Page 1


pe a

cy


San.

Ltd.

Yiğithan

Ali,

Yayın

Özübek

Sibel Arslan,

Çapan,

Fakiye

Rugerro

A

Handan

Samurçay,

Sevda

Rengin Uz,

Abone:

L

I

K

Abone:

2.200.000.-

Kulübü

Üyelik

Bedeli:

Şener,

Şahika

Tiyatro

Yapım

Yayıncılık Tic.

Muhammed Uzuner,

50

DM

Tiyatro

5.000.000.-

Saran,

TL

ve San.

Ltd. Şti. Firuzağa Mah. Ağahamamı Cad.

Osman Wöber Grafik Tasarım - Kapak:

5/3 Cihangir-80060 İstanbul Tel: (0.212)

Yeşim

243 35 33-293 72 77 Fax: (0.212) 252 94

Demir

Arıburnu

Teknik

İngilizce

Müdür:

Çeviri:

Hukuk Danışmanı:

Fikret

İlkiz

Erkut Tahir

14 Posta Çeki No: Tiyatro Yapım 655 248

Dağıtım:

Banka Hesap No: T.İş Bankası, Cihangir

Şehnaz

Calich,

Cevat

Ahmet

Çavuş,

Mahir

Yapım Baskı: Stil Matbaası Abone Bedeli:

Ergin

Ofset

Hazırlık:

Tiyatro

Şb.

197

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

EDİTÖRDEN Dikmen Gürün Uçarer/ S.5 HABERLER/S.6

İSTANBUL'DA FESTİVALLER MEVSİMİ Rengin Uz/ S 9 8. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ / S. 14 CAN ÇEKİŞEN KARMEN / S. 23

PERSEFONE Çev.: Rugerro Calich / S. 24 AKTÖR KEAN Emre Koyuncuoğlu/ S.26

AZİZNAME Sevda Şener/ S. 28 LA DOLÇE VITA /S.30 BRECHT KONSERİ Filiz Ali / S. 32 GERGEDANLAŞMA Şahika Tekand / S. 34 BİRTAKIM AZİZLİKLER Fakiye Özsoysal Çavuş / S. 36

245

Yapı

Cihangir Şb. 1001388-8

tiyatro

Y

Yurtdışı

Tilbe

Salta,

pe cy

SAYI 59 150.000.-

Tekand,

Koordi­ Ayşe

Neyzi,

Rengin

Bulunanlar: Filiz

Özsoysal

MAYIS 96

Kurumlar

Asistanı:

Redaksiyon:

Katkıda

Murat Müftüoğlu, Huraman Nevrozova, H.

Müdürü:

Reklam

İdik

1.600.000.

Işıl Kasapoğlu, Kerem Kurdoğlu,

Ali

Koordinatörü:

Yayın

Yenicioğlu Sevinç

Günşiray,

Demirkanlı

İşleri

Koyuncuoğlu

natörü: Nalân

Yazı

Demirkanlı

Emre

Cemal

ve

Yönetmeni: Dikmen Gürün

Sorumlu

Mustafa

Yayıncılık Tic.

Şti adına:

Genel Yayın Uçarer

Yapım

a

Sahibi: Tiyatro

Kredi

Bankası,


HARİTADAN NAKLEN YAYIN Kerem Kurdoğlu / S.43 BUDALA Rengin Samurçay / S. 46 ADAM ADAMDIR Mahir Günşiray / S. 48

PROMETE'NİN ÖZGÜRLÜĞÜ Çev.; Sibel Arslan / S. 50 SAVAŞ VE BARIŞ Cevat Çapan / S. 53 KİMLİKLER Çev.: Murat Müftüoğlu / S.54

pe cy a

GILGAMEŞ Muhammet Uzuner / S.56

ŞEYH BEDRETTİN DESTANI / S.59

ABELARDA VE HELOISE Tilbe Saran / S.60

MOSKOVA-PETUŞKI H. Ali Neyzi / S 62

DR. JİVAGO Çev.: Huraman Nevrozova / S.64 KAMYON Osman Wöber / S.66 İKİLİ FİGÜR Emre Koyuncuoğlu / S.68 HİSTERİ Işıl Kasapoğlu/ S.70 SAVAŞ OYUNLARI Handan Salta / S.71 MEDEA/S72 BRIEF NEWS ON TURKISH THEATRE / P. 73 SANAT REHBERİ / S. 77


EDİTÖRDEN Mutluluğu aramanın, mutluluğa

Önümüzdeki yıldan başlayarak yerli

ulaşmanın bir yolu değil mi

yapımlarda yeni arayışlara, yeni

Festivaller?

prodüksiyonlara da yönelmek

İnsanlar yakılırken, insanlar

kuşkusuz bu etkinliğe ayrı bir renk

kurşulanırken, insanlar kırılırken,

katacaktır. 8. Uluslararası İstanbul

kin ve nefret şiddet sınırlarını zor­

Tiyatro Festivali gösterilerin, sergi­

larken nasıl ulaşılacak bu mutlu­

lerin yanı sıra bu yıl programında

luğa? Şiddet ve karanlık arasındaki

atölye çalışmalarına ve konfer­

doğru orantı sanatın eğitsel elek­

anslara da ağırlık veriyor. Atölye

lerine takılarak insana insanlığını

çalışmaları genç kuşak tiyatrocular

hatırlatabilecek mi?

için ilginç bir çalışma alanı olacak.

a

Dikmen Gürün Uçarer

pe cy

Önümüzdeki günlerde başlayacak

Tiyatro Festivali'nden iki gün sonra

olan 8. Uluslararası İstanbul

başlayacak olan 9. Yapı Kredi

Tiyatro Festivali yine tiyatroya

Gençlik Festivali, programındaki

gönül verenlerle güzel günler

çeşitlilikle izleyenlere hareketli

yaşatacak. Yurtdışından 7 ve

günler yaşatacak. Şehir

Türkiye'den 16 oyunun renklendi­

Tiyatrolarının başlattığı 12.

receği Festivalin bu yılki konukları

Gençlik Günleri Mayıs ayının önem­

arasında iddialı yönetmenler, iddi­

li etkinliklerinden. Bu ayın bir

alı yorumlar yer alıyor. Tiyatro

başka festivali de 1. Uluslararası

izleyicimizin, tiyatro öğrencileri­

Cemal Reşit Rey Gençlik Festivali.

mizin bu yönetmenlerle, bu

Mayıs, Haziran, Temmuz, ayları

yapımlarla kuracakları iletişim yeni

festivallerle dopdolu geçecek.

açılımlara yönelik olabilir. Festival

Evet, İstanbul tarihsel zenginlik­

kapsamında sunulacak yerli

lerinin yanı sıra festivalleriyle de

yapımlarda da karşımıza çıkan yel­

dünyanın sayılı sanat merkez­

paze, yıl içinde sergilenen oyun­

lerinden biri olma yolunda.

ların çeşitliliğini gösteriyor.


HABERLER...

ı

1995-1996 sezonu "Nisa Serezli Tiyatroda Yılın Kadını" ödüllerinden biri dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Dikmen Gürün Uçarer'e TOBAV lokalinde düzenlenen törende verildi. Uzun yıllar sürekli yazdığı tiyatro yazıları, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne ve

Kuvay-ı Milliye Destanı Müzikal Oldu

I

Ankara Devlet Tiyatrosu, şair Nâzım Hikmetin Kurtuluş Savaşı'nı konu alan Kuvay-ı Milliye Destanı'nı müzikale dönüştürerek, Nisan ayından itibaren Büyük Tiyatro'da sahnelemeye başladı.Yönetmenliğini Ergin Orbey'in yaptığı Kuvay-ı Milliye Destanı'nın özgün müzikleri Can Atila'ya ait. Eserde, Kerim Avşar, Rüştü Asyalı, Sema Aybars, Nurşen Girginkoç, Alpay İzbırak, Erol Kardeseci, Bozkurt Kuruç, Cemil Özbayer, Baykal Saran, Beyhan Saran, Elçin Saral ve Çetin Tekindor'un da aralarında bulunduğu kalabalık bir kadro rol alıyor.

a

Dergimiz Genel Yayın Yönetmeni Dikmen Gürün Uçarer'e Ödül

AST'a Ödül

pe cy

I

Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne katkılarından dolayı Dikmen Gürün Uçarer ödüle değer görüldü. Gürün, törende yaptığı konuşmada Nisa Serezli'nin kendisi için gerek sanatçı gerekse insan olarak büyük değer taşıdığını ve bu ödülün kendisi için çok anlamlı olduğunu söyledi. Seçici Kurul, ayrıca Tiyatro İstanbul'da sahnelenmek­ te olan "Çetinceviz" adlı oyundaki üstün oyun gücüyle de Nevra Serezli'yi ve çevirilerinden dolayı Hale Kuntay'ı ödüllendirdi.

Ankara Sanat Tiyatrosu (AST); Sanat Kurumu'nun 1994-95 tiyatro sezonun­ da sahnelenen oyunlar arasından yaptığı değerlendirme sonucu, tam dört dalda ödüllendirildi. Seçici Kurul, "Pazar Keyfi" adlı oyunlarındaki başarılarından dolayı En İyi Yönetmen Ödülü'nü Rutkay Aziz'e, En İyi Erkek ve Övgüye Değer Kadın Oyuncu Ödüllerini de Altan Erekkli ile Velide Gördüm 'e verdi. En İyi Giysi Tasarımı Dalında ise "Jan Dark"oyunundaki başarılı çalışmasıyla Sadık Kızılağaç ödüllen­ dirildi.

Avignon Festivalinde "Mustafa Suphi Destanı"

ı

Dünyanın en önemli festivallerinden biri olan ve Fransa'nın Avignon kentinde iki bölüm olarak düzenlenen OFF bölümüne ilk kez "Türkçe" oynanan bir oyun katılıyor: "Mustafa Suphi Destanı"

Yedi yıldır çalışmalarını yurtdışında sürdüren Halk Oyuncuları, Ataol Behramoğlu'nun kaleme aldığı yapıtı Avignon merkezindeki Theater CineVox'da sergileyecekler. 22 Temmuz- 3 Ağustos tarihleri arasında 11 gösteri yapacak olan Halk Oyuncuları'nın bu oyununu sanat yönetmeni Ayşe Emel Mesci uyarlayıp, yönetiyor.

19. Avni Dilligil Ödülleri

I

1995-96 sezonu Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri sahiplerini buldu. Seçkin Selvi, Göksel Kortay, Tomris Oğuzalp, Pınar Kür, Melisa Gürpınar, İlgen Aysev, Hami Çağdaş, Yaşar İlksavaş ve Amil Kunt'un oylarıyla ödüle değer görülen sanatçılar şöyle: En İyi Yapım: Dostlar Tiyatrosu (İçimdeki Çığlık), En İyi Erkek Oyuncu: Haluk Kurdoğlu (Giydirici), En İyi Kadın Oyuncu: Jülide Kural (İçimdeki Çığlık), En iyi Yönetmen: Mehmet UlusoyÖzgür Yalım (İçimdeki Çığlık), En İyi Kostüm: Sevim Çavdar (Savaş ve Barış), En iyi Dekor: Nurullah Tuncer (Kanlı Düğün), En İyi Çeviri: Yıldırım Türker (Bir Atın Öyküsü), En İyi Yazar: Civan Canova (Kıyamet Sularında), Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu: Cem Davran (Gazeteciden Dost) ve Engin Alkan (Savaş ve Barış), Yardımcı Rolde En iyi Kadın Oyuncu: Tülin Oral (Kıyamet Sularında), Jüri Özendirme Ödülü: Tiyatro Pati (Küskün Kahvenin Türküsü), Jüri Özel Ödülü: Efes Pilsen, Belkıs Dilligil Onur Ödülü: İsmet Ay. Müzik ödülü ise verilmedi.

Bağcılar'da Onat Kutlar Sahnesi Bağcılar Kültür Merkezi, Onat Kutlar'ın anısına, 20 Nisan'da düzenlediği bir törenle, kültür merkezi bünyesindeki ti­ yatro salonlarına "Onat Kutlar Sahnesi" adını verdi. Bağcılar Kültür Merkezi, bünyesinde yer alan "Enver Gökçe Kitaplığı"'nın etkinliklerinin düzenli


yürütülebilmesi için de bir yardım kam­ panyası başlattı. Yayınevleri, kültür merkezleri ve kamuoyunun desteklerini bekleyen kampanyaya katılmak isteyen­ ler için telefon: 611 59 75

fotoğraf, özgeçmiş ve katılım formu ile TOBAV İstanbul Şubesi'ne başvurmaları gerekiyor. Tel: 249 01 92

Antalya Belediye Toron Karacaoğlu Tiyatrosu'ndan Sahnelere Veda Kukla Tiyatrosu Etti

ı

ı

pe

TOBAV'dan Türk- İngilizMacar Yapımı Çocuk Oyunu

cy

Tiyatro sanatçısı Toron Karacaoğlu, 65 yaşında emekli olmayı zorunlu kılan yasalar nedeniyle tiyatroya veda etti. 1954'te Şehir Tiyatroları'nda oyunculuğa başlayan Karacaoğlu, Recep Bilginer'in "Gazeteciden Dost" adlı oyununun son gösterimiyle tiyatro yaşamını noktaladı. 42 yıldır oyuncu olduğunu, bu süre içersinde daima yanında olan dostlarına, desteğini hiç esirgemeyen eşine ve izleyi­ cilerine teşekkürü borç bildiğini belirten Karacaoğlu, "Bugün ben emekli oluyo­ rum, ama dilerim bu yasalar değişir ve diğer sanatçılar da aynı gerçekle yüz yüze kalmazlar." dedi.

ABT, Kukla Tiyatrosu geleneğini yerleştirme ve geliştirmek amacıyla çalışmalarını sürdürüyor. Gelişen süreçte kukla yapım atölyesi kur­ mayı ve kukla ustalarını da bünyesinde yetiştirmeyi hedefleyen tiyatronun bu alandaki ilk çalışması"Bir Kahramana Ağıt", yetişkinlere yönelik bir kukla oyunu. Konusunu mitolojiden alan oyun.

a

I

İngiltere'den Hope Street Ltd., Macaristan'dan Tivoli Terezvarois Teatrum ve TOBAV'ın işbirliğiyle bir çocuk/gençlik oyunu hazırlanıyor. "Gölgelerin Peşinde Koşmak" adlı oyun yazılı bir metne dayanmayacak; Atölye çalışmaları sonucunda MYPT sanat yönetmeni Wenndy Harris'in rejisiyle yaratılacak. Bir ay sürecek atölye/prova çalışmaları sonucunda oyun, Eylül ayında İzmir /Alaçatı'da prömiyer yapacak. İzmir, Ankara ve İstanbul'da seyirci karşısına çıktıktan sonra Macaristan ve İngiltere'ye toplam 11 haftalık bir turne gerçekleştirecek olan oyunun hazırlan­ ması konusunda katkıda bulunmak isteyen profesyonel aktör/aktrist, ışık tasarımcısı, sahne ve giysi tasarımcılarının 15 Mayıs tarihine dek bir

bir halk kahramanının ülkesini koruma uğruna tanrılarla çatışmasını işliyor. Önümüzdeki tiyatro sezonunda da sergilenmeye devam edilecek "Bir Kahramana Ağıt" ile topluluk, Japonya'da yapılacak olan Uluslararası Kukla Tiyatroları Festivali'ne katılmayı hedefliyor. Ayrıca, daha önce Azerbaycan Devlet Kukla Tiyatrosu Baş Reşisörlüğünü yapan Namık Agayev de Antalya'ya yerleşerek Antalya Belediye Tiyatrosu'nda Kukla Tiyatrosu örnekleri vermeye devam edi­ yor.

Mim Gösterisi

ı

"Nesli tükenmeye yüz tutmuş birkaç mim sanatçısından biri" olarak tanınan Vecihi Ofluoğlu, Nisan ayı içersinde

AKM'de bir mim gösterisi sundu. 1967 yılından bu yana tüm güçlüklerine rağmen gönül verdiği bu sanatı ısrarla sürdürmeye çalışan Vecihi Ofluoğlu'na bu gösterisinde piyanoda Çiçek Kanter, kemanda Lale Yüzügüldü, viyolonselde Arzu Gök eşlik etti. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda mimik ve hareket dersleri veren sanatçı, sergilediği Kedi, Tutsak, Kalp, Ayna, Kuğu, Tenor, Kutu, Bar, Pire ve İp isimli oyunları ken­ disi kaleme almış. Oyunların sunuşunu sanatçının kızı Dilvin Ofluoğlu yapmış. Ofluoğlu, bu sanatı çok uzun aralıklarla da olsa izleyiciye taşımaktan, onu gün­ demde tutarak yaşatmaya çalışmaktan mutlu.

Şenlik 96

I

ODTÜ Oyuncuları 1960 yılında ODTÜ'nün eski kampusu olan TBMM'nin arkasındaki barakalarda "METU PLAYERS" adıyla çalışmalarına başlamış, kuru­ luşunun 6. yılında, daha sonra gelenek­ selleşen şenliklerin ilkini "ŞENLİK 66" adı altında gerçekleştirmiştir. O tarihten bu yana sergiledikleri oyunlar ve düzenledik­ leri geniş katılımlı tiyatro şenlikleriyle Türkiye'deki tiyatro ortamına katkıda bulunmayı amaç edinmişlerdir. Halen W. Shakespeare'in "Troilos ile Kressida" adlı oyununu çalışmakta olan ODTÜ Oyuncuları, oyun çalışmalarının yanı sıra ODTÜ Rektörlüğü'nün ve ODTÜ Kültür İşleri Müdürlüğü'nün sağladığı imkânlarla Tiyatro Şenliği çalışmalarını sürdürmektedir. 3-11 Mayıs 1996 tarih­ leri arasında gerçekleştirilecek olan "Şenlik 96"ya her yıl olduğu gibi bu yıl da ülkenin çeşitli yörelerinden üniversite tiyatroları, amatör tiyatrolar ve yurtdışından tiyatro toplulukları katılacaktır. Bunun yanı sıra "Tiyatro ve Sinema" ana başlığı altında, çeşitli tiyat­ ro/sinema oyuncuları, akademisyenler ve eleştirmenlerin katılımıyla söyleşiler yapılacaktır.

Şenliğe katılan topluluklar ise şöyle: Dokuz Eylül İktisat Oyuncuları, Çapa Tıp Oyuncuları, Anadolu Üniversitesi Tiyatro Bölümü, İTÜ Oyuncuları, 19 Mayıs Üniversitesi, istanbul iktisat Oyuncuları, The Moscow Üniversity Student Theatre, Uludağ Üniversitesi, Ege Ensemble, MİFTOK, İTÜ Güzel Sanatlar, Ulucanlar Yarı Açık Cezaevi.


HABERLER

ı

Ayrıca Kocaeli Bölge Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Burhan Akçin de bir bildiri yayımlayarak şunları söyledi: "Dünyanın hiçbir yerinde yurttaşlar işleri­ ni yapabilmek için, işyerlerini açabilmek için her gün Emniyet Müdürlerinden izin almak zorunda değildir. Kaldı ki sanatçı gruplardan izin, kimlik v.s gibi bilgilerin sorulmayacağı ve zorluk çıkartılmayacağı konusunda T.C Kültür Bakanlığı'nın 11.04. 1994 tarih ve B.16.0.H.K.M/1135 sayılı genelgeleriyle açıkça valiliklere talimat verilmiştir. Buna rağmen Afyon Valiliği talihsiz bir uygula­ mayla hem genelgelere itaatsizlik etmiş, hem de bir tiyatro kuruluşunu düşman ülkenin askerleri gibi görmüştür. Oyunumuzu durdurarak, seyircimizi dağıtarak güzel ülkemizin güzel insan­ larını kovarak vatan kurtarmışlardır. Böyle bir görev anlayışını şiddetle kınıyorum. Kendini bilmez, sorumsuz ve kabadayı yetkililer devleti yurttaşlara öcü gibi göstermekte, yurttaşları için var olan devleti, yurttaşları için zulüm devleti haline getirmektedirler. Bu talihsiz olayı tüm sanat kuruluşları Afyon Valiliğine gönderdikleri mesajlarla protesto etmişlerdir. Protesto telgrafları devam edecektir. Bu olayın yenisinin yaşanma­ ması için bu demecin bir suç duyurusu olarak kabul edilmesini istiyorum. Sayın

Başkanlığı olmak üzere, TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı, İstanbul Lepra Hastanesi, Gümüşsüyü Halı Sanayi, Epengle, Telateks ve Polisan Anonim Şirketleri katkıda bulundular.

I. Gençlik Tiyatro Şenliği MDT'nin "Posf'u Tartışma Yarattı Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Lisesi, bu

ı

yıl ilkini gerçekleştireceği, İstanbul Liselerarası Gençlik Tiyatro Şenliği düzen­ liyor. Ödüllü bir yarışmanın da yer alacağı şenlikte; genelde sanat, özelde tiyatro yoluyla gençleri duyarlı, kültürlü, ve uygar insanlar olarak çağdaş topluma hazırlamak hedefleniyor.

20-25 Mayıs tarihleri arasında Terakki Vakfı Kültür Merkezi 'nde sahne alacak okullar ve oyunları ise şöyle: İstanbul Erkek Lisesi "Hastalık Hastası", Özel Kültür Koleji "Töre", Çağlayan Lisesi "Önce İnsan", Kadıköy Anadolu Lisesi "Uzaklar", Kurtuluş Lisesi "Kısa Öyküler" ve Özel Şişli Terakki Lisesi "Sevgili Doktor".

pe cy

İstanbul TOBAV tarafından dergimize verilen bilgiye göre, Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nun 17.04.1996 tarihinde Afyon ilinde vermeyi planladığı "Aslan Asker Şvayk" adlı temsil, emniyet görevlileri tarafından hiçbir açıklama yapılmaksızın engellenmiştir. TOBAV'ın bildirgesinde bir de çağrı yer alıyor. " Bu engelemeyi yapan zihniyet, kitapları yakan, sanatçı ve aydınları öldüren, hapse atan, ülkeyi Ortaçağ karanlığına çekmek isteyen zihniyettir. TOBAV İstan­ bul Şubesi olarak bu zihniyetle, sonuna dek yasal yollardan mücadele etmek kararlığında olduğumuzun bilinmesini istiyor, olayı şiddetle kınıyor, başta İçişleri ve Kültür Bakanlıkları olmak üzere tüm yetkililerin ivedilikle kamuoyunu aydınlatmalarını bekliyo­ ruz."

Afyon Savcısını göreve çağrıyorum. Afyon'da suç işlenmiştir.

a

Emniyetten Engel

İstanbul'da Çocuklar İçin Tiyatro Binası

ı

Ülkemizde SHÇEK - ÇAĞDAŞ ÇOCUK TİYATROSU adı altında ilk kez çocuklar için bir tiyatro binası kuruldu. 1995 'in Eylül ayında Kocamustafapaşa'da harap durumda bulunan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'na ait bir binanın varlığını keşfeden Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, ilgili bakanlıkla temasa geçti. ÇYDD , yeni kurulan TÜRKÇAĞ (Türkiye Çağdaş Yaşamı Destekleme Vakfı) kuru­ luşuyla birlikte bulduğu bu binayı onarıp, adını SHÇEK-ÇAĞDAŞ ÇOCUK TİYATRO­ SU koyarak değerlendirdi. Binanın onarılmasında başta Fatih Belediye

I

Modern Dans Topluluğu'nun (MDT), Türk Sanat Müziği eşliğinde dans ettiği yeni yapıtı "Post" beklenmedik bir tartışmayı beraberinde getirdi. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Hasan Hüseyin Akbulut, Modern Dans Topluluğu'nun "Post" adlı yeni gösterisi için yapılan "Türk adımı bale" yorumu­ nun doğru olmadığını söyledi. Akbulut, Devlet Opera ve Balesi'nde bir dönem polemik yaratan "Türk adımı Bale"nin yeniden gündeme getirilmesinin büyük bir yanlış olduğunu belirterek, MDT'nin yapıtı "Posf'un sadece Türk Sanat Müziği ile kaynaştırılmış bir bale "dans tiyatrosu" olduğunu söyledi. "Bu yapıtın Türk adımı baleyle bağdaştırılması çok şanssız bir yorumdur, yalnızca dans tiyat­ rosuna yaklaşan bir denemedir. Bu kadar tartışma yaratmaması gerekir." diyen Akbulut, modern dansın kendine özgü yapısıyla "Türk adımı balenin" uzaktan yakından ilişkisi olmadığına dikkat çekti. MDT'nin Genel Sanat Yönetmeni Beyhan Murphy'nin sahneye koyduğu yapıt, Ankara Radyosu sanatçılarından oluşan taksim grubu eşliğinde sergileni­ yor. Kösem Sultan ile Osmanlı dönemine de değinen yapıt, askerlik, Türk aile yapısı, medya ve rüşveti de masaya yatırıyor. 20 kısa bölümden oluşan "Post", Mustafa Kemal Atatürk'ün "10. Yıl Nutku"'ndan yapılan bir alıntıyla sona eriyor.

Düzeltme ve Özür: Mart 96 sayımızda"Rita ve Öğrenme Tutkusunun Önemi" isimli yazı Hülya Nutku'ya aittir. Yanlışlıkla Özdemir Nutku olarak yazılmıştır. Nisan 96 sayımızda ise, "Nesnenin Tiyatrosu" isimli yazı Tuğrul Çetiner'e ait­ tir, yanlışlıkla Tuğrul Selimiye olarak yazılmıştır. Yazarlarımızdan ve okurlarımızdan özür dileriz.


TANITIM

İSTANBUL'DA FESTİVAL MEVSİMİ Mayıs ayında İstanbul'da tam bir festival şenliği yaşanacak. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın düzenlediği 8. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali (17 Mayıs-2 Haziran) Rumelihisarı'nda "Persefone" oyunu ile yine görkemli bir açılış yapacak. Festivale bu yıl yurtdışından; Almanya,Rusya, İngiltere, Amerika, İspanya, Polonya ve Yunanistan olmak üzere 7, bizden ise 15 topluluk katılacak.

pe

cy

a

R e n g i n Uz

Tiyatro Festivali'nin açılışından iki gün sonra, 23 Haziran'a dek sürecek 9. Uluslararası Yapı Kredi Gençlik Festivali başlıyor. Gençlik Festivali'ne 25 ülkeden 950 sanatçı katılacak. Bu yıl önemli bir yenilik olarak festival bünyesinde ilk kez "Gençlerarası Pop Müzik Yarışması" düzenleniyor. Flamenkonun gelmiş geçmiş en büyük ismi, yaşarken efsane olmuş Antonio Gades, Gençlik Festivali'nin ağır toplarından .


Sayın Fereli, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, 4. Uluslararası İstanbul Bienalini ve 15. Uluslararası İstanbul Film Festivalini geride bıraktı. 17 Mayıs'ta 8. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali başlıyor. Tiyatro Festivali'nde nasıl bir programla çıkıyorsunuz seyircinin karşısına?

İKSV Genel Müdürü Melih Fereli

a

İstanbul'da Festival Mevsimi, 24. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali ve Caz Festivali ile yaz boyunca sürecek.

Tiyatro Festivali'nin programı, benim kişisel görüşüm, bu yıl olağanüstü. Dünyada tiyatroyu tiyatro yapan yönetmenler geliyor bu yıl Festivalimize. Genel tema söz konusu olacaksa, klasiklerin yeni bir yaklaşımla yorumlanması diyebiliriz. Nedir bu klasikler? Festivalin açılışını, Rumelihisan'nda, Amerikadan çok önemli bir yönetmenle, Robert Wilson'un "Persefone" oyunu ile yapacağız. Wilson'un soyağacından beklenen uçuk­ luktaki oyununun son derece modern müziğini Philip Glass hazırladı. Almanya'dan , Heiner Müller'in "Promete'nin Özgür­ lüğü" Heiner Goebbels'in rejisi ile geliyor. Diğer ilginç bir klasik de, Boris Pasternak'ın, filmi hâlâ unutulmayan "Doktor Jivago"su. Bu müzikli oyunu, Yuri Lubimov'un rejisi ile Rusya'nın ünlü Taganka Tiyatrosu sunacak. Başka çok ilginç bir klasik oyun da "Medea". Dünyaca ünlü Rus aktrist Alla Demidova'nın Aya Irini'de yorumlayacağı bu oyunun yönet­ meni çok iyi tanıdığımız Theodoros Terzopoulos. Terzopoulos çalışmasında Euripides ve Heiner Müller metinlerinden yola çıkmış. Bir de sinemadan unutulmayan bir klasiğimiz var: Fellini 'nin ünlü "La Dolce Vita"sı. İngiltere'den David Glass Topluluğu'nun oynayacağı bu müzikli oyunun ilk turnesi ola­ cak. Bir de İspanyol grubumuz var, etnik sorunları ele alan "Kimlikler" oyununu sahneleyecekler. Polonya'dan gelecek olan bir sokak tiyatrosu da "Can Çekişen Karmen"i oynayacak.

cy

İstanbul'da mevsimlerden Festival mevsimi. Mevsimlerin en güzeli, en romantiği, en coşkulusu, en bekleneni, en çok iz bırakanı...

pe

İstanbul Uluslararası Film Festivalini yeni uğurladık, tadı damağımızda. Ama kaçırdığımız filmlere, izleyemediğimiz usta­ lara artık hayıflanmayalım. Bu eşsiz mevsim bize yeni güzellikler vaad ediyor. Mayıs ayında "Tiyatro", Haziran'da "müzik", Temmuz'da "Caz" günleri var yaşanacak. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın İstanbullulara armağanı olan bu sanat şölenlerine bir de Yapı Kredi'nin Gençlik Festivali eklenince keyfimize diyecek yok doğrusu. Nasıl da hemen unutuyoruz, bitmek bilmeyen kışı, yağmuru, çamuru, trafiği, akmayan suyu, zamları, İstanbul'da yaşamanın tüm zorluklarını ve sorunlarını. Evet, gözleri ile de olsa çok şeyler söyleyen bir sinema ustasını, Antonioni'yi, "Neşeli Günler" ile daha çocukluklarında tanışıp sevdikleri Robert Wise'ı ayakta alkışlayanlar; bu "Festival Mevsimi" sizlerin. Bu mevsim, yaşamı, sanatla, müzikle iç içe yaşamak, festivallerin bir parçası olmanın ayrıcalığını hisseden tüm İstanbulluların...

Hazır mısınız yeni serüvenler yaşamaya, yeni sanatçılar keşfetm­ eye, yeni dostlar edinmeye? Belki bir Vivaldi, bir Bach eserinde, belki ünlü bir sopranonun Mozart yorumunda, belki de Promete'nin özgürlüğünü arayan sesinde... Bir yerlerde mutla­ ka yaşamın gerçeğini, anlamını bulmaya... 8. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Festivallerle ilgili sorunlarımızı önce, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Genel Müdürü Melih Fereli'ye yönelttik.

Geçen yıl başlattığınız Workshop'lar büyük ilgi görmüştü. Bu yıl da Tiyatro Festivali kapsamında Atölye çalışmaları olacak mı? Evet geçen yıl, Yunanlı yönetmen Theodoros Terzopoulos'un Aksanat'ta yaptığı "Antik Tiyatroda Beden ve Ses Kullanımı" konulu iki günlük Workshop'a çok sayıda tiyatrocu ve tiyatro öğrencisi katıldı.Onun için bu yıl, Terzopoulos bir hafta için İstanbul'a gelecek ve bu atölye çalışmalarına devam edecek. Amerika'dan gelecek olan Ellen Lauren ise "Suzuki Tekniği" ve "Anne Bogard Tekniği" üzerine iki değişik konuda Workshop yapacak. Dünyanın her yerinde bu Workshop'lar paralıdır. Biz bu konuyu amatör bir yaklaşımla ele alıyoruz. Ben bunu, İstan­ bul Kültür ve Sanat Vakfı'nın tiyatro dünyasına bir hizmeti olarak görüyorum. Tiyatro Festivalinin yerli oyunları, sezon içinde sahnelenmiş oyunlardan seçiliyor. Siz bundan yana mısınız? Hangi oyunlar var bizden ? Aslında ben, Festival'in ilk yıllarında uygulandığı gibi oynan­ mamış yeni oyundan yanayım. Ama sezon içinde oynanmış kaliteli yapımlar Festival'de yine seyirci buluyor, hatta dolup taşıyor. Festivali bekleyen insanlar var,aynı insanlar daha önce oynanmış olsa bile, tiyatroya gidip oyunu izliyor.Sezonda sah­ nelenmiş oyunlar Festival'de ivme kazanıyor. Aslında Festival için özel oyun hazırlansa, onlar için de iyi bir piar olur. Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı "Budala", İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun "Savaş ve Barış"ı ile Moskova Taganka


Tiyatrosunun "Doktor Jivago" oyunu Rus klasiklerinden ilginç bir üçleme oldu. Brecht'in 40. ölüm yıldönümü için Zeliha Berksoy "Kurt Weill ve Brecht Konseri"ni, Tiyatro Ti "Adam Adamdır"ı sahneleyecek. Aziz Nesin'in anısına, Genco Erkal "Birtakım Azizlikler""i , Ankara Devlet Tiyatrosu da "Azizname 95"i oynayacak. Olay, İ,stanbul ve Ankara ile sınırlı kalsın istemedik. Antalya 'dan iki grup konuk olacak festivale; Antalya Şehir Tiyatrosu "Gılgameş"i, 5. Sokak Tiyatrosu da "Moskova-Petuşki" oyununu sahneleyecek. Bu yıl 24.sü düzenlenecek Uluslararası İstanbul Müzik Festivali'nde, 100. ölüm yılı nedeniyle tüm dünyada anılan Anton Bruckner'in eserlerine ve 150.ölüm yılında Türk Müziğinin büyük ustası Hammamizade İsmail Dede Efendi'nin eserlerine yer verilecek. Bunların dışında 24. Festivale damgasını vuracak sanatçılar, eserler, ve gösteriler neler ola­ cak?

pe

cy a

Müzik Festivali'nde bu yıl kaçırılmaması gerekenlerin özellikle altını çizmek istiyorum : Büyük piyano ustası Ivo Pogorelich AKM'de iki resital verecek, gelirini de Saraybosna'da yapılacak, ana-çocuk sağlığına yönelik bir hastanenin yapımına bağışlaya­ cak. Ender resital veren Güher-Süher Pekinel ise, Brahms, Bach, Liszt, Lecuona'nın eserlerinden oluşan bir program sunacak. La Scala, Metropolitan operası, Viyana Devlet operası gibi dünyanın önde gelen opera sahnelerinde söyleyen Cheryl Studer, İskoç Oda Orkestrası eşliğinde konser verecek. Deutsche Kammerphilharmonie'nin konserinde, İstanbullu sanatseverler, olağanüstü bir yıldız, müthiş bir yetenekle, 21 yaşındaki orkestra şefi Daniel Harding ile tanışacaklar. Avrupa'da bir müzik dehası olarak kabul edilen Harding'in Festivale katılması bizim için büyük şans. Zehra Yıldız'ın solist olarak yer alacağı İstanbul Devlet Senfoni orkestrasının kon­ seri, Mischa Maistky'nin viyolonsel, Salvatore Accardo'nun keman, Wayne Marshall'ın org resitalinin de dolup taşacağını umuyorum. Dans bölümünde bu yıl izlenmesi gereken iki önemli topluluk var; Dansın öfkeli adamı Mark Morris, Edinburg, Kopenhag gibi sofistike dans merkezlerinde fırtınalar kopardıktan sonra şimdi de İstanbul'da. Mark Morris Dans grubu mutlaka izlenmeli. Los Angeles'te yaşayan bir Türk dançısı Mehmet Sander de dans topluluğu ile ilk kez İstanbul'da olacak. Bu arada Oda Müziği bölümünde, Daniela Dessi'nin de çok önemli bir vokal olduğunu söylemeliyim. O da kaçırılmayacak bir konser. Ve tabii Kutsi Erguner'in Dede Efendi konseri.

Artık Müzik festivali'nin vazgeçilmez bir parçası olan Mozart'ın "Saraydan Kız Kaçırma" operası bu yıl yine Topkapı Sarayı'nda sahnelenecek. Ama asıl önemli ve ilginç olan "Saraydan Kız Kaçırma"nın filme çekilecek olması. Bu konuda biraz bilgi verir misiniz? "Saraydan Kız Kaçırma" operası, Türk-İngiliz-Fransız ortak yapımı olarak, tamamen yeni bir podüksiyon olarak filme çek­ ilecek. 1996 Kasım-Aralık aylarında stüdyoya girilerek filmin müziği bant kayıt yapılacak. İskoç Oda Orkestrasını şef Charles Mackerras yönetecek. Saraydan Kız Kaçırma'yı daha geniş kitlelere ulaştıracak bu filmi John Schlesinger yönetecek. Karma bir kadrosu olacak, başrollerden birini de bir Türk sanatçı oynayacak. 1997'de Topkapı Sarayında ve İstanbul'un

Fotoğraf sanatçısı Levent Öğet'in gerçekleştirdiği enstellasyon.

çeşitli mekânlarında çekilecek. Şimdiden Amerika ve Avrupa'dan dört TV kanalından destek var. "Saraydan Kız Kaçırma"nın CD'si de çıkacak. Ayrıca sponsor olan televizyon kuruluşunda oynayacak. Videosu da satışa sunulacak. Ve videonun satışından Topkapı Sarayı Müzesine pay kalacak. Müthiş bir proje olacak. Sayın Fereli, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı bünyesinde bir sponsorluk bölümü kurdunuz. Bu sponsorluk bölümü sizi rahatlattı mı? Tiyatro ve Müzik Festivaline ne kadar bütçe ayrıldı? İstanbul'da Uluslararası Festival yapmanın belli başlı zorluklarını da öğrenebilir miyiz? Son yıllarda kurumlaşma yolunda çok önemli adımlar attık. Basın ve Halkla ilişkiler Bölümü artık tek elden yürüyor. Bu yıl 3. yılına giren bir Caz Festivalimiz var. 1-31 Ekim tarihleri arasında ilk kez Fotoğraf Bienali düzenleyeceğiz. Sporsorluk bölümü de bizi tabii çok rahatlattı, profesyonel bir düzeye çıktı, sponsorluk bilinci uyarıldı. Sponsorluk mutlaka Avrupa'da, Amerika'da olduğu gibi karşılıklı alışveriş ilkesine oturmalı. Bu yıl bütçemiz 600 milyarı bulacak. Müzik Festivali'nin bütçesi nakit 200 milyar. Tiyatro Festivali'ninki ise yaklaşık 35 milyar. Biz bütçenin % 75'ini sponsorlardan, % 15'ini gişe gelirinden, yaklaşık % 10'unu da Tanıtma Fonu ve Kültür Bakanlığı'ndan sağlıyoruz. Büyük prodüksiyonlarda bir gösterinin gerektirdiği sponsorluk ücreti 50 bin doların altına düşmüyor. İşte o zaman zorlanıyoruz. Bazı kurumlar da küçük olsun ama benim olsun diyor. En belirgin zorluk ise mekân. İstanbul gibi bir kent, mekân fakiri. Sonra işimizi zorlaştıran kentin altyapı bozukluk­ ları var, insanlar gösterilere zamanında yetişemiyorlar. Elektrik kesintileri de lojistik yük getiriyor. Bu arada Basına özellikle teşekkür etmek istiyorum. Geçen yıldan beri basının olağanüstü desteği var. Ama yazılı basından söz ediyorum. Görsel medya bunun çok gerisinde.


