Page 1


pe cy a


Sahibi: Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti adına: Cemal Demirkanlı Genel Yayın Yönet­ meni: Dikmen Gürün Uçarer Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Mustafa Demirkanlı Yayın Koor­ dinatörü Emre Koyuncuoğlu Reklam ve Halkla İlişkiler Müdürü: Sadettin Kılıç Reklam

ARALIK 95

SAYI 55 75.000-

Servisi: Özlem Ünlü, Sevinç Değirmencioğlu Redaksiyon: A. Nalân Özübek Katkıda Bulu­ nanlar: Y.E.Altıoklar, S. Arslan, A. Candan, O. Çalışlar, F.Ö. Çavuş, S.O. Çavuş, J. Deleon, D. Evgin, Y. Erten, S. Görgün, G. Karakadıoğlu, N. Kuyumcu, G. McMillen, A. Ortaçdağ, T.Y.

Öğüt, A.N. Özübek, G. Pekcan,S. Şener, A. Tönel, A. Teker, R. Uz, H. Zeybek Grafik TasarımKapak: Yeşim Demir Hukuk Danışmanı: Fikret İlkiz Dağıtım: Ahmet Ergin Ofset Hazırlık: Tiyatro Yapım Baskı: MÜ-KA Matbaası Abone Bedeli: 950.000. - Kurumlar Abone

Bedeli: 1.400.000.- TL Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti. Firuzağa Mah. Ağahamamı Sok. 5/3 Cihangir-80060 İstanbul Telefon: 243 35 33-293 72 77 Fax: 252 94 14 Posta Çeki No: Tiyatro Yapım 655 248 Banka Hesap No: T. İş Banka­ sı, Cihangir Şb. 197 245

tiyatro A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

HABERLER/S.6 PORTRE: AZİZ ÇALIŞLAR T. Yılmaz Öğüt/ S. 10 BU AY SAHNEDEKİLER/ S 11 İSTANBUL'A AFİFE JALE SAHNESİ Rengin Uz/ S. 16

a

ÖZEL TİYATROLARA DEVLET DESTEĞİ Gülsen Karakadıoğlu / S. 16 NASIL BİR DÜZEN İSTİYORLARSA Oral Çalışlar/ S 23

pe cy

"BİR CEZA AVUKATININ ANILARI"ÜZERİNE F. Özsoysal Çavuş/ S.26 DOSYA: TÜRKİYE'DE DANS TİYATROSU TARTIŞILIYOR / S 28-45 Pina Bausch ve Dans Tiyatrosu Geyvan McMillen / S.30 Türkiye'de Dans Tiyatrosu Yapılıyor mu? Aydın Teker / S.32 Dansta Yaratıcı Düşüncenin Savaşını Bizler Verdik D. Evgin / S.34 İkinci Kuşak Konuşuyor S.Görgün/G.Pekcan/E.Koyuncuoğlu/Y.E.Altıoklar / S.36 Devlet Balesi'nden Dört Dans Tiyatrosu Koreografı Jack Deleon / S.44 ÇIN SABAH'TA ŞAVKIYAN NE? Sevda Şener/ S. 46 YAŞLILIĞA İSYAN: "İLK GENÇLİK" Sibel Arslan / S.48 SAVAŞ OYUNLARI Sinan Okan Çavuş / S. 50 TOPLUMBİLİMSEL DENEYEVİ Haşmet Zeybek / S. 53 EUGENIO BARBA VE BİZLER Ayşın Candan / S. 54 YENİ OPERA: AZ ASLINDA ÇOKTUR Dragon Klaic- Çev.: Ahmet Ortaçdağ / S.56 FLUXUS İZLENİMLERİ E. Koyuncuoğlu/A. Tönel/ S. 62 MASKELER ARACILIĞI İLE YARATICILIĞIN KEŞFİ Nihal Kuyumcu/ S.64 OCUKLAR DA EĞLENDİRİLİYOR Ayşe Nalân Özübek / S. 66 TİYATRO YAZARLARIMIZIN BİR KESİMİNE YANIT Yücel Erten / S. 68 KİTAP: TİYATRODA DÜŞÜNSELLİK Fakiye Özsoysal Çavuş / S. 72 BRIEF NEWS ON TURKISH THEATRE / P. 74


pe a

cy


EDİTÖRDEN Dikmen Gürün Uçarer İki ay gibi kısa bir süre içinde üç tiyat­

fırsat buldukça dergimize yazı

ro emekçisini yitirdik. Lütfi Ay eski bir

yazmağa söz vermişti. Yazık ki

İstanbul beyefendisiydi. Günümüzde

sözünü tutamayacak... Aziz Çalışlar'ın

anlamından çok şey kaybetmeye yüz

yapıtlarıyla sanat dünyamıza, tiyatro­

tutan "saygı" ve "tevazu" sözcükleri

muza kattığı zenginlik, onun engin

onun kişiliğinde belki de son örnek­

bilgisinin, aklının, mantığının,

lerini veriyordu. Tiyatro eleştirmen­

zekasının, düşünme yeteneğinin ürün­

lerinin en kıdemlisiydi. Derneğimizin

leri. Bu değerde insanlar çok sık

kurulma aşamasında çok emeği geçti.

yetişmiyor ülkemizde.

Çevirileri, eleştirileri Cumhuriyet döne­ mi Türk Tiyatrosu'nun incelenmesinde

Bu ay Dosya'mızı Dans Tiyatrosu'na

önemli kaynak oluşturur.

ayırdık. Geyvan McMıllen, dans tiyat­ rosuna yönelik genel bir yazı hazırladı. Aydın Teker Türkiye'de dans

değerli bir üyesi olmanın ötesinde

tiyatrosunun varlığını tartışırken. Dilek

dinamizmi ile de bizlere örnekti. Bu

Evcim dansta düşünsellikten yola çıktı.

dinamizm ve tiyatro sevdası onu

Jak Deleon hazırlamakta olduğu

İstanbul'un dışındaki illerde, ilçelerde

kitabından sunduğu bölümle

pe cy a

Tahir Özçelik, Eleştirmenler Birliği'nin

perde açan tiyatrolara götürürdü.

dosyamıza katkıda bulundu. Temas

Bugün Bursa'da ise üç gün sonra

kurabildiğimiz ikin'ci kuşak koreog­

Trabzon'da idi ya da Denizli'de,

raflar da çalışmaları ve karşılaştıkları

İzmit'de... Bölge tiyatrolarına amatör

sorunlar hakkında görüş bildirdiler.

gruplara, genç tiyatroculara daima

Dergimiz, bu alanda yeni yazılar bek­

destek olmaya çalışırdı. Ölümünden

liyor.

iki gün önce konuştuk kızıyla. İçindeki

sönmeyen yaşama tutkusundan söz

Bu ay, Oral Çalışlar'dan çok önemli

ettik ve ne hoş ki heyecanla beklediği

bir konuya el atmasını rica ettik: Siyasi

"Cumhuriyet Dönemi Eleştiri Seçkisi"

Partilerin Kültür Programları! Siyasi

kitabımızı aynı gün ulaştırabildik ken­

partilerin kültüre ne denli sahip

disine...

çıkmadıklarını usta bir araştırmacı ve gazetecinin kaleminden okuyacak­

Aziz Çalışlar... İnsanın yaşıtlarını

sınız.

yitirmesi elbette ki çok acı. Bir de bu insanların bu ülkenin tiyatrosu, sanat

Tartışmalara açık olduğumuza her

dünyası adına yaptıkları, yapacakları

fırsatta değiniyoruz. Bu bağlamda

düşünüldüğünde o acı daha da kat­

Devlet Tiyatrosu yönetmenlerinden

merli oluyor. Acının ötesinde bir

Yücel Erten'den "Tiyatro ve

burukluk yaşanıyor. İşte Aziz

Televizyon Yazarları Derneği"ne

Çalışlar'ın ölüm haberini aldığımda bu

hitaben yazılmış bir yazı aldık. Bir

burukluğu duydum. Pek çok kişi gibi

"yanıt" yazısı. Aynen yayımlıyoruz. Bu

benim için de Aziz Çalışlar

konuda elbette ki Tiyatro ve TV

dostluğundan, arkadaşlığından, bil­

Yazarları Derneği'nin görüşlerine de

gisinden çok şeyler kazandığım bir

açığız.

insandı. Son konuştuğumda yeni yılda


HABERLER...

İstanbul Kültür ve Kongre Merkezi'nin temeli atıldı

ı

ı

Kabataş Eğitim Vakfı ve Hacı Ömer Sabancı Vakfı ortak çalışmasıyla kurulan Kabataş Eğitim Vakfı Sabancı Kültür Sitesi, Ortaköy'deki Feriye Karakolu ve Zaptiye Koğuşları'na yeni bir kimlik getirecek. Projesi Metin Sözen tarafından çizilen kültür kompleksi 5633 metrekarelik açık ve 5760 metrakarelik kapalı alan üzerine kurulu. Kültür Sitesi çeşitli konferans, tiyatro ve konser salonlarını bünyesinde barındıracak.

Brecht'in kızı John Fuegi'yi mahkemeye verdi

ı

Brecht'in Yahudi düşmanı ve Sovyet ajanı olduğunu iddia eden biyografi, mahkemelik. Brecht'in kızı Barbara Brecht kendisinin Brecht'in kızı olmadığını iddia eden Amerikalı araştırmacı John Fuegi'yi ve Fransız yayıncısını mahkemeye verdi.

pe

Hakimiyet-i Milliye Aşevi

ı

cy a

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in "yılın olayı" olarak değerlendirdiği İstan­ bul Kültür ve Kongre Merkezi'nin temeli 27 Kasım'da atıldı. Törende Kültür Bakanı Fikri Sağlar "kültürel alana yapılacak her yatırım toplumsal yaşamı zenginleştirecek bir olanaktır" derken Şişli Belediye Başkanı Gülay Atığ da her türlü desteği vermeğe hazır olduklarını belirtti. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Kültür ve Kongre Merkezi'nin gerçekleşmesinde ilk adımı atan İKSV Başkanı merhum Nejat Eczacıbaşı'na şükranlarını sundu ve mirası ondan devralan Şakir Eczacıbaşı'na teşekkür etti. Bilindiği gibi, İstanbul Kültür ve Kongre Merkezi için Ayazağa Üçüncü Kolordu Komutanlığı sahası içinde bulu­ nan 66 dönümlük bir alan ayrıldı ve Merkezin projesi İngiliz Arup Associates tarafından hazırlandı.

Kabataş Eğitim Vakfı Sabancı Kültür Sitesi

Güngör Dilmenin "Hakimiyet-i Milliye Aşevi" adlı oyunu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin girişimleri ve Tiyatro Stüdyosu'nun katkısıyla 29 Kasım tarihinde Atatürk Kültür Merkezi Konser Salonu'nda Okuma Tiyatrosu olarak sunuldu. Ahmet Levendoğlu "Hakimiyet-i Milli Aşevi"nin okuma tiyat­ rosu olarak sunulmasındaki temel amacı şöyle belirtiyor. "...Oyunun met­ ninin tiyatro yazını olarak değeri, önde gelen özelliği olmayabilirse de onun Cumhuriyet tarihimizin çok önemli bir kesitini ve kişilerini -çoğunun da ilk keztiyatro dünyasının da malı yapmak gibi değerli bir işlevi var. (Ülkenin yaşadığımız günlerinde bunun önemi­ nin katlanarak arttığını vurgulamak gerekli mi?)"

Kenneth Branagh, Hamlet rolünde

ı

Ünlü tiyatro oyuncusu Kenneth Branagh "5 Henry", "Kuru Gürültü" gibi başarılı Shakespeare çalışmalarından sonra bu kez de yazarın üzerinde en çok tartışılan oyununu sinemaya uyarlıyor. Branagh "Hamlef'de hem oyuncu hem de yönetmen olarak çıkacak izleyicinin karşısına. Filmde Gertrude rolünde yine ünlü bir erkek oyuncu var; John Sesions. Bakalım Glen Close'u bastırabilecek mi? Claudius rolünü ise bir başka tanıdık isim, Richard Briers oynuyor.

Hong Kong Sanat Festivali programı belirlendi

ı

Şubat 1996'da başlayacak olan Hong Kong Sanat Festivali bir ay sürüyor. Festivalin ilgi odaklarından biri Robert Lepage'ın yönettiği "Mavi Sakalın Şatosu". Bir diğer önemli topluluk Festivale "Romeo Juliet" ile katılacak olan Lyon Opera Balesi. Cheek by Jowl, Young Vic ve Augusto Boal tiyatro alanında dikkat çeken isimler.

Mim Theater Project'den "Üç Silahşörler"

Biyografide, Barbara Brecht'in Brecht'in karısı oyuncu Helene Weigel'in değil, Brecht'in hizmetçisinin kızı olduğu ve daha sonra Helene Weigel'in kızı olarak kayıt edilmiş olması iddia ediliyor. Fuegi ve yayıncısı, İnsan Hakları Sözleşmesi'ni ve kişilik haklarını ihlal etmekten suçlanıyor.

ı

İngiliz tiyatro topluluğu "Mime Theatre Project" kasım ayında British Council'ın davetlisi olarak Türkiye'deydi. Topluluk Ankara, Trabzon, Antalya, Adana, Mersin, İzmir ve İstanbul'da gerçekleştirdiği gösterilerde Alexander


Video gösterimi

Dumas'ın "Üç Silahşörler" adlı eserinin pantomim versiyonunu izleyicilerine sun­ dular. Daha önce Avrupa'dan Afrika'ya, Güney Amerika'dan Avusturalya'ya dünyanın dört bir yanında temsiller veren üç kişilik topluluğun ilk yapımı "Thunderbirds F. A. B." bu yıl Londra'nın West End Bölgesi'nde dördüncü yılını tamamlıyormuş.

ı

İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Tiyatro Araştırma Laboratuarı TAL'de her cumartesi saat 12.00'de uluslararası çaptaki bazı yönetmenlerin atölye çalışmaları ve oyunlarından oluşan video gösterimleri düzenlenecek. 2-9-16-23 ve 30 Aralık'da Odin Theatret'in çalışmaları ve Barba'nın aktörleriyle çalışmaları videodan gösterilecek.

Eski bir konakta tiyatro

ı

Yaşam Radyo'da Radyo Tiyatrosu

ı

Prof. Dr. Cevat Çapan, Anadolu Üniver­ sitesi Devlet Konservatuarı'nın kurulduğu ilk yıllarda, biraz da şakayla karışık, "Türkiye'de, tiyatronun kalbi neden Eskişehir'de atmasın?" demişti. Sanırım, bunu biraz da Eskişehir'de yaratılmaya çalışan tiyatro hareketi için kendisinin ve onun gibi daha birçok değerli tiyatro adamının harcadığı çabaların boşa git­ memesini umarak söylemişti. İşte şimdi o değerli çabalar meyvelerini vermeye başladı. Bugün belki hâlâ tiyatronun kalbi Eskişehir'de atmıyor. Ama tiyatro için taze kan taşıyan iki atardamarın (Eskişehir Tiyatro Kumpanyası ve Tiyatro Anadolu) Eskişehir'de atmaya başladığını söylemeye ise alçak gönüllülük hiç de engel değil.

pe

Özel radyolarda ilk kez gerçekleşen Radyo Tiyatrosu, 92.3 frekansında yayın yapan Yaşam Radyo'da her perşembe saat 22.15 ve her pazar saat 12.15'de yayınlanıyor, İstanbul Sahnesi oyuncu­ larından Meral Gündoğdu, Şebnem Önal, Güzide Balcı, Enver Akan, Lale Ulutepeve Mehmet Esatoğlu'nun radyo­ da seslendirecekleri ilk oyun Esatoğlu'nun yazıp yönettiği "Suat Taşer Bu Dünya'dan Gideli" olacak.

ı

cy a

İstanbul Oda Tiyatrosu eski bir konakta sadece dokuz kişiyi izleyici alarak oyunlar sahneye koyuyor. Arnavutköy'de eski bir ahşap evin kimi zaman odalarında kimi zaman kömürlüğünde gezerek oyunlar izlenebilinecek.

Tiyatromuza gençlik aşısı

Bütün bu olumlu çabalar sonucunda, Anadolu'nun çorak toprağı tiyatroyla renklenecektir. Yüzünü yazın güneşe, kışın rüzgâra çeviren halkı, acılarının, sevinçlerinin, özlemlerinin sahnede boyverdiğini görünce tiyatroya da yö­ nelecektir. Binlerce yıllık kederli yüzünde, buruk da olsa, bir gülümseme belirecek, yavaş yavaş bile olsa hayatını, "yazgısını" sorgulamayı öğrenecektir. Şimdiye kadar kendisine yakıştırılanlarla yetinmeyecek, layık olduğu, düzeyli sanat yapıtlarına ulaşacaktır. Sanata ve sanatçıya sahip çıkarak, sanatla hayatını zenginleştiren ve güzelleştiren çağdaş insan konumuna yükselecektir. Bu konumu çoktan haketmiştir. Şimdi bu konuda girişimde bulunan gençlere sahip çıkmanın tam zamanıdır. Geç kalınmamalıdır.

Eskiden beri, tiyatromuzun gelişememesi iki önemli sorunun çözülememesine bağlanır. Bu sorunlardan biri yenileşme öteki ise yaygınlaşmamadır. Her iki soruna birden çözüm arama ya da çözüm olma amacıyla, 1994 yılında Eskişehir'de "Eskişehir Tiyatro Kumpanyası" adlı yeni bir tiyatro kurul­ du. Sözkonusu tiyatronun yeniliği ya da tiya­ tromuza getirdiği yenileşme ruhu, tiyat­ royu kuran gençlerin kendilerinden kay­ naklanmaktadır. Oluşumun içinde yer alan gençlerin on ikisi de konservatuvar eğitimi almış oyunculardır. Yeni bir kon­ servatuarda (Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı) eğitim görmüş, Türkiye'de tiyatro eğitimi veren eğitimci potansiyelinin büyük bir kesiminden ve yurtdışından getirilen yabancı uyruklu ti­ yatro eğitimcilerinden yararlanmış gençlerdir. Ayrıca konservatuarın geniş eğitim olanaklarını kullanarak, genç bir eğitim kadrosunun kılavuzluğunda, onlarla birebir ilişki içinde bulunarak kendilerini geliştirebilme şansını da elde edebilmişlerdir. Topluluğun bazı üyeleri halen yükseklisans öğrenimlerini sürdürmektedirler. Tiyatromuzun yaygınlaşması da eskiden beri istenen, ama bir türlü başarılamayan bir konudur. Tiyatro etkinliği İstanbul, Ankara ve İzmir dışına taşırılmaya çalışsılsa da üstesinden gelinememiştir. Bu merkezler dışında, her nasılsa uyanmış olan tiyatro ihtiyacı ise turnelerle karşılanmaya çalışılmak­ tadır. Devlet Tiyatroları'nda Genel Müdürlüğe bağlı Bölge Tiyatrolarında istihdam edilen sanatçılarsa (istisnalara saygı duymak gerektiğinin parantezini açıp kapatalım) buraları ya bir sürgün yeri ya da yerine getirilmesi gereken mecburi hizmetin tamamlandığı yerler olarak görmeye devam etmektedirler. Bekledikleriyse yukarıda adlarını andığımız belirli merkezlere bir an önce geri dönmektir. Eskişehir Tiyatro Kumpanyası'nı kuran gençlerse, hiçbiri Eskişehirli olmadığı halde, tiyatrolarını kurmak için bizzat orayı seçmişlerdir. Yalnız Eskişehir'i değil, yapacakları tur­ nelerle Anadolu'nun öteki şehirlerini de tiyatroyla buluşturmayı bir amaç olarak karşılarına koymuş durumdalar. Tiyatromuzun yaygınlaşması konusunda bu da önemli bir adımı oluşturmaktadır. Eskişehir Tiyatro Kumpanyası üyeleri,


HABERLER... gerçekleştirdikleri tiyatro etkinliklerinde de, yenileşme ve yaygınlaşma hedeflerini birden gözettiler. Bir yandan seyirciyi ti­ yatroya çekmek için onların beğenilerini gözönünde tutmaya çalışırlarken, bir yandan da, tiyatroya gelmelerini sürekli kılmak için yeni ve etkili oyunlar sahnele­ meyi sürdürme yoluna gittiler. Ayrıca hedeflerinden birinin de yeni bir seyirci oluşturmak olduğunu belirtelim hemen. Tiyatro, Eskişehirli seyircilere, Oktay

Arayıcı'nın Rumuz Goncagül oyunuyla perdelerini açtı. Oyun büyük bir ilgiyle karşılandı. Bursa'ya, Ankara'ya ve Kocaeli'ye turneye de götürülen "Rumuz Goncagül" toplam elli iki kez oynandı. Ardından çocuklar için Turgut Özakman'ın Masal Var Masalcık Var oyununu sahnelediler. Bu oyunu ise toplam altmış dört ilkokulda okuyan, on iki bin çocuk izledi. Topluluğun üçüncü oyunu, Vasıf Öngörenin Zengin Mutfağı oldu. Oynadıkları ikinci çocuk oyunlarını kendi­

leri yazmayı denediler. Yazdılar da. Palyaçolar Treni çocukların sevinçle karşıladıkları bir oyun olarak sahneye çıktı. Hasan Erkek Düzeltme Dergimizin Kasım 1995 "Nazım Hikmet" Dosyasında yer alan "İvan İvanoviç Var mıydı? Yok muydu?"adlı oyunun sadece yönetmeni belirtilmiştir. Oyun Zeliha Berksoy'un sanat yönet­ menliği döneminde Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda sahnelenmiştir. İvan İvanoviç rolün­ deki sanatçı Ragıp Savaş'tır.

TİYATROMUZ İKİ KAYIP DAHA VERDİ...

pe cy

a

Tahir Özçelik: 4 Mayıs 1929 tarihinde İstanbul'da doğdu. Orta öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladıktan sonra Perugia Üniversitesi'nde İtalyan Dili ve Edebiyatı, Floransa Üniversitesi'nde mimarlık ve sanat tarihi okudu. Türkiye'ye döndükten sonra Sanat ve Edebiyat, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Yeditepe, Türk Dili, Şairler Yaprağı, Varlık ve Ufuklar gibi dergilerde ve çeşitli gazetelerde şiir ve eleştiriler yazdı. İlk yazısı Yücel Dergisi'nde yayımlanan Tahir Özçelik, bazı yazı ve şiirlerinde "Tahir Pamir" adını kullandı. 1968 yılında yazmaya başladığı tiyatro eleştirilerini çoğunlukla Yeditepe, Aydınlık, Somut ve Milliyet Sanat dergilerinde yayımladı.

Aziz Çalışlar: 1942 yılında İstanbul'da doğan Aziz Çalışlar, 1961 yılında Robert Kolej'i bitirdi, bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okudu. Öğretimini tamamlamadan yazarlığa, çevirmenliğe koyuldu. Yeni Dergi, Anı, Yürüyüş, Papirüs, Sanat Emeği, Bilim ve Sanat, Yarın, Yazko Çeviri, Varlık, Yeni Düşün, Tiyatro, Felsefe dergileri ile Politika ve Cumhuriyet gazetelerinde tiyatro, kültür, sanat, estetik ve edebiyat konularında toplumcu görüşle yazılar yayımladı. 1989 yılından itibaren Can Yayınları'nın, 1992'den itibaren Boyut Yayınevi'nin tiyatro yayınları yönetmenliğini yaptı. 1992 yayın döneminde dergimiz Danışma Kurulu'nda da yer alan Aziz Çalışlar'ı en verimli döneminde yitirdik. •

1966'da "Rasputin" adlı oyunuyla Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) Ödülü'nü, "Cendere" adlı oyunuyla da TRT Ödülü'nü kazandı. M. Rosenthal ve P. Yudin'in "Materyalist Felsefe Sözlüğü" (1972), B. Suchkov'un "Gerçekçiliğin Tarihi" (1976), M. Kagan'ın "Güzellik Birimi Olarak Estetik ve Sanat" (1982), H. Redeker'in "Edebiyat Estetiği" (1986) ve Stanislavski'nin "Üç Kızkardeş" oyunu, "Reji Defteri" (1993) adlı eserleri, O'Neill, Pinter, A. Camus gibi yazarların oyunlarını Türkçe'ye çevirdi. Kendi eserleri ise şunlar: Gerçekçi Tiyatro Sözlüğü (1976), Günümüzde Sanatsal Kültür ve Estetik (1983), Kültür Sözlüğü (1983), Estetik Yazıları (1984), Edebiyat, Barış ve Özgürlük Edebiyatçıları (1987-1988), Nazım Hikmet - Sanat ve Edebiyat Üstüne (1988), Tüm Yönleriyle Perestroyka (1988), Felsefenin Neresindeyiz? (1989), Tiyatro Kavramları Sözlüğü (1992), Tiyatronun ABC'si (1993), Tiyatro Ansiklopedisi (1993), Tiyatro Adamları Sözlüğü (1993), I. Gonçrov'un Oblomov ve F.S. Fitzgerald'ın Muhteşem Gatszby adlı romanından uyarladığı oyunlar 1992'de yayımlandı. Tiyatro yapıtları arasında Rasputin (1966 TMTF Ödülü), Çağdaş Tiyatro, Ecinniler, Matmazel Julie, Hayaletler Sonatı, Don Kişot, Çavuş Musgrave'in Dansı, Danton'un Ölümü, Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü, Ateşli Sabır, Bir Tek Daha/Dağ Dili, Yıkılanlar, Oblomov, Tehlikeli İlişkiler, Küçük Burjuvalar, Casablanca, Üç Silahşörler, "Üç Kızkardeş" Reji Defteri, Tiyatro Oyunları Sözlüğü, Shakespeare Sözlüğü, Tiyatro Kavramları Sözlüğü ve Mitos Boyut'un tiyatro dizisinden Peter Stein çevirisi. Ankara Sanat Tiyatrosu, Magonny Kenti'nin Yükselişi ve Batışı ile Jan Dark Davası çevirileri oynandı.


ÖZEL TİYATROLARA DEVLET DESTEĞİ Kültür Bakanlığı'nın, tiyatrolarımızın desteklenerek Türk Tiyatrosu'nun gelişim sürecine katkıda bulunmak amacıyla başlattığı Özel Tiyatrolara Devlet Desteğinden bu yıl da toplam 57 tiyatro yararlandı. Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Değerlendirme Kurulu; Kültür Bakanlığı Müsteşar Vekili Tevfik Rüştü Gökalp (Başkan), Prof. Özdemir Nutku (YÖK Tiyatro Bölümü Temsilcisi), Atila Sav (Milletlerarası Eleştirmenler,Birliği Temsilcisi), Refik Erduran (Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Temsilcisi), Recep Bilginer (TV ve Tiyatro Yazarları Derneği Temsilcisi), Ahmet Gülhan (Tiyatro Oyuncuları Derneği Temsilcisi), Hadi Çaman (Tiyatro Yapımcıları Derneği Temsilcisi), Prof. Erol Gömürgen (YÖK Konservatuar Temsilcisi), Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Müdürü Mehmet Özel ve Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Bozkurt Kuruç'dan oluştu. Değerlendirme Kurulu, Toplantı Sonucunda; Profesyonel Tiyatro Kategorisindeki 44 tiyatroya toplam 17.800.000.000. TL. Amatör Tiyatro Kategorisinde 21 tiyatroya .,1.660.000.000 TL. Eğitim Tiyatroları Kategorisindeki 4 tiyatroya, 400.000.000. TL. Geleneksel Tiyatro Kategorisindeki 6 tiyatroya, 360.000.000. TL. Çocuk Oyunları Kategorisindeki 12 tiyatroya 1.730.000.000. TL olmak üzere; toplam 21.950.000.000. TL. destekte bulunmasına karar verdi.

Amatör Tiyatrolar 1. Aksu Kültür Merkezi (Ankara) (Sacayağı), 2. Anadolu Sanat Etkinlikleri Merkezi (Erzurum) (Çok Mutlular) 3. Ankara Deneme Sahnesi Derneği (Ceza Alacağı), 4. Ankara Karmaşık Tiyatro (Dallar Yeşil Olmalı), 5. Bilsak Tiyatro Atölyesi (İstanbul) (Savaş Oyunları), 6. Dans Teatral (Ankara) (Zaman İçinde Şekilsiz Bir Mahluk) 7. Demiryolunu Sevenler Derneği (Ankara) (Ağaçlar Ayakta Ölür), 8. Denizli Şehir Tiyatrosu (Simavnalı Şeyh Bedrettin), 9. Elazığ Şehir Tiyatrosu (Rıdvan Dağlar) (Düğün Ya Da Davul), 10. Erzurum Şehir Tiyatrosu (Semih Yetkin) (Rosto Ekonomik), 11. Gülüm Pekcan Dans Tiyatrosu (Ankara) (Carmen), 12. Kayseri Kültür Sanatı Yaşatma ve Geliştirme Derneği tiyatro Topluluğu (Deliler), 13. Körmük Meydanı (Ankara) (Körmük Üçlemesi) 14. Köşebaşı Oyuncuları(Hatay) (Şvaykın Hitlerle Tarihi Buluşması), 15. Kültür-Sen Tiyatrosu (Ankara) (Büyük Romulus), 16. Manisa Gençlik ve Sanat Tiyatrosu (Kocamın Nişanlısı), 17 Özgür Tiyatro (Ankara) (Jokond ile Si-Ya-U), 18. TOBAV Gençlik Tiyatrosu (Ankara), 19. TOBAV İstanbul Şubesi, 20. Trabzon Sanat Tiyatrosu 21. Türkiye Sağırlar Dilsizler Tesanüt Derneği Türk Sessiz Tiyatrosu (İstanbul)

Profesyonel Tiyatrolar

cy

a

Değerlendirme Kurulu ayrıca, Tiyatronun gelişimi açısından büyük önem taşıyan salon eksikliğinin giderilmesine katkı sağlamak üzere, özel tiyatroların salon onarımları için 6 milyar liranın ayrılmasına, Salon kiralama ve bu mekanların onarım ve donanımında kullanılmak üzere Kültür Bakanlığı'na 5 milyar TL. verilmesine karar verdi.

34. Tiyatro İstanbul Sanat Yapımları Ltd Şti. (Katır Tırnağı), 35. Tiyatrokare Sinema ve Tanıtım Ltd. Şti (İstanbul) (Büyük Aşıkların Sonuncusu), 36. Tiyatro Özgün Deneme (Ankara) (Bir Kadın, Bir Oda, Bir Söz), 37. Tiyatro Stüdyosu Gösteri Tanıtım Org. Tic. A.Ş. (İstanbul) (Hysteria), 38. Tiyatro Gösteri Hizmetleri ve Tic. Ltd. Şti (İstanbul) (Adam Adamdır/Bebekfil), 39. Tuncay Özinel Tiyatrosu (İstanbul) (Altı Oyuncu Seyircisini Arıyor), 40. Tuncel Özinel Tiyatrosu (İstanbul) (Son Tanrıça), 4 1 . Yeditepe Tiyatro ve Gösteri Tic. Ltd. Şti. (İstanbul) (M. Hadi Çaman) (Büyükanne), 42. Yeni Halk Oyuncuları (İstanbul) (Kerbela), 43 Yeni Tiyatro Gösteriş Sanatları Ajans Tanıtım Hizmetleri ve Tic. Ltd. Şti. (Ankara) (Bu Zamlar Bana Karşı), 44. Yöntem Sanatsal Yapım Yönetim Organizasyon A.Ş (Dormen Tiyatrosu) İstanbul (Arapsaçı)

pe

1. Adana Gösteri Sanatları Merkezi (Muhittin Yeşilova) (Kanlı Nigar) 2. Ankara Ekin Tiyatroculuk Yayıncılık Tic. Ltd. Şti. (Kül Rengi Sabahları), 3. Ankara Halk Oyuncuları Tiyatrosu (Nereye Doğru), 4. Ankara Halk Tiyatrosu (Nargile Kahvesi), 5. Ankara Komedi Sahnesi (Faili Meçhul) 6. Ankara Sanatevi Tiyatrosu (Naci Başsorgun-Turgut Apaydın) (Özgürlük Solduğu Akşam), 7. Ankara Sanat Tiyatrosu Gösteri ve Org. A.Ş. (Gülün Solduğu Akşam), 8. Bizim Tiyatro (İstanbul) (Cinayet Araştırması) 9 Çağdaş Ajans Sanat Reklam Ltd. Şti. (Ankara) (Milisler), 10. Çorum Bölge Tiyatrosu (Nail Demir) (Hayatımız Yalan Dolan), 11. Düzce Şehir Tiyatrosu (Sokratesin Savunması), 12. Enis Fosforoğlu Tiyatrosu (İstanbul) (Deli) 13. EPS Gösteri Sanatları Ltd. Şti. (İstanbul) (İşte Hendek İşte Deve), 14. Eskişehir Tiyatro Kumpanyas(Oyunlarla Yaşayanlar), 15. Hamle Tiyatrosu (İzmir) (Bütün Oğularım), 16. İzmir Sanat Tiyatrosu (Gölgenin Ağır Çocukları), 17. Kenter Sinemacılık ve Tiyatroculuk A.Ş. (Ramiz ile Julide), 18. Kocaeli Bölge Tiyatrosu (Aslan Asker Chveik), 19. Kumpanya (İstanbul) (Haritadan Naklen Yayın), 20. Medya İletişim Tic. Ltd. Şti (Gaziantep Tiyatrosu) (Hastane mi Kestane mi), 2 1 . MGB Tiyatro Grubu (İstanbul) (Gel de Tırlama), 22. Mim Hoby Sanat Tanıtım Organizasyon (Tiyatro Mim) İzmir (Palto), 23. Nokta TiyatrosuAbdullah Şahin (İstanbul) (Azizname), 24. Nüans Tiyatro (Ankara) (Yalan), 25. Oraloğlu Tiyatrosu (E. Lale Oraloğlu) İstanbul (GulYabani), 26. Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu (Deli Dumrul), 27. Orta Oyuncular (İstanbul) (Aptallara Güzel Gelen Televizyon Dizileri), 28. Oyuncular Tiyatrosu Tv ve Reklamcılık Ltd. Şti. (İstanbul) (Şiddet ve Hoşgörü Üzerine Çeşitlemeler), 29. Salih Kalyon Tiyatrosu (İstanbul) (Özgürlüğüne Kavuşturulan Don Kişot) 30. Tevfik Gelenbe Tiyatrosu Tv. Tic. Ltd. Şti. (İstanbul) (Dış Kapının Mandalı), 3 1 . Ti Tiyatro Tiyatroculuk Ltd. Şti. (İstanbul) (Sırça KümesLaura), 32. Tiyatro Ayna - Dilek Türker (İstanbul) (Menapoz), 33. Tiyatro Grup Tiyatroculuk Ltd. Şti (İstanbul) (Unutma ve Anımsama),

Eğitim Tiyatroları

1. A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fak. Tiyatro Bölümü (50. Yılını Öyküsü), 2. 9 Eylül Üni. Güzel Sanatlar Fak. 3. H.Ü. Ankara Devlet Konservatuvarı, 4. Stüdyo Oyuncuları M. Esat Tekand (Gergedanlaşma)

Çocuk Oyunları 1. A. Yılmaz Gruda Tiyatrosu (İstanbul) (Pinokyo), 2. Ankara Masal Tiyatrosu (Doğ Güneşim Doğ), 3. Barış Oyuncuları (Birol Engeler-) İstanbul (Keleoğlanla Zülfüsarı), 4. Çan Tiyatrosu (Ankara) (Masal Dünyası) 5. Değirmendere Dostlar Tiyatrosu (Gölcük) (Memo Uzayda), 6. İdil Abla Çocuk Tiyatrosu (İstanbul) (Boyacının Penguenleri), 7. İzmir Gösteri Sanatları Ajansı ve Çocuk Tiy. Ltd. Şti. (İstanbul) (Sırça Köşk), 8. Kartal Sanat İşliği Tiyatro İşletmeciliği Ltd. Şti. (İstanbul) (Yeşil Dünya), 9. Masal Gerçek Tiyatrosu (İstan­ bul) (Uçan Şemsiye) 10. Oluşum Tiyatrosu (Ankara) (Kırmızı Balon), 11. Sihirli Ayna Çocuk Tiyatrosu (Çimen Turunçoğlu Baturalp) İstanbul (Kralın Altınları), 12. Tiyatro Mie (İstanbul) (La Fontaine'den Masallar)

Geleneksel Tiyatro 1. Hayali Torun Çelebi Geleneksel Türk Gölge ve Kukla Tiyatrosu (Tuncay Tanboğa) Ankara, (Türk Gölge Oyunu ve Kanlı Nigar), 2. İhsan Dizdar (İstanbul) (Karagöz ve Kuklada Eski Oyunlar), 3 Metin Özlen (Hayali Saf Deri) İstanbul (Leyla ile Mecnun), 4. Orhan Kurt (İstanbul) (Kanlı Nigar), 5. Taceddin Diker (İstanbul) (Kayık), 6. Ünver Oral (İstanbul) (Karagöz Dondurmacı)


PORTRE

ERDEMLİ, ÖDÜNSÜZ BİR YAZAR, BİR SANAT SİLAHŞÖRÜ... T.Yılmaz Öğüt

Kendini düşün ve sanat dünyasına adamış, özellikle son yıllarda tiyato sanatı için ard arda özgün ve çeviri yapıtlar vermiş bir insanı en verimli çağında

çalışmasının basımını göremeden-yaşama veda etmesi, emeğe saygılı her insanı derinden üzmüştür sanıyorum...

yitirdik. MitosBoyut Yayınları Tiyatro/Kültür Dizisi yönetmeni olarak onunla 3 yılı aşkın bir süre beraber çalıştık. Kendisi bu dizinin gelişmesi, çeşitlenmesi için hep yeni projeler, fikirler üretti.

pe cy

a

Çok çalışkan, sistemli çalışan ve programını aksatmadan zamanında uygulayan biriydi. Yazmayı, üretken olmayı bir yaşam biçimi olarak seçmişti. Yayın dünyasının içindeki sıkıntıları yayınevimizde yaşadığı için, üretimde hep bizden önde gitti. Elimizde daha basılmamış yepyeni eserleri var. Almanya'da bile adına bir kitap yayınlanmamış olan Alman tiyatrosunun ünlü yönetmeni Peter Stein'i anlatan "Yönetmen Peter Stein", Stanislavski'nin Moskova Sanat Tiyatrosu günlerini belirleyen, Şebnem Bahadır'ın çevirdiği "Çehov ve Moskova Sanat Tiyatrosu", oyunları ülkemizde ilk kez yayımlanacak olan yazar Wedekind'den çevirdiği "Lulu", geçen yıl AST tarafından sahnelenen, Brecht'ten çevirdiği "Jan Dark Davası" gibi...

