifa, Şifre, Deşifre Bir ana tema etrafında kurulan müzikli kültür sohbeti Pazar/17.00-18.00 BAHÇELİ FM 101.8 • Emre ve Gece Pazartesi-Salı/23.00-01.00 • Şiir, Tiyatro, Sanat Çarşamba/15.00-17.00 • Ayza ve İçimizden Biri Salı/15.00-17.00 • Bahçeli Cadıları Cuma/23.00-01.00 • Emre ve Gece Sanatta Yolculuk C.tesi/23.00-01.00 CAPITOL FM 95.9 • Müzikalite/Klasik Müzik Salı/22.00-24.00 • Atilla Dorsay'la Sinema ve Müzik Cumartesi/11.00-13.00 • Cazino/Orhan Argun


pe cy a


a

pe cy


pe cy a


İSTANBUL'DA YAŞAMAK RADYO CONTACT 91.1 • Sanat Dolu Saatler Hafta içi 11.00-13.00 RADYO FENER 97.5 • Söz Yazarı Aşkın Tuna Sunuyor Cuma/16.00-18.00 • Ambians Şiir ve Viyana Valsleri Cuma/21.00-23.00 • Gönüller Diyarı Cumartesi/23.00-24.00

• Ay Sarayı Hafta içi/24.00-03.00 Pazar/24.00-03.00 RADYO 3 88.2 • Şu Caz Dedikleri Pazartesi/20.00-21.00 SHOW RADYO 89.9 • Çalar Saat Hergün/9.30-12.00 TRT 1 MW 1017 • Bir Roman Bir Hikaye Hergün/22.45-23.15 TRT FM 91.4 • Biz Bize

a

• İnfaz Masası Pazar/18.00-20.00 RADYO FOREKS 95.3 • Günebakan Hafta içi/09.40-1 5.20 • Klasik Müzik Dünyasında Gezinti Pazartesi/19.00-20.00 RADYO HABER MW 702 • Sanat Rehberi Hergün/9.50-11.35 RADYO TATLISES 97.8 • Gündemdeki Sanat Cumartesi/10.00-12.00 • Nağmeler Körfezi Hafta içi/22.00-24.00 Cumartesi/23.00-03.00 Pazar/22.00-24.00

pe cy

Pazar/21.00-22.00 ÇİZGİ RADYO 102.2 • Bir Konu Salı/20.00 • Haberler Kültür/Sanat Çarşamba/11.00 • Çevre Çarşamba/16.00 • Bakış Cuma/20.00 • Şiir/Edebiyat C.tesi/20.00 • Siyaset Tarihi Pazar/14.00 HÜR FM 92.5 • Sanat Noktası Pazartesi/23.00-24.00 • Sessiz Gemi • Salı/23.00-24.00 • Ay Işığı Pazar/22.00-23.00 META FM 105.6 • Yeni Çağda Gençlik 2 , 7 , 23, 28 Eylül 15.30 • Sanat ve Ötesi 3, 24 Eylül 14.30 • İnsan ve Toplum 9, 14 Eylül 13.30 • Kadının Dünyası 20 Eylül 13.30 NUMBER ONE 102.5 • Her Çarşamba Eclectrip 22.00 -24.00 • Rejoice Yıka ve Çık Hafta içi/20.00-21.00 • Kapalı Gişe Pazar/16.00-18.00 POWER FM 100 • Power Magazin Hafta içi/12.00-14.00 ÖZGÜR RADYO • Sanat Rehberi Seri Hergün/10.30

KRYOLAN

PROFESYONEL MAKYAJ MALZEMESİ

academie

PROFESYONEL CİLT BAKIM ÜRÜNLERİ

FREED

DANS VE BALE MALZEMELERİ

SHOW & KARNAVAL MALZEMELERİ VE AKSESUARLARI

PROFESYONEL SİHİRBAZLIK MALZEMELERİ

ORİJİNAL KOSTÜM & MASKOTLAR SAKAL & BIYIK & PERUK YAPIM MALZEMELERİ HEPSİ AMA HEPSİ SADECE VE SADECE "VlRAKOZMETlK"DE Merkez: Fener, Kalamış Cad. No:26/13 Kızıltoprak Tel: (0216) 347 30 70-347 71 60 Fax:(0216)337 05 25 Şube: İstiklâl Cad. Atlas Sineması Pasajı No: 36 Beyoğlu Tek (0212) 293 36 37 Fax: (0212) 245 58 44