Yapı Kredi Gençlik Festivali Artık geleneksel hale gelen Uluslararası Yapı Kredi Gençlik Festivalinin 9.su, bu yıl 19 Mayıs-23 Haziran tarihleri arasında, 8 ayrı mekânda AKM, Açıkhava Tiyatrosu, Aya irini, Rumeli Hisarı, Dolmabahçe Sarayı, Beyoğlu Küçük Sahne, Çeşme ve Antalya'da toplam 33 program gerçekleştirilecek. Bu festivalle ilgili sorularımızı, Devlet sanatçısı, Yapı Kredi Sanat danışmanı Aydın Gün yanıtladı. Yapı Kredi'nin Uluslurarası Gençlik Festivali'nin bu yıl 9. su yapılacak. Bu Festival kısa zamanda çok yol aldı. Bu yıl bir ay boyunca 33 ayrı program sunacaksınız seyirciye. Neler var efendim, 9. Uluslararası Gençlik Festivali programında ? Bilindiği gibi Yapı Kredi Gençlik Festivali'nin repertuarına alınan programlar "MÜZİK VE DANS" başlığı altında toplanıyor Bu genel başlık altında şu bölümler var; -Orkestralar, oratoryalar ve oda müziği -Vokal müzik ve resitaller -Bale ve dans -Folklor ve geleneksel sanatlar -Blues, caz ve gospel

aza indirmek başlıca kaygımız oluyor her yıl. Festival izleyicisinin, taleplerini de eleştirel yöntemlerle incele­ mek, gereksinimlerini irdelemek, kendi beğenilerimizi ve sanat­ sal eğilimlerimizi frenleyerek karara varmak v.s. gibi sorunlar dışardan göründüğü kadar kolay olmuyor. Hele bizimki gibi genç kuşakları hızla gelişen ve değişen bir ülkede işler biraz daha zorlaşıyor. Örneğin 5 yıl önce çoğu izleyicinin büyük ilgi ve beğenisini toplayan bir müzik türü ya da bir ülkenin sanatçıları bugün çekiciliğini büyük ölçüde yitirmiş olabiliyor. Bu konuda en tehlikeli olan: programları düzenleyenlerin kendi beğenilerini çok önemli, yanılmaz ve kusursuz görmeleridir. Bizim için festival organizasyonu "birlikte öğrenme-birlikte gerçekleştirme-bazen de birlikte yanılsama" eylemidir. Festival repertuarını oluştururken içine düşülecek en tehlikeli tuzaklar­ dan biri de programların katı bir tekrarlayıcılık sürecine girme­ sidir. Sanat kurumlan da toplumlar gibidir. Değişerek, dönüşerek gelişirler; değişmeyen gelişemez, büyüyemez; değişmemek küçülmektir, tıkanmadır. Festival her şeyden evvel "yenilik"tir, "beklenmedik olan"dır, "şaşırtan"dır". Adorno'nun deyimiyle "düzen içine düzensizliği getirmektir", başka bir deyişle "halka çiğnenmiş, yutulmuş, hazmedilmiş gıdaları tekrar tekrar vererek "geviş getirtme" değildir.

a

Sayın Gün, program oluştururken nasıl bir yöntem uyguluyor­ sunuz, dayandığınız ilkeler nelerdir?

Gospel müziğinin önemli temsilcilerinden Stars of Falth

pe

cy

Programı oluştururken en çok özen gösterdiğimiz konu müzik ve dans türleri ve bunların çeşitleri arasında taraf olmamak ve nitelikte ödün vermemektir. Her sanat eseri kendi değerini ve anlamını her şeyden önce kendi sanatsal-estetiksel niteliğiyle açıklar ve korur. Sanatsal-kültürel kalite bir noktadan sonra "felsefi bir kavram" düzeyine yükselir. Bu konuda yanılmayı en

Programda dünyaca ünlü sanatçılar yer alıyor. Her festivalin bir veya iki gözdesi bulunur. 9. Uluslararası Gençlik Festivali'nin starı Flemenko'nun en büyük ismi Antonio Gades mi olacak? Bu yılın en önemli isimleri kimlerdir?

Bas bariton Bryn Terfel

Benim böyle bir değerlendirme yapmam sanatçıları kırabilir. Repertuara alınan her program kendi türünün en nitelikli örneklerinden seçilmiş bulunmaktadır. Salzburg Kammer Filarmoni ve solisti Vadim Gluzman/Freiburg Barok Orkestrası/Petersen Quartet/A Sei Voci Vokal Grubu/özellikle de pek çok eleştirmenlerin asrın sesi olarak tanımladığı basbariton Bryn Terfel, flamenkonun kralı Antonio Gades/Carmen Cortes/Montreal Caz Balesi/Genç Fransız Balesi/Afrika Balesi/piyanist Kissin ile kıyaslanan Rus piyanist Leonid Kuzmin/ünlü flamenko ustası Juan Martin ve Gerardo Nunez'den söz etmemek haksızlık olur. Caz müziği dalında bu yıl 5 Grammy ödülü almış, 4 "yılın sanatçısı" olmuş ve altın plak ödülleri kazanmış 13 program yer alıyor. Bu programların çoğunda aynı gecede 2 topluluk


konser veriyor. Kısacası 13 gecede 22 ayrı topluluğu dinleye­ cek izleyicilerimiz. Yalnız bu dalda yapılan etkinlikler bile başlıbaşına "büyük bir caz festivali" niteliğindedir. Yapı Kredi Gençlik Festivali bu yıl ilk kez İstanbul dışına da taşınıyor. Bu, festivalin Türkiye'ye yaygınlaşacağının bir müjde­ si mi? Evet, bu yıl Yapı Kredi Festivali İstanbul'un dışına da taşıyor.Ümit ediyor ve diliyoruz ki bu tecrübe uçuşundan sonra, yıllardan beri hayal ettiğimiz, içine İstanbul'u da alan "Büyük Akdeniz Festivalini"de gerçekleştirme olanağına kavuşuruz. Bütün dünyanın ilgisini çekecek olan böyle bir Festivalin gerçekleşmesi için hiçbir ülkede bulunmayan tarihi ve doğal zenginliklere sahibiz. Değerlendirmeliyiz bu zenginliğimizi. Efendim Festival bünyesinde bu yıl ilk kez Pop Müzik Yarışması düzenlenmesinin amacı nedir? Portorico'lu ünlü saksafoncu David Sanchez Yapı Kredi, Festivalin tün organizasyonunu üstleniyor. Başında da sizin gibi bu konulardan anlayan, deneyimli biri var. Yine de karşılaştığınız zorluklar vardır mutlaka. Ülkemizde böyle­ sine kapsamlı uluslararası festival düzenlemenin zorluklarını öğrenebilir miyiz sizden ?

a

"Ticari teknolojinin yarattığı "ticari eğlence kültürü" zararlı otun çok çabuk büyümesi gibi sanatsal, kültürel değerleri kendi ipoteği altına almış bulunyor. Adına müzik bile diyemeyeceğimiz birtakım zımbırtıları dinleye dinleye kulaklarımız (ve de gözlerimiz) Ümraniye çöplüğü gibi patlama aşamasına erişmiş bulunuyor...

pe

cy

Caz müziğinin torunu olan pop müziği de kapanın eline kalıyor; bir gecede büyük bir star olmayı (çok tutulan bir marka! olmayı) amaçlayan herkes kitlesel kültür furyasından yararlanarak köşeyi dönmeye çalışıyor. Oysa, bizdeki bazı örneklerde de görüldüğü gibi, pop müziği de nitelikli olabilir; olabiliyor da. Çağımız genç kuşağının büyük çoğunluğu ken­ disini keşfetmede, tanımada, kendisini cisimleştirme ve ifade etmede pop müziğini en uygun müzik türü olarak görüyor. Bu gerçeğe sırtımızı dönemeyiz. Hedef kitlesi gençler olan Yapı Kredi Gençlik Festivali bünyesinde gençler arasında pop müziği türünde de bir kalite yaratma isteğinin ürünüdür pop müzik yarışması.

Afrika danslarından Dede Efendi'nin müziğine kadar çok geniş bir yelpaze sunuluyor Festival'de. "Yapı Kredi Gençlik Festivali"için Uluslararası İstanbul Festivali'nin alternatifi diye­ bilir miyiz?

Efendim hepimiz çok iyi biliyoruz Yapı Kredi Bankası İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın kurulmasından uzun yıllar önce Açıkhava Tiyatrosu'nda birçok sanatsal etkinlikler gerçekleştirmişti. Bu etkinlikler Türkiye'deki ilk Festival örnekleri idi. Yıllar sonra 1973'te başlatılan ve büyük başarılara imzasını atan İstanbul Festivali, Yapı Kredi etkinliklerine alternetif olarak kurulmamıştı. 9 yıl önce Yapı Kredi Gençlik Festivalini başlatan Yapı Kredi yöneticilerinin de İstanbul Festivaline bir "alternatif festival" üretmeyi akıllarından bile geçirmediklerinden eminim; bir üniversite varken ikinci bir üniversitenin kurulması, ikincinin birinciye alternatif olmasını gerektirir mi? İkinci üniversite de tıpkı birinci üniversite gibi aynı amaçla (insanın geleceğini kurma, biçimlendirme ve aydınlatma amacıyla) kurulur. Bu ben­ zetmeyi bilinçli ve amaçlı olarak yaptım. Bütün sanat kurumları, tiyatrolar, operalar, senfoni orkestraları ve sanat festivalleri birer üniversitedir (ulusal-evrensel insanlık üniversiteleri...). Keşke bütün şehirlerimiz böyle üniversitelere kavuşsalar.

Evet, Yapı Kredi Bankası "Gençlik Festivali'nin tüm planlan­ masını, organizasyonunu ve uygulanmasını yapıyor. Karşılaşılan güçlüklere gelince; ikinci sorunuza verdiğim cevap­ ta açıkladığım gibi festival düzenlemede güçlükler, sanatsalestetiksel konularda yanılgılara düşmemek için yapılan çok yönlü çalışmaların zorluğundan, kayganlığından, belirsizliğinden (kesinsizliğinden) kaynaklanır. Bu nedenle biz, festival düzenleme; birlikte öğrenme, birlikte gerçekleştirme ve bunları birlikte yaşama eylemidir diyoruz. Bu da festivali hazırlayanlarla karar verenlerin aynı yöne bakmalarına, aynı ilkeleri benimsemelerine, aynı coşkuyu duymalarına bağlıdır; Yapı Kredi Gençlik Festivali çalışmalarında bütün bunların gerçekleşmesini görmek ve yaşamak çalışmalarımıza büyük bir tat katıyor. Seyircinin ilgisinden memnun musunuz? Önemli olan bizim seyircilerden memnun olmamız değil, seyircinin bizden memnun olmasıdır. Birçok kez söyledim; halkımız kendisine verilen doğru, güzel ve nitelikli olanı alma, özümleme, değerlendirme yeteneğine sahiptir ve dünyanın tüm evrensel-ulusal değerlerini almaya istekli ve kararlıdır. Yeter ki halka verilen nitelikli olsun. Biz hep Atinalı Solon gibi düşündük: "halka istediklerini değil, en iyisini vermektir doğru olan". Böyle olunca hem festivali düzenleyenler amaçlarına ulaşmış olurlar hem de izleyiciler kendilerine sunulan bu hizmetten memnun kalırlar.


TANITIM

8. ULUSLARARASI İSTANBUL TİYATRO FESTİVALİ

pe cy a

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın düzenlediği 8. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali bu yıl dünya tiyatrosu­ nun ünlü ustalarını çarpıcı yapıtlarıyla konuk ediyor. 17 Mayıs-2 Haziran arasında gerçekleşecek olan Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne; Amerika, Almanya, İngiltere, İspanya, Rusya, Polonya, Yunanistan olmak üzere, 7 ülkenin seçkin sanatçıları ve aynı zaman­ da '95-'96 tiyatro sezonunda ülkemizde dikkat çeken Ankara, Antalya ve İstan­ bul'dan toplam 15 oyun tiyatro sever­ lere sunulacak. Bu yıl festival yine farklı mekânlarda gerçekleşecek. Rumelihisarı, Taksim Sahnesi, Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Kenter Tiyatrosu, Martı Sanat Evi, Talimhane (Akademi İstan­ bul), Aziz Nesin Sahnesi, Roxy, Aya İrini, AKM Büyük Salon oyunların izleneceği sahne ve mekânlardan bazıları. Bu yıl Tiyatro Festivali'nde dikkate alınan noktalardan biri, dünya tiyatrosunun seçkin örneklerinin, ağırlıklı olarak klasik­ lerin çağdaş yorumlarla sergilenmesi. Ayrıca, tiyatronun diğer sanatlarla olan ilişkisi bağlamında ünlü filmlerden sah­ neye aktarılan, iki örnek de Tiyatro Festivali kapsamında izlenilebilecek. Bu yıl Festival geçen yıldan daha farklı bir Sokak Tiyatrosu örneğini de programına aldı. Yabancı Oyunlar Her çalışmasıyla bir olay yaratan Robert Wilson, bu yıl "Persefone" adlı oyunuyla Rumelihisarı'nda Türk Henkel'in değerli katkılarıyla Tiyatro Festivali'nin açılışını yapacak. Amerika'dan festivale katılan Wilson için eleştirmenler kısaca "dahi" diyorlar. Yalnızca tiyatro alanında değil, diğer sanat kollarında da günümüzün sayılı yaratıcılarından biri olarak anılan

Robert Wilson'un bu çalışması, T.S. Eliot'un "Çorak Ülke" şiirini yorumladığı beş bölümlük tasarımının bir bölümü. Geçtiğimiz yılın sonunda aramızdan ayrılan ünlü Alman tiyatro adamı Heiner Müller'in yazdığı, özgün besteleri ve opera çalışmalarıyla tanınan Heiner Goebbels'in bestelerini yaptığı ve yorum­ ladığı "Promete'nin Özgürlüğü" adlı gös­ teri, " alışılmadık ancak unutulmayacak tiyatral bir konser" olarak yine Rumelihisarı'nda yerini alacak. Tiyatro Festivali'nin bir başka önemli konuğu da, Eczacıbaşı Holding'in katkılarıyla gelen ünlü Moskova Taganka Tiyatrosu ve bu tiyatronun kurucusu, dünyanın en önemli on tiyatro yönet­ meninden biri olarak kabul edilen Yuri Lubimov. Boris Pasternak'ın, filmi de belleklerden silinmeyen ölümsüz romanı "Doktor Jivago"yu usta Lyubimov, Taganka Tiyatrosu ile birlikte yorumluy­ or. Bir başka sinema klasiği, ünlü yönetmen Federico Fellini'nin başyapıtlarından biri olan "La Dolce Vita" da fiziksel tiyatro­ nun önemli yönetmenleri arasında yer alan İngiliz David Glass'ın müzikal yoru­ muyla izlenecek. British Council'ın katkılarıyla programda yer alacak bu prodüksiyonun ilgi çekeceği kuşkusuz. İspanya'dan Festivale katılan La Cuadra De Sevilla Topluluğunun, tasarımını ve yönetimini Salvador Tavora'nın yaptığı "Kimlikler", farklı kültürlerin uyumunu ve karşılıklı yaşayabilme koşullarını araştıran, iki ayrı dilin zenginliğe dönüştürülüşünü anlatan estetik ve görsel bir oyun.


pe cy a


Festivalin kapanışı ise, bir oyunculuk şöleniyle gerçekleşecek. Günümüz divalarından sayılan Rus sanatçı Alla Demidova, Aya Irini'de klasik tragedyanın kadın kahramanlarından "Medea"yı kendine özgü oyunculuğuyla sahneleyecek.

Festivalde Temalar Tiyatro Festivali bu yıl belli temalar altında bazı oyunları bir araya topladı. Bunlardan biri, edebiyat klasiklerinin sah­ neye uyarlaması. Bu bölüm altında, Taganka Tiyatrosu'nun sahneleyeceği Boris Pasternak'ın "Dr. Jivago"su, Ankara Devlet Tiyatrosu'nun sahneye koyduğu Dostoyevski'nin "Budala"sı ve İstanbul Belediye Şehir Tiyatroları tarafından sahnelecek Tolstoy'un "Savaş ve Barış"ı klasik Rus edebiyatından sah­ neye uyarlanan klasikler olarak bir bütün oluşturuyor. Ülkemizde bu yıl Aziz Nesinle ilgili kutlamalar nedeniyle. Festival de Aziz Nesin'e saygı başlığı altında bir bölüm oluşturuldu. Ankara Devlet Tiyatrosu'nun Yücel Erten yöneti­ minde sahnelediği "Azizname 95", Genco Erkal'ın derlediği ve yorumladığı Dostlar Tiyatrosu'nun "Birtakım Azizlikler" oyunu bu bölüm kapsamında yer alıyor. Ayrıca bu yıl Bertolt Brecht'in Ölümününün 40. Yılı'nda sanatçı tüm dünyada anılmakta. Festivalde Zeliha Berksoy'un "Kurt Weill/Brecht" Konseri ve Tiyatro Ti'nin Brecht'in "Adam Adamdır" oyunuyla bu büyük tiyatro adamını anacak.

cy

Yerli Oyunlar Festivalde yer alacak yerli oyunlar İstan­ bul, Antalya ve Ankara'dan katılıyorlar. Ankara Devlet Tiyatrosu iki yapımla pro­ gramda yer alıyor: Yücel Erten'in Aziz Nesin'in yapıtlarından derlediği ve rejisini üstlendiği "Azizname 95" ve Bozkurt Kuruç'un sahneye koyduğu, Dostoyevski'nin ünlü romanı "Budala".

Oyunları", Tunç Yalman'ın yönettiği, Cihan Ünal'ın yorumladığı Tiyatro İstan­ bul'un "Aktör Kean"i, Tuncel Kurtiz'in 4. Uluslararası Tiyatro Festivali'nde sahnele­ diği "Şeyh Bedrettin Destanı"nın tek kişilik yeni versiyonu, Mahir Günşiray'ın yönettiği Tiyatro Ti'nin bir Brecht yoru­ mu olan "Adam Adamdır", Stüdyo Oyuncuları uyarlama ve rejisi Şahika Tekand tarafından gerçekleştirilen "Gergedanlaşma".

a

Görselliği ağır basan bir başka çalışma da Polonya'dan geliyor. Biuro Podrozy Tiyatrosu, Bosna dramından esinlenerek etnik çatışmaları, hoşgörüsüzlüğü ve vahşeti konu alan "Can Çekişen Karmen" adlı açık hava gösterisiyle, geçtiğimiz yıl Edinburg Fringe'de Birincilik ile Eleştirmenler Ödülleri'ni almıştı. Bu gösterinin önünde Truva öyküsünden seçtiği bir imgeyi işleyen Leven Öget'in "ikili Figür" adını verdiği enstellasyon-sahne gösterisi izlenebile­ cek.

pe

Antalya'dan ise iki oyun Festival konuğu oluyor. Antalya Belediye Tiyatrosu rejisini Namık Agayev'in üstlendiği "Gılgameş" ve 5. Sokak Tiyatrosu ise Mustafa Avkıran'ın yorumladığı ve Payidar Tüfekçioğlu'nun oynadığı "MoskovaPetuşki" adlı tek kişilik oyunla İstanbul'a geliyor. İstanbul Devlet Tiyatrosu Osman Wöber'in yönettiği Memet Baydur'un "Kamyon"uyla, İstanbul Şehir Tiyatrosu ise, Burçin Oraloğlu'nun sahneye koyduğu Tolstoy'un "Savaş ve Barış"ı festival için perde açıyorlar.

İstanbul'dan Festivale katılan Özel Tiyatrolar ise şöyle: Terry Johnson'un yazdığı ve Işıl Kasapoğlu'nun rejisini üstlendiği Tiyatro Stüdyosu'nun "Histeri"si, Robert Duncan'ın yazdığı ve yine Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği "Abelard ve Heloise", Dostlar Tiyatrosu'ndan Genco Erkal'ın "Birtakım Azizlikler" adlı çalışması, Kerem Kurdoğlu'nun yazıp yönettiği Kumpanya Sahnesi'nin oynadığı "Haritadan Naklen Yayın", Edward Bond'un yazdığı Bilsak Tiyatro Atölyesi'nin sahnelediği "Savaş

Atölye Çalışmaları 8. yılında genç tiyatro sanatçılarına "eğitim" alanında destek vermeye yöne­ len Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, geçen yıl bir yan etkinlik olarak başlattığı "Atölye Çalışmalarına bu yıl özel bir yer verdi. Genç tiyatroculara farklı tiyatro tekniklerini uygulamalı olarak gösterme ve tiyatro eğitiminde dünya standartlarını aktarma amacını güden bu "Atölye Çalışmaları"nda bu yıl iki eğitmen yer alacak. Bunlardan ilki geçen yıl ilk kez böyle bir çalışmayı ülkemizde kısa bir süre için de olsa gerçekleştiren Attis Tiyatrosu yönetmeni Theodoros Terzopoulos. Ünlü Yunanlı yönetmen bu yıl bir haftalık yoğun bir çalışma programıyla festivalin misafiri oluyor. İkinci konuk Ellen Lauren ise, tüm dünya­

da ilgiyle izlenen Japon Tadashi Suzuki Tiyatrosu'nun (SCOT) benimsediği Suzuki tekniğini genç tiyatroculara bir hafta sürecek olan çalışmasında tanıtacak. Lauren, ayrıca Anne Bogart tekniğini de bir ek çalışma olarak sunacak. Bu çalışmalar Akademi İstanbul Bale Stüdyosu'nda gerçekleştirilecek. Konferanslar Bu yılın programında dikkat çeken bir başka yenilik ise, geçen yıllarda "Paneller" adı altında gerçekleşen etkin­ liklerin, bu yıl konusunda uzman konuşmacıların davet edildiği konfe­ ranslar olarak düzenlenmeleri. Tiyatro izleyicisi ve sanatçılarıyla birlikte, kuramcısına, eğitmenine yönelmek ve dünyada yapılan akademik çalışmaları ülkemizde tartışmak bu konferanslarda hedeflenen amaç. Avrupa'nın önde gelen Brecht kuramcısı ve eleştirmen Prof. Ernst Schumacher, "Heiner Müller ve Bertolt Bercht Tiyatrosu" adı altında bu iki tiyatro ekolünün karşılaştırmasını yapacak. Dünya tiyatrosunun sayılı yönetmenlerinden Yuri Lubimov "Lubimov Tiyatrosu" üstüne bir konfe­ rans verecek. Cenova Üniversitesi'nden Prof. Margherita Rubino Bertini de "Antik Tiyatro ve Robert Wilson Persefone'si"ni değerlendirecek. Bu kon­ feranslar AKM Oda Tiyatrosu'nda gerçekleştirilecek. Sergiler Tiyatro Festivali'nin bir başka etkinliği de Atatürk Kültür Merkezi Alt Fuaye'de 1525 Mayıs tarihleri arasında yer alacak olan "Tiyatro Mekânı Oluşturmak Sergisi". British Council'in 100 kadar değişik ülkeyi dolaşmasını hedeflediği sergi, 2. Dünya Savaşı sonrası İngiliz ti­ yatrolarında iç mekânın tarihi gelişimini konu almakta. 40 yıllık süre içinde gerçekleştirilen tiyatro projeleri, yazı, plan, fotoğraf ve maketler ve ayrıca, geleneksel tiyatrolar, yeni mekân arayışları ve İngiltere dışı tiyatro binalarının farklılıkları serginin konusunu oluşturmakta. Cengiz Özek tarafından hazırlanan "Karagöz Sergisi" de yine Tiyatro Festivali sırasında The Marmara Oteli Fuayesi'nde açılacaktır. 8. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin biletleri 11 Mayıs tarihinden itibaren Atatürk Kültür Merkezi gişelerinden satışa sunulacaktır


TANITIM

ŞEHİR TİYATROLARI

12. GENÇLİK GÜNLERİ

cy a

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrolarının gelenekselleşen Gençlik Günleri'nin on ikincisi 2-13 Mayıs tarihleri arasında yapılıyor. Filmlerin, konserlerin, söyleşilerin, sergilerin, tiyatro oyunlarının, dia ve dans gösterilerinin, atölye çalışmalarının yanı sıra Pera gezisi ve Hür FM 92.6'nın yapacağı "Tiyatro Radyosu", 12. Gençlik Günlerinin etkin­ likler programını oluşturmakta. Şehir Tiyatroları'nın tüm sahnelerinin etkinlik alanı olarak kullanılması, sanatın değişik dallarında yer alan birçok grubun ve kişinin Gençlik Günleri'nde buluşmasını sağlamakta.

pe

12. Gençlik Günleri'ni 1996 yılındaki ana teması HABİTAT II ve UNESCO'nın 1996 yılını "Nasrettin Hoca Yılı" ilan etmesi nedeniyle mizah olarak saptandı. HABİTAT II ve mizah, etkinliklerde bir araya getirilmeye çalışıldı. Kerevitaş'ın katkılarıyla gerçekleşen 12. Gençlik Günleri'nin bu yılki hazırlayıcısı olan Hilmi Zafer Şahin, etkinliklerde çıkış nok­ talarının kentsel yaşama ve insana gülmece ile bakmak olduğunu belirttik­ ten sonra, kendilerine yol gösteren slo­ ganın "Gençlik Günleri bir Şehir Tiyatroları klasiğidir, Şehir Tiyatroları bir istanbul klasiğidir, İstanbul bir dünya klasiğidir" olduğu söylüyor. Elliye yakın oyun, 6 sergi, 3 atölye çalışması, yirmiyi aşkın film, bir tiyatro radyosu, 7 söyleşi, 10 konser, bir gezi ile 4 dans ve 11 dia gösterisi, Gençlik Günleri'nin 12 günlük programına dağılmakta.

Değişik üniversite ve gençlik topluluk­ larının oyunları Şehir Tiyatrolarının altı sahnesinde seyirci ile buluşacak. İstan­ bul'daki toplulukların yanı sıra, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Doğu Akdeniz üniversitesi, Hayrabolu Meslek Yüksek Okulu, Hayrabolu Belediye

Tiyatrosu, Bartın Bölge Tiyatrosu, Ereğli Erdemir Musiki Folklor Derneği Tiyatro Topluluğu, İzmir Bölge Tiyatrosu Gençlik Günleri'nde İstanbul tiyatroseverleriyle buluşacak. Yeşil Üzümler, Kumpanya Bale Türk, Christine Brodbeck ile Özgür Kemertaş'ın Necmi Aydın'ın saksofonu eşliğinde gerçekleştireceği dans gösteri­ leri Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde sunulucak. Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde Ahmet Ese'nin, Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi'nde Anadolu Yakası Ressamları Grubu'nun resim sergisi, Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde Rabia ve Ahmet Yirmibeş'in ortaklaşa hazırladıkları "Şiirlerle Fotoğraf" sergisi, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde İFSAK'ın "1986-1996" Ayın Fotoğrafları Sergisi", İTÜ Güzel Sanatlar Fakültesi "Öğrenci Fotoğrafları Sergisi" ile Kafiye Türkmen'in heykel sergisi gezilebilir. Dünya ve Türk sinemasının tanınmış birçok yönetmeninin imzasını taşıyan filmler Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi fuayesinde ve Cep Tiyatrosu'nda göste­ rilecek. On kadarının orjinal dillerinde gösterileceği filmlerden bazıları, Venedik'te Ölüm, Yer Sarsılıyor, Yasak İlişkiler, Paris Texas, Mimarın Göbeği, Büyük Umutlar, Yalnızlar Rıhtımı, Suçlular Aramızda... Söyleşilerde konu olarak kentsel yaşam ve mizah bir arada bulunmakta. 3 Mayıs Cuma günü, televizyon dizisi "Bir Demet Tiyatro"nun Mükremin Abi'si Yılmaz Erdoğan'ın, Gürdal Tosun ve Serhat Özcan'ın da katılımıyla yaptığı "HABİTAT'sa Koy Sepete"; 4 Mayıs Cumartesi günü LEMAN Dergisi'nden


a

Ferhat-Asur Caz Dörtlüsü, İstanbul, İstan­ bul Oda Korosu, Melih Güzel ve Öğrenci­ leri, Grup Dost Yürek, Ruhi Su Dostlar Korosu, MSM Gitar İkilisi-Yusuf Sezer ve Murat Opus, Grup Güleryüz ile konukları İrlanda müziği yapan Earth Union Topluluğu konserleriyle müzikseverleri Gençlik Günleri'ne taşıyacaklar.

pe cy

Vedat Özdemiroğlu, Kaan Ertem, Erdil Yaşaroğlu, Bahadır Boysal, Aslan Özdemir'in katıldığı "Leman'ımla Sana Bir Ses..." 5 Mayıs Pazar günü Nazan Atasoy'un dia eşliğinde sunacağı "Kültürel Mirasın Yağmalanması"; 7 Mayıs Salı günü son günlerdeki gösteri­ leriyle büyük ilgi uyandıran Cem Yılmaz'ın "Bir HABİTAT Gördüm"; 8 Mayıs Çarşamba günü İbrahim Eren ve Necdet Uğur'un katıldığı "Yeşiller Soruyor: İstanbul Otonom Bir Kent Olmalı mı?"; 9 Mayıs Perşembe günü "Mahallenin Muhtarları" dizisinin Temel'i Erkan Can ile Devlet Tiyatroları sanatçılarından Ali Sürmeli ve Zafer Algöz'ün katıldığı "Nereden Geldik İstan­ bul'a"; 10 Mayıs Cuma günü Mert Ali Başarır'ın yöneteceği mizah ustalarımızdan Kandemir Konduk, Gani Müjde ve Necati Abacı'nın konuşmacı olarak yer aldığı "Mizahçı Gözüyle Kent ve Yaşam" konulu söyleşiler Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde yapılacak.

2 Mayıs Perşembe günü saat 19.00'da Ayşegül Yeşilnil ve Caz Kuartet 12. Gençlik Günleri'nin açılışını, 13 Mayıs Pazartesi saat 19.00'da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kent Orkestrası'nın vereceği konser de kapanışını yapacak. Bunların yanı sıra, Müjdat Gezen Sanat Merkezi (MSM) Hafif Müzik Bölümü,

Bu yıl gerçekleştirilen atölye çalışmalarında üç uygulama yer almakta. 4-8 Mayıs tarihleri arasında Marietta Ipekkaya'nın 12 kişiyle gerçekleştireceği "Nefes-Hareket Bağlantısı ve Bedende Örtüşümü" 11-12 Mayıs'ta Ayla Algan'ın yöneteceği, 20 kişinin katılacağı "Gösterim Sanatında Oyuncunun Yaratıcılığı" adlı oyunculuk çalışmaları ile 60 kişinin katılabileceği VIRA-Kryolan GMBH'nin 9-10 Mayıs tarihlerinde kuramsal ve uygulamalı "Tiyatro Makyajı" çalışması Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin stüdyolarında yapılacak, ilgilenenlerin bilgi ve katılım için Gençlik Günleri Komitesi'ne başvur­ maları gerekmektedir. Her yıl olduğu gibi dia gösterileri de 12. Gençlik Günleri'nde önemli bir yer tut­ makta. Değişik konuların bulunduğu dia gösterine katılan sanatçılarımız; Araş Neftçi, Erhan Saraloğlu, Tolunay Timuçin, Emre Ekizler, Firdevs Sayılan, Doç. Dr.

Semra Aydınlı, Sinem Turan, Herman Akşahin ve İbrahim Zaman. Sanat Tarihçi ve rehber Sezai Gülşen'in yapacağı Pera Gezisi de bu yılın ilk­ lerinden. 12 Mayıs Pazar günü yapılacak 40 kişilik bu geziye katılmak isteyenlerin 2-10 Mayıs tarihleri arasında yine Gençlik Günleri Komitesi'ne başvurmaları gerekiyor. HÜR FM 92.6'da Can Doğan'ın yaptığı "Sinekli Market" programının biri 11 Mayıs Cumartesi günü saat 19.00'da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde gerçekleştiriliyor. Herkese açık bu programda sanat dünyasından birçok kişiyi bir arada görmek mümkün olacak. Can Doğan'ın "Tiyatro Radyosu" diye tanımladığı bu programda izleyicileri birçok sürpriz beklemekte. 12. Gençlik Günleri'nin on iki günlük etkinlik programını hazırlayan çalışma grubu, amaçlarının İstanbul'da olup bitenlere duyarlı bir bakış sağlamak, başta gençlik olmak üzere İstanbul'da yaşayan herkesin gelecek adına sorumlu­ luk üstlenmesinin kapısını aralamak olduğunu, bu nedenle "On milyon istan­ bullu Gençlik Günleri'ne katılmalı, kente sahip çıkmalı, çünkü başka bir dünya klasiği kent yaratmak için üç bin yıl bek­ lemek gerekecek" diyorlar.


a

pe cy


a

pe cy


a

pe cy


a

pe cy


FESTİVAL ÖZEL

pe

cy

a

CAN ÇEKİŞEN KARMEN

Tiyatro Festivali'ne bu yıl Polonya'dan bir sokak tiyatrosu katılıyor. Geçen yıl Edinburg Fringe'de "Can Çekişen Karmen'le Eleştir­ menler Büyük Ödülü'nü alan Biuri Podrozy Tiyatrosu, aynı oyunla İstanbullu izleyicinin karşısında olacak.