Bugüne kadar yazdığı, çevirdiği, derlediği yapıtların toplamı 50'yi geçmiyor. Ne yazık ki, ülkesine bu kadar sanat ve düşünce eseri kazandırmış bu insan, hastalıkla savaştığı son yıllarında sıkıntılar çekti; tedavisi için gerekli parayı bulmanın zorluklarıyla uğraştı.

Ödünsüz kişiliği ve dünya görüşü nedeniyle, son yıllarda sanat kurumlarından, ilgili yerlerden destek göremedi. Ama bütün bu olumsuzluklara sessizce ve onurla direndi; beraber çalıştığımız üç yılda, basılacak olanlarla birlikte, 12 yeni kitap hazırladı; kitap basım adetlerinin az olmasından kaynaklanan, bunların orta halli telif gelirleri ile bütün bu zorluklara karşı koymaya çalıştı.

1982 yılında yazıp Yapı Kredi Yayınları'na teslim ettiği "Tiyatro Ansiklopedisi" uzun süre basılmadı, basımı savsaklandı, bu nedenle bu kurumla mahkemelik oldu. Buradan alacağı telif ücreti ile Londra'da, zamanını geçirmeden tedavi olacaktı, planını öyle yapmıştı. Zor günlerinde zor koşullarda hazırladığı bu önemli ve hacimli çalışması, Türk okuruna ulaşmada ihanete uğramış oldu; oysa, aynı yapıt bugünlerde Kültür Bakanlığınca basılma aşamasında. Bu önemli 10

Kasım 1995'de onun çevirisi ile A. Dumas'ın ünlü "Üç Silahşörler" romanından oyunlaştırılan metni yayımladık. Bu kitabın arka kapak tanıtma yazısını, Aziz Çalışlar şöyle yazmıştı. "Gerçek insani erdemlerin, dürüstlüğün, dostluğa bağlılığın, ödünsüz kişiliğin, özgürlük inancının özlemi ile yanıp tutuşan bütün insanlar "Üç Silahşörler"in kahramanıdır. Onun için "Üç Silahşörler"e bugün ihtiyacımız var." Bu yazı, onun kendi karakteri ile ne kadar iyi örtüşüyor: Dürstlüğün, dostluğa bağlılığın, ödün­ süz kişiliğin, özgür düşüncenin gerçek bir simge­ siydi o. Ve geriliğe, bağnazlığa, kültürsüzlüğe karşı koyan gerçek bir düşün ve sanat silahşoru... Şimdi, Tiyatro Tiyatro Dergisi aracılığıyla, Devlet Tiyatrosu ve Şehir Tiyatrosu yöneticlerine sesleniyorum. Aziz Çalışlar bu oyunu çok seviyor­ du; kültürel ve etik kirlenmenin toplumsal yaşamımızı bir ölümcül hastalık gibi sardığı günümüzde, bu oyun, romantik kaçsa da, yine de yitirdiğimiz değerlerin ne kadar büyük ve derin olduğunu gösterecek, diyordu. Bu oyunun sahnelenmesi onu çok mutlu kılacaktı; bunu yakından biliyorum. Karakteriyle bütünleşen bu oyunun, onun anısına oynanması, ulusça ona borcumuz... Özel tiyatroların prodüksiyon güçlüğü nedeniyle bu oyunu oynamaları çok zor, bu nedenle bu görev, içinde dostlarının da bulunduğunu sandığım ödenekli tiyatro yönetici­ lerine düşüyor. Yayınevimizce yayımlanan kitapları, günümüz ve gelecek kuşaklar için çok önemli temel başvuru kitapları olarak anılacak ve aranılacaktır. Daha uzun yıllar yeni tiyatro öğrencileri, tiyatroseverler Aziz Çalışlarla birlikte olacaklar. Ve onun kitap­ ları, birçok yeni tiyatro kitaplarına kaynaklık ede­ cek. Yayınevimiz onun yapıtlarını yayımlamakla, anısının yaşamasına katkıda bulunmuş olmaktan onur duyuyor ve bu nedenle onun yitimi karşısında biraz teselli buluyor. Onun eksikliğini, gelecek günlerde hep birlikte göreceğiz.


BU AY SAHNEDEKİLER Tiyatro: Bakırköy Belediye Tiyatrosu Yazan: Muzaffer Izgü Yöneten: Emre Kınay Giysi Tasarımı: Ayçın Tar Sahne Tasarımı: Ayçın Tar Özgün Müzik: Boğaçhan Sözmen Koreografi: Aslı İtku Oynayanlar: Boğaçhan Sözmen, Çetin Etili

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatroları Yazan: Memet Baydur Yöneten: Osman Wöber Giysi Tasarımı: Serpil Tezcan Sahne Tasarımı: Orhan Alparslan Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları Oynayanlar: Mümtaz Sevinç, Halil Doğan, Cengiz Daner, Erkan Taşdöğen, Seda Yıldız

pe cy

a

Ünlü mizah yazarı Muzaffer Izgü'nün kaleme aldığı "Sınır", Bakırköy Belediye Tiyatroları sanatçılarından Emre Kınay'ın ilk reji çalışması. "Sınır", evlerinden, sevdiklerinden, alıştıkları yaşam tarzından uzakta, ülkelerinin sınırını korumakla görevlendirilmiş iki komşu ülkenin askerleri arasında geçen, kara mizah öğeleriyle bezeli, savaş karşıtı bir yapım. Oyunda devlet politikası gereği birbirini düşman olarak görmesi gereken iki askeri, Mati ile Yuan'ın, kendilerinden başka kimsenin bulunmadığı bir sınır boyundaki ilginç ilişkileri, dostlukları, kav­ gaları, dünya görüşleri, olası bir savaşla ilgili kaygıları ve eve dönüş özlemleri duygusal ve ironik bir yaklaşımla ele alınıyor. Ayda bir elle­ rine geçen mektuplarla, komutanlarının yeni emirler vermek için yaptıkları telefon görüşmeleri dışında neredeyse dünyadan tecrit edilmiş bir yaşam süren Yuan ile Mati, tek teselliyi kurdukları dostlukta bulur ve bir an önce askerliklerini bitirip yeniden sivil yaşama dönme isteğiyle yaşarlar. Bir yandan dünyadan kopuk, her şeyden uzak yaşarlarken, bir yan­ dan da telefonun öteki ucundan gelen sesin verdiği emirlere boyun eğmek, ülkelerinin komşu ülkeyle olan ilişkisine göre birbirlerine karşı tavır değiştirmek zorunda kalırlar. Bir an için dikenli tellerden başka bir şey ifade etmeyen sınır, birkaç dakika içinde ülkelerinin savunulması, hatta uğrunda ölünmesi gereken en önemli hazinesi oluvermektedir. Mati'nin mantığıyla Yuan'ın duygusallığı ve otoriteye boyun eğmesi arasındaki ikilemin altının çizil­ diği oyunda, insancıllık ile siyasi otorite çatışması da hicvediliyor.

Yazar oyunu şöyle tanımlıyor. "Bu oyunda yalnızca köylüleri değil, yerinden yurdundan edilmiş köylüleri anlatıyorum. Doğdukları yer­ lerden koparılmış, toprakla geçinme imkanları ellerinden alınmış, büyük şehre göçe zor­ lanmış, sonra da köylü diye horlanmış insan­ lar..." Oyunun konusu kısaca şöyle özetlenebilir; Kamyonları bozulunca dağ başında mahsur kalan bir şoför, muavini ve iki hamalın, iki yöre köylüsünün de katılımıyla süregiden çaresiz bekleyişlerinin komik öyküsü.

11


Tiyatro: Tuncay Özinel Tiyatrosu Yazan: Nezih Tuncay, Tuncay Özinel Yöneten: Selim İleri Giysi Tasarımı: Gülseli ÖzenFerit Özen Sahne Tasarımı: Gülseli ÖzenFerit Özen Oynayanlar: Tuncay Özinel, Halit Akçatepe, Nezih Tuncay, Tomris Kiper, Ali Yaylı, Dilek Denizdelen

a

"Seyirciler gelmiş, ortada oyun yok. Çıkıp doğaçlama bir şeyler oynayın. Oyun bitmeden sahneden inmeyin." diyor yönetmen. Altı oyuncu aralarında ve seyirciyle tartışarak oyun­ lar sahneleniyor. Güldürü biçiminde hazırlanan çalışma, yeni bir deneme.

pe cy

oyun, bir yandan alabildiğine matrak bir görüntü çizerken, aynı anda fazlasıyla düşündürücü de. "Gergedan'laşma"da sistem içindeki birey ve bu bireyin sistem içinde başarmak için çırpındıkça, birey olma özelliğini kaybedip zavallılaşması sorgulanıyor. Oyunda karakter ya da tipler yok: Sadece sistem için­ deki insan' ve bunu oynayan 'oyuncu' var. Yani seyrettiğiniz oyuncuyu bir fabrika ya da devlet dairesine girmeye çalışan işçi Ali olarak da, bir holdingin yönetim kurulu başkanlığına oynayan müdür Murat olarak da seyrede­ bilirsiniz. 1988'den beri oyunculuk sanatında 'yeni'yi arayan Stüdyo Oyuncuları'nın "Gergedan'laşma"da kullandığı, performatif oyunculuk da bu çalışmalar sonucu gelinen bir yer.

Tiyatro: Stüdyo Oyuncuları Yazan: Şahika Tekand Yöneten: Şahika Tekand Giysi Tasarımı: Alev Gazanfer Sahne Tasarımı: Esat Tekand Oynayanlar: Mehmet Atak, Deniz Atamtürk, Cem Bender, Sertaç Canbolat, Kıvanç Ergun, Murat Ergun, Banu Fotocan, Nurdan Gür, Sevtap Insel, Sedat Kalkavan, Hilal Karakaş, Şahika Tekand, Gökmen Tokgöz, Ayşe Tolga, Nurgül Uluç, Karin Yereçyan, Nursel Akpınar, Ebru Algim, Fatma Çakiroğlu, Neşe Çevik, Gözde Dömbekçioğlu, Alev Gazanfer, Zeynep Karamehmet, Yiğit Özşeker, Gülsen Soysal, Günseli Tümer. "Gergedan'laşma" klasik tiyatro kalıplarının dışında, tam tersine tiyatronun kabul görmüş pek çok unsurunu yerle bir eden bir oyun. Üslupsuzluğun bir manada üslup olduğu 12

"Gergedan'laşma"nın oyun metni büyük ölçüde ready-made. Tiyatrodışı pek çok metin patch-work şeklinde bir araya getirilmiş. Oyun anlatıcı ve koro dışında, "Seksek", "Yay", "Silindir", "Tekerlek", "Lastikler", "Köşekapmaca", "Denge" ve "Berange" başlıklı sekiz epizottan oluşuyor. Ve epizotlar boyunca, oyuncular teatral bir dekor olmayan çeşitli aletlerle kondüsyon gerektiren bir mücadele veriyorlar. Sonuç olarak "Gergedan'laşma" sistem üze­ rine, Beckett'le akraba ama doğrudan bu coğrafyanın kültüründen yola çıkan ve biraz da tiyatro mirasının unsur parçalarını arsızca kullanırken, bu mirasla gene arsızca dalga geçen bir oyun.


Tiyatro: Dostlar Tiyatrosu Yazan: "Sofokles, Bertolt Brecht, Jean Anouilh, Dario Fo, Anna Seghers, Nâzım Hikmet, Anna Frank, Zlata Filipoviç, Kemal Demirel, Prosper Merimee, Başar Sabuncu"nun yapıtlarından uyarlayan Genco Erkal Yöneten: Mehmet Ulusoy-Özgür

Tiyatro: Tiyatrokare Yazan: Neil Simon Çeviren: Sungun Babacan Yöneten: Tunç Yalman Giysi Tasarımı: Sevil Kısakürek Sahne Tasarımı: Sevil Kısakürek Oynayanlar: Füsun Önal, Nilüfer Açıkalın, Tijen Par, Nedim Saban

Yalım Giysi Tasarımı: Duygu Sağıroğlu Sahne Tasarımı: Duygu Sağıroğlu Oynayanlar: Jülide Kural, Tekin Temel Antik çağdan günümüze tarihin değişik dönemlerinde, değişik biçimlerde kurulu düzene başkaldıran, direnen kadın portrelerinden "içimdeki Çığlık" oluşmuş. Antigone, Medea, Jan Dark, Ulrike Meinhof, Tanya, Karmen, Anna Frank ile Bosnalı Zlata'nın öykülerini içeren oyunu, Dostlar Tiyatrosu'nun Baro Han'daki salonunda izleye­ bilirsiniz.

cy

a

21 yıllık evliliğini renk­ lendirmek için yaşamında ilk kez kaça­ mak yapmaya karar veren bir adamın üç ayrı kadınla ilişki kurma çabasını anlatan oyun, evlilik, ihanet, seks, aşk, sevgi, saygı, namus, yalan, fantezi, ölüm, merak, değişim gibi kavramları eğlendirici ve iğneleyici bir dille sorgu­ luyor. Nedim Saban'ın canlandırdığı amatör çapkın, 70 yaşındaki annesinin cicili bicili evini garsoniyer olarak kul­ lanan ve önce isterik, ardından psikopat daha sonra da melankolik bir

pe

kadınla başı belaya giren kuralcı, dargörüşlü bir adam ilk kaçamağını, sahip olduğu lokan­ tada lüfer ızgara tavsiye ettiği evli müşterisiyle, ikinci kaçamağını, parkta borç para verdiği ilk bakışta masum gibi görünen esrarkeş, psikopat ve evini bir Nazi şan öğretmeni lezbiyenle paylaşan bir genç kızla, üçüncü kaçamağını da en yakın arkadaşının melanko­ lik karısıyla gerçekleştirmek isteyen amatör çapkın, öğleden sonraları iki saat için kul­ landığı garsoniyerinde ard arda başarısızlığa uğruyor.

13


İlk gösterisi 31 Mayıs 1995'te gerçekleşen, daha sonra Anadolu'da ve Kıbrıs'ta 83. gösteri­ sine ulaşan, "Felek Bir Gün Salakken" nihayet Ses 1885 Ortaoyuncular'da. Ferhan Şensoy'un yazıp yönettiği ve oynadığı bu tek kişilik oyun "Ferhangi Şeyler"in devamı niteliğinde.. Aralık'ta 1100. oyunu sergilenecek olan ve Guiness Rekorlar Kitabı adayı "Ferhangi Şeyler" herkesin anımsayacağı gibi Ferhan Şensoy'un sahnede kendini, görüşlerini, olaylara bakışını anlatışıydı. Sanatçı bu oyunda bekar bir Ferhan Şensoy iken, "Felek Bir Gün Salakken" de evli, üç çocuk babası, aile reisi kimliği ile sahneye çıkıyor ve olayları böyle yorumluyor, olaylara bu pencereden bakıyor...

Tiyatro: Grup Kafka Yazan: Susanne Schneider Çeviren: Hale Kuntay Yöneten: Hülya Karakaş Giysi Tasarımı: Berika İpekbayrak Sahne Tasarımı: T. Melih Görgün Işık Tasarımı: Murat İpek Oynayanlar: Çiçek Dilligil, Murat Garibağaoğlu

a

Tiyatro: Ortaoyuncular Yazan: Ferhan Şensoy Yöneten:Ferhan Şensoy Giysi Tasarımı: Ortaoyuncular Sahne Tasarımı: Ortaoyuncular Oynayan: Ferhan Şensoy

pe cy

Oyunun yönetmeni Hülya Karakaş "Elveda Saraybosna" için şu açıklamaları yapıyor; " Hayatımızı, söylediklerimizden çok söyleyemediklerimiz belirliyor galiba!.. Nice kültürlerin kaynaştığı bir ülke yakılıp yıkılmıştı; ben hiçbir şey söyleyemedim. Tecavüze uğramış kadınların gözleriyle karşılaştıkça, bir şey söyleyemememin ezikliğiyle başımı öne eğdim.

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Neil Simon Çeviren: Sungun Babacan Yöneten: Erdal Küçükkörmükçü Giysi Tasarımı: Gül Emre Sahne Tasarımı: Gül Emre Işık Tasarımı: Selahattin Çelik Oynayanlar: Mehmet Atay, Ayşe Başar, Zerrin Tekindor, Ayşen İnci

Mazbut bir yaşamı ve evliliği olan, restoran sahibi Barney, yaşamında ilk kez bir kaçamak yapmak ister. Bu konudaki başarısız girişimleri sonu­ cu, başına komik şeyler gelir.

14

Esir kampları, Nazi kamplarını aratmıyordu; çocuklar sakat ve kimsesiz kalmışlardı; ben yine bir şey söyleyemiyordum. Ne zaman ki; Saraybosna Devlet Operası Orkestrası'nın çellisti olan Vedran İsmailoviç'in fotoğrafıyla karşılaştım, o zaman kararımı verdim: Verdan üzerine frakını giyerek, Şehitler Mezarlığı'nda hemşehrilerinin anısına requiem'i seslendirmişti. Bir şeyler söylemişti. Evet kararımı vermiştim: Konuşmalıydım... Şimdi söz zamanıydı. Sınır ve ölçü tanımayan faşist bir yıkım, gözü dönmüş bir vahşet kol geziyordu, Saraybosna'da. Savaşın orta yerinde çello çalmanın zamanı gelmişti.


BU AY SAHNEDEKILER Tiyatro: Kent Oyuncuları Yazan: Refik Erduran Yöneten: Mehmet Birkiye Giysi Tasarımı: Çolpan İlhan Sahne Tasarımı: Nurullah Tuncer Oynayanlar: Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Şükran Güngör, Özlem Çakman

Tiyatro: Tiyatropati Yazan: Carson McCullers Çeviren: Engin Alkan Yöneten: Engin Alkan Giysi Tasarımı: Selçuk Gürışık Sahne Tasarımı: Selçuk Gürışık Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan Oynayanlar: Metin Akşahin, Şule Ateş, Hakan Baviker, Yonca İnal, Sema Keçik, Yalçın Avşar, Özgür Kemertaş

Kenter Tiyatrosu'nun yeni oyunu "Ramiz ile Jülide" 13 Aralık Çarşamba günü İstanbul seyir­ cisinin karışına çıkıyor. Refik Erduran'ın yazdığı, Mehmet Birkiye'nin yönettiği oyunda. Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Şükran Güngör, Melissa Kenter ve Özlem Çakman rol alıyor. Geçen ay Bakırköy Belediye Tiyatrosu Yarışması'nda 100 oyun arasında oybirliği ile Büyük Ödül'e layık görülen "Ramiz ile Jülide"nin türü tartışmalı. İnsan ilişkilerini alaycı ama umutlu bir açıdan işleyişine bakarak oyunu romantik bir komedi gibi görenler de var. Sovyetlerin çöküşü sonrasındaki ruhsal dağınıklığa gerçekçi yaklaşımını ağırlıklı bularak "Politik Tiyatro" sayan­ lar da. Hangi yorumun daha doğru olduğu sorusuna yazarın yanıtı şöyle: ikisi de doğru. Umutlu olmak ile gerçekçilik arasında çelişki gör­ müyorum. Toplumculuğun kökeninde de hem romantizm vardır hem realizm, insanın daha hızlı insanlaşması özlemi yanlış bir ülkede ters uygula­ ma batağına saplandı diye türümüze gelişme yol­ larının tıkanmadığını haykırmak tüm aydınların görevidir günümüzde. Bunu en etkili biçimde yapabilecek sanat dalları ise sinema ve tiyatrodur. Konuya gerekli ustaca yorumu getirebilecek Kent Oyuncuları gibi bir topluluğun bu çabaya katılışını sevinçle karşılıyorum."

pe cy a

Amerikalı kadın yazar Carson Mc Cullers'ın aynı adlı romanından Engin Alkan'ın uyarladığı ve yönettiği "Küskün Kahve'nin Türküsü", yedi kişilik bir kadroyla oynanıyor. Roman, küçük bir Amerikan

kasabasında, üçlü bir aşk ilişkisiyle birlikte, kasabaya canlılık getiren bir kahvenin doğuşunu ve yok oluşunu anlatıyor. Kara mizah öğeleriyle beslenen, traji-komik bir uyarlama olan tekst ise zamansız ve mekansız olarak yorumlanıyor.

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Yıldıray Şentürk Yöneten: Mehmet Ege Giysi Tasarımı: Fatma Görgü Sahne Tasarımı: Fatma Görgü Işık Tasarımı: Hikmet Peker Oynayanlar: Levent Çelmen, Şahin Ergüney, Füsun Akay, Melek Baykal, İlhan Kantarcı, Asuman Bora, Deniz Çamlıdağ, Gülseren Devor, Sabri Özmener, Güneş Hayat Gürzumar, Kurtuluş Şakiroğlu, Gürkan Görbil içinde yaşadığı çevrenin ve ailesinin baskıları sonucunda intihar etmiş bir genci, umutsuzluğa iten nedenlerin irdelendiği oyunda, gençlerin duygu, düşünce, yaratma ve yaşama özgürlük­ lerinin kısıtlandığı ve bunun sonuçları sergilen­ mektedir.

15


SÖYLEŞİ TOBAV (Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı) kültür sanat yaşamımıza yeni bir sahne kazandırıyor. TOBAV'ın Beşiktaş Belediyesi'nden 10 yıllığına kiraladığı, sah­ neye çıkan ilk Müslüman Türk kızının Afife Jale'nin adını verdiği salon, bahar­ da perdesini açacak. "Karanlığa Hayır, Sanata Evet" yolunda atılmış sevindirici, onurlu bir adım. TOBAV'a hep birlik­ te destek olalım...

TOBAV İstanbul Şube Başkanı Murat Karasu

''Sanata Evet''in en büyük, en somut göstergesi

I Rengin Uz

pe cy a

İstanbul'a "Afife Jale" Sahnesi Afife Jale adı, tiyatro ile fazla ilgisi olmayanların bile bir yerlerden kulağına çalınmıştır. Onun sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kızı olduğu bilinir. Cumhuriyetin ilanından önce, Türk ve Müslüman kadınlarının sahneye çıkmasının yasak olduğu dönemde, o ailesine, topluma, devlet güçlerine rağmen Darülbedayi'ye girip oyun oynama cesaretini göstermiştir. Afife tiyatroya sevdalıdır ama, polis baskınları, kovuşturmalar yakasını hiç bırakmaz. Bir topluluktan diğerine, bir sahneden bir başkasına savrulup dururken Tiyatro tari­ himizdeki önemli yerini de almıştır. Onu diğer Afife Jale'ler izlemiştir. İşte Türk Tiyatrosu, yıllar sonra Afife Jale'ye olan vefa 16

borcunu ödüyor. TOBAV (Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı) Beşiktaş Belediyesi'nden 10 yıllığına kiraladığı Ortaköy'deki tiyatro salo­ nunu "Afife Jale Sahnesi" olarak hayata geçirmeye hazırlanıyor.

bir sahne, her şeye çözüm getirmez ama, bir umuttur, bir ışıktır... Üstelik bu sah­ nenin çok önemli bir özelliği vardır; "Afife Jale" Sahnesi'nin tamamlanması, TOBAV'ın "Sanata Evet"slo­ ganının önemli bir gösterge­ si, en somut örneği olacaktır.

Ortaköy Kültür ve Sanat Merkezi içinde yerini alacak olan bu sahne, İstanbullu sanatseverler ve tabii tiyat­ rocularımız için büyük bir müjde. Uluslararası Festivalleri, Sanat Şenlikleri, kongreleri ile, İstanbul bir Kültür Başkenti olabilir ama çok önemli bir eksiği var; "Sahne".

Yeni bir tiyatro sahnesini kültür-sanat yaşamımıza kazandıran TOBAV'ın İstan­ bul Şubesi Başkanı Murat Karasu, bizi "Afife Jale" sah­ nesi konusunda aydınlatıyor.

İstanbul'daki mevcut sahne­ ler tiyatrolarımıza yetmiyor. Devlet Tiyatrosu büyük prodüksiyonları bile küçücük sahnelere sıkıştırmak zorun­ da. Özel Tiyatroların duru­ mu daha da acıklı. Prova yapacak mekanı bulamayan­ lar, aynı sahneyi paylaşmak zorunda olup üst üste çalışanlar, bodrum katlarına sıkışıp kalanlar var. Tabii tek

Sayın Karasu, Afife Jale Sahnesi'ne gelmeden önce, TOBAV'ı kısaca tanıtır mısınız okurlarımıza, neler yaptınız bugüne kadar? "TOBAV, 1981 yılında "Savaşa Hayır", "Sanata Evet" sloganı ile doğdu. Çalışanların kurduğu bu demokratik vakfın, Tamer Levent'in Devlet Tiyatrolarının başına gelme­ siyle (Şimdi TOBAV Genel Başkanı) hacmi genişledi. Biz "Sanata Evet" sloganını

yaşatmak, gündemde tut­ mak çabasındayız. Bu nedenle de "Sanata Evet"e içerik kazandıracak etkinlik­ ler düzenlemeye çalışıyoruz. Bugüne kadar, çeşitli açık oturumlar, paneller, sem­ pozyumlar. Sanat İnsanları Geceleri düzenledik. Türk Tiyatrosuna yazar ve oyun kazandırmak için dört kez oyun yazma yarışması açtık. Kazanan oyunlar, Devlet Tiyatroları, özel ve amatör tiyatrolarda oynandı. TOBAV, uluslararası sanat örgütlerine de üye oldu, bir­ likte kongreler düzenledi. Bu arada, birçok İlk'e de imza attık; Geçen yıl Atatürk Kültür.Merkezi önünde "Sanata Evet" gösterisi düzenlendi. Ülkemizde ilk "Ankara Opera ve Bale Ödülleri" TOBAV tarafından verildi, ilk Uluslararası Çocuk Şenliği'ni de Uluslararası Çocuk Oyunları Festivali adı altında TOBAV yaptı. Son olarak da bildiğiniz gibi, 13 Kasım gecesi AKM'de Afife Jale Sahnesi'nin yapımına destek için, 30 sanatçının katılımı ile "Sanata Evet" gecesini düzenledik. Sanıyorum bu geceden maddi bir kazanç sağlayamadınız? Kazancı bırakın, bu "Sanata Evet" gecesinden 200 mil­ yon lira içeri girdik. 1300 kişilik salonda sadece 28 bilet satıldı. Yine bu sahneye destek olsun diye 123 ressamın katıldığı bir sergi düzenledik AKM sergi salo­ nunda, ondan da 60 milyon zarar ettik. Biz sanatçılar, ticareti, satmayı, pazarla­ mayı beceremiyoruz. Sadece sanat örgütlerinin, demokrasi platformunun kaynağı yeterli değil, büyük holdingleri, kitle örgütlerini devreye sokmalıyız. Yapımı sürmekte olan "Afife Jale" Sahnesi,


TOBAV'ın Sanata Evet slo­ ganının en somut göster­ gesi, gözbebeği, nasıl oluştu bu proje?

zamanlar Kenterler'in yaptığı gibi, biz de 30 mily­ on lira bağışta bulunan seyircimizin adını, koltuklar­ dan birinin arkasına yaza­ cağız. Böylece adı her zaman bu sahnede yaşaya­ cak. Tiyatronun perdesine adını yazdırmak isteyen fir­ malarla da görüşmeye hazırız. Afife Jale Sahnesi için destek kampanyası açtık. "Tiyatro... Tiyatro..." Dergisi aracılığıyla bunu da duyurmak isterim. Bu sah­ neye katkıda bulunmak isteyen herkes Vakıflar Bankası Taksim Şubesi 304400 numaralı hesaba para yatırabilir. TOBAV'ın üyelerinden aldığı aidatın dışında bir geliri yok. Bir de okullaşma projesi var. Bunu önce kurs daha sonra da konservatuvar niteliğinde düşünüyoruz. Beşiktaş Belediyesi, Sarı Konaklar'da bir okul yaptırıyor, işletme­ sine talip olduk. Kurslar aracılığıyla hem ilerde kur­ mayı planladığımız TOBAV tiyatrosuna kadro oluştur­ mak hem de Afife Jale Sahnesi'ne maddi destek sağlamayı düşünüyoruz, o daha uzun vadede, önümüzdeki ay, Harbiye'de, müzik, tiyatro, şan eğitimi verecek, öğrencileri konservatuvara hazırlayacak bir yer açacağız.

pe cy a

Geçtiğimiz sezon, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun Taksim Sahnesi'nde bir deformasyon, bir çökme meydana geldi. Mahkemeden bilirkişi çağırdık, bu şekilde oyna­ mamızı sakıncalı buldu. O sıralar Atatürk Kültür Merkezi de onarım nedeniyle kapalıydı. Böylelikle, İstanbul Devlet Tiyatrosu sahnesiz kalma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Taksim Sahnesini hiç olmazsa geçici de olsa onarabilmek için ENKA'ya başvurduk. Onların katkısı ile Taksim Sahnesi onarıldı ve perdesini açtı. Geçici bir tadi­ lattı ama binayı ayakta tuttu. Biz bu onarım sırasında, ENKA'nın yönetici­ lerinden sanatçı, bas bariton Eşref Denizhan ile tanıştık. Devlet Tiyatrosu böyle sahne sıkıntısı çekerken, Beşiktaş Belediye Başkanı Ayfer Atay, yerel seçimlerden önce Ortaköy'de başlattıkları binanın ikinci katının tiyatro salonu olarak ayrıldığını, bunu Devlet Tiyatrosu'na kiralayabilecekleri teklifini getirdi. Ancak 5 Nisan karar­ ları sonucunda Devlet Tiyatrosu böyle bir yüküm­ lülüğün altına giremeyince, gözünü karartarak devreye TOBAV girdi. Mekân olmayınca her şeyin sözde kalacağını düşündük.

olarak 9.5 milyarlık bir taah­ hüdün altına imza attık. Bugün bu rakkam 14 milyar oldu. Belediye binasının için­ deki sahneyi 10 yıllığına Beşiktaş Belediyesi'nden kiraladık. Eşref Denizhan bize büyük destek oldu. Onun seslendirdiği Tango Resitali ve Ayfer Atay'ın işbirliği ile Beşiktaş Belediyesi'nin gerçekleştirdiği Sanat Şenliği ile sahnenin kaba inşaatı tamamladı. Tabii daha çok işimiz var. En önemli meblağı ışık ve ses sistemi tutuyor. Bunu, uluslararası konsolosluklardan, elçilikler­ den dış yardım alarak çözümlemeyi düşünüyoruz. Bizim tek başına salonu hal­ letmemiz de perdeyi açmamız için yetmiyor, çünkü ısınma sistemi belediyenin binasına bağlı. Biz Afife Jale Sahnesi'ni sezona yetiştirmek istiyor­ duk, ama belli ki bahara sarkacak. Bu proje ilk gün­ deme geldiği zaman Emre Kongar Kültür Bakanlığı müsteşarıydı ve bize 3 milyar aktarabileceklerini söylemişti. Dönem içinde Kültür Bakanları değişti ama bizim sahnemize bir şey gelmedi. En son Sayın Fikri Sağlar "Afife Jale için Sanata Evet" gecemize katıldı ve yaptığı konuşmada sahne için bütçeden 1 milyar ayrılacağını açıkladı.

İyi ki de gözünüzü karartıp girmişsiniz bu işe. İstanbul'a bir sahne kazandıracaksınız; bu işin onurlu, keyifli yanı. Önce zor olan maddi yönünden söz etsek. Hangi kurum­ lardan nasıl destek sağlamayı düşünüyor­ sunuz? Kültür Bakanlığı'nın "Afife Jale" Sahnesi'ne bakışı nasıl? Biz o dönemde TOBAV

İstanbullu sanatseverler de, Ortaköy gibi bir kültür-sanat ortamında modern, güzel bir sah­ neye kavuşacaklar. Onlar da bir şekilde katkıda bulunabilirler her halde, sahip çıkabilirler bu sah­ neye? Tabii, bütün sanatseverlerin katkısını bekliyoruz. Bunun için, Afife Jale Sahnesi'nin koltuklarını, fuayesini, büfesinin işletmesini, localarını satışa sunduk. Bir

Şimdi gelelim çok önemli bir konuya. Bu salon sıkıntısında, kimler

oynayabilecek Afife Jale Sahnesi'nde? Burası 200 kişilik mütevazi bir oda tiyatrosu olacak. Salonda herkes oynayabilir. Toplulukları, TOBAV'ın oluşturmakta olduğu bir sanat komisyonu değerlendi­ recek. Tiyatro yapmak isteyen herkese açık, yeter ki arzu edilen sanatsal çizgiyi yakalayabilsin. Biz de Vakfa bağlı bir TOBAV Tiyatrosu oluşturma çabasındayız. Yedi tane tiyatro okulu, 300'e yakın da işini yapa­ mayan tiyatrocu var, o kay­ naklardan yararlanarak küçük bir kadro ile kendi ti­ yatromuzu kurmak istiyoruz. Bu sahneden, biz de, Devlet Tiyatrosu da, diğer özel topluluklar da yararlanabile­ cek, ilk oyun olarak da Nezihe Araz'ın "Afife Jale" oyununu düşündük. Bu oyu­ nun tümü, belki biraz daha kısaltılarak "Afife Jale" sah­ nesinin açılışını yapacak. Bu açılışı heyecanla bekliyo­ ruz. TOBAV'a. İstanbullu tüm sanatseverler, tiyatrocu­ lar ve Afife Jale adına teşekkür etmek istiyorum. Evet çok değil birkaç ay içinde, Ortaköy'ün renkli kültürel yapısı içinde bir de tiyatromuz olacak, adı da "Afife Jale" "Karanlığa Hayır, Sanata Evet"yolunda atılmış ne mutlu, ne onurlu bir adım .