64


65

pe cy a


İSTANBUL'DA YAŞAMAK Hafta içi/14.00-15.30 VE YS FM 87.7 • Sanat Güncesi Perşembe/14.00-15.45 • Radyo Tiyatrosu Perşembe/22.15 Pazar/12.15 YAŞAM RADYO 92.3 • Kültür & Panaroma Cumartesi/10.30-12.00 • Radyo Tiyatrosu Perşembe/22.15 Pazar/12.15 YÖN FM 96.6 • Sis Çanları Hergün 9.30-13.00-14.00 • Seyir Defteri C.tesi-Pazar/9.30-12.00

Tel: (212) 251 56 00 Külkedisi/Rossini 1 Şubat 11.00 Müzikallerden Seçmeler 7 Şubat 19.00 Balede Çeşitlemeler 14 Şubat 19.00 Fındıkkıran/Çaykovski 22 Şubat 15.30 Kral ve Ben/RodgersHammerstein 26 Şubat 20.00

KONFERANSLAR SÖYLEŞİLER

66

cy

pe

AKSANAT Tel: (212) 252 35 00 •LASERDISCTEN KONSER "The Glenn Gould Collection" 4 Şubat 12.30 "Diana Ross Live" 6 Şubat 12.30 Vivaldi "Dört Mevsim" 14 Şubat 12.30 "Best of The Fest" (New Orleans Heritage Festivali) 20 Şubat 12.30 • LASER DISCTEN BALE Ravel / Mahler "Bejart'ın 20. Yüzyıl Balesi" 7 Şubat 12.30 Çaykovski "Kuğu Gölü" 25 Şubat 12.30 AVUSTURYA KÜLTÜR MERKEZİ Tel: (212)223 78 43 •KONSER Nefesli Çalgılar Beşlisi Hydn, Takacs J. Strauss, Mozart 18 Şubat 19.30 Kültür Ofisi Besra Alaca, Soprano İrem Eğriboz, Piyano 26 Şubat 19.30 Kültür Ofisi FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ Tel: (212)249 07 76 • DİALI GÖSTERİ İzzet Keribor "Türkiye'nin Güzellikleri: Şanlıurfa ile Harran Ovası" 20 Şubat 18.00 ve 19.00 •RESİTAL Muriel Chemin Saint Michel Lisesi İşbirliğiyle Piyano Resitali 25 Şubat 20.00 S. Michel Lisesi İSTANBUL DEVLET OPERA VE BALESİ

a

KONSERLER

GÖSTERİLER

AKSANAT Tel: (212) 252 35 00 •PANEL "Plastik Sanatlar ve Atölye Geleneği" 1 Yön, Y. Ressam Ruhcan Akil 13 Şubat 18.00 Sanat Tarihi Etkinlikleri X Prof. Dr. Semavi Eyice "Kahıthane ve Sadabad" ALMAN KÜLTÜR MERKEZİ Tel: (212)249 20 09 •KONFERANS Osmanlı Döneminde Çok Kültürlülük Lübnan Örneğinde Mezhep Sistemi Maurus Reinkowski 18 Şubat 18.30 •SEMİNER Tiyatro Eleştirisinin lylevi Ne Olmalı? Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu, Doç. Dr. C. Bernd Sucher, Christiane Dössel, Doç. Dr. Dikmen Gürün Uçarer, Prof. Dr. Ayşegül Yüksel I.Ü. Ed. Fak. Tiyatro Bölümü 28 Şubat 11.00-16.30 AVUSTURYA KÜLTÜR MERKEZİ Tel: (212) 223 78 43 •SEMİNER Kalite Yönetimi Prof. Dr. Herbert Osanna Doç. Dr. Numan Durukbaşa 18 Şubat Divan Oteli 19 Şubat İst. Ün. İşletme Fak. FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ Tel: (212)249 07 76 •AÇIK OTURUM Sanat ve Felsefe "Göz ve Tin" Ahmet Soysal, Fulya Erdemci, Zeynep Direk, Semih Sökmen 6 Şubat 19.00 •KONFERANS "Tiyatroda ve Massallarda Hayalet Etkisi: Çarpıtılan Baba Hayaleti"


pe cy a


a

pe cy


1997_67_9511