1988'de kurulan Biuri Podrozy Tiyatrosu, Polonya'da uzun yıllar dinamizmini yitirtmemiş olan alternatif tiyatro hareketinin genç kuşak temsilcilerinden oldu. Sokak tiyatrosu kavramına farklı bir açıdan yaklaştıklarını söyleyen grup, oyunlarında masklar, uyarıcı bir müzik, seyircinin yüzünde dolaşan spotlar, dev boyutlarda dolaşan zebaniler, meşaleler ve balonlarla vahşeti, korkuyu ve çaresizliği izleyiciye aktarıyorlar. Oyunun genel anlamda savaş karşıtı bir mesajı var. Büyük bir soykırımın yaşandığı Bosna'daki savaştan yola

çıkarak, emprovizasyonlarla oluşturdukları "Can Çekişen Karmen", Karabağ, Ermenistan, Çeçenistan, Ruanda ve daha pek çok yerde dökülen kanlan, işlenen cinayetleri, acı çeken insanları izleyicinin karşısına bir kez daha getiriyor ve bu vahşet üzerinde bir kez daha düşünmelerini sağlıyor. Oyunun yönetmeni ve metinlerini derleyen, Pawel Szkotak oyun hakkında şunları söylü­ yor. "Eski Yugoslavya'dan gelen göçmenlerle tanıştık, onların kamplarında yaşadık, onların kaderlerini olabildiğince paylaşmaya çalıştık. 'Can Çekişen Karmen'i birkaç kez elden geçirdik. Bir de baktık ki, tarih sayfaları arasına gömüldüğünü sandığımız savaş, yirminci yüzyılın en büyük tehlikesi olarak karşımızda. " 23


FESTİVAL ÖZEL

PERSEFONE Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali açılışını bu yıl, yalnızca dünya tiyatrosu­ nun değil, "sanat dünyasıının" büyük ismi Robert Wilson'in "Persefone" oyunu ile yapıyor. Rumeli Hisarı'nda izlenebilecek olan gösterinin müziğini yine günümüzün büyük ustalarından sayılan Philip Glass besteledi. Brad Gooch ve Maita di Niscemi'nin yazdığı metnin kullanıldığı, aslında yeniden doğuşu simgeleyen bir mit olan "Persefone", Wilson'un T.S. Eliot'un "Çorak Ülke" şiirini yorumladığı beş bölümlük tasarımın da bir bölümü.

a

Rugerro Calich

pe cy

Çev.:

İsmi günümüzün sayılı büyük sanatçıları arasında sayılan Robert Wilson'un en önemli özelliklerinden biri, çevresinde bulunan sanatçıların farklı sanat anlayışlarıyla ortaya çıkmış eserlerinde kendine ait olanı görüp, bunu zekice kendi estetik anlayışına uygulayarak, dengeleri çok iyi oluşturulmuş bir bütün yaratmasıdır. Sanatçı için eleştirmenler, "O bir dahi. Anı görüyor, yakalıyor, düzenliyor, ışıklandırıp yükseltiyor ve doğru mekâna oturtuyor, yani yaratıyor" diyorlar. Modern dansın ustaları olan Balanchine ve Merce Cunningham'dan etkilendiğini söyleyen sanatçı, sahnede hazırladığı her kurguya bir koreograf gibi zamanı, mekâna ve ışığa bağlı olarak d üzenler. Wilson'un imge ko­ lalarından oluşan tiyatrosunda olay akışı ya da belli bir hikaye yoktur. Bu, Wilson'un tiyatroda yaptığı bir devrim olarak adlandırılır. "Tiyatrodaki ressam" adıyla da anılan sanatçı, sahnede "görsel"likle ilgilidir. Wilson, çoğu zaman prodüksiyonlarında kullandığı tüm sanatsal elemanların hep­ sinin eşit değerde önemli olduğunu söylese de, "görsellik" hep birinci sırayı alır. Onun imgeler tiyatrosunda görsellik ya da tasarım tekste yönelik olarak

düzenlenmemiştir. Görsellik, aslında yaptığı işin içeriğini oluşturur. Aşağıda, Dario Ventimiglia'nın 1995 Venedik Bienali katalogunda Robert Wilson'la yaptığı söyleşiden alıntılar taşıyan, "Görsel Bir Bütün Yaratmaya Yol Açan Yetenek" adlı yazısı yer alıyor. "Sık sık tiyatromun ne anlama geldiği bana sorulur; genelde bilmediğimi ifade ederim. Tiyatrom, çoğu zaman formal bir tiyatrodur. Yoruma yönelik bir ti­ yatro değil. Yorumun, yönetmenin yazarın veya oyuncunun sorumlu olduğu bir bütün olduğuna inanmıyorum... İzleyicinin ortaya çıkardığı anlam, yorumdur." 45. Venedik Bienali'nde yer alan, tüm yapıtlarına göndermelerle dolu ve kendine has yöntemiyle kurduğu "Memory/Loss" Enstellasyonu'nu izle­ meye gelen sanatseverler için Robert Wilson, Bienal'de verdiği seminere böyle başladı. Kesin olan bir şey var ki, o da Wilson'ın eserlerinde tüme ait olan spe­ sifik özellikler var. Wilson'un her yapıtındaki özellikler en sonunda tümünü, aynı zamanda da tek bir bütünü oluşturuyor. Wilson kendi eser­ lerine bütünlüğü olan tek bir düşünce olarak bakıyor. Üzerinde çalıştığı malzemeler arasında çok büyük farklar izlenememektedir, çünkü Wilson'da malzemeler sürekli bir evrim geçirmekte­ dir. "New York'a geldiğim zaman 60 yılların tiyatrosunda hoşuma gitmeyen şey, izleyicinin düşünmesine zaman tanınmamasıydı. Sahnede her şey o kadar hızlıydı ki, seçime şans tanınmıyor, hiçbir şey doğal görünmüyor, yalnızca yönetmenin ve oyuncuların görmesini istediklerini görüyorduk. Seyircinin görme özgürlüğüne sahip olması benim


pe

cy

Wilson malzemeleri toplar. Aynı zaman­ da aralarındaki mantıksal bağlantıları çözer, mekânı parçalar, zamanı "slow motion" ve tekrar tekniklerine başvurarak genişletir. Bütün yapıları parçalar ve yıkar. Onun dünyasıyla ilişki kurmak ufak parçalara bölünmüşlük, söylenmemişlik ve sessizlikle hesaplaşmak demektir. Sessizlik, seslerin ritmini ve parçalanmasını belirginleştiren en önemli elemanlardan biridir. Wilson'un uzun yılllar boyunca beraber çalıştığı sağır ve dilsiz 13 yaşındaki Raymond Andrews'un hayalleri ve rüyalarının incelenmesine dayanan 7 saatlik dört bölümlük tamamiyle sessiz "The Deafman Glance" (1971) bunun tipik bir örneğidir.

ortaya çıkar. Wilson'un resimsiz bir gös­ terisi düşünülemez. Sahnede her detayı irdeler ve çoğunlukla bu resimler, prodüksiyonun sonunda oyunun düşünselliği haline gelir. Yaratılarının diğer bir önemli malzemesi mekân kul­ lanımıdır. Wilson eserine işlediği ve şekil­ lendirdiği basit ve modüler bir diagram yaratarak başlar. Wilson'un sahnedeki yapısal buluşu, beklenmedik olayların yarattığı özgürlükle sahnede çalışmasıdır. Kolaj, montaj üst üste bindirilmiş imgeler ve birleştirilmiş parçacıklar onun sine­ masal yönteme yaklaşmasına olanak sağlar. "Memory/Loss" Enstellasyonu onun dünyasının gelişimini aktarır. Bunu hem bir serginin yaratımında hem de ti­ yatro oyununda kullanır. Düşselliğin ön plana çıktığı "Memory/Loss"da zaman ve mekânın uyumu en iyi şekilde bir bütün­ lük içindedir. Hafızanın alanı ile görsel temas bütün bir yolculuğu özetleyebile­ cek genel bir vizyonun anlatısına eşittir... Wilson'un büyüdüğü Teksas'ın çölsel peyzajını hatırlatan çatlaklarla dolu toprak tabanından, seslerin ve sessizlik­ lerin dağılmış parçacıklarına, alanın kusursuz oranlarına, bu alanın ışıklandırılışına ve mükemmeliyet içindeki felakete ve takıntılara uzanır. Herhangi başka bir sanatçının yaratıcılık damarını kurutacak kadar hızlı bir ritimle, ressam heykeltraş, tasarımcı, mimar, yazar ve yönetmen Wilson, dünyanın her köşesinde sergiler açmakta, videolar çek­ mekte; yaratımlarının kalitesi bundan asla etkilenmemekte, olgunluğa erişmiş bir sanatçı gibi kendi çizgisini korumak­ tadır.

a

için çok önemli. Sanatçı, yorumlamama!], bunu seyircinin yapmasına olanak sağlanmalıdır. En iletişimsel dil, duyulan değil, görülen, yani, jest ve mimiklerin dilidir. Martha Graham'ın dediği gibi "vücut asla yalan söylemez, gerçek daima vücuttadır"

"Neden ile sonuç arasında bir ilişki olması gerekliliği tamamiyle Avrupa'ya ait bir düşüncedir. Biz Amerikalılar belki bu yüzdendir ki, efekt yaratmak için uğraştık. Benim için hangi noktadan başlandığı önemli değildir. Sonuçta iki uç nokta arasında bir noktaya varılacaktır. Ben 'bir şeyler' sahneliyorum, belki daha sonra nedenini de bulurum. Fakat ne yaptığımı bilsem, yapmak için bir nede­ nim olmazdı." Bu sözler de bütünsel sanat kavramını tam anlamıyla açıklıyor. Eserlerinde görsel sanat daima dikkat çekicidir... Sahneye koyduğu her eserde, tiyatroyu temsil eden onun bir parçası olan ve teatral bir gelişimin anlarını oluşturan birçok sayıda, kesin çizgileri olan resimler

Çeşitli operalar için yaptığı rejilerden sonra, son zamanlarda Wilson ilk dönem eserlerini hatırlatan gösterilere enerjisini yoğunlaştırmak ister gibi görünmektedir. Eleştirmenlerin de belirttiği gibi "T.S.E." (Eliot'un şiirselliğinden ve yaşamından

esinlenerek ortaya çıkardığı eser) buna bir örnek oluşturmaktadır. Bununla, daha önce yaptığı "The Life and Times of J. Stalin" ve "The Life and Times of S. Freud" gibi geçmişin önemli kişiliklerinin biyografilerine bir gönderme yapmak­ tadır. Wilson'dan ve eserlerinden bahset­ mek ya da günümüz tiyatrosunun dahi­ lerinden birinin yaptılarını anlatabilmek kolay değildir. Şu anda Venedik'te sah­ nelenen "Hamlet a Monolog" hakkında tahminler yürütmek zor gibi görünse de Wilson'un beden, jest ve mimikler, alan ve ışık arasında yaratacağı inanılmaz dengeyi tahmin etmek hiç de zor değil. Wilson'u şahsen tanıyanların bildiği gibi, yaşarken nasılsa, eserlerinde de inanılmaz bir hızla değişen ruh halleri bütünüdür... Bazen ölümcül sessizlikler, hemen ardından da sürekli konuşan ihti­ raslı, hayalperest ve aynı zamanda da işbilir bir kişilik. "Memory/Loss"u sah­ neye koyacağı Venedik'e ilk geldiğinde mekânı uzun uzun inceledi. Onu parçalara böldü ve geometrik bir şema haline indirgedi. Bir enstellasyonu yaratırken ya da sahne alanını yaratırken veya konuşurken kullandığı metod budur... Her şeyden önce düşünsel olan bir alan ve bir mekânda yaratılan sesler, mimikler, izleyiciyi düşünmeye iten uzun sessizlikler... Daha sonra bu enstellasyonun isminin "Hafızanın Odası" olmasına karar kıldı. Ve bu tema bundan sonraki eserleri için de çok belirgin tematik bağlantıların zinciri haline getirmiştir. Wilson'un enerjisi pragmatiz­ mi ve başarısı birçok kıskançlık taşıyan eleştirilerde yer alan kendini tekrarlama suçlamalarına ve kendisine yönelik saldırılara neden olmuştur. Şahsen Wilson'un günümüz tiyatro sahnesinin en hassas ve yenilikçi ustalarından olduğuna inanıyorum.


FESTİVAL ÖZEL

AKTÖR KEAN Tiyatro İstanbul'un sahneye koyduğu "Aktör Kean", 89-90 tiyatro sezonunda Şehir Tiyatrolarında sahnelendiğinde büyük bir ilgi toplamıştı. Cihan Ünal, altı yıl sonra yine aynı role soyundu. Çağdaş yazarlardan Raymond FitzSimons'un "Aktör Kean" adlı oyunu Sevgi Sanlı tarafından Türkçeleştirilmiş. Tiyatro tarihinin en yetenekli, en şaşırtıcı oyuncularından biri olarak tanınan Kean, inişli çıkışlı, çalkantılı yaşamıyla da 19. yüzyıl tiyatro dünyasını derinden etkile­ mişti. Kean'in seyircileri ve eleştirmenleri derinden coşturan özelliği, sahneye coşku ve enerji getirmesi olmuştu. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde de izleyeceğimiz oyunda bir yandan aktörün yaşamı, öteki yandan da aktörün ünlü rollerinden bölümlere yer verilmiş. Shakespeare oyunlarından Hamlet, Macbeth, Venedik Taciri, III. Richard, Kral Lear, Atinalı Timon, Corisalanus gibi karakter seçilmiş.

cy

a

Koyuncuoğlu

pe

Emre

Aktör Kean, daha doğrusu Edmund Kean, Özdemir Nutku'nun "Oyunculuk Tarihi" kitabında şöyle tanıtılıyor. "Uyumsuz bir sese sahip olan küçük bir adam hemen hemen bütün fiziksel handikapları kendinde toplamıştı. Kean, bir bakıma Hunt'ın, kendi kişiliğinin özgürlüğüyle "yeniden yaratan" aktöre olan özlemine bir yanıt sayılabilirdi. Bir hayat kadını ile akıl hastasının yasa dışı oğluydu, kimsesiz bir çocuk olarak eğitim görmeden büyüdü. Ama daha 10 yaşındayken halk önünde harikalar yaratmaya başladı. Karmakarışık bir ruh yapısına sahipti, görülmemiş bir bencil­ di." 1804'de 16 yaşındayken gezici bir taşra oyuncu olan Kean, 9 yıl içinde Dorchester'deki tiyatronun başaktörlüğüne yükseldi. Oyuncu

oldukça parasız, büyük sorunlarla geçir­ diği bu yıllarını hiç unutamadı. 1813'ün sonlarına doğru aktör, menajer Elliston tarafından Londra'nın ikinci önemli ti­ yatrolarından biri olan "Olimpia"e alındı. O sırada büyük maddi sıkıntıları olan "Drury Lane" yönetimi vakit geçirme­ den, onu topluluğa kattı. Tiyatronun çaresizliğinden de yararlanan Kean, düşlerindeki rolleri tek tek istemeye ve bu rollerle sahneye çıkmaya başladı. İlk rolü Shylock'la, yani sahneye ilk adımıyla umulmadık bir başarı kazandı. Ardından, III. Richard, Hamlet, Othello gibi birçok trajik Shakespeare karakterini yorum­ ladı. Nutku, Kean'in Londra seyircisi tarafından tutulmasının nedenlerinden birini şöyle açıklıyor. "Uzun zamandır süregelen yapay ve süslü oyunculuk geleneğini yıkması çok önemlidir. Kean, 68 gecede "Drury Lane"e 166 742 seyir­ ci çekerek tiyatronun kazancını üç mis­ line çıkardı. Kean her şeyden önce Shakespeare karakterlerinin özgün yorumcusuydu. Seyirci, "onun seçtiği ünlü bir karakter ne olursa olsun, onu görmeye koşuyordu, çünkü onun bu karakteri yeni baştan yaratacağını biliy­ orlardı ve nasıl yorumlayacağını merak ediyorlardı." Dönemin eleştirmenlerinden ve özellikle Edmund Kean hakkında yazdıklarıyla ünlenen Hazlitt'e göre, onun III. Richard'ı "tamamen ona aitti, ondan önceki aktörleri taklit ettiğini gösteren bir tek iz bile yoktu. O hep kendi sahasındaydı ve ayaklarını yere sıkı basıyordu." Yine Nutku aracılığıyla Hazlitt'den öğrendiğimize göre, yazarın metnini yazınsal açıdan çözebilecek eğitimi yoktu. O, bu karakterleri kendi sezgilerine göre algılıyor ve kendi anlayışının özgünlüğüyle yorumluyordu.


Kean'in sahnede yarattığı her karakter, "bir iç inançla ortaya çıkıyor. Kendine özgü duyarlılığı ona yolunu çiziyordu, çünkü kendi nasıl düşünüyor ve uygulu­ yorsa, öyle oynuyor". Kean'e bu açıdan bakarsak romantik bir aktör diyebiliriz.

Bu aşırı yeteneğini ve enerji patlamalarını sanatıyla olumluya dönüştürmüş olsa da, Kean'in iç enerjisi dur durak bilmediğinden, bir yandan da kendi ken­ dini yok etmesini sağlıyordu. Yaşadığı birçok "olay" yaratan aşk ilişkileri, aşırı alkol tutkusu onu bir anlamda sakinleştiren öğeler oldular. Ancak, düşüşünü de beraberinde getirdiler. Kean'in, oynadığı karakterler gibi trajik

pe cy

a

Oyunculuğunda, bir anlamda kendini oynayan Kean, kişiliğindeki iniş ve çıkışlar, oyun karakterlerinde yakalanan renklere ve zenginliklere dönüşüyordu. Karakterleri bir bütün halinde yeniden yaratması da izleyici tarafından kolaylıkla kabul ediliyordu. Kean, Hazlitt'in yazdığına göre, hemen hemen her zaman onun oyunculuğu "tutkuların bir

anarşisi" gibiydi; bu anarşi "sanki bir mizah ya da delilik anında başkaldırıyor ve onun yanardağ gibi ateş püsküren cüce bedeninde büyük çarpışmalara yol açıyordu."

bir hayat ve trajik bir sonu oldu. Bu inanılmaz yoğunluğu, bu başarılı oyuncuyu ve bu zavallı insanın hayatını, belli bölümlere toparlanmış olarak, Cihan Ünal sahnede yorumluyor. Ünal, Kean gibi karakterden karaktere girerken, bir yandan da ünlü Shakespeare oyunlarından hatırlatmalar yapıyor. Ünal, mizansenleri yaratırken kostümü ve ufak dekor detaylarını da kolaylıkla gerekene dönüştürüyor. Festivalin ilgi çekecek tek kişilik oyunlarından olacak.


FESTİVAL ÖZEL

AZİZNAME 95 Şener

Ankara Devlet Tiyatrosu 1994-95 mevsi­ minin önem verilmesi gereken bir oyu­ nunu, "Azizname"yi sergiliyor. Oyunun önemi, yazarından, yazarın gülmece anlayışından, yönetmenin sahneleme biçeminden, sanatçının yaratıcılıklarını ortak bir çalışmada birleştirebilmelerinden kaynaklanıyor. Bu oyun, en başta yazılı metni, sonra metnin sah­ neye uyarlanışı, dramaturgisi, sahnelenişi, müziği, sahne, giysi, ışık tasarımı, dans düzeni, oynanışı ve seyirciden aldığı tepki bakımlarından tiyatroda bir­ likte üretmenin erkin bir örneği olarak yıllar boyu anımsanacak nitelikte. Doğal ki başarının baş mimarı, bu tiyatro sanatçıları orkestrasının şefi Yücel Erten. Yücel Erten, Aziz Nesin'in gülmece öykülerinden yaptığı seçimle, titiz bir ön çalışmanın ürünü olduğu belli olan düzenleme ile, oyunu sahneleyişi ile birkaç aşamalı bir iş başarmış. Oyuncu kadrosu ile de güzel bir uyum kurmuş. Bunda, Rüştü Asyalı, Serhat Nalbantoğlu, Berin Ötenel, Hatice Aslan, Ahmet Mümtaz Taylan, İhsan Sanıvar, Bilal Gürdere, Hüseyin Avni Danyal'dan oluşan oyuncu kadrosunun yaratıcı katkısının payı var kuşkusuz. Sonuçta "Azizname", Aziz Nesin'in anısına layık bir ürün olmuş. Yücel Erten'in, Aziz Nesin'in seksen yaşına bir armağan olmak üzere tasarladığı bu yapıt bu gün büyük yazarın anısına sunuluyor.

pe

cy

a

Sevda

Kuşkusuz Aziz Nesin'in anısına layık olmak demek, yalnızca başarılı bir sahne uyarlaması yapmayı başarmak anlamına gelmiyor. Bu oyun Aziz Nesin'in gülmece sanatından, bu sanatın işlevin­ den ne anladığını, gülmece öyküleri ile ne yapmak istediğini canlı bir gösteri biçiminde sunduğu için ona layık olma hakkını kazanıyor. Aziz Nesin, dünya görüşü ile aynı paralelde olan gülmece anlayışını açıklarken 'halk gülmecesi' tanımını yapmış. İşlevi olan, işe yarayan gülmeceye, okurunu güldürme yolu ile düşündüren gülmeceye halk gülmecesi demiş. İstemiş ki okur, öyküde yaratılan

duruma, bu duruma düşen kişilerin eksikli, kusurlu yanlarına gülerken, bir yandan da bu durumun kaynaklandığı yanlışlıkları, haksızlıkları, çirkinlikleri görebilsin, içinde, bu koşulları değiştirme isteği uyansın. Aziz Nesin'in öykülerini sahneye uyarlarken en dikkat edilmesi gereken, onun bu ülküsüne ihanet etmemek olmalı. Yücel Erten bu konuda titiz davranmış, eğlendirme ile düşündürme dengesini iyi kurmuş. Daha doğrusu, gülmeyi doğru anlamdan üret­ tiği bölümler çoğunlukta. Aziz Nesin'in gülmece anlayışının günümüzde özel bir önemi var. Gösteri sanatlarında güldürmenin her yolu deneniyor. Ciddi konuları alaya alarak, hafifleterek güldürme, abartarak güldürme, kendini gülünç duruma düşürerek güldürme, karşısındakini gülünç duruma sokarak güldürme, sinir­ lendirerek, şaşırtarak, aptallaştırarak, gıdıklayarak, saldırarak güldürme gibi... Düşündürerek güldürme ise pek arka planda kalan, neredeyse raslantısal olarak ortaya çıkan ve nadiren bilerek başvurulan bir yöntem oldu. Oysa güldürme becerisi, sanat katına yüksel­ diği, gülmece ya da komedya adını aldığı zaman seçici olur, yöntemini de, biçemini de saptar. Yöntemler, biçemler, sanatçının amacına göre, değişen sanat anlayışlarına göre farklılık gösterse de komedya sanatının değişmeyen bir kuralı vardır: Gerçeklere uzak açıdan bakmak ve baktırmak. Bu kuş bakışı, seyirciye ayrıntıların üstüne çıkma, tümü ve tümün parçalar ile olan ilişkisini görme üstünlüğü sağlar. Bu da önemli bir üstünlüktür. Günlük yaşamda fark etmediğimiz gerçekleri bu yolla tanırız. Bu yolla bencilce tepkilerimizden arınıp serinkanlı değerlendirmeler yapmayı öğreniriz. Neyin hoşgörülmeyi hak ettiği, neyin hak etmediği, neyin kabul edilebilir, neyin edilemez olduğu konu­ larında, uylaşımların tuzağına düşmeden düşünürüz. Bu uzak açı yaşam hakkında, kendi davranışlarımız hakkında, daha


a

ların, müzikçilerin payı büyüktür." demiş. "Azizname" bu saptamayı doğrulayacak biçimde sahnelenmiş. Yapısı eklemli olan, açık biçimde kotarılmış oyunların seyirci üzerinde iste­ nen etkiyi bırakmakta kolaylığı da var, zorluğu da. Kolaylığı, oyuncuların seyir­ ciyle doğrudan ilişki kurabilmesinde, ilet­ mek istediği mesajın doğru anlaşılacağından emin olabilmesinde. Zorluğu ise, yanılsamanın büyüsünden yararlanmadan seyircinin ilgisini uyanık tutmak için özel bir çaba göstermek zorunda olmasında. Bu tür oyunlarda ufak bir tartım düşmesi dikkati dağıtabilir. Fazlı hızlı bir tartıma da seyir­ ci dikkatinin ayak uyduramama tehlikesi var. Tiyatro sanatı gibi, seyircisi homojen bir toplum karakteri taşımayan, her kültür ve beğeni düzeyinden insana aynı anda yönelen sanatın nasıl bir ortalama tutturacağını önceden kestirmek kolay değil. Bu da oyuncuları hep diken üstünde tutan bir durum. "Azizname"nin, kendi aralarında uyumlu bir ekip oluşturan oyuncuları, seyirci ile aynı uyumu sağladıkları ölçüde başarılı olmaya koşullanmışlığın bilinci içinde hep canlı, hep uyanık. Bu dinamizmin seyir­ ciye de bulaştığı temsillerde tiyatro seyir­ cisi olmanın tadına doyulmuyor.

cy

doğru kararlar verebilmemizi sağlar. Komedya sanatı, ona ciddiyet kazandıran bu görevden, bu görevin uygulama yönteminden vazgeçemez. Toplumun itici gücü olma sorumluluğunu savsaklayamaz. "Azizname", bu sorumluluğu taşıdığı oranda yazarına layık olma hakkını kazanmıştır.

pe

Yücel Erten, öykülerden yaptığı seçki ile, bu seçkiyi düzenleyişi ve sahneye uyarlayışı ile yazarın hakkını verdiği kadar kendi hakkını da gözetmiş. Önce­ likle görsel yanı ağır basan, görsel anlatıma elverişli parçalar seçmiş. Oyunu yönetirken o parçaları görüntü dilinin ustalıkları ile donatmış. Kendi özel becerisini sergilemiş. Sahne tasarımını yapan Suar Seylan'ın bu dili konuştur­ madaki ustalığından yararlanmış. Oyuncularının bu konudaki katkısı yabana atılır gibi değil. Rüştü Asyalı'nın, Serhat Nalbantoğlu'nun, Ahmet Mümtaz Taylan'ın, Hüseyin Avni Danyal'ın, Bilal Güldere'nin, Berin Ötenel'in, Hatice Aslan'ın, İhsan Sanıvar'ın kısacası bütün kadronun ayrı ayrı rollerde yaptıkları kompozisyonların uzun zaman gözümün önünden gideceğini sanmıyorum. Oyuna, müzik dili, dans dili ile de anlatım zenginliği kazandırılıyor. Turgay Erdener'in şarkıları episodik bir yapısı olan oyunun eklemlerini oluşturmuş. Aziz Nesin, oyunun program dergisine de aktarılan bir yazısında, "..çalgılı, şarkılı oyunların başarılarında ve başarısızlıklarında, yönetmenin, oyuncu­

Burada tiyatronun belki de en önemli sorunu gündeme gelir: Sergilenen oyu­ nun hem belli bir beğeni ve düşünce düzeyi olması, hem de düzeyden ödün vermeden seyirci çoğunluğuna yönelebilmesi. Böyle bir sonucu sağlamak için, ortalamayı tutturma gibi

yuvarlak bir anlatımla açıklanamayacak özel bir çaba gerekiyor. Bu konuda Aziz Nesin'in, Yücel Erten'in de gözardı etme­ diği bir yöntemi var: Yazar önce bir durum sergiliyor. Herkesin kolayca tanıyıp anlayacağı güncel bir gerçek bu. Sonra bu durumu geliştirmeye başlıyor. Gelişim sürprizleri içeriyor ama seyirciye önceden bazı ipuçları da verilmiş. Böylece okuyucu olayın dışında kalmamış, sürprize bir ölçüde hazırlanmış oluyor. Öyküyü, sanki yazarla birlikte kurguluyormuş gibi, ken­ dini özel bir etkinlik içinde buluyor. Sıra olayın gelişimini hızlandırmaya, abart­ maya, usdışına çıkarmaya geldiğinde duruma ayak uyduruyor, aynı hıza, aynı abartıya katılıyor. Bu, insana, yazarın yaratıcı düş gücüne ulaşmışcasına güven ve kıvanç veren bir durum. Okur, kendi sınırlarını aşmanın coşkusunu yaşıyor. Böyle bir yöntemin tiyatro sanatındaki başarısı çok daha büyük. Çünkü katılım öteki seyircilerle birlikte gerçekleşti­ rilirken ivme kazanıyor. Böyle bir katılımın sahne yanılsamasına kapılmak­ tan çok farklı bir niteliği var. Seyirci bu olaya kendi düşünsel ve duygusal etkin­ liğini katmış, coşkuyu paylaşırken onu çoğaltmış oluyor. Seyirciyi, okuyucuyu, onun mevcut duygusal ve düşünsel düzeyinden yukarısına ulaştıran, bunu zorlayan değil, ona güven vererek, onu güldürerek, coşturarak yapan böyle bir yöntemin işleyebilirliğini kanıtladığı için Aziz Nesin'e bir kez daha hayranlık duyuyorum.. "Azizname"nin Ankara seyircisi ile sağladığı bu başarıyı, İstanbul seyircisi ile de sağlayacağına inanıyorum.


FESTİVAL ÖZEL

Fellini'nin Sinema Klasiği, Tiyatro Sahnesinde

LA DOLCE VİTA

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 8. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde bu yıl İngiltere'den yönetmen David Glass'ın, kendi topluluğu ve Sheffield Crucible Tiyatrosu işbirliğiyle sahneye uyarladığı "La Dolce Vita"sı yer alıyor.

pe cy

a

Görsel ve fiziksel tiyatro alanında başarılı birçok denemeleri olan oyuncu ve yönet­ men David Glass, kendi grubunu kur­ madan önce tek kişilik performanslarıyla tanınıyordu. 1989 yılında David Glass Ensemble'ı oluşturduktan sonra, İngiliz yazar Mervyn Peake'in neo-gotik romanından uyarladığı "Gormenghast", Rene Clair'in Fransız sinema klasikleri arasına girmiş ünlü filminden sahneye aktardığı "Les Enfants du Paradis", "Popeye in Exile" ve Paul Theroux'un romanından uyarladığı "The Mosquito Coast" gibi yapıtlarıyla eleştirmenler tarafından övgü yağmuruna tutuldu ve haklı bir ün kazandı. Yönetmen; roman, film, çizgi roman uyarlamalarından sonra da büyük bir prodüksiyon olan ve filmin elde ettiği büyük başarı yüzünden oldukça risk taşıyan Fellini'nin "La Dolce Vita"sına soyundu. David Glass Ensemble, Fellini'nin birçok filminin müziğini besteleyen Nino Rota'nın son derece akılda kalıcı müziğinden yararlanarak, söz yazarı Paul Sand'in şarkı sözleriyle "La Dolce Vita" filmini müzikal tiyatro kalıplarında yeniden yorumluyor. Sirk öğeleri, kabare, podyumlar gibi Fellini'nin her zaman çekici bulduğu görsel unsurlar­ dan yararlanarak, 90'lar için bir "La Dolce Vita" sahneliyor. David Glass Ensemble ve The Crucible Theater, bu prodüksiyonda kendi ifadeleriyle "aşk, ihanet, sinema yıldızları, mankenler, hızlı

arabalar, dedikodu yazarları, Chanel giysiler ve orjileriyle 50'lerin Roması'nı sahneye getiriyorlar". Kısaca, "La Dolce Vita", yönetmen David Glass'ın, "Sinemanın 100. Yılı'na denk getirerek sahneye koyduğu ve usta Fellini'ye atfet­ tiği, günümüzün "medya" sına ve "şov" dünyasına göndermeleri olan toplumsal eleştirinin altını çizdiği bir müzikal. Birçok açıdan dikkat çeken bu prodük­ siyon, 19-20-21 Mayıs tarihlerinde Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde izlenebile­ cek. Fellini'nin "La Dolce Vita"sını hatırlaya­ cak olursak, akla gelecek ilk sahne Anita Ekberg'in dans ettiği sahne olacaktır. Aynı şekilde Marcello Mastoianni'nin usta oyunculuğu, anımsanan ilk hatıralar. Ancak, Fellini'nin bu filminin bir klasik olmasının en önemli neden­ lerinden biri, sinema tarihine ismini ilk neo-realist film olarak yazdırmasıdır. Aynı zamanda da "La Dolce Vita", Fellini'nin birinci dönem filmleriyle, ikinci dönem filmleri arasında bir geçiştir. Fellini ilk dönemlerinde filmlerinde belli bir hikaye kullanmadan, karakter detay­ larına önem verirken, ikinci dönem denilen filmlerinde daha çok karakterin bilinçli seçiminin hikayesini anlatmaya yönelmişti. Roma'nın 60'ların başındaki "tatlı hayatın" portresini çizen film, diğer yandan da hayata anlam bula­ bilme ve ayakta kalabilme gibi "tatlı ya da acı" hayatın gerçek zorluklarını anlatır. Bu filmatik anlatım da, bozul­ muş, zayıf karakterli bir gazetecinin bakışıyla ve yaşam biçimiyle aktarılır. Gazeteci, orta sınıftan gelen, genel anlamda entelektüel sayılan ancak sosyetenin içinde yaşamını sürdüren bir İtalyan halk çocuğudur.


a

cy

pe


FESTİVAL ÖZEL

Bertolt Brecht'in 40. Ölüm Yılında Zeliha Berksoy Konseri (Müzik düzenleme, piyano: Erol Erdinç)

KURT WEILL & LOTE LENYA & BERT BRECHT 1923'de Frauentanz, Sieben Gedichte des Mittelalters "Kadınların Dansı, Ortaçağ'dan Yedi Şiir", 1924'te zamanın ünlü oyun yazarlarından Georg Kaiser'in teksti üzerine kısa opera "Der Protagonist", 1925'te bale-opera "Royal Palace", 1927'de operet Der Zar lasst sich photographieren "Çar fotoğrafını çektiriyor" ile bir de Alman Radyosu dergisinde yazdığı eleştiri yazıları ve radyo müziği konusundaki önceliği ile kendine adamakıllı isim yapmış olan Kurt Weill, hayatının akışını değiştirecek olan adamla, yani Bertolt Brecht ile 1927 yılının Mart ayında tanışmıştı. Bu tanışma Weill ve karısı Lotte Lenya'ya büyük ün kazandırmanın yanı sıra büyük acılar da çektirecek olan bir ilişkinin başlangıcıydı.

pe

cy

a

Filiz A l i

Lenya ve Weill benzeri kolay kolay bulunmayan bir çiftti. Weill 2 Mart 1900'de Dessau'da doğdu. (Bertolt Brecht'in özgeçmişinin yazarı John Fuegi, The Life and Lies of Bertolt Brecht adlı kitabında Weill ailesinin Leipzig'li olduğunu yazıyor.) Eski ve zengin bir Leipzig'li yahudi ailesinin ayrıcalıklı oğlu Kurt, Berlin Yüksek Müzik Okulunda Humperdinckle özel olarak da Busoni ile bestecilik çalışıyor.

Lotte Lenya ise 18 Ekim 1898'de Viyana'nın yoksul işçi mahallelerinin birinde dünyaya geliyor. Adı Karoline Blamauer ve Yahudi değil. On yaşında sirklerde ip cambazı ve akrobat olarak çalışmaya başlıyor. Ortaokulu Viyana'da bitirdikten sonra Zürih'te oturan teyzesinin yanına giderek bale dersleri alırken bir yandan da part-time çocuk fahişe olarak hayatını kazanıyor.

1920'de Berlin'e geldiğinde Georg Kaiser tarafından keşfedilen Lenya, dans ve şarkı içeren ufak rollerle kendine yol açmaya çalışırken tanıştığı Kurt Weill ile 1926 yılında, Weill'in ailesinin karşı çıkmasına bakmadan evleniyor.

Kurt Weill o sıralarda her yaz Donaueschingen'de düzenlenmekte olan ve Arnold Schoenberg, Darius Milhaud, Paul Hindemith, Igor Stravinsky gibi zamanın en cüretli, en avant-garde bestecilerinin kendilerini gösterme fırsatı buldukları Oda Müziği Festivali için yeni ve şaşırtıcı bir eser yaratmak arzusu içinde çırpınmakta. Brecht kollektif 'inin ya da workshop'unun ortak çalışması sonucu yaratılan, Rudyard Kipling ve Villon'un şiirlerinin Elisabeth Hauptman tarafından yapılan Almanca çevirileri üzerine otur­ tulan Mahagonny metni, Weill'in başını döndürmeye yetiyor ve "Mahagony Songspiel" böyle doğuyor. 1927'de Oda Müziği Festivali o zamanın gözde kaplıca kenti Baden-Baden'a taşınmıştı. Festivalin kozmopolit ve snop izleyicisi "Mahagonny Songspiel"in ilk temsilinde neye uğradığını şaşırmıştı. Özellikle Lotte Lenya'nın söylediği "Orospu" şarkıları avant-garde müziğin yüksek entelektüel düzeyine kendini hazırlamış olan dinleyiciyi şoke etmeyi başarmıştı. Ancak, temsilden sonra ünlü orkestra şefi Otto Klemperer, otelde karşılaştığı Lotte Lenya'nın sırtına bir şaplak indirip "Benares Song"u söyle­ meye başlayınca buzlar eridi ve Mahagonny melodileri ağızdan ağıza dolaşmaya başladı. Böylece Weill avantgarde besteci olmaktansa popüler beste­ ci olmayı seçmiş, Brecht de o güne


kadar hayal bile edemeyeceği üne kavuşmuştu.

cy a

Ancak, Kurt Weill, Bertolt Brecht ve Lotte Lenya adlarının hiç unutulmamak üzere müzikli tiyatro tarihine damgalarını basmaları bir yıl sonra 31 Ağustos 1928'de Die Dreigroschenoper "Üç Kuruşluk Opera" adıyla Berlin'deki Schiffbauerdamm Tiyatrosu'nda sahneye konan müzikli oyun ile gerçekleşti. 18. yüzyıl Londrası'nda Haendel'in İtalyan Operasına karşı bir opera hicvi ve popüler halk müzikali olarak John Gay tarafından yazılıp, Johann Christophe Pepusch tarafından müziklendirilen "Beggar's Opera", Brecht'in ilgisini çekmiş ve projeyi Weill ile birlikte gerçek­ leştirmeye karar vermişti. Eserin hazırlanıp sahneye konması sırasında başlarına bin türlü aksilik gelmiş, açılış gecesi seyirci ilk sahnelerde buz gibi tep­ kisiz kalmış ama Mackie Messer rolünü üstlenen o günlerin Berlini'nin en popüler cabaret yıldızı Harold Paulsen'in Cannonen Song'u söylemesi ile birlikte baraj kapakları açılmış ve seyircinin buzları erimekle kalmayıp, fokur fokur kaynamaya başlamıştı. Orospulardan birini oynayan Lotte Lenya ise Solomon Song ile ortalığı kasıp kavurmuştu.

pe

Bütün Avrupa "Üç Kuruşluk Opera"nın şarkılarını söylüyordu artık. Ne var ki, Brecht ile Weill ve Lenya arasına, kazanılan başarının paraya dönüşmesi sırasında yaşanan haksızlıklar dolayısı ile karakedi girmişti. Brecht aslan payını almış, Weill'a da 12.5 gibi bir hisse ile yetinmek düşmüştü. Ancak, Almanya'nın üzerinde dolaşan kara bulutlar her geçen gün daha da koyulaştığından Weill ile Lenya parasal sorunlardan daha önemli yaşamsal sorunlar ile karşı karşıya kalmıştı.

1933'de Hitler iktidara geldiğinde Weill, Lotte Lenya ile birlikte Almanya'yı terk edip Paris'e göçtü. Yahudilere Almanya'da artık hayat hakkı tanınmaya­ cağını ilk anlayanlardan biridir, Weill. 1933 baharında Paris'te buluşan dört önemli Alman sanat adamı, gurbette yaşamanın acısını dindirmeye uğraşırlarken yaratıcılıklarına da gem vuramıyor ve yeni yeni projeler üretiyor­ lardı. Bunlar Bertolt Brecht, Kurt Weill, dekor ve kostüm tasarımları dehası Caspar Neher ile tiyatro ve opera rejisörü Carl Ebert'di. Kafa kafaya verdi­

ler ve Paris'te yaşayan bir başka göç­ menle, Gürcü asıllı Rus koreograf George Balanchine ile dehalarını ve yaratıcılıklarını ortaya koyarak Die Sieben Todsünden der Kleinbürger," Küçük bur­ juvaların yedi ölümcül günahı" adını verdikleri ballet chante'yi ortaya çıkardılar. 7 Haziran 1933'de Theatre de Champs Elysees'de sahnelenmeye başlayan oyu­ nun kahramanı Anna 1'i canlandıran Lotte Lenya ile Anna 2'yi canlandıran dansçı Tilly Losch çok başarılıydılar. Ne var ki, "Yedi Ölümcül Günah"ın başarısı bile Weill'in Paris'te tedirgin olmasını engelleyememişti. Hitler'in yayılmacı poli­ tikasını biliyor ve Yahudilerle antiNazilerin Fransa'da da güvencede olma­ yacaklarını seziyordu. 1935'de Birleşik Amerika'ya göçmen olarak gitmeye karar verdi ve yeni vatanında ayakta ka­ labilmek için Broadway Müzikal stiline kaymak zorunda kaldı. Broadway'deki ilk

müzikali olan "Happy End", " Mutlu Son"u yine Brecht ile birlikte kotarmıslardı. Ancak bu müzikal BrechtWeill ortaklığının son ürünü oldu. Weill daha sonra "Lady in the Dark", "One Touch of Venüs", "Johnny Johnson", "Street Scene", "Lost in the Stars" gibi müzikallere de imzasını atarak büyük başarı ve para kazandı Amerika'da. Weill 3 Nisan 1950'de New York'da öldü. Arkasında "Üç Kuruşluk Opera" ve "Mahagonny"nin ulaştığı başarının göl­ gesinde kalan pek çok eser bırakmıştı. Bunlar arasında 1925 ile 1944 yılları arasında çeşitli zamanlarda bestelediği pek çok lied ve chanson vardı. Lotte Lenya kocasının ölümünden sonra sıkı sıkıya sakladığı bu şarkıları 1980 yılında opera şarkıcısı Teresa Stratas'ın yorumla­ masına izin verdi. Zeliha Berksoy Tiyatro Festivali programı kapsamında işte bu şarkılardan birkaçının Türkiye'deki ilk yorumunu gerçekleştirecek.