TARTIŞMA

ÖZEL TİYATROLARA DEVLET DESTEĞİ GÜNDEMDE Gülsen Karakadıoğlu

Özel Tiyatrolara Devlet Desteği 11. Madde'ye ilişkin olarak Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Gülsen Karakadıoğlu'nun görüşleri.

sonra, Tiyatroların alt yapı gereksinimlerine de destek verile­ bilmesi için yapılan değişiklik önerisinde aynı kurul Maliye Bakanlığı ve Sayıştay Başkanlığı'na gönderilmiştir.

Özel Tiyatrolara Devlet Deştiği Yönetmeliği iki değil üç önemli değişiklik getiriyor. İlk iki değişiklik Kültür Bakanlığı isteği doğrultusundadır;

Ne var ki Maliye Bakanlığı ve Sayıştaş yönetmeliği ancak;

a

- Destek projeye verilecektir, - Destek aynı zamanda salon kiralamak, onarmak, yapmak, donanım sağlamak için de kullanılabilecektir.

" 1 . Değerlendirme Kurulunda kamu yöneticilerinin ağırlıklı olması, 2. Destek yerine yardım sözünün konması, 3. Toplantılar üye sayısının salt çoğunluğuyla yapılacağından, sivil toplum örgüt üyelerinin çoğunluğunda toplanılmaması için kamu yöneticilerinin tamamının katılmalarının zorunlu olması,

cy

Kültür Bakanlığı'nın isteği doğrultusunda olmayan ama bir kamu kurumu olarak karşı duramadığı değişiklik ise Değerlendirme Kurulu'nun oluşumudur. Yeni düzenlemede, kurul üyeleri arasında kamu yöneticilerinin sivil toplum örgüt­ lerinden daha ağırlıklı olarak yer alması Kültür Bakanlığı'nın seçimi değildir.

pe

Kültür Bakanlığı Yönetimi'nin ilkesi kararları demokratik katılımla oluşturmaktadır. Bu anlamda, 1992 yılı başında Özel Tiyatro'ya destek konusunda şu değişikliklere gidilmiştir.

1. Destek devletin görevidir. Yardım sözcüğü uygun değildir. 2. Desteğe deygin tüm kararlarını sivil toplum örgütlerinin yön­ lendirmesiyle belirlemek isteyen Bakanlık yönetimi, yönetmeliğin 40. maddesini şöyle yorumlamıştır. Kurul, Bakanlık Müsteşar Yardımcısının başkanlığında aşağıdaki üyelerden oluşur. a) Yükseköğretim Kurulu Konservatuvar ve Tiyatro Bölümü temsilcisi, b) Uluslararası Tiyatro Enstitüsü temsilcisi, c) Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi Çalışanları Yardımlaşma Vakfı Temsilcisi, d) Tiyatro Yapımcıları Derneği temsilcisi, e) Tiyatro Oyuncuları Derneği temsilcisi, f) TV ve Tiyatro Yazarları Derneği temsilcisi, g) Tiyatro Eleştirmenleri Birliği temsilcisi. (Aslında Madde: "Kurul'un Müsteşar ya da ilgili Müsteşar Yardımcısı başkanlığına 7 kişiden oluşur" şeklindedir.) Bu kurul üç yıl görev yapmış ve sorumluluk üstlenmiştir. Daha 18

halinde onay vereceğini belirtmiştir. Yapılan görüşmeler sonucu kurulda a-b-c-d-e-f maddelerindeki kişilerin "kamu görevlisi" olduğu savıyla oluşturulan komisyon Sayıştayca onaylanmıştır.

a) Bakanlık Müsteşarı, b) İlgili Müsteşar Yardımcısı, c) Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, d) Güzel Sanatlar Genel Müdürü, e) YÖK Konservatuvar Temsilcisi, f) YÖK Tiyatro Bölümü Temsilcisi, g) Tiyatro Yapımcıları Derneği Temsilcisi, h) Tiyatro Oyuncuları Derneği Temsilcisi, ı) TV ve Tiyatro Yazarları Derneği Temsilcisi, j) Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Temsilcisi, k) Milletlerarası Eleştirmenler Birliği Temsilcisi Dünyanın her yerinde kamudan alınan destek, yardım, kredi gibi parasal değerlerin bazı kurallar dizisine tabi olduğu, olması gerektiği ve kamu yöneticilerinin görevinin de bu desteklerin yerinde kullanılmasının ve (gerekiyorsa) geri dönüşünün sağlan­ ması olduğu kuşkusuzdur. Dört yıldır başkanlığını yaptığım bu komisyonda her zaman "adil olabilme" hassasiyetinin ağır bir baskı gibi hissedildiğini, her topluluk için örgüt temsilcilerinin adeta kefil olmaya hazır, sevecenlikle sorumluluk üstlendiğini gördüm. Amaç, her zaman daha canlı, yeniliklere açık ancak kurumlaşmaya ve altyapı oluşturmaya yönelik bir tiyatro yaşamına katkıda bulunmak oldu. Son toplantılarda "proje" bazında desteğin yavaş yavaş olumlu sonuçlar vermeye başladığı özellikle yeni topluluklar oluşumun­ da genç deneyimlerin ortaya çıkmasında değerlerimizin etkili olduğu ve eski sanatçılarımız, yaratıcılarımız, tasarıcılarımız da yeni projelerde yer aldığı gözlenmiştir .


cy

pe a


pe cy a


cy

pe a


İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ

ŞEHİR TİYATROLARI TARİH 1 Aralık Cu. 2 Aralık Cumartesi

3 Aralık

Pazar

HARBİYE SAAT M. ERTUGRUL SAHNESİ TEL.: (0 212) 240 77 20

FATİH REŞAT NURİ SAHNESİ TEL.: (0 212) 526 53 80

ÜSKÜDAR M, CELAL SAHNESİ TEL.: (0 216)333 03 97

KADIKÖY HALDUN TANER SAHNESİ TEL.: (0 216)349 04 63

GAZİOSMANPAŞA SAHNESİ • TEL.: (0 212) 578 60 67

Peynirli Yumurta

Gazeteciden Dost

Bir Gece Masalı (Ç.O.)

Soytarılar Okulu (Ç.O.)

Peynirli Yumurta

Gazeteciden Dost

20.30

Palto

Çatıdaki Çatlak

Bir Umut için

11.00

Birlikte Oynayalım (Ç.O.)

Büyülü Göl (Ç.O.)

Akıllı Soytarı (Ç.O.)

15.00

Palto

Çatıdaki Çatlak

Bir Umut İçin

20.30

Palto

Çatıdaki Çatlak

Bir Umut İçin

Peynirli Yumurta

Gazeteciden Dost

11.00

Birlikte Oynayalım (Ç.O.)

Büyülü Göl (Ç.O.)

Akıllı Soytarı (Ç.O.)

Bir Gece Masalı (Ç.O.)

Soytarılar Okulu (Ç.O.)

15.00

Palto

Çatıdaki Çatlak

Bir Umut İçin

Peynirli Yumurta

Gazeteciden Dost

18.30

Palto

Çatıdaki Çatlak

Bir Umut İçin

Peynirli Yumurta

Gazeteciden Dost

HARBİYE CEP TİYATROSU TEL.: (0 212) 240 77 20 Açık Evlilik 15.00

4 Aralık Pt. 5 Aralık Salı 6 Aralık Çar.

7 Aralık Per. 8 Aralık Cu. 9 Aralık Cumartesi

10 Aralık Pazar

Açık Evlilik 18.00-20.30 15.00

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Peynirli Yumurta

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Gazeteciden Dost

20.30

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Peynirli Yumurta

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Gazeteciden Dost

20.30

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Peynirli Yumurta

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Gazeteciden Dost

Açık Evlilik 15.00

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Gazeteciden Dost

Açık Evlilik 15.00

20.30

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Peynirli Yumurta

11.00

Birlikte Oynayalım (Ç.O.)

Büyülü Göl (Ç.O.)

Akıllı Soytarı (Ç.O.)

15.00

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Peynirli Yumurta

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Peynirli Yumurta

11.00

Birlikte Oynayalım (Ç.O.)

Büyülü Göl (Ç.O.)

Akıllı Soytarı (Ç.O.)

15.00

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Peynirli Yumurta

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Gazeteciden Dost

18.30

Aslolan Hayattır

Çatıdaki Çatlak

Peynirli Yumurta

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Gazeteciden Dost

15.00 Bir Atın Öyküsü Bir Atın Öyküsü

20.30

Bir Atın Öyküsü

11.00

Birlikte Oynayalım (Ç.O.) Bir Atın Öyküsü Bir Atın Öyküsü

11.00 15.00 18.30 18 Aralık Pt. 19 Aralık Salı 20 Aralık Çar.

15.00

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye Bir Gece Masalı (Ç.O.)

Soytarılar Okulu (Ç.O.)

Peynirli Yumurta 18.00 - 20.30

Bir Umut için

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Palto

Canlı Maymun Lokantası

Bir Umut İçin

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Palto

Canlı Maymun Lokantası

Bir Umut İçin

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Palto

Peynirli Yumurta 15.00

Canlı Maymun Lokantası

Bir Umut İçin

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Palto

Peynirli Yumurta 15.00

Büyülü Göl (Ç.O.)

Akıllı Soytarı (Ç.O.)

Bir Gece Masalı (Ç.O.)

Soytarılar Okulu (Ç.O.) Palto

Canlı Maymun Lokantası

Bir Umut İçin

Gurultulu Patırtılı Bir Hikaye

Canlı Maymun Lokantası

Bir Umut İçin

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Palto

Birlikte Oynayalım (Ç.O.)

Büyülü Göl (Ç.O.)

Akıllı Soytarı (Ç.O.)

Bir Gece Masalı (Ç.O.)

Soytarılar Okulu (Ç.O.)

Bir Atın Öyküsü

Canlı Maymun Lokantası

Bir Umut İçin

Gurultulu Patırtılı Bir Hikaye

Palto

Bir Atın Öyküsü

Canlı Maymun Lokantası

Bir Umut İçin

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

Palto

Bir Atın Öyküsü

Bir Umut İçin

Çatıdaki Çatlak

pe

17 Aralık Pazar

15.00 20.30

Gazeteciden Dost Gazeteciden Dost

Canlı Maymun Lokantası

cy

20.30

14 Aralık Per. 20.30

16 Aralık Cumartesi

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

a

12 Aralık Salı

15 Aralık Cu.

Soytarılar Okulu (Ç.O.)

20.30

11 Aralık Pt.

13 Aralık Çar.

Bir Gece Masalı (Ç.O.)

Peynirli Yumurta 18.00-20.31 Palto

20.30

Bir Atın Öyküsü

Bir Umut İçin

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Palto

21 Aralık Per. 20.30

Bir Atın Öyküsü

Bir Umut İçin

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Palto

Peynirli Yumurta 15.00

22 Aralık Cu.

Bir Atın Öyküsü

Bir Umut İçin

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Palto

Peynirli Yumurta 15.00

23 Aralık Cumartesi

20.30 11.00

Birlikte Oynayalım (Ç.O.)

Büyülü Göl (Ç.O.)

Akıllı Soytarı (Ç.O.)

Bir Gece Masalı (Ç.O.)

Soytarılar Okulu (Ç.O.)

15.00

Bir Atın Öyküsü

Bir Umut İçin

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Palto

20.30

Bir Atın Öyküsü

Bir Umut İçin

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Palto

15.00

Savaş ve Barış

Gazeteciden Dost

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

24 Aralık Pazar

25 Aralık Pt. 26 Aralık Salı 27 Aralık Çar.

İki. Nöb. Sık. 18.00 -20.30

20.30

Savaş ve Barış

Gazeteciden Dost

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

28 Aralık Per. 20.30

Savaş ve Barış

Gazeteciden Dost

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

İkinci Nöb. Sıkıntıları 15.00

20.30

Savaş ve Barış

Gazeteciden Dost

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

İkinci Nöb. Sıkıntıları 15.00

11.00

Birlikte Oynayalım (Ç.O.)

Büyülü Göl (Ç.O.)

Akıllı Soytarı (Ç.O.)

Bir Gece Masalı (Ç.O.)

Soytarılar Okulu (Ç.O.)

15.00

Savaş ve Barış

Gazeteciden Dost

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

20.30

Savaş ve Barış

Gazeteciden Dost

Çatıdaki Çatlak

Kanlı Düğün

Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye

29 Aralık Cu. 30 Aralık Cumartesi


İNCELEME

Partilerin Programlarında Kültür Politikaları

Oral

NASIL BİR DÜZEN İSTİYORLARSA...

Çalışlar

landığı koşullar, siyasi areneda temsil krizine de neden oluyor. Sınıf partisi kurabilmek için sendikacıların parti kurabilmesi gerekir, işçilerin özgürce bu partinin yönetiminde görev ala­ bilecek olanaklara sahip olması gerekir. Bu yok. Burjuva parti­ leri de istikrarsız ve darbelerle kesintiye uğrayan bir yapı yüzünden oturaklı hale gelemiyor. Aynı şey sosyal-demokrat ve sosyalist partiler için de söylenebilir. ANAP'la DYP arasındaki, CHP ile DSP arasındaki, MHP ile BBP arasındaki ayrılıkların ne ölçüde ciddi bir toplumsal ayrılığı içer­ diği tartışmalıdır. Zaten ciddi bir toplumsal ayrılık temeline dayanmadığı için bu partiler arasındaki kavga daha çok lider­ lerin kişisel çekişmelerinin ön plana çıkmasına neden oluyor.

a

Tiyatro Dergisi'nden Emre, bana hiç alışık olmadığım bir yazı konusu önerdi: Meclisteki partilerin programlarını inceleyip kültür konusunda neler önerdiklerini araştırıp değerlendirezektim. Tam evlere şenlik bir iş. Önce bu partilerin program'arı bulundu. Kimsenin bu programlarla bir işi olmadığı için, programı bulmak da o ölçüde zor oldu.

pe cy

Neyse epeyce bir çaba sonrası, benim önüme DYP'nin, ANAP'ın, CHP'nin, DSP'nin ve RP'nin programları geldi. Geldi de ne oldu diyeceksiniz? Programlarda kültür konusu unutulup gitmiş. Bazı partiler ise laf olsun, torba dolsun türünien basma kalıp birtakım şeyler yazarak yasak savmışlar. Oldum olası bu parti programlarının bir işe yaramadığını avunurdum. Programlar her zaman partilerde laf olsun diye yazılır. Sonra da günlük siyasi yaşam içinde unutulur gider. Hiç bir parti üyesi de, partisinin programlarını okuyarak üye olmaz. O günkü siyasi tutum, ülkedeki gelişmelere karşı tavırlar partileri etkiler. Tabii daha önemlisi, parti üyeliği bir çıkar ilişkisine karşılık gelir. Kimileri milletvekili, kimileri Belediye Meclisi üyeliği, kimileri de iktidara gelecek partiden elde edeceği ayrıcalıkları düşünerek bu partilere üye olurlar.

Çünkü, bir ülkede özgürlük gelişmez ve özgür yurttaş bilinci derinleşmezse, particilik de siyasi ve ideolojik tercih olmak ye­ ­­ne yalnızca küçük çıkarların hesabına dayanmaya başlar. Son tahlilde bütün partiler bir çıkar ve sınıfsal ilişki temelinde ortaya çıkarlar ve örgütlenirler. Gelişmiş toplumlarda bu çıkar gruplaşması çok belirgindir. Türkiye'de ne yazık ki askeri darbelerin sürekli kırılmaya uğrattığı kör topal yürüyen çok partili siyasi rejim, partilerin istikrarlı bir sosyal temel yaratmasına da engel oluyor. Gelenekler oluşmuyor, her askeri darbe ülkedeki siyasi yapılaşmanın yeniden kurulmasını ve yerine oturmasını engelliyor. Her on yılda bir partiler sil baştan yapmak zorunda kalıyorlar. Üstelik giderek daralan siyasi legalite koşullarında kendilerine yer açmaya çalışıyorlar. Sendikacıların, öğretim üyelerinin, memurların siyasi partiye üye olmasının yasak­

Bu partiler tam sınıf temellerine dayanmadığı için, ciddi bir süreklilik de kazanamıyorlar. Programları da ciddi birikimlerin ürünü olmuyor. Bunca uzun laftan sonra, bu partilerin prog­ ramlarını karıştırarak bir yazı yazılamayacağını söylemek istiyo­ rum. Özellikle de kültür üzerine.

Bence bu partilerin kültür politikasının hangi gerçeğe dayandığını araştırmanın en iyi yolu, bu partinin milletvekil­ lerinin ve yöneticilerinin Meclis konuşmalarını taramak ve çeşitli olaylar karşısındaki tavırlarını değerlendirmektir.

Örneğin, Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir'in, Avrupalı üç kadın parlamenter için söylediği "fahişe" sözcüğü DYP'nin kültür düzeyini ve kültüre bakış açısını çok güzel yansıtıyor. Nedir bu kültür: Erkek egemen maço kültür. DYP'ye hakim olan kültür budur. Gökdemir, partisinin bu kültürünü veciz bir şekilde dile getirmiştir. Bazıları Gökdemir'in söyledikleri bütün partiyi bağlamaz diyebilir. Bence bağlar. Çünkü, Gökdemir bu konuşmayı yaptıktan sonra kurulan her iki hükümette de ödül­ lendirilerek Bakan yapılmıştır. Üstelik kendisini Bakan olarak atayan da ne yazık ki kadın Başbakan'dır. Ayrıca Meclis koridolarında şöyle küçük bir tur yapsanız erkek egemen maço kültürden bolca örnekler bulabilirsiniz. DYP'nin kültüre bakış açısını mı merak ediyorsunuz? Programlarında bu konuda tek kelime bile yok, ama size bazı 23


cy a pe

ipuçları olabilecek örnekler verebilirim: Kadınların Meclis'e mini etekle girmesine karşıdırlar. Kültür Bakanlığı'na, kültürel alan­ larda kullanmak amacıyla verilen küçücük maddi olanakları bile çok bulurlar. Orta Asya ülkelerine kültür olarak şeriatçılığın ihraç edilmesine bir itirazları yoktur. Bu konudaki örnekleri çoğaltabiliriz. ANAP'ın kültür politikasını sorarsanız. O da programda bir cümle ile geçiyor. Türkçenin sadeleştirilmesine karşı çıktıklarını söylüyorlar, hepsi bu kadar. Sosyal demokrat partiler CHP ve DSP, programlarına kültüre ilişkin bazı bölümler koymuşlar. Özgür bir birey yaratılmasına, demokrasi anlayışının yaygınlaştırılmasına, kültürel değerlerin geliştirilip korunmasına ilişkin maddeler kaleme almışlar. Fakat bu sözcüklerden ve bu maddelerden yola çıkarak bir değerlendirme yapmak yanıltıcı olur. Çünkü, o maddelerin de dikkatli okuyunca laf olsun kabilinden kaleme alındığı görülü­ yor.

24

Örneğin DSP programının 13. sayfasında şunlar belirtiliyor: "Eğitimi, kültürü, bilgiyi, sanat çalışmalarını ve iletişimi herkese açık tutarak yaygınlaştırır; Yönetim için gerekli bilgileri ve bilgi kaynaklarını, ayrıcalıklı çevreler elinde bir egemenlik aracı olmaktan çıkararak, tüm halkın ve toplumsal örgütlerin yararına sunar. Bütün toplumu, eğitimle, kültürle, sanatla ve yönetim için gerekli bilgilerle daha yakından ilgilenmeye ve edilgin (pasif) durumdan giderek, etkin duruma geçmeye özendirir. Böylece, toplumun eğitim, bilgi ve kültür düzeyinin dengeli biçimde yükselmesini; demokratik katılım sürecinde halkın etkin ve başarılı olabilmesini; insan kişiliğinin, düşüncesinin, yeteneklerinin ve yaratıcılığının bütün toplumda özgürce gelişmesini ve insan ve toplum yaşamının manevi yönden de zenginleşmesini gözetir." DSP programının 134. sayfasında ise şunlar belirtiliyor: "Başta sendikalar ve kooperatifler olmak üzere, çalışan halk kesimlerinin toplumsal örgütleri, halkın kültür düzeyini yükselt-


mek ve demokrasi bilincini geliştirmek için, halka örgütlenme, yönetim, kooperatifçilik ve işletmecilik bilgisi ve eğitimi vermek için ve meslek ve sanat edinimine katkıda bulunmak için, gençlere, yetişkinlere, işsizlere ve özürlülere yönelik eğitim ve kültür çalışmalarına özendirileceklerdir." ''Bu amaçla, eğitim ve kültür merkezleri, halka açık toplantı salonları kurmaları desteklenecektir." ''Yeni yetişen kuşakları ve genel olarak toplumu çağdışı veya demokrasiye ters düşen kültür koşullandırmaları altına sokma girişimlerini etkisiz bırakmaya özen gösterilecektir." Kültür alanında özerk kurumlaşma olanakları genişletilecektir."

RP'nin ki de benzer özelliktedir. Müslüman olmak, doğuştan kazanılmış, bir emek gerektirmeyen bir kültürdür. Siz hiçbir şey yapmadan da Müslüman olabilirsiniz. Ne mutlu ki Müslümansınız deyince, bu bir kültürel aidiyet içeriyor, ama böyle olmak için bir çaba gerekmiyor. Sonuçta şeriatçılık ve şovenizm bir kültürdür, bu kültürün propagandasını yapan ve bu alanda yatırımları olan partiler vardır. İnsanın kültürel derin­ leşmesini gerektirmeyen bu tip kültür akımları muhafazakarlığa dayanarak yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar. Çağdaş kültür ise sürekli kendini yenileyen, çağın gereklerine uygun yeni yollar arayan kültürdür. Çağdaş kültür, bir bilgi birikimini, ciddi yatırımları gerektirir. Çünkü amacı yeni bir insan tipi yaratmaktır, daha doğrusu çağa uygun insanı, kültürel açıdan donatmaktır. Bu kültür, gerilikle mücadele etmek, geri ve tutucu kültürün engellerini aşmak gibi ciddi görevlerle yüz yüzedir. Gericilik, sürekli bu kültürün gelişmesinin önüne dikilir ve kitlelerin geriliğini çağdaşlığa karşı kışkırtır. Çağdaş kültürü ikiye ayırabiliriz. Devrimci ve reformcu kültür. Devrimci kültür, genellikle, devrimci yükselişlerin olduğu dönemde gündeme gelir ve kökten değişimleri hedef alır.. Örneğin Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki şeriatçılığa panislamizme ve pantürkizme karşı mücadele eden burjuva demokratik kültür, o yıllarda devrimci bir rol oynadı. Tarih felsefesi, dünyaya bakış açısı oldukça radikaldir. Mustafa Kemal'in ve kemalistlerin islami yobazlığa karşı yürüttükleri mücadele, bugünün Atatürkçüleriyle kıyaslandığında çok devrimci ve tabulara karşı radikal bir içerik taşır.

cy a

DSP programında bunun ötesinde bazı ayrıntılar da yer alıyor. CHP programında da kültür konusuna uzunca bir yer ayrılmış: CHP'nin kültür politikası; Özgür fakat kendi özgürlüğüyle yetinmeyen, herkes için özgürlük isteyen; özgürlüğü korumasını da, özgürlüğün sorumuluğunu da bilen; bildiğiyle yetinmeyen, bildiğini sürekli sınayabilen; doğrucu, geniş görüşlü çok yönlü insanı; - Emeğe üstün değer veren, ezmeyen, ezilmeyen ve ezdirmeyen, yapıcı, yaratıcı, barışçı insanı; - Herkesin kişiliğinin özgürce geliştirmesiyle toplumsal dayanışmayı bağdaştıran; düşünce özgürlüğü ve ayrılıkları icinde ulusal birliği koruyup güçlendiren bir kültür ortamı oluşturmaya yöneliktir."

ettiği bir aidiyete dayanan kültürdür, MHP'nin dayanıp savun­ duğu.

CHP programında kültürde hoşgörü konusu, sanatçıya ve sanata destek sorunu ele alınmakta ve bu konuda diğer partilerden daha ciddi bir yaklaşım sergilenmektedir. Ama bu programın ta ölçüde hayata geçirildiği ve üyeleri tarafından içselleştirildiği ayrı bir tartışma konusudur.

pe

Partiler kültüre önem veriyorlar mı, diye bir soru sorulabilir mi? Bence sorulamaz, çünkü bütün partilerin bir kültürü var ve bu kültüre uygun yatırımları da bulunuyor. Örneğin, kültür konusunda en duyarlı parti Refah Partisi'dir. Şeriat kültürünün yaygınlaşıp, güçlenmesi için olağanüstü gayret sarf ediyor, kültüre inanılmaz yatırımlar yapıyor. Mehter Takımı kurmak bir kültüre yatırım değil midir? Cat Stevens (Yusuf İslam'ı) Türkiye'ye çağırıp basın toplantıları düzenlemek, Muhammet Ali'yi getirtmek, İslami filmleri belediye olanaklarından yararlanarak pazarlamak bir kültürel alışma değil midir? Kültüre en çok yatırım yapan parti hiç kuşkusuz RP'dir.

Bu nedenlerle, partiler kültüre ne kadar önem veriyor diye bir artışma yapmak yerine, hangi parti nasıl bir kültür savunuyor diye tartışmak daha doğru olur. Türkiye'de çağdaşlaşmaya arşı geleneksel değerlere sarılan ve geriliği kendisine misyon dinen partiler muhafazakar partilerdir. Örneğin MHP, Türk milliyetçiliği adını verdiği ve ilkel bir ovenizm propagandasını esas alan bir kültürün temsilcisi olarak tanınıyor. Bu kültür, insanın kendisinin hiçbir emek katıadan kabulleneceği ilkel bir kültürdür. Türk olmakla övünıpk, yani doğuştan kendisinin hiç bir katkısı olmadan elde

Sosyalistlerin kültür konusundaki yaklaşımı da radikal ve değiştiricidir. Ezilen sınıfların dünyayı değiştirme özlemine dayanan sosyalist kültür, burjuva düzeninin bütün kurumlarına karşı yeni bir kültür seçeneğiyle çıkmayı savunmaktadır.

Sosyal-demokratlar ise düzenin kurumları içinde iyileştirici ve düzeltici bir yöntemi benimsemiştir. Bu nedenle, var olan kültür kurumlarının daha çağdaş bir yapıya kavuşturulması, burjuva kültürünün seçkin örneklerinin sergilenmesi onların temel amacıdır. Toptan bir reddediş yoktur, düzeltici bir yaklaşım vardır. Ama yine de çağdaş içerikli bir düzeltme yaklaşımı. Ülkemizdeki sosyal-demokratlar da benzer bir yaklaşım içindedir. Sonuç olarak, ülkemizdeki partiler, kendi sosyal ve toplumsal öngörülerine bağlı olarak, bir kültür politikası savunuyorlar. Ama özellikle sağcı partiler değiştirici bir tutum içinde olmadıkları için, programlarına da kültüre ilişkin ibareler koyma zahmetine girmiyorlar. Programlarında en fazla kültürden söz edenlerin sosyal-demokratlar olduğunu söyleyebiliriz. Ama hepsi sonuçta bu düzenin şöyle veya böyle savunusu içindedirler. Kültürleri de bu geri yapıyı savunma noktasında yoğunlaşıyor .

25


İZLENİM

II

Fakiye

BİR CEZA AVUKATININ ANILARI" ÜZERİNE Özsoysal

Çavuş

Sanık, yasa önünde aksi ispat edilene kadar masumdur. Ancak suçlu olduğu kanısına varılan bir sanık aslında masumsa? Yani Adalet'in yanıldığı olmaz mı? Herkes yanılabilir ama Adalet yanıldı mı sonu nereye varır?

a

Hem de söz konusu ölüm cezası olursa...?

pe cy

Ankara Sanat Tiyatrosu (AST), Prof. Faruk Erem'in ceza avukatlığı yaptığı yıllarda yaşadığı, tanık olduğu gerçek yaşam öykülerini topladığı "Bir Ceza Avukatının Anıları" adlı kitaptan, 'Çekiç ve Titreşim', 'idamlık Aziz', 'Kaçak', 'Emekli Başkan', 'Genelev Kadınları' ve 'Isı' bölümlerindeki anıları alarak oyunlaştırmış. AST, bu anıları ilk sahnelenişinden on yıl sonra yine gün­ celliğini koruyan bir konu olarak ikinci kez ele alıyor. Özellikle insanın yaşama hakkının elinden alınması demek olan idam cezasının sorgulandığı ve bu konuya duyarlı olmanın öneminin vurgu­ landığı oyun, Adalet'in yaşanmış bir ölüm cezası yanılgısının tüyler ürpertici öyküsüyle başlıyor ve birçok gerçek olayın önünün ve ardının epizodlar halinde ortaya konulmasıyla suç, suçlu olma, ceza ve adalet kavramlarını sorgu­ luyor.

"Hatanızı anlayınca ne 'asılanı dirilte­ bilirsiniz' ne de cezaevinde geçirilen yılları geri döndürebilirsiniz. Çözemeyeceğimiz düğümü atmayalım" diyor Prof. Faruk Erem, anılar için. Hakikaten adalet her zaman yerini buluyor mu? Suçlu kimdir? Kuşkusuz içimizden birisi. Belki de sistemin yarattığı koşullarla, onu suça biz iti­ 26

yoruz. Sonra da yargılayıp idam cezasına çarptırıyoruz. Peki ölüm cezasına çarptırılmak, cezayı alan insan için ne demektir; ona ne tür acılar, duygular yaşatır? Ya bu cezayı veren için?.. Hiç düşündük mü?.. Ölüme giden bir insanın gözlerinin içine bakmak ya da ona dokunarak ısısını hissetmek düşüncesi bile bize korkunç gelebilir. Çünkü bu düşünce, cezayı haber olarak duymanın ya da kavram olarak tartışmanın yarattığı yabancılaşmanın ötesine, insan olmaya taşıyacaktır bizi. Bu cezanın varolmasında nasıl bir dünya görüşünün yattığının ve içinde yaşanılan sistemin sorunlarının eleştirilmesi, bunlar üzerine düşünülmesi gerekir. Oysa bizler geçmişimizde idamların caydırıcılığı saf­ satasına inanmış ve hâlâ da bir bölümüyle inanmakta olan bir toplumuz. Yasa koyucuların, ceza kararını verenlerin dünya görüşlerinin ya da kişisel yargılarının işin içine girmesi gibi bir durum, adalet terazisinin den­ gesinin bozulması anlamına gelir. Tek tek bireyler nesnel olmayı her zaman başaramayabilirler ama adaletin nesnel olmaması, ona ve yasaya olan güveni yok eder. Çünkü söz konusu olan insan yaşamıdır. Bu nedenledir ki yargısız infaz, düşünce suçluları ya da gözaltında kaybolanlara dair haberler kamuoyunda büyük tepkilere yol açmakta. Eğer ağır suçlarda bir artış varsa önce sistemin işleyişini (ya da işlemeyen yan­ larını) aile yaşamından, geleneklerden, toplumsal kurallardan kurumlara değin gözden geçirmek gerek. Bireyi suça iten


a pe cy toplumsal koşulları gözardı ederek insanın yaşam hakkını elinden almakla, biz insanlık suçu işlemiş sayılmaz mıyız? Hümanist bir hukuk anlayışından olaylara bakıldığında, "suçlu" olarak damgalanan kişinin, her şeyden önce insan olduğu unutulmaz, onu suça iten nedenler gözardı edilmez, yargıda yasa ile yaşam arasında bir denge ve uyum kurulmaya çalışılır. "Suçluyu Kazıyınız Altından İnsan Çıkar" sözü bu yüzden kitabın ve oyunun sloganı olarak

karşımıza çıkıyor. Oyun, gerçek yaşam öykülerinden yola çıkması açısından belgesel olma niteliği de taşımakta. Ancak kurgusal öğelerin belgesel olanın önüne çıkmasına yine de engel olunamamış. Olayların dramatik yönü ağırlık kazanırken izleyici tarafından yaşanan yoğun özdeşleşme, anlatıcı olarak ceza avukatının araya girmesiyle yerini yabancılaştırmaya bırakıyorsa da, anlatıcının da duygusallığı ön plana getirmesi olaya mesafeli bakılmasını önlüyor. Çünkü anlatılan

olaylar, ceza avukatının vicdan muhasebesinin ötesinde çarpıcı, rahatsız edici yalın bir gerçekliğin de belgeleri. Hepsi gerçek, hepsi yaşanmış ve yaşanmakta! Bu yüzden belki de oyun bitiminde izleyiciler arasında duyduğumuz "ölüm cezası ne kadar kötü bir şey" benzeri cümlelerden fazlasını da duymak istiyorduk. Çünkü bu cümlenin ardında, onu devam ettire­ cek birçok 'VE'lerin düşünülmesi ya da düşündürülmesi gerektiği kanısındayız .