FESTİVAL ÖZEL

GERGEDANLAŞMA Oyunculuk Üzerine Notlar Gerçeğin yerini giderek sanal olana bıraktığı, insansızlaşmanın artık önüne geçilmez bir hal aldığı, kodların asal gerçeği unutturup "en gerçek" haline geldiği ve bunun aksine hiçbir umudun pek de kalmadığı günümüzde yine de insansız olamayacak bir var olma alanına sarılmak isteği STUDİO OYUNCULARI'nın oyunculuk çalışmalarının en belirleyici ateşleyici­ lerinden biri.

pe cy

a

Şahika T e k a n d

Studio oyuncuları olarak biz, yapıldığında var olabilecek olanı arıyoruz. Başka herhangi bir yolla ifade edilebilen şeyleri olabildiğince ayıkla­ maya çalışıyoruz. Salt insanın varlığı ve eylemi ile ortaya çıkabilecek olana ulaşmayı amaçlıyoruz. Bu yolla oyun alanında, edebi olandan arınabileceğimizi ve oyunculuk sanatının nedeni olan canlı olma özelliğine daya­ narak perfomatif olana yaklaşabileceğimizi düşünüyoruz, oyun alanını tam da o anda, tam da orada gerçekleşen, yaşamdan bütünüyle ayrılmış, bütünüyle insan tasarımına ve eylemine dayanan yeni bir gerçeklik alanı haline getirmeye çalışıyoruz. Oyunculukta, öyle olduklarını varsaydığımız karakter suretleri yoluyla bir öyküyü aktarmaya çalışmak yerine insanın en temel, en doğal ve göründüğü kadar olan eylemlerinin bir tasarım doğrultusunda gerçekleştirilme­ siyle oyun alanında " insan düşüncesini " var etmeyi hedefliyoruz. Oyun alanı gerçeğini sadece tasarlanmış olması itibariyle bile yaşam gerçeğinden ayırırken, en doğal malzemeyle, en tasarlanmış, en sentetik sona ulaşmanın yollarını araştırıyoruz.

Daha önce gerçekleştirdiğimiz S. Beckett'in "Mutlu Günler" ve yine 5. Beckett'in "5 Kısa Oyun " başlıklı çalışmalarımızda da bu çıkış noktaları geçerliydi. "5 Kısa Oyun " da vardığımız, oyun alanını bir " simulasyon odası" na dönüştürme düşüncesi, oyunculukta perforkatif olanı yakalamakta bize önemli bir olanak sağladı. Oyuncu, yaşam/oyun metni/oyun alanı arasındaki paralellik yoluyla yalansız bir düşünme ve yapma olanağına kavuştu. Oyunda olup biten her şey gerçekten olup bitiyor, oyuncu da yaptığı her şeyi yaptığı anda gerçekten "kendisi kadar" yapıyordu. Böylece oyun alanı, oyuncu için bir simulasyon alanına dönüşüyordu. "Gergedanlaşma"daki temel çaba da budur. Hem oyun alanındaki var oluşlarıyla hem de düşünsel olarak bir "ip cam­ bazını örnek alan oyuncular, gerçek sonucunu sadece yapıldığında alabilen bir varlık göstermenin yollarına aradılar. Yaşam/oyunmetni/oyun alanı paralelliği önemsendi. İnsanın en temel devinimlerinden biri, oyunun da temel devinimi olarak seçildi: Yürümek. Bütün oyuncular, oyunlarını gerçekleştirirken yürümeyi çeşitlediler. Bütün oyunların oynanabilmesi sadece adım atmak kadar basit bir eyleme bağlandı. Yürüyüşlerin tümü son derece irrasyonel bir çabayla gerçekleşecek hale getirildi. Irrasyonalite, hem pratik hem de düşünsel olarak önemsendi. Bütün oyuncular, sürekli yürüdükleri halde, oyun süreleri boyunca hiçbir yer­ den gelmeyen ve hiçbir yere gitmeyen,


a cy pe oyun alanı içine sıkışmış bir yürüyüş gerçekleştirmektedirler. Bunu yaşamda insan, oyun ilanında oyuncu, oyunda rol kişisi olarak yapmak­ tadırlar. "Gergedanlaşma"da oyununun çabası, oyuncunun teknik performansının yük-

sekliğini sergilemekten çok, teknik performans sergileme çabasının anlamsızlığını ifade etmek üzere olabil­ diğince irrasyonel hatta zavallı bir çabaya dönüşmek tasarlandı. Oyuncu rol kişisi oyun oyunalanı ve oyun zamanı ile sınırlıdır. Oyununu

tamamIamadan oyun alanını terk edemez. Ya da zamanından önce oyun alanına giremez. Oyun süresi ve alanı içinde var olma çabasını en üst düzeye çıkarmakla yükümlüdür. Oyuncu oyun alanına girer. Yapacaklarını yapar. Gider. Oyun başlar. Oynanır. Biter


FESTİVAL ÖZEL

BİRTAKIM AZİZLİKLER Çavuş

- "Birtakım Azizlikler"i hazırlarken çıkış noktanız ne oldu? Aziz Nesin Yılının oyunun hazırlanmasında etkisi oldu mu? - Benim Aziz Nesin yapıtlarıyla ilişkim 1973' lere kadar gidiyor. 0 yıl "Azizname" diye bir oyun yaptık. Yine ben uyarlamıştım. 5 kişilik bir oyundu. Daha sonda "Her Gün Yeni Baştan" ve "Merhaba" adlı oyunlarda da Aziz Nesinin yapıtlarını kullandım. İlk Azizname'yi yaparken, onun yapıtlarından oluşan böyle bir oyun yapabilir miyim diye kendisiyle bir tele­ fon görüşmemiz olmuştu. Geçen gün o notları gözden geçirirken okudum. Niye benimle ilgili tek kişilik bir oyun yapmıyorsun, diye soruyor. 1973'de not etmişim. Ölümünden bir hafta önce bu konuyu konuşalım istiyordu ama maale­ sef konuşamadık. Şimdi bu oyun onun vasiyetini yerine getirmek gibi bir şey oldu ve oyun da böyle gündeme geldi. Tek üzüntüm onun bu oyunu göremeye­ cek olması.

cy

a

Özsoysal

pe

Fakiye

- Oyunun içeriğine yönelik neler söyleye­ bilirsiniz? Aziz Nesinin hangi yapıtlarından yola çıkarak oyunu oluşturdunuz? -Aziz Nesinin öykü, şiir, oyun, masal, taşlama ve köşe yazılarından uyarlanmış bir oyun. Kuşkusuz oyun için ben kendimce bir Aziz Nesin derlemesi yaptım. Sevdiğim yapıtları gündeme getiriyorum. Bugüne kadar yapılan uyarlama çalışmaları hep öyküleriniden yapılmış derlemelerdi, fakat bu oyunda köşe yazıları büyük ağırlık taşıyor. Belki köşe yazılarındaki o müthiş ironik gülmece anlayışının ince mizahı bana daha yakın geliyor. Öykülerinde daha geniş kitlelere yayılsın diye doğrudan ortaya koyduğu gülmece öğeleri, köşe yazılarında daha dolaylı, daha derinlikli bir gülmece anlayışı biçimine dönüşüyor. Galiba bu yüzden köşe yazıları çok ağırlıkta bu uyarlama içinde.

- Uyarlama için seçtiğiniz yapıtları birey­ sel nedenlerinizin ötesinde neye göre bir araya getirdiniz? - Oyunda küçük küçük taşlardan oluşan bir mozaik meydana çıkıyor. Bu mozaik günümüzün ve ülkemizin bir panora­ masını veriyor. Küçük küçük parçalardan oluştuğu için böyle bir oyunu kurgula­ mak zor. Bir öykü yok ama konular bir­ birini çağırarak birbiriyle düşünsel bir bütünlük oluşturuyor. Örneğin, özgür­ lük, demokrasi, özellikle düşünce özgür­ lüğü, insan hakları konularının ülke­ mizde yaşadığı sorunlar, bu yüzden daha tam gelişmemişliğimizin konu edil­ diği bir genel bölüm, ele alınıyor ilk bakışta. Sonradan konu, nedenleri ortaya koyan bir başka temaya bağlanıyor: Ülkemizde demokrasi, özgürlük, insan hakları niçin istediğimiz düzeyde değil? Çünkü insanlar korku­ yorlar ve konuşmuyorlar bu toplumda. Oyunun genişçe bir bölümü de, bu ses­ siz çoğunluğun eleştirisi üzerine. Her şeyi kabul eden, bir darbe de olsa, demokrasi askıya da alınsa hemen susup sinen, sesini çıkartmayan, başkalarının işine karışmayayım da başıma bir şey gelmesin, bana dokunmayan yılan bin yaşasın gibi düşünen insanları eleştiren bölümün ardından, bu durumun nedeninin siyasal otoritenin yani "devletin" ülkemizde yoğun bir baskı kurmuş olmasının, bir korku toplumu yaratmış olmasının işlendiği bölümler geliyor. Oyundaki gelişim çizgisi, bu siyasal otoriter toplumun simgesi olan Hazreti Dangalak, Sultan Palamut gibi tiplemelerle, ülkemizde demorkasiyi askıya alan herhangi bir diktatörün öyküsüne bağlanıyor. Oyunun sonundaysa, günümüzün en önemli sorunlarından biri olan siyasal İslam ya da Şeriat tehlikesinin geldiği boyutları anlatan, sonuç olarak Sivas olaylarına bağlanan bir bölüm var. Bundan sonra da zaten Aziz Nesin birazcık kendi yaşamının muhasebesini yaparak bizlere veda ediyor.


bazı parçalar var ki. Aziz Bey onlarla ilgili olarak : "her seyredişimde sanki onları ben yazmamışım, sen uyduruyorsun, ya da sen yazmışsın da sanki onları ilk defa dinliyormuşcasına gülüyorum, eğleniyo­ rum, coşkuya kapılıyorum" derdi. Bir de, yapıtla yorumcunun birbirinin içine girmesi için bir elektirk, bir iletişim gerek. Nâzım'da bu şeyi oluşturan bir şiir duy­ gusu ise, Aziz Nesin'de kafaca ve düşünce açısından çakışan bir gülmece anlayışı birlikteliğimizin olması.

cy

a

-"Aziz Nesin veda ediyor" diyorsunuz. Siz oyunda sadece onun yazılarını mı seslendiriyor sunuz, yoksa Aziz Nesin'e getirdiğiniz bir yorum var mı?

pe

- Benim oyundaki konumuma çağdaş meddah diyebiliriz. Bu arada ben zaman zaman Aziz Nesin'in sözcüsüyüm çünkü onun yapıtlarını aktarıyorum. Fakat aktarırken, çeşitli öyküler anlatırken bu öykülerin içindeki kişiler de oluyorum. Ama bu, oyun kişilerine biraz mesafeli bir bakış, biraz Brechtien bir bakış. Anlatıcı kimliğiyle, anlatıcı gözünden oynuyorum, yani tam o kişi olmuyorum aslında. Yalnız, şiirlere geçtiğimiz son bölümde, ki onlar hep birinci tekil şahısta yazılmış şiirler, 'ben' dediği yerde doğrudan doğruya Aziz Nesin'in sözcüsü olarak bitiriyorum. Hatta oyunun içinde bir yerde izleyiciyi Aziz Nesin'in kendi­ sine bırakıyorum ve bir şiirini de onun kendi sesiyle veriyorum. - Aziz Nesin 'in bir çeşit sözcüsü olduğunuzu söylediniz. İzleyicinize onun düşünüş biçimini, onun yazdıklarını anlatmayı mı, yoksa sizin Aziz Nesin'e bakışınızı ortaya koymayı mı kastediyor­ sunuz?

- İkisi de beraber galiba. Yapıtlar bana soluk veriyor ama ben de onlara bir şey katıyorum. Yani karşılıklı bir etki-tepki içindeyiz. İlk "Azizname"den bu yana "Merhaba"da, "Her gün Yeni Baştan"da, şimdi "Birtakım Azizlikler"de yer alan

- Ele aldığınız yapıtlarda izleyicisini/okuyucusunu düşünsel olarak içine katan bir yan var. Siz sahnede izleyicinize özellikle başka bir rol yüklüy­ or musunuz? Oyunda izleyicinizle sahne arasındaki ilişki konusunda düşünceleriniz neler?

- Ne kadar gerçekleşirebilirim bilemem ama amaçladığım izleyicinin kendi dünyasına seslenebilen ve unutamaya­ cağı bir şey yaratmak. İzleyiciyle her beraber oluşumuzda, onun kafasında ve daha derinlerde silinmeyecek izler bırak­ mak istiyorum. Yani izleyicinin hem zekâsını, hem de yüreğine giden yolları dengede tutan bir birliktelik bu. Mizah kuşkusuz daha çok zekâya seslenen bir şey. İnsanlara doğrudan bir şeyler söylemektense, dolaylı yollardan onların çağırışımlarına ulaşmak istiyorum. Bunun sonucunda o insan başka türlü düşün­ meye başlasın, ondan sonra yaşadığı yaşamında etrafına baktığı, bir şey

okuduğu, bir şey seyrettiği, bir yerde bir olayla karşılaştığı vakit olaylara başka türlü ba­ kabilsin. Bu, kuşkusuz, ona soru işaret­ leri vermek demektir. İşinde, bir şey okurken, aklına oyundan bir şeyler gelsin, oyun onlarda birtakım kapılar açsın, başka bir şeyler düşünmeye, başka türlü davranmaya yöneltsin istiyo­ rum. - Işık, müzik ve dekordan da söz edebilir miyiz biraz? Farklı bir uygulama var mı? - Oyunlarımın ışık tasarımlarını genelde ben yaparım. Oyunun yönetmeni, aynı zamanda uyarlayıcısıyım. Bu oyunda ilk kez sahne tasarımını da ben yaptım. İnşaat halinde bir yer düşündüm. Sahnede kalaslar var, iskeleler var, duvarları boyamak için boyacı iskelesi konulmuş, mobilya parçaları falan. Birde mekânın tam ortasında bir kürsü var. Çünkü çeşitli ve çok önemli sorunlar üzerinde ahkam kesen, ukalaca görüşler sunan bir konferasçı var. O kürsüden başka bir şeye geçiliriyor sonra. Zaman zaman o kürsüye dönüp, o ukala konferasçının memleketin çeşitli önemli sorunları üzerinde görüşlerini dinliyoruz. Son derece ironik, son derece yoğun gülmece tadları taşıyan bir konuşma. Aslında bu konuşmacının ana hatlarını çizdim. Ama kürsüye her geçtiğinde, konuşma biçimi biraz daha başka oluyor. O kürsü millete seslenilen bir yer. O kürsüden kimler seslenebilirse millete,


profosörleri çağrıştırabilir, bilim adamlarını, bazan politikacıları ya da dernek başkanlarını çağrıştırabilir. 0 tü pozisyonu olan yetkili kişiler oluyor oraya çıkanlar.

çalışmayı yaparken karşılaştığınız sorun­ lar neler?

- Evet, biraz ülkemizin hali gibi. Kırık dökük, parça bölük. Hiçbir parçası birbiri­ ni tutmayan. Yerlere sokaklara dikkat ederseniz her yer kazılıyor kapanıyor. kazılıyor kapanıyor, trafik okları değişiyor. Bir gün bir bakıyorsunuz trafik tamamen tersine dönmüş. Yani bu ülkeyi hep inşa etme, daha güzel yapma çabası var fakat hep inşaat halindeyiz; bir türlü bitmiyor. Böyle karman çorman bir ülkede yaşıyoruz. Oyunun içeriğinde yansıtılan durum dekorda da somut olarak görülebiliyor,

- Uzun zamandır dilediğim gibi, benim iletmek istediğimi iletebilecek nitelikte bir oyun bulamadığımdan kendi oyun­ larımı kendim oluşturma yoluna gittim. Asıl sorun buradan geliyor galiba. Tiyatroda anlatmak istediğim bir şey var. Bir derdim var. Tiyatroyu belli bir dünya görüşüyle, belli bir biçimde yapmayı seviyorum. Bir şeyler anlatmak istiyorum topluma. Sadece sanat yapmak gibi soyut bir kavramla değil de, izleyiciyle bir şeyler paylaşmak istiyorum. Zaten dikkat edilirse, bütün yaptığım derleme çalışmalarında mutlaka Nâzım vardır, mutlaka Brecht vardır, Mutlaka Aziz Nesin vardır. Bu sevdiğim ve bir anlamda kendimi özdeşleştirdiğim yazarların dönüp dönüp başka neleri var, başka daha nelerini izleyiciyle paylaşabilirim gibi bir yaklaşım içindeyim.

- Oyunun bütünde mozaik ya da kola] benzeri yapısından yola çıkarak son bir soru daha sormak istiyorum. İnsanlarım, İçimdeki Çığlık, Azizname benzeri çalışmalarınızda da aynı tür bir uyarlama yaklaşımı vardı. Bu tür çalışmanızın amacı nedir? Kolaj ya da benzeri bir

pe cy a

Burada ilk kez şöyle bir şey kullandım: Aziz Nesin'in çok güzel üç Karagöz oyunu vardır. Bunlardan bir tanesini oyunda kullanıyorum. Yani gerçekten Karagöz-Hacivat olacak, ben Karagöz oynatacağım. Karagöz perdesinden başlayacak olay. Sonra Karagöz oynatırken, bırakıp kendim Karagöz olacağım. Oyunda Arif Erkinin yaptığı müzikleri kullanıyorum. Bir de kukla tekniğinden yararlanarak yaptığım bir kişileştirme var. Aslında bir korkuluk bu, bu korkuluğun üstünde de bir padişahın giysileri var. Zamanı gelince kollarımı giysilerin içine sokup kuklayı canlandırıyorum. Yani o kukla padişahı konuştururken anlatıma giriyor.

- Dekor için bir çeşit tamamlanması inşaat dediniz...


a

cy

pe


a

cy

pe


pe cy a


pe cy a


FESTİVAL ÖZEL

HARİTADAN NAKLEN YAYIN Haritasını Yitirmiş İnsan. Kumpanya, bu temayı işleyen bir oyun yapmaya, iki yıl önce karar vermişti. 1994-1995 sezonun­ da, 'Kim 0?' ile birlikte gerçekleştireceği iki oyundan biri olarak programına da aldı. Ancak temel fikir, öngörülen zaman içinde yeterince olgunlaşamadığı için proje henüz sahnelenmeye hazır bulunmadı ve ertelen­ di. 1995 yılının Ocak ayında, Kumpanya'nın kurucularından Kerem Kurdoğlu, Almanya'nın Moers kentinde yapılacak uluslararası bir festivalde bir oyun yazarı olarak Türkiye'ye temsil etmesi için bir davet aldı. Festival, yalnızca ilk defa oynanan, hatta tercihen bu festival için özel olarak yazılmış oyunlardan oluşacaktı. Festivali düzenleyen tiyatro örgütlenmesi Rhizom, kendini "var olanla mücadele eden tiyatroların uluslararası diyalog ve işbirliği platformu" olarak tanımlıyordu ve kurucu üyeleri arasında Almanya'dan Schloss Theatre Moers, Macaristan'dan Petöfi Szinhaz Veszprem ve ABD'den efsanevi, anarşist topluluk Living Theatre vardı. Kumpanya dışında, Rhizom'a üye olmadığı halde festivale davet edilenler arasında Polonya'dan 200 yıllık Stary Teatr Krakow gibi gruplar göze çarpıyordu.

a

Kurdoğlu

pe cy

Kerem

'Haritasını Yitirmiş insan', tekrar gündeme geldi. Her şeyden önce projenin formatı, temelde çeşitli Avrupa ülkelerinden yeni­ likçi oyun yazarlarının ilk kez sahnelenen oyunlarının prömiyerlerinden oluşması hedeflenen festivalin formatına uygundu. 'Canlanan Mekân' ve 'Kim 0?'dan farklı olarak bu proje, Keremin yazacağı bir metin, baz alınarak çalışılacaktı. 1995 Şubat'ında, Kerem'in ilk satırları yaz­ masıyla birlikte takvim de işlemeye başladı. Daha önceki bütün projelerimizden farklı olarak, bu sefer değiştirmemizin mümkün olmadığı kesin bir ilk gösteri tarihi ve yeri vardı. 27 Eylül 1995, Moers, Maschinenhalle.

Sekiz ay içinde metnin yazılması, dekor kostümlerin yapılması, kadronun oluşturul­ ması, bu oyunun gerektirdiği sahne dilini bulmaya yönelik çalışmaların yapılması ve oyunun sahnelenmesi gerekiyordu. Fakat iş bu kadarla da bitmiyordu. Bu projeye özgü olarak, metnin tümünün yekpare bir müzik olarak bestelenmesi ve gösterinin 'playback' tekniğiyle gerçekleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Söz konusu ses bandı bitmeden sahneleme çalışmalarına geçmek de çok doğru değildi. Bu noktada oyunun temasyna tekrar bak­ mak ve 'playback' fikrinin nereden doğduğunu, gerekçelerinin neler olduğunu açıklamak iyi olabilir. Belki de ondan önce Kumpanya'nın genel dramaturji anlayışından biraz bahsetmek gerek. Klasik dramaturji çalışmasının, oyun metnini çözümleyerek oyun yazarının neler demek istediğine vakıf olmayı ve oyun kişilerini inceleyerek onların mümkün olduğunca ayrıntılı karakter tahlillerine ulaşmayı amaçlayan yaklaşımları, yer yer başvurduğumuz yöntemler olmasına karşın, temel yaklaşımımızda merkezi bir öneme sahip değillerdir. Özellikle ayrıntılı karakter analizlerinden hareket eden bir oyunculuk yaklaşımı, özenle kaçındığımız bir yöntemdir, çünkü bu yöntemin oyuncu­ ları, sahne göstergelerinin kullanımı ve mümkün olan farklı ifade biçimlerinin denenmesi açısından yaratıcılıklarının kenetlendiği bir ruh haline soktuğuna, gündelik jest, tavır ve tonlamalarla sınırlı bir alana hapsettiğine inanırız. Ayrıca bir dizi ilişki ve eylem içindeki varlıklarına şahit olacağımız oyun kişilerinin bu ilişki ve eylemler içinde gösterebilecekleri farklı karakter özelliklerinin neler olabileceğini oyun alanında deneyip, nihai seçimleri gör­ erek yapmak gerektiğini, bu tür kararları masa başında vermenin son derece sağlıksız olduğunu düşünürüz. Bizim için temel hareket noktası, tartışmaya sunmak istediğimiz ilişkiler bütününün ne veya


Kumpanya'da oyuncu kendini "belli bir karakteri en doğru ve etkili şekilde can­ landıran" bir sanatçı konumunda bulmaz. Kumpanya oyuncusu, belli insanlık durum­ larını amaçladığı etkileri yaratacak şekilde yeniden üretmek için kendi bedenini, sesi­ ni, arkadaşlarını, etraftaki cansız biçimleri ve içinde bulunduğu hacmi nasıl kullan­ abileceğini sürekli olarak araştıran, yönetmene mümkün olduğunca geniş bir yelpazede ifade seçenekleri sunan yaratıcı bir konumdadır ve ondan beklenen yaratıcılık sadece kendi rolüyle sınırlı değildir.

pe cy

Kumpanya'nın dramaturji anlayışında üslubuna yansıyan çok önemli bir özellik de mümkün olduğunca gündelik ifade biçim­ lerinden uzak durmak, en tanıdık durum­ ları bile teatral gerçeklikte yeniden üret­ mek ve yadırgatıcı, hatta bazen ilk bakışta tanınmaz bir biçime sokmaktır. Bu yöntem­ le gündelik yaşam içinde kanıksadığımız ve artık görmez hale geldiğimiz birçok olguya yeniden ve dikkatle bakmak ihtiyacını uyandırmayı amaçlarız.

içinde bulunduğu durumu, 'kaybolmuşluk duygusu' çok iyi anlatıyor. Her şeyden önce ütop-yalar yitirildi. Artık kimse, uğrunda mücadele edebileceği ya da sadece ina-nabileceği 'daha iyi bir dünya' tasarlayamıyor. Var olan, daha doğrusu bütün dinamikleriyle, inanılmaz gelişme gücüyle dörtnala koşturan yeni dünya, mümkün olan tek seçenek gibi görünüyor. Fakat geriye kalan tek seçenekmiş gibi görünen ve bize hiç durmaksızın sonsuz çeşit, sonsuz renk, sonsuz mutluluk vaat eden ileri kapitalizm, vaat ettiklerini açıkça yerine getirmemekte ve bizi her zaman, görünüşte sonsuz seçeneğin olduğu bir pazarın ortasında, aradığını bulamamış, tatminsiz bir halde bırakmaktadır. İşte biz pazarın tam ortasındaki o insanı -yani kendimizi-, düşünce yeteneği dumura uğramış, farklı bir dünya tahayyül edemez hale gelmiş, bir 'gelecek' tasarlayamayan, dolayısıyla da artık bir geçmişe ihtiyaç duy­ mayan, her şeyden önemlisi de artık işleyiş biçimi kavrama sınırlarının ötesine geçmiş güçlü bir akışa kendini tamamen bırakmış, nasıl bir dünyanın neresinde bulunduğuna ilişkin yön duygularını yitirmiş insanı konu edindik. Bu insanın çok önemli bir özelliği de, insanı insan yapan çok önemli bir yeteneğini, kendini ifade etme yetisini pazardaki güçlere kaptırmış olmasıdır. Artık kirletilmemiş, satılığa çıkartılmamış hiçbir söz yoktur. Her türlü bilimsel, ahlâki ve siyasi söylem, geç dönem kapitalizmin ticari medyasında kâh bir reklâm sloganı olarak, kâh 'ilgi çekebilecek bir konu olarak' yer bulabilmektedir. Hemen hemen her türlü söylem, kendi özgün anlam ve ağırlıklarından sıyrılıvermekte, popüler kültürün iyice sığlaşmış ticari sularında kâğıttan kesilmiş derinliksiz figür­ ler gibi yüzmeye başlamakta. Kullanabileceğimiz hiçbir söz artık tümüyle bize ait, özgün bir anlam taşıma şansına sahip değil. Ne söylersek söyleyelim, büyük bir 'içi boşalmış söylemler pazar'ından alıntılar yapıyor olmaktan kurtulamayız. Tıpkı oyunda ses bandı ile ağız senkronu tutturularak oynanan tek replik gibi: - Patron. Birden garip bir duyguya kapıldım. Sanki biz, gerçekten şu anda, burada konuşmuyormuşuz da, daha önce kaydedilmiş bazı sözlerin önünde dudak kımıldatıp duruyormuşuz. Sanki biz, kendimiz düşünmüyormuşuz da, daha önce yazılmış bazı düşünceleri şu anda akıl ediyormuş gibi yapıyormuşuz. Sanki yaşamıyormuşuz da, yüksek volümle çalınan bir playback'e hareketlerimizi uydurmaya çalışıyormuşuz. Dedim ya.

a

neler olduğu ve seyircinin bunları nasıl algılamasını he-deflediğimizdir.

Kumpanya'nın dramaturji ilkelerinin ve yöntemlerinin tümünü anlatmak bu yazının ana amacı değildir. Ancak şu ana kadar bahsettiğimiz birkaç ilke ve yöntem, Kumpanya'nın dramaturjiye temel yaklaşımı açısından yeterli fikir vermektedir. Yaklaşım biçimimizi kabaca belirtmiş olarak, bahsetmekte olduğumuz oyuna özgü temaya, yani 'Haritasını Yitirmiş Insan'a geri dönebiliriz. Bu tanımla temel olarak son 10-20 yılın dünyasında, ya da yaygın bir görüşle 'modernizmin iflasından sonraki' ya da daha moda de-yimiyle 'postmodern' dünyada bireyin içinde bulun­ duğu psikolojik durum kastedilmektedir. Oyun modemizm-postmo-dernizm tartışmalarıyla çok yönlü ve yoğun bir ilişki içindedir, ama dünyada bu alanda yapılmakta olan tartışmaların tiyatro alanında yeniden ifade edildiği bir çalışma değildir. Çünkü Kumpanya -bütün çalışmalarında çok önemsediği 'içtenlik' ilkesiyle- kendine ait olmayan gösterişli bir kavramı -bu örnekte mo-demizm veya postmodernizm- konu olarak seçip anlaya­ bildiği kadarıyla içini doldurmaya çalışmadı. Kumpanya önce kendi somut yaşantısından kaynaklanan tespitlerle yola çıktı. Şu yaşadığımız çağda biz insancıkların

Garip bir duygu işte. Umberto Eco'nun metinlerinde veya Lyotard'ın 'Dil Oyunları Perspektifinde hayli derin bir şekilde tartışılan, postmodern durum tartışmalarında önemli bir yer tutan bu saptama, oyunda kullanmaya karar verdiğimiz 'playback' tekniğinin temel gerekçesidir. Ses bandını oluştururken özellikle reklâm filmlerinden çok iyi tanıdığımız seslendirme sanatçılarının kullanılması, Cem İdiz'in müziğindeki 'çok uzun bir reklam jungle'ı ile son dönemlerin revaçtaki tarzı 'newage' arası tavrı ve benzeri tercihlerle playback tekniği, ana işlevinden farklı işlevler, irili ufaklı farklı eleştiri anlamları da yüklendi. Hayatın farklı düzlemlerinin birbirlerinden koparak iyice ayrışmasının bir ifadesi olarak da playback iyi bir seçimdi. Daha birçok düşünülmüş gerekçeyi saymak mümkün. Sahneleme tekniği açısından en belirleyici tercihin, bu bahsettiğimiz playback tekniği olduğunu söylememize gerek yok. Sonuçta ortaya çıkacak olan gösteri sözsüz bir gösteri değildi, hatta tam tersine sözün bir hayli yoğun kullanıldığı bir gösteriydi. Ancak oyuncuların sesten arınmış bir beden diliyle oynamaları gerekiyordu. Daha önce pek kullanmadığımız yeni bir beden dili yaratmak gereği ortadaydı. İlk anda akla gelen üç temel yaklaşımdan hiçbiri tek başına bu gösterinin estetik terci­ hi olamazdı: Ne modern dans, ne ritüel temelli teatral yaklaşım, ne de klâsik pandomim tekniği, tek başına aradığımız üslup değildi. Bu oyun için gereken beden dilini araştırmaya geçmeden önce oyuncuların, yukarıda bahsettiğimiz üç temel yaklaşımın temel beden dili vokabülerini sistemli olarak yeniden hatırlamaları için, bir dizi atölye çalışmasıyla başlamaya karar verdik. Modern dans sanatçısı Christine Brodbeck, 'Orestia', 'Mezopotamya Üçlemesi' gibi oyunların koreografı Zigrid Zeberich ve pandomim sanatçısı Vecihi Ofluoğlu ile 4'er gün süren çalışmalar yapıldı. Oyuncuların bedensel ifade yelpazesini genişletmek açısından son derece yararlı olan bu çalışmalar tabii ki problemimizi çözmeye yetmedi. Kendi başına hayli yeter­ li bir ifade gücüne sahip olan bir ses bandı önünde oyuncunun neyi, nasıl ifade ederse gösteriye hiçbir anlamın tekrarı olmayan farklı bir boyut katabileceği sorusu bir kâbus gibi provaların üzerine çöktü. İlk başta, işittiğimiz diyalogların dilsiz oyuncu­ lar tarafından yapılmış gündelik jest karşılıklarından başka hiçbir şey çıkmadı.


pe cy

Ancak henüz sadece playback tekniğinin seçilme gerekçeleri ve onunla bağlantılı olarak temel oyunculuk yöntemine ulaşma serüvenimizi kabaca anlatabilmiş bulunuy­ oruz. Sırada yazımıza başlarken anlatmaya niyetli olduğumuz birçok öğe ve onlar arasındaki bağlantılar, arkalarında yatan felsefi, siyasi tartışmalar var. Ve öyle görünüyor ki tümünü, bütün ayrıntılarıyla aktarmaya kalkıştığımız takdirde bu yazının sınırları küçük oylumlu bir kitap olmaya doğru genişleyecek. Yazımıza bir son ver­ meden önce iki önemli noktaya daha kısaca değinmek istiyoruz:

yüzeyler kullanmak eğilimi akla gelmekte. Fredric Jameson, bu eğilimle postmodern binaların kendi dışlarındaki kent dokusunu hem içine alarak postmoder-nizmin popülist tarihsel eklektizmini sürdürdüğünü, hem de -tıpkı aynalı gözlüklerin karşısındaki kişinin üzerinde oluşturduğu iktidar gibi- o dokuyu dışlayarak bir kapalılık kategorisi oluşturduğu, kente dahil olmak değil, onu ikame etmek iddiasını taşıdığını söylüyor. Ayrıca şeffaf kübümüzün, iç ışıklar karardığında dışarıda kalan seyirciyi yansıtarak onlara kendi varlıklarını hatırlat­ mak ya da günümüzde her türlü yaşantının bir vitrin malzemesi değeri taşıdığını çağrıştırmak gibi birçok işlevi daha olduğundan da bahsetmek gerekir.

a

Gündelik olandan kurtulma çabaları genel­ likle yapmacık ve özenti bir soyutlukla son buluyordu. Hayli sıkıntılı ve uzun bir araştırma dönemi sırasında denediğimiz ama sonuçlarından memnun kalmadığımız birçok görselleştirme çabasını burada say­ mak gereksiz. Sonuçta metni parçalara ayırıp, diyaloglarla ifade edilen ilişkileri daha genel ve harekete tercüme edilebile­ cek, birbirini doğuran aksiyon dizileri olarak yeniden yazdık. Bir sonraki aşama olarak, diyalogları tamamen duymazdan gelerek, o diyalogların farklı bir düzleme projeksiyonu olarak saptadığımız aksi-yonları görselleştirme yoluna gittik. Bu nokta­ da, metnin belli bir parçasının karşılığı olarak kullanılabilecek birçok değişik aksiyondan hangisinin neden seçildiğini anlatmak ya da seçilmiş bir aksiyonun teatral gerçeklik içinde görselleştirilme üslubuna nasıl karar verildiğini aktarmak hatta bunu tek tek örnekler üzerinde ayrı ayrı yapmak gerekebilir.

En az playback tekniği kadar belirleyici bir diğer biçimsel özellik de Naz Erayda'nın bu oyun için tasarladığı çarpıcı mekân anlayışında kendini gösteriyor: Tüm oyun şeffaf bir kübün içerisinde oynanmakta. Bu seçimin gerekçeleri olarak bir değil, birçok neden saymak mümkün. Her şeyden önce içinde yaşadığımız zaman diliminin özgür­ lük ideolojisinden, daha doğrusu yanılsamasından bahsetmek gerek. Piyasaya çıkan her yeni malın bizi biraz daha özgürleştirdiği iddiasına karşın yaşanabilir alanların gittikçe daraldığı, tek bir odaya ya da birbirlerine kapalı geçitlerle bağlı, yalıtılmış hacimlere mahkûm olarak yaşayacağımız zamanların çok uzakta olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. İçinde şıkır şıkır bir canlılığın yaşandığı o küçük şeffaf hücre öncelikle böyle bir dünyanın görsel karşılığıdır. İkincil bir anlam olarak da post­ modem mimarinin dış cephede yansıtıcı

Son olarak, oyunun postmodernizm tartışmalarına sık sık göndermelerde bulun­ masına karşın postmodern bir oyun sayılamayacağını söylemekte yarar var. İnsanın aklı ve iradesiyle kendi tarihine ve geleceğine yön verebileceğine, bilimin yön göstericiliğinde daha iyi bir dünyayı tasarlayabileceğine ve gerçekleştirebileceğine inanılabilen günlerin geride kaldığını, yani başka bir deyişle 'modernizmin iflası'nı kabulleniyor oyun. Ancak modernist yaklaşımın yerini alan fiili durumun olumlanması gereken bir dünya olduğunu kab­ ullenmiyor. Daha da önemlisi, postmodern durum üzerine kafa yoran hemen hemen bütün düşünürlerin hemfikir olduğu "emek/üre­ tim paradigmasından enformasyon para­ digmasına geçildiği" görüşünü reddediyor.

Emek/üretim pa-radigmasının hâlâ geçerli olduğunu, ancak üretim araçlarının teknik gelişimi sonucunda emeğin maddi üretim­ le ilişkisinin çoğu durumda görünmez hale geldiğini savunuyor. En önemli toplumsal belirleyicinin hâlâ 'üretim araçlarının mülkiyeti' olduğunu, sermayenin çıkarlarının ve kârlılık ilkesinin tarihsel gelişmenin tek belirleyicisi haline geldiğini savunuyor. Ancak sermayenin kimliği konusunda alışıldık 'kötü niyetli burjuvazi' tezini kabul etmeyen, artık sermayenin neredeyse öznesiz bir kimlik kazandığını ve sahiplerinden bağımsız olarak hatta bazen sahiplerine rağmen kendi çıkarlarını savunabilen bir işleyişe kavuştuğunu öne sürüy­ or. Oyundaki belli başlı oyun kişilerinin düzeni temsil eden, hizmet eden ve muhalif kişilikleri aynı anda aynı bünyede barındırıyor olmaları da bu düşüncelerin yansımasıdır. Oyundaki kostüm ve oyunculuk anlayışındaki androjenliği; ışıklandırmanın sadece iki özel yerde delinen kapalılık ilkesi­ ni; metinde son derece gündelikmiş gibi görünen bir çok repliğin arkasında yatan felsefi tartışmaları; İngilizce ve Türkçe adlar arasında zıt gibi görünen anlam farklılığını ve benzeri birçok noktayı başka yazılarda ve yazı dışı platformlarda işlemeye devam edeceğiz. Bu yazının sınırları ve amaçları göz önünde bulundurulursa, Kumpanya'nın genelde bir projeye yaklaşım biçimi, özelde de 'Haritadan Naklen Yayın'ın dramaturjisi konularında genel bir fikir verebildiğimiz inancındayım.


FESTİVAL ÖZEL

Umuda Özlem

BUDALA Samurçay

19. Yüzyıl, Rusya çok önemli ekonomik ve sosyal değişimlerin eşiğinde, 1917 Ekim devrimine az zaman kalmış. Yıllardır hükümdarlığını sürdüren "Kutsal Rusya" toplum içinde gelişen yeni hareketlerle sarsılmaya başlamış, eski­ lerin katı Ortodoks inancı, öfkeli ve tutu­ cu bir tanrı tanımazlıkla karşı karşıya. Her şey sallanmakta, değerini ve ölçüsünü kaybetmektedir.

a

Rengin

pe

cy

Böyle büyük çelişkilerin, sarsıntıların, sancıların yaşandığı ortamlar çok büyük sanatçıların doğmasına da imkân sağlıyor. Bugün izleyeceğimiz oyun, Rusya'nın dahi yazarlarından Dostoyevski'nin Simon Gray tarafından oyunlaştırılmış olan "Budala" adlı eseri. Dostoyevski gibi bir dehayı böylesine sınırlı bir mekânda anlatabilmek ve hakkında binlerce incelemeden sonra bir şeyler yazabilmek oldukça zor benim için, affınıza sığınırım.

Fyodor Mihayilaviç Dostoyevski 1821'de Moskova'da doğdu. Babası soylu bir aileden geliyordu. Acımasızlık boyutuna varan oldukça sert mizaçlı bir adamdı. Bu acımasızlığı toprağında çalışan köylülerce öldürülmesine neden oldu. Babasının aşırı disiplini ve acımasız tutu­ mu, onun daha çok küçük yaşlarda içine kapanık bir kişilik geliştirmesine ve yaşamı boyunca toplum tarafından dışlanmış, hor görülmüş insanlar sathında yer almasına neden olmuştur. Bu taraf alışta annesinin köy kökenli olmasının da etkisi vardır. Şüphesiz söz konusu bu insanlarla yaptığı özdeşim onun birbirinden farklı, çok zengin, çok derin insan karakterleri yaratmasına neden olmuştur.