27


pe cy a


pe

cy

a

TÜRKİYE'DE DANS TİYATROSU TARTIŞILIYOR


DOSYA

PINA BAUSCH

VE DANS TİYATROSU İkinci Dünya Savaşı'ndan önce Almanya, modern dansın önemli bir merkezi idi . Nazilerin iktidara gelme­ siyle koyduğu kurallar sanata zarar verirken, Alman bale kültürü apolitik

pe cy

a

Geyvan McMillen

Pina Bausch

olma iddasıyla , kökü 1920'lere uzanan daha radikal Ausdruckstanz geleneğinden uzak durmaya çalışıyordu. 1973-1974 sezonu başında Pina Bausch Wuppertaler Dans Tiyatrosu'nun başına geçtiğinde , duraklamaya girmiş olan Alman dansına yeni bir soluk geldi. Gerçi bun­ dan önce bazı koreograflar klasik balenin ve modern dansın kısıtlı ifade şekillerinden arınıp zamana uygun yeni formlar yaratmaya çalışmışlardı ama bu yeni bağımsız tarza "dans tiyatrosu" ismini yerleştiren Pina Bausch yöneti­ 30

mindeki Wuppertal Dans Topluluğu'dur. Yaptığı, kullanacağı hikayeyi koreografiye dönüştürmek değil, bu hikayeyi hareket noktası olarak alıp kendi özgün yapıtını ortaya koymaktı. Diğer koreograflar müziği hareketle bütünleştirmeye çalışırken, dans tiyatro­ su direkt olarak fiziki enerjiyi ele alır. Anlatım dans halindeki edebiyat değil, insan bedeninin öyküsüdür. Pina Bausch'un çalışmalarının önemi dans kavramını genişletmektir. Koreograf iyi birbirine bağlı hareketler serisi olmaktan çıkardı. Dans tiyatrosu bir tür "deneme tiyatrosu" olarak tanımlanabilecek bir şekle dönüştü. Gerçek, estetik bir şekilde iletilen, gözle görülür somut bir hale geldi. Bir yan­ dan edebiyatın sınırlarını reddederek, diğer yandan dansın soyutluğunu somutlaştırarak, Wuppertal Dans Tiyatrosu belki de dans tarihinde ilk kez dansın kendi varlığının bilincinde olmasını sağladı, dansı özgürleştirdi. Pina Bausch'un dans tiyatrosu ilk göste­ rilerinde çok çeşitli tepkilere yol açtı. Alışılmış estetik değerlerin ve tarzların dışında idi, sözlü tiyatro, müzikal tiyatro ve dans arasındaki geleneksel sınırları kaldırmış, hiçbir kategoriye girmeyen bir tür ortaya çıkarmıştı. Eleştirmenlerce


Pina Bausch'ın bu yıl sahneye koyduğu "Danson" adlı koreografısinde Barbara Hampel ve Mechthild Grossmann'ın dansından bir bölüm

cy

a

boyutlu karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu yapıtlara insanların fiziki davranış alışkanlıklarının, duygularının temeline inen ve bulduklarını yüzeye çıkaran birer "saha çalışması" olarak bakılabilir. Ortaya çıkan bulgular açıkta ele alınır. Seyirci teselli edilmeye, kandırılmaya veya uyuşturulmaya çalışılmaz, bilakis gerçeği daha net algılamaya sevk edilir. Dans tiyatrosunda ahlaki yargılar ve peşin hükümler yoktur. Günlük hayat­ tan sahneler alınarak sosyal ilişkilerin şekilleri sorgulanır. Böylece merak can­ landırılır, ortaya sorular çıkar, değerlendirme yapmak seyirciye kalır.

Eserin yaratıcısı seyircinin kavrayıp takip edebileceği bir öykü sunmaz. Alışılmış neden-sonuç ilişkisi yoktur. Serbest çağrışımla üretilen imge ve hareketler bir zincir oluşturur, karmaşık bir intibalar ağı örer. Dolayısıyla figüran, başrol oyuncusu gibi ayrımlar da yoktur. Tek tek karakterlerin öyküleri takip edilmez, oyuncular "her adam"ı, "her kadın"ı temsil eder. Bir "son"a yönelik gerilim yoktur. Gerilim her an ortaya çıkıp azalabilir. Dansçılar, birtakım rolleri üstlenmiş teknik personel gibi değil, kendi kişiliklerinde ve korumasız şekilde seyircinin karşısına çıkarlar .

pe

yapıtlarında rahatsızlık yaratan önemli unsur, zamanla dans tiyatrosunun temel prensiplerinden biri haline gelen montaj" idi. Yani sahneler arasındaki ilişkinin bir öyküye, karakter psikolojisine veya nedenselliğe dayandırılmadan yanlızca serbest çağrışımı ile kurulmasıydı. Bu tip eserlerin yorumu zordur, bütün parçaların tek bir bakış açısından anlaşılması, çalışmanın tamamına ortak bir anlam yüklenmesi imkansızdır. Takip edilen hikaye ve tema olmadığı için çalışmanın bütünlüğünün ortaya çıkması ancak seyredilme aşamasında gerçekleşir. Bu anlamda çalışmalar "bitmiş" eserler değildirler, tamamlanmaları aktif bir seyircinin varlığını gerektirir. Seyircinin, kendi fiziki deneyimlerini sahnede ortaya konan fiziki bilinç ile karşılaştırması gerekir, seyircinin fiziki beklentileri sahnedeki hareket tarafından onaylanır, şaşırtılır, hayal kırıklığına uğratılır, böylece yeni dersler öğrenme ortamı doğar. Dans tiyatrosu edebibatı bir yana bırakmakla ve fiziksel mimetik olanakları kullanarak, tiyatroyu bir duyum yetişimi haline getirir. Dans tiyatrosunda, detaylar, kendi içinde anlamlı veya belli bir temanın bütünlüğü içinde anlaşılır bir yeri olan parçalar değildirler. Dans tiyatrosu temel bir fikrin etrafına görülmüş temalar, karşı temalar ve varyasyonlardan oluşan çok

Pina Bausch "Danson" adlı koreografisinde kendisi de sahnede yer aldı. 31


DOSYA

TÜRKİYE'DE DANS TİYATROSU

YAPILIYOR M U ?

Türkiye'de dans tiyatrosu yapılıyor mu? Yapılıyorsa hangi boyutlarda yapılıyor? gibi soruları cevaplamadan önce mo­ dern dansın bazı özelliklerine ve dans tiyatrosunun ne zaman ve hangi şartlar­ da ortaya çıktığına bakmalıyız. Çünkü dans tiyatrosu, modern dansın anlatım yollarından sadece bir tanesidir. Modern dansın en önemli özelliği yaratıcılığı içinde taşımasıdır. Bir başka deyişle her koreograf dansını ortaya çıkarırken kendi yöntem ve anlatım biçiminin yanı sıra gerekli tekniği de geliştirmek duru­ mundadır. Başka türlü bilim ve teknoloji

pe

cy a

Aydın Teker

Aydın Teker

sayesinde hızla gelişen dünyamıza ayak uyduramaz. "Dans Tiyatrosu" deyimi 1970'lerin başında Pina Bausch'un Wuppertal Balesi yöneticiliğine geldiği dönemde kullanılmaya başladı. Ancak dans tiyatrosunun en önemli öncü­ lerinden biri Kurt Jooss'dur. Kurt Jooss'un, eserlerini ürettiği dönem, özel­ likle Almanya'da güçlü bir şekilde ortaya çıkan dışavurumculuk dönemine rastlar. Bu dönem Avrupa'nın ve dolayısıyla Almanya'nın karanlık günler geçirdiği dönemdir. Dışavurumcular, yerleşik 32

biçim ve anlayışları yıkmaya çalışmış, öznelliği ve sanatçının iç dünyasının dışavurulmasını yüceltmişlerdi. Kurt Jooss, yaşadığı dönemin olumsuzluklarını ve insan sorunlarını, koreografilerinde yeni anlatım biçimleriyle sergiledi. Daha sonra açtığı Folkwang okulu, başta Pina Baush olmak üzere pek çok dans tiyatrosu yaratıcısını yetiştirdi. Dans Tiyatrosu, ti­ yatro ile dansı birleştirirken tüm kapıları yıkarak, modern dansa yeni boyutlar getirmiştir. Almanya'da 1920'lerde dans tiyatrosu­ nun temeli atılırken Türkiye'nin bundan etkilenmesi olanak dışıydı. Çünkü Türkiye'de ilk resmi bale okulu 1948'de kurulabilmiştir! Bu okulun da amacı birkaç yıl sonra kurulan Devlet Opera ve Balesi için dansçı yetiştirmekti. Türk balesinin kurucusu Dame Ninette de Valois "Adım Adım" adlı kitabında "Bale topluluğunuzu ve geleneğinizi yalnız dış dünyanın yardımıyla kuramazsınız. Kanımca, ilk sindirimden sonra, milli ti­ yatro veya bale, kendi olanaklarıyla ken­ dini yeniler. Dışardan uzman getirilebi­ lir, fakat yaratıcı kuvvet daima içeriden gelmelidir" der. Ancak bu ve daha sonra kurulan bale okullarında yaratıcı unsur hiç göz önünde tutulmamış ve bu anla­ yış yakın geçmişimize kadar devam etmiştir! Yukarda sergilediğim olumsuz tabloya rağmen, sayıları az da olsa, bazı sanatçılarımız, devlet bursu ya da kendi olanaklarıyla yurtdışına giderek modern dans ve koreografi üzerine eğitim ve çalışmalar yapıp yurda döndüler. Ne var ki, belli bir birikimle ve hizmet vermek amacıyla yurda dönen bu sanatçılar birikimlerini diğer sanatçı ve izleyicilerle paylaşmada güçlük çektiler! Şartların böyle olmasının en önemli neden­ lerinden biri balenin köklü bir geçmişe


pe cy

Son yıllarda, gerek sayıları parmakla gös­ terilecek kadar az olan koreograflarımızın kişisel çabaları, gerekse sinema, televizyon, video gibi kitlesel iletişim araçları ve uluslararası fes­ tivaller sayesinde, seyircimizin ve özellikle de gençliğin modern dansa ilgisi hızla artmakta. Yıllar önce ekilen tohumlar fi­ lizlerini vermeye başlamış bulunuyor. Birkaç yıl önce Ankara Devlet Opera ve Balesi bünyesinde Modern Dans Topluluğu, İstanbul'da ise Mimar Sinan Üniversitesi, Devlet Konservatuvarı'nda Modern Dans Bölümü kuruldu ve bu yıl ilk mezunlarını verecek. Ne yazık ki yur­ dumuzda sanatın gelişiminde olumsuz rol oynayan altyapı eksikliği bu iki kurum için de geçerli! Modern Dans Topluluğu, Türkiye şartlarında oldukça iyi çalışma mekanlarına ve iyi bir sanat yönetmenine sahip ancak dansçıları klasik teknik sağılıklı ve yaratıcılıktan uzak bir eğitim­ den gelmekte. Yazının başında Modern dansı tanımlarken en önemli özelliğinin yaratıcılığı içinde taşıması olduğundan söz etmiştik. Modern dans farklı bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayışa uygun eğitimden geçmemiş dansçılardan oluşan bir topluluğun sanatsal fonksiyonlarını yerine getirmesi hiç de kolay olmaya­ caktır ve daima şekilsel ve yüzeysel olma tehlikesi söz konusudur. Mimar Sinan Üniversitesi, Modem Dans Bölümü'ne gelince, oldukça güçlü bir eğitmen kadrosuna sahip. Ancak çalışma ve gös­ teri mekanlarının son derece kısıtlı olması nedeniyle çalışmalarını zor şartlarda sürdürebilmekte. Bu durumda ne yap­ malıyız? Bu kurumları kapatıp altyapının oluşmasını mı beklemeliyiz? Tabii ki hayır. Şartları zorlayıp altyapının bir an ince oluşmasını sağlamalıyız. Nasıl mı?

a

sahip, belirli kural ve kalıpları içeren bir sanat dalı olmasıdır. Sadece klasik bale eğitimiyle yetişmiş dansçı ve yöneticile­ rimiz, balenin bu geleneksel ve kuramsal yapısına karşı gelerek, sürekli değişim gösteren modern dansa tepki gösteriyor­ lardı. İkinci önemli neden ise altyapı eksikliğidir! Kuruluşundan günümüze kadar 40 yılı aşkın zaman geçen Devlet Opera ve Balelerimiz çok kalabalık bir dansçı kadrosuna sahip. Ancak çalışma alanları ve temsil olanakları son derece kısıtlı. İçinde bulunduğu olumsuz koşullar nedeniyle zaten belli bir standardı tut­ turamayan Devlet Opera ve Balelerimiz, modern dansa ve özgün çalışmalara yeterince yer vermiyorlar veya veremiyor­ lar!

Aydın Teker,

1993'de hurda mezarlığında gerçekleştirdiği "Aulos-3" koregrafisinin provasında...

Büyük kuruluşların desteğiyle. Son iki yıldır, Aksanat belirli günlerde dans salo­ nunu M.S.Ü. Modern Dans Bölümü'nün çalışmalarına açarak bölüme, dolayısıyla da dans sanatının Türkiye'de gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Aksanat sayesinde, öğrencilere, vücutlarını tam kapasiteyle kullanabilmeleri için gerekli teknik eğitim verilirken, onların zihinsel ve ruhsal gelişimleri üzerinde de durul­ maktadır. Sanatçı adaylarına, iç dünyalarını zenginleştirecek, kendilerine olan güvenlerini arttıracak ve kendilerini daha iyi ifade edebilecekleri bir ortam sunulmaktadır. Gerçek şudur ki koca İstanbul'da Aksanat dışında hiçbir kuru­ luş bu tür çalışmaların ve gösterilerin yapılabileceği bir mekan yapmayı düşünmemekte, buna karşın birkaç gös­ teri için davet ettikleri dans toplulukları­ na inanılmaz paralar ödenmektedirler.

Ya da çok büyük alış veriş merkezleri yapmakta, ancak içinde dans tiyatrosu gibi gösteri sanatlarına uygun bir sahne inşa etmeyi düşünmemektedirler. Her şeye rağmen ok yaydan çıkmış bulunuyor. Çok farklı bir eğitimle yetişen gençler yakında Türkiye'nin her tarafına yayılacaklar. Ben Türkiye'de dans tiyatro­ sunun şimdiye kadar hiç gerçekleşmediğini düşünüyorum. Ya da ben izlemedim. Dans Tiyatrosu, dans ve tiyatronun sadece birleştirilmesi değildir. Temelinde geçerli bütün kalıpların yıkılması söz konusudur. Türkiye'de mo­ dern dans bu boyutlara ulaşamamıştır. Ama hiç önemi yok. Bu gençler kendi yöntem ve anlatım biçimleriyle yeni ekoller oluşturacaklar. Ben de onlardan geri kalmamak için çalışmalarımı aralıksız sürdüreceğim. 33


DOSYA

DANSTA YARATICI DÜŞÜNCENİN SAVAŞINI BİZLER VERDİK Koreograf olarak 1980'den itibaren Mimar Sinan Üniversitesi Bale Bölümü'nde çalışmaya başladım. Koreograflığımın ilk günlerinden itibaren yaptığım tüm çalışmaları ben Dans Tiyatrosu olarak tanımlayabilirim. Ama o günden bugüne baktığımda çalışmalarımda yapısal olarak belli aşamalardan geçtiğimi fark ediyorum. Bunu da kendi dilimi bulmaya doğru attığım adımlar olarak kabul ediyorum, İlk koreografimde Adnan Saygun'un beş türküsünü "Ezgiler" adı altında beden diline aktardım. Türkülerde geçen sözcüklerin Anadolu'da var olan ya da gündelik hayatta var olan kodlarını dikkate alarak bunların beden diline

pe cy

a

Dilek Evgin

ileyen şeyler ön plandaydı. Dansçılarımla seçtiğim öykülerdeki karakterleri tartıştık. Ortaya çıkan malzemede gün­ delik beden dili önemli olurken, gelenek­ lerin getirdiği beden kullanma şekli hep koreografilerimde önemli öğeler oldu. Bu da benim dilimi, tarzımı oluşturmuş oldu. Yaptığım işin şöyle bir özelliği var. Oyunları izleyenler ya beğeniyor ya da hiç beğenmiyor, ikisinin de olduğu bir durumla şimdiye kadar karşılaşmadım. Yalnız her iki durumda da sizi etkileyen bir şeyin olduğu ortaya çıkıyor. Bir şeyden nefret ederseniz, aklınıza takılan bir şey oluşmuştur. "Nefret" benim için çok önemli bir olgu. Seyircilerin duygu­ ları ortaya çıkmış demektir. Oyunda bazen belli bir karakteri onaylarsınız, bazen de onaylamazsanız, bu sizin gerçeğinizdir. Bazen de onaylamak iste­ mezsiniz çünkü görmek istemediğiniz bir şeyle karşılaşmışınızdır. Bu da "nefret'i getirir. Çalışmalarımda dikkate aldığım konulardan biri de izleyicinin duygularına seslenmektir. Bir dönem sonra da teksti kullanmaktan vazgeçerek, koreografilerimde giderek daha yalın bir dile yönelmeye başladım. Burada da insanın "kendi kendine sorduğu sorular" üzerine yoğunlaştım. Örneğin, aşk, korku, terör, yalnızlık, nefret... Bunların çoğu bir tür patla­ malardı. Halen bu konular üstünde çalışmalar yapmaktayım.

Dilek Evgin

yansımalarını koreografimde altmetin olarak kullandım. Türkülerin ifade ettiği tema üzerine yoğunlaştım. Sonraları, konuyu kendim belirler oldum. Beni etk34

Ben şu ana dek yaptığım işten ödün ver­ medim. Benim sahnelediğim eserler dans tiyatrosu tarzının içine girmektedir. Almanya'da yine bu tarzın içinden sayılacak sanatçılar çalışmalarıma çok


başlamıştır. Ondan sonra da yavaş yavaş bunun dersleri verilmeye başlandı. Bunun savaşını veren bizler olduk.

pe cy

olumlu yaklaşıp "siz bizden daha fazla hareket kullanıyorsunuz" diyorlar, Türkiye'de ise, yaptığım koreografileri sınıflandıramadıkları için çoğu zaman anlaşılamayan" eleştiler aldım. Neden bir modern dans topluluğu içinde olduğum sorulmuştur.

a

Dilek Evgin'in 1993'de sahneye koyduğu "Mutlu Yuvalar" adlı koreografisinden bir sahne.

Şu anda çalışmalarını durdurmuş olan Turkuaz Dans Grubu'nun çok önemli bir işlevi vardı. Aysun Aslan ayrı düşünce arzlarını taşıyan insanları bir araya getirmişti. Bu yelpazenin içinde Turkuaz, dans tiyatrosu da, modern dans da sundu, Eleştirmenler bu yelpazenin farkına varamadılar ve tarzının oturmadığını söyledi­ ler. Belli bir tarzı olması için bu grubun ek bir koreografın adı altında toplanması gerekirdi. Yaşasaydı topluluk, zaman içinde dans tiyatrosu ya da modern dans ağırlıklı programları sezon içerisinde sunabilirdi. Bence, bu da Türkiye'de çok hoş bir başlangıç olurdu, Görüldüğü gibi, 100 tane topluluğumuz yok, ne yazık ki. eki, neden yok diye düşünürsek, bu ilkenin dans geleneğine ve dans geçmişine bir bakmamız gerekmekte. Çok uzun değil, 1948'de akademik eğitim yani klasik eserleri dans edebilecek sanatçıların eğitimi başlamıştır. 1980'den sonra dansta yaratıcılık düşüncesi oturmaya ve tartışılmaya

Bir taraftan da genel anlamda dans, oldukça maddi olanaklara bağlı bir sanat dalı. Dans için en azından 100 metre karelik, zemini ahşap ve belirli tavan yük­ sekliğine sahip bir çalışma salonu olması gerekmekte. Hiç değilse 10 kişiye bak­ manız lazım. Özellikle dans tiyatrosunda tasarımcılar, besteciler, müzik yorumcu­ ları gibi farklı sanatçılarla çalışmanız

azım. Yine dans için teknik çok önemli. Şu anda dansta birçok yolu, bunlardan da biri olan dans tiyatrosunu denemek isteyen çok insan var, görüyorum. Biz bir kapıyı araladık, onların da büyük özveride bulunarak, risk alarak, cesaret­ le, korkmadan bu kapıdan içeri girmeleri gerekiyor. Ve ben buna inanmak istiyo­ rum .

Dilek Evgin'in 1992'de Japonya'da dansçı Canan Şadalak'la sahnelediği "İçimdeki Çığlık" koreografisinden bir sahne. 35


DOSYA

İKİNCİ KUŞAK KONUŞUYOR Suna Göncü

pe cy a

Profesyonel olarak 6 yıldır dans ediyorum. Köln Spor Akademisi'ni bitirdim, ilk olarak Maya Lex'in Dışavurumcu danstan etkile­ nerek geliştirdiği "Elementary Dance" tekniğini öğrendim. Akademi'de bu tekniğe Almanya'daki devamı olarak kabul edilen Gratziela Padilla öncülük ediyor ve benim hocam da o oldu.. "Elementary Dans" vücudun ritmik hareketleri üzerine kurulmuştur. Yani koreografilerde mim kullanılmaz. Tüm Dışavurumcu Dans türlerinde olduğu gibi klasik baleden uzaklaşarak vücudun doğal hareketleri üzerine yönelinmiştir. Padilla'nın grubuyla sonraları iki yıl gösteri yaptım ve Türkiye'ye üç yıl önce bu grupla geldik,Yapı Kredi Gençlik Festivali kap­ samında dans ettik. O gruptan ayrıldıktan sonra üç arkadaşımla yeni bir grup kur­ duk. Grubun adı Teatza E Uno'ydu . Burada yaptığımız koreografiler de "elementary dance" ekolü ağırlıklıydı. Ancak ben dansta yeni yollar bulmak, araştırmalar yapmak istiyordum. Bu nedenle de Volkwang Hockschule Essen'de okumaya başladım. Hem tekniğimi geliştirmek hem de dansa farklı açılardan yaklaşmak için. Okuldaki hocalarımız Pina Bauch'un dansçılarıdır, Dominique Mercy, Lutz Förster, Malou Airadou gibi. Bunlar çok ünlü dansçılar. Bu okulda belirli bir teknik yok, yani ne Limon, ne Cunningham, ne Graham ama hepsinin karışımı diyebileceğimiz kendi tekniklerini yaratmışlar. Teknik çalışmaların yanı sıra doğaçlama ağırlıklı çalışmalar yapmaktayız. Bu çalışmalarda kullandığınız malzemelerde tamamen serbestsiniz. Onların verdiği temayı işlerken, sesinizi kullanabilirsiniz, şarkı söyleyebilirsiniz, objeler kullanabilirsiniz. Bu benim için çok farklı bir eğitim oldu çünkü daha önce bu anlayıştan çok farklı bir ekole göre dans ediyordum. Yeniyi kabul etmem bir yıl sürdü. Volkswang'da nasıl klasik bale eğitimi yoksa, klasik tiyat­ ro eğitimi de programda yok. Sahneye sanatçı olarak değil, insan olarak çıkmak

Suna Göncü, 26 yaşında, Essen'de oturuyor. İkinci nesil Almanyalılardan. Dans için parayı restoranlarda garsonluk yaparak kazanıyor.

36

önemli, tüm malzemelerin doğal olması isteniyor. Ama eğitimli vücutlarımız var. O yüzden bana Volkswang'da öğrendikle­ rim kendi içinde bir terslik taşıyor gibi geliyor. Benim dans felsefemde tümden doğal olmak var. Zaten şu anda okuldan ne alabilirsem onu almaya çalışıyorum. Bausch'un dansçısı Förster bu konuyu şöyle açıklıyor: Biz malzeme veriyoruz, bu da tekniktir, malzemeyi nasıl kullanacak­ ları tümden dansçılara kalmıştır. Zaten aynı zamanda özgür düşünmeyi de öğretiyoruz. Buradan çıkınca istediklerini yapmalarını öğretiyoruz. Pina Bausch' göre, hayat bir dans ve bunu bilerek yapmak ise, bu konuda eğitimli olmak demek. Volkswang'da çalışanların birbirinden çok farklı olması veya nereden geldikleri hiç önemli değildir. Önemli olan insanların bir şey söylemek istedikleri için orada olmalarıdır. Ve hepsi çığlık atma ihtiyacı içindedir. Bu yüzden çok yaratıcı bir ortam. Okulun giriş sınavlarında hocaların önemle durduğu nokta, gelen­ lerin makine gibi insanlar değil, kişilikli olmaları. Geçen yıl okulda bir koreografi yaptım, çok beğenildi. Hocalarım benim tam olarak Pina Bauch gibi düşünmediğimi biliyorlar, ama yine de destekliyorlar. Benim için dans aslında çok basit temellere oturuyor. Bir hikaye anlat­ mak istemiyorum. Duyguları göstermeye çalışıyorum. Beni izleyen insanların çoğu çalışmalarım için "çok kavramsal" diyor. Sahnelerken çoğunlukla dekor ya da kostüm kullanmıyorum. Bir yandan da bu anlatım tarzının bir sınırı olacağını düşünüyorum. Ama sonuna kadar götürmeyi amaçlıyorum. Bu yüzden yeni grup kurma aşamasındayım. İlerlemek için artık buna ihtiyacım olduğunu hissettim, yeni insanlarla, değişik fikirler ve yeni enerjiyle çalışmak istiyorum. Ben ne Almanya'da ne Türkiye'de yaşamayı tercih ediyorum. Baştan beri ne isem o olacağım, yani iki kültür arasında kalmak istiyorum. Çünkü ikisini de içimde hissediyorum .


pe

cy a

Suna Göncü, Pina Bausch'un dansçılarından Malau Airadou'nun koreografisi yaptığı, 1995'de Volkwang'da sahnelenen "Syzygie"de.


Gülüm Pekcan Yazıma dans tiyatrosunun kısa bir ta­ rihsel gelişimi ile başlamak istiyorum. Dans Tiyatrosunun ortaya çıkışı ve gelişimi Amerikan ve Alman

Gülüm Pekcan

Eserlerimde dikkat ettiğim en önemli nokta; bütün hareketlerin özenle ve düşünülerek yaratılması, rejiye uygun olması ve oyunda yerlerini bulması oldu. Sadece dans, modern dans ya da kusursuz bir teknik benim için hiçbir zaman önemli olmadı. Benim için önemli olan; "Yarattığım hareketi, karşımdaki insanla paylaşabiliyor muyum, yaratırken sadece benim düşüncelerimden çıkan ve bana ait olan hareket, dansçı, müzik ve teknikle birleşip seyirciye

cy a

sanatçıların öncülüğünde olmuştur. Modern dansın öncüsü Amerika, Almanya'yı etkilemiş ve dansta özgün arayışlar ortaya çıkmıştır. 1920'li yıllarda "ausdruckstanz" anlatım dans türünün yaygın olduğu Almanya'da II. Dünya Savaşından sonra "tantztheater" dans tiyatrosu eserleri sergilen­ meye başlamıştır. Dans Tiyatrosu sanatçıları; anlatımı biçimden üstün tutmuşlar ve estetik anlayışları klasik balenin post-modern dansın biçim­ ciliğine karşı çıkmışlardır. Dansı, toplumsal bir ilişki biçimi olarak değerlendirmişlerdir.

söylemek istediklerini kendi kültürleri, dans teknikleri ve savundukları felsefi ya da siyasi görüşleri doğrultusunda gerçekleştiriyorlar. Ben de kendime hedef olarak, hareketle anlatımı seç­ t i m . Peki nasıl hareket? Bu hareketler, günlük yaşamdaki doğal hareketleri­ mizin stilizasyonu, klasik balenin seçtiğim konuya ve rejisine uygun düzenlemeler, gerektiğinde modern dans tekniği ve doğaçlama çalışmalarında bulunan hareketlerin belli formda sunulmasıyla olacaktı. Bu çok çeşitliliği iletişim aracına döndürmeye çalışmak, dengeyi sağlamak en önemli unsurdu. Sadece dans değil, reji de dans tiyatrosu için çok önemliydi. Çünkü gösteri sadece bir dans gösterisi değildi. Anlatmak istediğim, vermek istediğim mesajı, bir yönetici titizliğinde incelemeli, yorumlamalı ve planlamalıydım. Kendi dans tiyatromun dili, dansın ve tiyat­ ronun insan vücudundaki birleşimi olmalıydı.

pe

Ben 3.5 yaşımdan beri 20 yıldır, klasik baleden modern dansa uzanan bir eğitim süreci içindeyim. Özel bale okulu mezunuyum ve halen klasik bale, modern dans, jazz dans öğret­ menliği ve Görsel Bale Okulu'nun müdürlüğünü yapmaktayım. D.T.C.F.. Tiyatro Bölümünü kazandığım gün­ den (1987) itibaren, dansın ve tiyatro­ nun birleştiği ve bu birleşimin bir anlatım, iletişim aracı olarak kullanıldığı bir sistem arayışına girdim. Araştırmalarım beni "dans t i ­ yatrosuna yöneltti. Bu konuda oldukça şanslıydım, yabancı ülkelerde bu konuda yapılmış yazılı ve görsel birçok eser vardı. Bu doğrultudaki ilk çalışmamı fakülte 2. sınıf öğrencisiyken "Küp Hamit" (1988) oyu­ nunun danslarında gerçekleştirdim. 1989-1990 öğretim yılında da "Dans Tiyatrosu" adlı tek perdelik ilk eserimi yazdım ve okul sahnesi ile diğer sah­ nelerde sergiledim ve 1991 yılında fakülteden mezun oldum. Dünyadaki bütün dans tiyatroları 38

sunulduğunda, seyircide bir anlam kazanıyor mu?" sorusunun cevabıdır. Doğal olarak her zaman anlaşılır olmak mümkün değil. Zaten bire bir anlaşılır olmak da baş amacımız değil Seyircinin hayal gücünü zorlayabiliyor ve onu oyun hakkında, hareketler hakkında düşünmeye yönlendirebiliyorsak, amacımıza yaklaşıyoruz demektir. Oyunlarımın metnini bugüne kadar kendim yazdım. İnsan hayatındaki etkili temaları bölümler halinde işledim. "Ayna", "Sonu Hep Böyle Biter", "Zamanı Yakaladım", "Av", "Canım Böyle İstedi" hep bu yapısal kurgu içinde yazıldı. Ancak yeni sezonda bir romanı, bir hikâyeyi ya da bir tiyatro oyununu dans tiyatrosu şeklinde oynamak amacındayız. Şu anda birlikte çalıştığım oyuncu­ larımla, vücut dili ile iletişim kurma düşüncesiyle bir araya geldik. Çoğu, tiyatro öğrencisi ve dansçı. Birlikte dans tiyatrosunu ülkemizde yaygınlaştırmak ve tanıtmak için uğraş veriyoruz. Dört senedir her hafta sürekli temsil veriyoruz. Sanat yapabilmek günümüz şartlarında çok zor. Biz, maddi zorluklara ve her şeye karşı, her hafta perdesini açmayı başaran, içlerindeki sanat sevgisini ve saygısını, "dans tiyatrosu" izlemeye gelen seyircileriyle paylaşmaya çalışan gençleriz. Bugüne kadar 100'e yakın oyun oynadık. Amacımız, her sene yeni ve bir öncekinden daha farklı ve daha iyi oyunlarla perde diyebilmek.

Gülüm Pekcan Dans Tiyatrosu'nun 1994 yılında sahnelediği "Canım Öyle İstedi" gösterisinden bir sahne


cy a

pe


a

pe cy


pe cy

Yeşil Üzümler, kurulduğundan bugüne tüm çalışmalarında beden dili ön planda olmak üzere çeşitli malzemelerle (bunların arasında dia, barko, video, ses, metin, film, müzik, plastik sanatlar sayılabilir) farklı diller üreterek seyircisine ''ulaşmayı denedi". Şimdiye kadar yapılan tüm çalışmalar ve bu çalışmaların ardından çıkan gösteriler, farklı bir iletişim arayışını ve deneyselliği ortaya çıkardı. Deneysellik, tanımı gereği , alışıldık biçimlerin dışına çıkmayı , bizim için yeni, bilinmedik,hatta zor olanı araştırmayı getiriyor. Farklı mekân kulanımları, ses ve beden çalışmaları, kurgu üzerine çeşitlemeler ve elimizdeki malzemenin (öncelikli olarak beden dili) değişik türevlerini bulmaya çalışmak bizim deneyselliğimizin içeriğini oluşturdu, Böylece, "Gal-İba", "Y. Çetinkaya Anısına", "Kapıcılar imparatorluğu", Kassandra", "Yansımalar", "SedirKanepe-Çekyat Üçlemesi", "Üç Üstü Üç" ve sokak gösterileri ortaya çıktı, Gösterilerin temel düşüncesini belli bir sorunsal belirlemiyor. Toplumsal, bireysel, politik, güncel, tarihsel... tümünün karışımından bir tema oluşturulmaya çalışılır. Böyle olmasının bir nedeni de, bu sorunların birbirinden ayrı kategorilerde değerlendirilemeyeceğine inanmamız.

a

Emre Koyuncuoğlu

Yeşil Üzümleri oluşturan her birimiz farklı geçmişlere sahibiz. Bu bize bazı zorluklar getirse de, aynı zamanda zenginliğimiz de demek oluyor. Olaylara farklı yönlerden bakmak, alternatiflerin çokluğu, artışmaların sonunda gelinen noktalar, değer verdiğimiz özelliklerimizden. Klasik bir dans tiyatro ya da sahne sanatı eğitimimiz yok. Çoğumuz kendi kendimizi yetiştirdik. Bizi yönlendiren hocalarımız oldu. Bunlardan bazıları Geyvan McMillen, Christina Broadbeck, Susan Bauer, Yavuzer Çetinkaya, Şahika Bekand'dır. Birçok workshop'a katıldık, Yurtdışında dans ve gösteri sanatları üzerine kurslara devam ettik, bazılarımız eğitimini gördü. Bu bilgilerin toplamı ve . yıllardır yaptığımız çalışmalar, kendimize it bir dilin oluşmasını sağladı. Başta yaptığımızı "Dans Tiyatrosu" diyerek belirlemeye çalıştık ancak sınıflandırılması zor bir tiyatro yapıyoruz. Yaptığımız işe muhakkak bir ad konması gerekirse, şu anda yaptıklarımızla daha çok hareket tiyatrosu kapsamına girdiğimizi düşünmekteyiz.

Yeşil Üzümler'in, 1995 Assos'da gerçekleştirdiği "Sedir-Kanepe-Çekyat" üçlemesinden bir sahne.

Yeşil Üzümler, gösterilerini hep farklı mekânlarda sundu. Gösterilerden bazıları, şu an halen çalışma salonumuz olan İstanbul Sanat Merkezi'nde, Twenty, Dadaist, Roxy, Sefahathane gibi barlarda, çeşitli antik kentlerde, Assos'da, Foksfun Tiyatrosu'nda ve sokaklarda gerçekleşti. Bu özelliğiyle de Yeşil Üzümler aslında gezgin bir topluluk­ tur.

Çoğunlukla bize gelen eleştiriler, amatör­ lerle çalıştığımızdan ve bizim de klasik anlamda bir eğitimimiz olmadığından teknik açıdan yetersizliğimiz üzerine oldu. Daha önümüzde uzun bir yol var. Bu eleştiriyi, belki bir özellik olarak saklı tutmaya ya da eleştirinin üzerine gidip profesyonel dansçı ya da tiyatro sanatçılarıyla çalışmaya yönelebiliriz. Daha bilmiyoruz.

Topluluğumuzun temelini oluşturan sanatçılar dışında, konuk dansçılar, tiyat­ rocular ya da sokaktan insanlar çoğu gösterimizde farklı heyecanlar getirmiştir bize. Bir şeyler söylemek isteyen herkese açık oluşumuz da önemli bir özelliğimiz. Şu ana kadar üretilen çalışmalarda belli bir standart yakalanmaya çalışıldı. Gösterilerimizin bazıları tepkiyle karşılandı, bazıları beğenildi, bazıları için de hiçbir şey söylenmedi. Hiçbir oyunumuzda ya da gösterimizde genel bir kanı oluşmadı, hep tartışıldı.

Yeşil Üzümler olarak bizler aslında yaşamaktan müthiş keyif alıyoruz ve bu zevki başkalarıyla paylaşmak istiyoruz. Biz aslında yaşarken çok acı çekiyoruz ve bu acıyı fark edenlerle paylaşmak istiyo­ ruz. Sanatın, düşüncenin yaratım gücünün , emeğin ve de sevginin ısrarla geçerliliğine inanıyoruz. Zor oluyor ama zoru seviyoruz. Önemli olan inandıklarımızdan, uygulamalarda vazgeçmemek. Bu da en temel felsefe­ miz . 41


deyimlerini sanata, dansa başlık ettiğimizde...

Konumuz olan Dans Tiyatrosuna girme­ den; Akademik danslar dediğimiz Klasik Bale, Çağdaş Bale ve Modern Dansın aralarındaki farkları, ayrımları, gruplaşma nedenleri ve tarihçelerine, koreograf isimlerine ve gruplara dalmadan (ayrı bir yazının konusu olması nedeniyle.) yüzey­ sel de olsa da bir bakmalıyız ki Dans Tiyatrosu'nun oluşumu daha iyi anlaşılsın..

pe

cy

Günümüzden 500 yıl önce İtalya'nın saraylarından, aristokrasinin içine doğan bale sanatının ardından bir yenileşme, değişim isteğiyle nasıl Çağdaş Bale oluştuysa (K. Bale tekniğini bütünüyle terk etmeden estetik ve düşünsel anlam­ da bir yenileşmedir, Çağdaş Bale) ikisine de tepki olarak protest bir yaklaşımla, kendine ait farklı teknik metodlarla ekspresyonist, çağa ve insana analizci, ruh bilimsel irdelemelerle, politik sorgula­ malarla gelişimin ve değişimin sürekliliğini bilen, alternatif yanıtları da içinde barındıran değişen dünyamızın dansla dillenmesi ve hareket dediğimiz o müthiş zengin potensiyelin akıllıca har­ manlandığı, geleneksel halk danslarından da yararlanan çağımızın dansı Modern Dans yapısı ve iç dinamiği nedeniyle Dans Tiyatrosu'nu doğurdu ve bu kaçınılmazdı. Modern Dans biçimsel, düşünsel olarak ne denli geniş bir yel­ pazeyi kapsıyorsa da devinimsel olarak; farklı bedensel teknik metodlarla kendini ifade etti, Graham Cunningham, Jose Limon gibi altı belirgin çizilmiş teknikler. Oysa bu teknikler de artık günümüzün modern klasikleridir. Asla rafa kalkmadılar, üstüne pekiştirmeler, gelişmeler alternatif perspektifli biçimsel yapılanmalar oluştu. Modern, çağdaş

Derdimizi de, periler, cinler, masalların ötesinde bu zamanda dans ederken anlatmak istiyoruz. Ve anlatma yollarının farklılığı, düşlerin sınırsızlığı şimdiyi, geçmişi, geleceği düşünürken, düşlerken, yargılar ve onay­ larken yolumuz açık... Dolayısıyla sanatçının yaratım, kurgu alanının da sınırsız özgürlüğü olmalı... Her koreograf hareket yaratma, düşünce aktarmanın dışında, bir yaşam felsefesine sahip olmalı, bence filozof olmalıdır. Böylece Modern Dans, Dans Tiyatrosu gibi alter­ natif görsellikte, ortaya çıkan işler, gerçek bir sanat yapıtı olabilsin, gelecek­ te kendini değişime bırakabilerek yerini alsın. Dans Tiyatrosunu anlatmak için Modern Danstan ayırarak şifreli bir anlatıma gitmek istemem, çünkü bence iç içeler. Ama dans tiyatrosu serüvenin başını görsel anlatımın yanı sıra mesaj kaygısını ve en önemlisi mimin, pan­ tomimin çektiğini söylemeliyiz. Modern Dansta mesaj ve pantomim yok mu? Kullanılmadı mı? Çoğunlukla var. Ama yalnızca bedensel dil kullanmak dansla anlatmak, hiç mi hiç mesaj vermemek gibi bir seçiminiz de olabilir ki bu yaklaşımda daha fazla koreograf var. Sinema sanatından bir örnekle konuya yaklaşacağım. Kısa film nedir? Uzun metrajlıdan farkları nedir? Bunu tartışırken güzel bir deyiş var. Kısa film asla uzun filmin kısaltılmışı değildir. Her kısa olan film de kısa metrajlı film değildir. Çünkü kısa film öyküsünü anlatırken, görsel atmosferini ve anlatım grafiğini çok daha fazla etkide, kavrata­ bilecek yetkinlik kurmak, kısaca acele ve öz olmak durumundadır. Seçim böyle yapmıştır. Bence çok daha zoru

a

Yasemin Erkan Altıoklar

seçmiştir. Dans tiy­ atrosu da benzer bir zorluktur. Dans tiyat-rosu asla dansın, devinimin stoplandığı, sözün, sesin, mimin oyu­ nun başladığı an değildir. Bu geçişler iç içe bir­ birini destekleyici olmalıdır, hiçbir şey "gibi" olma­ malıdır. Bu doğallığı (her insan dans da eder de, konuşur Altıoklar'ın bir koreografisinden... 42

da özürlü değilse) dansla oyunu pekiştirmek ustaca ayrıntıları iyi harman­ lamaktır. Bir koreograf olarak dans tiya­ trosunu denemeye kalkmak ciddi bir reji, senaryo ve drama çalışmaları gerektiri­ yor. Kendimden bir örnekle: Tiyatro, sine ma ve Tv için birçok koreografi çalışmam, çağdaş baleden modern dansa uzanan dokuz ayrı özgün kore­ ografi gerçekleştirdikten sonra, iki yıl önce "bana ne" adıyla bir dans tiyatrosu yaptım. Oynandı, başarılı bir ilk denemey­ di, izleyici oyuna katılmış ve istediğim tepkileri almıştım. Fakat hatalı bir yanım vardı, şimdi daha iyi görüyorum. Çok farklı temaları bir arada, bir anda anlat­ ma telaşı... Teatral reji anlamında yeter­ siz kaldığım yerler vardı. Türkiye'de henüz yeni olan dans tiyatrosunun komplike bir tasarım olduğunu ve çok tartışmamız gerektiğini söylüyorum. Her danslı sözlü oyun dans tiyatrosu değildir. Bir tiyatro ya da sinema yönetmeni oyun da hareket ya da dans kullanmayı tasarlıyorsa, koreografiden anlamak zorundadır, ama koreograf olmak duru­ munda değildir. Ama bir koreograf dans tiyatrosuna soyunmak istiyorsa neredeyse rejisör de olmalıdır bence. Tiyatro, sinema, resim, heykel, müzik, edebiyat, görselliği, dili, tasarımı müthiş bir dengede sunmak gerekiyor. İşte, dans tiyatrosunun ne denli olgun bir yapılanma olduğu açık. Dozajlar ve nüanslar değil mi işin sırrı? Ne anlattığımızdan öte nasıl anlattığımız önemli. Dans tiyatrosunun neredeyse tüm sanat dallarının sentezini içinde toplayan potansiyelde bir gösteri olduğunu söylüyorum. Sahnenin dışında farklı mekânlara, sokaklara, hayatın içine taşmamız gerekiyor. Çağımızda modern dansçılara bu görevler düşmekte. Dünyada modern dans toplulukları, dan: tiyatrosu adını almayı daha çok yeğler oldular. Ankara ve İstanbul'da bir araya gelmiş gençler var. Dansla ciddi bir biçimde teorik ve pratik olarak ilgililer. Bu çok sevindirici ama bazılarının mo­ dern dans topluluğu adını almaları için çok erken ve fazla cesaretlilik söz konusu. Balenin de, modern dansın da beşiği Amerika ve Avrupa, şanssızlığımız ise P. Bausch, C. Carlson, M. Marin vb. gibi ustaları izleme olanağımızın kısırlığı ilerisini görebiliyorsak yakın gelecekte dans tiyatrosu çok daha doğru bir ad ol çaktır ve bizleri doğru adreslere götüre­ cektir. Hayata tam içinden bakmalıyız. Nasılsa hepimizin gözleri farklı, gözlüklerse çok çeşitli .


pe cy

a

Theaterhaus Jena 'n覺n "Macbeth" adl覺 koreografisinden bir sahne...


DOSYA

DEVLET BALESİ'NDEN DÖRT DANS TİYATROSU KOREOGRAFI Türkiye'de dans tiyatrosu (akademik anlamda) son derece olgun ürünler veriyor. Bu dalda yapıtlar üreten Devlet Balesi çıkışlı dört koreografı (özgeçmiş ve yöntemsel çözümleme bağlamında) belgelemekte yarar var:

pe cy

a

Jack Deleon

Aysun Aslan: Ankara'da doğdu. Bale öğrenimini Ankara Devlet Konservatuarı'nda tamamladı (1974). Aynı yıl Ankara Devlet Opera ve Balesi'ne dansçı olarak katıldı. Geyvan McMillen'ın topluluğunda sahneye çıktı, İlk kısa koreografi denemelerini Chick Corea, Shakti ve Weather Report'un müzikleriyle televizyon için yaptı. 19791980 döneminden günümüze çalışmalarını İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nde sürdüren Aslan, "Çeşitleme­ ler", (1980-1981, müzik: Gismonti), "Denge" (1981-1982, müzik: Oregon and the Art Ensemble of Chicago), "Ayna" (1983-1984, müzik: John Neptune), "Ağıt" (1986-1987, müzik: Villa Lobos) başlıklı modern yapımların koreografilerini gerçekleştirdi. 1990 yılında (Aydın Tekerle birlikte) Türkuaz Dans Topluluğu'nu kurdu.

Aysun Aslan, Türkuaz'ın bünyesinde şu yapıtları sahneledi: "Bir Rüya Gördüm" (1989-1990, müzik: Le Mystere des Voix Bulgares)? "Variations" (1991-1992, müzik: Gismonti), "Deja Vu" (19921993, müzik: John Mac Laughlin Trio). Aysun Aslan koreografilerinde çok yönlü bir yöntem uygular. Dans tiyatrosunun 44

akademik sınırlarını zorlayan Aslan ("Sayfa 3-Sütun 8" başlıklı yapıtında olduğu gibi) modern dansın da kıyılarında gezinir. Aysun Aslan'ın günümüze değin tasarımladığı en önem­ li dans tiyatrosu yapıtı "Ağıt"tır; Anadolu geleneği ve tragedyasından yola çıkan koreograf, stilize bir öykü serer izleyicinin gözleri önüne... Duygu Aykal: 1963 yılında Ankara Devlet Konservatuarı Bale Bölümü'nü bitirip Almanya'ya gitti. Essen Volkwang Yüksek Bale Okulu'nda bir yıl Kurt Joss'la çağdaş bale ve A. Kunst'la "Laban dans yazısı" çalıştı. 1964'te Ankara Devlet Opera ve Balesi'ne dansçı olarak atandı. 1968'de koreografi öğrenimi için Londra'ya gitti. Krallık Bale Okulu'nda (Royal Ballet School) üç yıl Leonide Massine'den "Dans Kompozisyonu Kuramı" eğitimi gördü. Londra Çağdaş Bale Okulu (Contemporary Dance School) ve Benesh Dans Yazısı Enstitüsü (Benesh Institute of Choreology) kurumlarında çalışmalarda bulundu. 1973'te Londra Festival Balesi'nde Leonid Massine'nin "Üç Köşeli Şapka", 1976'da Paris Operası'nda Nijinsky'nin "Bir Pan'ın Öğleden Sonrası" balelerini sahneye koydu. 1978'de Devlet Halk Dansları Topluluğu'nun kurulması çalışmalarında bulundu ve topluluğun genel sanat yönetmenliğini üstlendi. Duygu Aykal'ın Ankara ve İstanbul Devlet Balesi'nde sahnelediği modern yapımlar şöyle sıralanabilir: "Çoğul" (1973-1974,


müzik: Cengiz Tanç), "Oluşum" ;1973-1974, müzik: İlhan Usmanbaş), "Bulutlar Nereye Gider" (1977-1978, müzik: İlhan Usmanbaş), "İnsan İnsan" (19781979, müzik: Engin Aksan), "Biz-SizOnlar" (1982-1983, müzik: Sfetsas), 'İnsancık" (1984-1985, müzik: Engin Aksan). 1988'de ölüme yenik düştü.

pe cy

Sait Sökmen: 1942 yılında doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı'nı bitir­ di. Ankara Devlet Balesi'ne katıldı, "Giselle", "Coppelia", "Uyuyan Güzel", "Kanlı Düğün", "Fındıkkıran", "Kuğu Gölü" adlı yapımlarda "solist" olarak dans etti. 1965'te Ninette de Valois'nın çağrılısı olarak Londra'ya gitti. 19681969'da London Contemporary Dance School'un, 1971'de New York'ta Georges Balanchine, Jerome Robbins ve Alvin Ailey'in çalışmalarına katıldı. Sait Sökmen Devlet Balesi Sahnesi'nde "Çark" (19681969, müzik: Ravel), "Kurban" (19751976, müziksiz), "Konçerto" (19801981, müzik: Bach) başlıklı yapımları sah­ neledi. 1970-1971 döneminde Ankara Devlet Tiyatrosu Çağdaş Bale Topluluğu bünyesinde "Çark", "Kurban" ve "Çift Üç" (müzik: Miles Davis) adlı eserleri sergiledi. Günümüze değin iki yüzün üstünde televizyon koreografisi gerçek­ leştirdi.

a

Duygu Akyal, dans tiyatrosuyla mo­ dern dansın sentezini oluşturan yapıtlarında keskin dönüşlere ve köşeli yapılanmalara yer vermez; yeğlenen uzun kavisli yumuşak hareketler, klasik stilizasyondan uzak duran estetik anlayış ve bedensel dilden doğan artı-iletişimdir...

Kasım 1968 tarihinde Türk balesinde "kuramsal" bir aşama yaşandı: İlk Türk koreografı Sait Sökmen, Ravel'in müziği üstüne kurguladığı "Çark" çalışmasını ramp ışıklarına çıkardı. "Klasik" ve "mod­ ern" yöntemleri harmanlayan çok boyut­ lu bir dans tiyatrosu yapımıydı, "Çark". Mavi renkli dansçıların klasik bale diliyle hareket ettikleri, kırmızı giysili dansçılarınsa dans tiyatrosuna gönder­ meler yapan devinimlerden güç aldıkları yapımda, yetkin sanatçılar başrolleri paylaştılar. Osman Şengezer konuya ilişkin ilginç bir saptamada bulunur: "Ninette de

Valois'nın uzun süredir arzuladığı Türk balesini yine Türk yöneticilerin yönetmesi düşüncesi Aydın Gün'ün yapıcı desteklemeleriyle gerçeğe doğru yöneliyor ve çeşitli yollardan yetişerek belirgin bir oluşuma gelmiş bir Türk bale yönetimi kuruluyor. Artık Türk koreograflarının da meydana çıkmalarına ve söz söylemele­ rine sıra gelmişti. İşte bu dönemde Sait Sökmenin Çark balesine rastlıyoruz. Bu ilk Türk koreografi örneği ile Devlet Balesi önemli bir taşı da yerine koymuş oluyordu". (Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Yayınları, 1971-1972 döne­ mi, No. 2, Osman Şengezer, "25. Yıla Girerken Yine Madam'la"). Oytun Turfanda: 1947'de doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı'nı bitirdi. 1966'da Ankara Devlet Balesi'ne katıldı. İngiltere, İtalya, Japonya'da dans etti ve yapıtlar sahneledi. Ankara Devlet Balesi'nde "Sylvia", "Pineapple Poll", "Kanlı Düğün", "Fındıkkıran", "Orpheus", "Judith", "Romeo ve Juliette", "Don Kişot", "Hürrem Sultan", "Şımarık Kız" adlı yapımlarda "başdansçı" olarak sah­ neye çıktı. 1979-1981 ve 1982-1984 dönemleri boyunca İstanbul Devlet

Balesi'nde "başkoreograf" konumunda bulundu. İstanbul Devlet Balesi bünyesinde "Giselle", "Don Kişot", "Le Corsaire", "La Bayadere", "Paquita" gibi klasik yapıtları sahneye koydu. Özgün koreografileri: "Pembe Kadın" (19731974, müzik: Necil Kazım Akses), "Yoz Döngü" (1.974-1975, müzik: Güray Taptık-Cengiz Tanç), "Güzelleme" (19741975, müzik: Nevit Kodallı), "Hürrem Sultan" (1976-1977, müzik: Nevit Kodallı), "Bebek" (1982-1983, 19871988, müzik: Sibelius/öykü: Yaşar Kemal), "Kamelyalı Kadın" (1986-1987, müzik: Giuseppe Verdi/Babür Tongur), "İnsanın Yükselişi" (1986-1987, müzik: Cengiz Tanç), "Niçin" (1989-1990, müzik: Kara Karayev). Türkiye'nin en verimli koreograflarından biri olan Oytun Turfanda'nın özgün yapıtları, dünya bale repertuarındaki haklı yerini almıştır. Dans tiyatrosunu "laboratuar" anlayışı içinde işleyen Turfanda, "Bebek" balesiyle Türk dans hareket ve motiflerini Batı'lı tekniklerle işleyerek ramp ışıklarına çıkarmıştır...

45


ELEŞTİRİ

ÇIN SABAH'TA ŞAVKIYAN NE?

Şener

a

Sevda

zaman on dokuz, yirmilerinde olan bizlere, özellikle o günlerin üniversiteli kız öğrencilerine nasıl bir ufuk açtığını bilir mi? O kitaptaki öyküleri nasıl tekrar tekrar okuduğumuzu, birbirimize heye­ canla anlattığımızı, sonraki yapıtlarını merakla beklediğimizi, okuduğumuzu, sindirdiğimizi duymuş mudur?

Nezihe Meriç en çok "Sular Aydınlanıyor" oyunu ile bilinir, ilk olarak 1969 yılında sahnelenen bu oyun hem Ankara'da, hem İstanbul'da birkaç kez seyirci önüne çıktı. Her seferinde de sevildi, alkışlandı. Fakat benim kuşağımdakiler için Nezihe Meriç her şeyden önce "Bozbulanık"ın unutulmaz yazarıdır. Acaba yazar bu ilk eseri ile o

Nezihe Meriç ilk kitabından başlayarak öykülerinde de, oyunlarında da belli bir yaşam görüşünü korumuş, belli bir biçemi sürdürmüş, yapıtları ile kendine özgü bir kimlik oluşturmuş bir yazardır. "Çın Sabah"ta bu kimliği pekiştiriyor. Onu yine kadın tiplemelerinde başarılı olan, insanlığın erdemini, kadınların sevecen­ liğinde, anaçlığında, koruyucu gücünde bulan bir kadın yazar olarak alkışlıyoruz. Nezihe Meriç halktan, halkta yaşayan değerlerden kopmadan ileriye, insanca ilişkilerin egemen olduğu, sevgiye, dayanışmaya açık bir düzene doğru yol alıyor bu yeni oyununda da. Oyunumuzun kahramanı bundan önceki oyunlarında olduğu gibi bir halk kadını. Yoksulluk çekmiş, fazla eğitim görme­ miş, yaşlı bir göçmen. Yalnız yaşamının kalan yıllarını geçireceği bir apartman dairesine yeni taşınmış, ilk kez bir mülk sahibi olmanın alçakgönüllü sevincini, yalnızlığının bir kez daha bilincine var­ manın burukluğu ile harmanlayan, temiz, tertipli, çalışkan bir kadın. Onu, yan komşusu ile kuracağı ilişki dolayısı ile daha iyi tanırız. Komşu, yetmişli yılların öğrenci hareketleri ile tanınmış, o yılların heyacanını da, kahrını da yaşamış, daha sonra Amerika'da iyi bir

Nezihe Meric'in bu yeni oyunu Ankara Devlet Tiyatrolarının Oda Tiyatrosu'nda sergileniyor. Ankara seyircisi bu eski Ankaralı yazarı alkışlama fırsatı bulduğu için

pe cy

mutlu olmalı. Çünkü oyun, beklentileri karşılıksız bırakmıyor.

46


eğitim görmüş varlıklı bir genç kızdır. Çok yakın bir zamanda anne ve babasını bir trafik kazasında yitirmiştir. Eski bir sevdanın sızısını hâlâ içinde taşımaktadır. Genç kızın öfkesi, isyanı, kötümserliği ile, yaşlı kadının sabrı, sevecenliği, iyimserliği önce karşı karşıya, sonra yan yana gelir. Bu dialogtan yeni bir dostluk üretilir. Eski ile yeniyi, geleneksel olanla moderni bir potada eriten, yaşlı kadının yaşam sevgisi ve yaşatma gücüdür. Bu sevinci ve bu gücü, kurulan sofra, yenen yemek simgeler. Anıların hüznü de, hayatta olmanın keyfi de bu sofrada paylaşılır.

Oda tiyatrosunun daracık sahnesi tasarımı yapan Serte! Çetiner'e fazla imkan tanımıyor. Bu oyun daha geniş bir mekanda, örneğin Yeni Sahne'de daha fazla seyirci sayısı ile buluşmayı hak ediyor. Onlara insanca değerlerin yitmeyeceğini, bu gizil gücün hâlâ içimizde yaşadığını göstermek ve özlediğimiz bir uyumu tattırmak için .

pe cy

a

Nezihe Meriç kadının doğal analık içgüdüsünü ve geleneksel koruyuculuk işlevini yüceltirken onu bu görevlerin dar sınırları cinde köreltmemeye, gücünü, yapıcılığını, hatta yaratıcılığını vurgulamaya özen göstermiş. Bu bakımdan zaman zaman ide­ alizminin inandırıcılık ölçülerini aştığı söylenebilir. Fakat bu iyim­

serliğin özlemlerimize tam zamanında yanıt verdiği de yadsınamaz. "Çın Sabah''ı Olcay Poyraz sahneye koymuş. Anlayarak, sev­ erek, başarı ile. Gülsen Alnıaçık ile Hülya Gülsen oyun kişilerini canlandırıyorlar. Onlar da anlayarak, severek, başarı ile. Gülsen Alnıaçık'ın kompozisyonu hep hatırda kalacak olgunlukta. Yazarı, yönetmeni, oyuncusu ile kadın sanatçılar güzel bir ortak yaratım örneği sunuyorlar seyirciye.

47


ELEŞTİRİ

YAŞLILIĞA İSYAN: "İLK GENÇLİK" Sibel

Arslan

Toplum dışına itilmiş, yaptıkları her harekette yaşlı oldukları yüzlerine vurulan, ses­ sizce bir kenara çekilip ölümü beklemeleri istenen geçkin, yalnız ve mutsuz iki kadın, bir gün kendilerine uygun görülen "yaşlı" yaftasını taşımayı reddedip, herkese yaşlı olmadıklarını kanıtlamaya, bastırdıkları duygularını, özlemlerini dışa vurmaya, diledikleri gibi yaşamaya kalkarlarsa başlarına neler gelir? Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nda sergilenmeye başlanan "İlk Gençlik" adlı oyununda yazar Chiristian Guidicelli, bu düşünceden yola çıkıyor.

pe cy

a

"İlk Gençlik" bir lisenin yıllık balosunda başlar. Balonun gürültülü patırtılı atmos­ feri içinde iki yaşlı kadın, Simone ve Renee atmosferin bayağılığından dolayı gençlere acır. 60 yaşındaki Simone, içkinin de etkisiyle daha eğlenceli bir bara gitmeyi düşünürken, ondan biraz daha yaşlı olan Renee eve gidip kitap-ların dünyasında serüvenler yaşamayı düşler. Bir rastlantı sonucu tanışan birbirine taban tabana zıt karakterdeki bu iki kadın için bir dönüm noktası olur bu tanışma. İlk anda birbirlerinden pek de hoşlanmayan kadınlar, sanki yıllardır sıkıldıkları, bunaldıkları yaşamlarını değiştirmek için birbirleriyle tanışmayı beklemiş gibi, bir an bile yitirmeden kendilerine bambaşka bir yol çizerler. Evlerini terk edip Paris'e doğru hareket etmelerinden sonra çılgınca bir yaşam onları beklemektedir artık. Simone ile Renee tek başlarınayken düşlemeye bile yeltenmedikleri şeyleri, birbirlerinden cesaret alarak gerçekleştirmeye çalışırlar.

Evlerinden, alışkın oldukları yaşam tarzından uzaklaşmaları, başka bir kentte olmaları, sanki onları yaşlılıktan, toplum­ sal değer yargılarından, şimdiye dek tüm yaşadıklarından uzaklaşmalarını sağlamıştır. Böylece kurallara uyan, di­ siplinli, ölçülü Renee, Simone'la tanıştıktan sonra bambaşka bir kişiliğe bürünür, pervasız Simone'u bile hayrete düşüren işler yapmaya başlar. Dilediği 48

gibi davranan, kurallarla pek ilgisi olmayan Simone ise, oğlu, gelini ve toru­ nunun kısıtlayıcı ve aşağılayıcı tavırlarından kurtulmuş, özgürlüğüne kavuşmuştur. Fakat bu özgürlük, iki yaşlı kadının her dilediklerini rahatça gerçek­ leştirebilecekleri anlamına gelmez. Toplumun yaşlı insanlar için çizdiği sınırı aştıklarında, yalnızca yaşlarından dolayı birçok güçlükle karşılaşırlar, ama yılmayıp her seferinde yeni çözümler üretirler. Yaşadıkları yeni deneyimler yoluyla şimdiye dek bastırmak zorunda kaldıkları kimliklerine kavuşurlar, içlerindeki enerji, yaşama sevinci ve coşku gün ışığına çıkar. Evlerini, ailelerini, özlemini duyduklarını, bugüne dek yapamadıklarını gerçekleştirebilmeleri için belki de son fırsatlarıdır. Her iki kadın da geçmişleriyle yaşamaya son verip kendilerine bir arada yaşayacak­ ları bir gelecek oluşturmaya ve karşılaştıkları tüm güçlüklere rağmen hayatın tadını çıkarmaya bakarlar. Simone, oğlu ve gelininin azarlarını, Renee ise sıkı sıkıya bağlı olduğu değer yargıları ve nezaket kurallarını bir yana bırakmıştır. Artık onlar, her yerde gör­ meye alıştığımız, dünyadan elini eteğini çekmiş iki yaşlı insan değil, günü gününe yaşayan, kendilerini olmaları gerektiği gibi değil, oldukları gibi topluma kabul ettirmeye çalışan, yetişkinlerin dünyasına girmek isteyen iki sevimli haşarı çocuk gibidirler. Yaşlılığa karşı giriştikleri isyan eylemlerini, aynı sorunları paylaşmanın getirdiği müthiş bir dayanışma içinde gerçekleştirmeyi kafalarına koymuşlardır. İlk kez 1987 yılında Paris'te sahnelenen "İlk Gençlik" oyununda Christian Guidicelli, iki yaşlı insanın özlemlerini, düşlerini, çoktandır yitirdikleri gençlikleri­ ni arayışlarını, kimliklerini yeniden keşfet­ melerini, yaşlılar dünyasına büyük bir duyarlılıkla yaklaşarak, ironik bir dille


anlatıyor. Bakırköy Belediye Tiyatrosu Yunus Emre Kültür Merkezi'nde sergile­ nen oyunun çevirisi Esen Çamurdan, rejisi Sevinç Aktansel, dekor ve kostümleri Gönül Sipahioğlu, müzikleri Ercan Esendağ, koreografisi ise Mikhel Vidhi tarafından gerçekleştirilmiş.

"İlk Gençlik" gerek metni, gerek sahnelenmesi, özellikle de oyunculuğuyla kaliteli bir oyun izlemek isteyenlerin kaçırmaması gereken, Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nun yüzünü ağartan, başarılı, özenli bir yapım.

pe cy

a

Oyunda iki yaşlı kadını deneyimli oyuncular Meral Çetinkaya ile Gül Onat canlandırıyor. Gül Onat, sevimli, patavatsız, iyi kalpli, çocuksu Simone'u, Meral Çetinkaya ise disiplinli, kibar, titiz, eğitimli Renee'yi, canlandırdıkları karakterlerin ses tonundan, bakışlarına, tavırlarına kadar incelikle işlenmiş kusursuz oyunculuklarıyla sahne üzerine taşıyorlar. Birbirlerinden güç alarak "dışlanmak, modası geçmiş giysiler gibi bir yana bırakılmak" düşüncesine tüm güçleriyle karşı koymaya çalışan sevimli bir ikili oluştururken, izleyenleri, "yaşlılık" kavramı üzerine yeniden düşünmeye itiyorlar. Yönetmen Sevinç Aktansel'in, metne sadık kalarak, her şeyi

sahnedeki oyuncu­ lara daha fazla olanak tanımak, oyunculuğu ön plana çıkarmak için kul­ lanan yalın bir reji anlayışını benimse­ diği gözleniyor. Oyun farklı mekan­ larda geçmesine rağmen, sahnede yalnızca balo salo­ nunun görünmesi, oyun boyunca gelişen olayların Renee ile Simon'un başından geçmeyip yalnızca düşledikleri ya da oyun içinde oyun şeklinde geliştiği izlenimi uyandırıyor. Oysa oyun boyunca dekor dışında oyun içinde oyunun ipuçları verilmediği için, mekan değişimleri ufak tefek değişikliklerle verilerek oyunun havasına daha uygun bir atmosfer yaratılması oyuna farklı bir boyut kazandırabilirdi.

49


ELEŞTİRİ

Sinan

Okan

Çavuş

SAVAŞ OYUNLARI

Evde yazı makinenizin başına oturmuş, şiddet üzerine bir tiyatro oyunu üzerine yazı yazmaya çalışırken birden dışarıdan silah sesleri gelmeye başlıyor. Bugün maç mı vardı acaba, diye düşünüyorsunuz. Olamaz. Haftanın başındayız. Zaten silah ses­ lerinin periyodu da bunu gösteriyor. Tetiklere basan parmaklar sevinçle değil sinirle gerilmiş, belli. Sesler uzaklaştıkça anlıyorsunuz ki, bu bir silahlı çatışma. Tarafların

pe cy a

kim olduğu bilinmiyor. Önemli de değil. Önemli olan, İstanbul'un orta yerinde bir yerde, yaklaşık bin kişinin üst üste yaşadığı bir sitede oturuyorsunuz, yazı icat edileli dört bin küsur, İsa doğalı bin dokuz yüz küsur, elin gâvuru aya gideli de otuz küsur yıl olmuş ve siz evinizden yüz metre ötede takır takır silah sesleri duyuyor ve perdeyi aralayıp dışarı, göz ucuyla da olsa, bakmaya korkuyor­ sunuz. Ve içinizden belki de şöyle geçiriyorsunuz: "Asacaksın ikisini bak bir daha öyle sokak ortasında rastgele ateş edebiliyorlar mı!" İçiniz öfkeyle kabarıyor. Birini elinize geçirseniz bir kaşık suda boğacak gibi oluyorsunuz. Ama sonra, 'işte, demek ki şiddet insanın doğasında var ki, tepişmeden duramıyoruz' gibi beylik bir alıntıyla öfkenizi bastırmaya çalışıyorsunuz. Acaba gerçekten öyle mi? Şiddet, insanın vahşi atalarından miras aldığı bir içgüdü mü, yoksa yaşanılan ortama mı bağlı? Ya da barış gerçekten bir istisna mı? Bu olay birkaç gün önce seyrettiğiniz ve şimdi üzerine yazı yazmaya çalıştığınız oyunun konusuna öyle cuk oturuyor ki, Edward Bond'un sözleri birden gerçek karşılıklarını buluveriyor: "Biz, iyi ve kötü olarak değil, her ikisinin de potan­ siyelini taşıyarak dünyaya geldik. Ne 50

olacağımız ise başlıca toplumumuzun ve toplum içindeki yaşantımızın bir sonucu. Hidrojen bombası, ölüm kamp­ larından insan doğası sorumlu tutula­ maz. Bunlar toplumsal düzenin sonuçlarıdır." Büyük ölçüde Amerikan Yapısalcılığı sayesinde, diğer yöntemlerle doyurucu yanıt bulunamayan eşcinsellik, şizofreni, alkolizm gibi insan psikolojisi­ ni ilgilendiren pek çok soruna genetik ve/veya fizyolojik çözümler bulmanın rahatlığına o kadar alışmışız ki, kanımca, yüzyıllardır birbirimizi gırtlak­ lamanın utancını, şiddete de genetik açıklamalar getirerek bastırmaya çalışıyoruz. Oysa şiddet pekala da toplumsaldır ve öğrenilebilir/öğretilebilir. Kaldı ki insanoğlunun şiddeti, hayvanlar arasındaki şiddetten açık biçimde farklıdır. Hiçbir hayvan, karnı tokken ya da varlığı tehlikede değilken bir başka hayvanı, hele de kendi türünden bir canlıyı, 'öfkeden gözü dönmüş' bir biçimde öldürmez. OYUN İşte Edward Bond'un yazdığı, Bilsak Tiyatro Atölyesi (B.T.A.) Oyuncularının Roxy Bar'da sahneye koydukları "Savaş Oyunları" da şiddetin bu toplumsal özelliği üzerine kurulu varoluşu ancak yıkımla, ateşle, insanlarının birbirlerini yok etmesiyle mümkün, bir dünya çerçevesinde şiddetin nasıl öğrenildiği­ nin/öğretildiğinin, toplumun nasıl bir öz-yıkıma sürüklendiğinin vurgulandığı bir oyun. Olayların belli bir bütünlük oluşturacak


biçimde birbirini izlediği bilinen doğrusal anlatım tekniğinin yer yer kırıldığı, arada bir başka bir boyuta, başka bir bilinç düzeyine sıçramaların yer aldığı oyun dokuz ayrı bölümden oluşuyor. Bölümlerin hem birbirinden bağımsız olarak algılalabilirlikleri, hem de daha üst bir düzlemde, belli bir bütünlük oluşturmaları, oyunu izlerken Bond'un kurguladığı karanlık bİr dünyada elinizde fenerle dolaşıyormuş hissine kapılmanıza yol açabilir. Fenerin aydınlattığı yaşam parçaları daha yukarılarda bir yerlerde birleşerek, o an içinde bulunduğunuz dünyanın bir resmini gösterirler size.

pe cy a

Oyunun başında feneriniz, alevler içindeki bir evde (dışarıda muhtemelen bir savaş hali hüküm sürmektedir) annesinin parçalanan bedeninden doğan bir bebeğin gülümseyen yüzünü aydınlatır. Yürümeye devam edersiniz. Karanlık bir yolun bir yerinde, fenerinizden çıkan ışık huzmesi içinde bir okul belirir. Bu okulda tuvalette bile olsa düşünmek yasaktır. Düşünmeniz değil yapmanız gereklidir çünkü. Size tükürene tükürükle karşılık vermeniz gerektiği öğretilir burada. Nefret etmek öğretilir. Sonra birden başka bir gerçeklik çıkar karşınıza. Bir kadınla bir erkek, sevgi ve hasretle sarılırlar bir­ birlerine. Ama bu sevgi, bir sağırlar diyaloguna dönüşür biraz sonra. Kadın sevgi sözcükleri söylerken, adam bambaşka bir gerçekliğin; acı, şiddet ve yıkımla dolu bir dünyanın diliyle konuşur. Kadın, adamın ümitsiz haykırışını bile duymaz. Derken kendinizi bir evin içinde bulursunuz. İlk önce her haliyle sıradan bir aile gibi görünen iki insanın, birbirlerine karşı uyguladıkları baskı ve şiddete tanık olmak üzeresinizdir. İşsiz kocasının okuduğu kitapları saklayarak ve çalışıp evi geçindirmesini kocası üzerinde bir baskı aracı olarak kulla­ narak fiziksel olmayan, üstü kapalı bir şiddet uygulayan karısı karşısında koca, fiziksel şiddete başvurur. Yaşantısını, düşüncesini ve inancını iyi ile kötünün mücadelesi üzerine kurmuş biz izleyiciler ise kimin haklı olduğuna bir türlü karar veremeyiz. Sonra fenerimiz bir pazarlık sahnesini aydınlatır. Alıcı, günün koşullarına göre en iyi teklifi yaptığını iddia eder. Zaten piyasa durgundur. Çürüyüp kokmasın diye pazarda satılmayan, elde kalan malların yakılacağı fırınlar da yok mudur zaten? Yirmi yıllık bir ömürde anlaşırlar ve kadınla adam biricik bebeklerini, temiz çamaşırlarıyla beraber adama satarlar.