Yapıtlarında Rusya tüm renkleriyle, kışın dondurucu, yazın kavurucu sıcağıyla, votkasıyla, balalaykasıyla gözümüzün önünde canlanır. Dostoyevski ile birlikte soylu salonlarından, köhne salaş mey­ hanelere, aniden beliriveren servetler­ den, bir anda yok oluşlara, tutkulu aşklardan, ölümcül nefretlere, sonsuz inançlardan, bir anda düşüverilen inançsızlıklara geçiveririz. Bütün bunlar onun hem kendi fiziksel ve ruhsal yapısıyla, hem de Rusya'nın içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal durumla örtüşmektedir. Dostoyevski doğuşundan itibaren zayıf ve çelimsizdir. Daha meslek hayatının başında hastalıklı bir çocukluk geçirmiş olmasına rağmen askerlik hizmetine elverişli görülür. Ama, o engellerden yılmaz, tam tersine kaldıramayacağı her türlü zorluğun üstesinden gelmek için bedenini ve ruhunu zorlar. Genç yaşlarda tutulduğu sara hastalığı bile onu yıkamaz. Nitchzce şu sözü sanki onun için söylemiştir "Bu acı beni öldürmezse güçlü kılar" Dostoyevski insanın ancak acı çekerek olgunlaşacağına inanır. Onun için her türlü belayı, sıkıntıyı, engeli kendini aşmak için gerekli bir sınav gibi görür. Her durumda değişen insan karakterleri­ ni derinlemesine çözümleyebilen Dostoyevski, psikanalizin babası Freud'u ve ünlü düşünür Nitchzce'yi derinden etkilemiştir. Nitchezce bir yazısında şöyle der: "Psikoljide bana bir şeyler öğreten tek insandır Dostoyevski. Ve sonra devam eder. Psikolojisinin işportacılığını yapma­ malıdırlar. Yalnız gözlemek için gözlem yapmamalıdırlar. İnsan bir kaostur, çünkü, bu gözlemler sonucu yanlış veri­ ler elde edebilirler."


pe cy a


FESTİVAL ÖZEL

ADAM ADAMDIR Günşiray

Tiyatro düşünürleri, eleştirmenleri genel­ likle bu oyunu şu yanıyla özetlerler: Bertolt Brecht'in "Adam Adamdır" oyunu, bir liman işçisi olan Galy Gay'in, Hindistan'ın kuzeyinde-gerçekte var olmayan- Kilkoa adında bir yende, İngiliz ordularının askerleri tarafından, acımasız bir askere, bir savaş makinasına dönüştürülmesini anlatır. Kısaca söylemek gerekirse dış baskı ile - çıkarları doğrul­ tusunda biraz da kendi iradesi ile- Galy Gay değişime uğratılır. Özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde, Avrupa toplumlarında bireyler, hızlı endüstrileşmenin etkisiyle, kimlik belirsizlikleri içinde oradan oraya savrul­ muşlardır. Her şeyin değişim değeriyle ölçüldüğü bu ortamda tutunacak dal arayan insanlara sunulan kimi "kolay kim­ liklerin", onları nasıl otoriter yapıların araçlarına dönüştürdüğü hatırlanacaktır. Walter Benjamin'in gözlemlediği gibi, bu dönem, büyük kitlelere, kendi imgelerinin, savaşlar, büyük spor gösteri­ leri ve sirklerden alınma gösterilerle yeniden sunulduğu bir dönemdir. "İnsanın kendine yabancılaşması öyle bir düzeye ulaşmıştır ki, o, artık kendi yok edilişini estetik bir hazla izleyebilecek hale gelmiştir".(1)

pe

cy

a

Mahir

Bizim bu temel noktaya yaklaşımımız bugünün koşulları doğrultusunda oldu. Artık günümüzde toplumsal değişimler, orduların işgalleriyle, dışardan gelen baskılarla değil, havada uçuşan, birini yakaladığını düşündüğün anda onun yok olduğu, hemen bir başkasının sunulduğu, imajlar bombardımanı ile gerçekleştirili­ yor. Ve bu baskının, değişimin bir başka yerde bir başkaları tarafından gerçekleştiriliyor olduğu aldatmaca, kendi konumumuzu belirlememize engel olu­ yor. Bu imajlar bombardımanında her türlü kimlik olasıdır. Bugün, sanat dünyası ve toplum, imajlar tarafından kuşatılmış durumda. İnsanlar kimlikten kimliğe sürüklenmektedirler. Her rolü oynayan insanın her amaca alet

olabileceği tehlikesi vardır. Kişilikler yok olduğunda, kitle haline gelindiğinde kim­ lik kaybına uğrayan, parçalanan insan , kendisinin bile farkında olamayacağı bir değişime uğrar. Bir gün faşist bir kimlik sunulduğunda bile insan bunu fark ede­ meyecek duruma gelebilir. İnsanlar, yani bizler, sanatçılar, oyuncular için de bu sürüklenme tehlikesi, buna bağlı olarak da " tutunacak bir dal arama" gereksini­ mi bir an karşı karşıya kalınabilecek bir durumdur. Her rolü oynama yeteneğine sahip olan kişilerin en çok da sanatçılar olduğu düşünülürse, aslında benimsen­ meyen bir kimliğe farkında olmaksızın bürünme tehlikesi en çok da bizler için geçerlidir. Sanatçıların toplumdaki belir­ sizlikten, kimlik kaymalarından etkilen­ meleri kaçınılmaz olduğuna göre, oyunu sahneleyen topluluğun oyuna yaklaşımı da buna uygun olmalıdır. Bu temel çıkış noktası bizi kendi konumumuza bak­ maya, bununla yüzleşmeye itti. Kendini yok sayarak, kendine bakmadan bir başkasına toplumsal proje önermenin, bir mesaj verme iddiasında bulunmanın, sanatçının gerçekte içinde yaşadığı durumla yüzleşmekten kaçmasına neden olduğu düşüncesindeyiz. Ve bu konum­ dan bakarak, izleyiciye ne yapması gerek­ tiğini göstermenin, hangi konuda ne düşünmesinin doğru olacağını belir­ lemenin onlar üzerinde baskı oluştura­ cağına, böylelikle onların da kendi durumlarından kaçacağına inanıyoruz. İyi incelendiğinde, Brecht'in de izleyiciyi bizim bu düşündüğümüz anlamla "düşünmeye" ve "karar vermeye" yön­ lendirmek istediği görülebilir. O asla mesajın kendisi ile yetinmedi; mesajın nasıl iletildiğinin peşinde oldu.

"'Karmaşık görme', üslupsal (ve dolayısıyla kolaylıkla modası geçen) bir araç değil, seyirciye 'akışa kapılıp gitmek'ten ziyade, gerçekliği eleştirel ve aktif bir şekilde nasıl çözümleyeceğini öğretmek üzere Brecht tarafından benim­ senen algısal bir stratejidir. O (Brecht), aracın mesajı olduğunu ve etkinin, gün-


Brecht'in tiyatrosu, okuma, anlama ve uygulama yetersizliği yüzünden, kimi yanlış örneklerle sahnelendi, üzerine yürütülen kimi düşünceler onu çeşitli kalıplarla algılamaya yöneltti. Çoğu zaman, Brecht'in kendisinin bile vazgeçtiği "epik tiyatro" kavramı onun hiç de istemediği bir biçimde "göstermeci tiy­ atro" olarak sınırlandırılmış, politik mesajların verildiği bir araca dönüştürülmüştür. Onun nasıl bir sah­ neleme amaçladığı şu ifadesinde görülebilir.

... Eğer izleyicinin tepkilerinde bir çeşitlen­ me gözlenebiliyorsa, bu onların 'akıl'larının harekete geçtiğini, kendi olanaklarını kullanmaya başladıklarını gös­ terir: "Bu böyle mi gerçekten?", "Hiç öyle olur mu?", "Sence bu anlaşılır bir şey mi?", " Bu dostça!", "Bu saçma!", "Neden öyle de böyle değil?", "İşte bu hoş!", "Bu iyi!", "İyi hoş ama..." türünden soru ve tepkiler, oyunun sağlıklı bir biçimde işlev gördüğüne işaret eder... İnsanların tepkilerinin ve tutumlarının farklılaşması, Brecht tiyatrosunun felsefi çıkış noktasını oluşturur; aynı zamanda bu tiyatrodan alınan hazzın da kaynağıdır.4 Kimi seyirci de her şeyi anlamlandırma gayretinde olabiliyor. Oyunumuzu bizim varsaydığımız bir tür seyirci üzerine kur­ madık. Oyunu sahne-lerken seyircinin neyi algılayacağı, neyi beğenip neyi beğenmeyeceği üzerine düşünmedik. Onlar adına böyle bir şeyi yapmak ukalalık olurdu; bu onların hepsinin aynı olduğu düşüncesinden yola çıkmak anlamına gelirdi. "Bir kimse bir öteki gibi değildir" düşüncesinden yola çıkmak anlamına gelirdi. "Bir kimse bir öteki gibi değildir" düşüncesi "Adam Adamdır" oyu­ nunun ana temalardan biridir. Oyunu sah­ neleme tarzımızın da buna uygun olması kaçınılmazdır. İzleyiciyi tanımlamaya çalışmak totaliter bir eğilimdir.

pe cy

"a) Ne kadar katı görünürse görünsün, bir rolü oynayan oyuncunun o rolle özdeşleşmekten kaçınması uyarısına kulak vermesi, bizim kuşak için yarar sağlaya­ caktır. Bir oyuncu, ilgili öğüdü tutmakta ne kadar karalı davranırsa davransın, yine de ona tümüyle uyamaz; dolayısıyla ortaya çıkacak olan daha çok yaşantıyla oyun, özdeşleşmeyle sergileme, haklı çıkarmayla eleştirme arasında baş göster­ mesi amaçlanmış çelişkidir.

biliyor. Tiyatroya kendi beklentilerini görmeye gidenler bizim oyunumuzda biraz bocalıyorlar. Ancak bu durumun tartışmalara neden olması çeşitli soruların ortaya çıkmasını sağlıyor ki; biz bundan oldukça memnunuz.

a

celliğin ve geçerliliğin yalnızca ne söylen­ diğine değil, nasıl söylendiğine de bağlı olduğunu çok erken anlamış görünmekte­ dir. (2)

b) Oynamakla (gösterme) özdeşleşme arasındaki çelişki, gerekli eğitimi görme­ miş kişilerce o türlü anlaşılıyor ki, sanki oyuncunun çalışmasında yalnız biri ya da yalnız ötekisi yer alıyor, bir başka söyleyişle. Küçük Organon'a göre yalnızca oynanıyor (gösteriliyor), eski yön­ teme göre yalnızca özdeşleşiliyor. Oysa gerçekte, hiç kuşkusuz, oyuncunun çalışması birbirine düşman iki olayın birleşmesinden oluşmakta... Oyuncu gerek iki karşıt gücün birbiriyle savaşımından ve ilgili güçler arasındaki gerilimden, gerekse bunların içereceği derinlikten alır etki gücünü." (3) Bugün Brecht oynarken yaşadığımız önemli sorunların başında, izleyicinin oyunumuza çeşitli beklentilerle gelmesi yer alıyor. Kimi izleyici kendisinin anlaya­ madığı bir mesaj olduğu duygusuna kapılıyor. Oysa yukarıda da belirttiğimiz gibi, biz bundan tümüyle kaçıyoruz; oyunu, isteyenin istediği ile ilgilendiği, beğendiğine daha çok baktığı bir sergi gibi kurduk. Ancak her izleyicinin kendisi olmadan bizim oyunumuzun da eksik kalacağını bilmesini istedik. Bugüne dek yaptığımız araştırmalarımız gösterdi ki, Brecht'i daha önce okumamış ön yargısı olmayan izleyicinin algıları daha açık ola­

... Dünyayı değiştirmekle ilgilenen tiyatro, öncelikle insan olanaklarının son­ suzluğuna, farklılığına işaret etmeli, bunu sahnede icra etmelidir. Bu, insan ilişkilerinin toplumsal ilişkiyi yarattığını, diğer bir deyişle, toplumsallığın, özgür bireylerin bütünlüğü anlamına geldiğini savunmak demektir. Tiyatro kişilerinin sunuluşunda farklılıklara dikkat edilmesi, ilişkilerindeki ince ayrıntıların işlenmesi, toplumda büyük değişiklikler için gerekli olan gücün gelişmesini sağlar. Bu yalnızca dünyayı resmeden değil, onu üreten (Lenin) bir tutumdur... (5)

... Bu, görünüşte gerçekçi bir sahneleme yerine, yeni olanı en umulmayan yerde arayan bir " deneme-yanılma" yöntemini gerektirir. Kendi bireyselliğini keşfetmenin bir toplumsal projeyi olanaklı kılacağını, "bireyselliğin" var olma nedeninin" öteki

bireylerin var olması" olduğunu varsa­ yar.... (6) Oyuncularla ilk çalışmaya başladığımızda metnin bir bölümünü-oyunu taşımayı düşündüğümüz bağlamın gereği olarak çeşitli yerlerinden budamayı öngördük. Daha sonra, sahneleri doğaçlamalarla çalışırken, oyunumuzun, sahnenin ve oyuncunun gereksinim duyduğu doğrul­ tuda metinde yeni kısaltmalar ve yer değiştirmeler yaptık. Oyuna tek bir sözcük bile eklemediğimizi belirtmek gerekir. Ancak Brecht'in yazdığı metinde olmayan iki oyun kişisi soktuk oyunumuza: Palyaçolar. Adam Adamdır başlığında, oyun alanını iple seyirciden ayırdık. Bununla birlikte Bebek Fil'den başlayarak iki palyaçomuzu oyunun içinde tutmakla, seyircinin de oyunda temsil edilmesini sağlamaya çalıştırk. Hatırlanacağı gibi, palyaço gösterisinin iki kişisi vardır. Bunlardan biri (beyaz yüzlü olan) kültürel normları, biraz da abartılı bir biçimde temsil eder. Öteki ise (çirkin olan, yani August) bu normları tersine çeviren, ihlal eden kişidir. İkisinin davranışları, karşıt uçlardan, içinde bulunulan kültürel ortamın sınırlarını belir­ tir ve hatta ötesine de işaret eder. Böylelikle palyaçoların davranışları, oyu­ nun içinde yer aldığı toplumsal çerçevenin sınırlarını belirledi. İzleyicinin, çizilen bu çerçeve içinde serbestçe dolaşabilmesini sağlamaya çalıştık. Öte yandan, oyunun sonunda kendi çizdiğimiz o çerçevenin dışına taşıp da, palyaçoların oyundan düşmelerine neden olduğumuzda, herkesin oyunun sonunu "kendiliği içinde", yapayalnız olarak izleyip yoğunlaşabilmesine olanak tanıdık. Çünkü biz, gerçekliğin sahnede izlenende değil, izlenen ile izleyen arasındaki akışta olduğunu dünüyoruz.

1) Walter Benjamin (1988), "Work of Art in the Agc of Mechanical Reproduction", Photography in Print. Ed Vicky Goldberg, Albuqucerque: University of Mexico Press,334. 2) Martin van Dijk (1990), "Blocking Brecht", Re- interpreting Brecht: His influence on contemporary drama and film. Eds.Pia Kleber and Colin Visser, Cambridge University Press, 133. 3) Bertolt Brecht (1954) (1987), "Küçük Organon'a Ekler", Sanat Üzerine Yazılar. Çev.K.Şipal, İstanbul: Cem Yayınları, 45. 4) Manfred Wekwerth (1990), "Questions Concerning Brecht", Re-interpreting Brecht: His influence on contempo­ rary dram and film. Eds. Pia Kleber and Colin Visser, Cambridge University Press, 24. 5) Age., 24 6) Age., 2


FESTİVAL ÖZEL

Biraz Kartal Biraz.Bülbül

PROMETE'NİN ÖZGÜRLÜĞÜ Sibel A s l a n

Kompozitör Heiner Goebbels'in Zürih Theater Spektakel'de sahneye koyduğu Heiner Müller'in "Prometheus'un Özgür­ lüğü" adlı oyununda "zevk ve acı mı", dostluk mu esti, yoksa Doğu Almanya'daki ilişkiler mi söz konusu ediliyor? Frankfurtlu müzisyen Heiner Goebbels yıllardır Müller'in oyunlarını besteleyip sahneliyor. Bu söyleşide Goebbels Almanya'nın en tartışmalı yazarı hakkında konuşuyor.

a

Çev.:

pe cy

-Senin gibi, uzun zamandan beri Müller'in oyunlarını sahneleyen başka bir yönetmen yok. Heiner Müller'de seni çeken şey nedir? - Ben Müller'in istisnasız yalnızca çok kısa metinlerini müziklendirdiğim için, Müller'in bütün bir oyununu sahneleyen yönetmenlerin hemen hepsi oyunlarımın kısalığını yüzüme vurmuştur. Ben Müller'in dramatik olmayan metinleriyle çalışıyorum. Müller'in oyunları beni çok ilgilendiriyor. Belki de daha somut olduk­ ları ve belli bir tarihsel durumu ele aldıkları için. Bugün Bothe Strauss'u, yarın Shakespeare'i, ertesi gün Müller'i sahneleyen rejisörleri ciddiyetsiz buluyo­ rum. Onların metinlere ilgisi modaya göre değişiyor.

dönüşüme konuşma tiyatrosundan daha mı elverişli? - Oyuncuların tıpkı bir aksesuarla oynar gibi Müller'in metinleriyle oynadıkları bir konuşma tiyatrosu düşünülebilir: tıpkı "Yağmalanmış Kıyı " ya da "Gölgeler"den pasajlar okumalarını rica ettiğimde yoldan geçen insanların sokakta okuduk­ ları gibi. O zaman sahte özdeşleşme olmadan metnin yazınsal değeri işitilebilir. Ve bunun ardından da metni okuyan kişi işitilir. Her ne kadar böyle bir tiyatro görmediysem de böyle bir tiyatro tasavvur edilebilir. - Senin besteleme yöntemine dönüşürken Müller'in metinleri ne derece önem taşıyor? - Müller'in metinleri her zaman bir müzikal form önerisi taşır ve metinlerin yapısı metindeki sesleri izlediği için her zaman farklı formları önerir. Bazı metinlerinin küçük şarkı formuna ihtiyacı vardır. Bazıları opera jestlerini ya da pop ' konseri formunu ister. - "Frankfurter Allgemeine Zeitung" gazetesindeki bir ankette en sevdiğin kuş sorusunu Heiner Müller diye yanıtlamıştın. Müller sence nasıl bir kuş? - Biraz kartal, biraz bülbül.

- Peki sence Müller'in oyunlarının kalitesi nereden kaynaklanıyor?

- Peter Zadek'in Heiner Müller'e yaptığı faşizm ithamını nasıl değerlendiriyorsun ?

- Heiner Müller öznel bir mucit değil, bir koro olarak yazıyor. Onun metinleri deneyimlerin toplamını ortaya koyuyor. Benim için, anlatı formu içinde kimsenin olmadığı bir limana yönelen, acı çeken bir yazarın ifade ettiklerinin aksine, demetlenmiş deneyimleri ortaya koyan metinler geçerlilik taşır. Müller deneyim­ leri toplar, hatta başka yazarlarınkileri de ve bunları özüne indirgeyerek açlıkla kul­ lanır. Bu, benim de beste çalışmalarımda yararlandığım bir yöntem.

- Bu Einar Schlecf ya da Ruth Berghau'nun da sık sık karşılaştığı bir itham. Çalışma tarzları yüzünden kolaylıkla bu şekilde itham edilebilecek on otoriter yönetmen, bu yolla güçlü bir koreografi ve dilin ritmik kullanımıyla tiya­ troda anlatımı güçlendiriyorlar.

-Müller'in metinleri sence müzikal

- Heiner Müller son dönemlerde zaman zaman yanlış anlamalara meydan vere­ cek şekilde mi kendini ifade etti? - Müller'in metinlerinde ya da söyleşilerinde hoş olan yan, neyin iyi, neyin kötü olduğunun sinyallerini verme-


a

cy

pe


den hep polemiğe açık bir yapı taşımasıdır. Bu da okurların bu açıklığı ve onun tiyatrosunu karakterize etmesini gerektirir.

- Dün David Moss bir röportajda konserin teması hakkında sorulan bir soruya "zevk ve acı" diye cevap vermişti, Ernst Stötzner ise "dostluk üzerine"demişti.

- Klaus Thewelett Alexander Kluge ile Heiner Müller arasında geçen söyleşi kitapçığının ayrıntılı tanıtım yazısında şöyle diyordu: "Müller'in cümleleri küçük aletler gibi çalışır. Onlar soğukta beyni çalıştırmak için kullanılan güçlendirici bobin gibidirler. Tarihsel olanın içine gömülmek için makine neşeyle çalışmaya başlar, çalışmasına devam eder." ("Die Zeit" 18 Ağustos 1995)

- Heiner Müller bu metni 60'lı yıllarda yazmıştı. Son yıllarda metin sana göre değişti mi?

- Birçok kişi bu tarzı sinizm olarak adlandırıyor.

cy

- Belki de Müller kendini kolayca ele ver­ meyen biri olduğu için. Müller'in çok engin bir bilgi hazinesi var, bundan yarar­ lanarak yaratıyor, öyküler anlatıyor, keşfediyor, çarpıtıyor. Açıkçası bu da benim çok hoşuma gidiyor.

a

- Müller yazılarında kendini açığa vurmaz. Onun cümleleri deneyim ve tartışma önerileridir. Taklitlerle yaşayamayan ise belirli duygulara sığınır.

- Tabii Heiner Müller o zamanlar Doğu Almanya hakkında bir oyun yazmıştı. Ama 80'li yılların ortalarında,radyo oyun­ larıyla çalıştığım yıllırda, başka bir fırsatım daha vardı. Metinleri besteleme çalışmalarım sırasında,onun sayısız anlam katmanlarını algılamayı ve metinle olan deneyimlerimi seyirciye aktarmayı dene­ dim. Metin, politik yapı diyebileceğim, yazıldığı bağlamdan koparılsa bile işlevini yitirmeyen bir yapıya sahip. Metnin yapısında müthiş bir sağlamlık var ve politik keskinliği de, seyircinin metni açık okumasını engellemiyor. Bir tek metafora indirgenemeyen bir metin. Tabii ki Prometheus için Doğu Alman bir entelek­ tüel ya da Erich Honecker denebilir. Ama metinde aynı zamanda uzlaşma, değişim, statüko isteği ve özgürlük korkusu da söz konusu. - "Prometheus'un Özgürlüğü" Almanya dışında nasıl karşılandı? - Brezilya, İtalya, Fransa, İspanya ya da Yunanistan'daki temsillerde de metnin kaybolmayan gücünden söz edeliyor. Oysa tam tersine ben metnin hep yeni, farklı okuma biçimlerini keşfediyorum. Geçen hafta oyunu Delfi'de antik stadyumda sergilerken metni bir kez daha farklı bir biçimde dinleyebiliyordum. Ikibin yıllık tiyatroda Heiner Müller'in zamansal-ironik boyutu-Prometheus'un üç bin yıllık tutukluluğunu ima edercesine burada başka türlü işitiliyordu. Yeni sahne koşulları altında, farklı bir seyirci önünde ya da farklı bir kültürde metne yeni görüşler eklenebiliyor. Bu da metni zenginleştiriyor.

pe

- Heiner Müller'in Zürih Theater Spektakel'de sergilenen "Prometheus'un Özgürlüğü" adlı oyununun on yıl önce radyo oyun olarak hazırlamıştın. Yıllar sonra neden bu oyunun canlı versi­ yonunu gerçekleştirmeyi göze aldın ?

- Ele aldığım malzemenin hakkını vermek için her şeyi zaten iki kez yapmak zorun­ dayım. Canlı versiyon Heiner Müller'in fikriydi. Bir radyo oyununun nasıl sahne üzerine taşıyabileceğimi tasarlayabilmek için öncelikle kendi müzik tiyatrosu oyun­ larımla deneyim kazanmam gerekiyordu. Radyo oyunu çok yoğun bir akustik olayadır ve birçok farklı sesten oluşur. Ben, bu patlamaya hazır müzikal alıntılar dünyasının yoğunluğuna kişilik kazandırmak zorundaydım. Amerikalı şarkıcı ve baterist David Moss bu iş için biçilmiş kaftandı.

- Oyunu bir trioya indirgemenin bir zararı olmadı mı? - Hayır. Tam tersine .Üç kişi üzerinde odaklaşma daha toparlayıcı oluyor, hem de büyük ölçüdeki malzeme yoğunluğu yüzünden oyunun dağılmasını engelliyor. - Metinde en geniş anlamıyla hükmetme, bağımlılık, özgürlük gibi temalar ele alınıyor.

- "Prometheus'un Özgürlüğü" bir mitos. En son radyo oyunun "Schliemann'ın Radyosu"nda da gene antik malzemeye geri dönüyorsun. Antik çağda cazip bulduğun yan nedir? - Belki de aldığım hümanist eğitimden gizlice antiotoriter bir şeyler su yüzüne çıkmaya çalışıyor. Her şekilde zamansal yabancılaşma mesafe ve mekân yaratıyor. Tiyatroda herşeyi sahneler halinde ve atmosfer açısından ele aldığım için, Botho Strauss'la ve onun metinleriyle

çalışmamamın nedeni ortaya çıkıyor. Klasik metinler en büyük mesefeyi sunu­ yorlar. - Peki bu durumda keyfilik tehlikesi ortaya çıkmıyor mu? - Eğer insan üzerinde çalıştığı malzemeyle gereği gibi hesaplaşırsa ve resitatifi nasıl olursa olsun şimdi Yunan sesi kullanayım demezse, yani yaptığı işin doğrusunu bul­ maya çalışırsa, o zaman bir keyfilik ortaya çıkmaz. Bu yüzden her çalışmamda müzik seçiminde katı ölçütler koyarım. - Klaus Thewelett, Heiner Müller için yavaşlatıcı, derdi. "Prometheus'un Özgür­ lüğü" düz okumayla beş dakika sürüyor. Senin yaptığın müzik tiyatrosunda ise bir saat sürüyor. Sen Müller'in yavaşlatıcısı mısın? - Sakız etkisi bırakan ve sanatta durağanlığa götüren bir yavaşlatma şekli vardır. Ben büyüteçle okuyup böylece her kelimeye yeni bir derinlik kazandırmak için yavaşlatıyorum. Bu yavaşlatma sahne üzerindeki deneyimi genişletiyor. Ama bu demek değil ki, ben ritimle, güçlü ve hızlılıkla çalışmıyorum. - Oyundaki gerilimi nasıl sağlıyorsun? - Öğeler müzikle dilin birliğinden kendi birimlerine dağıldıklarında gerilim kendiliğinden ortaya çıkar. Gerilimin kay­ naklandığı bir başka düzlem de seyircinin ne tür bir gösteriyle karşı karşıya olduğunu kesin olarak bilememesidir. Bir okuma mı? Konser mi? Yoksa tiyatro oyunu mu? Kullanılan malzemenin hiyer­ arşisi olmadığı için seyirci burada belli bir tür üzerinde yoğunlaşamaz. - Sen düzenli olarak güncel müzik yapan müzisyenlerle çalışıyorsun. Bu seçimin özelliği nedir? - Ben rol yapan ve bir şey olduklarını iddia eden oyunculardan hoşlanmıyorum. Oyunlarım için sahne üzerinde, çalışmaları sırasında seyredilebilecek insanlara ihtiy­ acım var, örneğin Andre Wilms ya da Ernst Stötzner'in metin çalışmalarının ve müzikle "kavga"larını seyredilebildiğim gibi. Böylece müzisyenleri de pofesyonellikleri ve yaptıkları işin kullandığım malze­ meyle olan yakınlıklarına göre seçiyorum. David Moss, Yves Robert, Sven-ake Johansson ya da Catherine Jauniaux gibi müzisyenler kendi dramalan için gerçek sebepleri olduğu ve rol yapmak zorunda olmadıkları için tiyatroda başarılı oluyor-

lar.


FESTİVAL ÖZEL

SAVAŞ VE BARIŞ Çapan

Shakespeare V. Henry adlı oyununda Prolog'un ağzından seyircisine seslenirken esin perisini yardıma çağırıyor ve denizaşırı iki ulus arasındaki savaşı sahnede canlandırabilmesi için ondan destek istiyordu. Oyunda kala­ balık savaş sahneleri, kanlı çatışmalar, siperlerinde bekleyen askerler gösterile­ cekti. Ama bütün bu görkemli kalabalığı o "ahşap yuvarlak" dediği tiyatro yapısına nasıl sığdıracaktı. İşte bunun için seyircinin hayalgücüne sığınıyor ve oyun kişilerinin sözlerinin çağrışım gücüyle sahnede geçen olayların gerçek boyutlarını kafalarında canlandırmalarını istiyordu seyircilerinden. Tolstoy'un ünlü romanı Savaş ve Barış'ı sahneye uyarla­ maya karar veren Alman tiyatro yönet­ meni Erwin Piscator ise bu nerdeyse iki bin sayfalık romanı bütün ayrıntılarıyla sahneye aktaramayacağı için, bu romanın savaşın korkunçluğunu en çarpıcı biçimde ortaya koyan özünü romanın karmaşık bütününden seçip ayıklayarak hem bir anlatıcının açıkla­ malarıyla, hem de en can alıcı olayları ve ilişkileri oyuncuların canlandırdığı sahne­ lerle seyirciye göstermek istiyordu. Böylece kendisinin daha önce başlattığı

pe

cy

a

Cevat

ve çağdaşı Brecht'in benimseyip geliştirdiği epik tiyatro anlayışının yeni bir örneğini iki dünya savaşını yaşamış bir tanığın birikimiyle seyirciye aktarmış oluyordu. Piscator romanın sahneye uyarlanmasında Alfred Neumann adlı bir şairle çeşitli radyo oyunları yazmış olan Guntram Prüfer'le işbirliği yapmış. Uyarlamadaki yöntemlerini de oyunun anlatıcısının açıkladığı gibi Tolstoy'un amacı ve kullandığı malzeme belirlemiş. "Amaçsız sanat olmayacağını açıkça söylüyor Tolstoy. Ona göre sanatın başlıca amacı da insanlar arasındaki ilişkilerin düzelmesine yardım etmek. Bu ilişkilerin düzelmesine kesinlikle yardım etmeyen bir şey varsa, o da savaştır. Sonucu rastlantıya dayandığı için, savaşın insanlık dışı, insan yaradılışına aykırı bir şey olduğunu göstermekti Tolstoy'un amacı." Bu görüşü paylaşan Piscator Savaş ve Barış uyarlamasını 1955'te Berlin'de Schiller Tiyatrosu'nda sahnelemiş, bu uyarlama kısa bir sürede daha birçok Alman kentinde, Macaristan, Belçika, Hollanda, Norveç, Fransa, Polonya, Romanya, İsviçre, Avusturya, İsveç, İsrail, İngiltere ve Amerika'da da oynanmıştı. Benim Sermet Çağan'ın isteği üzerine Ankara Sanat Tiyatrosu'nda oynanmak üzere Türkçe'ye çevirdiğim metin 60'lı yılların sonuna doğru o tiyatroda başlayan grev nedeniyle bir türlü sahnelenemedi. Arada Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı öğrencilerinin Müşfik Kenter yönetimindeki temsili dışında Savaş ve Barış profesyonel bir tiyatro topluluğunun ilgisini bekledi durdu. Savaşların akıl almaz korkunçluğunu sürdürdüğü dünyamızda önemini ve güncelliğini yitirmeden. Bu nedenle oyuna sahip çıkan ve büyük bir coşkuyla çalışan sanatçılara binlerce teşekkür. (Oyun broşüründen alınmıştır,)


FESTİVAL ÖZEL

Halkların birlikteliği için estetik bir çığlık

KİMLİKLER

Müftüoğlu

Bugün nerede buluşurlar Endülüs ve Katalunya? 60'lı yıllarda nerede buluştular? Her ikisi de hep oldukları yerde, biri Güneyinde, diğeri Kuzeydoğusunda İspanya haritasının. Ama bu sadece coğrafya, insan yaşamından ve toplumların tarihinden söz etmeyen konular şairimizi pek ilgilendirmiyor.

hayatın bir anını şiir, ses ve hareketli imgeler aracılığıyla bize yansıtıyor. Mükemmel biçimde düzenlenmiş törensel bir sahnede küçük bile olsa her­ hangi bir hareket, önemsiz gibi görünse bile herhangi bir nesne bir anlam veya birçok anlam yüklü. Hiçbir şey anlamsız değil, hiçbir şey sırf estetik kaygısı için değil.

Tavora bu iki soruyu bugün tekrar sorsa da, ikinci soruya cevabını 1979 ve 1982 yıllarında "Andalucia Amarga" (Acı Endülüs) adlı göç üzerine metafizik bir şiir olan eseriyle vermişti. Yazar ilgisini bu kez Akdeniz ve orada tarih boyu hep karşımıza çıkan iki eski topluluğa, Endülüsler ve Katalanlara yöneltmiş. Şairler aramış, Salvador Espriu gibi, insanların gözlerine bakmış. İnsanların ne yüreklerine ne bedenlerine ne de ruh­ larına bakmış, gözlerine sadece gözle­ rine yoğunlaştırmış ilgisini. Ancak bu açıklayabilir bu gösterinin gözlerimize bu denli hitap edişini. Tavora'nın seçtiği Katalan şairler arasında birisi eksik gibi geldi bana, Joan Maragal'i anımsadım ve onun "Canto Espiritual" (Kutsal İlahi) şiirindeki güzelim dizelerini :

İki kültür üzerine bir müzikal ve plastik şiir olan "Identidades" Kimlikler' in küçük bir hikayesi var. Tavora bu eserle, kendisine önceki eserlerinde gösterdik­ leri ilgi nedeniyle Katalan halkına ve Katalunya'da yaşayan Endülüslülere bir anlamda teşekkür etmekte... ve amacını açık biçimde ifade ediyor"... iki farklı halkın kimlik göstergelerini daha bir somutlaştırmayı, yakınlaşmayı ve kardeşliği amaçlayan teatral bir gösteri". Bu amaçlar her ne kadar açık biçimde verilse de bir kere gösteri başlayıp sahnede vücut bulup, yaratıcılık sonsuz ufuklara doğru yelken açınca, izleyiciye her imgeye yeni anlamlar kazandırma şansı da verilmekte.

pe

cy a

Çev.Murat

"Eğer gözlerimizde Tanrını sükûnetiyle bakabilirsek dünyaya Dünya öyle güzel ki..." Çünkü gözlerimizin önünde, asırlardır Akdeniz'den gelip geçmiş yaşamlardan süzülen geniş bir kültür üzerinde serpil­ miş göz kamaştırıcı bir manzara var: Katalunya ve Endülüs. Tavora'nın, Kimlikler 'de açık biçimde itiraf ettiği gibi "Kuzeyin güneyden ne kadar uzak olduğunu oysa ne kadar yakın olabile­ ceklerini gündeme getirebilmek" için bakışlarını ("... gözlerimizde Tanrının sükûnetiyle") Mare Nostrum'a (Akdeniz'e) çevirmekten başka çaresi yoktu. Gerçekten, önceki eserlerindeki gibi, Tavora içindeki şair önsezisiyle,

"Identidades", Kimlikler'de kullanılan La Banda delas Cigarreras'ın trompetleri, La Santa Espina, El Cant dels ocells veya büyük usta Torregas'ın "Recuerdos de la Alhambra"sı gibi müzikal parçalar her dinleyici için değişik anlam ifade etmek­ te, gösterinin değişik anlarına yoğunluk­ la serpiştirilen müzikler izleyiciler tarafından değişik biçimlerde algılan­ makta. Bu başarı büyük öyküde Tavora'nın gücünde, izleyiciyi ele geçirme ve ikna etme yeteneğinde yat­ maktadır. Bu güç ve yetenek mekaniz­ ması bu eserde de ortaya çıkmakta ve bizi yeniden heyecanlara sürüklemekte... Bereketli ve eski bir toprak üzerinde bir halk yaşamakta, Katalunya. Hayata gelenekleriyle ateşle, suyla, dansla bağlanmaktalar. La Sardana (bir Katalan


giysiler, her şey mavi. Akdeniz egemen­ liğini kurmuş iki kültürü bir araya getiren ve eşitleyen hamuru yoğurmaya koyul­ muştur. Tavora iki ayrı kültürü aynı pota­ da kaynaştırmak amacıyla iki ayrı dili tek bir sese dönüştürmekte. Her ikisi de müzikal diller olsa da (Katalanca ve İspanyolca aynı şiirin okunuşunda hopar­ lörlerden birlikte duyulmakta) bu çok güç bir iş. Çünkü Espriu'nun şu güzelim dizelerinin net olarak anlaşılması oldukça güçleşiyor:

pe

cy

Yabancı bir dil engeli, yabancı bir kültür Endülüslü göçmenleri kendi içlerine kapanmaya, geleneklerine daha sıkı sarılmaya, şarkılarını hatırlamaya zorlar. Tarihlerini yeniden hatırlarlar çünkü onların da topraklarında özgürlük için can verilmiştir- Blas Infante'nin kurşuna dizilmesi- Katalanlar ve Endülüslüler bir­ likte yepyeni bir insan kulesi oluştururlar, orada artık yıkıcı bir kartal hüküm sürmemektedir. Şimdi o kulenin tepesinde gelecek umudunun sembolü genç bir çocuk vardır. Mavi her şeyi sarıp sarmalayan renktir. Dekorasyon, ışık,

a

dansı) 'yla birbirlerini kucaklamaktalar. Daha yukarı çıkabilmek, yükselebilmek için yardımlaşırlar, Castellets* (insan kuleleri)' de olduğu gibi. Tüm oyun sah­ nenin tam ortasına yerleştirilmiş görkem­ li bir yelken direği etrafında sürmekte. Bazan bir kuleyi, bazan bir zafer sütu­ nunu, bazen de ortaçağda suçluların bağlanıp kırbaçlandığı korkutucu bir ceza direğini çağrıştırmakta. Zaten acı çekilmekte olan bu topraklara Companys, Katalunya'nın ilk özerk bölge başkanı, Katalunya idealini savunurken suikast sonucu öldürülmüştür.- korku ve şaşkınlık yüklü bir göç dalgası başlar: "Zeytin ağacının geceleri yeşil buğday başağıyla dertleştiği ona, ne yazık Endülüs toprağına, diye sızlandığı yerlerden geliyorum"

"Bazan bir insanın bir ülke için ölmesi zorunlu ve gereklidir Ama bir ülke asla bir insan için ölmemelidir." Espriu'nun dizeleri öylesine güçlü öyle­ sine güçlü ki Katalanca veya İspanyolca tek bir dilde okunduğunda, iki dilde bir­ den okunmasına oranla çok daha etki­ leyici olurdu. Salvador Tavore koreografik yaratıcılıkta bir adım daha ileri atıyor ve herhangi bir müzik partisyonunun plastik yorumunu yapabilecek özel müzik kulağına sahip olduğunu kanıtlıyor. İzleyici bunu ilgiyle takdir etti ve burada, Sevilla'da sadece en iyi matadorlara layik gördükleri ayak­ ta alkışlarla uğurladılar Tavora'yı *Castellets : Bir tür Katalan geleneği. Birbiri üzer­ ine tırmanarak oluşturdukları insan kuleleri. 31 Ekim 1994 tarihli, El Correo De Andalucia Gazetesi'nde yayımlanmış, "Tavora Akdeniz'i Sırtlanmış Geliyor" isimli yazıdan çevrilmiştir.