Elinizde fenerle yürümeye devam edersiniz. İleride, fabrikaya giden sokakta iki kişi görürsünüz. Birisi, yandaki binanın çöken duvarı altında kalmış, belinin tam ortasına düşen kirişin ağırlığı altında ezilmek üzeredir. Öbürü, ona yardım edip etmemekte ikirciklenmektedir çünkü ikisi de işsizdir. İkisi de fabrikadaki açık iş için başvurmaya gitmektedirler. Yerdeki onu kurtarması için yalvarır. Kurtarsa, yerde yatanın nitelikleri kendisininkilerden daha iyi olduğu için işi kaybedecektir. Kurtarmasa... İkincisi yavaşça kirişin üzerine çıkar. Bütün ağırlığıyla yüklenirken, ikimiz birden gayret edersek belki seni kurtarabiliriz, der. Çünkü adalet insanların adaletidir ve işsizsen toplum kendini denetleme hakkını sana vermemekte­ dir. Daha başka bir yerde, sabahın kör karanlığında bir asker, gözleri hâlâ kapalı, üniformasını giymektedir. Silahını beline takar ve hem iç hem dış bir yolculuğa çıkar. Görevi, mahalle­

sine giderek bir sivil öldürmektir çünkü kıtlık vardır ve eldeki yiyecek nüfusa yetmemektedir. Askerler bile kuru ot yemek­ tedirler. Herkesin kendisi için savaştığı bir dünyada çözüm ya ölmek, ya da öldürmektir. Böylece asker evine gelir. Sokakta bir kendi ailesi, bir de komşuları yaşlı bir çift kalmıştır. Diğer taraftan emirlere tereddütsüz uyulması gerekmektedir ve asker bir sivil öldürmek zorundadır. Oyunun burasında, ilerisini görmek için elinizdeki fenerin yetmediğini hissedeceksiniz. Çünkü, bu bölümün başlığı olan "insan kimliğimi kendi isteğimle bırakmam"ın ne demek olduğunu kavramak için fener değil kendi yüreğinizin ışığına gereksiniminiz olacak. Çünkü hiçbir fenerin ışığı, şiddetin bir iletişim, bir varoluş, bir yaşam biçimi halini aldığı dünyada, neyin iyi neyin kötü, neyin daha insani daha hayvanca, kimin haklı kimin haksız olduğunu göstermeye yetmez. OYUNCULAR İki yeni oyuncuyu (Barış Celiloğlu, Cüneyt Uzunlar) kadrosuna alan -ve bence iyi de eden- B.T.A. oyuncuları, oyunun karam­ sar havasına uygun, gerilimli (gergin değil!) ve etkileyici bir oyunculuk sergiliyorlar. Ama, içinde bulunduğu değişik ruh hallerini başarıyla yansıtan tonlaması ve rahat, doğal oyuncu51


luğuyla Nihal G. Koldaş'ı ayrıca anmak haksızlık olmaz sanırım. UZAM/MEKAN Sahneledikleri oyunlara çok uygun düşen mekanlar seçen (İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar dışında) B.T.A. oyuncuları, bu sefer de oyunun içeriğine ve havasına denk düşen bir mekandalar. "Gitmeden Önce"de olduğu gibi "Savaş Oyunlarında da bir barı mesken tutan oyuncular, özellikle mi yapıldı bilmiyorum ama, bar tezgahının üzerinde asılı duran o tank namlusu-uçaksavar arası 'şeyle'; sah­ nenin her türlü fazlalıktan arındırılmış, bütün dikkati oyuncular ve sözler üzerine yönelten rengi (simsiyah) ve düzeniyle ve izleyiciye, gelecekteki dünyanın pek de rahat olmayacağını her daim hatırlatan(!) oturma yerleriyle mekan/uzam dönüşümünü başarıyla gerçekleştirmişler.

pe cy

a

DRAMATURJİ Bir tek yönetmenle çalışmak yerine, her bir oyun­ cunun hem yönetmen hem dramaturg gibi çalıştığı ortaklığı tercih eden oyuncular, her şeyin yönet­ mende bitmediğini böylece bir kez daha ortaya koymuş oluyorlar. Yani ebe çok ama bu sefer çocuk ters gelmemiş. Ancak, dramaturji konusun­ da, bu çokbaşlılıktan ileri gelmediğini umduğum bir noktadan bahsedilebilir. Oyun, epizodik yapısı itibariyle, hem baştan sona belli bir öykü anlatacak şekilde (örneğin çocuk doğar, büyür, evlenir, çocuğu olur, çocuğunu satar, vs...) hem de bir­ birinden bağımsız bölümler halinde (bir yerde bir çocuk doğar, başka yerde bir okulda şunlar olur), görünüyor. Sahnelenen oyunda, görebildiğim kadarıyla, kimi yerde birinci, kimi yerde ikinci özel­ lik ön plana çıkıyor gibi. Böyle olunca da, benci­ leyin dikkatsiz izleyici. Barış Celiloğlu'nun Alp Giritli'nin metresi mi, yoksa ikinci karısı mı olduğunu merak edip, sormaya çekiniyor. Evet, yaşam çok katmanlı bir süreçtir; dünya hiçbir zaman göründüğü gibi değildir ama biz insanlar da dışımızda olan şeyleri oldukları gibi değil, gördüğümüz gibi algılarız. SONUÇ Sonuç olarak, daha önce de gerek oyun seçim­ leriyle gerekse titiz işçilikleri ve düzeyli oyunculuk­ larda ilgi gören B.T.A. "Gitmeden Önce", "Müfettiş", "İşte Baş, İşte Gövde Kanatlar"dan sonra, "Savaş Oyunları" ile her seferinde farklı oyuncu kadrosu olmasına karşın, belli bir düzeyi tutturmayı başarıyorlar. Dağların fareler doğurduğu "Altın Post" gibi oyunlardan sonra, yaptığı tiyatroyu ve izleyicisini ciddiye alan oyuncu­ lardan, "Savaş Oyunları" gibi bir oyun izlemek ilaç gibi gelibiliyor insana .

52


BAKIŞ/KÜLTÜRLERARASI ETKİLEŞİM

TOPLUMBİLİMSEL DENEYEVI Haşmet Zeybek

İnsanı (kültürü) inceleyen, irdeleyen, araştıran, ayrıştıran, dönüştüren bir üst düzeyde bütünleştiren; bilim dalı olarak tiyatroya bakarsak; geçmişten günümüze, büyük bir bilgi yığını çıkar önümüze.

cy

a

Bu bilgi kütlesine, fiziksel ve kimyasal analizler, işlemler yaparsak maddenin atomuna ayrışması gibi. Yaratılış mitolojilerinden, teolojiye teoloji­ den, ideolojiye dönüşüp gelen, türükleri, araştırdıkça, ayrıştırdıkça, dönüştürdükçe, öğrenmenin, bilgilen­ menin, heyecanlı ve keyifli yolculuğuna çıkmış olmaz mıyız? Çünkü, bu laboratuarda çok renkli ele­ mentler bulunur. (Gılgamış-Musa-lsaMuhammet-Yunus-Mevlana-NesimiBrono-Bedrettin-Galileo-MoliereStanislavski-Meyerhold-Arto-GrotovskiBarba) Atomlarına, türüklerine ayrıştıkça, insanlık zengin bilgi deneyleri elde etmez mi?

pe

Elde edilen türükleri çağdaş bilimin ışığında güreştirerek, döğüştürerek son­ suz ve sınırsız bileşimler elde ederek, insanlarla paylaşmanın zevkine varmak, bir bilim adamının buluşundan aldığı tadı vermez mi? Çünkü her insan bir kültürdür. İnsan evrimselleşmez, kültür evrimleşir. İnsanın kafatasının altında, gökkubbenin altındaki gibi, parçalı, kara, rahmet ve felaket bulutları dolaşır. Bulutların bir­ biriyle boğuşması, döğüşmesi gibi, kültürler de birbiriyle diyalog kurar; dövüşür, dönüşür, güreşirse gün be gün evrimleşir gelişir. Gelişmezse birbiriyle çelişir, çatışır, kurşun olarak yağar, Ergenekon Destanı ile Kava Destanı, Nevruz Efsanesi gibi. Onun için kültürlerarası iletişim ve dönüşüm deneylerimizin özüdür. Çağdaş tiyatronun görevidir. Olmazsa ne olur?.. Herkese göre yorum olur. Geçmişin kültürü çağdaş biçimlere dönüşemezse, gerici kılıklarda yaşamını sürdürür. Geçmişte kültür odaklarından birisi de tarikatlardır. (Bugünkü biçimine sivil toplum örgütleri de diyenler var.) Oysa tarikat tek başına amaç değildir.

Tarikat-Marifet-Hakikat. Yarahğesih'de gerçeğe varma yoludur. Bugün bu yol şöyle değişmektedir. Tarikat-ŞeriatTicaret. Para düzeninin, zenginlikleri kredi kartları, otomobil markaları haline dönüşmüştür. Oysa işin özü şudur; tarikat gerçeğe ulaşmanın yoludur, şeriat, kural ve kaideleridir. Marifet, kural ve kaideleri bir kenara bırakıp özgürleşmedir. Hakikat ise gerçeği kavramaktır ki; bu da dervişleşmektir, ermişleşmektir, peygamberleşmektir. Bu da şan-şöhret mal mülk soyunmakla olur. Hangi peygamber kitabını telif için yazmıştır. Öyleyse tarikatların dünyaya egemen olma savaşı nedir?.. Bu yolun açılması, çağdaş kültürün geçmişin kültürü ile hesaplaşmasındandır. Onun için fiziksel ve kimyasal araştırmamız, ayrıştırmamızı hızlandıralım. Cümleyi ele alalım, kelimelere ayıralım kelimeleri hecelere bölelim... Harfi eli­ mize alalım. Yüce bir felsefeyle karşılaşırız. Hurefilik; İnsan otuz iki harften ibarettir, gerisi et ve kemiktir diyen Nesimi ile karşılaşırız. Yoksa her yerde Nesimi türküsü söylenir. Mevlana'da insan bir düşüncedir de. Bugünün felsefesine katılmadan Nâzım'ın şiirlerini söylemekte aynıdır. İşte bu düşünce gücüne, düş gücüne erişebilmek için, deneyevleri, laboratuvarlar gereklidir. Aynı işlemleri, Ozan'a, Meddah'a, Karagöz'e (Gölge oyunu Tv. kadar uzatabiliriz.) Kukla'ya, Canbaza, Gözbağına, Sihir'e, Büyüye, Tılsım'a, Fal'a, Ortaoyununa, İbiş'e, Seyirlik Oyunlara, Tekerlemelere, Bilmecelere, Bulmacalara, Masallara, Efsanelere, destanlara vb. bir fizikçi bir kimyacı titiz­ liğiyle uygulamalıyız, incelemeliyiz, araştırmalıyız, dönüştürmeliyiz, bütünleştirip deneylerimizin sonucunu halkımıza sunmalıyız. Bu sonsuz deney seyirciyle devam etmelidir. Barba Etkinlikleri'nin düşündürdükleri şimdilik bu kadar .

53


BAKIŞ/KÜLTÜRLERARASI ETKİLEŞİM

EUGENIO BARBA VE BİZLER Ayşın Candan

Doğrusu tiyatroda 1970'lerden bu yana devrim yaratan bir yenilik olmadı. Sadece bugün için etkisi hâlâ geçerli olan kimi düşünür ve yaratıcıların etkinliği sürüyor.

a

Böyle olması doğal. Çünkü devrimler için ortam her zaman hazır olmaz. 196070'lerde yaşananları dünya ancak sindiriyor. Dolayısıyla günümüzde geçmişin izinde

cy

yaratılan üstün nitelikli işlerden söz edilebiliyor, ama çarpıcı yeniliklerden değil.

pe

Geçtiğimiz Ağustos ayının bir haftasını TAL aracılığıyla biz Türk tiyatrocularına ayıran Eugenio Barba, yüzyılımızın sanat önderlerinden biri. Önceleri adı Jerzy Grotowski ile birlikte anılarak tanındı. 1960'ların baş kaldıran ve serüvenci gençliğinin oldukça tipik bir bireyi olarak arayışları onu Norveç'e, Hindistan'a ve Polonya'ya götürmüştü. Polonya'daki durağında ilginç tarihsel bir buluşma gerçekleşmiş ve Barba, Grotowski'nin el yordamıyla araştırmakta olduğu yöntem­ lerinin düşünen, yorumlayan ve en önemlisi, izlenimlerini yazıya döken bir tanığı olmuştu. İstanbul'da 25 Ağustos'ta verdiği konferansta yaşamının bu dönemini büyük alçakgönüllülük ve mizahla aktarırken raslantıların çekimi üzerinde duruluyor­ du. Eugenio Barba İstanbul'da geçirdiği bir hafta içinde elbette tiyatromuzun yönünü değiştirecek ölçekte bir etki uygulayamazdı. Üstelik Türkiye'de oldukça az tanınıyordu. Ama bizlerle çok önemli bir noktada buluştu. Kişiliğiyle, tavırlarıyla, örnek insanca yaklaşımıyla tiyatro sanatının evrensel boyutları ve

54

tiyatro ethosu üzerine anlamlı bir bildiri yaymayı başardı. Tiyatronun kendine özgü bir dünya olduğunu, yeryüzünün tüm tiyatro yapanlarının burada ortaklık içinde bulunduğunu gösterdi. Bizlere "niçin sanat yaparız?", sorusunun soylu yanıtını hatırlattı. Özgürlükten, kişisel onurdan söz etti. içinde var olduğumuz karmaşık politik medyatik düzeysizlik ortamında bizlere böylesine seslenen bir sese duyduğumuz özlem ve gereksinimden olsa gerek, duyarlı izleyiciler üzerinde Barba gerçek bir etki yarattı. Bir haftalık workshop, video ve konferans sonrasında kimileri­ miz ışığa kavuşmuş gibi olduk. En azından kendim için bunu söyleyebilirim. Barba, Danimarka'ya döndükten sonra bana Şehir Tiyatrosu'ndaki konferansında çeviri yaptığım için teşekkür ederek o buradayken üzerinde konuştuğumuz iki kitabı gönderdi. Ben de ona hâlâ yazıp kitapları aldığımı ve konferans çevirisi sırasında sözlerinin yüreğimden geçerek Türkçeleştiğini, çevirinin bu yüzden "iyi" olduğunu söyleyeceğim. Söz konusu kitaplar, Odin Tiyatrosu ve Barba üzerine iki ayrı araştırmacının ürünü. "The Actors's Way" (Aktör'ün Yolu) benim de tanıdığım Danimarkalı bir araştırmacının yapıtı. Exe Christoffersen, Odin Tiyatrosu'nun yerleştiği Holstebro kasabasına en yakın


Gün Bizim Olsun", "Ferai", "Brecht'in Külleri" ve "Oxyrhincus Evangelicet" gibi yapımların tek tek dramaturgisi, sah­ nelenme koşullan ve tasarımlarını inceliyor.

büyük kent olan Aarhus Üniversitesi'ndeki dramaturgi bölümünde öğretim üyesi. Bu çalışma ile Jan Watson'un 'Towards a Third Theatre" (Üçüncü Tiyatroya Doğru) başlıklı kitabının içerdiği bilgileri burada Başka tiyatro okurlarıyla paylaşmak isti­ yorum.

Bu yapıtın bilim­ sel bakışına karşın 1970'lerden bu yana topluluğu yakından izle­ miş olan Exe Christoffersen, değişik bir yön­ tem uyguluyor. "Aktör'ün Yolu"nda Odin Tiyatrosu'nun çekirdeğini oluşturan oyun­ cularla tek tek söyleşiyor. Else Marie Laukvik, Torgeir Wethal, Iben Nagel Rasmussen, Roberta Carreri da üstlendiğini, ikinci kuşak Odin oyuncu­ larının böyle yetiştiğini öğreniyoruz.

pe

cy a

Üçüncü Tiyatro", Barba'nın ortaya attığı bir deyim. kurumlaşmış, uzlaşımsal tiyatro birinci, avantgarde'ın getir­ diği deneysellik ikinci tiyatro olarak görüldüğünde, marjinal toplulukların geliştirdiği farklı bir seçenek, "Üçüncü Tiyatro" olarak tanımlanıyor. Barba, bu konu­ da şöyle bir açıklama yapıyor; "Aktör'ün ''Üçüncü Eugenio Barba'nın oyuncularından Julia Varley, "Holstebro Şatosu"nda Ophelia rolünde Yolu"nda Tiyatro, Eugenio kıyılarda yaşar, Barba'nın 1987 tarihli "Antigone" denemesi de yer alıyor. çoğu zaman kültür metropollerinin ve merkezlerin dışında ya Barba burada şöyle diyor: "... söyleyecek başka bir şeyim yok. da eteklerinde. Çok azı geleneksel tiyatro eğitimi gördüğü için Sadece önümüzdeki on yılı düşündükçe sevinç duyduğumu profesyonel olarak tanınmasalar bile kendilerini aktör, rejisör, söyleyebilirim. Benimle o kadar yıl birlikte çalışmış olanlar ve tiyatro emekçisi olarak tanımlayan insanların yaptığı tiyatrodur, ben kendim, biyolojik olarak fazlasıyla olgunlaşmış olacağız. Ama amatör değildirler. Bütün günleri tiyatro yaşantısıyla Bedenlerimizin yıkıma uğrayacağı zaman gelmiş olacak. Bu doludur. Bazen eğitim diye adlandırdıkları bir etkenlik izler ya yıkıntı arasında gençliğimizin hayaletini barındırıp da seyirci bulmak için savaş verecekleri gösterimlerin hazırlığı barındırmayacağımızı göreceğiz". Sözünü ettiği on yıl, içindedirler." (Towards a Third Theatre, s. 19) 1990'lar. Ve 1995 Ağustos'unda Barba ile oyuncusu Julia Varley, hayaletleriyle birlikte İstanbul'a gelip buralı tiyatrocuları lan Watson, kitabında Odin topluluğunun gelişimini, topluluğu coşturabildiler. oluşturan bireyleri, yıllar boyunca geliştirilen oyunculuk yön­ temini ve kuramını inceliyor. Kollektif yaratıcılık içinde bireye düşen rolün niteliğini sorguluyor. Topluluğun gerçekleştirdiği yapımlar üzerinde duruyor. İlk oyunlarından 1988'e dek ''Danslar Kitabı", "Anabasis", "Milyon", "Babamın Evi", "Gel ki 55


İZLENİM

Fakiye

Özsoysal

Çavuş

TİYATRODA DÜŞÜNSELLİK

Kuramsal yazılar ve kitaplar söz konusu olduğunda kitabın ya da yazının sıkıcı ve kuru olabileceğine dair genel bir önyargı vardır. Okuyucu bu önyargısında haklı da çıkabilir, çünkü kuramsal kitapların çoğunda yaşamdan kopuk soyut bilgiler verilir, örneklemelere rast­ lanmaz ve okuyan, bu bilgilerin somut gerçek­ likle bağlantısını kurmakta zorluk çeker. İşte "Tiyatroda Düşünsellik, Dramaturgiye Giriş" bu ön yargıyı kıran, yaşamdan kopuk olmayan istisna kuramsal kitaplardan biri. Kitabın, içeriği açısından ilk olmasının yanı sıra en önemli özelliği, kuramsal olanı uygulanabilir önerilerle birleştirmesi ve somut örneklere, yazılan her düşünceyi destekleyecek, açıklaya­ cak bir biçimde yer vermesi. Böylece öne sürülen düşünceler okuyucunun imgesinde bir bütünselliğe ulaşıyor ve ete kemiğe bürünüyor. Kitabın bir başka özelliği okuyucuya hazır bil­ giler sunmaması ve onu esnek bir düşünme sürecinin içine sokması. Bu çok yönlü bir düşünme süreci; bir yandan dünyada dramaturgide dönemden döneme yaşanan düşünsel değişimleri ve bunun popüler kültürle ilişkisini ya da ayrılan yanlarını izlerken, öte yandan yazarın kitaptaki düşünsel sürecini de gözleyebiliyor ve bunları kendi özgün fikirleri­ nizle birleştirebiliyorsunuz.

pe

cy

a

Zehra İpşiroğlu

Tiyatroda Düşünsellik Dramaturgiye Giriş Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu MitosBoyut Yayınları İstanbul, 1995 56

Kitap üç ana bölüm ve birçok alt başlıktan oluşuyor. Ana bölümlerden ilki, Batıda Dramaturginin Gelişmesi; dramaturg, dramaturgi, metne bağlı dramaturgi, yorumlama, uyarlama, metinden bağımsız dramaturgi gibi kavramlara belli bir açıklık kazandırıyor. Tiyatromuzda yıllar yılı laf olsun diye konuşulmuş ama aslında önemsenmemiş, gerçek anlamı ve değeri anlaşılamamış bu kavramlar belki de böylece daha net tartışılabilecek. Çünkü bizde genellikle "ben yaptım oldu" mantığı işlemekte. Yönetmenler sezgisel yaklaşımlarının esiri olmuşlar desek çok abartmış olmayız. Sezgilerinin yaratıcılıklarını körükleyen yegane dayanakları olduğunu düşünenler pek de azınlıkta sayılmaz. Yaratıcılığın düşünsellikten soyutlanamayacağını vurgulayan bu kitap, ele alınan metinle hesaplaşmanın ne demek olduğunu ve tiyatroda "ben yaptım oldu"larla bir yere

varılamayacağını açık seçik ortaya koyuyor. Bu bağlamda Dramaturginin Tiyatromuzun Gelişmesi Açısından Önemi adlı ikinci bölüm bu konuyu kendi tiyatromuz bazında ele alarak, sorunları yine sahnelenmiş oyunlardan örneklerle irdeliyor, metinle hesaplaşma ve düşünsellik açısından aksayan yanları gözler önüne seriyor, böylece bir tartışma ortamı yaratmayı amaçlıyor. Tiyatromuzda düşünsel ligin eksik olması, yorumlama ve tartışmadan korkulması ya da bunların ne olduğunun bile bilinmemesi gibi temel sorunların kaynak nok­ tası yine gelip eğitimde düğümleniyor. Yani her şey gelip eğitime ve eğitimin nasıl uygulan­ ması gerektiğine dayanıyor. Geleceğin bilinçli, eleştirel düşünebilen, düşündüğünü tartışabilen tiyatroseverierini ve tiyatrocularını nasıl yetiştireceğiz? Bunun ilk adımları nasıl atılmalı? İşte kitabın, Tiyatro Eğitiminde Dramaturginin Önemi adlı son bölümü, adından da anlaşıldığı gibi tiyatro eğitiminde ve eğitimde tiyatro alanında dramaturginin ve eleştirel düşünmenin öneminin altını çiziyor. Bu bölümde orta ve yüksek öğretimde bu konuda neler yapılabileceğine dair ayrıntılı somut öne­ riler getirilirken, uygulanan bazı çalışmalardan örneklerde veriliyor. Ezberci eğitime, bütüncül bir sanat olarak tiyatro aracılığıyla bir alternatif sunmanın kapılarını aralayan eğitimde tiyatro projeleri, özellikle ülkemizin geleceği düşünüldüğünde son derece önem verilmesi gereken bir konu olarak karşımızda. Bu bağlamda, Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu'nun "Tiyatroda Düşünsellik, Dramaturgiye Giriş" adlı kitabı salt tiyatroculara ve tiyatroyla ilgile­ nenlere değil, eğitimin her aşamasındaki eğitimcililere de sesleniyor ve bu konuya bir ışık tutuyor. İpşiroğlu kitaptaki giriş yazısının sonunda, "Düşünsellik, durmadan kendini yineleyen, hiç bitmeyen bir süreç olduğuna göre, "Tiyatroda Düşünselliğin" de okuyucuyla birlikte kendini yenileyecek ve değişime uğrayacak bitmemiş bir kitap olduğunu söyleyebilirim," derken okuyucusunu etkin kılıyor ve onu düşünsel bir süreci birlikte yaşamaya ve yaşatmaya davet ediyor .


a

pe cy


NORMAL BİR TÜRK ERKEĞİNİN CİNSELLİK EĞRİSİ

KADERE KARŞI KOY A.Ş.

a

"Füsun çatalını bıraktı, 'Kişisel gözlemlerimden yola çıkarak kurduğum bir teorim var,' diye başladı ama sesi bu defa Alpago sesi değil, daha başka bir şey. Allallah! 'FT. Ferhat Teorisi,' diye sürdürdü, Ferhat, benim ikizim. Yumurtanın ikinci yarısı. Teorime Ferhat adını verdim, çünkü erkek davranışlarını öngörmemi sağlayan eğriyi Ferhat'ın seks yaşamını gözlemleyerek geliştirdim. Yaklaşık yirmi yıllık data. Standart sapma, yüzde yarım."

cy

ALEV ALATLI

pe

"Kadere Karşı Koy A.Ş., bilgi ile yaratıcılığın muhteşem dansı. Zihnimizin ücra köşelerine saklayarak yalnızca kendimize italikleyebildiğimiz şüphelerimizin kayıtsız şartsız dürüstlükten alınan güçle, cesaretli bir dışa vurumu. Büyük bir ciddiyetle oynadığımız gerçek yaşama dair rollerimizin, aslında karikatürden ibaret olduğunun belgesi. Alışılageldiği üzere yaşamdan bir kesit sunmuyor bize bu kitap. Yaşamın ta kendisi. Tek bir insanın kurabileceğinden daha büyük yapılara ulaşıyorsunuz Kadere Karşı Koy A.Ş.'de. Çünkü yüzyılların bilgisini damıtarak yönlendirir kalemini Alev Alatlı. Gerçekle yüzleşmeye cesaretiniz varsa Kadere Karşı Koy A.Ş.'nin kahramanlarından biri de sizsiniz." Mutena Açık

ALEVALATLI'NIN DİĞER KİTAPLARI

Or'da K i m s e Var mı? D ö r t l ü s ü Viva La M u e r t e • K i t a p 1 ( 6 . B a s k ı ) 'Nuke' T ü r k i y e • K i t a p 2 ( 4 . Baskı) Valla K u r d a Yedirdin B e n i • K i t a p 3 ( 3 . B a s k ı ) O.K. Musti, T ü r k i y e Tamamdır • Kitap 4 ( 2 . Baskı) Yaseminler T ü t e r m i H â l â ? ( 4 . Baskı) İ ş k e n c e c i ( 3 . Baskı) BOYUT

YAYINEVİ

Ağahamamı Sok. 5/3 Cihangir/İstanbul Tel: 243 35 33 - 293 72 77 Fax: 252 94 14


İZLENİM

FLUXUS İZLENİMLERİ

a

Emre Koyuncuoğlu

pe cy

4. Uluslararası İstanbul Bienali'nde per­ formanslar ve -olması gerektiği gibi daha önceden bildirilmeyen- happeningler gerçekleşti. Bienalde, sanat öylesine her yerde ve ne zaman karşınıza çıkacağı belli olmayan bir gerçek olmuştu ki, açılışta kapıdaki güvenlik bariyerini aşıp kapatılan sergisi hakkında bildiri dağıtan bir sanatçı itile kakıla dışarı atılırken Kültür Bakanı Fikri Sağlar'ın direktifleri doğrultusunda serbest bırakılınca, bu olay da bir hap­ pening olarak izlenmeye başlandı. Açılış gerçekten görkemliydi. Antrepo'da döndüğünüz her köşe sizi bir başka düşünceye itiyordu. Bazılarını daha sonraki günlere bırakmayı tercih ederek erken ayrıldım. Ancak, daha sonra duyduğuma göre bazı sanatçılar ilerleyen zaman içinde Antrepo'da happeningler gerçekleştirmiş. Bir ilginç happening de Mimar Sinan Üniversitesi Oditoryumu'nda panellerin ilk gününde oldu. "Yönelimsizlik/ Yerini Kaybetme" panelinin sonuna doğru Hollandalı sanatçı Suchan Kinoshita oturduğu din­ leyici koltuğundan kalkıp bir soru sordu. Ve böylece happening başlamış oldu. Sanatçının yanındaki koltukta oturan (kim olduğunu bilemediğim) biri Kinoshita'nın kulağına bir şeyler fısıldamaya başladı. Sonra diğer

yanındaki kalkıp diğer kulağına bir şeyler fısıldamaya başladı. Sanatçı da kendi söylemek istedikleriyle o anda duyduklarından bütünlediği cümlelerle konuşmaya başladı. Ne olduğunu ilk önce anlayamayan izleyici uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra alkışlamaya başladı. Paneli yöneten Doç. Dr. Mahmut Mutman da sessizliğini bir süre koruduktan sonra paneli ka­ pattığını açıkladı. Kinoshita'nın gösterisi bu uyarıyla bitmeyince sanatçının elin­ deki mikrofonun hattı kesildi... Fluxus Performansları ise, Fluxus döne­ minde olduklarından biraz farklıydılar. Performansların ilk günü gösterileri "klasikleşmiş" Fluxus parçalarından veri­ len örneklerden oluştu. Arthur Koepcke, George Brecht, Emmett Williams, Dick Higgins, Henning Christiansen gibi ünlü Fluxus sanatçılarının 25 ayrı parçasını perfor­ mansları gerçekleştiren Ben Patterson'un kendine göre düzenlediği bir sırayla sunuldu. Bu parçaların en önemli özelliklerinden biri, sahne sanatçıları tarafından değil de, amatör­ ler tarafından sahnede uygulanmalarıydı. Amatör olarak "seçil­ mişler", sahnedeki ciddiyetleriyle ilgiyi üzerlerinde toplayan Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Özel Kabaş Atölyesi öğrencilerindendi. 59


Bir lahananın patlaması, elmaların şefin yönetimi doğrultusunda yenmeleri, "Korku Müziği" olarak üç defa yine şefin yönetiminde çığlık atmak, "Çizgiyi Takip Et" gösterisinde çizgi çizerken aynı zamanda takip etmek izlediğimiz bazı Fluxus Performans'larıydı.

Adnan Tönel Atatürk Kültür Merkezi sergi salonuna asansörle çıkarken yapışkanlı 'merhaba fluxus' kâğıtlarını, sergide görevli memurların Samuel Beckett ile fiziksel benzerliklerini, onca işin arasında duvar­ lara oyularak gizlenmiş kırmızı 'Yangın Hortumu' kutularını daha bir fark edi­ yorsunuz FLUXUS sergisinden çıkarken.. 4. İstanbul Bienali çerçevesinde Alman Kültür Merkezi'nin gerçekleştirdiği sergi, Fluxus akımının geçmişine değin önemli belgeleri, video performansları, özel hazırlanmış bir katalog ile koleksiyonerlerin belleklerine akıtıverdi.

pe cy a

İlk gün performanslarına genel olarak bakarsak, Fluxus tarihinde küçük bir gezinti yapabiliyorsunuz, gerçekten. Konuya kitaplardan yakın olanlar için de, sanat tarihinde önemli yer tutan bu performansların gözlerinin önünde gerçekleşmesini izlemek çok hoş oldu. Ancak gösterilerin Fluxus tarihinde bir gezinti şeklinde düzenlenmiş olması nedeniyle, birçok performansı bir iki dakikalık özetlerle izlemek, o zamanın ruhunu, seyirci tepkisini, algılama biçi­ mini, sertliğini ve kışkırtıcılığını hisset­ memizi engelledi. Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin 1994 Kasım sayısında derle­ diğim "Sanat Düşünseldir" başlıklı yazıda detaylı bir şekilde anlattığım Tomas Schmit'in bir defasında 24 saat süren "Su Şişeleri Çemberi" perfor­ mansının bu gösteride iki dakika sürme­ si gibi...

4. İstanbul Bienali'nin yalnızca plastik sanatlar adına değil, Türkiye'deki her türlü sanat dalına çok büyük katkısının olacağını düşünüyorum. Rene Block dışında bu büyük "işe" emeği geçen, (yakından izlediğim için çok iyi bildiğim) Fulya Erdemci, Emre Baykal ve Bilge Uğurlar'a sonsuz teşekkürler...

Fluxus Performansları'nın ikinci gününde ise son yıllarda gerçekleştirilen Fluxus etkinliklerinden "Uluslararası Fluxus" adı altında bir araya getirilmiş Benjamin Patterson, Emmett Williams'ın çalışmaları gösterildi. Patterson, "Tristan ve İsolde", "Bolero" ve "Out of Africa" gibi klasikleşmiş ünlü operaları ve kompozisyonları Fluxus'un tartışma açıcı bakışıyla sahneledi. Sanırım izleyicinin ilgisini en çok çeken gösteri "Tristan ve İsolde" oldu. İsolde olarak sahneye çıkan bikinili genç kız, kremaya ve pilava bulanırken, oldukça iştah açıcı bulundu ki, daha sonra Isolde'nin üzerindekileri yemek için dağıtılan çubukları veren Ben Patterson'un önünde , kısa zamanda bir kuyruk oluştu. "Bolero"da ise, bestenin gereği sürekli daireler çizen altmelodisinin her bitişinde masanın üzerinde bulunan mumlardan biri oksi­ jen kaynağıyla yakılıyordu. Parçanın içerdiği dairesel hareketler bittiğinde de masanın üstündeki tüm mumlar yanmış oldu. Bolero'nun yükselen finalinde ise yangın söndürme aletiyle püstürtülen karbondioksit tüm mumları bir anda söndürüverdi. En çok bu gösteride salonu terk eden oldu. 60

Fluxus ile Haziran ayında Cannes'da tanışmıştım. Esplanade Georges Pompidou'daki Palais Des Festivals Binasında 'Le Jockey' adını verdiğim happening sırasında yazlık sandalet­ leriyle önümden geçen mösyöye 'Avezvous rancontre mon Cheval' (Atımı gördünüz mü?) diye sorduğumda bu kişinin Fransızların ünlü sanatçısı Ben Vautier olduğunu, İstanbul'daki Fluxus Sergisi'nde videodan izlediğim 'Tiyatro Perdesi' performansından sonra daha iyi anlıyorum. Ben Vautier, siyah T'Shirt'ünün üzerine kırçıllı bir ceket giymişti. Yanaştım ve hissettirmeden elimi cebine soktum. Boş bir kalem kutusu vardı. Onu aldım, açtım ve içine bana ait bir kalemi koyup tekrar cebine soktuktan sonra kendi­ sine Türk rakısı ikram ettim. Ve atımı aramaya devam ettim, "Art Jonction 94" standlarında. Ben Vautier AKM'deki FLUXUS sergisinde ise bir tiyatro perdesine, perde kapalıyken sah­ nenin ortasından yukarı doğru tırman­ maya başlıyor ve perde yavaş yavaş açılmaya başlıyor. Yani Vautier burada, hiçbir zaman görünmeyen perdecinin yaptığı işi bize gösteriyordu. FLUXUS biraz böyle işte. Perdeciden

uzakta olup perdeciye yaklaşmak için perdeci olma eyleminin sanatsal bir dille anlatımı. Bu fenomen performans her şeye açık bir deneysel ruhun karşılaşmalarını, eylemlerini, fikir ve nes nelerden örülü dünyasını resmediyor. Sergide çarpıcı işler arasında: Dieter Roth'un 'MUZ- 1965', 'BAHARAT PENCERESİ 1971've EDEBİYAT SUCUGU1967 isimli işleri ile tüm video performanslar ki özellikle, George Brecht'in 'üç ayaklı piyanonun bir ayağına kağıt sıkıştırıp akort etmesi', Bob Watts'ın 'ping pong savaşı', George Maciunas'ın '5 kişilik akort eyle mi', Tomas Schmitt'in 'merdivenle oluşturduğu küp kulesi' ve Nam June Paik'in 'piyano resitalleri' ve Arthur Köpcke'nin 'Bir balona adınızı ve adresi ni yazın esprisi'ni sayabilirim. Fluxus'un geçmişine yolculuk yaptığımızda: İlk Fluxus Festivali 1962 yılında Wiesbaden Şehir Müzesi'nde yapılıyor. Litvanya kökenli sanatçı George Maciunas 1962 Eylülü'nde Fluxus başlığı altında, happeningler ve eylem müzikleri ile sanatçıları bir araya getiriyor ama bu konuyla ilgili tasarladıkları Uluslararası Dergi'yi çıkaramadan tarihin derinliklerinde ken dini yapayalnız kalmış bir EN YENİ SANAT olarak, Fluxus'u Avrupa, ABD v Japonya'da filizlenmeye bırakıyor. 1962-1994 yılları arasındaki FLUXUS olaylarının derlendiği Fluxus koleksiyon ları, gezici sergi şeklinde dolaşarak, fluxus akımının geçmişine değin işleri sanatseverlere taşıyor. İstanbul'daki koleksiyon sergi 'Çok düğümlü uzun bir hikaye' de, 20. yy'ın ilk yarısındaki avant-garde akımların ve sanat biçim­ lerinin titreşimlerini bize hissettirmeye yetti. Birçok dönüm noktası olan bu uzun hikayeyi daha yakından tanımak istiyor sanız size Kassel'deki Fridericianum Müzesi'ni önerebilirim .


pe cy a


SÖYLEŞİ bir hizmet kavramı ve piyasada bu işi yapan başka firmalar yoktu. Biz başladığımız zaman da hem genel çevremizden hem de meslek içindeki çevreden bir tepki geldi. Bir küçümseme tavrı gelişti bize karşı. Ama şimdi görüyorum ki pek çok firma var bu alanda çalışan, hizmet veren, bu işi birinci meslek olarak yapan. Yine de çok boş bir alan. Ben insanların buna çok olumlu gözle bakmalarını istiyorum ve çok ciddiye almalarını istiyorum, onun için de duyurulmasını istiyorum açıkçası. Bu güzel bir olay çünkü.

Her geçen gün çoğalan sektörlere bir yenisi daha ekleniyor. Son dört yıldır Danışman Psikolojik Hizmetler Merkezi, çocuklar için, özel günlerinde ister evlerinde ister belir­ lenen başka mekânlar­ da partiler düzenliyor­ lar. Palyaçolu, sihirbazlı, şarkılı, oyunlu bu parti­ ler, çocukları eğlendirirken eğiten, çocukta grup ruhunun oluşmasına katkıda bulunan programlar oluşturuyor. Bölümün kurucusu Uzman Psikolog Alanur Özalp'ten bu hizmeti tanıtmasını istedik.

Hangi yaş gruplarına sunuluyor bu hizmet?

a

Uzman Psikolog Alanur Özalp

| Ayşe Nalân Özübek

pe cy

Çocuklar da Eğlendiriliyor Sayın Alanur Özalp, bize Danışman Çocuk Eğlence Hizmetleri Birimi'ni tanıtır mısınız? Nasıl oluştu bu fikir ve nasıl gerçekleşti?

Bu birimin oluşmasını veliler, bize müracaat eden insanlar sağladı diyebilirim. Büyük bir şehirde yaşıyor olmanın bir gereği olarak çalışan annelerin ortak sıkıntıları, çocuklarını istedikleri gibi eğlendiremedikleri, diledik­ leri gibi bir sinemaya, tiyat­ roya bile götüremedikleri yolunda idi. Doğum günü partilerinde de bir eğlence ortamı oluşturabilmek, çocukların pastalarını yiyip 62

ortalıkta koşuşturmak yerine kültürel sosyal bir ortam içinde gülüp eğlenirken grup aktiviteleri içinde ola­ bilmelerini sağlamak istiyor­ lardı. Bu tür partilere çağırılacak bir palyaço, bir show ekibi, bu istekleri karşılar diye düşündük. Ancak piyasada bu işi yapan sanatçılarda ne yazık ki bu nosyonun olmadığını tespit ettik. Bir kere iş ciddiyeti kesinlikle yok. Parasal sorun­ lar içinde yaşadıkları için, madur durumdalar, üstleri başları pis. Şiveleri, konuşmaları, Türkçeleri çok bozuk. Ayrıca kullandıkları materyal el sürülür durumda değil. Kırık dökük, eski, yırtık şeylerle çocukları eğlendirmeye gidiyorlar bu insanlar. Kendilerine de

özen göstermiyorlar, kıyafetlerine de özen göster­ miyorlar. Biz de bu insanlar arasından eleye, eleye bir iki kişi alıp bir sözleşme yaptık ve Danışman Psikolojik Hizmetler Merkezi'nin yan birimi olarak Danışman Çocuk Eğlence Hizmetleri Birimi'ni oluşturduk. Kadromuzu da zaman içinde geliştirdik. Son birkaç yıl öncesine kadar üzerinde pek durul­ mamış, yeni yeni gelişen bir kavram ve bir alan sanıyorum? Elbette çok çok yeni bir kavram. Biz dört yıl önce velilerin, annelerin babaların yönlendirmesiyle bu işe başladığımız zaman böyle

Bir yaşından on dört-on beş yaşına kadar her yaş grubuna yönelik program­ larımız var. Ufak çocuklar bu partilerde sadece hareketi, eğlenceyi fark ediyor, belki de sadece eğleniyor tabii ama çocuk büyümeye başladığı zaman, bu olay çok daha önem kazanıyor, 'parti veriyorum' olayına dönüşüyor ve çocuk için çok daha önemli hale gelmeye başlıyor. Çocuğun statüsü, arkadaşları içindeki yeri açısından daha güzel bi olay haline geliyor. Tabii partiye gönderilmesi gereken sanatçılar da yaş gruplarına bağlı olarak farklılaşmaya başlıyor. Bir güzel tarafı da şu: insan­ lar bir hediye alacaklar, genellikle de bir tişörttür örneğin düşünülen, herkes aynı tişörtün farklı renklerini getirir ve evde bir sürü ben­ zer şeyler oluşur. Onun ye­ rine üç kişi, beş kişi ortak­ laşa bir sihirbaz çağırabilir­ ler, bir show grubu çağırabilirler. Bu da bir seçenek ve ben insanların bu seçeneği düşünmelerini


Bu hizmet grubunu kimler oluşturuyor? Ne tür bir eğitim alıyor bu insanlar?

Bir de bu arkadaşların mut­ laka bir veya birkaç hüner­ lerinin, gösterilerinin olması gerekiyor. O gösteriden sonra bir pandomim yap­ malarını istiyoruz, o konuda da eğitiyoruz. O da bittikten sonra çocuklarla grup oyun­ ları yapmalarını istiyoruz, elimizde oyun listemiz var, şapka oyunu, ip oyunu gibi. Bu oyunlara ilişkin materyal­ leri de veriyoruz. Ayrıca ödüllü, teşvik edici yarışmalar yapmalarını, çocuklarla birlikte el kuklası oynatmalarını istiyoruz. Bütün bu konularda da eğitiyoruz. Çocukları olayın içine alacak, çok katılımlı şeyler yapmalarını istiyoruz, şarkı olabilir, bilmece ola­ bilir, her şey olabilir. Güzel

pe

anatçılarımızın, palyaçoarımızın bir kısmı konservatuvar öğrencileri, bir kısmı Konservatuvar'ı bitirmiş kişiler. Bunları yetiştirmek üzere bir eğitim programından geçiriyoruz, Bu program dahilinde çocuk psikolojisi veriyoruz, insan psikolojisini, baba, anne psikolojisini anlatıyoruz, Ayrıca tiyatro bilgisi veya ne yapacaksa ona ilişkin bilgi eriyoruz. Makyaj bilgisi eriyoruz, özellikle palyaço makyajı öğretiyoruz. Tabii n önemlisi bu sanatçıların yaptıkları işe özen göster­ ­­leri, buna dikkat etmeye çalışıyoruz. Çünkü çok ciddiye alınması gereken bir iş bu, hareketlerine, konuşmasına, yürümesine, herşeye özen göstermesi gerekiyor bu arkadaşların, tabii bu sanatçıları yetiştirmek de çok zor, bu kalitede insan bulmak da çok zor. Bir de beraber alıştığımız kişilerin genç olmasına dikkat ediyoruz, gerçekten genç insan, yaptığı işi tutmaya, öğrenmeye çalışıyor. Üstelik çocukla genç daha güzel anlaşıyorlar, daha çabuk kaynaşıyorlar, daha hoş bir atmosfer oluşturuyorlar. İşin değişik bir yanı da burada çalışan kişilerin çoğu, buradan aldıkları parayla ile bütçesine destek oluyorlar. Çoğu okuduğu için okul

harçlarını yatırıyorlar, okul harçlıklarına bir katkı oluyor bu. Onlar için de çok önemli bu, çünkü kendi ölçülerinde çok büyük bir para alıyorlar ve peşin alıyorlar. Bu ücret­ lerin de mümkün olabildiğince dolgun olmasına dikkat ediyoruz, çünkü insan yaptığı işin karşılığını almıyorsa, parasal olarak tatmin olmuyorsa, o işten hayır beklememek lazım.

bir kaynaşmayı sağlamak önemli, o saatlerin neşeli geçmesini sağlamak önemli bizim için. Tabii kullandığımız malzemelere çok özen gös­ teriyoruz. Özellikle makyaj malzemelerinin, çocuklar üzerinde de kullanıldığı için allerji yapmayacak, çok kaliteli malzemeler olmasına özen gösteriyoruz, hepsi yurtdışından geliyor. Suyla yıkar yıkamaz çok rahat çıkarılabilen, ne cilde ne giysilere asla zarar ver­ meyen malzemeler bunlar. Bu da ciddi bir sorumluluk tabii. Sonra renkler çok önemli, tüm malzemeler hem parlak hem de çok renkli olması gerekiyor. Kıyafetlerin, balonların, palyaçonun saçının, ellerindeki oyun malzemelerinin, topun, hep­ sinin rengi çok önemli. Bütün bunlara çok dikkat etmek zorundayız. Bu da çocuk psikolojisiyle ilgili bir olay; çocuk parlak, sıcak renkleri olan ve hareketli nesnelere yöneliyor.

cy a

istiyorum. Bir çocuk için bir tişörtten daha cazip gelecektir, bu. Böyle biryaşgünü yaşadığı zaman ileriki yaşlarda da hatırlayacak, Palyaço Amca gelmişti, tavşanlarını getirmişti, o gece bana bırakmıştı onları' gibi detaylar kalacaktır aklında.

Ben bu hizmetin çocuğun psikolojisine çok büyük katkısı olduğunu düşünüyo­ rum. Çocuk bir kere ciddiye alındığını hissediyor. 'Benim için bir şeyler yapılıyor' diye gururlanıyor, özgüveni artıyor. Seneler geçiyor çocuk unutmuyor, 'İkinci yaşgünümde...' diye hatırlıyor. Programlar çocuğun yaş grubuna göre hazırlandığı için çocuk onlar­ dan çok hoş bir psikolojik doyum alıyor. Ayrıca gön­ derdiğimiz sanatçıların her biri, çocuğun eğitimine de katkıda bulunmaya çalışıyor. Oyunların içinde dişlerin fırçalanması gerektiğini, sabahları yüzün yıkanacağını, saçlar taranırsa çok daha güzel olduklarını, karşılarındaki insanların da onları daha çok beğeneceklerini anlatıyorlar. Tabii çocukların hoşlanacakları şekilde oyun içinde oluyor bütün bunla. Tüm anne babalara bu hizmetten yararlanmalarını öneririm.

Bu partilerin çocuk üzerindeki psikolojik et­ kisi nedir?

63


İZLENİM

MASKELER ARACILIĞI İLE YARATICILIĞIN Nihal Kuyumcu 23-28 Ekim tarihleri arasında Ankara'da "Çağdaş Drama Derneği" Alman Kültür Merkezi ve İngiliz Kültür Heyetinin desteğiyle bir "Yaratıcı Drama" semineri düzenlen­ di. Birbirinden bağımsız olarak, üç ayrı grupta gerçekleştirilen atölye çalışmalarından

a

biri "Maske ve Yaratıcı Drama" üzerine idi. Bu çalışmayı Alman maske sanatçısı yazar ve kültür pedagogu Sabine Stange yürüttü.

pe cy

Sabine Stange maske ile yaratıcı drama çalışmalarını Almanya'nın Kassel şehrinde "Maske Blauhaus in Tinaia" atölyesinde çeşitli gruplarla sürdürüyor. Atölyede maske yapımı, maske oyunları ve resim gibi sanat dalları üzerinde grup-larla çalışıyorlar. Bu gruplar içinde psikolojik rahatsızlığı olan insanlar da bulunuyor. S. Stange ve arkadaşlarının amacı herkeste var olduğuna inandıkları bireysel ifade biçimlerini bulmak, ortaya çıkarmak. Çeşitli nedenlerle toplumdışı kalmış insan­ ların sorunlarını bu grup çalışmaları ile yok etmek, onları tekrar topluma kazandırmak. Atölye grubu 1989 yılında kurulmuş, birçok şehirde sergiler ve maske çalışmaları yapmışlar ve bazı Psikiyatri hastaneleri ile ortak proje-ler yürütmüşler... Ankara'da üç gün süren "Yaratıcı Drama ve Maske" semineri basit maske yapımı ve onlar üzerine söyleşilerle başladı... Rahatlama çalışmaları ve maskelerin kul­ lanımı ile devam eden program küçük bir gösteri ile noktalandı.

"Her insanda az ya da çok mutlaka yaratıcı güç vardır ve bu güç ancak sanat­ sal etkinlikler yoluyla ortaya çıkarılır. Sanatsal etkinlikler ise kişinin kendi estetik ifade biçimini tamamen içgüdüleri doğrultusunda özgürce bırakmasıyla 64

KEŞFİ

oluşur. Örneğin belli bir amacı olmadan, önceden belirlenmemiş bir oyunda, doğaçlama ile kişinin kendini içgüdü­ lerinin yönetimine bırakması, ifade etmesi ve sonra ortaya ne çıktığını görebilmesidir. (Yaptığı bir resim, bir müzik parçası ya da bir canlandırma olabilir). Bu amaçsız oyun, kişinin kendi yaratıcılığının yavaş yavaş tadına varmasını sağlar. Tadına varma durumu ise pek çok insan­ da bloke edilmiş olan yaratıcılığın keşfedilmesi için gereklidir. Genel olarak insanlar mantık ve görme duyusuyla yaşar, yani dünyayı görerek kavradıktan sonra kendini düşünceleriyle yönlendirir. Birçok insanda mantık ve duygular arasındaki yol tıkanmıştır. Atölye çalışmalarının ana hedefi insanlara duygu ve mantıkları arasında nasıl bir bağlantı kurabilecekleri konusunda yardımcı olmaktır. Bu da ancak mantığın geri plana atılıp duyguların dile gelmesini sağlamakla olur ki; yaratıcılıkla çok bağlantılı olan duygular hissedilip birlikte işlemeye başlasın. Herkes içinde bir resim taşır ve bu resim yine herkesin içinde var olan duygularıyla bağlantılıdır. İç resimler çok küçük yaştan itibaren "ben" ile "dünya"nın birbirinden ayrı tutulması ile oluşur. Atölye çalışmalarında amaç kişinin içinde taşıdığı iç resmini görünür kılmaktır. Bu nasıl gerçekleşir? Vücudu gevşeterek, meditasyon ya da görme duyusunun geçici olarak devre dışı bırakılmasıyla. Dışarıya aktarma işlemi ellerin aletler gibi kullanılmasıyla ve kalem, boya, kil, taş, kâğıt vb. malzeme ile resimlere bir şekil


pe cy a

vermesiyle sağlanabilir.'(*) Örneğin S. Stanger verdiği konferansın başlangıcında dağıttığı kâğıtlara, dinleyi­ cilerden, vücutlarının herhangi bir bölümüne yerleştirerek yüz şekli yap­ masını istedi. Bizler de kâğıtları karnımızın, bacağımızın üstüne yerleştire­ rek bakmadan yüz çizdik. Yaptığımız yüz şekillerini yan yana koyduğumuz zaman çizilen şekillerde ortak bir formun oluştuğunu gördük.

Atölye çalışmalarına, dosya kâğıtlarından, yürürken, konuşurken, gelişigüzel yırtarak bakmadan maskeler yaparak başlandı. Bunu, mobilya tutkalı ve daha kalın kâğıtlardan yüzümüzün kalıbını çıkarttığımız maskeler izledi. Bütün yapılan bu çalışmalar yan yana getirildiğinde her katılımcının tıpkı yüz resimlerinde olduğu gibi bilinçsiz olarak ortak bazı şekiller ortaya koyduğu görüldü. Bu şekiller kendilerine güven veren, iyi hissettiren, kişinin kendi içinde taşıdığı belirli biçimlerdi. Yapılan hızlı ve spontan çalışmalar iç resimlerin bir çeşit dışa aktarımıydı. Daha sonra, rahatlama çalışmaları ve bina dışında Kızılay Bulvari'nda yoldan geçenlerin hayret dolu bakışları altında yapılan kör yürüyüşünden sonra maske ile çalışmalara geçildi. Bir bölümü sahne olarak ayrılan salonda herkes sırayla

maskesiyle hiç konuşmaksızın doğaçlama hareketler yaptı, içimizden kimileri hemen maskenin kimliğine girmiş, kimi maskenin arkasına saklanmış, kimi ise sadece maskenin yarattığı nefes alma güçlüğünü hissetmişti. Ama sonuç olarak maske oyununda, maskenin yapımı sırasında spontan biçim verme ile vücut hareketleri arasında bir paralellik oluşmuş, maskeyi yapan kişi, maskeye verdiği şekli, vücut hareketlerine de yansıtmıştı.

Öte yandan, maskeyle yapılan drama çalışmaları sırasında kişi maskenin arkasına saklanarak daha rahat, daha özgür hissedebilir kendini. Bu özgürlük yaratıcılığın ortaya çıkmasına yardımcı olur. Ayrıca maskeyi kullanan kişi dünyayı, iki küçük delikten çok kısıtlı olarak görür. Bu durumda görme duyusu dışındaki duyular da yoğunlaşarak devre­ ye girer. Böylece maske hem duyuların gelişmesini sağlaması açısından hem de kişinin kendini keşfetmesine yardımcı olması açısından önemli bir araçtır. Bu çalışmalar sırasında liderin amacı ve görevi, yönlendirmeleriyle katılımcıların kendi­ lerini, duygularını yeniden keşfetmelerini sağlamak, yaratıcılıklarını ortaya çıkarmak için istek uyandırmak ve uygun ortamları yaratmak.

Son olarak düzenlenen "Yaratıcı Drama" seminerini bir bütün olarak ele alıp değerlendirmemiz gerekirse gündüz yapılan atölye çalışmalarının akşamları verilen konferanslarla, değerlendirme toplantıları ile desteklenmesi biz katılımcılara yeni bilgiler, yeni görüş açıları kazandırması açısından çok yararlı olmuştur. Öte yandan düzenlenen bu seminerlerin amaçlarını, eğitimciye yeni çalışma yön­ temleri ve yeni yaklaşımlar göstererek onun ufkunu genişletmek ve katılımcının kendini keşfetmesi, kendini tanımasını sağlamak olarak saptadığımızda ne yazık ki, bir haftaya yayılmış olan programda sadece iki defa yapılan üçer saatlik atölye çalışmasının her iki beklentiye de tam olarak yanıt veremediğini görüyoruz. Program zaman açısından ekonomik ve daha yoğun yapılabilse idi, her zaman kendilerine ulaşma olanağımız olmayan İngiltere'den ve Almanya'dan gelen Atölye liderlerinden daha çok yararlanmış olurduk. Dileğimiz Sayın Prof. Dr. İnci San ve ekibinin iyi niyetli bu ve benzeri çalışmalarını daha sık olarak, daha uzun süreli ve yoğun programlarla Ankara dışında, başta İstanbul olmak üzere diğer illerde de görebilmek, takip edebilmek . (*) Sabine STANGE, "Yaratıcı Drama" seminerinde verdiği konferanstan. 65


ÇEVİRİ

YENİ OPERA:

AZ ASLINDA ÇOKTUR Yaz.: Dragon Klaic/Theater Dergisi Çeviri: Ahmet Ortaçdağ

emanet ediyor. Amsterdam'a Londra'daki Amelia'dan gelen Pierre Audi, Amstel'daki yeni operayı içinde bulunduğu zor durumdan kurtardı, uluslararası solist ve şeflerle çalışarak en iyi tiyatro yönetmenlerini davet etti. Flimm, Descoufle, Dario Fo, Kupfer, Dekker ve Wilson bunlardan sadece bazıları. Audi ayrıca Schnitke 'nin "Life With an Idiot" eserinin dünya prömieri ile büyük bir başarı kazandı. Ekibinde başarılı Rus sanatçılarını bir araya getirdi: Viktor Yerofeyev (yazar), Boris Pokrovski (yönetmen), Ilya Kabakov (tasarım) ve M. Rostropovich (şef).

a

Opera sanatıyla ilgili sıkıntıların sonu yok gibi gözüküyor. Onu ameliyat masasına yatıran enstitüler bile kuruldu. Şöyle bir düşünecek olursak, Barselona 'daki Opera geçen yıl yandı. Roma ve Milano'daki Opera'nın yönetim kadrosu da İtalya'da yaşanan skandallardan payını aldı. Bastille Operası çözülmesi olanaksız bir karmaşa gibi gözüküyor. Brüksel'deki Du Munt/ La Monnais ve birçok Opera da başlarındaki direktörün hırslarını giderme pahasına acılar içinde kıvranıyor.

pe

cy

Birçok tiyatrocu için opera "ölü tiyatro"nun yeniden vücuda gelmiş halidir. En iyi ihtimalle, Orkestrası güçlü müthiş bir müzik ve büyük sanatçılar tarafından katledilen bir sahne performansıyla karşı karşıyasınızdır. Kulaklarınız bayram ederken, gözleriniz azap çeker. Bayatlamış gelenekler, star­ ların performansları, tutucu ve elitist bir izleyici, boşa gitmiş ödenekler, yani estetik tutuculuk ve kitçin sınırlarını zorlayan sosyal gelenekçilik koşullarını içeren bir ihtişam. Klişeleşmiş sahneleme türleri "ad nauseam". (Büyüklük tutkusu, güç saplantısı, lüzumsuz gösteriş ve kendini beğenmişlik.) Artistik yöntemlerin geliştirilmesi, yenilikçi çalışmalar yerleşik kültüre, politikaya ve parasal düzene bağlı olarak artık birçok opera sahnesinden ve festivallerinden dışlanıyor; geleneksel ope­ ranın tekrarı yıldız sanatçılar yaratmaya devam ediyor. Yine de kabul etmek gerekir ki, bu alanda geleneksel malzemenin gelenek dışı sahnelenmesiyle birçok başarılı örnek de ortaya konmuştur. Her defasında yeni bir opera sahnelediğinde gelenekçiler tarafından topa tutulan Peter Sellars'ın Mozart operaları da yeni tutumun kabul görmesinde rol oynamıştır. 1993 Monteverdi anma yılı, çeşitlerin köklerine inerek yeni sahneleme yöntemlerinin denenmesi ve yaşayan sahne for­ munun yeniden keşfedilmesiyle sonuçlandı. Benelux ülkelerinde, Pierre Audi, Jan Lauwers, Mirjam Koen ve Gerrit Timmers Monteverdi'nin favola con musica'sını ustaca kullanarak.onu artistik bir mekanizmaya dönüştürüyorlar. Hamburg ve Paris'te ise Bob Wilson kendi fantazilerini ortaya dökebiliyor. Ama dahası var. Sayıları günden güne artan opera kurumları cesurca yeni çalışmaların üretimine girişiyor, yeni eserler için sipariş veriyor ve onları başarılı tiyatro yönetmenlerine 66

Yerofeyev'in 1980'de yazdığı ama o zaman yayımlanmayan hiciv dolu romanı, Rus edebiyatından geleneksel motiflerle yeni Rus insanını yaratma sürecinin büyük başarısızlığına göndermeler yapılarak ilk post-perestroika operasına dönüştürülmüş. Sıkış sıkış paylaşılan daireler, kaybolmuş bireysellik, diğerlerinin müdahaleci bakışları, tahtadan resmi yazılar, Sovyet enkazın Kabakov'un bakış açısından grotesk bir anlatımla hayata geçiriyor. Bu sezon sonunda oynanmak üzere Amsterdam'daki De Nederlandse Opera dünya prömierini yapmak için lan Strasfogel yönetiminde Peter Schat'ın Symposium adlı eseri­ ni hazırlıyor. Komrij'in librettosu son zamanlarda ortaya atılan, Çaykovsky'nin aslında ölmediği fakat eşcinselliğinin ortaya çıkmasından korkarak intihar ettiği yolundaki iddiaları konu ediyor. Ana karakter, bir sanatçı ve eşcinsel olarak sıradışı bir figürdür. Bu yolu izleyen DNO gelecek sezon için de Louis Andriessen'in Rosa'sını programına almış. Libretto ve yöneti­ mi Peter Greenaway'e ait olan bu eserde merkez karakter atlar ve Western filimleri hayranı hayal ürünü Brezilya'lı bir maestrodur. Munt/Monnais (Brüksel), Berlin ve Stuttgart gibi birçok opera kurumu yeni eserlere karşı talep içindeler. Sorun bun­ ları kendi repertuarlarına entegre edebilmekte. Bunlar genel­ likle tek prodüksüyonda kalıyor ve yeni bir opera eserinin büyük opera kurumlarından birinde sahnelenmesi olağan dışı, riskli hatta ürkütücü bir girişim olarak görülüyor. Büyük ..


a

pe cy


opera kurumları kaynakları olmasına rağmen yenilikçi ve gelişimci prodüksiyonlara, kurumsal kültürle uyuşmadığından ilgi göstermiyorlar. Teamüller, çalışma metotları ve tüm mentalite yeni bir yapıta çok az prim veriyor. Ne kadar iyi niyetle yaklaşılırsa yaklaşılsın böyle bir girişim, "halkla ilişkilerden, şeflerin, yönetmenlerin ve solistlerin çatışan artistik egolarından payını alıyor. "Geçici" ve "tehditkar" bulunmaya aday yeni bir çalışma bu şartlar altında tutunamıyor. Kısa prova süreleri, büyük opera kurumlarının hantallığı (bu yüz­ den eserlerin başka yerlerde gösterilmemesi), abonman seyircinin tutuculuğu buna karşı çalışıyor. Ancak yeni, küçük çaplı opera eserlerini mütevazi şartlarda sevgi, ilgi ve destekle geliştiren ufak yapım kurumlarının etkin ağı büyük opera kurumları dışında yeni bir dünya oluşturuyor. Geçen birkaç sene içinde ortaya çıkan bu yapıda, "yeni opera" veya daha doğrusu "yeni müzik tiyatrosu" hem göze hem kulağa hitap ediyor. Deneysel yaklaşım için sınırlı bir alan yaratılıyor, kısıtlı bütçe ve güçlü olmayan bir yapıya rağmen bu prodüksiyonlar uluslararası ortak yapımlar olarak ortaya çıkıyor ve birçok yerde hatırı sayılır miktarda gösteri olanağı buluyorlar.

yaptığım tartışmalarda kritik mevzunun libretto olduğunu ve iyi bir libretto yazarı bulmanın çok zor olduğunu gördüm. Çok ilginç, yaratıcı oyun yazarları ya modern müzik ile ilgili çok az şey biliyor ya da yeteneklerini aktarmak için opera geleneğini kendilerine uzak buluyorlar. Veya geleneksel kural­ larla arya, düet ve koro partisyonları yazmanın çok sınırlayıcı bir uğraş olacağını düşünüyorlar. Bugünün operasını oluşturan konular nelerdir ve ne tür dramaturjiler uygulan­ maktadır? Eski klasiklerden alıntılar (Antigone, Orfeo) veya halk masalları (Param Vir'in operaları, Snatched by Gods ve Broken Strings, veya Theo Loevendie'nin Gassir'i), tanınmış oyunların adaptasyonları ve başka edebi çalışmalar, tarihi figürler (yakınlarda George Brugmans 1950'lerin meşhur İtalyan bisikletçisi Fausto Copi hakkında bir opera yazdı) ve yakın geçmişin çarpıcı olayları (teröristlerin saldırısına uğrayan yolcu gemisini konu alan Adams'ın 'The Death of Klinghoffer'ı) gösteriyor ki anahtar soru konunun ne olduğu değil, ancak nasıl işlendiğidir. Yeni opera problemlerle dolu gezegenimizin gelişmelerinden soyutlanamaz. Yakınlarda elime şöyle bir proje özeti geçti: "Avrupa Opera Projesi, altı buçuk dil ihtiva eden komik opera Eurotrain'i sunar. Beş 'Euro' delegesi trenle bir konferansa gitmektedir. Birbirlerine aşık olur, ancak birbirelerinin dilini konuşamazlar. Romantizm kaderine küser, ancak Anında Tercümeler, İngilizce Kelimeler ve dost canlısı bir 'Gastarbeiter' (konuk işçi) durumu kurtarır."

Küçük çaplı opera, bu anlamda enstrümental müzik ve insan sesi disiplinlerinin dışavurumcu açılardan kaynaştığı ve "genre" (tür/klişe) esnekliklerinin kolaylıkla sağlandığı yaratıcı eklektizmin alanı oluyor. Buna güzel bir örnek Belçika Anvers'den Walpurgis. 1991'de Walpurgis ilk eseri "Satyre Song Antigone"yi (besteci Luc Brewaeys, libretto Dirk Opstaele) uzun "work-shop" çalışmaları sonunda ortaya çıkan uluslararası bir ortak yapım olarak sundu ve yoğun bir tur­ neye çıkardı. Şan solistleri ve oyuncuların hepsinin gösteri sanatçısı olarak yer aldığı ufak bir grup oluştu. Eserin ömrünü uzatan CD ve video kayıtları yeniden sahnelenme ve potan­ siyel seyirci olanakları doğurdu. Flaman Cemaatinden yapılanma teşviği aldıktan sonra Walpurgis, ikinci operası "The Soluble Fish"i sahneledi (besteci Peter Vermeersch, şef Ryszard Turbiasz). Hollandalı oyun yazarı ve oyuncu Josse de Pauw'un metni ile Witold Gombrowicz'in bir öyküsünden yapılan alıntılar, ikisi arasındaki dramatik bağlantı boşluğu 'açık deniz keşfi' teması ile doldurularak sunuluyor. Denizciler aksiyonda yer alarak küçük bir orkestra oluşturuyor. Walpurgis'in sanat yönetmeni, Lukas Pairon, Robinson Crusoe temalı "I Wish" (müzikler Harry de Wit, libretto Maria Noel Rio, yöneten Rieks Swarte) adlı yeni bir opera üzerinde çalışmaya başladı. Prodüktör olarak sınırlı Flaman koşullarında yerini sağlamlaştırdıktan sonra Pairon Hollanda'ya açılmış ve Hollanda Festivali, Rotterdam Tiyatrosu, Amsterdam Çağdaş Müzik Merkezi ve daha başka yabancı birçok kuruluştan destek almış. Walpurgis profesyonel uzmanlığın gelişmesi için atılımları ve 'workshop'ları birleştiriyor; hem yeni oyunlar sah­ neliyor hem de onların elektronik kayıtlarını üretiyor. Daha fazla dinleyiciye ulaşmak isteyen Pairon CD teknolojisinden yararlanarak Belçika'nın radyo kanallarından birinde, Walpurgis Gecesi adıyla, aylık bir radyo programı başlatmaya hazırlanıyor. Walpurgis'in içinde bulunduğu atılımı büyük bir opera kurumu için düşünmek oldukça zor. Topluluk workshop'lar için ve üretim öncesi hazırlık safhasında geniş alanlar kullanıyor, fakat topluluğun gelişim ritmi ve iç kültürü kesinlik­ le Pairon'un kontolü altında bulunuyor.

Kabul görme açısından kritikler adı geçmeyen iki bölüme ayrılıyor; drama kritikleri ve opera kritikleri. Atılımcı yeni opera bir yandan yeni müzik sunmak, diğer yandan yeterince heyecan verici ve yenilikçi tiyatro olmak isterken kolaylıkla bu iki grubun arasında kalabiliyor veya bazen ikisi tarafından da gözardı ediliyor. Flaman dramaturg Marianne van Kerkhoven'ın birkaç yıl önce gözlemlediği gibi (Euromask, 2, 1991) yeni operanın büyümek ve gelişebilmek için deneysel ortama ihtiyacı var; ama bunun yanında eleştiriye ve destek verecek dinleyiciye de.

Geçen iki üç yıl içinde izlediğim açılışlarda ve profesyonellerle

Avrupa'daki deneysel opera stüdyolarının sayısı gün geçtikçe

pe cy

a

Libretto bir kez yazılıp müziğe uyarlandı mı ve yeni opera işi yaratıldı mı sahneleme problemleri tümüyle karşınızdadır. Rutin bir egzersiz ve klasik gelenekleri izleyerek çalıştırılan solistler ve sahnelemenin daha büyük bir opera kurumunda yapılması bir engel oluşturur. Sellars genç, yetenekli ve heves­ li solistlerin, yaratıcı bir yönetmen elinde bir yandan şarkı söylerken bir yandan da rol yapabileceklerini, böylece hem heyecan verici bir seyir hem de kalitesi yüksek bir vokal müzik elde edilebileceğini söylüyor. Oysa birçok solistin konservatu­ arlarda almış olduğu eğitim onları statik duruşlarla kilitliyor. Yönetmenler böyle solistlerle ne yapacaklarını bilmiyorlar. Bu yüzden de hiçbir şey yapmıyorlar. Başka bir risk opera yönet­ meyi hak ettikleri statünün tasdik edilmesi olarak gören başarılı tiyatro yönetmenlerinden geliyor. Ancak bazı yenilikçi tiyatro yönetmenleri yeni müzik eserleri dünyasında bir yer edinebiliyor; sadece müzik kültürü birikimi ile duyarlılık ön şart olarak yetmiyor. Jan Fabre çok yönlü yetenekleriyle ope­ rayı sabır ve merakla izliyor; Jan Lauwers 1993 baharında Anvers'deki Monteverdi'nin Orfeo gösteriminde oldukça yara aldı. Bazen yönetmenin görsellik üzerine gereğinden fazla gitmesi onu müziğin mantığından koparıyor ve müzik sahnedeki hareketin bir öğesi durumuna indirgenmiş oluyor.

68


a pe cy

artıyor ve böylece çeşitli workshop ve gösterilerle dinleyiciye ulaşma imkanı artıyor. Berlin'de Hebbel Tiyatrosu, Colmar'da Atelier du Rhine, İngiltere'de çeşitli yerler (Londra'da Almeida, Glasgow'da Tramway) yeni operayı heyecan verici bir alan ve müzik meraklılarıyla avant-gard tiyatro sevenleri cekerek dinleyici kitlesini arttıracak bir yol olarak görüyorlar. Yakınlarda, Avrupa'nın hiç umulmadık ismi, Kopenhag'lı Kirsten Delholm, opera dünyasına adım attı. Grubu, Hotel Pro Forma, İskandinavya ve Avrupa'da alışılmışın dışında sahne kullanımları, büyük, elegan müzeler ve kütüphanelerde gösteriler ve alışılmadık oyuncuları (çocuklar, ikizler, cüceler) ile tanınıyordu. Delholm üç boyut ihtiyacı fazla, materyal, ışık ve ses duygusu olan bir sanatçı. Operation: Orfeo'da sözler capbella olarak söyleniyor; dekor merdiven sahneyi boydan boya kaplıyor; efsanevi materyal Bo Holten ve John Cage'nin müziği etrafında düzenleniyor.