FESTİVAL ÖZEL

GILGAMEŞ Muhammet

Uzuner

Antalya... Kaleiçi... Kaleiçi mahallesinin yükselip yükselip denize atlamak üzere olduğu falezlerin üzerinde, karşıdaki Beydağlan'yla gülümseşerek duran Hıdırlık Kulesi...

a

Bir söylentiye göre Hadrianus'un mezarı...

pe cy

1700 yıldır kapılarını hiç kimseye açmamış olan, dışarıdan göründüğünün aksine karanlık ve küçük bir kuytunun içinde yedi insan; Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu'nun oyuncuları, müzisyen ve yönetmen Namık Agayev. Günlerce süren sorular, tartışmalar, arayışlar... Hadrianus'un mezarı içinde oyuncular...

Doğaçlamalar, saksofon sesleri, ezanlar, ilahiler, şarkılar ve en sonunda kulenin kalın taşlarının verdiği yanıt: Gılgameş"! Herkesin yürekten "evet" dediği, "İşte bu" dediği... Böylesi bir mekânda ölüm-ölümsüzlük dışında başka hangi noktaya varılabilirdi ki?

Ve ölümün, ölümsüzlüğün, yaşamın araştırmaya, sorgulanmaya başlandığı nokta: "Gılgameş Destanı"! Dört bin yıl önce söylenmiş destan, tabletlere kazınmış. Tabletlerdeki sözler eksik, kırık ama hâlâ dimdik ayakta,tıpkı Hıdırlık Kulesi gibi. Büyük bir düşün uygarlığının izleri olarak karşımızda

duruyor. Sözler büyülü ve anlamlı. Çok değişik açılardan yaklaşabileceğimiz destanda değişmeyen tek şey: Yaşam ne? Ölüm ne? Ölümsüzlük ne? "Dünyada her şeyi bilen adamın" öyküsü Gılgameş Destanı. Uruk şehrinin zalim kralı Gılgameş'e, halkın yakarışı üzerine, büyük tanrıların bir "eş", bir "denk" gön­ dermesi ve düşman olacakken dost oluşun öyküsü. Bir yanda akıl, bir yanda doğa. İki dostun, Gılgameş ve Engidu'nun öyküsüyle birlikte, akıl gücü ile hayvansı saflığın ya da doğanın tevazuu üzerine bir çatışma. Yakın dostu Engidu'nun ölümüyle acılar içinde kalan yarı tanrı-yarı insan Gılgameş'in ölümlü yanını da ölümsüz kılma çabaları. Binbir zahmet, binbir eziyet neredeyse yeniden doğup, yeniden büyüme süreci ve sonuç: ... "Gılgameş", Namık Agayev'in Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu'nda ilk çalışması. Agayev, Türkiye'ye (Antalya'ya) yerleşmeden önce uzun yıllar Azerbeycan Devlet Tiyatrosu'nun Baş Yönetmenliğini ve UNIMA (Uluslararası Kukla Tiyatroları Birliği) temsilciliği yapmış. Agayev, kukla ile canlı tiyatronun sentezi çalışmalar yapmış ve uluslararası alanda yetkin örneler vermiş. Şimdi Antalya Büyükşehir Belediye Tiyatrosu'nda çalışmalarına devam ediyor. Agayev için 'mekân'ın önemi büyük. Bu önem, oyunda da kendini hemen his­ settirdi. Hıdırlık Kulesinin kırık taşlarıyla destanın kırık tabletleri dost olurken, oyuncular, müzisyenler ve yönetmen de birbiri içinden geçerek, bu heyacanlı serüvene daldılar.


pe a

cy


pe cy

Agayev, oyuncularına yalan olmayan bir özgürlük ortamı sunuyor. Prova sürecini saatler arasına sıkıştırılmış bir zaman dili­ mi olarak görmüyor;'Birbirimize 'merha­ ba' dediğimiz andan itibaren prova başlar!" Böylece tiyatro özgür bir yaşantıya dönüşünce oyuncu kişiler de daha verimli, cesaretli, iç yolculuklarında daha güvenli, sınırlarını zorlamada daha keyifli oluyorlar.

a

Namık Agayev "Gılgameş"i orijinal destan metninden sahneye uyarladı. (Tabletlerden Almanca'ya çeviren:Prof. Landsberger, dilimize kazandıran: Muzaffer Ramazanoğlu) Destanı dört oyuncu ve iki müzisyenle sahneye koyan Agayev, müziği üretimin ayrılmaz, bir başka deyişle sonradan monte edilemez bir parçası olarak görüyor ve yaratımda etken bir unsur olarak kullanıyor. Böylece oyuncu ve müzik birbiriyle yoğrularak organik bütünlüğe ulaşıyor. İhsan Kılavuz ve Onur H. Dağlı'nın elde dövülerek yapılmış bakır davullar, içi su dolu bardaklar, kanun, saksofon ve cura ile yaptıkları doğaçlama müzik, Hıdırlık Kulesi'nin mumlarla aydınlatılmış büyülü ortamında oyuna yardımcı değil, oyunun ana unsurlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.

iki adım sağa-üç adım da sola anlayışından epey uzakta olan bu yaratım yöntemiyle herkes elinde avucunda ne varsa dürüstlük ve samimiyetle ortaya koyuyor. Destan metni, üretim kadrosunun iç yaşantısının dışa vurumu şeklinde oluşuyor, böyle anlamlanıyor. Söz gelimi kostümlerini oyuncular kendi­ leri seçiyorlar. Bir provada rahat etmek için giyilen siyah kadife etek,Gılgameş'in oyun kostümü olabiliyor. Kuşkusuz destanın binlerce yıllık birikimi de oyuncuların iç yaşantılarında yol alırken değdiği bilinç ve bellek taşlarına kendi büyülü anlamlarından küçük ama etkili izler bırakıyor.

Metin-yönetmen-oyuncu ilişkilerini her türlü buyurganlıktan bağımsızlaştırıp, karşılıklı etkileşime dönüştüren çalışma yöntemi, tiyatro ve yaşam arasındaki koşutluğun parmaklarımızın arasından kayıp gitmekte olduğu şu günlerde avucumuzu sıkma olanağı veriyor, üstelik bir sürü "...izm'in çok uzağında (belki de tam merkezinde) bir tür kendiliğindenlikle başarıyor bunu.

Namık Agayev'le Gılgameş Destanı'nı çalışmak, gerçekten bir serüvendi. Tiyatronun yaşantı haline gelmesi birebir yaşandı. Oyuncular Muhammet UZUNEL, İlker AKSUM, Ahmet BİLGİN, Arzu Gamze KILINÇ, müzisyenler ihsan KILAVUZ, Onur DAĞLI ve yönetmen Namık AGAYEV bir ailenin çocukları gibi çalıştılar, yaşadılar. Bu böyle sürdüğü sürece, üretime katılan tüm kişiler de daha gelişecek, daha becerili olacak: çünkü komplekslerin sahte bir biçimde yokmuş gibi gösterilmesi değil, gerçek­ ten yok edilmesi yolunda ağır, yıpratıcı ama bir o kadar da yaratıcı hazzı yaşatan bir ilerleyiş bu. "Gılgameş", yalnızca bu anlamda mutlu­ luk vermedi. Hıdırlık Kulesi gibi tarihi bir mekânın tiyatroya, tiyatroseverlere bir

sahne olarak kazandırılmış olması da hem kişisel hem de ABT olarak çok kıvançlandırdı. ABT, bu yolda ilerlemeye devam edecek­ tir kuşkusuz. Büyük kentlerin "biraz" şablonlaşmış ilişkilerinden, tiyatro hareketinden daha özgür, daha yumuşak bir tiyatro yolculuğunda yolumuz uzun ve zorlu. Yılmamak,. daha doğru ve daha çok çalışmak boynumuzun borcu. Metropoller dışındaki tiyatro hareketinin, ülke tiyatrosunun özgün imzasına çok mürekkep katacağına inanıyorum. Bu inancım, Türkiye'de bu tür örnekleri gördükçe daha da pekişiyor.


FESTİVAL ÖZEL

Günümüz İçin Bir Ayin

ŞEYH BEDRETTİN DESTANI insanlığın düşünce tarihinde, genel olarak denilebilir ki, en verimli gelişmeler farklı düşünce tarzlarının birbirleriyle çakışması sonucu oluşmuştur. Bu farklı düşünce tarz­ larının kökeni, insanlık kültürünün değişik anlamlarından veya değişik kültürel çevrelerinden veya değişik dini gelenek­ lerinden kaynaklanabilir. Farklı düşünce tarz­ larının gerçek etkileşim sağlayabilecek kadar birbirleriyle çakışması, yani en azından birbir­ leriyle bağdaşmaları sürekliliği gerçekleşirse, işte o zaman umut edilebilir ki, yeni ve ilginç gelişmeler süregelsin. (Werner Heisenberg)

a

Fizikte, gözlemleyen ve gözlenilen nesne arasındaki çizginin belirlenemeyeceğini kanıtlayan büyük bir bilginin sözleri; Bedreddin'in de "ben" ve "sen", "Allah" arasındaki ayrımı görmediği gibi.

pe cy

15.yy.'in başlarında, her yerde sosyal bunalımların ve din felsefesi alanında reformların oluştuğu, Osmanlı döneminde köylülerden oluşan halk ayaklanmasının öncülüğünü yaptı, Şeyh Bedrettin ve mürit­ leri komün anlayışı içerisinde tüm insanların kardeşce yaşamalarını, tüm canlıların eşitliğini ve küçük Asya Tipi üretim Tarzı'nı

benimsediler. Amaçlarına ulaşabilmek için Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğerleri bir araya gelip, kendiliğinden oluşan bilinçlenmeyle özgürlük için savaştılar. Ekonomik, poli­ tik, dinsel, kültürel ve bireysel bütünsel­ lik için!

Hiçbir ulusun global problemlere duyarsız kalamayacağı çağda Heisenberg'in alıntısını kendi özdeyişimiz ve istemimize göre yük­ seltiyoruz. Birbirlerine saygınlığı olan kültürlerin aralarında diyalog olmazsa birbirlerine eşit insanlar arasında olduğu gibi - gelecekteki problemler, ne ulusal ne de global çözümlenebilir. Biz bu süre­ ci hızlandırmak istiyoruz. Tabii ki sadece ufak bir adım bu. Belki de bir başlangıç. Nâzım Hikmetin deyimiyle : "Yaşamak, bir ağaç gibi, tek ve hür ve bir orman gibi, kardeşcesine ..." Nasıl bir orman çeşitli bitkilerden oluşuyorsa, toplum da değişik kültür, dil, ritim, dış görünüm, din, karakter ve canlılıktan oluşur. Müzikte buna çokseslilik denir. Yeryüzünde özgürlük ve barış! 1420 yılında Şeyh Bedreddin ve taraftarları idam edildiler. Ve şimdi umut ediyoruz ki, tüm seyircilerimiz bize gerçekten kulak verirler. Tuncel Kurtiz bu gelenekten yola çıkarak, Nâzım Hikmetin "Şeyh Bedreddin Destanı'nı" sahneledi . (6: Uluslararası İstanbul Festivali katalogundan alınmıştır.)


FESTİVAL ÖZEL

Bir Sevda Manifestosu

ABELARD VE HELOISE Tilbe Saran

Sevmek aşk oyunlarıyla olmaz Şiir yazarak, çiçek toplayarak olur Yeminler ederek andlar içerek sürer. Sevgi verdiklerimizde değil Alabilme yeteneğimizde gizlidir... Tarih beni bir şair, bir filozof olarak değil, Bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlaya­ cak

a

diyor koca Abelard... oysa bakın, Saygın Pierre Abelard'ın ilk mezar taşına neler yazdırmış :

pe cy

Fransa'nın Sokrat'ı, Batı'nın yüce Platon'u Aristomuz, gelmiş geçmiş en iyi mantıkçı, bilimlerin prensi; parlak incelik­ li kavrayıcı bir deha, tüm zorlukları aklının ve belâgatinin gücüyle yenen biri yatıyor burada. Cluny'nin kutsal giysisini kuşandığında daha da yüce oldu zaferi, İsa'nın saflarına geçti, gerçek felsefeye ulaştı. Bize bir gün adının Hıristiyan filozoflar içinde şerefli bir yer alacağı umudunu bırakıp, 21 Nisan 1142'de uzun kariyeri­ ni noktaladı. "Gerçekten de skolastik felsefenin en ilginç filozoflarından biri Petrus Abelardus. Felsefenin ve tanrıbilimin hemen tüm sorunlarına bir dialektikçi, mantıkçı olarak yaklaşan bir dil filozofu olarak da ün yapan Abelardus, canlı gözüpek kişiliğiyle sofizmaya kaçmayan tartışmacılığı ile yazdığı eserlerinden dolayı toplanan konsüllerde düşünce ta­ rihinde önemli bir yer kazanmıştır. Zamanla skolastiği içerik yönünden içten içe kemirecek olan "pro et contra" geleneğinin en önemli yandaşlarından biri olduğu için de çağının resmi görüşlerini savunanlarca hakkında çeşitli kovuşturmalar açılmış, sık sık suçlanmış ve yargılanmıştır. Yeni bir dinsel inancın egemen olmasıyla kökten değişen dünya tablosuna bambaşka bir soluk getirmiş ve kökleşmekte olan düşünce kalıplarını zorlamıştır. Bir hoca (Magister), bir filozof ve bir tanrıbilimci olarak, ilkin düşünme konusu yapılan

şeye bakışı eleştirmiş, kavramların ve kavramsal bilginin oluşumu üzerinde durmuştur..." Hazır düşüncelere karşı hep yeni seçenekler aramıştır.* Pek çoklarına göre Rönesans, Abelard gibi birkaç Ortaçağ düşünürünün sırtında yükselmektedir. Oysa aramızda kaç kişi bir filozof olarak tanır onu? Abelard o inanılmaz öngörüsüyle, tarihe bir sevda kahramanı olarak geçeceğini de sezmişti. Ya Heloise? 12.yüzyılda bir kadın kade­ rine ne kadar sahip çıkabiliridi? Dayısı Fulbert'in koruması altında, yaşı 17'ye varmadan İbranice, Latince ve Yunanca öğrenmiş, adı tüm Fransa'da duyulmuştu ama kendi geleceğini seçmek elinde değildi. Öğretmeni Abelard'a tutuldu, aşkın her cilvesini tattı. 12. yüzyılda bir kadının yapabile­ ceklerini sonuna kadar zorladı. Abelard'dan bir çocuk doğurdu ama onunla evlenmek istemedi. Sevgilisi olmak yeterliydi. "Evlilikle bilim bir arada yürümez; üstelik aşkı da yitiririz." diyordu. Abelard'ı az sevdiğinden değil felsefeyi çok sevdiğinden... Yine de toplumca lanetlenmemek için gizlice evlendiler. Sonra da çalışmalarını sürdürebilmek için ayrı köşelere çekildi­ ler. Dayı Flubert buna rağmen aldatılmış, aşağılanmış hissediyordu kendini; Abelard'ın erkekliğini yok ederek tanrının kutsadığı birlikteliklerine son verdi. "...Ben böyle seviyorum işte : İnceliğini kabalığını, zerafetini gad­ darlığını olduğun şairi, olmadığın erkeği seviyo­ rum Bir zamanlar çocuk olduğun Ve bir gün ceset olacağın için seviyorum Hem aklını hem bedenini seviyorum Yalnızca boynunun düzgün çizgilerini değil Koltuk altının terini de seviyorum Kanını tutuşturan gücünü de çocuk gibi


cy a

elinden tutma isteği duyuran güçsüzlüğünü de seviyorum Tanrı böyle sevmiyorsa Ben de sevgimi Tanrı yaparım" diye haykırıyordu Heloise.

pe

12.yüzyılda bir kadın daha ne yapabilir­ di? Ronald Duncan'ın 7 tane Latince mek­ tuptan yola çıkarak yazdığı bu oyununu, Zeynep Avcı'nın büyülü Türkçesi, Duygu Sağıroğlu'nun sevda kadar yalın çevre düzeni ve Işıl'ın değen ışıklı eliyle, biz iki oyuncu size bir sevda manifestosu gibi ulaştırmak istedik. Bizim maceramız mektupların macerası gibi tuhaf raslantılar, acılı sıkıntılar ve sevda ile örülü :

Kalabalıkla birlikte yerlerimize oturu­ yoruz, perde aydınlanıyor. Ve birden ekranda tanrısal Massimo Troisi ile karşı karşıya kalıyoruz. Şiir tadında bir film Postacı, bize unuttuğumuz tatları geri getiriyor. Massino yüreğimizi yıkıyor. Çok özel, çok gizli bir şeyler paylaşmışız gibi büyülü bir ortaklık kuruluyor seyirci­ ler

Soğuk ıslak bir İstanbul gecesi. Alkazar sinemasına gidiyoruz Cüneyt ile. Beyoğlu'nda gece vakti yürümek iki kez üşütüyor insanı. İçeri zor atıyoruz kendimizi; genzimize dolan zehirli havadan kurtuluyoruz, yağmurdan soğuktan, omuz atan bıçkınlardan ve su dolmuş bilmece taşlara basmamak için zıplamaktan. Sinema tıklık tıklım dolu. Ne iyi! Acaba tiyatrolar ne alemde? -Şehir Tiyatrolarından ayrıldığımızdan beri hüznümüzü ve öfkemizi birbirimiz­ den saklıyoruz; bu yalan daha çok yoru­ yor bizi: ben kendimi okula gömüyorum, Cüneyt avareliğe...-

arasında. Öyle coşturuyor ki Postacı hep­ imizi... Gözlerimiz nemli buluta basar gibi inerken basamaklardan Hamit Belli ile karşılaşıyoruz. O gece Postacı'nın attığı ateşli ok Aksanat'ı tutuşturuyor. Neruda'nın şiir­ leri elimizden tutup Abelard ve Heloise'in iç yakan mektuplarına götürüyor bizi. Bu oyun hepimizin içinde çok eski bir sevda aslında. En eski hukuku Cüneyt ile, ben konservatuarda tanışmıştım, Zeynep ile Işıl benden birkaç yıl sonra. Ama en beceriklimiz Işıl çıkmış: Öyle kavurmuş ki içini Ronald Duncan'ın oyunu. 1992'de Fransızca'ya çevirtip Cluny'de Fransızlara yeniden keşfettirmiş mektupları Duygu Ağbiyle birlikte. Çok da başarılı olmuş. Theâtre a Venir bu prodüksiyonuyla. Ne yazık ki ben sadece fotoğraflarını görebildim. "Uzun bahtsızlığımızın kısa hikayesi" diyor Heloise mektupların birinde. Umarım bizim için kısa hikayemizin uzun bahtı olur. İstanbul yeni bir tiyatroya kavuştu onlar­ la. Ömrü Heloise ile Abelard'ın aşkı kadar bitimsiz olsun.

*Betül Çotuksöken, "Bir Mutsuzluk Öyküsü" Önsözünden


FESTİVAL ÖZEL

"HAYDARPAŞA PENDİK"

MOSKOVA-PETUŞKI Çocukluğum Kızıltoprak'ta tren yoluna açılan bir bahçede geçti. Bu nedenle Haydarpaşa-Pendik tren seferlerini hiç unutamamışımdır. Sevip saydığım bir dost bana adı "Moscow Stations" (Moskova İstasyonları) olan bir oyunu önerince, nedense hemen aklıma Kızıltoprak ve mutlu günlerim gelmişti. Sonra oyunu okudum. Moskova'da bir adam. Varlığı pek belli olmayan ( belki de sadece düşlenen) Petuşhki adlı bir durağa varma çabasında. Bazan katar­ ların içinde anlatılıyor ama izleyici onun trene bindiğinden bile emin değil. Provalar sırasında bir ara, "Venya'nın çoktan ölmüş ve şimdi öteki dünyadan dönüp, öyküsünü anlatmakta olduğu kanısına vardık.

cy a

Ali Neyzi

pe

Nedense okuduğum ve çevirmeyi şid­ detle arzuladığım bu öykünün Türkçe adını, "Haydarpaşa-Pendik" örneğine uyarak (Moskova-Petuşki) koymadan edemedim. Bilindiği üzere Yerofeev aslında bir roman yazmış. Onun yazdığını İngilizce'ye çeviren ve sahneye uyarlayan S. Mulrine. Doğrusunu söylemeliyim, Rusça bilmiyorum. Bu nedenle çevirinin çevirisini yapmak bana biraz zorlama gelirdi. Aslının roman olması ve benim çevirdiğimin İngilizce bir uyarlama olması, içimi oldukça rahat­ lattı. Bu çeviride beni en çok zora koşan Yerofeev'in bilinçaltında izlenen koyu Ortodoks din bağımlılığıydı. Evet, oyunu izleyenler bu görüşümü yadırgayabilir. Bu yazarın din bağımlısı olması söz konusu olamaz, diyebilirler. Ancak Yerofeev'in (Herhalde S. Mulrine bu tür eklemelere yer vermiş olamaz.) Oyunda sık sık kullandığı Latince, İbranice, eski ve yeni İncil'den alıntılar, bu tarakta bezi olmayan benim gibi birini açıkça yordu. Müslüman seyirciye "Talitha" ya da "Homo Sabatini" gibi sözlerin ne kadar yabancı geleceğinin bilinendey­ dim. Öte yandan Mustafa Avkıran gibi

yetenekli ve deneyimli bir yönetmen ve Payidar Tüfekçioğlu gibi yıldızı oyuncu­ luğunu çoktan kanıtlamış bir tiyatro sanatçısı ile yola çıkmış olmanın verdiği güven, bu tür güçlüklerin üstesinden gelinmesine yetti. Hep söylemişimdir. Tiyatro değişik güç­ lerin bir araya gelmesi ile oluşan bir sanat. Dilin kullanımı da kullanana bağlı. Çevirmen (ya da yazar) önce bir metin hazırlıyor. Oyuncu ile yönetmen bu metni kurcalamağa başlıyor. Bu sırada çevirmen (ya da yazar) de onları izliyor. Yepyeni, beklenmedik yaklaşımlar doğacaktır, bu birleşik çalışmalardan. Bir kanaviçenin işlenmesi gibi her deyim denenecek, tartılacak ve yerine otura­ caktır. Öyle olmasa, neden terler oyun­ cu, yönetmen, yazar, bir provadan öbürüne. Özetle şöyle demek istiyorum. Anladığım kadarı ile yabancı eleştirmen­ lerin de kanıları genelinde öyle olmuş. Anton Çehov, ünlü oyunlarında, sonu gelmekte olan Rus Çarlığının yavaş yavaş eriyen Orta Sınıfını ele almış ve onların acılı (ya da gülünç) yaşamlarını sahneye taşımış. Yerofeev ise Glosnost'dan sonra darmadağın olan Sovyetler Birliği'nin hızlı çöküşünü çok daha sert bir dille anlatmakta. Kaçınılmaz şekilde hep İmparatorluğun yumuşatılmış orta sınıf yerine zorla endüstriye geçirilmiş bir toplumun saygısız dili, kırbaç gibi şaklamakta, izleyicinin yüzüne. Komik olduğu kadar trajik, acılı olduğu kadar tatlı bir yaşam öyküsü. Payidar Tüfekçioğlu'nun çok geniş "gam'lı sesi izleyiciyi sarıp götürüyor. Umarım tiyatro severlerimizin ilgisini kazanacaktır.


pe cy a


FESTİVAL ÖZEL

DR. JİVAGO Huraman

Nevruzova

Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali bu yıl modern Rus tiyatrosunun ustalarından biri olan ve dünyanın en önemli on tiyatro yönetmeni arasında sayılan Jüri Lubimov'u, 32 yıl önce kurduğu Tiyatrosu Taganka ve son yapıtı "Dr. Jivago"yla misafir ediyor. Bir Rus klasiği olan Boris Pasternak'ın ülkenin imparatorluktan sosyalist devlet düze­ nine geçişini anlatan ölümsüz romanı "Dr. Jivago" Ömer Şerif ve Julie Christie ikilisiyle unutulmaz bir beyazperde klasiği olmuştu. Doktor Jivago'nun güzel Lara'ya olan çaresiz aşkı ve trajik sonu şimdi de Jüri Lubimov yönetiminde poli­ tik tarafının altı çizilmiş olarak İstanbullu izleyicinin karşısında. 1993 yılında prömiyerini Viyana Festivali'nin açılışında yapan ve o sıralar Moskova'da oynan­ ması yasak olan oyun, dünyanın birçok yerinde övgülerle sahnelendi. Otuz tablodan oluşan ve tüm romanı iki buçuk saatte sahnede yaşatan Lubimov, eserini Pasternak'ın dilinin şiirselliğini ön planda tuttuğu serbest bir uyarlama olarak tanımlıyor. Metin oluşturulurken, Puşkin, Block ve Mandelson'un yapıtlarından da yararlanılmış. Oyunun bestecisi Alfred Schnitke, ayinleri, caz ezgilerini, dans müziklerini ve opera aryalarını kullanırken, filmde aşina olduğumuz melodiye de gönderme yapıyor. Aşağıda Larissa Doktorova'nın "Taganka Tiyatrosu'nun kaderi Ülkeyle Aynı" başlığıyla bir süre önce Moskova Tiyatro Dergisi için Yuh Lubimov'la yaptığı söyleşi'den bazı alıntılar yer alıyor.

pe cy

a

Çev./Der.:

Sorularım iki "edebi" konuyla ilgili ola­ cak. Biri hayatınız, diğeri ise, sanatınız... Bir dram tiyatrosu yönetmeni olduğunuz halde, müzikli tiyatroya ilginiz nerden geliyor? Rus yönetmen Yuri Lubimov

- Opera dünyasıyla beni rahmetli Luici

Nono tanıştırdı. O zamanlar, La Scala, Moskova'da turnedeydi. Benim oyun­ larımı gelip izlediler. Ve ardından, Claudio Abbato, Luici Nono'nun bir operasını sahneye koymam için beni Milano'ya davet etti. Hangi yıllarda ? - 1970'lerde. Luici Nono'nun "Au Grand Soleil d'Amour Charge" (Güneş Dolu Aşk) operasıydı. Operalarda sahne çalışmalarınız süresince problemlerle karşılaştınız mı? Örneğin aktörlerle çalışırken... - Elbette, zaten, opera sahnelerken oldukça çok problemle karşılaşılır. Özel­ likle estetik alanda. Opera eserlerinde tekst ile müzik arasındaki bağlantı çok önemlidir. Dramatik tiyatro ve müzikli tiyatro arasındaki en önemli fark aslında şudur; libretto yazarken ortada yalnızca müzik vardır. Metin yazarken ise, birçok şey... Bunları Luici Nono ile çalıştığım dönemlerde yaşayarak gördüm. Yani libretto, müziği hiçbir şekilde engelle­ memeli. Bir opera yönetmenine verilme­ si gereken ilk öğüttür, bence. Yıllar sonra Dr. Jivago librettosunu yazdığımda buna özellikle dikkat ettim. Zaten Jivago'nun bestecisi Alfred Schnitke ve Luici Nonno 'nun müzik anlayışları arasında büyük benzerlikler var. Üstelik artık benim de müzikle ilgili büyük bir birikimim oldu... Şaka bir yana dünya tiyatrolarında yirmi beşten fazla prodüksiyon yaptım. Opera üzerine çalışmak özel ve ince bir iştir. Opera sahneye koyarken müzikten et­ kileniyor musunuz? - Evet, müzik hem yardımcı oluyor bana, hem de işimi zorlaştırıyor. Örneğin Wagner'in dünyası bir başka, Mozart'ınki ise bambaşka. Üstelik her


birinin kendine ait tiyatro görüşü var. Wagner'in bu konuyla ilgili ciltler dolusu yazıları var. Siz genelde Rus operalarını mı sahneli­ yorsunuz?

Oyuncularınızla nasıl çalışıyorsunuz? - Oyun başı sonu daha başlarken gözümün önündedir. Aksi halde ne ekibi bir araya getirebilirim, ne de rol dağıtımı yapabilirim. Benim görevim insanlarla çalışmak ve onlarla ortak bir noktaya ulaşmak. Onlara hem görsel hem de sözel bir manzara çizebilmeliyim. Yoksa oyun formalite icabı ortaya çıkar. Oyunun kalitesi bir araya topladığım ekiple bağlantılı oluyor.

pe cy a

- Hayır. Ben ülkemi terk etmek zorunda kaldıktan sonra opera sahnelemeye başladım. Vatandaşlık haklarım da elim­ den alınınca, batıda kendime bir düzen kurmak zorunda olduğumun farkına vardım. Covent Garden, Milano, Napoli, Bolonya, Turin şehirlerinde operalar sah­ neledim. Macaristan'da "Don Giovanni"yi, Chicago'da "Lulu"yu, Stuttgard'da "Fidelio" ve "Tangeiser"ı, Bonn'da "Onyegin'1 Hamburg'da "Üç Portakal"ı, La Scala'da da "Hovansh" sahneye koydum.

ikna ettim ve İtalyanca okudular.

"Dr. Jivago"yu dram oyuncuları mı sah­ neliyor?

- Evet, Taganka tiyatrosu oyuncularıyla sahneye koydum. Benim oyuncularım müziği çok iyi duyar ve hissederler. Nerede olursak olalım, oyuncularımın bu özellikleri dikkat çekiyor.

Batı'da sık sık tartışılır, opera hangi dilde okunmalı... Sizce kendi orijinal dilinde mi okunmalı yoksa, dinleyen izleyicinin dilinde mi? - Bana kalırsa orijinal dilinde. Hatta Macarlarla bir tartışma yaşanmıştı. Onlar hep kendi dillerinde okurlar. "Don Giovanni"yi Macaristan'da sahneye koyduğum zaman İtalyanca okunmasını istemiştim. Bence başka türlü de ola­ mazdı, çünkü Macarca çok zor bir dildir, özel artikülasyonları vardır ve müzikalitesi de çok farklıdır. Hiçbir şekilde ağır, derin bir şarkı söyleyemezsiniz. Sonunda onları

Seyircileri ülkelere göre ayırıyor musunuz?

- Seyirciyi bir sürü gibi düşünemezsiniz. Seyirciden seyirciye çok şey değişir. İşin aslı şudur: Her şey tiyatroya gelen elit kısmın kültür seviyesine bağlıdır. Tiyatro elit bir sanattır. Hep böyle olmuş, böyle de olacak. Sinema öyle değildir. Paris'te "Dr. Jivago"yu 5000 kişi izlemiş. Bunlar elit tabakaya ait insanlar, tiyatroyu ve Rus edebiyatını seviyorlar. Eğer yaptığınız bir oyun 10-12 kez oynanıp, repertuardan kaldırılırsa, "emeğe yazık oldu" der misiniz? - Bilemiyorum. Benim yaptığım oyunların çoğu halen oynanmakta. "Don Giovanni" 10 yıldır sahnede. Benim oyunlarımı bir kez bile görmüş olanlar, benimle çalışmak için ülkelerine davet ediyor. Batı'da bana değer veriyorlar ama kendi ülkemde ne yazık ki hayır. Rusya 'ya geri dönmeye karar vermiştiniz ancak yine sorunlar çıktı galiba.. - lor bir dönüş oldu. Gorbaçov döne­ minde geri döndüm ve hükümet tarafından anlaşılamadım. Maalesef

geçmişte oyunculuk yapmış Kültür Bakanı Gubenko ile anlaşamadım. Olanların çoğunun nedeni kendisidir. Hükümet şimdiye kadar hiçbir şeye elini sürmedi. Eski Moskova Belediye Başkanı ve Bay Popov ile temaslarım vardı ama o da kalmadı. Rusya'da 30 yıllık tiyatromun kapanmasının farkına bile varmadılar. "Doktor Jivago" Temmuz ayına kadar, (röportaj Şubat'ta yapılmış) kapalı gişe olmasına rağmen sadece üç oyun oynayabildik. İlgili makamlara başvur­ dum, elimizden geleni yapacağız dediler, ama hepsinin yalan olduğu sonradan ortaya çıktı. Rusya'ya dönüşünüzde böyle konuşmu­ yordunuz? - Olacakları önceden kim bilebilir ki? Mekânımın büyük kısmını elimden almışlar. Evime zorbalıkla giren ve hırsızlık yapan insanlarla çalışmak istemiyorum. Tiyatroda silahlı zabıta vardı. Sizin tiyatronuza politik tiyatro dedikleri zaman buna katılıyor musunuz? - Katılmıyorum. Bu etiketi boşuna taktılar. Her oyunun kendi yeri vardır. "Boris Godunov" 1982'de yasaklandı, 1988'de yeniden oynandı. Oyun, sadece seyircinin.tiyatroya gelişi ile doğar. Birçok kişi sizin oyunlarınızda anti-Sovyet propagandası görüyordu. Siz ne düşün üyorsun uz ? - Ben katılmıyorum. "Hamlef'te nasıl bir anti-Sovyet propagandası olabilir. Asırlardır oynanır. Yönetmenler bu ölüm­ süz esere hayranlar. Bizim devlet adamlarımız gelip geçici insanlar. Herkesi kendileri gibi zannediyorlar.


FESTİVAL ÖZEL

Bir Kamyonun Tekerlek İzinden Osman

Wöber

KAMYON

Bir kamyonun tekerlek izleri yaşamın sıradan bir sürpriziyle kesiştiğinde ne olur? Hele bu kesişme, zamanı birdenbire ve hiç beklenmedik bir biçimde durdurmuşsa... "Geçip gitmeli en iyi bilen" ve "nasıl geçiverdiğinin farkına bile varılmayan" zamanı...

a

Yaşam her zaman güzel sürprizler hazırlamayabilir... Ve siz, her zaman aynı yüzünü görmeye alıştığınız bir şeyin başka bir yüzüyle karşılaşınca şaşırmadan edemezsiniz...

pe

cy

Dağ başında, ıssızlığın ortasında bozulup kalmış bir kamyon ve üzerinde yüklü dört büyük sandık... kamyonda da dört kişi var... o şehirden bu şehire dur­ madan yük taşıyan ve bu git-gel çarkının ötesinde bir şeyler yaşamaya hiçbir zaman fırsat bulamamış dört kişi... Bir şoför, bir muavin ve iki hamal... Her biri tıpkı kamyonun kasasında istiflenmiş yükler gibi birer yük olduklarının farkında bile değiller.. Ta ki, kamyon bozulup da yaşamın rutin akışı tepetaklak oluncaya kadar...