Yeni müzik ve yenilikçi sahne uygulamaları genellikle teknoloji ile yakın ilişki içinde oluyor, öyle ki gelişmiş ses ve görüntü teknolojileri bu iki dünyayı birbirine bağlayan faktörü oluşturuyor. Örneğin R.L. Teitelbaum'un "etkileşen opera"sı Golem'de (1989/92) yoğun video ve dia gösterimi ve bunların kompüterize edilmiş varyasyonları müzik-çıkışlı ve müzikiIhamlıdır. Bütün elemanların müzik tarafından birleştirildiği Wagneryen istek 'tümül tiyatro' canlı ve iyi gözüküyor. Ibranice ve Eskenazi dilindeki metin Hassidik efsanesini, Leivick'in oyununu ve video ekranında Wegener'in filminden fragmanları kullanıyor. Bilgisayarlar gösteriyi oluşturuyor ve kontrol ediliyor. Sihirin modern araçlarına dönüşen ses ve görüntü

kombinasyonları her şeye kadir ruh Golem'i şekillendiriyor. Tabi başka muhtemel yaklaşımlar da var. Amerika Birleşik Devletleri'nde, Cambridge'deki Amerikan Repertuar Tiyatrosu Cocteau'nun filmine dayanan Philip Glass'ın Orphee'sını müziği hayal alemine başka bir yoldan konuşlandırarak sah­ neliyor. Eric Saltzman ise folk müzik ve Amerikan müzikallerinden faydalanarak yeni bir opera oluşturuyor ve Philadelphia'daki festivaline büyük dinleyici kitlelerini sürüklü­ yor. Hollanda Festivali 1994 opera komisyonları ve prodüksiy­ onları programını açıkladı (Hong Kong'dan iki Çin operasını içeriyor). Çok yakında Colmar'da (Fransa) yeni operanın ve müzik tiyatrosunun önde gelen 70 profesyoneli üçüncü kez bir araya gelecek ve bu küçük uluslararası platformda kreatör­ ler, prodüktörler, temsilciler, eleştirmenler, dramaturglar ve müzikologlar işbirliğinde bulunacaklar. Alışılmışın dışına hızla taşan yapı ve sertleşmiş gelenekçi izleyi­ ciler klasik operanın prestijini halen koruduğu Güney Avrupa'da yeni operanın gelişimini engelliyor. Ancak fanatik hayranlığın klişeye dayalı ısrarı olmaksızın operaya saygı duyu­ lan Kuzey ve Batı Avrupa'da, genişleyen belirli bir deneysel alan yaratılıyor. Bu, uluslararası oluşturuluyor ve yayılıyor, doğası gereği eklektik, yeni sanatçıların büyümesi ve gelişmesi ile ilgileniyor, yeteneklerin ve uzmanlığın sınırlarını zorlamayı amaçlıyor ve operanın da çoğu zaman maruz kaldığı ölü tiyatro düşüncesine çare arıyor. Twai'nin dediği gibi, operanın öldüğüne dair raporlar-Philippe Joseph Salazar gibi zeki sosyologlardan da gelseler (Ideologies d'Opera, Paris)-fazlasıyla abartılılar.

69


TARTIŞMA

TİYATRO YAZARLARIMIZIN BİR KESİMİNE YANIT Yücel Erten

dünyaya açılmış olur" açıklamasını yapmış...

Haziran 95'de Cumhuriyet gazetesinde Devlet Tiyatroları'™ konu alan 5 bölümlük bir yazım yayınlanmıştı. 95 Temmuzu'nda ise yine Cumhuriyet'te buna yanıt olarak yayımlanan bir yazının başlığı şöyleydi. Tiyatro Yazarlarının Yücel Erten'e cevabı; Bu imzasız bir yazıydı. Gerçi Tiyatro ve TV Yazarları Derneği'nin bir yöneticisi tarafından yazıldığı anlaşılıyordu ama imza yoktu!

Sözünü ettiği 8 Kasım 93 tarihli TTVYD açıklaması da, Derneğin başlıklı kâğıdına imzasız olarak yapılmıştı. Altında yeni yönetim kurulu üyeleri belirtiliyordu. Sanki yönetim kurulu­ nun bir açıklamasıymış gibi, ama kimsenin imzası yok! O sıralar bu bülteni görünce, 2. Başkan Kenan Işık, Yönetim Kurulu Üyesi Refik Erduran, ayrıca Kenan Işık aracılığı ile Nezihe Araz'a sormuştum: "Sayın Bilginer, o basın toplantısında yoktu. Önyargılı bir yaklaşımla anlamsız bir basın bülteni yayımlatıyor. Bu açıklama gerçekten Yönetim Kurulunu'zun görüşünü mü yansıtıyor? Ona göre ben de Genel Müdürlük adına yanıtlaya­ cağım."

a

Yazarlar adına imzasız bir yazı!

pe cy

Türkiye'de oyun yazan insanların, bana yanıt vermek için bir kurultay toplaması gerekmiyor tabii. Elbette birçok yazarımızın üye olduğu bir derneğin yönetcisi ya da yöneticileri yazar böyle bir yazıyı. Ama işte ne bileyim, usûldendir, altında bir imza olur. Nokta nokta Derneği Başkanı ya da iki nokta üst üste Derneği Yönetim Kurulu gibisinden. Böyle faili meçhul gibi olmaz ki! Şimdi ben karşı yanıtımı kime veriyorum; bilmek ister­ dim. Ben yine de bir karşı-yanıt yazmak gereğini duydum. Çünkü hem bana hem de Devlet Tiyatroları yönetiminin bir dönemine yönelik asılsız bazı iddialar ve karalamalar vardı. Yanıtımı Cumhuriyet gazetesine gönderdim. Ama aradan 3 ay geçtiği halde, yayımlanamadı. Yani benim elimde olmayan bir gecikme söz konusu oldu. Ama ilkesel açıdan, böyle bir yazıyı yanıtsız bırakmam sözkonusu değil. Tarih karşısında, yutkun­ muş ve susup oturmuş gibi bir manzara doğar. Üstelik kamuoyu önünde tartışma, tiyatromuzun bir beslenme kaynağıdır. Bu nedenlerle, o yazıyı, TTVYD Başkanı Recep Bilginer tarafından yazılmış olduğunu varsayarak; yanıtlıyorum: Bir önceki de imzasızdı! • Yazarların yanıtında imza olmayışı, çok mu önemli? Evet, oldukça önemli. Çünkü Sayın Bilginer bunu alışkanlık haline getirecek gibi görünüyor. Yazısında, kaynak göstermeden, yaptıkları bir açıklamadan söz ederek bana sataşıyor. Diyor ki: Ben "9 yabancı oyunu 9 yabancı yönetmene sahneleterek Türk tiyatrosunu dünyaya açtık" demişim. TTVYD de bu zihniyetin yanlışlığını vurgula­ yarak "Türk tiyatrosu, ancak, Türk eserleri dışarda sahnelenirse 70

Aldığım yanıt, "Böyle bir demece katılmadıkları, anlamsız bul­ dukları ve bilgilerinin olmadığı" biçimde olmuştu. Ben de bu uygunsuzluğun tekrarlanmayacağı ümidi ile hazırladığım basın açıklamasını yayınlatmamıştım. Hata etmişim. Hatamı anladım; artık bu tür yazıları yanıtsız bırakmayacağım. Sayın Bilginer benim ne dediğimi bilmiyor!

Ben Devlet Tiyatroları Genel Müdürü sıfatıyla 13 Temmuz 1993 tarihinde bir basın toplantısı yapmıştım. Devlet Tiyatroları'ndaki 9 aylık yönetimin bir bilançosunu çıkarmış ve yeni sezonun repertuvarını açıklamıştım. (Sayın Bilginer'in yazdığı gibi 199495 repertuvarı değil, 1993-94 repertuvarı!) Toplantının metni basın mensuplarına dağıtılmıştır. Orada Sayın Bilginer'in söyle­ diği biçimde bir ifade yoktur. İlgi duyana, basın toplantısı met­ nini ve TTVYD'nin Türkçe'den yana özürlü basın bültenini gön­ derebilirim. Üstelik Sayın Bilginer o toplantıda yoktu. Dağıtılan metni de okumadığı anlaşılıyor. Çünkü sonuç olarak benim ne söylediğimi bilmiyor. Sonra tutuyor, benim Devlet Tiyatroları'na 9 yabancı konuk yönetmen getirme planıma, Yönetim Kurulu üyelerinin de bilgisi olmaksızın, kendince bir eleştiri getiriyor. Ama iş bununla kalmıyor ki! Sayın Bilginer, kendisinin ne dediğini de bilmiyor! İşte TTVYD'nin Türkçesi bozuk o basın bülteninden ilgili bölümü, imlasına dokunmadan aktarıyorum. ..."Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Yücel Erten 9 yabancı yönetmeni getirilmesine işaretle, "Biz yabancı yönetmene karşı değiliz," diyen yönetim kurulu üyeleri, Yücel Erten'in iddia


ittiği gibi Türk Tiyatrosu sanatını uluslararası platforma aşırken, Yıllardır sanat mücadeleleri veren yönetmenlerimizi de bu platformda boğdurmaktır. Uluslararası platforma çıkmak, yabancı yönetmen transfer etmekle değil, Türk yönetmenlerini yabancı ülkelere göndermekle mümkündür. Yeni Yönetim Kurumu üyelerimiz: Recep Bilginer (Bşk), Kenan Işık (2. Bşk), Sabahattin Emir (Gnl. Sekreter), Refik Erduran, Turan Oflazoğlu, Güngör Dilmen, Nezihe Araz, Sıdıka Dikna Erden Gnl. Koordinatör ve Halkla İlişkiler Sorumlusu" Görülüyor ki Sayın Bilginer, kendilerinin ne dediğini de bilmi­ yor. Derneğin açıklamasında "Türk eserlerinin dışarda sahnelen­ mesi" diye bir kavram yok. "Türk yönetmenlerini yabancı ülkelere göndermek" ve Devlet Tiyatrolarının yönetimine karışmak anlamına gelecek "yönetmenlerimizi boğdurtmak" kavramları var. Yani benim "9 yabancı oyunu 9 yabana yönetmene sahneleterek Türk tiyatrosunu dünyaya açtık" dediğim de doğru değil; TTVYD'nin "Türk tiyatrosu, ancak, Türk eserleri dışarda sahnelenirse dünyaya açılmış olur" diye karşılık verdiği de! Uluslararası ilişkilerde boğdurtulan rejisörler!

Uluslararası ilişkiler alanında tasarılardan söz etmiyorum. Gerçekleştirdiklerimizden söz ediyorum. Bu durumda Sayın Bilginer'in yaklaşımı ve mahut açıklaması, "Baltayı alıp bağa girmek" sözünü hatırlatmıyor mu? Eski defterler? Sayın Bilginer, hiç de incelikli olmayan bazı tahriflerle bir resim çizmeye ya da bir resmi bozmaya çalışıyor. Örneğin diyor ki, Tiyatro Kurultayı'nda "Ben Türk oyunu sahnelemek zorunda değilim" demişim de, tartışmalara neden olmuşum. Böyle bir şey söylemediğime hem komisyondaki, hem de genel kuruldaki yüzlerce insan tanıktır. Bu asılsız itham karşısında yaptığım konuşmanın coşkulu bir alkışla karşılandığına da bizzat Sayın Bilginer tanıktır. Bant kayıtları incelenebilir. Ben orada tiyatrolarımızın birimleşmesini ve repertuvar özgür­ lüğünün sağlanmasını savundum. Yine aynı şeyleri savunuyo­ rum. Devlet Tiyatrolarının, "Türk oyun yazarlığını kendilerinden ibaret sayan" bir grubun abanmasından ve özellikle de dayat­ masından kurtulmasını savunuyorum. Yok eğer bireysel yaklaşımım merak ediliyorsa; söyleyeyim: Her sahneleyiş, benim yaşamımı anlamlandıran bir parçadır. Benim dünyaya mudahelemdir. Bu anlamda taşeronluk yapmam. Yerli ya da yabana olması fark etmez, benimsemediğim oyunu sahn­ eye koymam!

Yok eğer konu gerçekten Türk tiyatrosunun yurtdışında temsil edilmesi, uluslararası ilişkilerinin güçlendirmesi ise; bu konuda Sayın Bilginer'e şunları hatırlatmak zorundayım:

Sayın Bilginer, "biz" diye başlayıp "ben" diye biten yazısında, beni sorumlu tutarak diyor ki: Devlet Tiyatroları Yasa Tasarısı TTVY Derneği'ne gönderilmemiş! Bu da doğru değil, ilgili kuru­ luşlardan görüş ve eleştirileri alınırken; tasarı bu derneğe de gönderilmiştir. Bilginer'in bundan haberi yoksa, uluorta esip savurmaya da hakkı yoktur.

a

Ben aslında, yazarlarımızın bu demeçle, Türkiye'de kendini rejisör sayan herkese hakaret ettiklerini düşünüyorum. Rejisörlerimiz gerçekten, Türkiye'de yabancı konuklar oyun sah­ neliyor diye boğulup gideceklerse; vay geldi başımıza! Devlet Tiyatroları'nda bir yıl içinde 100'e yakın oyun sergileniyor. Bunların 9-10 tanesini yabancı konuk yönetmenler sahneleyince, kimse boğulmaz, yalnızca paletimizde yeni renkler oluşur!

pe cy

Devlet Tiyatroları yasası TTVYD'nden mi sorulur?

Güngör Dilmen'in "Deli Dumrulu"nu, Makedonya Balkan Festivali'nde, Bonn Avrupa Tiyatro Biennali'nde, Köln ve Duisburg'da, Türkmenistan'daki Nevruz Tiyatro Şenliği'nde ve Azerbaycan'da başarıyla sergilemedik mi? Üstelik şenliğin onur ödülünü almadık mı? Ülkü Ayvaz'ın "Yeniden Yaratma" oyununu, Rusya Cheliabinsk Tiyatro Festivali'ne göndermedik mi? Üsküp'e, Kahire'ye, Moskova'ya ve Lefkoşa'ya yönetmenler göndererek Türk oyunlarının sergilenmesini sağlamadık mı?

Karadeniz ülkelerinden davet ettiğimiz sanatçılarla, Trabzon'da, uluslararası bir pantomim semineri gerçekleştirmedik mi? Dünya çapında isimler olan Szajna ve Ciulli başta olmak üzere; Shahru, Nordman, Kay, Holliger, Kupusoviç ve Greb ilginç ve başarılı çalışmalar ortaya koymadılar mı? Almanya'da "Theater an der Ruhr" ile şimdiye dek tiyatromuz­ da benzeri olmayan bir girişimi başlatmadık mı? Devlet Tiyatrolarının Almanya'da da bir şubesi bulunması yolunda önemli bir adımı hayata geçirmedik mi? Ve bütün bunlar, bir bütün sezonu bile kapsamayan 16 aylık bir Genel Müdürlük dönemine sığdırılmadı mı?

Yok eğer "Yasaya son şeklini bizim derneğimiz vermeliydi" demek istiyorsa, bu tek yanlı düşündüklerinin ve davrandıklarının kanıtı olur. Son değişiklik tasarısına, el altından müdahelelerde bulunma çabasına girenlerin, düşünce ve öneri­ lerini kamuoyu önünde tartışmaya açmalarını dileriz.

Yarım Kalmış Müzikalleri Tamamlama Genel Müdürlüğü Sayın Bilginer'in beni suçlayabilmek için, repertuvardan çıkardığını söylediği oyun, kendi oyunu olan "Sarı Naciye"nin müzikal olarak tasarlanmış şeklidir. Tasarlanmış diyorum; çünkü bu proje bir tasarı olmaktan öteye gidememiştir. Genel Müdürlük görevine başladığım zaman bu tasarı, sahipsiz, olgunlaşmamış, yarım kalmış bir proje olarak ortada duru­ yordu. Bir önceki Genel Müdür Sayın Kuruç tarafından, henüz bestelenmesi tamamlanmadan ilan edilmiş bir müzikal... Bu konuda değerli müzikçi Timur Selçuk ile görüştüm. Bazı bölüm­ leri bestelediğini, ama projenin sahipsiz olduğunu, bir rejisör ile ortak çalışma yapmadan ilerlenemeyeceğini söyledi. Hazırlanmış müziklerin bandını bıraktı. Bandı dinledim, dönüp . oyunu yeniden okudum. Kim bilir, üzerinde çalışılsa belki bir şey olurdu. Ama Sayın Bilginer'in kükreyerek "devletin 71


devamlılığı"ndan dem vuran yazılarından başka, projeyi sahiple­ nen ya da devam etmek isteyen kimse yoktu! Sözgelimi ortada olmayan bu müzikali repertuvara aldığını ilan eden Sayın Kuruç ya da ilgili olduğu belirtilen Sayın Gökçer; projeye sahip çıkmak istediler de, ben hayır mı dedim?

TTVY Derneği'ne dialogun sağlanabilmesi için önerim şudur: Belden aşağı vuruşlara yeltenmeden, şu önerilemize yanıt arasınlar. Şunları söylüyoruz:

Ne yani? Ben Devlet Tiyatroları Genel Müdürü değil de; Sayın Bilginer'in yarım kalmış müzikalini tamamlama genel müdürü müyüm? Maaş mı bağlanmalı? Şunun en geniş kamuoyunca bilinmesinde yarar vardır: Devlet Tiyatroları'na gönderilen telif ve çeviri oyunlar, yasa gereği, Edebi Kurul'un onayından geçer. Onaylanırsa, genel repertuvara girer. Ama genel repertuvara girmesi ille de oynanacağı anlamına gelmez. Çünkü bu genel repertuvarda, yüzlerce yerli-yabancı oyun vardır. Genel Müdürlük, şu ya da bu yöntemle, (yöntemler tartışılabilir!) bu yüzlerce oyun arasından, o sezonun repertuvarını belirler. Yani 8 ildeki 20'yi aşkın sahnede oynanacak 8090 oyunu saptar. Kural budur.

Sayın Bilginer bilmiyor mu ki, kapı arkası pazarlıkların belgesi olmaz!? İçtenlikle ipucu arıyorsa; 27 Mart 95'de istifa eden Ankara, İstanbul ve Antalya Müdürlerinin istifa nedenlerini ince leşin. TTVYD, hangi nedenle bu kurulun varlığını sürdürmesini istiyor ve hatta oraya temsilci sokmak istiyor? TTVYD ya da Derneği temsil eden yazarlar grubu, bu kurulun kaldırılmasından yana mıdır, değil midir? Bunu açıklamalıdır. iki: Tiyatro Müdürleri, sanatçıların seçimiyle, 3 yıl süreli olarak göreve gelsin. Göreli bir dokunulmazlığı ve repertuvar belir­ lemede özgürlüğü olsun. Ergin ve erkin sayılsın. Genel Müdürlük herkesin repertuvarına olur olmaz müdahale etmesin. Yalnızca ana doğrultuları, temel ölçütleri ve gerekli tematik odaklanmaları belirlesin. Örneğin %50'lik yerli yazarlar kotasını ya da sözgelimi Cumhuriyet'in 70. yılı gibi, gerekli te­ matik odaklanmaları belirlesin.

a

işte genel repertuvardaki oyunlar arasından, güncel repertuvarın belirlenmesi sürecinde, yazarlarımız iki ayrı tutum sergiler­ ler.

Bir: Edebi Kurul ve benzerleri, çağ gerisi sansürcü ve servisçi anlayışın ürünü organlardır. Bu tür kurullar, bazan repertuvar acısından, bazan yönetim açısından sansür, servis ve pazarlık ortamı oluştururlar. Orada görev yapan insanların nitelikli olması, bu genel doğruyu değiştirmez. Değiştirse de, ancak geçici olarak değiştirir.

cy

Bazıları, vakur bir biçimde, oyunlarının tiyatro müdürleri ya da rejisörler tarafından önemsenip gündeme alınmasını beklerler.

pe

Bazıları da hemen oynanması için, var gücüyle tiyatro yöne­ timine yüklenirler. Edebi Kurul üyeleri aracılığıyla baskı yaparlar; Bakan'a, Müsteşar'a, Genel Müdür'e mektuplar yazarlar. Bu şekilde Devlet Tiyatrolarının tüzel kişiliğini ve görece özerkliğini, belki de bilmeden, örseler dururlar. Üstelik bu abanma, yalnızca "oynansın" biçiminde kalmaz. Kimi zaman hangi kentte, hangi sahnede sergileneceğine, yönetmenine ve temsil programına kadar uzanır. Şimdi Sayın Bilginer, araya "çağımızın ulaştığı düzey, demokratik anlayış, devletin devamlılığı, dünyanın neresinde kaldı böyle bir yazar-tiyatro ilişkisi" gibisinden, gürültülü sözler de serpiştirerek; bunun bir hak olduğunu öne sürüyor. Peki ama nerede kaldı o zaman, tiyatronun tüzel kişiliği ve özerkliği? Nerede kaldı tiyatrolarımızın repertuvar özgürlüğü? Nerede kaldı sanatsal tercih ve planlama özgürlüğü? Sayın Bilginer açıkça söylemiyor ama, düşüncesi anlaşılıyor. Buna göre Devlet Tiyatroları yöneticileri önce kendilerine sor­ malı: "Bu sezon hangi oyunlarınızın, hangi sahnelerimizde oynanmasını isterdiniz?"...

Bir süredir şaka olarak dillerde dolaşan bir öneriyi, artık ciddiye bindirme zamanı geldi anlaşılan! Öneri şu: Gerekirse Devlet Tiyatroları, belli bir sayının üzerinde oyununu oynadığı yazarlara maaş bağlasın; ama lütfen artık kötü oyunlar oynamak zorun­ da kalmaktan kurtulsun! Özerkleşme ortak sorunumuzdur! 72

Bu yolla tiyatrolarımız kimlik ve kişilik kazansın. Genel Müdürlüğün muhtemel "Şunu oyna, bunu oyna. Yoksa görevden alırım!" şeklindeki velayet ve vesayetinden kurtulsun. Daha uygar bir ilişki içinde, isteyen tiyatromuz Sayın Özakman'ı oynasın, isteyen Sayın Bilginer'i. Bence zaten kendine güvenen tiyatro yazarımız da böyle bir özgürlük ve yarış ortamını göze alırlar. "Ya benim oyunlarımı oynamazlarsa?" korkusu ile bundan çekinmek, çok anlamlı görünmüyor. işte bu bağlamda TTVYD, şunu açıklamalıdır: Yurt çapında her bir tiyatromuzun özgürce repertuvar belirlenmesini benimsiyor­ lar mı? Yoksa Genel Müdürlüğün müdahale ve servisi sürsün mü diyorlar? Eğer müdahaleci tutum sürsün diyorlarsa; bütün o çağdaşlık, demokratlık sözleri havada kalmıyor mu?

Üç: Devlet Tiyatroları, siyasi erkin müdahaleleriyle çok örseleniy­ or. Bu yüzden Genel Müdürlüğün Kültür Bakanlığı ile ilişkisi de daha uygar bir hale getirilmelidir. Gündelik siyasi çalkantılardan etkilenmeyecek, demokratça bir görevlendirme ve yine göreli bir dokunulmazlık istiyoruz. Nedir bu? Sanatçıların seçeceği (ya da sanatçıların ağırlıkta olduğu seçilmiş bir Seçici Kurul'un seçeceği) bir Genel müdür için üçlü kararname düzenlensin. Böylece Genel Müdürün de 3 yıl süresince, göreli dokunulmazlığı sağlansın. Yani Genel Müdürlük ile Bakanlık arasındaki velayet-vesayet ilişkisi de, daha


uygar bir çerçeveye oturtulmuş olsun. Başka ülkelerde örneği varmış ya da yokmuş ne fark eder? Başka ülkelerde 8 ildeki 20'yi aşkın sahneyi, 600 sanatçıyı, toplam 2000 çalışanı, tek merkezden ve tek elden yönetmenin de örneği yok! Hem sonra, yıllardır elimizin altında duran Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası örneğini, neden görmezien geliyoruz? Özetle: Her bir tiyatromuz, olabildiğince özerk bir konuma gelsin; merkezi otorite de, baskılara karşı korunaklı kılınsın istiyoruz.

Yanıt bekleyen sorular: Tiyatro ve Televizyon Yazarları Derneği şunları söyleyebiliyor mu?

Zorunlu hatırlatma: Ben, evrenselliğin ışığında ulusal kültürün ve ulusal tiyatronun sağlıklı gelişimine katkıda bulunmak isteyen; 20 yıldır rejisörlük ve öğretmenlik yapan; 51 yurtdışında 20'den fazla ödülün sahibi olan bir sanatçıyım. Türkiye'de rejisörlük alanında almadığım ödül kalmamıştır. Yerli-yabancı ayrımı yapmadan, iyi oyunu tanır, değerini bilirim. Recep Bilginer de dahil olmak üzere. Haldun Taner, Aziz Nesin, Turgut Özakman, Memet Baydur gibi yazarlarımız bir yana; yalnızca Güngör Dilmenin 4 oyununu sahneledim. Dilmen babamın oğludur da ondan mı? Oyunlarını beğendiğim için! Hiç üstüme vazife değilken; emek verdim, Dilmenin "Midas'ın Kulakları" ile Tuncer Cücenoğlu'nun "Çıkmaz Sokak" oyunlarını Alman diline çevirdim. İkisi de Almanya'da oynadı. TOBAV'ın sanat danışmanlığını üstlendiğim yıllarda, oyun yazma yarışmaları aracılığıyla yazarlığımızın gelişmesine katkılarda bulundum. Üstelik Devlet Tiyatrosu'nda yazarlarımızın desteklenmesi, repertuvarın en az %50'sinin yazarlarımızdan oluşması ilkesine inanmış bir insanım. Genel Müdür olarak da bunun gereğini yerine getirdim.

cy a

''Evet, bu daha uygar, daha demokratik bir yapı olur. Bunu benimiyoruz. O zaman bir Genel Müdürün görevde kalması ya da göreve gelmesi için, milletvekillerine, bakanlara, başbakanlara rica mektupları yazmaktan kurtuluruz. Kültür Bakanlığında çadır kurmak, sürpriz barış yemekleri düzenletmek gibi alaturkalıklara gerek kalmaz. Oyunlarımız oynansın diye, kırk kapının ipini çekmelere; devlet büyüklerimizi mektuplara ve fak­ slara boğmalara; Meclisten bant yaptırmalara bir son vermiş oluruz. İyi olur!"

mişim! Hâlâ Yıldız Sarayı'ndaki Musahipağalar Bölümü'nde mi oturuyorlar, bilmiyorum. Ama bu derece arabesk bir tutum, Musahipağalar Bölüğü'ne yakıştı; bunu da belirtmiş olayım.

Sayın Bilginer ve arkadaşları, bunu söyleyebiliyorlar mı? Söyleyebilen varsa; söylesin lütfen! Yazsın! Devlet Tiyatroları'nı adım adım özerkliğe taşımaya katkıda bulunmak mı; yoksa statükocu ve çıkarcı bir yaklaşımın, kuru­ mun üzerine abanmasına seyirci kalmak mı? İşte sorun bu! Kim kime düşman?

pe

Sayın Bilginer bütün bu sorulardan, Türk oyun yazarlarına düşman bir Yücel Erten portresi çizerek sıyrılmaya çalışıyor.

"Sayın Yücel Ertenin Türk yazarlarına ve oyunlarına iyi gözle bakmadığını kendi ifadeleriyle kanıtlamak isteriz" deyip yukarıda yanıtladığım çarpıtmalara başvuruyor.

"Biz Tiyatro ve TV Yazarları Derneği olarak Sayın Ertenin hem derneğimize, hem de yöneticilerimize karşı, öfkeye varan kızgınlığını biliyoruz" diyor.

Kültür Bakanlığı'nın açtığı yarışmada ödül kazanan 10 oyunu, re'sen Edebi Kurul'a sevk ederek, hepsinin kararının alınmasına önayak oldum ve tiyatrolarımızın önüne seçenek sundum. Devlet Tiyatroları repertuvarının, Nâzım Hikmet'ten Necip Fazıl'a, Yaşar Kemal'den Murathan Mungan'a, Turhan Selçuk'tan Ataol Behramoğlu'na kadar en geniş yelpaze, duvarsız ve sınırsız olması için emek verdim.

Bütün bu gerçekler ortada dururken, Sayın Bilginer'in derneğe üye tüm yazarları da bir anlamda alet ederek; "Türk yazarlarına ve oyunlarına iyi gözle bakmadığım" yakıştırması, abestir! Ama bazı yazarlarımız, "devletin devamlılığı" kavramını, ne yapıp edip Devlet Tiyatroları repertuvarına kazık çakmak anlamında görüyorlarsa buna karşıyım .

Sa nırsınız kendilerine noter aracılığı ile öfke ve kızgınlık belirt­

BENİM A D I M KELOĞLAN Yaz.: Kadir Gültekin DAĞ DENİZ KAVUŞTU Yön.: Kadir Gültekin Yaz • Ülker Köksal YER: Altunizade Kültür Yön : M. Haluk Kuyumcu Merkezi/Pazar 11.00

YALANCI ÇOCUK Yaz.: Burhan Perçin Yön.: Kadir Gültekin Yer: G.Ülkü-G.Özcan Tiyatrosu/Cumartesi 11.00

V A T A N KURTARAN ŞABAN Yaz.: Haldun Taner Yön.: K.Gültekin/M.H. Kuyumcu Yer: G.Ülkü-G.Özcan Tiyatrosu/Her P.tesi 20.30

DR. M U T L U DİŞ Yaz.: K.Gültekin/Ş.Okutan Yön.: M.Haluik Kuyumcu Yen G.Ülkü-G.Özcan Tiyatrosu/Kasım'dan

Bilgi İçin Telefonlar (0-216)391 43 27-391 90 64

Yer: Capitol/Cumartesi 13.30 YARINI AKIL YAPAR Yaz : Ülker Köksal Yön: Kadir Gültekin Yer: Yer: Capitol/Pazar 13.30

BİR ŞEFTALİ B İ N ŞEFTALİ Yaz.: Samet Behrengi Yön.: M.Haluk Kuyumcu G.Ülkü-G.Özcan Tiyatrosu/Pazar 11.00

sonra

Colgate'nin

Katkılarıyla 73


BRIEF NEWS ON TURKISH THEATRE Dance Theatre in Turkey

Political Parties and Culture

ı

I

Oral Çalışlar is a highly esteemed politi­ cal journalist and researeher. He wrote an article on the inclinations of political parties towards culture: "What kind of a System are They After.." In his article, analizing the problems of all the par­ ties, Oral Çalışlar stresses the fact that, "culture" is completely ignored mostly by right wing parties and in the left wing, it is enfold for the sake of procedure. On the other hand, his diagnosis of the extreme right programs, mainly of MHP, a chauvenist and racist party and RP, a fundementalist party, is that they are seriously working on spreading out their own cultures which, Çalışlar identifies as basicly primitive. He points out that they are succeeding in this respect.

cy a

The dossier of this month is "Dance Theatre in Turkey". İn her întroductory article, choreographer Geyvan McMillen gives general informatîon on the history of dance theatre and various artistle techniques. Aydın Teker, another choreographer, questions the existence of dance theatre in Turkey and ties up this question with the problematics of modern dance; whereas, Dilek Evcim concentrates on the process of creative thinking in dance and stresses the fact that her choreografies are the refleetions of dance theatre. As for the younger generation choreographers; they mainly focus on the practical problems they face in this field. These problems cover a wide range from insufficient technical experience to insufficient facilities.

ı

İn her recent book, Prof. Zehra Ipşiroğlu makes an accessible introduction to dramaturgy, providing the historical backround for a full understanding. She also presents 'new dramatur­ gy' methods and stresses its importance for contemporary performance teenigues.

The İstanbul Culture and Congress Centre

pe

ı

The IFCA was recently honoured with the prestigious UNESCO award, the "Trophee Internationale des Arts et de la Culture" for its achievement in attaining Istanbul's position as a World Capital of Culture. In 1986, The Foundation initiated a project that will furnish İstanbul, the city that has for centuries stood as a bridge between Europe and Asia, with the contemporary culture and congress centre. The İstanbul Culture and Congress Center will be located on a 66-acre site within the 3rd Military Command area next to the district of Ayazağa. After a competition in 1990 a jury selected Arup Associates to create the new centre. The İstanbul Culture and Congress Centre, scheduled for completion in the year 2000, will feature various facilities. On November 27th ground-breaking ceremony of the complex was held by the Presedent, Süleyman Demirel.

74

Thinking and Comprehension

Fluxus Events in İstanbul

ı

An exibition under the topic "Fluxus in Germany 1962-1994; A Long History Wİth Many Knots" was presented in the frame of the 4th International İstanbul Biennial. Out of approximately 30 artists involved, 6 were German, the others live in Germany or have worked there for some time. The works, performances and happenings of artists such as Ben Patterson, John Cage, Nam June Paik, Joseph Beuys, George Brecht, Henning Christiansen, Emmet Williams, Tomas Schmit and many other pioneers of the Fluxus movement were present­ ed. Emre Koyuncuoğlu and Adnan Tönel reflect in their articles their impressions on these events.


a

pe cy


1989-1995... EFES PİLSEN VE SANAT... 1989 Herbie Mann (Konser) Jose Feliciano (Konser) 11990 Efes Pilsen Blues Festival I, Lezginka Halk Dansları Topluluğu (Gösteri) İstanbul Film Festivali (Çeşitli Sponsorluklar) 1991 Efes Pilsen Blues Festival II, İstanbul Film Festivali (Çeşitli Sponsorluklar) 1992 Efes Pilsen Blues Festival III, Olympia Brass Band (Konser) Evita (Müzikal) 1993 Efes Pilsen Blues Festival IV, Gizli Oturum (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) İstanbul Film Festivali (Çeşitli Sponsorluklar)1994 Efes Pilsen Blues Festival V, İstanbul Annendir Çocuğum (Sinema Filmi) Antigone (Oyun, Yunus Emre Kültür Merkezi) Nikah Kağıdı (Oyun, Yunus Emre Kültür Merkezi) Swingle Singers (Konser), Kız Kulesi Aşıkları (Sinema Filmi) Çözülmeler (Sinema Filmi) İstanbul Film Festivali (Çeşitli Sponsorluklar) 1995 Bir Kadının Anatomisi (Sinema Filmi) Yerçekimli Aşklar (Sinema Filmi) Aşk Üzerine Söylenmemiş

a

Herşey (Sinema Filmi) Glub Glub (Oyun, Yllana Komedi Grubu)

cy

Viktor Pikaizen-Ahmet Kanneci (Konser) Seneye Bugün (Oyun, Tiyatro İstanbul) Nereye Kadar (Oyun, Tiyatro İstanbul) Çetin Ceviz (Oyun, Tiyatro İstanbul) Eski Usul Komedya (Oyun, Tiyatro İstanbul) Aktör Kean (Oyun, Tiyatro İstanbul) Avusturya-Macaristan Haydn

pe

Orkestrası/İdil Biret (Konser) Çöplük (Oyun, Tiyatro Stüdyosu) Matmazel Julie (Oyun, TOBAV) Abdülcanbaz (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) Hadi Öldürsene Canikom (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) Olmayan Kadın (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) Yeşil Papağan Ltd. (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) Bina (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) İlk Kadın (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) Gitgel Dolap (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) Maymun Davası (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) IV Murat (Oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu) ...ve

de İstanbul Devlet Tiyatroları'ndan başarılı

bir oyun: KIYAMET SULARINDA.

1995_55_10167  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you