Kamyon bir yüzleşme oyunudur. Askıya alınan bir zaman diliminde ilk kez kendi­ leriyle ve birbirleriyle, hatta kamyonlarıyla bile yüzleşmek zorunda kalan dört adam, aynı zamanda biz şehirlilerle de yüzleşmektedirler... Bu arada iki Yanbolulu ile angut Memet'i de unutmayalım... Baydur, yanıbaşımızda yaşadıkları halde görmez­ likten geldiğimiz ya da görmemeyi yeğlediğimiz, belki de görmekten hoşlanmadığımız o insanlarla ve onların galiba biraz daha farklı olan dünyalarıyla yüzleşmeye zorlar bizleri... "Bir dolabı yıllardır durdurduğu yerden çekip arkasına altına düşürülmüş şeyleri görmek istemez misiniz?.."* Baydur, oyunun son sözünde şöyle diyor: "Bu oyunu dördüncü sandıkta ne olduğunu merak eden bir yönetmen sahneye koymalıdır. Tabii o yönetmen, o sandığın açılışını sahnede yapmayacaktır..." Sevgili Baydur, ne olur, hiç değilse bana söyler misiniz; dördüncü sandıkta ne

var? (Program Dergisinden alınmışıtır)


a

cy

pe


FESTİVAL ÖZEL

"Sahne"nin Yansımaları

İKİLİ FİGÜR (Cumhuriyet Gazetesi'nden alınmıştır) Fotoğraf sanatçısı Levent Öget, 8-30 Mart tarihleri arasında Atatürk Kültür Merkezi Sergi Salonu'nda "Sahne" isimli sergiyi gösterime sundu. Serginin açılışında fotoğraf ve dansı bütünleştiren "İkili Figür" adı altında bir enstellasyon gerçekleşti. Bir tür gösteri de sayılabile­ cek enstellasyonun ana malzemelerini dans ve fotoğraf oluşturmuş. Levent Öget, 1993 yılında Assos'da Hüseyin Katırcıoğlu yönetiminde gerçek­ leşen "Truva Öyküsü" gösterisinde çektiği "yöresel giysileriyle diz çökmüş ağıt yakan iki kadın" oyuncunun fotoğrafını aynen kağıda basar gibi kalın, beyaz, 2.80'e 3.80 metrelik bir beze basmış. Daha sonra bezi, demirden yapılmış bir çerçeveye, metal bir klasla germiş. Bu insan boyutlarını aşan fotoğrafa ya da perdeye, gerisinde dans eden Fransız sanatçı Sabine Jamet'in gölgesi düşürülmüş.

a

Koyuncuoğlu

pe cy

Emre

Perdenin arkasında iki ayrı ışık kaynağı var. Böylece, dansçı Sabine Jamet'in göl­ gesi perdeye iki ayrı açıdan düşüyor, tıpkı fotoğraflarını gördüğümüz iki kadın gibi, hareket eden beden de ikilenmiş oluyor. Jamet'in doğaçlamasının en dikkat çekici tarafı, vücudunun konumunu, ışık kaynağına uzaklığı ve yakınlığıyla birlikte düşünmesi. Sanatçı böylelikle, doğaçla­ masına dramatik bir kurgu katmış. Gösterinin belli bölümlerinde, dansçının gölgesinin perdenin sınırlarını aşıp, izleyi­ cilerin üstüne düşmesi hoş bir fikir ve bu fikrin gereğinden fazla kullanılıp, ilginin tek yöne kaydırılmaması, Jamet'in doğaçlamasını ve Öget'in kurgusundaki dengeyi oluşturuyor ve böylece anlatımlarda da Dead Can Dance grubunun müziği eşliğinde bir bütünlük sağlanıyor. Gösterinin dramatik kurgusundan sıyrılıp, düşünsel tarafına yönelmek isti­ yorum: Bir düşünce var ve bir sanatçı bu düşünceden yola çıkarak bir oyun sah­ neliyor. Oyuncular bu fikri sahnede kendilerine göre yorumluyorlar. Kostümcüsü, ışıkçısı yine aynı düşünceye kendi düşüncelerini katıyor. Ve görün­

tüde, sahnede ağıt yakan kadınlar var. Başka bir sanatçı ya da izleyici (Öget), seyrettiği oyunu kendine göre yorumlu­ yor ve belli anları "seçerek" fotoğraf haline getiriyor. Öget'in oyunda yakaladığı anlardan, "bir" tanesinin "seçimi" gerçekleşiyor. O anın (fotoğrafın) üzerinde kendine göre oynayan sanatçı, o düşüncenin bir anlamda tuale aktarımını tamamlıyor. Bir başka sanatçı (Jamet), bu resimdeki düşünceden yola çıkarak bir doğaçlama yapıyor. Ortaya çıkan resim, müzik ve dansla enstellasyona dönüşüyor... Ve böylece "ağıt" devam ediyor... (Zaten kim durdurabilir? Kim düşünmeden, üretmeden devam edebilir?) Söylemek istediğim, bu düşünsel ve sanatsal akışı bir noktadan tutup geriye ya da ileriye doğru sonsuza kadar çekebiliyorsunuz. Öget'in sergisi, bu düşünselliği de birçok diğerlerinin yanında getiriyor. Öget'in hem enstellasyonu hem de sahne fotoğraflarından derlediği sergisi için söylenebilecek en öz açıklama her­ halde, kullandığı malzemelerin sınırlarını zorlayan bir sanatsal anlatıma yönlendiği olacaktır. Sanatçı, oluşturduğu sergide, gösteri sanatlarını, resmi, fotoğrafı, enstellasyonu ve müziği bir arada kulla­ narak "sahne" bütününe ulaşıyor. Aynı zamanda da kavramsal olarak anlatım bütününe. Sergisindeki fotoğraflarında da aynen estellasyonunda olduğu gibi enerji akışı, hareket ve dinamizm var. Öget "sahne"ye yönelişini şöyle açıklıyor: "Sorgulanan yaşam ve varlık kesintisiz bir dialogla benliklerdeki yerini ararken 'sahne'de bir başkası gözler önüne serilir. Bazen 'ta kendisi' de ola­ bilen bu gidip gelme, imgelerde de yaşanılır. Aynı doğrultuda bakan toplu insan grupları, yoğun bir enerjiyle ve varolmanın bütün erdemleriyle kıpırdanıp dururlar. Zihinlere yerleşen sessiz toplantılar, sanki kıvılcımlar çakan imgelerle ışıklandırılmış gibi nesnel bir gerçekliğin ordusu olurlar." Öget bir anlamda kendi sahnesini yaratmış ve oynuyor. Bu ilginç insansahne, oyuncu-izleyici, an ve gerçeklik ilişkisi de kendi oyununu Öget'in ağzından oynuyor.


pe cy a


FESTİVAL ÖZEL

Tiyatrocunun Sorumluluğu Bilim Adamının Sorumluluğu

HİSTERİ

Tiyatro bir yandan yoğun bir eğitim, yoğun çalışma ve en az beyin cerrahlığı kadar da sorumluluk isteyen bir iş. Oyuncusu, teknisyeni, sahne tasarımcısıyla ekibi iyi kurmak bu çalışmanın temel ilkesi. Ancak temel ilkelerden de öte ilk adım her zaman oyun metnini bulunmasıyla atılıyor. Seyirciye aktarılacak metin her şeyin başlangıcı. Doğacak çocuk için harekete geçen sperm.

"Histeri" çağdaş bir metin olmasına karşın klasik metnin tüm özelliklerini taşıyor. Bundan yirmi yıl önce de oyna­ nabilirdi, bundan yirmi yıl, elli yıl sonra da oynanabilir. Klasik metinlere özgü zaman ve mekân kavramları "Histeri" için de geçerli. Bilim adamının sorumlu­ luğu, düşünürün sorumluluğu, bizim sorumluluğumuz üstüne yüzlerce değişik yorumla oynayabiliriz bu metni. "Moda"olmaz "Modası" geçmez.

Tiyatrocunun en büyük sorumluluğundan birisi seyirciye aktarılacak oyun metninin doğru seçilmesi. Henüz ülkemizde hiç

Bir oyun ancak değişik dillerde, dünyanın değişik ülkelerinde değişik zamanlarda oynanabiliyorsa klasik ola­ biliyor .

pe 70

tanınmamış nice yerli-yabancı yazar var. Yerli oyunların okunup taranması, çağdaş ya da klasik yabancı oyunların dilimize aktarılmasında bir özen gerekiy­ or. Tiyatro Stüdyosu'nu bu nedenle de seviyorum. H.Pinter, Turgay Nar, şimdi de Therry Johnson. Therry Johnson'u tanımaktan çok memnunum. "Histeri" oyun metninin Türk tiyatrosuna kazandırılmasından çok memnunum. Yazarın diğer oyunlarını da okumanın bizlere çok şey kazandıracağını düşünü­ yorum.

Ülkemizde çoğunlukla şöyle bir durumla karşılaşıyoruz: Bir zamanlar belli bir gün­ cel olay için ya da küçük bir topluluğun bir "Deneme"si için yazılmış bir metnin Türkiye'de "moda" olduğunu görüyoruz. Bir çevirmenin "Şans eseri" karşılaştığı ve Türkçe'ye aktardığı oyun ülkenin birçok tiyatrosunda sahneye çıkıyor. Üstünde tartışılıyor, emek harcanıyor ve hiç kimse "Niye böyle bir oyun? ya da Bu oyun ne anlatıyor? " diye sormuyor. Bazen sadece yabancı "Biri" tarafından yazılmış olması bile yeterli.

cy a

Işıl K a s a p o ğ l u


FESTİVAL ÖZEL

SAVAŞ OYUNLARI Salta

1934'te doğduğu Londra'da eğitimini tamamlayan Edward Bond son dönem İngiliz politik tiyatrosunun isimlerinden biridir. "Kendimi işçi sınıfının sesi olarak görüyorum demekle küstahlık etmiş olurum, ancak onun içinden gelen bir ses olduğumu düşünüyorum."diyen Bond, oyunlarında toplumsal yapıların insanı nasıl ezdiğini, kapi­ talist toplumda bireyin yerini ve duygularını tartışırken, sistemi, çökmemek için kullandığı yöntemleri ve bu yöntemlerin aracı olan kurumların işleyişini sahneye taşır. Bireyi tek başına bir varlık değil de toplumsal bir varlık olarak ele alan Bond savaş sonrası oyunlarının nihilist, uyumsuz tiyatrocuların umutsuz bakış açısını onaylamaz. Edward Bond politik bakış açısı ile bireysel insan ilişkilerinin ardındaki ahlaki çöküşü ve bunun çözümünü daha net olarak görür. Bu yüz­ den Bond'un tiyatro anlayışı olumlu ve yararlı bir seçenek yaratmak yönündedir, böyle bir algılayış oyunlarının tema ve biçimi­ ni de kaçınılmaz olarak belirler.

pe cy

a

Handan

Şiddet toplumunda yaşadığımızı oyunlarında ve oyunlarına yazdığı önsözlerde de belirten Bond, bu şiddeti sahnede de izleyiciye yansıtır. İngiltere sahnelerinde yasaklanan son oyun olan Saved adlı yapıtı, bir bebeğin taşlanarak öldürülmesini sahne üzerinde gösterdiği için - birkaç eleştirmen dışında -

tüketmeye yönlendirilen insanlar bir süre sonra değil dünyaya, yanıbaşlarında yaşayan insanların sorunlarına yabancılaşmakta, onları görmezden gelmektedirler. İşine, toplumuna, dünyaya yabancılaşan insan, Bond'a göre ya hasta olur ya da isyan eder. Toplum hastalan dışlayıp uzaklaştırırken isyancıları farklı yöntemlerle susturur. Bu yöntem yöneticilere verilen gücün halka baskı şeklinde geri dönmesi de olabilir, din de. Her iki durumda bireyin kendisinin güçsüz hissetmesi, doğuştan suçlu ya da suça eğilimli görmesi sağlanır. Yaşadığı sağlıksız ortama karşı çıkış yollarının kapandığı noktada bireyin yapması gereken nedir? Ateist olan Bond'a göre çözümler, doğanın bize yalnız bir kere verdiği bu yaşamda ve bu sağlıksız dünyada üretilecek­ tir. Umudu elden bırakmamak, gözardı etmemek Bond'un hem oyunlarından çıkan iletidir hem de kendisini ifade ettiği gerçek­ liktir. Yaşadığı deneyimden yola çıktığında kötümser ancak içinin derinliklerinden gelen sese göre iyimser olduğunu söyleyen Bond, insanlığın tarihine bakmanın iyimser bir bakış açısını geliştiremeyeceğine dikkat çeker. Değişimi son derece zorlaştıran geçmişin yükünden söz eden Bond, geleceğe bakar ve umudu orada arar. Bond'un sergilediği tüm olumsuzluklara karşın umudun var olması gerektiği inancı belirir. Shakespeare'i oyunun en önemli kişisi yaptığı Bingo adlı oyununda beklenen tutarlı ve dürüst aydın tipini sergilemekten uzak yazarı intihar ettiren Bond, Narrow Road To The Deep North'da sanatın toplumdan kopuk olduğu ve toplum çıkarının gözetilmediği koşullarda havada kalacağını göstererek şair Basho'yu yargılar. Toplumsal ve politik baskının baş sorumlusu olan Lear'ı oyunun sonunda politik bir karşı çıkış içinde göstererek bir anlamda hizaya getirmiş olur. Bond, umudu arayan ve çözümsüzlüğe izin vermeyen tavrıyla yazarlık serüvenini sürdürmekte oyunları birçok ülkede sergilen­ mektedir.


pe cy

a

FESTİVAL ÖZEL

istanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen 8. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin kapanışı günümüz tiyatrosunun "diva'larından sayılan Alla Demidova'nın tek başına sahnelediği Heiner Müller'in ve Euripides'in metinlerinden yola çıkarak, İstanbul izleyicisinin yakından tanıdığı Theodoros Terzopoulos tarafından der­ lenmiş "Medea" ile gerçekleşecek. Demidova, aynı zamanda oyunun yönet­ meni de olan Terzopoulos'la daha önce bir başka Heiner Müller oyunu, "Dörtlü"de de beraber çalışmış ve başarılı bir ekip oluşturmuşlardı. Yönetmen Terzopoulos, oyunda Medea'nın toprakları olarak bilinen Gürcistan'ın folklorik öğelerini ve müziğini sahneye taşıyor. Tarihte çeşitli dönemlerde çok farklı açılardan yaklaşılarak yorumlanan bazen "katil ana" bazen de "onurlu kadın" olarak altı çizilen Medea'nın bu seferki yoru­ munu Demidova şöyle açıklıyor:

MEDEA sağladığı büyük başarıların ardından Moskova'da kendi tiyatrosu, Tiyatro A'yı kuran Demidova'nın sinema, tiyatro ve oyunculuk sanatı üzerine dört kitabı bulunu-yor. Medea efsanenin ve tragedyanın kadın kahramanları arasında en güçlü, en çarpıcı tiptir. Kişiliği ve serüveni hemen her çağda zamanın görüş ve eğilimleri­ ne göre yorumlanarak edebiyata ve sanata konu olmuş ve olmaktadır. Yerine göre egzotik ve ilkel karakteri üstünde durulur, kendi kardeşini kesip parçalarını yol üstüne serpen, ondan da öte kendi karnından doğmuş çocukları öldürüp babalarının önüne seren korkunç bir büyücü kadın diye gösterilir, yerine göre de seven ve hor görülen, özverisi karşılıksız kalan, yabancılık, itil­ mişlik, kıskançlık duyan bir kadının dramı canlandırılır gözümüzün önünde


BRIEF NEWS ON T URKISH THEATRE

Persephone I Performance/lnstallation by Robert Wilson Robert Wilson is one of the most distinguished creators of our time. Empty spaces in his open theatrical forms offer vast opportunities to artists collaborating with him. He created his own interpretation of T.S Eliot's "The Waste Land" in the Sicilian town of Gibellina. He used the drawings he made there in a five-part work bringing the different worlds of the poet together. In "T.S.E. (come in under the shadow of this red rock)", the poet is surrounded by Greek myths and mediaeval legends . "Persephone" is a part of this work.

Azizname 95

ı

La Dolce Vita

ı

DAVID GLASS ENSEMBLE Adapted from Federico Fellini's work by David Glass and Paul Sand Directed by David Glass

We would like to pay trîbute to one of the greatest authors of Turkish humour, Aziz Nesin, within the scope of the Festival. "Azizname 95" is a performance by leading Turkish director Yücel Erten; re-arranged after the original works of Aziz Nesin .

Edmund Kean

ı

TİYATRO İSTANBUL Adapted to stage from Alexandre Dumas' work by Raymund FitzSimons Directed by Tunç Yalman

Cihan Önal plays Kean in this play on the famous English actor Edmund Kean (1787-1833). Before he died, 46 years old, Kean experienced misery, fame, alcholism, forbidden loves. a passıon for theatre, an exceptional gift and an incredible fall. This unusual per-

absurd theatre, Eugene lonesco. What Lack of communicatıon, alienation, burn-out, disharmony have ali become a destiny and a regular state of affairs another strange phenomenon: turning into a rhinoceros which happens by

today.

Birtakım Azizlikler DOSTLAR THEATRE DOSTLAR THEATRE

Adapted, staged , performed by Genco Erkal

We will be able to see one of the master works of a celebrated director, -Federico Fellini as a musical on stage: "La Dölce Vita". An eminent British director of the recent years and one of the important representatives of physical theatre, David Glass, now treads musical ground with "La Dolce Vita", yet keeping the social criticism of the story. Decadence, a decaying order, decline... All of the facts underlined by Fellini reappear in the work by David Glass.

pe

ANKARA STATE THEATRE Adapted and directed by Yücel Erten

sonality became the subject of numerous works throughout history.

cy a

The 8th International Theatre Festival will take place between May 17-June 2 1996. The list of the participating groups and plays are as follows:

Becoming a Rhinoceros

I

THE STUDIO PLAYERS adapted from the work of Eugene lonesco and directed by Şahika Tekand "Rhinoceros" was written nearly 40 years ago by one of the pioneers of

No, Azız Nesin will never see "Birtakım

master of literature and a master of theatre on the stage. Aziz Nesin was a

pen, his sense of humor, his observations on the very heart of life and the kinci of communicatıon he could achieve with his reader.

War And Peace

ı

İSTANBUL MUNICIPAL THEATRE Lev Tolstoy

decided in the 1950s to adapta Tolstoy's masterpiece "War and Peace" that there was no way he could stage

essence of the work that expressed the horror of war in the most striking fashıon from the complex structure of the novel He decided to show this essence

crucial events and their interrelationships performed by actors. The work is


as important and fresh as ever in a wor!d where wars stili reign wîth their incredible horror.

ı

Double Figure Lighting, musical arrangement: Levent Öget Levent Öget created an installation with metal construction based on the Trojan Story This installation bearing an 'image' from the Trojan War applied upon a cloth surface in the form of a photograph turns into a screen lit by torches in the fortress at sunset. This impressive performance by Öget establishes a fine balance between installa­ tion and performance.

TUNCEL KURTİZ THEATRE Nâzım Hikmet Adapted, directed, performed by Tuncel Kurtiz

Sheikh Bedreddin led a rebellion of peasants in the Ottoman era of early 15th century, in a time when social turmoil was widespread and reforms had come about in the philosophy of religion. He and his disciples adopted a commune view and defended fraternity of people, equalîty of all living beings and little Asian type production style, Muslims, Christians, Jews and others came together and fought for freedom within their self-formed conciousness.

and age, don't we all talk with 'readymade' words purchased from the mar­ ket anyway?

Identities

ı

LA CUADRA DE SEVILLA Realization by Salvador Tavora

La Cuadra De Sevilla is a group that has absorbed the strong tragic inspirations and desires of the Meditarranean. The Andalusian enthusiasm often mixed with tragedy is foregrounded in all works by Salvador Tavora, "Identities" is an aesthetic cry for the coexistence of different cultures. The play is not only a homage to the two great cultures in Spain, Andalusian and Catalan. It also searches ways through which different cultures can co-exist in a civilîzed world.

A Man Is a Man

ı

THEATRE Tl Bertolt Brecht Directed by Mahir Günşiray

pe

BUIURO PODROZY THEATRE Directed by Pawel Szkotak

cy

a

Carmen Funebre

The Epos of Sheikh Bedreddin

Map, The Playback

ı

KUMPANYA Written and directed by Kerem Kurdoğlu

The point of starting for this stunning street performance is ethic conflicts and intolerance as spreading phenomena, as well as all that happened in Bosnia. This young group has created metaphors for lives that were wasted and lost in former Yugoslavia and for all the pain and violence experienced there.

The show is constructed of physical actions with a sometimes contradictory, sometimes harmonious relation to a sound-track which has been produced by composing the whole text as a single piece of 'music'. The actors, with their bodies, accompany a 'playback' which we hear at a loud volume. In this day

Bertolt Brecht wrote "A Man is a Man" in 1925, amidstthe industrial environment in Germany, Later, he has revised it for many times. "A Man is a Man" can be considered as a transition to those plays by Brecht, which are known as the proper examples of epic theatre. This special quality of the play makes it open to surprises and to experimental approaches as far as staging and acting.

War Games BİLSAK THEATRE ATELIER Edward Bond


"Violence is both a force of shaping our society and a social obsession, If we don't give up violence, we have no future."(Edward Bond) Bond telis about the place of violence in our daily lives and the extremes it can reach in the first play of his trilogy titled "War Games".

The text written by Heiner Müller tackles themes such as domination, dependence and freedom and at once questions intellectual identity. "The Liberation of Prometheus" composed and staged by Heiner Goebbels is remarkable as a theatrical concert.

a philosopher. One of the greatest novels by Dostoevsky, "Idiot", was also his favorite work. The play foregrounds the dichotomies of good-bad and lovehate and analyses the universal imprisonment of the man in guilti and pain.

Gılgamesh

Abelard And Heloise

ı

Kurt WeilI/ Brecht Concert

ı

ANTALYA MUNICIPAL THEATRE Mesopotamian Epos Directed by Namık Agayev

Soloist : Zeliha Berksoy Musical arrangement, piano: Erol Erdinç

ı

pe

The Liberation Of Prometheus

cy a

Zeliha Berksoy pays homage to Kurt WeilI and Bertolt Brecht after a long break in a two-part concert and calls out to future generations with her desire for a peaceful world. Erol Erdinç (Conductor of the İstanbul Stake Symphony Orchestra) has arranged the music and wili accompany Berksoy on the piano in this memorable concert organised on the occasion of the 40th anniversary of Bertolt Brecht's death.

Heiner Goebbels Project Text by Heiner Müller Music composed and directed by Heiner Goebbels

The single most important question that has ever occupied mankind is that of death and the secret of immortality, Azerbaijanian director Namık Agayev once more brings this universal question to our agenda with "Gilgamesh", the product of the great Mesopotamian culture. In his mainly visual interpretation, he makes use of body language and stage construction as well as music.

The Idiot

ı

ANKARA STATE THEATRE Directed by Bozkurt Kuruç Dostoevsky ıs a timeless writer. One of the great masters of world literature; an excellent observer who has given the best description of the Russian people,

ı

AKSANAT PRODUCTION THEATRE Ronald Duncan Directed by Işıl Kasapoğlu

The play is about the legendary love story between the eminent 12. century philospher Abelard and Heloise, and theîr letters to each other. "Abelard and Heloise" gives a sensual and poetic description of the contours of love. The two characters are so addicted to love that they are jealous of the love they feel for each other. A play where mind and senses are knitted in each other.

Moscow Stations

I

5. STREET THEATRE ANTALYA Adapted to stage from Venedikt Yerofeev's novel by Stephen Mulrine Directed by Mustafa Avkıran


BRIEF NEWS ON TURKISH THEATRE This one-man play was staged in the Fringe of 1994 Edînburgh Festival for the first time and the eminent actor Tom Courtney became a great success in the part of Venedikt. "Moscow Stationsi" was later staged in London and New York. In this play about a trip on the Moscow Underground, Payidar Tüfekçioğlu telis the story of a drunken sage, or a man who has devoted his whole life to alcohol. Scenes from a stormy life of a man with all his weaknesses, his spiritual wealth, his quest for love and freedom and his run for the light.

Doctor Zhivago

ı

ı

İSTANBUL STATE THEATRE Memet Baydur Directed by Osman Wöber A truck loaded with four big boxes breaks down in the middle of nowhere... It also carries four people... Four people that keep transporting freight from one town to the other without ever experiencing anything else than routine... They have no idea that they are nothing but pieces of goods just like those loaded at the back of the truck... Until the truck breaks down and the routine flow of life falls apart...

Hysteria

ı

pe cy a

TAGANKATHEATRE Boris Pasternak Adapted and directed by Yuri Lyubimov

The Truck

THEATRE STUDIO Terry Johnson Directed by Işıl Kasapoğlu

"Hysteria" is loosely based on a (factual) meeting of Sigmund Freud and Salvador Dali, led to the death of the Sürrealist movement(..,) Johnson is the most generous of playvvrights: as well as Fantasy he gives us Comedy, Farce, Anarchy, Nudity, Tragedy, Pathos, Blasphemy and Slapstick (...) leaves not one inch of our hearts and mind negiected (...) It is a feast, a treat, a loving gift (...)" (Aline Waites, Plays & Players. February 1996)

Medea

Boris Pasternak's immortal novel, "Doctor Zhivago", is now staged by Yuri Lyubimov, who counts to the ten leading directors of the world, after its famous cînema version. The music is composed by Alfred Schnittke who has combined numerous genres ranging from religious tunes to jazz and from the rhythmical elements of dance music to opera arias in his score. Lyubimov views the novel as the tragedy of the Russian mind.

ı

ATTIS THEATRE - THEATRE A.MOSCOW Adapted from the works by Euripides and Heiner Müller by Theodoros Terzopoulos Performed by Alla Demidova Inspired by Euripides's "Medea" and Heiner Müller's "Medeamaterial" Terzopoulos's version bears the rich colours of the Georgian culture (Colkhis). "Medea" is the dosing play of the 8th International İstanbul Theatre Festival. Alla Demidova will perform this play at Haghia Eirene and it will be remembered not only with its rich content, but also as an acting feast.

EXHIBITIONS

United Kingdom MAKING SPACE FOR THEATRE

I

The exhibition comprises three main sections: Mainstream Theatres, Newer Spaces, Overseas Theatres.

Exhibition of Karagöz Figures Prepared by Cengiz Özek

I

Karagöz Exhibition presents one of the most colourful characters of the traditional Turkish Theatre. In the exhibition, the making of Karagöz figures is displayed and the world of Karagöz is represented with figures carved out of camel skin.

Workshops

ı

"Body Language in Ancient Theatre" Instructor: Theodoros Terzopoulos

"The Tadashi Suzuki Technigue" Instructor : Ellen Lauren "Introduction to the Technıgue of Anne Bogard" Instructor : Ellen Lauren

Lectures

ı

Prof Margherita Rubino Bertini Robert Wilson and the Antigue World

Prof. Ernst Schumacher Bertolt Brecht and Heiner Müller At the End of the Century Jüri Lyubimov Jüri Lyubimov Ecole in Contemporary Theatre


pe cy

a

Sanat Rehberi


p

c e

a y


TİYATROLAR özel tiyatrolar • Aksanat Tiyatro Top. "Abelard ve Heloise" Cuma 19.30 Ct. 15.00-19.30 Salı 19.30 Aksanat- Taksim Tel: (212) 252 35 00 • BKM Oyuncuları "Otogargara" 9, 10, 11, 12 Mayıs Hafta içi 21.00 Pazar 20.00 Bostana Gösteri Merkezi Tel: (212) 260 11 56

Şişli G. Ülkü-G. Özcan Tiyatrosu "Dağ Denize Kavuştu" (Ç.O.) Capitol Cts. 16.30 "Bir Şeftali Bin Şeftali" (Ç.O.) Capitol Pazar 15.00 "Yarını Akıl Yapar" (Ç.O.) Capitol Pazar 13.30 "Dr. Mutlu Diş" (Ç.O.) Capitol Cts. 13.30 "Benim Adım Keloğlan" (Ç.O.) Capitol Cts. 15.00 "Yalancı Çocuk" (Ç.O.) G. Ülkü-G. Özcan Tiyatrosu Cts. 11.00 Tel: (0216) 391 90 64

• Ortaoyuncular

"Birtakım Azizlikler" C. 21.00 Ct 18.00 P. 15.00 (15 Mayıs'a kadar) İstiklal Cd. No: 330 Baro Han Tünel /Tel: (212) 293 81 37 • İstanbul K o m e d i Tiyatrosu "Gökkuşağında Şenlik Var" Perşembe, Cuma 21.00 Cts. 15.30-21.00 Pazar 15.30-19.00 Küçük Sahne Tel: (212) 245 24 90

"Felek Bir Gün Salakken" Cts. 15.30-21.00 Pazar 15.30-18.30 "Ferhangi Şeyler" Cuma 21.00 "Aptallara Güzel Gelen Televizyon Dizileri" Salı, Çarşamba 21.00 Pazar 15.30-18.30 İstiklal C. No: 140 Beyoğlu Tel: (212) 251 18 65

• Koza Tiyatrosu

"Kutsal Kadın" 25, 26 Mayıs 18.00 Evrensel Kültür Merkezi Tel: (0212) 243 08 03 • Tiyatro Ti "Adam Adamdır"

Adana Devlet Tiyatrosu Tel: (322) 359 44 44 Diyarbakır Devlet Tiy. Tel: (412)222 22 64 Bursa Devlet Tiyatrosu Tel: (224) 221 29 44 Antalya Devlet Tiyatrosu Tel: (242) 247 74 60 Trabzon Devlet Tiyatrosu Tel: (462) 326 14 78 belediye tiyatroları İst. Bel. Şehir Tiyatroları Harbiye M. Ertuğrul Sah. Tel: (212)240 77 20 Harbiye Cep Tiyatrosu Tel: (0212)240 77 20 Fatih R. Nuri Sahnesi Tel: (0212) 526 53 80 Üsküdar M. Celal Sah. Tel: (0216)333 03 97 Kadıköy H. Taner Sah. Tel: (0216)349 04 63 Bakırköy Bel. Tiyatroları Yunus Emre Kültür Merkezi Tel: (0212) 661 19 41

pe

"Vatan Kurtaran Şaban" Her Cts. 20.00 Capitol Müjdat Gezen Tiyatrosu Her Salı 18.00

AKM Büyük Salon Taksim Tel: (212) 251 56 00 Taksim Sahnesi Taksim Tel: (212)249 69 44 Oda Tiyatrosu Taksim Tel: (212)251 56 00 Aziz Nesin Sahnesi Taksim Tel: (212)251 56 00 Büyük Tiyatro-Ankara Tel: (312) 426 85 17 Küçük Tiyatro-Ankara Tel: (312)311 11 69 Oda Tiyatrosu-Ankara Tel: (312) 311 11 69 Yeni Sahne-Ankara Tel: (312)434 24 24 Şinasi Sahnesi-Ankara Tel: (312)467 17 44 Altındağ Tiy.-Ankara Tel: (312) 316 59 02 İzmir Devlet Tiyatrosu Tel: (232)426 85 17

cy

• Tiyatro Akis

devlet tiyatroları

a

• Dostlar Tiyatrosu

Pts. 20.00 Pazar 18.00 Baro Han, İstiklâl Cad. No:330 Tünel/Tel: (0212)251 32 30

ANKARA EKİN TİYATROSU KULRENGI SABAHLAR Yazan: Haluk Işık Rejisör: Rüştü Asyalı (D.T. Gn. Md. izniyle) Yapım: Faruk Güvenç

1 9 8 9 E n i y i Oyun Ö d ü l ü

"bu yüzleşmeden kaçamayacaksınız..." Oynayanlar: Metin COŞKUN - Mete DÖNMEZER - Nurhan ÖZENEN - Hakan AKIN - Tuncay ATAYATA - Bora SİVRİ Faruk AKGÖREN - Hülya ÖZEL - Süheyla ZEREN - Ö. Faruk NAS - Nihat BÜYÜKTÜRKOĞLU - Yaşar KARAKULAK Alper MUTLU - Levent YILDIZ - Murat ÖZ - Özgür SATICI - Bekir ALNIAK - Zeyno ÜSTÜNIŞIK ANAKAR SANAT TİYATROSU SALONU (0.313.417 76 76) CUMA: 80.30 C.TESÎ: 15.30 PAZAR: 18.30 2O Mayıs Bursa, 21 Mayıs Gemlik, 22 Mayıs İnegöl, 23 Mayıs Bolu, 24 Mayıs Zonguldak, 25 Mayıs Karabük, 26 Mayıs Kastamonu, 27 Mayıs Ayancık, 28 Mayıs Sinop, 29 Mayıs Giresun, 30 Mayıs Ordu, 31 Mayıs Ünye, T.C. KÜLTÜR BAKANLIĞI'NIN KATKILARIYLA


p

c e

a y


SİNEMALAR • OCAK (Kadıköy) Tel: (0216)336 37 71 • OSCAR (Pendik) Tel: (0216) 390 09 69 • PARLIAMENT CİNEMA CLUB (Etiler) Tel: (0212)263 18 38 • PERA (Beyoğlu) Tel: (0212)251 32 40 • PRESTIGE COLLEGE (Florya) Tel: (0212)663 28 86 • PRINCESS (Maslak) Tel: (0212) 285 06 95 • PRINCESS (Ortaköy) Tel: (0212)227 91 47 • PYRAMID (Fenerbahçe) Tel: (0216) 348 01 50 • REKS (Kadıköy) Tel: (0216)336 01 12 • RENK (Bakırköy)

Tel: (0212)572 18 63 • SİNEPOP (Beyoğlu) Tel: (0212) 251 11 76 • SİTE (Şişli) Tel: (0212)247 69 47 • STANDART (Avcılar) Tel: (0212) 695 36 45 • SÜREYYA (Kadıköy) Tel: (0216)336 06 82 • ŞAFAK (Çemberlitaş) Tel: (0212)516 26 60 • YILDIZ (Aksaray) Tel: (0212) 589 61 39

pe cy

• AFM (Nişantaşı) Tel: (0212)230 94 38 • AKMERKEZ (Etiler) Tel: (0212)282 05 05 • ALKAZAR (Beyoğlu) Tel: (0212) 245 73 83 • ALMAN K. M. (Beyoğlu) Tel: (0212) 249 45 82 • APOLLON (Kozyatağı) Tel: (0216) 362 51 00 • AS-AS 1 (Harbiye) Tel: (0212)247 63 15 • AS (Kadıköy) Tel: (0216) 336 00 50 • ATLANTİS (Kadıköy) Tel: (0216) 418 26 56 • ATLAS (Beyoğlu) Tel: (0212) 252 85 76 • AVŞAR (Bakırköy) Tel: (0212) 583 14 97 • BAHARİYE (Kadıköy) Tel: (0216) 414 35 05 • BAKIRKÖY 74 (Bakırköy) Tel: (0212) 572 04 44 • BEYOĞLU BEYOĞLU Tel: (0212)251 32 40 • BROADWAY (Kadıköy) Tel: (0216)346 14 81 • CAPİTOL (Altunizade) Tel: (0216) 310 06 16 • CAROUSEL (Bakırköy) Tel: (0212)571 83 80

• DÜNYA (Beyoğlu) Tel: (0212)249 93 61 • EMEK (Beyoğlu) Tel: (0212)293 84 39 • FİTAŞ (Beyoğlu) Tel: (0212)249 01 66 • FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ (Beyoğlu) Tel: (0212)249 07 76 • GALLERİA PRESTIGE Tel: (0212) 560 72 66 • GAZİ (Osmanbey) Tel: (0212) 247 96 65 • GÜNEY (Pendik) Tel: (0216)354 13 88 • HAKAN (Kadıköy) Tel: (0216)337 96 37 • İNCİ (Şişli) Tel: (0212)240 45 95 • İNCİRLİ (Bakırköy) Tel: (0212) 572 64 39 • KARTAL (Kartal) Tel: (0216) 389 06 16 • KADIKÖY KSM Tel: (0216) 338 90 76 • KADIKÖY (Kadıköy) Tel: (0216)337 74 00 • KENT (Şişli) Tel: (0212)241 62 03 • LALE (Beyoğlu) Tel: (0212)249 25 24 • MODA ve MODA CEP (Kadıköy) Tel: (0216)337 01 28

a

istanbul

ankara • AKÜN (Demetevler) Tel: (0312)427 76 56 • DERYA (Kavaklıdere) Tel: (0312)229 96 18 • KAVAKLIDERE (K.dere) Tel: (0312)426 73 79 • KIZILIRMAK( Kızılay) Tel: (0312)425 53 93 • MEGAPOL (Kızılay) Tel: (0312) 419 44 92 • S. BATI (Kızılay) Tel: (0312)418 83 23

• ÇINAR (Konak) Tel: (0232) 445 73 48 • DENİZ (Karşıyaka) Tel: (0232) 381 64 61 • İZMİR (Konak) Tel: (0232)421 42 61 • KARACA (Alsancak) Tel: (0232) 483 93 54 • OSCAR (Bornova) Tel: (0232) 342 26 54 • ŞAN (Konak) Tel: (0232) 483 75 11

KRYOLAN

PROFESYONEL MAKYAJ MALZEMESİ

academie

PROFESYONEL CİLT BAKIM ÜRÜNLERİ

FREED DANS VE BALE MALZEMELERİ

SHOW & KARNAVAL MALZEMELERİ VE AKSESUARLARI

PROFESYONEL SİHİRBAZLIK MALZEMELERİ

ORİJİNAL KOSTÜM &? MASKOTLAR SAKAL & BIYIK & PERUK YAPIM MALZEMELERİ HEPSİ AMA HEPSİ SADECE VE SADECE "VİRA KOZMETİK''DE Merkez: Fener, Kalamış Cad. No:26/15 Kızıltoprak Tel: (0216) 347 30 70- 347 71 60 Fax: (0216) 337 05 25 Şube: İstiklâl Cad. Atlas Sineması Pasajı No: 36 Beyoğlu Tel-Fax: (0212) 295 36 57


SANAT GALERİLERİ

Tel: (0212)233 06 19 Galeri Artist Otim Kar. Yeşil Çimen C. Tel: (0212)227 68 52 Garanti Bankası San. G. H.gazi C. 36 Şişli Tel: (0212)230 39 80 Gözlem Sanat Galerisi Atiye Sk. 12/6-Teşvikiye Tel: (0212)240 41 44 Güntay Sanatevi Cemil Topuzlu C. Sosyal Ap. 2/1-Feneryolu Tel: (0216)386 88 98 Hobi Sanat Galerisi V.konağı C. Pas. 73 N.taşı Tel: (0212)225 23 37

pe

Hüsrev Gerede C. Fırın Sk. 2/1 -Teşvikiye Tel: (0212)227 03 63

Galeri Matyatlı Sanat ve Kültürevi İstiklal C. Saka Salim Çık. Kısmet Han. 3/1-Beyoğlu Tel: (0212)244 15 91 Galeri Nev Maçka C. 33/B-Maçka Tel: (0212) 231 67 63 Galeri Replica Cami Sk. Deniz Ap 3/3 Erenköy Tel: (0216)358 60 95 Galeri SZ Kalıpçı Sk. Büyük Bayraktar Ap. Teşvikiye Tel: (0212) 230 17 45 Galeri Vinci Ihlamur Yolu 1 Teşvikiye

BEYOĞLU SANAT EVİ

Beyoğlu Sanat Evi Lokali Açıldı. Sanatçı ve sanatının sanatseverlerle kaynaştığı yer... Küçükparmakkapı Sk. No: 22 Beyoğlu Tel: ( 0 2 1 2 ) 2 5 2 61 96

İMKB Sanat Galerisi İstinye Tel: (0212)298 25 10-11 Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür ve Sanat Merkezi Haldun Taner S. C.bostan Tel: (0216) 360 90 95 Kare Sanat Galerisi Atiye Sk. 12/2-Teşvikiye Tel: (0212) 240 44 48 Mine Sanat Galerisi Sokullu Sk. 1 -Kadıköy Tel: (0216) 345 64 40 Mozaik Fotoğraf Turizm Kültür ve Sanatevi Söğütlü Çeşme C. 160/1 Şeyda Ap. Kadıköy Tel: (0216)418 08 48 Mutlu Sanat Odası General Necmettin Öktem Sk. 13/1- Erenköy Tel: (0216)355 35 87 Nadya Sanat Galerisi Gazi Evranos C. 33 Yeşilköy

cy a

Ares Sanatevi Iğrıp Sk. 24-Fenerbahçe Tel: (0216)345 11 62 Asmalımescit Sanat Gal. Sofyalı Sk. 5 Tünel Tel: (0212)249 69 79 A.K.M Sanat Galerisi Taksim-İstanbul Tel: (0212)251 56 00 Bilim Sanat Galerisi Mühürdar C. Akmar Pasajı 70/1 Kadıköy Tel: (0216)349 26 10 BM Çağdaş Sanat Merk. Akkavak Sk. 1/1-Nişantaşı Tel: (0212)231 10 23 Ekol Sanat Galerisi Bakraç Sk. 35/A Cihangir Tel: (0212)293 06 17 Eylül Sanat Galerisi Akkirman S. 59 Nişantaşı Tel: (0212) 231 69 56 Exclusive Sanat Merkezi Bağdat Cad. 449 Suadiye Tel: (0216) 363 75 94 Fransız K.M. San. Gal. İstiklal Cd. 8-Taksim Tel: (0212)252 02 62 Galeri Art İnter Cultura İstiklal Cd. 373-Beyoğlu Tel: (0212)243 29 18 Galeri B

Tel: (0212) 573 81 93 Nokta Sanat Galerisi Restorasyon Atölyesi Ece Ap. 73-75/1-Teşvikiye Tel: (0212) 261 45 09 Nüans Sanat Merkezi Valikonağı C. Şakayık S. No: 40 Kat 5 Nişantaşı Tel: (0212) 234 40 44

DERIMOD SANAT GALERİSİ

EKOL SANAT GALERİSİ

Buluşma

Egemenlik

Özden Sanat Galerisi SporCd. 130/3-Maçka Tel: (0212)260 44 28 Pavo Sanat Evi Yoğurtçu Parkı C. 62/3 Kadıköy Tel: (0216)338 99 83 Seven Sanat Galerisi 1-Moda C. 66 Kadıköy Tel: (0216)345 56 16 2-Şakayık S. 37 Teşvikiye Tel: (0212)231 70 58 TEM Sanat Galerisi Valikonağı C. Prof. Dr. O. Ersek Sk. 44/2-Nişantaşı Tel: (0212)234 13 46 Urart Sanat Galerisi Abdi İpekçi Cd. No: 18 Nişantaşı Tel: (0212)241 21 83 Ü. Yaşar Sanat Galerisi Bağdat C. Rıfat Bey Sk. 293/3-Caddebostan Tel: (0216)411 35 01 Ürün Sanat Galerisi İskele C. Selin Sk. 11/21 Caddebostan Tel: (0216)360 99 64 Vakko Sanat Galerisi İstiklal C. 123-Beyoğlu Tel: (0212)251 40 92 Y.Emre K. M. Çetin Emeç Sergi Salonu 9-10 Kısım Ataköy Tet: (0212)661 19 41

HOBİ SANAT GALERİSİ

Alanları Feyha Duru Kısakürek

Tülin Onat İsmet Ergim

Alp T a m e r Ulukılıç

R e s i m Sergisi

R e s i m Sergisi

7 Mayıs - 29 Haziran

9 Mayıs - 30 Mayıs

7 Mayıs - 30 Mayıs

Demirhane Cad. Hacı Reşit Bey Geçidi No: 18 Zeytinburnu Tel: ( 0 2 1 2 ) 547 16 04

Sıraselviler Cad. Bakraç Sk. No: 35/A Beyoğlu Tel: ( 0 2 1 2 ) 2 9 3 06 17

Valikonağı Cad. No: 73 Nişantaşı Tel: ( 0 2 1 2 ) 225 23 37

R e s i m Sergisi


KİTABEVLERİ • Arşiv Kitabevi Twins Cafe Bahariye C. 86/2 Kadıköy Tel. (216)338 43 12 • Bakırköy Kitap Sarayı Gençler C. 8 Bakırköy Tel. (212)583 09 03 • Boğaziçi Kitabevi Nispettye C. 70 Etiler Tel. (212) 265 47 52 • Dünya Aktüel Kitabevi İstiklal C. 469 Beyoğlu Tel. (212)251 91 96 • Dünya Bebek Kitabevi Cevdet Paşa C. 232/1 Bebek Tel. (212)265 71 03 • Evrim Kitabevi Kadıköy İş Mrk. 78-106 Kadıköy

Tel. (216)347 49 63

• Homer Kitabevi Yeni Çarşt C. 28/A Galatasaray

Tel. (212)249 59 02 • Kabalcı Kitabevi Ortabahçe C. 22/4 B.taş Tel. (212)261 31 24 • Kadıköy Kitabevi Kadıköy İş Mrk.-Kadıköy Tel. (216)347 52 81 • Mefisto Kitabevi İstiklale. 173-Beyoğlu Tel. (212)293 19 09 • Genç Mefisto Kitabevi Muvakkıthane C.15 K.köy Tel. (216)414 35 19 • Metropol Kitabevi İstiklal C. 140/46 Beyoğlu Tel. (212)245 70 34 • Net Kitabevi Galleria Ataköy

Tel. (212)559 09 50 İstiklal Cd. No: 79/81

Beyoğlu Tel. (212)293 07 59-60

a

• Gençlik Kitabevi Mühürdar C. 68 Kadıköy Tel. (216)337 96 05 • Germinal Kitabevi Halaskargazi C. 309 Şişli Tel. (212)241 07 09 • Gözlem Yay. Kitabevi Atiye S. Polar Ap. 12/6 Teşvikiye Tel. (212)240 41 44 • Hamlet Kitabevi Sıraselviler C. 15 Taksim Tel. (212)244 26 01

• Nezih Kitabevi 1-Bağdat C. 378 Ş.bakkal Tel. (216)356 56 10 2-Mühürdar C. 40 K.köy Tel, (216) 345 31 11 • Pan Kitabevi Barbaros Bulvarı 74/4 Beşiktaş Tel. (212) 261 80 72

cy

pe

• ABC Kitabevi İstiklal C. 461-Beyoğlu Tel: (212) 249 24 14 • Acar Kitabevi 1- Bağdat C, 374 Şaşkınbakkal Tel. (216)358 20 51 2- Moda C. 102 Kadıköy Tel. (0216)338 53 47 3- Bağdat C. Yolaç İş Mrk. No: 68-Kızıltoprak Tel. (216)338 53 73 • Adam Kitabevi İstanbul C. Morsümbül S. No: 1-Bakırköy Tel. (212) 571 96 54 • Afa Kitabevi İstiklale. Bekar S. 17 Beyoğlu Tel. (212)249 22 18 • Akademi Kitabevi Akkavak S. 2 - Nişantaşı Tel. (212)248 43 96 • Akyüz Kitabevi Kadıköy İş Merk. Neşet Ömer S. 10/123 Tel. (216)336 90 81 • Alkım Kitabevi Kadıköy Çarşısı Orta Kat 101-Kadıköy Tel. (216)349 40 75 • Arion Kitabevi Sıraselviler C. 1 Taksim Tel. (212)243 23 70

• Pandora Kitabevi Büyükparmakkapı 5. 3 Beyoğlu Tel. (212)245 16 67 • Pentimento Art Shop İstiklal C. 140/3 Beyoğlu Tel. (212)293 39 59 • Pera Orient Kitabevi Aznavur Pasajı Yapı Kredi Karştsı-Beyoğlu • Polat Kitabevi Ankara C. 105 Cağaloğlu Tel. (212) 513 50 93 • Remzi Kitabevi 1-Servili Mescit S. 3 Cağaloğlu Tel. (212) 511 69 16 2-Akmerkez Etiler Tel. (0212)282 02 45

• Robinson Crusoe Kit. İstiklal C. 389-Beyoğlu Tel. (212)293 69 68 • Saka Kitabevi Eski Yıldız C. 12 Beşiktaş Tel. (212)260 12 79 • Simurg Kitabevi Hasnun Galip S. 2/A Beyoğlu Tel. (212)243 63 77 • Şafak Kitabevi Mühürdar C. 70/34 Kadıköy

Tel. (216)349 20 79

Çıkacak Yayınlarımız

Beyoğlu'nda Kadın Olmak Kasım Uçkan

HAMLET KİTABEVİ KİTAP KASET CD POSTER

Sıraselviler Caddesi No: 15 Taksim Tel/Fax: 0.212. 2 4 4 26 01

Türkiye'nin 24 saat açık tek kitabevi


KONSERLER-GÖSTERİLE • Laser Disc'ten Gösteriler - Çaykovski "Kuğulu Gölü" 21 Mayıs 12.30 AVUSTURYA K. M.(223 78 43) • Konserler - Salzburg Oda Filarmoni Orkestrası (AKM'de) 19 Mayıs 20.30 - Aşkın Metiner, Bariton Nilgün Babürhan, Soprano Rayna Popova, Piyano 14 Mayıs Kültür Ofisi 20.30 - İstanbul Oda Korosu "Yaşua Aroyo" 28 Mayıs Kültür Ofisi 19.30 • Resitaller - Pınar Yılancıoğlu, Piyano, Şan 3 Mayıs Kültür Ofisi 19.30 - Tuğçe Tan, Piyano 8 Mayıs Kültür Ofisi 21.00

FOTOĞRAFEVİ (251 05 66) • Konser - Nekropsi 10 Mayıs 19.30 - Gezi Günlüğü 7 Mayıs 19.00 - Çalışan İnsanlar 14 Mayıs 19.00 - Bayram Gezileri 18 Mayıs 15.00 - Meksika ve Guetemala 21 Mayıs 19.00 - Gezdiklerim ve Gördüklerim 28 Mayıs 19.00

a

EVRENSEL K. M. (243 08 06) • Konserler -" Adam" 3 Mayıs 19.30 - Hasan Karayol 14 Mayıs 19.00 - Şubat Güneşi 5 Mayıs 15.00 - Şahmeran 10 Mayıs 19.30 - Alaattin Us 11 Mayıs 19.00 - Grup Kurgu, Anadolu Rock 17 Mayıs 19.30 - Metin Kahraman, Ömer Özgeç

"Renklerde Yaşamak" 24 Mayıs 19.30 • Dia Gösterileri - Onlar Yine Hareketin İçinde ve Hâlâ Önündeler (Oyun) 5 Mayıs 14.00 - Aşkı Soran Fotoğraflar 8 Mayıs 19.00

GÖÇERLER F. K. (414 44 74) • Dia Gösterileri - İmroz'dan Gökçeada'ya - Çiçek Fotoğrafları - Kervanyolları - Kalimera Her Salı 19.30

pe cy

AKSANAT (252 35 00) • Laser Disc'ten Konserler - Wagner "uvertürler ve Prelüdler" Berlioz "Rorneo ve Jüliet" 3 Mayıs 12.30 - Verdi "Aida" 7 Mayıs 12.30-17.30 - Gipsy Kings us Tour 90 9 Mayıs 12.30 - Schriabin "Etüde Deux Poemes" Chopin "Piyano Sonatı No 2 Prelude Polonaise" 14 Mayıs 12.30-17.30 - Eric Clapton 24 Night 16 Mayıs 12.30 - An Ewening with Placide Domingo 17 Mayıs 12.30 - Prince "Graffiti Bridge" 23 Mayıs 12.30 - Mozart "Divertimento" Strauss "Also Sprach Zarathustra" 24 Mayıs 12.30 - Beethoven "Violin Konçertosu" 28 Mayıs 12.30 - Tribute To John Coltrane 30 Mayıs 12.30 - Borodin "Prince Igor" 31 Mayıs 15.00 • Konser - Gitar Resitali "Hüsrev Isfendiyaroğlu" 23 Mayıs 18.30

84

KADIN ESERLERİ KÜTÜPHANESİ (523 74 08) • Dia Gösterileri

- Prof. Hentschell 13 Mayıs Çarşamba İSTANBUL DEVLET OPERA VE BALESİ (251 56 00) - Leyla ile Mecnun 1-22 Mayıs 20.00 11 Mayıs 15.30 - Kral ve Ben 2, 9, 21, 23 Mayıs 20.00 18 Mayıs 15.30 - Balede Çeşitlemeler 3, 10, 17 Mayıs 19.00 - Külkedisi Her Cumartesi 11.00 - Spartaküs 8, 15 Mayıs 20.00 25 Mayıs 15.30 -Aida 4 Mayıs 15.30 16 Mayıs 20.00 - Sihirli Fülüt 7 Mayıs 20.00 TARIK ZAFER TUNAYA KÜLTÜR MRK. (293 12 70) • Konserler - Sultanıyegah Faslı ve Bir Solistten Şarkılar 4 Mayıs 19.30 - Neriman Güneş (Viola) "Saz Eserleri" 11 Mayıs 19.30 - Taş Plak Akşamı (Dia) 18 Mayıs 19.30


KONFERANSLAR-SEMİNERLER-SÖYLEŞİLtK AKSANAT

EVRENSEL Kültür Merkezi

GÖÇERLER

Tel: (212) 252 35 00

Tel: (212)243 08 06

Tel: (216)414 44 74

• Konferans -19. yy. Saraylarımızın Mobilya Yönünden Tanıtılması 16 Mayıs Perşembe 12.30 • Söyleşi-Film - Jack Delon İstanbul'da Beyaz Ruslar 30 Mayıs Perşembe 18.30 - E. Cansever'i Anma Toplantısı "Derken Karanfil Elden Ele" 28 Mayıs Salı 16.00

• Seminerler - Türk Solunun Eleştirel Tarihi 3 12 Mayıs Pazar 14.00 - Esnek Çalışma 18 Mayıs Cts. 14.00 • Dia-Gösterim/Söyleşi - Sunay Akın 25 Mayıs Cuma 14.00 - Bir Kitap "Mavi Defter" 19 Mayıs Pazar 14.00 - Güneydoğu ve Güneydoğu Öyküleri 31 Mayıs Cuma 19.00 -1 Mayıs'ın Ardından, Günden Yarına 1 Mayıs 4 Mayıs Cts 14.00

• Seminer - Fotoğrafçılık Cts. 11.00-13.00 KADIN ESERLERİ KÜTÜPHANESİ

FOTOĞRAFEVİ

Tel: (212) 251 05 66

• Seminer - Temel Fotoğraf Semineri Her Pts.-Perş. 19.00-21.00

pe

• Seminerler - Fotoğrafçılık Salı, Perşembe 19.00-21.00 - Sosyal Bilimlerde İngilizce P.tesi, Cuma 19.00-21.00

• Söyleşi - Lale Müldür'te Şiirler ve Söyleşi 11 Mayıs 14.00 TARIK ZAFER TUNAYA Tel: (212) 293 12 70

• Söyleşi - Medya Manipülasyon 4 Mayıs 14.00 - Tarih Öncesi İstanbul 6 Mayıs 18.00 - 15. İstanbul Film Festivalinin Ardından 8 Mayıs 18.00 - Türk Modernleşmesine Felsefi Bir Bakış 10 Mayıs 18.00 - Din ve Gençlik 11 Mayıs 14.00 - Türk Romancısı ve Cumhuriyetin Kuruluş Yılları 17 Mayıs 18.00 - Kadın ve Kamusal Alan 18Mayıs 14.00 - İletişim ve Özel Alanın Konumu 25 Mayıs 19.00

a

BİLAR Tel: (212) 252 81 34

• Forum - Günümüzde Gençlik 68'i Tartışıyor 11 Mayıs Cts. 14.00 - Özgürlüğe Kanat Açsın Uçurtmalar (Çocuk Şenliği) 26 Mayıs Pazar 12.00

Tel: (212) 251 05 66

Y. KREDİ Kültür Merkezi Tel: (212)245 20 41 • Sal) Toplantıları İSTANBUL - Şehir Kültürü ve Sokak Sanatı 7 Mayıs 18.30 - Cumhuriyet Edebiyatçıları (Bakış açıları ve yaşayışları) 14 Mayıs 18.00 - Türkiye'nin Dünyadaki Yeri 21 Mayıs 18.30 İZMİR - İletişim'in Dünyası 7 Mayıs 18.30 ANKARA - Küreselleşme ve Avrupa Birliği 21 Mayıs 18.30

cy

ALMAN Kültür Merkezi Tel: (212) 249 45 82 • Konferans - 21. yy Eşiğinde B. Brecht ve H. Müller (AKM Oda Tiy.) 23 Mayıs 14.30 - Çok Kültürlü İstanbul 14 Mayıs 18.30 - Bosna 24 Mayıs 17.00

• Forum - Alternatif Habitat Forumu II 23 Mayıs 19.00

tiyatro A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

ABONE OLMAK İSTER MİSİNİZ?

BİR YILLIK (11 SAYI) 1.500.000. TL.

Banka Hesap No: T. İş Bankası - Cihangir • 197 245 Posta Çeki NO: Tiyatro Yapım • 655 248

Ağahamamı Cad. 5/3 Firüzağa- Cihangir/İstanbul Tel: (0212) 243 35 33 • 293 72 77 Fax: 252 94 14


JASMINE CAFE BAR

«Burası, türkülerin insanlarla harmanlandığı bir mekândır.» Haşmet Zeybek HER GÜN CANLI HALK MÜZİĞİ Akarsu Sk. 10 Galatasaray Rez.-Bilgi: 2 6 2 8 9 7 4 252 72 66

86

• Mephisto Cafe Caferağa M. Muvakithane C. 15 Kadıköy Tel: (216)414 35 19 • Meyzen Cafe-Bar Fasıl Ayhan Işık S. 9 Beyoğlu Tel: (212) 293 33 23 • Park Cafe Akmerkez 415 Etiler Tel: (212) 282 10 58 • Pera Sanat Evi İstiklal C. Balyoz S.25/1 Tel: (212) 252 38 57 • Pia Cafe Bekar S. No. 4 Beyoğlu Tel: (212) 271 51 00 • Picasso C a f e

Dereboyu C.19 Ortaköy Tel: (212) 227 43 11 • Red Cafe B.P.kapı S.7/1 B.oğlu Tel: (212) 251 56 83 • Roxy Aslanyatağı S. 113 Taksim Tel: (212)249 48 39 • Sahaf Cafe Mühürdar C. Dumlupınar S. 12 Kadıköy Tel: (0216) 349 81 42 •Sappho Bekar S. No. 14 Beyoğlu Tel: (212)245 06 68-69 • Seraglio Bar Salacak S.Yolu 41 Üsküdar Tel: (216)341 04 03

cy a

• Dersaadet Gazeteci Erol Dernek Sk 11/A Beyoğlu Tel: (212)251 20 47 • Downtown Yelkovan Sk, 5 Ortaköy Tel: (212) 259 05 49 • English Pub The President Hotel Tiyatro C. 25 Beyazıt Tel: (212) 516 69 80 • Entel Bar Salacak S. Yolu 1 Üsküdar Tel: (216) 391 96 48 • Germinal Cafe Halaskargazi C. 309 Şişli Tel: (212) 233 67 23 • Gold Cafe Bar Misbah Muhayyaş S. 9/1 Kadıköy Tel: (216)349 80 02 • Jasmine Cafe Akarsu S. 10 Galatasaray Tel: (212)252 89 74 • Kadife Chatet Bahariye C Kadife Sk. 29 Kadıköy Tel: (216)347 85 96 • Khalkedon Bar Münir Nurettin C. Kalamış Tel: (216)349 58 72 • Lâl Kadife S. 19 Caferağa Mh Kadıköy Tel: (216)346 56 25

pe

• Akademi Cafe-Bar İstiklal C. Mis Sk. No: 21/A Beyoğlu Tel: (212) 293 52 23 • Andon Cafe-Bar Sıraselviler C. 89 Taksim Tel: (212) 251 02 22 • Barometre Cafe-Bar Sıraselviler C. 77 Taksim Tel: (212) 293 02 87 • Cafe Cine Arayıcıbaşı S. 27/A K.köy Tel: (216) 418 06 30 • Cafe Creme Değirmen S. 12 Ortaköy Tel: (212) 227 72 94 • Cafe In Abdi İpekçi C. 17 N.taşı Tel: (212)241 09 36 • Cafe Le Bon İstiklal C. 445 Tünel Tel: (212) 252 54 60 • Cafe Oceanos Kadife S. 1/2 Kadıköy Tel: (216)414 29 54 • Cafe Uçurtma Osmanzade S. 11 Ortaköy Tel: (212) 260 59 57 • Cafe Shop Bahariye C. Miralay Nazım S. 34 Kadıköy Tel: (216)337 49 20 • Caffinet Kurabiye S. 4/1 Beyoğlu Tel: (212)249 20 19

• Süleyman Nazif Bar V.konağı C. 39 Nişantaşı Tel: (212) 225 22 43 • Taksim Sanat Evi Sıraselviler C. 69/1 Cihangir Tel: (212) 244 25 26 • Taksim Night Park Nizamiye C. 12 Taksim Tel: (212) 256 44 31 • Telis Cafe Bar Misbah Muhayyaş S. 6/3 Kadıköy Tel: (216)336 12 53 • Trapez Cafe İstiklal C. Hasnun Galip S. 1/D Beyoğlu Tel: (212)252 73 12 • Tribunal Bar M. Karaca Çıkmazı No. 3 Tel: (212)249 71 79 • Türkü Cafe-Bar İmam Adnan S. 9 Taksim Tel: (212) 251 33 00 • Urban Cafe Kartal S. 6/A Beyoğlu Tel: (212)252 13 25 • Vivache Teras Bar-Cafe İstiklal C. Meşelik S. 26 Beyoğlu Tel: (212) 251 28 21 • Yörem Cafe Bar İstiklal C. Hasnun Galip S. 15/1 Beyoğlu Tel: (212) 252 14 28


RESTAURANTLAR

Tel: (212) 259 82 61

pe

• Camlı Köşk Otel Rest. Kenedy C. 38/1 S.ahmet Tel: (212) 638 14 51 • Chiniese Guang Zhou Ocean İnönü C. 53 Gümüşsuyu Tel: (212)243 63 79 • Cıtadel Hotel Rest. Kenedy C. Sahil Yolu 32 Ahırkapı Tel: (212) 516 23 13 • Çatı Restaurant Baro Han -Tünel Tel: (212)251 00 00 • Da Umberto Çamlık Yolu S. No: 6/1 Etiler Tel: (212)287 16 92 Feneryolu(216)385 77 21

• Dört Mevsim Restaurant İstiklâl C. 509 Tünel Tel: (212)293 39 41 • Divan Lokanta Divan Otel Elmadağ Tel: (212) 231 41 00 • Façyo Balık Lokantası Kireçburnu C. 13Tarabya Tel: (212)262 00 24 • Galata Tower Rest. Tünel Tel:(212) 245 11 60 • Garibaldi Restaurant İstiklal C. Odakule Yanı No: 1 Beyoğlu Tel: (212)249 68 95 • Günay Restaurant Büyükdere C. Beytem Han Tel: (212)230 33 33 • Hacı Abdullah Rest. Sakızağacı C, 17 Beyoğlu Tel: (212)293 85 61 • Hacı Baba Restaurant İstiklal C. 49 Beyoğlu Tel: (212) 244 18 86 • Havuzlu Lokanta Gani Çelebi S. 3 K.çarşı Tel: (212) 527 33 46 • İnci Restaurant & Cafe Salacak S. Yolu 1 Üsküdar Tel: (216) 310 69 98 • Kallavi 20 Restaurant Kallavi S. 20 Beyoğlu Tel: (212) 251 10 10

• Katibim Restaurant Şemsipaşa C. S. Yolu 53 Üsküdar Tel: (216)310 90 80 • Kız Kulesi Deniz Rest. Salacak S.Yolu 41 Üsk. Tel: (216)341 04 03 • Liliyar Yemek Evi Yeniçarşı C. 88 G.saray Tel: (212) 293 05 98 • Nature & Peace Rest. B.parmakkapı S. 21 Beyoğlu Tel: (212) 252 86 09 • Ocakbaşı Restaurant The President Hotel Tiyatro C. 25 Beyazıt Tel: (212) 516 69 80 • Orient House Tiyatro C. 27 Beyazıt Tel: (212) 517 61 63 • Osmancık Meyhanesi Etap Pullman Oteli Üstü Tel: (212)251 50 74 • Pera Restaurant Çiçek Pasajı 3 Beyoğlu Tel:(0212)244 50 20 • Rejans Restaurant Emir Nevruz S. 17 G.saray Tel: (212)244 16 10 • Royal China Restaurant Polat Renaissance Hotel Sahil Yolu Cd.Yeşilyurt Tel: (212) 573 67 74

cy a

• A La Turka Restaurant Cami Meydanı Hazine S. 8 Ortaköy Tel: (212) 258 79 24 • Beyti Et Lokantası Orman 5. 8 Florya Tel: (212) 663 29 90 • Bilsak 5. Kat Soğancı S. 7 Cihangir Tel: (212)293 37 74 • Bolkepçe Lokantası Muallim Naci C. 41/1 Ortköy

• Safran Restaurant Balo Sk 1/1 Beyoğlu Tel: (212)252 81 60 • Sıcak Restaurant Keskin Kalem S. 37 Gazeteciler Sitesi Tel: (212)267 38 56 • Tegık Restaurant Recep Paşa C. 20 Taksim Tel: (212)254 66 99 • Tex Mex Fast Food Restaurant İstiklâl Cd. 192 Beyoğlu Tel: (212) 293 43 30-32 • Ulus 29 Restaurant A. Adnan Saygun C. Ulus Tel: (212)265 61 81 • Villa Medici 1. Cadde 41-43 Arnavutköy Tel: (212)287 19 21 • Zencefil Doğal Gıda Kurabiye S. 3 Beyoğlu Tel: (212) 244 40 82 • Zerdeçal Vejetaryen Restaurant Moda C. Halisefendi S 5/1 Kadıköy Tel: (216)414 81 41 • Zindan Bar-Restaurant İstiklal C. Oliva Han Geçidi 13 Beyoğlu Tel: (212) 252 73 40


RADYO VE TV'LERDE KÜLTÜR PROGRAMLARI

Sah/22.45

EGETV • Rapsodi Cts. 10.00 KANAL 1 • Gençlik Cts. 16.00-17.15 • Köşe Kapmaca Hafta içi 14.00 SKY TV • Mozaik Perşembe 21.15-22.00 Pazar 19.05-20.00 YENİ TV • Kadın ve Yaşam Her gün 12.30-14.30

RADYOLAR İSTANBUL RADYOLARI AÇIK RADYO 94.9

Ne var, ne yok Çarşamba/21.05 Stüdyo İstanbul Cuma/20.30 Ve Perde Cuma/21.05 Festivallerden Cuma/22.45 Çağdaş Türk Bestecileri Cumartesi/19.50 Merhaba Çağdaş Türkiye C.tesi/21.15 Okudukça Cumartesi/19.20 Sanat Aktüalite Pazar/16.40 Yaşayan Şiirimiz Pazar/18.35 Yaşasın Sanat Pazar/20.25 Cumh. Kanat Gerenler Pazar/21.25

HÜR FM 92.5 Sizin sesiniz, Tel: 232 21 21 -22 • Mehmet'le Kahvaltı Hafta içi 07.00-10.00 • Kitaplar Konuşurken Çarşamba 15.00-16.00 CİTY FM 89.0 • Şebnem Showtime Cts. 12.00-14.00 Pazar 16.00-20.00 ÇİZGİ RADYO 102.2 • Kültür Sanat Köprüsü Salı/19.00-20.30 • Sanat Günlüğü On beş günde bir perşembeleri /16.00 • Halk Edebiyatı Pazar/20.00-20.45 ENERGY FM 102 • Perfect Day Hafta içi/19.00-22.00 • Sweet Dreams Hafta içi /22.00-24.00 HÜR FM 92.5 • Sanat Noktası Pazartesi/22.00-23.00 • Sessiz Gemi Salı/22.00-23.00 • Ada Cumartesi/22.00-23.00 • Ayışığı Pazar/22.00-23.00 • Sinetraş Cuma/11.30-12.00 • İstanbul Ajandası Pazartesi/11.30-12.00 • Sibelce Laflama Hafta içi/10.00-12.00 İSTANBUL FM 106 • 106 Magazin Cuma 12.00-14.00

a

• Açık Dergi Hafta içi her gün 17.30-20.00 • Plastik Sanatlar C.tesi/14.00-14.30 • Şarlo Radyo'da Cuma/14.00-14.40 • Ağır Sohbetler C.tesi/20.00-21.00 BAHÇELİ FM 101.8 • Emre ve Gece P.tesi ve Salı 23.00-01.00 • Cici Kız Ayza ve İçimizden Biri Cuma 15.00-19.00 • Bahçeli Cadıları Cuma 23.00-01.00 CAPİTOL FM 95.9 • Cafe Capitol Hafta içi 15.00-18.00 • Brunch Pazar 08.00-11.00 • Atilla Dorsay Sinema ve Müzik Cts. 11.00-13.00

pe

ATV Sanatla Randevu Pazar/14.45 CİNE 5 Sanat Günlüğü C..tesi ve Çarş./18.25 Sinema Günlüğü P.tesi 18.25, Çarş. 19.30 FLASH TV Bence" Hafta içi 18.00 HBB Haftanın Sesi Çarşamba/21.40 İşte Hayat Hafta içi/10.15 KANAL 6 Sıcak Sohbet Cuma gecesi/00.30 NUMBER 1 Kapalı Gişe Cuma günleri/19.45 TRT1 Gün Başlıyor Hafta içi her gün/8.30 Akşama Doğru Hafta içi her gün/18.45 TRT 2 Gündemde Sanat Var Salı/20.30 Ondan Sonra

İZMİR TV'LERİ

cy

TELEVİZYONLAR

AÇIK RADYO 9 4 . 9 Dünyanın tüm seslerine, renklerine ve titreşimlerine açık radyo Tel: 296 23 8 9 - 9 2

sizin müziğiniz Fax: 240 48 09 İTÜ RADYOSU 103.8 • Sanata Yolculuk Hafta içi 18.00-19.00 • Çarşamba Söyleşileri Çarşamba 13.00-13.45 • Akademik Duyurular Hafta içi 13.00-15.00 17.00 • Klasik Türk Musikisi Eserleri Pazar, Salı, Perşembe 19.00-20.00 JOY FM 100.5 • Set Cafe Her gün/11.00-14.00 MAVİ RADYO 90.6 • Atölye Pazar 17.00-19.00 • Gökkuşağı Cuma 16.00-17.00 • Günü Yakalamak Cts. 09.10-11.00 • En İyi Arkadaşım Şiir Hakkında Bildiklerim Çarşamba 20.00-21.00 • Haftaname Cts. 20.00-21.00 • Nar Çiçeği Pazar 09.10-11.00 • Sonsuz Sokaklar Cuma 20.00-21.00 • Tadımlık Cts. 16.30-17.00 META FM 105.6 • Sanat ve Ötesi Salı/15.30 ve 19.30 METRO FM 97.2 • Kültür Sanat Hergün/10.00-14.00 METROPOL FM 103 • "12'den 2'ye" Hergün/12.00-14.00 NUMBER ONE 102.5 • Rejoice Yıka ve Çık Hafta içi/20.00-21.00 • Kapalı Gişe Pazar/16.00-18.00 ÖZGÜR RADYO 95.1 • Sanat Rehberi Seri Hergün/10.30


RADYO VE TV'LERDE KÜLTÜR PROGRAMLARI POWER FM 100 • Power Magazin Hafta içi/12.00-14.00 RADYO 3 88.2

Hergün/9.30-12.00 TRT FM 91.4 • Biz Bize Hafta içi 14.00-15.30

MAVİ RADYO 90.6 Mavi

Özgürlüktür

a

TRT 1 M W 1017 • Bir Roman Bir Hikaye Her gün 22.45-23.15 YAŞAM RADYO 92.3 • Kültür & Panaroma Cumartesi/10.30-12.00 • Radyo Tiyatrosu Perşembe/22.15 Pazar/12.15 YÖN FM 96.6 • Gökkuşağı Hafta içi/14.00-15.00 ZEYTİN FM 101.4 • 8-12 Vapuru C.tesi/8.00-12.00 • Sahne Işıkları C.tesi/14.00-15.00

pe cy

• Şu Caz Dedikleri P.tesi 20.00-21.00 RADYO CONTACT 91.1 • Sanat Dolu Saatler Hafta içi 11.00-13.00 RADYO FENER 97.5 • Aldo'yla Çay Saati P.tesi 16.00-19.00 • Baharca Cts. 13.00-15.00 • Baybora Cts. 17.00-19.00 • Sanat Dosyası Salı 10.00-12.00 RADYO FOREKS 95.3 • Günebakan Haftaiçi/9.40-15.20 • Klasik Müzik Dünyasında Gezinti Pazartesi/19.00-20.00 RADYO HABER MW 702 • Sanat Rehberi Hergün 09.50-11.35 RADYO KLAS 89.7 • Klas Kültür Rehberi Hafta içi/16.00-17.00 RADYO D 104 • D Blok Pazar 12.00-14.00 RADYO MEGA 103.6 • Radyovizyon Çarşamba 09.30-11.00 RADYO TATLISES 97.8 • Gündemdeki Sanat Cumartesi 10.00-12.00 • Nağmeler Körfezi Hafta içi 22.00-24.00 C.tesi 23.00-03-00 Pazar 22.00-24.00 • Ay Sarayı Hafta içi 24.00-03.00 Pazar 24.00-03.00 SHOW RADYO 89.9 • Çalar Saat

• Fahrenhayt 451 Pazar 21.00-23.00 • Günışığına Çıkarken Pazar 17.00-19.00 RADYO MOZAİK 96.3 • Kadın Gözüyle Çarşamba 11.15-12.00 • Başka Dünyalar Cuma 18.15-20.00 • Başlangıcından Bugüne İnsanlık Perş., Cts. 17.15-18.00 RADYO ODTÜ 103.1 • Ve Perde Açılıyor Hafta içi 09.45-10.15, 20.45-21.45 • Tiyatro Salı 11.15-12.30 Çarşamba 18.30-19.15 • Ankara Etkinlikleri Hafta içi 12.30-14.30 • Kitap Hafta içi 17.30-18.30

ANKARA RADYOLARI

RADYO ARKADAŞ 88.4 • Söz Sürgünleri Çarş. 21.00-22.30 • Dört Ayaktan İki Ayağa Salı 21.00-22.45 Pazar 10.00-10.45 • Ayraç Perşembe 21.00-22.30 • Noktasız Dünya On beş günde bir cuma 21.00-22.30 • Güneş Ülkesi Cuma 21.00-22.30 • Sayıklamalar Cts. 21.00-22.00

DEMOKRAT RADYO 107.8 İZMİR • Klapet Pazartesi 19.00-20.00 Cts. 18.00-19.00 • C'est Comma Ca Çarşamba 21.00-22.00 • Min'el Aşk Perşembe 21.00-22.00 Cts. 11.00-12.00 • Cumba Sohbetleri Hafta içi 10.00-12.00 RADYO BORAN 103.8 • Bir Şiir Bîr Öykü Hafta içi 17.00-18.00 • İzdüşüm

RADYO ARKADAŞ 88.4 ANKARA

• Ankara'da Bu Hafta Cts. Pazar 14.30-16.30

İZMİR RADYOLARI DEMOKRAT RADYO 107.2 • İzmir'de Sanat P.tesi, Cuma 13.30-15.00 • Düş Nöbeti Pazartesi 18.00-20.00 • Günce Salı, Perşembe 13.30-15.30 • Geçmişten Geleceğe Kültür ve Sanat Salı 22.30-24.00 EGE FM 95.5 • Stasimon Pazar 14.00-18.00

YAŞAM RADYO 92.3

Yaşam'ı çok seviyoruz.

Salı 20.30-21.30 • İzmir Günlüğü Hafta içi 09.30-10.30 • Kamera Arkası Perde Önü Pazar 21.00-22.00 • Sanat ve Siyaset Pazartesi 19.00-20.00 RADYO MERHABA 102.5 • Kuşak Programı Hafta içi 09.00-11.00 SKY FM 93.0 • İksir Hafta içi 11.00-13.00 101 FM 101 • Ajanda Pazartesi 15.00-16.00 • Cadı Kazanı Perşembe 13.00-14.00 • Müziğin Kanatlarında Pazar 22.00-22.45 • Mum Işığında Salı 22.00-22.45 • Şefin Salatası Çarşamba 12.05-14.00


MÜZELER • Arkeoloji Müzesi Pazartesi dışında 9.30-17.00 Gülhane-İstanbul Tel: (212) 520 77 40 • Askeri Müze Pazartesi, salı dışında 9.00-17.00 Harbiye-İstanbul Tel: (212)233 27 20 • Aşiyan Müzesi P.tesi, perşembe dışında 9.00-17.00 Bebek-İstanbul Tel: (212)263 69 86 • Atatürk Müzesi Perşembe, pazar dışında 9.30-16.30 Şişli-İstanbul Tel: (212) 240 63 19 • Ayasofya Müzesi Pazartesi dışında 9.30-16.30 Sultanahmet-İstanbul Tel: (212) 522 09 89 • Aynalıkavak Kasrı P.tesi, perşembe dışında 9.00-16.00 Hasköy-İstanbul Tel: (212) 250 40 94 • Basın Müzesi Pazar dışında 10.00-17.00 Çemberlitaş-İstanbul Tel: (212) 513 84 58

• Beylerbeyi Sarayı P.tesi, perşembe dışında 9.30-16.00 Beylerbeyî-İstanbul Tel: (216)321 93 20 • Deniz Müzesi Pazartesi, salı dışında 9.00-17.00 Beşiktaş-İstanbul Tel: (212) 261 00 40 • Divan Edebiyatı Müzesi Pazartesi dışında 9.30-16.30 Tünel-İstanbul Tel: (212)245 41 41 • Dolmabahçe Sarayı P.tesi, perşembe dışında 9.00-15.00 Dolmabahçe-İstanbul Tel: (212)258 55 44 • Ihlamur Kasrı P.tesi, perşembe dışında 9.30-17.00 Beşiktaş-İstanbul Tel: (212) 258 89 03 • İstanbul Arkeoloji Müzeleri Pazartesi dışında 9.00-17.00 Gülhane-İstanbul Tel: (212)520 77 42 • İstanbul Büyükşehir Belediyeleri Şehir Müzesi

VIVA LAMUERTE

NUKE TÜRKİYE

VALLA, KURDA YEDİRDİN BENİ

KİTAP.1

KİTAP. 2

KİTAP - 3

6. BASKI

4. BASKI

3. BASKI

a

Perşembe dışında 9.00-16.30 Yıldızsarayı-Beşiktaş Tel: (212)258 53 44 Karikatür ve Mizah Müzesi Pazar, pazartesi dışında 9.00-17.00 Saraçhane-İstanbul Tel: (212)521 12 64 Kariye Müzesi Salı dışında 9.30-16.30 Edirnekapı-İstanbul Tel: (212)631 92 41 Maslak Kasırları P.tesi, perşembe dışında 9.00-16.00 Maslak-İstanbul Tel: (212)276 10 22 Mimar Sinan Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi Pazertesi, salı dışında 12.30-16.30 Beşiktaş-İstanbul

pe

cy

Tel: (212) 261 42 98 • Mozaik Müzesi Sal» dışında 9.30-16.30 Sultanahmet-İstanbul Tel: (212) 518 12 05 • Rumeli Hisarı Müzesi Pazartesi dışında 9.30-16.30

Rumeli Hisarı-İstanbul Tel: (212)263 53 05 Sadberk Hanım Müzesi Çarşamba dışında 10.00-17.00 Sarıyer-İstanbul Tel: (212)242 38 13 Tanzimat Müzesi Hergün 9.00-17.00 Gülhane Parkı-Sirkeci Tel: (212) 512 63 84 Topkapı Sarayı Müzesi Salı dışında 9.30-17.00 Sultanahmet-İstanbul Tel: (212) 512 04 80 Türk ve İslam Eserleri Müzesi Pazartesi dışında 9.30-17.00 Sultanahmet-İstanbul Tel: (212) 518 18 05 Yerebatan Sarayı Müzesi Hergün 9.00-17.30 Sultanahmet-İstanbul Tel: (212) 522 12 59 Yıldız Sarayı Pazartesi, salı dışında 10.00-16.00 Tel: (212)258 30 80

O.K. MUSTİ, TÜRKİYE TAMAMDIR KİTAP - 4 2. BASKI

İŞKENCECİ S. BASKI

YASEMİNLER TÜTER Mİ HÂLÂ? 3. BASKI

KADERE KARŞI KOY A.Ş. 3. BASKI


a

cy

pe


a

cy

pe

1996_59_10224